Koca bir duvar taşıyordun yüreğinde kimsenin aşamayacağı , aşmaya cesaret bile edemeyeceği . Dışa karşı güçlüydü , ama içe , kendi yüreğine yıkılmak üzereydi . Anılarla örülmüş , acılarla harçlanmış bu duvara tırmanmak , onu aşabilmenin ilk şartıydı . Vazgeçmek kolaydı , ertelemek de . Ama tırmanmaya başlandı mı bitirilmeli ! Çünkü her seferinde acımasız bir geriye dönüş vardı . Bıraktığın her sefer bir başlangıca gebeydi . Bir aşsaydım bu duvarı benim olacaktın , kucaklayacaktın beni . Kırgınlıkların , korkuların eriyip gidecekti , hepsi benim olacak , bana geçecekti . Ben kıvranacaktım , ben acı çekip işkencelere gönüllü katlanacaktım senin yerine , sen bilmeden . Benim yüreğim de duvar taşıyordu . Aşmaya yeltenen olmadı . Ben bu duvarı taşıyan birçok insan gördüm ve aşmaya değil yıkmaya çalıştım ; ama ne ben haberdardım bu duvarın yıkılamayacağından ne de duvarı taşıyan haberdardı bu duvarı taşıdığından . Sen de haberdar değildin ve ben hayatımda ilk kez yıkmaya değil aşmaya çalışıyordum . İzin vermiyor , engeller koyuyordun . Dikenli tellerle çeviriyordun bu duvarı . Yaralanıyordum tırmanırken , kanıyordum . Kırılıyordum , acıyordum , ama bırakmıyordum . Korkmuyordum etimin kesilmesinden , duygularımın can çekişmesinden . Yalnızca tırmanıyordum ardıma bakmadan , belki de bakmaya cesaret edemeden . Sandalyemin tekerleklerini çevirerek koltuğunun önüne gelmiştim . Gülümsüyordun . Ellerimi bacaklarına koyduğumda sanki yeniden büyük bir ağacın en üst dalından düşmüştüm . Sanki lunaparklarda insanın içini ürperten dev oyuncaklardan birisinin en tepesindeydim . Işıklar yanıp sönüyor , yüksek tonda sevmediğim bir müzik çalıyordu . Çığlıklar , korku , mutluluk ; bozma bu anı , konuşma , gülümseme , hiçbir şey yapma . Konuşmadın , kızmadın , hiçbir şey yapmadın . Bir terslik vardı . Kaçmaktı en iyisi . Evet , kaçmak istiyordum . En çabuk nasıl gidebilirdim ? Nasıl hızla uzaklaşabilirdim ? Koşsam gücüm yeter miydi ? Nefesimi sonuna dek bıraksam havaya ! Sıyırıp atabilir miydim yaşadıklarımın tortusunu üzerimden ? Ya da koşmak , kaçmak çare miydi kurtulmaya ? Kendinden ne kadar uzaklaşabilir ki insan ? Nereye gidebilir yaşadıklarını bırakıp ? İhanet edebilir mi yaşadıklarına ya da yüz üstü bırakabilir mi geleceğini ? Her yere kendisiyle birlikte taşımaz mı içindeki o sinsi acıları ? Korkmaz mı yalnızken , terk etmişken ya da terk edilmişken ? Ellerimi bacaklarından çektim . Bu ben değildim . Ben yere bakmazdım . Gözüne gözüne bakardım insanların . Kızgınken korkarlardı , çekinirlerdi benden . Yalan ! Koca bir yalan ! Gözlerine bakamazdım ben insanların . Korkaktım ben . Ben onlardan korkardım , kızgınken bile . Kızınca bir çocuk kadar bile olamazdım . Bir tenekeye tekme atamazdım mesela . Kaçamazdım sonra . Kaçarken sövemezdim beni kızdıran insanların anasına avradına . Koşamazdım uzaklara doğru . Bağıramazdım koşarken , derin soluyamazdım , terleyemezdim damla damla . Ben kızgınken sakin sakin yere bakardım , susardım , soluğum bile duyulmazdı . Ben kızgınken tam önüme bakardım aslında , senin gözlerine değil . İstemiyordun . Beni istemiyordun artık , biliyordum . Korkularını , benim bedenimde hayat bulan karabasanları istemiyordun . Her gelişinde bacaklarına dokunmaya yeltenen bu adamı istemiyordun artık . Dudaklarına aç bir yaban hayvanı gibi uzanan dudaklarımı istemiyordun . Haklıydın . En basiti , birlikte dolaşmak bile ıstıraptı senin için . Sokakta birlikte olmak için sandalyemi itmen gerekiyordu . Konuşmuyordun . Konuşmuyordum . Ellerimi ansızın çekip sandalyemi uzaklaştırdım senden . Utanmıştım . Halil , demiştin , neler yaptı ? 8 Halil'in kadın bedeni çizme tutkusu yaşama amacı haline gelmişti , ama içinde bulunduğu ortamda bunu başarabilmesi neredeyse olanaksızdı . Çareler düşünüyor , bulamıyordu . Artık bir şey çizemez olmuştu . İlla ki kadın bedeninin gizemi olmalıydı gözlerinin önünde ve tabloya yalnızca bu aktarılmalıydı . Altı ay önce bitirdiği bir resmi uzun süre dayanması ve renklerini koruması için verniklediği bir gece ansızın bir tekme savurarak üst kata çıktı . Hiçbir tablosu değerli değildi onun için . Çocukları gibi sevdiği resimlerine kolayca tekme atabiliyordu artık . Üst katta babasının çalışma odasına girdi . Onun ölümünden beri ilk kez girdiği bu odayı ağır bir koku kaplamıştı . Küf kokusunu andıran bu havayı içine çekmemek için soluğunu tuttu . Padişahın , babasına hediye ettiği hançeri duvardan alarak dışarı fırladı . Odadan çıkar çıkmaz derin soluk alıp dinlendi . Ağır ağır merdivenleri indi . Dışarı çıktı . Sokağın başına kadar yürüdü . Birden koşmaya başladı . Bu geç vakitte bile ortalıkta dolaşanlar vardı , ama Halil'le ilgilenmiyorlardı . Bu koşan adamın arkasından öylesine bakıyorlar , sonra da yollarına devam ediyorlardı . Halil , epeyce koştuktan sonra yüksekçe bir duvardan atlayarak mahallenin dışındaki kadınlar hamamının bahçesine girdi . Çevreyi iyice kolaçan ettiğinde hamamın girişinde yanan bir lambayı fark etti . Köpekler , bahçenin öbür tarafında olmalarına rağmen havlamaya başlamışlardı . Zincirleri çözülmemişti , ama her an koparabilirlerdi . Halil terasa çıkmasını sağlayacak demir merdivene yöneldi hızla . Basamakları tırmanırken ayağı kaydı . Dizini bir üst basamağın köşesine çarptı . Büyük bir acıyla inlemeye başladı . Neredeyse sürünerek terasa çıkmayı başardı . Bir süre olduğu yerde kıvrandı . Dizinin acısı hafifleyince karanlığa yeni yeni alışan gözlerini açtı . Büyük terasın tam ortasından birkaç çamaşır ipi geçiyordu . Bunlar iki uçtaki demirlere tutturulmuştu . İplerde havlular ve peştamaller asılıydı . Hafif rüzgarda sallanan bezler harika bir sabun kokusu yayıyordu çevreye . Topallayarak gezinmeye başlayan Halil , derin bir nefes çekti bu güzel kokulu havadan . Az önce midesini bulandıran küf kokusundan sonra çok iyi gelmişti . Köşede duran eski , kırık kurnaları ve tuvalet taşlarını görünce hemen işe girişti . Bunları ses çıkarmamaya çalışarak düzenledi . Kuşku uyandırmamak amacıyla eski hallerini de pek bozmadan , kolay kolay fark edilemeyecek güvenli bir köşe oluşturdu . Halil günlerce hamamı gözledi . Hamamcının karısı olduğunu sandığı kadın günde iki kez terasa çıkarak havlu ve peştamalları asıyor , topluyordu . Sabah çok erken saatte bir önceki akşam gün batmadan hemen önce astığı çamaşırları toplamaya çıkıyordu ve doğal olarak da gün batmadan o günkü çamaşırları asmak için geliyordu . Hamamın sorumlusu bu kadındı ; kocası mahallenin öbür ucunda bulunan erkekler hamamıyla ilgileniyordu . Halil , kadın çamaşırları astıktan sonra bekliyor ve hava kararınca terasa çıkıyordu . Gün ağarana dek uğraşıyor ve kadın terasa çıkmadan önce kaçıyordu . Haftalarca uğraştıktan sonra terastan hamama uzanan bir delik açmayı başardı . Bunu yaparken de paha biçilmez padişah hediyesini hurdaya çıkardı . Artık gündüzleri terasta kalmak zorundaydı , çünkü hamam gündüzleri açıktı . Dikkat çekmemek için geceden gidip terasa gizleniyordu . Hamamcı kadın geldiğinde iyice kıvrılarak köşede soluğunu tutuyordu . Zaten kadın akşamdan astığı çamaşırları aceleyle topluyor ve çevresine hiç bakmadan hemen gidiyordu . Halil'i görmesi olanaksızdı . Açtığı delikten haftalarca yıkanan kadınları gözetledi , ama koca memeli ve yağlı kadınlardan başka pek bir şey göremiyordu . Zaten açtığı delik umumi kısma denk geliyordu . Kadınlar oldukça kapalıydılar . Bu Halil'e yeterli malzemeyi veremiyordu . Hususi banyolar diğer köşede olmalıydı . Yine bir yanlışlık yapmamak için içeriye girip hususi banyoların tam yerini öğrenmeliydi . Çarşıdan satın aldığı çarşaflarla geceden giderek terasa saklandı . Sabah kadınlar gelmeye başlayınca çarşafları giyerek terastan indi . Kimseye belli etmeden duvardan dışarı atladı . Hamamın girişine yöneldi . Parasını ödedi . Peştamal ; havlu ve takunyasını hamamcı kadından alarak hususi banyoların yerini sordu oldukça incelttiği sesiyle . Kendisini banyolardan birisine attığında soluk soluğa kalmıştı . Önce biraz oturdu . Sonra duvara sırtını verdi ve adımlayarak yukarıdan deliği açacağı yeri hesapladı . Dikkat çekici bir yerde olmamalıydı . Biraz daha bekledi . Peştamalı ve havluyu ıslatarak banyodan çıktı . Ne çabuk ? dedi hamamcı . Korkuyla titredi Halil peçenin ardında . Acele hareketlerle malzemeleri teslim ederek çıktı . Hamamcı ıslak peştamal ve havluyu sepete atarken takunyaların nasıl kuru kaldığına şaşırdı . Halil gecelerce uğraşarak belirlediği yere bir delik daha açtı . Deliği açtığı yerde de eski takunyalar yığılıydı . Bunların altındaki delik en az öbürü kadar güvenliydi . Gündüzleri hususi banyolara giren kadınları gözetlemekle geçiyordu . Yine istediği kişiyi bir türlü görememişti , ama aylarca sabrettikten sonra gözetlediği bir kadın soluğunu daralttı , tüyleri diken diken oldu . Durup dururken titremeye başladı . Kadının yüzünü beynine kazıdı . Peştamalını çıkartmasını bekliyordu . Halil işkencedeydi , ama sonunda kadın peştamalını çıkartmaya başlamıştı . Ancak , aylardır çamaşır saatlerinde değişiklik yapmayan hamamcı , inanılmaz bir şekilde terasa çıkıyordu . Ayağındaki takunyaların sesi duyulmasa Halil az daha yakalanacaktı . Geceler boyu bir yerlerden yüzünü hatırladığı bu kadının kim olduğunu bulmaya çalıştı . Zihninde canlanan güzel yüzün altına çıplak bir beden hayal edip resmedemiyordu . Delirmek üzereydi . Bir kez daha gelir umuduyla hususi banyonun üzerindeki deliğin başında günlerce bekledi , ama kadını bir daha göremedi . Ermeni Ante olmasa intihar edecek duruma gelmişti . Halil her gün şarap satın almaya gidiyor , bu bahaneyle de tek dostu olan Ante'yle konuşuyordu . Ante bu genç ressamın her sırrını biliyor ve onu çok iyi anlıyordu . Hayal etme gücünü kaybetmemesini söyleyerek sürekli resim çizmesini telkin ediyordu . Halil boyalarını ve bezlerini Ermeni Ante'nin meyhanesinin yedi sokak aşağısındaki bir nakışçı dükkanından alıyordu . Nakışçı çok yaşlı bir adamdı ve kendisine kızı yardımcı oluyordu . Sayısı oldukça fazla olan kadın müşterilerle bu kız ilgileniyordu . Halil bir gün yine saatlerce meyhanenin mahzeninde Ante ile içip dertleştikten sonra ağır ağır nakışçıya yürüdü . Kafasında kendi derdinin yanında Ante'ninki de vardı . Ante hastaydı ve bu hastalığı onu sevdiği kızı elde etmekten alıkoyuyordu . Meyhanesinden dışarı çıkamıyordu . Nakışçıya girerken , Hiç olmazsa ben sokaklarda gezinebiliyorum , diye mırıldandı . Yaşlı adamı göremedi . Dükkanın sonunda adamın kızı bir müşteriye oya örnekleri gösteriyordu . Halil'in geldiğini fark etmediler . Halil de içtiği içkilerin etkisiyle kadınlara bir şaka yapmaya karar verdi . Tezgahın arkasına girerek kadınların olduğu tarafa dolandı . Birden önlerine çıkıp onları korkutacaktı . Başka kimse olmadığından iki kadının da yüzü açıktı . Halil onları korkutacağı yere geldiğinde donakaldı . Elleri , ayakları titremeye başladı . Terastaki delikten gördüğü kadın karşısındaydı . Halil yavaşça ayağa kalktı . Kadınlar ne yapacaklarını şaşırdılar . Boya , dedi Halil titreyen bir sesle , bez alacağım şarap alacağım , hamam . . . Bir anda bu yüzü nereden tanıdığını hatırladı . Hususi banyoda gördüğü bu kadın mahalleden komşularıydı . Eğer o büyük yangın çıkmamış olsaydı ve Halil'in babası bir - iki gün daha yaşasaydı , birkaç ev ötelerinde oturan bu kızı oğlu için isteyecekti . Halil çocukluğunu birlikte geçirdiği bu kızı gençliğe adım attıktan sonra hiç görmemişti . Annesi her misafirliğe gidişinde Peride'yi anlata anlata bitiremez , tam Halil'e göre bir kız olduğunu söyleyip dururdu . Halil nakışçıdan hızla çıktı . Evine doğru deli gibi koşarken amacına biraz daha yaklaşmanın sevincini yaşıyordu . Artık biliyordu en azından , aradığı kişi Peride'ydi . 9 Bir yanım senden nefret ediyor , kin kusuyor , anılarını , yaşattıklarını , hatta varlığını yadsıyor ; bir yanım seni çok seviyor , kucaklıyor , kurmaca odalarda , kurmaca müzikler eşliğinde seninle dans ediyordu . Hep yaşam öykülerini okuduğumuz , birden çok kişilik taşıyan insanlara benziyordum gitgide . Yokluğunda seni yadsıyan yanım öbürüne yenik düşüyordu ve geçmişe ait imlerden yararlanarak seni yaratıyordum yanı başımda . Seninle konuşuyor , dans ediyor , sevişiyordum . Düşsel yaşamım gerçek yaşamımı gölgelemeye başlamıştı . Geceleri hiç ummadığım dostlar ziyarete geliyordu . Kapım çalındığında karşımda duran yüzü hatırlamaya çalışıyordum , ama öyle zorlanıyordum ki , eski dostum adını ve nerede tanıştığımızı söylemek zorunda kalıyordu . Benim için çok utandırıcı bir durum olmasına rağmen oralı olmuyordum . Benim hatırlamayışımdan dostum utanacak hale geliyordu . Sohbete başlayınca doğal olarak geçmişten , ortak anılardan konuşuyorduk . Hepsi sakatlığımı anımsatacak kelimelerden özenle kaçınıyordu . Ben de özenle sakatlığımı anımsatacak cümleler kuruyordum geçmişe ilişkin görüntüleri hatırlatarak . Büyük bir zevkle karşımdakinin duyduğu huzursuzluğu hissediyordum . Benim yerime içi burkuluyordu . Üzerine gittikçe sinirleniyor ve bir daha asla kapımı çalmayacağını düşünerek gitmeden önce bana öldürücü bir darbe vurup intikam almaya hazırlanıyordu . Hemen en etkili silahını çekerek konuyu sana getiriyordu . Ee , Beril'i gördün mü son zamanlarda ? Karşımda oturan ürkek , duygusal kişi gidiyor , yerine intikam hırsıyla gözleri parlayan bir canavar geliyordu . Nerede olduğunu bilmediğimi söylüyor ve kestirip atıyordum ama , eski dost ısrarla seni sormaya devam ediyordu . Gitmek , kaçmak isteyen bedenime tutmayan iki bacak engel oluyordu . Orada öylece oturup sevgili eski dostumun acımasız intikamına malzeme oluyordum . Senin nerede olduğunu bildiğini söylüyor ve hatta tam adresini bile veriyordu . Bu adreste seni bulamayacağımı da ekliyordu . Artık kendi evinde kalmadığını , son zamanlarda birlikte olduğun bir adamın evine taşındığını , istersem bu adresi de bulabileceğini söylüyordu . Yüzüme bakarak iğrenç bir gülümseyişle intikamını perçinliyor ve gidiyordu . Evet , intikamını alıyordu . Beni ağlatıyor , içimi kanatıyor , bilmediğim yerlerden tuhaf bir acı hissettiriyordu . Sabaha kadar titriyordum , susuyordum ( konuşmuyordum ) , susuyordum ( boğazım kuruyordu ) . Sen bana anlatamıyordun . Anlatmanı istemiyordum zaten . Benim olmadığını senin sesinden duymak amaçsız bırakırdı beni . Ne olursa olsun yine gelmeli , yine yoklamalıydın beni . Küçük bir umut kalmalıydı içimde en azından . Heyecanla bir sonraki gelişine hazırlanmalıydım . ( Sen yine o adamla aynı yatağa girebilirdin her gece . Düşsel yaşamımdaki ben , düşsel yaşamımdaki seninle zaten her gece sevişiyor olacaktı . Beni istemediğini söylemen düşsel sen i alırdı elimden . İnan o zaman anlam taşımazdı yaşamım . ) Hiç kıpırdamadan oturuyordun . Bir şeyler anlatacaktın , ama öyküyü bitirmemi bekliyordun . Ben de parçası olduğum bu oyunu bozmadım . Öyküye devam ettim . 10 Halil mahzende baktığı her yerde Peride'nin yüzünü görerek sabaha kadar oturdu . Acıdan kıvrandı . Resim çizmeye çalıştı , beceremedi . Duvarları yumrukladı . İçti , Ante'den aldığı tüm şarabı bitirdi . Bağırdı . Gördüğünü sandığı böceklerden kaçtı bucak bucak . Adam öldürdüğünü sandı , öldürüldüğünü sonra . Kahve içince kendine gelebileceğini düşünerek mahzenden çıktı . Yukarıda , babasının odasında çuvallarla kahve vardı . Gün ağarmıştı . Odadaki iğrenç kokudan kurtulmak için ağzını ve burnunu kapatacak biçimde bir eşarp bağladı . Odaya girer girmez büyük dolabı açtı . Dolabın içindeki çuvaldan bir avuç kahve aldı . Şimdi bir de bu kahveyi çekmesi gerekiyordu , ama kahve değirmeninin nerede olduğunu bilmediği gibi bulacağını da sanmıyordu . Avucundaki kahveyi odanın diğer köşesine savururken pencereye konan kelebeği fark etti . Ağır ağır pencereye yürüdü . Bu güzel yaratığı ürkütmeden nasıl yakalayabilirdi ? Nasıl açabilirdi pencereyi ? Derken kelebek havalandı ve sokağın öbür ucuna doğru uçmaya başladı . Kelebeğin uçuşunu izlerken Peride'nin evden çıktığını gördü . Görünmemek için hemen duvara yaslandı . Göğsü hızla inip kalkıyordu . Elleri titremeye başladı . Ani bir hareketle merdivene koştu . İlk dört basamağı tek adımda inebildi , ama bastığı yerde bileği burkuldu . İskemlelerine rahatça yerleşmişler , beni dinlemeye hazır , bekliyorlardı . Dinleyin , dedim . Yaşlı adamların gözleri bendeydi . Size kendi hayatımdan anılar anlatacağım . O kadar çok şey hatırlıyorum ki . . . İlkin yakın geçmişten bir iki anı . Zaman yılbaşına çok yakındı . Bütün gün New York sokaklarında dolaştıktan sonra , geceleri 42 . Cadde'ye varırdım . Artık yorulmuş olurdum . Bazen metroya binerdim . New York metrosu pek temiz değildi , üstelik karmakarışıktı . Kat kat merdivenlerden inilir , çiş kokan koridorlardan geçtikten sonra kimi zaman gene bazı merdivenlerden çıkılırdı . Orta halli ve yoksul insanlar , zenciler , koridor köşelerinde sızmış alkolikler bu saatlerde benim geçtiğim kanallarda sıkça olurdu . Rayların üstünde haykırarak gelen trenlerden ürker ; kimselerin olmadığı bölmelerde yalnız kalmamaya çalışırdım . Kentin kalın bağırsağı idi burası ; çok yoğundu . Bazen tehlikeliydi ; tüm duyularım uyanık olarak trenimin rengini ve numarasını bulmaya çalışırdım . Henüz çok iyi öğrenememiştim New York metrosunu ama gene de her gece gideceğim yere varabiliyordum . Benimle aynı saatlerde bazen bir kör adam da biniyordu metroya . Ona birkaç kez rastlamıştım . Kayışını sımsıkı tuttuğu köpeği bütün yolları , merdivenleri ve dehlizleri biliyordu . Adam köpeğinin yardımı ile her gece metroya biniyordu . Bunu görünce New York metrosunu öğrenmenin o kadar zor olmadığını anlamıştım . Ama ben gene de şaşırıyor , kimi zaman yeraltındaki upuzun yollarda kayboluyor , yürüyüp duruyordum . Bir sigara çıkartıp yaktım . Yaşlı adamlar beni büyülenmiş gibi dinliyorlardı . Devam ettim . Bir gece zamanı , metro dehlizinin bana yakın bir bölümünden akıl almaz kıvraklıkta bir Latin Amerikan müziğinin yayıldığını duydum . Öyle canlı , öyle iç gıcıklayıcı bir müzikti ki bu ; bana yıllar önce gittiğim Rio de Janeiro'daki şovları , sahnede dans eden upuzun bacaklı siyahi kızları , sonsuz Atlantik Okyanusu'nun kenarındaki kumsallarda futbol oynayan gençleri anımsatmıştı bir anda . Müziğin geldiği yöne doğru gittim . Çılgın bir şeydi bu müzik . Beni bir mıknatıs gibi kendine doğru çekiyordu . Dehlizin düzlük bir yerinde kalabalık toplanmıştı . İşte müzik oradan geliyordu . Kalabalığı hafifçe yararak öne geçtim . Simsiyah saçlı , orta boylu , siyah deri yelekli , boynunda kırmızı fular olan bir adam bir kızla delice dans ediyordu . Kızı sırtüstü yatırıyor , birden kendine doğru çekiyor , bacağına bir çimdik atıyor , yere bırakıveriyor , derken havaya kaldırıyor , sonra ona sımsıkı sarılıyordu . Dikkatlice bakınca , kızın bir kukla olduğunu gördüm . Muhteşem bir kadın kuklasıydı bu ; dans ederken göğüsleri titriyor , etekleri açılıyor , adam bacağını çimdikledikçe irkiliyordu . Büyülenmiştim . Uzun bir süre orada kaldım . Adam terini silip dansına devam ediyordu . O zamana değin gördüğüm en güzel şovlardan biriydi bu . Canım oradan ayrılmak istemiyordu . Belki New York şehrinin bağırsaklarında , kukla kızla çılgınca dans eden bu adama bir daha rastlayamayabilirdim . Müthiş bir dansördü ; akıl almaz numaralar yapıyor , çevreden alkış topluyordu . Kızın saçları siyah ve kıvırcıktı . Omuzlarına dökülüyor , havaya saçılıyor ; gözleri açılıp kapanıyordu . Susmuştum . Hacı Murat , Ne müthiş bir şey bu ! Kukla kadınla dans eden adam . . . New York metrosu . . . Bizlerin hiç görmediği yerler . . . diye mırıldandı . Osman merakla sordu , Bir daha rastladınız mı o adama ? Evet , rastladım . Üç gün sonra , metro istasyonunun alt katlarından birinde , o müziği duydum gene . Dehlizden dehlize geçerek , kukla kadınla dans eden adamı yeniden gördüm . İnanılmaz güzellikte bir şeydi bu . Uzun uzun seyrettim onu . Müzik , adamın yere koyduğu yuvarlak bir diskçalardan geliyor ; dalga dalga bütün metro istasyonuna yayılıyordu . Ter içindeydi adam ; anlatamayacağım denli çeşitli figürler yapıyor ; kadına sımsıkı sarılıyordu arada . Bazen elini kadının beyaz külotunun içine de sokuyordu . O zaman kukla kadın elektrik verilmiş gibi titriyordu . İnanılmaz bir şey , dedi İzzettin . Sanki görmüş gibi oldum kukla kadınla dans eden o adamı . Sözümü bitirmiştim . Muammer'den bir su istedim . Bir şey soracaktım , dedi Osman . Sizden nefret eden kadın . . . Hani söylemiştiniz ; size korkunç bir kin duyan bir kadın vardı . Onu anlatacak mısınız ? Ah ! dedim . Benden nefret eden ; elinde olsa beni yok edecek olan o kadın . . . Zayıf ve kemikli göğüslü ; sesi buz gibi soğuk ; benimle konuşurken adeta zorluk çeken ; nefretini saklayamayan o kadın . . . Enderdir onu gördüğüm ama o kinli gözleri , hırslı bakışları gözümün önünde . Buz gibi sesini duyarım telefonda ; nefretini ve kıskançlığını saklamaz . Garip bir şeydir bu . Bazen düşünürüm ; bu dünyada beni sevmeyen vardır ama böyle somut bir kin duyan birisi . . . Ben onu tanıyorum derim . Bilmediğim kötülükler tüylerimi ürpertir ; o oradadır işte , o odanın içinde ; telefonun başında . Benden nefret eden kadın . Niçin nefret ediyor sizden ? Neden kıskanıyor ? diye sordu Hacı Murat . Anlatacağım , dedim . Sonra . Şimdi sizin fincanınıza bakayım , dedi Malike Hanım . Uzanıp kapatmış olduğum kahve fincanını eline aldı . Balkonda limonata gibi bir gece havası süregeliyordu . Karayağız delikanlılar Memduh ve Muharrem balkon demirlerine ilişmişler , aralarında alçak sesle bir şeyler konuşuyorlardı . Kanarya , ötüşünü kesmişti . Hürrem Hanım'ın gözü iki delikanlıdaydı . Anladığım kadarı ile onlar ; neden geldiklerini anlamadıkları bu eski balkondan nasıl çıkıp kentin canlılığına ve gece yaşamına karışacaklarını düşünüyorlardı . İki yaşlı kadına olan saygılarından bunu dile getiremiyorlar ; parmaklığın orada oyalanıyorlardı . Malike Hanım fincanımı açıp dikkatle içine baktı . Ne kadar ilginç çıkmış sizin falınız . Görkemli bir ev , ışıl ışıl bir hane . . . Hanenin içinde bir adam . . . Düşüncelere dalmış . Bir başka tarafta dört kişi arasındasınız sanki . . . durun bakayım , bunlar da erkek . Bir masa başındasınız . . . Çok şey çıkmış sizin falınızda . Bakın , bakın ; işte şurada bir adam ! Uzunca boylu , zayıfça . . . Allah Allah , ayağını fincandan dışarıya atıyor . Bakın , görüyor musunuz ? Bir ayağı fincanın dışında sanki ! İşte öbür ayağını da kenardan dışarıya attı ! diye bağırdı . Malike Hanım'ın elinde tuttuğu kahve fincanının içindeki telveden Fevzi çıkıvermiş ; bir adımda yere atlamıştı . Üstünü başını düzeltti , kravatına şöyle bir dokundu , saçlarını eliyle arkaya itti . Çevresine baktı . Balkondakilere , İyi akşamlar , dedi . Fevzi ! deyivermişim oturduğum yerden . Buradayım , geldim işte ! dedi Fevzi . Aman , yollar da çamurlu mu neydi , tam anlayamadım ; ayakkabılarım , pantolonumun paçaları battı . Kusura bakmayın . . . Malike Hanım'la Hürrem Hanım Fevzi'ye dikkatle bakıyorlardı . Aman efendim , estağfurullah . Ne zararı var , dediler . Telvedir . Efendim ? Telvedir , çamurdur efendim ; kuruyunca geçer . Fırçalayacağım kuruyunca , dedi Fevzi . Gel Fevzi , gel , dedim . Şöyle kenarda biraz konuşalım . Fevzi'yle balkonun köşesindeki hanımellerinin yanına gittik . Anlat , dedim . Ne haber ? Bende değişen bir şey yok ki , haberler sende , dedi Fevzi . Sen Mithat Bey'i ne kadar tanıyorsun ? Uzun yıllardır tanırım Mithat'ı . İyi arkadaşımdır . Sen de bunu bilirsin . Bilmiyorum , sen anlat . Ne iş yapar Mithat Bey ? Sen gene benimle alay ediyorsun ? . . Gerçekten bilmiyorum . Bu yaşamımla ilgili hiçbir şey bilmediğimi anlattım sana . İnanasım gelmiyor . Her neyse . . . Ne iş yapar Mithat Bey ? İşadamı . Serbest çalışır . Şirketleri var . Yurtdışı ile bağlantılı işler yapıyor . Çok varlıklıdır . Şimdi oturduğumuz , yeni döşediğimiz ev nerde ? Ayol , sen beğendin , seçtin ya o evi . Söyle Fevzi , nerde o ev ? Bilkent'te müstakil bir villa . Demek Bilkent'te bir villa . . . Başka evlerimiz de var mı ? Olmaz olur mu ? Bodrum'da , yat limanında harika bir villanız daha var . Bahçesindeki manolya ağaçlarını ve özel sub - tropik bitkileri sen diktirdin . Unuttun mu yahu , geçen sonbahar orada bir parti vermiştiniz ; ben de vardım . Evi gezdirmiştin ya bana . Bodrum'da bir villa . . . diye mırıldandım . Başka ? Kartalkaya'da dağ eviniz var . Sen çok seversin orayı . Boğaz'da , Ayşe Sultan korusunda bir eviniz daha var . Başka ? Çok mal varlığınız olduğu söylenir . Patara'da ev yaptırıyormuşsunuz . Benim bildiklerim bu kadar . Eskiden oturduğunuz , Gaziosmanpaşa Hatır Sokak'taki villanız da öylece duruyor . Bana biraz Mithat Bey'i anlat , dedim . Az konuşan , kapalı bir adamdır , dedi Fevzi . Ne bileyim , iyi bir dost , iyi bir arkadaş Mithat . Mutlu mu ? Kimbilir ? Doğru . . . Bilemezsin bunu . Çocuklarımız var mı ? Çocuğunuz yok . Kaç yıldır evliyiz biz ? Sen beni iyice işletiyorsun . Dur bakalım bunun sonu nereye varacak ? Senin oyunlarından biri . Her neyse , ne sormuştun ? Kaç yıllık evliyiz onunla ? Üç yıllık evlisiniz , dedi Fevzi . Şaşırmıştım . A , a . . . Kısa bir süre bu . Ben daha uzun yıllardır evli olduğumuzu sanıyordum . Yok , üç yıl oldu siz evleneli . Hayret ettim , dedim . Neye hayret ettin ? Üç yıl olmuş . . . Mithat'ın boşanması uzun sürdü , dedi Fevzi . Boşanması mı ? Sana aşık olduktan sonra karısından boşandı ya . Bütün magazin basını aylarca bu gizli aşkı ve bu boşanmayı yazdı . Fevzi bir sigara yakmıştı . Demek Mithat Bey daha önce evliydi ? Evli olmaz mı canım , on sekiz yıllık evliydi . Beni nerede tanıdı ? Sekreteriydin ya , dedi Fevzi . Mithat'ın sekreteriydin sen . Büsbütün şaşırmıştım . Allah Allah , ben nasıl sekreteri olabilirim Mithat Bey'in ; ne bilgisayar kullanmayı bilirim , ne daktilo . Hayret doğrusu . İşte , adamın aklını başından aldın . Nasıl yaptınsa yaptın , başardın bu işi . On sekiz yıllık karısından ayrılıp seninle evlendi . Memnun olmamış gibisin ? Yok canım . . . Hakikaten , bir şey sezdim sesinde . Biliyorsun , eskiden beri ben de beğenirdim seni , dedi Fevzi . Gülmeye başladım . Niye gülüyorsun , ben de şerefli bir büyükelçiyim . . . Sen evli değil misin Fevzi ? Ben karımdan ayrı yaşıyorum , dedi yavaş bir sesle . Şimdi Fevzi'den öğrendiğim şeyleri düşünüyordum . Hanımelinden gelen tatlımsı koku da , gece bastırınca balkonu iyice doldurmuştu . Üç yıl olmuştu ben Mithat Bey'le evleneli . Yaşlı kadınlar koltuklarında arkalarına yaslanmışlar , hafifçe uyuklamaya başlamışlardı . Muharrem bana , Biz şu balkon demirlerinden atlayıp kente doğru gidiyoruz . Hoşça kalın , dedi . İki delikanlı demirlerden atlayıp hızla uzaklaştılar . Yaşlı kadınlar uyuyakalmış , kanarya tüneğinde kabarıp başını boynuna gömmüştü . Balkon sakindi şimdi . Fevzi gitmişti . İşte şimdi her şey biraz daha aydınlandı , dedi Osman , oturduğu yerden . Ömür Uzatma Kıraathanesi'ndeki dört yaşlı adam dikkatle yüzüme bakıyorlardı . Ne gibi , nasıl ? diye sordum . Sizden nefret eden , size karşı korkunç bir kin ve kıskançlık duyan kadının kim olduğunu artık biliyoruz . Kimmiş ? Mithat Bey'in eski karısı . Başka kim olabilir ? Kocasını elinden aldığınız kadın . Oturduğum yerden doğruldum . Yaşamımdaki kişiler yanlış şekilleniyor ; sanki birtakım yerlere benim haberim olmadan oturuyorlardı . Ama ben bu kadını tanımıyorum ki ! Ben Mithat Bey'in eski karısını hiç tanımadım ki . Üstelik ben Mithat Bey'i de tanımıyorum . Bütün bu anlatılanlar sanki magazin basınını süsleyen ucuz haberler . Fevzi'nin anlattığı birtakım şeyler bunlar . Sizlere anlatmaya çalışıyorum ; benim bu garip yaşamöyküsü ile , bu insanlarla hiçbir ilgim yok . O olayları yaşayan ben değilim . Benim yaşamım bambaşka ! dedim . Bir sessizlik oldu . Hacı Murat , O zaman sizden nefret eden , size kin duyan bir kadın da yok , dedi . Var ! diye bağırdım . Öyle bir kadın var ! Ama o başkası ! Hacı Murat düşünceli düşünceli bana bakıyordu . Benim hayatım dediğiniz bir olay var . Ona sıkı sıkıya bağlısınız . Bunu anlıyorum , dedi . Evet , dedim . Benim hayatım dediğim bir olay var . Bir gerçek . Ona tabii ki bağlıyım . Bütün bu yaşadığım olaylar bana sanki hayatımı elimden almak için düzenlenmiş bir seri oyun gibi geliyor . Ürküyorum . Hayatım elimden alınacak ; bunu hissettim . Korkuyorum . . . Bir insanın hayatı elinden alınınca ne olur , biliyorsunuz , dedim . İzzettin atıldı , Korkmayın . Sakın korkmayın . Hayatınızı elinizden alıp sizi yok etmeye çalıştıklarını zannetmiyorum . Bu korkunç bir şey olur . Oturduğum yerden adeta haykırdım . Bir cinayet ! Ustaca işlenmiş bir cinayet olur bu ! Bir zamandır bunu düşünüyorum . Ama , dedi İzzettin , Size çok güzel bir hayat sunuluyor . Varlık , kimlik ; ne bileyim ben , her şey . . . Böyle bir cinayet olamaz . Bana yepyeni bir hayat sunuluyor , içine de girmiş bulunuyorum . Ama benim istediğim , bu yaşıma dek yaşadığım , seçtiğim bir hayat değil ki bu ! dedim . Benim kendime ait olan hayatımda da insanlarım var , kalabalıklarım , tenhalıklarım var . Ne bileyim ben , bambaşka beklentilerim var , vazgeçemeyeceğim bir özgürlüğüm var , kendime ait bir yalnızlığım var . Umutlar , anılar , her şey değişik . Memnunsunuz hayatınızdan , dedi Hacı Murat . Evet , memnunum hayatımdan . Ama şu anda onunla bir bağlantı kuramıyorum . Sanki ustaca koparıldım ondan . Şimdi yeni bir kimlikle dolaşıyorum dünyada . Düşünmeye başladım ; acaba benim hayatımı , düşlerimi , özgürlüğümü , anılarımı ve şu anda ulaşamadığım , bu içinde olduğum boyutta varlıklarına rastlayamadığım sevdiklerimi kim almak istiyor elimden ? Osman , Ne kadar ilginç . . . Yaşamınızın elinizden alındığını düşünüyorsunuz ; size yeni bir yaşam sunulduğunu değil . Evet , öyle düşünüyorum . Haksız mıyım ? Bunu kim yapıyor acaba ? Bakın , benim de aklıma takıldı bu . Yaşamınızı kim elinizden almaya çalışıyor acaba ? Size değişik , parlak ve güzel şeyler sunarak eski yaşantınızdan kopmanızı isteyen kim olabilir ? Kimse beni yaşantımdan koparamaz , dedim . Düşlerim , anılarım , gerçeklerim yerli yerinde duruyor . Ama şu anda onlara ulaşamıyorsunuz , dedi İzzettin . Evet . Şu anda onlardan uzaktayım . Evime giremiyorum . Evimin yerini başka bir mekan almış . Nerede otururdunuz ? diye sordu o zamana değin konuşulanları dikkatle dinleyen , söze az karışan Şakir . Kavaklıdere'de , yıllardır aynı evde otururdum , dedim . Güzel miydi eviniz ? Benim için çok güzeldi . Ama bu yeni gördüğüm ev gibi lüks ve görkemli değildi . Bu yeni evi daha iyice bilmiyorsunuz ki ! Nerede ne var , bilir misiniz ? diye sordu Osman . Hayır , şöyle bir gezdim , o kadar . Ustaca işlenmiş bir cinayet . Ortada hiçbir ipucu yok . Çünkü öldürülen yok . Ama bir insanın rayı değiştiriliyor ; başka bir yaşamın içine sokuluyor . Dediklerinizi uzun zaman unutamam . Ama , acaba bu düşünceniz gerçek mi ? diye sordu Hacı Murat . Acaba abartıyor musunuz gerçekleri biraz diye düşünüyorum . Niçin böyle bir şey yapılsın ? Niçin durup dururken bir insanın kimliği , yaşamı , şu hayattaki konumu değiştirilsin ? Tuhaf bir şey bu . Birden aklıma o zamana kadar düşünmediğim bir şey gelmişti . Renginiz sarardı , ne oldu ? diye merakla sordu Osman . Renginiz gitti birden . Aklıma ürkütücü bir şey geldi birdenbire , dedim . Nedir o ? Benim yerime , benim yaşamıma kim geçti acaba ? Belki de bütün bu olanlar , benim yaşamıma birini yerleştirmek için kurulmuş bir oyun . . . Hayır , şarklı değil . Milas'lı . Saçları kır . Arkaya taranmış . İzini bulursanız , bu numaraya haber verirsiniz , dedi . Kahvenin numarasını söyledi . Nereye gitmiş olabilir Osman ? Bilmiyorum . Haber vermemesi çok tuhaf . Neyse , polise haber verdik . Çevreyi araştırırlar . Bulabilirler onu . Acaba kaçırıldı mı ? Ömür Uzatma Kıraathanesi'nin kapısı güm güm vuruldu . Hepimiz heyecanla yerlerimizden fırladık . Osman ! Osman geldi galiba ! Kapı açık , gir ! Kıraathanenin kapısı gıcırdayarak açıldı . İçeriye gençten bir erkek girdi . Soluk soluğaydı . Kapının kenarındaki duvara dayanıp bize baktı bir an . Göğsü körük gibi inip kalkıyordu . Kumral saçları hafifçe karışmıştı . Ömür Uzatma Kıraathanesi mi ? diye sordu . Evet , Ömür Uzatma Kıraathanesi burası . Buyrun , dedi Hacı Murat . Bağışlayın , koşa koşa geldim buraya . Gece rüzgarından saçım başım dağıldı , dedi genç erkek ; elleriyle saçını düzeltmeye çalıştı . Hepimiz kıraathaneye gelen bu yabancıya dikkatle bakıyorduk . Çok yakışıklıydı , hemen fark etmiştim . Heyecanlıydı , çaresiz bir hali vardı . Yeşilden maviye dönüşen iri gözlerini bize çevirmişti . Anlatacaklarım var , dedi . Şakir , Oturun şöyle . Biraz nefes alın . Dinlenin . Heyecanlı ve yorgun görünüyorsunuz , dedi . Yeni gelen , masanın bir kenarındaki boş sandalyeye atmıştı kendini . Bir bardak su var mı ? diye sordu . Muammer , beye su getir oğlum ! Genç erkek , Muammer'in getirdiği suyu yudum yudum içti . Gözleri kıraathanenin loş ışığına alışmış , sanki biraz kendine gelmişti . Adım Kerem , dedi . Sizlere anlatacaklarım var . Erkekler Parkı'ndan geliyorum . Erkekler Parkı mı ! dedim . Heyecanlanmıştım birden . Kerem ; ışıkta değişen , şimdi koyu bir yeşile dönmüş olan gözlerini bana çevirdi . Evet , Erkekler Parkı . Yoksa biliyor musunuz orayı ? diye hayretle sordu . Biliyorum . Erkekler Parkı'nı biliyorum , dedim . Kerem bana dönmüştü . İnce uzun parmaklı elleri masanın üstündeydi . O dünyayı biliyorsunuz demek . . . Tam değil . Ama orada bulundum . Uzun zamandır mı gidersiniz oraya ? Hayır , yalnızca iki kez gittim . Muammer çayları getirmişti . Kerem çayına iki şeker atıp yavaşça karıştırdı . Onu tanıyorsunuz o zaman , dedi . Hayır . Onu görmedim . Kim olduğunu bilmiyorum . Parktaki tüm erkekler onun gelmesini bekliyorlardı . Birden , geldiğini duydum , parktaki kalabalık karıştı . Ama göremedim onu . Galiba gelmemiş , öyle söylediler , dedim . Ah ! diye mırıldandı Kerem . O insanı deli eden bekleyiş . O gerilim , o yürek çarpıntısı . . . Öyle kolay gelmez ki o . Sanırım o zaman da gelmemişti . Kerem , çayını içip bitirmişti . Bir insanın ruhundan geliyorum ben , dedi . Bir bellekten . . . Kurtulup buraya gelmeyi başardım . Kaçtım . Erkekler Parkı . . . Ne kadar ürkütücü ve bir o kadar da çekici bir yer orası . Yaşamadınızsa o olayı , bilemezsiniz . Bir yapışkan sinek kağıdı gibidir o park . İçine giren bir daha kolay kolay kurtulamaz , çıkamaz oradan . Niçin ? Niçin bir giren bir daha çıkamaz oradan ? diye sordum . Çıkmak istemez . Bir süre sonra da o dayanılmaz bekleyişe , o baş etmesi zor gerilime alışır . O , her an gelecek gibidir ; her an . Bırakamazsınız o parkı . Bu heyecana , afyona , ne bileyim ben ; eroine alışır gibi alışır insan . Artık o parktan bir çıkış yolu yoktur . Onu görmek için , tüm zamanınızı o parkta geçirmeye başlarsınız . Ürkütücü şeyler bu anlattıklarınız . Evet , ürkütücü , dedi Kerem . Bir sigara yakmıştı . Bir kölesinizdir artık o parkın içinde . Öyle , lodos balığı gibi kendinizi oradan oraya atarsınız . Zor kurtuldum oradan . Nasıl çıkabildiğimi anımsamıyorum . Belki bir daha hiç giremeyeceğim oraya . Ama kurtardım kendimi . Attım dışarıya , can havliyle . Nasıl yaptığımı anımsamıyorum . Nerede bu Erkekler Parkı ? Biçimli elleriyle çakmağıyla oynuyordu . Bu park onun ruhunun içinde , onun belleğinde . Ne tuhaf şeyler değil mi , şu anlattıklarım size ? O ruhun , o belleğin içine girdiğiniz an , tutsaksınız . Onun tutsağı . Bırakmaz , hiçbir yere bırakmaz sizi . Öyle geçer yaşam . O parktan kurtulana pek rastlamadım . İki yıl önce bir kabadayı , tabancasını havaya sıka sıka kaçabilmiş . Ama onu bir daha gören olmadı . Kimbilir nereye gitti ? dedi . Park kurşun sesleri ile yankılanmış . Merakla Kerem'in anlattıklarını dinliyorduk . O kim ? Bir kadın , değil mi ? diye sordu İzzettin . Evet ; bir kadın o , dedi Kerem . Gözleri buğulanmıştı bir an . Dönmek istiyorum Erkekler Parkı'na , dedi birdenbire . Gidiyorum , parka gidiyorum yeniden . Onu bulmalıyım . Yerinden kalkmıştı . Şakir , Durun , oturun biraz . Anlatın . Gidersiniz , sonra geri gidersiniz Erkekler Parkı'na . Buraya kadar geldiniz . Kaçtım , kurtuldum oradan , diyordunuz , dedi . Kerem ter içindeydi . Kurtulamamışım demek , diye mırıldandı . Orada olmalıyım şimdi . Bırakın gideyim , ne olur bırakın . Fevzi yavaşça bana doğru eğildi . Ne tuhaf . Bağımlılık yapan bir yer bu Erkekler Parkı . Baksana çocuk nasıl çırpınıyor . Yüzü gözü ter içinde kaldı . Eroin krizi gibi bir kriz geçiriyor . Ona yardımcı olmalıyız , dedi . Kerem yerinden kalkmıştı . Hızla kapıya doğru gidiyordu . Kapının orda hafifçe sendeledi . Durun ! Gitmeyin ! diye bağırdı Hacı Murat . Oturun yerinize . Buraya bir şeyler anlatmaya geldiniz . Koşa koşa , nefes nefese geldiniz kıraathaneye . . . Evet , dedi Kerem . Ama şimdi duramıyorum . Acaba hata mı ettim parktan dışarıya çıkmakla ? Ya orayı bir daha bulamazsam ? Yolunu bilmiyorum . Erkekler Parkı'nın yolunu bilmiyorum . Oraya nasıl ulaşılacağını , nereden gidileceğini hiç bilmiyorum . Ya bir daha dönemezsem oraya ? İnce parmaklı elleri titriyordu , bir sigara daha yakmıştı . O sizi bulur . O sizi gene parkın içine çeker dedi Şakir . Kerem hayretle , Nereden biliyorsunuz ? diye sordu . Gerçekten çeker mi beni o parkın içine ? Çeker . Şimdi düşünüyorum da , galiba o parkın dışında yapamayacağım ben , dedi Kerem . Her yanım titriyor , ter içinde kaldım . Parka dönmeliyim . Sanki bir uyuşturucu bağımlısı gibi , diye mırıldandı Nejat . Kerem ona ilgiyle baktı . Evet . Uyuşturucusu kesilmiş bir bağımlı gibiyim şu an , dedi . Yüreğim delice çarpıyor , ellerim uyuştu . Hiçbir şey düşünemiyorum . Sakin olun biraz , sakin olun , dedi Fevzi . Kendinizi bir bağımlılıktan kurtarıp buraya geldiniz . Gece zamanı buldunuz bu kıraathaneyi . Sakin olmaya çalışın . İçki var mı ? diye sordu Kerem . Hacı Murat içeriye seslendi . Muammer , yarım şişe viski olacaktı dolapta , getir onu oğlum . Arka tarafta olacak . Muammer elinde viski şişesiyle belirmişti . Bardak da getir , dedi Hacı Murat . Kerem cebinden bir mendil çıkartmış ; yüzündeki , boynundaki ter damlacıklarını siliyordu . Al oğlum , biraz viski iç . Viski bardağını aldı , dikip bitirdi . Bardağı masanın üstüne koydu . İnce , uzun parmaklı elleri titriyordu . Sakinleştin mi biraz ? Belki . İçim yandı . Sakinleştirir bu beni yavaş yavaş . Gitmeliyim , kalkıp gitmeliyim . Bir şey anlatmak için gelmiştin buraya . Evet , buraya bir şey anlatmak için gelmiştim , dedi Kerem . Ama şimdi o anlatmak istediklerimi nasıl anlatacağımı bilmiyorum . Sanki anlatacağım şeyler birden önemini yitirdi . Ne tuhaf , başka şeyler önem kazandı gibi . Anlatacağım şeyler . . . Neydi ki onlar ? O anlatmak istediklerimi nasıl anlatacağımı bilmiyorum . Ne anlatacaktın ? Parkı mı ? Hayır , hayır . . . Parkı anlatmayacaktım . Kafası karışıktı besbelli . Elinin bir hareketiyle çakmağı kaymış , masadan aşağıya uçmuştu . Öyle bir şey ki . . . Anlatacağım öyle bir şey ki ! Nasıl başlayacağımı bilemiyorum . Ne garip sözcükleri bulamıyorum . Her şey silindi aklımdan . Beynimin içi bir çöl gibi , dedi . Gözlerinde korku ve acı ile bize bakıyordu . Bir an düşündüm ; bu yakışıklı genç kapana kısılmış bir hayvan gibiydi . Ne kadar yazık . Galiba hiçbir şey anlatamadan gideceğim buradan , diye mırıldandı . Niçin geldim buraya bilmiyorum . Sizleri de boşuna oyaladım . Bağışlayın . Hiçbir şey anlatamıyorum işte . Gitmeliyim . Bir an önce dönmeliyim oraya . Başını çaresizlikle iki elinin arasına almıştı . Bir viski daha içer misin , oğlum ? Olur , alayım . Kıpırdamadan , öylece duruyordu . Anlatamadım . Hiçbir şey anlatamadım , diye acıyla inledi . Oysa sizlere ne kadar çok anlatacağım vardı . Parktan çıkıp buraya doğru koşarken hepsi aklımdaydı . Hiçbir şey , hiçbir şey anlatamadım . Şakir olduğu yerden ayağa kalkmıştı . Anlattın . Her şeyi sandığından çok daha ayrıntılı anlattın oğlum , dedi . Kerem başını kaldırmış , ona bakıyordu . Anlattım mı ? Her şeyi anlattım mı dediniz ? Evet . Her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattın . Kerem şaşkındı . Öyle mi ? Ne anlattım ki size ? Tutkuyu . . . Tutkuyu anlattın oğlum , dedi Şakir . Tutkuyu kimsenin anlatamayacağı gibi anlattın . Kerem buğulu gözlerle ona baktı . Tutkuyu mu anlattım ? Evet , tutkuyu anlattın sen bize . Ama hiçbir şey söylemedim ki ben sizlere . Ne ondan bahsedebildim , ne yaşadıklarımdan . . . Onlar önemli değil ki . Sen pençesinde kıvrandığın tutkuyu anlattın . Kerem bir an durdu . Ben bir tutsağım , dedi . Gördüğünüz gibi , hiçbir zaman kurtulamayacak , özgür olamayacak bir tutsağım ben . Gözleri kor gibi yanıyordu . Yerinden kalkmıştı . Kurtulmak istiyor musun oğlum ? diye sordu Şakir . Hayır , dedi Kerem . Kurtulmak istemiyorum . Bir tutsağım ben . Özgür kalmak istemiyorum . Dayanamadım , bakın . Elim ayağım tutmuyor . Gidiyorum , gidiyorum ben ! Bunları söylerken iki adımda Ömür Uzatma Kıraathanesi'nin kapısına varmıştı . Kapıyı açtı , dönüp bize baktı . Hoşça kalın , dedi . Aniden kaybolup gidiverdi . Yerimden fırladım , kapıyı hızla açıp Ömür Uzatma Kıraathanesi'nden dışarıya çıktım . Dar yollarda koşarak giden Kerem'i yakaladım . Dönüp baktı bana . Neden geldiniz ? Seninle birlikte gideceğim . Nereye gittiğimi biliyor musunuz ? Biliyorum . Erkekler Parkı'na gidiyorsun . Evet , dedi çaresizlikle . Ama yolu bilmiyorum . Korku içindeyim . Belki de bir daha bulamayacağım orayı . Şimdi ikimiz yan yana koşar adım gecenin içinde ilerliyorduk . Nasıl bir kadın o ? diye sordum . Bilmiyorum . Bilmiyor musun ? Onun nasıl bir kadın olduğunu bilmiyor musun ? Hayret içindeydim . Kerem bana baktı . Hiç bilmiyorum nasıl bir kadın olduğunu , dedi . İyi tanıyamadık onu . Ama onun bir an görünebileceği bir yerden ayrı kalmaya dayanamıyorsun . Evet , dayanamıyorum . Yürüdüğümüz yol bitmiş , bir başka sokağa açılmıştı . Oraya saptık . Yaşadın mı onunla ? Sayılmaz . Bir süre sessiz yürüdük . Yürüdüğümüz yol bitmiş , bir başka sokağa açılmıştı . Oraya saptık . Nasıl bir kadın bu ? Çok mu güzel ? Güzel , çok güzel . . . Parkta onu bekleyen diğer erkekleri kıskanmıyormusun ? Bir an durdu . Hiç düşünmedim bunu , dedi doğallıkla . Oradakilerin hepsi senin gibi . Hepsi onu bekliyor . Zaman . Herkesin zamanı önemli , dedi Kerem . O ne demek ? Parkta geçmiştekiler de var . Onun geçmişindeki erkekler . . . Kimi bir saatlik , kimi birkaç günlük . Gördüğü , tanıdığı , rastladığı erkekler . . . Onlar önemli değil . Nasıl olur ? Eski aşıkları , kocaları yok mu aralarında ? Vardır , vardır , olmaz olur mu ? dedi . Eski kocası havuzun başında durur her zaman . Yerini pek değiştirmez . Lacivert takım elbiseli , kır saçlı olan adam . Gözünde açık duman rengi gözlükler vardır . Cebinde bir düğün fotoğrafı durur . Kendi düğününde çekilmiş bir fotoğraf , uzun yıllar önce . . . Yürüdüğümüz yol bitmiş , daha dar bir sokak açılmıştı önümüzde . Oraya saptık . İlk kocası mı ? Evet , ilk kocası . Konuştun mu onunla ? Kimseyle konuşmaz ilk kocası . Orada , aynı yerde durur ve onu bekler . Arada , elini düğün fotoğrafının durduğu sol göğsünün üstüne koyar . Peki ya aşıklar ? Âşıkları yok mu onun ? Var , dedi Kerem . Olmaz olur mu ? Âşıkları , hayranları . . . Parkı dolduran erkekler işte ! Hepsi orada . Onlarla aran nasıl ? Terk ettiği bir aşığıyla konuşmuştum bir akşamüstü . Acı içindeydi . Onu elinden kaçırmış , bir başka erkeğe kaptırmıştı . Havuzun başına oturmuştuk . Bana biraz onu anlattı . Ona tapıyordum . Her istediğini yerine getiriyordum . Ağzından çıkanı iki ettirmezdim . Belki de ona karşı çok iyi olduğum için bıraktı beni . Ne tuhaf şey , değil mi ? İyi olmamdan , onu taparcasına sevmemden sıkıldı . Söyledi bana bunları , biliyor musun ? Bir gece zamanı , yataktayken söyledi hem de . . . O kadar iyisin ki özgürlüğüm kısıtlanıyor , istediğim gibi davranamıyorum . Seni üzmekten korkuyorum . Bu ilişkiyi bitirelim , böyle yürütemeyeceğim , dedi . O an yıkıldım , perişan oldum orada . Ağlamaya başladım . Yataktan kalkıp balkona çıkmış , bir sigara yakmıştı . Her şey bitmişti , anlamıştım . Bir süre kapısında bir köpek gibi süründüm . Benden sonra aşık olduğu adamı gece gündüz izledim . İçim kıskançlık , acı , kin ve nefretle doluydu . Anlatması güç duygular bunlar . Adam onu dövüyordu . Bazı geceler kulağımı kapısına dayar , dayak yerken attığı çığlıkları dinlerdim . Sonra barışırlardı . Ne tuhaf bir şeydi bu ! Sonra da bu parka düştüm işte . Onu döven adam da şurada , şu ağacın altındaki . O da burada bekler . Sürünür şimdi . İkimiz de aynı durumdayız , demişti , dedi . Tuhaf bir kadın , diye mırıldandım . Evet , tuhaf bir kadın , dedi Kerem . Yürüdüğümüz sokak gittikçe daralıyordu . Bir çıkmaz sokağa girdik galiba ? Belki de . . . Sokaklar birbirine karıştı . Bir yere varamadık henüz , dedim . Kerem yavaşça , Onun ruhu . . . İşte onun ruhu böyle . Girdik . Ruhunun içine girdik ! İlkin hep böyledir , insan yerinde dolanır durur , hiçbir ışık , hiçbir gölge yoktur . Açık kapıları boşuna bulmaya çalışırsın , dedi . Baktım , yüzü mutluydu . Yanakları hafifçe pembeleşmişti . Gözleri griydi şimdi , daha da yakışıklı görünüyordu . Onun çetrefil , kimi zaman açmazlarla dolu ruhunun içindeyiz demek , dedim . Erkekler Parkı yakında olmalı öyleyse . Şimdi varırız oraya , dedi Kerem . Hızlı hızlı yürümeye başlamıştı . Peki , senin yerin neresi ? Yani senin zamanın , saatin , süren nedir ? Sen neredesin diye sordum . Kerem bana heyecanla baktı . Ben onun son aşığıyım , dedi . Gözleri parlıyordu . Son sevgilisiyim ben onun . Bir an durdum . Ama kaçtın ondan . Kaçıp kurtulmak istedin . Evet , diye mırıldandı . Bir an ondan , o acımasız parktan kurtulmak istedim . Niçin ? Bilmiyorum . Geri dönüyorsun ona . Evet , geri dönüyorum . Onsuz yapamadım . Uzaklaştığıma pişman oldum . Şimdi adımlarını daha da hızlandırmıştı . Ona yetişebilmek için peşinden koşuyordum . Nefes nefese kalmıştım . Birden Erkekler Parkı önümüzde belirdi . Geldik ! diye bağırdı Kerem . Geldik işte ! Parkın kapısından içeri girdik . Kerem , özgürlüğünü teslim ettiği için sanki rahatlamıştı . Bakışları özlemle parkın ulu yeşil ağaçlarının dallarında , havuzdaki fıskiyenin parıltısında , kenardaki çiçek tarhlarının üstünde geziniyordu . Parktaki erkekler yerlerinde oturuyor , kimisi çimenlerin yanında dolaşıyordu . İçeriye girdiğimizi fark eden olmamıştı . Kadının eski kocası olduğunu tahmin ettiğim ; kır saçlı , lacivert takım elbiseli bir adam havuzun yanında ayakta duruyor , dalgın dalgın önündeki suyu seyrediyordu . Elini sol cebine sokup bir fotoğraf çıkarttı , uzun uzun baktı . Yavaşça yanına yaklaştım . Omzunun üstünden fotoğrafı görebiliyordum . Bir düğün fotoğrafıydı bu . Kerem'in sözünü ettiği fotoğraf olmalıydı . Lacivert takım elbiseli adam fotoğrafta gençti . Merakla yanındaki beyazlar içinde , masaya oturmuş geline baktım . 4 Dar sokaklardan geçiyor . Pantolonunun arkasının diz kıvrımlarına dek çamur benekleriyle bezendiğinden kuşkusu yok . Önemi de yok bunun ; o benekler ensesine dek tırmansın isterse , ne değişir ki . . . Yürümesini öğrenemedin yıllardır ; iki ayaklı sokak leoparı . Bir zamanlar , yaşayıp yaşamadığından kuşku duyduğun günlerde ; Neslihan'la buluşmaya gittiğin buna benzer yağmurlu ve karanlık günlerde ( ama yüreğin bayram yeri , şenlik ) durup durup paçalarına bakardın ; sokak helalarına gidip suyla silmeye çalışırdın . . . Ama o günlerde , yaşanıp yaşanmadığına hala karar veremediğin o Neslihanlı günlerde kaldı hepsi . Yürümesini bilmeyenler , ayakkabılarına yan basanlar ve yağmurlu havalarda çoraplarına ya da pantolonlarına çamur sıçratanlar , dış görünüşleri ne olursa olsun sınıfsal konumlarını ele verirler demiştin de kahkahalarla gülmüştü Neslihan . Oysa sen içtendin ve günün modasına uygun giyinmiş , ama çorapları çamur lekeleriyle dolu bir kızı göstermiştin : İşte saklanmaya çalışan bir orta sınıf insanı . Oysa şimdi önemi yoktu , hiç yoktu . Burada , bu ilçede . . . Bir kişi biliyor artık onu . Büyük ve haydut gibi görünmek isteyen , aralarına girmek isteyip giremeyen , alaylı bakış ve sözlü sataşmalara hedef olan o acılı ve gülünç çocukluğunu , varoluş sınavının en zor günlerini bilen biri . Arada karşılaşıyorlar . Kimi başını eğerek selamlıyor onu İlhami , kimi de sağ elini büküp parmaklarının ucunu hafifçe şapkasının siperine götürerek . Kahvede , pencere önündeki masalardan birinde oturuyorsa - genç kız ve kadınları yaralayan bıçak gibi bakışlar fırlatırdı ordan - sesleniyor ; Gel de bir çay iç , diyor . Çoğunlukla gitmiyor yanına ; İşim var , diyor . Yorgunum , diyor . Hantal hantal yürüyor sokaklarda . Oyun oynayan çocuklara rastlarsa , gizli gizli izliyor onları . Daha çok evde , üst kattaki odanın penceresinin başındayken ; perdenin ucunu aralayıp gözlüyor . Şimdi ona güç veren tek şey çocuklar , yitmiş , bir uygarlığın kalıtlarıymış gibi görünen oyunları ve çocukluğunu anımsatan her şey . Arka bahçenin kapısında dikilip bir zamanların bu sınırsız oyun alanına uzun uzun baktığı oluyor . Nerdesiniz , diyor , nereye kayboldunuz . Yıllar sonra bu eşikte dikilip çocukluğumu arayacağımı o zamanlar bilebilir miydim ? Ben neredeyim ? Nereye gidiyorum ? Sanayi çarşısında , günün gözde kadın sinema oyuncularının adıyla anılan dişi köpeklerin , çağrılınca kuyruklarını sallaya sallaya ve başları önlerinde yılışarak gelen o garip yaratıkların serüvenlerini anlatan İlhami'yi anımsıyor . Bir arkadaşlarının bağ evinde o işi nasıl becerdiğini anlatıyor . Üç kişiydik , diyor İlhami ; Ayı , ben , Macit . Suzan'ın boynuna ip bağlayıp götürdük . Tiksinse de uzaklaşamıyor yanından . Ayrıntısına dek her şeyi öğrenmek istiyor . Bu işleri yapmayanı erkekten saymıyor İlhami . Onu da zorluyorlar . Ama gitmiyor ; akIına kötü , çok kötü şeyler geliyor , hiç gitmiyor . İlhami'nin iki çocuğu var şimdi . Yenik düşmüş bu haydut , o köpekleri anımsıyor mu zaman zaman ve ilk karısı Suzan'ı ? Çocuklarının da bir gün aynı yolu izleyebilecekleri aklına gelmiyor mu hiç ? Ya cennete biletli Ayı ? Cayır cayır yanan alnını seccadeye her vuruşta ince sesli bir sokak köpeğinin sarkaç gibi cilveli kuyruğunu görmüyor mu ? Hantal hantal yürüyor sokaklarda . Kimi gün Neslihan oluyor yanında . Koluna giriyor Vedat'ın . Gözlükleri yine burnunun ucunda , saçları kısacık . Keyfi yerindeyse çok konuşuyor Vedat . Nesli'nin , koluna asılıp gözlüklerinin üstünden şehla şehla bakmasını ve gülmesini çok seviyor , çünkü gülmek çok yakışıyor ona . Benim amcam kaptandı , diyor durup dururken ve Nesli'nin araştıran şımarık gözlerine bakıyor . İnan ki , diyor . Ben ip cambazı olduğunu sanıyordum , diyor Nesli de . Evet , küçük amcamdı o , nur içinde yatsın , yetmişlik bir rakıyı devirip ipi sek sek geçmeye kalkmış ; kaptan olan amcam ise kocaman bir gemiyi sulara gömdü . Aylardan kasımdı , ben çocuktum , çok iyi anımsıyorum , fırtınalı bir gecede , Karadeniz'in batısında batmışlardı . Kaptandı , ama yüzme bilmezdi amcam . Bir namaz tahtasına sarılmış olarak kıyıya vurduğunda kollarını zor açmışlar , yarı yarıya donmuş . Belki de o anda Tanrı'ya yakarıp yardım istiyordu , çünkü çok dindar bir adamdı . Ama artık değil ; küp gibi içip meyhanelerde keman çalıyor . Sonra da Nesli'nin ilgiyle çatılmış alnına bakıp gülüyor : Çok istavritsin ! Ne demek o , diyor . Yani oltaya çabuk geliyorsun . Amaan , diyor Nesli koluna yeniden asılarak , İyi atıyorsun , soprano teyzelerinin İtalya serüvenlerine ne zaman geçeceksin . Keyifsiz olduğu günler de konuşuyor Vedat , ama daha az . Sanayi çarşısına gidelim , diyor örneğin , sana orada türlerine yabancılaşmış bahtsız köpekler göstereceğim , bahtsız ve kadın adıyla çağrılan ve kadın adıyla çağrılınca koşarak gelen ve gelirken kuyruğunu kaldırıp sallayan . Nesli gülüyor hiçbir şey anlamadan . Oyun gibi geliyor anlattıkları . Çünkü gülmek çok yakışıyor ona . Ayı , kendini dine vermiş , ne radyo ne televizyon . Sakalı her gün biraz daha uzuyormuş . Bir gün herkes , Ayı'nın , cüppesini dalgalandırarak ilçe semalarında uçtuğunu görecek . Ayı uçup gidecek , bir daha da geri dönmeyecek . Bir Sıntır'ı tanıtacağım sana , diyor ; Nesli de , Kimi kimi ? deyip asılıyor koluna . Sıntır'ı , Sıntır'ı , diyor , duymadın mı hiç ? İnsan kendine acımamalı Nesli , ama bize yazık oldu biliyor musun ? Bak İlhami'ye , soru sormadan yaşamasını biliyor . Yazgı , diyor , iş bitiyor . Kimi gün Mustafa ile geçiyor aynı sokakları . Dudaklarında sigaralar , elleri ceplerinde . Nazım'dan şiir okuyor Mustafa , kimi zaman da Ahmed Arif'ten . Yalnız Mustafa değil , Hayri , Osman Mesut da oluyor yanında . Bir türküye başlıyorlar : Uzun olur gemilerin direği . . . Bir bakıyor panzer sirenleri , polis düdükleri . . . Bir bakıyor silahlar patlamış . Öldürülen üç devrimci gencin cenaze töreni , Aksaray'dan Kocamustafapaşa'ya doğru yürüyorlar . Semt içinde bir cami . Ara sokaklar kapan gibi . Birden silahlar patlıyor . Çatışma . Kör dövüşü . Mesut , bir otomobili siper etmiş ateş ediyor . Evlerin çatılarında polisler var . Dağılmayın arkadaşlar ! Dağılmayın ! Panik başlıyor . Vedat da kaçıyor . Neslihan yok . O katılmıyor . İyi ki yok , bir de onu mu düşünecek . Bu parkta benim çocukluğum geçti , diyor Neslihan'a . Bu kavaklar asırlık , biliyor musun ? Gövdeleri çınar gövdesi gibi , üç kişi el ele versek güç çevreleriz . Neslihan dudak büküyor ; Kavaklar bu kadar uzun yaşar mı ? İnan ki dalga geçmiyorum , kavak bunlar . İlk içkiyi bu parkta içtim , on beş yaşındaydım . Çok haydut arkadaşlarım vardı , çok dik başlı ve kavgacı . Ama birer kahramandılar gözümde . Şarap şişesi elden ele geziyordu . Okul kaçkınıydık . Aylardan kasımdı , sis öğleye doğru kalkmıştı , soğuktu , hava kömür ve lastik yanığı kokuyordu , ceket yakalarımızı kaldırmıştık . Yok hayır , palto giymiyorduk . Karşı çıkmak için mi , yoksa alacak durumları olmadığından mı , bilmiyorum ama , bana karı işi bulduklarını söylemişlerdi . Şarabın markasını yadırgamıştım : Dimitrokopulo . Haramdı . Hızla cehenneme yuvarlanıyordum . Şarabı yudumladıktan sonra elimin tersiyle ağzımı siler gibi yapıyor - kovboy özentisi sanabilirsin , ama değil - ağzımın yerinde durup durmadığına bakıyordum . Babam , iyi birer insan olalım diye bizi Kuran kursuna gönderirdi yaz ayları . Müezzin Osman Efendi . Karısının bir ayağı yoktu , ben ondan korkardım . İlkokuldaydım daha . O zamanlar başlamıştım Ramazan aylarında oruç tutmaya . Teravihleri aksatmazdım , annemin ördüğü , pantolonumun arka cebinde taşıdığım bir takkem vardı , bir de , imamesindeki delikten bakılınca Kabe'nin göründüğü doksan dokuzluk tespihim . Caminin balkonuna çıkardık , bütün çocuklar son sırada saf tutardık . Salt gülmek için gelenler vardı . Önlerindeki saflar secdeye varınca onlar ayakta dikilirlerdi . Gülüşürler , birbirlerini tekmelerlerdi . El baş amuda kalkanlar bile olurdu , hatta sesli sesli yellenenler . Adamlar selam verince öfkeyle geri döner , haklı haksız ayırımı yapmadan basarlardı tokadı . Bir şenliktir giderdi . Bunları bilmiyorsun değil mi Nesli ? Bunlar sana ne kadar yabancı . . . Herkesin haklı olduğu bir dünya burası . Dar sokaklar , hantal sokaklar . Tabela yazıyorum , biliyor musun ? Komşu bakkalın tabelasını ; salt can sıkıntısından , iş olsun diye yenileyince beğenip isteyenler oldu . Adım tabelacıya çıktı . Üç - beş de kazancım oluyor . Bir de yeni açılan düğün salonunun duvarlarına bir - iki desen yapınca . . . Biz kendi aramızda nişanlanmıştık iki gümüş yüzükle , değil mi ? Dört kişiydik , törenden sonra deniz kenarında bir kahvede oturmuştuk . Kıştı , kar yerden kalkmamıştı . Sen ağlamıştın . Mutluluktan , yalnızca mutluluktandı göz yaşların . Sulu gözlüydün Nesli , bunu ne kadar gizlemeye çalışsan da ( utanıyordun değil mi , bir devrimciye yakışmayan güçsüzlüklerdi bunlar ) başaramıyordun . Biz yasalar karşısında evli sayılacak , ama gerçekte evli iki insan gibi değil de ( evlilikler sıradanlaşıyordu çünkü , tekdüze ve sıkıcıydı ; biz farklı olacaktık ) , aynı evi paylaşan iki öğrenci gibi yaşayacaktık . Sürekli yenilenen bir birliktelikti amacımız . Annelerimiz , amcalarımız , ağabeylerimiz gibi olmamalıydık . Oysa evlilik üzerine hiçbir şey bilmiyorduk . Çünkü hiç evlenmemiştik , yaşanmadan nasıl bilinirdi ki . . . İlhami ile sanayi çarşısına hiç gitmedim . Hantal sokaklar , zor sokaklar . İşte sokağın başında İlhami , ıslık çalıyor . Vedat , diyor , Vedat gel çay içelim . Yani zift . Gazeteyi bir açıyorum . Mesut ölmüş . İstanbul'dan çok uzaklardayım . Gazeteyi bir açıyorum . . . İlhami hala ıslık çalıyor . Ayı , Suzan'ı ipinden tutmuş sürüklüyor . Macit'in dişleri sapsarı . İlhami'nin ıslığı . . . Duymuyor onu , bakmıyor bile . Boya alacak , tüp boya . Tabela için değil , üç gün önce bir amerikan bezini tuval kasnağına gerip kara başlı çivilerle çakmıştı . Mesut yok . Öldü . Ölümünü gazetelerden okudu . Cenazesine katılamadı . Bir zaman önce , ama çok zaman önce , onların köyüne gittiklerini , belki de kaçtıklarını ya da saklandıklarını - yok , avlanmak içindi , anımsıyor , çifteler ellerinde , karlarla kaplı bir düzlükte yürümüşlerdi - hayır tabela için değil , bir tuvale içini dökecekti . `Benim Anlatmalarım ya da yalnızca `Anlatmalarım adını vereceği bir dizi resim yapmayı tasarlıyordu . Söyle Osman Efendi , ben artık cehennemlik miyim ? Şarap içtim , adı kilise ya da papaz adına benziyordu , şişeden şarap içtim , okul kaçkınıydım . Başım döndü Osman Efendi . Artık bir Berk - i Hatıf gibi o köprüden geçemeyeceğim . Soğan yedirdiler bana . İki kişinin kolunda yürüdüm , gözümde güneş gözlükleri vardı , o kızın evinin önünden geçirdiler beni . Adı Nurhan mıydı ? Uzun saçları vardı . Dikiş öğrenmek için bir terziye gidiyordu . Dikiş öğrenmek , yani çalışmak , yani sarhoş bir kocaya bakmak Osman Efendi . . . Evleri iki katlı , mavi badanalıydı , duvarından fışkıran soba borusuyla bir kaleye benziyordu . Aylardan kasımdı ve ben güneş gözlüğü takıyordum . O acınası sesimle nara attım , ağzımı kapadılar . Hem gülüyor hem sövüyorlardı . Oyuncak gibi oynadılar benimle . Bunu ye , dediler ağzıma soğan tepeleyerek . Bunu ye . . . Bunu ye . . . Avludaki çeşmenin başında kusarken , İyi ki baban evde değil , diyordu kaygı ve tiksintiyle beni izleyen annem . Ağlamıştı . Bana mı , kendine mi , ailemize mi , bilmiyorum , ama lanetler yağdırarak ağlamıştı . Söyle Osman Efendi , kırk gün kırk gece cenabetim artık değil mi ? Ama bisikletim yakında hazır olacak , ön tekerleğini saat gibi yaptım . Göbek milinden tutup bir döndürüyorum , ne yalpa ne ses . Kurşuni bir ikindi sonrası , her iki yanında çıplak ağaçların ve bomboş tarlaların uzandığı o köy yolunda , saksağanların ve kargaların iç burkan yaygaraları altında süreceğim bisikletimi . Kapalı , ağır , dokunsan ağlayacak bir hava olacak ve ben bir başıma basacağım pedallara . Gezi boyunca sigara içmeyeceğim , ama belki , paltomun büyük cebinde naylon tapası çakıyla kesilmiş bir şişe ucuz şarap ; o da görüntüyü iyice sindirmek ve yaşanan anı kalıcı kılmak için . Dar sokaklar bitti . Birden bitti . Kent merkezindeydi ; Atatürk'e hiç benzemeyen bir yontunun bulunduğu alanda . İki sinema vardı burada ; çocukluğunun ayakta kalabilmiş iki tanığı . İkisini de aynı kişi işletirdi : Sinemacı Niyazi . Tanımayan yoktu . Çocuklar için büyük bir addı bu . Korkuyla saygı birlikte duyulurdu Sinemacı Niyazi'ye . Bilet almadan içeri kaçak girenlere , bir de kesilmiş iki bileti ekleyip girmeye çalışanlara karşı acımasızdı . Elektrik kesintisi nedeniyle ortaya çıkan gösterim aksamalarında ya da ses düzenindeki bozukluklarda salon ayağa kalkardı . Islıklar , bağırtılar ve Niyazi'ye çekilen yuhlar . Ya da Niyazi ses ! çığlıkları . Herkes karanlıkta birbirinden güç alarak bağırırdı . Çok sürmezdi . Niyazi'nin davudi sesi bütün gürültüyü bıçakla kesmiş gibi sustururdu : Kesin lan kopiller ! Salon birden sessizleşirdi . Sinemanın önü ayrı bir şenlikti . Resimli romanlar alınıp satılır , değiştirilir , kiraya verilirdi . Okuma on , resimlerine bakma beş kuruştu . Ben en çok Tommiks'le Teksas okurdum . Kinova'yı da severdim ama , o , zaman zaman Kızılderililere çok kötü davranırdı . Kafa derisini yüzmüşler Nesli , oğlunu kaçırmışlar ( Silver ) , adam acılı . Ama ne bileyim , ben hep Kızılderililerden yanaydım . Şam tatlısı satan , suratında kocaman beni olan bir adam vardı . İspirto içerdi . Bir kış günü sinemanın önünde ölüsü bulundu . Her iki salondaki sandalyelerden kıçının izi silinmemiştir Vedat'ın . Hatta bir bilet alıp o salona girse , film o anda gösteriliyor olsa ( Kızılderilileri acımasızca katleden John Wayne ya da dişleri arasına sıkıştırdığı bir kamayla timsahların kaynadığı suya dalan Tarzan ) ve el yordamıyla oturacak bir yer arasa kendine . . . Yanı başında Vedat'ın oturduğunu ve kucağında bir tomar resimli romanı sıkı sıkı tuttuğunu neden sonra fark etse . . . Birinci film bitip de ( dört film birden gösteriliyor çünkü , günlerden pazar ) ışıklar yanınca onun ardından kalksa , gazoz ve sigara içilen o bölümde kitap alıp sattığını ya da değiştirdiğini görse . . . Göz göze gelirlerdi , inanıyordu . Ama küçük Vedat tanımazdı onu ve acı dolu yanlış yollardan yürümemesini haykıran sesini de duymazdı . . . Neden giremiyordu şimdi o salona ? Engel olan , onu tutan neydi ? İçeri girdiğinde görmek istemedikleri mi ? Anılar mı ? Yıldız Sineması . Sandalyeler beşer onar yan yana getirilip arkalarından çıtalarla birbirine çakılmış . O sandalyeler bile değişmemiştir , bunca şey değişir , çözülüp giderken . Bir pazar matinesinde , yıllar önce , öndeki sırada kafaları sıfır numara tıraşlı askerler otuzbir çekerlerken , beşi birden sıra ile birlikte nasıl da gerisin geri devrilmişlerdi . . . Herkes gülerken , kimi de yuh çekerken - askerdir , hoş görülür aslında - onlar da önlerini kapamaya çalışırken neye uğradıklarını şaşırmışlardı . Sonra onlarla , yani haydutlarla birlikte gece sinemalarına giden , yasak olmasına karşın avucunun içinde sigara yakıp gizli gizli içen ( Niyazi , yakaladıklarını tekme tokat atardı dışarı ) , iyice küçülüp içilmeyecek duruma gelen sigarayı baş ve orta parmağının yardımıyla ileri doğru fırlatan , karanlık salonda bir yıldız gibi kayan izmaritin ardından küçük , sessiz , ama isterik kahkahalar atan - birinin ensesine girmeli , mutlaka girmeliydi - Vedat da yerine göre pantolon düğmelerini çözüp çükünü çıkarmamış mıydı ? Güneş çıkıverdi bugün . Zamansız bir kış güneşi . Isıtmıyor , ama cıvıl cıvıl . Daha düne dek palto yakaları kaldırılmadan yürünemiyordu sokaklarda . Neydi o insanların kaşlarına dek inen bulutlar , kömür kokan puslu sabahlar . . . Genellikle evdeydi . Öğle sonlarıysa bisikletine atlayıp yollara düşüyordu . İlle , Doğusulak Köyü . Şakalaşarak evlerine dönen liseli öğrencilerin ( yaşamı daha tanımayan tasasız , coşkulu gençlerin ) arasından geçiyordu . Kol kola girmiş kız kümeleri , arkalarında erkek öğrenciler , daha da arkalarda avuç içlerinde gizledikleri sigaralarından çekiştiren ve kızlara uzak duran haydut öğrenciler , sokak başlarında dudakları sigaralı bıçkın gençler ; yanlarından geçiyordu ve kimse onun farkında olmuyordu . Dönüşte bisikletini Yakup'un kahvesinin önüne çekip akşam çayı içiyordu . İlhami gibi , küçük bir çay . Yani zift . Günler uzamaya başladı artık . Genellikle cam kenarındaki masaya geçiyor , arada eliyle camın buğusunu silerek sokağa , garip bir biçimde kendine benzeyen ( günden güne artıyordu bu benzerlik ) bisikletine , kahvenin yazları oturulan bahçesine , kalın gövdeli asırlık çınar ağacına , dallarda patlamaya hazırlanan yaprak tomurcuklarına , biten günün kızıllığına doğru uçan kargalara bakıyordu . Karşı kaldırımda camlı bir simit arabası dururdu ; çocukluğunun tanığı yaşlı bir simitçi , iki büklüm , her gördüğünde yaşam koşullarına ve direncine şaşarak olamaz dediği adam , akşam simidi satardı . Caak derdi . Yıllar s ve ı harflerini törpülemişti . Bazı akşamlar şıp diye İlhami damlardı kahveye . Bisikletini gördüm de , derdi ; Yakuup ! diye haykırırdı sonra , bize iki çay yap , küçük olsun . Bu uyarıya ne gerek var oysa , herkes İlhami'nin çayı nasıl içtiğini biliyor . Ama olsun , hoşlanıyor bundan ; işaret parmağı ile başparmağı arasında iki santimlik bir açıklık . Küçük çay . İlhami gözlerine bakıyordu Vedat'ın , bir yanıt bekliyordu . Düşüneceğim , demişti . Düşünüyordu . Belki o akşamdan sonra Mefail'e , İş tamam , demişti , ya aldık herifi . Ağır ve tekdüze kış günleri kendilerine özgü yüklerini de sürükleyerek geçip gitmişti . Yürüyor , oturuyor , resim yapmaya çalışıyor , ama yapamıyor , tabela yazmaya çalışıyor , ama yazamıyor , sıkılıp sokağa çıkıyor , bisikletine atladığı gibi pedallara basıyor . Her şey o çılgın iniş için ; bireysel bir seçim bu , bir tür özgürlüğünün ifadesi . Sıkılıp kahveye oturuyor , sıkılıp çay içiyor , sonra yine kalkıp yürüyor , hamamcının ısmarladığı ve avans olarak parasının yarısını ödediği ( o para çoktan bitti ) eşarplı , mantolu kadın resmini düşündükçe daha çok sıkılıyor . Ne yapması gerektiğini hala bilmiyor . İstanbul'dan haber gelmedi daha . Yoksa gelmeyecek mi ? Kasabadaki konukluğu gittikçe uzuyor . Müzeyyen Teyze'yi oyalıyor , Mefail'i oyalıyor . Yaza kadar beklemeliyim , diyor , kararımı o zaman vereceğim . Ama zaman geçmiyor . Saatine her göz atışta akreple yelkovanın tembel tembel oturduğunu görüyor ve kulağını dayayıp cılız tik takları duymadan da çalıştığına inanamıyor . Bugün ise güneş . Konuk bir yaz günü ; yadırgı . Pencereyi açıp temiz havayı soluyor . Görkemiyle içini titreten dağ bulutsuz , pırıl pırıl . Saate bakıyor , on bir . Neredeyse öğle olmuş . Bir arama sonrasını andıran odasında , yerlere saçılmış giysilerini alıp giyiyor . Masanın üzerine serdiği gazete kağıdı kurumuş ekmek kırıntıları , zeytin çekirdekleri ve giderilmesi olanaksız çay lekeleriyle tam bir çöplük . Kilimi biçerek masaya dek uzanan güneş altında görünüm daha da korkunç . Güneşe aldanarak sindiği köşesinden fırlayan zamansız bir kara sinek de yorgun yorgun uçuyor ortalıkta . Dilindeyse kırık dökük bir ezgi , bozuk bir plak gibi aynı şeyi yineliyor : Seni yakacaklar . . . Ardından da bir sazın telleri gibi titreşiyor dili . Onu bırakıyor bir başkasını yakalıyor ; Belki çıkmam sabaha . . . Çünkü Yakup'un kötü teybinde hep bunlar çalıyor . Yakup ve Yakup'un müşterileri bunları seviyor . Sigara gibi , alışılınca bir türlü bırakılamayan , iyice saran ve yarını belirsiz bir yaşamın ezgileri olan kara sesler . Siz bunları bilmezsiniz , diyor Nesli'ye , Mustafa'ya ve başkalarına . Günlük yaşamınız bu tür müziklerin çalındığı yerlerin çok dışındadır . Bunlar , ağır ve uzun gecelerde insanın içine işler , yaşamla olan bağlarını zayıflatır . Bunları dinleyenlerle birlikte olmadınız . Yalnızca yoz müzik dediniz , o kadar . Ama o kadar değil , inanın çok daha korkunç . Hepinize mektuplar yazacağım , gelin , diyeceğim Bu kasabada toplanalım . Eskisi gibi , ama hepimiz başka birileri olarak . Sonra bir gün , her biriniz başka bir otobüsün koltuğunda sigaralarınızı içerek ve akıp giden bozbulanık bir doğa parçasını dalgın dalgın izleyerek geleceksiniz . Büyük bir masada günlerce , gecelerce oturup konuşacağız - konuşmayı unuttum diyorum da gülüyorlar bana - ve biriniz kalkıp şiir okuyacak . Belki de hiçbirinize mektup yazmayacağım ve hiçbiriniz gelmeyecek ve ben çekip gideceğim ve hiçbiriniz burada yaşadığımı bilmediğiniz gibi nereye gittiğimi de bilmeyeceksiniz . Günlerdir alnı avuçlarında , uyku muyku yok . Geç saatlere dek içiyor . Somyasının altı kanyak şişesi mezarığı . Adresi olmayan adamların arasına saklanmış . Kimse bilmiyor onu . Arkadaşları çoktan unuttu ; Mustafa bile . Ya Neslihan ? O da unuttu . Ama o Neslihan'ı bir türlü unutamadı . Buraya neden geldim ? Hala ne işim var burda ? Abuk sabuk resimler , hamamcıya ya da galerici bilmem kime tabelalar yazmak için mi ? Geçmişin izlerini silmek için mi ? Yeni bir yaşam kurmak için mi ? Tanımadığım genç bir dul kadınla evlenmek için mi ? Mefail'e teslim olmak , evin yerle bir olmasını gözlerimle görmek için mi ? Sağda solda sigara paketleri gibi buruşturulup atılmış boya tüpleri , renkli plastik kapaklar , kemikleşmiş fırçalar , naylon torbası delindiğinden kilimin bir bölümüyle döşeme tahtasına saçılmış üstübeç tozları . Yalnızca gecenin bir saatinde , ayak seslerinden arınmış sokakları başı boş bir yağmur yıkarken , köpek havlamalarının odasına ulaştığı o anlarda alıp başını gidiyor . En şarlatan sözcüklere bile yakalanmıştı : . . . belki çıkmam sabaha . . . Dilinden dökülen bu yarım yamalak sözcüklere inat , aydınlık bir gün bugün . Avluya bakarken denetlenemez bir coşkuyla sağa sola koşan , durup dururken zıplayıp yerlerde yuvarlanan kediyi izliyor . Bu zamansız güneş onu bile yaşam sevinciyle doldurmuş . Kedi işte ; alt tarafı bir kedi . Güneşli bir günde gelecekler ; nisan sonu ya da mayıs başı . Üstten iki düğmesi açık bembeyaz bir gömlekle oturacak . Yakup'un kahvesinin önündeki çınarın altında . Masada bir bardak tavşan kanı çay . Ama küçük çay . Karşı kaldırımda bisikleti . Bir gözü saatteyse bir gözü de caddenin dirseğinde olacak ve dönen her araç yüreğini hoplatacak . İlk Mustafa gelecek . Koltuk altlarında kocaman ter lekeleriyle inecek otobüsten . Biraz kilo mu almış ? Saçları alnının iki yanından açılmış . Ne de olsa orta yaş . Elinde küçük bir çanta , içinde pijaması , günlük gazetesi , bir - iki kitap . . . Kucaklaşacaklar . Mektubunu alır almaz hemen yola çıktım . Ardından çevresine bakınıp Başka gelen yok mu ? diye soracak . İlk Mustafa gelecekti kuşkusuz . Sen ne eşek kafalı adamsın , diyecekti , herkes öğrenci affından yararlandı , okullarını bitirdi . . . Şu haline bak ! Sonra Kerim çıkar gelirdi , üzerinde hep o dalgınlık . Mesut'un yokluğunu da en çok o duyuracaktı kuşkusuz . Şiirleri o okuyacak ve bir sessizlik tanrısı gibi masanın en görkemli yerine oturacaktı . Mesut gelemezdi . Karlı bir kış günü bir köy alanında elini sallayıp gülümseyerek kalmıştı . Hala o köydeydi . Elinde silahıyla dağlarda dolaşıyordu . Gelemezdi . Bir gün gazeteyi bir açmıştı , Mesut yok ! Pusuya düşürülmüş . Silahına davranabilmiş mi ? Bilmiyor . İki kişiymişler . Öbürünün adı Halim . Tanımıyor . Halim yaralı kurtulurken Mesut orada can vermiş . Evden ayrılmıştı . Okula da gelmiyordu . Görüşemiyorlardı . Köyüne gömmüşlerdi . İsteseydi , bir çırpıda o dağ köyüne gider , son görevini yapardı . Görev ! Ama o , Mesut'u bir köy alanında gülümserken bırakmıştı . Mesut hep gülümsesin diye omuzlamak istememişti kanlı bir tabutu . Kimse bilmiyor bunu . Kınıyorlar ; yoktun , diyorlar . Yoktum , çünkü Mesut da yoktu , diyemiyor . Senden bunu beklemezdim . Neyi beklemezdin Nesli ? Her yer karla kaplıydı , bembeyaz . Avlanırız , demişti Mesut , ateş ederiz ! Şimdi orada yatıyor . O köyde . Yanından geçtiğimiz ve duvarına yaslanıp sigara yaktığımız o mezarlıkta . Hiç yaşlanmayacak . Benim gibi acı çekmeyecek . Benden neyi beklemezdin ki Nesli ? Gitmemişti . Nedenini bilmiyor , şu an bile bilmiyor . İstanbul'da cenaze töreni için izin verilmemişti . Morgun önünde korsan gösteri yapan bir grup polisle çatışmış , bir kişi de orada ölmüştü . Bu olay morgda buz gibi yatan Mesut'un içini sızlatmıştır kuşkusuz . Bir akşam ansızın öldürüleceğini bilseydi , tören yapılmaması konusunda bir uyarı mektubu bırakırdı . Siyasi grupların gövde gösterisine dönüşmüş bu törenler de amacından sapmıştı . Ölüyü bile kullanıyorlardı . Benden neyi beklemezdin Nesli ? Ekrem kaçaktı , yurtdışına çıktığını , bir mülteci kampında olduğunu duymuştu . Salih'in ise dolacak nice yılları vardı . Neslihan'a mektup yazmayacaktı : O gelmesin . Ama olsun , yine de toplanalım . Konuşalım . Bir dönemdir bu ; numara ya da büyük adlar verilmesi gerekmeyen bir dönem . İlle de belli bir noktadan başlamayan , her zaman bir yerlerde gizlice süren bir dönem . Derin ya da sığ izler bırakacak bir zaman dilimi . Konuşmayız - ya da konuşamayız - belki ; olsun , suskunlukta yoğunlaşan anlamı hepimiz öğrendik artık . Ben yine Shirley Bassey'in kasetini çalarım . Susarız . Her şey için , darmaduman olmuş gençliğimiz için susarız . Büyük bir suskunluk olur ; aynı zamanda da büyük bir gece . Mutlaka yazmalıyım onlara . Bir gün korkunç bir temizlik yapacağım . Kitaplarımı yaktım , biliyor musun ? Bir gece ellerim titreyerek yaktım onları . Utanç içindeydim . Sanki bir yararı olacaktı , parçalayıp parçalayıp sobaya atıyordum . Buna şaşmayacaksınız , yeni bir şey değil çünkü . Bizden önceki kuşaklar da yakmıştı . Olanları kitaplardan okurken , artık böyle şeyler yaşanmaz , diye düşünmüştük . Dizelerini kabaralı çivilerle beynime çaktığım o şiirleri de attım sobaya . Alevler daha sarmamıştı arka kapaktaki yüzünü , bir başkaydı gülüşü . Bu benim kaçıncı yıkılışım genç adam , diyordu , aldırma sen ; beni kimse yakamaz . Sonra alevler yüzünü de sardı , o gülüşü de . Sobanın üzerindeki küçücük kapaktan hala görünüyordu . Bozuk musluklar beynime beynime vuruyordu gür sesli damlaları . Saatin tik takları da öyle . Sessizlik bütün kötülükleri karnında taşıyordu o gece . Az sonra otomatın sesi . Sonra merdivenlere sürten kalabalık ve ivecen ayak sesleri . Sonra güm güm kapı . Cass , bir sigara . Hemen tüy , demişti Ekrem , hiçbir şey için geç değil . . . Neden tüyecekti ? Adam mı vurmuştu , silahlı bir çatışmaya mı girmişti ( silahı yoktu , hiç olmamıştı ) soyguna mı katılmıştı . Bir sempatizan olmaktan öteye geçememişti o . Mitinglere , yürüyüşlere katılmak , gazete , dergi satmak , bildiri dağıtmak , duvarlara sloganlar yazmak dışında ne yapmıştı ki . Ekrem sinirliydi , Hıyar gibi davranma , herkesi toplayacaklar . Kaybol ! Sen derdini anlatana kadar hem ananı bellerler , hem yıllar geçer . Ekrem'e inanmıyor , paniğe kapıldığını düşünüyor . Onun adını neden versinler ki ! Ne kötü bir beklemekti bu . Perdeyi ne zaman aralayıp baksa bomboş bir sokak görüyor . Oysa merdivenleri hızla tırmanan ayak sesleri . Telefondaki ses KAÇ , demişti . Neslihan'dı . Bu telefonu da bir daha kullanma ! Neler oluyordu ? Güm güm kapı . Her şey bitmişti işte . KAÇ ! Nereye kaçacak ? Nerede saklanacak ? Onu kim koruyacak ? Otomatik silahların soğuk demiri göğsünde . Camları , yerleri , kapıları sileceğim . Kutu kutu plastik boya alıp duvarları boyayacağım . İşe yaramaz ne varsa yakacağım . Kitaplarım yok , dergilerim de , ben eski çoraplarımı , donlarımı , yakaları eprimiş gömleklerimi , güve yeniği kazaklarımı , paltomu , anılarımı , bitiremediğim resimlerimi ve saçma sapan yazılarla dolu anlatmalarım'ı yakacağım . Tabaklar alacağım , bardaklar , çatal , kaşık ve mutlaka ayaklı şarap bardağı . . . O gece bu odada toplanacağız . Eskisi gibi toplanacağız , ama hiçbir şey eskisi gibi olmayacak . Bu ilkyaz gelecekler . . . Mutlaka gelecekler . Ağır ağır merdivenleri inip avluya çıkıyor . Duvara yaslayıp bıraktığı bisikletine bakıyor . Ne kadar da birbirimize benziyoruz . Lastiklerin havasını kontrol ediyor . Hadi bakalım yaşlı kovboy , diyor , atına atla ve yola çık . Önce Yakup'un kahvesine git , her zamanki cam kenarındaki masana otur ve demli küçük bir çay iç . Yakup'a seslenirken de iki parmağını arala ; alıştın artık , büyük çaylar içemezsin . Bugün sofa kapısını kilitlemiyorum , bundan sonra da kilitlemeyeceğim . Elinizi kolunuzu sallaya sallaya girebilirsiniz . Güldü . Her şeyi size bırakıyorum ; çocukluğum , kardeşim , annem , babam , Mustafa , Mesut , Nesli , ötekiler . . . Evden çıktı . Güneş var , ama aldanmamalı . Hava sert . Yakup'un kahvesinde üç kişi var . Ortadaki varilden bozma soba gürül gürül yanıyor . Sigaradan bıyıkları sararmış iki şoför tavla oynuyor . Alışkanlıkların verdiği bir bıkkınlık içindeler . Pencere kenarına oturuyor . İçinde bir hüzün var bugün . Bir yerlerden havalanmış kağıt parçası , süzülerek , kendine yollar çize çize indi . Bir kuş yavrusu gibi tuttuğu çay bardağı elinde , öylece bakıyor kağıt parçasına . Bir filmin çok önemli bir karesiymiş gibi izliyor onu . Son zamanlarda sık sık oluyor bu , bir yere takılıp kalıyor gözü . Bir kedinin ayaklarını izliyor örneğin ya da salına salına uzaklaşan kuyruğunu . Kimi de bulutlar tutsak ediyor onu . Gökyüzünün doludizgin çılgınlarına yeni adlar takıyor ve yeni işlevlerle donatıyor . Kırmızı bir otomobil geçti . Kağıt parçası artık düştüğü yerde durmuyor . Nereye savrulduğunu izleyemedi bile ; hızla geçip gitti araç . Şimdi de başları önlerinde üç genç kız geçiyor ; eşarplı ve mantolu . Karşı kaldırımdaki traktör de gitti . Simitçi yok . Cadde birden boşaldı , kimse yok . Çayı bitiyor . Çay dediği ne ki , hepsi üç yudum . Yakup'a bakıyor , bugün ilkyaz , diyor , kırlara doğru süreceğim bisikletimi ; ama sözcükleri ulaşamıyor ona . Çünkü Yakup kendi havasında ve Şaşı Ramazan'a para üstü veriyor kirli önlüğünü bir yayık gibi sallayarak . Göz göze gelseler , Tazeleyim mi abi , diyecek , biliyor . Tazeleme Yakup , kalsın . Şimdi ben bisikletime atladığım gibi kırlara çıkacağım . Paltomun büyük cebinde bir şişe kanyak olacak . Tarla sınırlarındaki patikalara gireceğim , iki yanında ya hendek olacak ya da çalılar . Param da azalıyor işin kötüsü . Şu hamamcının eşarplı , mantolu kadın resmini bitirebilsem . . . Ne olursa olsun , yapmalıyım o resmi ; çok mazbut , çok Müslüman . Kahveden çıktı . Güneş güzeldi . Birkaç gün sonra nisan . Bıktırıcı kıştan kurtulmuştu artık . Bisikletine bindi . En iyisi pedallara basmak . Daralmış ruh hareket ister . Kırlara , tarlalar arasındaki patikalara gidecek . Akşam eve dönerken boya alması gerekiyor , birkaç fırça , biraz da gazyağı . O resmi mutlaka yapmalı . Çok gece düşlerine girdi de , eline fırçayı alacak gücü bulamadı . Mesut'u görüyor , dişleri dökülmüş , yüzü sapsarı ve kanlı . Akıntıya kapılıp umulmadık bir geceyi bölüştü benimle ve bu kadarla kalsın istedi belki . Eda açısından olayın yorumu bu kadar yalın olmalı . Ama eğer böyleyse benim için yorumlanması olanaksız bir düşten başka kalan yok geriye şimdi . Yok hayır , bu kadar kolay değil biliyorum . Onu kollarımda tutarken yalnızlığını , kırılmışlığını , kararsızlıklarını bezginliğini , gereksindiği sevecenlik ve yardımı sezdim . Ona baktığımda eksiklerimi , yanılgılarımı gördüm . Yatışmış bir acıyı , gerekenden daha uzun zaman taşıdığım eski bir sızıyı yeniden duydum içimde . İncitmekten sakınarak , uslandırılmış bir coşkuyla öptüm yüzünü , nedenini bilmediği bir mutsuzluğun koyulttuğu gözlerini , dilsiz ürkek göz kamaştırıcı gövdesini . Sessizlikler . Benzersiz sorular . Taraf tutma ve kayıtsızlıklar . Bilinen aldanışlar . Hepsi . Gitgide daha zor . Öyküsüz . O gün akşama kadar ne yapacağımı bilmez bir halde dolaştım evin içinde . Eda'nın telefon edebileceği umuduyla bekledim . Aramadı . Akşamüzeri birkaç kadeh içtikten sonra Metin'i aradım . Sesi soğuk ve uzaktı . Uygunsuz bir zamanda aramış olduğumu düşündüm . Belki de Fulya'yla birlikteydi . Konuşmamız şöyle gelişti : Seni çok tutmayacağım , bana Eda'nın telefon numarasını verebilir misin ? Dün gece birlikte olduğunuzu sanıyordum , niye kendisinden almadın ? Bu sabah ben uyanmadan gitmiş , not bırakmadan . Seni yeniden görmek isteseydi bırakırdı öyle değil mi ? Bilmiyorum , belki . . . Durum umutsuz oğlum . Boş ver , üstünde durma . Belki daha sonra arar . Senden öğüt dilenmiyorum , onun telefon numarasını istiyorum yalnızca . Bana bak , onu hiç tanımıyorsun . Belki de sana uygun biri değil tamam mı ? Hadi üzülme , olur böyle şeyler . Numarayı ver . Yok bende . Aslında senin için böylesi daha iyi , unut gitsin . Numarasını söyle . Kendinde değilsin ! Daha sonra konuşalım . İyi geceler ! Başlangıçta benden yana olup Eda'yla tanışmamı sağlayan Metin'in şimdi aramızda gelişebilecek herhangi bir yakınlığa tavır alıyormuş gibi davranması ve konuşmamızı telefonu kapatarak bitirmesi çok canımı sıkmıştı . Belki de ilişkileri bana söylediğinin ötesindeydi de o gece Eda'nın kalkıp benimle gelmesine bozulmuştu . Telefon rehberindeki bütün Sezerlere baktım . Melike ya da Eda adına bir kayıt yoktu . Bilinmeyen numaralara sordum , hayır , yoktu . O gece , bir gece önce onunla olduğum yatakta kendimi budala , beceriksiz ve gülünç duyarak gözümü kırpmadan yattım . Yastığımda hala kokusu vardı . Bu kokuyla sıcak tenini , eşsiz çıplaklığını yeniden avuçlarımda duyuyordum ve bu yüzden yokluğu öyle somut bir acıyla içimi burkuyordu ki onu ne olursa olsun bulmaya , ondan gelecek her türlü kötülüğe direnmeye ant içtim . Yürüyüşü geldi gözümün önüne . Hafifçe yaylanır gibi , ama dik , asıl taşıdığı oldukça ağır bir gurur yüküymüşçesine alımlı ve mağrur . Duruşunu anımsadım , kayıtsız , gizlice pervasız ama gene de ölçülü . Belki de bana olan duyarsızlığı , önemsemezliği , yerime koyacağı bir başka erkek ya da yeğleyebileceği farklı durumların tümünü derin bir aldırışsızlıkla bir yana itmişliğiyle açıklanabilirdi . Rasgele karşılaştığı herhangi bir erkektim onun için . Bir anlık bir etkilenmeyle seçtiği , mutluluk ya da mutsuzluk beklemeksizin birlikte olmayı deneyip kolayca terk edeceği biri . Sabaha karşı biraz dalmışım . Uykum , derinliksiz , su yüzeyinde batmamak için çırpınıp durduğum yorucu bir dalgınlıktı . Belleğimde Eda'yla ilgili bir sürü görüntü , ses , devinim çelişik , karmakarışık bir aradaydı . Onun dün sabah bu yatakta uyandığı ve buradan çıkıp gittiği ana kadar neler düşündüğü , neler duyduğu hem benim için hem de olacaksa geleceğimizi belirlemesi açısından çok önemliydi . Oysa ben o ana kadar çok sıradan olasılıklar ve varsayımlar üretmiştim . Eda düzeyinde bir kadınla bağdaşmayacak kolay , ucuz yorumlar . Yapmam gereken şey herhalde Eda'yı , Eda'nın kendisinde aramak , ona içsel bir yolculuğu göze alarak ulaşmaya çalışmak olmalıydı . Bilincimi boşaltmaya , genel geçer yargılardan arındırmaya uğraştım . Gergin gövdemi uykulu bir karanlığın içinde hafiflemiş , erimiş duyana kadar bekledim . İçimde benden öte ama benden çok başka olmadan yaşamayı sürdüren birinin gözlerini aradım . Aynı anda sabah ezanları kulağımın dibinde patlayıverdi . EDA Allahü Ekber ! Allahü Ekber ! ber allahü hü alla ekber ber lahü lahü la ilahe ber lahe lahe ila ekber ber ber ber . . . Sen de bir zaman şer ile hayrın yol kavşağındaydın cehennem dolmadan yetişeyim diye sabırsızlanıp sen de şer yoluna isteyerek sapmadın mı ey gafil şer yolunu seçenin o yola gitmesine Allah elbet izin verir ki dünya bir imtihan yeridir . Ebabiller ve turnalar göğün yeşil kapılarına doğru uçarlar . Günler geçer yanlarından , hayırlı perşembeler mübarek cumalar . Durmaksızın yorulmaksızın o büyük kapılara doğru kanat çırparlar . Neredeyim ? Uyuyorsun . Yaprak üstünde beyaz bir tırtılsın . Bir akarsu gürültülerle üstünden akıyor . Koyu bir sıvı içinde karanlıkta diplerdesin . Saçlarına çürük ağaç kabukları takılıyor . Dilinde yosun tatları . Suyun içinde bu kadar hızlı kayarken anımsamak ve bilmek ne kadar zor . Neredeyim ? Duvarları kaba taştan oyulmuş bir mahzendeydim . Bambu koltuklarda oturuyorduk , büyük cam masanın çevresinde . Neredeler şimdi , kimdi o ? Odandasın , eski odanda , Nedim yok . Açık mavi bir yatak örtüsü . Beyaz dolap kapakları . Eşhedü enla ilahe illallah ! Sabah namazı dört rekattır . İki sünnet iki farz . Ellerini çenene değecek kadar kaldırır Allahü Ekber dersin sağ elinin avcunu sol elinin üstüne koyar bağlarsın sağ elinin küçük ve başparmaklarıyla sol elinin bileğini tutarak ellerini göğüslerinin üstüne koyarsın sonra ayaklarının arasını dört parmak açarsın . Merdivenleri çıkarken koluna giriyor ama sen bu merdivenleri biliyorsun . Gülümser Abla'nın kovalarla su döküp yukarıdan aşağı yıkadığı merdivenler bunlar . Süpürgesi süpüre süpüre küçülüp sırf sap kalmış . Niye o süpürüyor kapıcı süpürür ama işte öyle alışmış zevk alıyor kadın terastan aşağı şakırdayan suların içinde süpürgenin fışırtılı müziğini duymaktan . Kocası öleli iki yıl olmadı mı , kuyumcuyla evlenip İzmirlere gitmedi mi ? Öyleyse şimdi ne arıyor buralarda ? İzmirlerde bir akşamüstü ak saçlı bir adam kapıyı açıyor giriyorsun . Hol tavana kadar yığılmış eski gazetelerle dolu . Oymalı koltuklar , Hereke halıları , kök maun Fransız konsol eskimişlik toz ve yalnızlık kokusu Ampir masa için . . . evet bin sekiz yüzlerdendir karyatid ayaklar bakın figürlerin zarafetine göğüslere bakınız hanım kızım kadın memeleri üç çeşittir elma armut bunlar ah çok heyecanlıyım iki yıldır yalnızım mazbut bir adam ne yapabilir bakın elimi tutun elinizi kalbime koyun bakın kulplar bronzdur . . . . . . özür dilerim zannetmeyin ki ben öyle kaba saba yanlış anladınız ilk kez başıma geliyor efendim ben bir hanım istemeden bu işin incelikleri olmak gerekir fakat sağlığım yerindedir halbuki - fakat genç hanımları severim laf aramızda karım öldü çok yalnızım olmadık zamanlarda ölümü düşünür oldum sizinle bir hafta İsviçre'ye gidelim . . . geçen hafta getirdim birini çok da genç fakat ben uyuyunca cüzdanımı alıp güven olmuyor ki üç bin dolar gitti bir kızım var görmüyorum avukattır bir katili sevdi ölümümü bekliyor altmış beş yaşındayım evet fakat sıkıldım efendim bu eşyalardan sıkıldım bakamıyorum çok severdim rahmetliyi zaten son iki yılında hastaydı insan özlüyor kadın özledim kalkıp tuvalete gidiyor önünü ıslatmış geliyor güzelsin diyor seninkiler elma . Memelerini tel dolaptaki pirinç tasıyla ölçmüştün . Kabarmaya başladılar mı ölçmek gerekir diye duymuştun . Büyük tasla ölçersen büyük , fincanla ölçersen küçük olur . Pirinç tası ortaydı . Dayan bana , diyor . İçkiden değil , diyorsun . Bu rastlantı . . . Her şey çok garip bu gece , sarhoş değilim . Dikkat et , dayan korkma . Korkmuyorsun . Hadi bir kat daha , sana kahve yapacağım . Ama çok içmedim . Ötesi yoksa öteye gidemezsin bunu biliyorsun . Bir gün başkaları da bilip anlayacaklar ne ki iş işten geçmiş olacak . Kim başkaları ? Başkaları yok . Sonsuz bir karışıklık ve sonrasızlık hepsi bu . Her şey cam . Masanın çevresinde otururken ağızlarımız , dişlerimiz at . Kafalar at kafaları . Gülüşler at gülüşleri . Orada buradaki aynalardan biliyorsun , aynalarda gözlerin yüzün burnun eğri uzun . Yelelerin uçuşuyor . Donuk kör bir ışık karanlık gerçeğini yakalamış yüzlerce parça halinde camlara vuruyor . Yanındaki adam , bana mı gülüyorsun , diye soruyor ama sen Çinli gözlü keçi sakallı felsefeciye gülüyorsun , üstat ikide bir kaş göz ediyor uzaktan ne demek istiyor birlikte çıkalım mı ? Peki Tuhfe'yi ne yapacak ? Tuğfe mi , Tuğçe mi sarı , çilli , uzun bacaklı siyasi gözlemci : Halkın uluslaşma sürecinde İslamın bütünleştirici işlevinin inkar edilemeyeceğini ama . . . şu anda geliveren bir şiiri okuyor şair şimdi kulağının dibinde : Bakışı kör bir koyu maviye sürgün Okşar duruşuyla kendini kelebek Gün ışığı eğlenir eskimiş aynalarda Sen olduğun gümüş saati bekleyerek . . . yani İslami hareketin özünde küçük burjuvazinin istek ve beklenti çizgilerinde gelişebilecek bir yenileşmeye kapalı olması . . . gökleri yedi kat üzerine yaratan odur onun yaratmasında bir düzensizlik bulamazsın . Burcunuz ne , diye soruyor Meltem , dur söyleme ben bileyim , akrepsin değil mi ? Hayır , doğru değil , yanıldın . Balık ? Hayır . Ama şekerim asıl önemlisi yükselen burcun . Doğduğun saati biliyor musun ? Metin piposunu cam küllüğe sertçe vurarak boşaltıyor . . . . hem etnik gruplar hem de yaşama biçimi ve kültürleri toplamı olarak bakıldığında farklılıklar arasında birlikte yaşama geleneği sağlanamamış ve biz - onlar ayrımı . . . Erkböke soluklanıp bir yudum su içiyor . Peki , diye sözü yeniden kapıyor Tuğfe , değişen nedir ? Değişen değerler nedir ? Bu kızlar cinselliğe en aç ve açık oldukları dönemde hem böyle rahat , toplumsal ölçülere göre kuraldışı ilişkilere doğallıkla giriyorlar hem de mistisizme sapıyorlar . Durmadan fal bakıyor , burçlardan , gizil güçlerden medet umuyor , dine imana tarikata , Tanrı'ya hatta cinlere sığınabiliyorlar . Bu gençleri kim yarattı peki ? Eğer yirmi yıl önce olsaydı bu kızların hepsinin fanatik komünistler olacağından kuşkum yok . Hoop yavaş ol , diyor Gülender , kızı dişine göre buldun galiba . Kolunu omzuna atıp kendine çekiyor Meltem'i , burnuna bir öpücük konduruyor . Çoktandır uzağındayım bu çevrenin , diyor şair , değişen bir şey yok . Işıklar geçiyor gözlerinin içinden . Sözlerini onaylamanı bekliyor . Gülümsüyor , susuyorsun . Sinirlerim bozuluyor , diyor Tuğçe , iştahım kesik , uykusuzluk çekiyorum ve çok umutsuzum . Elini ver de falına bakayım , diyor Meltem . Beni asıl biyoteknoloji alanındaki gelişmeler kaygılandırıyor , diye araya giriyor Metin ama Erkböke Sağlam alıyor sözü gene : Yakın zamana kadar dünya canlılarını daha ileri bir düzeye ulaştırma konusunda geleceğin çok parlak olacağına inanıyordum ama şimdi ? Yani tavuklara tek hücre aşamasında yeni genler aşılanmasına tepki duyuyorum , ya korkunç yaratıklar hilkat garibeleri çıkarsa ortaya ? Evet , bu değişimin felsefeyi ve şiiri son derece olumsuz etkileyeceğinden kuşkum yok , diye bağlıyor Metin sözü , alayla . Ya domatesler , diye bağırıyor Gülender Akça , Tanrım , domateslerin eski tadı yok ve yakında küp biçiminde olacaklar ! Domatesler değil toplumdaki çöküntü ve kargaşa ürkütüyor beni , diyor Tuhfe , adamlar iktidar oldular , herkesi aynı torbaya doldurup , dar , akıl dışı bir yaşama biçimine zorluyorlar alttan alta . Yarın bir gün . . . Şekerim demokrasinin cilveleri bunlar , diyor üstat , önemli olan hoşgörü ve diyalog . . . Yani hangi demokrasiyi savunuyorsun , söylesenize niye bu kadar kör ve sığsınız ? A , sıktın ama artık , diye azarlıyor Erkböke eski karısını . İki kadeh içtin ya cıvıttın ! Sen kurtaramazsın kızım bizi . . . Kim ben mi ? Asıl cıvıtan kim acaba ha ? Olup bitenlere bu kadar kayıtsız kalmayı nasıl becerebiliyorsunuz ? Hani aydın kimliğiniz nerede ? Yobazlar yarın hepimizi kesecekler ! Tarafsız kalanları bile ! Onlardan olmayan herkesi yakacaklar anlıyor musunuz ? Off , gene testerelerle paranoyak ve modası geçmiş laisizm edebiyatına kırdın direksiyonu güzelim , diyor Metin . Bence sen bu gözlemcilik işini bırakıp bir tavuk çiftliği kurmalısın , çünkü aklının ermediği kaygan zeminlerde gezinmektesin . Her an bir kazaya uğrayabilirsin . Sen konuşma , hedefim sen değilsin , sen ananı bile satarsın , diyor Tuhfe . Kesin artık , diye bağırıyor Erkböke , tamam , öncelikli tavukların ve domateslerin kurtarılması gerekiyor . Haydi , iç rüzgar dalga geçiyoruz , yarasın ! Bardağını kaldırıyor . Neler yazıyorsunuz , diye soruyor Gülender , Kerim'e . Hiçbir şey , daha başlamadım , diyor şair . İkimizi yaz , diye üsteliyor öteki , Meltem'in dudaklarından küçük bir öpücük alarak . İki feminist kadının romanı , çok moda , sana anlatırım . Hayır , hiç ilgilenmiyorum . Bilimkurgu ya da kurmaca bir şey dene , diye öğüt veriyor Erkböke , romantizm öldü artık , ayağa düştü , direnenlerin son temsilcisi benim . Zaten şiiri bu yüzden bıraktı Kerim , diyor Metin . Şiir bırakılmaz , diye karşı çıkıyor üstat , o seni bırakır . Evet , o beni bıraktı , diyor Kerim , hiç direnmedim . Çekti gitti . Oğlum baksana , diye sesleniyor , felsefeci garsona . Nerede benim içkim yahu ? Sesi iniltili , biraz küflü , çok nemli ve gizlice buyurgan . Riske girmiyor , kimseyi sevmiyor , sevdikleri değil alışkanlıkları var . Yazmak yalnızlıktır , buyuruyor , kendini bağışlamaktır , yavaşça intihar etmektir . Bakıyorum da şimdi eline kalemi alan yazarım diye ortaya çıkıveriyor , bu ne bolluk böyle yahu , kolay mı yazmak ? Sen düşündün mü hiç ? İstedin mi yazmayı , aklına geldi mi ? Bir gün kendini gerçek anlamda esirgememeyi öğrenirsen belki denersin . Günler çabuk geçiyor . Günlerin , böyle gecelerin sıkıntısı siniyor yüzüne . Konuşmak istemiyorsun . Hiç istemiyorsun . Yazmak kolay mı ? Uyuyamıyorsun . Kolunu kaldırıp saatini görmeye çalışıyorsun . Altı . Gövden boş , kof . Yüzünü yastığa gömüyorsun . Sürüp giden ezanlar , akıp geçen sabahlar alıp götürmesinler diye saklıyorsun . Bu kabir azapları , bu ölü yıkayıcılar , bu cennetler cehennemler , ödünç günler sabah öğlen ikindi yatsılar , sabah akşam sabahlar . Ne kadar yorgunsun . . . Eski odan . Tek pencereli . Perdenin aralığından sızan gün ışığı incecik bir çizgi halinde yere , halının üstüne uzanırken açlıkla kemirip oyuyor içerinin karanlığını . Yatağa yapışık gövdeni duyuyorsun . Omuzlarını , kalçalarını , bacaklarını yeniden . Usulca yukarı kaydırıyorsun kendini . Görüyorsun , Kerim'in uzun biçimli , bir erkek için oldukça narin sayılabilecek kolu üstünde . Eli belinin oyuntusundan sarkıyor savunmasız . Seni kavrayışını , dudaklarının yumuşaklığını anımsıyorsun , ürperiyorsun . Ne tiksinti ne özlem . Panik belki ya da öylesine bir üşüme sabahın serinliğinden . Örtünün altında yüzükoyun , dümdüz uyuyor . Yastığın üstünde kumral bir baş , çıplak , güneş yanığı omuzlar . Yüzü öte yana dönük . Uzunca saçları yumuşak , dalgalı . Neler olabilir ? Hiç . Birazdan kalkıp gidersin , gider unutursun . Mavi perdeler odayı grimsi bir ışığa boğarak hızla aydınlanıyor . Dolabın yanında eski bir şifonyer , pencere önünde eski bir koltuk . Bir yılgınlık , önemsemezlik , inançsızlık var sesinde sanki . Mutsuz , üzgün gibi . Ekber'le kavga mı ettiler yoksa ? Birliktelikleri sona mı erdi ? Son günlerde oldukça verimsiz olduğumdan yakınıyorum ona . Bir süre dışarı çıkmamamı öğütlüyor . Romanımı bitirip çıktığımda her bakımdan iyi , huzur içinde olacakmışım . Eda sözünde durmuyor , yardımcı olmuyor bana , ne yapabilirim bilmiyorum , diyorum . Bugün onunla buluşacaktık ama henüz aramadı . Bence Eda'dan umudunu kes , ne yazacaksan yaz bitir artık , onun işi başından aşkın , sana zaman ayıracak durumda değil , diyor . Yaşanmış bir aşk romanı olmalı bu , onsuz nasıl sürdürebilirim ki ? Açık söyleyeyim aşk romanından başka her şeye benziyor yazmakta olduğun roman , diyor , küçük bir gülümsemeyle . Ama boş ver . En güzel aşk yalnızca düşlenebilendir belki de . Eminim sen de böyle düşünüyorsundur . Bir an , Eda yerine onu seçmeliydim belki de diye geçiyor içimden . Öğleye doğru , umudumu bütünüyle yitirdiğim anda telefon ediyor Eda . Acelesi varmış gibi kısa , sakınarak konuşuyor benimle . Akşamüzeri Haydarpaşa Garı'nda buluşmaya karar veriyoruz . Yenileniyorum birden , yıkanıp giyinmek için gereken gücü ancak bundan sonra bulabiliyorum kendimde . Bu akşam belki de yeni bir pencere açılacak yaşamıma , diye düşünüyorum ama kulağımda kalan isteksiz sesi ona ilişkin tüm umutlarımı zedeliyor şimdiden . Trenden inip park yerine yürürken Eda'yı , orada küçük , kırmızı Golf arabasının yanında ayakta durmuş , dalgınlıkla denize , martılara bakarken görüyorum . Koyu yeşil , kısa kollu , uzun etekli bir giysi var üstünde . Yaklaşıp elini sıkıyorum . Saçlarını gelişigüzel , umursamazca toplamış ensesinde . O kadar güzel ki bir an elimi kolumu bağlayan bir korkuyla ona sahip olabilmek için şimdiye kadar aramızda geçenlerden çok daha fazlasını yaratmak zorunda olduğunu seziyorum . Umutsuzca , kaçırılmış bir fırsata yanar gibi bakıyorum güzelliğine . Ne verebilirim ona ? Bende olandan daha fazla ne ? Ne kadar güzel değil mi ? diyor , gözlerini günbatımına sonra yeniden bana çevirirken . Güneş , denizin üstünde iri bir ışık topu olarak alçalıyor suları altın rengine boyayarak . Bir tekne , bir gemi geçiyor uzaklardan ağırca . Kayıtsız duruşundan , akşamın eflatun ışığı içinde eriyip buğulanan gözlerinden , güçlükle kopuyorum . Keskin bir hüzünle yeniden , ona asla umduğum ve beklediğim kadar yakın olamayacağım , sessizliğine giremeyeceğim duygusuyla sarsılıyorum . Bana iyi davran , diyorum , birdenbire . Kendimi senin yanında öylesine beceriksiz hissediyorum ki . Ama neden ? diye soruyor şaşırarak . Çok heyecanlıyım . İki gündür telefonunu bekliyorum ve şu anda yanında olduğuma inanmakla inanmamak arasında gidip geliyorum . Hadi gidelim , diyor anlamamış ama kabullenmiş bir dönüşle . Üsküdar'a doğru sürüyor arabayı . Direksiyonu tutan ellerine , incecik bileklerine bakıyorum . Nedim'in onları betimleyişi geliyor aklıma . Yüzü tatlı , dingin . Belli belirsiz bir gülümseme var dudaklarında . Radyoyu açıyor . Aramakta geciktim , haklısın , diyor yola bakarak . Aslına bakarsan hiç buluşamayacaktık . Bu gece Güzelsu'ya gitmem gerekiyordu ama ne kadar üzüleceğini bildiğimden yarına erteledim yolculuğumu . Annem ölüyor . . . Çok üzüldüm , bilemezdim tabii . . . Telefonda söyleseydim ve çekip gitseydim inanmazdın belki de . Çok kuşkucusun . Ama gerçek bu . Nedense bir annen olduğunu hiç düşünmemişim . . . Seni hep tek başına , yalın , yani . . . Dün gece babam telefon etti ve annemin ağırlaştığını , beni yanında istediğini söyledi . Bir yıldır hasta annem . Umutsuz . İki ay önce hastaneden eve çıkmıştı . Onu en son dokuz ay kadar önce , İstanbul'a geldiğinde görmüştüm . Hastalığının oldukça gecikmiş bir evresinde olduğu buradaki incelemeler ve ameliyat sonucunda anlaşılmıştı . Ölümü beklemek üzere evine , kasabaya döndü geçen ekim ayında . İlgisizliğim seni şaşırtabilir ama üvey babamı görmek istemediğim için yıllardır o eve gitmiyorum . Anneme çok bağlı olduğumu da söyleyemem ayrıca . Gene de ölürken başında olmayı görev sayıyorum . Tabii ben gidene kadar ölmezse . . . Kayıtsızlığı donduruyor beni bir an . Yarın sabah mı gideceksin ? diye soruyorum . Akşam . Gündüz yolculuğunu hiç sevmem . Ne zaman döneceğin belli değil tabii . Değil . Dükkanla dayım ilgilenecek . Uzun sürmez umarım . Evet , çünkü ben de bekleyeceğim seni . Sen olmadan yazmayı sürdüremem . Beklememelisin . Sana bilmediğin ne anlatacağım ki ? Ayrıca kendi oluşumumla ilgili herhangi bir kuramım yok ve senin öngöreceğin biçimde var olmak bana daha heyecan verici görünüyor . Hiçbir karşı çıkışın , suçlamanın ve kuşkunun söz konusu olmayacağı sınırsız bir özgürlüğe sahip olacaksın beni yeniden ve eminim gerçekte olduğundan daha gerçek ve ilginç biri olarak yaratırken . Beni durmadan düş kırıklığına uğratmaktan hoşlandığını düşünüyorum çoğu zaman . Söz vermiştin bana ! Hiçbir konuda söz vermedim sana . İtiraf ediyorum , senden korkuyorum ! Ben de korkuyorum kendimden . Daha birçok şeyden , yolun bir yanından öte yanına geçmekten , başkalarıyla aynı yöne yürür görünmekten , yinelemelerden , asılsız öykülerden , söylentilerden ve insan oyunlarından korkuyorum . Üstünkörü bildiğimden ne kadar başka birisin bu akşam . Aslında kim olduğunu nasıl öğreneceğim ? Bilmiyorum . Ama şimdi düşünüyorum da aslında . . . aslım yok . Eski bir fotoğrafın negatifiyim ben yalnızca . Salacak'ta bir balık lokantasına götürüyor beni . Açık havada denize doğru oturuyoruz karşılıklı . Gökyüzü koyu maviden laciverde dönüyor ağırca . Karşı kıyı ışıklar içinde . Yiyecek ve içeceklerimizi seçiyoruz . Kısa bir süre gündelik , sıradan şeyler konuşuyoruz . İyi bir yer burası , sahibini tanıyor , konuklarını sık sık getiriyor . Evet , ben de seviyorum , bir kez , çok oluyor , ne zamandı bilmiyorum . . . Ama o geceyi düşündüğümde art arda silik görüntüler . . . geçiyorum . Yazmayı niye böyle tutkuyla istiyorsun söylesene ? diyor birdenbire . Işık elmas tozları serpiyor çıplak boynuna , göğsüne . Yeşil bir vazoda beyaz iri bir manolya yüzü ve ne zaman , nasıl ulaştığı anlaşılmaz kararlı ve inandırıcı bir dinginlikle dolu sesi . Oyun ya da kayıtsızlık değil , dinginliği . Görmüş geçirmişlik daha çok . Sık sık ben de sordum bunu kendime , diyorum . Ama anlaşılır bir yanıt bulamıyorum . Toprağın tohumu itmesi gibi bir şey bu sanki . Hayır , anlatamıyorum . Yazmak ölü bir edim bazen ve çoğunlukla anlam dolu büyük bir olanaksızlık . Sözcüklerle oynayarak umutsuzca parçalara ayırmaya çalışıyorum duyduğum korkuyu . Sınırlı , daracık şimdiki zamanın içinden bakarak kendime ve meraklısına olmayacak öyküler anlatmaya uğraşıyorum . Yalanlar söylüyorum , masallar uyduruyorum . Dürüst olmak gerekirse beceriksizliğim yüzünden kendimi ve başkalarını büsbütün anlaşılmaz kılıyorum . Ne kalabalığa karışmayı ne de alkışlanmayı özlüyorum utancımdan . Öyleyse neden ? Eda'yı yedi yaşında koltuğunun altında kitabı Kuran kursuna giderken , tozlu bir sokakta sek sek oynarken , üvey babasından yediği tokat yüzünden küf kokan bir mutfakta ağlarken , ve ilk kez giydiği topuklu pabuçlarla yaylanarak yürürken görmeye çalışıyorum . Onun on , on beş , on sekiz yaşlarında nasıl olduğunu , dünyaya nasıl baktığını ve nasıl olgunlaştığını düşlemeye çalışıyorum . Ama o kasabalı kızdan karşımdaki kadına uzanan yolu göremiyorum bir türlü . Bu kadını elimden geldiğince mantıklı bir biçimde var etmeye uğraşıyorum ama başlangıç noktasını bulamıyorum . Duygusal olarak öylesine uzaktan bakıyor ki bana ve o kadar yakınımda duruyor ki göremiyorum yüzünü . Biraz uzağa çekilmeliyim belki , o zaman anlarım neyin nasıl olduğunu . Bakışından , baş aşağı duruşundan , gölgesini çiğneme biçiminden anlarım . Niye ben ? diye soruyor . Niye beni seçtin ? Seni seviyorum , diyorum , korkusuzca bakarak ona . Sevmeyi istiyorsun , diye düzeltiyor . Yalnızca bir beklenti bu . Öyle olsa bile sonuç değişmeyecek , çünkü seni yaratırken kendimi de yeniden var edebilmeyi umuyorum Eda . Bunu Nedimin kaybolduğu gece , seninle Ekber ve Aysevim'in yanında konuştuğumuz gece anladım ve çok şaşırdım , diyor . Çatalını tabağının içine bırakıyor dalgınca . O gece uyuyamadım , sabaha kadar düşündüm . Yorgundum . Derinlemesine düşünmek için gereken canlılık yokmuş üstümde ama gene de yeterince uyanıktım . Yatağımdan kalktım , dışarı çıkıp yaz gecesinin uyarıcı serinliğinde Aysevim'in balkonunda oturdum . Havada tuzlu , nemli bir sıcaklık vardı . Bir uykudan uyanmış da gördüğüm düşü anımsamaya çalışıyormuşum gibi kayıp , boşlukta , yaşamın dışında duyuyordum kendimi . Biraz sarhoştum belki , başım dönüyordu . Gece gizli bir ışıkla , aydınlık , parlaktı . Yaz göğünde yıldızlar belli belirsizdi bu yüzden . Küçük bir çocukken nasıl olduğumu anımsadım , başımı göğe kaldırıp boynum tutulana kadar gökyüzüne baktığımı , kayan yıldızlara nasıl sevindiğimi ve dileklerimi . . . Susuyor birden . İçkisinden bir yudum alıyor . Anlat , diyorum n'olur . . . O kadar içtensin ki . . . Anlatabilmek çok zor şimdi . O düşler çağımın buruk tatları sonraki günlerin , ayların ve yılların ağırlığı altında ezilip kayboldu . Unutuldu . Hiçbirini tanımlayamam şimdi , yorumlar yapabilirim yalnızca , betimleyemem . Anneannemin bahçesindeki çileklerin kokusunu nasıl anlatabilirim neye benzeterek tanımlayabilirim bilmiyorum . Bunları içimde duyuyorum , o kadar . Gülümsüyor . Şimdiki ben oluncaya kadar kimler olduğumu ve yarın kim olacağımı sordum o gece kendime asıl . . . İlk kez birlikte olduğumuz geceyi anımsıyor musun ? diye soruyorum . O gece birbirimizi daha önceden tanıdığımızı sanmıştık . Hiç kuşkum yok ben seni çok uzun zamandır , belki de görmeden çok öncesinden seviyorum . Çünkü bazen insan içinde birini taşır , bilmediği birini onu gördüğünde yaşamı boyunca sevdiği insan olduğunu anlayıverir . Ah , sen ! Hayır , beni buna inandıramazsın . Gerçek yaşamda böyle şeyler olmaz . Ama içimizde birçok başka insanı taşıdığımız doğrudur belki . Bardaklarımızı birbirine değdiriyoruz . Dinle , diyor , hep sözümü kesiyorsun , ne anlatıyordum ? Evet , orada oturdum ve yaşamımı düşündüm . Bana hep çok sıradan , nasıl olması gerekiyorduysa öyle , belki şanssızlıklardan uzak değil , ama başlangıç noktasına bakıldığında kaçınılmaz biçimde olağan görünen yaşamımı . Bu dünyada biriydim , bu dünyaya gelmenin bedelini ödemiş biri ve öykümde seni çeken neydi anlayamıyordum bir türlü . Durup dururken bir roman kahramanı olarak seçilmiş olmak anlamını henüz tam olarak kavrayabildiğim bir durum değildi . Ayrıca bu seçilmişliğin bana yükleyeceği sorumluluktan ürktüğüm için huzursuz ve sinirliydim . Eğer biri ben bilmeden yazabilseydi beni , aldırmazdım buna , oysa düpedüz katılmam , öyküyü yönlendirmem hatta yazarla yakın ilişki içine girmem bekleniyordu benden şimdi . Gizlerimi ortaya dökmem , sözcüklere yüklemem , unuttuğum ve unutmayı beceremeyip gömdüğüm birçok anıyı deşmem , şimdiki zamanla geçmişim arasında köprü kurmam gerekiyordu . Açıkça söylemesen de gözlerinde durulup kalmış o yitmişlik ifadesiyle bana bakarken bunu ne çok istediğini görüyordum yüzünde . Sana döndüğümde , belleğimde birikmiş acıların , oraya girerlerken belki de pek fark etmediğim ya da şimdi bana öyle gelen , dibe çökmüş bütün acıların yeniden gerçek renk , koku ve biçimleriyle içimde canlandıklarını duyuyordum . Yaşamımın uzun , yaşadığımı sandığım süreden daha uzun olduğunu sanıyordum . Ah , ama çok uzattım . Kısaca , sessizliğimi bana bırak . Sana yardım edemem . Sıkılmış gibi susup karşı kıyıya bakıyor uzun uzun . Lütfen , diyorum yalvararak , yapma , beni böyle bırakma . Bu oyuna katılamam , diyor kararlı bir sesle . Eğer romanının kadın kahramanı ille de Eda olacaksa Nedim'in yazdıklarını bir daha oku ve yeniden kendi içine dön . İzini süreceğin bütün ipuçları var o öyküde , gerçekçi ol . Daha az yalanla daha doğrudan anlat sevdiğin ya da sevmek istediğin kadını . Ben olsa olsa seni yanlış yollara , asıl gerçeğin sulanıp yumuşadığı batak yerlere götürürüm . Kalkalım mı ? Seni merkeze bırakabilirim . Çok erken daha , diyorum . Hem evini görmeyi çok istiyorum . Peki , diyor . Gece uzun . Onu kararından caydırabilmek için biraz daha zamanım var . Umudum anlaşılmazlığından doğuyor biraz da . Ne zaman ne yapacağı belli olmayan bir kadınla birlikteyim . Ama bu kanıya Nedim'in yazdıkları yüzünden mi vardım bilmiyorum . Gecenin başından bu yana su gibi duru Eda çünkü . Arabaya binip yola koyulduğumuzda bir süre susuyoruz . Radyoda , İngilizce bir şarkıda eski bir sevgiliyi yakalanamayacak kadar hafif , uçucu duygular içinde anımsadığını söylüyor bir kadın . Sözler güzel ama müzik tekdüze , hiçbir şey anlatmıyor . Nedim'in günlüğünü duygusallığa kapılmamaya çalışarak , tarafsız kalarak okumaya çalıştım , diyor Eda . Ne düşündüğünü merak ediyorum . . . Onu tanımakta güçlük çektim . Çünkü olduğu değil , olmak istediği kişiyi anlatmış . İtiraflardan çok gizlenmelerle dolu o günlük . Yazdıklarının gerçek olmadığını mı söylüyorsun yani ? Sayıklamaları belli gerçeklere dayanıyor kuşkusuz . Önemli olan gerçeği algılama biçimi . Peşine düştüğü ben uğruna taktığı maskenin ardına gizlenmesi . Bu işi o kadar ileri götürüyor ki sonunda gülünç oluyor . Maskesi yüzünden sarkarak dolaşıyor ortalıkta ve inandırıcılığını yitiriyor . Ama insan mutsuzken doğru ve sağlıklı düşünemez ve bildiğini sandığı hiçbir şeyden emin olamaz . Nedim seninle ilgili o kadar karmaşık duygular içinde ki olaylara , insanlara ve kendisine bakışı çarpılıp değişime uğruyor ister istemez . Bunu bile bile yaptığını düşünüyorum ben . Gerçeklerin rahatsız edici yanlarını yadsıyıp çarpıtmış . Düşsel bir evren yaratmış kendine . Evet , belki ama başka türlü nasıl yazabilirdi ? Söyler misin , hiç etkilenmedin mi yazdıklarından ? Tersine , çok etkilendim . Bütününe baktığımda maskenin ardından gerçek yüzü görünüyor çünkü . Beklenti , pişmanlık ve bölünmelerle oluşmuş bir Nedim . Sonra kendisini toparlayıp bir araya getirecek bir gövde aramış ama ona çok bol gelmiş girdiği kalıp . Üstünden dökülüyor . Bu kesinlikle benim sevdiğim adam değil . Kolay değildi . Seninle birlikte yaşadığı son derece yıpratıcı süreci anlatıyor Nedim . Bir değerlendirme , anlama çabası bu . Yürekli bir arayış . . . Geçmişimize şimdiki zamanın ışığında baktığımızda yepyeni bir bilinçle görürüz her şeyi . Bugün dünü yeniden yorumlar ama aynı biçimde anımsayamayız olanları . Zaman içindeki yolculuğumuzda uğradığımız değişim büyük ölçüde yeniden yazar geçmişi çünkü . Şunu söylemek istiyorum , sana geçmişimi anlattığımda gerçek bugünümün gerçeği olacak çünkü yaşadıklarımın içinde değilim artık . Tersine olaylar içimde bir yerlerde , belleğimde . . . Evet ama böylece geçmişte olduğundan daha kapsamlı bir gerçeklik anlayışına varabilir insan . Yanıt vermiyor . Sessizce sürüyor arabayı . Saate göz atıyorum . Yirmi iki on . Yüzünün yandan görünümüne bakıyorum ve bu anı daha önceden de yaşadığım duygusuna kapılıyorum . Kırmızı ışıkta durduğunda uzanıp elini okşadığımı , dönüp bana sevecenlikle gülümsediğini . Sonsuzluk içinde bir zamanlar şu anda olduğumuzdan çok daha yakın olduğumuzu . . . Mühürdar'da bir sokakta uygun bir yer bulup arabayı park ediyor ustalıkla . İniyoruz . Biraz yürüyüp iki katlı eski bir evin önünde duruyoruz . Ahşap dış cephe kaplaması yenilenmiş evin . Kapıyı açıyor . Işığı yaktığında çok geniş bir salonda buluyorum kendimi . Ne kadar güzel bir yer burası , diye söyleniyorum şaşkınlıkla . Bir zamanlar taşlıkmış burası , diyor . Sonra antikacı dükkanı oldu . Şimdi de benim salonum . Hoşnut gülümsüyor . Gidip bir pencere açıyor . 1 Kanallarla ilgili bir anlatı yazacaktım . Kuzey Denizi kıyısında , o deniz düzeyinden alçakta yer alan eski kentin sokaklarının pek çoğunun birbirine koşut ya da birbirini kesen - birbirleriyle birleşen - kanallardan oluştuğunu gördüğümde , karar vermiştim buna . Eski kent , denize göre içerlek bir yerde , doldurulmuş toprakların gerisinde , kanallarla ve oldukça geniş bir körfezle bağlanıyordu denize , ama gene de bir kıyı kenti , sularla dolu bir kent , daha açık bir tanım getirilmek istenirse , aslında bütün bütüne bir kanallar kentiydi aslında . Kanallar . . . kanallar . . . kanallar . . . Düzene sokulmuş , fakat üzerinde motorla dolaşılırken açık denize çıkıldığı izlenimini veren körfezin , kıyısında doklarla liman bulunan iç suların , suların üzerinden geçen tren yollarının iki yanını da çevreleyen iç göllerin yanından başlayan , onlarla birleşen , bir cetvelle çizilmiş gibi düz , ama kentin içlerine giren , bütün kentin caddelerini , sokaklarını birbirine bağlayan , sokak kaldırımlarının kıyısında bir rıhtım gibi yeraldığı , üzerlerinden sayısız köprülerle geçilen kanallar . . . Bütün bir kentin temel özelliği değil , ta kendisi olan kanallar . . . Büsbütün bir kanallar kenti . Açık , sonsuz , dalgalı Kuzey Denizini , çok eski , düz toprak parçaları olan Waddeneilanden denilen bir dizi ada durduruyor ; bu adaların ardında Waddenzee adı verilen , denizin bir parçası olan büyük bir göl yer alıyor ; deniz , o durdurulduğu topraklardan - üzerinden kilometrelerce uzunlukta bir köprünün ve demiryolunun geçtiği - Zuider Zee denilen büyük bir göle kavuşuyor ; kent de bu koskocaman iç denizin diplerinde , nehirlerin , göllerin , kanalların , adaların arasında , önce denizin dalgalarının taşıdığı kumlarla doldurulmuş , sonra da sayısız , kanallar yapılarak biçim verilmiş derin bir kuytulukta yer alıyor . Üstü madeni bir çatıyla kapalı peronların düzlüğüne inen , oradan da merkez tren istasyonunun geniş tavanlı , mağazalarla , çeşitli gişeler dolu , birçok bölüme ayrılmış kalabalığına çıkan yolcu , vagonunun istasyonda duracağı an'a kadar , trenin birçok su yollarının , geniş kanalların yakınından geçtiğini fark etmiştir , ama bu büyük istasyonun , limanda iki su arasında duran , incecik bir kara parçası üzerinde inşa edilmiş olduğunu fark etmemiştir . Elbette bu kente ilk defa gelen bir yolcu . Orada ne aradığını kesin olarak bilmeyen , belirsiz bir çağrının izini sürerek , hiç bilmediği , çıkış yolunu hiç bilmediği bir labirente ulaştığı sanrısına yakalanan yolcu . Kuşkusuz bilebildiği dillerde günlük isteklerini anlatabilecek orada , ama günler boyu da bilmediği bir dil ortamında açık gözlerle dolaşıp duracak . Hayır yarı uykulu gibi değil ; daldığı düşler , onu izleyen geçmiş , bir yığın belirsiz isteğin simgeler biçiminde görünüp yitmesi ardından , yaşadığı , dikkatinin çok uyanık olduğu saatler var onun . Ama kuşkusuz yarı sağır gibi dolaşacak burada . Kentin uğultusuyla ikide bir uyanan , sonra gene kendi içine çekilen bir yarı sağır . Ayrıksılığı fark edilmeyen bir kendi içine kapalı . Kimseye benzemeyen , bu tek başınalığı da , bu kentte , başkalarınca her zaman anlaşılmayacak olan , ama burada kendi kendiyle baş başa kalan , kendini , en çok kendini duyacak olan biri . Şu paraları değiştirmenizi rica ederim . Camın ardındaki kız uzattığım paraları alıyor . Küçük hesap makinesinde birkaç sayıyı birbiriyle çarpıyor , bölüyor . Sonra da hesabı gösteren bir yazıyla mavi , yeşil , kırmızı renkleri göz alan yerel paraları uzatıyor . Teşekkür ederim . Bir şey değil . Akşamüzeri vakti . Ortalık biraz sonra kararacak . İstasyonun kaynaşan kalabalığı , gazete ve dergilerle dolup taşan dükkanlar , alış veriş merkezleri , kahveler . . . insana bu istasyonda yaşasa hiçbir zaman sıkılmayacağı , her çeşit bunaltıyı bir yana atacağı duygusunu veriyor . İstasyonun açık , büyük kapılarının birinden , öndeki sokakta duran taksiler görünüyor . Ama bir taksi bulmadan önce , telefon etmem , bir gün önce , başka bir kentten telefon ettiğim bayana geldiğimi bildirmem gerekiyor . Bu , cıvıl cıvıl istasyonda telefon bulmak hiç de zor değil . Telefonlar da bozuk parayla çalışıyor . Madam Kuve , dün sözleştiğimiz gibi beni evinde bekliyor . Burada kalacağım evi o gösterecek bana . Sizi bir gün acele ettirdim , diyor . Gerçekten yarın müzede çalışacağım . Bu saatlerde de evde olmayacağım . Arkadaşlarla toplantımız var . Hiç ziyanı yok Madam Kuve . Belki de daha iyi oldu . Ben şimdi bir taksiyle geliyorum . Taksiye , kapıyı açıp oturmadan önce , valizimi bagaja yerleştiren şoföre : Okeghem , diyorum . O bir an düşünüyor . Sonra öteki şoför arkadaşına dönüyor . Neresi bu ? Conelis Kruseman Straat'ın sonunda . Ha , orası mı ? Şimdi anladım . Çok da geniş olmayan anacaddelerden , tramvayların yanı sıra gidiyoruz . Birçok köprüler geçiyoruz , kanalları izliyoruz . Tramvay yolundan biraz sağa dönen şoför , sonunda : İşte burası , diyor . Bavulumu bagajdan çıkararak kaldırımın üzerine koyuyor . Madam Kuve'nin iki katlı evinde biraz oturduktan sonra , ortasında bir yemek masasının bulunduğu salondan sokak kapısına inen merdivenlere yönelmeden önce : İlginize çok teşekkürler Madam Kuve . Anahtarı aldım . Şimdi bir taksiyle evi bulabilirim sanırım . Taksiyle gidilecek kadar uzak değil , dedi Madam Kuve . Ben sizi götüreceğim . Yetmiş yaşına yaklaşan , toplu , açık renk saçlı bir kadındı . Sanat tarihi ya da eski yapıtların yenilenmesiyle uğraşmıştı . Belki de Ulusal Müzedeki işinden emekli olmuştu , ama orayla ilgisini sürdürüyordu . Madam Kuve kapıyı açtı ; tam gecenin karanlığı haline dönüşmemiş olan gri akşam vaktinin belirsiz ışığıyla parlayan parke döşeli caddeye çıktınız ; tramvay yolunun karşı tarafındaki sokağa saptınız . Okeghem'in devamıydı bu sokak , çoğunlukla iki ya da üç katlı evlerle çevriliydi , kendisinden daha geniş olan bir rıhtıma çıkıyordu . Sokak levhalarına bakmak istiyordum , ama bütün bu sokak , rıhtım isimleri akılda kalacak gibi değildi . Kanalın yeşilimtırak , durgun yüzüne baktım . Sulara baktığımı gören Madam Kuve : Sularımız pek çoktur , dedi . Biliyordum , ama hiç bu kadar çok olduğunu sanmıyordum . Hemen hemen her sokağın ortasında bir kanal yer alıyor . Hepsi birbirine bağlıdır . Sonbahardı , kış yaklaşıyordu , ama henüz soğuklar bastırmamıştı ; rutubetli bir ılıklık uçuşuyordu havada . Kanal kıyısındaki evler ışıklarını yakmaya başlamışlardı . Madam Kuve ile birlikte bir köprünün üzerinden geçtik ; kentin dışına yakın olduğu anlaşılan , oldukça geniş bir caddenin kaldırımlarında yürümeye başladık . Olympia Weg bu sokağın adı . Şu bildiğiniz olimpiyatlar yani . Bu caddenin ortasında artık bir kanal yok . İlerideki büyük stadyuma varıyor . Şu gördüğünüz ağaçlıklı alandan - sağdaki - tramvaylar kalkar . Oradan kentin her tarafına gidebilirsiniz . Merkeze gitmek için 6 no . lu tramvaya binin . Şu sağdaki mağazada yiyecek her şey satılıyor . Sabahın dördüne kadar açıktır . Bu gece açılan mağazalar yeni moda oldu . Tabii fıyatları biraz pahalı . İşte , şu içerlek köşedeki evde kalacaksınız . Birinci katta . Alana , caddeye bakıyor , altımızdaki dükkanlar gecenin sekizinde kapanır ; onlardan alışveriş etmek daha elverişlidir . Evde yalnız kaldığımda evin önündeki küçük alana , önümde uzanan caddeye , ileriye , tramvayların kalktığı biraz ilerideki ağaçlıklı yöreye baktım ; orada bir mezarlığın yüksekçe duvarları görünüyordu , ama mezarlığın içindeki ağaçları , taşları , kamelyaları yüksekçe olan bazı mezarların üst bölümleri de görülebiliyordu . Caddeden geçen otomobiller vardı . Tramvay durağının çevresi de kalabalık değildi . Pencerenin önündeki küçük genişliği , onu çevreleyen dükkanların ışıkları aydınlatıyordu . Güçlü ışıklardı bunlar . İçim bomboştu . Ana'yı hemen bu geceden başlayarak arayıp aramayacağımı düşündüm . İçimi sarsan , bastıramadığım bir tutkuyla karışan kaygı da olsa bekleyecektim . Mutfaktaki viskiden birkaç kadeh içtikten sonra , buradan , karşıdan , ağaçların altından kalkan , gecenin içinde yol alan boş tramvaylardan birine binecektim . Üzerinde ışıkların belirsiz gölgelerinin yankılandığı dört katlı eski evler . . . Gecenin gölgesinin vurduğu durgun su kanalları . . . Kanallara saçlarını uzatmış karaltılar olarak top top görülen ağaçlar . . . Üzerine bastığım , tramvayın tahta döşemeleri gibi bomboş içim . 2 Kentin elimdeki haritasına bakınca ; bu oturduğum yerin de kanallarla çevrili ama kentin merkez kesimlerinden daha büyük bir ada olduğunu anlıyorum . Dün gecenin ılık sisi içinde üzerindeki köprüden geçtiğim Noorder Amstel'den sonra , bu bölgeyi güneyden Zuider Amstel Kanaal çeviriyor . Kentin güney kesimindeyim . Güneydeki tren istasyonuna gitmek için Zuider Amstel Kanaal'ın üzerindeki köprülerin birinden geçmem gerekecek . Dün gece yağan yağmurdan sonra , şimdi sabahleyin , sokağa bakan pencerelerin önünde dururken , alçalmış bulutların ardından görünmek isteyen donuk güneşin sokağa vuran ışığına bakıyorum . Yerdeki küçük su birikintilerinin üzerinde hafif bir parıltı yaratıyor bu . Evin altındaki dükkanlar açıldı , günün canlılığı başladı bile . Benimse , sadece Ana'yı aramaya ayırdığım bu günlerde yapacak başka hiçbir şeyim yok . Bomboşum . Sanki sadece bir düşüncenin ardında . Belki de bir imgenin , bir görüntünün . Buralarda , kanallardan birinin kıyısında yer alan küçük pencereli ya da suların üzerine salınmış sallar üzerine kurulmuş evlerden , kanalların kıyısındaki kahvelerden , lokallerden birinden ortaya çıkacak olan , o ışıklı görüntünün - hayır , hayır , bütünüyle bir insanın - ardında . Ana'nın görüntüsü ! Kendimi bildim bileli beni izleyen , küçükken Anadolu'nun içlerindeki ağaçlı bir kasabanın aydınlık kır yollarında koşarken belli belirsiz düşündüğüm , ardından da ergenlik çağından bu yana yakıcı bir istek olarak duyduğum , beni bin çeşit duygu çalkantılarına , ölümün de , yaşamın da kıyılarına savurmuş , kendimden ayıramadığım bir duygunun ardında . Ele geçirilememesi mutsuzlukları artırmaktan başka bir şeye yaramayan , zamanı uzatan , can sıkıntısını ölümcül kılan , boşluğu sağır bir sessizlik haline dönüştüren , ancak hareketsizlik ve ölümle - yani başka çeşit bir çöküşle - kendisini duyulmaz kılacak olan bir varlığın ardında . Onun durmadan biçim değiştiren varlığı , beni , kendimi bildim bileli , izlemedi mi ? Uyanmadan önce düş gördüğümü anımsıyorum . Trene bindiğim kentteki gardan satın aldığım bir dergide gördüğüm fotoğraf neden oldu sanıyorum bu düşe . Dergi aslında son dönemlerde moda olduğu üzere ciddi makalelerle de , birçok çıplak kadın resmiyle de doluydu . Bu büyük fotoğrafların yanında , daha küçük , lacivert renklerin egemen olduğu çok daha etkileyici bir fotoğraf vardı : bir gökdelenin terasındaki duvarın üzerinde çırılçıplak uzanmış bir kadını gösteriyordu bu . Arkada kentin ışıkları vardı , lacivert rengi , beyaz bir aydınlığa boğmayan . Kadının cinsel organı büyük bir açıklıkla görülüyor ; öte yandan da bulunduğu yerle fotoğrafın çekilme biçimi , bu çıplak , güzel bedeni uzaysal bir varlık yapıyordu sanki . Uzayda varolduğu düşünülen varlıklar gibi değil , hayır tersine hem kadının çıplak bedeniyle organının güzelliğini bu zıtlaşmayla ortaya çıkarıyor , hem de insana uzaya ait bir yaratık olduğunu düşündürerek o gövdeyle uzay arasında ilişki kuruyordu sanki . Fotoğrafa çekimsel bir sıcaklık duydum . Öte yandan da ilk defa kırmızı ışıklı evlerinin çok ünlü olduğu eski bir liman kentine geldiğimi düşündüm . Düşümde , gençlik yıllarımda gittiğim genelevlerden birindeydim . Kadının ikinci kattaki odasına çıkmış , tek kişilikten biraz daha genişçe olan yatağına uzanmıştım . Biraz sonra , kumral ve güzel vücutlu olan kadın geldi , yumuşak gövdesiyle üzerime uzandı . Erkeklik organımın sertleşmiş olduğunu görerek : Hayır , olduğun gibi yat . Ben seni yapacağım , dedi . Sertleşmiş organımı , kaygan vaginasının içine soktu , sağ elinin yardımıyla . Sonsuz bir kayganlıkla yumuşaklık duydum , ardından da kolayca orgazm oldum . Yattığım odada uyanmıştım . Gece de yatmadan önce , arka bahçeye - bahçe değil bu , beton döşeli bir aralıktı - bakan yatak odası penceresinin perdelerini açmamıştım . Yatak odasının kapısı açıktı ; tam karşıda da , koridorun ötesinde mutfağın açık kapısı vardı . Yukarıda yarı ışıklı bir akvaryum . İlk defa uyuduğum bu kentte , gece uyanışlarda , belirsiz bazı korkuların beni yoklayacağını düşündüğümden , o akvaryumun içindeki ışığı söndürmemiştim . Oysa iyice sakindi bu çevre . Merdivenlerden inip sokak kapısını açarak , bu köşenin yarattığı , dükkanların önündeki küçük alana çıkınca , kentin güzelliğini , başlayacak canlılığını , bu kentteki yaşamın sıcaklığını duyar gibi oldum . İki ya da üç vagonu sürükleyen ince uzun tramvaylar , biraz ötede , ağaçların altında o canlılığa götürmek için bekliyorlardı beni . Sabahın gri rengini parke döşemeleri üzerinde yansıtan eski caddelerden geçti tramvay . Dört katlı , bazan da ondan daha alçak , kararmış yüzlerinden kentin eskiliğinin okunduğu binalar , ardından da kanallar üzerine yerleştirilmiş köprülerden geçti , küçük parkların kıyısından yol aldı , sola kıvrıldı , büyük bir kanal boyunca yol aldı , yirmi dakika kadar sonra , kentin canlı bir kesimine benzeyen - en canlı yer burası mıydı ? bir yanında eski bir tiyatro binasının yer aldığı bu küçük alan mıydı ? - bir yerde , caddenin ortasında yer alan , onu ikiye bölen kaldırımın kıyısında durdu . Eski tiyatro binasının karşısında , teras bölümleri kapalı birkaç kahve . . . Günün gri ışığının vurduğu camların önünde oturan sadece birkaç kişi vardı sabahın bu saatinde . "Café de Paris ! " Kuşkusuz en ilginci bu . Kahvenin yanında , pek çok salonu olduğu üzerindeki yazılardan ve afişlerden anlaşılan büyük bir sinema salonu vardı . Öte yandaysa , biraz içerlek olan köşede bir lokanta yer alıyordu . Lokantanın yanından , bu alana dikey olarak çıkan , ortasından gene bir tramvay yolu geçen ; yolun iki yanında da dükkanların sıralandığı - bir çarşı izlenimi veren - bir cadde uzanıyordu . Şimdi hiçbir şeye yaramadıklarını düşünsem de , yaşayabilmek için yazmak ! Böylece , o beklemekle , aramakla , bütün bu zaman parçalarını dolduracak olan boşlukla ve sıkıntıyla dolu yaşam çizgimi belirledim sanıyorum . Kendine dönmek isteyen bir insanın gidebileceği neresi vardır ki ? Kendi içinde taşıdığı boşlukta derinleşmekten , o boşluğun sıkıntısını , hiç olan hiçi duyumsamaktan başka . Üstelik mitolojilere inanmayan birisiyse , boşluk üzerinden akacaktır onun . Ardından üniversitede , benimle ilgilenen kızlarla dolaşmaya başladım . Artık Beyoğlu'na , geceleri içki içmek için çıkışları azaltmıştım . Meyhanelerin , o dönemlerde , erkeklerin sayıca ağır bastığı havası , sıkıyordu beni . Onun yerine kentin o yakasındaki Alman kökenli güzel lokantalara , daha çok , bu gezdiğim kızlarla çıkıyordum . Sevgilim saydığım kolejli bir kızla gemilere biniyor , Prens Adalarına gidiyorduk . Orada , denizi gören yamaçlarda , ağaçların altına uzanıyor , piknik yapıyor , sonra da sonsuzca öpüşmelere başlıyorduk . Ya da Boğaziçi'nde , Emirgan sırtlarındaki korularda , o yörenin kahvelerinde . Birkaç yıl sonra da , bir gazetede gece sekreteri olarak çalışmaya başladım . Geceyarısından sonra biten işimden çıktığımda , o zamanların Beyoğlu'sunda varolan , kendine özgü , sabaha kadar açık kulüplere dadandım . Barmen kızlar , Avrupa'dan gelmiş buz revüsü artistleri , Beyoğlu'nda yalnız yaşayan kadınlar ; sonra da bir edebiyatçı , ressam bohemiydi içine düştüğüm . Sabaha doğru yapılan aşklar ya da aşk yapma gücünü bulamayıp da ertesi günleri de sürdürülen gezintiler . Buydu , buydu işte beni bekleyen yaşam ! Ardından gene , gündüzleri gezdiğim , birlikte aynı mahalledeki sinemaları dolaştığım genç kızlara geliyordu sıra . Onlarla bakirelikleri ortadan kaldırılmaksızın yapılan sevişmeler . Hiçbiri , hiçbiri , bitmeyecekmiş gibi geliyordu bana . Sonra da bitmeyen bitmeyen bordeller , Beyoğlu yakasının bütün mahallelerindeki buluşma evleri , genelevler , pembemsi bir ışığın süzüldüğü lüks aşk yuvaları . Paris'te kaldırım yapan kadınlar , maske takan orospuların dolaştığı Roma'nın koskocaman binalarının yukarı katlarındaki genelevler . . . Yüzlerine maske takmış orospuların çıplak ve işlek kadınlık organlarının çekiciliğini gördüm . Kopenhag'da otellerin önünde bekleyen kızlar , Hamburg'un , Berlin'in . . . buluşma yerleri . . . Cinselliğin gizli dünyası . İnsanların başka türlü , belki de kendileri oldukları , bayağılaştıkları , sıradanlaştıkları , tenlerinin gizini bir süre birbirlerine açıp kapadıkları bütün o antik tapınaklar . . . Ruhun kapandığı , gövdeninse çırılçıplak göründüğü kapalı , rutubetli , bazan da gizli yerler . Fuhuşun ıslak dünyası . Sonunda elde kalanın doyum mu , doyumsuzluk mu olduğuna karar veremediğin , tütsülerin savrulduğu anıt - mezarlar . . . İnsanoğlunun - kendinin de - niçin böylece yaşamak zorunda olduğunu anlayamadığı zevk çeşmeleri . . . Bodrum katına kapatılmış cinsellik . Lange Leidsewards Straat'da Kierkegaard okuyan kıza , kendisiyle yeniden görüşmekten sevinç duyacağımı söylemiş , ertesi gün öğleye doğru , onun oturduğu sokağın başındaki o güzel , iki katlı kahveye çağırmıştım onu . Bu çekinmesiz , sıcak davranışlı , içinde biriktirdiği derinliği dışa da yansıtmaktan kaçınmayan sarışın kız , gelebileceğini söylemişti . Jul'dü adı . O zamana kadar da , umarım ki , Ana'dan bir haber alırım , dedim . Dilerim , dedi . Onu bulacağınıza eminim . Gizli heyecanımı , bu heyecanın altında yatan kaygıyı sezmiş gibiydi . Bütün gün süren aramaların verdiği yorgunluk , evdeki salonun sedirinde , akşam üzeri yaklaşırken , kısa sürecek bir uykuya sürüklenmeme neden oldu . Çok yer kaplamayan bir kitaplık rafıyla ikiye bölünmüş salonda , havagazı yakan şömineyle , salonun bu yanındaki pencerelere doğru uzanan sedirin üzerindeydim . Salonu ayıran , çoğu da kitapla doldurulmamış olan o rafların arasından , üzerinde telefon duran yazı masasına , masanın üzerindeki telefona , viski şişesine , oradaki küçük masada rastgele açılmış kitaplara , bu yandaki , küçük yuvarlak masanın ardına yerleştirilmiş , rahat , büyük , deri koltuğa bakıyordum . Bulutların ardındaki güneşin ışığı , donuk bir kuzey aydınlığı yaratıyor , bana Ulusal Müzedeki bazı resimleri düşündürtüyordu . Dalgınlığımın içinde , eski İstanbul'un parke döşeli caddelerindeydim . Tramvaylar geçiyor , biraz önce dinmiş olan yağmurun ıslattığı kaldırımları , ara sıra elektrik tellerinde yol açtıkları kıvılcımlanmalar aydınlatıyordu . Derin , uzak , insansız imgeler . . . O hiç tanışmadan sevdiğim kızın yüzünü , yüzüme yaklaşmış gördüm ve acıyla kıvrandım : Sen miydin o ? Uyanır gibi oldum ve o zamanki genç kızın artık dünyamızda olmadığını , erken bir ölümle öldüğünü düşündüm . Hayır , sonraları hiç de sevmiyordum onu . Kendimi , bilincimin daha rahat olacağı bir dalgınlığa bırakmaya çalıştım . Yarı düşüm içinde , bu kentin kanallarını gördüm . Bulanık , yeşil , su birikintilerini andıran suları . Ardımdan da kendimi gördüm : kanalların suları üzerinde , kendiliğinden yol alan bir sandalda , daha büyük kanallara geçen , açık denize doğru yol alan kendimi . O sırada çınlayan telefonla uyandım . Maryline . Oh , iyi ki aradın Maryline . Korkunç düşlerle dolu bir uykuya sürüklenmek üzereydim . Bugün Ulusal Müzeyi gezdim , sonra da seni düşündüm . Vaktin varsa görüşelim . Tabii . Çok sevineceğim . Buraya uğra , bir kadeh içtikten sonra , kentin merkezine ineriz . Tamam , geliyorum . Pencereden tramvayların son durağı olan , caddenin ötesinde , soldaki , ağaçlıklı küçük alana bakıyordum . Maryline'nin , birkaç yolcuyla birlikte tramvaydan indiğini , sonra da geçmek üzere caddenin kıyısındaki kaldırıma doğru yürüdüğünü gördüm . Bu rahat davranışlı New Yorklu kız , tedirginlikleri büyütmeye elverişli içimi sakinleştirmişti . İşte , dünyanın her yanında insanlar vardı ; burada , yabancısı olduğum bu kanallar kentinde de . Böylece , insanlarla beraber kal ve yalnızlığı unut . Seni pencerede gördüm , dedi Maryline . Sana bakıyordum . Ne rahat , ne güzel bir ev bulmuşsun . Yaşlı bir dostun armağanı . Doğrusu burada çok rahatım . Nasıl bir viski vereyim sana ? Buzlu ve çok sodalı . İncecik bacaklarını birbirinin üzerine atmıştı , geniş koltuğun üzerinde rahatça oturuyordu . Gel bak , sana evi göstereyim . Arkadaki odayı , mutfağı . Mutfak çok güzel , dedi Maryline . Ulusal Müzedeki resimler nasıldı ? Akıl alır gibi değil . Bu evi bana teslim eden Madam Kuve sözünü etti : çok moda bir kahve varmış . İstersen önce oraya gidelim . Sanıyorum bütün entellektüel züppeler oradalar . Tabii . Çok eğlenceli . Sonra da bir küçük bar gördüm , bakalım sen beğenecek misin ? Her yaştan insan vardı , neler konuştuklarını çok anlamak isterdim : Leidse Alanından Vondelpark yönüne doğru , bir nehri andıran kanalın kıyısına iniliyordu , oradaydı bu geniş , rahat , sulara bakan kahve . Atkıları boyunlarından sarkan genç adamlar , deri ya da lastik çizmelerinin rengi göz alan genç kadınlar , bir piyesin provasından yeni gelmiş izlenimi veren genç kızlar , masalarında çeşitli dünya gazetelerini okuyan , saçlarında kırlar bulunan adamlar , siyah pantolon giymiş güzel garson kızlar , buradaki insanların her yerde görülenlerden farklı olduğunu gösteriyordu . Maryline'la birlikte , kanal kıyısındaki yola açık olan , geniş camlı kapıya bakan bir masaya oturduk , kendi yabancılığımız içinde , birbirimize daha çok sokularak , masamıza gelen garson kıza , iki bourbon viski ısmarladık . Biliyor musun ben bu bourbon viskiyi daha çok seviyorum . Ben de . Hafif konyakımsı , ama konyak da değil , skoç viskilerine göre daha yanık kokulu sanki . Biliyor musun , çıplak , doğrudan doğruya tadını duyuran içkiler var . Bir de böyle biraz kavrulmuş bir hava veren , tadını dolaylı olarak duyuran , ama gene de kafayı tutan . Biliyorum . Genç yaşına karşın , bütün bunları biliyorsun Maryline . Evet , biliyorum , dedi Maryline . Kahveden çıkarak alana doğru yürüdük . Henüz oraya varmadan önceki ara sokaklardan birinde , Maryline'a göstermek istediğim küçük bir bar vardı . Gecenin bu saatinde , beyaz perdeleri olan camlı kapısı kapalıydı . İçerisi tıklım tıklım doluydu . Her yaştan , her kesimden insanlar konuşarak içki içiyorlardı . Onların gürültülü neşesi , duyduğum yalnızlık duygularını azaltıyordu , ama neler konuştuklarını da anlamıyordum . Bir bakıma sessiz film görüntüleri . Maryline'la birlikte , barın yakınına kadar sokulabildik . Barmenden iki bourbon viski istedim . Geceyi böylece geçirebilecektik . Yolculuk , başka bir kentte olmak , hep karşılaştığım yeni şeyler , derinden derine izini süren heyecan dirilik yaratmıştı bende . Uykuya da az gereksinim duyduğumu hissediyordum . Gecenin hangi saatinde eve dönsem de , yakındaki açık gece mağazasından yiyecek birşeyler alabilirdim . Sıcak , hazır , güzel yiyecekler ; gereksinme duyarsam soğuk beyaz şarap da . Sen Musevisin , değil mi Maryline ? Evet . Nereden anladın ? Hayatım bir gezginin hayatına dönüşeli , bunu artık hemen anlıyorum . 8 Ana'yı arayan yabancı , sizden biraz daha uzun boyluydu , dedi Jul . Onun evinin bulunduğu sokağın köşesindeki , o iki katlı , güzel kahvede oturuyorduk . Güneş bulutların arkasından çıkmak istiyor , mat bir ışık olarak aydınlığını kentin üzerine vuruyordu . Kanalı dolduran suların yüzeyi aydınlanır gibiydi . Sonra , gözlüksüz olduğunu da iyice anımsıyorum . Dalgalı saçları dümdüz taralıydı . Bana ardarda sorular sormadı . Ana'nın orada olmadığını söyledikten sonra ben , buna ne inanırmış , ne de inanmazmış gibi bir tavır takındım . Teşekkür ederek ayrıldı . Şimdi anlıyorum ki , acelesi olan bir insanın davranışlarıydı onun davranışları . Bu kızın izini bulmak için , polisten yardım istememden başka çare yok . Bugün , bu kente geleli beşinci gün , hiçbir yerde bulabilmiş değilim onu . Bana telefon ederkenki aceleciliği , sanırım , birşeylerden korktuğunu gösteriyor . Gerçekten izleniyor muydu acaba ? Başka yerlerde izlendiği için mi gelmişti buraya ? Doğrusu size yardım edebilmek isterdim , dedi Jul . Polis de , herhangi bir bilgi isterse , bunları söyleyebilirim onlara . Ama belki de o kadar kuşku yaratıcı bir durum değildir onun durumu . Belki sadece sokak adını yanlış not ettiniz . Belki o da sizi arıyor kentte . Bir türlü buluşamıyorsunuz . Durum böyle olsaydı , ona şu kentin en canlı yeri olan alandaki kahvelerden birinde rastlardım şimdiye kadar . O da , benim gibi , bir kente geldi mi , kentin en canlı yerini seçer , kahvelerin de tiryakisidir . Belki de rastlayacaksınız ona . Bunca aramadan sonra . . . Ben de , ben de , ben de bu umudu taşıyorum . Ardından Jul , ellerini küçük masanın üzerinde birleştirip , okuduğu kitaptan söz etti . Ona göre , filozof da , bu arayışa benzer bir şeyi anlatıyordu . Doğal olarak her şey iyice felsefi , hatta fizik - ötesi bir düzeye götürülürse . İnsanın bu dünyaya gelişi de bir görünüştü . Hiçlikten geliyor , görünüyor , bu görünüşe gerçeklik adı veriliyor ; sonra da bir parabol gibi kayıp gidiyordu . Hiçlikten geldiği için , içinde hiçliği taşıyor ; sonra gene de hiçliğe dönüşüyordu . Bu gerçeklik içinde bir nesne gibi bakabiliriz ona , öznel bir nesne , bir gerçeklik görünüşü var . Ama bütün gerçeklik - buna karşın - belli bir yere kadardı ; başka bir yere gidildiğinde , gerçek olan şey , gerçek - olmayana dönüşüyordu . Onun için ya şöyle . . . ya böyle . . . Filozofa göre , ölümsüz olan , sonsuz olan , zamansal olma biçiminde görünüyor ; bizzat da bu biçimde görünmek zorunda olması - yani gerçekliğin şimdiki zamana bağlı olması - saçmalık denilen çelişkiyi yaratıyordu elbette . Öyleyse dünyada olmak çelişkili bir durumdu , bu yüzden de saçmayı içinde taşıyordu . Yaşam denilen şey çelişki üzerine kuruluydu : yaşamla varoluşun birbiriyle çakışması , buluşması , uyum sağlaması olanaksızdı . Hiçbir zaman birbirine uygun düşmeyecekti bu iki şey . Uygun düştüğü sanıldığı zaman da hemen birbirlerinin üzerinden kayıp gideceklerdi . Bu yüzden yaşam , baştan sona kaygı , acı çekme ve bunaltıydı . Öyle sanıyorum , dedi Jul . Öyle bir felsefe ki bu , kendi içinde bir çelişkiyi taşıyor ; varoluşla yaşamanın birbirine hiç uygun düşmeyeceğini , bu ikisi arasındaki çelişkiyi anlatıyor . Böylece bu filozof , felsefe tarihine de bir parabol gibi giriyor , yeniden onu terk etmek üzere . Bir şair o . Dünyada olmak çelişik bir durum . . . Yok , yok , bilmez değilim : birçok eski dinin ürettiği efsaneler , iğretilemeler , kısa öykücükler de söylemek ister bunu ; ama bambaşka bir anlamda . Sanırım dinsel anlatımlara benzemiyor . Benzemiyor . Onun Protestan fondamantalizmini bir yana bırakıyorum . Çünkü anlattığı şeyler , bir dindarın anlattıklarına benzemiyor . Dinsel bir anlatım biçimi değil . Biliyor musunuz ? kavramlar değişti mi , her şey değişiyor . Hatta kavramlar da değil , sözcükler . Bu sözcük denilen şey canlı . Onun canlı olduğuna giderek daha çok inanıyorum . Kavramlar . . . çırılçıplak onda : varoluş , hiçlik , tek başına oluş , varlık , yaşam . . . Tersine , Nietzsche'nin nihilizmine yakın , çırılçıplak da . Düşünmeyi dinsel anlatımından soydunuz mu , işte , her şey şu göründüğü gibi kalıverir ortada : bakın , şu kanal , içini dolduran su , karşıdaki yapılar , öte yandaki evler , biraz ötedeki tramvayların geçtiği alan . . . hepsi göründüğü gibi . İşte biz de sokaktayız . Tanrı öldü ve biz sokağa bırakıldık . Artık hiçbir şey avutamaz beni , kendimi kandırabileceğim bir şey yok . Hiçbir mitosun ardı sıra sürüklenmiyorum . Ne tatsız bir dünya bu ! Biliyor musunuz Jul , ben o filozofun daha çok şu bunaltı , hiçliğe doğru çekilme konusundaki küçük betimlemeleriyle ilgilendim ; bir de fetişleştirdiği nişanlısıyla , Cordelia , ölümsüz kadının simgesi haline dönüşen o parabol . . . Jul , aklına önemli bir şey gelmiş gibi durdu bir an , ciddi şeyler düşünen insanların tavrıyla : Sahi siz , aradığınız bu Ana'yı gördünüz mü hiç ? dedi . Gördüm sanıyorum , Jul . Kendisini öylece gösterdiği görünümüyle . Tartışmaktan yorulmuş gibi sustuk . Jul , sütlü kahvesinde son kalan yudumları içiyordu . Güneş yeniden bulutların kalın örtüsü ardında kaybolmuştu . Bu kahvede yalnız olmamaktan , Jul gibi güzel bir kızla birlikte oturmaktan çok mutluydum . İçimi kemiren kaygı azalmış gibiydi . Yarın akşam , bana burada kaldığım evi bulan - ev de tanıdığım bir profesörün ya - Madam Kuve'ye yemeğe çağrılıyım . Benimle gelir misiniz Jul ? Bu araştırma konusunda onun da yardımını isteyeceğim . Buranın yerlisi o . Yetkilileri tanıyordur . Olur , dedi Jul . Öğleden sonra kanallar kıyısında dolaşırken , sanki uzun yıllardır buradaymışım , hep de kanallar kıyısında dolaşıp durmakla vakit tüketirmişim gibi geliyordu bana . Öyle düşünüyordum ki Ana , onunla birlikte olduğumuz zamanlarda - şimdi de hep kapalı , gölgeli yerlerde onunla birlikte olduğumu sanıyordum - canlılık bulan yaşamım , onu aramakla geçen bu terk edilmiş zamanlarda hep aynı , bitip tükenmez , derin kaygıyla dolup duruyordu . Öyle ki , bu boş , durgun , boşaltılmış uzun zamanlar , sanki sadece bunlardı yaşamımın belirleyici çizgisi . Bütün bir hayatı dolduran çizgi . . . İçimde iyice kavrayamadığım , kendini bir gereksinme olarak duyuran , bazen da bir acıymış gibi varlık kazanan belirsiz bir yaratık vardı sanki - kendini düşlerde ortaya çıkarmak isteyen , ama açık seçik de ortaya çıkmayan , gizlice beni yönlendiren - ; işte oydu bütün yönsemelerimi güden . Sonra ben öyle çok ağlayıp geceler boyunca telefon bekledim ki . . . Kimse bana bu kötü büyüyü bozacak sihirli sözcüğü fısıldayamadı . Ben boğazında yara izi olmayan Suskun Adam'la mutlu olacağımı biliyordum . Onun eşi olabilirdim , çocuklarını doğurabilirdim , birbirimize , hiç bağırmadan , sonsuz güven ve mutluluk sunarak yaşayabilirdik . Ama o benim gibi düşünmedi . Benden kaçtı . Kaçtıkça daha da büyüdü , bir tutku oldu . Bu tutku zamanla bana acı vermeye başladı . Okulu ve işi bıraktım . Ağırlaşan ve giderek ölüme yaklaşan bir hastadan farksızdım . Çevremdekiler bana yardım edemiyorlardı . Bir gece uyandım . Giyinip dışarı çıktım . Hava soğuktu . Yürümeye başladım . Bu hoşuma gitti . Ben yürüdükçe gökyüzünün rengi de değişiyordu . Önce koyu bir griydi , martıların kirli tüylerine benzer bir renk almaya başlamıştı ki boğazında yara izi olmayan Suskun Adam'ın benim için neden bir tutkuya dönüştüğünü düşünmeye başladım . Yoksa her şey gibi onu da ben mi yaratmıştım ? Bildiğim tek şey vardı : Ben ona yakındım . Sanki çok uzun yıllar onunla birlikte yaşamış , birlikte düşler görmüştüm . Psikologa bu yüzden gittim . Terapiler sonuç vermeyince iş hipnozla , geçmişte , çocukluğumda ya da onunla birlikteyken takıldığım noktayı bulmaya , belleğimden kazımaya kaldı . Ama doktorum bilinç bandımı geriye çok hızlı sardı ve ben bir önceki yaşamıma gittim . Bir liman kentinde çocuklarıyla kaçmaya çalışan bir kadın . Kentin Müslümanların eline geçme olasılığı var . Muhteşem bir kent . Hangi yüzyılda , nerede ve kim olarak yaşadım ? Daha önce yaşamış olduğumu öğrenmek , bana , rengi beğenilmediği ya da solduğu için boyanılan bir kumaş parçasıymışım duygusu veriyor . Kendime çiçek , taze meyve ve bir sürü renkli dergi alıyorum . Yolumun üzerindeki dev alışveriş merkezine girip vitrinlere bakıyorum . Rahatlıyorum . Çalışmamak güzel bir duygu . Bütün gün gezip dolaşıyorum . Bol bol uyuyup okuyorum . Salı ve Cuma günleri kütüphane günüm . Perşembeleri uzun yürüyüşler ve ziyaretler yapıyorum . Çarşamba , cumartesi , pazartesi psikologa gidiyorum . Bugün pazar , ama ben psikologa gitmek istiyorum . Randevu almaya bile gerek duymuyorum . Doktoruma sadece derin uykuların bana iyi geldiğini söylüyorum . Küçük seskaydedicim yine yanımda . Ona geldiğim topraklara dönmek istediğimi söylüyorum . Olmaz demiyor , sadece susuyor . Sonra sarnıca inip kovalarca suyu yukarı taşıyor . Benden , Ah ne güzel artık bir sarnıcımız var , dememi bekliyor . Ben de onun ardından aşağıya iniyorum . Merdivenin alt basamağına oturuyorum . Kovalara su dolduruyor . Gözlerimiz , kıpırtısız dudaklarımız suyun karanlık yüzünde . Biliyorum beni çok seviyor : Gideyim , diyorum . Fısıltı gibi çıkıyor sesim . Eskiden bana şarkılar söylerdin , diyor . Gitmemi istemiyor . Şehrin dışına doğru tünellerin kazıldığını anlatıyor . Müslüman ordularının kazdığı tünellerle çakışacak doğrultuda kazılıyormuş her biri . Müslüman askerler tüneli doldurduğunda , tünelleri geçip şehrin içine girme umuduna kapıldıklarında tünelin başından ateş topları bırakılacakmış . Bazı tünellerin ucuna da kireç kuyuları kazılıyormuş . Kireçte yanmak çok acı verirmiş . İmparator bu kez çok korkuyormuş . Korkuyormuş , çünkü Müslüman ordularının başındaki komutan kimsenin aşamadığı surları aşamadığında vazgeçmiyor hep yeniden yeniden surları aşma isteği duyuyormuş . Ve inanıyormuş ki bir gün bu surlar aşılacak ve o , bu kentin hükümdarı olacak . İnanmak gerçektir . Hayatta inanılan her şey gerçek olur . Yüzüme baktığında gözlerinin bana ne kadar benzediğini bir kez daha fark ediyorum . Sen benim inancımsın , diyor . Ruhunla konuşma , diyorum ona . Ruhunla konuşunca seni anlayamıyorum . Sadece bir av sahnesini , imparatorumuzun gücünü , imparatoriçemizin güzelliğini , Meryem'i ve İsa'yı , yüzlerdeki korkuyu , aşkı , gururu ve şaşkınlığı anlatmak için renkleri , o güzelim renklere bürüdüğün taş parçalarını yan yana getirirken ruhunla konuş . Benim ruhum sensin , diyor . İnsan neyi düşünür ve bir parçası olsun isterse , onun sesini hep duyar ; ruhu onun olmuştur . Benim ruhum sensin . Tanrının evlerini , İmparatorumuzun ayak bastığı yolları mozaiklerle donatırken , küçük renkli taş parçalarıyla bir dünya , yeryüzü yaratırken seni düşünürüm . Senin görmek isteyeceğini , yaratmak isterim . Ben ona hiç bir şey söylemiyorum . Aslında demek istiyorum ki : Müslümanlar kenti ele geçirecekler , hepimiz köle olacağız . Belki burası senin toprakların ; kaçmak , ayrılmak istemezsin ama ben kendi topraklarıma dönmek istiyorum . Beni bırakır mısın ? Beni ruhundan ayırır mısın ? Yanıtını bildiğim soruları sormam . Sabah beni gökyüzünde mi , yeryüzünde mi olduğu bilinmeyen o büyük tapınağa götürmesini istiyorum . Meydanı geçmek istemediğini söylüyor . Çünkü yıllar önce ataları o meydanda imparator tarafından öldürülmüşler . Binlerce insan o gün o meydanda kılıçtan geçirilmiş . Sonra alevler göğe yükselmiş . Göğe yükselen alevlerle birlikte kan ve irin kokusu sinmiş şehrin üstüne . Yağmurlar başlamış şehirde . Uzun sürmüş yağmurlar . İnsanların et ve irin kokuları , yağmurla toprağa karışmış . Güneşin döndüğü mevsimlerde bu şehirde bu yüzden hiç çiçek ve yaprak kokusu duyulmazmış . Toprak hala irin ve et kokarmış . Evden çıkıp dar yollardan yürüyoruz . Küçük meydandaki sütunun üzerindeki aslanın onarıldığını görüyoruz . Bu aslan başını sütunun üzerine yerleştiren arkadaşını geçen yıl kaybettiğini üzülerek hatırlıyor . Evlendiğimiz , Tanrı ve İsa'nın önünde yemin ettiğimiz tapınağa gidiyoruz . Tapınağın duvarları imparatorun emriyle mozaiklerle donatılıyor . Mozaik ustası o . Uzun bir hikayeyi anlatacağını , imparatorun halkının da olmasını emrettiğini söylüyor . Kubbelerde ise İsa , önünde asaletle eğilen imparator ve imparatoriçe olacak . Çevrelerindeki melekler onlara ve halklarına koruyuculuk yapacaklar . Renkli küçük taşları hazırlıyor ve duvarlara resimler çiziyor . Henüz bir şey belirmiş değil . . . Dua ederken ağlıyorum . Meryem de bir zamanlar kaderine ağlamıştır diye düşünüyorum . Oysa şimdi yüzünde sonsuz bir huzur var . Ülkeme döndüğümde ben de huzura kavuşacağım . Hatta bana olan aşkı bittiğinde . Beni ruhundan ayırdığında . . . Bana neden ağladığımı sormasın istiyorum . Bana neden ağladığımı sormasın . Yağmur yağıyor . Her yer irin ve kan kokmaya başladı . - Yavaş yavaş saymaya başladığımda uyanacaksınız . . . Her derin uykudan uyanışımda bir sonraki uykuyu merak ediyorum . Bir sonraki uykuyu ve o uykuda anlatacaklarımı . Bir an geçmiş hayatımdaki yüzümü hayal etmeye çalışıyorum . Ama gözümün önüne beni seven adamın görüntüsü geliyor . Onun da yüzünü değil , sadece hafif kambur ama dik omuzlu sırtını görüyorum . Başını bana doğru döndürdüğünde yüzünü görebileceğimi düşünüp heyecanlanıyorum . Gördüğüm sadece ışığın ele geçirdiği bir yüz oluyor . Yüzlerce insanın kılıçtan geçirildiği meydan . Müslüman ordularının kuşattığı şehir . Ucunda kireç kuyuları bulunan tüneller . Ateş toplarının yuttuğu askerler . Aşılması zor surlar , kaleler . Ne yeryüzünde , ne gökyüzünde ; o muhteşem tapınak . Dar yollar . Üzerinde aslan heykeli bulunan sütun . Sekiz bilinenimiz var . Bilinmeyenlerimiz tarih ya da dönem , şehir ya da ülke . . . Tarih 1453 , yer yaşadığım bu şehir . . . Bir sihirli küreye bakıp söylemedim bunları . Kocaman pencereleriyle bir fanusu andıran kütüphanede nem kokan sayfalar arasında buldum her şeyi . Yüzyıllar öncesine gittim . Ülke ülke gezdim . Elimdeki kartları birer birer açtım . Denklemi çözdüğümde dudaklarımı ısırdım . Günlerdir anlattığım her şeyin tarihteki yerini arıyordum . Bir an bir düşü anlattığımı düşünmüştüm . Elimdeki bilinenleri bir tarihçiye verip şapkadan tavşan çıkarır gibi gerçekleri buluvermektense , labirentten kimsenin yardımını almadan çıkmak istedim . Labirentin küf kokan dar yollarında bazen elimdeki ip parçaları beni çıkışa götürmeye yetmedi . Geçtiğim yollara defalarca çıktım . Bu çabam bana yaşamın sırrını yeryüzünde yazılmış bütün kitaplarda aradığım günleri anımsattı . Her roman , her öykü , her şiir , her anlatı benim için yaşamın sırrına erişebileceğim bir merdivendi . Kahramanın ağzından çıkan küçücük bir cümle , fırtınaların kopmasını engelleyen yağmurları yağdırmayı başardı , beni ölümün kıyısından döndürdü . Şimdi kendimi yaşamın içinde değil de bir kitabın sayfaları arasındaymış gibi hissediyorum . Bazen bu benim için bir kabus oluyor : Üzerine bir miktar kahve dökülmüş , bu yüzden sarı sayfaları şişmiş bir kitabın içinde yaşıyormuşum . Ben bir roman kahramanıymışım . Kendim aklıma gelince elim , yüzüm , saçlarım , tenim değil de baş harfi büyük , öbür harfleri küçük altı , harfli adım aklıma geliyormuş . Ben hep gözlerimi , ellerimi , saçlarımı görmek istiyormuşum , ama düzgün kitap harflerinden meydana geldiğimi fark ediyormuşum . Eylemlerimi , duygularımı sadece küçük cümlecikler halinde okuyormuşum . Cümlecikler ikinci hayatımı aramak üzere yola düştüğümü yazıyorlarmış . Beni terk edilmiş kötü yerlere götürüyorlarmış . Boğazında yara izi olmayan suskun adamın tutkusunun peşimi bırakmadığını anlatıyormuş bütün paragraflar . Ben baş harfi büyük , altı kitap harfinden oluşan bir şeymişim . Birden sayfalar ağırlaşıyormuş . Kendimi aramak istemiyormuşum , koşmak yürümek istemiyormuşum , gülmek ağlamak istemiyormuşum . Uykum varmış uyumak istiyormuşum ama kitapta uyuyacağıma ya da uyuduğuma dair bir cümle geçmiyormuş . Sevdiğim insanları daha doğrusu onların düzgün kitap harflerinden oluşan adlarını ararken sayfalar daha da ağırlaşıyormuş . . . Ben kendimi iyi hissetmiyorum . - Affedersiniz başından beri size yalan söyledim . ( Doktoruma söylüyorum bunu ) Her defasında cebimde küçük bir ses kaydediciyle hipnoza yatıyordum . Size bir önceki hayatımı anlattığımı biliyordum . Geçmişimi aramaya başladım . Meraktan diyebileceğimiz bir duyguyla yaptım bunu . Bu arayışlar sırasında beni size getiren , o derin uykulara yatmama neden olan tutkumu da neredeyse unutuyordum . Şimdi doktorum konuşuyor : - Tutkunuz sizi hiçbir zaman terk etmeyecek . Terk etmeyecek , çünkü her kapıyı açacak olan anahtarı er - geç elinize geçireceksiniz . Elbette bazen kapıların önünde beklediğiniz , kapıları yumrukladığınız anlar da olacak . Ama her defasında açılacak bu koca kapılar . . . Yaşadığınız dönemi , hatta mekanları bulacaksınız . Kendinizi bulacaksınız . Ama siz bugüne aitsiniz . Tutkunuz da bugüne ait . Yine aynı noktaya bakıyorsunuz . Affedersiniz , ses kaydediciniz yanınızdaysa lütfen çalıştırın . Evet şimdi aynı noktaya bakıyorsunuz . . . Sabah çok erken . Çocuklarımı uyandırıyorum . Onlara bunu yapmak öyle zor ki . . . Herkes tapınaklarda dua ediyor , güzel şehirleri Müslümanların eline geçmesin diye . Müslümanlar şehrin kuzey ucundaki surlarda büyük delikler açmayı başarmışlar . Gerçi kahraman askerler çabucak onarmışlar bu delikleri , ama bunları haber alan imparatorun yüzü alev rengi olmuş . Kocam her zamanki iyimserliğiyle küçük tapınağın mozaiklerini işliyor . Oysa öbür ustalar ya savaşıyor ya da tanrıya yakarıyorlar . Oysa o , hiçbir şey yokmuş gibi çalışıyor . Hep der ki : Tanrı bana yüzyıllık bir yaşam versin ve ben bütün yeryüzünü mozaiklerle süsleyeyim . Törenleri aşkları ; bayramları , zaferleri , melekleri , bereketli avları , balığı bol nehirleri , yaprağın dalda bittiği sonra yere düştüğü sonra savrulup gittiği mevsimleri , güçlü bir erkeğin güzel bir kadının rahmine canlıyı bıraktığı anı anlatayım . İşte hep söylediği gibi , sanki insanoğlu değilmiş , su içmez , uyumazmış gibi renkli taş parçalarını yan yana getirerek yeni yaşamlar oluşturuyor ; hep bir şeyleri kendince ölümsüzleştiriyor . Uzağında durup ona sesleniyorum . İlkinde duymuyor beni . Sonra irkiliyor . diyorum ona , bunca yıl beni koruduğun için sana minnettarım . Çocuklarımın babası olduğun beni aç bırakmadığın için Tanrı kadar saygım var sana . Ama seni sevmiyorum . Ben senin gibi değilim . Bir tarafım karanlıkta , kör . Kendi topraklarım üzerinde yaşamak istiyorum . Arkamı dönüp koşarcasına uzaklaşıyorum yanından . Gök kubbeyi başımıza yıkarcasına bağırıyor : Bana bu büyük acıyı verme . Ruhum yeryüzünün hangi köşesine gidersen git bulur seni . Bana verdiğin aşkın ve acının bedelini , Tanrı tanığımdır , ödersin . . . Bedenim balmumundanmış gibi , gökyüzü , rüzgar . . . ateşmiş gibi . Canım yanarak eriyorum . Canım yanarak eriyorum . . . - Sakin olun . . . Yavaş yavaş saymaya başlıyorum : Beşe geldiğimde gözlerinizi açın ve huzurlu olun . Huzurlu olun . . . Sizin yaptığınız gibi açık konuşacağım , diyor doktorum . Pencerenin kenarında güneşe gömülmüş sıska gövdesinden çıkıyor bu ses . İnsanın çocukluğunda , ergenliğinde takıldığı bir noktayı aramak , toprağın altında gizli , değerli bir heykelciği aramak gibidir . Bu küçük değerli heykelciği bulmak için bazen yanlış bir yeri kazmaya başlarsınız . Tekrar tekrar toprağı eşelemeniz gerekir . İşte bilinçaltınızda takılı kaldığınız bir noktayı bulmak için de zavallı bilincinizi kazıp dururuz . Bu kez çok derin bir tünel kazdım . Geçmiş yaşamınıza gittik . Yeni bir tünel kazmak bilincinizi darmadağın edebilir . Daha önce yaptığınız terapiler de bir işe yaramamıştı . Size umut yok demiyorum ama sadece biraz daha çaba göstereceğiz . Bu son hipnoza sizi yatırmayabilirdim , ama geçmişteki hayatınızı arama çabanızdan söz ettiniz . İşte size biraz daha bilinmeyen . . . Doktorum tüm bunları söylerken geniş koltuğa oturup bedenini lastik parçası gibi uzatıyor . Gözlerini kısıp konuşmasını sürdürüyor : Belki de tutkunuzun kaynağını yardımım olmaksızın siz bulacaksınız . Şimdi omuzlarımı düşürmüş yürüyorum . Sokak lambalarının , neonların , vitrin ışıklarının oluşturduğu gölgemde fark ediyorum bunu . Bu labirentten nasıl çıkabilirim ? Bu soruyu sormasını on yaşındayken öğrenmiştim . Elbette her defasında doğru yanıtları veremedim . Şimdi de aynı şey olabilir . Eve gider gitmez bedenimi suya teslim edip onunla bir güzel sevişiyorum . Banyomun açık penceresinden gökyüzünü ve benim uydurduğum isimle İntihar Oteli'ni görüyorum . İntihar Oteli'nin ışıklı pencerelerinin ardındaki insanlar da beni , tıpkı onların yüzlerini , hüzünlerini , hayatlarını , sevişmelerini seçemediğim ve onları birer ışıklı pencere olarak gördüğüm gibi görüyorlar . Evim İntihar Otel'i manzaralı . Ama şimdiye kadar hiç boşlukta uçan gövdeye rastlamadım . İntiharlardan , ya son sürat giden ambulanslardan , ya gazetede üç sütunluk haberlerden ya da otelin önündeki kaldırımda yıkandığı halde zamanla yok olacak kan lekesinden haberli olurum . Neredeyse yarım yüzyıl önce İntihar Oteli'nin yerinde başka bir otel varmış . Bu oteli işleten ailenin elinden bu yer alınmak istenmiş . Aile karşı koyunca hepsi kurşunlanarak öldürülmüş . Ardından otel bir gazino gibi işletilmiş , yıllar sonra da bu yirmi beş katlı İntihar Oteli dikilmiş . Bu otelde , öldürülen ailenin laneti varmış . Otelin şimdiki sahibi olan bu aile de bu lanetten kurtulamıyor , bir bedel ödüyormuş . Masallar , efsaneler bedel ödemekten söz ederler . Geçmişte kötülük yaptığınız bir insanın ruhu sizi yer yüzünde , bir sonraki hayatınızda bulur ve siz bunun bedelini ödersiniz . Musluğu iyice açıyorum . Su öylesine şiddetli çarpıyor ki yüzüme , sıska bedenim küvete yığılıverecekmiş gibi sarsılıyor . Ağlıyorum . Ağladığımı da yüzüme şiddetle çarpan suyun parçaladığı göz yaşlarımdan anlamıyorum . Göğsümde saat başı vuran bir gong beliriyor . Ağladığımı ancak öyle fark edebiliyorum . Ben bir bedel ödüyorum ! Geçmiş hayatımda bana aşık bir eşim vardı . Ona acı verdim , terk edip gittim . Şimdi ruhu yer yüzünde beni buldu . Benim için bir tutku oldu . Ona yüzyıllar önce verdiğim acının bedelini ödüyorum . Bu labirentten nasıl çıkabilirim ? GERİ KALAN YAŞAMIMIN TÜM PERŞEMBELERİ Her şey yitirildiğinde aşıklar birbirlerini bulabilir , kendilerini tanıyabilir ve cehennem cennete dönüşüp dünyaya iner . Bu çılgın şaşkınlık neşeye ve şenliğe dönüşebilir . R D . Laing Sadece yapabileceğim şeyleri hayal edip gülümsüyorum . Seksen beş yaşında filan değilim . Sadece bir hapishanedeyim . Bir adam öldürdüğüm için . Bana verdikleri ceza hafifletici nedenlerden dolayı , ömür boyu . . . Ömür boyu hapis cezasına çarptırılmış bir insan olarak tıpkı seksen beş yaşındaki bir ihtiyar gibi geri kalan yaşamımı nasıl geçireceğime dair planlarım yok . Buradaki ilk iki yılım alışmaya çalışmayla geçti . On altı kişi birarada kalmaya , yemeklere , kavgalara , çığlıklara , müdüriyetin aklına estikçe üzerimize basınçlı su sıkmasına , yeni gelen insanlara , intiharlara , havalandırmaya çıkarıldığımızda hep yeniden görüyormuş gibi olduğum gökyüzüne ve özlememeye alıştım . Özlem duygumu bu ülkeye geldiğim ilk günlerde yok ettiğimi sanmıştım . Oysa hapishanede geçirdiğim ilk gecede ülkemi çok özlediğimi düşündüm ve kendi kendime dedim ki : Bu benim sonum olabilir . Ama sonum olmadı . Hala yaşıyorum . Ömür boyu hapis cezasına çarptırıldığım duruşmanın ardından peltek avukatım kulağıma eğilip , Seni ölümden kurtardığım için çok mutluyum , demişti . Bir dost gibi kolumu sıkıp kahramanca yüzüme gülümsemişti . Acaba ben ipten kurtardığı kaçıncı adamdım ? Aynı zamanda idam edilmeyi ömür boyu hapse yeğleyen ve , avukatının bu başarısına lanet eden ? Tam sekiz kişi . ( Tam sözcüğünü sıkı bir vurguyla söyledi . ) Hayatlarının kalan kısmını bir hapishanede geçirecek sekiz kişi . Benimle birlikte dokuz . Hapishanede geçirdiğim bu üç yılın sonunda bir umut belirdi . Cezamın otuz ya da kırk yıla indirilmesi gibi bir şey değildi bu . Sadece cezamın geri kalan kısmını ülkemde tamamlayabilme umudu . Kardeşim , hayatımı ülkemdeki bir hapishanede tamamlamam için elinden geleni yapıyor . Yazdığına göre iyi bir avukat , benim avukatımla diyalog halindeymiş . Kardeşim , buradaki hapishanelerin yabancı suçlularla dolu olduğunu , bu ülkenin hem yabancı hem de suçlu insanları barındırıp beslemeye fazla hevesli olmadığını mektuplarında sıkça belirtiyor . Pek tabii ki çok aptalca şeyler söylüyor . Bir keresinde de buraya kadar gelmiş beni ziyaret etmişti . Bazı insanların hayatları düz bir çizgiye benzer , bir başka deyişle : tekdüzedir . İşte bu insanlar bu düzenin dışında bir şey yapmaya kalkışırlar . Yani düz hayat çizgilerinde küçük zigzaglar diyebileceğimiz türden şeyler . İşte ben kardeşimin hayatında bu küçük zigzagları oluşturuyorum . İyi para kazandığı bir işi , karısı ve üç çocuğu var . Her salı , her çarşamba , perşembe ve cuma , yaptıkları şeyler birbirinin aynısıdır : Cuma günleri konsere gidilir , pazar hava güzelse pikniğe , çarşambaları konuklar kabul edilebilir , ama onların dostlarını ziyarete etmek için seçtikleri gün cumartesidir . Bu düzeni çocukluğumdan bilirim . Kardeşim için ben bu düzenin dışında bir şeyim . Beni bu hapishaneden kurtarıp kendi ülkemin hapishanelerine tıktırmak . . . Bu onun için kahramanlık olabilir . Kendi ülkemde reklam metinleri , oyunlar yazardım . Bu işlerden kazandığım parayla da sürünerek yaşardım . Felsefe okudum . Yirmi üç yaşımda , yani üniversiteyi bitirdiğim yıl sokaklarda yattım . Çöplüklerden bulduklarımla karnımı doyurdum . O zaman öbür insanların gözlerinde yücelttiği kavramlar : para , ev , araba , eş , çocuk , statü . . . bana çok ucuz göründü . Günümün büyük bir kısmını kaldırım kenarına uzanıp , gözlerimin kör olduğunu sanıncaya kadar güneşe bakmakla geçirirdim . Bu sürede hiç aşık olmadım . Dolayısıyla hiç acı çekmedim . Bilmiyorsanız size de söyleyeyim : Aşk acı çekmektir . Bir gün yine uzun yürüyüşlerimin sonunda kaldırımın kenarına uzanıp gözlerimin kör olduğunu sanıncaya kadar güneşe bakacaktım ki , temiz çarşaflı bir yatağı özlediğimi düşündüm . Sevdiğim bir dostumun evine gittim . Sıcak bir banyo ve temiz çarşaflı bir yatak , dedim . Ertesi gün uzun saçlarım ve sakalım kısaldı . Artık sıradan insanlardan birisiydim . Bir hafta sonra otobüs durağında beklerken , birlikte çöpleri karıştırıp kuytu köşelerde uyuduğum , benim kendisine Sokakların Prensi diye seslendiğim arkadaşımı gördüm . Karşı kaldırımda her zamanki müthiş hızıyla yürüyordu . Caddede karınca sürüsü gibi ilerleyen onlarca insan arasında onu kaybetmemeye çalışarak karşıya geçtim . Benden hızla uzaklaşıyordu . Arkasından bağırmak istedim : Sokakların Prensi nereye ? Hey , Sokakların Prensi . . . Bağıramadım . Tıpkı kötü düşlerimde olduğu gibi , bağırmam gerektiği zaman bağıramadığım , karşımdakine hayati bir cümleyi söylemem gerektiğinde sesimin çıkmadığı durumda kaldım . Ve bacaklarım taş bağlanmışçasına ağırlaştı ; koşamaz , neredeyse yürüyemez oldum . Sokakların Prensi uçarcasına ilerliyordu . Kalabalık arasından sadece kırmızısı solmuş kadife şapkasını görebiliyordum . Sonra ortadan kayboldu . Sokak lambasına yaslandım . Önümden geçen insanların arasından karşımdaki vitrine yansıyan son yaka düğmesi bile iliklenmiş gömleği , muntazam saç ve sakalları , gözlüğü , ceketi , sol kolunda taşıdığı pardösüsü ile kendimi gördüm . El sıkıştığımda ya da bana gülümsediğim de bir yerlerde gördüğümü hatırlayıp da bir türlü tanıyamadığım insana bakarmışçasına kendime baktım . Genzim yandı , yutkundum . Ağlamaya başladım . Kendimi tutmaya çalıştığım filan da yoktu . Yürüyordum ve göz yaşlarım seyrek sakallarımın arasından temiz gömleğimin yaka ucuna sızıyordu . Kısa bir süre sonra kendimi böyle görmeye alıştım . Sokakların Prensiyle de çok sık karşılaştık , ama hiçbir zaman arkasından koşmadım , ona seslenmedim . Öbür insanlara benzer halimle o da beni tanımadı . Bıraktığım yerden başlamak zor olmadığı gibi , bir yıl boyunca sokaklarda yaşamış olmama da pek anlam veremedim . Bir dostum , bunun için Aziz olmaya çalışmak , dedi . Her şeyi ne kadar rahat anımsıyorum . Ama sakın işlediğim cinayeti anımsamamı beklemeyin ? O ana dair hiçbir şeyi anımsamıyorum . Tüm olanlar beynimin dehlizlerinde eridi gitti . bazen neden bu hapishanede olduğumu kendime soruyorum ? Çünkü bir adam öldürdüğümü unutuyorum . . . Size başka şeylerden , sözgelimi perşembe günlerimi nasıl geçirdiğimden söz edebilirim . Her hafta perşembe günleri genç bir kadın ziyaretime gelir . Yasa çıktığından bu yana her hafta perşembe günleri ; yani altı ay , beş gündür . Yasa , suçluların kendilerini ziyarete gelen kadınlarla iki buçuk metrekarelik kabinlerde düzüşmesine izin veriyor . Bu yasanın çıkması bir hayli zaman aldığı gibi , ülkenin parlamentosunu da karıştırdı : Hatta üç bakan istifa etti . Mahkumlar yıllardır hayalini kurdukları şeyin politikacıların seçim vaadleri arasında yer almasıyla önce umutlandılar . Şimdi iki buçuk metrekarelik kabinlerde düzülen kadınlar seçimlerde bu partiye oy verdiler . Her iktidar gibi bu parti de , seçimlerde sekiz milyon gibi bir oy potansiyeli yaratan mahkum eşlerini , sevgililerini unutuverdi . Basının konuyu malzeme olarak görüp üzerine gitmesi mahkumların mastürbasyonun dışında cinsel hayatlarının olmasını sağladı . Başlangıçta bu durum beni pek ilgilendirmiyordu . İlgilendirmiyordu , çünkü bu ülkeye geldiğim günden bu yana sadece iki kadınla yatmıştım . Birisi fahişeydi ve sadece bir gece birlikte olmuştuk . Öbürü dul bir öğretmendi . Benden beş yaş büyük ve çirkindi . Yalnız ses tonu etkileyiciydi . Anlayacağınız onu çağırmam halinde gelir iki buçuk metrekarelik bir , kabinde benimle sevişebilirdi . Ama dostum Bıyık ( bu adın ona neden verildiğini bir türlü söylemiyor ) bana istersem bir kadın bulabileceğini söyledi . Bıyık , müzisyen . Hapse girme nedeni ölüme neden olmak . Banliyö belediyelerinden birisinin orkestra şefliğini yapıyormuş . Obua çalan karısının bir arkadaşı varmış . Ondan Çellocu Kız diye söz ediyor . İşte bu kız bazen sevgilisinin bazen kendisinin bulduğu adamlarla yatıp ayrıca para kazanıyormuş . Bıyığın karısı bu çellocu orospunun yakın arkadaşıymış . Kızın en azından doğru dürüst heriflerle yatmasını istediğinden , çalıştığı orkestradaki kemancıya ve saksofoncuya da kızı önermiş . Hatta marketteki dul kasaba . Sonuçta kemancı , saksofoncu ve kasap , kızın sürekli müşterileri olmuşlar . Kız , kemancı ve saksofoncuyla ayda bir kez yatarken , kasapla ayda iki kez birlikte oluyormuş . Öylece sevgilisinin bulduğu pis heriflerle daha az , bazen iki , bazen da üç kez sevişmek zorunda kalıyormuş . Çellocu orospunun hedefi iki sürekli müşteri daha bulup sevgilisinin adam getirmesine gerek kalmayacağı bir durum yaratmakmış . Bıyığın karısı , kızın bu hedefine bir adım daha yaklaşmasını istediğinden olacak , Bıyığa kızı isteyip istemediğimi sormuş . Evet , dedim Bıyığa , Çellocu Kızı düzmek isterim . Bıyık sinirlendi , Çok kabasın , dedi . Etli ve kısa parmağını bir çocuğu azarlar gibi sallayıp , Sakın ona da böyle davranma , diye mırıldandı . Ve gözlerimin içine bakarak , Çok kırılgandır , dedi . Madem kırılgan , o zaman sadece çellosunu çalsın , dediğim an bir yumruk yedim . Bıyığa karşılık vermedim . Çünkü gökyüzünü arada bir görüp , cadde ve kalabalık görmeyi özleyince dengeler alt üst oluyor . Üstelik ben Bıyığa kötü bir şey söylemiştim . Çellocu kızı tanımıyordum . Önyargılı davranmıştım : Sonra Bıyık , gecenin bir yarısı başucuma gelip fısıldayarak , kızı isteyip istemediğimi sordu : Evet anlamında başımı salladım . Çellocu Kızla iki buçuk metrekarelik kabinde sevişebilmek için birtakım formaliteler yerine getirildi . Böylece Çellocu Kızın sürekli bir müşterisi daha olmuştu : Doldurmam için verilen formda buluşma günümüzü perşembe olarak belirttim . VE İLK PERŞEMBE. İki buçuk metrekarelik kabinin köşesindeyim . Sanki bir asansördeyim , sürekli yukarı çekiliyorum . Sanki arada bir kabin sallanıyor . Sanki kabini tutan çelik halatlardan birisi kopuverecek . Sanki ben kötüyüm aslında , bir yere kımıldamayan bu kabinin bir köşesinde oturmuş donup kalmışım . Bedenim bütün işlevlerini yitirmiş . Çellocu Kızla sevişemeyecekmişim . Aylardır dokunmadığım penisim öyle uyuşuk uyuşuk duracakmış . Kız acıyacakmış penisimin haline , ucuna küçük bir öpücük konduracakmış . Sanki bu kabinin havası boşaltılıyormuş . Sanki bu kabin biz mahkumlar için hazırlanmış bir tuzakmış . Kardeşimin dediği gibi bu ülkede mahkum sayısı çok fazlaymış . Ekonomik bir yükmüş bu . Bir kısmının ölmesi gerekiyormuş sessiz sedasız . Sırf bunun için havası yavaş yavaş boşaltılan kabinler hazırlamışlar . Mahkumlar kadınların içindeyken birden yürekleri sıkışıveriyor gibi olacakmış . Mahkumlar aldırmayacaklarmış , kadınlarının içlerine daha şiddetli daha tutkulu saplanacaklarmış . Tam boşalmalarına yakın solukları kesilecekmiş , gözleri yarı açık kadınlarının üzerlerine yığılıvereceklermiş . Sonra kabinlere görevliler girip iki ölü bedeni birbirinden ayıracaklarmış . Görevliler şakalaşacaklarmış aralarında : Şeyi de küçücükmüş . . . Orospuya bak herifinkini ağzına almış . . . Keşke karılar ölmemiş olsa , bir de biz geçirsek . . . İki buçuk metrekarelik kabinin kapısı açılıyor . Kabuslarımdan irkiliyorum . Omuzlarına dökülen sarı saçları var . Yüzü bembeyaz ; öyle masum görünüyor ki . . . Çellocu Kız bu değilmiş , kadın yanlışlıkla bu kabine girmiş , affedersiniz , deyip çıkacakmış . . . Ama bana kendisini tanıtıp elini uzatıyor . İş görüşmesine gelmiş gibi mahcup mahcup bakıp , sanki buyurun oturun Çellocu Kız , dememi bekliyor . Tabii ben , Paltonuzu kapının arkasındaki askıya asabilirsiniz , diyorum . 0 da dediğimi yapıyor . Sonra kazağını çıkarıyor . ( Küçük göğüslerine neden sutyen geçirmiş ki ? ) Ardından botlarını , eteğini , yün çorabını . Ben öylece onu izliyorum . Gel yanıma uzan , diyorum . Bir an Sana paranı vereyim , giyin git , demekten korkuyorum . Bu kız bir fahişe . Belki numarası budur . Beyaz bir kedi gibi erkeklerin koynuna girip yatar . Sevgilisinin onu nasıl sattığını anlatıp ağlar da . . . Üstelik bu işi para karşılığı yapıyor . Üzerine çıkıp defalarca düzmeliyim . İşte yine kötü erkekler gibi düşünüyorum . Ne var sanki şu kızı fahişe gibi görmeyip sevgilim yerine koysam ? Bu kabinde değil de , ülkemde bekar evlerimin birisindeymişiz , köşede odun sobam yanıyormuş , ama o da birazdan sönecekmiş . Odunların çıtırtıları azalmış . Oda soğumaya başlamış bile . Çellocu Kız da üşümüş , iyice sokulmuş bana . Ben de ona sormuşum : Üşüyor musun ? O da evet anlamında başını sallamış . Öyle masum gözüküyormuş ki defalarca öpmüşüm onu . . . Ama ben Çellocu Kıza , Sen çok güzelsin , diyorum . Gülümsüyor . Ne güzel gülümsüyor . Küçücük pembe dudakları var . Parmaklarımı saçlarının arasında gezdiriyorum . Parfüm kokusu filan değil , kendine özgü bir kokusu var bu kızın . Benimle para için sevişmek zorunda olmasaydın niçin sevişirdin ? diye soruyorum . Çünkü , diyor : ( Böylece sesini i1k kez duymuş oluyorum . ) Sen de çok acı çekiyor gibisin . ( Sesi titrek , bağırınca çatallaşır bu ses . ) Başka şeyler de söylüyor , ama ben sadece onun sesini dinliyorum . Sevişmeye başlıyoruz . Onunla tıpkı sevgilimmiş gibi sevişiyorum . Sonra birden aklıma penisim geliyor . Hala kıpırdamadan yerinde duruyormuş hissine kapılıyorum . Ona fark ettirmeden göz ucuyla penisime bakıyorum . Korkum yerini heyecana bırakıyor . Giyinirken Çellocu Kız , İlk kez sünnetli bir penis görüyorum , diyor . Penisimi avcunun içine alıyor , Tıpkı çizgi film kahramanları gibi , deyip gülüyor . Sonra komik şeyler yapıyor : Avcunun içindeki penisimi sallayıp bir kukla gibi oynatıyor . Ve tıpkı bir çizgi kahramanının sesiyle onu konuşturuyor . Yüzüne bakıyorum , bir çocuk gibi . Ağzını büzüp penisime , Neden senin ucun yok ? diye soruyor . Sonra penis olup , Sorma , kestiler , diyor . Ardından , Acımadı mı keserlerken ? diyor . Küçüktüm , unuttum , diye yanıtlıyor onu penis . Sonra bana dönüp , Penisinin yerine sen konuşsana , diyor . Şimdi ben penisimi konuşuyorum : Ben başımı istiyorum . Neden başını istiyorsun sünnetli penis ? Çünkü onu ben küçükken kesmişler , bu yüzden üşüyorum . Seni öpersem üşümen geçer mi ? Bilmiyorum , dene istersen . Peki sünnetli penis , şimdi seni öpeceğim . Küçük pembe dudaklarını penisimin ucuna değdiriyor . İyice sokuluyor bana , dudaklarını büzerek , Geçti mi üşümesi diye soruyor ? Geçti , diyorum gülümseyerek , ve ona yeniden sarılıyorum . Bu arada sürenin bittiğini belirten alarm veriliyor . Ardından görevli , kapıları kırmak istercesine yumrukluyor . Hızla giyiniyoruz . Önce onun çıkması gerek . Perşembeye kadar hoşça kal , diyor . Gülümseyişinin kenarına takılıp onunla dışarı çıkmak istiyorum . Nehrin kıyısında oturuyormuşuz . Ben ona diyormuşum ki : Nehirler bana huzur verir . Ona güzel çocukluk anılarımı anlatıyormuşum . Beni mutlu eden sevgililerimi . Sonra da düşlerimi . Ardından bir tatil hayali kuruyormuşuz . Ben yerimden fırlayıp Koşalım diyormuşum , koşmayı çok özledim diyormuşum . O bana elini veriyormuş , soluğumuz tükenene kadar koşuyormuşuz . Rastlantının böylesi : O akşam şehirde havai fişek gösterisi varmış . Ben güneşi , suyu , toprağı özledim derken . . . havai fişekleri seyrederken gözlerimi kısıyormuşum . Fişekler patlayıp karanlıkta renkler uçuşunca ellerimi çırpıp çığlıklar atıyormuşum . Bana , Tıpkı küçük çocuklara benziyorsun , diyormuş . Utanıyormuşum ben . Birbirimize sıkıca sarılıyormuşuz . Koğuşuma dönüyorum . İLK PERŞEMBE SONRASI Belki mutlu olmam gerekirdi . Ama ben mutlu değildim . Çünkü bütün gece Çellocu Kızın kendisini satan sevgilisine beni anlattığını düşündüm . İKİ DÜNYA BİR ARADA Bizim evimiz esas kentin bitip ovanın başladığı , daha doğrusu başlamaya başladığı sayfiye semtindeydi , sınırı çizen demiryolunun hemen ötesinde , tuğla ve taştan yapılma , pencereleri nefti yeşil demir kapaklı , bacası leylek yuvalı , iki katlı bir yapı . Eskiden , baba - dedemiz Asım Molla zamanında salt sayfiye evi , sefa bağıyken , kentteki esas evin Yunanlılar'ca yakılmasından sonra buraya sığınılmıştı . İyi de edilmişti , bana sorarsanız . Çünkü burada yaşamak sayesinde bizler hem ovanın hem kentin sahibiydik ve böylece iki dünyanın da nimetlerinden yararlandığımız için kendimizi şanslı ve zengin sayardık . Manisa bir kasabadan pek büyük değildi , dememe bakmayın siz ; Sipil'iyle , şehriyle , çayıyla , demiryoluyla , ovasıyla , ovanın ortasındaki Gediz Irmağı ve ufkundaki masal yuvası dağlarıyla , köyleriyle . . . görüp duyabilenlere , o yok - yoksul günlerde bile zenginlikler , gizemler , büyüler sunardı . . . Örnekse , doğru dürüst sinemamız yoktu ama beyazperdedekini kıskandıracak bir Tarzanımız vardı bizim . Sizi onunla daha sonra , yakından tanıştırmak istiyorum ama bu Tarzan , yaz - kış her Tanrı'nın günü saat tam on ikide Sipil'in eteğindeki Magnesia kalıntısı duvarın dibinden savaş kalıntısı bir topu patlatır , öğle olduğunu bizlere haber verirdi . Masa ya da duvar saatleri bulunmayan , ezan seslerini her zaman duyamayıp zamanı öğrenmek için erkeklerin ( evde oldukları zaman , tabii ) cep saatiyle doğanın ışık saatine ve kendi içgüdüleriyle tahminlerine bel bağlayan birçok aile , yaşamlarını bu top sesine göre ayarlarlardı . Sarkaçlı duvar saatlerinden daha şahane değil miydi şimdi , böyle , etten , kemikten ve gizemden oluşma canlı bir saat ? Mesir Bayramımız vardı . Valide Camisi'nin minarelerinden küçük külahlar içinde dağıtılan bu geniz yakıcı , bin bir baharatlı , inanılmaz lezzetli mor macun , ünlü Osmanlı tabibi Merkez Efendi'nin icadı olarak bilinirdi . Hatta şimdilerde sanırım bu bayramlarda sarıklı , cüppeli bir Merkez Efendi'ye dağıttırıyorlar mesir macununu . Ama ne yaparlarsa yapsınlar , Manisa'dan başka hiçbir yerde örneği olmayan bu geleneğin çok daha eskil çağlardan , Sipil yamaçlarında keçi bacaklı , boynuzlu çapkın kır tanrılarıyla civelek su perilerinin fink attığı günlerin bereket ayinlerinden kalma bir afrodizyak olmadığına beni kimse inandıramaz ! Benim gözümde gizem taşıyan bir başka köşe de kentin biraz dışındaki özel Eskenazi Hastanesi'ydi . Memnune Hanım bir gün bizi sınıfla oraya götürdü . Hastanenin önündeki hayat denilen geniş verandanın çatısının köşesinden asılan torbada Sayın Eskenazi'nin külleri olduğunu anlattı bize . Eskenazi , Manisalı bir Yahudi , sonradan Amerika'ya gidip doktor oluyor ve öldüğü zaman mirasıyla doğum yerinde bir hastane kurulmasını , naaşının yakılmasını , küllerinin o hastaneye götürülmesini vasiyet ediyor . Öğretmenimiz bize bu hastane gezisini , iyilik yapmak , başkalarını düşünmek ve yurda vefa borcunu ödemek gibi birtakım kavramları öğretmek amacıyla düzenlemişti . Ama beni en çok etkileyen şey , geleneklerimizin o denli dışında olan o şaşırtıcı kül torbası oldu . Sonradan uzun uzun düşündüm o torbayı , besbelli bu kenti benim kadar sevmiş olan Eskenazi'yi . . . ve ben de ölünce gömülmek değil yakılmak istediğime karar verdim . ( Bu isteğimi hala değiştirmiş değilim . ) Sipil Dağı'nın yalçın kayaları arasında bir yerde , kirazları ve karpuz çatlatan soğuklukta billur kaynaklarıyla ünlü Sultan Yaylası vardı . Berrak günlerde buradan ufka bakınca , ta uzakta Ege Denizi'ni görebilirdiniz , lacivert bir ışıltı ya da duman gibi . Bir de saray kalıntısı vardı burada . Bunun eski bir sultan sarayı olduğu söylenirdi ama bir taş yığıntısından farksız olan kalıntı besbelli bizim sultanlarımızdan çok daha eskiydi ve bir Bizans yapısının harabesi olsa gerekti çünkü taşları eşelediğinizde renk renk mozaik parçaları bulabiliyordunuz . Yüzük taşı derdik bunlara . Mendillerimize sarıp eve götürür , sonra da ne yapacağımızı bilemediğimizden döküp saçar , sonunda kaybederdik . . . Kentin orta göbeğinde bir de Yirmi Bir Şehzadeler Türbesi vardı , kocaman bir türbe . İçindeki çıplak sandukaları hiçbir zaman sonuna kadar saymadığım için gerçekten yirmi bir tane olup olmadıklarını bilmezdim . Bu şehzadelerin bir masalı da yoktu . Kimdiler , ne zaman yaşayıp ölmüşlerdi , sahiden şehzade miydiler ? Yatır sıfatıyla da herhangi bir özel etkinlik alanları ve bilinir bir marifetleri olmasa gerek ki pencere demirlerine kimse çaput bağlamazdı . Yatıra yatır denmesi için özel bir marifeti olmak gerekir . Yoksa Manisa'da , kümbetlerinin kiremitleri yüzyıllardır yosun bağlamış , hangi zamanlardan kaldıkları belirsiz türbelerin sürüsüne bereketti . PAZAR YERİNİN CÜMBÜŞÜ VE GİZEMLERİ Manisa'nın bana sunduğu belki de en büyük heyecan , perşembe günleri kurulan kent pazarına yapılan ziyaretlerdi . Gözümü yumup gene 30'lu yılların Manisası'na ve o ilk çocukluğuma döndüğümde . . . mesela benim 5 , Cumhuriyet'in 10 yaşında olduğumuz 1933 yılına . . . kendimi çoğunlukla bir yaz perşembesinin sabahında bulurum . İyi de ederim çünkü geçen bölümde hayli üşüdük , şimdi biraz da yaz mevsimini yaşayalım , diyorum . Günlerden perşembe , Manisa'da pazar kurulmuştur . Dokuz yaşlarındaki ablam Müzehher , annem ve ben pazara gitmek için yola çıkmışız . ( Babaannemiz kente ancak gezmeye gider , çarşı pazar alışveriş yapmamıştır ömründe , yalnızca kapıya gelen satıcılardan öteberi alır . ) Mutlu Serüven , içimi sevinçli bir bekleyişin heyecanıyla kıpır kıpır eden Gezi başlamak üzeredir . . . Sabahleyin , aman dinlemez Manisa sıcağı bastırmadan yola çıkmaya gayret ederdik . Gene de sıcak elini bizden daha çabuk tutar , biz kentin göbeğine ulaşmadan göğün parlak mavi rengi atmış , tozlu yolların bitiminde hava ışığa dönüşüp titreşmeye başlamış olur , bağlardaki cırcır ötüşleri sanki peşimize takılıp dış mahallelere kadar bizi izlerdi . Herkes çoktan pazara çıktığı için kentin o dar , eğri büğrü arka sokaklarını boşalmış ve sessiz bulurduk . Sonra , kent merkezine yaklaştıkça , gitgide yükselen bir uğultu dalga dalga bizi karşılamaya gelirdi : pazar yerinin uğultusu , kent içre bir kent ; her hafta bir günlüğüne , sesten , hareketten , renk ve kokudan kurulan , gelgeç bir krallık . Manisa'nın esas pazar yeri , kemerli bir geçitin gerisindeki dükkanlarla çevrili , dikdörtgen bir avluydu . Ortasındaki şadırvanla burası eski bir han avlusunu ya da bir Akdeniz konağının iç patio'sunu andırırdı . Şadırvanda , ezan saatlerinde namaza gidecek erkekler aptes alır , geri kalan zamanlardaysa çocuklar ve köpekler su içip oynaşırlardı . O yıllarda bile Perşembe Pazarı bu avluya sığmaz olmuş , dolay yollara , park ve meydanlara taşmaya başlamıştı . Pazar yerinin renkleri köy kilimlerinin renkleri gibi , yer yer şiddet içeren , göz kamaştıran keskin bir parlaklıktaydı . Yeşille kırmızının , mor , turuncu , sarı ve beyazın öyle sayısız tonu , tazelikten ışıyan irili ufaklı meyve ve sebzelerin türlü çeşitli biçimlerine öyle sinmiş dururdu ki insana yer yer , renkler formlarından sıyrılıp soyutlaşmış da bolluk ve bereket simgeleri halinde bağımsız yaşıyorlarmış gibi gelirdi . Hava , keçi derisinde olgunlaşmış tulum peyniri , zeytinyağı , tereyağı ve yoğurt kokardı , soğan , sarımsak , yeşillik , meyve , saman , ot , insan teri ve hayvan gübresi . Satıcıların mallarını öven bağırışları , pazarlığa durmuş alıcıların sesleri , çocuk şamataları , at kişnemeleri , eşek anırmalarıyla köpek havlamaları sanki birbirine geçerek pazar yerinin üzerinde sesten bir kubbe kurardı ve biz o sessiz , tenha sokaklardan sonra buraya , ayrı bir elemente adım atarcasına girerdik . ŞERBETÇİ Şerbetçi , kalabalığın arasında dolaşıyor , ışıl ışıl ve kaypak ; hem buyurgan hem kandırıcı bir sesle insanları , susuzluk kandırmaya çağırıyor . Başına açık sarı , parlak bir köylü dolağı sarmış , sırtına iki tane büyük , yuvarlak karınlı , uzun boyunlu pirinç güğüm sarkıtmış . Bunlardan birinde limonata var , öbüründe vişne şerbeti . Güğümler güneşte altın ışıltıları çıkarıyor ve şerbetçi onların yükü altında az eğilmiş olsa da oradan oraya çevikçe seğirtiyor . Belindeki enli deri kemerin hücrelerinde cam bardaklar dizili . Bir elinde , içi su dolu bir teneke ibrik var ; öbür elinde tuttuğu iki boş bardağı parmaklarıyla dengeleyip şıkırdatarak susamışlara çağrı çıkartıyor : İiç ! diye bağırıyor . Kışkırtıyor yahut da . Şekerden iç ! Buzdan iç . İİÇ ! Çocuk , büyük , müşterisi hiç eksik olmuyor çünkü sıcak daha bu saatten bastırmış , boğazlarla damaklar , dudaklar kurumaya başlamış . . . Nasıl da üstün bir pazarlamacı bu adam ! Müşteriye servis yapacağı zaman , önce bir bardağı teneke ibriğindeki suyla , temizliğini vurgulamak için gıcırdata gıcırdata yıkıyor , hiç acele etmeden . Sonra güğümlerinden birini koltuğunun altına çekerek musluğu iyice yukarı kaykıltıp bardağı iyice aşağıdan tutuyor ve böylece şerbet bardağa bir şelale gibi yüksekten , ışıl ışıl köpürerek dökülüyor . Promosyonuna şimdi bu görüntüyü de eklemiş olan şerbetçi bir yandan çağrısını sürdürüyor : İİÇ ! Şekerden iç , buzdan iç ! Sanki susamış bir çocuk için , bardaktaki o güneş sarısı ya da mor - pembe şerbetin gümüş köpüklü görünümünden öte bir özendirmeye gerek varmış gibi ! Gel gör ki , Olmaz ! diyerek annem beni elimden çekiyor . Sokak çocuğu musun sen ? Canın şerbet istiyorsa ben sana mis gibisini evde , kendi ellerimle yaparım . Ama ah , güzel anneciğim , aynı şey değil ki ! Sonsuzluğa dek kanmamış kalmaya yazgılı bir susuzluktur bu . Yıllar sonra bir gün , yirmi yaşlarımdayken Manisa pazarında şerbetçiyi durdurup bir bardak vişne şerbeti içtim . . . ama heyhat ki artık ne bu şerbet o şerbetti , ne de ben o Nihal . . . ( İşte bu yüzdendir ki ben sonradan , kendim anne olduğum zaman çocuklarıma sokak satıcılarından yiyecek alıp yemelerini yasaklamadım . . Sokaklarında erkeklerin yere tükürmeyi hak saydığı , kadınların halılarını pencereden dışarıya silkelediği ülkemizde hepimizin pisliğe şerbetli olduğumuz ve de olmamız gerektiği inancından yola çıkarak onların yolda canları çektiği zaman turşu suyu içmelerine , salatalık soydurup yemelerine bile izin verdim . ) KASAPLAR Şerbetçi , çocukluk masalının iyicil bir figüranıysa kasaplar ürkü tiplemeleriydiler . Manisa'nın o kanlı kasaplarından kaçmaya çalıştığım kabuslarda , var gücümle koştuğum halde yol alamayışımı , avazım çıktığınca bağırdığım halde sesimin çıkmayışını hala tüylerim ürpererek anımsarım . Onlar , avlunun kemerine açılan yüksek tavanlı loş ve serin dükkanlarında bulunurlardı . Şimdi düşününce her biri ( zaten kaç kişiydiler ki ? ) yağız esmer , irikıyım , burma bıyıklıymış gibime geliyor , ellerindeki ışıl ışıl et satırlarıyla . Kırmızı - beyaz yollu bez önlükleri o kalın bellerini kuşatmış , mintanlarının yenleri dirseğe dek kıvrılı ve kolları kara kara kıllı . Önlükteki enli kırmızı çizgilerin kan çağrıştıran koyu bir tonda , beyazlarınsa her zaman kan lekeli olduğunu biliyorum . Ne duvarlara astıkları Gazi fotoğraflarıyla renkli Şahmeran resimleri ne de kendilerinin bütün esnaf gibi güler yüzlü , bildik , dost kimseler olması içimdeki ürküntüyü gideremezdi . Annem et aldığı sırada ben kemerin altında durup güneşli avluda kaynaşan insanları seyretmeyi yeğlerdim . GÜNEŞTE BİR KATİL Kalabalığın arasında , çevresindekilere bir baş yukarıdan bakan ( ya da bana öyle gelirdi ) bir adam duruyor . Rençberler gibi yollu mintan , külot pantolon giyip başına sarı dolak , beline turuncu renkli , enli bez kuşak dolamış , ayağında çizmeler . Lüle taşı çubuklardaki oyma başları andıran o yağız , güneş yanığı çehresinde , beyazımsı sarışın , pos bir bıyığı , aynı sarışınlıkta gür kaşları var ve bu kaşların altında delip geçici , firuze rengi gözler . Tam o sırada başını , ağır ağır , benim durduğum yöne doğru çevirmekte . Beni görmüyor ama ben gene de ablam Müz'ün koltuğuna sokulup kol yeninden çekeleyerek , Bak , Hafız Amcamız ! diye fısıldıyorum . Ne olmuş yani , olsun varsın , örümcek kafalı ! diye omuz silkiyor Müz , her zamanki gibi cesur ve mağrur . Ama ben bir an için kendimi tehdit altında hissediyorum , düşman saflarındaki bu akrabayla içerideki kanlı kasaplar arasında . Ailemizde sahici bir örümcek kafa yani karayobaz bulunması hoş bir şey değil elbet . ( Hafız , babamızın ikinci göbekten amcaoğludur . ) Ama biz Cumhuriyet Çocukları örümcek kafalılar karşısındaki üstünlüğümüzden , onların sindikleri izbe köşelerde yok olup gideceklerinden kuşku duymadığımız için beni şu anda asıl ürperten şey karşıdaki bu güzel , sarışın adamın örümcek kafalığından çok yakın geçmişte elini kana bulamış bir katil olmasıdır . . . Bu cinayetin öyküsünü ben de henüz tam olarak bilmemekle birlikte Hafız'dan korkuyorum . PEYNİRCİLER Derken annem kasaptan çıkıyor ; bu kez köşedeki peynirci dükkanına gidiyoruz . Ve benim nefesim genişliyor . Burada sanki her şey beyaz ve güneş sarısıdır , toprak çömlekler içindeki yoğurtları , çeşit çeşit tereyağları , tenekelerdeki bembeyaz Edirne peynirleri . Hele hele , yuvarlak ağaç masalara yatırılmış keçi tulumları içinde etrafa nefis kokular yayan ve ağızda dağılacakları daha bakarken belli olan tulum peynirleri . . . Kar gibi beyaz bir önlük kuşanmış olan peynirci o kısa , keskin bıçağıyla peynirlerden küçük , tombul tadımlıklar keserek üçümüze de sunuyor . Ablam Müz bunları , sırf peynircinin gönlü olsun diye yaparmışçasına lütufkar bir edayla yiyor . Ben onu öykünmeye çalışıyorsam da boşuna , çünkü karnım acıkmaya başlamıştır ; peynir lokmalarını anında yalayıp yutuyorum . Annemin , en sonunda yaptığı seçimi de yürekten onaylıyorum , çünkü hem keskin hem de olgun lezzetli , tam , Dilimi yaktı , diyeceğiniz anda gırtlağınızı okşayan , nefis bir tulum bu . Eve dönünce yanında bir dilim esmer ev ekmeği , birkaç çilkim de asmadan yeni koparılmış çekirdeksiz üzümle şölene dönüşecektir . KÖYLÜLER VE HAYAL KÖYLER Avlunun dışındaki küçük parkın ağaçları altında iki köylü davul zurna çalıyorlar : Ankara'dan top atıldı , atlı yayana katıldı , Mustafa Kemal kıyam etti , Yunan aklını şaşırdı . . . Zaferi , Kurtuluş'u hala kanıksamış değiller : Biz Yunanı tepeledik . . . Düşündükçe hala övünç ve inanmazlıkla çalıp oynuyorlar : Şu Allah'ın işine bak ! Tüm bayram günlerinin fon müziğidir bu , neşeli bir yürek gibi vuran davulla kıvanç çığlıkları atan zurnanın sesi . . . Benim için pazar yeri demek temelde köylüler demekti . Onların rengarenkliği , güzelliği , neşesi çevreyi panayıra çevirirdi . Merkeze bağlı yöre köylerinden gelen erkekler bile kullanışlı renklerden mintan ve külot pantolon giymelerine karşın bellerine renkli kuşaklar , başlarına , güneşe karşı , sarı ve turuncu dolaklar dolarlardı . Hele uzak dağ köylerinden gelmiş olanların , ( çoğu Yörük ) özellikle de kadın ve kızların kılıkları daha da göz alıcı olurdu . Sanki patlıcanın moruyla , biberin yeşili , domatesin alı , soğanın kehribarı , darının sarısıyla yarışa girmişlerdi : o renk renk yemeniler , yemenilerin boncuk ve karanfille örülmüş incecik oyaları , o güneş yanığı alınlara sarkıtılmış , boyunlara takılmış altınlar , mavi boncuklar , kollardaki o gökkuşağı renkli mum bilezikler . Parmaklarla avuç içlerindeki kınanın o sıcacık , gül yanığı rengi . . . Birçokları köylerinden belki de birkaç gün önce at ve merkep sırtında ya da iki yüksek tekerlekli tek araba'larla yola çıkmışlardı , heybeleriyle sepetleri yağ , yumurta , tahıl , tarhana , bulgur dolu , ellerinde bacaklarından bağlanmış tavuklarla hindiler . ÖMÜR BİTER ŞİİR BİTMEZ - ANNE KALBİ - KIZIL ÖLÜMÜN MASKESİ Benden sonra mahallemizdeki hemen bütün gençler de birer şiir kaleme almakta gecikmemiş ama hiçbiri benim ulaştığım şöhreti yakalayamamışlardı ! Hatta yan komşumuzun oğlu Müfit , şiirinin ilk iki satırından öteye geçememişti bile . Ne tuhaftır ki bütün o ilk şaheserler arasında benim belleğime kazılan da bu iki dize oldu : Gece karanlıkla kucaklaşıyor , Kır yolları mütemadi uzaklaşıyor . . . Gerçekten de , yalnızca yıldız ve ay ışığıyla aydınlanan kır yollarının , gece ilerledikçe bir tuhaf ağarması ve sanki heyula bir aydınlıkla , için için bir ışıması vardı , öyle ki rüzgar estikçe gölgeler değil de yollar kıpırdanıyormuş , yollar sonlarındaki karanlıklara doğru akıyorlarmış gibi olurdu ; gündüzki yollar değillermiş gibi sanki . . . Müfit'in , gece yollarındaki bu esrarı yakalayan ikilisi , herhalde ruhumda zaten var olan Gotik eğilimi kışkırtıp zihnimi kurcaladığından , yıllar boyunca durup durup onları düşündüm ve şiirin gerisini kendime göre tamamlamaya çalıştımsa da bir türlü başaramadım . Yıllar sonra sevgili Müfit'in genç sayılacak bir yaşta bir trafik kazasında öldüğünü duyduğum zaman aklıma ilk gelen bu satırlar oldu : Gece karanlıkla kucaklaşıyor , kır yolları mütemadi uzaklaşıyor . . . Tevekkeli mi değil , diye geçirdim içimden , tevekkeli mi değil bunca yıl ezberleyip durmuşum bu dizeleri , gene de tıpkı Müfit gibi ben de gerisini bir türlü getirememiştim ! Bu dizeler şiirin başlangıcı değil bitimi de ondan : Gece karanlıkla kucaklaşıyor . . . son gece , sonsuz gece ve en tartışılmaz , en mutlak karanlık . . . ve kır yolları mütemadi uzaklaşıyor , hayattan , aydınlıktan karanlığa ve sona doğru , hiç durmadan hep en sona , o bilinen gene de inanılmayan en son gecenin karanlığına doğru . . . Mezar taşına bu dizeler yazılmalıydı . . . ANNE KALBİ Köyümüz'den sonra bir süre şiir yazmadım çünkü bu arada öykü ve roman okumanın hazzını keşfetmiştim . Ömür boyu sürecek olan bu zenginliği bana kazandıran da , sınıf arkadaşım Turan oldu , tıpasız kolonya şişesinin şövalyesi . Bir gün teneffüste bana , bir broşürden pek de hallice olmayan incecik bir kitap uzatarak , Madem edebiyatçısın ( Şiir yazmıştık ya ! ) belki bunu okumak istersin , dedi . Sınıfta , Memnune Hanım yoklama yaparken kitaba bir göz attım . Adı , Anne Kalbi'ydi . Resimleri ilgimi çekti , hele elinde tırpan tutan pelerinli , kukuletalı iskelet , yani bizim müsamerelerimizden , Sevr kimliğiyle tanıdığımız Azrail ! Aman yarabbi , ben bu kitabı mutlaka okumalıydım ! Nitekim hemen o anda , oracıkta okumaya başladım . Dul bir anneyle yetim oğlunun öyküsüydü bu . Ana - oğul hayatta yalnız ve yoksul olmalarına karşın mücadeleden yılmıyorlar ve küçük yuvalarında sevgi dolu , dingin bir yaşam sürüyorlardı . Derken bir gün oğulun okuldan sonra , demircide çırak olarak çalışmaya gittiği bir sırada küçük eve bir yabancı geliyor , ona kapıyı açan anne karşısında Azrail'i görüyordu . Azrail , Oğlunun canını almaya geldim ! diyordu ona . Anne , ağlayarak , kararından caysın diye Azrail'e yalvarıyordu . Gözyaşlarıyla yakarmaları bu eli tırpanlı iskeleti bile yumuşatıyor muydu ne , Azrail sonunda , Bana dünyanın en kıymetli şeyini verirsen oğlunun canını bağışlarım ! diyordu . Anne de bağrını deşip yüreğini yerinden söküyor , Azrail'e uzatıyordu . Azrail , dünyanın bu en değerli hazinesini alıp uzaklaşırken gökyüzünde birden beliren yeni ve parlak bir yıldız , yorgun argın evine dönen oğulun yoluna ışığını serpiyordu . . . Gözlerimden yaşlar boşanmıştı . Kendimi öyküdeki çocukla değil anneyle özdeşleştirmiş , ölmenin acısını yavrumu kurtarmış olmanın sevincine ve bu uğurda yaptığım fedakarlığın övüncüne katarak ağlıyordum . . . . ki kitaba bir gölge düşmesiyle başımı kaldırdım ve Memnune Hanım'ın o serin , ciddi gri gözleriyle karşılaştım . Öğretmenim kitabı alıp şöyle bir karıştırdı . Gözyaşlarım anında kurumuştu . Gene 3 . sınıf öğrencisi 334 Nihal'e dönüşerek , utanmış ve ürkek , başımı eğdim . Cezam , korktuğumdan da ağır oldu . Öğretmenim önce bir an sessiz kaldı , sonra , benim bu ufacık gerilime bile dayanamayarak başımı kaldırmam üzerine gözlerimin içine bakarak , yavaş sesle , Teessüf ederim , Nihal ! dedi . Yavaş sesle . Zavallı yüreğim ! Demin göğsümden söküp Azrail'e verdiğim yetmezmiş gibi şimdi de bu üç usul sözcüğün bıçağıyla deşilmişti . O bıçak hala orada durur ; ne var ki benim kitap tiryakisi olmamı , okul yıllarım boyunca da çok zaman sınıfta en arka sıraya oturup gizlice kitap okumamı önleyememiştir . . . Zil çaldığında Anne Kalbi ni aradım ama bulamadım . Memnune Hanım alıp gitmiş olmalıydı . Çöpe mi attı , acaba , yoksa evine götürüp okudu mu ? Okuduysa belki o da ağlamıştır çünkü komşular arasında konuşulanlara bakılırsa , çocuğu olmuyormuş . . . Anne Kalbi adındaki bu kitapçığı sonraki yıllarda da hiçbir yerde görmedim , kimseden adını duymadım . SIDIKA POE'YU YORUMLUYOR Şurası kesin ki Turan armağan vermesini biliyordu . O günden sonra ben de Müz gibi babamın kitaplarına dadandım . Bütün masallar ve masalsı öyküler gibi temelde Gotik olan Anne Kalbi'nden sonra Edgar Alan Poe'nun gerçek ve görkemli Gotiğine terfi etmekte hiç zorlanmayarak Müstatil Sandık , Gammaz Yürek , Kızıl Ölümün Maskesi gibi öyküleri tatlı ürkülerle ürpere ürpere okudum . Hatta bunları o kadar sevdim ki yüksek sesle anneme , babaanneme de okudum . Poe , Feride'yle Sıdıka'yı da çarptı . Hele Kızıl Ölümün Maskesi onlara çok tanıdık geldi . Tepedeki surlu şatosunda vur patlasın , çal oynasın , bencil ve kokuşmuş bir yaşamın zevkini sürerken , aşağıdaki kenti kırıp geçiren Kızıl Ölüm salgınını umursamayan , kurduğu duvarlar ve diktiği nöbetçiler sayesinde Ölüm'ü kendinden uzakta tuttuğunu sanan Orta Çağ Prensi Prospero'nun görkemli balosunun ve gece yarısında baloya gelen o davetsiz , sessiz , pelerinli ve maskeli konuğun sarsıcı öyküsünü dinledikten sonra babaannemiz Sıdıka başını feylesofça sallayarak , Mağrurlanma Padişahım , senden büyük Allah var ! dedi . Bu , yıllar sürecek bir keyfin , kış gecelerinde Müz'le benim ev halkına yüksek sesle kitap okuma geleneğimizin başlangıcı oldu . İSTANBUL'DA ÖYLE BİNALAR VAR MANİSA'DAN BÜYÜK İstanbul'dan dönen babamız , fırtınalı bir günde İstanbul'a yolcu ettiğimiz o yılgın bakışlı , suskun adamdan bambaşka biriydi . Yürüyüşüne , oturup kalkışına , eski buyurgan edasından da farklı , adeta fiyakalı bir hava gelmişti . Öksürüşü bile bir başkaydı sanki . Eskisinden daha çok gülüyor , daha çok konuşuyordu . İstanbul'u anlatışında , bu kent kendi kişisel keşfi ya da icadıymış gibi bir bilgiçlik ve övünç vardı . Manisa'ya gelince . . . Manisa mı dediniz ? Orası da neresiydi ki ? İstanbul'da öyle binalar var , her biri Manisa'yı bütünüyle yutar da üstüne daha var mı , der ! Bu obur binalar konusunu kafamda evirip çevirdim . Henüz bilincinde değildim ama sanırım daha o yaşta ben , sırf sayı ve hacim büyüklüğünden hiç etkilenmeyen bir yapıdaydım . Babam da sonradan Amerikalı kocamın bana Amerika'yı sevdirmeye çalışırken başlangıçta kapılacağı yanılgı içersindeydi : büyüklüğü görkem , çokluğu zenginlik , zenginliği bizatihi saltanat olarak yorumluyordu . Oysa daha o yaştan , yoksa özellikle o yaşta , mı desem , benim kendi öznel , bağımsız değer yargılarım , ölçütlerim oluşmuştu . Bu İstanbul - Manisa kıyaslanmasında da benim için açıklığa kavuşturulması gereken tek bir yaşamsal konu , yanıtlanması gereken tek bir soru vardı . Bunu soracak cesareti bulabilmem de birkaç gün aldı : Baba . . . İstanbul'da kır çiçekleri var mı ? Babam bir kahkaha kopardı : Elbette var , Nihal , neden olmasın ki ? Ama buradakiler gibi mi ? Daha bile güzel , daha bile bol , hem de daha bile kocaman ! Bununla avunmaya çalıştımsa da aklım pek yatmamıştı . Manisa'yı yutmaya hazır o dev binaların ürküntüsünü bastırmak kolay değildi . Sakarya İlkokulu'nun bodrum katındaki haritada , iri , mavi bir tür fare olarak gördüğüm Marmara Denizi'nin , şimdi babamın ateşle övdüğü güzelliğini ise gözümde canlandırmanın yolunu bulamıyordum . . . VEDA FOTOĞRAFI Soyadı meselesi derken , bağbozumu ve üzümlerin satılması derken yolculuk hazırlığımız uzamış , okullar açılmıştı . Gene her sabah okula gidiyordum ama daha şimdiden ayrılmış , gitmiş gibiydim . Artık buraya ait olmadığımı içimde bir boşluk , bir donukluk gibi hissediyordum . Kayıtsız olduğum günlerin dışlanmışlığından bin beter bir duyguydu bu . O zaman hiç değilse gelecek için savaşıyor ve adım adım bir yerlere ilerliyordum . Oysa şimdi beni bekleyen tek şey ayrılık ve yokluktu . Teneffüslerde arkadaşlarım çevremi sarıp heyecanlı sorular soruyor , İstanbul'da yaşayacağım için bana özeniyorlardı , oysa ben onların herhangi biriyle seve seve yer değiştirebilirdim . Beri yandan , buralardan daha şimdiden kopmuş ama gideceğim yere henüz gitmemiş olmanın verdiği bir yabancılaşma da hissediyordum . Bir sabah arkadaşım Turan yanıma geldi , Ne zaman gidiyorsunuz ? diye sordu . İki - üç gün sonra herhalde . Hiç gelmeyecek misin artık ? Bilmem ki ! Benimle bir veda fotoğrafı çektirir misin ? Bunun , büyüklerimizin pek de onaylayamayacağı , cüretkarane bir şey olduğunu bilmez değildim ya , bir hatıra fotoğrafı çektirmek öyle beklenmedik , öylesine çekici bir teklifti ki ! içimdeki donukluğu hafifletir gibi oldu . İçimde sevince , umuda benzer bir şeyler ığıldayarak , Olur , dedim . Öğle teneffüsünde simitçiden birer yağlı simit alarak kahvehanenin köşesini döndük , Dilenciler Sokağı'ndan geçip Belediye Parkı'na gittik ve burada bir baraka içinde icraisanat eden fotoğrafçıda veda hatıramızı çektirdik . Arkada o dönem fotoğraflarının değişmez perdesi : boyama bir havuz içinde iki kuğu , önde kaba saba bir tahta sandalye . Ben sandalyeye oturmuşum , dirseğimi fiyakayla sandalyenin arkasına dayamış olmama karşın yüzümden tedirginlik ve şaşkınlık akıyor ; Turan arkada , ayakta duruyor , kendinden emin , biraz da gururlu . Fotoğraflarımızın parasını da o ödedi . Sonraki yıllarda nasıl geliştiğini , nasıl bir erkek olduğunu , çocukluğundaki o ruh kibarlığıyla cesaret ve özgüveni yetişkinliğine taşıyıp taşımadığını bilmek isterdim . Bir yerlerde , eski bir aile albümünde o sararmış veda fotoğrafının , benim albümümdeki gibi hala durup durmadığını bilmek isterdim . Ama onu o yıldan sonra hiç görmedim . Babası başka yere atanmıştı . İstanbul Treni öğle üzeri kalkıyordu . Sabahleyin kahvaltıdan sonra Müz'le ben okullarımıza , vedalaşmaya gittik . Ben Memnune Hanım'ın elini öpüp alnıma koydum . O beni iki yanağımdan öptü , ayrılık anında bir öğretmenin öğrencisine söylemesi olağan olan şeyler söyledi . Onu bilmem ama ben bir an önce kaçıp gitmek istiyordum . Haydar Bey'le , Müdür Bey'le , diğer öğretmenlerle de vedalaştım . Bahçe kapısında hademe Kafiye Hanım beni kucakladı , yanağını yanağıma sürterek iyi yolculuklar diledi . İstanbullar'da sen bizi unutur gidersin , gari , dedi . O anda ağlayacakmışım gibi oldum ama yutkundum , Unutmam ; hem ben gene geleceğim , dedim . Oysa bunu Turan'a bile söylememiştim . Ondan sonra hiçbir şey anımsamıyorum . O günlerde Manisa'dan İstanbul'a ulaşmak için sekiz saatlik tren yolculuğundan sonra gece Bandırma'dan gemiye binilir ve şafak sökerken Galata rıhtımına yanaşılırdı . Bu yolculuktan aklımda kalan tek şey , akşamleyin trenden indiğimiz sırada ansızdan havayı delip geçen keskin , yüksek bir Vuut ! sesi duyunca korkudan çığlık kopararak yerimden sıçramam , sonra titreyerek annemin eline sarılmamdır . Çevremde , o an duygularımdaki kargaşa yüzünden sahiplerini seçemediğim gülüşmeler oldu . Sonra babam da güldü . Ama onunkisi keyifli , neredeyse övünçlü bir gülüştü . Korkacak bir şey yok , Nihal . Vapur düdüğü bu . Bizi çağırıyor ; bu gece alıp denizden aşırarak İstanbul'a götürecek . . Sonra babam , Artık İstanbullu olacağına göre vapur düdüklerine alışsan iyi edersin , diyerek yeniden güldü . Ve ben bu şaşkınlık , ürküntü ve küçük düşmüşlük duygusunu içerimde İstanbul'a taşıdım . . . İSTANBUL'UN KIR ÇİÇEKLERİ İstanbul'un kır çiçekleri Manisa bağlarındakiler kadar güzel , büyük ve bol değildiler elbette , nasıl olsunlardı ki ! Ama olsalardı bile bizi avutabilirler miydi acaba ? Çünkü biz , Müz ve ben , sanırım annemizle babaannemiz , hatta durumun pek ayırdında olmayan iki - üç yaşlarındaki minik Asım , hatta hatta , artık İstanbullular'dan çok İstanbullu kesilmiş görünen babamız bile öyle şiddetli bir sürgünlük ve gurbet duygusuyla doluyduk ki ! Sanırım bunda babamızın bize seçtiği ilk evin de payı vardı . Bu , Kadıköy'ün Yeldeğirmeni semtinin Altıyol'a yakın bir sokağında , bir apartman katıydı . O yıllarda Manisa henüz apartman denilen şeyle tanışmamış olduğundan zavallı Halil Asım Bey , ailesinin apartmanda oturmayı bir ikram , bir ayrıcalık sayacağını sanmıştı ; bu yoldan bizi üstün büyük kent yaşantısına da alıştırmak istiyordu ; ama Asım'cık dahil hepimiz üçüncü kattaki dairede neredeyse aklımızı kaçıracak gibi olduğumuzdan birkaç ay sonra babamız bizi Yeldeğirmeni'nin iskeleye tepeden bakan yüksek bir semtindeki üç katlı , bahçeli müstakil bir eve taşımak zorunda kaldı . Arnavut kaldırımları dut ağaçlarıyla gölgelenmiş , evleri ahşap , sakin , orta sınıf bir mahalleydi burası . En büyük ve gösterişli ev , karşı köşemizde , sınıf arkadaşım ve zamanın en yüksek rütbeli paşalarından birinin torunu olan Remideler'in saçakları oymalı , cumbalı , köşk yavrusu eviydi . ANADOLU'NUN ENGİN HOŞGÖRÜSÜ Komşularımızın ve yeni okul arkadaşlarımızın arasında Rumlar , Ermeniler , Yahudiler vardı . Ermeni , Rum , Yahudi , Müslüman , İstanbullular , ezan sesleri çan seslerine karışarak uyum içinde yaşıyorlardı . Manisa'da Yahudi dostlarımız olmuştu ama Rumlar ve Ermeniler Kurtuluş'tan sonra Manisa'dan ayrılmış , yalnızca Seferberlik ve Savaş yıllarına dair dinlediğimiz öykü ve anılarda kalmışlardı . Şimdi onlarla ilk kez yüz yüze tanışıyorduk ve onları , üzerinden çok kısa bir zaman geçmiş olan o korkulu ve acılı öykülerdeki kişilerle özdeşleştirmek aklımıza bile gelmiyordu ! Bunu şimdi düşündükçe Anadolu geleneğinin büyük gönüllü hoşgörüsüne ben bile şaşıyorum . Evet , İstanbullular kendi aralarında uyum içinde yaşayıp gidiyorlardı , çoğunluk , azınlık iç içe ; oysa biz , Halil Asım Bey'in Türk ve Müslüman ailesi , dışlandığımızı hissediyorduk . İstanbullular için sanki dünya İstanbul'du ; İstanbul dışındaki her yer de dışarısı'ydı ya da taşra yani köy . Ve bizler de , kaçınılmaz olarak dışarı'lı ve taşralıydık . Ya da , Anadolu'lu , yani köylü . İSTANBUL'UN ÖNYARGISI VE TARHANA ÇORBASI Anadolulu oluşumu yüzüme çarpan ilk belirgin olay , kahvaltı meselesidir . Bir sabah karşı komşuların kızı , hani şu paşa torunu Remide ve bizim sokaktan daha birkaç çocukla birlikte okula yürüdüğümüz sırada herkes o sabah kahvaltıda neler yediğini anlatmaya girişti . Birisi kızarmış ekmekle beyazpeynir , reçel , öbürü rafadan yumurtayla kaşarpeyniri , bir başkası taze ekmekle zeytin ve bal yemişti . Sıra bana gelince hiç düşünmeden , Tarhana çorbasıyla pekmez , deyiverdim . Pekmezin yanında kızarmış ekmek ve beyazpeynir yendiğini eklemeyi gereksiz bulmuştum . Ilıman iklimli İstanbul'da , kahvaltıda tarhana çorbası ve pekmez içmek duyulmuş şey değildi ! Çocuklar önce kulaklarına inanmak istemediler , sonra kahkahalara boğuldular . En çok gülen de Remide oldu ve bu , öbür çocukları daha bile çıngıraklı kahkahalar atmaya körükledi çünkü o , Ankara'daki yedi yıldızlı paşanın torunu olduğu için mahalle ve okul çocuklarının prensesiydi . Arsız tebessümü aşkından , hüznü aşkının imkansızlığındandır . O resmi alıp Yeni Yüzyıl gazetesinin 27 Mart tarihli nüshasının beşinci sayfasının orta yerindeki bir resmin üstüne koyacağım . Ayhan Işık'ın yerine . . . Bütün çocukluk yıllarında yapmak istediğimi 1995'in 27 Martında yapacağım . Belgin Doruk bana bakıp elimi tutacak . 35 yıl sonra kavuşacağız . O ve ben asla yaşlanmayacağız . Aşkımız asla eskimeyecek ve ölmeyecek . . . Ve bir ilkokul öğrencisiyle , yirmilerindeki bir kadının aşkına hiç kimse artık hiçbir şey söyleyemeyecek . Hayallerindeki bütün kadınları Belgin Doruk la resmetmiş orta yaşlı bir adam olarak , artık şunu açıklamakta beis görmüyorum . O nun bir filminin adıyla itiraf ediyorum : Sevgilim bir artistti . Kim demiş öldüğünü ? . . Ama işte gemi limandan demir aldı . Türkiye , o limandan gitgide uzaklaşıyor . Maziyle bağlarını koparıyor . Belgin Dorukları , Sadri Alışıkları , Kırık Hayatları ve Ölümsüz Aşkları , eski resimlerde yanımıza aldık , gidiyoruz . Onların dışında , geçmişe ait ne varsa bıraktık geride . . . Geleceğe dair ne varsa yükte hafif , pahada ağır , bizimledir . Umutlar bizimledir . Ah'lara , vah'lara gerek yok . Güverteye çıkınca geride bıraktığımız manzaraya bir bakın : Limanda sokak çatışmaları . . . patlayan silahlar , havada uçuşan taşlar . . . Ve o filmden gitgide uzaklaşıyoruz . Resim , daha bir haftada küçülüyor . . . Kışkırtıcıların , provokatörlerin sesleri duyulmuyor . Gemi uzaklaştıkça el - kol hareketleri , çırpınışları görülmez oluyor . Türkiye , anlamsız iç savaş korkutmalarına iltifat etmiyor . Bölünme kabus larından da uzaklaşıyor . 35 bin askerinin harekatında pirinç ve ekmek stoku yapmıyor . Pazar günü kırlara çıkmayı seçiyor . Dağdaki üç - beş bin silahlı adamın , geleceğini tehdit edemeyeceğini anlıyor . Kimi politikacıların , ekonomistlerin , stratejistlerin siyasi , iktisadi ve sosyal kuşku dalgalarına rağmen gemi yürüyor . . . Türkiye , geçmişle ve geçmişin korkularıyla bağlarını kopardı gidiyor . Rotası barışa , insanca ve modern hayatlara doğru . . . Ve güneşli limanlara . . . İnanmıyorsanız , Türkiye'nin kentlerinde ve kasabalarında bir pazar günü sokağa çıkın . Geminin güvertesinden , ufuk çizgisine bakın . Biz , geçmişte ne varsa güzel olan , yanımıza aldık , kalbimize gömdük . Belgin Dorukları da gittiğimiz yere götürüyoruz . Resmine bakıp bir parça gözyaşı döküyorsak eğer , onu da aşkımızın imkansızlığına verin . . . TARİH ÇOK MU ÖNEMLİ ? Resmi tarihle , alternatif tarih arasında bir seçim yapmak zorundaymışız . Öyle diyorlar . . . Bir sabah uyanıyorsunuz ve o güne kadar ülkemizin ve yeryüzünün geçmişiyle ilgili pek çok olayın doğru olmadığını öğreniyorsunuz . Sultan Abdülhamid'in o kadar da kötü bir insan olmadığını , Vahdettin'in sabah akşam imparatorluğu İngilizlere satmayı düşünmediğini okuyorsunuz . Fatih'in , gemileri Haliç'e karadan indirme planının Fatih'in kafasından çıkmadığını , Said - i Nursi'nin de arkasına Nurcu ordularını toplayıp başkente yürüme planları yapmadığını işitiyorsunuz . Kristof Kolomb'un , öyle insanlık adına keşiflere çıkmış bir seyyah değil , yeni zenginlikler peşinde koşan ve tayfasına kan kusturan zalim bir kaptan olduğunu fark ediyorsunuz . Hitler'in Almanya için kimi iyi şeyler yaptığına , Karl Marks'ın dört ayak üstünde çocukları sırtında gezdiren , büyümeyen bir çocuk olarak kaldığına hayretle muttali oluyorsunuz . 1915 sözde Ermeni soykırımından tehcirlere , Şeyh Sait'ten 6 - 7 Eylül ayaklanmalarına kadar pek çok olayın farklı boyutlarına dair araştırmalar da gözünüze . çarpıyor . Kahramanlarınızın , kadın - erkek ilişkilerine dönük yönlerinde de , kulaklarınıza inanamıyor ve duyduklarınızla düş kırıklıklarına duçar oluyorsunuz . İyi de doğruların yanlış , yanlışların doğru olması , acaba sabah uyandığınız yeni günün gidişat ını nasıl değiştiriyor ? Yarına ilişkin hesaplarınız ve kaygılarınızda tarihin yanlış kurgusundaki karelerin yerlerinin değişmiş olması ne kadar etkili ? Doğruları bilmek zorundayız , bu doğru . . . Yalanlara ve yanlışlara ömür boyu mahkum edilmiş bireyler ve toplumların dışarıdan görüntüsünün zeka sefaletiyle eşdeğer olacağı da doğru . . . Ama insan ve toplum hayatının geleceği harekete geçiren manivela sının , geçmişin insani ve içtimai kurallarıyla döndürülemeyeceğini kavramak gerekiyor . . . Dönmüyor da zaten . . . Tarihi , yaşanmışların hatıra defteri olmaktan çıkarıp geleceğimizin yol gösteren rehberi olarak gördükçe , tarihi tekrarlar dururuz . O anlamda , tarihin doğrusu ya da yanlışı çok da fark etmiyor . Tarihi , içinden dersler çıkarılacak cep kılavuzu olmaktan kültür boyutuna taşımak gerekiyor . Kültürün her türlüsünün de sahte renklerden ve boyalardan arınması elzem . . . Resmi ve alternatif tarih tartışmalarını , kültürün tozlarından arınması olarak görmek de en doğrusu . . . Ama o kadar . . . Yarının yaşam tarzını , yarına ait kurallar belirleyecek ki , galiba onun adına devrim diyorlar . O sözcüğü , bugüne kadar içine sıkıştırıldığı ideolojik boyutunun dışında algılayarak diyorum ki , toplumlar da , bireyler de , yarına ait planlarıyla , tasarımlarıyla , hayalleriyle sıçrayarak geçecekler , dünden yarına . . . Dün ne olduysa oldu . . . Bugünün Türkiye'sinde yaşayanlar çözecekler Türkiye'nin sorunlarını . Yarının hayal edilmiş dünyasına göre vizyonları olanlar , yarına geçecek sınırdan . . . Bir sabah uyandınız ve ulusal tarihinizdeki bir geminin o kadar da köhne olmadığını öğrendiniz . Ve fakat bu yeni gerçek , Kadıköy vapurunun karşıdan karşıya geçiş süresini hiçbir şekilde değiştirmedi . Çünkü . . . Dünle beraber gitti cancağızım Ne kadar söz varsa düne ait Bize yarının yeni şarkılarını söyleyecek yeni insanlar lazım . . . KUTULAR AÇILINCA. Tam dört yıl önce , evimin tüm eşyasını kutulara doldurup bir depoya koydular . Ben uzak bir yolculuğa çıkıyordum . Okyanus ötesine . . . Ne zaman döneceğim de belli değildi . . . Sonunda döndüm . Dün de bir kamyon , kutuları bana geri getirdi . Dört yıldır benden ayrı duran , dört yıldır soğuk bir deponun duvarları arasında terk edilmişlik duygularını yaşayan eşyam , açılıp saçıldı . Tozlu ve solgundular . Dört yıl önce , tüm bağlantımı kesip attığım geçmişim geri döndü . Mazim kalbimde bir yara gibi değildi . . . Kanamıyordu . . . Ama dökülüp saçılan eşyanın kırgın oldukları her hallerinden belliydi . Albümleri geriye doğru çevirdim . 70'lere kadar gidebildim . Sonra tuhaf şeyler oldu . . . Abajuru fişe takınca ışık verdi . Az daha unutuyordum : Evde başka eşya da vardı . Sonradan hayatıma giren . . . Birbirleriyle karşılaştılar . . . Eski abajurun ışığı daha sıcaktı , ama daha aydınlık değildi . Bir kutudan eski bir müzik seti çıktı . Pikabı vardı . CD çalan aygıtla bakıştılar . Plaklardaki şarkılar unutulmuştu . Eşya arasına yerleştirilmiş gazeteler saçıldı ortaya . Günün gazeteleriyle örtüştüler . Baktım , Clinton'ı , Yeltsin . i , Miloseviç ve Çeçenya'yı tanımıyorlardı . Çiller , Karayalçın , Boyner de yoktu . Kitaplar eskimemişti belki . Hala okuyabilir , anlattığı aşklara katılabilir , maceralarında uzun yolculuklara çıkabilirdik . Ama çoğunun teorileri tartışılır olmaktan çıkmıştı . . . Ve fark ettim ki , onlarca kutudan , yüzlerce eşyanın arasından bir tek bilgisayar disketi bile düşmedi yere . Rengarenk oyuncaklar , birkaç dakikadan fazla ilgisini çekmedi küçük oğlumun . Dün kutular açılınca . . . Eski eşyayla haşır neşir oldum . Onun için yazamadım . . . Ama düşündüm . . . Bu satırlar , o düşüncelerin kağıda dökülmüşüdür . Köşe yazısı değildir . . . Ve hiç kimse benim eşyamla ilgili düşüncelerimi de merak etmiyordur kuşkusuz . . . Ama bu düşünceleri neden buraya aktardığım , elbette merak edilecektir . . . Dört yıl depoda bekleyen ve soğuk duvarların arasında hapsedilen geçmişim , bana dünyayla arasına duvarlar ören bir masal ülkesini hatırlattı . Sözgelimi , Gümrük Birliği gibi bir yolculuğa çıkarken , çevresindeki duvarları yıkmaya çalışınca , eski eşyayla yenilerin bakışması gibi , hüzünlü ve çarpıcı yalnızlıklar yaşayan bir ülkeyi . . . İnsan haklarından , sanayiine , kültürel ve toplumsal yaşamına değin , içine hapsolduğu yalnızlıklarla yaşayan bir ülkeyi . . . Neredeyse on yıllardır evrenselliğin reddi üzerine kurulmuş bir sistem , sınırlarını ve duvarlarını aşmaya çalışınca , CD'lerin parlaklığı karşısındaki plaklar gibi afallayıp kalıyordu . . . Kutular açılınca . . . Şimdi aklıma geldi . Bir de , kılıç çıktı kutuların arasından . Oğlum , Ne işe yaradığını , sordu . Bilmiyorum , dedim . Hiç kullanmadım . . . EMİRGÂN Keşke hayata ve aşka dair konuşsaydınız önce . Zaman yanlıştı bir kere . Mekan da . . . Güneş batarken ve eylül rüzgarları kuruyan otların üstünde belli belirsiz gezinirken buluşmalıydınız . Mekan da bir deniz kenarı olmalıydı . Emirgan'da bir çay bahçesi mesela . . . Ya da bir dağ evi ; kır kahvesi . . . Kimseye da haber vermemeliydiniz . Üstünüzde kareli gömlekler , rahat pantolonlarla . Sıkılmış kravatların ve dar pabuçların esaretinde boğulmadan . Keşke hayata ve aşka dair konuşsaydınız önce . Merhaba . . . Merhaba . . . Bu yıl sonbahar serin geçiyor ! . . Öyle . . . Kış da erken geleceğe benziyor ! Şu ağacı biliyor musunuz ? Ardıç olmalı . . . Galiba . . . Birdenbire : Söyleyin bakalım , Marquez'in son romanını okudunuz mu ? Gülümsemeler : Beni sınava mı çekiyorsunuz ? Hayır , okumadım , yayınlandı mı ? Henüz Türkçeye çevrilmemiş . Ben İngilizcesinden okuyorum . Bu ara pek vaktim olmuyor . O sırada , akşam gezintisine çıkmış gençlerin selamlarına karşılık verilir : Çocukların işi zor . Şu üniversite işini bir türlü oturtamadık . Evet , bence sistemi yeni baştan gözden geçirmeli . Daha bunun mezuniyeti , işsizliği , askerliği , Güneydoğu kaygısı var . Siz üniversiteyi İstanbul'da mı okumuştunuz ? Hayır , İstanbul'a sonra geldim ben . Çocukluğumuz hep Anadolu'da geçti . Anadolu'da zor olmalı kız - erkek ilişkileri . Yok canım , aşk her iklimde bir yer bulur kendine . Gülümsemeler . . . Aşk evliliği miydi sizinki ? Evlilik aşkı desek ! . . Yine gülümsemeler . . . İlk gençlik aşklarına dair uzun ve fısıltılı bir diyalog . . . Şeye gittik geçen akşam . . . Cesur Yürek filmine . Nasıldı ? Ehh işte . . . Aşk deyince aklıma geldi . O sırada , iş dönüşü yorgun ve dalgın adımlarla geçip gidenlerden bir ikisinin gözleri takılır kenardakilere . İyi akşamlar . . . İyi akşamlar . . . Uzun bir sessizlik . . . Ülke ekonomisiyle kişisel hayatların girdabından çıkış arasındaki denklemin çözümü uykularımı bölüyor . Onlar çalışıyorlar . . . çalışmak da değil , hayatla boğuşuyorlar . Ve kendi merceklerinden bakıldığında haklılar . Hangi özür , onların haklılığını değiştirebilir ki ! . . Öyle . . . Yarın kaçta buluşuyor bizimkiler ? Onda . . . Ben bizim planlamacıları da çağırdım . . . Zor bir görüşme olacak . Pazartesi biz de katılacağız . Bir çay daha . . . Yok , fazlası korkutuyor . Anneme doktorlar tümüyle yasakladı . Nesi var ? Yaşlılık işte , çarpıntılar . . . Ben her sabah yürüyorum . Bu pazar bize katılsanıza . . . Çocuklar izin verirse . Okullar açılıyor ya . . . Gitmeden önce birlikte son pazarımız . Doğru . . . Sessizlik . . . Dudaklardan mırıltıyla dökülen bir şarkı . Ne o ? Sezen`in alaturkası . . . Bazen arkadaşlarla toplantıdayken de dilime takılıveriyor . Çalsın sazlar . . . Çalsın sazlar . . . Abuk sabuk bir görüşmenin ipe sapa gelmez konuşmaları . . . Hayal bu ya ! . . Ne işe mi yarardı ? Hiç değilse , hükümetleri bozup parçalarken ve hükümetleri yazıp kurarken işitilen saçma sapan laf - ü güzaftan çok daha fazla insana dair olurdu . Sanılıyordu ki , ülkenin devasa sorunlarına , dair , basmakalıp siyaset tiradlarının düellosunu kazanan muzaffer olacaktı . Bir yerlerde buluşamayacakları besbelliydi . Kendi hayatlarının çemberlerine uzanan çizgilerde buluşamıyorlardı daha . Hayatlarının çizgilerini , hiç değilse çemberlere teğet dokundurabilselerdi . Birbirlerinin ve başkalarının hayatına teğet bile dokunamayanların , koca bir ülkenin yol kavşağında buluşmalarını mı bekliyordunuz ? Keşke hayata ve aşka dair konuşsaydınız önce . . . Keşke . . . Dün akşam İsraille Filistin Washington'da tarihi bir barışa imza attılar . Washington son celseydi . O barışın temelleri yıllar önce Norveç'te , ormandaki bir dağ evinde atılmıştı . Yarım asır kan ve kin le büyüyen iki ulusun barış öncüleri aylarca aynı evde yatıp kalktılar , birlikte balık avlayıp birlikte yürüdüler ormanda . Önce hayatlarının çizgileri teğet değdi birbirine . . . Önce tanıdılar . . . Önce tanıştılar . Huzur ormanında doğdu Ortadoğu barışı . Başka siyasetçiler , başka toplumlar , başka uluslar için anlayana . . . KRİZMA Bu başlığı , Ankara'da hızla krize sürüklenen iktidar arayışıyla ilgili yazı yazma krizine girmişken dün akşamüstü icat ettim . Durumu çok iyi özetliyordu . Daha doğrusu , bazılarının konumuna bundan daha iyi yakışan bir sözcük olamazdı . Başlığı bulunca rahatladım , krizden kurtuldum . . . Darısı memleketimin başınaydı . . . Benim güzel memleketimin , benim işçimin , benim köylümün , benim memurumun , benim cümle ahalimin kaderini on yıllardır aynı insanlar çiziyordu . . . Çeyrek asırdır , milyonlarca insanın ve üç kuşak nüfusun kaderini terk ve teslim ettiği liderlik kadroları güçlerini nereden alıyordu ? Siyaset bilimi , evrensel ölçülerde bu gücün kaynağını ararken , en başa karizma yı koyuyordu . Karizma ya da karizmatik olma , toplumların kaderine yön vermede ve kitleleri etkilemede siyasal kişiliklerin sahip oldukları güç ve yeteneğin adıydı . . . Oysa , çeyrek yüzyıldır bu ülkenin kaderine damgalarını vuranlar , güçlerini kriz lerden alıyorlar . Kriz dönemleri onlara hayat veriyor . Sesleri ve nefesleri krizlerle güçleniyor . Karizma değil krizma sahibi oluyorlar . Karizmatik'ten çok , krizmatik liderler olarak nevzu - hur ediyorlar , ortaya çıkıyorlar . Krizmatik liderler kendileri iktidardayken ortalığın sütliman olmasını istiyorlar . . . Karşıtları ya da muhalifleri iktidar şansını elde etmişlerse sütü çalkalıyor , limanı dalgalandırıyorlar . Rahat bırakmıyorlar . Muhalifleri , halkın yüzde kırk bir buçuğunun oy desteğine mazhar olmuşlarsa , bu sonuca asla razı olmuyorlar . Zorlamalı ve dört yamalı bohçalarla kırk bir buçuğu mahzun ve ülkeyi krizlere mahkum ediyorlar . Tümüyle meşru yollarla yüksek rakımlı tepeye çıkmış adamı şişman ve ahaliyi pişman eyliyorlar . Ne kendileri ediyor rahat , ne aleme veriyorlar huzur . . . Krizmatik liderliği , yalnızca bir kişinin kimlik kartı na indirgediğimizi sanıyorsanız , yanılıyorsunuz . Onlardan çok var . Solda da , sağda da , işçi ve işveren dünyasında da . . . Başka güç odaklarında da . . . Onlar krizmalarıyla yaşıyorlar . İnanmıyor musunuz ? Bu hükümet neden dağıldı ? Merkez sağ partiler neden bir araya gelemedi ? Neden yeni alternatifler üretilemedi ? Türkiye'nin en önemli konusu ne peki ? Başta Güneydoğu sorunu . . . Özelleştirme . . . Enflasyon . . . Gümrük Birliği . . . Demokratikleşme . . . Bunların tümü üzerinde neredeyse hiçbir görüş ayrılığı yok . Neredeyse herkes aynı şeyi söylüyor . . . Peki kriz nereden çıkıyor ? Kriz nedeni bu yaşamsal sorunlardan biri olsa mesele yok . Bu sorunların çözümündeki anlaşmazlık gerekçe gösterilse , o da anlaşılabilir . İkisi de değil . Ama kriz var . Siz nedenini anlayabiliyor musunuz ? Ya da hala anlayamıyor musunuz ? Yoksa krizma nız mı buna yetmiyor ? HALK SESİYLE UYANMAK Aslında askeri darbelerin hakkını yemeyelim . Hiçbiri gece 04 . 00'de apansız gelmedi . Hiçbiri , hiçbirimize sürpriz olmadı . . . Gece tank sesiyle uyandığımızda hiçbirimiz : Allah Allah , bu da nereden çıktı ? diye sormadık , şaşırmadık . Dolapta yeterince makarna ve margarin bulunup bulunmadığına baktık . Sokağa çıkmamaya hazırlandık . Çünkü . . . Çünkü uyarıldık . . . Onun içindir ki , askeri darbelerin hakkını yemeyelim . Geliyoruz , diyerek geldiler . Aylar öncesinden . . . Darbe manşetlerinden önce mektup lar okuduk . Komutanlardan başkomutanlara , başkomutanlardan başbakanlara yazılmış mektup teatilerinin tanığı olduk . Seyrettik . Hadi biraz daha ileri gidelim . Seyretmekle de kalmadık . Sessizce onayladık . Bastırılmış memnuniyetler duyduk . Ohh ! . . İyi ki ordu sesini yükseltti , şimdi ne yapacaklar bakalım , deyip bekledik . Yalan mı ? Demedik mi ? Arjantin'den Yunanistan'a , darbe depremleriyle sarsılmış pek çok ülke , enkaz kaldırma çalışmaları sırasında mahkemeler kurdu . Darbecileri yargıç önüne çıkardı . Biz çıkaramadık . Çünkü , sanık sandalyesinde oturan darbecilerden birisi kalkıp dinleyici sıralarına parmağını uzatsa ve sorsa : Siz istemediniz mi ? Ne derdik ? Ne diyecektik ? Türkiye'de darbeciler ellerini kollarını sallayarak dolaşıyor , evet . . . Ankara'da ne işe yarardı ki ? Ne var ki kendisi , çöken bir imparatorluğun ardından yeniden doğuşların sığınağı olmuş bu bozkır şehri , kırık hayatlara da gönül barınaklarını sunuyordu . Sundu da . . . O portföye değer biçti , kredi açtı . Asrın mübadele araçlarından hiçbirine sahip olmadan zenginliklere ulaşmanın mümkün olduğu tek diyardı Ankara . . . Kredi işe yaradı . Ne güzel şeydi zengin olmak Ankara'da . Otelin pencerelerinden baktım önceki gün . Yalnızca çağdaş yapılar ve yeşil kümeleri değildi ki görünen . . . Çankaya , parlamento , Anıtkabir . Bu şehrin insanları başlarını kaldırsalar yüksek rakımlı tepeyi görüyor , her sabah parlamentonun önünden geçiyor , günde birkaç kez Mustafa Kemal'le göz göze geliyorlardı . Bu şehrin insanlarının soluduğu havanın , ülkenin öteki kentlerindeki başı boş yaşam rüzgarlarından farklı olmadığını kim söyleyebilirdi ki . . . Sorumluydular . . . Ve elbette kaderin onlara yüklediği sorumluluğun heyecanlı yürek çarpıntılarıyla vakurdulardı da . Bense bu vakur şehrin mahpusu aktan gurur duyuyordum . Ankara'yı sevmeye hükümlü olduğumu hissediyordum . Beraatimi ve tahliye olmayı da istemiyordum . Yeniden doğuşların sığınağı bu bozkır şehrini seviyordum . AVLU Adam elini çenesine koymuş , kara kara düşünüyor . Haline acıyor ya da merak ediyorsunuz . Yaklaşıp kendisine soruyorsunuz : Ne düşünüyorsunuz ? Başını kaldırıp size bakıyor . Çok sıradan bir şey söylermişçesine yanıt veriyor : Şu köşede dükkanı olan adam var ya . . . Onu öldürmeyi düşünüyorum . Şaşırıyorsunuz . Ama o çok ciddi . Kararlı . Evet , diyor , onu öldürmeyi düşünüyorum . Bir an tereddüt ediyorsunuz . Sonra hızlı adımlarla uzaklaşıyorsunuz . Birden önünüze karakol çıkıyor . Sıradan yaşantınızın en büyük ikilemi de önünüze dikiliyor . Karakola haber versem mi ? Peki ama , adama ne söyleyecekler . Hemşerim , sen birini öldürmeyi düşünüyormuşsun . . . Gel bakalım bizimle . Sonra . . . Ortada ölen kalan yok ki . Belki polislere de aynı şeyi tekrarlayacak . Ama yine de adamı salıverecekler . Ne yapsınlar . Ömür boyu tutacak halleri yok ya . İkilem çözülüyor . Yolunuza devam ediyorsunuz . Uzaklaşırken : Pat . . . Pat . . . Pat . . . Geriye bakmaya korkuyorsunuz . Ama biliyorsunuz . . . Profesör Mehmet Aydın , düşünceleri dışa vurmanın , eylemden farkı olmadığını söylüyor . Çünkü her düşünce bir etki yaratıyor . Bu ille de düşünme nin suç olduğu anlamına gelmez . Ama bazı düşünceler üzerinde düşünülmelidir , diyor . Doğru mu ? Çağın sorusu değil bu . Ama Türkiye'nin gündeminde konuşuluyorsa Türkiye'nin sorusu . Öyleyse tartışılacak . Türkiye tuhaf bir ülke . Ortadoğu'nun göbeğinde . On yılda bir askeri darbeleri yaşayarak gelmiş . Anayasası hala askeri . . . Ama özgürlükleri sonsuz . . . Herkes her şeyi söylüyor . Gerçekten söylüyor . Herkes her şeyi yapıyor . Gerçekten yapıyor . Lenin'in resimlerini açıp Gorbaçov'a çürük yumurta atmak serbest . . . Ruhsatsız silahlarla havaya ateş açıp gazetecilere poz vermek serbest . . . Göstericilere ateş açmak serbest . . . Her dönemde cumhurbaşkanlarına hakaret etmek serbest . . . Futbolda , basketbolda sporun akçalı dallarında adam satın almak , şike yapmak serbest . Rüşvet ( belgelisi , belgesizi , peze . . . lisi , peze . . . sizi ) serbest . . . Devlete ödemek zorunda olduğunuz 111 milyarlık borcu cümlemize havale ederek yurtdışına çekip gitmek serbest . . . Liselerde kama taşımak ve uyuşturucu trafiği serbest . . . Trafikte istediğiniz gibi , istediğiniz hızda , istediğiniz şeritte gitmek serbest . . . Eşcinsellik serbest , anayol kenarlarında alışverişi de serbest . . . Parti kurmak , gazete kurmak , televizyon kurmak , radyo kurmak serbest . . . Komünizm propagandası , şeriat propagandası , faşizm propagandası hatta Kürtçülük propagandası serbest . . . Fiilinizin faili meçhul kalacaksa , cinayet işlemek de serbest . . . Değil mi ? Yukarıda baştan beri sayılanlardan cezaevlerinde yatanlara ne mi demeli ? Ya yatmayanlara . . . Bu yazı Yeni Yüzyıl'ın bugünkü nüshasında Genel eğilimlere ters düşmeyi kafasına koymuş biri tarafından müvekkili şeytan adına ücret - i vekaletsiz kaleme alınmış bir fikir müsveddesidir . Bugün pazar . Vurun kırlara , baharla gelen hürriyetin tadını çıkarın . Evet , bugün pazar . . . Bu iki kelimeyle başlayan şiiri kaleme alan büyük şair , sonunda belki de edebiyat tarihinin en görkemli hürriyet tarifini yapmıştı . . . Toprak , güneş ve ben bahtiyarım . Şair , hürriyeti ciğerlerinde yaşarken on metrekareli bir cezaevi avlusunda voltalıyordu . Sizin ülkenizin ya da sizin yüreğinizin avlusu kaç metrekare . Efendim ? Hürriyet bahtiyarlığı tamam da . . . Bahtiyarlık hürriyeti , hangi avluda acep ? HİŞT , HİŞT. Bu yazıyı saat kaçta okuyorsunuz , bilmiyorum . Nerede okuduğunuzu , kim olduğunuzu da . . . Belki bayram sabahında kahvaltı öncesi , pencere kenarında kahvenizi içerken . . . Belki ziyaretten döndünüz akşamüstü . . . Yorgunsunuz . . . Ama keyfiniz de yerinde . . . Ehh bugün tatil ne de olsa . . . Çocuklarınızla birliktesiniz . . . Annenizi , babanızı , ne zamandır görmediğiniz dostlarınızı gördünüz . Mutlusunuz . . . En azından dünden daha mutlusunuz . . . Biliyorum . . . Her şey değişti her şey . . . Değerler çöktü , sarsıldı . . . Ama bayrama özgü sevinçler , yüreklerin bir köşesinde , günü geldiğinde açılıp saçılmak için saklı kaldı hep . . . . Azaldı belki , ama yok olmadı . . . Çoğu zaman , dinsel inançların da ötesinde tek başına bayram olgusu toplumsal yaşama arada bir enerji veren dinamoya dönüştü . Ama yüreklerin bir köşesinde onu hep canlı tutan da , geçmişe yönelik özlemler oldu . Hani şu nerede o eski bayramlar efsanesi . . . Bizim kuşaktan önce de söylenirdi bu sözcükler . Şimdi biz söylüyoruz . Belli ki yarınki kuşaklar da bugünkü bayramları arayacak . . . Aranan , eski bayramlar değil aslında . Eski biz iz . Eski gençliğimiz eski enerji miz , eski sevda larımız . . . Eski tutku larımız . . . Eski dost larımız . . . Eski isyan larımız , eski yalan larımız . . . Eski bildiklerimiz , bir daha hiçbir bayramda ellerini öpmemek üzere yitirdiklerimiz . . . Bayramların suçu ne ? Her bayramda onları anımsıyoruz hepsi o . . . . Aslında , şimdiki bayramlar gibisi var mı ? Teknoloji gelişmiş , telefonlar , fakslar , bir anda bağlıyor sizi sevdiklerinize . Uçaklar , olmazsa otoyollar ve de hızlı trenler . . . Bir güne kalmadan yanındasınız özlediklerinizin . . . Rengarenk televizyonlara ne demeli ? Ya tatil yerler ya sinemalar , alışveriş merkezleri , çoluk çocuk , cüzdanınızı çok da sarsmadan karnınızı doyurabileceğiniz renkli mekanlar ? Ama akşam eve dönünce yine bir hüzün , sevincinize katılan buruk duygular . . . Nerede o eski bayramlar değil . Nerede o yitirdiklerimiz . . . Nerede ? Ama bugün bayram . . . Bugünün sevincini azaltmadan , şu anda sahip olduğunuz her şeyin tadına vararak yaşayın bayramı . . . Değerini bilin yaşadığınız zamanın . . . Çünkü geçip gidince onu da arayacaksınız . . . Bense , bu bayramı Sait Faik'le geçireceğim . Asla yalnızlıklar hissetmeyeceğim , asla bedbinliklere düşmeyeceğim . Çünkü bileceğim ki , bir yerlerden bir ses gelecek , yalnızlıkların orta yerine düşecek . . . Sizinle olacak , geçen zamanı ve hayatı paylaşacak . . . Ben de Sait Faik'i sizinle paylaşıyorum . O sesi sizinle paylaşıyorum . Bayram sevincinizi sizinle paylaşıyorum . . . Mutlu bayramlar efendim . . . Yürüyordum . Yürüdükçe de açılıyordum . Evden kızgın çıkmıştım . . . Birisi arkamdan : Hişt ! dedi . Dönüp baktım . Yolun kenarındaki daha boyunu posunu almamış , taze deve dikenleriyle karabaşlar , erik lezzetinde bana baktılar . Dişlerim kamaşmıştı . Yolda kimsecikler yoktu . Bir evin damını , uzakta uçan bir , iki kuşu , yaprakların arasından denizi gördüm . Yoluma devam ederken ; Hişt , hişt ! dedi . Dönüp bakmak istedim . Belki de çok istediğim için dönüp bakamadım . Olabilir . Gökten bir kuş , hişt hişt ederek geçmiştir . . . Biraz uzaklaşınca : Hişt , hişt . Bu sefer yakaladım . Bahçıvandı . Oydu , oydu . Sen değil misin , Hişt , hişt , diyen ? Ben de duyarım bir ses , amma bulamam nereden gelir ? Nereden gelir , gelirse gelsin ; dağlardan , kuşlardan , denizden , insandan , hayvandan , ottan , böcekten , . çiçekten . Gelsin de nereden gelirse gelsin ! Bir hişt sesi gelmedi mi fena . Geldikten sonra yaşasın çiçekler , böcekler , insanoğulları . . . Hişt , Hişt ! . . Hişt , Hişt ! . . Hişt , Hişt ! . . DELİ MAVİ Adama kadının biri aşık olmuş . Sonra ayrılmış yolları . Kadın ona bir şarkı yazmış . Adı : Deli Mavi . Adamın gözleri maviymiş çünkü . Şarkı herkesin dilinde . Dilinde olmayacak gibi de değil . Melodinin hüznü , kırık kalplere ulaşmakta güçlük çekmiyor . Sözleri de öyle . Buraya kadar her şey iyi . Ne var ki bir televizyon kamerası işgüzarlık yapıyor . Gidiyor , şarkının yakıldığı adamı buluyor . Objektifi burnuna dayıyor . İşte bu kötü . . . Düşler aleminde havada uçuşan hüzünlerin , çok sıradan bir insan fotoğrafıyla bütünleşmesi ete - kemiğe bürünmesi , düşleri kırıp parçalıyor . Ama bitmiyor . Dahası var : Adına Deli Mavi diye şarkı yakılan ve yazılan adam soruyor . Maviyi anladım da . . . Delisi ne oluyor ? Belki ciddi , yani gerçekten anlamıyor , belki de dalga geçiyor . . . Her iki halde de durum adam için içler acısı . . . Şarkıyı yazan kadın içinse , gönül acısı . . . Ve şarkıyı yüreklerine yazan milyonlarca insan için de , modern zamanların en yaygın sancısı : Yani : Ey aşk ! . . Neredesin ey aşk ! . . Aşk kayıplara karışmış evet , her yerde aranıyor . . . Bu , işin bir yanı . . . Ya öteki yanı . . . Ya kırık hayaller . . . Ya yere çökmüş bulutlar . . . Ya kainatın realizm in grisine boyanan renkleri . . . Adam haklı : Mavi hiç yok ki delisi olsun . Maviler , griye dönüşmüş hepten , çılgınlıklara yer yok hesap - kitap alemlerinde . Çünkü televizyon var artık . Suretlerin aslıyla yüz yüzeyiz her gün . Efsaneler birer birer çöküyor . Ne güzeldi yaşamak 30'ların , 40'ların dünyasında . . . Ebedi ve milli şefler duvarlarda mağrur birer resimdiler . Konuşamazdılar , elleri ve ayakları oynayamaz , gözleri kıpırdayamazdı . Cahide Sonku'lar ve Cahit Irgat'lar başkalarının yazdığı senaryolardaki hayatlarla karşımızdaydılar . Alkol komasında , ağız dolusu küfürlerini duyan olmazdı . Yahya Kemal , muhterem bir meşrutiyet beyefendisi gibi bakardı siyah - beyaz resimlerden . Sofra alemlerini bilen olmazdı . Cihat , Şükrü , Lefter , Basri , Metin , Turgay cezbedici fotoğrafların hayranlık uyandıran futbol efsaneleriydiler . Belki de gerçekten öyleydiler . Ama , televizyon kameralarının karşısına geçip ağzını açmasa , dökmese hayatını ayaklarımızın altına , havada vole çakarken donup kalmasa resmi spor sayfalarında , Tanju da efsane olacaktı öyle değil mi ? Ne yaman bir çelişki . Siyah - beyaz fotoğraflarda donmuş hayal kahramanlar olarak mı kalmalı ? Film karelerinde ete - kemiğe bürünen sıradan insanlar mı olmalı ? Seçim afişlerinde gülümserken çağdaş sanılan portrelere mi oy vermeli ? Yoksa , zaaflarına ve ihtiraslarına yenik düşmüş öfkelere mi ? Ey Deli Mavi'yi yazan kadın . . . Keşke şarkılarını hiç kimse için çalıp söylemeseydin . Keşke dokunduğu yüreği kanatan bir bulut gibi dolaşsaydı hüzünlerin havada . Keşke , hiç kimse için ağlamasaydın . Bu iklimde aşka yer var mı ki ? HAYAT HİKÂYELERİNİ ARAŞTIRMA KOMİSYONU ! . . Neden ısrarla Mal Varlıklarını Araştırma Komisyonundan bekliyorsunuz ? Falancanın hanları , hamamları , filancanın yalıları , malları olduğunu bilmeyen mi var ? Nereden buldun ? muş . . . Nereden bulacak ki . . . Türkiye'de yarım yüzyıldır dönen çarpık ve sulandırılmış kapitalist modelin çarkında iki şeye ulaşmanın ne kadar kolay olduğunu bilmiyor musunuz ? Çok kolay zengin olunabildiğini . . . Çok kolay yoksul olunabildiğini . . . Asıl zor olan aralarda bir yerlerde hayata tutunmak değil mi ? Asıl zor olan ikisinin ortasında bir yerde ayakta kalmaya çalışmak . Geçin şu mal varlıklarını filan . Ben hayat hikayelerini bilmek istiyorum . Ve hayat hikayelerini araştırma komisyonunun hazırlayacağı raporu bekliyorum . Resmi tarihin bize dayattığı Atatürk'ün yaşam öyküsü ne kadar inandırıcıydı ? Kardeşi Makbule Hanımla tarlada kargaları kovalamış mıydı gerçekten ? Mahalle mektebinin rahle - i tedrisi'nden geçmeyi istememişti . Neden ki ? . . Gerisini Ömer Seyfettin'in Falaka öyküsündeki mahalle mektebi manzaralarıyla tamamlamıştık . Selanik , Askeri Rüşdiye , İstanbul , Harbiye , Trablus , Zübeyde Hanım , Ali Rıza Bey , Latife , Fikriye , rakı , leblebi , şarkıcı Safiye . . . Resmi ya da gayri resmi . . . Hiç değilse , 57 yıllık bir ömrün labirentlerinde öyle ya da böyle dolaşmış , şayak kalpaklı adamın yaşam serüveninin izini sürebilmiştik . Mareşal ya da nazır , ya da başkomutan , ya da reisicumhur fotoğraflarının dışındaki bir insan kimliğine ellerimiz ve yüreklerimizle az çok dokunabilmiştik . Öylece sevmiş ya da öylece düşman bellemiştik . Neticede Bir Mustafa Kemal vardı demiştik . Peki . . . Yıllardır siyasetin serdümenliğinde bize ait hayatları fırtınalara sürükleyen lider portrelerinin ne kadar plastik olduğu gerçeği sizi rahatsız etmiyor mu ? Plastik kahramanlar la çevrili siyaset arenasının orta yerinde , plastik hayatların görgü tanıklığına mahkum yaşıyoruz . Gözlerimizle seyretmek zorunda bırakıldıklarımıza ellerimiz ve yüreklerimizle dokunamıyoruz . Ve gerçekte hiçbirini tanımıyoruz . Resmi tarih bile yok artık . Ismarlama resmi röportajların dayattığı Çoban Sülü masallarına inanmak zorunda kalıyoruz . Domates Deniz efsanelerini içimize sindiriyoruz . Robert Kolej yıllarından başlatıyoruz miladı . Canına okumak için izliyoruz Turgut un nereden koştuğunu . Kolej şapkalı genç kızlık resimleriyle yetiniyoruz ; o zaman da asık suratlı ve gözlüklüydü diyoruz bir başkası için . O kadar . . . Nokta . . . Velhasıl , plastik kahramanlarla çevrili yaşıyoruz . Gözlerimizle seyretmek zorunda bırakıldıklarımıza elerimiz ve yüreğimizle dokunamıyoruz . Ne zaman hayata dair bir şey keşfetsek , ne zaman fark etsek bir başbakanın , başbakanken aşık olduğunu elli yaşında - yağma yok . . . Önce mahkeme salonlarında rezil rüsva edip , ardından sallandırıyoruz darağacında . . . Çünkü yaşamak yasaktır kahramanlara . . . O yüzden ben hayat hikayelerini mal varlıklarından daha çok merak ediyorum . Belki de çocukluğunda arkadaşının topunu kapıp kaçana ülkemi emanet etmek istemiyorum . Belki de mal - mülk peşinde koşarken aşkları ıskalamış ya da sabahlara dek aşk acısıyla uykularına kan doğramamış olana kaderimi terk etmek istemiyorum . . . Belki de ömründe bir şiir bile ezberlememiş , bir türkü bile söylememiş , aylak gecelerde ilk içki masasında rezil rezil rüsva olmamış , arkadaş uğruna bağrına taş basmamış , sır verip ser vermemiş , tek başına düşe kalka yollarda yürümemiş olanla , bir adım bile yürümek istemiyorum . . . Suretlerinin önündeki plastik maskları indirmeli . . . indirmeli de ; Ya ihaneti hayat tarzı bellemiş biri çıkarsa ardından , ya bencil çıkarların kıskacında bir yüreği keşfederseniz , ya aldırmaz biriyse kendisinden başkasının yaşam hakkına , ya doğuştan düşmansa güzel olana , ya barışık değilse kendiyle ve başkalarıyla , ya hepten kindarsa barış yazan şarkılara . . . Velhasıl ; Çok iş düşecek , çok ; hayat hikayelerini araştırma komisyonuna . EY DEDEMİN OĞLU , OĞLUMUN DEDESİ. Hayat , akıp giden bir nehir gibi . . . Asla geriye dönüşü olmayan bir nehir . Bazen kıyısında durup seyredersiniz çaresiz . O gider . Bazen nehir sizsinizdir . Siz gidersiniz . . . Gün gelir kuruyunca görünür nehrin yatağı . Taşları , tümsekleri , inişleri , çıkışları , kederleri , sevinçleri sular çekilince fark edersiniz . Nehir kuruyunca . . . Saat durunca . . . Herkesin bir babası vardır . Herkesin dedesinin oğlu , oğlunun dedesi . . . Sizden önce geldiği dünyadan - muhtemelen - sizden önce giden . Siz kıyısında durursunuz o nehrin . O gider . . . Bir gün nehir kuruyunca fark edersiniz , akıp giden suyun altındaki inişleri , çıkışları , sevinçleri , kederleri . . . Yaşanmış , yaşanmamış . . . Nehir kuruyunca . . . Saat durunca . . . Her baba , dedeyle torun arasında bir yerde durur . Hep hayatın ortasındadır yeri . Bir şeyleri devralır , bir şeyleri bırakır kalanlara . . . Genleri ve soyları . . . Çok az insan için mal mülktür devralıp bıraktığı . Pek çok insan için korkaklık ve cesaret , yılgınlık ve metanet , bencillik ve fazilettir . Kokular , uzaklaş , uzaklaş diye avazım çıktığı kadar bağırırdım , bin bir çeşit . Dururdu orada . Sırıtırdı . Sırıtınca beni küçümsediğini anlardım tabii , o zaman sinirlenirdim . Ellerim kaşınırdı . Bacaklarım . Sanki ben kendime engel olurdum da , bacaklarım , tutup bensiz gitmek isterdi . Vücudum , kuşkusuz , benden çok kızardı ona . İnanılmaz bir küstahlık . Beni çileden , zıvanadan çıkarırdı . Uzunca bir yolun ortasında . Uzun da laf . Bitmek bilmezdi , hiç bilmezdi . Ne zaman kararımızı verip yola koyulsak , kokular , o uçsuz uzaklığa şaşar kalırdık . Tarlaların ortasında , değişik renkler , yorgun , üşengeç bir yılan gibi uzayıp gitmiş toprak yolda . Bense tutup onunla yarışmak isterdim ve bu isteğimin nereden geldiğini hiçbir zaman anlayamadım . Büyüklük taslardım bir yandan da , uzaklaş , sen önde başla , derdim . Keyfi yerindeyse , peki ulan , gidip bir sporcu gibi eğilirdi , parmaklarını hafifçe toprağa da değdirirdi elbette . O zaman , bütün görkemiyle , o azgın tabancanın patlamasını beklerdi . Çok geçmeden sıkılırdı da tabanca ve böylece , yol uzunmuş , bitmek bilmezmiş , unuturduk . Uzaklaş hadi ! Tamam ulan ! Tamammış . Sonra koşardık . Koşunca her şey değişirdi ve toprak renkten renge girerdi . Yoncaların kokusu . Alçalıp yükselen ufuk , ağaçların tepesi . Her şey değişince , durduğunu zannettiğimiz nesneler daha çabuk dururdu . Demek biz de . Zaten karnımızda bir yanma başlardı çok geçmeden . Yükselirdi , yükselince kollarımız , burnumuz , uf ! İnsan koşmaya başlayınca , çok sürmez , kısa bir rahatsızlık , sonra doğasının değiştiğini keşfeder . Omuzlarında köpükler belirir . Kalçalarında . Toprağa , mısır tarlalarına , söğüt ağaçlarına hükmeder . Öyle güçlenir . Ayaklarının altında çakıl taşlarının inim inim inlediğini , keseklerin patlayıp savrulduğunu hisseder . Bir derenin kıyısına varsa , durup düşünmez . Gözlerini kırpmaz . Ne kırpacak . Korkaklar kırpar . Korkaklar iyi koşamaz . Koşsalar da sınırı geçemezler . Sınırı geçen insanın kalçalarında köpükler savrulur , ayak sesleri sıradanlaşır . Normalde ayak sesleri sıradan değildir , öyle değil mi . Dikkat çekicidir . Ama gözünü kırpmadan koşabilen bir insan için kendi ayak sesleri , kuşların cıvıltısı gibi , böcekler gibi normaldir , eskidir . Sahnenin üzerinde , bir döner koltukta , oldukça yorgun bir kız oturuyor . Belli belirsiz . İçeride görüntüler yumuşayıp yayılmış , renkler silinmiş . Işık isteksiz , savruk . Sesler öyle , kimseye ait değil . Kendisine de . Şarkılar . Olmasalar da olur . En azından kız için . Elinde cızırtılı bir mikrofon , bezgin dudaklar . Müziğin ritmiyle uyumsuz bir biçimde inip kalkan dizler , dökümlü sarı bir kazak . Kızın arkasında , daha güçsüz , tarif edilemeyecek kadar silik bir çalgıcı . Karanlık da değil . Salonda , masaların başında , sarmaş dolaş , belirsiz yüzler . Karanlığa gömülmüş . Canı istediğinde parlayıp sönen renkli ışıkların içine . Sonra duvarlarda , kadehlerin üzerinde belli belirsiz kımıldayan . . . Biraz peynir . . . Bir işim olduğunda ( işsizlik ne acı verici bir şey ) , akşamları bara gitmeye başladım . Sevmezdim . Şimdi de sevdiğim söylenemez ( bu arada bir kadın giriyor içeri ) . Üniversiteden kalma bir heves . İlkgençliğimden de . Üniversitede herkes içerdi , ben inatla karşı çıkardım . İlkgençliğime gelince ( uzun boylu bir kadın , daracık bir elbise ) : Faça vardı . Faça gerçi çok içerdi , ama içmeye bir türlü alışamamıştı . Zavallı , bir kadeh Güzel Marmara ( yoksul alışkanlığı , şarabın başka hiç bir markasına itimat etmezdi ) bile suratının morarmasına yeterdi . O zaman ben korkardım tabii : Bu mereti hiçbir zaman içmeyeceğim . İçmezdim de ( sıkı , köpük köpük , iştahlı kalçalar , upuzun , çengel bacaklar ) . Faça , Halil'le birlik olurdu o zaman , kendi suratının kızartısına bakmaz , benim korkaklığıma gülerdi . Halil de gülerdi , ama ( uzayıp kalçalara değmiş saçlar ) onun hakkı vardı : Halil ( inanılmaz gelebilir ) bir oturuşta beş şişe Güzel Marmara ya , bana mısın , demezdi . Amma şaşırırdık . Soluğumuzu tutar , beklerdik . O övünçle içer , devam edebileceğini , ama küçük bir işi olduğunu söyler ( küçük , ama kanat kanat şahlanmış bir burun ) giderdi . Peynir . . . Zaman zaman durur , artık bir işim var , diye düşünürüm . Bir işim olduğunu unutmuşumdur . Durup dururken hem de . Yolda , karşıdan karşıya geçerken , evde ( bir dizini büküp ayakucunu yere dayamış ) kitap okurken . Sonra ansızın anımsarım . Şimdi yine anımsadığım için söylüyorum bunu : bir işim var . . . Barın önünde , ayakta durmuş , kadehini iki elinin arasına hapsetmiş . Zaman zaman titreyen , üzerindeki sinekleri kovmaya çalışan bacaklar , oynak , yutkundukça yer değiştiren kalçalar . Bükülen sağ diz , yere yaslanan ayakucu . Sonra kulakları açmak istercesine savrulan - ama zorlukla savrulan - upuzun saçlar , işte o zaman beliren burun kanatları . Hava soğuk , gerçekten soğuk . Saçlar savruldukça burundan çıkan , çıkıp soğuğu dehşetli bir homurtuyla delen buhar . Hırıltılar , titremeler , sonra ansızın uysal , itaatkar bir duruş . Karanlık . Belirsizleşmiş yüzler , silinmiş renkler , kokular . Ansızın baskın gelmiş , ilk sırayı ele geçirmiş bir toprak kokusu . Keskin , inandırıcı bir koku ve daha çok kadının boynunda belirip yayılmış ter . Sonra yine bitip tükenmez hırıltılar , anlamsız boyun büküşler , titremeler , iştahlı kalçalarda beliren köpükler ve soğukta o köpüklerden çıkıp dağılan buhar . Çok geçmeden içki kadehini bırakıp ayak değiştiriyor kadın , titrek , obur kalçalar açılıp gevşiyor . Ayaklarının altında toprak eziliyor tabii , görkemli hırıltılar içinde çıkıp gidiyor , gidip kimbilir , uzak bir çiftlikte konaklıyor . . . Faça bizimle hiçbir zaman koşmaz , buna cesaret edemezdi . Bu yüzden uzakta durur , ağzı kulaklarında , hakemlik ederdi . Kuralları da bilmezdi . Ayaklarınızdan biri sürekli yere değmeli , ikisi birden yerden kesilirse faul veririm . Böyle saçma sapan şeyleri savunurdu . Ne kadar aptalca . Bu , yürüme yarışının kuralıdır . Yürüme yarışında ayaklar yerden kesilmemelidir . Böyle koşulmaz . Bunun tersi benim rüyalarıma girerdi . O zaman , koştukça kendimi daha hafif hissederdim . İçime bir kanguru girerdi belki , her adımda daha uzun bir mesafeyi kat ederdim . Yerden de daha çok yükselirdim ve irili ufaklı evlerin arasında koşuyorsam kırmızı çatıları görürdüm . Kendimi o çatıların üzerine atıp güneşlenmek mi istemezdim , bacaların içinden düşüp evlere konuk olmak mı geçmezdi içimden . Zıpladıkça zıplardım ve bir cambaz olmaya karar verirdim ansızın . Bir sirkte . İri memeli şarkıcıların arasında , aslanların böğürtüleri içinde . Kalabalık . Şen kadınlar , kurnaz kocalar , çocuklar . Alkışlar , pasta börek kokuları , şehvetli bakışmalar . . . Sonra kavgalar , katılımcısı çok dövüşler , tabii bütün bunların arasında zıp zıp zıplayan bir cambaz , ben . Kadınların yüzünde bir hayranlık , öyle zıplayıp taklalar atardım . Her taklada da yer gök kalabalığa keserdi , kalabalığın içinde kendimi güvende hissederdim . Faça bunları bilmezdi . Onun bildiği , çok çok , hızlı yürümekti , bu kadardı . Koşmaya kalksa bileği burkulacaktı sanki , canı yanacaktı . Bize göreyse , yansındı . Anasını sattığımın , bir bilek . . . Sus ulan ! Karıştırdın yine ! O zaman Halil yüzünü buruşturur , iğrenç bir hayvana bakar gibi bakardı . Faça . Yazık . Nasıl da hiçbir şey olmamış gibi dururdu . Ağzında bir düdük , seyrek , savrulmuş , pırıl pırıl saçlar , gidip bir ağacın dibine oturur ( sonradan bu ağaçlardan birinin tepesine bir kulübe yapmaya girişecekti ) , ciddiyetle : Yerlerinize geçin , derdi . Böylece geride kalırdı birden ve biz derin hırıltılar içinde , uzaklaş , uzaklaş , birbirimize avanslar vererek , toprak yolda - deyim yerindeyse , yolun isteğini yerine getirirdik . Köpük köpük . Baldırlarımız açılıp gevşerdi tabii , ayaklarımızın altında çakıl taşları parçalanır , yoncalar boyun bükerdi . Sonra çaresiz sinekler çarpardı burnumuza ve yarasalar . Burun kanatlarımız genişler , yelelerimiz savrulurdu . Sırtımız titrerdi zaman zaman ve gözlerimiz gözkapaklarımızın altında dönüp uzaklaş , uzaklaş , dururdu . Halil'i görsem , boynunu nasıl çevik hareketlerle kasıp kasıp bıraktığını görürdüm , ayaklarının altında yanıp sönen pırıltıları sonra . Sonunda , bitmek bilmez hırıltılar içinde kazanırdım koşuyu ve Halil'e , iflah olmaz bir amatöre nasıl davranırsam aynen öyle davranırdım . Ablamın saçları uzuyor , daha doğrusu öyle uzadı ki , bu uzunluğu ölçme olanağımız kalmadı . Bu yüzden , uzayıp uzamadığı da önemini yitirdi tabii . Ablam . Başlangıçta , upuzun saçları olsun diye sabırsızlanırdı , ama geçti odasına , sedirin üstüne bir bağdaş kurup oturdu . Biz de , ben , annem , babam ve teyzem , uzayıp evin dört bir yanına dağılmış saçları topladık gayretle ve götürüp ablamın odasına doldurduk . Yazık . Odanın içinde hareket edemiyor şimdi , oturmuş , sabırsızlığının esiri olmuş ablam . Yine de zaman zaman neşeleniyor elbette , derinden , saçlarının arasından , boğulmuş kahkahalar geliyor . Anlamsız kahkahalar . Kimbilir neye gülüyor ve belki çıldırıyor . Façaaa . . . Façaaa . . . Bir su . . . Nuran ve ablam , yazları kol kola girer , bir aşağı , bir yukarı , mahalleyi altüst ederlerdi . Gülüşmeleri evleri sarardı , çın çın öterdi . Delikanlılar evde . Usulca aralanan perdeler . Ablamın ve Nuran'ın yeni yeni irileşmiş memeleri . Fırlatılan kaçamak bakışlar , çalınan ıslıklar . Belki bu yüzden çıkan kavgalar . Göz süzmeler . Buluşma sözleri ve tutulmayan sözler sözler . . . Anneciğim . . . Belli bir yaşa kadar babam bütün bunlar için izin vermişti ablama , ama şimdi , sabırsızın biriydi ablam . Saçlarının isteği gibi . Şimdi , odasına ( aslında saçlarına ) çekilmiş , belirsiz iniltiler içinde ( belki Façaaa . . . Façaaa . . . Bir su . . . diye sesleniyordur bana ) yaşamını sürdürüyor . Bazı geceler , saçların engeli sayesinde boğulmuş homurtular duyuyorum . Sonra derin titremeler ve ablamın odada dolaştığını hissediyorum . Yolunu el yordamıyla buluyor ve belki bulamıyor . Bulamayınca topuklarıyla yeri dövüyor . Derin derin soluyor ve soluğunu her defasında acayip , tanımlanamaz gürültülerle bırakıyor . Ama zavallı . Bütün bu sesler öylesine silik ki . Bizim için . Kendisi için de . Homurtusunu yeterince duyamıyor ve buna gün geçtikçe daha hayvansı tepkiler veriyor . Sabırsızlığın sisi . Ve artık su içilecekse onu da o sabırsız saçlar içiyor . . . Sahnenin üzerinde , bir döner koltukta , oldukça yorgun bir kız oturuyor . Zorlukla görüyorum kızı , ama vücudunun yorgunluğu bezgin bir mırıltı olup yayılmış sanki içeriye . Barın havası yoğunlaşıp neredeyse katılaşmış artık . Donmuş . Az önce ışıklar da silindi iyice , yenildi . İçkisini barın üzerinde öyle yalnız bırakıp çıkan kadın geldi gözlerimin önüne . Kadın , saçlarını , çevresinde uçuşan sinekleri kovar gibi savura savura , tutup ben de çıktım . Garson beni tanır , yol gösterir . Şimdi de . Soğuk . Bir gece bir at görmüştüm . Yine böyle soğuk . Parmaklarım incelip birer havuca dönüşmüş , taş sokaklarda amansız buzlar , sarkıtlar . . . Evlerin camları buğulanmış . Eh ! Buğulanınca da bütün gerçekliğini yitirmiş . Kediler . Sağda solda büzülüp kalmış . Kalınca . . . Belki karınlarının altında yavrularını . . . o soğukta yavru mu , sonra her yerde bir at görüyorum . Bu at , inatçı bir çocuk olmuş , beni takip ediyor , ama çoğu zaman görüntüler , saydamlaşıp iç içe geçip bu atı alıp gidiyor . Böylece , bir siste , artık atın üzerinde miyim , yoksa onu uzaktan yalnızca öyle görüyor muyum , bilmiyorum . O da , kurnaz , ayak sesleriyle kışkırtıyor beni ve bu sesler çoğalıp dalgalanıyor çevremde , gözlerimin önünde kalabalık , uçsuz bir ırmak olmuş askerler koşuyor . Ellerde havaya dikilmiş süngüler , başlarda görkemli kalpaklar , boğuk , anlaşılmaz sesler . Çoğalıp yiten . Bir tepeye çıkan . . . tepeden inen . . . tepeye çıkan . . . askerler . Arada atın son derece anlaşılır kişnemeleri , belki korkan . Parıldayan nallar , birer demirci körüğünü andıran göğüsler , atın tarif edilmesi olanaksız burnundan çıkıp soğuğu yaran inatçı bir soluk ve inanılması güç homurtular . . . Sonra yine askerler . Oluk oluk ve askerlerin gittiği yerde devasa , tahtadan bir at . Niye geldin ? Kusura bakmayın , haberim yoktu . Çıkamazsın artık . Uygun zamanı kolluyoruz , seni de bırakmayız , bizi bekleyeceksin . . . Başıma geleceklerden korkuyorum sonra ve tahta atın aklının ucundan bile geçmiyorum . Ama ara sokaklarda nal sesleri duyuyorum yine , derin derin soluk alışlar . . . verişler duyuyorum . Kurnaz , belli belirsiz düşünen iniltiler duyuyorum sonra . . . Her koşunun gizli bir isteği var . Bunu biz bilemeyiz , kendi isteklerimizi de bilemeyiz . Her koşu yalnızca kendi isteğinden de oluşmuyor çünkü ; papatyaların isteği var , ezilme korkusu , yoncaların ve uzakların . Ağaçlardaki hışırtıların . Köstebeklerin . Toprağın zangır zangır titremesi , ufkun alçalıp . . . yükselmesi . . . alçalıp . . . Mısır tarlalarının , hırsızlıkların ve şurası kesin . Kendisine alışmış her şey nasıl çılgınca şaşırıyor . Değişikliğin çılgınlığı . Kız , belli istiyor . Oğlan da istiyor . Belki daha çok . Daha çok . Böyledir . Oğlanın dizine uzanmıştır . Uzanınca gevşemiş , bulunduğu yerde hafifledikçe hafiflemiştir . Oğlan da hafiflemiştir . Bir ara kıza bakmıştır . Kız bunu fark etmiştir tabii . Bakmamıştır , ama fark etmiştir . Hafifledikçe işte böyle her şeyi kendiliğinden görür , fark eder olmuştur , her şeyiyle gözdür yani , her şeyiyle tendir . Oğlan farklı mıdır , değildir . Oturdukları ( uzandıkları ) ağacın dibinde iyice o da hafiflemiştir . Belki yumuşadıkça ağaca dönüşmüştür , oğlan , toprağa dönüşmüştür . Kızın her şeyi fark ettiğini fark etmiştir . Sonra bu saydamlıkta , kimbilir , böyle bir şeye gerek bile kalmamıştır . Gerçekten kalmamıştır . Hiçbir şeyi fark etmeye gerek kalmamıştır . Kendileri açısından tabii , karşılıklı sıcaklıkları açısından . Hafiflikleri , uzanıp yumuşamışlıkları açısından . Sonra ne olur . Oğlan kıza bakmıştır . Söylemeye gerek yok , kız fark etmiştir . O zaman kızın eli hareket etmiştir , elin kendi isteğidir bu kuşkusuz . Tamamen kendi isteği . Hareket etmiştir . Belli belirsiz . Bu belirsizliğin de , bu hareketin de pek çok anlamı vardır . Bütün bunlar oğlanın da kızın da içinden geçmiştir . Bir çırpıda geçmiştir . Oğlan değişik anlamları düşünmüştür . Kız da düşünmüştür . Elin isteğini kız da düşünmüştür . Düşününce , birlikte düşününce , belki birlikte gülümsemişlerdir . Ağaçtan bir karınca düşmüştür . Uzakta , upuzun mısır tarlaları . Ağaçlar , hışırtılar , kokular , nane kokusu . Sonra ansızın sesler gelir . Ayak sesleri . Birilerinin ya işi vardır , aceleyle yürürler , ya koşarlar . O zaman kız katılaşır ansızın . Oğlan da katılaşır ve her koşunun gizli bir isteği var . Bunu biz bilemeyiz . Bizim isteğimiz , hiç değilse , uzağı , ufku net , belirli bir çizginin üzerinde görmektir . Koşunun isteği ise , farklıdır : toprağın zangır zangır titremesi , ufkun alçalıp . . . yükselmesi . Ben öyle küçümseyici bakışlarla baksam , Halil gider bir ağacın altında otururdu . Küserdi . Şöyle suratını asar , elindeki bir dal parçasıyla oynardı . O zaman Faça , bu işe sanki benden çok sevinirdi . Zaten sevinirdi . Halil'se konuyu değiştirmeye . . . Halil iyi konuşabilmek için canını verirdi . Başka bir şey bilmezdi zaten , ağaçları tanımazdı , balıkları . Tabii çoğu zaman , altta kalmamak için , diyelim söz ağaçlardan açıldı , dudaklarını büzer , kırk yıllık bir bahçıvanmış da , torunlarına eski günlerini anlatıyormuş gibi konuşurdu . Elleriyle havada daireler çizerdi o zaman . Sözcükler yetmezdi . Yetmeyince gözleri girerdi devreye , büyüyüp küçülür , parlayıp söner , sözcüklerin arasında oluşan irili ufaklı boşlukları doldururdu . İşin garibi , bütün bunları o sırada uydururdu Halil . Ağaçların bakımından söz ederdi örneğin , çiçeklerin türlerinden . Hayvan Hayvanı orada gördüm . Ağacın üstünde . Nesi vardı bilmem . Bu hiç bilinmeyecek . Ya da nereden gelmişti . Belki bir sahibi vardı , adam artık bıkmıştı ondan . Eskiden biz de böyle yapardık . Ağabeyim gider , bir kedi getirirdi . Sinsi , aşağılık bir kedi . Hiçbir iş yapmayan . Hiçbir işe yaramayan . Babam kızardı . Şunu götür evden be , derdi , bunu söylerken , haklıydı , hayvanın tüyleri boğazına kaçmıştı sanki , öyle tuhaf , kararsız bir ses çıkarırdı . İşte adam böyle bıkmıştı da onu getirip bu ağacın üzerine bırakıvermişti . İyi bir seçimdi . Bir hayvanın kurtulamayacağı tek yer orasıydı . Yine gelmiş bu , demeyecekti babası . Böylece sonsuza dek , tabii bu onun bileceği iş , kurtulmuştu işte . Ama ta yukarıda , yaprakların arasında , üstelik kalınca bir dalın üzerindeydi ve eğer varsa , kafasını tüylerinin arasına gömmüştü hayvan . Ben de bunu gidip anlatmalıyım hemen , diye düşünmüştüm . Önce Recep'e söyledim . Recep kır bıyıklarını burdu , Ulan , dedi , iyi gördün mü ? İyi görmedim , bunu da söyledim , Abi , dedim , dalın arkasına tünemiş , bir o yandan , bir bu yandan baktım ama . . . Buralarda toprak çabuk kurur . Yağmur yağar . Hay Allah , bir açık hava sineması vardı . Filmi izlerken yağmur patlayıverirdi . O zaman naylon poşetler , şemsiyeler çıkardı . Sonra birden kesilirdi yağmur , ama kesilene dek filmin sesi duyulmazdı . Şemsiyelerin altında . Delikanlıların elleri kızların bacaklarına kayardı . Göz kırpmalar , dalıp gitmeler , allı yeşilli görüntüler - tabii , yağmurun etkisiyle hafif kaymış , toprak böyle çabuk kurumuş , İstersen gidelim , bir de sen bak , dedim . Recep . Gözlerini kıstı , biliyordum , nasılsa gidecektik , bir şey elde etmesek de olurdu . Hiç unutmam , Bir ok yılanı görmüşler , demişlerdi de , Git oğlum , ok yılanı ne gezermiş buralarda , laf mı yani , diye çıkışmıştı bizimki , tabii bir yandan da elini o kır bıyıklarına götürmüş , Yine de bir bakalım , deyivermişti . Gidelim o zaman , dedi , ama Hasan'a haber vermek lazım , sonra tüfekler alınacak , saçmalar . Korkuyorum . Hayvanı görünce kızacak . Sen misin . Yahu vuramayız , fena gizlenmiş , şu tüfekleri almasak da öyle bir bakıp gelsek , dedim , dinler mi , Hasan ! Hasaaan ! diye başladı yolun ortasında . Karşıda bir bira fabrikası , evlerin önünde . Akşamları fabrikayı havalandırırlar mı artık , püfür püfür , öyle eser . Arkada bir tren yolu , onun arkasında upuzun tarlalar . Ağaçlardan evlere sinekler vurur böylece ve sinekler , ne hikmetse , akşamları azar . Tren yolunu geçince , başakların arasında ince , uzun bir keçi yolu belirir . Allah korusun . Yağmur yağınca bu incecik yol bir denizin dibine döner . Recep'i yıllardır tanırım . Hasan'ı da . Kondüktör düdüğünü öttürürdü , fuuuuuuv - uuu - uv kurşun çalardık . Hasan'ın elinde bir keser . Vagonları dolaşırdık , eller cepte . . . Avcılık merakımız o günlere dayanır . Birer sapan , hiç unutmuyorum , unutulur mu , nişan alırdık , ben Recep'i gözlerdim . Recep , şu dürbünlü tüfekleri kullanır gibi kullanırdı sapanı . Başını hafifçe sağa kırar , gözlerini kısar , uzun uzun beklerdi , Ne bekliyorsun be , diyecek olsak ( öyle ya , nişan aldığı bir kuştur , uçabilir ) , Avcılar için avı ille de vurmak önemli değildir oğlum , diye yanıtlardı . O zaman gülerdik biz tabii , çünkü bu türden kitabi cümleleri Recep , televizyondaki şu belgesellerden çalardı . Zavallıcık . Hasan geldi , tüfekler , Recep , ben , kararsız bir rüzgar esti , Neymiş ? dedi Hasan . Anlayamamış , diye yanıtladı Recep . Anlayamadım , yalan yok . Yahu koca adamsın , diyecekler ( bu arada yola düştük , demiryolunu geçtik , çocuklar arkamızda kaldı , bisikletinin ziliyle bizi uğurlayanlar oldu ) bir hayvanı anlayamadın mı . Bunca yıllık avcısın . Nasıl anlayamadın be ? İnanmamış . Göremedim abi , ta tepeye çıkmış . Yaprakların arasına . Şöyle koyu kahverengi , kedi büyüklüğünde bir hayvan . Sanırsın tüylü bir top . Kirpidir . Recep önce tükürdü , Ne kirpisi be , dedi sonra , yazık . Tarlaların içinde yürüyorduk , işte böyle . Hasan . Dönüp dönüp bakıyordu arkasına . Hep böyleydi , korkak . Uzaktan sesler geliyordu . O hayvanın sesi geliyordu . Ne sesti . İnsana özgü , uzayıp kısalan , ama bir anlamı olsun , diye çalışılmış bir sesti . Ayaklarının sıcaklığından , upuzun tüylerinden el almış . Sonra derenin çağıltısı . Derenin kenarında sazlar vardı . Uçurtma mevsiminde koşardık . Ağabeyim öğretmişti , sazlar tehlikelidir . Kırmaya çalışırken dikkatli olmalıdır . İnsanın elini keser . Parmağın ucundan koyu , iştahlı bir kan akar . Belki koluna gider . Koluna gitmesin diye eğip bükersin . Uç böcek uç böcek . İşte sazlar böyledir . Ağabeyim ıslık çalardı , elinde bir avuç iplik , iplikte bir çomak . Kelebeklerin içinde . Derken başakların içinde , yorgun , yaşlı bir avcı beliriverdi . Elinde bir tavşan . Beyaz , temiz , gözlerini açıp kapayan bir tavşan . Recep baktı yaşlı avcıya , Amca , dedi , ama adam gerçek bir avcı gibi , berikinin sözünü keserek , Bir ağacın tepesine çıkmış zavallı , dedi , nasıl çıkmışsa artık , vurmama gerek kalmadı , götürüp . . . Gördünüz mü , adam bizim avımızı . . . dedi Hasan , ama , eh , bütün hayvanlar ağaçların üzerine çıkmış demek . Hayvanı düşünüyorum . Orada acımasız bir rahatlıkla oturuyor . Birazdan orada olacağız . Recep , iflah olmaz yeteneği ile nişan alacak . Acımaz , biliyorum . Gözlerini kısacak , başını yan yatırıp , güm . O zaman görecek . Çıkıp orada , gözlerden ırak , neymiş . Kimbilir nasıl bağıracak . Bağırsın . Önce yaprakların içinde , sonra havada taklalar atacak , düzensiz , başıboş taklalar . Öyle düşecek , cansız . Belki biraz titrer . Vurulduğuna akıl erdiremediği için adım atmaya çalışır . . . . adam bizim avımızı vurmuş . Yok oğlum , dedim , bizim hayvan koyu kah . . . Ama işte böyle , sözümü tamamlamadan , ağaca vardık . İri yapraklı , dev bir ağaç . İşte . Hani . İşte . Oradaydı , dalın üstünde ve Recep nişan almış , ateş etmiş , vuramamıştı . İsabet ettirememişti . Bir süre öyle sessiz kaldık . Kıpırdamamıştı hayvan . Duymamış mıydı . Kuşkusuz duymuştu . Başta nasıl gördüysem öyleydi . Başını gömmüştü tüylerine . Ayaklarını da . Bizimkiler delirmek üzereydi . Habire ateş ediyorlardı . O koca dalı vurabiliyorlardı yalnız . Onu da sıyırıyorlardı , uzaktan bir tren geçiyordu , kimbilir trenden bakılınca burası nasıl görünüyordu , yapraklar uçuşuyordu tabii , delik deşik olmuş . Bir yaprak , vurulan bir yaprak , havada taklalar bile atamadan düşüyordu . Sonra öbür dallar . Dayanılmaz bir ses . Yeteneksizler . Ağacı vuruyorlardı . Zaman zaman duruyorlardı . Umutsuzluğa kapılınca . O süre içinde , ortada hiçbir şey yokmuş gibi , öyle sakin bekliyorlardı . Ellerde tüfek . Tüfeğin ucu yere doğru hafif eğik , dizlerden biri kırılmış . Sonra yine , uzaktan bisikletli çocuklar geçiyordu , bisikletlerin zili duyulmuyordu nedense , ateşe başlıyorlardı . Recep . Belirli aralıklarla tükürüyordu , gözlerini kısmış , tabii vuramadılar . Şu tüfeğimi tut , dedi Hasan , ağaca tırmanıp daha yakından ateş edeceğim . İyi akıl etmişti , hatta , bunu neden daha önce düşünmediler , şaşmıştım . Çıktı ağaca , tüfeğini aldı ve güm . Yakından . Yazık . Az öteye düştü hayvan , havada , yolun yarısında , güçsüz , yetersiz , üşengeç bir ah etti . . . Koştuk , ne biçim vurulmuş , kafası parçalanmış . Kirpidir , dedi Hasan . Saçmalama , dedi Recep , köstebek bu . Köstebek ne gezermiş ağaçta be , dedim , sincap . Ulan hiç mi sincap görmedik . Kokarcadır . Hayvanı orada bıraktık böylece . Kokarca kokar aslanım . Belki yaban tavşanıdır . Ve mahalleye doğru , yavaşça uzaklaştık . . . Irmak Baykuşlar ötüyor . Baykuş öter mi . Akla zarar sesler geliyor , çok uzakta birini boğazlıyorlar . Belki bir tanıdıktır . Hava almaya çıkmıştır . Recep'i buldum hemen , telefon ettim . Yağmuru seyrediyormuş . Hep böyledir . Yağmur mu yağdı , biraz dayanır , kendini tutar , ama çok geçmez . Şemsiyeyi kapar , dışarı . Ne var ? Yahu bir ses var , duydun mu ? Ulan gök yarılıyor , duyulmaz mı ? Öyle değil , biri yardım istiyor , iyi dinle . İyi dinleyecek . Karıma seslendim , yağmurluğumu bulabilir misin , diye . Bir fenerim olacaktı . Bir el feneri . Bizim sokakta elektrikler sık sık kesildiği için . Vakit geç olmuş . imdaaat İşte , yazık , kaç kişiler acaba . Karıma baktım , duymuş . Duymamak elde mi . Belki bir yerde sıkışıp . . . Nerede sıkışacak . Bir işler çevirmiştir , belalının biridir . Her şeye burnunu sokmuştur . Onlar da böyle sıkıştırırlar işte . Yağmurluğumu giyindim , başımı kapattım , fener , kapı çalındı . Recep . Üzerinde bir yağmurluk , elinde bir tüfek , Gidelim abi , dedi , adamı bir ayı sıkıştırmış olmalı . Gidelim , dedim , ama dışarıdan yeni sesler geldi . Bir minibüs . Belediye görevlileri , dışarı çıkılmaması konusunda mahalle sakinlerini uyarıyormuş . Bunu Recep söyledi . Hemen anlıyor . Yakında bir ırmak var , yağmur uzayınca taşmış , sel olmuş ( bundan sonrasını bizimki uyduruyor ) , ölü ve yaralılar varmış ve ölülerle yaralıların sayısının artmasından , Abi , dedi , çizmeleri giyelim istersen . Eh , giyelim , dedim , yahu çıkmasak mı yoksa ? Da , dinleyen kim. imdaaat . . . diye inledi dışarıdaki . Böylece çıktık , ırmağa doğru , birbirimize tutunarak yürüdük . Uzak değil . Yazları sinekler gelir . Öyle yakın . Ağaçlardan , çalılıktan , ırmağın köpük köpük suyundan . Sesler gelir . Suyun sesi gelir , eskiden çocuklar yüzerdi . Duydun mu ? dedi Recep . Duymadım , dedim , ama yaklaşmıştık , belliydi . Artık kimi kurtaracaksak , adam uzun uzun boğuşmuş , sonunda gücünü yitirmişti . Bu da sesine mi yansımıştı , imdaaat , diyemiyordu da , zayıf , belirsiz , ihhmmmhhdaaah , diye inliyordu . İki buluşumuz vardı . Birincisi benimdi ve ben evimizin balkonunda , yazlık bir dinlenmede bulmuştum onu . Aşağıda kadınlar kış için hazırlık yapıyorlardı . Yün eğirenler vardı , turşu hazırlayanlar , domates kaynatanlar ( salça olacaktı ) . Arabayı orada , şezlonga uzanmış , gözlerim kapalı tasarlamıştım . Hurdacıya gidilip dört şişme teker alınacaktı . İlk iş buydu . Gövde için devasa keresteler bulunacaktı ( çünkü işin sağlama alınması gerekiyordu ) . İki koltuk , pedallar ve pedallar koltuğun önündeki boşlukta salınacaktı . Koltukların arkası depoydu . Depo yük taşımakta kullanılacaktı . Eşyayı , esnek fileden yapılmış bir torba koruyacaktı . Apartmanda on evdik , kimler yoktu ki , Memet Amcalar , Kadirler . . . Herkesin işine yarayacaktı araba . Pazara gidecektik . Turşuluklar , salçalık domates ( domates kasalarını taşımak ne zordur ) . Ama hiçbir zaman yapamadık arabayı . Neden bilmem . İkinci buluş Recep'indi . Bir sal . O günlerde ırmak temizdi . Balık bile tutuyorduk . Recep bir sapanseverdi daha . İşte gözlerini şöyle kısar , başını yana devirir , uzun uzun nişan alırdı . Sevdiği bir dükkan vardı , Yeni Av Malzemeleri adı sanırım buydu . Oraya giderdi . Gidip öyle bekler , vitrinin önünde saatlerce dururdu . Kendine tüfek beğenirdi . Belki fiyatlarını sorardı da dükkan sahibi susardı önce . Bu susuş Recep içindi , küçümseme susuşuydu . Git lan işine , dese daha iyiydi , hatta tekme tokat girişse . Göğsünde çapraz fişeklikler hayal ediyordu da Recep , o vitrinin önünden ayrılamıyordu işte . Bir sal yapalım , diye tutturmuştu . Gezeriz , biri boğulsa kurtarırız . . . Çizimlerini bile yapmıştı , koca çiviler bulacaktık tomrukları birbirine çakmak için ama , Git işine be , demiştim ben , bu buluş da öylece kalmıştı . İşte şimdi ihtiyacımız vardı buluşlara . Benim arabaya , Recep'in salına . Böylece , dizlerimize değen suyun içinde güçlükle ilerliyorduk , birbirimize de tutunuyorduk tabii . Zavallı , kimbilir şimdi bir ağaca asılmıştır ve ağaç da devrilmek üzeredir , diye düşünüyordum . Bir söğüt ağacıdır hatta , bu yüzden durum daha tehlikelidir . Söğüt ağacının dalları ince ve kaygan olur , hele yağmur yağmayagörsün . Zayıf , isteksiz bir ağaçtır , kabuğunu bırakıverir . Anca düdük yapılır da acılı bir horoz olur öter . Kırılmak üzeredir . Yetişsek . ihhihimmmdaaah , diye gittikçe garipleşiyor ses . Kararsız , acılı , tuhaf bir yaratıktan geliyor . Abi , dedi Recep , dikkat ettin mi , adam kişniyor be ! Oğlum , adam niye kişnesin , galiba bir at var , yazık , çamura saplanmıştır . Gerçekten , şimdi gecenin içinde uzayıp giden bir kişnemeye dönüşmüştü ses . Şu taraftan , dedim Recep'e . Derken arkamızda bir homurtu duyduk ve sırtımızda bir ışık parlayıp söndü . Irmağa varmak üzereydik . Döndük , bin bir güçlükle geçtiğimiz sokağın ucunda , derinde bir araba gördük . Yavaş yavaş ilerleyen bir araba . Sokak lambalarının altından . Sürücü bir şey mi anlatmak istiyordu bize , farları açıp kapatıyordu . Suyun içinde nasıl acizdi , yavaştı , Gidelim biz , dedi Recep , ama ne olacaktı , biraz bekleyebilirdik . Belki polistir , evlerinize , diyecektir bize . O zaman işimiz kolaylaşacaktır işte , fena mı , hayvanı kurtarma işini onlara bırakır , evimize döneriz . Bekleyelim , dedim , zaten çok sürmedi , araba yaklaştı , kır saçlı , sevimli bir sürücü belirdi . İyi geceler , dedi sürücü , buralarda mum satın alabileceğim bir yer var mı acaba , elektrikler kesildi de . Yok , dedik . Zaten bütün dükkanlar kapalı , sel oldu , biz de çamura saplanmış bir atı kurtarmaya gidiyoruz , şurada , yakında . Peki , dedi sürücü , sonra yavaşça direksiyonunu kırdı ve geldiği yöne doğru uzaklaştı . Sokağın ucuna . Recep'e baktım . Elinde tüfek , tüfeğin ucu yerde , neredeyse suyun içinde . Düğüne gidiyor . Düğünleri nasıl sever . Müziğe gerek yoktur tabii , halayın düşüncesi yeter , kollarını iki yana açar , başını hafif öne eğer , ayaklarından birini indirir , birini kaldırır . . . Soğuk bir rüzgar esiyor , ihhihiimmmh ses artık oldukça uzaktan , belli belirsiz geliyor . Gecenin içinde huysuz bir at . Belli , bizimle oynuyor . Irmak boyunca ilerliyor , belki bizim ayak seslerimizden ürküyor . Ama suyun içinde ilerleyemiyoruz artık , ırmağın kenarında , sesi gittikçe azalan bir atın ardında . O zaman birbirimize tutunuyoruz elbette , ama Recep işin farkında . Abi , çamura saplanıyoruz , diyor , ne yazık ki ben de fark ediyorum bunu . Böylece , gecede , çamurda , suda , yardım bekleyen iki karanlık oluveriyoruz , imdaaat diye bağıran . Kız Ardıcın yaşadığı yeri öğrenmiş , Recep . Biliyorum , kuşların yaşadığı yeri de öğrendiydi geçende . Nasıl süründüydük , eli boş döndüydük . Bir korulukmuş , serin . Olabilir , bana ne . Ben yokum , dedim . Abi , gelmezsen canıma kıyarım , dedi , hem , ne olacak , ardıç olmaz , başka bir şey olur , eli boş dönecek değiliz ya . İlk aşkım mahalle arkadaşımdı . Kısa saçlı , çilli bir kızdı . Okula birlikte giderdik . Onun yakalığı harikaydı , annesi uzun uzun uğraşmış olmalıydı . Kızın tombul yanakları vardı ( ne yazık ki adını hatırlamıyorum şimdi ) . Bu yanaklar da çil . Tuhaf . Bu kız aklıma ne zaman gelse , düzensiz bir mahalle hatırlıyorum . Eğri büğrü yollar , kalabalık çeşmeler , bağrışanlar , at arabaları , hatta el arabası ile kum taşıyanlar , gazoz satıcıları , iflah olmaz ağlaşmalar . . . Kızın yüzündeki çil kalabalığından olmalı . Karar veriyoruz . Koruluğa Hasan'ın arabasıyla gideceğiz . Hasan zaten hazır . Nereye gidileceğiyle bile ilgilenmiyor . Koltuğa kurulacak ya . Dirseğini cama yaslayacak . Elde bir sigara , oh . Yolcuların güvenliği , şoförün ağırbaşlılığı . Bagaja , ihtiyaç duyabileceğimiz her şeyi yerleştirdik , bir mangal , odun kömürü , kibrit , av torbası , saçma , tüfekler . Çukura girip çıktıkça patlamasından korkuyorum tüfeklerin . Böylece koruluğa geliyoruz , orada harika bir kız görüyorum . Jeolojik zamanda toplu yok olmalar ve Homo Sapiens'lere öğütler Evrim Kuramı şöyle der : Kim ki , doğanın biyolojik yelpazesindeki çeşitliliği bozacak kadar baskın hale gelir ve diğerlerinin yaşama hakkını sınırlar ve hatta yok eder , doğa tekrar , herkese yaşama hakkını veren dengeli düzenini kurabilmek için , baskın olarak diğerlerinin yaşama hakkını gasp eden formu yok eder . Homo Sapiens ; dikkat ! Prof. Dr. Nurdan İnan ( Sivas Cumhuriyet Üniv . Mühendislik Fak . Jeoloji Müh. Bölümü Öğretim Üyesi ) Yazımına 4. Son 600 milyon yıllık dönem , bitki ve hayvanların taşlaşmış kalıntıları olan ve canlı sistematiğine girebilecek özellikler gösteren fosil kanıtlarla yazılan jeoloji tarihinin Belirli Canlılar Zamanı'dır . Fosil kanıtlar , Belirli Canlılar Zamanı'nı kendi içinde Zaman , Devir ve Devrelere ayıran kayda değer 17 toplu yok olmayı işaret eder . Bu toplu yok olmalardan , Birinci - İkinci Zaman ve İkinci - Üçüncü Zaman sınırını belirleyen iki tanesi , I . Büyük Toplu Yok olma ve II . Büyük Toplu Yok olma olarak , 600 milyon yıllık jeoloji tarihinin en kapsamlı Yok olmalarını temsil etmektedir . Toplu Yok olma nedir ? Toplu Yok olma , var olan türlerin çoğunun ya da birkaçının , tek bir stratigrafik horizonda veya çok dar bir stratigrafik arada aniden yok olmasıyla belirlenir . Yok olmanın , gerçek bir toplu Yok olma olarak kabul edilmesi , yok olma zonunun üstünde gözlenen çoğu canlı türünün , yok olma zonu altında gözlenen canlı türleriyle yakından ilişkili olmaması ve bu durumun yatay - düşey fasiyes değişimlerinden bağımsız olarak izlenmesiyle mümkündür . Yok olmanın nedeni , canlıların çevresel değişikliklere karşı gösterdikleri duyarlılıktır . Canlılar , uyum sağlayamayacakları ya da etkisiz hale getiremeyecekleri bir çevresel faktör değişikliğiyle karşılaştıklarında biyolojik strese girer ve ölürler . Beslenme zincirinin kırılması , iklim değişikliği , okyanus ve atmosferde O2 dengesinin bozulması , deniz çekilmesi ve ilerlemesi , volkanizma , iz element konsantrasyonunda yükselme , kuyruklu yıldız veya meteorit çarpması , güneş sistemindeki patlamalardan oluşan kozmik radyasyon , periyodik galaktik olaylar ve yeryuvarının manyetik alanının değişmesi biyolojik stres kaynaklarının en önemlileridir . Büyük toplu Yok olmalar ve nedenleri 360 milyon yıl süren Birinci Zaman'ın son sayfalarında , yani günümüzden 240 milyon yıl önce , Permiyen devri sonunda , zamana damgasını vuran önemli canlılardan büyük kısmı , Örneğin Trilobit ve Graptolit'ler , Zırhlı Balık'lar , Tabuleli Mercan'lar tamamen , Brachiopod ve Amphibia'lar ile , mikrocanlılardan Karofita ve Foraminifera'ların yüzde 80'lik kısmı Yok olurlar . I . Büyük Toplu Yokolma , Tetis denizinin açılmasıyla Dünya morfolojisinin , Pengea = Tek kıta - Pantalassa = Tek okyanus düzeninden , Aurasia = Kuzey kıtaları ve Gondwana = Güney kıtaları olarak yeni düzene geçmesi dönemine karşılık gelir . Bu dönemde , yeni dünyaya ayak uyduramayan canlılar ya tamamen Yok olmuşlar , ya da cins ve tür düzeyinde önemli ölçüde azalmışlardır . 175 milyon yıl süren İkinci Zaman'ın ilk sayfalarında , Conodont'larla , varlıkları ve Yok oluşları kısa sürede olan Kalpionel'ler tamamen yok olurlar . Ardından , Kretase devri sonunda , yani günümüzden 65 milyon yıl önce , yaşayan tüm canlıların yüzde 49 . 9'unun yok olduğu II . Büyük Toplu Yok olma , İkinci Zaman'ın bitişini belirler . Bu Yok olmada , Dinosaurus'lar , Belemnit'ler , Amonit'ler ve mikrocanlılardan Nannoconus'lar tamamen ; Kokholit ve Foraminifera'lar yüzde 85'lik büyük kısmıyla kaybolurlar . Arz paleocoğrafyasının hemen hemen günümüzdekine yakın şekillendiği devirde , Yok olmanın nedeni gibi , süresi ve seçmeli oluşu da çözüm bekleyen sorulardandır . Bu amaçla pek çok kuram ileri sürülmüştür . Bunlardan Çarpma Kuramı ile Yoğun Püskürük Volkanik Hareketler Kuramı en fazla kabul gören kuramlar oldu . Yoğun Püskürük Volkanik Hareketler Kuramı , İkinci Zaman sonunda volkanik faaliyetlerin artması , buna bağlı olarak gerçekleşen asit yağmurları , okyanusların yüzeylerinde Ph miktarının artması ve alkanitedeki değişmelere bağlı olarak ozon tabakasının tükenmesini , toplu Yok olmanın nedeni olarak göstermiş ve bu etkilerle fauna - flora değişiminin 100. Bu kuramda ileri sürülen ozon tabakasının tükenmesi , günümüz koşullarında tekrar gerçek olmaya başlamıştır . Bir grup İngiliz araştırmacı 1985 yılında , tam Antartika kıtasının üzerinde Ozon tabakasının yüzde 15'lik azalmaya karşılık gelen büyük bir delikle açıldığını saptamışlardır . Birçok endüstride kullanılan kloroflorokarbon gazlarıyla , Halon türü gazların , çok yüksekten uçan jetlerden çıkan azot oksitlerin ve nükleer denemelerin ozonu tüketen unsurlar olduğu belirlendi . Bu olaylarda , özellikle klorun ozonu parçalamasının önüne geçilmeyişi , ozon incelmesinin geri dönüşümsüz , tamiri imkansız ve devamlı seyrini beraberinde getirdi . Troposferdeki ozon değişimi ; iklim değişikliklerinin nedeni oldu , deniz ve göl ortamlarının üst kesimlerinde yaşayan planktonların yüzde 15 - 20 oranında azalmasını sağlayarak , besin zincirinin bu ilk halkasında önemli bir kırılmayı da gerçekleştirdi . Böylece , insanın eliyle yaratılan sanayileşme , toplu yokolma koşullarından en önemli 3 tanesini - ozon tükenmesi , iklim değişikliği ve besin zincirinin kırılması - güncel koşullar arasına yerleştirdi . Kretase sonu II . Büyük Toplu Yok Olma'yı açıklayan diğer bir kuram , Çarpma Kuramı ; Kretase sonu sınır çökellerinde , yüksek platinium grubu elementleri konsantrasyonunun yüksekliğine dayandırılarak ileri sürüldü ve haklılığına da kanıt olarak gösterildi . Öyle ki , bu sınır çökellerindeki yüksek platinium grubu elementlerine ancak göktaşlarında rastlanır . Dolayısıyla ; bu kuramla ; 6 - 14 km çapında bir meteorit'in yeryuvarına çarpması , bu çarpma sonucunda bölgedeki kayaç parçalarının stratosfere enjekte olmasıyla oluşan toz tabakasının kalın bir bulut gibi yeryüzünü sarması , bu kalın toz bulutunun , güneş ışınlarının yeryüzüne ulaşmasını engellemesi , sıcaklığın sera etkisi oluşturarak yükselmesi , buna bağlı olarak önce bitkilerin , sonra bitki yiyen otçulların ve daha sonra otçulları yiyen etçillerin yokoluşu , böylece besin zincirinin kırılması toplu Yok olmaların nedeni olarak gösterildi . Ve , fauna - flora değişiminin ani olduğu ileri sürüldü . Çarpma kuramı , yok olma kanıtlarıyla , çarpma kanıtlarını birlikte değerlendirdi ve günümüzde jeolojinin hemen her disiplininden , çarpmaya dair yaklaşık 150 adet yapıyla da desteklendi . II . Büyük Toplu Yok olmanın nedeni olarak gösterilen meteorit çarpmasının koşulları , güncel olarak da dünyamızı tehdit ediyor . Halen , dünya çevresinde sürekli dolaşan saptanabilmiş 2000 civarında meteorit mevcut . Meteor çapının , sadece 1 km'den büyük olması dahi , yıkıcı doğal felaketlere yol açabilir . Keza 16 - 20 Temmuz 1994'de Jüpiter gezegeninin Kuyruklu Yıldız Yağmuru'na uğrayışını televizyonlardan , naklen tıpkı bir Uzay fiovu gibi izlemiştik . Daha sonra , bu yağmurun 50 milyon atom bombasına eşdeğer etki yaptığı hesaplandı . Jüpiter için gerçek olan uzay koşullarının , bir gün Dünya için de gerçek olabileceği unutulmamalıdır . Kaldı ki , yer yüzünden 2000 km yükseklikte askeri roketler ve uydu parçalarından oluşan , sayı ve ağırlıkları durmadan artırılan bir çöp bulutu insan eliyle oluşturulan diğer tehlikelerdendir . Saniyedeki hızları 5 - 10 km olan , 5 - 10 cm çapında partiküllerden oluşan bu çöp bulutunun toplam ağırlığının şimdilik 3 milyon kg olduğu düşünülüyor . II . Zaman sonundaki II . Büyük Toplu Yok Olma'yı oluşturan başlıca faktörler ; karada yaygın volkanizmayla eş zamanlı olarak , meteorit çarpması , dünya çapında deniz seviyesindeki regresyon ve okyanus yüzey sularındaki kalsit çözünmesindeki keskin boşluk olarak ileri sürülür . Keza , II . Zaman - III. Zaman sınırında fosil kayıtlarında yaygın bir Yok oluş mevcuttur . Biyolojik stres kaynaklarından , sıcaklığın yükselişi kısa süreli ve olayların oluşu anidir . Bu sınırda , Ammonit'ler , Bryozoa'lar , Pelecypoda'lardaki yok olma 1 - 10 milyon yılda dereceli olarak azalma şeklindedir . Oysa , Dinosaurus ve Foraminifera'larda olduğu gibi eş zamanlarda oluşan ani kesilmeler daha geçerlidir . Bu durumda , fosil kanıtlarda yok olmanın seçmeli oluşu , çözülmeyi bekleyen sorulardan en önemlisidir . Keza , Dinoflagellata ve Kalkerli Alg'ler gibi bir grupda yokolma öncesi ve sonrasında cins bazında küçük düşüşler ; Radiolaria ve Diatome gibi gruplarda aynen korunma ; Foraminifer'ler ve Kokholit'ler gibi gruplarda büyük düşüşler ; Dinosaurus , Amphibia , Belemnites ve Ammonites'lerde tamamen yokolma söz konusu iken , Mammalia , Reptil ve Karasal Bitkiler'de artış söz konusudur . Sınırda , Dinasaurus'lar tamamen yok olurken , onlar gibi Reptilia sınıfına ait olup aynı devirde yaşamaya başlayan Timsah'lara hiçbir şey olmamıştır . Timsah'lar , 200 milyon yıldan beri , hiçbir morfolojik değişim göstermeksizin yaşamaktadırlar . Homo Sapiens'ler dikkat etmeli ! Acaba , bir kısım canlının yok olmasına neden olan faktörler , neden diğerleri için de etkin olmamıştır ? Şüphesiz , bu sorunun yanıtı yine doğanın içinde gizli ve tüm yok olma teorilerinin önündedir . Doğanın kuramı olan Evrim Kuramı şöyle der : Kim ki , doğanın biyolojik yelpazesindeki çeşitliliği bozacak kadar baskın hale gelir ve diğerlerinin yaşama hakkını sınırlar ve hatta yok eder , doğa tekrar , herkese yaşama hakkını veren dengeli düzenini kurabilmek için , baskın olarak diğerlerinin yaşama hakkını gasp eden formu yok eder . Keza , jeolojik tarihindeki toplu Yok olmalarda en çok kayıp verenlerle , tamamen yok olanlar , dönemlerinin en baskın formlarıdır . Günümüzde ; doğada , adaptasyon yeteneği en yüksek canlı olarak , kutuplardan çöllere , steplerden , ovalara , savanlara kadar her yerde yaşayan ve sayılarını durmaksızın artırarak baskın hale gelen ; yerleşim ve tarım alanları açarak doğal yaşamı tehdit eden , tüketim çılgınlığına kapılarak sanayileşmenin tüm yükünü doğanın üstüne atan , doğayı kirleten , dengeleri alt üst ederek pek çok cins ve türün her gün ve süratle yok olmasının nedeni olan , Homo sapiens'lerin , yok olma teorilerinden hep göz ardı edilen fakat her zaman kendi kurallarını uygulayarak dengeyi tekrar tekrar kurmaya çalışan , doğanın kendi kuramına , Evrim Kuramı na kulak vermesi gerek . . . Biten bin yılın başlayan bin yıla devrettiği mesaj : Bilimsel Sosyalizm Bilimsel Sosyalizmin kurucusu Marx , biten bin yıla damgasını vurmuş kapitalist uygarlığın , onun sonunu müjdeleyen , son büyük filozofudur . Geleceğe uzanım yaparak ifade edersek , Marx'ı , yepyeni bir toplumsal modelin müjdecisi ve ilk büyük filozofu olarak nitelemek daha doğru olacaktır . Ender Helvacıoğlu Sonuna geldiğimiz bin yılın son 150 yılını , Bilimsel Sosyalizm kadar derinden etkilemiş , damgasını vurmuş ve yüz milyonlarca insanın pratiğine bayrak olabilmiş bir başka düşünce akımı yoktur . Dost veya düşman herkesin kabul ettiği bir olgudur bu . Bilimsel Sosyalizm ; iki Alman filozof , bilim adamı ve politikacı Karl Marx ve Friedrich Engels'in kurucusu oldukları öğretinin adıdır . Bu öğretinin asıl önemi ; geçtiğimiz bin yılın özellikle ikinci yarısına damgasını vurmuş Batı Uygarlığına ( daha doğrusu kapitalist uygarlığa ) en köklü eleştiriyi getirmesi , bu uygarlık modelini pratikte aşmanın yolunu göstermesi ve yeni bir modelin ipuçlarını vermesidir . Marx , 500 yıllık kapitalist uygarlığın , onun sonunu müjdeleyen , son büyük filozofudur . Geleceğe uzanım yaparak ifade edersek , Marx'ı , yepyeni bir toplumsal modelin müjdecisi ve ilk büyük filozofu olarak nitelemek daha doğru olacaktır . Ütopik Sosyalizmden Bilimsel Sosyalizme Bilimsel Sosyalizm , 1840'lı yılların Avrupası'nda doğdu . Aslında sosyalizm düşüncesinin köklerini Marx öncesine , 19 . yüzyılın ilk yıllarında ortaya çıkan Robert Owen , Saint Simon , Fourier gibi ütopik sosyalistlere , hatta Büyük Fransız Devrimi'nin radikal düşünürlerine dek götürebiliriz . Ama , kapitalist sisteme şu veya bu düzeyde eleştiriler getiren bütün bu düşünce akımlarının , bilimsel bir nitelik kazanması Marx ve Engels'in çalışmalarıyla başarılmıştır . Marx , öncüllerinden farklı olarak , bu sistemi dönüştürmenin ve aşmanın maddi gücünü ( kaldıracını ) keşfetmiştir : proletarya . Bu , onun en büyük keşfidir ve işin de özüdür . Neden Marx - Engels ; neden 1840'ların Avrupası ? Bu soruya , 19 . yüzyılın ilk yarısında , Avrupa'nın gelişmiş merkezlerinin toplumsal yapısını analiz ederek yanıt verilebilir ; Marx'ın deha sına gönderme yaparak değil . İnsanlık ancak toplumsal pratiğin dayattığı ve gündeme getirdiği sorunları çözmeye çalışarak kendi bilgisini geliştirebiliyor . Sosyalist düşüncenin ütopyacılıktan bilimselliğe evrilmesi ; 19 . yüzyılın ilk yarısında yaşanan sanayi devrimleriyle kapitalizmin gelişmesi , makineleşmenin yoğunlaşması , büyük çapta örgütlü üretimin yapıldığı dev fabrikaların ortaya çıkması , dolayısıyla sistemin çelişkilerinin netleşmesi ve sanayi proletaryasının dönüştürücü bir güç ve geleceği temsil eden bağımsız bir sınıf olarak siyaset sahnesine ağırlığını koymaya başlamasıyla olanaklı olmuştur . Deha yı yaratan işte bu toplumsal gelişmedir ; kapitalizmin mezar kazıcısı proletarya ortaya çıkmıştır , Marx da onu keşfetmiştir . Öte yandan bütün bu gelişmeler , 19 . yüzyıl Avrupası'nın İngiltere , Fransa , Almanya gibi en gelişmiş merkezlerinde oluşmuştu ; dünyanın başka bir yöresinde değil . Bilimsel Sosyalizmin düşünsel kaynakları Bilimsel sosyalist düşüncenin üç kaynağı olduğu söylenir : Alman felsefesi , İngiliz ekonomi politiği ve Fransız sosyolojisi ( ya da sosyalizmi ) . Bunlar dönemin burjuva toplumbiliminin üç doruğunu temsil ederler . Marx'ın öğretisinin kapsayıcılığının bir nedeni de , bu gür kaynaklardan beslenmesi , mirasçısı olmasıdır . Marx ve Engels , insanlığın 19 . yüzyılda yarattığı bu en iyi ürünleri eleştirel bir yaklaşımla ele almışlar ve bir sentezini oluşturarak aşmışlardır . Genç Marx , bir sol - Hegelciydi . Dönemin ünlü Alman filozofu Hegel'in düşüncesi o kadar etkindi ki , varolan toplumsal sistemi savunanlar sağ - Hegelci , bu sisteme eleştirel yaklaşanlar da sol - Hegelciydiler . Sol - Hegelci düşüncenin en radikal temsilcisi ise bir başka ünlü Alman filozofu Ludwig Feuerbach'tı . Feuerbach'ın yazıları , içlerinde Marx'ın da bulunduğu demokratik ve tanrı tanımaz fikirlere sempati duyan gençleri büyük ölçüde etkilemişti . Marx'ın kendisi de o dönem için , bir gecede hepimiz Feuerbachcı olmuştuk diye yazmıştır . Demokratik devrimin eşiğinde olan ( 1848'de patlak verecektir ) Almanya'da tarihin akışı o kadar hızlanmıştı ki , birkaç yıl içinde , Marx ve 1844'de tanışıp ömür boyu yoldaşlık ettiği Engels , Feuerbachcılığı da aşıp kendi felsefi sistemlerini oluşturmaya başlamışlardı . Sonraları , Feuerbach ile hesaplaştığı kitabındaki tezlerinin 11 . sinde Marx şöyle yazacaktır : Şimdiye kadar filozoflar hep dünyayı yorumlamakla yetindiler ; aslolan onu değiştirmektir . Bu saptama , bilimsel sosyalist bilgi teorisinin özünü teşkil eder . Klasik felsefeyi aşıp Diyalektik ve Tarihi Materyalizme ulaşanın , bir köyde inzivaya çekilip felsefe yapan hoca Feuerbach değil de , dönemin politik eylemlerine doğrudan katılan , Avrupa'nın bir kentinden diğerine sürülen , Paris'te barikatlara çıkıp Manchester'de işçilerle birlikte yaşayan çömezler Marx ve Engels olmasının nedeni de bu olsa gerek . Marx ; 18 . yüzyılda doruğa çıkan Aydınlanma döneminin materyalizmini klasik Alman felsefesinin doruğu Hegel'in diyalektiği ile zenginleştirerek , kendi öğretisinin felsefesi Diyalektik Materyalizmi oluşturdu . Marx ; Hegel sisteminin büyük başarısı diyalektiği almış , idealizmini ise son derece kapsamlı bir eleştiri süzgecinden geçirmiş , kendi deyimiyle baş aşağı duran Hegel felsefesini ayakları üzerine oturtmuştur . Diyalektik Materyalizm , dönemin büyük bilimsel devrimleriyle de beslenmiş ve kanıtlanmıştır . Engels , kendi felsefelerinin üç büyük bilimsel bulgu ile doğrulandığını söyler . Bunlar ; canlı yapıtaşı olarak hücrenin keşfi , enerjinin sakınımı kanunu ( hiçbir şey yoktan var , vardan yok olmaz ) ve Darwin'in Evrim Kuramı'dır . Marx ve Engels ; Diyalektik Materyalizmi , toplumların yapısını ve tarihini incelerken daha da genişlettiler . Toplumsal sistemlerin dönüşümünün ( gelişen üretici güçler ile sınırlı üretim ilişkileri arasındaki temel çelişki ) mekanizmasını ve düşünsel , dinsel , siyasal vb . üstyapı kurumlarının , iktisadi yapı tarafından şekillendiğini açıklayan Tarihi Materyalizm , insan düşüncesinin doruğudur . Tabi bu kısa yazıda çok genel formülasyonlarla yetinmek zorundayız . Marx'ın kuramında , daha sonraları bazı sosyalist akımlarda gözüken kaba belirlenimcilik yoktur . Marx ve Engels , diyalektik yöntemi toplumların analizine son derece başarılı biçimde uygulamışlardır . Bu konuda Marx'ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eserinin Önsöz ü damıtılmış bir özet niteliğindedir . Almanlar felsefe yapar , İngilizlerse iş ! İktisadi yapının toplumsal dönüşümdeki belirleyiciliğini tespit eden Marx'ın kuramının , bu konudaki kaynağı İngiliz ekonomi politiğidir . Klasik ekonomi politik , en önemli isimleri Adam Smith ve David Ricardo olmak üzere , İngiltere'de doğmuştur . Marx , onların çalışmalarını sürdürerek , ünlü artı - değer kuramına ulaşmıştır . Böylece kapitalist sömürünün mekanizması ( emeğin meta haline gelmesi ve işçinin emeğinin bir bölümüne kapitalist tarafından el konulması ) açıklanmış , kapitalist zenginliğin ( sermaye'nin ) ve kar'ın temel kaynağı da bulunmuştur . Daha birçok çalışmanın yanı sıra , Marx'ın anıtsal eseri Kapital de bu konu son derece ayrıntılı biçimde incelenmiştir . Almanlar felsefe , İngilizler iş yapar ; Fransızlarsa devrim ! Tarihin itici gücünün sınıf savaşımı olduğu tezinin oluşturulmasının onuru Marx'a ait değildir . 18 . yüzyılın sonuna doğru tarihin en köklü devrimlerinden birinin gerçekleştiği Fransa'da toplumbilimi bu teze ulaşmıştı . Öte yandan özellikle Fransız ütopik sosyalistleri , Saint Simon , Fourier vb . , kapitalizmi eleştirerek sömürüsüz - sınıfsız bir toplum düşüncesine ulaşmışlardı . Marx , yukarıda da söz ettiğimiz gibi , bu büyük insanlık ütopyasını hangi toplumsal gücün gerçekleştirebileceğini keşfetmiştir . Bu keşfin esas laboratuarı da Paris'tir . 1830'larda büyük işçi mücadelelerine sahne olan Paris'e 1843 yılında giden genç Marx , Avrupa'nın bu en devrimci işçi sınıfı ile tanışmıştır . Bu tanışma onun düşüncesinin oluşmasında en önemli kilometre taşlarından birini teşkil eder . Marx ve Engels , 1848'de , bütün Avrupa'yı saran devrimlerin arifesinde ( partinin görevlendirmesiyle ) kaleme aldıkları ünlü broşürleri Komünist Parti Manifestosu nda ilk kez hakim sınıf olarak örgütlenmiş proletarya dan söz ederler . Proletarya diktatörlüğü tezi henüz belli belirsizdir . İşçi sınıfı açısından yenilgiyle sonuçlanan 1848 devrimlerinin deneyimleri ve esas olarak yine Paris proletaryasının yarattığı , işçi sınıfının tarihteki ilk iktidarı olan 1871 Paris Komünü'nün derslerinden sonra bu tez artık kanıtlanmıştır . Sosyalist kuramın 19 . yüzyıldaki gelişimi Bilginin kaynağı toplumsal pratiktir . Büyük bilimsel ve düşünsel devrimlerin kökenine indiğimiz zaman büyük toplumsal pratikleri ve insan ihtiyaçlarını görürüz . Marx bunu , insanlık kendi önüne , ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar diye formüle eder . Bu süreci , bilimsel sosyalist kuramın gelişiminde de izleyebiliriz . 19 . yüzyıl Avrupası'nda yaşanan büyük devrimler , kuramın yetkinleşmesini sağlamıştır . Her büyük devrim bazı öngörüleri doğrular veya yanlışlar ; öte yandan insanlığın önüne yeni sorular getirir ( daha doğrusu yeni ufuklar açar ) . 1848 devrimlerinden önceki devrim formülasyonu , hakim sınıf olarak örgütlenmiş proletaryanın burjuva devletini devralacağı ( ele geçireceği ) biçimindedir ( Manifesto ) . Marx ve Engels , sonraları 1848 devrimini inceledikleri eserlerinde bu formülasyonun yetersiz olduğunu , varolan burjuva iktidar mekanizmasını devralmanın yetmeyeceğini , onu parçalamak gerektiğini belirtmişlerdir . Devrimcilik - reformculuk ayrışmasının kökü buradadır . Bu yeni devrim formülasyonu 1871 Paris Komünü pratiğiyle kanıtlanır . Komün ise insanlığın önüne yeni bir soru getirir : parçalananın yerine ne konacaktır ? Yani , 20 . yüzyıldaki büyük deneylerle oldukça zenginleşmesine karşın hala önümüzde duran ve 21 . yüzyıla devredilen soru : Nasıl bir sosyalizm ? 19 . yüzyıl sosyalizminin devrim modeli şöyledir : Proletarya devrimi , kapitalizmin en fazla geliştiği ( dolayısıyla toplumsal çelişkilerin en keskin olduğu ) yerde gündeme gelir ve devrim tek ülkede değil Avrupa çapında olanaklıdır . 19 . yüzyıl koşullarında doğru olan ve pratikten çıkarılan bu model ( gerçekten de 19 . yüzyılın en köklü devrimci atılımları Fransa , İngiltere ve Almanya gibi en ileri kapitalist ülkelerde yaşanmıştır . Ayrıca Komün'ün yenilgisinin bir nedeni de yaygınlaşamaması , diğer ülkelere , örneğin Almanya'ya sıçrayamaması olarak tahlil edilir . ) , 20 . yüzyılda kökten değişecektir . 19 . yüzyılın sosyalizm modeli de , doğal olarak , oldukça ilkeldir . Marx ve Engels , 2. Proletarya iktidarı ele geçirdikten sonra , geri dönüş tehlikesi yıkılmış ama yok edilmemiş burjuva sınıflardan gelir ( Komün'de olduğu gibi ) . Bu modelin , 20 . yüzyılda özellikle Sovyetler'de ve Çin'de yaşanan pratiklerden sonra çok ilkel olduğu görülüyor . Fakat Marx'ın , son çalışmalarından biri olan Gotha ve Erfurt Programlarının Eleştirisi adlı eserinde , çok önemli ve geleceğe ışık tutan bir analiz vardır . Marx , Alman sosyal demokratlarını ( o zaman komünistlere , sosyal demokrat deniyordu ) eleştirdiği bu eserinde ; herkes yaratılan toplumsal değerden verdiği emek oranında pay alacak biçimindeki sosyalist iktisat ilkesinin , aslında çok eşitlikçi gibi gözükmesine karşın eşitsizliği engelleyemeyeceğini , hatta yeni bazı eşitsizlikler yaratabileceğini , dolayısıyla hala bir burjuva ilke olduğunu , hedefin herkes verebildiği kadar verecek ve ihtiyacı kadar alacak ilkesini hayata geçirmek olduğunu , ama bu düzeye de ancak bolluk toplumu nda , yani sınıfsız toplumda varılabileceği söyler . Bu teorik analizde ; modern sosyalist kuramların ulaştığı , sosyalizm aşamasının uzun olduğu , bu aşamada sınıf mücadelesinin devam ettiği , sosyalizmin kendinden kaynaklanan bazı eşitsizlikleri barındırdığı , dolayısıyla devrimi sürdürmenin zorunlu olduğu gibi sonuçların çekirdeğini görebiliyoruz . Bu da Marx'ın deha sı olsa gerek . 20 . yüzyılda Bilimsel Sosyalizm dünyalılaşıyor Marx , dünyanın Avrupa ve yakın çevresinden ibaret olduğu bir dönemde , hem de yaşlı kıtanın merkezinde yaşadı . 19 . yüzyılda Asya'nın , Latin Amerika'nın , Afrika'nın halkları henüz insanlığın ortak gelişme yatağının dışında bulunuyorlardı . Bu nedenle 19 . yüzyıl Bilimsel Sosyalizmi , ister istemez Avrupa merkezciliğin izlerini taşır . Ayrıca yeni bir ileri atılımın , ancak en ileri olan yerde gündeme gelebileceği ( 19. yüzyıl devrim modeli ) düşüncesi , geri halklara devrimi yasaklayan gerici üretici güçler teorisi ne kapıyı açık bırakır . Bu onun , tarihsel koşullardan kaynaklanan sınırlılığıdır . Buna rağmen Bilimsel Sosyalizm , 20 . yüzyılda geri denilen bölgelerde yüz milyonlarca emekçinin esin kaynağı olabildi . Sovyet ve Çin sosyalizm deneyleri yaşanmasaydı , bugün Marx'ı parlak bir 19 . yüzyıl filozofu , Bilimsel Sosyalizmi de bir 19 . yüzyıl düşünce akımı olarak anacaktık . 20 . yüzyıl pratikleri , Bilimsel Sosyalizmi dünyalılaştırmıştır . Demek ki , Marx'ın kuramı bu potansiyeli içinde barındırmaktaydı . Marx , emekçilerin dünyayı değiştirebileceğini gösterdi . Sadece Paris'in , Londra'nın , Berlin'in işçi yataklarında değil , Rusya'nın steplerinde , Çin'in köylerinde , Latin Amerika'nın dağlarında , halinden hoşnut olmayan ve dünyanın varolan düzenini değiştirmek isteyen kim varsa , gitmiş Marx ve Engels'in kuramını bulmuştur . 20 . yüzyılın en büyük gerçeği , Asya , Afrika ve Latin Amerika halklarının dünya siyaset sahnesine tüm ağırlıklarıyla girmesidir . Bu gelişmeyi kapitalizme borçluyuz . Kapitalizm , Avrupa'daki ölümcül krizine , genişleyerek ( emperyalizm ) çare bulabildi . Fakat bu çare , krizin tüm dünyaya yayılmasından ve etkisini esas olarak metropollerde değil , çevre ülkelerde göstermesinden başka bir sonuç vermedi . 19 . yüzyılda Avrupa , burjuvazi ve proletarya olarak ikiye bölünmüştü ; 20 . yüzyılda dünya ezen ve ezilen uluslar biçiminde ikiye bölündü . Devrimin odağı Ezilen Dünya'ya kaydı . Bilimsel Sosyalizmin 20 . yüzyıldaki en güçlü isimlerinden Sovyet Devrimi'nin lideri Lenin , bu gelişmeye ileri Asya , geri Avrupa saptamasıyla vurgu yapmıştır . Gerçekten de 20 . yüzyılda kapitalizmi aşma yönündeki ilk atılım , Avrupa'nın en ileri kapitalist ülkelerinden değil , çevreden , Rusya'dan geldi . Rusya , kapitalist gelişme açısından bakarsak , ilerilerin en gerisi , gerilerin en ilerisi idi . Rusya'da başlayan sosyalizm pratiği , çoğu Bolşeviğin , hatta başlarda Lenin'in de düşündüğü gibi Avrupa'ya değil , Asya'ya doğru yayıldı . İkinci büyük devrim , Mao Zedung önderliğindeki Çin emekçilerinin eseri oldu . Dünya nüfusunun üçte birini içine alan bütün bu sosyalist pratikler sonucunda ; devrimin odağının Ezilen Dünya'ya kaydığı , dünya çapında bir emperyalist zincirin oluştuğu , devrimin bu zincirin en zayıf halkasından kopmak biçiminde gündeme gelebileceği , tek ülkede ( fakat Rusya ve Çin gibi büyük ölçekli ) devrimin ve sosyalizmin olanaklı olduğu , köylülüğün proletaryanın müttefiki olarak devrimci pratiğe katıldığı , geri ülkelerde devrim yapıldığı için bir çırpıda sosyalizme ulaşmanın değil , aşamalı bir devrimin olanaklı olduğu biçiminde özetlenebilecek bir 20 . yüzyıl devrim modeli geliştirilmiş ve bu , bir yüzyıl boyunca kanıtlanmıştır . 20 . yüzyılın sosyalizm modeli de 19 . yüzyıldan farklıdır . Bu noktada , Sovyet deneyinin ( kendisini yıkıma götüren ) zaaflarını analiz eden ve Çin deneyine önderlik yapan Mao Zedung'un katkıları önemlidir . Mao , sosyalizmin uzun sürecek bir geçiş aşaması olduğunu , sınıfların ve sınıf mücadelesinin üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti tamamlandıktan sonra da devam edeceğini , bu dönemde geri dönüş tehlikesinin tamamen bertaraf edilmediğini , tehlikenin tasfiye edilen burjuvaziden değil , bizzat sosyalist parti ve devlet aygıtı içinde yer alan mevki sahibi kapitalist yolculardan kaynaklandığını , sosyalizmi kurmanın esas itici gücünün emekçi kitlelerin devrimci inisiyatifi olduğunu , partinin de bu inisiyatifin önderi olabildiği sürece sosyalizm yolunda ilerlenebileceğini söylemiştir . Gerçekten de Sovyet deneyinin trajik sonu , Mao Zedung'u doğrulamıştır . Gorbaçov'ların , Yeltsin'lerin ( ve tabi yozlaşmanın başlangıcını temsil eden Kruşçev'lerin , Brejnev'lerin ) , kapitalist orduların komutanları değil , bir zamanlar , anlı şanlı Sovyet Komünist Partisi'nin liderleri olduklarını anımsayalım . Aşıklı Höyük'teki bulgularla , Işık Anadolu'dan Yükseliyor ! Aşıklı Höyük Kazısı pek çok ilke ev sahipliği yapıyor . Avcı bir toplum , tarım henüz başlamış ; ama son derece gelişmiş bir toplumsal örgütlenme var . İşbölümü ayrıntılanmış ve yönetici sınıf oluşmuş . Dünyanın en eski kent planı , Aşıklı Höyük'e ait , en eski çevre duvarı da orada . Kerpiçle taş ilk defa birlikte kullanılmış . Bakırın tavlandığı ilk yerleşimlerden . Ölüler belki de ilk kez orada kefene sarıldılar . . . Prof. Dr. Ufuk Esin ile söyleşi ( İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Prehistorya Anabilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi , Aşıklı Höyük Kazısı Başkanı ) Söyleşi : Nilüfer İlkaya Sunuş Ülkemizde özellikle son yıllarda Neolitik yerleşmelerde yapılan kazılar , her geçen gün şaşırtıcı bulgular ortaya çıkarıyor . Daha önce Güneydoğu Asya ( Mezopotamya ) ile ilişkili diğer bulgulara , insanın kültürel evrimiyle ilgili yenilerini ekleyen ve hatta eski bilgileri altüst eden yerleşimler bir bir gün ışığına çıkıyor ve bilim dünyasını şaşırtmayı sürdürüyor . Aşıklı Höyük bu yerleşimlerden biri . Aksaray ilinin Kızılkaya Köyü'nün yakınında , Melendiz Nehri'nin kıyısında yer alıyor . Çanak çömleksiz Neolitik bir yerleşme olan Aşıklı Höyük'ün en eski tarihlemesi MÖ 7952'ye kadar gidiyor . Aşıklı Höyük'te , İÜ Prehistorya Anabilim Dalı'nın başlattığı kurtarma kazıları , 1989'dan beri Prof. Dr. Ufuk Esin başkanlığında sürüyor . Prof. Dr. Ufuk Esin ile Aşıklı Höyük Kazısı ve buluntuları üzerine söyleştik . Yine Sayın Esin'in bir makalesinden Neolitik Dönemi tanımlayan kısa bir alıntı yaptık . Ayrıca antropolog Prof. Dr. Metin Özbek'in Aşıklı Höyük'te bulunan beyin ameliyatı geçirmiş bir kafatası üzerindeki incelemeleriyle ilgili bir makalesi ile Dr. Henk Woldring'in Aşıklı Höyük'te yerleşmenin o zamanki bitki örtüsünü belirlemek amacıyla yaptığı polen analizini konu alan makalesinden birer bölüme yer verdik . Prof. Dr. Ufuk Esin'e , sağlık sorunlarına rağmen , bizi kırmayarak görüşmeyi kabul ettiği için ve yardımlarından dolayı çok teşekkür ediyoruz . Aşıklı Höyük'ü ayağa kaldırıp , yeni kuşaklara aktarılmasını sağlayacak Aşıklı projelerinin gerçekleşmesi dileğiyle . . . Sayın Esin , sizi Aşıklı Höyük kazılarıyla tanıyoruz . Aşıklı Höyük kazılarından önceki çalışmalarınızdan kısaca söz eder misiniz ? İÜ Prehistorya Anabilim Dalı'ndayken bir çeşit arkeometri çalışmalarının başlangıcını yaptım . Spektral analiz çalışmalarıyla Anadolu Maden Enstitüsü hakkında kapsamlı bir araştırma yaptım . Bu aşağı yukarı ilk çalışmalarımdan bir tanesi . Bundan sonra kurtarma kazıları yaptım . Nerede bir kurtarma kazısı varsa , oraya gittim . Keban'la başladık , sonra yine aynı çerçevede Aşağı Fırat'a indik . Keban Barajı bitince , Aşağı Fırat barajlarından Karakaya Barajı başladı . Malatya'da Değirmentepe'de yine kurtarma kazılarına gittik . Bunlar bitince , bu defa Aşıklı'nın su altında kalacağı söylendi . Bunun üzerine Aşıklı'da kurtarma kazılarına başladık . Bu Aşıklı'nın ilk kazılarının başladığı , 1989'da mı oluyor ? Evet . Fakat Aşıklı'da kazıya başlar başlamaz , buranın mutlaka kurtarılması gerektiğini anladık . Su altında kalmasının çok yazık olacağına inandık , çünkü gördüğünüz gibi böyle bir Neolitik yerleşim daha yok . Çok ilginç mimarisi olan bir yer . Burada önce kerpiçle başlayan insanlar , sonradan taşı öğreniyor , kullanıyorlar . Birçok şey bakımından , burası başlangıç . O yüzden de yok olmaması gerekiyor . Bu arada Keban ve Değirmentepe Kazıları'nı yönetirken , yavaş yavaş Arkeometri Ünitesini kurdum . ODTÜ'ten arkadaşlarımızla , Boğaziçi ve Çukurova Üniversiteleri'nden bu işlere ilgi duyan , gerçekten arkeometrik çalışma yapmak isteyen kim varsa , onları topladık ve grup oluşturduk . TÜBİTAK nezdinde , TÜBİTAK Arkeometri Ünitesi'ni kurduk ve orada çalıştık . Sonra onu yenilemek gerekti . Bu defa araştırma ve analiz yöntemlerine dayalı bir başka ünite kurduk ve bunların sonucunda ODTÜ ve İTÜ'de Arkeometri Yüksek Lisansı doğdu . Ayrıca Arkeometalurji çalışmalarında bir atılım yaptık . O da şimdi Boğaziçi Üniversitesi'nde uygulanıyor . Arkeometri en büyük yardımcı Türkiye'de neden bugüne kadar arkeometri yoktu ? Arkeometrinin arkeoloji açısından önemi nedir ? Türkiye'de arkeometri yoktu , çünkü arkeometriye ilgi duyan fen bilimciler yoktu . Biri fizikçi , diğeri kimyacı Yeter Göksu ve Olcay Birgül arkadaşlarımızla başladık . Hocalarımızdan Prof. Dr. Halet Çambel , rahmetli Prof. Dr. Bahadır Alkım yardımcı oldu ve biz bu üniteyi kurduk . Arkeometri niye önemli ? Arkeometri herhangi bir malzemeyi tanımada , herhangi bir olayı yorumlamada bize en büyük yardımcıdır . Yoksa örneğin bir polen analizi , bir arkeobotanik olmazdı . Bir de arkeozooloji var ; hayvan kemiklerinin incelenmesi , tanınması . Ayrıca yerleşme biriminin radyoaktif tarihlenmesi . Bütün bunlar yapıldı Türkiye'de . Ama kurumlaşma daha sonra oldu , amatör ruhla çalışıldı . Şimdi bizim arkeometrimiz de dünyadakilerle yarışmaya başladı . Bu da çok onur verici . Yabancılardan proje alan arkadaşlarımız var . Ayrıca Kültür Bakanlığı da , Nurettin Yardımcı zamanında bu işi çok önemsedi ve Kazı Sonuçları Toplantıları'yla birlikte , Arkeometri Sonuçları Toplantısı da yapmaya başladık . Anadolu'da her gün yeni alanlar bulunuyor ; toprak analizleri yardımıyla bir şeyin üzerinde kim nasıl yaşadı , ne artık bıraktı , ne yedi , ne içti gibi sorulara cevap bulunmaya çalışılıyor . Yani arkeoloji tek başına yetmiyor . Şimdi klasik kazılarda da arkeometri araştırmalarına başlandı . Prof. Dr. Güven Bakır , Prof. Dr. Hayat Erkanal bunlara eğilmeye başladı . Bu beni çok mutlu ediyor . İlk heykel sanatı Anadolu'da Aşıklı Höyük'e dönersek , kurtarma kazıları hala sürüyor . Aşıklı'nın önemi nerde ? Anadolu'daki Neolitik dönem hakkında çok fazla fikrimiz yoktu . Neolitik Dönem deyince , yalnızca akla Mersin'deki , Hatay'daki kazılar geliyordu . Sonra ilk yerleşik köy dönemi olarak da , yüzey araştırmalarıyla saptanan höyükler arasında Çayönü seçildi . Burada çalışmalar başladı . Fakat Anadolu , yavaş yavaş Neolitik çalışmalarıyla öyle bir duruma geldi ki ; artık Ex Oriente Lux ( Işık Doğu'dan Yükselir ) deyimi , Ex Anatolia Lux ( Işık Anadolu'dan Yükselir ) oldu . Daha önce bilinen yerler , İsrail , Ürdün , Suriye , İran , Irak'tı . Fakat şimdi Türkiye'de hem yerleşimlerin tarihleri , hem buluntular öyle bir çapa erişti ki , şaşkınlık verecek derecede . Mesela ilk heykel sanatı , ilk kabartma sanatı Anadolu'da ; Çatalhöyük'den de 1500 sene önce Nevalı Çori'de , Göbeklitepe'de bulundu . Ayrıca Çayönü var , akıl almaz bir yerleşim yeri . Aşıklı Höyük de , bir taraftan Çatalhöyük'ün öncüsü . Çatalhöyük'teki duvar resmi , Aşıklı'nın planı Aşıklı neden ve hangi açıdan Çatalhöyük'ün öncüsü olarak düşünülüyor ? Çatalhöyük'te bulunan bir duvar resminde , Hasandağı görünüyor ve altta da bir yerleşim resmi var . Şimdiye kadar bu alttaki resmin , Çatalhöyük'ün planı , üsttekinin de Hasandağı olduğu tezi öne sürüldü . Oysa şimdi çok ilginç yeni bir yorum getiriliyor . Antropolog Rudgley'e göre , Hasandağı Çatalhöyük'ten görünmüyor . Hasandağı'nın resimdeki gibi görünüşü Aşıklı'dan ve bu plan da Aşıklı'ya ait . Aşıklı'daki insanlar Çatalhöyük'e gittiler ve geldikleri yer , anayurtları Aşıklı olduğu için , onun resmini yaptılar . Böyle bir yorum getiriliyor . Yani şu anda dünyanın en eski planı Aşıklı'ya ait . Çatalhöyük ile Aşıklı arasında kültür olarak da birtakım benzerlikler var . Bu benzerliklerin yanında farklılıklar da var . Bu farklılıkların en önemlisi , Aşıklı'da daha örgütlenmiş bir toplum modeli olması ; oysa Çatalhöyük'de öyle değil . Çatalhöyük'de oturanlar aynı tip işlerle uğraşıyor . Aşıklı'da ise , başka başka işlerle uğraşan gruplar var : Avcılar var , yiyeceği getirenler , kaynaktan obsidiyen taşıyanlar , deri imalatçıları , kemik endüstrisini yapanlar , hayvanları parçalayanlar var . Bu işleri organize eden bazı özel konumlu insanlar , özel yerlerde oturuyor . Çatalhöyük'te öyle özel yerler yok . Aşıklı Çatalhöyük'ten ne kadar önce ? Bir de Aşıklı'da üç yerleşim tabakası tanımlıyorsunuz . Bu yerleşimleri biraz açar mısınız ? Arada bin yıl fark var . Buzul çağı bitmiş , Holosen başlıyor . Yeni zamanlar yeni başlıyor , iklim değişmeleri sürüyor ; bu iklim değişmeleri olurken , bu insanlar burada yerleşik yaşama geçiyor . Bu hemen hemen 10. Şimdilik yerleşimde , 3 . tabakaya ait , fazla geniş bir kazı alanı yok . Ama 2 . tabakaya ait çalışmalarımızda ilerledik . 2 . tabaka , MÖ 8 . bin yıl . Onun altı , 3 . tabaka daha eski tabi . Burada evler sık sık iklim değişmesinden dolayı tamir görmüş . Tamir gördüğü için de , biz bunların yapı evrelerini takip edebiliyoruz . Her yapı evresinde kaç tane mahalle , kaç tane ev var ; bunları bilebiliyoruz . Bu tabakaların aralarında bir boşluk mu var ? Hayır , ama tabakalar arasında bir çöp birikintisi var . Ötekinde ise , duvarlar sürekli birbirini takip ediyor . Bir yapı evresini kazıp , altına geçiyorsunuz . Burada bazı duvarlar , hep birbirini takip etmiş ; ama bazıları etmemiş . Bu tamir esnasında , bütün çöpleri alıp yan tarafa atıyorlar ve burada bir çöp birikintisi oluşuyor . Ayrıca bu çöplük alanlarını da işlik olarak , atölye gibi kullanıyor . Bunlar , oturulan mahallelerin arasında büyük alanlar şeklinde yer alıyor . Bulunan en eski çevre duvarı 1 . tabakada yerleşim nasıl ? 1 . tabaka yok , o aşınmış zaten . 2 . tabakadan itibaren kalıntıları görmeye başlıyoruz . Höyüğün hemen hemen 4000 metrekaresini açtık , 2 . tabakanın bütün planı çıktı . Ayrıca , yerleşmenin doğusunda bir çevre duvarı bulduk . Bir tarafı Melendiz'e bakıyor . Melendiz'e bakan tarafta duvar şimdi yok ; ama o zaman var mıydı , bilmiyoruz . O kısım aşınmış . Yerleşim duvarını halen takip ediyoruz , çünkü yer yer daha derine gidiyor . Duvarın kuzeydoğu ucunu bulduk , şimdi güneye doğru takip ediyoruz . Ana girişlerden bir tanesi , olasılıkla çevre duvarının iki burcunun olduğu yerden . Bu çevre duvarını savunma amacıyla düşmana karşı mı , hayvanlara karşı mı yaptılar ; onu bilmiyoruz . Aşıklı'daki bu duvar , bulunan en eski çevre duvarıdır . 2 . tabaka hangi döneme rastlıyor ? 2 . tabaka tamamen Akeramik ( çanak çömleksiz ) Neolitik . Höyük'te daha sonraki dönem yok zaten . Onun daha eskisi 3 . tabakayı , sadece sondaj yerinde açıyoruz . Bir de olasılıkla 3 . tabakada eski yerleşim yeri var . Bu da Melendiz kıyısında , güney tarafta , tamamen höyüğün dışında . İlk defa orada yerleşmişler . Burada iklim değişikliğinden dolayı bir taşkın olmuş , bu yüzden o yöreyi terk etmişler ve yerleşmenin üzerinde çakıl birikmiş . Melendiz'in bugün aktığı yerde , o zaman Melendiz Nehri akmıyor . Nehir , hep yatağını değiştiren yaramaz bir nehir . Bu en eski yerleşme , tamamıyla avcı bir köy . Yerleşme dokusunun ana prensipleri o zamandan kurulmuş ; bakıyoruz gene iki tane ev , arada bir avlu , dar sokaklar . Sonra oradan kaçıyorlar . Kaçtıklarında bugün kazdığımız yere mi , yoksa başka tarafa mı yerleşiyorlar , bilmiyoruz . Derin sondajı yalnız kuzeyde kazıyoruz . Çünkü yerleşmenin genel görüntüsünü bozmak istemiyoruz . İleride restore edilip , bir açık hava müzesi olunca ; insanlar gelsin bu yerleşmenin görkemini görsün istiyoruz . Gelişmiş bir örgütlenme Yerleşimde halkın oturduğu evler var . Bu evlerin nasıl olduğunu bize anlatır mısınız ? Bu evler kerpiçten yapılıyor , içten ve dıştan sıvalı ; iki gözlü , üç gözlü , hatta beş gözlü olanları var . Her odadan diğerine geçiliyor ; ama giriş damdan , evlerden dışarıya çıkamıyorsunuz . Evlerin aralarında çok dar koridorlar , avlular var . Çatalhöyük'te de aynı şekilde evlere damdan giriyorsunuz . Ama evlerden , mahallelerden , yerleşme dışına çıkamıyorsunuz . Yani kapalı bir yerleşim dokusu . Aşıklı'daki gelişmiş bir örgütlenme dediniz . . . İşbölümü açısından öyle görünüyor . Yerleşmede halkın oturduğu yerler var . Başka bir yapı grubu var , tapınak dediğimiz yerler . Bu özel kesimde oturan yönetici bir sınıf var , hiyerarşi var . Zaten bu kadar düzenli bir mimari gösteren yerde , kompleks bir örgütlenmenin olması gerek . Çünkü her iki ayrı tipin yapı dokusunda farklılıklar var , bu çok önemli . Geniş çakıl döşeli bir caddenin bitişiğinde , çok büyük bir bina var ve onunla aynı alanı paylaşan büyük ana koridorlar , birtakım avlular , ayrıca bir başka bina daha var . Bu binanın bütün tabanı kırmızı , beton kadar sert bir malzemeyle döşeli . Bunu restore etmiş ve kısmen yarısını sarıya boyamışlar . Bu yapı birimi , tapınak olarak adlandırdığımız bir yer . Öteki yapı da tapınakla beraber olan ve yönetimle ilgili bir başka bina . Yani burada oturanlar , öteki konutlarda oturan insanlardan farklı ; işlevleri de farklı . Kerpiçle taş ilk defa burada birlikte kullanılıyor Aşıklı için avcılıktan tarıma geçişteki en önemli yerleşimlerden biri deniliyor . Tarım var mı ? Evet ama , tarım çok az ; yani tarıma başlangıç var ve daha çok yabani tahıl kullanmışlar . Yabani tahıl toplamış ve öğütmüşler . Öğütme taşları çok büyük , ama öğütme taşlarının bir kısmı hem öğütme işleminde , hem de belki taş işçiliğinde kullanılıyor . Yani taşı taşa sürterek , yapı taşları elde edilmiş . Taş kaynaklarına baktığınızda , doğal olarak çok taş malzemesi var ; bazalt , kireçtaşı , tüfler , volkanik taşlar çok fazla var . Aşıklı'ya yerleşenler ilk geldiklerinde kerpiç mimariyi biliyor . Yapılarını kerpiçten yapıyorlar , ama sonra taşı kullanmayı öğreniyorlar . Mimarlık açısından çok önemli , çünkü bir yapı malzemesini başka bir malzemeyle beraber kullanmayı , ilk defa burada görüyoruz . Evler kerpiçten , ama tapınağın temelinde taş var ; çevre duvarı hemen hemen tamamen taştan . Aşıklı insanları bakırı tavlamayı biliyor Bakırın da kullanıldığı savunuluyor . . . Evet , bakırdan boncuklar yapılmış . Bakır çok önemli . Bakır kaynakları alınıyor ; doğal bakır yumuşak , onu soğukken de dövebilirsiniz , sıcakken de dövebilirsiniz . Sıcakken dövmek , gerçek metalürjinin başladığını gösteriyor ; yani tavlama işi , piroteknoloji denen şey . Burada piroteknolojinin başladığını görüyoruz . Yani insanlar bakırı tavlamasını öğrenmişler . Bu durumda , bakır kullanımının daha önceki tarihlemesiyle ilgili bilgiler altüst oluyor . Tabii , bilinenden çok daha erken . Bu Anadolu'da yalnız Aşıklı'da değil , Çayönü'nde de bulundu . Yalnız Çayönü'nde tavlama işinde bazı tereddütler vardı . Ama , Aşıklı'da yapılan bütün analizler , bunların sıcakken tavlandığını gösteriyor ; yani piroteknolojinin uygulandığını kanıtlıyor . Bu çok önemli , şimdi bir yan projemizde bu bakırın kaynağını öğrenmeye çalışıyoruz . Bakır Çukuru diye bir yer var ; oraya gittik , araştırmalar yaptık Arkeometalurglar da örnekler topladı . Bakalım o analizlerin sonucu , bu bakırla uyuşacak mı ? Analizler aynı sonuçları verirse , bakırın oradan alındığını öğreneceğiz . Değilse , başka yerlerde arayacağız . O zaman bakır başka bir yerden mi getirilmiş oluyor ? Evet , zaten bir yerden , başka yere getiriliyor . En büyük ticaret , obsidiyen ticareti ve Aşıklı'da yerleşmenin gerçekleşmesinde büyük ihtimalle obsidiyen ticareti etkili olmuş . Kaynaklar Aşıklı'nın çok yakınında . Göllüdağ yakınından getiriyorlar . Ticaretin uzaklara kadar yapıldığı hakkında somut bilgilerimiz var . Çünkü Aşıklı'dan gitmiş bazı obsidiyen buluntular , Kıbrıs ve Suriye'de çıktı . - Örneğin karşılaştırıldığında , Çatalhöyük'de herkesin bir tapınağı var , ritüeller var ; ama orada toptan bir örgütlenme yok diyorlar . Kızılkaya Köyü Halkı projelerimizi destekliyor - Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı ? - Benim en çok önemsediğim şey ; Aşıklı Höyük kazılarıyla birlikte , Aşıklı Höyük Açık Hava Müzesi , Araştırma Merkezi ve Deneysel Arkeoloji Parkı projelerimizin gelişmesi . Bunun için paraya ihtiyacımız var . Araştırma Merkezi aşağı yukarı bitmiş durumda , fakat iç ve dış donanımı eksik . Ayrıca daha sonra yapılacak araştırmaların , buradaki Araştırma Merkezi'nde yapılmasını istiyoruz . İkincisi , Açık Hava Müzesi . Bu çok önemli , çünkü yerleşmenin gelecek kuşaklara aktarılması lazım . Bu da ayrı bir projeyle olur . Bir insan böyle bir yerleşmede yaşadığı zamanlarda neler yapıyorsa , bugün de bu Arkeoloji Parkına gelenlere aynı hammaddelerle , aynı biçimde zaman geçirecekleri bir ortam sunulacak . Kızılkaya Köyü bunu yapmamız için arazi verdi . Köy herkesten daha cömert davrandı . Kızılkaya Köyü çok hoş , bilimsel anlayışı çok hoş köylülerimiz var . Bize inanıyorlar ; yaptığımız şeyi destekliyor , anlamaya çalışıyorlar . Ancak bu üçlü projenin gerçekleşmesi için herkesten yardım bekliyoruz . - Çok teşekkür ederiz . KUTU 1 : Neolitik Dönemi tanımlayan özellikler Sunuş Okuyacağınız bu yazı , Prof. Dr. Ufuk Esin'in The Neolithic in Turkey , A General Review başlıklı makalesinden ( The Neolithic İn Turkey , Arkeoloji ve Sanat Yayınları , 1999 ) kısa bir alıntıdır . - 12500 - 10000 yıl kadar önce ( C14 tarihlemesine göre , MÖ 11 . bin yıldan 8 . bin yıla denk düşen takvim yılı ) Buzul Çağının bitimiyle , insan yaşamına çok daha uygun , daha sıcak ve daha nemli iklim koşulları oluştu . - Wechler ve Gebel'e göre , Geç Natufen Kültür , Güneybatı Asya'da Pleistosen'in ( Buzul Çağı ) sonuna denk düşen III. Dryas süresince bin yıldan daha fazla bir zaman diliminde ( yaklaşık olarak MÖ 10800'den 9000'e kadar ) ayakta kaldı . Çanak çömleksiz Neolitik A Kültürleri ( Sultanian Khamian ) MÖ 9800 - 8000'e kadar sürdü ; yani bu kültürler Holosen ( Zamanımız ) başlangıcında , Preboreal olarak tanımlanan iklimsel koşullar altında var oldular ; çanak çömleksiz Neolitik B Kültürleri zamanıyla birlikte ( ca 8000 - 6800 ) , kıtasal bir Boreal iklim bölgede var oldu . Sonra , Anadolu ve Güneybatı Asya'nın üzerine , görece uzun dilimli süren ve iklimsel optimum u sunan ; MÖ yaklaşık 6800 - 3700 yıllarında ve çanak çömlekli Neolitik ( Keramik Neolitik ) ve ilk Kalkolitik kültürlerin oluşmasına yardımcı olan bir Atlantik iklimi hakim oldu . - Holosen başlangıçlarındaki iklimsel değişikliklerin bir sonucu olarak , bitki örtüsü , ağaçları , çimenleri ve yabani tahılları kapsayacak şekilde genişledi ; bunların yayılmasıyla , bitkilerin tarıma alınması ve hayvan yetiştirilmesi başladı . - Aynı dönemde 11 . ve 8 . bin yılda , insanoğlu o zamanki yarı göçebe yaşam biçimini sürekli olarak yerleşmek üzere bıraktı ; ilk tarımcı köyleri ve köy toplulukları doğdu aynı zamanda . - Bu ilk sürekli yerleşik köy toplulukları nın avcılık ve toplayıcılık kadar çiftçiliğe dayalı karma bir ekonomi geliştirebilmeleri bu dönemdir . - Bu dönemin sonuna doğru , çanak çömlek yapma girişimleri bazı yerleşmelerde başladı . Ancak sonra bunlar terk edildi . C14 tarihleri çanak çömlekli Neolitik Dönemin , çanak çömleğin düzenli kullanımıyla MÖ 7200 - 5000 döneminde başladığını gösterir . Yaygın olmamakla birlikte piroteknoloji ya da metalürjiye ısının uygulanması bazı yerleşimlerde yapılmıştır ve çanak çömlekli Neolitik Dönemin başlangıcıyla birlikte , bakır filizini kurşunla birlikte uygun ergitme işlemi başlamıştır . - Tam olarak tapınak diyebildiğimiz , bazılarının heykel ve rölyeflerle süslendiği yapıların yanı sıra , çeşitli büyüklük , malzeme ve teknikte yapılmış sembolik ve dinsel çağrışımlı objeler o zaman ortaya çıktı . - Çoğu bilim insanı bu kültürlerin sosyoekonomik ve sosyopolitik açıdan üretken tarımsal bir sisteme dayalı ve - ister çanak çömlekli , ister çanak çömleksiz Neolitik - obsidiyen ve lüks malzeme ticaretinin , yani taşıma ve dağıtımının önemli bir rolü olduğu görüşündedir . KUTU 2 Aşıklı Höyük'te beyin delgi operasyonu Sunuş Bu yazı , Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Metin Özbek'in VII. Arkeometri Sonuçları Toplantısı'nda sunduğu Aşıklı Höyük Neolitik İnsanları makalesinden alınmıştır . Aşıklı Höyük'de , belinden sakat bir kadının başında muhtemelen travmatik kökenli bir trepanasyon ( beyin delgi operasyonu ) izine rastlanmış , yapılan tedavi ve bakım sonrasında birey bir süre yaşamıştır . Tıp tarihi açısından bu son derece önemli bir olaydır . Beyin delgi operasyonu ( trepanasyon ) Aşıklı Höyük'de , tarihöncesi insanlarının kafatası trepanasyonunda ( gerekçesi ne olursa olsun ) o denli başarılı olduklarını kanıtlayan ilginç bir buluntuyla karşılaştık . Belinden sakat olan 7 no'lu kadının kafatasındaki trepanasyon ; oksipital bölgede , squama occipitalis kısmında yer almakta olup , sol lambda dikişine 18 mm , sağ lambda dikişine ise 32 mm uzaklıktadır . Deliğin tabula externa daki çapı 11. Delik kenarlarında çepeçevre kemik dokunun , operasyon sonrasında onarım faaliyetine devam ettiğinin izleri görülür . Yine delik çevresinde hafif de olsa septik osteite rastlandı . Delik çevresinde oluşan 1 - 2 mm genişliğindeki gölge kuşak , dokunun kendi kendini onarmaya başladığını , dolayısıyla hastanın operasyon sırasında ölmediğini gösterir . Guiard'a göre ( in Janners 1970 ) röntgen filminde trepanasyon deliğinin çevresinde en içte eğer 1 - 2 mm'lik bir gölge bandı görülürse , operasyon sonrası bireyin birkaç hafta yaşadığı anlaşılır . Aşıklı Höyük kadınındaki delik , büyük bir olasılıkla travmatik kökenliydi ; trepanasyon belki de hastanın yaşatılmasına yönelikti . Aslında deliğe yol açan gerekçe ne olursa olsun , zamanımızdan 10 bin yıl önce hastaya o dönemin imkanları ölçüsünde bakıldığı ve tedavi edildiği anlaşılmaktadır . Bu genç kadının sol parietalinde demir eksikliğinden kaynaklanan porotic hyperostosis e de rastladık . Parietal kemiğin tabula externa sında bu rahatsızlığın göstergesi olan gözenekli yapı rahatlıkla görülebilir . Öyle anlaşılıyor ki , genç yaşına rağmen , belinden ve başından önemli sorunları olan bireyin sağlığı da olumsuz yönde etkilenmiş , bu da giderek beslenme düzenini bozmuş . Trepanasyon olayının coğrafi dağılımı ve tarihi açısından ele aldığımız bir çalışmamızda ( Özbek , 1983 ) büyüsel , ritüel ve terabötik nedenlerden söz etmiştik . Günümüz ilkellerinde bu konuda yapılan araştırmalara bakılırsa ( Chippau 1961 ; Lisowski 1967 ; Vicek 1972 ) genellikle delilik , cinnet , kötü ruhlardan korunma , baş ağrısı , baş dönmesi , çıldırma ve sara hastalığı gibi durumlarda hastaya trepanasyon uygulanmaktadır . Bu ilginç cerrahi müdahalenin tarihi Mezolitik Döneme kadar gider ( Glory ve Robert , 1947 ) . İsrail'de Mount Carmel Mağarası'nda bulunan ve Mezolitik Devirle yaşıt trepanasyon örneği bunun kanıtıdır . Aşıklı Höyük'tekine benzer trepanasyona Suriye'nin Ras Shamra adlı , Bronz Çağı'yla yaşıt eski yerleşim bölgesinde de rastlandı ( Charles , 1962 ) . Beyin delgi ameliyatı , hangi gerekçeyle yapılırsa yapılsın , insanoğlunun gerçekleştirdiği ilk cerrahi müdahaledir . O halde , nöroşirürjiyi Neolitik Çağ a , hatta Mezolitik Çağ'a kadar götürebiliriz . Taş Devrinin cerrahları da , yaşadıkları dönemin olanaklarını ve bilgi birikimlerini kullanmada en az günümüz meslektaşları kadar becerikliydi . Trepanasyon amacıyla kullanılan aletler ve uygulanan teknikler , devirden devire , kültürden kültüre değişiklik göstermiştir . İnsanoğlu bu tehlikeli operasyonda yüzde 50'ye varan bir başarı kaydetmiştir . Oysa enfeksiyon tehlikesi , ölümcül kanama durumu , uygulanan tekniğin bugüne göre çok ilkel olması ve her şeyden önce , beyin gibi son derece hayati bir organa çok yakın konumda çalışma gibi durumları dikkate alırsak , bu rakamı hiç de küçümseyemeyiz . Başta bilinçli olarak açılan trepanasyon deliğiyle çeşitli hastalıklardan ileri gelen delikleri birbirinden ayırt etmek gerekir . Bu hastalıklar arasında osteomiyelitis , tuberculosis , myeloma , sarcoma , carcinoma ve syphilis'i sayabiliriz . Bu hastalıkların yol açtığı delikler , kemikteki tahribat biçimleri ve yayılma durumları bakımından farklılık gösterir . Çoğunlukla , sadece kafatası değil , iskeletin diğer bölgelerinde de izleri kalır . Aşıklı Höyük kadınının kafatasındaki deliğin bir hastalık sonucunda oluşmadığı rahatlıkla söylenebilir . Son yıllarda , Türkiye trepanasyona ait en önemli buluntuları vermeye başladı . Aşıklı dışında , Kültepe Asur Ticaret Kolonisi ( Şenyürek , 1958 ) , İkiztepe Bronz Çağı ( Backofen , 1985 ) , Dilkaya Demir Çağı ( Güleç , 1988 ) ve İznik Bizans Çağı ( Özbek , 1989 ) bunlar arasında sayılabilir . KUTU - 3 Aşıklı Höyük'te nehir tortuluna ait polen çizelgesi Sunuş Aşıklı Höyük'deki yerleşmenin , o zamanki bitki örtüsünü belirlemek amacıyla polen analizi yapılmıştır . Bu çalışma , Türkiye'de tarihsel bir yerleşimde yapılan ilk polen çalışmasıdır . Groningen Üniversitesi'nden Dr. Henk Woldring'in 1991 kazı yılı sırasında gerçekleştirdiği çalışmada ; Aşıklı yerleşim yerinin hemen altında , kumlu kilden oluşan bir dere çökelti tabakası kazılmıştır . Bitki kalıntıları açısından incelenmiş olan bu tabaka , yerleşmeden önceki bir tarihe aittir . Bu çalışma , Orta Anadolu'nun Son Buzul ya da ilk Holosen Devre ( Zamanımız ) ait bitki örtüsü hakkında bilgi sahibi olabilmemiz açısından oldukça ilginç bir çalışma . Henk Woldring'in TÜBA - AR'da ( S. Bu makalenin The Pollen Diagram bölümünün çevirisini sunuyoruz . Latince bitki ve ağaç adlarını olduğu gibi bırakmayı uygun gördük , parantez içindeki Türkçe adlar bize aittir . Ağaçsı olmayan polen , toplam polenin çoğunluğunu oluşturur . Ağaçsı polen , Salix in ( söğüt ) yüzde 30'lara vardığı spektrum 9 dışında , yüzde 20'yi geçmez . Elaeagnus ( iğde ) ve Salix in ( söğüt ) yerli kökenli olduğu sonucunu çıkarmak mantıklı görünüyor . Türkiye'de bunlar nehir arazilerinde sıkça bulunur . Çizelgedeki dalgalı eğriler , bu çalılıkların Melendiz boyunca varlığını gösterir . Ceviz ağaçları , Alnus ( kızılağaç ) ve Populus ( kavak ) , nehir boyunca herhangi bir yerde yetişmiş olabilir . Betula ( huş ağacı ) ve Quercus cerris ( saçlı meşe ) tipi çevre dağların daha yüksek kesitlerinden gelebilir . Bugün Betula , Aşıklı Höyük'ün 100 km kadar doğusundaki Erciyes Dağı'nın daha üst kesimindeki ağaç örtüsünü oluşturuyor . Davis ( 1965 - 1985 ) volkanik yamaçlardan , huş ağaçlarının sevdiği bir ortam olarak söz eder . Bu nedenle , huş ağaçlarının , çökelti sırasında Hasandağı'nın yamaçlarında varlığı olasıdır . Daha önce söz edildiği gibi , yaprak döken Quercus ( meşe ) türleri , görece İç Anadolu'nun günümüz antropojenik bozkırlarının genel bitkilerindendir . Corylus avellana nın ( fındık ) , Karadeniz ve Toros dağ sıralarında aralıklı bir dağılımı vardır . Polen çizelgesindeki varlığı , olasılıkla uzak yerlerden taşınmış olmasından kaynaklanıyor . Günümüzde , Juniperus ( ardıç ) türlerine ( örneğin excelsa , J . foetidissima ) İç Anadolu'nun dağlık alanlarında sık rastlanır , ama aynı zamanda örneğin Juniperus oxycedrus ( küçük yapraklı katran ardıcı ) bozkır ormanlarının bir parçasıdır . Aşıklı Höyük çizelgesindeki Pinus un ( çam ) görece yüksek payı uzak yerlerden taşınmasına bağlanmalıdır . Güneydoğu Anadolu'nun polen çizelgelerinde , çam , Geç Buzul ve Erken Holosen'in ( Zamanımız ) önemli bir bitki örtüsü bileşkenlerinden değildir . Açıklanması güç özel bir olgu da Olea nın ( zeytin ) Quercus calliprinos ( meşe ) tipiyle birlikte varlığıdır . Her iki tür de , Akdeniz ( Ege ) bitki örtüsüdür ve İç Anadolu'da yetişmez . Bunların varlığı kıyı bölgelerinden uzak mesafeli transportuyla ilişkili olmalıdır . Çok iyi bir biçimde yayılmamış olmasına rağmen , Celtis ( çitlenbik ) poleninin yokluğu dikkate değerdir . Ihlara Vadisi'nden bir yüzey örneğinde yüzde1. Örnek alınan noktaya çok uzak olmayan bir yerde , birkaç Celtis tournefortii türü kaydedildi . Bu ağacın sert tohumları , hemen hemen tüm yüzey örneklerinde bulundu . Bazı yerlerin tabakalarında katmanların yalnızca Celtis tanelerini içerdiği gözlemlendi . Celtis poleninin yokluğu , bu çalının çökelti zamanında çevrede yetişmediği , ancak daha sonra bölgede yayıldığı anlamına gelebilir . Elaeagnus ve Salix dışında tutularak , ağaçsı türlerin düşük değerleri onların yerleşim çevresinde yetişmemiş olduklarını akla getiriyor . Ağaçsı olmayan polen , Chenopodiaceae ( sirken , akpazı ) ve Liguliflorae ana gruplarını oluşturarak , toplam polen miktarının yüzde 80 - 90'ına karşı geliyor . Bu grupların eğrileri açıkça negatif korelasyon gösteriyor . Liguliflorae ve diğer Compositae , Bottema ve Woldring'de ( 1984 , 1986 ) tartışılmıştır . Güneydoğu Anadolu'da bazı Compositae gruplarının yüksek değerleri , ormanları yok etmeyle ilişkilendirilmiştir . Bu bağlamda Bottema ve Woldring , Teselya'daki bir krater gölünde gözlemledikleri özel bir olguyu açıkladılar . Burgulama ( coring ) sırasında , üzerinde termal sularının kaldırdığı tozun bulunmuş olduğu bazı hasat makineleri dikkatlerini çekti . Aynı zamanda , gölde burgu yeri çevresinde , bir kalıp hububat kabuk parçacıkları , saman parçaları vb gibi tozları gözlemlediler . Bu tür hava akımlarının , güneşte kurumuş tarlaların üzerindeki hava ile suyun üzerindeki çok daha fazla serin hava arasındaki sıcaklık farkından kaynaklandığı açıklaması getirildi . Bu tür olaylar tabii ki ancak en yüksek sıcaklıkların yaşandığı aylarda ( Haziran ve Ağustos ) pek çok Compositae nin çiçek açma zamanlarında olabilir . Bu yolla , bu tipler polen yağmurunda fazlasıyla temsil edilir hale gelebilmektedir . Bu açıklama temelinde , Aşıklı Höyük çevresindeki alanın çökelti zamanında geniş ağaç topluluklarından yoksun olduğu sonucunu çıkarabiliriz . Liguliflorae nin düşük değerli spektrası , aynı zamanda suyun serinletme etkisinin yok olduğunu mu gösterir ? Bu durumda eskiden suyun altında kalmış yerler açığa çıkmış olup örneğin Chenopodiaceae bataklık düzlük üzerinde yerleşmiş olabilir . Davis'e ( 1965 - 1985 ) göre , Chenapodium botrys , aslında İç Anadolu'daki nehir yataklarındaki tek Chenopodiaceae dir . Bu makalenin yazarı , bu türleri burgu yerinin yakınında kaydetti . Aşıklı burgusunda bulunan Chenopodiaceae poleni , Biologich - Archaeologich Instituut'un referans koleksiyonundaki Chenopodium botrys poleniyle karşılaştırıldı . Polen çizelgesindeki Chenopodiaceae değerlerinin , bu türler tarafından kolaylıkla üretilmiş olabileceği görüldü . Son olarak , kalan polen tipleri üzerinde birkaç noktaya değinilecektir . Chenapodiaceae ve Liguliflorae nin dalgalı eğrilerinin tersine belli bir sayıda Compositae [ Artemisia , Cirsium ( diken ) ] tipleri , Centaurea solstitialis ( çayır dikeni ) tipi ve diğerleri , Brassica ( lahana ) tipi , Cyperaceae ( Japon şemsiyesi , venüs otu ) , Gramineae ( tahıl ) ve Cerelia ( hububat ) tipleriyle birlikte düzenli eğriler göstermektedir . Bu tiplerin o zamanki var olan bozkır bitki örtüsü olmaları olasıdır . Cyperaceae için bir istisna söz konusudur ; çünkü bu eğri , yerli Elaeagnus un eğrisiyle bazı benzerlikler gösteriyor . Cypreraceae , nehir yatağı boyunca bataklık ortamlarda yetişmiş olabilir . Cyperus fuscus yerleşme alanındaki nehir yataklarında hep rastlanan bir türdür . Günümüzde en çok rastlanan ot , Artemisia santonicum dur ve hayvanların otlanmalarına yarar . Bozkır ortamında yetişen diğer bazı türler de kayda değerdir . Artemisia herba - alba daha çok doğudadır ve Türkiye'deki yerli yayılmaya işaret eder . Artemisia vulgaris de İç Anadolu'da görülmez . Polen artıklarının tanındığı diğer bir tür de Artemisia scaporia dır . Türkiye'de Cerelia tipi birtakım çimenleri kapsar : Örneğin , Aegilops ( buğday otu ) , Hordeum ( yabani arpa ) Stipa ve Bromus . Bu türün pek çok tipi bozkır bitki örtüsünün rastlanan elementlerindendir . Gramineae ve Cerelia tipine karşılık gelen eğriler , Cerelia nın yer çiçek örtüsü olduğunu ve herhangi bir tarım formuna işaret etmediğini gösterir . Aydınlanma devrimi Din , doğa görüşü , toplum , devlet düzeni , herşey acımasız , kıyasıya bir eleştiriden geçiriliyordu . Herşey varlığını ya aklın yargıç sandalyesi önünde haklı çıkarmak ya da varlığından vazgeçmek zorundaydı . Prof. Dr. Eren Omay ( İTÜ İnşaat Fakültesi Öğretim Üyesi ) 18 . yüzyıl düşünür ve sanatçıları ışık ve aydınlanma sözcüklerine hayrandır . Tümü bu iki sözcüğü eserlerinde yazılarında çok kullanmıştır . Örneğin 18 . yüzyılda yaşamış Alman ressamı Daniel Chodowiecki'nin bakır üzerine yaptığı gravürün adı Aydınlanma'dır . Chodowiecki , eserini şöyle yorumlamış : Aydınlanmanın , mantığın bu yüce yapıtının şimdiye değin ufukta yükselen güneşten başka hiçbir genel , anlaşılır ve alegorik simgesi olmamıştır . Bu simge , her zaman bataklıklardan , buhurdanlardan , putperest sunaklarında yakılan kurbanlardan yükselen sisten ötürü daha uzunca bir süre en uygun bir simge olarak kalacaktır . Fakat , güneş ufukta yükseldiği zaman , sisin hiçbir zararı yoktur . 18 . yüzyıl filozof ve politikacısı Turgot şöyle demiş : Sonunda bütün gölgeler dağıldı , her taraftan bu ne güzel bir ışık . . . İnsan mantığının bu ne kusursuzluğu . 18 . yüzyılda yazılmış bir şiirden iki dize şöyle : Ve kaba bilgisizliğin ürettiği herşey / Kayboluyor ışık yüzyılının büyük gününde Filozof Berkeley 18 . yüzyılı şöyle betimlemiş : Kölelik ve batıl inanca karşın ortaya çıkıp kendi yolunu çizen o ışık okyanusu . Bir başka İngiliz düşünürü , 18 . yüzyıl için geçmiş zamanların ümitlerinin ve hayallerinin ötesinde aydınlanmış demektedir . İngiliz şairi A . Pope , şöyle yazmış : Doğa ve yasaları gecede saklıydı / Tanrı Newton'u yarattı ve herşey aydınlandı . ( 1 ) 18 . yüzyılın temel imge ve kavramı olan Işık ve Aydınlanma ne anlama gelmektedir ? Aydınlanmanın tanımı Işık sözcüğü , 18 . yüzyılda , anlayış , bilgi , ruh aydınlığı kavramlarını ifade etmek için bir simge olarak kullanılmıştır . Bu ışığın kaynağı akıldır . Örneğin , o yüzyılda şöyle denmiştir : Sadece doğal aklın ışığı , insanları bilimde ve beşeri bilgide mükemmelliğe ulaştırabilir . ( 1 ) Aydınlanma , ilk ağızda şöyle tanımlanabilir : Aydınlanma , insanın düşünme ve değerlendirmede din ve geleneklere bağlı kalmaktan kurtulup kendi aklı , kendi görgüleri ile yaşamını aydınlatmaya girişmesidir . ( 2 ) Ünlü filozof Kant , Was ist Aufklaerung ? ( Aydınlanma nedir ? ) adlı eserinde aydınlanmayı şöyle tanımlar : Aydınlanma , insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin - olmayış durumundan kurtulup aklını kendisinin kullanmağa başlamasıdır . Ona göre , insan bu duruma aklın kendisi yüzünden değil , onu kullanmaması yüzünden düşmüştür ; çünkü insan şimdiye kadar aklını kendi başına kullanamamış , hep başkalarının kılavuzluğunu aramıştır ; Aklını kendin kullanmak cesaretini göster ! sözü bundan böyle parola olmalıdır . ( 2 ) Engels , Aydınlanmanın fonksiyonel tanımını yapmıştır : Din , doğa görüşü , toplum , devlet düzeni , herşey acımasız , kıyasıya bir eleştiriden geçiriliyordu . Herşey varlığını ya aklın yargıç sandalyesi önünde haklı çıkarmak ya da varlığından vazgeçmek zorundaydı . ( 3 ) Hampson , Aydınlanmayı şöyle tanımlamış : Aydınlanma , tarihsel olguların , sanat yapıtlarının , bilimsel buluş ve felsefi spekülasyonların birbirleriyle etkileşimlerinden oluşan ve bu etkileşimin insanın tarihe , sanata , bilime ve felsefeye bakışını değiştirmesiyle biçimlenen bir ilişkiler ağıdır . ( 4 ) Aydınlanmanın zamanı ve yeri Ünlü tarihçi Michelet ye göre ; Aydınlanma 18 . yüzyılda başlamıştır . Voltaire , bu görüşte değildir . Ona göre ; 18 . yüzyılın yaptığı , 17 . yüzyılın yarattıklarını çoğaltmak ve yaymaktır . ( 5 ) The Crisis of the European Consciousness ( Avrupa'nın Bilinç Bunalımı ) adlı çalışmasında Paul Hazard , Aydınlanma'nın başlangıcının 18 . yüzyılda değil , 17 . yüzyıl'ın ikinci yarısında aranmasını önerdi . The Intellectual Origins of the English Revolution ( İngiliz Devriminin Entellektüel Kökenleri ) adlı kitabında C . Hill , Aydınlanma'ya özgü sayılan fikirlerin , en azından İngiltere'de 16 . yüzyıldan beri yaygın olduğunu ileri sürdü . Aydınlanma için bir başlangıç tarihi saptamaya çalışmak , Aydınlanma için uygun bir yüzyıl aramak en azından tartışmaya açık sonuçlar verir . Çünkü ; tarihsel gelişme sürekli bir süreçtir . Bu sürekli süreci belli dönemlere ayırmak , parçalara bölmek tarihsel analizleri mekanikleştirir . Bu anlayışla , Aydınlanma'nın tarihsel gelişimin , insanlığın yücelişinin bir anı olduğu söylenebilir . Şöyle ki ; Ortaçağın kapanmasından sonra insanlığın gelişimi hızlanmış , gelişim 18 . yüzyılda en yüksek noktasına ulaşmış , süreç bu yüzyılda en klasik formuna erişmiştir . Bundan dolayı , 18 . yüzyıla Aydınlanma Çağı denir . Aydınlanma , İngiltere'de başlamış , buradan Fransa'ya , Fransa'dan ve doğrudan doğruya İngiltere'den Almanya'ya geçmiş , tüm Avrupa'yı etkilemiştir . Aydınlanma , ülkelerin özelliklerine uygun şekiller almıştır . Örneğin Aydınlanma İngiltere'de Ampirist dir ( deneyci ) . Fransa'da Rasyonalist ve bu ülkenin sosyal - politik gerçeğine çok aykırı düştüğü için çok radikaldir . Almanya'da Mistik - Rasyonalisttir . Aydınlanma , yaşamın birçok alanını etkilemiştir . Geleneksel düşünme ve davranış şekillerini kırmış , toplumu değiştirmiştir . Eğitimde , siyasette , ekonomide kuramdan uygulamaya , eleştiriden eyleme geçişi sağlamıştır . Aydınlanma felsefesi Aydınlanma felsefesinin karekteristik özelliklerini Gökberk şöyle özetler : [Avrupa'da , insanın hazır bulduğu gelenek şemalarından kopup hayatının düzenini kendi aklı ile bulmağa girişmesi , Renaissance ile başlar . 18 . yüzyıl bu gelişmede en yüksek noktadır , bu sürecin en arınmış , en klasik formuna ulaşmasıdır . Özellikle 18 . yüzyıla Aydınlanma Çağı denmesi bundandır . Geniş anlamıyla Aydınlanma , Ortaçağın kapanması ile , Ortaçağın hayat anlayışına karşı yeni bir dünya görüşü olarak ortaya çıkmıştır . Bu gelişmeyi açan Renaissance , transcendent olan , yani kökü ve ereği bir üst - dünyada bulunan bir hayat düzeninden immanent ( kökü ve ereği bu dünyada bulunan ) bir hayat düzenine geçişin başlangıcıdır . Bu geçişte Renaissance düşüncesi kendini bütün tarihi otoritelerden bağımsız kılmağa , dünya ve hayat üzerindeki görüşlerine sadece deneyin ve aklın sağladığı doğrularla bir şekil vermeğe çalışmış , Ortaçağın statik gelenekler şemasını kırıp düşünme ve değerlemede özgürlüğe ulaşmayı bu yolla denemiştir . Ancak , Renaissance bu planını tam olarak gerçekleştirememişti , çünkü Renaissance bir geçit çağıdır ; geçit üzerinde bulunmak demek de , geride bırakılan ile kendisine varılmak isteneni , ister istemez , bir arada bulundurmak demektir . Onun için , yeni bir dünya görüşünü aramada ilk denemeleri yapan Renaissance düşüncesinin formülleri , tabii olarak , henüz bulanıktır , sallantılıdır ; bu düşüncenin henüz bütünlüğü yoktur , parçalıdır . Renaissance , yeni yi arama yolunda bir kaynaşma , coşkun bir araştırma çağıdır . 17 . yüzyılda bu durum değişmiştir : 17 . yüzyıl bir durulma dönemidir ; Renaissance'ın ortaya koyduğu yeni görüş , buluş ve ilkeleri sistemli bir düşünce ile derleyip düzenleyen , bunlardan birliği ve bağlantısı olan bir dünya görüşü oluşturmayı deneyen bir yüzyıldır . 17 . yüzyıl felsefesindeki bu birlik ile bağlantıyı meydana getiren faktörler , bu felsefenin matematik fiziği kendisine bilgi örneği olarak alması ile rationalismdir - bu iki faktör de birbiriyle yakından ilgilidirler . Matematik fizik , tabiatta bulunmayan , sırf düşünceden türetilmiş olan birtakım exakt matematik kavramlarla tabiatın yapısını kavrayabileceğimizi göstermişti . Demek ki , tabiat ile akıl arasında bir uygunluk var ; rationel yapılı olan tabiatı ratio ( akıl ) kavrayacak durumdadır . Buna inanan 17 . yüzyıl felsefesi , yalnız tabiatın değil , felsefenin konularının da - tanrı'nın da , ruhun da , iyi ile doğrunun da - sırf akıl ile bilinebileceğine güvenir . Bu güven , 17 . yüzyıl felsefesini büyük konstrüktif - dedüktif sistemler kurmağa götürmüştür . Konstrüktif - dedüktif sistem de , bir ana düşünceyi çıkış noktası alarak bütün öteki düşünceleri , aralarında sıkı bir bağlantı kuracak şekilde , bu ana düşünceden türetip kuran bir sistem demektir . 17 . yüzyıl felsefesinin baş özelliklerinden birisi , - tipik örneklerini Descartes ile Spinoza nın felsefelerinde bulduğumuz - bu çeşitten büyük sistemleri olmasıdır . 18 . yüzyıl , bir Descartes'ta , bir Spinoza'da bulduğumuz bu çeşit metafizik construction'lardan uzaklaşacaktır . Bu yüzyılda , kılı kırk yaran metafizik düşünceyi şüphe ile karşılamayı , ondan bir bıkma ve ayrılmayı bulacağız . Metafizik speculation'larla şiddetle savaşan 18 . yüzyıl felsefelerinin başlıcaları , bir sağduyu felsefesi olarak gelişmişlerdir . 18 . yüzyıl düşüncesinin bir karakteristiği bu . Yalnız , bununla 18 . yüzyıl düşüncesinin - bütünü ile - akla güvenini yitirdiği sanılmamalıdır . Tam tersine , bu düşünce akla inanıp güvenmede kendisinden önceki yüzyıllardan daha da ileri gider . Yeni tabiat bilimi , tabiatın yapısını doğru olarak kavramakla insana tabiat üzerinde hakim olmak yollarını açmıştı ; bu da , insan aklının nesneler üzerinde egemen olduğu bilinç ve gururunu getirip yerleştirmişti . Şimdi yapılacak şey , tabiat karşısında başarı kazanan aynı aklı kültür dünyasına da uygulamak , matematik tabiat bilimine paralel olarak kültür bilimlerini de kurmak , kültür dünyasını da akılla aydınlatıp ona akılla hakim olmaktır . İşte 18 . yüzyıla Aydınlanma çağı adını verdiren bu idedir , bu inançtır ; bu yüzyılın bu inancı gerçekleştirmeğe , onu kültürün bütün alanlarında yürütmeğe girişmesidir . Aydınlanma yüzyılının ideali , bilginin ilerlemesine dayanan intellektüel bir kültürdür . Aklın aydınlattığı doğrular ile beslenecek olan bu kültür sonsuz bir ilerlemeye adaydır . Akla karşı beslediği bu güven yüzünden Aydınlanma düşüncesi geleneklerin köleliğinden kurtulacağına , kaderini kendisi kendi eliyle düzenleyeceğine , insanın özgürlük ve mutluluğunun boyuna artacağına inanır ; bu güvenle tarihin oluşturduğu bütün kurumları aklın eleştirmesinden geçirir ; toplumu , devleti , dini ve eğitimi aklın ilkelerine göre yeni baştan düzenlemeğe girişir ; nihayet , yolunu aklın gösterdiği bu durmadan gelişip ilerleyen intellektüel kültür temeli üzerinde insanlığın birleşeceğine inanır . 17 . yüzyılda felsefe , üniversel bir bilimdi . 18 . yüzyılda ise daha çok bir kültür felsefesidir , hem de hayata işlemek , onu aydınlatarak yolunu göstermek isteyen bir kültür felsefesidir . Bu felsefenin construction'lardan uzak durması da bu yüzdendir . Geniş çevrelere idelerini benimsetebilmek için Aydınlanma felsefesi , biliminin exakt ifade formunu pek kullanamaz , her türlü yazı şekline başvurur ; düşünürleri de , sistemli düşünüp çalışan filozoflar değil , daha çok büyük yazarlardır : Locke ve Voltaire gibi . Bunlar yazılarında milli dillerini kullanmakla , düşüncelerinin geniş çevrelere de yayılmasını sağlamışlardır . Bu düşünceler , dergilerle , toplantılardaki tartışmalarla , ödüllü yarışmalarla , genel kitaplıklarla , felsefe ile sıkı bir işbirliği yapan edebiyatla - bu devir için karakteristik olan bu fenomenlerle - gerçekten de geniş aydın çevrelere yayılmıştır . Felsefenin geniş çevrelerin eğitim ve yetişiminde yer alması , felsefe problemleri üzerinde aydınların uzun uzun durması 18 . yüzyılın bir başka özelliğidir . 18 . yüzyılın bu durumu , fikir tarihinde biriciktir denilebilir . Onun için bu yüzyıla , Aydınlanma ( Aufklaerung , Enlightenment ) yanında Felsefe yüzyılı da ( Siecle philosophique ) denir . Ama 18 . yüzyıl aydınlanmasına ana özelliği , laik bir dünya görüşünü kendisine tam bir bilinçle temel yapması , bu laik görüşü hayatın her alanında tutarlı olarak gerçekleştirmeğe çalışmasıdır . Ortaçağın din ve Kilisenin belirlediği kültürünü sona erdirecek akımı Renaissance başlatmıştı ; 17 . yüzyılın büyük felsefe sistemlerinde bu akım ilk olarak gözle görülür güçlü bir ifade kazanmıştı . 18 . yüzyılda bu süreç , özellikle kültür bilimleri , hele pratik - politik hayatın şekil alması bakımından , radikal formunu bularak en yüksek noktasına erişecektir . Nitekim 18 . yüzyıl , aynı zamanda , her alanda aklın ışığı ile yürümek isteyen bu intellektüalist kültür anlayışının çözülmeğe yüz tuttuğu , kendisini yıkacak olan karşıt görüşlerin için için gelişmeğe başladığı yüzyıldır da . Bu yüzyılda , örneğin Shaftesbury akıl inancı karşısına güzel karşısında duyulan coşkuyu , güzellik idealini koyacaktır ; Rousseau , tekyanlı olarak akla değer vermek karşısında canlı duygunun hakkını savunacaktır ; bu yüzyıl için başlıca bir problem olan akıl ve duyu bilgileri konusu araştırılırken boyuna irrationel faktörlerle karşılaşılacak , içgüdülerin insan hayatındaki yeri ve değeri üzerine bir anlayış uyanmağa başlayacaktır - Hume ile Voltaire de olduğu gibi . Bunlarla da , Akıl çağı içinde duygu yönü de gelişmek yoluna girmiş oluyordu . Ama bu gelişmeye rağmen Aydınlanma yüzyılının yönetici idesi akıl idealidir ; bu ideale aykırı olan görüşler bile hep onun ölçüsü ile değerlendirilir . Akla karşı duyulan bu aşırı inanç , yüzyılın sonlarında Kant ın felsefesiyle çok sarsılacaktır ; çünkü Kant aklın gücünün nereye kadar gidebileceğini , kendisine böylesine güvenilen bu yetinin de sınırları olduğunu gösterecektir . 19 . yüzyılda ise Aydınlanma'nın hızını büsbütün kaybettiğini görürüz . Bu yüzyılda bir tepki olarak Aydınlanma'nın karşısına çıkan kuvvet de , irrationel faktörlere yönelmiş olan Romantismdir . Aydınlanma'nın bu genel karakteristiği ni bitirirken , felsefe tarihinde böyle bir çığırda yalnız 18 . yüzyılda karşılaşılmadığını , buna benzer bir durumu Antik Çağda da , MÖ 5 . yüzyılın Yunan düşüncesinde de bulabildiğimizi söyleyelim . Grek Aydınlanması nın çizgileri de , esasta , 18 . yüzyılınkine çok benzerler : 1 ) Orada da , eskiden din tarafından belirlenmiş olan bir kültür yapısının , din değerleri canlı etkilerini kaybedince yeni bir kültürün yeni temelini , insanın kendisinin kendi aklı ile arayıp aydınlatmak istediğini görürüz . Grek Aydınlanması'nın tipik temsilcileri olan Sofistler de , tıpkı 18 . yüzyıl aydınlanmacıları gibi , eski kültür değerlerini aklın ışığına tutarak keskin , merhametsiz bir eleştirmeden geçirirler . Bunlardan örneğin Her şeyin ölçüsü insandır diyen bir Protagoras relativisttir - mutlak değerlerin çözüldüğü yerde relativism tipik bir fenomendir - . Bir şey yoktur , olsa da bilemeyiz , bilsek de başkasına bildiremeyiz diyen Gorgias da bir nihilisttir . - Oysa eskiden herşeyin ölçüsü tanrılardı , bu değişmeyen , zamanüstü normlardı - . 2 ) Sofistlerde de düşünce , insana ve kültür problemine yönelmişti . Oysa onlara kadar Yunan düşüncesi başlıca tabiat konusu üzerinde durmuştu . 3 ) Grek Aydınlanması'nda da metafizikten bir uzaklaşma var . Sofistler artık , Herakleitos ve Parmenides gibi , varlık problemini ele alıp bunun üzerinde spekülatif olarak düşünmeğe kalkmazlar ; kendilerine insanı ve insanın oluşturduğu dünyayı konu yaparlar ve bunu da konstrüktif olarak değil , tıpkı 18 . yüzyıl aydınlanmacıları gibi , empirik - genetik olarak , gerçeğe bakarak , bunun oluşunu ( genesis ) kavramağa çalışarak incelerler . 4 ) Grek Aydınlanması'nda da toplum hayatının problemleri üzerinde hararetle tartışıldığını görürüz . Devlet , toplum , din nedir ? , Bunların kökleri nerededir ? , Nasıl bir yapıları olmalıdır ? diye sorulur . Bu sorulara verilen cevaplar da , gelenekçi görüşlere karşı radikal bir eleştirme olarak ortaya çıkarlar : Devlet bir sözleşmeden doğmuştur , dolayısıyla ona göre düzenlenmelidir ( Protagoras ) ; İnsanlar tabiattan eşit doğarlar , dolayısıyla özgür ve köle ayrılığı olmamalıdır ( Antiphon ) ; Din zeki devlet adamlarının halkı kendilerine itaat ettirmek için uydurdukları bir kurumdur ( Kritias ) vb . 5 ) Grek Aydınlanması da fikirlerini geniş çevrelere yaymayı başlıca bir iş bilir . Sofistler gezici öğretmenlerdir ; verdikleri derslerle , yaptıkları konuşmalarla düşüncelerini yaymağa ve benimsetmeğe çalışırlar . 6 ) Bu dönemin edebiyatı da Aydınlanma düşünceleri ile kaynaşmıştır - bu tutumun tipik temsilcisi Euripides tir . Görülüyor ki , MÖ 5 . yüzyıl Yunan düşüncesinde de din ve geleneğe karşı bir ayaklanma , bunları radikal bir şekilde eleştirmeden geçirme , yeni hayat düzeninin temelini insanın kendi aklı ile bulmağa çalışması ve bütün bunların popüler bir hareket ölçüsünde genişlemesi var . Bunlar da , her yerde , her zaman Aydınlanmaya özgü olan motiflerdir . ] Aydınlanmanın , özellikle Fransız Aydınlanmasının en orijinal başarısı Fransız Ansiklopedisi'dir . Ansiklopedi'nin birinci cildi , Encyclopédie ou dictionaire raisonne des sciences , des arts et des métiers ( Akla göre düzenlenmiş bilimler , sanatlar ve zanaatlar ansiklopedisi ya da sözlüğü ) adı altında 1751 yılında yayınlanmış ve otuzbeş cilt olarak 1780 yılında tamamlanmıştır . ( 6 ) Ansiklopedinin baş yöneticisi Diderot'dur . Diderot , Ansiklopediyi şöyle tanımlıyor : Gerçekten de , ansiklopedinin amacı , yeryüzündeki dağınık bilgileri toplamak ; birlikte yaşadığımız insanlara , bu bilgilerin genel sistemini açıklamak ve bu sistemi , bizden sonra gelecek insanlara iletmek ve böylece , geçmiş yüzyıllarda gerçekleştirilen çalışmaları daha sonraki yüzyıllar için yararsız şeyler olmaktan kurtarmak ve daha bilgili hale gelen torunlarımızın aynı zamanda daha erdemli ve mutlu olması ve bizim de insan ırkına layık olmayı hak etmeden ölmemizi sağlamaktır . ( 9 ) Ansiklopedi , 18 . yüzyıl Fransız burjuvazisinin aynasıdır . Fransız burjuvazisinin tüm ataklıklarını ve davranışlarının sınırlarını en iyi yansıtan eserdir . Diderot , Ansiklopedinin hazırlanmasında , Alembert ve Buffon gibi bilginlerden , Helvetius gibi maliyecilerden , Tanrıtanımaz düşünürlerden d'Holbach'tan , fizyokrat iktisatçıların temsilcisi Quesnay'den , hatta kısa bir süre için de olsa Voltaire ve Rousseau'dan yararlanmış , böylece aslında kollektif bir eser olan Ansiklopedi , 18 . yüzyıldaki fikirlerin bir sentezi niteliğini kazanmıştır . Ansiklopediye egemen olan fikirleri şöyle özetlenebilir : İnsanları değiştirerek onları mutlu kılmak mümkündür ; bu aynı zamanda bir görevdir de . Evren , her şeyin bir zincirin halkaları gibi birbirine bağlı olduğu tek bir mekanizmadan ibarettir . Bu düşüncede , mekanist de olsa , materyalist felsefenin derin izlerini görmekteyiz . Faydacılık teorisinin tohumlarını Ansiklopedi'de bulmak mümkündür . Ansiklopedi siyaseti iktisada bağımlı görür . Politikaya iktisadi amaçlar yön verir . Ansiklopedi'ye göre hürriyet aslında iktisadi hürriyettir . Devletin görevi uyruklarına iktisadi hürriyeti sağlamak , yarattıkları ürünlerden yararlanmalarını önleyen engelleri kaldırmaktır . Burada söz konusu olan hürriyetin üretim araçlarına sahip olanların hürriyeti olduğunu , devletin kapitalist piyasa kanunlarının işlemesini önleyen engellerin kaldırılmasıyla görevlendirildiğini belirtmek gerekir . Ansiklopedi'nin siyasi alandaki tek kaygısı , dengeli ve sağlam bir yönetimin kurulması , iktisadi ve kültürel alanlardaki girişimlerin böylece cesaretlendirilmesidir . Genel tutumuyla ne ihtilalci ne de demokrasiden yanadır . Tarihten kopuk , sosyal gelişmelere kapalı bir devlet anlayışına sahiptir . ( 7 ) Devlet ve siyasal iktidar konusunda Ansiklopediciler'in genel olarak aydın ve bilgili bir hükümdar ( aydın despot ) yönetimini ya da meşruti monarşiyi savundukları söylenebilir . Bu belki de , düşüncelerini , iktidarın ve din çevrelerinin tehdidi altında özgürce açıklamaktan kaçınmak zorunda kalmış olmalarının bir sonucudur . Ama bu düşünürlerin hemen hepsi , dinin ve devlet işlerinin ayrılmasından ; eğitimin ve başka toplum kurumlarının din adamlarının denetiminden kurtarılmasından , yani laiklikten yanadırlar . Onlara göre , devlet toplum yararına çalışmalı ; toplumun düzenini ve mutluluğunu sağlamalı ; yurttaşların kişisel inançlarına ve düşüncelerine karışmamalıdır . Devletin yetkisi ve görevi , hukuk ve yasa alanına giren etkinlikler ve edimlerle sınırlıdır . Dolayısıyla devlet , yurttaşların yaşamına , ancak bu açıdan ve bu alanda müdahale edebilir . Bu arada , Ansiklopediciler'in , ekonomi alanında , din ve siyaset felsefesindeki kadar eleştirici ve ilerici olmadıklarını ; genellikle özel mülkiyeti ve ekonomik liberalizmi savunduklarını belirtelim . ( 9 ) Aydınlanma ve bilim Aydınlanma çağı bilime hayranlık çağıdır . Bütün gözler doğanın , toplumun ve insanın taşıdığı sırlara çevrilmişti : Bu sırları bulup çıkarmak toplumsal bir istek haline gelmişti . Bu nedenle 18 . yüzyıl Avrupası bilime tutkundur . Okuma yazma bilen herkes bilginlerin çalışmasını izler . Bilimsel buluşlar , onların yaşamı kökünden değiştireceğine işaret eden uygulamaları , 18 . yüzyıl insanının bilime güvenini artırdı . Bu bilime aşık yüzyılın bilimsel dünyası ana hatlarıyla şöyle özetlenebilir : Matematik : Bu çağda matematikte yeni bir temel ilke bulunmadı . Matematikçiler , pratiğe yönelik çalışmalar yaptılar . Örneğin Mekanik ve Astronominin ortaya koyduğu sorunları çözdüler . Akışkanların hareketini titreşim problemlerini , rüzgarla dolmuş bir dikdörtgen yelkenin biçimini incelediler . Newton'un çalışmalarından yararlanarak sonsuz küçük hesabını geliştirdiler . Matematiği bir araç olarak yetkinleştirdiler . Bu matematikçilere örnek Euler dir . Tasarı Geometri'yi bu yüzyılda Monge yaratmıştır . Astronomi : Bu yüzyılın astronomisinde yıldız bilgin Laplace dır . Çünkü , Laplace , Güneş sisteminin dengeli , durmuş - oturmuş bir sistem olduğunu gösterdi . Newton'un yaptığı gibi Tanrı hipotezi yapmadı . Kimya : 18 . yüzyılda kimya doğdu . 18 . yüzyıl kimyasının yıldızı Lavoisier idi . Kimya , Lavoisier ile diline , yöntemine kavuştu . Doğa bilimi : 18 . yüzyıl doğa bilimleri hızla ilerler . Bir jeolog ve antropolog olan Buffon bu yüzyıldaki doğa biliminin çok başarılı ismidir . Buffon , bir doğa tarihi yazdı . 1749 - 89 arasında 32 cilt yayınladı . Sosyal Bilimler : İnsan ve toplum bilimleri de bu çağda ilerlemiştir . İtalyan Vico bu alanın önemli bir ismidir . Sosyolojinin kurucularından sayılır . Vico , toplumların değişiminin teorisini yapmış , toplumların gelişiminin kanununu saptamıştır . Ona göre toplum sıra ile , barbarlık , teokratik aşama , sitelerin aristokratik dönemi , monarşik dönemi izler . Bunlardan sonra geri çekiliş , çözülme ve yeniden başlama evreleri gelir . Değişim çevrimseldir . Ebedi bir dönüştür . Ekonomi Politik : 18 . yüzyılda Ekonomi Politik alanında bilimsel çalışmalar yapılmıştır . Bu alanın ünlü ismi , bu yüzyılda Quesnay dir . İktisadi Tablo isimli eseri ünlüdür . Marx , bu bilgini , modern ekonominin yaratıcısı sayar ve hayranlığını belirtir . 18 . yüzyıl ekonomistlerinden Turgot ve Gournay , bireyi özgür bırakmak gerektiğine inanıyordu . Sloganları şöyleydi : Bırakınız yapsınlar , bırakınız geçsinler . 19 . yüzyıl liberalizminin gerçek kurucusu Adam Smith de 18 . yüzyıl bilginidir . Milletlerin Zenginliği Üstüne Deneme adlı eserinde ( 1776 ) ; Bu dünya , üretici ve tüketicilerden oluşan geniş bir cumhuriyettir . Birey kişisel çıkarını ayırt edebilir . Onu özgür bırakmak gerekir . diye yazar . Fizik : Carno , termodinamiğin yasalarını buldu . Termometre , bu çağın eseridir . Elektrik üstüne çalışmalar yapıldı . B . Franklin paratoneri buldu . Böylece , tanrısal kızgınlığın bir belirtisi olduğuna inanılan bir doğa olayı aydınlandı . ( 5 ) Aydınlanma çağındaki bilimsel gelişmeler insanın doğayı daha iyi anlamasını sağladı . Doğayı egemenliği altına almaya başladı . Aydınlanma devriminin dinamiği Feodalitenin bağrında doğan burjuvazi zamanla gelişti . Bu gelişmenin Aydınlık çağındaki evresinden bir ekonomik manzarayı Heaton şöyle anlatır : [Yeni endüstriyel düzeni geliştiren veya yaygınlaştıran insanlardan bazıları toprak baronlarıydı . İskoçya , Galler , Silezya ve Rusya'da bunları malikanelerinin maden kaynaklarını , yüksek fırınlar , demir imalathaneleri , levha - kalay fabrikaları ve ( Almanya'da ) büyük bira imalathaneleri işletirlerken görüyoruz . Bazı endüstriyel girişimciler , aynı zamanda birer imalatçı haline gelmiş olan tüccarlardı . Yerli kumaşçılardan yünlü kumaş alıp satan Leeds'li bir tüccar olan Benjamin Gott , 1792 yılında , üretimin her aşamasında bine yakın işçi istihdam eden bir fabrika kurdu . Bunu niye yaptığını soranlara şöyle cevap veriyordu : Ben tüccar olarak yetiştirildim ve imalattan anlamadığım için değil , sermaye sahibi olduğum için bir imalatçı haline geldim . İmalatın diğer dallarında çalışanların hünerlerinin bedelini ödedim . Bununla birlikte , piyasada sık sık yeteri kadar mal bulamaz duruma düşmesi ve West of England'ın bu ürünlerdeki tekelci konumunu kırabilecek süper kalite kumaş üretme isteği de onu etkilemiş olsa gerektir . İskoçya'da , Amerikan sömürgelerine kumaş satıp karşılığında tütün ithal etmekte olan tüccarlar , denizaşırı ticaretlerini Devrim nedeniyle tam da pamuk makinalarının kullanıma girmeye başladığı bir zamanda askıya alınmış buldular . Bu nedenle sermayelerini deniz aşırı ticaretten bükülmüş ip üretimine veya cam ve demir imalatına aktardılar . Bunların en ünlülerinden birisi olan David Dale 1776 yılında New Lanark'da dev bir pamuklu fabrikası kurdu . Çoğu ülkelerde de tüccar veya toprak sahiplerine dayanan benzer girişimler bulunabilir . İlk Alman buharlı lokomotiflerinin inşasında toprak baronları ve tüccar çok etkili olmuşlardır ; yine Ruhr Vadisinde derin madenleri tüccar geliştirmiştir . İtalyan tüccarlar ve Cavour gibi toprak baronları ipek ve pamuk fabrikalarına para yatırmış ve yönetici ve eğitici olarak İngilizler'i kiralamışlardır . Bütün bunlara rağmen , genelde , toprak baronları başka konularla çok meşguldüler , tüccarlar ise yeterince karlı ticari alanlara ve endüstriyel üretimin katmerli kaygılarından kaçınacak kadar sermayeye sahiptiler . İnisiyatif ve girişimin çoğu bu nedenle endüstrinin kendi içinden geldi . İnisiyatif ve girişimi - kiri , pası , gürültüsü ve kokularıyla - endüstriyel bir atmosferin içinde büyümüş insanlar sağladılar . Demir ustaları kuşaklar boyu demir eriticiliği yapanların veya çivi , zincir , kilit , saat ve benzer araç gereçleri imal edenlerin soyundan geliyorlardı . Wedgwood'un arkasında dört kuşaklık bir çömlekçilik vardı ; Boulton a serpilip gelişen bir iş , Krupp a ( 1812 - 1887 ) ise Essen'de küçük bir demir atelyesi kalmıştı ailesinden . İlk tekstil fabrikatörleri , birkaç istisna dışında , endüstriyi kulübe veya çiftlik evlerinde daha çocukluklarından itibaren öğrenmişler , putting - out sistemini geliştirmişler veya makinalar yapmışlardı . Samuel Oldknow önce pamuğu bükücülere ve dokuyuculara verdi , daha sonra terkedilmiş bir ipek çekme fabrikasını bir bükme fabrikası haline getirdi ve en nihayet ( 1790 civarında ) dokuyucuları için kulübeleri , Londra'dan getirdiği yoksul çocuklar için yurtları ve diğer işçiler için evleri olan daha büyük bir fabrika inşasına girişti . Radcliffe kendi firmasını kurmaya yetecek paraya sahip olana kadar dokumacı olarak aldığı ücretinden para biriktirdi . En nihayetinde bine yakın tezgah çalıştırır hale geldi ; büyük bir gururla firmasının tıpkı yuvarlanan bir kartopu gibi tek bir iğden veya tek bir tezgahtan ortaya çıktığını söyleyebilirdi . Tekstil endüstrisi 19 . yüzyıl ( ve hatta 20 . yüzyıl ) boyunca hırslı insanlara yukarılara tırmanma olanağı sunmaya devam etti . 1910'da yapılan bir araştırma , bir Lancashire kentindeki 139 pamuklu imalatçısından 88'inin işe ücretli işçi olarak başlayan ve kendini yaratan insanlar olduğunu ortaya çıkardı . Bu tür fırsatlar sunmada tekstil endüstrisi yalnız değildi . ] ( 10 ) Gelişen burjuvazi , iktisadi ve sosyal alanda üstünlüğü ele geçirmek , siyasal iktidara el koymak için zincirlerini kırmak , özgürleşmek istedi . Siyasi iktidara adaylığını koyan her toplumsal sınıf gibi , burjuvazi de yeni bir dünya görüşü , yeni bir felsefe , yeni bir iktisadi ve sosyal doktrin yarattı . Aydınlanma , burjuvazinin bir sınıf olarak kendini gerçekleştirebilmesi için giriştiği kurtuluş hareketinin ve buna bağlı üst yapı kurumlarının belirli bir tarihsel biçimine verilen isimdir . Yani , Aydınlanma burjuvaziye özgü genel bir dünya görüşüdür . ( 11 ) Ülkemizde Aydınlanma Ülkemizdeki Aydınlanmanın değerlendirmesini Hilav'ı izleyerek yapabiliriz . [Batı dünyasının ürünü olan düşünce akımları ve bu arada özellikle Aydınlanma , içinden çıkmış olduğu felsefi bağlama tamamen yabancı ve çoğunlukla karşıt kültür ortamlarına aktarılmak istendiğinde , genellikle yanlış bir kopyaya dönüşüyorlar . Doğu'nun genellikle akılsal düşünce geleneğinden yoksun , özgür düşüncenin ve eleştirinin ne olduğunu bilmeyen bireysiz ve felsefesiz toplumlarında bu durum açık bir biçimde kendini gösterir . Herhangi bir sanayi ürününü ithal edip sahiplenmek ve onu kendinin sanıp mutlu olarak tafra satmak , bir düşünce ya da bilim ürününü sahiplenmeye kalkışmaktan çok daha kolaydır . Ama her iki durumda da bir ithalat söz konusudur ve bir makineyi üretemeyen , bu aracı ne ölçüde sakarlık ve acemilikle kullanabiliyorsa , düşünce üretmeyen bir kültüre bağlı bir kişi de , dışardan aktardığı düşünce karşısında öylesine acemidir . Bu sorun , tam anlamıyla bir felsefe ve düşünce tarihi sorunu değildir ; daha çok kültür etkileşimleri tarihi ve sosyolojisi kapsamı içinde yer alır . Çünkü , Batı ve genellikle Doğu düşünce tarihleri arasında bir zamanlar belli bir alışveriş ve ilişki gerçekleşmiş de olsa , bu ilineksel bağlantıya rağmen , organik ve öze değin bir türdeşlik yoktur . Dolayısıyla Doğu'da ve Tanzimat'tan bu yana Türkiye'de Batı düşüncesini , felsefesini ve özellikle üzerinde çok durulan Aydınlanma'yı benimseme ve özümleme çabaları da aslına sadık olmayan bir kopyadan ileriye geçememiş , öncesi ve sonrası olmayan havada , soyut ve bulanık bir düşünce yığını olarak kalmış ; siyasal iktidarın resmi ideolojisinin gerekçesi ve çoğunlukla da bir baskı aracı olarak iş görmüştür . Örneğin Türkiye'de , özellikle Cumhuriyet döneminde , resmi ideolojinin temeli olarak pozitivizmin yanı sıra benimsenmiş olan Aydınlanma , hemen hemen boyutlarından bir tanesine , yani laikliğe indirgenmiş ; Aydınlanma'nın özgür düşünce ve eleştiri gibi öteki temel boyutları , resmi ideolojinin mutlak kısıtlamasına uğramıştır . Halkın cahil olduğunun ve bunun biricik temel nedeninin dinde aranması gerektiğinin düşünülmesi ; akıl öğretme yoluyla bilgilendirme , emir verme ve baskı yapma gibi tutumların doğal bir davranış haline gelmesine yol açmıştır . Kendisinden başkasına tahammül edemeyen bu garip Aydınlanma anlayışı ; körü körüne inanma ve savunma bakımından , yani biçimsel ( formel ) açıdan aralarında hiçbir fark bulunmayan , ama körü körüne inandıkları ve savundukları varlıklar ve görüşler bakımından , yani içeriksel açıdan birbirinden ayrılan ilericiler ve gericiler arasındaki karşıtlığı sürekli olarak beslemiş ; manevi ve siyasal alanda tam bir anlayışsızlık , inat ve çözümsüzlük doğurmuştur ve bu , Türkiye'de Aydınlanma'nın başına gelen kötü serüvenlerden sadece bir tanesidir . ] ( 9 ) Aydınlanma devriminin değerlendirilmesi Aydınlanma hareketi ve felsefesinin yol açtığı gelişmeler insanlığın bazı çelişkilerini çözmüştür . Çözülen çelişkilerin başında , inanç ile bilim arasındaki çelişki gelir . Bilim ile inanç arasındaki çatışmanın sonunda bilim üstün gelmiştir . Bir başka çelişki de , insanlığın ihtiyaçları ile kutsal tarihsel kurum ve organizasyonlar arasındaki çelişkiydi . Burjuva toplum düzeninin kuruluşu ve burjuvazinin sınıfsal benliğine kavuşup ; siyasal , ekonomik , kültürel egemenliğini kurması , bu köhneleşmiş , kutsal - geleneksel kurumların yıkılmasını gerektiriyordu . Burjuvazi bu kurumları yıkarak çelişkiyi çözdü . Fakat , burjuvazi adaletli bir toplum düzeni kuramadı . Çünkü , bu sınıfın çıkarları adaletli bir toplum düzeninin ilkeleriyle uzlaşmaz bir şekilde çelişiyordu . Bu uzlaşmaz çelişki de çözülecektir . İnsanlık , bu çelişki çözüldüğü zaman gerçekten aydınlanacaktır . Gerçek aydınlanma birgün mutlaka kapımızı çalacaktır . Bu umudu , Nazım Hikmet şöyle anlatmış : Güneşli elleriyle , kapımızı çalacak olan / Gelecek günlere / Güvenimizi kaybetmedik hiç bir zaman KAYNAKLAR 1 ) Im . Hof , U : Avrupa'da Aydınlanma , Afa yayıncılık , 1995 . 2 ) Gökberk , M . : Felsefe Tarihi , Bilgi Yayınevi , 1967 . 3 ) Engels , F . : Anti - Dühring , Sol yayınları , 1975 . 4 ) Hampson , N . : Aydınlanma çağı , Hürriyet Vakfı Yayınları , 1991 . 5 ) Tanilli , S . : Yüzyılların gerçeği ve mirası / İnsanlık tarihine giriş / IV . cilt , Say Yayınları , 1989 . 6 ) Gökberk , M . : Felsefe Tarihi , Bilgi Yayınevi , 1961 . 7 ) Sarıca , M . : Fransız İhtilali , Gerçek Yayınevi , 1970 . 8 ) Tanilli , S . : Voltaire ve Aydınlanma , Cem Yayınevi , 1994 . 9 ) Hilav , S . : Felsefe Yazıları , Yapı Kredi Yayınları , 1993 . 10 ) Heaton , H . : Avrupa İktisat Tarihi , cilt II , Teori Yayınları , 1985 . 11 ) Buhr , M . : Schroeder , W . ; Barck , K . : Aydınlanma hareketi ve felsefesi , Birim Yayınları , 1984 . Devlet küçülsün anlayışı çok sakıncalı Hazırlıklı olmak sadece depremi izleyen 3 - 5 gün içindeki organizasyona hazırlıklı olmak değil . Deprem hasarını azaltıcı tedbirler almış olmak bir süreçtir . Bir bütündür . Prof. Dr. Erhan Karaesmen ile söyleşi ( ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü öğretim üyesi ) Sunuş Orta Doğu Teknik Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erhan Karaesmen ile arkadaşımız Uğur Murat Leloğlu depremden 6 gün sonra görüştü . Deprem bölgesine gitmeden önce kısıtlı zaman ayırabilen hocamız metni gözden geçirecek zamanı bulamadı . Olabilecek hatalar için okuyucularımızdan özür dileriz . - İzmit ve çevresinde meydana gelen deprem bekleniyor muydu ? - Belki hazırlanan dosyada uzmanlık alanı benimkinden daha uygun olan kişiler de bu konuda bilgi vereceklerdir ama ben izin verirseniz çok kısaca deprem hakkında bir şeyler söylemek isterim . Deprem , yerküresinin ateş parçası olduğu dönemden , bugün üst kabuğu sertleşmiş olan döneme kadar geçiş evriminde , daha dengeleşmesini , iç oturuşunu sağlayamamış olan yörelerinde kaçınılmaz olarak biriken potansiyel enerjinin zaman zaman açığa çıkması olayıdır . Bu açığa çıkma üstteki sertleşmiş olan kalın tabakaları kırmakta , yırtmaktadır . Orada ani olarak oluşan , çok büyük kütlelerin yırtılması ve birbirine çarpması sonucu orada oluşan kaynak , bir sinyal hareketi biçiminde , bir dalga yayılması olarak yerkabuğuna kadar gelmektedir . Deprem budur . Aslında yerküresini ilgilendirir . Yerküresinin çatladığı yerlerde enerjinin açığa çıkışı sırasında önünde engel yoksa sadece yeri yarar . Eğer engel varsa , ki bina engeldir aslında doğa için , binayı da sallar . Binalar , daha doğrusu yapılar , yani köprüler , yollar , limanlar , enerji santralleri vb . de bu enerjinin açığa çıkma mekanizmasına katılmış olduğu için hasar görür . Söz konusu bölgenin depremsellik olarak ifade edilen hareketliliğe olan yatkınlığı bilinmekteydi . Bu çok ünlü , ta Himalayalar'dan kalkıp Akdeniz'in içinden geçip Atlas Okyanusu'na kadar giden yerleşmemiş zonlar bölgesindeki aktif Kuzey Anadolu Fay Hattı'nın ayrıca da en aktif parçası olarak biliniyordu . Bunlar hazırlıklı olunmasını gerektiren fiziksel ve teknik bilgiler . Yani , bu bölgede deprem olacaktı . Deprem daha hafif olsaydı ucuz atlattık diyecektik . Ancak şunu da eklemek gerek : Bu çok büyük bir deprem değildir . Jeolojik ve tektonik göstergeler sayısal indislere bağlandığı zaman ortaya çıkan tablo bunun çok şiddetli bir deprem olduğu izlenimini vermiyor , yani bu orta irisi bir deprem . Ama hasarı çok büyük oldu . Depreme hazırlık - Biz depreme ne kadar hazırlıklı idik ? - Bu soruyu , ne kadar hazırlıksızdık ? şeklinde de sorabilirsiniz . Bu tür bir depremde , genelde toplumsal düzenin daha iyi kurulduğu , yapı kalitesi ciddiyeti daha iyi sağlanmış olan ülkelerde bundan daha az hasar bekleyecektik . Bu kesin . Tabii panik olabilirdi . Japonya'da 4 sene önceki Kobe depreminde de bizdeki kadar olmamakla birlikte panik yaşandı . Kaldı ki Kobe depremi göstergeler bakımından bu ayarda , belki hafifçe daha büyük olan bir depremdi . Orada da panik oldu . O insani bir şey . Ama hazırlıklılık ve hazırlıksızlıktan söz ediyoruz . Ayrıca hazırlıklı olmak sadece depremi izleyen 3 - 5 gün içindeki organizasyona hazırlıklı olmak değil . Deprem hasarını azaltıcı tedbirler almış olmak bir süreçtir , bir bütündür . Bu bütünün önemli unsurlarından birisi yapıların , ki büyük çoğunluğu binalardır , belli bir kalite garantisi , belli bir kalite düzeyi tutturarak yapılıyor olma terbiyesinin olup olmayışı . Bu birinci unsur . İkinci unsur ülkemizde daha az dikkat edilen fakat bu depremde çok dramatik bir olgu olarak kendini gösteren arazi kullanımındaki düzensizlik . Afet riski taşıyan yörelerde , ki afet sadece deprem değildir , örneğin sel de olabilir , her istenen arazi parçasına , her istenen parsele , kentsel olsun , kırsal olsun , herkes her istediği yapıyı yapamaz . Yani yapmaması gerekiyor . Akıl bunu gerektiriyor . Bireysel akıl da , toplumsal akıl da . Bireysel aklın bir ölçüde mevcut olup fakat taşınmaz maldan rant edinme hırsının herkesin gözünü bürümüş olduğu bir dönemde bu aklın da gölgede kalışı sonucu insanlar deli gibi saldırıyor , düşünemiyorlar . Burada bir afet olursa en fazla zarar görecek yer varsa burasıdır , burayı boş bırakalım . demiyorlar . Kentlerde zaten açık alanlara ihtiyaç vardır . Açık alan olarak bırakılacak yerler daha önce çürük zemin olduğu , daha önce dere kenarı olduğu , alüvyon olduğu bilinen yerlerdir . Akıl buralara yapı yapılmamasını gerektirir ve zaten kentlerin ihtiyacı olan nefes alma yerleridir . Türkiye'de hem bireysel aklın kullanılamayışı , hem de toplumsal aklın ve disiplinin sağlanamayışı ve kullanılamayışı yüzünden hep çarpık şehirleşme olur . Daha ziyade gecekonduculara sataşılır . Kaçak inşaattan söz edilir . Olay biraz daha farklı . Deprem bilgisi yönünden arazi kullanımında afet riskini azaltıcı önlemin alınması gerekir . Bu önlem de son derece basit . Oraya yapı yapmayacaksın . Türkiye'de hafif de olsa gelgiti olan deniz kenarları istisnasız yarı çamur ve akışkan arazidir . Akışkan araziye deprem bölgesinde yapı yapılmaz . Yapılırsa denize nazır apartmanlar Gölcük'te nasıl olduysa öyle olur . Ya da Yalova'da en iyi müteahhit firmaların yaptığı binalar gibi . Orada yapı kalitesi bozukluğu filan söz konusu değil . Aksine Yalova'daki binaların iyi yapı olduğu söylenebilir . Bazılarının iyi yapı örneği diye fotoğrafları gösterilebilir birtakım konferanslarda . Fakat zeminin kayganlığı ve bıngıldaklığı öylesine ki , deprem kuvvetlerini öylesine büyütüyor ki , genlik öylesine dayanılmaz değerler alıyor ki , ona kaliteli yapı da dayanmıyor . Kaldı ki , oradaki tüm yapıların kaliteli olduğunu da söyleyemem . Tesadüfen birkaç tane ciddi müteahhit firmanın yaptığı yapıların kaliteli olduğunu düşünebiliyoruz . Kendi halinde gariban yapsatçıların yaptıkları yapılar da var . Onlarda ayrıca kalite noksanlığı da varsa işte sonuç bu . Ayrıca şunu da hatırlamak lazım : Bütün binalar da yıkılmamış durumda . O çok kötü arazide bile kaliteden biraz nasibini almış olan binalar sağlam kalmış . Camı kırılmış duvarı çatlamış , fakat binalar ayakta . Tamir kabul edebilir . Ayrıca içinde insan ölmemiş . Yani iki tane büyük avantaja sahip . Böyle 15 bin insanın öldüğü bir depremde ölü insan sayısının azalmış olması önemli idi . Sadece duygusal yönden değil ; yetişmiş insan gücü gidiyor . Ekonomiye büyük darbe Bir de maddi kaybı var . Ekonomiye yük . O yapılar yeniden yapılacak . Ekonominin genel çizgilerini tehdit edici nitelik taşıyabilir , çünkü boyutları çok büyük . Geçen akşam bir yayın organında okuduğum 2 katrilyon TL bütün gece kafamı meşgul etti . Sadece yıkılan binaların yeniden yapılmasının maliyeti olarak tahmin etmişler . Acaba bu büyük rakamı bulur mu ? diye düşündüm . İlk duyduğumda bu rakam beni dehşete sevk etmişti . Fakat galiba doğru . Kaldı ki bu rakamın içinde tamirli binalar ve altyapı yok . Yaya geçitleri , küçük köprüler gibi . Bir kent sadece binalardan oluşmuyor . Başka unsurlar da var . Hepsi hasarlı . Bütçe açığı zaten yılın yarısını geçe 7 - 8 katrilyonu buldu . Ekonominin diğer kayıpları da var . Sanayi günlerce durdu . Üretim durdu , dağıtım şebekeleri yıkıldı vs . İnsanlar istediği binayı istediği yere yapamaz terbiyesine ve disiplinine sahip olmayışımız önemli . Bunu zorlaması gereken kamu kuruluşlarının işin üstüne yatışı da . Sadece o bölgelerde ve son 5 sene boyunca değil , Osmanlı'dan bu yana . Belki Cumhuriyet'in ilk dönemleri hariç . Bazen gözümüzde bu dönemi abartırız , ama herhalde o zaman bu toplumsal disiplinin mertebesi bugünkü ile kıyaslanamayacak kadar yukarıdaydı . Belki o dönemler hariç , fakat 1950'lerden itibaren , zorlanmış ve sürekli demokrasiye geçiş dönemlerinde vatandaşın istediği olur . Vatandaş politikacıya sosyal baskı oluşturur . Aslında o sosyal baskı değildir , bireysel çıkar baskısıdır . Bunu herkes biliyor . Bunun sonucu bugünkü noktaya varıldı . Yani imarlar alındı , imarsız kaçak inşaat falan da demiyorum , gözümüzün içine baka baka yapıldı , bunlar imarlı ve normal , nizami yapılardır . Bunların kaçak inşaat olanları da olmuş , ama artık son yıllardaki kaçak inşaat değil , yani son 20 yıldaki , hele Özal döneminden bu yana , son liberalizmden bu yana , herkes istediği yere ve istediği gibi yaptı . Yapı denetimi - İnşaat sektörü nasıl denetlenebilir ? - Yapı denetimi mi ? O nereden çıktı . Yapı denetimi ile uğraşacak vakti mi var Türkiye'nin ? O kadar hızlı şehirleşiyoruz ki . Bunlar bürokrasi değil . Bunlar işte toplumsal disiplin dediğimiz nesne . Akıl . Toplumsal akıl bu işte . 30 tane ülkede yapı denetimi son derece yerleşmiş . Çoğu Batı Avrupa ülkeleri olmak kaydıyla . Japonya , Yeni Zelanda , Avustralya diğer kıtalardan örnekler . Tabi ABD , Kanada ve hatta Meksika . Avrupa deyince de genel konumu bizimkinden çok daha ileri olmayan Portekiz ve Yunanistan da bu yapı denetimi uygulayan ülkelere dahil . Türkiye yapı denetiminden hiç nasibini almadığı gibi yapı denetimini tartışmaya bile açmadı . Biz uzmanlar , benim de dahil olduğum birkaç uzman , kişisel gayretimizle bu konuyu zaman zaman gündeme getirdik , ama gündemde de tutamadık . Genelde afetlerden sonra gündeme geldi . Sonra afetin üzerinden bir ay geçince unutuldu . Yasa taslakları hazırlandı , bir şeyler yapıldı ama hepsi kadük oldu . Unutuldu gitti . Ve şimdi çok dramatik biçimde yeniden hatırlanacak . Nitekim Bayındırlık Bakanlığı yetkililerinin ve hatta bakanın kendisinin de beyanatı var . Bu konuda bir şeyler yapmalıyız , hazırlığımız da var diyor . Hazırlığımız var dediği şeylere kısaca baktığımızda , çok da ciddiye alınamaz belki ama , bizim yıllardan beri söyleye geldiklerimizin bir kısa özeti . Bir yerlerden bir dokümanlar , dosyalar açıp bakmışlar . Bu yapılmalı diyorlar . Yeni bir düzenleme değil onlar , zaten bilinen şeyler . Türkiye bunu bu sefer de yapamazsa hiç yapamaz . Yapmaya mecbur . Buna bir ek açıklama koyalım . Türk inşaat sektörü yurtdışında başarı ile çalışan hatta yurtdışındaki büyük temel altyapı yatırımlarını yapan bir sektör . Türk inşaat sektörünün önde gelen bir 200 - 250 firmasıyla övünürüz . Ama müteahhit sayısı 50. Bakıyorsunuz o 250 firmadan geri kalan 49. O büyük sektör bina işine son yıllarda girdi . O da ucundan kıyısından . Bazı toplu konut siteleri yapıyorlar . Münferit bina işine girmediler . Oysa Türkiye'de münferit bina çok fazla yapıldı . Kentleşme deyince sadece İstanbul'un büyümesinden söz etmiyoruz . Ceyhan'ın nüfusu , sel afeti dolayısıyla ilgilendiğimiz Devrek'in nüfusu , Yenice'nin nüfusu , hepsi son 20 senede 3 misli artmış . Yani kasabalar da kentleşiyor . Olaya bu sistematik içinde göz attığımızda bireysel küçük betonarme binalar sorundur . Çok fazla betonarme kullanılır ülkemizde , doğrudur eğridir , o başka tartışmanın konusudur , fakat bir olgudur . Bir betonarme ülkesiyiz ve 6 katlı , her bir katında 2 daire bulunan ve giriş katları da dükkan olarak geniş bırakılmış mekanlardan oluşan tip yaygınlaştı . Alt katları da mesken olanlar çoğunlukta olmakla birlikte dükkanlı olanlar da artmaya başladı . Temel bilgilerden yoksunluk - Deprem bölgesinde sadece alt katı yıkılmış çok sayıda bina vardı . Dükkanlarla bir ilgisi var mı ? - Tam o konuya geldim zaten . Bu alt katı dükkan olan binalar var ya . Zaten kaliten kötü , zaten hangi malzemeyi nasıl kullandığın da belli değil . Çünkü denetim yok . Süreç hızlı , alıcı talebi yüksek , ayrıca alıcı yüksek ücret de ödüyor . Ne güzel , böyle hazır para ödeyen bir müşteri varken kaçırmamak için haldır huldur bina yapıyorsun . Alıcı bilinci , tüketici bilinci diye alkış tutulur Türkiye'de . Konut konusunda son derece cılızdır o . Alıcı Banyodaki musluklar sarı madenden olsun gibi konulara verir bütün dikkatini , bazı camlar fiyakalı olsun ister . Bina ayakta durur mu , durmaz mı ? ile kimse ilgilenmiyor . Burası deprem bölgesi , zemin hareketli , buranın jeolojisi kötü , burada şehirleşme olmaz , şehri yamaca taşı , park yap burayı dersen , münafık derler . Sektör de böyle küçük müteahhitlere terkedilmiştir . Bıraktım mühendisi , teknisyeni bile olmayanlar var , bazen kalfalarla işi hallederler . Bu adamın bilgisizliği öndedir . Bu adamın hırsızlığından çok söz ediliyor son günlerde . Hırsızlığı önemli değil . Çünkü arz talep dengesi öyle ki , adamın hırsızlık yapmasına gerek yok . Yüksek fiyatla satıyor . İyi kötü projesinde bir malzeme varsa onu küçük tutmasına gerek yok . Fakat mesele adamın temel bilgisizliği . Örneğin o alt katı boş bırakması temel bilgisizliktir . Bunun sonucu , alt katın kolonları kesiliyor , kayıyor , devre dışı kalıyor . 3 metrelik bir katın alt ve üst döşemeleri birbirlerine değiyor . Bu , üstte kalan 2 - 3 bin ton yükün 3 metre düşmesi demektir . Oradaki kinetik enerjiye bakın . Tabi düşme sırasında binanın kalitesi de zayıfsa , üst katların kolon kiriş birleşmeleri de matah değilse , hepsi tık tık kırıla kırıla aşağıya iniyor . O zaman bina akordiyon gibi oluyor . Bu arada yana doğru caddeye de kayabiliyor . Bu birinci şıkkı . İkinci şık üst katların malzeme kalitesinin o kadar kötü olmaması . Kolonlar kirişlerden ayrılmıyor , nispeten iyi yapılmış . O zaman kitle halinde iniyor . 6 katlı bina 5 katlı oluyor . Ayrıca bu enkazın kaldırılması da zor . Bu konuya girmeden önce şunu belirteyim : İnsan canına saygısızlığa , kamu malına olan saygısızlığa dur demenin yolu tabii uzun süreçli terbiyedir . O bir toplumsal uygarlık olayıdır . Gerçekçi olalım , toplumsal uygarlıkta alınan mesafe biraz yavaş . Onu genel toplum terbiyesine bırakırsanız 100 sene sonra ancak oluşur . Ancak , garip bir şekilde , disiplinli ve ciddi , güven verir biçimde uygulanmış bazı yasakların olduğu , hiç olmazsa bir dönem için uygulandığı da bu toplumda görülmüştür . Bu ülkede buna tanıklık edilmiştir . Bu 30 tane ileri ülkenin uyguladığı yapı denetim mekanizmasının Türkiye'nin şartlarına uygun olan bir benzerinin geliştirilmesi için yıllardır hazırlıklar yapılır . Onun sürekliliği olur olmaz ama , bu sefer kamu yetkililerinin de ayılmış olduğunu tahmin ediyorum . Belki buna benzer bir yasa geçecektir . O yasanın muhtemelen yapı kalitesinin sigortalanması gibi bir boyutu da olacaktır . O umudu taşımak istiyoruz . İkinci verilmesi gereken terbiye ise şudur : Herkes her istediği yerde her istediği binayı yapamaz . Bu , dediğim gibi , kaçak binalaşma kavramından farklıdır . Demek ki Türkiye'de imar planı hazırlama düzeninin de elden geçirilmesi gerekmektedir . Ona da birtakım kısıtların getirilmesi söz konusu . Yerel yönetimlerin canlandığının vehmedildiği bir dönemde bu zor . İmar düzeninin rasyonalizasyonu için açıkçası kısıtlayıcı , insanları afetten korkutucu , afetin ne olduğunu hatırlatıcı önlemler gerekir . Bu olay hatırlattı , fakat 6 ay sonra bizim sözle hatırlatmamız gerekecek . Yeni yüzyıla girerken bilimin neresindeyiz ? İnsanlığın en önemli ortak kazanımlarından biri olan bilim , bugün ideolojik yaşamın kıyısına itilerek ütopyasızlaştırılmış , teknolojiye tabi artçı bir konuma sıkıştırılmıştır . 21 . yüzyıl , yine bilimin öncülüğünde gerçekleştirilecek siyasal devrimlerle bilimin özgürleştirildiği ve bugüne kadar görülmemiş büyük teorik atılımlarla yepyeni ufuklara yöneldiği bir yüzyıl olacaktır . Prof. Dr. Semih Koray Sunuş Prof. Dr. Semih Koray'ın , dergimizdeki eski yazılarından derlenerek kaleme alınan makalesini dosyamızın sunuş yazısı yaptık . Koray , bilim etkinliğinin tarih içindeki serüvenini geleceğe de uzanarak analiz ederken dosyamıza güzel bir giriş de yapıyor . Dosyamız esas olarak iki bölümden oluşuyor . Birinci bölümde , Doğu Perinçek ve Samir Amin , 20 . yüzyıl olgularından hareketle 21 . yüzyıldaki olası ideolojik , politik , iktisadi eğilimleri tartışıyorlar . Dosyamızın esas unsuru olan ikinci bölümde ise sona eren bin yılın en büyük bilim ve düşün devrimlerini yansıtmaya çalıştık . Gerçekten de bu bin yılda önce evrenin merkezinde değil , Güneş etrafında dönen sıradan bir gezegende olduğumuzu öğrendik ; sonra sıradan bir canlı türü olduğumuzu . Önce Tanrı'nın ve Bey'in kulu olmadığımızı öğrendik ; sonra dünyayı değiştirebileceğimizi . Doç. Dr. Rennan Pekünlü'nün çevirisiyle Thomas Kuhn Kopernik Devrimi ni , Prof. Dr. Cemal Yıldırım Evrim Kuramı nı , Prof. Dr. Eren Omay Aydınlanma Felsefesi ni , Ender Helvacıoğlu Bilimsel Sosyalizm i ele alıyorlar . Son olarak , bin yılın ünlü matematikçilerini ansiklopedik biçimde yansıtan bir çalışmamız da var . Dosyanın bütün olarak ilgiyle okunacağını düşünüyoruz . 2000 yılı , Bilim ve Ütopya ailesine , toplumumuza ve tüm insanlığa mutluluklar ve başarılar getirsin . 20 . yüzyılda bilimin gelişimini genel hatlarıyla betimlemek istersek , şu iki görüngüyü temel almamız gerekir : Birincisi , bu yüzyıl Bilimsel Devrim'in son atılımlarının gerçekleştiği yüzyıl olmuştur . İkincisi de , teknoloji artık geri dönülmez biçimde bilimsel bilgi temeline oturmuş , bu yüzyılda Bilimsel Devrim'in bulgularının etkin bir teknolojik hasadı gerçekleşmiştir . Her iki olgu da , bilim için yeni bir başlangıçtan çok , bir dönemin kapanışına işaret etmektedir . Ayrıca bunlardan birincisi , daha çok yüzyılın ilk yarısında gerçekleşmiş , ikincisi ise , yüzyılın ikinci yarısında zirvesine ulaşmıştır . Bu olgulardan hareketle bilimin bugün içinde bulunduğu konumu belirleyebilmek için , bilimin şu üç yönünün üstünde durmak gerekir : Bilim , kullandığı kavramlar nedeniyle ideolojinin , bulgularının üretimde yarattığı ilerleme nedeniyle üretici güçlerin bir parçası olup , toplumsal bir etkinlik olması dolayısıyla da sosyal bir kurumdur . Bilimsel Devrim , başlangıçta ideolojik bir devrimdir . İdeolojik alanda , Ortaçağ ideolojisine onulmaz darbeler indirerek , siyasal devrimlerin yolunu açmıştır . Bu dönemde , bilimsel bulguların , teknoloji aracılığıyla üretime dönüşmesi , yani bilimin üretici güç yönü çok zayıftır . Günümüzde ise bu ilişki bütünüyle tersine dönmüş , bilim adeta tümüyle bir üretici güç haline indirgenmiştir . Sosyal bir kurum olarak bilim , başlangıçta öncü bir rol oynarken , bugün artçı ve tabi bir konuma sıkıştırılmıştır . Bilimin bugün içinde bulunduğu konumu daha yakından çözümlemek ve geleceğe ilişkin bazı kestirimlerde bulunabilmek için , burada sözünü ettiğimiz ilişkilerin tarih içinde izlediği gelişme çizgisini ele almak istiyoruz . Bilim ve Materyalizm Bilimin ideoloji ile olan ilişkisi teori aracılığıyladır . Teori , kavramlarla yapılır . Bilimsel teori , bir yandan içinde oluştuğu toplumun kavramsal yapısıyla , yani ideolojisiyle sınırlıdır ; öte yandan kendi ürettiği kavramlarla o ideolojiyi etkiler . Dolayısıyla , bilimsel teorilerin bazı kavramları oluşturup kullanabilmeleri , toplumun ideolojik düzeyinin o kavramların ortaya çıkmasına elveren bir olgunluğa ulaşmış olmasını gerektirir . Diğer taraftan bilimin her teorik atılımı , yeni bir kavramsal yapının oluşturulup eski bazı kavramlardan kopuşu içerdiği için , ideolojide bir dönüşüme yol açar . Esasen çağdaş bilim kavramının kendisinin ortaya çıkışı da , bu kuralın dışında değildir . Bilim , her şeyden önce herhangi bir keyfi iradeden bağımsız nesnel yasaların varlığının kabulünü gerektirir . Hükümdarın iradesinin her şeyin üstünde olduğu ve bunun meşru sayıldığı bir toplumda , nesnel yasa kavramına ulaşmak olanaksızdır . Hükümdarın yetkilerinin kısmen de olsa sınırlandırılması , hükümdar da dahil herkesin uyması gereken bazı yasa ve kuralların ortaya çıkması , nesnel yasa kavramının doğmasına elverişli bir ortam hazırlar . Bilimsel gerçek , nesnel gerçekliğe ilişkin , doğruluğu pratikte deney ya da gözlemle sınanmış ve soyutlama yoluyla sistemleştirilmiş bilgilerimizden oluşur . Buradaki iki temel unsur , materyalizm ve teoridir . Ne materyalizm , ne de teori Bilimsel Devrim'le ortaya çıkmıştır . Bu iki unsurun birleşimi Bilimsel Devrim'in eseridir . İnsanlık , Roma İmparatorluğu döneminin öncesinde bu birleşime çok yaklaşmış , fakat çağdaş bilimin doğuşu için Bilimsel Devrimi beklemek zorunda kalmıştır . Nesnel bir gerçekliğin ve buna ilişkin nesnel yasaların varlığının kabulü , bilginin doğruluğunun ölçütünün pratik olması ilkesini beraberinde getirir . Bu materyalist yaklaşımdan hareket eden Bilimsel Devrim , gök cisimlerinin devinimi , mekanik , optik , termodinamik , elektromagnetizma , biyoloji , kimya ve bu alanların birçoğunun temelini oluşturan matematik alanlarında elde ettiği tartışılmaz başarılarla , materyalizme , bütün insanlık tarihi boyunca görülmüş en büyük itici gücü vermiştir . Bu yaklaşım , toplumsal bilimleri de kapsamına alarak , tarihsel materyalizmi doğurmuştur . Materyalizm - idealizm karşıtlığı Bilimsel Devrim'in ilk dönemlerinde çok açıktır ve yaşamın tüm alanlarını kapsamaktadır . Bilim ile din arasındaki mücadele , burjuvazi ile feodalizm arasındaki mücadelenin ideolojik plandaki yansımasını oluşturmuş ve Bilimsel Devrim , siyasal düzlemde demokratik devrimlerin yolunu açmıştır . Bilimsel Devrim'in kahramanlarıyla Kilise arasındaki ölüm kalım savaşının artık insanlığın ortak kültürüne mal olmuş örnekleri , bu sürecin ne kadar çetin ve zahmetli bir süreç olduğunu göstermektedir . Burjuvazinin siyasal devrimlerle iktidarı ele geçirip , hakim sınıf konumunu sağlamlaştırmasıyla birlikte , bilimi , idealizme karşı mücadelede materyalizmin temel mevzisi olmaktan çıkartacak , bilim ile dini barıştıracak yeni bir ideolojik ortam yaratma arayışları baş göstermiştir . Artık eski iktidar mevzilerini yitirmiş olan Kilise , varlığını sürdürebilmek için , burjuvazi egemenliğinde daha geri noktalarda tutunmaya razı olmuştur . Yaşamının son dönemlerinde kendini dine ve astrolojiye veren Newton'un , İngiltere'deki meşruti monarşiden esinlenerek formüle ettiği hızlaştırma çözümü bu açıdan tipik sayılabilir . Newton'un Tanrı'ya yüklediği işlev , nesnelere ilk hareketi vermiş olmak tan ibarettir . İlk hareketten sonra , her şey artık doğa yasaları uyarınca cereyan eder . Doğa yasaları Tanrı için de bağlayıcıdır ve doğa olaylarına istediği gibi müdahale hakkı Tanrı'nın elinden alınmıştır . Yaşamı , bilimin ve dinin geçerli olduğu alanlar olarak ayrı kompartımanlara bölen bu formül , bilimin kapsadığı alanların genişlemesiyle yeniden zora girmiştir . Özellikle biyoloji ve jeolojinin insanın ve dünyanın kökenine ilişkin bulguları , evrenin merkezindeki durağan dünyasının sıradan bir gezegen olmasına yeni yeni kendini alıştırmaya başlamış olan Kilise'nin elinde kalan son önemli alana - Yaratılış Efsanesine - cepheden darbeler indirmiştir . Bugün genetik şifresi çözülen canlıların tıpkılarının üretilmesi , sorunu salt yoktan var edip edememe noktasına indirgemiştir . Bilimin bulgularının idealizme karşı elde etmiş olduğu bu kesin üstünlüğe karşın , bugün gelişmiş kapitalist ülkelerde , bilim ve din , şizofrenik biçimde kompartımanlara ayrılmış bir yaşamın iki ayrı alanına yerleştirilmiş şekilde , birbirlerine dokunmaksızın barış içinde yaşamaktadır . Bilimsel Devrim boyunca alanını din aleyhine gittikçe genişleterek , dinin eskisine göre çok daha dar bir alana hapsedilmesine yol açan bilimin kendisi de , bugün kendi alanına hapsedilmiştir . Bu ülkelerde , günümüzde , bilim ve din , eşit bir muameleye tabi tutulmakta , her ikisinden de kendi alanları içinde kalmaları istenmektedir . Kendi yaşam alanını güvence altında gören Papalık , bunun verdiği rahatlıkla , yakın geçmişte Darwin'le bile barışmakta bir beis görmemiştir . Gök cisimlerinin devinimine ilişkin bugün ilkokul kitaplarının temel bilgileri arasında yer alan ilksel bulgular , Bilimsel Devrim'in başlangıcında Kilise'yi temellerinden sarsarken , bilimin günümüzdeki gelişmişlik düzeyine karşın , gelişmiş kapitalist ülkelerde görülen din ile bilim arasındaki barış iklimi nasıl açıklanabilir ? Bu olayın açıklaması , kuşkusuz , bu ülkelerdeki sınıf mücadelesinin durgunluğunda ve dolayısıyla egemen ideolojiye karşı sarsıcı çıkışların bulunmamasında yatmaktadır . Yoksa bilim ile din arasındaki bu karşılıklı hoşgörü , bazılarının ileri sürdüğü gibi , Batı demokrasisinin ulaştığı ve örnek alınması gereken olgunluk düzeyinin bir sonucu değildir . Öyle olsaydı , hem bilimin bugün ulaştığı düzeyde , hem de demokrasinin gerçekleşmesindeki katkıları tartışılmaz olan Bilimsel Devrimi yaşamlarını ortaya koyarak gerçekleştirmiş bilim kahramanlarına , Kilise'ye hoşgörüyle yaklaşmadıkları için demokrasi konusundaki ilkellikleri nedeniyle dudak bükmemiz gerekmez miydi ? Esasen , ülkemizde olduğu gibi , emperyalizm ve Ortaçağ'a karşı sınıf mücadelesinin canlı olduğu ülkelerde böyle bir barış ikliminin bulunmaması da , aynı nedenledir . Bilim , Aydınlanma mücadelesinde , insanlığın elindeki en önemli kazanımlardan biridir . Bilim ve Teori Çağdaş bilim kavramının ikinci ayağı , bilgilerin soyutlama yoluyla sistemleştirilmesi diye tanımladığımız teoridir . Materyalizm gibi teori de , ilk kez Bilimsel Devrim'le ortaya çıkmış değildir . İnsanlığın teori yolunda attığı ilk adım , mantık tır . İnsanlar , beyinlerinde ya da genlerinde mantıkla donanmış olarak doğmazlar . Mantık , nesnel gerçekliğin insan zihnine sürekli yansıyan en genel ve temel kurallarının sistemleştirilmesinden ibarettir . Ancak burada söz konusu olan , bilinçli bir soyutlamadan çok , sürekli yinelenen bir deneme - yanılma sürecidir . İnsan toplumları , soyutlama yetisine , meta ekonomisinin ortaya çıkmasıyla ulaşmıştır . Meta ekonomisi , ürünlerin , bir kullanım değeri olmanın yanı sıra , bir değişim değerine dönüşmelerini gerektirir . Bu süreç de , bir ürünün somut ve öznel niteliklerinden sıyrılıp , kendisine soyut ve nesnel bir nicelik yüklenmesiyle gerçekleştirilir . İnsan zihninin , algısal bilgiden teorik bilgiye giden yoldaki en önemli başarılarından biri , matematiğin kaynağını oluşturan bu nicelik soyutlamasıdır . Bilim tarihinde , çok uzun ve zahmetli bir kolektif sürecin ürünü olan mantığı saymazsak , iki önemli teorik atılım dönemi vardır . Birincisi , eski Mısır , Çin , Hindistan ve Mezopotamya'da başlayarak eski Yunan'da zirvesine ulaşan ve matematik alanında gerçekleşen atılımdır . Bu atılım , insanlığı çağdaş bilim kavramının eşiğine ulaştırmış , ama Roma İmparatorluğu ve onu izleyen feodal dönemle kesintiye uğramıştır . Bilgiye , yeni askeri araçların geliştirilmesi ve devlet düzeninin sağlamlaştırılmasının aracı gözüyle bakan Roma , teoriyi , vakit kaybından başka bir işe yaramayan bir etkinlik sayarak hor görmüştür . Fizik yasası olarak nitelendirebileceğimiz ilk bulguları elde eden Arşimed'in , kumun üstüne çizdiği şekillerle bu geometri problemini çözmeye çalışırken , Siraküza'yı işgal eden Roma ordusunun bir askeri tarafından öldürülmesi , adeta Roma'nın teori düşmanlığının bir simgesi olarak tarihe geçmiştir . İkinci büyük teorik atılım dönemi , işe yüzyıllar sonra Arşimed'in bıraktığı noktadan başlayarak devam eden Bilimsel Devrim dönemidir . Bu dönemde , teori , bilimin çeşitli alanlarında , yeni kavramsal yapılanmalarla bilimi yeni düzlemlere taşımış ; geçmişin kavramsal yapılanmalarında köklü bir kopuşla bilimin önünde yeni ufuklar açmıştır . Çeşitli bilim dallarının görece özerk içsel gelişmeleri sonucu , bu atılım dalgalar halinde ilerlemiştir . Bu atılımın son dalgaları , sonuna ulaşmakta olduğumuz yüzyılın ilk yarısında , fizikte izafiyet ve kuantum teorileriyle , biyolojide genetik alanında gerçekleşmiştir . Günümüzde , etkin olarak çalışan bilim insanı sayısının genel nüfusa oranı , her yıl yayımlanan bilimsel makale sayısı ve benzeri göstergeler , insanlık tarihinin hiçbir döneminde görülmediği kadar yüksek düzeydedir . Ancak bu çalışmalar , bilimi , yeni teorik atılımlarla yeni düzlemlere taşımaktan çok , ya eski düzlemdeki boşlukları doldurmaya , ya da daha önce elde edilmiş bulguların uygulanmasına yöneliktir . Adeta sorulabilecek bütün büyük soruların sorulup tüketildiği , bilimin mevcut düzleminin ulaşılabilecek en yüksek düzlem olduğu , dolayısıyla da teorinin son bulduğu bir dönemde yaşıyoruz . Örneğin matematikte yüzyıllara dayanmış ve matematiğin gelişmesinde itici güç rolü oynamış kestirimlerin yakın geçmişte kanıtlanmış olması , bazıları tarafından matematiğin altın çağını yaşadığının bir göstergesi olarak kabul ediliyor . Bunlar , kuşkusuz insanlığın kolektif yaratıcılığının eşsiz örneklerini oluşturmakta ve bilimin geleceğine olan güvenimizi ayakta tutmaktadır . Ancak bu durum , yeni ve uzun soluklu kestirimlerin ortaya atıldığı yeni bir gündemin başlangıcında değil , eski programın ürünlerinin hasadının yapıldığı bir dönemde bulunduğumuz gerçeğini değiştirmez . Acaba gerçekten bilim , bir doyum noktasına ulaştı da , artık bu nedenle yeni ve büyük teorik atılımların yapılamayacağı bir döneme mi girdik ? Bilimsel ilerlemenin tekil bazı sorunların çözümünden oluşur hale gelmesi , bilimin bugün ulaştığı düzeyin doğası gereği ortaya çıkan bir durum mudur ? Bu soruların yanıtlarını bulmak için , bilimin üretici güç niteliği ile sosyal bir kurum olarak günümüzdeki konumunu ele almak aydınlatıcı olacaktır . Bilim ve Üretici Güçler İçinde yaşadığımız dönemde bir bilimsel teknolojik devrim den söz edilmektedir . Bu süreçle siyasal düzlemde ilişkilendirilen olgu da artık devrimler değil , devrimsizlik ve küreselleşme sürecidir . Bu devrim in içeriği ise , teori alanında bir atılımdan değil , teknolojik gelişim ve yeni teknolojiler aracılığıyla üretilen yeni ürünlerden oluşmaktadır . Teknoloji , bilginin üretimde kullanılabilir hale getirilmesi amacıyla birtakım düzeneklerin tasarımlanıp oluşturulmasıdır . Bilimsel bilgiler de teknoloji aracılığıyla bir üretici güce dönüşür . Bilim ve teknoloji arasında bugünkü mevcut ilişki , günümüze özgüdür . Bilimsel Devrim , Avrupa'da kapitalist üretim ilişkilerinin filizlenmesiyle meta ekonomisinin yaygınlaştığı bir dönemde başlamıştır . Ticaretin artmasıyla birlikte gemicilik önem kazanmış gök cisimlerinin hareketleri ve bunların karşılıklı konum değişiklikleri daha yoğun biçimde izlenmeye başlanmıştır . Bu gereksinim ve buna eşlik eden gözlem birikimi , Bilimsel Devrim'in hareket noktalarından biri olarak alınabilir . Ancak Bilimsel Devrim'in sadece bu alandaki bulgularının bile bu tür bir gereksinimi karşılamanın çok ötesine geçmiş olduğu açıktır . Bu ilk atılımın harekete geçirdiği ve giderek daha geniş alanları kapsayarak dalgalar halinde ilerleyen bilimsel süreçlerin yarattığı muazzam bilgi birikiminin teknoloji aracılığıyla yoğun biçimde üretime aktarılmaya başlandığı dönem 19 . yüzyılın sonları , esas olarak da 20 . yüzyıldır . Bilimsel Devrim'in başlangıçtaki esas etkisi , daha önce de değindiğiniz gibi ideolojik düzlemde olmuştur . Üretici güçlerin gelişimine olan etkisi , bu dönemde dolaylıdır . Siyasal devrimlerin önünü açmış , burjuvazinin iktidarı ele geçirmesiyle de kapitalist üretim ilişkileri hızla yaygınlaşmıştır . Bunun sonucunda üretici güçlerde oluşan patlama , 19 . yüzyılda sanayi Devrimi'yle gerçekleşmiştir . Sanayi Devrimi'nin mucitleri bilim insanları değildir . Bunlar , kapitalizmin yarattığı bireysel girişimciliği özendiren ve ödüllendiren ortamın öne çıkarttığı zanaatkar ve teknisyenlerdir . Bu dönemin temel icatları olan buharlı makine ve elektrik ampulü , teorik bilgiye değil , algısal bilgi ile teknik ustalığın birleştirilmesine dayanmaktadır . Günümüzde ise , artık üretim pratiği içindeki teknisyenlerin yeni teknolojiler üretebildiği dönem kapanmıştır . Bugün yeni teknolojiler ancak bütünüyle bilimsel bilgiler temelinde üretilebilir hale gelmiştir . Bilim ile teknoloji arasındaki ilişkide , Bilimsel Devrim'in son atılımlarının yaşandığı 20 . yüzyılın ilk yarısına kadar , bilim öncü , teknoloji ise artçı bir konumdaydı . Anadolu dağlarının bitki avcısı : Prof. Dr. Turhan Baytop Turhan Baytop , Türkiye'nin florasını ve tıbbi bitkilerini belirlemek için bilgi ve örnek toplamak amacıyla , Anadolu dağlarında 56 yıl boyunca yaptığı 170 kadar araştırma gezisiyle 10748 bitki örneği toplamış , 4 000 renkli fotoğraf çekmiş bir bitki avcısı . Nalan Mahsereci Turhan Baytop , Türkiye'nin florasını ve tıbbi bitkilerini belirlemek için bilgi ve örnek toplamak amacıyla , Anadolu dağlarında 56 yıl boyunca yaptığı 170 kadar araştırma gezisiyle 10748 bitki örneği toplamış , 4000 renkli fotoğraf çekmiş bir bitki avcısı . Anadolu dağlarından topladığı 29 bitki örneği bilim için yeni , yani dünyaya ilk kez onun tarafından tanıtılmış . Türkiye'nin tıbbi bitkileri ve florası hakkında 100 kadar araştırması var . Baytop'un üzerinde çalıştığı bir diğer alan , Türk Eczacılık Tarihi . Türkiye'deki ilk Eczacılılık Tarihi Müzesi'ni , 1960 yılında , kişisel koleksiyonundan oluşan çekirdekle kurmuş . Baytop 20 Haziran 2000'de 80 yaşını dolduracak ; 1987 yılında yaş haddi nedeniyle devlet onu emekli etmiş , ama o kendini çalışmalarından emekli etmiyor . Şu sıralar , Osmanlı döneminde yetiştirilen güller üzerine bir çalışma yapıyor . Bu aklı ve bilinci dinç bilim adamımızı ve çalışmalarını okurlarımıza tanıtmak istedik . Ruken Kızıler arkadaşımız , Turhan ve Asuman Baytop'la yaptığımız söyleşiye katıldı ve fotoğrafları çekti . Bitkilere merakı babasından geçmiş Ömer Turhan Baytop , 20 Haziran 1920'de Üsküdar'da doğmuş . Babası , Harput doğumlu Topçu Albay Mehmet Emin Baytop , annesi Üsküdar doğumlu Emine Meliha Baytop . Firüzan isimli bir kızkardeşi var . Turhan Bey , Anadolu'yu dolaşmaya babasının görevi nedeniyle daha çocukken başlamış . Bitkilere merakının babasından geçtiğini düşünüyor . Görevi nedeniyle birlikleri , dolayısıyla dağları gezen babasının , bir keresinde ona Dumlu Dağları'ndan lale örnekleri getirdiğini anımsıyor . Baytop Erzurum Lisesi'ni bitirdikten sonra , 1941 yılında İstanbul Tıp Fakültesi Eczacı Mektebi'ne girmiş . Okulda ilgisini en çok Ord. Prof. Dr. Alfred Heilbronn tarafından verilen botanik ve Doç. Dr. Mehpare Başarman tarafından verilen farmasötik botanik derslerinin çektiğini söylüyor . O zamanlar İstanbul Üniversitesi'nin bünyesinde , Hitler Almanyası'ndan kaçan çok sayıda Alman bilim insanı bulunuyor . Prof. Heilbronn da onlardan biri . Heilbronn derslerde Anadolu florası üzerine çalışan birçok yabancı gezgin ve alimden , onların bilime yaptıkları katkılardan söz edermiş . Anlatılan kişiler arasında hiçbir Türk araştırmacının adının geçmemesi , başta Baytop olmak üzere öğrencileri üzüyormuş . Yine Heilbronn'un ders kitabı olarak okutulan İspençiyari Nebatat isimli kitabında da hiçbir Türk araştırmacının adı geçmiyormuş . Öğrenciler , Heilbronn'un Alman olduğu için , kasıtlı olarak Türkler'den söz etmediğini düşünüyorlarmış . Baytop , Anadolu halkının , en az 50000 yıldan beri yabani bitkileri gıda ve ilaç olarak kullanmasına karşılık , Osmanlı dönemi nebatat hocaları Anadolu'nun yabani bitkileri ile hemen hemen hiç ilgilenmemişler . Fransız yazarlardan yaptıkları çeviriler ile hazırladıkları kitaplarındaki bilgileri ezberletmekle görevlerini yaptıklarına inanmışlar . Bu dönemde görev yapmış nebatat hocaları tarafından bulunmuş veya isimlendirilmiş hiçbir yeni bitki yoktur . Bu nedenle döneminde Doğu bitkileri için tek önemli kaynak olan , Cenevreli botanikçi Edmond Boissier'in 5 ciltlik anıtsal eseri Flora Orientalis de kayıtlı 11681 bitki türü içinde , tek bir Türk adı geçmez diyor . Bitki toplamaya henüz öğrenciyken başlar Baytop , bitki örnekleri toplama çalışmalarına , henüz eczacılık mektebinde öğrenciyken Eylül 1943 yılında Palandöken Dağı'nda başlar . Babası o sıralar Erzurum'da görev yapmaktadır . Palandöken Dağları'na görevli gidecekleri bir gün , arabada yer olduğunu , isterse gelebileceğini söyler oğluna . Turhan Bey sevinçle kabul eder : Palandöken Dağı tamamen çıplak ve alpin çayırlarla kaplıydı . Etrafta çiçekli bitki görünmüyordu . Bir süre sonra Kurt Çeşmesi ya da Dadaş Çeşmesi denen bir çeşmenin yanında durduk . Eylül ayı olmasına karşılık çeşmenin etrafı buzla kaplıydı . Etrafı gözlerken bir çayırlıkta güneş altında parıldayan bir Crocus ( Çiğdem ) topluluğu gördüm . Bir miktar örnek topladım . Çiçekler süt beyazı renkliydi , periant parçalarının her birinin dip kısmında iki sarı leke bulunuyordu . Bu gezide topladığım ilk örnek , Anadolu Dağları'nda topladığım ilk türdür ve kişisel herbaryumumda 1 numaralı örnek olarak korunmaktadır . Baytop , Eczacılık Mektebi son sınıftayken artık boş zamanlarının tümünü Süleymaniye'deki Nebatat Enstitüsü'nün bahçesinde veya kitaplığında geçirmeye başlamıştır . Nebat biyolojisi ve farmasotik botanik derslerinde gördüğü Türkiye bitkilerini yakından tanımak istemektedir . Çalışmalarının resmi bir izne dayanmasının uygun olacağını düşünerek , önce Enstitü'de doçent olan Mehpare Başarman'la , sonra Prof. Heilbronn'la görüşür . Heilbronn , Baytop'un fahri olarak çalışmasını kabul eder ve İstanbul civarında yetişen Ephedra campyloda türü üzerine araştırma yapmasını önerir . Baytop ertesi gün Enstitü'ye yerleşmiştir . Haziran 1945'te eczacılık diplomasını aldıktan sonra , askere gider . Askerlik görevini yaptığı 52 . Tümen Sıhhiye Bölüğü , Hadimköy civarındaki Yassıviran'dadır . Burada kaldığı 10 ay içinde bölgede geziler yaparak bitki örnekleri toplar ve tayin edebildiği türlerin listesini yayımlar . Bu ufak çalışma Türkiye bitkileri üzerine yayımladığı ilk araştırmasıdır . Sonra Askeri Tıbbiye Okulu revir eczacılığına atanır ve 1947 yılında eczacı teğmen olarak terhis olur . 1948 yılında Eczacı Okulu Farmakognozi asistanlığına tayin olur ve Heilbronn yönetiminde başladığı Epheydra campylopoda C . A . Mey . in morfolojik , anatomik ve kimyasal karakterleri isimli tezi ile doktor unvanını alır . 1951 - 52 arası Paris'tedir . Paris Eczacılık Fakültesi Farmakognozi kürsüsünde , görgü ve bilgisini arttırmak için çalışmıştır . 1952'de Anadolu meyan kökü ve meyan balı üzerinde farmakognostik araştırmalar isimli tezi ile farmakognozi dalı üniversite doçenti unvanını almış , 1953 yılında da İstanbul Tıp Fakültesi Eczacılık Okulu farmakognozi eylemli doçentliğine atanmıştır . 1953 yılı aynı zamanda , yine farmakognozi kürsüsünde kendisi gibi doçent olan Asuman Hanım'la evlendiği tarihtir . Asuman Hanım , Turhan Bey'in Anadolu dağlarındaki avlanma gezileri nin en sadık eşlikçisi olacak ve bu gezilerde toplanan bitki örneklerinin hemen tümünü tayin edecektir . Çift ayrı ayrı ve beraber çok sayıda araştırma gezisi yaparlar . Feza ismini verdikleri bir kızları olur . Feza Günergun , bugün İÜ'nde Bilim Tarihi Bölümü profesörü olarak görev yapmaktadır . Turhan Baytop , 1963'te Amni visnaga Lam . ( Dişotu ) bitkisinin meyveleri üzerinde araştırmalar başlıklı tezi ile profesörlüğe yükselir . Aynı yıl , İstanbul Eczacılık Fakültesi dekanlığına seçilir . Emekliye ayrılana dek , değişik tarihlerde bu görevi 5 ayrı dönem yürütecektir . 1969 tarihinde Eczacılık Fakültesi Farmakognozi Anabilim Dalı Başkanlığı'na seçilir . 1987'de yaş haddi nedeniyle emekli olur . Ama 1996 yılına kadar , eczacılık fakültesi öğrencilerine verdiği Eczacılık Tarihi ve Deontolojisi derslerine devam eder . 56 yıl sonra araştırmalarına ilk başladığı yerde son verir Turhan Baytop , akademik hayatı boyunca ve emekli olduktan sonra bitki avlamayı sürdürür . Taa ki 16 Mayıs 1999 Pazar gününe dek . Bu tarihte , 1943 yılında bitki toplama çalışmalarına başladığı Palandöken Dağı avlağını ( kendi deyimiyle ) tekrar ziyaret eder . Bu geziyle , Anadolu Dağları'nda yaptığı örnek toplama çalışmalarına , 56 yıl önce başladığı yerde son vermiş olur . Baytop gezilerdeki amacının halkın kullandığı bitkileri yerli ad ve kullanışları ile saptamak , tıbbi ve zehirli olanları belirlemek , Türkiye'de yetişen her türlü bitkilerden ve özellikle soğanlı olanlardan örnekler toplamak ve bunları İstanbul'daki bahçesinde yetiştirmek , aktarlarda ve yöresel pazarlarda satılan yerli ve yabani bitkileri tanımak olduğunu söylüyor . Turhan Baytop'un Anadolu'nun her köşesinden topladığı 10748 örnek , Asuman Baytop tarafından kurulmuş olan İstanbul Eczacılık Fakültesi Herbaryumu'nda ( İSTE ) korunuyor . Çift olan örneklerin bir bölümünü , çalışmaları Prof. P . H . Davis tarafından yürütülen Flora of Turkey in hazırlanmasına katkıda bulunmak amacıyla , Edinburgh ve Kew herbaryumlarına göndermişler . Katkıları nedeniyle , Flora of Turkey in 8 . cildi , Asuman ve Turhan Baytop'a ithaf edilmiş . Araştırma gezileri sonunda 1300 kadar bitki türüne ait yaklaşık 4000 Türkçe bitki adı saptanmış . Bu bitki adları , Turhan Baytop'un hazırladığı Türk Dil Kurumu tarafından yayımlanan Türkçe Bitki Adları Sözlüğü nde yer almış . Yine bu geziler sonunda saptanan 160 kadar zehirli bitki türü ve bunlar hakkında toplanan bilgiler , Turhan Baytop , Asuman Baytup , Afife Mat ve S . Sun'un birlikte hazırladıkları Türkiye'de Zehirli Bitkiler , Bitki Zehirlenmeleri ve Tedavi Yöntemleri başlıklı kitapta yayımlanmış . İlk onüç yıl yeni bir tür avlayamaz Baytop , 1956 yılına dek yaptığı gezilerde yeni bir tür avlayamadığını söylüyor : Yüksek bir dağın tepesinde veya bir orman altında tanımadığım bir tür yakalıyor , bunun yeni bir tür olduğunu sanıyor , fakat kısa bir araştırma sonunda bulduğum türün benden çok önce aynı yerden toplanarak isimlendirilmiş olduğunu anlayarak üzülüyordum . Yani yeni tür avında daima geç kalıyordum ! Bu heyecanlı bekleyiş , Flora of Turkey için Astragalus cinsini işleyen Dr. Chamberlain ve Mathews isimli iki araştırıcının , Turhan Baytop'un 9 Ağustos 1956 günü Van - Çatak arasında topladığı bir geven türünü , Astragalus baytopianus adı altında yeni bir tür olarak yayımlamaları ile son bulur . Baytop'un bilim dünyasına tanıttığı 29 yeni türün 11 tanesi , Palandöken Dağı'ndaki ilk bitki toplama gezisinde bulduğu Çiğdem ( Crocus ) türlerinden . Bu da onun bu türe olan tutkusunun göstergesi . Asuman Baytop'un hazırladığı , Turhan Baytop'un araştırma gezilerini yaptığı yerleri ve tarihleri gösteren listeye baktığınızda ; Turhan Bey'in Anadolu'da neredeyse adım atmadığı yer kalmadığını düşünüyorsunuz . 170 kadar araştırma gezisi yapmış . Üstelik bu listede Turhan Baytop'un İstanbul ili içinde günü birlik yaptığı geziler gözükmüyor . Turhan Bey'in kimi avlaklara birçok defa gitmesi gerekmiş . Örneğin Trabzon - Artvin yöresine tam 16 defa gitmiş . Bunun nedeni ya aradığı bilgi ve türleri ilk gezilerde elde edememesi ya da bölgede değişik mevsimlerde ortaya çıkan bitkileri tanımak istemesi . Cahil otelci ve aydın öğrenci ! Turhan Baytop'un gezilere ilişkin anısı çok . 1969 tarihinde , Trabzon bölgesine yapılan bir gezide Hamsiköy'e uğrar . O zamanlar Hamsiköy'de genellikle kamyon şoförlerinin gecelediği 3 otel vardır . Turhan Bey kaldığı otelin sahibine Zigana Dağı ve İstavrozköy bölgesini gezmede kendisine yardımcı olacak bir rehber aradığını söyler . Otel sahibinin yanıtı , Hoca , müşteri her zaman var . Sen yılda bir geliyorsun . Zaten gündüzleri kimse uğramaz . Yarın sabah ben oteli kapatırım ve birlikte gideriz olur . Gerçekten de ertesi sabah otelin kapısını birlikte kilitler , bütün gün Zigana Dağı'nı dolaşırlar . Yine Hamsiköy'de lokantacılardan birinin ziraat fakültesinde öğrenci olan oğluyla tanışır . Bu gence Zigana Dağı'na yapacağı geziye katılmasını önerir . Genç ona , Bana kaç para yövmiye vereceksin ? diye sorar . Turhan Bey , gezinin masraflarını kendi maaşı ile karşıladığını , yövmiye verebilecek bir durumda olmadığı söyler . Genç , geziye gelmez . Turhan Bey , bu iki olayı İşte cahil bir otelci ile üniversite öğrencisi olarak aydın bir kişi arasındaki fark ! diye yorumluyor . Turhan Bey'e gezilerinde , yöredeki eczacılar ; botanik , farmakognozi , ziraat , zooloji gibi farklı uzmanlık alanlarından akademisyenler ; aktarlar , yerli - yabancı bitkilere ilgi duyan çok sayıda insan eşlik etmiş . Baytop , Anadolu Dağlarında 50 yıl adlı kitabının Bitki Avlama Gezilerine Katılanlar adlı bölümünde , gezilere katılanlar hakkında tek tek bilgi veriyor ve yardımların tümüne içtenlikle teşekkür ediyor . Fakülte şoförü yalnızken de bitki toplar ! Gezi eşlikçilerinden İÜ Eczacılık Fakültesi şoförü Seyit Ünsal'ı özellikle anıyor Baytop . 18 yıl Edirne'den Kars'a kadar birlikte dolaşmışlar . Seyit Ünsal'ın becerisi ve dikkati sayesinde , geçilmesi güç yolları tehlikesizce aşarak dağların doruğuna ve yayla köylerine çıkabilmişler . Baytop Bir insanın karakter ve değerini , yaşanan olaylar ve şahsın bu olaylar karşısındaki tutum ve davranışını görerek anlayabilirsiniz diyor ve Ünsal'la ilgili birkaç anısını anlatıyor : Anadolu'nun bazı uzak bölgelerine tertiplenen gezilerde biz uçakla dönerdik , toplanan materyali Seyit sonradan araba ile İstanbul'a getirirdi . Yani Seyit bazı yolları tek başına almak zorunda kalırdı . Dikkate değer nokta , Seyit'in bu tek başına yaptığı geziler sırasında Ben şoförüm , görevim araba ile materyali Van'dan İstanbul'a götürmektir düşüncesine kapılmayıp , yol boyunca görüp dikkate değer bulduğu bitkileri Belki Asuman Hoca'nın işine yarar düşüncesiyle toplayıp , etiketleyip , prese koyması ve İstanbul'a dönüşünde topladığı örnekleri bize vermesi . Baytop , Ünsal'ın bu davranışlarının değer ve anlamı , bazı öğretim üyelerinin yardımcılarıyla birlikte çıktıkları yaz tatillerinde , bitkiyle ilgili konularda konuşanlara belirli bir miktar para cezası verme konusunda kararlar almaları ile kıyaslandığında , daha iyi anlaşılacaktır diyor . Turhan Bey'in , bazı bitki örneklerini toplamak için Doğu Anadolu'ya gitmesi gerekir . Bu sırada Seyit Ünsal emekli olmuştur ve yerine yeni bir şoför de atanmamıştır . Turhan Bey , Ünsal'ı çağırır . Bir hafta için kendisiyle Doğu Anadolu'ya gelip gelemeyeceğini sorar . Cevap Hoca sen emret , ben yılan deliğine gireyim olur . Baytop Bu cevap , bir insanın beraber çalıştığı kişilerden alabileceği en büyük ödüldür diyor . Ama fakültenin dekanı , gezi sırasında bir kaza olur ve arabada hasar oluşursa , bunun sorumluluğunu alamayacağını , bu nedenle arabanın emekli olan Ünsal tarafından kullanılmasına izin veremeyeceğini bildirir . Uzun tartışmalar sonucu dekan , Turhan Bey'den arabada meydana gelecek her türlü hasardan sorumlu olacağına dair bir senet aldıktan sonra , izni verir . Baytop bitki toplama gezileriyle ilgili anılarını , Halen 75000 adetten fazla örnek taşıyan ve Türkiye'nin en zengin herbaryumu olan İstanbul Eczacılık Fakültesi Herbaryumu'ndan yararlanan her kişinin , bu koleksiyonun ne gibi özverilere katlanılarak oluşturulduğu ve Seyit Ünsal gibi birçok kişinin alın terini taşıdığını düşünmesini isterim diyerek bitiriyor . Evdeki müze Baytop'un hayatındaki ana izleklerden biri koleksiyonculuğu . Topladıkları yalnız bitki örnekleri değil . Evlerinin her köşesi tarihi ilaç şişeleri , teraziler , havanlar ; yani eczacılıkta kullanılan çeşitli araçlarla dolu . Büfenin üstündeki havanları soruyoruz . Selçuklu döneminden olduğunu söylüyor . Hitit döneminden kalma havanlar ve toprak vazoları gösteriyor , Bunların hepsi Eczacılık Müzesi'nde kayıtlı diyor . Eskiden nereye gitse , eczacılıkla ilgili tarihi araç - gereci toplamaya uğraşırmış . Artık toplamıyorum . Bunların hepsi yayımladığım eczacılık tarihi araştırmalarında yer aldı . Merakımı bilen eş - dost hediye ediyor kimilerini diyor . Salonlarının duvarlarında orijinal kuş resimleri var , Türkiye'nin kuşları . Alman bir hayvan ressamı tarafından yapılmış . Yine duvarlardaki Türkiye florasından bitki resimleri de orijinal , Fransız ressamlarının . Zaten ben Türkiye'ye ait olmayan bir şeyle uğraşmak istemiyorum diyor Baytop . Bir de portre var duvarda . Prof. Dr. Şeref Akdik tarafından yapılan , Ord. Prof. Dr. Heilbronn'un yağlıboya resmi . Hem Asuman Hanım , hem de Turhan Bey Heilbronn'un yanında asistan olmuşlar . Heilbronn'un Almanya Münster'deki mezar taşında , Türkiye'ye hizmet etmiştir anlamında , ay - yıldız figürü olduğunu belirtiyorlar . Planlı gelişmenin reddi ve sonucu Yakın dönemde deprem bölgesinde yeniden gelişme ve yapılaşmanın planlanması gibi ciddi bir sorun bulunmaktadır . Türkiye , gelişmenin dengeli biçimde yönlendirilmesini hedefleyen bir bölgesel gelişme stratejisi geliştirmelidir . Doç. Dr. H . Çağatay Keskinok ( ODTÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü öğretim üyesi ) Son deprem belki de acıları en zor silineni olacak . Üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken acı dersler bıraktı . İnşaat denetimine ilişkin hataların ötesinde , Türkiye tek merkezde gelişmenin ve tek bölgede yoğunlaşmanın ve aşırı yüklemenin bedellerini ödüyor . Çok önemli olsa da , sorun tek tek inşaatlarla ilgili denetim sorunu ile sınırlı değildir . Şu anda afet bölgesi ilan edilen - İstanbul'dan başlayarak Körfez'e kadar uzanan - bölge , bugüne dek denetlenemeyen bir bölgesel gelişmeye sahne oldu . Oysa , bırakınız başka kıstasları deprem risk faktörü açısından bile bu gelişmenin denetlenmesi ve sınırlanması gerekiyordu . Türkiye'de sermayenin kısa erimli , dar , sınırlanmış bakış açısı planlı gelişmeye en büyük engel oldu . İstanbul ve yakın çevresinde yoğunlaşmanın ekonomik olanaklarını sonuna dek sömüre sömüre gelinen bu noktada bir gece ansızın gelen bir deprem felaketi Türkiye'nin en büyük ekonomik birikimini yok etti , her şeyden önce insanını yok etti . Türkiye , neler pahasına yaratmış olduğu birikimini , sermayenin kısa süreli çıkarları uğruna seçtiği plansız gelişme sonucunda Körfez'e gömmüştür . Kısa erimli çıkarların , piyasanın rasyonalitelerine uyarlanmış plansız gelişmenin faturasını ülke büyük bedel ile ödemiştir . Bu tahmin edilemeyecek bir sonuç değildir . Denetlenmeyen , tümüyle yığılma ekonomisinin olanakları ve piyasanın çıkarlarıyla şekillenen bu gelişme hiçbir engelle karşılaşmadı , kamusal yatırımlarla desteklendi . 1950'lerle birlikte izlenen birikim rejimi ile özdeşleşen bir bölgesel - mekansal gelişme biçimi ortaya çıktı . Bu gelişme biçimi , iç göç olgusu ile desteklendi . Önünde doğal ve tarihi değer olarak ne varsa hepsini yok ederek ilerledi . Şimdi bu gelişmenin neler pahasına yarattığı ekonomik değerlerin de yitirilmesi olgusu ile karşı karşıyayız . Yalova ikinci konut gibi bir savurganlığın merkezi oldu . İzmit , Adapazarı afet riskleri bir yana değerli tarım arazilerinin , İstanbul ise tarihin ve doğanın birlikte yok edildiği merkezler oldular . Bu gelişmenin yarattığı kirliliğin faturasını Marmara Denizi ve Körfez ödedi . Bu engel ve sınır tanımayan gelişmenin denetlenmesine yönelik her çaba , her planlama düşüncesi , gelişmeyi sınırlayan , engelleyen düşünceler olarak aforoz edildiler . Köprüler , otoyollar , su havzalarında yapılaşma , koruların , ormanların , tarım alanlarının yok edilmesi , denizlerin doldurulması , doldurulan alanların yapılaşmaya açılması , ülkenin önemli parasal kaynaklarının ikinci konut gibi bir savurganlığa seferber edilmesi , jeolojik açıdan sakıncalı alanların ne pahasına olursa olsun yapılaşmaya açılması , bu gelişme nin ilk göze çarpan olgularıdır . Bu çarpık sürecin toprak rantları açısından sonuçları vardır . Yer seçim kararları açısından her istediğini hiçbir sınır tanımadan gerçekleştiren sermayenin , bu süreci denetlemeyen , tersine özendiren , tüm kamusal kaynakları bu gelişmeye seferber eden siyasi iktidarların sorumluluğu büyüktür . Kuşkusuz ulaşılan noktada , bu sürecin kolaylıkla suçlanabilecek müteahhidi , arsa spekülatörü ve vurguncusu olacaktır . Bu kesimler , büyümesinin sınırlarının konması bir planlama alternatifi olarak bile düşünülmeyen İstanbul'un , İstanbul merkezli bir deprem sonrasında karşılaşacağı durumu düşünemeyecek kadar miyopi içindedirler . Kentsel ve bölgesel gelişmenin deprem riskleri önceden bilinen bir bölgede bu denli özendirilmesi işlenmiş en büyük suçtur . Bu sonuca şu aşamalarla varılmıştır : - Deprem riskleri önceden bilinen bir bölgede bu büyüklükte bir gelişmenin özendirilmesi , - Piyasanın rasyonalitelerine ve kısa süreli gereksinmelerine uyarlanmış bir imar stratejisi . Bırakınız yapsınlar , bırakınız geçsinler anlayışını planlamanın yerine geçiren bakış açısı . Planlamanın ve planlı gelişmenin reddi . - Bölge planlama bakış açısını reddeden ; yerel birimleri , gelişme olanakları açısından hiçbir sınır ve engel tanımaksızın hareket eden sermaye ile karşı karşıya bırakan bir yönetsel yapı . Gelinen nokta Ulaşılan sonuç , 1950'lerle başlayan birikim rejiminin yarattığı , piyasanın rasyonalitelerine göre uyarlanmış bir bölgesel gelişme ve kentsel gelişme stratejisinin geldiği noktadır . Kötü müteahhitler , arsa spekülatörleri , görevini kötüye kullanan yerel yöneticiler işlenen suçun son halkalarıdır . Deprem sonrasında , kriz yönetimi , afet sonrasına ilişkin önlemler , düzenlemeler , müdahaleler konusunda son depremde yaşananlar ; planlama fikrini reddeden , özelleştirmeyi özendirerek kamu hizmetini ortadan kaldıran , devletin sağlık , eğitim gibi en temel ve sosyal refaha yönelik işlevlerini ortadan kaldıran , devleti küçültmenin teori ve pratiğini yapan , devletin kamu hizmeti üretme yeteneğini ortadan kaldıran , bu nedenle de kamusal hizmet işlevinin en fazla öne çıktığı afet durumlarında , yeni kriz koşullarına uyarlanma refleksini ortadan kaldıran bir anlayışın ürünüdür . Bu satırların yazarı deprem sonrasında bölgede gözlem yapma olanağı buldu , yardım çalışmalarına katıldı ve şu saptamaları yaptı : - Afet durumlarında uygulamaya sokulabilecek bir kriz yönetim planı yoktur . Böylesi bir planı uygulama yeteneği yok edilmiştir . - Kent ölçeğinde kriz koşullarına göre günlük değişen gereksinmeler doğru izlenememiş ve yardım olanakları sağlıklı biçimde gereksinme sahiplerine ulaştırılamamıştır . - Kent içinde bunca iletişim olanaklarına karşın yardıma katılan sivil kuruluşların ve kamu birimlerinin arasında iletişim kopukluğu yaşanmıştır . - Gereksinmelerin sağlanmasında , yardımların yönlendirilmesine ilişkin önceden oluşturulmuş hiçbir planın olmadığı ortaya çıkmıştır . - Depremi izleyen ilk iki gün içinde hiçbir plan izlemeksizin yapılan ekmek yardımı , sokaklarda çöpe giden ekmek yığınlarının oluşması sonucunda bir anda kesildi . Şu anda deprem bölgesinde günlük ekmek sıkıntısı çekiliyor . - Kamu birimlerinden gelen yardımlar da dahil olmak üzere , tüm kaynaklar eşgüdümü yapılmaksızın birbirleriyle ilişkilendirilmeksizin tahsis ediliyor . Yurttaşlardan gelen yardımlar planlı biçimde yönlendirilemediğinden herkes kendi yardımını gelişigüzel kendisi dağıtıyor . - Önceden kestirilmesi hiç de zor olmayan gereksinmelerin günlük değişiminin izlenmemesi sonucunda yardımlar sağlıklı biçimde yönlendirilememektedir . - Deprem bölgesinde kendileri de aynı zamanda depremzede olan kamu personeli canla başla görev yapmaktadır . Buna karşın Hükümet düzeyinde bir yönetim boşluğu vardır . Alınması gereken önlemler Yakın dönemde deprem bölgesinde yeniden gelişme ve yapılaşmanın planlanması gibi ciddi bir sorun bulunmaktadır . Türkiye , başka önemli toplumsal gelişme sorunlarını da dikkate alarak gelişmenin dengeli biçimde yönlendirilmesini hedefleyen bir bölgesel gelişme stratejisi geliştirmelidir . Risk faktörü içeren bu bölgenin gelişme - taşıma kapasitesi daha fazla zorlanmamalıdır . Buna karşın , deprem nedeniyle , özellikle Adapazarı olmak üzere göreli olarak daha az gelişmiş merkezlerin tümüyle terk edilmesi sorununa karşı önlemler geliştirilmelidir . Aşırı gelişme baskısının bu kez de yerini , - özellikle İstanbul dışındaki merkezlerde - bölgenin tümüyle boşalması eğilimlerine bırakması tehlikelerine dikkat edilmelidir . Özellikle de sanayi sermayesinin . Sermaye kesimi , bölgede ciddi yeniden üretim sorunu ile karşı karşıya kalan emeğin yeniden üretiminde bir bedel ödemeye zorlanmalıdır . Bölgede , vergi indirimleri vb . , önlemler hele hele depremden hiç zarar görmemiş olan sermaye gruplarının teşviki aracına dönüşmesine izin verilmemelidir . Bölgede , özellikle parçacı mevzi plan kararları ile verilmiş olan imar hakları yeniden gözden geçirilmeli , jeolojik açıdan sakıncalı alanlarda , deprem karşısında risk faktörü içeren çok katlı yapılaşmalara yönelik , tarımsal toprakların , doğal kaynakların erozyonuna yol açan tüm verilmiş imar haklarına el konmalıdır . Deprem bölgesindeki tüm kentlerin , doğal olarak Marmara Bölgesi'nin aşırı yüklenmesine dayalı bir bölgesel gelişme stratejisini veri alarak üretilmiş olan kent imar planları gözden geçirilmelidir . Yeni konut gelişmesi deprem riskinin olmadığı alanlara yönlendirilmelidir . Yıkılan yapıların bulunduğu alanlar , yeni konut inşası karşılığında kamulaştırılmalı ve kent içinde aşırı yapılaşma ve yoğunluk probleminin çözümüne yönelik olarak ortak kamusal açık alanlara ayrılmalıdır . Depremzedelerin kısa , orta ve uzun erimdeki gereksinmeleri bir plan çerçevesinde karşılanmalıdır . Nice yıllar sonra Şerif Mardin'in XIX. yüzyılda İstanbul'da yaşayan alafranga delisi züppeleri keskin bir fırça ile tasvir eden Ahmet Mithat Efendi'nin Felatun Bey ile Rakım Efendi romanı konusundaki denemesini okuduğum zaman , bunun en canlı bir örneğini vaktiyle İzmir'de yaşadığımı anladım . Yengem ufak tefek , bir ölçüde Tatarı andıran , çekici , albenisi olan bir kadındı . Aklı fikri moda , beğenilmek , batılı gibi giyinmek ve hareket etmekti . Elinden birçok marifet gelirdi : saç yapmak , dikiş dikmek , nakış yapmak , güzel sofra kurmak . Kırık dökük Fransızca bildiği için ilk Türkçe derslerimi aslında ondan almış sayılırım . Çocukları ile günümüz anneleri gibi meşgul olmazdı , yani onlara kitap okumaz , onlarla oyun oynamazdı . Münasebetsiz işlere kalkıştıkları zaman hemen bir tokat patlatırdı . Benim gibi ömründe sadece bir kez babası tarafından yumuşak bir biçimde okşanmış bir insan için bu tür muameleler dehşet verici idi . Fırtınanın yaklaşmakta olduğunu sezinlediğim an kaçardım , zira bana göre dayak yemek çok alçaltıcı bir muamele sayılırdı . Buna katlanmamak ise bir türlü ısınamadığım halamın evine dönmek anlamına gelecekti . Birlikte sokağa çıkılacağı zaman yengeme bir fayton çağrılırdı . O zamanki İzmir'in tenha Birinci Kordon'una ya da başka yerlere atlı araba ile gitmek çok hoşlandığım bir işti . Belli aralıklarla rahmetli babaannemin Tilkilik'teki evine giderdik . Cavide o sıralarda henüz evlenmemiş , kimine göre evde kalmış , yirmiyi aşkın alımlı , uzun boylu bir genç kızdı , İbrahim ise İstanbul'daki okulunu bitirememiş bir aylaktı . Cevat ağabeye gelince , o halam evlendiğinde beş yaşında bir çocukmuş . Halama Valide hanım diye seslenirdi . ( Uzun süre Valide kelimesinin bir şahıs ismi olduğunu sanırdım ) . Boşnaklığı ile her vesile ile övünen , öğrenim derecesi meçhul , tipik bir Türk erkeği sayılırdı . Dünyadaki baş görevinin ailenin namusunu korumak olduğuna inanmıştı . Evde özgürlüklerin alanını belirleyen o idi . Bağımsız bir uğraşısı olmadığı için amcam onu yanına almıştı . Ziyarete gittiğimizde yengem hanım abla dediği görümcesine yani halama bazı hususlarda danışırdı , halam da oturduğu sedirin önüne mangalını çekerdi . Maşası ile küllere gömmüş olduğu kızgın , azıcık nara benzer odun kömürü parçaları çıkarıp , ikili cezvesini sürer , kahveleri pişirirdi . Onu seyretmeye bayılırdım , baka baka alaturka kahvenin nasıl usturubu ile pişirilmesi gerektiğini öğreniyordum . Halam da tipik bir Boşnak sayılırdı . Yılların getirdiği üzüntüler uzun yüzünde derin kırışıklar yaratmıştı . Giyimine meraklı değildi . Renkleri nötr olan küçük desenli entariler giyer , sokağa çıktığında üzerine siyah bir manto giyer , başına siyah krepten bir eşarp bağlardı . Bu geleneksel görünüşüne karşın çok uyanık , yeni bilgiler öğrenmeye meraklı bir insandı . Atatürk 1928'de harf devrimini başlattığı ve bu amaçla Halk Okullarını kurduğu zaman , hemen okula kaydolanlardan birisi halamdı . Bu sayede rahatça okur yazardı , dolayısıyla akranlarına önemli bir fark atmıştı . Halamın merakı bununla da kalmamış , dönemin kız enstitülerinin yetişkinler için açmış olduğu Biçki kurslarına devam etmiştir , bu sayede çok sevdiği kızı Cavide'ye bir sürü elbise , tayyör dikebiliyordu . Yemek pişirmekteki marifeti ise herhalde ailesinden ona geçmişti . Halamı yufka açarken seyretmek de ayrı bir keyifti . Puf böreği yapmak için incecik açmış olduğu yufkaları bir jongleur marifeti ile havaya atar , yakalardı . Bugün sağ olsaydı , herhalde rağbet gören bir Türk yemekleri kursu açardı . Onun da geliri yoktu , ara sıra amcamın kendisine sessizce harçlık verdiğine şahit olmuştum . Gelin açıkça kavga etmemekle beraber , araları pek uyumlu değildi . Yengem halamı dedikoduculukla suçlar , halam ise yengemi hafifmeşrep , havai ve müsrif bulurdu . Ailenin topluca kamuya açık bir yere , bir lokanta ya da o zamanın terimi ile gazinoya ( açık hava kahvesi ) gittikleri pek nadirdi . Bayramlaşma Aileyi bir araya getiren en önemli günler dini bayramlardı . Ben de böylece ilk defa Şeker Bayramı , daha sonra Kurban Bayramı'nda bu günlere özgü geleneklere tanık olacaktım . Sabri amcam yaşça değil , fakat toplumsal statü açısından ailenin piramidinin tepesinde yer aldığından , bayramın ilk günü herkes onun evine gelirdi . Oysa Ayvalık'ta Kuvayı Milliye'de görev alıp düşman ile çarpışan miralay Tahir amcam daha yaşlı idi , o Karşıyaka'da otururdu . Ne var ki yatalak karısının ölümünden sonra otuz yıla yakın bir süre , karısına bakan kadınla karı koca gibi yaşadığından ailenin içinde fazla itibarlı sayılmıyordu . Bayramın ilk günü gelenler arasında kardeş torunu olan Güzelyalı'da oturan akrabalarımız vardı . Bunlar içinde amcamın çok değer verdiği , daha sonraları İstanbul'un sayılı avukatları arasında yer alan Baha Akel'in annesi Zehra halamla kızı , yaşıtım ve adaşım olan Nermin ; keza Küçükyalı'da oturan ve İzmir'in tanınmış bir gazetecisi ile evli olan Saniye halam , oğlu Kemal ve akranım sayılan kızı Müstecap , askeri kariyerini noktaladıktan sonra gümrük işleri ile uğraşan Sami Bey'le evli kızı Nüveyre abla ve oğlu Pulat , bir hava subayı Nuri Bey'le evli ikinci kızı Mesude ve oğlu Okan yer alıyordu . Saniye halamın evli kızları çok güzeldi , onlar da son modaya uygun giysileri ve açık başları ile gerçekten batılı bir görünüm yansıtıyorlardı . Buna karşın halamın kuşağından sayılan kadınlar geleneksel kent giyimine , yani palto ve eşarba sadık kalmışlardı . Bayram gününün ilk ziyaretçileri arasında ailenin Karşıyaka kısmında oturanlar yer alıyordu . Gerçi Tahir amca bize gelmiyordu , onun elini ikinci gün biz öpmeğe giderdik , fakat buna karşın Saniye halanın büyüğü , Şefika halam ve ailesi bize gelirlerdi . Daha sonraları iç içe bir yaşam sürdüreceğim Şefika halam , kızı Cavide yürüyemediği için oğlu Cevat ve damadı Osman'la gelir ve amcam tarafından büyük saygı ile karşılanırdı . Karşıyaka'da oturan diğer bir akrabamız İzmir Kız Lisesi'nde tüm öğrencileri titreten ünlü matematik hocası Cevdet Bey ile evli olan amcamın kızı Adile ile oğulları Tevfik ve Bülent'di . Onlar da gelirdi . Bu arada mahallenin çöpçüsü , bekçisi , evin hizmetkarları da sıraya girip , bahşişlerini alırlardı . Bu değişik meslek ve dünya görüşüne sahip kalabalığı tanımak , algılamak ; zihnime yerleştirmek hayli oyalayıcı bir işlemdi . Her gelene bir gümüş tepsiye yerleştirilmiş olan üç değişik reçel türü ihtiva eden kristal kaseler , ortada gümüş kaşıkların bulunduğu bir gümüş kupa ile kristal bardaklarda buz gibi su ikram edilirdi . Konuk kaşıklardan birisini alıp tatmak istediği reçelden bir kaşık aldıktan sonra suyu içerdi . Çok kalabalık olunca reçel yerine gümüş kaselere yerleştirilmiş olan lokumlarla çikolata ikram edilirdi . İsteyene ayrıca kahve de sunulurdu . Dolayısile mutfakta çalışanlar tüm gün meşgul sayılırdı . Aile yemeği akşam artık hiçbir misafirin kapıyı çalma ihtimalinin bulunmadığı varsayılan bir saatte yenilirdi . Bayram yemeğinin sabit kadrosunu Sabri amcamın ailesi ile Raziye halamlar oluştururdu . Bayramın bir özelliği de herkesin yeni giysilerini sergilemesi , çocukların da aldıkları harçlıkları ile dönme dolap , salıncak ve benzer eğlencelerin bulunduğu parklara koşması idi . Benim gibi fiilen tek çocuk olarak . büyümüş , annemin yabancı kökenli olması nedeni ile babasının akrabaları ile teması çok kısıtlı olan bir insan için bu gelenekler yepyeni bir ufuk açıyordu . Geniş ailenin yarattığı kan bağına dayalı bir dayanışmanın gücünü ilk defa somut olarak fark etmeğe başlamıştım . Planlarımı altüst eden mektup 1937 kışı böylece geçiyordu . Amcamın oldukça sık eve getirdiği Daily Express gazetesinden Avrupa'da olup biten olayları , özellikle Hitler'in hegemonya planlarını izleyebiliyordum . Güncel politika olaylarına karşı duyduğum yoğun ilgi kendimi bildim bileli yüksekti . Bunda sanırım annemin payı büyüktü . Annem Hitler'e karşı inanılmaz bir düşmanlık beslediği için Hitler'in emellerini eleştirel bakışlarla izliyordum . Ancak evdeki radyo yardımı ile ara sıra dinliyebildiğim Hitler'in nutukları üzerimde anlaşılması güç bir etki yaratıyordu . Buna belki politik demagojinin rasyonel aklı çelme taktiği diyebiliriz . Hitler Alman ulusunun üstünlüğü ve Alman milliyetçiliğinin haklı isteklerinden söz ettikçe , bu gerekçeleri haklı bulmaya başlıyordum . Tek başına hitabet sanatının dayanılmaz çekiciliğinin nedenlerini uzun yıllardan sonra bu konuda ders verirken anlayacaktım . Yabancı basın , ara sıra Almanca ya da İngilizce radyo haberleri ve annemle ablamdan gelen mektuplar dış dünya ile oları tek bağlarımdı . İzin çıktığı zaman Perizat ve Hale ile Birinci Kordon'da Fransız Konsolosluğunun yakınındaki Tayyare ya da Konak'taki Elhamra sinemasına giderdik . Özellikle dramatik konular işleyen filmleri olağanüstü bir ilgi ile izliyor , zaman zaman kendimi çözümsüz senaryoların kahramanı olarak hayal ediyordum . Amcamdan almak istediğim parayı talep etme gücünü kendimde bir türlü bulamıyordum . Oysa tek ümidim Budapeşte'ye dönmekti . Derken günün birinde amcam beni yanına çağırdı . Meğer annem ona mektuplar yazmış , kendisinden hakkımız olan firmanın hissesini derhal ödemesini talep etmiş , gerekirse Türkiye'ye geleceğini ve dava açacağını bildirmiş . Amcamın yanıtı kesindi : annem babamın ölümünde mahkemece tayin edilen vasinin yani amcamın yetkilerini o sıradaki hastalığı nedeni ile hiçe saymış , terekenin tesbitine fırsat vermeksizin İstanbul'daki evin tüm eşyalarını müzayede yolu ile açık arttırmaya sunmuş , oluşan geliri yanına aIıp beni de ülke dışına götürmekle tüm haklarını yitirmiş ; hatta onları kötüye kullanmıştır . Dolayısı ile Türk yasalarının önünde suçlu sayılmaktadır . Amcamın benden istediği husus çok açıktı : Anneme bundan böyle mektup yazmasının benim aleyhime olacağını bildirmemi ve kendisiyle her türlü ilişkimi kesmemi . Bu arada bana PTT müdürünü çok iyi tanıdığını , bana gelen mektupları , nereye gelirse gelsin , ortaya çıkaracağını ifade etti , okumak istiyorsam Türkiye'de pek çok okulun bulunduğunu , tek çaremin bir an önce Türkçe öğrenmek olduğunu ifade etti . Görüşme şefkat ve anlayıştan uzak , adeta bir ültimatom bildirgesi gibi geçmişti . Günlerce kıvrandım , bu mektubu biricik anneme nasıl yazayım ? Öte taraftan anneme kızıyordum , bana haber vermeden nasıl oluyor yine para istemek suretiyle istikbalimi gölgeliyordu . En son öğrenimime devam etme arzusu galebe çaldı . Fransızların deyimi ile la mort dans l'ame ( ruhumda ölümü taşırcasına ) amcamın istediği mektubu yazdım . Bir daha annemden hiçbir mektub gelmedi . Çok sonra 1942'de , artık Hukuk Fakültesi'nin ikinci sınıfında bulunduğum sırada amcam bana siyah kenarlı bir zarf uzattı : İçinde annemin kısa bir hastalıktan sonra öldüğü yazılı idi . İlanda kızı olarak yalnız üvey ablamın adı geçiyordu . Küçükken çok sevdiğim , taptığım , hatta bir bakıma babamın sık sık seyahate çıkması ve benimle çok az meşgul olması nedeniyle açıkça tercih ettiğim annemi olayların akışı içinde farklı değerlendirme zorunda bırakıldım . Bir evlat için objektif olma her zaman güçtür . İnsan yakınını ya çok sever , hiçbir kusurunu görmez ; ya da kendisine karşı yapması gerekenleri yapmadığı için gereğinden çok kızar , onu kolayca mahkum edebilir . Ben de böyle bir değişim geçirdim . Bir türlü , annemin bana neden öğrenim görebilmem için fedakarlıkta bulunmadığını anlayamadım . Çok sonraları onun XIX. yüzyıl burjuvazisinin tipik bir örneği olduğunu kavradım . O yüzyılın kadınları için hayatta tek hedef güzel olmak ve zengin bir koca bulmaktı . Meslek edinmek , çalışmak akla bile gelmezdi . Karşıyaka'da yeni bir yaşam 1937 baharında yazmak zorunda bırakıldığım mektup dolayısıyla annem ve ablamdan kopmak beni psikolojik bakımdan derin bir bunalıma sürüklemişti . Bana karşı anlayışsız ve aşırı derece maddi davranan amcamla da , kendi çocukları ile benim aramda her vesile ile ayırım yapan yengemle de yaşamak istemiyordum . O sırada Karşıyaka'da oturan Tahir amcamın ısrarlı daveti aklıma geldi . Çocuğu olmadığı için bana ne zaman istersem evinde kalabileceğimi her vesile ile söylüyordu . Ne var ki çok sınırlı bir Fransızca'dan başka dil bilmiyordu . Karısı hayatta iken ona bakmak üzere eve alınan , daha sonraları amcamın yatağını paylaştıktan sonra evlendirilip çoluk çocuğa karışan Şükran çok basit bir kadındı : 1937 baharında yaşı herhalde yetmiş yetmiş beş civarında olan amcam evin yönetimini tamamen ona bırakmıştı . Tahir amcamın o sıralarda tek bir tutkusu kalmıştı , şarkıcı Hamiyet Yüceses'i dinlemek ! Karşıyaka'da deniz gören , iki katlı , küçük bir bahçesi olan sıradan bir evde oturuyordu . Bu ev Sabri amcamın Birinci Kordon'daki evine hiç benzemiyordu . Fakat ben yine Sabri amcamın evinden ayrılmak istedim . Beni annemle ablamdan koparmak amacı ile giriştiği insafsız muameleden çok kırılmıştım . Öte yandan öğrenme sevdası ile yanıp tutuşuyordum . Daha Budapeşte'de iken tüm gençlere parasız öğrenim imkanı sağladığını duyduğum Atatürk'ün ülkesinde bulunduğuma göre bundan faydalanmalıydım . Parasız döndüğüm takdirde oradaki okullara devam etmek imkansızdı . Amcamın bana sunduğu alternatiflerin bedeli gerçekten çok ağırdı . Gerçi kararımı vermiştim : buradaki öğrenim imkanlarından yararlanıp kendimi yetiştirecektim , sonra dönüp annemle ablamı bulacaktım . İşte bu düşüncelerle günün birinde , bana verilen bir liralık harçlığım yardımı ile Alsancak'taki vapur iskelesine gidip Karşıyaka'ya yollandım ve Tahir amcama gidip onun evine yerleşmek istediğimi söyledim . Babamı çok takdir eden baba bir , anne ayrı Tahir amcam kararıma son derece sevindi , Sabri amcama durumu anlatacağını vaad etti . Eve dönmeden bana gerçekten bir anne gibi kanat geren Şefika halamın evine uğradım . Karşıyaka'nın tipik dar ve sevimli yan sokaklarının birinde bulunan bu ev 1937 yazından başlayarak Şefika halamın beklenmeyen ölümüne rastlayan Aralık ayına kadar yaşamımda yepyeni bir sahifenin yazıldığı bir ev olmuştu . Gerçi geceleri Tahir amcamın evindeki sade odamda kalıyordum . Fakat tüm günlerim Şefika halamlarda geçiyordu . Uzun boylu , zayıf fakat adaleli yapılı , Osmanlı bir kadındı . Evde iki erkeğin yaşamasına rağmen ev içi ve ev dışı tüm işlerin hakimi idi . Kızı Cavide ablam gençliğinde geçirmiş olduğu bir tifo nedeni ile tüm saçlarını yitirmişti , peruk takıyordu , daha sonraları ise dizinde ortaya çıkan bir dislocation yüzünden yürüyemez hale gelmişti . Cavide'nin kocası Osman iç güveysi olarak eve girmiş , İzmir'de bir hastanede çalışıyordu . Tek çocukları Mefhar'ı anneannesi büyütmüştü . Sarışın , çok güzel ve afacan olan bu çocuk Karşıyaka'ya geldiğimde sanırım beş altı yaşında idi . Türlü çeşit yaramazlıklar yapıp günde en azından bir kez bahçedeki havuza düşüp anneannesini çileden çıkaran sevimli bir şeytandı . Mefhar daha sonraları inanılmaz bir irade gücü ile İstanbul'da metruk bir medresede birkaç arkadaşla birlikte Tıp tahsilini bitirip çocuk doktoru olup , İzmir'in en şöhretli ve sevilen bir tıp otoritesi olacak , kendisi kadar güzel ve çalışkan sınıf arkadaşı Sevinç'le evlenecek , çok vakitsiz bir anda , hayata elli yaşında kalp krizinden veda edecekti . Yeni bir yurttaşlık anlayışının kök salması için çaba sarfeden bu kuşak kuşkusuz ordunun simgeleştirmiş olduğu değerleri benimsemişti , çoğu topluma seçkinci bir gözle bakıyordu , yine de onlar halkla bütünleşebilen uyumlu ve hoşgörülü bir yönetimin gerçekleşme düşünü gönüllerinde taşıyan insanlardı . Tahsin Bekir Balta gözüpek , tipik bir Karadenizli idi . O yörenin insanlarının yürümeden önce yüzdükleri , denizi tanıdıklarını söylerler . Tahsin Bey bu tanıma tam anlamı ile uygundu . Yaz tatillerini Büyükada'daki Anadolu Kulübünde geçirdiğimiz zaman , kendisi temiz bir yer bulmak için bir kayık alır , Heybeli ile Büyükada'nın ortasına düşen bir yerde denize atlardı . Düşünüyorum , Hoca acaba bugün Marmara'ya girer miydi ? Sanmam . Yavuz derin sularda rahatça yüzemezdi , her zaman yere basabilecek sığlıkta sular arardı ; bunun tek istisnası Balta'nın çektiği kayıklardı . Tahsin hocaya duyduğu sonsuz güven nedeni ile onunla denize açılırdık : Bir gün , evleneli henüz iki ay olmuştu , üçümüz Heybeliada'ya doğru açıldık . Oradan buradan konuşurken , Tahsin Bey birdenbire küreklere asılarak Balonun görüntüsü belirdi tarzında bir laf etti ve son süratle tekrar kıyıya yöneldi . Ben durmadan Yavuz'a Ne dedi , ne dedi ? diye soruyorum . Meğer Tahsin Bey Poyrazın belirtisi göründü demiş , fırtınanın kopacağını çok önceden kestirmişti . Ancak ben iyice azarlandım : hiç insan üç kişi bir kayıkta iken Ne dedi , ne dedi ? diye sorar mıydı ? . . Böylece Tahsin hoca 1946 - 5O yılları arasında CHP'nin politikalarına bilfiil yön verirken , ta İstanbul Hukuk Fakültesi'nde geçirdikleri öğrencilik yıllarından beri benzer ilgi alanlarını paylaşan iki eski dost bu kez ayrı yerlerde at koşturmaya başladılar . Yavuz öteden beri gönül vermiş olduğu akademik yaşamına dönmek için çaba sarfederken , Tahsin hoca Rize seçmenlerinden gelen baskılara karşı kendi anlayışına uygun düşen bir duvlat anlayışı savunuyordu . İktisat Bakanı bulunduğu sırada Sümerbank'ı zarar ediyor ve gereğinden çok adam istihdam ediyor gerekçesi ile kapatmak istemesi - tabii başarılı olamadı - özelleştirme politikasının sanıldığı kadar yeni olmadığını gösterir . Hele günümüz bazı yorumcularının ileri sürdükleri gibi Balta'nın duvlat anlayışı Osmanlı'nın geliştirmiş olduğu devlet başa , kuzgun leşe türü ceberut bir devlet anlayışı değildi . Atatürk döneminin egemen fikirlerinde devlet elbette halk için olacaktı , fakat gücünü ve itibarını her şeyden üstün tutacaktı . Balta'nın bu görüşe olan inancını hayatının son döneminde , Siyasal Bilgiler'deki kürsüsünün başına geçtikten sonra daha açıkça görecektim . Hoca , Avrupa Konseyi'nin kurulduğu yıllardan itibaren değişik komisyonlarında görev almıştı , daha sonra İnsan Hakları Komisyonu'nda ülkemizi temsil ediyordu . Sık sık Strasbourg yolculukları içeren bu uzman görevinden hoşlanıyordu . Yazları resmi görevi sona erdikten sonra çok sevdiği Oxford ya da Cambridge'e gidiyor , orada mütevazı bir pansiyonda kalarak gönlünce zengin kütüphanelere girip çıkıyordu . Bir devletin uluslararası kuruluşlarda aynı şahıs tarafından istikrarlı biçimde temsil edilmesi , haliyle devlete itibar kazandırmaktadır . Nitekim Balta'nın 1950 - 1970 yıllarını kapsayan uzun bir dönemde Strasbourg'da etkili ve sözü dinlenen bir uzman olarak şöhret yaptığı kesindir . Ne var ki bu sık sık gidişler o sıralarda varlığını kanıtlamak , 1960'dan sonra ise özerkliğini vurgulamak isteyen SBF Profesörler Kurulu'nda sık sık tartışmalara neden oluyordu . Kurulun diğer üyeleri bu görevin her defasında Profesörler kurulu tarafından yeniden belirlenmesi gerektiği tezini ileri sürüyorlardı . Sonunda emellerinde başarılı oldular ve günün birinde adı geçen komisyonda TC devletinin Balta yerine genç bir profesör , Bülent Daver , tarafından temsil edileceği duyuldu . Yavuz'un kürsü arkadaşı Daver anlaşılan Dışişleri Bakanlığı'nda gereken temasları sağlamıştı . Olaydan bir gün sonra o sıralarda sekiz yaşında olan oğlum Mustafa Kemal ile birlikte Hoca'nın Maltepe'deki mütevazı evine gittik . Gerçekten üzgündü . Üzüntüsünün başlıca nedeni elbette başladığı işleri tamamlayamadan ayrılmak zorunda kalması idi . Fakat asıl üzüntüsünü arttıran etken başka ülkelere mensup komisyondaki arkadaşlarının Türk Dışişleri Bakanlığı'nı bir telgraf yağmuruna tutup , kararın değiştirilmesini isteyen tavırları oldu . O duvlat ının itibarına halel gelmesini istemiyordu ! İçi kan da ağlasa gelen telefonlara - birine ben de tanık oldum - Sakın uğraşmayınız , genç meslektaşım çok yeteneklidir , görevini ehliyetle yerine getirecektir tarzında yanıtlar veriyordu . Bu olay 1969 yılının ilkbaharında oldu . Aynı yılın sonbaharında bir yıl süre ile oğlumla birlikte Münih'te Maximilian Üniversitesi'nin Geschwister Scholl Institut ( bizim Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne tekabül eden kurum ) da ders vermeğe çağrılmıştım . Bu davetten çok memnun oldu . Almanlara canlı olarak Türk kadın devriminin ne olduğunu göstermiş olacaksın demişti bana . Ekimden itibaren derslere başlamıştım . 10 Kasım 1969 günü Ludwig Strasse'nin ikiz fıskiyeli havuzlarına bakan ana binanın merdivenlerinden iniyordum . Kocaman sütunlara dayalı bembeyaz saçlı bir baş gördüm : olamaz ! Hoca benim ders saatimi öğrenmiş , ders çıkışında diğer öğrenciler gibi gelişimi bekliyordu . O yıllarda hayat arkadaşımı yitirmiştim , Hoca büyük bir manevi destekti benim için . Londra'ya giderken ne yaptığını görmeğe geldim , seni ders verirken arkada izledim , konuşma tarzını beğendim , Atatürk'ün çizdiği yolda ilerliyorsun , seninle övündüm ! dedi . Hocayı yemeğe davet etmek , ona evimizi göstermek istedim , ne yazık ki uçağı bir saat sonra kalkacaktı . Tekrar gelmeyi vaat etti . Mayıs 1970 başında meslektaşım Prof. Dr. Metin Kıratlı Zürih'ten telefon ederek Hoca'yı Londra'da , her zaman inmekte olduğu otel odasında bir daha uyanmamak üzere uyurken bulduklarını söyledi . Çok üzüldüm , hayatımda bana önderlik eden , beni destekleyen , kadın erkek farklarını göz ardı edip insan haklarına gönül vermiş olan gerçek bir bilim adamını kaybetmiştik . Hiç unutmuyorum , asistanlık sınavları yeni bitmişti , asistanlığa kabul edilenler arasında halen Avrupa Konseyi İnsan Hakları Mahkemesi yargıçlarından Feyyaz Gölcüklü , 12 Mart 1971'de yazdığı Anayasa Hukuku ders kitabı yüzünden dekanlıkta tutuklanıp hapishaneye gönderilen ; ondört yıl sonra da Dışişleri Bakanlığına getirilen Mümtaz Soysal , İsviçre'deki hukuk tahsilini yeni tamamlamış olan , SBF'deki öğretim kariyerinden sonra Türkiye ve Ortadoğu Âmme İdaresi Enstitüsü müdürlüğü ile Kenan Evren'in hukuk danışmanlığını yapmış , halen Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonu üyesi bulunan Şeref Gözübüyük ve ben vardım . Tahsin hoca kendisine büro olarak seçmiş olduğu üst kattaki enstitü odasının kapısını açtığında kendi odasının önündeki salonda henüz kimse oturmuyordu . Buraya yerleş ve burasını işler hale getir . Meslektaşlarınla işbirliği yap . SBF'ye giren ilk kadın öğretim yardımcısı olarak kendini göster ! demişti . Dediğini yapmaya çalıştık ; çeviriler ve orijinal yayınlar çıkarttık , yurtdışından araştırma yapmak üzere genç akademisyenlere omuz verdik . Tahsin hoca akademik işbirliğine , gençlere fırsat tanıma gereğine inanıyordu . 1950'lerde yeni yeni düzenlenmeye başlanan uluslararası konferanslara katılmamızı , oralarda deney kazanmamızı istiyordu , bu amaçla profesörler kurulunda yolluk ödeneği konulması için savaşırdı . Yine onun israrı ile 1957 yazında Almanya'nın yeni kurmuş olduğu İdari Bilimler Merkezine üç ay süre ile Speyer'e konuk asistanlık yapmak üzere Almanya'ya gittim . SBF'ye dış kökenli bilimsel aşı 1950'li yıllarda SBF Türk sosyal bilimler alanına yeni disiplinler eklemek ve devlet örgütünü yeniden yapılamak üzere Amerikan desteği ile bir grup Amerikalı bilim adamı ile uzun soluklu projeler yürütüyordu . Bunlardan SBF içinde en fazla gürültü ve eleştiriye neden olan New York Üniversitesi ile yapılan beş yıllık anlaşma idi . Başta kamu yönetimi olmak üzere işletmeciliğin çeşitli yan dallarını tanıtmak üzere değişik ABD üniversitelerinden devşirilen çoğu emekli olmuş hocalar derslere giriyor , asistanlar ise onlara yardımcı oluyordu . Ben bir yıl o dönemde ABD üniversitelerinde en fazla okutulan Public Administration ( Kamu yönetimi ) kitabının yazarı Marshall C . Dimock'la çalıştım . Onlar ayrıldıktan sonra da Türklere olan büyük sevgisi nedeni ile Ali Bey olarak çağrılan Albert Gorvine'le derslere girdim . Amerikalı hocalarla çalışanların ek bir gelir sahibi olmaları bu nimet lerden mahrum kalanların gözüne batıyordu . Bu hocalarla Anadolu yolculukları da düzenlendi . İlk yıl aralarında Hollandalı maliye profesörü Abraham Mey ve İngiliz Henry Hanson'un da bulunduğu karma bir grupla Çukurova , Hatay ve Mersin'i dolaşmış , çok yararlı bilgilerle dönmüştük . 1956 yılı yazı bu defa yine karma bir grupla Karadeniz , Kars , Doğu Beyazıt , Van görülecekti . Grubumuzda SBF dışından Atatürk'ün eski başbakanı Fethi Okyar'ın oğlu iktisat profesörü Osman Okyar ve onun yakın arkadaşı SBF'li Aydın Yalçın bulunuyordu . Hükumet - daha sonraları anlaşıldığı üzere - bu tehlikeli grubu gözetlemek üzere Adalet bakanlığından Yargıç Karabel adında bir hukukçuyu da katmıştı . İki büyük station arabası ile seyahat ediyorduk . Önceleri Samsun , Ordu , Trabzon'a gidip o yörenin görülmeğe değer ekonomik ve tarihi yerlerini dolaştık : Yaz başında Karadeniz kıyılarının engin yeşili hepimizi büyülemişti , henüz bugün gözleri rahatsız eden çirkin yapılaşma başlamamıştı , her taraf şahane doğal güzellikler sergiliyordu . Beni tedirgin eden tek şey sırtlarından koskocaman sepetlerini eksik etmeyen , çoğu kez biri elinde , diğeri karnında çocuklarını taşıyan kırmızı peştamallı kadınlarımızdı . Oysa onlar bu kadere sessizce katlanıyorlardı . Tevekkeli değil , babaları kızlarını everirken , geline gayret kuşağı adı verilen kırmızı bir kuşak bağlarlarmış . Bu kuşak gerçekten önemli bir simge oluşturuyordu . Kadınlarımıza küçüklüklerinden bu yana telkin edilen değerlere göre o yaban ellere gidecek orada ailesini utandırmayacak , hep gayret edecek , büyüklerine karşı , kocası ile olan eşitsiz ilişkilerinde hep gayret gösterecek . . . Grubumuzda Norman Angus isimli Yeni Zelandalı bir profesör de vardı . Karadenizin yeşillikleri ona kendi ülkesinin eşsiz doğal güzelliklerini anımsatmış olacak , hayatından memnundu . Bizlerle şakalaşıyor , bol bol soru soruyordu . Rotamız Trabzon'dan sonra Ziganalar üzerinden Erzurum , sonra Doğu Beyazıt'dı . Uzaktan Ağrı dağının erişilmez görünen zirvesi ve çırçıplak yamaçları görünüyordu . Geçtiğimiz köyler çok yoksuldu . Arabada sohbet ederken ben DP tarafından köy enstitülerimiz kapatılmamış olsaydı buralar okulsuz kalmaz , bambaşka bir görünüm taşırlardı tarzında bir fikir ileri sürdüm . Arkadan hemen bir ses yükseldi : Bu iddia gülünç , Türkiye'nin her köyünde okul vardır ! . Yargıç Karabel görevini ifa etmeye başlamıştı . Vardı , yoktu , derken Prof. Angus : Bunun kolayı var , ilk geçeceğimiz köyde durur sorarız ! dedi . Gerçekten yarım saat sonra tekrar bir köyden geçtiğimizde Angus şoföre dur dedi . Tarlada güler yüzlü bir köylü duruyordu . Ben de indim , ona doğru giderek Merhaba , sizin köyde okul var mı diye sordum . Köylü Hayır dedi . Sonra hemen kendini toparlayarak Amma biz misafir ağırlamasını biliriz ! şeklinde sözlerini tamamladı . Daha ben bu sözleri tercüme etmeden , yargıç Karabel otomobilden fırlayarak Sizin yaptığınız vatan hıyanetidir , bunu çok pahalıya ödeyeceksiniz , Ankara'ya gidince sizi ihbar edeceğim dedi . Bu arada ikinci araba da gelip durmuştu , Yavuz tartışmayı duyunca bana hemen kendi arabasına gelmemi tembihledi . Yolculuğun artık tadı kalmamıştı . Bu nedenlerle olsa gerek biz Van'ın sadece ünlü kalesini gezebildik , Doğu Beyazıt'da gecelediğimiz halde bir dünya şaheseri olan İshak Paşa medresesini göremeden Ankara'ya döndük . . . Bu geziyi izleyen bir hafta içinde de o yıl İspanya'da hem Madrid hem de Barcelona'da düzenlenen kamu yönetimi ve idari bilimlere ilişkin iki kongreye katılmak üzere Türkiye'den ayrıldık . Yavuz Barcelona'da yüksek ateşle hastalandı . Doktor filibit teşhisini koyup hemen dönmemizi öğütledi . İtalya'ya Floransa'ya gitmeyi tasarlamamıza karşın doğru İstanbul'a döndük . Henüz iyileşmediği ve rahat bir şekilde yürüyemediği halde daha ayağının tozu ile Yavuz'a hemen müjde yi verdiler : biz yurtdışında iken her ikimiz hakkında Memurin Muhakemat Yasası gereğince tahkikat açılmış , üniversiteden atılmamız istenmiş , durum adalet bakanı tarafından Bakanlar Kurulu'nun gündemine girmiş , ancak Adnan Menderes yıllarca Yavuz'la tek parti döneminde CHP'nin yönetim kurulunda çalıştığı ve onu çok yakından tanıdığı için olsa gerek kendisini savunmuş : Benim bildiğim Yavuz Abadan hiçbir zaman yurduna ihanet etmez demiş , konuyu bir kez daha araştırın direktifini vermiş . Bu defa ihbar eden Yargıç Karabel'in göstermiş olduğu tek tanık olan şoförün İngilizce bilmediği , hiçbir konuşmamızı anlamamış olduğu gerçeği ortaya çıkmış , böylece biz bu ağır suçtan aklanmıştık . Evet o yıllarda bir Turhan Feyzioğlu Nabza göre şerbet vermeyiniz tarzında bir öğüt verdiği için kınanmış , bir Bülent Nuri Esen İçinde bulunduğumuz ortam demokrasi değil , kakokrasidir dediği için bir ay süre ile kürsüsünden uzaklaştırılabilmişti . Kilyos'taki anayasa semineri 1957 yılının erken seçimlerini takiben SBF her zamandan daha aktif bir biçimde Türkiye politikası ile ilgileniyordu . 1959 yazında bu defa ABD'deki Rockefeller Vakfı Türkiye'nin anayasal düzeni konusunda Kilyos'ta bir seminer düzenlemişti : ABD'den gelen seminer üyeleri gerçekten kalbur üstü kişilerdi : Columbia Üniversitesi'nin en saygın anayasa profesörü ; Japon anayasasının mimarı Walter Gellhorn , daha sonraları eşi ile birlikte esrarengiz bir cinayete kurban giden eski Dışişleri yardımcılarından keza Columbia Üniversitesi'nde bulunan felsefeci Charles Fraenkel aklımda kalan isimlerdir . Türklerden Ali Fuat Başgil , Tahsin Bekir Balta , Yavuz Abadan , Recai Okandan , Bülent Nuri Esen , Vakur Versan'ı anımsıyorum . Çevirmen olarak Mümtaz Soysal ile ben görevlendirilmiştik . Temmuzun ilk haftalarında Kilyos önce günlük güneşlikti , daha sonra şiddetli bir sağanağa sahne oldu . Ali Fuat Başgil'in peştemala sarılmış olarak toplantı salonuna vakarla gelişini görür gibiyim . Demokrasinin Türkiye'de yerleşebilmesi için yürütmenin yasal denetime tabi tutulması , temel hak ve hürriyetlerin anayasaca teminata kavuşturulması , ayrıca bağımsız bir anayasa mahkemesi tarafından korunması , parlamentonun ekspres yasalar yapamaması için ikinci bir meclise gereksinme olduğu , seçim sisteminde nisbi seçime gitmenin daha yararlı olacağı hususları bu seminerin ürünleridir . Küçük bir aydınlar grubunun İstanbul dışında oybirliğine yakın bir biçimde kararlaştırmış oldukları ilke kararlarının çok geçmeden katılanların istemedikleri bir biçimde , yasal olmayan yollardan kurulmuş bir cunta marifeti ile uygulanacağını o zamanlar hangimiz tasavvur edebilirdi . . . Ne var ki Türk üniversiteleri özledikleri özerkliğe kavuşmadan seslerini yükseltmeye başlamışlardı . Bu yarışın içinde SBF bayrağı önde götürüyordu . SBF kuruluşunun 100 . yıldönümünü 4 Aralık 1959'da zengin bir yayın listesi ile kutladıktan sonra üyelerinin çeşitli basın organlarına yazdıkları yazılar ve verdikleri beyanlarla Türk demokrasisine yön vermeye çalıştıkları fark ediliyordu . Dolayısıyla 27 Mayıs devrimi SBF'yi hazırlıksız yakalamadı . 27 Mayıs 1960 Devrimi SBF İdari İlimler Enstitüsü en önemli rollerden birini 27 Mayıs 1960 devriminden sonra oynadı . Demokrat Parti ana muhalefet görevini yüklenen CHP'den iyice rahatsız olmuştu . TBMM genel kuruluna iktidar partisine hem savcı hem de yargıç rolünü bahşeden ünlü Tahkikat komisyonu nu kurma önerisi geldiğinde azıcık siyaset ve anayasa ilkelerinden anlayan tüm vatandaşlar ve pek tabii üniversite gençliği için için kaynamağa başlamıştı . Ve Kenar . . . Ve Samim . . . - Alo Sıdıka , ben Kenar . . . Alo . . . Konuş reca ederim , orda olduğunu biliyorum , duygularımla oynama . . . - Kimsin lan sen , naapçan Sıdıka'yı , neyin kenarısın . . . - Öhö . . . Asıl siz kimsin . . . Orası Sıdıka diilse yanlış mı düştü ? . . - Doğru düştü . . . Ben Samim . . . Sıdıka'nın abisiyim . . . Ne istiyosun , nası yani , bu numarayı sana Sıdıka'dan mı aldın , yakınlığınızın derecesi nedir ? Konuş lan kimsin ? . . - Bir dost . . . İsmim Kenar . . . Kenar de , Sıdıka anlar . . . - Bana bak , derhal Tuna Pastanesi'nin önüne gel , senin ağzını burnunu kırıcam . . . - Şeyin ordaki mi , Yuvam Taksi'yi geçince hani . . . Sol kolda Arab'ın Tamiranesi'nin sırasında . . . - Ne alakası var lan . . . Yuvam Taksi aşşada kalıyo . . . Üçkuyular minibüs durağının karşısı , yanında Şenkay bilardo salonu var . . . - Bi dakka abi , karıştırdım şimdi ben . . . Yaa , bak ne diycam abi . . . Ben var ya , ben şu anda , şimdi bakkaldan arıyorum . . . Uzun tutcak . . . Ben kapatıyim , sen ara , bakkala telefon faturası girmesin . . . Numarayı veriyorum , yazıyo musun abi . . . - Sen orda dur , ben atlayıp oraya geliyorum . . . Zıççam bacaana ! Nerde şimdi o bakkal . . . - Sana uzak kalır abi , Sinop'tayım ben . . . İstersen gel ama . . . Saat başı otobüs var , Ayancık Seyahat'e pincen . . . - Sen kafa mı yapıyon lan benle geyik . . . Kim Sinop'u ne Ayancık . . . Sinop'tan doğru ne alaka , kızkardeşime telefonla takılıyorsun ? - Kütüğüm Sinop'ta abi . . . Esasen muhit olarak sizin ordayım , Sıdıka'yı parkta görmüştüm . . . O bakımdan yani . . . Sinop'a Askerlik Şubesi'ne geldim , kütük burda ya . . . Yarın döncem ama . . . Bi arıyim dedim . . . Sinop'tan bi arzun var mı abi ? . . - Bak hala konuşuyo . . . İskicem belanı , kapa lan şu telefonu , bi daha da Sıdıka'ya takıldığını duyarsam , yersin bıçağı . . . Duydun mu lale ? - Ağır konuşuyosun ama abi . . . Sevenin arasına Allah bile girmez . . . Aramıza girersen , sen diil ben vururum kendime pıçağı , elveda . . . - Kütüğü Sinop'ta olan Kenar diye birini tanıyo musun kız sen . . . Sana söylüyorum cevap ver Sıdıka . . . İzzet - i nefsimiz mevzu bahis . . . Kenar bir nedir ? - Ühnk ! Saçmalama abi , Kenar diye isim olur mu ? - İsmi her neyse işte . . . Seni kütüğünün ordan telefonla aradı , ben çıktım . . . Bi daha o çocuğu görmiyceksin , ikinizi birden öldürürüm . . . - Aman abii . . . Benim o çocuğu gördüğüm felan yok . . . Yazık , hafif deli bi oğlan , sen hiç meraklanma , bi daha aramaz . . . Üşütük işte . . . Bi kere parkta gördü taktı kafayı . . . Naapıcaksın , o da ööle işte . - Bak bi de elin itini koruyo . . . Benim kitabımda arada yüzük olmadan kızkardeşime zırt pırt telefon edilmesi yazmıyo kızım . . . Ciddiyse gelir ister , telli duvaklı götürür Sinop'a , kor kütüğün yanına . . . Ööle dillendirmek yok işi , adın çıkar . . . Ya evlenin , ya görüşme ! Gebertirim , o kadar ! - Ben kendimi vursam olay çözülüyo mu acaba ? Elin doğru dürüst tanımadığım manyağı Sinop'tan doğru telefonla ailemizin şerefini kirletti . . . Öyle ya , şimdi kesin bikaç ceset lazım . . . Ya ceset ya yüzük . . . Çünkü ailemizin şerefi telefonla arandı . . . - Biz bööle gördük kızım . . . Saka ailesinin geçmişinde bir tek leke bulamazsın . . . Namus için ölürüz de öldürürüz de . . . - Ay manyaklaşma abi . . . Sen on tane kızı arıyosun telefonla . . . Şimdiye kadar 170 kere evlenmen 120 civarında da namus cinayetine kurban gitmen gerekirdi . . . - O başka . . . O kızlarla gönül eğlendiriyorum ben . . . Hem ben erkeğim . . . - Kenar da erkek . . . - Nea ! Yürü kız abdest al , gebertçem seni . . . Demek Kenar erkek ha . . . Yaktın lan , bu genç yaşta yaktın beni , hapislerde çürüycem . . . - Dediğim lafta ne var şimdi ? Dünya nüfusunun önemli bir kısmı erkek . . . Diğerleri kız . . . Sen nası bazı kızlara yazılıp telefon filan açıyosun , peşine takılıyosun , kesişiyosun , tuhaf sesler çıkarıyosun , Kenar da ööle bişey . . . Çocuğun senden bi farkı var , kütüğü Sinop'ta . . . Anlıyo musun ? - Anlıyoruz heralde , eşşek diiliz . . . Peki şimdi naapmam gerekiyo benim ? - Delikanlılık raconunu ben bilemiycam . . . İstiyosanız gidip Kenar'la birbirinizi dövün , rahatlarsınız . . . Birlikte kızkardeşiniz olmıyan üçüncü bi kıza da takılabilirsiniz . . . İyisi mi sen kütüğünü de Sinop'a aldırt . . . Yeter ki bana bulaşmayın . . . - Ben her ihtimale karşı sana bi tane vurıyim da , soona laf olmasın . . . Gel bak , yavaş vurcam . . . Kukla Ettin Beni Kendine - Alo , alo Sıdıka . . . Ben Kenar . . . Parktaki çocuk hani . . . - Hü . . . Aman Allahım . . . Yanlış numara kardeş . . . Çok yanlış bi numara . . . Ört o telefonu , bi daha da arayım deme . . . Delirdin mi lan sen ? - Deliyim , yanıyorum . . . Sana açılmak istiyorum . . . Size sana diyebilir miyim ? Biliyorum siz de bana karşı ilgisiz değilsin . . . Yoksa telefonu açmazdın . . . - Telefon çaldı açtım salak ! Nerden biliyim kim arıyo ? - Başkası da mı var yoksa ? Hıı , cevap ver ! - Aaa . . . Ciddi hasta bu çocuk . . . Bela mısın lan sen , hem nerden buldun bakiim bu numarayı ? - Parkta bana vururkene Bu bir Sıdıka Saka yumruğudur demiştin ya . . . Saka soyadlı herkesi aradım , sizin numarayı buldum . - Yanlış numara ! Burda Sıdıka Saka diye birisi yok ! Ben Devlet Bakanı Bekir Sami Daçe . . . Çabuk kapa bakiim çocuğum telefonu . . . - Bekir kim , o çocuğa mı aşıksın ? İkinizi birden vururum kendimi de yakarım . . . Belki benim temiz hislerimden başka verebilecek bir şeyim yok , ama aşkım için ölürüm de öldürürüm de . . . - Haydaa , nası yani aşk ? . . Kardeşim epi topu iki dakka parkta görüştük , onda da yumruk yedin zaten . . . Huyumu bilmezsin suyumu bilmezsin . . . Sen başka bişiy hissediyosundur , aşk filan diildir o . . . Miden filan yanıyo mu ? - İçim yanıyo içim , geceleri uyku tutmuyo . . . - Tamam işte . . . Gastrit . . . Aşk diil yani . . . Abimde de var , baharda azıyo . . . Sık ve az yemek yiycen . . . - Kukla ettin beni kendine . . . - Hırk ! Ne diyosun be . . . - Zalim . . . - Gastrit artı ileri paranoid nevroz . . . Bak Kenar kardeş . . . Kız erkek arkadaşlığı bööle olmuyo . . . Bööle bişi diil yani . . . Hele aşk falan hiç diil . Anlaşıldı , senin bi kukla olma eğilimin var . Müslüm Baba'nın şarkılarını dinlerken karı kibin ağlamadan ve fakat masaya şööle kralından bi yumruk sallayıp , ağır delikanlı pozisyonunda birayı fondiplemeye yer arıyosun . . . Ama ben bööle hıyarlıklara karşı bi insanım . . Şööle sööliyim ; tipin diilim . . . - Arabamız yok diye di mi ? Ah ulan felek , dibine vurıyım senin . . . Şööle bi Tempra'ya pinseydim bööle konuşmazdın ama . . . Askere gidiyim döniyim dayım çekicek altıma bi tane . . . - Ah evet Kenar . . . Sen askere git , hatta ordan da Paris'e git oğlumcum . . . Bi daha da dönme ! Lan elalemin hayatı Deryalar , ve Ferhanlar şeklinde geçerken bize Müslümler çatıyo . . . Kukla etmişim kendime , arabası yok diye miymiş . . . Ah ulan felek statüsünde hayatıma girip tedhiş hareketleri yapılıyo . . . - Bekire misin ? - Ne ? Pis ayı ! - Bekir'e mi aşıksın diycektim . . . Ama dilim sürçtü , karşında konuşamıyorum bile . . . Dedim ya lüle saçlım , kukla ettin beni kendine . . . - Lan lüle filan diyip durma insana . . . Hayır , kötü konuşucam kırılcaksın . . . Bak aslanım , birincisi , sen aşık diil gastritsin ; ikincisi , hayvan sevgisi dışında benim sana bi his beslemem mümkün diil . . . Aşk dediğin yürek işi , beyin işi . . . Kendini ve birilerini kesip doğramakla aşık olunmaz . Son olarak da benim saçım lüle diil ki zaten . . . Olmaz yani . . . Hiç kırılma şimdi , kapat şu telefonu . . . Müslümler ve Ferdiler anladılar mı ? - Bunu bana nasıl söylersin Sıdıka ? Yaşadığımız bunca şeyden sonra . . . - Teknoloji mucizesi . . . Oduna yerli film senaryosu kaydedilmiş . . . Habire çalıyo . . . Biz senle ne yaşadık ki eşşoğlu eşkenar . ? . . İlle kırdırtçan kendini di mi mazoşist salak ! Git kendine başka bira mezesi seç , sakın bi daha arıyım deme , çok kötü girişirim ruhuna . . . - Peki . . . Elveda Sıdıka . . . - Alo ? - Sıdıka . . . Sıdıka'm . . . Çok düşündüm , sensiz yapamıycam . . . Yeniden başlamaya ne dersin . . . Demincek telefonu kapattıktan sonra değiştim ben . . . Eski Kenar dilim . . . Adeta yani . . . Bak kukla ettin beni kendine . . . Tamamen . . . Büyük bir arzu duyuyorum . . . 21 ay sonra sıfır Tempra çekicem altına . . . Alo lüle saçlım . . . Alo . . . Alo . . . Metalik gri . . . Sıfır . . . Kukla ettin . . . Alo . . . Araştırmacı Ev Kızı - Hişt . . . Lan devetabanı , sen daha uyuyadur . . . Afrika menekşesi gizli faaliyetler içinde ; aniden dört çiçek birden açıcak . . . Afrika'dan yardım görüyo diyolar . . . Peygamberkılıcı da saksısına sığmaz oldu , gün geçtikçe boy atıyo , bi sürü yeni yaprak çıkardı . . . Yakında her yeri sarıcak , senin toprağında gübrende filan gözü var . . . Kökünü kurutucak vallahi senin . . . Sana söylüyorum devetabanı , elini çabuk tut , saksın elden gidiyo , aklın varsa bi sürü yaprak çıkar . . . - Sıdıka , naapıyosun , kafayı mı yedin kızım ? Vır vır vır ne konuşuyosun o çiçeklerin önünde . . . - Çiçekleri birbirlerine karşı kışkırtıyorum . Aralarında husumet yaratıcam , kıran kırana büyüycekler , dal yaprak birbirlerine girişicekler . . . Provakasyonum bi tutarsa burayı ormana çeviricem şerefsizim . . - Çiçek kışkırır mı kız ? Allahın beyinsiz otu niye dolduruşa gelcek ki ? - Aman anne , bizim beynimiz var da nooluyo ? Her vesileyle kışkırıyoruz . . . Bin yıldır aynı dolaplar dönüyo . . . İki dallama karşılıklı küfür kafir konuşup bizi birbirimize bi dolduruyo , sonra hoydaa . . . Huzur ve sükun ortamı gelinceye kadar kim kimin gırtlağını sıkarsa . . . Şiht . . . Lan devetabanı , yandaki saksı senin için babası nifak tohumu , annesi eğrelti otu dedi . . . Hadi lan şööle ayı kadar bi yaprak çıkar da vur kafasına . . . Fotosentez için aldığı oksijenleri yurtdışına kaçırıyomuş zaten . . . - Kız sus , şeetme şu çiçekleri . . . Devetabanı sen dinleme anacım bu kızı . . . - Susmıycam işte . . . Bu bilimsel bir çalışma . . . Ben araştırmacı ev kızıyım . . . Kışkıran çiçek projem modern bilimde bir kilometre taşı olucak . . . - Araştırma yapıyomuş . . . Paris Elida labratuarı mı kız burası ? . . Yetti zaten senin bilimsel araştırmalarından . . . Kaynar cacık ve simli ekmek yapıp abine yedirdin , az kaldı ölüyordu çocuk . . . - Esas senin oğlun Tazmanya Canavarı gibi her bulduğu haltı yemeseydi zehirlenmezdi . . . Araştırmalarım daha proje safhasındayken hepsini yedi herif . . . Öööle önüne geleni yerse , Şempanze B olur günün birinde ! - Şempanze B sana benzer . . . O çocuk gayet normal , manyak olan sensin . . . Başka hangi ev kızı düdüklü tencerede melodili kapı zili haşlar . - O bir deneydi . . . Tencerenin içindeki yemek pişince melodili şekilde düdük çalıp haber vermesini sağlamaya çalışıyodum . . . Abim zili yemeseydi başarılı olucaktı . . . İyi ki Madam Küri'nin her şeyi yiyen bi abisi yokmuş . . . Karı hayatta Radyum elementini filan bulamazdı . . . - Bırak elementi filan , koca bulabilmiş mi o karı . . . - Bulmuş . . . Kocanyum elementi . . . Son yörüngesinde iki elektron bi yatak odası takımı , sıfır Tempra araba , 72 ekran televizyon , Turgutreis'te devremülk villa . . . Yağlı kapı yani . . . Sonra iki de çocuk doğurmuş Madam Küri , herifi eve bağlamış . . . - Kaltakinyum ! Dalga geçme anneyle , kaltak . . . - Nası dalga geçmiyim yaa . . . Hayat böyle bişey mi yani ? . . Kızlar koca bulup yavrulamaya , erkekler sıfır Tempra alıp , koyu Fenerbahçeli olmaya mı geliyo bu dünyaya ? Yaşam dediğin sanattır . . . Sırf evin içinde geçse bile . . . İnsan hoş bi yemek keşfeder , değişik bi çiçek yetiştirir . . . Mesela tatlılar . . . Bülbülyuvası , Dilberdudağı , Vezirparmağı . . . Ben günümüzdeki kaosu hamurla yorumlayıp , Gökdelen Kenarı filan gibi tuhaf isimli bi tatlı geliştirsem olmıycak bişey mi ? Hala vezirparmağı bilmem ne . . . Vezir mi kaldı ? - Nesi varmış kız vezirin . . . Yenilik olsun diye Senatör Pipisi diye tatlı mı uydurcaz şimdi . . . - Kız anne senin kalbin kötü . . . Ööle bişey dedik mi şimdi . . . Hep böylesiniz zaten . . . O yasak , bu ayıp , şu günah . . . Bilim adamları kaçık , sanatçılar orospu , sonra cehalet diz boyu . . . Ona buna kışkıran sürüler halinde . . . - ( Şlaak ! ) - Ah . . . Nooluyo be . . . Niye vurdun yine ? - Ben vurmadım , devetabanı vurdu . . . Hakkaten bak . . . Yalan mı atıcam mübarek günde . . . Devetebanı vurdu diyorum . . . İlmi bişey bu . . . Kışkırdı zaar . . . Aile Arasında . . . - Hüff ! - Surat yapma anneye ! - Niyeymiş , belki depresyon geçiriyorum . . . - Yalan konuşma . . . Çocukken geçirdin sen hepsini . . . Su çiçeği , kuş palazı filan hep çıkarttın . Uyduruktan naz yapma şimdi . - İçim daralıyo içim . . . Afakanlar bastı . . . Depresyon bööle bişey demek . . . Anlaşıldı mı ? Hüff . . . Hüf ! - Kolonya , kok . . Ferahlarsın . . . Belki de nazardan için sıkılıyodur , halangile git kurşun dökün . . . - Halamgile gidiceeme şööle bi kuaföre filan gidiyim . . . Saçımı kahkül kestireyim , hafif tonunu açtırıyim . . . Kızıla kaçan kestane mesela . . . Değişiklik olur , moralim düzelir . . . - İyi bari , git orospu ol , açılırsın ! Cadoloza bak , morali bozukmuş diye gidip pavyon karıları gibi süslenicekmiş . . . Baban saçını ööle kıpkızıl görürse seni naapar biliyo musun ? - Ay hayat diil Zlata'nın Günlüğü . . . Noolmuş saçımı değiştirirsem . . . Anayasada Sıdıka'nın saçı değiştirilemez , değiştirilmesi dahi teklif olunamaz diye bir madde mi var sanki . . . Öyle ya , saçımın dokunulmazlığı var , ama babam tarafından yolunabilirliğini de unutmamak lazım . . . Kuaföre filan diil , direkman Yekta Güngör Özden'e gidicem . . . - Onlar kim kız ? Üçünü birden öldürür baban . . . - İhihi . . . Üç kişi diil kız . . . - Kaç kişi olurlarsa olsunlar . . . Hiç unutmam , abinin sünnetinde kavga çıktıydı , baban tek başına yedi kişinin arasına dalıp , hepsini birden yere serdiydi . . . Hıh ! Bööle de bi adamdır senin baban . . . Beyim diye söylemiyorum , pehlivan gibi bi insandır , vurdu mu oturtur . . . - Dediğim isim bi kişiye ait anne kız . . . Üç kişi filan yok . . . Yekta Güngör Özden Anayasa Mahkemesi Başkanı . . . - Kim olursa olsun . . . Aile meselesine ööle , karakolmuş , Anayasa Mahkemesi'ymiş hiç kimse girmez . Gençken babanın pantolonuna çift ütü izi yaptım diye , baban kudurup beni odunla dövmeye başladı . . . Cahilik işte , koştum karakola sığındım . . . Komser muavini Biz karı koca arasına girmeyiz yenge dedi . . . Bi tek babanın elindeki oduna el koyup karakolun sobasına attılar , o kadar . . . Sonra bize bi çay ısmarlayıp , eve yolladılar . . . Dönerken yolda baban kafama inşaat tuğlası attı . . . Gençlik işte , anlamıyorum ki . . . Tuttum , babamın evine doğru kaçmaya başladım . . Babam da Karı koca arasına girilmez . . . Kocandır , hem sever , hem döver , bunlar evliliğin tuzu biberidir dedi . . . Annem kafamdaki yarığa tentürdiyot sürdü , babam da damadıyla oturup yarım şişe rakı içti . . . Ve Kenar . . . Ve Samim . . . - Alo Sıdıka , ben Kenar . . . Alo . . . Konuş reca ederim , orda olduğunu biliyorum , duygularımla oynama . . . - Kimsin lan sen , naapçan Sıdıka'yı , neyin kenarısın . . . - Öhö . . . Asıl siz kimsin . . . Orası Sıdıka dülse yanlış mı düştü ? . . - Doğru düştü . . . Ben Samim . . . Sıdıka'nın abisiyim . . . Ne istiyosun , nası yani , bu numarayı sana Sıdıka'dan mı aldın , yakınlığınızın derecesi nedir ? Konuş lan kimsin ? . . - Bir dost . . . İsmim Kenar . . . Kenar de , Sıdıka anlar . . . - Bana bak , derhal Tuna Pastanesi'nin önüne gel , senin ağzını burnunu kırıcam . . . - Şeyin ordaki mi , Yuvam Taksi'yi geçince hani . . . Sol kolda Arab'ın Tamiranesi'nin sırasında . . . - Ne alakası var lan . . . Yuvam Taksi aşşada kalıyo . . . Üçkuyular minibüs durağının karşısı , yanında Şenkay bilardo salonu var . . . - Bi dakka abi , karıştırdım şimdi ben . . . Yaa , bak ne diycam abi . . . Ben var ya , ben şu anda , şimdi bakkaldan arıyorum . . . Uzun tutcak . . . Ben kapatıyim , sen ara , bakkala telefon faturası girmesin . . . Numarayı veriyorum , yazıyo musun abi . . . - Sen orda dur , ben atlayıp oraya geliyorum . . . Zıççam bacaana ! Nerde şimdi o bakkal . . . - Sana uzak kalır abi , Sinop'tayım ben . . . İstersen gel ama . . . Saat başı otobüs var , Ayancık Seyahat'e pincen . . . - Sen kafa mı yapıyon lan benle geyik . . . Kim Sinop'u ne Ayancık . . . Sinop'tan doğru ne alaka , kızkardeşime telefonla takılıyorsun ? - Kütüğüm Sinop'ta abi . . . Esasen muhit olarak sizin ordayım , Sıdıka'yı parkta görmüştüm . . . O bakımdan yani . . . Sinop'a Askerlik Şubesi'ne geldim , kütük burda ya . . . Yarın döncem ama . . . Bi arıyim dedim . . . Sinop'tan bi arzun var mı abi ? . . - Bak hala konuşuyo . . . İskicem belanı , kapa lan şu telefonu , bi daha da Sıdıka'ya takıldığını duyarsam , yersin bıçağı . . . Duydun mu lale ? - Ağır konuşuyosun ama abi . . . Sevenin arasına Allah bile girmez . . . Aramıza girersen , sen diil ben vururum kendime pıçağı , elveda . . . - Kütüğü Sinop'ta olan Kenar diye birini tanıyo musun kız sen . . . Sana söylüyorum cevap ver Sıdıka . . . İzzet - i nefsimiz mevzu bahis . . . Kenar bir nedir ? - Ühnk ! Saçmalama abi , Kenar diye isim olur mu ? - İsmi her neyse işte . . . Seni kütüğünün ordan telefonla aradı , ben çıktım . . . Bi daha o çocuğu görmiyceksin , ikinizi birden öldürürüm . . . - Aman abii . . . Benim o çocuğu gördüğüm felan yok . . . Yazık , hafif deli bi oğlan , sen hiç meraklanma , bi daha aramaz . . . Üşütük işte . . . Bi kere parkta gördü taktı kafayı . . . Naapıcaksın , o da ööle işte . - Bak bi de elin itini koruyo . . . Benim kitabımda arada yüzük olmadan kızkardeşime zırt pırt telefon edilmesi yazmıyo kızım . . . Ciddiyse gelir ister , telli duvaklı götürür Sinop'a , kor kütüğün yanına . . . Ööle dillenidirmek yok işi , adın çıkar . . . Ya evlenin , ya görüşme ! Gebertirim , o kadar ! - Ben kendimi vursam olay çözülüyo mu acaba ? Elin doğru dürüst tanımadığım manyağı Sinop'tan doğru telefonla ailemizin şerefini kirletti . . . Öyle ya , şimdi kesin bikaç ceset lazım . . . Ya ceset ya yüzük . . . Çünkü ailemizin şerefi telefonla arandı . . . - Biz bööle gördük kızım . . . Saka ailesinin geçmişinde bir tek leke bulamazsın . . . Namus için ölürüz de öldürürüz de . . . - Ay manyaklaşma abi . . . Sen on tane kızı arıyosun telefonla . . . Şimdiye kadar 170 kere evlenmen 120 civarında da namus cinayetine kurban gitmen gerekirdi . . . - O başka . . . O kızlarla gönül eğlendiriyorum ben . . . Hem ben erkeğim . . . - Kenar da erkek . . . - Nea ! Yürü kız abdest al , gebertçem seni . . . Demek Kenar erkek ha . . . Yaktın lan , bu genç yaşta yaktın beni , hapislerde çürüycem . . . - Dediğim lafta ne var şimdi ? Dünya nüfusunun önemli bir kısmı erkek . . . Diğerleri kız . . . Sen nası bazı kızlara yazılıp telefon filan açıyosun , peşine takılıyosun , kesişiyosun , tuhaf sesler çıkarıyosun , Kenar da ööle bişey . . . Çocuğun senden bi farkı var , kütüğü Sinop'ta . . . Anlıyo musun ? - Anlıyoruz heralde , eşşek diiliz . . . Peki şimdi naapmam gerekiyo benim ? - Delikanlılık raconunu ben bilemiycam . . . İstiyosanız gidip Kenar'la birbirinizi dövün , rahatlarsınız . . . Birlikte kızkardeşiniz olmıyan üçüncü bi kıza da takılabilirsiniz . . . İyisi mi sen kütüğünü de Sinop'a aldırt . . . Yeter ki bana bulaşmayın . . . - Ben her ihtimale karşı sana bi tane vurıyim da , soona laf olmasın . . . Gel bak , yavaş vurcam . . . Kukla Ettin Beni Kendine - Alo , alo Sıdıka . . . Ben Kenar . . . Parktaki çocuk hani . . . - Hü . . . Aman Allahım . . . Yanlış numara kardeş . . . Çok yanlış bi numara . . . Ört o telefonu , bi daha da arayım deme . . . Delirdin mi lan sen ? - Deliyim , yanıyorum . . . Sana açılmak istiyorum . . . Size sana diyebilir miyim ? Biliyorum siz de bana karşı ilgisiz değilsin . . . Yoksa telefonu açmazdın . . . - Telefon çaldı açtım salak ! Nerden biliyim kim arıyo ? - Başkası da mı var yoksa ? Hıı , cevap ver ! - Aaa . . . Ciddi hasta bu çocuk . . . Bela mısın lan sen , hem nerden buldun bakiim bu numarayı ? - Parkta bana vururkene Bu bir Sıdıka Saka yumruğudur demiştin ya . . . Saka soyadlı herkesi aradım , sizin numarayı buldum . - Yanlış numara ! Burda Sıdıka Saka diye birisi yok ! Ben Devlet Bakanı Bekir Sami Daçe . . . Çabuk kapa bakiim çocuğum telefonu . . . - Bekir kim , o çocuğa mı aşıksın ? İkinizi birden vururum kendimi de yakarım . . . Belki benim temiz hislerimden başka verebilecek bir şeyim yok , ama aşkım için ölürüm de öldürürürüm de . . . - Haydaa , nası yani aşk ? . . Kardeşim epi topu iki dakka parkta görüştük , onda da yumruk yedin zaten . . . Huyumu bilmezsin suyumu bilmezsin . . . Sen başka bişiy hissediyosundur , aşk filan diildir o . . . Miden filan yanıyo mu ? - İçim yanıyo içim , geceleri uyku tutmuyo . . . - Tamam işte . . . Gastrit . . . Aşk diil yani . . . Abimde de var , baharda azıyo . . . Sık ve az yemek yiycen . . . - Kukla ettin beni kendine . . . - Hırk ! Ne diyosun be . . . - Zalim . . . - Gastrit artı ileri paranoid nevroz . . . Bak Kenar kardeş . . . Kız erkek arkadaşlığı bööle olmuyo . . . Bööle bişi diil yani . . . Hele aşk falan hiç diil . Anlaşıldı , senin bi kukla olma eğilimin var . Müslüm Baba'nın şarkılarını dinlerken karı kibin ağlamadan ve fakat masaya şööle kralından bi yumruk sallayıp , ağır delikanlı pozisyonunda birayı fondiplemeye yer arıyosun . . . Ama ben bööle hıyarlıklara karşı bi insanım . . Şööle sööliyim ; tipin diiliım . . . - Arabamız yok diye di mi ? Ah ulan felek , dibine vurıyım senin . . . Şööle bi Tempra'ya pinseydim bööle konuşmazdın ama . . . Askere gidiyim döniyim dayım çekicek altıma bi tane . . . - Ah evet Kenar . . . Sen askere git , hatta ordan da Paris'e git oğlumcum . . . Bi daha da dönme ! Lan elalemin hayatı Deryalar , ve Ferhanlar şeklinde geçerken bize Müslümler çatıyo . . . Kukla etmişim kendime , arabası yok diye miymiş . . . Ah ulan felek statüsünde hayatıma girip tedhiş hareketleri yapılıyo . . . - Bekire misin ? - Ne ? Pis ayı ! - Bekir'e mi aşıksın diycektim . . . Ama dilim sürçtü , karşında konuşamıyorum bile . . . Dedim ya lüle saçlım , kukla ettin beni kendine . . . - Lan lüle filan diyip durma insana . . . Hayır , kötü konuşucam kırılcaksın . . . Bak aslanım , birincisi , sen aşık diil gastritsin ; ikincisi , hayvan sevgisi dışında benim sana bi his beslemem mümkün diil . . . Aşk dediğin yürek işi , beyin işi . . . Kendini ve birilerini kesip doğramakla aşık olunmaz . Son olarak da benim saçım lüle diil ki zaten . . . Olmaz yani . . . Hiç kırılma şimdi , kapat şu telefonu . . . Müslümler ve Ferdiler anladılar mı ? - Bunu bana nasıl söylersin Sıdıka ? Yaşadığımız bunca şeyden sonra . . . - Teknoloji mucizesi . . . Oduna yerli film senaryosu kaydedilmiş . . . Habire çalıyo . . . Biz senle ne yaşadık ki eşşoğlu eşkenar . ? . . İlle kırdırtçan kendini di mi mazoşist salak ! Git kendine başka bira mezesi seç , sakın bi daha arıyım deme , çok kötü girişirim ruhuna . . . - Peki . . . Elveda Sıdıka . . . - Alo ? - Sıdıka . . . Sıdıka'm . . . Çok düşündüm , sensiz yapamıycam . . . Yeniden başlamaya ne dersin . . . Demincek telefonu kapattıktan sonra değiştim ben . . . Eski Kenar dilim . . . Adeta yani . . . Bak kukla ettin beni kendine . . . Tamamen . . . Büyük bir arzu duyuyorum . . . 21 ay sonra sıfır Tempra çekicem altına . . . Alo lüle saçlım . . . Alo . . . Alo . . . Metalik gri . . . Sıfır . . . Kukla ettin . . . Alo . . . Araştırmacı Ev Kızı - Hişt . . . Lan devetabanı , sen daha uyuyadur . . . Afrika menekşesi gizli faaliyetler içinde ; aniden dört çiçek birden açıcak . . . Afrika'dan yardım görüyo diyolar . . . Peygamberkılıcı da saksısına sığmaz oldu , gün geçtikçe boy atıyo , bi sürü yeni yaprak çıkardı . . . Yakında her yeri sarıcak , senin toprağında gübrende filan gözü var . . . Kökünü kurutucak vallahi senin . . . Sana söylüyorum devetabanı , elini çabuk tut , saksın elden gidiyo , aklın varsa bi sürü yaprak çıkar . . . - Sıdıka , naapıyosun , kafayı mı yedin kızım ? Vır vır vır ne konuşuyosun o çiçeklerin önünde . . . - Çiçekleri birbirlerine karşı kışkırtıyorum . Aralarında husumet yaratıcam , kıran kırana büyüycekler , dal yaprak birbirlerine girişicekler . . . Provakasyonum bi tutarsa burayı ormana çeviricem şerefsizim . . - Çiçek kışkırır mı kız ? Allahın beyinsiz otu niye dolduruşa gelcek ki ? - Aman anne , bizim beynimiz var da nooluyo ? Her vesileyle kışkırıyoruz . . . Bin yıldır aynı dolaplar dönüyo . . . İki dallama karşılıklı küfür kafir konuşup bizi birbirimize bi dolduruyo , sonra hoydaa . . . Huzur ve sükun ortamı gelinceye kadar kim kimin gırtlağını sıkarsa . . . Şiht . . . Lan devetabanı , yandaki saksı senin için babası nifak tohumu , annesi eğrelti otu dedi . . . Hadi lan şööle ayı kadar bi yaprak çıkar da vur kafasına . . . Fotosentez için aldığı oksijenleri yurtdışına kaçırıyomuş zaten . . . - Kız sus , şeetme şu çiçekleri . . . Devetabanı sen dinleme anacım bu kızı . . . - Susmıycam işte . . . Bu bilimsel bir çalışma . . . Ben araştırmacı ev kızıyım . . . Kışkıran çiçek projem modern bilimde bir kilometre taşı olucak . . . - Araştırma yapıyomuş . . . Paris Elida labratuarı mı kız burası ? . . Yetti zaten senin bilimsel araştırmalarından . . . Kaynar cacık ve simli ekmek yapıp abine yedirdin , az kaldı ölüyordu çocuk . . . - Esas senin oğlun Tazmanya Canavarı gibi her bulduğu haltı yemeseydi zehirlenmezdi . . . Araştırmalarım daha proje safhasındayken hepsini yedi herif . . . Öööle önüne geleni yerse , Şempanze B olur günün birinde ! - Şempanze B sana benzer . . . O çocuk gayet normal , manyak olan sensin . . . Başka hangi ev kızı düdüklü tencerede melodili kapı zili haşlar . - O bir deneydi . . . Tencerenin içindeki yemek pişince melodili şekilde düdük çalıp haber vermesini sağlamaya çalışıyodum . . . Abim zili yemeseydi başarılı olucaktı . . . İyi ki Madam Küri'nin her şeyi yiyen bi abisi yokmuş . . . Karı hayatta Radyum elementini filan bulamazdı . . . - Bırak elementi filan , koca bulabilmiş mi o karı . . . - Bulmuş . . . Kocanyum elementi . . . Son yörüngesinde iki elektron bi yatak odası takımı , sıfır Tempra araba , 72 ekran televizyon , Turgutreis'te devremülk villa . . . Yağlı kapı yani . . . Sonra iki de çocuk doğurmuş Madam Küri , herifi eve bağlamış . . . - Kaltakinyum ! Dalga geçme anneyle , kaltak . . . - Nası dalga geçmiyim yaa . . . Hayat böyle bişey mi yani ? . . Kızlar koca bulup yavrulamaya , erkekler sıfır Tempra alıp , koyu Fenerbahçeli olmaya mı geliyo bu dünyaya ? Yaşam dediğin sanattır . . . Sırf evin içinde geçse bile . . . İnsan hoş bi yemek keşfeder , değişik bi çiçek yetiştirir . . . Mesela tatlılar . . . Bülbülyuvası , Dilberdudağı , Vezirparmağı . . . Ben günümüzdeki kaosu hamurla yorumlayıp , Gökdelen Kenarı filan gibi tuhaf isimli bi tatlı geliştirsem olmıycak bişey mi ? Hala vezirparmağı bilmem ne . . . Vezir mi kaldı ? - Nesi varmış kız vezirin . . . Yenilik olsun diye Senatör Pipisi diye tatlı mı uydurcaz şimdi . . . - Kız anne senin kalbin kötü . . . Ööle bişey dedik mi şimdi . . . Hep böylesiniz zaten . . . O yasak , bu ayıp , şu günah . . . Bilimadamları kaçık , sanatçılar orospu , sonra cehalet diz boyu . . . Ona buna kışkıran sürüler halinde . . . - ( Şlaak ! ) - Ah . . . Nooluyo be . . . Niye vurdun yine ? - Ben vurmadım , devetabanı vurdu . . . Hakkaten bak . . . Yalan mı atıcam mübarek günde . . . Devetebanı vurdu diyorum . . . İlmi bişey bu . . . Kışkırdı zaar . . . Aile Arasında . . . - Hüff ! - Surat yapma anneye ! - Niyeymiş , belki depresyon geçiriyorum . . . - Yalan konuşma . . . Çocukken geçirdin sen hepsini . . . Su çiçeği , kuş palazı filan hep çıkarttın . Uyduruktan naz yapma şimdi . - İçim daralıyo içim . . . Afakanlar bastı . . . Depresyon bööle bişey demek . . . Anlaşıldı mı ? Hüff . . . Hüf ! - Kolonya kok . . Ferahlarsın . . . Belki de nazardan için sıkılıyodur , halangile git kurşun dökün . . . - Halamgile gidiceeme şööle bi kuaföre filan gidiyim . . . Saçımı kahkül kestireyim , hafif tonunu açtırıyim . . . Kızıla kaçan kestane mesela . . . Değişiklik olur , moralim düzelir . . . - İyi bari , git orospu ol , açılırsın ! Cadoloza bak , morali bozukmuş diye gidip pavyon karıları gibi süslenicekmiş . . . Baban saçını ööle kıpkızıl görürse seni naapar biliyo musun ? - Ay hayat diil Zlata'nın Günlüğü . . . Noolmuş saçımı değiştirirsem . . . Anayasada Sıdıka'nın saçı değiştirilemez , değiştirilmesi dahi teklif olunamaz diye bir madde mi var sanki . . . Öyle ya , saçımın dokunulmazlığı var , ama babam tarafından yolunabilirliğini de unutmamak lazım . . . Kuaföre filan diil , direkman Yekta Güngör Özden'e gidicem . . . - Onlar kim kız ? Üçünü birden öldürür baban . . . - İhihi . . . Üç kişi diil kız . . . - Kaç kişi olurlarsa olsunlar . . . Hiç unutmam , abinin sünnetinde kavga çıktıydı , baban tek başına yedi kişinin arasına dalıp , hepsini birden yere serdiydi . . . Hıh ! Bööle de bi adamdır senin baban . . . Beyim diye söylemiyorum , pehlivan gibi bi insandır , vurdu mu oturtur . . . - Dediğim isim bi kişiye ait anne kız . . . Üç kişi filan yok . . . Yekta Güngör Özden Anayasa Mahkemesi Başkanı . . . - Kim olursa olsun . . . Aile meselesine ööle , karakolmuş , Anayasa Mahkemesi'ymiş hiç kimse girmez . Gençken babanın pantolonuna çift ütü izi yaptım diye , baban kudurup beni odunla dövmeye başladı . . . Cahilik işte , koştum karakola sığındım . . . Komser muavini Biz karı koca arasına girmeyiz yenge dedi . . . Bi tek babanın elindeki oduna el koyup karakolun sobasına attılar , o kadar . . . Sonra bize bi çay ısmarlayıp , eve yolladılar . . . Dönerken yolda baban kafama inşaat tuğlası attı . . . Gençlik işte , anlamıyorum ki . . . Tuttum , babamın evine doğru kaçmaya başladım . . Babam da Karı koca arasına girilmez . . . Kocandır , hem sever , hem döver , bunlar evliliğin tuzu biberidir dedi . . . Annem kafamdaki yarığa tentürdiyot sürdü , babam da damadıyla oturup yarım şişe rakı içti . . . Ay hihoha . . . Kız anne çok yaşa emi . . . Uluslararası terörizmden nikah konusuna geçebilen yegane strateji uzmanı sensindir heralde . . . Hihihi . . . - Daha gül bakalım sen . . . Ciddiye alma anneyi . . . Nikahta keramet vardır . . . Bu teröristler evli olsa bi tanesi şeetmez . . . Hücre evi olucaana aile evi olur . . . Sofra kurulan saati belli olur , çamaşırı yıkanır , ütülenir . . . Şu karşıki oğlanların öyle mi ya . . . Aile içinde , eve girip çıktıkları saat belli diil , sabahlara kadar ışıkları yanıyo , naapıyolarsa artık . . . - Ders çalışıyolardır . . . - Gündüz çalışsın dersini it . . . Sabaha kadar ööle ışık mı yakılırmış . . . Ne malum naaptıkları ? . . Milletin çoluğu var , çocuğu var , gelinlik kızı var . . . - Sen resmen delirmişsin anne . . . Elin çocuklarının kimi rahatsız ettiklerini duydun . . . Esas onların alt katında oturan herif manyak . . . Her gece eve sarhoş gelip , karısını bağırta bağırta dövüyo . . . Geçen balkondan sarkıttı kadıncaazı . . . - Olsun , onlar aile . . . Adam karısını balkondan sarkıtıyosa , evliliğin tuzu biberi . . . Bize düşmez ööle şeyler , karıkoca arasına girilmez . . . Öbür itler ööle mi ya . . . Sen ne dersen de . . . Bi mahallede dul karı oturmaz bir , tek başına oturan bekar oğlanlar olmaz iki . . . Mahallenin bereketi kaçar . . . - Alevli oklar atalım mı kız anne , karşıki eve . . . Mancınıkla taş fırlatıyim ben . . . Ya da en iyisi gidiyim evleniyim ben bi tanesiyle de , mahallenin bereketi kaçmasın . . . Biriyle evlenirim , öbür ikisini ihbar ederiz . . . Hihihi . . . Ayh . . . Hoho . . . - Otur kız gece vakti . . . Deli ! - Gece saldıralım . . . Sen yüzüne ayakkabı boyası sür , kamuflaj olsun . . . Basarız yıldırım nikahını kurtulur mahalle . . . Ben mahalleli için o kumral olanına feda ederim kendimi . . . Kurarız yuvamızı , ışıklar erken söner , çamaşırlar sakız gibi olur . . . - Kız duymasın , öldürür kız baban . . . - Beni öldürürse , problem yok da . . . O nikahlandığım kumral çocuğu öldürürse ben dul kalmış olurum . . . Biraz önce işaret ettiğimiz gibi bir mahallede dul karı oturmaz bir , tek başlarına oturan bekar oğlanlar olmaz iki . . . Bu durumda mahallede huzur kalmaz . . . Zaten bu yüzdendir ki , biz geri zekalı mahalle ahalisi olarak , dul kadınlara mesut yuva yıkıcısı muhtemel orospular , bekar erkek evlerine de ülke yıkıcısı muhtemel terörist yuvaları gözüyle bakarız . . . Ama eğer karısını balkondan sarkıtan herif , bi gün azıp karıyı aşşağıya bırakırsa . . . Adama Cinnet geçirmiş , kader kurbanı kadına ise duruma göre orospu veya bahtsız adı veririz . . . - Delirdi yine . . . Susmaz şimdi . . . Kız sanki kötülüğüne konuşuyoruz şurda . . . Bak Maykıl Ceksın bile kurdu yuvasını , rahatladı çocuk . . . Senle de iki laf edilmez haa ! . . Haydi ben yatmaya gidiyorum . . . - Dur bi dakka nereye gidiyosun , karşı evi gaflet uykusunda bastırıcaz . . . Mahalleli barikat kursun , saatlerimizi ayarlıyalım . . . Komuta bende . . . Suç ve Ceza . . . - Anne kız , bak bu Afika Menekşesi'nin dibinden tuhaf tuhaf bi otlar çıkıyo , yolıyım mı ? - Sakın ha yolıyim deme ! Ot diil onlar , menekşenin dibine ceza olsun diye arnavut biberi etim . . . Kapris yapıp açmıyodu . . . O biberler büyüsün de , arasında kaybolup gitsin , görsün gününü . . . Salak menekşe . . . Yüz verme hasbaya , gel yanından bu tarafa . . . - Ay hihi . . . İlahi , gülünçsün kız anne . . . Menekşeye ceza olsun diye dibine biber ekmiş . . . Kezzap dökseydin köküne , idam etseydik . . . Kaltak menekşe , sen nasıl açmazsın , hıı ! Vurıyim mi kız anne iki tane , yaprağına yaprağına girişiyim mi ? Biz en iyisi şafakta çamaşır ipine mandallayalım bunu , hem diğer çiçeklere de ibret olur , çatır çatır açarlar . . . Mel'un menekşe ! İblis ! Hihohaha . . . - Dalga geçme anneyle ! Terbiye etmezsen açmaz bu çiçekler . . . Şu küpe çiçeğini on dakka buzdolabına kitledim , çıkışta dört tane açtı . . . Uslu dururlarsa su da var gübre de . . . Ama ööle naza kaprise gelemem . . . Sen şööle kenara çekil , baariyim de duysunlar . . . Ayağıma üşenmem , gider keçi getiririm , hepinizi yediririm alimallah ! Sizi bana sayıyla mı verdiler layn ! - Kız yavaş anne ! Vallahi korkudan benim bile ödüm patladı . . . Az kaldı fotosentez yapıyodum . . . - Çakmakla kukunuzu yakarım ! - Giyotiin . . . Giyotiin . . . Giyotiin . . . İhihohi . . . - Gülme kız , senden yüz bulucaklar . . . Arka çıkma şu çiçeklere . . . İbret olsun diye hepsinin gözü önünde seni de döverim bak . . . - E ama anne , abardın artık . . . Bu kadar sadistsen niye çiçek büyütüyosun ? . . Akvaryum alalım , piranha filan besle . . . Vampir yarasa yetiştir , konu komşunun üstüne salarsın . . . - Vampirle felan alakası yok . . . Terbiye diye bişey var hayatta . . . Vaktinde seni de dövmeseydik orospu olurdun şimdiye . . . Kabahat işledin mi alırsın cezasını , bu kadar . . . Bak şimdi hanım hanımcık kızsın maaşallah . . . - Yaaa . . . Ondan 17 yaşıma kadar her gece yatağa işedim . . . Beni de el kadar bebeyken , çakmakla kukunu yakıcam , işeme diye tehdit ediyodun . . . Tepki olsun diye bilinç altım 17 yıl boyunca işedi işte . . . - O başka , cin musallat olduydu sana . . . Cinciye götürdük , göbeğinden doğru bilincinin altına yazıp yazıp üfürdü , bi daha da işemedin . . . - Psikolojik , botanik , biyoloji ve hukuk bilimlerini yine temelinden sarstın anne . . . - Bak hala çene yarıştırıyo anneyle . . . Vaktinde dilini koparaymışım ben senin kukunu yakıcaama . . . Hak hukuk , psikok , botonir , bilim , zilim , anaya babaya devlete millete gev gev gev öt dur bakalım . . . Senin gibilere ana baba sopası da yetmiyo . . . Falakaya çekcen falakaya . . . Yidin mi sopayı sustalı maymun gibi durursun . . . . Beş on tanenizi de ibret olsun diye Taksim'de sallandırıcan . . . Zopa zopa . . . İp . . . İp . . . - Geçen gece 12 Mart belgeselini izlerken , asılan çocuklara hüngür hüngür ağlıyodun ama . . . Öyle sopayla şiddetle bir yere varılmaz . . . Sen hot zot edip haykırınca açıcağı varsa bile çiçek açmaz . . . İnsanların gırtlağına ip , kukusuna çakmak dayamakla da olmaz . . . Asıp yakmayla bitseydi , ikibin yılda çoktan biterdi bu işler . . . Aslolan sevgi , hoşgörü ve barıştır . . . Çiçekler , kuşlar , tüm bu mavi gezegen , insanlar birarada , özgürce yaşayab . . . - Aaaa . . . Ayol vallahi üç aydır kapris yapan menekşe tomurcuğa durdu . . . Kız bravo vallahi Sıdıka . . . Erenlere karıştın kız sen . . . Demin yoktu orda tomurcuk . . . Biz şurda dururken elin solcu karısı erdi . . . Takdir - i ilahi işte . . . - Ermişlikten , solculuktan filan diil anne . . . Sevgiyi hissetti çiçekcaaz . . . Açıcaktı , senin şirretliğinden korkuyodu . . . - Şirret sana benzer cadaloz . . . Ermiş filan dinlemem yararım kafanı . . . Görüyo musun şu ütüyü . . . Gel kız buraya . . . - Yaklaşma anne . . . Uyarıyorum bak , ben erdim demincek . . . Çarpılırsın . . . Ah . . . Vurma bak . . . - Demokrat orospu . . . - Elleme saçımı . . . Taş kesilirsin bak . . . Uyarıyorum . . . Ahı . . . Lan anne kız yapma ama . . . Ağzın eğri kalır . . . Aho . . . Tamam tamam vurma noolur . . . Tabanca İcat Oldu . . . - Kız anne , çabuk yere yat . . . Beşiktaş 2 - 0 yendi , karşı komşu yine havaya silah atıcak . . . - Aman be ! O heriften de illallah yani . . . Deli mi ne ? Adam her gece balkona çıkıp bişeyin şerefine havaya cav çav cav saydırıyo . . . Yetti artık ! Git kız beyaz bayrak getir , camdan sallayıp , şu herife bi çatalım . . . Vietnam mı lan bura ? - Bırak bulaşma anne yaa ! Çıkma siperden . . . Laf anlamıyo o adam . . . Geçen yine bi şarjör boşalttı gökyüzüne . . . Nooluyo amca hayırdır diye sordum . . . Amerika Sinsinati'de bir Türk bilim adamı , yapay kalp geliştirmiş , dünya onu konuşuyo , haberlerde dinleyip duygulandım dedi . . . Üç el daha ateş etti . . . Geçen hafta da Fen Lisesi öğrencileri dünya matematik olimpiyatlarında birincilik aldı diye ateş açtıydı . . . - Oğlu mu matematikten on almış , anlamadım kız . . . - Aman anne , o herifin oğlu nasıl fen lisesine filan girip matematik problemi çözsün . . . Herif her şeye tabanca sıkan ayının teki . . . Sorunca seviniyörüm , duykulanıyörüm diyo . . . Bir Türk bilim adamı yapay beyin icad ederse anca kurtulur o herif . . . Oğlu da manyak zaten , maç çıkışı karşı takımdan birini şişlemiş , içerde . . . - E iyi o zaman , adam manyak diye biz burda vızır vızır kurşun altında mı yaşıycaz . . . Çok seviniyosa davul çalsın , halay felan çeksin . . . Dur şimdi , ben onun hakkından gelirim . . . - Delirme anne ! Hadi o adamla baş ettin diyelim , her taraf ööle heriflerle dolu . . . Çoluk çocuğun belinde silah var . . . Moda şimdi . . . Hem biz Öğretmenlere silah dağıtalım diyen bakanların bulunduğu bir ülkede yaşıyoruz . . . Tommiksgil bile daha mantıklıdır . . . - Herifin cephanesi bitti galiba , sustu ! Tek çözüm var , bi dürbünlü tüfek alıp bu herifi indiriceksin aşşa ! Her gece her gece bunla mı uğraşıcaz . . . Neymiş , seviniyomuş ayı yavrusu . . . Bi dürbünlü tüfek kaç paradır kız ? . . - Ayıp anne ayıp . . . O zaman bizim o ayıdan ne farkımız kalıcak . . . - Yok yaa ! Teslim mi olalım şimdi ? İktiza ederse aslanlar gibi çarpışırım , teslim olmam Sıdıka'm kurşun saçarım . . . - Lütfen anne manyak olma yaa ! Naapalım işte , bazı insanlar , hava olsun diye silah taşıyıp rakıyı fazla kaçırınca havaya ateş açarak eğleniyolar . . . Rica edicem olayı büyütüp herifi düelloya çağırma . . . - Düello felan gerekmez . . . Ben silahsız da haklarım o herifi . . . Bana adıyla sanıyla Ayıboğan Safiye demişler . . . Bakma sen , baban beni döverken ses etmiyorum . . . Beyimdir , döver de sever de . . . Ama elin adamı fazla oldu artık . . . Ben gidip şu herifi bi parçalıyım . . . - Anne kız , gir içeri bak ; babam abim karışır , olay büyür . . . - Sen karışma kız , hem babana da göz dağı olur . . . - Duymadım len , duymadıım ! Bi daha söyle , bağır , bütün mahalle duysun , hadee ! Çevirip küt diye kırarım boynunu . . . Hade leyn ! - Ay anne bırak adamı , boğulucak . . . Çıldırdı resmen kadın . . . Post - Vietnam Sendromu geçiriyo galiba . . . Kız anne , bırak herifin gırtlağını , bayıldı zaten bak . . . - Gebersin ! Söölesene lan , , bi daha içip içip mahalle arasında silah sıkmıycam de ! . . . - Korkunçsun anne ! Hayır , bişi diil herif ayılınca karıdan dayak yedim diye kendine sıkıcak tabancayı . . Kız anne , genç kızlığında pankreasla ilgilendin mi hiç ? Hakkaten ayı boğdun mu peki ? NATO senin hakkında ne düşünüyo ? Silahsızlanma konferansına başkan olsana . . . - Sussana ! - Peki peki . . . Mercedesler Ülkesinde . . . - Sıdıka . . . Bak bak . . . Sağ ön takımdan bi ses geliyo pıt pıt pıt . . . Bak . . . Duyuyo musun ? - Ay yok işte bişey baba ; araba yağ gibi gidiyo . . . Ne pıtırtısı . . . Yeter artık dinleme şu aleti . . . Delirtti zaten seni bu araba . . . Yok orası tık diyo , burası zızıl zızıl ötüyo , rotlar dingildiyo , triger kayışı yatağına sürtüyo . . . Hayır , bi de nerden geliyo diye bize soruyo . . . Ben ne anlıycam yaa , motor meslek lisesi mezunu muyum , okutmadınız ki insanı . . . - Sus ba dakka . . . Bak zzzzt diyo . . . Bişey sürtüyo sanki . . . Aks bilyaları olmasın , teker altından geliyo di mi ? - Bi dahaki sefere steteskopla bincem arabana . . . Takınıcam kulağıma , doktor gibi ; sen sordukça arabanın ilgili yerlerini dinliycem . . . Noolcak işte , görmemişin bi arabası olmuş , tutmuş triger kayışını sündürmüş . . . - Edepsizlik etme kaltak ! O dilini sündürür de koparırım senin . . . Naapalım , bunca yıl çalıştık bu düldülü alabildik . . . Ah ulan , para olucaktı ki çekicektim altıma bi Mercedes , ne ses çıkardı ne nefes , bas uçsun anasını satiim . . . - Evet 3M kuralı diil mi ? Milyarlar , Metres , Mercedes . . . Magalak rüyası . . . - Altın kabzalı tapanca bi de . . . 14'lü olcak . . . Sıkıldın mı boşaltıcan şarjörünü . . . - Metres de şarkıcı olcak ama . . . - Hee . . . Mercedes'in de öyle her modeli diil yani . . . Üstü açık , tek kapı , züppe şeysi onlar . . . Şööle manda kasa olucak , mütahit işi . . . - Kız baba . . . Sen İtalya'dan tır zulasında morfin sok , ben de evde labratuar kurup eroin imal ediyim , sana alalım bi manda kasa 500 - SEL . . . Ön farlara atom sis de taktırırsın . . . Önüne bak daldın , arabayı çarpıcan . . . Şu Mercedes var ya , Truva atı , ülkeyi içten yıkıcak . . . Çeynç Mercedes'e binmek uğruna milletçe fırıldak çeviriyoruz . . . En ünlü futbolcularımız , şarkıcılarımız , iş adamlarımız hep bu işle başlarını belaya sokuyo . . . En son Tanju yedi başını . . . Lan senin altın ayakkabın var , yürü git istediğin yere , Mercedes'in eksik olsa kaç yazar . . . Ama o da gördü magalak rüyasını . . . Uyanamadı . . . Baba ! - Hıı . . . Ne ? Sıdıka yavrucuğum , bu İtalya çizme şeklindeki ülke di mi ? Nerde şimdi bu , kaç kilometre . . . - Saçmalama baba . . . Ben şaka olsun diye sööledim o tır işini . . . İhihi , sen de şaka diyosun di mi ? Hihi . . . Annemle ikimiz de südyenimizde kokain taşırız istersen hihi . . . Annem o gövdeyle tır zulası kadar taşır zaten . . . Abim de kurye olur . . . Adam başı birer Mercedes çekeriz altımıza . . . Altın kabzalı bi 14'lü alıp ben abimi vururum . . . Burak Kut'a ev tutarım . . . Ohoho . . . Ay , utandım . . . Baba ? - Nazan Şoray'ın kasedi vardı torpidoda bi onu bul bakiim , teybe şeedelim . . . Bu , morfin dediğin şey sıvı mı ? Nası bişey şimdi . . . - Hü . . . Aman Allahım . . . Sen ne diyosun baba yaa ? - Kız bi kere getirip malı vururuz . . . Sonra tövbe . . . Okul filan yaptırırım , hacca giderim . . . - Ohi . . . Baba , duyuyo musun , ön taraftan ses geliyo , motor şeetmesin . . . - Sittir et sesi filan . . . - Ay delirdi adam . . . - Bu , Nazan Şoray , kiminle şimdi . . . - Niye soruyosun ? . . - Hiç . . . İtalyanlar'ın parası liret di mi ? - Baba , sen ciddisin . . . - Si . . . İtalyanca si evet demek di mi ? - Si . . . Ama . . . Ama . . . - Direkt Roma'ya gidiyoruz şimdi . . . Hihohaha . . . İlk partiyi alıcam . . . Nihahohaha . . . Nazaaan . . . - Ciyyyaak ! - Sıdıka ? Kızım kalk geldik . . . Kız uyansana . . . Ay bu salak karıyı da araba mı tutuyo ne ? Beş dakka arabaya binsek uyukluyo hemencecik . . . Hadi kızım . . . Baban kızcak şimdi ama . . . - İyyh . . . Aman , Allaha şükür , Zeytinburnu'ndayız . . . Kız anne , bi kabus gördüm , İtalya'daymışız , babam Piza Kulesi'ne çarptı . . . /q> - Ağzından yel alsın kız , arabanın kaskosu yok . . . Ben manava uğrıycam , sen de bakkaldan iki ekmek al dooru eve git , bamyayı ısıt , salata yap . . . - Si sinyora . . . - Si mi deme anneye ! Barış . . . Hemen , Şimdi ! - Kız anne habere bakar mısın ? Barış Haftası nedeniyle aralarında Müjdat Gezen , Atıf Yılmaz , Şanar Yurdatapan , Lale Mansur gibi sanatçıların da bulunduğu bir grup denize barış mayası çalmaya kalkışınca karakolluk oldu . . . Ay hihoha . . . Kız anne çok yaşa emi . . . Uluslararası terörizmden nikah konusuna geçebilen yegane strateji uzmanı sensindir heralde . . . Hihihi . . . - Daha gül bakalım sen . . . Ciddiye alma anneyi . . . Nikahta keramet vardır . . . Bu teröristler evli olsa bi tanesi şeetmez . . . Hücre evi olucaana aile evi olur . . . Sofra kurulan saati belli olur , çamaşırı yıkanır , ütülenir . . . Şu karşıki oğlanların öyle mi ya . . . Aile içinde , eve girip çıktıkları saat belli diil , sabahlara kadar ışıkları yanıyo , naapıyolarsa artık . . . - Ders çalışıyolardır . . . - Gündüz çalışsın dersini it . . . Sabaha kadar ööle ışık mı yakılırmış . . . Ne malum naaptıkları ? . . Milletin çoluğu var , çocuğu var , gelinlik kızı var . . . - Sen resmen delirmişsin anne . . . Elin çocuklarının kimi rahatsız ettiklerini duydun . . . Esas onların alt katında oturan herif manyak . . . Her gece eve sarhoş gelip , karısını bağırta bağırta dövüyo . . . Geçen balkondan sarkıttı kadıncaazı . . . - Olsun , onlar aile . . . Adam karısını balkondan sarkıtıyosa , evliliğin tuzu biberi . . . Bize düşmez ööle şeyler , karıkoca arasına girilmez . . . Öbür itler ööle mi ya . . . Sen ne dersen de . . . Bi mahallede dul karı oturmaz bir , tek başına oturan bekar oğlanlar olmaz iki . . . Mahallenin bereketi kaçar . . . - Alevli oklar atalım mı kız anne , karşıki eve . . . Mancınıkla taş fırlatıyim ben . . . Ya da en iyisi gidiyim evleniyim ben bi tanesiyle de , mahallenin bereketi kaçmasın . . . Biriyle evlenirim , öbür ikisini ihbar ederiz . . . Hihihi . . . Ayh . . . Hoho . . . - Otur kız gece vakti . . . Deli ! - Gece saldıralım . . . Sen yüzüne ayakkabı boyası sür , kamuflaj olsun . . . Basarız yıldırım nikahını kurtulur mahalle . . . Ben mahalleli için o kumral olanına feda ederim kendimi . . . Kurarız yuvamızı , ışıklar erken söner , çamaşırlar sakız gibi olur . . . - Kız duymasın , öldürür kız baban . . . - Beni öldürürse , problem yok da . . . O nikahlandığım kumral çocuğu öldürürse ben dul kalmış olurum . . . Biraz önce işaret ettiğimiz gibi bir mahallede dul karı oturmaz bir , tek başlarına oturan bekar oğlanlar olmaz iki . . . Bu durumda mahallede huzur kalmaz . . . Zaten bu yüzdendir ki , biz geri zekalı mahalle ahalisi olarak , dul kadınlara mesut yuva yıkıcısı muhtemel orospular , bekar erkek evlerine de ülke yıkıcısı muhtemel terörist yuvaları gözüyle bakarız . . . Ama eğer karısını balkondan sarkıtan herif , bi gün azıp karıyı aşşağıya bırakırsa . . . Adama Cinnet geçirmiş , kader kurbanı kadına ise duruma göre orospu veya bahtsız adı veririz . . . - Delirdi yine . . . Susmaz şimdi . . . Kız sanki kötülüğüne konuşuyoruz şurda . . . Bak Maykıl Ceksın bile kurdu yuvasını , rahatladı çocuk . . . Senle de iki laf edilmez haa ! . . Haydi ben yatmaya gidiyorum . . . - Dur bi dakka nereye gidiyosun , karşı evi gaflet uykusunda bastırıcaz . . . Mahalleli barikat kursun , saatlerimizi ayarlıyalım . . . Komuta bende . . . Suç ve Ceza . . . - Anne kız , bak bu Afika Menekşesi'nin dibinden tuhaf tuhaf bi otlar çıkıyo , yolıyım mı ? - Sakın ha yolıyim deme ! Ot diil onlar , menekşenin dibine ceza olsun diye arnavut biberi etim . . . Kapris yapıp açmıyodu . . . O biberler büyüsün de , arasında kaybolup gitsin , görsün gününü . . . Salak menekşe . . . Yüz verme hasbaya , gel yanından bu tarafa . . . - Ay hihi . . . İlahi , gülünçsün kız anne . . . Menekşeye ceza olsun diye dibine biber ekmiş . . . Kezzap dökseydin köküne , idam etseydik . . . Kaltak menekşe , sen nasıl açmazsın , hıı ! Vurıyim mi kız anne iki tane , yaprağına yaprağına girişiyim mi ? Biz en iyisi şafakta çamaşır ipine mandallayalım bunu , hem diğer çiçeklere de ibret olur , çatır çatır açarlar . . . Mel'un menekşe ! İblis ! Hihohaha . . . - Dalga geçme anneyle ! Terbiye etmezsen açmaz bu çiçekler . . . Şu küpe çiçeğini on dakka buzdolabına kitledim , çıkışta dört tane açtı . . . Uslu dururlarsa su da var gübre de . . . Ama ööle naza kaprise gelemem . . . Sen şööle kenara çekil , baariyim de duysunlar . . . Ayağıma üşenmem , gider keçi getiririm , hepinizi yediririm alimallah ! Sizi bana sayıyla mı verdiler layn ! - Kız yavaş anne ! Vallahi korkudan benim bile ödüm patladı . . . Az kaldı fotosentez yapıyodum . . . - Çakmakla kukunuzu yakarım ! - Giyotiin . . . Giyotiin . . . Giyotiin . . . İhihohi . . . - Gülme kız , senden yüz bulucaklar . . . Arka çıkma şu çiçeklere . . . İbret olsun diye hepsinin gözü önünde seni de döverim bak . . . - E ama anne , abardın artık . . . Bu kadar sadistsen niye çiçek büyütüyosun ? . . Akvaryum alalım , piranha filan besle . . . Vampir yarasa yetiştir , konu komşunun üstüne salarsın . . . - Vampirle felan alakası yok . . . Terbiye diye bişey var hayatta . . . Vaktinde seni de dövmeseydik orospu olurdun şimdiye . . . Kabahat işledin mi alırsın cezasını , bu kadar . . . Bak şimdi hanım hanımcık kızsın maaşallah . . . - Yaaa . . . Ondan 17 yaşıma kadar her gece yatağa işedim . . . Beni de el kadar bebeyken , çakmakla kukunu yakıcam , işeme diye tehdit ediyodun . . . Tepki olsun diye bilinç altım 17 yıl boyunca işedi işte . . . - O başka , cin musallat olduydu sana . . . Cinciye götürdük , göbeğinden doğru bilincinin altına yazıp yazıp üfürdü , bi daha da işemedin . . . - Psikolojik , botanik , biyoloji ve hukuk bilimlerini yine temelinden sarstın anne . . . - Bak hala çene yarıştırıyo anneyle . . . Vaktinde dilini koparaymışım ben senin kukunu yakıcaama . . . Hak hukuk , psikok , botonir , bilim , zilim , anaya babaya devlete millete gev gev gev öt dur bakalım . . . Senin gibilere ana baba sopası da yetmiyo . . . Falakaya çekcen falakaya . . . Yidin mi sopayı sustalı maymun gibi durursun . . . . Beş on tanenizi de ibret olsun diye Taksim'de sallandırıcan . . . Zopa zopa . . . İp . . . İp . . . - Geçen gece 12 Mart belgeselini izlerken , asılan çocuklara hüngür hüngür ağlıyodun ama . . . Öyle sopayla şiddetle bir yere varılmaz . . . Sen hot zot edip haykırınca açıcağı varsa bile çiçek açmaz . . . İnsanların gırtlağına ip , kukusuna çakmak dayamakla da olmaz . . . Asıp yakmayla bitseydi , ikibin yılda çoktan biterdi bu işler . . . Aslolan sevgi , hoşgörü ve barıştır . . . Çiçekler , kuşlar , tüm bu mavi gezegen , insanlar birarada , özgürce yaşayab . . . - Aaaa . . . Ayol vallahi üç aydır kapris yapan menekşe tomurcuğa durdu . . . Kız bravo vallahi Sıdıka . . . Erenlere karıştın kız sen . . . Demin yoktu orda tomurcuk . . . Biz şurda dururken elin solcu karısı erdi . . . Takdir - i ilahi işte . . . - Ermişlikten , solculuktan filan diil anne . . . Sevgiyi hissetti çiçekcaaz . . . Açıcaktı , senin şirretliğinden korkuyodu . . . - Şirret sana benzer cadaloz . . . Ermiş filan dinlemem yararım kafanı . . . Görüyo musun şu ütüyü . . . Gel kız buraya . . . - Yaklaşma anne . . . Uyarıyorum bak , ben erdim demincek . . . Çarpılırsın . . . Ah . . . Vurma bak . . . - Demokrat orospu . . . - Elleme saçımı . . . Taş kesilirsin bak . . . Uyarıyorum . . . Ahı . . . Lan anne kız yapma ama . . . Ağzın eğri kalır . . . Aho . . . Tamam tamam vurma noolur . . . Tabanca İcat Oldu . . . - Kız anne , çabuk yere yat . . . Beşiktaş 2 - 0 yendi , karşı komşu yine havaya silah atıcak . . . - Aman be ! O heriften de illallah yani . . . Deli mi ne ? Adam her gece balkona çıkıp bişeyin şerefine havaya cav cav cav saydırıyo . . . Yetti artık ! Git kız beyaz bayrak getir , camdan sallayıp , şu herife bi çatalım . . . Vietnam mı lan bura ? - Bırak bulaşma anne yaa ! Çıkma siperden . . . Laf anlamıyo o adam . . . Geçen yine bi şarjör boşalttı gökyüzüne . . . Nooluyo amca hayırdır diye sordum . . . Amerika Sinsinati'de bir Türk bilim adamı , yapay kalp geliştirmiş , dünya onu konuşuyo , haberlerde dinleyip duygulandım dedi . . . Üç el daha ateş etti . . . Geçen hafta da Fen Lisesi öğrencileri dünya matematik olimpiyatlarında birincilik aldı diye ateş açtıydı . . . - Oğlu mu matematikten on almış , anlamadım kız . . . - Aman anne , o herifin oğlu nasıl fen lisesine filan girip matematik problemi çözsün . . . Herif her şeye tabanca sıkan ayının teki . . . Sorunca seviniyörüm , duykulanıyörüm diyo . . . Bir Türk bilim adamı yapay beyin icad ederse anca kurtulur o herif . . . Oğlu da manyak zaten , maç çıkışı karşı takımdan birini şişlemiş , içerde . . . - E iyi o zaman , adam manyak diye biz burda vızır vızır kurşun altında mı yaşıycaz . . . Çok seviniyosa davul çalsın , halay felan çeksin . . . Dur şimdi , ben onun hakkından gelirim . . . - Delirme anne ! Hadi o adamla baş ettin diyelim , her taraf ööle heriflerle dolu . . . Çoluk çocuğun belinde silah var . . . Moda şimdi . . . Hem biz Öğretmenlere silah dağıtalım diyen bakanların bulunduğu bir ülkede yaşıyoruz . . . Tommiksgil bile daha mantıklıdır . . . - Herifin cephanesi bitti galiba , sustu ! Tek çözüm var , bi dürbünlü tüfek alıp bu herifi indiriceksin aşşa ! Her gece her gece bunla mı uğraşıcaz . . . Neymiş , seviniyomuş ayı yavrusu . . . Bi dürbünlü tüfek kaç paradır kız ? . . - Ayıp anne ayıp . . . O zaman bizim o ayıdan ne farkımız kalıcak . . . - Yok yaa ! Teslim mi olalım şimdi ? İktiza ederse aslanlar gibi çarpışırım , teslim olmam Sıdıka'm kurşun saçarım . . . - Lütfen anne manyak olma yaa ! Naapalım işte , bazı insanlar , hava olsun diye silah taşıyıp rakıyı fazla kaçırınca havaya ateş açarak eğleniyolar . . . Rica edicem olayı büyütüp herifi düelloya çağırma . . . - Düello felan gerekmez . . . Ben silahsız da haklarım o herifi . . . Bana adıyla sanıyla Ayıboğan Safiye demişler . . . Bakma sen , baban beni döverken ses etmiyorum . . . Beyimdir , döver de sever de . . . Ama elin adamı fazla oldu artık . . . Ben gidip şu herifi bi parçalıyım . . . - Anne kız , gir içeri bak ; babam abim karışır , olay büyür . . . - Sen karışma kız , hem babana da göz dağı olur . . . - Duymadım len , duymadıım ! Bi daha söyle , bağır , bütün mahalle duysun , hadee ! Çevirip küt diye kırarım boynunu . . . Hade leyn ! - Ay anne bırak adamı , boğulucak . . . Çıldırdı resmen kadın . . . Post - Vietnam Sendromu geçiriyo galiba . . . Kız anne , bırak herifin gırtlağını , bayıldı zaten bak . . . - Gebersin ! Söölesene lan , , bi daha içip içip mahalle arasında silah sıkmıycam de ! . . . - Korkunçsun anne ! Hayır , bişi diil herif ayılınca karıdan dayak yedim diye kendine sıkıcak tabancayı . . Kız anne , genç kızlığında pankreasla ilgilendin mi hiç ? Hakkaten ayı boğdun mu peki ? NATO senin hakkında ne düşünüyo ? Silahsızlanma konferansına başkan olsana . . . - Sussana ! - Peki peki . . . Mercedesler Ülkesinde . . . - Sıdıka . . . Bak bak . . . Sağ ön takımdan bi ses geliyo pıt pıt pıt . . . Bak . . . Duyuyo musun ? - Ay yok işte bişey baba ; araba yağ gibi gidiyo . . . Ne pıtırtısı . . . Yeter artık dinleme şu aleti . . . Delirtti zaten seni bu araba . . . Yok orası tık diyo , burası zızıl zızıl ötüyo , rotlar dingildiyo , triger kayışı yatağına sürtüyo . . . Hayır , bi de nerden geliyo diye bize soruyo . . . Ben ne anlıycam yaa , motor meslek lisesi mezunu muyum , okutmadınız ki insanı . . . - Sus bi dakka . . . Bak zzzzt diyo . . . Bişey sürtüyo sanki . . . Aks bilyaları olmasın , teker altından geliyo di mi ? - Bi dahaki sefere steteskopla bincem arabana . . . Takınıcam kulağıma , doktor gibi ; sen sordukça arabanın ilgili yerlerini dinliycem . . . Noolcak işte , görmemişin bi arabası olmuş , tutmuş triger kayışını sündürmüş . . . - Edepsizlik etme kaltak ! O dilini sündürür de koparırım senin . . . Naapalım , bunca yıl çalıştık bu düldülü alabildik . . . Ah ulan , para olucaktı ki çekicektim altıma bi Mercedes , ne ses çıkardı ne nefes , bas uçsun anasını satiim . . . - Evet 3M kuralı diil mi ? Milyarlar , Metres , Mercedes . . . Magalak rüyası . . . - Altın kabzalı tapanca bi de . . . 14'lü olcak . . . Sıkıldın mı boşaltıcan şarjörünü . . . - Metres de şarkıcı olcak ama . . . - Hee . . . Mercedes'in de öyle her modeli diil yani . . . Üstü açık , tek kapı , züppe şeysi onlar . . . Şööle manda kasa olucak , mütahit işi . . . - Kız baba . . . Sen İtalya'dan tır zulasında morfin sok , ben de evde labratuar kurup eroin imal ediyim , sana alalım bi manda kasa 500 - SEL . . . Ön farlara atom sis de taktırırsın . . . Önüne bak daldın , arabayı çarpıcan . . . Şu Mercedes var ya , Truva atı , ülkeyi içten yıkıcak . . . Çeynç Mercedes'e binmek uğruna milletçe fırıldak çeviriyoruz . . . En ünlü futbolcularımız , şarkıcılarımız , iş adamlarımız hep bu işle başlarını belaya sokuyo . . . En son Tanju yedi başını . . . Lan senin altın ayakkabın var , yürü git istediğin yere , Mercedes'in eksik olsa kaç yazar . . . Ama o da gördü magalak rüyasını . . . Uyanamadı . . . Baba ! - Hıı . . . Ne ? Sıdıka yavrucuğum , bu İtalya çizme şeklindeki ülke di mi ? Nerde şimdi bu , kaç kilometre . . . - Saçmalama baba . . . Ben şaka olsun diye sööledim o tır işini . . . İhihi , sen de şaka diyosun di mi ? Hihi . . . Annemle ikimiz de südyenimizde kokain taşırız istersen hihi . . . Annem o gövdeyle tır zulası kadar taşır zaten . . . Abim de kurye olur . . . Adam başı birer Mercedes çekeriz altımıza . . . Altın kabzalı bi 14'lü alıp ben abimi vururum . . . Burak Kut'a ev tutarım . . . Ohoho . . . Ay , utandım . . . Baba ? - Nazan Şoray'ın kasedi vardı torpidoda bi onu bul bakiim , teybe şeedelim . . . Bu , morfin dediğin şey sıvı mı ? Nası bişey şimdi . . . - Hü . . . Aman Allahım . . . Sen ne diyosun baba yaa ? - Kız bi kere getirip malı vururuz . . . Sonra tövbe . . . Okul filan yaptırırım , hacca giderim . . . - Ohi . . . Baba , duyuyo musun , ön taraftan ses geliyo , motor şeetmesin . . . - Sittir et sesi filan . . . - Ay delirdi adam . . . - Bu , Nazan Şoray , kiminle şimdi . . . - Niye soruyosun ? . . - Hiç . . . İtalyanlar'ın parası liret di mi ? - Baba , sen ciddisin . . . - Si . . . İtalyanca si evet demek di mi ? - Si . . . Ama . . . Ama . . . - Direkt Roma'ya gidiyoruz şimdi . . . Hihohaha . . . İlk partiyi alıcam . . . Nihahohaha . . . Nazaaan . . . - Ciyyyaak ! - Sıdıka ? Kızım kalk geldik . . . Kız uyansana . . . Ay bu salak karıyı da araba mı tutuyo ne ? Beş dakka arabaya binsek uyukluyo hemencecik . . . Hadi kızım . . . Baban kızcak şimdi ama . . . - İyyh . . . Aman , Allaha şükür , Zeytinburnu'ndayız . . . Kız anne , bi kabus gördüm , İtalya'daymışız , babam Piza Kulesi'ne çarptı . . . /q> - Ağzından yel alsın kız , arabanın kaskosu yok . . . Ben manava uğrıycam , sen de bakkaldan iki ekmek al dooru eve git , bamyayı ısıt , salata yap . . . - Si sinyora . . . - Si mi deme anneye ! Barış . . . Hemen , Şimdi ! - Kız anne habere bakar mısın ? Barış Haftası nedeniyle aralarında Müjdat Gezen , Atıf Yılmaz , Şanar Yurdatapan , Lale Mansur gibi sanatçıların da bulunduğu bir grup denize barış mayası çalmaya kalkışınca karakolluk oldu . . . Herodotos'tan çok önce , Hammurabi devrinde , Sümer uygarlığından artakalan araç gereçleri müzelerinde sergileyen Babilliler . Tabii , ne Eski Yunanlılarla Babilliler evrensel bir insan bilimi oluşturmaya uğraşıyorlardı , ne de ticareti amacıyla Kuzey toplumlarının huyunu suyunu öğrenmek üzere bu bölgelere görevliler yollayan Bizanslılar . . . Öte yandan , toplumsal bilimlerin gecikmesi , bu örnekler de gösteriyor ki , insana , insan davranışlarına ve toplumsal olgulara yönelik binlerce yıllık bir kayıtsızlığa bağlanamaz . Olsa olsa , öteki alanlardan giderek bağımsızlaşan bir bilim geleneğinin , toplumsal olguları da , mekaniğin yasaları gibi kesin ve nesnel yasalarla açıklama çabasından , dahası , modern düşüncenin doğuşu sırasında bu tür bir açıklama kaygısının zorunlu hale gelişinden söz edilebilir . Yine de , Aydınlanma'dan başlayarak sürdürülen onca çabaya karşın , toplumun göksel yasalara ya da rastlantılara bağlı olmayan işleyiş kurallarının fiziğin eriştiği kesinlikle ortaya çıkarılabilmesi türünden bir hedef gerçekleşebilmiş değil . Tersine , fiziğin eriştiği kesinlik yerini quanta ların kestirilemez davranışlarıyla istatistiğe bırakmış görünüyor ! Biraz da bu nedenlerle , bugün toplumsal bilim adını verdiklerimiz , hala bilim olduklarını herkese kayıtsız şartsız ve tartışmasız kabul ettiremiyorlar . Ölçütlerde , tekniklerde ortaya çıkan sorunların , belirsizliklerin , nesnellik tartışmalarının yanı sıra , yeni yeni buluğ çağına eren bu genç bilimlerde ciddi yöntembilimsel sorunlar da başgösterebiliyor . Bir kere , toplumsal bilimlerin konusu şaibeli : Toplumsal olgular , insan ve insan davranışları . . . Hangi insanın , hangi toplumsal davranışları ? Tek bir insan olmadığını , sınıflar , yapılar , işlevler . . . gibi insanlık kavramının da bir soyutlamadan , bir genellemeden ibaret olduğunu , üstelik bu kavramın günümüzdeki anlamıyla ortaya çıkışının da Aydınlanma çağı gibi henüz yanıbaşımızda duran bir döneme rast geldiğini unutmamalıyız . İnsan doğasını bir bütün halinde kavramayı sağlayacak programlar geliştirme çabalarının boşunalığı da gösteriyor ki , ne tek bir insanlık paradigması , ne de ona dayalı insan hakları gibi pratik bir kavram şu dünya üzerindeki beş milyara yaklaşan sayıda insanı kapsayacak niteliktedir . . . Çeşit çeşit insanı : Hırlısı hırsızı , vefalısı uğursuzu , dertlisi yoksulu , dinsizi imansızı , sevdalısı arsızı , belalısı memuru , işçisi işsizi , oburu kekemesi , akıllısı uykucusu , menemen seveni uzun boylusu . . . İnsan : Memelilerden , iki eli olan , iki ayak üzerinde dolaşan , sözle anlaşan , usu ve düşünme yeteneği olan en gelişmiş canlı . 2 İki dizeyi biraraya getirmek için kaleminde ısırılmadık yer bırakmayan , ya da tanrısına tapınmak için dilini , damağını , midesini , gövdesini unutabilen . Önemsiz bir parçası olduğu doğayı değiştiren , kısmen denetleyebilen , tahrip edebilen , ayakkabısının bağı kopunca ana - avrat söven , kara büyü yapan , Faust'u yazan ve onu yakan . Kutsal Ganj'da yıkanırken pislikten mikrop kapan , düşler , yapılar , dünyalar kuran , sonra bozan onları . Açlıktan kırılan , Ay yüzünde Şarlo adımlarıyla yürüyen . Yasakları ve ozon tabakasını delen , Guernica'ları , Hiroşima'ları ve suni gübreyi yaratan , yarattığı mitoslar uğruna çılgına dönen , sonra unutuveren onları . . . Sevişmeyi günah , öldürmeyi şeref , somurtmayı erdem sayan . Durmaksızın değişen , konuşan , üreten , çişi gelen , yaşayan ya da televizyon seyreden , avlayan , fosilleşen . . . İnsan : İnsanlık , akla hayale gelmedik çeşitlilikteki , acı ve sevinçlerle dolu bu milyarlarca ölü - diri yüzün çok kaba bir toplamıdır ve hiçbir kuramsal çaba ; çirkinliği , sevimliliği , zavallılığıyla şimdiye dek yaşanmış bütün acıların , görülebilecek bütün güzel günlerin o hesaba gelmez dökümünü toparlayamaz . Edebiyat yaptığımın farkındayım . Ama toplumsal bilimler üzerine konuşuyor olmak , her zaman bilimsel ağızları kullanmamızı gerektirir mi ? Ayrıca , toplumsal bilimlerle edebiyatın çok farklı köklerden beslendiklerini düşünebilir miyiz ? Öte yandan , toplumsal bilimlerin en büyük handikapı , içerdikleri bu edebilik , yani kendi etkinliklerinden bağımsız bir nesneye sahip olmayışları gibi görünüyor . Kendinizden bilirsiniz , öz benliği söz konusu oldu muydu insan kolaycı genellemelere , evrenselleştirmelere , coşkulu ifadelerle önyargılara müthiş yatkındır . Aynı yatkınlığın kültürel düzlemde de kendini gösterdiğini söylemeye gerek var mı ? 2 Bkz. Türkçe Sözlük , ( TDK Yayınları , 1983 ) R ousseau kişi insanları incelemek istediği zaman yakınına bakmalıdır ; ama insanı incelemek için gözlerini uzaklara dikmesini öğrenmesi gerekir 3 diyor . Toplumsal bilimlerin kaynaklarından biri , Aydınlanma'nın atmosferini yansıtan bu sözlerde bulunabilir : İnsanı incelemek , toplumsal yasaları bulgulamak , bu yasalar üzerine çıkarak projeler oluşturabilmek için , gözlerimizi uzağa , öteki insana dikmeli , insana en uzaktan bakan bilim leri kurmalıyız . . . Bilim tarihinin , bilimin insansallıktan sıyrılışının da tarihi olduğu sık sık yinelenir . Elbette tümüyle insan öğesinden yalıtılmış bir tutum edinilemez , en soğukkanlı cerrah bile neşterinin yardığı etin soluk alan , hayaller kuran , diri bir gövdeye ait olduğunu , bir an gelir , düşünür . Çünkü gövdelerimizin , derimizin , bedensel yapımızın tutsağıyızdır , ürettiğimiz simgelerin de kölesi ! Gövdelerimizi değiştiremeyiz , ama simgesel köleliği denetim altına almak gerek : Özellikle sosyal bilimlerde bizmerkezci duygusal tavrın , bizi kolayca kafatası ölçümleriyle ırksal üstünlük kanıtlamaya , kendi kültürel değerlerimizi evrensel yasa diye benimsemeye ve benzeri sevimsizliklere götürebildiği , tarih kitaplarında bol bol örnekleri olan bir gerçektir . Toplumsal bilimler , bir ırkın diğerlerine üstünlüğünü kanıtlamaya çalışan bu etnosantrizm den olduğu kadar , en büyük insan , başka büyük yok ! coşkusuyla - Şu insan ne eşşiz yaratık . . . diyen , diyebilen daha geniş bir bizmerkezcilikten , eskinin mirası ülkücü hümanizmadan da uzak durmalı . Hep anthropomorphic dünyalar tasarlamak zorundayız belki de . Ama bilimin tasarlayacağı en tehlikeli dünya , anthropocentric bir dünyadır , insanmerkezcilik , herkes en iyi bildiği insanı merkeze oturtacağından , kısa sürede bizmerkezciliğe dönüşüvermez mi ? Farkında mısınız , dönüp dolanıp nesnelliğe geliyoruz . Bilim nesnel olmak zorundadır elbet , diye düşünülebilir . Oysa insanı teşrih masasına yatırırken nesnel olmak , onu canlı türleri türleri arasında bir tür olarak görmek ne mümkün ! 3 Claude Lévi - Strauss , Yaban Düşünce , çeviren Tahsin Yücel , ( Hürriyet Vakfı yay . 1984 ) s . 263 Yeryüzünde en makul ve geçerli değerleri içeren kendi kültürümüzü , kendi dilimizi ( Güzel dil Türkçe bize ) , gavurların dilleri ( Başka dil gece bize ) ve kültürleriyle aynı kefeye koyup karşılaştırmak kolay mı ? Kolay olsaydı , nesnellik öznel bir kaypaklığa takılır mıydı hep ve onu insanı nesneleştirmekle karıştırır mıydık boyuna . . . Sarayda başka , kulübede başka düşünüldüğünü herkes kabul eder , peki farklı mekanlarda , farklı toplumsal ve sınıfsal koşullarda yaşayanlar için , öteki lerin nasıl düşündüğü , nasıl düşünebileceği kolay anlaşılır bir şey midir ? Hele , bilim adamı dediğimiz kişilerin de - saray ya da kulübe - bir yerlerde oturduğunu , yiyip içmek ve ekmek parası için çalışmak gibi insani zorunluluklardan bağımsız olmadıklarını da hatırdan çıkarmazsak . . . Hangi mutlak nesnellikten , göğsümüz bilim aşkıyla kabararak bahsedebiliriz ? Nesnellik elimizi uzattığımızda tadıvereceğimiz bir yemiş değil elbet . Nesnel olabilmek de sadece bir tutum meselesi değil , aynı zamanda bir yöntembilim sorunu . Ayrıca , en nesnel bakışın bile , insanın özüne bir çırpıda erişeceğine umut bağlamamalı ; insanın özü diye bir şey yoktur . Varsa da , çok iyi saklanıyor kılıktan kılığa , halden hale giren insanlarca ! Varolduğu söylenegelen evrensel insan doğasını değil , gelişimi , evrimi , çeşitliliği içinde insanları ve onların yarattıklarını , yaratılabilecek daha iyi bir dünyanın tasarlanabilmesi için incelemek ; şu ya da bu şekilde insanoğlundan söz etmektir : İnsanoğlundan söz etmeliyiz , diyorduk , çağı , dönemi , zamanı , yılı ne olursa olsun , hangi devletin , padişahın uyruğu , hangi ordunun askeri olursa olsun ; yayılışının gücü , doğrultusu , ne olursa olsun , ister öldürsün ; ister yağmalasın , ister yakıp yıksın , ister kursun , hangi inanca , hangi doğruya , ya da yalana , bağlanmış olursa olsun , ister açgözlü ister özverili , ister düşlere kapılmış ; ister inanmış olsun bu kıyılarda , bu sahnede ( kuklaların hala kukla kaldığı , küçücük evrenlerinden çıkacak denli şuncacık olsun büyümedikleri kalımlı zemin perdesi üzerinde iplerin artık belli olmadığı , oyunun birkaç bin yıldır , dünya kadar , kıl kadar , değişikliklerle sürüp gittiği - sahneden başka seyircisi olmaksızın sürüp gittiği - bu uçsuz bucaksız sahnede ) adını sürdüren ; güçlüklere göğüs gerip dayanan , serüvenlere , tehlikelere atılı atılıveren , İnsanoğlundan söz etmeliyiz . 4 İnsanoğlundan söz etmek - ama nasıl ? Her çağda insanoğlundan söz edilmiştir bol bol . Nedir , her çağ , her kültür kendi insanını ön plana çıkarmış ve insan ( lık ) imgesi sürgit yenilenerek değişmiştir . Diyeceğim , insanoğlundan söz etmenin bin yolu binbir yordamı vardır ve hangisine yöneldiğimiz , nasıl bir dünyada yaşamaya sıvandığımızı ( evren tasarımı da desek olur ) az çok ortaya koyar . . . Tek bir insan gerçeği var , var olmasına . Gazetelerin spor dünyası , edebiyat dünyası diye başlık atmalarına aldırmayın , tek bir dünya var aslında ! İyi , güzel : Her şeyi görüp bilen bir Tanrı gözü için bu tekliklerin , biricik nesnel gerçekliğin anlamı vardır da , benim miyop gözlerim o görkemli anlama hiç erişemeyecek ki . . . Erişemeyeceği için , nesnel gerçeklik istediği kadar tek olsun , bizim o teklikten didikleyip , koparıp , yoğurabildiklerimizle kurduğumuz dünyaların , devşirdiğimiz doğruların sürüsüne bereket ! Bu doğrularınsa , gerçeği ancak bir ölçüde yansıttığı söylenebilir . Değil mi ki insan bilinci gerçekliği parçalarına ayırarak , sınıflayarak , dizgeleştirerek , onun sürekliliğini bozarak algılıyor . Ancak bu şekilde kavrayabiliyor avcı - toplayıcı beyinlerimiz dünyayı : Elimizdeki verilere göre durağan bir çerçeve çiziyor , o çerçevenin içinden bakıyoruz gerçekliğe . 4 Bilge Karasu , Boğaziçi Üzerine Bir Ön Metin , Kısmet Büfesi , ( Adam Yayıncılık , 1982 ) s . 55 - 56 Meğerse verileri de eski çerçevelerin içindeki dünya ( lar ) dan çekip çıkarmamış mıyız ? Bireysel düzlemde de kişi , evreni dizgesel bir yapı içinde algılama , düzensizliğe tutarlı bir düzen verme eğilimindedir . Eğilimden öte , bir ihtiyaç söz konusu olmalı . . . Dünyanın anlamsız olduğunu söylemek bile ona bir anlam yüklemektir , insan yarattığı dünyada yaşar çünkü . Çokluk , bu dünya bireyi biçimlendiren , çepeçevre saran ideolojilerin ve değerlerin dünyasıdır . Ancak , ufkunu çevreleyen toplumsal dizgenin verilerini kabullensin kabullenmesin , her insan kendinden , deneyimlerinden bir şeyler katarak kendi dünyasının çizgilerini netleştirir . Netleştirebilir . Bu açıdan beyni örümcek bağlamamış herkesi bir parça düşünür sayabiliriz . . . Kendi düşünürlük zamanlarımı hatırlıyorum : Ortaokuldayken vardığım bir evren tasarımı aklıma geliyor , bir yerden mi esinlendim , uydurdum mu , ya da bir yerde mi okudum , bilemeyeceğim . Bildiğim , o evrenin gerçek bir sonsuzluğu içerdiği . Diyelim bir topluiğne ucunda yüzlerce , binlerce dünya vardı ve bizim dünyamız da böyle bir toplu iğne ucunda salınıyordu . Bir iğneyi ateşe attığınızda yüzlerce dünyayı yok etmiş , milyarlarca cana kıymış oluyordunuz . O yüzlerce dünyanın içinde de milyarlarca insan ve toplu iğneler vardı ; o toplu iğnelerin içinde de bir sürü dünya . . . Zamanın da karşılaştırılamaz ölçüde değişken boyutlara bağımlı olduğu iç içe dünyalar ! Bugün için bile aklıma yatan , rahatlatıcı bir varsayım . Öbür türlüsünden bir sonsuzluğu kafam almıyordu . Eninde sonunda , evrenin dışında ne var ? sorusuna gelip dayanmaktansa , dışına çıkılamayan iç içe sonsuz sayıda dünya düşlemek daha kolaydı . Sonraları ne kadar çok kişinin de üç aşağı beş yukarı aynı şeyi düşlemiş olduğunu anladığımda , bu kolaylık konusunda emin oldum : Birbirine benzeyen dünyaların iç içeliği , bilinmeyen'in yerine bilinenin çoğul bir görüntüsünü yerleştirmek olmalı . Bu düşlem kırıntılarına kurmaca diye dudak bükebilirsiniz . Ama böylesi çocukça kurmacaları hafife alıverirken , yaşamımızı kurmacalar üzerine kurduğumuzu nedense hep unuturuz . Unuturuz , çünkü bunu her an hatırda tutmak , olası başka kurmacaların da varlığını bilmek demektir . Rahat bozucudur . Unuturuz , çünkü yaşamımızı şekillendiren sayıltıların doğru ve gerçek olduğuna inanmak , buna bağlanmak zorundayız . Öylesine zorundayız ki , hele kuşkunun inanca kurban edildiği dönemlerde , yarattığımız dizgenin içinde eriyiveririz . . . Yapı , mimarlarını özümseyerek denetimden çıkıvermiştir artık . Artık o , mimarlarını inşa edecektir . Hayır , bireyin acizliği üzerine bir öykü ya da masal anlatmayacağız ; bence mimarlarımızın yapıyı kurmalarının , hem de en sağlamından , bir sebebi de onun dışarıya karşı korunaklı , bildik dehlizlerinde yitebilme gereksinimidir : Sığınağınız ne denli aşar , ne denli eritirse sizi , o derece güvenilirdir . Labirentleri düşünün : Bir labirent , içinde kaybolmuş kişi eğer yolunu bulmaya çalışıyorsa labirenttir . Yoksa , dışarıdakilerin de içerdekini büyük güçlüklerle bulabileceği , belki bulamayacağı bir sığınak olabilir pek ala . Örneğin bilimi ele alalım , çağdaş insanın en güvenilir sığınaklarından , en büyük tabularından ve en görkemli labirentlerinden biri olan bilimi . Bugün değilse bile yakında , bir gün mutlaka herbir gerçeği keşfedecek olan kadir - i mutlak bilimi ! Katıksız bir inançla bağlandığımız bilimin bize sunduğu dünya da belli sayıltılara , varsayımlara dayanan bir tasarımdan , bir kurmacadan çok uzakta değildir . Üstelik , bu kurmaca da , toplu iğnelerin ve patates püresinin içindeki evrenler gibi , bilmediklerimizi ildiklerimizle , inandıklarımıza yaslanarak açıklama çabasına dayanır . . . Söylediklerim ilk bakışta bilinemezciliğe , ya da son yıllarda iyice popülerleşen bilimselliğin reddi modasına kestirme bir yol gibi görünüyor olabilir . Öyle değil aslında , bilimi küçültüyor , hakir görüyor değilim . Haşa : Bilim yoluyla bilebiliriz . Son gerçeği filan değil ama ; biyolojik yapımızın , eldeki tekniklerin izin verdiği şeyleri . Belirleyici olan , varsayımdan yola çıksa da , tümüyle kurmacalara dayansa da , dizgenin kendi içindeki tutarlılığı . 5 Ama gerçeklik katmanlarının hızlı devinimi içinde tasarımların eskidiği , dizgelerin yıkıldığı olur sık sık . Her seferinde yeni bir dünya kavrayışına yönelmek , eski bilgilerimizi onarmak , yara alan inançlarımızı tazelemek ya da değiştirmek zorundayız . Ve her seferinde , yeni dünyamızda , yeni bir yer bulmalıyız insanoğluna . Kendimize . 5 Mum - yatsı paradoksu : Yalan , kusursuzsa eğer , doğrudur . Bilim adamlarının yapması gereken de , bize kusursuz yalanlar atmaktır . Böylece bilim tarihini eski yalanların tekzip edilip yerine yenilerinin , daha yenir yutulur olanlarının konması olarak yeniden yorumlayabiliriz ! Bulmasına buluruz da , şekil verdiğimiz dünyalarda baş köşeyi hep insanoğluna ayırmamıza ne demeli ? Evrenin göbektaşına hep insanı oturtmak salt bir bencillik göstergesi değil midir ? Bence değil . Ksenophanes'in insanbiçimciliğe karşı söyIediklerini bilirsiniz : Öküzlerin ya da atların elleri olsaydı ve resim yapmasını bilselerdi , öküzlere ya da atlara benzeyen tanrılar yapacaklardı . Ben insanların öküz biçiminde tanrılar yapmasındansa , insan biçiminde tanrı yaratmalarını tercih ederim . Mutlaka bir şeye benzetmeleri gerektiğine göre , insanlar tanrılarını elbette insana benzetecekler ve üstüne üstlük bunun tersini , tanrının insanları kendine benzeterek yarattığını iddia edeceklerdi . . . Nitekim öyle olmuştur . Kendini bildi bileli , kavrayamadığı bir dünyada yaşama savaşı vereduran insanoğlu bu yabancı dünyayı tanıdık simgelerle donatıp daha insani kılmak zorundaydı . Varlığını başka türlü sürdüremezdi çünkü . Eh , sahneyi tanıdık dekorlarla döşeyince , oyundaki en büyük rolü kendine ayırması hoş görülebilir . Doğanın ürkünç bilinmezliklerini insancıl niteliklerle yamayan anthropomorphism , nam - ı diğer insanbiçimcilik , insana insanla sınırlı bir düşsel sığınak sağladı . Duvarları tanıdık yüzlerle dolu bir sığınak . . . Ve insan , tanrıları kendi suretinde yarattı - tanrıçaları da . Üç yüz milyondan fazla tanrı ! 6 6 Bu sayı çeşitli din ve mitolojilerdeki tanrı tasarımlarının yaklaşık toplamını verir . Bkz. Orhan Hançerlioğlu , Felsefe Ansiklopedisi ( Remzi Yay . ) Herodotos'tan çok önce , Hammurabi devrinde , Sümer uygarlığından artakalan araç gereçleri müzelerinde sergileyen Babilliler . Tabii , ne Eski Yunanlılarla Babilliler evrensel bir insan bilimi oluşturmaya uğraşıyorlardı , ne de ticareti amacıyla Kuzey toplumlarının huyunu suyunu öğrenmek üzere bu bölgelere görevliler yollayan Bizanslılar . . . Öte yandan , toplumsal bilimlerin gecikmesi , bu örnekler de gösteriyor ki , insana , insan davranışlarına ve toplumsal olgulara yönelik binlerce yıllık bir kayıtsızlığa bağlanamaz . Olsa olsa , öteki alanlardan giderek bağımsızlaşan bir bilim geleneğinin , toplumsal olguları da , mekaniğin yasaları gibi kesin ve nesnel yasalarla açıklama çabasından , dahası , modern düşüncenin doğuşu sırasında bu tür bir açıklama kaygısının zorunlu hale gelişinden söz edilebilir . Yine de , Aydınlanma'dan başlayarak sürdürülen onca çabaya karşın , toplumun göksel yasalara ya da rastlantılara bağlı olmayan işleyiş kurallarının fiziğin eriştiği kesinlikle ortaya çıkarılabilmesi türünden bir hedef gerçekleşebilmiş değil . Tersine , fiziğin eriştiği kesinlik yerini quanta Iarın kestirilemez davranışlarıyla istatistiğe bırakmış görünüyor ! Biraz da bu nedenlerle , bugün toplumsal bilim adını verdiklerimiz , hala bilim olduklarını herkese kayıtsız şartsız ve tartışmasız kabul ettiremiyorlar . Ölçütlerde , tekniklerde ortaya çıkan sorunların , belirsizliklerin , nesnellik tartışmalarının yanı sıra , yeni yeni buluğ çağına eren bu genç bilimlerde ciddi yöntembilimsel sorunlar da baş gösterebiliyor . Bir kere , toplumsal bilimlerin konusu şaibeli : Toplumsal olgular , insan ve insan davranışları . . . Hangi insanın , hangi toplumsal davranışları ? Tek bir insan olmadığını , sınıflar , yapılar , işlevler . . . gibi insanlık kavramının da bir soyutlamadan , bir genellemeden ibaret olduğunu , üstelik bu kavramın günümüzdeki anlamıyla ortaya çıkışının da Aydınlanma çağı gibi henüz yanı başımızda duran bir döneme rast geldiğini unutmamalıyız . İnsan doğasını bir bütün halinde kavramayı sağlayacak programlar geliştirme çabalarının boşunalığı da gösteriyor ki , ne tek bir insanlık paradigması , ne de ona dayalı insan hakları gibi pratik bir kavram şu dünya üzerindeki beş milyara yaklaşan sayıda insanı kapsayacak niteliktedir . . . Çeşit çeşit insanı : Hırlısı hırsızı , vefalısı uğursuzu , dertlisi yoksulu , dinsizi imansızı , sevdalısı arsızı , belalısı memuru , işçisi işsizi , oburu kekemesi , akıllısı uykucusu , menemen seveni uzun boylusu . . . İnsan : Memelilerden , iki eli olan , iki ayak üzerinde dolaşan , sözle anlaşan , usu ve düşünme yeteneği olan en gelişmiş canlı . 2 İki dizeyi bir araya getirmek için kaleminde ısırılmadık yer bırakmayan , ya da tanrısına tapınmak için dilini , damağını , midesini , gövdesini unutabilen . Önemsiz bir parçası olduğu doğayı değiştiren , kısmen denetleyebilen , tahrip edebilen , ayakkabısının bağı kopunca ana - avrat söven , kara büyü yapan , Faust'u yazan ve onu yakan . Kutsal Ganj'da yıkanırken pislikten mikrop kapan , düşler , yapılar , dünyalar kuran , sonra bozan onları . Açlıktan kırılan , Ay yüzünde Şarlo adımlarıyla yürüyen . Yasakları ve ozon tabakasını delen , Guernica'ları , Hiroşima'ları ve suni gübreyi yaratan , yarattığı mitoslar uğruna çılgına dönen , sonra unutuveren onları . . . Sevişmeyi günah , öldürmeyi şeref , somurtmayı erdem sayan . Durmaksızın değişen , konuşan , üreten , çişi gelen , yaşayan ya da televizyon seyreden , avlayan , fosilleşen . . . İnsan : İnsanlık , akla hayale gelmedik çeşitlilikteki , acı ve sevinçlerle dolu bu milyarlarca ölü - diri yüzün çok kaba bir toplamıdır ve hiçbir kuramsal çaba ; çirkinliği , sevimliliği , zavallılığıyla şimdiye dek yaşanmış bütün acıların , görülebilecek bütün güzel günlerin o hesaba gelmez dökümünü toparlayamaz . Edebiyat yaptığımın farkındayım . Ama toplumsal bilimler üzerine konuşuyor olmak , her zaman bilimsel ağızları kullanmamızı gerektirir mi ? Ayrıca , toplumsal bilimlerle edebiyatın çok farklı köklerden beslendiklerini düşünebilir miyiz ? Öte yandan , toplumsal bilimlerin en büyük handikabı , içerdikleri bu edebilik , yani kendi etkinliklerinden bağımsız bir nesneye sahip olmayışları gibi görünüyor . Kendinizden bilirsiniz , öz benliği söz konusu oldu muydu insan kolaycı genellemelere , evrenselleştirmelere , coşkulu ifadelerle önyargılara müthiş yatkındır . Aynı yatkınlığın kültürel düzlemde de kendini gösterdiğini söylemeye gerek var mı ? 2 Bkz . Türkçe Sözlük , ( TDK Yayınları , 1983 ) R ousseau kişi insanları incelemek istediği zaman yakınına bakmalıdır ; ama insanı incelemek için gözlerini uzaklara dikmesini öğrenmesi gerekir 3 diyor . Toplumsal bilimlerin kaynaklarından biri , Aydınlanma'nın atmosferini yansıtan bu sözlerde bulunabilir : İnsanı incelemek , toplumsal yasaları bulgulamak , bu yasalar üzerine çıkarak projeler oluşturabilmek için , gözlerimizi uzağa , öteki insana dikmeli , insana en uzaktan bakan bilim leri kurmalıyız . . . Bilim tarihinin , bilimin insansallıktan sıyrılışının da tarihi olduğu sık sık yinelenir . Elbette tümüyle insan öğesinden yalıtılmış bir tutum edinilemez , en soğukkanlı cerrah bile neşterinin yardığı etin soluk alan , hayaller kuran , diri bir gövdeye ait olduğunu , bir an gelir , düşünür . Çünkü gövdelerimizin , derimizin , bedensel yapımızın tutsağıyızdır , ürettiğimiz simgelerin de kölesi ! Gövdelerimizi değiştiremeyiz , ama simgesel köleliği denetim altına almak gerek : Özellikle sosyal bilimlerde biz merkezci duygusal tavrın , bizi kolayca kafatası ölçümleriyle ırksal üstünlük kanıtlamaya , kendi kültürel değerlerimizi evrensel yasa diye benimsemeye ve benzeri sevimsizliklere götürebildiği , tarih kitaplarında bol bol örnekleri olan bir gerçektir . Toplumsal bilimler , bir ırkın diğerlerine üstünlüğünü kanıtlamaya çalışan bu etnosantrizm den olduğu kadar , en büyük insan , başka büyük yok ! coşkusuyla Şu insan ne eşşiz yaratık . . . diyen , diyebilen daha geniş bir biz merkezcilikten , eskinin mirası ülkücü hümanizmadan da uzak durmalı . Hep anthropomorphic dünyalar tasarlamak zorundayız belki de . Ama bilimin tasarlayacağı en tehlikeli dünya , anthropocentric bir dünyadır , insan merkezcilik , herkes en iyi bildiği insanı merkeze oturtacağından , kısa sürede biz merkezciliğe dönüşüvermez mi ? Farkında mısınız , dönüp dolanıp nesnelliğe geliyoruz . Bilim nesnel olmak zorundadır elbet , diye düşünülebilir . Oysa insanı teşrih masasına yatırırken nesnel olmak , onu canlı türleri türleri arasında bir tür olarak görmek ne mümkün ! 3 Claude Lévi - Strauss , Yaban Düşünce , çeviren Tahsin Yücel , ( Hürriyet Vakfı yay . 1984 ) s . 263 Yeryüzünde en makul ve geçerli değerleri içeren kendi kültürümüzü , kendi dilimizi ( Güzel dil Türkçe bize ) , gavurların dilleri ( Başka dil gece bize ) ve kültürleriyle aynı kefeye koyup karşılaştırmak kolay mı ? Kolay olsaydı , nesnellik öznel bir kaypaklığa takılır mıydı hep ve onu insanı nesneleştirmekle karıştırır mıydık boyuna . . . Sarayda başka , kulübede başka düşünüldüğünü herkes kabul eder , peki farklı mekanlarda , farklı toplumsal ve sınıfsal koşullarda yaşayanlar için , öteki lerin nasıl düşündüğü , nasıl düşünebileceği kolay anlaşılır bir şey midir ? Hele , bilim adamı dediğimiz kişilerin de - saray ya da kulübe - bir yerlerde oturduğunu , yiyip içmek ve ekmek parası için çalışmak gibi insani zorunluluklardan bağımsız olmadıklarını da hatırdan çıkarmazsak . . . Hangi mutlak nesnellikten , göğsümüz bilim aşkıyla kabararak bahsedebiliriz ? Nesnellik elimizi uzattığımızda tadıvereceğimiz bir yemiş değil elbet . Nesnel olabilmek de sadece bir tutum meselesi değil , aynı zamanda bir yöntembilim sorunu . Ayrıca , en nesnel bakışın bile , insanın özüne bir çırpıda erişeceğine umut bağlamamalı ; insanın özü diye bir şey yoktur . Varsa da , çok iyi saklanıyor kılıktan kılığa , halden hale giren insanlarca ! Varolduğu söylenegelen evrensel insan doğasını değil , gelişimi , evrimi , çeşitliliği içinde insanları ve onların yarattıklarını , yaratılabilecek daha iyi bir dünyanın tasarlanabilmesi için incelemek ; şu ya da bu şekilde insanoğlundan söz etmektir : İnsanoğlundan söz etmeliyiz , diyorduk , çağı , dönemi , zamanı , yılı ne olursa olsun , hangi devletin , padişahın uyruğu , hangi ordunun askeri olursa olsun ; yayılışının gücü , doğrultusu , ne olursa olsun , ister öldürsün ; ister yağmalasın , ister yakıp yıksın , ister kursun , hangi inanca , hangi doğruya , ya da yalana , bağlanmış olursa olsun , ister açgözlü ister özverili , ister düşlere kapılmış ; ister inanmış olsun bu kıyılarda , bu sahnede ( kuklaların hala kukla kaldığı , küçücük evrenlerinden çıkacak denli şuncacık olsun büyümedikleri kalımlı zemin perdesi üzerinde iplerin artık belli olmadığı , oyunun birkaç bin yıldır , dünya kadar , kıl kadar , değişikliklerle sürüp gittiği - sahneden başka seyircisi olmaksızın sürüp gittiği - bu uçsuz bucaksız sahnede ) adını sürdüren ; güçlüklere göğüs gerip dayanan , serüvenlere , tehlikelere atılı atılıveren , İnsanoğlundan söz etmeliyiz . 4 İnsanoğlundan söz etmek - ama nasıl ? Her çağda insanoğlundan söz edilmiştir bol bol . Nedir , her çağ , her kültür kendi insanını ön plana çıkarmış ve insan ( lık ) imgesi sürgit yenilenerek değişmiştir . Diyeceğim , insanoğlundan söz etmenin bin yolu bin bir yordamı vardır ve hangisine yöneldiğimiz , nasıl bir dünyada yaşamaya sıvandığımızı ( evren tasarımı da desek olur ) az çok ortaya koyar . . . Tek bir insan gerçeği var , var olmasına . Gazetelerin spor dünyası , edebiyat dünyası diye başlık atmalarına aldırmayın , tek bir dünya var aslında ! İyi , güzel : Her şeyi görüp bilen bir Tanrı gözü için bu tekliklerin , biricik nesnel gerçekliğin anlamı vardır da , benim miyop gözlerim o görkemli anlama hiç erişemeyecek ki . . . Erişemeyeceği için , nesnel gerçeklik istediği kadar tek olsun , bizim o teklikten didikleyip , koparıp , yoğurabildiklerimizle kurduğumuz dünyaların , devşirdiğimiz doğruların sürüsüne bereket ! Bu doğrularınsa , gerçeği ancak bir ölçüde yansıttığı söylenebilir . Değil mi ki insan bilinci gerçekliği parçalarına ayırarak , sınıflayarak , dizgeleştirerek , onun sürekliliğini bozarak algılıyor . Ancak bu şekilde kavrayabiliyor avcı - toplayıcı beyinlerimiz dünyayı : Elimizdeki verilere göre durağan bir çerçeve çiziyor , o çerçevenin içinden bakıyoruz gerçekliğe . 4 Bilge Karasu , Boğaziçi Üzerine Bir Ön Metin , Kısmet Büfesi , ( Adam Yayıncılık , 1982 ) s . 55 - 56 Meğerse verileri de eski çerçevelerin içindeki dünya ( lar ) dan çekip çıkarmamış mıyız ? Bireysel düzlemde de kişi , evreni dizgesel bir yapı içinde algılama , düzensizliğe tutarlı bir düzen verme eğilimindedir . Eğilimden öte , bir ihtiyaç söz konusu olmalı . . . Dünyanın anlamsız olduğunu söylemek bile ona bir anlam yüklemektir , insan yarattığı dünyada yaşar çünkü . Çokluk , bu dünya bireyi biçimlendiren , çepeçevre saran ideolojilerin ve değerlerin dünyasıdır . Ancak , ufkunu çevreleyen toplumsal dizgenin verilerini kabullensin kabullenmesin , her insan kendinden , deneyimlerinden bir şeyler katarak kendi dünyasının çizgilerini netleştirir . Netleştirebilir . Bu açıdan beyni örümcek bağlamamış herkesi bir parça düşünür sayabiliriz . . . Kendi düşünürlük zamanlarımı hatırlıyorum : Ortaokuldayken vardığım bir evren tasarımı aklıma geliyor , bir yerden mi esinlendim , uydurdum mu , ya da bir yerde mi okudum , bilemeyeceğim . Bildiğim , o evrenin gerçek bir sonsuzluğu içerdiği . Diyelim bir toplu iğne ucunda yüzlerce , binlerce dünya vardı ve bizim dünyamız da böyle bir toplu iğne ucunda salınıyordu . Bir iğneyi ateşe attığınızda yüzlerce dünyayı yok etmiş , milyarlarca cana kıymış oluyordunuz . O yüzlerce dünyanın içinde de milyarlarca insan ve toplu iğneler vardı ; o topluiğnelerin içinde de bir sürü dünya . . . Zamanın da karşılaştırılamaz ölçüde değişken boyutlara bağımlı olduğu iç içe dünyalar ! Bugün için bile aklıma yatan , rahatlatıcı bir varsayım . Öbür türlüsünden bir sonsuzluğu kafam almıyordu . Eninde sonunda , evrenin dışında ne var ? sorusuna gelip dayanmaktansa , dışına çıkılamayan iç içe sonsuz sayıda dünya düşlemek daha kolaydı . Sonraları ne kadar çok kişinin de üç aşağı beş yukarı aynı şeyi düşlemiş olduğunu anladığımda , bu kolaylık konusunda emin oldum : Birbirine benzeyen dünyaların iç içeliği , bilinmeyen'in yerine bilinenin çoğul bir görüntüsünü yerleştirmek olmalı . Bu düşlem kırıntılarına kurmaca diye dudak bükebilirsiniz . Ama böylesi çocukça kurmacaları hafife alıverirken , yaşamımızı kurmacalar üzerine kurduğumuzu nedense hep unuturuz . Unuturuz , çünkü bunu her an hatırda tutmak , olası başka kurmacaların da varlığını bilmek demektir . Rahat bozucudur . Unuturuz , çünkü yaşamımızı şekillendiren sayıltıların doğru ve gerçek olduğuna inanmak , buna bağlanmak zorundayız . Öylesine zorundayız ki , hele kuşkunun inanca kurban edildiği dönemlerde , yarattığımız dizgenin içinde eriyiveririz . . . Yapı , mimarlarını özümseyerek denetimden çıkıvermiştir artık . Artık o , mimarlarını inşa edecektir . Hayır , bireyin acizliği üzerine bir öykü ya da masal anlatmayacağız ; bence mimarlarımızın yapıyı kurmalarının , hem de en sağlamından , bir sebebi de onun dışarıya karşı korunaklı , bildik dehlizlerinde yitebilme gereksinimidir : Sığınağınız ne denli aşar , ne denli eritirse sizi , o derece güvenilirdir . Labirentleri düşünün : Bir labirent , içinde kaybolmuş kişi eğer yolunu bulmaya çalışıyorsa labirenttir . Yoksa , dışarıdakilerin de içerdekini büyük güçlüklerle bulabileceği , belki bulamayacağı bir sığınak olabilir pekala . Örneğin bilimi ele alalım , çağdaş insanın en güvenilir sığınaklarından , en büyük tabularından ve en görkemli labirentlerinden biri olan bilimi . Bugün değilse bile yakında , bir gün mutlaka herbir gerçeği keşfedecek olan kadir - i mutlak bilimi ! Katıksız bir inançla bağlandığımız bilimin bize sunduğu dünya da belli sayıltılara , varsayımlara dayanan bir tasarımdan , bir kurmacadan çok uzakta değildir . Üstelik , bu kurmaca da , toplu iğnelerin ve patates püresinin içindeki evrenler gibi , bilmediklerimizi bildiklerimizle , inandıklarımıza yaslanarak açıklama çabasına dayanır . . . Söylediklerim ilk bakışta bilinemezciliğe , ya da son yıllarda iyice popülerleşen bilimselliğin reddi modasına kestirme bir yol gibi görünüyor olabilir . Öyle değil aslında , bilimi küçültüyor , hakir görüyor değilim . Haşa : Bilim yoluyla bilebiliriz . Son gerçeği filan değil ama ; biyolojik yapımızın , eldeki tekniklerin izin verdiği şeyleri . Belirleyici olan , varsayımdan yola çıksa da , tümüyle kurmacalara dayansa da , dizgenin kendi içindeki tutarlılığı . 5 Ama gerçeklik katmanlarının hızlı devinimi içinde tasarımların eskidiği , dizgelerin yıkıldığı olur sık sık . Her seferinde yeni bir dünya kavrayışına yönelmek , eski bilgilerimizi onarmak , yara alan inançlarımızı tazelemek ya da değiştirmek zorundayız . 5 Mum - yatsı paradoksu : Yalan , kusursuzsa eğer , doğrudur . Bilim adamlarının yapması gereken de , bize kusursuz yalanlar atmaktır . Böylece bilim tarihini eski yalanların tekzip edilip yerine yenilerinin , daha yenir yutulur olanlarının konması olarak yeniden yorumlayabiliriz ! Ve her seferinde , yeni dünyamızda , yeni bir yer bulmalıyız insanoğluna . Kendimize . Bulmasına buluruz da , şekil verdiğimiz dünyalarda baş köşeyi hep insanoğluna ayırmamıza ne demeli ? Evrenin göbektaşına hep insanı oturtmak salt bir bencillik göstergesi değil midir ? Bence değil . Ksenophanes'in insanbiçimciliğe karşı söylediklerini bilirsiniz : Öküzlerin ya da atların elleri olsaydı ve resim yapmasını bilselerdi , öküzlere ya da atlara benzeyen tanrılar yapacaklardı . Ben insanların öküz biçiminde tanrılar yapmasındansa , insan biçiminde tanrı yaratmalarını tercih ederim . Mutlaka bir şeye benzetmeleri gerektiğine göre , insanlar tanrılarını elbette insana benzetecekler ve üstüne üstlük bunun tersini , tanrının insanları kendine benzeterek yarattığını iddia edeceklerdi . . . Nitekim öyle olmuştur . Kendini bildi bileli , kavrayamadığı bir dünyada yaşama savaşı vereduran insanoğlu bu yabancı dünyayı tanıdık simgelerle donatıp daha insani kılmak zorundaydı . Varlığını başka türlü sürdüremezdi çünkü . Eh , sahneyi tanıdık dekorlarla döşeyince , oyundaki en büyük rolü kendine ayırması hoş görülebilir . Doğanın ürkünç bilinmezliklerini insancıl niteliklerle yamayan anthropomorphism , nam - ı diğer insanbiçimcilik , insana insanla sınırlı bir düşsel sığınak sağladı . Duvarları tanıdık yüzlerle dolu bir sığınak . . . Ve insan , tanrıları kendi suretinde yarattı - tanrıçaları da . Üç yüz milyondan fazla tanrı ! 6 6 Bu sayı çeşitli din ve mitolojilerdeki tanrı tasarımlarının yaklaşık toplamını verir . Bkz. Orhan Hançerlioğlu , Felsefe Ansiklopedisi ( Remzi Yay . ) BİLGİSAYAR KORKUSU B ir an için , romanları , öyküleri , filmleri . . . unutalım , ve son derece kötü kurulmuş , çala çırpa yazılmış bir taslak olduğunu bir an için görmezden gelerek gerçek hayata dönelim . Dönerken , en parlak sanatsal yaratıları bile sindirim bozukluğuna çevirebilen eleştirmenlerin , bu kötü taslakçığı niye topa tutmadıklarını da şöyle bir eşeleyelim . Maalesef , eşelememizde yine bir kurguya tosluyoruz ; Necip Fazıl diyeceğini kendi demiyor da , Bir Adam Yaratmak ın Hüsrev'ine söyletiyor : - Hayat bir şeyi yapınca o şey tamamdır . Olur musu , olmaz mısı yoktur . Olmuştur . Hayat yapar , izah etmez ve kabul ettirir . Bütün sanatı burada . Bizse hayattan soramadığımız hesapları bir tasavvurdan isteriz . Hayat bu . İkna gücü yüksek . Çok yüksek : Filmlerin , romanların müthiş bilgisayarlarına , teknolojinin HALlerine gülüp geçenler bile , aynı aletin silik bir kopyasıyla , aynı senaryonun oyuncuları olarak yüz yüze geldiklerinde , ne olur ne olmaz diyerekten şöyle bir geri durmayı ihmal etmiyorlar . . . Bilgisayardan korkuyor musunuz ? Başkalarının bilgisayarda yaptığı işleri , zor da olsa kağıt - kalemle yapmak size sonsuz zevkler mi bahşediyor ? Klavyenin üzerinize yürüdüğü , ekranın tehditkar biçimde titrediği oluyor mu ? Sekiz yaşındaki miyop çocukların bilgisayar başında heyecanla uğraşmalarından yeni yeni kompleksler mi ediniyorsunuz ? Babadan kalma yöntemlerin hemen her alanda terkedildiğini gördükçe , anadan doğma önyargılarınız ayağa mı kalkıyor ? Bütün bu belirtileri kendinizde hissediyorsanız bile , korkmayın . Endişelenmenize gerek yok . Alt tarafı , pek çok insan gibi bilgisayar korkusu var sizde . Binlerce korkudaşınız gibi , bilgisayardan söz etmek midenizi bulandırıyor , robotlu - uzaylı Amerikan filmlerini hatırlatıyor . . . Herşeyden önce , şu dünyada karınca kararınca yaşayan bir insan vasfıyla , insan lığınızın tehdit altına giriverdiğini , dünyanın gittikçe size rağmen , size karşı makinelerle dolduğunu bile düşünüyorsunuzdur . Bu düşüncelerin özellikle elektronik makineler karşısında çaresizliğe düştüğünüz , bilgisayar üzerindeki basit programlarla bile başedemediğiniz zamanlarda aklınıza düşmesi , yanıldığınızı göstermez tabii ki . Teşhis tamam . Endişelenmeyin , tek seansta tedaviyi de tamamlayacağız . İlkin : Bilgisayardan korkmaktan o kadar da endişelenmeyin . Bir de bilgisayardan korkmaktan korkacaksanız , artık kıyamete kadar iflah olamazsınız . Zaten yukarıdaki belirtiler sizin oldukça ümitsiz bir vaka olduğunuzu göstermeye yeterli . . . Allah'tan ümit kesilmez N eyse . Biz ümitsiz vak'alarla uğraşmaktan hemen yılacak değiliz . Ümitsiz vak'alar hasta için değilse bile , hekim için , çok eğlenceli ( tabii ki , bilimsel ve entelektüel bir eğlenceden söz ediyoruz burada ) ve tecrübe kazandıran oyunlardır , yeterince ilginç ve ağır bir vaka olmak şansına erişmişseniz , bu satırların yazarı literatüre bile geçebilir ! Yine de ( psikoloji bilimi için , için için yanıp tutuşmamıza rağmen ) büyük bir fedakarlıkta bulunacak ve sizi sıradan , hiçbir ilginçliği olmayan , normal bir vak'a gibi düşüneceğiz . Yani bilgisayardan nevri dönen binlerce nevrotikten biri olarak . . . İlk adımın bilgisayar korkusundan korkmamak olduğunu söyledik . Korkunç bir korku değil bu zaten . Aralarında okumuş - yazmış pek çok aydınımızın ( okumuş - yazmış olmayan aydınlarımız da var , biliyorsunuz ) bulunduğu yüzlerce kişi , bilgisayar korkularını , savunma değil , saldırı mekanizmalarıyla evcilleştiriyorlar , onurlu bir teknolojiye direniş eylemi haline getirebiliyorlar . Diyebilirsiniz ki , ben onlar kadar becerikli ve yırtık değilim . Öyleyse olun ! Çağımızın ideal insan prototipine göre , en muteber özelliklerden biri bilmedikleriyle övünmekse , öbürü de korkularıyla böbürlenmektir . Siz asıl korkusuzluktan korkun : Korku ve stresler , 70 - 80 yıl öncesinde insana onur , hassasiyet ve incelik bahşeden verem illeti yerine geçmekte bugünkü günde . Şimdi , bütün bunlar konumuzun dışında aslında . Bu satırları da , zaten , tedavi başlangıcında her psikanalistin medet umduğu eğlendirici ve aptalca sohbetlerden sayabilirsiniz . Artık , bu satırları bilgisayar korkusundan kurtulmak umuduyla okuduğunuzu , bu korkuyu benim kafam öyle şeylere basmaz , ben öyle aletlere güvenmem , ya da ne kadar insan - dışı gibisinden sihirli cümlelerle rasyonelleştiremediğinizi varsayıyoruz . Gelelim korkunuzun sebebine : Psikanalizin bize öğrettiği gibi , her türlü ruhsal problemin gerisinde , çocuklukta doyurulamamış zevkler ve o dönemde edinilmiş cinsel kompleksler yatmaktadır . Ama bilgisayar korkusu çok özel bir hastalık : Küçüklüğünüzde büyük bir olasılıkla bilgisayarlarla yüz yüze gelemediğiniz için , bu problemi Oidipus kompleksi ile açıklamak biraz güçlük çıkartabilir . Bu nedenle biz , daha az bilimsel yollardan sonuca gitmeye çalışacağız . Böylelikle sizden , kendinizi , deryalar gibi bir bilinçdışına , Sophokles'in trajedilerine göre çarpışıp duran bir ego ve süper - egoya sahip , son derece karmaşık bir yaratık olarak hissetme zevkini esirgemiş olacağız , ama ne yapalım ? Başka seçeneğimiz yok ; bırakın Sophokles'i , Freud bile bihaberdi bilgisayarlardan ! Alet işler , el ürker Tost makinesinden korkuyor musunuz ? Ya tam otomatik çamaşır makinesinden ? Belki ara sıra sizi cinnetin eşiğine getiriyordur , ama televizyondan hiç ciddi biçimde ürktüğünüz oldu mu ? Hayır mı ? Niye bilgisayardan ürküyorsunuz da , en az onun kadar elektrik harcayan tost makinesi , birkaç şekilde birden programlanabilen otomatik çamaşır makinesi , ekranı bilgisayar ekranından daha büyük olan ve insanı daha çok sıkan televizyon sizi endişelere garketmiyor ? Belki şundan : Bilgisayar , bu aletlerle kıyaslanacak bir şey değil sizin için . Her şeyi bilen , her işlemi büyük bir hızla yapabilen bir elektronik beyin sizi ürkütüyor ; güzelim insan emeği ve alın teri ile yapılacak işler için böylesine mekanik bir beyin kullanılması ( ya da sizin kullanmanız , belki daha da kötüsü , kullanamamanız ) sinirlerinizi bozuyor olabilir . Psikiyatristiniz de , vizite ücretini cep bilgisayarlarıyla hesapladıktan sonra bu tür yaygın korkuların , teknolojiye ayak uyduramamaktan kaynaklanan paranoyadan filan ibaret olduğunu söyleyecektir size . . . Ama , yineleyelim , biz paranoya gibi ağır vak'alarla , ya da bilgi - işlem merkezlerine saldırılar düzenlemeye varan katıksız teknoloji düşmanlığıyla uğraşmayacağız . Yine de , paranoya , bilgisayar korkusuna en çok yakışan terim : Uygarlığımızın ayrılmaz parçaları olan , üzerlerinde egemenlik kurduğumuz , kullanageldiğimiz bitkiler , evcil hayvanlar ve bütün öteki makineler dururken bilgisayardan korkmak , ondan hoşlanmamak , sadece ve sadece , insan beyniyle aşık atabileceği sanısını uyandırdığı için . Bütün insan - dışı dünyaya karşı mutlak bir hakimiyetimiz var gibi . Evcil olsun olmasın bütün hayvanat , yensin yenmesin bütün nebatat , kullanılsın kullanılmasın bütün alet edevat . . . Ama şimdiden , kamuoyuna bakılacak olursa , üstünlüğümüzü tehdit eden bir rakip olarak beliriyor bilgisayarlar . Oysa kamuoyunda peydahlanan benzer sanıların çoğu gibi , bu da asılsız ve uyduruk : Bilgisayar , ondan tedirgin olanların , ekranla klavyeden uzak durmaya bakanların sandığı gibi müthiş bir elektronik beyin filan değil ; tam tersine , zavallı bir makine . . . Bir bilgisayarın aslında toplama yapmaktan bile aciz olduğunu öğrenmek sizi rahatlatır mı ? Rahatlamanız için değilse de , bu böyle . . . Öyleyse bilgisayarlar bir sürü problemi nasıl çözebiliyor , karmaşık işlerin altından nasıl kalkabiliyor ? El işler , alet övünür G ayet basit . Problemleri onlar çözmüyorlar , karmaşık işlerin altından kalktıkları filan da yok . Bilgisayarda yapılan her tür iş , ilk önce insan aklının süzgecinden geçiyor , insanlar tarafından etraflıca tasarlanıyor , planlanıp programlanıyor . . . Tedaviye daha ayrıntılı açıklamalarla devam edebilirdik . Burada kesiyoruz . Psikiyatriyle psikoloji gibi koskoca bilim dallarına ; en incelmiş ve en ulvi eylemlerimizin bile altında yatan hayvani temelleri gösteren , en hayvani dürtülerimizin bile kültürümüzle bütünleşik olduğunu bize öğreten Freud'a ve - her ne kadar bir endüstri haline gelmişse de - akıllı uslu düşüncelerimizin berisindeki us dışı kaynakları ortaya atarak insan ı anlamaya ve açıklamaya çalışan psikanalitik yöntemine . . . daha fazla kılçık atacak değiliz . Hem süreniz doldu , hem de bilgi verecek her türlü açıklama ancak , korkunun bilgisizlikten kaynaklandığı , bilgiyle giderilebileceği varsayımı doğruysa yararlı olur . . . Belki siz o kadar bilgisiz değilsinizdir , belki teknolojiye baş kaldırmayıp kaş kaldırmakla yetiniyor , bildiklerinize , bilebileceklerinize kapılarınızı sımsıkı kapıyor , bana dokunmayan teknoloji bin yaşasın diyorsunuzdur . Ç aresi yok . Teknoloji size dokunacaktır , siz isteseniz de , istemeseniz de . Etrafınız sarıldı , kaçamayacaksınız . Bu dünyada , uyduların yörüngeye bilgisayarlar tarafından oturtulduğu , okumakta olduğunuz kitabın bilgisayarda bir kelime - işlem paketi ( word processor ) ile yazıldığı bu dünyada yaşayacaksanız , kaçmaya da çalışmayın . Unutmayalım ; insan , iyi - kötü aletler yapan ve bunları kullanan bir hayvan . Eninde sonunda siz de bir insansınız . Hem sonra , elektrik süpürgesinden korkmaya ne lüzum var ? M utlaka korkmak mı istiyorsunuz ? Korkacaksanız , ozon tabakasındaki delikten korkun , birbiri ardısıra yitirdiğimiz kültürel değerlerin yerine yenilerini koyamamaktan korkun , nükleer savaştan , bu savaşı yanlışlıkla başlatabilecek ufak tefek hatalardan , bu yok oluşu yanlışlıkla da değil , bile isteye hazırlayacak olan savunma hazırlıkları ndan korkun : Beraberce korkalım . Her şakada bir gerçek payı vardır , derler . Her korkunun altından da , iyice eşeleyecek olursak , haklı bir sebep çıkacaktır . Bilgisayar korkusunun altında neler yatıyor ? PANDORA'NIN KUTUSU Gecelerini gündüzlerine katmışlar , düşlerini düşüncelerine ; uğraşmışlar , didinmişler , çalışmışlar , çalışmışlar , çabalamışlar . . . Sonunda , en sonunda , dünyanın en iyi , en kusursuz , en büyük , en en bilgisayarını yapıvermişler . . . İnşaat tamamlanır tamamlanmaz , bu her soruyu yanıtlayabilen , her şeyi bilen , en hızlı , en herzevekil bilgisayara soru sormak için oracığa üşüşmüş cümle bilginler . Ben diyeyim yüz , siz deyin bin tanesi . . . Nar tanesi , nur tanesi : Reçel tabağına sinekler nasıl tebelleş olur , öyle . Ve hemencecik , insanlığın en eski , en belalı soru ( n ) larından biri kapmış sırayı : - Tanrı var mı ? Ekranda yanıp sönen ışıklar eşliğinde kısa bir sessizlik . Herkes soluğunu tutmuş , kalbinin sesini bastırmaya uğraşıyordur . Gümbür de gümbür . . . Pesten bir vınlamayla gelir yanıt : - Artık var . A rtık bilgisayarlar var . Bilim kurgunun gözde kahramanları , teknolojinin yeni tanrıları , gazete başlıklarının yanılmaz elektronik beyin leri . . . O ysa daha dün , yoktular . Adına yaraşır büyüklükteki Colossus un , ilk bilgisayar sayılma onuruna erişen otuz tonluk ENIAC ile satranç oynayabilen ilk bilgisayarın ( MANIAC ) 1 birer ikişer prizlere takılmalarından bu yana , çok değil , kırk beş elli yıl ya geçti , ya geçmedi . . . 1 ENIAC : E lectronic N umerator , I ntegrator , A nalyzer and C omputer . MANIAC : M athematical A nalyzer , N umerator , I ntegrator A nd Computer Kırk şu kadar yılda bilgisayar teknolojisi öyle bir gelişme gösterdi , öyle devasa boyutlara erişti ki , aynı gelişme otomobil sanayiinde gerçekleşseydi , bugün , 1 galon benzinle 5 milyon kilometre yol yapabilen bir Rolls Royce'un , on - on beş bin Türk Lirasına ( 3 dolar civarında ) satın alınabilmesi gerekirdi ! 2 Gerçekleşmediğini biliyorsunuzdur . On bin liraya , belki bisiklet kiralayabilirdiniz , birkaç saat için ; birkaç yıl önce . . . Bu tür karşılaştırmaların bilgisayar teknolojisindeki gelişmeleri iyiden iyiye çarpıcı hale getirerek bir ölçüde örneklemek dışında hiçbir anlamı olmadığını da biliyorsunuzdur ; otomobil sanayiinde benzeri bir gelişme gerçekleşemezdi . . . Ama , endüstrinin yeni bir örgütlenme biçimini kazanması ( örneğin Fordizm ) , tüm dünyanın tek bir pazara dönüştürülmesi gibi süreçlerin simgesi ve American dream in en önemli imgelerinden biri olarak otomobil ; yeni endüstrileri , bu endüstrilere dayalı yeni toplumsal yapılarla mitosları gündeme getiren bilgisayar ile karşılaştırılabilir belki . Evet , bilgisayar teknolojisi gücünü pekiştiriyor , yayılmasını sürdürüyor . Giderek artan bir ivmeyle . Baksanıza , bir kuşağın gözleri önünde , dört - kimine göre beş - bilgisayar kuşağı hüküm sürdü . . . Mark I olsun , EDVAC 3 , JOHNNIAC 4 olsun , radyo lambalarıyla çalışan çok büyük makinelerdi . İşletim sırasında öyle bir ısınıyorlardı ki , soğutmak için bin dereden su getirmek gerekirdi . Kullanımları güçtü , tüm bunlara karşılık , günümüzün ucuz ev bilgisayarlarından bile daha yeteneksizdiler . Tabii , bunu şimdi , ben söylüyorum , oysa bakın , 1940'ların bir gazete ilanı ( A good job for you önermektedir bu ilan . İmza : U. Army ) ENIAC'ı nasıl göklere çıkarıyor : 3 Karekök 258916 kaç eder ? Ordunun ENIAC'ı , yanıtı size bir saniyeden daha kısa bir sürede verebilir ! ENIAC , şaşırtıcı ordu aygıtlarıyla , sizi bekleyen parlak geleceğin simgesidir . 5 2 Bkz. Andre Gorz , Elveda Proleterya , çev. Hülya Tufan , ( Afa Yayınları ) s . 171 3 E lectronic D iscrete V ariable C omputer , ENIAC'ın babası . 4 John von Neumann'ın ilk adından . 5 Bkz . Stan Augerten , Bit by Bit , s. Bugün bir bilgisayarın işlem gücünü aritmetik işlemlerle ölçmeye gerek duymayız , ama kırklı yıllarda kare köklü , çarpmalı bölmeli , türevli işlemlerden başka bir başvuru noktası olamazdı ! Çünkü o sıralardaki ilk bilgisayarlar , upuzun isimlerinden de anlaşılacağı gibi , pek öyle bilgisayar sayılmazlardı , daha çok askeri amaçlar için kullanılan , sadece matematikle sınırlı bir dünyayı tanıyan özel amaçlı aygıtlardı bunlar . . . ENIAC'ın 1946'da kamuoyuna tanıtımı gerçek bir zafer olmuş ve uygulamalı basın toplantısına katılan gazeteciler , ikili değil onlu sisteme göre çalışan ENIAC için düşünceden bile hızlı ! manşetlerini atmışlardı . Bu övgüleri haketmek için ENIAC'ın yaptığı , bir saniyeden kısa bir sürede 97367'yi 5000 kez kendisiyle çarpmaktan ibaretti ! Bilgisayar teknolojisine ivme kazandıran etmenler arasında savaştan sonra , uzay yarışını da anmak gerekir . 1957'de Sovyetler Birliği'nin Dünya yörüngesine oturttuğu roketlerle başlayan yarış , daha güvenilir ve daha hızlı hesaplama aygıtlarını gerektiriyordu . Ama asıl önemli motivasyonu unutmayalım ; savaştan hemen sonra bu dev aletlerle para yapılacağı nı keşfetmişti insanlar ; bilimsel araştırmalar , balistik füzelerin yörüngelerinin hesaplanması , uzay programları bir yana ; boyutları az daha küçültülebilse bu aygıtlar pek çok endüstrinin çarklarını daha hızlı döndürebilirdi . . . Sorun , sadece dev boyutlar değildi . 50'li yıllar boyunca bilgisayarlar ancak dev kuruluşların edinmeye cesaret edebileceği korkunç fiyatlara mal oluyorlardı . Bereket versin ki , küçük devrimler ve yeni buluşlar birbiri ardınca sökün etti . Lambaların yerine transistörlerin kullanımı , deminkileri ilk kuşak etiketiyle müzelere yollarken , ikinci kuşak bilgisayarları dünya sahnesine buyur etti . Daha küçük , daha hafif , çalışırken daha az ısı yayan , daha ucuz bilgisayarları . Bu işler 1958'de olup bitiyordu , IBM imparatorluğuysa , çoktan varlığını ve birliğini kanıtlamıştı . 1965 : Beatles ile Rolling Stones ortalığı kasıp kavururken , tümleşik devrelerin sökün edişi , bilgisayar piyasasını darma duman ediyor . Boyutlarda küçülme , güvenilirlikte artış , hız , ucuzluk . . . Bunların konumuzla ne ilgisi mi var ? Aslında yok . Her şeyin birbiriyle ilişkili mi olması gerekiyor ? Yine , konu muzla ilgisi yok ama , adını koyuverelim ilgililikle ilgili bu tutumun , yani detektiflik manisinin . Hani şu , duvara asılı bir tüfeği betimlemişse , ille de o tüfekle birisini öldürten öykücülerin sarsılmaz gerekirciliği . . . Çok yoğun tümleşik devrelerin piyasaya çıkışı , donanımda hemen her yıl görülen irili ufaklı devrimler bu kez de üçüncü kuşağın defterini dürmesin mi ? Teknik yenilenme öylesine bir hızda ki , bilgisayarlardan sağılan süt , teknolojinin sunduğu gizilsütün yanında yaya kalıveriyor . . . Bir litreye bir damla ! Gerçi , eninde sonunda bireşik kaplar yasası işleyecektir . İşliyor da : Günümüzde bilgisayarların daha verimli kullanımı için az kafa patlatılmıyor . Tüm bunlar yetmezmiş gibi , yetmişlerin sonundaki mikro devrimi , bilgi - işlem merkezlerini bürolara , evlere taşıyıverdi . Taşırken , bilginin merkezileşmesine , tek ellerde toplanmasına ilişkin düşleri , korkuları yabana atmayı , dev elektronik beyin imgesini azıcık törpülemeyi ihmal etmedi : BİLGİSAYAR KORKUSU B ir an için , romanları , öyküleri , filmleri . . . unutalım , ve son derece kötü kurulmuş , çala çırpa yazılmış bir taslak olduğunu bir an için görmezden gelerek gerçek hayata dönelim . Dönerken , en parlak sanatsal yaratıları bile sindirim bozukluğuna çevirebilen eleştirmenlerin , bu kötü taslakçığı niye topa tutmadıklarını da şöyle bir eşeleyelim . Maalesef , eşelememizde yine bir kurguya tosluyoruz ; Necip Fazıl diyeceğini kendi demiyor da , Bir Adam Yaratmak ın Hüsrev'ine söyletiyor : - Hayat bir şeyi yapınca o şey tamamdır . Olur musu , olmaz mısı yoktur . Olmuştur . Hayat yapar , izah etmez ve kabul ettirir . Bütün sanatı burada . Bizse hayattan soramadığımız hesapları bir tasavvurdan isteriz . Hayat bu . İkna gücü yüksek . Çok yüksek : Filmlerin , romanların müthiş bilgisayarlarına , teknolojinin HALlerine gülüp geçenler bile , aynı aletin silik bir kopyasıyla , aynı senaryonun oyuncuları olarak yüz yüze geldiklerinde , ne olur ne olmaz diyerekten şöyle bir geri durmayı ihmal etmiyorlar . . . Bilgisayardan korkuyor musunuz ? Başkalarının bilgisayarda yaptığı işleri , zor da olsa kağıt - kalemle yapmak size sonsuz zevkler mi bahşediyor ? Klavyenin üzerinize yürüdüğü , ekranın tehdit kar biçimde titrediği oluyor mu ? Sekiz yaşındaki miyop çocukların bilgisayar başında heyecanla uğraşmalarından yeni yeni kompleksler mi ediniyorsunuz ? Babadan kalma yöntemlerin hemen her alanda terk edildiğini gördükçe , anadan doğma önyargılarınız ayağa mı kalkıyor ? Bütün bu belirtileri kendinizde hissediyorsanız bile , korkmayın . Endişelenmenize gerek yok . Alt tarafı , pek çok insan gibi bilgisayar korkusu var sizde . Binlerce korkudaşınız gibi , bilgisayardan söz etmek midenizi bulandırıyor , robotlu - uzaylı Amerikan filmlerini hatırlatıyor . . . Her şeyden önce , şu dünyada karınca kararınca yaşayan bir insan vasfıyla , insan lığınızın tehdit altına giriverdiğini , dünyanın gittikçe size rağmen , size karşı makinelerle dolduğunu bile düşünüyorsunuzdur . Bu düşüncelerin özellikle elektronik makineler karşısında çaresizliğe düştüğünüz , bilgisayar üzerindeki basit programlarla bile baş edemediğiniz zamanlarda aklınıza düşmesi , yanıldığınızı göstermez tabii ki . Teşhis tamam . Endişelenmeyin , tek seansta tedaviyi de tamamlayacağız . İlkin : Bilgisayardan korkmaktan o kadar da endişelenmeyin . Bir de bilgisayardan korkmaktan korkacaksanız , artık kıyamete kadar iflah olamazsınız . Zaten yukarıdaki belirtiler sizin oldukça ümitsiz bir vaka olduğunuzu göstermeye yeterli . . . Allah'tan ümit kesilmez N eyse . Biz ümitsiz vakalarla uğraşmaktan hemen yılacak değiliz . Ümitsiz vakalar hasta için değilse bile , hekim için , çok eğlenceli ( tabii ki , bilimsel ve entelektüel bir eğlenceden söz ediyoruz burada ) ve tecrübe kazandıran oyunlardır , yeterince ilginç ve ağır bir vaka olmak şansına erişmişseniz , bu satırların yazarı literatüre bile geçebilir ! Yine de ( psikoloji bilimi için , için için yanıp tutuşmamıza rağmen ) büyük bir fedakarlıkta bulunacak ve sizi sıradan , hiçbir ilginçliği olmayan , normal bir vak'a gibi düşüneceğiz . Yani bilgisayardan nevri dönen binlerce nevrotikten biri olarak . . . İlk adımın bilgisayar korkusundan korkmamak olduğunu , söyledik . Korkunç bir korku değil bu zaten . Aralarında okumuş - yazmış pek çok aydınımızın ( okumuş - yazmış olmayan aydınlarımız da var , biliyorsunuz ) bulunduğu yüzlerce kişi , bilgisayar korkularını , savunma değil , saldırı mekanizmalarıyla evcilleştiriyorlar , onurlu bir teknolojiye direniş eylemi haline getirebiliyorlar . Diyebilirsiniz ki , ben onlar kadar becerikli ve yırtık değilim . Öyleyse olun ! Çağımızın ideal insan prototipine göre , en muteber özelliklerden biri bilmedikleriyle övünmekse , öbürü de korkularıyla böbürlenmektir . Siz asıl korkusuzluktan korkun : Korku ve stresler , 70 - 80 yıl öncesinde insana onur , hassasiyet ve incelik bahşeden verem illeti yerine geçmekte bugünkü günde . Şimdi , bütün bunlar konumuzun dışında aslında . Bu satırları da , zaten , tedavi başlangıcında her psikanalistin medet umduğu eğlendirici ve aptalca sohbetlerden sayabilirsiniz . Artık , bu satırları bilgisayar korkusundan kurtulmak umuduyla okuduğunuzu , bu korkuyu benim kafam öyle şeylere basmaz , ben öyle aletlere güvenmem , ya da ne kadar insan - dışı gibisinden sihirli cümlelerle rasyonelleştiremediğinizi varsayıyoruz . Gelelim korkunuzun sebebine : Psikanalizin bize öğrettiği gibi , her türlü ruhsal problemin gerisinde , çocuklukta doyurulamamış zevkler ve o dönemde edinilmiş cinsel kompleksler yatmaktadır . Ama bilgisayar korkusu çok özel bir hastalık : Küçüklüğünüzde büyük bir olasılıkla bilgisayarlarla yüz yüze gelemediğiniz için , bu problemi Oidipus kompleksi ile açıklamak biraz güçlük çıkartabilir . Bu nedenle biz , daha az bilimsel yollardan sonuca gitmeye çalışacağız . Böylelikle sizden , kendinizi , deryalar gibi bir bilinçdışına , Sophokles'in trajedilerine göre çarpışıp duran bir ego ve süper - egoya sahip , son derece karmaşık bir yaratık olarak hissetme zevkini esirgemiş olacağız , ama ne yapalım ? Başka seçeneğimiz yok ; bırakın Sophokles'i , Freud bile bihaberdi bilgisayarlardan ! Alet işler , el ürker Tost makinesinden korkuyor musunuz ? Ya tam otomatik çamaşır makinesinden ? Belki ara sıra sizi cinnetin eşiğine getiriyordur , ama televizyondan hiç ciddi biçimde ürktüğünüz oldu mu ? Hayır mı ? Niye bilgisayardan ürküyorsunuz da , en az onun kadar elektrik harcayan tost makinesi , birkaç şekilde birden programlanabilen otomatik çamaşır makinesi , ekranı bilgisayar ekranından daha büyük olan ve insanı daha çok sıkan televizyon sizi endişelere gark etmiyor ? Belki şundan : Bilgisayar , bu aletlerle kıyaslanacak bir şey değil sizin için . Her şeyi bilen , her işlemi büyük bir hızla yapabilen bir elektronik beyin sizi ürkütüyor ; güzelim insan emeği ve alın teri ile yapılacak işler için böylesine mekanik bir beyin kullanılması ( ya da sizin kullanmanız , belki daha da kötüsü , kullanamamanız ) sinirlerinizi bozuyor olabilir . Psikiyatristiniz de , vizite ücretini cep bilgisayarlarıyla hesapladıktan sonra bu tür yaygın korkuların , teknolojiye ayak uyduramamaktan kaynaklanan paranoyadan filan ibaret olduğunu söyleyecektir size . . . Ama , yineleyelim , biz paranoya gibi ağır vakalarla , ya da bilgi - işlem merkezlerine saldırılar düzenlemeye varan katıksız teknoloji düşmanlığıyla uğraşmayacağız . Yine de , paranoya , bilgisayar korkusuna en çok yakışan terim : Uygarlığımızın ayrılmaz parçaları olan , üzerlerinde egemenlik kurduğumuz , kullanageldiğimiz bitkiler , evcil hayvanlar ve bütün öteki makineler dururken bilgisayardan korkmak , ondan hoşlanmamak , sadece ve sadece , insan beyniyle aşık atabileceği sanısını uyandırdığı için . Bütün insan - dışı dünyaya karşı mutlak bir hakimiyetimiz var gibi . Evcil olsun olmasın bütün hayvanat , yensin yenmesin bütün nebatat , kullanılsın kullanılmasın bütün alet edevat . . . Ama şimdiden , kamuoyuna bakılacak olursa , üstünlüğümüzü tehdit eden bir rakip olarak beliriyor bilgisayarlar . Oysa kamuoyunda peydahlanan benzer sanıların çoğu gibi , bu da asılsız ve uyduruk : Bilgisayar , ondan tedirgin olanların , ekranla klavyeden uzak durmaya bakanların sandığı gibi müthiş bir elektronik beyin filan değil ; tam tersine , zavallı bir makine . . . Bir , bilgisayarın aslında toplama yapmaktan bile aciz olduğunu öğrenmek sizi rahatlatır mı ? Rahatlamanız için değilse de , bu böyle . . . Öyleyse bilgisayarlar bir sürü problemi nasıl çözebiliyor , karmaşık işlerin altından nasıl kalkabiliyor ? El işler , alet övünür G ayet basit . Problemleri onlar çözmüyorlar , karmaşık işlerin altından kalktıkları filan da yok . Bilgisayarda yapılan her tür iş , ilk önce insan aklının süzgecinden geçiyor , insanlar tarafından etraflıca tasarlanıyor , planlanıp programlanıyor . . . Tedaviye daha ayrıntılı açıklamalarla devam edebilirdik . Burada kesiyoruz . Psikiyatriyle psikoloji gibi koskoca bilim dallarına ; en incelmiş ve en ulvi eylemlerimizin bile altında yatan hayvani temelleri gösteren , en hayvani dürtülerimizin bile kültürümüzle bütünleşik olduğunu bize öğreten Freud'a ve - her ne kadar bir endüstri haline gelmişse de - akıllı uslu düşüncelerimizin berisindeki us dışı kaynakları ortaya atarak insan ı anlamaya ve açıklamaya çalışan psikanalitik yöntemine . . . daha fazla kılçık atacak değiliz . Hem süreniz doldu , hem de bilgi verecek her türlü açıklama ancak , korkunun bilgisizlikten kaynaklandığı , bilgiyle giderilebileceği varsayımı doğruysa yararlı olur . . . Belki siz o kadar bilgisiz değilsinizdir , belki teknolojiye baş kaldırmayıp kaş kaldırmakla yetiniyor , bildiklerinize , bilebileceklerinize kapılarınızı sımsıkı kapıyor , bana dokunmayan teknoloji bin yaşasın diyorsunuzdur . Ç aresi yok . Teknoloji size dokunacaktır , siz isteseniz de , istemeseniz de . Etrafınız sarıldı , kaçamayacaksınız . Bu dünyada , uyduların yörüngeye bilgisayarlar tarafından oturtulduğu , okumakta olduğunuz kitabın bilgisayarda bir kelime - işlem paketi ( word processor ) ile yazıldığı bu dünyada yaşayacaksanız , kaçmaya da çalışmayın . Unutmayalım ; insan , iyi - kötü aletler yapan ve bunları kullanan bir hayvan . Eninde sonunda siz de bir insansınız . Hem sonra , elektrik süpürgesinden korkmaya ne lüzum var ? M utlaka korkmak mı istiyorsunuz ? Korkacaksanız , ozon tabakasındaki delikten korkun , birbiri ardı sıra yitirdiğimiz kültürel değerlerin yerine yenilerini koyamamaktan korkun , nükleer savaştan , bu savaşı yanlışlıkla başlatabilecek ufak tefek hatalardan , bu yok oluşu yanlışlıkla da değil , bile isteye hazırlayacak olan savunma hazırlıkları ndan korkun : Beraberce korkalım . Her şakada bir gerçek payı vardır , derler . Her korkunun altından da , iyice eşeleyecek olursak , haklı bir sebep çıkacaktır . Bilgisayar korkusunun altında neler yatıyor ? PANDORA'NIN KUTUSU G ecelerini gündüzlerine katmışlar , düşlerini düşüncelerine ; uğraşmışlar , didinmişler , çalışmışlar , çalışmışlar , çabalamışlar . . . Sonunda , en sonunda , dünyanın en iyi , en kusursuz , en büyük , en en bilgisayarını yapıvermişler . . . İnşaat tamamlanır tamamlanmaz , bu her soruyu yanıtlayabilen , her şeyi bilen , en hızlı , en herzevekil bilgisayara soru sormak için oracığa üşüşmüş cümle bilginler . Ben diyeyim yüz , siz deyin bin tanesi . . . Nar tanesi , nur tanesi : Reçel tabağına sinekler nasıl tebelleş olur , öyle . Ve hemencecik , insanlığın en eski , en belalı soru ( n ) larından biri kapmış sırayı : - Tanrı var mı ? Ekranda yanıp sönen ışıklar eşliğinde kısa bir sessizlik . Herkes soluğunu tutmuş , kalbinin sesini bastırmaya uğraşıyordur . Gümbür de gümbür . . . Pesten bir vınlamayla gelir yanıt : - Artık var . A rtık bilgisayarlar var . Bilimkurgunun gözde kahramanları , teknolojinin yeni tanrıları , gazete başlıklarının yanılmaz elektronik beyin'leri . . . O ysa daha dün , yoktular . Adına yaraşır büyüklükteki Colostus un , ilk bilgisayar sayılma onuruna erişen otuz tonluk ENIAC ile satranç oynayabilen ilk bilgisayarın ( MANIAC ) 1 birer ikişer prizlere takılmalarından bu yana , çok değil , kırk beş elli yıl ya geçti , ya geçmedi . . . 1 ENIAC : E lectronic N umerator , I ntegrator , A nalyzer and C omputer . MANIAC : M athematical A nalyzer , N umerator , I ntegrator A nd Computer Kırk şu kadar yılda bilgisayar teknolojisi öyle bir gelişme gösterdi , öyle devasa boyutlara erişti ki , aynı gelişme otomobil sanayiinde gerçekleşseydi , bugün , 1 galon benzinle 5 milyon kilometre yol yapabilen bir Rolls Royce'un , on - on beş bin Türk Lirasına ( 3 dolar civarında ) satın alınabilmesi gerekirdi ! 2 Gerçekleşmediğini biliyorsunuzdur . On bin liraya , belki bisiklet kiralayabilirdiniz , birkaç saat için ; birkaç yıl önce . . . Bu tür karşılaştırmaların bilgisayar teknolojisindeki gelişmeleri iyiden iyiye çarpıcı hale getirerek bir ölçüde örneklemek dışında hiçbir anlamı olmadığını da biliyorsunuzdur ; otomobil sanayiinde benzeri bir gelişme gerçekleşemezdi . . . Ama , endüstrinin yeni bir örgütlenme biçimini kazanması ( örneğin Fordizm ) , tüm dünyanın tek bir pazara dönüştürülmesi gibi süreçlerin simgesi ve American dream in en önemli imgelerinden biri olarak otomobil ; yeni endüstrileri , bu endüstrilere dayalı yeni toplumsal yapılarla mitosları gündeme getiren bilgisayar ile karşılaştırılabilir belki . Evet , bilgisayar teknolojisi gücünü pekiştiriyor , yayılmasını sürdürüyor . Giderek artan bir ivmeyle . Baksanıza , bir kuşağın gözleri önünde , dört - kimine göre beş - bilgisayar kuşağı hüküm sürdü . . . Mark I olsun , EDVAC 3 , JOHNNIAC 4 olsun , radyo lambalarıyla çalışan çok büyük makinelerdi . İşletim sırasında öyle bir ısınıyorlardı ki , soğutmak için bin dereden su getirmek gerekirdi . Kullanımları güçtü , tüm bunlara karşılık , günümüzün ucuz ev bilgisayarlarından bile daha yeteneksizdiler . Tabii , bunu şimdi , ben söylüyorum , oysa bakın , 1940'ların bir gazete ilanı ( A good job for you önermektedir bu ilan . İmza : U. Army ) ENIAC'ı nasıl göklere çıkarıyor : 3 Karekök 258916 kaç eder ? Ordunun ENIAC'ı , yanıtı size bir saniyeden daha kısa bir sürede verebilir ! ENIAC , şaşırtıcı ordu aygıtlarıyla , sizi bekleyen parlak geleceğin simgesidir . 5 2 Bkz. Andre Gorz , Elveda Proleterya , çev. Hülya Tufan , ( Afa Yayınları ) s . 171 3 E lectronic D iscrete V ariable C omputer , ENIAC'ın babası . 4 John von Neumann'ın ilk adından . 5 Bkz . Stan Augerten , Bit by Bit , s. Bugün bir bilgisayarın işlem gücünü aritmetik işlemlerle ölçmeye gerek duymayız , ama kırklı yıllarda kare köklü , çarpmalı bölmeli , türevli işlemlerden başka bir başvuru noktası olamazdı ! Çünkü o sıralardaki ilk bilgisayarlar , upuzun isimlerinden de anlaşılacağı gibi , pek öyle bilgisayar sayılmazlardı , daha çok askeri amaçlar için kullanılan , sadece matematikle sınırlı bir dünyayı tanıyan özel amaçlı aygıtlardı bunlar . . . ENIAC'ın 1946'da kamuoyuna tanıtımı gerçek bir zafer olmuş ve uygulamalı basın toplantısına katılan gazeteciler , ikili değil onlu sisteme göre çalışan ENIAC için düşünceden bile hızlı ! manşetlerini atmışlardı . Bu övgüleri hak etmek için ENIAC'ın yaptığı , bir saniyeden kısa bir sürede 97367'yi 5000 kez kendisiyle çarpmaktan ibaretti ! Bilgisayar teknolojisine ivme kazandıran etmenler arasında savaştan sonra , uzay yarışını da anmak gerekir . 1957'de Sovyetler Birliği'nin Dünya yörüngesine oturttuğu roketlerle başlayan yarış , daha güvenilir ve daha hızlı hesaplama aygıtlarını gerektiriyordu . Ama asıl önemli motivasyonu unutmayalım ; savaştan hemen sonra bu dev aletlerle para yapılacağı nı keşfetmişti insanlar ; bilimsel araştırmalar , balistik füzelerin yörüngelerinin hesaplanması , uzay programları bir yana ; boyutları az daha küçültülebilse bu aygıtlar pek çok endüstrinin çarklarını daha hızlı döndürebilirdi . . . Sorun , sadece dev boyutlar değildi . 50'li yıllar boyunca bilgisayarlar ancak dev kuruluşların edinmeye cesaret edebileceği korkunç fiyatlara mal oluyorlardı . Bereket versin ki , küçük devrimler ve yeni buluşlar birbiri ardınca sökün etti . Lambaların yerine transistörlerin kullanımı , deminkileri ilk kuşak etiketiyle müzelere yollarken , ikinci kuşak bilgisayarları dünya sahnesine buyur etti . Daha küçük , daha hafif , çalışırken daha az ısı yayan , daha ucuz bilgisayarları . Bu işler 1958'de olup bitiyordu , IBM imparatorluğuysa , çoktan varlığını ve birliğini kanıtlamıştı . 1965 : hi>Beatles ile Rolling Stones ortalığı kasıp kavururken , Bunların konumuzla ne ilgisi mi var ? Aslında yok . Her şeyin birbiriyle ilişkili mi olması gerekiyor ? tümleşik devrelerin sökün edişi , bilgisayar piyasasını darma duman ediyor . Boyutlarda küçülme , güvenilirlikte artış , hız , ucuzluk . . . Yine , konu muzla ilgisi yok ama , adını koyuverelim ilgililikle ilgili bu tutumun , yani detektiflik manisinin . Hani şu , duvara asılı bir tüfeği betimlemişse , ille de o tüfekle birisini öldürten öykücülerin sarsılmaz gerekirciliği . . . Çok yoğun tümleşik devrelerin piyasaya çıkışı , donanımda hemen her yıl görülen irili ufaklı devrimler bu kez de üçüncü kuşağın defterini dürmesin mi ? Teknik yenilenme öylesine bir hızda ki , bilgisayarlardan sağılan süt , teknolojinin sunduğu gizil sütün yanında yaya kalıveriyor . . . Bir litreye bir damla ! Gerçi , eninde sonunda bir eşik kaplar yasası işleyecektir . İşliyor da : Günümüzde bilgisayarların daha verimli kullanımı için az kafa patlatılmıyor . Tüm bunlar yetmezmiş gibi , yetmişlerin sonundaki mikro devimi , bilgi - işlem merkezlerini bürolara , evlere taşıyıverdi . Taşırken , bilginin merkezileşmesine , tek ellerde toplanmasına ilişkin düşleri , korkuları yabana atmayı , dev elektronik beyin imgesini azıcık törpülemeyi ihmal etmedi : Diyarbakır mebusu Feyzi Bey , bu konuşmaya rağmen şefaat isteyerek kadınların ve damatların çıkarılmasına karşı çıkmış ve bu görüşe Trabzon mebusu Muhtar Bey de katılmıştır . Karesi mebusu Ahmet Süreyya Bey ise , eleştirileri kabul etmediğini belirtmiş ve maddede yer alan bu hanedana mensup kadınlardan mütevellit olanların istisna tutulmasını yanlış bulduğunu eklemiştir . Adalet Bakanı Seyit Bey , maddeye ilişkin eleştirilere katıldığını belirtmiş ; Cebelibereket mebusu İhsan Bey ise tam aksine inkılabın adaletinin uygulanması istemiştir . Kastamonu mebusu Ahmet Mahir Efendi Seyit Bey'in teklifine katıldığını ; Denizli mebusu Mazhar Müfit Bey herkesin yurt dışına çıkarılması gerektiğini tarihi örneklerle anlatmışlar ; Gaziantep mebusu Ali Cenani Bey vatanın menfaatinin merhametsiz olmayı gerektirdiğini söylemiştir . Yahya Galip Bey'in herkesin gönderilmesi gerektiği biçimindeki konuşmasından sonra , Niğde mebusu Ebubekir Hazım Bey'in yalnızca hanedandan doğanların yurt dışına çıkarılması ; Diyarbakır mebusu Feyzi ve Trabzon mebusu Ahmet Muhtar Beyler ile Edirne mebusu Hüseyin Rıfkı Bey'in kadınların çıkarılmaması ; Siverek mebusu Kadri Bey'in maddenin aynen kabulü ve Ertuğrul mebusu Fikret ve Ergani mebusu İhsan Beyler'in kadınlardan doğanların da Âli Osman kabul edilmesi yolundaki takrirleri okunmuştur : Yapılan oylama sonucu Hazım Bey'in takriri red ; Fikret ve İhsan Beyler'in takriri kabul edilmiş ve maddeye son biçimi verilmiştir . Teklifin üçüncü , dördüncü ve beşinci maddeleri tartışılmadan kabul edilmiş , altıncı maddede yer alan merbut cetvel ifadesi üzerinde Seyit Bey , Afyon mebusu İzzet Ulvi Bey , Recep Bey , Yusuf Akçura Bey , İzmir mebusu Necati Bey ve İzmir mebusu Şükrü Bey'in katıldığı küçük bir tartışma yaşanmıştır . Bu tartışma sonucu , Aydın mebusu Zekai Bey'in takriri kabul edilmiş ve merbut cetvel yerine altmış bin lirayı tecavüz etmemek şartıyla hükümetçe tensib edilecek ifadesi konarak madde kabul edilmiştir . Daha sonra yedinci madde aynen kabul edilmiş ; sekizinci madde okunduktan sonra Adliye Vekili Seyit Bey tekrar söz alarak maddenin yazılışında hukuki bir boşluk olduğunu söylemiş ve bu konuda Gelibolu mebusu Celal Nuri Bey , Gaziantep mebusu Ali Cenani Bey , Dersim mebusu Feridun Fikri Bey ve Karesi mebusu Ahmet Süreyya Bey'in katıldığı bir tartışmadan sonra Menteşe mebusu Şükrü Bey'in maddenin ilgası ve konunun bütçede görüşülmesi yönündeki takriri oylanarak kabul edilmiştir . Dokuzuncu ve onuncu maddeler gene tartışmasız ; on birinci madde ise Saruhan mebusu Reşat Bey'in önerisi doğrultusunda tespit kelimesi eklenerek kabul edilmiştir . On ikinci madde görüşülürken Yozgat mebusu Süleyman Sırrı Bey 1 . Teşrin - i Sani Kararı'nın fesh edildiği yönündeki takriri Recep Bey'in karşı çıkması üzerine kabul edilmemiş ve madde aynen geçmiş ; on üçüncü maddenin ve kanun teklifinin tamamının kabulünden sonra celseye ara verilmiştir . Halk Fırkası Grubu toplantısının üçüncü celsesinde Konya mebusu Refik Bey ve kırkdört arkadaşının Şeriye , Evkaf ve Erkan - ı Harbiye - i Umumiye Vekaletlerinin ilgasına dair kanun teklifinin görüşülmesine geçilmiştir . 410 410 Teklif şöyledir : Riyaset - i Celileye , Din ve ordunun siyaset cereyanlarıyla alakadar olması birçok mehaziri daidir . Bu hakikat bütün medeni milletler ve hükümetler tarafından bir düstur - i esas olarak kabul edilmiştir . Bu nokta - i nazardan yeni bir hayat varlığı temin etmek vazifesini deruhte eden Türkiye Cumhuriyeti teşkilat - ı siyasiyesinde zaten muhdes olan Şeriyye ve Evkaf Vekaleti ile Harbiye - i Umumiye Vekaleti'nin ilgasına nazaran da bütün evkafın millete intikal etmesi ve ona göre de idare edilmesi tabii bir neticedir . Binaenaleyh bervech - i ati mevaddın derakab bugün ve müstacelen müzakere olunarak kanuniyet kesbetmesini teklif eyleriz . 2 Mart 340 Teklifin esbab - ı mucibesi okunduktan sonra , Kütahya mebusu Recep Bey , Adalet Bakanı Seyit Bey'in Hilafet hakkında verdiği izahatın , düzeltildikten sonra basılarak dağıtılmasını teklif etmiş ve bu teklif oy çokluğuyla kabul edilmiştir . Daha sonra kanun teklifinin maddelerinin okunmasına geçilmiş ve ilk madde okunmuş ve teklifin altında imzası olmamasına rağmen yedinci madde hakkında Başvekil İsmet Paşa'nın bir teklif hazırladığı söylenerek devam eden maddeler okunmamıştır . İlk altı maddenin okunmasından sonra ilk sözü Konya mebusu Musa Kazım Efendi almış ve kanunun gerekçesinde yer alan dinin siyasetten tecridi ifadesine dikkat çekerek İslam dininin ve Kuran ın kanun olduğuna işaret etmiştir . Dinin ne olursa olsun siyaseti etkileyeceğini öne süren Musa Kazım Efendi , dinin yalnız ahiret işlerine indirgenmesine şüpheyle baktığını söylemiş ve Şeriye Vekilinin Heyet - i Vekile'den çıkarılmasına şiddetle karşı çıkmıştır . Daha sonra söz alan Eskişehir mebusu Abdullah Azmi Efendi , İslam dininin Hristiyanlık gibi olmadığını söyleyerek dini dünyadan ayırmanın Hristiyanlık için geçerli olduğunu savunmuş ve Şeriye Vekaleti'nin ilerlemeye karşıymış gibi gösterilmesini eleştirmiştir . Abdullah Azmi Efendi , eski Şeriye Vekilleri olarak söylediklerinin ümitsiz çırpınma olmaktan öteye gitmeyeceğini , herkesin kararını vermiş olduğunu öne sürmüş ve bizim diyanetimiz , Nasraniyyet olmadığı için hükümetten ayrılmamıştır , ayrılmaz ve hükümetle beraber gider diyerek sözlerini bitirmiştir . Bu karşı çıkışlar üzerine Kütahya mebusu Recep Bey söz alarak uzun bir konuşma yapmış ve bu kanunun evkaf ve diyanet işlerini de ele aldığını ve tevhid - i tedrisat ile tamamlanacağını anlatarak , hepsinin bir arada ele alınması durumunda Şeriye Vekaleti'ne gerek olmadığının anlaşılacağını belirtmiştir . Bu konuşmadan sonra maddelerin oylanmasına geçilmiş ve birinci , ikinci , üçüncü , dördüncü , beşinci ve altıncı maddeleri tartışılmaksızın kabul edilmiştir . Daha sonra , başta okunmayan yedinci maddeden ondördüncü maddeye kadar olan maddeler okunmuş ve bu maddeler ile kanunun tamamı tartışmasız kabul edilmiştir . Böylece Halk Fırkası Grubu , Şeriye ve Evkaf Vekaleti ile Erkan - ı Harbiye - i Umumiye Vekaleti'nin kaldırılmasına karar vermiştir . Fırka Grubu son olarak Konya mebusu Refik Bey ve kırkiki arkadaşının Tevhid - i Tedrisat Kanunu teklifini ele almıştır . Teklifin esbab - ı mucibesi okunduktan sonra , teklifin bütünü üzerine kimse söz almamış ve maddelerin görüşülmesine geçilmiştir . 411 Kanun teklifinin ilk dört maddesi , tartışılmadan oylanmış ve kabul edilmiştir . Beşinci madde okunduktan sonra Saruhan mebusu Vasıf Bey , özel idarelere ait okullara değinmiş ; bunun üzerine Dahiliye Vekili Ferit Bey , mahalli idarelere ait okulların Maarife devredilemeyeceğine dikkat çekmiştir . Aydın mebusu Tahsin Bey ve Trabzon mebusu Muhtar Bey , bütün okulların Maarif Vekaleti'ne devredilmesine karşı çıkmış ; Vasıf Bey tekrar söz alarak söz konusu sakıncaların varid olmadığını öne sürmüştür . 411 Teklifin esbab - ı mucibesi şöyledir : Riyaset - i Celiliye , Devletin irfan ve maarif - i umumiye siyasetinde milletin fikir ve his itibarıyla vahdetini temin etmek için tevhid - i tedrisatın en doğru , en ilmi ve en asri ve her yerde fevaid ve muhassenatı görülmüş bir umdedir . 1255 Gülhane Hatt - ı Hümayunundan sonra açılan Tanzimat - ı Hayriye devrinde saltanat - ı münderise - i Osmaniye tevhid - i tedrisata başlamak istemiş ise de buna muvaffak olamamış ve bilakis bu hususta bir ikilik bile vücuda gelmiştir . Bu ikilik vahdet - i terbiye ve tedris nokta - i nazarından birçok muzır neticeler tevlid etti . Bir millet efradı ancak bir terbiye görebilir , iki türlü terbiye bir memlekette iki türlü insan yetiştirir . Bu ise vahdet - i hiss ü fikr ü tesanüd gayelerini külliyen muhildir . Teklif - i kanunimizin kabulü takdirinde Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bilumum irfan müessesatının merci - i yeganesi Maarif Vekaleti olacaktır . Bu suretle bilcümle mekatibde bundan böyle Cumhuriyet'in irfan siyasetinden mesul ve irfaniyatımızı vahdet - i hiss ü fikr dairesinde ve ilerletmeye memur olan Maarif Vekaleti müspet ve müttehid bir maarif siyaseti tatbik edebilecektir . Teklifimizin bugün derakab ve müstacelen müzakeresiyle kanuniyet kesbetmesini heyet - i celileden rica ederiz . 2 Mart 340 Gümüşhane mebusu Hasan Fehmi Bey ise , Vasıf Bey'in açıklaması ile madde arasında fark olduğunu söyleyerek maddenin tashih edilmesini istemiş , Yusuf Akçura Bey de bu isteğe katılmıştır . Dahiliye Vekili Ferit Bey ve Saruhan mebusu Vasıf Bey'in maddeyi ısrarla savunmalarına karşın itirazlar devam etmiş ve Kütahya mebusu Recep Bey yüksek meslek mektepleri müstesna kaydını içeren yeni bir madde teklif ederek düşüncelerini açıklamıştır . Bu değişikliğe rağmen itirazların devam etmesi üzerine Maraş mebusu Mithat Bey'in maddenin çıkarılarak Heyet - i Vekile tarafından düzenlendikten sonra yeniden görüşülmesi yönündeki önerisi ve kanunun yürürlüğüne ilişkin altıncı ve yedinci maddeler ile teklifin tamamı kabul edilmiştir . Verilen kısa bir aradan sonra , Heyet - i Vekile tarafından yeniden düzenlenen madde okunmuş ve tartışmasız kabul edilerek saat yirmi onbeşte Fırka Grubu toplantısına son verilmiştir . 412 Ankara'da Halk Fırkası Grubu Hilafet'in ilga edilerek Hanedan'ın ülkeden çıkarılması kararını verirken , İstanbul'da Hariciye Vekaleti temsilcisi Adnan Bey , Vali Haydar Bey , Polis Müdürü Saadettin Bey bir toplantı yaparak , hemen hemen takarrür eden Hanedan'ın Türkiye'den ihracı için icap eden tedabirin alınması hususunda müzakere etmişlerdir . 413 412 Fırka grubu toplantısı özet olarak , kanun teklifleri ise tam metin halinde Ankara gazetelerinde yayımlanmıştır . Bkz . : Anadolu'da Yeni Gün , 4 [3 olmalı] Mart 1340 , Fırka , Hilafet'in İlgasına ve Hanedan'ın İhracı Tekliflerini Kabul Etti ve Hakimiyet - i Milliye , 3 Mart 1340 , Dün Fırka'da , Şeriye ve Evkaf ve Erkan - ı Harbiye Vekaletleri'nin İlgası Takarrür Etti . 413 Anadolu'da Yeni Gün , 4 [3 olmalı] Mart 1340 , İstanbul Valisi Nezdinde Müzhim Bir İçtima . 3 Mart'ta Urfa mebusu Şeyh Saffet Efendi ve elli arkadaşının Hilafetin İlgasına ve Hanedan - ı Osmaninin Türkiye Haricine Çıkarılmasına Dair Teklif i Kanunisi , Siirt mebusu Halil Hulki Efendi ve elli arkadaşının Şeriye ve Evkaf , Erkan - ı Harbiye - i Umumiye Vekaletleri'nin İlgasına Dair Teklif i Kanunisi ve Saruhan mebusu Vasıf Bey ve elli arkadaşının Tevhid - i Tedrisat hakkında Kanun Teklifi TBMM Riyaseti'ne verilmiş ve söz konusu kanun tekliflerinin encümenlere gitmeden derhal görüşülmesi teklifi , Kastamonu mebusu Halit Bey'in yapılan işlemin Nizamname - i Dahili'ye aykırı olduğu uyarısına rağmen kabul edilmiştir . 414 Meclis ruznamesindeki işlemlerin hızla yapılmasından sonra , Reis Ali Fethi Bey , kanun tekliflerinin basılmadığını , okunurken not alınabileceğini ve hükümetin teklifi üzerine Hilafet'in ilgası hakkındaki kanun teklifinin en son görüşüleceğini söylemiş ve Şeriye ve Evkaf Vekaleti ile Erkan - ı Harbiye Vekaleti'nin ilgasına dair kanun teklifinin görüşülmesine geçilmiştir . Söz konusu teklif , hiç tartışılmadan , yalnızca Zonguldak mebusu Tunalı Hilmi Bey'in uyarısı üzerine Umur - ı Diyanet Riyaseti yerine Diyanet İşleri Reisliği yazılarak aynen kabul edilmiş ve kanunlaşmıştır . 415 İkinci olarak Tevhid - i Tedrisata dair kanun teklifi ele alınmış ve bu teklif de , Fırka Grubu'nda da tartışmalara neden olan beşinci maddesine Yozgat mebusu Süleyman Sırrı Bey'in bir fıkra eklenmesi önerisi vermesi ve sonra da geri alması sonucu , gene hiç tartışılmadan kabul edilmiştir . Teklifin kanunlaşmasından sonra celseye on dakika ara verilmiştir . 416 Bu arada , Halk Fırkası Grubu gizli bir toplantı yapmış ve bu toplantıdan sonra Meclis görüşmelerine devam edilmiştir . 417 414 TBMM Zabıt Ceridesi , Devre : 2 , İçtima Senesi : 2 , Cilt : 7 , İçtima : 2 , s . 17 - 18 . 415 TBMM Zabıt Ceridesi , Devre : 2 , İçtima Senesi : 2 , Cilt : 7 , İçtima : 2 , s . 21 - 24 . 416 TBMM Zabıt Ceridesi , Devre : 2 , İçtima Senesi : 2 , Cilt : 7 , İçtima : 2 , s . 24 - 27 . Bu iki teklifin kanunlaşması , zabt - ı sabık hülasasının okunması ve diğer rutin işlemler dahil yalnızca otuz sekiz dakika sürmüştür . 417 Hakimiyet - i Milliye , 4 Mart 1340 , Fırka İçtimaı . Meclis'in ikinci celsesi , bir saat sonra toplanabilmiş ve hemen Hilafet'in ilgasına ve Hanedan'ın ülkeden çıkarılmasına dair teklifi görüşmeye geçmiştir . Görüşmelerde ilk sözü Rize mebusu Ekrem Bey almış ve kişisel anılarını anlatarak teklifin kabul edilmesini istemiştir . İkinci sözü alan Meclis'in tek bağımsız üyesi Gümüşhane mebusu Zeki Bey , zaman zaman hakarete varan müdahalelere rağmen , Hilafet'in korunmasının Fırka'nın umdeleri arasında olduğunu , şimdi bu konuda fikir değiştiriliyorsa yeniden seçim yapılması gerektiğini söylemiş ve Cumhuriyet , devam ettiği halde saltanata doğru yürüyor demiştir . Bu konuşmanın sonunda Reis Ali Fethi Bey , mebusları uyararak Zeki Bey'in Fırka üyesi olmayan tek mebus olduğunu hatırlatmış ve sükuntle dinlenmesini istemiştir . Daha sonra Afyon mebusu İzzet Ulvi Bey , Hanedan'ın yurt dışına çıkarılmasını istemiş ; Zonguldak mebusu Tunalı Hilmi Bey'in yalnızca Hilafet makamının kaldırıldığı yönündeki konuşmasından sonra maddelere geçilmesi yönünde verilen iki takrir oylanarak kabul edilmiş ve birinci maddenin görüşülmesine başlanmıştır . Birinci madde üzerine ilk sözü teklif sahiplerinden Urfa mebusu Şeyh Saffet Efendi almış ve birinci maddenin aynen kabul edilmesini istemiştir . İkinci konuşmacı olarak kürsüye gelen Kastamonu mebusu Halit Bey ise , siyasi açıdan düşündüğünü belirterek , kanundaki mülgadır ifadesinin çıkarılmasını istemiştir . Bu konuşmadan sonra Saruhan mebusu Vasıf Bey kürsüye çıkarak Zeki Bey'in ve Halit Bey'in konuşmalarını eleştirmiş ve Cumhuriyet'i tamamlayacaklarını söyleyerek bütün bu tepinmenin ve çırpınmanın sonu hicrandır , hüsrandır ve anlayacaklardır ki yaptıkları hareket ayıptır ve günahtır diyerek konuşmasını bitirmiştir . Daha sonra , Adliye Vekili Seyit Bey söz almış ve Fırka Grup toplantısında söylediklerini hemen hemen aynen tekrarlamıştır . Seyit Bey'den sonra Başvekil İsmet Paşa söz alarak , maddenin dini ve siyasi açıdan tartışıldığını ve dini açıdan gerekenlerin söylendiğini belirtmiş ve siyasi açıdan yapılan eleştirileri değerlendirmiştir . İsmet Paşa , milletin bütün dünyaya ve Halife'ye karşı mücadele ettiğini ve kazandığını örneklerle anlatmış ve verilecek kararın millet için saadet vesilesi olacağını vurgulamıştır . Bu konuşmadan sonra görüşmelerin yeterli olduğuna karar verilmiş ve madde aynen kabul edilmiştir . Hanedan üyelerinin yurt dışına çıkarılmasına ilişkin ikinci madde okunduktan sonra , Fırka Grubu'nda bu konu tartışılmış olmasına rağmen , Trabzon mebusu Ahmet Muhtar , Diyarbakır mebusu Feyzi , Erzurum mebusu Halet , Bursa mebusu Refet ve Niğde mebusu Ebubekir Hazım Beyler'in imzasıyla yalnızca erkeklerin yurt dışına çıkarılması yönünde bir değişiklik teklifi verilmiş ve bu konu bir süre tartışıldıktan sonra müzakere kafi görülerek değişiklik teklifi reddedilmiştir . Daha sonra , maddenin son cümlesindeki ali Osmandan addedilirler yerine memleket haricine çıkarılırlar biçiminde bir değişiklik yapılarak madde kabul edilmiştir . Kanunun geri kalan maddeleri tartışılmaksızın oylanmış ve kabul edilmiştir . 418 Kanunların kabul edilmesinden sonra , Dahiliye Vekaleti , İstanbul Valiliği'ne telgrafla çeşitli emir ve talimatlar vermiştir . Bunun üzerine Vali Haydar Bey ve İstanbul Polis Müdürü Saadettin Bey , Emniyet - i Umumiye Müdürü Muhittin Hamit Bey ve Merkez Kumandan Vekili Atıf Bey bir toplantı yapmışlar ve kendilerinin yanı sıra Altıncı Daire Müdürü Hamit Bey'in de yer aldığı bir heyet oluşturmuşlardır . 418 TBMM Zabıt Ceridesi , Devre : 2 , İçtima Senesi : 2 , Cilt : 7 , İçtima : 2 , s . 27 - 69 . Konuşmalar olurken İsmet Paşa'yı tetkik ettiğini ve söylenenlerden rahatsız olduğu yolunda bir izlenim almadığını belirten Refik Bey , sıra kendisine gelince , İsmet Paşa hakkındaki duygularını vurgulayarak söze başladığını ve Birinci Büyük Millet Meclisi'nin bütün tartışmalara rağmen zafer kazandığını , İkinci Devre'nin ise büyük bir inkılap yaptığını anlattıktan sonra , bazı arkadaşların savundukları görüşün azınlıkta kalması üzerine sert muhakemeler yürüterek Fırka'da ikilik var gibi bazı nahoş haller izhar ediyorlar dediğini söylemiş ve bu sözler işte mesele buradadır ve bravo sesleriyle desteklenmiştir . Refik Bey , toplantıda , İsmet Paşa'dan herhangi bir arkadaş hakkında bir şey duyduğunda konuyu açıklıkla sormasını istediğini ve böylece dedikodu ve yanlış anlamaların ortadan kalkacağını söylediğini aktarmış ve samimiyetle söylediği bu sözlerden İsmet Paşa'nın mütehassis olduğuna işaret etmiştir . Yunus Nadi Bey'in yazısı konusunda da görüşlerini aktardığını belirten Refik Bey , Yunus Nadi Bey'i sevdiğini , ancak yazısından dolayı müteessir olduğunu vurgulamış ve diğer arkadaşların da konuşmasından sonra İsmet Paşa'nın konuyu Yunus Nadi Bey'den soracağını söyleyerek çok samimi bir biçimde ayrıldığının altını çizmiştir . 25 Mart'ta yapılan toplantıda önce Yunus Nadi Bey'in yazısının ele alınmasının istendiğini aktaran Refik Bey , İsmet Paşa'nın yol sorması üzerine Fırka toplantısı yapılmasının konunun daha da büyümesine ve sertleşmesine yol açacağı görüşünü savunduğunu ve bunun yerine Yunus Nadi Bey'in iştirak edeceği bir müzakere sonucu bulunacak bir formül önerdiğini anlatmış ve konuşmaları sakin sakin dinleyen İsmet Paşa'nın birden asabileşerek iki satır yazı yazdığını ve Fırka Grubu'nu toplantıya çağıran tebligatı imzaladığını söylemiştir . Buna çok şaşırdığını belirten Refik Bey , İsmet Paşa'nın eline sarıldığını ve sakinleşmesini istediğini , Feyzi Bey'in de İsmet Paşa'ya ya da hükümete karşı bir mesele olmadığını söylediğini anlatmış , ancak İsmet Paşa'nın Hayır , arkadaşlar görüyorum ki tertibat alınmıştır . Muntazam verilmiş bir kararın adım adım takibatından ibaret olarak beni ıskat etmeğe çalışıyor ( sunuz ) . Siz düşünmüşsünüz . Beni derece derece , adım adım takip ediyorsunuz ve beni yıkmak istiyorsunuz dediğini aktarmıştır . O anda çok sarsıldığını ve şaşırdığını söyleyen Refik Bey , İsmet Paşa'ya dün samimi bir şekilde konuştuklarını ve ayrıldıklarını hatırlatarak Heyet - i İdare için nasıl tertibat yaptınız diyebildiğini , toplantıda çeşitli arkadaşların başka başka fikirleri savunduğuna dair örnekler verdikten sonra tertibat ve teşkilat böyle mi olur diye sorduğunu aktarmış ve İsmet Paşa'nın samimiyetinizden şüphe etmiyorum , fakat deyip meseleyi başka yerlere çektiğini anlatmıştır . Fakat anladık ki artık İsmet Paşa Hazretleri kararlarını vermişlerdir . Çok asabi bulunuyorlar ; yine kimbilir ne işitmişlerdir diyerek konuşmasını sürdüren Refik Bey , her iki toplantıda da samimiyet dışında bir şey varsa ve bir teşkilat yapılmışsa , bilmeden buna alet olmuşsa her şeyden çekileceğinin altını çizmiş ve İsmet Paşa'nın hükümette kalması gerektiğine dikkat çekerek Paşa Hazretlerinin tuttuğu yolda kuvvetle yürümesine çalışanlardan birisi de bendenizim sözleriyle konuşmasını bitirmiştir . Refik Bey'den sonra Dahiliye Vekili Ferit Bey kürsüye gelmiş ve salondan yükselen itirazlar üzerine , Ferit Bey'in razı olduğunu belirtmesine rağmen , İsmail Safa Bey başkanlık makamını Feyzi Bey'e terketmiştir . Ferit Bey , Damat Ferit Paşa hükümetinde niçin ve nasıl yer aldığını açıklama fırsatı verdiği için İsmail Safa Bey'e teşekkür ederek başladığı konuşmasında söz konusu hükümette Nafia Nazırı olduğunu , ancak bunu Mustafa Kemal Paşa'nın tasvibi ve emri ile yaptığını açıklamış ve ayrıntılara girerek , bir temerküz kabinesi olarak kurulan ikinci Damat Ferit Paşa hükümetinde Çürüksulu Mahmut Paşa , Topçu Rıza Paşa , Ali Rıza Paşa , Reşit Akif Paşa ve Abdurrahman Şeref Bey ile birlikte yer aldığını ve görevlerinin Damat ve avanesinin , bu rezil mahlukatın faaliyetini akamete duçar etmek ve o esnada teşekküle başlamış olan Anadolu mukavemetini kesr ve tahrib etmeyecek bir hale vaz'etmek olduğunu öne sürmüştür . En önemli amaçlarının Ali Kemal'i Dahiliye Nezareti'nden uzaklaştırmak olduğunu açıklayan ve bunda başarılı olduklarını söyleyen Ferit Bey , kendisinin kabinede bulunduğu zaman Nafia Nezareti'nin İstanbul'da milli cereyanın merkezi olduğunu açıklamış ve Kayseri mebusu Hulusi , gazeteci İsmail Müştak Beyler ile mahafil - i milliye ve resmiyeyi şahid göstererek , kendisinin Ankara hükümetinin İstanbul'dan istediği ilk kişilerden birisi olduğunu açıklamıştır . İsmail Safa Bey'in bu konuyu o ana kadar niçin öğrenmeye çalışmadığını soran Ferit Bey , kendisinin Mustafa Kemal Paşa'nın isteği üzerine vekil olduğunu , hangi görev verilirse onu yapacağını söylemiş ve İsmet Paşa'ya istifasını sunduğunu , ancak kabul edilmediğini belirterek , kendisinin de defalarca Meclis'ten itimad istediğini ve her seferinde aldığını hatırlatmıştır . ( ) İkinci Damat Ferit Paşa hükümetinin kuruluşu , bu hükümetin faaliyetleri ve Mustafa Kemal Paşa ile ilişkileri için bkz . : Sina Akşin , İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele - Mutlakiyete Dönüş ( 1918 - 1919 ) , İkinci Baskı , ( İstanbul : Cem Yayınevi , 1992 ) , s . 299 - 435 . Akşin , s . 299'da , söz konusu hükümeti ulusal karma hükümet görünüşlü bir Vükela Heyeti heyeti olarak tanımlamakta ve s . 301'de , A . Kemal'in çabasıyla Nafia N . atanan Ferit B . ulusçuluğa açık sayılabilirse de , Nafia Nezaretinin iktidar açısından çok önemli olmadığı açıktır demektedir . Gene Akşin , s . 306'da , Ferit Bey'i siyasal havaya kendini uydurmakta ustalığı olan biri olarak anmakta ve s . 395 - 396'da bu hükümetin 1919 Temmuz'unda derin bir yılgınlık içine düştüğünü , İzzet , Çürüksulu Mahmut , Reşit Âkif Paşalar ile Ferit ve Abdurrahman Şeref Beyler'in 180 derecelik bir tutum değişikliğine girmiş olduğunu söylemektedir . Kendisinin konuşmak istemediğine ve celse arasında İsmet Paşa'nın fikrini tekrar sorduğuna işaret eden Ferit Bey , Nafia Nazırlığı gündeme gelmeseydi gene konuşmayacağını vurgulamış ve verdiği rahatsızlıktan dolayı affedilmesini istirham etmiştir . Ferit Bey'den sonra , toplantıyı yönetmekte olan Feyzi Bey konuyla ilgili açıklama yapmaya başlamış ve anlaşmazlıkların ortadan kaldırılması için bütün arkadaşlarının tek tek düşüncelerini sorduğunu , sorunları tartışmak üzere toplandıkları ve dedikodu konularının hasbıhal şeklinde ele alınması için İsmet Paşa'dan istekte bulunduğunu anlatarak , ortaya bu sonucun çıkmış olmasından dolayı çok müteessir olduğunu söylemiştir . Fırka içinde böyle bir müzakerenin Fethi Bey'in sükutundan sonra , ikinci defa olduğuna işaret eden Feyzi Bey , yaraları sarmak gerektiğini vurgulayarak mesail - i esasiyede ve prensiplerde müttefik olduğumuz kabul ettiğimiz kararlar ve emsali ile sabit olmuştur demiş ve yalnızca ufak tefek şeylerden dolayı müteessir olan arkadaşlar olabileceğinin altını çizmiştir . Feyzi Bey , İsmet Paşa'nın Kalem - i Mahsus Müdürü'nü göndererek İdare Heyeti seçimlerinin serbest yapılmasını istediğini bildirdiğini , kendisinin de bu durumu Recep ve Yunus Nadi Beyler'e söylediğini , ancak onların bu tür bir seçime karşı çıkarak önceden görüşüp halletmek istediklerini ve kendisinin de bu görüşe katılarak durumu İsmet Paşa'ya ilettiğini , buna rağmen İsmet Paşa'nın serbest seçimde ısrar ettiğini aktarmış ve bu olaydan bir hafta önce [Rize mebusu ? ] Fuat Bey'in kendisine gelerek iyi ve faal bir Fırka idaresi intihab edeceğiz , seni Reis yapacağız dediğini , bu durumu Zülfü Bey'e aktardığını ve talepleri tatmin edecek bir şekil olursa kabul edeceğini Recep ve Fuat Bey'e söylemesini istediğini anlatmıştır . Bu sırada taraf mı var sorusu üzerine her iki taraf yoktur . Fakat tarafı siz ihdas etmek istiyorsunuz , ihdas etmeyeceğiz diye sert bir cevap veren Feyzi Bey , şunları söylemiştir : Efendiler , bundan evvel bir buhran ihdas edildi . Biliyorsunuz ki sebep Rauf Bey'in Reisliğe intihabından Fethi Bey kabinesi istifa etti . Efendiler rica ediyorum . Rauf Bey'i kim intihab ettirdi . O zaman intihab edenler kim idi . Paşa Hazretleri rahatsız idi , Köşk'te nezdlerinde bulunuyordum . Gelen malumatta reyler tasnif edildiği vakit maateessüf pek ziyade sevdiğim ve görüştüğüm arkadaşım olan Yunus Nadi Bey'in el yazısıyla pusulalar çıktı . O vakit o buhranın ihdasına sebep olanlardan biri olduğuna kaniim . Yunus Nadi Bey ( Menteşe ) - Hayır efendim , hayır . Feyzi Bey ( Devamla ) - Söyleyeceğim efendiler , müsaade buyurun , bugünkü buhranın en birinci sebebi Yeni Gün ün başmakalesidir . Meclis'e taarruz ve tahvif şekliyle yazılmıştır . Ve Yunus Nadi Beyefendi aynı günde kendi gazetesinde Yeni Gün gazetesinin Heyet - i Tahririye Müdürü olan Kemal Salih Bey'e , İstanbul'da Vatan gazetesine yazdığı bir telgrafta yazıyor ki yeni bir fırka teşekkül ettiği , hükümet kabine teşkili için Fethi Bey veya Feyzi Bey'in idaresi altında bir hükümet teşekkül edecektir . Kendi gazetesinde tasnif ve tertib edilerek telgrafla İstanbul'a yazılıyor . Ne kadar gülünç ve müteessif olunacak bir haldir . 543 Feyzi Bey , daha sonra , Meclis'teki bazı gazetecilerin kendi çıkarları ve satışlarını artırmak için hilaf - ı hakikat haberler yazdığını , fesat çıkardığını öne sürmüş ve İsmet Paşa'dan bunu araştırmasını istemiştir . Bu sırada Bolu mebusu Falih Rıfkı Bey , oturduğu yerden Fethi Bey'e evvelki gün teklif eden derken diğer mebuslar tarafından sus diye bağırılarak susturulmuş , Feyzi Bey ise , Fethi Bey'e böyle teklif eden namussuzdur . Eğer ben teklif etmiş isem namussuzum . 543 Anadolu'da Yeni Gün , 2 Nisan 1340 , Halk Fırkası'nın Perşembe Günkü Tarihi İçtimaı . Değil ise söyleyen namussuzdur cevabını vermiş ve konunun Fethi Bey'den sorulabileceğini söylemiştir . 543 Buna rağmen , Falih Rıfkı Bey bütün davayı çıkaran sensin deyince , Feyzi Bey böyle bir durumda mebusluktan istifa edeceğini , aksi halde de Falih Rıfkı Bey'in istifa etmesi gerektiğini belirtmiş ve Fırka Grubu'nun büyük desteğini almıştır . Komite , tertip gibi şeylerin hayal ürünü olduğunu vurgulayan Feyzi Bey , yalnızca bir kişinin fikrine hürmet edeceğini , ona karşı kanaatlerinden fedakarlık etmeğe hazır olduğunu , o isterse istifa ve yalnız onun emrine itaat edeceğini , bu kişinin de Gazi Paşa olduğunu söylemiş ve başka hiçbir ferdin emrine itaat etmem ve tanımam demiştir . Bütün iddialari ısrarla yalanlayan ve hakkındaki söylentileri iftira olarak tanımlayan Feyzi Bey , karşılaştığı iftiradan dolayı çok üzgün olduğunu , memlekette kimin buhran çıkardığını iki defa arz ettiğini söylemiş ve memleketin sükuna ihtiyacı olduğuna dikkat çekmiştir . Gazi Paşa ile İsmet Paşa'nın hakkındaki söylentilere inanmasından dolayı çok müteessir olduğunu söyleyen Feyzi Bey , bu söylentileri İleri gazetesinin yazdığını ve bu gazete hakkında konuşmak istemediğini , ancak bu gazeteyi herkesin bildiğini öne sürmüş ve sözü İsmet Paşa'nın Chester Projesi hakkında söylediklerine getirerek bu projenin Meclis'in encümenlerinde ve Heyet - i Umumiye'de görüşülüp onaylandığını , İsmet Paşa'nın da o zaman hükümet üyesi olduğunu , İsmet Paşa Lozan'da iken bir telgraf çekerek projenin imzalanmasını istediğini , bunun üzerine Heyet - i Vekile'nin anlaşmayı imzalayarak Meclis'e sevk ettiğini ve projenin bunun sonucu onaylandığını ayrıntılarıyla anlatmış , söz konusu telgrafın Hariciye Vekaleti ve Heyet - i Vekile'de olduğuna işaret etmiştir . 544 Ali Fethi Bey konuyla ilgili şu açıklamayı yapmıştır : Akşam gazetesinin 28 Mart tarihli nüshasında münteşir Ankara'dan 27 Mart tarihli bir telgrafnamede evvelki gün sabık Nafia Vekili Feyzi Bey ile Erzincan mebusu Sabit Bey İsmet Paşa'nın istifası muhakkak olduğuna nazaran yeni kabineyi teşkil için Başvekaleti kabul edip etmeyeceği hakkında Fethi Bey'e müracaatta bulunmuşlardır suretinde bir haber münderiçtir . Tamamen uydurulmuş olan bu haberi suret - i katiyede tekzip eylerim . İstanbul mebusu Ali Fethi Hakimiyet - i Milliye , 30 Mart 1340 , Fethi Bey . Devletin bu projeden dolayı bir zarar görmediğini öne süren Feyzi Bey , mevcut hükümetin böyle bir taleple karşılaşması durumunda aynı şeyin yapılacağını söylemiş ve o telgrafın okunması durumunda İsmet Paşa'nın o zaman projenin lehinde olduğunun anlaşılacağını tekrarlamıştır . Feyzi Bey , daha sonra , Lord Curzon'un Avam Kamarası'ndaki bir beyanatını okuyarak İsmet Paşa aleyhinde propaganda yaptığı iddiasının ortaya atıldığını , böyle bir şeyi hatırlamadığını söylemiş , ancak Kozan mebusu Ali Saip Bey Riyaset odasında bana söylediniz deyince de , ben söylediğimi hatırlamıyorum . Kim söylemiş ise jurnalcilik etmiştir diyerek İsmet Paşa'nın böyle bir şeyi duyunca , mevkii dolayısıyla , kendisini çağırıp uyarması gerektiğinin altını çizmiştir . Feyzi Bey , bundan sonra , İstanbul İstiklal Mahkemesi'ne verilecek yetkiler tartışılırken kırmızı oy verdiğini , İsmet Paşa'nın o zaman kırmızı oy verenleri muhalif olarak tanımladığını hatırlatmış ve Maliye Vekili Mustafa Abdülhalik Bey'in de o oylamada kırmızı oy verdiğine dikkat çekerek bu sorunun kanaat sorunu olduğuna ve böyle tanımlamalar yapmanın yanlışlığına dikkat çekmiştir . Feyzi Bey , son olarak bu konuların samimi bir şekilde ve açıkça konuşuluyor olmasından dolayı memnun olduğunu , böylece yanlış anlamaların ortadan kalkacağını belirtmiş ve ortada kötü niyet bulunmadığını , iftira edenlerin ortaya çıkarılması gerektiğini , Meclis'te ve Fırka'da farklılık olmadığını , Cumhuriyet'in meşverete dayandığını , meşveret sırasında herkesin fikrini savunabileceğini vurgulayarak sözlerine son vermiştir . Feyzi Bey'in bu uzun açıklamasından sonra söz alan Abdurrahman Şeref Bey , yumuşatıcı bir konuşma yaparak bir dedikodu ve bir yanlış anlamanın sonucu ortaya çıkan durumdan rahatsız olduğunu belirtmiş ve bütün bunların nedeninin parlamento hayatına alışık olunmaması olduğunu söylemiştir . Parlamento hayatında muhalefet olacağını , buna alışmak gerektiğini vurgulayan Abdurrahman Şeref Bey , ikinci Damat Ferit hükümetinde kendisinin de yer aldığını ve o zaman Ferit Bey'e hayran olduğunu anlatmış ve şimdi yaraların sarılması gerektiğine dikkat çekerek herkesin kırıldığını , bunu halletmenin en iyi yolunun maziyi kapamak olduğunu söylemiştir . Abdurrahman Şeref Bey , müzakere kafidir diyerek ve hükümete güvenoyu verilmesini isteyerek konuşmasını bitirmiştir . Reis'in müzakerenin kifayeti hakkında takrirler olduğunu söylemesi üzerine Saruhan mebusu ve Maarif Vekili Vasıf Bey , kafi değildir , aleyhde söyleyeceğim . Çürük var , çürükleri temizlemek lazımdır diye müdahale etmiş , buna rağmen , müzakerenin kafi olduğuna ve hükümete beyaz oy verilmesine dair iki ayrı takrir okunmuştur . Ergani mebusu Kazım Vehbi Bey , gürültüler arasında , müzakerenin kafi olduğunu ve hükümete beyan - ı itimad edilmesini istemiş , Vasıf Bey ise , şahsının söz konusu edildiğini ve vekil olarak açıklama yapmak istediğini belirtmiş ve Vasıf Bey ile Trabzon mebusu Muhtar Bey arasında kısa bir tartışma yaşanmıştır . Reis'in müzakerenin kifayetinin kabul edildiğini açıklamasına rağmen Cebelibereket mebusu İhsan Bey söz alarak , müzakereyi kapamanın Şark zihniyetinin bir eseri olduğuna ve Fırka içinde iki ayrı kitle bulunduğunun söylendiğine işaret etmiş ve müzakerenin kapanması halinde yeni bir samimiyetsizliğin ortaya çıkacağını öne sürerek tesanüdün tesisi için müzakerenin devam etmesi gereğinin altını çizmiştir . Müzakerenin devamının kabulü üzerine Saruhan mebusu Vasıf Bey kürsüye çıkmış ve vekil olarak kürsüye ilk çıkışında faaliyetlerini anlatmayı , soruları yanıtlamayı tercih edeceğini , ancak selefinin zorlamasıyla , hiçbir icraat yapmadan kürsüye çıkmak zorunda kaldığını belirterek İzmir'in işgaliyle ortaya atıldığını ve hiçbir zaman hiçbir yerde bir tufeyli , bir nişane - i zaaf olmadığını vurgulamıştır . Basit bir insanın karışık ve soyut dini birçok problemi çözüp anlamasının ve bu yolda Allah'a gerektiği gibi yaklaşabilmesinin çok zor hatta imkansız olduğu açıktır . İşte tarikatler fiilen bir nevi ruhban sınıfı oluşturarak , şeyh , mürşit , dede , baba gibi isimlerle çoğunlukla üstün seviye ve kabiliyette kişileri , halkın dini önderliği işine memur etmişlerdir . Bazıları maddi bakımdan asalak olsalar da , manevi açıdan bu aracılar , din yolunda emekleyen halkın elinden tutmuşlar ve onları , doğruluğuna inandıkları yoldan Allah'a ulaştırmağa çalışmışlardır . V . İbadet Şekilleri ve Yasakların Yarattığı Güçlükler İslam dini , ibadetleri ve yasakları yönünden , müminlerden çok ağır şeyler beklemektedir . Büyük bir disiplin isteyen bu şartları yerine getirmek herkesin kolay kolay yerine getirebileceği bir husus değildir . Beş vakit namazın kılınması , bir ay boyunca oruç tutulması özellikle bedenen çalışan kişiler için , hele bugünün şartlarında - mesela fabrikada devamlı yürüyen bir şeridin başındaki işçi için - yerine getirilmesi imkansızlık derecesinde zor ibadetlerdir . İçki yasağının mutlak oluşu , insanların sun'i şekilde de olsa biraz rahatlamasına imkan bırakmamaktadır . Musiki ve raks , dans için de benzer bir durum bahis konusudur . Bazı tarikatlerde içkinin , musikinin , raksın önemli bir yeri olması , namazın ihmal edilmesi , orucun hafifletilmesi bilinen gerçeklerdendir . VI . Fertlerin Dayanışma ve Bundan Kuvvet Alma İhtiyacı Toplum içinde fertler , bireyler , kuvvetini , yaşama gücünü ve sevincini çevresinden alır . Tek başına olan bir kişinin yaşama gücü çok azalır , belki de kalmaz . Bu işin kuvvetini bilen din adamları aforoz etme , düşkün ilan etme şeklinde , müeyyideler , yaptırımlarla , dini topluluğa dahil kişileri en zayıf taraflarından vurarak , disiplin altına almaya çalışırlar . Fert , toplumdaki diğer insanlarla dayanışma halinde oldukça ve kaldıkça , yalnızlıktan , acizlikten kurtulur , kendini daha kuvvetli hissetmeye başlar . İşte tarikatlerin insanlan çeken bir yönü de temsil ettikleri kuvvetli dayanışma fikri ve bunun tatbikatıdır . Tarikat mensupları , tekkede , dergahta , sıcak bir çorba bulabileceği gibi sıcak ve teselli edici sözler de bulurlar . Sıkılınca tekkeye , şeyhe sığınırlar . Profesör Kissling , Osmanlılarda Tarikatlerin Sosyolojik ve Pedagojik Rolü isimli meşhur makalesinde , bunların tüm fakir fukaraya kapılarını açmalarını ve eşitlikçi davranışlarını özellikle belirtmektedir . Fert tek başına kendini pek yalnız ve aciz hisseder . Sıkı bir maddi ve manevi dayanışmanın bulunduğu kurumlar bu yönden insanları daima cezbetmektedir . Bugün en aydın kişilerin bile , kültürümüze çok yabancı Masonluk gibi teşkilatlara sığınıp , kuvvet almaya çalışmaları ile zavallı bir köylünün tekkesine bağlanması aynı psikolojik ihtiyacın ürünüdür . Türk Folkloru , Aylık Halkbilim Dergisi , sayı 87 , Ekim 1986 SEÇME KAYNAKLAR Kissling , Hans Joachim , Das Islamische Derwischtum als Bewahrer volksreligiöser Überlieferung , Religiöse Volkskunde , Volkach , 1964 içinde . Kissling , Hans Joachim , Die soziologische und paedagogische Rölle der Derwischorden im Osmanischen Reiche . ZDMG Nr. 103 ( 1953 ) içinde . Kriess , Rudolf - Kriss - Heinrich Hubert , Volksglaube im Bereich des Islam , I . cild , Wiesbaden 1960 . Krupp , Alya , Neue Wege zur Erforschung des Volksislam . Islamkundliche Abhandlungen , München , 1974 içinde . Mazzaoui , Michel M . , The Origins of the Safawids - Şi'ism , Sufism and the Gulat . Wiesbaden , l972 . Mensching , Gustav , Soziologie der Religion , Bonn , 1947 . Mensching , Gustav , Wesen und Bedeutung des Volksglaubens in den Universalreligionen . Religiöse Volkskunde Volkach , 1964 , içinde . Wach , Joachim , Sociology of Religion , Chicago , 1944 . Ülken , Hilmi Ziya , Dini Sosyoloji , İstanbul , 1943 . Ülken , Hilmi Ziya , İslamiyet'te Eski Dinlerin İzleri . İstanbul , kültür dergisi , sayı 63 ( 1946 ) . 5 . Eski ve Bugünkü Türkler'de Su - Kültü ve Âdetler İnsanların düşünce ve inançlarında su yun başlangıçtan beri çok önemli bir yeri olduğu şüphesizdir . 1 Çünkü su , hayatta pek büyük bir rol oynamaktadır . İlim bize ilk canlıların suda oluştuğunu bildiriyor . Karaların bitki örtüsü ile canlanıp insanları besler bir hale gelmesi de herhalde su sayesinde mümkün olabilmiştir . Bitkiler kadar insanların da canlılıklarını koruyabilmesi şartlarından biri su'dur . Kendi deney ve gözlemleriyle insanlar , suyun hayatın devam edebilmesi için zorunlu olduğunun şuuruna varınca , bunu inanç ve düşüncelerinde de canlandırmaya , efsaneler halinde ifadeye başlamışlardır . Âlemin yaratılışı efsanelerinde suyun yeri büyüktür . Bir Türk efsanesinde de başlangıçta sadece su yun bulunduğu inancını görüyoruz . Yer ve gök yaratılmadan önce her şey su'dan ibaretti , yer yoktu , gök yoktu . 2 Su her şeye hayat veren hatta bazen ölümsüzlüğü , ebedi hayatı sağladığına inanılan bir varlıktır . Ab - ı hayat içmiş Hızır , edebiyatta nice sevimli şiir ve hikayenin konusu olmuştur . 3 ( ) Türkoloji Kongresi ( 1983 ) Tebliği . 1 Martin Ninck , Die Bedeutung des Wassers im Kult und Leben der Alten , Darmstadt , 1960 , s. 2 Wilhelm Radloff , Sibirya'dan , C . II - 1 , lstanbul , 1956 , s. Temir çevirisi ) . Ölümsüzlüğü sağlayabilen su , bazen ölümün ta kendisi oluverir . Önüne geleni silip süpüren korkunç seller , dağlar gibi yükselip gemileri yutan dalgalar , çılgınca akan , köpüğe kesmiş ırmaklar , her yıl birçok canı koyunlarına alıp yoketmektedir . Çayların çağıldaması , suyun kıvrılarak akıp gitmesi , dalgaların kabarması , kaynağın fokurdaması , insanları bunların da canlı ve ruh sahibi varlıklar olduğu inancına ulaştırmıştır . Su bizzat bir ruh , bir cin veya peri ve hatta bir Tanrı ve Tanrıça olarak görüldüğü gibi , hiç olmazsa , cin ve perilerin mekanı olarak kabul edilmiştir . Suların bu nitelikleri nedeniyle , insanlar bazı ülkelerde , suçlu olup olmadıklarını tesbit için sanıkları , ilahi bir deneme den geçirmek üzere çok sıcak veya çok soğuk bir suya batırırlar , ancak belirli bir süre sonunda sağ kalabilenlerin suçsuz olduğuna inanırlardı ( Ordal ) . Bu ve buna benzer tatbikat ve adetler , mesela su'ya bakarak geleceği okumaya çalışma ( su falı ) vb . hep suya atfedilen üstün birtakım vasıflara olan inancın sonucudur . Suları veya sahipleri olan cinleri kızdırmağa gelmez , onların hoşca tutulmaları gerekir . Su kaynakları , cinlerin en belirgin durak yerleridir ( bu yüzden ) her su az çok tekin değildir . 4 Onları memnun etmenin çaresi adaklar , kurbanlar sunulmasıdır . Aksi halde gazaba gelip insanlara zarar vermeleri , can almaları , beklenmelidir . Onlara sunulan kurbanlar , başlangıçta insanlardı . Fakat bu adet sonraları hafifletilerek , insan yerine hayvanlar kurban edilmeğe başlanmış , sonunda da bu hayvanları temsil eden bazı şeylerin ( mesela ileride Tobalar'da göreceğimiz gibi ) kağıt hayvan figürlerinin , hatta elbiseden koparılmış küçük bir parçanın veya ipliğin yahut da bir taşın suya atılmasının yeterli olacağına inanılmıştır . Tekin olmayan suların , kendilerine saygısızca davranılmasına katlanamadıkları anlaşılıyor . Bu nedenle suyun kirletilmesi hiçbir şekilde caiz görülmemektedir . 5 3 Ahmet Yaşar Ocak , İslam - Türk İnançlarında Hızır yahut Hızır İlyas Kültü , Ankara , 1985 , s. 4 Westermarck , İslam Medeniyetinde Putperestlik Devrinden Kalma İtikatlar ( Cin ve Kötügöz ) , İstanbul 1938 , s . 7 . Su , bir yandan bizatihi , kendisi büyüleyici olduğu gibi , büyüleri ve sihirleri bozup temizleyen bir niteliğe de sahiptir . 6 Bütün bu vasıfları nedeniyle , sular kutsal sayılmış ve bunun doğal sonucu olarak birçok adetler , davranış şekilleri doğmuştur ki , bunlara tarih içinde bilebildiğimiz ve bulabildiğimiz en ilgi çekici örneklerle kısaca değindikten sonra , özellikle Türkler arasında ( Orta Asya'daki çeşitli Türk kavimlerinde ve bugünkü Türkiye'de yaşayanlar arasında ) yaşamış ve yaşamakta olanlarını , imkanlarımız ölçüsünde ortaya çıkararak , dikkatleri bu az bilinen konuya çekmek istiyoruz . I . Tarihte Su ile İlgili Bazı Düşünce ve İnançlar Tarihte en eski medeniyetlerden bugüne kadar pek çok kavim ve toplulukta su kutsallaştırıldığı ve bunun sonucu olarak birtakım tatbikat ve adetler oluştuğu gibi , düşünce tarihinde , felsefede de , su'ya bazen çok önemli bir yer verilmiştir . İnsan düşüncesinin ilk mahsullerinden olan efsanelerde suyun büyük bir ağırlığı vardır . Yaşadığı çağ , en azından M . Ö . sekizinci yüzyıla kadar geriye götürülen Homer , her şeyin temelinde okyanusu ( deniz ) buluyordu . Ona göre başlangıçta yalnız sular vardı . Karalar sonradan meydana gelmiştir . Aristo'nun , İyonyalı fizikçilerin ilki olarak niteliği , Yunan filozoflarının ilki Miletli Thales ( M. 625 - 54S ) , her şeyin menşeinin su olduğu fikrini ortaya atmıştır . Anlaşılıyor ki su , inanç dışı , hür ve felsefi düşüncede de önemli bir yer tutmuştur . 7 İnsanlarca suya verilen kıymetin ve ona karşı duyulan saygının ve ondan olan korkunun sonunda , suyun kutsal bir varlık olduğu inancı doğmuştur . Eski bir Hint metninde ( Bhavissotara - Purana 31 , 34 ) su'ya şöyle hitap edilmektedir : Su , sen her şeysin ve her varlığın kaynağısın , başısın . 5 Müller - Trathning , Religionen , der Griechen , Romer und Germanen , Wunsiedel - Wes - Zurich , 1954 , s . 285 . 6 Eduard Stemplinger , Antiker Volkslglaube , Stuttgart , 1948 , s . 108 . 7 Ernst von Aster , Felsefe Tarihi Dersleri I , İstanbul , 1943 , s. ; H . Schmidt - G . Schischkoff , Philosophickes Wörterbuch , Stuttgart , 1961 Thales maddesi . Bununla , suyun görünen dünyanın ilk nedeni olduğu ve oluşmuş hayatın bütün tohumlarını taşıdığı ifade edilmiştir . Hindistan'da nehirlere kutsallık tanınması yaygın bir inanıştır . Halkın inancına göre Orissa yakınındaki Vaitarani uğursuzluk getiren , Mirzapur bölgesindeki Karamnase ise dokunduğu her şeyi yok eden , mahveden sulardır . Halbuki Ganj Nehri , Ganga isimli bir Tanrıça'dır . Bu nehre giren insan bütün günahlarından arınmış olur . Günahları temizleyici su inancının en eski mekanlarından biri şüphesiz Hindistan olmuştur . Hindular , Ganj'ın suları üzerine yemin ederler . Pencap'ta İndus Nehrinin karşısına veya onun suları ile doldurulmuş bir testinin önüne geçilip dualar edilir . 8 Eski Mısır'da Nil Nehri biri aşağı diğeri yukarı bölgeye olmak üzere , İkiz Tanrı tarafından temsil ediliyor , bunlar başlarında taç yerine papirus demetleri taşıyorlardı . Kült hayatında bu İkiz Tanrıların fazla bir önemi olmamışsa da eski Mısır edebiyatında büyük bir yer tutmuşlardır . 9 Mısır ve Nil hakkındaki birçok bilgiyi , tarihçilerin babası sayılan Herodot'a borçluyuz . Herodot ( M. 484 - 425 ) , suyun günahlardan arındırıcı oluşu inancını şöyle belirtiyor : ( Mısır'da ) Cinsel ilişkide bulunmuş kimselerin , kutsal yerlere , tapınaklara girmeden önce yıkanmaları gerekir . . Pis bir hayvan sayılan domuzun süründüğü kimse , kendini elbiseleriyle Nil'e atar . . . Bütün bunlar , Nil sularının arındırıcı niteliğini iyice göstermektedir . Bu arındırmanın maddi pisliklerden ziyade manevi pisliklerden yani günahlardan temizlenme şeklinde anlaşıldığı da ortadadır . 8 Gustav Mensching , Die Religionen , München , tarihsiz , s. 9 Werner Heider , Die Bedeutung der Weltstrome fur Mensch und Land , Berlin , 1935 , s. Herodot'un konumuzla ilgili asıl önemli kaydı ise , Perslerin ırmaklara karşı olan tutumu hakkındadır : Persler , ırmaklara büyük saygı gösterirler , akarsulara işemek , tükürmek gibi hareketleri kendileri kesinlikle yapmadıkları gibi , başkalarının ( yabancıların ) böyle bir fiiline de katlanamazlar . 10 Bu açıklamadan eski İranlıların gözünde ırmakların yani suların kutsal sayıldığı açıkca görülmektedir . Çin kaynaklarına bakılırsa , eski Tibet halkının çoğu yıkanmazlardı . 11 Bunun suya atfedilen özelliklerden kaynaklandığını artık biliyoruz . Orta Asya kavimleri içinde su kültü ile ilgili inanç ve adetlerin en kuvvetli ve canlı olanları Moğollardadır . Bizi bu hükme vardıran sebep , belki de bu konuda Moğollardan kalma heberlerin çok olmasıdır . Su ile ilişkili adetlerin çok daha eski tarihlere gittiği şüphesiz ise de , biz bunları , Cengiz Han Yasası'nın bazı hükümlerinden , özellikle 13 . ve 14 . yüzyıllarda Moğol hanlarına Batı ülkelerinden giden çeşitli kimselerin bıraktığı seyahatnamelerden ve Arap müelliflerinden öğreniyoruz . Cengiz Han Yasası'nda konumuzla ilgili hükümler şunlardır : Giyildiği ve iyice yıpranmadığı sürece elbiseleri yıkamak yasaktır . Burada bizce bir ifade bozukluğu veya çeviri yanlışı bahis konusu olabilir , çünkü elbiseler sanki giyildiği sürece ve yıpranmamışken yıkanamaz , fakat daha sonra yıkanabilirmiş gibi bir anlam taşımaktadır . Halbuki kasdedilen , elbiselerin hiç yıkanmadan eskiyene kadar giyilip sonra çıkarılıp atılmasıdır . Bunun böyle olduğunu aşağıda Hunlar'dan bahsederken göreceğimiz gibi , başka kaynaklardan da açıkça biliyoruz . Cengiz Yasası'nın diğer bir hükmüne göre , suya elleri daldırmak yasaktır , su almak için bir kap kullanılmalıdır . Nihayet yasanın en sert maddesini zikredelim : Kim su içine işerse ölümle cezalandırılır . 12 Bugün bizim hukuk anlayışımıza ve adalet duygularımıza çok ters düşen ve garip gelen bu ağır ceza , bize suyun Moğollar gözünde ne derece saygıya değer , kutsal bir varlık olduğunu açıkça göstermektedir . Burada dikkatimizi çeken bir husus da bir kült'le ilgili yani dini bir yasağın devlet tarafından benimsenip , en ağır bir müeyyideye ( yaptırıma ) çarptırılmasıdır . Böylece bir inanç kaidesi , hukuk kuralı haline dönüşmüş olmaktadır . 10 Herodot Tarihi , M . Ökmen çevirisi , İst. 1973 , Kitap II Nr. 64 , 47 , I Nr. 138 . 11 Huang Chi - Huei , Tang Devrinde Tibetlilerin Çinliler ve Orta Asya Kavimleriyle Münasebetleri ( Ed. Fak . Dr. Tezi ) İst. 1971 , s . 14 . 12 Curt Alinge , Moğol Kanunları , Ankara , 1967 , s. Madde 15 , 14 , 4 . Yasa'nın , Cengiz Han'ın haleflerince de büyük bir titizlikle tatbik edildiğini biliyoruz . Cengiz'in ikinci oğlu Çağatay Han bunlardan biri idi . O öldüğü zaman yazılmış tarizli bir şiiri Cüveyni nakletmektedir . Sedid Aver ( Sadid Awar ) isimli bir şair , Çağatay'ın su'ya girme yasağını ne derece şiddetle tatbik ettiğine telmihen şöyle diyor : Korkusundan kimsenin suya giremediği adam , ( Ölümün ) engin deryasında boğulup gitti . Böylece bu beyit bize büyük bir tarihi gerçeği , güzelce pekiştirmektedir . 13 Bilindiği gibi Cengiz'in meşhur yasası'nın metni doğrudan doğruya elimize ulaşmamıştır . Onun hükümlerini çeşitli kaynaklardan öğreniyoruz . Bu eserlerde su ile başka bazı ayrıntılara da değinilmektedir . Fakat Cengiz Yasası'nın birbirini teyit ve tenkit eden birçok kaynak aracılığıyla iyice bilinen bu hükümleri , çeşitli müelliflerin bu konularda yazdıklarının kontrol ve teyidi bakımından da önem taşımaktadır . 1253 - 1255 yılları arasında Moğol hakanını , elçi olarak ziyaret eden Wilhelm von Rubruk , Moğolların elbiselerini asla yıkamadıklarını , çünkü bunu yaparlarsa Tanrı'nın hiddetlenerek yıldırım ve gök gürültüsü göndereceğine inandıklarını , belirtir . Buna rağmen elbisesini yıkayıp kuruması için asanlar olursa , döğülüp ellerinden çamaşırların alındığını zira gök gürlemesinin çok korktukları şey olduğunu vurgular ve gök gürlerken bütün yabancıları ( çadırdan ) dışarı attıklarını , kara keçelere sarınıp , fırtına geçinceye kadar saklandıklarını ilave eder . Ona göre Moğollar bulaşık kaplarını da su ile yıkamazlar . Et pişince yemek tenceresini kaynar et suyuyla çalkalayıp sonradan bu suyu tekrar kullanırlar . . Ellerini ve başlarını yıkamak istedikleri zaman , suyu ağızlarına alıp sonradan yavaş yavaş ellerine püskürtmek suretiyle yıkanırlar . Ne kadar dikkat çekicidir ki , Zeki Velidi Togan bize , bu şekilde 14 yıkanmanın hala Başkırtlar ve Kırgızlar arasında yaşadığını bildiriyor , 15 Plano Carpini , Moğolların güneşe , aya , ateşe , toprağa ve suya saygı gösterdiklerini söyledikten sonra bunların çok pis olduklarını da ekler . 16 II . Bulunan İki Yazmanın Evsafı B . 1882 numara ile kaydedilmiş bulunan yazma , 1564 yılında kopya edilmiştir ki , bu tarihin , kanunnamenin tedvin edilmesi tarihine çok yakın olduğu açıktır . Yazma çok okunaklı ve düzgün nesih hattı ile pek itinalı bir surette , siyah mürekkeple yazılmış , bölümlerin başlıkları aynı hatla yaprakların kenarlarına kaydedilmiştir . Yaprak kenarlarında metni tashih ve şerh eden pek çok derkenarlar vardır . Bu şerh ve tashihler rik'a hattı ile yani kanunnamenin suretini çıkaran hattat tarafından değil , başka bir kimse tarafından yazılmıştır . Yazmanın kapağı karton , cildi deridir . Eserin yazıldığı kağıt Avrupa verje cinsi olup fligranlıdır . Yazmanın boyu 145 x 205 milimetredir . Ve yazının boyu 100 x 100 mm . dir . Hattatın ismi yazılmamıştır . lb - 25b yapraklarında I . Selim Kanunnamesinin metni yer almaktadır . Eski harflerle 50 sahife tutan metin oldukça mufassal sayılabilir . A 250 numarada kayıtlı ikinci yazmanın tarihi yoktur . Hattatın ismi de yazılmamıştır . Metin nesih hattı ile kaleme alınmıştır . Bölümlerin başlıkları ve yaprakları , derkenarlar aynı hat ile yazılmıştır . Kağıt verje cinsinden fligranlıdır . Eski kahverengi deri cildlidir . . Boyu 105 x 150 mm ; metnin boyu ise 70 x 120 mm . dir . III. I . Selim Kanunnamesinin Evveliyatı Geçenlerde vefat eden çalışkan tarihçi Çağatay Uluçay , daha yıllarca önce Manisa'da tarih hocası iken Şer'i Mahkeme Sicilleri üzerinde çalıştığı sıralarda , Yavuz Sultan Selim'in oğlu Şehzade Süleyman'a Manisa Sancağını idare etmek için göndermiş olduğu SİYASETNÂME suretine rastlamış ve onu kopya ederek , yayınlanması için o vakitler Manisa Milletvekili olan Yusuf Hikmet Bayur'a göndermiş , bu zat da işi Prof. Enver Ziya Karal'a havale etmiştir . Enver Z . Karal Tarih - Belletenin 21 . sayılarında ( 1942 ) bu Siyasetnameyi kısa bir tetkik yazısı ile yayınlamıştır . Prof. Anna S . Tveritinova'nın bu yazıyı görmediği anlaşılmaktadır . Çünkü kendisi adı geçen Siyasetnameden İskit Yayınevince bir heyete hazırlattırılan Mufassal Osmanlı Tarihinin 2 . cildi vasıtası ile haberdar olmuştur . Halbuki bu yazı , Belletende çıkan araştırmanın aktarılmasından ibaret olup 16 yıl sonra ( 1958'de ) basılmıştır . Denilebilir ki Manisa'daki Siyasetname cezai hükümler bakımından I . Selim Kanunnamesinin çekirdeğini teşkil etmektedir . Siyasetname hükümlerinin daha kısa şekilde Fatih Kanunnamesinde mevcut olduğunu , Sultan Süleyman'ın Kanunnamesinde ise , hemen aynı şekli ile yer aldığını görüyoruz . Hadiye Tuncer'in Osmanlı İmaparatorluğunda Toprak Kanunları ismi ile yayınladığı eserde Dresden Milli Kütüphanesinde 48 numara ile kayıtlı bir kanunname metni de yer almaktadır . Fakat Hadiye Tuncer , yayınladığı bu kanunnamenin baş tarafı noksan olduğu için , ne tarihini ne de kime ait olduğunu tespit edebilmiştir . Bu kanunname , belki de I . Selim Kanunnamesinin başka bir nüshasıdır . Çünkü bu nüshanın sonunda Manisa Mahkemesinde amel olunan kanunname - i - sultani'den ihraç olunmuştur kaydı vardır . Demek oluyor ki Yavuz Selim , Manisa'daki oğluna birtakım kanunlar göndermiş ve oğlun cihangirliği gibi kanuni liğini de bu Yavuz baba hazırlamıştır . IV I . Selim Kanunnamesinin Bulunmasının Önemli İlmi Neticeleri Prof. Tveritinova'ya göre , Yavuz Selim'in Kanunnamesinin bulunması ile , şimdi kesin olarak söylenebilir ki , Osmanlı İmparatorluğunda önce ancak Kanuni Sultan Süleyman devrinde teşekkül ettiği düşünülen derebeylik ( ? T. ) devlet nizam ve düzeninin başlıca unsurları , daha I . Selim devrinde kurulmuştu ve cemiyetin sosyal bünyesinin bütün belli başlı hukuki temellerinin en mühimleri daha o zaman içinde meydana gelmiştir . Kanuni Süleyman Kanunnamesi , Selim'inkine nispetle daha mufassal ise de , başlıca üç kısımdan ibaret bulunan eski şekil ve strüktürü muhafaza etmiştir . Filhakika Selim Kanunnamesi de üç ana grupta toplanabilecek hükümler ihtiva etmektedir : 1 - Cürüm ve cinayetlere dair hükümler , 2 - Tımar , toprak sahipliğine , reayaya ve bunlardan alınan vergilere dair hükümler , 3 - Pazarlarda alınan baç ve rüsuma dair hükümler . Bütün bunlardan anlaşılıyor ki , artık Sultan Süleyman'ın Kanunilik sıfatı , bu konuda yaptığı iş , selefi I . Selim tarafından temeli atılan esasların devamı ve gelişmesini sağlamak olduğundan , bir dereceye kadar önemini kaybetmiş bulunmaktadır . . . V . Yavuz Selim Kanunnamesinin Ceza Hükümleri Büyük bir İslam imparatorluğu olan Osmanlı Devletinin hukuku , esas itibariyle şüphesiz İslami bir karakter taşımakta idi . Fakat gayet geniş alanlara yayılmış her içtimai müessesede olduğu gibi , Osmanlı Hukuku da kendine has ayrı bir milli renk kazanmış , yer ve zamana uygun bir biçime girmiştir . I . Selim Kanunnamesi ceza hükümleriyle başlamaktadır . Bu hükümlerin özelliklerini anlayabilmek için İslam ceza hukuku hakkında pek kısa da olsa bir açıklamada bulunmakta zorunluluk vardır . İslam ceza hukuku , fıkhın ukubat kısmını teşkil eder . İslamda cezalar ; a ) Hadd , b ) Kısas veya diyet , c ) Ta'zir olarak ayrılır . a ) Hadd cezalarına bu ismin verilmesinin sebebi , bunların Kur'anda sabit ve belirli bulunmasıdır . Bu cezaya tabi suçlar 5 tane olup şunlardır : 1 ) Zina , 2 ) Kazf ( Zina iftirası suçu ) , 3 ) Yol kesme , 4 ) Hırsızlık , 5 ) Şarap içme . b ) Kısas veya diyet : Kısas bir kimseyi amd ile ( kesici bir aletle ) öldüren herhangi bir kimsenin öldürülmesidir . Yaralama ve herhangi bir uzvu yok etme halinde failin aynı uzvunu kesme , çıkarma vs . de kısasdır . Bazı hallerde , mesela : Ölenin mirasçıları isterlerse , kısas yerine diyet ödenir . Diyet bir nevi para cezası , daha doğrusu bir tazminattır . Çünkü devlete değil , suçtan zarar görenlere ödenmektedir . Tam diyet 100 deve veya para olarak , bin dinar altın veya onbin dirhem gümüştür . Osmanlılarda para üzerine hesap edilmiştir . Diyete Osmanlı kanunnamelerinde kanlık da denilmektedir ki , kan kelimesinden gelen güzel bir öztürkçe tabirdir . c ) Ta'zir : ler şer'iat tarafından tespit edilmiş belirli cezalar olduğu halde , ta'zir bunun aksine tamamiyle ulülemrin , hakimin serbest takdirine bırakılmış olan cezalardır . Bir nevi siyasettir . Ulülemr tarafından siyaseten verilen cezalar , kendisine bırakılan bu ta'zir alanına girer . Ta'ziri mucip suçlar belirtilmiş değildir . Bunlar , bir kadına taarruz , laf atma , döğme , sövme , kalpazanlık , gayritabii münasebet , halka rahatsızlık , eziyet vermek gibi haddi ve kısası gerektiren suçlar dışındaki fiillerdir . Ta'zirde , cezaların hadden aşağı olması gerektiği genellikle kabul edilir . Çeşitli fikirlere göre bu miktar , 39 veya 79 olarak gösterilmiştir . Ta'zir , had gibi cezası Kur'anda ( veya hadiste ) kat'i olarak tespit edilmiş ceza olmadığından hakim ceza verirken fiilin yapılış tarzını , failin halini göz önünde tutar ki , modern ceza hukuku anlayışına uygun bir davranıştır . Yukarda belirttiğimiz gibi Osmanlı ceza hukukunun aslını İslam hukuku teşkil etmekle beraber , Osmanlı kanunnameleri birtakım yenilik ve aykırılıklar de getirmişlerdir . Türk hukuk tarihçisi Prof. Coşkun Üçok , Osmanlı Kanunnamelerinde İslam Ceza Hukukuna Aykırı Hükümler başlığı altında güzel bir araştırmada bu konuyu incelemiştir . ( Ankara Hukuk Fak . Mecmuası , C . IV , Sa : 1 - 4 , 1947 ) Osmanlı İmparatorluğunda İslam ceza hukuku ayniyle uygulanmamış , bu yolda birçok değişiklikler yapılmıştır , değişiklikler daha çok hadd cezalarında görülmektedir . Osmanlılar yalnız cezaları değiştirmekle kalmamış , yeni cezalar koymuş ve cezayı suçlunun maddi durumuna göre de basamaklandırmışlardır . Mesela Fatih Kanunnamesinden şu maddelere bakalım : Eğer adam öldürse , yerine kısas etmeseler , kan ceremi ( cerimesi ) bay olup , bin akçeye dahi ziyade gücü yeterse dörtyüz , eğer altıyüze gücü yeterse ikiyüz akçe , ondan aşağı halli olursa yüz akçe ve fakir olursa elli akçe alınır . ( ) Bk . Ömer Nasuhi Bilmen , Hukuku İslamiye ve Istılahatı Fıkhiyye Kamusu , İstanbul 1949 . Bu madde ile kısasa uyruk ( tabi ) tutulmayan katilden alınan ve diyet olmayan bir para cezası konulduğunu görmekteyiz . Zira diyeti ölenin varisleri aldığı halde bu para cezasını devlet almakta ve bu sırada suçluyu maddi durumuna göre cezalandırmaktadır . Diğer bir madde : Eğer at uğurlasa elin keseler , kesmezlerse ikiyüz akçe cerem alına . Burada da kanun koyucunun , hırsızlığa Kur'anda tayin edilmiş olan cezayı uygulayıp uygulamamakta hakimi serbest bıraktığını ve uygulamadığı takdirde ikiyüz akçe gibi bir para cezası koyduğunu görmekteyiz . Eğer yancak ya destar uğurlasa elin kesmeli , olmıya kadı ta'zir ura ağaç başına bir akçe cereme alınır . Burada ise kanun koyucunun hadd cezasını uygulamaktan hakimi menettiğini , ceza olarak sopa dayağı koyduğunu , bunun miktarında hakimi serbest bırakıp , sopa başına bir akçe ceza koyduğunu görmekteyiz . Demek ki Osmanlı Devletinin daha ilk zamanlarında bile İslam ceza hukuku büyük değişikliklere uğramıştır . İslam ceza hukukunda hadd cezalarından bahsederken bunun zina başta olmak üzere 5'e ayrıldığını söylemiştik . Yavuz Selim Kanunnamesi de zina suçu ile başlamaktadır . . Kanunnamede suçlar ve bunların cezaları ile ilgili kısım , bütün hükümlerin beşte birinden biraz fazladır . 4 - 5 kitap sahifesi tutmaktadır . Sayılan suçların önemlileri şunlardır : Zina , bir kimsenin avretini veya kızını öpme , veya yoluna varup söyleme ( laf atma ) ; Zina iftirası ; kelezlik , avretin yoluna varup veyahut evine girip saçını çekme ve donun veya destarın alma , çekişüp birbirinin yakasını yırtma ; bir kimsesinin yoluna varup veyahut evine varup çekişüp birbirinin sakalın yolma veya muhkem darb etme ( kuvvetle vurma ) ; baş yarup kan çıkarma ; okla veya bıçak ile urup mecruh eyleme ( yaralama ) ; kolun ya ayağın kırma , avretler birbiriyle savaş edüp birbirinin saçın yolma ve muhkem döğüşme ; şetmeyleme ( sövme ) ; baliğ oğlan , atasın ya anasın darbetme , ( dövme ) ; püzevenklik etme ; hamr ( şarap ) içme ; ( Müslüman tarafından hamr satma yahut sıkma ; uğrulama ( hırsızlık ) nın çeşitli şekilleri : Kaz ya tavuk veya ördek uğrulama , kovan ya koyun veya kuzu uğrulama , at ya katır ya merkep uğrulama , balta ve nacak veya destar veya destimal uğrulama ; kul , cariye ve oğlan ayardup gitme ; dükkan açma ( dükkana girme ) ve eve girme ; karuban ( kervan ) basup zarar verme ; köy arasında uğruluk ya haramilik ( eşkiyalık ) ; bir kişi yoldan geçerken ( elinden ) zulümle yoğurt ve etmek ( ekmek ) alma ; bir kimesnenin evin ya dükkanın od yakma ( kundakçılık ) ; yabanda davar bulup ; çağırtmama ( sahibini arayıp bulma için dellal çağırtmama ) ; bir kimsenin atı veya katırı ekine girme ; ekine giren davarı öldürme ve kuyruğun kesme ya kulağın kesme ; ( başka köyün ) suvadlarına ve mer'alarına dehledüp ( girip ) tecavüz etme ; hamam önünde yavlak hengame etme ve oturma ; makbere ( mezar ) ve yol üstünde bevl etme ( işeme ) . Selim dili pek ağdalı sayılmaz . . . Yukarıda suç isimlerinden de anlaşılacağı üzere hatta bazen pek sevimli öz Türkçe kelimelere de yer verilmiştir . Tam bir fikir vermek üzere zina vs , hakkındaki paragrafı aynen alıyoruz : Kanunname i - Sultan Selim Han Tabe Serah Eğer bir kimesne zina eylese , şer'ile sabit olsa , zina eden kişi evlü ve gani ( zengin ) olsa ki bin akçaya kaadir olsa veya dahi ziyadeye kaadir olsa , siyaset olunmadığı takdirde dörtyüz akça cerm ( cereme ) alına , vasatülhal ( ortahalli ) olsa ikiyüz akça cereme alına , eğer fakir ül hal olsa otuz akça cerem alına . Eğer zina eden avret olsa , ganiyye olsa , anın ceremi gani er gibidir . Mutavass'tülhal veyahut fakir olsa ona göre kıyas oluna . Yukarıdaki metinde en çok dikkatimizi çeken husus , cezaların zenginlik ve fakirliğe göre derecelenmesi ve en çok cezanın zenginlerden alınmasıdır . Orta hallilerin cezası biraz daha az , fakirlerinki ise çok daha azdır . Bu konuda İslam ceza hukuku ile Osmanlı kanunnamelerindeki hükümler arasında tam bir karşıtlık vardır . Şöyle ki , İslam hukukunda ta'zir cezalarının tatbikinde suçlular , içtimai durumlarına göre 4'e ayrılır . Ve en yüksek sosyal durumda olanlara en az olmak üzere içtimai durum alçaldıkça ceza yükselir ( hadd , kısas ve diyetde bu ayrım yapılmaz ) . Osmanlı kanunnamelerinde ve Yavuz Selim'in Kanunnamesinde ise vaziyet tersinedir . En zengine en fazla ceza verilir . Bunun ne kadar ileri bir zihniyet ifadesi olduğu , modern ceza hukukunun mali ceza prensiplerine bakılarak anlaşılabilir . Burada şunu da ilave edelim ki İslami cezalarda , para cezası diye bir ceza şekli yoktur . Evvelce belirttiğimiz gibi , diyet bir ceza değil tazminat mahiyetinde olup suçtan zarar görene ödenmektedir . Halbuki para cezalarını devlet tahsil eder . Kanunname zina suçundan sonra , Bir kişi bir kimesnenin avretini veya kızını öpse veya yoluna varup söylese , yani laf atsa , kadı tarafından ta'zir cezasının tayin edileceği ve her sopa cezası için bir akça alınacağını söylemektedir . Kanunnamede sık sık bahsedilen değnek cezası için daima ağaç kelimesi kullanılmaktadır ve ağaç başına bir akça cereme alına gibi ifadeler geçmektedir . Bundan maksat evvelce kadı'nın tayin edeceği değnek cezasının para cezasına çevrilmesinde takip edilecek ölçüdür . Kur'anda celde denilen değnek cezasında kullanılacak değneğin vasıfları ve cezanın nasıl yerine getirileceği , İslami eserlerde tayin edilmiştir : a ) Değnek büyük olmayacak , parmak kalınlığında düz ve budaksız olacaktır . b ) Vuran kimse vururken elini ancak omuz hizasına kadar kaldıracaktır . c ) Çıplak bedene vurulmayacak fakat kürk gibi kalın elbise çıkarılacaktır . d ) Yüz , karın ve tenasül yerleri gibi tehlikeli uzuvlara vurulmayacaktır . Değnekler hep aynı yere vurulmayacaktır muhtelif yerlere dağıtılacaktır . Kanunnameden bazı örnekler daha verelim : Bir kimesne adam öldürse yerine kısas ederlerse cereme yoktur . Eğer etmeseler yahut kısas lazım gelür katl olmasa , ganiden dörtyüz akça , mutavassıt - ülhalden ikiyüz , fakirden yüz akça cereme alına . Ziyade ( çok ) fakirden elli akça cereme alına . . . Eğer mecruh beni filan urdu dise itibar olunmaya meğer ol kimesne sabıka müttehem ya adavetlu ola . Kadı marifetiyle örfe kabil ise örf edeler . Eğer mahalle ya köy arasında maktul bulunsa , elbette teftiş idüp katili bulduralar veyahut diyete çektireler , eğer eseri katl bulunmazsa nesne lazım gelmez incitmeyeler . İki kişi birbirin taşıla ya ağaç ile urub mecruh etse ta'zir edüp ağaç başına bir akça cereme alına . Eğer urup kolun ya ayağın kırsa şer'ile ne lazım gelürse hükmedip yüz akça cereme alına . Eğer bir kişinin kasdile urub gözün ya dişin çıkarsa , kısas lazım ise kısas edip cereme alınmaya . Eğer kısas etmeseler veyahut kısas olmasa , gani ( zengin ) olursa ikiyüz , mutavassıtülhal olursa yüz , fakir olursa elli akça , cereme alına . Mezkürat kefereden sadır olursa ya müste'menden sadır olursa ziğfeyn ( ? zif , zıf - ikikatı ) alına . Amma abidden ( köleden ) sadır olsa nısıf cereme alına . Romanı büsbütün inkar etmiyorum . Ama kendi halk edebiyatımızı , kültürümüzü temel alarak yeni bir biçim geliştirme çabasındayım diyor . 3 Gerçekten de Sevgili Arsız Ölüm ü incelediğimizde , zaman ve mekan , betimleme , olay örgüsü ve karakter gibi temel roman öğelerine yeni bir yaklaşım denendiğini ve bu konuda halk edebiyatından yararlanmaya çalışıldığını görürüz . Onun için ilk önce , gerçekçi yöntemden kurtulma isteğinin saydığımız roman öğelerini ne yönde etkilediğini kısaca araştırmakta yarar var . Ardından Latife Tekin'in bu yeni bir biçim geliştirme çabasının nasıl sonuçlandığına ve bize ne tür bir roman kazandırdığına bakmak istiyorum . Eski çağ , ortaçağ ve Rönesans anlatı yapıtlarında zaman ve mekanın belirsiz bırakıldığı ve bu öğelerin önem kazanmasının romanın çıkışı ile başladığı bilinen bir şey . Bizim de masallarımız olsun , efsanelerimiz , halk hikayelerimiz olsun , zaman ve mekan konusunda suskundurlar . Ama daha ilk romanlarımızda zaman ve mekan ilkelerinin belirginleştiğine tanık oluruz . Hatta mekanın simgeleştiği ve özel bir anlamın taşıyıcısı olduğunu da görürüz . Örneğin Peyami Safa'nın Fatih - Harbiye adlı romanının başlığındaki semt adları çatışan ideolojileri simgeler . Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun Kiralık Konak ı çöken Osmanlı İmparatorluğu'nun simgesidir yine . Olayların hangi kentte , hangi semtte , hangi tarihte geçtiği böyle simgesel bir anlam taşımasa bile , yazar en azından öyküyü inandırıcı kılmak amacıyla bunları belirtmeyi ihmal etmez . 3 Cumhuriyet Gazetesi , 1 Aralık 1983 . Latife Tekin ise romancıların zaman ve çevreyi özenle betimleyerek yarattıkları kurmaca dünyaya gerçek havası verme amaçlarını paylaşmaz , zamanı ve mekanı bulanık bırakmayı yeğler . Huvat ve Atiye ne zaman evlenmişler , kaç yıl sonra köyden göçmüşler , hangi kente yerleşmişler bilmiyoruz . Ne yaşadıkları ev , ne semti , ne çevresi betimlenmiş . Geçen zamanı da okur olaylardan çıkarmak zorundadır . Halit'in askere gitmesini , Dirmit'in buluğ çağına ermesini bu tür olaylar arasında sayabiliriz . Destan , masal , öykü , roman gibi kurmaca bir dünyayı sergileyen yapıtların ortak bir özelliği bunların birbirini izleyen olaylardan oluşmalarıdır . Herkesin bildiği gibi , geleneksel edebiyatımızda , kahramanlık romanslarında , vilayetnamelerde olaylar arasında nedensellik bağı yok gibidir , sadece zamansal bir bağ gözetilmiştir . Bu anlatı sorunu sözkonusu edildiğinde genellikle E . M . Forster'ın verdiği örnek anılır . Forster'a göre Kral öldü , sonra kraliçe öldü sadece zamansal bağı olan iki olaylı bir öyküdür . Kral öldü , sonra kederinden kraliçe öldü ise bir olay örgüsüdür çünkü iki olay arasında nedensellik bağı kurulmuştur . Özellikle gerçekçi romanda nedensellik bağının ne kadar önemli bir rol oynadığı sık sık tekrarlanır , ne ki Latife Tekin , Sevgili Arsız Ölüm de böyle bir bağ kurmayı reddettiği için roman küçük küçük , birbirinden kopuk bir olaylar dizisinden meydana geliyor . Sevgili Arsız Ölüm ün olay örgüsü türü Battal Gazi , Selçukname , Dede Korkut türünden destansı halk hikayeleri getiriyor akla . Nitekim , Battal Gazi , Sevgili Arsız Ölüm de adı geçen tek yapıttır . Halit'in su gibi içtiği ve Dirmit'e anlattığı bu hikayeler serisinde birliği sağlayan , tüm hikayelerin ( Selçukname'de de olduğu gibi ) tek bir kahramanın başından geçmesidir . Dede Korkut ta ise serüvenlerin kahramanları birden fazladır ama hepsi de Oğuz hükümdarı Bayındır Han'ın ve Kazan Bey'in kahramanları olduğu için serüvenler bir Oğuz Destanı oluşturur . Sevgili Arsız Ölüm de bir tek kahramanın serüvenleri anlatılmaz , ama roman bir tek ailenin , yani Huvat ailesinin bireylerinin aralarında nedensellik bağı bulunmayan sıradan ve küçük serüvenlerinden oluşur . Atiye'nin Huvat'ın karısı olarak Akçalı Köyü'ne gelmesi ve arka arkaya Nuğber'i , Seyit'i , Halit'i , Dirmit'i ve Mahmut'u doğurmasıyla bir aile kurulmuş olur . Bir süre sonra kente göç ederler ve köyde olsun , kentte olsun aile bireylerinin birbirinden bağımsız küçük episodları birbirini izler . Bundan ötürü de olay örgüsü bakımından Sevgili Arsız Ölüm destanlara ve halk hikayelerine benzer . Kurgu konusuna aşağıda yine döneceğim ama daha önce Sevgili Arsız Ölüm ün başka bir yönüne değinmek istiyorum . Eyleme değil , karaktere ağırlık veren modern ve modernist romanda biliyoruz ki roman kişilerinin psikolojisi , iç dünyası , bilinci ve bilinçaltı yazarın dikkatle çözmeye çalıştığı , ilginç sorunları içerir . Bundan ötürü önemli bir yönünü oluşturur romanın . Ama gene biliyoruz ki halk edebiyatı ürünlerinde önemli olan kişinin iç dünyası değil , tersine , eylemidir . Masallarda , Dede Korkut , Battal Gazi gibi kahramanlık hikayelerinde kahraman ve diğer kişiler eylem için gerekli araçlar olmaktan öteye gitmezler ki iç dünyaları önemli olsun ve psikolojilerine ilgi duyulsun . Latife Tekin'in de geleneksel edebiyatın bu özelliğini , titizlikle koruduğunu , karakterlerin iç dünyasına eğilmekten , psikolojilerini çözümlemekten dikkatle kaçındığını ve yalnızca davranışlarını betimlemeyle yetindiğini görüyoruz . Ne ki Dede Korkut ta , Selçukname de , Battal Gazi de bu davranışlar ya da eylemler kahramanın yiğitliğini , üstünlüğünü sergilemeye yarar . Sevgili Arsız Ölüm de yiğitlik filan sözkonusu olamadığına ve karakter öğesine de ağırlık verilmediğine göre Latife Tekin ne sürükleyici bir olay örgüsünden medet umuyor , ne de derinlemesine işlenmiş , iç dünyaları zengin karmaşık karakterlerden . Öyleyse Sevgili Arsız Ölüm ü oluşturan küçük ve sıradan episodların işlevi ne ? Sanırım ilk bakışta dağınık görünen bu olayları iki öbeğe ayırmak ve başlıca iki temadan söz etmek mümkün : 1 . Huvat ailesinin yaşam koşullarını , inançlarını , ideolojisini anlatan olaylar . 2 . Dirmit'in aydınlanmasını ve ideolojik bakımdan aileden kopuşunu anlatan olaylar . Bu durumda Sevgili Arsız Ölüm ü , Huvat ailesinde meydana gelen ideolojik bir bölünmenin öyküsü olarak okumak gerektiğini ve metnin ideolojik bir çatışmayı sergileyen bir kurguyla düzenlendiğini söylemek doğru olur . Birinci tema tutucu ve baskıcı aile ortamını sergilemeye yarar ; ikinci tema ise bu ortam içinde Dirmit'in verdiği savaşımı . Huvat , karısı , çocukları ve geliniyle kente göç ettikten sonra aile geçim konusunda bocalamaya başlar ve çocuklar çeşitli işlere girip çıkarlar : berber çıraklığı , inşaat işçiliği , tombalacılık , vb . Romanda , iş bulma , para kazanma , ev geçindirme sorunuyla ilgili birbirinden bağımsız bu öykücüklerin işlevi ailenin ekonomik durumuna , yoksulluğuna ve verdiği yaşam kavgasına ışık tutmaktır . Huvat ailesinin yaşamını anlatan olaylardan bir kısmı ise aile bireyleri arasındaki ilişkileri sergiler : ki bunların göze çarpan özelliği , çekişme , kavga , geçimsizlik ve evdeki baskı havasıdır . Vaktini hocalara , camilere , yeşil kitaplara adayan , evdekilere ikide birde vaaz eden , baskı kurmaya çalışan Huvat kafası kızdıkça şiddete başvurur , çocuklara dayak atar , kah birini kah ötekini evlatlıktan reddeder , evden kovar ve sık sık takıştığı , arada bir dövdüğü Atiye'yi de üç kez boşar . Boş inançlara kendini tümden kaptırmış Atiye de Dirmit'in peşini bırakmaz , kızı korumak uğruna durmadan eziyet eder ona . Yazar , Huvat ailesinin yoksul yaşamını , inançlarını sergileyen bu olaylarla Dirmit'in içinde büyüdüğü tutucu , olumsuz ortamı da çizmiş olur . Ailenin bu genel öyküsü içinde , dediğim gibi , bir de kendi özel tema'sıyla ayrı bir alt öykü oluşturan Dirmit'in bireyselleşmesi ve aydınlanması öyküsü var . Ama Dirmit odaklanan kişilerden yalnızca biri olduğundan öyküsü genel öykü içinde eritilmiştir . Latife Tekin Sevgili Arsız Ölüm ün Batı'dan esinlenmiş bir büyüme ya da bilinçlenme romanına ( Bildungsroman ) dönüşmesini istemediği için olacak , bu tema'nın tüm olay örgüsünü düzenleyen bir ilke sayılabilecek derecede öne çıkmasına izin vermez . Bununla birlikte , romanın anlamı bakımından en önemli kişisinin belli bir çizgide gelişen ve bu çizginin bittiği noktada , yani romanın sonunda , ötekilerden kopacak kadar uzaklaşan Dirmit olduğuna kuşku yok . Dirmit'in bireyliğini kazanması , içinde bulunduğu aile ortamının kültür düzeyinden başka bir kültür düzeyine geçmesi uzun bir savaşım sonucu mümkün olur . Dirmit'in eğitimi ve aydınlanma tema'sı romanda yalnızca bir karakterin gelişimi konusu değildir . Aynı zamanda metne ideolojik düzeyde bir çatışma getirdiği için önemlidir ve bundan ötürü bu açıdan eğilmek gerekir Dirmit'in öyküsüne . Dirmit'in doğduğu Akçalı Köyü'nün halk ontolojik bakımdan iki ayrı düzlemde birden yaşarlar : kutsal ve dünyevi . Dinsel ideolojinin egemen olduğu toplumlarda bu ikili gerçeklik doğal bir bölünmedir ve kimi toplumlarda kutsal ve dünyevi düzlemler ancak belli zamanlarda ve yerlerde ( örneğin camide , kilisede ya da cenaze töreninde ) kaynaşır , bir arada yaşanırlar . Kimi toplumlarda ise ( diyelim şeriatla idare edilen toplumlarda , ya da kilisenin egemen olduğu ortaçağ Avrupa'sında ) bu kaynaşma çok daha sürekli ve tamdır . Maddeci ve pozitivist felsefenin benimsendiği toplumlarda ise iki değil , tek gerçeklik sözkonusudur ancak . 4 Akçalı'nın köylüleri kutsal ve dünyevi gerçeklik düzlemlerinin içiçe girdiği bir halk kültürü dünyasında , sürekli olarak ikisini birden yaşayan insanlardır . Ne ki onların kutsal ı , resmi İslamınkinden çok cin , peri gibi doğa üstü varlıklara , doğa yasalarına meydan okuyan büyü , tılsım ve fal gibi edinimleri içeren bir halk dininin boş inançlarla yoğrulmuş kutsal gerçekliğidir . Üç koyunun şişip ölmesinin , tavuğun yumurtayı kesmesinin , Nuğber dudunun Tahtalıdan düşmesinin nedeni uğursuz Atiye'dir onlarca . Köyü eşeklerin basması , köyün adının değiştirilmesine kızan yatırdan bilinir . Bir ara Dirmit'in adı köyde Cinli Kız a çıkar . Kimse onunla konuşmaz . Kardeşleri bile yanaşmazlar ona , Atiye de Dirmit'in cinlerle görüştüğüne inanır vb . Çocuk Dirmit'in de farklı inançlar beslemesine , farklı davranmasına olanak yoktur . Cine dönüşmüş olduğuna inandığı sevgili öğretmenini görebilmek için cinleri kızdırıp görünmeye zorlamanın yollarını dener ; kuyular taşlar , oraya buraya işer , deliklere çatlaklara kaynar su döker . Kente göç edildikten sonra ailede boş inançlar aleminde yüzen , okuyup üfleyerek büyü ve tılsıma sarılarak yaşayan özellikle Atiye'dir . Huvat da hacılar hocalarla düşüp kalkar , camileri dolaşır , yeşil kitaplar okur , durmadan . Bu doğa üstü olaylar , cinler , büyüler , Sevgili Arsız Ölüm ile masallarımız , halk hikayelerimiz ve destanlarımız arasında içerik bakımından da bir köprü atılması demektir . Diyeceğim , Latife Tekin geleneksel anlatı türümüz ile yalnızca teknik bakımdan değil , tema sının bir yönüyle de süreklilik sağlıyor çünkü Dirmit'in aydınlanması tema'sı eski edebiyatımızın inanç dünyasını sürdüren bir ortam içinde gelişiyor . 4 Bkz. Brian McHale , Postmodernist Fiction , s . 33 - 34 . Başka bir söyleyişle , Dirmit'in içinde büyüdüğü topluluk doğa üstünü kabullenmiş bir dünya görüşünün egemen olduğu bir ortamdır ve Dirmit'in aydınlanma öyküsü bu ikili gerçeklikten az yukarıda sözünü ettiğimiz maddeci - pozitivist tek gerçeklikli dünya görüşüne geçişin öyküsüdür . Ama bu geçiş tutucu ve baskıcı ailenin içinde gerçekleşir . Dirmit'in tutkuları , değer verdiği uğraşlar ailenin kuşkuyla baktığı , Atiye'nin içinde cin parmağı gördüğü meraklardır ve bu nedenden ötürü Dirmit'in okuduğu romanlar , yazdığı şiirler yırtılır , heykel yapma girişimi engellenir . Ne ki bütün bu baskılara rağmen , Dirmit kendi yolunda yürür ve ailesinden kopar sonunda . Evin dışındaki yaşamı , sokakları , denizi seçer kendine dost olarak : Eve her gelişinde bir daha evden dışarı çıkamayacağını sanıp korkuya kapıldı . Korkusu gittikçe büyüdü . Evde duramaz , oturamaz oldu . Bağıra çağıra kapıları açıp kaçtı . Kendini deniz kenarındaki taşın üstüne attı . Deniz gece inince gözünün içine ışık sıkıp Dirmit'i eve kovaladı . Dirmit gece denize küstü . Sabah gidip barıştı . . . . Yanında belinde dolaşan annesi mi el mi bilemedi . Gece şiir yazdı , gündüz gidip denize okudu . Evini evlikten , annesini annelikten , kardeşlerini kardeşlikten , babasını babalıktan reddetti . Sokakları , evi etti . Ağaçları , duvarları , bulutları , evleri kardeş , denizi anne , göğü baba . ( s. 199 - 200 ) Bilinçlenmesi sonucu dünyaya artık dinsel ideolojinin gözlüklerinden bakmaması Dirmit'i ideolojik bakımdan da ailesinin görüşlerine karşıt bir konuma getirir . Ölmek üzere olan Atiye'nin Allaha nasıl cevap vereceği konusu evcek tartışılırken fikri sorulan Dirmit'in tutumu ve cevabı bu karşıtlığın açık göstergesidir . Alın yazısını yazan Allah ise annesinin ona hesap vermek zorunda olamayacağını söyler Dirmit ve ekler : Sen yazdın , ben de senin yazdığını okuyup gezdim , ne sorgusuymuş şimdi bu diye , annem ona bir sorsun ( s. 209 ) . Huvat'ın gözünde Dirmit Allahı inkar etme ve komünist olma noktasına gelmiştir . Görüldüğü gibi bir zaman tüm aile kutsal ve dünyevi iki gerçekliği bir arada yaşarken , şimdi Dirmit onlardan ayrılmış ve tek gerçekliği kabul eden bir dünya görüşüne varmıştır . Cezasız kalmaz bu davranışı . Bir hafta süreyle evde konuşması yasaklanır ve Dirmit de aileyi konu alan bir anlatıyı ( romanda mektup adı veriliyor bu anlatıya ) kaleme alır . Böylece aydınlanma ve bireyleşme süreci , tamamlanmış olan Dirmit'i romanın sonunda yazarlığın eşiğinde bırakırız . Sevgili Arsız Ölüm roman boyunca çekişen iki merkez kişiden Atiye'nin ölümü ve bilinçleşen Dirmit'in ise yazarlığa doğuşuyla biter . Dirmit'in gelişimi ve ailesinden kopması üzerinde uzunca durdum çünkü bu olgu açıklamaya çalışacağım gibi Sevgili Arsız Ölüm ü anlatı türü açısından da etkiler . Yukarıda sözünü ettiğimiz Dede Korkut , Battal Gazi gibi kahramanlık hikayelerinde , Saltukname türünden vilayetnamelerde yapıtın dile getirdiği ahlak anlayışı , dünya görüşü tektir , çeşitli kişilerin görüşleri , farklı ideolojileri çarpışmaz . Bu yapıtlar Bakhtin'in deyimiyle monologic dirler . Yapıtta söylemin ve ideolojinin çeşitlenmesi , bir görüş dialog'unun yer alması demektir ki bu da özünde dialogic olan roman türünün özelliğidir Bakhtin'e göre . Halk edebiyatının anlatı özelliklerinden yararlanmaya çalışan Latife Tekin Sevgili Arsız Ölüm ü temelde monologic bir yapıt olarak kaleme almış . Ancak sonlara doğru Dirmit ile diğer karakterler arasında görüş ayrılığının başlamasıyla yapıt , Bakhtin'in terimlerini biraz zorlayarak dialogic diyebileceğimiz bir anlatıya dönüşür . Onun için , Dirmit'in aileden kopması dediğim gibi , Sevgili Arsız Ölüm ü tür açısından da etkiler , çünkü bu noktada Latife Tekin destan , masal halk hikayesi geleneğinden ayrılır ve Sevgili Arsız Ölüm e roman türüne uygun bir özellik katar . Sevgili Arsız Ölüm deki ideolojik çatışma ve Dirmit'in gelişmesi tema'sı yapıtı geleneksel edebiyatımızdan ayıran önemli özelliklerden ikisidir . Bunlara bir de Sevgili Arsız Ölüm ün anlatıcısını katmak gerek . Çünkü bu anlatıcı destanların , masalların halk hikayelerinin anlatıcısından farklı , çok yönlü bir anlatıcıdır . Sevgili Arsız Ölüm ün Latife Tekin'in kendi yaşamından , çocukluğundan izler taşıdığını biliyoruz . Romanın anlatıcısı da bazen Latife Tekin'in bilinçlenmeden önceki , bazen de sonraki tutumunu benimseyen bir anlatıcı sanki . Metnin son sayfasından alınmış , Atiye'nin cenazesi ile ilgili aşağıdaki parçayı , Dirmit ile bu anlatıcının ortak yanlarına ışık tuttuğu için alıyorum : Cenazesine gelenleri saymaya kalktı . Başını Küt ! diye tabutun kapağına çarptı , öldüğünü hatırlayıp kederlendi . İçin için bir daha acı duymayacağını düşünüp sevindi . Ama son anda yemini yediği için , sevincine , eli sopalı zebaniler karşı geldi . BÖLÜM VIII BİR CİNAYET ROMANI VE POSTMODERN POLİSİYE Geçen Kasım ayında sayın Doğan Hızlan ile yaptığım bir söyleşide ( Gösteri , Kasım 1990 ) Türk romanının son durumuyla ilgili bir soruya cevap verirken , Türk yazarlarının çağdaş anlayışlar arasında kendilerine bir yol aradıklarını ve postmoderne yönelen bir çizgiden söz edilebileceğini söylemiştim . Bu bağlamda andığım romanlar arasında Kara Kitap ile Bir Cinayet Romanı da vardı . Kara Kitap ın post modern , daha doğrusu üstkurmaca yönüne başka bir yazımda eğilmiştim ; bu yazıda da Pınar Kür'ün son yapıtı Bir Cinayet Romanı na , yeni arayışlara bir örnek olarak bakmak istiyorum . Bir bakıma Pınar Kür'ün yapıtını , polisiye türün bir çeşidi sayılan ve whodunit diye adlandırılan detektif romanları sınıfına sokabiliriz . Çünkü Bir Cinayet Romanı , Akın Erkan adlı bir yazarın , Ölümün Vazgeçilmez Çekiciliği adını alacak bu tür bir romanı yazışını konu ediniyor . Ama , aynı zamanda Akın'dan öğreniyoruz ki tasarladığı yapıt bildiğimiz detektif romanlarına benzemeyecek , daha çok cinayet romanı mekanizmasını irdeleyecek , bir yerde anatomisini gözler önüne serecek tir . 1 Görülüyor ki Pınar Kür'ün amacı bu türe bir örnek daha katmak değil , bu tür romanın özelliklerini , kalıplarını , konvansiyonlarını sergilemek . Başka bir söyleyişle , Pınar Kür , hem içinde cinayet işlenen polisiye türde bir roman sunuyor bize , hem de bu roman aracılığıyla polisiye tür üzerine yazılmış bir üstkurmaca . 2 Gerçi Türkiye'de Peyami Safa'nın Server Bedi takma adıyla yazdığı Cingöz Recai serisi ve Mickey Spillane'den , Agatha Christie'den ve başka yazarlardan yapılmış çeviriler vardır , ama Pınar Kür'ün parodisini yaparak kullandığı detektif romanı Türk edebiyatında kendine yer edinmiş ve gelişmiş bir roman türü olmadığı için , yapıtı Batı edebiyatı bağlamında inceleyebiliriz ancak . Bundan ötürü , Bir Cinayet Romanı na geçmeden önce detektif romanının kalıplarına , konvansiyonlarına ve Batı'daki serüvenine bir göz atmamız gerek . Polisiye romanın 19 . yüzyılda Edgar Allan Poe , Gaston Leroux , Conan Doyle , Emile Gaboriau , Maurice Leblanc gibi yazarlarla başladığı söylenir . Yine genellikle kabul edilir ki bu türün konvansiyonlarının temelini atan E. Bunlardan birkaçını şöyle sıralayabiliriz : 1 . Çözülmesi olanaksız görülen bir cinayet . 2 . Aleyhine gözüken kanıtlar yüzünden haksız yere suçlanan bir şüpheli . 3 . Polisin araştırmayı beceriksizce ve yanlış yönde yürütmesi . 4 . Parlak zekalı ve yetenekli bir detektif . 5 . Olayı ve çözümünü okura anlatan , detektife hayran bir dostu . 1 Bir Cinayet Romanı , Can Yayınevi , 1989 , s . 22 . 2 Bir Cinayet Romanı nın üstkurmacılığına daha önce Füsun Akatlı kısaca değinmişti ( Bir Cinayet Romanı , Cumhuriyet , 16 Mart 1989 ) . Romanın bu yönünü belirten başka bir yazı için bkz . Fatma Akerson , Bir Cinayet Romanı'nı Eleştirmek , Gösteri , Nisan 1989 . 6 . İnandırıcılığı sağlam görülmeyen kanıtların dikkate alınmaması gerektiği aksiyomu . 3 Detektif romanı içinden çıkılmaz gibi görünen esrarlı bir cinayetin çözümünü sunduğu için , her şeyden önce mantığa güveni ve inancı dile getiren bir anlatı türüdür ve bundan ötürü de burjuva rasyonelliğinin edebiyattaki özü haline gelmiştir . 4 Gerçi detektif romanı iki dünya savaşı arasında Agatha Christie , Dorothy Sayers , Ellery Queen , J . Dickson Carr gibi yazarların elinde en parlak dönemini yaşadı , ama yine de sınırlı kalıpları , işlevleri değişmeyen kişileri , bir cinayet ile onun çözümüne dayalı olay örgüsü ve tekrarlanan konvansiyonları yüzünden , yazınsal değerden yoksun , yalnızca vakit geçirmek için okunan bir anlatı türü olarak sürdü . Bundan ötürü eleştirmenler , yazınbilimciler , edebiyat tarihçileri de polisiye roman üzerinde fazla durmaya gerek görmediler ; taa ki yapısalcılık , edebiyatın yapısını ortaya çıkarmak amacıyla yapıtlara yeni bir yaklaşımla eğilene kadar . Yapısalcıların bu amacı için kalıpların açıkça gözlemlendiği , yapısı karmaşık olmayan , masal , epos , romans ve detektif romanı türünden anlatılar elverişli inceleme nesneleri oluşturuyorlardı . Bu arada , örneğin , T . Todorov La Poétique de la Prose daki bir yazısında detektif romanının tipolojisini inceledi . Beri yandan modernist ya da postmodernist kimi yazarlar polisiye roman formunu başka bir düzlemde ve başka amaçlar için kullanmaya başladılar . Polisiye roman gibi popüler türlerin ciddi edebiyat sınıfına atlamasının nedenini , Rus Biçimcileri'nin görüşlerini geliştirerek başat öğe ( the dominant ) kuramıyla açıklayan Roman Jacobson'un yazısından 5 burda söz etmemiz olanaksız . 3 Bk . Joseph Shipley , A Dictionary of World Literary Terms , The Detectif Novel maddesi . 4 Ernest Mandel , Hoş Cinayet , Yazın Yayıncılık , 1985 , s . 38 . 5 The Dominant , Ladislav Matejka ve Krystyna Pomorska'nın derlediği Readings in Russian Poetics içinde . Ancak bize gerekli bir iki noktayı belirtelim . Bir kurama göre belli akımlarda ya da dönemlerde yapıtı oluşturan öğelerden biri başat öğe durumuna geçer ve diğer öğeler onun etrafında , kazandıkları öneme göre yerlerini alır ve hiyerarşisi farklı yeni bir düzen meydana getirirler . Örneğin romantizm döneminde sanatçının kişisel duygularının başat öğe durumuna geçtiğini ve önceki dönemin şiirinden farklı bir şiire yol açtığını görürüz . Başka bir dönemde başka bir öğe egemen duruma geçer ve böylece edebiyat tarihi başat öğenin değişmesiyle gelişir . Yine bu kurama göre edebiyatın kenar mahallelerinde dolaşan ve edebiyat adına pek layık görülmeyen önemsiz türler başka bir dönemde merkeze alınır , çünkü hem taze kan etkisi yapacağı düşünülmüş hem de yeni dönemin sorunlarını dile getirmeye elverişli görülmüştür . Polisiye roman da böyle sınıf değiştirmiştir , çünkü J . L . Borges , A . Robbe - Grillet , I . Calvino , Muriel Spark , Umberto Eco gibi yazarlar detektif romanı formunu kendi amaçları için yapıtlarında kullanmışlardır . Örneğin J . L . Borges Death and the Compass da ( Ölüm ve Pusula ) detektif öyküsünden , bu öykülerin tam tersi bir amaca ulaşmak , yani insan aklına olan inancın ve güvenin saçmalığını dile getirmek için yararlanır . 6 Ülkemizde de polisiye roman formunu başka bir amaçla kullanarak , kanımca , postmodernizm kervanına katılan Pınar Kür'ün romanını yazınsal bağlamı içine oturttuktan sonra , şimdi romanın kendisine geçebiliriz . Dediğim gibi , yapıt , içindeki karakterlerden yazar Akın Erkan'ın tasarladığı Ölümün Vazgeçilmez Çekiciliği adlı bir dedektif romanının ( buna iç - roman diyelim ) yazılışını konu ediniyor . 6 Bk . Patricia Waugh , Metafiction , Methuen 1984 , s . 81 - 84 . Akın eskiden tanıdığı , ama yıllarca görmediği bir takım insanlarla temasa geçiyor ve onlara , yazacağı yeni romanında kendisine yardımcı olmalarını ve romanın karakterleri arasında yer almalarını rica ediyor . Her biri günlük tutarak yazdıklarını Akın'a yollayacak ve Akın da bunları ya olduğu gibi ya da üzerlerinde değişiklikler yaparak romanına koyacak . Gerçi düşünülen iç - roman tamamlanmıyor , ama Bir Cinayet Romanı bu kişilerin o günlerde neler yaptıklarını , düşündüklerini , duygularını ve yazar Akın ile olan ilişkilerini aktaran günlük biçimindeki yazılarından oluşuyor . Yani Bir Cinayet Romanı nda iç - roman karakterlerinden başkasının yazdığı bir şey yok . Yazarın kişiliğini de , olayların gelişimini de yine onların yazdıklarından öğreniyoruz . Bu bakımdan , yapıtın , detektif romanlarının anlatım tekniğinden ayrıldığını kaydetmeliyiz . Akın'a yardımcı olacak ve romanda yer alacak kişiler şunlar : Yıldız Gerçel ( katil ) , Levent Caner ( maktul ) , Yeşim Erses ( cinayete neden olacak kadın ) , Yasemin ( yazara yardımcı olacak bir gözlemci ) , ve Emin Köklü ( cinayeti çözecek detektif ) . Akın'ın roman planına göre Levent , aslında hiç hoşlanmadığı Yıldız'ı baştan çıkaracak ; ilk kez bir aşk serüveni yaşayan Yıldız Levent'e aşık olacak , ama Levent onu terk ederek sekreteri Yeşim ile ilişki kurunca , Yıldız , kıskançlık ve öfkeyle Levent'i öldürecek . Emin Köklü de cinayeti çözerek katilin Yıldız olduğunu açıklayacak . Ne ki kişiler bu planı tam bilmezler ama yazarın direktiflerine uyarlar . Örneğin Levent hoşlanmadığı Yıldız'ı baştan çıkarır ; Yeşim patronu Levent ile yatar . Roman kişilerinin ipleri onları kukla gibi idare eden yazarın elindedir , ama duruma başkaldıranlar da olacaktır . Bu tür romanlarda , bilindiği gibi , detektif ile birlikte okur da ipuçlarını değerlendirerek katili bulmaya davet edilmiştir , ne ki Pınar Kür hem detektifi hem de okuru şaşırtmak için , seçtiği kişiler tarafından yazılan günlük parçalarını birbirinden ayırırken başlarına yalnızca yazarın baş harfini ve tarih koymuş . Emin ve Levent'in yazdıkları bir zorluk yaratmıyor çünkü E ve L , Emin ve Levent'ten başkası olamaz . Ama Y , Yıldız da , Yeşim de , Yasemin de olabilir . Üstelik bu kadınların benzeştiği ortak noktalar da var . Hiçbiri evlenmemiş , üçü de bir işyerinde çalışıyor . Ayrıca Yeşim olsun , Yıldız olsun anneleriyle yaşayan yalnız iki kadın . Okurun , yazıların kime ait olduğunu içeriklerinden , Y'nin kişiliğinden çıkarması gerektiği için kitabı çok dikkatle okuması şart . Detektif rolündeki Emin'in işi daha da zor , çünkü yazılanların hepsini ona göstermiyor Akın . Bu yüzden Emin Köklü , başta suçsuz kişilerden şüphelenir , Y harfiyle belirtilen yazıların hep aynı kadın tarafından yazıldığını sanır ve ancak sonunda birkaç Y olduğunu kavrayınca anlar hatasını . Pınar Kür de dedektif romanlarının yukarda saydığımız temel özelliklerinin ya da konvansiyonlarının çoğuna sadık kalmış ve ayrıca , metin boyunca olaylar gelişirken ayrıntı sayılacak ikinci derece özellikleri de belirtmekten geri kalmamıştır . Dediğim gibi kurmaca bir cinayetin çözümlenmesi demek olan detektif romanı Pınar Kür'ün elinde kurmacanın çözümlendiği bir detektif romanına dönüşüyor . Bundan ötürü , yapıta , yazarın beklediği şekilde yaklaşan okuru sürükleyen merak da katilin kimliği kadar anlatı sorunları olacaktır . Öykü nasıl kurgulanacak ? Çözümü olanaksız görülen cinayet nasıl planlanacak ? Detektif nasıl bir tip olacak ? Şüpheli kişiler olarak kimler seçilecek vb . Onun için romanda yazarın sorunları , yaratma sıkıntıları , kurgulama çabaları vurgulanır fırsat düştükçe . Nitekim Emin Köklü de roman yazma konusunda fikir yürütürken kurgulamanın öneminden ve güçlüğünden söz eder . Çözümcü olmak kolay , der , Verileri doğru değerlendirmek yeterli . . . Yazmaya kalktığında ise , kişi problemi çözmek değil , kurmak durumunda ( s. 70 ) ; bir denklem kurarcasına mantığını kullanarak . Yazarı bir matematikçiye benzeten bu görüş , Bir Cinayet Romanı nda dile getirilen ve aşağıda ele alacağım roman anlayışına uygundur . Pınar Kür'ünki gibi üstkurmaca yapıtlar yaşama değil de anlatının kendisine eğilir , konu olarak roman ı irdelerlerken gerçeklikle kurmaca arasındaki ilişkiyi gündeme getirirler ister istemez . Bir Cinayet Romanı nda da budur durum . Üstelik gerçeklikle kurmaca arasındaki ilişki okuru , romanı anlamlandırırken bocalatacak kadar karmaşıktır da . Her romanın , oyunun , öykünün gerçek dünya ile uzak ya da yakın ilişkisi vardır , ama Bir Cinayet Romanı nın yapısı ve dile getirdiği roman anlayışı bu soruna özel bir yer veriyor kanımca . Yapıtı açıklarken , gerçeklikleri derece derece azalan üç ayrı dünyadan söz edebiliriz . Birincisi gerçek dünya dediğimiz , hepimizin ve bu arada Pınar Kür'ün de okurun da yaşadığı dünya . İkincisi , Bir Cinayet Romanı nda bu gerçek dünyanın yansıtılmasıyla önümüze açılan iş çevrelerinin ; mesleğinde yükselmekten başka bir amaç beslemeyen insanların ; anlamsızlık duygusu içinde bunalan mutsuz ve yalnız kadınların oluşturduğu kurmaca dünya . Üçüncüsü bu kurmaca dünyanın kişilerinden Akın'ın yazmakta olduğu Ölümün Vazgeçilmez Çekiciliği nin , gerçek dünyadan daha da uzak kurmaca dünyası . Görüldüğü gibi , gerçek dünyaya göre kurmaca olan Bir Cinayet Romanı nın dünyası , iç - romana göre gerçek dünya olmuş oluyor . Bu dünyada sergilenen iş çevrelerinin , anlamsız yaşamın gerçek dünya ile ilişkisinin roman açısından önemli olduğunu sanmıyorum . Ama iç - romana göre gerçeklik statüsüne yükselen bu kurmaca dünya ile iç - romanın kurmaca dünyası arasında kurulan ilinti ilginç . Çünkü Akın'ın tasarladığı romanın karakterleri , yazılacak iç - romana göre metin dışı sayılan ve yazar Akın'ın da paylaştığı sözde gerçek bir dünyada var olan insanlar . Bundan ötürü olaylar ve kişiler hem iç romanın kurmaca dünyasında yaşıyorlar hem de gerçek sayılan dünyada . Yani olan biteni iki düzlemde izliyoruz ve yer yer kuşkuya düşüyoruz : dış dünya nerde bitiyor iç - roman nerde başlıyor ? İç romanda yer alması gereken cinayetin gerçekten işlendiğini ve romanda kurban rolünü üstlenen Levent'in gerçekten öldürüldüğünü düşünebilir okur . Haklı olarak . Çünkü bu cinayet haberi gazetelerde çıkar ve Emin Köklü , varlığından yazar Akın'ın bile haberdar olmadığı komiser Haydar ile birlikte araştırır cinayeti . Hatta gider Levent'in karısı Eser ile görüşür . Bu durumda okurun bunları gerçeklik düzleminde geçen olaylar olarak yorumlamasına şaşmamak gerek . Ne ki bu bilgileri Emin Köklü'nün günlüğünden ediniyoruz ve ancak romanın sonlarına doğru bu sayfaların , yazarlık sevdasına kapılan Emin Köklü'nün yazdığı alternatif romanın parçaları olabileceğini fark ediyoruz . Bu olanağı hesaba katarsak , bu kez , cinayetin gerçekten değil iç - romanda işlendiğini düşünebiliriz . Besbelli Pınar Kür okuru sürekli olarak , gerçek mi , kurmaca mı sorusuyla karşı karşıya bırakmak istiyor . Konvansiyona göre dedektif son bölümde nasıl katilin kimliğini açıklarsa Bir Cinayet Romanı nın son bölümünde de Emin Köklü katili açıklamak üzere yazarın evine gelir . Ama burdaki sahne detektif romanlarının bir parodisidir , çünkü Emin Köklü ünlü detektifleri oynar bu sahnede . Zaten romanın başından beri onda biraz Agatha Christie'nin Poirot'sunu , biraz Rex Stout'un şişman ve tembel detektifi Nero Wolfe'u buluruz . Philip Marlowe , Mike Hammer gibi ünlü detektiflerin jestlerini ve üslubunu taklit ederek yaptığı açıklama nedeniyle mizah yanı ağır basan bu eğlenceli son bölüm Emin Köklü ile Akın Erkan arasında bir savaşımı sergiler . Detektif romanlarında zeki bir katil ile zeki bir dedektif arasında , E . Mandel'in deyişiyle bir zekalar çarpışması nı izleriz . Biri kusursuz bir cinayet planlamıştır , öteki de onun açığını yakalayacaktır . Bir Cinayet Romanı nda da budur durum , çünkü Emin Köklü cinayeti çözmüş ve gerçek katilin yazar olduğunu ortaya çıkarmıştır . Ama aslında mesele bu kadar basit değil , çünkü Pınar Kür metni iki düzlemde yürütmek için elinden geleni yapar . Okur yine iki yorum arasında gidip gelecektir . Sözkonusu olan gerçek bir cinayetin çözümü mü , yoksa iç - romandaki cinayeti kimin işlemiş olmasının romanının mantığına daha uygun düşeceğinin saptanması mı ? Soruyu şöyle de sorabiliriz : çarpışma detektif ile katil arasında mı , yoksa yazar Akın ile , yazarlık hevesinde olan Emin Köklü arasında mı ? Her ikisi de mi yoksa ? Unutmayalım ki Emin Köklü daha baştan beri Akın'ın yazarlığından memnun değildir . Romanı ilerletemediğine , kimin katil , kimin maktul olacağına bir türlü karar veremediğine ve ayrıca roman anlayışının detektif romanlarına asla uygulanamayacağına inanmaktadır . Bu nedenle korkarım bu işin yönetimini ele almam gerekecek ( s. 145 ) diye düşünür ve romanı kendi istediği şekilde yürütüp sonuçlandırmaya karar verir . Gerçekten de Akın'ınkinden farklı , ayrı bir roman geliştirir . Cevdet Paşa'ya göre Mecelle diğer bütün kanunlardan üstündür çünkü . . . beş altı fakih zatın marifetiyle vaz'ı ilahi olan şeriatı garradan ahz ve iltikat edilmiştir . 12 Dolayısıyla , Hıfzı Veldet'e göre Mecelle fıkha , yani İslam kanununa dayanır ve dine müstenit hukukun muğlaklığını taşır . 13 Namık Kemal de 24 sayılı İbret'te çıkan bir makalesinde Tanzimat'ın getirdiği yeni hukuksal düzenlemeleri eleştirirken şöyle der : Bu hareket pek çok karışıklıklara ve gürültülere sebeb oldu . Halk tarafından iyi görülmedi , halbuki onun yerine fıkıh hükümleri tanzim edilerek tatbik olunsalardı , halk bunları hiç itirazsız kabul eder ve Avrupa dahi İslam hukukunun sade ekalliyetleri korumak değil , bütün insanlığı idare edecek bir mükemmeliyette olduğunu anlardı . 14 Ahmet Mithat Müşahedat ta şeriatı şöyle savunur : Şeriat ahkamı herkesin hukukunu da , vazifelerini de ; akla , hikmete ve keyfiyete gayet uygun şekilde ayarlamıştır . 15 İşte mutlak bir metne bu denli bağlı bir dönemde o mutlak metnin arkasında duran bir baba otoritesinden yoksun bulunmak Tanzimat düşünürleri için oldukça tedirgin edici bir ruh haline neden oluyordu . Babanın yokluğunda tek tutamak kuvvetli bir ahlak anlayışı gibi görünüyordu . Belki de bu yüzden ondokuzuncu yüzyılda çok sayıda oğula nasihat ya da çocuk terbiyesi kitaplarına rastlarız . Ahmet Mithat Efendi'de bu sorun bir tutku niteliğindeydi . Romanlarında bıkmadan usanmadan , babanın yokluğunda doğru ahlak ve terbiyeye ulaşabilmiş çocukların kurtulabildiğini , diğerlerinin ise baştan çıkarak kaybolduklarını anlatır . Ahmet Mithat Efendi'de mürebbi - i efkar ın ille de bir baba olarak şahıslanması gerekmiyordu . Demir Bey de babasız Polini'nin dediği gibi Anam , babam , hısmım , akrabam , kimsem olmadığı halde kavanin - i medeniyemiz bana ana baba dereceside hami olmak lazım gelmeyecek mi ? 16 Ahmet Mithat Efendi'de babasızlık , yanlış terbiyeyle eşittir . Kendisi de sağlam bir Osmanlı eğitimi görmüş olan Ahmet Mithat Efendi için tek çıkış İslami bir terbiye ve kültürün yol göstericiliğinde ilerlemedir . Orhan Okay bize Ahmet Mithat'ın Bağdatlı Muhammed Zilhavi'den medrese bilimlerini , Muhammed Şirazlı Bakır Can Muattar'dan da Doğu ilim ve felsefesini öğrendiğini söyler . 17 Nitekim , romanlarına baktığımızda da Ahmet Mithat'ın özdeşleştiği kahramanların hepsinin babanın yokluğuna rağmen iyi bir İslam kültür ve terbiyesi almış kahramanlar olduğunu görürüz . Ahmet Metin gibi ( ismin baş harfleri bile yazarınınkiyle aynıdır ) , Rakım Efendi gibi idealize ederek özdeşleştiği bu roman başkişileri , aklı başında annelerin tuttuğu İslam düşünce ve terbiyesine vakıf eğitmenlerle yetiştirilmiş çocuklardır . Yozlaşmış babaların varlığı , babasızlıktan daha da büyük bir tehlike oluşturabilir : Ahmet Metin ve Şirzat ta Neofari'nin babası , Felatun Bey ile Rakım Efendi de Felatun Bey'in babası , Jön Türk te Ceylan'ın babası gibi . Bu tür babaların zararlı varlığıyla İslam kültür ve terbiyesinin , bizim deyişmizle , mutlak metnin egemenliği , kuşkusuz yeğlenmelidir . İslam ahlakı , Batı edebiyatının telkin edebileceği bazı zararlı fikirleri bile önlemeye yeterlidir , daha doğrusu bu fikirlerden zarar görmemenin garantisidir . Ahmet Mithat Niza - ı İlm ü Din de şöyle der : Medeniyet ve insaniyet ve diyanet nokta - i nazarlarından hiçbir kıymeti olmadıktan fazla , değersizliği , kıymetsizliği bedihi ve aşikar olan bazı aksam - ı edebiye bir takım genç mütercimler tarafından tercüme veyahut taklit yollu lisanımıza geçirilmekte ise de beri tarafta hikmet - i vasia ve safiye - i islamiye zaten ahlak - ı umumiyemizi öyle bir metanetle takviye eylemiştir ki o edebiyat - ı meşkukenin milyonda bir müslümanı cidden tağlit edebileceğine ihtimal verilemez . 18 Ahmet Mithat'ın romanlarında sağlam bir İslami terbiye çoklukla babasızlığı telafi eder ; karşıtlık , Avrupalılaşmak uğruna kafası karışmış babalarla bu kültür arasındadır . Böyle bir yapı , babasızlığa bulunmuş oldukça pratik , sağduyulu bir çözümdür ve Ahmet Mithat'ı babasızlık tehdidini trajik gören diğer Tanzimat yazarlarından ayırır . Abdülhamid'i kolaylıkla benimsemesi de , herşeyde olduğu gibi , baba arayışında da Ahmet Mithat'ın en pratik çözümlere yönelebildiğinin başka bir göstergesi sayılmalıdır . Ahmet Mithat'ın romanlarında çok yinelenen bir tema kimlik bunalımı temasıdır . Kültürü inkar , babayı inkara eşittir ve kişiyi felakete sürükler . Babaların varlığına rağmen , hatta babaların katkısıyla yanlış yetişmiş iki kişi , Felatun Bey ile Rakım Efendi nin Felatun Bey'i ve Jön Türk ün Ceylan'ı bu tür kayıp kişilerin birer simgesidir . Felatun Bey , kimliksizliğini düştüğü gülünç durumlarla öder , Ceylan'ın ise sonu acıdır : intihar eder . Burada Felatun Bey ile Rakım Efendi ve Jön Türk romanları arasında otuz yıl geçtiğini ve Jön Türk ün Beşir Fuad'ın intiharından sonra yazıldığını anımsayalım . Aykırı fikirleriyle kafalarını karıştırdığı Tanzimat yazarlarını , Beşir Fuad intiharıyla da çok sarsmıştı . Ceylan'ın sonu , Beşir Fuat'ın sonunun - gene ibret olması amacıyla - edebi bir projeksiyonudur . Ceylan'ın babasının pişmanlık dolu feryatlarında ise , oğluna sahip çıkamamış bir kültürün dövünmelerini duyup , bir yandan ders alıp , bir yandan da arınmamız gerekir belki de : Ceylan ! Sen kendin için bir bela , bir musibet olarak yetişmiş bir kız olarak çıktın ! Dur hemen üstüme saldırma . Dinle ! Keşke seni o . . . daireye hiç yaklaştırmasaydım . Allah bizim belamızı o mel'un alafranga yüzünden vermek için çeşm - i basiretimizi bağlamış da kızım orada alafranga terbiye alıyor diye beni sevindirmiş . Şimdi de işte böyle kan ağlatıyor : 19 Şimdi de Felatun Bey ile Rakım Efendi de Rakım Efendi'nin doğru yoldan sapmamasını sağlayan , yaşamının her dönemecinde ona rehberlik eden mutlak metnin Ahmet Mithat Efendi'ye göre nelerden oluştuğuna bir bakalım : Kendi hahişi ve dadısının sevk ve teşviki sayesinde arabiden sarf ve nahivden filandan maada , risale - i erbaayı şerhleriyle beraber layıkıyla gördü . Hele mantık cihetini tasdikat hitamına kadar pek kuvvetli tahsil eyledi . İlm - i hadis ve tefsirde oldukça behre kazandı . Fıkhı dahi gözden geçirdi . Farisiden Gülistan ve Baharistan ve Pend - i Attar ve Hafız ve Saib'i tekmil etmekten kat - ı nazar en müntehab parçalarını ezber dahi eyledi . Fransızcaya gelince : Bir kere lisanda rüsuh peyda eyledi . Badehu Galata'daki dostundan hikmet - i tabiiyye , kimya , teşrih , menaafi - ül - azayı oldukça tahsil edip Beyoğlu'ndaki Ermeni dostunun kütüphanesinde dahi coğrafya , tarih , hukuk ve muahedat - ı düveliyyeye dair lüzum derecesinin fevkinde dahi malumat kazandı . 20 Rakım Efendi'nin eğitiminde öncelikle İslami ilim ve sanatların geldiğini , ancak bunlardan sonra kimya , fizik , anatomi gibi müsbet ilimlere de yer verilebileceğini ; Rakım Efendi'nin eğitiminin de , dünya görüşünün de temelini İslami ilimlerin oluşturarak müsbet ilimlerin sınırlarını belirlediğini görüyoruz . Batıcı bir eğitimin ancak ve ancak böyle mutlak bir metin ya da mutlak İslami ilimler gölgesinde ve denetiminde edinildiğinde zararsız kalabileceği , mutlak bir metne eklenebileceği , bu haliyle de bir gencin eğitiminin ikincil bir parçası olabileceği söyleniyor . Ceylan'ın babasının düştüğü hataya düşmeyip çocuklarını doğru yolda eğitmekte titiz ve başarılı bir baba örneğini Menfa nın Abdülcebbar Bey'inde görürüz : Abdülcebbar Bey bir oğlu bir kızını hüsn - i terbiye emeline düşüp halbuki İstanbul'da muhtaç olduğu mektebi bulamayacağını daha vaktiyle derpiş eyleyince huruf ve lisan ve ulum - ı şarkiye için bir hoca ve garbiye için dahi bir madama isticar eyleyerek evladının tedris ve terbiyesini bunlara havale etmişti . 21 Burada dikkat edilecek şey , garbiye için tutulan madama nın olası , belki de kaçınılmaz kötü etkilerinden çocukları korumak olmalıdır . Çünkü Ahmet Mithat Efendi'nin yabancı mürebbiyelerle terbiye sistemine ilişkin ciddi kuşkuları vardır . Ana ve Baba'nın Evlat Üzerinde Hukuk ve Vezaifi nde şöyle der : Ama pazarlık zamanında muallime cenapları çocukların terbiye - i islamiye ve Osmaniyesini ihlal etmeyeceğine dair ne kadar söz verirse versin , ne kadar taahhüt eylerse eylesin onun aguş - ı terbiyesinde aile ocağına yabancılık peyda edecek çocuklar bilahare yeniden Osmanlılandırılmaya muhtaç kalırlar zannederim . 22 Ahmet Mithat'a göre ideal eğitim , babanın vesayetinde , İslami ilkelere göre yürütülen ve Batı kültürünün denetlenerek dahil edildiği bir eğitimdir . Örneğin Felsefe - i Zenan da Fazıla Hanım'ın eğitimi böyle bir eğitimdir : Bu tür bir eğitimden geçmiş çocuklar babanın ölümünden sonra da yollarını şaşırmazlar : Büyük Ayasofya mahallesi sakinlerinden Fazıla Hanım , pederi Bedrettin Efendi'nin müddet - i hayatında kendisinden ulum - ı aliyeyi ( sarf , nahiv ) tekmil eyledikten sonra ilm - i hadis ve ilm - i tefsir ve saireyi dahi mücerred ihtimam - ı tamm - ı zatisiyle tahsil edip pederinin vefatından sonra dahi fünun - ı hikemiyeyi merak ederek tedarük edebileceği kitaplarla bil - iştigal fünun - ı mezkurece dahi bir hayli malumat peyda eylemişti . 23 Ahmet Mithat Efendi'nin romanlarında Ceylan'a karşı Ahdiye ve Fazıla Hanımlar , Felatun Bey'e karşı Rakım Efendi , Ahmet Metin , Mustafa Kemalettin'ler , iyi yetişmiş Osmanlı aydınının portreler galerisini oluştururlar . İyi yetişmenin bir tek koşulu vardır : o da Jön Türk ün Ahdiyesi'nin yaptığı gibi İslam kültürünün Batı kültürüne üstünlüğünü bir an bile gözardı etmemek . Bunu idrak edemeyen kişiler için yeni fikirler büyük bir tehlike oluşturur : Ahdiye yalnız Remziye'nin nail olduğu müsaade dahilinde yetişmiş olsaydı müslümanlığa dair terbiyeden mahrum kalarak sırf yeni fikirler içinde yetişmiş olurdu . Yeni fikirler içinde ! Anlıyor musunuz ? Bunu pek iyi anlamanızı arzu ederiz . O yeni fikirlerin en aşağı dereceleri o kadar müdhiştir ki o derecelere varanlara müslüman demek , yalnız müslümanım diye ikrarlarından dolayı mümkün olabilip tasdikleri araştırılacak olursa hiç de mümkün olamayacağı görülür . Hafazanallah ! Tanassur etmişler mi diyeceğiz ? O yeni fikirlerde nasraniyet dahi yoktur . Fikirleri o dereceye kadar tevessü edince nasraniyet dahi kalmaz . Bunlara Avrupalı demek caiz olabilecekse de sözün doğrusunu söyleyelim ki terakkiyat - ı fikriyenin o derecesi Avrupa'da mehasin - i ahlak gayretinde bulunahlar nezdinde de istihsan edilememektedir . 24 Recaizade Ekrem'in Araba Sevdası nda Bihruz Bey'in traji - komik öyküsü de , gerçekte , babanın yokluğundan öte , metinsel rehberini kaybetmiş ve yanlış metinler arasında kaybolmuş bir gencin , yani cehaletin öyküsüdür . Burada , Ahmet Mithat'ın madama larına işlevsel benzerliğiyle Bihruz Bey'in özel hocası M. Zavallı Bihruz Bey'in , M . Piyer'in sorumsuz , plansız , programsız ve yalnızca alacağı parayı gözleyen eğitimine karşı kendisini koruyacak ya da yönlendirecek bir rehberi , yani bir babası ya da klasik eğitimi yoktur . Tanzimatçılar , adetleri bir miktar çoğalmış olan sıbyan mekteplerini de medresenin nüfuzundan kurtaramamışlar ve bu mektepleri , dünyevi gayelere hizmet eden ve çocuklara laakal kendi anadillerini okuyup yazmayı öğreten basit bir ilkmektep haline koyamamışlardır . 25 İşte Bihruz Bey'in bocalamalarında Tanzimat'ta eğitim adına yarım yamalak atılan yenilikçi adımların yarattığı derin korku , kuşku , ve güvensizliğin yansımasını buluyoruz . Siyehçerde komedisi bu şaşkınlıktan kaynaklanıyor çünkü Bihruz Bey anadilinde sözlük kullanmasını bile bilmiyor . Dahası Ceylan gibi o da yanlış şeyler okuyarak yolunu , hatta Ceylan'dan biraz farklı olarak , aklını da yitirmiş bir gençtir . 26 Ceylan nasıl okuduğu Batı romanlarıyla bir feminist olup çıkmışsa , Bihruz Bey de okuduğu gayet seviyesiz aşk şiirleriyle komik bir aşık olup çıkar . Kişiliğini gerçekler ya da yaşantısı değil sözcükler belirler . Bihruz Bey bir kişi değil , yalan yanlış bir metinler bohçası , anlamsız dizgeler listesidir . Recaizade Ekrem'in birbirini izleyen ironilerle başkişisi Bihruz Bey'i hiçlediği , hiçbir metne ait olamayan başıbozuk sözcük dizgelerine indirgediği bu çok ilginç romanda , Bihruz Bey'in Periveş Hanım'a aşık olduğu yere bakalım : Aradan iki dakika geçmeksizin ( lando ) bahçenin öbür köşesinden zuhur etti . Zavallı Bihruz Bey o güne gelinceye kadar öyle bir yürek çarpıntısına uğramamış idi . Başındaki kan kalbine doğru hücum ederek çehresi mavi bir renk peyda etti . Kendi kendine Diyabl ; par hazar sörej amurö ? gibi alafranga söylenmeye başladı . 27 Gelgelelim Periveş Hanım Bihruz Bey'e yüz vermeyip de arabasıyla önünden hızla geçince , Bihruz Bey roman boyunca sıkıştıkça başvurduğu tek yönteme başvurur . İyisini anlamadan , kötüsünü tam bir özdeşleşmeyle okuduğu Fransızca kitaplara döner : Fransızca hocasıyla beraber okuduğu bazı romanlarda kendisinin duçar olduğu mevkı - i müşkile benzer vukuat geçmiş idi . Bir aralık hatırına onlar geldi . Onları düşününce yavaş yavaş kanındaki hiddet soğumaya başladı . Çünkü böyle ahvalde kadınlara karşı endiferans göstermekten başka müessir ve müfit bir tedbir olamayacağı kaide - i tecrübiyesini o romanların kendisine bahşettiği fevait cümlesinden olmak üzere tahattur ederek olduğu gibi orada kalmaya ve ( lando ) tekrar gelip geçtiği vakit kendisi de vazifesizce başka bir tarafa bakmaya karar verdi . 28 Giderek , gerçekle yanılsama arasındaki çizgiyi sözcüklerde yitiren Bihruz Bey ( ss. 75 - 77 ) sonunda ünlü siyehçerde yorumuyla belki de dünya edebiyatının en eşsiz budalaları arasında yerini alır . Araba Sevdası Tanzimat romanında ulaşılmamış bir zirvedir . Gerek tekniği , gerek konusuyla çok kayda değer bu romandan ilerde daha uzun sözedeceğiz . Ahmet Mithat , Namık Kemal , Recaizade Ekrem , Nabizade Nazım , hepsi İslam kültürünün Batı kültürüne olan üstünlüğünden bir an bile kuşkuya düşmemiş yazarlardı . Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Namık Kemal için söylediği şu sözler , belli ölçülerde , yukarıda saydığımız bütün Tanzimat yazarları için geçerlidir : Garp felsefesi ile hemen hiç alakası yoktu denebilir ; bir yazısında kendisini Sokrata benzetmesine rağmen , zaten bu felsefe ile temasına sistemi dahi manidir . O müslümandır ve 18'inci asır feylesoflarının fikri hareketinin getirdiği şeyleri , İslam dininde , şeriatte ve fıkıhta arayacak kadar müslümandır . Ziya Bey de bu hususta kendisinden ayrılmaz . 29 Bu yazarların yenilikçilik lerinin onları bir Doğu - Batı ikilemine ittiği kanımca bir Cumhuriyet ideolojisi yorumudur . Bu yorum da ya yakın tarihimize bir kültürel ikilem yakıştırarak bu ikilemin Cumhuriyet'le en hayırlı biçimde çözüldüğü yanılsamasından , ya da Cumhuriyetçiler'in kendi ikilemlerini önceki kuşaklara yansıtmalarından kaynaklanıyor olabilir . Hiç değilse Tanzimat düşünce ve edebiyatına egemen olan özellik ikilem değil , tersine İslam düşünce , felsefe , dünya görüşü ve bilgi kuramının tartışılmaz belirleyiciliğidir . Bütün yenileşme ya da batılılaşma hareketleri , Tanzimat döneminde egemen metin dediğim bu İslami düşünce ve dünya görüşünün çizdiği sınırlar içinde kabul edilmiştir . Bu sınırlar da pek öyle cömertçe çizilmemişti . Ahmet Mithat'a göre İslam kültürünün büyük üstünlüğü manevi değerlere verdiği önemle namuslu ve iffetli insanlar yetiştirmesindedir . Bu konuda Namık Kemal de aynı onun gibi düşünür . Aile bağı gibi bazı bağların Batı'daki gibi zayıflamamış olması da İslami kültürün camiacı niteliğinden ileri gelir ve bu camiacılık korunması gerekli bir niteliktir . Ahmet Mithat'a göre Müslüman kadının bu camiacı toplumda öylesine ayrıcalıklı bir konumu vardır ki feminizme hiç gerek yoktur . Bir kez Katoliklik'te boşanma yoktur fakat Müslümanlıkta vardır ; bu da kadına kötü bir evliliğe mahkum olmama şansı verdiği için iyidir . VI . METİNLER LABİRENTİNDE BİR SEVDA : ARABA SEVDASI Recaizade Mahmut Ekrem'in Araba Sevdası nın ( 1896 ) konusu hiçliktir . Bu roman , Tanzimat döneminde rastladığımız diğer roman denemelerinden apayrı bir romandır . Yazarı , çağının kültürel karmaşasının tam bilincindedir ; karşıt epistemolojilerin buluşma noktasındaki boşluğu görür ve bu boşlukta hiçbir gerçekliğin tanımlanamayacağından ürker . Yanılsama ile gerçeklik arasındaki mesafenin aşılması için gerekli yazın yöntemi ya da yöntemlerinin Tanzimat döneminde yapılmış ilk roman denemelerinden çıkamayacağı inancındadır ; bu karamsarlığını Araba Sevdası nı baştan sona bir yazma ve okuma eylemi parodisi biçiminde kurgulayarak dile getirir . Recaizade Ekrem'i çağdaşları arasında benzersiz kılan , tüm eylemleri eylemsizliğe , tüm öykünmeleri başarısızlığa , duyguyu abes duygusallığa ve düşü ( ki yaratıcılığı da içerir ) yokluğa dönüştüren bir roman yazmış olmasıdır . Recaizade Ekrem haşarı bir oğuldur . Eğer Tanzimat romanına bir batılılaşma romanı değil de bir modernleşme romanı olarak bakarsak , Araba Sevdası gerçek anlamda modern ilk romandır . Hemen modern sözcüğünü nasıl kullandığımızı açıklayalım : Çağının bilinç kargaşasına bu bilincin dışından , alternatif bir bilinçle bakabilen , çağını seyredebilen , ve bu irdeleyici bakışı kendine de yöneltebilen , yani iki yönlü sorgulayabilen ( karşısındakini ve kendini ) tüm yapıtlara hangi yüzyılda yazılmış olursa olsun modern diyebiliriz . Bu yaklaşım genelde hazır biçim ve izlekleri kırıp değişmeye zorlayarak , ya eski biçimlerin parodisi ya da yeni biçim denemeleriyle eskiye başkaldırıyı da içerir . Recaizade Ekrem , Araba Sevdası nda kendi yazdığını sürekli hiçlerken çağının ve edebi geleneğin diğer metinlerine de sürekli göndermeler yapar ; bu metinlerarası göndermelerden klasik Divan Edebiyatı , çağdaşı Tanzimat Edebiyatı ve Fransız romantikleri paylarını alırlar . Yalnız bütün bu göndermeler içinde , roman kendi kendini de hiçler ; bir bakıma kendine de gönderme yaparak , yazılış mantığını sorgular . Türk romanının henüz ne denli kaygan bir zeminde yazıldığını belirtmek için , her an karşıt iki epistemoloji arasındaki o ince çizgiden boşluğa yuvarlanabileceği duygusunu ayakta tutar . Bu her an yuvarlanıp yitme duygusunu Recaizade Ekrem , romanını oluşturan izlekleri , kişileri , nesneleri , ilişkileri ve hatta üslubu durmaksızın hiçleyerek uyandırır : Araba Sevdası nda arabalar yokolur , sevdalar yiter , sevgili kayıplara karışır , metinler buruşturulmuş kağıtlar üzerinde boşluğa atılır , ilişkiler ( özellikle de Bihruz'un annesiyle ve hocasıyla ilişkisi ) çıkar ilişkilerine dönüşür , eylemler , Çamlıca'daki arabaların döne döne gidişini yineleyen muttasıl ve müselsel devreden zencir - i müteharrik gibi 1 hiçbir yere ulaşamayan , bir kısır döngüyü , sanki aynı abes merkeze zincirlenmişcesine tekrarlayan eylemlerdir . Romanın sonunda iki sözcük ayakta kalır : YAZIK ve PARDON. Arabanın satılmasına yazık diye hayıflanan Periveş Hanım'a , bu ulaşılmaz sevgiliye , Bihruz Bey'in pardon dan başka diyecek sözü kalmamıştır . Oysa Bihruz , roman boyunca söyleyecek ne sözler aramış , bulmuş ve yazmıştı . Bu özür , tüm yazılanları kapsayan bir özür müdür ? İntibah ve Araba Sevdası nın başındaki Çamlıca tasvirleri çok kişinin dikkatini çekmiş ; ikincisindeki ayrıntı bolluğu Recaizade Ekrem'in gerçekçiliğine atfedilmiştir . Oysa asıl dikkat çekmesi gereken faklılık şudur : Araba Sevdası nın Çamlıca'sı yitik bir Çamlıca'dır . Terkedilmiş , soluk , gri , yıkık dökük bir Çamlıca . Namık Kemal'inki gibi her yıl uyanmaz , her bahar yeşermez , doğal bile değildir . Yapılmış , kullanılmış , atılmıştır . Araba Sevdası nda doğal bir şeye rastlamak da zaten çok güçtür ; Tanzimat romanının o çok sevdiği doğal ve toplumsal ikilemi bile burada anlamını yitirmiştir , çünkü Bihruz Bey'in serüveni mutlak bir metinsellik içinde geçer ; yalan yanlış metinlerle kendine ait bir yaşantı yakalamaya çalışan Bihruz Bey ise , her adımda daha derin bir yanılsamaya gömülür . Araba Sevdası'nın başında , geriye dönüşlerle anlatılan Çamlıca , artık eski Çamlıca değildir : Burası ( Çamlıca Bahçesi ) namiyle İstanbul'da en evvel tanzim ve küşat olunmuş olan bahçedir . Birkaç zamandan beri rağbet - i ammeden bütün bütün mehçur olduğu cihetle ekser eyyamda kapıları kapalı durur . . . Şu birkaç sözle evsafı kabaca tarif edilmiş olan Çamlıca Bahçesi bundan evvel şimdiki gibi hüzünlü bir sükunet abad - ı tenhai değil , hengameli bir sürgah - ı zevk ve şagap idi . 2 Ama Çamlıca bir moda dan başka bir şey olamamıştır ; 1870 senesi mevsim - i baharında İstanbul'un Bilad - ı Selase tabir olunan üst sınıf halkını kendisine çeker ; o yıllarda zengin aileler Çamlıca , Bulgurlu , Kısıklı , Bağlarbaşı'nda yazlık köşkler alıp taşınırlar ve şık arabalarıyla yaptıkları gezintilerle Çamlıca bahçesini şenlendirirlermiş . Ulu ağaçlarıyla şimdi terkedilmiş Çamlıca bahçesi Muhteşem Biçare Bihruz Bey'in öyküsünün geçtiği yıllarda genç fidanlarla dolu , gençlik heveslerinin yeşerdiği bir bahçeymiş . Şimdi ise bir yanı Sarıkaya mezarlığıyla çevrili metruk , yıkık bir bahçe . Onun için demiş idik ki : Çamlıca Bahçesi bundan evvel şimdiki gibi hüzünlü bir sükunet abad - ı tenhai değil , hengameli bir sürgah - ı şevk ve şagap idi . Filhakika o piraneser ağaçlar vaktiyle genç idi , havay - ı arzu önünde bikarar olan ehl - i şebap gibi bunlar da en hafif bir rüzgar ile hemen ihtizaza gelirler ve şevk ve ümide dair güft - ü şinide başlarlar idi . 3 Bu sevda öyküsünün şevk ve ümidini temsil edip te yok olan yalnızca Çamlıca değildir . Periveş Hanım'ın ilk kez içinde görüldüğü sarı lando ( ki Muhteşem Bihruz Bey'in hayalinde Periveş Hanım'ın soyluluğuna ilişkin bir kanıttı ) , bir daha görülmez . Çünkü kiralıktır . Bihruz Bey'in muhteşem arabası bir süre sonra yokolur . Çünkü borcu ödenmediği için satıcı firma tarafından haczedilmiştir . Bihruz'un düşlerini süsleyen sarışın , güzeller güzeli Periveş yok olur . Çünkü Şevket onun öldüğüne dair bir yalan atar . Tekrar ve son kez ortaya çıktığında gördüğümüz , kendisinden çok taşıdığı kocaman kırmızı şemsiyedir . Periveş Hanım bu kırmızı şemsiyenin altında kaybolmuş gibi durur . Kişilerin , umutların , düşlerin hiçlendği bu sevda romanında sahne sonunda iki nesneye kalır . Sokağa hızla girip insanları kenara kaçmaya zorlayan bir arabayla , Periveş Hanım'ın kırmızı şemsiyesine . Bihruz Bey kenara çekilmeden önce bu kırmızı şemsiyeye pardon diyerek oradan uzaklaşır . Araba Sevdası nda metnin kendini yadsıması , kasıtlı anlam boşlukları içinde yitmesi , ilişkilerin topyekün hiçlenmesi , biri çok eski , diğeri çok çağdaş iki izleksel eksenin üstüste gelmesiyle gerçekleşir . Bunlardan birincisi - ki edebiyatın en eski , en klasik izleklerindendir - gerçeklik - yanılsama karşıtlığıdır . İkinci ve günümüzde birdenbire çok yoğun bir ilginin odağı olan izlek ise dilin gerçekliğe egemenliği izleğidir . Araba Sevdası nda hiçbir gerçekliğe gönderme yapmayan , parodist bir dil kullanılır . Dahası , romanda kullanılan diller kimseye ait değildir ; kimse ne kendi kullandığı dili , ne de başkalarının kullandığı dili anlar . Bu iletişimsizlikte açıklamalar , yinelemeler de yarar sağlamaz . Bihruz Bey'in kendi kullandığı dili anlamak için Fransızca ve İngilizce sözcüklere başvurması ; gene kendi kullanacağı bir sözcüğün , Osmanlıca yazılışını bilmediği için , sözlükten anlamını bulamaması , elbette Bihruzvari cehaleti hicvetmek içindir . Ama bu cehaletin hep anlam da ortaya çıkması ve Bihruz Bey'in yaptığı , söylediği , giderek yaşadığı her şeyi bir anlamsızlıklar yumağına çevirmesi , sorunun yalnızca cahil bir bireyin sorunu olmadığı , daha genelde paylaşılan bir sorun olduğu izlenimini verir . Roman boyunca Bihruz Bey muazzam bir semantik kargaşa içinde çırpınır durur . Bu semantik kargaşanın nedeni de epistemolojiktir , çünkü Bihruz Bey yaşadıklarını , yani yaşantısını anlatacak bir dilden yoksundur . İkincisi , müdahaleci , her şeyi bilen , mutlak anlatıcı konumunu koruyan Recaizade Ekrem'in de anlatımında benimsediği bir dil yoktur . Kimi zaman eski metinlerdeki klasik üslubu kullanır ; yer yer kişilerin ( özellikle de Bihruz'un ) konuşma ve düşünme üslubunu taklit eder . Mutlak bir anlatı üslubunu benimsememesi , onun mutlak anlatıcı işlevini de kısıtlar ; bu bakımdan babasızlığın anlamını anlatıda da hissettirebilmiş tek Tanzimat yazarıdır . Gerçeklik - yanılsama karşıtlığı , anlamsız - ama - egemen dil ekseniyle nasıl üstüste gelir ? Bunu sergilemeye çalışalım : Bihruz Bey her nereye gitse , her nerede bulunsa maksadı görünmekle beraber görmek değil , yalnız görünmek idi . 4 Romanın başında okura şımarık bir paşa çocuğu olarak tanıtılan Bihruz Bey hakkında yazarın içten yargısı budur . Neredeyse bir kameraman ustalığıyla Çamlıca üzerinde gezindirdiği objektifini 5 Bihruz Bey üzerinde odaklaştırır : Muhteşem Bİhruz Bey kudemayy - ı vüzeradan müteveffa ( . ) Paşa'nın mahdumudur . 6 Gösteriş için her türlü zırvayı yapabilen , Çamlıca'da şık bir züppe olarak görünebilmek için bir sürü anlamsız jest ve mimikle poz veren , soğukta dizlerinin üstünde bir kadife örtüyle titreyen , yaz sıcağında gene gösteriş için giyindiğinden haşım haşım haşlanan 7 Bihruz Bey ilk bakışta Ahmet Mithat Efendi'nin alafranga züppelerini , o tahsilsiz , terbiyesiz Felatun Bey'lerden birini çağrıştırır . O da genç yaşta babasız kalmıştır . Babasının sağlığında iyi bir eğitim görmemiş , çok yüzeysel ve yarım yamalak bir eğitimin yanısıra şımartılmıştır . Babası öldükten sonra zaten beğenmediği Arapça ve Farsça hocalarını gönderir , alacağı parayı düşünerek bir dediğini iki etmeyen Fransızca hocası M . Piyer'i tutar . Recaizade Ekrem , kendisinden önceki Tanzimat romanlarında , romanın bütününü oluşturmuş bir kurguyu bir paragrafta özetledikten sonra , sanki bu kurgunun geleneksel trajik sonuyla yetinmeyerek romanını başka sonuçları incelemek üzere geliştirir . Çünkü Bihruz Bey'in yetim kalışı , tahsilini yarım bırakışı , ve sefahata dalarak servetini tüketişi , romanın daha ilk yirmi sayfasında özetlenir : Alelulum mirasyedilerin düşündüğü gibi Bihruz Bey de servetini yemekle bitmez tükenmez zannederdi . Binaenaleyh ulu orta giriştiği istihlakata nakitten başlandı . Onlar bitince İstanbul tarafındaki en az irat getiren dükkanlar birer birer defolundu . Badehu Beyoğlu'ndaki ehemmiyetli mağazalara sıra geldi . Bunlar da elden çıkarıldı . İrat namına Galata'da bir han kalmış idi . Nihayet o da satıldı . Mülk olarak elde Süleymaniye'deki konak ile Küçük Çamlıca'daki köşkten başka bir şey kalmadı . 8 Arkasına Tanzimat romanı geleneğini almış olarak Recaizade Ekrem kısa bir özetle son aşamaya , yani hanenin yıkılışına gelir . Bu aşamada biz kurgunun hızlanmasını , hanenin yıkılışını ve roman kahramanının trajik sonunu getirecek olaylar örgüsünün örülmesini beklerken , şaşırtıcı bir üslup değişimiyle karşılaşırız : Çamlıca bahçe - i umumisinin açılacağını civariyet münasebetiyle bittabi herkesten evvel haber alan Bihruz Bey Mart gelir gelmez validesini zorlaya zorlaya sayfiyeye nakle ırza etmiş ve köşke nakillerinin ertesi günü hemen jarden püblik e şitap ile dahil ve haricini muayene ederek buranın pek alamod ve hususiyle kendi arzusu veçhile arz - ı ziynete pek favurabl bir promenad mahalli olacağını anlayınca ekipaj ına biraz daha süs vermek için Beyoğlu'nda tedarik ettiği bazı vesaitle ( Bender ) fabrikası mamulatından olmak üzere gayet hafif ve zarif bir araba ile mevcutlarına nisbeten ikişer parmak daha boylu bir çift muallem macar araba hayvanı ısmarlamış idi . 9 Bu üçüncü tekil şahıs anlatımı bir önce alıntılanan parçanın diliyle karşılaştırdığımızda , yazarın üslubunun birinci parçadaki üslup olduğunu hemen anlarız . İkinci alıntıda kullanılan anlatım tekniği ise henüz Tanzimat romanında rastlamadığımız bir tekniktir , çünkü ilk kez her şeyi bilen mutlak yazar , beğenmediği , onaylamadığı bir kişinin üslubunu benimsemiş gibi görünerek öyküyü anlatmaktadır . Mutlak yazar kendi üslubuyla Bihruz Bey'i Mart ayında Çamlıca'ya taşındıran züppeliği kınayacağına , Bihruz Bey üslubuyla bu taşınmayı anlatarak , bu züppeliği dolaylı olarak kınar . Mutlaklığından biraz özveride bulunur kuşkusuz , ama bunu okurun amacını anlayacağına , alaylı anlatıcıyla ciddi anlatıcının tonundaki farkı yakalayacağına güvendiği için yapar . Daha ilk aşamada anlatı dilini Bihruz Bey'in diliyle özdeşleştirince de bulunmaz bir fırsat yakalar : Yalnızca bir alafranga züppe tipi yaratma değil , oluşamayan bir dil , giderek oluşamayan bir bilinç sergileme fırsatını . Yakaladığı bu fırsatı Recaizade Ekrem sonuna dek kullanacak ve Bihruz Bey'in kafa karışıklığını , diline yansıdığı haliyle bir türlü oluşamayan bilincini ve kişiliğini , yanılgıların hiçlediği yaşamının gerçekte kendi oluşamayan kişiliğinin bir sonucu olduğunu okura dil yoluyla iletecektir . Gerçekle yanılsama arasındaki mesafeyi , başkişinin bir yanılsama dünyasında yitişini , okur hep bu yabancılaştırıcı üslup parodisi sayesinde farkedecektir . Bundan sonra romanda kullanılan dil , romanın ana izleği olan hiçliğe koşut gidecek ve her aşamada hiçlenen Bihruz Bey gene durmaksızırı kendini hiçleyen bir dille anlatılacaktır . Recaizade Ekrem bu noktadan sonra romanı değişik parodi yöntemleri deneyerek geliştirir . Bihruz Bey'in saçmalıklarını sergilemek amacıyla yazdığı kısımlarda , bu saçmalıkları araya girip kendi sesiyle yargılayacağına , Bihruz Bey üslubunu benimseyerek anlatır . Bunlardan , Bihruz Bey'in geçirdiği ilk sevda bunalımını aktaran bir tanesi vardır ki bence edebiyatımızın mizah doruklarından biridir : Periveş Hanımın landosu İstavroz'un üzerinden Beylerbeyi'ne doğru yokuş aşağı bir derecede süratle gidiyor ki , tekerlekler yere değmiyor ! Lando'yu çekenler beygire asla benzemez bir çift mahlukı acip . Bunları kullanan mahut parlak düğmeli ( koşe ) değil , Keşfi Beyin kendisi . Bihruz Bey yağız bir ata binmiş landoyu takip ediyorsa da bir türlü yetişemiyor ; atı kırbaçlıyor , sürüyor , koşturuyor , tamam landoya yetişeceği vakit hayvan geri geri gitmeye başlıyor ; Bihruz Bey bu halden fevkalade müteezzi olduğu halde arkasına dönüp görüyor ki , ( Madam Piyer ) olması lazımgelen bir ihtiyar madam hayvanın kuyruğuna yapışmış geri geri çekip duruyor ! Bu aralık Mösyö Piyer etekleri yerlere sürünür derecede uzun bir rop dö şambr giymiş , başında rengamiz tüylerle müzeyyen bir kadın şapkası , iki koltuğunda da birer bordo şişesi olduğu halde birdenbire meydana çıkıyor : Kes köse kö lamur ? Se tön tambur ! se tön tambur . . . me mon şer kavaliye ! javü anfen kö lö bo seks vo miyö kün lapen ! diye haykırıp sıçradıkça landoyu deviriyorlar ! Landonun içinden bir çift kaplumbağa ile bir de fino köpeği zuhur ediyor . Derken Bihruz Beyin yağız atı beyin altından sıyrılıp ve büyük bir atmaca gibi havalanıp uçmaya , kaplumbağalar dansetmeğe , fino köpeği de ( Belle Helene ) operasından bir parçayı terennüm ederek havlamaya başlıyor . 10 Çamlıca bahçesinde Periveş Hanımı ilk gördüğünde dinlemekte olduğu Belle Heléne opereti roman boyunca Bihruz Beyin zihnindedir ; sevindikçe bu melodiyi mırıldandığını duyarız ( lel lel lel ) , üzüldükçe kabuslarının müziği olur . Recaizade Ekram'in sık sık başvurduğu başka bir dil parodisi de , edebi gelenekte daha önce ciddi ve soylu konuların anlatımında benimsenen bir üslubu , Bihruz Bey'in sıradan , komik , anlamsız davranışlarını betimlerken kullanmasıdır . Bu tür parodi , olay ya da , kişinin bu yüksek dili haketmediğini karşıtlık yoluyla göstererek , olayın ya da kişinin komikliğini vurgular . Örneğin : Sevda - ki bir insanın yalnız gönlüne değil akıl ve fikrince irade - i cüz'iyesine , velhasıl bütün havassına , kuvay - ı maneviyesine hakimdir - daima şüphat ve tevesvüsat içinde bulunmaktan mahzuz olduğundan , sem'ü nazar her işittiği , her gördüğü şeyi onun mizacına göre işitip görmeye , kuvve - i akile her hükmünü onun arzusuna göre vermeye mecburdur . 11 Ben de şimdi onurlanarak , uzun uzun ne konuştuklarını iyice anlayamadığım gecelerinde çay kahve koşuşturmak yerine ve ilk kez ev sahibesi gibi duymadan kendimi , yalnızca öylece durup benim için toplanan bunca insandan ötürü duyduğum övünçle selamlıyorum hepsini , İhsan'ın bütün arkadaşlarını ; gerçekten bilir , önemser , severlermiş , hiç bilmezdim . Usul usul da aksa şu çay , çocukları çekiverseler yanından , içim daha bir rahat edecek benim , ürküyorum elimde değil ; su , büyük küçük herkesi çeker kendine bilmez miyim , hele bu çayın suyu , bakmayın bulanık aktığına , dağlardan süzülüp gelir , buz gibidir , daldır bakır maşrapayı , oh buz gibi , kar suyudur , temiz ; düğünü de ölümü de , ne tören yapılacaksa hep bu suyun başında yapılır , masalar dizilir , çiçekler , defneler , sonra pilavlar kebaplar , çoluk çocuk hep birlikte yenir , yörenin geleneği öyle ; ama uzak tutmak gerekir çocukları , ne olacağı bilinmez , Allah korusun ! - Bizim hiç çocuğumuz olmadı ! - Birer birer gelip çiçekler veriyorlar bana ; güller , karanfiller , kasımpatılar . . . Eğilip dokunuyorlar , o yalnızca tek bir anda duyulan koşulsuz sevgilerini sunuyorlar ; ilk kez içimi böylesine ılıklaştıran sevgilerini görüyorum gözlerinde ve onurlanıp böbürleniyorum için için , hiç de yalnız değilmişim diyerek , içim sevinçlerle dolarak ; sahi , hava bile bir başka bugün ! İşte İhsan da göründü çok şükür , Ekrem'in koluna girmiş abanarak , çamların arasından göründüler ; geç kaldı , ne o , sendeliyor mu , bana mı öyle görünüyor yoksa , omuzları düşmüş , saçları dağınık , gözlerinde de hiç görmediğim bir umarsızlık , ne oldu ki İhsan'ıma , alışa geldiğim alaycı gülümsemesini göremiyorum ince dudaklarında ; güç bela titreyen bacaklarını sürükleyerek gelip oturunca su başındaki masalardan birine , kırda üçer beşer öylesine gezinip sessiz mırıltılarla dolanan konukların hemen hepsi bir anda çevresini sardılar kocamın ve el sıkışıp kucak kucağa öpüştüler sıcak . Önce İzzet Bey ve büyük oğlu Berki , sonra da Banka Müdürü ; hayret , bugün İhsan kayıtsız onlara karşı , sanki onlar da daha bir ölçülü ; suskun bir saygıyla duruyorlar İhsan'ın karşısında ; İhsan ise Ekrem'in koluna yapışmış , gözlerini bile kaldırmıyor yerden . Tek tek öpüştüler . İzzet Bey , oğlu ve Banka Müdürü , sonra bize daha uzak sayılabilecek İhsan'ın öteki iş arkadaşları , tanıdıkları ; sonra bize gide gele iyice bellediklerim , hal hatır sorarken hani ben , elimi kavrayıp ya da pelte gibi sıkmalarından ötürü ya da bacak bacak üstüne atışlarından en çok , sigara üfürüşlerinden belki de , hani onlar gittikten sonra , sakın söyleme tamam mı , sen sus , deyip İhsan'a İhsan'dan önce onları anlattığım , ben öylece uydurup uydurup anlatırken İhsan'ın kıkır kıkır gülüşüne bayıldığım , Nereden bulup çıkartıyorsun ki bunları , bilmem , diye dizime vurarak küçücük bir çocuk gibi bana sarıldığı o günleri hatırlattığı için , belki de en çok İhsan'ın o halleri yüzünden daha da çok sevdiğim bütün arkadaşları , hepsi , İhsan'ı öpüp öylece yanında dikilip kaldılar ; başları eğik , sessiz , Ihsan gibi . Şimdi sırası değil biliyorum , biraz da tuhaf kaçacak , ama söylemeden edemeyeceğim işte ; İhsan'ın , hatta Ekrem'in gözlerindeki solgun kederler , gizleye saklaya akıttıkları yaşlar , - ne kadar , sakınsalar da ben görüyorum - bu kederli halleri içten içe sevindiriyor beni , içimde ne olduğunu tam söyleyemediğim tuhaf kıpırtılar uyandırıyor ; sevinç , onur , mutluluk , övünç , bilmiyorum ki , hepsi birbirine benzeyen duygular , yeterince anlayamıyorum ; İhsan'ın söylemeye utanırım dediği sevgisini . anlatıyor sanki bu keder , söylemeyip söylemeyip işte tam bugün , tam bu anda dile getirmeye çalıştığı sevgisi olamaz mı diyorum , gözlerindeki yaşlar ? Ben ne zaman sorsam ona ya da ne zaman istesem söylemesini , ince dudaklarını daha incelten alaylı gülümsemesi yerine görmek istediğim bu ciddiyeti , biraz tuhaf kaçacak , ama bu ciddiyeti beni hiç olmadığım kadar mutlu ediyor şimdi ; sevgi ancak ciddiyetle dile getirilir diyorum , işte İhsan bana bunu ilk kez söylüyor , ilk kez dile gelen sevgisiyle , bu kez derimin altına kadar duyduğum inandırıcılığıyla sarıp sarmalıyor beni diyorum ; ben gülümsüyorum işte o zaman , bu sevginin inandırıcılığına duyduğum minnetle , eri çok bu payelenmenin onuruyla , hiç de alayla değil , mutlulukla ! Birden bulutlar toplanmaya başladı , neredeyse yağdı yağacak , güz yağmuru bu , bir gelir bir geçer ; yine de çabucacık toplansalar iyi olacak , uyarmalı mı ? Bak işte onlar da telaşlandı ve koca yaz suya hasret toprak , gelip geçen bulutun ak pak rüzgarıyla kabarıverdi sanki bir anda ; bu yıl güz erken gelecek , belli . Alelacele toplanıp masaların başına , hızla yemeğe başladılar onlar da ; el çırpıp şarkı söylemeyecek , içki içip fıkra anlatmayacak , ip gerip dallara salıncak kurmayacaklar nasıl olsa ; sessiz sedasız yiyip yemeklerini , fısır fısır konuşup aralarında , az sonra içlerinde dağılacak hüznün ve bulutların grilerini de yanlarında taşıyarak , toprak kokan bu kırdan evlerine dönecekler tek tek ; bir tek İhsan , belki bir İhsan evimize dönmeyecek , belki Ekrem alıp götürecek onu ve Ekrem'lerin konuk odasında , Ekrem'in karısının özene bezene serdiği çiçek kokulu çarşaflarında bir o yana bir bu yana , şimdi neden benim de onun yanında olmadığımı sora sora bütün gece ve bana şimdiye değin hiç söylemediği içtenliğiyle - çaresizliğiyle mi yoksa ? - sevgi ve özlem sözcüklerini fısıldayacak ; yine de sabahı dar edecek kendine bu gece İhsan , biliyorum , yani kocam . Öyle ! Ekrem'in karısı bir gün demişti ki , Bütün erkekler öyledir , demişti bana , Hiç söylemezler sevgilerini ! Hiç olur mu , çocuklarla hayvanlar ne güzel belli ederler , nasıl da inandırıcı olurlar , hiç olur mu , niye söylemesin ki insanlar sevgilerini ? Hayır , demişti Ekrem'in karısı , Biz söyleriz de erkekler söyleyemez , korunaksız , çıplak sayarlar kendilerini . Hiç olur mu , sevgi zaten çıplak kalmaktır , demiştim ben . Hayır , demişti yine de o , Erkekler bir kez söyler , hani ilk kez . . . demişti . Sonra da kıkır kıkır gülmüştü ; çok hoş kadındı Ekrem'in karısı , çok hoş doğrusu . Ben de öteki kadınlar gibi miydim bilmiyordum ; ama İhsan'ın hep söylemesini isterdim , hep söylesin bana sevgisini . İhsan ise şaşarak bakardı bana , yoksa kızar mıydı , Yahu sevgi sürekli söylenen bir şey değildir ki , derdi . Mutluluk da mutsuzluk gibi anlıktır . Ben hiç anlayamazdım , öyle olmasın isterdim ; o işe gider gitmez albümlerini saçar döker , fotoğraflarından fışkıran sevgi dolu çocuk bakışlarını inceler , gazetelerdeki burcunu okur , magazin sayfalarında yer alan kadın erkek tablolarından - neden magazin sayfalarında olurdu ki bu yazılar , İhsan ne kadar öğretmiş olsa da uzlaşmaz çelişme nin ne olduğunu , yine de en çok kadın ve erkeğin çelişmesi gibi gelirdi bana hayatın sırrı - anlamaya çalışırdım İhsan'ın duygularını . Neden hiç söylemezdi acaba ? Hiç anlamıyorum , insanlar neden büyüdükçe özgür kılamıyorlar kendilerini , bin bir çeşit nedenler sıralıyor , ne sevgilerini ne de sevgisizliklerini dile getirebiliyor , asla çocuklar ve hayvanlar gibi inandırıcı olamıyorlar ; neden böyle , hiç anlamıyorum ben . İhsan hiç belli edemezdi sevgisini , bana şaşardı : Nasıl böyle olabiliyorsun anlamıyorum ; hiçbir şeyin nedenini düşünmüyorsun , eminim ki beni neden sevmiş olduğunu bile bilmiyorsundur ! Hiç ses etmezdim ben , sevgimi nasıl açıklayacağımı bilmezdim , sevginin aklı mı olurmuş allaşkına , Bilmem , öyle işte ! derdim , susardım . Nasıl da ciddi , nasıl da inandırıcı ; bana bakışlarında hiç görmediğim özlemi de görüyorum şu anda , yüreğinin parça parça oluşu bana dokunurken . . . Aşk aklı sevmez İhsan ! Bütün arkadaşlarını toplamış bugün , benim için ; benim de arkadaşlarım sayılırlar ama değil mi , İhsan'ın arkadaşları benim de arkadaşlarım sayılır ; iyi ama neden gidiyorlar tek tek , yemeklerin bile bitirmediler henüz , erken değil mi , biraz daha kalamazlar mıydı sanki ? Ah evet , yağmur yağdı yağacak ; çocuklar da var , haklılar , ben istemesem de ayrılma zamanı geldi sayılır . Tören bitti . Ayrılıyorlar birer birer kırdan ; masaları kaldırıyorlar , kap kacak , sandalyeler ; İhsan da gidiyor , Ekrem'in kolunda o , son bir kez dönüp bakıyor , çiçekler ve son bakışları kalacak bana . Hepsi gitti . İhsan da . İşte ilk yağmur damlası şimdi düştü toprağa . Aktı toprağın arasından , sızdı , koluma değin uzandı ; bir an ürperdim sanki . Mis gibi toprak kokusu sardı her yanı ; sonra da sessizlik ve geceden de koyu bir karanlık içimi . Artık hiç kimse sesimi duyamayacak ; bir önemi de kalmadı zaten , hiçbir zaman duymadılar ki , İhsan bile ! AĞLA SEVGİLİM ! Ağlıyordu ve ben yüzünü seviyordum onun , kocaman avuçlarım , alnına dokunuyordum yalnızca . O , her dokunuşumda benden uzaklaşarak suskun , gözyaşları ; ipince iniyor , burnuyla yanağının birleştiği çizgiden süzülerek çenesinde eriyip kayboluyor , öyle , sessiz , sabahın odaya doldurduğu serinliğe denk düşen , bütün geceyi kaplayan , bir insanın bir insanda dayanamayacağı tek şey olan kederle ağlıyordu . Ben tekrar tekrar dokunuyordum yüzüne , biraz daha uzağına düşeceğimi bile bile , hüzünle eğdiği gözlerine bakabilmek için kocaman ellerimde kaybolan yüzünü yüzüme doğru kaldırıyordum ısrarla ; kirpikleri ıslaktı , parlıyordu . Bir yandan da mırıldanıyordum içimden ; kederinin kendini bana en yakın kıldığı şu anda bitmesini istemeyerek , onun bundan haberli olduğumu bilmediğini bilerek , bana en yakın olduğu şu anda , beni kendisinin dışında tutmasından doğan çaresizlikle Ağla , diyordum , Ağla n'olur ! Biliyordum , çünkü birazdan kalkıp banyoya gidecek , ağzını burnunu yıkayacak , avuç avuç yüzüne çarptığı suyla kendisinden doğduğunu düşündüğü kederimi hafifletmeye çalışacaktı benim de , yalnızca kendi kederi sayarak bunu , bana geçmesini istemeyerek , biliyordum . O , yere eğdiği ıslak kirpikleri parlarken , ağlarken , çaresiz kalıyordum ben ; beceremeyeceğini bildiğimden onun , kendi kederimin ona ilişkin bir yetmezlikten olmadığını bildiğimden ; onun birazdan gözyaşlarını sileceğini , sonra banyoya gideceğini , sonra da bacaklarından sızan spermleri , kadınlığına sıvaşmış canlılığı avuç avuç çarptığı soğuk suyla yıkayıp yok ederken , benim ona acıyla ulaştırdığım hayat ın kendi ölümüm olduğunu bilemeyeceğimden . . . Ben kendimle kalıp o banyoda yıkanırken , en çok su şıkırtılarını dikkatle dinlerken , ağladığı andaki kederine ne denli ait olsam da artık , biliyorum ki , suyla buluşan canlılığın hızla ölüşü , onun bilincinde olmayan bir gaddarlık gibi gelecek bana ; soğukkanlılık gibi , sokaktaki gerçeklik gibi , bize ait değil gibi . Kendini yeniden böyle kurmaya kalkışması bana ait olmayacak artık , biliyorum . Şu anda ne kadar uzağında olduğumu duyup düşünse de ve her insan kadar yaşadığı kederin yalnızca kendine ait olduğunu sansa da , en çok da bu duyguyla farklı ve yalnız saysa da kendini , ah bilemeyecek , hiç olmadığım kadar ona ait olduğumu , az önce o öylece sessiz ağlarken kendimi ilk kez yalnız saymadığımı bilemeyecek . . . Ah sevgilim , hep dışımızda varolduğunu sandığımız gerçeklikle kuramayız kendimizi . Öyle değil , öyle değil sevgilim ; daha cesur olarak , ürkmeden bu ağır kederden , ta içimize kadar sokulup kendimizin , hatta bizi sağaltacağını sandığın gerçekliği kovarak kapının dışına , gitgide içimizde büyüyen sonsuz kederle sevişebiliriz biz artık ; birbirimizden ve kederimizden başka sığınacak neyimiz olabilir ki ! Ağlamanı istiyorum , ağla n'olur , beni ve kederi terk etmeni istemiyorum ; gözyaşların sarsın bizi , akıp gitsin , bir tek bizim yalnızlığımızı sarsın ve kaldır başını yüzüme bak n'olursun ! Hayır , kalktı ve banyoya gitti . Su şıkırtıları geliyor içerden . Yüzünü yıkıyor , avuç avuç çarpıyor yüzüne , ağzını burnunu . . . Sonra sesler kesildi bir an ve biliyorum şimdi de bacaklarını , kadınlığını . . . Sifonu çekecek birazdan , sonra aynanın karşısında uzun uzun yüzüne bakacak ; şişmiş gözlerine , belki de kadınların kendilerini tanımalarının nedeni olan aynası içinden izleyip kendini , onu yorup bezdiren irinini söküp alacak oradan , içinin derinliklerine bakacak aynada ve kremler , fondötenler , rujlar sürecek yüzüne . En sonra da saçını başını toplaması , gerçekliğe denk düşen bir beceri gibi gelecek ona ; benim için de böylesinin uygun olduğunu varsayarak , belki bir an bakıp bana , hiçbir şey söylemeden , herkesin herkes kadar herkesleştiği kalabalıklara karışmak üzere giyinip yavaşça kapıyı çekip çıkacak , bense öylece duracağım . Çıktı . Şimdi otobüslerde dolmuşlarda artık ; gazeteciye uğramayı , gördüğü tanıdıklarıyla durup konuşmayı , hal hatır sormayı , telefon etmeyi , kopçası kopan ayakkabısını onartmayı , dişçiyle randevusunu , onu kedersiz günlerinin masumluğuna taşıyan film afişlerine bakmayı , sonra da akşam dönüşlerinde süpermarketlerden , raflardan raflara , paketler kutular taşımayı bu hayata dayanma gücü sayacak , rüyada gibi duysa da kendini , dolaşıp duracak sokakların günlük hayatında , öyle sayarak . Ben durduğum yerden izledim onu . Rüyada gibi dolaştığını gördüm , yalan değil ; kalabalıklar arasında ötekilerden hiç başka biri değilken o , yine de önce onu fark ederek , çantasında ucu dışarı çıkmış kıvrılmış gazetesi ; sonra telefon kulübesinde ; sonra Diş Doktoru levhasının altında beklediğim sağlık sitesinde ; hani kopçası kopan ayakkabısını onartırken ; girdiği çarşının eciş bücüş sokaklarında ve sinemanın ışıltılı afişlerine bakarken ; en çok afişlerin önünde oyalanırken - ikircikliydi - hep izledim onu . Yüzü hiçbir anlam taşımazken içindeki kederi bir ben fark ettim . Ne dişçisi , ne reyon görevlisi kızlar , ne de çarşı içlerinde bir omuzla onu sarsalayan delikanlı . . . Bir ben fark ettim ; ölümün bizi ortaklaştırdığı kederin artık bize değil herkesin kendine kaldığını , artık onun benden yana olmadığını , bundan böyleki yaşamına hiçbir anlam yüklemese de yalnızca kendi günlük hayatından yana bir seçim yaptığını , artık aşkın ve ölümün benzeştiği yerde olmadığımızı fark ettim . Yine de dayanamadım ; birlikte yaşadığımız kederin bizi ayrıcalıklı kıldığı sırra güvenerek sokuldum yanına ve yüzüne dikkatle baktım . Yüzünde hiçbir anlam yoktu ; raflardan raflara , paketlerden paketlere uzanıyor , paketlerin son kullanma tarihlerine dikkatle bakıyor , parasını sayıyor , torbalar taşıyordu . Bana ve kendine haksızlık yapıyordu ; aşkımızın ölümlerimizden beslendiğini anlamaktan ürküyor , - aşkı ölüm nedeniyle istemedik mi biz , ölümler barındıran bir hayat diye dilemedik mi ? - kendini , hayvansal bir güdüyle ölüme baş kaldıran hücrelerine terk ediyor , teslim oluyor , aşkı ehlileştiriyordu . Yanına sokulup Yapma , dedim fısıltıyla . Yapma bunu ! . Ürktü , şaşırdı , tanımadı beni ; hatta Anlamadım , ne dediğinizi anlayamadım ; dedi . Ben yineledim ; Bunu yapma ! Bu kez korktu , Ne söylediğinizi anlamıyorum , diyerek yabancı kıldı beni . Sizi tanıyor muyum acaba ? diye şaşırarak sordu . O anda dehşete kapıldım ben . Hemen uzaklaştım yanından ; hatta özür bile diledim : Bağışlayın lütfen , sanırım bir yanlışlık oldu . Sanırım sizi bir başkasına benzettim . Üç - dört kız başı göründü . Gülüşüp itişiyorlar . Dondurmacıya beklemesini söylediler . Sokak kapısından ağzında ciklet , ayağında takunyalar , basma entarili bir kız çıktı . Öbür başlar pencerede . Bir sağa baktı kız , bir sola . Bisikletleriyle bu sokaktan çok sık geçen , geçerken de bu evin önünde zillerini ya da pilli düdüklerini öttüren delikanlılardan hiçbiri yok ortalıkta . Belki sıcaktan . Dondurma almaya çıkan kız da işi ağırdan alıyor . O çocuklardan biri geçsin de onu görsün istiyor . Dalgası var . Hepsinin var , biliyor . Dört külah dondurmayı iki eliyle tutan kız takunyalarını tıkırdatarak içeri girdi . Lan Miskoye , burda ne yapıyon ? Dönüp baktı , Ramiz ile Katana . Hiiç , dedi , oturuyorum . Okula mı ? Ne okulu oğlum , daha erken . Katana'ylan erik çalmaya gidiyoruz . Gelcen mi ? Ya okula geç kalırsak ? Katana gururla saatine baktı . Kalmayız , dedi , koşa koşa gideriz , erikleri de senin heybene doldururuz . Başını kaşıyor , kararsız . Yürü lan , dedi Katana , Ramiz'i kolundan çekerek , Miskoye korkuyo ! Ne korkması ! Heybeye erik koyunca kitapları , defterleri ne yaparım diye düşünüyorum . O kolay , dedi Katana , ben taşırım . Cami avlusundan koşarak çıktılar . Ramiz en büyükleriydi . Kocaman bir kafası , iri iri elleri vardı . Okul önlüğü beline geliyordu . Yaka takmadığı için Naci Bey birkaç kez kocaman kafasına tahta cetvelle vurmuştu . Ama asıl avuçları iyi tanıyordu o cetveli . Onca sopayı yerdi de yine bildiğinden şaşmazdı . Saçları hiç uzamamıştı Ramiz'in . Babası her hafta düzenli olarak kardeşleriyle birlikte tıraş ederdi onu . Oğlan çocuğunda saça hiç dayanamazdı . Uçları yukarı kıvrık sipsivri bıyıkları vardı babasının . Kasketini yan iliştirirdi kafasına . Babasının ıslığının ne amaçla çalındığını anası da , Ramiz de , kardeşleri de , öküzler de , sarı köpek de bilirdi . Islık kime çalınmışsa o koşardı . Sınıfta en arka sırada otururdu Ramiz . Çünkü ondan uzunu yoktu . Ne okulu severdi , ne de Naci Beyi . Ama okuma yazma öğrenecekti . Bunun cezasını babası askerliğinde çok çekmişti . Çayırlığa çıktılar . Koşmaktan soluk soluğaydılar . Şimdi erik zamanı , dedi Ramiz , nah böyle olmuşlardır . Korucu var mıdır ? İyice kollarız , dedi Katana , yoksa dalarız . Bir mısır tarlasına girip boydan boya koşarak geçtiler . Erik ağaçları ile aralarında bir hendek engeli kalmıştı . Gerilip gerilip atladılar . Korucu yoktu . Katana , Ramiz'in sırtına çıktı . Ağacın gövdesinin çatallandığı yerden kavrayıp ayaklarının yardımıyla tırmandı . Ramiz bir sıçramada aynı yere tutundu . O da kendini yukarı çekti . Miskoye aşağıdaydı . Onların dallardan yolup yolup attığı erikleri önlüğündeki torbaya dolduruyordu . Bu kadar yeter , dedi , inin de gidelim artık . Duymuyorlardı . Eriklerden başları dönmüştü . Hadi lan , zil çalmıştır bile . Neden sonra Katana ağaçtan süzülüp indi . Önlüğü ile iç çamaşırları sıyrılıp karnı açığa çıkmıştı . Üstünü topladı . Saatine baktı . Ramiz hala ağaçtaydı . Hadi lan , dedi Katana , sopa yiyeceğiz Naci Beyden . Tamam , dedi Ramiz . Bir dala tutunup bir süre sallandı , sonra da pat diye aşağı atladı . Hadi koşalım ! Koşmaya başladılar . Hendekten atlarlarken Miskoye'nin ayağı kaydı . Düştü . Pantolonu dizlerine kadar ıslandı . Okula soluk soluğa geldiler . Arka bahçede kimse yoktu . Sopa yiyeceğiz , dedi Miskoye . Yemeyiz , dedi Ramiz , önce ben girerim sınıfa , öğretmenim , derim , öğlende tarlaya babama yemek götürdüm , ondan geç kaldım . Eee , sen tarlaya yemek götürdün , biz ne yapacağız ? Lan tamam , sizi de kurtaracağım , var mı öyle kalleşlik . Öğretmenim , diyeceğim , köpeklerden korktuğum için Miskoye ile Katana da benimle geldiler . Katana deme . Tamam , İbrahim'le Muharrem . İnanır mı ? İnanır . Üçümüz birden girsek , dedi Miskoye , sen konuşsan . Sen karıştırma , dedi Ramiz . Kapıyı tıklattı . Naci Bey , şu sayfadan şu sayfaya kadar okuyun , demiş . Sınıfta bir uğultudur gidiyor . Ramiz bir kez daha vurdu kapıya . Giir , dedi Naci Bey . Ramiz girip başını eğerek kapının önünde dikildi . Nerdeydin ? Öğretmenim , babam tarlada çalışıyordu . . . Geeç , dedi gözlerini kapayıp başıyla sınıfın arka sıralarını göstererek . Ramiz hala anlatmakta diretiyor : Evde yemek götürecek kimse yoktu , diyor , sonra annem bana . . . Geç geç , dedi Naci Bey eliyle sinek kovar gibi yaparak . Ramiz yerine oturana dek de gözlüklerinin üstünden izledi . O ara kapı yeniden tıkladı . Naci Bey ellerini göğsüne çaprazlayıp yüzünü buruşturarak arkasına yaslandı . Canı sıkılmış gibiydi . Giir ! diye gürledi . Katana içeri girdi . Başına gelecek her şeye hazır bir duruş aldı . Nerdeydin ? Öğretmenim , Ramiz'in babası tarlaya . . . Başını kaldır ! Hah şöyle , yüzüme bak da konuş . Ne Ramiz'i ? Bu arada Ramiz de yerinden fırlamış , arkadaşını savunmaya hazırlanmıştı . Ramiz'iın babasına yemek götürdük , dedi Katana duyulur duyulmaz bir sesle . O kendi götüremez miymiş ? Köpekler öğretmenim . . . Ramiz , beraber gidelim dedi , elimize sopa aldık hem . . . Naci Bey dik dik baktı Katana'ya , sonra da gözleriyle sıraları gösterdi . Yutmadım ama , bu seferlik geç yerine otur , demek istiyordu . Katana başı önünde yerine yürürken Ramiz'e kaçamak bir bakış attı . Naci Bey hala sınıfa bakıyordu . Sinek uçsa vızıltısı duyulacaktı . O sıra kapı yeniden tıkladı . Naci Bey elini masaya öyle bir vurdu ki , ön sırada oturan kızlar hii diye bağırıp yerlerinden sıçradılar . Ramiz de , Katana da her şeyin bittiğini anladılar . Naci Bey gözlüklerini çıkarıp cebine yerleştirdi . Ceketinin kollarını hafifçe çekip ünlü cetvelini aldı . Ramiz yerinden kalkmış Naci Beyin yanına kadar sokulmuştu . Kapı bir daha tıklayınca , sertçe açtı Naci Bey . Karşısında , pantolonu dizlerine dek ıslak , önlük torbası ham eriklerle dolu İbrahim dikiliyordu . Nerdeydin ? diye bağırdı . O arada geri dönüp olanları anlatmaya çalışan Ramiz'in kafasına indirdi cetvelini . Sen geç yerine otur ! Ben sana değil , ona soruyorum . Nerdeydin ! İbrahim hazır ola geçip kollarını iki yanına birleştirdi . Ezberlediği şiiri okuyan biri gibi başını yukarı kaldırarak : Erik çalmaya gittik öğretmenim , dedi . CEZAM BİTİYOR CEZA Annem hep korkmuş , çocuklarımdan biri büyük amcalarına benzer diye ; ama şimdi bakıyormuş da , benim yolum yol değilmiş . Nerden belli , diyor büyük ablam , bir karış çocuk o daha . Hem bir şey kırk kere söylenirse olurmuş . Büyük ablam annemle sık sık kavga ediyor . Beni ziyan ettin , diyor , ziyan ettin . Senin yüzünden evde kaldım işte ! Şimdi de bu çocuğu yakacaksın . Neresi benziyor büyük amcama . Anneme göre büyük amcam bir kenarda oturup önünden geçip giden hayatını seyretmiş de bir ucundan tutayım dememiş . İfadesi tamı tamına böyle değilse de buna çok yakın . Nerde oturup neyi seyretmiş , diyor büyük ablam elleri belinde , dişlerini göstere göstere . Annem parmaklarını avcuna bir bir kapatarak anlatıyor : Bir kere işe güce hiç sebat etmemiş . Babamla ortanca amcam dedemin ekmek fırınında eşşek gibi çalışırken o hayta hayta sokaklarda , kırlarda dolaşmış , itle kopukla düşüp kalkmış , içki içmiş . Hiç çalışmamış . Evlenmemiş . İçkiden başka bir şeyi sevmemiş . İyi etmiş , diyor büyük ablam , onun yerinde ben de olsam aynı şeyi yapardım . Bütün bu patırtılar , Sıkıntı , İhsan , Katana Muharrem gibileriyle arkadaşlık etmemden kaynaklanıyor . Onlar hayoşmuş , aynı büyük amcam gibi , hiçbiri adam olmazmış onların . İnsanları ikiye ayırıyor annem ( sayacağı iki kalem de olsa mutlaka parmaklarını avucuna kapatarak sayacak ; birincisi yaşayanlar ( bunlar başkalarını da yaşatıyor ) , ikincisi yaşayanları seyredenler ( bunlar da başkalarının sırtına yük oluyorlar ) . Ne kadar zengin olursan ol , diyor , seyirci olduktan sonra ( al işte Nurettin Bey ; sattı yedi , sattı yedi şimdi beş parasız , onun bunun eline bakıyor ) sıfırı tüketirsin . Sokak köpeğinden farkın kalmaz . Dolaştığın o itler var ya , o itler ; onlar da seyirci . . . Onlara uyarsan , büyük amcan gibi sokaklarda geberip gidersin . Ablam haklıydı galiba , bir şeyi en çok otuz dokuz kez söylemekte bir sakınca yoktu da , kırkıncıyı ağzından kaçırmak biraz tehlikeliydi . Benim büyük amcam var ya , diyorum . Aaa , diyorlar , kimi elini saygıyla göğsüne bastırıyor kimi de , işte orada duracaksın anlamında ileri doğru uzatıyor ; büyük adamdı . Her şeyden önce sanatçıydı . O , insanın içine işleyen sesiyle bir şarkı söylerdi ( arada mevlüt okurdu ; arada Kur'an ) , benim diyen şarkıcıya taş çıkartırdı . Konuşmayı sevmezdi , konuşunca da iyi konuşurdu . Derin adamdı . Ama pis içerdi . Kimseye zararı yoktu ha , yanlış anlama , bütün derdi kendinleydi . Bazen şiirler okurdu . Ne kalın kafalı adamlarız ki , bir kelimesini bile hatırlamıyoruz . Ulan hayvan , al bir kalem yaz işte , değil mi ? O anda aklına geliyor herifin , döktürüyor . Beş dakika sonra sor , o da tek kelimesini söyleyemiyor . Yok abi , beyin meyin her şey bitmişti . Son günlerinde kravat takardı . Efendi görünme dalgasına değildi , zorunluluktandı . Meyhaneye gelip masaya oturunca kravatını çözer , ince ucunu elinin sol bileğine bağlar , kalın ucunu ensesinden aşırtıp sağ eliyle tutardı . Sol eliyle içki kadehini kavradığında , içindeki zıkkımın bir yudumunu bile ziyan etmeden ağzına götürebilmesi için sağ eliyle tuttuğu kravatın ucunu yavaş yavaş çekerek sol elini harekete geçirirdi . Bu işlem , bardak ağzına ulaşana dek özenle sürerdi . İkinci dubleden sonra kravat düzeneğine gerek kalmazdı artık . Çünkü titremesi dururdu . Onunla aynı ortamı paylaşmış olanlar böyle anlatıyorlardı büyük amcamı . Herkes , ağız birliği etmişçesine büyük adam olduğunu söylüyordu . Ben onu tanıyamadım , diyorum bıyıklarına kır düşmüş emekli sarhoşlara . Ağır , babacan bir gülüşle gülüyorlar , önlerine eğdikleri başlarını ( saygıdan tabii ) ağır ağır sallıyorlar : Yazık , çok yazık , diyorlar . Ölüsünü eve getirdiklerinde , diyorum , elimi masanın hizasında tutarak , şu kadarcık bir çocuktum . Onunla en son içen Ceza'ydı , diyorlar . Son geceyi o anlatsın . Ceza , kambur olduğundan yalnızca kafası görülebiliyor masada . Yüzü çok anlamlı , özellikle gözlerinde tanımı güç bir keder var . O geceye doğru yolculuğa çıktığından ( biraz zorlanacak tabii , onda da beyin meyin kalmamış ) dalıp gidiyor . Bir yudum içki , bir nefes sigaradan sonra anlatmaya başlıyor . İyice hastaydı , diyor , karnı davul gibi şişmişti . O günün son içkilerini içiyorduk . Birer şişe şarap alıp kavaklığa gitmiştik . Her zamankinden daha durgundu . ( Malum olmuş , dedi masadaki en yaşlı adam . Öbürleri de başlarıyla onayladılar . ) Cezam bitiyor Ceza , dedi bana . İşi şakaya vurdum , iyi ya , dedim , Ceza'nın cezası da bitse keşke ; kimbilir daha kaç tanker şarap içmem gerekecek . Orda bana bir şiir okudu , Allah taş etsin tek kelimesini anlamadım . Ama , hafiften titreyen sesi öyle etkiliydi ki , kendimi tutamadım , ağlamaya başladım . Ben de kelleyim tabii , bir de herif ölcem mölcem diyor ya , ister istemez moralin bozuluyor . Bazen şarkı söylerken de olur bu , arkadaşlar bilir ( arkadaşlar , yani bıyıklarına ak düşmüş emekli sarhoşlar gözlerini yumup başlarını hafifçe eğerek onaylıyorlar ) okursa hüzzam okur , herkesi kahırlandırır . O anda anladım ki , büyük amcan gidici . Oldum olası merak ettiğim bir konu vardı ; kimsenin doğru dürüst bilmediği , sormaktan çekindiği bir sır . İşte geldik gidiyoruz , dedim , sana bir şey sormak istiyorum . Ne soracağımı anlamıştı , sor , dedi gönülsüzce . Ben Ceza , dedim , sırtında lanetini taşıyan adam , böyle doğmuşum ; bunda ne anamın suçu var , ne babamın . Hele benim hiç yok . Ama sen doğduğunda sol gözün görüyordu , sol kaşının üstünden başlayan , yanağına kadar inen bu derin iz de yoktu . Sonradan oldu . İşte burda biri kabahatli . Şimdi harbiden söyle , bu işi yapan bir aslan mıydı ? Bir süre sustu . Bana değil de arkamda duran , dönüp baksam benim göremeyeceğim bir şeye , belki de bir aslana bakıyordu . Evet , dedi . Beni yeme be moruk , dedim , ne panayırlar kuruldu bu kasabaya , ama hiçbir zaman aslan gelmedi . Boş ver , dedi , bazı şeyleri unutmak gerek . Doğru , dedim , bunun için içiyoruz ya . Güldü . Cezamız büyükmüş Ceza , dedi . Baktım ağırdan içiyor , benim şişe bitti bitecek . Şarabın bitince sen git , dedi . Biraz yalnız oturmak istiyormuş . Öleceğini bilsem bırakır mıyım aga ? Canın mı sıkıldı ? dedim . Öyle ya , böyle bir soruyu o güne kadar kimse sormamıştı ona . Sıkılmadı , dedi . Ama öyle bir dedi ki ; madem unutmak için bunca çaba harcıyoruz da bir arpa boyu yol alamıyoruz , madem yanlış bir yerde olduğumuzu düşünüyoruz da doğru denen yere asla varamayacağımızı biliyoruz , senin gibi biri nasıl böyle bir soru sorar , demek istedi . Birden boynuna sarıldım . Tutamadım kendimi aga . O ağladı , ben ağladım . Neden sonra , hadi git artık , dedi . Sesi şiir okurkenki gibi titriyordu . Kalktım . İki adım yürümüştüm ki , Ceza ! diye seslendi . Döndüm . Aslan değildi , dedi . Allah rahmet eylesin , dediler , büyük adamdı . Kadehler onun şerefine kalktı . Şu duruşun var ya , dedi Ceza , yüzündeki şu gülüş ; aynı büyük amcan . Onun yüzünün yarısı gülerken yarısı ağlardı . Hakikaten , dedi masadakilerin en yaşlısı , içişi de benziyor . Ama , dedim , ben ne şiir okuyabilirim , ne de şarkı . Olsun , dediler , yeter ki cezan büyük olmasın , gerisi önemli değil . HER ŞEY BOÇKA İÇİN Kıyıdaki kayalara oturmuş bira içiyoruz . Ama üçümüzün de bundan pek hoşnut olduğu söylenemez ; çünkü sık sık belimize dek suya girerek - bunun da bir sırası var , önce İbo Abim ( en yaşlımız o ) , sonra Eran ( adı Erhan , ama biz aramızda h harfini çoktan yutmuştuk ) , ardından ben ; belli bir zaman sonra yine İbo Abim , yine Eran , yine ben sözde yüzecekmişiz de , bedenlerimizi yavaş yavaş suya alıştırıyormuş gibi yaparak , bu arada avuçlarımıza su alıp göğsümüze , kollarımıza , omuzlarımıza ve ensemize sürerken denize işiyoruz . Bir tür serbest atım , mayo niyetine kullandığımız şortlarımız üzerimizdeyken yapıyoruz bunu . Deniz saati geçmesine karşın hala yüzen birkaç kişi var . İnsanların sallana sallana , tatilde olmanın getirdiği bir gevşeklikle yürüyüşe çıktıkları yolun hemen altında oturuyoruz ve sağımızda solumuzda denizi , günlük geziden dönen tekneleri , kıyıdan yarım mil kadar açıkta demirlemiş gemimizi seyrediyormuş gibi yapan sarmaş dolaş sevgililer var . Öpüşmedikleri ya da birbirlerini mıncıklamadıkları zamanlar denize girmeye niyetlenen , ama her seferinde , nedendir bilinmez , vazgeçip geri dönen , bizlere bakıp asıl amacımızın yüzmek değil , denize işemek olduğunu anlayacaklarından çekiniyoruz . İbo Abim , Bu iş olmayacak , dedi . Haklı . Bu iş böyle olmayacaktı , çünkü çok sık belimize dek suya giriyorduk ve kayalara serpiştirilmiş gibi birbirlerinden belli uzaklıklara dağılmış sevgililerin ( yaz aşkları bunlar , o kadarını çakıyoruz ) , bu durumdan rahatsız olacaklarını düşünmeye başlamıştık . Sırtı ona dönük ve kayıtsızmış gibi pencerenin önünden dışarısını izleyen karısına baktı . Kollarını kavuşturmuş , bir savunma duruşu içinde , yansısı pencere camına vuruyor ve yüzünün çizgileri belli belirsiz de olsa seçilebiliyor . Seni anlamak güç , dedi kadın . Ses tonu yumuşak ve sevecen değil , bir tartışmaya açık davetiye çıkarır gibi . Beni anlamak güçtür . Herkesin herkesi anlaması güçtür ve herkesin kendini anlaması daha güçtür . Su alan teknem dibe vurdu sonunda . Onun için gidiyorum . Çantasının başından doğruldu . Kadına yaklaşıp uzlaşmacı bir tavırla kollarını onun kavuşturulmuş kollarına doladı . Çenesini omzuna yaslayıp bir süre boş sokağa baktı . Dışarıda yağmur yağıyordu . Sokak lambalarını yansıtan asfalt ışıl ışıldı . Kadın hafifçe kastı kendini , bu kucaklamadan rahatsız olmuş gibiydi . Abartıyorsun , dedi , bundan anlaşılmayacak bir şey yok ki . İnsanlar arada yalnız kalma haklarını kullanmalılar . Öyle bir hakları mı varmış ? Dönüp gözlerine dimdik bakıyor kadın . Haksızlığa uğramış gibi bir görünüşü var . Sırtı pencereye çevrili şimdi . Kolları , omuzlarına atılmış bir hırkanın kolları gibi cansız bir biçimde bedeninden iki yana sarkmış ; az önceki savunma duruşundan eser yok . Pencerede , kadının başının hemen ardında , burnunun yarısından başlayarak gözlerini , geniş alnını ve kısa saçlarını görüyor . Bu biçimiyle bile çok acınası buluyor kendini ; az sonra yolculuğa çıkacak bir adamın yansısı değil bu , kesinlikle değil . İnsanların öyle bir hakları varmış karıcığım , sen buna gereksinim duymuyor olabilirsin , ama benim için çok önemli . Dibe vurdum . Biraz daha oyalanırsam çıkamam . Evet , diye yineledi kadın , insanların öyle bir hakları mı varmış ? Yeniden sarıldı ona ve bu kez yüzünün tamamını gördü camda , sol yanı kadının saçlarına gömülmüştü . Gözlerinde , yaptığıyla çelişen bir boşluk , bir içtensizlik vardı . Buna karar verdiğimi ona açıkladığımda yolculuk çoktan başlamıştı , diye düşündü . Kadın adamın kollarından kurtuldu ve dönüp bir kez daha yüzüne baktı . Genellikle kısık olan gözleri büyük büyüktü ; karşısındaki yüzde okumak istediğini okuyamamışçasına ısrarla ve kuşkuyla bakıyordu . Bu gece , böyle bir havada gitmen şart mı ? O hakkını birkaç gün sonra kullanamaz mısın ? Hem , tek başına ne yapacaksın oralarda ? Tek başıma olmayacağım ki , kendimle buluşmaya gidiyorum . İçimdeki ayaklanmayı orada bastıracağım . Kansız bir darbe olacak ; efendi görünüşlü , romantik ve serseri bir yanımı oturtacağım tahtıma . Dinleneceğim , sessiz , insansız bir ortamda oturup ayaklarımı uzatacağım ve gözlerimi kapayıp müzik dinleyeceğim . Kalkıp yemek bile yemeyeceğim ( ama birşeyler içerim ) , uykum gelince oracıkta uyuyuvereceğim . Dinleneceğim karıcığım , yalnızca dinleneceğim . Burada da dinlenebilirsin . Bir odaya çekilirsin , yanına kimse girmez , müzik dinler ve Allahın cezası Texleri okursun . Anlamıyor . Burada olmayacağını bilmiyor . Yeniden çantasının başına döndü . Tex ciltlerini de koydu mu tamam . Çantanın fermuarını çekti . Kadın yeniden kollarını kavuşturup gözlerini tavana doğru devirdi . Bağırıp çağırmak istediği , ama kendini güçlükle tutabildiği ortada . Salona kabanını giymiş olarak döndü . Kadın hala dışarı bakıyor . Çantasını aldı . Ben çıkıyorum . Güle güle . Umarım rahatlamış olarak dönersin . Kadına yaklaşıp yanaklarından öptü . Sana telefon ederim . Kadın başını salladı . Ayrıldılar . Merdivenlerde acele etmedi . Her zamanki gibi otomatın ışığı yarı yolda söndü ve o da her zamanki gibi kalan merdivenleri karanlıkta indi . Bütün taksilerin gizemli biçimde ortadan kaybolacağı yağmurlu bir gece . Uzun süre dikilmesine karşın hiçbir araç geçmiyor caddeden . En azından ışıkların bulunduğu kavşağa kadar yürümekten başka çaresi yok . Bu gidişle ıslanacak . Ama kavşağa gelmeden bir taksi yanı başında durdu . Arka koltuğa oturur oturmaz başını geriye yaslayıp gözlerini yumdu . Artık yolculuk başlamıştı . Artık bir başınaydı . Bir sigara yakabilirdi artık . Bir an için aynadan taksicinin gözlerine yakalandı . Müşteri tahlilleri . Nedense hepsinde var bu . Ne düşündü ki ; kırgın biri , sevgilisinden ayrılmış olabilir , ama sevgilisi olacak birine benzemiyor , karısıyla kavga etmiştir , işleri ters gidiyordur , böyleleri içip dağıtmadan kendilerine gelemezler . Yolculuğa çıkıyor . Bir insanı , bir kenti ya da başka birşeyleri mi terk ediyor ? Birşeylerden mi kaçıyor ? Beter olsun . Nereye kaçarsan kaç hemşerim ( ya da kardeşim ya da abi ) , sen seni sırtında taşıdıktan sonra hiçbir menzile varamazsın . Ne tarafa gidiyoruz ? Tarafa ! Otogar tarafa . Yağmurlu günlerde ya da gecelerde neden taksiler azalır bay taksici ? ( Bana taksici deme , ben taksi yapmıyorum , taksi sürüyorum , sürücüyüm , adım Sami ) . Herkes taksiye binmeye kalkar da ondan bayım . Canı sıkılan ya da yalnız kalmak isteyen yolcularla konuşulmamalı , müşteri bindiğinde radyonun sesi kısılmalı ( boşken istediğin kadar açabilirsin , kime ne ) , abuk sabuk kasetler dinlenmemeli ( o şarkılar senin dünyana sesleniyor , buna kimsenin itirazı yok , ancak başka dünyalardan birileri taksine binebilir , çok dikkatli olmalısın ) , aynı zamanda sık sık da aynadan yolcuya bakılmamalı . Bütün bunları bilmiyor sanki . Radyo açık , sesi oldukça yüksek . Ana dilini bıçaklayan sunucu bir kız ( sesine bakılırsa oldukça genç bir kız ) dinleyicilerle gevezelik ediyor , yerli yersiz gülüyor . Doğal görünmeye çalışıyor , ama beceremiyor . Şu radyoyu kısar mısınız taksici bey , şey afedersiniz Sami Bey ya da bay sürücü . Bana Sami de abi . Peki Sami . Genç sunucu , şimdi genç bir popçunun ( öyle diyor ne yapayım ) en çok istek alan parçasını çalacak . Kırmızı ışıkta durdular . Ön camdaki silecekler hızlı hızlı çalışıyor . Gözlerini yumdu . Yarın sabah gün ışırken orada olacağım , tek başıma . Taksi hareket edince gözlerini açtı . Bu adam neden radyonun sesini hala kısmadı . Böyle bir gecede yola çıkman şart mı ? Şart karıcığım . Yani hem şart , hem değil ; rivayetler muhtelif . Otogara geldik . Ne tuttu ? Taksimetreyi birlikte okudular . Bozuk para arama , üstü kalsın . Sen de sağol . Taksiden indi . Alacakaranlık bir güz sabahı . İlçenin küçük otogarındaki otobüs firmalarının ( topu topu üç firma ) büroları ve büfeler ( onlar da iki tane ) kapalı . Yağış yok , ama yerdeki su birikintilerine ( gölcüklere demek daha doğru ) bakılırsa doyasıya yağmış . Doyasıya yağmış , ama doymamış ; yine yağacak , bu kesin . Kaldırım kenarına park etmiş taksilerin ikisinin içinde sürücü var , öbür üçü boş . Otobüsten bir yolcu indiğinde , öndeki taksinin sürücüsü aracın iç ışıklarını yaktı . Taksi lazımsa ben hazırım . Lazım olacak , ama hemen şu an değil . Uzaklaşan otobüsün ardından baktı . Otogarın önünde durduklarında , otobüsün iç ışıkları yandığında ve üstteki bölmeden kabanını almak için kalktığında , bacaklarını iyice açarak onun koltuk kullanım alanına da giren ( aslında ihlal eden , bir süre diz dizeydiler ) yol arkadaşının ayağına elinde olmadan çarptığında bile yalnızca homurdanarak kıpırdanmış , ama uyanmamıştı . Derin ve hastalıklı bir uyku ; ölüm provası gibi . Gözden yitene dek otobüsün ardından baktı . Motorunun sesi ilçe sakinlerini uyandıracak güçteydi . Önce bir sabahçı kahvesine oturmalı . Az sonra ara sokaklardan camekanları buğulanmış üç tekerlekli börekçi arabaları çıkar . Çorbacı , dükkanını açar . Yağmur başlar . Kimi evlerde , geceden kurulmuş saatler çalar , okula gidecek öğrenciler yataklarından kalkmak bilmez , anneler sinirlenir , akşamdan kalma babalar kanlı gözlerle su içer ; gün , öbür günler gibi başlar . Kahvedeki üç kişiden biri bekçi , öbürü yatacak yeri olmadığı için buraya sığındığı anlaşılan yaşlı bir adam ( belki de yaşlı bir adam değil , koşulların yıprattığı genç bir adam ) , üçüncüsü ise hakkında hiçbir yorum yapılamayacak biri . Birçok kimliği olabileceği gibi kimliksiz de olabilir . Eski bir hükümlü , bir kaçak , alkolik , yaşamla bütün hesaplaşmaları tamamlamış bir ölü ya da hiçbiri . Kahveci ise çok tanıdık . Yani , daha önce gördüğü kahveciler gibi . İçeri girdiğinde dördü de ona baktılar . Günaydın , dedi . Yanlış yaptı . Ağdalı bir selamünaleyküm daha uygun olurdu . İçinde bulunduğun ortama göre davranmıyorsun . İyi yapıyorum . Günaydın sözcüğü pek sevilmiyor anlaşılan . İlçenin bakkalları , marketçileri , tekel bayileri uyuyor . Fırıncılar uyanık , ekmekler hazır . Dükkanlar açılana dek bu kahvede oturacak , çünkü zorunlu buna . Kahveci yanına gelip hoş geldin abi , dedi . Aynı yaşta olabilirler , hatta kahveci daha bile genç duruyor . Bu abi saygı abisi , bir de yabancı olmasının verdiği sıkıntı . Hoş bulduk , demiyor da , çay , diyor . Bu saatte içmeye hiç alışkın olmadığı halde bir sigara yakıyor . Buna da , hakkında hiçbir yorum yapamadığı adamdan özendi ; sigarasını tütüne tapıyormuş gibi büyük bir hazla içiyordu . Dışarıdan bir ses ; sıcak sıcak börek ! İşte ortaya çıkmaya başladılar . Börekçi kahvenin camına bakıyor . Eliyle işaret etti : Gel . Kapıda bitiverdi börekçi . Börek ver . Kıymalı . Ne bileyim işte , iki yüz gram olsun . Yer yer su birikintileriyle kaplı sokağa saptılar . Sezon sonu , yazlıkçılar siteyi boşalttıktan sonra caddelere ad verilmiş , sokaklar numaralanmış . Sitenin yönetim kurulu üyesi arkadaşı ile ayaküstü konuşmalarının birinde ( hep öyle olurdu zaten , şöyle bir oturup konuşalım , derler , ama bir türlü gerçekleştiremezlerdi ; konuşmaları ise o kadar uzun sürerdi ki , at duruşlarını bozmadan sık sık ayak değiştirmek zorunda kalırlardı ) sokak ve caddelerin adlandırılması konusunda çalışmalar başlattıklarını , ama işin içinden nasıl çıkacaklarını kendilerinin de bilmediğini söylemişti . Yapay bir gülüşle dinlemişti , çünkü sokakların adlandırılması ya da numaralandırılması onu hiç ilgilendirmiyordu . Yapay bir baş onayı , yapay bir ayak değiştirme . At duruşu , yani ayağın birinin dizden hafifçe bükülerek dikilinmesi bir sıkıntının sonucudur . Hele konuşan iki kişi de at duruşundaysa ikisi de sıkılıyor demektir . Görüldüğü gibi sonunda bu işin üstesinden gelmişlerdi . , Sokağına 9 numara verilmişti . Arkadaşı sitede olabilir miydi ? Olmamalıydı . Tanıdık hiçbir yüzle karşılaşmak istemiyordu . Ama o buradaysa mutlaka öğrenirdi geldiğini . O zaman da , caddelere nasıl ad verildiğini , sokakların neden adlandırılmayıp numaralandığını , ara sokaklara renkli parke taşı döşenmesinin neden aksadığını uzun uzun dinlemek zorunda kalırdı ; hem de ayaküstü . Taksi yavaşladı , bir su birikintisinin önünde durdu ve ön tekerlekleri ağır ağır suya girdi . Dipsiz bir kuyuya mı batacağız sayın sürücü ? ( Sana da Sami diyebilir miyim ? ) Burun üstü iskandil olup yitecek miyiz ? Gölcüğü geçtiler . Çok yağmur yağdı , dedi şoför , hiç durmayacakmış gibi yağdı . Bazı evleri su bastı , çatılar aktı . Benimki de akmıştır , diye düşündü . Ev batmıştır . Batsın . İleride , sağda , bahçe duvarı olan evin önünde duracağız . Şoför başını eğip anladığını belirtti . Evin önünde durdular . Taksicinin parasını ödeyip indi . Şoför de inip paketlerin çıkarılmasına yardım etti . İçki şişelerinin bulunduğu torba oldukça ağırdı . Taksi geri geri sokaktan çıkarken ellerini beline dayayıp eve baktığında , üst balkondaki direğin balkon duvarına yakın bölümünde bir kütle dikkatini çekti . İstem dışı bir bakıştı ; işte sonunda geldim , anlamına da gelirdi , son bıraktığımızdan bu yana canımı sıkacak olumsuz bir şey olmuş mu anlamına da . Bir kavun büyüklüğünde , kaplumbağa kabuğuna yakın bir renkte , plastik gibi , şekilsiz , yamru yumru , ağır akışkan bir maddeye benziyordu . Aşağıdan atılmış da lök diye oraya yapışmış gibi duruyordu . Küçük bir panik yaşadı ve O da nesi ? diye mırıldandı . Kısa süren bir panikti bu , çünkü o garip kütlenin çevresinde dönüp duran birkaç arıyı görünce onun ne olduğunu anlamıştı . Yaban arılarının yaptığı bir kovandı bu . Başka yer mi bulamadınız , diye mırıldandı . Panjurlara baktı bir süre . Hapishanene hoş geldin . Yatak odası olarak kullandıkları odanın penceresinin üstünde , saçağın altında da arılar vardı . Anlaşılan oraya da kovan yapma hazırlığı içindeydiler . Onları önlemeliyim ve o yuvayı dağıtmalıyım . Kapıyı açtı . Evin içi karanlık ve havasız . Küf kokuyor . Kapının pervazına da örümcekler yerleşmiş ve mendil gibi ağlar örmüşler . Ne çok örümcek var burada . Yaz boyunca onlarla savaşmışlardı . Karısı bıkmıştı . Uzun saplı süpürgeler , ucuna bez bağlanmış sopalar , böcek ilaçları , hiçbiri etkili olamamıştı . İşte yine kuşatmışlardı evi . İçeriden örümcekler , dışarıdan yaban arıları . Arıların yuvası dağıtılacaksa , örümcekler için de aynı yıkım planlanmalı , yok , örümcekler ellenmeyecekse arıların ne günahı var . Buradan ayrılalı ne kadar oldu ki ! Olsun , isterse bir hafta geçsin , onlar gittiğinizi anlar ve gelip yerleşirler . Sigortaları açtı . Yaz sonu ev terk edilirken sigortalar kapatılır , su kesilir , güneş enerjisinin deposu boşaltılır , eşyalar toplanır , koltuk ve kanepelerin ve televizyonun üstüne örtüler örtülür ( örümceklere açık davetiye ) , buzdolabının kapısına bir şişe sıkıştırılarak aralık bırakılır . Dolabın fişini taktı . Yiyecek paketlerini ve içkileri yerleştirdi . Panjurları , kapıları ve pencereleri açtı . Solgun bir günışığı doldu içeri . Hava kapalı . Yağmur başladı , başlayacak . Üzerine örtü örülmüş koltuğa oturup ayaklarını sehpaya uzattı ve başını geri yaslayıp gözlerini yumdu . Üst kata çıkarken merdivenlerdeki lekelerden çatının aktığını anladı . Her şey batmıştır . Tavanın beyaz kireç badanası - daha geçen yaz bütün evi boyatmışlardı - yer yer sarımtırak kahverengimsi lekelerle kaplanmıştı . Küf ve nem kokusu burada daha yoğun . Sünger yatağın üzerinde kocaman bir leke var . Ev iyice havalanmalı . Adam bulup kiremitler aktarmalı . Akan yerler belli . Yağmur başlarsa yine akacak . Tavan arasına çıkıp bakmalı . En azından , geçici bir çözüm olarak akan yerlere plastik kaplar , tencereler vs . konabilir . Bütün bunlar zamana yayılacak işler ; yağmurun acelesi yoksa onun hiç yok . Önce bir çay demlemeli . O böreği sonuna dek yediğine çok pişman , ama oldu bir kere . Burada kaldığı sürece bazı sözcükleri hiç kullanmayacak , aklından bile geçirmeyecek . Bunların başında da keşke geliyor . Üç büyük karabasanı vardı . Temel karabasanları . Bunları gördüğü gecenin sabahı ve günboyu huzursuz olurdu . Birşeyler beklerdi ; kötü , can sıkıcı , olumsuz . Bunlardan biri coğrafya dersi ile ilgiliydi . Onun döneminde ( belki hala öyledir ) lise ikinci sınıfta ülkeler coğrafyası okutulurdu . Karabasanındaki ülke , Ürdün . Nüfusu , yüzölçümü , ekonomisi . Bir türlü öğrenemediği ( daha doğrusu ezberleyemediği ) tek ülke . Düşünde , yıllar sonra , geriye dönük yapılan bir tarama sonucu lise ikinci sınıfta ( tabii , Ürdün yüzünden ) coğrafya dersinden kaldığının anlaşıldığı ve bu nedenle bütün diplomalarının iptal edildiği kendisine bildirilir . Bu işi araştıran , yüksek tansiyondan muzdarip , kıpkırmızı suratlı , kısa boylu ve küt , öğrenciler arasında adı Temel Yılanı olan , Ürdün , derken kalın dudaklarından tükürükler saçan Coğrafya Öğretmeniydi . Şimdi ne olacak , derdi . Öncelikle , sahtekarlık suçundan hakkında dava açılacak ve diplomaları iptal edildiği için işine son verilecekti . İkinci büyük karabasanı askerlikle ilgiliydi . Yeniden askere çağrıldığını görürdü düşünde . Bu görevi yerine getirdiğini ne kadar anlatsa da kimseye dinletemezdi . KAĞIT GEMİLER SAYFASI Sahneye bir kadın irisi çıktı birdenbire . Alkışlar , bağrışmalar , çığırından çıkmış bir gürültü . Kadının üzerinde kırmızı tülden bir giysi ; onu fazlasıyla dikkat çekici bir hayalete dönüştüren , göze batan . İri adımlar . Alçalıp yükselen büyük eller , abartılı bir makyaj . Kadının yüzünde . Gözlerinin altında . Yanaklarında . Hep kırmızı , revü kızlarına özenen . Ama yaşı geçmiş . Kilolu . Öyle çıktı sahneye , dans etmeye başladı , danstan çok bir kelebeğin hareketlerini andıran hareketler ; kıvrak figürler için uygun olmayan bir bel , ayaklar , kollar . Yanında çelimsiz bir akordeoncu , bir zilci . Ses düzeni bozuktu az önce . Sunucu , sirkin çadırında boğulup giden sesiyle davet etmişti kadını sahneye ; Moskova Devlet Orkestrasından geldiklerini üstüne basa basa belirtmişti . Birkaç kez . Kalabalık ilgisizdi . Çekirdek satıcıları , Çocuklar ; oturakların altına sinsice süzülüp kızların bacaklarına bakan . Yaşananların gerçek olmadığını fısıldayan bir belirti gezindi ortalıkta ; sonra renkler silindi , kadının üzerindeki giysi karardı , bir filme benzedi , siyah - beyaz . Ansızın . Babam kolumdan tuttu beni , çekti çıkardı çadırın dışına , cambazların , şarkıların ötesine . Kalabalık . Az ileride babamın eski siyah arabası , bindik . Babam bir hayal gibi oturdu sürücü koltuğuna . Gözlerimi kaldırıp arabanın camından dışarı baktım ; belirip kaybolan yüzler , çocuklar , erkekler . Önde babam , oturmuş direksiyonun başına ; araba çukura girdikçe zıp zıp zıplayan . Kara saçlı . Uzun boyunlu . Ensesinde ince tüyler . Kahverengi bir kazak . Baktım , dikiz aynasında babamın hafifçe gülümseyen yüzü . Büyüyen . Araba ilerledikçe babamın yaşlandığını ayrımsadım sonra ; saçlarının ağardığını , yüz çizgilerinin derinleştiğini . Sonra , nasıl olduysa artık , arabanın dışında buldum kendimi ; babam orada öylece yaşlanıp kalmış ; arabanın çevresinde ince bir sis perdesi . Babam da , eski siyah arabası da zararsız bir hayal olmuş ansızın . Plakların tozunu alin . Aldık . Annemin ağlama saati geldi . Gelsin . Galiba o kadın irisinin sesi yankılandı şimdi , babamın sağlığından anımsadığım bütün günlere yayıldı . Yine de en çok , evimizin yandığı günü anımsıyorum . Sıcak . Babam çıkmış , altında o siyah araba , kim bilir hangi tanıdığın yanına gitmiş . Adam yerel bir gazetede yazarlık yapıyormuş . İnce uzun bir burnu varmış . Top sakal . Mahallenin çocukları dalga geçermiş . Ama aslında ciddi bir adammış . Önemli . Bilgiliymiş . İnçe uzun parmakları büyük bir ciddiyetle kavrarmış kalemi . Uyum içinde . Sanki o parmakların arasında kalem yokmuş hiç . Her biri birer kalemmiş zaten . Siyah takım elbisesini çeker , kravatını takar , gözünde gözlük , dolaşırmış . Ellerini kıçının üstünde birleştirir , esnafla ayaküstü konuşurmuş . Dillerden düşmeyen bir karısı varmış . Babamın arabasında görmüştüm , kim bilir . Ya da bir sokakta uzaklaşırken görmüş , sonra belli belirsiz yitirmiştim . Sonra kendisinden çok karısı ilgilendirmişti mahalleliyi . Sanki kadın garip bir yaratıkmış da onu ille görmeleri gerekirmiş gibi . Ağaçlarda , duvar diplerinde , gizli saklı insanlar , her şeyin ayrımındaki kadın . . . Yangının nasıl gelip geçtiğini anlayamamıştım tabii . Ama orada , bana ait olup da kurtarılan tek şeyin bir kutu suluboya olduğunu anımsıyorum şimdi . Kutusu sararmış . Bir ucu yanmış . Gözlerimi belerterek garsona baktım . Bırak dönsün . . . Zaten bozuk galiba . Tamam . Kadını daracık bir sokakta görmüştük . Günlük giysilerini çekmiş , yine o iri adımlarla , yanında yine o cılız adamlarla gidiyordu . Şişman . Sahne giysileri belirip kaybolmuştu gözlerimizin önünde ; boşlukta dalgalanmış , kadının yine bir dansı andıran hareketlerinde yitmişti . Fıstık ! Ses yok . Fıstık hey ! Fıstık ! Bir otelin odasında almıştı soluğu . Bildiğimiz bir şeydi . Tırmanıp penceresine burnumuzu dayamıştık . Düzenliydi . Çıkarılıp özenle katlanan giysiler ; katlanıp giysi dolabına asılan . Kim bilir , odanın içine yayılan baygın bir koku , kokunun içinde şarkılar şarkılar . . . Sonra giysilerin altında gittikçe açılan , açıldıkça beyazlaşan tombul , pamuksu bir vücut , gözlerinin üstünde belirgin yeşil boyalar . Hareketlerinde , gündelik , sıradan bir şey yapmıyormuş havası . Odanın içinde bulunmayı bile önemsemeyen . Kim bilir , soluk almayı , görmeyi . Yazarın karısında olmayan . Demişlerdi ki , yazarın karısı çekilmez birisiymiş . Gece iflah olmaz bağırtılar yayılırmış evlerinden . Kadın ağzını açar , gözünü yumarmış . Papazın kızı ona benzemezdi herhalde . Papaz , bizi Rum yap ! Rum sizden olmaz , vre ! Benzemezdi . Niye olmasın . . . Vre ! Papazın kızını dalgın izler . Yine o hayalet arabanın içinde . Sirkin geldiği günlerde . Babam . Uzakta kilise . Kahverenginin içinde erimiş , eski . Papazın kızı , daha çok şişmana benzerdi . Şişman , sanki sahneyi hiç terk etmemiş gibi yürürdü akşamları ; yürür , oteline gider , bütün bir gece şişman şişman uyurdu . İn ulan aşağı , pezevenk ! Otelin penceresine tırmanıyor . Karıdan kızdan ayıp ! Babamın yüzü asık : Eşşoğlu eşşek ! Beni tanıdığını sanıyorum artık . Ama zaten , kendimi onun yerine koyunca kolaylaşıyor . Gelip giden erkekler , kadınlar ; yüzlerindeki kederle , boşlukta kendilerine ait bir patika açıyor olmalı . Garsonun gözlerinin önünde . Belirip kaybolan renkler , geniş , dar , ağaçlı veya kıraç , birbirine dolanan , dolanıp bir yumağa dönüşen , yine de kendi özelikleriyle orada yer etmiş patikalar patikalar . Bu yüzden benim de burada bir yerde , garsonun gözlerinin önünde oluşturduğum bir patika olmalı . İçeri girer girmez daldığım , dalıp şu her zamanki masaya geldiğim . Garson geldi , az önce söylediğim beyazpeyniri bıraktı masaya , sonra nazikçe , istediğim başka bir şey olup olmadığını sordu , gitti . Yok , demiş olmalıyım . Sonra camlarda , arabanın içinde , kadının yine alkışlar arasında çekildiğini görüyorum . Dalgalanan tül giysiler , yaşaran gözler . Her şey belli belirsiz bir gölgeye dönüşmüş . Camın üzerinde silik renklerle devinen . Başka bir kadın çıkıyor . Zarif . Oynak . Açıkta , seyircilerin önünde apak bir göbek , kararan ışıklar . Seyircilerin üstünde . Kadını aydınlatan . İnce . Çadır tiyatrolarında izini yitirmiş . Saçlarının karası . Parmaklarında incik boncuk . Süslü , beyaz , tülden bir giysi . Yaklaşan kadın . Camın üstünde , burnumun dibine göbeğine dayayan . Apak . Terlemiş . Belli belirsiz bir kadın kokusu . Yükselen alevler . Evimizin kağıt bir gemi gibi tutuşması . Tutuşup bacasından penceresinden tütmesi . Sonra kapıda beliren arabası . Babamın . İçinde , alevlerin arasında belli belirsiz Top Sakal . Takım elbisesiyle . Hay Allah ! Hay Allah ! Kadının göbeği . Koridorlarda yükselen alevler . Annemin bir cankurtarana dönüşmesi . Su kovaları . Plaklar . Babamın plakları . Çok sevdiği , sakladığı , akşamları törenle dinlediği . İrili ufaklı plaklar . Sandıklar . Fotoğraflar . Kadının göbeği üzerinde beliren kız . Papazın kızı . Saçlarının örgüsü . Savrulan eteği . Sonra ansızın evlendiği hıyar . Kilisedeki düğün töreninde . Papaz : Kilisenin elektriğini kesti . Ayıp ! Babamın yüzü asık : Eşşoğlu eşşek ! Garsona yine ansızın baktım . Sonra kendi patikamdan aşağı indim . Ağaçlı . Bol sevinçli . İnce uzun . Tamam mı ? Tamam tamam . Sus . UYKUNUN KUYUSUNDAKİ DEVE Hüso yukarıdan yukarıdan gelir , Deveee deveee ! diye bağırır geçerdi . Dedemin dükkanında olurdum . Yerde , masanın üzerinde , duvarda , bacada , pencerede ayakkabılar ayakkabılar . . . Dedemi öyle görürdüm . Ayakkabıların arasında , belki bir kırmızı çizmenin ucunda . Gelir , ak sakallı bir dedeymiş de eskiden , şimdi halden düşmüş gibi dururdu . Öyle görürdüm . Düşümde . Uzun uzun dertleşirdik ; çizmenin ucundan gözlerini kaldırır , bir öğüt verir gibi bakardı bana . Ben de kurnaz , düş gördüğümün ayrımında , dinlerdim . Ne yapayım . O anlatırdı . Gözlerimi süzer , dinlerdim . Yağmur yağardı ansızın . Türlü türlü ayakkabılar çakıp sönerdi gözlerimin önünde . Dedem sağlıklı bir adamdı . Başka dedeler gibi posbıyıkları yoktu , saçları bile ağarmamıştı ; dükkana gider , ceketini çıkarıp asar , kolluklarını geçirir , başını devirip çalışırdı . Çok geçmeden ben girerdim dükkana . Sağa sola bakınırdım . Yutkunurdum . Dedemin bana bakmasını beklerdim , ürkek . O bakmazdı hiç , ama nedense , sanki gözlerini dikip bana mavi mavi bakmış gibi rahatlardım az sonra , ister istemez seslenirdim de . Deveee deveee ! diye bağırıp dükkanın önünden geçen Hüso , hiç kuşkusuz , az ötedeki havraya giderdi . Gitmese olmazdı ; ama bunu düşünecek zaman bulamazdım heyecanımdan , peşine düşerdim . Düşer , onun peşinden havraya koşardım . Hüso sesini kesmiş ; duvardaki o küçük delikten içeriye bakardı . Gider onu iter , bakardım . O delikten gözlerime rengarenk ışıltılar sızardı . Havranın göz alıcı vitrayları güneşin altında cayır cayır yanardı . İçeride , duvarlarda gülen , ağlayan , sevinen yılanlar boy gösterirdi . Din adamlarının fotoğrafları sezilirdi vitrayların arkasından . Uzun sakallı . Cüppeli . Anlaşılmaz . Ama gece olurdu ; yatağımıza uzanırdık . Kulağımızı geceye yaslardık . İşte o zaman havradan korkutucu sesler gelirdi sanki bize . Yahudiler , çekip gittikleri çok çok uzak yerlerden seslenir dururlardı . Biz de , Yahudilerin , geceleri bir ruh gibi gelip havraya girdiklerini , orada , o duvarların önünde sabaha dek ağlayıp dualar ettiklerini düşünürdük . Büyükler herhangi bir ses duymazdı oysa . Havra , ne de olsa , uzun upuzun duvarlarla çevriliydi . Uçsuz duvarlar . Sessiz . Ama bu , biz o delikten baktığımızda , içeriden bize renkli ışıltılar süzüldüğünde ortalığı sarıp sarmalayan o büyüyü bozmadı hiç . Deveee deveee ! Gitmesem , gidip Hüso'yu itip havranın deliğine bakmasam , ölürdüm elbette . Sanki o bensiz baktığında , işte orada başka şeyler görecekti . Ağlayan , gülen , sevinen yılanlar kıvrılıp hareket edeceklerdi ; vitraylar gevşeyip açılacak , arkasından yaşlı , uzun upuzun sakallı hahamlar gelip ağlayacak , ağlaya ağlaya bir hal olacak , sonra gelip deliğin öbür tarafından gözlerini dikip bakacaklardı . Bakıp gözleriyle Hüso'nun gözlerine akacaklardı . Hüso da yaşlı bir hahama dönüşecekti sanki böylece . Kim bilir Hüso da bir haham olunca artık , havraya girip vitraylara , yılanlara dokunma hakkını elde edecekti . Ben de dükkanın içinde oturup kalacaktım . Kimsesiz . Sonra gece öyle üzgün üzgün uzandığımda , havradan kahkahalar yükselecekti , Haham Hüso bağırıp duracaktı sabaha kadar : Deveee deveee ! Dedem Sultan Yıldırım Beyazıt'tı . Bunu ben çok küçükken öğrenmiş , büyüyünceye dek de sırma kaplı bir sır gibi saklamıştım . Çocukluğumda , o karanlık , gürültülü , ama ışıksız gecelerde dedem gelip gelip başıma dikilir , o uzun upuzun hikayelerini anlatırdı . İşte ordan anlardım ki benim kara saçlı dedem , korkusuz Sultan Yıldırım'dır . Aydınlığın içinde yeni bir aydınlık gibi parlardı . Gözümü alır , düşlerime karışırdı . Başucumda durur anlatırdı . Yavaş yavaş hafiflerdim . Önce dedem , bir atın üzerinde ta uzaktan gelir , önümde dururdu . Bulutsu bir atı vardı . Yeleleri dalgalanan . Durmayı pek sevmeyen . Sabırsız , uçarı , müthiş bir at . Dedem bana bakardı . Konuşmadan . Sonra sesi ağırlaşırdı . Görüntüsü yavaş yavaş silinir , kara saçlı dedem , uykumun uzayıp giden kuyusunda yitiverirdi . Sonra , ben tozlu rafların arasında oyalanırken , yine bir gün , dedem bana bakmış , Çerçi'nin evini lokanta yapacaklarmış , demişti . Çerçi çok yalnızlık çekmiş olmalıydı , o evde . Biliyordum . Suratsız mı suratsız bir karısı vardı Çerçi eve gelirdi . O koca kapıdan topallaya topallaya girer , bilmem nereden sızan ışıkların içinde , yarı karanlık duruverirdi . Kadın da bir köşeye sinmiş olurdu , kocasını beklerdi . Çerçi sonra gider , sessizce otururdu . O geldiğinde bir ayak kokusu kaplardı ortalığı . Bir ter ve toz kokusu . Ama nereden gelirdi ? Onu görseydim ben en çok bunu merak ederdim . Nereden gelirdi ? Kalenin dışını görmemiştim ki hiç . Ankara , o zamanlar , önümüzde koca bir resim gibi dururdu . Uzakta hareketsiz insanlar . . . Gider , yıkık dökük burçların arasından bakardık . Arabalar hareket etmezdi ama . İnsanlar . Atlar . Hiçbir şey . Zaten hep bir sis olurdu gözlerimizin önünde . Galiba bu sis gelip Ankara'nın önüne geçer , insanların hareketlerini alır giderdi . Otobüslerin hareketlerini de alırdı . Trenlerin . Peki ya Çerçi nereden gelirdi öyle ? Gelip o koca kapıdan girip orada sessizce nasıl otururdu ? Bilmezdik . Karısı lanetliydi zaten onun . Çocuk doğuramadığı için . Kadın lanetli olduğu için ev de lanetliydi . Tehlikeliydi . O eve gece hahamlar gelirdi . Hahamlar gelir , o evde toplanır , sonra o küçük delikten geçip havraya girer , orada ağlaşıp dururlardı . Çerçi'nin evini lokanta yapacaklarmış , demişti dedem . Sonra yerle bir etmişlerdi evi . Her şey birdenbire değişmişti . Turistler akın etmişti Çerçi'nin evine . Orayı kim almışsa artık , allamış pullamış , kırmızıya , maviye boyamış , içine pırıl pırıl masalar , sandalyeler koymuş , alımlı kadınların girip çıktığı bir para makinesine çevirmişti . O , düşlerimize giren , girip topal topal gülümseyen Çerçi , gözlerimizin önünden silinir olmuştu . Bizim de düşlerimiz yavaş yavaş değişiyordu . Havranın sesi yalnız kalmıştı ; herhalde gelip toplanacak yeni bir yer arıyordu hahamlar . Yeni , kimsesiz , ıssız bir ev . Böylece biz de tabii , düşlerimizi süsleyecek başka şeyler bulmuştuk . Yatağa uzanır uzanmaz . Dedemin kır at üzerindeki yiğit görüntüsü gözlerimin önünden silinir silinmez . Odamı koca memeli kadınlar basıyordu . Kuşkusuz . Burçların altındaki genelevden geliyorlardı . Gelip herhalde uzun uzun arıyorlardı evimi . Havranın önünden korkuyla geçiyorlardı . Sonra odamın karşısında , pencerenin altında duruyorlardı ansızın . Sonra tek tek giriyorlardı . Girip başımda dikiliyorlardı . Bu arada kara saçlı dedemin de sözleri bitmiş oluyordu . Gözlerim kapanır kapanmaz , eski yazılı defterini usulca kaldırıyordu dedem ; kaldırıp yine usulca , pamuktan bir yatağın üzerinde yürür gibi çıkıp gidiyordu . O çıkınca da , zaten bir süredir pencerenin önünde bekleşen kadınlar sızıyordu içeriye . Başucumda . O koca memeleriyle duruyorlar . Sonra yavaşça . Yanağımı okşuyorlardı . Ama uzun uzun aramışlardı beni . Soluk alıp verişlerinden anlıyordum . Bakışlarından . Uzun uzun . Yalnız . Gün ışıyınca gidiyorlardı . Gidip yine açıyorlardı pencerelerini ardına kadar . Geçip orada o koca memelerini sarkıtıp , ağızlarında sakız , bekleşiyorlardı . Bizi de görüyorlardı . Kim bilir ? Hüso'yu , beni , Çiko'yu . Burçların içinde . Uykumuzda koca memeli kadınlar uçuşurdu . Sonra ben günün birinde kalkıp dedemin dükkanına gitmiştim . Dedem güzel ceketini asmış , kollarını sıvamış , başını gömmüş çalışıyordu . Dede , demiştim , çizmelere bakacağım . Deveee deveee ! Dedem başını kaldırmış , Bre , demişti , kalanın sahibi yok mudur , topal ayı nerededir ? Başımı kaldırıp gözlerimi büyüterek bakmıştım dedeme . Bakmış , onun o inip kalkan ellerine , bağırıp çağıran ağzına takılmıştım ; havraya koyulan bomba da işte o zaman patlamıştı . Al kaftanını toplamış , dükkandan fırlayıp çıkmıştı . Dedem . Ben de ; Deveee deveee ! diye az önce geçip giden Hüso'nun peşine takılmıştım . Hüso , ama korkuyla bağırıyordu bu kez . İrili ufaklı taş parçaları yağıyordu . Havranın ışıltılı vitrayları dökülüyordu her yerden . Yılanlar kıvrılıp kıvrılıp önümüze düşüyor , sakallı , gözlüklü din adamları , yolumuzun üstünde ağlaşıyorlardı . Hüso'yu arıyordum . Hüso da havranın duvarındaki o küçük deliği bulmaya çalışıyordu . Dedem kalabalıkta titriyor , bir aşağı bir yukarı gidip geliyor , yeniçerilerin , cengaverlerin arasında , emirlerini dinleyecek kapıkulu arıyordu . Havra , milyonlarca parçaya ayrılmış , yağıyordu . Dedemin dükkanında olurdum . O anlatırdı . Gözlerimi süzer , dinlerdim . Yerinde , masanın üzerinde , duvarda , bacada , pencerede ayakkabılar . Ayakkabıların arasında , belki bir çizmenin ucunda . Deve sözünü gülünç bulurdu Hüso . Bir gezgin , altında gerçek bir deveyle gelip havranın kalıntıları önünde durmasaydı , ömründe ilk kez o gün bir deve gören Hüso , ölene dek yineleyecekti . KAĞIT GEMİLER SAYFASI Sahneye bir kadın irisi çıktı birdenbire . Alkışlar , bağrışmalar , çığırından çıkmış bir gürültü . Kadının . üzerinde kırmızı tülden bir giysi ; onu fazlasıyla dikkat çekici bir hayalete dönüştüren , göze batan . İri adımlar . Alçalıp yükselen büyük eller abartılı bir makyaj . Kadının yüzünde . Gözlerinin altında . Yanaklarında . Hep kırmızı , revü kızlarına özenen . Ama yaşı geçmiş . Kilolu . Öyle çıktı sahneye , dans etmeye başladı , danstan çok bir kelebeğin hareketlerini andıran hareketler ; kıvrak figürler için uygun olmayan . bir bel , ayaklar , kollar . Yanında çelimsiz bir akordeoncu , bir zilci . Ses düzeni bozuktu az önce . Sunucu , sirkin çadırında boğulup giden sesiyle davet etmişti kadını sahneye ; Moskova Devlet Orkestrasından geldiklerini üstüne basa basa belirtmişti . Birkaç kez . Kalabalık ilgisizdi . Çekirdek satıcıları , Çocuklar ; oturakların altına sinsice süzülüp kızların bacaklarına bakan . Yaşananların gerçek olmadığını fısıldayan bir belirti gezindi ortalıkta ; sonra renkler silindi ; kadının üzerindeki giysi karardı bir filme benzedi , siyah - beyaz . Ansızın . Babam kolumdan tuttu beni , çekti çıkardı çadırın dışına , cambazların , şarkıların ötesine . Kalabalık . Az ileride babamın eski siyah arabası , bindik . Babam bir hayal gibi oturdu sürücü koltuğuna . Gözlerimi kaldırıp arabanın camından dışarı baktım ; belirip kaybolan yüzler , çocuklar ; erkekler . Önde babam , oturmuş direksiyonun başına ; araba çukura girdikçe zıp zıp zıplayan . Kara saçlı . Uzun boyunlu . Ensesinde ince tüyler . Kahverengi bir kazak . Baktım ; dikiz aynasında babamın hafifçe gülümseyen yüzü . Büyüyen . Araba ilerledikçe babamın yaşlandığını ayrımsadım sonra ; saçlarının ağardığını , yüz çizgilerinin derinleştiğini . Sonra , nasıl olduysa artık , arabanın dışında buldum kendimi ; babam orada öylece yaşlanıp kalmış ; arabanın çevresinde ince bir sis perdesi . Babam da , eski siyah arabası da zararsız bir hayal olmuş ansızın . Plakların tozunu alin . Aldık . Annemin ağlama saati geldi . Gelsin . Galiba o kadın irisinin sesi yankılandı şimdi ; babamın sağlığından anımsadığım bütün günlere yayıldı . Yine de en çok , evimizin yandığı günü anımsıyorum . Sıcak . Babam çıkmış , altında o siyah araba , kim bilir hangi , tanıdığın yanına gitmiş . Adam yerel bir gazetede yazarlık yapıyormuş . İnce uzun bir burnu varmış . Top sakal . Mahallenin çocukları dalga geçermiş . Ama aslında ciddi bir adammış . Önemli . Bilgiliymiş . İnçe uzun parmakları büyük bir ciddiyetle kavrarmış kalemi . Uyum içinde . Sanki o parmakların arasında kalem yokmuş hiç . Her biri birer kalemmiş zaten . Siyah takım elbisesini çeker , kravatını takar , gözünde gözlük , dolaşırmış . Ellerini kıçının üstünde birleştirir , esnafla ayaküstü konuşurmuş . Dillerden düşmeyen bir karısı varmış . Babamın arabasında görmüştüm , kim bilir . Ya da bir sokakta uzaklaşırken görmüş , sonra belli belirsiz yitirmiştim . Sonra kendisinden çok karısı ilgilendirmişti mahalleliyi . Sanki kadın garip bir yaratıkmış da onu ille görmeleri gerekirmiş gibi . Ağaçlarda , duvar diplerinde , gizli saklı insanlar , her şeyin ayrımındaki kadın . . . Yangının nasıl gelip geçtiğini anlayamamıştım tabii . Ama orada , bana ait olup da kurtarılan tek şeyin bir kutu suluboya olduğunu anımsıyorum şimdi . Kutusu sararmış . Bir ucu yanmış . Gözlerimi belerterek garsona baktım . Bırak dönsün . . . Zaten bozuk galiba . Tamam Kadını daracık bir sokakta görmüştük . Günlük giysilerini çekmiş , yine o iri adımlarla , yanında yine o cılız adamlarla gidiyordu . Şişman . Sahne giysileri belirip kaybolmuştu gözlerimizin önünde ; boşlukta dalgalanmış , kadının yine bir dansı andıran hareketlerinde yitmişti . Fıstık ! Ses yok . Fıstık hey ! Fıstık ! Bir otelin odasında almıştı soluğu . Bildiğimiz bir şeydi . Tırmanıp penceresine burnumuzu dayamıştık . Düzenliydi . Çıkarılıp özenle katlanan giysiler , katlanıp giysi dolabına asılan . kim bilir , odanın içine yayılan baygın bir koku , kokunun içinde şarkılar şarkılar . . . Sonra giysilerin altında gittikçe açılan , açıldıkça beyazlaşan tombul , pamuksu , bir vücut , gözlerinin üstünde belirgin yeşil boyalar . Hareketlerinde ; gündelik , sıradan bir şey yapmıyormuş havası . Odanın içinde bulunmayı bile önemsemeyen . kim bilir , soluk almayı , görmeyi . Yazarın karısında olmayan . Demişlerdi ki , yazarın karısı çekilmez birisiymiş . Gece iflah olmaz bağırtılar yayılırmış evlerinden . Kadın ağzını açar , gözünü yumarmış . Papazın kızı ona benzemezdi herhalde . Papaz , bizi Rum yap ! Rum sizden olmaz , vre ! Benzemezdi . Niye olmasın . . . vre ! Papazın kızını dalgın izler . Yine o hayalet arabanın içinde . Sirkin geldiği günlerde . Babam . Uzakta kilise . Kahverenginin içinde erimiş , eski . Papazın kızı , daha çok şişmana benzerdi . Şişman , sanki sahneyi hiç terk etmemiş gibi yürürdü akşamları ; yürür , oteline gider , bütün bir gece şişman şişman uyurdu . İn ulan aşağı , pezevenk ! Otelin penceresine tırmanıyor . Karıdan kızdan ayıp ! Babamın yüzü asık : Eşşoğlu eşşek Beni tanıdığını sanıyorum artık . Ama zaten , kendimi onun yerine koyunca kolaylaşıyor . Gelip giden erkekler , kadınlar ; yüzlerindeki kederle , boşlukta kendilerine ait bir patika açıyor olmalı . Garsonun gözlerinin önünde . Belirip kaybolan renkler , geniş , dar , ağaçlı veya kıraç , birbirine dolanan , dolanıp bir yumağa dönüşen ; yine de kendi özelikleriyle orada yer etmiş patikalar patikalar . Bu yüzden benim de burada bir yerde , garsonun gözlerinin önünde oluşturduğum bir patika olmalı . İçeri girer girmez daldığım , dalıp şu her zamanki masaya geldiğim . Garson geldi , az önce söylediğim beyazpeyniri bıraktı masaya , sonra nazikçe , istediğim başka bir şey olup olmadığını sordu , gitti . Yok demiş olmalıyım . Sonra camlarda , arabanın içinde , kadının yine alkışlar arasında çekildiğini görüyorum . Dalgalanan tül giysiler , yaşaran gözler . Her şey belli belirsiz bir gölgeye dönüşmüş . Camın üzerinde silik renklerle devinen . Başka bir kadın çıkıyor . Zarif . Oynak . Açıkta , seyircilerin önünde apak bir göbek , kararan ışıklar . Seyircilerin üstünde . Kadını aydınlatan . İnce . Çadır tiyatrolarında izini yitirmiş . Saçlarının karası . Parmaklarında incik boncuk . Süslü , beyaz , tülden bir giysi . Yaklaşan kadın . Camın üstünde , burnumun dibine göbeğine dayayan . Apak . Terlemiş . Belli belirsiz bir kadın kokusu . Yükselen alevler . Evimizin kağıt bir gemi gibi tutuşması . Tutuşup bacasından penceresinden tütmesi . Sonra kapıda beliren arabası . Babamın . İçinde , alevlerin arasında belli belirsiz Top Sakal . Takım elbisesiyle . Hay Allah ! Hay Allah ! Kadının göbeği . Koridorlarda yükselen alevler . Annemin bir cankurtarana dönüşmesi . Su kovaları . Plaklar . Babamın plakları . Çok sevdiği , sakladığı , akşamları törenle dinlediği . İrili ufaklı plaklar : Sandıklar . Fotoğraflar . Kadının göbeği üzerinde beliren kız . Papazın kızı . Saçlarının örgüsü . Savrulan eteği . Sonra ansızın evlendiği hıyar . Kilisedeki düğün töreninde . Papaz ; Kilisenin elektriğini kesti . Ayıp ! Babamın yüzü asık : Eşşoğlu eşşek ! Garsona yine ansızın baktım . Sonra kendi patikamdan aşağı indim . Ağaçlı . Bol sevinçli . İnce uzun . Tamam mı ? Tamam tamam . Sus . UYKUNUN KUYUSUNDAKİ DEVE Hüso yukarıdan yukarıdan gelir , Deveee deveee ! diye bağırır geçerdi . Dedemin dükkanında olurdum . Yerde , masanın üzerinde , duvarda , bacada , pencerede ayakkabılar ayakkabılar . . . Dedemi öyle görürdüm . Ayakkabıların arasında , belki bir kırmızı çizmenin ucunda . Gelir , ak sakallı bir dedeymiş de eskiden ; şimdi halden düşmüş gibi dururdu . Öyle görürdüm . Düşümde . Uzun uzun dertleşirdik ; çizmenin ucundan gözlerini kaldırır , bir öğüt verir gibi bakardı bana . Ben de kurnaz , düş gördüğümün ayrımında , dinlerdim . Ne yapayım . O anlatırdı . Gözlerimi süzer , dinlerdim . Yağmur yağardı ansızın . Türlü türlü ayakkabılar çakıp sönerdi gözlerimin önünde . Dedem sağlıklı bir adamdı . Başka dedeler gibi posbıyıkları yoktu , saçları bile ağarmamıştı ; dükkana gider , ceketini çıkarıp asar , kolluklarını geçirir , başını devirip çalışırdı . Çok geçmeden ben girerdim dükkana . Sağa sola bakınırdım . Yutkunurum . Dedemin bana bakmasını beklerdim , ürkek . O bakmazdı hiç , ama nedense , sanki gözlerini dikip bana mavi mavi bakmış gibi rahatlardım az sonra , ister istemez seslenirdim de . Deveee deveee ! diye bağırıp dükkanın önünden geçen Hüso , hiç kuşkusuz , az ötedeki havraya giderdi . Gitmese olmazdı ; ama bunu düşünecek zaman bulamazdım heyecanımdan , peşine düşerdim . Düşer ; onun peşinden havraya koşardım . Hüso sesini kesmiş ; duvardaki o küçük delikten içeriye bakardı . Gider onu iter , bakardım : O delikten gözlerime rengarenk ışıltılar sızardı . Havranın göz alıcı vitrayları güneşin altında cayır cayır yanardı . İçeride , duvarlarda gülen , ağlayan , sevinen yılanlar boy gösterirdi . Din adamlarının fotoğrafları sezilirdi vitrayların arkasından . Uzun sakallı . Cüppeli . Anlaşılmaz . Ama gece olurdu ; yatağımıza uzanırdık . . Kulağımızı geceye yaslardık . İşte o zaman havradan korkutucu sesler gelirdi sanki bize . Yahudiler , çekip gittikleri çok çok uzak yerlerden seslenir dururlardı . Biz de , Yahudilerin , geceleri bir ruh gibi gelip havraya girdiklerini , orada , o duvarların önünde sabaha dek ağlayıp dualar ettiklerini düşünürdük . Büyükler herhangi bir ses duymazdı oysa . Havra , ne de olsa , uzun upuzun duvarlarla çevriliydi . Uçsuz duvarlar . Sessiz . Ama , bu , biz o delikten baktığımızda , içeriden bize renkli ışıltılar süzüldüğünde ortalığı sarıp sarmalayan o büyüyü bozmadı hiç . Deveee deveee ! Gitmesem , gidip , Hüso'yu itip havranın deliğine bakmasam , ölürdüm elbette . Sanki o bensiz baktığında , işte orada başka şeyler görecekti . Ağlayan , gülen , sevinen yılanlar kıvrılıp hareket edeceklerdi ; vitraylar gevşeyip açılacak , arkasından yaşlı ; uzun upuzun sakallı hahamlar gelip ağlayacak , ağlaya ağlaya bir hal olacak , sonra gelip deliğin öbür tarafından gözlerini dikip bakacaklardı . Bakıp gözleriyle Hüso'nun , gözlerine akacaklardı . Hüso da yaşlı bir hahama dönüşecekti sanki böylece . Kim bilir . Hüso da bir haham olunca artık , havraya girip vitraylara , yılanlara dokunma hakkını elde edecekti . Ben de dükkanın içinde oturup kalacaktım . Kimsesiz . Sonra gece öyle üzgün üzgün uzandığımda , havradan kahkahalar yükselecekti , Haham Hüso bağırıp duracaktı sabaha kadar : Deveee deveee ! . Dedem Sultan Yıldırım Beyazıt'tı . Bunu ben çok küçükken öğrenmiş , büyüyünceye dek de sırma kaplı bir sır gibi saklamıştım . Çocukluğumda , o karanlık , gürültülü , ama ışıksız gecelerde dedem gelip gelip başıma dikilir , o uzun upuzun hikayelerini anlatırdı . İşte ordan anlardım ki benim kara saçlı dedem , korkusuz Sultan Yıldırım'dır . Aydınlığın içinde yeni bir aydınlık gibi parlardı . Gözümü alır , düşlerime karışırdı . Başucumda durur anlatırdı . Yavaş yavaş hafiflerdim . Önce dedem bir atın üzerinde ta uzaktan gelir , önümde dururdu . Bulutsu bir atı vardı . Yeleleri dalgalanan . Durmayı pek sevmeyen . Sabırsız , uçarı , müthiş bir at . Dedem bana bakardı . Konuşmadan . Sonra sesi ağırlaşırdı . Görüntüsü yavaş yavaş silinir , kara saçlı dedem , uykumun uzayıp giden kuyusunda yitiverirdi . Sonra , ben tozlu rafların arasında oyalanırken , yine bir gün , dedem bana bakmış , Çerçi'nin evini lokanta yapacaklarmış ; demişti . Çerçi çok yalnızlık çekmiş olmalıydı , o evde . Biliyordum . Suratsız mı suratsız bir karısı vardı Çerçi eve gelirdi . O koca kapıdan topallaya topallaya girer , bilmem nereden sızan ışıkların içinde , yarı karanlık duruverirdi . Kadın da bir köşeye sinmiş olurdu , kocasını beklerdi . Çerçi sonra gider , sessizce otururdu . O geldiğinde bir ayak kokusu kaplardı ortalığı . Bir ter ve toz kokusu . Ama nereden gelirdi ? Onu görseydim ben en çok bunu merak ederdim . Nereden . gelirdi ? Kalenin dışını görmemiştim ki hiç . Ankara , o zamanlar , önümüzde koca bir resim gibi dururdu . Uzakta hareketsiz insanlar . . . Gider , yıkık dökük burçların arasından bakardık . Arabalar hareket etmezdi ama . İnsanlar . Atlar . Hiçbir şey . Zaten hep bir sis olurdu gözlerimizin önünde . Galiba bu sis gelip Ankara'nın önüne geçer , insanların hareketlerini alır giderdi , Otobüslerin hareketlerini de alırdı . Trenlerin . Peki ya Çerçi nereden gelirdi öyle ? Gelip o koca kapıdan girip orada sessizce nasıl otururdu ? Bilmezdik . Karısı lanetliydi zaten onun . Çocuk doğuramadığı için . Kadın lanetli olduğu için ev de lanetliydi . Tehlikeliydi . O eve gece hahamlar gelirdi . Hahamlar gelir , o evde toplanır , sonra o küçük delikten geçip havraya girer , orada ağlaşıp dururlardı . Çerçi'nin evini lokanta yapacaklarmış , demişti dedem . Sonra yerle bir etmişlerdi evi . Her şey birdenbire değişmişti . Turistler akın etmişti Çerçi'nin evine . Orayı kim almışsa artık , allamış pullamış , kırmızıya , maviye boyamış , içine pırıl pırıl masalar , sandalyeler koymuş , alımlı kadınların girip çıktığı bir para makinesine çevirmişti . O , düşlerimize giren , girip topal topal gülümseyen Çerçi , gözlerimizin önünden silinir olmuştu . Bizim de düşlerimiz yavaş yavaş değişiyordu . Havranın sesi yalnız kalmıştı ; herhalde gelip toplanacak yeni bir yer arıyordu hahamlar . Yeni , kimsesiz , ıssız bir ev . Böylece biz de tabii , düşlerimizi süsleyecek başka şeyler bulmuştuk . Yatağa uzanır uzanmaz . Dedemin kır at üzerindeki yiğit görüntüsü gözlerimin önünden silinir silinmez . Odamı koca memeli kadınlar basıyordu . Kuşkusuz . Burçların altındaki genelevden geliyorlardı . Gelip herhalde uzun uzun arıyorlardı evimi . Havranın önünden korkuyla geçiyorlardı . Sonra odamın karşısında , pencerenin altında duruyorlardı ansızın . Sonra tek tek giriyorlardı . Girip başımda dikiliyorlardı . Bu arada kara saçlı dedemin de sözleri bitmiş oluyordu . Gözlerim kapanır kapanmaz , eski yazılı defterini usulca kaldırıyordu dedem ; kaldırıp yine usulca , pamuktan bir yatağın üzerinde yürür gibi çıkıp gidiyordu . O çıkınca da , zaten bir süredir pencerenin önünde bekleşen kadınlar sızıyordu içeriye . Başucumda . O koca memeleriyle duruyorlar . Sonra yavaşça . Yanağımı okşuyorlardı . Ama uzun uzun aramışlardı beni . Soluk alıp verişlerinden anlıyordum . Bakışlarından . Uzun uzun . Yalnız . Gün ışıyınca gidiyorlardı . Gidip yine açıyorlardı pencerelerini ardına kadar . Geçip orada o koca memelerini sarkıtıp , ağızlarında sakız , bekleşiyorlardı . Bizi de görüyorlardı . Kim bilir ? Hüso'yu , beni , Çiko'yu . Burçların içinde . Uykumuzda koca memeli kadınlar uçuşurdu . Sonra ben günün birinde kalkıp dedemin dükkanına gitmiştim . Dedem güzel ceketini asmış , kollarını sıvamış , başını gömmüş çalışıyordu . Dede , demiştim , çizmelere bakacağım . Deveee deveee ! Dedem başını kaldırmış , Bre , demişti , kalanın sahibi yok mudur , topal ayı nerededir ? Başımı kaldırıp gözlerimi büyüterek bakmıştım dedeme . Bakmış , onun o inip kalkan ellerine , bağırıp çağıran ağzına takılmıştım ; havraya koyulan bomba da işte o zaman patlamıştı . Al kaftanını toplamış ; dükkandan fırlayıp çıkmıştı . Dedem . Ben de ; Deveee deveee ! diye az önce geçip giden Hüşo'nun peşine takılmıştım . Hüso , ama korkuyla bağırıyordu bu kez . İrili ufaklı taş parçaları yağıyordu . Havranın ışıltılı vitrayları dökülüyordu her yerden . Yılanlar kıvrılıp kıvrılıp önümüze düşüyor , sakallı , gözlüklü din adamları , yolumuzun üstünde ağlaşıyorlardı . Hüso'yu arıyordum . Hüso da havranın duvarındaki o küçük deliği bulmaya çalışıyordu . Dedem kalabalıkta titriyor , bir aşağı bir yukarı gidip geliyor , yeniçerilerin , cengaverlerin arasında , emirlerini dinleyecek kapıkulu arıyordu . Havra , milyonlarca parçaya ayrılmış , yağıyordu . Dedemin dükkanında olurdum . O anlatırdı . Gözlerimi süzer , dinlerdim . Yerinde , masanın üzerinde , duvarda , bacada , pencerede ayakkabılar . Ayakkabıların arasında , belki bir çizmenin ucunda . Deve sözünü gülünç bulurdu Hüso . Bir gezgin , altında gerçek bir deveyle gelip havranın kalıntıları önünde durmasaydı , ömründe ilk kez o gün bir deve gören Hüso , ölene dek yineleyecekti . ŞARKI BENİM İÇİMDE O tobüsün içinde dönüp : Çok var mı daha ? dedim . Hayır , dedi arkadaşım . Geldik sayılır . Bazen kentin hiç bilmediğim köşelerine gidip hiç görmediğim sokakları , insanları görmek isterim . Yitip gitmekten de korkmam . Yitmek , sürekli bir yeniliğin tam ortasında olmak demek değil midir bir bakıma ? İşte öyle , bir kentin ortasında yitmek , gördüklerine şaşarak , ama sisler arasında . Geldik . İnip çevremizdeki binalara bakındık . Arkadaşım ikinci kez geliyordu , bulabilecek miydi evi ? Buralarda bir pazar olacakmış , yanında da bir cami varmış . İnsanlarla konuşurken de kendini sahnede sanıp kaptıran biriymiş . Sesini ansızın değiştirip Nina'nın bir repliğini oynayabiliyormuş , istemdışı olarak . Nina'dan nefret ediyormuş yine de . Nina iriyarı , sarışın , ama sahnede görünmeyen bir tip . Zayıf bir kişilik . . . Hayır . Nina fiziksel olarak zayıf , ince , çelimsiz bir tip . Sahnede görünmemesi bu yüzden . Zayıf oyunculuk söz konusu değil yani . Ne kadar yanılıyorsun . Hayır , yanılan sensin . Çok geçmeden evi bulup o tiyatrocu kızla tanıştık . Uzun boylu , incecik bir kızdı . İnsanın üzerine giden yalnızca karşısındakinin gözlerinin içine bakan nefis biriydi . İçimden , Nina'yı sevmemen ne kadar da anlaşılır , dedim . Ondan çok daha sıcaksın . Çehov seni de yazsaydı keşke . Tanısaydı , yürümek yerine dalgalanan öyle tül gibi bir kadını yazmak istemez miydi hiç ? Şu çayı ısıtsak . . . Ansızın , şarkının bittiğinin ayrımına varıyorum . Uzandığım kanepeden doğrulup teybin düğmesine sarılıyorum sonra . İçimden gülüp geçmek geliyor . Yine dalmışım , diyorum . Şarkıyı baştan sona deliksiz dinleyemiyorum . Ezgi başladığında önceki kararlılığım , yürekliliğim uçup gidiyor , çaresiz . Kadının sesi mıhlıyor dinleyeni , öyle büyülü . Kanepeye uzanıp ayak uçlarımı izliyorum . Az sonra o büyülü ses akıyor odanın içine . Birisi ayaklarımdan tutup beni havaya kaldırıyor , odanın içinde bir bulut gibi geziniyorum . Çevremde eşyalar uçuşuyor , oyuncak ayılar , gazeteler , teyp kasetleri . . . Saatin akreple yelkovanı yer değiştirip rakamların yolunu şaşırtıyor . Bir şarkıyı nasıl dinlersiniz ? Kimi okullarda söz konusu ezginin öyküsü çözümlenir . Şu parçayı dinleyin ve bir resim yapın , denir öğrencilere . Bir Alman dostum anlatmıştı . Mozart'ın bir ezgisi , kendisi için , uzayıp giden bir yolu anlatıyormuş . Yalnızca uzayıp giden bir yol . Bir de rahatça dinleyememek var . Bir konserde , demişti arkadaşım : Salonun elektriği kesildiği için seyirciler mum yakmıştı . Yüzlerce mum . Mumlar sahneye de yerleştirilmiş , sanatçıların çalgıları görebilmesi için yardımcı olunmuştu . Sonra çıplak çalgıların salonda rahatça duyulabilmesi için dinleyiciler kulak kesilmişti . Çıt çıkmıyordu . Salonda duyulan , mumların belli belirsiz hışırtısıydı yalnızca . Eriyorlardı . Yüzlerce mum bir araya gelince sesini yükseltebiliyordu . Sanatçılar mumların arasında başladılar şarkılarına . Alkış yoktu , çünkü bütün eller mum tutuyordu . Bu kısım görmeye değerdi . Müthiş bir aydınlık ve inanılmaz bir sessizlik Peki ya sonra ? Sonra birden içeri polisler girdi . Dinleyicilere mumların söndürülmesi emredildi . Yere damlayan mum salona zarar veriyordu . Böylece mumlar bir bir söndürüldü . Mumların hışırtısı bitmişti . Artık salon zarar görmeyecekti . Ama sanatçılar salona baktığında olan oldu . Neydi olan ? Mum yoktu . Salondaki tek mum sahnedeydi . Şarkının ilk bölümü bitiyor . Odanın içinde yüzmeye devam ediyorum , bir balık gibi . Şarkıcı kadınla ilgili bir gazete haberini anımsıyorum . Amerika'da siyahlarla birlikte bir protesto yürüyüşünde çekilmiş bir resim . . . Kadın tam ortada , kollarını kaldırmış , gergin bir yüzle bağırıyor . Şarkının ikinci kısmı bu resmi anlatıyor sanki . Sözlerini anlamasam da büyüleyici bir gerginlik hissediyorum . Halk birleşince hiçbir zaman yenilmez . Kollarını kaldırmış bağırıyor . Bir arkadaşım , gündüz düşlerinden söz etmişti bana . Otobüste , dolmuşta , sokak ortasında kurulan düşler . O an için , bir insanın gündüz düşleri içinde yaşamasının tehlikeli olabileceğini düşünmüştüm . Sonradan bunun eğlenceli bir yanı olduğunu anladım , düşselliğimizin eğlenceli yanı . . . Gündüz düşü kurar mısın ? demişti . Hayır , gündüzleri düşünürüm : Düş kurmayı da dene . Dün bir gündüz düşünde ikimizi birlikte gördüm . Öyle mi , nasıldı ? Upuzun bir yol var . Bitip tükenmek bilmeyen bir yol . Birlikte yola düşmüş yürüyoruz . İlle de yürümemiz gerekiyormuş . Zorunluymuşuz buna . Böylece dur durak bilmeden konuşuyormuşuz . Bu kadar mı ? Bu kadar . İşte böylece şarkının serüvenini de gündüz düşlerinin yazgısına koşuyorum . Şarkı dinleme saatimi gündüz düşü kurma işiyle örtüyorum : Yakınıyor muyum bundan ? Bir konser için Ankara'ya gelmişti , diyorum kendi kendime . Alanı dolduran on binlerce şarkıcı el çırpmış , kenti bir müzik kutusuna çevirmişti . Donna donna donna . . . Uzandığım kanepeden tavanı izliyorum . İşte yine aynı şey oldu , diye geçiriyorum içimden . Yine dalıp şarkıyı kaçırdım . Yine şarkı dinleme saatimi gündüz düşü kurma saatimle karıştırdım ve olan oldu . Ansızın teybin düğmesine basıp kaseti geriye sarıyorum : Sanatçının sahneye çıkışından önce bir belediye arabası dinleyicilere bir iyilik yapmıştı . İyilik mi ? Evet . Ee , ne de olsa mevsim yazdı . Sinekler çoğalmıştı . Ne yani , dinleyicilerin üzerine sinek ilacı mı sıkmışlardı ? Şaşırdın mı ? Ama kararlıyım . Bu kez dinleyeceğim şarkıyı . Düğmeye basıp uzanıyorum yine . Yine büyüleyici bir ses akıyor . Sesimi sanatçıya uydurmaya çalışıyorum , İngilizce sözcükleri eğip bükerek . Olmadığının ayırdındayım , ama böylece kendimi şarkının içinde hissediyorum . Şarkının içinde olmak . . . Şarkı odanın içinde , oda benim içimde , ben de şarkının içindeyim . Kadının titrek sesi beyaz bir çığlık gibi uzayıp gidiyor . Bu şarkı bir bekleyişin şarkısı olmalı , diye düşünüyorum . Kırık , acı , ama dirençli bir bekleyişin . Telefon çalıyor . Gittin mi ? Gittim , tartıştılar . Nina'nın kişiliği üzerinde anlaşmazlığa düştüler . Hayır hayır , fiziksel yapısı üzerinde . Biri onun iriyarı biri olduğunu savundu . Öteki de tam tersini . Sen ne yaptın ? Çayı ısıtmalarını rica ettim . Geri dönüp kanepeye uzanıyorum . Az sonra ezgi başlıyor . Kadının titrek sesi yankılanıyor , şarkının içine gümüş bir ırmak gibi akıyorum . Speaking of dreams . . . 1 1 Speaking of Dreams . Joan Barez . ( Düşlerin Dili ) SEVGİLİMİN KIR ATI B ir . Guggu kuşu Başımıza onca işi açan kış artık gidiyor . Dediler ki kış böyle gider . Her yerden oluk oluk su çağıldıyor . Lele demişti ki , bahar geldiği zaman bir iyice uyanık olmak gerekiyormuş . Çiçeklerin kokusuna , armut ağacının gelinlik kız gibi bir o yana bir bu yana salınışına aldırmadan uyanık olmalıymış . Tarlalarda guggu kuşlarının ötüşüne bile ağırbaşlılıkla yanıt vermeliymiş . Hele dereye inmek aman çok tehlikeliymiş . Anama sorup öğrendim . Ana , dedim , bahardan korkulur mu ? Korkulmaz , dedi . Bahardan korkulur mu imiş ? Sonradan anladım , Lele kabarıp gürleyen sulardan korkarmış . Nehir , oğlunu alıp gitmiş de ondan . Koyağa gömülü nehir . Baharda kabarıp deliren nehir . İyi de yalnız nehir mi delirir baharda , olmaz . Olur mu hiç ? Kuş da delirir , ağaç , çiçek , böcek , kızlar , oğlanlar hep delirir . Bulutlar delirir örneğin . Koyağın başında kaynayıp duran bir kaynak var . Adamın dişini kırar , parçalar , öyle soğuk . O bile delirir . Anamla tarlaları geziyoruz . Bir guggu kuşu ötüp duruyor . Sanki burada , kulağımın dibinde . Hem burada , hem orada . Her yerde guggu kuşu ötüyor . Anam hep anlıyor ne dediğini . Durup durup zıplıyorum yerimde . Bana da de ana , bana da de . Ne diyor desene bana da . Anam dinliyor guggu kuşunu . Ne diyecek , diyor . Bahar geldi , çiçek böcek hep açtı , daha benim başım kadar bile yağ yapmadınız , diyor . Yapmadık mı ana ? Yaptık , yaptık . Değil başı , bedeni kadar bile yağ yaptık . Ne bilecek , kuşcağız . Garip kuşcağız . . . İki . Armut hırsızı Bizim bir bahçemiz var . Lele , Nuh Peygamberi anlatıp dururdu . İşte bu Nuh Peygamberin bir gemisi varmış . Bu gemiyi yapmasını Tanrı öğütlemiş ona . Demiş ki , bak ben bu insanoğluna çok kızdım , demiş . Ben bu insanoğluna toprak verdim , ağaç verdim , su verdim , el ayak yerdim , demiş . İnsanoğlu kördür . Doğru yolu bilmedi . Ne yapayım , ben anlattım da o beni dinlemedi . Çoğaldıkça çoğaldı , sonra kavga etmeye başladı . Bu kavgadan da ben çok rahatsız oldum . Çok gürültü çıktı , rahatım kaçtı . Ben de insanoğlunu yok etmeye karar verdim . Şimdi sen bir gemi yap kendine . Her bir canlıdan bir çiftini al , bunu da bu gemiye koy . Ben bu dünyayı hep suya boğacağım . . . İşte böyle demiş Tanrı , Nuh Peygambere . O da bir koca gemi yapmış . Sonra da içine doldurmuş ne bulduysa . İşte bizim bahçe , bu Nuh Peygamberin gemisine benziyor . Elma , armut , erik , ceviz , boy boy , çeşit çeşit her meyveden var bizim bahçede . Lele bekçilik ediyor , ben de arada bir gidip görüyorum onu . İşte böyle , Lele'yi görmüş , köye dönüyordum . Birden bir yağmur patladı . Öyle bahçenin içinde kaldım . Bahçe dediğin bir koca orman . Lele'nin kulübesine döneyim desen , dönülmez . Koşayım desen kar etmez . Ama yağmur da öyle bir bastırmış ki . Hem duracak gibi de değil . Ne yapayım şimdi ben ? Aklıma koca armut ağacı geldi . Bu armut ağacı ağaç gibi değil . Asırlık . Buralarda bir eşi daha yok . Diyorlar ki bu ağaç ölümsüzmüş . Yoksa böyle bir ağaç daha gelmemiş . Saçlı Bibi'nin söylediğine göre bu ağaç peygamber ağacıymış . O zamanlar peygamber efendimiz , buralarda gezmeyi severmiş . Bir gün , gelip armut ağacının altında durmuş . Ne güzel ağaç , demiş . İşte o günden sonra armut ağacı kollarını bir açmış , yapraklarını bir büyütmüş . . . Böyle yağmur yağdığı zaman altına bir damla su düşmez . Hem de yakındı , koşup altında yağmur dinene kadar oturayım , dedim . Bahçe de bahçe . . . Bir uğultu , bir hışırtı , hava da karardı , korktum . Lele , neredesin ? Gelip oturdum ağacın altına . Yağmuru seyrediyorum . Gözümün önünden tavşanlar akıyor . En çok canavardan korkuyorum . Geçen kış Lele'nin başına gelenlerden sonra , nerede bir ses duysam işte , diyorum . Canavar geldi , yiyecek beni . Yiyip yutacak , ne bir parçam kalacak , ne bir tozum . Öyle oturmuş yağmuru izlerken başıma bir armut düştü . Nereden geldiğini anlamadım . Korkudan tir tir titriyorum . Başımı alıp nereye gitsem ? Sonra bir armut daha . Kendi kendime , biri bir yere saklanmış , benimle dalga geçiyor , dedim . Ağacın çevresinde fır dönüyorum . Nereye saklanmış olabilir ? Yok . Ormanın içi şıpır şıpır . Yaprakların üzerinde bir yağmurdur çağıldıyor . Soluğumca küfrediyorum . Benimle dalga geçenin anasına avradına sövüyorum . Sesimi duyduğundan bile emin değilim ya ayıp yerlerine sayıyorum . Ağzına , yüzüne , her bir yerine küfrediyorum . Nereden öğrenmişim bunca küfrü ? Ama kimse yok . Orman karardıkça kararıyor . Cevizler , erik ağaçları , gürgen , kayın , Nuh'un Gemisi gibi çağıl çağıl . Tavşanlar , kokarcalar kaçışıp duruyor . Her bir yılan bir deliğe girmiş , her yaprağın altında bir böcek . Ama kimse yok . Çevremde bir sürü armut ağacı var . Bu armut kimin armudu ? Hangi ağacın meyvesi ? Ne bileyim . İçimden sövüyorum arada bir . Kitapsızın biri saklanmış bir yerlere . Ansızın usum aydınlanıyor . Altına girip yağmurdan sakındığım ağacın da bir koca armut ağacı olduğunu nasıl unuturum ? Başımı kaldırıp ağacın dallarına , koca yaprakların arasına bakıyorum . Dayımoğlu Hasan . Allahsız Hasan . Bunca küfre nasıl dayandın da bir hık bile demedin , Hasan . Orada dalların arasına sinmiş , bal armutları bir bir koparıyor . Bir dişleyip atıyor kafama . Yerden koca bir taş alıyorum . Hasan dayanamayıp konuşuyor . Dur , anama sövdün ha ! İn aşağı Allahsız , sana toprak yedireceğim . Bok yedirirsin , bak Lele geliyor . Dönüp bakıyorum . Lele ne gezer ? Orman , alacakaranlık , yağmur . Lele yok . Hasan zıplayıp kaçıyor . Düşüyorum peşine . Yağmur , çamur , boşver . Yakalasam boğazlayacağım , diyorum . Kim bilecek kim öldürdü ? Öldürür giderim . Çok geçmeden canavar üşüşür nasıl olsa . Koy ağlaşsınlar , dizlerini dövsünler . Hasan gibi bir ite değer mi ? Suya çamura battık , ormana gömüldük , sonra ne oldu bilmiyorum . Dediler ki ağaca çarpmışım . Bir de uyandım , beni evde , ocağın yanına uzatmışlar , anam alnıma elini koymuş dua okuyor . Elim kolum kırık , davul gibi dövülmüş , şişmişim . Herkes orada , başımda durup duruyor . Babam , anam , Hasan bile orada . Onu görünce yerimden kalkmaya çalışıyorum . Bir taş alıp yaracağım kafasını . Elimden - dilimden - geldiğince sövüyorum . Anasına avradına , bacısına düz gidiyorum . Babam , o koca , sarı bıyıklarını çevirerek gülüp duruyor . Bir daha kızdırmayın , diyor , bir daha kızdırmayın benim kızımı . Üç . Çağırdak Zeyra kuşunu bilir misiniz ? Onu yalnız masallarda bilirdim . Anamın dizine başımı koyup da gözlerimi kapatınca beliriverirdi . Anam geçmiş günleri bir dua gibi anlatırdı bana . Evimizin üzerine bir gölge düşerdi . Tansığa inanmazdım , o anlatırdı , ben dinlerdim . Dinledikçe ayaklarım yerden kesilirdi . Koynumda gezinen bir korku gibi uçuşurdu , zeyra kuşu . Bulutların arasından birdenbire gelirdi , bir göz açıp kapayıncaya kadar . Apansız iner , o pamuk kanatlı kazlarımı alıp giderdi . Orada , o tezek yığınının yanı başında , tozun toprağın içine uzanır , civcivleri kollarımın arasına hapsederdim . Zeyra kuşu az öteye konar , beni gözetlerdi . Onu insanlardan hiç ayırdetmedim . Hatta çoğu kimseden akıllıydı . Babam onun Ankara'dakilerden daha akıllı olduğunu söylerdi . O zamanlar Ankara'dan çok söz edilirdi . Orada bir başbakan varmış . Bu başbakan öylesine aptalmış ki , halk bunun hakkında binlerce fıkra uydurmuş . İşte zeyra kuşu böyle bir kuş . Düşünen bir kuş . Orada , tozun toprağın içinde beni gözler , civcivleri yiyip yutmak için fırsat kollardı . Çok uzun , kara tüyleri vardı . Nerede yaşadığını kimse bilmezdi . Bazen koyağın orada , kayalıkların tepesinde görülürdü , ama yuvasını gören olmamıştı . Böyle pis bir kuştu bu zeyra kuşu . Sonradan dillere destan olmuş , ağızdan ağza geçmiş . Zalimler için , zulmedenler için söylenir olmuş . Zeyra . Bahçede , armut ağacımın altında oturmuş ağlıyordum . Tepemde onlarca kuş dönüp duruyordu . Ağaçların başında uçuşuyor , elmayı , armudu , cevizi harap ediyorlardı . Çaresizdim . Bir ağıt yakacak gücüm yoktu . Öyle oturup ağlamaktan başka elimden ne gelirdi ? Hiç ! Bir de baktım , karşıdan Lele göründü . Acelesi vardı . Beni görünce önce durakladı , sonra gidip bir ağacın altına işedi . Sonra yavaştan yanıma geldi . Baktı ben ağlıyorum . Lele , kuşlara baksana . . . Anladı . Dur sana bir oyuncak yapayım , dedi . Ağaç dallarını eğdi büktü , garip birşeyler yaptı . Çevirmeye başladı . Oyuncak korkunç bir ses çıkarıyordu . Yerimden fırladım . Buna çağırdak derler . Ver bana Çağırdağı elime aldım , başladım çevirmeye . Sonra keyifle koşmaya , zıplamaya koyuldum . Lele başını önüne gömdü , yoluna gitti . ŞARKI BENİM İÇİMDE Otobüsün içinde dönüp : Çok var mı daha ? dedim . Hayır , dedi arkadaşım : Geldik sayılır . Bazen kentin hiç bilmediğim köşelerine gidip hiç görmediğim sokakları , insanları görmek isterim . Yitip gitmekten de korkmam . Yitmek , sürekli bir yeniliğin tam ortasında olmak demek değil midir bir bakıma ? İşte öyle , bir kentin ortasında yitmek , gördüklerine şaşarak , ama sisler arasında . Geldik . İnip çevremizdeki binalara bakındık . Arkadaşım ikinci kez geliyordu , bulabilecek miydi evi ? Buralarda bir pazar olacakmış , yanında da bir cami varmış . İnsanlarla konuşurken de kendini sahnede sanıp kaptıran biriymiş . Sesini ansızın değiştirip Nina'nın bir repliğini oynayabiliyormuş , istemdışı olarak . Nina'dan nefret ediyormuş yine de . Nina iriyarı , sarışın , ama sahnede görünmeyen bir tip . Zayıf bir kişilik . . . Hayır . Nina fiziksel olarak zayıf , ince , çelimsiz bir tip . Sahnede görünmemesi bu yüzden . Zayıf oyunculuk söz konusu değil yani . Ne kadar yanılıyorsun . Hayır , yanılan sensin . Çok geçmeden evi bulup o tiyatrocu kızla tanıştık . Uzun boylu , incecik bir kızdı . İnsanın üzerine giden yalnızca karşısındakinin gözlerinin içine bakan nefis biriydi . İçimden , Nina'yı sevmemen ne kadar da anlaşılır , dedim . Ondan çok daha sıcaksın . Çehov seni de yazsaydı keşke . Tanısaydı , yürümek yerine dalgalanan öyle tül gibi bir kadını yazmak istemez miydi hiç ? Şu çayı ısıtsak . . . Ansızın , şarkının bittiğinin ayrımına varıyorum . Uzandığım kanepeden doğrulup teybin , düğmesine sarılıyorum sonra . İçimden gülüp geçmek geliyor . Yine dalmışım , diyorum : Şarkıyı baştan sona deliksiz dinleyemiyorum . Ezgi başladığında önceki kararlılığım , yürekliliğim uçup gidiyor , çaresiz . Kadının sesi mıhlıyor dinleyeni , öyle büyülü . Kanepeye uzanıp ayak uçlarımı izliyorum . Az sonra o büyülü ses akıyor odanın içine . Birisi ayaklarımdan tutup beni havaya kaldırıyor , odanın içinde bir bulut gibi geziniyorum . Çevremde eşyalar uçuşuyor , oyuncak ayılar , gazeteler , teyp kasetleri . . . Saatin akreple yelkovanı yer değiştirip rakamların yolunu şaşırtıyor . Bir şarkıyı nasıl dinlersiniz ? Kimi okullarda söz konusu ezginin öyküsü çözümlenir . Şu parçayı dinleyin ve bir resim yapın , denir öğrencilere . Bir Alman dostum anlatmıştı . Mozart'ın bir ezgisi , kendisi için , uzayıp giden bir yolu anlatıyormuş . Yalnızca uzayıp giden bir yol . Bir de rahatça dinleyememek var . Bir konserde , demişti arkadaşım : Salonun elektriği kesildiği için seyirciler mum yakmıştı . Yüzlerce mum . Mumlar sahneye de yerleştirilmiş , sanatçıların çalgıları görebilmesi için yardımcı olunmuştu . Sonra çıplak çalgıların salonda rahatça duyulabilmesi için dinleyiciler kulak kesilmişti . Çıt çıkmıyordu . Salonda duyulan , mumların belli belirsiz hışırtısıydı yalnızca . Eriyorlardı . Yüzlerce mum bir araya gelince sesini yükseltebiliyordu . Sanatçılar mumların arasında başladılar şarkılarına . Alkış yoktu , çünkü bütün eller mum tutuyordu . Bu kısım görmeye değerdi . Müthiş bir aydınlık ve inanılmaz bir sessizlik Peki ya sonra ? Sonra birden içeri polisler girdi . Dinleyicilere mumların söndürülmesi emredildi . Yere damlayan mum salona zarar veriyordu . Böylece mumlar bir bir söndürüldü . Mumların hışırtısı bitmişti . Artık salon zarar görmeyecekti . Ama sanatçılar salona baktığında olan oldu . Neydi olan ? Mum yoktu . Salondaki tek mum sahnedeydi . Şarkının ilk bölümü bitiyor . Odanın içinde yüzmeye devam ediyorum , bir balık gibi . Şarkıcı kadınla ilgili bir gazete haberini anımsıyorum . Amerika'da siyahlarla birlikte bir protesto yürüyüşünde çekilmiş bir resim . . . Kadın tam ortada , kollarını kaldırmış ; gergin bir yüzle bağırıyor . Şarkının ikinci kısmı bu resmi anlatıyor sanki . Sözlerini anlamasam da büyüleyici bir gerginlik hissediyorum . Halk birleşince hiçbir zaman yenilmez . Kollarını kaldırmış bağırıyor . Bir arkadaşım , gündüz düşlerinden söz etmişti bana . Otobüste , dolmuşta , sokak ortasında kurulan düşler . O an için , bir insanın gündüz düşleri içinde yaşamasının tehlikeli olabileceğini düşünmüştüm . Sonradan bunun eğlenceli bir yanı olduğunu anladım , düşselliğimizin eğlenceli yanı . . . Gündüz düşü kurar mısın ? demişti . Hayır , gündüzleri düşünürüm : Düş kurmayı da dene . Dün bir gündüz düşünde ikimizi birlikte gördüm . Öyle mi , nasıldı ? Upuzun bir yol var . Bitip tükenmek bilmeyen bir yol . Birlikte yola düşmüş yürüyoruz . İlle de yürümemiz gerekiyormuş . Zorunluymuşuz buna . Böylece dur durak bilmeden konuşuyormuşuz . Bu kadar mı ? Bu kadar . İşte böylece şarkının serüvenini de gündüz düşlerinin yazgısına koşuyorum . Şarkı dinleme saatimi gündüz düşü kurma işiyle örtüyorum : Yakınıyor muyum bundan ? Bir konser için Ankara'ya gelmişti , diyorum kendi kendime . Alanı dolduran on binlerce şarkıcı el çırpmış , kenti bir müzik kutusuna çevirmişti . Donna donna donna . . . Uzandığım kanepeden tavanı izliyorum . İşte yine aynı şey oldu , diye geçiriyorum içimden . Yine dalıp şarkıyı kaçırdım . Yine şarkı dinleme saatimi gündüz düşü kurma saatimle karıştırdım ve olan oldu . Ansızın teybin düğmesine basıp kaseti geriye sarıyorum : Sanatçının sahneye çıkışından önce bir belediye arabası dinleyicilere bir iyilik yapmıştı . . İyilik mi ? Evet . Ee , ne de olsa mevsim yazdı . Sinekler çoğalmıştı . Ne yani , dinleyicilerin üzerine sinek ilacı mı sıkmışlardı ? Şaşırdın mı ? Ama kararlıyım . Bu kez dinleyeceğim şarkıyı . Düğmeye basıp uzanıyorum yine . Yine büyüleyici bir ses akıyor . Sesimi sanatçıya uydurmaya çalışıyorum , İngilizce sözcükleri eğip bükerek . Olmadığının ayırdındayım , ama böylece kendimi şarkının içinde hissediyorum . Şarkının içinde olmak . . . Şarkı odanın içinde , oda benim içimde , ben de şarkının içindeyim . Kadının titrek sesi beyaz bir çığlık gibi uzayıp gidiyor . Bu şarkı bir bekleyişin şarkısı olmalı , diye düşünüyorum . Kırık , acı , ama dirençli bir bekleyişin . Telefon çalıyor . Gittin mi ? Gittim , tartıştılar . Nina'nın kişiliği üzerinde anlaşmazlığa düştüler . Hayır hayır , fiziksel yapısı , üzerinde . Biri onun iriyarı biri olduğunu savundu . Öteki de tam tersini . Sen ne yaptın ? Çayı ısıtmalarını rica ettim . Geri dönüp kanepeye uzanıyorum . Az sonra ezgi başlıyor . Kadının titrek sesi yankılanıyor ; şarkının içine gümüş bir ırmak gibi akıyorum . Speaking of dreams . . . 1 1 Speaking of Dreams Joan Barez ( Düşlerin Dili ) SEVGİLİMİN KIR ATI Bir . Guggu kuşu Başımıza onca işi açan kış artık gidiyor . Dediler ki kış böyle gider . Her yerden oluk oluk su çağıldıyor . Lele demişti ki , bahar geldiği zaman bir iyice uyanık olmak gerekiyormuş . Çiçeklerin kokusuna , armut ağacının gelinlik kız gibi bir o yana bir bu yana salınışına aldırmadan uyanık olmalıymış . Tarlalarda guggu kuşlarının ötüşüne bile ağırbaşlılıkla yanıt vermeliymiş . Hele dereye inmek aman çok tehlikeliymiş : Anama sorup öğrendim . Ana , dedim , bahardan korkulur mu ? Korkulmaz , dedi . Bahardan korkulur mu imiş ? Sonradan anladım , Lele kabarıp gürleyen sulardan korkarmış . Nehir , oğlunu alıp gitmiş de ondan . Koyağa , gömülü nehir . Baharda kabarıp deliren nehir . İyi de yalnız nehir mi delirir baharda , olmaz . Olur mu hiç ? Kuş da delirir , ağaç , çiçek , böcek ; kızlar , oğlanlar hep delirir . Bulutlar delirir örneğin . Koyağın başında kaynayıp duran bir kaynak var . Adamın dişini kırar , parçalar , öyle soğuk . O bile delirir . Anamla tarlaları geziyoruz . Bir guggu kuşu ötüp duruyor . Sanki burada , kulağımın dibinde . Hem burada , hem orada . Her yerde guggu kuşu ötüyor . Anam hep anlıyor ne dediğini . Durup durup zıplıyorum yerimde . Bana da de ana , bana da de . Ne diyor desene bana da . Anam dinliyor guggu kuşunu . Ne diyecek , diyor . Bahar geldi , çiçek böcek hep açtı ; daha benim başım kadar bile yağ yapmadınız , diyor . Yapmadık mı ana ? Yaptık , yaptık . Değil başı , bedeni kadar bile yağ yaptık , Ne bilecek , kuşcağız . Garip kuşcağız . . . İki . Armut hırsızı Bizim bir bahçemiz var . Lele , Nuh Peygamberi anlatıp dururdu . İşte bu Nuh Peygamberin bir gemisi varmış . Bu gemiyi yapmasını Tanrı öğütlemiş ona . Demiş ki , bak ben bu insanoğluna çok kızdım ; demiş . Ben bu insanoğluna toprak verdim , ağaç verdim , su verdim , el ayak yerdim , demiş . İnsanoğlu kördür . Doğru yolu bilmedi . Ne yapayım , ben anlattım da o beni dinlemedi . Çoğaldıkça çoğaldı , sonra kavga etmeye başladı . Bu kavgadan da ben çok rahatsız oldum . Çok gürültü çıktı , rahatım kaçtı . Ben de insanoğlunu yok etmeye karar verdim . Şimdi sen bir gemi yap kendine . Her bir canlıdan bir çiftini al , bunu da bu gemiye koy . Ben bu dünyayı hep suya boğacağım . . . İşte böyle demiş Tanrı , Nuh Peygambere . O da bir koca gemi . yapmış . Sonra da içine doldurmuş ne bulduysa . İşte bizim bahçe , bu Nuh Peygamberin gemisine benziyor . Elma , armut , erik , ceviz , boy boy , çeşit çeşit her meyveden var bizim bahçede . Lele bekçilik ediyor , ben de arada bir gidip görüyorum onu . İşte böyle , Lele'yi görmüş , köye dönüyordum . Birden bir yağmur patladı . Öyle bahçenin içinde kaldım . Bahçe dediğin bir koca orman . Lele'nin kulübesine döneyim desen , dönülmez . Koşayım desen kar etmez . Ama yağmur da öyle bir bastırmış ki . Hem duracak gibi de değil . Ne yapayım şimdi ben ? Aklıma koca armut ağacı geldi . Bu armut ağacı ağaç gibi değil . Asırlık . Buralarda bir eşi daha yok . Diyorlar ki bu ağaç ölümsüzmüş . Yoksa böyle bir ağaç daha gelmemiş . Saçlı Bibi'nin söylediğine göre bu ağaç peygamber ağacıymış . O zamanlar peygamber efendimiz , buralarda gezmeyi severmiş . Bir gün , gelip armut ağacının altında durmuş . Ne güzel ağaç , demiş . İşte o günden sonra armut ağacı kollarını bir açmış yapraklarını bir büyütmüş . . . Böyle yağmur yağdığı zaman altına bir damla su düşmez . Hem de yakındı , koşup altında yağmur dinene kadar oturayım , dedim . Bahçe de bahçe . . . Bir uğultu , bir hışırtı , hava da karardı , korktum . Lele , neredesin ? Gelip oturdum ağacın altına . Yağmuru seyrediyorum . Gözümün önünden tavşanlar akıyor . En çok canavardan korkuyorum . Geçen kış Lele'nin başına gelenlerden sonra , nerede bir ses duysam işte , diyorum . Canavar geldi , yiyecek beni . Yiyip yutacak , ne bir parçam kalacak , ne bir tozum . Öyle oturmuş yağmuru izlerken başıma bir armut düştü . Nereden geldiğini anlamadım . Korkudan tir tir , titriyorum . Başımı alıp nereye gitsem ? Sonra bir armut daha . Kendi kendime , biri bir yere saklanmış , benimle dalga geçiyor , dedim . Ağacın çevresinde fır dönüyorum . Nereye saklanmış olabilir ? Yok . Ormanın içi şıpır şıpır . Yaprakların üzerinde bir yağmurdur çağıldıyor . Soluğunca küfrediyorum . Benimle dalga geçenin anasına avradına sövüyorum . Sesimi duyduğundan bile emin değilim ya ayıp yerlerine sayıyorum . Ağzına , yüzüne , her bir yerine küfrediyorum . Nereden öğrenmişim bunca küfrü ? Ama kimse yok . Orman karardıkça kararıyor . Cevizler , erik ağaçları , gürgen , kayın , Nuh'un Gemisi gibi çağıl çağıl . Tavşanlar , kokarcalar kaçışıp duruyor . Her bir yılan bir deliğe girmiş , her yaprağın altında bir böcek . Ama kimse yok . Çevremde bir sürü armut ağacı var . Bu armut . kimin armudu ? Hangi ağacın meyvesi ? Ne bileyim . İçimden sövüyorum arada bir . Kitapsızın biri saklanmış bir yerlere . Ansızın usum aydınlanıyor : Altına girip yağmurdan sakındığım ağacın da bir koca armut ağacı olduğunu nasıl unuturum ? Başımı kaldırıp ağacın dallarına , koca yaprakların arasına bakıyorum . Dayımoğlu Hasan . Allahsız Hasan . Bunca küfre nasıl dayandın da bir hık bile demedin , Hasan . Orada dalların arasına sinmiş , bal armutları bir bir koparıyor . Bir dişleyip atıyor kafama . Yerden koca bir taş alıyorum . Hasan dayanamayıp konuşuyor . Dur , anama sövdün ha ! İn aşağı Allahsız , sana toprak yedireceğim . Bok yedirirsin , bak Lele geliyor . Dönüp bakıyorum . Lele ne gezer ? Orman , alacakaranlık , yağmur . Lele yok . Hasan zıplayıp kaçıyor . Düşüyorum peşine . Yağmur , çamur , boş yer . Yakalasam boğazlayacağım , diyorum . Kim bilecek kim öldürdü ? Öldürür giderim . Çok geçmeden canavar üşüşür nasıl olsa . Koy ağlaşsınlar , dizlerini dövsünler . Hasan gibi bir ite değer mi ? Suya çamura battık , ormana gömüldük , sonra ne oldu bilmiyorum . Dediler ki ağaca çarpmışım . Bir de uyandım , beni evde , ocağın yanına uzatmışlar , anam alnıma elini koymuş dua okuyor . Elim kolum kırık , davul gibi dövülmüş , şişmişim . Herkes orada , başımda durup duruyor . Babam , anam , Hasan bile orada . Onu görünce yerimden kalkmaya çalışıyorum . Bir taş alıp yaracağım kafasını . Elimden - dilimden - geldiğince sövüyorum . Anasına avradına , bacısına düz gidiyorum . Babam , o koca , sarı bıyıklarını çevirerek gülüp duruyor . Bir daha kızdırmayın , diyor , bir daha kızdırmayın benim kızımı . Üç . Çağırdak Zeyra kuşunu bilir misiniz ? Onu yalnız masallarda bilirdim . Anamın dizine başımı koyup da gözlerimi kapatınca beliriverirdi . Anam geçmiş günleri bir dua gibi anlatırdı bana . Evimizin üzerine bir gölge düşerdi . Tansığa inanmazdım , o anlatırdı , ben dinlerdim . Dinledikçe ayaklarım yerden kesilirdi . Koynumda gezinen bir korku gibi uçuşurdu , zeyra kuşu . Bulutların arasından birdenbire gelirdi , bir göz açıp kapayıncaya kadar . Apansız iner , o pamuk kanatlı kazlarımı alıp giderdi . Orada , o tezek yığınının yanı başında , tozun toprağın içine uzanır , civcivleri kollarımın arasına hapsederdim . Zeyra kuşu az öteye konar , beni gözetlerdi . Onu insanlardan hiç ayırdetmedim . Hatta çoğu kimseden akıllıydı . Babam onun Ankara'dakilerden daha akıllı olduğunu söylerdi . O zamanlar Ankara'dan çok söz edilirdi . Orada bir başbakan varmış . Bu başbakan öylesine aptalmış ki , halk bunun hakkında binlerce fıkra uydurmuş . İşte zeyra kuşu böyle bir kuş . Düşünen bir kuş . Orada , tozun toprağın içinde beni gözler , civcivleri yiyip yutmak için fırsat kollardı . Çok uzun , kara tüyleri vardı . Nerede yaşadığını kimse bilmezdi . Bazen koyağın orada , kayalıkların tepesinde görülürdü , ama yuvasını gören olmamıştı . Böyle pis bir kuştu bu zeyra kuşu . Sonradan dillere destan olmuş , ağızdan ağıza geçmiş . Zalimler için , zulmedenler için söylenir olmuş . Zeyra . Bahçede , armut ağacımın altında oturmuş ağlıyordum . Tepemde onlarca kuş dönüp duruyordu . Ağaçların başında uçuşuyor , elmayı , armudu , cevizi harap ediyorlardı . Çaresizdim . Bir ağıt yakacak gücüm yoktu . Öyle oturup ağlamaktan başka elimden ne gelirdi ? Hiç ! Bir de baktım , karşıdan Lele göründü . Acelesi vardı . Beni görünce önce durakladı , sonra gidip bir ağacın altına işedi . Sonra yavaştan yanıma geldi . Baktı ben ağlıyorum . Lele , kuşlara baksana . . . Anladı . Dur sana bir oyuncak yapayım , dedi . Ağaç dallarını eğdi büktü , garip birşeyler yaptı . Çevirmeye başladı . Oyuncak korkunç bir ses çıkarıyordu . Yerimden fırladım . Buna çağırdak derler . Ver bana Çağırdağı elime aldım , başladım çevirmeye . Sonra keyifle koşmaya zıplamaya koyuldum . Lele başını önüne gömdü , yoluna gitti . Ben o elma senin bu armut benim gidip geliyor , kuşların anasına avradına sövüyordum . Osmanlı'nın ve hoşgörünün tarihselliği Osmanlı da dahil tüm feodal imparatorluklar , çıplak zora dayanarak köylünün artı - ürününe elkoyma sistemi temelinde yükseldiler . Bilimsel anlamda hoşgörü ise , kapitalizmin gelişmesi , çıplak zorun yerini ekonomik zorun almasıyla gelmiştir . Bu nedenlerle hoşgörü , Ortaçağ ötesi bir kültürdür , Osmanlı ötesi bir kültürdür . Doğu Perinçek Bu yazıya başlarken , ilkönce Osmanlı'da hoşgörü ya da zamanı şaşırmak başlığını koymayı düşündüm . Daha sonra Osmanlı Ortaçağı'nda elektrik enerjisi gibi bir başlığın belki de daha çarpıcı olabileceği geldi aklıma . Ancak en sonunda , Osmanlı'nın ve hoşgörünün tarihselliği başlığında karar kıldım . Çünkü meselenin özü , hem Osmanlı'nın , hem de hoşgörünün tarihselliğidir . Bu iki tarihsel süreç , Osmanlı ve hoşgörü süreçleri , aynı zaman yatağında buluşamıyorlar . O nedenle Osmanlı'yı Ortaçağ'dan karpuz seçer gibi alıp , sonra hoşgörüyü demokratik devrimler çağından yine karpuz seçer gibi alıp bir araya getirmek , devlet büyüklerinin nutuklarında mümkün olsa bile , hayatla doğrulanamıyor . Meselenin açılmasında anahtar kavram , tarihsellik oluyor . Osmanlı'nın da hoşgörünün de tarihsel olduklarını yalın bir ifadeyle saptıyoruz . Elbette burada hemen akla gelecek soru şudur : - Peki tarihsel olmayan bir şey var mıdır ? - Doğru , yoktur . Madde , ancak zamanın içinde varolabilir ve zamanın içinde hareket edebilir . İnsan toplumu da doğanın bir parçasıdır ve zamanın içinde vardır ve hareket etmektedir . Bu nedenle toplumların üretim ilişkileri ve bu üretim ilişkileri temelinde yükselen kültürleri tarihseldir . Toplumun maddesindeki hareket , dalga dalgadır . Her dalga , bir süreçtir . Herakleitos , maddenin hareketini Bir nehirde iki kez yıkanılamaz diye ifade etmişti . Yani nehir hareket halindedir ; nehire giren insan da hareket halindedir ; değişmektedir . Osmanlı'da hoşgörü arayanlar , binlerce yıllık atalarından beri , hep aynı nehirde yıkandıklarını düşünmektedirler . Nehir de aynıdır , yıkanan da bir türlü değişmiyor ! Tarihsellik , bütün toplumsal ilişki ve kurumlar için , bütün toplumsal süreçler için geçerlidir . Eğer herhangi bir toplumsal kurum ve ilişki için , hayır o tarihsel değildir deniyorsa , aslında yoktur denmektedir . I . OSMANLI'NIN TARİHSELLİĞİ Kabileden feodalizme sıçramanın son güçlü atılımı Osmanlı devletinin kuruluşu , Türklerin kabile toplumundan feodalizme sıçramaları sürecinin son büyük ve güçlü atılımıdır . Türklerin tarihini incelediğimiz zaman , uygarlığa , başka deyişle özel mülkiyete ve devlet kuruculuğuna geçiş sürecinin MÖ 1000'lerde başladığını görüyoruz . Bu süreç MS 1299 yılında Osmanlı devleti kuruluna kadar dalgalar halinde 2300 yıl devam etti . Hunlar , Göktürkler , Uygurlar , Karahanlılar , Hazarlar , Sir - i Derya Oğuzları , Selçuklular ve Osmanlılar , bu sürecin başlıca sıçramaları olarak görülebilir . Bu sıçramaların her biri , dalgalar halinde , kabile mülkiyetinden özel mülkiyete , trampadan parayla değişime , sınıfsızlıktan sınıflara ayrışmaya , bütün kabile üyelerinin silahlı olmasından özel bir silahlı gücün yaratılmasına ( ordu ) , kabile demokrasisinden toplumu silahla denetim altına alan devlete doğrudur . Kuşkusuz her dalga bir sonrakine önemli bir miras bırakmıştır . Devletin çekirdeğini oluşturan kabile konfederasyonlarının ikide bir dağılmalarının nedeni de , ihanetler vb . değil , onları bir arada tutan özel mülkiyet ve meta ekonomisi temellerindeki zayıflıklardır . İşte Osmanlı devleti , iki bin yılı aşan bu dalgalar halinde gelişme sürecinin sonunda , İran'ın devlet birikimi , İslam - Arap uygarlığının ideolojisi ve Doğu Roma imparatorluğunun toplumsal - ekonomik ve siyasal kurumlarıyla ilişkiye geçen Türkmen göç dalgası tarafından kurulmuştur . Bu süreci açıklayan temel dinamik , kuşkusuz sonradan kendilerine Türk denen kavmin kendi gelişme dinamiğidir . İran , Arap - İslam veya Bizans uygarlıkları ancak bu iç dinamiğin ihtiyaçlarına denk düşen ilişki ve kurumlarla katkıda bulunmuşlardır . Selçuklu devletlerini ve Osmanlı devletini kuran Oğuzlar , 2000 yılı aşan bir sınıflaşma , devlet kurma , kısacası uygarlaşma süreci sonunda İran , Arap - İslam ve Bizans'tan alacakları kurum ve ilişkileri , zaten kendi iç dinamikleriyle yaratmaya başlamışlardı . Filizlenen bu ilişkiler , başka toplumların deneyimleriyle buluşmuştur . Örneğin Göktürkler , kendi sınıflara bölünme sürecinde , aslında din değil büyücülük olan Şamanizmi aşıp Gök Tanrı'yı üreterek , Ortadoğu'nun Allah kavramına ulaşmışlardı . Sürecin kenarındaki kabileler hala Şaman inançları içindelerdi elbette . Ancak Orta Asya aristokrasisi ve tüccarları , Ortadoğu'da Sümerlerden beri dört bin yıldır geliştirilen Allah modelini , kendi Göktanrı'larına göre daha geliştirilmiş bir model olarak benimseyebilmişlerdir . Sonuç olarak , Oğuzlar , Anadolu'da Selçuklu imparatorluğundan sonra ikinci bir feodal devlet kurdular . Osmanlı'nın Selçuklu'nun devamı olduğunu söylemek bile fazladır . Araya giren Moğol istilası , Türklerin feodalleşme sürecinde bir kriz yaratmakla birlikte , önüne kattığı ikinci büyük Oğuz göç dalgasıyla Osmanlı devletinin hükmedeceği nüfusu da yoğunlaştırmıştır . Anadolu'da artan nüfusun , geniş toprakların tarıma ve hayvancılığa açılmasıyla , önemli bir ekonomik canlanmaya yol açtığı , Cahen gibi Batılı tarihçilerin de kabul ettikleri önemli bir gerçektir . Bu ekonomik canlanma , Osmanlı devletinin sağladığı pazar güvenliği sayesinde gerçekleşmiş ve gelişmiştir . Osmanlı merkezi devleti , Oğuz göçmen kitlesini Anadolu ekonomisine katarak ve Bizans dönemindeki asayişsizliğe ve kargaşalığa son vererek , üretici güçleri geliştiren bir rol oynamıştır . Böylece Osmanlı devletinin kuruluş dönemi , hem Selçuklu'dan sonra feodalizme doğru ikinci büyük sıçramayı örgütlemesiyle , hem de Anadolu ekonomisinde yarattığı canlanmayla bir devrimle örtüşür . Osmanlı devletinin kuruluşu konusunda zaman zaman rastlanan bir hata , bu büyük sıçramanın 400 çadırlık bir aşiretle gerçekleştirildiğidir . Osmanlı devletinin kuruluş döneminde Anadolu'yu gezen İbn Batuta , Akdeniz kıyılarından başlayıp Marmara bölgesine kadar Türk beylerinin saraylarını , bu saray çevresinde toplanan ulemayı , medreseyi , beylerin küçük ordularını ayrıntılı olarak anlatır . Selçukluların dağılmasıyla kurulan beylikler üzerine araştırmalar da aynı gerçeği saptamıştır . Anadolu'da bir Türk feodal aristokrasisi bütün kurum ve ilişkileriyle daha Selçuklular zamanında oluşmuştu . Bunlar öyle çadırlarda yaşayan kabile şefleri değil , köylünün artı ürünü temelinde saraylar , medreseler kurmuş , özel ordular besleyen feodal beyler idi . Yunus Emre , Geçti beyler mürüvveti Binmişler birer atı Yediği yoksul eti İçtiği kan olmuştur dörtlüğüyle bu yeni feodal bey sınıfını anlatmıştır . Selçuklu ve Osmanlı feodal devletleri bu sınıfa dayanmıştır . Bu sınıf , Orta Asya'dan gelen ve kabilesel ilişkilerden bütünüyle kurtulamamış göç dalgalarını feodal toplumla bütünleştirmiş ve onların feodalizme sıçramalarına önderlik etmiştir . Eğer Osman beyler , basit birer kabile şefi olsalardı , bu süreçte lokomotif rolü oynayamaz ve hem Bizans'a karşı genişleyemez , hem de diğer beylikleri yok ederek merkezi feodal bir imparatorluk yaratamazlardı . Osman ve Orhan beylerin en önemli özellikleri , hakim oldukları topraklarda pazar güvenliğini sağlamaları ve ticaretin gelişeceği asayiş ortamını yaratmalarıdır . Onların programının merkezinde yer alan bu politika , aynı zamanda Osmanlı kurucularının kabile şefi özelliklerinden çok , meta ekonomisi geliştirmeye çalışan feodal beyler olduklarını gösterir . Nitekim , Anadolu'daki ulema , bu süreçte hızla Osmanlı ucunda toplanmıştır . Osmanlı , çürüyen ve çöken Bizans'ın kenarında bulunma ve Bizans'a doğru genişleme olanağı yanında , Anadolu'nun feodal birikimini çevresinde toplayarak büyük tarihsel çıkışını gerçekleştirmiştir . Belki şöyle açıklamak daha doğru olacaktır : Anadolu'nun Selçuklu'dan kalan feodal birikimi , ulema vb . Bizans'a doğru genişleme olanağı bulunan Osmanlı beyliğine doğru akmışlar ve bir feodal öncü oluşturmuşlardır . Bu gerçekler ışığında , Osmanlı beylerine Oğuzların en asil boylarından olan Kayı soykütüğünün sonradan yakıştırıldığı yolundaki bulgular da anlam kazanmakta ve doğrulanmaktadır . Osmanlı beyleri , daha gelişmiş feodal ilişkilere bütünleştirmek zorunda oldukları Türkmen kitlesi üzerinde , aynı zamanda Kayı soykütüğü rivayetinin yardımıyla otorite kurmuşlardır . Köylünün artı - ürününe çıplak zora dayanarak elkoyma sistemi Burada Osmanlı'nın feodalliği tartışmasına girmeyeceğiz . Ancak şu gerçek üzerinde herkesin anlaşacağı söylenebilir : Osmanlı'nın toplumsal - ekonomik kuruluşu , köylünün artı - ürününe çıplak zor yoluyla elkoyma sistemi diye özetlenebilir . Esasen feodal üretim ilişkilerinin özü de budur . Mülkiyetin Allah'a ait olması , hukuki bir görünüştür . Toprak üzerinde tasarruf yetkisine sahip olan tımar , has ve zeamet sahipleri , köylünün ürününün bir kısmına elkoymaktadırlar . Bu artı - ürün , merkezi feodaller ile yerel feodaller arasında paylaşılmaktadır . Bu paylaşımda yerel feodallerin Avrupa feodalizmine göre çok daha küçük bir paya sahip olmaları , hatta bazı tarihçilerin söylediği gibi , örneğin tımar sahiplerinin yarı aç şövalyeler durumunda bulunmaları , bizce başlangıç döneminde , Osmanlı feodalizminin Avrupa feodalizmine üstünlüğünü oluşturur . Çünkü bu sayede merkezkaç eğilimleri zayıflatılmış , parçalanma ve iç savaş eğilimleri önemli ölçüde bertaraf edilmiş ve meta ekonomisinin gelişmesi için daha elverişli bir ortam yaratılmıştır . Merkezi feodalitenin , gücünü , göreli gelişmiş bir meta ekonomisinden aldığı da söylenebilir . Nitekim Avrupa feodalizmi en geliştiği dönemde , kapitalizmin eşiğinde kralların otoritesinin güçlendirildiği merkezi devletler kurabilmiştir ki , bu gelişme kapitalizme geçişi hızlandırmıştır . Ne var ki , Osmanlı'daki güçlü merkez , daha sonraki aşamalarda , Fatih'ten sonra diyebiliriz , ticaret yollarının Akdeniz'den Atlas okyanusuna kayışıyla da bağlantılı olarak , üretici güçler üzerinde çok ağır bir yük haline gelmiş , köylünün yeniden üretim olanaklarını baltalayan ağır bir sömürü kurmuş ve kuruluş döneminin tam karşıtı bir işlevi kazanmıştır . Gericileşmiştir . Osmanlı toplumsal kuruluşunun da temelini oluşturan çıplak zora dayanarak köylünün artı - ürününe elkoyma sistemi , Osmanlı ve hoşgörü meselesi açısından merkezi öneme sahiptir . Beyler - kullar toplumunda hoşgörü olur mu ? Köylünün artı - ürününe elkoyma sisteminde , köylü ürettiği ürünün bir kısmını bir ticaret sözleşmesi veya bir ücretli iş sözleşmesi nedeniyle beye vermiyor . Köylü beye bağımlıdır . Bu bağlanma kapitalizmdeki gibi , serbest bir iş sözleşmesiyle değil , çıplak zorla sağlanır . Köylü , bu ürünü beye vermeye , beyin silahlı gücü nedeniyle mecburdur . Üstelik beyin arkasında bir de feodal devletin zor gücü vardır . Bu nedenle feodal toplumlarda hoşgörü ( tolerans ) kültürü olamaz . Angarya , ürün rant veya para rant biçimlerindeki feodal sömürü , çıplak zora dayandığı için , hoşgörü kültürünün toplumsal - ekonomik temeli yoktur . Osmanlı toplumu , bir beyler ve kullar toplumudur . Padişah feodal beyler sınıfının doruğundaki en büyük beydir . İlk padişahlar , zaten bey diye anılırlar : Osman Bey , Orhan Bey . Sonra sultan olurlar : Sultan Murat Hüdavendigar . Vezirler ve beyler padişahın altında yer alırlar , onlar da padişahın kullarıdır . Toplumdaki feodal hiyerarşi , padişahtan sonra hep kul parantezine alınmıştır : Kapıkulları , karakullukçular , ortakçı kulları vb . Beylere ve kullara ayrılmış , sömürünün çıplak zora dayandığı bir toplumda tolerans olamaz . Geçerli olan hukuk , padişaha kullarının canını almak , mallarına el koymak dahil her yetkiyi tanımıştır . Padişahın iktidarının hiçbir sınırı yoktur . Yine köylülerin bağlı oldukları beyin topraklarından ayrılmaları veya ürün - rant olarak ödedikleri yükümlülüklerinden vazgeçmeleri düşünülemez bile . Bu üretim ilişkileri temelinde , hoşgörü kültürünün varolması tasavvur dahi edilemez . Osmanlı Ortaçağı'nın Aydınlanmacıları , hümanistleri nerede ? Yalnız üretim ilişkileri temeline bakarak değil , toplumun maddesinden habersiz olsak bile , kültür ve ideolojisine bakarak da , Osmanlı toplumunda , tarihteki bilimsel anlamıyla hoşgörü bulunmadığını saptayabiliriz . Hiç kimse , herhangi bir Osmanlı metninden , vicdan özgürlüğü , düşünce özgürlüğü , kişi dokunulmazlığı gibi hoşgörü kültürünün temel kavramlarını çıkarıp insanların önüne getiremez . Dahası , genel olarak Ortaçağ ideolojisinde , vicdan kavramı bile yoktur . Çünkü vicdanın olabilmesi için , doğaüstü bir varlığa değil kendine hesap veren , kadere değil kendi iradesine tabi olan bireyin varolması gerekir . Bunlara , kölelik ve kulluk toplumlarında ve bu toplumların ideolojisi olan şeriat sistemlerinde rastlamak olanaksızdır . Doğaüstü bir yaratıcının ve kader belirleyicinin varlığı , vicdana ve özgürlüğe hayat alanı bırakmaz . Bu nedenle Hrıstiyan Ortaçağı'nda olduğu gibi Osmanlı Ortaçağı'nda da , hümanizm ve hoşgörü kültürünü işleyen Aydınlanma düşünürlerine rastlanamaz . Aydınlanma akımının doğması için , feodalizmin çözülmeye başlaması gerekir . Nitekim Osmanlı devletinde de , Jean Meslier'lerin , Baron D'Holbach'ların , Diderot'ların , Locke'ların , Hobbes'ların , Jean Jacques Rousseau'ların takipçisi olan Aydınlanmacıların , hümanistlerin ortaya çıkması için , 19 . yüzyılın beklenmesi gerekecektir . II . HOŞGÖRÜNÜN TARİHSELLİĞİ Bilimsel anlamda hoşgörü ( tolerans ) Burada hoşgörü kavramını günlük dildeki anlamıyla değil , bilimsel anlamıyla Batı dillerinden Türkçemize de girmiş bulunan tolerans anlamında kullanıyoruz . Ve sokaktaki adamın dilindeki değil de , bilimsel - tarihsel bir kategori olan tolerans anlamında kullanıyoruz . Günlük dildeki hoşgörüye denk düşecek davranışlara kuşkusuz bütün çağlarda rastlanır . Hatta Osmanlı sultanlarının en yavuzu olarak bilinen , 60 bin Türkmen'i katletmiş olan Yavuz Selim'in hayatından bile hoşgörü hikayeleri bulmak kolaydır . Yine büyük oğlu Mustafa'nın kendi fermanıyla boğdurulmasını perde arkasından seyrettiği söylenen , arkasından diğer oğlu Bayezid'i de sığındığı İran'dan parayla alıp boğduran Kanuni Sultan Süleyman'ın günlük hayattaki hoşgörülü davranışlarına birçok örnek tarih sayfalarında bulunabilir . Bilimsel anlamda hoşgörü , farklıdır . Hoşgörü kültürü , köylünün ürününe çıplak zora dayanarak elkoyma ilişkisinin ortadan kalkması ve çıplak zorun yerini ekonomik zorun almasıyla gelmiştir . Hoşgörü , kapitalizmin devrimci çağındaki özgürlükçü - hümanist kültürünün önemli bir unsurudur . Hoşgörünün ekonomi politiği Feodal çağda sömürü , köylünün artı - ürününe emek rant ( angarya ) , ürün - rant veya para - rant biçimlerinde elkonması yoluyla gerçekleşiyordu . Kapitalizmle birlikte emekçi , toprağa ve beye bağımlılıktan kurtuldu , iş gücünü piyasada serbest olarak satma konumuna geldi . İşçi , patronuna bağımlı değildir ; isterse o iş yerinden ayrılabilir . İş bulabilirse , gider başka bir iş yerinde çalışabilir . Kapitalizmle , çıplak zorun yerini ekonomik zor alır . İşçi iş sözleşmesini kapitalizmin sözleşme serbestisi ilkesine göre yapar , ancak çalışmadığı takdirde ekmek bulamayacaktır ; çalışması ekonomik zor nedeniyledir . Sömürü ise , artık artı - değer biçimindedir . İşçiyi çalışmaya zorlayan , feodal dönemdeki gibi çıplak zor değil , ekonomik zordur . Hoşgörü toplumunda insanlar hür doğar , kul olarak değil İşte üretim ilişkilerindeki bu değişme , toplumun ideolojik - kültürel yapısında da bir devrime yol açar . Burjuva demokratik devrimlerin , özgürlükleri ve insan haklarını getiren , insancıl kültürü böylece doğar ve serpilir . Hoşgörü , bu kültürün önemli bir unsurudur . Demokratik devrimlerin düşünürleri , Aydınlanma filozofları , toplumsal - ekonomik ilişkilerdeki değişmeye bağlı olarak , yeni kültürü inşa etmişlerdir . Çıplak zordan ekonomik zora geçişi , Jean Jacques Rousseau , İnsanlar hür doğar , hür yaşar diye özetler ve sloganlaştırır . Yani artık , insan , herhangi bir beyin serfi , kulu olarak dünyaya gelmemektedir . Artık feodal imtiyazlar ve bağımlılıklar kaldırılmıştır . Böylece insanların hür doğduğu ve hür yaşadığı tezi , yeni devrimci ideolojinin merkezine oturur . Feodal bağımlılıklardan ve feodal zordan kurtulmuş olan özgür ve eşit yurttaşlar arasındaki ilişkiyi ise , insana sevgi ( hümanizm ) ve hoşgörü belirleyecektir . Bu tarihsel sürecin eşiğinde Aydınlanma filozofları arzı endam eder ve hoşgörü kültürünü getirirler . Hür ve eşit doğan insanların dilleri , dinleri , ırkları , mezhepleri , vb . farklıdır . Ancak hepsi insan dır . Rousseau'nun insanlar hür doğar , hür yaşar sloganı , hoşgörü kültürünün de ideolojik açıklamasını içerir . İnsan , siyah , beyaz veya sarı ırktan olabilir , fakat insan olduğu için , hepsi de anasının karnından hür doğar . Şeriatın ve Sünni İslam'ın , bu toplumsal - ekonomik temeli meşrulaştıran işleviyle ancak o temel üzerinde varolabileceğini gözardı ettiler . Osmanlı ve hoşgörü konusuna mezhepçilik de karışmıştır . Kimileri de , Sünni İslam'da hoşgörü bulunmadığını , ancak Kızılbaş - Alevi yolunun Osmanlı döneminde hoşgörüyü temsil ettiğini ileri sürmüşlerdir . Kuşkusuz muhalif akımlar , her zaman ve her yerde günlük dildeki anlamıyla hoşgörü talep etmişlerdir . Aleviliğin eski kabile toplumunun eşitliğinden ve kardeşliğinden izler taşıdığı da bir gerçektir . Ne var ki , Alevilik de , en sonunda Ortaçağ köylüsünün ideolojik akımıdır ve dinseldir . Kendisini Hz. Muhammed'den farkı olmayan Ali'ye bağlamaktadır ve yine bir feodal hanedan olan Ali soyundan 12 imamı rehber kabul etmektedir . Esas önemlisi , Alevilik de , köylünün artı ürününe çıplak zorla elkoyma sistemi içindedir ve o tarihsel koşullarda başka bir sisteme geçmek de mümkün olmadığından iktidara geldiği zaman , yine köylünün ürününe el koyan üretim ilişkilerini , ilk başta belki bazı aşırılıkları törpüleyerek uygulayacaktır . Nitekim İran'da iktidara gelen Kızılbaş lideri Şah İsmail yine Osmanlı gibi feodal bir sultanlık kurmuş ve uygulamıştır . Başka bir şey yapması da , yine tarihsel olarak olanak dışıydı . Nitekim Pir Sultan Abdal , siyasal amaçlarını açıklayan şu dizeleriyle aslında bu tarihselliği ifade etmiştir İstanbul şehrinde ol sahip sultan Tacı devlet ile salınmalıdır Aleviliğin de ufku , o tarihsel koşullarda , kendilerinden bir sultanın İstanbul'da taç giyip devlet kudretini ele geçirmesidir . Payitaht'ta bir Kızılbaş hanedanı kurulduğu zaman , üretim ilişkileri değişmeyeceği için , tarihsel ve bilimsel anlamıyla hoşgörü kültürünün de gelip yerleşmeyeceği açıktır . Kızılbaş bir sultan , Ortaçağ'a hoşgörü kültürünü aşılayamazdı ama Alevilik , Türkiye'nin demokratik devrim sürecinin getirdiği hoşgörü kültürünü besleyen önemli ulusal kaynaklardan biridir . Çünkü Alevilik , yukarıda da belirtildiği gibi feodal dönemin köy cemaatinin kültürünü bugünlere taşımıştır . Ağaya , beye , aşiret reisine bağlı olan köylü , kendi arasında , eski komünü sürdürüyordu . Feodal bey gelmiş bu komünün üzerine oturmuştu . Komün ya da köy cemaati , kendi arasında eşitlerden , kardeşlerden oluşuyordu . Buna rağmen yine de , köy cemaati içindeki bu ilişkiler ; vicdan , inanç ve düşünceyi açıklama özgürlüğü temeline oturan demokratik devrimlerin hoşgörü kültürü olarak nitelenemez . Ancak o kültür için , demokratik devrim döneminde elverişli bir ortam oluşturduğu tartışılabilir . IV . TÜRKİYE'NİN DEVRİM SÜRECİNDE HOŞGÖRÜ Yeni Osmanlılar - Genç Türkler Ülkemizde hoşgörü kültürü , demokratik devrim sürecinde filizlendi ve serpildi . Bu sürecin başlıca halkaları , Yeni Osmanlılar , Gençtürk devrimcileri , Kemalist Devrim , 27 Mayıs 1960 Devrimi ve arkasından yükselen halk hareketidir . Burada Tanzimat tartışmasına girmiyoruz . Ancak geçerken belirtelim , Tanzimat , demokratik devrimimizin başlangıcı değil , fakat çökmekte olan Osmanlı feodalitesinin reformculuğudur . Mithat Paşa'ların , Namık Kemal'lerin , Ziya Paşa'ların , Mustafa Fazıl Paşa'ların temsil ettiği Yeni Osmanlı akımı ise , Tanzimatçı değil , fakat Tanzimatın muhalifiydi . Bu nedenle Yeni Osmanlıcılar , Tanzimatçılar tarafından hapislere atıldılar , sürüldüler , boğduruldular , vb . Demokratik devrimin değerleri , hürriyet , laiklik , hoşgörü , vicdan özgürlüğü gibi idealler , Türkiye'de Yeni Osmanlılarla başlayan hürriyetçi akımla boy verdi . Yeni Osmanlılar'dan sonra Genç Türkler ve Türkçüler , milliyetçi , halkçı , laik kültürün taşıyıcısı oldular . Hoşgörü ve vicdan özgürlüğü , bu kültürün bir parçası olarak ülkemiz gündemine girdi . 19 . ve 20 . yüzyılın devrimcileri olan Türkçüler , belki bazıları yadırgayacak ama , aynı zamanda hoşgörünün düşünürleri idiler . Şu sıra yeni yazıyla yayımlanmaya başlayan Türk Yurdu dergisi ciltleri 5 bu açıdan önemli bir malzemedir . Türkiye'de hoşgörü kültürünün doğuşunu ve gelişmesini incelemek , başlı başına ve büyük bir iştir . Biz burada , bu sürecin en büyük atılımına , Kemalist Devrim dönemine değineceğiz . Kemalist Devrim'de hoşgörü Kemalist Devrim , yıktığı Osmanlı devletinin şeriatçı taassubuna karşı mücadelede hoşgörü kültürünü geliştirdi . Kemalist Devrim , ta 1876 öncesinde Yeni Osmanlılar'dan Mustafa Fazıl Paşa'nın Abdülaziz'e yazdığı mektuptaki laiklik tanımını 6 kabul etti ve uyguladı . Din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılması diye özetlenen bu devrimci tanıma göre , din , daha doğrusu din adına hareket eden istismarcılar , dünya işlerine karışamazdı . Toplumu , ekonomiyi , bütün olarak hayatı düzenlemenin ve kültürün bir tek kaynağı vardı , o da toplumun ihtiyaçlarıydı . Artık din , kutsal kitap , şeriat , hadisler , dinsel içtihatlar , dünya işlerinin kaynağı olamazdı . Dinsel inançlar , bireyin vicdanındaki yerinden dışarı çıkamazdı . Bu açıklama şunun için gerekti : Kemalist Devrim , din özgürlüğünü , dinin özgürlüğü olarak tanımlamadı , o zaman laiklik diye bir şey kalmazdı . Kemalist Devrim'e göre din özgürlüğü , bireyin vicdan ve inanç özgürlüğü idi . Özgür olan din değil , fakat bireyin vicdanı idi . Birey , dinsel inançta özgürdü , ancak dünyayı dinsel kaynaklara göre düzenlemeye girişemezdi . Burada birey kavramının altını özellikle çiziyoruz . Bireye tanınan din ve vicdan özgürlüğü , dinsel güçlere , dinsel cemaatlere tanınmış değildi . Tersine Kemalist Devrim , tekkeleri , zaviyeleri kapattı , tarikatları yasadışı ilan etti . Şeyhlik , müritlik , çelebilik gibi Ortaçağ kurum ve ilişkilerini ortadan kaldırmak için kapsamlı bir Aydınlanma hareketine girişti ve bunun altyapısını oluşturan kapitalist ilişkileri inşa etti . Kısacası , Ortaçağ kalıntılarını tasfiyeye yöneldi ve Ortaçağ hakim sınıflarına karşı , Jakobenizmin Aydınlanma diktasını uyguladı . Burada diktatörlük kavramından hoşgörü ve vicdan özgürlüğüne ulaşılması , bazılarını şaşırtmaktadır . Ancak hoşgörü ve vicdan özgürlüğü , insanlığın gündemine , feodal kalıntıların devrimlerle tasfiyesi ve taassubun kökünün kazınması yoluyla gelmiştir . Hoşgörü kültürü , dünyanın hiçbir yerinde , şeriatın meşrulaştırdığı ilişki ve kurumlara hoşgörü gösterilerek yerleşmemiştir . Taassubu yıkmadan , hoşgörüyü geliştirme olanağı yoktur . Hoşgörü , hiçbir zaman , taassuba hoşgörü olarak yorumlanamaz . Kemalist Devrim , gerçekten devrim olduğu için , meselenin özünü yakalamış ve hayata geçirmiştir . Şeriat , dokunulamaz , değiştirilemez , mutlak kurallar getirmiştir . Bu dogmalar , feodal devletin şiddetiyle ve toplumun içinde taassupla güvence altına alınmıştır . Bu durumda hoşgörü kültürünün yerleşmesi için , toplum öncelikle bu dogmalardan , bu kara taassuptan kurtulacaktır . Bu nedenle bütün demokratik devrimlerde olduğu gibi , Kemalist Devrim'de de , inanç ve vicdan özgürlüğüne ulaşmanın yolu , 1950 sonrasında Küçük Amerikacıların yorumladıkları gibi , Ortaçağ'a özgürlük tanımak değil , fakat Ortaçağ sistemine karşı mücadele idi . Kemalist Devrim'in önderleri hoşgörünün karşıtı olan taassup ile dinler arasındaki bağlantıyı kurmuştu , kurmaya mecburlardı zaten . Atatürk , bu tutumu şöyle dile getirmiştir : Medeniyetin geri olduğu cehalet devirlerinde , fikir ve vicdan hürriyeti , tahakküm ve baskı altında idi . İnsanlık bundan çok zarar görmüştür . Özellikle , din muhafızlığı kisvesine bürünenlerin , hakikati düşünebilenler , söyleyebilenler hakkında reva gördükleri zulüm ve işkenceler , insanlık tarihinde daima kirli facialar olarak kalacaktır . 7 Atatürk , ortaokulların Yurttaşlık Bilgisi ( o zamanki adıyla Medeni Bilgiler ) kitabına kendi eliyle yazdığı bu satırlarla , hoşgörünün karşıtı olan taassubu ( bağnazlığı ) tarihsel yerine oturtur . Taassup , ona göre , toplumsal gelişmenin karşısına dikilmenin , geçmişe bağlanmanın ahlakıdır 8 . Cumhuriyet Devrimi ideolojisi , işte bu dinsel taassubun karşısına vicdan özgürlüğü ve hoşgörü kültürüyle çıkar . Medeni Bilgiler kitabında , taassup ve hoşgörü konusuna özel bir bölüm ayrılmıştır . Orada , herkesin istediğini düşünmek , istediğine inanmak , kendine özgü siyasal bir düşünceye sahip olmak , bağlı olduğu dinin gereklerini yapmak veya yapmamak , istediği dini seçmek , belli bir dinin törenlerini yerine getirmek hak ve hürriyetleri olduğu belirtilir 9 . Cumhuriyet ideolojisine göre , Milli ve toplumsal hayatta ferdin dinsiz , şu veya bu inanç sistemine sahip oluşu , milli ve toplumsal görevi bakımından , ne bir kusur ne bir erdem sayılamaz . Türkiye'de dinin dünya işlerinden ayrı tutulduğu , laikliğin ilan olduğu andan itibaren hiç kimse , hiçbir ibadete zorlanamaz . Hiç kimse vicdanın verdiği esinle kabul ettiği ibadetten yasaklanamaz . 10 Bu çerçeve , laiklik ve hoşgörü arasındaki ilişkiyi belirlemek açısından çok önemlidir ; dikkat edilirse , Kemalist Devrim , ibadet özgürlüğünün kaynağını , din olarak değil , vicdandan gelen esin olarak belirlemektedir . Herhangi bir özgürlük , ibadet bile olsa , dinsel kaynağa değil , vicdani esine bağlanmaktadır . Ancak vicdandaki bu esin , başkalarını zorlamaya doğru genişletilemez . Atatürk , vicdanlar üzerinde baskı uygulayabilecek güçlerin kimliğini , ince bir dille belirtir : Artık samimi inanç sahipleri , derin iman sahipleri , hürriyetin gereklerini öğrenmiş görünüyorlar . 11 Bu saptamadaki uyarı , daha o günden , ilerde din ve vicdan hürriyetini , Demirel'ler , Özal'lar , Çiller'ler gibi yorumlamak isteyenlerin çıkacağı bilinerek yapılmıştır . Atatürk , demokratik devrimlerin deneyimlerinden hareketle hoşgörünün sınırlarını çizer : Birincisi , hoşgörü adına , Ortaçağ kurumlarına ve onların mensuplarına tahammül edilemez . Türkiye Cumhuriyeti dahilinde bütün tekkeler ve zaviyeler ve türbeler kanunla kapatılmışlardır . . . . Tarikatlar kaldırılmıştır . Şeyhlik , dervişlik , çelebilik , halifelik , falcılık , büyücülük , türbedarlık , vb . yasaktır . Çünkü bunlar gericilik kaynakları ve damgalarıdır . 12 İkincisi , hoşgörü aldırmazlık derecesine götürülemez . Atatürk , Ortaçağ güçlerine karşı mücadele ettiğinin bilincindedir . Onların kolayca toplumdan tasfiye edildiği gibi bir hayal içinde değildir . Hürriyet düşmanlarının yok olduğu , bizim gibi düşünen ve hissedenlerle yaşadığımız yargısına varmak zordur . 13 O nedenle hürriyetçilerin iyi niyetli olmalarının hiçbir zaman hiçbir şeyi tamir edemediğine , Hrıstiyan engizisyonuna gönderme yaparak tarihten kanıt gösterir ve insanların ruhun selameti için yakıldıklarını hatırlatır ve şöyle devam eder : Herhalde bunu yapan engizisyon papazları , iyi niyetlerinden ve iyi iş yaptıklarından söz ederlerdi . Belki de cidden bu sözlerinde samimi idiler . Fakat bir ahmaklığı yahut bir hıyaneti , iyi bir iş kalıbına uydurmak güç değildir . Atatürk , meselenin bir iyi niyet meselesi değil , hürriyet ile hürriyet düşmanları arasında ölüm - kalım savaşı olduğunu saptamıştır : Hürriyetçi olmayanların . . . hiçbir zaman elleri , ayakları bağlı olduğu halde kurbanlık koyun vaziyetine razı olacakları asla kabul olunmamalıdır . Unutulmamalıdır ki , bazı insanlar geleceği geçmişin arasından görmekte ısrarlıdırlar . Bunlar , ilgimizi kestiğimiz geleneklere karşı derhal sadakatin iadesini isterler . Bu gibi insanlar , kendi itikat ettiği gibi itikat etmeyen kimseleri istedikleri gibi ezemezlerse , kendilerini cenderede hissederler . 14 Kahramanmaraş , Erzincan , Çorum katliamları ve Sivas Madımak Oteli'nde 37 aydınımızın yakılması , bu sözlerden 50 - 60 yıl sonra yaşanmıştır . Buraya geleceğimizi görmek için bu tecrübelerin yaşanması gerekmezdi . Bütün demokratik devrimler göstermiştir ki , Ortaçağ kuvvetlerine ve onların ideolojisi olan şeriatçılığa ödün verilerek varılacak başka bir yer olmamıştır . Atatürk , daha 1920'lerde Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası girişimiyle bir kez daha doğrulanan uluslararası devrim deneyimlerinden ders çıkararak şu tarihsel uyarıyı yapmıştı : Parti dinsel düşünce ve inançlara saygılıdır ilkesini bayrak olarak eline alan zevattan iyi niyet beklenebilir miydi ? Bu bayrak yüzyıllardan beri , cahil ve bağnazları , hurafeperestleri aldatarak özel amaçlarına ulaşmaya kalkışmış olanların taşıdıkları bayrak değil miydi ? Türk milleti , yüzyıllardan beri , sonu gelmeyen felaketlere , içinden çıkabilmek için büyük fedakarlıklar gerektiren çirkef bataklıklara hep bu bayrak gösterilerek sevk olunmamış mıydı ? Cumhuriyetçi ve terakkiperver olduklarını zannettirmek isteyenlerin ; aynı bayrakla ortaya atılmaları , dinsel bağnazlığı coşturarak , milleti cumhuriyetin , terakki ve yenileşmenin bütünüyle aleyhine teşvik etmek değil miydi ? Yeni parti , dinsel düşünce ve inançlara saygı perdesi altında ; biz hilafeti tekrar isteriz ; biz yeni kanunlar istemeyiz ; bize Mecelle yeter ; medreseler , tekkeler , cahil softalar , şeyhler , müritler , biz sizi himaye edeceğiz ; bizimle beraber olunuz . Çünkü Mustafa Kemal'in partisi hilafeti kaldırdı , İslamiyet'i yaralıyor . Sizi gavur yapacak , size şapka giydirecektir diye bağırmıyor muydu ? Yeni partinin kullandığı formül , bu gerici feryatlarla dolu değildir denebilir mi ? Efendiler , yaptığımız devrimin genişliği ve büyüklüğü karşısında , eski hurafelerin ve kurumların birer birer düşüşünü gören bağnaz ve gerici unsurlar , dinsel düşünce ve inançlara saygılı olduğunu ilan eden bir partiye ve özellikle bu partinin içinde isimleri ün kazanmış zevata dört el ile sarılmaz mı ? Yeni parti yapan zevat bu gerçeği anlamış değil midirler ? O halde ellerine aldıkları din bayrağı ile , millet ve memleketi nereye götürmek istiyorlardı ? 15 Atatürk'ün 1927 yılında Büyük Nutuk ta ifade ettiği nereye götürmek istiyorlar sorusunun cevabı bugün verilmiştir . Şu anda Türkiye'de , Cumhurbaşkanı , Meclis Başkanı ve Başbakan olarak , devlet protokolünde ilk üç sırayı işgal eden zatların üçü de , geçen yıl Nakşibendi tarikatının bir kolu olan Nurcuların lideri Fethullah Hoca'nın elinden ödül almışlardır . Cumhuriyet protokolünun yerine Fethullah Hoca protokolü geçmiştir . Türkiye'yi yönetenler , 1940'larda din ve vicdan özgürlüğü adı altında taassuba , yani hoşgörü düşmanlığına ödünler vererek işe başlamışlar , arkasından taassuba özgürlüğü savunmuşlar ve en sonunda tarikatları , yani taassubu iktidara getirmişlerdir . Bu sürecin sonunda , Genelkurmay Başkanlığı , Türk Silahlı Kuvvetleri'ni Batı destekli irtica ile iç savaşa göre yapılandırma görevini saptamıştır . 16 Türkiye deneyimi de göstermiştir ki , hoşgörü kültürü , ancak ve ancak , Ortaçağ taassubuna ( bağnazlığına ) karşı ; siyasal , toplumsal , ekonomik , ideolojik alanlardaki kapsamlı bir mücadelenin ürünü olabilir . Hoşgörü , demokratik devrimin kültürüdür ve bu nedenle taassuptan kurtulmanın tek yolu , devrimi sonuna kadar götürmektir . 17 5 Türk Yurdu ciltlerini Tübitay Yayınları gün ışığına çıkarıyor . Henüz ilk cildi çıktı . Toplam 29 cilt olacağı belirtiliyor . 6 Mustafa Fazıl Paşa'nın laikliğin devrimci tanımını yaptığı bu mektup için bkz . Reşat Kaynar , Atatürk Önderliğinde Kültür Devrimi , TİTE Yayınları , 1972 , s. 7 Afet İnan ; Medeni Bilgiler ve M . Kemal Atatürk'ün El Yazıları , 2 . baskı , AKDTYK Türk Tarih Kurumu Yayınları , Ankara 1998 , s . 56 . 8 Aynı eser , s. 9 Aynı eser , s . 56 . 10 CHP XV . Yıl Kitabı ndan aktaran , Şevket Süreyya Aydemir ; Tek Adam , III , Remzi Kitabevi , 8 . basım , İstanbul , s. 11 Medeni Bilgiler , s . 56 . 12 Aynı yerde . 13 Aynı eser , s . 511 . 14 Aynı yerde . 15 Atatürk ; Nutuk / Söylev , II , AKDTYK Türk Tarih Kurumu Yayınları , 2 . baskı , Ankara 1987 , s. 16 Genelkurmay Başkanlığı'nın bu saptaması , 1997 yılı Aralık ayında basında yer aldı . Bkz. Hürriyet , . . . . Aralık 1997 . 17 Bu yazının Kemalist Devrim ve Hoşgörü bölümü , büyük ölçüde Doğu Perinçek , Kemalist Devrim - 2 Din ve Allah kitabından aktarılmıştır . Bkz. s. Sağlıklı toplum olmadan sağlıklı insan olmaz Ülke koşullarına uygun hekim ve sağlık personeli eğitimi , sağlığa ayrılan payın artırılması , örgütün işletilmesi , yurttaşın eğitilmesi bunlar bir araya geldiği zaman verimli bir sağlık hizmetinden söz edilebilir . Prof. Dr. Nevzat Eren ile söyleşi Sunuş Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden 1961'de mezun olan Prof. Dr. Nevzat Eren , 1968 yılından beri Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı öğretim üyesidir . 1977 - 1984 yılları arasında Ankara Tabip Odası başkanlığında bulunmuş , Türk Tabipleri Birliği'nin değişik organlarında görev yapmıştır . Sayın Nevzat Eren ile Serhat Özyar ve H . Zafer Kars konuştu . Sağlık konusunu işlediğimiz 1998 Şubat sayısından sonra , hatta o dosyayla beraber sağlık bizim ilgimizi çeken bir konu oldu . Özel olarak sizin kişiliğiniz ve yaptıklarınız da çok önemli bizim için . Böyle bir söyleşi yapma fikri önceden beri vardı , ancak bugüne nasip oldu . Belli başlı sorularımız var , ama söyleşi sırasında zannediyorum daha değişik konulara da girebiliriz . Temel bazı sorularımızın bir kısmını daha önce konuşmuştuk ama söyleşi bağlamında bu konulardaki düşüncelerinizi tekrar bize aktarmanızı rica ediyoruz . Bunların en önemlisi doktrinsiz bir sağlık politikası olamayacağı fikriniz . Bunu Bilim ve Ütopya'da yayımlanan yazınızda da ifade etmiştiniz . Halk sağlığı alanında Türkiye'de önemli hizmetler vermiş biri olarak bu konuda fikirlerinizi alabilir miyim ? Sanıyorum şöyle başlamak lazım . Doktrin , dünya görüşü demek . İdeoloji de diyebiliriz . Yeryüzünde sağlık alanında ilk doktrin Sümerliler'de ortaya çıkmış , uygarlık Sümerliler'de başladığı gibi . Bu doktrinde ölüme çare bulmak , sonsuz yaşamdır . Bu konudaki öyküler , kitabeler bulundu sonradan . Bağdat Müzesi'nde gördüm ben bunları . Daha sonra bu doktrin , ölümsüzlük , tufan söylencesi Sümerliler'in , kutsal kitapların hemen hepsine geçmiş . Önce İncil ve Tevrat a , oradan da Kuran a geçmiş . Başlangıcı insanlık tarihi kadar eski . Dünya görüşü olmadan sağlık olmuyor . Dünya görüşü , insanın doğaya , dünyaya uyum sağlamasındaki temel ilkedir . Toplum içinde yaşamasının temel ilkesidir . Soruna bu açıdan bakınca , 18 . yüzyılın başına , 19 . yüzyılın ilk yarısına kadar insanlar , toplumlar , ölüme çözüm bulma ve uzun yaşama için ellerinden gelen çabayı göstermişler , ama somut bir şey yok ortada . Sadece her bulguya bir hastalık adı vermişler ve birçok açıdan büyüye dayalı uygulamalar geliştirmişler . Hasta yok , hastalık var doktrini Ama Fransa'da bir adam çıkmış ortaya , bu adam doktor değil fizikçi kimyacı , ilk defa hastalıkların nedeninin gözle görülmeyen mikroorganizmalar olduğunu kanıtlamış . Bu adamdan önce bunu söyleyen çok var , ancak kanıtlayamıyorlar . Bu kişi herkesin bildiği , tanıdığı büyük Pastör'dür . Kanıtladığı mikroorganizma nedenli hastalık da kuduzdur . Bunun üzerine yeni bir dünya görüşü çıkmış ortaya , daha doğrusu yeni bir doktrin gelmiş . Hasta yok , hastalık var diye düşünülmeye başlanmış . Bunun anlamı şudur ; madem ki birçok hastalık mikroorganizma nedenlidir , mikroorganizmanın da özellikleri bellidir , laboratuarda saptanıyor bunlar , o halde bir mikroorganizmanın yaptığı hastalık herkeste aynı olmak durumundadır . Çünkü mikroorganizma aynıdır . Sözgelimi tüberküloz basili , asitli ortamlara dayanıklıdır . Vücuda çoğunlukla solunum yoluyla girer . İlk yıkımını , tahribatını akciğerlerde , solunum yollarında yapar . Bu herkeste böyle olmak zorundadır diye düşünmüşler . Hasta yok , hastalık var lafının anlamı bu . Halk sağlığı görüşü Fakat bu ilke uzun sürmemiş . Çünkü görmüşler ki , sözgelimi Ali Bey de , Ayşe Hanım da tüberkülozdan hastalandılar . Ali Bey altı ayda öldü , Ayşe Hanım on yıldır yaşıyor . Öyleyse demişler , başka bir neden daha var . Sadece mikroorganizmanın özellikleri değildir hastalıkların gelişimini belirleyen . Yeni bir uyum sağlamışlar . Hastalanan bireyin bireysel özellikleri , direnci de çok önemli diye düşünmeye başlamışlar . Bu da çok sürmemiş . Ve şöyle bir kanıya varılmış ki , bireyin hasta veya sağlıklı olması , içinde yaşadığı toplumla çok yakından ilgilidir . Sağlıksız bir topluluk içinde sağlıklı olmak rastlantıya bağlıdır . O halde toplumu düzeltmek gereklidir , kişileri iyi koruyabilmek için . Bu bir doktrindir , dünya görüşüdür . Buna halk sağlığı görüşü diyoruz . Koruyucu hekimliğin önemi Nitekim 1945 - 1946 yıllarında Dünya Sağlık Örgütü'nün yaptığı sağlık tanımlaması bunun örneğidir . Dünya Sağlık Örgütü'nün tanımlamasına göre sağlık , sadece hastalığın ve sakatlığın olmayışı değil , aynı zamanda bedensel , ruhsal ve toplumsal yönden tam bir iyilik durumudur . Bunu açarsak , bir kişiye sağlıklı diyebilmemiz için hasta olmayacak , sakat da olmayacak . Üç tane de olacak var . Birisi , ruhsal yönden tam bir iyilik olacak , ikincisi toplumsal yönden tam bir iyilik durumu olacak , üçüncüsü bedensel yönden tam bir iyilik durumu olacak . Özellikle toplumsal yönden tam bir iyilik durumunda olabilmek için , toplumun tam bir iyilik durumunda olması gerekir . Toplumun tam bir iyilik durumunda olması yalnız fizik etkenlere , biyolojik etkenlere bağlı değildir . Aynı zamanda insan hakları başta olmak üzere moral değerlere son derece yakından bağlıdır . Günümüzde sağlık anlayışı , kişilerin doğuştan kazandıkları bir hak olarak tanımladığımız sağlık anlayışı , doğrudan insan haklarıyla ilgilidir . Bu bir doktrindir . Halk sağlıkçılarının bir çoğu , hepsi diyemeyiz kuşkusuz , hasta tedavi etmeyi hekimlik saymazlar . Bu hekimliğin bir parçasıdır . Bunlar gerekli şeylerdir . Çünkü bir insanı ne kadar korusanız , gene günün birinde hasta olur . Bu durumda klinik hekimlik , tedavi edici hekimlik gereklidir . Ama kişileri korumak hem ucuz olduğu için , hem kişinin acı çekmesini önlediği için , hem de hastalığın kişiyi ne kadar işinden gücünden ayıracağı belli olmadığı için son derece tercih edilen bir yaklaşımdır . Koruyucu hekimliğin önemli bir önceliği var demek de bir doktrindir . Peki toplumun tam iyilik durumda olmasını etkileyen en önemli etken nedir ? Benim görüşüme göre en önemli etken , ülkenin egemen güçlerinin tutumudur . Egemen güçler sağlık sorunlarını çok kolay çözerler , hem de çok ucuz fiyatla . Esas yoksullar çok para öder . Türkiye'de de böyledir . Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin acil servisinde yapılan bir araştırmada ( bunu bir hafta eşimle ben yaptık ) zengin , itibarlı , mevki sahibi kişilerin sağlık sorunlarını son derece kolay ve bizim acil servisimizde o zaman parasız çözdüklerini ortaya çıkardık . Nerede sahipsiz , fukara , biçare birisi varsa ondan para alınıyor . Bu ortaya çıktı . Hekimlerin toplum yapısına müdahale sorumluluğu Peki tarif ettiğiniz bu halk sağlığı ve hekimlik doktrininden , hekimlerin toplumun yapısına müdahale etme gibi bir görevleri olduğu sonucunu çıkarabilir miyiz ? Kuşkusuz çıkarırız . Çünkü her meslek sahibi kendi mesleğiyle ilgili girişimlerde bulunmak , mesleğinin etkinliğini ve saygınlığını artırmakla görevlidir . Hekimler de kendi mesleklerinin saygınlığını korumak ve artırmak istiyorlarsa , mesleklerinin daha iyi , daha başarılı uygulanmasını istiyorlarsa - ki bunları istemeleri beklenir - buna müdahale edecek girişimlerde bulunmak durumundadırlar . Bu bireysel olabilir ama bireysel çabaların toplumda başarı kazanma şansları azdır . Bunun yeri şu anda Türkiye'de meslek örgütleridir . Meslek örgütleri ağırlıklarını yeteri kadar koyamadıkları için Türkiye'nin sağlık sorunları bu kadar önemli boyutlara ulaşmaktadır . Hekimler aydın kişilerse , aydın sorumluğu bile olsa bu işe müdahale etmek durumundadırlar . Müdahaleyi doğaldır ki darbe yaparak , dağa çıkarak yapmayacaklardır . Örgütlenerek , meclisi , karar makamlarını etkileyerek yapacaklardır . Ama Türkiye'de uzun yıllar , uzman hekimler sayı ve yüzde olarak pratisyen hekimlerden fazla idiler . Bunlar ağırlıklarını koyamamış , koydukları zaman da tedavi edici hekimlikten yana koymuşlardır . Bu da yanlış bir yaklaşımdır . Ama bugün Türkiye'de pratisyen hekim sayısı uzman hekimi geçti . O nedenle Türkiye'nin sağlık sorunu çok önemli ölçüde pratisyen hekimlerin sırtında olmak zorundadır , pratisyen hekimlerin sorumluluğu benim inancıma göre klinik hekimlerden daha fazladır . Örgütlenmek zorundadır bu hekimler . Meclisten yasa çıkıyor . Meclisi etkilemek zorundadırlar . Bakanlar Kurulu'nu etkilemek zorundadırlar . Sağlık Bakanlığı'nı , Cumhurbaşkanı'nı egemen güçlerin örgütlerini etkilemek zorundadırlar . Çünkü koruyucu hekimlik egemen güçlerin ve kapital sahiplerinin işine gelen bir şeydir . Ucuzdur , iş gücü kaybı da çok düşüktür koruyucu hekimlik etkin olarak uygulandığında . Fakat dünyanın hiçbir yerinde hükümetler ve egemen güçler çalışan kesimin sağlığını doğrudan kendi sorunları saymamışlardır . Sağlık bireysel sorumluluğa terk edilmiştir . Sağlık devletin görevidir Şimdi Türkiye'de genel sağlık sigortası diye bir çalışma var . Egemen güçler diyorlar ki , sağlık sigortası kuracağım , sen ne halin varsa gör , paranı kendin bul , sigortaya para yatır . Genel sağlık sigortası işler diyorlar . Ben de diyorum ki işler mi işler . Peki bu kadar sigorta şirketi var , niye örgüt kuruyorsunuz ? İzmir'de bir toplantı yapıldı . Türkiye'nin bütün sigorta şirketleri davetli , hiçbiri de bu işe talip olmadı , bu iş batar dediler . Dolayısıyla bu iş yürümez . Bebek ölüm hızı binde 42'yken nüfus artış hızı yüzde18'ken genel sağlık sigortası kuran ülke yok . Biz kuracağız diyorlar . Prim alıp vatandaşın sağlığını , vatandaşın mutlu olacağı bir düzeye getireceğiz diyorlar . Peki diyoruz , ben diyorum en azından , SSK bu amaçla kurulmuştur , Emekli Sandığı'nın , Bağkur'un amaçlarından birisi budur . Üçü de batmış . Bize deyin ki , biz şu nedenle daha iyi uygulayacağız . Ama bir neden söyleyin . Aksi halde biraz da ben oynayayım demektir bu . Ben senden daha iyi yaparımın bir nedeni olmalıdır , bir gerekçesi olmalıdır . İnsan aklı bunu gerektirir . Söylemiyorlar ama , daha kötüye gideceği kesindir . Türkiye'deki vergi kaçağı yüzde 40 diyor Maliye Bakanı . Demek ki primin de yüzde 40'ını kaçıracaksın en azından . Günümüzde sağlık insanın doğuştan kazandığı bir haktır . İnsan haklarından birisidir . Ve hükümetler , devletler bu hakkı kullanma olanağını yurttaşlarına sağlamakla yükümlüdürler . Doğuştan kazanılan hakların hepsini dünyanın her yerinde hükümetler yerine getirirler . Söz gelimi iç ve dış düşmana karşı korunma hakkı . Bunu hükümetler , devletler yapar . Eğitim hakkı , bunu hükümetler , devletler yapar . Sağlık hakkı , hükümetler yapar yönlendirir . 1980 tarihinde IMF'nin Türkiye'ye dayattığı iki şey var . Çok şey var da iki şey bizim açımızdan önemli . Birisi diyor ki eğitimi olabildiğince üzerinden at . Dikkat edin Kenan Evren nutuklarında ne diyordu ? Okul yap . Okul yapamazsan sınıf yap . Sınıf yapamazsan sıra al . Şimdi yapılan o . Devlet eğitim sorunundan kurtulma peşinde . İkincisi sağlık hizmetlerinden finansmanı kes . Yurttaşlar karşılasın . Bu sağlık hizmetlerini devlet yapamazsa kim yapabilir ? Bunu yapacak bir tek kurum var o da özel sektör . Özel sektörün parasız iş yaptığı , yurttaşın yararına iş yaptığı nerede görülmüş . Yapmaz . Yurttaşın yararına yatırımlar yapar da para karşılığında yapar . Peki özel sektöre para nereden bulunacak ? Gene sağlık sigortasından . Buna bir de örgüt lazım ayrıca . Bugün CHP'nin programında bile bu iki şey kabul ediliyor . Sosyal demokratız diyorlar , fakat genel sağlık sigortasını da aile hekimliğini de kabul ediyorlar . Üst tarafı laf üretiyorlar . Devlet Türkiye'de yurttaşın sağlığını koruması için , tedavi etmek için yatırım yapmak durumundadır . Bu bir doktrindir . Buna inanmadan hekimlik felsefesi yapmak mümkün değildir . 1920 TBMM'sinin 3 numaralı kanunu Kemalistlerin , 1918 - 20'lerde ve Cumhuriyeti kurduktan sonra gündeme getirdikleri sağlık politikaları biraz önce özetlediğiniz ilkelere dayanıyordu sanırım . Bu noktayı değerlendirir misiniz ? Halkın sağlık sorunu ilk defa 1871 yılında , bir devlet görevi olarak algılanmış Osmanlılar'da. Bu örgütte her ilçede en az bir hekime devlet şu kadar ücret ödemiş ve demiş ki tam gün devlete çalışacaksınız . 1920 yılında TBMM hükümeti döneminde kabul edilen 3 sayılı kanunla Sağlık Bakanlığı kurulmuştur . O zamanki adı Sıhhıye ve Muavenet - i İçtimaiye Vekaleti'dir . Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı demektir . Önce bir ve iki numaralı kanunu söyleyeyim . O zaman bu işin önemi daha kolay anlaşılacak . 1 numaralı kanun diyor ki ; Osmanlı ülkesinde , halkı temsil etme yetkisi TBMM'nindir. 2 numaralı kanun diyor ki ; 1 numaralı kanuna karşı çıkanlar idam olunur . 3 numaralı kanun diyor ki ; şöyle bir hükümet kurulmuştur , bakanlıkları sıralıyor . Bunların ikinci sırasında Sağlık Bakanlığı var . Hekimlerin , sağlıkçıların , bu ülkeye büyük hizmetleri olmuştur her zaman . Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemine damgasını vuran İttihat ve Terakki Cemiyeti'ni tıp fakültesi öğrencileri kurmuştur . Tıbbiye'nin bahçesinde kurmuşlardır . Atatürk , Samsun'a çıktığında 14 kişi var yanında , üç tanesi doktor . Enver Tali Bey , Refik Saydam ve Doktor Eşref . Cumhuriyet Döneminin başlarında , Atatürk Dönemi diye anıyorum ben , 1923 - 1938 yılları arasıdır , Türkiye'nin sağlıkla ilgili ne kadar önemli yasası varsa bu dönemde çıkmıştır . 1593 sayılı Umumi Hıfzısıhha Kanunu , 3017 sayılı Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'nın Kuruluş Kanunu,1219 sayılı hekimlik ve hekimlikle ilgili mesleklerin uygulanışına ilişkin yasa . Hekimlerin görevleri nedir ? Diş hekimlerinin görevleri , eczacıların görevleri , yetkileri , ebelerin , hemşirelerin , sünnetçilerin neyi yapıp , neyi yapamayacakları . Eczacılıkla ilgili yasalar bu dönemde çıkarılmıştır . Laboratuarlar , hayati kimya laboratuarlarının nasıl kurulup , nasıl işleyeceği , nasıl denetleneceği bu dönemde yasaya konmuştur . İlk defa 1219 sayılı yasada doktor meslek örgütünün kurulacağı yazılmaktadır . Yani Türk Tabipler Birliği'nin kuruluşu da 1930 yılına kadar gidiyor . Özetleyelim , en önemli yasalar , bu dönemde çıkarılmıştır . Bütün ülkeyi kaplayan ilk sağlık örgütlenmesi , hükümet tabipliği sistemi , Refik Saydam zamanında bu dönemde kurulmuştur . Cumhuriyet kurulduğu zaman 33 bin kişiye bir doktor düşüyor Türkiye'de . Bugün 860 kişiye bir hekim düşüyor . Şimdi karşılaştırma olanağımız olmadığı için bir zorluk var . Yani cumhuriyet kurulmasa nasıl olacaktı bu ? Bunu bilemiyoruz . Bu konuda ancak tahminde bulunabiliriz . Fakat Türkiye'de cumhuriyet sağlığa çok önem vermiştir . Sağlıklı nesil yetiştirmek amacıyla . . . En önemli girişimler de , söylediğim gibi Atatürk zamanında olmuştur . Atatürk'ün sağlığı çok iyi bildiği , örgütlenmeyi çok iyi bildiği söylenemez , bu gerçekçi değil . Ancak büyük devlet adamına yakışır bir tutumla , bilen kişiyi bu işin başına getirmiştir . Bu kişi de Doktor Refik Saydam'dır . Asıl yozlaşma , 1965 yılında başlıyor Bundan sonraki süreci yine özet olarak geçersek , bir İnönü dönemi var , ardından Menderes dönemi var ve 27 Mayıs var . Canlı tanığı olduğunuz dönemlere yaklaşmış oluyoruz . O dönemleri de halk sağlığı ve bu görüşleriniz açısından kısaca değerlendirebilir miyiz ? 1938'den 1950'ye kadar gelişme sürmüş , fakat hızı yavaşlamaktadır . 1950'den sonra ise gerileme başlıyor . Bunun en önemli nedeni de sağlık örgütünde yan etkilerin , yani Türkçesiyle torpillerin , suiistimallerin artmasıdır . 1940'lı yılların sonlarında Doktor Behçet Uz , sağlık bakanlığı yapıyor . İyi genel pratisyen olmak için , toplum verilerini , hastalık belirtilerini , demografiyi bilmek lazımdır . Ama tıp fakültesinin dekanlarının çoğu da bunları bilmezler . Çünkü klinikçidirler . Şimdi tıp fakültelerimiz laçka . Bu lafı bilerek kullanıyorum . Tıp fakültesini bitiren kişilere genel pratisyen olarak güvenmek mümkün değildir . Çünkü yurttaş aslında iyi sağlık hizmeti , daha doğrusu iyi tedavi hizmeti istiyor . Bu nasıl olacak ? Bakıyor çevresine iyi tedavi hizmeti tıp fakültesinde veriliyor , tamam biz de bir tıp fakültesi kuralım diyor . Yurttaştan bu bilinci beklemek de doğru değil . İyi hastane , iyi uzman isteyelim bu devletten . Onu diyemiyor ; tıp fakültesi kuralım diyor . Şimdi neredeyse Çankaya'da benim oturduğum sokağa da bir tıp fakültesi açacağız yani . Ama aslında yurttaşın istediği iyi tedavi hizmeti . Bu hakkıdır da . Tedavi edeceğim derken bir öncelikten söz ediyoruz . Öncelik de verilmelidir , ama gerek olduğunda öbürü çok önemlidir . Aslında hekimliği de bölmek yanlıştır , ama şu bölümüne öncelik verilecek anlamında koruyucu hekimlik önemlidir . Ancak bu pek uygulanmıyor . Sağlık Bakanlığı verimsiz çalışıyor Bu sağlık eğitim araştırma bölgelerinin kapatılması sanıyorum sağlık politikalarındaki değişikliğin bir sonucu . Bu bölgelerin üniversitelerin elinden alınmasını tıp eğitimindeki yönelim değişikliğinin sonucu sayabilir miyiz ? Tıp eğitiminde biraz önce siz söylediniz nasıl bir hekim yetiştirilmek istendiği önemli bir husus . Benim algıladığım kadarıyla hekimler kliniğe dayalı , nadir hastalıkları öğrenen , ülkenin yaygın ve ağır sağlık sorunlarıyla çok aşina olmayan bir eğitim görüyorlar ve doğal olarak bu eğitim sonucunda uzmanlaşmaya , bireysel ve özel tıbba yöneliyorlar . Anladım . Bunlar koşut gidiyorlar aşağı yukarı . Ancak tek neden sizin söylediğiniz değil . O neden de var , çok önemli . Bir başka neden daha var Ankara özelinde . . . Hacettepe Tıp Fakültesi toplum hekimliği anabilim dalını Çubuk'tan çıkaran kişi Çubuklu bir milletvekili , sağlık bakanı , adı şimdi aklıma gelmedi . Kendi bölgesi Çubuk . Birçok kişiyi ise yerleştirmeyi istedi Çubuk'ta . Şimdi çok kişinin işlevsiz olarak görev alması , o işin dejenere olmasının en önemli nedenlerinden birisidir . Biz buna direndik , protokole uygun bulmadık . Nitekim Çubuk'ta çalışırken , hastane 4 uzman hekimle yüzde 82 işgal oranıyla çalışıyordu . Şu anda Çubuk devlet hastanesinde 30 tane uzman hekim var . Hasta ve yatakta işgal oranı yüzde 20'nin altında . Söylenen doğruysa . . . Çok büyük bir verimsizlik aynı zamanda . . . İsraf . Sanki Sağlık Bakanlığı işsizlik sigortası ödüyor gibi . İşsizlik sigortasından yanayız ama bunun yöntemi böyle değil . Ankara içinde , sağlık ocaklarında doktorların oturacak yerleri yok . O kadar çok doktor var ki . 20 bin nüfusa 20 tane doktor atamışlar . Yirmi doktor yere otursa ocakta hastanın gireceği yer kalmıyor . Sağlık Bakanlığının durumu Türkiye'nin birçok yerinde böyledir . Verimsiz . Çünkü Sağlık Bakanlığının şu anda merkez kadrosunun çoğunluğu , yönetim eğitimi görmemiş kişilerden oluşuyor . Bir zamanlar örnek olsun diye söylüyorum size , Sağlık Bakanlığı müsteşarı üroloji uzmanıydı . Temel sağlık hizmetleri genel müdürü ki en önemli genel müdürlüktür , psikiyatri uzmanıydı . Sağlık eğitimi genel müdürünün üç yardımcısı var . Üç yardımcısının biri üniversitede tarih okumuş . İkisi din eğitimi yapmış . Müdüre takılmıştım . Senin işin herhalde Allah'a kaldı ki iki tane yardımcın imam demiştim . Onlar da oturuyorlardı , güldüler . Yani bir adam getirsek , tarihte bildiğimiz en meşhur casuslardan birisi Lovrens'tir , Lovrens'in on katı yetenekli olsun , desek ki sen Türkiye'nin şu sağlık sistemini yık , mümkün değil bu kadarını yapamaz . Kesinlikle yapamaz . Şimdi , bir sene önce Ankara'da sağlık ocakları kurultayı diye bir şey toplandı . Sağlık Bakanı çıktı sosyalleştirme ve aile hekimliğinden bahsetti . Başbakan çıktı , Mesut Yılmaz , yine sağlık sigortasından bahsetti . Bunun ikisi icra organı başıdır . Cumhurbaşkanı çıktı sosyalleştirmenin faziletini anlattı . Yani şu var . Hintliler doğuştan körleri toplamış , ortaya bir fil koymuş , şöyle yoklayın bakın bu fil neye benziyor diye sormuşlar . Filin bacağını kucaklayan doğuştan kör , fil bir sütuna benziyor demiş . Kuyruğunu yoklayan , fil bir süpürgeye benziyor demiş . Kulağını yakalayan , fil yorgana benziyor demiş . Şimdi işin eğitimini görmemiş kişiler de neresini biliyorlarsa orasını tarif edip , sağlık hizmeti budur diyorlar . Bu doğal bir şeydir ama bir gemide mühendis olur , kamarot olur , kaptan olur . Hepsinin eğitimi ayrıdır . Şimdi zannedilen şu ki , iyi makine mühendisinden iyi gemi kaptanı olur ; hayır olmaz . Gemi kaptanlığının eğitimi ayrıdır . Türkiye'de hastanelerin hemen hemen hepsi zarar ediyor . Çünkü verimsiz çalışıyorlar . Çünkü hastaneleri klinikyenler yönetiyor . Hastane yöneticiliği yüksek okulu var . Oranın verdiği mezunları kimse hastane yöneticisi yapmıyor . Hekimler de diğer meslek grupları gibi kendi yetkilerini kimseye devretmek istemiyor . Klinisyen hekimler çok da güçlüler . Çünkü herkesin işi düşüyor onlara . Bazı çözüm önerileri Ben sağlık sektörü sorunlarının dışında bir insanım ama sizin anlattıklarınız çok ciddi sorunlar olduğunu gösteriyor . Yakın dönemde bu kötü gidişe en azından dur demek için nasıl bir çıkış önerilebilir ? Yani şu sağlık müdürünün , şu sağlık bakanının değişmesinden ibaret bir çözüm müdür bu ? Yoksa Türkiye'nin genel sorunları için vurulacak neşterle beraber mi ele alınacaktır ? Türkiye'de önemli bir gelir dağılımı dengesizliği var . Bu düzelmeden sağlık hizmetleri düzelmez . Birincisi bu . İkincisi Türkiye'de politika herşeye karışıyor . Bir bakanın politik olması normal karşılanır . Politik bir makamdır bakanlık çünkü . Fakat bir müsteşarın politik olması bağışlanamaz . Bunların tutum ve davranışlarının temel yönlendiricisi başka şeyler olmak zorundadır . A partisi iktidara geldiğinde kendi sağlık politikasını uygulayabilir . Buna kimse itiraz edemez . Halk onları seçmiştir . Başka bir anlatışla onların önerdiği sağlık yönetim biçimini onaylamıştır . Bu kabul edilir , edilmesi gerekir . Ama temel yönetim ilkelerinin değişmemesi beklenir . Tabii sağlığa ayrılan para da çok önemli . Türkiye'de ulusal bütçenin ortalama yüzde 3'ü sağlık hizmetlerine ait . Bu yüzde 3'ün yüzde 80'i personel masrafıdır . Kalanın yüzde 80'i de tedavi edici kurumlara gider . Oysa her hükümet , bütçesinde koruyucu hekimliğin önem ve önceliği dikkate alınarak diye başlar ve koruyucu hekimliğe öncelik verileceğini söyler . Bu böyle olmaz . Dünyanın hiçbir yerinde koruyucu sağlık hizmetleri öncelikle halk tarafından talep edilmez . Halk , geleneksel olarak hasta olduğu zaman sağlık hizmetine başvurur . Bana bakmadı , hastama bakmadı diye sayısı belirsiz doktor hakkında şikayet yapılır . Fakat benim koruyucu önlemimi almadı diye ya bir tane ya iki tane . Bundan şu sonuca varılabilir . Halkın eğitimi çok önemli . Çünkü bir hizmeti veren eğitildiği gibi , alan da eğitilmelidir . Yoksa o hizmete talip olarak alamaz onu . İkisinin bir yerde ortak noktası olmalıdır . Sağlığa ayrılan bütçe ve halkın eğitimi önemlidir . Başka önemli bir nokta sağlık personelinin eğitimidir . Türkiye'de tıp fakülteleri Türkiye'ye göre hekim yetiştirmiyor . Hastaneye asistan olup uzman olmaya yetecek düzeyde bilgi sahibi hekim yetiştiriliyor Türkiye'de . Bu kişiler birçok konuda yetersiz kalıyorlar . Bunu hissediyorlar . Yetersizliğini kapatmak için hemen uzmanlığa başvuruyorlar . Türkiye'de bundan on sene önce uzman hekim oranı yüzdesi tüm hekimliğin yüzde 70'iydi . Dünya'da böyle bir oran yoktur . Hep yüzde 50'nin altındadır uzman hekim . Çoğunluk pratisyendir . Çünkü herhangi bir sağlık ocağı hatta hastane polikliniklerinin istatistiklerine bakın hastalıkların büyük bir çoğunluğu üst solunum yolu enfeksiyonudur . Bunun için uzman olmaya hiç gerek yok . Bunlar pratisyen hekimin yapacağı iştir . Hatta hekim olmaya bile gerek yok desen bile doğru . Toplumda yaşayan , birkaç kere bronşit olan , gribal enfeksiyon geçiren kişi bu ilaçları bilir . Herhangi bir eczaneye gidin , eczacı da verir size bu ilaçları . En çok bilinen ikinci sebep ishallerdir . Bunun tedavisini benim anneannem de bilirdi . Biz de ondan farklı birşey yapmıyoruz . Savurganlık diye birşey vardır . Bakın Ankara'da üç tane yanık merkezi kurulmuştur . Şimdi bunların yıllık hasta sayısı , en kabadayasınınki 20 civarındadır . Bu kadar verimsiz yatırım düşünülemez . Bu bir yerde lazım . O zaman bir tane kurarsın . Bizde böyle bir gelenek yoktur . Sonra şaşılacak kadar masraflı olur . Tedavi edici hekimlik son derece pahalı bir şeydir . Son derece hızla da pahalılaşmaktadır . Cihaz teknolojisi yenilendikçe etkinlik artmaz . Etkinlik hekimin uzmanlığındadır . Uzman derken ihtisas yapmışı kastetmiyorum . Bu savurganlığın önlenmesi lazım . Yani özetlersek ülke koşullarına uygun hekim ve sağlık personeli eğitimi , sağlığa ayrılan payın artırılması , örgütün işletilmesi , yurttaşın eğitilmesi bunlar bir araya geldiği zaman verimli bir sağlık hizmetinden sözedilebilir . Aksi halde herkes kendini son derece faydalı zanneder . Çünkü insan doğası kendisini gereksiz görmeye müsait değildir . Herkes kendi yaptığı işin faydalı olduğu kanısındadır . Ama sonuçta Türkiye'de bebek ölüm hızı hala binde 42 ve şu anda gelişmekte olan değil geri kalmış ülkelerin rakamıdır bu . Uzun süredir de düşürülemiyor bu rakam . Güçbirliği ve örgütlülük Bilim ve Ütopya'da sosyolojik konuları konuşuyor , tartışıyoruz . Sağlık oluyor , eğitim oluyor . Tabii genel bir görüşümüz var . Sonuçta eğitim temel bir hak . Devlet bunu her birey için garanti etmeli ve ücretsiz olarak sunmalı . Eskiden böyleydi . Ancak giderek tersine dönüşüyor . Sağlık hizmetleri , koruyucu hekimlik temel bir hak fakat değişmiş ve sizin belirttiğiniz bu manzaradan çıkan sonuç bir siyasi iktidarın bir erkin bu sorunları çözmek zorunda olduğu ; nasıl kötü hale getiren iktidarlar olmuşsa , iyileştirilmesi , neşter vurulması için de böyle bir iktidar değişikliği olmak zorunda . Dolayısıyla sağlık sorunlarının olumlu anlamda değişmesi için bu konuda aynı düşünceleri paylaşan insanların birleşerek şu an var olan politikaları uygulayan hükümetleri , iktidarları alt etmeleri gerekiyor . Bu böyle anlık bir süreç değil ama siz örneğin meslek örgütünüzde bu mücadeleyi yapmışsınız uzun süre , şimdi bize bilgi aktarıyorsunuz . Buradaki çözüm sonuç olarak siyasi iktidardan geçiyor diye düşünüyorum . Yani bireysel olarak söylediklerimizin yanı sıra örgütsel olarak da bir şeyler yapmak gerektiğini siz söylediniz , hekim örgütü olarak söylediniz . Bu örgütlerin birleşerek toplumu etkilemesi ve Türkiye'ye özgü politikaları gündeme getirmesi lazım . Yoksa İngiltere'de Tony Blair şöyle yaptı , biz de şimdi böyle yapacağızla olmaz . CHP laf olarak söylüyor ama programına baktığınızda sigorta anlamında ötekini kabul ettiğini görüyorsunuz . Yani çok radikal ve kökten bazı değişikliklerle Türkiye daha güzel günlere gidebilir diye düşünüyorum . Bilmiyorum paylaşıyor musunuz ? Bir noktanın altını çizmekte yarar var . Halka malolmayan hiçbir şeyi başarmak mümkün değildir . Halka malolması için de halka bunun iyi anlatılması lazım . Şimdi , söz gelimi kamu kurumu niteliğindeki meslek örgütleri var , bunlar Türk Tabipleri Birliği , Türk Eczacılar Birliği , Türk Veterinerler Birliği , Türkiye Barolar Birliği gibi . Bunların güçbirliği yapmasında zorunluluk var . Ama işte o güçbirliğinde bir doktrin olması lazım . Genel olarak biraraya gelmekle bir şey çözülemiyor . Orada , halkın yararına lafı yeterlidir . Ama bir örgüt tümüyle özlük haklarıyla uğraşacağım diyor , ben kendi mühendislerimin çalıştıkları kurumlarda daha iyi ücret almaları , daha iyi sosyal güvencesi olması için çalışacağım diyor . Oysa örneğin elektrik mühendislerini düşünürseniz , Türkiye'de o kadar çok değişiklik oldu ki . PTT'yi böldüler , sattılar . Çok değişik politikalar gündeme getirdiler . TEK'i böldüler , sattılar ve oralarda büyük kavgalar dönüyor . Santraller yapmak istiyorlar , yıkılması gerekenler yıkılmıyor , yapılması gerekenleri yapmıyorlar . Oradaki olayı basit bir özlük hakları sorununa indirdiğiniz zaman , kendi alanımla ilgili olarak söylüyorum , bulundukları diğer konumları görmek gerekmiyor . Bana ne diyor insanlar . . . İş sadece personel haklarına indirgendiğinde kunduracılar derneğinden ne farkı kalır bu işin . Kunduracılığı küçümsüyor değilim . Ama sözgelimi Akkuyu'da Mersin'de nükleer santral yapılması planlanıyor . Bu hekimleri ilgilendiriyor , elektrik mühendislerini ilgilendirmeli , mimarları ilgilendirmeli , veterinerleri ilgilendirmeli . İlgilendirmiyorsa bile ilgilenen diğer benzer kurumlara destek olmalı . Aksi halde egemen güçler çığ gibi geçer üstümüzden , geçtiler bile . Güçbirliği zorunludur . Başka türlü düşünemiyorum ben . Bu örgütlerin politikalarının halka malolması diyorsunuz , halka nasıl anlatacaksınız ki malolsun ? Tabii anlatacağım . Yani özetlersek iş küçük bir iş değil . Büyük bir iş . Zaten küçük bir iş olsaydı bize bırakmazlardı birileri yapardı şimdiye kadar . . . Bize bıraktıklarına göre büyük bir iştir , zor bir iştir . Dünyadan örnekler Biraz önce sormayı unuttum . Diyordunuz ya bebek ölüm oranı önemli bir gösterge , başka göstergeler de vardır . Gazetelerden izliyorum , haberlerde çıkıyor , örneğin Küba'nın çok iyi bir koruyucu sağlık hizmeti verdiği söyleniyor . Siz biraz önce Bulgaristan'ı örnek vermiştiniz . Dünya geneline baktığımızda koruyucu hizmetleri iyi veren ya da bizim arzu ettiğimiz tarzda sağlık hizmeti sunan ülke örnekleri var mı ? Var tabii . Bunların çoğu da eski sosyalist blok ülkeleri . Çünkü merkezi planlama çok güçlü oralarda . Merkezi planlama tek elden planlama yöntemi değildir . Yerinde planlama da yapılır , çok da etkili yapılır . Ben Orta Asya'da bir ay kadar ders anlattım Türk Cumhuriyetlerinde . Alt yapı sorununu çözmüşler sosyalist dönemde . Yani su , kanalizasyon , elektrik , yol kusursuz denecek durumda . Herkes iş bulmuş , temel besin maddeleri o ülkenin koşullarına göre son derece ucuz . Eğitim fırsatı herkese verilmiş , çok önemli . Onların şimdiki düşüncelerine göre eksik birşey var . Lüks yok . İnsanlar lükse düşkündür genel olarak , insani bir zaaf bu , bu karşılanmamış . Bütün Sovyet bloğu ülkeleri , sağlık göstergeleri son derece olumlu ülkelerdir ve çok düşük maliyetle bunu sağlamışlardır . Sosyalist olmayan ülkelerde de var tabii . Avrupa ülkeleri buna örnektir . Orada da çok iyidir . Orada başka bir yöntemle , çok para harcayarak yapmışlardır bunu . Fakat sosyalist blok ülkeleri ya harcayacak çok paraları olmadığından ya da çok akıllı düşündüklerinden mi bilemem az parayla bunu çözmüşler . Türkiye'ye düşen , para çok olmadığına göre Sovyet Bloku'nun yaptığı iştir . Şöyle bağlamalıyız bence . Halk sağlığına sahip çıkılmalı . Bunun için az önce altını çizdiğimiz meslek örgütlerinin güçbirliği , bunun için Türk Tabipleri Birliği'nin ve yerel tabip odalarının güçbirliği gereklidir . Tabip Odaları yıllarca 14 Mart'ta balo yapan yerler olmuşlardır . Başlangıçtaki toplumsal etkinliklerini unutmuşlardır , çünkü hekimlik mesleği egemen güçlerle en çabuk uyuşabilen bir meslektir , uyuşmuşlardır da . Bunun parasal geliri olan hekimlere yararı da olmuştur , bunun altını çizmekte yarar var . Bunu sürdürmek isteyenler var . Ama bu böyle gitmez artık . Teşekkür ederiz . Ev . . . Börtü , böcek , tilki , sansar , kuş . . . doğada hepsinin birer barınağı var . Arınınki petek , kuşunki yuva , ayınınki in ; ama insanın barınağı hemen ev olmamış , çünkü ev başlangıcı barınak olan bir sürecin ifadesi aynı zamanda . M . Levent Gedizlioğlu ( Mimar ) Sunuş Bu yazı , Günlük Yaşam Ütopyaları başlığı altında gerçekleşen 5 . Ütopyalar Toplantısı'nda yapılan bir sunuş esas alınarak hazırlanmıştır . Günlük yaşam ütopyaları nda , ev üzerine neler söylenebilir diye düşünürken , Yapı Kredi Yayınları'nın yayımladığı , Cogito adlı derginin , ev i , Bir Anatomi Dersi : Ev başlığı altında dosya konusu yaptığını gördüm . Bu dosyada , Ömer Naci Soykan , Ev Üstüne Felsefece Bir Deneme başlıklı yazısında , . . . dil varlığın evidir diyor ve Türkçemiz'de ev bağlantılı ifadelerin zenginliğine değiniyor ; can evi , dünya evi , bir göz ev , evlik , evlilik vb . . . gibi . Ev dişidir . . . diyor Ö . N . Soykan , . . . içine alır , besler , büyütür , korur . Ve dil varlığın evi ise , ev de dilin doğumevidir . Dil , orada doğar , büyür , serpilir . . . Hayatın başlangıcıdır , daha büyük bir ev olan dünyaya hazırlanma alanıdır . Böyle ifade edebiliriz : . . . ev yapmak , hayatı biçimlendirmek demektir . Tabi ki , ev yapmak olanaklı ise . . . Börtü , böcek , tilki , sansar , kuş . . . doğada hepsinin birer barınağı var . Arınınki petek , kuşunki yuva , ayınınki in ; ama insanın barınağı hemen ev olmamış , çünkü ev başlangıcı barınak olan bir sürecin ifadesi aynı zamanda . Bu süreç , insanların barınak olarak kullandıkları mağaraların duvarlarına resim yapmalarıyla başlamıştır denebilir . Arının peteğini , ayının inini , kuşun yuvasını insanın evinden ayıran şey , onların , o canlılar için bir ev olmamasıdır . Arının peteği , arıdan arıya , kırlangıcın yuvası , kırlangıcından kırlangıcına değişmez , onlar yalnızca birer barınaktır . Ev ise , barınağı da içine alan , hayata ilişkin daha yoğun ve daha geniş kapsamlı , mekansal bir ifadedir . Ev , ailenin yurdudur . Dolayısıyla başkaları için ev yapmak - o evi yapan mimar da olsa - o başkalarının , o ailenin yaşantısını ve hatta hayatını yönlendirmek demektir : Ne büyük bir sorumluluk , acaba altından kalkılabilinir mi ? Bir yazar diyor ki , . . . mimarların , bazen kendilerini Tanrı gibi gördükleri duygusunun temelinde bu yatar . Ev e bunca anlam yükledikten sonra , kooperatif ve özellikle toplu konut uygulamalarının , insan siloları , barınak depoları gibi tanımlarla anılmalarını anlayabiliriz . Toplu konut deyince akla gelen ilk şey : standardizasyon . Aynı pencere kapılı , aynı mutfak banyolu , aynı plan şemalı ve hatta aynı mobilyalı yüzlerce , binlerce ev . Bunlar artık birer ev değil , birer barınak , konut . Ev , hayatı biçimlendirmekse , standardizasyona uymaması gereken ilk yapı tipi de ev olmalı . Olmalı ama , toplu konut uygulamalarında farklı evler olası mı ? Yapı teknolojisi ve yapı endüstrisinin zorunluluklarını bir tarafa bırakalım ; insanların yaşantıları , gereksinimleri aynılaştıkça - ya da standartlaştıkça - evler de aynılaşıp , standartlaşmak durumunda olmaz mı ? 1 Farklı statülerin yarattığı farklılıklar , konumuz dışı . Bu aynılaşma yakınılacak bir durum mudur ? Yoksa , modernitenin doğal bir sonucu ve bir sürecin kaçınılmaz sonucu olarak mı yorumlanmalıdır ? ( 2 ) Ya da duvarlarına resimler yaptığımız mağaraları olmasa bile , Türk Evi olarak anılan eski Anadolu evlerimiz gibi evler istememizi , . . . ah o eski evler nostaljisinin dışında haklı kılar mı ? Yaşantı , hayat tarzı evi biçimlendirir Anadolu ve Balkanlar'ı içine alan geniş bir coğrafyaya yayılmış bir ev tipine Türk Evi diyoruz . Mimarlık tarihçileri , Türk Evi'ni , çadır geleneğiyle ilişkilendiriyorlar , ki bu yorum bana da ters gelmiyor ( 3 ) . Çadır , çocuklarla birlikte aileyi barındıran bir mekan . Bu mekanda , yatılıyor , yemek yeniyor , oturuluyor . . . Dolayısıyla eşyalar çadırın iç çeperinde çevrelenerek yerleştirilmiş , çadırın ortası doğal olarak boş bırakılmış durumda . Aile , evlilikle ya da akrabalıklarla büyüdükçe , çadırın yanına çadırlar ekleniyor . Türk Evi dediğimiz evin odaları birer çadır , odaların açıldığı sofa ise , çadırlar arasında kalan alan . Bu odalarda da eşyalar , divanlarla , sekilerle , yüklüklerle , yunmalıklarla duvarlara , yani odanın iç çeperlerine yerleştirilmiş durumda . Odanın ortası boş alan . Bu odada , tıpkı çadırda olduğu gibi , yatılıp kalkılıyor , oturuluyor , yemek yeniyor vesaire , yani çok işlevli . Peki , o , çok işlevi içinde barındıran , mangalla ısınan , rahlede kitap okunan eski Türk Evi , bugün için ne kadar uygun ? ( 4 ) Her gün yüklükten yatakları çıkartıp yere serecek , kalkınca da derleyip , dürüp kaldıracak zaman ve enerjimiz var mı ? Olsa bile uygun mu ? Her öğünde , mutfaktan salonun ( oturulup , yatılan odanın ) orta yerine kurulmuş yer sinisine servis yapmaya ve tekrar kaldırmaya , karı - koca çalışan ve çocukları okuyan bir ailenin zamanı ve enerjisi yeter mi ? Yetse bile , uygun mu ? Bana sorarsanız , bir ferdi olduğum ailem için hiç ama hiç uygun değil . Başlarda ev yapmak , hayatı biçimlendirmek demektir demiştim . Giderek doğruluğuna inandığım ifade şu olmuştur : Yaşantı , hayat tarzı , evi biçimlendirir . Duvarsız ev olabilir mi ? Duvarsız ev yoktur . Ev dediniz mi , ilk akla gelen , duvar olabilir . Evin bir iç bir de dış duvarları vardır . Bütün duvarları saydam olan bir ev olabilir mi ? Sovyetler Birliği yurttaşı Yevgeni Zamyatin'in 1920'de yazdığı Biz adlı romanında olabiliyor ( 5 ) : Kodlanmış numaralarıyla anılan insanlar , her tarafı camdan yapılmış yapılarda hayatlarını sürdürüyorlar ( Bu insanlara hemşehri ya da yurttaş diyebilir miyiz ? ) . Bütün hayat ortada , gözler önünde . Erkek ve dişi numaralar , yalnızca izin belgeleriyle , önceden belirlenmiş sevişme saatlerinde , birbirlerini ziyaret ettikleri zaman perdeleri indirme hakkına sahipler . Tüyleriniz ürpermedi mi ? ( 6 ) Oysa , cam , bir mimar olarak , minnettar kaldığım yapı malzemelerinden biridir . Yalıtım sorununu çözmek kaydıyla , Halil Rıfat paşa sırtlarında , o canım Körfez'i salonun içine alan geniş cam yüzeylerin yarattığı şeffaflık ne büyük bir zenginliktir . Her şeyde olduğu gibi burada da ortaya çıktı : şeffaflık , ancak doğru kullanıldıkça iyidir şeffaflık , Biz de olduğu gibi , hayatımızı zehreden , farklı nedenlerle de kullanılabilinir . Geleneksel , konvansiyonel bir evin en belirleyici özelliklerinden biri , duvar , pencere , kapı , çatı , merdiven , oda , koridor , sofa gibi tekil unsurların birbirlerine indirgenemez ve birbirleri içinde eritilip , biri diğeri yerine alınamaz , ayrı varlık alanlarına sahip olmaları , ikincisi de , belirli örüntü kalıplarına göre bir araya gelerek ( örneğin , eve yatak odasından girilemiyeceği gibi . . . ) bütünü oluşturmalarıdır ( 7 ) . Ünlü Fransız mimar Le Corbusier'nin ( 1887 - 1965 ) ütopyası da , . . . bu eski geleneği yıkıp yerine yenilerinin inşaasına aracılık etmektir . . . Ünlü mimar , planı cepheye , konstrüksüyona , hatta alt ve üst katın planına , cepheyi plana ve konstrüksüyona ; konstrüksüyonu , mekan kurgusuna ; pencereyi duvarlara bağımlılıktan kurtarmayı , bahçeyi topraktan , evi yerleşmeden , yerleşmeyi şehirden , her şeyi birbirinden , birbirine bağımlı olmaktan kurtarmayı hedefliyordu . . . Le Corbusier , ütopyası dediğim bu hedefini gerçekleştirdi . Gerçekleştirmek için seçtiği araç , topraktan kopmuş zeminiyle , birbirleriyle merdivenle ilişkilendirilmiş , kolonlar üzerindeki plaktan ibaret , duvarsız betonarme iskelettir ( 8 ) . Sayın İhsan Bilgin , değerli , uzun yazısının sonlarında şu soruyu sormaktan kendini alamıyor : Günümüzde Anadolu'nun herhangi bir karayolundan izlenebilecek inşaat peyzajını gözlese ve çeşitli çehrelere büründürülmüş - ya da büründürülmeye hazır - yüzlerce Domino benzeri betonarme iskeletiyle yüzleşse , Le Corbusier , ne düşünürdü acaba ? Sonuç olarak Le Corbusier de , ütopist mimarlar gibi , başkaları adına karar veren bir uzman , üstelik usta bir uzman . . . Kendi evini kendin yap Ev , ya da ev yapmak adına , ülkemizdeki gecekondu uygulamalarından öğrenecek epey şeyimiz olduğunu düşünüyorum . Gecekondu derken , günümüzde mafyatik ilişkilerle , rant ekonomisinin bir parçası olan uygulamalardan değil , 1960 - 1978 arası , her ailenin kendi evini kendisinin yapması şeklinde gerçekleşen ( 9 ) uygulamalardan söz ediyorum . Burada değineceğim şey Türkiye'nin konut sorununun çözümü , vb . değil ( 10 ) ; yalnızca , ev ile günlük yaşantı , hayat ilişkileriyle ilgili şeyler . O zamanki gecekondu uygulamaları şöyleydi : Yurdundan kopup gelen aile , büyük kentin kendine uygun bir yerinde , önce başını sokacak bir göz oda ve çevrelediği alanın odadan kopuk bir yerinde helasını yapıyordu . Sonra gücü , olanağı elverdiğince de , gereksinimi çerçevesinde , o bir göz odaya zamanla , mutfak , banyo , başka bir oda ekliyordu . Ve o bitmemiş yapı , içinde yaşandıkça evleşiyordu . Bahçesi de , ağacı , çiçeği , tavuğuyla , ona göre biçim alıyordu . Bence , şu ana kadar , evleşebilen konut ile ilgili en uygun yapım yöntemi ve yapım süreci bu . Yıllar sonra , yeni mezun genç bir mimarken , Sayın Aydın Erten'in belediye başkanlığı sırasında ve onun özendirmeleriyle , İzmir - Gültepe'de 30 hektarlık arazi üzerinde yaptığım böyle bir çalışmanın Sayın A . Erten'in ifadesiyle , bir Hollanda mimarlık okulunun takdirini almış olduğunu öğrendim . Bu takdir , hiçbir şekilde ne Sayın A . Erten'e , ne de bana ulaşmış değil . Bu tasarımın önemli konularından biri de mülkiyet durumuydu . O zamanlar - toprağı bol olsun - Sayın Tului Sönmez ile konuyu tartışmış ve ondan epey şey öğrenmiştim . Bir konutun , bir aile için ev olabilmesi , o ailenin , o konutun mülkiyetine sahip olması şartına bağlı değildir . Bu , bir işçi , memur , serbest çalışan için de , evsahibi , kiracı için de böyledir . Konuya ilişkin ücretli işçi ile kapitalist arasındaki ilişki ne ise , kiracı ile evsahibi arasındaki ilişki de odur yargısını yıllar önce , Friedrich Engels şöyle eleştirmiş : Kira işlemi , . . . basit bir meta satışıdır , . . . bu işlem , önceden var olan , daha önce üretilmiş bir değerin el değiştirme işlemidir . . . . Ele aldığımız sorun , iki yurttaş arasında , basit bir meta alış - verişidir . 11 O halde , konut gereksinimini karşılamak için tapu devri gerekli değildir . Mülkiyeti , mevcut hukuki yapı içinde belediyeye ait olabilirdi . Belediye ile hemşehrisi arasında yeni bir ilişki olacaktı : kiracı ile evsahibi ilişkisi . . . Yeter ki , o konutu , gereksinimi olan herkes isterse kendisi , minimum kurallar çerçevesinde ve yukarıda andığım gecekondu yapım sürecine benzer şekilde gerçekleştirebilme hakkına sahip olsun ve çocuğuna , düzenlenecek bir mevzuat çerçevesinde , miras yoluyla devredebilsin . . . Evler neden farklılaşır ? Aklınıza şöyle bir soru gelebilir : Yöreye ve toplumlara göre ( eskiden ) evler neden farklılaşıyordu ? Bunun üç nedeni var : 1 ) Ulusların ya da toplumların kültür ve yaşantı farklılıkları 2 ) Evlerin yapıldığı yerlerdeki hakim yapı teknolojisi 3 ) O çevrenin hakim yapı malzemesi ve yapı endüstrisinin durumu Demek ki ; toplumların kültür ve yaşantı farklılıkları ortadan kalktıkça , yörelerdeki yapı teknolojisi benzeştikçe ve yapı endüstrisinin durumu benzeşip , malzemeler aynılaştıkça , evlerin farklılığı ortadan kalkabilir . Bu durum aykırı da gelse , bir olgudur ve hem iyi , hem de kötü bir durumdur . Ya da kendisiyle mücadele edilmesi gereken bir kaçınılmazlıktır . Evin kokusu , mekanın sesi Şöyle ya da böyle , duvardan söz etmeksizin mekandan , mekandan söz etmeksizin evden söz edemezsiniz . Ancak , duvarların boşluğu sınırlandırması , her yapıda , özellikle evde , o hacmi mekanlaştırmaz . Ömür boyu , o yatak odasında , o yatak , hep öyle duracak , başka türlüsü olanaksız ; bu olumsuz bir durum değil mi ? O yatak odasındaki yatağın hep aynı durumda kalmak zorunda olması , o salonda , o yemek masasının , hep aynı şekilde konuşlandırılmak zorunda olunması , evi evlikten çıkarabilir . Ya da barınağın , konutun , bir türlü evleşememesine neden olabilir . İnsan barınağı , içinde yaşandıkça ev leşir . Boş , kiralık apartman dairesi , bir ev değildir ; o , kiralanması beklenen bir konuttur . Ev den söz edeceksek , mekandan , mekandan söz edeceksek , duvardan söz etmeliyiz demiştim ya ; bu , aslında eksik bir ifade . Çünkü örneğin ses ile de boşluklar mekanlaşabilir . Hatta koku ile de . . . Evin , o eve özgü kokusu , mekanın sesi vardır . Evi ev yapan , duvarlarına asılan resimlerdir , tablolardır , kullanılan biblolar , kap kacaktır . Penceresinden görünendir . Komşundur . Büyük mimar Len - ti , yararlı olanı güzel saymıştı . Koha kentinde işçiler için , hiçbir süsü olmayan , içinde ise oturacakların tüm gereksinimlerinin düşünüldüğü evler yaptı . Len - ti , işçilerin yeni evlerinden memnun olmadıklarını duydu . Konutlarını güzel bulmamışlardı . Mimar Len - ti , evleri yaparken , sizin makinelerinizi örnek aldım ; makineleriniz hem güzel hem de yararlı şeyler . Ben de en yararlı insanlar için en yararlı konutları yapmak gerekir diye düşündüm dedi . İşçiler şöyle karşılık verdiler : Çalıştığımız fabrikalarda , yararlı olmayan şey yoktur . Bize de ancak yararlı olduğumuz ölçüde gerek duyulur . Yalnızca yararlı olandan tiksiniyoruz . . . Belki de güzel olan , gerçekten de yararlı olandır ; ama o zaman da bu demektir ki , makinelerimiz güzel değil , çünkü onların bizim için yararı yok . Len - ti üzüntüyle şöyle bağırdı : Ama makineler yararlı olabilirdi ! Evet diye karşılık verdi işçiler , senin yaptığın evler de güzel olabilirdi , ama değiller işte ! ( 12 ) Mimarın rolü ortadan kalkmalı Brecht'ten yaptığım bu uzun alıntıdan sonra , eve ilişkin benim ütopyama gelebiliriz . Benim evle ilgili ütopyam , baştan beri evle ilgili söylediklerimden sonra , ütopyanın reddine dayanmaktadır . Ütopya biliyorsunuz , olmayan yer , düş ülkesi demektir . Ütopik fikirlerin , daha çok mimarların ve plancıların ( aslında bunlar da mimar ) içinden çıkması , ütopyanın , genellikle yere ( place ) ilişkin bir kavram olmasının yanı sıra , başta da değindiğim gibi , mimarların , tanrı gibi olma yatkınlıklarından olabilir mi acaba diye düşünüyorum ? DİPNOTLAR 1 Aynılaşma dan söz ederken , aklınıza Bodrum Evleri gelebilir . Bu da apayrı bir konu . Bodrum evi için bir anlamı ve güzelliği olan gumbillinin ( Bodrum evine özgü çatı parapeti köşelerinde yer alan süs elemanı ) ve beyazın , binlerce tekrardan sonra mide bulandırdığını söylemeliyim . Bu konuyu ele alan bir yazım , Bodrum Bodrum Dedikleri başlığıyla , Mimarlar Odası İzmir Şubesi Bülteni'nin Temmuz 1989 sayısında yayımlanmıştı . 2 Bu konuda , Egemimarlık'ın 99 . sayısında , Cumhuriyet Dönemi Türkiye Mimarlığı başlığı altında gerçekleştirilen toplantıda , Sayın Uğur Tanyeli'nin dile getirdiği fikirler dikkat çekici görünüyor . 3 Ayda Arel ; Türk Evi Dedikleri , Cogito , sayı : 18 , s . 188 . 4 Türk Evi nin bize öğrettiği çok şey var . Ben Türk Evi ni , yalnızca yazının konusu çerçevesinde ele alıyorum . 5 Yevgeni Zamyatin ; Biz ( Rusça adıyla : Mıy ) . 6 M . L . Gedizlioğlu ; Biz Toplumsalında Ben Özgürlüğü , Egemimarlık , sayı : 91 . 7 İhsan Bilgin ; Serbest Plan , Serbest Cephe , Serbest Ev . . . , Cogito , sayı : 18 , s . 144 . 8 Aynı yazı . 9 M . L . Gedizlioğlu ; Gecekondu Sorunu , Aydınlık Gazetesi , 4 Mart 1994 . 10 Konut sorunu ile ilgili düşüncelerimi , Ege - Koop'un 02 . 12 . 1993'te gerçekleştirdiği panelde belirtmiştim . Bu panel , Ege - Koop tarafından bir kitapçık olarak yayımlandı . 11 Friedrich Engels , Konut Sorunu s . 27 - 28 . 12 B . Brecht ; Me - Ti Tarihte Diyalektik , s . 169 : Güzel Nedir ? Sümer'de arşiv ve kitaplıklar Sümerlerde alış ve satış , kira kontratları , borç senetleri , makbuzlar , devlet ve mabede getirilen vergi ve hediyelerin , oralarda yapılan harcamaların listeleri , çeşitli mektuplar arşiv olarak korunmuştur . Muazzez İlmiye Çığ Düşünce tarihinde yazının icadı ne kadar önemli ise , yazılı malzemenin toplanması , bunun bir gelenek haline getirilmesi , bu toplanan malzemeden yararlanılması ve gelecek kuşaklara saklanması da o kadar önemlidir . Sümerler yazı icadında olduğu gibi yazılı malzemenin toplanmasında da Önasya milletlerine önderlik etmiştir . Geçen yüzyıl başlayıp sürmekte olan kazılarda binlerce yazılı belge bize bunu kanıtlar . Bugün nasıl devlete , kurumlara ve bireylere ait önemli belgeler toplanıp saklanıyorsa , nasıl kitaplar bir araya getirilip gerek özel , gerek genel kitaplıklar oluşuyorsa , Eski Yakın Doğu halkları da aynı düşünce ile yazdıklarını saklamayı bilmişlerdir . Fakat bizim elimize geçenler kil üzerine yazılmış olanlar . Sümerler dillerine göre bir yazıyı icat etmekle kalmamışlar , bu yazıyı kil üzerine de yazarak sürekliliğini sağlamışlardır . Onlardan yazıyı alan halklar da aynı yöntemi kullanmışlar , böylece kağıt , deri , papirüs gibi yırtılıp yok olmadan bu kil tabletler , kırılıp dökülse de yine zamanımıza kadar dayanmışlardır . Ne gibi belgeler saklanmıştı ? Alış ve satış , kira kontratları , borç senetleri , makbuzlar , devlet ve mabede getirilen vergi ve hediyelerin , oralarda yapılan harcamaların listeleri , çeşitli mektuplar arşiv olarak korunmuştur . Bu belgeler genellikle toplu bir halde bulundukları gibi , üzerlerinde , içinde ne olduğu yazılı etiketleri olan küpler içinde de ele geçmişlerdir . Bu tür arşivlere en iyi örnek Kayseri yakınlarındaki Kültepe'de çıkanlardır . Burada MÖ 2000 yıllarında Asur'dan gelen tüccarlar bir koloni kurmuşlar ve hemen hemen üç nesil boyunca Asur , Mezopotamya ile Anadolu arasında büyük bir ticaret ağı oluşturmuşlar . Kültepe'de yapılan kazılarda bu tüccarlara ait evler ve evlerin içinde aile arşivleri bulunmuştur . Bunlar bazı evlerin mahzeni tahmin edilen bir yerinde sepet içinde veya küp içinde korunmuşlar . Bazı evlerde de tabletler tahta raflar üzerine konmuş . Raflar yanmış , tabletler yerlere saçılmış , fakat yanma ile onlar tuğla gibi sağlamlaşmışlar . Kazıdan çıkan tabletler konserve dediğimiz bir işlemden geçer . Bu işlemde onlar fırınlarda sağlamlaştırılır . Kültepe'den çıkan tabletlerin fırınlanmaya gerekleri yok . Bu evlerde bulunun belgelerden o evde yaşayan ailenin adları , akrabaları , iş yaptıkları kimselerin adları , ne gibi işler yaptıkları , bunlara ait notlar , makbuzlar , senetler , anlaşmalar , mektuplar gözler önüne seriliveriyor . Arşivler Mezopotamya'da da birçok devlet , mabet , şirket ve aile arşivleri vardı . Saray arşivlerinde devletler arası veya kraldan yüksek düzeyde memurlara , onlardan krala yazılan mektuplar , tarihsel yazılar , kral yıllıkları , fermanlar bulunuyordu . Şirket arşivine en güzel örnek Yeni Babil çağında Nippur şehrinde kurulmuş olan Muraşu oğullarına ait bir firmanın yaptığı işler , şeflerinin yeteneklerini belirten belgeler bir arada bulunmuştur ki , bunlardan bu firmanın Kral Nubukatnezar'dan Daryüs I zamanına kadar sürdüğü anlaşılıyor . Bu süre Nabukatnezar'ın Fılistin'i alıp oradan pek çok değerli kimseyi sürgün olarak Babil'e getirdiği zaman ile Perslerin Babil'i alıp tutsaklara kendi ülkelerine gitme izni verildiği zamanı kapsıyor . Arşivde bulunan belgeler genellikle asıl metinlerin kopyalarıdır . Gerektiği zaman bu belgelerden yararlanılırdı . Bir davacı daha önceki bir konu hakkında herhangi bir iddiada bulunursa hemen ona ait belgeler arşivde bulunup kontrol edilirdi . Arşivlerin başında sorumlu bir memur bulunurdu . Bu arşivistler de kendi zamanlarındaki olayları yazıp saklamışlardır . Bunlardan tarihsel bilgiler alınabilinmektedir . Arşivistlerin varlığını gösteren bazı belgeler var . Böyle belgelerden biri , Babil'deki kraldan Larsa şehri valisine gönderilen bir mektuptur . Bunda Kral emrediyor ! Buraya ( Babil'e ) iki arşivist gönder ! Bunlardan birisi memuriyetini kötüye kullanan birinin yerine geçecektir deniyor . Babil'i Persler aldığı zaman orada bulunan Yahudiler Pers Kralı Daryüs'e giderek mabetlerini yapmalarına engel olunduğu şeklinde şikayette bulunuyorlar . Daryüs de arşivde böyle bir belge olup olmadığını araştırmak üzere bir arşivisti görevlendirmiştir . MÖ 2000 - 1800 yıllarında Güney Mezopotamya'da birçok aile arşivleri olduğunu hukuki belgelerden öğreniyoruz . Bunlardan birinde aynı ailenin 7 kuşağına ait belgeler bulunmuştur . Bu belgeler bir adama , onun oğullarına , akrabalarına , hatta kendisinden sonraki kuşağa aittir . Babil kralı Samsuiluna'nın beşinci yılında yapılan bir aile uzlaşması için , aynı ailenin 125 yıl önceki belgeleri arasından bilgi çıkarıldığı görülüyor ki , bu da Nippur şehrinde özellikle yüksek rahip ailelerinin evlerinde kuşaktan kuşağa saklanan aile arşivlerinin bulunduğunu ve aile bireylerinin iktisadi bir birlik oluşturduklarını gösteriyor . III. Ur sülalesi çağında Lagaş'ta , içlerinde hangi yargıçlara ait kararlar olduğu yazılı etiketler ile küpler bulunmuştur . Mezopotamya'dan başka Mısır'da Amarna , Anadolu'da Boğazköy , Suriye'de Ugarit ve Ebla şehirlerinde devlet arşivleri ele geçmiştir . Kütüphaneler Kitaplıklara gelince : Arşivler gibi saraya , mabede ve bireylere ait kitaplıkların bulunduğu , yapılan kazılar ve bulunan belgeler üzerindeki çalışmalardan anlaşılmaktadır . İlk kitaplığın tabletleri Ninova'da iki yerde bulunmuştur . Bunlardan biri Kral Sanharip'in güneybatı sarayında , diğeri Asurbanipal'in kuzey sarayında idi ve Asur kralı Asurbanipal'e ( MÖ 668 - 626 ) ait büyük bir kitaplıktı . Bu tabletler çoğunlukla kırık olarak ve yerden bir ayak yükseklikte bulunmuştu . Aynı konuya ait tabletler ve parçalar uzaklara doğru yayılmıştı . Herhalde 612 yılında Med'lerin Ninova'ya saldırmaları sırasında Ninovalılar tarafından bunlar saklanmışlardı . Daha Sümerler zamanında , ülkeye düşman saldırınca tabletlerin saklandığını , III. Ur devrine ait bir katalogdan öğreniyoruz . Bunun kuyu içinde bulunan belgelere ait olduğu yazılmış . Asurbanipal'in kütüphanesine ait 25 bine yakın tablet ve parça bulunmuştur . Bunların hepsi İngiltere'de British Müzesi'ne götürülmüştür . Orada yapılan çalışmalar sonucu birbirlerine ait parçalar birleştirilmiş . Böylece kitaplıktaki tablet sayısının 5 - 10 bin kadar olduğu anlaşılmıştır . Kral Asurbanipal , kendinden önceki kralların kendisi gibi yazı sanatını bilmediklerini söyleyerek ve benden önceki kralların aksine olarak yazıyı tabletler üzerine yazdırdım ve bunlar görünsün ve okunsun , diye ( VAB VII , 357 ) sarayın ortasında sergiledim diyerek övünmüştür . Anlaşıldığına göre kral yazıyı öğrendikten sonra okumaya karşı büyük bir meraka kapılmış ve bunun için de saraya bir kütüphane kurmaya kalkmıştır . Bunda son derece başarılı olduğu kuşkusuz . Çünkü bundan yalnız kendisi değil veya kendi çağı değil , ondan binlerce yıl sonra gelen insanların yararlanmasını sağlamış ve çiviyazılarının okunması , Akad ve Sümer dillerinin çözülmesine en büyük etken olmuştur . Asurbanipal önce bir rahibin özel kitaplığını saraya getirtmekle bu işe başlamış . Çünkü kütüphanede bulunan bazı tabletlerin alt yazılarında büyük katip Gabbi - İlani - Ereş'in soyundan katip Mardukşum - ikiş'in oğlu Nabu - zukup - ken'in tableti şeklinde yazılmaktadır . Bu şahıs gerek kral Asarhadon , gerek Asurbanipal zamanında yüksek bir memurdu . Gabbi - ilani - ereş de Asurbanipal zamanında başkatipti . Asurbanipal bu ailenin bütün tabletlerini , ihtimal bu kütüphanenin kurulması için görevlendirdiği İştar - şum ereş yoluyla kendi sarayına getirtmiştir . Bu şahıs sonradan kütüphanenin müdürü olmuş olmalı . Bundan sonra kütüphaneye tabletler Babil , Asur , Kuta , Nippur gibi şehirlerin gerek özel , gerek mabet kitaplıklarından ya doğrudan doğruya alıp getirilmiş veya onların kopyaları yaptırılmıştır . Asurbanipal'in Saduni adlı bir memuruna yazdığı emirnamede : Saduni'ye kralın emri : Ben iyiyim , sen de iyi olasın ! Mektubumu aldığın gün Cuma'yı , kardeşi Bel - etir'i , Apla'yı ve Borsippalı tanıdığın bütün sanatkarları yanına al , onların evinde , Ezida mabedinde bulunan bütün tabletleri topla birlikte getir dedikten sonra ayrıca kralın ilgilendiği konuların da isimlerini yazıyor . Bunlardan : Kralın yatağının ayak ve baş ucundaki dört taş , Ea , Marduk bilgeliği tamamlasınlar büyüsünü , savaş meydanı ile ilgili bütün metinleri kapsayan Bir savaşta bir adama mızrak isabet etmezse , ritual metinlerini , dualar , taşlardaki kitabeler , krallığa yarayacak her iyi olanı , şehrin günahından arınmasına ait metinleri , fena gözlere karşı olan metinleri ve sarayda neye gerek varsa hepsini getirmelerini yazıyor kral . Bundan sonra kral , Saduni ve arkadaşlarına şu emri veriyor : Asur memleketinde kopyaları bulunmayanları arayıp bulunuz ve bana getiriniz ! Şimdi Borsippa belediye başkanına ve mabet başkanına yazdım . Sen Suduni . Tabletleri kendi deponda sakla , hiçkimse tabletlere yaklaşmasın . Eğer saraya yarayacak herhangi bir tablet veya ritual metni bulunursa onu arayınız , bulunuz ve bana getiriniz . ( CT XXII ; 1 ) . Diğer bir mektupta kralın astroloğu Asariu'ya , kral muayyen bir dinsel tören için gerekli metni getirmesini yazıyor . O da cevap olarak , o metinden başka , ta kral Hammurabi zamanında yazılmış bir kitabeyi Babil'e getirdiğini söylüyor ve onları Babil'den beraberimde getiriyorum , kral töreni derhal yapabilir diyor ( ABL N0 . 255 ) . Bu tabletlere öyle önem verilmiş ki , getirildiklerinde özel tören yapılıyormuş . Diğer bir mektup , astronomluğu , hekimliği ve rahipliği şahsında toplamış Marduk - şakin - şum'a yazılmış . Ona da aynı şekilde bir görev verilmiş , o da yanıt olarak Beyimin istediklerini gönder , onlar Ninova'ya getirilmeli . Sümerce yazılmış büyü metinleri Nabu - nadin - ah ile göndereceğim , onları birlikte getirecek denmektedir . Asurbanipal ayrıca bu amaçla bütün yazı sanatkarlarını toplamış ve oldukça kısa bir sürede pekçok metnin kopyasını yaptırarak kütüphaneye getirtmiş ve hükümet başkenti Ninova'yı , Önasya'nın bilim merkezi yapmayı başarmıştır . Neler vardı ? Bu kütüphanede ne gibi belgeler toplanmıştı ? Tarihsel metinler , yapı kitabeleri , astronomi raporları , mektuplar ve birçok hukuki metinler de bulunuyor ki , sonuncuları daha çok devlet arşivine ait belgelerdir . Kütüphanenin asıl temelini oluşturan eserler sihir , fal işlemlerini ve sonuçlarını ve dinsel törenleri kapsayan metinler ; felsefe , tıp , astronomiye ait bilimsel metinler ; efsane , destan , masal , hikaye , atasözleri gibi edebi metinler ; Sümer , Akad dillerine ait sözlükler , gramer kurallarını anlatan dilbilgisine ait sözlükler , kanun kitaplarıdır . Bu eserlerin alt yazılarında eserin konusu , konunun kaçıncı tableti olduğu ve ondan sonra gelen tabletin ilk satırı , eğer metnin aslı başka yerde ise ve oradan kopya edilmişse , aslının nerede olduğu , kimin tarafından kopya edildiği ve kimin onu kopya ettiği , kontrol ettiği ve tabletin Asurbanipal'in kütüphanesine ait olduğu yazılıdır . Örnek olarak : sihir , bir beddua insanlığın üstüne cin gibi çöktü , dördüncü tablet , Surku , aslına uygun olarak yazıldı ve kontrol edildi . Asur kralı Asurbanipal'in sarayı . Tablet böylece tamamlandıktan sonra sağlamlaşması için pişiriliyor , aynı konuya ait tabletler bir araya getiriliyor ve ondan sonra kitapların bulunabilmesi için bir kataloğu hazırlanıyor . Tabletlerin konulduğu raflara üstlerinde hangi eserlerin bulunduğu yazılı yine kilden yapılmış etiketler asılıyor . Babil kralı Şamaş - şum - ukin'in yenilgisinden sonra bütün Babil kütüphaneleri yağma edilmiş ve oradan yüzlerce tablet Asur'a getirilmiştir . Bütün bu tabletler Asurbanipal'in katipleri için örnek olmuştur . Bu kütüphanede o kadar değerli belgeler toplanmıştır ki , onlardan Mezopotamya'nın yüzlerce yıllık tarihini , kültürünü , edebiyatını , bilimini , dillerini öğrenebilmemiz için eşsiz birer kaynak olmuştur . Asurbanipal kütüphanesi uzun zaman Mezopotamya'da bulunan tek kütüphane olarak namını korumuştur . Fakat 1904 - 1905 yıllarında Asur imparatorluğunun eski başkenti olan Asur şehrindeki Asur mabedinin güneybatı kısmında bulunan kapıdaki kazıda ( yapan Andrea ) yüzlerce tablet bulunmuştur ki , bu tabletler üzerinde yapılan uzun çalışmalar sonucu yazı tekniği ve stili , katip isimleri ve yıl adlarına göre onların daha eski çağa MÖ 1112 - 1070 I . Tiglatpileser tarafından kurulan bir kütüphaneye ait oldukları anlaşıldı . Bu tabletler arasında da Orta Asur çağından Yeni Asur çağına kadar uzanan tarihsel metinler , yapı kitabelerinin bulunması bunların da Ninova'da olduğu gibi bir devlet arşivi ve kütüphanesine ait olduğunu göstermiştir . Asur'da Asur mabedinin güneybatı kısmı kisal - dingir Nunammir = tanrı Nunammir'in avlusu , kuzeybatıdaki kapının adı da Bab - dingir - Empi = tanrı Empi'nin kapısıdır . Tabletlerin büyük bir kısmı bu kapıda ve civarında bulunmuştur ki , bu kütüphane ve arşivin bu kapıda olduğu tahmin edilmektedir . Çünkü Tukulti - Ninurta'nın yıllığında Tabletleri tanrı Nunammir'in büyük avlusundaki tanrı Empi kapısına koydurdum diye yazılmaktadır . Buradan çıkan tabletler arasında birçok yapı kitabeleri bulunmuştur . Bunlar yalnız Asur ve civarındaki yapılara ait değil , uzak yerlerdeki binalara ait kitabelerin kopyalarıydı . Bunlardan , Kral Tiglatpleser'in eski sarayının yanındaki büyük Ziggurat'ın yeniden yapılmasından söz eden kitabe , I . Tukulti - Ninurta tarafından şehir hendeklerinin yapılması hakkındaki kitabenin birer kopyası ve Adad - Nirari için verilen hediyelerin yazıldığı birçok belgeleri sayabiliriz , bunlar devlet arşivine aittirler . Kitaplık olarak Tukulti - Ninurta I'den önceki zamana ait yapı kitabeleri , birkaç saray ve harem talimatnamesi ile pek çok hukuki ve idari belgeler var . Buna karşılık eski Asur yazısı ile yazılmış hiçbir edebi metin yoktur . Ancak eski Asur rahipleri belirli bir edebiyat türü olan batıl inançlara ait alana ilgi göstermişlerdir . Onun için Tukulti - Ninuta I , Babil'den birçok edebi metin getirtmek zorunda kalmıştır . Asurbanipal'ın yaptırdığı gibi , bunların ya asıllarını getirtmiş veya kopyalarını yaptırtmıştır . Kopyaları yapılanlarda Babil ve Asur yazı işaretleri karışık olarak görülmektedir ve bunlar Kasit ve Hammurabi zamanına kadar uzanmaktadır . Tiklatpleser I , en eski kütüphane kurucusu olarak bilinmektedir . Bu kral Asur kanununu , saray ve harem talimatnamesini derleyip toplayıp yazdırmıştır . Bu kütüphaneye ait tabletler en iyi çamurdan yapılmış olup üzerleri fildişi renkteki bir tabaka ile sıvanmıştır ki , bu tabaka yazıların en iyi şekilde görülmesini sağlamaktadır . Bu metinlerin üzerinde yine katiplerin imzaları vardır . Bunlardan bir kısmı sonradan Asur'dan alınarak Asurbanipal zamanında Ninova kütüphanesine götürülmüştür . Bu kütüphanede kanunlar , talimatnameler , efsane , destan , öykü , ilahi , dua , sihir , reçeteler , şifa ritüellerini anlatan metinler , sözlükler , listeler , aritmetik ve astronomiye ait yazılar , çeşitli fal metinleri , özellikle kurbanlardan elde edilen fallara ait belgeler bulunmakta idi . Bu kitaplıkta bulunan ilahilerin bir de kataloğu ele geçmiştir . Bu kütüphanelerin en büyük önemi Akad edebiyatının gelişmesinde yeni bir çağı göstermesidir . Onlar bulununcaya kadar Eskibabil çağı ( MÖ 1800 - 1900 ) ile Asurbanipal çağına ait edebi metinlere sahiptik . Bu iki çağ arasında yalnız 1300 yıllarına ait Boğazköy'de bulunmuş Hitit arşivlerinde ele geçen birkaç Akadca edebi metin vardı . Bunlar da her alan hakkında bilgi verecek kadar değildi . Bu yüzden Tiglatpleser kütüphanesi , metinlerin çokluğu dolayısıyla Akad edebiyatının gelişmesi hakkındaki araştırmalarda büyük rol oynamaktadır . Özel kitaplıklar Bu saray kütüphanelerinden başka , özel kitaplıklar da vardı . Asur'da bulunan böyle bir rahip kitaplığında çok fazla dinsel konuları , destanları , sözlükleri kapsayan tabletler bulunmuştur . Bu tabletler , güzel yazılı ve iyi pişmiş oldukları için , dış görünüşleri kral kütüphanesindeki tabletlere benzemektedir . Bu tabletlerdeki alt yazılar bunların özel kitaplığa ait olduğunu göstermektedir . Antik İskenderiye Kitaplığı Kitaplıkta 700 bin cilt ve rulo kataloglandı , bunlara özet tabletler eklendi . Kitaplığın yanındaki müze veya o zamanki adı ile İlham Perileri Tapınağı , sanatsal gösterilere açık bölümler ile bir gözlem evini ve doğa bilimleri bahçelerini de içeriyordu . Prof. Dr. Metin Bara ( İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Emekli Öğretim Üyesi ) Mantık , İskenderiye Kitaplığı gibi , MÖ 332'den MS 391 hatta 641'e kadar adından söz edilmiş bir bilim yuvasını , dünyanın ilk üniversitesini kuranların bilim adamları olmasını gerektirmez miydi ? Fakat , onlara bazen öyle oyunlar oynanıyor ki ! Antik İskenderiye Kitaplığı ve Müzesi gibi , o zamanların en önemli kültür kurumunun kuruluşunda bilim adamlarının rolü ikincil derecede kaldı . Büyük İskender'in rolü Bu işin temelinde bir fatihin , bir askerin davranışı yatıyor : Büyük İskender'in ( MÖ 355 - 323 ) . Ancak , bilim adamlarının da hakkını yememek için , İskender'in eğitimini , on üç yaşından iktidara gelişine kadar , Aristo'nun ( MÖ 384 - 322 ) üstlendiğine de işaret edelim . Bu ikili arasındaki etkileşim politik alanda olmasa da , bilim alanında büyük çapta gelişti . İskender bilim ve öğrenme sevgisini Aristo'dan aldı . Buna karşılık Aristo'ya , hiç olmazsa kendi döneminde , bir bilim adamı için tarihin kaydettiği en büyük desteği verdi . Zaman oldu , Aristo'nun emrinde , kendine Asya ve eski Yunan'dan koleksiyon materyali taşıyan bin kişi çalıştı . Atina'daki ünlü Lykeion - Lise onun zamanında kuruldu . Balkanlar ve Yunan'dan başka Anadolu'yu , Mısır'ı , İran ve Afganistan'ın büyük bir bölümünü buyruğu altına alan , Hint yarımadasına kadar ulaşan ve geçtiği yerlerde İskenderiye adı altında on yedi yerleşim merkezi kuran Büyük İskender'in gözde İskenderiye'si , Nil deltası üzerindeki İskenderiye idi . Makedon orduları buraya ilk ayak bastıklarında ( MÖ 332 ) yörede bataklık ve sazlıklar içinde kaybolmuş birkaç balıkçı köyünden başka bir şey yoktu . İskender yeni kurulacak kentin ana planlarını kendisi saptadı ve İskenderiye , Efes mabedinin yeniden yapımına imzasını atmış olan Rodoslu mimar Dinocrates tarafından inşa edilerek yerleşime açıldı . İskender'in başka işleri vardı . Pers kralı Darius III'ün peşinde koşacaktı . Yeni kenti , fethettiği Mısır topraklarını ve dolaylarını komutanlarından Ptolemaios'a ( I. Soter = sürdürücü , MÖ 360 - 283 ) emanet ederek doğu seferine başladı . İskenderiye Kitaplığı'nın kuruluşu ve gelişimi İleri görüşlülük mü ? Koleksiyoncu merakı mı ? Prestij edinme hırsı mı ? Ptolemaios I , bunlardan hangi veya hangilerine sahipti ki , bu yeni kentte ilk kurduğu kütüphane ve müze oldu . Yalnız bu kurumları değil , tüm zamanların ilk üniversitesini de . Bu atılım bir kişinin eseri olarak da kalmadı . Kurduğu Ptolemaios Hanedanı'nda kendisinden sonra gelen krallar da bu kurumları devam ettirdi ve geliştirdiler . Bu kitaplık - müze kompleksi , Aristo'nun Atina'da kurduğu kurum örnek alınarak meydana getirildi . Belgelerin temelini de , o zamanda , benzerleri içinde en önemlisi olduğu kuşku götürmeyen koleksiyonu oluşturdu . Bütün giderleri krallık hazinesinden karşılanan kütüphaneci , kopyacı , çevirmen , vb . ordusu ; Yunanca eserlerin kopyalanmasından başlayarak , diğer dillerdeki tüm eserlerin Grekçe çevirisi , kataloglanması ve depolanması için uğraş verdi . Bu boyuttaki bir iş için , doğaldır ki uygun yöntemlerin de geliştirilmesi gerekiyordu . Örneğin , Atina Kütüphanesi'nde bulunan yapıtlar belirli bir gümüş miktarı depozito karşılığı ödünç alınıyor , İskenderiye'de kopya ediliyor ve geri gönderiliyordu . Bu arada , özgün yapıtların tek sahibi olmak için neler yapılmadı ki ! Ptolemaios III ( Euergetes = iyilikçi , MÖ 280 - 221 ) Atinalı'lardan ısrarla Sofokles , Euripides ve Eshylos'un trajedilerinin orijinallerini , kopyalarını çıkarttırmak için , ödünç istiyordu . Önceleri bu isteğe karşı olan Atina yöneticileri , önerilen depozito miktarının büyüklüğüne kandılar . Yapıtlar İskenderiye'ye getirildi . . . Ve , orada kaldı . Ptolemaios III sözünden dönmüştü . Bu olay iki devlet arasındaki ilişkileri bozdu ve ancak Atina'ya bu yapıtların kopyaları gönderildiğinde düzelme eğilimine girdi . Devletler arasındaki ilişkilerin , nerede ise , yalnızca ekonomik sorunların büyüklüğüne bağlı olduğu bugünler ile MÖ 230'ları karşılaştırmak işimize gelir mi , dersiniz ? Bu arada , İskenderiye Kitaplığı'nın , o zamanın , benzerleri arasında ilk sırayı almasında önemli bir rol oynayan Callimachus'dan da ( MÖ 310 - 235 ) söz etmek gerekir . Tanınmış bir şair olan Callimachus , Ptolemaios II ve III iktidarlarında kitaplığın yöneticiliğini yaptı . Bu dönemde , daha önce de söz ettiğimiz yöntemlerle toplanan 700 bin kadar cilt ve rulo kataloglandı , bunlara özet tabletler eklendi . Türlü elektronik araç ve gerecin kullanımına sunulduğu bir 20 . yüzyıl kütüphanecisinin 2300 yıl kadar evvel başarılmış olan bu işi , havsalasına sığdırması çok güçtür . Kitaplığın yanındaki müze veya o zamanki adı ile İlham Perileri Tapınağı , sanatsal gösterilere açık bölümler ile bir gözlem evini ve doğa bilimleri bahçelerini de içeriyordu . Kitaplığın çöküşü Her kuruluşun , yapının yaşamı bir çan eğrisini izler . Bu saptama , bir politik hareket , tek bir canlının veya bir ulusun hayatı için de geçerli sayılabilir . Bu yazıda inceleyeceğimiz kurum da aynı yolu izlemiştir ( bkz. Şekil 1 ) . İskenderiye Kitaplığı , ilk kez , MÖ 47'de Romalılar'ın Julius Cesar komutası altında Mısır'ı işgal etmeleri sırasında yakıldı . O yıllarda , Mısır'da Ptolemaios XII'nin kızı Kleopatra VII ( MÖ 69 - 30 ) ile erkek kardeşi ( ve kocası ) arasında taht kavgası vardı . Kraliçenin önce Cesar'ın , sonra , yine bir Romalı general olan Marc - Antonius'un ilgisini ne kadar çektiği , günümüze dek gelen magazin haberlerinden de bilinir . Hele Marc - Antonius'un bağlılığı o derece fazla idi ki , bu general Kleopatra'ya Tarsus'ta bir zafer anıtı , Gökova körfezinde Mısır'dan getirilen özel kumlarla bezenmiş bir plaj , ve . . . kitaplığın yakılışına çok üzüldüğü için , Bergama Kütüphanesi'nde bulunan , parşömen üzerine yazılmış 200 bin ciltlik hazineyi hediye etmişti . Bu entelektüel şövalyelik bile , ünlü kitaplığın eski parlak devrinin geri gelmesine yetmedi . MS 390'da çıkan iç savaşta bir kez daha tahrip oldu . Kalıntılara son darbe ise , MS 641'de kent Arap işgaline uğradığında vuruldu . Şunu da hemen belirtelim ki , bu kurumun tüm kültürlere verdiği hizmet , tarihlere bakacak olursak , 950 yıl kadar sürmüş gibi görünse de , bilimsel atmosfer yoğunluğunu , kuruluştan bir buçuk yüzyıl sonra kaybetmeye başladı . Kitaplık - müze kompleksine model olarak Atina'nın Likeion'u ve akademileri alınmış olmasına karşın , oradaki göreceli özgürlük ortamı oluşamadı . İskenderiye'deki kurum , halktan kopuk bir Kraliyet Koleji olarak kaldı . Aristocu düşünce tarzı yerleşmeden çöküş devri başladı . Bu kurum içinde ve etrafında oluşan bilim adamı topluluğu ile öğrencileri ; genelde neyi , niçin yaptıklarını halka anlatamadılar , mal edemediler . Hala dilimize pelesenk olan bilim adamı fildişi kulesinde yaşar deyimi , acaba o zamanlardan mı kalmıştı ? İskenderiye'deki bu bilim kurumunun çöküş nedenlerini daha iyi anlayabilmek için Ptolemaios Hanedanı'nın içinde başlayan ( Ptolemaios VII'den itibaren ) çekişmeleri ve ülkedeki dinsel kutuplaşmaları da göz önünde tutmak gerekir . Kimler geldi kimler geçti ! Bilime altın çağını yaşatan bu kurumdan kimler geçmedi ki ? İşte en önemlilerden birkaçı : - İnsan anatomisi ve fizyolojisinin temellerini atanlardan Herophilos ( MÖ 355 - ? ) ve Erasistratos ( MÖ 300 - 240 ) . - Gökcisimlerinin hareketleri ile ilgili bir teori geliştirerek , Kopernik'in buluşlarına yol açan Aristarkhos ( MÖ 310 - 230 ) . - Geometrinin Ögeleri nin yazarı Eukleides ( MÖ III. yüzyıl ) . - Kaldıraç ve hidrostatik prensiplerini ortaya koyan Arkhimedes ( MÖ 287 - 212 ) . - Konik Kesitler in yazarı Apollonios ( MÖ 260 , 200 ) . - Dünya meridyenini ilk ve doğru olarak ölçen Erasthostenes ( MÖ 284 - 192 ) . - Gök haritasını çıkartan Hipparkhos ( MÖ II . yüzyıl ) . - Buhar makinesini ilk düşünen ve hidroliğin temellerini ortaya koyan Heron ( MS I . yüzyıl ) . - İnsan anatomisi üzerine yaptığı çalışmalarla adını duyuran Galenos ( MS 131 - 201 ) . - Filozof ve matematikçi Hypatia ( MS 355 veya 370 - 415 ) 1 . Bunların yanı sıra İskenderiye Kitaplığı yetmiş iki Musevi bilginin bir araya gelerek Tevrat'ı Grekçe'ye çevirdikleri , dünyada ilk kez sözlüklerin ve ansiklopedilerin hazırlandığı yer olarak da tarihe geçti . Bugünlere dönecek olursak , UNESCO'nun da katıldığı bir çaba var . İskenderiye Kitaplığı yeniden kuruluyor . Deri ruloların , tabletlerin , papirüslerin , parşömenlerin yerini bilgisayarlar , disketler , mikrofilmler alacak . Eski kitaplığın büyüsü ise . . . Eh ! Ona da sanal bir çözüm bulunur herhalde . DİPNOT 1 İskenderiye Kitaplığı'nın son yıldızlarından biri olan Hypatia , tarihin kaydettiği ilk bilim kadınıydı . Onların ikinci sınıf insan sayıldığı bir dönemde İskenderiye'de yeni Platoncu öğretinin egemen olduğu bir okul kurmuştu . Yaymaya çalıştığı kültür ise , gelişmekte olan Hıristiyan kilisesinin ve bunun başında bulunan piskopos Cyril'in inançları ile çatışıyordu . 415 yılının bir gününde Hypatia okuluna giderken , Cyril'in kışkırttığı bağnazlar tarafından pusuya düşürüldü , hunharca katledildi , cesedi ve kitapları yakıldı . Piskopos Cyril ise , Papalık tarafından aziz katına yükseltilerek ödüllendirildi . KAYNAKLAR - E . Barrois , La bibliothèque d'Alexandrie d'hier , Revue de I'AMOPA , 1995 , No . 129 : 21 - 22 . - Larousse du XX . Siècle , 1928 , 1 : 137 . - C . Sagan , Kozmos , Altın Kitaplar , 1997 , 277 - 282 . - H . G . Wells , The outline of history , Garden City Books , New York , 1961 , 300 - 305 . - M . Dzielska , İskenderiyeli Hypatia , Çev. Gamze Deniz , 1999 , Berfin Yayınları . Sağlam zemini bulmak için . . . Depremlerden en az etkilenmenin altın kuralı sağlam yapı yap ve sağlam zemin bul dur . Bu yazıda yerbilimleri içinde Jeofizik ve Sismoloji gibi bilim dallarının katkılarının ne olabileceği , mevcut sistemdeki aksayan yönleri ve çözümleri sunmaya çalışacağız . Prof. Dr. Haluk Eyidoğan ( İTÜ Jeofizik Mühendisliği Bölümü Başkanı ) Türkiye'nin ekonomik ve sosyal yapısına en fazla zarar veren doğal olaylardan biri olan deprem , afetlerden korunma va zararlarının azaltılması çalışmalarında en önemli konulardan birini oluşturmaktadır . 17 Ağustos 1999 Kocaeli depremi , Türkiye'nin deprem olduktan sonra yaraları sararız anlayışının da yıkıldığı bir deprem olmuştur . Diğer doğal olaylara kıyasla Türkiye'de depremlerden dolayı insan kaybı yüzde 87'ye , hasar oranı ise yüzde 40'a yaklaşmaktadır . Son yedi yılda oluşan üç orta büyüklükteki 1992 Erzincan , 1995 Dinar ve 1998 Adana - Ceyhan depremleri ve bir büyük deprem 1999 Kocaeli depremi ilçe ve il gibi yerleşim alanlarının merkezi yerleri içinde ortaya çıkmış , maddi kayıplar beklenenin üzerinde gerçekleşmiş ve ekonomiyi olumsuz yönde etkilemiştir . Benzer bir süreç daha büyük yerleşim alanları içinde gerçekleştiğinde kayıp değerinin büyüklüğünün ve ekonomik yapıyı etkileme derecesinin ne kadar fazla olacağını belirlemek zor değildir . Ülkemizin bir deprem ülkesi olması ve bu afetle birlikte yaşamayı öğrenmek zorunda kalmamız İnşaat Mühendisliği ile Yerbilimlerinin birlikteliğinin gerekliliğini daha belirgin bir biçimde ortaya koymaktadır . Yerbilimleri'nde deprem konusuna yönelik temel ve uygulamalı araştırmalara , deprem sonrası yeni konut ve binaların yapılmasına gösterilen devlet ilgisine ve finansal desteğine paralel oranda ilgi gösterilmesinde ve bu araştırmaların , konusunda kendini kanıtlamış bilim adamlarının yönetimine verilmesinde yarar vardır . Depremlerden en az etkilenmenin altın kuralı sağlam yapı yap ve sağlam zemin bul dur . Türkiye'de ve Dünya'da birçok ülkede sorun bu kurala uymamaktan kaynaklanmaktadır . Mühendislik , sorunlu zeminlere depreme dayanıklı yapı yapma becerisini sağlamakla birlikte bunun maliyeti yüksek olmaktadır . Depreme dayanacak bir yapının dayanıksız bir yapıdan maliyet farkının yüzde 5 olduğu belirtilmiştir . Ülkemizde özellikle birçok konut yapısı mühendis eli değmemiş yapılardır . Deprem Zararlarının Azaltılması başlığı ile gündeme getirilen konu çok disiplinli bir çalışma ve araştırma karakteri taşımaktadır . Bu çok disiplinlilik içinde bilim adamları , devlet ve hükümet yetkilileri ve politikacıların üretimleri ve yaklaşımlarının türü sorunların çözümünde en önemli noktayı oluşturur . Sorunu tanıma , sorunun nasıl çözülebileceğine karar verme ve çözüm için örgütlenmedeki başarı derecesi çözüme varmadaki başarının ölçüsünü belirleyecektir . Bu yapılamadığı taktirde çok konuşulur , çok yazılır ancak çözüme varılamaz . Bunun sonucunda da çok kaybedilir . Çok disiplinli çözümlerin bilim adamlarına düşen yanları içinde yerbilimleri , inşaat bilimleri , mimarlık , şehir plancılığı ve sosyal bilimler vardır . Bütün bunların üstünde alınan bilimsel kararları ödünsüz uygulayacak yerel ve merkezi yönetim mekanizması gelir ki , işte Türkiye'de sorun burada başlamaktadır . Bu sorunun çözümü ise ülkemizde bilim adamlarını ve mühendisleri aşar ve deprem sonrası sonuçlara baktığımızda da her zaman olduğu gibi şaşar kalırız . Bu yazıda yerbilimleri içinde Jeofizik ve Sismoloji gibi bilim dallarının katkılarının ne olabileceği , mevcut sistemdeki aksayan yönleri ve çözümleri sunmaya çalışacağız . Deprem zararlarının azaltılması çalışmaları yukarıda belirttiğimiz çok disiplinlilik içinde oluşturulan bir işbirliği çerçevesinde üç süreçte gerçekleşir : deprem öncesi , deprem anı ve deprem sonrası . Bu üç süreçte yapılması gerekli Jeofizik ve Sismolojik çalışmalar şunlardır . Deprem öncesi araştırmalar Yerin Fiziği : Deprem yer içinde ve yerin fiziği ile ilgili bir olgu olduğundan depremi oluşturan fiziksel koşulların tanınması , yerin iç yapı fiziğinin anlaşılması ve yer içinde yayılacak sismik dalga mekaniğinin bilinmesi deprem kaynağından yola çıkan sismik hareketin yeryüzünde nasıl etki yapacağının belirlenmesini sağlayacaktır . Yeriçi yapısının ve fiziksel özeliklerinin saptanması için Jeofizik ve Sismolojik araştırmalar içinde deprem dalgalarının incelenmesi yanı sıra , sismik , elektrik , elektromanyetik , manyetotellürük , gravite ve yer manyetiği ölçümlerinin ve değerlendirmelerinin yapılması gerekmektedir . Ölçüm cihazları teknolojik gelişmelere paralel olarak daha ayrıntılı ve duyarlı sonuçlar verecek kapasiteye ulaşmaktadır . Sismik dalga yayılımı : Deprem Mühendisliğinde önemli sorunlardan biri de yapıların temellerine gelecek sismik hareketlerin büyüklüklerinin , periyot içeriklerinin ve enerjisinin uzaklıkla azalımının kestirilmesidir . Bu sorunun çözümü için çok yönlü sismolojik araştırma projeleri yapmak gerekir . Bu araştırmalar genellikle şöyle sınıflanabilir : - Matematik modellemeler : Üretilen yeraltı modelleri için dalga denklemlerinin çözümü yoluyla sismik hareketlerin yeryüzündeki zaman ve frekans ortamı davranışları kestirilebilir . - Gözlemsel çalışmalar : Çeşitli jeolojik ortamlara yerleştirilecek deprem kayıtçıları ile alınacak deprem kayıtları incelenerek ileride olabilecek depremlerin söz konusu jeolojik ortamlarda ne tür yer hareketleri oluşturacağı bulunabilir . Tarihsel depremlerin bulunması : Herhangi bir bölgede , verilen bir zaman aralığında beklenen depremin oluşma olasılığı belirlenirken yapılan istatistik ve olasılık işlemleri için ilgili bölgenin deprem tarihçesi ve veri bazının en az eksikli olması arzu edilir . Özellikle deprem kayıtçılarının olmadığı 1900 yılları öncesi için tarihsel deprem bilgilerinin duyarlık ve tamlık değerlerinin yüksek olması gerekir . Veri bazı ne kadar güvenilirse istatistik çalışmaların da o kadar kullanılabilir olduğu açıktır . Bu bakımdan tarihsel deprem veri bazının tamamlanması için arşiv araştırmaları ve sahada paleo - sismoloji çalışmaları elzemdir . Aktif fayların saptanması : Türkiye'nin bir deprem ülkesi olmasının asıl nedeni aktif bir tektonik kuşak olan Alp - Himalaya Kuşağı üzerinde yer almasıdır . Bugüne kadar adlandırılan çok sayıda aktif fay kuşakları bulunmakla birlikte henüz ayrıntılı olarak incelenmemiş aday fay hatları ayrıntılı araştırmaları beklemektedir . Bu tür fayların tanınması için Jeofizik ve Sismoloji'de birçok araştırma tekniği vardır . Gerekli araştırma cihazları sağlanabildiğinde birçok bilimsel projenin başlatılması mümkündür . İncelenecek sahalarda uzun ya da kısa süreli mikro - deprem ve GPS izleme ( monitoring ) ağları kurularak fayların aktifliği konusunda çok değerli yeni bilgiler elde edilebilecektir . Kara ve denizde yapılacak yüksek ayrımlı sismik kırılma ve yansıma çalışmaları özellikle kıyılara yakın aktif fay zonlarının tanınmasını sağlayacaktır . 1995 Dinar depremini oluşturan 70 km uzunluklu Dinar Fayı konuyla ilgili en yakın örneklerden biridir . Dinar Fayı'nın varlığı bilinmekle birlikte bu fayın aktiflik sınıflaması kesin bir şekilde yapılamamıştır . Yerli ve yabancı jeologlar bu konuda 1994'e kadar kesin bir yargıya varamamıştır . Bilindiği gibi 1995'de fayın 15 km'si kırılarak Dinar depremi olmuştur . Eğer bu fay zonunda daha önceki yıllarda birçok jeofizik va paleo - sismolojik gözlem yapılsaydı fayın aktifliği konusunda daha kesin bilgiler elde edilecekti . Aktif fay zonlarının iyi bilinmesi , deprem kaynak zonları ile ilgili sağlıklı bir sınıflama yapılmasını , dolayısıyla ülke deprem tehlike ve risk haritalarının da daha mükemmel duruma getirilmesini sağlayacaktır . Yer seçimi ve yerleşime uygunluk araştırmaları : Yerleşime açılacak ya da açılmış yerlerde yerleşime uygunluk kararlarının verilmesine esas oluşturacak sismik bölgelendirme çalışmalarında Jeofizik ve Sismolojik yöntemlerin uygulanması gerekir . Zemin türlerinin , yeraltı su seviyesinin ve heyelan potansiyelinin belirlenmesine yönelik jeofizik yöntemler hızlı ve duyarlı sonuçlar vermekte , jeolojik saptamaların kesinliğini artırmaktadır . Bu tür çalışmalarda sismik prospeksiyon , elektrik özdirenç ve yeraltı radarı uygulamaları yoğun olarak kullanılmalıdır . İlgili yönetmelik ve şartnamelerde bu uygulamaları gözönüne almayan ya da sınırlayan maddeler bulunmaktadır . Deprem zararlarının azaltılması konusu daha önce de belirtildiği gibi çok disiplinlilik ilkesine dayanmakta olduğundan meslek şövenizmi sorunların çözümüne engel oluşturmakta ve bilimsellikten uzaklaşılmaktadır . Depremi önceden belirleme : Deprem öncesi araştırmalar çok disiplinli depremi önceden belirleme çalışmalarını da içine alır . Bu ise yerkabuğu ve gerekirse daha derinlerin jeofizik yapısını araştırmak , küçük depremlerin ve jeofizik parametrelerin ( yer elektriği , yer manyetiği , yeraltı su seviyesi , radon gazı çıkışı , sismik dalga hızı , sismik anizotropi ) zaman ve yer içindeki değişimlerini incelemek , yer kabuğunun deformasyonlarını izlemek gibi fiziksel çalışmaları içerir . Bu amaç doğrultusunda istatistik çalışmalar yapılarak deprem olasılığı değerlendirmeleri de söz konusu olabilir . İstatistik çalışmalar için veri bazının karakteri konusu bir önceki paragrafta tartışılmıştır . Depremi önceden belirleme çalışmaları üç dönemlik aşamalarda gerçekleştirilir . Bunlar uzun , orta ve kısa dönem önceden belirleme çalışmaları olarak sınıflandırılır . Uzun dönem çalışmaları birkaç yıldan bir kaç on yıla kadar ya da biraz daha fazla olan zaman aralıkları için olabilir . Orta dönem önceden belirleme için söz konusu zaman aralığı birkaç haftadan birkaç yıla kadar uzar . Kısa dönem belirleme çalışmaları birkaç saat veya birkaç haftalık dönemleri içerir . Ancak burada üzerinde dikkatle durulması gereken nokta kısa dönem önceden belirleme çalışmalarının uzun dönem çalışmalarından bağımsız olarak yapılamayacağıdır . Çünkü uzun dönem bilgileri olmadan kısa dönem belirleme çalışmaları veri bazı ve bilgi birikimi açısından dayanaksız kalır . Bu tür çalışmalar iş yoğun ve yerbilimi dalları arasında çok disiplinli olarak gerçekleştirilir . Deprem anındaki araştırmalar Deprem anı ve depremden hemen sonraki dönem , deprem oluşum mekanizmalarını anlamak ve daha sonraki deprem olayları için bazı bilgileri edinmek bakımından önemli Jeofizik verilerin elde edilebileceği bir zaman aralığıdır . Deprem sırasında ve sonrasında sahada oluşan deformasyonlarla ilgili verilerin alınması , ana depremden sonra bazen aylarca süren artçı deprem etkinliğinin izlenmesi ve diğer bazı Jeofizik ölçümlerin yapılması gerekmektedir . Aslında bu ölçümlerin deprem öncesi deprem riski yüksek birçok bölgede yapılıyor olması ve deprem anı ve sonrasında da sürdürülmesi arzu edilir . Ancak bu tür çalışmaların finansal desteğinin bulunması ve yeterli sayıda uzmanın temin edilmesi ülkemizde henüz çözülememiş sorunlardan biri olduğu için birçok büyük depremin bu tür ölçümleri yapılamamıştır . Deprem sonrası araştırmalar Deprem anında elde edilen birçok Jeofizik ve Sismolojik verinin değerlendirilmesinin yapıldığı , önceki çalışmalardan elde edilmiş bazı kestirimlerin ve değerlendirmelerin son depremden alınan sonuçlarla karşılaştırıldığı ve yorumlanıp tartışıldığı bir dönemdir . Kestirimlerin uyumluluğu kullanılan yöntem ve değerlendirme tekniklerinin doğruluk derecesini ortaya koyacaktır . Sonuç ve öneriler Deprem zararlarının azaltılmasına yönelik çalışmalarda çok disiplinlilik koşulunun gerçekleşmesi için yerbilimlerinin Jeofizik ve Sismoloji dallarının hak ettiği yeri mutlaka alması gerekir . Jeofizik ve Sismoloji dalları deprem ve deprem kaynak bölgelerinin tanımlanması , yer seçimi ve yeraltı yapısının bulunması , uzun ve kısa vadeli dönemlerde depremlerin önceden belirlenmesi ve oluşacak yer hareketlerinin süre ve frekans özelliklerinin kestirimi açısından katkılar sağlayan önemli bilim dallarıdır . Her iki dal da İstanbul Teknik Üniversitesi'nde uluslararası bilimsel ortamda kabul görmüş araştırmacıları barındırmakta ve İTÜ araştırma faaliyetlerinde önemli bir yer tutmaktadır . KUTU - 1 İTÜ Jeofizik Mühendisliği Bölümü'nün mevcut sismoloji araştırmaları - Akkuyu ve Sinop çevresi tarihsel deprem ve güncel mikro - deprem araştırmaları . - Trakya ve çevresi tarihsel ve aletsel dönem deprem kataloğu hazırlanması . - Marmara Denizi ve çevresinin güncel depremselliğinin ve faylanma mekanizmalarının incelenmesi . - Saros ve Gökova körfezinin güncel depremselliğinin incelenmesi . - Marmara Denizi kabuk deformasyonlarının incelenmesi . - Marmara denizi , Saros körfezi , Gökova körfezi , Boğazlar çıkışı ve Karadeniz kıyı ötesi deniz sismiği çalışmaları ve aktif fay araştırmaları . - Doğu Marmara , Erzincan ovası ve Batı Anadolu sığ yerkabuğu yapısı araştırmaları . - Ege ve Marmara bölgesinde sismolojik yöntemlerle kabuk yapısı , sismik hızlar ve anizotropik özelliklerin araştırılması . - Bursa ve çevresinin depremselliğinin , zemin davranış spektrumlarının ve zemin büyütmesinin incelenmesi . - Erzincan ve çevresinin güncel kabuk deformasyonlarının ve deprem etkinliğinin incelenmesi . - 1992 Erzincan depremi ana şok ve art sarsıntılarının kaynak parametrelerinin saptanması . - Erzincan çevresindeki sismik attenüasyonun incelenmesi . - Kafkasya ve çevresinin deprem - tektonik ilişkilerinin ve güncel kabuk deformasyonunun incelenmesi . - Özbekistan Gazlı depremlerinin kaynak parametrelerinin incelenmesi . - Batı Anadolu ve Doğu Anadolu'daki büyük depremlerin kaynak parametrelerinin ve güncel kabuk deformasyonlarının incelenmesi . KUTU - 2 İTÜ Jeofizik Mühendisliği Bölümü'nün yapmayı planladığı sismolojik araştırmalar - Kıyı ve körfezlerde aktif fayların tanınması araştırmaları . - Olası deprem kaynak zonlarının araştırılması . - Yer seçimi ve yerleşime uygunluk araştırmalarında , deprem sonrası tamir - takviye yapılacak alanlarda ayrıntılı sismik kırılma , mikro - tremor , elektrik yöntem ve yer radarı gibi jeofizik araştırmalar . - Önemli ve stratejik yapı alanlarında depremsellik ve deprem potansiyeli araştırmaları . - Tarihsel deprem bilgilerinin araştırılması . - Zeminin deprem sırasındaki sismik davranışının ve jeolojik yapıyla ilişkilerinin araştırılması . - Faylanma mekanizmalarının ve deprem - tektonik ilişkilerinin incelenmesi . - Yer kabuğu deformasyonlarının deprem öncesi , anı ve sonrasında izlenmesi . - Baraj alanlarında tetiklenmiş deprem aktivitesinin izlenmesi ve bölgesel depremsellik ile karşılaştırılması . - İvme ve hız kayıtçıları ile sismik hareketlerin izlenmesi . - Büyük deprem sonrası art sarsıntıların izlenmesi . - Sığ yerkabuğu yapısının Jeofizik ve Sismolojik yöntemlerle araştırılması . Yerin yürüdüğü bölgelerde ayak altında dolaşmayacaksın ! Deprem suçsuzdur . Deprem , yerin kendi yaşamını sürdürürken yürüyüşüyle ya da çömelmesiyle oluşturduğu bir gerilim boşalmasıdır . İnsan yerin bu işleri nerede yaptığını bilirse ; o gibi yörelere yerleşmez , yerleşirse de titreşmelerden etkilenmeyecek yapıları bilgi ve teknolojiyi kullanarak oluşturur . Böylece , aynı ortamda hem deprem yaşar , hem de insan ; birbirini rahatsız etmemecesine . Prof. Dr. Ahmet Ercan ( İTÜ Maden Fakültesi Jeofizik Müh. Bölümü Öğretim Üyesi ) Türkiye'de her iki yılda bir , yıkıcı bir deprem olmaktadır . Her yıl ortalama 1000 kişi depremde yaşamını yitirmekte , 3 bin kişi sakat kalmakta , gayri safi milli gelirin yüzde 1'i boşa gitmektedir . Depremin oluşumu Deprem ; yerde biriken gerilme birikiminin anlık boşalmasıdır . Bu boşalma sırasında gerilim erkinin büyük bir kısmı , yeri titreten esnek bir dalgaya , bir kısmı da yer kırılma düzlemi boyunca yerin kayması sırasında yanakların birbirine de sürtünmesi ile ısıya , bir kısmı da ışığa dönüşür . Esnek dalgalar , sanki havuz içine atılan bir taşın oluşturduğu atış noktasından çevreye dalgalanarak ilerlemesi gibi gidişlidir . Bu gidiş üzerinde yer alan sal , nasıl dalgalanırsa , deprem odağından çıkan dalgalar da bir konut altından geçerken yapıyı benzer biçimde sallar ve sarsar . Önce , deprem dalgaları geliş yönünde P dalgası , düşey olarak gelir . Bu dalga , yapıyı yukarı itip , aşağıya çeker ve geliş yönünde yapıyı kendine doğru çekip , iter ve yapı önce bulunduğu yerde yükselir ve alçalır . Bir süre sonra yatay düzlemde bir sağa , bir sola salınarak gelen S dalgaları önce yapıyı bir sağa bir sola çalkalar . Önce gelen çekip itme dalgaları , içinde bulunulan yapıyı yıpratır , yorar , sağa - sola çalkalama dalgaları ise yıkar . İşte önlem almak için insana kalan süre , çekme - itme dalgalarını duyduktan sonra , çalkalama dalgaları gelinceye dek kalan süredir . Bu zaman aralığı , deprem uzaklığına bağlı olarak 1 - 10 saniyedir . Bu kısa aralıktaki alınacak karara bağlıdır , insanın sağ kalacağı . Yerde boşalma ve yarılma Boşalma ile çıkan gerilme erki , yeri yarar . Buna kırık denir . Körfez depreminde bu 120 km'dir . Ayrıca kırığın bir yanağını diğerine göre iter . Buna atım denir . Körfez depreminde atım 2. Bu yer yürüyüşü sırasında , üstteki yanak göreceli olarak sağa yürümüşse sağ atımlı , sola gitmişse sol atımlı diye adlandırılır . Kuzey Anadolu kırığı üzerinde yer alan Körfez depremi sağ atımlıdır . Üzerinde Bursa ve İznik'in bulunduğu güney bölüm 4. Yerde , yerine göre 30 ile 150 yıl içinde biriken 1026 - 1027 erk düzeyindeki bu gerilmenin etkin boşalma derinliğine odak denir . Bu derinlik 16 km'dir . Yer , yüzeyden en az bu derinliğin 1. Bu yörede kıtasal kabuk kalınlığı 32 - 38 km dolayında ve ağdalı erimiş taşlardan oluşan magmaya dek olan ve bunun üzerinde sanki yüzen , kırılgan katı kabuk kalınlığı 100 km dolayındadır . Odağın yüzeydeki izdüşümüne dış odak denir . Yıllardır biriken odaktaki bu erkin boşalma süresi , deprem ne denli büyükse o denli uzar . Boşalma süresi Körfez depremi için 18 ile 30 saniyedir . Boşalan gerilim oranına , depremin büyüklüğü denir ve Richter ölçeğine göre 1 ile 9 arasında sıralanır . En az , 1014 , en çok 1030 erk'lik boşalım olur . Körfez depreminin büyüklüğü M = 7. İlk büyük boşalmadan sonra , arda kalan gerilme dış odak dolayında ve aynı kırık üzerinde yavaş yavaş boşalmayı sürdürür . Bu süre , deprem büyükse uzun süre ( 1. Buna artçı deprem denir . Körfez depreminde artçıların ilk 7 günde sayıları 50 - 60 tane , büyüklükleri ise M = 3 ile 5 arasındadır . Bir bölgede deprem olmama süresi uzun ve ilk boşalma orta boyda ( M = 5 . 5 - 6 ) ise , artçı depremler içinde büyük bir boşalma ( M = 6. Ancak , Körfez depremi gibi ilk boşalması çok büyükse ( M = 7. Artçı ve öncü depremlerle boşalan gerilim , ana vuruşun on binde ya da yüz binde biri değin küçük olduğundan ana boşalmayı engelleyemez . Boşalan gerilimin büyüklüğü M , boşalma süresinin uzunluğundan ( m ) yüzey dalgalarından ( Ms ) , yerin yarılma derinliği ve atımından ( moment ) sayavlanır . Büyük depremler için en sağlıklı belirleme , odaktan 600 ile 2000 km uzaktaki deprem algılamalarından elde edilir . O nedenle ABD'nin belirlemesi benimsenmiştir . Yerin yırtılması , her nedenle 1 ile 2 metrelik bir yarıkla gözlense de , genel olarak parçalanma kuşağı genişlediği bu çizgi boyunca 5 ile 10 km'dir . Yırtılma , ya tek parçalı ya da Körfez'de olduğu gibi birbirini izleyen bir kaç parçalı olabilir . Boşalmanın etkisi ve bileşenleri Yerdeki , bu anlık gerilme boşalımı çevrede değişiklikler yapar . Yani yer yer göçertir , öteler , ağaçları , yapıları yıkabilir , ya da konum ve biçimlerini değiştirebilir . Yeni su kaynakları oluşturur ya da var olanlarını kurutur . İşte , yıkımın bunun ölçüsüne ve türüne şiddet ( I ) denir . Mercalli - Cancani ölçeğine göre şiddet ( I'den XII'ye ) dek sınıflandırılır . Yerde biriken gerilim erki genel olarak üç türde boşalır : a ) Esnek dalga yayılımı olarak ; titreşim . b ) Sürtünmeden ve ısı akısı artışından ; sıcaklık . c ) Gerilim birikiminden kaynaklanan piezoelektrik ; ışık . Bunların her biri Körfez depremi öncesi , sırası ve sonrasında gözlenmiştir . Bu tür fiziksel olayların açıklanması , deprem kimliğinin tanımlanmasına ve bu belirteçleri gözlemleyerek , sonraki depremleri önceden belirlemeye yarar . Yer nasıl kırılır ? Kuru bir dalı kırmak için eğerseniz , önce çatırdar , çatlamalar oluşur ve sonra dayanamayıp kırılır . İşte kırılgan olan yerkabuğu da aynı böyle kırılır . Yer de kırılmadan önce katı olduğundan çatırdamağa başlar . Çatırdadıkça , çatlaklar oluşur , oylumu büyür , 1 ile 10 - 15 santimetre şişer . Şişen ve kabaran bölümün yarı çapı 10 ile 20 km'yi bulur . Sonra , bastıran gerilim yerin dayanımını yendiği an ve yerde , yer kırılır ve erk boşalır . Yeri kıran güç nereden geliyor ? Yeri kıran güç , kıtaları yürüten - kaydıran , göçerten , yükselten , birbiri üzerine bindiren güçtür . Afrika kıtasının Akdeniz altından Ege altına doğru 10 - 15 milyon yıldır dalması ve Ege kıtasını kaldırması sonucu , Batı Anadolu'da doğu - batı doğrultulu normal atımlı çöküntü kırıkları ( BAK ) oluşmaktadır . Ayrıca , Kızıldeniz'in ortasından yerkabuğu yarılıp yenilendiğinden , yeni kabuk Arap levhasını KD'ya doğru itmekte , o da bu itkiyi Körfez ( İran'a ) iletmekte , ve buradan İran Anadolu'yu batıya doğru kaktırmaktadır . Ayrıca , Karadeniz ( Rusya ) ve Mezopotamya'dan gelen yakınsak sıkıştırma güçleri , Bingöl düğümünde Doğu Anadolu'yu sıkıştırmakta ve böylece Kuzey Anadolu Kırığı ve Doğu Anadolu Kırığı ile Anadolu parçalanmakta ve itici güçlerin etkisi ile batıya kaçmaktadır . Bu kaçış bir yürüyüş olup , adım boyu yılda 3 santimetredir . Bugüne dek yer , Kuzey Anadolu Kırığı boyunca 25 ile 150 km'lik yol yürümüştür . Batı Anadolu'da ise genişleme devinimleri egemen olup sanki İstanbul'da bir güç yarım adayı kuzeye , Elmalı'da bir güç Akdeniz'e doğru çekmektedir . Bunun sonucu , gerek Marmara denizi içinde 1000 - 1500 metre derinliği olan doğu batı doğrultulu yarıklar ve gerekse çöküntü ovaları oluşmaktadır . Çökme kuşakları boyunca oluşan depremlerin şiddetleri yürüme kuşakları boyunca oluşan depremlere göre daha büyüktür . Depremlerin önceden kestirilmesi , köyde , yörelere göre deprem kimlik ve davranışlarının , yeryuvarsal işleyişin önceden bilinmesi ile başarıya ulaşabilir . Yerin kırılacağının belirtileri Depremin patlayacağı yerdeki ve patlama öncesinde bu ön çatlama ve kabarmalar sonucu , yer içi ve yeryüzünde bir takım değişiklikler olur . Bunlar önceden gözlenirse büyük boşalma önceden sezilebilir . Yer kabarması , uzaydan yapılan göreceli uzaklık ve konum belirleme kurguları ( GPS - Global Pozitioning System ) ile ölçülebilir . Bu ölçüler , yerin ne kadar yükseldiğini ve ne yöne doğru devindiğini yöneysel olarak gösterir ve bunlar ülke ya da bölge boyutunda haritalarınca durum belli olur . Bu tür ölçümler , genellikle düğüm noktalarında yapılagelmektedir . Eğer Körfez depreminde olduğu gibi yer kabarması deniz içinden olmuşsa , olayın gelişmesi sürecinde deniz kıyıya yürür . Bu olgu depremden bir hafta önce Yalova ve Çınarcık'ta gözlenmiştir . Radon uçucusu : Yer çatlamaları sırasında yerden uranyumun torunlarından ( izotop ) Radon gazı çıkışı olur . Bu ışınım ( radyoaktif ) gaz , renksiz ve kokusuzdur . Radon , algıçları ile uzun süre içinde ( 5 - 7 yıl ) ölçülürse artan bir çok çıkıştan sonra , çıkışının azaldığı durumda gerilim boşalması oluşur . Yeraltı suları , deprem öncesi yükselir . Derin kuyularda , bahçe kuyularında su yükselir ve yapı temellerine su basabilir . Bu durum Yalova , Çınarcık ve Karamürsel'de bir hafta önceden gözlenmiştir . Depremcik ( küçük titreşimler ) : Çatlamaların yırtılmaya dönüştüğü ve henüz tam kırılma olmadan önce küçük gerilim boşalmaları olmağa başlar ve bunlar yerde çok küçük titreşimler yaratır . Bu titreşimler hayvanlar ve kimi bayanlarca duyulur . Bayanlar , bungunluk ve sıkılma duygusu edinir , yılanlar , tarla fareleri , tavşanlar , karıncalar kovuklarından çıkarak , yüzeyde gelişi güzel kaçışmağa başlarlar . Atlar kişner , eşekler anırır , köpekler ulur , koyun ve keçiler meler , kuşlar cıvıldar ve kediler miyavlar . Bunlardan hemen sonra deprem olur . Bu tür hayvan davranışları gözlemlerini Çinliler MS 100'den beri yapmaktadır . İstanbul'da köpek ulumaları , Yalova'da tarla farelerinin kaçışı körfez depreminden hemen önce gözlenmiştir . Sıcaklık artışı : Yer çatlamaları sırasında , çatlaklardan ısı akısı çıkışı artar . Bazen bu akış , deniz sularını hemen ısıtabilir , ya da deprem öncesi burada boğucu bir sıcaklık ya da bungunluk yaratabilir . Yeni kaynaklar : Depremden bir hafta önce Yalova'da ve Termal'de kendiliğinden sıcak su kaynakları oluşmuştur . 1894 İstanbul depreminde olduğu gibi , yerin çatırdaması öncesi ya var olan kaynaklar kurur ya da yol değiştirir ya da bu gibi yeni su kaynakları oluşur . Güneş tutulması : 1894 depreminden birkaç gün önce de güneş tutulması olmuştur . 17 Ağustos 1999 depreminden önce de ( 13 Ağustos 1999 ) aynı göksel olayın olması bir rastlantı olmamalıdır . Ancak yeri Newton çekim yasasına göre esnetecek bu çekim , yerin deniz anası gibi büzülüp genişlemesine neden olarak oluşmakta olan bir depremi tetiklemiş olabilir mi , bu konu çalışılmalı . Yerin uzaydaki çekim etkisiyle esnemesi olan gelgit olaylarının Ay'ın etkisiyle oluştuğu , Güneş'in daha küçük gelgit olaylarına neden olduğu bilinmektedir . Ay ve Güneş'in bu etkisi yerçekimi gücüne bağlı olarak ortaya çıkar . Yerçekimi kuvveti uzaklığa göre değişmeseydi gelgit olayları olmazdı : Çeken ve çekilen kütleler arası uzaklık arttıkça yerçekimi azaldığı için , gelgitler yaratan yırtma etkisi ortaya çıkar . Diğer gezegenlerin de gelgit yarattığı biliniyor , ancak bunlar önemsenmeyecek kadar küçüktür . Örneğin Venüs Ay'ın yarattığı gelgitin ancak yüzde 0 . 0005'ini yaratır . Diğer gezegenlerin gücü bunun da altındadır . Tüm gezegenler bir doğru üzerinde sıralanmış olsalar bile etkileri ancak Ay ve Güneş'in toplamının yüzde 0 . 0006'sı kadar olur . Yeryüzündeki deprem ile Ay'ın konumu arasında bir ilişkinin olup olmadığını araştıran bilim adamları , olası bir komut elde edememişlerdir . Ancak volkanik bölgelerdeki artçı depremler bağlamında ( Kaliforniya'daki Mammoth Gölü ) küçük ancak anlamlı bir ilişki bulunmuştur . Yer ve deprem ışıkları : Körfez depreminden önce ; gökte ışık topları gökte kızıl aydınlık gibi olaylar ; Yalova , Çınarcık , Mudanya , İstanbul'da İstinye , Büyükçekmece gibi yerlerden gözlenmiştir . Ayrıca , denizde olanlar , deniz içinde kızıl bir ışığı Yalova ve Körfez bölgesinde görmüşlerdir . Yöre halkının gözlediği bu duruma açıklık getirmek için , diğer yurtdışı ülkelerinde de olan durumu izlemek gerekir . Deprem ışıkları konusunda ilk araştırma , 1930'larda , Torahiko Terada ve İntiki Musya tarafından yapılmıştır . Musya , 26 . 11 . 1930 , saat 4 . 30'da Yarımada depremi ışıkları için 1500 duyuru toplamıştır . Bunların çoğunda göğün sanki şimşekle aydınlanmış gibi gözüktüğü , ancak tek deprem ışığının şimşek çakmasından daha uzun sürdüğü belirtiliyor . Kimilerine bu durum , göndoğumu ışık kuşağı demetleri ve gökte kırmızı parıltı gibi gözükmüşlerse de , sarsıntının güçlü anında daha belirgin olmuştur . Deprem ışıkları denizde daha az gözlenmiştir . Ocak 1924'te Kuzey Kaliforniya kıyısı açığındaki deprem sırasında bir gözlemci , deprem ışıklarını , önce bir gemi yangını sanmış , 1926 Ekimi'nde Monterey kıyısında da deprem anında , denizde deprem ışıkları gözlenmiştir . Aynı ışıklar deniz içinde Yalova'da görülmüştür . Yukata Yasui , 1965 - 67 Japonya'da Matsusiro sürek depremler sırasında çekilmiş resimleri derlemiştir . 35 depremden 18'indeki ışıklar , meteorlar , alacakaranlık , gündoğumu ve günbatımı ışığı , erk çizgileri , bir ark dokunağı ya da uzak şimşekler biçiminde yorumlanmamıştır . Kaliforniya'da 1. Ehno yangını , göktaşı ya da meteorlar olarak yorumlandılar . Kimileri patlama sesleri duyduklarını söylediler . En görkemli deprem ışıkları 28. Bu ışıklar dış odaktan 325 km uzaklara dek görülmüş ; beyaz , kırmızı renkler , insanları uykularından uyandıracak kadar parlak olmuş ve kimileri ışıklarını söndürmeden yattıklarını sanmıştır . Araştırmalara göre deprem yükü , M = 6 - 7'den büyük depremlerde , yarılma ile birlikte en az 300 m derinliğe dek aerodinamik sürtünmeli olarak yürür . Böylece oluşan elektrik dengesizlik , ışık saçabilir . Yer ötelenmesinin oluşmadığı depremlerde ışık görülmemektedir . Basınç gerilimi ayrılığı olan , kırık kuşak gibi yerlerde , özellikle kuvarslı kayalar varsa piezoelektrik erk türer . Yeşiva Üniversitesi'nden David Finkelstein ve Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'ndan J . R . Powell'a göre uzun sürede kayada biriken gerilim büyük depremlerden birkaç gün önce yavaşça boşalır . Kayadaki piezoelektrik kuvarsa etkiyen gerilimin oluşturduğu bu uzama , yüksek sismoelektrik gerilim üretir . Boşalma , depremle oluşan kırılmadan birkaç saat önce gözükebilir . Eğer bu doğruysa elektrik duyaçlar kullanılarak depremin önceden sezinlenmesi başarılabilir . Yer atmosferinde görülen ve yer kaynaklı olan , ancak tanınamayan ışıklar , yer ışıkları ( earth lights ) olarak adlandırılır . Bu ışıklar , genellikle yıldırım toplar ( baal lightning ) ve deprem ışıkları ( earthquake lights ) ile ilişkilidir . Ancak , bu yer ışıklarının görülebilmesi için mutlaka bir elektrik fırtınası ya da depremin oluşma koşulu da aranmaz . Geçmişten beri bu tür ışıklar atmosferde ve her yerde görülmektedir . Yıldırım topları gökbilimde atmosferik optik konuları arasına daha yeni girmiştir . Yıldırım topları manyetik bir alana kısılmış bir plazma olarak açıklanır . Algılama süresinin başlangıcı , M büyüklüğünde bir deprem olmadan en az M yıl önce başlatılmış olmalıdır . Sözgelimi İstanbul'da 7 büyüklüğünde olabilecek bir depremi önceden belirleme çalışmaları bugün başlarsa ilk kestirilecek deprem 2006 yılında ya da sonrasında olabilecek depremdir . Jeofizikle bir depremi önceden belirleme , en çok hafta ya da ay duyarlığında olabilmekte , ancak olabileceği üzerine bilgi edinilmektedir . Kestirmenin başarısı , kullanılan bilgi ve teknolojiye bağlı olarak değişmektedir . Jeofizik yöntemle , Çin , Özbekistan , Rusya ve ABD'de başarılı ve başarısız çalışmalar sürdürülmüştür . Başarısız çalışmaların ana nedeni ; aygıtların yerleştirilmesinde yanlış yer seçimi , o yöredeki deprem kimliği üzerine yetersiz bilgi , aygıtların duyarsızlığı ve yetersiz veri işleme yöntemleridir . Yer yürüyüşünden etkilenmemek için ne yapmalı ? Bu soruya yalın bir yanıt şudur : Yerin yürüdüğü bölgelerde ayak altında dolaşma . Diğer bir deyişle , yer kırılma ve çökme yerlerine yerleşme . Kısa öğüt olarak , depremden korunmak için ; a ) İnsanları bilgilendir . b ) Ovalara değil , tepe ve dağlara yerleş . c ) Deprem gözlemevlerini Anadolu'daki üniversitelere yay . d ) Kurtarma öbeklerini ve ilk yardımı kentlerde oluştur . e ) Deprem Duyar Güvenlik dizgelerini yerleştir . Bunun bir kaç boyutu vardır : 1 ) İnsanı ilgilendiren boyut , 2 ) Ülkeyi ilgilendiren boyut , 3 ) Kentleşmeyi ilgilendiren boyut , 4 ) Yapılaşmayı ilgilendiren boyut . 1 ) İnsanı ilgilendiren boyut İnsanı ilgilendiren boyut ; insanın deprem bilgisi bakımından eğitilmesidir . Çünkü deprem suçsuzdur . Deprem , yerin kendi yaşamını sürdürürken yürüyüşüyle ya da çömelmesiyle yerde oluşturduğu bir gerilim boşalmasıdır . Bu eylemler sırasında yer titrer . İnsan yerin bu işleri nerede yaptığını bilirse ; o gibi yörelere yerleşmez , yerleşirse de titreşmelerden etkilenmeyecek yapıları bilgi ve teknolojiyi kullanarak oluşturur . Böylece , aynı ortamda hem deprem yaşar , hem de insan ; birbirini rahatsız etmemecesine . İnsanın eğitilmesi ; yer devinimleri , yer yapısı , yapı - deprem ilişkileri , deprem öncesi , sırası ve sonrasında yapılması gerekenler konusunda bilgilendirilmesi ile olur . 1 ) Bu amaçla , ilk ve orta öğrenime deprem bilgisi dersi konmalıdır . Bu ders için öğretmen açığı , bir çoğu işsiz olan ve deprem bilgisi dersi eğitimini üniversite yıllarında alan jeofizik ve inşaat mühendislerince kapatılabilir . 2 ) TV'lerde hava duyurusu gibi , haftalık Ülkede Geçen Hafta Deprem Duyumları , ana haber sunuşundan sonra verilmelidir . Bu konuda ayrıca yorumlar uzman kişilerce yapılmalıdır . 3 ) Okullarda ve üniversitelerde , Vilayeti ve belediyeleri bilgilendirme amaçlı sunumlar , konuşma ve tartışmalar yapılmalıdır . 4 ) Aile içinde , her birey için deprem çantası hazırlayıp yatak altına konmalı ve ayda bir Deprem Oldu oyunu topluca oynanarak insanların ne yapacakları , anne ve babalarca aile bireylerine anlatılmalıdır . 5 ) Konutların her birine ya da toplu yerleşim birimlerine bir tane olmak üzere deprem duyar yerleştirilmeli ve bunlara ses uyarıcıları takılmalıdır . Bu uyarıcılarla , arada bir deneme uyarıları yapılıp , toplu yerleşim davranış ve kurtarma uygulamaları yapılmalıdır . 6 ) Deprem duyarların , doğalgaz , elektrik ve suyu kesecek biçimde ayarlanması sağlanmalıdır . 2 ) Ülke boyutunda yapılması gereken işler . Yurdumuzun nerelerinde deprem olacağı , nerelerinde olduğuna bakılarak bilinmekte ve bu doğrultuda Türkiye Deprem Bölgelendirme Haritası çıkarılmış bulunmaktadır . Kuzey ve Doğu Anadolu kırıkları boyunca ve Batı Anadolu çöküntü çukurları boyunca yapılacak yatırımlara özel özen gösterilmelidir . a ) Birinci derece deprem bölgeleri ovalık sulu tarımın yapıldığı verimli topraklardır . Bu topraklar deprem dalgalarını üst yapıya büyüterek yansıtmaktadır . Körfez depremi , Bolu'dan Sapanca , İzmit , Gölcük ve Yalova'ya doğru bu tür toprakları üzerinde , keza , Erzincan , Erbaa , Erzurum , Büyük ve Küçük Menderes , Gediz , Bakırçay , Adana , Elazığ bu tür yerlerde yer alır . Buralara tekil de olsa , sanayi yerleşimine izin verilmemelidir . Bu gibi yerlere sanayi giderken , işçi ve uzman konutları da gitmektedir . Adapazarı , Akyazı , Fethiye , Bursa , İzmir , Aydın , Nazilli bunlara canlı örnektir . Toplu yaşanan ordu , garnizon , futbol alanı , nükleer , termik ve hidroelektrik santral , fabrika gibi önemli yapılar da yapılmamalıdır . Bu gibi yerlerde deprem yıkımlarını en aza indirmek için , zaman içinde sanayi yakın tepelere taşınmalıdır . b ) Yeni yerleşim ve sanayi alanları için üçüncü ve dördüncü derece deprem bölgeleri seçilmelidir . Bu bölgelerde diri kırıkların geçmemesine özellikle özen gösterilmelidir . c ) 1903 yılından beri Kandilli gözlemevi İstanbul'da tek başına , jeofizik ( deprem yerçekimi , yer mıknatıslanması ) ve gökbilim gözlemlerini yapagelmektedir . En büyük çevre ve insan felaketini oluşturan depremler yerinde gözlenmelidir . Her bölgenin kendi depremi ile kendinin ilgilenmesi için Kandilli yerinde kalmalı , yeni gözlemevleri , birinci derece deprem bölgelerinde yeralan üniversitelerin jeofizik bölümlerine bağlı olarak kurulmalıdır . Bunların herbiri Vali ile doğrudan ilişkide olmalıdır . Bunların her birinin kuruluş tutarı 2 milyon doları bulmaz . Böylece tüm gözlemler yurt yüzeyine yayılarak , bir göz yerine en az 50 gözle depremler incelenecek ve İstanbul dışındaki yerlerde de çalışılarak bilimsel araştırmalar gelişecektir . d ) Bölgesel deprem gözlemevleri halkı bilgilendirmeli ve sivil toplum örgütleri ile birlikte ivedi kurtarma ve yardım kümelerini oluşturmalıdır . e ) Bu bölgeden ya da yakınındaki ordu birlikleri deprem eğitimlerine katılmalı ve eğitmenlikte yardımcı olmalıdır . 3 ) Kentleşmeyi ilgilendiren boyut a ) Tüm kentsel tasarımlar , yeni deprem çekincesi bilgileri gelinceye değin durdurulmalıdır . b ) Belediyelerin fen işleri teknik kadrolarına mutlaka jeofizik mühendisi alınmalı , ayrıca uzman bir kişiyle de danışmanlık sözleşmesi yapılmalıdır . c ) Her yapı için , yermühendislik raporu istenmeli , bu rapor , jeofizik ( deprem ) , jeoloji ve jeoteknik mühendislerinin katılımı ile yapılmalı , bunların imzaları alınmalıdır . Yetkin mühendis olmayanların yermühendislik , statik ve mimar proje hazırlamasının sınırlandırılması , yermühendislik raporları için üst danışmanlık ve denetimin oluşturulması gerekir . d ) Yermühendislik raporunu hazırlayan mühendisler kurulu , yapı su basman düzeyine gelinceye dek , izleme ve bildirmede sorumlu ve yardımcı olmalıdır . Daha sonra , bu sorumluluk tüm yapı ömrü içinde sürdürülmelidir . e ) Kentsel tasarımlar , yermühendislik bilgileri üzerine dayanmalı , alan kullanım ve sınıflama haritalarında afet alanlarına yapılaşma izni , koşullar ne olursa olsun verilmemelidir . Böyle yerler ; yeşil alan , eğlence ve beden eğitimi , günübirlik kurgular , çay bahçeleri , çocuk bahçeleri olarak kullanılmalıdır . f ) Kent içi ve yakınından geçen yerkırıkları ve bunların dirilikleri belirlenmelidir . Diri kırıklar üzerine ya da yakınına deprem koruma kuşağı oluşturulmalıdır ve buralara herhangi bir koşulla yerleşme izni verilmemelidir . g ) Kent gelişme doğrultuları kırık kuşağını dikey geçecek biçimde değil , koşut gidecek ( okşayacak ) biçimde olmalıdır . h ) Hiç bilinmiyorsa ; kırıklar genellikle ova ile dağın birleştiği çizgi boyunca ya da dere yatakları ya da çukur eksenleri boyunca uzanır . Bunların diriliği , jeofizik ( depremcik ) ölçümleri ile belirlenir . Bir kent için araştırma süresi en az 6 ay olmalıdır . ı ) Kentler ovaya doğru ya da ovada değil , dağ ve tepelere doğru gelişmelidir . Kentlerin gelişme doğrultuları ovaya koşut olmalı , ovaya doğru olmamalıdır . ( Bursa , İzmir , Aydın , Nazilli , Adıyaman , Fethiye , Manisa , Erzincan , Düzce kötü örnek . Denizli , Eski Bursa , Ankara , Balıkesir , Muğla , Adana , Trabzon iyi örnek ) . j ) Komşu kentlerdeki deprem erken uyarı dizgeleri ile bağlantılı olarak , her yerden duyulacak biçimde deprem alarm dizgeleri kurulmalıdır . Unutmamalı ki , Gölcük'te 03 : 02 : 00'de olan depremin etkisi Avcılar'a 03 : 02 : 56'da ( yani 56 saniye sonra ) gelmiştir . k ) Erken uyarı dizgeleri ile birlikte ; elektrik , doğalgaz ve su özdevimsel ( otomatik ) olarak ana şebekelerden kesilmelidir . l ) Kentlerde acil durumlar için ; ilaç , kurtarma gereçleri , battaniye , çadır , su gibi gereçler kent dışında hazır olarak tutulmalıdır . m ) Kentteki yapıların hepsi denetimden geçirilerek kaçak katlar , bodrumlar , yapı dengesini ( statik ) bozacak biçimde balkonu içeri alma , ana duvar , taşıyıcı kolon ya da perdelerin kaldırılması , oda birleştirmeler varsa eski biçimine getirilmelidir . n ) Varolan tüm yapılar için Deprem Çekince Raporu istenmelidir . Çekince raporu , I ) Yermühendislik raporu ( jeofizik , jeolojik ve jeoteknik ) ve II ) Yapı Dayanım raporundan oluşur . Böylece , yerin mühendislik özellikleri ile yapınınki karşılaştırılmalıdır . Beton ve demir donatı , hasar belirleme ve kolon kiriş bağlantıları belirlenmelidir . Bunu izler biçimde Deprem Dayanım raporu istenmeli ve yapı sanal ortamda M = 5 , 6 , 7 ve 8 Richter büyüklükleri için salındırılarak hangi büyüklükteki depreme dayanabileceği belirlenmelidir . Bu araştırmalar sonucunda , yapının hangi büyüklükte depreme dayanabileceği söylenmeli ve Yapı Onarım ve Dayanıklık Artırma projesi yapılmalı , öneriler açıkça sunulmalıdır . Çok katlı yapıların temeline , ABD'de olduğu gibi bir ivme ölçer yerleştirilmeli ve yer devinimleri zaman içinde gözlenmelidir . ( Akmerkez , Sabancı Center , Gökkafes , Ceylan Intercontinental , Polat , Holiday Inn , Princes Otel gibi yerler ) . o ) Valilikler , aylık deprem duyurularına halka bildirmelidir . p ) Halkın toplu bulunduğu meclis , üniversite , okul , itfaiye , yönetim yapıları , düğün salonu , stadyum , basket ve voleybol alanları , hastane , askeri kışla , sinema , tiyatro , opera , konser salonları , hipodrom , tren , otobüs garları , hava alanları , iş merkezleri gibi yapılar ve toplu konutlar , metrolar Deprem Çekince raporlarını hemen yaptırmalıdır . r ) Elektrik , PTT , su şebekeleri yeraltına indirilmelidir . s ) Belediyeler kentsel tasarım düzenlemeleri ( tadilat ) yapmamalıdır . t ) Kentler için Nazım İmar Tasarımı yapılmalı ve binaların alt yapıları yerleşim öncesi bitirilmelidir . Kent , kötü koşullu yeryapısı olan yerlere doğru geliştirilmemelidir . u ) Sağlam betonarme ya da çelik karkasın depremle yıkılması çok zordur . Yıkılmaların ana nedenleri : 1 ) Yapı tasarımının yanlışlığı . Yapı ilginç görünsün diye mimar ve mimari projeyi çizene , statikçiye işverence baskı yapılması ; 2 ) Mühendisin taşıyıcı dizgeyi iyi tasarlayamaması ; 3 ) Yüklenicinin bunu uygularken demir işçiliği ve betonu hesaba uygun dökmemesi ; 4 ) Statik hesaplarda , duvarların yüzde 15'inin kesme kuvvetlerini karşılayacağının göz önüne alınmaması ; 5 ) Yeryapısı salınımı ve yapı salınımı döneminin uygunsuzluğudur . 4 ) Yapılaşmayı ilgilendiren boyut a ) Kaçak yapılaşmaya asla ve hiçbir koşulda izin verilmemelidir . Politikacıların bu gibi yerlere oy beklentisi için tapu ya da ödün vermesi engellenmelidir . b ) Yermühendislik ve statik raporları olmadan yapılaşma izni verilmemelidir . c ) Yapılarda olası ise mutlaka hazır beton kullanılmalı , betonu satan nitelikten sorumlu tutulmalı , TUS sorumlusu beton ve donatıdan tüm yapı ömrü içinde devamlı sorumlu tutulmalıdır . d ) Deniz kumu kullanılmışsa , içinde kavkı bulunmamalı ve tuzu iyi yıkanmalıdır . e ) Donatılarda iyi nitelikli demir kullanılmalı , kolon kiriş bağlantıları iyi yapılmalı ve yanal yükleri karşılayıcı etriye sıklaştırmasına gidilmelidir . f ) Yapılarda ; kat çıkma , tam kata tamamlama , balkon çıkma ya da oda içine alma , oda birleştirme , kolon , duvar ve deprem perdeleri ile oynamaya izin verilmemelidir . g ) Her konuta doğalgaz , elektrik , su kesici deprem duyar konmalıdır . h ) Konutların herbirisinde , sağlam görülse bile , deprem çekince raporu yapılmalıdır . Depremlerin akçal ve toplumsal tutarı Yurdumuzun depremlerle her yıl yitirdiği , ulusal gelirin yüzde 1'idir . Körfez depreminin Türkiye ekonomisine etkisi şöyledir . Ulusal gelir büyüme hızı eksi yüzde 1 . 6'ya düşmüştür , ancak 2000 yılında yeniden yapı etkinlikleriyle artı yüzde 5 . 8'e çıkması beklenmektedir . Cari işlemler dengesi , bu yıl ulusal gelirin yüzde 1'i oranında , gelecek yıl da yüzde 2. Deprem sonrasında yaklaşık 15 binin üzerinde ölü , 24 bin yaralı , 9 bin 500 sakat , 400 bin - 600 bin arasında evsiz vardır . Bölgedeki işgücü yitimi ortalama yüzde 31'dir . Çeşitlerine göre yer alan deprem yitimleri şöyledir : Konut : 1 milyar 100 milyon - 3 milyar dolar . Altyapı : 70 milyon dolar . Yol - köprü - otoyol : 78 milyon dolar . Limanlar : 12 milyon dolar . Demiryolları vagon fabrikası : 72 milyon dolar . İletişim : 38 milyon dolar . Elektrik : 82 milyon dolar . Petrol ve gaz ( TÜPRAŞ zararı da dahil ) : 387 milyon dolar . Özel sektör ( küçük girişimcilerin ) : 1 milyar - 2 milyar 600 milyon dolar . Eğitim : 100 milyon dolar . Sağlık : 37 milyon dolar . Deprem yatırımları Deprem gözlemleri salt İstanbul'da değil , tüm Anadolu'da yapılmalıdır . Her kent kendi depremini kendi gözlemlemelidir . Bunun için ; kamusal ve özel girişim ve kurumlar desteklenmelidir . Deprem gözlemi için taban hazırdır . Tüm Anadolu'ya yayılmış üniversitelerin jeofizik mühendisliği bölümleri bu amaçla kullanılmalıdır . Ayrıca özel girişimci olarak jeofizik hizmetler veren işletmeler , erken uyarı dizgeleri , deprem duyar ve deprem gözlemevleri kurup işletebilirler . Deprem gözlemevleri kurmak için gerekli yatırım boyutu 2 - 3 milyon dolar dolayında , erken uyarı şebekeleri için ise 1 - 1. Bu konuda , yerli jeofizik aygıt üretimi yeterli bilgi ve teknoloji düzeyine erişmiştir . Deprem aygıtları konusunda dışa bağımlılığı azaltmak için özel elektronik girişimcilerinden yararlanılmalı ve parasal olarak desteklenmelidir . Depremin yararları Bütün sorun insanın depremle birlikte yaşamasını bilmemesinden ve bu nedenle başına iş açılmasından kaynaklanmaktadır . Oysa depremler , ülke araştırma ve ekonomisine çok yararlıdır . a ) Depremlerle ortaya çıkan ses dalgaları , yerin 6372 km derinine dek indiğinden , yerin çekirdeğine dek bulunan katmanların kalınlık , sertlik , sıcaklık , kıvam ve basınç gibi özellikleri ancak bu dalgaların çözümlenmesi ile belirlenir . b ) Depremlerle oluşan kırıklar , verimli sulak tarım ovalarını yaratır . c ) Kırıklar boyunca çıkan pınar suları ve maden suları Türkiye'yi bir su cenneti durumuna getirmiştir . d ) Deprem kırıkları sayesinde Türkiye bir jeotermal ve kaplıca - ılıca ülkesidir . Sıcak sular halk sağlığı , kızgın sular ise enerji üretimi , seracılık , karbondioksit , balıkçılık ve tekstil amaçlı kullanılmaktadır . e ) Deprem kırıkları içine yer içinden altın , gümüş , civa , bakır , kurşun gibi değerli madenler şırınga edilir ve bunlar maden yatakları olarak işletilir . f ) Batı Anadolu'daki son jeofizik bulgular , Alaşehir'in içinde bulunduğu 1 . derece deprem bölgesinde petrol varlığını göstermiştir . Yeraltı Aramacılık Bilim Araştırma Kuruluşu , aynı diri kırık ortamındaki Nazilli'de de petrol varlığını işaret etmiştir . g ) Her önceki deprem , insanlara o ülkedeki deprem kimliğinin öğrenilmesine , yapı - yer ilişkilerinin bilinmesine , kısacası insanların depremden nasıl korunacağı üzerine eğitilmesine yarar . Dolayısıyla , gelecek bir deprem daha az yıkım ve yitimle atlatılır . Bunun gibi depremlerin sayılamayacak kadar yararları vardır . Depreme bellek ve ruhsal olarak hazırlanmak Deprem olan her kentte ; örnek yıkılmalar aynen bırakılmalı ; yapının çevresi yeşillendirilerek dinlenme bahçesi yapılmalı ; o depremde , o kentte ölenler için bir anıt yapılmalı ve adları taşlara sıra düzen yazılmalıdır . Oluşturulacak deprem müzesinde deprem fotoğrafları sürekli olarak kalmalıdır . Her depremden sonra , insanlar ailenin her bireyi için , bulduğu açık bir alana Deprem Adak Ağacı dikmelidir . Böylece , halkın ve yöneticilerin eğitilmesi , insanların oturdukları konutların depreme dayanıklılığının öğrenilmesi ve zaman geç olmadan önlemlerin alınması ile Türkiye gelecek olan ilk depreme karşı hazır olacaktır . Bilgi Toplumu mu Gözetim Toplumu mu ? İletişim teknolojilerinin egemen kapitalist sisteme sağladığı olanaklarla insanların yaşamlarının elektronik gözetim ve dolayısıyla denetim altında tutulması olgusu dikkate alınmalı . Ama sonuçta belirleyici olan teknoloji değil insandır . Ve en önemli soru : Üretim araçlarının mülkiyeti kimin elinde ? Arda Odabaşı Emperyalizm Çağı'nın başlangıcından beri ve özellikle 2 . Dünya Savaşı ile başlayan son elli yılda , iletişim teknolojilerinde yaşanan dönüşümler ve gelişmeler pek çok sorunsalı önümüze koydu . Bu teknolojik yeniliklerle birlikte enformasyon çağı , enformasyon devrimi , bilgi çağı , bilgi toplumu , global köy gibi kavramlar popülerleşti ( rildi ) . 1970'ler ve 1980'lerde yeni toplumsal koşulların gelişi hakkında büyük bir heyecan yaşandı . İletişim teknolojileri ve özellikle hızla gelişen bilişim teknolojisi enformasyon toplumunu mümkün kılmaktaydı . Gelişmeler çoğu kişi tarafından toplumsal bir dönüşüm olarak algılandı ; insanlığı pek çok yararlar bekliyordu . Kısa süre içinde gelişmelerin hiç de sanıldığı yönde olmadığı anlaşıldı . Bu heyecan dalgası aşağı yukarı 90'ların ortalarına kadar sürdü . Bugün belirli çevrelerce hala savunulmakla birlikte , eleştirel yaklaşımların da ciddi biçimde arttığı görülüyor . Yeni Dünya Düzeni nin emperyalizmin siyasi programı olduğunun açıkça ortaya çıkması ; sefaletin , açlığın , savaşların ve sömürünün şiddetlenerek artması , bilgisayar tabanlı hizmet ekonomilerinin üretimden gitgide uzaklaşan dünya ekonomisindeki durgunluğa çare olamayışı , artık gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz her parlak cismin gökcismi olmayıp bazılarının casus uydular oluşu , elektronik savaşın başlaması ve başta bilgisayarlar olmak üzere iletişim teknolojisinin insanların yaşamlarını en ince ayrıntısına kadar gözetleyebilme yeteneğine sahip oluşunun ortaya çıkışı , eleştirilerin yükselmesini sağladı . Enformasyon Toplumu ( Bilgi Toplumu ) kavramının içi boş görünüyor . Bu kavramlaştırma en başta , yüzyılın en büyük gerçeği olan emperyalizm çağının üstünü örtmek için manipülasyon amaçlı kullanılıyor . Yeni teknolojiler pek çok yeniliği ifade etmekle birlikte radikal toplumsal dönüşümlere işaret etmiyor . Edemez de . Çünkü teknoloji bağımsız bir değişken değil . Eğer bilgi toplumu kavramı bilginin değerinin ve gücünün arttığı , bilgi birikiminin ve bilgi akışının hız kazandığı anlamına geliyorsa , kapitalizmin , hatta sınıflı toplumların ( uygarlığın ) doğuşu , bilgi toplumunun da doğuşudur . Daha genç olan ve eleştirilerle birlikte 1980'lerde ortaya çıkan Gözetim Toplumu kavramı ise , toplumu bütünselliği içinde anlamak için tek başına yetersiz olmakla birlikte , bazı önemli olgulara işaret ediyor . Bu yüzden dikkate değer . Emperyalizm Çağı olgusu ile birlikte ele alındığında ise günümüzü kavramak açısından çok faydalı . Bu yazıda , bir süredir Türkiye'yi de yakından ilgilendiren ; iletişim teknolojilerinin sağladığı olanaklarla insanların yaşamlarını elektronik gözetim ve dolayısıyla denetim altında tutma olgusuna değinilecek . 12 Eylül ile başlayan ve hızla ilerleyen süreç ; üstelik telekulak skandallarının patladığı bir ortamda , böyle bir değerlendirmeyi ihtiyaç haline getiriyor . Orwell'in Büyük Birader i ve Foucault'un panoptikon u : Kara ütopyalar George Orwell 1984 1 adlı disütopik ( kara ütopya ) çalışmasında , Büyük Birader ( Big Brother ) mecazından yola çıkarak tüm faaliyetlerin izlendiği bir toplum tasarlar . Yakın bir zamanda İngiliz istihbarat servisleri için çalıştığı ortaya çıkan Orwell , eserinde esas olarak Stalin dönemi SSCB'yi hedef almaktaydı . Orwell'in tasarladığı toplumun bugün , kendisinin hizmet ettiği emperyalist dünyayı betimlemekte ipuçları sağlaması ise kaderin garip bir cilvesi olsa gerek . 1984'ün , yazılma nedeninden bağımsız olarak en önemli yanı , Büyük Birader metaforu aracılığıyla ciddi bir kültürel korkunun dile gelmesidir : Egemenler tarafından gözetlenme . Kuşkusuz , gözetimin ve gözetimle birlikte gelen denetimin yoğunlaşması emperyalizmin ve totalitarizmin asli bir bileşeni . Aynı korkuya Foucault'un panoptikon metaforunda da rastlamak mümkün . Foucault disipliner toplum olarak adlandırdığı şeyi açıklarken , Jeremy Bentham'ın panoptik hapishane tasarımından yola çıkar 2 . Bentham kapitalizmin ilk gençlik yıllarında , 1791'de , suçluları ve dolayısıyla toplumu ıslah etmek iddiasıyla gözetimin neredeyse mutlaklaştırıldığı bir hapishane tasarlar . Daire veya yarım daire biçiminde olan bu hapishanenin merkezinde bir gözetleme kulesi yer alır . Mahkumlar gözetleyiciyi ( gardiyan vs . ) göremezler hatta bir gözetleyici olup olmadığını bile bilemezler . Tek bildikleri çıplak , yani görünebilir olduklarıdır . Bilinmezin üzerlerinde kurduğu hegemonya , sisteme uyum göstermelerini getirir . Gözetleyici ise hapishanenin mimari yapısı gereği ( daire şeklinde olması , mahkumları daha görünebilir kılan özel aydınlatma vs . ) tek tek tüm mahkumları görebilir . Foucault ve ardılları , özellikle postmodernler , mevcut toplumu analiz etmede panoptik hapishane metaforundan bol bol yararlanırlar . Onlara göre bugünkü toplum bir çeşit elektronik panoptikondur . Gerek Orwell'in gerekse Foucault'un fazlasıyla kötümser olduklarına kuşku yok . Kara ütopyaların sakatlıklarına ve bu sakatlığın yarattığı paranoya haline ileride değineceğim . Gözetimin tarihselliği : Yeni olan ne ? İnsanların birbirleriyle ve birbirlerinin yaptıklarıyla ilgilenip gözetlemeleri yeni bir olgu değil kuşkusuz . İnsanlık tarihi , gözetimin de tarihidir . İnsanlar , ne yaptıklarını kontrol etmek , kaydettikleri ilerlemeyi tespit etmek ve örgütlenmek için gözlemişlerdir . Mısır'da olduğu gibi antik köleci toplumlarda askerlik hizmeti , vergi ve toprağa yerleşim gibi amaçlarla nüfus kayıtları tutulmuştur . Hatta göçebe topluluklar bile , İsraillliler örneğinde olduğu gibi , toplulukla ilgili bilgileri kaydetmek için birden fazla nüfus sayımı yapmışlardır . Nüfus sayımları ve evlilik kayıtları önemli gözetim araçlarındandırlar . 1086'da , İngiliz toprak sahipliğinin kaydının tutulmaya başlandığı Domesday Book , insanlar ve mülk hakkındaki bilgilerin kapsamlı bir derlemesini içerir . I . William mülkleri yeniden bölüştüren ve yeni vergi sistemleri getiren kapsamlı bir toprak aktarımı planını uygulamaya koymuştu . Descriptio denen bu kayıtlar Norman yönetiminin iktidarını sağlamlaştırmasının bir dayanağıydı . Önceki bölük pörçük çalışmaların aksine , toprak kiracılarının ve mirasçılarının tümünü kapsayan bir alan araştırmasının sonucuydu . Domesday Book , fetih sonrası denetimi tamamlamanın aracı olan bilgi tekeliydi ve hesap vermesi gerekenler bundan hiç de hoşnut kalmadılar . Burada gözetim iktidara ilişkindir . Domesday'ın kelime anlamı da ilginçtir . Domesday , Tanrının Evi ( Domes Dei ) anlamına geliyor . İngiliz Hazinedarı 1179 tarihli yazısında bunun , Kıyamet Günü'ne bir atıf olduğunu ifade eder 3 . Aslında bunda garip bir yan yok . Çünkü kitaplı dinlerin tümünün ortak yanı , kulların Tanrı'nın gözetimi ve denetimi altında olduğu önermesidir . Tanrı herşeyi görür ve bilir . Öyle ki insana şah damarından daha yakındır . Görmek ve bilmek denetimin asal bileşenleridirler . Bentham'ın hapishanesini hatırlayalım : Gözetlenebildiğinin bilincinde fakat gözetleyeni göremeyen mahkumlar . Bentham dinsel gözetlemeyi dünyevileştirir . Gözetleyici , Tanrı'nın kulları üzerindeki psikolojik üstünlüğüne kendi kulları ( mahkumlar ) karşısında sahiptir . Hapishanenin ortasındaki kulede belki de bir gözetleyici yoktur ama bu bilinemez ; dolayısıyla önemli de değildir . Önemli olan gözetlenmenin psikolojik ağırlığını yaratarak , yani gözetlendiğini düşündürerek , denetlemektir . Egemen olmak veya egemenliğini sürdürmek isteyen bilmek zorundadır . Bacon'ın deyişiyle bilmek güçtür . Gözetim ve bilgi ile egemenlik arasındaki ilişki önemlidir . Sınıflı toplumlarda gözetim ve bilgi hakim sınıfların tekelindedir . Ezilenlere gözlenmek ve veri nesneleri olarak kullanılmak düşer . Peki gözetleme hiç de yeni bir eylem değilse , bugün yeni olan ne ? Yukarıda bahsettiğim örneklerdeki teknikler hala kullanılmakla birlikte gözetimin arkaik biçimleri olarak kabul edilebilirler . Asıl büyük kopuş ise kapitalist üretim biçiminin ve daha da çok onun ileri bir aşaması olan tekelci kapitalizmin ( emperyalizmin ) ortaya çıkışıyla yaşanmıştır . Bugün bildiğimiz şekliyle , yani toplumsal yaşamda yaygın ve kurumsallaşmış haliyle gözetim , 19 . yüzyıla kadar ortaya çıkmamıştı . Elektronik gözetim ise çok daha gençtir . Bu kopuş nicel olmaktan başka nitel bir değişimi de ifade eder . Kapitalizmin geniş ölçekli sistematik gözetimi sanayi kentleri , fabrikalar , ulus devletler ve onların bir parçası olarak ulusal askeri örgütlenmelerle hızla gelişti . Kapitalist toplumlarda insanlar daha fazla gözetlenirler ; faaliyetleri daha fazla belgelenir , tasnif edilir ve değerlendirilir . Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde insanların gündelik yaşamlarının rutinine böylesine kapsamlı ve sürekli giren toplumsal örgütlenmeler yoktu . Ancak , ileride değineceğimiz gibi , gözetimin gelişmesi sosyal devletin ve demokrasinin de gelişimidir . Bu , gözetimin diyalektiğinin önemli bir parçasıdır . 2 . Dünya Savaşı dönemi ve sonrasının olgusu olan elektronik gözetim de bu durumdan muaf gözükmüyor . Marx , fabrika ve gözetim Karl Marx bir üretim biçimi olarak kapitalizmi analiz ederken , ister istemez gözetim olgusunu da tespit eder . Fabrika ve kent sadece işbölümünün derinleşmesini , üretimin toplumsallaşmasını ve verimliliğin artmasını ifade etmezler . Marx'a göre gözetim , özel olarak kapitalist işletmede ve genel olarak kapitalist sistemde emek ile sermaye arasındaki mücadeleye yerleşmiştir . Kapitalist sistem beraberinde güçlü bir gözetim boyutu getirir . Feodal üretim biçimi ile kapitalist üretim biçimi arasındaki önemli bir fark , ilkinin emekçiyi çalıştırırken çoğu kez çıplak zora dayanmasıdır . Kapitalizmde işçi ( proleter ) biçimsel olarak özgürdür . Esas olarak ekonomik zorun baskısı altındadır . Fakat işçi , ekonomik zor sonucu kendi insiyatifi dışında oluşturulmuş şartlar altında çalışırken , yine de göreceli olarak özgürdür . Başka bir ifadeyle , kaytarabilir . Gerek bu kaytarmayı engellemek , gerekse işçilerin verili bir sürede en düşük maliyetle en yüksek üretimi yapmalarını sağlamak için , kapitalist yönetici işçileri denetlemeyi sürdürmek zorundadır 4 . Bu gereklilik , işçileri izlemek ve disipline etmek yoluyla boyun eğmelerini sağlamak üzere , günümüzde yönetim olarak bildiğimiz şeyi geliştirdi . Atölyeler ve makinelerle donatılmış fabrikalarla birlikte geniş ölçekli üretim ve geniş ölçekli üretimle birlikte verimliliğin azamileştirildiği doğrudur . Ama fabrika salt bu işe yaramaz . Fabrika , yapısı gereği işçilerin faaliyetlerinin çok daha kolay gözlenmesini de getirir . Bu , emeğin disiplinini garantiler . Marx'ın bunu görüp söylemesi , çalışmalarını , modern gözetimin kavranmasında hayati hale getirir . 5 Şimdi burada , geri dönmek şartıyla bir nokta koyalım . Günümüzdeki elektronik gözetim faaliyetlerinin neler olduğu , hangi araçları nasıl kullandığı , bu araçların potansiyelleri ve bazılarının teknik özellikleri üzerinde duralım . Daha da önemlisi mülkiyet ilişkileridir . Marx ve Engels'in üretim araçlarına sahip olanlar düşünsel üretim araçlarına da sahiptirler 6 sözü , düşünsel üretim araçlarının bir parçası olarak görünen , gözetim araçları için de geçerlidir . Bugün dünyanın en büyük gözünün ve kulağının ABD'nin Ulusal Güvenlik Ajansı ( National Security Agency - NSA ) oluşu bu teorik önermenin pratikte doğrulanmasıdır . Bugün , NSA'dan bahsetmeyen bir gözetim üzerine çalışma olamaz . Gözetleme olgusu üç bölüme ayrılabilir . İşitsel gözetim ( dinleme ) , görsel gözetim ( gözleme ) ve veri gözetimi ( bilgi tekeli ) . Kulak İşitsel gözetim en ilkel yöntem olan çıplak kulakla dinlemeden tutun , her türlü telgraf , faks , telsiz ve telefon dinleme tekniklerini , telefon veya ( böcek diye adlandırılan ) alıcılar - vericiler kullanarak aletin bulunduğu mekanı dinlemeyi , lazer mikrofonları , casus uyduları , uçaklar ve gemiler aracılığıyla dinlemeyi , ses analizi yapan , hedef numaraları ve hedef kelimeleri izleyen bilgisayarları vs . kapsar . Telefon dinleme eski bir yöntemdir , fakat telekomünikasyonun yaygınlığı nedeniyle hala revaçtadır . Telefon dinleme teknolojisi , 2 . Dünya Savaşı sırasında Nazilerin elinde ciddi bir gelişme gösterdi . Churchill ile Roosevelt'in 1942'den savaş sonuna kadar tüm telefon konuşmalarının Hitler'in önüne gelmesi , Alman Posta Bakanlığı'nın büyük bir başarısıydı . Almanlar müttefiklerin telgraf haberleşmesini de izliyorlardı . Dinledikleri hatlar arasında şifreli Türk istihbarat telgrafları da vardı 7 . Soğuk Savaş dönemi , James Bond romanlarıyla birlikte , tüm dünyada dinleme olaylarının yoğunlaştığı bir dönemdi . ABD'nin Sovyet Bloku'nu dinleme çabalarından biri büyük bir fiyaskoyla sonuçlandı : U - 2 vakası . Uydu teknolojisinin yeni yeni geliştiği 1960'larda Türkiye'deki üsler SSCB'nin iç bölgelerini dinlemede yetersiz kalıyordu . ABD çareyi casus uçaklar geliştirmekte buldu . Türkiye'den kalkan U - 2'ler 1965'e kadar keşif uçuşlarına devam etti . O yıl Sovyetler bir U - 2'yi düşürünce ABD'den daha çok Türkiye zor duruma düştü . Sovyetler bu uçuşlardan , ABD denetiminde olan istihbarat ağları ve elektronik üslerden haklı olarak rahatsızdılar . Türkiye ABD'ye casus uçaklardan başka elektronik istihbarat toplama merkezleri kurmak için de izin veriyordu . Kore Savaşı'ndan sonra kurulan bu üslerin en önemlileri olan Sinop ve Karamürsel'de NSA personeli çalışmaktaydı . Bu iki üs Sovyetler'in haberleşme ağını dinliyordu . Dönemin başbakanı Demirel U - 2'lerin faaliyetlerini ilmi uçuşlar 8 diye değerlendirerek zevahiri kurtarmaya çalıştıysa da pek inandırıcı olamadı . Türkiye bu uçuşları ABD baskısına rağmen yasakladı ve Körfez Savaşı'na kadar da izin vermedi . 1991'de U - 2'ler kalmamıştı tabi . Artık erken uyarı ve keşif uçakları olan Awacs'lar İncirlik Üssü'nden kalkıp Irak üzerinde uçuyorlardı . ABD dinleme faaliyetlerinde sadece uçakları değil , gerek ticari gerekse savaş gemilerini ve denizaltıları da kullanır . Bu dinleme faaliyetleri tüm denizleri kapsar . 1970'lerin sonunda Sarmaşık Çanı denilen bir operasyonda ABD , Sovyetler'in denizaltı kablolarına dinleme aleti takarak , askeri telefon hatlarını dinlemeye çalışmıştı . NSA Aralık 1976'da Keyhole ( anahtar deliği ) sınıfı ilk dinleme uydusunu uzaya fırlattığında Doğu Avrupa ve Sovyetler'in tüm telsiz ve telefon görüşmelerini dinleme imkanına sahip oldu . Dünya etrafında dönen uydu sayısı bugün yüzlerle ifade edilmektedir . Dinleme işlevinden başka gözetleme işlevi de olan bu uydular tüm telefon , telgraf , faks ve teleks mesajlarını tarayıp ilginç şeyler arayabilir . Artık , yıldızları seyretmek için gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz bazı cisimler gökcismi değil . F. Bildirici'nin dediği gibi tüm dünyayı saran iletişim patlaması ile de başka türlü başedilemezdi . Dünyadaki telefon hatlarının sayısı milyonlarla ifade ediliyor . 1996'da bu sayı 741 milyondu ve artmaya devam ediyor . Telefon dinlemenin klasik yöntemleri arasında , santralden dinlemek veya santral ile dinlenecek telefon arasındaki hatta kanca atmak , ahizeye mini verici yerleştirmek vs . sayılabilir . Dünyanın en büyük telefon dinleme skandalı olarak kabul edilen Watergate Skandalı'nın yaşandığı ABD'nin istihbarat örgütü CIA'nın , yabancı ülkelerde telefon dinlemede en çok başvurduğu ve güvendiği yöntem yerli servis aracılığıyla santralden dinlemektir . Hatlı telefonlardan başka mobil telefonlar ve cep telefonları da kolaylıkla dinlenebilir 9 . 1 George Orwell , Bin dokuz yüz seksen dört , Can Yayınları , İstanbul , 1999 . 2 Michel Foucault , Hapishanenin Doğuşu , İmge Yayınları , 1992 . 3 David Lyon , Elektronik Göz , Sarmal Yayınevi , İstanbul , 1997 , s . 40 . 4 Sanayi devrimi dönemi ve sonrasında fabrika işçilerinin hangi baskıcı koşullarda denetlendiği görmek için bkz . Friedrich Engels , İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu , Sol Yayınları , Ankara , 1998 . 5 D . Lyon , age . , s. Marx - F . Engels , Alman İdeolojisi , Sol Yayınları , Ankara , 1992 , s . 70 . 7 Faruk Bildirici , Gizli Kulaklar Ülkesi , İletişim Yayınları , İstanbul , 1999 , s . 289 . 8 Bildirici , age . , s . 45 . 9 Cep telefonları piyasaya ilk sürüldüğünde , kriptolu haberleştiği için teknik olarak dinlenmesinin mümkün olmadığına dair bir balon yaratılmıştı . Kısa sürede bu balon söndü . Mobil telefonlar ise dinlenmeleri , analog sistem kullanılması nedeniyle en kolay olan telefonlardır . Basit bir tarayıcı ile bile dinlenebilirler . Sürükleme ağı programını kullanabilmek için gerekli olan elektronik donanım sağlanmaya başlandı . Medan Computers Ltd. adlı bir şirket bu işle görevlendirildi . Aynı dönemde Guatemala'da , toplumsal bir bilgisayarlaştırma ( kompüterizasyon ) süreci başlatıldı . Halkın çoğunluğu okuma yazma bilmediği halde Başkan General Oscar Mejia Victores , gazete ve televizyonlara verdiği demeçlerde , bilgisayar sistemleri sayesinde fakirliğin üstesinden gelineceğini , işsizliğin ortadan kalkacağını vaat ediyordu . Reklam kampanyasında bilgisayarlarla çalışan genç kadınlar göze çarpıyordu . Bütün askerlere bilgisayar eğitimi verilmeye başlandı 18 . Yoruma açık ! Promis'in ikinci önemli özelliği tuzaklı kapı yerleştirilmiş bir program olmasıdır . Tuzaklı kapı bilgisayar yazılımdaki zayıf bir noktadır ve dışarıdan , tuzaklı kapı içeren programı kullanan bilgisayara rahatça girme imkanı verir . Bu şekilde , tuzaklı kapı içeren programı kullanan bilgisayarlara ve veri tabanlarına girilebilir . Yani istenildiği zaman sözkonusu bilgisayar şebekesine girilir ve veri tabanlarında depolanan veriler kolayca gözlenebilir , aktarılabilir . Kuşkusuz , bunun için programın yüklü olduğu şebekenin telefon hattıyla uluslararası bilgisayar ağına bağlı olması gerekir . Veya herhangi bir şekilde dışarıdaki bir bilgisayara . . . Promis'e tuzaklı kapıyı hem İsrailliler hem de Amerikalılar iki ayrı koldan yerleştirdiler . Böylece bu programı sattıkları ülkelerdeki idari veri tabanlarına rahatça girme imkanı buldular . Yani , başka ülkelerin ne bildiği bilgisine sahip olma imkanları olağanüstü boyutlara ulaştı . Tabi ki sattıkları ülkelerin bu truva atı ndan haberleri yoktu . Örneğin ABD ve İsrail birlikte , bu programı Ürdün'e sattılar . Bütün Arap güvenlik servisleri içinde , Filistinliler ile ilgili en büyük sayıda dosyaya sahip olan Ürdün güvenlik servisleridir . Promis yüklenmiş bilgisayar donanımının yerleştirilmesi sırasında , Ürdün tarafından hiç kimse , gereksiz bir telin bilgisayarı , sık sık yolculuklar yapan bir iş adamının başkentte oturduğu dairenin telefon hattına bağlandığını farketmeyecektir . Bu iş adamı , Ürdünlüler'in topladıkları verileri bir buzdolabı boyunda ve şeritlerle çalışan küçük bir bilgisayara rahatlıkla kaydeder . Artık Filistinliler'le ve FKÖ ile ilgili bilgiler İsrailliler'e ve Amerikalılar'a akar . Guatemala operasyonu ile de İsrailliler başrolünde oldukları silah kaçakçılığını , Amerikalılar ise kontrgerilla operasyonlarını rahatça izlerler . Promis pekçok başka ülkeye de satılır . Bunlar arasında Mısır , Suriye , Pakistan , Kuveyt , İran , Irak , Şili , Kanada , Güney Kore , Fransa ve hatta SSCB'nin adları geçer . Adı geçen bir diğer ülke de Türkiye'dir . Sadece devletler değil , Dünya Bankası gibi uluslararası örgütler de Promis'i kullanmışlardır . Üstelik bazı ülkelere Promis , farklı isimler altında satılmıştır . Son on yılda ABD'nin tüm dünyaya bol bol bilgisayar ekipmanı ve çeşitli yazılımlar ihraç ettiği düşünülürse , bugün , bizim adını bile bilmediğimiz Truva Atları nın etrafta dolaştığı tahmin edilebilir . Bugün bizim yaygın olarak kullandığımız Windows versiyonlarının casus programları olduğu iddia edilmektedir . Buna göre , Internet'e bağlı olan bir bilgisayarın içindeki her türlü bilgi , kodlu mesajlar sayesinde Microsoft tarafından elde edilebilmektedir . Yazılım endüstrisindeki Microsoft tekeli ve yapılanın teknik olarak mümkün oluşu düşünülecek olursa , bu hiç de yabana atılır bir iddia değil 19 . İnsan , İsmet İnönü'nin yakınmasını hatırlamadan edemiyor . CIA'nın MİT'in içine korkunç boyutlarda girmesinden yakınan İnönü , bir keresinde , Bir görev veriyorum , bana gelmeden Washington'un haberi oluyor . demiş . Marx'tan günümüze işçi gözetimi : İşçinin şeffaflaşması Yukarıda , Marx'ın işçi üzerindeki gözetimi tespit ettiğine değinmiştim . Çalışanları tek bir çatı altında toplamak gözetim imkanlarını artırıyordu . 19 . yüzyıldan günümüze ciddi dönüşümler yaşandı . Değişmeyen ise işçinin hala gözetlenmesidir . Ancak , teknikler çok gelişti . Kapitalizmin gündelik yaşam rutininde ve kültürel boyutta ön plana çıkardığı en önemli kavramlardan biri zaman - saattir . Kapitalizm öncesi üretim biçimlerinde insanların sabah belirli bir saatte kalkıp işe gitmeleri ; akşam belirli saatte topluca işten çıkıp evlerine gelmeleri ve belirli bir saatte yatmaları düşünülemezdi bile . İlk insanlar sadece acıktıklarında yaşadıkları yerlerden çıkarlardı ve gündüz veya gece ne zaman acıkacakları belli olmazdı . Feodal toplumda suni olarak yaratılmış ( saat , dakika , saniye gibi ) zaman değil , doğal etkenlerin yönlendirmesi insanların yaşamını belirlerdi . Tarımsal günlük alışkanlıkların yaşandığı durumlar mevsim , günışığı ve gelgitlerle sınırlıyken , kapitalist çalışma alışkanlıkları saate tabidir . Buna bağlı olarak tüm sosyal yaşam da saatle koordine edilir . Ve bu , yani Marx'ın deyişiyle insan gelişiminin alanı olan zamanın metalaşması , yabancılaşmanın bir parçasıdır . Kapitalizm Michel Ende'nin zaman hırsızları nı 20 yarattı . Çünkü vakit nakitti . Kapitalizmin başat özelliklerinden olan saate - bağlı iş , işçinin denetiminin de önemli bir parçasıydı . Çıplak zoru dışlayan burjuva düzeni , işçinin denetiminde ekonomik zordan başka , saate bağımlı kalıplaşmış düzene ve kurumsallaşmış yönetime güveniyordu . Denetim daha çok psikolojikti . Emeğin denetiminde işe göre çalışan saat , otomatik iplik makinesi ve parça başı iş önemli yöntemlerdir . İşe göre çalışan saat , hızını , değirmeni çalıştıran akar suyun akışına göre ayarlıyordu . Böylece zaman işe tabi kılınıyordu . Bu saat şimdi Bradford Sanayi Müzesi'ndedir 21 . Aynı şekilde , parça başı işe ücret ödenmesi veya prim sistemi de , işçi üzerinde tahakküm kurmaya yarar . Makine , işçinin zorunluluk altında çalıştığı koşullarda , işçiyi kendisine tabi kılar . Henry Ford tarafından ilk kez Detroit'de uygulamaya geçirilen Fordizm veya Taylorizm , işçinin gözetiminde yeni bir aşamayı ifade eder . Parçaların otomatik bant makineleri kullanılarak seri üretimi , işçilerin mekanize yollardan denetimini beraberinde getirir . Belirli bir parçanın üretim bandında çalışan işçinin işini aksatması hemen farkedilecektir ve bunun sonuçları açıktır . İşçi , Taylorizmin gözü altında olduğunun bilincindedir . Bu bilinçlilik hali , aynı panoptikonun mahkumu gibi , işçinin de geleceğini düşünerek uyumlu olmasını getirir . Böylece düzen insana değil , insan düzene , yani kendi yarattığına bağımlı olur . 19 . yüzyılın makine kırıcılarının eylemleri , bu eylemler çözüm olmadığı için yanlış olmakla birlikte , insancıl bir çığlıktır . Fordizm büyük oranda başarısız oldu . Bugün Fordizmin aşıldığı görülüyor . Elektronikte ve mikro elektronikte yaşanan gelişmeler , kapitalistin işçiyi denetleme olanaklarını artırdı . Kapalı devre kameralar , araçlara takılan ve şoförü denetlemeyi sağlayan takometreler , iş yerindeki belirli alanlara girip çıkmak için kullanılan ve bazıları biyometrik özelliklere ( parmak izi , retina , ses örnekleriyle çalışan güvenlik sistemleri ) sahip plastik kartlar , işe gelip gitme saatlerini tespit eden elektronik cihazlar , elektronik künyeleme , kodlu güvenlik kilitleri vs . gibi yöntemler , çalışmanın süresinin ve yerinin izlenmesine , işçilerin ne zaman nerede olduklarını tespitte büyük kolaylık sağlarlar . Bunların yanında , telefon konuşmalarının ve öteki haberleşmelerin izlenmesi , sınırlı ( mesela açılmasından 3 dakika sonra otomatik olarak kapanan telefonlar ve iş yerinden aranan numaraların dökümünün alınması gibi ) haberleşmeye imkan verilmesi , tuşa basma sayımı gibi yöntemlerle , çalışanın gözetlenmesi artırılır . Bilgisayarların iş yaşamına girmesi özellikle hizmet sektöründe , bürolarda , satış - pazarlama servislerinde çalışanların gözetimini güçlendirdi . Bir şebeke ( network ) içinde birleşen iş yeri bilgisayarları , yöneticinin işleri en ince ayrıntısına kadar incelemesine fırsat verir . Çünkü diğer bilgisayara girilen bilgilere istenildiği zaman ulaşılabilmektedir . Dev uluslararası şirketlerin dünya ekonomisini ele geçirmesi ve bunun sonucu olarak farklı ülkelerde ana şirkete bağlı pekçok birimin ortaya çıkması , bunların denetimi meselesini de gündeme getirdi . Bilişim teknolojisi bu sorunu da emperyalizm lehine çözer . İşçinin gözetimi pekçok başka yollarla da sağlanabilir . Mesela biz bir aileyiz temasını işleyen Japon işletmeler , gönüllü köleler yaratma amacındadırlar . Kendi işinin kalitesinden sorumlu olmak , çalışanlara çeşitli mükafatlar ( ayın personeli seçimleriyle işçiler arasında rekabet yaratmak gibi ) verilmesi gibi yöntemlerle işçi , kendi gözetiminin taşıyıcısı haline gelir . İşçi sadece işlikte gözetlenmez . Bir işe alınmadan önce bile , istihdam öncesi izleme çoğu kez çok serttir . Bir işe girmek için güvenlik kontrollerinden geçmek gerekir . Örneğin İngiltere'de bir milyon işe girmek için bu kontroller şarttır . Sadece devlet dairelerine değil , BBC ve British Telecom gibi kurumlarda çalışmak için de bu gereklidir . Geçmişte siyasi ilişkileri olanlar veya şüpheli bulunanlar sınavı geçemezler . Başta bilişim teknolojisi olmak üzere tüm elektronik gelişim , gözetimin tüm ekonomik alanlar boyunca yayılmasına , daha kapsamlı ve daha yoğun hale gelmesine yardım eder . İşçi kendini daha çıplak bulur . Daha çok gözlenir ama sadece kapitalist tarafından değil , kendi iş arkadaşları ve kendisi tarafından da . Sistemin , bireyi kendi gözetiminin taşıyıcısı haline getirmesi özellikle tüketici gözetiminde yoğunlaşır . Bu durum , bilinç endüstrisi nin bir parçası olarak görülmelidir . Egemen kitle iletişim medyası , oto - gözetimi ( kendi kendine gözetim ) tamamlar . Veri gözetiminin son aşaması : Tüketici gözetimi Tüketici ve tüketim toplumu gibi kavramları kullanırken dikkatli olmakta fayda var . Yapay olanın doğal gibi algılanması bilimsel analizi sakatlar . Ancak , bir noktadan sonra toplumsal olana yön vermeye başlayan yapay , nesnel hale gelir . Yapay ve yaratılmış bir olgu olan ulus kategorisi gibi . Kapitalizm , önce ulusal pazar için üretmeye başladı . Emperyalizm Çağı ile birlikte üretim , ulusal sınırın iki anlamda dışına taştı . Dış , özellikle emek maliyetinin düşük olduğu ülkelerde üretim yapılır olmaktan başka , kendisi için üretim yapılan pazar da uluslararasılaştı . Tekelci kapitalizm dünya pazarı için üretim yapar . Fakat ekonomide ve özellikle kitle iletişiminde yaşanan dönüşümlerle birlikte , bir karşıtına dönüş yaşandı . Artık pazar için mal üretimi değil , mal için pazar üretimi yapılıyor . İnsanlar için mal ve hizmet üretimi değil , malları ve hizmetleri tüketecek insanların üretimi yapılıyor 22 . Günümüzün gözetimini daha öncekilerden ayıran birkaç temel nitelik var . Birincisi , özellikle bilgisayarlarla birlikte bu gözetimin elektronik hale gelmesi . İkincisi , kişisel nitelikli bilgilerin birikiminin güçlü bilgisayar veri tabanları kullanılarak saklanması , eşleştirilmesi , çağrılması , işlenmesi , pazarlanması ve dolaşıma sokulmasıdır 23 . Üçüncüsü , gözetimin daha yaygın hale gelmesi , kapasitesinin ve yoğunluğunun artmasıdır . Dördüncüsü ise , daha çok devletlerle veya kapitalist işlikle ilgili olan bu faaliyetin artık gündelik yaşam rutinine de girmesidir . Dikkat edilecek olursa , şimdiye kadar daha çok devletin başka ülkeler veya muhalifler üzerindeki gözetiminden veya kapitalist işletmenin işçisi üzerindeki denetiminden sözettim . Şimdi , yine kapitalist işletmenin , devleti ile birlikte , tüketici kimlikleri verilmiş insanlar ( yani sıradan insanlar ) üzerindeki gözetimine bakalım . Bu , çok yeni sayılabilecek bir olgu . Trafik polisi sizi yolda çevirdiği zaman , ehliyet ve ruhsatı görmek ister önce . Sınırlardan geçerken pasaportlara , okula girerken kimliklere vs . ihtiyaç duyarız . Bu belgeler kim olduğumuzun ispatında , kendi sözümüzden daha güvenilir ve daha değerlidirler . Pekçok sosyal örgüt bizi sadece kodlanmış bir numara ve bir grup harf olarak algılar . Bu , bizim veri imgemizdir ve yaşamımızı dolaysız olarak etkiler . Eskiden yazılı olan bu işlemler , artık elektronik bir dile çevrilmektedir . Bir banka makinesinden para çekmek veya kredi kartıyla alışveriş yapmak demek , belirli bir saatte nerede olduğunuzun ve kaç paraya ne aldığınızın bilgisinin elektronik olarak kayda geçmesi demektir . Elektronik alışveriş de ( mesela internet aracılığıyla ) aynı işi görür . Yaşamın elektronikleşmesiyle , pekçok işlemin bilgisayarlar ve onlara bağlı iletişim sistemleri üzerinden gerçekleştirilmesiyle birlikte , tüm bu faaliyetleri gerçekleştirdiğimizde arkamızda elektronik bir iz bırakırız . Kişisel hayatımızın ayrıntıları her gün devlet dairelerine ve büyük şirketlere ait dev bilgisayar veri tabanları içinde toplanır , saklanır , çağrılır ve işlenir . İşte bu , gözetim toplumu dur . 24 Çağdaş topluma katılmak , elektronikleşen gözetim altında olmak demektir . Bugünün gözetimi artık ticarileşmiş olan bir gözetimdir . Sadece siyasi anlamda , sadece devlet tarafından yapılan gözetim biçimi bitmiştir . Siyasi gözetimin yanı sıra , ticari bir gözetim yükselmektedir ve özel şirket , gözleme eyleminin öznesi olmaktadır . Devletlerin veri depolarından da yararlanmasını bilen özel şirketler , insanların mali durumlarını ve hanelerin tüketim tercihlerini analiz etme yeteneği kazanmaktadırlar . Pazar araştırmaları ve kamuoyu yoklamaları 25 ile yapılan şey , artık yeni teknolojilerle yapılmaktadır . Üstelik bu olgu , Emperyalizm Çağı'nda uluslararasılaşmaktadır . Tüketici tercihleri , tüketici tercihlerinin coğrafi dağılımı gibi geçmişte çok da önem verilmeyen bilgiler artık , büyük bir piyasa değerine sahiptir ve kapitalist işletmeler tarafından harıl harıl aranmaktadır . ABD ve Avrupa'da , sadece insanlarla ilgili verileri satan ticari kuruluşlar ortaya çıkmıştır . Bu kuruluşlar devlet kurumlarından veri hortumlamaktadırlar . Kimin kim hakkında ne bildiği giderek artan ölçüde bir bilgisayar veri tabanları meselesi haline gelmiştir . Ticari veri sanayisi ABD'de , yılda 50 milyar dolarlık iş yapmaktadır . Elektronik kasalar ve barkod sistemleri satılan malı , bu malın fiyatını , satın alındığı günü ve saati kaydedebilirler . Bu şekilde hangi malın azaldığını , hangi mala ne zaman talebin arttığını , bu malı daha çok hangi kesimin aldığını ( kadınların alışveriş yaptığı saatlerdeki veya okul dışı saatler olan çocukların alışveriş yaptığı saatlerdeki müşterileri aşağı yukarı kestirmek mümkündür ) tespit edebilirler . Eğer alışveriş kredi kartı ile yapılmışsa , alışverişi yapan kişinin kimliği ile satın alınan mallar bilgisayar yardımıyla eşleştirilebilir . Bu , belirli insanların belirli tercihlerinin ne olduğunu öğrenmekte büyük avantaj getirir . Daha sonra aynı insanlara posta yoluyla ( junk - mail ) 26 ulaşarak tüketim tercihlerini yönlendirmeye çalışmak , özellikle ABD'de çok yaygındır . Türkiye'de de yaygınlaşmaya başlamıştır . Kimi zaman normal veya elektronik posta kutularımızda bulduğumuz adımıza , adresimize gelmiş pazarlama - reklam broşürleri boşu boşuna gönderilmez . Bunun anlamı , mallarını ve hizmetlerini satmak isteyen pekçok şirketin , potansiyel müşterileri hedeflemenin elektronik araçlarına sahip olduklarıdır . Zeki denen telefon ağları ve caller ID'ler de aynı işlevi yerine getirirler . 18 E . Koch - J . Sperber , age . , s . 84 . 19 Dr. Ümit Sayın , Gizli Hükümetler , gizli projeler ve kara bilim , Bilim ve Ütopya , S . 45 , ( Mart 1998 ) , s . 60 - 63 . 20 Michel Ende , Momo , Kaynak Yayınları , İstanbul , 1996 . 21 D . Lyon , age . , s . 172 . 22 Öyle ki , geçen gün gazetede okuduğum bir röportajda , kendisiyle söyleşilen bir manken , hobileri arasında alış - veriş olduğunu söylemiş . İşin kötüsü , bu , gayet toplumun geneline yayılmış bir yaklaşım . Böyle birşey nasıl olabilir ve nasıl oldu diye kafa patlatmakta yarar var . 23 D . Lyon , age . , s . 10 . 24 D . Lyon , age . , s . 16 . Tüketici gözetimi üzerine Türkçe'ye çevrilmiş en ayrıntılı çalışma Lyon'un çalışmasıdır . Tüketici gözetimi ile ilgili pekçok somut örneği de bu çalışmada bulabilirsiniz . 25 Pazar araştırmaları ve kamuoyu yoklamaları için bkz . Arda Odabaşı , Kamuoyu yoklamaları ne işe yarar , Teori , Sayı : 111 , ( Nisan 1999 ) , s . 24 - 30 . Ayrıca , Herbert Schiller , Zihin Yönlendirenler , Pınar Yayınları , İstanbul , 1993 . 26 Junk - mail , pazarlama amacıyla postayla gönderilen mektup ve broşürlere takılan aşağılayıcı bir addır . Postayla gönderilen ıvır - zıvır anlamına gelir . 90'lardan önce junk - mail diye birşey yoktu . Başka bir deyişle , ikisi de aynı gövdenin uzantısı olan bir elden ötekine geçmiştir 27 . Internet'te sörf yapmak güvenli değildir . Sanal dünyada yapılan yolculuklar , elektronik kanallardan yapılan haberleşmeler sistemin egemenleri tarafından çok kolay gözlenebilir . Elektronik alışveriş ise yukarıda değindiğim tüketici gözetiminin bir parçasıdır . Ücretli bir siteye girin veya Internet aracılığıyla bir sipariş verin ; e - posta kutunuzda hemen junk - mail niteliğinde mesajlar bulursunuz . Bilgisayar korsanları ( hackerler ) dosyalarınızın içinde dolaşıp , verileri kendi bilgisayarlarına indirebilirler . Telefonda hedef kelimeleri tespit edebilen sistemi 1970'lerde kullanmaya başlayan NSA'nın , 80'lerin sonunda geliştirdiği , global bir şebeke sistemi olarak tanımlanan ECHELON , telefonların yanı sıra teleks , faks ve Internet'te de hedef kelimeleri tarayabiliyor . NSA , milyonlarca mesajın içinden aranan sözcüklerin geçtiği mesajları ; o mesajı gönderen bilgisayarı ve hesap sahibini tespit edebiliyor . ECHELON tamamen sivil kurumları , şirketleri , hükümetleri hedef alıyor . NSA ve CIA Internet üzerinden yapılan tüm haberleşmeyi uzun süredir gözlüyorlar . NSA ve KGB gibi örgütler hacker yöntemlerini de bol bol kullanmaktadırlar . MGK'nın ve TSK'nın ise Internet'in gözetimiyle ve bilgisayar suçlarıyla dikkatle ilgilendiğini biliyoruz . Emperyalizmin en büyük kulağı ve gözü : NSA 28 NSA ( National Security Agency - Ulusal Güvenlik Ajansı ) , Amerikan emperyalizminin ve gezegenin en büyük gözetim örgütüdür . 1952'de Truman'ın , en yüksek güvenlik dereceli ( kodlu çok gizli ) genelgesiyle kurulan NSA , ABD istihbarat topluluğu bütçesinden en büyük payı alır , en ileri teknolojiyi kullanır ve en çok personeli istihdam eder . Bilişim teknolojisinin arkasındaki itici güçtür . Bugün dünyada yaygın olarak kullanılan pekçok bilgisayar parçasını üreten Intel firması ile bağlantılıdır . Dünyanın en gelişkin ve en büyük bilgisayar parkına sahiptir . CIA'dan daha önemli ve daha gizemlidir . Kamuoyundan gizli kurulan ve 80'lere kadar da deşifre olmayan NSA , ABD'nin en iyi saklanan devlet sırlarından biridir . Öyle ki , devletin pekçok önemli biriminin bile bu örgütten haberi yoktur . James Bamford'un 1982'de çıkan kitabı The Puzzle Palace ( Bilmece Sarayı ) ile birlikte NSA üzerindeki perde kalkmaya başladı . NSA , CIA gibi başka istihbarat servisleriyle ve NASA gibi kuruluşlarla koordinasyon içindedir . NSA'nın görevi dünya çapında iletişim istihbaratı yapmaktır . Bu tanım içine hem askeri hem de siyasi ve ekonomik iletişim girmektedir . Başlarda NSA , diplomatların ve askerlerin şifreli telsiz görüşmelerini dinlemekteyken , daha sonra uluslararası sivil telefon görüşmelerini de dinlemeye başladı . 60'ların sonlarında NSA , kendine ait uyduları yörüngeye fırlattırmaya başladı . 1970'lerde o kadar çok bilgi toplamaya başlamıştı ki , toplanan o kadar verinin - enformasyonun nasıl değerlendirileceği sorunu ortaya çıktı . Her yıl elektronik casusluk sayesinde 50 ila 100 milyon doküman gelmekteydi . Günde , gizli sınıfına giren yaklaşık 40 ton artık özel bir tesiste yakılıyordu . Bu yüzden Reagan döneminde örgüt genişletildi ve reorganize edildi . Gelen enformasyonu daha iyi seçen ve işleyen bir bilgisayar programına ihtiyaç duyan NSA'nın ilgisini çeken program Promis'ti . Promis'ten bol bol yararlanıldı . NSA'nın bu programı NATO ülkelerinin benzer ajanslarına sunduğu tahmin ediliyor . NSA 1955'den beri Türkiye'de de faaliyet yürütmektedir . Dünya üzerine dağılmış yüzlerce üsde onbinlerce personel , 24 saat 365 gün gezegen üzerindeki haberleşmeyi izler . NSA öteki Amerikan servislerinin ( CIA , FBI , ordunun istihbarat servisleri vs . ) olanaklarından yararlanabilir . Bu düzenek sayesinde NSA , Amerikan istihbarat topluluğunun topladığı tüm enformasyonun yaklaşık yüzde 80'ini tek başına toplar . Sadece Amerikan emperyalizmine kafa tutanlar değil , en yakın müttefikler bile gözetim altındadır . Yukarıda bahsi geçen tüm dinleme - gözetleme tekniklerini ve bizim bilmediklerimizi NSA kullanır . Kara ütopya ve paranoya İletişim bilimleriyle içli dışlı olanların sık sık karşılaştıkları bir sorun , bireysel ve toplumsal paranoya tehlikesidir . İletişim teknolojisinde yaşanan dönüşümler Orwellvari , gözetimin mutlaklaştığı ve kaçış ya da mücadele olanağı olmayan bir toplumu mümkün kılar gözükmektedir . Gerek Orwell'ın 1984 ü olsun , gerek Foucault'un panaptikonu , gerekse Aldous Huxley'in Cesur Yeni Dünya sı ; kara ütopyaların ve kara teori lerin uyarıcı bir işlevi olduğu kabul edilse bile , kötümserliği yaydıklarına ve bir paranoya hali yarattıklarına şüphe yok . Bu paranoya furyasına , Frankfurt Okulu gibi grupların kitle toplumu , kitle endüstrisi gibi yaklaşımları da teorik düzeyde katkıda bulunmaktadır . Gerçekler çok moral bozucu olabilir . Ancak , kara ütopyaların ya da Foucault'unki gibi kara teorilerin gözardı ettiği şey , insandır . Büyük Birader'in bizi gözetlediği doğrudur , ve belki elektronik bir panaptikona benzer birşeyin içinde yaşıyoruz ama mücadele bitmiş değil . Çünkü insan sisteme indirgenemez . Teknoloji - Toplum ilişkisi ve iletişimin toplumsallığı Teknoloji bağımlı bir değişkendir . Ait olduğu üretim biçimince belirlenir . Başka bir deyişle toplumsaldır . İnsanla birlikte ortaya çıkmıştır . Dolayısıyla , sınıflı toplumun teknolojisi de sınıfsaldır . Toplum ile teknoloji arasındaki diyalektik ilişkide belirleyici olan toplumdur , teknoloji değil . Bu durum , teknolojinin topluma etkisini gözardı etmemize neden olmamalıdır . Ancak Marx ile Engels'in bir zorunluluktan dolayı asıl belirleyici olan ekonomiye çokça vurgu yapmaları gibi ( Engels daha sonra bir mektubunda bundan bahseder ) , bugünkü , neredeyse teknolojiye tapılır hale gelen , teknolojinin ideolojileştirildiği bir ortamda , toplumun belirleyiciliğine vurgu yapmak zorundayız . Aslında toplum ile teknolojiyi böyle karşı karşıya getirip karşılaştırmak bile , bu ikisinin birbirlerinden tamamen bağımsız olduklarını imayı içerdiği için tuzaklı bir yaklaşımdır . Teknolojik Determinizm , ister iyimser ister kötümser olsun , yaşamı kavrama yeteneğinden yoksundur . Bu yüzden , toplumsal mücadeleyi , gözetimin diyalektiğini ve muğlaklığını gözardı eder . Teknolojik Determinizm , ya Marshall McLuhan'ın küresel köy ü ( global village ) gibi güllük gülistanlık bir dünyada yaşadığımız sonucuna varır ya da Gunther Anders'in kötümserliği gibi herşey bitti kapısına çıkar . Doğrusu ne o ne de ötekidir . Eleştirilmesi gereken genel olarak teknoloji özel olarak iletişim teknolojisi değil , iletişim tekelini kendi elinde bulunduran ve kendi dar çıkarları için kullanan ekonomik ve siyasi egemenlik sistemidir . Gözetimin ekonomi politiği - Gözetimin diyalektiği Gözetlendiğini düşünmek kuşkusuz insanı irkiltir ama madalyonun diğer yüzlerini görürsek o kadar da irkilmememiz gerektiğini anlarız . Şimdi , yukarıda koyduğumuz noktaya geri döneceğiz . Kapitalist toplumsal formasyonun doğuşuyla birlikte , gözetim alanında yaşanan köklü kopuşa . Feodal üretim tarzı yerel işlemlere , dar bir ekonomik yapıya , özel bir değişim metası olan parayla birlikte takasa dayanıyordu . İdari görevlerin niceliği ve niteliği sınırlıydı . Senyörün topraklarıyla sınırlı bir ekonomik faaliyet , ister istemez idari ve ekonomik işlemlerin de sınırlı olmasını getiriyordu . Kapitalizmle kıyaslandığında durağan bir ekonomiydi bu . Kapitalizm ile birlikte daha geniş bir pazar için üretim yapılır oldu . Ulus devletler ortaya çıktı . Paranın kullanımı yoğunlaştı ; memurlara ve işçilere ücret ödenmesi gerekiyordu . Ulusal pazarın diğer köşelerine ulaşabilmek için ulaşım ve haberleşme hizmetleri gerekti . Büyük kentler ortaya çıkmaya başladı . Ulus devlet ve kapitalist işletme içinde idari görevlerin niteliksel ve niceliksel artışı , herşeyi dağılmadan bir arada tutabilecek bir sistem gerektirdi . Ulus devletlerin özellikle 19 . yüzyılda yoğunlaşan idari görevleri arasında ; vergilerin ve diğer zorunlu ödentilerin toplanması , mülklerin kaydedilmesi , doğum , evlilik ve ölümlerle ilgili bilgilerin derlenmesi , oy hakkı yaygınlaştıkça seçmenlerin listelenmesi , savaş durumunda askere alma faaliyetleri , sabıka kayıtları tutulması , polislik gibi işlemler vardı . Sosyal - hukuk devleti ile birlikte sosyal güvenlik ve yargı sistemi gelişti . Giderek daha çok bürokratik zeminde örgütlenen bu idari görevlerin büyük kısmı kişisel belgeleme gerektiriyordu . Gözetimin temel öğesinin bireyler hakkında belgeler yaratılması ve bunların işlenmesi olduğu düşünülürse , bu aynı zamanda gözetim toplumunun da yükselişidir . Madalyonun yüzlerinden biri şudur : Gözetim toplumunun yükselişi aynı zamanda , demokrasinin ve sosyal devletin de yükselişidir . Sosyal sigorta numaraları insanların gözetlenmesi amacıyla kullanılabilecek bir veridir belki ama , aynı numaralar sosyal güvenlik için de gereklidir . Telefon , elektrik , su idarelerindeki kayıtlar bizi izlemek için kullanılabilir ancak aynı kayıtlar sayesinde bu hizmetlerden yararlanırız . Seçmen kayıtları ve listeleri olmadan oy kullanılamaz . Kapitalizmin yarattığı karmaşık bürokratik aygıtın aynı zamanda bir gözetleme aracı olduğu çok açık . Fakat aynı aygıt sayesinde yaşamın kolaylaşması da sağlanmaktadır . Telefonlar veya bilgisayarlar rahatça dinlenip gözlenebilir belki ama , aynı telefonlar ve aynı bilgisayarlar bize büyük imkanlar da sunar . Kredi kartlarının veya Internet'in büyük kolaylık olduğunu ve büyük potansiyeller taşıdığını kimse inkar edemez . Caller ID'ler pazarlamacıların elinde tehlikeli bir silah haline gelir ama telefonla rahatsız edilen bayanlar bu aygıttan çok memnundurlar . Gözetim aracı olarak kullanılabilecek pekçok araç , gerçekte farklı bir amaç için üretilmiştir . Başta işçi sınıfı olmak üzere ezilen kesimlerin tüm kapitalizm dönemi boyunca verdiği mücadele , bir yönden de gözetim toplumunu güçlendirmiştir . İşte bu , gözetimin diyalektiğidir . İyi ile birlikte kötü . . . İnsanların büyük çoğunluğunun bu gözetim olgusunu farketmeme nedenlerinden biri , bazı şeylerin yaşamlarını kolaylaştırıyor olmasıdır . Sosyal devletin yıkıma uğratılmaya çalışıldığı bugünkü koşullarda ise , gözetimin bu olumlu yönü bastırılmakta ve salt denetim amaçlı olumsuz yönü büyümektedir . Sosyal kısım küçüldükçe , gözetim işlevi ön plana çıkmaktadır . Egemenlerin tarih boyunca gözetlemek istediğine şüphe yok . Ancak tüm gözetim faaliyetlerinin gözetim amacıyla bilinçli olarak ortaya çıktığı görüşü pek de sağlıklı bir görüş değildir . Demokrasinin bir yönü gözetim toplumunun kendisidir . Kara ütopyaların yaptığı gibi , mutlaklaştırılmış ve salt bu amaca yönelik gözetim fikri , gerçekçi olmayan ve paranoya yaratan bir yaklaşımdır . Üstelik , bilinçli gözetim faaliyetlerinin başarısı da tartışmaya açıktır . Egemenler o kadar da güçlü değiller . Dünyanın en büyük ve en yetkin gözetim örgütü olan NSA bile , ciddi hatalar yapmaktadır . Yukarıda NSA'nın veri fazlalığı sorunundan bahsetmiştim . NSA'nın bu sorunu tüm çabalara karşın devam etmektedir . Bu örgüt o kadar çok enformasyon toplamaktadır ki , topladığının içinde boğulmakta ve elinde olanı değerlendirememektedir . ABD'li yetkililerin intelligence failures ( istihbarat başarısızlıkları ) diye adlandırdıkları başarısızlıklar artmaktadır . Bir insanın yatak odasını bile görüntüleyebilecek olanaklara sahip olan NSA'nın , 98'in Mayıs ayında Hindistan'ın gerçekleştirdiği nükleer denemeden haberi bile olmaması ; Kuzey Kore'nin Japonya semalarında başlattığı balistik füze denemelerini ve Afrika'daki Amerikan elçiliklerine yapılan saldırıları önceden tespit edememesi , bu başarısızlıkların örnekleridirler . Amerikan haberalma örgütleri kendi büyüklükleri altında ezilmektedirler . Hindistan ile ilgili başarısızlığın nedenini araştıran komisyonun sonuçları bunun kanıtıdır . Komisyon , Hindistan'la ilgili uydu görüntülerini gözden geçiren personel sayısının ve bu ülkedeki CIA kaynaklarının yetersizliğini ortaya çıkardı . Uydu görüntülerine yakından bakıldığında hazırlıklar görülebiliyordu . Fakat farkına varan olmamıştı . NSA'nın bir memuru durumu şöyle anlatıyor : 2 metre eninde , 2 metre yüksekliğinde ve 20 metre uzunluğunda bir kağıt şeridin her gün on dakikada bir gözünüzün önünden geçtiğini düşünün . 29 Bir karşıtına dönüş olayı . . . Gözetimin diyalektiğinin diğer bir yüzü , aynı araçlar kullanılarak gözetleyenin gözetlenmesi ve egemene zarar verme olgusudur . Bu , daha çok phreaking ( telefon korsanlığı ) , hacking ( bilgisayar korsanlığı ) ve habis programlar ( virüsler , solucanlar , truvalar , mantık ve zaman bombaları vs . ) yazmayla ilgilidir . Phreakerlar ( Freak - phone - free kelimeleriyle oluşturulmuş bir sözcük ) büyük ve ücretli telefon şebekeleriyle birlikte ortaya çıktılar . İlk başlarda sadece ücretsiz telefon görüşmesi yapmak için faaliyet gösterirlerken , daha sonraları telefon şebekelerine daha derinden sızmaya , başka telefonları dinlemeye başladılar . Bilgisayarlarla birlikte phreakerlar hackerlara dönüşmeye başladı . Artık NASA , NSA ve Pentagon vs . gibi büyük bilgisayar parklarına kırıp girmek önemli hale geldi . Bu kuruluşların ve daha başkalarının bilgisayar sistemlerine sızılması başarılmıştır . Hack etmek ve virüsler gibi habis programlar yazıp yaymak çoğularına göre sistemden intikam almak anlamına gelir . Örneğin 1988 yılında General Motors'un yan kuruluşu olan Electronic Data Systems'in bilgisayarlarına Scores adlı bir virüs bulaşmıştı ve bunun , eski çalışanlardan biri tarafından intikam amacıyla yapıldığı tahmin ediliyordu 30 . Kuşkusuz bu çıkışlar marjinaldir ; gerçek çözümler olmaktan uzaktırlar ve nihayetinde başarısızlıkla sonuçlanırlar . Bireysel terör eylemlerine benzerler . Mesela , süper kullanıcı ( superuser ) sayılan en maharetli hackerler bile , belirli bir süre kaçabilseler de , en sonunda sysman lara ( system maneger - sistem yöneticisi ) veya sysop lara ( system operator - sistem operatörü ) yakalanıyorlar . Bugün hapiste yatan hackerlar vardır . Telefon dinleme teknikleri geliştikçe , telefon dinlemeyi önleyen cihazlar ; bilgisayarlar ve diğer elektronik haberleşme araçları için kriptolojik ( şifreleme ) sistemler gelişmektedir . Yani gözetlemeyi ve dinlemeyi önleyen cihazlar . Ayrıca , doğal imkanlardan yararlanılmaktadır . Hindistan nükleer denemelerini gizlemek için tüm kablolarını , K . Kore ise silah fabrikalarını yeraltına taşımıştı . Kısacası teknoloji , bir yandan gözetlemeyi sağlayan ürünler verirken , diğer yandan da panzehirler üretmektedir . Mutlak anlamda bir gözetim yoktur ve olamaz . Böyle birşey , yani mutlak gözetimin gerçekleşmesi , tanrının yaratılmasıyla eşdeğerdedir . Uluslararasılaşan gözetim ve denetim çabalarına karşın uluslararası düzeyde direniş hareketleri yükselmeye başlamıştır . Değişik muhalif gruplar ortak girişimlerde bulunmaktadırlar . Yetersizliği açık olmakla birlikte , veri koruma yasaları düzenlenmektedir . Önemli nokta , insanların özgürlüğüne ve eşitliğine bir tehdit olan mevcut durumun nesnel nedenlerini kavrayabilmektir . Asıl sorun gelişen ve gelişmeye de devam edecek olan teknolojide değil . Eğer büyük tehdit teknolojiden kaynaklanıyorsa , iletişim teknolojisinden önce nükleer silah ve savaş teknolojisini ve iletişim teknolojisi kadar genetik teknolojisini vurgulamak ve tartışmak gerekir . Sorun teknolojinin kimin mülkiyetinde ve kontrolünde olduğudur . Başka bir deyişle , problem mülkiyet ve iktidar ilişkilerinin göbeğindedir . Üretim araçlarına sahip olanlar , teknoloji ve düşünsel üretim araçları üzerinde de egemenliğe sahiptirler . İnsanlığın bugün ulaştığı düzey , gerçekte çok büyük potansiyelleri içinde barındırmaktadır . Ancak , o potansiyellerin hangi elin kontrolü altında olduğu önemlidir . Bu yüzden , gözetlenme sorununun çözüm yolu siyasi iktidardan geçer . Emekçiler bu iktidara adaydırlar . Köklü ve insanca bir çözümün başka bir yolu da yoktur . 27 Internet ile ilgili olarak bkz . Dr. İrfan Erdoğan , Uluslararası bilgisayar şebekesi Internet ve iletişimin emperyalist kontrolü , Bilim ve Ütopya , Sayı : 13 , ( Temmuz 1995 ) , s . 18 - 19 . 28 NSA ile ilgili olarak bkz . Adnan Akfırat , Özel Savaş , Kaynak Yayınları , İstanbul , 1997 . Ayrıca , Bildirici , age . , Koch - Sperber , age . , Calvi - Pfister , age . , Dr. Ümit Sayın , Büyük Ağabey'in emrindeki bilim ve teknoloji , Bilim ve Ütopya , Sayı : 21 , ( Mart - 96 ) , s. 20 - 21 . Ayrıca arama motorlarıyla Internetten de bilgi edinilebilir . NSA'nın kendi web sitesi de vardır . 29 Amerika dünyayı nasıl gözetliyor , Aydınlık , Sayı : 614 , ( 25 Nisan 1999 ) . 30 Phreaking , hacking ve başta virüsler olmak üzere , habis programlar için bkz . P. Subjektif idealizme geçit yok ! Türkiye bilim dünyasında spekülasyona , mistisizme , yazgıcılığa , kötümserliğe yer yok ! Anadolu toprakları bu uğurda savaşım vermiş ve verecek olan bilim insanlarını daima doğurmuştur ve doğuracaktır da ! Doç. Dr. Rennan Pekünlü Günümüz Türkiyesinde sübjektif idealizm yükselişe geçme çabasında ! Kullandıkları genel yöntem astrolojide ve doğal teolojide kullanılan yöntemdir : bilim alanındaki son bulguları dizgelerine yamayarak , bilimin saygınlığından yararlanmak , bilimsel bulguları tanrının varlığını , iyiliğini ve gücünü kanıtlamada kullanmak , mistisizmi ve okültizmi yaygınlaştırarak kitleleri uyutmak . Bu felsefede nesnel evrenin gerçekliği yadsınır ; özdek ( madde ) yadsınır . Sübjektif idealizm evreni bir algılar bütünü olarak betimler . Algıları tanrı yaratmıştır . İnsanın nesnel gerçekliği yoktur ; insanın algılayıcı organı beyindir ama onun da nesnel gerçekliği yoktur . Beyinin kendisi bir algıdır . Algılanan dış dünyadaki herşey tanrı tarafından yaratılmıştır . Algılayan ise ruhtur . Evren denen bütünsel olgu içinde bir olay bir başka olayı izler . Ancak bu olaylar dizisi nedensellik ilkesi bağlamında değil , tanrının istemi doğrultusunda gerçekleşir . Tanrı sürekli yeni algılar yaratır . Bu açıdan bakıldığında , sübjektif idealist dizgede evren açık sanılır . Oysa ki yeni algıları sunanlar özgür istençlerinin güdüsüyle etkinliklerde bulunan insanlar değildir , rahman ve rahim olan tanrıdır ! Spinoza'dan , Leibniz'den , Berkeley'den , Hume'dan , Avenarius'dan Mach'dan ve biraz da günümüz Protestan teologlarından olan Conrad Hyers'den derlenen savlarla oluşturulan bu eklektik felsefi dizgenin omurgasını Berkeley'in görüşleri oluşturmaktadır . George Berkeley ( 1685 - 1753 ) özdeğin varlığını yadsıyan felsefi dizgesiyle ünlüdür . 1734 yılında Cloyne bişopu olan bu filozof - din adamının özdeğin varlığına karşı geliştirdiği savlar , The Dialogues of Hylas and Philonous adlı kitapta yayınlanmıştır . Bir 17 - 18 . yüzyıl bişopuna görünen gerçeklerle Harun Yahya ve baş yazarlarına görünen gerçeklerin bu denli benzeşmesi oldukça şaşırtıcı . Harun Yahya ve baV yazarlarının herbiri sanki reenkarnasyona uğramış Berkeley ! İlgili okura , Bertrand Russell'ın Türkçe'ye de çevrilmiş olan The History of Western Philosophy adlı kitabının Berkeley bölümünü okumalarını salık veririm . Berkeley ve baV yazarlarının savlarının , benzerliğine demeyeceğim , aynılığına dikkat ediniz ! Bu savların hepsinin yanlışlığı ( fallacies ) gösterilmiş , idealist dizgeler yadsınmıştır ( refuted ) . Popper'ın dediği gibi , Tüm idealist dizgeler kendi kendini çürüten felsefi dizgelerdir ( It is therefore self - defeating like every idealism ; I . Prigogine ve I . Stengers , Order Out of Chaos , Flamingo , 1984 , s . 255 ) . Okuyucunun , bu antik değeri olan ancak yeniymiş gibi sunulan çürütülmüş felsefi dizgelere karşı savunmasız kalmaması gerekiyor . baV bildirilerinin hepsinde , evrim kuramına karşı geliştirilen bir sav ön plana çıkmaktadır : bir kuram , hipotez veya varsayım gözlem , deney veya bulgularla kanıtlanmadıkça doğru değildir . Bu sav biraz düzeltmeyle doğru bir biçem kazanabilir . Kanıt sözcüğü bilim dünyasının değil matematik dünyasının bir sözcüğüdür . Matematik bir bilim dalı değildir . Hem matematiğin hem de bilim dünyasının kullandığı ortak kavramlar vardır ; ancak bilim dünyasında matematik dünyasının bir kavramı olan kanıt pek kullanılmaz . Matematikte doğruluğunu kendi içinde barındıran hipotezlerden yola çıkarak bir teoremi kanıtlarsınız ve dosya kapanır . Kapalılık felsefi anlamda kapalılıktır . Zaman içersinde o teoreme yeni aksiyomlar , türetimler girmez ; ondan yeni bilgiler , öngörüler çıkmaz . O teorem , tüm zamanların kusursuz bir yapısıdır artık . Matematiğin kötü ellerde hortlayan ve doğa bilimlerini olumsuz yönde etkileyen yanı da burada , kusursuzluğunda yatmaktadır . Yukarıda adı geçen kitapta Bertrand Russell , matematik , hem tanrısal ve tam gerçeğe olan inancın hem de süper duyusal ve düşünsel dünyaya olan inancın kaynağıdır saptamasını yapıyor . Matematik , usa vurmadaki kusursuzluğun duyu organlarımızla algıladığımız cisimlere değil , yalnızca ereksel olana uygulanabileceğini söyler . Bu ilkeden yola çıkanlar , düşüncenin daha asil , düşüncedeki nesnelerin duyu organlarınca algılanan nesnelerden daha gerçek olduğunu savunmaktadırlar . Savundukları görüş platocu düalist görüştür : bu evreni , ancak salt usa vurma yeteneği gösterebilenler anlayabilir . Bu nedenle bu kişilerin diğerleri üzerine baskı kurmaya hakkı vardır ; tıpkı ruhun beden , cennetin Yer , köle sahibinin köle ve tarikat şeyhinin de cemaati üzerinde hakkı ve üstünlüğü olduğu gibi ! Bu görüş , köle sahibinin dünya görüşüdür . Evet , bir bilim dalı olmayan matematikte doğruluğunu kendi içinde barındıran önermelerden yola çıkılır ; bunlara aksiyom denir . Bu önermelerin usa yatkın olmaları , nesnel gerçekliğin herhangi bir öğesiyle örtüşüyor veya benzeşiyor olması gerekmez . Önemli olan öncül ile kanıtın çelişmemesidir . Fizik , kimya , dirimbilim , gökbilim , vb . bilim dallarındaysa , gözlem veya deneylerden türetilen ilk ilkelerden , hipotez veya varsayımlardan yola çıkılır . Bir kuramı oluştururken kullanılan ilk ilkelerin , hipotezlerin gözlemlerden türetilmiş olması istenen bir durumdur . Ancak özellikle evrenbilim ve parçacık fiziğinde bugün bu ilke ne yazık ki çiğnenmiş , bu iki bilim dalı metafizik öğelerle , hayaletlerle dolmuştur . Aşağıda ayrıntılarıyla değineceğiz . Gözlem ve deneylerden türetilmiş olan hipotezler temelinde yükselen kuramlar birçok fiziksel süreci açıklamanın yanı sıra bir dizi öngörülerde de bulunmalıdır . Bu öngörülerin doğruluğunu sınayacak olanlar yine gözlem ve deneylerdir . Gözlem ve deneyler öngörüler doğrultusunda sonuçlar verirse , kuram kanıtlandı denmez , kuram gözlemlerle tutarlıdır denir . Çünkü yukarıda da değindiğimiz gibi , kanıt sözcüğü felsefi anlamda kapalılığı anlatır . O alanda doğruyu bulmuş olan bilim dalı daha fazla ilerleyemez ; son bilgiye ulaşmıştır , kapalıdır ; yeni bilgilere , olaylara , süreçlere yer yoktur . Hem mantığımız hem sağduyumuz hem de deneyimlerimiz son bilgi saplantısına kapılmanın doğru olmadığını söylüyor . Evet , evrenin yeni bilgilere , olaylara ve süreçlere açık olduğu ilkesi bilimin onadığı bir ilkedir . Bu nedenle bilimsel kuramlar , soyut bir kavram olan mutlak doğru ya yaklaştırmalar dizisi olarak alınır . Dizinin bir sonraki öğesi bir öncekinden daha iyidir . İyiliği , hem daha çok olayı açıklamasında hem de daha ayrıntılı gözlemlerle tutarlı olmasında yatar . Mutlak doğru ya giden bir dizinin öğesi olmak , o kuramı kanıtlanmış olarak değil yanlışlanabilir olarak betimlememizi dayatır . Yanlışlanabilirlik ilkesi ne yazık ki çoğu zaman yanlış yorumlanmaktadır . Bir kuramın yanlışlanabilirliği o kuramın olumsuzluğuna , işe yaramazlığına değil , tam tersine verimliliğine , doğurganlığına işaret eder . Çünkü dizinin en yeni ve en iyi öğesi olan kuram , onu doğuran eskisinin öngörülerinin sınanmasıyla gerçekleşir . Dizinin bir önceki öğesi olan eski kuramın öngörülerinin sınanması için geliştirilen ve yeni teknolojiyle donanmış olan bilimsel aygıtlar yeni süreçlerin , olayların ve ilişkilerin ortaya çıkmasına neden olur . Yeni ilişkiler yeni hipotezlere ve bu hipotezler temelinde yükselen yeni kuramlara götürür . Yanlışlanan kuramın doğurganlığı burada yatar . Karl Popper'ın geliştirmiş olduğu yanlışlanabilirlik ilkesi materyalist felsefenin yadsımanın yadsıması ilkesini andırmaktadır . Bilimsel Ölçüt ( bÖ ) Artık baV savını şöyle düzeltmeyi öneriyorum : Deneysel ve gözlemsel içerikten yoksun olan bir bilimsel kuram , kendi içinde tutarlı da olsa mantıksal olarak zayıftır , metafiziktir . Bir bilimsel kuram , gözlemcilere ve deneycilere , çağın teknolojik gelişmelerini de dikkate alarak neyin deneyini ve gözlemini yapacaklarını söyleyebilmelidir . Eğer baV yazarları , bilimsel kuramların kanıtlanmasından çok yanlışlanabilirliğinden sözedilmesi gereğini onarlarsa , bildirilerinde sözünü ettikleri bazı noktaları bu ölçüt çerçevesinde eleştirmek istiyorum . Yok , onamıyorlarsa , bu yazının geri kalan satırlarını okumaları gerekmiyor . Yukarıda önerdiğim ölçüte bilimsel Ölçüt ( bÖ ) adını veriyorum . Aşağıdaki satırlarda ( bÖ ) ile karşılaşan okuyucudan bu paragrafın başına dönüp , bilimsel ölçütü bir kez daha okumasını rica ediyorum . Özdeğin yokluğunun kanıtı ! BaV'ın 8. Bu kazada , otobüsün altında ezilen kişinin beş duyu organından beynine giden sinirler , bir başka insanın , örneğin ( eğer bugün yaşasa ) George Politzer'in beynine paralel bir bağlantıyla bağlansa , kazadaki kişiye otobüs çarptığı anda , o sırada evinde oturmakta olan Politzer'e de otobüs çarpacaktır . Daha doğrusu , kazadaki adam zihninde kendisine otobüsün çarptığına ilişkin ses , görüntü , sertlik hislerini almaya başladığı anda , bu hislerin tamamını , bir müzik teybine bağlanan iki ayrı kolondan aynı şarkının dinlenmesine benzer biçimde , Politzer de almaya başlayacaktır . . . . Kazadaki adamın sinirleri kaç kişiye bağlansa bunların hepsi , aynı Politzer gibi , kazayı başından sonuna kadar yaşayacaktır . Kazadaki adam komaya girse , hepsi komaya girecektir . Elektrik devrelerinde dirençler , kapasitörler , vb . paralel bağlanabiliyor ; ama bir trafik kazasında insanların paralel bağlanabileceğini ilk kez duyuyorum . baV yönetim kurulunun sayın üyeleri kendi aralarında paralel bağlanarak , bu düşünce deneyini acaba bilim dünyasına gerçek bir deney olarak sunabilirler mi ? ( bÖ ) . Yineliyorum , düşünce deneyi olarak değil , gerçek bir deney olarak sunabilirler mi ? ex nihilo - Hiç yoktan yaradılış Yine 8. Bu da elbette ki , üniversite kampüslerinin içindeki laboratuarlarda yapılan gözlem ve deneylerle gerçekleşmiştir . Üniversitelerdeki bilimsel çalışmalar maddenin yoktan varolduğunu ispatlarken , yoktan varetme kavramını üniversitelerin dışında tutma arayışı bilimdışı bir tavırdır . . . Burada iki noktaya değinmek istiyorum . Birincisi , sayın baV yazarları , hangi üniversitenin laboratuarında nasıl bir gözlem veya deneyle maddenin hiç yoktan yaratıldığı , sizin deyiminizle , ispatlanmıştır ? Eğer sözünü ettiğiniz şey çift üretimi ( pair production ) adı verilen süreçse , bunu hiç yoktan yaratılma olarak sunmak bir aldatmacadır . Çok yeğin bir manyetik alana dik yönde giren gamma ışınının elektron - pozitron çiftine ayrıldığı bilinen bir süreçtir . Bu , tersinir bir süreçtir . Yani , elektron - pozitron çiftinden iki gamma fotonu da üretebilirsiniz . Ancak burada üretilen elektron - pozitron çifti hiç yoktan yaratılmamış , gama fotonundan üretilmiştir . Eğer sözünü ettiğiniz şey , alan Guth'un Higgs bozonuysa o hayalet daha bulunamadı ! Bu bozon evreni hiç yoktan yaratacak erkelere sahip bir kuvvet alanı olarak kuramcıların yalnızca uslarında ve kara tahtalarında yer almaktadır ! Teksas'ta yapılmakta olduğu söylenen ancak çoğu bilim insanının yapılıp yapılmadığı konusunda kuşku duyduğu SSC ( Superconducting Super Collider ) , trilyon elektronvolt ( TeV ) erke düzeylerinde olduğu savunulan bu kuvvet alanını arayacak . Elektrozayıf kuramın oluşturulmasıyla Nobel ödülü alan bilim insanlarından birisi olan Sheldon Glashow , projenin onanma şansının düşük olduğunu şu şakayla anlatıyor : bizi TeV erke düzeylerine çıkaracak olan hızlandırıcının boyu birkaç ışık yılı uzunluklarda ve bir saniyede tüketeceği erke de Güneş'in bir saniyede ürettiği erkeye denk olacaktır . Ancak Reagan başkanlığındaki kongrenin bu projeyi destekleyeceğine inanmıyorum ! Bu durumda ; ( bÖ ) ! Eğer sözünü ettiğiniz şey virtual parçacıklarsa ( aşağıdaki satırlarda Verschuur'dan yapılan alıntıya bakınız ) durum hala inandırıcı olmaktan uzak demektir . Çünkü kuantum kuramının öngörülerinden biri olan virtual parçacıklarla gerçek parçacıklar arasındaki ayrım oldukça ilginçtir ve bÖ açısından öğreticidir . Gerçek parçacıklarla virtual parçacıklar adı verilen bu ( zahiri mi desem , sanal mı desem ? ) hayaletler arasındaki farkı , yaşamını parçacık fiziğine adamış , hızlandırıcı laboratuarlarında yatıp kalkmış bir bilim insanı olan Leon Lederman'dan dinleyelim : Parçacıklar kendilerini iki farklı biçimde duyumsatırlar : gerçek ve sanal ( virtual ) . Gerçek parçacıklar a noktasından b noktasına gidebilirler . Bu parçacıklar erkelerini koruyabilirler . Gerçek parçacıklar Geiger sayıcılarında click sesi üretirler . Sanal parçacıklarsa bunların hiçbirini yapamazlar ( Leon Lederman , The God Particle , Houghton Mifflin Co . , boston , 1993 , s : 278 ) . Kuantum kuramının öngörüsü olan sanal parçacıklar metafizik kavramlardır ( bÖ ) . Varlıklarını gerçek parçacıklar gibi duyumsatıncaya dek metafizik dünyanın öğeleri olarak alınmalıdırlar . İkincisi , big bang bilim dünyasında yaygın olarak onanan değil yaygın olarak propagandası yapılan bir senaryodur . Senaryo , çünkü bileşenleri tamamen metafizik öğelerden oluşmaktadır . Bu arada , aynı bilim dünyasından bu konuda aykırı sesler çıkaran birkaç bilim insanına kulak verelim . Hannes Alfven : Big bang bir söylencedir , haksızlık etmeyelim , belki de iyi bir söylence . Çünkü bünyesinde bir Hint söylencesi olan çevrimsel evreni , Çin söylencesi olan kozmik yumurtayı , evrenin altı günde yaratıldığını ileri süren İncil söylencesini , Batlamyus'un sonlu evren söylencesini ve daha bir çoğunu barındırma becerisini göstermekte ve bu nedenle bir şeref madalyasını hakketmektedir ( Problems of Physics and evolution of the universe , academy of Sciences of armenian SSR , Yerevan , 1978 ) . Alfven , Fizik dalında Nobel ödüllü bir bilimcidir . Lev Landau : Big bang'in kuramsal evrenbilimcileri çok sık yanlış yapıyorlar ; ancak yanılabileceklerinden hiç kuşkulanmıyorlar . ( The Lesson of Quantum Theory , Niels bohr Centenary Symposium , Oct . 3 - 7 , 1985 , j . de boer , e . Dal , O . ulfbeck ( eds. ) , North - Holland , Copenhagen ) . Landau , bilim dünyasına damgasını vurmuş saygın bir Rus fizikçisidir . W . B . Bonnor : Fiziksel bir süreci betimlemeye çalışan matematiksel bir modelde ortaya çıkan tekillik genellikle kuramın çöktüğüne işaret eder . Böylesi bir durumda bir fizikçinin olağan tepkisi daha iyi bir model aramak olur . Ancak big bang yanlıları genellikle böyle bir davranış sergileyemiyorlar . Bazı bilim adamları evrenin genişlemesini tanımlayan anda ortaya çıkan matematiksel tekilliği Tanrı sandılar ve Tanrı'nın evreni o noktada yarattığını düşündüler . Bilimsel sorunlarımıza çözüm ararken işin içine Tanrı'yı sokmamızı hiç uygun bulmuyorum . Bilimde bu tür mucizevi elatmalara yer olmadığı gibi , varlığı , Tanrı'ya inananlar için tehlike yaratır : diferansiyel eşitliklerinizdeki matematiksel tekillikleri daha iyi bir modelle ortadan kaldırdığınızda Tanrınız da tekillikle birlikte ortadan kalkar . ( Rival Theories of Cosmology , Oxford univ . Press , London , 1960 ) . Bonnor saygın bir evrenbilimcidir . j . Peebles : Big bang yaradılışın çağımızdaki versiyonudur ( P. j . e . Peebles , Principles of Physical Cosmology , Princeton , uSa , 1993 ) . İncil'de veya diğer kutsal kitaplarda sözü edilen yaradılış söylenceleri bilimsellikten uzaktır ; yaradılış öyküsünün doğruluğu , günümüzde yapılacak olan gözlem ve deneylerle sınanamaz . Yaradılış tamamen bir inanç sorunudur . Öyleyse sevgili Peebles , big bang de bilimsellikten uzaktır , bir inanç sorunudur ! Yaradılış ve Termodinamiğin İkinci Yasası 10. BaV yazarları Termodinamiğin İkinci Yasası'nın tanımını ve yorumunu yanlış yapıyorlar ! Yanlış ! Entropinin sürekli arttığını savunan Boltzmann yorumu , dizgedeki entropi üretiminin ısı akısı ve bu akıya neden olan sıcaklık gradyentinden hesaplandığını söyler . Önemli olan dizgenin erkesinin yüksek , orta veya düşük olması değil , içinde ısı akısının olup olmadığıdır . Ayrıca , ikinci yasa evrensel bir yasaysa niçin yalnızca Evrendeki yüksek enerji düzeyine sahip tüm düzenli yapılara kısıtlanıyor ? Bugün yer konuşlu dev teleskoplarla yapılan gözlemler , evrenimizdeki maddenin süper gökada kümeleri biçiminde örgütlendiğini gözler önüne sermiştir . Madde , termodinamiğin ikinci yasasına inat edercesine öz örgütlenme göstermiş ve Boltzmanncı olasılık bağlamında imkansız durumu oluşturmuştur ! Gökada kümelerinin varlığı 1990 yılında Harvard Smithsonian Center for astrophysics adlı kuruluşta çalışan Margaret J . Geller ve John P . Huchra tarafından gösterilmiştir . Birbirlerinden devasa boşluklarla ayrılan bu elips tabanlı silindirik süperkümelerin tipik boyutları 200 milyon ışık yılı x 700 milyon ışık yılı x 20 milyon ışık yılı denlidir ! Geller ve Huchra'nın çalışmaları daha işin başlangıcı ! Daha sonra Lick Gözlemevi'nden David Koo ve İngiltere'deki Durham Üniversitesi'nden T . J . Broadhurst'ün de aralarında bulunduğu Amerikan - İngiliz - Macar bilim insanlarından oluşan araştırma grubu çok daha büyük yapıları ortaya çıkardı . İkinci yasa havlu attı ! Bence , ikinci yasanın kötümser yorumcuları havlu attı . Eğer İkinci Yasa'ya evrensel bir yasa gözüyle bakarsanız , yaşamına ısısal dengeyle başlayan evrende , bugün gözlediğimiz yapıları oluşturamazsınız . Diyelim ki ikinci yasa evrensel değil . Isısal denge durumuyla başlayan evrenimizde yapılar oluşabilir . Peki , bu yapıların oluşması için gerekli zaman ölçeği nedir ? Amerikan - İngiliz - Macar araştırma grubunun gözlediği , boşluk - süperküme yapısını oluşturabilmek için 150 milyar yıla gereksiniminiz var ! Bu süre , big bang evrenbilimcilerin izin verdiği sürenin tam on katıdır ! Big bang'e yapıştırılan yara bantlarının sayısı ve büyüklüğünü gördükçe , Batlamyus'un yara bantlarını ( epicycle ) çok görmememiz gerektiğini düşünüyorum ! Kozmolojik İlke Biraz da Einstein'ın platocu yanının yarattığı olumsuzluklara değinelim . Einstein , evren modelini oluştururken , en büyük uzay ölçeklerinde ele alındığında , evrendeki maddenin uzayda eşit dağıldığını varsaymıştır . Kozmolojik ilke denen bu ilk ilkeden yola çıkan Einstein , Genel Görelilik kuramını kullanarak uzayın sonlu olduğu sonucuna vardı . Diğer bir deyişle , belli bir yoğunluktaki kütle ne denli büyükse , uzayı da o denli çok eğecektir . Eğer yoğunluk yeterince büyükse , uzay , kendi üzerine tamamen kapanacak biçimde eğrilecektir . Kısacası , eğer evrendeki maddenin yoğunluğu her yerde eşit olacak biçimde eş dağılım gösteriyorsa , evren sonlu olmak zorundaydı ! Ancak , 1919 yılında , Einstein'ın çalışmalarına başladığı dönemde , evrenin eş dağılımlı olmadığına ilişkin yeterince çok sayıda kanıt vardı . 1850 yıllarında gökbilimciler , sarmal kollu bulutsuların varlığını biliyorlardı . Çoğu gökbilimci , haklı olarak bu bulutsuların başka gökadalar olduğunu savunuyordu . Yine bu sarmal kollu bulutsuların gökyüzünde geniş bir bantta toplandığı dikkat çekmişti . Bugün bu oluşumlara , yukarıda da değindiğimiz gibi , gökada süper kümeleri adı verilir . Kısacası Einstein , hangi ölçeklerde alınırsa alınsın , gözlemlerin evrenin eş dağılımlı olmadığına işaret ettiğini biliyordu ! Buna karşın , salt felsefi ve estetik nedenlerle , eş dağılımlı bir evren modeli önerdi . Oysa ki , bir seçenek olarak , eş dağılımsız bir evren modeli düşünseydi , uzayın büyük oylumlarının yoğunluğu , küçüklerin yoğunluğundan daha az olduğundan , evrenin bir küre gibi kendi üzerine kapanmasına gerek kalmayacaktı . Einstein'ın eş dağılımlı evren varsayımının evrenbilim üzerinde üç olumsuz etkisi olmuştur : birincisi , önceki dönemlerde saçma ve bilimin karşı tezi olarak tanımlanmış olan ortaçağ sonlu evren kavramını hortlatmıştır . İkincisi , eş dağılım varsayımının estetik basitliği Einstein'ın bilimsel saygınlığıyla birleşince , bu varsayımın tüm diğer relativistik evren modellerinde de kullanılmasına neden olmuştur . Üçüncüsü , ve belki de en önemlisi , gelecekte yapılacak gözlemlerin eş dağılım varsayımını doğrulayacağı beklentisinden yola çıkarak , gözlemlerle çelişen varsayımların yapılmasına izin vermiştir . Konuyu Einstein'ın evren modeli bağlamında incelersek , Einstein , evrenin , gökada kümelerinden ve gökada süper kümelerinden daha büyük ölçeklerde eş dağılımlı olacağının beklentisi içindeydi . Ancak gözlemler bu beklentiyi yıktı ! Big bangciler önce direndiler , gözlemlerin sergilediği gerçekleri yadsıdılar , sonra yıkılanı onarmak için , Batlamyus'un epicycle cambazlığını gölgede bırakırcasına karanlık madde denen hayaletleri uydurdular . Aslında evrendeki madde eş dağılımlıdır ama yumruluymuş gibi görünüyor dediler . Yanlı gökada oluşumu ( biased galaxy formation ) kuramını geliştirenler boşlukların tamamen boş olmadığını , oradaki maddenin gökadaları oluşturamayacak denli dağınık olduğunu savunmaya başladılar . Boşluktaki madde yeterince soğuk olduğundan ışığını algılayamıyormuşuz . Optik bölgede baktılar , yok ! Kızılötede baktılar , yok ! Ama olmalı , platocu usa vurma hastalığı öyle söylüyor . Çözümsüz mü kalacaklardı ? Kuşkusuz hayır ; çözüm Baryonik olmayan karanlık madde adlı yara bandı ! Proton , nötron gibi çoğu özelliklerini bildiğimiz maddeye baryonik madde denir . Bilinen kimyasal elementler karşımıza proton - nötron ve elektronun bileşimleri cinsinden çıkıyor . Baryonik olmayan karanlık madde nin ne olduğunu , baryonik maddeyle nasıl etkileştiğini kimse bilmiyor . Ama isimleri hazır bile : manyetik monopoller , WIMP'ler , inolar , MaCHO'lar , kuark nuggetleri , vb . ( bÖ ) . Fosil ışınım - düş kırıklığı Başlangıca , ilk çağların ateşten topuna dönelim . Termodinamiğin İkinci Yasası , eğer bu ateşten top yaşamına ısısal dengeyle başladıysa , evren bugün gözlenen yumrulu yapısına kavuşamaz diyor ! Birşeyler yanlış , ama ne ? İlk çağların ateşten topunun ısısal dengede olduğunu nasıl bilebiliriz ? Fosil ışınımı gözleyerek . Evet , evrenbilimin de tıpkı taşbilimcilerinki gibi fosilleri varmış . Big bangcilerin en çok övündükleri öngörüleri mikrodalga ardalan ışınımıdır . Büyük Patlama senaryosuna göre , başlangıçta bir ateşten top vardı . Bu ilk anlarda , madde veya saf erke gibisinden bir ayrım yapılmıyordu . Bu arada uzay genişliyor , temel parçacıklar ortaya çıkıyordu . Bir süre sonra ateşten top , madde ve ışınım bileşenlerine ayrışıyordu . Bu aşamada madde yeterince yoğun olduğundan , ışık hızıyla uzaklaşmak isteyen ışınımı oraya buraya saçarak çorbadan kaçmasını engelliyor , ışınım da bu engellemeye tepki olarak maddeyi iyonlaştırıyordu ; yani , elektronlarla protonların biraraya gelerek hidrojen atomuna dönüşmelerini engelliyordu . Madde ve ışınım tarihlerini birlikte yazıyorlardı . Bu arada uzay genişlemesini sürdürüyordu . Genişleme sonucunda evren T 4000 k sıcaklığın altında bir değere soğumuş ve fotonların erkesi artık maddeyi iyonlaşmış durumda tutamayacak denli azalmıştır . Bu aşamada ışınımın tayfı kara cisim tayfıdır . Çünkü önceki aşamalarda , iyonlaşmış maddeyle ışınımın ısısal dengede olduğu varsayılır . Evrenin sonraki aşamalarda geçirdiği genişleme , ışınımın tayfının ısısal doğasını etkilememiş , Ancak ışınımın sıcaklığı , uzayın genişlemesine bağlı olarak azalmıştır . Sıcak büyük Patlama modelinin tutarlılığı ve geçerliliği , birçok etmenin yanısıra , ardalan ışınımının ısısal tayfına da bağlıdır . Mikrodalga ardalan ışınımının geniş bir frekans aralığında yapılan duyarlı parlaklık ölçümleri , 2. Frekans tayfı gerçekten de Gamow'un beklediği gibi kara cisim tayfı biçimindedir . Big bang adına bu büyük bir utku ! Ama . . . Gözlenen ışınım big bang'den arda kalan fosil ışınım olarak yorumlanınca , evrenin sıcak bir büyük Patlama'yla başladığı inancı doğrulanmış oluyordu . CObe uydusunun sonuçları big bangciler topluluğunu sevince boğmuştu . Ancak birkaç saat sonra bu topluluğun platocu öncüleri kara kara düşünmeye başladılar . Eğer ilk çağların ateşten topu bu denli eşısısal bir yumak idiyse , evren bugünkü yumrulu yapısına nasıl kavuştu ? sorusu , big bangcilerin üzerine bir karabasan gibi çöktü ! Ama big bangci asla pes etmez ! Kuantum evrenbilimcilerinden gelen önerilerle yeni savlar geliştirdiler . Dediler ki , ilk çağlarda madde dağılımındaki kuantum dalgalanmaları zamanla büyüyerek çekim özekleri oluşturdu ve madde giderek bu özekler çevresinde toplanarak , bugün gözlediğimiz gökada kümelerini oluşturdu . Geçmiş zamana yolculuk olası olsaydı , gider bakardık , ölçerdik kuantum dalgalanmalarını ; ama bunu yapamıyoruz diye hayıflanmaya gerek yok . Big bang'den sonraki ilk 300 bin yıl içinde madde ile ışınım tarihlerini birlikte yazdıklarından maddedeki kuvantum dalgalanmaları kendisini ışınımın sıcaklığındaki dalgalanmalar olarak gösterebilirdi . Fosil ışınımın sıcaklık dalgalanmalarını ölçer ve ilk çağlardaki kuantum dalgalanmalarının varlığını böylece doğrulamış oluruz . Mikrodalga ardalan ışınımının bugün gözlenen sıcaklık dalgalanmalarını ölçerek , madde ile ışınımın ayrıldığı çağdaki kütle yoğunluk dalgalanmalarının genliğine ilişkin bilgilenebileceğimizi j . Peebles ileri sürdü . Eğer kütle yoğunluk dalgalanma genliklerini bulabilirsek , çekim kuvvetinin 12 milyar yılda ( Hubble uzay Teleskobu ölçümlerinden bulduğumuz yaş ) bugün gözlediğimiz büyük ölçekli yapıları oluşturup oluşturamayacağını söyleyebilirdik . 1970'li yıllardaki kuramsal çalışmalar , adı geçen sıcaklık dalgalanmalarını ? T / T 10 - 4 düzeylerinde öngörüyordu . Daha düşük değerler bugün gözlediğimiz evreni yaratamazdı ! Ancak bu değerler gözlenemeyince kuramsal değerler sürekli aşağıya çekildi ! CObe'nin bulduğu sonuç , ? T / T 10 - 6 dır . bu sonuç , eğer büyük Patlama modeli doğruysa , bugün gözlediğimiz yıldızların , gökadaların , gökada kümelerinin , boşlukların , büyük duvarın , vb . henüz oluşmamış olması gerekiyor ! Gerçek bir giysi hayalete giydirilemez ! Diyelim ki , mikrodalga ardalan ışınımının yönbağımlılığı bugün gözlenen yumrulu yapıları açıklayabilecek genliklerde . Bu sonuçla tutarlı olan evren modeli , şişme ( enflasyon ) + karanlık madde modelidir . Birlikte anımsayalım : big bangciler enflasyonist çağda maddenin itici olduğu gibisinden itici bir sav geliştirmişti ; bugünkü fizik böyle bir şeyi bilmiyor ! ( bÖ ) . Karanlık maddenin ne doğası ne baryonik maddeyle nasıl etkileştiği ne de varlığı biliniyor . Fizik , tanımı gereği ölçebildiği niceliklerle uğraşır , hayaletlerle değil ! ( bÖ ) . Elinizde bir giysi olduğu gerçek : mikrodalga ardalan ışınımı ; ancak bu giysiyi giydireceğiniz hayalet model , adı üzerinde , gerçekler dünyasında olmayan , sivilceli , yara bantlı bir model ! Mikrodalga ardalandan mı geliyor ? Mikrodalga ardalan ışınımının tanımındaki ardalan sözcüğü bize ne anlatıyor ? Bu ışınımın , herhangi bir gök cisminden kaynaklanmadığını , büyük Patlamadan ardakalan fosil ışınım olduğunu ve gözlenebilir evrenimizin ötelerinden geldiğini anlatıyor . Bu ışınımın gerçekten de ardalandan geldiğini kanıtlayabilecek gözlemler yapılabilir mi ? Evet , yapılabilir . Isısal Sunyaev Zel'Dovich etkisinin gözlenmesi bizim bu konudaki kuşkularımızı giderebilir . Nedir bu Isısal Sunyaev Zel'Dovich etkisi ? Yoğun gökada kümeleri güçlü X - ışın kaynağıdır . bu ışınımın ana kaynağının , kümenin gökadalararası ortamında tuzaklanmış olan sıcak , iyonlaşmış gazdan gelen ısısal bremsstrahlung olduğu gösterilmiştir . Özgür elektrik yüklü parçacıklar birbirlerinin elektrik alanı içersinde ivmelenirler . Bunun sonucunda erkelerinin bir kısmını ışınım olarak salarlar . Bu ışınım sürecine bremsstrahlung denir . Gökada kümelerinde salınan ışınım X - ışın bölgesine düşer ( ancak bremsstrahlung sürecinde ışınım X - ışın bölgesine de optik bölgeye de radyo bölgesine de düşebilir ) . Gökada kümelerinde bu ışınımın X - ışın tayfı salma çizgileri gösterir . bu çizgilerin , yüksek derecede iyonlaşmaya uğramış demir atomlarından geldiğine inanılmaktadır . bu çizgiler , daha yoğun ve daha sıcak kümelerde gaz sıcaklığının 108 k denli yüksek olduğuna işaret etmektedir . Mikrodalga ardalan fotonlarıyla kümelerdeki gökadalararası plazmanın güçlü bir etkileşime girmesi beklenir . Plazma , ışınımdan çok daha sıcak olduğundan etkileşim ters Compton saçılması süreciyle olur . Yani elektron , proton , vb . elektrik yüklü parçacıklardan oluşan plazma , erkesini mikrodalga ışınımına aktarır . Bu süreç plazmanın soğumasına neden olurken ışınımın tayfını da bozar . etkileşim foton sayısını korur . Ancak saçılmaya uğramış olan fotonların erkesi , bu ortama giren foton erkesinden daha yüksek olur . Işınım , tayfın Rayleigh - jeans bölgesinde daha soğuk , Wien bölgesindeyse daha sıcak olur . Bozulmaya uğramamış olan tayfın tepe noktasından ( 162 GHz ) biraz daha yüksek frekanslarda ( 218 GHz ) tayf bozulma göstermez . ( bkz. bilim ve Ütopya , sayı 40 , s. ekil 4 . ) Isısal Sunyaev - Zel'Dovich etkisinin inandırıcı ölçümleri , kozmik mikrodalga ardalan ışınımının yüksek kırmızıya kayma gösteren bölgelerden geldiğini kanıtlayacağı gibi , Standart büyük Patlama modelinin en belirsiz iki parametresi olan H0 , Hubble sabiti ile q0 , yavaşlama parametresinin saptanmasında da yardımcı olur . bugüne dek yer konuşlu radyo teleskoplarla yapılan gözlemler ışınımın gerçekten de ardalandan geldiğini kanıtlayabilecek sonuçlar verememiştir . aynı bir çalışma grubunun aynı bir küme üzerine değişik zamanlarda yaptığı ölçümler farklı farklı olduğu gibi , değişik çalışma gruplarının aynı küme üzerindeki ölçümleri de birbiriyle uyuşmamaktadır . CObe bu etkiyi gözleyemezdi , çünkü horn antenlerinin açısal çözümleme gücü , gökada süperkümelerinin açısal boyutlarından çok büyüktü . kısacası , evrensel mikrodalga ışınımın gerçekten de ardalandan mı geldiğini henüz bilmiyoruz ! Seçenek açıklama için bilim ve Ütopya'nın Ekim 1997 tarihli 40 . sayısına bakınız . Mikrodalga ardalan ışınımı bağlamındaki tartışmalarda söz ardalan kavramına gelince , bilimsel ölçütü bir kez daha anımsayalım : bÖ ! Uzay mı genişliyor big bang'in yamaları mı ? Uzayın genişlediği savına gelince . Bu konu , yine bilim ve Ütopya'nın Ocak 1997 tarihli 31 . sayısında incelendi . Bu konuda okuyucu kendisine ve big bang'i savunanlara şu soruları sormalıdır : 1 ) uzayın genişlediğine ilişkin gözlemsel veriler var mıdır ? Size verilecek yanıt , Hubble ilişkisi olacaktır . 2 ) Hubble'ın Sb türü gökadalar için elde ettiği ilişki evrendeki tüm cisimler için geçerli mi ? Size verilecek yanıt , Evet olacaktır . Bu doğru değil ; 31 . sayıda sunulan Halton C . arp çalışmalarına bakınız . Gökadaların büyük bir çoğunluğu ve özellikle kuazarlar Hubble ilişkisine uymuyor ! Yine o sayıda , kaynak olarak verilen kitabında arp , Hubble ilişkisine uymayan gökadaların nasıl gözardı edilip grafiklerden çıkarıldığını anlatıyor . baV ve bÖ Big bang senaryosunun bilim karşıtı yanları oldukça fazla ! Bunların hepsine bu sayfalarda değinmek olanaksız . Big bang'e bilimsel olarak karşı çıkışlarımızı yukarıdaki satırlarda açıkladık . bu senaryoya felsefi açıdan da karşı çıkmak gerekiyor . Herşeye bir son biçen büyük Patlama evreni , zorunlu olarak şu iki felsefi görüşten birine işaret etmektedir : insanlığın lanetlendiğini savunan kötümser varoluşçuluk ya da yaşamın anlamını diğer dünyada arayan Orta Çağ düalistik inancı . Bilimsel açıdan bakarsak , bu kötümser sonuçlar yanlıştır ! Ne evrenimiz çökecek ne de termodinamik yasalar , evrenin ısı ölümünü gerektirecektir . Termodinamiğin yeniden kavramsallaştırılması çalışmaları nedeniyle Nobel ödülü alan İlya Prigogine , hem evrenin erişebileceği doğal sınırların yokluğunu hem de erke akısı sınırlarının olmadığını göstermiştir . İçinde yaşadığımız evren , ısı ölümü nden hızla uzaklaşmaktadır . Bu uzaklaşma kimyasal , dirimsel ve toplumsal bağlamlarda açıkça gözlenmektedir . baV , bilimin karşı tezi olan sübjektif idealizmi yayma çabasında . Amacına ulaşabilmek için doğal teoloji yapıyor . Bilimin son bulgularını sübjektif idealist dizgesine katarak ona bilimsel bir hava vermeye çalışıyor . Bilimsel ölçütlerle tartıştığı izlenimini bırakmak için , örneğin evrim kuramından deneysel/gözlemsel kanıtlar istiyor . Gösterilen kanıtları onamadığı gibi , aynı ölçütü kendi geliştirdiği savlarda kullanmıyor . Örneğin , Politzer'i , Rennan Pekünlü'yü ve diğer özdekçileri çürütmek için geliştirdikleri düşünce deneyini gerçek bir deneye dönüştürmüyorlar ( bir özdekçi bilim insanı olarak ben , birbirine paralel bağlanmış baV yazarlarının trafik kazası deneyini gerçekleştirdiklerini gözlerimle görmedikçe onlara inanmayacağım ! ) ; termodinamiğin ikinci yasasının evrensel bir yasa olmadığını gösteren deneyleri gözardı ediyorlar ; big bang kuramını çökerten gözlemsel kanıtları gözardı ediyorlar ; bÖ'ü gözardı ediyorlar . Türkiye bilim dünyasında spekülasyona , mistisizme , yazgıcılığa , kötümserliğe yer yok ! Anadolu toprakları bu uğurda savaşım vermiş ve verecek olan bilim insanlarını daima doğurmuştur ve doğuracaktır da ! Sisleri yararcasına ansızın yabanıl hayvanlar çıkagelir . Bir görünüp bir kaybolurlar . Soyu tükenmeye yüz tutmuş yaşlı geyiklerin boynuz şıkırtıları , baykuşların ölümü hatırlatan çığlığı , belli noktalara keyifle konup kalkan leş kargaları . . . Birer sıkım un helvası kahvaltımızdır . Sonra eğitim çalışması . Öbek öbek yayılırız ıslak otlara . Bilenlerin egemenliği başlar . Sokratesçi okulların yetiştirdiği dayanıklı insan imgesini gerçekleştirmeye çabalıyoruz . Soğuğa , sıcağa , açlığa dirençli insan yaratmak . . . Her türlü acıya katlanarak , erdeme , içsel özgürlüğe ulaşmak . . . Mırıltılar en yüksek noktaya ulaşıyor , kulaklarımda uğultu . Özeleştirimizi yapmak için bireysel kabuğumuza çekiliyoruz . Hemen kuzguni kayalığın doruğuna tırmanıyorum . Aşağılarda yeşil , vahşi uçurum . Toprak kabarıyor . Gözlerimi kapıyorum . Güneş iliklerime işliyor . Buğuya karışmış bin bir çeşit ot kokusu genzimi yakıyor . Haz dalgalarıyla gevşiyorum . Bilincimin küçücük odasına hapsolmuş düşünceler diriliveriyor ; kapıyı zorlayıp kaçışıyorlar . Rahatsızlık duyuyorum . Onları bilincimin küçücük odasına hapsedip , bir duvar örüyorum . Kıpık gözlerle duru gökyüzüne bakıyorum . Tek sıra halinde turnalar , geçiyor . Yaldızlı bir kelebek burnuma konup kalkıyor . Dört bir yanım dağ . Güneşle sis sarmaş dolaş ; bazen sis kükremek istiyor . Güneş sinsice uzuyor . Dağların ardında uçaklar beliriyor , avını arayan kartal gibi süzülüyorlar . Herkes biliyor ne yapacağını . Kayalığın içine çekiliyorum . Gözlerim kenger arıyor . Bir iki tane bulup yiyiyorum . Toprak solucanları kıvıl kıvıl . Bombalar yağıyor dağlara , tepelere . Gürültüleri vadilerde yankılanıyor . Toz bulutlarıyla birlikte korkunç yangınlar başlıyor , koyu dumanlar göğe ağıyor . Bir süre sonra telsiz çalışıyor ; bir anda sevinç patlıyor . Öğleden sonra dağın öte yüzüne geçiyoruz . Aşağılarda pusarıp titreyen ova . Dürbünle çevreyi tarıyoruz . Yanmış yıkılmış bir köye takılıyorum . Yerle bir olmuş alçacık toprak damlar içimi burkuyor . Başıboş köpekler dolanıyor . Patika yolda iki traktör ilerliyor ağırdan : Köyden kente göç . . . Römorkörlere insanlar doluşmuş . Ağızları açılıp kapanıyor , yüzleri gergin . Her şeye karşın çocuklar gülümsüyor : Biri ayakta işemeye çalışıyor . İlerliyoruz . . . Güneş sırtımızı ısıtıyor . Korkunç gürültülerle uçaklar geliyor . İlkyaz bulutları birden kararıyor . Ormanın yeşiline sığınıyoruz . Dağın yamacından ovaya doğru kavis çizen asi Fırat ışıldıyor . Dürbüne sarılıyorum . Nehir güneş altında yanıp sönüyor sanki ; etekleri dağ çiçekleriyle kaplı . Kim bilir nelere tanık . Doğanın şu sessiz , dilsiz tanığı . Çekirge tepesindeki karakolda duruyorum . Siperlerin , kum torbaların gerisinde askerler tetikte . Çevreye bakınıyorlar kıpırtısız . Çıplak bedenleriyle bir grup , atış talimleri yapıyor . Biri uzun namlulu tüfeğini inceliyor , ıslık da çalıyor , besbelli . Biri uzaklara bakıyor , anlamsız . . . Atış talimleri bitti . Akşam , dağların üzerine çöküyor . Dağların etekleri erguvan salkımlar içinde yanıp tutuşuyor . Erkenci bir dolunay gülümsüyor . İşte anaç dağların koynundayız ! Hüznümüzün , umudumuzun , utkumuzun , kurtuluşumuzun evi . Sana sığınmışız , al kucakla , büyüt bizi . Ay tepemizde . Dumanı tütmeyen ateşimizden uçkunlar fırlıyor . Dağlar bir heyula gibi ! Soğuk yel kulaklarımızı burnumuzu ısırıyor . Ağaçlar hışırdıyor . Hayvan karartıları ansızın geçiveriyor . Bilincimin kapısındaki duvar yıkılıyor : Gözlerimin önünden gemiler , trenler geçiyor . Bol ışıklı ıslak caddelerde taşıtlar kayıyor . Bedenleri çürükler içinde yosmalar koşuşuyor . Yokluğu konuşuyorlar saz benizli insanlar . Birileri cinayet işliyor . Birileri sevda için hıçkırıyor yumuşacık yatağında . Birileri demir kapılar ardında yarınları düşünüyor . . . İçim titriyor . Coşkulu türküye katılmak istiyorum . Gözlerim kor ateşe dikiliyor . Bilincimin küçücük kapısını öremiyorum . Anılarım fırlıyor kartondan figürler gibi ! Onlarla savaşmaya çalışıyorum . Yenik düşüyorum . Silahı kavrayan elim gevşiyor . . . Anamla beriye gidiyoruz . Şeytanörümceği sıcakta kızlarla gülüşüp çayda yüzüyoruz : Köyümüzde okul yapılıyor : Su taşıyoruz gece gündüz . İmam , Taşıyın taşıyın sevaptır , deyip gülümsüyor . Okulumuz açılıyor . Ayakkabılarımızı dışarıda çıkarıp sınıfa giriyoruz . Öğretmen gülüyor . Türkçe öğretmeye çalışıyor . Zorlanıyor . Kızıyor . . . Ağzımızı yayarak her şeye Avat , diyoruz . Anama Kızını okut , diyor öğretmen . Babam , Okuyup da ne yapsın eksik etek . Kocaya varsın , diyor . Ağlıyorum . Samanlıktan çıkmıyorum . İmamı aracı ediyor öğretmen . Anamla Diyarbakır'a geliyoruz . Kaydımı yaptırıyor dayım , Köylü , diyorlar , gülüyorlar . Düzgün konuş , yüksek sesle kitap oku , diyor öğretmen . Okuduğumu anlayamıyorum . Öğretmenin dişlerine değen diline bakıyorum : Sular seller gibi konuşuyor . Dayım kızıyor , Tembel ! Okutmayacağım ! diyor . Ağlıyorum . Yengem kıs kıs gülüyor . Anlamadan hep okuyorum , ezberliyorum . Dayımın kiracısı Hüseyin Abi , kitap veriyor Oku , başarırsın , diyor . Bavullar dolusu kitaplarını her gün karıştırıyorum . Okuyorum . Anlıyorum . Bir akşam Hüseyin Abi vuruluyor . Sokağın başında . İnsanlar yürüyor , aralarına katılıyorum . Coplar iniyor her yanıma . Kahpe ! diyorlar . Hücrede inliyorum . Burnumda sidik , kan kokusu . . . Köye dönüyorum . Anam hep ağlıyor . Babam yüzüme tükürüyor , Rezil rüsva ettin bizi ! diyor . Panzerlerle komandolar geliyor . Erkekleri köy ortasında dövüyorlar . Evler aranıyor . . . Korucular gelip haraç istiyor . Korucubaşı Hako'nun adamları beni istiyorlar . Babam , Evlen Mendo'yla , kurtar bizi , diyor . Anamla ağlaşıyoruz . Ateşimiz sönmüş , yatma zamanımız geldi . Omuz omuza kıvrılıyoruz . Bitlerimiz şaha kalktı . Başım sırtım kaşınıyor . Dürbünle gözlediğim askerin uzaklara bakan yüzü geliyor aklıma , acıyorum . Sonra , köy ortasında dövülen köylüler , memelerimi mıncıklayan nefesi kokan korucular . Çocukluğumdaki gibi sıçrıyorum . Var olmanın tuhaf ikircikliğini , yarınki çatışmayı düşünüyorum . Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide gidip gelirken , gözlerimi sıkıca kapıyorum . Bilincimde bembeyaz boş bir oda yaratmaya çalışırken , dağların serin uğultusu içine usulca dalıyorum . BULUŞMA Pazar günüydü . Oğlum merdiven başında lastik topuyla oynuyordu . Karşı komşunun oğlu , gıcır bisikletini dışarı çıkarmıştı . Nazmiye Hanım oğlunun eline bir tabak çilek verdi . Oğlu çilekleri yiyerek bisikletin üzerinde yaylanıyor , oğlum da yutkunup ağzının içine bakıyordu . İnsanın içini buran çilek kokusuyla ben bile yutkundum . Oğlum , ezikçe içeriye süzüldü . Anne Tonguç'un yediği şey ne ? dedi . Ne diyeceğimi şaşırdım ; boğukça Çilek , oğlum , sana da alırız , dedim . Divana oturup topunu pencerenin kenarına bıraktı . Burnunu cama dayadı . Babam beni sevmiyor , Almanya'da bisiklet çok ! Neden bana göndermiyor ? diyerek ağladı . Gücümü toplayıp onunla şakalaşmaya , çevresinde dönenip türküler söylemeye başladım . Gülmedi , Somurtarak Acıktım , dedi . Akşamdan kalan bulguru inceltip çorba yaptım ; iştahla yedi . Ona , babası Almanya'dan dönen çocuğun sevincini anlatırken divanda uyuyakaldı . İçimde çoğalıp sıkışan acıları eritmek istercesine doyasıya ağladım . Rahatladım . Mutfağın penceresinden boş gözlerle sokağa bakıyordum . Zil sesiyle irkildim . Telaşla antredeki aynaya koştum : Burnum kırmızı , gözlerim şişti . Kim o ? dedim . Bir bayan sesi ; Açar mısınız ! dedi . Yarı aralık kapıdan başımı uzattım . Bayan , usulca , Nevzat'ın eşi Şükran mısınız ? dedi . Allak bullak oldum bir an . Kekeleyerek , Evet , dedim . Kıvırcık saçlı iri yapılı bayan , çevresine bakınıp İçeride konuşsak , dedi . Konuk odasına geçtik , Eprimiş koltuklarım örtülüydü . Ayağı kırık koltuğa oturmasına engel oldum . Kuşkuluydum . Heyecanlıydım . Oturur oturmaz çantasından bir zarf çıkardı , Şunu okuyun , sonra konuşuruz , dedi . Yüreğim ağzıma geldi . Nevzat'ın yazısıydı . Kadın , bacak bacak üstüne atıp , Kuşkularınızın yerini güven almalı şimdi , derken , heyecanımı örtemeye çalışarak . Bir kahve yapayım , dedim . Ayağa kalktı , Hayır gitmeliyim , akşam saat sekizde hazır olun , gelip sizi alacağım , dedi . Kafam karmakarışıktı . Evin içinde gidip gelirken , soğukkanlı olmaya çalışıyordum . Hemen banyoya geçtim . Sıcak duşun altında gevşemeye çalıştım . Yüreğimde kabaran sevinç titreşimleriyle bedenim pütür pütürdü . Eskisi gibi saçlarımı fırçaladım . Gizli bir makyaj yaptım . İçtenlikle ilk kez aynaya bakıp gülümsedim . Nevzat'ın çok sevdiği volanlı eteği , mavi bluzu giydim . Oğlum uykulu gözlerle bendeki değişikliği anlamaya çalışıyordu . Kuzenimi çağırıp oğlumu kız kardeşime gönderdim . Dakikalar geçmiyordu . İkide bir saate bakıyordum . Balkona çıktım . Çiçekleri suladım , sevgi dolu sözcüklerle yapraklarını okşadım ; sevincime ortak olmak istercesine batan güneş altında kıpırdıyorlardı . Gökyüzü bir başkaydı o gün . Kuzeybatı yönü altınımsı kızıl bir tülle örtülüydü sanki . . . İçeriye geçtim . Kapı çalındı . Hazırsanız gidelim , dedi bayan . Hızlı adımlarla yürüyordu . Arabayla gelmişti . Kent içinde bir süre dolandıktan sonra , Seyrantepe'den Urfa yoluna saptık . Yol ıssızdı . Ağır vınlamalarıyla yolcu otobüsleri geçiyordu bazen . Kadına gözucuyla baktım : Keskin yüz hatlarıyla çok ciddiydi . Hiç konuşmadı . Bahçeli dubleks evlerin bulunduğu siteye girdik . Taze çim , çiçek kokuları çarptı burnuma . Bahçede iri bir kangal köpeği havlıyordu . Kadın , sekerek merdivenleri çıktı . Kapıyı açarken , ağır yürüyüşüme eleştirel bir bakış fırlattı . İçerisi göz kamaştırıcı bir aydınlık içindeydi . Zenginlik kokuyordu . Genişçe antrede ne yöne gideceğimi şaşırdım . Kadın sağ koridordan ilerleyip odanın açık kapısından seslendi . Yarın uğrarım , dedi . Yanımdan geçerken de İyi akşamlar , diye mırıldandı . Nevzat'tı . Odanın kapısında dikilmiş gülümsüyordu . Şalvarının içinde incecik dal gibiydi . Bacaklarım titredi . Nevzat , o tok sesiyle Azrail görmüş gibisin , gelsene , dedi . İçimde gelgitleri kabaran bir deniz vardı ; patlamaya hazır karabulut gibiydim . Boynuna sarıldım . Gövdem kontrol edemediğim ağlayışlarla sarsılıyordu . Kaba , nasırlı elleri boynumda gezinirken , Azat nasıl , büyümüş mü ? dedi . Burnumu çeke çeke çantamdan küçük fotoğraf albümünü çıkardım . Yere bağdaş kurdu ; derin bir özlemin gezindiği yüz ifadesiyle fotoğraflara bakıyor , belli belirsiz gülümsüyordu . Ne garip ! Utanıyordum Nevzat'tan . Yoksa bastırdığım gizli bir korku muydu ? Saçları dökülmüş , yüzü esmerleşip sertleşmiş , gözaltları , alnı da kırışmıştı . Kaskatıydım . Gözlerimin içine baktı . Derin bakışlarından ürktüm , bakışlarımı kaçırdım . Yüzümü avuçlarının içine aldı . Korkuyor musun benden ? dedi . Dudaklarımı ısırarak güçlükle , Hayır , diyebildim . Sıkıca sarıldı bana . Eskisi gibi kokmuyordu : Dağ , tütün kokuyordu Nevzat : Ne konuşacağımı bilemiyordum . Kendimi ezik , köylü kızı gibi hissediyordum . Eteğimi çekiştiriyor , hayali tüycükleri ayıklayıp duruyordum . Tabakasını , çıkarıp tütün sardı . Semaverin fişini taktı , Sana güzel bir çay yapayım , dedi . Gergin geceyi kurtarmaya çalışan ev sahibi gibi keyifle çayını demledi . Sonra , geçmişten geleceğe şiirsel bir dille yorulmadan konuştu . Bakışlarındaki o gizli eziciliği yakalıyordum . Bana , Yüz ifaden donuklaşmış , gözlerin eskisi gibi parlamıyor , okumuyorsun besbelli , dediğinde kaçacak delik aradım . Gerginlikten çayı üzerime döktüm , ağlayıverdim . Olgunluğa erişmemiş zayıf kişiliklerin en büyük silahıdır ağlamak , deyince dayanamadım , ben de insanım , dedim . Gülmek kadar ağlamak da benim en doğal hakkım ! Ne diye buraya geldim ! diye bağırdım . Nasıl bağırdığıma ben de şaşırdım . Güven dolu bir kahkaha attı . Karşı çıkışım hoşuna gitmişti . Çayımı tazeledi . Kulağımın dibinde eskisi gibi adımı fısıldadı . Duygu dolu sözcüklerle kucağında eridim . Semaver inçe tıkırtılarla kaynıyordu . Gözlerim kopuk ayak parmaklarına takıldı ; umursamadan Kangren olmuştu , kestik , dedi . Gece ilerlemişti . Ona hep Azat'ı anlattım . İşten çıkarıldığımı , yokluğu anlatamadım . Köpek ürümeleri artınca telaşla giyindi . Sessizce bekleştik . Uzun huzmeli farlar pencereyi yalayıp geçiyordu . Korkuyordum . Telsiz sesleri , konuşmalar büyüdü gecede . . . Şu bardakları , semaveri kaldır , kapı çalınınca aşağıdaki su deposunun içine gireceğim , dedi . Omuzlarıma sarılıp , Korkma rahat ol ! derken , hep Azat'ı düşünüyordum . Bir ara perdeyi araladım : Gri sabahta araçlar bekliyor , iri yarı timler gidip geliyordu , Aram'ın sevda türküsüyle uyandım . Üzerimde Antep işi bir yorgan vardı . Nevzat parmaklarıyla saçlarımı tarıyordu . Güçlü çenesi yarım gülümseyişle gerildi . Kahvaltı hazır , dedi . Sokağa baktım : Kimsecikler yoktu ! İlkyaz kokulu ılık bir yel küpür tülü kıpırdatıyordu . Çektiğim acılar bir an olsun silinmişti . Mutluydum . Kahvaltı yaparken , uçaklar gürültüyle uçuş yapıyordu . Nevzat tedirgindi . Operasyon var , gitsen iyi olur , dedi . Odadan çıkarken , kolumdan tuttu . Elime para sıkıştırdı . Azat'a bisiklet alırsın . Baban Almanya'dan gönderdi dersin , dedi . Aram , Aydıl , Aydıl , dıle mın , 1 diyordu . Sulu gözlüydüm işte ! . . Demir kapı yumuşak kapandı . Hızla bahçeyi geçtim . Kıpırdayan tülün arkasındaki karartıya baktım . Anacaddeye doğru yürüdüm . Her şeye karşın umut sevgi kırıntıları sürgün veriyor . 1 Ay yürek , ay yürek , yüreğim . Kulağım haberlerde . Oğlum odanın içinde bisikletiyle dolanıyor . Bugün ilk kez çilek yedi . TUZAK Parlak yıldızlarıyla gece yumuşacıktı . Anamın özenle pişirdiği tandır kuru fasulyesini yerken telefon çaldı . Haydar'dı . Sesi heyecanlıydı . Sağlık çantanı yanına al , bir arkadaş hasta , demişti . Anam sabunlu elleriyle arkamdan geldi , Nereye ? dedi sönük bakışlarıyla . Ayakta öylece dikilip kalan anama , Meraklanma , biri hastaymış , gelirim , demiştim . Remziye kapıyı açtığında yoğun bir duman bulutuyla karşılaştım . Tanımadığım sarışın genç , nazikçe ayağa kalkıp , kuvvetlice elimi sıktı . Cizre'liyim , dedi . Çipil yeşil gözleri , uzun boyuyla yakışıklıydı . Değişik yetkin bir Kürtçe'yle konuşuyordu . Kolları dizlerinde öne doğru eğilmiş ; uzun nefeslerle sigara içiyordu . Tedirgindim . Yan odaya geçip Haydar'la konuştum . Güvenilir , dedi . Remziye masayı toplarken çok sinirliydi . Gerilmiş kaslarıyla kırıp döküyordu . Öksürükler içinde , uyanan Havin'i kucağıma aldım . Haydar hırkasını giydirdi . Kızarık yanaklarını okşadı . Genç , ucu gümüşlü tespihini Havin'e sallarken yüzünü inceledim : Duygularını , düşüncelerini ele vermeyen , donuk , çözümsüz bir yüzdü . Saate baktım : Sekize geliyordu . Haberleri izleyelim , dedim . Genç , nazikçe Gecikmeyelim , dedi . Çantamı aldım , Remziye'ye Antibiyotiğe başla , ateşini kontrol etmeyi unutma ! dedim . Remziye boş bakışlarıyla Evet , anlamında başını salladı . Haydar , kızının yanağından makas alıp , On ikiye kadar mutlaka döneriz , dedi . Haydar arabasına doğru yürürken , gençle markete gittik : İki paket naneli ciklet , bir de Amerikan sigarası aldı . Arka koltuğa geçtik . Gencin yüzünde gizli bir gülümseme vardı . Araba yokuş aşağı inince , içi tuhaf bir korkuyla burkuldu . Virajı alırken , Manav Ahmet meyvelerini parlatıyordu . Haydar , İyi satışlar , diye seslendi . Ahmet , el kaldırıp Nereye ? derken , kent çıkışına yöneldik . Ay koskoca bir tekerlek gibi bizi izliyordu . İçimdeki sıkıntıdan sıyrılmak için , hızla akıp giden dağlara , ağaçlara bakıyordum . Hazar Gölü görününce genç , Az kaldı , diye mırıldandı . Hazar Gölünde gelinhavası vardı . Bahar kokusuyla birlikte kil ve çürümüşlük kokusu genzime doldu . Suskunluğu teypten yükselen ezgi bozdu . Haydar ıslıkla katılmaya çalışıyordu . Soluması , direksiyonu kavrayan gergin elleri , kaygısını gizleyemiyordu . Gence bakınıyordum ; ama onun olumsuz enerjisini hissediyordum . Ay ışığı arabanın camında oynaşıyordu . Başımı ön koltuğa dayadım . Göl kıyısındaki evlerden , bahçelerden , telaşlı sesler kesik türküler yükseliyordu . Korkumuzu içimizde boğmaya çalışıyorduk . Seyiren şakaklarımı ovuşturup , yan gözle gence baktım . İkide bir saatine , sonra yola bakıyordu . Yerinden kımıldadı . Montunun fermuarını açtı ; belinden öne kaydırdığı silahın metali ışıdı . Geri dönelim , sözcüğü boğazında düğümlendi . Ani bir frenle durdu . Haydar . İki araba yolumuzu kesmişti . Kimlik kontrolü diye geçirdim içimden . İri yapılı sakallı adam , İnin , diye tısladı . Haydar'la göz göze geldik . Boğuk bir sesle , Tuzak bu ! . . diye inledi Haydar . Kanım donmuş , kafamın içi bomboştu sanki . Hiçbir şeyi algılayamadım bir an . Sert ağır elleri ensemde hissettim . Silahlı adamlar , hırıltılı kahkahalarla Hoş geldiniz çaylaklar , dediğinde , genç , sinsice sırıtıp öndeki arabaya bindi . Her şey çok uzakta artık . Umutsuzluk ölüm duygusu içinde eriyip giderken , gözlerim tütün , kan kokulu bantla bağlandı . Bana evlenme teklif ettiğinde ne çok kıskanılmıştım . Annem ilkin mırın kırın etti ; ama hediyeleri görünce ağzı kulaklarına vardı ah annem , şu kaynanam kadar da olamadın ! Kuşluk vakti kapısını kitleyip Eşrefpaşa'yı altüst eder , el alemi güldürmek için belden aşağı fıkralar anlatıp dururdu . Bu yüzden eve hep geç gelirdi . Akşam çoğu kez yemeğimiz olmazdı . Babamın önünde göbek atıp iki kadeh rakıyla onu hep sustururdu . Babamın cebinden aşırdığı paraları zampara dayıma , açgözlü anneanneme verirdi . , Babam içerken Makberi dinler , bazen ağlardı . Sonra Kahve yap , derdi . Kahvesini yudumlarken , Oku , ilim irfan sahibi ol , diye fısıldardı . İlim , irfan sahibi olmak ayrı şey de , nasıl okuduğumu ben de bilemiyorum . Erkek kardeşim aldı başını gitti . Son olarak Hollanda'dan kart atmıştı . Annem geçen yıl buraya geldiğinde ne çok utanmıştım . Kaynanamdan küçük olmasına karşın , yüzü kırış kırış gözaltları mordu . Gizlice biraları içip peltekçe konuşuyor , şeffaf geceliği içinde ucuz şakalar yapıyordu . Kaynanam ise ciddiyetle yüzüne bakıp tespih çekiyor , kurnazca gülümsüyordu . Sıkıntımı anlayan Fırat , dolaylı yoldan beni avutmaya çalışıyordu . Bu yüzden memlekete gitmiyorum . Ne de olsa Mualla'nın kızıydım işte ! Dün telefonda gel dememi bekliyor gibiydi . Hastayım , dedim . Babam eve pek uğramıyormuş . Para gönderdiğimi söyleyince sevinçten ağlayıverdi . Kaynanamın ağladığını görmedim hiç ! Ağlasa da sürmesi akıverseydi . Sabahları küçük aynasına bakıp , gözlerini kırpıştırarak hacı sürmesini sürüyor , gözlüğünü takıyor . Mavimsi kumlu sürmesi gözlüğünün ardında sırıtıyor . Hepimize çorap örüyor ; tekini bir günde bitirmek için didiniyor . Fırat çoraplara bakıp övünüyor . Sabahtan akşama dek koşuşturuyorum da , Ne yapıyorsun ki ? diyor . Bu kısacık kış günlerinde erken çöküyor akşam . Of içim daralıyor , başımda bir ağırlık var sanki . Ortalığı yine dağıtmış kızım . İşte bitirdiği çorabı dizinde evirip çeviriyor kaynanam . Dudak kıvrımlarında yumuşak bir doygunluk . Sesinde mutlu bir ışıltı . Ben ne yapıyorum : Dolap beygiri gibi dönenip , beynime üşüşen düşüncelerle , fazlaymış gibi gelen ellerimle uğraşıyorum . UZAKTA Bu kentin ilk kışındayım . Hava kirli . Alçak gri göğün altında boğulur gibiyim . Yılan gibi kıvrılan arabalardan başım dönüyor . Yüksek beton yığınlara insanlar girip çıkıyor . Gelen geçene tanıdık gibi bakıyorum . Gülümsüyorum , konuşmak istiyorum . . . Yağmur bastırdı ; şemsiyem açılmıyor . Tentelerin altında yürüyeme çalışıyorum . Öfkeler , özürler kulaklarımı tırmalıyor . Postaneye giriyorum . Saçlarım ıslak . Elimde koli kağıdı sıraya giriyorum . Donuk yüzlü memur biyonik adam gibi çalışıyor . Elimdeki kağıdı alıp çıkardığı ak torbayı almam için işaret ediyor . . Yokluyorum . Epey ağırca ! Umarsız , taşımaya çalışıyorum . Torbayı açtığımda : Şıra kokan bağlar , hışırdayan ceviz ağaçları , benlik şamatası kopararak beriye giden ergen kızları , bulgur kaynatan taze gelinleri , kabak kafalı çocukları düşündüm ilkin . Sevinemedim , yüreğim kabardı . Şimdi memleketim yanıyor , sokak başlarında insanlar tek kurşunla yığılıveriyor . . . Kırmızı kalemle kareli kağıda yazılmış mektubu açıp okuyorum : Her satıra sinmiş korku , umarsızlık , ölüm halay çekiyordu . Olduğum yere çöktüm . Köyümüz yirmi hanelik dağlık bir köydü . Hayvancılık ; bağcılık , kozacılık geçim kaynağımızdı . Bağbozumunu sabırsızlıkla beklerdik . Sevdalar hep o zaman başlar , düğünler bağbozumundan sonra yapılırdı . Köyümüzde okul yoktu ! Beş kilometrelik yolu , okuma uğruna hiçe sayardık . Baharda okula gitmek çok keyifliydi . Köy , pembe bir loşluk içindeyken hayvan çığırtıları , horoz sesleriyle uyanırdık . Diz boyu otların bürüdüğü keçi yolunu türkü söyleyerek , oynayarak katederdik . Güneş yükselirken dağlar , sisler içinde titrerdi . Yol boyunca eteklerindeki yeşilimsi pusarık göle varmayı hep düşlerdik . Tüm hayvanlarla dosttuk . Yılan gömleklerini saçlarımıza sürer , renkli kuşların peşinden koşardık . Akşamüzeri üzengi şıkırtılarına , nal seslerine alışıktık . Dicle havzasında atlılar bazen yel gibi geçerken , bazen bir görünüp bir kaybolurlardı . Bunlar : Kaçakçılar yada eroincilerdi . Kaçakçılardan uzak durmamız öğütlenmişti : Tepelerin ardında nal seslerini duyduğumuzda , kamışların koyu yeşilliğine ya da incir ağaçlarının gölgeliğine sinerdik . Kışın gidip gelmek imkansızdı . Yağan kar bir insan boyunu geçerdi . Böyle günlerde uzaktan akrabamız olan Cemşit Amcalar'da kalırdım . Alçacık toprak damlı evler kar altında görünmezdi . Tünel gibi , yollar açılırdı . Kaymamak için kül dökülürdü bu yollara . Kadınlar , kızlar ; büyük su bidonlarının altında titreyerek çeşmeden su taşırlardı . Su sırası için hep kavga , edilirdi . Ergen kızlar , yeni aldıkları giysileri , eşarplarıyla afili devinimler içinde dönenirken , çeşmenin üst yolundan mutlaka yağız atlı delikanlılar gidip gelirdi . Kararan havayla birlikte evlerde dingin bir telaş başlardı . Lambalar temizlenir , sobalar doldurulurdu . Çıtırdayan meşe odunları eşliğinde yemek yenir , çay demlenirdi . Pencerelerin kalın naylonlarında , kapı eşiklerinde , bacalarda uğuldayan rüzgarı bazen kapı gümbürtüsü bölerdi . Gelen Perişan Bacı olunca çok sevinirdik . Köyün masalcısı , gençlerin sevda anasıydı . . . Hiç evlenmemişti . Kaçakçılığa gidip bir daha dönmeyen nişanlısına olan sevdasını , arkasından yaktığı ağıtları tüm ova köylüleri bile bilirdi . Erkeksi boğuk sesiyle anlattığı masalları zevkle dinlerdik : Bazen öğretmenimiz de gelirdi . O gece çay daha koyu demlenir , pestil , ceviz çıkarılırdı . Öğretmenimiz Perişan Bacı'nın masallarını donuk bir ifadeyle dinlerdi . Çünkü Kürtçe bilmezdi . Perişan bacı , mola verdiğinde , Türkçesi güya kuvvetli olanlar tarafından masal bir çırpıda özetlenirken , Ali Okulu'nda öğrenilen Türkçe'ye kahkahalarla gülerdik . Öğretmenimizin çipil mavi gözleri hep kızarıktı . İlkin günlerce hiçbir şey anlamadan yüzüne bakmıştık . Sonra düzgün dişlerine çarpan dilinden dökülen kelimeleri anlamaya başlamıştık . Bir gün muhtarın getirdiği mektubu verdiğimde heyecanla elimden almış , okurken ağlamıştı . Bir heykel gibi ona baktığımı görünce sırtını dönmüş koruluğa doğru yürümüştü . Diyarbakır'a akrabaların yanına , okumak için geldiğimde hala Türkçe konuşamıyordum . Ders çalışırken anlamadan ezberliyordum . Tahtaya kalktığımda sıkılırdım . Eksik , bozuk cümlelerim gülüşmelere neden olurdu . Gece yatamazdım ; yorganın altında nefesimi tutarak ağlar , daha düzgün konuşabilmek için Tanrıya yalvarırdım . . . Lisede kendime güven duymaya başlamıştım . Dernek çalışmalarına katılıyor , büyük bir açlıkla okuyordum . Yağmurlu gecelerde bekçilerin , tiz düdükleri arasında , yazdığımız duvar yazıları ; mitinglerde sıkılan yumruklar , grevler , boykotlar içinde gidip gelirken , sevda için çarpan yüreklerimize kilit vuran devrimcilerdik . . . Bir eylül sabahı donakaldık . Telsizler , coplar , gıcırdayan çizmeler geçti yüreğimizden , beynimizden . . . Seslerimiz kör pencereleri , demir kapıları tırmalayıp durdu . Direndik , umut ettik gökyüzünün duru maviliğine bakarken . . . Kırışıklıklara erkence merhaba diyen yüzlerle çıktık . İlkin güneşten , kalabalıktan korktuk ! Sonra para konuşan beyinlerden . İtilmiştik , yalnızdık , kızkurusuyduk belki biraz da kahpe . . . Bir ayağım köyde bir ayağım Diyarbakır'daydı . İş aramaktan yorgun düşüyordum . . . Bir öğlen sonrası Ömer gülümsedi yüzüme . Aynı yolculuğa çıkmış , bozkırda yolunu bulmaya çalışanlardık . Tekelde işçiydi Ömer . Kasımın soğuk bir gününde hep tartıştığımız iflas eden evlilik kurumuna biz de evet dedik . Artık bir evim vardı . Silik bir ev kadını olmak istemiyordum . Kitapların büyülü dünyasına gömülürken ; seramik de yapıyordum . Dünyayı güzelleştirmeye çabalayan dostlarla bir araya geliyor , edebi - siyasi tartışmalarda eriyorduk . İlkin köylerin havası değişmeye başladı . Gerillalar , talebeler fısıltıları dolaşıyordu . Bir sevda dolaşırken , anaların , bacıların yüreğini yılkı kaplamıştı : Gençler dağa sevdalanmıştı . . . Köylüler birbirine düştü . Korucular haraç isteyip , on beşlik kızları kaçırıyor Biz devletiz , diyorlardı . Kan aktıkça gençler dağa çıktı . Dağ taş asker doldu . Ormanlar , köyler yandı . İnsanlar Diyarbakır'a doluştu . . . Sonra kirli , sinsi bulutlar kentleri de kapladı . Havanın kararmasıyla sokaklarda in cin top oynamaya başladı . Her gün beş - altı insana yakın mesafeden ateş ediliyordu . . . İnsanlarda paranoya başlamıştı . Yolda yürürken arkalarına dönüp bakıyorlar , en yakınlarından bile şüphe ediyorlardı . Ömer evden çıkarken , yataktan kalkıyor , köşeyi dönene dek pencereden bakıyordum . Çünkü tıfıl katiller ya sabah evden çıkarken ya da akşam eve dönerken pusu kuruyorlardı . Her hafta taziyelere gidiyorduk . Kadınlar korkunç haykırışlar arasında zılgıt çekip oynarlarken , çocuklar da anlamsızca bakıp duruyorlardı . Yemenin , içmenin , uykunun tadı yoktu ! Sokaklar kan kokuyor , ağıtlar yükseliyordu . . . Daha çok seramik yaparak içimdeki hüznü bastırmak istiyordum . O gün ellerim hamurluydu . Almacı kaldırdım , hırıltılı bir ses Kocanın sonu geldi , dediğinde , kanım dondu sanki ! Telefonu kapattığımda kaskatıydım . Ömer'e söyleyemedim . Bir gece uzunca çalan telefon sesine Ömer kalktı , Hadi be oradan , deyince , buzlu sular içindeymiş gibi titredim . Ömer'in yatağın içinde soyuluşundan , dönüşünden onlar olduğunu anladım . Evde olduğum için kendimden nefret ediyordum . Her gece ayak seslerini bekleyerek uyuyor , sabah ezanıyla uyanıyorum . O gün sıcak bir gündü . Hava toz ve çürümüşlük kokuyordu . Duş almış , henüz uykuya dalmamıştım . Telefon sesiyle irkildim . Kapı , telefon sesleri ürkütüyordu beni . Almacı kaldırdığımda içimden bir halat koptu sanki . Sokağa nasıl fırladığımı , hastaneye nasıl ulaştığımı bilmiyorum . Acil servise gittiğimde : Ömer ameliyathaneye giriyordu . . . Dizlerimin arasında yüzüm uyuştu , karıncalanıyor . Yüreğimde bir yangın var . Ağlamak istiyorum . Köyden kente zorunlu güç eden Cemşit Amca da vurulmuş ! Kızı Reyhan dağa çıkmış . . . Saat altı . Birazdan Ömer gelir . İşte koltuk değneklerinin tıkırtısı . Kapıyı açıyorum . Aksaray içeriye giriyor . Bir torbaya bir bana bakıyor , gülümsemeye çalışıyor . Sonra birbirimize sarılıp ağlıyoruz . KAZA Eksozu patlak araba bozuk yolda ilerliyor . Yanık tenli sürücü tedirgince güneş gözlüğünü aldı ; takmadan önce gözlerini kısarak ; başı sola kaymış , ağzı hafifçe aralık karısına baktı . Gözlüğünü takarken aynadan kızıyla oğlunu gördü : daluykudaydılar . Gaza bastı , araba inliyor , küfrediyor gibiydi . Kilometre ibaresi gittikçe düşüyordu . Çatlakça öten ses , gençleri uyandırdı . Gerinip , esneyerek , Nesi var arabanın ? diye söylendiler . Yorgun baba , Bu arabayla eve zor atarız kendimizi , dedi . Genç erkek , camı açtı ılık bir yel içeriye doluverdi . Genç kız , bedenindeki yorgunluğu atmak istercesine kımıldayıp duruyordu . Yumuşak bir sesle , İlçeye on bir kilometre kalmış baba , dedi . Yolculuk boyunca uyuyan anne söze karıştı : Sahi kaç kilo kaldı , dedi . Yaptığı espriye oğlu nezaketen güldü . Kendi kendine söylenip duran kocasına baktı gerginliğini , umursamadan uyuyuverdi . Genç kız kolonyalı mendili kokladı , sonra vaktinden önce kırışmış gözaltlarını , boynunu sildi . Ortama egemen olan patlak eksoz sesi sinirine dokunuyordu . Başını pencereden yana kaydırdı . Dağlar ; tarlalar , ağaçlar hızla geçip kaybolmuyordu . Hiçbir şey düşünmeden boynundaki zincirle oynuyordu . Silik gri bir tabloyu andıran ilçenin girişinde başakçı kadınlar , çeçler , nodalar , bir - iki turuncu traktör , çanıltılı sesleri bastıran yanık kaval sesi , ilçeden çok bir köyü andırıyordu . Baba , tozlu yola saptı ; ilk kahveden tamirciyi sordu ; kerpiç , tuğla , çivit mavisi evleri , oyun oynayan çocukları bırakarak ilerliyordu . İlçenin hemen çıkışında tek gözlü , paslı teneke üzerine beyaz boya ile , Eksozcu Halil tabelası onu pek sevindirmedi . Arabanın durmasıyla tipik bir tamirci çırağı arabanın önüne koştu . Ergen , çatlak sesiyle , sorulara bilgiçce karşılık verdi . Kolunu burnuna sürerek , Ustam aha şu kahvede , on dakkada iş tamam abi ! dedi . Baba çevresine bakınıp oturmak için yer aradı . Birkaç derme çatma dükkanın yanında hacı yeşili boyalı çay ocağını gördü . İp örgüsü kürsüler , çarpık ayaklı iki tahta masa vardı . Baba , kamburunu çıkararak arabaya doğru yöneldi , mendiliyle alnından süzülen terleri silerek , Bu ne sinsi sıcaklık ! Çıkın da çay ocağında oturalım , dedi . Dut ağacının bir tek yaprağı , bile kıpırdamıyordu . Çay ocağında pinpirik bir ihtiyardan başka kimse yoktu . Titreyen elleriyle tabakasından tütün çıkarıp sardı ; sulu gözlerini yabancı aileden ayırmıyor , sigarasından çektiği her nefes sonrası gülümsüyordu . Anne iğrenerek çevresine baktı . Baba elindeki gazeteyi masaya yaydı . Anne meçli saçlarını karıştırarak , Şu sakallıya bakın , başka dünyadan gelmişiz gibi bakıyor , dedi . Genç kız , küçümsemeyi , şikayet etmeyi yaşam biçimi edinmiş annesine acıyarak baktı . Böyleleri için susmak en büyük yanıttır diye düşündü . Genç erkek dayanamadı , Şu zavallı ihtiyardan ne bekliyorsun güzel anam , dedi . Annenin dudakları titredi , Bıktım saçma sapan fikirlerinizden , dedi . İhtiyar bastonunu yere vurarak , Kuro kuro , diye seslendi . Kısa boylu adam Kürtçe hemen geleceğini söyledi . Özel olarak demlenen kaçak çaydan üçüncü çaylarını içerlerken , anne , sıkıntıyla yelpazeleniyor , Kaptınız kolibasillerini , parazitleri , diye söyleniyordu . Baba çatlak sesli çırağın avcuna bahşiş sıkıştırırken memnundu . Araba erimiş asfaltta hızla kayıyor , kilometre ibresi gittikçe yükseliyordu . Teypten İspanyol müziği yükseliyordu . Süratten çıkan esinti kırçıl saçlarını dağıtıyor , elleri müziğin armonisiyle direksiyonun üzerinde kıpırdıyordu . Genç erkek coşkuyla , Fırat nehrine bakın ne güzel ışıldıyor , üzerinde balık pulcukları var sanki , dedi . Baba sevinçle gaz pedalına basıyor , ibre yükseliyordu . Tam virajı alırken , Çok hızlı gidiyorsun . . . sözü tamamlanmadan uçurumdan . . . Güneşin yakıcı ısısını duyumsadı . Irmağın hafif çağıltısını , kuş seslerini bazen yakalıyor , bazen uzaklaşıyordu . Kuyruk sokumunda , kaburgalarında dayanılmaz ağrılarla gözleri hafifçe aralandı . Kolundaki künyeyi anlamaya çalışıyordu . Neydi bu sarı maden , bu şekiller ? diye düşünüyordu . Beyninde sanki kuşlar kanat çırpıyordu . Sağ elini güçlükle kaldırdı , aralanmış künyeyi bileğinde sıkıştırırken yazıyı okuyabildi RENGİN . Anneciğim benim de önüme balık tak . Pamuk şekerci ama , bana pantolonundan balık gösterdi . Bakkal Muharreme gitmek istemiyorum . Ne olur beni dövme anne ! Dövme ! Dövme ! Ozan'ı hiç sevmiyorum . Onu daha çok seviyorsunuz değil mi ? Pipisi kesilirken hediyeler alındı , göğsüne kağıt paralar , altınlar takıldı . Takılan altınları Servinaz Teyzeler'in kuyusuna ben attım . Fırfırlı gömleğini de makasla ben deldim anne . . . Güler Teyze , siz gelince babam , yemeği divanın altına sakladı . Baba , Güler Teyze sana gavur dedi . Kızılbaş dedi . Kızılbaş ne demek baba ? Baki Goygoycular geçiyor . Neden bunların gözleri kör ayakları sakat baba ? Bak ! Nasıl bağırıyorlar , Gökte melek yerde can ağlar , hoy hoy goy canım , Rengin , pusarık gözlerini bazen aralıyor , Hoy hoy , goy goy canım , diyen uzun etekli dervişler başucunda gidip geliyordu . Allah nerede , onu kim yarattı baba ? Azrail hep karalar mı giyer anne ? Sırat Köprüsünden kimler geçer baba ? Yeni evimiz ne güzel ! Kalorifer ; küvet , alafranga tuvalet ne güzel anne ! Niçin aşağıdaki Nilüfer Teyze beni hep azarlıyor ; sonradan görme diyor . Ne olur annemi dövme baba . . . Küsüp teyzemlere gitme anne . . . Bak babam sana bilezik aldı , hadi barış anne . . . Ölüm bu muydu ? Ne garip şu ölüm . . . Kestane fişeği kokan geceler . . . Kalabalıklar , bayraklar , pankartlar , elinde megafon haykırıyor Yusuf . Alkışlar alkışlar . . . Bana bacım deme Yusuf : Seni seviyorum . Kadınım ben , kadın . . . Burjuva pisliği deme ! Kendim için güzel olmak , senin için güzel olmak istiyorum . Silahlar dan dan . . . Gözlerini hafifçe araladı Rengin , beyninde silah sesleri uğulduyor , ırmağın çağıltısını , kuş seslerini bazen yakalıyor , bazen uzaklaşıyordu . Hastane kapısında tanıdıklar , kalabalık gruplar vardı . Toplanan grupları polis dağıtıyordu . Asiye çok direnmesine karşın içeriye giremedi . O gece hastanenin çevresinde dolanırken ince ince ağıt yakıp durdu . Ambulanslarla , helikopterlerle yaralılar geliyor , doktorlar , hemşireler koşturuyordu . Hastanenin balkonlarından , pencerelerinden gülmeler , inlemeler dışarıya taşarken , Zahit , karısını nasıl avutacağını bilemiyor , dilinden düşürmediği , Allah'tan umut kesilmez , sözünü yineleyip duruyordu . Çam ağaçlarının dibinde tavşan uykusundaydılar . Kulaklarına çarpan soğutucuların homurtusuna , fren sesleri katılırken şafak söküyordu . Duvar diplerinde , ağaçların altında geceyi geçiren yoksul insanlar erkenciydiler . Asiye , sigara içip uzaklara bakan Zahit'i görünce , Geçen yıl o da kardaş acısıyla yanıp tutuşmuştu ; yemeden içmeden kesilip iş güç yapamaz olmuştu . Haklıymış . . . diye düşünürken , kocasına doğru yürüdü . Birbirlerine dostça bakarlarken sessiz bir dayanışma içindeydiler . Asiye öğlene kadar dolanıp bağrı yanık kadınlarla dertleşti . Sonra bir anda fakülte yolu kalabalığa gömüldü . Şaşkınca onlara bakarken , . Zahit'in gizlice gözlerini silişini gördü . Zahit , donup kalan Asiye'nin elinden tutup kalabalığa doğru yürüdü . Kalabalık gittikçe büyüyordu . Asiye'nin kafası bomboştu ; yürürken , kalabalığın konuşmalarından hiçbir şey anlamıyordu . Mehmet adını duyunca başına bir yumruk yemiş gibi oldu ; gözlerinin önünde yıldızlar uçuştu , kulakları uğuldadı , kaldırımdaki direğe tutunup Oy kardaş ! diye yığılıp kaldı . İKİ ANNE Nasıl da kabarıp taşıyor ; iyice dellendi Dicle Kız . Usul bir yel , taze toprak ve nergis kokusu getiriyor . Sırtımı ne güzel ısıtıyor güneş . Öyle ya , üçüncü cemre de düşecek . Kaç cemre , kaç baharlar geçti , hala azalmadı yüreğimdeki sızı ; büyüdükçe büyüyor içimi kemiriyor . Kolay mı ? Göz göre göre yitip gitti . . . Ölüm olsa mezarına kapanıp doyasıya ağlardım . Ne fukaralıkla büyüttüm seni a oğul ! Hiç mi acımadın bize ! Ağlaşıp duruyoruz . Gözlerimiz televizyonlarda , gazetelerde , yüreğimiz hop ediyor . . . Böyle bir gündü : Okuldan gelmişti , yine konuşmuyor , yüzüme bakmıyor , Dicle Nehrinden ötelere bakıyordu . Yaptığım yemekleri de beğenmez olmuştu ; önüne bıraktığımız pazı sarmasından bir tek alıp elinin tersiyle itmişti tabağı . Eyvana çıkıp usanmadan nehrin öte yakasında yükselen buğulara bakıp durmuştu . Yüzüme bakmadan yeni aldığı dağ yeşili montunu istemişti . Ayağını merdivene dayayarak spor ayakkabılarını bağlarken yüzü pespembe oluvermişti . Hafif sakalın , kına renkli bıyıklarınla ne güzeldin a oğul ! Gözlerini kısıp telaşla ceplerini yoklamış , amcasının hapishaneden gönderdiği cüzdanı karıştırarak merdivenden inivermişti . Bahçe kapısının çıngırağıyla pencereye koşmuştum : Kapının önünde montunu giyiyordu ; yakasını kaldırıp ellerini cebine koyup yürüdü . Kapısının eşiğinde oturan komşu kızı Şirvan'ın başını okşayıp ona bir şey verdi . ( Sonra beş bin lira verdiğini söylediler . ) Sokağa dönmeden duraksamış , dönüp bakar gibi olmuştu . Upuzun bacaklarına , geniş omuzlarına bakmaya doyamamıştım o gün . İçime mi doğmuştu ne ? Cız etti yüreğim . Bir korku düştü içime . Korkumu dağıtmak için ev ev dolaştım . İlerleyen gecede eve dönmek istemedim . Sonra Filit'in oğlu kapıya dek getirdi beni . Kalbim kuş gibi çarpıyor , terliyordum . Sedirde çeyiz yapan kızlara , taşlık çamur içinde , diye saldırdım . Yatakta horlayan kocamı boğmak istedim . Duvardaki saate baktım , henüz erkendi . İlkyaz sıcağı kötü çarpıyor . Herkeste bir esriklik . Kulaklarımı tırmalıyor şu çalıbülbülleri . Gökyüzünün mavi boşluğunda gidip geliyor gibiyim . Bir anda kulaklarım uğulduyor , karanlık çöküyor yüreğime . Kıyıda köşede kalmış anılar diriliveriyor , benliğimi sarıyor usulca . Artık kimsem yok . Hep yalnız kalacağım , yalnız . . . Pencere önünde titiz pazartesi ile pasaklı sarhoş pazarları sayacağım . Postacı yine yampiri yampiri yürüyor . Eskisi gibi mektup getirseydi , P'leri peltekçe söyleyip yılık ağzıyla gülümseseydi ; Anacığım'la başlayan mektuplarda eriyip gitseydim , öpüp koklasaydım yatık yazısını , lekeli mektup kağıtlarının arasından düşüverseydi ıssız fotoğraflar . . . Anaydım ben , hem de dul bir ana . . . Aman tanrım nasıl dayanılır bu acıya ! . . Durup dinlenmeden diktiğim giysilerden bunalır , hafta sonları soluğu okulun önünde alırdım . Hızlı adımlarla yanıma yaklaşır , boynuma sarılırdı . Kirli çamaşırlarından çok sıkılırdı . Sana , iş çıktı , derken , gözlerimin içine bakardı sıcacık , utangaç . Böyle günlerde vitrinlere , kitapçı dükkanlarına bakardık . Sonra akasyalı parkta oturup birşeyler içerdik . Bazen , arkadaşları ilişirdi masamıza . Gençlik kahkahalarına boğulurlardı . Onlarla gençleşirdi yüreğim . Kısacık kış günleri pencere önünde , elim işimde , gözüm yolunda olurdu . Kapıyı çalmazdı hiç . Pencereyi tıklatırken , burnunu karıştırıp gülümser , ayaklarını özenle paspasa silerdi . Banyo yaptıktan sonra sobanın yanındaki mindere oturur , göreviymiş gibi kumaşların teyellerini temizlerdi . Bitişik komşunun oğlu Sadi'den bağlama çalmayı öğrenmişti . Çayımız sobanın üstünde demlenirken usul usul bağlamasını tıngırdatır , bazen da birşeyler mırıldanırdı . Elim dikiş tutmaz , onu izlerdim . Yüreğime güç dolar , mutluluk titreşimleriyle sarsılırdım . Bakışlarımı fark edince ona olan düşkünlüğümden sıkılırcasına , bağlamasını duvara asıp sobanın arkasında duran bardaklara çayı doldururken , çayın buğusunu koklayıp Oh mis gibi bergamot kokuyor , derdi . Odanın içinde gidip geldim . Saat hiç ilerlemiyor gibiydi . Saat ikiyi vurduğunda eyvana çıktım . Herkes uykudaydı . Nehrin üstünden esen yel , kil ve çürümüş bitki kokusunu getiriyordu . Yüreğimde kuduran bir enik vardı sanki ; yerimde duramıyordum . Çıplak taşa uzandım . Kızlarım ürkekçe pencereden bakıp gidiyorlardı . Ağlamak istiyordum , ağlayamıyordum . Betonu tırmıkladım . Bir tandır ateşinin içinde gibiydim . Bahçedeki sarnıca ulaştım ; buz gibi suyu dökündükçe içimden bir halat koptu , ağlayıverdim . Sesim karanlıkta bir büyüdü ki ; sesimden korktum . Köpekler bile havladı sesime . Islak giysilerle eyvandaki tahta divana uzandım . Kızlarımın boğuk hıçkırıklarını duydum . Şehir çıkışında ilerleyen arabaları saymaya başladım : bir , iki , üç . . . Gizlice aldığım badem , ceviz içlerini Falanca komşu gönderdi , derdim . Özellikle onun için aldığımı hiçbir zaman sezmedi . Yazın günlerimiz çok güzel geçerdi . Kuşluk vaktinden sonra arka bahçeyi sulardık ; suya doyan çimler çiçekler dirice ipilderken vişne , erik ağaçları arasında uzanan güneşten korunmak için sarmaşıklarla , kahkahaçiçekleriyle kaplı gölgeliğimize geçer , ben el dikişlerimi yaparken , o da kitabını alır , çoğu kez ya bir sarmaşık çiçeğini elinde döndürür ya da dallardan kopardığı şeyleri çiğneyerek yoruluncaya dek okurdu . Bazen kitap göğsünde ; uyuyakalırdı ; gelen komşuların sesiyle irkilir , Şöyle bir dolanıp gelirim , diyerek bizi yalnız bırakırdı . Akşam eve döndüğünde fıstıklı Maraş dondurması getirirdi . Gülerek , Ben , iyisi mi , Maraşlı bir kızla evleneyim ki kayınpeder bolca yedirsin , derdi . Ellerim titriyor , dikiş dikemiyorum ki . Eşyalardan korkuyorum . Yalnızlık , ıssızlık üstüme üstüme geliyor . . . Dışarısı aydınlık . Aydınlıktan korkuyorum . Ooof , bahçeye mi çıkmalı ? Bahçeye açılan kapı paslanmış , ne kötü gıcırdıyor . Midem bulanıyor . Bahçeyi ayrıkotları bürümüş . Mezar kokuyor bahçe ; ürküyorum . Gözlerimin önünde yıldızlar uçuşuyor : Askerler koşuşuyor . . . Bahçede silahlar patlıyor . . . Dağlardan sisler yükseliyor . Sislerin arasında oğlum koşuyor . Yere düşüyor , alnından kan fışkırıyor . . . Başımı kapıya mı çarptım ? Zil mi çalındı ? Telgraf . . . Telgraf . . . Oğlunuz , stop , vatani görevini yaparken , stop , şehit düşmüştür , stop . . . Şırnak mıydı orası . . . Oğlum nerde ? . . Oğlumu istiyorum . . . Oğlumu . . . Sabaha karşı kocamın tütün kokan soluğuyla uyandım . Umursuzca , Piroz , kalk . İçeriye gel , diyordu . Her yanım tutulmuş , sesim kısılmıştı . Günlerce bekledim , duvardaki saatle söyleştim . Beyaz önlüğüne bakıp durdum . Her akşam dizine koyup çalıştığı kemikleri büfeden çıkarıp okşadım . Midemdeki yara azıp duruyor ; ameliyat ettirecekti beni . . . Damı bu yıl onarsın gamsız herif . Aşağıya inmeliyim . Yarın ortanca kızın kına gecesi . . . Güneş dağların ardına çekildi . O dağlara ulaşsaydım keşke ! Kuşlar cıvıldaşıp duruyor . Yüzünü ne çok özledim a oğul ! Sevdamı , kederimi Dicle kız bilir , dertleşirim , dualar okurum , selam gönderirim bazan ; bilmem duyar mısın ? . . PARLAK DÜĞMELER Kızgın güneş kentin üstüne çökmüştü . Bu sıcağa karşın evlerde , bahçelerde sessiz bir devinim vardı . Sıska , baygın bir genç kızı andırıyor Dicle Nehri . Bahar aylarında kabarıp taşar . Halk , Asi Fırat'a dellendi bizim karagözlü kız , diye söylenir durur . Ne şirin öte yakasındaki karpuz tarlalarında kavruk tenli ihtiyarlar sazlıklardan yapılmış gölgeliklerde uyuklarken , şiş karınlı donsuz çocuklar , lağım sularının karıştığı nehirde yüzüyor , karpuz çalmak için yine de akşamı bekliyorlardı . Nehre yakın yeşil badanalı evde bir telaş vardı . Dut ağacının altındaki peykede nargile fokurdatan baba , gidip gelen karısına kızlarına bakarken , sevinçten gözleri ışıyordu ; çünkü polis olan oğlu izne geliyordu . Anne ter içindeydi ; elindeki şişle tandırı karıştırıp bir avuç tuz attı . Tuzlar çatırdarken , Allahım , sen oğlumu nazardan sakla ! diye mırıldandı . Akşam güneşi Dicle Nehrinin üzerinde ipilderken , akçayel , Hevsel bahçelerinden meyve kokularını taşıyor , nehir kıyısındaki sazlıklardan yükselen ördek sesleri ağustos böceklerinin seslerini bastırıyordu . Yakılan keskin tütsüler arasında , dam yataklarında boğuşan çocuklar sivrisineklerden hiç etkilenmiyorlardı . Eğri büğrü merdivenlerden sekip tulumbadan su çeken kızların gözü felfecir okurken , tandır başlarında dedikodu yapan kadınlar esrik bir aymazlık içindeydiler . Eli valizli iyi giyimli genç , kaç - göç bakışlarla yürürken , bu genci gören kızlar , dikkatini çekmek için daha gürültücü oldular . Genci tanıyan erkekler ise onu görmezden geliyor , kasten boğaz temizleyip öksürüyorlardı . Yokuşu inerken kardeşlerinin sevinç çığlıklarını duydu . Boynuna sarılanlara o da sarılırken tedirgindi . Dut ağacının altındaki peykeye çöktü . Babası iş olsun diye cebinden çıkardığı gümüş köstekli saatini okşayıp Maaşını aldın mı ? diye sorarken , bencilce gülümsedi . Getirdiği eşyalara üşüşen kardeşlerimin sesi kulaklarını tırmalıyordu . Kalkıp bahçeye doğru yürürken , babası , kucağındaki lokum kutusuna eğilmiş takma dişlerine yapışan lokumu güçlükle çiğniyor , bir yandan da gelip yemesi için kısık sesiyle karısına sesleniyordu . İncecik bir kılıç gibi parlıyordu nehir . Çocukken yaz kış nehir kıyısında dolanıp dururdu . Keleklerle odun taşınırdı ; köylüler peynir , çökelek , kavurma , pekmez getirirlerdi . Onlara yardım eder , eve eli boş dönmezdi . Bozulan bahçelerdeki artık sebzeleri toplarken toz toprak içinde kalır , soluğu nehirde alıverirdi . İç lastiklerle yarış yapmak en büyük zevkleriydi . Bazen sarhoşların naraları , yamuk yumuk türküleri yükselirdi bahçelerden . Anası sarhoşlardan uzak durmasını tembihlerdi ; korkup yanaşmazlardı hiç . Bir keresinde , kavuniçi giysili bir kız vardı aralarında , saçı artistlerinki gibi ondüleliydi . Kalçasına yemeni bağlamış , darbuka cümbüş eşliğinde oynarken ağzına para sıkıştırıyorlardı sarkık mideli erkekler . Çalılıkların arasında onları izlerken ne çok keyiflenmişlerdi . Sonra faytona binip uzaklaşmışlardı . Ömer'le artıklarını karıştırmış , karabiberli kebapları , fıstıkları doyasıya yemişlerdi . Anasının omzuna dokunuşuyla irkildi . Torbalanmış gözkapakları , hastalık belirtisi gösteren kızarık yanakları , büzük dişsiz ağzıyla gülümsemeye çalışırken , eliyle ağzını kapatıyordu . Gururla bir dağa sarılır gibi sarıldı oğluna , Hadi yemeğe ! diye fısıldadı . Bahçeyi aydınlatan silik ampulün çevresinde geceböcekleri , sivrisinekler döneniyor , bazen karafatmalar , ateşböcekleri televizyon ekranına çarpıp cızırtılı sesler çıkarıyorlardı . Annesi haberleri dikkatle izleyen oğluna merakla bakıyor , baba da tespih çekip ikide bir öksürerek , oğluna , Ne olmuş ? diye soruyordu . Oğlu haberleri babasının diline çevirmekten sıkılıyor , bir iki cümleyle geçiştirirken , kardeşleri uzak bir sevgi ve hayranlıkla ağabeylerine bakıyorlardı . Kardeşlerinin bakışlarını algıladı . Televizyonun ışıltısıyla aydınlanan yüzlere bakarken şakakları seyirmeye , kalbi tuhafça çarpmaya başladı . Sendeleyerek kalktı . , Çarşıya kadar gidiyorum diye mırıldandı . Çukur dolu taşlı sokaklardan geçerken , çürümüş su , tütsü kokuları geliyordu burnuna . Yokuşu çıkıp asfalta ulaştığında , aşağılarda kalan evlerin damlarında beyaz cibinlikler , televizyon ekranları sırıtıyordu . Caddeler ıssızdı . Köşe başlarında güvenlik görevlileri sessiz bir telaş içindeydiler . Sarışın taksiler umutsuzca dolanırken , minibüs kahyaları yılık ağızlarıyla boğaz patlatıyorlardı . Tek elini cebine koyup kamburunu çıkararak yürümeye başladı . Nereye gideceğini bilemiyordu . Şaşkındı . Zülküf'ün çay bahçesine gidip demli bir çay içmeli , diye düşündü . Sur dibindeki çay bahçesi eskisi gibi kalabalık değildi . İp kürsülerde göynük tenli erkekler iştahsızca kağıt oynuyor , kıpık gözleriyle avurtlarını şişirerek nargile içenler , eli yüzünde uyuklayarak tespih çekenlerin yanısıra kimisi de bıyıklarını kemiriyor ya da göğüslerinin kıllarıyla oynuyorlardı . Yaşlı çınar ağacının dibine otururken , çaycı Zülküf'le göz göze geldiler . Zülküf bakışlarını kaçırıp becerikli devinilerle bardaklarını doldurmayı sürdürdü . Havuzun kenarında nargile içen Ömer'in babası Osman Amca değil miydi ? Evet oydu . Tanımadı mı acaba ? Hiç bu yana bakmıyor ki . Baksa selam verecekti . Boğazı kurudu . Çırağa seslenmek istedi ; sözcükler ağzında düğümlendi . Çaycı Zülküf , gazete okuyan iki gence özel olarak kahve götürüyordu . Onlarla gülerek konuşurken eskisi gibi altın dişleri parlıyordu . Gazete okuyan iki genç fısıldaşıp ona bakıyorlardı sanki . Gözleri seyirmeye başladı , ellerinin varlığını duyumsayıp sehpanın altına gizlemeye çalıştı . Gözü hep Osman Amcadaydı . Çok kilo almış , gıdısı da oldukça sarkmıştı . Ömer'le bit pazarından aldıkları ayakkabıları az mı boyamıştı Osman Amca . Öğretmen olan Ömer'in , en son , cezaevine girdiğini duymuştu . Qsman Amca , yerinden kımıldar gibi oldu . Sırtını mı dönüyor ne ? Döndü işte ! Basbayağı sırt çevirdi . Ya çaycı Zülküf . Hiç bakmıyor bu yana . Karşıda gazeteci Doşo , burnunu çeke çeke tavla oynarken , ayağının dibindeki gazeteleri de satmayı ihmal etmiyordu . Doşo bile ona bakmıyordu . İşyerinde her gün alınan gazeteleri , dergileri düşündü . Herkes rahatlıkla tüm gazeteleri okurken , o yanlış anlaşılırım diye göze batmayan gazeteleri okuyordu . Bir keresinde müdür odasına çağırıp Bir polise kaba konuşmak yakışmaz ! Evde alıştırma yap , K ları gırtlaktan , Ö leri de Ü diye söylüyorsun . Günül Hanım değil , Gönül Hanım ! diye çıkışmıştı . Ufacık bir yaprak bile kıpırdamıyordu . Naylonumsu gömlek tenini yakıyor , sırtından sızan terden huylanıyordu . Ayıp olmasa gömleğini çıkaracaktı . Herkesin ona baktığı duygusuyla ezildi ; önündeki sehpayı sıkıca kavradı , tuhafça çevresine bakındı . Önünden geçen garsona , Çay , diye kekeledi . Çayın yüzeyinde halkalanan yağ tabakasını kaşıkla almaya çalıştı . Çayı arka arkaya yudumlarken , surların burçlarında dem çeken güvercinleri duydu ; güvercinlerin ani kanat çırpışları kalp atışlarını hızlandırıyordu . Sağ eliyle göğsünü bastırdı , ansızın kalkıverdi . Bedenine yapışan gömleğini çekiştirdi , garsona doğru yürüdü , hızlı adımlarla bahçeyi terk etti . Karşı caddeye geçerken ayakları dolandı , taksinin ani freninden ürktü . Dudak kıvrımlarına yayılan acı gülümseyişle kızgın sürücüye , Ne yapayım , dercesine omuz silkti . Bir eli cebinde sarsak adımlarla caddelerde dolanıyor , kafasındaki düşüncelerden kurtulmak istercesine ufacık tabelaları telefon numaralarına dek okuyordu . Eski Nilgün Sinemasının sokağına gelince durdu . Müzik eşliğinde kalın , gür sesli bir adam şiir okuyordu . Alkışlar patladı . Aklında kalan şiirden karışık birşeyler mırıldandı . Yanıbaşındaki inşaatın tuğla yığınları üstüne oturdu . Az ilerdeki sokağın önü meslektaşlarıyla doluydu . İnşaatın içine girip kolunun arkasına gizlendi . Boş bir yatak , ufacık bir tepsi içinde karpuz kabuklarını görünce , inşaat bekçisinin de konsere gittiğini düşündü : Umut , barış dolu yarınlara ! diyen konuşmacının sesini güçlü alkışlar bastırırken , dar sokağa mırıltılar arasında insanlar dökülüverdi . Harflerin bazılarını tanıyormuş . Çatlak elini ağzına siper yaparak , Tarak şeklinde olan E değil mi ? dedi . Annemden korkmasam ona okuma yazma öğretirdim . Babam da yorgun argın gelip hemen yatıyor , bazen onu göremiyorum bile . Berçem'e her , gün okuldan fıstıklı çikolata getiriyorum . En çok kavun kokulu sakızları seviyor . Bostan kokulu sakız , diyor . Yatakta çikolatasını yerken bir parçasını da ısrarla bana yediriyor , çikolatanın kağıtlarını annem görmesin diye koynunda saklıyor . Birbirimize sarılıp gülüyoruz , korkuyoruz . . . Neden hep asık suratlı annem ? Hep emirler veriyor , beni hiç öpmüyor . Havalar iyice ısındı , güneş odamızda , açık pencereden taze ot , bahar kokusu doluyor içeriye . Berçem nicedir hasta . Ağır iş yaparken nefesi kesiliyor , dudakları , tırnakları morarıyor , olduğu yere çöküp elini kalbine bastırıyor : Elimle yokladım : çırpınan bir kuş var sanki göğsünde . Annemle babam tartıştılar . Çekemem hastalıklı kızın derdini , gönderelim ! diyordu annem . Babam : Yazıklar olsun sana ! Yoksulluk , çaresizlik nedir bilmez misin ? Ameliyat ettirsek sapasağlam olur , diye söyleniyordu . Bugün Berçem'in annesi geldi . Ayağında mavi lastik , üstünde eski uzunca bir giysi . Beyaz tülbendinin üstüne de siyah bir bant bağlamıştı . Sönük iri gözleri , incecik dudakları vardı . Kapının yanındaki koltuğa ilişip giysisindeki hayali tüycükleri ayıklıyordu . Babamla uzunca konuşunca , annem sinirlenip bana çatarken , Berçem'in gözleri faltaşı gibi açılıyordu . Bir ara babamla annem odadan çıktılar . Berçem annesine sokuldu . Kendi dilleriyle konuşurlarken Berçem'in gözleri sulandı . Annesi bana bakıp gülümserken Berçem'in başını okşuyor , onu yatıştırmaya çalışıyordu . Berçem gidiyordu işte ! Babamın bayramda aldığı , annemin kavga çıkardığı vişne çürüğü kadife takımı vardı üstünde . Ona verdiğim , arkası açık ayakkabılarımı giyerken gülümsüyor , annesi de ellerini belindeki kuşağa sıkıştırmış yere bakıyordu . Babamın uzattığı parayı güçlükle alıp babamın omzuna öpücük kondurdu . Erkeklere olan saygı hareketiymiş . Beni göğsüne bastırırken boğazım düğümlendi . Berçem'e baktım : Soluyarak gözlerindeki yaşları sildi , annemin eline uzandı Berçem . Annem , boğuk sesiyle İstemez , istemez , deyince annemi öldürmek geçti içimden . Merdiven köşesinde son kez dönüp gülümsemeye çalıştı , başını önüne eğip hızla merdivenden inerken , annemin kestiği saçları omuzlarına dökülmüştü . Annem hiçbir şey olmamış gibi saçlarını bigudilemiş , kalçasını sallaya sallaya gidip geliyor . Karşı evin balkonunda üç kardeş anneleriyle birşeyler yiyorlar . Neden benim kardeşim yok ki ? . . BEDO USTA Başa vurulan balyozlar , yürekte yırtıcı bir hayvan gibi halay çeker . . . Dağlarla çevrili ıssız ilçenin bu akşamında , ılık soluklu ilkyaz , binbir ot kokusuyla duygulara uzanırken , kuşlar , dağınık akan bulutlarla oynaşırcasına geniş değirmiler çizerek uçuşuyor . Dar vadi içinde tuğla , taş evler . Mavi yeşil boyalı küçücük pencereler . Çakıl taşlı avlularda tüten tandırlar . Kirli yüzleri , düşük pantolonlarıyla savaşçılık oynayan , şarkılar söyleyip zafer işareti yapan çocuklar . Ciddiyetle kapı önlerini süpüren dar yelekli , kundak başlı ergen kızlar . Kınalı saçlarıyla eşiklerde yün eğiren yaşlılar . Günlerini dermeçatma kahvelerde geçiren avurtları çökük , paslı dişli erkekler . . . Günlük akışın senfonisi içinde ansızın duyulan silah sesleri , büyüyen yalnızlığım , zihnime üşüşen düşünceler . . . Tayin haberiyle haritada yerimi ararken , kafamın içindeki karanlık kapılardan girip çıkan binlerce kuşkulu sorunun yerini alan somut gerçekler . Televizyonda : göynük tenleri ; ellerinde kasketleri , yamuk yumuk Türkçe'leriyle kızara bozara konuşan , komedyenlere konu olan bu insanlar , ana dilleriyle ne denli güvenliler . . . Derste kendi dilleriyle fısıldaşıyor , Ben , o gibi sözcükleri Ben de ji o deji diye söylerken , bir türlü düzeltemedikleri yanlışlarına tüm doğallıklarıyla , sevimlilikleriyle kahkahalara boğuluyorlar . Resim derslerinde jandarma , kalaşnikov , tank çizen bu çocukların küçücük dünyalarına bunların egemen olması ne acı . Birkaç yerlinin dışında yurdun dört bir yanından gelen arkadaşlar , korkunun sancılarını yaşarken , Bu ıssız ilçede çürüyoruz , diyen iniltiler , nevrotik bakışlar , okey kağıt tuzağında çırpınan eller , terhis gününü özlemle bekleyen asker gibi her gün konuşulan tayinler , geri çevrilen dilekçeler , öfkeler . . . Bu gece Rahmi'lere gidilecek ; eşi Tülay , mantı , gül tatlısı yapacakmış . Mutsuzluklarla donatılmış zorunlu ev gezmelerinde , dedikodu olan ikili fısıldaşmalar . Moda sözcüklerin arkasına sığınan bilgiç erkeklerin övgüleriyle güven tansiyonları yükselen ıssız yürekli kadınlar . İçsel yoksunlukları , korkuları yüzlerine yansırken ; gerçeklerden kaçmayla bencilliğin , fanatizmin acısını çektiklerinin ayırdında değiller . Tülay o kıvrak devinimleriyle telaş içindedir şimdi . Akşam alacağı övgüler için can alıcı yorgunluğa katlanmak , değişik yemekleriyle başkalarından üstün olma düşüncesi onun için bir yaşam biçimi . Sevinçten ışıldayan gözleriyle , Bir başka güne su böreği mi , kabak tatlısı mi yersiniz ? diyecektir . Seher , çoğu kez ağlamaktan kızarmış birbirine yakın gözleri , mırıl mırıl konuşmasıyla kabarmayan kekin suçunu buradaki bozuk unlara , karbonatlara yükler . Kereviz , barbunya , karalahanaya olan özlemini anlatırken , boğazı düğümlenir : Boğuluyorum ! Kafese konmuş kuş gibi çırpınıp duruyoruz , der . Ahmet , karısının bu tavrına alaycı bir gülümseyişle : İstersen istifa edip gidelim , diyecektir . İki çocuk annesi olmasına karşın , incecik bedeniyle güzelliğinin bilincinde olan Afitap , her fırsatta çocuklarının zekiliğinden , ikna yeteneğinden , ona buna bedava yaptırdığı dantellerden , oyalardan söz ederken , her an altedip yönetmeye harcadığı enerjisi zaman zaman yetmez ; eşine püskürttüğü çocuksu öfkelerle rahatlamaya çalışırken , çocukluk arkadaşı Muhterem'i de çekiştirmeden edemez . Muhterem'in evlendikten sonra : Ne oldum delisi olup eski ezikliğini , mutsuzluğunu kusarcasına çevreye burun kaldırmasına bir anlam veremediğini anlatırken , Ah ah köklü bir kültür alıp gelişmek apayrı şey , diye söylenir . Yine de Muhterem'siz yapamaz . Dilinden düşürmediği yaş günüyle çevreyi zoraki armağan almaya iten Afitap , kaymakam hanımın aldığı tabloları da belirtmeyi hiç ihmal etmez . Yeni evliliğinin coşkusunu yaşayan Muhterem'in tek dünyası kocası . Muhterem , onun iyiliğinden , ev işlerine yardımından söz ederken , kibarlaşma uğruna harcadığı o ince çabaya karşın , Orta Anadolu kültürüyle beslendiğini gizleyemiyor . En son gelen Ayten olur ; kirli elleriyle hemen lavaboya koşar , boyaların çıkmadığından yakınır , barışık güven yüklü sesiyle ; Zor bir uğraş ; ama birşeyler üretmek harika bir duygu , der . Bitmiş olan peyzajlarından , natürmortlarından , Diyarbakır'da açacağı sergiden söz ederken , hep kükreyen , ben olmalıyım diyen Afitap , Ayten'in bu uğraşından duyduğu rahatsızlığı , dinlemeyerek , bakışlarını televizyona çevirerek , ya da yaptığı örgünün ilmeklerini sayarak belli eder . Muhterem de eşini göz hapsine alıp , acaba Ayten'in konuşmalarına karşılık verecek mi tedirginliğini yaşarken , eşi sıkıntıyla bıyıklarını kemirip : Bugün haberleri izlediniz mi ? diyerek konuyu değiştirmeye çalışır . Seher ile Tülay yapmacık bir gülümseyişle , Güzel bir ayrıcalık ! derken Ayten bu ucuz kıskançlıkların bilincinde ya uzunca bir süre susar ya da pusuda bekleyen avcı gibi tam fırsatını bulduğu an , o güzel sözleriyle herkeste bir utanç yaratır . Ayten'in kendine olan güveni , düşüncelerini açıkça ifade etmesi ; kadınları rahatsız ettiği kadar erkekleri de ediyor . Kırgınlıklarla , yenik susuşlarla biten tartışmalardan sonra camekanlı bölmeye geçiveriyor erkekler : Askerlik ve okul yıllarındaki günlerinden ezber alıntılarla güvenlerini tazeliyor , tuttukları takımın başarısıyla , televizyon başında spor toto - loto sonuçlarıyla sararan umutları tekrar diriliveriyor . . . Ayten ile köşede sigaramızı içerken , Tülay ikili fısıldaşmalara olan merakını yarım gülümseyişlerle ya da bir türlü bitiremediği Anna Karanina'sından söz ederek gidermeye çalışır . Annelerinin kucağında , kanepe köşelerinde kıvrılıp uyuyan , çocuklar yatak odasına taşınır , uyumayanlar mızırdanır . Sigara dumanıyla yoğunlaşan oda ; gece bekçilerinin tiz düdükleri , at arabasının çakıl taşlarındaki tıkırtısını bastıran helikopterlerin sinir bozucu sesi uzaklaşırken , nedensiz susuşlarda Tülay bir kahkaha patlatır . Biri kız doğurdu , derken , çok çay içmeme takılarak , bana cesaret edip soramadıklarını Ayten'e şakayla karışık sorar : Resimlerden evlenmeye vakit bulamıyorsun , ne zamana dek bekçiliğinizi yapacağız ? Ayten o rahatlığıyla Bize göre koca yok ! Bulsak hiç bırakmayacağız , demişti bir keresinde . Kadınlarda çok değerli bir hazineye sahipmişçesine mutluluktan gevşeyip , bekarlığımızdan , evde kalmışlığımızdan gizli bir zevk alıyorlar . Bunu fırsat bilen Afitap , küçümseyici bir kahkaha atıp , Naapsın kızcağızlar , ince eleyip sık dokuyorlar , demişti . Eksiklikler içinde çırpınan , önemsedikleri insanlara olan rahatsızlıklarını Kızcağız , kadıncağız gibi sözlerin kurtarıcılığına sığınanlar ne gülünç oluyorlar . Gezme dönüşlerinde çoğu kez Ayten bende kalır ; çünkü benim ev daha yakın . Birşeyler atıştırır ; kısık müzik eşliğinde geç saatlere dek konuşuruz . Söke'de zeytin pamuk topladığı , çapa yaptığı günleri , üvey babasının hareketlerini , annesinin umarsızlığını anlatırken boğazı düğümlenmiş , gözlerini bir noktaya dikip , Biliyor musun aslen Tuncelili'yiz . Dersim İsyanı'ndan sonra oradaki insanları zorunlu göçe zorlanmışlar . . . Ninem ölene dek Munzur çayının nasıl kana bulandığını , bağlarını , bahçelerini anlatıp hep ağlardı . . . Bir doğulunun sıcaklığını , saflığını taşıyan karagözlerinden yaşlar usulca inivermişti . Gümüşsü ay ne güzel ! Tülaylara gitmek istemiyorum . Beynim uyuşuncaya dek okumalıyım . Bedo Usta , Akriman Anaya da nicedir uğrayamadım ; yarın uğramalı . . . Yusufcuk kuşunun ötüşüyle uyanıyorum . Güneşin sıcaklığı ensemi yakıyor , uzaklardan Kürtçe şarkılar duyuluyor , Bedo Usta'ya uğrayacağımı anımsıyorum . Karşıki dağlardan buğu yükseliyor , beyaz mor çiçekli ağaçlara çocuklar tırmanıyor , ıslak taşlıklar toprak kokuyor , kaşbastılı bir kadın tandırda ekmek pişiriyor , karakolun önünde askerler gidip geliyor . Daracık tozlu parke sokaklara bakan küçücük pencerelerden , avlulardan kaç - göç bakışlı başlar uzanıyor , ara sokaklarda dolaşan peçeli , plastik terlikli ürkek kadınlar , çarşı dedikleri ana caddeye çıkmayı çok büyük bir ayıp sayıyorlar . Kaldırımsız , çukurlarla dolu eğri cadde , alçak bakımsız kumaşçı dükkanlarının camekanlarında renkli canfesler , simli kumaşlar , yemeniler , modası geçmiş büyük tokalı sentetik giysiler , cırtlak renkli orlonlar , Siirt battaniyeleri , Kürt kilimleri göz dolduruyor . Ötede kasap dükkanının önünde vızıldayan sinek bulutu , dilleri dışarıda soluyan başıboş köpekler . . . Sohbet eden , ufacık el radyolarıyla BBC dinleyen kalın bıyıklı erkekler tuhafça bakarken , bu insanların , yabancılara uzak , ürkek ; kuşkulu bakışlarını haklı buluyorum . İlçenin bitiminde kayalığın dibindeki kulübe , Bedo Usta'nın içindeki cevheri bilenlerin uğrak yeridir . Yer yer çürümüş tahta kapı yarı aralıktır . Yuvarlak küçücük pencereden sızan güneş , çamur kil ve nem kokusunu daha çok duyumsatır . Taş duvarlardan sarkan örümcek ağları , öten kertenkele , Akriman Ana'nın tezgahının ritmik sesinin doğurduğu o güzelim kilimler , namazlıklar , Bedo Usta'nın yaratıcı ellerinden çıkan çömlekler , testilere işlenen yılanlı aslanlı figürleri , insani elli yıl öncesine götürüyor gibi . . . Meyve bahçeleri . Kavak ağaçları doygunca salınıyor . Çakal eriklerine tırmanan çıplak ayaklı çocuklar . Yol ağızlarında karga , nevruz otları , göbelek toplayan diken saçlı küçük kızlar , kollarıyla ağızlarını kapatıp kıkırdıyorlar . İlerdeki mezarlık bugün oldukça kalabalık . Canhıraş çığlıklar yükseliyor . Boyunlarında Kur'anlarıyla , omuzlarında testileriyle gidip gelenler . Kara çarşaflı kadınlar arasında bir kadın , saçını başını yolup ilenir gibi haykırıyor . Öğrencilerimden birini görüyorum ; annesine beni gösteriyor ; yanıma yaklaşınca soruyorum . Heyecanla , Bağda vurulmuş ! diyor . Yüreğim burkuluyor , çığlıklara kulaklarımı tıkamak istiyorum . Kulübenin kapısından , beyaz taşların arasındaki kalabalığa bakarken , Bedo Ustanın boğuk sesiyle kendime geliyorum . Akriman Ana , ezikçe , Hoş geldin ! diyor . Pencereden sızan gün ışığında toz zerrecikleri uçuşuyor , Bedo Usta ufacık testisini parlatıp kulağının arkasından aldığı sigarayı yakıyor , derin bir ah çekip çamur yığınından bir topak alıp makinede döndürürken : Bizi çorak ıssız bırakıp başımızı kuma gömdüler , diyor . Akıl ve duygunun yoğurduğu bu sözleri akılda tutmak gerek diye düşünüyorum . Akriman Ana , dokuduğu kilimden başını kaldırmadan , Nicedir gözükmedi , derken dudakları titriyor , başını sallıyor . Yanıt vermiyor , yutkunuyorum . Bedo Ustaya bakıyorum ; gün ışığı beyaz kalın kaşlarının gölgesini düşürmüş yüzüne , dudakları usulca kıpırdıyor . Lakin acıyla yoğrulmak yüreğimizi çelikleştirdi , yüreğimizdeki sevdayla beslendik dirildik . Nice savaşlar , isyanlar , nice kıtlıklar , nice zulümler gördük . Öte dünya var mı yok mu bilmem ! Deste deste güzelliklerdir bu dünya . . . Mezarlıktan gelen uğultular , şifalı su dedikleri Sarıçay'ın çağıltısı , leyleklerin takırtısı birbirine karışırken , Akriman Ana yanıbaşındaki testiden su içiyor , Kırmızı rengim bitti , diye mırıldanıyor . Sisli gözleriyle bana bakıp Benim cennet yürekli kızım , diyor , türkünün dediği gibi : Toprak gel gel diye çağırır . Lakin bunca yıldır anamın , kardeşlerimin öldürülüşünü bugün gibi hatırlarım . İlkteşrinin , yazdan kalma günüydü . Anam o gün arpa unundan çorba yapmıştı ; bir de duyduk ki asker sevkıyatı var . . . Nereye kaçacağımızı bilemedik . Kan gövdeyi götürürken , babamla sazlıkların arasına gizlenip , kulaklarımızı tıkadık . . . Aylarca dağda bayırda ölüp ölüp dirildik ; sonra beylerin yanında ırgatlık yaptık . Bu Türkçe'yi de onların yanında öğrendim . Bedo Usta bileklerinde bikirmiş çamuru sıyırıyor . Hey hey Artin Ustanın kızı ! Baban benim gibi Müslüman bir yetime kol kanat gerdi , ruhuma ışık tuttu ; ne çok özledim onu . . . Şakaklarına doğru ince terler sızıyor Bedo Ustanın , Akriman Ana'nın dişsiz ağzı kıpırdıyor Menecik kahvesi yapayım , diye yelteniyor . Zahmet etmeyin , diye karşı çıkıyorum . Bilge gülümseyişiyle , ellerini peştamalına silip Ben yaparım , diyor usta . Kahvesinden bir yudum alıp , kısık bakışlarıyla içimi okurcasına : Uzak diyara ilk kez gelmen küstürmemiş seni , diyor . Yüreğin yemyeşil sevgi dolu . . . Kendini seviyorsun . Senin için cennet olmalı yalnızlığın ! Yalnızlar yüce dağlar gibidir ; ruhları kızarık olgun bir elmadır . Akriman Ana , Hocalığın tuttu yine ! derken , ustanın bir tek sözünü kaçırmamak için kahvemi içemiyorum . Peki ya öğrenme ? der demez , aşka gelmiş derviş gibi taa yüreğinden kopup gelen sevdayla : Öğrenmek ilkin mahpusta acı çekmektir ; sonrası arşa yükselmek . Öğrenmeye soyunmak herkesin harcı değildir . Uykusuzluğu , ergen çocuğun asi yüreğini ; doğum yapan kadının sancılarını göze alabilmelidirler . Bilmemek , kör bir yılan olmaktır . Bilen kişiler bal arılarıdırlar , renk renk çiçeklerin eğirlerini toplayıp insanlara bal sunanlardır . Boğazım kuruyor , ustanın derin bakışlarından ürküyorum . Öyle ya , bakışlar insanın bir uzantısı değil mi ? Düşüncelerini , çamur ve küf kokulu bu odaya gömmesine içerliyorum . Kim bilir ! . . . Ezanın metalik sesi kesik kesik duyulurken , gitmem gerektiğini düşünüyorum . Kalkarken tahta raftaki çamurdan heykelciklere bakıyorum : Ne güçlü bir demirci ! diye düşünürken ; Kawa diye fısıldıyor usta , gözlerimin içine bakıyor : Yüreğimizdeki sevgi kardeşlik kokusu yok olmasın , sarsın yediveren gülleri gibi her yanı . . . diyor . Kapıdan çıkarken , Akriman Ana dişsiz ağzıyla bir tarih gibi gülümsüyor . Bedo Usta ağzındaki sigarasıyla Yeşil yüreğinle gel de gençlik getir bize , derken , ilçenin soluğuyla titriyor , Ayten'in evine doğru yürüyorum . . . RADYODAKİ ANKARA Böğürtlen dikeniyle çevrili bahçelere gizlice girdiğimizde her yanımız çizilirdi ; alasulu kayısıları ; korukları ceplerimize doldurup kuytu köşelerde yerken ; çoğu kez Bekir Amca'ya yakalanırdık . O gün yine suçüstü yakalanmıştık . Korkuyla eve döndüğümde herkes eyvandaydı . Köy muhtarı ; kekeleyerek babamın gönderdiği mektubu okuyor , bir yandan da Kürtçe'ye çeviriyordu . Annem , utangaç bir gelin edasıyla gizlice seviniyordu . Başkalarının en iyi gizlenen sırlarına bile ulaşmanın daima bir yolu bulunurdu , ama insanın kendi sırlarına erişmesi neredeyse imkansızdı ve yazarlık bu imkansızı yaşamaktı sürekli . Kendimden , bahçemden , yazdıklarımdan özellikle de yazdığım kadından korkmuştum , küçük yeşil haplarımdan bir tane yutup yattım , aldığım uyku ilacına rağmen bütün gece yatağın içinde bir yandan bir yana dönerek kötü bir uyku uyudum , sabah kalktığımda kendimi yorgun hissediyordum , önceki akşam okuduğum kendi kitabımdan bir satır hatırladım . Her sabah bir başkası gibi , pişmanlıklarla ve sıkıntıyla uyanırım . Tam da o satır gibiydim o sabah , bir başkası gibi , pişman ve sıkıntılı . Buharlar fışkırtan kaynar suyla bir duş aldım ; su cildimi yakarak tazeliyordu beni , sonra bir çay , birkaç ayçöreği , sabah gazeteleri , cinayetler ve yeniden hayata döndüm . Evden çıktığımda kızı ve kitabı yeniden unutmuştum . Beni terk etmekte olan sevgilimle buluşup yemek yiyecektim . Boğaz'da uzun bir yürüyüş yaptım önce , hava serindi , marketlerin önlerinde büyük kamyonlar mal boşaltıyor ; manavlar meyvelerini parlatıyor , sabah alışverişine çıkmış , şık spor elbiseli kadınlar , günün onlar için belki de en özgür saatlerini kaldırımlarda salınarak geçiriyor , kapıcılar apartman önlerinde yarenlik ediyor , memurlarla işçileri işlerine taşımış otobüsler boş dönüyorlardı . Boğaz'ın suları da sabahın dinginliğine uymuş , ağır kıpırtılarla akıyordu . Boyalarının altından kırmızı yamaları görünen büyük bir gemi Karadeniz'e doğru gidiyordu . Sezonu kapamakta inatçı bir genç sürat motoruyla göremediğim birine fiyakalar yapıyordu daireler çizerek . Her şey gerçek , aydınlık ve açıktı , ama alışverişe giden kadınların öğleden sonra bir günaha bulaşacaklarını , dükkanlarda insanların kazıklanacağını , kapıcıların küçük hileler yapacağını , hepsinin başkalarına söylemeyecekleri sırlar sakladığını , bazı sırlarını kendilerine bile itiraf etmediklerini ; sakin görüntünün , çalkantılı , bir esrarın üstünü örttüğünü hissediyordum . Serin havayla hafifçe ürpermekten , hayatın gerçekliğine dokunmaktan ve sırlarını hissetmekten hoşnuttum . Buluştuğumuzda , artık sevgilim olup olmadığını bilmediğim eski sevgilim mutsuzdu . Sesinden tanıyordum kadınların mutsuzluğunu , sanki seslerinin özel bir kokusu oluyordu , kıyılmış tütün kıvamında , yanık gül yaprağı gibi kokuyordu sesleri , daha ilk notasında alıyordunuz kokusunu , bezgin , mesafeli ve biraz da düşmanca bir ses çıkarıyorlardı . Bir köpeğin bütün kokuları birbirinden ayırdedip insanların duygularını kokularından anlamaları gibi kadınların sesini tanırdım , her tonunu bilirdim , yalnızca kulaklarımla değil bütün vücudumla duyardım onların sesini . Sesler değişse bile duyguların seslere kattığı tonlamalar değişmez , ne kadar saklamak isteseler de bunu beceremezler , bir köpekten kokularını saklayamayacakları gibi benden de seslerini saklayamazlardı . Yüzlerini , bakışlarını , sözlerini , hatta seslerini bile değiştirebilirler , ama o seslerin içindeki küçücük vurgulamaları değiştiremezlerdi . Niye mutsuz olduklarını ise söylemezlerdi , mutsuzluklarının nedenini siz keşfetmek zorundaydınız , bunu keşfedemezseniz biraz daha düşmanlaşırlardı ; bu düşmanlık gerçek değildi , yalnızca mutsuzluklarının üstüne örtmeye çalıştıkları yakıcı bir örtüydü . Bir zaman boş lokantada sesimizi çıkarmadan karşı karşıya oturduk , çatallarla , bıçaklarla oynayıp hepsini tek tek kaldırıp tekrar yerine bıraktıktan sonra sanki daha önceden başladığımız bir konuşmayı sürdürüyormuş gibi birden konuştu : - Neden bıraktın beni ? Bu , basit ve sıradan bir soruydu , ama ilişkimizin belki de bütün çıkmazı bu sorunun yanıtında gizliydi . Bu sıradan sorunun yanıtı da aslında o kadar basit ve sıradandı ki , bu sıradanlık yanıtın inandırıcılığını yok ediyordu . Sevdikçe , sevdiklerinden daha çok korkan insanların , başkalarına inanılmaz , tuhaf ve yabancı gözüken davranışlarını Sevda'ya anlatmam mümkün değildi . Bunu ne anlar ne de inanırdı . Ona , Seni çok sevdiğim için seninle olamazdım , sana duyduğum sevgi çok korkuttu beni , diyemezdim . O bir kadındı , sevgiden korkmaz , aksine sevdikçe daha cesur ve atak olurdu . Bense korkuyordum . Bir kadını daha çok sevip daha çok bağlandıkça , bir gün onu kaybedip yapayalnız , acılarla kalma korkusu büyüyordu ve gittikçe artan bir hızla kıskançlık uçurumundan aşağıya yuvarlanıyordum . Kıskanmanın çaresizliğinden ve içimde yarattığı aşağılanma duygusundan kurtulmak ve bana kaçınılmaz gözüken o terk edilme gününun acısını daha baştan hafifletmek için , hayatıma kattığım kadınların sayısı artıyordu . Nedenini anlayamadığım bu terk edilme korkusu ve kendime itiraf etmekten bile utandığım hırpalayıcı kıskançlığımla , aptalca olduğunu bile bile daha çok kadınla birlikte oluyor ve sonunda korktuğuma uğrayıp bir başka erkek için terk ediliyordum . Daha da kötüsü , bu gerçeği bilmeme rağmen , her seferinde elimde olmadan hep aynı şeyi yapıyordum , bunun önüne geçemiyordum . Tedavisi olmayan bir tür hastalık gibiydi bu korku . Bir romanda anlatılmaya değmeyecek kadar bildik , binlerce yıldan beri yaşanan duygulardı bunlar , ama deneyimlerim bana bir şey öğretmişti : En korkunç gerçekler , söylenmeye değmeyecek kadar basit olan bildik gerçeklerdi . Bunları Sevda'ya anlatamayacağım için , onun sorusunu duyar duymaz , yüzüme gelen bir yumruğa karşı kolumu kaldırır gibi içgüdüsel bir tepkiyle , hiç düşünmeden karşılık verdim . - Başka birine giden sensin . Bu yanıtın düşündüklerimle hiç ilgisi yoktu , ama onunla korkularımı tartışacak bir cesaretim olsa zaten hayatım başka türlü olurdu . - Senin yüzünden , dedi . İçimi çektim , sesim tahminimden daha dertli çıktı . - Ben bir şey yapmadım . Ağlamaya başladı , gözyaşları da gözleri gibi iriydi . - Sen yaptın , beni yalnız bıraktın , hep başkaları oldu hayatımızda . - Yeniden deneyebiliriz , dedim . - Artık olmaz , onu kıramam . Yüzüne baktım , gördüğüm en güzel kadındı , içinde altın benekler olan bir eşine bir daha hiç rastlamadığım çok iri yeşil gözleri vardı . Güzelliği , görende önüne geçilmez bir dokunma isteği uyandırıyordu , birlikte olduğumuz uzun yıllar boyunca erkeklerin ona nasıl baktıklarını görmüştüm , bazen kur yapar gibi , bazen şakalaşır gibi , bazen dostça , bazen kardeşçe , bazen teklifsiz bir meslektaş gibi , ama muhakkak ona dokunurlardı . O da herkese gülümser , şakalaşır , saçlarına kurdele takılmış küçük bir kız gibi davranırdı . O kadar güzel bir kadının neden böyle çocuksu davranışları olduğunu önce anlayamamıştım , sonra onun da kendi güzelliğinden korktuğunu keşfetmiştim ; bütün erkekleri ona doğru çeken ve bütün kadınları , kendisine düşman eden güzelliğini taşımakta zorlanıyordu . Güzelliğini bir silah gibi kullanmasını sağlayacak bir fettanlığa sahip olmadığından güzellik onun için , nasıl kullanacağını bilmediği ağır bir yük haline geliyordu , o da küçük bir kız gibi davranarak güzelliğini saklamaya , insanların dikkatini çekmemeye uğraşıyordu , ama o kadar güzeldi ki , bu çocuksuluk bile erkeklerin ona hayran olmasını engellemiyordu . Onun bir çocuk olmadığını , takındığı çocuksu tavırların aslında bir maske olduğunu bir tek ben biliyordum . Bir kadınla bir erkeğin oynayabileceği bütün oyunları oynamış , kadınlığı da erkekliği de sonuna kadar yaşamıştık . Onun güzelliğine duyduğum hayranlıkla başlayan ilişki daha sonra kesin bir cinsel bağımlılığa dönüşmüş ve hep öyle sürmüştü , hatta bir ara artık onun güzelliğini bile fark edemez hale gelmiştim . O muhteşem güzelliğine ve erkeklerin bütün hayranlığına rağmen inanılmaz derecede sadık bir kadındı , her şeyi dolu dolu , sonuna kadar yaşamak istediğinden , kaçamaklardan , küçük kırıştırmalardan hoşlanmaz , kendini tümüyle sevdiği erkeğe verirdi ve bir gün ansızın beni , terk edivermişti . Beni niye sevdiğini hiçbir zaman anlayamamıştım , ama beni niye terk ettiğini biliyordum , bütün kadınlar beni hep aynı şekilde ve aynı nedenden terk ederlerdi zaten . Her zaman olduğu gibi şimdi de uzun sürecek bir terk ediliş süreci yaşıyorduk , bana kızıyordu ve kızgınlığını yatıştıramıyordu ; bir başka erkeğe gitmesi beni beklediği kadar yaralamamış , en azından yaralarımı o görememişti . Bütün terk edişlerde olduğu gibi kızgınlık tükenmeden ilişki bitmiyordu , bütün kadınlar gibi o da erkeğini öldürmeden bırakmak istemiyordu ve ben çok kolay ölmüyordum . Uzanıp masanın üzerinde duran sigara paketinden bir sigara alarak , parmaklarının ucunda tuttu . Gözlerim eline takılınca , kalabalıklarda oynadığımız o eski oyunu hatırladım birden ; elleri bana hep sevişirken yaptıklarını hatırlatırdı , ona Ellerini masanın üstüne koy , derdim , ellerini masanın üstüne koyardı ve yalnızca ellerine bakardım , başka her şey gözümden silinirdi ve yalnızca o elleri görerek bütün sevişmeyi zihnimde yaşardım , o benim ne düşündüğümü bilirdi ve benim düşüncelerim onun zihnine yansırdı . Birbirimize hiç dokunmadan , ben onun ellerine o da benim gözlerime bakarak sevişirdik kalabalığın içinde . - Ellerini masanın üstüne koy , dedim . Bunu söylemek için yanlış bir zamandı , ama dayanamamıştım . O , ilişkimizin duygusal yanından söz etmek , ağlamak , üzülmek , beni de üzmek ve hesaplaşmak istiyordu , bense ellerini görmek isteyerek onun isteklerini paylaşmadığımı , üstelik çok fazla üzülmediğimi göstermiştim ona , bu da onu sinirlendirmişti , ellerini çekip masanın altına sakladı . Yeniden , Ellerini masanın üstüne koy , dedim , sesimde kölesine emreden bir efendinin sesi vardı ve o benim kölemdi . Yılların yerleştirdiği bir alışkanlıkla istemeden ellerini masanın üstüne koydu . Nar çiçeği rengindeki tırnaklarıyla , o uzun beyaz parmaklı elleri bana sahibinden çok daha yakın ve tanıdık geliyordu ; onların dokunuşlarını , sahibinden çok benim isteklerime uyabildiklerini , benim emirlerimle hareket ettiklerini biliyordum ve eller benim belleğime girip oradan inanılmaz sevişmeler çıkartıyorlardı . - Hadi eve gidelim , dedim . Dümdüz , soğuk bir sesle karşılık verdi . - İstemiyorum . - İstemesen de gidelim . Yüzüme bakıp dudaklarını büzdü . - Hayır . . . Artık seninle sevişmeyeceğim . Ah , kadınların bu kesin sözleri , yapamayacakları şeyleri o kadar kesin bir şekilde söylerler ki ; inanırsanız sonra çok şaşırırsınız . Ama gene de o gün benimle yatmadı . Buna karşılık ben de onun mutsuzluk oyununu oynamadım . Sıkıntılı bir şekilde ayrıldık . İkimiz de kendimizi yenik hissediyorduk , bu , ilişkimiz süreceği anlamına geliyordu . O sıralar öyleydi , yalnızca kendisine böylesine bağlı olduğum sevgilim değil , ondan gizli ilişkilerimi sürdürdüğüm birçok kadın , terhis döneminde evlerine dağılan askerler gibi beni bırakarak dağılıp gidiyorlardı . Ben de yeni kadınlar buluyordum , daha önceleri tanıştığım , bir - iki günlüğüne birlikte olduğum kadınları arayıp onlarla ilişkilerimi sıkılaştırıyordum . Öyle günler oluyordu ki , bazen sabah başka ; öğlen başka , akşam başka bir kadınla buluşuyor , hepsine ayrı ayrı hikayeler anlatıyordum . Ayrılıkların hüzünleriyle yeni birlikteliklerin neşesi birbirine karışıyor , aynı günde birkaç duyguyu bir - iki saat arayla yaşıyordum . Sürekli olarak bir duygudan bir başkasına atlamak , hiçbirini tam yaşamadan , hepsini şöyle bir hissedip geçmek beni yormaya başlamıştı . Hızla giden bir trenin penceresinden bakan biri gibi bir şeylerin değiştiğini görüyor , ama hiçbir görüntüyü , tam olarak kavrayıp tadını çıkaramıyordum . Terk edilişin hüznünden kurtulmak için bedenim delice bir enerji harcıyor ve ben çılgınca oradan oraya koşturuyordum . Kız aklımdan çıkıp gitmişti . Arada , işe gidip bütün gazeteleri okuyup ajans haberlerini tarayarak , cinayetleri çıkarıyordum . Şirketin patronu olan okul arkadaşım her zaman giydiği birbirinin aynı siyah takım elbiseleri , inanılmaz derecede parlak kravatlarıyla öğlen yemeğine giderken kapıdan kafasını uzatıp Kaç ? diye soruyordu , ona o ana kadar okuyup kaydettiğim cinayetlerin sayısını söylüyordum . - Dört . . . Akşama kadar iki faili meçhul gelir , en aşağı iki de aşk cinayeti olur , bir de hakaretten çıkar , yani en aşağı yedi - sekiz cinayet olur . Dördü ölmüş , demek ki şimdilik bu akşama kadar vurulacağını bilmeyen dört müstakbel maktul şu sıralarda son yemeklerini yiyorlar . Her seferinde suratını şaşırmış gibi buruşturup İyi , derdi . Neye iyi dediğini hiç anlayamadım . Cinayetlerin sayısının artmasından mı hoşnuttu , yoksa daha fazla cinayet olacağından korkuyordu da sayının beklediğinden az çıkmasına mı seviniyordu , bunu hiç öğrenemedim . Ben akşama vurulacak insanların o sırada neler yaptığını merak ederek cinayet haberlerini kesip dosyalarına koyardım ; arada ilginç bir cinayet çıkarsa , kimin , nerede , nasıl öldürdüğünü yanımda taşıdığım özel cinayet defterime kendim için kaydederdim . Kendimi katilin yerine koyardım , onun o son anda , tetiği tam çekerken neler hissettiğini anlamaya çalışırdım . Boş zamanlarımda bazen cinayetlerin işlendiği yerlerde dolaşıp çevreye bakınır , cinayet anını gözümde canlandırmaya uğraşırdım . Cinayet haberleriyle , parçalanmış sevişmelerle , terk edilmenin acısını unutmaya çalışıyordum ; hayatımda hiçbir teselli yoktu ; kitaplarım başarısız olmuş , aşk maceram tam bir acıyla sona ermişti . İçinde cinayet olmayan bir cinayet romanı yazmayı düşünüyordum . Cinayet , duyguların , tutkunun , nefretin , intikamın , korkunun , yaşama isteğinin ; yok etme arzusunun doruğa tırmandığı bir andı , insanlara ortada bir cinayet olmadan bu duyguları yaşatabilecek tek şey vardı hayatta , o da bir romandı . Üstelik , cinayetsiz bir cinayet romanı , romancı olduğunu kimsenin bilmediği bir romancı için de uygun bir konuydu bence . O sıralarda yeni taşındığım apartmanda bir yazarın oturduğunu keşfettim , benden gençti , on iki yaşındaydı , onu ilk kez asansörle eve çıkarken görmüştüm , somurtkan dudakları , kocaman gözleri vardı , konuşurken hep yere bakıyor konuştuğu insana asla bakmıyordu . - Kaçıncı kata çıkıyorsun . Bir sır verir gibi isteksizce Üç , demişti . Elinde kağıtlar tutuyordu . - Bu kağıtlar ne , ders mi ? - Hayır , bir çizgi - roman kahramanının hayatını yazıyorum . Çocukları pek sevmem , ama onlarla konuşmaktan hoşlanırım ; çünkü bence insanların en ilginç fikirleri aslında söylemeyip kendilerine sakladıkları fikirleridir , çocuklar ise hiçbir düşüncelerini kendilerine saklamazlar hemen söylerler , onun için onlarla konuşurken daima ilginç bir şeyler duyabilirsiniz . - Çiziyor musun yani ? Aptallığıma şaşırdığını belli eden bir şekilde yüzünü buruşturdu . - Hayır , yazıyorum . - Niye çizgi - roman kahramanının hayatını yazıyorsun peki , çizgi - roman kahramanının çizilmesi gerekmez mi ? Durdu . - Ben çizmiyorum , yazıyorum . - Niye çizgi - roman kahramanı o zaman ? Gene durdu , sıkılmıştı . - Çünkü çizgi - roman kahramanı . - Bir yerden mi bakıp yazıyorsun ? - Hayır kendim yazıyorum . - Uydurma mı yani ? Gerçek bir edebiyatçı olduğunu tek sözcükle açıkladı : - Uydurma . - Başkalarının yazdığı çizgi - roman kahramanlarını okuyor musun ? - Okuyorum ? - En çok hangisini seviyorsun ? Hiç düşünmeden karşılık verdi bu kez : - Mr . No'yu seviyorum , üstün zekalı çünkü . - Zeki adamları seviyor musun ? Gururlu bir gülümseme dolaştı somurtkan suratında . - Evet , ben de üstün zekalıyım . - Nereden biliyorsun ? - Biliyorum . - Yazdıklarını bana gösterir misin ? Gene durup düşündü . - Daha yeni yazıyorum . - Yazdığın kadarını okurum . Hiç kafasını yerden kaldırmıyor , hiçbir sempati belirtisi göstermiyordu . - Kaç numarada oturuyorsunuz ? - Yedi numarada . - Ben size getiririm . - Ben de yazdıklarımı sana gösteririm . Kuşkuyla baktı yüzüme . - Siz de mi yazıyorsunuz ? - Evet , meslektaş sayılırız . Gene şöyle yan gözle kaçamak bir bakış attı bana . - Onları da versene , dedi . Elimdeki paraların hepsini verdim , çocuk gibi sevinçle ve arsızca güldü . Orospular her zaman heyecanlandırıyordu beni , bir kadın kendi bedenini ruhundan , düşüncelerinden , duygularından , geçmişinden , inançlarından , hatta gerçek adından koparıp bütün sıcaklığı , yuvarlakları , girintileri , çıkıntıları , gölgeli kuytuluklarıyla sana verdiğinde , bu adsız ve sahipsiz beden senin bedeninin bir parçası oluyordu , onunla istediğin gibi , bütün isteklerini gerçekleştirerek oynayabiliyor , sevişebiliyor , kendi isteklerini , duygularını onun sahipsiz bedenine doldurup kendi parçan yapabiliyordun . Parasını verip sokaklardan sahipsiz bedenler toplamak , onlarla bu boş evin mağara kovuklarına benzeyen sessiz odalarında mahrem oyunlar oynamak bir mucize gibi geliyordu bana ; orospularla yaşadığım her parçalanmış sevişmeden sonra büyük bir huzur ve ferahlık duyuyordum . Eylül , gitmeden önce son bir gevezelik ederken , çalıştığı evdeki bütün kızların yılın aylarından birini ad olarak aldığını ama kimsenin Mart adını istemediğini söylemişti , Niye ? demiştim ben de ; Jül Sezar'ı martta öldürdüler diye mi ? Yüzüme kuşkuyla bakmıştı , aklımda en çok o bakışı kaldı . Eylül gittikten sonra evin içinde boş boş gülümseyerek dolaştım , evin içinde gezinmekten hoşlanıyordum , sokakta yürürken yorulduğumdan daha fazla yoluyordum ve bunun sırrını da anlayamıyordum . Yürürken telefon çaldı , telefon sesiyle birlikte içimin kasıldığını hissettim , arayan büyük bir ihtimalle Berrin'di ve bana onun sesi artık acı veriyordu , ama gene de sesini duymak istiyordum , telefonu telaşla açtım . Berrin'di . - Kadınlarla yatıyor musun ? - Hayır . Sonra da niye söylediğimi bilmeden anlamsız bir soru sordum : - Sadakatim sıkıyor mu seni ? - Hayır . Biraz duraklayıp ekledi : - Benim sadakatsizliğim sıkıyor mu seni ? Sesinde kırılmış cam parçalarının pürtüklü keskinliği vardı . - Hayır , dedim soğuk bir sesle . Kısa konuşup kapattık . Ertesi gün ne zaman arayacağını sormadım , sesindeki o çok iyi tanıdığım düşmanca sevinç her zaman olduğu gibi gene içimi karmakarışık etmişti . O kadar iyi tanıyordum ki o sesi , hemen hemen bütün sevgililerimden duymuştum , benden bıkmaya başlayıp da başka erkeklerle kırıştırdıklarında , beni artık eskisi gibi sevmediklerinden dolayı büyük bir sevinç ve anlayamadığım bir düşmanlık yerleşirdi seslerine ; Berrin'in sesinde de o bildiğim düşmanca sevinç titriyordu . Bir başka erkekle seviştiğini , bana bu kadar zevk duyarak söylemesinin , belki o erkekle sevişerek elde ettiğinden daha fazla bir zevki bana bunu söyleyerek elde etmesini sağlayan şeyin , ilişkimizde bu düşmanca çarpıklığı yaratan noktanın ne olduğunu anlayamamak , beni ondan , aramıza giren başka bir erkeğin çıplak gölgesinden daha fazla uzaklaştırıyor , onu bir yabancı gibi görmeme neden oluyordu ; işin garibi bana yabancılaşıp uzaklaştıkça , yüzü belleğimde daha fazla bulutlara karışıp silikleşiyor , bu da benim onu yakalama isteğimi ; ona bağımlılığımı daha çok arttırıyordu ; onun düşmanlığı beni ondan uzaklaştırmadıkça , peşinden koşma isteğimi de çoğaltıyordu . Berrin'i yakalayamadığım için , onun hayalinin dolaştığı kendi kitabımı okumaya döndüm , yeniden . Kitabın içinde hep onu arıyor , onu bulamadığım yerlerde bile bazen bulduğumu sanıyordum . Kitabı açtığım sırada , şiddetli bir rüzgarla birlikte yağmur başladı , pencerelere sanki demir zincirlerle vuruluyordu , camların zangırdadığını duyuyor ve dışarıda uğursuz bir şeyler varmış duygusuna kapılarak korkuyordum . Yağmur beni ; çocukluğumdan beri korkuturdu . Kendime bir içki koydum , kitabı açtım , yağmur pencereleri kırıp içeri girmek ister gibi uğultulu çırpınmalarla camlara vuruyor , ıslak bir kamçı sesi kulaklarımda patlıyordu . Zübeyde şöyle diyordu kitapta : Bütün yaşadıklarımdan pişmanım , ama bir daha yaşasam gene aynı şekilde yaşarım . Pişman olmayacağım bir hayat yaşamak istemem . Zübeyde'nin konuşmalarını okurken , o konuşmalar Berrin'in sesiyle kulağımda çınlıyor , ses yağmurunun sesine karışıyordu . Ben de bütün yaşadıklarımdan pişmandım , ama ben pişman olmayacağım bir hayat yaşamak isterdim ; huzurlu ve sakin bir hayat olsun isterdim ; ilkokulda yapıp duvarlara astığımız , o yeşil çimenleri , kocaman güneşleri , kırmızı kiremitleri , bacasından duman tüten evleri olan resimlere benzeyen yerlerde yaşamak isterdim ; o ilkokul resimleri gibi acemi ve sakin bir hayat beni sarsın isterdim , bahçede kuzular ve orospular dolaşsın isterdim , bir aile isterdim . Kitabı okudukça , Zübeyde'ye bir hayranlık duyduğumu , onun erkekleri peşinden koşturmasından , başkalarının yanındaki güçlü duruşundan , yalnız kaldığında hüzünlere boğulmasından , kalabalıklardaki etkileyici sahtekarlığından , aynı anda birçok kişiliği içinde taşımasından , erkeklere acı çektirmesinden , vahşetinden , gücünden ve güçsüzlüğünden etkilendiğimi fark ediyordum . Bu kadın aslında bugüne kadar tanıdığım bütün kadınlardan daha çekici geliyordu bana ve ne mutlu olabilen , ne de mutlu edebilen bir kadın olduğunun açıkça anlaşılmasına rağmen o kadınla bir aşk yaşamayı hayal ettiğimi fark ediyordum . Ben de mutlu değildim ve kimseyi mutlu edemiyordum , ama Zübeyde'yi mutlu etmek isterdim , onunla mutlu olmak da isterdim , onunla yaşayacağımız bir aşk ikimiz için de inanılmaz bir meydan okuma olurdu , mutlu olmasını bilmeyen iki insanın birbirini mutlu etmek için uğraşması ve bunu nasıl yapacaklarını bilemedikleri için kendilerini parçalamaları , sonunda kızıp karşılarındakini de parçalamaya başlamaları , işte buna insanlar büyük bir aşk derlerdi ve gerçekten de büyük bir aşk olurdu herhalde . Hayalimdeki kadın bu muydu acaba , hayalimdeki kadını mı yazmıştım ? O gece rüyamda Zübeyde'yi gördüm , yüzü yoktu ya da vardı ; ama ben bir türlü seçemiyordum , beyaz bir duman vardı yüzünün olduğu yerde ve kımıldanıp duruyordu , bedeni ise dolgun ve etliydi , onu görüp sarılabiliyordum , acı yeşil bir elbise giymişti , omuzları bembeyaz ve yuvarlaktı . Şato gibi bir evin yuvarlak balkonundaydık , fıskiyeli bir havuz vardı balkonun önünde . İşlemeli , beyaz demir sandalyelerde oturuyorduk ; ortamızda gene beyaz yuvarlak bir masa duruyordu . Sesi Berrin'in sesiydi , uzanıp elime dokunmuştu , bu aramızdaki ilk dokunuştu , kızıl parlak saçları vardı , onları okşamak istiyordum , Yağmur yağacak galiba , diyordu , yağmurdan korkarım . Yağmurdan korkarım derken sesi benim sesime benziyordu . Sonra birden Fransızca konuşmuştu , o cümleyi sonra hiç unutmadım . - Oh Murteza Bey , tü me ple , tü se . Anlatılamaz bir mutlulukla uyandım birden , bütün istediğim buydu işte , Zübeyde gibi bir kadın beni sevsin ve bana , Senden hoşlanıyorum biliyor musun , desin . Seni seviyorum demesini bile istemezdim , senden hoşlanıyorum biliyor musun , demesi çok daha heyecan vericiydi , gelişmeye , çoğalmaya , büyümeye hazır bir aşkı anlatıyordu bu söz . Daha önce de rüyamda gördüğüm kadınlara aşık olarak uyandığım olmuştu , o sabah da Zübeyde'ye aşıktım , ama öyle bir kadın olmadığını uyku sersemliğiyle hatırlamam beni acıya boğdu . İstediğim , sevdiğim kadın Zübeyde'ydi , o sabah bunu çok iyi , biliyordum , ama öyle bir kadın yoktu , onu ben uydurmuştum . Yatağın içinde oturup bir sigara yaktım , rüyam olduğu gibi gözlerimin önündeydi . Balkon , giydiği elbise , saçları , soğuk bir sesle - soğuk ses beni daha çok etkilemişti - söylediği Fransızca cümle kulağımdaydı . Aşk , rüyamda Zübeyde'nin o Fransızca cümleyi söylediği anda duyduğum duyguydu , o sıcaklık ve güven duygusuydu , yalnızca onunla paylaştığım yalnızlıktı . Üç gün boyunca Berrin aramadı , ben evin içinde kitapla ve Zübeyde'yle yaşıyordum , onun söylediklerini sanki gerçek hayatta yaşanmış cümleler gibi algılıyor , onlara yanıtlar veriyordum , onu acılarından , yalnızlığından , mutsuzluğundan kurtarabileceğimi , ikimizin de bir kurtulabileceğini anlatıyordum , başka erkeklerle seviştiği bölümleri okurken kıskanıyordum , o erkekleri sevmediğini okuduğumda seviniyordum , yalnızken yaptıklarını , düşündüklerini okuduğumda , başka erkeklere göstermediğini bildiğim duygularını paylaştığım için derin bir sevinç duyuyordum , esprilerine gülüyordum , ona şakalar yapıyordum , kimsenin bilmediğini sandığını duygularını bildiğimi söyleyip onu şaşırtıyordum , günlük gazetelerden haberler veriyordum , düşüncelerimi anlatıyordum , zaman zaman kitabın bazı bölümlerini değiştirip yeniden yazma isteğine kapılıyordum , ağladığı yerlerde ben de üzülüyordum , anlamsız erkekleri hiç yoktan kıskanıp üzüntülere kapıldığında o erkeklere öfkelenip Zübeyde için acı çekiyordum . Çocuk istediğini anlattığı bölümde ise ben de hayatımda ilk kez baba olmak istemiştim , hiç ailem olmadı diye düşünmüştüm , ama ben kendim bir aile kurabilir , çocuklar yapabilirdim , onun çocuk isteğini neredeyse tıpkı onun gibi hissetmiştim . Şöyle diyordu : Hayır , çocukları sevdiğim için değil , çocuklara düşkün değilim , ama bazen etim bir çocuğun , kendi doğurduğum bir çocuğun dokunuşunu özlüyor , bacaklarıma sarılan bir çocuğun tombul etini duymak istiyor tenim , bir çocuk doğururken çekeceğim acıyı , o acının nasıl bir şey olduğunu bilmediğim halde özlüyorum , o sancıları bile özlüyorum , bütün bedenim , kasıklarım , karnım , memelerim bir çocuğu özlüyor , bir çocuğun kokusunu koklamak istiyorum , ama hiçbir zaman bir çocuğum olmayacak , birçok özlemim gibi bu özlem de etimde gömülü kalacak . Kitabı bitiremiyordum , bitirmem de mümkün değildi , çünkü başından başlayıp okumuyordum , fal açar gibi kitabı bir yerinden açıp okuyordum , sonra başka bir yerine atlıyordum , kapatıp yeniden açıyordum ; bazen aynı yeri birkaç kere okuyordum , bazen dalıp kafamdan yeni bölümler ekliyordum . Zübeyde'yi yazarken neler hissettiğimi hatırlamaya çalışıyor , ama tam hatırlayamıyordum . Berrin'in yüzü gibiydi o duygular , varlıklarını biliyordum , ama nasıl olduklarını açıkça belleğimde canlandıramıyordum . Bir ara oturup kitabı satır satır yeniden yazmayı düşündüm , cinayet yerinde dolaşıp cinayette yapılanla tıpkısını taklit eden bir hafiye gibi belki böyle yaparak cinayeti nasıl işlediğimi bulabilirim diye düşünüyordum , ama bu düşünce bir yandan da gözüme komik gözüktüğünden bunu yapmayı hep erteliyordum . Rüyalarım ise Zübeyde'yle doluydu , her rüyadan sonra Zübeyde'ye biraz daha bağlanarak uyanıyordum . Günler , perdelerini hiç açmadığım evin içinde kitapla , Zübeyde'yle , Berrin'le , Sevda'yla ve kendimle boğuşarak geçiyordu , sanki hepimiz Zübeyde'nin görünmeyen yüzünün içinde kayboluyorduk . Bir gün telefon çaldı , bir an sanki Zübeyde konuşacakmış sanarak açtım . O şımarık sesi duydum . - Nasılsın , ben tatilden döndüm . Birden , üç gündür evde yaşadığım bütün duygular bir anafora kapılmış gibi bir merkezin içine dökülüp Sevda'ya duyulan bir özleme dönüştü , sevinçle bağırdım . - Erken mi döndün ? - Evet , sıkıldım . Hemen buluşmaya karar verdik . Dışarıda yağmurun serinliği vardı . Gökyüzünde bulutlar kaynaşıyordu . Lokantanın kapısında karşılaştık , saçlarını kestirmiş , kenarları sarı şeritli lacivert muşambadan modern ve genç bir yağmurluk giymişti , gençleşmiş gözüküyordu , yalnızca gözlerinin altındaki gölgeler pek de mutlu olmadığını gösteriyordu , çoktandır yapmadığımız gibi koşarak birbirimize sarıldık . O bildik parfümü yağmur kokusuna karışıyordu , bir an öyle birbirimizin sıcaklığını soluyarak sarılı durduk . Yemek boyunca ellerimiz birbirine dokundu , uzun zamandan beri olmadığı gibi sevecen , anlayışlı , coşkulu ve istekliydik , Berrin'den Zübeyde'ye akan özlemlerim oradan da sekip gerçek bir kadına , Sevda'ya ulaşmıştı . Günlerden beri çektiğim acılar , biraz dinlenebilmek için , kılık değiştirip özleme dönüşerek Sevda'nın koynuna akıyordu . Onu sevmeye , onu özlemeye karalıydım . O da uzaklarda olduğu günlerde beni özlemişti anlaşılan , yeni sevgili eskinin yerini dolduramamıştı herhalde , bunu sevinçle fark ediyordum . Sevda'nın acısından kurtulmam için Berrin'e koştuğum gibi , geldiğim yolun tam tersine Berrin'den kurtulmak için Sevda'ya koşuyordum . İnsanın içindeki küçük bir sevgiyi ya da özlemi alıp bunu kendi isteğiyle büyütebileceğini keşfediyordum . O anda gerçekten Sevda'yı çok seviyordum kızgınlığımı unutmuştum . Halimizde hafif bir utangaçlık da vardı , sanki ilk kez buluşuyor gibiydik , ama bu utangaçlığı kolay aşıp kahkahalarla da gülebiliyorduk . Güldüğümüz zamanlar , aynı şeyleri Berrin'in de , eski sevgilisiyle yaşadığını düşünüp içim sıkışıyordu , ama bunu aklımdan uzaklaştırıyordum hemen . Yemekten sonra , deniz kenarında çay içmeye gittik , Boğaz grileşmişti , arabanın içinde , çaycı , çocuğunun getirdiği tadı kaçmış çayları içerken , Sevda elimi tuttu . - Neden bıraktın beni ? - Seni ben bırakmadım . - Sen bıraktın . . . Şimdi birlikte otursaydık . İstemez miydin ? - İsterdim . Gerçekten de o anda Sevda'yla birlikte yaşamayı istiyordum , onun sıcaklığı , sevişmelerimiz , acılardan yorulmam , beni yeni ve sakin bir hayat hayaline doğru sürüklüyordu . - Niye evlenmiyoruz ? - Bilmem . - Sen istersen ben evlenirim . - Sevgilin ? - Benim için senden başkası önemli değil . Birden aklıma , bana bir başka sevgili bulduğunu söyleyişi geldi , daha olanları unutacak kadar zaman geçmemişti . Lafı değiştirdim . Akşama kadar dolaştık sokaklarda . Akşam o sevgilisiyle buluşmaya gitti , ben de eve döndüm , gizli gizli telefon bekliyordum aslında . O akşam telefon gelmedi . Hep telefonun zilini çalmasını bekliyordum , ama eski bekleyişlerim kadar heyecanlı ve telaşlı değildi , aklım daha çok Sevda'daydı ve onunla birlikte yeniden yaşanıp yaşanamayacağını da düşünmeye başlamıştım . Çok güzel bir gün geçirmiştik , çok uzun zamandan beri olmadığı kadar sıcak ve yakındık birbirimize ; huzurluyduk , huzuru ve sıcaklığı özlemiştik . Ertesi gün öğlene doğru , yağmurun günü iyice grileştirip yalnızlaştırdığı bir vakitte telefon çaldı , açınca o uzak ses duyuldu : - Merhaba . Benim sesim tahminimden çok daha mesafeli ve soğuktu , ancak o zaman ne kadar kızdığımı ve üzüldüğümü anladım . - Yarın geleceğim , dedi . - İyi , dedim . Uçak saatini söyledi ve telefonu kapattı , çok kısa konuşmuştuk . Berrin gelecek diye bir sevinç duymuyordum , bir beklentim , özlemim , öfkem de yoktu , bütün duygularımı kaybetmiştim sanki . Biraz yemek yiyip bir film seyrettikten sonra uyudum , ama uykumda çok huzursuzdum , uyanıkken hissetmediğim her duyguyu uyurken hissediyordum sanki , kabuslar , korkular vardı uykumun içinde . Ertesi sabah erkenden uyandım , ama erken kalkmama rağmen gene havaalanına geç kaldım , onu terminalin önünde beklerken buldum , arabaya bindi ; - Geç kaldın , dedi . - Nasılsın ? dedim . - İyiyim , dedi . - İyi görünüyorsun , dedim . - Sen de , dedi . - Nereye gitmek istersin ? - Eve gitmek istemiyorum , başka bir yere gidelim . Kırgın , soğuk ve emredici bir hali vardı , bazen kadınların benimle , benim bilmediğim bir başka gizli ilişki yürüttüklerinden , benim bilmediğim o ilişkide aramızda çeşitli olaylar geçtiğinden ve o olayların sonucunda bana anlayamadığım tepkiler gösterdiklerinden kuşkulanıyordum , çünkü ilişkinin benim bildiğim kısmında Berrin'in bana kırgın ve soğuk olmasını gerektirecek hiçbir şey yapmamıştım , ama kırgın ve soğuktu işte . Nereye gideceğime karar vermeden sürdüm arabayı . Hızla gidiyorduk . Bir zaman sonra , ilk buluştuğumuzda gittiğimiz kumsalın yolunda olduğumuzu fark ettim . Yağmurla ıslanmış ormanların , yaprak ve toprak kokularının arasından hiç konuşmadan geçiyorduk , ormanın kokusunu alabilmek için pencereyi açmıştım , biraz sonra gene o uzak ve kırgın sesiyle , - Pencereyi kapatır mısın lütfen , dedi . Kapattım . Arabanın motor sesi duyuluyordu yalnızca , aramızda öyle ağır bir hava vardı ki , radyoyu bile açmamıştım , müzik sesini bile taşıyamayacaktı ilişkimiz , kırılmak üzere olan bir dal gibiydik ve kulaklarım o çıtırtıyı duymak için bekliyordu . YAVRUAĞZI - Fazla acele etmiyor musun Güngör Abla ? Etmiyor muyuz yani ? Bak gömlekler kırıştı . . . Karışmak bana düşmez de ona danışmadan , böyle . . . - Ona ne zaman danıştım ki şimdi danışayım Asiye ? Duyan da senin Alev'i tanımadığını sanacak . Kaç yıldır yanında çalışıyorsun , hala öğrenememişsin huyunu . Önce kızacak tabii , ağlayacak falan ama sonradan teşekkür edecek bize . Onun iyiliğini istiyorsak , bir an önce . . . - Hırsı birkaç günde iner mi dersin ? - Bu saçma sorularla oyalanmayı bırak da köşedeki çantayı getir bana . Çabuk ol biraz . Şu bavulu da sofaya götürüver . Kapatana kadar canım çıktı , baksana ter içinde kaldım . . . - Ama o çanta bunların hepsini almaz ki . - Nasıl alacağını biraz sonra görürsün . . . Sığmayanları yüklüğe koyarız , isterse gelsin , ayırsın istediklerini , götürsün . . . Ayrıca çok umurumdaydı ya . . . Bana kalsa hepsini yüklüğe atardım , dua etsinler incelik gösteriyorum . Önce gömlekleri uzat bakayım . Boyunbağlarıyla fularları en üste koyalım . . . Hem neden bu kadar tedirginsin sen ? Somurtmuş duruyorsun . - Valla bilmem ki Güngör Abla . . . Sarman'ın kaçtığını söylediğimizde nasıl üzülmüştü , bugün gibi aklımda . . . - Kedi tüyüne karşı alerjisi olduğunu doktorundan öğrendiğimi unuttun mu yoksa ? Sesi mi gitseydi yani ? Zaten sen bana inanmasan hayvanı uzak bir yere götürüp bırakır mıydın ? Alev'in iyiliğini düşünmesen ? - Ama doğrusu sonradan çok . . . - Şimdi bırak bunları Asiye'ciğim . . . Bir viski koy bana sen , kendine de bir kahve yap . Biraz mola verelim . . . Öyle yoruldum ki . . . Belki bir viski iyi gelir , kafamı toplarım . . . - Keşke yardım etmeme izin verseydin . . . Dur , viskini koyayım da . . . - Canım bitti sayılır . Çantanın fermuarını çekince tamam . . . Yalnızca birkaç ufak tefek şey var , hemen halletmem şart , aksi gibi vakit de yok . . . - Alev Hanım bu akşam mı dönüyor yoksa ? Dün gece telefonda öyle mi dedi ? - Öyle demedi ama benim sezgilerim güçlüdür . . . Neyse , şu viskiyi koy sen , dedim ya kafam karmakarışık . . . Çömelmekten dizlerim de tutulmuş . - Demin bana bir şey mi sordun Asiye'ciğim Mutfakta bağırsan bile bu odadan duyulmuyor , duvarlar çok kalın bu evde . . . Sağol canım . - Yolculuğu iyi geçmiş mi bari ? diye sormuştum . - Gelecek ayki turnesi ayarlanmış . Orada biraz daha kalsa iyi olur da Alev'e laf anlatamazsın . . . - Ama sen nasılsa Mine'nin ateşlendiğinden söz etmemişsindir telaşa kapılmasın diye , değil mi ? . . . N'oldu ki Güngör Ablacığım ? Yüzün sapsarı . Mine'yi merak ediyorsan , etme boşuna . Ateşi düştü . Demin baktım , mışıl mışıl uyuyor . Dün gece annesiyle konuştuğunuzu duyunca kalkmak istedi , onun sesini özlemiş ama ben terin soğur deyince üstelemedi iyi ki . - Laf aramızda Asiye'ciğim , çok şımarık bir çocuk Mine . Hep hasta . Düpedüz annesine naz yapıyor . - Bana sorarsan şımarık falan değil . Tatlı söyledin mi laftan anlıyor . Hem dün gece alnı yanıyordu , sahiden hastaydı . - Zaten suç onda değil ki , Alev'de . Hangi çocuğun üstüne bu kadar titrersen şımarır . Kural yok , sınır yok . Giysiler , oyuncaklar . İstediği önünde , istemediği ardında . . . Geç saatlere kadar televizyon seyretmesini önleyene kadar neler çektim , beni sevmemesini bile göze aldım , sırf onu şiddet dolu filmlerden koruyabileyim diye . Annesine kalsa . . . - Alev Hanım'ın sevgisi kendincedir Güngör Abla , bilirsin . Mine'ninki de öyle . Annesinin kaç gün sonra döneceğini sordu dün gece . Ben yakında dönecek dediğimde , gittiği günle döndüğü gün sayılacak mı dedi . . . - Şu kendince lafını ne güzel buldun Asiye . Bizim süs bebeği de annesinin tıpkısı olma yolunda , dik kafalı , bildiğini okuyor . Bak , ikinci sınıfa gidiyor da ayların kaç gün çektiğinden habersiz ! İşi gücü süslenmek , annesi gibi giyinmek . . . Ama telefon konuşmalarına kulak kabarttığını , yani kırk yıl düşünsem . . . - Kulak kabarttığı falan yoktu . . . Konuşmalar onun odasından duyuluyor , oranın duvarları ince anlaşılan . . . Boşuna canını üzüyorsun Güngör Abla , o da ileride anlar senin değerini , ne olsa hisli bir çocuk . . . Süslenmek dedin de , Alev Hanım bu akşam dönecekse Mine'nin yeni elbisesini ütüleyeyim bari , annesini onunla karşılasın . - Aklınla bin yaşa Asiye'ciğim ! Alev yumuşar o zaman , yatışır . Şey , bir yanlışlık olmasın , Alev'in kırmızı tuvaletinden artan kumaşla diktirdiğimi diyorsun , değil mi ? Yaşa ! Alev bir daha kırmızı giyemeyeceğine göre . . . - Nedenmiş o ? Neden kırmızı giymesi yasak ? - Niye ürktün birdenbire Asiye'ciğim ? Buz kesildin sanki . Bunu sana anlatmak oldukça güç biliyorum . Piyasanın bazı kuralları vardır . Alev'in - sana nasıl desem - imajı kırmızı yla nicedir öylesine bütünleşti ki yeni kasetiyle klibi için ona bambaşka bir yüz , bambaşka bir renk bulmam gerek . Geçmişiyle bütün bağlantısını koparmalı . - Söylediğin iyi oldu Güngör Abla . Ben de saf saf dün gece beni neden telefona çağırmadığını , hatırımı neden sormadığını düşünüyordum . Daha önce hiç olmamıştı . Acaba bilmeden kırdım mı onu diye içim içimi yedi . . . Demek yeni şeyi yüzündenmiş . Rahatladım şimdi . Şu ütüyü bitireyim , bir şey istersen seslenirsin bana . . . Bu kadının telefon konuşmasını duyduğu kesin , de ne kadarını ? Mine'nin nezlesinden söz ettiğim kısmını duymuş , orası belli . Ne demiştim tamtamına ? Şey galiba : - Hepimiz iyiyiz canım , bizi merak etme . . . Mine biraz nezle yine ama ateşi yok , midesi bulanıyor o kadar . İki gündür okula göndermedim . Yok canım , telaşlanmana gerek yok . Hele bu aralar . Bu kaset için , bu turne için ne kadar çırpındık , biliyorsun . . . Kesin sonucu almadan , işi tam bağlamadan dönersen , bütün çabalarımız boşa gider . Benden söylemesi canım . . . Tabii bizler de seni özledik ama sabretmek zorundayız . Karşılıklı . Biraz daha . Mesleğin hepimizden önemli . . . Buraya kadar bir pürüz yok . Asiye bunu duyduysa , Alev'in yanlış bir adım atmasını önlemeye çalıştığımı kavramıştır . Zaten Mine'nin ateşi düşmüş , sözünü etmeye değmezmiş . . . Peki sonra ne dedim ? Bu salak Asiye telefona çağrılmamasına taktığına göre ? Özel konuşmalara kulak kabartanlar , kapı dinleyenler varsa , işimiz iş . . . Başka derdin kalmamış gibi bir de telefonda tamtamına neler söylediğini akılda tutacaksın . Öff yani ! Bütün bunların üstesinden gelmek zorunda mıyım ? Menajer miyim , muhasebeci mi , kostümcü mü , evin kahyası mı ? Alev gibi tutarsız , çocuksu bir kadının saçmalamasını engellemek kolay mı ? Hangi gece kulüplerinde kimlerle görünecek , hangilerine adım atmayacak . . . Hangi televizyon kanallarında neler söyleyecek . . . Hangi gazetecilerle görüşmeyi kabul edecek , hangilerini kapı , dışarı edecek . . . Tutalım hepsini ayarladın , işin bitmiyor ki . Ya dalgın bu şaşkın ya da ezberi zayıf , sık sık koyduğun kuralları çiğniyor . O zaman , patavatsızlıklarına uydurulacak kılıfı da sen bulacaksın . . . İyi ki yurtdışında bulunduğu süre içinde evin gidişinden , harcamalardan ben sorumluyum . Çevresindeki asalakları elemek için bulunmaz bir fırsat bu . Kimden başlamalı ? diye kafa yorarken aklıma ilk Ali gelmişti , o delikanlının garip bir etkisi var Alev'in üstünde . Dün gece , Ali'nin bir süredir ortalıkta görünmediğini sıkıştırdım konuşmaya : - Bir süredir görünmüyor ortalıkta . . . Sen uzaktasın ya , belki tatile falan çıkmıştır . . . Bir şey bilsem , gizler miyim senden canım ? Nerden çıkarıyorsun şimdi ? Ama ne olur ne olmaz onun eşyalarını toplayacağım . Aldırmak isterse hazır bulsun . . . Belki yanılıyorumdur ama gençlere güvenmemeyi nicedir öğrendim . O yaştaki bir oğlanın ayaklarına kapanacak değilsin ya ? . . . Buraya kadar da tamam . Ne de olsa Ali ben varken bu eve adımını atmayacağını ona söylemeyecek kadar kibardır . . . Belki haksızlık ediyorum çocuğa ama bu konunun artık kapanması gerekiyor . Alev , bavulla çantayı sofada hazır görünce onun Mine'yi yüzüstü bıraktığına inanacak . Her şeyi bağışlayabilir de bunu bağışlamaz . Böylelikle onun etkisinden sıyrılıp yeni imajına oturması da kolaylaşır . Ali'yi bir daha aramayacak kadar gururludur . . . Geriye , güvenebileceği tek kişi kalıyor : Asiye . Beni saymazsak . Asiye . . . Orada biraz ileri gittim galiba . Ali sorununu çabuk çözebileceği inancı , beni aşırı bir ataklığa itmiş gibi görünüyor . Sesimi alçalttığımı sanıyorum ama çok içkiliydim dün gece . Kadının gözlerinde garip bir parıltı var sanki , demin bakışları enseme değince ürperdim . Ne demiştim ? - Asiye yok canım , evine gitti . Bu gece yatıya köyden bir akrabası gelecekmiş , kalamadı . Yarın söylerim aradığını . . . Mine'nin başında ben varım ya . . . Nasıl yani çok yakında ? Dönüş tarihini önceden bana bildirirsin , değil mi Alev'ciğim ? Şaşırtmacalardan hiç hoşlanmam , bilirsin . Yok canım , sinirlerim bozuk benim . Asiye bunu duymuş olsa , öfkesini gizleyemezdi . . . Zaten Alev'e kırıldığı açık . . . Yine de ağzını aramam gerek . . . - Asiye'ciğim , hala bitmedi mi ütü ? - Bitti bitti , odayı toplayayım geliyorum Güngör Abla . - Gelirken Mine'ye de bir bakıver . . . - Baktım , uyuyor . Başka bir isteğin var mıydı ? İşte , bütün işler bitti . . . - Sağol canım , yoruldun , zahmet oldu sana . . . Alev'in otelini bir arasan diyordum . Oradaysa özlem giderirdin , ayrılmışsa yolda olduğunu öğrenirdik . Mine'yi boşu boşuna kaldırıp giydirmeyelim ; tek derdim bu . - Üzülme sen Güngör Abla , Mine çoktan alıştı bu çeşit şeylere . . . Ben de beni arayıp sormayanı aramam zaten . Yoldaysa yoldadır . . . Neden gülüyorsun ? - Alev'in sağı solu belli olmuyor , görüyorsun . Sevdiklerini bile kırıp geçiriyor ara sıra . . . Biliyorum , dün gece seni telefona çağırmamasına kırıldın , haklı olarak . Ama bir de beni düşün . Hiç yalan söyleyemeyen biriyken Mine'nin ateşlendiğini gizlemedim mi ondan ? Onu seviyorsak ikimiz de küskünlüklerimizi gizleyeceğiz bu akşam geldiğinde , o konuyu açmayacağız değil mi ? - Bilmem ki Güngör Abla , benim küskünlüğüm yüzümden okunurmuş derler . . . Her neyse , elimden geleni yaparım , merak etme . Ama o zaman , kırılmamasını istiyoruz diyorsan , çantaları yüklüğe götürelim bence , sonradan , alıştıra alıştıra . . . - Ama o iş çok farklı Asiye'ciğim . . . Bana güvenmen içimi öylesine açtı ki yorgunluğum geçti gibi . Bak , Ali'nin ondan kurtulmak için fırsat kolladığını çoktandır seziyorum . Yoksa bavullarını hazırlar mıydım ? . . . Üstelik Mine bebek değil artık , Ali gibi şey bir erkeğin etkisinde kalması hiç doğru değil . - O kadarını bilmem Güngör Abla , belki haklısındır . Ama ben Ali Abi'den yalnızca iyilik gördüm . Mine de babası yerine koyuyor onu . Onun gösterdiği sevgiyi ne anasından gördü , ne babasından . . . Elime doğdu . Bilmez miyim ? Ben kızı giydireyim , sen dinlen . . . - Bana bir dosya kağıdıyla bir kalem uzatıver şuradan canım . - Asiye'ciğim , Mine hazır mı ? - Giydirdim , Güngör Abla . Demin hazır ettim . - Saçlarını kıvıracağım da . . . Sen bu arada kapıcıyı çağır bana . Ali Bey'e bir pusula göndereceğim . . . Üstüme başıma bir çekidüzen vermem şart . Alev , kendisi yokken her şeyin yolunda gittiğine inanmalı . - Yusuf efendiyi demin camdan gördüm . Hızlı hızlı bir yere gidiyordu . Herhal çabuk döner . Söylerim . - Peki peki , acelesi yok . . . Sen maşayı prize tak yeter . . . - Bir dakika Güngör Abla . . . Camlar çok kirli , baksana . İstersen şöyle alelacele silivereyim , kaba tozunu alayım . - Yusuf efendiyi görürsen , içeri seslen bana . . . Gözün camda olsun . - Asiye ! Asiye dedim ! Koş ! - Ne oldu ki ? Ödümü kopardın Güngör Abla . - Mine odasında yok . Banyonun ışığı da yanmıyor . Nerede olabilir ? Senin yanında mıydı ? - Yoo . . . Mutfakta olmasın ? - Oraya baktım , yok . . . Yüklüğe girmeyeceğine göre acaba biz konuşmaya dalmışken gizlice sokağa mı çıktı ? - Sen bahçeye çıkmasını yasaklayalı beri öyle yaramazlıklar yapmıyor Güngör Abla . . . Dur dur , beni de korkuttun . . . Belki yüklüktedir , çocuk aklı işte . . . Ali Abi'sinin kendisini orda bulmasını istiyordur saklambaç oynar gibi . . . - Ne demek istiyorsun sen Asiye ? Yüreğime indireceksin ! - Ne var ki ortada ? . . . Yusuf efendi söyledi demin , Ali Abi'ye onunla haber göndermiş , gelsin beni bulsun demiş . Yusuf efendi de kıramamış çocuğu , seyirterek götürmüş haberi , bilirsin Mine'yi çok sever . Çağırdığımda , Ali Bey'in birazdan burada olacağını söyledi , pusula göndermemize gerek yokmuş . . . Çocuk aklı dedim ya , bak nasıl anlamış Ali Abi'sinin onları bırakmayacağını . . . Biz neler düşünüyorduk yalan yanlış . . . Her şey tatlıya bağlandı işte . Yüzün gülsün artık . . . Önce sen bul onu yüklükte , saçlarını kıvır . Maşa kızmıştır şimdiye . - Mine'ciğim nerdesin ? Nereye saklandın ? Bak , ışığı açmıyorum güzelim , bana ses ver de seni karanlıkta bulayım . - Ben oyun oynamıyorum . . . Zaten oynamam yasak değil mi ? Aç ışığı . - Nerdesin sen canım ? - Kutuların üstünde , örtünün altında . - Neden oraya saklandın ki ? - Ali Abim eşyalarını almaya gelince beni burada bulsun istedim . Çantam hazır . - Şaka ediyorsun sen Mine'ciğim . Ali Abi'yle gitmene nasıl izin veririm ? Annene ne derim sonra ? - Bir şeyler uydurursun sen . - O da ne demek ? Küçücük bir kız değilsin sen artık Mine , aklını başına topla . . . Bu kadar oyun yeter . Çık ortaya ! - Maşayı elinden bırakırsan çıkarım . - Şekerim , annen gelmeden önce saçlarını kıvırayım istedim . Ne sandın sen ? . . - Ali Abi ondan önce gelir , bana hiç yalan söylemez . . . - Yalnız ben onunla gitmene izin veremem , bilmiş ol . . . Ne pahasına olursa olsun seni bu odada tutarım . Baştan beri bütün şımarıklıklarına katlandım , ama her şeyin bir sınırı vardır . Yakında koskocaman bir kız olacaksın . . . Bavulların çantaların arasında gizlenecek kadar aptal değilsin . . . Hadi çıksana ortaya . Çık dedim ! Bağırttırma beni ! Çık da kırmızı giysin yakışmış mı , bir bakalım . Ben onların Hüseyin abileriyim . Can sıkıcı bir iş . - Yoo , bir görev , dedi Şükran Hanım . Siz olmasanız , ben olmasam , yani nasıl . . . Sözgelimi Nükhet bu akşam beni aramasaydı . . . - Galiba siz insanları yönlendiren takımındansınız . Açık sözlülüğümü bağışlayın : Aramasa ne olurdu ki ? - Ama Nükhet'in annesi benim komşum . Onunla ilgilenmem şart . - Nedenmiş o ? Nükhet akıllı kızdır , iyi yüreklidir . - Teyzenizin durumu nasıl sahi ? Sormayı unuttum . Nükhet söylemişti de . - Atlattı sayılır . Ne de olsa eski kuşaktan . Yıllanmış şarap gibi . Şükran Hanım , ağzının şarap koktuğunu düşünerek sustu . Adam , argoyla karışık da olsa - ki bu , sınıfını gizlemediğini gösterdiğinden bir erdem sayılabilirdi - Necmi Bey'i aratmayan güzel cümleler kurabiliyordu . Tabii aralarındaki sınıf ve kültür uçurumunu bildiğinden övgülerinde onun kadar ileri gitmiyordu . Aferin doğrusu . Diskoteği sandığı kadar ürkütücü bulmadı , belki de gençlere uyum sağlamak için ister istemez içtiği iki kadeh viski yüzünden . Yine de gençlerin arasında uygunsuz bir ilişki olsa , gözünden asla kaçmazdı . Kendisine saygı göstermekte kusur etmiyorlardı . Hüseyin ile Nükhet en iyi dans eden çiftti aralarında , gerçek hayatta bir çift oluşturmasalar bile . Hüseyin'in dans önerisini geri çevirmesi kolay olmadı . Ama onu kırmadan başarabildi . Dönüşte taksiden ikisi birlikte indiklerinde , Nükhet : - İyi geceler Şükran Hanım , dedi . Artık sitede görüşürüz . Annem , telefonda dedeme bir doğum günü partisi düzenlediklerini söyledi , yarın dönsem iyi olurmuş . . . Size iyi tatiller . Şükran Hanım , o gece defterinin başına geçmedi . Karmaşık duygular içindeydi . İzlenimlerini ertesi sabah , duru gün ışığında kaleme alması daha sağlıklı olacaktı . Şükran Hanım'ın gündüz - defterinden : Dün gece , insanlar hakkında bazen acele hüküm verdiğimi kavradım . Sözgelimi Hüseyin hiç de sandığım gibi yaşlı , zengin kadınları kullanan bir erkek değilmiş . Yoksa bu sabah beni mutlaka arardı . Damarlarına bir sıcaklık yayılmıştı . Kahve iyi gelirdi . Kahvesini hazırlamadan önce son iki cümleyi karaladı . Defterini bir yerde unutsa , okuyanlar hakkında ne düşünürlerdi ? Çarpıntısı geçince yazmayı sürdürdü : Sözgelimi Zeynep , hiç de sandığım gibi vurdumduymaz bir anne değilmiş . N . de kırmızının bana yakıştığını yineledi . Sınavı geçti . Keşke bu şalı ona armağan etseydim . Ama otobüsünün kaçta kalktığını sormayı unuttum . Telaşla ayağa fırladı , telefona koşarken kapı vuruldu . Oda hizmetçisiydi herhalde . Ara sıra temizliği aksatsa da kendisine hep siz diyen bir kızcağız . Gerçekten de oydu . - Buyur canım , dedi Şükran Hanım yeni sevecenliğiyle . Kız içeri girmedi . Kapıda küstahça dikilip bir paket tutuşturdu eline : - Bu senin şalınmış . Dün gece diskoda unutmuşsun . Hüseyin Abi gönderdi . PIHTI Kedim'e ( T. ) Yıllardır edebiyat okurum - hem mesleğim gereği , hem de kişisel tutkum yüzünden . Galiba kişisel tutkum daha önemli yoksa bazı basit alışkanlıklarımı sürdürmeme bile ucu ucuna yeten bir gelirle geçinmeyi göze alamazdım . Pişmanlık duyduğumu sanmayın . Şimdi de olsa , alçakgönüllü öğretim üyeliğini gösterişli bir yaşama yeğlerdim . Bunun karşılığında , edebiyat , başka dünyaların kapılarını açtı bana , hayranlık duyduğum yazarlarla , roman kişileriyle , görmediğim ülkelerle tanışmamı sağladı ; maddi bütün sıkıntılara karşı dayanıklı kılarak yaşama sevinci aşıladı . Ne var ki yazmak , sanıldığı kadar kolay değil ; onca birikimin size fazla bir yararı dokunmayacağını görüyorsunuz - tabii büyük yanlışlıklar yapmanızı engellemek dışında . Ben de bu ilk öykü denememde baş - kişimi konuşturmamaya , yani onun ağzından konuşmamaya karar verdim : şu andaki acemiliğimle altından kalkamayacağım bir güçlük . Üstelik o kişi , dilini güzel kullanmasıyla da 1 sivrilmiş biriydi . Kulağımda 1 Da'nın altını çizmemin nedeni , onun asıl güzelliğiyle ünlenmesidir . ( M. ) kaldığı kadarıyla , yumuşak dalgalanmalarla yükselen , sonunda katı bir kesinliğe varan bir sesi vardı . Belki öykü ilerledikçe , o sesi size duyurabilirim - biraz ustalaşınca . Güzelliğine gelirsek . . . Doğrusu katışıksız bir güzellik değildi . Tıpkı sesi gibi sizi yumuşaklığıyla sarmalar , sarmallarını tamamladıktan sonra hançerini saplayıverirdi . Ardında kalıcı bir pıhtı bırakarak . İşin ilginç yanı , bu kıyıma bile - isteye girişmemesiydi . Kimseyi umursamayan , soğukluğuyla yakıcı bir çekicilik , Greta Garbo'vari erkeksi bir dişi - örümcek tavrı . 1 1971'de bir sabah yazlıktaki evime telefon etmişti ; yarım saatliğine uğrayabilir miymiş ? Daha şaşkınlığımı atlatamadan zarif bir buketle çıkageldi . Gerçi ziyaret nedenini kestirmiştim de evime kadar zahmet etmesi bence gerekmezdi . Birdenbire karşımda gördüğümde , onu nerdeyse tanıyamayacaktım . Hala çekiciydi ama eski imgesinden , daha doğrusu bende iz bırakan görüntüsünden çok farklıydı . Bir zamanlar , biz eski seyircilerini büyüleyen ağır gözkapaklarının iyice şişmesi , saçlarıyla tırnaklarının epey bakımsız olması bir yana , genel bir yıpranmışlık çökmüştü üstüne . Yoksa eskiden de böyleydi de ben hep uzaktan izlediğimden farkına varmamıştım ? Sanmıyorum . Çünkü yılların da payı vardı bu değişimde . Neredeyse olumlu sayılabileceği için söz konusu yıpranmışlığı tanımlarken çökme yerine durulma 1 Bir dostumdan öğrendiğime göre Afrikalılar , özenle yetiştirecekleri çiçeklerin toprağına karşı - cinsten tohumlar serperlermiş . Dostuma çiçeklerinin cinsiyetinin nasıl saptandığını sormadığıma hala üzülürüm . ( M. ) sözcüğünü kullanmam . daha doğru . Hele onun bir zamanki Batılı parıltısını artık ancak ekranda siyah - beyaz olarak binde - bir yakalayabilen yeni seyircilere sesleneceksem . Karşımdaki kadın bir metin olsaydı ( hayır şiir değil , roman hiç değil , ancak bir yaşam - öyküsü ) Türkçesini çözebilirdim , yorumlayabilirdim . Ama o baştan beri yarı - saydam olsa da gizlerini ele vermemekte kararlı bir kişilikti . Sanki belli bir ulusu yoktu , yersiz - yurtsuzdu , yalnızca seyircilerinin yaşamlarına kırmızı damgasını basmış bir efsaneydi . Döneminde , ona tutulmayan erkek yoktu bildiğim kadarıyla . Hem de her sınıftan . Şimdi kadın hayranlarının bolluğunu düşününce , acaba kişiliği mi ağır basıyordu yoksa imgesi mi diye soruyorum kendime . Bildiğimiz gibi , efsane katına yükselmiş kişiler ortalıkta pek görünmezler , günlük kargaşanın örseleyemeyeceği bir zırhın arkasına gizlenirler . Edebiyattan , sanattan nice örnek verebiliriz . Oysa o , günlük keşmekeşin tam ortasında efsane olmayı başarmıştı . Onu gözleriyle görmek 1 için gecelerce aynı oyunlara koşan seçkin bir tiyatro sever kitlesi vardı . Filmlerini pek beğenmeseler de oynatıldıkları sinema salonlarını dolduran genç hayranlarının sayısı azımsanır gibi değildi . Kendisini hem tiyatroda hem sinemada izledim ama hangi dalda daha başarılı olduğunu söyleyemeyeceğim . Çok iyi bir oyuncu olduğunu da söyleyemem . Burada garip bir tümce kuracağım : sanki o , rolüne değil , rolü ona bürünüyordu . İster Çehov'un , Dostoyevski'nin , Shakespeare'in birbirlerine hiç benzemeyen drama kişiliklerini canlandırsın , ister Bataklı Damın Kızı Ayse1 1 Gerçi bu anlamsız bir deyim ama olayın arka planını aktarmama yarıyor . ( M. ) olsun , hep kendisiydi . Yorumu , her zaman kendi çekim - alanında odaklaşıyordu . Önce tanınmış bir aktörle , sonra o dönemin ünlü bir zenginiyle evliliklerinde de hep kendi kalmıştı . 1 İster başbakanla konuşsun , ister bir barmenle , tavrı aynıydı . Canının sıkıldığını elmacık kemiklerinin kızarmasından , elini bir sineği kovarcasına sallamasından ya da herkese meydan okurcasına beline götürmesinden anlıyordunuz . Altını çizdiğim yeni anlam a dönersek : . . Doğa , onun pürüzsüz tenine kırışıklar , gözaltlarına morluklar eklerken sanki yeni bir denge yaratmıştı : geri aldıklarının boşluğunu yeni bir anlamla cömertçe doldurmuştu . Her seyircinin gönlünce yorumladığı imgenin yüzeysel ışıltısı kazınınca ortaya keşfe değer bir derinlik çıkmıştı . Sözgelimi , her an bir sıkıntı ya da bezginlik ipucu vermesini beklediğim kolları , benim hasır koltuğumun iki yanından gevşekçe sarkıyordu . Taraçanın kuytu köşesinden , küçük bahçeme bakıyordu dalgın dalgın . Hayır lütfen ne çay istiyormuş ne de içki . Kapıdan şöyle bir uğramış , fazla zamanımı almayacakmış . Artık zamanın önemini kavramışmış . Meslektaşları , provaları aksatmasını baştan beri içkiciliğine yorarlarmış , oysa onda zaman kavramı baştan beri yokmuş ; yıllarla , aylarla değil anlarla düşünürmüş . Belki bu kadar derine inemedi de ben öyle anladım . Artık yaşlı kadın rollerine razı olduğunu eş - dosttan duymuştum . Ola ki , gençlik 1 Üçüncü evliliğinden söz açmaksa , şu anıda öykümün akışını zedeleyebilir . ( M. ) zırhından kurtulmaktan kaynaklanıyordu bu gevşeklik . Yine de yüzüne bakarken , ondaki sinema ve tiyatro tutkusunun asla sönmeyeceğini sezdim . Bu ateşi ne yazıhanesinde çıkan ve servetini kül eden yangın bastırabilmişti ne de umudunu kıran sönük Anadolu turneleri . Konu tiyatrodan açıldı mı bakışlarının canlanmasından belliydi . Aslında bir Taşra Kızı'ydı düpedüz , eğitimi yarım - yamalaktı , gel gelelim Emma Bovary'liğe özenmediği apaçıktı . Rüküşlükte uzak - yakın bir ilintisi yoktu , melodramla da . Kalkmak üzereydi . Geliş nedenini açıklamayı ona bıraktığımdan ( o konuda daha hiçbir şey söylememişti ) yüreklendirici birkaç söz ettim : - Biliyor musunuz , ben size eskiden beri hayranımdır , dedim . Herhangi bir tepki almayınca sürdürdüm sözü : - Sizin gibi güzel kadınların yaşlanması çok güç olsa gerek . Herkes en ufak kusurunuzu yakalamak için pusuya yatar . Ben hiçbir zaman güzel sayılmadığımdan şanslı sayılırım doğrusu . On beş yaşımda neydiysem , başkalarının gözünde hala öyleyim . Tam bir kahkaha atacakken aşağı yukarı aynı yaşta olduğumuz aklıma geldi , kendimi tuttum . Alınmışa benzemiyordu . Sigarasını küllüğe zarifçe bastırıp kalkarken Başınız sağolsun , dedi . 1 Yıllar sonra son görüşümde , aklaşmış saçlarına yemeni gibi doladığı alacalı eşarp ipek olmasa onu yine tanıyamayacaktım . İyi ki beni görmedi . Yoksa o 1 Bu konuşmalı - sahneyi ertelememi okurların bağışlayacaklarını umuyorum . ( M. ) aceleyle ne diyeceğimi kestiremezdim ; dostlarımla birazdan bir meyhanede buluşacaktık . Kolunun altında gazeteye sarılmış bir içki şişesiyle Krepen Pasajı kalabalığına karıştı . Sonradan duyduklarıma göre anılarını bir gazeteye satacak kadar düşkünleşmiş . 1 Delikanlı bir hayranının - galiba bir eşcinselin - evinde kalıyormuş . Trajedilerden hep kaçındığım için - yoksa bu basit yaşamımı hala nasıl sürdürürdüm ? - onu yoklayamadım . Zaten artık konuşacağımız ne kalmıştı ki ? Bazı ortak dostlarımız onun hakkında , Su testisi su yolunda kırılır , Her koyun kendi bacağından asılır türü çirkin , beylik yorumlar yaptılar . Oysa bir zamanlar onun parıltısından beslenmişlerdi her anlamda . Keselerini şimdilerde ıvır - zıvır televizyon dizileri ve reklamlarıyla doldurduklarından onu dik kafalılıkla , savurganlıkla , dahası şımarıklıkla suçladılar . Onu karalayarak aklanmayı seçtiler bir bakıma . Sonraları onun yaşamından diziler ve filmler üretenler de o eski ışıltının seyircilere nasıl yansıdığını bilecek yaşta değildiler . Birçok önemli rolün üstesinden kültürüyle değil sezgisiyle gelen bu karizmatik kişiliğin , taşıdığı onca yükü bir kaçamak , bir içki molasıyla attığını , atamayınca da o molayı gittikçe uzattığını anlayamıyorlardı bir türlü . 1971'deki karşılaşmamızda , giderayak kendisinin de bana hayran olduğunu söylemişti . İşlek zekama ve ukalalıktan uzak kültürüme . Eski kocama biraz da 1 Kim bilir , yaşamını ilginçleştirmek adına neler bulup buluşturmuştu o durumda ? Bu tür bilgilere incelemelerde asla güvenilmez . ( M. ) bu yüzden tutulmuş . Kendisindeki bir eksikliği benim aracılığımla gidermek istercesine . Ama anlaşılan ben , onun asla bilemeyeceği bir şey biliyormuşum ki sonuncu evliliğinde aşağıya çekilen kendisi olmuş . Aramızdaki tek farkın , kendisinin hiç bilmediği bir konuyu katılarak çözümlemeye duyduğu heves , benimse çok iyi bildiğim konuları uzaktan izlemekteki kararlılığım olduğunu anlatmaya çalıştım ona . - Madem beni kıskanmıyordunuz , dedi hüzünlü gözlerini yüzüme dikerek , neden boşanıp onu bana bıraktınız ? LAL Sevgili Kırmızı Biber , Sana önce siz diyecektim ama sonra caydım çünkü benden büyük olsan da can dostumsun abimsin . Senden başka kimseler beni anlamıyor birde küçük kardeşim . Derslerime kafamı veremiyorum . Böyle acı bir olay kaç genç kızın başına gelmiştir yani annemle babam boşanalı beri bunalımdan çıkamıyorum . Ayrıca bir gazetenin düzenlediği Başınıza gelen en acı olayı anlattın yarışmasına bu konuda gönderdiğim yazıyı sıradan bulmuşlar ödülü alamadım . Oysa o parayla kendime indirimli bir çizme alacaktım çünkü canavar adam kardeşimle bana harçlık vermez sonra yoldan çıkarmışız . Biz de annemle ikisi yatmaya gidince başucu radyomuzu kısık açıp senin programını dinliyoruz tek tesellimiz bu . Bizimkiler duysalar bizi dayaktan gebertirler . Biz bunalımlı insanlara öyle yardımcı oluyorsun ki sen uç deyince ayaklarım yerden kesiliyor dertlerimizi unutuyorum ama dinleyicilerinin hepsini sevemiyorum . Bazı kadınların seninle konuşurken iniltili sesler çıkarmalarından hoşlanmıyorum . Tamam onlarında dertleri olabilir ama bir kurtarıcıyla böyle konuşulmaz . Kardeşim senin gözlerinin rengini merak ediyormuş ama kendisi imam hatibe yeni başladığı için duygularını benim aktarmamı istedi . Kırmızı Biber abla sakın bizi yalnız bırakma diyor bak mektubun altındaki papatyayı kendisi çizdi . Sana neden telefon edemediğimizi anlamışsındır ; ikimizden de öpücükler . Öksüz ulan kırmızı biber sen kendini ne sanıyorsun niyetin karı kızı dolduruşa getirmek mi bizimle dalga geçmek mi biz mert türk delikanlıları böyle oyunlara gelmeyiz bilmiş ol sözlüm nalanın seni dinlemesine şimdilik karışmıyorum bir tatsızlık daha çıkmasın diye ama muhterem sacide teyzenin gizli gizli dinlemesini af etmiyorum boktan programını bir kerecik dinledimse herkesin ağzının payını vermek içindir yoksa benim ağzım iyi laf yapar icabında karı kız gıcıklamak için senin laflarına muhtaç değilim yerinde olsam bizim mahalleye uğramazdım nalanla sacide teyze yetmiyormuş gibi bizim aramızdan da üç beş sütübozuk çıktığına göre o kara ibne gözlüklerini parçalayıp kıçına sokmam vazifem oldu zaten vatanım uğruna birkaç şerefli cinayet işlemişim allaha şükür bir eksik bir fazla fark etmez bu mektubu yazdırdığım dava arkadaşım tuğhan da aynı fikirde ona göre terminatör Kırmızı Biberim , badem şekerim , Seni dün gece programdan yine aradım , zor düşürdüm ama bütün duygularımı olanca içtenliğimle dile getiremedim . Çünkü konu komşunun programını dinlediklerinden eminim . Dinlemeseler sana bu kadar verip veriştiremezlerdi , değil mi ? Zaten beni de aralarına zorla aldılar , kim bilir arkamdan neler diyorlardır . İçlerinde yalnızca Nuriye dürüst , o kalemine güvendiğinden sorunlarını gazetelerin gönül ablalarına yazıyor . Ben daha çok sesime güvenirim . Dün gece telefonda söylediğim gibi kırk yaşlarında çekici bir kadınım . Kocam olacak herifle evlenene kadar az erkeği koşturmadım peşimden övünmek gibi olmasın . Ama lise 2'deyken kaderin sillesini yedim . Mahalledeki baskılar sonucu bana güvenli bir gelecek sağlayacak babam yaşında bir herifle evlendim . Okulumu ve edebiyat hevesimi terk ettim . Meğer aileden zengin sandığım kocam kumarbazın tekiymiş . At yarışından başka hiçbir şeye aklı ermiyormuş . Son zamanlarda hiç kazandığı yok , hep ya yanlış ata ya yanlış sayıya oynuyor . Belki bir çocuğumuz olsa onunla oyalanırdım da Allah kısmet etmedi . Ben de geceleri içimi eski ateş sarınca her şeyi göze alıp seni kaçamak arıyorum . Her keresinde sesimi değiştirsem de artık kim olduğumu tok sözlülüğümden anlamışsındır . Senden istediklerimi binle çarp . O bayıldığım biberini dudaklarıma iyice sür de kendimden geçeyim , senin küheylanının al yelelerine tutunup göklere uçayım . ÇETEYE KARŞI TEK BAŞIMA Duyduk duymadık demeyin ! Ben de araştırmacı gazeteciler kervanına katılıyorum . Bütün bir ülkeyi , bütün dünyayı tehlikeli bir biçimde ele geçirmiş olan bir uyuşturucu maddeyle ilgili bütün gerçekleri sizlere , hem de hiç korkmadan açıklıyorum . Bu yazımı cumhuriyet savcıları bir ihbar kabul edip soruşturma açamayacaklar , çünkü onlar da olayın içinde . . . Evet , hiç şaşırmayın maalesef gerçek böyle ve de acı . . . Biliyorum bu yazı yayımlandıktan sonra , konu basın tarafından örtbas edilecek . Çünkü yazarı çizeri , patronu , transfer teklifi bekleyeni , yerinden memnun olanı , başyazarları , spor yazarları , köşe yazarlarıyla basın da olayın içinde . Bu konuyu araştırırken gizlice kaydettiğim konuşmaların bantlarını saklıyorum ; ama anlıyorum ki bu bantlar ebediyete kadar saklı kalacak . Biliyorum yüce Meclis'te de bu konu hiçbir zaman gündeme gelmeyecek , tartışılmayacak . Bu yazıdan sonra kamuoyu politikacılardan ciddi bir açıklama bekleyecek ve her ciddi konuda olduğu gibi Çok bekleyecek ! Sonunda beklemekten usanacak . Bakın burada açık seçik söylüyorum : Başbakandan da ciddi bir açıklama beklemeyin . Evet , ağzını açıp iki çift laf etmeyecek . . . Edemez , konuşamaz , bu konuda bildiklerini açıklayamaz . Hodri meydan , çıksın konuşsun bakalım . . . Sayın Başbakan , buyurun konuşun , bekliyoruz . . . Ulus bekliyor . . . Konuşamaz çünkü o da olayın içinde , hatta kendileri de kullanıyor . Üstüme gelirse elimde deliller var , hepsini açıklarım . Evet kullanıyor , satın alıyor , başkalarını da alıştırıyor . Bu konu üstüne araştırma yaptığım duyulunca birçok hatırlı kişi tarafından arandım , bu işi fazla kurcalamamam istendi . Bizzat Cumhurbaşkanı aradı ; Sayın Poyrazoğlu , hassas bir dönemden geçiyoruz , bu konuyu lütfen hiç olmazsa bu ara gündeme getirmeyin , dedi . . . Her sorumlu vatandaş gibi ben de hemen banda çektim bu konuşmayı . MİT'tekilerden de bir şey beklemeyin . Onlar da olayın içinde ; malın nereden geldiğini , ülkeye nasıl girdiğini , nasıl pazarlandığını , kimlerin kullandığını , ne için kullandığını , kimlerin nasıl alıştırıldığını , tüyü bitmemiş yetimlere bile satıldığını biliyorlar ; ama susuyorlar . Karşımızda müthiş bir çete var , herkes kim olduklarını , işi nasıl çevirdiklerini biliyor , ama susuyor . Herkes , ama herkes gırtlağına kadar bu işe gömülmüş durumda . İlkokullara kadar yayılmış olay , kimse bir şey yapmıyor . Yalnızca öğrenciler değil öğretmenler , hatta başöğretmenler bile bu çetenin ağına düşmüş . Peki halk uyuyor mu ? Buna hiçbir bilim adamı cevap veremiyor . Çünkü halkın ne zaman uyuduğu , ne zaman uyandığı , uyandıktan sonra rehavetinin ne kadar süreceği kimse tarafından bilinemiyor . Ama halkın uyuduğu bir gerçek ve TV haberleri de bütün ağırbaşlılıklarına karşın , onları uyandırmıyor . Çünkü onlar da , patronları da işin içinde . Herkes örümcek ağı gibi ülkeyi kaplamış olan bir çetenin eline düşmüş , üyesi olmuş . Sonunda vardığımız acı gerçeğin içine , düştüğümüz durumun sorumluları sorumsuz bir şekilde hala Ankara'da oturuyorlar . Herkes uzaktan ya da yakından bu çetenin bir parçası ; bilerek ya da bilmeyerek , isteyerek ya da istemeden herkes bu işe bulaşmış durumda . Her evde , her mahallede , her kentte ufak birimler kurulmuş ; bunların hepsi onları kontrol eden kökü dışarıda çetenin ufak birimleri olarak faaliyet gösteriyor . Ülkemize açıkça sokulan bu madde bütün kullanıcılarını esir alıyor . Ama yeter , ben bugün burada kimseden çekinmeden bütün dünyayı ele geçirmiş bulunan bu tehlikeli uyuşturucu - uyarıcı hakkındaki gerçekleri bütün çıplaklığıyla açıklayacağım . Az sonra . Benden ayrılmayın . Gerçekleri bütün çıplaklığıyla açıklayacağım . Heyhat , acaba sesimi duyan olacak mı ? Bu yazıyı gizli bir yerde yazıyorum ; gazeteye nasıl ulaştıracağımı bilmiyorum . Bir yakın arkadaşım , Korkma , bir araştırmacı gazeteci olarak olayın üstüne git , ben yazıyı elimle alır gazeteye götürürüm ; sakın faks çekme , izini bulurlar , dedi . . . Bilemiyorum , acaba ona güvensem mi ? Soğukkanlı bir görünüşü var . Eskiden beri arkadaşım . Güvenebilirim . Hayır , ona güvenmemeliyim ; o da çeteyle ilişkili , o da kullanıyor . Konuyu araştırdığım öbür gazetelerde duyulmuş , telefonlar geliyor , genel yayın müdürleri beni arıyor . Kurcalama bu çete işini , seni büyük bir parayla transfer edelim , diyorlar . Kimi de Her çeteyle baş edilir , bununla baş edilemez boşuna nefes tüketme , diyorlar . Çalıştığım televizyondan haberler alıyorum , Bu konunun üstüne gidersen programını kaldırırız ya da daha kötüsünü yapar gece yarısından sonra yayımlarız , diyorlar . Tanrım acaba bu kadar baskıya dayanabilecek miyim ? Tiyatrodaki arkadaşlarım telefon etti , O konuyu kapatmazsan oyunu bırakırız , dediler . Bırakın , tek kişilik oyunum hazır , dedim . Seyirci o konuyu kurcalayan adamın tiyatrosuna gider mi ? dediler . Sevgilim biraz önce Sen aşağılık herifin birisin . Sana verdiğim emekler haram olsun . . . dedi ve beni terk etti . Yiyecek stokum tükenmek üzere . Ama gerçekleri açıklayacağım . Sonra başıma neler gelir bilmiyorum . Evet az sonra açıklıyorum . Bir yere ayrılmayın . Çeteyle ilgili bütün gerçekler gün ışığına çıkacak . Sokak kapısında bir tıkırtı var . Hemen elektrikleri söndürüyorum , kapıya gidiyorum . Kapının altından atılmış bir not buluyorum . Mumu yakıp yazıyı okuyorum . Titrek bir el yazısıyla minik bir kağıt parçasına yazılmış not diyor ki : Korku Çağında hepimiz iktidarı ele geçirmek için büyük bir Çeteye bağlı minik çetelerin üyesi olmak istemiyor muyduk ? Üst çeteye bağlı alt çetenin mensubu olmak kendi kliğinde sana ikram edilmiş minik iktidar alanında , gerekli uyarıcını da almış olarak yaşamı karşılamaktan daha büyük bir mutluluk olabilir mi ? Herkesin her şeyin tadına bakabileceği çağdaş demokratik liberal düzende herkes bir çete bulup mutlaka üyesi olmalı ; bulamazsa hemen bir çete oluşturmalı . Herkesin kendi çetesi olduğunda çete sorununun otomatik olarak hallolacağı kesindir . Sen minik çetene , o bir üst çeteye , o da daha üst çeteye , o da en üst çeteye sorumlu olduğunda toplumda özlenen düzen ve istikrar ve de örgütlenme sağlanır . Modern dünyanın bütün nimetleri bize sunuldu ; afiyetle yiyelim . İmza yok . . . Çember daralıyor . . . Yerim tespit edildi . . . Ne olursa olsun gerçekleri açıklayacağım . Benden ayrılmayın . . . Az sonra . . . UYKU VE ŞEHVET DÜŞMANI ZENCİ ! Efendim geçen hafta herkes bir çete yazısı yazıyor , ben de varlığını bildiğim , faaliyetlerini uzun yıllardır ülkemizde de sürdüren bir çeteye ucundan kenarından dokunayım dedim . Kıyamet koptu . Efendim , ben demişim ki : Korku çağında hepimiz iktidarı ele geçirmek için büyük bir çeteye bağlı minik çetelerin üyesi olmak istemiyor muyduk ? İstediğimiz oldu , bayram edelim , hatta her yerimize kına yakalım . Öyle demişim . Nerede demişim , kime demişim , kanıtlasınlar . Eğer banda çekilmemişse , el altından gerekli yerlere dağıtılmamışsa gerçek gerçek değildir ! Ben dünyada ve ülkemizde kullanılan , alınan satılan bir uyuşturucu - uyarıcı maddeden söz ediyordum . Herkesin , hatta başbakanın bile işin içinde olduğunu yazdım . Yoksa ben meczup muyum ki tutup da ülkemizde çeteler var , bunlar sistemi ele geçirmişler , her yerden çıkan resmi ve de özel pis kokular yeri göğü sardı diyeyim , gerçekleri saptırayım . Ben ne diyorum , siz ne anlıyorsunuz ? Konuyu kapatmam istendi , kapatıyorum . Ayrıca belki cezam hafifler diye itirafçılar safına geçiyorum ; ben de eskiden o maddenin kullanıcısıydım . Hayır , gerçeği bütün çıplaklığıyla , adet bir pazar ilavesini kapağındaymışçasına berrak bir şekilde açıklıyorum . Bu yazıyı yazabilmek için biraz önce gene aldım o maddeden . Pişmanım , ben bu işe niye bulaştım , o yazıyı niye yazdım ? Yazının da başına gelmedik kalmadı ; bazı yerleri öyle ustaca kesilip biçildi ki , gazetede okurken , ben bile anlamakta güçlük çektim . Ülkede çete enflasyonu olduğu için herkes üstüne alındı . Herkes bize bulaşıyor namussuz ! diyerek derin anlamlar çıkarttı yazımdan . Oysa ben içenler üzerinde , önce canlılık , sonra durgunluk veren iki etkisi olduğu söylenen bir maddeden , onu alıp satanların ve kullananların oluşturduğu masum bir çeteden söz ediyordum . Bütün işkilli büzükleri dingildettiğim için özür dilerim . Biliyorum , Lafı uzatma lan , geveleyip durma , neden söz ettiğini açıkla , delikanlı ol ! diyorsunuz . Araplar bu maddeye , uykuya ve şehvete düşman zenci diyorlar . Anladınız mı , delikanlı gibi söyledik ; daha da açalım isterseniz . Bize göre de kırk yıl hatırı vardır . . . Hah ahladınız , rahatladınız . Eh artık kahveden ve onun içindeki kafeinden söz ettiğimizi herkesler anladı . Dünyada , doktorların kullanımının içindeki kafein maddesi yüzünden , ÇOK TEHLİKELİ olduğunu söyledikleri , ama herkesin çeşitli şekillerde kullandığı en yaygın RUH HALİ AYARLAYICISI ne ? O . . . İçtiğiniz zaman size neler yaptığını biliyor musunuz ? Sesiniz çıkmıyor . Öğrenin öyleyse . 1820 yılında Runk adlı bilgin kahvede bol miktarda kafein olduğunu ve bunun vücuda çok zararlı olduğunu açıkladı . 1895 yılında doktorlar bu maddeye alışanların renklerinin sarardığını , yüzlerinde bir uçukluk peyda olduğunu , gerçek yaşlarından daha yaşlı göründüklerini , yüzlerinde erken buruşukluklar belirdiğini , vaktinden önce ihtiyarladıklarını açıkladılar . Bu nesilleri kurutan maddenin kullanımı dünyanın her yerinde çok yaygın . Örneğin Amerikalılar günde 530 milyon fincan kahve içiyorlar . Arkeologlara göre insanlar , Taş Devri'nden beri kafein içeren maddelerden çeşitli biçimlerde içecek üretip kullanıyorlar . Ama bilinen bir gerçek var ki kafein size ekstra bir enerji sağlayıp canlandırmıyor , metabolizmayı kandırıyor , vücudunuz da yorgun olmadığını sanıyor . Bu nasıl mı oluyor ? Şöyle oluyor : Beyin yorulunca yavaşlamak istiyor ve Adenosine adı verilen bir madde salgılamaya başlıyor . Adenosine , beyin alıcı sinirlerine ( receptors ) doğru harekete geçiyor , beyni uyanık tutan kimyasal salgıların etkisini azaltmaya çalışıyor . Ve kafein , o usta oyuncu Adenosine'i taklit edip , onun kılığına bürünüp hücrelere sızıyor ve onları uyarıyor , Adenosine'in onlara ulaşmasını engelliyor . Sonuç : Beyniniz yavaşlama sinyallerini alamıyor , sarı ışığın yandığını görmüyor , sürekli uyarılmış bir durumda kalıyor . Bir süre sonra beyin durumu çakıyor , durumdan vazife çıkarıyor ve kılık değiştirmiş bu kara düşmanın hakkından gelmek gerektiğini kabul ediyor , daha fazla alıcı sinir hücresi üretmeye başlıyor , Adenosine'i kafeinle aynı seviyeye getiriyor , denge kurmaya çalışıyor en azından . Kafein çetesiyle baş edebilmek için gerekli güçleri harekete geçiriyor ki her şey tahrip olmasın . Ama siz yeniden kahve içip yükleme yaparsanız kafein yeniden beyni kandırmaya başlıyor . En geç bir haftada beyniniz kafein olmadan çalışamaz hale geliyor . Kafeini birden bırakmak isterseniz , hemen beynin çalışması zayıflıyor , onun istediği gibi görmeye , davranmaya başlamışsınız çünkü . Vücudun temizlenmesi iki hafta kadar sürüyor . Bu arada her geçiş döneminde olduğu gibi , baş ağrıları , yorgunluk , adale ağrısı , bulantı , kabızlık , uyuşukluk sık görülen belirtiler . Yani bakın , yazdıklarımın altında buzağı aramayın . Sizin kafanız karışmışsa benim yapacak bir şeyim yok . Kimilerine göre her şeyi kafeine bırakırsak dikkatimiz yoğunlaşır , belleğimiz güçlenir , düşüncelerimiz daha berrak olurmuş . Aslında çok faydalıymış o meret . Uzmanlar da diyor ki : EI titremesi yapar , iştahı keser , uykusuzluk , ishal , iç sıkıntısı , kalp çarpıntısı yapar , karaciğerin , pankreasın , midenin , sinir sisteminin baş düşmanıdır . Hatta bir oturuşta 70 fincan kahve içerseniz küt diye öldürür . Çocuklarınız da daha ufak yaşlarda , çikolatayla , kolalı içeceklerle kafein kullanmaya başlayıp kafayı buluyorlar . Sizin anlayacağınız , ufak yaşlardan başlayarak , çevremizde hiçbir yan etkisi yokmuş gibi dolaşan bazı maddeler düzenimizi bozuyor ; aman dikkat edelim onları kullanmayalım , ellerine düşmeyelim , demek istedim . Bazı sayın muhbir vatandaşlara göre şöyle demişim : Korku çağında , üst çeteye bağlı alt çetenin mensubu olmak , kendi kliğinde sana ikram edilmiş minik iktidar alanında , gerekli uyarıcını da almış olarak yaşamı karşılamaktan daha büyük bir mutluluk olabilir mi ? Herkesin her şeyin tadına bakabileceği çağdaş demokratik liberal düzende herkes bir çete bulup mutlaka üyesi olmalı ; bulamazsa hemen bir çete oluşturmalı . . . Herkesin kendi çetesi olduğunda çete sorununun otomatik olarak hallolacağı kesindir . Sen minik çetene , o bir üst çeteye , o da daha üst çeteye , o da en üst çeteye sorumlu olduğunda toplumda özlenen düzen ve istikrar ve örgütlenme sağlanır . Modern dünyanın bütün nimetleri bize sunuldu ; afiyetle yiyelim . . . Ben böyle şeyler demedim , dedin diyenler kasetleri çıkarsınlar . Ben hepimizin esiri olduğu bir uyarıcıdan ve onu gizlice ya da açıkça kullananların oluşturduğu çetelerden yani en tehlikeli çeteden söz ediyorum ; yoksa öbür olağan çeteler normal faaliyetlerini sürdürebilirler ; onların ülkeye bir zararı yok , bilakis faydası var . Kiminin uyarıcısı paradır , kimininki iktidar , kimininki güzellik , kimininki çirkinlik , kimininki aydınlık , kimininki karanlık . . . Ben o işlerden anlamam . Ben kafeinden söz ediyorum , bütün ülkeyi içine düştüğü girdaptan , pençesine tutulduğu illetten kurtarmak , yol göstermek için yazıyorum . Yani vatan , millet , Sakarya uğruna yazıyorum . Kendim için bir şey istiyorsam namerdim . Unutmayalım ki Kahve Yemen'den gelir . Bülbül çemenden gelir . . . Yemen'i anladık da , bülbül kim , gene birileri mi öttü , neler oluyor lan , delikanlı olun . . . Her şey ortaya çıkacak . . . Benden ayrılmayın . . . Az sonra . . . NELER SÜZDÜNÜZ ŞU ALEMDEN ? Yahu , şu dünyadan bir kere geçiliyor işte , daha ötesi yok . Kimileri geri geliş , geri dönüş mümkün diye yırtınıyor , ama bence söz konusu bile değil ; yani önceden uyarayım dedim . Hani birine borç falan verirsiniz , Abi bir daha dünyaya gelişinde veririm , falan der , kazıklanmayasınız . Ya da sevgiliniz , Senden ayrılıyorum diye üzülme , bir daha dünyaya gelişimizde yine beraber oluruz , falan derse yemeyin , aman ha ! Benden söylemesi . . . Madem ki bir ömür sürecek bu muhteşem partiye bir kere davetliyiz , o zaman iyice tadını çıkartmanın yollarını keşfetmeliyiz . Bu eğlenceyi elimizden geldiği kadar geç terk etmenin çaresi de , bir yandan vücut sağlığımıza sahip çıkarken öbür yandan aklı , zihni genç tutmada gizli . Ömür boyu ağzını açmaya üşenmiş , hiçbir konuda fikir yürütmemek için direnmiş , kısacası dünyadan ot gibi geçmiş olanlarımız bile nedense giderken bir cevher yumurtlamaya çalışır . Düşünün hele bir , tam ağız tadıyla öleceksiniz , kalıbı dinlendireceksiniz ; bütün aile Moruk mirası kime bırakacak acaba , bize ne düşecek ? diye başınıza toplanmış . O zamana kadar hiçbir etliye sütlüye karışmamış olan zatı aliniz , giderayak bir feylesofça laf etmek için yırtınıyorsunuz . Şimdi adama sormazlar mı , Daha önce aklın neredeydi lan ? diye . Herkesin bir son söz söyleme hakkı var tabii . . . Ama sen yaşarken ne kokmuşsun ne bulaşmışsın , tavşan kakası misali sürdürmüşsün yaşamını , tam perde kapanırken , Durun beyler bir çift lafımız var , diye yırtınacaksın , yok öyle yağma . Giderayak değil şimdi konuşacaksın . Şimdi diyeceksin ne diyeceksen . Dinleyen olur mu diye korkmadan , lafı gevelemeden , en azından kendini aydınlatmak için , şimdi diyeceksin diyeceğini . . . NE SAĞCIYIZ NE SOLCU ! . . Futbolun politikası olduğuna göre , politikanın futbolu niye olmasın ? Futbol dünyasıyla politika dünyası birbirinden çok da ayrı değil ; büyük benzerlikler var aralarında . İkisi de sonunda halk kitlelerinin nefeslerini tutarak izledikleri , rakip takımların maçı kazanma mücadelesi değil mi ? Futbolda da politikada da oyun zaman zaman dürüst oynanıyor ; zaman zaman da gözün gözü görmediği bir kör dövüşüne dönüşmüyor mu ? İkisinde de aklı başında taraftarlar soğukkanlılık önerirken , gözü dönmüş fanatikler ortalığı birbirine katmıyor mu ? İkisinde de oyunu oynayanlar parsayı götürürken , izleyenler nasihat almıyor mu ? Politikada da futbolda da , dürüst bir oyun sağlamaya çalışan hakemlerin , anası avradı , kendi cinslerine karşı eğilimli oldukları sürekli olarak gündeme getirilmiyor mu ? Öyleyse neden politika bu kadar iç içe olduğu futbolun daha geniş kitlelerce izlenen gösteri biçimine dönüşüp kendini yenilemesin ki ? Nasıl olsa günümüz sil baştan , yeniden yapılan günü değil mi ? Ülkemizde her an her şey yasaklanabilir ; ama futbolun yasaklanabileceğini , stadyumların kapısına kilit vurulabileceğini hiç düşünebilir misiniz ? Gerçi olmamış değil ; ülke işgal altındayken halkın bir araya toplanmasından korkanlar futbol karşılaşmalarını yasaklamışlar . Dünya tarihinde de örnekleri var . Futbol karşılaşmaları eski çağlarda , ne zaman , ne de oyuncu sayısı kısıtlaması olmadan yapılıyordu . Bir köy halkı öbür köy halkına karşı , topu tekmeleyerek , yumruklayarak hedefine götürüyordu . Karşılaşmalar günlerce sürüyor , birçok cana mal olarak köylerden kasabalara yayılıyordu . 1349 yılında III. Edward futbol yüzünden ülkesinde çıkan karışıklıkları durdurabilmek için futbolu yasakladı . Futbol da tıpkı politika gibi , ne kadar çok yasaklanırsa o kadar çok ilgi çekiyordu . Bütün yasakların daha çok merakı kışkırttığı doğrulanıyor böylece . Tarih yalnızca halkın değil , ne kadar yasaklasalar da , yöneticilerin de futbol tutkusunu anlatan öykülerle , bilgilerle dolu . Bugün yeşil sahalarda oynanana benzeyen futbolu tarihte ilk olarak Çinliler'in oynadığını biliyoruz . İmparator Jül Sezar da bir futbol delisi ; iki ayağını da çok iyi kullanan bir oyuncu . Neron yalnızca bir ayağını ustaca kullanabiliyormuş . Arenalarda aslanlara attığı Hıristiyanlar Biz buraya ölmeye geldik , ölmeye . . . diye bağırırlarken Neron da onlara Cim cim cim , dal dal dal , Hıristiyan Hıristiyan al al al ! diye yanıt veriyormuş . Çin'de Ming Hanedanı futbol meraklısı , bugünkülere benzeyen meşin top ilk onlarda görülüyor . Aristophanes ve Shakespeare oyunlarında futboldan söz ediyorlar . Arkeologlar milattan önce 1500 yılında Bolivya'nın Amazon Bölgesi yerlilerinin kauçuk ağaçlarını çizip , elde ettikleri lastik toplarla maç yaptıklarını anlatıyorlar . Birçok papanın Vatikan bahçelerinde , eteklerini ve elbiselerinin kollarını sıvayıp , kardinallerle top peşinde koştukları biliniyor : Kimi futbolu yerden yere vuruyor kimi göklere çıkarıyor . Eduardo Galeano muhafazakar aydınların futbola bakışını şöyle anlatıyor : Her şeyiyle futbola inanmış olan halk kitleleri , kendilerine yakışan bir şekilde ayaklarıyla düşünmeye başlarlar ve bilinçaltlarında tatmin olurlar . Bu aşamada hayvansı içgüdüler insan mantığına hakim olur , cehalet kültürü ezer ve böylelikle ayaktakımının istediği gerçekleşmiş olur . Solcu aydınlar da , yine Galeano'ya göre futbolu , yığınların gücünü azalttığı ve devrimci güçlerini başka yöne kanalize ettiği için aşağılarlar . Oysa İtalyan Marksist düşünür Antonio Gramschi şöyle diyor : Açık havada ortaya konan insan sadakatinin krallığıdır futbol . Kimine göre oyun dürüstçe oynanmalı , kurallara uyulmalıdır ; kimine göreyse , rekabete dayanan serbest piyasada geçerli olan kurallar günümüzde başarıya ulaşmak için , haklı ya da haksız her yolun denenmesine izin vermektedir . Profesyonel futbolda vicdana , ahlaki değerlere yer yoktur . Köln takımının bir dönem çok ünlü olan oyuncusu Paul Steiner şöyle buyurmuş : Ben para ve yıldız için oynuyorum ; rakibimse paramı ve yıldızımı elimden almak için oynuyor . Bu yüzden kazanmak için her yolu denemekten çekinmem . Arjantin'in en büyük futbol yıldızlarından Carlos Bilardo maçlarda büyük ustalıkla yaptığı çirkin hareketleriyle ünlü ; Bilardo elinde gizlediği iğneyi rakip takımın oyuncularına batırdıktan sonra Ben bir şey yapmadım , dermiş . Görüyorsunuz politikayla futbol ne kadar iç içe , aralarında büyük benzerlikler olan iki kültür . Kötü futbol gibi kötü siyaset de iç karartıyor . İnsanlar artık tekdüze siyasetten ve siyasilerden bunaldı , sıkıldı , hafakanlar bastı . Meclis'ten yapılan naklen yayınlar iç karartıcı , kürsüye çıkanların anlattıkları da hiç keyifli değil ; eğlendirici de değiller . Çağımız show - bussiness - eğlence endüstrisi çağı olduğuna göre ve televizyonlarda geniş kitleler tarafından , büyük dikkatle izlenen programlar futbol karşılaşmaları olduğuna göre , niçin Meclis görüşmeleri de futbol karşılaşmaları kadar keyifle ve merakla izlenecek hale getirilmiyor ? Halkımızın oy verdiği , desteklediği , seçtiği , maaşlarını , ödeneklerini , bütün sülalelerinin sağlık masraflarını karşıladığı , sürekli birbirleriyle tepişmelerini , itişmelerini izlediği vekillerini , kuralları saptanmış dürüst bir oyunda izlemek hakkı yok mu ? Bence en kısa zamanda Meclis salonu bir futbol sahasına dönüştürülürse ülkenin bütün sorunları kısa zamanda hallolur ; üstelik politikayla ilgilenmeyen genç insanlar da ilgilenmeye başlarlar . Sonra milletvekilleri de partiden partiye geçerken hakları olan gerçek transfer ücretlerini de açıkça alırlar ; transfer olacak milletvekilinin bonservis ücreti de partisine ödenir , böylece partilerin Hazine yardımına gereksinimi de ortadan kalkar ; ayrıca Meclis'te ülke sorunları için yapılacak karşılaşmalar naklen , tercihen bir şifresiz kanaldan yayımlanırsa bundan da bir gelir elde edilir ; eh saha kenarına alınacak reklamlar , oyuncuların formalarına alınacak reklamlar , takımları destekleyen sponsorların katkıları ; sonra partiler doğal olarak piyasaya kendi parfümlerini sürecekler , bayrak , takke , fular satışından elde edilecek gelirler de var . . . Hem bu değişiklikten sonra milletvekillerinin de durumu iyice düzelecek , gelirleri artacak , maaşların yanında alacakları harcırahlara bir de gol ve galibiyet primleri de eklenince ek iş olarak bakanlıklarda dosya takip etmekten kurtulacaklar . Çalışan , iyi performans gösteren , geceleri barlarda , pavyonlarda dolaşmayan , mankenlere takılmayan , form tutup sürekli gol atan milletvekillerinin durumları iyice parlak olacağı için halkın bir yarısı çoluğunu çocuğunu okutmaktan vazgeçip futbolcu yapmaya çalışırken , öbür yarısı da milletvekili yapmaya çalışır ki , bu da siyasete ilgiyi artırır . Böyle bir değişim liderler sultasının da sonu olacaktır ister istemez . Kendinize yakın olan , canınızın çektiği birini sırf size çok sadık olduğu için milletvekili yapabilirsiniz ; ama bu uygulamada seçilen kişinin Meclis sahasında performans göstermesi gerekecektir . Eskiden olduğu gibi canı istediği zaman Meclis'e uğrayıp koltuğunda pinekleyemez . İşe yaramayan , performansı düşük oyuncuyu hangi teknik direktör takımda tutar ? Demek ki artık lider canının istediğini seçtiremez . Aslında böyle bir uygulama liderlerin de işine gelecektir . Artık seçilenler en önemli toplantılarda bile Meclis'e uğramama alışkanlıklarını sürdüremezler . Hangi konu için maç yapılacaksa önceden antrenmanlara gelecekler , takım oyunu oynayabilmek için liderden taktik alacaklar , kim karşı takımın hangi oyuncusunu nasıl marke edecekse önceden hazırlanacaklar , lider stratejiyi saptayacak ve maça çıkılacak . Böylece muhalefet ve iktidar takımları , halkın futbolu politikadan daha büyük bir ilgiyle izlediğinin bilincinde olarak , işi ciddiye almış bir şekilde maça çıkar , kim yenerse , o konuda onun dediği dedik , hakemin de öttürdüğü düdük olur ! Ancak bu şekilde huzura , refaha ve uyuma kavuşur ülkemiz . Peki , Ya muhalefet ve iktidar önemli bir konuda halkın yararını göz önüne alır da anlaşırsa , ya uyum sağlanırsa , ya maça gerek kalmazsa ne olur ? diyorsanız , ben de derim ki O zaman halk kırk yılda bir kere de olsa maçı kazanmış olur . Futbol yirmi iki şortlu oyuncunun topa duydukları aşkı onu tekmeleyerek açığa vurmaları değil mi ? Eh politikacılarımız da demokrasiyi ve cumhuriyeti niye bu kadar tekmeleyip aralarında yuvarlıyorlar sanıyorsunuz ? Aşktan . . . DİKKAT , ÖLÜM TEHLİKESİ ! Alışkanlıklar vazgeçilmez dostlarımız mı acaba ? Bir türlü vazgeçemediğimiz dostlar , sevgililer , eşler de alışkanlığa dönüşmeye başlayınca vazgeçilmez mi olurlar ? Büyük bir miskinlikle , sıcacık kollarına kendimizi bıraktığımız alışkanlıklar , bir süre sonra bizleri görmez , işitmez , düşünmez , vurdumduymaz bir hale getirmiyor mu ? Yaşamımız asla vazgeçemeyeceğimiz şeylerle dolsun istiyoruz . Sahiplenme duygumuz ağır bastığı için , bir şey ya da bir insan bize , yalnız bize ait olursa bizi daha mutlu kılacağı için , paylaşmadaki güzelliği keşfedemediğimiz için , alışkanlıklarımız en kıymetli hazinemizdir . Bu en kıymetli hazinemizde hiçbir şey yerli yerinden oynamasın isteriz ; değişmesin , ilk günkü gibi kalsın . Doğa sürekli olarak bunun böyle olmaması gerektiğini bize anımsatır . Geçen yıllar yüzümüze işaretlerini yerleştirir , ama aynada gördüğümüz suratın , bizim surat olduğuna öyle bir alışmışızdır ki değiştiğinin farkına bile varmayız ; alışır gideriz her gün değişen surata . . . Alıştığımız evler , mahalleler , uzağına düşmek istemediğimiz semtler öyle bir sıcaklıkla sarar ki , keyiften gevşeyip , alıştığımız yaşama bölgesinin artık bize ait olduğunu düşünüp , ondaki değişiklikleri görmemeye başlarız . . . Bir alışkanlıktır oralı olmak ; olduk mu da orası bizimdir , malımızdır , bir köşede durur ; biz ondan kopamayız , o çoktan bizden kopup gitmiş başka . . . Bazen öyle bir abartır ki insan bir yere , bir çevreye ait olmayı , içinden geldiği halde , sırf sürekli olarak oraya ait olsun diye , değişmemek için direnir durur . . . Sevdik mi ölesiye severiz . Ölesiye sevmek de bir alışkanlıktır bizim için . Ölesiye severiz , ölesiye birlikte oluruz , ölesiye kıskanırız , ölesiye vazgeçmeyiz ; ölesiye alışır , alıştığımızı bir kenarda unuturuz . . . Bazen de alıştığımızı bir kenarda unutup , başka birini daha ölesiye sevmeye başlarız . . . Ama ilk ölesiye sevdiğimiz de durduğu yerde durmalı . Sevdiğimiz , alıştığımız insanlar bizden kopmamalı ; kopamazlar , biz onlara alışmışız bir kere ! Çocuklarımız istedikleri kadar büyüsünler ; çocukturlar . Biz onların çocuklarımız olmasına alışmışızdır ; değişemezler . Biz tuttuğumuz takımı , alıştığımız politikacıları , mesleğimizi , çevremizi , dostlarımızı , sevdiğimiz sanatçıları , bir alışkanlık haline getirdiğimiz iç ve dış kan davalarımızı , kültürümüzü , bitmiş evliliklerimizi , çürümüş ilişkilerimizi alışkanlık haline getirir ; onların yaylı salıncağında bir sağa bir sola sallanıp pineklemeye bayılırız . . . Bayılmaz mıyız ? O kadar bağlıyız ki her şeyi alışkanlık haline getirmeyi bile bir alışkanlık haline getirmişiz . . . Koşullanmışız alışkanlıklarla yaşamaya ; hiçbir alışkanlığımızdan vazgeçmemeye . . . Alıştığımız hiçbir durumu gözden geçirmek istemeyiz . İnceleyip yeniden değerlendirmemeye , yeniden yorumlamamaya , yapılamamaya alışmışız bir kere . . . Ne kendimize , ne içinde yaşadığımız topluma yeni bir gözle bakmak gayretini göstermek istemiyoruz . . . Zorla mı ya ! Alışmışız bir kere . Ne geçmişe , ne bugüne farklı yaklaşmak istemiyoruz ; öyle coşmuşuz ki gelecek öyle bir geleceği düşlemek , bile bir alışkanlık haline gelmiş . Geleceğin bile yeniden tasarlanmasına karşı çıkıyoruz . Giderek gelişmez düşüncelere kilitlenen tohum - aile içi evliliklerde olduğu gibi - kendini yenileyemediği için , farklı düşünceleri bünyesinde sınayamadığı için , araştırma gücünden yoksun kaldığı için , yeniyi keşfetme heyecanını yitirdiği için TOHUM ÇÜRÜYOR . . . Demokrasi sürekli altından kayan bir zeminde , ayakta durmaya çalışıyor . Çünkü demokrasiyi , sürekli müdahalelerle rayından kaydırma alışkanlığımız var . Düşüncenin , yazmanın , çizmenin , okumanın , söylemenin önü hala tıkalı . . . Düşünenleri , farklı ses çıkaranları asıp kesme , sürme , hapishanelerde süründürme , işkence yapma alışkanlığımız var . . . Ormanları yakma alışkanlığımız var . Çeteler kurup terör estirme alışkanlığımız var . Devleti soyma alışkanlığımız var . Karıyı kızı dövme , eve kilitleme , aşağılama alışkanlığımız var . Devleti soyanlardan hesap sormama alışkanlığımız var . Enflasyon ve onu düşürememe alışkanlığımız var . Okumama , yazmama alışkanlığımız var . Topraklarımız topraklarımız diye yırtınma alışkanlığımız var . Erozyon yüzünden her yıl topraklarımızın büyük bir kısmı yok olurken kılımızı kıpırdatmama alışkanlığımız var . Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın , deme alışkanlığımız var . Sıra bize gelince de Neden ? diye bir türlü anlayamama alışkanlığımız var . Gelene Paşam , gidene Ağam , deme alışkanlığımız var . Köprüyü geçene kadar ayıya dayı deme alışkanlığımız var . Biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar , demek de bir alışkanlık olmuş ; kıyamet koparmamak , süklüm püklüm oturmak da . Burnunu karıştırmak da alışkanlık olmuş bizde , yere tükürmek de . Eski tas eski hamam iyidir , aman düzen değişmesin , demeyi alışkanlık edinmişler var ; Bu düzen değişmeli , bu düzen değişmeli , diyenler de var . Evet düzen değişiyor , ama düzülenler aynı . . . Beceriksiz , yalancı , soyguncu , cahil , çağdışı , düzeysiz adamlara kul olma , onları tepemize koyma alışkanlığımız var . Olur olmaz her şeyi alışkanlık haline getirip onlardan kopamama miskinliğimiz var . Bizi sevmeyeni sevme , seveni itme alışkanlığımız var . Eğer alışkanlıklarımızın gerçekten sevdiğimiz , özen gösterdiğimiz , birlikte yaşamak istediğimiz şeyler olmasını istiyorsak , kötü alışkanlıklarımızdan sıyrılıp , iyi huylu olanlarına da onları gerçekten sevdiğimizi kanıtlamalıyız . Yani onları alışkanlık olmaktan çıkarıp , emek verip yeniden keşfetmeliyiz . Sevdiğinizi her gün yeniden keşfedersiniz alışkanlıkların sizi öldürmesini engelleyebilirseniz . Alışkanlıklarımızın kış uykusu bizi karanlık mağaralara doğru çeker ve uyandığımızda ıskalanmış bir yaşam asık suratla dikilir karşımıza . Yaşamın asık suratla karşınıza dikilmemesi için ; fırlatın atın şu tatsız alışkanlıklarınızı . Sonra yenilerini edinirsiniz . ÇAYKOVSKİ'NİN DİRİLDİĞİ GECE YA DA HERKESİN SÜRGÜNDE OLDUĞU ÜLKE Sevgili dostum , müzik delisi Doğan Hızlan için . Dünyanın bir köşesinde , Herkesin Sürgünde Olduğu bir ülke varmış . . . Bu ülke bir varmış bir yokmuş . Bu ülkede bazı şeyler varmış bazı şeyler yokmuş ; ne varmış ne yokmuş ; varlar varmış , ama yoklar da yokmuş , yokmuş , yokmuş . Dürüstlük yokmuş , vefa yokmuş , dostluk , bilgelik yokmuş , sevgi saygı yokmuş , tiyatro yokmuş , sinema yokmuş , doğru dürüst müzik yokmuş , çukursuz yol kusursuz kul yokmuş . . . Gel gelelim hıyar çok , ahlaksız çokmuş , yalancı çokmuş , cahil cühela çokmuş , çete çokmuş , gürültü patırtı , yüzsüzlük uğursuzluk çokmuş , çapsızlık , sıradanlık çok , ama pek çokmuş . . . Çapsızlar köşe başlarını , > , yol ağızlarını , meydanları tepeleri , yaylaları ovaları tutmuş , herkese hesap sorar , her şeyi sahiplenir olmuşlar . Aydınlar ya susmuş ya pısmış ya da sürgüne çıkar olmuşlar . Zaten ülkede herkes sürgündeymiş . Sürgün garip meslek ya anlatması zordur ; sevdiğinden bildiğinden , anlatmak konuşmak istediğinden uzakta olmak ya sürgün ; işte bu memlekette herkes sürgündeymiş ; yazmak düşünmek , oynamak , anlatmak , hatta sevdiğine sarılıp yatmanın bile suç olduğu bu ülkede , doğup büyüdükleri kentlerde bile sürgündeymiş insanlar . Bir de genel gidişe aykırı olanlar , farklı seçimleri olanlar varmış ki , onlara hayırlı yolculuklar ; ömür boyu sürermiş sürgünlükleri . Bu min el garip ve acayip , hatta hayretlere seza ülkede kulların kimi çıkmış dış sürgüne , kimi yazılmış bir iç sürgüne ; kapanmış içine ve kapatıp bütün kepenkleri oturmuş bir başına karşısında hep kendisi . Ahval böyle iken iş yok , işsizlik de çok , ama pek çokmuş . Halk bir yandan kızar beddua eder , bir yandan da bütün bu çarpıklıkları , bozuklukları , düzensizlikleri , haksızlıkları , hırsızlıkları kanıksayıp , ağzını açmadan evinde oturur imiş . Bunu , bu duygusunu gittikçe besleyecek bir yaşama yönelmek istiyordu . Ona katılacak , onun pay etmek istediklerini pay edecek çok az insan bulacaktı . Veli sorunu çözüldü Kemal'in . O günlerde Beşiktaş'tan Taksim Belediye Karakoluna nakli yapılan dayısı polis memuru Avni İnanç velisi olmuştu . Babası velisi olamıyordu , nedenleri arasında günün her saatinde içkili olması ; çabuk tahrik olup , kavga çıkarması , bir de belli başlı hiçbir işinin olmayışı vardı . Onlar için saltanatlı yıllardı bu yıllar . Kemal'in yaşamını kumarla sürdüren ve usta bir kumarcı olan babası Hasan Çeşme Meydanında demir ticareti yapmaya başlamıştı . Adı Kumarcı Hasan yerine Hurdacı Hasan olmuştu . Savaş yıllarının etkisiyle olacak , önemli paralar kazanıyordu bu işten . Ama yine de ne huyundan ne suyundan vazgeçmeden sürdürüyordu yaşamını . Kemal'in kaydını yaptıran polis dayısı ona üzerinde 4 H 332 Kemal Demirel yazılı bir kağıdı verirken sarıldı , öptü , başarılar diledi . Okulun açılış gününü söyledi . Fransrzca okuyacağını da ilave ederek okulun hemen yanındaki karakola vazifesine döndü . Kemal elindeki kağıda baktı , sevinç içinde onu üst cebine yerleştirerek yürüye yürüye Taksim'den Beşiktaş'taki evlerine gitti . Yollar hiç boş adımlanmıyordu . Her zamanki gibi yüzler düşleniyor , hayaller var ediliyor , böylece dalgın dalgın sürüyordu bu gidiş . O günün akşamı , babam her zamankinden biraz daha fazla içti , Benim oğlum artık lise öğrencisi oldu , diyordu anneme . Ben , annesinin ve babasının pay edemediği , sevgiden adeta boğulacak gibi yaşatılan bir çocuktum . Onların , benim için , hayatları dahil feda etmeyecekleri hiçbir şey olamazdı . Bunu her türlü yoksulluğun yaşandığı acılı günlerde de zenginlik ve mutluluk yaşanırken de görüyordum . Etrafımda hiçbir aile benim yaşadığım çocukluğu ve gençliği yaşatmıyordu çocuklarına . Babam sık sık bana söylerdi , Erkek çocuk saçını ayırmaz , tarak da taşımaz , yani süs yapmaz . Onun süsü dürüstlük , mertlik olmalıdır . Her türlü yaşamın içine karışmış olan bu insandan ilk öğrendiklerim sadelik , tabiilik ve saygı duymanın önemi oldu . Aile reisi olan baba , artık çoğu zaman akşam yemeklerini evde yiyordu . Her kurulan sofrada , ister akşam , ister öğlen olsun , rakının bulunması şarttı . Babanın yaşamı artık derli toplu olmuştu . Evde kavgalar da azalmıştı . Ayrıca yeni bir çevrede de bulunuyorlardı . Mahallede bazı komşular birbirine Arabın evine kim taşınmış , biliyor musunuz ? diye soruyor . - Arap dedikleri de , babası sarayda ibrikçi başılık yapmış olan Zenci bir kadındı - . Yanıt olarak Bir demir tüccarı taşınmış , deniliyordu ve bu yeni aile , sık sık komşularını yemeğe çağırıyor , içtenlikli davranıyor , bu nedenle onlardan da sevgi ve saygı görüyordu . Ülkenin yoksulluk içinde bulunduğu , ekmeğin karneye bağlı olduğu savaş yılları içinde onların bu cömertlikleri ayrıca bir önem kazanıyordu . Gerçekten de babanın eli açıktı . Aslında gönlü de açıktı , vermeyi çok seviyordu . Babamın bu cömertliği bende üzüntü kaynağı olmaya başlamıştı . Çaresiz kalmış insanların ki çoğunu genç kız ve kadınlar oluşturuyordu , evimizde toplanıp yiyip içmelerine ben tepki duyuyordum . Ve babamdan utanmaya bile başlamıştım . Çünkü fark ediyordum ki , babam genç kızlara ve kadınlara hiç de iyi gözle bakmıyordu , bu yüzden annemle arada bir tartıştıkları da oluyordu . Olayı yaşayan bir genç kızın , dişiliği karşılığında ikram kabul etmesi benim çok ağırıma gidiyordu . Eminim o benim kadar üzülmüyor ve acı çekmiyordu . Özellikle sarhoşken arzularına egemen olamayan babamın , sırıtır gibi onlara gülüşü bana çok iğrenç görünüyordu . Misafirler gittikten sonra her akşam evde annemle babam arasında bir ağız kavgası oluyordu . Babamın savunması da ; Ne büyütüyorsun bunları , biraz eğlendikse , oluyordu , Beyoğlu'na gitsem , barlarda , meyhanelerde eğlensem , kumar oynasam daha mı iyi , diyordu . Ben insanların bu hale düşüşlerini gençlik yıllarımda savaşın getirdiği sefalete bağlıyordum . Daha sonraki yıllarda gördüm ki genelde insanları yönlendiren ne kadar yazık ki çıkarları oluyordu . Büyük ya da küçük çıkarlar uğruna insan onuruna yakışmayan davranışlarda bulunuyorlardı . Babamın evdeki yaşamını görmemek için , okul dönüşü çoğu kez Beyoğlu sinemalarından birine gider , güzel bir film izlerdim . O gün öyle olmadı , saat beş gibi eve dönüyordum , daha sokağın başından , babamın taş plaktan çaldığı Bahriye Çiftetellisinin sesi duyuluyordu . Evin pencerelerini açmış , tüm sokağa dinletiyordu . Bir insan nasıl emin olabilir , dinlettiği müzik de olsa bu yaptığı hareketten ? Ben bunu babamın bencilliği olarak görüyordum . Aynı hareketi Ortaköy'de de yaptı seneler sonra . Eve geldiğimde alt katta , boş odada , annemi ağlar buldum . Ne oldu anne ? Şeytan belasını versin pis herif . İnşallah yeniden aç kalacağı günleri görür . Yukarı karıları toplamış , kimini sıkıştırıyor , kimini öpüyor , oynayıp duruyorlar . Ben yanlarına gitmiyorum , biraz önce babanı dışarı çağırdım , artık gitsinler dedim . O da bana bir takat attı , Cehennem ol git , dedi . Bana tokat atarken kapı aralıktı içerideki kadınlar da gördüler . Ben annemi öptüm teselli ettim , hemen yukarı çıktım . Çıkarken anam , arkamdan Sen de gitme oğlum , köpek sana da bağırır belki , diye sesleniyordu . Yukarı çıktım , odaya girdim . Babam beni görünce çok sevindi , övünerek onlara Benim oğlum , bu benim oğlum , dedi . Bir masanın üzerinde bakır tepsisiyle alınmış , sağından solundan yenilmiş baklava ve börek gördüm . Utancımdan ne babamın yüzüne ne de odadaki kadınların yüzüne bakamıyordum . Bunların içinde ben yaşlardaki Güzin'i ve genç bir dul olan annesini tanıyordum . Gözüm masadaki tepsilere takılmış öyle duruyordum . Babamın Oğlum oturup yesene , dediği anda , ben onun o anki yaşamı için ve anneme yaptıklarının etkisinde de kalarak yüksek sesle İğrenç bunlar , dedim . Babam hiçbir şeyin farkında değildi . Tepsileri daha yeni fırından çıkartmışlar ; kalfa getirdi buraya , dedi . O yıllarda , 1940'li yılların Türkiye'sinde gerçek anlamda demokrasi yoktu . Ama insan haklarına saygı konusunda gittikçe mesafe alınıyordu . Atatürk öleli dört yıl kadar olmuştu ; adını Ebedi Şef koymuşlardı . En yakın silah arkadaşı İsmet İnönü Devlet Başkanı olmuştu . Onun adı da Milli Şef olmuştu . Gazeteler hemen her gün Milli Şef'in yapıp ettiklerinden söz ediyordu . Bir milliyetçilik hareketi , devlet politikası olarak sürdürülüyordu . Tabii karşısında , bu hareketin bir de düşmanı olmalıydı . O da hazırdı . Irkçılar ve komünistler . On altı , on yedi yaşında bir öğrenci olan Kemal , gelişen bu akımların dışında olmasına karşın bir iki yıl sonra başına geleceklerden habersiz , okul hayatı sürüyordu . Miskin denecek kadar uykulu ve dalgın bir görünüşü vardı derslerde . Devamlı duvar köşesinde bir sırada oturur ve hafifçe de kaykılırdı . Elli kadar öğrencisi bulunan 4 H sınıfından on beş öğrenci geçmişti 5 E'ye ; bunların arasında Kemal de vardı . Kendisi bile inanamıyordu sınıfı geçişine , o yılla ilgili hemen hemen hiçbir şey hatırlamıyordu . Ne öğretmen , ne öğrenci ; ne de okunan dersler . 1943'ün yaz tatilinde , yaşamı boyunca unutamayacağı ve kendisine daima minnet duyacağı bir arkadaş edinmişti . Kendinden iki yaş büyük olan bu arkadaşı , Kabataş Lisesi son sınıf Fen Bölümü öğrencisi olan Nail'di . Arka bahçesi bizimkiyle ortak olan yanımızdaki evde , ben yaşlarda , anımsadığım kadarıyla birinin adı Ekrem olan iki kardeş oturuyorlardı . Ev kendi evleri idi . Alt kattaki önlü arkalı iki odayı bir aileye kiraya vermişlerdi . Bu ailenin oğluyla beni tanıştırdı Ekrem . Ben Kasımpaşalıydım , ama insanın tavır koyan kabalığa özenen tipinden olmadım hiç . Ekrem ve kardeşi , külhanbeyliğe özentisi olan çağanoz tiplerdendi . Hep birlikte bahçede idik . Ekrem , Bak bu arkadaş bizim yeni kiracımız , dedi Nail'i göstererek . Nail'in başında kenarı yaldızlı lise şapkası vardı . Şapkası kafasına bol geliyordu . Koca kulaklı olduğu için de kulakları kıvrılıyordu . Ama insana çok yumuşak ve olgun bakıyordu . Gözleri pırıl pırıl parlayan bu gencin etkin bir kişiliği vardı . O gün tanıştık Nail'le . Kız olsun , erkek olsun ki kız arkadaşım hemen hemen hiç olmadı , biriyle tanışıp merhaba demek hakkım doğunca , benim için son önemli şey hallolmuş , demekti . Çok alıngan , doğal olarak da utanan bir insandım . Bu nedenle de tanışmadığım bir insanı ne kadar sevsem ne kadar beğensem , kendiliğimden bir merhaba diyemezdim . O gün bahçeden topladığımız meyveleri yemiş sonra dağılmıştık . Kemal , akşam sofrada rakı içen babasına , o gün gördüğü çocuğu , onun hakkında edindiği düşüncelerini anlattı . Babası , oğlunun böyle bir arkadaşı olduğu için çok sevindi . Eğitim gören , ciddi arkadaşları olmalı insanın , dedi . Bu düşünceye annesi de katıldı . Böylece , ileride kırk yıl birlikte yaşayacakları Nail Ersoy ailece benimsenmiş oldu . Kemal onun için düşler hayaller kurmaya başlamıştı . Kemal , arada bir Nail'i görüyor , selamlaşıyor , ama heyecanla beklediği yakınlığı onda bulamıyordu . Aslında bu Nail'in çekingenliğinden kaynaklanıyordu . Nail , sokağa bakan odalarının cumbalı penceresinin arkasında devamlı bir şeyler okuyordu . Tatil günleri kitap okuyan ve bunu sürdüren bu gence karşı Kemal'in ilgisi gittikçe artıyordu . Bazı akşamlar baba , oğluna soruyordu : Nasıl , arkadaşını görüyor musun , konuşuyor musun ? diye . Kemal , ancak savuşturarak , bazı yanıtlar veriyordu babasına . Hemen evinin yanındaki bu arkadaşıyla , çoktan bir arada yaşar olması , dostluklar kurması gerektiğine kendi de inanıyordu . Ama başkaları için kolay olan birçok şey , onun için aşılması zor bir engel gibiydi . Eskiden , arada bir gittiği Ekremlerin evlerine , Nail'i görme umuduyla daha sık gider olmuştu . Bu , aslında sevmeden yaptığı bir iş , bir fedakarlıktı . Nail'i sokakta görünce onunla arkadaş olmak isteğini belirtememesinin böyle basit ve doğal bir şeyi söyleyememesinin bedelini çok pahalıya mal ediyordu kendisine . Bir pazar sabahı , Kasımpaşa'dan , özenle giyinmiş , süslenmiş olarak , çamaşırcı Ulviye ile kızı Nimet , onları ziyarete geldiler . Ana , oğul onları coşku ve heyecanla karşıladılar ; bayram sevinci yaşanıyordu adeta . Çaylar , kahveler , gazozlar , pasta ve börekler aralıksız ikram ediliyor ve yenilip içiliyordu . Öğle yemeğinden sonra Nimet , Kemal'e Kemal , hani bize geldiğinde söylemiştin ya , hadi bizi tiyatroya götür , deyince , Kemal sevinerek hemen Beşiktaş'taki Balıkçılar Pazarının arkasında Leşkeren Sokaktaki Şen Tiyatrosuna gitti , dört bilet alıp döndü . Eve gelince Ulviye Teyzeye onları tiyatroya götüreceğimi söyledim . Ulviye Teyze , Laz şivesiyle Ne edeceğüz tiyatroyu ? dedi . Hayatında hiç tiyatroya gitmemişti . Biz ise sonradan yanan Tepebaşı'ndaki Dram tiyatrosuna ve yanındaki Darülbedayi Komedi Tiyatrosuna bir iki kez ailece gitmiştik . Nimet biraz da yılışarak Hadi anne , hadi anne gidelim , deyince ve annemden de destek gelince , Ulviye Teyze Ne oynayi , gülecek miyuz ? diye sordu bana . Sadi Tek Kumpanyası , Shakespeare diye bir adamın yazdığı Hamlet isimli bir oyunu oynuyor , çok acıklı , dedim . Ulviye Teyze Ağlayacak miyuz ? diye sordu . Sonuçta o gün tiyatroya gittik ; Sadi Tek'ten Hamlet'i seyrettik . Aslında Şen Sineması olan o salonda , ağustos ayı süresince , dekoru kartondan sütunlar , döküntünün döküntüsü tarihi giysiler ve yaldızlı tahta kılıçlarla , inanılmaz bir ciddiyet içinde , matine ve suare Hamlet'i , Kral Lear'i , Othello'yu oynamıştı Sadi Tek . O günlerde Beşiktaş'ta balıkçılar Çarşısında salaş bir binanın üst katındaki küçük bir salonda bunlar oynanırken , Beyoğlu'nda Alabanda Revüsü , Delidolu Opereti , revüler , varyeteler gırla gidiyordu . Ertesi günün sabahı , Nail'i sokakta ekmek almaya giderken gördüm . O , bana : Dün sizin evden neşeli sesler geliyordu , deyince , bu fırsatı çok güzel kullandım , hemen ona Onlar Kasımpaşa'dan ahbaplarımızdı , öğleden sonra da çarşıdaki tiyatroya gittik , dedim . Nail ilgi ve şaşkınlıkla Çarşıda tiyatro mu var ? diye sordu bana . Ben , tüm ayrıntılarıyla , gördüklerimi ona anlattıktan sonra , akşam yeni bir oyunun başlayacağını , bende fazla bir biletin olduğunu , isterse birlikte gidebileceğimizi söyledim . Beni çok memnun eden bir yaklaşımla kabul etti önerimi . Bundan sonra artık arkadaşlığımızı ilerletmek kolaydı ve öyle de oldu . Çocukluğumdan beri her yıl benim , uzun süren günlerini mutlulukla yaşadığım yaz tatilinin üç ayı , haziran , temmuz , ağustos ayları tüm güzelliğiyle o yıl da öylesine uzun sürmüştü ki . . . tatilin sonlarına doğru bir gün , Nail beni evine çağırdı . Orada emekli , yaşlı babasıyla , üçü erkek biri kız , dört kardeşiyle birlikte yaşıyordu . Nail'in odası sokağa bakıyordu . Duvarda asılı büyük bir tahta yer sofrası , odaya girer girmez insanın dikkatini çekiyordu . Kafesli iki pencerenin önünde uzun bir divan vardı . Emekli memur Hasan Bey ile orada otururken tanıştık . Elini öptüm ; sonra Nail bana yumurta sandığı tahtalarından yapılmış rafları ve onları dolduran kitaplarını gösterdi . Hayatımda bu kadar çok kitabı ilk kez bir arada görüyordum . O gün , Nail ile Kemal yemeden , içmeden saatlerce rafların önünde durdular . Nail , inanılmaz bir ciddiyetle , Kemal'e kitaplarını tanıtıyordu . Aslında Kemal , ileride yaşamına yön verecek güzelliklerin kapısının aralanmasını , o gün Nail'in sıkıntı veren açıklamalarını saatler boyunca saygıyla dinleme sabrına borçluydu . Kitap sevgisi , kitaplarla insanların dünyasının derinliğine inmek , onları okuduktan sonra bile tüm canlılığı ile yüreğinde taşımak , , insanı öteki insanlar arasında sadece farklı yapıyordu . Bu farkı , ancak kendi de farklı olanlar görebilirlerdi . Böylece iyi ve güzel yetişme , aynı zamanda genellikle yalnız kalmayı da beraber getiriyordu . Nail , Kemal'e sadece kitapların isimlerini , yazarlarının önemini söylemekle yetinmiyordu ; bazen içeriğini de özetliyor ; aynı yazarın başka eserlerinden de söz ediyordu . Bunları coşku ve heyecanla yapıyordu . Etkilenmemek olası değildi . Raftan bir ara 1934 yılında Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından çıkmış , Gregory Petrov'un Beyaz Zambaklar Memleketi isimli eserini çıkardı . Bu eser , çok kötü şartlarda , bağımsızlığı bile olmayan bir ülkenin - Finlandiya'nın - Sinelman isimli bir kişi tarafından kurtarılışını anlatıyor , dedikten sonra , adeta anlatma açlığı içinde devam ederek Aynı adamın Ülkücü Öğretmen isimli bir eseri daha var , o eserde Moskova Üniversitesindeki bir matematik profesöründen söz ediyor , deyip bir ara sustu ; Kemal'e baktı , sonra Bu dünyada ne güzel , insanlar var değil mi ? Kemal soruyu fırsat bilmişti , Senin ne güzel kitapların varmış , hepsi de sahiden yaşanmış gibi . Nail sen babamın bu çaldığı gramofondan rahatsız oluyor musun ? Evde olduğum zaman okurken duymuyorum bile , ama aynı şeyleri durmadan çalıyor baban . Ülkücü Öğretmeni sana kısaca anlatmamı ister misin ? dedi . Kemal'in başıyla onayladığını gördükten sonra anlatmaya başladı . Bizim için bu olay , içinde bulunduğumuz eğitim kurumunda yaşanılması dayanılmaz bir durumdu . Öğretmenimiz Talat Erben'le öğrenci öğretmen gibi değil de arkadaş , dost gibi yaşamaya başlamıştık . İleride kariyer yapıp dünya üniversitelerinde nükleer kimya dersi verecek olan Talat Beyle konuşuyorduk bu konuyu . O genellikle , koridorda bir pencere içinde teneffüslerde kahve içerdi . Nurhan'la ben de arada bir onu orada görüp yanına giderdik . Sonradan öğrendik , meğer o öğretmenler odasına girmek istemezmiş de onun için koridorda pencere içinde dinlenirmiş . Ben İngilizce bilmiyordum , İngilizce ismini şu anda hatırlamıyorum , ama Nurhan tayf analizlerinden söz eden İngilizce bir fizik kitabı edinmişti . Talat Bey o kitabı görünce çok heyecanlandı , istersek bu konuyu - ki üniversitenin üst sınıflarında okutuluyormuş - bizlerle özel olarak çalışabileceğini söyledi . Çalışmamız , bu görüşmemizden bir hafta sonraki ocak ayının bir gününde , etütten sonra 6 Fen sınıfında olacaktı . Talat Bey okulda dersi olmadığı bir günü seçmiş . Evinin Kurtuluş'ta bir yerde olduğunu biliyorduk . Müthiş soğuk bir gündü ve tipi şeklinde kar yağıyordu . Biz inanılmaz mutluluk ve heyecan içinde sınıfta onu bekliyorduk . Saat beşi geçti , beş buçuk oldu . Bu havada herhalde gelemez diye düşündük ve bunu da doğal gördük . Nurhan'la okuldan çıktık . Beş , on adımlık atmıştık ki Yıldız Sinemasının köşesinden okulun sokağına Talat Erben'in girdiğini gördük ; bata çıka geliyordu bize doğru . Durduk ve onu bekledik . Talat Bey , Nurhan'ı ve beni omuzlarımızdan tutarak okula döndürdü . Kemal ve Nurhan , özellikle onlar için önemli bir olay yaşamışlardı . Bunu ailelerine ve çok az olan yakın arkadaşlarına ballandıra ballandıra , tüm ayrıntılarıyla anlatıyorlardı . Birlikte okula dönerlerken Talat Beyin ıslak pabuçlarının topuğundan görülen yırtık çorabını fark eden Kemal , onu bile övünerek anlatıyordu . İlk olarak , öğle çıkışında kartlarımızı vermedik ; kart toplayan öğrenciye numaralarımızı ve adlarımızı yazdığımız birer kağıt verdik . Yani ona , Biz kartımızı vermiyoruz , sen kes sesini , git idareye haber ver , dedik . Birkaç arkadaşımıza da aynı öneride bulunduksa da kimse yanaşmadı . Okulda suratıma domuz görmüş gibi bakan iki insandan biri Müdür Şerif Par , öteki ise Muzaffer Ateş'ti . Ne yapıp ne edip beni ezip küçültmek , sonra da okuldan atıp belgelemek onların tutkuları olmuştu adeta . Bana acı veren , öteki arkadaşlarımın bu insanlardan ve onların var ettikleri bu düzenden rahatsız olmamalarıydı . Bu çocuklar büyük bir çoğunluk oluşturuyordu ve hemen hepsi iyi niyetli ve bilinçsizdi . Onlardan biri idareye ispiyonluk yapıyordu , 6 Edebiyatta okuyan bu çocuk bana yapay bir yakınlık göstererek yaklaştı . Okuduğum kitapların isimlerini öğrenmek istediğini , kendisinin de onları okuyacağını söyledi . Çocuğun listeyi idareye vereceğini biliyordum . Yaz , dedim . Dün ve Yarın Yayınlarından Haydar Rıfat tercümesi , İlmi ve Hayali Sosyalizm , Plütark'ın Lassedemonyalılar ve Atinalılar Cumhuriyeti ve K. Bu ispiyoncu çocuk , benim bunları bilişimi ve anlatışımdaki dili beğenmiş olacak ki giderken Kendine dikkat et Kemal , Muzaffer Bey seni ne yapıp edip dövmek istiyor , dedi . Ben de ona , Uyarın için teşekkür ederim , sen merak etme , beni dövecek adam daha anasından doğmadı , dedim . Bunu biraz daha açık söyledim . Aradan birkaç gün geçti . Üst kat koridorunda , etrafında öğrencilerle bir şeyler konuşan Muzaffer Ateş beni çağırttı . Beklediği yer , müdürün oda kapısının yakınlarındaydı , Hiçbir şey söylemedi , kapıyı açtı ; iltifat edercesine önce beni içeriye soktu ; kapıyı kapattı . Ben çok saygılı bir duruşta ellerim kenarlara sarkmış , yapay bir şekilde de başımı dik tutmuş , onun suratına bakarak bekliyordum . İlk sözü Sen demişsin ki , beni dövecek insan , anasının karnından çıkmadı . Ben hemen düzelttim . Anasının karnından demedim hocam , anasının A . . . . . . . dan diye düzelttim bağırarak . O şaşkın ya da sinirlenmiş gibi elini diğer eline ses çıkaracak şekilde vurarak Vay , sen nasıl böyle söylersin ? dedi . Ben de ona , Kendisine güvenen herkes söyler ; siz de söyleyin , dedim . Bir daha elini diğer eline vurarak Sen neyine güveniyorsun ? dedi . Ben kendime güveniyorum , dayağın hak edileceğine inanmıyorum ; ben dayak yiyecek bir şey yapmam . Bir daha elini eline vurarak , Hayret doğrusu , hayret . Hadi çık , dedi . Ben çıktım , ama onun ne yapmak istediğini anlayamamıştım . Hemen orada bulunan çocuklardan biri Nihayet Ateş seni de dövdü değil mi Kemal ? dedi . Yoo bunu nereden çıkarıyorsun ? Biz sadece konuştuk , dedim . Başka bir çocuk Hadi canım , yediğin tokatları kulağımızla duyduk , deyince Muzaffer Ateş'in ellerini birbirine vuruşundaki oyununu anladım . Keşke gerçekten beni dövseydi de bu yapaylığa gerek görecek kadar çapsız ve kişiliksiz bir öğretmen olmasaydı diye düşündüm . Arkadaşlarım ne derece bilincindeydiler bilmiyorum , 8 Ocak 1946 sabahı , yaşanan tarihi bir olay nedeniyle okulda bir sevinç havası yarattılar . Çünkü bir gün önce Demokrat Parti resmen kurulmuş , ülkemizde çok partili bir yaşama geçilmişti . Artık Hürriyet Var , diye sevinç çığlıkları atıyordu koridorlarda çocuklar . Daha ilk andan itibaren ağır ağır düş kırıklığına uğramaya başlamıştım . Hürriyeti , bağımsızlığı başıboş ve bilinçsiz yaşamak zannedenlerle dolmuştu ülkemiz . Ben bu oluşun , ülkemin savaş sonrasının en önemli bir oluşu olduğunu biliyordum ve onu izliyordum da . Eylül 1945'te Fuat Köprülü ve Adnan Menderes partiden çıkarılmışlardı . O ayın sonuna doğru da Celal Bayar meclisten çekildi . Kasım 1945'te Refik Koraltan partiden çıkarıldı ve Aralığın başında Celal Bayar bir parti kuracağını açıkladı . Bu olaylar ve gelişmeleri hakkında yüzlerce eser yazıldı . Bu nedenle onlar hakkında ayrıntılı bilgiye gerek yok . Ben o günlerde on dokuz yaşındaydım , Ülke yönetimlerini ve onların tarihlerini , devrimleri ve Atatürk'ü bitmez tükenmez bir heyecan ve coşkuyla okuyor , düşünüyor ve yaşayabildiğim kadar yaşıyordum . Yakınım olan üç dört arkadaşımla gerektiği zamanlarda konuşuyor , tartışıyorduk tüm bunları . Ülke bizim ülkemizdi ; tabii ki onun sorunları da bizim sorunlarımız . Ortak yaşadığım ya da gördüğüm genç , yaşlı hemen tüm insanlar , bu olan bitende , birey olarak kendilerinin çıkarının ne olacağını düşünüyorlardı . Bu işlere üst düzeyde öncülük edenlerin içinde iyi niyetli , namuslu olanlar tabii ki vardı . Kendi inancı ile birlikte kendisini var etmiş , kendisini inkar etmeden , inkar edemeyeceği bir ideali olanı ben pek göremedim . Onlar , namuslu ve genellikle dürüst insanlardı . Ve ülkelerinin insanlarını seviyorlardı . Ama kendilerini - her ne kadar vatan uğruna ölmeye hazırız deseler de - her şeyin üzerinde seviyor ve galiba da kendilerine biraz fazla acıyorlardı . Bu duygular içinde o yaşlarda edindiklerimle çok hesaplaştım . Elli yıl geçmiş olmasına karşın , hiçbir parti , gençlik dernekleri , cemiyetler ve benzeri toplulukların içinde olmadım . Bunları iyi veya kötünün ötesinde , bir yargı yapmaksızın anlatmak istiyorum . Hürriyetin gelmesi , kısa bir zamanda okulda da etkisini gösterdi . Faşist uygulamanın küçük bir örneği olan ve öğrencinin zorla okula dönmesini sağlayan kart usulü kalktı . Karta daha önce isyan ettiğimi anlatmıştım . Kartları toplayan çocuğa kart yerine kimliğimi belirten bir kağıdı uzunca bir aradan sonra tekrar vermiştim . Muzaffer Ateş'le aramızda bu nedenle , beni çağırttığı gün şöyle bir konuşma geçmişti . Niye kartını vermiyorsun da , hava yapar gibi kağıda adını yazıp veriyorsun ? Efendim , ben bir kere hava yapmam ; hava yapanların her türlüsünden de iğrenirim . Aslında iğrenirim dediğim zaman adam , kendisini kastettiğimi anlıyordu . Her türlü kompleks içinde olan bu öğretmenin gerektiğinde yapmayacağı hava yoktu . Bunları o anda , zaman biriminin en küçük parçasında , aklımdan geçirdikten sonra Efendim bu yaşa gelmiş bir insana yani bizlere , okula dönmemiz için , zorlayıcı tedbirler uygulanamaz . Onun zorla okula dönmesini sağlamak için baskı yapılamaz . Ben kendimi okulda değil , cezaevinde hissediyorum o zaman . Yani biz gardiyan mıyız , dedi bağırarak . Onu siz öyle söylüyorsunuz , dedim ve aklıma İsa'nın Yehudiya Genel Valisi Pontus Platüs'e verdiği yanıt geldi . Pontus Platüs Sen kendine Tanrının oğlu diyormuşsun , Yehudiya'nın kralıyım diyormuşsun . Mucizeler yapıyor , kurtarıcı olduğunu söylüyormuşsun , deyince İsa da Onu sen öyle söylüyorsun , diye yanıt verir . Bir gün , kartları toplama sırası bana geldi . Çıkış kapısında karşılıklı iki çocuk topluyorduk kartları . Tabii ben vereninkini alıyor , vermeyeninkini sormuyordum . İki yüz kadar karttı , ceplerime yerleştirdikten sonra yemeğe çıktım . O gün öğleden sonra okula dönmedim . Ertesi sabah Fındıklı'da tramvaydan indim . Kazancı Yokuşunun başındaki , sağ taraftaki , Büyük Fındıklı İlkokulunun önünde duran küçük bir çöp variline cebimdeki kartların hepsini attım . Yapmam gerektiğine inandığım heyecanlı bir iş yapıyordum ve bunu kendi kendime defalarca tekrarlayarak , güç bulmuş olarak okula gidiyordum . Heyecanlıydım , çünkü bir gün önceki etütte kartlarını alamayan ve kartsız kalan iki yüz çocuk , o gün öğle yemeğine çıkamayacaktı . Onların sorumluluğunu duyuyordum . Doğru Muzaffer Beyin odasına gittim ; yerinde yoktu . O yıllarda lig maçlarında hakemlik de yapıyordu ; odacı onun federasyona gittiğini söyledi . Her adım başında , iki üç çocuk benden kartını soruyordu . Ben onlara Artık kart usulü kalktı , dedim . Sonra müdüre gittim . Hayatımın en güzel yalanlarından birini söyledim . Efendim , biz dün Muzaffer Beyle konuştuk , bu kart usulüne artık gerek yok dedi , dedim . Müdür şaşırarak Bu nereden çıktı ? dedi . Ben Efendim , Demokrat Parti kuruldu ya , artık memleketimizde hürriyet var . Bunlar faşist usulü uygulamalar , hem başka okullarda da yok , diye yanıt verince , suratından hiçbir şey anlamadığı belli olan müdürümüz Şerif Par ayağa kalktı . Tamam , tamam Kemal . Bu öğleyin söylerim çocuklara , dedi . Çok memnun olmuştum . Ben çıkarken Sağ olun Müdür Bey , ben de zaten bendeki iki yüz kartı atmıştım , dedim . Öğle üzeri yarısının kartı var , yarısının yok , bütün okul yine sıralanmıştı . Muzaffer Bey hala görünürlerde yoktu . Pencere açıldı ve Şerif Beyin kafası göründü . Çocuklar bugünden itibaren , kart usulü okulumuzda kalkmıştır . Sizden ricam , her zamanki gibi , etütlere düzenli devam etmenizdir , deyince yüzlerce çocuk bir anda onu alkışlamaya başladı . Ve açılan çift kanatlı saç kapıdan boşalan çocuklar , Küçükparmakkapı Sokağına döküldüler . Eminim ki müdür de o anda kendisini hürriyet kahramanı sanmıştı . Muzaffer Ateşin bu işlerden haberi olmamıştı . Sormadı , soruşturmadı . da , çünkü müdür çok memnundu uygulamadan . Akşam evde annem bana , önceki akşam bir nebze ucundan anlattığım olayla ilgili olarak , Ne yaptın o ceplerini dolduran arkadaşlarının resimli kartlarını ? diye sordu . Ben de Onları çöp kutusuna attım , diye yanıt verince , Aaa , niye yaptın oğlum ? Anne yapmam gerekiyordu , hem de çok iyi oldu . Okuldan kart usulü kalktı artık , dedim . Bunun üzerine annem , evladını koruyan bir anne olarak kendince öğütler verdi . Çoğu tutulacak gibi değildi öğütlerinin ; ben zaten tutulacak olanlarını da tutmuyordum . Soğuk , ama havanın açık olduğu bir kış günü , Nurhan , son edindiği ve okuduğu bir kitabı Kemal'e tanıtmak üzere evinden çıktı . Onların evinden yüz elli metre kadar uzakta , tepede bir yerdeydi Kemal'lerin evi . Nurhan , evin önünde durdu ve Kemal , diye seslendi . Hemen camdan görünen Kemal el işareti ile Nurhan'ı yukarı çağırdı . Nurhan , kitap elinde uzun uzun anlatıyordu ve hayranlıkla yapıyordu yorumlarını . Bu eser , Jean Jacques Rousseau'nun İlimler ve Sanatlar Hakkında Nutuk isimli kitabıydı . O gün öğleden sonra Orhan , Kemal'i de getirmesini söyleyerek evlerine çağırmıştı onları . Nurhan bunu söyleyince , Kemal çok mutlu olmuştu , ama gitmelerine daha iki saat vardı . Kemal'in annesi çay yaptı onlara , sonra etli kuru fasulye ve bir tepsi ballı tel kadayıfı koydu önlerine . Sofada yanan saç odun sobasının sıcaklığı ile ısınmış , karınları doymuş bu iki genç , yemekten sonra Orhanlara gitmek üzere yola koyuldular . Aydınlık Sokağından inerken , Dereboyu'na yönelen ara yollardan geçtiler . Bunların birinin ortasında , ufak bir meydanın kenarındaki iki katlı ahşap bir eve yaklaştıkları sırada Kemal , Nurhan'ın kulağına eğilerek usulca , pencerede oturan Nebahat'ı gösterdi . Nurhan bak o kız var ya , benim dünyamda yeri olan bir insan . Bunları söylerken kıpkırmızı olmuştu . Nurhan durumu fark etti ; tam o evin önünden geçerken , Kemal bu kez başını önüne eğince arkadaşı Ne duygusal , ne romantik bir çocuksun sen Kemal , bunda utanılacak ne var ? demekten kendisini alamadı . Sonra bir şeyler söylemiş olmak için Ben o kızın babasını tanıyorum ; bir şeye dokundu mu , elini hemen yıkayan bir adam , elleri bembeyaz , diyerek rahatlatmaya çalıştı Kemal'i ve sonra onun sevineceğini bildiği bir haber verdi . Sabahat da var evde , Orhan söyledi bana . Bahçede , tahta bir masa etrafında Sabahat'ın koparıp bir tabağa koyduğu ayvaları yiyorlar , su içiyorlar , bir yandan da dünya edebiyatından Türkçeye çevrilmiş kitaplardan konuşuyorlardı bu genç insanlar . Gündemde Jean Jacques Rousseau vardı . Nurhan kısaca eseri arkadaşlarına tanıttı . 1742 yıllarında Dijon Akademisi bir yarışma açmış . Tekniğin ve bilimlerin ilerlemesi , insanlığın ilerlemesine ne katkıda bulunmuştur konulu . Tüm Fransızlar , bu yarışmaya katılabilirlerdi . Katılanlar sorunun anlamı doğrultusunda yanıtlar vermişlerdi . Yalnız tek bir insan Jean Jacques Rousseau , teknik ve bilimlerin gelişmesinin , ilerlemesinin , insanlığa katkısının olmadığını , gerilemesine neden olduğunu savunan bir yazı gönderdi . Ve yazısının adını da İlimler ve Sanatlar Hakkında Nutuk koydu . Ünlü ve eski bir akademi olan Dijon Akademisi birinciliğe , Nurhan masanın üzerindeki kitabı göstererek , Bu eseri seçti , dedi . Sabahat heyecanla Ne kadar güzel , ne kadar güzel . Aslında bu eseri okumak , ondan sonra onun üzerinde konuşmak gerekirse de J. Rousseau'nun tezi hepimizi düşündürebilir . Nurhan Tabii Sabahat , akademinin sorusu gaflet içinde sorulmuş bir soru . Sabahat düşünceli bir şekilde Onların insanı nasıl gördükleri de ortaya çıkıyor bu soruda . Tekniğin ilerlemesi , insanlığa , insanın bağımsızlığına ve özgür dünyasının gelişmesine doğrudan hiçbir katkıda bulunamaz . Pek çok şeyi , yaşamı kolaylaştırabilir , ama teknik insanlık üretemez ; onu ancak insan üretebilir . Araba tekerleği yokken dünyada insanlar vardı . Onların bağımsız dünyası , sevgi dünyası , otomobil ya da uçak yok diye bizimkinden daha mı kısıtlıydı yani ? Biz bugün o devirleri , o koşullarda yaşayan o insanları talihsiz mi göreceğiz , acıyacak mıyız onlara , tekniğin geri düzeyindeydiler diye ? Sıdıka Hanım , terk ettikten sonra ziyaret imkanı bulamadığından olmalı , düşlerinde daha da büyüttüğü evin kıyısını köşesini anlatıyor şimdi Nihal'e . Malta taşi kapli idi sofasi . Odalara bir basamakla çikilirdi . Odalarin yerleri tahta idi . Her sabah ovulurdu o tahtalar . Sakiz gibi sapsari olana kadar . Yeşilköy'ün sabahlarını hatırlıyor Nihal . Neredeyse alacakaranlıkta kalkılıp mangal közüne süre çekile , süre çekile köpükleri ağdalanan kahveler içildikten sonra hep bir elden girişilerek kuşluk vakti buram buram arap sabunu kokusuyla sonlanan sabah temizliklerini . Sıdıka Hanım şimdi çerçevelenmiş camlı bir fotoğraf çıkarıyor . Tozunu siliyor elinin tersiyle . Bakiniz , bu da Girit'ten geldiğimiz geminin fotografıdir . Duvarda asili idi . Son badanada çıkardim . Tek bacalı bir gemi bu . Çerçevenin köşesinde daktilo ile 1924 Mübadele Yasası gereğince ailemizi Girit ten Ayvalık'a getiren Türkiye adlı gemi yazılı küçük bir beyaz kağıt parçacığı iliştirilmiş . Sıdıka Hanım , çerçeveyi yerine koymaya çalışırken üst raftaki sayısız ufak tefeği yeniden içeri sığdırmaya çabalıyor . Diş fırçaları , bir instamatik fotoğraf makinesi , lastik toplar , bir bikini üstü , birkaç oyuncak . . . Pansiyonerlerin yıllar boyu unuttukları eşyalar olmalı bunlar . Bir kitap ilgisini çekiyor Nihal'in . Dolaptaki tek kitap bu . Nihal izin isteyip alıyor . Karıştırıyor . Odisseia nın Yunanca bir baskısı . 1966 tarihli . Üzerine kimi notlar alınmış . Kimin bu kitap ? Biri kalmişti burada . On yıl oluyor , belki daha çok . . . Sıdıka Hanım bunları söylerken , misina şişle boynundan başlayıp kol evleri yeni ayrılmış , yarım bir bebek hırkasının kaçan ajurlu ilmeklerini bozmadan özenle şiş'e geri takmaya uğraşıyor . . . . o unutmuştu . Saklarim hala . Kim ne unutmuş , saklarim hepsini . Şu yarim kalmiş hırkaya acirim hep . Güzel bir hanim torununa örüyordu . Torun büyümüştür artik . . . öyle kaldi örgüsü . . . Nereden gelmişti ? İstanbul'dan . . . Semtini bile hatirlarim , Fenerbahçe . Torununu Fener Bahçesine götürecek diye sevinirdi . Ordan hatirlarim . Yok onu sormuyorum . Hani şu kitabı unutan ? Ha , o mu ? O Yunanistan'dan , Atina . . . Telefon çalıyor tam o sırada . Sıdıka Hanım alçak taburesinden kalkıp hamarat adımlarla mutfağa yöneliyor . Telefon mutfak kapısıyla küçük odanın arasında , eski duvar saatinin altında . Buyrun , numero 26 . Sinirli bir kadın sesi taşıyor ahizeden . Telaşla bir şeyler soruyor uzun uzun . Evet , diyor Sıdıka Hanım . Evet , vardir öyle biri . Telefondaki ses bir şeyler sormayı sürdürüyor . Evet , diyor Sıdıka Hanım yine . Evet , öyle biridir hanimi . Kısa bir sessizlik . Sonra yine duyuluyor telefondaki kadının sesi . Bir şeyler anlatıyor . Sıdıka Hanımın yüzünden tatsız bir haber olduğu anlaşılıyor . Olur , vereyim , diyor Sıdıka hanım gönülsüzce . Vereyim , adi neydi ? Biri üzülecek şimdi . Ölüm olmasa bari . Ya bu kitabın sahibi ? On yıldan çok olmuş geleli . O da ölüp gitti belki . Ne garip , şu karaladığı satırları ilk gören ben olabilirim . Tek başına gelmiş gibiydi . Nereden çıkardım bunu ? Öyle geldi içime nedense , Sıdıka Hanımın anlatış tarzından olmalı . Bu ne ki ? Araya konmuş , kitap ayracı gibi . Bir rulo tel , bir de incecik ahşap parça . . . Sıdıka Hanım , kitabın arasından çıktı . Bunlar nedir ? İrkiliyor mu Sıdıka Hanım , yoksa Nihal'e mi öyle geliyor ? Ama duymazlıktan geldiği kesin . Yazik , diyor Nihal'i yanıtlamak yerine . Çocuklari , hastaymiş . Sıdıka Hanımın telaşla merdivenleri çıkışını ve yukarıda bir kapıyı çalışını duyuyor Nihal . Ses gelmiyor bir süre . Sonra tekrar çalıp sesleniyor Sıdıka Hanım . İhsan Bey , açiniz lütfen . Telefonunuz vardir . Yine bir sessizlik . Derken bir kapı açılıyor . Tedirgin bir erkek sesi . Bir yanlışlık olmasın ? Adiniz İhsan Bey değil midir ? Evet ama ? Acele ediniz , bekliyorlar telefonda . Nihal kitabı karıştırmayı sürdürüyor . Merdivenlerden önce Sıdıka Hanım , az sonra gömleğinin düğmelerini iliklemeye çalışan bir adam iniyor . Nihal'le yaşıt olmalı , gözlüklü , orta boylu ve alabildiğine şaşkın . Sıdıka Hanım mutfaktan avluya çıkıyor . Nihal de fazla hissediyor kendini . Keşke önceden çıkmış olsaydı . Şimdi davransa telefonun yanından geçmesi gerekecek . Sanki dinlemek ister gibi . Kalkıp odaya mı girse acaba ? Orası da öyle yakın ki telefona . Adam bu arada ahizeyi almış , Alo der demez karşı taraftan sinirli bir kadın sesi . Ağzına geleni söylediği anlaşılıyor . Ihsan Bey yarım yamalak , . . . sen beni nereden ? . . diye geveleyecek oluyor . Daha da yükseliyor kadının bağırtısı . Nihal'in tek tük sözcükleri seçebileceği kadar rezil ve utanmaz çarpıyor kulağına . Fazlasını duymamak için kalkıyor artık . Çaresi yok , İhsan Beyin yanından geçecek . Odaya mı , yoksa mutfaktan avluya mı ? Avluda karar kılıyor , o tarafa yöneliyor . Nihal yanından geçerken , kadının bağırtısını kesmek için olmalı , İhsan Bey kırık dökük bir sesle sormaya yelteniyor . Çocuklar , doğru mu . . . Hasta demişsin ? Nihal kendini mutfağa atıyor bu arada ve mutfağın avlu kapısına ulaştığında telefondaki tiz kadın sesinden kurtuluyor . İstifnoları büyük bir tepsiye yerleştiren Sıdıka Hanımın yanına oturuyor . Elinde Odisseia aklında Yunanlı . Bıraktıkları yerden sürdürmek üzere soruyor : Nasıl biriydi ? Bilmem ki . . . bir kadın . . . Çocuklari hasta dedi , bilmiyorum bir hata mi yaptim ? Onu sormuyorum . O adamı , hani Atina'dan gelen . Bir an anlamadan bakıyor Sıdıka Hanım . Nihal , çok sorarak Sıdıka Hanımı küstürme korkusunu yine duyuyor . İki yol var : ya tümden susulacak , ya üzerine gidilecek . Hem ne diye onca ilgisini çekti elin Yunanlısı ? Büyüsü , yalnızca suyun öte yanından gelmiş olması mı ? Hani şu kitabı bırakan ? Neşeli , iyi bir adamdi . Avukatmiş galiba . Biraz tuhaf idi . Her akşam yürürdü adanin arkasina doğri . Sorardim nereye ? Derdi Midilli'ye bakacağim . Görünür mü Midilli burdan ? Görünür sis olmayinca . . . Bu sırada üst odalardan birinin avluya bakan balkon kapısı açılıyor . Nihal yaşlarında bir kadın , biraz kısa boylu , balık etinde ve adamakıllı keyifsiz , ipten , mayoları , havluları topluyor rastgele . Nihal , nedenini bilmeden bu kadınla İhsan Bey ve az önceki telefon arasında bir bağ sezedursun , Sıdıka Hanım onun aklından geçeni sesliyor : İhsan Beyin hanimidir . İkisi de bunun doğru olmadığını biliyorlar . İçi acıyor Nihal'in . Aydınlık yüzlü bir kadındı balkona çıkan . Okumuş , yazmış , meslek sahibi , belli . İhsan Bey de öyle görünüyordu . Kim bilir ; telefondaki bile öyleydi bir zamanlar belki . Nasıl yoruluyor ilişkiler zamanla . Bunca ayrı kalmasak bizimki de yorulabilirdi . Yoruldu da biz mi farkında değiliz yoksa ? Ne dokunmalarda o eski coşku , ne gülebilmek birbirinin her söylediğine . . . Haksızlık bunu düşünmem , bütün acılar henüz çok taze . Örtülür mü üstü , yoksa yeni acılar mı eklenir her gün ? Tatile geldik , ilk sabah , böyle şeyler mi geçmeli zihnimden ? Hem gidip bir bakmalı , ben burada , Sıdıka Hanım , Yunanlı avukat , İhsan Bey filan ; o , hücre gibi odada . İçi sıkılmıştır tek başına , uyandıysa . . . Şu ahşap parça , rulo tel , neyse . . . Kitabın arasından çıkan ahşap parça Ertan'ın elinde şimdi . Evirip çeviriyor . Kahvaltı masasında oturuyorlar , verandada . Nihal'in tuhafına gidiyor bir an . O avukat da ola ki burada kahvaltı ediyordu , şu parça ile , her ne idiyse o , böyle oynamış mıydı acaba ? Bir müzik aleti parçasına benziyor . Bak , tellerin oturduğu yerleri var . Eşik denir galiba , öyle kalmış aklımda . Nasıl düşünemediğine şaşıyor Nihal , tabii rulo halindeki tel de anlam kazanıyor o zaman . Müziğe meraklı bir avukat , Odisseia yı okuyan , dahası dizeler karalayan kitabın sağına soluna . Nihal , kırık dökük Rumcasıyla o dizelerin anlamını çözmeye çalışırken Sıdıka Hanım çıkıyor avluya . Bu kez elinde bir çamaşır sepeti , çamaşır asmaya . Hiç boş durmaz mı bu kadın ? Nihal , sofraya davet ediyor onu . Ben yedim , teşekkür ederim , diyor Sıdıka Hanım . Buyrun , bir bardak çay için . Hem bir iki şey soracaktım size . Çamaşır sepetini verandadan bahçeye inen merdivenlerin yanıbaşına koyup bir iskemle çekiyor Sıdıka Hanım . Nihal bir bardak getirip çay koymaya davranıyor . Açik olsun ; koyu içemem , çarpinti yapiyor . Bazı notlar buldum kitabı karıştırırken , ilgimi çekti . Onları soracaktım . Hiç üşenmeden hemen kalkıyor Sıdıka Hanım . Gözlüğünü alıp geliyor , Nihal'in yanına yerleşiyor . Şunu anladım , krasi , şarap değil mi ? Şunu da anladım , fralassa deniz . Thalassa , diye düzeltiyor Sıdıka Hanım . Bu dize herhalde , Şarap rengi deniz . Ertan , sol eliyle çayından bir yudum alıyor . Sağ avcunda yoğurup durduğu eşik e bir başka bakıyor şimdi . Eşikle konuşur gibi kendi kendine mırıldanıyor : Ege ! Kadının gözleri bir an adamda . Sıdıka Hanım , biraz Yunanlı avukatla anılarında . Şunu çözemedim . . . Kariştirdilar , diyor Sıdıka Hanım , gösterilen yere bakarak . Kattılar , diye yorumluyor kadın ve ilk dizelerin tümünü çeviriyor becerebildiğince : Modern Odisseus'lar Ki onlar Şarap rengi denize Gözyaşlarını kattılar Adam , yarılanmış çay bardağını tabağına koyup uzaklaştırıyor önünden . Dikkat kesilmiş dinliyor şimdi , Peki ya şu ? Sıdıka Hanım tam yanıtlamaya yeltenirken , mutfak kapısında İhsan Beyle o aydınlık yüzlü kadın . Ellerinde valizler , gitmek üzere toparlanmışlar , belli . Tedirgin anlarda sorulan o gereksiz sorulardan birini soruyor Sıdıka Hanım , belki içinden kendi kendine kızarak sorunun anlamsızlığından ötürü . Gidiyor musunuz ? Gidiyoruz . . . Çocuklar . . . ciddi bir şey değildir inşallah ! Sanmıyorum , ama yine de gidelim dedik . Hep İhsan Bey konuşuyor , kadın biraz geride . Nihal , İhsan Beyin omzu üzerinden kadının gözlerini arıyor , gülümsüyorlar karşılıklı . Bazen ne çok şey paylaşılabilir gözlerin kısacık gülüşünde . Motordaki beyaz giysili kız çocuğunu anımsıyor Nihal . Nasıl o vedalaşma bir iç ferahlığı yarattıysa kendinde , bu kadın da Cunda'dan şimdi daha az sıkıntılı ayrılacak gibi geliyor Nihal'e . Ertan , bütün bunların biraz dışında ; Sıdıka Hanım , İhsan Beyle hanimini geçirmek üzere uzaklaştığında aklı hala Yunanlı avukatta . Kimmiş bu adam ? Ne bileyim , bir tek adını biliyorum . İhsan Bey . Onu demiyorum , şu kitabın sahibi . . . Gülüyor Nihal . Az önce hem de üst üste iki kez kendisi yapmadı mı tıpkısını Sıdıka Hanıma ? Niye güldün ? Anlatması uzun şimdi , boş ver . Atinalı bir avukatmış galiba . On yıl kadar önce kalmış burada . Ama niye güldün ? Ertan'ın gözlerinde küskünce bir bakış , biraz alınganlık emaresi . Benden bir şey gizliyor gibi mi ? Ya da hayattan uzun süre koptun sen , anlamazsın nasıl olsa . Niye sana anlattığım kadarıyla yetinmiyorsun gülüşü ? İşte bu yeni , diye düşünüyor Nihal . Hiç alınganlığı yoktu eskiden . Bu da ayrı geçen bir dönemin hediyesi olmalı . Demek her şey açıklanmalı , tüm duygular ve bakışlar , belki dokunuşlar bile . Konuşmadan anlaşabilmek eskiden olduğu gibi , zamanla gelecek geriye , o da gelebilirse . Niçin gelmesin , gelecek elbet . Ama bu uzunca suskunluk bile gerginleştiriyor Ertan'ı . Az önce ben yaptım aynı şeyi Sıdıka Hanıma . O başka konulardan söz ederken boyuna boyuna Yunanlı . . . Ne kadar benzeşiyoruz seninle , ona güldüm . Tepkilerimiz , ilgilerimiz , sorularımız bile aynı . Ertan rahatlıyor , Nihal ise daha rahatsız şimdi . Tümünü söylemedim düşüncelerimin , buna sahtekarlık denebilir mi ? Bu düşünceyi kovmak için Yunanlıyı anlatmayı sürdürüyor : Adanın arkasına yürürmüş her akşam . Midilli'nin ışıklarına bakmaya . . . On yıl kadar önce gelmişse buraya . . . 74 öncesi demek . albaylar cuntası sırasında . . . Sıdıka Hanım dönüyor o sırada . Gözlüğünü çıkarmış , keyifsiz ve dalgın . Çamaşır sepetini alıyor yeniden . Bir an önce çamaşırları asarsa İhsan Beyi , telefondaki kadın sesini ve hasta olup olmadığını çözemediği çocukları unutacak gibi . Nihal üsteleyip üstelememekte kararsız . Elinde kitap , gözleri Sıdıka Hanımda . Fark ediyor Sıdıka Hanım , çamaşırlar yerine Nihal'in sorularına sığınmayı yeğliyor ve gözlüğünü takıp geliyor : Şunu soracaktım az önce . . . Hangisi bakayim . . . ardi , mesela dağın ardi gibi . . . Karşisi . . . Karşı yanı , suyun karşısı , suyun öte yanı . . . Sidıka Hanım onaylıyor başıyla . Ertan şimdi iyiden iyiye merakta . Tümünü çevirsene . Tam çözemedim ki . Olsun , çözdüğün kadarıyla . Modern Odisseus'lar , Ki onlar , Şarap rengi denize Gözyaşlarını kattılar . Suyun öte yanına Yağmaya gitmediler . Özgürlük , barış ve dostluk istediler , Sevgiliden ayrı düştüler , galiba böyle . Sıdıka Hanım artık kalkacak , işler onu bekliyor . Hem yukarıdaki oda da temizlenecek , çarşaflar değişecek . Neyse ki temiz çarşaf var yedekte , yoksa hazırlıksız yakalanabilirdi . Üst odanın bugün boşalacağını bilmiyordu ki . İki gün sonra gideceklerdi , yazık oldu İhsan Beylerin tatiline . Neyse , bari bu hanımla beyine yarar oda , onları o karanlık odaya yatırmak zaten içine sinmemişti . Balkonlu oda boşaldi . Çarşaflari değiştireyim , taşinabilirsiniz hemen . Adamı şu an pek ilgilendirmiyor taşınma sorunu . Yunanlı avukatın gizemi , o kötü alt odadan kurtulma müjdesinin önüne geçiyor . Bu kitabın sahibi . . . tatil için mi gelmişti Yunanistan'dan ? Yok , sonbahardi geldiğinde . . . Mecbur kalmiş , öyle derdi . Bilmecenin parçaları yan yana gelip yavaş yavaş tamamlanıyor sanki . Kadın , bir an önce Yunanlıyı çözme hevesiyle soruyor hemen : On yıl önce demiştiniz . . . 1974'ten önce gelmiş olmalı,71 - 72 öyle bir şey mi ? İlk gelişi daha bile önce idi galiba . 68 , belki 69 . . . Benim küçük oğlan askerden dönmemişti . . . Öyle ya 68 yılı demek ki : Avukat imiş , kaçmiş . Çok özlerdi Yunanistan'i . Konuşurduk bazi , bana Girit'i anlattirirdi böyle sizin gibi . Ama çok zulüm varmiş orada . Bize de çok yaptilardi son zamanda . İnanmazsiniz anlatsam . . . Çok gelinler öldü . . . Sıdıka Hanım bunu söylerken , eliyle artık kalmamış göğüslerini kesiyormuş gibi iki el darbesi yapıyor : Göğüslerini mi kestiler ? Uçlarini . . . Her akşam bir laf dolanirdi , Kemal'i kestik . . . Kapi ardina siner beklerdik , babamiz sağ döner mi diye ! Yu barada ? diyor adam . Nihal gözucuyla Ertan'a bakıyor . Gözünün birini kısarak bakıyor Ertan . Hatta hafifçe gözü seyiriyor gibi . Sanki bir tik . Bu da yeni , eskiden sinirlenince gözü filan seyirmezdi . Sıdıka Hanımın her şeyi anlamasını ya da iki yanlı düşünmesini bekleyemez ki ! Burada bir zulüm görmedik . . . Nihal , Sıdıka Hanımın üzerine kol - kanat germek , onu Ertan'ın gizli öfkesinden korumak isteği duyuyor . Belki de Ertan'la ikisinin birbirini sevmeleri arzusu . Benim sevdiklerim birbirlerini sevsinler isterim . Uzlaşmacı bir kişilik mi benimki ? Bir tür sahtecilik ? Bu sabah ikinci kez düşünüyorum bu tanımı kendim için . Bana ne kadar yabancı . Ertan'ı kayırma , onun dış dünyayla yüz yüze gelişini yumuşatma görevi mi beni böyle kendimi didiklemek zorunda bırakan ? Ya siz gelmeden önce . . . Burada neler olmuş ? Ertan bir sigara yakıyor . Çakmağı masanın üzerine bırakıp sigarayı sol eline alıyor . Eşiği bir süre terk edişini telafi etmek gibi hemen kavrıyor sağ eliyle - kavrayabildiği kadar - ve sinir bozucu bir ritmle masaya vurmaya başlıyor . Ege'nin ufku zengin , Ege doğurgan . Zeytini , şarabı , ekmeği ve ilk uygarlıkları üreten . Adalardan sekerek birbirine koşan iki kıyısı , birbirinden kopamayan ; adalarla kavuşan iki kıyısı . . . O Yunanlı avukat da buradan böyle ufka bakarak . . . Maden Adası ve daha bir sürü irili ufaklı adadan sekerek . . . Tek bir ağaç , adacıklardan birinin üzerinde . Yayvan ve güzel bir ağaç , adacığın üzerine şemsiye gibi kapanan . Yapayalnız , adada tek başına . Güneş de tam onu seçti , giderken öpüşecek . Ağacın ardından kayıp gidiyor , bir an öylesine çakışıp örtüştüler sanki aynı şablondan çıkmış ikisinin üst çeperi . Kayıp gidiyor ağacın ardından , hızı gözle izlenebilir . Hızla yalnızlaşıyor ağaç , son turuncu dilimi de yakalayıp durduramadan . Karanlık , soğuk ve yalnız kalıverdi . Nihal de titredi birden . . . Ben artık yalnız kalmak istemiyorum , diyor Nihal . Artık hiç yalnız kalmayacaksın ki , diyor Ertan , eli Nihal'in karnında . İ harfinin noktasından küçük döllenmiş bir yumurtacık var mı orada şimdiden , iki , dört , sekiz ve on altı hücre derken tutunabilecek mi rahim duvarına ? Minicik bir yürek , yepyeni bir yürek , hamarat kan pompalayan ? Kaçıncı haftada , atmaya başlayacak ? Kol ve bacak tomurcukları . . . İlk seyirmesi , ilk kıpırtısı , ilk tekmesi derken . . . Yapayalnız kaldı yine . Üstelik çocuğun bütün sorumluluğu . Tek başına diye düşünüyor Ertan , yine bir akşam vakti Ayvalık'tan Cunda'ya motorla tek başına geçer ve şarap rengi denizin güzelliğine dair hiçbir şey görmezken : Ahmet Haşim'i hatırlıyor , neden hatırladığını bilemeden . Zihnini zorluyor , Akşam , yine akşam , yine akşam / Bir sırma kemerdir suya baksam / Üstümde sema kavs - i mutalsam ! dizeleri geliyor aklına . Her şeye rağmen gökyüzünü başımın üzerinde görebilmenin mutluluğu mu bu çağrışımı yapan , diye düşünüyor . . . Bir şey eksik . Bir ipucu : . . çağrışımın peşini kovalamaktan cayıyor . Motor Cunda'ya yanaşırken ; yol boyu hiçbir şey gözlemediğinin ayrımına varıyor . Nihal onun gözü , kulağı , eli . . . Sağ eli . . . şimdi daha iyi . Nadiren bir titreme , belli belirsiz . Parmaklarındaki incelmeyi , elindeki güç kaybını ancak bilen bir göz fark edebilir , bir de uzmanlar . Nerede , Danimarka'da mı , bir işkence rehabilitasyon merkezi kurulmuş . . . Latin Amerikalılar , Güney Afrikalılar , tabii bizimkiler de . . . Yolum düşerse gider miyim ? Yolum nerelere düşecek , nerelerden geçecek ? Yolu şimdilik Cunda . Meydan bu kadar kalabalık mıydı geçen gelişlerinde ? Şu büfeye pansiyon sormuştu Nihal . Sormasına gerek yok bu kez . Taş Kahvenin önünden Sıdıka Hanımın evine . . . Kahvenin önünde oturan adam . . . Kahvesini yudumlarken ona bakan dikkatlice . Ham keten takım elbiseli , gözünde yuvarlak tel çerçeveli gözlükler . . . Şakakları ağarmış . Eh ! Düşler de yaşlanır , diye dalga geçiyor Ertan kendi kendisiyle . Yunanlı avukatın saçlarındaki akları fark etmemişti geçen gelişte . Pansiyonun kapısı , nasıl bırakmışsa tıpkı öyle . Sanki birkaç gün olmuş Nihal'le şuracıktan çıkalı . Dönüp dönüp Sıdıka Hanıma el sallayışları geliyor aklına . Kapıda koyu renk elbisesiyle dikilip kalmış hüzünlü Sıdıka Hanım . Kapı yine aralık . Zili çalsam mı diye düşünüp cayıyor Ertan . Sofa , mutfak , bahçe ve Sıdıka Hanım . . . Biraz da yaşlanıp küçülmüş . Bahçe aynı bahçe , ama çiçekler mi tar ü mar ? Ne eksik geçen seferki sevincinden ? İki şişman kadın sofra hazırlıyorlar , kardeş olmalılar . Aynı sakalet , aynı hantallık . Karpuz kesiyor biri , kabuğa yakın kısmını kemirip sularını dirseklerine kadar akıtarak . Öbürünün tırnaklarında yarısı dökülmüş koyu renk cilalar . Sıdıka Hanım bile bir başka görünüyor , daha uzak , daha yabancı . Buyrun , diyor , herhangi birine demişçesine . Zaten herhangi biri Ertan şu anda . Alınmamaya çalışmalı . Boş odanız var mıydı ? Kaç kişilik . Yalnızım . . . Ve birden hatırlıyor Ertan , motorda Ahmet Haşim'in neden aklına düştüğünü . Nihal'in Ben artık yalnız kalmak istemiyorum , diyen sesi ve göllerde bu dem bir kamış olsam dileği . . . Yalnızlığın ve hüznün şairi olduğundan mıdır hatırladığım Ahmet Haşim'i bunca sık ? Niye Nazım Hikmet değil de Ahmet Haşim , pek yakında bizim sulara geçen her gemiyi okşarken yanmayacak mı ellerim ? Hayır , benim şairim Mayakovski değil , Puşkin ! Ah , koca Lenin . . . Nazım ne yapıyordur şimdi ? Anneannesine mi bırakmıştır Nihal onu ? Başının etini yiyorlardır kızın , söylenerek filan da değil , susarak . Susarak ve Biz demedik miydi ? bile demiyoruz , görüyorsun işte susuyoruz ! bakışlarıyla bakarak . . . Onlarsız geçen ikinci günümün akşamı . Daha kaç iki günler , haftalar ve yıllar geçecek kim bilir . Sonra bir gün , kavuşursak eğer , geriye dönüp bakacağız ve nasıl da kısa görünecek o ayrılık , yaşanırken bunca uzayan , bunca yoran daha ikinci günün akşamı . Birlikte geçirdiğimiz son yıllar da hiç yaşanmamış gibi şimdi , sanki hiç gelmemişiz Nihal'le buraya , ben hala tutukluyum ve tutukluluğum ömür boyuna çevrilmiş Cunda'da ! Kaç kişiyle konuştum son yirmi dört saatte ? Oda isterken dün akşam Sıdıka Hanımla , bir . Sabah kahvede çay ve tost ısmarlarken garsonla iki , hayır garson üç . Ondan önce sigara ve gazete alırken büfeciyle . Sonra gün boyu ? Hiç kimseyle . . . Az önce yine garsonla . Izgara köfte , bir de rakı . Pappalina değil , keyifle yenmeyince saygısızlık gibi geldiğinden belki . Ama bira yerine rakı ; gönlü olsun Nihal'in . Ne çok ağladıydı geçen sefer bira içişime içlenip . Şuracıkta olsaydı şimdi . Gidip bir kadeh içseydik . . . Şunca yıldır hiç yapmadığımız gibi . Keşke her gece oturup konuşsaymışız ; niye o kadar çok işimiz vardı ? Ne diye onca koşturup durduk , iki laf edecek zaman bulamadan . Konuşacak biri olsaydı şimdi ! Öyle garson , büfeci filan değil , beni tanıyan biri . . . Beni tanıdınız mı ? Sofada sessizce oturup dururken , birden yerinden kalkıp mutfak kapısına gelen adamın sesine dönmek için tahta kaşığı sağ elinden sola aktarıyor Sıdıka Hanım , sakızlı muhallebiyi karıştırmaya ara vermeden . Bir an bakıyor adamın yüzüne dikkatlice , sesindeki tanınma feryadını karşılıksız bırakmama çabasıyla . . . Taniyamadim . Geldiniz mi daha önce ? Beş yıl önce . Eşim de vardı o zaman . Hatta birkaç kez yazdı size sonradan . Resim bile yolladı . Sizden de bir kart almıştık , oğlumuzun doğumunu katlayan . Muhallebinin üzerindeki gözeneklerin artmasını beklemeden ocağı söndürüp kaşığı tezgahın üzerine bırakıyor Sıdıka Hanım . Elini beline dayayıp düşünceye dalıyor . Üstelik kart yazdığı birisi . . . Hatırlaması gerek ama . . . Yaşlilik işte , hatirlayamadim . Ama durun , resmi bulursam hatirlarim . . . Sıdıka Hanım mutfaktan sofaya , mermeri kırık , aynası nem lekeli ceviz konsola yöneliyor . Önce üst çekmeceden gözlük , sonra mahfazalar , zarflar , kat yerleri ararmış örtülere sarılı eski fotoğraflar . . . Ertan da göz ucuyla izliyor , eskilerden , yenilerden , ama daha çok eskilerden gelip geçiveren çehreleri , cümleleri . Derken , Ertan ve Nihal , aralarında Nazım , birkaç aylıkken henüz . Sanki suretleri değil de kendileri . Kendi cebinden çıkarıp baksa bu etkiyi yapmaz , böyle beklenmedik bir yerden , birdenbire . . . Hah . . . İşte bakın , diye atılıyor . Dört yıl önce olmalı . Nazım kaç aylıktı o zaman . . . Ne güzel bir bebekti kerata , büyüdü gitti , tohuma kaçtı şimdi ! Burun kökünde bir acı . Gözünden yol bulamayan yaşlar birikmiş olmalı . Burnunun direği sızlamanın ne anlama geldiğini ilk kez mi anlıyor böyle derinden ? Aaa . . . Hatirladim . Nasil hatirlamam . Şamyotisa'yı söyleyen hanimdir eşiniz . Onu çok sevmiştim ben . Niçin gelmemiştir şimdi ? Ne demeli ? Yalan söylenemez Sıdıka Hanıma . Doğru ise , tam bir kargaşa . . . Geçiştirmek mi en iyisi ? Biz . . . Ayrıldık artık ! Ama olmaz ki ! Severdiniz birbirinizi . . . Birbirimizi hala bunca özleyişimiz hep ayrılıkla , iç içe yaşamışlıktan olmalı . Aynı zamanlarda evlendiklerimizden çoğu tüketti sevgilerini . Şimdi , şu telefona giderken sanki sevgilimle konuşmaya gider gibiyim , on yıllık karımla hiç değil . Ayvalık'ın ana caddesinde , iskeleden postaneye yürürken , bir gün önce Sıdıka Hanımla konuşmalarını , en çok da o beklenmedik yerde karşısına çıkıveren Nazım'ın bebeklik resmini düşünüyor Ertan . Gelip geçerken ara sıra omzuna çarpanların ve yoğun akşamüstü kalabalığının farkında bile değil . İrkiliyor birden ; tam ardından bir ses : Hocam ! Efendim , diye dönüyor , bu körpecik sesin onun üniversiteden koparıldığı 80'den bu yana böyle genç kalmasının imkansızlığını sorgulayıp algılamadan . Henüz 15 - 16 yaşlarında bir kız , ona değil , etine dolgunca , saç kesiminden lacivert dar eteğine kadar her şeyiyle öğretmen olduğunu belli eden bir kadına sesleniyor . Öylece kalakalıyor Ertan , kadınla kız önünden geçmekte olduğu binanın açık kapısından girip derinlikteki maviliğe doğru yürürlerken . Başını kaldırıp bakıyor Kız Meslek Lisesi imiş burası meğer . Kapıdan görünen görkemli bir hol , yerleri siyah ve beyaz damalı mermer kaplı , derinlikte kıyıya açılan bir kapı ve çerçeveden akşamın henüz koyultmadığı bir pırıltı . Denize varmıyorlar öğretmenle öğrencisi , holün iki yanından çıkan merdivenlere sapıp üst katlardan birine doğru gözden kayboluyorlar , Ertan orada öylece kalakalmış bakarken arkalarından . Bir hayal görür gibi oluyor Ertan , kapıdan görünen deniz parçacığının önünden rıhtım boyunca yürüyen ve kapının çerçevesinden geçtiği o bir an dönüp gülümseyen . Beyaz takım elbisesini seçer gibi oluyor , tel çerçeveli gözlüklerini hayır . O Yunanlı avukat da burada böyle . . . Derken , aklı başına gelip saatine bakıyor . . . Gecikmek üzere , saat yediye geliyor . Sirkeci Merkez Postanesinde günün telaşı yatışmak üzere , merdivenler sakin . Yalnızca yan bölmedeki jetonlu telefonlar çekmedeler hala akşamın kalan yükünü . Nihal , önleyemediği bir telaşla son iki dakika içinde belki on ikinci kez saatine bakıyor , yedi oldu olacak , sıraya giriyor . Sıradaki iki kişi aradıklarını bulamayınca sıra bir anda kendisine geliyor . Jetonu atıp rasgele bir numara çeviriyor , gözü telefon üzerindeki numarada . 5286114 Bir yanlışlık yapmış olamazlar değil mi , hayır , işte bu dışarıdan aranabilir numara . . . Numara düşmeden kapatıp jetonun düşmesini bekliyor , kulağı zil sesinde . Çalmıyor , çalmıyor . . . Sırasını yitirmemek için jeton atıp yeniden rasgele bir numara . Belki doğru sayıda haneli bir telefon numarası bile çevirmedi . Oysa böyle şeylere dikkat etmeli . Şu köşedeki adam gözlüyor gibi . Nihal hafifçe sırtını dönüyor adama . Herkesi polis sanmaktan vazgeç , derdi Ertan olsaydı . Şu zil bir çalsaydı , bir çalsaydı . . . Hanımefendi . Nihal köşedeki adamın cebinden polis kimliğini çıkarıp kendisini tutuklamasına hazır ve vakur , ağır ağır geri dönüyor . Sıraya giren biriymiş , onun arkasına . İşiniz acele değilse . . . Kısa konuşacağım , izin verirseniz . . . Buyurun , diyor Nihal , adamın çözemediği olağanüstü bir sevinçle . Ertan sabırsızlanıyor , önündekinin konuşması uzadıkça . Gözü bir saatinde , bir not defterinde . Saat yediyi iki geçiyor , defterdeki numara artık iyice ezberinde . Sonunda bitiriyor adam . Ertan numaraları çeviriyor aceleyle : 9 - 1 - 5286114 . . . Meşgul çalıyor . Şimdi ne yapmalı . İzin istiyor arkasındakinden , telaşını belli etmeme çabasıyla . Yeniden çeviriyor numarayı , içinden Bismillah . . . diye başlayan hiç tanımadığı bir sesi duymanın şaşkınlığıyla . Orta sondan bu yana inanmadığı , hiçbir talep yollamadığı , hiçbir rica ve minnette bulunmadığı bir yardımı çağıracak kadar . . . Nasıl olur hay Allah diye düşünüyor , şaşkınlığını yeniden aynı kavramla dile getirişine büsbütün şaşıp sinirlenerek . . . Neyse çalıyor bu sefer . Dindarlıktan ucu ucuna sıyırttık , diye düşünüyor Ertan kendisiyle dalga geçerek . Evet , Nihal'in sesi . Canım ! Benim elbet . . . O da iyi , yaşlanmış biraz . Beni hatırlayamadı , resmi görünce tanıdı . Nihal'in , Gençleşmişsindir , o yüzden tanıyamamıştır , diyen şen şakrak yanıtıyla rahatlıyor . Şaka yapabildiğine göre . . . Ne demezsin ! İyice gençleşmişim . . . Zor soruya geldi sıra : Oğlan nasıl ? Yarın getirir misin onu da ? Bir sesini duyayım . Karşı taraftan arayacağım yarın , bir saat sonra . Evet , Kadıköy Postanesinden . Yetişir misin sekize ? Sana yine de buranın numarasını vereyim , ne olur ne olmaz . . . Kodunu biliyor musun Ayvalık'ın ? 41 . Dinle , numarayı söylüyorum . . . Nihal , aceleyle kağıt kalem aranıyor çantasında . Bir otobüs bileti geçiyor eline . Hani şu aranınca hiç bulunmayan . . . Tükenmez dik yerde yazmıyor , telefonun yüzünden çekip tepesine koyuyor bileti , bu kez boyu ulaşmıyor . Çantasına diziyle destek olarak . . . Kalem gömülüp yırtıyor bileti . Başka çaresi yok , numarayı ezberlemeli . Gözlerini kocaman açarak ve rakamlar arasında unutmasına engel olacak bir ilişki kurmaya çabalayarak hızlı hızlı tekrarlıyor . Tamam , yazdım , diyor kaygılandırmamak için Ertan'ı . Bak bir şey diyeceğim . . . Alo . . . Alo ? . . Ne söyleyecekti acaba diye düşünüyor Ertan , görmeyen gözlerle televizyona bakarken . Hala o eski model siyah - beyaz televizyon . İlk gün bahçede karpuz keserken gördüğü kadın bu kez mutfağa girip çıkarak ve her önünden geçişte koca gövdesiyle ekranı karartarak erik ağacının altına rakı sofrası hazırlamakta . Kocası , mangal yakmaya uğraşıyor son yarım saattir , duman içinde bırakıp her yeri . Balık almışlar , kazıklanıp kazıklanmadıklarına karar vermeye çalışıyorlar . Çocukları , en az kendileri kadar sevimsiz , yoksa bana mı öyle geliyor , diye özeleştiriye açık bir iyi niyetle sorguluyor Ertan kendini . Pek az çocuğun olabileceği kadar sevimsiz diye karar kılıyor sonunda , oğlan beşinci kez arsız arsız bacağına çarpıp sırıtarak elindeki deniz lastiğiyle direksiyon talimini sürdürünce . Buuvt , buuuvtt ! Çocuk , basamaklardan inip bahçenin sonuna kadar koşuyor , oradan keskin bir viraj alıp yeniden basamaklara saldırıyor . Ertan'ın kulağında hala Nihal'in Alo , alo . . . diyen sesi . Bir sussa şu çocuk , kadın sormasa kocasına artık , Cacık da yapayım mı ? diye ve adam bir daha hiçbir şey söylemese bu gece mangal ve balıklar üzerine . Sessizlik oluverse birden , belki gece böcekleri yalnızca , televizyonu da kapatsa , sanki Nihal'in söyleyemediği sözler usulca varacak kulağına . . . Çocuk altıncı kez çarpıyor Ertan'ın bacağına . Nasıl bakmış olmalı ki , kadın fark ediyor ve uyarıyor oğlunu , uyarıdan çok sesindeki sitemi Ertan'a duyurmak amacı . Oğlum , dikkat etsene , bak amcayı rahatsız ediyorsun . Oğlanın hiç umurunda değil , daha da yükseltiyor sesini : Buuvvt , buvvvtt ! Annesine çarpıyor tam mutfaktan çıkarken . Kadının tokadı oğlanın kulak tozunda . Bu kez de çocuğun bitip tükenmek bilmeyen bet ve tekdüze ağlama sesi . Bet ve tekdüze ağlama sesi ertesi sabah erkenden kır yoluna düştüğünde bile bırakmıyor Ertan'ın peşini . Arap Mustafa'nın evi görünüyor uzaktan . Belki de ölüp gitmiştir adam . Yaşlıydı zaten . Nihal'in aklına uyup . . . Adımları geri geri gidiyor . Hem pek keyifsizim bu sabah . Dönüp gitsem , yarın gelsem yeniden . Doğru dürüst uyuyamadım , ondan mı böyle beynimin içi . Ara ara hala o buuvvt , buvvtt sesi . . . Yok canım , oğlanın sesi değil bu . Basbayağı bir motor işte . Arap Mustafa balığa çıkıyor olmalı . İstesem de konuşamam . Bahaneden sevinçli geri dönüyor Ertan . Dönüş yolunda dinginleşip biraz rahatlayarak . Adımları kiliseye götürüyor onu . İNANÇ VE DÜŞÜNCE Sürekli olarak laiklik ve inanç özgürlüğü tartışması yapmaktan vakit bulup da bir türlü düşünce özgürlüğüne gelemiyoruz . Aslında bir sürü sorun dururken ille de bir teorik tartışma yapacaksak düşünce özgürlüğü üzerine yapsak daha iyi olacak . Çünkü düşünce özgürlüğü nün hayatımızla nasıl bir ilişkisi olduğunu fark ettiğimizi , düşüncenin önemini kavrayabildiğimizi hiç sanmıyorum . Başkaları istediği için , Avrupa Birliği'ne girmek için yasalarla düşünce özgürlüğü sağlanabilir mi ? Hayır , sağlanamaz . İnsanların , çocukluk çağından başlayarak , özgürce düşünme , düşüncelerini kimseden korkmadan , çekinmeden ifade edebilme alışkanlığı kazanmadığı bir ülke elbette dönüp dolaşıp inanç özgürlüğü nü tartışmak zorunda kalacaktır . Kendi düşünceleriyle , başkalarından farklı yanlarıyla öne çıkanların takdir edilmek yerine alaya alındığı , terslendiği , baskı altında tutulduğu , başkaları gibi olmamanın toplumun tüm kesimlerinde bir suç gibi algılandığı bir ülkede geriye tek seçenek kalır : Birkaç hazır kalıptan birini seçip bütün ömrünü onun gereklerini yerine getirerek geçirmek . Kalabalıklara ait olarak kendine yer edinmek . Kalabalıklarla aynı düşüncede görünerek kendini de başkalarını da kandırarak sahte hayatlar sürmek . Onun için ağabeylerimiz , biz ve kardeşlerimiz , çoktan geçerliliğini yitirmiş sloganları yıllardan beri tekrarlar dururuz . Kuşaklar boyu bizi bir adım ileri götürmemiş , aynı sorunlar aynı yerde durduğu halde en küçük bir çözüme ulaştırmamış , bizi birbirimize yakınlaştırmaktansa uzaklaştırmış o eski kalıplara saplanıp aynı kavgaları sürdürürüz . Kuşaktan kuşağa gelişeceğimize , kendimizden sonrakilere , onları biraz daha ileri götürecek birikimler bırakacağımıza hep aynı hesaplaşmaların içinde sürükleniriz . Oysa yaşadığımız dünyanın bütün gelişmeleri , bizim yok etmeye çalıştığımız her türden farklılığın , farklı düşüncelerin üretimini desteklemekten , başkalarının düşünceleriyle kavga etmek yerine , onların üzerine yeni taşlar koymaktan geçiyor . Bugün eğer bir Batı uygarlığı varsa , bu uygarlık , eski sistemleri eleştirirken o sistemlerin doğrularını görüp onların üzerine yenilerini koymayı başaran insanlar sayesindedir . Bizim başkalarının düşünceleriyle ilgimiz yalnızca onlara körü körüne bağlanmak ya da tümüyle reddetmek , onlarla savaşmak biçiminde . . . Bu bağlamda düşünce de bir inanç sistemine dönüşüyor . Bu nedenlerle düşünce özgürlüğü yalnızca yasaları ilgilendiren , çoğu insanın sandığı gibi muhafazakar hükümetlerle solcular arasında yaşanan bir kavram sorunu değil . Özgür düşünebilen , kimliğini , ait olduğu toprağın , kültürün , bayrağın , dinin , soyun sopun dışında kişisel farklılıklarla renklendirebilen , kendisini başkalarından farklı ve onlara da katkıda bulunan bir birey olarak gerçekleştirebilen insanlar yetiştirmenin tek yolu düşünce özgürlüğünün toplumun tüm katmanlarına yayılabilmesidir . Giderek yoksullaşan bir ülkede yıllardan beri en basit sorunlarımızı bile çözemeyişimizin , koyun postu nun bile rejim tartışmasına dönüşmesinin nedeni düşünce üreten insanlardan oluşan bir toplum olmayışımız . Bu nedenle biz her şeyi şu ya bu ideolojinin bakış açısıyla algılıyoruz . Yalnızca dini değil , düşünce sistemlerini bile kesin , değiştirilemez gerçeklikler olarak yaşıyoruz . Düşünce sistemlerinin dogmalara dönüştüğü bir ülkede kuşkusuz her şeyi birilerinin güdümünde , onların yorumuyla anlamak zorunda kalıyoruz . Evet , inanç özgürlüğü de toplumların vazgeçilmez haklarından biridir . Ve düşünce özgürlüğünün olmadığı ülkelerde geriye zaten yalnızca inançlar kalır . MÜNAZARA Eskiden okullarda vardı , hala var mı bilmiyorum , münazara denilir , iki grup karşı görüşleri savunurdu . Artık en saçma sapan bir şey bile olsa , tümüyle yanlış bir şey savunduğunuzu bilseniz bile amaç münazarayı kazanmak ve karşı tarafı yenmek olduğu için sonuna kadar gidilirdi . Yine de bu oyunun kendine göre uyulması zorunlu kuralları vardı . Hayatımız gitgide bilimsellikten , bilimsel düşünceden , aklın ve bilginin kurallarından uzak bir münazaraya dönüşüyor . Her şeyi bir inanç sorunu haline getiriyoruz . Takım tutmamız bile bir inanç sorunu . Bir şarkıyı bir köşe yazarını bir televizyon programını beğenmemiz bile böyle . Ya devlet ? O da bir inanç sorunu bizim için . Yurttaşların daha iyi koşullarda yaşamasını sağlamakla görevli bir mekanizma değil . Onun için hiç bir sonuca varmayacak ( olsa olsa kan dökme sonucuna varacak ) bir rejim tartışmasıdır sürüp gitmiyor mu ? Her şey inanç sorununa dönüşünce uzlaşmak , barış içinde bir arada yaşamak güçleşiyor , imkansız bir hale geliyor . İşte bu yüzden her alanda en basit bir sorunda bile kamplaşmalar ortaya çıkıyor . İnsanlar birbirine en ağır suçlamaları yöneltiyor . Çünkü körü körüne bağlanmışlık tüm iddialarıyla ancak kendisini yineliyor . Karşı taraf da sürekli kendi iddialarını söylüyor . Böylece zaman geçip gidiyor . Farklı Türkiye'ler bir türlü bir araya gelemiyor . Aydınların Türkiye'si , köylülerin Türkiye'si , bürokratların , siyasilerin Türkiye'si , askerlerin Türkiye'si , Kürtlerin Türkiye'si , İslamcıların Türkiye'si farklı . Yoksulların Türkiye'si , zenginlerin Türkiye'si , gençlerin Türkiye'si , yaşlıların Türkiye'si farklı . O kadar ki dilleri bile farklı . Aynı yaşta insanların iki ayrı televizyon kanalındaki konuşmalarını , kullandıkları sözcükleri dinleyin , ne demek istediğimi anlayacaksınız . Geçmişe ve geleceğe bakınca bütün bu farklı topluluklar farklı şeyler görüyor . Var olanı farklı yorumluyor . Bütün bu farklılıkları bir arada tutan köklü , sağlam bir devlet yapısı olsa sorun belki ortadan kalkacak . Ama devlet de onu yönetenlerin elinde bir gün şöyle , bir gün böyle görünüyor . Bir gün onlardan , bir gün bunlardan yana çıkıyor . Bir aradalığı sağlamak için de çoktan eskimiş , yıpranmış kalıplar , klişeler kullanılıyor . Oysa bu kalıplar bugünün dünyasında bir aradalığı değil , tam tersine ayrımcılığı körükleyen bağnaz söylemlere dönüşüyor . DEMOKRASİNİN NİMETLERİ Belki demokrasi var olan rejimlerin en iyisi olabilir . Ama bizim demokrasimiz var olan demokrasilerin de en iyisidir . Bir ünlü devlet büyüğümüzün söylediği gibi , Bizim demokrasimiz kendi bünyemize göredir . Örneğin zayıf bünyeli bir başka ülke bizim demokrasiyle yönetilmeye kalkılsa birkaç ayda canından bezer . Bizdeki gibi demokrasi zor bulunur . Neden ? Çünkü bu demokrasi iyi bir rejimdir , ama eksikleri vardır . Biz onları kapattık . Örneğin , başka demokrasilerde bir devlet büyüğü neredeyse sıradan vatandaşla aynı düzeyde görülüyor , hatta ona hizmet ediyordu . Bu bizim bünyemize uygun , değildi . Onun için değiştirdik . Başka demokrasilerde özgürlük vardı , ama herkese veriliyordu . Bu da bizim için uygun değildi . Bizde bazı özel kişilere özgürlük verilmesi yeterli görüldü . Hem o ülkelerde herkesin özgürlüğü de yasalarla sınırlıydı . Biz bunu da değiştirdik , özel kişiler için özgürlüğü tam anlamıyla sonsuz boyutlara getirerek demokrasiye çağ atlattık . Bizim için demokrasi demek , özgürlükleri istediğimiz sürece , istediğimiz genişlikte ve istediğimiz kişiler için kullanmak anlamını taşır . Demokrasinin nimetlerinden yararlanmak için önce kalabalık olmak , güç sahibi olmak , devlet mekanizmasına yerleşmek gerekir . Ondan sonrası kolaydır . Eğer sıradan bir vatandaşsanız , demokrasiyle ilginiz olmaz . Eğer özel bir vatandaşsanız , o zaman en tehlikeli işlere de girişseniz demokrasi sizin için çalışır . Bizde yasalar da böyle uygulanır . Eğer güç sahibi biriyseniz başkalarının canına da kastetseniz , rejimi , yıkmaya da kalkışsanız , devleti soyup soğana da çevirseniz herkes sizin savunma hakkınız dan dem vurur . Birden bire en beklenmedik insanlar bile Amerikan demokrasisini aratacak açıklamalar yapmaya başlar . Ama eğer değilseniz , hele hele devletin sevmediği taraflarda dolaşıyorsanız , o zaman en basit bir suçta bile herkesin tepenize binmesine , polisin canınıza okumasına , hatta bir evde basılıp kim olduğunuz sorulmadan öldürülmenize , bir gece ansızın alınıp götürülüp bir daha bulunamamanıza kimse ses çıkarmaz . Bizim demokrasimizde bizim oylarımızla , bize hizmet için seçilenler , istediklerine hizmet edip geri kalanlara hakaret ederler . Sonra oturdukları koltuğa yapışır , Bizi buraya getirenlerden başkası indiremez , derler . Onları oraya hangimizin getirdiği ise tam bir muammadır . Bizim demokrasimizde tek bir suçlu kavramı yoktur . Yani bir suçu işleyen herkes suçlu sayılmaz . Eğer geçerli , milli ve manevi sebepleriniz varsa çeşitli suçları işlemenizde mahzur görülmez . Hatta bu suçları işlediğiniz için size teşekkür ederiz . Onun için demokrasimizin kıymetini bilelim . Söylenecek lafı , söylenmeyecek olandan ayırmasını bilen , dürüstlük gibi ülkemizde çoktan modası geçmiş kavramlarla uğraşıp milletin de kafasını karıştırmayan insanlar için bundan güzel demokrasi bulunmaz . CUMHURİYET Yetmiş iki yıl önce bir pazartesi akşamı saat 20 . 30 . Şimdi müze olan eski Meclis binasında yapılan oylamaya 158 üye katılıyor ve oy birliğiyle Türkiye devleti bir Cumhuriyettir kararı alınıyor . Hemen arkasından yine 158 oyla Ankara Milletvekili Gazi Mustafa Kemal Paşa Cumhurbaşkanı seçiliyor . Bu aslında büyük bir kopuşun ve yeni bir başlangıcın resmileştirilmesinin ilk adımıdır . Bir yıl sonra halifelik , şer'i mahkemeler ve Şeyhülislamlık kaldırılır , medreseler kapatılır . Şapka yasası ve miladi takvim kabul edilir . 1926'da kadınlarla erkeklere eşit yurttaşlık hakkı tanınır . 1928'de ise Latin alfabesi kabul edilir . Zaman , görünüm , düşünceyi ifade biçimi değişir , ağırlık inançtan akla yönelir . Örneği görülmemiş bir değişim yaşanır . 1928'in 9 Ağustosunda Gazi , Sarayburnu'nda harf devrimini şöyle anlatır : Bizim güzel , ahengi zengin lisanımız yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir . Yüzyıllardan beri kafalarımızı demir çerçeve içinde bulunduran anlaşılmayan ve anlamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak mecburiyetindeyiz . Vatandaşlar , yeni Türk harflerini çabuk öğreniniz . Bütün millete , çobana , köylüye , hammala , sandalcıya öğretiniz . Bunu vatanperverlik vazifesi biliniz . Bu vazifeyi yaparken düşününüz ki , bir milletin , bir içtimai hey'etin yüzde sekseni okuma yazma bilmez . Bu ayıptır . Bundan insan olanlar utanmak lazımdır . Bundan birkaç yıl önce Latin harflerinin kabulünü teklif edenlere Kazım Karabekir şu cevabı vermiştir : Latince kabul edilebilir mi ? Bu kabul edildiği gün memleket herc ü merce girer . Her şeyden sarf - ı nazar , bizim kütübhanelerimizi dolduran mukaddes kitaplarımız , tarihlerimiz ve binlerce cilt asarımız bu lisanla yazılmış iken , büsbütün başka bir şekilde olan bu hilafını kabul ettiğimiz gün en büyük bir felakette derhal bütün Avrupa'nın eline güzel bir silah verilmiş olacak . Bunlar Âlem - i İslam a kar - şı diyeceklerdir ki , Türkler ecnebi yazısını kabul etmiş ve Hıristiyan olmuşlardır . Karabekir Paşa haklı çıkmadı . Avrupalılar bizim kadar sığ düşünmemişlerdi . Ama onun karşı çıkışı bugün de neredeyse aynı sözcüklerle yineleniyor . Bugün pek çok şeyi eleştirirken bu büyük kopuşu ve aradan yalnızca 72 yıl geçtiğini unutuyoruz . Örnek gösterdiğimiz ülkelerin 72 yıl önce bilim ödülleri dağıttığını , bilimsel çalışmalar yapan üniversitelerinin yüzyıllar önce kurulduğunu , kültürün ve düşüncenin her alanında büyük kavgalardan , tartışmalardan geçtiğini düşünürsek belki daha iyimser oluruz . BAŞ HOCA EFENDİLER Televizyon kanallarındaki çeşitli tartışma programlarını izliyorum . Birinde sarıklı , sopalı , kadınlarla aynı yerde oturmak istemediği için başka bir stüdyodan tartışmaya katılan insanlar , bir başka programda inanan insanlara cumhuriyetin nasıl baskı yaptığını anlatan , rejime kan kusan birileri , bir başkasında cumhuriyetçiliğin de bir tür din haline getirildiğini söyleyen bir gazeteci . . . Bu böyle sürüp gidiyor . Bir yandan Refah Partisinin oylarını nasıl yükselteceğini anlatan gazete başlıkları ; bir yandan Refah gelirse ne olur tartışmaları . Bir yandan işine gelince , Biz ancak Allah'a hesap veririz diyen , bir yandan cumhuriyet kanunlarını kullanan , bir yandan tümüyle antidemokratik düşünceleri savunan , bir yandan demokrasinin garantisi olduğunu söyleyen milletvekilleri . Türkiye yine gelip bir rejim tartışmasına dayanıyor . Gazi Mustafa Kemal Paşa , 25 Ağustos 1925'te Kastamonu'da yaptığı bir konuşmada , Çok acılar gördük . Bunun sebebi dünyanın durumunu anlamayışımızdır . ( . ) Bütün Türk ve İslam alemine bakın , zihniyetlerini , fikirlerini , medeniyetin emrettiği değişme ve yükselmeye uyduramadıklarından ne büyük felaket ve ıstıraplar içindedirler . Bizim de şimdiye kadar geri kalmamız ve en nihayet son felaket çamuruna batışımız bundandır . ( . ) Medeniyet öyle kuvvetli bir ateştir ki , ona uzak kalanları yakar , mahveder . İçinde bulunduğumuz medeniyet ailesinde layık olduğumuz mevkii bulacak ve onu koruyacak ve onu yücelteceğiz . Refah , saadet ve insanlık bundadır . . . diyordu . Sanırım medeniyet ailesinde layık olduğumuz mevkii bulamadığımızdan refah , saadet ve insanlığı da orada arayamıyoruz . Belki de bu yüzden , artık , başöğretmen in söylediği sözleri değil , baş hoca efendi lerin söylediklerini dinliyoruz . Aslında arada çok büyük bir fark yok . Söylenenler kuşkusuz çok farklı , ama algılanışı farklı değil . Başöğretmen in söylediklerini nasıl anlamından , bağlamından soyutlayıp slogan haline getirdiysek ve bebeklerden yaşlılara herkese tekrarlata tekrarlata içini boşalttıysak , baş hoca efendi lerin söylediklerini de aynı biçimde algılıyoruz . Böylece dinimizin tüm insanlığa mal olmuş değerlerini de , cumhuriyetin kurucusunun göstermeye çalıştığı hedefleri de anlayamadan kendi içimizde başkalarının yüzlerce yıl önce yaptığı kavgaları yapmaya devam ediyoruz . Kendi inançlarıyla da , insanlığın evrensel mirası ve değerleriyle de barışık olan , tüm bunları kendi ilerleyişi için akıllıca kullanabilen toplumlar , bugün bireylerine refah dağıtıyor . Yazık ki biz bu toplumlardan biri olamadık . Olacağa da benzemiyoruz . İYİ KATİLLER ÜLKESİ Kış güneşinin hala sabahları pırıl pırıl parladığı İstanbul günlerinde deniz kıyısında yürürken lise ve üniversite yıllarımı , kavga günlerini , baskı dönemlerini hatırlıyorum . Garip bir biçimde , bakış açıları değişmiyor . Daha güzel bir ülkede yaşamak için , daha iyi yaşamak için hep birilerini öldürmemiz gerektiğine inanıyoruz . Dünyanın bütün gerçek faşistleri birleşin desek hepsini farklı sloganlarla bir arada burada bulabiliriz . Biz hala katili linç edersek kimsenin artık katil olmayacağına inanıyoruz . Binlerce yıl boyunca böyle bir cezanın hiçbir şeye yaramadığını görerek kurulan hukuk düzenini algılamaktan çok uzağız , nerede kaldı ki onu yaşamayı ve geliştirmeyi başaralım . Biz ülke düşmanı komünistleri öldürerek vatanı kurtaracağız . Dinsizleri öldürerek şeriat getireceğiz . Polisleri vurarak devrim yapacağız . Şu ülkede konuşanlara bakın . Ülkeyi kurtarmaya soyunanlara bakın . Birkaç yandaş daha kazanmak için inançlarının en derin günahı olmasına karşın fitne yaratmaya uğraşanlar . . . Yalancılar . . . Suçlular . . . Hayatında işe yarar tek bir üretimde bulunmamış asalaklar . . . İşte bizim çağdaş uygarlık düzeyimiz . Birileri iktidarda kalacak , birileri kirli işlerini kapatacak , birileri kendine göre düşmanlarını ortadan kaldıracak diye kullanılmış bir sürü işsiz güçsüz genç . Artık iyice ortaya çıkıyor ki bu cinayetler , bu katliamlar söylendiği gibi dış mihrakların işi değil . Aksine suçlular aramızda . Üstelik ellerini kollarını sallayarak gezip tozuyorlar . Kirli işleri ortaya çıktıkça o işlerde kullanılanlar bile Neredesiniz , bizi neden şimdi tanımıyorsunuz ? diye isyan ediyorlar . Hiç görülmemiş bir biçimde mafyayla , yani bir ülkenin iliğini kemiğini sömürerek para kazanan insanlarla vatan kurtarma ideolojisi bir araya geliyor . İşsizler ordusu büyüdükçe büyüyor . Özelleştirmeler bekliyor . Cehalet önümüzü görmemizi engelleyen bir sis perdesi gibi gitgide alçalıyor . İyi bir doktor , iyi bir öğretmen , iyi bir işadamı , iyi bir işçi olmanın bir ülkeye yararlı olmak için birini öldürmekten , iyi bir katil olmaktan daha önemli olduğunu nasıl anlatmalı ? ÖKÜZÜN BOYNUZLARI Size inanmak isteyen , inanan insanları uzun zaman kandırabilirsiniz . Başkalarının dışarıdan bakınca akıllarının almayacağı yalanlarla bile kolayca gözlerinizi kapatabilirsiniz . Hepimiz ilişkilerimizde , dostluklarımızda aynı şeyi yaşamaz mıyız ? Günün birinde ilişki koptuğunda , yaşadıklarımıza bir başka gözle , uzaktan baktığımızda karşımızdakinin görmek istediğimizden farklı , çoğu zaman yaptığımız değerlendirmelerin gerçekle ilgisiz olduğunu anlamaz mıyız ? Çoğu kez , itiraf etmeye yanaşmasak ve onu suçlasak da kandırılmanın , karşımızdakinin yalanlarını görmememizin özel nedenleri vardır . Bazen çıkarlar , bazen kaybetme korkusu , bazen kurulu düzenin bozulması kuşkusu , bulunulan durumun bozulmasıyla daha kötü bir duruma geçileceği endişesi bunlar arasında sayılabilir . Toplumsal yaşamın her alanında güvensizliğin yaygınlaştığı , insanların birbirine , geleceğe , yasalara , kişisel başarılarına güvenmediği yerlerde başkalarının , güçlü olanların yanında yer almak tipik bir özellik . Başkalarının kurduğu kalabalık bir topluluk içinde yer almak , tek başına hiçbir şey olamayan bireylerin tek varoluş şansı . Yine bu tür toplumlarda bir cemaat içinde yer almanın , orada kendine çıkar sağlamanın tek yolu da güçlü olanlara yakınlaşmak , emirlere boyun eğmek , kişiliğini kalabalığın içinde eritip yok etmekten geçiyor . Yaşadığımız birbirinden farklı toplumsal olayların , dönüp dönüp aynı yere gelen çatışmaların kökeni bu nedenle farklı değil . Bu yüzden aynı gecekondu semtinin on yıl önce aşırı solcuyken on yıl sonra aşırı dinci olmasına şaşırmamak gerekir . Türkiye artık uzaktan bakıldığında marjinal olarak nitelendirilebilecek kalabalıkların sultasına giriyor . İktidarların hala kendi yurttaşlarını , taraftarları ve düşmanları olarak böldükleri , katilleri bile benden yana mı değil mi ? mantığıyla korudukları ya da cezalandırdıkları bir ülkede sistem dönüp dolaşıp aynı bunalıma giriyor . Eğer bugün biraz güç sahibiyseniz , nereden geldiği bilinmez para kaynakları bulabiliyorsanız , yeterince işsiz güçsüzü bir araya toplarsanız , Dünya düz bir tepsidir ve öküzün boynuzları üzerinde durmaktadır felsefesiyle bile kitleleri peşinize takabilirsiniz . Hem zaten dünyanın yuvarlak olduğu koskoca bir yalan değil mi ? Uzaydan çekildiği söylenen fotoğrafların film hilesi olmadığını nereden biliyorsunuz ? Merak etmeyin buna inananlar sandığınızdan çok olacaktır . Bir kısım insanlar zaten sağlayacağınız çıkarlar nedeniyle Aman kardeşim dünya dönse ne olur , öküzün boynuzunda dursa ne olur , bana ne , bugüne kadar dönüyordu da ne oldu ? diyerek sesini çıkarmayacaktır . Bir kısmı , Bunlar dünyanın koni şeklinde olduğunu söyleyenlerle dövüşür , bu da işimize gelir , diyerek destekleyeceklerdir . Bazıları , her şeyin tersine bir fikre kapılmaktan zevk alır . Geri kalanları , yani ikna olmamakta direnenleri de adamlarınız tepeler , olur biter . Önemli olan , öküzün boynuzu veya dünyanın tepsi gibi olması değil , sizin bütün olayları ve sorunları getirip bu noktaya bağlamaktaki stratejik başarınız ve ikna ediciliğinizdir . KÖY Acaba Atatürk , Köylü milletin efendisidir , derken ironik bir biçimde başımıza gelecekler için bizi uyarmak mı istemişti ? Kocaman bir köy olarak dünya teorileri tartışıla dursun biz yine çağ atladık ( tabii geriye doğru ) ve kocaman bir köy haline geldik bile . Bu kocaman köyde aslında Haraptar a bile muhtar olamayacak adamlar yönetici oldu . Ağaya kayıtsız şartsız itaat etmeyenlerin hepsi dağıtılıp yerine bir süreliğine bile olsa kulluk edecek adamlar bulundu . Başımızdakilerin köy ihtiyarlar heyeti nden farkı var mı ? Garip bir köy burası . Çoğunluğun sultasıyla devleti ele geçiren bir azınlığın kafasına göre takıldığı bir köy . Köyün tepesindekilerin soygun dosyaları kitap oluyor . Köyün asayişini sağlamakla görevli adamları asayişi bozanlarla ortak çıkıyor . Hapis yatmış katiller köyün selameti için bayraklara sarınıp bağırıyor : Bu köy bizim köyümüzdür . Doğruyu söyleyenler elbette bu köyden de kovuluyor . Köy kurnazlığı , köy ahlakçılığı , köy bağnazlığı en şatafatlı dönemine giriyor . Yasalara uymaktansa yasaları kendine uydurmak artık bizim uzmanlık alanımız olmuş . Yakında bu konuda yurtdışına da eleman gönderebiliriz . Biz yazılı kültür dönemini atlayıp doğrudan görsel çağ a geçmiştik , çağ atlamıştık , kendini gelişmiş sanan zavallılar yüzyıllarca uğraşıp durduktan sonra geçerken biz bir sıçrayışta görselliği yakalamıştık . Yalnız biz görsel çağı , görüntü çağı olarak algıladık . Görüntüyü kurtarırsak her şeyi yoluna koyarız diye düşünmeye başladık . Zaten herkesi görüntüsüyle değerlendirmek gibi bir milli saplantımız olduğundan bu çağ atlama olayında hiç zorlanmadık . Şimdi onlar bilgi çağı nı geçmeye uğraşıyor , biz onu da çoktan atladık , onlar büyük derleme yüzyılı na giriyor , biz üniversiteye hangi kılıkta gideceğimizi konuşuyoruz . Hep birlikte Hadi Gel Köyümüze Geri Dönelim şarkısını söylüyoruz . Yenilikler zordur , köyümüze geri dönersek yeniliklerle boğuşmak zorunda kalmayız . Otururuz köyümüzde , hava güzel , su temiz , çalar söyleriz . Bu köy bizim köyümüzdür . UFO'LAR Ülkemizin müstesna kuruluşlarından TÜBİTAK , bir açıklama yapmış ve UFO gören vatandaşların kendilerine başvurmalarını istemiş . Yurtdışında UFO görenlerin başvuracağı çeşitli merkezler olduğunu , ama Türkiye'de bu tür bir yer olmadığı için vatandaşların ne yapacağını bilemediğini bildiren TÜBİTAK başvuruları bilimsel olarak değerlendirecekmiş . Aman neyse , iyi oldu ! Biz de ikide bir UFO filan görüp ne yapsak , kime söylesek , NASA yı mı arasak diye kara kara düşünüyorduk . Demek artık bu konuda da bir merci var . Şimdi gece yarısı evin önüne gelip acayip ışıklar çıkartan bu uzaylıları hemen ihbar edebileceğiz . Yetkililer aynı zamanda UFO gören vatandaşların o anki hava durumunu , mehtap olup olmadığı gibi ayrıntıları da bildirmelerini istemiş . Demek uçan daire araştırmalarında böyle önemli ayrıntılar var . Gerçekten de insanlarımızın önemli sorunlarından biriydi bu . Adam gece yarısı tarlasını sürmeye çıkıyor , bir bakıyor karşısında bir UFO . Kırmızı - mavi renkler çıkartan bu pavyon kılıklı uzay aracını görünce adamcağız haliyle birşeyler yapmak istiyor . Genellikle bu UFO lar video kamerası , fotoğraf makinesi filan olmayan insanlara görünür . Korkudan ne yapacağını şaşıran vatandaşlarımız böyle durumlarda genellikle televizyon kanallarını arıyorlar . Acar muhabirlerimiz hemen vaziyete el koyuyor . Muhabirlerimiz ki binlerce yıldır insanlığın çözemediği bütün sırları ta nerelere gidip anında çözüvermişlerdir . Bu UFO , ne idüğü belirsiz uçan nesne anlamına geliyor . Ve genellikle elips şeklinde ya da puro biçiminde uzay gemileri kastediliyor . Oysa bu tanımlamaya bakarsanız ülkemiz böyle ne idüğü belirsiz uçan nesneler ve insanlarla , isimler ve kavramlarla dolu . Hatta neredeyse ülkemiz bütünüyle , yekpare bir uçan daire haline gelmiş bile sayılabilir . Her ne kadar uzaydan gelenler , ruhlar alemi , gizemli işaretler vs . gibi şeylerle uğraşıp program yapmak moda olduysa da aslında gerçekçi programlarda hatta haber , eğlence , magazin ve futbol programlarında gördüklerimizin de insan aklının ermediği olaylar olduğunu söylemek mümkün . Bu nedenle UFO görenlerden çok , bu akıl ermez olaylarla karşılaşan bizlerin nereye başvuracağını söyleseler , bizim için de başvuracağımız bir kuruluş çıksa hiç fena olmaz . Çünkü biz de bu olaylar karşısında , yeşil - mavi ışıklar çıkartan puro şeklinde cisimleri görenler kadar şaşkına dönüyoruz ve ne yapacağımızı bilemiyoruz . DİKİZ AYNASI Eskiden polisler için kullanılan yargısız infaz kavramı artık gazeteciler , televizyoncular için kullanılıyor . Rating , tiraj kaygılarıyla rekabet sarhoşluğuna kendisini kaptırarak ya da tümüyle kişisel yükselişini tamamlamak için mesleğin tüm kurallarını çiğneyen o kadar çok örnek çıktı ki artık sokaktaki insanlar bile bu sözü kullanıyor . Medyaya çekidüzen vermek niyetinde olan iktidar bu güven bunalımı ndan çok iyi yararlanıyor . Artık gerçekten suçlu olanlar bile gazetecilere , televizyonculara Siz tarafsınız , diyerek işin içinden sıyrılıyor . Medya suçluların peşine düştü , politikacıların açıklarını yakaladı , her türlü iddiayı gündeme getirmekten çekinmedi , okuyucularının , izleyicilerinin sevdiği şarkıcılara , futbolculara , onların taraftarı olduğu partilere , takımlara hakaret edip durmakta birbiriyle yarıştı . Sonra da bir yandan popülizm yaptığını sandı . Oysa sonunda insanlar kendi değerlerine , kendi sevdiklerine , kendi alışkanlıklarına sürekli hakaret eden , eleştiren medyadan nefret eder hale geldiler . Her şeyi herkesten iyi bilen ve öğrenmek ihtiyacı duymayan biz gazeteciler sürekli öğretmekten bıkıp usanmadık . Gazetecinin gerçek işi olan anlamak ve aktarmak yerine kendi önyargılarımızı anlatıp durduk . Okuyucuyu , izleyiciyi , onu hiç ilgilendirmese bile kendi aramızdaki kişisel çekişmeleri , kendi küçük hesaplarımızdan doğan zavallı kavgalarımızı takibe zorladık . İnsanların özel hayatlarına pervasızca girmeyi haber yakalamak sanarak asıl malzememizi kendi kendimize bitirdik . Basit , arka planı olmayan yorumlarla ülkenin doğru dürüst eğitim görmüş , kafası çalışan , işini iyi yapan insanlarını kendimizden soğuttuk . Bütün satır aralarında yer alan basitlik , cahillik ve bayağılıkla insanları rahatsız ettik . Ailelerin aldığı , en çok kadınların okuduğu gazetelerde kadınları bir mal , haberi renklendiren bir süs , erkeklerin ağzını sulandıran bir mahluk olarak gösterip düzeysizliğin en alt sınırlarında , lümpen mahallelerinde dolaşmaya başladık . Elindeki kalemle , kamerayla , mikrofonla herkesi mahvetmeye kararlı birtakım insanları ortaya saldık . Saldırganlığı , gereksiz agresifliği , cehaleti ve tembelliği örtmekte kullanabileceğimizi sandık . Genç muhabirleri , yazarları , öne çıkma , yükselme hırslarını doğru kullanmaları için uyarmak yerine dolduruşa getirerek asıl kötülüğü onlara yaptık . Pazar kurallarının , rekabetin ve mesleğin temel ilkelerinin çalışmadığı bir yerde yasaların işe yaraması mümkün değil . Bunu bütün dünya deneyip gördü . Belki bütün insanlara düşman olmak , herkesi haksız kendimizi haklı , herkesi cahil kendimizi akıllı sanmak yerine çalışma masamızda bir dikiz aynası bulundurmayı denemeliyiz . Böylece hem zaman zaman kendimize bakar , hem de geçmişi , arkamızda neler olup bittiğini görebiliriz . THE BEATLES The Beatles , I Want to Hold Your Hand le liste başı olduğunda ve küçük yakalı ceketleri , ince kravatları , kakülleriyle bütün genç kızları çılgına çevirdiklerinde benim boynumda emzikler sallanıyordu . Hafızam oldukça kuvvetlidir , ama kuşkusuz en az dört emzikle yaşamayı adet edindiğim o günlerdeki bu çılgınlığı net olarak hatırlayamıyorum . Hatta babam da orada olduğu ve bana gözlerimden öptüğünü belirttiği kartlar attığı halde Kıbrıs'ta yaşanan acıları , savaşın her an başlamak üzere olduğunu , Türkiye'de ilk kez Amerikan karşıtı gösteriler yapıldığını , Ecevit'in çalışma bakanı olduğu İnönü hükümetinin ülkeyi yönettiğini , sıkıyönetim günleri olduğunu da hatırlamıyorum . Onlar Amerika turnesine gittiklerinde kalabalıkların çılgınlığının görülmemiş boyutlara ulaştığını , John Lennon'ın bir konuşmasında Sahnede ne çaldığımızı duymuyorduk , gürültüden , çığlıklardan birbirimizi duyamıyorduk ve artık aklımıza geldiği gibi tellere vuruyorduk , dediğini , İngiliz modacı Mary Quant'ın ortalığı kasıp kavurduğunu , Hello Dolly nin sahnelendiğini , Clay'in dünya ağır sıklet boks şampiyonu olduğunu , Amerika'da siyahların güç günler geçirdiğini , J. Sartre'ın Nobel Edebiyat Ödülünü reddettiğini , Elizabeth Taylor'ın Eddie Fisher'den ayrılıp 10 gün sonra da Richard Burton'la evlendiğini de kuşkusuz hatırlamıyorum . O günlerden olsa olsa , yerinde şimdi kocaman bir apartman yükselen Yıldız'daki bahçe içindeki evin kokusunu , belki bir de sokaktan geçen yoğurtçunun çıngırağını hatırlayabiliyorum . Bir de tabii hiç unutmadığımız , bize kendilerini unutma fırsatı tanımayan devlet büyüklerimiz var . Onlar öylesine değerli insanlar ki , ben kendimi bildim bileli bu ülkeyi yönetmek için inanılmaz bir istek içindeler . İktidar olamazlarsa muhalefet oluyorlar , hacıyatmaz gibi biri devriliyor öteki geliyor . Ülkeyi yönetmek için inanılmaz bir istekleri olduğu doğru , ama bu konuda ne kadar yetenekli oldukları biraz kuşkulu . Çünkü kendi kendime soruyorum . Bu insanları vazgeçilmez kılan ne ? Hangi başarıyla böylesine önemli görevlerde bunca yıl kalabiliyorlar ? Kendi iktidarlarında , kendi hükümetlerinde , kendi muhalefetlerinde herkes birbirini öldürmeye başladığı için mi ? Yoksa ikide bir , memleketi uçurumun kıyısına getirdiklerini söyleyen askerlere yönetimi teslim ettikleri için mi ? Birinin iktidarında bitmeyen kuyruklar , grevler , ötekininkinde görülmemiş enflasyon rakamları , bir diğerinde başını alıp gitmiş yolsuzluklar , inanılmaz borçlar olduğu için mi ? İşsizlik , yoksulluk her seferinde daha da arttığı için mi ? Yoksa yıllardır birtakım adamları , birtakım mevkilere yerleştirip kendi ideolojilerini yaymaya çalıştıkları için mi ? Bunların tartışmaları yüzünden , garip ideolojileri yüzünden çocuklarımız yıllardır birbirine düşman değil mi ? Herhalde bizim ülkemizde prim yapan iki şey var : Biri , inat etmek , öteki unutmak ve yalan söylemek . Mithat Cemal Kuntay'ın Üç İstanbul unu okuyanlar ya da dizisini izleyenler hatırlar ; o da , bir gün muteber , ertesi gün hırsız , dün alçak , yarın saygıdeğer insanlarla dolu bir ülkeyi anlatmıyor muydu ? BİLİMKURGU İngiliz romancı , şair , Lawrence Durrell'ın bir roman kahramanı , Telefon , çağdaş iletişimsizliğin simgesi , der . Oysa önce yalnızca belirli bölgelerde çalışan özel bir araçken bugün dünyanın her tarafına yayılmış , büyük olasılıkla çok yakın bir gelecekte herkesin bir kulaklık , bir mikrofon hatta bir de yaka kamerasıyla taşıyabildiği görüntülü telefon haline gelecek . Bu durumda herkes her an birileri tarafından izleniyor olacak . Ama bu birileri polis filan değil , yan masanızda oturan adamı telefonla arayan arkadaşları olacak . Çünkü onun telefonu çaldığı an kamerası açılıp yan masada sizi de üstünüze domates sosunu dökerken görüntüleyecek . Yani tıpkı yan masadaki adam şöyle bir gözucuyla size bakınca Özel hayatıma ne bakıyorsun ? diye olay çıkartmazsanız , onun kulağına takılmış kulaklığa bağlı görüntülü - hücresel telefonunun kamerasına da bozulamayacaksınız . Büyük olasılıkla , birçok mekan bu acayip aletleri içeri almayacak , silahlarla birlikte onlar da kapıdaki adama teslim edilecek . Ama bir istasyondan geçerken , okulun kapısında sigara içerken , sevgilinizle deniz kenarında oturmuş kimselerin duymasını istemediğiniz şeyler söylerken hiç ummadığınız bir yerlere görüntünüz ve sesiniz gidecek . Televizyon haberleri tıpkı Tavernier'nin Death - watch Naklen Ölüm filmindeki gibi naklen dram ların hangi birini dev ekranlara yansıtacağını şaşıracak . ( Büyük olasılıkla bu konuda henüz teknoloji bu aşamaya gelmeden dev adımlar atan Türk medyası dünya çapında başarılar gösterecek . ) Bütün hayatımız dev bir şok haber haline gelecek . 2000'li yıllar gerçek şeffaf toplum u yaratacak . Böylece , insanlar evlerinde oturup her zaman yaptıkları şeyleri yaparken gizli kameralara yakalanan başkalarını izleyip şaşırmış numarasına yatamayacak . Tabii hal böyle olunca , gizli gizli milleti dinleyen , izleyen , gizli gizli çeşitli pazarlıklarla bizi idare edenler de bu bilimkurgu iletişim çağından nasibini alacak . Ajanların , gazetecilerin ve çapkın kocaların işi iyice zorlaşacak . Büyük olasılıkla bütün bunlar bizim için , özellikle de saygıdeğer politikacılarımız için fazla bir şey ifade etmeyecek . Onlar önlemini şimdiden almış durumda . Bir gün önce bütün kameraların karşısında söylediklerini ertesi gün reddetmek gibi kontr - teknoloji çalışmalarında övgüye değer adımlar atıyorlar . Sanırım teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin , bu adamlarla baş edecek düzeye asla gelemeyecek . Biz kendimizi değil başkalarını izlemeye alıp kendimizi değil başkalarını düzeltmekle uğraştıkça telefon da her zaman çağdaş iletişimsizliğin simgesi olarak kalacak . KOYUN MUHABBETİ Ülkemizin küçükbaş hayvanları arasında koyunların müstesna bir yeri vardır . Bu hem küçük , hem yumuşak başlı hayvanlar ata sözlerimize de övücü ifadelerle girmeyi başarmıştır . Zıt duygularımın bir bölüğü bu çoğul merakı ; insanı , sosyal ve tabii ki aslında işle ilgili görerek ferahladı . Öbür bölük ise , önemsizleşen hayatımda her şey olabilir sınırlarında gezindiğinden düş kırıklığına uğradı . Yorganın altına kayabilirdi . O , bu kadar çabuk , net ve gerçek çözümlemelerden hoşlanmayacak kadar kadın olduğu için , ne kadar gereksiz soru varsa oradan başlamayı uygun sandı . Hayrola neyiniz var , doktora gittiniz mi , ilaç alıyor musunuz , çorba yapayım mı , işi merak etmeyin , niye telefon etmediniz , ben gelip bakardım size , sizi arayanların listesini getirdim , yapmam gerekenleri not alayım isterseniz ; ama önemli olan sizin sağlığınız , zaten bütün arkadaşlar ve patron da geçmiş olsun dediler , çay kaynatmıştım , demleyeyim geliyorum hemen . . . Çayı demlemeye gitti . Durur muyum ben ? Kirli çoraplarım dahil elime ne geçirdiysem valizime tıkıştırdım ; gömlek , fanila , yarıya kadar okunmuş Nesimi , tamamı okunmuş Bukowski , hiç okunmamış ve okunmayacak olan Fuzuli Divanı , dişlenmiş elma , kalem ve yedek gözlüğüm , giden mektupların suretleri , gelenler , kır kahvesinde dağlar dağlar , bulutlar bulutlar olan sararmış fotoğrafı , Çelik Malzeme Muadelet Cetveli , Kaynak Pozisyonları Kataloğu ile Gazaltı Kaynak Makinesi Bakım Kitabı , Milli Prodüktivite Merkezi Başarı Sertifikası , iğne kutusu , pamuk torbası , eski paralar kutusu , eski fotoğraf , eski plaklar , eskiyen ne varsa , ne kadar eskimişse vazgeçtiğim , siğermiş gibi yağan yağmurun iyice hüzünlendirdiği dar ve karanlık sokakta bir başıma kaybolmuş dolanıp dururken yerde bulduğum ve yıllarca uğurdur diye sakladığım tek küpeyi de aldım . Bunca şeyin beni nasıl eve , bu odaya , bu yatağa , için için belli etmeksizin büyüyen bir tarihle bağladığını küpeyi elime aldığım anda fark ettim . Bunu fark etmek beni öfkelendirdi , hemen şu anda çıkıp gitmek isteğimi yok edecek diye ürküttü . Bu mistik büyüyü Vampir Kazığı ile tam orta yerinden vurup parçalar parçalamaz , her bir eşya valizden fışkırırcasına orta yere saçıldı . Dağılıp saçılan eşyalar bütün geçmişimi bir anda Pişmanlık Tarihi olarak yazdı . Yatışan öfkem , yerini yılgınlığa bıraktığında , anlamak için son bir çabayla kendimi eşyaların ortasında boş gözlerle yerlere , duvarlara , tavana bakar buldum . Çantama doldurmaya çalıştığım her eşya , beni geçmişime ışınlayıp bahtsız yolculuklarıma tekrar döndürdü . Her bir eşyayı teker teker elime alıp bu kez kaçmayarak ve üstünü örtmeden , bilinçaltıma itilmesine izin vermeyerek , yeniden ve uzun uzun elimde tutup bu bulanık yolculuğa , kaçak bir yolcu gibi en sonda eklenerek değil , cesaretle hiç mi hiç değil , yalnızca nerelerde hata yaptığımı her seferinde bulup çıkardığım pişmanlıklarla dolu bir teslimiyetle çıktım . Her seferinde , çevresi kabartma Latin harfleriyle çevrili eski küpenin , üstelik sokakta bulunan ; üstelik öyle bir günde sokakta bulunan bu eski küpenin , neden uğur um olabileceğini , elimde evirip çevirip düşünürken , o tahta dolaptan bir bir çıkan öykülerle karşılaştım . Gözlerimin önünde titrek , belirsiz , hep silik kalmış eski anılar , canımı acıtmalarına hiç de aldırış etmeden , hoş ben de eskisi kadar yanmazken , benim hiçbir zaman bilemediğim gizli yanlarını göstere göstere , tarihi okumaya başladılar . İşte o anda , tarihimle küpe arasındaki esrarengiz bağı kurdum . Yeterince hüzünlü olan o dar ve karanlık sokağa siğermiş gibi yağarak , hem sokağa , hem bana daha bir hüzün katan yağmurun altında bir başına kaybolmuş dolaşırken , küpeyi değil , kendi tarihimi bulmuştum . Ne yazık ki bunu ; ancak paramparça ettiğim anda valizimden saçılan eşyalara şaşkın şaşkın bakarken anlayabiliyordum . Bunu bir daha hiç geriye dönülmez , daha sonraları hatırladıkça yüreğime pişmanlıklar yığacak o öfke anlarımdan birinde anlayabiliyordum . Sekreterim ; ben donup kalmış ve bir türlü gerçekleştiremediğim çekip gitme duygumu iyice unutuş , daha doğrusu eşyalarla bu duygumun arasındaki ilişkiyi anlamışken girdi içeri . Girdiği anda , odanın ve çevreye saçılmış eşyalar arasında durup kalmış halimi görünce , zaten şıngırdayan çay fincanlarını taşıdığı tepsiyi elinden fırlatıp atacak gibi oldu . Ne oldu allahaşkına burada ? Şaşkınlıkla büyüyen gözlerine öylece bakıp durdum . Ne diyebilirdim ki ? O bir sıçrayışta tepsiyi bıraktı , baygınlık geçirenlere yapıldığı gibi ; öyle mi bellemişti , beni baygınlık geçiriyor mu sanmıştı , arkamdan koltuk altlarımı tutup yatağa taşıdı . Sonra da bir yastık alıp sırtımı yastığın ucuna verdi . En sonra da çayımı ve kendi çayını alıp yatağın ucuna oturdu . Çok mu kötüsünüz ? Hayır , dedim . İyi , ama bu eşyalar nasıl saçıldı , oda bu hale nasıl geldi ? Bilmiyorum , dedim . Onun hiçbir şeyden anlamayacağından o kadar emindim ki üşendim ve bir açıklama yapmak yerine , Benimle evlenir misin ? diye sordum . Nerdeyse başı tavana vuruyordu . Bense laf olsun diye sordum , bu soru değildi , hemen kabul edeceğini adım gibi biliyordum . Genç ve bekar , paralı ve kendi odağında iktidar olan hiçbir erkeğe , kim olursa olsun ; daha da ileri gidiyorum , kim , ama kim olursa olsun , Hayır demez hiçbir kadın ; biliyordum . Nerdeyse o anda karar verdik . Ayrıntılar önemli değil , bu kararı vermem için benim yorgunluğuma denk düşecek olmasını anlamam yeterliydi . Bundan böyle yalnızca günlük hayatın gereklerini yerine getirecek ; tüp , klozet kapağı , pamuk , hayvanların yemeği , hayvanlarıma ne der acaba , yiyecek içecek alacak ve böylelikle tembel bir hayat sürmem mümkün olabilecekti . Enine boyuna hiçbir şeyi düşünmeye fırsat kalmadan bütün eşyalarımı ona terk edebilecektim . Yanılmışım . Günlük hayatın hayhuyuna sığınıp hatta yetmezse ve onlar da gelirse , Allah bağışlasın , hatta birden fazla , kız oğlan ne fark eder ki , yeter ki sağlıklı olsun , yine de kendimi düşünmekten alıkoyamıyorum , ikiden de fazla , Allah analı babalı büyütsün , bin bir gaileyle bize her an yaşayarak yaşamakta olduğumuzu unutturacak çocuklarla , yaşadığım ve bundan böyle yaşayacağım hayatı unutabilirim sanmıştım . Hiçbir şeyi unutmadım . Hiçbir şeyi . Unuttuğumu sandıklarım bile o dolabın içinde bulduğum eşyalarla birlikte bir bir canlanıyor şimdi . Onu ve çocukları ve eşyaları ve seçmeden yaşadığım bu hayatı terk ederken , bir daha hiçbir şekilde , özelime katacağım bir eşya ile ilişki kurmayacağıma dair yeminlerimin uçup gideceğini bilemiyordum . Uğur küpesinin bir eşini o dolapta bulacağımı nereden bilebilirdim ? Beni onunla duygudaş kılan ilk ipucunu eşyalardan çok önce sezmeme rağmen , en büyük hatayı onun üstüne üstüne gitmekle yapmıştım . Babasını , hep fotoğraflarda donup kalan ve artık hiç değişmeyecek olan , o bildik sedirde elinde tespih , dudaklarında rakının ıslattığı Gecenin matemini aşkıma örtüp sarayım mırıltısıyla kalacak sanmıştım . Salonun duvarına gömülü dolaptan bir koşu getirip yaydığı yaygı , üzerine koyduğu tambur ve onun üzerine yerleştirdiği siniye , anasının buğusu üstünde koca tencereyle yetiştirdiği , Verdiğin nimetler için hamd - ü senalar olsun , ama önce babası , sonra hep birlikte , tahta kaşıklarla sıcak yufkaları dürüm yapa yapa yedikleri akşam yemekleri , belleğimde donup kaldı . Biliyordum . Hiçbir kötülük , ama hiçbir kötülük , sonsuza kadar süreceğini sandığı hayatlarına ulaşamazdı . Babası saç örgüsü urganın ucunda sallanıp sallanıp durduktan sonra , Hayır , diyemeden , fırsat yoktu ; Neden ? diyemeden , hakkı yoktu ; İstemiyorum , diyemeden , dinleyen yoktu ; bütün hayat ; ama niye hep bir kaşık eksik , bambaşka bir hayat gelip bütün ailenin ocağına dikilmişti . Bir eksiğiyle , sonra bir eksiğiyle , sonra kendi de eksilerek yemekler artık masalarda yendi . Evlerin içi , siyah beyaz ilk televizyonlarla çoğaldı . Grundig ve Saba radyolar oturma odalarına , Nordmende , Hitashi , sonra da Tüpü çok pahalıdır diye diye Telefunken , Arçelik , Beko televizyonlar salonların başucuna geçip oturdu . Artık eksilenler için avunmak kolaylaşmış , gaz lambaları eşliğinde oynanan oyunlar ve kuzine üstü kestaneler yerine , hayat her acıyı yenmeye hazır küçük düğmelerin eline tutuşturulmuştu . Anası ise her derdini unutturan o kutunun karşısında , vefalı evlat renklisini alıp getirdikten sonra , hepten unutulmuştu . Anası da onları unuttu . Torunlarını bile görmek istemedi . Dudağının üstündeki ben iyice irileşip karardı , şehla gözü iyice şaşılaştı , ellerinin üzerindeki deri çekildikçe uzayıp sünen ince bir zar oldu . Gündüzleri pencerenin , geceleri televizyonun önünde hayallere daldı . Odunpazarı'nda süzüm süzüm süzülüp gezdiği günleri özledi . Savaşın en civcivli günlerinde kundura tamircisi olan babasının , dört bir yanına düğüm atarak getirdiği mendillerden saçılan çil çil altınlar , onun ebedi aşkla ilgili hiçbir hayalini etkileyemedi . Köstence'liye kaçtığı ilk günü hatırlamaya çalıştı . Nice yoksulluğa hep bu aşk yüzünden katlandığı günlerini aradı . Kardeşinin Köstence Babadağ'da vurulup ölmesinden kaç zaman sonra astı kocası kendini . Kaç zaman olsa bile kocasının kardeş acısına hiç dayanamadığını , sonunda bu acıyla yaşamaktan bezdiğini bir tek o bildi . Ne oğlu , ne kızlar , ne kendisi , kocasının bu acısına ulaşamadı . Önce kocası , sonra insanın dili varmıyor ; ah oğul , ebediyen gittiler , öbürleri ara ara görünseler de yine gittiler . O ise yorulup bezdiyse de bir türlü ölemedi . Düzenli olarak haftada iki kez ziyaretine gelip ufak tefek işlerini de aradan çıkaran üst kat komşusuna bir kez anlattı . Ölem , ölem diyom , bir türlü ölemiyom . Ağzından yel alsın Zübeyde Teyze , o nasıl laf öyle ? Hemen sözü değiştirip soruyor : Her bi şi anlıyom da bu kutunun içine hepiciği birden nasıl sığıyo , bi tek onu anlıyameyom . Sinema böyük , hepiciği sığar , ama bu küccücük . Komşu ne derse desin , nasıl anlatırsa anlatsın o kabul etmiyor . Kar sporları programında kayak yapanların sıçrattığı karla üşüttüğünde ısrar ediyor , haberleri okuyan spikerin bacaklarına baktığı kaygısıyla oturduğu koltukta küçüle küçüle kuş kadar kalmış minik bedeninde , bacaklarının ucunda kağıt helva gibi duran ayaklarını altına alıp eteğini topluyor : Zaman çok değişti , hiç güven olmeyo , her eve girip çıkıyolee . Ört kız bacaklarını , sen de ört bakem . Bir tek bu komşusuyla gülleri açıyor , bir onunla konuşuyor . Küçük oğlan iki haftadır uğramadı galiba ? . . . Çocukları ve geçmişiyle ilgili olarak kimseyle konuşmak istemiyor , komşusuyla bile . Böyle sorularda aklı tek televizyonu ve ölmeyi anlamakta kalıyor . Sekreterim bu evlenme teklifinin ciddiyetini önce anlamadı . Ancak yüzümdeki asık tonlamadan kuşkuya kapılarak hiç ummadığı bir anda hayatının değişivereceğini , bunun mümkün olabileceğini , yıllar sonra anlamak üzere ne çok şey birikebileceğini fark ettiği zaman , kadınsı gardını aldı , hemen telaşla annesine koşup bu olayı anlatmak isteğini bastıra bastıra sordu : Şaka yapıyorsunuz . Son derece ciddiyim . İyi , ama nereden çıktı bu ? En fazla , en fazla yorganın içine süzülüvermek , en fazla işyerinde ikinci bir otorite olmak , en fazla pastane , sinema dönüşlerinde kasa fişlerini tutan arkadaşının kulağına , - biraz da kıskandırırcasına - sahip olmak istediği böyle bir sırrı fısıldamayı düşlemek yerine , resmi ve meşru bir ilişkiden söz ediyor ; işyerlerinin çapraşık kadın erkek ilişkilerindeki huzursuzluğu yaşamadan , kendini kullanılmış gibi duymadan , sonuçsuz kalmadan sonuca varıyor . Patronun Yeni Genel Müdürünüz diye takdim ettiği ilk günden bu yana artık ayakları işe geri geri gitmiyor . Mantosunu telaşla alıp aklı fikri , ardından annesinin sıraladığı Gelirken kıyma al , ayçiçek yağı da kalmamış tembihleri yerine , yarım kalan makyajını düzeltmekte kalıyor . Altı kontrplak bloknotunu alacak , yayın arasına sıkıştırdığı kağıtların sağ üst köşesine tarihi atıp yanına minicik bir çiçek kondurup sabah gündemini alacak : Sizi ilk gördüğüm günden beri çok beğeniyorum . Ben seni beğenmiyorum . Savruksun . Başarı , uyurken bile işi düşünürsen sağlanır . Sen uyurken işi düşünmüyorsun , kadınca bir zekayla işe doğrudan değil , işyeri moral ilişkilerinden dolanarak varıyorsun . Yani benden hoşnut değil misiniz ? Öyle söylemedim . Bu bir seçimdir , iş kadını olmak istiyorsan işin kurallarını öğren , ev kadını olmak ister gibi çalışma . Aldığım parayı biliyorsunuz . Gördün mü , gerekçelerin hemen hazır . Üstelik konu dışı . İşin gereğini yerine getir , para arkadan gelir . Yaptığı işi bir başkası için değil , yalnızca kendisi için yapmalı insan . Konumuz ise senin neyi seçtiğin ? Anlamadım . Boşver , evlenince istifa edersin . İstifa edip üç çocuk büyüttü . Ama önce orada benimle uzun uzun sevişti . Evleneceğinden hiç kuşku duymadan ve hamile kalmak isteyen bir kadın sevişmesiyle sevişti . Genel müdür ve sekreter ilişkisinden , eşit bir ilişkiye geçmenin sınıf atlamayı çağrıştıran heyecanıyla dudaklarını , İnan ki sana , ölünceye kadar sana aitim , ile dudaklarıma bastırdı . Terli kalçalarını hep sağa sola kaydırarak kız olduğunu ve böylelikle yaldızlı yazısıyla kokteylini de duyuracak düğün davetiyelerine ve beyaz gelinlik düşlerine sonunda hak kazandığını belirtmek istedi . Lise yıllarında kaç kez üstten üste sevişerek aklı sıra genel geçer tabularına , kim bilir kaç tanesine daha bağlı olduğunu , onu tanıdığım günden beri hep varsaydığım için , aldırış etmedim ve hiçbir şeyi belli etmemeye özen gösterdim . Onun bir günahı , benim tasarılarımla hiçbir ilgisi yoktu . Değil mi ki hiçbir ilgisi yoktu , kasa fişlerini tutan arkadaşıyla soluk soluğa konuşurken onu mutlu görmekten hoşlanabilirdim . O kadar nazikti ki , istersen evleninceye kadar bunu yapmayalım , diyerek kendisi uyardı beni . Öyle şaşkındım ve hoşlanmıştım ki biraz ısrar etse kendimi bırakabilirdim . Raporu bir hafta sonra bitiyor , bir hafta sonra işlemlere başlayacağız . Hastasın , her gece gelir bakarım dediysem de , artık olmaz dedi . Yıldırım nikahı ile . . . Bundan böyle hep benim dışında konuşacağı alanlar açmam gerekiyor . Günler düzenlemeli , beş çaylarında kekler , pastalar , kurabiyeler pişirmeli . Ona hiçbir şeyi belli etmedim . Belli edilir mi , beyaz gelinliğin bir katille yan yana durduğu nerede görülmüş ? Ben onunla sevişirken küçük ölüm denilen orgazmı değil , koskoca , muhteşem ve taammüden işlenen bir cinayetteki büyük ölümü gözledim ; hayır bekledim , hayır özledim , hayır istedim ! Ey kör kuyulara bağırılan , kör kuyunun taş duvarlarından yankılana yankılana yer altı sularına , seni bu suyla sazlara , dağlara , bir haykırsam , ovalara , göllere , denizlere , ey çatlatan sır ve böylece benim olmaktan çıksan ! Kaç zaman gelip gittiğimi bilmez oldum . Yine de gözümü kırpmadan ve ağzından çıkan hiçbir sözcüğü kaçırmadan dinlediğim öykülerini bir bir yaşayacağımı anlamaz oldum . Bilip anladığımda iş işten geçmişti , ah - vah ben ne yaptım , nasıl yaptım da böyle bir hayatı yaşar oldum , pişman oldum . Yer yarıldı , gök yarıldı , zaman kırıldı ve bütün inançlarımı kaybettim . O ise bir günden bir güne halimi merak edip sormadı : Kimsin , nesin , ne yapar , ne yaşarsın ? Ne çok korkmuştum , bir daha görmek istemez beni , görse de konuşmaz , konuşsa da bana ben gibi bakmaz , beni kendinden saymaz sanmıştım . Yanılmışım . Özlemiş beni . Buyur etti . Bir o , bir ben , hiç önceden kararlaştırmadan , kendiliğinden bir o , bir ben , olup bitenleri anlatmaya başladık . En çok merak ettiğimi en sona bırakarak , anlattıklarını dinlerken cümle dolanıp dursa da bir yere gelip dayansa , o dayandığı yerde , tam da yeri gelmişken sorsam , taş ev de , kucağında ağlayan bebeğiyle , büklüm büklüm sarı lüle saçlarıyla , bana bakan , bana da değil , beni de aşıp ta uzaklara bakıp giden genç kadın . . . dese diye , sabırsızlana sabırsızlana dinledim onu . Ama önce , Ben buraya taşınıyorum artık , seninle birlikte yaşamaya karar verdim , diye söze başladım . Olur olmaz , kabul eder etmez , ister istemez , bunların hiçbirini hesaba katmadan ben kararımı vermiştim ya , bir çırpıda böyle söyleyip hem de bundan böyle birlikte yaşayacağımızın ilk işaretleri olsun diyerek , heybemi açıp saçtım , sedirin yastıklarını kabarttım , yatacağım yer belli olsun , sonra bir mutfağa , bir odaya seğirttim , çaylar kahveler yapıp sofralar kurdum . Oturduğu köşeden bağırıp duruyordu . Tuzluk sağa üst rafta , çorbayı da ısıt . Nereye yönelsem arkamdan yetişiyordu , Sen kömür sobasını beceremezsin , yan odadan elektrikli zamazingoyu al , dolaptaki rakı çok soğuktur , en iyisi yattığım odanın aç kapısını , bak hemen kapının arkasında , kap gel . . . Ayağımıza , bacağımıza , çenemize , hayatımıza , bir hareket geldi , bir hareket . . . Anladım ki bu taşınma kararımdan hoşnut , doğallaştırıp sıradanlaştırmaya çalışıyor , ama nafile , ben başlayacak bu yeni beraberliğin taze heyecanını bastıracak halde değilim . Oradan oraya seğirtmelerim bitecek , bitip de baş başa kalacak , baş başa kalınca da uzun uzun hayatlarımızın özetlerini çıkarıp bu hayatların görünen ucuna doğru birbirimize el verecek durumda değilim . Hazır değilim . Biraz , çok değil , biraz soluklanmam gerek , kısacası . Sofra kurmalarım , yerleşmelerim , düzeltip onarmalarım , yıkayıp ayıklamalarım uzadıkça uzuyor . Musluk başında püsküllü uçlarını kesip attığım taze soğan , yıkayıp pakladığım domates , biber , salatalık , hadi bir yandan da akşama hazır olur , suyu vitamindir , sebze çorbası da ocağın küçük gözünde fıkırdayıp dursun , bir kaptan bir kaba şıngırtılarla aktardığım bulaşığın aralarından hiç belli etmemeye çalıştığım ilgimle dinliyorum onu . Koyu badem gözlü , koyu gür sakallı olur Tatarlar . Üç ocaklı demirci dükkanı deyip geçme , fayton imalatından zengin bile olmuşlar . İlk göçler 1854'te başlamış ya , canım 1956'da da var , ama 1875 Kırım Harbinden sonra Kafkasya'dan göç edip gelmişler . Zenginlik uçup gitmiş , bir gün önce her şey var , bir gün sonra hiçbir şey . . . Köstence dediğin yoksulluk artık . Yoksulluğa mı dayanamadılar , Kafkasya'nın özlemine mi , harbin yaralarına mı , birer hafta arayla öldüler . Çek şu albümü , şunu şunu , hani gidip gelip karıştırdığın , bilmem mi sanırsın , hah işte o albümü ver bakayım . Bak işte bu fotoğrafta yan yana duruyorlar . Ne ilgisi varsa bilmem , Kaymakam Arif Beyin kızı davet etmiş ilk kez , ilk kez 1912'de geldikleri İstanbul'da çektirmişler bu fotoğrafı . Bu fotoğrafı çektirir çektirmez İstanbul'a göçmeye karar vermişler , ama olmamış . Ben Köstence'de doğmuşum . Yıl 1928 . . . Kendisini anlatmaktan hoşlanıyor . Bırak hoşlansın , kim hoşlanmaz ki ? Ne matbaa klişeciliğini ne de yaylı somya dikiş kaynakçılığını sevdim , ama Odunpazarı'ndan in aşağıya , Kurşunlu Mahallesini soluna al , Yediler'i de geç , canım oraları geç , yeni yeni kurulan harp sanayiinin en irikıyımlarından biri sayılırdı Tayyare Fabrikası , işte orada dolgu kaynağını öğrenirken lüle lüle sarı saçlarını çok sevdim . 1950'de otuz altı lira aylık iyi para , düşünsene , ev kirası altı buçuk , sığır eti iki lira , kuzu eti de iki yüz yirmi beş kuruştu . Aklım fikrim evde , gözüm gönlüm evde , ruhum kalbim evde , beş liraya bir de bisiklet aldım , her paydosta gidip gelmeye başladım . Bu ay tencere , öbür ay pompalı gazocağı , ev düzdüm . Ben söz aldım : Binbir meşakkatle düzülen her ev bozulur . Özene bezene kurulan her eve eninde sonunda ölüm girer . Oldu bitti , ne de güzel oldu , her şey de yerli yerine yerleşti , pek de yakıştı , der demez yetişir ölüm . Orta yerinden bıçak gibi girer , kesip atar . Ölüm ancak çatısı kapanan evlere girer , dağıtır , parçalar , yıkar , döker , bir yanı noksan olsun ister . Beğendi beğenmedi , sevdi sevmedi , anladı anlamadı , olsun , bir kez de ben anlatayım istedim . Önce gözlerimin önüne Zübeyde'nin yeğenlerini getirmeye çalıştım . Çocuk ayakkabıları satmakla yetinemeyen , yetinemezsin doğaldır , yerinde durursan gerilersin , kuraldır , önce artık eskisi gibi iş yapmayan , zaten yaşlandığı için çalışamıyor , satmak istiyor , yandaki dükkanı satın almalı , hem kazanılan bu yer sayesinde arka tarafa da bir oda yapılır , patron odası gibi , şart oldu , günün hayhuyundan ve tezgahtan azıcık uzakta olmakta fayda var , öyle değil mi , ama canım ? Odaya en büyük yeğen yerleşti , işin beyni o olduğuna göre , münasiptir . Tezgahtan ve günün hayhuyundan ne kadar uzak olduğu sanılırsa sanılsın bu oda bir süre sonra tezgahı aratır oldu . Arka tarafın sessizliğini ; sık sık çalan telefonun çınlamalarıyla , Facit makinenin kolundan tutup çevirdikçe elektrik sayacı gibi fır fır dönen rakamların , o her dönüşte bir köşeye biraz daha para ayıran rakamların cır cır sesleri bozdu . Büyüyen her işte olduğu gibi , bu odadan evlere , evlerden bu odaya taşınan Bond çanta dolusu evraklar ve noter kağıtları dolaplara sığmaz oldu . Pantolon imalatıyla ilgili bütün tasarılar gerçek oldu . Niye olmasın ; iş hayatındaki başarının sırrı , ciddiyet ; güvenilir olmak , ama en çok da takipçiliktir , bütün bunlar da yeğenlerde fazlasıyla var doğrusu . Tabii ki ciddi yapılan her iş gibi bu da kabına sığamadı . Gelişen ülkenin ihtiyacı biter mi , kasık aralarından alınan ölçülerle onu bunu huylandıran ısmarlama pantolon terziliği nereye kadar sürer , terzilerin Bugün de olmadı , yarın , yarın demedim ki , ancak hafta başına hazır olur , diye diye yaptıkları kaprislerin peşinden bu devirde kim koşar ? Bedeni tutmazsa bir pile daha atarsın olur biter , bedeni tutanlara da paça çizgisi atıvermek kaç dakikalık iş canım , hizmet müşteriyi daima memnun eder , devamını sağlar . Üç makine , beş makine derken şaka maka dükkan , koca atölye oldu . Başörtülerini yanaklarının kenarlarına kıvırıp hamarat elleriyle hızları günden güne artan ev kadınlarının , iki çift laf etmeye vakit bulamadan kan ter içinde çalıştıkları atölyeden üç model , üç beden olmak üzere çıkan pantolon sayısı dört yüz oldu . Az buz telaşe değil , ama değiyor . Yeğenlerin Zübeyde Halayı unutmalarını hoş görmek gerekir , kolay olmuyor bu işler . Yazları , harman yerlerinden kalkıp uçup gelen ve insanı hışır hışır kaşındıran yal tozlarını kokladıkları Mihalıcık Köyü yerine , şimdi Sapanca'nın hanımeli kokulu durgun mavi göle bakan dubleks evine gelebilmek için , kolay değil işte , böyle gece gündüz çalışmak gerekiyordu . Akçaalan Mahallesindeki ev iyiydi hoştu , ama hatta eş dost , hısım akraba hep oradaydı , ama devir değişiyordu . O eski , harap , ahşap ev yerine Porsuk'un karına buzuna tepeden tepeden bakan apartman dairesini almak öyle kolay olmuyordu , aynı işi yaptıkları esnaftan kaç kişiye nasip oldu ki bu apartman dairesi , bu dubleks yazlık ? Dışarıdan bakınca her şey ne kolay görünür , hatta Zübeyde Hala'nın komünist oğluna , aslında pek de sevimlidir ya , bu oğlana kalsa her zenginliğin altında biraz gözyaşı , hatta kan vardır . İyi , ama öyle mi canım ; teşebbüs , emek , öz sermaye , en çok da takip , evet hem de hiç atlamadan büyük bir ciddiyetle takipçi olmak özelliği ne olacak ? Tanrı bile beş parmağı eşit yaratmamışken . . . Hoş görmek gerek , genç onlar daha , hele bir büyüsünler , onlar da çalışma hayatına bir girsinler , görürüz o zaman . Görürüz o zaman ; zenginliği eşitliği , hakkı özgürlüğü , sosyalizmi kapitalizmi , kapitalizmce , hay allah dilimi eşekarısı soksun , neydi onun adı her neyse işte onu . . . Hayır , insan yeğen meğen , ama bazen ciddiye alıyor , cidden alınıp kaptırıyor kendini . Hani maaile oturmuş , hani canım trenlere dolup dolup gelmiştik de , hatırlıyor musun , hep birlikte oturmuş , taa gece yarılarına kadar eskilerden yenilerden , işten güçten , memleketten akrabalardan , gece yarılarını kim bilir kaç geçelere kadar konuşup konuşup sonra da bu yakın akraba birliğinin yaydığı güvenirlik duygusunun verdiği huzur ve keyifle , neredeyse biraz böbürlenmeyle sanki , odalarımıza çekilmiştik ; çekilmeden önce salona yer yatakları serip oğlanların hepsini dizi dizi yatıracağız deyince oğlanlar sevinçten boynumuza atılmış sonra da sabaha kadar süren yastık kavgalarının şamatalarından bıkıp usanınca : Hadi artık , ayıp oluyor ama , yatın uyuyun canım , nedir bu gürültü ? diye yalandan kızıp azarlamıştık , işte o günün sabahı , belki uykusuzluktan , belki kim olduğunu bilmediğimizden , ne dediğini anlayamadığımız adam , radyodan bangır bangır , Silahlı kuvvetler idareye el koymuştur , diye böğürmeye başlayınca , işte bu yeğen , işte daha o zamanlar bile , kalkıp oynamaya başlamıştı . Aslında çocuktu daha , ortaokul talebesi falan , demeye kalmadan , Eee , siz bir yandan zenginleşirken bir yandan canını dişine takmasına rağmen yoksullaşıp duranların ahı yerde mi kalacak sanıyordunuz ? demez mi ? Bak sen ! Yeminle şeyle ilgisi yok , hani tam o günlerde yaptığımız başvuru üzerine banka kredimiz çıktı çıkmak üzere , bundan caydık bütün tasarruflara el koymaya kalkışmaları yetmiyormuş gibi , canım hatırlarsın , bir de yüzüklerimizi falan istemeye kalkışmadılar mı ? O yeğen de zıp zıp Olur mu böyle olur mu kahrolası diktatörler bu vatan size kalır mı ? diye şarkı söyleyip duruyordu . Dayım , Eee , kes şu şarkıyı , demişti de , o da dayıma , Bu şarkı değil bi - defa , marş bu marş , akıllım , diye karşılık vermişti . Halam nasıl böyle büyüklerine laf çakıştıran bir çocuk yetiştirir diye şaşakalmıştık . Bu kadar gerilerden , bunca sisli puslu hatıraların arasından çekip çıkartılmak kolay olmuyor . Ne kadar zorlarsam zorlayayım , her biri cılız birer siluet olarak gözlerimin önünden geçip kayboluyor . Ne kadar özlersem özleyeyim , yaşadığım ve işte şimdi bile büyük bir zevkle heyecan veren yaşadığım şu an , geçmişin acısı , donanımsız olduğumuz o günlere , bu yüzden çocuksu olan , bu yüzden çıplak olan , bu yüzden o anda hiç bilmesek de mutlu olduğumuz o günlere özlemimden doğuyor . Ne yapıp edip bu gerisi görünmeyen karanlığı delip hatıraların orta yerine kurulmalı ; geçmişin umut veren günlerini söküp almalı ondan . Sanki o konuştukça beynim daha bir kışkırtılıyor , o konuştukça anlattığı tarihlere denk düşen öbür görüntüler aynı tarihe paralel yürüyüp gidiyor . Kimi zaman o konuşurken ben içimden , kimi zaman ben konuşurken o içinden ; ama hep aynı anda , pür telaş , soluk soluğa anlatıyoruz . Evden ayrılıp giderken , ne almama izin verirsin diye sormuştum babama . Hangisini sen kazandın ki ? deyip dik dik bakmıştı yüzüme . Matbaadan işçiliğinden sonra somya kaynakçılığını da terk etmemi hazmedemiyordu . Bunu kendisine yapılmış saygısızlık sayıyordu , gurbet ellerde bulduğum işe gitmemi yediremiyordu kendine . Hiç de öyle değil , gencecik oğlunun dizi dibinden ayrılmasını göze alamıyordu , yanında olmasını istiyordu mutlaka . Hiç böyle düşünmemiştim , doğrusu bugüne kadar hiç böyle düşünmemiştim . Düşünmezsin tabii , hangi baba oğul iktidar kavgasına girmemiştir , kaç baba oğul her an patlamaya hazır öfkelerini dizginleyip sevip okşayabilmiştir birbirini ? Hep uzaktan uzağa kuşatmazlar mı birbirlerini , hep araya giren anaların yatıştırmalarıyla sakinleşmez mi ortalık ? Düşünmezsin tabii ! Yaptığı nice düşüncesizlikleri başına kakmak istemedim , şunun şurasında birlikte yaşamaya başlayalı ne kadar oldu , yaparsam küstahlık olur . Beni zorla çağırmadı ya . . . Kimse zorlamadı beni , üç ölü zamanlar alanını ben terkedip geldim bu eve . İyi , ama neden ? diye sordu sonunda . Ben de anlattım . Ona anlatmayıp da kime anlatacaktım ? Kimim kimsem yoktu , her şeyim oydu . O , yani kalan tek inancım . . . Olan biteni kimden anlamasını bekleyebilirdim , ondan başka kime sığınabilirdim ? Sofraya iyice abandım ; susa dura , güle efkarlana , üzülüp sevine , kalkıp otura , bağıra çağıra bir bir anlattım . Ara ara aklıma takılan soruları da anlatır gibi , ona mı , kendime mi , bilmeden sordum . Hiç anlamasalar da , hiç bilmeseler de , hiç ilgilenmeseler de , neden , kadınlar bütün erkeklerin iş hayatlarını pürdikkat dinlerler ? Onlara hiç anlamıyorlarmış gibi gelirken birden en can alıcı soruyu , nasıl olup da bulup sorabilirler ? Nasıl olup da erkeklerin tam tersine , kısa hedeflerde fantezilerini , uzun hedeflerinde mantıklarını kullanırlar ? Neden onlar az intihar edip çok yaşarlar ? Neden onlar doğuştan anne olurlar da erkekler baba olmayı ancak öğrenerek elde edebilirler ? Hem bu dünyaya ait olup hem acıya nasıl katlanırlar ? Kadınlar sadece erkekler yüzünden mi derviş olmaz ? Kadınların tanrısıyla , erkeklerin tanrısı aynı mıdır ? Onun hiçbir cevap vermesine fırsat bırakmadan hemen ekledim ardından : Zaten hiçbir kadın sevgi sözcüğünü ağzına almadan herhangi bir erkekle sevişmeye kalkışmaz , öyle değil mi ? diye sordum . Ya da ardından mutlaka sevgi sözcükleri kullanır . Yine cevap vermesine fırsat bırakmadan , Bir erkek gibi değil yani , erkekler yalnızca sevişebilmek için yalan söyleyebilir , ama seviştikten sonra sevebilir , bundan sonra ise yalan söylemez . Sevişmenin bir önünde , bir de ardında yalan vardır değil mi , biri kadına , ötekisi erkeğe kalan . . . Bu yüzden mi terk ettin evini ? İki kişinin bulunduğu yerde özgürlük olmaz . Hele bunlar erkek ve kadınsa . . . Hele bunlar evlenmişlerse . . . Ama sadece bu yüzden terk etmedim . Bunu başından beri biliyordum zaten . Terk etmenin top yekün olduğunu düşündüğüm için . . . Sonra öteki sorulara geçtim . Baban kendini astığı zaman , babanı mı , kendini mi suçlu saydın ? O mu seni terk etmiş saydın , sen mi onu ? Baban sana rağmen mi astı kendini , sana bağlı olarak mı ? O böyle ölmeseydi hayatın başka türlü mü olurdu , şimdiki gibi mi ? Hayatın böyle ya da başka türlü olmasını ne ya da kim sağlıyor , bu iyi mi kötü mü ? Genetikle mi , sosyal hayatımızla mı var oluruz ? Senin de kendini asma ihtimalin var mı , yok mu ? Belki de hiç aklından çıkmıyor bu ihtimal , doğru mu ? Binlerce , onlarca , yüzlerce soru sorabilirdim daha . Erkendi . İlk gece için çok erkendi . Hatta iki gün Teko diye çağırdı beni . Yabancı bir ad , hiç ısınamadım , Teko çağrısına hiç seyirtmedim . Sonra kendi de vazgeçti bu addan . Ölen bir daha dirilmez , giden dönmez , dönse de bir boka yaramaz , dedi kendi kendine . Bana da yeni bir ad buldu . Artur adı hoşuma gitti . Tarih ve asalet yüklü , gelenekli bir ad . . . Yorganın üzerinden , sahibinin göğsünü dört patisiyle yoğurmaya başladı . Bir şey istediği ya da keyifli olduğu zamanlar neden böyle yaptığını kendisi de bilmiyordu . Kafasının içinde , bir türlü yakalayamadığı , bulanık bir hatırlama , bir görüntüden çok , bir duygu ve koku titreşiyordu . Belki annesinden meme emerken , ön patileriyle onun göğsüne bastırmanın sonsuz mutluluğu , o mutluluğun kokusu . . . Adam yorganın altından kolunu çıkarıp Artur'u ensesinden tuttu , yorganın içine , henüz uyku kokan sıcak yatağa çekti . Artur , açlığını unutup adamın sıcak göğsüne gömüldü , ronronlamaya başladı . Dışarıdan , uzaklardan tren düdükleri ve cankurtaran sirenleri duyuldu . Her şey her zaman olduğu gibi . . . Her şey yerli yerinde , her şey kendi düzeninde . . . Kedi kokusunun uzaklaşmasını fırsat bilen fareler deliklerinden çıkıp mutfak köşesinde dolaşmaya başladılar bile . Genç ve sağlıklı Artur , farelerin belli belirsiz varlıklarını hissettiği halde rahatını bozmadı . Onlar da günlük düzenin bir parçası . Üstelik bu evde bulunmamın iki nedeninden biri . Birinci neden , sahibinin bazan umutsuzluğa dönüşen yalnızlığını , kederini paylaşmaktı . Artur biliyordu . Bu eski evin farelerle dolu olması ele güne karşı bir bahaneydi belki de . Sahibinin göğüs kıllarını ufak ufak dişleyip yalamaya koyuldu . Bu , Artık kalk , uyarısıydı . Haklısın , seni doyurmayı unuttum . Dün aklım hiç başımda değildi Teko . . . Teko mu dedi yine ? Bu Teko da çok oluyor artık . Artur , bir türlü unutulmayan bu kediyi , şu allahın belası Teko'yu fena halde kıskandığını fark etti . Adamın göğsüne bir tırmık savurdu . Tırnak izlerinde küçücük kan damlacıkları belirdi . Eyvah ! Biraz ileri gittim galiba . Küçük bir dayak yiyebileceği korkusuyla şimşek gibi fırladı yataktan . Hava boşluğunun pervazına sıçradı ; aralık pencereden dışarı , kalın bir boru gibi yükselen ve başını çok yukarı kaldırdığında mavi göğü ve beyaz bulutları seyredebildiği hava boşluğuna çıktı . Burası onun tek açık havası , tek özgürlüğüydü . Yukarıdan bulutlar geçer , havanın güzel olduğu geceler , yıldızlar görülürdü . Güneşin parladığı seyrek günlerde , tam öğle vakti gün ışıkları gelir , onu burada bulur , sırtını ısıtırdı . Topu topu bir metrekarecik bir yer , belki daha da küçük . Ama barındırdığı binbir koku , binbir titreşim ve sesle , Artur için koca bir dünya . . . Sahibi eskiden çöp yuvası olan bu hava aralığını temizlemiş , güzelleştirmişti . Yukarı kadar değil , ama kendi görüş alanına giren bölümü bembeyaz badana etmiş , buraya yeşil çayırlar , masmavi bir gökyüzü çizmiş ve boşluğa açılan pencerenin tam karşısına gelen duvara çiçek saksıları asmıştı . Fazla güneş istemeyen , gölgeyi , rutubeti seven cinsten , koyu yeşil , sarmaşık türü bitkiler . . . Artur insanlardan sıkıldığı , yalnız kalmak istediği ya da saklanmak zorunda kaldığı zamanlar buraya sığınırdı . Pencereden içeri baktı . Sahibinin onu yakalamaya niyeti yoktu . Hızlı hızlı giyinmeye çalışıyor , bir yandan da ceplerinde para dediği şeylerden arıyordu . Bana yiyecek almaya gidiyor herhalde . Keşke kutu maması yerine taze ciğer alsa ! Parası az olduğu zamanlar böyle yapardı . Artur içinden , İnşallah parası bitmiştir , diye geçirdi . Bir süre sonra , sokak kapısında sahibinin ayak seslerini ve kilidin içinde dönen anahtarın sesini duyduğunda , odaya girip adamın bacaklarına sürünmeye başladı . Burnuna dolan taze ciğer kokusu bütün başka kokuları bastırdı önce . Karnının ne kadar çok acıktığını fark etti . Sonra sahibinin masanın üzerine bıraktığı kağıt , gazete , mektup tomarından yükselen başka bir kokuyu duyumsadı . Snıfff , snıfff . . . Evet yanılmıyordu . Nina'nın sahiplerinden mektup gelmişti . Her zamanki gibi , Nina da kendi mektubunu bırakmıştı zarfın içine . Artur yerinde sevinçle sıçradı . Çok sevindiği zamanlar yaptığı gibi kuyruğunu yakalamak istercesine kendi ekseninde birkaç kez döndü . İki güzel haber , iki güzel koku birden : Ciğer ve Nina'nın mektubu . . . Mektubu okumayı bilerek geciktirdi . Çok sevdiği , çok istediği , ona keyif verecek şeyleri sona bırakırdı hep . Beklemenin güzel heyecanını tatmak ve o şeyin keyfini rahat rahat çıkarmak için . . . Sahibinin , Al bakalım koca serseri türünden iltifatlar ve sevgi sözcükleri arasında , parça parça önüne attığı ciğerleri havada kapma oyunu oynayarak silip süpürdükten sonra , özenle yalanıp temizlendi . Sahibi , mide ilacıyla karıştırdığı sütünü içerken ve gazetelerini okurken , o da Nina'nın mektubuna daldı . Sevgili Artur ! Sana yazmakta geciktim . Bu günlerde sizin oralardan kimse gelip gitmedi . Senin sahibinin mektup yazmak diye bir huyu pek yok . Daha çok telefonla konuşuyorlar . Sonunda benimkiler bu mektubu yazdılar da , ben de içine kendi mektubumu koyabildim . Bizimkiler , sahibini , bizim burada yapılacak bir toplantıya çağırıyorlar . Siyasi bir toplantıymış . Bunun ne demek olduğunu tam bilmiyorum , ama son zamanlarda hepsini kederlendiren , şaşırtan , garipleştiren , birbirlerine kızmalarına , hatta kavga etmelerine yol açan bir şey bu siyaset . Aralarında konuşurken , senin sahibin için Geleceğini pek sanmam , bütün bu işlere o kadar öfkeli ki tümüyle dışarıda kalmayı yeğliyor , dedi bey . Hanım ise , daha umutluydu . Oralarda yapayalnız bunalmıştır , belki bizi görmek için gelir . Keşke gelse , kerataya kızıyorum , ama çok da özledim . . . Yirmi yıl var ardımızda ; yirmi yılın anıları , ortak umutlarımız , ortak kaygılarımız , sevinçlerimiz var , dedi . Sonra alabildiğine mahzun bir sesle ekledi : Ve ortak yıkıntılarımız , yenilgilerimiz . Her neyse , ben yine de , belki sahibin çağrıyı kabul eder , gelirken seni de birlikte getirir de görüşebiliriz diye umutlanıyorum . Ama böyle bir karşılaşmadan korkuyorum da . . . Son mektubuna ilişkin duygu ve düşüncelerimi nasıl dile , yani kokuya getirebileceğimi uzun uzun düşündüm . Seni kırmak , üzmek hiç istemiyorum . Ama aramızda çok derin , çok büyük bir dostluktan başka bir şey olamayacağını neden kabullenmek istemiyorsun ? Sorun yalnızca uzaklık ve birlikte olamamak değil . Sorun , aramızdaki çok büyük yaş farkı hiç değil . Böyle şeyleri yalnızca insanlar dert ederler . Ama ikimizin de bildiği , ama dile getirmekten ikimizin de çekindiği bir gerçek var : İkimiz de ameliyatlıyız Artur . Çok gençken , hatta neredeyse yavruyken ameliyat edildiğin için senin belki de tam kavrayamadığın gerçeği , ben büyük acılar pahasına yaşayarak , etimde , kürkümde duyarak öğrendim . Aramızda cinsellik , yani bir canlının , bir kedinin yaşayabileceği en doğal , en güzel , en müthiş olay mümkün değil . İnan bana , mektuplarla süren güzel dostluğumuzun olağanüstü havası , heyecanı , mutluluğu , tatminsiz cinsel zorlamalara yenik düşmemeli . İşte bütün bunlardan korktuğum için , seni pek çok sevdiğim ve görmek istediğim halde , bir daha karşılaşmaktan , postlarımızın , bıyık uçlarımızın , burunlarımızın , patilerimizin birbirine değmesinden ürküyorum . Bu , aramızdaki çok önem verdiğim dostluğu zedeleyecek diye korkuyorum . Bir daha mektuplaşmayalım ya da beni unut falan demiyorum sana . Hayır , böyle bir şeyi hiç istemiyorum . Seni çok seviyorum . Mektupların , varlığın , kokun içimi sevinçle dolduruyor . Seni kaybetmek hiç mi hiç istemiyorum . Ama ne olur gerçeklerle yüz yüze gel artık . Gerçeği , insanların , hani o pek sevdiğimiz sahiplerimizin bize reva gördükleri kaderimizi kabullen . Evet , sana boyun eğiş öğütlüyorum . Bunun , senin yaşındaki , genç , sapasağlam , kabına sığmayan , güçlü , yakışıklı bir erkek kedi için ne kadar güç olduğunu biliyorum . Ama biraz düşünürsen ya da daha ileride , hayatı biraz daha tanıdıktan sonra , bana hak vereceksin . Ne olur kızma , üzülme , anlayışla karşıla dediklerimi . . . Anlayış ! Neyi anlamamı istiyor benden ! Onu sevmemem gerektiğini mi ? Bir buçuk yaşındayım ve Nina'dan başka kedi tanımadım bugüne kadar , diye düşündü Artur . Onu da sevmeyecek olursam , büsbütün sevgisiz kalırım . Yalnızca insanlarla yetinemez kediler . Sokağa kaçsam , yeni kediler tanısam ? . . Bu sokaklarda bu yörede kedi yok ki ! . . Nina'yla bir yıl önce nasıl tanıştıklarım hatırladı . O zamanlar küçücüktü . Sahibi onu küçük bir kedi sepetine koymuş , yüzlerce kilometre öteye , Nina'lara götürmüştü . Tren hoşuna gitmişti . Kompartımandakilerin ilgisi , sevgisi de cabası . . . Bu Avrupalılar kedilere , köpeklere insandan fazla ilgi gösteriyorlar nedense . Kompartımandaki bir kedi ya da köpek , bir çocuktan , hele de kara kafalı yabancı bir çocuktan çok daha ilgi ve sevgiye değer görünüyor onlara . Bu yüzden , dilenciler de buralarda çocuklarla değil kedi ve köpeklerle dileniyorlar . Nina'ların evine girerken , sahibi , Sizi Artur'la tanıştırayım , demişti . Nina'nın gözü bir baba kedi görsün . Birkaç ay sonra tamam ! Hatırı sorulmadık tek dişi kedi bırakmayacak benim oğlum ! Artur , hiç tanımadığı bunca koku arasından , bir kokunun bütün öbür kokuları aşarak beynine kadar yükseldiğini , başının döndüğünü , gözlerinin karardığını , bacaklarının bağının çözüldüğünü hissetmiş ; heyecan ve şaşkınlıktan , hemen oracığa , sokak kapısının köşesine işemişti . O günü hatırlayınca utandı . Nina'yla ilk karşılaşmaları böyle olmuştu . Daha o gün , henüz büluğa ermiş toy bir delikanlının açlığı ve tutkusuyla vurulmuştu Nina'ya . Sahiplerinin alaycı ama sevecen bakışları altında , her biri odanın bir köşesine çekilmiş , saatler boyu birbirlerini gözlemişlerdi . Sizin kart kızı beğenmedi benim oğlum , demişti sahibi . Bizim kızımız sübyancı değil . Senin oğlan önce kıçını tutmayı öğrensin de sonra gelsin , diye yanıt vermişti Nina'nın beyi . İki erkek , insanların , erkek erkeğe dedikleri yakası açılmadık bir muhabbete başlamışlardı . Artur yine utanmıştı . Artur'a kalsa , hele işemiş olmaktan duyduğu utançla , Nina'ya yaklaşmaya hiç cesaret edemezdi . Nina , olgunluğun ve görmüş geçirmişliğin rahatlığıyla yanına yaklaşmış , bir süre koklaşmışlardı . Birlikte Nina'ların evinde geçirdikleri o bir hafta , Artur'un bir buçuk yıllık hayatının en güzel anısıydı gerçekten . Sahipleri bitmez tükenmez konuşmalarına daldıkları zaman , Nina'yla birlikte bir köşeye çekiliyor , uzun uzun koklaşıyor , konuşuyor , birbirlerine alışıyor , bağlanıyorlardı . İçinde , o güne kadar hiç tanımadığı , ne olduğunu da henüz anlayamadığı duygular kıpırdanıyordu . Onları aynı kaptan yemek yerken gören sahipleri , çocuklar gibi seviniyor : Ne güzel anlaşıyorlar , diyorlardı . Uyurken de , koyun koyuna Nina'nın minderini paylaşıyorlar , Nina arada bir yavrusunu yalayan bir anne kedi gibi yalıyordu onu . Artur'un Nina'ya karşı duyguları ise , itiraf etmese bile , daha o zamandan , ama sevgisi değil , arzu ve tutkuydu . Ama bunu çok sonra , birkaç kedi yılı sonra bilince çıkartmış , Nina'ya aşık olduğunu çok daha sonra anlamıştı . Ne garip ve ne acı bir rastlantı : Ameliyat edilmeden hemen önce . . . Ameliyattan başka çare yok , demişti bir gün sahibi . Bu hayvan artık gelişti . Baksana evin her köşesine siğiyor . Kedi sidiği kokuyor her yer ! Onu sevip okşayarak kedi sepetine koymuş , bir arkadaşına uğrayıp borç para almış , birlikte , burnuna hiç de hoş gelmeyen ilaç kokularıyla dolu bembeyaz bir eve girmişler , itici kokulu , sinir suratlı bir kadın , sahibiyle anlamadığı bir dille birşeyler konuşmuş , onu usta bir hareketle , kıpırdayamayacağı biçimde tutmuş ve bacağına bir iğne saplamıştı . Artur sonrasını hatırlamıyordu . Başı dönerek , midesi bulanarak uyandığında , evde , odanın en sevdiği köşesine özenle yerleştirilmiş minderinin üstündeydi . Ayağa kalkmak istemiş , ama bacakları tutmamış , oracığa çökmüştü . Sahibinin onu sevgiyle okşadığını , Geçecek Arturcuğum . Sonra sen de , ben de rahat edeceğiz . Yarına hiçbirşeyin kalmayacak , dediğini hatırlıyordu . Sonra yine uyumuş , uyanmış , sahibinin ıslak bir pamuktan ağzının içine damlattığı suyu yalamış , yine uyumuş ve kimbilir kaç kedi günü sonra gerçekten kendine gelip ayağa kalkabilmişti . Kasıklarında kötü bir acı , ama daha da önemlisi içinde çok kötü , çok huzursuz , çok soğuk bir boşluk , sanki midesine , yüreğine , beynine oturmuş kara , soğuk bir sıkıntı topu vardı . Nedenini anlamadan Nina'yı düşünmüş ; Nina'nın , yanında olmasını istemiş , sonra dehşetle - sevinçle değil artık - ona çılgın gibi aşık olduğunu anlamıştı . Artur içini çekti . Nina'nın mektubunun içinde bulunduğu zarfı açmaya çalışan sahibinin kucağına atladı . Biz kedilerin , mektupları okumak için zarfları açmaya ihtiyacımız yok . İşte insanlara üstün olduğumuz bir nokta , diye düşündü . Nina'lar yine bizi çağırıyorlar Arturcuğum , dedi sahibi . Ama oralara kadar gidecek ne paramız , ne de keyfimiz var . . . Niye benim adıma konuşuyor ki ! Keyfim ve isteğim var benim . İnsanlar neden kedilerin hep sahipleri gibi düşünmek zorunda olduklarını sanıyorlar ? Sahibine iyice kızdı . Senin keyif aldığın ne var ki bugünlerde zaten ! Bütün gün suratından bok akıyor . Bu deyişi senden öğrendim . Kederliyken kaba ve küfürbaz olursun . Madem bu kadar koyuyor sana , kederleneceğin işleri yapma . Önceden düşün . Madem buralardan memnun değilsin , kendini yalnız ve yabancı hissediyorsun , neden geldin buralara ? Madem eski karını , sevgilini özlüyorsun , neden bıraktın onları ? Madem eskiden yaptığın işleri yanlış buluyorsun , neden artık o işleri yapamadığına üzülüyorsun . Madem bu kadar memnun değilsin dünyadan ve kendinden , neden yaşamayı sürdürüyorsun ! . . Birden düşüncelerinde çok ileri gittiğini hissedip korktu . Ona haksızlık ediyorum . Hiçbiri kendi suçu değildi belki de . Onu ezen , onu ve arkadaşlarını aşan bir ağırlık var . Hepsi eziliyorlar , çöküyorlar altında . Biz kedilerin anlayamayacağı birşeyler . Nina'nın mektubu , sanki düşüncelerine yanıt verircesine sürüyordu . Türkiye'den , Kirli'den yeni bir mektup aldım Mırtav sonlarında . Halinden çok memnun . Oraya alışmış . Hatta buralardan daha çok sevmiş . Hayatın orada belki daha zor , ama daha doğal ve zevkli olduğunu anlatıyor . Bu arada onun , sahiplerinin konuşmalarından anladığına göre , bizimkiler de dönmeye hazırlanıyorlarmış . Bu konu beni düşündürmeye başladı . Giderlerse beni ne yapacaklar ? Onlarla gidip yepyeni bir çevreye alışmak kadar , burada kalmak da ürkütüyor beni . Biz kediler belirsizliği hiç sevmeyiz . Bizimkiler , senin sahibinin dönmeyeceğini söylüyorlar . En azından böyle bir güvencen var . Dediklerine göre , seninki bütün köprüleri atmış ya da bizimkilerin tabiriyle , gemileri yakmış . Gemileri yaktığı için mi korkuyor acaba dönmekten . Memlekette , onu bu yüzden mi arıyorlar acaba ? Peki benimkiler neden kaçmışlar ülkelerinden ? Şu insanlarla , hele bu sahiplerimle yaşamaya başladığımdan beri , anlayamadığım konular ve yanıtsız kalan sorular büsbütün arttı . Biliyorsun , ben bunlardan önce iki eve daha kedilik ettim . Oralarda konuşulanlarla bu evde dinlediğim , duyduğum konular arasında çok fark var . Dertler , kederler , sevinçler de farklı . Daha önceki hanımlarım televizyonda acıklı Brezilya dizileri oynarken ya da kocaları kendilerini genç ve güzel kadınlarla aldattıklarında ağlarlardı . Ama işe bak ki , bu haliyle kimse almaz onu . Açlığa ve özgürlüğe mahkum bir zavallı . . . Özgürlük , bağımsızlık , kedi kimliği hoş bir şey . Bunu korumamız gerek , dediler genç kedilerle yavrular . Ama tabii karnımız da doymalı . . . İşte bütün sorun burada , diye sürdürdü konuşmasını Kirli . İnsanların da hayvanların da tok olduğu o zengin , bakımlı , temiz ülkelerde açlık yoktu , ama özgürlük de yoktu . Hatta yalnızca kediler değil , onların sahipleri de özgür değillerdi . Bir çarka kapılmış gibiydiler sanki . Saatlerin , kuralların , makinelerin çarkına . . . Önceleri , henüz düşüncelerim bu kadar gelişmemişken , oralarda , insanların da kediler , köpekler gibi birşeylerin tutsağı olduklarının farkına varmamıştım . Hatta , bir ülkede insanlar ne kadar özgürse hayvanlar o kadar bağımlıdır türünden düşünceler üretmiştim . Ama atladığım birşeyler vardı sanırım . Şimdi düşünüyorum ki insanların durumuyla bizim durumumuzu birbirinden ayırmak gerek . Bu konuda her türlü benzetme ve paralellik kurma yanıltıcı olabiliyor . Basitleştirmek için şunları söyleyebiliriz : İnsanlara bağımlılık , hayvanlara , başta tokluk olmak üzere çeşitli yaşam kolaylıkları sağlıyor kuşkusuz . Ama öte yandan onların yapılarını ve kimliklerini körletip bozuyor . Örneğin , ev kedilerinin , görme ve koklama duyularının keskinliğini yüzde elli oranında kaybettiklerini biliyor muydunuz ? Bu konuda yapılan çalışmalar , ev kedilerinin gözlerinin , karanlıkta parlamaları gerekenden çok daha az parladıklarını gösteriyor . Yine başka bilimsel çalışmalar , insanlara bağımlılığımız arttıkça , koku alma ve görme yeteneğimizin yanında , duymamızda ve dişlerimizin sivriliğinde de gerilemeler olduğunu ortaya koyuyor . Buna karşılık kedi zekamızda gelişme var mı ? Konuyu tek yönlü düşünmezsek , bir zeka gelişmesinden söz edilebilir . İşte bu noktada henüz yanıtlayamadığımız önemli bir soruyla karşı karşıya geliyoruz : Doğal kedi özümüzün bozulması , kedi doğamızın parçası olan yeteneklerimizin körelmesi , gerilemesi pahasına , insanlarla birlikte yaşamanın sonucu olan bir zeka ilerlemesinden söz edilebilir . Ama türümüzün tümünü kapsamayan , yalnızca insanlarla haşır neşir olan bazılarımız için geçerli olan bu zeka ilerlemesi , aynı zamanda bizi artık kedi olmaktan çıkarıp farklı bir yaratık haline mi getirecek ? Kirli , kendini düşüncelerine kaptırmış , sesli düşünüyordu . Bütün bu düşünceler ve sorularda çözemediği bir nokta , karanlık birşeyler , çelişkili ve yanıtsız bir yan olduğunun farkındaydı . Ben kedi kalmak isterdim doğrusu , dedi biri . Pek de kavrayamadığı bu uzun konuşmadan sıkılmıştı . İster aç , ister tok , kedi kimliğimden vazgeçmek istemezdim , dedi bir başkası . Neler saçmalıyor bu ! diye açıktan açığa saldırdı yaşlı düşkün kedi . Karnı tok olanlar böyle konuşurlar , kedi kimliğini aşıp gittikçe daha akıllanıp böyle ahkam kesmek de tokların işi , dedi Kirli'nin pek hoşuna giden genç sokak kedisi . Haklısınız , dedi Kirli hüzünle . Bütün bu anlattıklarımda kedice olmayan birşeyler olduğunu biliyorum . Kafamın içinde o kadar çok düşünce var ki bazen hepsi birbirine karışıyor , her şey busbulanık oluyor . Ama ayrıntıları , karanlık , çapraşık soruları bir yana bırakırsak , şu konuda düşünebiliriz : Bir kedinin hem tok , hem de özgür olması mümkün mü ? Bunu sağlayabilmek için kediler ne yapmalılar ? Bu biraz da kedinin sahiplerine bağlı , dedi akıllı bir genç kız . Öyle sahipler vardır ki , kediye hem çok iyi bakar hem de onu özgür bırakırlar . Ben , benimkilerden memnunum doğrusu . Ben de , dedi Kirli . Ben de sahiplerim açısından şanslı kedilerden sayılırım . Hem iyi baktılar , hem de kediliğimden özveride bulunmamı , özgürlüğümü satmamı hiç istemediler . Ama her kedi bizim kadar şanslı olmayabilir . Ben öyle evlerde kedilik ettim ki , dedi beyaz göğüslü , beyaz patili , siyah simokinli Felix türü kedi , Bir ara , acaba sahici bir kedi miyim , yoksa içi doldurulmuş bir kedi postu muyum diye kuşkuya kapıldım kendimden . Güzel yemekler yiyordum . Sepetimde kenarları dantelli kuştüyü yastık bile vardı . Ama kapı dışarı çıkartılmazdım . Evdeki çocukların oyuncağıydım . Hele bir kız çocuk vardı ki hatırladıkça tüylerim diken diken oluyor . Beni bütün gün bebek giydirir gibi soyar , giydirir , kurdeleler takar , patilerime çoraplar geçirirdi . Artık dayanamayıp da bir tırmık sallasam , hemen ulumaya başlar , bütün evi ayağa kaldırır , bana hiç yoktan dayak yedirirdi . Neyse ki taşındılar . Taşınma günü ortadan yok oldum . Eski bir kovanın içine gizlendim . Ne kadar aradılarsa da bulamadılar . O gün bugün , kendi başıma buyruk , sokaklardayım . Hayatımdan şikayetçi değilim doğrusu . Belki güç bir hayat , ama hiç değilse özgürüm . İşte gördünüz mü , yaşanmış , canlı bir örnek size . Ama temel sorumuz henüz yanıtlanmadan duruyor : Kedilerin hem tok , hem de özgür olmaları mümkün mü ? Bir de , ilgisiz gibi görünen , ama bu sorunun yanıtına çok bağlı olan bir ikinci soru : Kedi doğamızın değişmesi , gerilemesi pahasına zekamızın ilerlemesi , farklı bir kedi benliği edinmemiz iyi bir şey mi ? Bir başka gün de bunları konuşuruz . Toplantıyı kısa kesmişti . İçinde büyük bir sıkıntı ; her şeyin , bütün bu konuştuklarının da anlamsız ve saçma olduğu duygusu vardı . Kulakları , gözleri yanıyordu . Burnu kuruydu . Hasta gibiydi . Kediler sokak aralarına , evlerine , balıkçılar çarşısına , ağaçlara , çöp tenekelerine dağıldılar . Bir balık kılçığı uğruna ciyak ciyak kavga eden yavruların ince , tiz miyavlamaları ; dişi arayan kızışmış erkeklerin boğuk inlemeleri ; şuradan buradan mırnavlaşma sesleri ; yavrularım arayan bir anne kedinin biraz kaygılı , biraz azarlayıcı mırnavları duyuldu . Ayın aydınlattığı mavi gece , önce ağaçlara , sonra denize , sonra karşı kıyılara indi . Ay , arkadaki tepelerden kurtulup yükselip denizle buluşunca , Kirli ne zamandır kıpırdamadan oturduğu çöp yığınının üstünden kalktı ; silkindi , gelişigüzel birkaç dil darbeciğiyle bedenindeki yabancı kokuları yalayıp temizledi . Ayışıklı gecelerde hep yaptığı gibi vapur iskelesinin en ucuna yürüdü . Bir kez , son vapurdan inen Hanımı , onu iskelenin ucundaki vapur halatlarının sarıldığı iskele babalarından birinin üstüne tünemiş , ayı ve denizi seyrederken bulmuş , çok şaşırmıştı . Demek ayışığını seyrediyordun kediciğim , demişti hayret ve sevgiyle . Biliyor musun , bazen sanki kedi değilmişsin gibi bir duyguya kapılıyorum . Sanki her şeyi anlıyormuşsun , sanki insan gözleriyle bakıyor muşsun gibi geliyor bana . Sonra hanımı önde , o bir adım arkada birlikte eve dönmüşlerdi . Yokuşu tırmanırken , Belki de beni bekliyordun , kimbilir , demişti kadın . Hayır onu beklemiyordu . Denizi ve ayı seyrediyordu yalnızca . Ama sevinsin diye , Evet , miyavvvv , demişti . Kirli , buradaki kadar güzel bir dolunayı hiçbir yerde görmediğini düşündü . Artık belleğinden yavaş yavaş silinen kuzey ülkelerinde de , karlı çam ormanlarının ve soğuk kurşuni denizin üstünde parlardı ay . Ama oralarda , bazan donmuş bir buz parçasına , bazan göğe asılmış sarı pirinç bir levhaya , çoğunlukla da fantastik bir tiyatro dekoruna benzerdi . Bazan , uzun kedi ayları boyunca hiç görünmezdi . Burada , ay tam kendi ülkesinde , kendi evinde sanki . Dolunaylı gecelerde içi büsbütün karmaşık duygularla doluyordu . İnsanların , kedilerin hep aylı gecelerde sevişip mırnavlaştıklarını sanmaları büsbütün boşuna değil , diye geçirdi içinden . Yalnızca kediler mi ? İnsanlar da öyle değil mi ? Örneğin bu gece her günkünden daha fazla insan çifti vardı deniz kıyısında . Kimisi el ele tutuşmuş , kimisi kol kola , kimisi de sessiz köşelerde dudak dudağa . . . Sular yakamozlandı . Keskin gözlü bir martı , denize doğru pike yapıp gagasında bir balık , şimşek hızıyla göğe yükseldi . İskelenin suya çakılı ahşap ayaklarının arasında akşam gezintisine çıkmış balıklar , sanki tehlikeyi hissetmiş gibi kaçıştılar . Kirli , onları izlemeye çalışırken , eskisi kadar iyi görmediğini fark etti . henüz gözlerim zayıflayacak kadar yaşlı değilim . Kötü beslendiğim de söylenemez . Çok şükür ömrüm boyunca eve kapatılmadım , hep özgürüm . Peki gözlerim neden zayıflıyor o zaman ? Biraz önce kediler toplantısında kendi anlattıklarını hatırladı . Türümüzün insanlarla iç içe yaşayan kolundaki evrimleşme benimle mi başlıyor yoksa ? Eskiden düşünemediğim şeyleri düşündüğüm , eskiden tanımadığım duygular kazandığım doğru . Ama görmemde ve duymamda kimi gerilemeler de bir gerçek . Neyse ki koku duyum hala eskisi gibi . Tam arkasında tanıdık bir titreşim ve koku hissetti : Hepsi evham ve saçmalık . Her şeyim yerli yerinde . Zekamda da ilerleme falan yok . İnsanları dinleye dinleye onlardan birşeyler kaptım , hepsi o kadar . Arkasını bile dönmeye gerek görmeden , ağırbaşlı kısa bir mav mav la , Kısmet'i selamladı . Delikanlı gelip yanına oturdu . İki ön patisini birleştirip , halka halka hareli kuyruğunu patilerinin önüne attı . Ayışığında olduğundan daha iri , daha kaslı ve yakışıklı görünüyordu . Dolunayda seni burada bulacağımı biliyordum , dedi . Hem ayı birlikte seyrederiz diye düşündüm , hem de Nina , benim Hanımla , sana da bana da birer mektup göndermiş , onu ileteyim dedim . Burnu ve diliyle göğsündeki tüylerin arasında birşeyler arandı . Hah , işte burada . Mektup Hanımın valizinin kenarındaydı . Oradan göğsüme sürüp getirdim . Bu bana yazdığı mektup . Kirli , bıyıklarını ve burnunu Kısmet'in göğsüne yaklaştırdı . Mektubu birlikte okumaya başladılar : Kardeşim Kısmet , Hanımınla gönderdiğin mektubu aldım . Bu arada eski dostum Safinaz'ın artık olmadığını , - İnsanlar buna ölüm diyorlar - onun yerine senin geçtiğini öğrendim . İyi olmuş , çünkü o aile kedisiz yapamaz . Onlara düşen kediler de rahat ederler doğrusu . Tek sakıncaları , bir zamanlar Safinaz'ın da yakındığı gibi , yerleşik ve düzgün bir aile olmamaları . Bu kendi ellerinde olan bir şey değil . Kirli'nin sana sözünü ettiği Sahiplerin Sırlarını Araştırma Projesi ni başarıyla sonuçlandırabilirsek , sizinkilerin de neden hep kaçmak göçmek zorunda oldukları ortaya çıkar ve belki de bu duruma bir çözüm bulunabilir . Sana ileride uzun bir mektup yazarım . Şimdilik tanıştığımıza memnun olduğumu belirtip Kirli'yle arkadaşlık etmeni salık veririm . Nina P. Kirli'ye yazdığım mektubu lütfen ona iletebilir misin ? Sahiplerimiz konuşurken duyduğuma göre , yakın oturuyor ve birbirinizi görebiliyormuşsunuz . Nina'nın sana yazdığı mektup da şurada , biraz aşağıda , diye işaret etti burnuyla Kısmet . Kirli , için için güldü : Küçük çapkın benim mektubu bilerek aşağılara , pomponuna doğru koymuş . Tahrik olayım diye . Şeytan olmadan cin çarpmaya kalkıyor bu küçük zampara . . . Kısmet , mektubu daha rahat okumasına olanak tanımak için yan yattı . Kirli , delikanlının incecik , sarı ayva tüylü deriyle kaplı pomponunu gördü . Buradan yükselen baş döndürücü bir koku Nina'nın mektubunun kokusunu bastırıyor , okumasını güçleştiriyordu . Burnunu Kısmet'in karnına iyice yaklaştırdı . Safinaz'ın sahibesinin bize gelişini fırsat bilip sana yazıyorum . Safinaz'ın yerine Kısmet gelmiş . Yakın oturuyormuşsunuz . Kısmet'e yazdığım kısa notta , bu mektubu sana ulaştırmasını rica ettim . Sevgili Kirli , evdeki havadan ve konuşmalardan çıkardığım kadarıyla , bizimkiler de artık dönme hazırlığındalar . Sen bana daha önce de , bu konuda dikkatli ve hazırlıklı olmamı salık vermiştin . Haklısın . Henüz bir kararım yok . Bu dönüş konusunun beni çok huzursuz ettiğini söylemeliyim . Bizimkilerin dönüş dediği yer değiştirme işi , benim için , bir de çocuk için dönüş falan değil . Ne ben , ne de çocuk memleket denilen o ülkeden gelmedik , oranın malı olmadık ki dönüyor olalım . Bizim için , olsa olsa yeni bir yere taşınmadan söz edilebilir . Aslında çocuğa da acıyorum . O zavallı büsbütün çaresiz . Onun benim kadar bile seçeneği ve özgürlüğü yok . En kötüsünden , ben kaçar , saklanır ve burada kalmayı başarırım . Sonra yeni kiracılara ya da başka birilerine kedilik ederim . Ama insan yavruları için işler bu kadar basit değil . O zavallı , annesi , babası nereye giderse onlarla birlikte olmak zorunda . Kendi başına sokakta kalsa acından ölür . Bu konuda kararımı düşüne taşına vereceğim , aceleye getirmeyeceğim . Aslında bizimkilerin oraya gelmeleri de önümüzdeki baharı bulacak . Senin hakkında , gerek kedilerin mektuplarından , gerekse insanların konuşmalarından güzel şeyler öğreniyorum . Önemli konularla uğraşıyormuşsun ve orada , kendine saygın bir yer edinmişsin . Hem kedi , hem de anne olarak gurur duyuyorum . Yalnız aklıma takılan küçük bir nokta var ! Kısmet'in yazdıkları doğruysa , Kedi kimliğini aşmak konusunda çalışmaların varmış . İyi de , kedi kimliğini aşınca artık kedi olmayacaksın ki ! Ben mi yanlış ya da yetersiz düşünüyorum , yoksa bu işte bir tuhaflık mı var , bilmem . Hakkında duyduklarım bir yandan hoşuma gidiyor , bir yandan da neden bilmem içime bir huzursuzluk ve korku veriyor . Yine de senin kedi özüne ve aklına güvenirim . Sen bilirsin iyisini . Sahiplerim ve çoğunu senin de tanıdığın arkadaş çevreleri , son zamanlarda oldukça huzursuzlar . Bu huzursuzluk bütün eve yayılıyor tabii . Örneğin , eskiden hiç olmayan şeyler oluyor . O televizyon dedikleri , içinden acayip pırıltılar ve renkler geçen sevimsiz alete bakarken ağlıyorlar bazen . Haydi Hanımın bu ağlamalarına alıştım , ama geçende Bey de neredeyse hüngür hüngür ağlamaya başlamaz mı bu aletin karşısında . Önce korktum , ne yapacağımı şaşırdım . Yerimden fırlayıp odanın ortasına koştum . Kediyi bile korkuttun , dedi Hanım . - Kediyi bile korkuttun , dedi Hanım . Bey yanıt vermeden hemen dışarı kaçtı , uzunca bir zaman sonra geri döndü . Sonradan , konuşmalarından çıkardığım kadarıyla , bazı şeyleri televizyonda görünce kafasına büsbütün dank ediyormuş . Televizyonda birşeyler anlatanlar namussuzmuş ; her şeyi kendi istedikleri gibi gösteriyorlarmış ; hep yalan söylüyorlarmış ; bütün dünyayı kandırıyorlarmış . Çok tehlikeli bir aletmiş bu ; bizimkiler bunun karşısında kendilerini güç hissediyorlarmış ; elleri kolları bağlıymış . Bunları konuşurlarken , söze karışmak için uzun uzun miyavlayarak kucaklarına atladım . Böyle üzülüp kendinizi harap edip hüngür hüngür ağlayacağınıza kaparsınız bu mereti ya da atarsınız , olur biter . Ne akılsız yaratıklarsınız siz , dedim ama anlatamadım . Üzüle üzüle oturuyorlar o nesnenin karşısında . Şu insanlarda bir bozukluk olduğunu hep düşünürüm , ama bizim sahiplerimizin çevresi büsbütün tuhaf . Sevgili kızım , Artur'un ortaya attığı ve belki de işsizlikten hepimizin ilginç bulup katılmayı kabul ettiğimiz , Sahiplerin Sırlarını Araştırma Grubu konusunda gerçekten neler düşündüğünü öğrenmek isterdim . Sandığımız kadar büyük sırları var mı sence , yoksa bütün sorun doğuştan eksikli yaratıklar olmaları mı ? Yukarıda aktardığım , Beyin televizyonun karşısında birden ağlamaya başlamasını ya da bizimkileri onca üzen başka şeyleri ele alalım örneğin . Sonradan karısına anlatırken duyduğuma göre Bey'i ağlatan neymiş biliyor musun ? Bazı insanların taştan topraktan kalıplarını yapıp oraya buraya dikmişlermiş . Şimdi bu adamlara nedense kızıyorlarmış ve yaptıkları taştan kalıpları parçalayıp yerlerinden indiriyorlarmış . Bu arada bizimkilerin yaşadığı ülkenin bir yerinde Küçük Trompetçi diye de bir taş kalıp varmış . Bu küçük trompetçi , bir zamanlar buralar kötü adamların - bunlara naziler , faşistler diyorlar - eline geçtiğinde , kötülere karşı savaşmış ve küçük bir çocuk olduğu halde büyük insanlara bile örnek olmuş , trompetiyle onlara cesaret vermiş . - Cacık ve komposto işine karşıyım , pilavın yanında saade yoğurt da olabilir . . . Fekat , yine de siz bilirsiniz , evin sivil otoritesi olarak . . . Yalnız , elimdeki tüfeğe de dikkatinizi çekerim . . . Cacıkla ilgili düşüncelerinize elbette saygı gösteriyorum . . . Şunun şurasında 2000'e beş kala , modern bi kızım . . . Ama sarımsak kokusunu hiç sevmem . . . Elimi ayağıma dolaştırıyo . . . Allah muhafaza insanın eli ayağı dolaşınca kazaen tetiğe felan da basabilir . . . - Öhö . . . Tamam sayın kızım . . . Yoğurt . . . - Yoğurt mu dedin ? - Doğrudur Sıdıkam ! . . İsabet buyurdunuz . . . Ailemiz henüz cacığa müsait diil . . . Hem evde kuru nane ve dere otu felan da yok . . . Bünye cacığı kaldırmaz . . . Şimdi şu tüfeği yerine asabilir miyiz ? - Elbette asıcaz . . . Asmıyalım da , besliyelim mi ? Fekat zamanı var . . . Acık yağlıyım ben şu tüfeği . . . - Öhö . . . Dikkat , arkanda ayı var kızım . . . - Ah . . ah . . ah . . . Beyhude ! Elimden tüfeği almak için bu klasik numaraya başvurucağına , tek başına gümrük birliğine başvursan daha fazla şansın olurdu . . . Hem evde bu saatte ayı ne arasın . . . Evin kadrolu ayısı abim iş çıkışı bilardoya gidiyo , bu vakitte gelmez . . . - Ayı deme abiye ! Veya de istersen . . . Hafif andırıyo Allah için . . . Öhö . . . Kızım , yavrum beni bi dinler misin ? - Sööle sivilciğim . . . Ne de olsa aranızdan çıktım ben , sizin kızınızım . . . Çekinme konuş anne ya . . . - Evladım senin gibi gelinlik genç kızın eline ööle tüfek felan yakışıyo mu hiç ? . . - Niye ? . . Geleneklerimizde var . . . At , avrat , silah . . . Ben de ananelerine bağlı , modern dünyanın muhafazakar değerleriyle yoğrulmuş bir aile kızıyım . . . Silah yakışır elbet . . . Fekat , avrat kısmı ters gelir . . . Herif lazım . . . Eve Mirkelam'ı Tarkan'ı felan çağıralım diyorum . . . Cacığın zararları konusunda brifing vericem . . . Kat'i surette kötü bi niyetim yok . . . - Yettin artık ama sen , kuduruk cadı . . . Eline tüfek geçirmiş , annesinin gözü önünde eve oğlan çaarıcam diyo . . . Akşama babana bi brifing veriyim de gör gününü sen . . . Doldurup fitliyim herifi , kafanda kırsın tüfeği . . . - İşte bööle bey . . . Delirdi senin bu kızın . . . Bütün gün vıdı vıdı , etmedik rezillik bırakmadı bana . . . Her şeye ters cevap verdi , ev işlerinin ucundan tutmadı . . . Abisine ayı dedi . . . Geçirmiş tabi eline tüfeği , ses edemedim . . . Sen gelirsin bu edepsizin hakkından . . . - Neticede tüfek elindeyse elindedir . . . Hediseyi fazla büyütmemek lazım . . . Binaenaleyh biss kızımısa eline neye tüfek aldın demeyiss , dedirtmeyiss . . . Turbun büyüğü heybededir . . . Olmuşsa olmuşdur . . . Hadseyi fevkalade bi vakıa gibi takdim etmek fayda sağlamass . . . Öküz altında buzağı aramak abesle iştigaldirrh . . . - Ne diyosun sen bey ? - Sus be kadın . . . Kızın elinde tüfek var . . . Soğukkanlı ol biraz . . . Demirel takdiği şeediyorum . . . Bi kaza olur sonra . . . Arkanda ayı var kızım . . . - Ben o numarayı yaptım bey , yemedi ! - Netçede , hadse geçicidir . . . Benim Sıdıkam , şuurludur . . . Unutmamalı . . . Vazgeçmemeli . . . - Anne ; karar verdim , delege olmak istiyorum . - Aferin yavrucuğum , iyi düşünmüşsün bunu . . . Biz de telaş içindeydik , daha geçen sabah baban kahvaltıda sordu ; Hanım , bizim Sıdıka niçin diğer normal genç kızlar gibi günün birinde delege olmak istediğini söylemiyo , yoksa bir problem mi var ? dedi . Sana açmadık ama ; her anne baba günün birinde kız evladını delege olarak görmek ister tabi . . . - Ben ciddiyim ama . . . - Sus kız . . . Ciddiymiş . . . Hayatta ne zaman ciddi bi laf konuştun sen ! İnsan gibi bi kelime çıkmaz ki ağzından . . . Konuşan eşşek hattı . . . - Ay sanki astronot olcaz felan dedik . . . Ne tuhaflık var şimdi bunda ? - Tabi , niye tuhaflık olsun , mübarek ramazanda iftar vakti kızların annelerine delege olcam demeleri adettendir . . . Üstüne de iftarda güllaç yenir . . . Şimdi bunu döver misin sahura mı bırakırsın ? Delirtme insanı Sıdıka ! Kız senden başka hangi genç kız , hangi delikanlı daha yuva kurup ekmek tutmadan anneye babaya yekten delege olcam der . . . - Demiyolar da ondan oluyo bunlar . Ortalık 35 - 40 yıl boyunca aynı hırslı kurnaz heriflere kalıyo . . . Millet parlamenter demokrasiden nefret ediyo . . . Taban , kızına delege olucam dedi diye kızarsa bööle olur . . . - Taban deme anneye ! - Tamam . . . - Ta . . . ! Ha , evet , tamam . . . Kız , bana bak Münevver Hanımın kızı mı sokuyo bunları aklına . . . O kızın babası da evdekilere ben delegeyim diyodu bir zamanlar . . . Küçük kurultay var , büyüğü geldi , kongre var diye habire Ankara'ya , İzmir'e otellere gidiyordu . . . Meğersim Suzan diye sarı bi dostu varmış herifin . . . Otellerde rakı içip sefa süresiymiş karıyla . . . Yalanı diyenin boynuna , particilerin hepsi kurultay diye saza pavyona dağılıp iş bağlarlarmış . . . Neden sonra herif de vazgeçti delegelik etmekten filan . . . Hacca gidip geldi bakkal açtı . . . Yaşlanınca duruldu zaar . . Ama daha duur , çok ahını aldı karısının . . . Eline düşücek o kadının . . . Vaktinde çok beddua aldı . . . Sen bakma bana , şu camın kenarından doğru her şeyi bilir anan . . . Çok delege gördük biz . . . - Buyrun bakalım Münevver'in it kocası zamanında Sarı Suzan'ı otele kapattı diye gitti parlamenter demokrasi filan . . . Sanki politikayla uğraşan herkes ööle . . . - Ööle tabi . . . Cavit Dayın belediye encümeniyken yanında bi Romen kızla Tarabya'da denize uçmadı mı ? Usulsüz ruhsat ayarlamak için Fen İşleri Müdürüne Nataşa buldum , yemek yidirip rakı içirdim , alkol alınca araba kaydı , Nataşayla ilgim yok dedi ama nafile . . . Gül gibi karısının ahını alıp arabayı denize uçurdu , üç ay koltuk değneğiyle dolaştı işte . . . Encümeni delegesi , mesubu , hepsi uçkur doyurup , cep doldursunlar . . . En namusluyum diyeni kan kırmızısı çıkıyo . . . Al işte öbürküler de Bosna paralarını yedi diyolar . . . - Saçmalıyosun ama anne . . . Senin bu zihniyetin ara rejim çaarıyo işte : Politikacıların hepsi namussuz . Konuşturucan şimdi insanı . . . Senin kocan politikacı diildi de ondan mı vaktinde İsmigül diye bi konsomatristin peşinden Adanalara gitti . . . Çocuktum , anlamam sanıyodun . . . Az mı muska yaptırdın . . . İsmigül babamı domuz gibi görsün diye adamın iç donuna domuz yağı sürüyodun . . . Kötüyse ; ciğersizse bi adam . . . Yani , ciğersizin politikacısı da olur , esnafı , örtmeni , karikatürcüsü , askeri filan da . . . Ama iyisi de bulunur . . . Umut olsun diye . . . - Hürp . . . Hüü ! - Niye ağlıyosun kız anne ? - İsmigül . . . Ühüüü . . . Nası büyüttüm ben sizi biliyo musun . . . Abin yerde , sen kucakta baban İsmigül'ün peşinde . . . Hüü üç kuruş dikiş parasıynan . . . Hüü . . . - Ağlama anne lan . . . Ay , nerden nereye . . . Hay çenem kopsaydı . . . Üzülme anne . . . Hiş , bak ne diycam . . . Gel seni delege yapalım esas . . . Sen bööle içli içli ağlarken , yükselip başbakan bile olursun . Hadi ama . . . Antika Meraklısı - Kız Sıdıka , onyedinci yüzyıl nezaman ? - Nası yani ? Lan , bi de bana tuhaf deniliyo şu evde . . . Sabahın köründe annesi insana aniden bööle acayip sorular sorar mı ? - Vıdırdama da soruma cevap ver . . . Yüzyıllardan ne şimdi , 21 olduk mu ? - 21'e beş var . . . Ay çatlıycam ama şimdi , kız niye soruyosun anne ? - Hiç . . . Bi antika işi var da . . . Şu Süreyyanımlar var ya asmalı evde . . . İşte onlarda onyedinci yüzyıldan kalma padişah tükürük hokkası varmış . . . Padişahın adını dedi de unuttum . . . Onyedide kim vardı kız başta ? Herneyse işte ismi . . . Taa o vakitten şimdiye bu Süreyyaanımlardaymış okka . . . Paraya sıkışmışlar , 2000 dolara bırakırım diyo . . . Taksit maksit alalım mi , çehizinde durur ? . . - Aman eksik olsun . . . Erkek tarafı getirsin balgam hokkasını da . . . Ben de niye annem bööle onyedinci asır filan diye konuşuyo diyodum . . . Bu Ayşegül Tecimer şeysinden sonra yediniz kafayı mahallecek . . . Geçen gece de abim , Winsdor Dükü'nün gümüş saplı püro kesme makasını İskenderunlu bi berber kalfasında gördüğünü idda etti . . . Müşteri bulabilirsek elden çıkarıp komisyonumuzu alıcakmışız . . . Delirdiniz lan hepiniz . . . - Makas işi yaş , sahtedir . . . Ama okka sağlam yatırım . . . Esas bu Süreyyanımda daha ne destiler , sikkeler var da satmıyo . . . Kara günler için saklıyomuş , yavrularımın garantisi diyo . . . - Höyük mü bulmuş ne bu karı ? - Valla bilemiycem höyüğünü geyiğini de havasından geçilmiyo kadının . . . - Sen de at kız ne bilicekler . . . Bizde tee Vilma Çakmaktaş'ın çukur çorba kasesi var de . . . Hihönk . . . - O diil de , hakkat , babaannemden kalma fildişi var . . . - Nası yani büyük babaannem fil midi ? - Fil deme büyükbabaanneye ! - Tamam geri alıyorum . . . Bidaha büyükbabaanneye fil dersem hortumum taş kesilsin . . . Hihi . . . - Ben ciddiyim ama . . . Fil dişinden yapılma enfiye kutusu var bende . . . Babannemgil anneme bıraktıydı . . . Kocası Yemen'den mi getirmiş ne . . . - Ay ciddi misin ? Hemen eve alarm taktıralım kız anne . . . Balkona bi ışıldak koyalım , ben geceleri geleni geçeni tarıyim . . . Gündüzleri de evi ziyarete açarız . . . İlahi . . . Hihihi . . . - Ciyyak . . . Koynumda yılan beslemişim . . . - Hangimizden bahsediyosun anne , abim mi ben mi ? - Öbür yılan , Samim , abin . . . Samim fildişi enfiye kutumu çalmış . . . Kaç para eder , Tempra alınır mı diyip duruyodu . . . Kaç kız mali şubenin telefonu . . . Mali şube olmaz , çoktan Tempra'yı almıştır 0 . . . Trafik şubesine ihbar etmek lazım . . . Yolda çevirsinler . . . Plakası . . . Özel palaka alıcam diyodu Samim'in sam'ı olucaktı . . . 34 SAM. Kırmızı Tempra . . . Yakıcam , hapislerde çürütüceem . . . - Kız anne , alma çocuğun günahını . . . Dün gece kutuyu , mantonun astarına dikip , gardoroba sakladın ya . . . Yerini unutuyosun , bizi suçluyosun . . . Geçen gün de baban çaldı diye tutturdun , boş baca deliğinden çıktı . . . Yazık sana kız anne . . . Kuduruk sosyete karılarının milyarlık vurgunu senin gibi zavallı bi mahalle karısının aklını nasıl da karıştırdı . . . Ninemin yadigarı kutu Ayşegül'ün dudak silikonuna bile yetmez ; boşa hayalleniyosun . . . - Sus kız ! Dön arkanı , gözünü yum , kutumu saklıycam . . . Bakma sakın . . . Sinop'tan Bidaha Halam Geldi . . . - ( Dan dan dan ) Ay bi saniye , zil yırtıldı , kapı kanırdı , açıcaz ; bidakka . . . ( zar zarr zarr ) . . . Geliyorum , tuvaletteyim , aaaaa . . . Hayır , evin ruhsatı var . . . Yıkmaya geldiyseniz boşuna . . . ( Dan dan dan ) Tamam işte , açtık , üf bee ! Aaa . . . Sinop'tan Şetaret Halam . . . Hoşgeldin kız hala . . . Sinop'tan İstanbul'a rutin evden kaçmalarından birisini daha gerçekleştirmiş haa ? Bu 95'in ilk kaçışı oluyo ; çay pişiriyim kutlayalım . . . Geç şööle . . . - Uzaktan gumanda nerde kız Sıdıka ? . . Mariya May başlıycak ; Eduardo Türkiye'ye geldi . . . Çabuk . . . Zaten kapıyı geç açtın , gitti yarısı . . . - Sinop'tan buraya Eduardo'yu garajlarda karşılamak için mi geldin ? Bir pembe dizi yüzünden mi evin camını çerçevesini indiriyodun ? Tüm bu hareketlerini mantıklı buluyor musun , özetle sen manyak mısın hala ? - . . . . . . - Hala . . . Hüo ! Diziye kitlendi karı . . . Transa geçti resmen . . . Bilinci kapandı . . . Hala kız ! Beni duyuyorsan elini kaldır . . . - Galdırdım mı elimin tersiyle şap diye vuruverürün cadaloz . . . . İki dakka diziyi seyredicez şurda car car etme , bi sus bakayın bi kere . . . - Hayırdır , Sinop vericisine yıldırım mı düştü ? Eduardo gelemedi mi oralara . . . Yoksa yine eniştemden mi kaçtın ? Hala be , anlatsana acık . . . Hem dizi bitti zaten , jeneriğini de okumayıver . - Olu mu , en mühim gısmı ceneriği . . . Senaryoyu Miguel Palmar yazmış . . . Bu adamın pembe dizileri güzel oluya . . . Arlmando Calva da recisör . . . Dadından yinmez şimdi bu dizi ; gaçumamak lazım . . . - İyi de sen niye kaçtın yine buraya , onu anlat . . . - Bu sefer kendimle ilgili bi mesele değil . . . Bizim ortanca gız İstanbul'a gaçacın deye tutturdu , ben ondan önce gaçayın , hazırlık yapıyın deye atlayıp geldim otobüse . . . Daha toy o gız , gaçmayı beceremez ; gurda guşa yem olu . . . - Niye evden kaçıyomuş Gülsevi . . . Naaptınız kızcaaza , dayak felan mı ? Yoksa istemediği biriyle mi evlendirmeye kalkıştınız . . . - Medyağ yüzünden . . . - Medyayla ne ilgisi var kız ? - Vicey olacın deya . . . Gencyin , güzelyin , neyim eksük deya . . . Esasen bu , bizim gasabanın radyosu Bostanbükü FM 103 . 4'de Gülsevi'nin İlaçlama Uçağı adlı bi program yapıyodu . Soona İşi büyütecin , İstanbul'a gidecin dedi . . . - Ha şu mesele . . . Geçen ay da Nadire Teyzem'in kızı Asmagül geldi buraya . . . O kızcağız da Sındırgı Super Radıo'da Asmagül'le Yatsı Saatleri diye bi program yapıyomuş . . . Dazkırı FM 99. . . Küçük kasaba diceyliğinin sonu yok , boğulacaksak büyük denizde boğulalım dediler . Ertesi gün ikisinin de babası gelip götürdü kızları . . . Yazık çocuklara . . . Esenler Otogarı şöhret olmaya gelen onlarca taşra diceyiyle kaynıyor artık . . . - Hıh . . . Kendi şehirli oldu ya hasbanın , hemencecik taşra diceylerine dudak büküyo . . . Sen İstanbul'un göbeğinde oturuyosun da niye bi radyoya dicey vicey olamadın . . . Yamrı yumru , kim alsın seni radyosuna . . . - Sana kızamıyorum hala , çünkü biz ülke olarak kafayı yemiş durumdayız . . . Ülke gençlerinin yarısı kaset doldurmak yarısı da DJ ya da VJ olmak arzusuyla yanıp tutuşuyo . . . At şeysinde kelebek misali , yolu olmayan semtlerin FM'i var , niyeyse . . . - Neyse ney işte . . . Enişten duysa öldürücek zaten . . . Gız gizli çalışıyo FM'de , sesini değiştiriyo . . . Şimdi de tutturdu İstanbul'a gelcem deye . . . Ben diyom ki şöyle azcık bi antenlen gönlünü etsek . . . Abimgil de biraz para katıştırsa , köyden tarla felan satsak , sizin evin bi odasına ifak bi antenlen , kardeş kardeş yayın yaparsınız . . . Ev radyosu . . . Hem gız kendini intahar etmez , hem enişdengil O'nu İstanbul'a gaçtı diye vurmaz . . . Radyoda çalışır üç beş , motif , kek tarifi felan . . . Abim yapıversin bi abilik gaari . . . - Kız dertsiz başımızı derde soktun hala . . . Babama hiç ööle teklifte bulunulur mu ? Ben pezevenk miyim diyip girişti işte . . . Sinop'ta kalıp kendi olanaklarınızla dayak yeseydiniz hiç olmazsa ben kurtulacaktım . . . Ta buralara gelip abi dayağı da yedin . . . Üstelik arada ben de hırpalandım . . . - Inngh . . . Goluum , ganadııım , elin gopsun aabiiy . . . Ne vakıt galkacak bu otobus ? . . - Kalkar birazdan . . . Ben de kaç zamandır Sinop'a kaçmadıydım . . . Vesile oldu FM dayağı . Çeneni tut da bi de eniştem dövmesin bizi Sinop'ta . . . Hayırlı yolculuklar , kadınlar günün kutlu olsun . . . Annenin Fendi . . . - Direkman damarıma hıyarcıklı dizanteri virüsü enjekte ediyim daha iyi . . . Ne işimiz var bizim Kumburgaz'da denizde . . . Ölünün arkasından konuşmak gibi olmasın ama , Marmara Denizi'nin cesedine girmek için kafadan çatlak olmak lazım . . . Sonuç olarak , ailemizden bir kişinin sağ kalması ve Saka soyadını genetik manada idame ettirebilmesi için ben sizinle Kumburgaz'a gelmiyorum . . . Tatil Yazısı . . . - Kız otur oturduğun yerde , herifin beyninin içinde dolaşıp durma . . . Yanlış biyere basıcan kafası karışıcak çocuğun . . . Sıdıka , sana diyorum ! - Zati karışmış çocuğun kafası . . . Normalde bu saatlerde bizi anımsayıp , bu haftaki maceramızı yazması gerekirdi . . . Tatil matil yedi kafayı . . . Gidip hafızasını tekmeliyim mi kız anne , belki hatırlar . . . - Elleme çocuğun belleğine . . . - Ay kız şuraya bak amma dağınık . . . Acık toplamak lazım bu çocuğun hafızasını . . . Çarpım tablosunun 7'ler kısmı , telefon numaraları , yarım şarkılar , karı kız görüntüleri , kil niteliği ağır basan zeminde betonarme sürekli temel hesabı . . . - Dallas'ın eski bölümleri var mı ? - Yok . . . Onları tutmamış aklında . . . Gemici düğümü atma ve şeytan uçurtması yapma konusunda bi takım bilgiler var burda . . . Mitoz , mayoz hücre bölünmeleri , havuz problemi , aruz ölçüsü , Anafartalar Savaşı . . . Ay lan anne yazık kız . . . Kafasının haline bak , bulaşmıyalım herife , acık dinlensin . . . Şurda tee 1987'de yazdığı bi yazı var , ben sana onu okıyım , vakit geçer . . . - Şu Dallas'ın eski bölümlerini acık daha ara bakiim . . . - Aaa yok işte çocuğun kafasında . . . Beyin travması mı geçittiricen elin herifine . . . Deli mi ne ? - Deli deme anneye . . . Edepsiz . . . Başkalarının beyni içinde insan büyükleriyle bööle konuşmaz . . . Eraylar'ın evindeki not defteri'nden Eray . . . Dolapta jöleli manda filetosu var . . . Ben konkene gidiyorum . . . Annen . Hey Mom . . . Niye o jöleyi mandaya harcadın , biliyosun ki ben onu saçlarıma sürüyordum . . . Cumaya Bodrum'a gitçem öptüm . . . Eray Erayişko geçen perşembe bir erkek kardeşin oldu adını Cemhan koyduk . . . Sana söylemeyi unuttum . . . Annen . . . Hey Mami . . . Kardeşimin sağlığından endişe ediyorum . . . Geçen sabah konverslerimi giyerken içinden Vorç diye bi ses geldi . . . Kardeşimi ezmiş olmıyım . . . Eray . . . Çılgın çocuk kardeşin yaşıyor . . . Ananişko . . . Puşt . . . Hayatında para kazandın mı ? Mercedes'in ön tamponunu kötü göçürmüşsün yagalarsam bacağını kırarım it . . . Baban . . . Hey . . . Dad . . . Babişko Mercedes'i ben çarptıysam noolıyım ? Kardeşim Cemhan çarpmıştır . . . Yavrun Eray . . . Eray'cığım . . . Annenle baban ayrıldı . . . Bundan sonra ona yazıcağın notları başka yere gönder . . . Selamlar . . . Üvey annen Jüjü . . . Baba . . . Anneme nooldu yaa ? İki satır yaz merak ediyorum . . . Siyah BMW yi giderken o mu götürdü . . . Oğlun Eray ? Anan olacak garı tenis hocasıynan gaçtı Ameriga'daymış . . . Siyah BMW yi de o tenis hocası olucak hibino götürmüş . . . Baban . . . Değerli kardeşim Eray Bey . . . Sizin aileniz artık bu köşkte yaşamıyor . . . Babanız Sadi Bey köşkü içindekilerle birlikte bize sattı . . . Artık siz de bu evde kalamazsınız . . . Sabahları evde donla dolaşmayın ayıp oluyor . . . Yeni ev sahibi Tunç Tungarcı . . . Sayın Tunç Tungarcı . . . Dolaptaki dolmayı yemek zorunda kaldım özür dilerim . . . Eray . . . Eray Bey . . . Size esef ederim derhal bu köşkü terkediniz . . . Daha önce de size not yazdım . . . Aileniz artık bu evde yaşamıyor . . . Kapının önüne köpek bağlıycaz işte o kadar . . . Tunç . . . Tunç Abi . . . Kapıdaki köpek ben geldiğimde ölüydü . . . Vallahi bişey yapmadım . . . Dolap niye tamtakır ? Babamların adresini biliyor musunuz ? Eşşoğlueşşek git burdan . . . Tunç . . . Buradaki köşkü ruhsatsız olduğu için yıkmak zorundaydık . . . Gerçekten köşk için üzgünüz . . . Aslında yıkmak istemezdik . . . Bedrettin Dalan . . . Sayın Bedrettin Dalan , Babamla üvey annem nerde ? Annemle tenis hocası döndüler mi acıba ? Gamze beni aradı mı ? Köşkteki dolap sizde mi ? Selamlar Eray . . . Deli Kızın Ninnisi . . . - Gidip Garanti Bankası'ndan serin serin hesap açtıralım kız anne , deliricam sıcaktan . . . Reklamdaki gibi ; sen provizyon departmanında tombik tombik uyurken ; ben kambiyo memuruyla hayatın manası üzerine laflarım . . . - Kız sus , çekmiyo kafam . . . Asfalta yapışmış sakız gibiyim zaten ; bi de sen vır vır edince üstüme ütü bandırılıyomuş gibi oluyo . . . - Hüyff . . . Tamam sustuk . . . Çok sıcak ama . . . Şu vantilatör de olmasa evden alev çıkıcak resmen . . . Jet motoruna kaçan martılar gibi az sonra vantilatöre kaptırıcam kendimi . . . - İsabet olur , dilin kopar belki . . . - Biçi biçi biçi . . . cırr . . . Biçi biçi biçi . . . - Naapıyosun kız ? Sus dedik ya , nerde manyak sesi var , alayını çıkarır artık inadından . . . Çekil o kafesin önünden , biçi biçi etme . . . - Kanaryaya makara çektiricem . . . Sıcaktan yavıştı iyice kuş . . . Acık canlansın . . . Dinamik dinamik ötsün . . . - Buyur bakalım . . . Bakkal boş kalınca bunalıp , dükkan terazisinde daşaklarını tartarmış seninki de o hesap . . . Ne lazım şimdi kuş makarası , işin yok mu senin ? - Hihohahağ ! Ne yapıyomuş bakkal ne yapıyomuş . . . Hihihoho . . . Ne laflar var kız sende anne . . . İhihi . . . . Karı koca ömür insanlarsınız valla . . . Geçende babam da abime , git kimseye güvenme kendi işini becer gibisinden kasaptan medet umacağına , zi . . kimi koparır külbastı yaparım dediydi . . . Hohoho . . . - Höhör . . . Höhör . . . Boğulacak karı gülmekten , doğru bi laf olsa aklında kalmazdı . . . Beynin fikrin oralarda zaten . . . - Yok kız , tamamen sosyolojik manada gülüyorum . . . Aziz Amca'nın dediği aptallık şimdilerde gelmiş üstümüze . . . Eskiden daha azmış sanki , bu lafları gediğine koyanlar , eni konu akıllı kimseler . . . Ama bi düşünsene ; ben yıllar sonra çocuğuma bööle bi laf yumurtlayamıycam . . . Nasihat veren özlü söz olarak şu sıralarda bi tek Takmayacaksın , tak açacaksın ı kaydediyo beynim . . . - Salak , bakkal kasap mı kaldı üstüne laf sööliycen . . . Sizin jenerasyon Grosmarket lafı diycek . . . Karfur'a gidinceye kadan , Metro . . . Öhö . . . Neyse işte . . . Sen benden daha global sayılırsın , bul bişii . . . - Acemi imajmeykırlan iş bilmez estetikçi insanı dötünden eder . . . Yani , ehil insanlara iş yaptırmazsan kalçandaki silikon patlayıverir manasında . . . Şu ana kadar ortalama bi ev kızı ve tüketici zihniyetiyle medyadan edindiğim kültürel birikime dayanarak en fazla bööle bi laf edebiliyorum . . . Diceyin salağı laf bulamayınca saat guguğu olurmuş . . . Bu laf da fena diil . . . Hani diceyler lafları bitince sürekli saati söyleyerek vakit öldürüyolar ya . . . - Sus , sen gene kanaryayı felan öttür , kabiliyetsiz aptal . . . - En fazla bu kadar oluyo işte . . . Bin yılın türkülerinin iyi boşaldı şimdi . . . SHOW TV , ana haber bülteninde Ebru Gündeş'in klibini bişeyleri aştık başlığıynan yayınlıyor . . . Salak sözlere diazem içmiş görüntüler , kliplerde yersen sevgiyi , dostluğu , aşkı , insanı anlatıyor . . . Yunus Emre'nin Mevlana'nın torunları dostlukla barışı , aşkı , bööle bişey sanıyor . . . Düne dair ne varsa , söylenip bitti cancağızım , artık yeni şeyler söylemek lazım . Nasıl sööliycez ama ; kelimeler zaten 300 taneyken , konuşamazken , düşünemezken . Okumuyorken , çalışmıyorken . . . - Kız , Sezen Aksu şeetti ya yeni kasedinde . . . Mevlanalar , türküler semahlar . . . O da sen gibi deli bi kız işte . . . Sizi anlayıp dinleyen olcak da . . . Acık aptal olcan iyidir iyidir . . . Ööle görüncen , bulaşmazlar insana . . . Somurtma kırarım kafanı . . . - Bak gülcem ama bi şartım var . . . Bana ninni sööliyceksin . . . - Ayıya bak ! Sırtına vurup gazını da çıkarayim mi ? Koca kız olmuş , git şurdan . . . - Öğrenmem lazım ama . . . Çocuğum salak şarkılarla , Aygaz melodisi ve oto alarmları arasında büyümesin , yoksa iyiden en aptal olucak . . . Hadi ama , lütfen . . . - Dandini dandini danaatmıış Allah neleer yaratmış Çenesi çukur yavrumun Kaşları keman yaratmııış Gözleri kudret halkasıı . Burnu Kabe hurması Ağzı şeker hokkasııı Yanakları misket elmasıı Uyku getir yavruma babasıı Ninni çocuğuma ninniii . . . Eee . . . Eeee . . . Eeee . . . Bak uyudu manyak . . . Kız Sıdıka . . . Hüşt . . . Ciddi uyudu . . . Yavrum kalk . . . Tövbe tövbe . . . Hepten deli bu kız . . . Güvensizlik Ortamı ! . . . - Mutfaktan bi fingirti geliyo bey . . . Bizim kız diyorum . . . Anneyi babayı uyutup eve oğlan atmasın . . . Belki de oğlan eve kız atmıştır . . . Bu yaşta başını belaya sokucak . . . - Yat aşşa uyu be kadın . . . Ne fingirtisi ? Faredir . . . - Fingirdeyen fare olur mu ? Ne o ööle kızılderili ismi gibi . . . Sen işin dalgasındasın . . . Bana bak bey , tam zamanı . . . Patlıcan sıcakları da bastırdı . . . Çocuklardan biri cinnet geçiriyo olmasın . . . Kendi kendine gülmeler fingirdemeler felan . . . Ya oğlan satırla içeri dalıp ikimizi birden doğrarsa . . . Sıdıka cinnet geçirirse en fazla kendisini asar da , oğlan tehlikeli . . . - Rrroon . . . . Zzzz . . . rrroon . . . zzz . . . - Oğlan diyorum , tehlikeli . . . Şimdikilerin hepsi manyak esasen . . . Hergün gasteler yazıyo . . . Herşey beklenir . . . Tetikte bulunmak lazım . . . Yıkarken oğlanın donlarına bakıyorum , hepsi tertemiz . . . Sapık galiba , don giymeden dolaşıyo . . . Giyse kirlenirdi . . . - Faredir . . . Hörrzz . . . - Uyu sen , daha uyu . . . İçerde donsuz caniler fink atıyo . . . - Geçen iğne izi var mı diye çaktırmadan koluna bakıyordum , gıdık alıyorum dedi çekti kendini . . . . Gıdık mı alıyo , damardan heroin mi alıyo belli değil . . . Ne malum keş olmadığı . . . Sokaklar it dolu , ya alıştırdılarsa oğlanı , dakka başı yanında diiliz ki . . . Bigün bana mal buldun diye elinde baltayla dalınca uyanıcan sen . . . Belki de bilmediğimiz tuhaf bi tarikate sokup aklını çelmişlerdir oğlanın . . . Tarikatın başındaki adam git anneye babaya pıçak sok derse Bakire kız kanı içicam , kardeşini doğra felan da diyebilir . . . geçen filmi vardı şovda mı , starda mı ne . . . - Roorrrh . . . Zzzzz . . . - Zekeriyaağ ! - Uyuyorum . . . ! - Sen uyuyosan kim konuşuyo benle ? - Faredir . . . - Bu da bi manyak . . . Fareyle bozmuş . . . Asıl tehlike sende aslında . . . Uyurken döner de boğarsın sen insanı . . . Ebru Gündeş'in Fırtınalar klibindeki gibi ben uyuyunca kalkıp gidiyorsundur başka karılara . . . Karı Boğ gitsin aradan çıksın derse uyarsın şeytana . . . O orospular adamı parmağında oynatır . . . - Lan susucak mısın sen ? - Hadi boğ . . . Boğ da kurtul , öbür karılar seni bekliyo . . . Boğ boğ , fırtınalar koparsa kopsun . - Öte git Sıdıka kız . . . Baban delirip , beni yataktan kovdu . . . Şu kenara kıvrılıyım . . . - Hımmzz . . Geh . . . Gel bakalım şişman . . . - Sıdıka , bak ne diycam . . . Deminden beri mutfaktan tuhaf sesler geliyo . . . Ama sakın faredir deme . . . O laf sinirimi bozuyo . . . - Gülriz Sururi'dir anne . . . Kendi mutfağıyla karıştırıp bizim girmiştir . . . Mutfakta gözlerini açıp kapatıyordur . . . O kadıncaaz , o dev gözlerini açıp kaparken bööle sesler çıkıyo . . . Hadi , şimdi uyu . . . - Aman , senle insan gibi konuşanda kabahat , deli karı . . . Sabahın dördünde bile dalga geçiyo anneyle . . . Hırf . . . hırf . . . Kız Sıdıka , bu yastık traş losyonu kokuyo . . . Hırf . . . hirf . . . - Yatmadan önce bıyıklarımı kesip , favorilerimi Mirkelam yaptım . . . - Doğru cevap ver ? Hangi herifi aldın bu yatağa . . . Sinsi kaltak , yılan ! Baban da faredir diyodu . . . - Aman annee . . . Yatmadan önce abimle yastık savaşı yaptık , yastığı burda kaldı salağın . . . Bak bu yastık O'nun , mavi , o yüzden kokuyo . . . Hadi şimdi uyu yoksa , eter ve kloroform kokan yastık bandırıcam suratına . . . - İyi . . . Sen de boğmaya kalkış bakalım anneyi ! - Yaa anne yaa ! Naapicaz senin bu paranoyanla . . . Biliyorum , o realiti şovlarla , kanlı filmler , kupondan geri kalan kısmını cinayet ve entrika haberleriyle dolduran gasteler bu kabusları sokuyo kafana . . . Deli gibi korkuyosun . . . Ama yazık sana , niye kendi yüreğimin temizliğine , o sağlam yürekle yetiştirdiğin insanlara azcık güvenip rahatlamıyosun . . . Bizi hesapsız , korkusuz sevginle koruycaksın ya şişman ! Gerisi hikaye , korkucak bişey yok . . . İşte bu . . . Sen geceyi bize zehir et , sonra da uyuya kal tombik tombik . . . Al , kocan da geldi . . . - Kızım , annen senin yanında di mi , merak ettim deli karıyı . . . - Hayır baba . . . Burda yok , evden kaçtı . . . Manken Berke Hürcan'la sana klip boynuzu takıyo . . . Hihihi . . . - Sıpa ! Hayat Üniversitesi . . . - Inınınııın . . . Dehşet saati . . . Safiyanım sabah kahvesini içiyor . . . Mahallede neler oluyor ? Kimin eli kimin cebinde ? - Yıkılmanın eşiğinde yuvalar , yeni gelen kumalar , parkta buluşan kızlar ve oğlanlar . Gün ışığına çıkarılmayı bekleyen mahalle dedikodularının hepsi . . . Az sonra . . . - Kız , sen benim nezaman dedikodu yaptığımı gördün körolmayası . . . Biz senin gibi cins iniyiz , oturunca gezegenin dört bir tarafından geyik çevirelim . . . Şurda bulaşığımı yıkamış , beyimi işe yollamış bir ev hanımı olarak ; 12'deki dizi başlayıncaya kadar , kahvemi içip iki laf konuşucam , daha ağzımı açmadan susturuyosun . . . Senin bildiğin mevzulardan bilmiyoruz diye . . . Ölelim bari biz ! Hep susalım . . . Sesimiz çıkmasın . . . - Aman tamam kızma anne . . . Konuş diriliyorum , buyrun kayıttayız Safiyanım . . . 4 . . . 3 . . . 2 . . . 1 . . . - Şermin'in küçük kızı Hale . . . Girmedi ya üniversiteye , bunalım olmuş . . . Sigortanın asabiyecisine götürmüşler , hap vermiş . . . Ama belliydi o kızın giremiycee , pek oynak bişey . . . - Hıı . . . Üniversiteye giremeyen kızlar genelde orospu oluyo zaten . . . Şimdi siz mahallede bi kaç karı dört koldan çalışıp dedikodu yapın , bakalım kızı intahar ettirebilecek misiniz ? - Ne var , yalan mı konuşuyoruz ? Sağlam iskarpin olsa ; aklını dersine verir , girerdi fakülteye . . . Ordan da dengi bir oğlan bulup , tezelden kurardı yuvasını . . . - Lan iyi ki okutmamışsınız beni . . . Kazaen lise ve dengi okulları bitirip üniversite sınavını kazanamasak , bitmiştik . . . Daha onyedi yaşımda mahallede dul karı muamelesi görmeye başlıycaktım . . . - Sen girerdin bak . . . Aile yapısı mühim bu işte . . . Baban öldürürdü , döve döve sokardı seni üniversiteye . . . - Bittabi . . . Fakat tayming hatası yaptı babam . . . Orta sonda dövüp okulu bıraktırdı . . . Halbuki muhtelif aralıklarla üniversite girişinde , bitirirken asistanlık sınavında , sonra doçentlik tezinde dövseydi rektör bile olabilirdim ben . . . Mantık bunu emreder . . . - Az daha büyü anlarsın hakikati . . . Annem dediydi dersin . . . Görürsün bak , seneye felan da giremez o karı . . . . ÖSYM kurusu olur . . . Kaşı gözü fıldır fıldır , aklı oynaşta . . . - Bence kızın dedikodu yüzünden intahar etmesini beklemeyin anne . . . Gidip üniversiteye giremedi diye taşa tutun . . . Evlerini felan yakın . Mahallenin namusu ve ekonomik kariyeri elden gidiyo . . . Ne duruyosun ? Cehennemden çıktı çılgın mahalle karısı . . . Hoydaa . . . - Dalga geçme kız , rep yapma anneye . . . Bu kadar konuşuyosak bi bildiğimiz var herhalde . . . O üniversitelerin kralını bitirdik biz . . . Hayat Üniversitesi'nde okuduk . . . - İşte ben de bu lafı bekliyodum . . . Hayat Üniversitesi . . . Bu meşhur üniversite nasıl bir üniversitedir ki , daha onyedi yaşındaki çocuklara hayatı zehir eder . . . Gerçek üniversiteye giremeyen kızlara tembel kaltak muamelesi yapar , girenleri kız yurdu kapısında bekaret kontrolü için bekler . . . Öğrenci oğlanlara kiralık ev verdirtmez , buldukları evi terörist yuvası diye ihbar eder , mahallenin namusuna göz dikmiş bekar itlerin mekanı gözüyle bakar . . . Işıkların yanıp söndüğünü , içeri girip çıkanı sektirmeden büyük gözaltında tutar . . . Bu nasıl üniversitedir , kendi çocuğunu yiyip yutmaya hazır . . . Hayat Üniversitesi bunu mu anlatır , kürsüleri paranoyayla linç dersleri mi verir ? . . Bölüm Başkanları yaşlı cadılarla örümcek beyinli , korkak , kurnaz ve kalleş kimseler midir ? 12 MART ROMANLARI Sanattan bazan , sanat dışı işlevleri yerine getirmesi beklenir . Devrim silahı olması , ajitasyon yapması , propaganda yapması , bazen de teorik bilgi vermesi istenir . Sanat , yapısı gereği bunları yapamadığı için sık sık küçümsenir de . Oysa sanat ayrı bir bilgi çeşididir ve bunları yapamaz ama , sanatın yapabildiğini de başka hiçbir şey yapamaz . Sanatsal bilgi , teorik bilgiye benzemez , ama onunla çelişmez de . Gereğinde sanat da teorik bilgiyle aynı olaya , aynı alana bakar , yalnız onun bakış tarzı değişiktir . Teorik bilgiyi , tamamlar sanatsal bilgi ; bu nedenle , onsuz edilmez bir şeydir . Sanatsal perspektife sahip olmamak , şüphesiz herkes için bir eksikliktir . Öte yandan , doğru teorik bilgiye dayanmayan sanatın başarılı olması da kolay değildir . 12 Mart dönemi , teorik bir araştırma alanı olduğu kadar , sanatsal bir araştırma alanıdır da . Toplumsal hayatın gerçekten sarsıcı , etkileyici bir olayı olarak , bu etkilerini sanat dünyasında da göstermesi kaçınılmaz bir şeydi . Nitekim , 12 Mart'ın çarpıcı görünümleriyle ilgili pek çok eser yaratıldı . Bunun dışında , 12 Mart sonrasının şu birkaç yılı içinde yazılan çok sayıda edebi ürün , doğrudan doğruya 12 Mart'la ilgili olmasa da , bu olayın politik titreşimlerinin etkisini taşıdı ve yansıttı . Türkiye'de yazılagelen politik roman 12 Mart sonrasında yeni bir aşamaya yükseldi . Bu etkileri taşıyan sanat ürünlerine tek bir yazıda eğilmek mümkün değil . Her biri belli bir sorunu ele alan ve çeşitli sorunsalları yansıtan bu romanların bazılarını ayrı ayrı değerlendirmek gerekiyor . Ama , bir ya da birkaç sorunu ele almak ve bunlar açısından birkaç esere birden bakmak da uygulanabilir bir yöntem . Bu konuda yazacağım bu iki yazıda böyle bir yöntem uygulamak istiyorum . 12 Mart döneminin , belli başlı özelliklerinden biri , işkence sorunuydu . Olayın , kamuoyuna en çok çarpıcı gelen yanıydı bu . 12 Mart dönemiyle ilgili romanlara baktığımızda , aynı sorunun orada da en belirleyici işleve sahip olduğunu görüyoruz . Yani , işkence , 12 Mart'ın hem kamuoyunca algılanmasında , hem de romancılarımızın sorunu ele alışında , temel öge oluyor . Bu ilginç bir yakınlık . Birçok insanın hapishaneye girdiği dönemlerde ister istemez bir içerdekiler ayrımı oluşur . 12 Mart süresince de böyle bir ayrım vardı . En şematik biçimiyle , içerdekiler hapse giren devrimcilerse , dışardakiler de kamuoyu olur . Romancılarsa , birincileri , ikincilere anlatmakla yükümlü olur . Gelgelelim , romancıların da , böyle bir işi yapabilmeleri için , içerdekiler e yakın olmaları gerekirdi . Tabii bunu fiziksel bir anlamda söylemiyorum , yani romancıların da hapishane içinde olması gerektiğini söylemiyorum . Hapishanenin değil , ama sorunun içinde olmaları gerekiyordu . Aslında genel bir sorundur bu : basit fiziksel konum dışında , sorunun içinde , ya da dışında olma ayrımı . Çeşitli yanlış anlamlar yaratabileceği için , açıklaması güç bir konu bu . Böyle bir ayırım vardı , derken , bu ayrımı bir değer ölçütü gibi kullanmıyorum . Yani , içerdekiler iyiydi , dışardakiler kaytarmıştı gibi bir düşünce hiç yok kafamda . Olay bundan çok daha karmaşıktı bir kere . Ayrıca , her devrimcinin baş görevinin hapse girmek olduğuna inanmıyorum . Hapse girmiş olmanın bir devrimciye fazladan bir şey kazandırması gerektiğine hiç inanmıyorum . Fizikman orada veya burada olmak değil , sorun'un içinde olmak anlamında söylüyorum bunu . Kimileri sorun'un ta içindeydi , ama hapishanenin içinde olmadı . Kimisi de tersine , hapishane içindeydi ama sorun'un hiç de içinde değildi . Aslında , burada da bir değer ölçütü koymuyorum . Sorun'un içinde olmak , 12 Mart öncesinde ve sırasında yürürlükte olan sol politika nın içinde olmaktı . Buna uzaktan bakarak gene sosyalizmin genel olarak içinde olanları kınamıyorum , ama bu sorunun dışında görüyorum . Şiirlerde 12 Mart O sıralar yazılan şiirlerden örnek vereyim . Birçok iyi ve dürüst şairimiz , genel olarak sosyalizmin içinde , dönemin kargaşalı olayları arasında vurulanlara , işkenceye uğrayanlara sahip çıktılar , bu tarzda şiirler yazdılar . Genellikle bireyci diye anılan , hatta bu yüzden suçlanan şairlerdi bunlar . Edip Cansever , Turgut Uyar , Ahmet Oktay ilk ağızda aklıma gelen birkaç ad . Cansever'in Sonrası Kalır adlı kitabında 12 Mart yaşantısından kaynaklanan nice güzel şiirler var . Buna karşılık , devrimci şiirin kavgasını yapan Ataol Behramoğlu'nun o dönemde yazdığı şiirleri düşünelim . Behramoğlu o sıralarda Türkiye'den çıkmış , sonra baskı dönemi bir kabus gibi çökünce dönüşünü ertelemişti . Yurt dışında şüphesiz başlıca sorunu burada olanlardı . Ama uzaktı buradaki yaşantıya , dolayısıyla o da ancak genel şeyleri söyleyen şiirler yazdı . Örneğin , Theodorakis'in Bir Şarkısı İçin adlı kısa şiir şüphesiz Türkiye için de düşünülmüştü . Bu şarkıyı ancak bir kız Öldürülen sevgilisi için söyleyebilir Gözleri ağlamaktan kurumuştur Ve gelecek günlere olan inanç Kalbinden gitmemiştir Bu da ancak dışardan bir yaklaşım olabilir . Çünkü şair burada , genel olarak devrime bakıyor ; bu süreç içinde , ama genel olarak , gelecek günlere . . . inanç , gözyaşlarını çarçabuk kurutabilir . Ama olaya bireysel düzeyde baktığımızda , böyle olmadığını görüyoruz . O kadar da kolay kurumuyor o yaşlar ; ölenlerle birlikte , bazen sağ kalanlar da yaşayan ölüler haline geliyor . Üstelik bunun , gelecek günlere inanç la çelişen bir yanı da yok . Ama o inancı , didaktik bir devrimci şiir malzemesi olmaktan çıkarıp soruna somut düzeyde baktığımızda , hem gerçek , hem de trajik olanı yakalamak mümkündü . Behramoğlu fikren buna uzak olmadığı halde , raslansal fizik uzaklığı nedeniyle , devrimciliğin genel doğrularını dile getirmekle yetindi ; buna , bir devrimci olarak ; belki kişisel bir ihtiyaç duyuyordu . Bu saydığım dışarda örneklere karşı bir de içerde olmanın örneğini vereyim . Şiirden söze başladığımıza göre , bu örnek de şiirden olsun . Şaşırtıcı gelebilir ama , içerde olmanın örneğini İsmet Özel'den vereceğim . İsmet Özel Marksizm'i bırakıp Müslüman olmaya karar vermeden önce yazdığı bir şiirde şunları söylüyordu : Karanlık sözler yazıyorum hayatım hakkında . Aşklarım , inançlarım işgal altındadır tabutumun üstünde zar atıyorlar cebimdeki adreslerden umut kalmamıştır toprağa sokulduğum zaman çapa vuran adamlar denize yaklaşınca kumlar ve çakıltaşları geçmiş günlerimi aşağılamaktadır . . . Öteki içerdekiler , cebindeki adreslerden umut kalmamanım anlamını çok iyi bilirler . Çapa yapan adamların geçmişlerini niçin aşağıladığım da sonradan çok kişi anladı . Şiirin sonu şöyle geliyor : Ve şimdi birçok sayfasını atlayarak bitir diğim kitabın başından başlayabilirim . 12 Mart yaşantısı için söylenebilecek en büyük doğrulardan biri bu olsa gerek . İşte , yaşantıyı içerden yaşamak derken böyle bir şeyi anlatmak istiyorum . Bunları yazabilen İsmet Özel'in şimdi bambaşka yerlerde olması talihin cilvesi tabii . Ama bu durum dahi , onun sorunu o vakitler ne kadar içerden yaşadığının bir kanıtı aslında . Bu olayı böylesine kanıyla canıyla yaşadığı için , seçimi de böyle oldu İsmet Özel'in . Onun geçtiği süreci anlamak da bir bakıma 12 Mart yaşantısını epey zengin bir kaynaktan okumak demektir . İşkence ve Suçluluk Sorunu Ama bizim konumuz 12 Mart'ın şiirleri değil romanlarıydı . Şimdi gelelim romanlara . Romanlarda da burada açıklamaya çalıştığım içeri ayrımının büyük bir önemi var . Bu yazının odak noktası yapacağım işkence konusunun işlenmesi de buna bağlı bir şey . 12 Mart olayı karşısında yazarın , içerde veya dışarda oluşuna göre alacağı tavır , romanın yazılışında iki ilkeden birine yer vermesini belirler . Olayı dışardan yazacak olan kişi , devrimcileri yüceltme yoluna gidecektir . İçerden bakan kişi ise eleştirelliği benimseyecektir . Bu , şüphesiz , yıkıcı bir eleştiri değil , gelecekte daha doğru bir şeyin kurulması amacına yönelik bir eleştiri olacaktır . Böyle bir eleştirelliği , yazılan romanların pek azında görebiliyoruz . Çünkü bu romanlar genellikle dıştan bakarak yazılmışlardır . Böyle olunca , kamuoyunun 12 Mart imgesiyle romancıların 12 Mart imgesinin çakışması , ayrıca , bu çakışmanın , böyle yüzeysel denebilecek bir bakış için en çarpıcı motif sayılabilecek işkence sorununda gerçekleşmesi tamamen anlaşılır oluyor . Ama bu işkence konusunun bir de ayrılmaz tamamlayıcısı var : suçluluk sorunu . Çoğu 12 Mart romanının yazılışı , ortaya çıkan metnin görülür yüzeyi altında , işkence ile suçluluk sorunları arasında kurulmuş gizli bir dengeye bağlı . 12 Mart döneminin olaylarında , Türkiye'de varolan düzene karşı çıkan insanlar önemli bir rol oynadılar . Olayın bütünü , egemen sınıfların iç hesaplaşmalarına bağımlıydı , ama devrimciler de , bu hesaplaşmayı yürüten güçlerden bazılarının kuklalarından ibaret değildiler . Türkiye'de rejimi ciddi bir şekilde tehlikeye sokacak bir köklü örgütlenme o günlerde yoktu , devrimciler çoğunlukla , altından kalkamayacakları işlere girmişlerdi . Bunun böyle olduğu sonuçlardan da bellidir . Ama sosyalizmin kendisi , Türkiye'deki egemen sınıfların azımsayamayacağı bir güç ve bir tehlikeydi . Dolayısıyla sorun baştan sona bir provokasyonla açıklanamazdı . Bu , 1960 sonrası ortaya çıkan ve 70'lere yaklaştıkça derinleşen bir sorunsaldı . Türkiye'nin bugünkü düzeninin ötesinde bir model anlayışından hareket ettiği için , 1960'a kadarki bütün sorunsallardan farklıydı . Yani , klasik Jön Türk devrimciliği ni aşan bir yanı vardı ve asıl belirleyici özelliği de buydu . Öyle sanıyorum ki bu durum , 12 Mart üstüne yazılmış ister teorik , ister sanatsal , bütün eserlerin başlangıç noktası , temeli olmalıdır . Bu soruna bakarken , hukuk , bizi aldatmamalıdır . Rejim vaktiyle kendini yasalarla güvenlik altına almıştı ; öte yandan 27 Mayıs Anayasası , bu yasaların çerçevesini aşan özgürlükler getirmişti . Böylece hukuki yapının kendi içinde bir çelişki ortaya çıkıyordu . Ayrıca , 27 Mayıs sonrasının sınıf çatışmasında , egemen sayabileceğimiz sınıflar arasındaki kavga , bunların dışında olan sosyalistler için de bazı hukuki boşluklar açmıştı . 12 Mart , bir yanıyla , bu hukuki karışıklığa son verme çabasıdır . 60 - 70 arasında 141 - 142 gibi maddelerin fazlaca uygulanmaması , özellikle 141'in neredeyse unutulması , tepede dönen kavganın bir yan - ürünüydü . Bu genel kavga içinde , sosyalistlerin çabaları da , sosyalist olmadan ilerici olanlar tarafından savunuluyor , hatta korunuyordu . Dolayısıyla , sosyalistler için , bazı nesnel koşullar kendileri olgunlaşmadan önce bunların kavramlarının - çoğunlukla çeviri kitaplarla - gelmesi ve sol için belirleyici olması , tasarlanmış bir provokasyon hareketinden çok , sözkonusu mücadeleden doğan boşlukların bir ürünüdür . 12 Mart birdenbire bu karmaşık hukuki yapıyı , aslına döndürdü . Burjuva cumhuriyeti , kendini savunmaya geçmişti . 12 Mart rejiminin yasallığını , tartışacak değiliz . Zorla gelmiş bir askeri rejim ne kadar yasal olabilir ? İş bu kerteye geldikten sonra , rejimin yasallığı bir propaganda malzemesidir , sonuç orada belirlenmez . Burjuva rejimi karşı - saldırıya geçince kendi yasalarını da yer yer çiğner , böylesi de zorunlu olur . Provokasyon da yapar , kendi eliyle iş yaptırtıp yapanları öldürtür de . Bunlar , otoriter rejimlerin bütün dünyada başvurduğu politik manevralardır . Gelin , daha açık konuşalım . Sorun şurada düğümleniyor : varolan yasalara göre suçlu muyduk , değil miydik ? Ya da tersinden alalım : suçsuzluğumuzu , varolan yasalara göre mi savunacaktık , yoksa toplumun gelişmesine göre mi ? Bence yasalara göre suçluyduk , toplumun gelişmesine göre kendimizi savunabilirdik ancak . Bu ikinci temele göre yapılacak savunma , yasaların kendilerini suçlamak demektir . Çünkü bizler , toplum açısından meşru olanı yapmıştık , ama yasalar zaten toplum açısından meşru olanı yasaklamak için vardı . Yeni yanlış anlamalara yol açmamak için kısaca birkaç şey ekleyelim . Mahkemede elbette keskinlik değil , hukuki savunma yapılır . Bu da oynanan oyunun bir kuralıdır . Ayrıca , dediğim anlamda gerçekten suçsuz olan insanlar da vardır . Örneğin , şeytanca tasarlanmış bir Sabotaj Davası na sokulup kurban edilmek istenenler gibi . Ama bunlar hepsi bir yerde istisnalardır . 12 Mart'ta sol açısından belirleyici olan , birtakım insanların bu düzeni aşmak istemeleri ve dolayısıyla yasalara ters düşmeleriydi . Şimdi , bu konuyu yazarken , bu konuyu romanlaştırırken , bu sorunun ele alınış biçimi , sanırım çok şeyi belirleyecektir . Şöyle anlatmaya çalışayım bunu . Diyelim ki ben bir romancıyım . Devrimciyim aynı zamanda . Devrimci olarak , 12 Mart süresince vurulan , işkence gören , hapse atılan insanlara yakınlık duyuyorum . Onlara bunları yapan rejime de karşıyım . Bu olaylar üstüne roman yazacağım . Sevdiğim , tuttuğum devrimcileri nasıl savunacağım ; uğradıkları haksızlığı nasıl anlatacağım ? Onlar yasalara göre suçluydu , ama yasalar da topluma göre suçluydu , diyerek mi başlayacağım romanıma ? Yoksa , onlar suçsuz insanlardı , yasaları uygulayanlar onlara haksızlık etti mi diyeceğim ? Birinci yolun çeşitli sakıncaları vardır . Bu açıdan yazılmış bir roman bazı hukuki uygulamalara uğrayabilir . Örneğin suçu övme gibi bir maddeye uyabilir , daha ağır bir hukuki suçlamayı da üzerine çekebilir . Bu , göze alınması gereken bir sorun tabii bu anlatım yolu seçilirse . Ayrıca , sözkonusu romanların yazıldığı dönem , sorunun bu açıklıkla ortaya konması için politik bakımdan uygun mudur ? Bu da mutlaka düşünülmesi ve doğru değerlendirilmesi gereken bir şey . İkinci yola gelince , bu yol kolaydır ve ayrıca bir pratik yararı vardır : propaganda değeri . 12 Mart veya benzeri bir baskı rejiminin başvurduğu insanlık dışı yöntemleri , hukuk dışılığını sergilemekte , kitlelere göstermekte elbette yarar vardır . Ben bunu hiç küçümsemiyorum . 12 Mart üstüne roman yazanları da bu açıdan kutluyorum . Yalnız , başlangıç noktası olarak ikinci yol benimsenince , dönemin gerçeğinin gereğince anlatılamayacağını söylüyorum . O zaman da , bizim için asıl değerli olan şey , teorik bilgiyi tamamlayan sanatsal bilgi eksik kalmış oluyor . İşkence sorunu da bu yüzden ön plana çıkıyor : Sanıkların suçsuzluğunu kanıtlamak üzere devletin suçluluğunu vurgulamak için . Ama sorun böyle konunca , işkence akıl dışı bir zulüm haline geliyor . Bunun üstünde daha sonra durmak üzere , şimdi , buraya kadar söylenenleri somutlaştıracak bazı örnekler vereyim . Yeterli bir izlenim edinebilmek için bu örnekleri biraz uzunca tutacağım . Tarık Dursun ve Sorunsalı Olmayan Bakış Tarzı 12 Mart'a katılanların ne yapmak istediklerini gerçeğe mümkün olan en uzak biçimde anlatanlardan biri , Tarık Dursun . Gazetelere yansıdığı biçimde Elrom olayını almış , kişileri değiştirerek , romanının olay örgüsünde bu eyleme merkezi bir yer vermiş . Devrimcileri temsil eden kişiler bir çeşit örgüt kuruyorlar . Bu örgütün kuruluşu ve amaçları , polis raporundan veriliyor . Bu da , üzerinde ayrıca durmak istediğim bir konu . Ama biz şimdi örgütün amaçlarını görelim ; bunları , belki de Mahir Çayan'ı simgeleyen kişinin ağzından ( ve bir ajanın raporu yoluyla ) öğreniyoruz : Milli Misak sınırları içinde ülke ve ulus birliğini esas tutarak sosyal adalet koşullarını gerçekleştirmek , ilerici atılışlarla demokrasiyi kurmak , çağdaş uygarlığa , yani , sömürüsüz uygarlığa kavuşmak ; Atatürk'ün İstiklali tam ilkesini gerçekleştirmek . Amacımız yurtta sosyalizmi kurmaktır , diyebilirdik . Şimdi bakıyorsunuz sol kesime , bir kısmı diyor ki ; amaç sosyalizmdir . Ama ilki Milli Demokratik Devrimdir . O aşamadan sonra gelinir . MAVİ ANADOLU HÜMANİZMİ Türkiye yakın tarihinde çok derin bir kimlik bunalımı yaşamış - hala da yaşayan - bir toplumdur . Kendini uzun zaman büyük görmüş ve onun için kendine güvenmiş bir toplum , elinde olmayan , dolayısıyla kökenlerini çok iyi göremediği nedenlerle sarsıntılar geçirip , gücünü ve ona bağlı kendine güvenini kaybederse , böyle bir kimlik bunalımına düşmesi biraz kaçınılmazdır . Anadolu'da yaşayan Türklerin tarihinde , başka halkların kaderine pek fazla benzemeyen bazı özellikler de vardır . Bu benzemezlik , Türklerin kendilerini anlama , yorumlama , saptama çabalarında , hazır analojilerden yoksun kalmalarına da yol açmıştır . Bir ulusal kimliğin tanımlanmasına temel oluşturacak çeşitli ögelerin Türk tarihinde yan yana gelişi , benzersiz biçimlenişler yaratır çünkü . Ulus olarak kökenine baktığında , ufuk birdenbire Orta Asya'ya doğru uzaklaşır . Bu , zaman olarak da , mekan olarak da , bir genişleme demektir . Gelgelelim , genişleyen zamanın ve mekanın içini dolduracak kültüre bakıldığında , bulunabilenler fazla göz doldurucu değildir . Kültür düzeyinin yükseldiği her seferde yabancı etkiler sözkonusudur . Çoğu zaman da etkiler , Anadolu Türklerinin mekanca uzaktaki akrabalarında da , İslamiyet biçimini almıştır . Aslında hiç de şaşılan bir durum değildir bu : uzun zaman göçebe yaşayan bir halk , yerleşik toplumlarda karşılaşıp kaynaştıkça , tarihten daha ileri kültürel biçimlerle aşinalık kurmuştur . Anadolu Türkleri için de aynı olay sözkonusudur . Halkın dolaysız bilinçliliğinde İslamiyet'in ağırlığı her şeyden fazladır . Bu kadarı çok fazla bir sorun yaratmayabilirdi ; ayrıca bu kadarı için başka halklardan da analojik durumlar bulunabilirdi . Örneğin İngilizler . . . Başlangıçta onlar da pagan ve göçebedir . Bugün yaşadıkları yere onlar da fetih yoluyla yerleşmiştir . Onlar da son menzillerine erişmezden önce kendi ürünleri olmayan bir tektanrıcı dinden etkilenmeye başlamışlar ve yerleşik düzenlerini kurduklarında bu dinin değerlerini tamamen benimsemişlerdi . Onlar da kendilerinden farklı halklarla bir arada yaşamanın - egemen öge olarak - yolunu öğrenmek durumundaydı . Ama analoji bu noktada sona erer : Çünkü özellikle 19 . yüzyılda kimliğini yeniden tanımlama zorunluluğuyla yüz yüze gelen Türk aydını , İngilizleri , Almanları , Fransızları vb . kendi ulaşamadığı bir yerin sahipleri olarak görmektedir . Onun için de tarihlerin benzerliği değil , farklılığıdır dikkatini çeken . Onların başardığı neyi başaramamıştır ki , bugün onlarla aynı yerde değildir ? İşte bu noktada gelenek ve geçmiş kavramları birbirine karışır . Belirleyici olan gelecektir : Yeniden güçlü olma iradesi . Ama , bir düzeyde geçmiş Osmanlı şan şerefinin restorasyonu özlemi olan bu irade , Osmanlı yıkıntısı içinde böyle bir yeniden kuruluşun ögelerini bulamaz . Bu nedenle geçmişe değişik bir gözle bakma gereğini duyar . Çağın egemen ideolojisi milliyetçilik biçimini almıştır . Ama bu milliyetçiliğin de gerisinde yatan ve onunla iç içe geçen başka bir anlayış vardır : Köken kavramı . O dönemde egemen olan ya da egemenlik özlemi duyan bütün Batı ve Doğu Avrupa bu köken kavramının peşindedir . Dünya düşüncesi de Avrupa'nın ağır etkisi altında olduğu için , çeşitli ülkelerde düşünce üretmeye çalışanlar aynı eğilimi paylaşırlar . Böylece Türk aydınları , tasarladıkları parlak geleceğin oluşturucu özünü bulmak üzere geçmişe bakmaya başlarlar . Kullanılan terimler , başvurulan ögeler aşağı yukarı aynıdır : ilim , irfan , fen , teknoloji , terakki vb . özlenen güçlülüğün , tasarlanan parlak geleceğin sınırları büyük ölçüde Batı'da çizildiği için fütüristik ütopyanın bu terimleri içermesi doğaldır . Restorasyonu üzerine inşa etmek için başvuracağımız öge , yani bizim olan sağlam öz , köken de birkaç alternatiften biri olabilir : Türklük , Müslümanlık ; bunların bir tür sentezi gibi görülen Osmanlılık ise , yirminci yüzyıla girilirken , artık inandırıcılığını kaybetmiştir . Böylece , birbirini izleyen bu dönemlerin Türk aydınları aynı ögeler ve terimlere başvurarak ama bunlardan bazılarını vurgulayarak , temel bir sorunsalın bireyselleşmiş formüllerini öne sürerler . Gökalp'in Türk , Müslüman ve Garplı sentez çabası da bunlardan sadece birisidir , ama eklektizmi dolayısıyla pragmatik düzeyde elverişli olduğu için egemen grubun ideolojisi olabilmiştir . Yirminci yüzyılın tarihi bu kimlik bunalımına kesin bir çözüm getirmeksizin , yani Osmanlı'dan geri kalmış toplumun bütününü ortak bir kimlik tanımında ikna etmeksizin , alternatifler arasında varolan bir tanesini fiiliyat düzeyinde yürürlüğe koydu . Cumhuriyet tarihimizin somut tarihi böylece gelişirken , Gökalp gibi Osmanlı aydınlarının uzlaştırmaya çalıştığı farklı kökenler de daha çok ayrıştı : Batılı , Türk ve Müslüman kimliğini temel alan ideolojilerin arasındaki mesafeler büyüdü . Bu ortamda bir grup Cumhuriyet aydını bir başka kimlik önerisinde bulundu : Bütün tarihiyle Anadolulu olmak . Zamanla grup Mavi Anadolucular adıyla da anılır oldu . Türkiye'nin çeşitli ideolojileri arasında onların çıkış noktası Batıcılıktı . Batı'nın çeşitli ideolojileri arasından genel olarak seçtikleri , hümanizm di . Bu yeni anlayışın fikir babası Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir , düşünceyi yaygınlaştırma düzeyinde başlıca sözcüsü Sabahattin Eyüboğlu idi . Azra Erhat , projenin akademik yanını güçlendirmeye çalışırken , Vedat Günyol da , bir yandan yazılarında burada temellenen bu politikanın yazılarını yazarken , bir yandan da özverili kişiliğine uygun olarak pratik yükü , yayın etkinliğinin zahmetini omuzlamıştı . Bu çekirdeğin çevresinde her zaman çok sayıda insan bulunmakla birlikte , kişisel dostluğun ötesinde bir akım haline gelmedi . Mavi Anadolucuların görüşleri aydınlar arasında ancak bir ölçüye kadar etkili olabildi ( bu dönemde aydınların arayışı gittikçe daha fazla sosyalist bir doğrultuda yoğunlaşıyordu ) . Kitle düzeyine hiç inmediği söylenebilir . Bundan önce , bu anlayışın zaten politik bir ifadesi de olmadı egemen güçler arasında , bu grubun da başbelası solcular ın bir kolu olarak algılanmasının dışında , ki bu algılamanın bir sonucu 12 Mart döneminde Eyüboğlu , Günyol , Erhat gibi aydınların TKP ( ! ) davasında yargılanmalarıdır . Yirminci yüzyılda Batı düşüncesi bozulmamış bir öz arayışından gittikçe uzaklaşmaktadır . Bunda faşizm ve nazizm gibi zıvanadan çıkmış saf kancı ideolojilere duyulan tepkinin de bir ölçüde payı vardır , ama bilimsel disiplinler bundan bağımsız olarak olayları tek bir özün dışavurumları olarak değil , değişik ögelerin eklemlenmeleri olarak kavramanın daha doğru olduğu sonucuna varmışlardır . Ama Türkiye'de henüz bu anlayış yerleşmemiştir : Saf öz ün basite indirgeyici kolaylığı bütün düşünce biçimlerinde hala egemendir . Mavi Anadolucular da , kişisel kültürlerinin bütün karmaşıklığına , zenginliğine rağmen , toplumun kimliği konusunda bu öz arayışının dışına çıkamamışlardır . Balıkçı , klasik dünyayı çok sever . Anadolu'nun kendi yaşadığı bölgesinde bu dünyanın şiirini bulur . Bu sevgiyi ideolojileştirirken , değer yargısına dayalı ayrımlar da geliştirir . Sözgelişi , Klasik Yunan kültürünün asıl insancıl , maddeci ve demokratik çekirdeği İyonya'da , yani Anadolu'dadır ; buna karşılık Atika'da Sokrates - Platon - Aristoteles çizgisinde idealist felsefe gelişmiş ve bu da totaliter düşünce biçimlerine zemin hazırlamıştır . Böylece Balıkçı Klasik Yunan kültürünü araştıranlar arasında , bir Anadolu şovenisti olarak özgün yerini alır . Yunan kültürü içinde bu ayrımı yaptıktan başka , İyonya kolunda varlığını iddia ettiği özelliklerin günümüze kadarki sürekliliğini saptar . Buna göre , Thales'lerde , Demokritus'larda , cisimleşmiş değerler Mavi Anadolu'da yaşayan insanlar arasında her nasılsa varkalmış , yaşamaya devam etmiştir . Sabahattin Eyüboğlu da bu düşünce tarzını ana yapısıyla benimser : Şöyle diyor Eyüboğlu : Bu memleket bizim olduğu için bizim , fethettiğimiz için değil . Aramızda dışardan gelmeler çoğunluk olsa bile - ki değil elbette - kaynaşmış , halleşmiş hepsi . Fetheden de biziz artık , fethedilen de . Eriten biziz , eriyen de . Biz bu toprakları yoğurmuşuz , bu topraklar da bizi . Onun için en eskiden en yeniye ne varsa yurdumuzda öz malımızdır bizim . Halkımızın tarihi Anadolu'nun tarihidir . Paganmışız bir zaman , sonra Hristiyan olmuşuz , sonra Müslüman . Toprakları kuran da bu halkmış , kiliseleri de , camileri de . Bembeyaz tiyatroları dolduran da bizmişiz , karanlık kervansarayları da . Kah bozkıra çalmışız , kah mavi denize ( Mavi ve Kara , Ataç Yayınlan , 1961 , s . 9 ) . Böylece Eyüboğlu da , tarihte kendi istediği öz ü buluyor . Anadolu'da içkin bir öz bu . Bu topraklarda yaşayan halklar ve onların pek çok değerleri , düşünceleri , gelenekleri değişebiliyor . Ama Anadolu özü değişmiyor . Ya da , değişmemeli . Çünkü bu düşünce tarzında da , geçmişin ampirik ve sistemli bir incelemesinden çıkarılmış nesnel bulguların mantıki sonuçlarından çok , edinilmek istenen kimliğin ögelerinin geçmişe doğru uzatılması sözkonusu . Örneğin genel düşünce tarzını bildiğim Sabahattin Eyüboğlu'nun Yunus Emre üstüne Cem Yayınları'nın çıkardığı kitaba yazdığı önsözü okumamıştım . Bu yazıyı yazmak için önsöze baktım ve aradığımı buldum . İşte böylesine bir dervişlikle şairliği , yani söyleme sanatını , özü söze çevirme gücünü , düşünceyi elle tutulur gibi , gözle görülür gibi , kulakla duyulur gibi somutlaştırma , duyulara sunma yeteneğini bir araya getirmiş bir insanoğlu ve Türkmen kocası , bir Anadolu köylüsüdür Yunus Emre ve bu topraklarda , bizim topraklarımızda yaşamış bütün insanların , Hitit , Pagan , , Müslüman bütün yurttaşlarımızın sözcüsüdür . ( a. , s . 55 ) . Çok kişi böyle bir bakış tarzının ciddi bir zorlamayı içerdiğini görecektir . Hititleri yurttaş ımız yapan bu zorlama ancak bir teorik varsayımla mümkün olabilir . Bu varsayım da , hümanist düşüncede zaten vardır . Hümanizm , genel ve değişmez bir insan özü olduğunu varsayar . İnsan özgür bir yaratıktır , İnsan özünde iyidir gibi nitelemelerle bu özü tanımlar . Gerçeklikte bu nitelemelere uymayan fenomenleri rastlantıya dayanan fazlalıklar gibi görmek ve bunları ayıklamak eğilimindedir . Ayrıca hümanizm iyimser bir ideoloji olduğu için , somut tarihi de , insan özünün kendi doğal gidişinden sapması olarak görür . Böyle bir öz kavramından yola çıkınca , varolan insanı yabancılaşmış saymak kaçınılmazdır . Marksizm , hümanizmle bir ölçüde ortak bir zemini paylaşır elbette . Irkçılar , milliyetçiler gibi , kana bağlı bir öz aramaksızın , insanlığın bütününe yüzünü çevirdiği için , dincilerin ayrımlarını geçerli saymadığı için . Ama Marksizmin insancıllık anlayışına verdiği yer , insanlar arasında çatışma kavramını dışlamadığı gibi , teoride hümanist yaklaşımı benimsemekten farklı bir şeydir . Ancak alabildiğine soyutlandığında bir anlam taşıyan , bu nedenle de tikel ve somutu açıklamakta yetersiz kalan hümanizmden farklı olarak , Marksizm , ekonomik olarak verilmiş toplumsal dönemden yola çıkar . Böyle olunca da , Marksizme göre , bir öz ü bir coğrafi bölgeye içkin kılmak , Hititlerden bugüne bir zaman makinesi içinde kesintisiz gelmek mümkün değildir . Hele bu bölgede şimdi yaşayan insanların büyük çoğunluğu , bütün bu İyonik geçmişin kalıntılarını gezenleri daş bakıyorlar gözüyle görüyor , kendisi bu daş la , yalnızca içinde define olup olmadığını anlamak için kırmak ya da yaptığı bir binada malzeme olarak kullanmak düzeyinde ilgileniyorsa , Akdeniz'in mavi sularını yaran bir yatta bile olsa , bu tarih yolculuğunu yapmak düşünülemez . Nitekim Eyüboğlu da , halkın , kendinin olması gereken mirasa yabancılığını gözlemlemez değildir : Ama kendi öz teorisine bağlı kalarak , bu öz ü doğal akışından saptıran fazlalığı ya da ur'u aramaya başlar . Ve hemen bulur : Softalar , yobazlar . Gerçekte softalar , dini bağnazlık , milliyetçi bağnazlık elbette vardır . Ama bunlar , rastlantısal fazlalıklar değil , bugün bu toplumda yaşayan insanları sarmalayan sistemin yapısal ögeleridir ve kökenleri gene bu sistemin üretim ilişkilerinde , siyasi ilişkilerinde ideolojik biçimlerinde bulunmaktadır . Ve buralarda , Eyüboğlu , gerçek sorunların içine yeterince girmemektedir . Örneğin , İyon kıyılarındaki deneyimlerinde karşılaştığı yobazlıkları güzelce anlatır . Ayrıca , bir tanıdığına Karadeniz horonlarıyla Diyonisos dansları arasında organik bağ olabileceğini söylediğinde , cevap olarak , Sen özbeöz Türk oğlusun , nasıl böyle şeyler söylersin . Horon bizim atalarımızın dansı olmasaydı biz Trabzon'da kimseye horon oynatır mıydık ? sözleriyle karşılaştığını aktarır . Haklı olarak , Bu toprakların bütün oyunlarını durdurduk , bütün türkülerini susturduk mu ? sorusunu sorar . Sonra da şu saptamaya geçer : Atatürk'ün dil ve tarih nazariyelerini de yanlış anlamamalı : Bunlar onun bu topraklardaki bütün değerlerinin benimseme gayretinden doğuyordu . Yunan Türk'tür demekle biz bu memleketin Yunan'dan önce de sahibiydik , asıl Yunan da zaten Anadolu'dan kopmadır , demek istiyordu ( Mavi ve Kara , s . 13 ) . Burada değinilen Güneş - Dil Teorisi ve sonuçları ; bir tür Türk ırkçılığının ( bunun anti - klerikal , dine karşı biçiminin ) sarılabileceği bir temeldir . Bir teori olarak ciddiye alınabilecek bir yanı yoktur ve yoksa , bilime saygılı birinin bu teoriyi niyetine bakarak olumlu değerlendirmesi kolay anlaşılır bir şey değildir . Okullardaki göç yolları haritaları gibi , bu teoriden doğmuş ideolojik yapılar varken , tanıdığı adamın horonu Orta Asya'dan getirmesi arasındaki bağı görmemesi , görmek istememesi şaşırtıcıdır . Son olarak uygarlığı tartışılmaz bir kişi olan Sabahattin Eyüboğlu'nun , kendi içinde taşıdığı , Anadolu kültürünü paylaşma özlemiyle , her kültürü biz yarattık , her iyiliğin temelinde biz varız tavrı arasında gerçekten uzlaşmaz bir zihniyet farkı vardır . Peki , Sabahattin Eyüboğlu ve arkadaşlarının Mavi Anadolu hümanizmi ni teoride yanlış buluyorsak , onlarca bazı örnekleri saptanan ( bunların bir kısmı yanlış da olabilir ama önemli olan bu değil ) ve başkalarının da saptayabileceği süreklilik konusu da yanlış mı sayılmalıdır ? Bence hayır . Ayrıca , Mavi Anadolucuların bu sürekliliği gündeme getirmekle çok yararlı bir iş yaptıkları kanısındayım . Aynı yöntem ve sonuçlarda anlaşabilmek çok güç . Toplumlar çeşitli üretim tarzlarından geçerler ve böylece önemli değişimlere uğrarlar . Feodalizm ile kapitalizm bu derece farklı toplumsal yapılar oldukları için çağdaş Fransızlar Chanson de Roland'lı kültürlerinden kopmadılar . Belirli bir bölgede birbiri ardısıra kaynaşarak yaşayan değişik toplumların kültürlerinde de senkronik ortaklıklar ve diyakronik süreklilikler elbette olur . Ama bu değişik ögelerin karmaşık biçimlerde eklemlenmesiyle gerçekleşir , belirlenmiş bir özün çevresinde bütün olup bitenlere rağmen kendini inatla sürdürmesiyle değil . Sonuçta , elbette süreklilikler vardır . Ama bunu bir öz e veya Hititlerden başlayıp bu topraklara adım atan herkesi kızamık gibi yakalayan bir Anadolu kökenine indirgeyemeyiz . Bu kökene uyduramadığımız Türklük veya İslamlık gibi önemli kültürel etkileri de , bugün yaşayan insanlar üzerinde arızi , köy enstitüsü ya da başka tür bir doğru eğitim sonucu kolayca demonte edilebilecek etkiler gibi de göremeyiz . Bir de , geçmiş kültürlerden kalan ögelerin hangi bütünlüklerin kurduğu sistemler içine eklemlendiğini görmek önemlidir : Köylü kızın başına taktığı başlığın Hititlerin giydiklerine benzemesi mi önemli , başın içindeki düşünceler bütünlüğü mü ? Ekrem Akurgal , Biz Hattilerin çocukları değiliz ama onları kısmen bizim atalarımız sayabiliriz diyor . İNSANLAR DÜŞÜNCE AÇLIĞINDAN ÖLÜYOR Cumhuriyet tarihine zulmün kalesi olarak geçecek olan Diyarbakır Cezaevi'nde 8 yıl , Şanlıurfa Cezaevi'nde 8 yıl , Ceyhan'da 2,5 yıl tutuklu kalan Şükrü Gülmüş'ten beni dilsiz bırakan açıklı serüvenini dinliyorum şimdi de : PKK hareketinin içinde olmaktan dolayı hüküm giymiş . Kendisine yüklenen bütün suçlardan beraat etmiş : Devlet bana şimdi bana borçlu diyor . 1991 yılının ilk ayında dışarıdaki hayata adımını atmış : Şimdi 40 yaşında , Yeni Ülke dergisinin İzmir temsilciliğini yapıyor ; onu gerçek ve cesur kılan tek bir aşka inanıyor : Toplumsal mücadele aşkı . . . Diyarbakır Cezaevi'ne dönüyoruz bir kez daha . Aşkını alevleyen üç eylemi anlatıyor peşpeşe ; 21 Mart'ta ( 1982 ) Mazlum Doğan'ın Çağdaş Kawa olması . Yine 1982'de , bu kez 18 Mayıs'ta dört arkadaşının kendilerini yakmaları . Ferhat Kurtay , Necmi Oner , Eşref Anyık ve Mahmut Zengin zulme karşı bedenlerini ateşleyerek yeni bir tarih başlatmışlar : 4'lerin gecesi , Ve 1 Temmuz'da başlayan büyük ölüm orucu : Hayri Durmuş , Ali Çiçek , Akif Yılmaz ve Kemal Pir'in hayatını yitirdiği bu ölüm orucu Türk ve Kürt halklarının kardeşliğine adanmış . . . Kendini yakan arkadaşlarından birkaç anekdot aktarıyor : Bedenlerini tutuşturan ateşi cezaevi idaresinin Atatürk'ün veciz sözlerini yazmaları için verdikleri tiner ve yağlı boyalardan elde etmişler . Yanan elleri demir parmaklıklara yapışıp kalmış . Bu kömürleşmiş , ama parmaklıklara yapışmış elleri gören nöbetçi savcı , Bu nasıl yürektir ? demiş . Şükrü Gülmüş ise 4'lerin ölümüne , onurlu bir gün , bir ömre bedeldir diyerek bir anlamda sevinmiş . Acı oturmuş gözlerine bakarak onu anlamaya çalışıyorum , ama mümkün mü ? Aramızda bir coğrafya farkı var , onunla . Acısı , tanık olduğu günler karşısında dilsizliğim sürecek gibi . Annesin'in ve babasının yürekleri onca zulme dayanamamış , 20 gün arayla terketmişler bu dünyayı , bu acılı coğrafyayı . . . 11 yıl sonra dışarı çıkışını her şeye rağmen şanslılık olarak görüyor . Çünkü birçok arkadaşı hala içerde . Dışarda en çok siyasi eylemler karşısında kendisini yabancı hissetmiş Şükrü Gülmüş . Değerlere bağlıyımdır , ama yıllarca cam bir kavanoz içinde yaşamaktan dolayı eylemlere yabancı kalmıştım diyor . Bütün bunların dışında , hapishaneye girerken evli ve iki bebeğin sahibidir . Çıktığında ise bu bebekler ergenlik çağına girmişlerdir artık . Ve geçim sıkıntısı bir başka zincirdir boynunda . Eşime ve çocuklarıma karşı aile reisliği görevimi yapamadım , onların sorumluluğunu alamadım , çocuklarımın sadece fiziki babası olabildim diyor . Önce Batman'da kalan eşini ve çocuklarını alıp , bir hapishane arkadaşıyla birlikte İzmir'e yerleşmişler ve onun da ailesi yanında olmak üzere ortak bir ev tutmuşlar . Bu mutlu komün hayat 6 - 7 ay sürmüş . Sonra , sonra paraları bitmiş , Şükrü Gülmüş eşini ve çocuklarını tekrar Batman'a geri yollamış . İzmir'de üç arkadaş bir büfe açmaya karar vermişler . Şükrü Gülmüş annesinden kalan bir evi satıp ortak olmuş . Büyük umutlarla başlamışlar işe . Ancak devreye büfede gözü olan bir iş adamı girmiş ve belediye iki gün sonra gelip ruhsatlarını iptal edip büfeyi kapatmış . Üç arkadaş elleri böğürlerinde kalmış . Şükrü Gülmüş ise bu şekilde elinde olan üç beş kuruş parayı da heba etmiş , kendi deyişiyle sermayeyi kediye yüklemiş . Hapishanede düşünü kurduğu Kimlik adlı kitapçı dükkanını açmak için de artık hiç parası kalmamış . Ben ticari ahlakı bilmiyorum . Ticarette ayakta kalmak için birilerinin hakkını sömürmek gerekli . Bunu nasıl yaparım ? diyor . Ticaret küçük hesaplar demektir , insan bundan ve bencilce sevgilerden kurtulmalıdır diye ekliyor . Nasıl bencilce sevgiler ? diye soruyorum . Toplumsal aşk dışındaki sevgilerde sahiplenme , bencillik var . Toplumsal doktorlarım sayesinde bu hastalıklardan kurtuldum diyor . Kafasındaki yargıları Ali Fırat'ın Kişilik Sorunu kitabını tekrar tekrar okuyarak çözmüş . Onun kafasında artık bireysel aşka hemen hiç yer yok . Bakıyorsunuz iki kişi birbirini sevince kaçıp gidiyorlar . Oysa en fazla nereye kaçarlar ? Gidip kendilerine bir ev kuracaklar , o eve hapsolacaklar , düzenle bütünleşecekler buna sevgi , aşk diyecekler diyor . Söz bu defa Newroz'da yaşanan katliamları protesto etmek için kendisini yakan Kadifekaleli Rahşan Demirel'e geliyor . Rahşan'ın annesinin : Benim kızım kimseye sevdalı değilmiş , tek sevdası onun toplumuymuş dediğini aktarıyor . Şükrü Gülmüş bu sevdanın Leyla ile Mecnun , Romeo ile Jüliet arasında yaşanan sevdadan daha yoğun ve daha kutsal olduğunu söylüyor . Ve söz birden cinsel aşka sıçrıyor . Bu konuda da bir inanç adamı , bir ruhani tavrıyla konuşuyor . Cinselliğin , sıfırlanmasa bile beynin emriyle güçlü denetim altına alınabileceğine inanıyor . Bana bu et parçasının sertleşmesiyse , varsın olmasın o erkeklik . Ama bence erkeklik , ölürken bile ayakta ölmektir . Mesele zürriyet ise halkımızın birçok çocuğu var , onları kendi çocuğumuz gibi severiz , olur biter diyor . Dedim ya 11 yılın sonunda kendisini bir inanç adamı , bir ruhani şövalye gibi hissediyor diye . Nitekim sık sık Melle Abdurrahman'ın sözünü tekrarlaması bundan : Biz bugünün ashabileri ( idealistleri ) olabilmeliyiz . Bugünün idealisti olabilmenin sırrını zulme gösterdiği dirençte arıyor . Diyarbakır Cezaevi'nin seçme askerleri kendisini döverken o bütün bunlara gülüyormuş . Acıyla da , nefretle de olsa gülüyormuş . Aklıma hemen Andrey Voznesenski'nin dizesi düşüyor : Kalbura dönmüş bedenim , gülüyorum . Ancak bir işkence türü var ki , onun anlamı Şükrü Gülmüş için çok açık . Cop sokmanın toplumu kadınlaştırma amacı taşıdığına inanıyor . Yani baskı altına alınmış , ezik , sindirilmiş . . . Türkiye devrimci hareketini bir yenilgiler tarihi olarak görüyor . Güçlü bir devrimci potansiyel olmasına rağmen Türkiye'de henüz bir demokratik cephenin hala kurulamadığını belirtiyor . Devrimci tekne insanı hem düşünce açlığından kurtarır , hem de doyurur . Ne yazık ki , birçok insan düşünce açlığından ölüyor diyor . Ateş Altındaki Ülkeden İnsan Manzaraları ÇOCUKLARININ DAĞA ÇIKMASINDAN GURUR DUYAN AİLELER Hayatımda hiç bu kadar ölüm duygusuna yaklaşmamıştım . Ölüm bu kadar benim için sıradan ve gerçek bir şey olmamıştı . Bir belirsizliğe yola çıkmıştık sanki . Karanlığın yüreğine gelmiştik . Acının ve zulmün neredeyse günlük bir ekmek gibi olduğu Batman'daydık işte Son günlerde gidilmesi cesaret işi olan Batman'daki Halkın Emek Partisi'ne giriyorduk . Her tarafa yoksulluk ve kırgınlık sinmiş . Batmanlı 5 - 10 genç saygılı bir çekingenlikle ellerimizi sıkıyorlar . Bu yörelerde kürsü adı verilen küçük taburelerine oturmuş bize bakıp duygularımızı anlamaya çalışıyorlar . Biz başka bir coğrafyadan geliyoruz . Onlar ölümün sınırında yürüyorlar , bize ise değerlendirmek düşüyor bütün bunları . Bu uzaklıktan ürkerek : Nasılsınız ? diye soruyorum . İşte o zaman onlarca ölüm ve dehşet öyküsünü dinlemeye başlıyoruz . Köy baskınları , toplu gözaltılar , sabahlara kadar süren sınır boyu çatışmaları , hain pusular , kaybolan ve bir daha hayatlarından haber alınamayan her yaştan insanın trajedisi . Ve hemen her gün arkasından tek kurşunla öldürülen yurtsever , demokrat insanlar . . . DEVLET BATMAN'DAKİ MEÇHUL KATİLİ KORUYOR MU ? Buranın kötü adam ı yörede Hizbullahçı diye tanınan devlet tarafından kiralanmış profesyonel katildir . Kurbanının ta yanı başına gelip onu tek kurşunla bu hayattan ayıran ve sonra karanlık ve yoksul sokaklarda kaybolan meçhul bir katildir bu yörede Hizbullahçı . Ve anlatıldığına göre asla yakalanmayan bu meçhul katil geçtiğimiz bayramın arife günü Silvan'da Doktor Emin Ayhan'ı kahvede birkaç polisin arasında otururken yine o tek kurşunla öldürmüştü . Doktor Emin Ayhan'ın suçu kendisini yöre halkına sevdirmesiydi . İbrahim Demirhan isimli , tütün satıcısı ise 9 Haziran'da öldürülmüştü . Bu yazıyı yazarken ise Batman İnsan Hakları Derneği Başkanı Sıddık Tan'ın yine o meçhul katil tarafından öldürüldüğünü duyuyordum . Evet , şimdilik Batman'ı kötü adam neredeyse teslim almıştı . Akşam saat 7'den sonra herkes korku ve kaygıyla evine çekiliyordu . Devlet bu meçhul katili biliyor ve koruyor muydu ? HEP binası giderek kalabalıklaşıyor . Çaylar ikram ediliyor . Kaçak sigaralar sarılıyor . Ölüm nereden gelirse gelsin insanlar kendilerine bir yaşama iklimi kuruyorlardı . Artık şiddet hayatlarının bir parçasıydı bu insanların . Zor , kültürlerinde vardı . Batman'ın civar köylerinden birinden gelen yaşlı bir adam öfkeyle , Aslında halkımız isyan için hazır beklemektedir . Ama şimdilik susuyoruz ve bekliyoruz diyor . Sonra bu sözün üzerimizdeki etkisini ölçmek için bize dikkatle bakıyor . Biz bu isyan sözüyle sarsılmışken genç bir çocuk hemen arkasından birkaç gün önce dayısının kaybolduğunu , nereye başvursa haber alamadığını söylüyor . Biz sustukça hep ölüm haberi duyuyoruz . Bir süre sonra anlıyoruz ki , bu coğrafyada yaşamak hakkı için ölünüyordu . Burada artık ne işsizlik , ne yoksulluk , ne ekonomik sıkıntılar asli sorun . Konuştuğum her yaştan Batmanlı , Yoksul da olsak yaşarız , ama yeter ki bizi öldürmesinler , can güvenliğimizi sağlasınlar diyordu . Geçen ay Batman'ın HEP bürosunu ziyaret etmek isteyen yabancı bir heyet otobüs garajından HEP binasına gelememişlerdi . Polisin baskılarından yılan yabancı heyet garajdan HEP'e telefon açmışlar , oraya bir türlü ulaşamadıklarını , polisin engellediğini , bir şeye ihtiyaçları olup olmadıklarını sormuştu . Sonra da otobüslerine binip bölgeden uzaklaşmışlardı . BATMAN'DA BÖL - YÖNET POLİTİKASI Bir süre sonra Batman HEP İl Başkanı Salih Özdemir'le tanışıyoruz . Ağırbaşlı , içten bir insan . Yörenin en sevilen , en güvenilen insanlarından biri . Ve kendisi gibi olan birçoğu gibi o meçhul katilin namlusunun ucunda yaşıyor . Salih Özdemir Batman'ın çok zor günler geçirdiğini , baskı ve zulmün özellikle DYP - SHP koalisyonu iş başına geçtikten sonra arttığını , 12 Eylül'de dahi bu denli zorbalığın ve faili meçhul cinayetin yaşanmadığını söylüyor . Koalisyon kurulalı beri buradaki özel timin sorgusunda iki genç hayatını yitirmiş . 16 - 17 yaşlarında bir köylü çocuğu PKK'ye yataklık yaptığı iddiasıyla yakılmış , hastaneye son anda kaldırılarak kurtarılmıştı . O meçhul katillerin yaşadığı gece korunduğu mahalleler türemişti . Yöredeki bir güvenlik yetkilisi Salih Özdemir'e bir keresinde neredeyse alaylı bir şekilde Bir sizden bir onlardan ne olacak bu işin sonu ? demişti . Batman'da devletin böl yönet politikası şimdilik tutmuştu , ama sonra ? BÜTÜN DUYGULAR AYAKTA Buralara gelmeden önce PKK hareketine karşı hep mesafeli bir tutumum vardı . Her tür şiddete karşı olduğum için PKK'ye ve onun yöntemlerine karşı bu tutumum hep sürmüştü . Ancak benim bu mesafeli tavrımın ne önemi vardı . Batman'da PKK halk arasında belirli bir taban yaratmıştı . Batmanlı bir köylü oğlunun gerilla olarak dağa çıktığını duyunca bundan kendine büyük bir şeref payı çıkartıyordu . Bu kıvanç duygusu ki , gencecik oğlunu belki de bir daha göremeyecek olan bu yaşlı adamın derin acısını bastırıyordu . Artık aileler çocuklarının dağa çıkmasından eskisi gibi endişe etmiyorlardı . Aksine teşvik edenler bile vardı . Her şey bize batıdan ve bu büyük şiddetin uzağından gelenlere anlaşılmaz geliyordu çoğu kez . . . PKK'ye yakınlık , zenginlik ya da yoksulluk ölçülerine göre pek değişmiyordu . Yine yöredeki güçlü bir aşiretin ileri gelenlerinden biriyle PKK hareketini konuşuyorduk . PKK'nin Kürt halkı üzerine yüklediği bazı sorumluluklardan bahsettim ona . Ve Kürt halkının mücadelesini daha legal yollara taşıması gerektiğini belirttim . Bu anlamda HEP hareketinin titizlikle değerlendirilmesi gereken bir şans olduğunu vurguladım . Bu namazında niyazındaki adam PKK hareketine yoğun bir sempati duyduğunu açıkça söylüyordu . Hayretle dinliyordum . Bu insanlar için PKK bir kurtarıcıydı . İş legal yolların çoktan dışına taşmıştı . Şiddeti meşrulaştıran devletti ve devlet bütün yaklaşımları , diyalog arayışlarını tek taraflı çiğnemişti . Pek geriye dönüş yolu yoktu . Hem PKK artık iki ayrı düzenli ordu kuracak güce erişmişti . Bu gerçeği kabul etmekten başka yapacak bir şeyim yoktu o an . Evet , bu acılı coğrafyada çok insanın kanı dökülecekti . Belliydi . Peki niyeydi bu denli acı , bu kadar çok ölüm ? Çünkü artık bu acılı coğrafyada yaşamak için ölünüyordu . Ölüm , çekilen zulümlerin sonraki bir zamana itilmiş ve belirsizliğe atılmış mükafatı gibiydi buralarda . Bütün duygular ayaktaydı . . . ÖLDÜRÜLEN GERİLLANIN ARKASINDAN HALAY ÇEKİLİYOR Kürt hareketinin Botan diye adlandırdığı bu yörenin literatürü biz Batılılar için çok farklıydı . Bu yörede gençler , uzun ve mutlu yaşamaktan çok cenazelerini düşünüyordu . Yörede tanıştığım bir PKK sempatizanı genç , iki tür ölümden bahsediyordu bana . Şerefli ve şerefsiz . Gerilla olarak ölürsem diyordu , Cenazeme binlerce kişi gelir . Gece ateşler yakılır . Anam ve akrabalarım halay çekerler . Cenazeme savaşçılar katılır . Babam gururlanır . Adım Kürdistan mücadelesinin tarihine altın harflerle yazılır . Ya bir hain olarak ölürsem , o zaman ne olur ? Bu yöre halkı hainleri mezarlarına bile koymuyorlar . Geçende bir Hizbullahçı öldürülmüştü bizim ilçede . Belediye mezarlığa gizlice gömmüş . Bunu duyan halk gidip mezarlıktan cesedi çıkartmışlar ; bir köşeye atmışlar . Bir hainin bizim mezarlığımızda yeri yok demişler . Sonra belediye o cesedi at arabasıyla götürüp nehire atmış . Evet , doğruydu . Botan denilen bu acılı yörede öldürülen gerillanın annesi , oğlunun cenazesinde gururla ve acısını ta yüreğinin içine gömerek halay çekiyordu . Bu yörenin yaşama ve direnme şuuru buydu artık . . . GENÇLİĞİ YAŞAMADAN DAĞA ÇIKMAK Yine Botan'da bir şehirden bir ilçeye giderken otobüste tanıştığım genç bir kızın ağzından gerilla sözünün sıcak bir yakınlıkla çıktığını duymuştum . Üniversite sınavında başarılı olamamıştı . Gününü kitap okuyarak geçiriyordu . Hiçbir sosyal hayatı yoktu . Bizimle mutlaka görüşmek istediğini söyledi . Söz konusu ilçeye geldiğimizde telefon numarasını aldım . Ancak özel timin soluğunu ensemde hissediyordum bu arada . Korkum , bizimle konuştuğunu gören özel timin kızın canını yakmasıydı . Akşam bir evde bu kızın kardeşleriyle buluştuk . Pırıl pırıl gençlerdi . Ama hepsi çok kırılmışlardı . Gençlikleri yanmıştı . Otobüste tanıştığım kız , onca vahşetin içinde bana yaşanması gereken bir hayat olduğunu hatırlatmıştı . Bir erkek arkadaşımızla ilçenin parkına gitsek hemen söz olur , evden dışarı çıkamayız . Her anlamda büyüklerimizin baskısı altındayız . Evet , ne olursa olsun hayat devam ediyordu . 15 yaşındaki bir kız sevdiği bir erkek arkadaşıyla parka gidip oturup konuşmak istiyordu . Bizim ilçelerimize gelişimize çok sevinmişlerdi . Yeni bir yüzdük , yeni soluktuk onun için . Yaşamdık . Ancak gidilecek yerlerimiz vardı . Fazla oturamadık . İzin istedik onlardan . İçimiz buruk oldu ayrılırken . Yarım yamalak , Bir başka gelişimizde görüşürüz dedik . Yolda tanıştığım bir başka genç kız ise Beni bir daha göremeyebilirsiniz dedi , kırgın bir ses tonuyla . Şüphesiz birçokları gibi , o da dağa çıkacak , gerilla olacaktı . O mahzun kasabasında bir erkek arkadaşıyla bir akşam üstü parkında doyasıya konuşmadan , dertleşemeden dağlara , ölümlere çıkacaktı . Hayatımın en zor vedalaşmalarından biri olmuştu bu . DEVLET MEMURU OLMAK AYIP SAYILIYOR Bu evde tanıştığım bir başka genç kız ise beni hayli şaşırtmıştı . 450 KİŞİ İÇİNDE YALNIZIM VE BİR DON KiŞOT'UM Murat Kılıç İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ İKTİSAT FAKÜLTESİ , MALİYE BÖLÜMÜ , 1 . SINIF , 1973 DOĞUMLU Ben üniversiteyi kazanabilmek için iki sene dersaneye gittim . Dersane iyiydi , bir yakınlık bir sıcak ilişkiler ortamı vardı orada . İlk hakkımda üniversiteye giremedim , çünkü o sene aşık olmuştum . Ama aşık olduğum kız kazanmıştı . Benim başarısızlığıma çok üzüldü , kollarımda ağladı . Sonra kazandığı okula gitti ve bana bir ayrılık mektubu yazdı . Neyse önemli değil . Ben sık aşık oluyorum . Kızlar gözüme çok güzel gözüküyor . Üniversiteye ilk geldiğim gün adeta sarhoş gibiydim . Ama polisle yüzyüze geldiğimde şaşırdım , etkilendim . Sınıfımız 450 kişiydi ve ben bunca insan arasında kendime yakın olabilecek kişileri aramaya koyuldum . Ama nafile , ilişkilerde ne aradığım duyarlılığı , ne de yakınlığı bulabildim . İnsanlar birbirlerine açılmıyorlar , dertleşmiyorlardı . Hocalarla da ilişki kuramadım . Derslerde soru sormamız yasaktı . Ben de tepki olarak derslere girmemeye başladım . Arka bahçelere gidip oturdum , hatta zaman zaman bu insanlar niye böyle ? diye ağladığım oldu . Bizim sınıfta çoğunluğun maddi durumu iyidir . Dünyaları arabalar , Levis marka pantolonlardır . Ve ilişkileri yapaydır , içtenlik yoktur . Onlarla konuşmaya çalıştım . Neden böylesiniz ? diye sordum . Beni duygusallıkla suçladılar . Hayatı sorgulamıyorlardı , oysa hayatın zevki onu sorgulamaktı . Hiç olmazsa her gün ciddi bir gazete okumaları gerekti . Ama okumuyorlardı . Ben tiyatro kolundaydım . Toplumsal içerikli oyunlar seçiyordum . Beni komünistlikle suçladı bu arkadaşlar . İnanın , Uğur Mumcu öldürüldüğünde bile üzülmediler . Öyle tehlikeli şeyler yazmasaydı dediler . Hiçbir şeye tepkileri yok . Sanki bu tekdüzelikten bir tat alıyorlar . 450 kişilik koca sınıfta kendimi bir Don Kişot gibi hissediyorum . Duyumsuzlaştırılmış insanlar arasında sorgulayan , arayan , tepki veren bir Don Kişot . Sol gruplar ise bana göre tamamen boş şeyler yapıyorlar . Saydım 53 tane fraksiyon var . Yaptıkları tek şey insanları kendilerinden uzaklaştırmak . Demokratlar bile onlardan çekiniyor . Olmadık yerlere molotof kokteyl atarak insanları burjuva sistemine itiyorlar , ürkütüyorlar . Ben bir ara kendimi yalnız hissettiğimde Sultanahmet Cezaevi'nde kalmış solcularla yakınlık kurdum . Beni kaptılar , ben de onlara kapıldım . Düşünceleri bana yakın gelmişti . Ancak daha sonra onlar gibi düşünmediğimi hissettim . Onlar silahla bir şeylerin değişeceğine inanıyordu . Bense silaha karşıydım , beni öldürseler bile insanları konuşarak ikna etme taraftarıyım . Şimdi okulda benim gibi düşünen insanlarla birlikte Çalakalem adında bir dergi çıkartıyoruz . İlk sayısında insanları kendimize çekebilmek için pek suya sabuna dokunmadık . Ama ikinci sayısında daha politik bir çizgi tutturacağız . Bunun dışında ortak etkinlikler oluşturmalıyız , biraraya gelip konuşmalıyız , tiyatroya sinemaya gitmeliyiz , müzik grupları oluşturmalıyız diye düşünüyorum . Yalnızlıkları ancak böyle aşar , bu yaşadıklarımıza alternatif bir dünyayı böyle böyle kurarız . BOĞAZIMDA BİR BURUKLUK VAR. AMA BUNU BEN DE TANIMLAYAMIYORUM Özlem Kınacı CERRAHPAŞA TIP FAKÜLTESI , 3 . SINIF , 1971 DOĞUMLU Ben hep sorumluluk alarak büyüdüm . Annem babam çalışırlardı . Küçük kardeşime ben bakardım . Oyun zevkini tadamadım . Ortaokul benim için dönüm noktası oldu . Yalnızlığımı farketmiştim . Garipti okulda en çok sevilen insandım , ama yalnızdım yine de . Hep farklı hissettim kendimi . İyi bir lisede bilinçli bir eğitim gördük . Okulda baskı yoktu . Öğretmenlere karşı gerektiğinde direnirdik . Üniversitede daha çok düşünen , yaptığının farkında olan insanlarla karşılaşacağımı düşündüm . Burada tartışmalar yapacağımı , böyle insanlar olacağını bekliyordum . Ben bir kapalı kutu gibiydim . Ne kendim açabiliyordum , ne de başkasının açmasını bekliyordum . Ama üniversitede içimi açabileceğim bir ortama da rastladım . Tıp Fakültesi'ne gelmem büyük hataydı bence . Burada insanlar aşırı hırslı oluyorlar . Hırs kelimesini hiçbir zaman sevmedim zaten . Sabahlara kadar çalışıyorlar insanlar . Ben akşam 9'dan sonra çalışmıyorum , ya kitap okuyorum ya da başka bir şey . Bana insanlar gidip çalışsana ne böyle kitap okuyorsun manyak mısın dediler önce . İlk şokumu o zaman yaşadım . Yurtta sabah kalktığımda gri duvarlar , zevksiz ranzalar bende büyük baskı yarattı . Hapishanede hissettim kendimi . Daha önce bana hiç müdahale yapılmazken şimdi yapılmaya başlanmıştı . Belirli kurallara uymaya başlamıştım . 150 kişilik yurtta gerçekten konuşup bir şeyleri paylaştığım tek arkadaşım var . İlişkiler burada çok görüntüsel ve yüzeysel . İlk yıllar bir gruplaşmalar oluyor . Ama sonra bu gruplaşmalar bozuluyor . Ben politik gruplara hiç girmedim . Benim kendi yaptığım teoriler var . Ayrıca yalnızlığımı bu politik ortamlarda giderebileceğime inanmıyorum . Benim ailemle , okullarımla , derslerle çok büyük sorunlarım olmadı , arkadaşlarımla da . Ama şu an konuşurken boğazımda bir burukluk var ; ama bunun nedenini ben de tanımlayamıyorum . Ne sinema , ne tiyatro , ne insan ilişkileri hiçbiri , hiçbiri yetmiyor bana . . . BEN ÜNİVERSİTENİN ŞİZOFREN ÇOCUĞUYUM Cemal Dindar CERRAHPAŞA TIP FAKÜLTESİ , 5 . SINIF , 1970 DOĞUMLU Geçenlerde bir söyleşide Ertuğrul Kürkçü üniversiteye başladığı gün her ağacın altında , her duvar dibinde , koridorlarda ellerinde kitaplarıyla öğrencilerin birbirleriyle heyecanla tartıştıklarını gördüğünü söyledi . Benim kafamdaki üniversite de bu . İnsanlar okusun , tartışsın , bildiklerini paylaşsın istiyorum . Üniversiteler bügünkü gibi meslek okulları olmasın istiyorum . Ben kendi adıma bazı farklılıklar , anlamlar yaratıyorum okulda . Örneğin fosforlu kalemlerle , iri puntolarla kağıtlara şiirler yazıp , okulun kantinine asıyorum . Çoğu kişi bu şiirlerdeki temaları anlamıyor , olsun , anlamamaları da güzel . Şiirlerin üzerine , Pablo Neruda'nın : Şiir boşuna yazılmayacak sözünü yazıp asıyorum . Ama şu var , okulumda benim gibi insanlar çok az . Yükselen Değerleri yaşayan insanların gözünde şiir okuyan , şiir yazan insanlar Eskiyen Değerleri savunanlar oluyor . Eskiyen Değerleri savunmak insanlık tarihinin bugüne kadar yarattıkları birikime sahip çıkmaksa ben dinozorluğu kabul ediyorum . Birtakım medya organlarında günümüz gençliğini özgürlükçü , mükemmel ve iyi yaşayan insanlar olarak çiziyorlar . Oysa ben onların arasında yaşayamıyorum . Zaten benim önemsediğim insanlar yalnız olan insanlar , mesela Hermann Hesse , Stefan Zweig , Michelangelo , kendilerini bu yalnızlıkta bulmuşlardır , çoğunluğa ait oldukları zaman eziliyorlardı . Dışardaki çoğunluk zaten böyle bir insana törpülenecek biri gibi bakıyor . Üniversite yaşamını çok depolitize bir ortamda geçirmediğim için kendimi çok şanslı görüyorum . Zaten ben İstanbul'a liseyi okumaya geldiğimde 12 Eylül olmuştu , ortada politik söylem , politik ortam filan kalmamıştı . Ben her şeye seçtiğim kitaplardan başladım , kendimi kendim yetiştirdim . Zaten ben bir üniversitede okuyormuş gibi hissetmiyorum kendimi . Okuduğum yer üniversite değil , yok eğer illa bunu dayatırsanız ben bu üniversitenin şizofren çocuğuyum derim size . Eğer bu gerçekse ben gerçeklikten kopmuş bir şizofrenim . Tüm bunları düşünmek , yapmak da kötü öğrenci olmaktır bana göre , bugünkü anlayışlara göre . Bana göre bu not sisteminde başarılı sayılan öğrencilerin kişiliği oturmamıştır . Öğrencilerin başarıya ulaşması için benim hayati saydığım birçok şeyi yapmamak zorunda . Bugün başarılı olmak isteyen bir öğrenci için aşık olmak büyük hata . Bir vize haftası gelir , o hafta aşık olmamak gereklidir ! Vizeler , finaller öğrencinin kişiliğini paramparça eder . Sınavların bu kadar sık konulmasını Doğramacı düşünmüşse bence kendi adına mükemmel bir iş yapmış ! . . Bizlerin önce kendi hayatlarımızla yüzleşmesi gerekir . Bu hesaplaşmayı yaptıktan sonra geçmiş dönemlerden siyasi ve teorik anlamda beslenmek bence daha doğru ve bize bu çok şey katacak . Ama önce hesaplaşma ve yüzleşme . Bugün ne yazık ki iki kişilik çözümler bile üretilemiyor . Bugün okulumuzda Değirmenlere Karşı , Ahtapot gibi dergiler çıkartıyoruz . Kendi aramızda sınavlar ve vizelerle sık sık bölünse de felsefe seminerleri düzenliyoruz . Bence 10 yıl sonra bugünkü üniversitelerden bunlar kalacak . Eğer geleceği yaratan o geçmişteki insani birikimse , biz de bugünden o birikimin temsilcileri olmak istiyoruz . Ve bugünkü dönem bir uçurumsa biz de uçurumda açan çiçekleriz , güzellikleriz . . . SİSTEME BAŞKALDIRMANIN BEDELİ CANLA ÖDENİYOR Bağımsızlardan sonra geliyoruz geçmişte uzun yıllar üniversitelerdeki politik arenanın tartışmasız baş aktörü olana geleneksel , aktivist sol fraksiyonların mirasçılarına , yani bizim kuşağın devamcılarına . Bağımsız gruplar dahil üniversitelerdeki birçok politik grup tarafından küçümsenen , eski saygınlıklarını ve güçlerini yitiren , itibarlarını kaybeden fraksiyonlar bunlar . Kendi içlerinde giderek bölünüyorlar ve asla birlik olamıyorlar . Gelişmelere kapalılar . Tutucu özelliklerini koruyorlar . Terminolojileri bu karmaşık hayata asla yanıt veremeyecek kadar kısır ve donmuş . Kitap , dergi , gazete dahi okumuyorlar . Öğrenci derneklerini ellerinde tuttukları halde hiçbir kültürel ve sanatsal faaliyette bulunmuyorlar . Derslere girmiyorlar , kantinde oturuyorlar ve şiddeti ve mücadelesiyle bir karizma yaratan PKK'ye hayranlık duyuyorlar . Politik çıkışı PKK'nin gerçekleştireceğine inanıyorlar . Birçok geleneksel aktivist Türk solcusu PKK'ye geçiyor , bir kısmı PKK kamplarına gerilla olmaya gidiyor . Ancak bir zafer sarhoşluğu yaşayan PKK'li öğrenciler itibarlarını yitiren Türk solcularına küçümseyerek yaklaşıyorlar , onları zaman zaman ciddiye bile almıyorlar . Bir Kürt öğrenci anlatmıştı : Geçen yıl İslamcı öğrenciler İstanbul Üniversitesi'nde solcu öğrencilere saldırdığında PKK'li öğrenciler çatışmaya müdahale etmemişler , Türk solcularının yardımına koşmamışlar . Bir keresinde bir öğrenci yurdunda faşiştler PKK'lilere saldırdığında yardıma gelen Türk solcularının olaya karışmasına PKK'liler izin vermemişler ve Biz kendi işimizi kendimiz hallederiz diyerek onları dışarı çıkarttıktan sonra faşistlerin işini kendileri görmüşler . ASIL OLAN MÜCADELE Konuştuğum birçok geleneksel aktivist solcu öğrenci içlerinde bulundukları olumsuz durumu itiraf etmekten çekinmediler . Evet , doğruydu , itibarlarını kaybetmişlerdi . Kitap okumuyorlardı , kendilerini geliştirmiyorlardı . Bağlı oldukları dünya görüşünün gerektirdiği düzeyin çok altında olan ürünleri okuyorlardı . Yeterince dönüştürücü ve gündemi belirleyici olamıyorlardı . Ancak yine de medyalar dahil hemen herkesin , tabii başta devletin aşağıladığı , suçladığı , küçümsediği bir politik hareketin bu denli hedef alınmasının pek anlamlı olmadığını savunuyorlardı . Çünkü onlara göre asıl olan mücadeleydi , gözünü kırpmadan bir insanlık ütopyası adına can verebilmekti . Bazı savrulmalar , düzey düşmeleri olacaktı , ama bunlar çözülecek sorunlardı . Başta da belirttiğim gibi geleneksel aktivist solculara yapılan birçok eleştiriye ben de katılıyorum . Ama günümüzde devletle hesaplaşmanın , bugünkü sisteme radikal anlamda kafa tutmanın bedeli canla ödeniyor . Ve bu bedeli de kıyasıya eleştirilen bu insanlar ödüyor . Artık infazlar evlerden sokaklara taştı , bunu herkes biliyor . . . APOLITİKLER SÜRÜ DÜR , ONLARLA UĞRAŞMAK ANLAMSIZDIR Gelenesel aktivist solcular kitap okudukları , kendilerini geliştirdikleri ve bugünkü kapitalist düzeni ve medyayı sorguladıkları için İslamcı ve Müslüman öğrencileri önemsiyorlar . ( Ama kendileri kitap okumuyor ! ) Sadece derse girmek için okula gelen ya da dünyayı umursamayıp cafe'lerde gününü gün eden , amacı okulu bitirip para kazanmak olan , medya manipülasyonuna tamamen teslim olmuş , marka fetişizmi içinde olan ve öğrencilerin hemen önemli çoğunluğunu oluşturanlara ise sadece sürü diyorlar ve onlarla uğraşmanın anlamsız olduğunu savunuyorlar . Ben geleneksel aktivist solcular gibi bu tip öğrencilere sürü demesem de , bu öğrencileri koruma , kazanma tavrına giren bağımsız öğrenciler gibi de düşünmüyorum . Çünkü sonuçta bu apolitik denen öğrencilerin televizyon kanalları , cicili bicili haftalık dergileri var . Buralarda bu öğrenciler için çok güzel yazılar yazılıyor , ilginç programlar yapılıyor . Onların bu dünyayla ilgili bir meselesi yok . Çünkü bu sistem zaten onların ! Ama öte yandan geleneksel aktivist solcuların apolitik , yani kendilerine göre sürü dedikleri birçok öğrencinin kendini muhalif veya solcu olarak tanımladıklarını da gördüm . Geleneksel aktivist solcuların bu katı tutumları yüzünden birçok bağımsız , muhalif öğrenci kendilerinden uzak duruyor haliyle . Ve birçok aktivist solcuya göre artık üniversitede aktif politika yapılmaz , politika yapılacaksa üniversitenin dışında yapılmalı . Bu durum ister istemez insanın aklına aktivist solcular üniversiteleri gözden çıkarttılar mı ? sorusunu getiriyor . Sosyalistlerin üniversiteleri bırakacaklarını sanmıyorum . Ancak şu da var , geleneksel aktivist solcu öğrencilerin bir çözülme , bir dağılma yaşadıkları kadar , yeni bir dil arayışına , bir hesaplaşmaya girdikleri de görülüyor . Terminolojilerini sorguluyorlar , kavramlarını gözden geçiriyorlar . Ancak ihtiyaçları olan radikal dönüşüme henüz hazır değiller . Bu radikal ve şimdilik pek zor görünen dönüşümü başarırlarsa siyasallaşan ve başkaldıran üniversite gençliğinin dinamosu yine onlar olabilir . Çünkü yüklendikleri misyon bunu gerektiriyor . BU TOPLUMDA DEVRİMCİ YALNIZ İNSANDIR ASLINDA Emre Taylan İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ ED . FAKÜLTESİ , 2 . SINIF , 19 YAŞINDA , 1974 DOĞUMLU . Üniversiteye başladığımda ilk defa Hergele Meydanı'nı tanıdım . Hoş bir hava vardı burada . Tartışanlar , fotokopi çektirenler , çay kuyruğunda bekleyenler ; bana bir üniversite ortamını yaşattı ilk anda . Ama politik anlamda bir çevre bulamadım kendime . Ben daha önceden örgütlü olduğum için benim için pek o kadar farketmedi . Arkadaşlar yalnızlıktan bahsettiler , yalnızlık bana , o kadar ters gelmiyor . Kendine devrimciyim , demokratım diyen insan bu ortamda , toplumda yalnız olmasını bilen insandır aslında . Bu yalnızlık dervişlik , çilekeşlik içeriyor . Benim için devrimci , bir derviş kadar sabırlı , bir devrimci kadar inatçı olan insandır . Mantıklı ve ortalama insanın gözünden bakıldığında devrimci olmak günümüzde çok anlaşılamaz bir şeydir aslında . İşte 18 - 19 yaşındaki insanlar kafalarındaki ütopyalar yüzünden öldürülüyorlar . Bu anlaşılmaz geliyor . İşte ben de böyle insanların olduğu bir atmosferde yalnız olduğumu hissediyorum ve iyi yoldayım , diyorum . Çünkü bu okuldaki apolitik insanlar bence sürüdür . Tekelci düzenin ideolojik iktidarıyla , medya düzeniyle , ekonomik düzeniyle yönlendirilen insanlardır bunlar . Sürüdür ve sürüde bilinç , irade ve akıl yoktur . Örgüt arkadaşlarımla zaman zaman ters düştüğüm yerler oluyor . Ama biliyorum ki onların yaptığı kahramanlıktır . Bu çok önemli . Ortada çok büyük bir değer karmaşası var . Türk solu bugün Uğur Mumcu'yu solcu olarak görüyor . O her anlamda bir Kemalisttir . Öldürülmesine üzüldüm , o ayrı . Üniversiteli bugün tam bir çürüme yaşıyor . Bu insanlar ne gerçekten aşık olabilir , ne de gerçekten sevebilirler . Bence aşık olan insan kantinde oturmaz , gezer , dolaşır , kırlara çıkar . Bence tekelci düzende saf aşk dört duvar arasında yaşanır . Perdelerini siyah perdelerle örteceksin ve oradan hiç dışarı çıkmayacaksın . Çünkü düzen aşkı boşlaştırıyor . Sokağa çıktığında aşk biter . Bugün üniversitede sabun için , tuvalet kağıdı için mücadeleye yönlendiriliyor insanlar . Üniversite hocasıyla kurulan ilişkinin hiçbir insani tarafı yok bence . Üniversite gençliği için Kürt arkadaşları , verdikleri mücadeleyi bir umut kapısı olarak görüyorum . Onlar bir bilinç coşkusu yaşıyorlar . Bugün TC sınırları içinde sadece İslamcılar ve Kürt devrimcileri kitap okuyorlar . İslamcılar bugün Habermas'ın , Frankfurt ekolüne bağlı düşünürlerin kitaplarını yayımlıyorlar . İslamcılar ve Kürt arkadaşlarla ortak bir şeyler yapılabilir . Üstelik arkalarında güçlü bir kitleleri var . Bunu bir çıkar duygusuyla söylemiyorum . Üniversite öğrencisi tam anlamıyla yetkinleşmeli bence . Gerektiğinde çatır çatır yazı yazmalı , gerektiğinde uç bir örnek ; polise karşı da gelmeli . SEVGİLİ BAYAN ARVADAK. Geldiğin günü çok iyi hatırlıyorum : Laboratuar deneylerim daha yeni bitmiş , sıra kadavra üzerindeki çalışmalara gelmişti . Başkanın verdiği davette cam gibi cilalanmış döşemeler üzerinde kayıp da kırdığım sol bacağım yüzünden her gün hastaneye gidip kadavra üzerindeki çalışmayı gözüm yemiyordu . Beni çok seven eski bir hocamın yardımıyla laboratuarıma bir kadavranın gönderilmesi için gerekli izinleri almak çok zor olmadı . Yalnız kadavranın gelmesi iki gün gecikti . Üstelik ikinci gün arayıp kadavranın cinsiyetinin benim için fark edip etmeyeceğini sordular . Oysa kıçlarını kaldırma zahmetine katlansalardı kendilerine bıraktığım dosyada yapacağım deneylerin üreme organlarıyla ilgili olduğunu , gönderilecek kadavranın cinsiyetinin de önemle dişi olması gerektiğini görebilirlerdi . Telefonda kadavranın cinsiyetinin önemli olup olmadığım soran cılız ve uyuşuk sesli doktor - büyük bir olasılıkla ergenlik çağında ses tellerinde meydana gelen bir rahatsızlık dolayısıyla hala küçük bir kız çocuğu gibi konuşuyordu - , uzun uzun kadavralarla cinsel ilişkiye giren öğrenci ve morg görevlilerini anlatmaya başlayınca sinirlendim ve ona , Kadavrayı en kısa zamanda göndermezseniz gelip sizi öldüreceğim . Öldürmekle de kalmayıp cesedinizi kadavra niyetine kullanacağım , dedim . Asistanım söylediklerime gülüyor , bir yandan da elindeki notları temize çekmeye çalışıyordu . Öğle yemeğinden sonra kadavra üzerinde yapacağımız çalışmayı asistanıma anlatırken kapı çaldı . Aklıma aradığımız sekreter için gazeteye verdiğimiz ilan geldi . Bir sürü kadınla görüşmek zorunda kalacağımı düşündüm . Üstelik çoğuna aynı soruları soracaktım : Daha önce nerede çalışıyordunuz ? Hangi okuldansınız ? Nerede oturuyorsunuz ? İstediğiniz ücret nedir ? Biz yoğun bir tempoyla çalışırız , umarım bize ayak uydurmakta güçlük çekmezsiniz . Çalışma saatlerinin uzaması sizin için problem yaratır mı ? Bu soruları çoğaltabiliriz . Hatta sözcüklerin yerlerini değiştirip de sorabiliriz . Ama inanın , yanıtlar hep aynı olacaktır . Soruları sürekli tekrarladığınızı fark etseler bile utangaç ifadelerini bir kenara bırakıp sinirlenmez , sıkıldıklarını belli etmezler . Heyecandan ara sıra nazikçe boğazlar temizlenir , dudakların üzerlerinde biriken ter damlacıkları rujların dağılmamasına özen gösterilerek hafifçe siliniverir . Onların yanıtları karşısında yüzlerine ilgisizce bakarsanız gözlerindeki umutsuzluk ve çaresizlikle karşılaşırsınız . Açlıktan nefesinizin koktuğu işsizlik günlerinizi hatırlamanız zor olmaz . Karşınızdakine Sizi işe alıyorum , demek geçer aklınızın bir köşesinden . Sonra yarım saat , üç saat , bir gün , üç gün önce görüştüğünüz sekreter adaylarının umutsuzluğunu , çaresizliğini düşünürsünüz . Onların karşısında olmak yerine onların yerinde olmayı hayal edersiniz . Konuşmayı biraz uzatır , işlerin yoğunluğundan filan söz edersiniz . Ama bir türlü , Ben de yıllar önce sizin gibi . . . diye başlayan bir cümle kuramazsınız . Kursanız bile sonunu çok başka bir biçimde bitirirsiniz . Asistanım kalın camlı gözlüklerinin ardından görünen bulanık anlamsız gözlerini bana çevirdi : Yeni sekreter adayımız mı geldi dersiniz ? Kapıyı ben mi , yoksa daha sonra benim gibi sana aşık olan asistanım mı açtı , şimdi hatırlamıyorum , ama gelen sendin . Seni ilk gördüğümde . . . Ben seni ilk gördüğümde öykünü merak ettim . Saçlarının rengi kız kardeşiminkiler gibiydi . Kızılla siyah arası . Kimbilir güneşte ne güzel görünürlerdi . Kız kardeşim saçlarını evde kendisi boyardı . Ama sen saçlarını evde boyayan kadınlara benzemiyordun . Uzun parmaklı , ince derili ellerine biz cerrahların giydiği türden saydam eldivenler geçirip aynanın karşısında saatlerce oturup hazırladığın boya bulamacını saçlarına sürecek türden kadın değildin . Sen kenarlarına renkli dergilerden kesilmiş kadın fotoğraflarının iliştirildiği üçüncü sınıf kuaför aynalarının karşısında acemi bir çırağa - boyayı alnına ve ensene sıçratmamaya çalışarak - saçlarını boyatıyor olmalıydın . Gerçek rengi mutlaka sokaklardaki su birikintilerinin soluk kahverengisi gibi bir şey olmalıydı . Bembeyaz teninle bu saç renginin uyuşmadığını ilk sen mi fark etmiştin , yoksa ödünç elbise aldığın 10 numaradaki şeker tüccarının metresi mi ? Önce dikkat çekmek için saçlarını sarıya boyatmış olmalısın . Sarı saçlarınla aynaya ilk baktığında yüzünü fark edememiştin , öyle değil mi ? Yüzünü egemenliği altına alan solgunluğu , takma kirpikler , koyu renk rujlar ve renkli pudralarla yenebilirdin . Zaten şeker tüccarının metresini bulduğu , o zamanlar arasıra yattığın müşteriler de , yatakta masum bir kız değil , işbilir bir fahişe görmek istemiyorlar mıydı ? Peki sen kendini öyle mi görmek istiyordun ? Hani o göbekli geniş burunlu , kırmızı yüzlü olanı , bir keresinde senden ters ilişki istemişti . Tıpkı ilk kez sevişmek zorunda olduğun erkeğe yaptığın gibi ona da karşı koymuştun . Sana o zaman , Bu saman sarısı saçların , takma kirpiklerin ve kelebek kanadı gibi boyalı dudaklarınla daha önce de arkadan vermiş olmalısın mı demişti ? Belki çamurlu su rengindeki saçlarınla ortalıkta dolaşıp fahişelik yapsaydın o adam seninle tıpkı küçük bir kızla sevişir gibi sevişebilirdi . Adam gittikten sonra banyoya girmiştin . Bütün vücudunu kızarıncaya kadar ovalamıştın . Kertenkelelerin değiştirdiği derileri duvar diplerinden topladığın çocukluk günlerini hatırlamıştın . Sonra sen de bir kertenkele oluverip o göbekli , geniş burunlu , kırmızı yüzlü adamın öptüğü , ellerini gezdirdiği ince beyaz derinden ve hatta ruhundan kurtulmak istemiştin . Bunu yapamayacağını biliyordun . Ama en kolayı şu saman sarısı saçlarından ve takma kirpiklerinden kurtulmaktı . Hemen oracıkta kafanı bir güzel tıraşlayıvermiştin . Kendini o halinle yeni doğmuş bebeklere benzetmiştin . Artık kimse kel kafalı bir fahişe ile sevişmek istemezdi . ( ! ) Mutluluğun uzun sürmedi , bir yıl boyunca kafanda uzun siyah bir perukla dolaşıp durdun . Bir akşam üstü de başındaki o komik perukla fahişe olmadan önce ( sadece basım evinde çalışan , mürekkep kokan sevgilinle yattığın günlerde ) çalıştığın markete girdin . Kağıt mendil , şeker , çikolata aldın . İki yıl öncesine kadar senin oturduğun kasanın başında genç bir kız oturuyordu . Saçları seninkinden çok daha koyu bir çamurlu su rengindeydi . Sıra sana geldiğinde , Prezervatif yok mu bu markette ? diye sordun . Tıpkı bir akşam üstü , adamın birisinin sana bu soruyu sorduğunda şaşırıp utandığın gibi karşındaki kasiyer kız da utancından kafasını neredeyse kasanın içine sokacaktı . Hele kasiyer kızların başında duran görevli , Bayan ne soruyor ? diye ona seslendiğinde ne yapacağını bilemez haldeydi . Göz göze geldiğinizde iki yıl öncesine kadar çamurlu su rengindeki saçlarınla bu kasanın başında oturduğunu tahmin edemeyeceği komik siyah peruklu sana , ne istediğini yüksek sesle görevliye söylemeni dileyen bir ifadeyle baktı . Oysa sen inatla onun söylemesini bekliyordun . Sonunda kazandın . Genç kız kıpkırmızı olmuş yüzüyle adama bakmadan , Prezervatif var mı ? diye soruyor , dedi . Adam , hayır anlamında başını salladı . Paranın üstünü aldığında kasiyer kıza gülümsemiştin , ama o sana öyle kızgındı ki yüzüne bile bakmadı . Kalabalık caddede bir süre yürüdükten sonra geri dönüp hızla markete girdin . Utangaç kasiyer kızın başında dikildin . Bu kez yüzüne bakıyordu ve tekrar onu utandıracak bir şey sormandan korkar gibiydi . Oysa sen onun saçlarını okşayıp , Sakın saçlarını sarıya boyayıp takma kirpikler takma ve hep kasiyer kız olarak kal , dedin . Belki senin arkandan deli olduğunu düşünmüştür , ama sen dışarı çıktığında rahatlamıştın . O yılın sonunda mı uzayan saçlarını şimdiki rengine boyatıp komik peruğunu çıkarıp atmıştın ? Sonra bir adam çıktı ve sana aşık oldu . O küf kokan apartmandan da taşınmıştın . Eskiden sokaklarda müşteri bulabilmek için giymek zorunda kaldığın bütün giysilerini de bir bavula doldurup atmıştın . Artık öteki kadınlardan pek farkın yoktu . Saçlarının diplerinden çamurlu sulara benzeyen kendi saçların da görünür olmuştu . Anlaşılan boya zamanı geçen saçlarını eski rengine döndürmeye çalışıyordun . Sen geldiğinde ben uzun zamandır böyle şeyler hissetmediğimi düşündüm . Neden bilmem , hüzünlendirdin beni . Beni hüzünlendiren kadınlara aşık olurum . Öykün pek çok kadınınki gibiydi . Aslında çok daha farklı olabilirdi . Ama sen öyle istemedin . Göz göze geldiğimizde anlamıştım seni ne çok kırdıklarını . Alnında derin çizgiler vardı . Sonra bütün bu derin yatay çizgiler kaşlarının tam ortasından geçen daha kuvvetli bir çizgiyle bölünüyorlardı . Büyük bunalımlar yaşadın , öyle değil mi ? Fahişelik yaparken yaşadıkların , o yaşantılarla ilgili bunalımlardı ve sen bunlara alışmıştın . Oysa o adamla evlenip saçlarının rengini eski rengine döndürmeye çalışırken birden değiştiğini fark ettin . Derisini değiştirmeye çalışırken debelenip duran kertenkeleler gibiydin . Hani bir keresinde metroda eski müşterilerinden birisiyle , geniş burunlu kırmızı suratlı , senden sürekli ters ilişki isteyenle karşılaşmıştın . Seni tanımamıştı . Nasıl tanıyabilirdi ki . . . Artık saçların saman sarısı değildi . Üstelik takma kirpiklerin de yoktu . Dikkatli dikkatli bakmıştın adama . O da şaşırıp başını çevirmişti ve hala seni tanıyor gibi görünmüyordu . Yanına yaklaşıp saati sorduğunda , öteki kadınlara olduğu gibi sana da nazikçe yanıt vermişti . Bu kez sen , Beni tanımadın mı ? demiştin . Şaşırmıştı , ama tanıyamamıştı gerçekten . . . Sonra sen adamın gözlerinin içine baka baka konuşmaya devam etmiştin : Hani şeker tüccarının metresi getirmişti seni bana . Ters ilişki istemiştin . . . O zaman saman sarısıydı saçlarım , belki ondan tanıyamadın . Zavallı adamı ne çok şaşırtmıştın . Yanından hızla uzaklaşırken sen kahkahalar atıyordun . Eve geldiğinde kocanla aranda , Bu akşam üstü metroda diye başlayan bir konuşma geçmiş miydi ? Geçmişti . . . Ve kocan çok sinirlenmişti . Oysa sen gülüp geçmesini bekliyordun , öyle değil mi ? Asistanımla birlikte seni laboratuarın en güzel köşesine yerleştirmeye karar veriyoruz . O köşede muhteşem soluk gri bir ışık var ve bu ışık senin boynuna , yüzüne dökülüyor . Saçların hafif ıslak . Tıpkı yağmurun altında uzun süre yürüyüp de ıslanmış , sonra bodrum katlarındaki loş kafelerin birisinde kahve içerken hafifçe kurumuş gibi . Ben yağmurda yürümesini sevmem . Doktorluğa başladığım ilk yıllarda küçük bir sevgilim vardı . Yağmurda ıslanmasını severdi . Benim geniş yakalı pardösüm , çadır gibi şemsiyem ona gülünç gelirdi . Bu yüzden yağmurlu havalarda benden üç adım önde yürürdü . Gözlerini kısıp başını gök yüzüne kaldırdığında yağmur damlacıkları yanaklarından boynuna doğru kayardı . Sonra ben o kızı terk etmiştim . Yıllarca aynı şehirlerde yaşadık . Bana mektuplar da yazmıştı . Ben hiçbir mektubuna karşılık vermedim . Telefonunu da biliyordum , ama onu hiç aramadım . Sevmediğimden , ondan nefret ettiğimden değil , çok başka şeylerden , tanımlayamadığım şeylerden dolayı arayamıyordum onu . Oysa terk ettiğim o küçük kız beni tanıdığım bütün kadınlardan daha çok sevmişti . Oysa , ilk buluşmamızda - boşalttığımız şarap şişesinin üzerine yazılar yazdığı o gece - onu öperken , bana Seni seviyorum demişti de ben Beni tanıyor musun ? diye sormuştum . Tanıyorum , demişti , ama biliyorum , daha doğrusu çok sonraları öğrendim : Tanımak , sevmek demek değildi . Onunla konuşmalıydım . Ancak o zaman inanabilirdi her şeyin bittiğine . Ama ben konuşmasını sevmem . İçe kapanığımdır . Çünkü ben kendimi , sözle eylem arasındaki bağı koparmayan insanlardan sayarım . Bilmiyorum , belki de evlenmeliydim o kızla . Suskunluğuma , içe kapanıklılığıma , her şeye katlanabilirdi o küçük kız , bu sevgiyle . Belki de başlangıçta yağmurun altında ıslanarak yürümeliydim . Sonra beyaz şarabı bile yüzünü buruşturarak içerken , yatakta bakireliğini gizleyip bana uydurduğu yalanlara inanmamalıydım . Belki de her şeyi anlatmak için bana geldiği o soğuk kış gecesi onu affetmeliydim . Sevgili Bayan Arvadak , bana neleri hatırlattın , görüyor musun ? Sana Bayan Arvadak diye seslenmek benim ve asistanımın çok hoşuna gitmişti . İki yıldan bu yana birlikte çalıştığım asistanıma anılarımı anlatmaya başladım ( senin aramıza katılmanla birlikte ) . Belki biraz da onu rahatlatmak için kadavralar üzerinde çalışmanın beni ne kadar çok rahatsız ettiğinden söz ettim . Kadavralara neşteri her vuruşumda onları yeniden öldürüyor duygusuna kapıldığımı , bazan bu duygunun yoğunlaştığını ve elimin altındaki kadavranın çığlıklar atarak yüzünü inanılmaz bir acıyla buruşturduğunu görür gibi olduğumu anlattım ona . . . Şimdi deneyimli bir cerrah ve araştırmacı olarak kadavraları korkusuzca kesip biçiyorum . Ama onlar her seferinde çığlıklar atıyorlar , yüzlerini acıdan buruşturuyorlar . Ben artık çığlıklarını duymazlıktan , yüzlerini görmezlikten geliyorum . Öğrenciliğimin ilk yıllarında da tıpkı şimdi olduğu gibi her gün pek çoğunu kesip biçtiğimiz kadavraların öykülerini merak ederdim . Her ne kadar onlar için hayal dünyamın kapılarını ardına kadar açıp bir öykü uydursam da gerçekler hep giz olarak kalırdı . Gizleri çözecek ip uçları ise morg görevlilerindedir : Onlar , çoğu kadavranın kim olduğu , nasıl öldürüldüğü konusunda her şeyi bilebilirler . Hatta çoğunun bu cesetlerle duygusal ve cinsel ilişkileri de vardır . İçlerinden birisi bir kadavraya sırılsıklam aşıktı . Bunu benden ve morgdaki iki görevliden başka bilen de yoktu . Her gün morga gelir gelmez , sevgili kadavrasının bulunduğu demir çekmecelerden birisini açar , şefkatle saçlarını , yüzün okşardı . Bir keresinde onu kadavrasıyla konuşurken yakalamıştım . Sonra öteki morg görevlileri bir cinayete kurban giden bu kadın cesedinin katilini aradığını söylediler . Katili hala bulamadığını , ama kadının geçmişiyle ilgili her şeyi öğrenip öldürülünce kapı komşusuna kalan kedisini de bakmak için onun aldığını söylediler . Ne üzücüdür ki , bu orta yaşlı morg görevlisi , aşık olduğu kadavranın katilini bulamadan tutuklanıp hapse girdi . Hapse girdi , çünkü her zamanki gibi demir çekmeceyi çekip de içinde sevgili kadavrasını bulamadı . Onun yan odada hocalar ve stajyer öğrenciler tarafından kesilip biçildiğine tanık olunca da üçünü ağır yaralamış , birisini de oracıkta öldürüvermiş . Ben ve arkadaşlarım o sırada başka bir odada başka bir kadavranın üzerinde inceleme yapıyorduk . Çığlıkları duyar duymaz koşmuştuk . Ortalık kan içindeydi . Orta yaşlı morg görevlisi kadavranın üzerine kapanmış , onu yeni kaybetmişçesine ağlıyordu . Öbür hikayeye gelince . . . Hocalardan birisiyle kadavra üzerinde yaptığımız uygulamanın yanlış olduğunu tartışıyorduk . Sonuçta morga inip hatamızı kadavra üzerinde tartışmaya karar verdik . Vakit geçti . Aşağıya indiğimizde ortalık her zamanki gibi soğuk ve sessizdi . Yalnızca sessiz değildi , kesik soluk alıp vermeler duyuluyordu ; sesin geldiği yana yöneldiğimizde morg görevlilerinden birisinin bir kadın kadavrasının üzerinde ileri geri gidip geldiğini , onunla seviştiğini gördük . Hocamız dehşetle bağırdığında görevli neye uğradığına şaşırdı . Hocamızın , Bunu nasıl yapabilirsin ? sorusuna çok kısa bir yanıt vermişti : Üzerlerine sıcak su dökünce gevşiyorlar . Bu anılar asistanımı oldukça ilgilendirdi . İşte Sevgili Bayan Arvadak , cerrahlık böyle bir meslektir . . . Sana saçlarını eski rengine döndürmekten vazgeçip neden tekrar boyadığını sormayacağım . Senin öykünü anlatmak da istemiyorum . Acaba asistanım da senin çarpık gülümsemene , hüzünlü gözlerine mi aşık oldu dersin ? Şimdiye kadar hiç cinsel ilişkisi olmadığına bahse girerim . Eminim rüyalarına girip onunla sevişen kadın da sensindi . Sana olan aşkımı ona belli etmemeye çalışıyorum . Oysa o gençliğin verdiği deneyimsizlikle bütün duygularını ortaya döküyor . BENİMLE ÖLÜR MÜSÜN ? Yüksekçe bir binanın tepesinden kendinizi atmak üzeresiniz : Aşağıya şöyle bir baktınız . Matematikten benim gibi nefret etmiyorsanız yere düşüş hızınızı , zamanı , kimi şeyleri hesaplamışsınızdır . Psikopatlık eğiliminiz varsa - ki yüksekçe bir yerden kendinizi atmayı düşünüyorsanız eğilimden söz etmek anlamsız , psikopatsınızdır - bedeniniz hızla yere çarptığında kalbinizin kısa sürede duracağını , kafatasınızın ortadan ikiye ayrılacağını , kan basıncıyla ciğerlerinizin patlayacağını , kemiklerinizin ise porselen gibi ufalanacağını düşünmüşsünüzdür . Duygusalsanız , - neden duygusallığınıza yakışacak biçimde bir avuç uyku hapı içerek intihar etmiyorsunuz ki - parçalanan bedeninize insanların nasıl acıyla bakacağını aklınızdan geçirmişsinizdir . Sonra intihar etmek , daha doğrusu ölmek isteme nedeninizi düşünmeye başlamışsınızdır . Bazı insanların acı çekip yaptıklarından pişman olmasını istiyorsanız , ölmek için geçerli nedeniniz yok demektir . Yok , yaşam size sürekli yıkımlar getirdiyse ve siz artık buna dayanamıyorsanız , bu tartışılır . Yalnızca ölmek istiyor ve ölümün yüceliğine inanıyorsanız nedeniniz geçerlidir . Bu ön düşüncelerden sonra ölüme çok yaklaştıysanız sessizliği duyarsınız , kulaklarınızda bir uğuldama varsa bu tansiyondandır ve intihardan son anda vazgeçebileceğinizin işaretidir . Şimdi dev bir TV ekranından şehrin görüntüsünü sessiz bir film gibi izlemektesinizdir . Oysa aşağıdaki caddeden yüzlerce araba gürültüyle geçiyor , klakson çalıyor olabilir . Ama inanın bana tüm bunlar sizin duyduğunuz sessizliği bozamaz . Bana kalırsa insan yere düşene kadar bu sessizliği hisseder . Bedeniniz hızla yere çarptığında çıkan sesten sonra da çirkin gürültüleri duymadan huzur içinde ölüverirsiniz . Tabii kısa bir süre dağılan beyninizin , duran kalbinizin , patlayan ciğerlerinizin sızısını duyacaksınız . Atlayışınız iyiyse ölmeniz uzun sürmez . Ölmekten son anda vazgeçmiş olsaydınız bu kararınızla birlikte dev bir TV ekranından sessiz film gibi izlediğiniz şehrin gürültüsünü birdenbire duyuverecektiniz . Tıpkı şimdi bana olduğu gibi . Kendimi ölüme ilk kez çok yakın hissettiğimde yirmi bir yaşındaydım . Bir örgüte üyeydim ve barındığımız evin çevresi polis tarafından sarılmıştı . On kişiydik . Dışarıdaki üniformalılar bizim on katımız olmalıydılar . Korkuyorduk . Sırtlarımızı nemli duvara dayamış , kesik ve hızlı hızlı soluyorduk . Polis arabalarının ürkütücü mavi ışığı pencerelere gerdiğimiz naylonların arasındaki deliklerden odaya düşüp yüzlerimizde , ellerimizde , nemli duvarlarda dolaşıyordu . Mavi ışık toplarının odada yarattığı aydınlıkta çürük döşemeler üzerine salyangozların çizdiği yaldızlı yolları görüyordum . Bu evin küf kokusunu , soğuk ve sevimsiz yüzünü , boyasız kapılarını seviyor değildim . Ben sadece nemden dolayı bu evde yaşamayı tercih eden salyangoz ailesinin duvarlarda ve döşemelerde bıraktığı yaldızlı yollara aşıktım . Gün batımı evin içine güzel bir ışık düşerdi . Ben o saatlerde eve gelip onların iç içe geçmiş yaldızlı yollarını izlerdim . Bu arada hırıltılı bir ses , megafondan , Çevreniz sarıldı ! diye bağırıyordu . Teslim olmasına olurduk da üniformalılar bunu istemiyorlardı . İşlemiş olduğumuz suçlar , ne idam edilmemize , ne de ömür boyu hüküm giymemize uygun değildi . Polisin teslim ol çağrısına uymayarak açılan ateş sonucu . . . gibi bir bahaneyle ölmemiz onlar için en uygunuydu . İçimizden birisi Teslim oluyoruz ! diye bağırdı . İşte ateş o zaman açıldı . Onlarca kurşun boşlukta fazla oyalanmadan hedeflerini buldu . Arkadaşlarımın acı çeken yüzlerini gördüğümde , çığlıklarını ve silah seslerini duyamadığımı fark ettim . Sessizliği ilk o anda hissettim . Sonra birden iniltiler ve telsiz sesleri kulağımda uğuldamaya başladı . Ben yaralanmıştım . Her yer kan içindeydi . Kanlar salyangozların yaldızlı yolları üzerinde ince çizgiler çiziyordu . Gözlerimi kapadım . Ben kan göremem . Beni kan tutar . . . On yaşındaydım . Babam beni sık sık ava götürürdü . Ava gitmek istemezdim . Zorla götürürdü . Silahların korkunç gürültüsü içimi ürpertirdi . Babam usta bir nişancıydı . Hedefini ıskaladığı zaman - ki bu pek nadirdi - mutluluktan uçardım . Her şeyden kötüsü babamın vurduğu hayvanları bana toplatmak istemesiydi . Çoğu kez çalıların arasındaki kanlı hayvan bedenlerini görmezlikten gelir , babama bulamadığımı söylerdim . Sinirlenirdi . Bir keresinde irice bir tavşan vurmuştu . Hayvan 8 - 10 metre ileride yol üzerinde yatıyordu . Bana onu getirmemi söyledi . Tavşanın yanına gittim . Gri tüyleri kan içindeydi . Soluk alıp veriyordu , ölmemişti . Kendimi kötü hissettim . Babam arkamdan seslendi : Hadi getirsene tavşanı . Yapamazdım . Beni korkutmak için iki el ateş etti . Tavşan kan içindeydi ve hala soluk alıp veriyordu . Onu babamın yanına götüremezdim . O sırada babam yanıma gelip şiddetli bir tokat attı . Bir eliyle çenemden tutup yüzümü tavşana doğru çevirdi . Bağırarak şimdi hatırlayamadığım birşeyler söyledi . Sonra iki elini tavşanın kurşun yarasından sızan kanlara bulayıp yüzüme sıvazladı . Yüzüm , ellerim , saçlarım kan içindeydi . Kaçmaya kalkarsam beni vuracağından emindim . Kötü bir kan kokusu duyuyordum . Ellerimdeyse pis bir kızıllık vardı . Sonra bayılmışım . Yıllar sonra bile saçlarımın kandan kaskatı olduğu duygusuna kapılırım . Baskından sonra hepimizi , saman balyası gibi , bir ambulansın içine attılar . On kişiden sekizi ölmüştü . Ben ve bir arkadaşım ağır yaralı olarak kurtulmuştuk . O zaman , yani onlarca kurşun üzerimize yağarken ölümü düşünmüştüm . Yıllar sonra pek çok kez o baskında ölmeyi ne çok istemiştim . Hadi o baskında ölemedim , keşke onunla birlikte ölümü seçseydim . Ben onu çok sevmiştim . Benimle ne kadar mutlu olursa olsun ölüme hep yakındı biliyorum . Ecelini bekleyecek kadar zavallı değildi . Ölümle randevusunu kendisi vermek istiyordu . Öyle de yaptı . Ne ölüm , ne de o , fazla beklemediler . Onunla ben farklı şehirlerde yaşamak zorundaydık . Sık sık küçük kaçamaklar yapardık . Bir aile evinde pansiyoner olarak kalıyordu . Saçları bal rengindeydi . Gözlerinin renginiyse unuttum . Öyle uzun boylu değildi . Küçücük göğüsleri vardı . Yatakta hep birşeyler anlatırdı . Şimdi en çok teninin yumuşaklığını ve tatlı yalanlarını özlüyorum . Sevişirken yatağın çevresinde mumlar yanardı . Ben içindeyken yüzü ne güzel olurdu . Tüm kadınlar gibi gözlerini kısmaz , faltaşı gibi açardı . Öyle yapmacık garip iniltiler de çıkarmazdı . Yalnızca gülümserdi . Sevişmemizin sonunda kalkar tüm mumları söndürürdü . En çok sevdiği şeylerden birisiydi mum kokusu . Bazen da durup dururken ağlardı . Nedenini söylemezdi . Ben de sormazdım . Yalnızca aptalca şeyler söylerdim : Takma , unutmaya çalış . . . gibi . Koltuğumun altına girip uyurdu . Gece elimi usulca yanaklarında gezdirirdim , ağlıyor mu diye . Benden on iki yaş küçüktü . Bazen düşünürdüm , Korunmaya ne kadar muhtaç diye . Oysa o zaman da biliyordum benden daha güçlü olduğunu . Bir keresinde yine seviştikten sonra mumları söndürmüş , bir an önce ölmek istediğini söylemişti . Şaşırmıştım . Sonra ölümün de yaşamın başlangıcı gibi doğal bir şey olduğunu söylemişti . Yaşıyorduk , ama tek düze , öylesine yaşıyorduk . Zaten maceralı bir yaşam sürsek ne değişirdi ki . . . İnsanları kendisi de dahil olmak üzere Tanrının yer yüzüne dizdiği kurşun askerler olarak görüyordu . Tanrı biz kurşun askerleriyle kafasına göre oynuyordu . Bazen savaştırıyor , bazen barıştırıyor , bazen zengin , bazen yoksul ediyordu . Ara sıra sorardı : Kimbilir benim ölümümü Tanrı nasıl hazırlamıştır ? diye . Sen ona boyun eğmediğin için yer yüzünde olan son insan olacaksın , derdim , gülerdi . Ne güzel günlerdi . . . Kendisi de Tanrısının bahşedeceği ölüm üzerine hikayeler uydurup eğlenirdi . Tanımadığı insanların cenaze törenlerine gider , tebrik eder gibi başsağlığı dilerdi . Son buluşmamızda emindim , artık ölüme çok yakındı . Yanından ayrılmadan önce ölümden söz etmeye başladı : Yorulmuş da uykuya dalmış gibi ölmek istiyorum , dedi . O , uzun uzun konuşurken beni de birlikte ölmemiz için ikna etmeye çalıştığını fark ettim . Başlangıçta ölümünün ardından fazla üzülmemem için avutucu şeyler söylerdi . Çok öncesinde de kendisinin bir gün apansız intihar edeceğine beni inandırmaya çalışırdı . O gece bana , Benimle ölür müsün ? demişti . Bunu sanki Benimle birlikte yaşar mısın ? Benimle evlenir misin ? Benimle sevişir misin ? Benimle gelir misin ? Benimle yürür müsün ? der gibi söylemişti . Benimle ölür müsün ? . . Ben yine aptalca şeyler söyleyip çıkıp gitmiştim . O gece intihar edeceğinden emindim . Yalnızca , hangi yolu seçeceğini merak ediyordum . İstasyonda tren beklerken Onunla birlikte ölmeme engel olan şey nedir ? diye düşündüm . Kendimi rayların üzerine atıp parçalansam ne değişirdi ki . . . Üstelik artık o da olmayacaktı . Yapamadım , büyük yalnızlığımı terk edemedim . Ertesi sabah ölüm haberi geldi . Bileklerini kesmiş . Önce polisin ilgili ilgisiz pek çok sorusuna yanıt verdim . Yaşlı ev sahibi pudrayla beyazlatılmış yüzüne ağlamaklı bir ifade yerleştirip Hayat dolu bir kızdı , intihar etmesi imkansız , gibi basmakalıp şeyler söyledi . İşgüzar gazeteciler ise günlüklerini ve nereden bulmuşlarsa benim çektiğim çıplak fotoğraflarını almışlar . Birkaç gazetede bu fotoğraflarla birlikte abuk sabuk haberler çıktı . Kimseye onun ölüme olan yakınlığını anlatmak gibi bir zorum yoktu . Ölmeyi uzun zamandır düşünüyordu . Ölmek doğmak kadar doğaldı onun için . . . gibi şeyler söylesem bunlardan kim anlardı . Cenaze töreni güzel oldu . O gün hava güneşliydi - oysa o yağmurlu olmasını isterdi - . Onu öyle tabutun içinde elleri göğsüne kavuşturulmuş yatıyor görünce ağladım . Sonra onu ne çok özleyeceğimi düşündüm . Daha sonra başka kadınlarla sevişemedim . Yanan mumları söndüremedim . Bazen ölmediğini düşünüp telefonunu çevirdim . Hatta ona mektup bile yazdım . Benimle ölür müsün ? dediğinde onunla ölmeliydim . Sonra ölmeyi denedim , başaramadım . Aptal psikoloğum da ölümü beynimin dehlizlerinden kazımaya çalışıyor . Bunu başarabilirse uluslararası sempozyumlarda meslektaşlarına gururla anlatacağı bir başarısı olacak . Bugün de intihara teşebbüs ettiğimi öğrenirse kimbilir nasıl sinirlenir . Belki bütün randevularımızı iptal eder . Tüm bu düşüncelerden sıyrılıp kontağı çevirdiğimde on beş dakika geç kalmıştım . Sabah saatlerinde beş dakikalık gecikme bile pek çok insanın yaşamını allak bullak edebilir . Şimdi otobüsü ne kadar hızlı sürersem süreyim , birinci durağa gelene kadar genç çilli doktor hastaneye geç kalmış olur . Meslek sevgisi ve aptallığından dolayı birikmiş hastaları yüzünden öğle tatili aksar . Öğle yemeğini kokmuş ton balıklı bir sandviçle geçiştirir . İkinci durağa gelene kadar geçen yirmi yedi dakikada da yeşil mantolu fıstık çoktan tıklım tıklım otobüslere binip aktarmalı olarak gitme kararını vermiştir bile . Şimdi nefes ve ter kokularından bulanan midesini sonradan edindiği görgüsü ile kontrol etmeye çalışıyordur . Otobüsten iner inmez bir köşeye kusar . İnsanın , çoğunluğu boka dönüşmek üzere midesinden barsaklarına gidecek olan bulamacı ağzından çıkarması kadar kötü bir şey olamaz . İkinci durağa geldiğimde yeşil mantolu fıstık görünürlerde yoktu . Tıka basa dolu bir otobüsün içinde midesini kontrol etmeye çalışıyor olmalıydı . Üçüncü durakta bekleyenler için değişen hiçbir şey yoktur . Hepsi yaşlıdırlar ve çarşamba günleri buluşup gezmeye çıkmak onlar için büyük mutluluktur . Dört kişidirler - yüzü felçli olan da onlarla birlikte geliyorsa beş - . Otobüse kaplumbağa hızıyla binerler . - Bu arada yeşil mantolu fıstık tıka basa dolu otobüsten inmiş midesindekileri çıkartıyordur . - Gençliğinde kamyon şoförü olduğunu söyleyen , motordan gelen sesleri dinledikten sonra tavsiyelerde bulunur . Ardından da kaç kez dinlediğimiz bir anısını anlatmaya başlar . Arkadaşları sözünü yarım bırakması halinde bildikleri sonu merak eder gibi heyecanla onu dinlerler . Sen bir sonraki duraktan binersin . Bugün bal rengi saçlarını omuzlarına dökmüşsün . Şimdi hasta oğlunu alıp otobüse bineceksin . Bana bakıp hafifçe gülümseyeceksin . Oğlunun hastalığı ne bilmiyorum , ama gelecek haftadan başlayarak sürekli hastanede kalması gerektiğini sen genç çilli doktorla konuşurken duydum . Onun hastalığı sana acı veriyor . Son durağa kadar - yani yirmi dakika - beş ihtiyar , genç çilli doktor , sen ve hasta oğlun birlikte gideceğiz . Ben seni seviyorum . Sana bu koca şehirde ne yaptığımı , neleri sevdiğimi , neleri özlediğimi anlatan imzasız mektupları yazan da benim . Hava kararınca evinin önünden geçip ışığını yanıyor görüp mutlu olan da . Bunu sana açıklamaya hiç niyetim yok . Seninle birlikte yaşamayı , sırtını sabunlamayı , seni yemek yerken izlemeyi , fotoğraflarını çekmeyi , içine girmeyi , delicesine öpmeyi hayal etmiyorum . Ben seni seviyorum . Sadece seviyorum . Bu karışık dünyada senin yaşadığını bilmek beni mutlu ediyor . Senin bütün öykünü biliyorum : Bir keresinde uyku ilacı alarak ölmek istediğini , seni terk edip giden kocandan sonra başka hiçbir erkekle yatmadığını , oğlunu kaybetmenin senin için de bir son olacağını biliyorum . ( Bu kez nasıl ölmek istersin ? ) Ya şu beş ihtiyara ne demeli ? . . Hepsi ölmek istiyorlar . Birisi onların yaşamlarını noktalayıverse . . . En büyük dilekleri bu . Anılarını tekrar tekrar anlatmaktan , geçmişi hatırlamaya çalışmaktan , romatizmalarından , tutmayan kollarından , görmeyen gözlerinden artık kurtulmak istiyorlar . Üstelik hepsi şimdiye kadar birer kez ölmeyi denemişler - beyaz gür saçlı hariç - . Şapkalı ve siyah gözlüklü . . . Karısının ölümünden sonra kendisini pencereden atmak istemiş . En şişmanları . . . Şizofren sevgilisi çekip gittiğinde kendisini vurmaya kalkmış . Eskiden kamyon şoförü olduğunu söyleyen . . . Borçlarını ödeyemeyince havagazını açık bırakmış . R harflerini söyleyemeyen . . . Bilek damarlarını ısırarak koparmayı başarmış . Hastaneye zamanında götürüldüğü için şimdi yaşıyor . Beyaz gür saçlı olansa ölmeyi hep düşünmüş , ama daha çok öldürülmeyi istemiş . Genç çilli doktora gelince . . . Hastalığı - şizofren - gittikçe ilerliyor . İki gün önce kendisini Fransız İhtilalinin ortasında gördüğünden beri biliyor ki altı aya kalmaz bir akıl hastanesinde olacak . Ölüme en yakın o . . . Küçük çocuk , sen ölüm ne demek bilmiyorsun bile . Ama hastasın , üstelik çok acı çekiyorsun . Ölümü sana anlatmak gerekirse , hiç acı çekmemek . . . Yıllarca Tanrının bizim için meleklerine öldür emrini vermesini bekleyecek değiliz . Hepimiz ölmek istiyoruz . Yaşamak isteyenleri öldürmek gibi bir şey , ölmek isteyenleri yaşamaya zorlamak . Sağdaki kanyona giden yola sapıyorum . Kimse ses çıkarmıyor . Beş yüz metre sonra yol uçurumla bitiyor , bunu biliyorlar . Hızlanıyorum . Yol üzerindeki banketlere çarpıp havaya uçuruyorum onları . Hepsinin yüzünde bir rahatlık var . Aklıma aptal psikoloğum geliyor . Onun için üzülüyorum . Uluslararası sempozyumlarda meslektaşlarına gururla anlatacağı bir başarısı olmayacak . Aynadan bütün yüzleri görüyorum . Gülüyorlar . Kahkahalarını , otobüsün hırıltısını duyamıyorum . İşte yine o sessizlik . Onunla göz göze geliyoruz . Saçlarını gülerek savuruyor . Ben bütün gücümle gaza basıyorum . Ölüm bizi çağırıyor . Mavi otobüsüm birazdan boşlukta hızla yol alacak . Sevgili ölüm hepimiz seninle tanışmaktan büyük mutluluk duyacağız . HANENE AY DOĞACAK Yattığım yerden gök yüzünü görüyorum . Gök yüzü yıldızsız . Hava yarın kapalı olacak . Belli de olmaz ya , bazen böyle gecelerin sabahları günlük güneşlik olabiliyor . Toprağın kokusu geliyor . Unutmuşum pencereyi kapatmayı . Şimdi gelir birisi , sorması gerekliymiş gibi : Geçti mi başının ağrısı ? der . Sesimi çıkarmam , uyudu sanırlar . O zaman pencereyi de kapatır gider . Sofrayı kaldırıyorlar . Tabak , çanak , bıçak , çatal sesleri içimi kıyıyor . 00059131 2008 16463 Alaturka Rapsodi Fatih Atila Birinci Baskı Can Yayınları 1998 İstanbul ISBN975 - 510 - Roman II Akşam boyunca evlerinin önündeki avluda dolaştı , şimdi köyün dışında hep yaptığı gibi kendine , kendi kendine , kendi konuşup kendi dinleyerek - iki çoban köpeği dışında kimsenin duymadığı - bütün bir hayatın muhasebesini yapıyor . Saçları pek dökülmemiş , pek beyazlaşmamış . Şakaklarında da pek beyaz yoktur . Köyde kasket giymelerine rağmen o giymiyor . Bir zamanlar , uzun zaman önce , bu köyde birkaç kişi fötr giyerdi , o zamanlar politikacılar pek sık gelirdi ve o da babasından gördüğü ve abisinin ona alıp geldiği bir fötr şapkayı giydi . Ve sonra , fötr giymeyi bıraktığı gibi saçlarını sürekli taradığı ince naylon kılıflı tarağını da kaybetti , sonra saçlarını taramayı da bıraktı . Orta yaşın üzerinde , yani kırk beş , ellilerinde . Ve ölen babası olduğuna göre , o en azından yetmişinden fazla , ama onun en küçük oğlu olduğuna göre , ölen adam yetmiş sekizinde ; köyün en yaşlı adamı değil ama en genci hiç değil ; yani , köyün dördüncü yaşlı adamı ve eğer torunu öldürülüp kayıplara karışmasaydı bir hafta önce , hiç ölmeyecekmiş gibi dolaşıp duruyordu ortalıkta ; sadece arka ayağı çekiyordu ve kimse oralı bile değildi , her yaşlı insanda görülür buralarda ve bir şerefsizlik kabul edilmez bu ; yani ayağını çeke çeke , çeke çeke çekemez olur ve ölür . Hangi ayağı çekiyorsa o düzelmez ve öyle gömülür bu öğlen olacağı gibi . Bu harman yerinde on gün önce bütün herkes çalışıyordu ve işte şimdi kimse yoktu ; üçüncü gelişiydi buraya , bu saatte ; ama bu sefer daha erken gelmişti . Her şey durgun , yağmur yok , rüzgar esmiyor , güneş daha doğmamış . Ama o geziniyor ve topu topu elli metre uzaklıktaki mezarlıkta kendisinin ve kız kardeşlerinin , ağbisinin gömüleceği yer belli , babası şimdi yok , önceden çevirmişti ve ne olur ne olmaz , Bu memlekette adamı mezarsız bırakırlar , diye , yani pek de öyle söylememişti , benzer bir şeyi gevelemişti ağzında bir koyun gibi ve en geniş yeri o çevirmişti . Hala ihtiyar heyetinde birinci azaydı ve bütün akrabalarının mezar taşlarının üzerindeki yazıyı tekrar kazıtmıştı , Belki arada canım ister , kalkar bakar , okurum , diye , gülüyordu , hep alaycıydı ; ama çok sertti bazen , o ondan da sertti ve o zaman babası üstüne gelmezdi , kahveye gidip çay içerdi ; Bizim oğlan yine beni tanımıyor , derdi , o da duyardı bunu , onun da sinirleri gevşerdi gülerek , yani iyi olurlardı ve akşam hep birlikte yemek yerlerdi . Dün bağdaki evdeydiler , birlikte yapmışlardı babasıyla yıllar önce orayı ve herkes gelip kalırdı yazları orda ; üzüm yerlerdi , herkes yattıktan sonra babası şarap içerdi , o da yattıktan sonra kendisi de gidip biraz içerdi , kimse bilmezdi içtiğini ve kırmızı şaraptan başka içmezdi o da . Müslüman olmasına rağmen , Muhammed'in İsa için söylediklerinden dolayı ve Hristiyanlar ın şarabı kutsal bulduklarından içerdi ve doğru bir orantı kurardı bu ilişkiyle : MUHAMMED - KURAN - İSA - ŞARAP. Günah olmaz derdi ve bütün belirtiler öbür dünyada da bundan suçlanmayacağı yönündeydi . Arada içebilirdi , içilebilirdi yani . Şimdi sabaha , güneşin doğmasına az bir zaman kala , musalla taşına uzanmış yatıyor , görenler deli diyebilir her zamanki gibi ; ama o aldırmıyor . Çünkü , ölümü hissetmeye çalışıyor ; çevrede birkaç köpek dolaşıyor , o bütün köpekleri , bütün köpekler onu tanıyor . Öğleye doğru bu taşa babası yatacak , sabahleyin yıkanacak , bembeyaz bezlerin arasına alacaklar ; kama , eski yatağan kamasını kimse görmeden karnına koyacaklar ; bembeyaz , iri ama çürümeden önce gevşek vücudunu yıkayacaklar ılık suyla , sonra buraya getirecekler ve onun değdiği gibi o değemeyecek , tırtıkları ince ama kibrit kutusu gibi sert taşa . Sonra algılayamayacak gövdesini , kaldırıp dünyaya bakamayacak , dünya ona bakacak isterse . Sonra gömülecek yakınlarının arasına , karısının yanına , bu musalla taşına benzeyen mezar taşının yanına , boylu boyunca . Musalla taşının üzerinde yıldızlara bakıyor , elini sallıyor tutacakmış gibi ve düşünüyor . . . . Askere giderken kıyamamıştı kumral dalgalı saçlarına , çıkını yoktu ; ama , boynunda babaannesinin muskası , okunmuş , koruyucu ; fanilasının altında , bez cüzdanında tam kırk lirası vardı . Yüksek çınarların altında , serin bir sonbahar günü , trenle , çok önceden babasının bindiği , üçüncü tertip olarak İstanbul'a yollanmıştı . Bilmiyordu kader çizgisinin üzerinde kaydığını ; bir Rum kızının , belki de Ermeni , belki de Türk , o an düşünülmeyen görüntüsüne doğru . . . Köylü görüntüsü ve parlak dalgalı saçlarıyla , ağabeyinin okulunun yirmi kilometre ötesinden geçip varmıştı İstanbul'a . Yine saçları sayesinde kurtulmuştu inzibatlardan ve akşam beşe kadar gezmişti rüyalar ülkesinde . Gerçek bir rüya ülkesindeydi ama güçlük çekmedi düş gücüyle , önceden görmüştü sanki camilerini , her tarafı doldurmaya çalışan denizin maviliği ve ona tat veren tuzunu . Bir tek taksileri yadırgamıştı , resimlerden ve konuşmalardan çıkaramadığı gidişleri ve sesleri hayvansı değil , sevimli gelmişti ona . . . Askerliğinin altıncı ayında kolundaki dirseğin çatallılığından nerdeyse doldurmuştu günleri ; bir pazar sabahıydı , tekmil alınmış , nöbetçi astsubay gururlu , ciddi ve kontrolü elinde tutmaya meraklı tavrıyla bakmıştı izne sırası gelmiş olanlara , enselerine kep çıkartarak bakmış , düğmelerini , ütülerini tek tek kontrol etmişti . Öyle çıkmışlardı o gün iki arkadaşıyla . Biri Kütahyalı , öbürü İzmirli , tam bir piç . İstanbul kazan o kepçeydi ve en sevdiği yer Abanoz'du , askerlerin girmesi yasak olan . Zorla kandırmışlardı , günah işlemeye değil yanlarında salınmasına ; yani onlar , yirmi metrekare oturumlu yüzyıllık evlerin tek odalı , tuvaletli , fahişelerin mekanlarına gireceklerdi ; yatarak sürünmeyle değil ama , yaslanarak dik duvarlarına eski yapılı ahşap evlerin , inzibatlara görünmeden ; öyle olmuştu . Tarlabaşı'nın altından girmişler , Abanoz'a bitişik sokağın ucundan sokağı süzmüşlerdi , erkendi daha , organları harekete geçen siviller doldurmamıştı ortalığı ve önceden sözleştikleri fahişeler evlerinden çıkmaya gerek duymamışlardı . Arnavutkaldırımıyla kaplıydı sokak ve belliydi çöpçülerin sabahın erken saatinde , sokağı yoğun bir aşk ticaretine hazırladıkları . . . Ben , demişti , Kütahyalı'yla İzmirli'ye , beklerim sizi ama çabuk olun . Onların derdi ise , yakalanmamasıydı kendileri çıkmadan : Ya Kasımpaşa'ya git ya da bir kahveye gir , pencereden uzağa otur bekle , diye karşılık vermişlerdi . Tamam tamam , ben yakalanmam siz eğlenmenize bakın , demişti . Hiçbir kadınla yatmamıştı ; ama bundan değildi heyecanı , dinlediği öykülerdi , belki de babasından kadının parayla satın alınmasının şerefsizliği üzerine , o hep ya zorla ya da erkekliğin cazibesiyle kazanılan başarının şerefinden söz etmişti ; duyduğu buydu . Ve ilk sefere çıkışlarında aşk ticareti için birden karar verememişti , arkadaşlarının yaptığını yapmak için . . . Sokağın aşağısındaki , köşedeki kahveye girmişti , yaşlı bir ocakçıyla , ocakta kaynayan kazanın buharı önünde bulmuştu kendisini ve ocakçı hemen demli çayını göndermiş , sonra da garsonla haber salmıştı ; Bu kahveye gelen askerlere kimse dokunamaz , istediği yerde otursun Mehmetçik , diye . O da rahatlamış , camekanın sokağa bakan tarafına oturuvermişti ; sanki birini bekler gibi , beklediği biri yoktu ; ama çıkageldi Ermeni mi yoksa Rum kızı mı olduğunu hiçbir zaman anlayamadığı . Ama , sonra tekrar kahveye geldiğinde Beyoğlu'nu terk edip gittiklerini yine o yaşlı kahveci söylemişti kendisine , Unut artık şu Eleni'yi be asker , bunların görevi zaten beş yüz senedir Türkler'in kalbini dağlamaktır , yeni bir şey değil bu seninki , sadece bunu önlemek için hepsini sürmek lazım memleketten , diye . Daha önce , kahveye girip oturmadan önce mi görmüştü kendisini ; yoksa , tesadüf müydü o gözlerini masmavi dikip cam filan dinlemeden kendi gözleriyle buluşturup , belki bir yirmi dakika gözünü kırpmadan , başını hafifçe döndürüp , döndükçe büyüleyen bakışını atması . Hiç bilemedi , öyle bakış ve o gözleri hiç görmemişti , bir daha hiç göremedi de zaten . Parayı vermeden çıkıvermişti , şapkasını dalgın dalgın almış , yaka bağır açık yaz gününde , sarışın , dalgalı , uzun saçlı kızın peşinden . . . Evlerine kadar değil ama , sokaklarının başına kadar takip etmişti arnavutkaldırımında , milletin biraz dikkatini çekerek , bir çift tazı gibi peş peşe sekiyorlardı . Ve sokağın girişinde dönüp , kendi bir şey diyemeden dili tutulmuş , aklından bile geçirmediği cüretin en büyüğüyle karşılaşmıştı : Haftaya pazara saat on ikide bekliyorum , demişti , sinemanın önünde , Mutlaka gel . Ardından sanki , öpücük yollar gibi elini beyaz dudaklarına koyuvermişti , ama tam emin değildi öpücük yolladığından , köylerindekilerden farklıydı , bir şeyi yapıp yapmadığı inceliğinden belli olmuyordu ama , pazara randevu verdiği kesindi ; pürüzsüz , ipeksi , saydam sesini duymuştu , ince , çocuksu ama , büyüleyici . Ertesi hafta yarım saat önce geldi kendisi , vakit kavramını yitirmiş Eleni ( ya da Helen , Türkçesi , Emel , demişti sonraki konuşmalarında ) bir saat sonra geldi randevusuna . Terden sırılsıklam olmuştu meraktan ve inzibatlara görünmemek için sinemanın girişini gözaltına almaktan : Haydi beyler matine başladı . . . Beş dakika oldu , on dakika oldu , derken teşrifatçının sesi kesilmiş , acıklı Hint filmi yarıyı boylamıştı kendi içinde ve kendisinin bekleyişinden habersiz . Sonunda aşk , bela gelmişti , üzerinde çiçekli pazen bir elbiseyle , rüzgarda hafifçe savrulan ; peşinde bir iki erkek izleyici kendisiyle konuşmaya başladığında bakışından olacak çekip gitmişlerdi . İlk anda , yolda yürürken , Eskimektep Sokağı'nı hiç görmemişti , eylül olaylarından sonra bir devamındaki sokaklarda adını sormuş , rahatça kendisine körpe vücudunu , daha çok ellerini ve omuz başlarını değdirmişti Eleni , arada bir mahallesinin gayrimüslim çocuklarını gördüğünü söylediğini yalandan ; ( ya da gerçekte ) Koluna girmeliyim ; ama seni sevgilim sanırlarsa hem ağabeyime söyler hem de peşimizi bırakmazlar , demişti ve öyle işte ; arada bir tekrarlanan çıplak ellerin birlikte terlemesi , vücutlarının azalmak bilmeyen ateşi birinden diğerine geçirip durmuştu , inzibat korkusunun ve Tarlabaşılı gayrimüslim Rum gençlerinin tanıklığının olasılığı altında . İlk buluşmada olduğu gibi son buluşmada da arka sokaklardan yürüye yürüye , Cihangir'den Dolmabahçe'ye doğru yürümüşler , ardından da Maçka Parkı'nın kuytu köşelerine çekilmişlerdi korkudan derine dalıveren bir balık gibi , artık Eleni'nin ateşli öpücükleriyle ve Neden beni daha kuvvetli öpmüyorsun ? larıyla yüz yüze . . . Aşkı bilmiyordu ki , aşkta öpüşmede tecrübenin ne olduğunu bilsin ; üstelik , tecrübenin sınırlarını düşünemeyecek kadar tecrübesizdi Eleni'nin tersine . Birliğine varırken dudaklarını üfleye üfleye soğutmaktan ve Eleni'nin ısırıklarının kızarıklığını gidermekten , boynundaki çizikleri haki üniforma yakalarının içine çekip , yaz sıcağında haki gömleğinin tek düğmesini iliklemekten başka bir şey yapmıyordu . Şiddetli aşkın nereye varacağını düşünmeden geçiyordu askerlik günleri ; bir iki yakalanmanın , bir iki kaçmanın ve askeri cezaevinde bir aya varan katıksız hapislerin önemi yoktu . Eleni'nin çılgın aşkı yakıp kavuruvermişti . Gözü ondan başkasını aramıyor , askerlikten sonra yapacaklarını planlıyordu , habersiz . Sonunda öyle oldu ; Tanrı'nın bir darbesi miydi kendisine ? Hep düşündü bir yere varamadı ve o habersiz cumartesi geldi . Haberi yoktu o günün geleceğinden ve doğrudan hiç yapma dediğini yapmış , Tarlabaşı'nın batısından aşağıya sarkan dar sokakta öğleye kadar gezinmişti Eleni'yi görmek için . Görmeyeli yirmi gün olmuştu ve aklında dur durak bilmeyen saldırılardan oluşan kalın etli dudaklarıyla kendisini öpmüştü , sarı kaşlarının altında kapanan gözleri vardı . Tek düşüncesi bir anda varmaktı Maçka Parkı'na . Bir görseydi tamamdı , buluşma yerine gelirdi hemen ; daha sonra , kabaran ateşini söndürürdü , tam değil , bir hafta tekrar canlanamayacak kadar yani . Sokak rüzgarlıydı , Kasımpaşa tarafından ağır ağır belki onuncu geçişini yapacaktı mahalle kadınlarının gözü önünde , bir ara Eleni başını dışarı hemen uzatıp çekmiş gibi , git dercesine bir şey olmuştu , belki bilmedi , kimse de bildirmedi kendine ; o gün oradaki on kişiyi hiç görmemiş , aklına bile getirmemişti olacakIar ortada , kendi tarafında kesin bir aşk vardı Eleni'nin çağrılarına cevap veren , etrafı çevrilip ilk sopayı kafasına yediğinde ve İsa aşkına vurun u işittiğinde işin ciddiyetini fark etmişti ; o gün her şey son bulmuştu ; aşkı , askerliği ; devam eden sadece İstanbul gezisi olmuştu . Ve direnmişti ağabeyine bu haliyle köye dönmemek için . . . Ağabeyi duyduğunda olanları , bir haftalık izinle , Uşak'ta terzisine yeni ısmarladığı kruvaze alpaka takımını giyerek yola çıkmıştı ; acılı , üzüntülü . . . Beklenmedik bir şeydi bu ; ama sakindi genellikle , kardeşi ve onunla ilgili olanları bilmiyordu . Cemali hastaneye kaldırıldığında polisler mahallede kimseyi bulamamıştı ; ama asker arkadaşları ertesi hafta sonu bu gayrimüslim sokağı dine imana getirmişlerdi , on beş dakikanın içinde bütün dükkanları dağıtmışlar , evlerin ulaşabildikleri bütün pencerelerini kırmışlar ve kendilerine arkalarından Zalimler . . . dedirtmeyecek herkesi dövmüşlerdi . Eleni'yi bir daha görmedi zaten , hatırlayamadı bile . Ömrü boyu hatırladığı tek şey , karakter ve müziksel ritm açısından kendi yazdıklarından pek farklı olmayan şu dörtlüktü : İstanbul'dan çıktım derya yüzüne , Rast geldim bir Ermeni kızına Yiyip içme bak yavrunun gözüne , Dönmez misin Ermeni kızı benim dinime ? Askeri hastaneden sonra ağabeyi geldiğinde , onu o zamanlar çok ağaçlı , cenneti andıran Bakırköy'de bulmuştu , kendini Napolyon , Atatürk'ün savaş arkadaşları ya da eski zamanlardaki önemli kişilere benzeten akıllıların arasında . Onu bile algılayamadı uzun süre , ama hiçbir şey hatırlayamamasına rağmen ağabeyini hemen hatırlamıştı . Ve her yalnız kaldıklarında ağlamışlardı , ünlü ordinaryüs profesöre kardeşini gösterene kadar . Geçmişi zor hatırlıyordu , yakın geçmişi az . Ama , içinde bulunduğu delileri hatırlaması gerekmiyordu , bu yüzden hep ağladı , Beni burda bırakma ağabey , diye , bu kez enstitünün tersine gitmek isteyen oydu ; iyileşmesi için kalmasını isteyense ağabeyi . Elektrik tedavisine girmemişti daha , girmesi için bir daha gelecekti ağabeyi ve hayatında kimseden görmediği yakınlığı ordinaryüs profesörden görmesi gerekiyordu bir ay boyunca . Eğer adamın söyledikleri ; kendini en zengin , en kahraman , en yakışıklı , en önemli , en akıllı sanan arkadaşları tarafından silinmezse , artırılmazsa çılgınlığı ve unutmaya devam etmezse genç geçmişini . Üçüncü şoku yediğinde , profesörün izniyle almıştı ağabeyini yanına bir cumartesi sabahı , köy çocuklarıydı gerçekte ikisi de yola aman demeyen , ta Bakırköy'den Taksim'e yürümüşlerdi ( arada limonata ve sandviç ısmarlayarak ) ne bilip bilmediğini ve hatırladığını sınamaya . Yol boyunca konuşmuşlardı ; ama daha çok Cemali'ydi konuşan , giderek artma belirtisi gösteren çenesinin hareketliliği , sürekli açılır kapanılırlığı açılır kapanmazlığa , sonunda hiç durmamaya varan , bir ömür boyu . Öğleden sonra Yüksekkaldırım'dan tırmanmaya başlamışlardı Galata Köprüsü'nü birazdan arkada bırakarak , olayı , ağabeyi en küçük ayrıntısına kadar biliyordu ve tehlikenin geçip geçmediğini bir kaptan gibi gözlemek istiyordu , hatırlarsa hatırlasındı yanında olduğunda , hatırlamazsa dert yoktu zaten korkulacak . İstiklal Caddesi ve Tarlabaşı'nda bir iki dönüşe rağmen beyni dönmedi ; yani , eski , üç ay önceki yerine gelmedi , söylediği sadece : Ben buraları daha önceden gördüm galiba ağabey di . II İngilizce derslerine gelen Montanalı barış gönüllüsü Mrs . Edwards'ı güzel bacaklarından ve bol pudralı sivilcelerinden , bozuk ama güzel yüzünden , vücudunun güzel kokusundan hatırlıyordu . Kadın bütün sempatikliğini , Amerikan kovboylarıyla ilgili sorulara verdiği cevaplar bir yana , her zaman CIA casusu ya da Amerikan Kolonyalizmi'nin güzel temsilcisi olarak düşünmesinden alıyordu . Her hafta ortasında evinde verdiği partilerde ; sarışın , mavi gözlü Yugoslav göçmeni Necmi ile , bütün çocuklar pasta yemekle uğraşırken , onlar pastayı ellerine alıp iç odalara geçmiş , zavallı Mrs . Edwards'ın dantelli iç çamaşırlarından sevgililerinin resimlerine ve soba deliklerinden yatak altlarına kadar bakmışlar , alıcı - verici bir telsiz bulamamışlar , sonra da bunu okulda bütün öğrencilere anti - emperyalist duyguları kabartmak için anlatıp durmuşlardı . Gerçekte bu tür fikirlere kapılıp gitmesi gazetelerde çıkan yazılarla ilgili olduğu kadar babasının anlattıklarıyla da bağlantılıydı . Babası etkili bir yerdeydi ve köy kalkınması konusunda , olağanüstü erdemli görünen barış gönüllüleriyle ilgiliydi . Fakat babasının en büyük ikilemi ; erkeklerle ilişkilerde rahat , Amerikalı bayan barış gönüllüleriyle gönül ilişkilerine girmekte ciddi bir engel olarak gördüğü milli duygularıydı ; bu bir hastalıktı , ikincisi de kendisini kadınlarla ilgili tecrübesiz hissediyordu . Dahası , o günlerde her birinin birkaç dil bildiğini ve bunu kendisinden gizlediklerini söylemişti babası . Boşnakça , Arnavutça ve Çerkezce biliyorlar ve bunu gizliyorlardı , o zaman yaptıkları casusluktu ve vatan aleyhine çalışmak olurdu kurlarına cevap vermek . Belki de garip bir tesadüftü o bisküvi dolu kamyonun gölün kenarında uçurumdan yuvarlanması ; ortaokuldaki bütün yoksul çocuklara bayram olmuştu . O zaman , hemen bir hafta boyunca , o yağmurlu günlerde ıslanmadan uçurumun dibinde kalan bisküvi cennetinin içine dalıp , torbalarca alıp gitmişlerdi ve bunu neredeyse her gün dört saatlik bir yürüyüşü göze alarak yapmışlardı . O günlerde - iyi hatırlıyordu - haftada dört gün sinemaya gidiyorlar , İngiliz ve Amerikan casuslarının bütün filmlerini Goldfinger i , Dr. No yu , o yenilmez ve her zaman akıllı , iyi kavga eden Sean Connery'i , OSS 117 de Frederik Stratford'u hayal güçlerinin vantuzlarıyla çekiyorlar ve beyinlerine kazıyorlardı . Kendilerince gladyatör filmlerinin ve Amerikan westernlerinin modası geçmişti ve artık , Uzakdoğu kavgalarıyla teknik bilgiyi birleştiren Amerikan ajanlarına hayrandılar . Dahası bu sevgi kendi içinde problemler taşıyan bir sevgiydi ve o günün koşullarında da pek gitmiyordu ; çünkü etraflarındaki ukala barış gönüllüsü Amerikalı öğretmenlerden - Mrs . Edwards'ı ayırıyorlardı - casusa pek benzemeyen , ama babasının pek şüphelendiği ve ikide bir İstanbul'a gelen savaş gemileriyle , daha da artan bir şüpheye rağmen . Necmi bir keresinde , göl kenarında yazın bol bol gittiği , dakikayla şınav çektiği Amerikan Summer School kampından sonra , Nasıl , Amerikalılara benziyorum ? demişti ve daha başka ne söylediğini hatırlamıyordu ; ama o günden sonra ondan iğrenmişti . Sonra kamptan miras kalan Converse basketbol ayakkabılarını , Ben olsam yakarım , demişti ; ama sen pis bir Amerikan hayranısın . Tam hatırlamıyordu ama , İşçi Partisi'nin yüzde iki buçuk oy aldığı ve babasının dikkatle meclis konuşmalarını takip ettiği , üslerle ilgili ikili antlaşmaların , konuşmaların her yere girdiği günlerdi . Eskiden , babasının öğretmenlik yaptığı köye gittiklerinde hangi partiyi tuttuklarını sormuşlar ve o da meclis konuşmalarında İşçi Partisi milletvekillerini dinlediğini söylemişti ve Baban da komünist mi oluyor ? lafını almıştı köylülerden ; ama bunun ne olduğunu , sonra babasına sorana kadar anlayamamıştı . Babası uzun uzun bu partiden söz etmiş ve o zamanki genel başkanıyla Ankara - İstanbul arasında saatler süren bir tren yolculuğunda , kalkınma ve eğitimle ilgili tartışmalarını anlatmıştı . Necmi'den uzak durma ve o Amerikan casus filmlerinin korkunç çekici maceralarını anlatma dönemi böyle kapanıp gitmiş ve Dr. No filminden geriye , sadece Ursula'nın olağanüstü vücudu , o küçük bir çocuğun düş gücünü alt edip geçen ıslak cinselliği , titrek bir görüntü olarak kalmıştı . Aylardır peşinde gezen , ama bir türlü sevgilisi olmayı kabul etmediği Günnur , o günlerde kendisini reddetmişti . Kararını , sokağın başında o perileri andıran kolejli kıza aşkını belli etme kararını aldığında - o akşam , büyükbabası da evdeydi - babası Yassıada mahkumlarından olduğunu öğrendiği Vali tarafından görevden alınmış , yine yakınlarda bir ilde köy gezilerine yollanmıştı . Şimdi ; kalkınma , kooperatifleşme - Kavunsuyu , halı ve tavukçuluk kooperatifleri - için değil , öğretmenleri teftiş edip notlamak için geziyordu . Arkasından müfettişlik de elden gittiğinde ; babasının davranışları , sanki hiç beklenilmeyen bir şeyle , ama felakete yakın bir sürprizle karşılaşmış şaşkın ve acemi birini andırıyordu . Beş parasız kalmış eski öğrencilerine ve köydeki kardeşlerine başına gelenleri , uğradığı çılgın haksızlığı anlatan ve sabahlara kadar süren sayfalarca mektup yazmış ve amcaları kalkıp köyden gelmiş , eski öğrencileri PTT havalesiyle para yollamışlardı . Kendisi postaneden gönderilen paraları çekerken , hemen ikinci bir emirle Anadolu'ya sürgüne gönderilen babası , yol parası bulmanın sevinciyle öğrencilerinden para kabul etmenin ezikliğini bir arada yaşıyordu . Mahallede babasının komünistliğini duymayan kalmamıştı ama öteden beri kavga ettikleri ve eskiden dövüp sonradan irileşince berabere kaldıkları eski ev sahibinin çocuğunun laflarından bıkmıştı ki ve daha lise bire giderken , yarıyılın başında tası tarağı toplayıp eşyaları demiryollarına vererek , sadece birkaç yatak ve yorganı yanlarına alarak yolculuğa çıkmışlar , fakat daha şehri çıkmadan o iri transistorlu radyoyu evde unuttukları akıllarına gelmiş ve babası taksiyle eve gidip gelmiş , bekletilen otobüse epey bir para ödeyerek kendilerine yetişebilmişti . Yolculuk , karanlıkta el yordamıyla azgın köpek havlamaları arasında yürümeye benziyordu ve ne olduğunun farkına varan bir tek babası ve annesiydi . Kardeşleri hiç , kendisi ise biraz farkındaydı ve yolculuğun ilk yarısını tamamlayıp başkente vardıklarında , bütün kardeşler , gecenin karanlığında , Atatürk'ün at üzerindeki heykelini görmekten ve yurttaşlık dersi kitabının kapağındaki Mehmetçikle mermi taşıyan kadın heykelini zihinlerinde çakıştırabilmekten , gökyüzünde yıldız seyreder gibi heykellere bakmaktan sevinçliydiler , dahası gecenin iki ya da üçünde , o soğuk gecede , başkentin sokaklarında ilk defa , ama kimsesizliğin , itilmişliğin çok uzaklarında caddelerde koşup olağanüstü mutlu olmuşlardı . Her zaman , ömrünün sonuna kadar , o sebebini bilmediği ani gezinin içine giren iri , kararmış bronz heykelleri , karanlık geceyi hep hatırlayacaktı . Ertesi gün , iyi hatırlıyordu ; sabaha karşı , yoksul insanların ve dümdüz evlerin ve kırmızı ve sonsuz toprakların arasından geçip babasının Artık geldik , demesine kadar yol almışlar ve iri , sanki o çocuk masallarından kendisine tanıdık gelen şatoya benzer evin alt katına girivermişlerdi . Üstü onlarındı ve alt kat ev sahibinin eviydi ; adam eski bir eczacıydı , bir hizmetçisi ve sessiz bir karısı vardı ; kendilerine , o dolapta tuttuğu gümüş bir şekerlikten , epeydir bu kadar güzelini yemediklerini düşündürten iri birer çikolata ikram etmişti . Adam kamburdu ve bu sanki ona bir uğursuzluk gibi gelmişti ilk geldiklerinde ; ve ilerde , o ilk soğukluğu , babasının ve tabii bütün ailesinin , istediği kirayı vermediler diye bir celsede evden çıkardığında anımsamıştı . Sonra bir zamanlar bir yerde , bir kitapta okuduklarından hatırladı ; Gerçekliklerle olgular arasındaki ilişkiler , ilişkilerin kalıcılık ve değişmezlik halini yansıtır , diye hatırlıyordu ve doğru mu , sordu kendine . Gerçekten de belki öyleydi ve o yarı saray , yarı şato benzeri ev , belki de kalıcı ilişkilerle örmüştü hayatı ; ama sadece kendisi ve belki de sadece ailesiyle onun bireyleriyle örülü . En başta o iki sene boyunca sabahları sadece nebati margarinle kahvaltı yaptıklarını ve sürekli olarak borçlandıklarını anımsıyordu ; çok duyarlı olmuştu ve evin yüksek penceresinden , yalnız yoksul insanların , birkaç sebze demeti ve birkaç ekmekle koltuklarının altında evlerine gidişlerini ve defalarca babasının ay başını ve borçlarını bir türlü denk getiremeyişini , karşıdaki Alevi bakkalın her seferinde , Olur hocam , olur ne kelime hocam , deyişini anımsıyordu ; bakkal pekala , açık ve seçik kendisini anlıyordu ve her seferinde , belki de o mekana bağlı olarak , her şeyin çözülüp gideceğini düşünüp duruyordu . Ama hiçbir zaman hiçbir şey düzelip gitmedi ve bir gün onun , kasaba eşrafının çoğunluğunun Kızılbaş , kendisinin de bilimsel anlamda , konum itibarıyla Hz. Ali'nin taraftarı olduğunu anlamıştı . Sonra yalnız kalmışlardı ve bu eski şehirde ve sokaktaki arkadaşları ve güzel kızları , evlerinin önüne günlerce gidebileceği , oyun oynayabileceği hiç kimse yoktu ve yalnızdılar artık iki dağın orta yerinde ve kuzeye bakan yamaca , evlerinin üzerine çıkıp , evden çıktıkları yere bıraktıkları gazeteye , kırmızı bez parçasına bakıyorlardı ; kendisi ve ilkokula giden kardeşiyle , kendilerince uydurdukları oyunları oynayıp sevinip duruyorlardı , buruk , hüzünlü ve yapayalnız . Dahası yine , kardeşinin peşinde dolaşan ve ilk defa evlerinin etrafında dolaşıp duran taşralı - bu adlandırmayı yeni yapabiliyordu - delikanlıyı , o kahverengi ceketi ve pembe pantolonuyla ilk kez görmüşler ve sonra birkaç arkadaşını da yanına alarak peşinden gidip çocuğun önünü kesmişler , kardeşini rahatsız etmemesini söylemişler , aşkından sırılsıklam olmuş ortaokullu gencin Kahvede oturup konuşalım , diyen , hüzünlü ve yalvaran gözlerle kendilerine bakan , teklifini reddetmişler , ardından buruk yüzünü ömür boyu unutmayacaklarını söylemişler ve çocuğun haline de evde hep birlikte gülmüşlerdi . Olaydan bir hafta sonra , soğuk bir kış günü , karlı ve kaygan buz vardı caddelerde ve okula gidiyordu halin oradan ; yani merdivenlerden iniyordu ve duvarda iri siyah renkli ve oldukça süslü harflerle yazılmış yazıyı gördü : ÖĞRETMENLER BOYKOTTA Lise öğretmenler açısından terk edilmiş gibiydi ve din dersi hocası , müdür ve müdür muavinleri hariç kimse yoktu ; öğrenciler , seyirlik bir oyunu seyreder gibi neşeli bir eğlenceye dönüştürüvermişlerdi okulu ; ama ilginç olan bütün öğretmenlerin ilk kez garip , acemi birer militan hale geliverişleriydi ve kendi davalarıyla ilgili vaazlar vermeye erkenden ve korkmadan girişivermeleriydi . İyi hatırlıyordu ; babasının o zaman gidip geldiği ilçede tek başına boykota katıldığını , dolmuş ve otobüs şoförlerinin kendisini otobüslerine almak istemediklerini ve boykota katıldığını nereden duyduklarını . . . Her zaman değişik biri olmuştu babası , yerel din adamlarının her şeyinden ve taşra esnafının dünyayı algılayışından farklı . Öğretmenlerin son boykot günü umulmadık biri , bildiği ve bir iki kitabını okuduğu , babasının enstitüden ve kurslardan arkadaşı , epey kalabalık bir takımla ve yeşil bir kazakla ve zayıf karısı , çocuğuyla yemeğe gelmişlerdi evlerine . Belki de ilk kez bir eylemin örgütlenmesinden haberdar oluyordu . Ve binlerce insanı etkileyen , sıradan görünümlü insanlar arasındaki farkı , öyle yarı özel hazırlanmış yemekten çok , anı ve serüvenlerin anlatıldığı bir kalabalıkta ayrıştırma fırsatı bulmuştu . Misafir , babasını küçümsüyordu ve babası ona hayrandı , onun cesur ve akıllı olduğunu söylüyordu ; sürgünlüğün , yoksulluğun verdiği eziklik , yazık ki konuşma gücünü başkalarına göstermesini engelliyordu . İlk kez Öğretmenler Sendikası liderinin kendisinin başını okşadığını , resimlerine baktığını ve sonradan başkentten , Çok değerli sanatçı dostum , diye yazdığı yeni yayınlanan kitabıyla , Van Gogh'un kardeşine yazdığı Theo'ya Mektupları nı yollamıştı ve hemen onu okuyup kendi parasızlıklarıyla bir benzerlik kurmuş , sönen bir umut gibi , azalan bir sesle yine de mırıldanmıştı : İyi bir ressam olmak yine de mümkün , diye . Sonra görüntülerin ve düşlerin hep birbirine karıştığını , büyük bir çekişmeye girdiklerini iyi biliyordu ve o yaz belki de o umutsuz düşünü son kez gerçekleştirmek için Picasso'nun , Braque'nin ve Fernand Leger'in , Gromaire'in ve diğer Fransızların gerçek resimlerini görmek için , hiç gitmediği ama gidebileceğini düşlediği İstanbul'a , İstanbul'daki sergiye göndermesini söyledi babasına , yoksa evden kaçacağını . . . Babası güldü ; ama , ifade tarzındaki mantığa ve belki de yapabileceğini söylediği şeye ve belki de sanatsal tutkuların ölüp gittiği o günlerdeki komik haline gülmüştü ve az bir parayla , kalacak yer tarif ederek göndermişti oğlunu . . . Şimdi düşünüyordu : Güzel Sanatlar'a ilk gelişini ve babasının öğrencisini anons ettirişini , ertesi gün yürüye yürüye Resim ve Heykel Müzesi'ne gidişlerini , orada modern resimden nefret edişini , iri pazılı ve militan bir Fransız'a işçi kasketi giydiren Gromaire'in tablosunu hepsinden çok sevişini . . . Gerçekte de bir bit yeniği vardı bunda ; her zaman klasik zevkleri olmuştu , vazgeçilmeyen sanatsal tutkulardan yanaydı . Gromaire'in resmi ise yarı yenilikçi ve isyancı bir resimdi . Yazın sonunda okul açılırken , birden o TİP'li , TİP'li TİPSİZ dedikleri Gazi - İşçi Partili ile çekicilik nitelemelerini birbirine karıştıran bir çağrı ile kendisine espriler yapılan çelimsiz militan çıkıp gelmiş ve Öğretmenler Lokali'nde toplantı yapacaklarını söylemiş ve Gelir misin ? diye sormuştu . Kabul etti ve bunu neden yaptığını bilmedi , belki de fizik öğretmenlerinin de toplantıya geleceğini öğrendiğindendi . . . Duyduğu , bazen babasından ama uzaktan duyduğu şeylerden söz ediyorlardı ; bir araya gelmek , örgütlenmek ve bilinçlendirmekten söz ediyorlardı ve bu da hoşuna gidiyordu , birkaç şey söyledi , sesi güzeldi , etkili konuşuyordu ve o kente yabancıydı . Alevi olmayan bir kendisi , bir de İşçi Partisi Başkanı'nın kardeşi vardı . Üniversite öğrencilerinin misyoner gibi gelip gitmeleri , bitmeyen boykotlarından söz edişleri ve ziyaretçi Amerikalılarla , üniversite yöneticileriyle kavgaları . . . İlk kez , derneği kurduklarından bir hafta sonra , çevre köylerden gelenlere bir öğle arası bildiri dağıtmışlardı , bunun ne olduğu ve nasıl bir duygu olduğunu ilerideki yıllarda anlayacağı , belki de sonraki yıllarda yüzlerce dağıtıp yazacağı bildirinin ilkiydi bu . Arkasından , ilk kez kimin söylediğini bilmeden , ilkel toplumdan sosyalist topluma kadar hepsini hazırlayıp kendisi de pek çözemeden anlatmıştı ; ama dinleyenler , lokaldeki öğretmenler memnundular ve gıpta ile bakıyorlardı ve ilerde , Ağabeyleri gibi iyi bir militan olacak , diyorlardı kendisi için . Ama , babası oralı değildi ve onun , o garip hümanizmasına lokaldeki herkes gülüp geçiyordu . Bir keresinde biri pusulasız denize açılmış yelkenliye benzetmişti , Çok şükür oğlu onu şimdiden aştı , diye eklemişti . Babasının arada bir aşağılanması başlangıçta , belki de yıllar yılı garibine gitmemişti ; ama çok sonraları , son hesaplaşmalarında O hep düzeysizliklerden uzak kaldı , diye söylendi , dersini çıkarmıştı kendi aleyhine . Belki de kendi tepkilerini tanrılara karşı dile getirdiğinden , belki de ona çok güvendiğinden , belki de çaresizlikten hiçbir zaman bir şey söylememişti oğluna . Belki de kendi dünyasının çevresindeki duvarları örmekle meşguldü ; ama , yine de bir şeyler söyleyebilirdi ve söyledi . Senenin , bir mevsiminin , bir ayının , bir pazartesi günü sabahı lisede başlayacak boykot için dernekteki arkadaşları pankart yazarken o eve gelmişti ve babası nedense bilinmez , arkadaşlarının yanına dönmesini , onlardan ayrılmamasını söylemişti . Evden çıkarken düşünmüştü ve babasının belki de atalarına kadar gidip dayanan soyluluk damarının , birden aklına geldiğini sanmıştı . SON İSTANBUL Lütfen intihar etmeyiniz . Unutun Kartal'daki o gazinoyu . Demiştim size girmeyelim diye . Hata bendeydi . Önünden altı şerit yol geçen yere girilir mi ? Basireti bağlanıyor insanın bazen . Kartal'daki deniz kenarı kahvelerin ve balıkçıların yerinde yeller estiğini tahmin edebilmemiz gerekirdi . Hadi tahmin edemedik , görünce hemen dönmeliydik . Neden direndik , ille de park yeri bulabilmek için ? Hele o gazinoya girmemiz . . . Ama , Soğuk beyaz şarabınız var mı ? diye sorduğuma hiç pişman değilim . Başka nasıl başkaldırabilirdik ? Kızgın da değilim o garsona . O da elbette , Yok ! demekle yetinmeyecek ve gözümüzün gördüğü sınırlar içinde , yalnız şaraba değil , hiçbir kötülüğe izin vermeyeceğini söyleyecekti . Elinden gelse , bizi denize dökmekten çekinmeyeceğini bakışlarıyla ekleyecekti . İyi ettik ; inadına inadına , O zaman bize de yer yoktur , hadi gidelim , dedik . Plastik sandalyelerde Cola içerek , üç şerit geliş üç şerit gidişlik yolun ötesinden Adalar'a bakıp da içimizi mi çekecektik ? Kartal'ın deniz kenarı kahvelerini de gömeriz göz kapaklarımızın ardına ; Galata evlerinin söndürülmemiş yangın kokularının , Moda'daki yoğurtçu çıngıraklarının , Yeşilköy bahçelerinin iki yanı frenküzümlü yollarının yanına . . . Nasıl bilmem o duyguyu . . . Kendiminkiler yetmezmiş gibi , gelmiş geçmiş ve gelip geçecek bütün insanların aşklarını ve ölümlerini taşımaktan bitkin , gidip yatsam , gidip yatsam . . . Ölmesem belki , ama ölmüş gibi yapsam . Bir çarşaf örtseler üzerime , hayır başımın üzerine çekmeseler , yalnızca çeneme kadar , kolumda bir serum ; yemek de yemesem . . . Kimse bana bir şey sormasa , ben hiçbir şey söylemesem . . . Derin bir sessizlik olsa , yalnızca pencerelerde tül perdeler belli belirsiz uçuşsa . . . Gözlerimi açmasam , günle gecenin yer değiştirdiğini göz kapaklarımın hafifçe gölgelenip aydınlanmasından , gölgelenip aydınlanmasından bilsem . . . Ne uyusam , ne de uyanık olsam ; düşlerle düşünceler karmakarışık akıp gitse , zaman yitse ! Kabul ediniz ki biz kendimizi nehirlere atabilecek kadınlardan değiliz . Bunca zamandır bunca nehirlere o gözle bakmış olsak da , bu konuda hayli müşkülpesendiz . Thames Nehri'nde , Ren'de ya da Sen'de ölmeyi seçmişse bir insan - Kızılırmak veya Yeşilırmak , Dicle veya Fırat da olabilir , neden olmasın - boğulabilmek de bir beceridir ; atlanacak yer iyi seçilmelidir . Yıllar yılı nehir kenarlarından sürüp giden tren yolculukları boyunca böyle noktaları peylediğinizi söylüyorsunuz . Ama en olmadık anda , atlanacak yerleri başka su kenarlarıyla karıştırıveriyorsunuz . Yoğurtçu Yokuşu'ndan sırt çantanızın üzerinden kayıp , Kurbağalıdere'yi , dibe sırıkla vuruIarak yüzdürülen salla 25 kuruşa geçiyorsunuz . Hayır , adam başı 25 kuruş değil , sal dolusu 25 kuruşa . . . Salcı , sırığıyla yeniden karşı kıyıya doğru uzaklaşırken , siz Kalamış'a doğru , peşinizden kimselerin yetişemeyeceği bir koşu tutturmuş oluyorsunuz . Derken , liseyi bitiriyor ve o sıralar her okul kendi sınavını yaptığından , Edebiyat Fakültesi'ne gitmek üzere , Üsküdar'daki eski arabalı vapur iskelesinde , chanel tayyörünüz , belinize inen kırmızı atkınız , atkınızdan uzun saçlarınız , domuz derisi pabuçlarınız ve çantanızla köpüren sulara bakıp kalıyorsunuz . Elbette yine aşıksınız ve o yüzden vapuru neredeyse kaçırıyorsunuz . Ön kapak kalkarken bütün şıklığınızla vapura uçarak atlatıldığınızda bile değil , ancak sınav salonunda yerinizi aldığınızda gerekli kimlik belgelerinin tümünü evde unutmuş olduğunuzu hatırlıyorsunuz . Ya o son yolculuklarınızdan birinde Ren'i geçişiniz . . . Hani o nereden çıktığı belirsiz kuşun otomobilinizin camı önünde vals yaptığı , sizin durup dururken ellerinizi çırparak şarkı söylemeye başladığınız . . . Ve otomobil su kenarında duruverdiğinde , akşam ışığında beyaza boyanmış nehirden kayarak karşı kıyıya varabilecek kadar hafiflemişken , gürültüsüzce yanaşan ve size Kurbağalıdere'dekini anımsatan sala hayretle bakışınız . . . Taze barbunyaya taze kereviz rendelerseniz suyu helmelenirmiş . Bunu bir arkadaşınız söylemiş . Bir başka arkadaşınız ise , Ben tatları saf severim , demiş . Siz kararsızsınız . Benim oyum belirleyici olduğundan , tedirginim . Ekşili tatlılı sosuyla bademli tavuğu anımsayınca sevinçle ellerimi çırpıyorum . Çin yemeği sevmez miyiz ? Demek ki pek ala taze barbunyaya taze kereviz rendeleyebiliriz . Bakınız , bazen bu kadarcık sevinçlerle de el çırpılabilirmiş ! Hem bugünlük hiç değilse bu sorunu çözmüş sayılabiliriz . Lütfen intihar etmeyiniz . Hayır , ruh meflucu olduğunuza asla inanmıyorum . Öyle olsaydı , pembe şişedeki çilek likörünü kütüphanedeki kırık aynanın önüne koyup pembe kadehleri yanına dizebilir ve telefonunuzun değerli konuklarını ancak o köşede karşılamakta direnebilir miydiniz ? Bir arkadaşım , ömründe kimbilir kaçıncı kez yazlıklarıyla kışlıklarını değiştirmek için dolaplarını yatağının üzerine boşalttığında , odasındaki yıllar ve mevsimler karmaşasına bakıp daha kimbilir kaç kez günlerini naftalinleyeceğini ve naftalin kokan zamanı daha kaç kez balkonda havalandıracağını düşünüp bunalıvermiş ve odayı öylece bırakıp , Üstü kalsın ! diyerek salondaki kanepeye uzanıvermiş . Uyandığında , salonun bütün ışıkları yanıyor ve pencereden güneş vuruyormuş . Mide bulantısından nasıl kurtulacağından önce , o günün bir iş günü olup olmadığını düşünmüş . Bunu neden anlattığımı unuttum . Oysa ben bunu kendi başına bir öykü yapmayı kurduydum . Siz şimdi bana yazı yazmanın soygunculukla beslendiğini söyleyecek ve galiba Balzac'tan , yazarların ruhlarımızı soyduklarını ve yalnızca çalmak için dinlediklerini aktaracaksınız . Ben de sizi , yine sizin örneğinizle , hırsızları koruyan mitolojik Hermes'in ağzıyla yanıtlayacağım . Sizse bana , Cassandra misali , Böyle diyeceğinizi biliyordum , diyeceksiniz . Zaten , siz benim bilici m değil misiniz ? Biliyorum , şimdilerde kimseler böyle konuşmuyor ve böyle bilgiler artık para etmiyor . Tabii ki bizim sınıfımız değiştirildi ve müze raflarındaki yerlerimiz , Bağdat Caddesi'ne dil sürçmesiyle arada hala tramvay yolu deyiveren felsefe öğretmeni annenizinkinden bile önce belirlendi . Pekala , burnu büyüklük yapmayalım , müzede değil ; Münih mi , Frankfurt mu , oralarda bir yerlerde gördüğünüz Bebek Butik te . El yapımı gözlüklü bebekler ! Kitlesel satılan tek tip giyinmiş Kansas bebekleri Barbie evlerinin ilk katlarında 50 - 60 marka satılırken , Bebek Butik'te 1200 marka sergilenen tuhaf antikalar . . . Ama kabul ediniz ki , tutturmalarıyla başa çıkamadığımız için , nefret ede ede ve pahalı gele gele biz kızlarımıza ancak Barbie bebekler alabilirken , bizim tasvirlerimizi satın alma gücündekiler yine de ancak onlar olacaklar . Altı şeritli yollara uygun otomobilleriyle plastik sandalyeli gazinolara varıp kederlenmeden oralarda oturabilenler ve bizim gibi abesle iştigal edeceklerine , kiraz mevsiminde bile paralar kazanabilenler . Ama siz yine de düşünmeyin onları . Unutun ! Siz ki , Çanakkale Cezaevi'ndeyken uzak tepelerin eteklerindeki pembeleşmeyi her görüşünüzde , Bu yıl bademler yine erken açtılar ; donacaklar , diye hayıflanmaktan öte yakınmadınız oradaki günlerinizde . Siz ki , bir çeviriniz nedeniyle Yargıtay beraat kararını üçüncü kez bozduğunda , sizi bu kez ne gerekçeyle beraat ettireceğini bilemeyen yargıcın çaresizliğine kaygılanmaktan öte bunalmadınız mahkemelerde . Siz ki , o ünlü murafaada sesinizi bile yükseltmediniz ; yalnızca , mesafeli yaklaşımı ve nesnelliği nedeniyle hukuku hep sıkıcı bulmuş olduğunuzu , ancak hakkınızdaki iddianameyi , sıkılmak şöyle dursun , bir solukta okuyup bitirdiğinizi ve heyecanlı bir romana benzettiğinizi söylemekle yetindiniz . Siz ki , kendi arkadaşlarımız şarabımıza ve peynir çeşitlerimize söylenirlerken - Buzdolabında Fransız peyniri bile gördüm ; ayıptır , halkımız açken ! - parfümlerinizi sonuna kadar ve dirayetlice savundunuz . Siz şimdi nasıl olur da . . . Hep anlatırdınız , kaygan kayalarda nasıl yengeç yakaladığınızı ve ayaklarınız yarıla yarıla , balık tutan arkadaşlarınız oltalarına taksınlar diye midye çıkardığınızı . . . İşte , şuralarda bir yerlerde olmalı ! Mor kayalar daha ileride , Dragos'taydı . Bir başka gün gideriz isterseniz . Bugün Kartal'dan ikinci kez geçemeyiz . . . Gidişte demiştim size , Bostancı'dan vapura binip Adalar'a gidelim diye . . . Hala yapabiliriz , ne dersiniz ? Ben de biliyorum ; liman kentlerinin kimlikleri denizle öpüştükleri yerlerde gizlidir ve kıyıları altı şeritli yollarla boğmak , dudaklara beton dökmek , öpüşleri mühürlemektir . . . Haklısınız , kentimizde yabancıyız şimdi ; oysa o zamanlar yabancı kentlere göçmüş olsaydık bize dedikleri gibi , oraları belki aşina gelirdi . Bilmez miyim , elbette kızlarımız da sıkılıyorlar bizden ; biz sıkılmadık mı annelerimizden ? Hem onlar hiç değilse yaşlanmasını bilmişlerdi . Bizse hala en genç olma ve geleceğe ipotek koyma iddiasındayız . Yani büsbütün çekilmeziz . Onu da biliyorum ; galiba asıl aşklarımız son yaşadıklarımızdı ve En güzel aşk henüz yaşamadığım , demek gelmiyor ikimizin de içinden . . . Geriye kalan . . . Olmaz olur mu ? Bakınız , işte Süreyya Plajı'ndayız . . . Trenle gelip geçerken gördüğümüz , mayolu kadın rölyefleriyle süslü duvarı ne yaptılar bilemiyorum ; iki M'li şu kocaman Migros'un arkasında kalmış olmalı . . . Giyinme kabinleri ? Onlar da duruyorlardır belki . . . Acaba Waikiki'nin mi , yoksa McDonalds'ın gerisinde mi ? Kumsal mı ? Aslında ayaklarımızın altında , beton dökmüşler üzerine yalnızca . . . Nasıl hatırlamazsınız , fotoğrafınız bile var ; şu altı bacaklı kubbeye tırmanmışsınız . İlk kez oraya kadar yüzebilmiş olmaktan gururlu , kardeşlerinize el sallamaktasınız . . . Üzerinizde , annenizin Mani di Fata dan çıkardığı patrona göre ördüğü mayonuz ; aynen şimdiki gibi incecik ve zarifsiniz . . . Demek Bakireler Mabedi ydi adı . . . Eski Yunan'da vardır , yanılıyor muyum ? Hani mabedi ziyaret ve tavaf eden gelinlik kızların çabuk koca buldukları anlatılır . . . Sahilden elli - altmış metre uzakta ve denizin ortasındaydı , biliyorum . Plajın sembolüydü , onu da hatırlıyorum . Pek haklısınız , şimdi hayli yalnız ve tuhaf duruyor altı şeritli yolun berisinde . . . Ama artık yalnızca bir havuza nezaret ediyor olmakla birlikte , şu gördüğünüz , bir zamanlar denizin ortasında olan ve sizin yüzerek varıp üzerine tırmanmış olduğunuz aynı altı bacaklı kubbe . . . Ve , 72 model emektar VW'imizi son model BMW'lerle Honda'ların ortasına park ettiğimiz bu otopark var ya , inanınız ki burası Süreyya Plajı . . . Lütfen intihar etmeyiniz . Ya son İstanbul sizseniz ? DOĞMUŞ KIZIMA MEKTUP Sevgili kızım , Anlayabilecek kadar büyüdüğünde , bu mektubun içeriğinin artık geçersiz hale gelmiş olacağını umuyorum . Hala geçerliyse ve sen , insanoğlunun benzer fanatik saplantıları nedeniyle acı çekersen , seni böyle bir dünyaya doğurma cesareti gösterdiğim için beni bağışlamanı diliyorum . Bu nedenle , Teslime Nesrin'e yazmak yerine sana yazmayı seçtim . Sen Teslime Nesrin'i tanımıyorsun . Aslında ben de tanımıyorum . Yalnızca bir fotoğrafını gördüm . Gülümsüyor ve sigara içiyor . ( Sigara yüzünden bana kızdığın gibi ona da kızabilirsin ! ) Kendini hiçbir maske ardına gizleme gereği görmemiş ; ne peçesi var , ne de sahte bir ifadesi . Dürüst bir kadına benziyor . Doktor , yazar ve gazeteci olduğunu öğrendim . Ne yazık ki , yazdığı hiçbir şeyi okuma şansım olmadı . Ancak , hakkında yazılanlardan anlayabildiğim kadarıyla öyle sanıyorum ki , herhangi birimizin , çağdaş , uygar ve eğitim görmüş herhangi bir bireyin , günlük konuşma içinde ya da yazıyla söylemeyeceği hiçbir şey söylememiş . Kendisiyle telefonla yapılan ve birkaç gün önce , 31 Temmuz 1994'te , Cumhuriyet'te yayımlanan bir röportaj bu inancımı güçlendirdi . İnanılmaz olan , ne söylediği değil , söylediğinden ötürü neyle yüzleşmek zorunda kaldığı : Hakkında ölüm fetvası çıkarılmış . Teslime Nesrin hakkında birşeyler yazma sorunuyla karşı karşıya kaldığımdan bu yana gece - gündüz düşünüyorum ; dünyamızın yirminci yüzyıl sonundaki traji - komik durumunu , kırk üç yıllık kendi geçmiş yaşamımı , gençliğimin umut ve ütopyalarını , ama en çok da seni düşünüyorum . Ve kendimi , senden önceki bebeğimin daha doğmadan ölmesine muhtemelen neden olan ikileme benzer bir çıkmazda buluyorum . Sana önce , doğmamış bebeğim hakkında bir - iki şey söylemeliyim . O bebek , senin ablan ya da ağabeyin olurdu diyemem , çünkü , sanırım o doğsaydı sen olmazdın . Savaşların , baskıların , nüfus kalabalığının , çevre sorunlarının ve inanılmaz şiddet olaylarının bunalttığı dünyamıza bir insan daha davet etmek dahi benim için zor bir karardı . İkincisi herhalde imkansız olurdu . Altı yıl önce , genç bir yaşta ilk kez hamile kaldığımda , Türkiye'deki 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından siyasi mahkum olarak dört yıla yakın zaman geçirdiğim cezaevinden çıkalı yine yaklaşık dört yıl olmuştu . Doktor , bedenimde dört haftadır yeni bir yaşamın filizlendiğini söyleyince , ilk kararım sigarayı bırakmak ve ilk eylemim , sinemaya gitmek oldu . Doğmamış bebeğimi Amadeus a götürdüm ; Mozart'ın müziğini bileyim ve ona , dünyanın doğmaya değer bir yer olduğu mesajını verebileyim diye . Sonra , sigara içmeden yazma cesaretini toplayabilmek için eve kadar yürüdüm ve masama oturdum . O sıralar bir senaryo yazıyordum , daha doğrusu cezaevinde iki yılımı birlikte geçirdiğim küçük bir çocukla ilgili önceden yayımlanmış bir kitabımı beyazperdeye uyarlıyordum . O çocuk , cezaevine geldiğinde henüz iki yaşındaydı ; ben , onu terk etmek zorunda kaldığımda dört yaşına varmıştı . Annesinin mahkumiyeti ve dışarıda ona bakacak kimse olmaması nedeniyle o da altı yaşına kadar bir avuç gök yüzünün altında büyümeye mahkum oldu . Doktora gitmeden başladığım sahneyi bitirmeye çalışıyor , ama bir türlü yazamıyordum . Sorun sigarasızlık değildi . Sorguda ya da askeri ceza evinin en berbat işkence şartlarında bile kapılmadığım dehşetli bir korkuya kapılmıştım . Bunun , aşina olmadığım bir sorumluluk duygusundan , başka bir yaşamın sorumluluğunu taşımaktan kaynaklandığını fark ettim . Ya benim bebeğim de duvarların ardında büyümek zorunda kalırsa ? Daha kötüsü , ya ben sesimi yükseltmek gerektiğinde , bebeğime zarar gelir korkusuyla susmaya mahkum olursam ? Paniğe kapılmıştım . Sürekli , doğurmaya hakkım olup olmadığını sorguluyordum . O küçücük tohumun , yaşamaktan vazgeçmesine herhangi bir fizyolojik etkenden çok bu paniğin neden olduğunu sanıyorum . Küsüp gittiğinde , yalnızca sekiz haftalıktı . Öldüğünü öğrendikten sonra , hep gözyaşlarıyla , Orianna Fallaci'nin Doğmamış Çocuğa Mektup unu kaç kez okuduğumu anımsamıyorum . Sonra mükemmel bir jinekoloğa rastladım , şimdi adaşı olduğun , o güzel gülüşlü kadına . . . Dünyanın bütün felaketlerinden kendimi sorumlu tutmaktan vazgeçmemi öğütledi bana . Doğanın mucizesini yaşamaya hakkım olduğunu söyledi . Ona teşekkür borçluyum . Senin , bedenimin önce içinde , sonra dışında büyümeni izlemek en büyük mutluluğum oldu . Daha da ötesi , yeni bir yaşama tanıklık etmenin benzersiz serüveni sayesinde , insan hayatından daha kutsal hiçbir şey olmadığını doğrudan öğrendim . Öldürmenin dehşetini de gerçek anlamıyla ancak o zaman kavradım . Şuna inandım ve hala inanıyorum ki , o süreci bilinçli yaşayan hiçbir anne asla öldüremez ve katliam karşısında kayıtsız kalamaz . Teslime Nesrin'in anne olup olmadığını bilmiyorum , ama bir anne olarak katliama karşı çıkıyorsa onu daha da iyi anlıyorum . Sevgili kızım , bırakalım henüz dörde varmamış şimdiki yaşında , büyüdüğünde dahi , benim içinde olduğum ikilemi kavramanın zor olduğunu biliyorum , ama adaşının beni azarlayacağını bile bile , bu sorunu senle birlikte göğüslemeye karar verdim : Sen , bana mutlulukların en büyüğünü sundun , ben sana hangi mutluluk için söz verebiliyorum ? Seni her tür şovenizmin , dinci , ırkçı ve milliyetçi fanatizmin alevlendiği dünyamıza davet etme cesaretini nasıl gösterebildim ? Eski Yugoslavya'da , Bosnalı Müslümanların uğradığı katliam ve tecavüzleri lanetleyen aynı dinsel fanatizmin , İslam adına masum Hinduların katline ve tecavüze uğramasına karşı sesini yükselttiği için Teslime Nesrin hakkında ölüm fetvası çıkarmasını sana nasıl açıklayabilirim ? Gençler , söğüdün az ötesine uzanmışlar , nehirde sırıkla sürülen altı düz sandallarla gelip geçenleri seyre dalmışlardı . Çoluk çocuk can yeleği giymiş Amerikalılar , yine fotoğraf makineleriyle Japonlar , şen şakrak İtalyanlar . . . Ardımdan gelen bir sesin , mükemmel bir Oxford aksanı ile delikanlıları kibarca paylamakta olduğunu bu sırada fark ettim . Oraya geçmemeliydiniz ! Gözleri bende , kaygılı bekleyen gençleri görünce , kendimden emin bir biçimde döndüm ve Onların hatası değil , geçmelerini ben söyledim , dedim . O ayaktaydı , ben oturuyordum . O İngilizdi , ben yabancıydım . O erkekti , ben kadındım . İkimiz de gözlüklüydük , üniformasızdık ve sanırım aynı yaşlardaydık . Bütün bunların ne önemi var bilmiyorum , ama sözlerim etkili bulundu . Yaa ! ( Oh , I See ! ) dedi güzel aksanıyla . Peki o zaman , önemi yok . Kiliseyi geziyoruz , ama istemiyorlarsa gelmeyebilirler . Zorunlu değiller . Burada kalabilirler . . . Yalnız söyleyebilir misiniz , 16 . 30'da otobüse gelsinler . . . Aniden edindiğim bu beklenmedik otoriteden hoşnut kalmadığımı söyleyerek sahtekarlık yapmayacağım . Bilakis , rolümü benimsediğimi , gençlere , İngilizce olarak , 16 . 30da otobüste olacaksınız ! diyen sesimi duyunca anladım . İçlerinden biri sordu : Nerede ? Öyle ya , nerede ? Gözlüklü , üniformasız , kırklarındaki beye dönüp pişkince , Nerede ? dedim . O ana kadar , benim gruptan sorumlu bir yetkili olduğumu varsaydığı anlaşılan adam , kaşlarının belli belirsiz alnına doğru hareketi dışında şaşkınlığını ustaca gizledi ve tam bir İngiliz centilmenliği ile , Bridge Street , dedi . Gençlere , Bridge Street , diye yineledim . İngiliz gitti , herkes az önceki konumuna döndü . Demir kapı hariç . Şimdi gözüme daha da aIçak görünüyordu . Az önce gençlere atlamalarını işaret ettiren siz , bu kez bana , Hadisene ! dediniz . . . Eh , sonunda idam yok ya , diyecektim ki . . . Neyse , yine de sizi dinledim . İşte sonunda söğüt ağacının altındayım . Sigaramı çıkarıp yakıyorum . Sandallarla geçenlere , biraz ürkek , biraz uzaktan ve ille de özenerek bakan çocukları gözlüyorum . Böyle anlarda hep olduğu gibi Lenin'i düşünüyorum . Gözlerim yaşarıyor . Benle dalga geçiyorsunuz : Latince , ÜTOPYA. Ve ilk kez , demir kapının yasal açılışına tanık oluyorum . . . Yani anahtarla açılışına . Kralın okuluna mensup bulunduğu anahtarından anlaşılan , uzun saçlı , şair veya fizikçi bir genç adam , kapıyı yeniden kilitleyip notları , kitapları ve birası ile nehir kenarına geliyor . Gençlerin az ötesine bir yere yerleşiyor . Sırtını bir ağaca güvenlice dayıyor ve yazıp çizme hazırlığına girişiyor . Ben de ufak tefek notlar alsam , deyip , tembelliğim yüzünden içindekilerin nadiren öykülere dönüşebildiği defterimi çıkarıyorum . Temiz bir sayfa açıyorum , çevremdeki ayrıntıları gözden geçirmek üzere kafamı kaldırıyorum ve karşı kıyıdan bizi tehditkar bir ifade ile gözleyen , porter tabir edilen üniformalı görevliyi o zaman fark ediyorum . Giysisi , en azından benim amatör gözüme , sizin vitrayda arz - ı endam ederken giymiş bulunduğunuz vişneçürüğü bordürlü siyah cüppenin aynısı gibi görünüyor . Hemen gözlerimi indirip , defterimle , yazıp çizdiklerimle son derece meşgul bir havaya bürünüyorum . Köprüyü geçip demir kapının öbür yanında dikilerek seslenmesi için ona zihnimden tanıdığım sürenin bitmesine bir - iki saniye kala sesini duyuyorum . Levhaları görmediniz mi ? Defterimi kapatıyorum , toparlanmaya hazırlanıyorum ki . . . gençlerin süklüm püklüm kapıya yönelişlerini görünce ağırdan almaya karar veriyorum . Görevli kapıyı anahtarıyla açmış , azarlayan bakışlarıyla çocukları dışarı çıkarıyor . Tam ben de kalkıyorum . . . kapıyı yeniden kilitlediğini ve benimle ilgilenmediğini görüyorum . Vicdan muhasebesi : 1 . Çocuklarla aynı kaderi paylaştın , sen de git . 2 . Boşver , otur . Hele şimdi , kapının üzerinden atlayıp gitmeyi kendime hiç yediremiyorum . Kararsızım : Şair ya da fizikçi genç adamdan anahtarı isteyip çıkmalı mıyım ? Nasıl girdiniz ? diye beni sorgular mı ? Oturup beklemeli miyim ? Hayır , asıl muhasebe bunların hiçbiri değil . Köprüden geçerken dönüp arkasına bakan , dönüp benimle göz göze gelen o bir tek gencin , isyankar saçlı o Slav delikanlının gözünde asıl soruyu okuyorum : Az önce , o üniformasız İngilizce , bize , Geç , diyenin siz olduğunu söylemiştiniz . . . Şimdi neden . . . Ütopya'da üniforma var mıydı ? diye soruyorum size . Hep unutuyorsun , diyorsunuz . Latince ÜTOPYA. Bütün sandallar nehirde bir aşağı bir yukarı koşuşturup dururken , Kralın Köprüsü ( King's Bridge ) yanında huzur içinde dinlendiği yerden bana göz kırpan Mrs . Simpson isimli sandala tam o anda gözüm ilişiyor . Bir yerlerde kralın tüm sandallarının İngiltere kral ve kraliçelerinin adlarıyla anıldığını , yalnızca birine Mrs . Simpson'un adının verildiğini ve onun hep köprüye bağlı durduğunu okuduğum geliyor aklıma . Sevdası uğruna Kral VIII. Edward'ın tahtını terk ettiği Mrs . Simpson . . . Merhaba Mrs . Simpson ! Sizi daha önce görmemiş oluşuma şaşmamalı . . . Nehrin bu kıyısındaki tek ayrıksı , ben kalana kadar beklemiş olmalısınız bana Merhaba demek için . . . Thomas More'un , sizin ve benim , her biri kendi usülünce ayrıksı olan üç yabancı nın , burada rastlaşıvermesi ne hoş bir sürpriz ! Derken Mrs . Simpson'la arama , hemen önüme yanaşan bir sandaldan beceriksizce kıyıya tırmanmaya çabalayan bir kadın giriveriyor . Zorunlu bir iniş olduğu belli . Sandalların ancak iskelelerde yolcu indirebileceklerini ve buraya yanaşmamaları gerektiğini , bütün yabancılığıma karşın ben bile biliyorum . Sandalın muhtevasından gözüme ilk çarpan , kendini karaya atmak için çırpınan hanımın iri kalçalarını şekle sokmak gibi imkansız bir görevi üstlenmiş olan korsenin pembe ile bej arası rengi oluyor . Sandalcı , denizcilik yaşamlarını terk etmekte hayli sabırsız görünen yolcularını uyarırken , sesindeki azarlama tonunu denetleyebilmek için zorlanıyor : Yavaş ! Devireceksiniz , telaş etmeyin . . . Son inebilenler , ayaklarını karaya basmış olmanın ferahlığıyla derin bir nefes alırlarken , ilk inenlerden biri demir kapıyı yokluyor : Kilitli ! Sandalcıya sesleniyor . Suyla barışık oldukları kuşku götürür altı yaşlıca ve şişman yolcusuyla hayli ter dökmüşe benzeyen sandalcı , hızla uzaklaşırken yanıtlıyor : Anahtarı isteyin ! Bunun üzerine , adamcağız bana yaklaşıp belirgin bir İtalyan aksanıyla , Anahtar sizde mi ? diye soruyor . On dakika önce olsa , Ne anahtarı ? derdim . Şimdi , bilgiç bir edayla , şair ya da fizikçi genç adamı gösteriyorum . Onda var . İtalyan aksanlı adam birasını yudumlayan adama gidiyor . Az önce ben gitmiş olsaydım başıma gelecekleri uzaktan izliyorum . Sorular , açıklamalar , gönüIsüzce uzatılan anahtar . . . Demir kapı bu kez yarı - yasal olarak açılıyor . Sandaldan inen grup çıkıyor . Tam kapıyı yeniden kilitlemeye yeltenirlerken ben de arkalarından çıkıyorum . King's College aidiyetime dair hiçbir kuşku uyandırmamış olduğumu İtalyanların şaşkınlığından anlıyorum . Anahtar asıl sahibine doğru havada uçarken , benimle ilk konuşan , Demek siz de ! diyor . Evet , diyorum , ben de ! Gülmeye başlıyoruz . Gürül gürül Akdenizli kahkahalar . . . Neden yalnızca Akdeniz ? diyorsunuz , kahkahamıza katılırken . Şimdi tüm aksanlar kayboluyor . Sevgili Thomas More , Ütopya alfabesi kahkahaya dayanıyor olmasın ? diye üsteliyorum umutla . Artık öğrenmelisin , diyorsunuz sabırla . Latince , Ütopya . . . LAP - TOP Tam karşıma oturduğunuzda , göz göze gelmemize ramak kalmıştı . Oysa bu yolculuğumda , metropol metroları ile toplama kamplarının ortak kuralına kesinlikle uymaya ve göze bakmamaya kararlıydım . Hangi durakta bindiğinizi anımsayamıyorum . Londra'nın metro haritasından , Piccadilly hattının mor çizgisini , Heathrow Havaalanı'ndan başlayarak izliyorum : Hatton Cross , Hounslow West , Hounslow Central , Hounslow East , Osterley . . . Hangisiydi ? Hounslow'lardan biri olmalı . Bilemiyorum . Siz bindiğinizde tek yer mi kalmıştı , yoksa karşıma seçerek mi oturdunuz ? Seçerek oturduğunuzu düşünmek hoşuma giderdi , ama belleğimi zorlayınca , başka boş yer yoktu gibime geliyor . Sayısız uçaklardan inmiş sayısız insanlardık ; paltolarımız , şemsiyelerimiz , bir de valizlerimiz . Sanırım son boş yerdi sizin oturduğunuz , ama belki de sevinmiştiniz orası boş diye . Yoksa ne diye ramak kalsın göz göze gelmemize ? Heathrow Havaalanı'na bu inişimde , bagajım , yürüyüşüm , ama en çok da göz düzeyi üzerinde tuttuğum burnu büyük bakışlarımla , vize kuyruğunda bile dokunulmazlığımı korumuştum . Tekerlekli valiz , çekilince uzayıp ukala bir çıt sesiyle sabitlenen sapıyla uysalca peşime takılıveren hem de Carlton , İngiliz markası . Üstelik üzerinde pembe pembe British Council etiketi . Hele küçümseyen bakışlar eşliğindeyse , vize memuru , soru sormak ne kelime , özür dileyecek hale geliyor . Kitap alışverişlerinden sonra havaalanlarında sapı kopan çantalara paydos . İnsanların gözlerine bakıp gülümsemeye de . İşte bu kadar kolaymış ! Göz insan düzeyidir . Üstüne çıktınız mı , tamam . . . Oysa nefret ederim göze bakmayan insanlardan . Göze bakmamanın da çeşitleri vardır . Gözlerini kaçırmak , ayağa bakmak , göz kırpıştırmak , gözünü belirsiz bir yerlere dikmek . . . Toplama kamplarında askerlerin , hele komutanların gözüne bakmanızı men ederler . Bakmak cesaret işidir . Yüreğiniz elveriyorsa , bakmalısınız . Vize memurlarının gözlerini küçümsemeniz gerektiği kuralını kendiniz keşfedersiniz . İnsaniyetiniz el veriyorsa , bakmamalısınız . Ya metrolar ? Metrolarda yalnızca yabancı lar göze bakar . Ben bu kez yabancı olmama kararındayım . Anlaşılan siz de öyle . Yine de karar vermemiş olsaydık birbirimize bir an olsun bakardık türünden bir elektriklenme . . . Metronun sarsıntısında , tam ortamızda asılı kalıyor . Sol omzunuzun üzerinden pencerenin dışını dikkatle izlemeye girişiyorum . Sarsıla sarsıla akıp giden simsiyah bir şerit , donuk . Teninizin siyahı ise parlak ve yumuşak . Elmacık kemikleriniz çıkıntılı , burnunuz kemerli . Profilinizin Mısır firavunlarını anımsattığını görür gibiyim . Nil Deltası için fazla siyahsınız . Nil'in aşağıları için ise fazla açık . . . Nübyeli olmalısınız , Nefertiti'nin torunlarından . Siz de benim sağ omzumun üzerinden , benim ardımdaki pencereden dışarısını izlemektesiniz . Elim kendiliğinden saçımı düzeltmeye girişecekken yarı yolda durdurup gereksiz yere gözlüğümü düzeltiyorum . Öyle ya , saçımı düzeltsem ne fayda . . . Hem ne diye . . . Dışarıya , ille de hep aynı noktadan bakıp durmam beni ele vermesin diye gözlerimi alnınızdan geçirerek sola kaydırıyorum . Alnınız geniş ve çıkıntılı olduğundan , saç diplerinizdeki yolculuğum uzunca sürüyor . Saçlarınıza ya da dudaklarınıza yakalanırsa kurtaramayacağımı bildiğimden , bakışımı özenle alnınızdan yürütüp bu kez sağ omzunuzun üzerinden dışarıya dikmek üzereyim ki . . . Sağınızda oturanı o zaman fark ediyorum . Başı sizin omuz hizanızda . Sizin yanınızda mı büsbütün çelimsiz , şaşkın ve zavallı görünüyor , yoksa gerçekten öyle mi ? Karar veremiyorum . Ömrünce hiç güneş yüzü görmeyip hep metrolarda dolaşmışçasına soluk benizli . Neyle yıkanırsa yıkansın yağlı görünümünü yitirmeyeceği izlenimi veren seyrek ve kararsız saçları yandan taranmış . Yüzünde ergenlik izleri . Yaşı yirmilerde olmalı ; sizin , daha doğrusu bizim , neredeyse yarı yaşımızda . Ergenlik izleri ebedi . Kalın gözlüğün ardında büsbütün incelmiş gözlerine bakmamda sakınca yok , çünkü onun gözleri ısrarla kucağındaki portatif bilgisayarın tuşlarında . Yanınızdaki , lap - top tabir edilen bilgisayarında , benim amatör gözüme bile beceriksizce görünen hareketlerle birşeyler yazmaya çalışıyor . Üzerinden kaçan bir takım elbise giymiş , bir de geniş kravat . . . Rengarenk Afrika hayvanları . Parlak turuncu zürafalar , çizgili zebralar , koca bir gergedan , tekrar zürafalar . . . Sarsılarak duruyoruz . Sizin binişinizden bu yana , hangi durakta ineceğimi izlemeyi unutmuş olduğumu fark ediyorum . Henüz iyice batıdayız . Telaşa gerek yok . Kapı açılıyor , bir kişi iniyor , bir sürü kişi biniyor . Kapı ağzı tıklım tıklım . İki çocuklu bir aile . Kadının boynundan sarkan askıda , göğsüne bastırdığı minicik yavrusu . Kırkı çıkmamış kadar küçük . Üç - dört yaşlarında bir de oğlan çocuğu , babasının eline yapışmış . Adam orta boylu ve şişmanca , kadın da öyle . Tenleri koyu siyah . Gözleri küskün . Size benzemeyen bir yanları var . Firavun soyundan gelmedikleri kesin . Kadın lap - top'lunun yanındaki demire yapışıp dengesini korumaya çalışıyor . Sağ eli yavrusunun sırtında . Hafif hafif patpatlayıp miniği rahatlatıyor . Sarsılarak kalkıyoruz . Miniğin umurunda değil . Alışkın olmalı . Kanguru yavrusu gibi . . . Afrika hayvanlı kravata bakıyorum , kanguru var mı diye . Yok . Olmaz tabii . Afrika'da kanguru ne arasın ? Kangurular Avustralya'da . . . Kravatın sahibi tedirgin , kıpırdanıyor . Tepesindeki yazıyı o zaman fark ediyorum : Gerektiğinde bu yeri yaşlılara , özürlülere ve çocuklu olanlara veriniz . Lap - top'unu ne yapacağını bilemez bir ifadeyle , bir çocuklu kadına , bir size . . . bakmasına izin vermeyip siz ayağa kalkıyorsunuz . Kadın geçip yerinize oturuyor . Kimse kimseye bakmıyor , kimse tek söz etmiyor . Ne Buyrun , ne Teşekkür ederim , ne Özür dilerim , kalkamadım hiçbir şey . . . Göz alanımın tamamen dışına çıktığımız için sizin kapı ağzında dikilmekte olduğunuzu ancak hissedebiliyorum . Biraz da sizi benden tümüyle kopardığı için lap - top'luyu öfkeyle ve pervasızca süzmeye girişiyorum . Belalı bir annesi olduğu kesin . Yemeğe diye yalnızca bir kez gürleyen bir anne . Bu da ihtimal tek çocuk . Anası , ilkokuldan üniversite sonuna kadar her hafta öğretmenleriyle görüşmüştür . Ne , edebiyat mı ? Delirdin mi sen ? Gizli gizli yazdığı şiirlerini , anasının ayak seslerini duyar duymaz saklamıştır bu uyuz . İşletme okumasında karar kılınmıştır . Sanki annesi bir sonraki durakta binip çalışmıyorsa azarlayacakmışcasına teIaşlı. Benim dik dik baktığımı hissettikçe daha da beceriksizleşiyor . . . Oh olsun ! Bilgisayar , büroda ve masada bile sevimsiz . Böyle kucakta , üstelik metroda . . . Kimbilir ne yazmaya çabalıyor ; gitgide şaşkınlaşan solucan parmaklarıyla . . . İnce değil , solucan . Bu parmaklar ne piyano çalabilir , ne resim yapabilir ; kararsız , güçsüz . . . Birden sizin ellerinizi merak ediyorum . Sizi aranıyormuş gibi görünmemek için nerede olduğunuzu önceden kestirmeye çalışıyorum . Olsa olsa yer verdiğiniz kadının yerindesinizdir . Kadın tam karşımda boş bakışlarla oturuyor . Pencereden akan siyah şeridi , beni , başımın sol üst yanındaki metro şemasını , tepemde birbirini izleyen restoran , condom ( prezervatif ) ve çocuk bezi reklamlarının hiçbirini görmeden . Bacakları ayrık , her an yeniden döllenmeye ve doğurmaya hazır , elbisesi sarı siyah damalı . Eli bebesinin sırtında . . . Eller . . . Sizin elleriniz ? Kadının ve lap - top'lunun baş hizasından , az önce kadının tuttuğu demiri buluyorum . Biraz yukarı . . . İşte sizin eliniz . Güzelce kavramışsınız demiri . Parmaklarınız uzun . Saksofon mu çalışıyorsunuz yoksa ? Parmak uçlarınızda caz . Besbelli , siz neye dokunsanız caz . . . Ve küçük parmağınızda bir yüzük , mavi taşlı . Afrikalı . Kravattaki hayvanlar gibi Afrika özentisi değil , gerçekten Afrikalı . Turuncu zürafalar , koca bir gergedan . . . Sarsılarak duruyoruz . Kadın hiç oturmamışçasına kalkıp kapıya yürüyor . Hiç yaşamamışçasına ölür bu kadın . Tek izi , dölleri . Ailece iniyorlar . Yeriniz boş kalıyor . Sağ gözümün görüş alanı sınırında bir hareket . . . Karşılıklı oturanların orta yerinde , ayakta durulmaması gereken arada dikilmekte olan birisi , bir adam , yanındakilerle konuştuğu dile bakılırsa bir Doğu Avrupalı ; valizlerin üzerinden tırmanıp yerinize ulaşma niyetini belli eden bir hamle yapıyor . Fırsattan istifade , bir ona , bir size bakıyorum . Size biraz daha uzunca . Bir an karşılıklı duraklıyorsunuz . Siz , kaşlarınızın belli belirsiz bir hareketi ve elinizin davetkar işaretiyle yeri adama ikram ediyorsunuz . Zekice . Yer sizin , ama feragat ediyorsunuz . Adam anlıyor . Anlayıp cayıyor . Valizin üzerinden aşırmaya niyetlendiği bacağını , az önceki sabit durumuna getiriyor . İşte yine tam karşımdasınız . Göze bakmama kararımdan vazgeçiyorum . İlk oturuşunuzda kıl payı kaçırdığınız göz güzelliğimizi bu kez yakalamaya azmediyorum . DOSYASI ÇABUK KAPATILAN BİR ÖLÜM OLAYI 1 Tanınmış tiyatro oyuncusu Raif Ergüç , 13 Kasım'ı 14 Kasım'a bağlayan gece aşırı dozda aldığı uyku hapları nedeniyle ölmüştü . Adli tabip , boş ilaç şişesinin etiketine baktıktan sonra hapların büyük bir olasılıkla gece saat bir ile iki arasında alındığını , ölümün de sabaha karşı iki buçuk ile üç arasında gerçekleşmiş olabileceğini söyledi . Polis , yaptığı araştırma sonucunda Raif Ergüç'ün evinde intihardan başka bir olasılığı da akla getirebilecek herhangi bir ipucuna rastlamadı . Hem Raif Ergüç , yaşamına kendi isteğiyle son verdiğini açıklayan bir mektup da bırakmıştı . Zaten akılları karıştıran tek şey de bu mektup oldu . Çünkü anlaşıldığı kadarıyla Raif Ergüç , bu çok uzun mektupta hangi nedenlerden ötürü intihar etmediğini anlatmaya çalışmıştı . İntihar edenlerin bıraktıkları mektuplarda ölümlerinden kimlerin sorumlu olmadıklarının belirtilmesi , alışılagelmiş bir durumdu . Ama , Raif Ergüç'ün yaptığı gibi , ölen kişinin kendini hangi nedenlerden ötürü öldürmediğini açıklamak için bir mektup kaleme alması , o güne kadar böyle olaylarla çok karşılaşmış olan savcıya bile şaşırtıcı gelmişti . Savcı , olaydan sonraki birkaç gün boyunca ölenin yakın çevresinden erişebildiklerine bu mektubu gösterip düşüncelerini sordu . Ama kafasındaki sorulara herhangi bir yanıt bulamadı . Çünkü Raif Ergüç'ün bıraktığı mektubu okuyan yakınları da yazılanlara bir anlam verememişlerdi . Örneğin sanat yaşamı boyunca hep başarıdan başarıya koşmuş olan Raif Ergüç , biraz uzunca olan mektubunun hemen başında , kendine karşı hep çok kötü bir oyuncu olduğunu , ama intiharının bununla bir ilişkisinin bulunmadığını açıklamıştı . Kendi ifadesiyle bu mektupta anlatılması çok zaman alacak nedenlerden ötürü , neredeyse bütün yaşamı boyunca , hatta çocukluk yıllarından başlayarak , hep oynamıştı . Fakat bu , yani kendine karşı sürekli oynamış olması , doğuştan varolan bir yeteneğin kendini dışa vurması diye yorumlanmamalıydı . Hayır , Raif Ergüç'e göre bu ikisi arasında , yani kendini bildi bileli genellikle olmayan bir yaşamı kendi sahnelerinde kendine karşı oynaması ile , sonradan tiyatro oyunculuğunu bir uğraş seçmesi arasında , en azından doğrudan bir ilişki yoktu . Kendine karşı oynaması , hep bir tür kaçış yerine geçmişti . Kendine karşı uyguladığı tiyatro yöntemini rahatlıkla katıksız bir yanılsamacı yöntem diye de adlandırabilirdi . Çünkü aslında yaşayamadıklarını kendine sergilerken , kurguladığı olaylarla ve tiplerle - en azından temsil süresi boyunca - bütünüyle özdeşleşmişti . Gerçi burada temsil süresi söylemi de belli bir kesinlik getirmekten uzaktı . Çünkü Raif Ergüç , yine kendi ifadesine göre , yaşamında olmayanları oyun aracılığıyla en azından bir sahne gerçekliğine - elbette kendi özel sahnesinin gerçekliğine ! - dönüştürme işini , sonunda yaşamının ne kadarının gerçek , ne kadarının ise oyun olduğunu ayırt edemeyecek kadar ileri götürmüştü . Raif Ergüç bu itirafta bulunduktan sonra , geride bıraktığı mektubu okuyacak olanlardan açıkça özür dilemişti . Zira bu mektup için de aynı durum geçerliydi : Yazdıklarının ne kadarının gerçek yaşamından kaynaklandığını , ne kadarının ise bir oyun metni niteliğini taşıdığını da artık ayırt edebilmesi olanaksızdı . Bu olgu , bir zamanlar Raif Ergüç'ün tiyatro eğitimi görme kararını vermesini de çok güçleştirmişti . Çünkü o aşamaya geldiğinde , ansızın tiyatroyu herhangi bir zaman bir sanat diye algılayıp algılamayacağı , dolayısıyla da böyle bir sorumluluğu taşıyıp taşıyamayacağı konusunda kararsız kalmıştı . Oynamak , onun için artık yemek , içmek ve uyumak kadar doğal bir konum olup çıkmıştı . O , günlük yaşamın en sıradan olaylarına bile çoğu kez bir oyuncu gözüyle bakan biriydi . Üstelik uzunca bir zamandan bu yana bu konumu bir tür kaçış saydığının da bilincindeydi . Kafasında dolanıp duran çetin soru , şuydu : Özel yaşamında kaçışlarını daha da yetkin düzeye getirmek için çaba harcarken edinip geliştirmiş olduğu becerilerden yola çıkarak , kendini bir sanatçı adayı saymakta haklı olabilir miydi ? Gerçi küçüklüklerinden beri iyi taklit yapmaları nedeniyle kendilerine doğal birer tiyatro oyuncusu adayı gözüyle bakanlarla sık karşılaşmıştı . Bu bağlamda kendi yaptıkları da belki taklit etmek diye nitelendirilebilirdi . Çünkü sonuçta başkalarının yaşadıklarını kendi yaşamına taklit yoluyla sokan , kendi yerine çoğunlukla bir başkasıymış gibi yaşayan biriydi . Çocukluk yıllarında , uçsuz bucaksız mutsuz bir aile yaşamı içersindeyken , kendini sık sık mutlu ailelerin mutlu çocukları yerine koymuştu . İlkgençlik yıllarında , bir erkek olmasına karşın - mektubun daha ilersinde anlatmaya çalışacağı nedenlerle - kızlara değil , fakat yaşıtı delikanlılara ilgi duymaya başladığında , ya bu yanını yadsıyarak erkekleri , ya da bir erkek tarafından ilk kez öpülmeyi bekleyen genç kızları taklit etmişti . Para sıkıntısı çektiği zamanlar kendini her istediğini yapacak kadar varlıklı biri yerine koymuştu . Raif Ergüç , mektubunda tiyatro eğitimine başlamak üzereyken kafasında çöreklenen sorulara konservatuardaki eğimi boyunca da net yanıtlar alamadığını yazıyordu . Tiyatro bölümünün giriş sınavlarını rahat kazanmıştı . Ama dört yıllık başarılı eğitimi boyunca , özellikle oyunculuk derslerinin hocalarından başarısının gerçeklerden kaçma becerisinden mi , yoksa sanatsal yeteneğinden , yani yaratıcılığından mı kaynaklandığına ilişkin herhangi bir ipucu alamamıştı . Zaten eğitiminin sonunda , sanatçılık bağlamında en azından böyle bir eğitimin pek yararlı olmadığı sonucuna varmıştı . İster doğaçlama , ister oyunculuk dersinde olsun , çoğu hocalar nasıl oynanması gerektiğini gösterirlerken , kendi böyle'lerine aşırı ağırlık tanıyorlardı . Bu da öğrencilerin olası özgün anlatımlarının gelişmesini engelliyordu . Grup halinde yapılan çalışmalarda Raif Ergüç'ün , bir tür seri üretimin amaçlandığı izlenimini edindiği çok olmuştu . Deneyimlerini , öğrencilerini kendilerine benzetmek yerine , onlara kendi üsluplarına giden yollarda rehberlik etme doğrultusunda kullanan hocaların sayısı hep çok azdı . Mektubundan anlaşıldığı kadarıyla Raif Ergüç kafasındaki temel soruya , yani gerçekten bir sanatçı olup olmadığına ilişkin soruya sonraki yıllarda , erken gelen bir ünün ardından da yanıt bulamamıştı . Profesyonel anlamda sahneye ilk çıkışının ardından çabuk sivrilmişti . Katıksız bir sanat adamı , diye övülmüştü . Sahnedeki oyunculuk başarılarının yanı sıra , ömrü boyunca tiyatrodan başka bir şey düşünmemesi , tiyatro oyunculuğunun dışında , reklamlar da dahil , en azından parasal bakımdan çok çekici bütün önerileri geri çevirişi de onca takdir edilmesinde hiç kuşkusuz önemli rol oynamıştı . Yaşamının sahne dışındaki bölümünü sürekli gözlerden uzak tutmuştu . Alışılagelmiş biçimiyle bir bohem tavrını hiçbir zaman sergilememişti . Ama böyle bir tavrı , kendine karşı hep oynamıştı , ve mektubunda bunu da açık yüreklilikle itiraf etmekten çekinmemişti . Örneğin gerçek yaşamının gerçek aşklardan , sarsıcı , ama o ölçüde de hayata hayat katan ilişkilerden yana çoraklığına karşılık hayal dünyasında pek çok aşk yaşamış , birlikte olmuş , terk edilmiş ve her terk edilişin geride bıraktığı acıları sonuna değin çekmişti . Ve zamanla hayal dünyasında yaşadıkları da onun gerçeklerinin ayrılmaz parçaları olup çıkmıştı . Öyle ki , neler yaşadıklarıyla övünen genç oyuncularla içki sofralarını paylaştığı kimi akşamlarda , gecenin ilerlemiş saatlerinde , ansızın öfkeye kapılıp : Sizin yaşadım dedikleriniz , benim hayatımın yanında ancak birer dipnotu olabilir ! diye böbürlenmeyi de neredeyse bir alışkanlık haline getirmişti . Böyle davranışlar da Raif Ergüç'ün kendi sahnesinde , tek seyircili tiyatrosunda oynadığı oyunların birer parçasıydı . Evet , bir de işin bu yanı vardı . Yani o , kendine karşı sahnelediği oyunların yazarı , yönetmeni , oyuncusu ve de izleyicisiydi . Belki kafasındaki soruya bir türlü yanıt bulamayışının en önemli nedeni de buydu . İş , kendisinin gerçekten bir sanatçı olup olmadığını irdelemeye gelince , yine aynı çıkmazla karşılaşıyordu . Çünkü özel yaşamındaki bu yumaktan tiyatro sahnelerine gerçek anlamda bir yaratıcılığı taşıyabildiğinden bir türlü emin olamıyordu . Yıllar boyunca izleyiciler , sahnede onun kimliğinde gerçekte kimi alkışlamışlardı ? Büyük bir tiyatro sanatçısı sandıkları , ama gerçekte kendi yaşamındaki onca acıdan , aşağılanmışlıktan ve aşağılık duygusundan ancak sanki bunların olmadığını oynayarak uzaklaşabilen , maskelerinin ardında üflesen yıkılıverecek bir zavallıyı mı , yoksa kendi trajedileriyle birlikte ve onlara rağmen kendini sahnede ayakta tutabilen , dünyayı sahneye taşıyabilen bir büyük sanatçıyı mı ? Gerçek anlamdaki yaratıcılık , geniş ölçüde bir kendine rağmen liği de içermiyor muydu ? Raif Ergüç , bu sorunun yanıtını son mektubunun başına oturana kadar bulamamıştı . Ama mektubunda bu belirsizliğin , intiharına yol açmadığını da önemle belirtmişti . 2 Mektubun tamamını okuduktan sonra savcı , giriş bölümünden sonrasının bir oyunun çeşitli sahneleri olduğu izlenimini edinmişti . Sanki Raif Ergüç ilk bölümde kompozisyonun temel taşı diye nitelendirilebilecek bir olguyu , başka deyişle aslında yaşamı boyunca kendi kendisine karşı oynadığı olgusunu gözler önüne sermiş , onun ardından da bu kompozisyonu açacak sahnelere geçmişti . Örneğin bu bölümün hemen ardından , evindeki eşyaların eskiliğinin kendini öldürmesiyle bir ilintisinin bulunmadığını belirtmişti . Raif Ergüç'ün o bölümde yazdıklarına göre evdeki koltuk , kanepe , yemek masası , büfe , sehpa gibi eşyalar , zaten yıllardır eskimekteydi ve kendisi , neredeyse yaşamının o evde geçirdiği her anında bu eskime sürecine tanıklık etmişti . Dolayısıyla evdeki çevresinin sürekli eskimesi , döşemelik kumaşların renginin giderek atması , koltukların çökmesi , özellikle annesinin sürekli oturduğu koltuğun altından yayların bile sarkmış olması gibi eskime belirtileri , Raif Ergüç'ün günlük yaşamının olağan görüntüleriydi , ve böylesine sıradan görüntüler ile bir intihar arasında herhangi bir bağlantı aramak , ölenin kendi ifadesine göre , zaten biraz tuhaf kaçardı . Raif Ergüç'ün evindeki eşyalara ilişkin yazdıkları , yaşamının iç mekan dekoru ile o yaşamı noktalama kararı arasında bir ilişki bulunmadığı anlamında da yorumlanabilirdi . Raif Ergüç , mektubunda ikinci olarak annesinin giderek yaşlanıp çökmesinin de bu intiharın nedenleri arasında yer almadığını yazmıştı . Tıpkı evdeki eşyalar gibi , annesi de Raif Ergüç'ün artık neredeyse anımsayamadığı bir zamandan bu yana eskimekteydi . Ayrıca annesinin yaşlanıp eskimesi ile eşyaların eskimesi arasında hemen hiç fark yoktu . Çünkü cansızlıkları yüzünden eskimeye karşı koyamayan eşyalar gibi , yaşamdan daha ölmeden elini eteğini çekmiş olan annesi de kendini eskime sürecine bırakmış , belki yıllardır cansız eşyaların arasına onlardan biriymiş gibi yerleşip kalmıştı . Görme ve işitme duyuları zamanla iyice zayıflamaya başlayınca , evlerine çok yakın doktorlara gitmeyi bile sudan bahanelerle hep savsaklamış , böylece görme ve işitme yoluyla gelecek algılara da kendini kapatıp çevresindeki eşya parçalarına daha bir benzer olmuştu . Raif Ergüç mektubunun bu bölümünde annesinin bu halinin kendisini de bir yaşlanma , kendini eskimiş hissetme ve dünyadan uzaklaşma konumuna sürüklediğini , önceleri buna direnmeye çalıştığını , ama sonunda evin her yanını saran eskimeye ve yaşlanmaya teslim olduğunu , gerçek yaşamla olan bağlarının da gittikçe zayıfladığını , böylece zamanla kendi yaşamının sahnesinde unutulmuş eski bir dekor parçasına dönüştüğünü belirtiyordu . Ama ona göre intiharı ile bu durum arasında da bir bağlantı kurulamazdı , çünkü sonuçta ortada yalnızca bir eskime vardı . Üstelik - yine mektuptaki ifadesine göre - annesiyle ve evdeki eşyalarla birlikte Raif Ergüç de bir zamanlar böyle şeyleri önemseyip önemsemediğini anımsayamayacak kadar eskimişti . 3 Mektubun okuyanlara tuhaf gelen bir başka bölümünde Raif Ergüç , evin bakımsızlığı ile intiharı arasında da bir ilişki kurulamayacağını yazmıştı . Mektuptan anlaşıldığı kadarıyla Raif Ergüç , bu bakımsızlıkla savaşmaya epey erken başlamıştı . Örneğin para durumunun hiçbir zaman parlak olmamasına rağmen , en az on yıldan beri annesine eve haftada bir olsun bir gündelikçi getirmelerini önermekteydi . Ama annesi , bu öneriyi hiçbir zaman benimsememiş , gerekçe olarak da evdeki eşyaların eskiliğini ileri sürmüştü . Raif Ergüç'ün annesine göre insan , böyle bir evde hizmetçiden utanırdı ve o , yani anne , böyle bir utancı yaşamayı asla istemiyordu . Raif Ergüç , annesinin bu gerekçelerine karşılık bekar evlerine bile hizmetçi getirildiğini söylemişse de , sonuç değişmemişti , ve annesi her defasında : Şu eve biraz çeki düzen verelim , benim yatak odamı da düzeltelim , ondan sonra düşünürüz , diyerek konuyu kapatmıştı . Annesinin eve çeki düzen vermekten ve kendi yatak odasını düzeltmekten kastettiği , eve yeni koltuk , yemek odası ve yatak odası takımlarının alınmasıydı . Raif Ergüç , kazancının yaşamının hiçbir döneminde böyle giderleri karşılamaya yetmeyeceğini biliyordu . Bunu annesi de hep çok iyi bilmişti . Sonuçta annesi galip gelmiş ve evlerine hiç gündelikçi girmemişti . Zamanla bakımsızlık evin her yanına öylesine sinmişti ki , Raif Ergüç konuk olarak gittiği evlere artık bir benzerini de kendisi için yaratmayı asla başaramayacağı dünyalar gözüyle bakmaya başlamıştı . Ama - becerisi ya da yeteneği doğrultusunda ! - çoğunlukla öyle evlerde yaşıyormuş gibi davranmayı da unutmamıştı . Raif Ergüç , mektubunda intiharı ile böyle bir ev yaşamından sözde kaçmak için baş vurduğu , evleri böyle olmayan yakınları ve dostları tarafından çoğunlukla dengesiz diye nitelendirilen davranışlar arasında da bir bağ kurulmaması gerektiğini belirtiyordu . Savcı , mektubun özellikle bu bölümünü ilginç bulmuştu . Üstelik mektubu Raif Ergüç'ün bazı yakınlarına gösterdiğinde , onlar da savcının bu görüşünü paylaşmışlardı . Hatta savcıyla birlikte , bu tür davranışların Raif Ergüç'te o yaşarken fark etmedikleri , ciddi ruhsal bozuklukların göstergesi olabileceği konusunda görüş birliğine bile varmışlardı . Raif Ergüç'ün kendine karşı sürekli oynadığını açıklaması , hem savcı , hem de ölenin yakınlarınca bir tür kişilik parçalanması diye de nitelendirilmişti . Örneğin Raif Ergüç , eve , üstelik de çoğu kez annesinin isteği üzerine bazı yeni eşyalar aldığını , ama annesinin bu eşyaları hiç kullanmaması üzerine , sırf sürekli eskimekte olan o evde bir yenilik olsun diye , parasal durumuyla hiç de doğru orantılı sayılamayacak taksit borçları altına girerek bu kez kendine bir şeyler almış olduğunu yazıyordu . Bir zamanlar annesi , kullandığı ütünün eskiliğinden yakınmış ve artık kimsenin evinde böyle bir ütü kalmadığını söylemişti . Bunun üzerine Raif Ergüç , çeşitli ince ayarları bulunan , üstelik de buharlı bir ütü satın almıştı . Çünkü annesi , özellikle pantolon ütülediğinde ve bunun için bez ıslattığında , gazetelerde buharlı ütü reklamları gördüğünü söylerdi . Ama yeni alınan ütü , ambalajından hiçbir zaman çıkarılmamıştı . Raif Ergüç ne zaman artık yeni ütüyü kullanmasını istese , annesi bir dahaki sefere kullanacağını söylemişti . Sonunda yeni ütü , annesinin yatak odasındaki eşyaların arasında bir yerde kaybolup gitmişti . Mutfaktaki fırın olayı da bunun aynıydı . Annesi , Raif Ergüç'e hep bir fırınları olsa yapabileceği yemeklerden söz ederdi . Sonunda Raif Ergüç , annesine hoş olduğunu sandığı bir sürpriz yaparak , günün birinde set üstü cinsinden bir elektrikli fırın almıştı . Fakat o zamandan beri geçen yedi yıl boyunca fırın yalnızca bir kez , o da tecrübe amacıyla ekmek kızartmak için kullanılmıştı . Savcı , mektubun bu satırlarını okuduktan sonra kendini tutamayarak gidip mutfağa bakmıştı . Bu duygu , kendime kaçınılmaz olarak yönelttiğim birkaç soruyu da beraberinde getirdi . Yazamayışın nedeni , M . ile yaşananları daha öncekilere oranla sıradışı saymam ve yazma becerimin böyle bir yoğunluk düzeyi karşısında yetersiz kalması olabilir miydi ? Ya da bir korku mu söz konusuydu ? Böylesine yoğun bir yaşanmışlığı yazılı sözcüklerin kalıbına dökme eyleminin hem yaşananlar , hem de benim açımdan tüketici olabileceği korkusu ? Bu kez yazamıyordum , ve benim için - en azından şimdilik - tek gerçek , buydu . Kaç kez yazmaya koyulmuş , ama bir noktaya gelip tıkanmıştım . Bildiğim - en azından bildiğimi sandığım - bir başka şey de , tıkanıklığımın bir üslup sıkıntısından kaynaklanmadığıydı . Yani kafamda yazacağım her şeyi netleştirmiş olup , şimdi bunlar için nasıl bir üslubun uygun düşeceğini düşünmüyordum . Gerçek yaşantılardan kurguya uzanan yolda tökezlemekteydim . Ya da belki şöyle denebilir : Bu kez yaşantıları ne zaman bir bütünde , belli bir kompozisyonun çatısı altında birleştirmeye kalkışsam , sanki her birinin sesi kendi başına bütünün sesini bastırıyordu . Böylece de ortaya notalarından her biri bağımsızlığını ilan etmiş , darmadağınık bir beste çıkıyordu . Bu durumda , yani daha bir kurguya varamamışken , üslup kaygıları yüzünden yoluma devam edemediğim elbet söylenemezdi . Oysa işe her zamanki gibi başlamıştım . Bu kez de elimin altında bir sürü not vardı . Kimi günce kayıtlarını andırır biçimde tarihli , kimi tarihsiz , bazen kendimle , bazen bir sen'le konuşurcasına kaleme alınmış bir sürü not . Ve bu kez de yapmam gereken , bütün bu yazılı parçaları , belleğimde yazılı olanları da ekleyerek , bir kurgunun çatısı altında bütüne dönüştürmekti . Ama olmuyordu işte ! En sıradan yaşantılar bile kurguya götürülemiyordu . Örneğin M . yi ilk görüşümle ilgili şöyle bir not vardı : 19 Temmuz . Öğle sıralarında markette tuhaf bir karşılaşma . Şarküteri bölümünün önünde durmuş , hafiften meydan okurcasına çevresine bakınıyordu . Bu arada markette çalışan kadınlardan birine çok tatlı bir gülümsemeyle selam verdi . Demek ki oraya sık geliyor . Karşılaşmamış oluşumuza şaşırdım . Gördükten sonra hemen unutabileceğim bir yüz değil . Sırtında pastel alacası bir gömlek . Blucini dizlerinin hemen altından kesilmiş . Ayağında sandaletler . Çorap giymemiş . Bacaklarının dizlerinden ayak bileklerine kadarki çıplak kısmında , kılların üstünde irili ufaklı birkaç boya lekesi var . Kasları belirgin olan , güçlü bacaklar . Aynı lekelerden çıplak kollarında da vardı . Başında ters giyilmiş bir keten kasket . Altından uzunca kıvırcık saçları çıkmış . Sırtında epey yıpranmış , doluca bir sırt çantası . Bulunduğum yana doğru baktığında ilk kez göz göze geldik . Çok kısa bir süre . Ona bakmıyormuş gibi gözlerimi raflara çevirdim . Biraz ilerledim . Aramıza diyet besinlerin sergilendiği raflar girdi . Önümde tekerlekli alışveriş sepetini sürerek biraz ilerden dönüş yaptım . Ona bu kez arkadan yaklaşacağımı tahmin ettiğim bir noktadan . Ama aradan geçen birkaç saniye içersinde o da bulunduğu yerde bir dönüş yapmıştı . Şimdi arkası marketin içine , yüzü de yarı raflara , yarı benim yaklaşmakta olduğum yöne dönüktü . Neyse ki başı önüne eğikti . Deri bir bozuk para çantasının içindeki paraları saymakla meşguldü . Kendi alışverişimi bitirmiş olduğumdan , ayaklarım geri geri giderek kasaya doğru ilerledim . Kasadaki kızın fiş vermesini beklerken ve aldıklarımı poşetlere yerleştirirken , bir kez daha bulunduğu yöne baktım . Yukarıdaki raflarda bir şeyler arıyordu . Başını iyice havaya kaldırmıştı . M . ile karşılaşmamı anlatan bu satırları o gün eve döner dönmez , daha aldıklarımı yerleştirmeden oturup yazmıştım . Sonradan her ayrıntısını anımsamak isteyeceğim bir karşılaşma olduğundan neredeyse emindim . Ve günün birinde , sıra yazmaya geldiğinde , bu başlangıç sahnesine özel bir önem vereceğimi de biliyordum . İlk karşılaşmaya ilişkin notumda bu açılardan herhangi bir eksiklik yoktu . Güçlük , kendini bu nottan yola çıkarak kurguya varmak istediğimde belli etti . Güçlük , daha önce yazdığım öykülerle karşılaştırıldığında , bu kez kullanmak istediğim zaman kipinin farklılığından kaynaklanıyor olabilirdi . Öncekilerin hemen hepsinde ya daha en baştan açıkça geçmiş zaman kipini kullanmıştım , ya da bunu geriye dönüşlerden yararlanarak yapmıştım . Onu bir daha hiç görmedim . / Tren yeni kalkmıştı , ve her dönüşteki gibi , biraz kestiriyordum . / Çok uzun zaman önce günce tutardım . . . ya da bir başka örnek : Evet , sevgili Claudia , yanına uzanmamı istediğin geceden bu yana tam on sekiz yıl geçmiş . . . Hep varılan bir noktadan geriye doğru bir anımsama . Sonradan nelerin yaşandığının bilinerek başa dönüldüğünün okura algılatılması . Oysa M . nin öyküsünü böyle yazmak istemiyordum . Beni hep şimdiki zamanı kullanmaya iten bir şey vardı . Daha önce yazdığım öykülerin doğrultusunda gitseydim , biraz yukarda sözünü ettiğim günce notunda anlatılan ilk karşılaşmayı aşağı yukarı : M . ile ilk karşılaşmamız , aslında tuhaf bir karşılaşmaydı . Öğlen saatlerinde markete gitmiştim . O , şarküteri bölümünün önünde durmuş , çevresine bakınıyordu . . . diye başlatır , o bölümün sonunu da belki : Bu ilk karşılaşmada neler hissetmiş olduğumu şimdi tam olarak anımsayamıyorum . . . cümlesiyle bağlardım . Ama kullanmak istediğim anlatım , bu değildi . M . ile yaşananların öyküsünde hep geçmiş zaman kipini kullanmak , varılmış bir noktadan - bir tür anımsama eylemiyle - sürekli geriye doğru anlatmak , sanki hem anlatmak istemek , hem de anlatmaktan biraz kaçmak demekti . Bu da sanırım geçmiş zamanla karşılaştırıldığında , şimdiki zaman kipinin bir tür acımasızlığından kaynaklanıyordu . Anlatıda şimdiki zaman kipi , bir tiyatro oyununun temsili gibidir . Temsil diyorum , zira oyun sadece okunduğunda , bu özellik gözden kaçabilir . Tiyatroda şimdiki zamanın mutlak anlamdaki egemenliği , en açık biçimde sahneleme sırasında ortaya çıkar . Olaylar ne zaman geçmiş olursa olsun , olay örgüsünde ne kadar geriye ya da ileriye atıf yapılırsa yapılsın , her perdenin tek bir zamanı vardır : Şimdiki zaman . Bu özellik göz önünde tutulduğunda , belki de zamanın bulunuşundan günümüze kadar geçerliliğini korumuş olan o geçmiş zaman - şimdiki zaman - gelecek zaman bölümlemesinin tiyatroda kesinlikle ortadan kalktığı ve her şeyin kaçınılmaz bir biçimde tiyatronun kendi şimdiki zamanında geçtiği , böyle bir zamanın içine kısılıp kaldığı bile söylenebilir . Bu , örneğin birinci perdenin bir zamanlar . . . söylemiyle belli bir geçmişe atıfta bulunarak sona ermesi ve ikinci perdenin o bir zamanlar . . . ı konu alması halinde de böyledir , çünkü ilk perdenin bizi götürdüğü geçmiş , ikinci perdede yine de tiyatronun şimdiki zamanında sergilenen bir geçmiş olur . Bir gösterim sanatı olarak tiyatro , sahnede her zamanı ancak şimdiki zamanda gösterebilme olanağına sahiptir . Eğer sahnedeki bir vazonun öyküsü anlatılıyorsa , sözcükler aracılığıyla geçmişine atıfta bulunulan vazo , o anda sahnede nasıl görünüyorsa , yine de öyle kalmakta direnecektir . Ya da diyelim oyunun kahramanlarından biri bir an için anlatıcı olarak sahnenin önüne ilerlese ve izleyicilere : Ben , şimdi Otuz Yıl Savaşları döneminde yaşıyorum . . . tarzında bir açıklamada bulunsa , bu açıklama onu birkaç yüzyıl öncesine değil , fakat sahnedeki şimdiki zaman çerçevesinde yer alacak bir Otuz Yıl Savaşları'na götürecektir . Şimdiki zamanı seçmeme diye bir özgürlük , tiyatroda yoktur . Bu özgürlük , ancak roman ya da öykü gibi anlatılarda vardır . Ama o anlatılarda şimdiki zamanı seçme özgürlüğü de vardır , ve böyle bir seçim yapıldığı andan başlayarak yazar , kendini - tıpkı benim de M . nin öyküsünü yazmaya koyulduğumda bulduğum gibi - belki de önceden aklının ucundan bile geçirmediği kısıtlamaların içinde bulur . Bunlara örnek vermezden önce , kendime sorduğum bir sorunun yanıtını aramak gerekiyor . Şimdiki zamanı , neden seçmiştim ? Bunun temel nedeni , yazınsal kurgu boyunca konuyu , deyiş yerindeyse , en küçük parçalarına ayırmak ve hiçbir parçacığı da dışlamayı istememek diye özetlenebilir . Ya da bu geri plana atılıp , bir başka nedene öncelik tanınabilir , ve şimdiki zamanı seçmenin olay örgüsüne yazınsal güncellik denilebilecek bir tür güncelliği kazandırma isteğinden kaynaklandığı söylenebilir . Hangi yanıt benimsenirse benimsensin , neyi ne kadar , hangi açıklıkla yazacağıma iyice karar vermeden şimdiki zamanı seçmem , sakat bir tutumdu . Bunun işaretleriyle daha M . ile ilk karşılaşmama ilişkin notu şimdiki zaman kipiyle kurgulamaya başladığımda karşılaşmıştım : Öğle sıralarında markette tuhaf bir karşılaşma . Şarküteri bölümünün önünde durmuş , çevresine bakınıyor . Bu arada markette çalışan kadınlardan birine çok tatlı bir gülümsemeyle selam veriyor . Demek ki sık geldiği bir yer . Karşılaşmamış oluşumuza şaşırıyorum . Gördükten sonra hemen unutabileceğim bir yüz değil . . . Buraya kadar her şey iyiydi . Ama - öyküde sonuna kadar şimdiki zaman kullanılacaksa eğer , üstelik öyle yapmaya da karar vermiştim - büyük eksikler vardı . Bunlar , karşılaşmamız ve onu ilk görüşüm bağlamında yalnızca yukarıdaki satırlarla yetindiğim takdirde , sonradan giderilemeyecek eksikliklerdi . Geçmiş zaman kipini kullansaydım , eksik kalanları , yani açıkçası , kendime sakladıklarımı , yaşadıklarımı konu alan bir öykü yazmaya karar vermeme karşın , söylemek yürekliliğini gösteremediklerimi , aradan zaman geçtiği bahanesiyle . . . şimdi anımsayamıyorum , diye geçiştirebilirdim . İlk karşılaşmamızda M . , bana neden o denli çarpıcı gelmişti ? Bunu şimdi anımsayamıyorum . Belki de sanatçı olduğunu daha o anda sezmiştim . . . Bunu o sırada elbet bilemezdim , ama dediğim gibi , büyük bir olasılıkla sezmiştim . . . Şu anda , geçmiş zaman kipinin yardımıyla bile bana pek inandırıcı gelmese de , böyle bir metin yazılabilir , dahası belki kimi okurlara inandırıcı da gelebilirdi . Çünkü - yine geçmiş zaman kipi kullanıldığı varsayımıyla söylüyorum - M . nin gerçekten bir sanatçı , bir ressam olduğunu sonradan öğrenmiş olacaktım ve bu olgu ile ilk karşılaşma sırasındaki sezgilerim arasında - sözde ! - bir bağlantı kurabilecektim . Ayrıca , yine geçmiş zaman kipini kullanmanın sağladığı bir kaçamak yoluyla , en sonunda , öyküde anlatılanların bütünü için geçerli olmak üzere , aradan gerçekten çok zaman geçtiğini , o nedenle bütün olup bitenleri anımsamanın artık beklenemeyeceğini belirten bir cümleye de yer verilebilirdi . Böylece insan belleğinin unutkanlığına bir atıfta bulunulmuş olur , okur da bu pek doğal insan hali ni bir yazarın da yaşamış olmasını herhangi bir biçimde yadırgamazdı . İyi güzel de , bütün bunlar , yukarıda birkaç kez belirttiğim gibi , ancak öykünün geçmiş zaman kipinde yazılmış olması durumunda geçerliydi . Benim seçtiğim ise , şimdiki zamandı . Üstelik birinci tekil kişinin ağzından anlatıyordum . Yaşama eylemi ile yaşananları anımsama arasında bir seçim yapmış , öyküde de yaşamayı seçmiştim . Gerçekten yaşanmış olanlar ile aramda kurguda olsun bir uzaklık bırakmayı göze alamamıştım . Üstelik böyle bir seçimin , yaşadığının ahlakını savunma gereğini de beraberinde getireceğini düşünmemiştim . Oysa ilk göze almam ve düşünmem gerekenler , bunlardı . Orada , daha ilk gördüğüm anda ona dokunmak istiyorum . Onun bana dokunmasını istiyorum . Raflar arasındaki dar yoldan geçerken hafiften çarpışmamızı , bu çarpışma üzerine biraz şaşkınlıkla başını kaldırmasını , sonra da bakışlarında , nice zamandır beklenen bir buluşma gerçekleşmişçesine , bir sevinç ışığının parlamasını istiyorum . . . Hayır . Bunları yazmamıştım . Bu satırlar , eksikti . M . ile ilk karşılaşmamızda duyduklarımı savunamamıştım . Sonradan , yanılmıyorsam bir hafta kadar sonra , tanışmamıza , sonraki birkaç ay boyunca çok şeyler yaşamamıza karşın , savunamamıştım . Günlerde ve gecelerde her şeyi sınır tanımaksızın yaşarken , bir öykünün kurgusunda bütün yapabildiğim , acınası sınır çizgileri üzerinde yoğunlaşmak olmuştu . Şu sorulabilir : Şimdiki zaman kipi kullandığım için , her şeyi yazmak zorunda mıydım ? Edebiyatta böyle bir zorunluluktan söz edilebilir mi ? Şimdi o günleri düşünürken , belki de diyorum , en büyük ahlaksızlığım , M . ye yönelik tutkularım için sanatı bir kılıf , bir perde diye kullanmam olmuştur . Hem sanat , hem de yaşadıklarımız adına bir ahlaksızlık . Ressamdı . . . sonradan öğrenmiştim ama bu , elbette her şeyi açıklıyordu . Daha ilk karşılaşmamızda onu neden ölesiye çekici bulduğumu , vücudunun görünen kısımlarındaki ve giysilerindeki boya lekelerinden neden etkilendiğimi , bakışları bana yöneldiğinde ve ben ona baktığımda , bunun neden yalnızca rastlantı diye nitelendirilemeyeceğini . . . evet , hepsini açıklıyordu . . . Hayır , aslında hiçbir şeyi açıklamıyordu . Yani M . nin ressamlığı , ilk karşılaşma sahnemize ait hiçbir şeyi açıklamıyordu . Yalan söylenmişti . Sahnenin şimdiki zamanında , apaçık ortada olanlar yokmuş , onların yerine başka şeyler varmış gibi gösterilmişti . Buna yanılsama değil , fakat ancak yalan denilebilirdi . M . de , öyküme ait ilk notları okuduktan sonra öyle demişti . Elinde kağıtlar , pencerenin önüne gitmiş , bir süre karşıdaki damları seyrettikten sonra hızla odaya geri dönmüş , öfkenin ve düş kırıklığının bulandırdığı gözlerini bana dikerek , kupkuru , sesinde o zamana kadar hiç rastlamadığım bir tonla konuşmuştu . Yani sen , bütün yaşadıklarımızı kendi dünyanda bu yalanların üstüne mi inşa etmiştin ? Ama o okuduğun yalnızca bir öykü taslağı . . . Yaşadıklarımızın öyküsü olduğunu söyleyen sen değil misin ? Evet . . . O halde ? Sanat , edebiyat , bunlar kurgu değil midir ? Sen ressamsın , bunu çok iyi bilmen gerekir ! Ben de bu öyküde yaşadıklarımızı kurgulamaya çalıştım . Sen kurgu yapmamışsın , kendine yalan söylemişsin ! Bu , aynı şey değil ! Bana gelince , resimlerimde kesinlikle böyle yapmıyorum ! Gördüğüm dünyayı , olanı ve olmasını istediklerimi fırçamla , çizgilerimle elbette kendime göre kurguluyorum . Olandan yola çıkarak olmasını istediğimi tasarımlıyorum . Yaşadıklarımdan yaşamak istediklerime doğru yol alıyorum . Yaşamak isteyip de yaşayamadıklarımı tualimde düşlüyorum . Ama hiçbir zaman , anlıyor musun , hiçbir zaman senin şimdi , yazmakta olduğun bu öyküde yaptığın gibi , sanatımı gerçeklerimin yalanına dönüştürmüyorum . . . Son bir kaçış yolu deniyorum . İyi de , senin söylediklerini duyan , yaşamın gerçekliği ile sanatın gerçekliğinin bire bir örtüşmek zorunda olduğunu sanır . Oysa hiç de böyle değil ! Öykündeki ressam , tam ben olmayabilirim . Sen de tam sen olmayabilirsin . Yaşananlar da kurguya dönüşünce farklılıklar sergileyebilir . Ama senin bu öyküde , en azından bana okuttuğun taslakta yaptığın bu değil . Sen , yaşadıklarından , yaşadıklarımızdan , onları öyle yaşamış oluşumuzdan ötürü kendinden neredeyse özür diliyorsun ! Üstelik bir pişmanlığı açıkça dile getirseydin , belki de bunca zedelenmezdim . Fakat sen bu yürekliliği de gösterememişsin . Bunca zamandır ikimiz için de değerli olduğuna inandığım ne varsa , hepsi için onlar öyle değildi de şöyleydi , gibi bir söylem kullanmışsın . Öykün , bittiğinde bir öykü olarak çok güzel olabilir . Kimilerince usta işi diye nitelendirilebilir . Ama bütün bunlar , o öykünün temelinin yalanlarla atıldığı gerçeğini değiştiremez . Kendine söylediğin yalanlar ! Bana söylediğin yalanlar ! Ben sana hiç yalan söylemedim ! Söylemişsin işte ! Şu anda da söylüyorsun ! Öykünün şimdiki zamanında bile söylemektesin ! Kanıtla ! Hemen ! Üstelik de yazılı yapacağım bunu ! Senin yazdıklarına dayanarak ! Elindeki kağıtları karıştırıyor . Aradığı sayfaları bulması biraz zaman alıyor . Hiç kıpırdamadan bekliyorum . İdam kararının yüzüme okunmasını bekler gibi bekliyorum . Buluyor . İşte ! Zaman zaman o zikir ayinlerine duyduğu özlemi de gene piyanosunun tuşlarıyla bastırmaya uğraşmıştı . Üç gün süren düğün Arnavutköy'deki geniş yalıda yapılmış , ilk iki gün yalının arkasındaki geniş bahçenin kapıları isteyen herkese açılmış ; balıkçılar , arabacılar , çevre yalıların uşakları , askerler , polisler , kürekçiler , seyyar satıcılar , börekçiler , şerbetçiler , çarşı esnafı , mahalle kahvesinin ihtiyarları , yoldan geçen yolcular canlarının istediği gibi içeri girip , ağaçların altına serilmiş sofralarda düğün çorbaları içip , zerde , pilav yemişler , çıkışta evin kahyasından diş kirasını da alıp , Allah mesut bahtiyar etsin , bir yastıkta kocasınlar , dilekleriyle gitmişlerdi . Üçüncü gün gerçek düğün günüydü . Bahçenin arkasındaki , tepelere kadar uzanan korudaki bütün ağaçların dallarına baştan aşağı fenerler asılmış , hava kararmaya başlayınca da uşaklar tarafından hepsi birden yakılmıştı ; binlerce titrek alevden oluşan bir ateş ormanına dönmüştü koru , ışıklar bir yangın gibi yansımıştı Boğaz'ın sularına . Rüzgarla titreşen ateş izleri , denizin kıpırtılarıyla çoğalarak karanlık sulara kıpkızıl yayılıvermişti ; denize bakanlar suyla birlikte alevlerin de akıp gideceğini sanmışlar ; sular akıp gittiği halde denizdeki alevlerin hep aynı yerde kalmasına , birbirlerine söyleyemedikleri çocukça bir şaşkınlıkla şaşırmışlardı . Korudaki binlerce fenerle denizdeki alevlerin ortaklaşa yansıdığı çiçekli bahçede büyük sofralar kurulmuş , çerkeztavukları , yalancıdolmalar , bademli ve kaymaklı pilavlar , su börekleri , gerdaniyeler , imambayıldılar , düğün için özel olarak ısmarlanmış gümüş lengerler içinde dizilmişti . Feslerine sardıkları beyaz mendillerin bir ucunu omuzlarına bırakmış , frenk usulü smokinler giymiş Habeş uşaklar sırf bugün için giydikleri bu tuhaf ve yadırgatıcı giysilerin içinde acemi ve huzursuz adımlarla lengerleri getirip götürmüşler ; gümüş ibriklerden misafirlerin sedef kakmalı taslarına , ışık yansımaları içinde eflatundan mora , mordan kızıla dönen nar şerbetleri akıtmışlardı . Bahçenin bir köşesine kurulu şanoda önce İtalya'dan getirtilen Avrupa'nın en ünlü virtüözlerinden biri , seyircilerin sessiz ve yabancı bakışları arasında bir piyano resitali vermiş , ardından Fransa'dan getirtilen bir karı - koca Fransızca düet yapmış , sonra ince saz heyeti bir fasıl geçmiş , sonunda da ünlü hafızlar ilahiler söylemişlerdi . Bahçede dolaşan misafirler , bu birbiriyle ilgisiz müzikleri hep aynı huzursuzlukla ve oturma ihtiyacıyla dinlemişler , hep birlikte yorulmuşlar , ama şikayeti ve dedikoduyu ertesi güne bırakmışlardı . Yatsı namazından sonra sarhoş olan Fransız çiftin manyakça fikrine uyularak , romla ıslatılmış altı çift iri ıstakoz ateşe verilip yalının rıhtımına bırakılmış , her yanlarından ateş fışkıran zavallı hayvanlar solungaçlarını titreterek , çarpık yürüyüşleriyle kendi ateşlerinden kaçabilmek için denize doğru yürümüşlerdi . Denize düşmeden uşaklar tarafından yakalanan ıstakozların tütsülenen etleri daha sonra sofraya konmuştu , yanık kokan beyaz etlerden misafirler korka korka birer lokma alıp tatmışlar , ama bu garip deniz canavarlarının tadından pek bir şey anlamamışlardı . Reşit Paşanın dostu olan yaşlı paşalar , zümrütler , yakutlar , pırlantalar taktıkları iri kavukları ; altın sırmalarla , incilerle , işlemelerle süslenmiş uzun kaftanlarıyla bahçenin bir köşesinde kendileri için hazırlanmış atlas örtülü sedirlerde oturup olup biteni uzak , donuk , suskun bakışlarla izliyorlar ; yanan ıstakozları , başı açık Fransız şarkıcıyı acaib - ül garaip mırıltılarıyla pek de tasvip etmediklerini çevrelerine hissettiriyorlar ; ama ne olur ne olmaz , Padişahın doktoruyla araları açılmasın , başlarına bir dert gelmesin diye eleştirilerini bu mırıltıların ötesine de taşımaya cesaret edemiyorlar ; ertesi gün sarayda bu düğün hakkında neler konuşulacağını düşünüp ne tür yorumlar yapmaları gerektiğini şimdiden kestirmeye uğraşıyorlardı . Hikmet Beyin arkadaşları ise , herkesi ve her zevki memnun etmeye çalışırken iyice gülünçleşen bu garip karmaşayı mondenliğin bir gereği sanıp , harika azizim , kadın bir bülbül , ya da bizde böyle piyanist yok ki üstadım türünden yorumlarla değerlendiriyorlardı . Dar redingotları , püskülü arkaya savrulmuş vişneçürüğü fesleriyle kendilerinin de bu düğün kadar garip olduğunu görmezden geliyorlar ; kendilerinde ve düğünde varlığını hissettikleri tuhaflığı , yabancıların gösterilerine duydukları hayranlığı belirtmek için gösterdikleri abartılı coşkunun arkasına saklamaya çalışıyorlardı . Misafirlerin arasına karışmış hafiyeler , saraya verecekleri jurnaller için her şeyi inceden inceye tetkik ediyorlar , hangi vezir hangi vezirin yanına oturdu , kim kime ne söyledi , İtalyan piyanist çalarken kimler ilgiyle dinledi , Fransız kadına kim baktı , gençlerden hangileri geceyi birlikte geçirmek için o kadına kur yaptı , yalıya kimler kayık kimler arabayla geldi , bunları kaydediyorlardı . Hatta aralarından bazıları ertesi sabahı bile beklemeden jurnalleri o geceden saraya teslim etmişlerdi . Aralarından , ormana asılan fenerlerle Çırağan Sarayına kapatılan veliahta işaret verildiğini , düğünün bahane olduğunu , aslında veliahtın sarayına denizden kayıkla çıkıp veliahtı kaçırarak tahta geçirmek istediklerini yazan biri bile çıkmıştı . Harem ise tamamen başka bir düğün yaşıyordu ; Mehpare Hanım gibi piyano çalan , kitap okuyan birkaç genç hanımın olmasına karşın çoğunluk yerleşik zevklere sahipti ve her şey onların isteklerine göre düzenlenmişti . Yaşlı hanımlar baş köşelere kurulmuşlar , gençler ise yerlere serilmiş şiltelere yerleşmişlerdi . Önce Çingene kızları gelip bin bir maskaralıkla göbek atmışlar , arkasından kadınlardan oluşan bir saz heyeti ağır parçalar çalmış , düğün ilerledikçe çalınan parçalar hızlanmış , annelerinin kaş göz işaretine pek aldırmayan genç tazeler birer ikişer oyuna kalkmışlardı . Gelin hanımı da birkaç kez kaldırmaya heveslenmişler , Mehpare Hanım da her seferinde karşı çıkmış , ama sonunda burnu büyük demesinler diye kalkıp ortada bir iki dönmeye razı olmuştu . Mehpare Hanımla Hüseyin Hikmet Bey bütün bu eğlencenin , müziğin , gösterinin arasında uyur gezer gibi dolaşıyorlar ; nereye gittiklerini , ne yaptıklarını fark etmeden kalabalığın salıntısına uyarak oradan oraya kımıldıyorlardı . Akılları birazdan girecekleri gerdekteydi . Hikmet Bey , düğün hazırlıkları için büyük bir heyecanla uğraşmasına rağmen düğünün başlamasıyla birlikte düğüne duyduğu ilgiyi kaybetmiş , yalnızca yeni karısıyla yalnız kalınca neler olacağını düşünmeye dalmıştı ; aklında Paris'te orospularla yaşadığı gecelerin anıları vardı , ama onları karısıyla yaşayamayacağını düşünüyordu ; Mehpare Hanım onlar gibi rahat olamazdı , o da karısına Parisli orospulara davrandığı gibi davranamazdı , onlarla seviştiği gibi sevişmek isterdi ama öyle olamayacağını söylüyordu kendi kendine . Gece yarısına doğru misafirler , yalıya yaklaşan uzun kayıklarla , kapıda sıraya giren landonlarla birer birer ayrılmaya başladılar ; uzakta oturanlar için misafir odalarına yataklar serildi ; kandiller , geceleyin acıkırlarsa diye meyveler , susarlarsa diye ağzı kapalı sürahilerde buzlu sular konuldu . Hüseyin Hikmet Bey , arkasından yumruklanarak gerdek odasına sokulma adetini kesinlikle istemediğini bütün arkadaşlarına ve hane halkına söylediğinden kimse taze damada , Hadi odana ! deme cesareti gösteremedi . Gelin hanım ise , yenge hanımın , yaşlı kadınların itiraz edilemeyen otoritesiyle , Hadi kızım , artık odana geçme vaktidir , emri üzerine cariyelerle birlikte odasına gönderildi . Tavandaki bir çengelden aşağıya doğru bir çadır gibi genişleyerek sarkıp ; yatağı kaplayan cibinliğin bir kenarı yukarı katlanmıştı , Mehpare Hanım yatağın o yanına oturup damadı beklemeye koyuldu . Bir yıl aradan sonra bedenine ilk kez , bağımsız bir hayvan gibi kıpırdanmasını bilen bazen dokunup , bazen sıkan o erkek eli değecekti , olacakları düşündükçe yüzüne heyecandan al basıyordu . Pencereden dışarı baktığında , yalının rıhtımında tek başına sigara içen Hikmet Beyi gördü ; arkasından vuran ışıklarla gölgesi uzayıp incelerek rıhtımın üstüne düşen , biraz sonra gelip kendisiyle sevişeceğini bildiği erkeği , fark edilmemenin rahatlığıyla uzun uzun seyretti . Hikmet Bey sigarasını söndürüp binaya doğru yürüyünce Mehpare Hanım da dönüp yatağın kenarına oturdu yeniden . Hikmet Bey odaya girince Mehpare Hanıma şöyle çabucak bir baktı , sonra yavaşça fesini çıkartıp konsolun üstüne bıraktı , ellerini saçlarının arasından geçirip gelinin yanına yürüdü . Gelinin duvağı yüzünü örtüyordu . Cebinden siyah kadifeden uzunca bir kutu çıkartıp açtı ; kutunun içinden , bir su gibi akan pırlanta kolyeyi alıp Mehpare Hanıma , o güzel yüze bu kadar yakınlaşmanın heyecanıyla uyuşan parmaklarıyla taktı . Koruda yanan binlerce fenerin denize vurarak çoğalan alevi , odanın içine yayılarak duvarları , yatağı , cibinliği , Mehpare Hanımın gelinliğini , Hikmet Beyin heyecandan soğuyan alnını yangın kızıllığına boyuyor , deniz dalgalandıkça kızıllık da dalgalanıyordu . Gelinin duvağı kıvrım kıvrım bir ateş gibi kapatıyordu yüzünü . Bütün koruyu , denizi , yalıyı , odayı , gelinliği kaplayan bu kızıllık sanki içlerine akıyordu ; kendilerini yangının bir parçası gibi hissediyorlardı . Bu kızıllığın içinde Hikmet Beyin beyazlanan dudakları , olduklarından daha beyaz görünerek kıpırdandı , ama biri konuştuğunu , öbürü duyduğunu hissetmiyordu . Çıkan ses , sanki kendi bedenlerinin içinde yankılanan , dünyadan uzak , uhrevi bir sesti . - Müsaade eder misiniz Mehpare Hanım ? Mehpare Hanım başını yavaşça uzattı , Hikmet Beyin kanı çekilmiş elleri uzandı , duvağın ucundan tutup kaldırdı ve bir çift göz kızıllığın içinde parladı . O an Hikmet Bey , büyük bir soğukkanlılıkla ama öldürücü bir kesinlikle bu gözleri görmeden yaşayamayacağını düşündü . Belirgin derecede yuvarlak ve iri iki göz hayatın kendisi olmuştu , o an Hikmet Beye biri çıkıp da Hayat nedir ? diye sorsa , İki ışıktır , derdi . Belleği bir anda boşalmış , oradaki her şeyin yerini bir çift göz almıştı ; Hikmet Beyin belleğine girip dolaşan biri , o karanlık labirentin her köşesinde bir çift esrarlı ışık görürdü ; garip derecede iri , garip derecede yuvarlak bir çift bal rengi ışık ve belki bir tutam da kızıllık bu ışık damlalarının yanında . Mehpare Hanım da karşısındaki erkeğe , kökünü şehvetten , erkek etine duyulan özlemden alan bir aşkla baktı ; bedensel istek nasıl oluyorsa duygusal bir şekilde çıkıyordu ortaya . Mehpare Hanımın duygularının kaynağı karşısındaki erkeğe kıyasla ne kadar tenselse , ne kadar azgınsa , bu duyguları kendi kendine ifade ve kabul ediş biçimi de o kadar utangaçtı . Aldığı terbiye gereği , duygular açılıp saçılamıyordu içinde ; coşku patlayıp çıkamıyordu . Bu yüzden Mehpare Hanım , kendisine çok berrak gözüken bir aşkla seviyordu erkeği ; bu aşkın kaynağındaki o karanlık ve kızıl köpüklü fıkırtıyı görmesine , ne gariptir ki , kendi ruhu izin vermiyordu ; ruhunun ve isteklerinin derinlikleri kendisine bile kapalıydı , kendi içine doğru bir yolculuğa çıkmasına imkan yoktu , o yollar ta çocukluğunda kesilmişti . Ama her zaman olduğu gibi daha karanlık olan ruh , daha aydınlık olanı esir alacaktı , esaret aydınlık için kaçınılmazdı ; kader karanlığı sonsuzluğa dek efendi ilan etmişti ve onlar bu kadere kaçınılmaz olarak uyacaklardı . O sırada bunu bilmiyorlardı ama bu böyle olacaktı ; bunu , tozlu odasında oturan Osman , ateş rengine bürünen eşyalarının arasında neredeyse melunca bir sevinçle biliyor , büyük büyükannesinin ikinci kocasıyla sevişmesini izliyordu . Kıpır kıpır bir kızıllığın içinde , bilinçleri bu kızıllıkla kapanırken nasıl olduğunu kendileri de fark edemeden ağır ağır soyundular . Mehpare Hanımın saçları omuzlarına döküldü . Vücudu , ay ışığında yıkanan bir su perisinin vücudu gibi parlak bir beyazlığa sahipti ; yuvarlak memeleri , karnı , biçimli bacaklarıyla bir yıldız kümesinde dünyaya düşmüş bir yıldız damlası gibi ışıl ışıldı . Hikmet Bey , bu beyazlığa neredeyse çekinerek , aniden denizden çıkıveren bir denizkızına dokunur gibi gerçek olduğun inanamadan dokundu . Mehpare Hanım hiç kıpırdamıyordu , bir zaman Hikmet Bey utangaç dokunuşlarla bu vücudu , bu yıldız damlasını tanımaya çalıştı ; her dokunuşta peri kızı biraz daha canlanıp kadınlaşıyor , Hikmet Bey erkekliğini biraz daha fark ediyordu . Bacakları birbirine dolandı , göğüsleri birbirine değdi , sonra Hikmet Beyin dudakları Mehpare Hanımın boynundan aşağıya kaydı , utangaçlık her dokunuş ve öpüşle biraz daha eriyip yataktan kaçıyordu . Mehpare Hanım da biçimli parmaklarıyla Hikmet Beyin vücuduna dokunuyordu , birden çıldırıverdiler ; Hikmet Bey Fransızca konuşmaya başladı , açık saçık şeyler söylüyor , Mehpare Hanım da bilmediği bu dili sanki anlıyordu . Hikmet Beyin dili bacaklarının arasına değdiğinde bir an kaskatı kesildi ; böyle bir şeyi ne görmüş , ne duymuş ne de en çılgın hayallerinde aklına getirmişti ; bu hiç bilmediği , hiç düşünmediği bir şeydi . Önce dehşete kapıldı , utanç isteğin üstünü kapattı , sonra o utanç ve dehşet duygusu yırtılıp parçalandı ; o güne kadar hiç çıkarmadığı korkunç bir iniltiyle birlikte kendini iyice kaybetti , dişleri Hikmet Beyin sırtına geçirdi . Osman ise müthiş bir öfke duyarak Fahişe ! diye mırıldandı ve Hasan Efendinin sesini duydu : Ben sana söylemiştim . Gene de o sevişmeyi sonuna kadar birlikte ve kıskançlıkla yanarak seyrettiler . III Zamanla ilişkisini çoktandır kaybetmişti , zaman artık onun için hep aynı yöne doğru akan bir nehir değil ; geçmişin , anın , hatta geleceğin içinde biriktiği büyük bir göldü . Bu gölün sularına dalıyor , kendi geçmişiyle , ölüleriyle birlikte yaşıyor , her gün biraz daha dibe , biraz daha geçmişe inerek bugünden uzaklaşıyordu . Zamanın , akan bir nehirden duran bir göle ne vakit döndüğünü hatırlamayacak kadar derinlerdeydi artık ; bu gölün içinde bazen hiç karşılaşmak istemediği insanlara ve sahnelere rastladığında bütün gücüyle daha dibe kaçmaya uğraşıyordu . Onu hayata bağlayan tek bağ mutfakta biriken ton balığı konservelerinin boş kutularıydı . Boş kutularla birlikte karıncalar da çıkmıştı ortaya ; mutfak tezgahını kaplayan kalın toz tabakasının üstünde iğne ucuna benzer milyonlarca iz bırakarak , bilinmeyen deliklerden sürüler halinde kutulara geliyorlardı . Sabahları kalktığında kutuların içinin simsiyah kesildiğini , bu kıpır kıpır siyahlıktan çıkan bir uzantının kutuların bir ucundan dışarı akıp diğer ucundan yine kutulara döndüğünü görüyordu . Karıncalar , hareketli siyahlıkları ve kalabalıklarıyla korkutuyorlardı onu , ama ne kutuları atıyor ne karıncaları kovuyordu . Zaten çoktandır kendisini korkutan herhangi bir şey karşı önlem almaktan vazgeçmişti . Korkuyordu ama hiç bir şey yapmıyordu , onun doğal bir parçasıydı korku ; ne korkudan ne de korkunun nedeninden kurtulmayı düşünüyordu ; yalnızca , kendini korkutana ürpererek bakıyordu . Bazen saatlerce mutfakta oturup karıncaları izliyordu , o kalabalık ve kıpırtılı siyahlık iğrendiriyordu onu . Seyirerek derinleşen kara bir delik gibiydi karınca kalabalığı , baktıkça karanlıklaşıp derinleşiyordu ve ona hiç hatırlamak istemediği bir başka karanlık deliği hatırlatıyordu ; belki de zamanın durduğu yerdi o karanlık . Mum ışıklarıyla yıldızlanan loş barı hatırlıyordu . Kenardaki piyanonun başında oturan çok yakışıklı bir adam caz parçaları çalıyordu ; saçları dağınıktı , boynunda bir fular vardı , gözleri yeşildi ve olduğundan daha iri gözüken gözlerdendi . Sonra adam şarkı söylemeye başlamış ve yakışıklılığı aniden iğrenç bir çirkinliğe dönüşmüştü . Bu değişikliğin nasıl olduğunu anlayamamıştı Osman . Adamın yüzünde yakışıklılıkla iğrençlik sürekli yer değiştiriyordu ; bir an yakışıklı oluyor , bir an iğrençleşiyordu ; birbirinin zıttı iki görüntü birbirinin içinden çıkıyordu sanki . Birden çirkinliğin nereden kaynaklandığını görüverdi ; adamın ağzında tek bir diş bile yoktu , o biçimli dudakları açıldığında ardında karanlık bir kuyu beliriyordu . - Her zamanki gibi çok zarifsiniz ekselans , lakin yeni şeyler , ne kadar çok ümit ve heyecan verirse o kadar çok korkutur beni ; bilmem neden , her başlayan şeyin sonunu merak ederim ve sonunu düşündüğüm her şey hüzün verir bana . - Madam daha başlangıçta böyle hüzünlenir , sonunda zaten son olduğu için üzülürseniz , sevinçlerinizi nereye sığdırıyorsunuz . Mehpare Hanım , özellikle yabancı erkeklerle konuşurken sesine ve tavırlarına yerleşen alaycılıkla gülümsedi . - Ortasına ekselans . - Her başlangıçla sonun arasına bir de ortasını koyduğu için tanrıya şükretmeliyiz öyleyse sevgili madam . Mehpare Hanım , gözlerini hafifçe yana doğru çevirirken , ışıltılı gözbebeklerini bir an sefirin gözlerine değdirdi . - Ortayı , başlangıçla sonun arasına sıkıştırdığı içi , tanrıya sitem etmek de mümkün . . . Ortayı başa da koyabilirdi . Sefir bir kahkaha attı . - Madam , tanrı bunu yapabilirdi elbet , ama kadınlar onu gene ortaya getirir , iki uçta gene üzülürlerdi . - Kadınların üzülmekten hoşlandığını mı düşünüyorsunuz ? - Hayır , kadınların kadın olmaktan hoşlandığını düşünüyorum madam . Bana sorarsanız hüzünlerini kadınlar güzel bir broş gibi yakalarında taşıyorlar . Sefir bir an durup ekledi . - Soyunurken ilk önce hüzünlerini çıkarmaları belki de bundan . Mehpare Hanım , kendisiyle konuşan erkeklerin zaman zaman karşılarındaki güzelliğin etkisine kapılıp konuşmalarında sınırı geçmeleri karşısında hep bunu fark etmemiş gibi davranır , cevabını da hep aynı vurgusuz tonla verirdi . - Buralarda kadınlar hep giyiniktir ekselans . Salonun ortasındaki geniş dans pisti , bir kenarda çalan orkestranın müziğine uyarak vals yapan uzun tuvaletli , bol dekolteli , akça gerdanlı kadınlarla , rengarenk üniformalı , siyah smokinli erkeklerle doluydu ; birbirine tutunmuş beyaz eldivenli kadın elleriyle erkek elleri , bu kalabalığın içinde yumuşak tüyler gibi uçuşuyordu . Dans edenlerin arasındaki birkaç fesli ve siyah redingotlu Osmanlıdan iri olan Hikmet Bey , dans ettiği kadını zarif bir reveransla masasına götürüp bıraktıktan sonra Mehpare Hanımın oturduğu masaya doğru yürüdü . Yapmamaları gereken bir konuşmayı yapmış bir kadınla bir erkeğin acele kesilmiş sohbetlerinin insanı kuşkuya düşüren garip sessizliği karşıladı onu masada , ama Hikmet Beyin aklına kuşkulanmak gelmedi ; bir insanın bir gün küçük miktarlarda aldığı bir zehire alışması gibi karısının diğer erkeklerin ilgisini çekmesine , onlarla kışkırtıcı konuşmalar yapmasına ağır ağır alışmıştı . Bir Osmanlı erkeğinin ruhunun ve kişiliğinin en önemli parçalarından biri olan kıskançlığın eksikliği , farkına varılmayan daha doğrusu bir türlü isimlendirilemeyen başka eksikliklerle birlikte yaşanıyordu karı - kocanın arasında . Her şey eskisi gibiydi aslında , annesi hastalandığı için giden Matmazel Helen'in yerine Matmazel Chantal'ın gelmesinden başka bir değişiklik yoktu ; gene geceleri ışıklar kısılıyor , yatak odasında üç kişilik sofralar kuruluyor , gene Fransızcalar konuşuluyordu ama eskisi kadar yorulmuyorlardı sanki , eskisi kadar terlemiyorlardı sevişirken , sevişmeye başlarken elleri titremiyordu ve Mehpare Hanımın bakışları değişmeye başlamıştı . Hikmet Bey daha sonra Osman'a , O yılbaşı gecesi masaya döndüğümde , demişti , Mehpare'nin gözlerinde ışıklı bir boşluk vardı ve ben ışığı gördüm yalnızca ama , tuhaftır , o ışığın her zamanki gibi olmadığı da ben farkına varmadan aklıma takıldı demek . Epeyce bir zaman geçtikten sonra bir gün yolda yalnız yürürken o geceki ışıklı boşluk birden gözlerimin önüne geliverdi , anladım ama artık çok geçti . Osman , Hikmet Beyin bunu uydurduğunu düşünmüştü , ışıklı boşluk sözlerini onun söyleyemeyeceğini , bir yerde okumuş olması ihtimalinin daha yüksek olduğunu aklından geçirmişti ; nedense Hikmet Beyi , bu genç ölünün bütün eğitimine , bilgisine , kültürüne rağmen biraz küçümsüyordu ve bu küçümsemenin belirli hiçbir nedeni yoktu ; belki de Mehpare Hanımın yanında yaşamasına rağmen bu kadının derinliğine nüfuz edememesi , onun ruhuna sahip olamamasıydı bu küçümsemenin nedeni . Hasan Efendi ise , O orospunun ruhuna kim sahip olabildi ki , diyordu , sadece bedenini verdi orospu ve verdiğinden çok daha fazlasını aldı her zaman , tüketti adamları . Mehpare Hanımın sürekli olarak güzelleşip tazeleşmesine karşılık Hikmet Beyin yakışıklı yüzüne ismi konamayacak bir yorgunluğun yerleşmesine bakılırsa Hasan Efendinin söylediklerine hak vermemek mümkün değildi 0sman için . Hikmet Bey gene gençti , gene yakışıklıydı , yüzünde bir tek kırışıklık yoktu ama ona bakan insanlar yaşlı birine bakıyormuş duygusu ediniyorlardı , bakışları ihtiyarlamıştı sanki , bir kölenin yorgun teslimiyeti vardı gözlerinde . Sahip olmak istediği kadına sahipti ama hep bir eksiklik hissediyordu , ne olduğunu anlayamadığı , adını koyamadığı ama onu hep rahatsız eden , onu yoran , kendine olan güvenini gizli gizli kemiren bir eksiklik . Kendisiden gizli birşeyler oluyormuş duygusunu taşıyordu içinde ; aslında bu bir kuşku değildi , çünkü kuşkulanacak bir şey yoktu . Sadık bir eşti Mehpare Hanım ama bu sadakatinde güven vermeyen birşeyler vardı ; Hikmet Bey ne olduğunu anlayamıyordu ama bu , doğuştan oynak kadınların ele gelmeyen ama hissedilen kayganlığıydı ; tam sahip olduğunu düşündüğünde bile ona asla sahip olamayacağını , ellerinin arasından kayıp gideceğini hissettiren tuhaf belirsizlikti : İstekle sarıldığında kafasını hafifçe yana çevirmesi , bir davette çevresini fazlaca dikkatle süzmesi , erkeklere mesafeli ama vaatkar gülümsemesi , ben istediğim zaman , benim istediğim kadar diyen tavrının küçücük parçalara ayrılmış , ona sahip olduğunu sananın aklına ve ruhuna saplanan , yaralayan kıymıkları ; bu , dile gelmeyen , yakalanamayan , şikayet edilemeyen küçük parçalar yorup eskitiyordu Hikmet Beyi ve o yorulup eskidiğinin farkında değildi . Mehpare Hanım gittikçe güzelleşip Hikmet Bey de yaşlanmadan eskirken çocuklar da Matmazel Chantal'le Arap halayıkların değişik terbiye sistemleri arasında büyüyorlardı . Rukiye , kendisinden üç yaş ufak olmasına rağmen , erkek kardeşini kendi oğlu sanıyordu , başkası ona dokunduğunda bas bas bağırıyor , kıyametleri koparıp konağı birbirine katıyordu . İşin garibi , küçük oğlan da Rukiye'yi annesi sanır gibiydi , ondan başkasının kendisine yemek yedirmesini kabul etmiyor , Rukiye olmadan kimseyi yanına yaklaştırmıyordu . Hikmet Bey bu durumdan çok rahatsızdı ama Mehpare Hanım omuzlarını silkip gülüyordu , zaten çocuklar da onun yanında uslu duruyorlar , annelerinin emirlerini dinliyorlardı ; onlara sözünü geçirebilen tek kişi , onların tuhaflıklarına aldırmayan , onlarla aslında fazla da ilgilenmeyen Mehpare Hanımdı . Hikmet Bey bir keresinde karısı için Osman'a , Mehpare'de kimseyle ilgilenmeden herkesi tesiri altına alan garip bir kudret vardı , demişti ve Osman belki de ilk kez ona hak vermişti . Çocuklar da bu gücün tesirinden kurtulamayanlar arasındaydılar . Rukiye de daha o küçük yaşında annesinin kudretine benzer bir kudrete sahipti , insanlara hiçbir şey söylemeden , annesininkine benzeyen ışıklı gözlerini dikip bakıyor ve onlara istediklerini yaptırıyordu ; Nizam'ın ise daha çok babasını andıran bir yumuşak başlılığı vardı , konak halkı Rukiye'den korkuyor , Nizam'ı ise çok seviyordu . Küçük kız , kardeşinden başka bir de kedilere meraklıydı , nereden bulduğunu kimsenin anlayamadığı , bembeyaz , uzun tüylü bir kedi bulup getirmişti eve , adını da Habeş koymuştu , bu ismi nereden çıkardığını da kimse anlayamamıştı . Evdeki insanlarla pek fazla konuşmamasına karşılık kedisiyle uzun uzun konuşuyordu , bazen bir sırdaşıyla dertlerini paylaşır gibi kimsenin duyamayacağı bir biçimde fısıldıyor , bazen onu bağırarak azarlıyor , bazen de kedisini kucağına alıp onu işkenceye benzer biçimde hırpalayarak , tüylerini çekip kulaklarını ısırarak seviyordu . Başka insanların kendisine dokunmasına bile tahammül edemeyen kedi ise bu hırpalanmalara hiç ses çıkarmadan katlanıyordu ; küçük kızı gördüğünde sanki bir kedi olmaktan vazgeçiyor , cinsinin bütün özelliklerini unutuyor , kedilerin efsanevi bağımsızlığını koruyamıyor , büyülenmiş gibi Rukiye'ye yürüyor ve bütün emirlerini yerine getiriyordu ; başkalarına karşı alabildiğine şirretleşen , kendisine uzanan elleri hiç duraksamadan tırmalayan kedinin küçük kız karşısındaki şaşırtıcı uysallığı da konak halkını ürkütüyordu , bir uğursuzluk seziyorlardı bu ilişkide . Rukiye'nin ise daha şimdiden iki kölesi vardı : Biri kardeşi , biri de kedisiydi ; Rukiye de tıpkı annesi gibi , kölelerini seviyordu . Tek benzerliği de bu değildi annesiyle , aynı annesine olduğu gibi ona da , kimseye bağlanmayanlar kolayca bağlanıyordu ; üstelik o öyle bir bağımlılık talep etmediği halde . Sessizlıği ve az konuşması ise babası Şeyh Efendiye benziyordu . Zaman zaman , somurtkan yüzünden , hiç beklenmeyen nurani bir tebessüm uçuyordu ; olgun , anlayışlı , bilge ve alaycı bir ihtiyar gibi gülümseyiveriyordu . Güngörmüş , ihtiyar bir din adamının tebessümüydü bu ve küçük bir kızın yüzünde çok şaşırtıcı duruyordu . Ama en fenası , demişti Hikmet Bey , ne zaman bir muzırlık yapsa o zaman böyle gülüyordu . Mehpare Hanım tekkeden ayrıldıktan sonra Şeyh bir daha küçük kızıyla hiç karşılaşmamıştı ; yalnızca Şeyh Efendinin bildiği yollardan kızıyla ilgili her malumat kendisine ulaşıyordu ; hastalandığında yüzü asılıyor , iyileştiğinde yüzü ışıyordu . Rukiye Fransızca'yla birlikte ilk Arapça dersine başladığında konakta nereden geldiği anlaşılamayan , sırma kaplı bir cüz peydah olmuş ve küçük kız daha sonra hep onu kullanmıştı . Konağın değişik yerlerinde , bazen merdiven altındaki hamamlıkta , bazen kilerin girişinde , bazen misafir odasında , değişik zamanlarda , kimin ne zaman aldığını kimsenin hatırlamadığı esvapları bulunuyordu Rukiye'nin ve esvapları bulan hizmetçiler Rukiye'nin dağınıklığına söylenerek bunları götürüp küçük kızın dolabına yerleştiriyorlardı . Rukiye'nin hiç dağınık bir çocuk olmadığını , aksine çok tertipli hatta titiz olduğunu hatırlayan bir hizmetçi de çıkmıyordu böyle durumlarda . Şeyh Efendinin sanki her yerde eli ve kulağı vardı ; kerametleri yalnızca Mehpare Hanımın konağındaki esrarengiz küçük kız esvaplarında değil , imparatorluğun neredeyse her yanında görülüyordu . İlk kanlı kıpırtıların belirdiği Makedonya'da Bulgar komitacılarca öldürülen bir Müslüman köylünün kapısına dul eşi alsın diye atlas bir kesede altın bırakılıyor , Selanik'te hürriyet için gizli toplantılara katılan bir öğrenci , zaptiyelerden kaçarken bir el kendisini bir medresenin bahçesine çekiyor , Şam'da münzevi bir din adamı hastalandığında kapısını hiç tanımadığı bir tabip çalıyor , Hicaz çevresinde ayaklanan kabilelerin şehit ettiği genç bir zabitin yetim çocuğu bir sabah vakti güleç yüzlü bir ihtiyar tarafından evinden alınıp bir mektebe kaydettiriliyordu . Şeyh Efendi ise müritleri çoğalıp gücü daha çok arttıkça yalnızlığına daha çok gömülüyordu ; gittikçe uzayan siyah saçları ve gittikçe şeffaflaşıp yavaş yavaş beyaz bir ışığa dönüşen yüzüyle ya zikr odasındaki kırmızı postuna oturup tespih çekiyor ya da gül bahçesinde mezarlar arasında dolaşıp tek başına düşünüyordu ; artan yalnızlığı insanların üstündeki etkisini de artırıyordu ; yalnızlığıyla yükseliyor , insanların arasından ayrılıyor , onların tahammül edemeyeceği bir hayat tarzını , onların hayranlığını toplayarak tek başına yaşıyor ve gerçek hayattan sır kaplı bir efsanenin içine kayıyordu . Hiç kimsenin böyle bir sessizliğe ve yalnızlığa tahammül edemeyeceğini düşündüklerinden onun başka güçlerle , cinlerle , perilerle konuştuğuna , onlarla arkadaşlık ettiğine inanıyorlardı , hatta bir peri kızıyla seviştiğine ve hamile kalan peri kızının çocuklarının Şeyhin karısı tarafından doğurulduğuna dair yaygın bir söylenti de vardı ; bütün çocuklarının olması da kıskanç bir cinin intikamı olarak tefsir ediliyordu . Küçük kızlar da gerçekten bir cinin gadrine uğramış gibiydiler , sanki güneş de dahil hiçbir ışık onların üstüne vurmuyordu , yüzleri hep gölgeli ve loştu ; onlar da Rukiye gibi sessizdiler , ama onlarda Rukiye'nin ilk bakışta hissedilen gizli kudreti yoktu . Onları bekleyen hayatın sıkıcılığı uhrevi bir güç tarafından sanki bakışlarına yazılmıştı , etraflarındaki her şeye aynı aldırmazlıkla bakıyorlar , hiç bir sevinçten ya da kederden pay alamıyorlardı . Tekkenin harem kısmında , babalarından çok annelerine benzeyen ve bu benzerlikleriyle babalarını hiç söylenmeyen bir üzüntüye boğarak büyüyorlardı . Hayatın bütün seslerine sağır olmuş gibi bütün söylentilerin , inancın , hayranlığın ortasında Şeyh Efendi hiçbir şey duymuyormuşçasına sessizce dolaşıyor , emirlerini bile artık yalnızca bakışlarıyla veriyordu . Yalnızlığını paylaştığı tek insan , arada bir gül bahçesinde birlikte dolaştığı Ragıp Beydi ; herkesin varlığında huzur aradığı Şeyh Efendi , ne gariptir ki , huzuru bu sıradan , az konuşan , asık suratlı zabitin kimseye hayran olmaya yanaşmayan bıçkın ve öfkeli tavrında buluyordu . Fuat Paşanın emriyle İstanbul'a gelen Ragıp Bey , Deli Müşir sürgüne gönderildikten sonra koskoca Dersaadet'te yapayalnız kalmıştı , Fuat Paşanın bendelerinden olduğu bilindiği için kimse ona yardım elini uzatmıyor ama Şeyh Efendinin dostluğundan dolayı da kimse ona dokunamıyordu ; Ragıp Bey hayatın bir yerinde takılıp kalmış gibiydi , kimsenin gücü onu geri çekmeye ya da ileri itmeye yetmiyordu . Fuat Paşanın gitmesinden sonra parası da bitmiş , Fatih'teki evden çıkıp kirası daha ucuz diye Çamlıca'nın tepelerinde kuş uçmaz kervan geçmez bir yere annesiyle birlikte taşınmak zorunda kalmıştı ; binlerce kilometre ötelere keseyle altın yetiştiren Şeyh Efendi ise hayattaki belki de tek dostuna , hemen yanı başında durmasına rağmen yardım edemiyor , bir kudret kaynağı için uzaktakilere yardım etmenin yakındakilere yardım etmekten daha kolay olduğunu keşfediyordu . Ragıp Bey , çok yakında hayatının yeniden ve çok köklü bir biçimde değişeceğinin farkında olmadan , günlerini okulda geçiriyor , akşamları da okuldan çıkıp doğru evin yolunu tutuyordu ; artık Beyoğlu'na hiç çıkmıyordu , zaman zaman fingirdek Rum orospularını , içki alemlerini , kavgaları , bir kabadayıya gösterilen saygıyla çevrelenmeyi özlüyor , bu özlem dayanılmaz hale geldiğinde de tekkeye gidip Şeyh Efendinin yanında oturuyor , kendisinden daha güçlü özlem çeken birinin yanında sesini çıkarmadan durup onun kederinden ve çaresizliğinden kendine bir teselli çıkarıyordu . Karanlığın erken bastırdığı bir kış akşamı okuldan çıkıp tekkeye uğramış , Şeyh Efendinin Mısır'dan gelmiş misafirleri olduğunu görünce yanlarına bile girmeden müritlerle ayak üstü konuşup ayrılmıştı ; içi sıkılıyordu , hayatın yeknesaklığı , parasızlık , okuldaki paşazadelerin terbiyesizlikleri onu canından bezdiriyor ; ağabeyi Cevat Beyin arkadaşlarına katılıp ihtilal planlarına ortak olmayı bile aklından geçiriyordu ; hayatını değiştirmek istiyordu ; buna gücü yetmediğinden bütün Osmanlı'yı değiştirme fikrini çekici bulmaya başlamıştı . Hava iyiden iyiye kararmış , kar serpiştirmeye koyulmuştu . Unkapanı'ndan bir kayığa bindi ; kayıkçı kalın abadan koyu bir gocuk giymiş , kukuletasını da başına çekmişti ; çırpıntılı denizde küreklere her asıldığında , ıskarmozları zorlayan halatların gıcırtısıyla birlikte , karanlığa dağılan bir buharla geceye saldığı hıh sesi duyuluyordu . Haliç'in çıkışında akıntıyla ve rüzgarla kayık zorlanma başlayınca Ragıp Bey de kayıkçının yanına oturup küreklerden birine yapışmıştı . Deniz simsiyahtı , şehir de koca gölgesiyle kapkaranlık gözüküyordu , yalnızca Pera sırtlarında birkaç sefaret konağının ışıkları parlıyor , onlar gecenin yalnızlığını artırarak Ragıp Beye sıcak salonlardaki eğlenceleri hatırlatıyordu . Üsküdar'da kayıktan indiğinde meydanın bomboş olduğunu gördü , bir iki sokak feneri yalnızca kendini aydınlatarak titrek bir ışıkla yanıyor , sağ taraftaki camiyle caminin ardındaki tepelere yayılmış koruluk , kapkara , dev bir kambur gibi ürkütücü bir siyahlık içinde birleşiyordu . Kar hızlanmaya başlamıştı , kürek çekerken terlediğinden ayaz taa içine kadar işliyor , onu titretiyordu . İskelenin yanında , siyah körüğünün üstü karla beyazlanmış bir kira faytonu bekliyordu . Fesini kaşlarının üstüne kadar indirip , omuzlarını boynuna doğru çekerek büzülmüş arabacı ellerini birbirine sürterek ısıtmaya çalışırken o havada bulabileceği tek yolcu olan Ragıp Beye ümitle baktı , ama Ragıp Beyin cebinde arabacıya verecek parası yoktu . Mecburen yürümeye başladı , pencerelerinden ölü gözü gibi yanan kandillerin ışıklarının sızdığı köhnemiş eski ahşap evlerin arasından parke taşlarına çarpan çizmelerinin sesini duyarak geçti . Kar kaputunun omuzlarında ve kalpağı üstünde birikiyor , ıslaklık ağır ağır kaputundan içeri geçiyordu . Çoğu kez Cennet'in oğlu dağıtıyordu onları , çocukların arasına dev bir çocuk gibi dalıp herkesi evine dek kovalıyordu . Muhtara göre , gönderilen telgrafların hepsi umutsuzdu . Aslında köylünün kafasını karıştırmaktansa , gönderilmeseler daha iyi olacaktı . Yeni gelen bir telgraf o güne dek gelenleri yalanlıyordu kimi zaman ; kimi zaman da ilk sözcükle son sözcük arasında çelişip kendi anlamını bulandırıyordu . Köylüler hangisine inanacaklarını şaşırmışlardı . Bu arada bekçi , telgraflar arasında ilinti kurmakta epeyce ustalaşmıştı . Çünkü yüzlerce kez okuyordu onları ; Nuri'nin karısı her telgraf kocasından bir parçaymış gibi memelerinin arasında saklıyor , aklına estikçe de bekçiyi bulup okutuyordu . Aradan üç yıl geçmişti belki ; Nuri'yi aramaya çıkanlar , gittikleri günkü kendilerini kimbilir nerelere saçıp savurduktan sonra , çizgilenmiş alınları , çökmüş omuzları ve kurumuş umutlarıyla dönüp gelmişlerdi . Ağızlarını bıçak açmıyordu , onca yıl hiçbir yere gitmemiş ve hiçbir şey görmemişlerdi sanki ; ya da gitmişlerdi gitmesine de , geriye başka birileri kılığında dönmüşlerdi . Belki de dönen adamlar , gidenlerin birer yanıydı yalnızca , sıkıntılı birer yanı . Nuri'nin karısı şaşkındı , hangisine ne soracağını bilemiyor , kapıdan kapıya üç civcivli bir tavuk gibi kanat çırpa çırpa koşuyordu . Gene de Nuri'ye ilişkin ilk haberi köye yeni gelen berber vermişti . Gıcır Hamza'nın burnuna nohut kaçtığı yıldı ; köylüler hala nohudun ne denli şiştiğini , öteki delikten üfüre üfüre çıkarmaya çalışırken nohutla birlikte bir sinek ölüsünün de nasıl olup yere düştüğünü konuşuyorlardı . Muhtarın , köyü evden yönetmekten vazgeçip köy alanındaki bir samanlığı muhtarlık odasına dönüştürmeye çalıştığı günlerdi . Bayrak direği evin çatısından indirilip yeni muhtarlık odasının önüne dikilmişti . Bir yandan da , ovaya yapılacak sulama kanallarının yerini saptamak için köye milletvekillerinin geleceği söyleniyordu . Gerçi muhtara henüz bu konuda resmi bir yazı iletilmemişti . Zaten seçildi seçileli üst makamlardan hiçbir yazı almamıştı o , gene de milletvekillerinin pat diye gelebileceğini düşünerek hazırlık yaptırıyordu . Bekçi muhtarlık odasının önünde , muhtarın kılı kırk yararak belirlediği Köyümüz Size Minnettardır sözünü beyaz bir beze yazmaya çalışıyordu . Elleri bileklerine kadar kırmızıya boyanmıştı ; bu haliyle , muhtarlık odasının önünden ayrılamayan kanlı bir katile benziyordu . İşte berber tam bu sırada gelmişti köye . Değirmenin yanındaki dereden çıktığında , sıcakta titreşen uzun boylu bulanık bir karaltıydı ; ilk bakışta her şeye benzetilebilirdi belki , ama yaklaştıkça insan olduğu anlaşıldı ve çınarın gölgesindeki köylüler merakla bakmaya başladılar . Ama o , kendisine duyulan merakı uzaktan sezmiş gibi oldukça yavaş yürüyordu . Yerinde saydığı , durduğu , ya da geri adımlarla uzaklaştığı bile söylenebilirdi . Öyle ki , köy alanına gelene dek aradan saatler geçmişti . Bu yüzden köylüler beklemekten yorulup gizliden gizliye öfkelenmişlerdi . Oysa berber inanılmayacak kadar sakindi , bavulunu ayaklarının dibine koyup hemen oturmuştu . Yüzü yorgundu ; hatta yüzünün bir karış önünde , toprakla yüzünün bileşiminden oluşmuş ikinci bir yüzü vardı sanki ; kimi zaman zamana karışmış tozlu bir ayna gibi parlayıp sönüyordu . Bekçi kıpkırmızı elleriyle , aklında beze yazdığı çarpık çurpuk harfler , mavzerini bacaklarının arasına sıkıştırıp berberin karşısına çökmüştü . Köye elinde bavulla ansızın çıkıp gelen bu adamda bir tuhaflık vardı ona göre ; sorulara kısa kısa yanıtlar vererek kendini inatla kendinde gizliyordu . Birkaç gün sonra gelecek olan milletvekilleri bir öncü mü göndermişti acaba ? O öncü çevreyi iğneden ipliğe gözden geçirip onlara rapor mu verecekti ? Gözlerini kısıp adama baktı . Bu köyde doğup büyümüştü sanki ; çınarın hışırtısı kulaklarını , damların köy alanına akan beyazlığı gözlerini , toprağın cayır cayır yanan soluğu tenini hiç etkilemiyordu . Belki de bu yüzden , o gün bekçiden başka hiç kimse bir yabancıyla aynı yerde bulunmanın tedirginliğini duymamıştı kendinde . Herkes , konuşma hangi noktada kalmışsa oradan sürdürmeye başlamıştı . Gerçi konuşmayı nereden alıp nereye götüreceğini çok iyi bilen kimi yaşlılar , söz arasında birçok kapı açmışlardı yabancıya , susup beklemişlerdi . Ama adam ağzını açmamıştı . Havada uçuşan sorular çınarın dallarına doğru yükselip köylüleri bunaltmaya başladığında , kunduracı dayanamamıştı artık . Böyle nereden gelip nereye gidiyorsun ? diye sormuştu . Adam yüzünü , yüzüyle toprak arasındaki ikinci yüzüne eğerek ; Ben berberim , demişti . Uzaklardan geliyorum . Nereye gittiğimse meçhul . . . Bu sözlerin ardından derin bir sessizlik çökmüştü köy alanına . Az sonra da muhtar tespihini şıklata şıklata gelip berberin yanına oturmuş , ona çay ısmarlamış ve berberlerin her zaman birbirlerinin kokusunu alabileceklerini düşünerek Nuri'yi sormuştu . Nuri diye birini tanırdım , demişti berber . Saçı sakalı birbirine karışmış , ufak tefek bir adamdı , arada bir gelip tıraş olurdu . Köylüler bakakalmıştı bunu işitince , hiç kimse kirpiğini bile oynatamamıştı . Gene de Nuri'nin karısı evinde , olup biten her şeyi öğrenmişti . Köy alanına koşup geldiğinde , berber hala orada , muhtarın yanında oturuyordu . Göz göze geldiler bir an ; kadın berbere , berber kadına baktı . Adamda gizli bir suçluluk vardı sanki ; bekçi bunu , çömeldiği yerden sezmişti . Gözlerini kısmış ona bakıyordu gene , kuşkulanıp tedirgin oluyordu . Nuri'nin karısıysa kocasıyla yüz yüze gelmişçesine şaşkın ve ağlamaklıydı . Neredeyse adamın ayaklarına kapanacaktı ki , muhtar kollarından tutup onu bir sandalyeye oturttu . Nuri'nin karısı işte bu , dedi berbere . Berber kırk yıldır tanıyormuş gibi baktı kadına . Gözlerindeki cellat gözleri sessizce parlayıp söndü . Bu sırada kunduracı , berberin Nuri olup olamayacağını düşündü bir an ; kendi kendine , Nuri bildiğimiz yanlarını uzak bir yerlere bırakıp köye bu kılıkta dönmüş olamaz mı ? diye sordu . Kadın , yaşlı gözlerini berberin yüzüne dikmiş , her şeyin yeniden anlatılmasını bekliyordu . Ama berber bir daha ağzını açmadı . Onun yerine muhtar yatıştırdı kadını , ortada isim benzerliği dışında elle tutulur bir dayanak olmadığını söyledi . Kadının buna ne kadar inandığı belli değildi , durup durup berberin yüzüne bakıyordu . Aralarında , kunduracıdan başka kimsenin sezemediği gizli bir bağ kurulmuştu sanki , gitgide güçlenerek onları birbirine yaklaştırıyordu . Belki de bu nedenle , muhtar berbere köyde kalmasını önerdiğinde kadın hemen Nuri'nin dükkanından söz etmişti . Berber istiyorsa , Nuri dönüp gelene dek dükkanı kullanabilirdi . Tamam mı ? diye sormuştu muhtar . Berber ağzını açmadan , tamam demişti başını sallayarak . Şimdi çok iyi anımsıyordu muhtar ; Nuri'ye ilişkin onca saçmasapan söylenti bu tamam dan sonra çıkmıştı . Hemen ertesi gün köyden geçen bir çerçi , Nuri'nin mavi bir kamyonda şoförlük yaptığını söylemişti . Bu inanılacak şey değildi . Hele Nuri'nin karısı , kırda bayırda eşeğinin yularını bile doğru dürüst tutamayan kocasının koskoca bir kamyonu sürebileceğini asla düşünemiyordu . Ne ki haberi duyar duymaz köy alanına koşup geldiğinde çerçiyi bulup ona bunları anlatamamıştı . Aslında çerçinin köye ne zaman gelip gittiğini bilen yoktu . Bekçi , mavzerini koltuğunun altına alıp değirmene kadar koşmuştu , ama hiç kimseyi görememişti . Muhtar , Nuri'nin karısı , kunduracı , bakkal Rıza ve daha birçok insan köy alanındaydı o gün . Cennet'in oğlu , çerçiyi gördüğünü ileri sürüyor , inanmıyorlarsa Kuran'a el basabileceğini söylüyordu . Gıcır Hamza da aynı şeyleri tekrarladı sonra , istenirse Kuran'a o da el basacaktı ; çerçiyi kuşluk vakti kahveye gelirken görmüştü , hatta durup konuşmuşlar , kahvenin önüne oturup birlikte çay içmişlerdi . Bekçi bütün bu konuşmalara sırtını dönmüş , köye gelip giden çerçinin çerçi değil , olsa olsa milletvekillerince gönderilen bir öncü olabileceğini düşünüyordu . Kimbilir neler öğrenip gitmişti buradan , raporunda neler yazacaktı ? Belki de yalnızca Cıngıl Nuri'nin kamyon şoförü olduğunu haber vermek için gelmişti köye , tek görevi buydu . Öyle ki , aylardır bu görevi taşıyordu sırtında ; yorulmuştu artık , öyle çok yorulmuştu ki , haberi köye bırakır bırakmaz bir civciv tüyü kadar hafifleyerek uçup gitmişti . Geriye kuyruklu bir yalan kalmıştı . Besbelli ki devlet , Nuri'yi yok ettiği için başvurmuştu böyle bir yalana ; o yıllanmış bir ölüdür şimdi . Ama kayıtlara şoför diye yazılmıştır ve şoförlüğünü orada sürdürüyordur . Yollardadır her gece , her gündüz yollardadır ve uykusuzdur yollar kadar , yorgundur . Şu ana , biraz sonraya ya da az önceye göre yolun hangi noktasında olduğu bile bilinmiyordur . Evi sırtındadır yani ; nerede olursa olsun , nereye giderse gitsin yerindedir . Devlet ona bir meslek uydurmayı düşünürken şoförlüğü de bu yüzden seçmiştir . Ne de olsa adressiz bir meslek ! Köylüler onu bulamasınlar , ama yaşadığına inansınlar istemiştir . Peki , ama yok edilmeye değecek önemi nereden geliyordu Nuri'nin ? İşte bunu bekçi bilemezdi ; belki o , sonu sonsuza dayanan bir yok etme tasarısının ilk kurbanıydı . Her köyden birer kişiyi yok edelim bakalım , diyebilirdi devlet ; ötekilerin yok olmaya ne denli hazır olduklarını anlamak için . Köyden hayalet hızıyla gelip geçen çerçi , yüzlerden bu hazırlığın ip uçlarını toplamıştı belki ; şimdi dağların ardında bir yere oturmuş , topladığı yüzleri yazıyordu kağıtlara . İşte diyordu halleri , işte gözleri , işte susuşları , sonra bakışları , evleri , köy alanındaki çınarları , çınarın dibindeki muhtarları , işte bakkal Rıza , onun yanında Cennet'in oğlu , az ötede Reşit . . . Ama berber yoktu kalabalığın içinde ; dükkanın kapısına dikilmiş , köy alanına bakıyordu . Kunduracıya göre , Nuri'nin mesleğini ve dükkanını ele geçirmiş sessiz bir canavardı o ; ya da Nuri'nin bilinmeyen yanlarını kuşanıp gelmiş başka bir Nuri'ydi ve uzaktan uzağa herkese , hatta her şeye diş biliyordu . Hiç kuşkusuz o gün , köy alanına gelen imama da aynı gözlerle bakmıştı . İmamınsa kimseyi gördüğü yoktu , ikiye bükülmüş , burnunu yerde sürüye sürüye yürüyordu . Kalabalığın ortasına gelince durdu . Belini güçlükle doğrultup soran gözlerle muhtarın yüzüne baktı . Nuri'nin karısı ileri atılıp her şeyi anlatmaya niyetlendi , ama muhtar onu bir el hareketiyle susturdu . Zaten her şey arap saçına döndü , dedi öfkeyle . Dur , ben anlatırım ! Anlattı sonra ; imam , o anlattıkça başını sallayıp belini biraz daha doğrulttu . Bir yandan da gözleriyle kalabalığı tarıyor , kimi zaman Cennet'in oğluna , kimi de Gıcır Hamza'ya kuşkulu bakışlar fırlatıyordu . Derken homurdanmaya başladı , ne dediği pek anlaşılmıyordu , ama öfkelendiği belliydi . Kaşları gözlerinin üstüne yığılmıştı . Deli misiniz siz , diye bağırdı birden , bu köye yıllardır çerçi uğramaz ! Herkes bakakalmıştı . Çerçilerin peşinden koşan çocuklar bile şaşkındı . Sonra yere , göğe ve suya karıştı bu şaşkınlık , bütün köyü bir anda değiştirdi . Köylüler birbirleriyle karşılaştıklarında hayalet görmüş gibi ürperiyorlardı artık , adımlar düşteymişçesine atılıyor , sesler ikinci kez yinelenmedikçe işitilemiyordu . Sokaklar bile düğümlenmişti sanki , hepsi dönüp dolaşıp kendine çıkıyordu . Evlerin kapıları daralmıştı biraz , kuytular çoğalmış ve avlular sessizce genişlemişti . Her şey ikide bir kayboluyordu , hatta yerinde duran bir süpürge bile bulunamıyordu kimi zaman , avlunun köşesindeki bir kürek başını alıp öteki köşeye gidiyor , bulgur keseleri nohut çuvallarının arkasına saklanıyor ya da kaşık , tepsi ve çanak gibi şeyler kayboluşlarından aylar sonra komşu evlerde ortaya çıkıyordu . Tavukların tavuk oldukları bile kuşkuluydu neredeyse , ağaçlar hayvansı bir duruşun sınırlarına girmişti ; çiçek açarken her an böğürüp meleyebilir ya da avlulardan fırlayıp sokaklarda salkım saçak koşabilirlerdi . Köyde herhangi bir şeye en son şaşırması gerektiğini düşünen muhtar bile şaşkındı . Karısıyla sevişirken , tam da soyunup duman duman tüten kuytulara biraz daha sokulduğu sırada imamın sözlerini anımsıyordu . O andan sonra karısının öpüp okşamaları hiçbir işe yaramıyordu artık ; keyfi kaçan muhtar , dalgın bir muhtar bedeninin içine büzülerek gözlerini tavana dikiyordu . Onun bu halini Ethem'in kızı Gülcan'a yoruyordu karısı ; kocasının , kızı her görüşünde tepeden tırnağa ürperdiğini biliyordu . Bir yıldır sürüyordu bu ürpermeler , Gülcan'ın birer avuçluk memeleri bir yıldır muhtarın bakışlarını değiştirip adımlarını aksatıyordu . Şükür ki kocası muhtardı ; yani herkesle bağlantısı herkesten çoktu . Çekiniyordu tabii ; ak sakallı yaşlılardan , gök boncuklu bebeklerden , konudan komşudan , kurttan kuştan ve ille de mührüyle koltuğunun geleceğinden çekiniyordu . Yoksa havadan peygamber yağsa kimse durduramazdı onu ; birer avuçluk memelerle o daracık ağzın peşine düşüp ömrünün kalanını Gülcan'ın koynunda geçirirdi . Belki de son günlerdeki dalgınlığın birazı Nuri'den kaynaklanıyorsa birazı da bu sevda yüzündendi . Konuşurken tümceleri yarım bırakmaya başlamıştı . Çoğu kez de bir şey soruyor , ama yanıtını almadan çekip gidiyordu . Kendini orada burada unuttuğu da oluyordu tabii ; kimi zaman , onarımı biten muhtarlık odasında tek başına oturup sabahtan akşama dek duvarlara bakıyordu . Nuri'nin kayboluşu , muhtar seçilir seçilmez onu gafil avlamıştı . Ne yapacağını , nasıl davranacağını bilemiyordu . Bir yanı Nuri'yi hangi cehenneme gittiyse gerçekten bulup çoluğuna çocuğuna teslim etmeyi istiyorsa , öteki yanı ne pahasına olursa olsun köylüleri sakinleştirmeyi düşünüyordu . Ama her şey yörüngesinden çıkmıştı artık ; kimsenin ağzını açıp yeni bir yorum yapmasına fırsat kalmadan söylentilerin biri bitip biri başlıyordu . Geceleyin herkes uykuya dalmışken köye garip yaratıklar geliyordu sanki ; avlu kapılarına , dut dallarına ya da horozların kuyruğuna bin bir söylenti bırakıp gidiyorlardı . Söylentiler tıpkı bir sülük gibi , gecenin karanlığını eme eme büyüyordu sabaha dek ; daha inanılası , daha görülesi oluyordu . Köy uykusundan sıyrılıp gözlerini açtığında , kendisinden önce , sokaklarda gezinmeye başlayan bu söylentilerle karşılaşıyordu . Onları kendi karanlığıyla beslememiş gibi şaşırıyordu tabii , inanmakla , inanılmayacak şey yoktur un arasında öylece kalakalıyordu . Nuri'nin Almanya'ya gittiği duyulduğunda da öylece kalakalmıştı köy . Köpekler havlamamıştı bir süre , horozlar ötüp atlar kişnememişti . Herkes Nuri'nin sınır kapısından nasıl geçtiğini konuşuyordu bağda , bahçede ; bavulunun şişmanlığından gömleğinin çizgilerine , ayakkabılarının parlaklığından yüzündeki gülümsemenin anlamına kadar bütün ayrıntılar biliniyordu . Bilinmeyen tek şey onu kimin gördüğüydü . Gene de bunu pek düşünen yoktu ; öteki ayrıntılar o denli çoktu ve öylesine büyük bir mercek altındaydı ki , herkes her şeyi görmekten körleşmişti . Sonra , Nuri'ye piyangodan büyük ikramiye çıktığı haberi geldi . Akrabalarından birkaçı onu yeniden aramaya niyetlendiyse de muhtar hepsini yatıştırdı . Hiç gereği yoktu ; bulunmak istiyorsa kendisi çıkar gelirdi , istemiyorsa ne yapılsa boşunaydı artık , bulunamazdı . Üstelik , onu yeniden aramaya çıkmak kayboluşunu büsbütün derinleştirirdi . Bu sözleri işitince Nuri'nin karısı muhtarın kafasından geçenleri doğrusu pek anlayamamıştı . Durup dinlenmeden , kocasının onca parayı başka kadınlarla yediğini düşünerek gözyaşı döküyordu . Kimi zaman eve toplanan komşu kadınlar da katılıyordu ona , hep birlikte dizlerini döve döve ağlıyorlardı . Bu ağlamalar yüzünden imam tahta minareye çıkıp sesini dört yöne bölüştüre bölüştüre gönül rahatlığıyla ezan okuyamaz , köylüler yastığa başını koyamaz , kahvedekiler iki sözcüğü bir araya getirip konuşamaz olmuştu . Gene de kimse ağzını açıp Nuri'nin karısına bir şey diyemiyordu . Durup dururken , birkaç saat içinde birkaç yıl yaşlanmıştı sanki ; her adımda onun olmaktan çıkan ayakları , gevşeye gevşeye , başına buyruk apayrı bir çizgiye doğru kayıyordu . Nereye uzandığı kestirilemeyen bu bulanık çizgiyi izleyerek köy alanını bir baştan bir başa tam iki kez geçti Ramazan ; ikisinde de Cennet'in oğlunu gene görmedi . Çünkü bir yandan ayaklarının peşi sıra sürüklenirken , bir yandan da cebindeki saçın köydeki kızlardan hangisine ait olabileceğini düşünüyordu . Gerçi yer yüzünde bunu Reşit eniştesinden başka bilen yoktu , ama gene de köyün kızlarını yan yana sıralayıp gözlerinin önünden geçirmek hoşuna gidiyordu . Hatta içlerinden siyah saçlı , olanların kimini bırakmıyordu hemen , karşısında uzun süre tutup hayran hayran bakıyordu . Derken , berber dükkanının on beş yirmi adım ötesinde , upuzun boyuyla camın arkasına dikilip köy alanını seyreden berbere bakarken buldu kendini . Berber de ona baktı bir an ; ne var ki bu bakış pek uzun sürmemiş , cama vuran güneşin göz kamaştıran parıltısıyla silinip gitmişti . Hatta aynı parıltı , berberin görüntüsünü de yutmuştu hızla ; dükkanı , köy alanına doğru akan kıpkırmızı bir ışık seline dönüştürmüştü . İşte tam o sırada , çevresindeki parıltının etkisiyle kararan kapının eşiğinde , gözleri bir çift kor gibi uzak uzak yanan o kediyi gördü Ramazan ; arka ayaklarının üstüne çökmüş , şaşılası bir dikkatle onu izliyordu . Adımlarını sayıyordu sanki , sivri uçlarıyla boşluğu çizen kulakları belli belirsiz oynarken , başı yavaş yavaş sağa doğru dönüyordu . İçini kaplayan sıkıntıyla birlikte sokağın sonuna vardığında , dönüp yeniden baktı ; kedinin gözleri hala peşindeydi . Epeyce uzakta kalmış da olsa ışıl ışıldılar gene ; toprağa , gübre kokulu havaya , kırlangıçların uçuşuna ve ikindi güneşine karışarak sessizce yaklaşıyorlardı . Köşeyi telaşla dönüp hızlı hızlı yürümeye başladığında , Ramazan , artık çok gerilerde kalan kedinin onca kerpiç duvarı aşarak kendini görüp göremediğini düşündü . Ne var ki bunu düşünmesiyle birlikte adımları biraz daha hızlanmıştı , ne denli yavaşlamaya çalışsa da onları durduramıyordu . İkide bir aniden karşısına dikilen , gücünü ve amacını bilmediği tuhaf bir kedinin oyununa düşmüştü sanki ; tıpkı babasıyla eniştesinin oyunundaki gibi , kurtulmak için çaba gösterdikçe batıyordu . Öyle ki , Reşit avlu kapısına geldiğinde heyecandan soluk soluğa kalmıştı . Orada birazcık sakinleşip kendini toparlayabilse , düş mü yoksa gerçek mi olduğu kestirilemeyen bu anlamsız kovalamaca sona erecekti belki ; her şey eski yerine dönerken olup bitenler tatlı bir tebessümün altında kalacaktı . Ama bu imkansızdı ; soluk alıp verişi tıpkı az önceki adımları gibi , yavaşlatmak istedikçe inanılmaz bir biçimde sıklaşıyordu . Üstelik bağrından , tam da cebine yerleştirdiği saçın altından garip hırıltılar gelmeye başlamıştı . Derken kısa , ama keskin bir at kişnemesi duydu . Soluğunu güçlükle tutup kulak kabarttı ; çevrede , havada uçuşan birkaç eşek arısının vızıltısıyla oradan oraya konan kuş cıvıltılarından başka ses yoktu . Avlu kapısını yavaşça itip içeri süzüldü . Geriye düşen tahta mandalı yerine oturturken girdiğine pişman oldu ; henüz bunun nedenini bilmiyordu , ama pişmandı ve bu duygu gitgide bütün bedenini sarıp onu bir mengene gibi sıkıyordu . Köşedeki merdivene doğru birkaç adım daha atmıştı ki , at kişnemesini yeniden duydu . Bu kez oldukça yakınından gelmişti . Yönünü sağdaki ahır kapısına çevirip çekine çekine yaklaştı . Atın , tahtaların arasından kalaylanmış bir çift tas gibi ışıldayan gözlerini gördü birden ; dışarıya sızan geniş bir soluğun kokusunu ve sıcaklığını yüzünde hissetti . Tepinip duran at , onun eğilip kendisine baktığını anlamıştı sanki ; karanlıkta , bir şey söylemek istercesine kesik kesik kişniyordu . Ramazan'sa gözleri hala tasların ışıltısında , kapının önüne çakılıp kalmıştı . Derken kapı büyük bir çatırtıyla dışarıya doğur devrildi ve ok hızıyla fırlayan at avluda kısa bir tur attıktan sonra kulaklarını dikip şahlanmaya başladı . Ne yapacağını şaşıran Ramazan önce koşup yakalamayı düşündü onu , belki de bu amaçla kollarını yana açarak birkaç savruk adım attı . Ama at , topuklarının dibinde ciyak ciyak öten sarı bir civcivi çiğneyerek , ona doğru şahlandı . Kör adımlarla geri çekilen Ramazan , sırtını avlu kapısına dayayarak havada dönüp duran bir çift nalla sarı dişli kocaman ağza korkuyla baktı bir süre . . . Artık onu yakalamaktansa ayak altından kaçıp kurtulmayı düşünüyordu . Ne var ki merdiven avlunun dip köşesinde kalmıştı , ona ulaşıp yukarıya tırmanmak için vakti yoktu . Aslında , tepesinde eşinip duran atın hırçınlığına bakılırsa hiçbir şeye fırsat bulamayacak gibiydi . Sonra birden , sırtını dayadığı kapı geldi aklına ; ne zamandır aradığı kaçış yolunun bu kadar yakınında olduğuna şaşamadan , hızla açıp dışarı fırladı . Aşağıdaki gürültüyü işiten Reşit , belini bir eliyle tutarak merdiveni homurdana homurdana indi , ama atın avlu duvarını aşmasını önleyemedi . Savrulup giden kapkara bir kuyruğun ucunu görebildi yalnızca . Ortalıkta can havliyle uçuşan tavuk gıdaklamalarına bata çıka kapıya kadar koştu gene de , boynunu uzatıp hiçbir şey anlamadan boş boş baktı . Ramazan'sa nal şakırtılarının önünde , hala kaçıyordu . At kapkara bir rüzgara dönüşmüş , inanılmaz kişneyişlerle sokakları birbirine katıp ardında neredeyse kuyruğunun savruluşuna benzeyen kocaman bir toz bulutu bırakarak soluk soluğa kudurmuşçasına koşuyordu . Sokakta ne kadar çocuk varsa duvar dibindeki yaşlıların gölgesine sığınmıştı artık ; orada , sessizce koşup gelen Ramazan'la peşindeki atın henüz anlaşılmayan bir oyun oynadığını düşünerek kıkır kıkır gülüyorlardı . Oysa ak sakallı yaşlılarla bazı avlu duvarlarının üstünden bakanlar oldukça endişeliydi . Gerçi Ramazan hiçbirini görmüyordu bunların , yalnızca koşuyor , fırsat buldukça da başını çevirip çevirip yaklaşan toz bulutuna bakıyordu . O sırada Cennet'in oğlu köy alanına oturmuş , çevresini saran çocuklarla birkaç köylünün yıpranan ilgisini canlandırabilmek için , yılanı boynuna bir atkı gibi dolamanın , onunla öpüşmenin ya da pantolon paçasından salarak kemerinden çıkarmanın dışında yeni çareler arıyordu . Önce Ramazan'ın , ardından da kapkara bir atın yaklaştığını görünce bir an duraksadı . Yılanın , ellerinin arasından akıp toprağın üstünde başını kanırta kanırta kaydığını henüz fark etmemişti . Oysa yılan göz açıp kapayana dek çoktan birkaç adım uzaklaşmış , tıslaya tıslaya çocuklara doğru gidiyordu . Kalabalık bir anda çığlıklar atarak sağa sola kaçmaya başlamıştı . Cennet'in oğlu şaşırmıştı artık ; gözlerini telaşla koşup gelen Ramazan'la peşindeki ata mı , ortalığı toza dumana katarak dağılan kalabalığa mı , yoksa bu kargaşada akıp giden yılana mı çevireceğini kestiremeden öylece bakıyordu . Neredeyse yılanı yakalayıp yeni marifetler göstermekten , yiyip içmekten , karın neden yağdığını sorup durmaktan , hatta soluk alıp vermekten vazgeçmiş gibiydi . Derken kahvede oturanlar da fırladı yerinden , birbirlerinin omzundan atlayarak kapıdan geçip dışarı çıktılar . Neler oluyor ? diye bağırdı biri . Parmağını uzatmış , panik içinde savrulan kalabalığın üstünden bir noktayı gösteriyordu . Herkes durup baktı . Ramazan atın önünde iki büklüm , hala koşuyordu . Gök yüzüne yükselen nal şakırtıları , nereden estiği bilinmeyen uzun bir rüzgara kapılmış gibi kimi zaman uzaklaşıp kimi zaman yakınlaşmaya başlamıştı . Köy alanını çevreleyen evlerin duvarlarına çarpa çarpa yankılanan kişnemelerinse ardı arkası kesilecek gibi değildi . Köylülerin hiçbiri yerinden kıpırdayamıyordu o sırada , birbirinin yüzüne bakamıyor ve ağzını açıp olup bitenler hakkında tek söz edemiyordu . O an için ölüydüler sanki ; dokunsalar dokunamaz , koşsalar koşamaz , bağırsalar bağıramazlardı . Gene de , yalnızca görme duyusuyla donatılmış gibi , her şeyi her yüzüyle değilse de hareket eden yanlarıyla görüyorlardı : İşte Ramazan dizlerinin üstüne çökmüştü şimdi , emekleye sürüne , kollarını ileriye uzatıp elleriyle görünmez bir şeye tutunarak telaş içinde kaçmaya çalışıyordu . Oysa at çoktan dikilmişti tepesine ; şahlanıp şahlanıp ön ayaklarını Ramazan'ın üstüne indiriyor ve bundan insanların anlayamayacağı hayvansı bir tat alırcasına ( belki de şehvetle ) uzun uzun kişniyordu . Köy alanı kemik çatırtılarıyla dolmuştu . Öyle ki , havaya saçılan bu kanlı çatırtıların üstlerine dökülmeye başladığını gören çocuklar avlu kapılarına doğru kaçmışlardı . Atın ayakları altında yuvarlanan Ramazan'sa hiçbir yere kaçamıyordu artık . . . Hatta bağıramıyordu bile ; ya da öyle inanılmaz bir şiddetle bağırıyordu ki , kimse işitemiyordu . . . Sonunda at , kimbilir ne kadar süre sonra , durdu . On beş yirmi adımlık bir alan gelincik yapraklarına benzeyen kan lekeleriyle dolmuştu . At o lekelere bir süre baktıktan sonra , köy alanına birdenbire çöken sessizliğin içinde kulaklarını yavaş yavaş oynatarak , yerde yatan kemik ve et yığınının çevresinde gezinmeye başladı . Bir yandan da , arada bir durarak Ramazan'ın kan kokusunu içercesine burnunu uzatıp kokluyordu . Donup kalan köylüler kıpırdandı bu sırada ; daha önce söz birliği etmiş gibi , atı yakalamak için geniş bir yay oluşturarak , ayaklarının ucuna basa basa sessizce yaklaştılar . Ama at onları görür görmez aniden şaha kalktı ; arka ayaklarının üstünde birkaç kez döndü ve ok hızıyla ileriye fırladı . Herkes bakakalmıştı . . . Rıza , rakı kadehini alelacele bırakarak dükkandan koşup geldiğinde bembeyazdı ; ortalığa saçılan kanı görünce duraksadı bir an , korkuyla bir yerdeki oğluna bir çevresine baktı ve ellerini yüzüne kapatarak oracığa çöktü . Hacer'se Ramazan'ın göğsünden fırlayan kaburga kemiklerini , yanağından görünen dişlerini ve pıhtılaşmaya başlayan kan gölünün üstündeki sinek sürüsünü görmeden , haberi duyar duymaz avlu kapısının dibinde bayılmıştı . 27 Berber dükkanının için için uğuldayan sessizliğinde , tek başımaydım gene ; artık berberle çıraktan umudumu kesmiş , cam dibine çektiğim sandalyeden hem otomobillerin gelip geçtiği caddeyi seyrediyor , hem de çok uzaklardaki o köyü düşünüyordum . Orayı düşünmemek elimde değildi zaten ; henüz nereye kaybolduğu anlaşılamayan Güvercin'den aklını yitirerek karın neden yağdığını sorup duran Cennet'in oğluna , bekçiye , Rıza'ya , hangi kızın saçına okuyup üflediğini bilmeyen imama , hala ilçeden dönemeyen muhtara , hatta yıllar önce nereye gidip yıllar sonra nereden geldiği bir türlü çözülemeyen Cıngıl Nuri'den eviyle muhtarlık arasında iskelet eskisi gibi dolaşıp duran Reşit'e , tenindeki yangınla samanlığı ateşe veren Hacer'e ve atın ayakları altında ezilen Ramazan'a kadar herkes içimdeydi . Bir anlamda bu , benim de onların içinde olmam demekti aslında ; ola ki , Reşit'in bir tutam saç istediği o kızdım şimdi ; adım Güldeben'di ve pencerenin önündeki sedire oturmuş , gözlerim damların üstünden yükselen tahta minarede , içimden bir gün önceki akşamı geçiriyordum . Hüzün karası saçlarımı kesip Reşit emminin avuçlarına bıraktığım akşamı . . . Gerçi imamın , saçlarıma okuyup üfleyerek beni kime yakacağını bilmiyordum o sırada ; Reşit emmi , hele sen birkaç tel ver de gerisine karışma demişti . Avlu kapısının dibinde , akşam karanlığının ortasındaydık ; o yere çömelmiş , neredeyse kuruyup giden küçücük gözleriyle yüzüme bakıyordu . Doğrusu , kayıplara karışan Güvercin'in derdiyle yanıp kavrulacakken , benim gibi evde kalmış bahtı kara bir kızla neden uğraştığını pek anlayabilmiş değildim . Herhalde içindeki acıyı unutmak için iş arıyor kendine , diyordum . Bir yandan da bu işin öteki ucunda duran erkeğin kim olduğunu bilmediğimden bakışlarım bulanmıştı tabii ; ya körse , ya yatalaksa , ya topalsa , ya kambursa , ya dedem yaşındaki bir dulsa diye kaygılanıyordum . Oysa kaygılarım boşunaymış , dediğine göre Reşit emmiyi babam bilip güvenmeliymişim ; ateşine düşeceğim erkek bin yıl düşünsem aklıma gelmeyecek , oldukça yakışıklı , eli yüzü düzgün ve altın kalpli bir delikanlıymış . . . Onun adı şimdi açıklanırsa olmazmış ; zaten Reşit emminin yaptığı , göle maya çalmak gibi bir şeymiş . Tutmayabilirmiş yani , ya da tutup tutmayacağı Allaha kalmışmış . . . Her şey düşünüldüğü gibi yolunda giderse , elbette erkeğin kim olduğunu ben kendi kendime bulacakmışım . Bulurmuşum da zaten , içimdeki yangın beni günden güne ona doğru kovalarmış . Hatta , belki de varıp onun kapısına dikilirmişim kalbimdeki korla , melil melil bakarmışım . Bütün bunlar erkek için de geçerliymiş tabii . . . Bende tutuşacak ateşin dumanı ondan , ondakininki benden tütmezse hiçbir sonuç alınamazmış bu işten ; o durumda , ateşi kim taşıyorsa helak olurmuş . . . Sözgelimi o bensem , çöllere düşermişim Mecnun gibi ; öyle kumdan çöllere değil elbette , içimdeki ateşin yakıp kavurduğu çöllere . . . İçimden geçen dün akşamın karanlığında , kuruyup giden küçücük gözlerini yüzüme dikerek hala bunları anlatıyordu Reşit emmi ve ben hala Güldeben'dim ; pencerenin önündeki sedire oturmuş , o erkeği düşünüyordum . Hiç kuşkusuz Reşit emmi , olup biten bunca şeyden sonra onun adını söylemeyecekti bana , artık istese de cesaret edip söyleyemezdi . Gene de ben , bir ölüye sevdalanacağımı biliyordum . 28 Ramazan'ı o gün , ikindi namazından sonra gömdüler . Aylar önce geldiği bu köyde ilk kez birinin ölümüyle karşılaşan berber , törenin başından sonuna dek hiç konuşmadı ; herkesle birlikte yürüyor , üzülüyor , tabuta omuz vermek için koşuyor , mezara toprak atıyor ya da elden ele geçen maşrapayı alıp su serpiyordu . Onun sessizliğinin hemen kıyısında , en az onun kadar sessiz olan Reşit vardı ; ağlamaktan halsiz düşen Rıza'nın koluna girmiş , gözleri hep yerde , yutkuna yutkuna yürüyordu . Öyle dalgındı ki , sağ omzuna yıkılan Rıza'nın rakı kokulu hıçkırıklarını bile duyduğu yoktu . Beti benzi birdenbire solan bekçiyse herkesin gerisinde , tek başınaydı . Kendi tabutunun peşinden gidiyordu sanki ; gözlerini yavaş yavaş ilerleyen kalabalığın üstünden aşırıp karşı dağlara çivilemiş , arada bir sendeleyerek son yolculuğunu tamamlamak üzere olan Ramazan'a yetişmeye çalışıyordu . Bunu başarsa bile , tabuta ağzını yaslayıp ona hıçkıra hıçkıra yıllardır içinde taşıdığı sırrı açacak değildi kuşkusuz ; artık bunun için çok geçti . Ramazan , varlığına ilişkin bir yalanı gerçek bilerek ölmüştü ve öyle gömülecekti . Gene de her şey bir an önce sona ersin istiyordu bekçi ; şu yavaş yavaş yürümeler olmasındı sözgelimi , tabutu sırayla taşımalar , toprak atmalar , hep birlikte dua okuyup su serpmeler ve susup kalmalar olmasındı . Oysa imam , daha kuşluk vakti evine konuk ettiği gencin şu anda ölü olduğuna bir türlü inanamadığından mıdır nedir , hayli yavaş hareket edip arada bir durgunlaşıyordu . O haliyle neredeyse okuyacağı dualardan , mezarın başına toplananlardan , bademliğin ötesinde ölüm sessizliğiyle yatan köyden , hatta oradaki evinden ve geleceğinden gitgide uzaklaşıyor gibiydi . Reşit , hiç beklenmedik bir anda Rıza'nın kolunu bırakıp onca zamandır boğazında düğümlenen hıçkırıklarla birdenbire mezarın üstüne kapanmasa , belki her şeyden biraz daha kopup biraz daha uzaklaşacaktı imam ; ama bunu yapamazdı artık , cüppesini savura savura koşup Reşit'i kaldırmış , kulağına teselli edici sözler fısıldayarak kalabalıkla birlikte mezarlığın çıkışına doğru ilerliyordu . Akşam karanlığı çökerken köye döndüklerinde , kandiller tek tük yanmaya başlamıştı . Aralarında herhangi bir karara varmadıkları halde , köylüler çınarın altında topluca durup bir süre hiç konuşmadan , köy alanındaki sessizliği dinlediler . Aramızdaki sehpaya konmuş gümüş bir çerçeveden Marilyn Monroe hınzır hınzır gülümsüyordu bana . Onun , İlbank bloklarındaki çalışma evinde özel bir Marilyn odası bile olduğunu duyduğumdan baş köşedeki bu resime fazla şaşırmadım . Çantamdan çıkardığım Her Gün Perşembe Olsa yı uzattım ona . Teşekkür ederek aldı . Merakla sayfalarını karıştırmaya başladı . Kitabın , ilk dostum anneanneme adanmış olması , birbirimize çabucak yakınlaşmamızı sağlayan ortak noktalardan yalnızca biriydi . Bir süre , garip bir tutkuyla bağlı olduğumuz Ankara'dan konuştuk . Yaşamlarımıza sokak sokak sokularak bir tür bağımlılık yaratmıştı . İkimiz için de çok derin anlamlar taşıyordu kent . Annesi , babası , kardeşi , bütün ailesi İstanbul da yaşıyordu . İlk , orta ve lise eğitimini de yine orada tamamlamıştı . Sonra ani bir kararla , üstelik Hukuk Fakültesini de yarım bırakarak , anneannesinin yanına gelip Ankara'ya yerleşmesinin nedenini merak ediyordum . Sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi koyulaşan sohbetten cesaret alıp sordum , İstanbul'dan neden ayrıldınız ? İlk aşk , dedi . İlk düş kırıklığı . Anlatmamı ister misin ? Sizi üzmeyecekse dinlemek isterim . O zamanlar çok etkilemişti beni . Yıllar geçti üstünden . Artık üzmez . Bir sigara yakıp anlatmaya başladı . Ege'ymiş adı . İlk yirmilerindeymiş . Belmondo'ya benzeyen bu delikanlı baştan aşağı siyahlar giyinirmiş hep . Galatasaray Lisesinin son sınıfına , bir balığın ağa takılması gibi takılıp kalmış . Zamanın entellerindenmiş . Sanata , özellikle Fransız edebiyatına düşkünmüş . Rimbaud'yu , Baudelaire'i , Kafka'yı severmiş en çok . Varlık'ta yayımlanan iki öykümü okumuş , diye devam etti . Nasıl olduysa Arnavutköy Kız Kolejine gelip buldu beni . Yazdıklarımdan çok etkilenmişti . Sait Faik'ten izler taşıdığımı söylüyordu . Yazdıklarımı anlamıştı ama , beni hiçbir zaman anlayamadı ne yazık ki . Renkli , geniş bir çevresi vardı . Attila İlhan'ı , Yüksel Arslan'ı ve geceyi tanıdım onunla . Evden kaçıp Kalamış İskelesinde Ege ile buluştuğu yaz gecelerini anlatırken , sesi on sekiz yaşında yaşanmış o tertemiz aşkın heyecanıyla titriyordu . Ay ışığında basamaklara oturur , denizi , yıldızları seyrederlermiş uzun uzun . Geceleri kendisine aşk şiirleri okuyan romantik sevgilisinin , gündüzleri de Meltem adlı başka bir kızla birlikte olduğundan haberi yokmuş henüz . Ege'nin uykusuzluğu , halsizliği bundanmış meğer . İçki alabilmek için anneannesinin armağan ettiği Rus montürlü pırlanta yüzüğü Beyoğlu'nda bir emanetçiye verebilecek kadar çok sevdiği Ege'nin , Meltem'le olan ilişkisini öğrenince yıkılmış . Yalanla , iki yüzlülükle ilk karşılaşmasıymış bu . Büyük bir sarsıntı geçirmişse de , toparlanması fazla uzun sürmemiş . Moda Parkında buluşacakları bir gün , Meltem'i de arayarak oraya çağırmış . Birini sabah , ötekini akşam idare ettiği iki sevgilisini öğlen zamanı yan yana karşısında bulunca ne yapacağını bilememiş Ege . Sıcak bir ilk yaz günüymüş . Yeni açmakta olan çiçeklerin üzerinde arılar uçuşuyor , insanlar ellerinde vişne , kaymaklı Koço dondurmalarıyla geziniyor , deniz kulübünde vals müsetteler çalınırken , aşağıda Moda Plajında plaj güzellik kraliçesi seçiliyormuş . Yeni uyanan doğanın etkisiyle her şey , herkes cıvıl cıvıldı . Benimse hayatımın üzerinden tren geçiyordu . Üzüntümü belli etmemeye çalışıyordum . Sahneyi terk etmeye hazırlanan bir aktris gibiydim . Zekam şahlanmıştı sanki . Espriler yapıyor , kurnaz hamlelerle Meltem'i yavaş yavaş mat ediyordum . O gece , Ege telefon edip yazdıklarımdan sonra bu kez de zekama hayran olduğunu ele veren sesiyle böyle bir şeyi neden yaptığımı sordu . Meltem'le ayrılmışlar . Zaten aralarında benim düşündüğüm gibi ciddi bir şey de yokmuş . İnanmaya o denli hazırdım ki , bağışlayıverdim onu . İlişkimiz , yalan söylediği ortaya çıkana dek eski coşkusuyla birkaç ay daha sürdü . Beni ve Meltem'i hala birlikte idare ettiğini öğrendiğimde , onarmaya çalıştığım yüreğim tuzla buz oldu yeniden . O günlerde Yeni Melek sinemasında Susie Wang'ın Dünyası oynuyordu . Bir bilet alıp sinemaya girdim ve Hong Kong'ta geçen film boyunca karanlıkta hıçkıra hıçkıra ağladım . Göz yaşı yerine , turşu suyu gibi acı bir sıvı boşalıyordu içimden . Susie Wang'unkine değil , yıkılan kendi dünyama ağlıyordum aslında . Bir gün ne yapıp edip Uzak Doğu'ya gitmeye o gün , orada karar verdim . Akşam yine telefon etti Ege . Yeni yalan tuzaklarına düşmemek için sesini duyunca telefonu hemen kapattım . Ben kapattıkça tekrar arıyordu . Vazgeçmeye hiç niyeti yoktu anlaşılan . O sinirle telefonun fişini çekmek için kabloya nasıl asıldıysam duvarın yarısı elimde kaldı . Gece direndiysem de , ertesi gün yine teslim oldum ona . Bu ilişki , Onu bıraktım sana geldim , Seni bıraktım ona döndüm sözleriyle uzayıp gitti . Baktım olacak gibi değil , bana yaptığını yapıp onu bir başka erkekle kafa kafaya tokuşturmaya karar verdim . Hukuk Fakültesinde beni beğendiğini hissettiğim Savaş adında bir çocuk vardı . Savaş'a , Ege ile buluşacağımız bir gece , aynı saatte ve aynı yerde randevu verdim . Çok merak etmeme karşın , balık pazarındaki Lefter'in Meyhanesinde bu iki erkek arasında o gece neler geçtiğini hiçbir zaman öğrenemedim ne yazık ki . Çünkü randevu saati geldiğinde , ben , Ankara'ya hareket eden gece treniyle bir daha geri dönmemek üzere İstanbul'u terk ediyordum . Anlattıklarından çok , anlatım biçimi etkilemişti beni . Hafıza - ı beşer nisyan ile maluldur sözünü yalanlayan müthiş bir belleği vardı . Yıllar öncesini bugüne aktarırken bulup çıkardığı ayrıntılara hayran kaldığımı söyledim . Yaşadıklarımı , özellikle beni çok etkileyen olayları asla unutmam , dedi . Geçmişi böylesine taze tutabilmemde kasetlerin de yardımı oluyor elbette . Kasetler mi ? Evet , kitaplıkta gördüğün video kasetlerinde yaşamımdan kesitler var . Kimin çektiğini ben de bilmiyorum . Gizli kamera ile kaydedilmiş olmalılar . Bana bu işte kaderin parmağı varmış gibi geliyor . Zaten başka pek çok olayı da kader diyerek kabullenmiyor muyuz ? Dilersen kasetleri izleyebilirsin . Üzerlerinde yazı bulunmayan kasetlerden rast gele seçtiğim birini videoya yerleştirdim . Önce , elindeki reçelli bir dilim ekmeği , kapağını güçlükle kaldırdığı piyanonun içine atan küçük bir kız belirdi ekranda . Ardından , görüntü kısa bir süre için kayboldu . Ekran yeniden aydınlandığında , küçük kız piyano dersi almaktaydı . Askılı , pilili ekose bir etek , dantelli bluz , dizine kadar beyaz çorap ve siyah bantlı rugan ayakkabılar giymişti . Saçında gül biçiminde tafta bir kurdele vardı . Küçük kızın isteksizliği hemen anlaşılıyordu . Tuşlara o kadar uzun aralıklarla dokunuyordu ki , bütünleşip bir ezgiye dönüşemiyordu notalar . Görüntü net değildi . Özellikle piyano hocasının yüzünün yakından çekildiği bölümler neredeyse tamamen silinmişti . Burası , Kızıltoprak'taki ahşap köşkün piyano odası . Ailemin , sanat yönümü geliştirmek için tuttuğu piyano hocasını hiç sevmezdim . Huysuz , asabi bir kadındı ve yeteneksiz olduğumu her fırsatta yinelemekten zevk alırdı . Adını ve yüzünü hatırlamamamın nedeni bu olmalı . Bir gün ders sırasında , tuşları örten kapağı usta bir hareketle parmaklarına düşürünce ağlayarak kaçmış , piyano maceram da böylece sona ermişti . Hoca kaçtıktan bir süre sonra piyanonun içinden garip tıkırtılar gelmeye başladı . Ben , hocanın hayaleti piyanoya girdi diye tutturmuştum . Büyükler , böyle bir şeyin saçmalığını bana kanıtlayabilmek için duvara dayalı duran piyanonun arkasını açtıklarında kedi kadar bir fare fırlamıştı dışarıya . Benim reçelli ekmekler hayvana yaramış anlayacağın . Münire Halama ait o güzelim piyanonun yok pahasına elden çıkarılışına , aklıma geldikçe hala üzülürüm . Sehpanın üzerinde duran uzaktan kumandayı alıp kaseti görüntülü olarak ileriye sardı . Tülden elbiseler giyinmiş küçük balerinler , elindeki sopayı yanlış yapanların bacaklarına indiren Madam Arzumanova adlı Rus hocalarının idaresinde gözlerimizin önünden çabuk çabuk , uçuşarak geçtiler . Sopanın acısını bacaklarında en çok hisseden çocuk bendim . Baleye karşı da bir yeteneğimin olmadığı kısa sürede ortaya çıktı . Piyano , bale derken bu arada ilkokula başlama yaşım da gelmişti . Beni okula göndermeye bir türlü kıyamayan babam Lütfullah Bey özel hocalar tuttu . Birinci sınıfı evde , cam bir fanus içinde okudum . İkinci sınıfa geçtiğim yıl , Ankara'ya anneannemin yanına gitmiştim . Anneannem beni Sarar İlkokuluna kayıt ettirdi . Okulun ilk günü , ne denli yalnız bir çocuk olduğumu anladım . Müthiş bir dünyanın kapıları açılmıştı . Her şey bir Fellini filmi gibiydi . Anneanneme sabaha kadar arkadaşlarımı , okulda yaşadıklarımı anlatıyordum . Bir gün sınıf öğretmenimiz Neriman Hanım karla ilgili bir kompozisyon yazmamızı istedi . Herhalde altı yedi satırlık bir şeydi yazdığım . Okuduğu zaman çok etkilendi Neriman öğretmen ve görüşmek için ertesi gün anneannemi okula çağırdı . Kompozisyon bana sınıfta defalarca okutturuldu . Nihayet benim de yetenekli olduğum bir konu bulunmuştu . Yani yazarlık serüvenimin ilkokulun ikinci sınıfında yazdığım o kar kompozisyonu ile başladığı söylenebilir . Üçüncü sınıfı İstanbul'da , özel hocalarla yine evde okuduktan sonra bir arkadaşının babama Lütfullah , bu çocuğun sınırsız bir düş gücü var . Sen bunu okuldan mahrum etme , demesi üzerine Şişhane Yokuşundaki Evliya Çelebi İlkokuluna yazdırıldım bu kez . Evliya Çelebi İlkokulun 4 - B sınıfı da bambaşka bir dünyaydı . Kasımpaşa'nın , aynı sınıfta okuya okuya başı dönmüş , sakalı bıyığı çıkmış , sigara içen , kumar oynayan , yaşı benden çok büyük esnaf çocuklarıyla doluydu . Recep Gökgöz de onlardan biriydi . Sıfıra vurulmuş saçları , balığa benzeyen patlak gözlerini iyice irileştirirdi . Babamın odacısı Selahattin her öğlen salamlı bir sandviç getirirdi bana . Bakın , bakın domuz eti yiyor , diye bağırırdı Recep . Bu yüzden , sandviçimi bir köşede gizlice dişlerdim . Sınıfta iki tane Osman vardı . Sütçünün oğlu olan Osman Nuri her derste uyurdu . Yaşar öğretmen cetvelle kafasına vurunca uyanır , mahmur mahmur çevresine bakardı . Burnunun tek deliğinden sarkan sümük hep aynı yerde durur , boynuna astığı ipli silgiyle birlikte sağa sola sallanırdı . Osman Alanyalı ise , gözlüklü , kısa boylu bir varsıl çocuğuydu ve benim ilk beğendiğim erkekti . Aşkı şöyle tanımlıyordum kendi kendime . Aşk , kocaman , beyaz kuş tüyü bir yastığa Osman'la birlikte baş koymaktır . Okul çıkışı eşkom , yani sıra arkadaşım Gülay Üçdal ile Şişhane Yokuşunun başındaki Lohusa Kadı Türbesine gider , sandukayı görüp şöyle bir titredikten sonra dileklerimizin olması için duvarına taşlar yapıştırırdık . Osman'ı kaç taşla türbenin duvarına yapıştırmıştım kimbilir . Ne kadar tuhaf , hayatımda bütün arkadaşlarımı defalarca gördüm de , şu Osman'a bir daha rastlamadım . Aradım ama kasetlerde de bulamadım onu . Kaderin oyunu işte . Bizim Osman'ı kaydetmemiş . Ne yaparsın ? İçerdeki odada telefon çalmaya başlamıştı . Salondan çıkarken , Sen bu arada kaseti başa sarıp bebekliğimi izle istersen , dedi . Beni kendi çocuğu gibi seven , sahiplenen , tehlikeli bir şizofren olduğu ise sonradan ortaya çıkan ilk bakıcım Refiye Hanım , Irak'ta sefirelik yapmış olan anneannemin orada tanıdığı Arap dadım deli Nuriye , sonra bana çiğnek dediği pirzolaları pişiren Pesent Hanımla ilgili görüntüler vardır bu kasetin başında . Kaset başa sarılırken garip bir ses duydum . Videodan değil , yanındaki antika yazı masasından geliyordu ses . Yaklaşıp dikkatle dinlediğimde çekmeceye kapatılmış birinin bana seslendiğini anladım . Merakla araladım çekmeceyi . Saçları iki yandan örgülü genç bir kız , siyah beyaz bir fotoğraftan ürkek ürkek yüzüme bakıyordu . Oturduğu çalışma masasının üzerinde birkaç kağıt ve bir saksı kurdele çiçeğinden başka şey yoktu . Giyimi son derece sadeydi ve hiç makyaj yapmamıştı . Bir süre bakıştıktan sonra , Tanıyamadın değil mi ? dedi . Haklısın . Az önce konuştuğun Nazlı ile en ufak bir benzer yanımızın olmadığını ben de biliyorum . İçimi , dışımı yenileyip baştan yarattı beni . Çok da başarılı oldu üstelik . Eline sağlık . Aman tanrım . Konuşan bir fotoğraf . . . Bunda şaşıracak ne var ? Yalnız ben değil , bu evdeki her şey konuşur . Şöminenin üzerinde duran şu çenesi düşük kuru kafayı görüyor musun ? Benden de gevezedir o . Başımı çevirip şömineye baktım . Kuru kafa , çenesini tıkırdatarak merhaba dedi bana . Ne ilginç , ne renkli bir evdi burası . Düş ustasının büyülenerek okuduğum kitaplarından birinin içine düşmüş , sayfaların arasında dolaşıyordum sanki . Kuru kafayı gülümseyerek selamladıktan sonra çekmecedeki fotoğrafa döndüm yeniden . Sıranın , devlet dairesindeki maceralara geldiğini anlayınca dayanamayıp seslendim . O günleri sana en iyi ben anlatabilirim . Zaten çekmecede iyice sıkılıp bunalmıştım . Biraz içim açılır . Şimdi rica etsem beni çıkarıp şöyle ferah bir yere koyabilir misin ? Pencerenin önündeki saksıların arasına , sokağı ve beni birlikte görebileceği bir açıyla yerleştirdim onu . Kar manzarası hoşuna gitmişti . Ara sıra sokağa göz atarak anlatmaya koyuldu . Anneannemin yanına yerleşip Ankara'da onunla beraber yaşamaya başladıktan bir süre sonra , artık kendi paramı kazanmaya karar verdim . Turizm ve Tanıtma Bakanlığının memur almak için bir sınav açtığını gazetede okumuştum . Başvurdum ve yüzlerce adayla birlikte sınava girdim . İki kişi kazandı . Bunlardan biri de bendim ve mütercim radyo dinleyicisi kadrosuyla işe alındım . Fakat bürokrasiyi hiç bilmiyordum . Yaşamımdaki pek çok şey gibi , memuriyet hayatına da fazla düşünmeksizin dolu dizgin atıldım . Bu bana çok güzel bir şey gibi geliyordu . Sınavı kazandığımı öğrendiğim günün akşamı eve konuk olarak gelen yakın akrabamız Düsseldorf Başkonsolosu Refik İleri sevincimi görünce şaşırmış ve bana Evladım , sen deli misin , devlet memurluğundan daha kötü bir şey olabilir mi , sen buna niye seviniyorsun ? demişti . Ne demek istediğini işe başladığım ilk gün anladım . Kendime mazbut bir kılık seçmiştim . Üzerimde siyah düz bir etek , beyaz bir gömlek , siyah önden düğmeli bir ceket ve uzun örgülü saçlarımla Sıhhiye'deki şimdi İş ve İşçi Bulma Kurumu olan dört katlı binaya gittim . Turistik gösteri ve törenler bölümüne verilmiştim . Küçük bir masam vardı . Zar zor bir de kül tablası edinmiştim . Öğlene doğru şube müdürü maariften gelme Raif Bey beni yanına çağırttı . Elime tutuşturduğu hindi tüyü süpürgeyle odasının tozunu almamı istedi benden . Şubenin , sabah tanıştığım ve kül tablasını ele geçirmemde bana yardımcı olan bir odacısı vardı . Temizlik işini Çingene kırması Güdüllü Sefer dururken neden benim yapmamı istediğini anlayamamıştım . Çok garibime gitmekle birlikte bozuntuya vermeden , Raif Beyin masasının , sümeninin , klasörlerle dolu dolabının tozunu aldım . Fakat bu olay üzerimde büyük bir etki bırakmış olacak ki , o günden sonra evde daima hindi tüyünden yapılmış bir süpürge bulundurdum . Öğleden sonra Raif Bey bu kez masama gelip önüme mor bir iki buçukluk atarak bakkaldan kendisine bir sigara almamı istedi . Sanki önüme bomba atılmış gibi oldum . Yine hiçbir şey söylemeden gidip karşı büfeden Raif Beyin sigarasını aldım . Saat beşe kadar zor bekledim . Eve ulaşana dek kendimi tuttuysam da , içeriye girer girmez hüngür hüngür ağlamaya başladım . Halimi görünce önce korkan , anlattıklarımı dinledikten sonra ise üzülen anneannem , Yavrum hiçbir mecburiyetin yok . 8 Uykusuz Gece Düşleri nin arka kapak tanıtım yazısında kullandığı , üstünde eski Avusturya İmparatoriçesi Elisabeth'in resmi bulunan çakmak yalnızca sigarasını yakmakla kalmamış , düş ustasının esin perisini de alevlendirmişti . Bir sigaranın dumanında başlayıp sınır tanımadan Viyana'ya , Berlin'e , Amerika'ya uzanan romanı Yıldızlar Mektup Yazar , Uykusuz Gece Düşleri nin hemen ardından yayımlandı . Bir gece , yeni kitaplarımızı birlikte kutlamak için onu ve Metin Beyi eve yemeğe davet ettik . Ferhan ve ben heyecan içindeydik . Her şeyin kusursuz olmasına özen gösteriyorduk . Annem ve kayın validem günler öncesinden hazırlıklara başlamış , yemek konusundaki bütün becerilerini sergilemişlerdi . Saat sekize yaklaşırken kapı çalındı . Koşup açtık . Umduğumuz gibi düş ustası değil , gri takım elbiseli yaşlı bir beyefendi duruyordu karşımızda . Eski moda , iri yakalı beyaz gömleğine değişik bir boyun bağı bağlamıştı . Çenesini tamamlayan bakımlı bir sakalı vardı . Yuvarlak çerçeveli gözlüğünün arkasındaki parlak ama soğuk bakışlarıyla bir süre bizi süzdükten sonra , Merhaba , dedi . Ben Sigmund Freud . Davetsiz konuk kabul ediyor musunuz ? Ferhan ile önce birbirimize , sonra da karşımızda duran psikanalizin babası Freud'a baktık . Kısa bir şaşkınlığın ardından toparlanıp içeriye buyur ettik onu . Salona girdi , koltuklardan birine oturdu . Eşyalar , duvardaki tablolar ve müzik setinin üzerinde yanıp sönen ışıklar ilgisini çekmişti . Merakla çevresini inceliyordu . Nasılsınız Dr . Freud ? diye sordum sessizliği bozarak . Bugünlerde biraz rahatsızım , diye yanıtladı . Üst çene ve damağımla ilgili bazı sorunlarım var . Önümüzdeki ay bir ameliyat geçireceğim . Geçmiş olsun , dedi Ferhan . Umarım bu durum kahve içmenize engel değildir . Zahmet olacak . Aman canım ne zahmeti . Yemekten önce hep beraber birer Türk kahvesi içeriz . Dr . Freud'u salonda yalnız bırakıp çıktık . Ferhan mutfağa gitti , ben de ansiklopediden sürpriz konuğumuz hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için çalışma odasına . Ana Britannica'nın dokuzuncu cildindeydi Freud . Yaşam öyküsü ve çalışmalarıyla ilgili bir değerlendirmenin yer aldığı sayfada öldüğü yıl çekilmiş bir de fotoğrafı vardı . Saçları dökülmüş , sakalı ise bembeyaz olmuştu . 1923'te Freud'a üst çene ve damakta kanser tanısı konduğunu ve sonraki yıllarda bu nedenle otuz üç kez ameliyat edildiğini üzüntüyle öğrendim . Demek bundan haberi yoktu henüz . Yaşamının son günlerinde sürekli protez takması gerekecek , konuşurken ve yemek yerken çok güçlük çekecekti . Salona döndüğümde kahvelerimiz hazırdı . Böyle habersiz geldiğim için bağışlayın , dedi . Başka bir konuk beklediğinizi biliyorum . Zaten sizi rahatsız etmemin nedeni de bu . Nazlı Hanımı görmek , onu yakından tanımak ve nasıl olduğunu öğrenmek istiyorum . Şaşkınlığımız büsbütün artmıştı . Bunu fark eden Freud konuşmasını sürdürdü . Biliyorsunuz son romanı Yıldızlar Mektup Yazar da ben de varım . Kitapta , Viyana'da kaldığı pansiyona çok yakın olan evime gelip düşlerini anlatıyor ve yorumlamamı istiyor benden . Aslında hepsi birbirinden ilginç ve derin düşler bunlar . Ama özellikle , Covent Garden'daki tiyatro müzesini gezerken , ağzını ve dudaklarını çıkartıp aynanın önüne koymuş bir aktör maketiyle karşılaştığı düşü etkiledi beni . Romanın sonuna doğru muayenehanemde bir kriz geçiriyor ve soğuk savaşlardan , haksız küslüklerden , entrikalardan artık bıktığını haykırıp ağlayarak gidiyor . Kanayan yüreğinin karda bıraktığı izler kalıyor geride . Çevreye bulaşmış , bir ayak izinin içine birikmiş olarak . Sanırım , neden burada olduğumu anlamışsınızdır artık . Onu çok merak ediyorum . İçinde sıkışıp kaldığı tek yönlü Yalnızlıklar Ormanının çıkışını bulabildi mi acaba ? Soğuk Savaş Ustası ile uzlaşabildi mi ? Yanıt , neşeli bir zil sesi olup evi kapladı . Gelenin düş ustası olduğunu kapıyı açmadan anladık . Metin Bey yoktu yanında . Yalnızdı . Yüzünde her zamanki gülümseyişi , üzerinde ise çevreye yaşama sevinci saçan rengarenk bir Hint giysisi vardı . Bizle öpüşüp Freud ile el sıkıştıktan sonra kanepeye oturdu . Sizi iyi gördüm , dedi Freud . Doğrusu beni oldukça endişelendirdiniz . Uzun zaman birikmiş bir sıkıntının patlamasıydı aslında . O da size denk geldi . Kusura bakmayın . Benim işim bu Nazlı Hanım . Muayenehanemin ne patlamalarla sarsıldığını bir bilseniz . Söyleyin bakalım şimdi nasılsınız ? İçimde bazı şeyler öylesine kırıldı ki , ne yapsam onaramıyorum . Siz hiç günlerce süren suskunluklar , yabancılıklar , yok yere surat sallamalar yaşadınız mı doktor ? On iki yaşımdayken tanık olduğum bir suskunluk olayı beni çok etkilemiştir , dedi Freud . Babamın , Yahudi olduğu için kendisine hakaret eden bir adam karşısında hiç sesini çıkarmadan duruşu kafamdaki güçlü baba imgesinin bir anda yıkılmasına neden olmuştur . Konunun giderek psikanalizin derinlerine doğru kaydığını fark edince sohbeti bölüp onları masaya davet ettim . Sakin bir yemek müziği eşliğinde birlikte masaya geçtik . Kayın validemin içli köftesi ile annemin zeytin yağlı dolmaları Freud'a çok değişik gelmişti . Hepsinin tadına bakmak , geleneksel Türk mutfağıyla tanışmak istiyordu . Birkaç yıl sonra başına gelecekleri düşündükçe üzülüyor , yiyebiliyorken yesin diye boşalan tabağını hemen dolduruyordum . Çok fazla yedim , dedi gülerek . Bu gece hazımsızlıktan kabus göreceğim . Sözün ucu dönüp dolaşıp düşlere gelmişti yine . Konunun iki ustası yan yanayken başka bir sohbet beklemek yanlış olurdu zaten . Fazla yemek gibi , aşırı sıcağın da düşler üzerinde olumsuz etki yarattığı kanıtlanmış bir gerçek , dedi Freud . Düşlerin çoğunu böyle dış etkilerle , ya da yaşanmış olayların bilinç altında yeniden biçimlenmesiyle görüyoruz . Bir de görüldükten sonra gerçeğe dönüşen düşler var ki , bizi asıl ilgilendiren bunlar . Altıncı duyuları çok gelişmiş kişilerde karşılaştığımız bu tür düşlere maalesef tatmin edici bir açıklama getiremedik henüz . Benim bugüne dek kimseye anlatmadığım böyle bir düşüm var , dedi düş ustası . 1963 yılının Kasım ayında gördüğüm ve anımsadıkça hala tüylerimi diken diken eden bu düşü bu akşam sizlerle paylaşmak istiyorum . Heyecanlandığı her halinden belli oluyordu . Yıllar sonra dinleyici karşısına çıkan bir şarkıcının coşku dolu sesiyle anlatmaya başladı . Ankara'ya gelip anneannemle yaşamaya başladığım yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesi yeni kurulmuştu . Her ne kadar kampüsteki bazı bölümlerin inşaatı tamamlanmadığı için dersler meclisin yanındaki barakalarda yapılıyorsa da , sosyal ve kültürel faaliyetler hiç aksamadan son hızıyla sürüyordu . Üniversiteden pek çok arkadaş edinmiştim . Gezilerin , partilerin , konserlerin hiçbirini kaçırmıyordum . Amerikalı şarkıcı Duke Ellington orkestrasıyla birlikte konser vermek için üniversiteye davet edilmişti . Arkadaşlarla biletlerimizi alıp konseri beklemeye başladık . Hepimiz çok heyecanlıydık . Hatta ben , bu konser için anneannemin terzileri Nurten Hanım ve Hüseyin Beye kırmızı kupür dantelden bir elbise bile diktirmiştim . O garip rüyayı konsere birkaç gün kala gördüm . Rüyamda hiç tanımadığım bir grup insanla beraber bekleme odası gibi bir yerde oturuyoruz . Herkes durgun , kimse konuşmuyor . Derken , bekleme odasının kapısı usulca açılıyor ve orta yaşlı bir adam giriyor içeriye . Adamın sol kolunda siyah bir yas bandı var . Gayet üzüntülü bir sesle bize Maalesef Duke Ellington konseri gerçekleşmeyecek , çünkü bir ölüm oldu , diyor ve yine usulca kapanan kapının arkasında kayboluyor . Rüyadan çok etkilenmeme karşın , günlerdir hayalini kurduğum konserin heyecanındandır diye fazla üzerinde durmadım . Aynı gün akşam üstü radyo dinlerken müzik yayını ansızın kesildi ve sunucu , rüyamdaki adamın üzüntülü sesiyle Amerika Başkanı John Fitzgerald Kennedy'nin Dallas'a yaptığı yolculuk sırasında vurularak öldürüldüğünü Türkiye'ye duyurdu . Dehşet içinde hemen okulu aradım . Tahmin edeceğiniz gibi , Duke Ellington konseri bu tarihi suikast nedeniyle iptal edilmişti . Anlattığı olay hepimizi etikilemişti . Derin bir sessizlik oldu salonda . Anlaşılan sizin de altıncı hissiniz çok güçlü , dedi Freud . İyi bir denek olabilirsiniz . Üstelik gördüğünüz düşlerin hepsi birbirinden ilginç . Sayın Freud , sevgili Nazlı Eray'ın yakın zamana kadar Cumhuriyet gazetesinde Düş İşleri Bülteni başlığını taşıyan bir de köşesi vardı , dedim . Ülkedeki çeşitli olayları kendine özgü esprili anlatımı ile yorumladığı çok keyifli , fantastik yazılardı bunlar . Cüneyt Arcayürek'in tutarsız davranışları yüzünden yayımı durdurulan bu yazıları da bir kitapta toplamaya karar verdim , dedi düş ustası . Gazete kesiklerini bir dosya haline getirip geçenlerde Ümit Yayıncılığa teslim ettim . Kitap 1994'ün başında Düş İşleri Bülteni adıyla yayımlanacak . Düş ustasının bu projesi tam bir sürpriz olmuştu benim için . Kitabın kapağında kullanmayı düşündüğü Marilyn Monroe'nun siyah beyaz kartpostalını anlatmaya koyuldu coşkuyla . Sohbetiniz çok hoş ama ben artık gitmek zorundayım , dedi Freud . Kimbilir , belki başka bir akşam yine beraber oluruz . Karnını ovuşturarak masadan kalktı . Vedalaşırken imzalı bir Uykusuz Gece Düşleri armağan ettim ona . Teşekkür edip aldı ve okuduktan sonra mutlaka görüşlerini ileteceğine söz verdi . Bence bu kitabın en iyi eleştirmeni siz olabilirsiniz , dedim ona gülümseyerek . Asansörün kapısı kapandı . Freud gitmişti . Ben de sizin Japon maskeniz gibi bir eleştirmen buldum kendime , dedim düş ustasına . Böyle farklı eleştirmenlere ne denli ihtiyacımız var aslında , dedi . Şu anda Türk edebiyatında eleştiri ya naftalin kokuyor , ya da rakı . Aklıma , kitaplarıyla ilgili haksız saptamalarda bulunan eleştirmenleri acımasızca öldüren bir yazarın öyküsünü anlattığı Fantastik Senfoni gelmişti . Öyküye eleştirmenlerin nasıl yaklaştıklarını sordum . Vallahi açıkçası yarası olan gocunsun diye düşünmüştüm yazarken . Bu konuda en çok yaralı olan Fethi Naci'ymiş demek ki . Pek alındı . Beni , Fethi Beyle Bodrum'daki evinde Ferit Edgü tanıştırmıştı . Fantastik Senfoni yayımlanıncaya kadar da aramız gayet iyiydi . Sonra birdenbire bana karşı tutumu değişti . Özellikle Ay Falcısı na yönelik hem televizyonda , hem de bir dergide çok olumsuz eleştirilerde bulundu . Kitabın yazılış süresine bile takmış , on yedi günü bir roman çalışması için çok kısa bulmuştu . Oysa bu süre tamamen duygu yoğunluğuyla ilgilidir ve belli bir tarifesi de yoktur . Mesela Boris Vian , Günlerin Köpüğü adlı romanını yalnızca kırk sekiz saatte tamamlamıştır . Fethi Naci'nin eleştirilerini hiç önemsemedim . Yeniliklere ayak uyduramamış yaşlı eleştirmen sendromu deyip geçtim . Edebiyatımızın artık belli şablonların dışına çıkabilecek esneklikte , genç ve dinamik eleştirmenlere ihtiyacı olduğunu düşünüyorum . Peki ya yazarlar , onlarla aranız nasıl ? Yazar arkadaşlarımın hepsini çok sevmeme karşın onlarla sık ve düzenli olarak bir araya gelemiyorum . Çankaya sırtlarında Geceyi Tanıdım ın adını koyarken yanımda olan sevgili Selim İleri , İlbank bloklarındaki çalışma evime beni ziyarete gelirken heyecanlanıp merdivenden yuvarlanan İnci Aral , uzun süre bırakıp o gün yeniden başladığım için birlikte Sinop'a giderken sigara içmekten fırsat bulup tek kelime konuşamadığım Buket Uzuner'le ancak kitap fuarlarında ya da bazı konferanslarda rastlantıyla karşılaşabiliyoruz . Bunda Ankara'da oturuyor olmamın da biraz etkisi var elbette . Ama İstanbul'da yaşasaydım da bu tür gruplardan , yazar kahvelerinden uzak dururdum herhalde . Neden ? Edebiyat dünyasına adım atar atmaz yaşadığım çirkin bir olay böyle yakınlaşmalardan soğuttu beni . Ah Bayım Ah yeni çıkmış , Cemal Süreya'nın kitabımla ilgili Oluşum dergisinde yayımlanan bir yazısıyla bütün gözler üzerime çevrilmişti . Herkes ilk kitabıyla bir anda parlayan bu kadının kim olduğunu , nasıl yaşadığını merak ediyordu . Akşamları Tavukçunun Meyhanesinde buluşmayı adet haline getirmiş bir grup Ankara'lı yazardan tanışmak için davet almıştım . Başıma geleceği bilmeden sevine sevine gittim . Masa mezelerle donatılmış , rakılar açılmıştı . Ben içki içmediğim için bardağıma su dolduruyor , masadakilere öyle eşlik ediyordum . Havam yerindeydi . Gayet neşeliydim . Geç saate kadar oturup sohbet ettikten sonra dağıldık . Aradan birkaç gün geçmişti ki kulağıma hoş olmayan bir şey geldi . Sözde ben , bardağım boşalır boşalmaz derhal doldurarak sek rakı içiyormuşum . Bir yudum şampanyayla sarhoş olduğunu bildiğim düş ustasını susuz rakı içerken hayal edip gülmeye başladım . Bir başka gece de , yazarlar arasındaki dostluğun nasıl birdenbire bitiverdiğine tanık oldum . Oluşum dergisini çıkaran Nisa Kadıbeşegil benim de birkaç öykümü yayımlamıştı ve derginin yayın kurulundaki edebiyatçılarla tanışmamı istiyordu . Bir akşam beni evine davet etti . Orada Enis Batur'u ve Cemal Süreya'yı tanıdım . Cemal Süreya parlak gözlü , duygu dolu birisiydi . Öykülerimi çok beğeniyordu . Aramızda karşılaşır karşılaşmaz çok güzel bir yakınlık kuruldu . Hatta ilerleyen saatlerde parmaklarımızı iğneyle delerek kan kardeşi bile olmuştuk . O güzel gecenin sonuna doğru Nisa Hanımla aralarında bir tartışma çıktı . Öyle çocukça bir nedeni vardı ki , ben önce şaka yapıyorlar sandım . Fakat son derece duygusal olan Cemal Süreya masayı terk ederek kendini karlı sokağa atınca işin ciddiyeti anlaşıldı . Nisa Hanımla Cemal Süreya sanıyorum bir daha konuşmadılar . İşte bütün bunlar gözümü korkuttu açıkçası ve kendimi bu çevreden hep biraz uzak tuttum . Daha sonraki tanışma ve yakınlaşmalarımın hepsi rastlantılarla gerçekleşmiş ve kendiliğinden gelişmiştir . Mesela Murathan Mungan'la 1984'te , İlbank bloklarındaki çalışma evimin önünde karşılaşıp tanışmışızdır . Ben dalgın dalgın yürürken yanıma yaklaşıp çekingen bir sesle Siz Nazlı Eray'sınız değil mi ? diye sormuştu bana . Kitapları yeni yayımlanmaya başlamış genç bir yazardı henüz . Benim bütün kitaplarımı okumuştu . Fantastik gerçekçilikle ilgili pek çok şey biliyordu . Onu evime davet etmiştim . Kısa bir sohbetin ardından Murathan'ın ileriye yönelik umut vaat eden parlak bir yazar olduğunu anlamış ve altın dolma kalemimi o günün bir anısı olarak ona vermiştim . Murathan Mungan o yıl Kadınca dergisine röportajlar hazırlıyordu . Benimle de bir röportaj yapmak istediğini söyledi . Birkaç gün sonra Çölün İskelesi adlı bir yerde buluştuk . Yanında bir de fotoğrafçı arkadaşı vardı . Bir yandan yemek yiyor , bir yandan da söyleşiyorduk . Durmadan sorular soruyordu . Bu arada hiç not almaması garibime gitmişti . Anlattıklarımı aklında tutamayacağını , röportajın yalan yanlış bir şey olacağını düşünüyordum . Ertesi ay dergiyi alınca yanıldığımı gördüm . Yazı süper , kurduğum tümceler neredeyse sözcüklerine kadar aynıydı . Murathan'ın çok güçlü bir belleği olduğunu anlamıştım . Sık sık onun Bahçelievler'deki evine gidiyordum . Son derece kibar , misafirperver ve güvenilir bir dosttu . Ne yazık ki , İstanbul'a taşınınca birbirimizden koptuk . Öteki yazar arkadaşların da çoğu İstanbul'da yaşadığı için ancak uzak yakınlıklar kurulabildi aramızda . Okurlarımla olan ilişkilerim ise çok farklıdır . Ne kentler , ne de ülkeler ayırabilir bizi . Mesafelerin hiç önemi yoktur . Sınır tanımaz , sağlam , samimi duygularla bağlıyız birbirimize . İmza günlerinde kucaklaşır , telefonda konuşur , mektuplaşırız . Onlar , kökü yıllar öncesine dayalı dostlarımdır benim . Toplumun farklı kesimlerinden oluşan sayısı oldukça kabarık bir okur kitlem var . Yedi yaşında da , yetmiş yaşında da okurum olduğunu bilmek hem gururlandırıyor beni , hem de yazarken daha geniş düşünmemi sağlıyor . Yıllar önce , benimle tanışmayı çok istediğini yazan Ankara'lı bir okurumdan mektup almıştım . Tek kahrının taşan renkler , uzayıveren bir çizgi , içindekini çizememesinin olmasını anlatıyor . Hepsi benim şimdiki acılarıma eşit . Aşk acılarına , ölüm acılarına , pişmanlıklara eşit . Biz minnacık tanrılarız . Acılarımızı itina ile yaratıyoruz . Bıraksam şu Başparmak denen hıyarla muhabbeti , teyzemin kızını bu kadar kafaya takmasam , kitapları veren kız için de aptal aşık olmasam . Karada çırpınıp denizde boğulan tuhaf bir balık gibi yaşamasam . Matrakçı Nasuh gibi ya da şehrin altında uzanan gizli geçitleri keşfe çıkan arkeolog gibi , yatak odasına taşan seslerle , anneme olan sevgisiyle yıllarca avunan halam gibi kendime bir başka hayat kursam . . . Belki farkında değilim , belki yarattım böyle bir hayatı . Kitaplar , bildiklerim , okuduklarım ayrı bir hayat değil mi ? İki kafalı , iki kalpli , ama tek kuyruklu bir kertenkele değil miyim ? Kütüphanede oturan bu çocuk , Başparmak'ın sardığı sigaradan bir fırt çeken çocuk mu ? Faça yemiş arkadaşlarından karı muhabbeti dinleyen bu bitirim sokak delikanlısı Matrakçı Nasuh'un minyatürlerinin içine nasıl girer ? Her şey kalbimde . Çıkıp gidiyorum kütüphaneden . Kıza iyi akşamlar diyorum . Belediye otobüsleri kalkıyor kütüphanenin önünden . Egzos gazlarını içime çekip binlerce şey düşünüyorum . Küçücük binlerce düşünce kolayca sığıyor kafama . Ablam , evlenince kullanmak üzere her ay aldığı yatak çarşafları , kucağında yatak çarşafları eve geldiğindeki mutluluğu . . . Annemin belki de ablam gibi sevinçle aldığı yatak çarşafları üzerinde çocukları uyurken daldığı düşler , içinden çıkamadığı hesaplar , kuruntular , kıskançlıklar . Eminim ki annem yıllarca , uyku öncesi , yatakta binlerce düşüncesiyle dönüp durdukça , babamın eve dönmesini bekledikçe çarşafın kıvrımları arasına hiç güzel bir düş , mutluluk , sevinç sıkışmamıştır . Kaldırımın üzerinde beş altı tane tel saç tokası . Kimbilir hangi süslü kızın ? Neden hepsi aynı yere dökülmüşler ? Kızkardeşimin tutam tutam dökülen saçları , bu saçların lavaboda çizdiği haritalar . Kızkardeşimin nereye gideceğini gösteren haritalar . Mutsuz bir evliliğe , gece üstüne çıkıp abanan bir kocaya , yoksulluğa , yorgunluğa , geçmek bilmeyen sırt ağrılarına . Kızkardeşimin kaderi her gün tutam tutam lavaboya dökülüyor . Çatlak beyazlıkta uzun saç tellerinin öfkeyle kıvrılarak çizdiği kader haritasını okuyup ağlamaklı oluyor . Annem de ablam da yanılıyor . O , her defasında dökülen saçları için değil , kel kalacak ruhu için ağlıyor . Otobüsten indiğimde kararsız kalıyorum . Eve mi , her salı mahallede kurulan pazarda abisine yardım eden Başparmak'ın yanına mı gitsem ? Başparmak'ın meyhaneden çıkıp da tezgahın başına geçmesi öğleyi bulduğundan mevsimine göre yine en kötü işe kalmıştır . Şimdi işi enginar ayıklamak . Temizlediği enginarlar ellerini kahveyle kızıl arası bir renge boyamış . Bundan dolayı sinirli . Jön halinden eser yok . Sıkıntılı sıkıntılı mavi leğen içinde enginar dilimlerini yüzdürüyor . Sırtında sapları suyun içinde birbirlerine çarpan enginarların rüzgarı yan tezgahtan ; çilek kokulu . Başparmak yelkenliye benzeyen enginarlardan birisinin içinde . Mavi leğen bir okyanus . Başparmak başparmaktan küçük . Ellerinde ayıkladığı enginarların kızıllığı . Yelkenlisinin bir kenarından suya değdiriyor boyalı ellerini . Bununla avunmuyor , ayaklarını sarkıtıyor teknenin kıçından . Dalgalar yelkenliyi kucakladıkça dizlerine kadar suya gömülüyor . Ne işim var burada ? diyor . Bak bindim yelkenlime gidiyorum . Hollywood a gidiyorum . Boyum Al Pacino'dan uzun . Üstelik sarı kızları seviyorum . O yüzden bütün paramı Perihan'a ve sarı Rus orospularına yediriyorum . Hollywood'da sarı kızlardan çok var . Boyum Al Pacino'dan uzun . Hepsi bana verirler . Başparmak ellerini sudan çıkarmıyor . Çıkarmıyor ki ellerinin boyası gitsin . Yoksa sarı saçlı kızları nasıl okşar ? Yanına gider gitmez Başparmak'ı yelkenli enginardan indiriyorum . Tezgahın başında yan yana oturuyoruz . Ulan diyorum , yoksa ben de mi seninle Hollywod'a gelseydim ? Enginarların yüzdüğü mavi leğendeki suya bakıp kendimi Steve Mc Queen benzetiyorum . Ben banka soyardım , sen artist olurdun . Sen artist olduğun için herkes sana güvenirdi , daha kolay soygun yapardık . Şimdi olduğu gibi orada da altın kalpli soyguncular olurduk . Üstüne vurunca yeniden çalışan televizyonumuzda izlediğim bir filmde Steve Mc Queen , mahkumlara taş taşıttırılan hapishanede işeme bahanesiyle çalıların arkasına gidip çalılara bağladığı ip sayesinde dalları sürekli hareket ettirip oradaymış gibi , yaparak kaçıyordu . Ne güzel kaçıyordu Steve . İnsan böyle kaçabilmek için bir kere olsun yakayı ele verirdi . Bir kadın enginarları soruyor , kendimize geliyoruz . Üç tanesi yüz . Neden geldin buraya , ben akşama seni çağıracağım . Başparmak'ı mavi leğenin başında bırakıp gidiyorum . Kendime bir eğlence bulmak istiyorum . Nasuh'un minyatürlerini önüme dizilmiş taşlar gibi takip ederek doğuya gitme serüvenime daha çok var . Bu yol beni bozkırlara , götürecek . Sur diplerine , cami avlularına , alçak damlı evlere , taş yollara götürecek . İşte o zaman gerçek bir kertenkele olmak isterim . Matrakçı Nasuh'un minyatürlerinde bir kertenkele gibi sürünmek isterim . Karnımı acıtsın isterim sarı toprak , taşlı yol . Karnım buz kessin isterim bozkır soğuğuna basılmış toprakta . Güneş kerpeten olsun kanıttırsın kalın derimi . Hızla sürünerek kaçayım hayattan . Matrakça Nasuh'un minyatürleriyle kurduğu dünyaya dahil olayım . Hiçbir düşüncem olmasın . Kendime sakladıklarımı pul pul dökeyim . Saklı olan , ötekileri hiç ilgilendirmesin . Kendimi eğlendirecek oyunu buldum . Kütüphane çıkışı kızı takip edeceğim . Otobüse atladığım gibi kütüphanenin önündeyim . Kapanmasına on dakika var . Kendimi kalabalığın arasına saklayıp kapıyı gözlüyorum . Kitap kurtlarının ardından kütüphane görevlileri dışarı çıkmaya başlıyor . O çok sakin , biraz salınarak çıkıyor . Kahverengi kocaman bir çantası var ve iki defa açıp içine bakıyor . Sonra eteğinin cebinden sanırım bir otobüs bileti çıkarıyor . Şimdi durakta bekliyor . Onu takip edebilmem için aynı otobüse binmeliyim . Karşıya geçiyorum . Bu kez kendimi kalabalık durağın bir ucuna saklıyorum . Kulağında walkmeni var . Ne dinlediğini merak ediyorum . Beklediği otobüs geliyor . Kalabalığın beni saklayacağını düşünüp devam kararı veriyorum . O ön kapıdan biniyor ben arka . Saçının bir ucunu görerek izini sürüyorum . Duraklara kadar bazen dalıyorum , başka şeylerle ilgileniyorum . Yaptığımın aptallık olduğunu düşünüyorum . Kızın sevgilisi olabileceğini , benimle ilgilenmesini kendimce neden bu kadar büyüttüğümü düşünüyorum . Birden onun sesini duyuyorum . İnmek üzereyken beni görmüş . Durağı kaçırmış , şimdiki durakta inecekmiş . Benimle laflayabilirmiş . Çok heyecanlı . Cümlelerin sonunu getirmeye soluğu yetmiyor , yutkunuyor . Bana kitaplardan söz ediyor ve ben anlattıklarını dinlemiyorum , Ağzı sadece konuşuyor olmasına rağmen porno filmlerde kendinden geçen kadınlarınki gibi açılıp kapanıyor . Ön dişlerinde iki küçük pırıltı var . Bunlar sedef gibi birer leke . Dişlerinin arasına gömülmüş ya da orada oluşmuş değerli renksiz bir taş gibi duruyorlar . Kendimden geçecek gibi oluyorum . Walkmaninde bir şey dinletmek istiyor . O sırada durağa geliyoruz . Ben de iniyorum . Buna seviniyor ya da ben öyle sanıyorum . Dinletmek istediği parçayı hızla aramaya devam ediyor . Play , rew - play rew , hayır daha ileride , play , fwd , play fwd . Sonunda şarkıyı bulup kulaklığı kepçe kulaklarıma dayıyor . Şarkıda söylenenleri çok zor anlıyorum , bana yardım ediyor : Kız alıngan 1 Oğlan imkansız Zıtlıklarını paylaşıyorlar İşte mükemmel eş olmanın üç hali Oğlanın şizofrenik eğilimleri var Kız komplike Ama bir arada olabiliyorlar . Şizofrenik eğilimler paranoyaklığı da içine alır . İşte bir paranoya : Bana bu şarkıyı mesaj vermek için mi dinletti ? Yürüyoruz , şarkının melodisini mırıldanıp duruyorum . Şarkıyı söyleyen gruptan söz ediyor . Grubun Kertenkele adlı bir albümü var ki , favorisi o . Kızın benim bütün hayatımı bildiği kuşkusuna kapılıyorum . Kertenkele adlı albümü , albüme adını veren şarkıyı , şarkının sözlerini çok merak ediyorum . Birden kızla vedalaşıp yanından uzaklaşmak için hızlanıyorum . Ancak bu kız hiç de şarkıdaki gibi alıngan değil . Bu davranışıma alınmayıp neredeyse koşarak bana yetişiyor . Ben iki sokak üstte oturuyorum . Yarın bana gelirsen sana bütün güzel şarkıları dinletirim . Yarın bu saatte durakta buluşalım . Bilmem , diyorum , şarkıdaki imkansız oğlan gibi . Kız , teklifi yapmaktan mutlu , gülümseyerek uzaklaşıyor yanımdan . Eve döneceğim . Param yok , biletim yok . Otobüse kaçak binmek istemiyorum . Yürümek istemiyorum . Ama yürüyorum . Egzos dumanları başımı döndürüyor . Dayıma uğruyorum . Sakatatçı dükkanı 1Cing Crimson'ın Three of a Perfect Pair şarkısından . işletiyor . Son düğmesine kadar ilikli gömleği , kanlı önlüğü , ağzında çikleti . N'aber , diyor . Başıyla otur işareti yaptığı yere oturuyorum . Ciğerleri , dalakları , yürekleri , işkembeleri istenilen biçimde doğruyor . Minicik kuzu ayaklarını bir vuruşta dağıtıyor . Artık ellerinde çıkmayan kan lekeleri var . Çay söylüyor . Eski bir komünist . Ancak bir gecede komünistlikten vazgeçip örgütten atılmış . Bunun nedenini ağzından hiç duymadım . Dumanaltı Kahvede anlatılan , Senin dayını polis bir gün içeri aldı , kulağını çekti , ertesi gün dayın komünistlikten istifa etti , oldu . Söylenenlere bakılırsa dayım ne komünistlerden , ne de polistendi . Ama polis onun komünistlikten vazgeçmediğine , komünistler ise onun polisten olduğuna inanıyorlardı . Allahın insanın belasını vermesi böyle bir şey olmalıydı . Dayımın idealleri zamanla değişmiş hayat onu kanlı ciğerci dükkanında sıkıştırmıştı . On yedi yıldır kayınvalidesinin şehrin dışındaki arazisinin satılmasını bekliyordu . Lanetli midir nedir ? dediği araziyi almak için bir Allahın kulu çıkmazken belediye her yıl üzerinden yol geçecek diye kapılarını çalıyordu . Dayım , boş arazinin üzerinden geçecek yolları bin bir rica ve rüşvetle aşağıya , yukarıya , sola ve sağa kaydırmayı başarmış , yine de arazi elinde kalmıştı . Arazinin ortadan birleştirilen paftası ; üzerinde kasanın durduğu masanın üst çekmecesindeydi . Pafta üzerindeki kanlı parmak izleriyle gerçekten lanetli bir toprak parçasına aitmiş gibi duruyordu . Dayım elindeki yüreği ince ince dilimleyip kaşlarını kaldırarak bakan amcaya uzattıktan sonra , teyzemin kızının bugün dükkana gelip alışveriş yaptığını anlattı . Teyzemin kızı ciğer ve dalak almış . On beş günde bir mutlaka gelip ciğer alıyormuş . Bazen yürek ve dalak aldığı da oluyormuş . Dayım bu alışveriş için ilginç bir yorum yapıyor : Hanım kızı değil . Pek çok insan sakatatı ağzına koyamıyor . Belki sakatat yemeyi seven birisine pişiriyordur . O adama değil mi ? Gördün mü ? Bir kere . Ben de . Evlenecekler mi ? Yuvalarını zaten kurmuşlar . Onların hayatlarında böyledir herhalde . Mutlu muydu ? Ben böyle şeyleri anlayamıyorum . Kendimin bile mutlu olup olmadığını bilmiyorum . Ciğerleri istenilen incelikte kesebilirim . Ama bu sorunun cevabını veremem . Dayım mutlu olup olmadığını bilemeyebilir , ama ya Kertenkele şarkısını biliyorsa ? Şarkıyı söyleyen grubu soruyorum . Bilmiyorıim , diyor . Komünistlik yıllarına rastlayanları hala unutmamış . Kertenkele şarkısı , komünistlik yıllarına rastlamıyor . Dayım eve ciğer , üç de yürek gönderiyor . Annemin , pişirmekten üşendiğini bildiği için işkembe vermekten vazgeçiyor . Ama evde yemek hazır . Köfte , patates . Her tabakta beş köfte var . Oysa hepimiz onar tane yemek isteriz . Kızkardeşim bahçede yatıp güneşlenmiş . Annem kızıyor ona , Güneşlenip ne yapacaksın ? Güneşi içime çekmek hoşuma gidiyor . Kışın hep üşüyoruz . Havalar iyice ısınsın , denize diyorum . Annem anında ağlamaya başlıyor . Ablam çatalını fırlatıyor . Sinirleniyorum . Bu evde deniz diyemeyecek miyiz ? İlk günkü gibi neden kendinizi yerden yere vuruyorsunuz ? Annem dişlerini kenetlemiş , üzerime geliyor . Canımın parçasını ben nasıl unuturum . Gözlerimin önünde dalgaların arasında köpük köpük gitti . Benim canım gitti . Salak mısın nesin ? Ablam sesini tizleştirerek bağırıyor . Ölümün ilk günü son günü mü olur . Ölen senin de kardeşindi . Deniz dedik , suçlu olduk . Dibiniz kurusun . Bütün acılar sizin için . Allah yazımızı kötü yazmış . Bu yüzden beş köfte yiyip hastalıktan , yoksul eğlencesinden ölüyoruz . Bahçeye atıyorum kendimi . Böyle bir hayat yüzünden teyzemin kızı da kafayı yedi . Böcek gibi ezdiler onu ayaklarının altında . İnsan kendisi gibi olanlarla yaşamalı . İnsan çocukluğundan bu yana ne gördüyse onun bir adım ilerisine gitmemeli . Neden bu kadar kızdım anneme ? Teyzemin kızını neden düşünüyorum ? Niçin aklıma geliyor zengin arkadaşlarının elbiselerini ödünç alıp giymesi ? Onlardan daha zeki olması , ama giyecek ayakkabısının , elbisesinin olmaması ? O yoksulluğuyla insanların karşısına çıkamaması ? O insanlarla birlikte yaşamak zorunda kaldığında kendine , onlarınkine benzer bir kimlik uydurması ? Ben neden böyle incir çürüğü şeyler düşünüyorum ? Dünyanın yarıdan fazlası , kardeşimi boğan su , deniz . Annem nasıl unutabilir ? Denizi , geniş suları nasıl unutabilir . Kardeşim aniden boğuldu . O gün birlikteydik , eğleniyorduk . Denize girmeden önce yarın okula gideceği için mutsuzdu . Islak ayaklarını kum tepecikleri arasına gömerken , Yarın okul var , diyordu isteksizce . Halam , yüzüne karşı , okumayacağına ilişkin birşeyler söylemişti . Arkadaşlarının haydi denize çığlığıyla birlikte denize koşmuştu . Kavruk , güneşten kararmış bedenini sulara bırakmıştı . Yaşamak istiyordu elbette . . . Oynamak , çocukluğundan bu yana vazgeçemediği tutkusu toprak yemek için . Yarın okula gitmek istemiyordu . Boğulmak istemiyordu . Çocuk sesi , büyüyünce kabadayı olacağının işaretini veriyordu . Kavruk bedenini dalgalara çarpıp oynarken kıyıda serilmiş bize sesleniyordu . Dalgaların arasında suya girebilen bir karınca sürüsü vardı sanki . Birden kardeşimin denizde olmadığını fark ettik . Denizden çıkmıştır diye geçiştirdik . Uzunca bir süre ortada görünmedi . Arkadaşı yemin etti , denizden çıkmadığına . Annem başını kumlara vurdu . Sonra bir at gibi irili ufaklı örgülerle başında bağladığı saçları da yelesiymiş gibi kendini denize sürdü . Öyle uzağa sürüklenememişti , beş yüz metre ileride kıyıya vurdu ölüsü . Deniz , deniz , yediğini geri çıkaran deniz . Halam gecenin soğuk yüzüne altın dişlerini göstererek söylemişti bunları . Cenazeyi kaldırmak için de altın dişlerinden birisini söktürüp bir mendil içerisinde annemin avucuna sıkıştırmıştı . Kanlı altın diş satıldı . Babam , cenaze namazına yetişebildi . Sonra da bir yabancı gibi gitti . Anneme biraz para bırakmıştı , ama bu halamın çekilen dişinin yerini dolduracak kadar değildi . Halam uzun zaman , dili dişleri arasındaki boşluğa takıldıkça kendini kötü hissettiğini söyledi . Başımı öne eğip ama iyice eğip hızlı hızlı yürüyorum . Başparmak'ın geleceğini hatırlayıp aniden geri dönüyorum . Eve nasıl gireceğim ? Masanın üzerinde hala kaldırılmamış tabaklara ve o tabaklardaki yağı donmuş köftelere , çatalın ucuna takılmış bir parçası ısırılmış köftelere , katık yapılmak için koparılmış ekmeklere nasıl bakarım ? Ya annemin , Benim canımı da al . . . duası kabul olmuşsa ? . . Bir tufan olmuşsa ? . . Evimiz kapalı bir deniz olmuşsa ve aramızda Nuh peygamber yoksa ? Annem suların içine gömüldükçe , Canım oğlum böyle mi boğuldu ? diye düşünüyordur . Su ciğerlerini yaktıkça her şeyi unutuyordur . Saç örgüleri , suyun içinde yavru yılanlar gibi kıvıl kıvıl hareket ediyordur . Ablam çarşaflarının ıslandığını , kullanılmaz hale geldiğini mi düşünür ? Okuduğu bir kitabın 18'inde yaşlandığım cümlesinin altını çizdiğini düşünüyorum . Sevdiği adam için hep yeterli ve eşit olmaya çalıştıkça azarlandığını , bazen aşağılandığını düşünüyorum . Hep birşeyleri düşünüp pişman olduğunu , sevdiği adamın , Bazı insanların birilerine zaafı olabilir , bunu neden anlamıyorsun ? dediğini hatırladıkça kahrolduğunu düşünüyorum . Ne olursa olsun , kağıt bahçesinin içine girip oyununa kaldığı yerden devam etmekten hiç vazgeçmiyor teyzemin kızı . Adama olan , aşkıyla hayata daha sıkı tutunuyor . Kendine yeni hikayeler buluyor . Âşık olduğu adamın zaafı olduğunu söylediği kadının , geride bıraktığı parçaları birleştirerek bütünü yaratıyor . Hiç görmediği , tanışmadığı bir kadını yaratıyor ve o kadının en yakın dostlarının bile ağzını bir karış açık bırakıyor . Yaşadığı evde , evcilik oynayan bir çocuk gibi dolaşıp duruyor . Bir arkadaşının , Aşkla bu kadar çok uğraştığın için delirebilirsin sözünü kağıt parçalarına yazıyor . Annesini özlüyor . Kedisini eksik sandığında genç olduğunu düşünüp rahatlıyor . Kızkardeşim kapıyı çalıp annemin odanın ortasına fırlattığı yeşil tarağı istiyor . Kapıyı açıyorum . Tarağı alıp çıkıyor . Anlaşılan annem yine hayal kurup sonra düşünecek . Kızın söylediği yerde beklesem mi , Kertenkele adlı şarkıyı dinlesem mi ? Ya bu gece soygunu yapamazsak ? Yarın fabrikada bir işçi olarak yanımda getirdiğim kumanyayı yiyor olursam ? Kütüphaneye gidecek vaktim olmazsa ? Kızla yaşadığımız kara parçası birbirinden iyice ayrılırsa ? Dönüp durup aynı şeyleri düşünüyorum . Kafam beton dökülmüş gibi ağırlaşıyor . Bayılacak gibi oluyorum . Kızın verdiği saatte durakta olmayacağım . Burada yatağımda kalacağım . Göğsümde aynı hırıltı . Yine içim sıkışıyor . Nasuh'un minyatürlerini , teyzemin kızının kağıt bahçesini düşünüyorum , hiçbir şey ferahlatmıyor beni . Koşarak dışarı çıkıyorum . Hızlı hızlı yürüyorum . Üst sokakta bir kalabalık görüyorum . Oraya koşuyorum . Merak ediyorum , daha hızlı koşuyorum . Tiz çığlıklar duyuyorum . Ölen sekiz yaşında bir çocuk . Herkes teker teker anlatıyor hikayesini : Şuradaki trafoya girmiş . Adamlar , şarapçılar kandırıp götürmüşler . Tecavüz etmişler . Yok be tecavüz filan etmemişler . Çocuk kendisi girmiş trafoya . Annesinden kaçıyormuş . Elektriğe tutulmuş , anında kömür olmuş . İki gün trafoda saklanmış . Sonra yüksek gerilim gelince yanmış . Gördünüz mü , ölüsü trafodan çıkarılırken ? Kömürden bir heykel . Sekiz yaşında kömürden bir heykelcik olarak ölmüş . Ölüm bizi nerede bekliyor ? Ölmek istemiyorum . Zamansız ölmek istemiyorum . Nasuh'un minyatürlerini görmek istiyorum , kütüphanedeki kızı görmek istiyorum , teyzemin kızını düşünmek istiyorum , annemin gizli hayatına süzülmek istiyorum , hayatımın geçip gittiğini görmek istiyorum , Başparmak'la takılmak istiyorum . Caddeye çıkıyorum . Kafamda bir düşünce . Gittikçe ağırlaşıyor kafam . Islak ıslak beton dökülüyormuş , beton kurudukça şiddetli bir ağırlık yapıyormuş gibi . Birahaneye gidip oturuyorum . Cebimdeki parayı yokluyorum . Başlıyorum içmeye . Cebimdeki parayla ne yapsam ? Hep içsem mi ? Buradakilere bir bira da benden mi desem ? Üç bardak biradan sonra gidip biraz mal almaya karar veriyorum . Gidip bir vesikalık çektiriyorum . Polaroid . Dört tane . Dudaklarım büzülmüş , gözlerini küçücük çıkıyor . Saçlarım daha sarı , burnum nasıl olduysa daha küçük ve kulaklarım şaşırtıcı , biçimde olduğundan daha kepçe . Nerdeyse tramvayın altında kalacakken karşı kaldırıma atlayıp kitapçıya giriyorum . Nasuh'un albümünü evirip çeviriyorum . Ezbere bildiğim minyatürler . Ama yatağımın altına saklasam fena mı olur ? Aynısı kütüphanede de var . Madem bu gece soygun yapacağız , öyleyse daha sonra kütüphanedekini çalarım . Bu kitapçıdan şu kitabı ya da bunu , hafif ve uygun olanı çalamam mı ? Şehirle ilgili , şehri kuşatan surlarla ilgili , saat kuleleriyle ilgili . . . Ama burası bir mabet değil mi ? Başparmak'la birlikte yediğimiz alabalık midemde yüzmek istiyor . Ancak öyle büyük ki , midemi doldurmuş , hatta kuyruğu biraz kıvrılmış durumda . Parlak gövdesini hareket ettirdikçe midem bulanıyor . Bir çöp tenekesine yetişip kusuyorum . Kocaman alabalık ağzımdan fırlıyor . Şimdi bira yoğunluklu bir peltenin içinde . Burada uzun süre yaşayabilir . Dayıma uğruyorum . Fazla konuşmuyor . Onu seyrediyorum . Gelenleri seyrediyorum . Ciğer peşindeki kedileri seyrediyorum . Eve geliyorum . Yemek yemiyorum . Odama girip kapının altını paspasla iyice tıkıyorum . Bir sigara sarıp içiyorum . Kendimi iyi hissedip uyuyorum . Kısacık rüyamda kızın beni durakta beklediğini görüyorum . Sonra tek başına eve gittiğini , küçük bir kavunu kestiğini , üzerinde kedi resmi olan plastik tepsiye taze peynir ve ekmek koyduğunu , kavun tabağını düştü düşecek gibi tepsinin kenarına iliştirdiğini görüyorum . Kertenkele şarkısını çaldığını ve mırıldandığını duyuyor , çok mutlu oluyorum . Her şey gerçek gibi . Başparmak'ın geldiğini haber verip uyandırdılar . Bahçe kapısına koştuğumda , Başparmak yağan yağmuru işaret etti . Dönüp mavi yağmurluğumu aldım . Kapıdan çıkarken annem kolumdan çekti , yüzümü elleri arasına alıp alnımdan öptü . Mor uzun bir elbise giymişti ve bu haliyle Bizanslı soylulara benziyordu . Ablam televizyon seyrediyor , kardeşim muşamba örtülü masanın üzerinde birtakım eşyaları , bardağı , makası ya da el aynasını birbiriyle konuşturduğu oyunu oynuyordu . Annem , elinden bıraktığı beyaz gömleğimi yerden alıp , Yakasını ters yüz ediyorum . Yarın fabrikadaki işe giderken giyersin , dedi . Bu kez gözüme , dokuz katlı şehir Troya'da oğlunu tanrılarla savaşa gönderen bir kadın gibi göründü . Kızkardeşim makasa ya da aynaya , su bardağına da olabilir , Abim dışarı çıkıyor , dedirtti . Ağlayacak gibi oldum . Ama Başparmak komikti . Beni güldürdü . Kahvenin önüne gittik . Kavak ağaçlarının altında bir sigara sardık . Başparmak sigarayı çok kolay sarıyordu . Baş ve işaret parmağı sihirliymiş gibi hareket ediyordu . Yürürken de ayakları öyle görünüyordu . Soygun planını anlatmaya başladı . Baktım peltek peltek konuşuyor . Belli ki bir artistin konuşmasını taklit ediyor . Sözünü sigara kağıdını , yalamak için yarım bırakıyor . Bunu iki kez yapıyor . Başparmak soygunu anlattıkça heyecanlanıyorum . Deniz görmüş çocuklar gibi oluyorum . Hemen paralara kavuşmak istiyorum . Başparmak ustalıkla peltek konuşmasını sürdürüyor . Benzin istasyonunun sahibinden Terli şişko , diye söz ediyor . Ara sıra da İbne , diyor . Para sıçıyor para . . . Peltek konuşmasını ustalıkla devam ettirmesi beni çok şaşırtıyor . Nerede kendisi gibi konuşacak , diye merakla bekliyorum . Herif istasyonu gece çalıştırmaya bile yanaşmıyor . Götünü kaldırmak zor geliyor . Paraları sayıp yanına bile almıyormuş . Sadece bir deste binliği kırıştırıp götoşluyormuş . Haftada bir çantayla taşıyormuş paraları . Anlayacağın , eski dostum kertenkele , paracıklar kasanın gözünde , tezgahta yatan palamutlar gibi . Başparmak , Paraları sayıp , ve Anlayacağın dostum , derken kendisi gibi konuşuyor . Bir süre sessiz kalıyoruz . Aşkı , açlığı , umudu , hayalleri , gerçekle ilgisi olmayan şeyleri , düş kırıklıklarını bastırmak için sesi sonuna kadar açılmış televizyonda kadının teki şarkı söylüyor : Boyuna dert yüzü görmekmiş kaderim . Şarkının nakaratında da , Sen de , kısa ömürlü sevgili dostum , sen de , diyor . 1 Ancak nakaratın sonu bir türlü bağlanmıyor . Dosta söylenmek istenen şey yarım kalıyor . Başparmak şarkıyı belli ki biliyor . O da , Sevgili dostum sen de nin sonunu getiremiyor . Şarkı böyle olmalı . Ama 1 Homeros , İlyada kısa ömürlü dosta mutlaka bir şey söylenmeli . Bu söylenenler kalınca bir kitapta da yazıyor . Şimdi yüzlerce sözcüğü , ezbere bildiğim bir yazıtı günlerce içimden mırıldanamam . Üstelik her dize başka bir sayfadan . Sevgili dosta söylenecek en uygun şey ne olabilir ? Hem sana ağlarım bu yüzden , Hem talihsiz başıma ağlarım . 1 Bunlar bir kitapta yazıyor , diye sevinerek bağırıyorum . Nereden biliyorsun ? diye soruyor Başparmak . Mutlu oluyorum . İyi ki , Sen kitap mı okuyorsun diye sormadı . Halamın sesini duyuyorum : Sokakta bir köpekler , bir de siz varsınız . . . Nereden böyle ? Gezmeden . Ama geçe kaldık . Enişten , beni gözden çıkarmış gibi yolun ortasında bırakıp arkadaşlarıyla içki masasına oturdu . Annen evde mi ? Evde , ama uyudular , diye yalan söylüyorum . Bunu annemi kıskandığım için yapıyorum . Olsun , ben onu uyandırırım . Canım eve gitmek istemiyor . Ağzından dökülen pırıltılar , yanıbaşındaki mazgalın üzerine saçılıp bok çukurunu boyluyor . Korkusu , sessiz sokaklarda kaçırılmak . Altın dişleri için kaçırılacağını düşünüyor . Hırsızlar onu kolundan tuttuğu gibi mahalle mezarlığına götürüp altın dişlerini teker teker sökecekler . Bu korku diş ağrısı gibi içine oturuyor . Sık sık susadığı için çantasında bir şişe su taşıyor . İçindeki ses , Hadi susadın , su iç , diyor . Bir başka ses , Su içmek için ağzını açtığında 1 Homeros ; İlyada . hırsızlar altın dişlerini görür , eve kadar sabret , diyor . Altın dişleri kor parçalarına dönüşüyor , susuzluk içini yakıyor . Bu sıkıntıyla kendini bize atıyor her defasında . Anemin , babam geldiğinde yattığı odada birlikte uyuyorlar . Annem , kocasız yatağını yıllardır altın dişli halamla paylaşıyor . Halamın ağzından dökülen her söz altın . Kadifeler getiriyor anneme , işli terlikler . Kadifelere sarıyor annemi , ayaklarına işli , terlikler geçiriyor . Omuzlarını , boynunu ovuyor annemin , geçmeyen sızılarına elveriyor . Annem , babamı beklemeye devam ettikçe , Yanımızda olsaydı , başımızda olsaydı , dedikçe , halam ateş oluyor . Kardeşimin , aynayla tarağı konuştururken sorduğu Hep kadın erkek mi birbirine aşık olur ? sorusuna halamın verdiği cevap ağzındaki pırıltı sayesinde masum kalmıştı : Bülbül güle ; insan Allah'a , ben annene , sen aynayla tarağa , ablan kumaş parçalarına , insan her şeye aşık olabilir . Benim de bilip bilmediğim bir aşktı bu . Gölgeler kadar yalandı . Ama gölgeler gibi vardı . Annemin babamı beklediği zamanlarda halam gerçek aşklar peşinde koştu , ama bula bula film artistlerinin sesini buldu . Annemi odasına dolan bu seslerle aldattı . Bütün aşıklarnı söylediği gibi aşk başkaydı . Başparmak'ın gölgesini izliyorum . Soyguna kadar vakit öldürelim . Nasuh'a gidelim , Nasuh'u seversin , diyor . Buz oldum . Eridim . Gölgem kayboldu . Anlatmaya başladı Başparmak : Nasuh'un sohbeti iyidir . Abimin arkadaşı . Nasuh'un tekkesi derler . Gidip oturuyorum . Ağır ağır akan bir su gibi Nasuh . Başparmak'ın gölgesi merdivenlerde uzuyor . Bir apartmanın bodrumuna iniyoruz . Başparmak gölgesiyle birlikte kapıyı tıklatıyor . Kapı açılıyor içeri geçiyorum . Biraz kambur duran seyrek sakallı bir adam . Gülümseyen , bir yüzü var . Oturduğu yerin önünde yığınlarca ayakkabı . Bir tanesi kucağında altını zımparalıyor . İçeride tutkal kokusu . Buğusu odaya yayılan çayı gösteriyor Başparmak'a . Yaldızı ufalanmış bardaklarla önümüze geliyor çay . Nasuh'un gölgesini izliyorum . Gölgedeki eller de hızlı . Gözünü yerden al kertenkele , iyi değildir , hayat kısaltır . Gölgen bedeninden daha hızlı gibi . Olur mu öyle şey , diyor Nasuh . Beden de gölge de birdir . Gölge ışığa bağlıdır . Işık yoksa gölge de yoktur . Gölge varsa beden de vardır . İkisi birdir . İkisi bir olan şeyi ışık yok etmez . Dipsiz karanlıkta da gölge hep bedenin ayakları altında mıdır , karanlık duvarlarda mıdır ? Nerededir ? Gölge bedendir . Aşk da gölge gibidir bana kalırsa . Aşk da bedendir . Aşk hep içindedir . Aşk da gölgeler gibi keskin , yumuşak , silik , ama hep var . Dipsiz karanlıklarda bile var . Sen kaybolmuşum . Sen neredeysen ben de oradayım . Başparmak'ın parlak ayakkabılarını , onun koyu gri gölgelerini izliyorum . Kaybolursam her şey benim için yeni olur , değil mi Nasuh ? Nasuh rüyamdaki gibi gülümsüyor . Yaldızı dökük çay bardaklarıyla beş bardak çay içiyoruz . Nasuh , vişne çürüğü bir ayakkabının ucunu zımparalıyor . Başparmak , yılan derisi bir ayakkabıdan söz ediyor . Yılan derisi bir çift ayakkabısı olmasını istiyormuş . Bir filmde görmüş . Bu ayakkabıları giyen adam korkusuzmuş , güçlüymüş . Herkes ondan korkuyormuş . Sarı saçlı bir sevgilisi varmış . Tozlu yollarda lacivert eski bir Cadillacla yol alıyormuş . Yılan derisi ayakkabıları san yumuşak tozların arasında bile çok gösterişliymiş . Sonra yılan derisinden ayakkabısı olan adam - şanssızlık işte - vuruluyormuş . Ayakkabılar da canlıymış ve onunla birlikte ölmüş gibi duruyorlarmış . Başparmak o zaman , eşyalarımızın sessiz canlılar olduğuna inanmış , bir tespitini bize aktarıyor : Dili olsa da anlatsa sözü nereden çıkmış sanıyorsunuz ? Bu ayakkabılar bizi dinliyorlar mı şimdi Nasuh ? diyorum . Başparmak , gerilip bırakılmış bir ip parçası gibi ayağa kalkıyor . Biryantinli saçlarının yumuşak kokusunu yutuyorum . Yüz yüze geliyoruz . Gölgesini göremiyorum . Sen bir başkasısın . Hep korktum . Kuşkulandım . Hayır , kertenkele dostum benim gibidir , gerçektir , dedim . Öyle değilsin . Aşık olmuşsun . Başka bir yerde , başka bir insansın . Benimle muhabbetin başka . Nasuh'a , Ayakkabılar bizi dinliyorlar mı ? diye soruyorsun . Sen Nasuh gibisin . Ulan abimin arkadaşı Nasuh'tan farkın yok . Yaldızlı çay bardağı elimde , okyanusun ortasında minik bir sandal gibi . Başparmak benim , kertenkele . Sesim bile bir başkasınınki gibi çıkıyor . İlk defa kendime kertenkele , diyorum . Şimdi daha da yabancıyım . Başparmak söylediklerinden pişman olmuş gibi mırıldanıyor : Ama benim dostumsun kertenkele . Eski dostum kertenkelesin . Nasuh yüzümüze doğru savurduğu dumanın üzerine aklından geçenleri oturtuyor : O seni anlatabilir . Sen onu bilemezsin Başparmak . Bütün kızgınlığın buna değil mi ? Nasuh elindeki ayakkabıyı zımparaladıkça rengi kum rengine , şeffaf bir sürüngen rengine , lavabodaki akrep yavrularının rengine dönüşüyor . Kendimi gölgesiz hissediyorum . Yanımda oturan , Başparmak büyüdükçe büyüyor . İşimiz var , kalkalım . Çıkışta yılan derisi ayakkabıları hatırlatıyor Başparmak . Öyle bir ayakkabı bulursan bana ayır . Yürürken bir sigara yakıyor . Sevdiğim gibi , adını taşıdığı parmağı ve işaret parmağıyla kavrayarak içiyor sigarayı . Konuşmuyoruz . Kötü oluyorum . Hep Başparmak'ın bana söylediklerini , ne olacağını , soygunu yapıp yapamayacağımızı düşünüyorum . Başparmak'ın ayağında yılan derisi ayakkabılar hayal ediyorum . O aramızdaki uzaklığı aşıveriyor : Benzin istasyonundaki sarı kızı gördün mü ? Bir kez dışarıdan . İstasyonun sahibi şişko ibnenin altına yatmak zorunda kalıyor . Orada çalışması da göstermelik . Şişko onu dövüp duruyor . Bugün gittiğimde yüzü mosmordu . O kıza aşık mısın ? Âşığım . Kanımızda var . Hep orospulara aşık oluyoruz . Annem de eski bir orospu . Babam , onu on altı yaşındayken kaçırıp kurtarmış . Orospular iyi kalpli olur . Orospular iyi kalpli ve sarı saçlı olur Kertenkele . Senin de başka bir hayatın var değil mi Başparmak . Bana olan öfken de bundan . Nasuh'un söyledikleri doğru değildi değil mi Başparmak ? Nasuh , diyor Başparmak gözlerini kısıp şaşkınca bakarak . Söylediklerini hatırlamaya çalışıyor , hatırlatıyorum . O seni anlatabilir , sen onu bilemezsin . Başparmak'ın gölgesi ıslak taşlarda yok oluyor . Ne dediğini anlamadım . O kızla evlensene Başparmak . Ne diye ? Sevmiyor musun ? Seviyorum . Filmlerdeki kızlara benziyor . Ama bütün orospular belalıdır . Senin beladan uzak bir hayatın olabilir mi ? Bir orospu yüzünden başımı belaya sokmak istemem . Keşke kırılgan olacağıma düpedüz alıngan olsaydım . O zaman işim kolaylaşırdı . Hızla hoyratlaşan bir toplumda gücenikliklerimin sayısıyla başa çıkamayacağımı anlar , bu eğilimimi daha nesnel ölçülere vurmayı denerdim . Oysa kırılgan yapının temel özelliği , kırk yılda bir ama tam anlamıyla kırılması . Yıllar önce , bu huyumu bilen bir dostum bana olmadık bir oyun ettikten sonra özür dilemişti : Affedersin . Ben de aramızdaki ilişkinin nasılsa eski sıcaklığına asla dönmeyeceği bilinciyle , Peki affettim , demiştim ; akrebi , soktuğu için suçlayamazsınız ama yoluna çıkmaktan kaçınabilirsiniz . Vurucu gözlem o anda geldi : Zaten sen affedersin de bağışlamazsın . Çoğu zaman eşanlamda kullandığımız bu sözcüklerin arasında fark düşündürücüydü . Özür dilerim ya da Pardon ; istemeden yaptığımız bir yanlışın , söz gelimi itiş - kakışta birinin ayağına basmanın ayıbını kapatmak için kullanılıyor . Üstünde düşünmeksizin çıkıyor ağzımızdan . Af dilemek , daha ağırlıklı , çünkü yapılan yanlışta bilincin payı var . Yani af dileyen , bir anlamda ayağınıza bir daha basmayacağının güvencesini de veriyor . Af ; dileyenle uzlaşmaya razı olanın kişisel seçmeleriyle belirlendiğinden , özel bir karar niteliği taşıyor . İki taraf için de . Rastgele bir pardon hafifliğinde ve genelliğinde değil . Ama yargı sistemimize baktığımızda bu kavramın nasıl ele alındığına şaşmamak olanaksız : Suç işlemediklerini savunan , dolayısıyla af dileme gereğini duymayan düşünce suçluları , günün esintilerine göre affa mazhar görülürken suçu kesinleşmiş bir tecavüzcü , milyonları dolandırmış bir tefeci , yaşamlarını kararttığı kişilerin görüşleri alınmaksızın devlet affından yararlanabiliyor : genel af , devletin hangi hakla bireylerin kişisel aflarında söz sahibi olduğu sorusunun en kaypak yanıtı , yine de şeffaf lığına diyecek yok . Bağışlama ysa işi iyice karıştırıyor . Her iki taraftan da ortak geçmişin yanılgılarını , hatalarını , ufak pürüzlerini silecek bir sünger istiyor . Bu yepyeni temiz sayfaya ulaşma sırasında bağışlayan , tanrısal bir yetke üstlenirken , bağışlanan , tövbekar bir kul kimliğine indirgeniyor . Bu rollerin ikisi de bana - hatta birincisi daha beter - itici gelse de eski dostum siteminde haksız sayılmaz : sürekli aynı doğrultuda yapılan , yapılacağı baştan belli olan , çünkü huy haline getirilmiş yanlışları istesem de unutamam : beklenmedik bir anda belleğimi uyarıp bağışı isteyenden şeytanca bir öç almama yol açabilirler . Kindar olmamanın bedeli bellek özürlü olmak mıdır ? Bunları neden sayıp döktüm ? Ünlü yönetmen Leni Riefenstahl'ın yaşam belgeselini televizyonda izlerken kafam iyice karıştı da ondan . Hitler , Leni'yi küçük kızken dans ettiği bir filmde izlemiş , Alman kızlarına özgü bir sağlıklılık keşfetmiş onda . Leni , gerçekten yetkin bir yönetmen olmuş sonraki yıllarda . O kadarına ki kendisine rejimce ısmarlanan propaganda filmini bile bir sanat yapıtına dönüştürebilmiş . Döneminin sinema tekniğine getirdiği parlak buluşlarla kamerasını görkemli heykellerden şöyle bir geçirdikten sonra Hitler'de odaklaştırabilmiş inandırıcı bir biçimde . ( Seyrettim. ) Leni , belgeselde söylediklerine göre , bu zengin ödüllü filmi çektiğine pişman . Nazizmi ya da Faşizmi destekler nitelikte tek söz etmediğine , ırkçılığı asla desteklemediğine göre yıllar yılı sinema piyasasından bu film yüzünden uzak tutulması , yaratıcılığının baltalanması fazla ağır ceza değil miymiş ? Elbette öyle . Tekrar çalışma iznini aldıktan sonra çektiği filmse , Afrika kabileleri üstüne . Kabiledeki herkesin neden bir yontu kusursuzluğunda olduğunu soran belgesel sunucusuna verdiği yanıt aynı açıklıkta : Güzel varken , neden çirkin'i çekeyim ? Doğru . Zaten Hitler'in propaganda filmini de yalnızca estetik değerleri gözeterek çekmemiş miydi ? Konu önemsizdi onca . Ne var ki , Peki , sonraları Hitler'in toplama kamplarına tepkiniz ne oldu ? sorusuna bir Yahudi olmasına karşın verdiği yanıt çok ilginç : O sırada yurt dışındaydım : eşim dostum mektuplar yazdılar , belgeler gönderdiler , ama ben böyle bir şeye inanamazdım . Gözü estetikten başka bir şey görmediğine göre yanıtı tutarlı sayılır . Hele yenilerde , 90'larında denizaltı dünyasını belgelerken , en sevilesi bulduğu yaratığın - yine estetik kaygısıyla herhalde - canavar bir vatos olduğunu düşünürsek . Belki gerçekten usta bir sanatçı olmasaydı daha kolay bağışlanabilirdi , yıllarca toplumdan uzak tutulup , bunca ağır eleştiriyle karşılaşmazdı . Bir sanatçının estetik uğruna topluma sağırlaşması anlaşılır gibi değil . Bu yaşta hala küçük kız saflığında diretmesiyse , Nazilere satılmadığının , kendi faşizmini kendi bünyesinde içtenlikle taşıdığının bir göstergesi . Geçmişindeki bağışlanmaz hatayı bir Kusura bakmayın la geçiştirebiliyor ya . Tam da keyfim gelmişti . Epeydir uğraştığım bir öykünün neredeyse sonuna varmıştım . Kışa , dokunaklı bir günceyle girmek hem benim yazma hevesimi arttırabilir hem hayatta olağanüstü deneyimler yaşamanın sanıldığı kadar güç olmadığını gösterir , okurun umut kapısını aralık tutmasını sağlayabilirdi . Eski defterleri karıştırırken böylesi büyülü anların uçları özellikle kıvrılmış sayfaları arasında o anıya rastladım . ( Onları öteki günlerden ayırmamın nedeni , ancak bir daralma ya da gevşeme durumunda gerektiği gibi yazılabileceklerine inanmamdır . ) İçimde yeterince dinlendiğine göre oldukça çabuk gelebilecektim üstesinden . Ama bir de baktım yazı sarktıkça sarkıyor , düzelttikçe bozuluyor , duygu payı azaldıkça ancak bir denemeye yakışabilecek bir ciddiyet üstleniyor durup dururken . Demek didinmek boşuna . Bir sayı sonraya ertelemek daha akıllıca olacak . Bu kararı verince rahatladım , yine de yenilgiyi içime sindiremedim : Nedendi ? Kötü öyküler okumak , öykü yazma hevesini kırar , biliyorum ama gündökümlerimi etkilemez . ( İşte size neden bu iki edebiyat dalı arasında gidip geldiğimin sırrı ! ) İkinci bir açıklama , toplumsal olayların beni belki gereğinden fazla etkilemesinde yatabilir . Evet , galiba o . Son günlerde , edebiyat alanına doğrudan girmeyen bir edebiyat ın bayat ürünlerini peşpeşe okumadım mı ? Kısacık bir süre içinde üstelik ? Yalnızca kısıtlı bir okur kitlesine değil , ülkenin bütün yurttaşlarına sunulmuş , yabancı dillere bile çevrilmiş ürünlerdi bunlar . Gerçek yaşamdan kaynaklandıkları , fotoğraflarla , tanıkların sesleriyle , gazetelerdeki yorumlarla desteklense de her nasılsa bir türlü inandırıcılık kazanamıyorlardı . Bu acemi öyküleri polisiye tekniği açısından gözden geçirmeden içimin rahat etmeyeceği ortadaydı . Olaylardaki zengin çelişki dağarcığını bir yana bırakalım , öykülerin başkişilerinden çıkalım yola : 1 . olayda , solcu bir örgütün hapisteki ya da yurtdışındaki beyinleri tarafından yönlendirilen bir çaycı kız aracılığıyla güvenlik önlemleri neredeyse kusursuz bir iş merkezine işlek bir saatte dalabilen teröristler var . Profesyonel oldukları koruma çemberini kibritli resimlere gizledikleri silahlarla ( ne demekse ! ) aşabilmelerinden , 25 . kata engellenmeden çıkabilmelerinden , ünlü iş adamının odasının yarım saat boyunca - bir kerecik de olsa - önemli bir mesaj için aranmamasını sağlamalarından belli . Neredeyse bir crime parfait ile karşı karşıyayız , ama kul kusursuz olmaz . Nitekim teröristler sol yanlarına soğan , sağlarına sarımsak asmayı unuttuklarından , odaları şaşırıp yanlış kişiyi ( Özdemir Sabancı ) öldürüyorlar . Örgüt , kısa sürede belirleniyor - tabii üyelerin özellikle arkalarında bıraktıkları ipucunun ( ! ) katkısıyla . Gelgelelim şirketin , pürüzlü geçmişini bağışlayıp babacan bir tavırla bağrına bastığı çaycı ya da kibritçi kız , suç ortaklarıyla birlikte kayıplara karışıyor bu arada . 2 . öyküdeki başkişi gazeteci ( Metin Göktepe ) , mesleği gereği katıldığı yürüyüşte gözaltına alınıp mesleği gereği işkence görüyor . Bütün olanların üstüne sıcak bir çay içmeye gittiği parkta ölü bulunuyor . Yetkililer , önce birbiriyle çelişen bilgiler veriyorlar , ama yazılan öykünün ipe sapa gelmezliği karşısında suçluyu güvenlik örgütünde uzun uzun arayıp bulmaya karar veriyorlar , böylelikle aldıkları tepkiyi yumuşatacaklarını umuyorlar . Gazeteciye son darbeyi vuran , adının Abdullah olduğu çeşitli tanıklarca belirtilen polis memurunun bulunması kolay mı ? Üstelik öldürdüğü kişi için düpedüz bok diyeceğine Amerikan dizilerinden öğrendiği pislik sözcüğünü kullanması onu özel bir kültüre yerleştirmişken . İkinci bir olasılık da söz konusu : belki Eyüp dolaylarında bu addan geçilmiyor . 3 . öykü , evlere şenlik . Trabzon Limanı'nda koskoca bir feribotu herkesin gözü önünde köşe başındaki taksiye atlayıp gazlama rahatlığıyla kıyıdan uzaklaştıran başkişilerin bir tür kamikazeliğe soyundukları , giyindikleri bombalardan anlaşılıyor . Yolcular , yani rehineler önce çok korktuklarını , bacalara , tuvaletlere saklandıklarını belirtiyorlar . Bazıları cep telefonlarıyla falan dışarıyla gizlice bağlantı kurabiliyor , evlerini bile arayabiliyorlar . Başkişiler , onları yakalamaktan aciz mi ? Değil elbet . Yalnızca kan dökmek istemiyorlar , haklı davalarını dünya kamuoyuna duyurmak istiyorlar , o kadar . Gazetecileri ağırlamakta kusur etmiyor , rehinelerin yardımına koşmakta ellerinden geleni yapıyorlar . Konuksever , acı çekmiş , davaya baş koymuş insanlar bunlar . Türkiye'de de destekçiler buluyorlar : din kardeşlerini . Rehinelerin bazılarıysa - utanmasalar - böyle bir serüvenin yeknesak yaşamlarına bir renk kattığını söyleyecekler . Başlangıçta gerilim ve gevşeme anları titizlikle gözetilmiş bu tür bir öykünün mutlu bir sonla bitmesi , ancak yazarının acemiliğine ya da tam tersine kafa karıştırmaktaki ustalığına bağlanabilir . Öykünün sonunda fantastik bir pembe sahne var çünkü . Silahlar denize atılıyor , devlet başkanları birbirlerine teşekkür yağdırıyorlar , rehineler ailelerine kavuşuyor , bombalı saldırganlar bir renk ve ışık cümbüşünde güvenlik görevlilerine teslim oluyorlar kuzu kuzu . Onlarla hiçbir pazarlığa girişilmediğini devlet büyüklerimizin açıklamalarından öğreniyoruz . Mutlu son ! Üç öykünün aynı kalemden çıktığını anlamak işten değil . Üçünde de yazarlar ya da o yazarları yöneten güçlü kadro , edebiyatın inandırıcılığıyla değil olayın güncel yaşamda kabul edilebilme olasılığıyla ilgili . Bu yüzden de benim gibi üç öyküyü birleştirme küstahlığını gösterenlere , hele son öyküdeki mutlu sonun fars özellikleri taşıdığına inananlara resmi bir göz dağı veriyor : Biraz sonra ne yazacağımı kestirebiliyor musunuz ? O , bunlara benzemeyecek . Tetik dur , diyor sanki . Yalanla ne kadar içli dışlı olduğumuz , ayrımcıkları üstüne ince ince düşünmemizden belli değil mi ? Yalanı yalnızca büyüklüğüne göre değerlendirmekle yetinmiyoruz , ona pembe ya da beyaz gibi renkler de yakıştırıyoruz ; zararlı mı , zararsız mı , hatta gerekli mi , gereksiz mi sayılacağını moral ölçülere vurmaya çabalıyoruz . Her yalanın kendince bir üslubu var anlaşılan : kıtır , atılıyor ; mantar , kesiliyor ; maval l , okunuyor ; palavra , sıkılıyor söz gelimi . Bu arada atılan , kesilen , okunan ya da sıkılan yalanlar hedefi ıskaladığı için , kıvıranların şirinlik yüzünden hoşgörüldüğü çıkıyor ortaya . Oysa aynı hoşgörü yalana inanana asla gösterilmiyor . O zavallı , enayi ya da avanak sıfatıyla yalanı ya yiyor ya yutuyor . En yakınlarıma bile ayda kaç lira kazandıklarını , eşleriyle - dostlarıyla aralarının nasıl olduğunu sormak gibi yalan - azdırıcı huylarım yok . O zaman insanlar bana neden durup dururken yalan söylesinler ? sorusundaki mantığımın geçersizliğini - ki hala geçerli bende - kavramam yıllar aldı . Kimbilir kaç kere enayi durumuna düşmüşümdür ! Bazen , bu saf soruya takılmamdan ötürü bilmeyerek , bazen hatır için çiğ yalan da yutulur canım , avuntusuyla bile bile . . . Pişman mıyım ? Hayır . . . Karşınızda iflah olmaz bir yalancı varsa , bu özelliğini sırf üstünlüğünün tadını çıkarmak için kullanıyorsa , uğraşmaya değmez . Tabii sizden yalanını desteklemenizi beklemiyorsa , yalnızca atıp tutuyorsa . Şu söylediklerimden , yalan söylemeyi beceremediğim sonucunu çıkarmayın . Kendilerine sorulan , En beğenmediğiniz huyunuz nedir ? sorusuna , Dürüstlüğüm , yalan söylemeyi asla beceremem , yanıtını verenlerin acıklı masumluğuna bürünmektense düpedüz ahmaklığı , yani iyi dinleyici rolünü benimsemek daha kolay bence . Yaşamım süresince karşılaştığım , değişik tınılar ve renkler seçmiş yalancıların tökezledikleri nokta ortaktı : dinleyicilerinin onlar kadar zeki olabileceğini hesaba katmıyorlardı . Bu büyüklenme duygusu , desteksiz atışlarını gülünesi bir boyuta vardırmalarına yol açıyordu . Hiç unutmam , akıllı başlı sandığım bir tanıdığım , sırf tepkilerimi sınamak amacıyla aynı gecede - on dakika içinde - beni önce frijid , sonra lezbiyen , en sonunda da feminist olmakla suçlamış , tam isterikliğimde karar kılacakken uygun bir dille kapı dışarı atılmıştı : bence beynine kan gitmiyordu ; sigarasını bitirdikten sonra - tabii isterse yolda da içebilirdi - kalkıp evine kadar yürüse açılırdı belki . Bu tür deneyimler , yalan söylemenin zahmetli , titizlik isteyen bir uğraş olduğunu öğretti bana . Önceleri de seziyormuşum ki sevdiğim kişilere , Ne olursun yalana zorlama beni , söylemesine bal gibi söylerim de sonra senden soğurum , uyarısında bulunmayı aksatmamışım . Belki de uydurma ya da kurmaca yeteneğimi bir tek insanı kandırmaya harcamaktansa birçok insanı inandırmaya yönelik bir meslekte değerlendirmemde bu sezginin payı büyüktür . Yazarlık , uydurma yeteneği için biçilmiş kaftan . Ne var ki okurunuzu her dediğinizi yutmaya hazır bir enayi gibi görüyorsanız çuvallamanız kaçınılmaz . Nasılsa o sizin neyi , nasıl , ne adına uydurduğunuzu keşfetmiştir . Onun gönlünü kazanmak uğruna giriştiğiniz olmadık cambazlıklarda , günün gözde eğilimlerini kollama hevesinizde bir yalan kokusu alacaktır . Çok yeni bir yazar olsanız da aynı yazgıdan kurtulamazsınız . Uydurduklarınızda tutarsızsanız , ikinci kitabınız , birinciyi geriye doğru silebilir . Uydurmakla yalan söylemek arasındaki fark üstünde dururken en önemli ortak ögenin tutarlılık olduğunu belirtmek istedim . Şimdi , diyelim bir tek insanı kandırmak için canla başla bir yalan tasarlıyorsunuz . Tıpkı bir kurmaca ürünü hazırlarcasına ya da kusursuz bir cinayet işlercesine çalışacaksınız . Crime parfait diye bir şey olamaz saplantısını bir kenara atın . Düşünün ki bizler , yalnızca failleri meçhul olmayan suçlardan haberliyiz , meçhul ustaları tanıma olanağımız hiç yok ! İkincilerin yer aldığı karanlık dosyanın kabarıklığı yolumuzu aydınlatabilir : Kusursuz bir yalan işlemek istiyorsanız ; öyküyü iyi kurun : a ) Önce atmosferi saptayın . Kurbanınızın nasıl bir ortamda gevşeyeceğini , silahsız kalacağını , bu uğurda sizin neler yapabileceğinizi kendi kendinize sık sık yineleyin . Sıra ayrıntılarda : b ) Önceden listesini çıkarttığınız ayrıntıların hangilerini yalanın bütünlüğü içinde eriteceksiniz ? Hangilerini ağızdan kaçmış izlenimini pekiştirmeye ayıracaksınız ? Yorulduğunuzun farkındayım . Ama bu kadar uğraştığınıza göre çabanıza değsin bari . Birkaç iş kaldı geriye . c ) Sahiciliğin baş koşulu sayılan içtenlik - sıcaklık ile gerçeklik - nesnellik - marjinallik - benimsenirlik dengelerini iyi tutturdunuz mu ? Sıralanış düzenleri değişse bile hepsi yerli yerinde mi ? Bir daha bakın . İşte vurucu an geldi : yalanınızın doruk noktası . Artık söyleyin de kurtulun bari . Şeytansı sayılabilecek bir öykü kahramanı yaratmaya çalışırken bu sorular aklıma geldi . 1 Onu ben uydurdum da yalanlarını uydurmak başlı başına bir sorundu . Günlük yaşamın yalancı sıyla yazarın uydurduğu arasına bir set çekmek nasıl güçtü ! Dahası , öyküde yazar sesinin yer almayacağına karar vermiştim . Okurun kulağına yalnızca öykü kişilerinin sesleri gelecekti , o kadar . Bu sinir yıpratıcı çaba sırasında siyasilerimizi düşündüm . Hiçbirinin kendi mesleğindeki yeteneğini görememem bir yana , özü bir ölçüde fark edilmez incelikte yalanlar söylemeye dayalı gündelik politikayı neden seçtiklerini kavrayamadım . Uydurma ya da kurmaca bilincine uzaktılar , ama neden doğru dürüst gündelik bir yalan bile söyleyemiyorlardı ? Yalanın haysiyetini de umursamadıklarından mı ? 1Yavruağzı ( Aramızdaki Şey ) . J . L . Borges , Hain ve Kahraman İzleği adlı öyküsünde hain ile kahraman kavramlarının çağlara göre nasıl değiştiğini , gerçek yaşamdan ve edebiyattan örnekler vererek , tutkun olduğu döngü formu içinde inceler . Farklı tarihlerde , farklı mekanlarda geçen , birbiriyle bağlantılı görünmeyen olayların kahraman ları zamanla düpedüz hain , hainleriyse kahraman sayılabilirler . Bugün kesinlikle kavradım : hayat benim için sevdiklerim anlamına geliyor . Bugün bitkinliğime karşın onlara sağlıklı görünmek adına giyinip süslendiğime göre . . . Onlar , hastalığım süresince beni arayıp sormayı hiç aksatmadılar . Gelgelelim akılları bende kalsa da iş - güç sahibi insanlardı . Yeni öğrencilerimse okullarından kaytaramazlardı . Bu arada otuz küsur yıldır evimizi temizleyen Zeynep Hanım , getirilen kilolarca portakalla greypfrutu sıkmak , çiçekleri vazolara yerleştirmek gibi ek bir iş edindi . Cahide ise benim uymadığım dinlenme önerisine kılıkılına uydu . Yeni karnıma uygun düşecek bol ev - içi giysileri , hayatımda hiç giymediğim ama artık gerekli olan bir çift terlik ayarlandı . Neşeli ve bakımlı görünmemden etkilenenler , yüz kremi , parfüm armağan edecek kadar keyiflendiler . Yine de ortada ciddi bir sorun vardı : canım yemek yemek istemiyordu . Hastalığımın ilk gününde sökün eden dişi Hızır , o sorunu da çözdü . Yemeklerimi , hoşaflarımı kendi evinde pişirip her gün bize taşıdı . Sevgiyle yapılan bir şeyi geri çeviremeyeceğimi sezmişti . Dişi Hızır Emine ile çocuklarımız evleneceği sıralar tanışmıştık . Tanışma koşullarının resmiliği gereği , saygılı ama oldukça mesafeli ydik birbirimize karşı . Herhalde ben onun zarifliğinden , önemli ve saygın bir doktorun eşi olarak bulunduğu çevreden çok uzak sayıyordum kendimi . Ara sıra yüzünde yakaladığım hınzır pırıltıları bile değerlendiremiyordum ( işte bir ipucu ıskalaması daha ! ) . Aslında bu saatten sonra yeni dostluklar kurmak yorucu geliyordu , hele aile ilişkileri . . . Emine de , ola ki , beni burnu biraz havada , bohem bir kadın yazar sanıyordu . Ama hastalığım sırasında ve sonraları candostum oldu : kar - kış demeden benim için uğraşıyor , pürüzlü işlerimin altından benden daha büyük bir beceriyle kalkıyordu . Sağlık danışmanlığı bir yana ( doktorumu da o getirmişti ) , mali danışmanlık , aşçılık ve sürücülük , üstlendiği görevlerden bazılarıydı . Yaşamım süresince görmediğim bir ilgiyle , yani baskı yapmadan , özgürlüğüme ilişmeden . Daha önemlisi , başka türlüsü elinden gelmezmiş gibi bir doğallıkla ve birikimli bir edebiyatsever olmasına karşın beni ben diye sevmesiyle . Emine , beni yaşama kazandırmadı belki ama yaşamı bana kazandırdığı kesin : varolsun ! Aramızdaki Şey in son iki öyküsü de bitti , Borges'ten çevirdiğim birkaç öykü de . Bir süredir Edgar Poe çeviriyorum yine . Bugün çevirinin tam ortasında bir yorgunluk bastırdı . Bir uyarı ! Kişi , içkiyi bıraktığında ( ya da içki , kişiyi bıraktığında ) bir dizi sorunla baş başa kalır : Geceleri uyuyabilecek miyim ? Eskisi gibi çalışabilecek miyim ? Yeni bir yaşama düzenine alışabilir miyim ? İlk fırsatta yine içkiye döner miyim ? Zaten eskiden de uyku ilacı kullanmadığımdan uykumda ya da uykusuzluğumda bir değişme olmadı . İçki içmeden de eskisi gibi çalışabiliyordum , ama son iki soruyu yanıtlamak zaman gerektiriyordu . Her şey bir yana , benim durumumdaki birini en çok yıpratan şey , rastgele verilen öğütleri dinlemek , bazı yakın dostlarımın bile beni tanımadığını gösteren soruları yanıtlamaktı . Önceki içkiye ara verme dönemlerimde de benzer sorularla karşılaştığımdan , kırıcı yanımı körüklememek adına hastalığımdan , başta çok az kişiye söz ettim . Çünkü içkinin aslında ruh hastası olmayan kişilerde ruhsal bozukluklar yaratmayacağı , yalnızca anlık öfke patlamalarını besleyeceği görüşüne inananlardanım . Gelgelelim içkisiz öfkenin daha sek bir sonuç doğurduğunu görmek şaşırttı beni ! En doğal sayılabilecek tepki , Yapma yahu , tüh ! ken insanlar öğütten siteme , dahası hakarete varan saptamalar geliştiriyorlardı : Ben biliyordum zaten , böyle olacağı belliydi , sözü , içkinin içene değil , içeni seyredene daha büyük zarar verdiğinin kanıtıydı . Tek yanıtım , Sahi mi ? gibi masum bir karşı soruydu . Boşver , hastalık iyi bir bahane oldu bir bakıma , artık bambaşka bir hayat kurarsın kendine , diyenlere , Tabii , sen de sigarayı bırakıp yeni bir hayat kursana kendine , önerisinde bulunarak toz - pembe gözlüklerini karartmak , yeterliydi . Şimdiye kadar içtiklerine say . . . gibi ne idüğü belirsiz bir hesap peşindekilere , içkinin bolluk zamanlarında bedende biriktirilip dar zamanlarda yatırıma dönüştürülecek bir özelliği olmadığını anlatmak yerine , Oha ! çekilebilirdi ancak ( içkili /içkisiz ) . İradene pes doğrusu ! Laf aramızda . . . hiç kaçamak yapmıyor musun ? gibi övgü - kuşku karışımı bir dengeyi tutturma çabasındakilerle , Ben de içmeyeyim . Zaten senin yanında içiyordum , şimdi seni kışkırtmış olmayayım ! diyen patavatsızlara , Sen kendini ne sanıyorsun da . . . diye başlayan zehir zemberek bir söylev vermek neye yarardı ? Nasılsa onlar trafik canavarı gibi bir hayalete sığınmayı küçültücü , saçma görseler de içki , şişede durduğu gibi durmaz öğretisine ( ! ) göre yetiştirilmiş kişilerdi eninde sonunda . Din baskısı , aile yasakları , magazin kültürü biraraya gelince bireylik bilinci iyice sindiriliyordu anlaşılan . İki yüzlü bir toplumun cinayete kadar varan suçlarını içkiye yüklemeye , bu yüzden bile - isteye yaptıkları şeyleri , Hatırlamıyorum diye es geçmeye , öte yandan içkiyi ağızlarına sürer sürmez galiz şakalar yapmaya , dağıtıp göbek atmaya teşne üyelerini , asıllarını açığa vuran içkiden irkiltici ne olabilirdi ? Üstelik içki , sınıf farklarının , kültür farklılıklarının da bir göstergesiydi . Etkisi , mekan a göre değişiyordu . Hiçbir içkici ( dilerseniz alkolik ) yazar , bütün içkicilerin alkolle ilişkisini kapsayabilecek bir ürün vermemiş . Her keresinde teke - tek bir ilişki söz konusu olduğundan . Ferit Edgü'nün değindiği gibi Yanardağın Altında nasıl içki üzerine bir kitapsa , Zeno'nun Bilinci de sigara üzerine bir kitaptır ama her ikisinde de roman kahramanıyla bağımlısı olduğu madde arasındaki teke - tek ilişkiden öte , yaşanılan toplumsal kesit ve ondan kaynaklanan bir tavrın izleri incelenir . Cehennem , doğal ortamımdır benim le özetlenebilecek bir felsefe . Ünlü alkolik yazarların uzun mu uzun listesini çıkarırsak , başı , esrarkeşliğini öykülerinde bir atmosfer hammaddesi olarak kullanan , berrak görüşlü , titiz Poe çekecektir . Alkolün ölümle , azar azar zehirlenmek ve intiharla bağlantılarını , Jack London'ın dürüst bir itirafname sayabileceğimiz Bir Alkoliğin İtirafları nda değil , ustaca kurguladığı romanı Martin Eden da bulabiliriz . En iyisi , çoğu ünlü yazar alkolik olsa da çoğu içki düşkünü has bir alkolik ya da has bir yazar değildir , diyerek konuyu kapatalım . Patavatsızlarla safdillerin bilmediği bir şey var : hiçbir zaman içki kaldırmakla övünmediğim gibi içkiyi yeren bir metin de yazmadığım . Ona Bay ya da Bayan gibi cinsiyet belirleyici sıfatlar yakıştırıp beni baştan çıkartma sorumluluğunu yüklemedim . Votka , güzel , üretken bir günün eşlikçisiyse Rakı , ciddi konuların da tartışılabildiği bir gecenin sonuydu benim için . Dostluğumuz uzun - geçmişli ve yalansızdı . Kaçamak , ancak kısa süreli yasak ilişkilerin ya da gereğinden uzun sürmüş bıktırıcı ilişkilerin tadı - tuzu olabilir ki bu durumda kaçamak yaparsam , içkiye de kendime de ihanet etmiş sayılırdım . İçki , yaşadığım çağın hoyratlığını , yaşadığım toplumun bayağılıklarıyla , özgürlük sandıkları bir kayıtsızlık uğruna geçmişsiz ve geleceksiz kalmaya razı sığ bireylerini daha bilgece yorumlamamı sağladı . Ancak ara sıra , katlanma gücü tükendiğinde , Yeter ! diye yükseltti sesini . Tıpkı baştan beri yaşadığım ilişkilerde , durumun kötüye gittiğini sezdiğim zaman yaptığım gibi bu ilişkiyi kesen de ben oldum . Yani özel bir irade gösterdiğim söylenemez , bir daha aynı boğuntulara katlanamazdım , aynı hastalık belirtilerini kaldıramazdım . İrade , yapımın bir parçasıydı . Bazıları , iyileşir iyileşmez içkiye döneceğimi savunuyorlar , bazı doktorlar da içki bağımlısı olmadığımın kanıtlandığını . Benim için fark etmez çünkü önemli olan , içkiyi içmemem değil , özlememem . Demek hastalığım zamanında çatmış . Meyhanelerin , barların dost yüzlerle dolup taştığı günlerdeki içkiciler kuşağından gelmeyim . Meşrebi belirsiz kalabalıklarla içmektense tek başına kalmayı yeğlerim hep . Katlanma gücümü artırması dışında içki ne anlama geliyor benim için ? Bir yaşam biçimi , diyebilirim . Korkularım biraz da bundan kaynaklanıyordu başlarda . Ya okuduğum kitaptan eski tadı almazsam ? Ya yazdıklarımda bir keyif eksikliği başgösterirse ? Ya çabalarına gülüp geçtiğim sağlıklı yaşama tutkunlarının dünyasında kronik bir sağlıklı olup çıkarsam ? ( Tanıdığım sağlık düşkünleri , bana verilen ağır perhizi durup dururken kendilerine uygulamaya , canlarına can katmaya uğraşıyorlar hala . ) Marguerite Duras , yazarın , yazmak için özenle kurduğu , gerekli yalnızlıktan şöyle söz ediyor : Yalnızlık , ayrıca şu da demek : ya ölüm ya kitap . Ama her şeyden önce alkol demek . Viski demek . Benim yalnızlığımda alkolün yeri o kadar önemli değil . Bu parlak sözler de çok derin değil . Oysa beni derinden sevindiren bir şey var : vazgeçemediğim tek yaşatıcı tutkum okumak ve yazmak sönmeye yüz tutarsa , yaşamın beni bırakmasını haklı bulacağım , avuntulara sığınmaksızın . Öğretmenlikten hoşlanmayan biri , öğretmeye tutkun olabilir mi ? Konu edebiyatsa , öğretme sözcüğünü biraz açmam gerek . Edebiyat öğretme dendiğinde , şiirlerin hece vezniyle mi , aruzla mı , serbest ölçüyle mi yazıldığını , kalıpları , kullanılan edebi sanatları ; öykü ya da roman dendiğinde , işlenilen konunun serim , düğüm ve sonuçlarını belletme , bu alandaki beylik görüşleri aktarma çabasını anlamıyorum ben . Resmi bir ders programı çizelgesine kılı kılına bağlı kalmayı da . ( Galiba bunlar öğretmenliğe giriyor . ) Benim öğretme'den anladığım , bir edebiyat yapıtının nasıl ele alınacağının , kaç türlü okunabileceğinin , anlam katmanlarının nasıl çözülebileceğinin yordamlarını göstermek . Tepeden ve kesin bir yaklaşımla değil , öğrenciyi tartışmaya katarak , onun görüşlerine saygı göstererek . Bu işi doğru dürüst becerebiliyorsanız , deneyimleriniz aracılığıyla sizden bir şeyler almaya hazır kişinin - ister öğrenciniz , ister yaşıtınız olsun - sanat anlayışını , dünya görüşünü etkilemeniz olasıdır . İleride , bir film seyrettiğinde , bir resimle karşılaştığında , hatta giyeceği renkleri uyuşturma hevesinde , sizin sesinizi duyabilir ; tabii ki yasaklayıcı , azarlayıcı , düşmanca bir öğretmen sesi değil , kendi iç dünyasını kurmasına yardımcı bir dost sesidir bu . Edebiyatın gittikçe arka plana düştüğü günümüzde , edebiyatı seven bir gencin en büyük sıkıntısı rastgele okumak oluyor , daha doğru bir deyişle , eline geçeni okumak . Bu durumda öğretici olarak size düşen , onun kişisel seçmelerini belli bir dizgeye oturtmasını sağlamaktır . Beğenisine karşı çıkmadan , gerekirse öznel düşüncenizi geriye atarak , konuya nesnel bir açıdan bakmaya yöneltmektir onu . Şimdiye kadar gerek üniversitenin resmi çatısı altında , gerek evin eşitlikçi havasındaki toplantılarda , bu ilkeden şaşmadım . Doğruyu söylemek gerekirse klasik edebiyat eğitimi görenlerde epey zorlandım . Benim ağzımdan çıkanı , tek doğru olarak benimsemeye , hele işin içinde not varsa , bana hoş görünmeye eğilimli gençler çoğunluktaydı . Tam onları istediğim kıvama getirdiğimde dersler bitiyordu . Yani ölü ya da sağ , yerli ya da yabancı , öykü ustalarını okuduktan sonra , onların temel izleklerini öğrendikten sonra , dahası öykünün şiirle , resimle , müzikle bağlantılarını saptadıktan sonra , dar sınırlara sıkıştırılıyorlardı yine ; falanca yazarın doğum - ölüm tarihi , ailesi , kazandığı ödüller vb . En tartışılmaz sayılan görüşlerin tartışmaya açık olduğu , en ciddi konuların kara mizahla da incelenebileceği bir ortamdan günlük yaşamın buyurganlığına dönüyorlardı ister istemez . Peki öyleyse neden usanmıyordum sonu umutsuzluğa varan bu uğraştan ? Her dönemin sonunda edebiyatı gerçekten değerlendirebilen iki - üç kişi çıkıyordu ki o da bana yetiyordu . Yaşamlarının sonuna kadar edebiyata bağlı kalamasalar bile en azından not almayı , soru sormayı , itiraz etmeyi bilen iyi okurlar yetiştirmiş oluyordum . Borges , Nabokov , Mann ve Bilge Karasu vb . ustalar da kendi yapıtlarının tanıtımını asla üstlenmeyen , ama edebiyat konusundaki bilgilerini öğrencilerle paylaşmaya hazır yazarlardı . Hastalığım sırasında evdeki toplantılara ara vermiştim . Ama karaciğerimin ikide bir yaptığı nazları hesaba katmayıp yine öğretmeye can atacağım günü bekliyordum . Önümüzdeki cumartesi yeni gençlerle , yeni bir kümeyle tanışacağım . Bakalım benden bir şeyler kaparak olgunlaşırken , karşılığında , yaşadıkları şimdiki dünyayı tanıtacaklar mı bana ? Bir oyun yazmak istiyorum . Ne de olsa kısa öykünün en yakın akrabası oyun . Ama oyun yazmak bir yana , çevirmenin bile ne kadar güç olduğunu belirtmiştim daha önce . Sınıf , yaş , kültür ayrımlarını hiçe sayarak oyun'a özgü bir dil , yazar sesinin baskın olduğu bir dil yaratmak ne kadar güç ! Öte yandan bu ayrımları gereğinden fazla vurgulamak , oyunun - doğası gereği - biraz yapay olan dilini bir yamalı bohçaya dönüştürebilir pekala . Şimdiye kadar çevirdiğim - sahnelenmiş - oyunlarda bu dengeyi tutturmak adına canımı dişime takmıştım . Sahnelenenlerden Miss Margarida Yöntemi , bu kaygılara bir kaygı daha ekleyecek türdendi . Üç kişiliğe bölünmüş bir kişilik söz konusuydu onda . Eğitim sisteminin bir kurbanı olan Miss Margarida , kendisi sistemde yer aldığında , düpedüz cellat kesiliyordu , o yüzden sık sık dizginleyemediği öfke patlamalarında kullandığı galiz küfürlerle ara sıra bastıran sevecenlik nöbetlerinde kullandığı içli sözcüklerin iniş - çıkış temposunu kestirmek , oyunun sonundaki doruk - ana ( kreşendoya ) doğru hızlandırmak gerekiyordu . Miss Margarida'da bu iki eğilimden birine öncelik tanımak , oyunun özünü değiştirmek anlamına gelirdi . Asıl iş oyuncuya düşüyordu . Ülkü Duru , başlarda çok başarılıydı . Oyunun sonuna yönetmenin kattığı anlamsız bölüm olmasa oyun da fena sayılmazdı . Yine de ülkemiz seyircisinin eğilimlerini bildiğimden , ilerisi için pek umutlu değildim doğrusu . Zamanla başköşeye cinsel şakaların ( ! ) oturacağından korkuyordum . O zaman oyun , anlamını yitirecek , bir kızkurusunun hezeyanına dönüşecekti . Ama ben kendim oyun yazmaktan söz ediyordum , değil mi ? Bir de baktım ki ortalıkta için yazacağım bir oyuncu yok . İçin ne kadar önemliymiş ! Belli bir oyuncu için demek istemiyorum . Sahnede benim yazdığım sözcüklerle konuşacak , benim düşlediğim giysilerle dolaşacak bir yüzden söz ediyorum . Yoksa Türkiye'de oyuncu eksikliği çekildiğini falan savunmuyorum . Kimbilir belki de son yıllarda tiyatroya pek az gittiğim için ufacık bir rolde bile yakalayamadım o oyuncuyu . Oyuncusu yazarının gözünün önüne gelmeyen bir oyun nasıl yazılır ? Neredeyse üç aydır evden çıkmıyordum . Bugün Emine'nin Silivri'deki yazlığına çağrılıyım . Hava neredeyse yaz habercisi . Bahçede bile oturabildik . Ne var ki aylardır yakındığım ve tezelden sarılığın henüz geçmemesine bağladığım göz bulanıklığı , güneşle doğrudan karşılaşınca iyiden iyiye açığa çıktı . Önümdeki basamakları bile güçlükle seçebildiğime göre yeni bir gözlük edinmem şart . Oysa sürekli sarı gördüğüm havadan deneyimli bir İstanbullu sıfatıyla , biraz sonra yağmur yağacağını kestirmek ve herkesi buna - bir ölçüde - inandırmak az başarı değildi ! Daktilonun harflerine yanlış bastığım için Poe çevirisini temize çekmek ( disketleştirmek ) de eski öğrencilerim Ayten ve Aylin'e düşmüştü . Önümüzdeki hafta doktora bir görünmeliyim . Sokağa resmi olarak ilk çıkışımı Alman Kültür Derneği'nde kutladım . Söyleşinin konusu : yatay ve dikey kentler . Pek anlaşılmıyor , değil mi ? Bence de . Ola ki kafamı kurcalayan bu konuyu birilerine açarak azıcık çözüme kavuşturmayı umuyordum . Bir kere : yatay ve dikey sözcüklerinden sözlük karşılıklarını kastetmiyorum . Diyelim , New York benim için yatay bir kent , gökdelenleri önemsiz . Dikey kent , İstanbul gibi , Berlin , Prag , Roma gibi yerin altlarına doğru katman katman açılan , ilk bakışta ancak yüzeysel görünümünü ele veren , diplerde biriktirdiği kültür mirasını ancak sırdaş birine - yerli ya da yabancı - fısıldayan bir kent . EDEBİYAT İLE ELEKTRİK Ampul takmayı bilen elektrikçi mi sayılır ? gibi bir soru sorsanız tuhaf karşılanacağınız kesin de , Yazı yazmayı bilen herkes yazar mıdır ? sorusuna vereceğiniz yanıt , başınızı derde sokabilir , çünkü soruyu soran çoğunca Tabii ki demenizi bekliyordur . Yaşamının önemli bir bölümünü okumaya ayırmış , belli bir beğeni düzeyine ulaşmış her okur bu hakkı görebiliyor kendinde . Birinci soruyu sormak , aklına bile gelmiyor . Ne yazık ki insanların birbirleriyle konuşarak iletişim kuramadıkları bir ülkede yaşıyoruz . Karı - kocalar küskünlük kodlarıyla anlaşıyorlar , çocuklar susturuluyor , komşularla itişiyor , şoförlerle sövüşülüyor . Bu kargaşada kimin ne demek istediği belli değil . Kocaya küsüldüğü için çocuğun azarlandığı mı ? Şoföre kızıldığı için konuşmaya içerlenildiği mi ? İnsanca konuşmaktan yoksun bırakılan ya da kendini bile isteye yoksun bırakan çoğunluk içine kapanmayı yeğliyor . Yazma hakkı , böylelikle kendiliğinden doğmuş oluyor : İnsanlar , tasalarını , yalnızlıklarını , başlarına gelen ilginç olayları ille de kaleme alıp başkalarıyla paylaşma yolunu seçiyorlar . ( Her nedense sevincini paylaşmak isteyene rastlamadım . ) Bu dürtünün haklılığı su götürmez ama ya temelinde kendini onaylatma , kimliğini bulma , saygınlık kazanma gibi bir heves yatıyorsa ne olacak ? Sonuç : Bir elektrikçinin her ampul takabilene hayranlık duyması gibi bir zorunluluğu ya da sorumluluğu yokken bir yazarın duygularını dile getirebilen herkese hayranlık gösterme zorunluluğu var ! Yazarlığın , edebiyatçılığın bir meslek olduğunu kavramayan yazma - hastası , yaptığının bir iş olduğunu kavramadığından sizi kendi iç dünyasını anlamamakla suçlayabiliyor . Her eleştiriyi kendisine , kişiliğine yönelttiğinizi sanıyor . Yazarların en çekindikleri sorulardan biri , Şu yazdıklarıma bir göz atar mısınız ? dır . Çünkü asıl soru bu değil Benim en içten duygularımı dile getirdiğim , bunca ter dökerek yazdıklarımı beğenmezlik etmeyeceksiniz ya , değil mi ? dir . Önünüze uzatılan yazı ya şiir gerçekten iyiyse - ki başa binde bir gelen mutlu bir olay bu - dürüst davranma hakkı elinizdedir , üstelik bir yazar adayıyla karşılaşmak içinizi umutla doldurur . Ama ya iyi değilse ? Kendinize saygınız varsa ya düpedüz Ne yazık ki kötü bence deyip geçersiniz , karşınızdakini kırmayı göze alırsınız ya da işi tatlıya bağlamak için Benim sevdiğim edebiyat tarzı değil deyip paçayı kurtarırsınız . Suskunluğa gömülü bir toplumda , yazmak eylemi kişiler için sağaltıcı bir yöntem olabilir , en azından elektrik onarımına kalkışmaktan daha az sakıncalı olduğu kesin . Ne var ki edebiyatı bütünüyle bir tedavi gibi ele almanın başlıca zararı , tedavinin geriye tepip yazma - hastasına yeni düş kırıklıkları getirmesinde . Ürünlerine saygı gösterip danıştığınız yazarın sizi avutmak adına tam bir okurdan yarım bir yazar yaratma hevesi hiç de saygıdeğer bir çaba olmasa gerek . Diyelim , yalnızlığınızı anlatacaksınız - gözde tema bu zaten - yalnızca yalnızlık sözcüğünü sık kullanarak bu işin üstesinden gelemezsiniz ki . Sizinki nasıl bir yalnızlık ? Gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar dan Sevgim acıyor türü yalnızlığa kadar , fotoromandan şiire kadar yığınla seçenek duruyor elinizin altında . Hangisi sizinki acaba ? Kendi adıma konuşursam , elektrikten ödüm kopar , ama elektriğin de benden ödü kopmalı yolunda bir avuntum yok . DOKUNMAK Teknolojiye duydukları nefreti üstü örtülü bir böbürlenmeyle dışa vuran , babadan kalma hantal yazı makineleriyle övünen , O makine olmadan asla yazamam , diyen yazarların nostaljisini Don Kişot'ça bulamıyorum yazık ki . Protestolarında , canını dişine takmış bir eski zaman şövalyesinin gözü karalığını göremediğimden belki . Gördüğüm , sığınağından hoşnut , saldırısını öz - savunuyla , edilgin bir yoldan gerçekleştireceğini uman bir küskün . Don Kişot'un saldırısının yalnızca boşunalık kısmını benimseyen , onu yaratan Cervantes'in ironik saldırısının etkinliğini yok sayan , bir anlamda yaratıcıyı dışlayıp yaratılan kahramana gönül veren biri . Ama azıcık ileri mi gittim eleştirimde ? Konuya hemen giriyorum , çünkü içinden çıkılması çok güç . Evde bir bilgisayar var . Bilgisayarın abecesini , ilgilenirsem xyz'sini bana öğretmeye hazır biri de var : oğlum . ( Teknolojiye karşı çıkmanın anlamsız bir çaba olduğu kesin , ama bütünüyle , teslim olmak şart mı ? ) Büyük bir istekle geçtim bilgisayarın başına . Önceden daktiloya çektiğim bir öykü çevirisini yeniden yazıp klavyenin huyunu suyunu kavramak amacıyla , kısa bir metinle . Biraz zorlandımsa da kısa sürede abeceyi öğrenip bir kenara not ettim . Yıllardır yazı yazdığım halde hala bir metni sayfaya estetik bir biçimde oturtma becerisine kavuşamadığımdan , aldığım sonuçtan pek hoşlandım . Makine , daktiloda kendimi kaptırdığımda aştığım satır sonlarını kendiliğinden öteki satıra alabiliyordu ne güzel ! Ortaya temiz , silintisiz bir sayfa çıkıyordu . Bana düşen görevlerden biri , satır düzenini karıştırmamak için noktalama işaretlerinden sonra ara vermeyi unutmamam , ikincisi , hazır metni saklamam . Belki henüz böyle sıkı bir disipline alışamadığımdan ikisini de boşluyorum . Daktiloda otomatik bir biçimde verdiğim araları , üstünde düşününce unutuyorum . Daha da kötüsü , yazma hızım düşüyor . Ama zamanla alışırsam bu güçlüklerin üstesinden geleceğime inanıyorum . Buraya kadar makinenin erdemlerini sayıp döktüm . En azından temiz ve şık sayfalar sunduğunu . Bütün sorun bu olsaydı , kalmayacaktı . Ama bir de kişisel hız diye bir şey var . Yıllardır tuşlarının çat - çatlarına alıştığım bir daktiloyla yazıyorum . Bu alışkanlık , sözcükleri yazarken de karalarken de özel bir hız kazandırmış bana . Tuşa basınca , ses çıkmasını istiyorum . Demek daktiloyla aramda özel bir dokunma ilişkisi var . Saçma ama var . Bazı yabancı yazarların bu konuda dile getirdikleri benzer yakınmaları öğrendikten sonra çağdaşlığa ilişkin kuşkularım silindi . Ne yapalım , sırt ağrısı çekme pahasına kişisel hızımı tutturacağım . Ekrandaki görüntünün temizliği artık çok önemli değil . Teknoloji , istediğim zaman emrimde de , hangi edebiyat dalında emrimde olduğunu saptamak benim elimde ( çeviriyi seçiyorum ) işte kavgasız gürültüsüz bir ilişki ! Bilgisayara çabuk alışan , onsuz yapamayanlara saygı duyuyorum ama bir yere kadar . Yenilerde , özellikle Batı'da , onun çağdaşlığına yaslanıp onda yazılmış metinlerin çağdaş olduğunu ileri süren yazar - adayları çıktı ortaya . Onlara göre yazıyı , kullanılan aygıt belirliyor . Bu inanışa göre , B . Ö . ( Bilgisayar Öncesi ) yazarlar , çağ dışı ürünler vermiş oluyorlar , B. yazarlarsa kendiliklerinden çağdaş . Aletin yandaşlarıyla karşıtları arasındaki savaş ne kadar sürer bilemem , her iki ordudan da edebiyata saygısı olanların kazanacağını umduğum için savaşın skoru pek ilgilendirmiyor beni . Nasılsa Ben yazdım oldu , ile Ben bilgisayarda yazdım oldu , arasında büyük bir fark yok . Bu nesnenin bir yararı da , yeni bir aygıtın büyüsüne kapılıp yazarcılık oyunu oynayanları daha büyük bir hızla elemesi olabilir . Küçük yaşta bilgisayar oyunlarına büyük bir ilgi duyan çocukların ileri yaşta bilgisayarın kendinden soğuması gibi . Geriye , her iki öbekten de , yaz ikindilerinin anlamsız mayışıklığını , ansızın yağan karın bağışladığı beklenmedik diriliği , bahar sürüncemesinin tarçın rengini , konuşmaların ve aşkların tadını - tuzunu bir biçimde - kurşun kalemle , tükenmezle , flomasterle , dolma kalemle , daktiloyla , ya da bilgisayarla - aktarabilenler , üstlerine çöken toplumsal karanlığın , baskının rengini - kokusunu sözcükleriyle iletebilenler , ayrıntılarla zenginleştirenler kalır . Hiçbir gereçten yardım ummaksızın . Hepsine rastgele ! ŞİİRSELLİK Türk Dil Kurumu'nun eski bir sözlüğünde şiir : vezin , uyak , ses uyumu gibi duygulandırıcı öğelerle süslenmiş olup güzel imgeler taşıyan sanatlı söz , koşuk , deyiş , diye tanımlanıyor . Gerçi hiçbir sanat dalının tanıma gelmediğini bilmiyor değiliz de şiir sanatı bu tanıma azıcık uyuyorsa , bu tanımın duygulandırıcılığıyla başlı başına bir şiir olduğu kesin ! Tanımın başlıca özelliği , serbest şiiri dışlaması . . . Öte yandan şiire vezin , uyak , ses uyumu gibi öğelere , duygulandırıcı ve süsleyici bir işlev yüklemesi . Ülkemizde gençlerin neden edebiyata şiirle atıldıklarına , halkımızın büyük çoğunluğunun şiirden neden sırılsıklam bir duygusallık beklediğine , düşünceye ve ironiye dayalı şiirin neden pek tutulmadığına ışık tutuyor bu resmi tanım . Hiç değilse o bakımdan yararlı . New Webster's Dictionary , eksik de olsa , gerçekten sapmayan bir tanım veriyor şiir için : anlatı dilinin en aza indirgendiği , form yetkinliğinin yanısıra imgelerinin canlılığıyla , yoğun bir duyarlık yansıtışıyla öne çıkan koşuk . Burada , şiir yazanları yıllardır uğraştıran bir soruna , şiirsellik ile şairanelik arasındaki ayrıma geliyoruz . Orhan Veli , Garip akımını savunurken yalnızca küçük adam ı , onun güncel yaşamında kullandığı sözcükleri şiire taşımayı amaçlamıyordu kuşkusuz . Ana amacı , şiirden alışıldık anlamdaki şairanelik i kovmaktı : pembe - mor gün batımlarıyla , ağdalı benzetmelerle , eski deyişle lüzucet le ayakta duran , sonraları sonbahar yaprakları , ayrılık acılarıyla hayatımıza dalbudak saran yapay , tek düze duygusallığı , veznin de katkısıyla iyice ortaklaşa hale gelen şiir - sesini . ( Bu arada , bu kalıpları kırmadan kendi seslerini yaratabilen Yahya Kemal'i ya da Fuzuli'yi anmadan geçmeyelim . ) Kısaca , ses ile vezin arasındaki temel fark , şiirsellik ile şairanelik arasında da var diyebiliriz . Şairanelik ten söz etmek gerektiğinde başım hiç sıkışmıyor . Niyet çeken güvercinlerin manileri , Divan Edebiyatı'nın vezin - ideolojisine uyum sağlamış örnekleri , saz şairlerinin , artık zengin den de öte milyoner kafiyeler peşinde koşma çabaları ne güne duruyor ? Ama şiirsellik dendiğinde , dönüp dolayıp Tennessee Williams'ın tosladığı deneyime sarılıyorum . Yazar , kendisine Oyunlarınızda çok şiirsel bir tat var , diye övgüler yağdıran hayranlarından yüreklenip bir ara şiir yazmaya girişmiş . Dediğine göre , bir de bakmış ki , oyunlarındaki şiirsel havayı şiire aktardığında ortaya basma kalıp manzumeler çıkıyor ; hemen vazgeçmiş . Bu deneyimi göz önünde tutunca , Belki de , diyorum kendi kendime , Her sanatın kendine özgü bir şiirselliği , her sanatçının bu şiirselliği kalkındırmada kendine özgü bir sesi olduğuna , ortaya çıkan özgün deyişin bu iki öğenin kaynaşmasından doğduğuna inanabiliriz . Sanatta ve edebiyatta en kolay özgün olma yolu , bir önceki özgünlüğü yadsımaktan geçiyor ne yazık . Çünkü yıllar sonra bakıldığında bir dönemin özgün çıkışları kalıcı değerler olmaya yüz tuttuğunda , yerli yerlerine oturuyor , bir önceki özgün çıkışlarla en azından sanat siyasası açısından koşutluk göstermeye başlıyorlar . Sonra gelsin öz eleştiriler : Ben o sırada haksızlık etmişim , şimdi anlıyorum , itirafları . Hadi politikacılar , on yıl önceyi bile yeterince değerlendiremiyorlar diyelim , sanatçıların - onlara oranla - en az bir adım ötede olmaları , olup - biteni bir adım önceden kestirmeleri beklenemez mi ? Bu noktada , yalnızca şairanelik ile şiirsellik in bağlantıları ya da vezin ile ses in bağlantıları değil konumuz . Picasso , insan bedenini enine - boyuna tanımış olmasaydı , geleneksel tanıma nasıl karşı çıkabilirdi ? Şimdilerde çalışmalarını gördüğüm birtakım yerli yabancı ressamlar , anatomi bilmeden anatomiyi çarpıtma yolunu seçiyorlar . İmladan haberi olmayan edebiyatçı adayları , noktalama işaretlerini gönüllerince seçmeyi yeğliyorlar . Yıllar önce bir Türkçe öğretmeninin bana sorduğu soruyu anımsıyorum : James Joyce da yazım kurallarına uymazdı . Bırakalım , bizim öğrenciler de uymasınlar , kafaları karışıyor . İyi ama yazım kuralları ancak öğrenildikten sonra karşı çıkılacak kurallardır . Hele , her yıl yeni yeni yazım kuralları türetilen ülkemizde bu konuya eğilmek , ancak edebiyat mesleğiyle doğrudan bağıntılı kişilerin uğraşı olabilir . Ne de olsa bu kurallar , bir dil siyasasını dile getirirler . Onlara karşı çıkmak , o ideolojiye , o siyasaya karşı çıkmak anlamına gelir . Bilmemek le bilmekten kaçınma yla , varsak varsak günlük siyasete varabiliriz , insan yaşamının her alanına söz geçiren genel siyasaya değil . Hem şairaneliği , hem şiirselliği , hem vezni , hem sesi kollayan ortalama özgünlükse , tek kişi için bile hazırlansa , bol limonla , çift yumurtayla ancak yenilir yutulabilir hale gelen terbiyesiz bir çorbadır . ŞARKI SÖZLERİ Geçen yazımın konusu şiirsellik ten hızımı alamamışım galiba ; şarkı sözlerini katmazsam eksik kalıyor sanki . Şarkı sözlerinin şiirle doğrudan bir bağlantısı yok ama şiirsellikle yakından var . Son yıllarda kendi türleri içinde bile inanılmaz bölünmelere uğramış müzik leri dinlerken ya da ister istemez duyarken , şarkının türünü , ezgiden çok sözlerinin belirlediğini seziyorsunuz . Ezgi hangi türe girerse girsin anlatan şarkılar gitgide ağır basıyor , mırıldananlarsa geriye çekiliyor . Daha önce de yazmıştım . Piaf gibi , Bécaud gibi . Brel ya da Ferré gibi mırıldanan şarkıcı pek görünmüyor ortaklıkta . Peki şiirsellik , daha doğru bir deyişle , şarkıyı söyleyen sesin sözcüklerin arasına kendiliğinden koyduğu o büyülü ara , soluk ya da es , bu kargaşada yitip gitmiyor mu ? Bence gidiyor . Şanson geleneğinin modasının geçtiğini düşünsem bile şarkı sözlerinde şiirsellik arama anlayışının bittiğini düşünmek içimden gelmiyor . Bob Dylan'ın bir zamanki çağdaş gevezeliğini , Leonard Cohen'in yarattığı atmosferi , söylediği şarkıdan çok kendini anlatan Bilie Holiday'in sanki yalnızca benim kulağıma fısıldadığı sırları özlüyorum . Şiir olarak yazılmış bir metnin , bestelendiğinde şarkı sözü olması mümkün müdür ? İşte bir soru . Münir Nurettin Selçuk , Yahya Kemal'in kimi şiirlerini bestelerken bu soruyu kendine çok sık sormuş olmalı ki en azından o şiirin görkemli dünyasını yeniden kurmaya çalışmış . Yahya Kemal'in tavrını paylaştığından , onu Türk musikisi nin gizemli havasına oturtabilmiş . Ne ki aynı şeyi söz gelimi Orhan Veli'nin bestelenen şiirleri için söylemeyeceğim . Sırf Urumelihisarı ve Bir garip Orhan Veli sözcükleri alınsa , şairi en azından Türk halk müziği içinde düşünmemiz gerekirken onun da Yahya Kemal'le aynı sınıfa sokulması akıl sır erdirilmez bir çaba . Bari ulusçuluğun dar sınırlarını aşalım da Orhan Veli'yi geniş caz yelpazesine oturtalım hazır oturtmuşken . Alan Parson's Project'in Edgar Allan Poe'dan esirgemediği özeni kendi şairlerimizden esirgemeyelim . Kendi alanında özel bir yer tutan bir şiir , müzik alanına nasıl taşınabilir ? İşte bir soru daha . Batılı tiyatro adamları , bu soruya bir yanıt bulmuşlar . Diyelim , geride bir gitar tıngırdayacak , ama şiir okunacak . Anlaşılan , şiir ile şarkı sözü ya da güfte arasındaki farktan haberliler . Her gece yatağıma uzandığımda , Radyo 3'ün Gece ve Müzik programını dinlerim . Yıllardır . Programı hazırlayan her kimse , benimle ortak bir geçmişi paylaşmış gibidir . Bir saatlik program gittikçe kısaldığından artık o şarkıları zamanında kimlerle paylaştığımı , o ezgilere uyup kimlerle dans ettiğimi anımsama sürem de kısıtlanıyor . Kendi kendine mırıldamakta olan bir kedinin üstünden aşıp kaleme - deftere davranmak gerekiyor . Şiirlerini okuduğum ya da kendilerini yakından tanıdığım şairlerin bu şarkıların hangilerinin sözlerine ilgi duyacağı da ayrı bir merak konusu . Böylelikle , ben uyumadan , gece kendi rengine kavuşmuş oluyor A Whiter Shade Of Pale şarkısında Düz - beyaz Bir Çağrı öyküsünün esin kaynağını neden bulduğumu kavrıyorum . Hikaye müziğin önüne çıkacak kadar baskın değilse , ezgi ile sözler arasındaki denge bozulmadan kalıyor , boşluklar yepyeni bir hikayeye sürükleyebiliyor yazarı . Ali Ersen'in Oteller Kenti başlığıyla çektiği iki kaset , bu yüzden benim için bir tür İstiklal Marşına döndü , nerdeyse her iş başında ve paydosta çalıyorum . Ayhan Baran'ın doldurduğu Rus Şarkıları ysa gece vardiyasının eşlikçileri . Türk hafif müziği şarkı sözlerinin neden binde bir başarılı olabildiği konusuna takılacaksanız Cohen'in ya da Beatles'ın Türkçe'de kitaplaşmış şarkı sözlerine bir göz atın . Önünüze çıkan gündelik engellere , sevincinizi söndüren binlerce ufak pürüze karşın yaşamınız hala tam kararmıyorsa en büyük pay , mesleğinizi ya da yaptığınız işi sevmenizdedir . Son zamanlarda işini gerçekten seven birine rastladınız mı ? Öğrencilerin istedikleri meslek dalını özgürce seçemedikleri , en güzel günlerini kurslar ve özel öğretmenler arasında mekik dokuyarak , bunalarak geçirdikleri yine de geleceklerini güvenceye alamadıkları bir ortamda , böyle bir soru iyiden iyiye ortada kalıyor . Sınav puanları ilk seçtiği yüksek okulu değil de üç altındakini tutturan öğrencinin başarısı , elbet bir kırgınlık , bir burukluk getirecek . Tutalım , bizim öğrenci dilediği okula girebildi . Büyüklerinden yıllar yılı övgüsünü duyduğu o üniversite şimdi nasıl bir durumda acaba ? Mesleği hakkıyla öğretiyor mu , yoksa YÖK ilkeleri uyarınca iki dil konuşabilen , sakin sessiz , göstermelik robotlar mı yaratıyor ? Biz yine de iyimserliği elden bırakmadan , öğrencinin düşlediği yüksek okulu zamanla hiç değişmemiş varsayalım : bir öğrenci derneği bile var diyelim ve yönetimde söz sahibi . Araştırma görevlileri de sınav kağıdı okumak ya da derse girmek gibi ağır sorumluluklardan ( ! ) olabildiğince kaçan bazı anlı - şanlı öğretim üyelerinin nerede bulunacaklarını araştırmak dışında bilimsel araştırmalara da zaman ayırabiliyorlar . Eskiden olduğu gibi , dünya görüşü , yaşama bakışı belli bir profesörün yanında asistanlık yapmaktan gurur duyuyorlar , rasgele koşuşturmuyorlar koridorlarda . Peki ya bu öğrenci , felsefe , edebiyat , arkeoloji v . b . gibi bir dala merak sardıysa ? O zaman , ona düşen , üniversitede kalıp öğretim görevlisi olmak , yani piyasada geçerli başka dalları seçmiş yaşıtlarına oranla çok daha düşük bir ücretle çalışmaktır . Yeterince idealist değilse , geçim koşullarının kendisini iyiden iyiye zorladığını düşünüyorsa , zamanla işinden soğuyacağı beklenebilir . Çünkü döneceği köşe bir yana , sığınabileceği bir kuytu bile görmez ufukta . Mustafa Bey'i tanıyana kadar bu tür tatsız gerçeklerle uğraşıyordum . Bir yandan yazmaya duyduğum aşkı diri tutmaya çalışarak . Demek yeniden umutlanmam için evdeki saatin bozulması gerekiyormuş ! Bu eski , uzun sarkaçlı büyükbabayı - bana kalırsa dişi - onaracak biri artık kalmamıştır düşüncesiyle altı ay oyalandım . Haksız da sayılmazdım doğrusu . Çünkü , mekanizması çok basitti , ama beklenmedik bir yara almıştı . Bir gece , onun yanıbaşındaki sedirde yatan bir arkadaşım , sesinden tedirgin olunca sarkacı durduracağına var gücüyle aşağı çekmişti , sarkacın ufak bir bölümü kırılmıştı . Artık onun ince dengesinden anlayan , o dengeyi tutturmak adına zamanını vermeye hazır , dahası , küçük , kırılgan ahşap parçayı imal edecek bir marangoz da tanıyan bir saat onarımcısı gerekiyordu . İşin marangozluk yanı daha ağır bastığından saat onarımcısının ücreti ister istemez düşünüyordu . Kim uğraşırdı ? Sonunda Mustafa Bey diye birinin varolduğunu duydum . Tanıdığım herkese danışmıştım , özellikle evime gelip güzelim saatin - beylik deyişiyle - günde yalnız iki kere doğruyu göstermesinden tedirginlik duyan dostlara . Mustafa Bey , bir akşam üstü uğradı , onarım için gereken parçaları alıp götürdü . Anladığım kadarıyla , saati dükkanında onarması yetmiyordu , yine gelip mekanına uyup uymadığını denetlemesi şarttı . Bu arada , yine konuşmalardan aklımda kaldığı kadarıyla , Mustafa Bey , mahallesindekilerce çocuklarını Kuran kursuna göndermemekle suçlanıyordu . O da bütün baskılara karşın kendi gibi kalmakta diretiyordu . Daha da olmazsa , mahalleden taşınırdı . Çocuklarının kendisi yüzünden itilmelerine razı değildi . Ne yapsındı ? Saatin onarım süresi on günü aşınca telefon edip bir sorayım dedim . Meğer saat , çoktan onarılmışmış , tıkır tıkır çalışıyormuş . Gelgelelim Mustafa Bey , bütün gününü dükkanda , kendi deyişiyle - saçma sapan elektronik saatleri onardıktan sonra - evinde onun önüne geçip görkemli güzelliğini seyrediyormuş . Bir duble rakı eşliğinde tozunu alıyor , kıyısını köşesini usul usul parlatıyormuş . Sanki birlikte önlerinde uzun bir zaman dilimi uzanıyormuş gibi . Nasılsa bir daha birbirlerine rastlamayacaklarmış . Biraz daha onda kalabilir miymiş lütfen ? Hazır , onarımcısına kavuşmuşken ! Ne zaman isterseniz o zaman getirin , dedim , acelesi yok . En iyisi , yarın getireyim , dedi . Bu gidişle ne benim ona doyacağım var , ne onun bana . Cihat Burak'la şurda burda rastlaşırdık , uzaktan selamlaşırdık , o kadar . Bana satış kaygısıyla sanılmasın diye yeterince çizmediği kedilerinden birini anımsatırdı . Lewis Carrol'un Alis Harikalar Ülkesinde kitabındaki , gülümseyişi kendi yok olduktan sonra da kalan Cheshire kedisini . Tanışıklığımızı , sanat ve edebiyattan öte aynı meyhanenin ( tam da meyhane denilemezdi ya ) müdavimleri olmamıza borçluyduk . Kişileri seçtikleri mekanlar aracılığıyla da tanıyabileceğimize inandığımdan Cihat Beyin kedi gülüşünün arkasına Mutfak büfesini yerleştireyim önce : Mutfak , Taksim Sanat Galerisinin yanındaki daracık yoldan birkaç adım ötede , parkın içinde , ağaç ve çiçek kokan , esintili bir dönemeçteydi . Oğlumuzun doğduğu 1969 yazından başlayarak , baba Turgut Uyar'la birlikte evimize çok yakın bu büfeye bazan günde iki kere uğrar , çocuğu arabasıyla bahçede gezdirirken öğlenleri ayak üstü birer soğuk bira , akşamları bara nöbetleşe ilişip ikişer duble içki içerdik . Mutfak , İstanbul'a gelen tanıdıkların uğramadan edemedikleri bir buluşma yeri oluşuyla Ankara'daki o yılların Piknik'ini anımsatıyordu , ama personele doğru dürüst hesap çıkartma olanağı tanımayan , numaralı masaları oraya buraya taşıyan müşterileriyle , son yudumunuzu boğazınıza dizdirtmemek için çocuğa bahçede iki tur attırmaya hazır garsonlarıyla tam anlamıyla İstanbulluydu . İşte Cihat Bey , ilk bahardan yaz sonuna kadar öğlelerini çoğunluk orada geçirirdi . Bara değil de yandaki masalardan birine çekilir , kitabını , gazetesini okur , notlar alırdı . Arada kedilerle hırlaşarak . Onları yanına çağırıp üstlerine su serpmekten yaramaz bir çocuk keyfi aldığı belliydi . Sheraton inşaatı başladığında Mutfak ın başına gelecekleri kestirmiştik : Otelin görkemli görünümünü bozan bir mezbele sayılacaktı . Mutfak yıkıldı , ardından Rumelihisar'daki benzeri Avcı , Büyükdere'deki Bolu lokantası , en sonunda da Bebek'teki Şadırvan . Cihat Burak'la 1982 Aralığında , son sığınaklardan Yakup ta Cumhuriyet gazetesi için kendimizi bıraksak kırk gün kırk gece sürecek bir söyleşi yaptık . ( Onun Beşiktaş'taki kuhi meyhanesini başka bir güne bıraktık . ) Konumuz Cihat Bey'in kesimleri , öyküleri ve hayata bakışıydı . Cardonlar adlı kitabında yalnızlığı bu , tıpkı insanın kendi kendinin içinde kiracı olarak yaşaması gibi diye tanımlıyordu . Yalnızlık kendi seçtiği bir yaşama biçimiydi ; yakınmıyordu . Gelgelelim konutumuz kurguya , mimariye , fotoğrafa , sinemaya kaysa bile sık sık Mutfak ın yokluğunda düğümleniyordu : orayı ne kadar özlediğimizde . Ayrıca , Cihat Beyin konuşmamız sırasında da etkilerinde kaldığını belirtttiği sanatçılar da ( Marcel Duchamp , Avni Lifij , E. Dıranas ) Mutfak ın fonuna iyiden iyiye oturuyorlardı . Bundan , Cihat Burak'ın , içinde yerel öğeler , renkler barındıran ( mızmızlanan bebekler , pıhlayan kediler , akraba garsonlar ) ama kişisel yalnızlıklara ilişmeyen kitap - okuyanlara alışık , Batılı bir kafe kültüründe , o kalabalığın içinde olmayı özlediğini çıkardım . Söz gelimi fotoğraf çekmeyi hiç beceremezken parkta , benim oğlumu arabadan çıkarışımı , kucağıma alışımı çaktırmadan çok güzel çekebilmişti . Ama o kalabalık kalmayınca yalnızlığı , bir tür itilmişliğe dönmüştü . Artık kentin yıkıntılarından çıkıp sinsice ev içlerine yerleşen iri fareler , evlerin efendileri kedileri sindiriyor , özel arabalarına atlayıp Emirgan'a çay içmeye gidiyorlardı . Bir gün bu cardonlara teslim alacağımız onca kesindi . İkinci karşılaşmamız - bu kere rastlansal olarak - yine Yakup taydı . Hava buz gibiydi , lokanta da soğuktu . Bizim eve geldik . O sıralar on üç yaşında olan oğluma efendim diye seslenmesi öylesine yapmacıksızdı ki bu hoyrat kentte o eski - zaman çelebiliğiyle nasıl tutunabildiğine şaşmamak elden gelmiyordu . Benden bir ricası varmış : Efendim acaba ona çıplak poz verir miymişim ? Bir sakıncası var mıymış ? Elbette hiçbir sakıncası yoktu . Ne yazık ki ben uzun süre ayakta dikilmemek için terziye provaya bile gitmekten kaçınıyordum , hele bu işkenceye bir de yerinden oynamamak işkencesi katılacaksa . Cihat Bey , çizdiği kadın figürlerine doğal yumuşaklıklarını kazandıramamaktan yakınıyordu . Ancak kedilere yansıtabiliyormuş o yumuşaklığı : bir anlamda kedi'yi çizerken kadın'ı da çizmiş oluyormuş . Beni tanıdıktan sonra bir çıkar yol bulmuş : kediye zaten o kadar çok benziyormuşum ki düş gücünü işin içine katmadan kadın anatomisini doğru dürüst çizebilecekmiş . Zaten genç olsam böyle bir öneride bulunmazdım diye bağladı sözü . Size yakıştıramadım doğrusu , diye bozuldum . Her yaşın kendine özgü bir heyecanı olsa gerek . Yoksa işim modellik değilken neden sırf sizin anatomi becerinizi kalkındırmak için zahmete katlanayım ? Ben de herhangi bir ressamın değil sizin gözünüzde nasıl olduğumu merak ediyorum . Pıh pıh diye güldü yine . En iyisi gidip kömür alayım , dedi . Stüdyo buz gibi , üşütürsünüz . Bu tasarı , belki de fazla enine boyuna konuşulduğu için gerçekleşmedi . Ama Cihat Bey , bir kitabımın arkasındaki - Şahin Kaygun'un çektiği - bir fotoğrafımdan yola çıkarak resmimi yapmış . Oysa Fotoğraftan çalışmayı sevmiyorum , çünkü fotoğraf seçmeli bir sanat değil , resimse eleyicidir demişti . Yine de telefonda bana uzun uzun o siyah beyaz fotoğraftaki giysilerimin , şapkamın tam ne renk olduğunu sordu , notlar aldı . Cihat Beyi bir daha göremedim , resmiyse hiç . En tutucusundan en hoşgörülüsüne kadar bütün toplumlarda flörte ilkgençlik çağına özgü bir ilişki türü gözüyle bakılır . Gençlerin bu tehlikesiz tramplen aracılığıyla asıl ilişkiye sıçrayacaklarına inanılır . Kimi aileler , hoşgörünün kapısını aralamayagör , ardına kadar açılır ata sözünden yola çıkarak çocuklarına flörtü yasaklarken kimileri flörtü karşı cinsi tanımada sağlıklı bir yol olarak görür , desteklerler . İlk bakışta karşıt sanılacak bu görüşler , temelde ortaktır : Flörtün cinsellikle doğrudan bir ilintisi vardır : masumsa , iz bırakmadan geçecek , atlatılacak bir çocukluk hastalığıdır . İngiltere'de geçirilen kızamıkla Tayland'da geçirilen kızamığın belirtileri aynı olsa gerek , ama acaba iki ülkede yaşanan flörtler birbirini andırır mı ? O kadar uzağa gitmeye bile gerek yok : Acaba - diyelim - Sivas'ın bir köyünde çeşme başına su taşıma özrüyle gidip yavuklusuna uzaktan da olsa bir bakış atmayı düşleyen kızla , Boğaz'ın kıyısında sevgilisinin beline sarılıp yürüyen aynı yaştaki kızın duyguları ya da özlemleri birbirini tutar mı ? Kişiyi , yaşadığı toplumun değer yargıları biçimlendirir diyenler elbette hepten yanılmıyorlar . Yanıldıkları tek nokta , içinde özgürlük tohumu taşıyan bireyin kendine toplumca biçilen kalıbı zorlamayacağı , o sınır içinde kalmakla yetineceği . Şimdi tanık olduğum alışılmadık flörtlerden birkaç örnek vereceğim ; böylelikle flörtün geçici bir hastalık değil , kişioğlunun yaşamını zenginleştiren kalıcı bir sanat olduğunu kanıtlamayı umuyorum : Sabahın sekizidir . Anne , kahvaltı sofrasını demin toplamıştır . Çocuklarını okula , eşini işine yolcu etmiştir . Ev boşalmış gibidir . Her gün aynı saatte yaptığı işleri sıraya koymadan önce bir boşlukta kalakalır . Birazdan , önce yatakları yapacak , bulaşığı yıkayacak , odalara çekidüzen verdikten sonra da öğleye hangi yemeği yetiştireceğini düşünecektir . Birdenbire , yıllardır artık alışkanlık haline gelen bir tek düzeliği sürdürdüğünü , iyi bir anne ve iyi bir eş olmanın , orta yaşlı bir kadın kimliğine bürünmesini engelleyemeyeceğini kavrar . Kendine ufak bir mola vermeyi kararlaştırır , bir kahve pişirir , işlere girişmeden önce balkona çıkar . Saksılara göz atar . Aaa sardunya iyiden iyiye boy atmıştır ! Geçenlerde komşudan aldığı fide tutmuştur ! Saksı çiçeklerinin yapraklarını okşar , onlara aşk sözcükleri fısıldar . Kendine ayırdığı yarım saatlik mola bitmeye yüz tutarken köşebaşında bir pizzacının açıldığını anımsar . Öğle yemeği sorunu çözülmüştür en azından . Son yıllarda kendisini yalnızca işine adayan genel müdür , saat on ikiye çeyrek kala vurgun yemiş bir dalgıç gibi kalakalır . İnişli çıkışlı tansiyonunun bir gün kendisine olmadık bir oyun edeceğini uzun süredir sezmektedir , ama konumu gereği öğle yemeğinde ağırlamak zorunda olduğu yabancı şirket temsilcileri yüzünden doğru dürüst perhiz yapamayacağını da bilir . Yürüyüşe ayıracak zamanı yoktur . Saat bire doğru buluşacağı konuğuyla önce hangi konuları tartışacaklarını , hangi dolambaçlardan geçip sadede geleceklerini kestirmeye çalışırken , usançla karışık bir bitkinlik kaplar içini . Hep aynı şey . Sevdiği kadını arasa , onun sesini duysa bir ölçüde geçebilir karamsarlığı . Ne var ki şu anda , sonu sevişmeyle bağlanacak bile olsa , bir buluşmaya hazır değildir . Birdenbire aklına gelir : Hizmetçi , kedisinin yemeğini vermiş midir ? O anda , kedisini aylardır okşamadığını anımsar . Sekreteri çağırır . Onun şaşkınlıktan iri iri açılan gözlerine bakar . Ben eve kadar gidip geleceğim , ararlarsa birazdan burdayım dersin . Ev kadınının konuştuğu çiçekler , genel müdürün özlediği kedi , küçük inceliklerin büyük yazarı Çehov'un atıyla dertleşen arabacısı . . . Bu örneklerin hepsi , flörtün cinsellikle çok doğrudan bir ilintisi olmadığını gösteriyor sanırım . Yolculuklar , kısa bir süre için de olsa deyimin tam anlamıyla ayağımızı yerden kesen fırsatlardır . Bizi her günkü bildik kimliğimizle tanımayan yabancılar vardır çevremizde . Günlük yaşamımızda ara sıra bezginlik veren katı kalıplardan kurtulmuşuzdur . Yine de beynimizin yer çekimli olduğu kesin ! Geçenlerde , biletimi ve pasaportumu beş on kere yokladıktan , takside saate sık sık göz attıktan sonra keyifle uçağa kurulmuştum . Hepimizin bildiği o bocalamalı ruh hali içindeydim yine de . Bir yandan eve varıp özlediklerime kavuşmanın verdiği sevinç , öte yandan kendime bağışladığım küçük tatilin bitmesiyle gelen hüzün . Bari son anları değerlendireyim diye düşünerek yan koltuktaki komşuma kişiliğime ya da mesleğime ilişkin hiçbir ip ucu vermemeye özen göstermiştim . Biraz sonra ister istemez gireceğim kimliğimi biraz erteleyebildim böylelikle . Olamaz ! Hiç de Türk'e benzemiyorsunuz , kırk yıl düşünsem . . . gibi övgü niteliğinde söylenen sinir bozucu sözleri duymamış olurdum . Yan koltukta , otuz yaşlarında bir adam oturuyor . Ön sıradaki , kaba bir Almancayla konuşan iki iş adamıyla birlikte yolculuk ettiği belli . İkimiz de çay değil kahve istedik servisten . İkimiz de kahvelerimizi tek şekerli ve kremasız içtik . İkimiz de birer konyak söyledik kahve eşliğinde . Tam ekmek dilimlerimize tere yağı süreceğimiz sırada göz göze gelip gülmeye başladık . Onun İngilizcesi yeterli değil , benim Almancam . Farklı kültürlerden , farklı toplumlardan gelme kişilerdik . Buna karşın kişisel seçmelerimiz birbirini tıpatıp tutuyordu . Genç adam , ellerinin kollarının da yardımıyla bana Antalya'ya bir iş için gittiğini , karısıyla küçük oğlunu şimdiden özlediğini anlattı . Oğluna armağan olarak bir uçurtma istedi hostesten . Benim çocuğum var mıydı ? Vardı , ama uçurtmayla oynayacak yaşı çoktan geçmişti . Yaşım ortaya çıkınca yine gülmeye başladık . O , tepedeki bölmeden çantamı indirirken ön sıradakiler laf attılar : Amma güldünüz ! yolunda bir sitem . İkimiz de şaşıp kaldık . Eve giderken yol boyunca günümüz insanının asık yüzlülüğünün nedenleri üstüne düşündüm . Sanırım , cinselliği bunca abartması sonucu taşıyamayacağı bir yük altında eziliyor , flörtün büyüsünden yoksun bırakıyor kendini . Kuralları baştan saptanmış pornografıyi kuralsız erotizme yeğlerken düş gücünü elden kaçırdığı gibi . Don DeLillo'nun MaoII adlı ilginç romanı , New York'taki Yankee Stadyumunda , altı bin beş yüz genç çiftin tarikat düğünüyle açılıyor . Ağaçlar , otlar , geyikler , kediler , sular gibi , yaşamın , doğanın gıllıgışsız , dümdüz bir uzantısıydın sen ! İnsanları biraz buğulu , biraz gizemli kılan , coşkuyu törpüleyen , heyecanı yatıştıran , eylemi arkaya itip duyguyu öne çıkaran hüznün ne ilgisi vardı seninle ! Dört bir yana dağılmış kitaplar , dergiler , kağıtlar arasında nasıl da coşkulu , hummalı , hırslı çalışırdık . . . Hatice Abla fasulye pilakisini , havuç salatasını , zeytinyağlı dolmaları dünden yapıp buz dolabına koymuş olurdu . İşe içki karışmamalı kuşkusuz ! Yine de bir yerlere zula ettiğim şarabı son dakikada biraz ürkek , biraz mahcup masaya koyarken bir tek senin gözlerini arardı gözlerim . Yine böyle bir gündü : Hani Alyoşa'lık payesini artık bir daha hiçbirimizin unutmayacağı biçimde hak ettiğin sonbahar akşamı . . . Kızgın kızgın homurdanma ! Yüz yaşına gelsek bile , birlikte her sofrada , her içki masasında anımsayacağız . Adaşımın bir yerlerden bulduğu , günün sürprizi olarak sakladığı siyah etiketli Skoç viskiden payına düşeni , Ben içmem , diye itiraz etmeye de çekinip , kimselere göstermeden gizlice mutfak musluğuna dökerken yakalamıştık seni . Alyoşalığın bir kez daha tescil edilmişti o gün . Bahçelievler son durak . . . Elimde köşedeki kuru yemişçiden alınmış leblebi , şam fıstığı , dut kurusu , fındık , üzüm paketim . Çantamda bir küçük konyak ve notlar , kağıtlar , kitaplar , dergiler . . . Tam donanımlı askerler gibi hazırlanırdık çalışmaya . Yine sabahlayacağız . Derginin yetişmesi gerek . Dünyanın , tarihin , Türkiye'nin , tüm insanların sorumluluğu omuzlarımıza yüklü . Buram buram inanç , umut , sosyalizm , devrim olan Ankara günlerimiz ! Daktilo başında sabahladığımız ; geleceğin ve dünyanın avuçlarımızın içinde olduğuna inandığımız ; gece otobüslerinde , Ankara'yı İstanbul'un işçi semtlerine , öğrenci eylemlerine , basım evlerine , grevlere bağladığımız ; serin şafak vakitlerinde iğde kokulu yollardan geçerek evlerimize , işlerimize dağıldığımız Ankara günlerimiz ! . . Belki de bugün , şafakları iğde kokan uykusuz gecelerden onlarca yıl ve binlerce yol uzakta , sabah erken bastıran hüznün asıl anımsattığı , sen değildin de , o günlerdi Alyoşa . Tüm yaşantımızın hem çok gerçek , hem de masal olduğu ; hayallerin , coşkuların , umutların sınırının nerede bitip gerçek dünyanın nerede başladığının bilinmediği ; henüz yaşanmamış acılara , ayrılıklara , ölümlere , işkencelere , zındanlara , geleceği acılı , karanlık kılan ne varsa hepsine meydan okuduğumuz günler . . . Belki Türkiye'den gelmiş bir gazetenin iç sayfalarında gördüğüm küçük fotoğrafındı sabah sabah hüzünlendiren beni . Hiç yaşlanmayacağını sandığım , çocuksu , aydınlık , hiçbir şey saklamayan , hiçbir gizi olmayan yüzün . . . Belki de hüzün o fotoğraftaki biraz bezgin , çok , ama çok yorgun ifadede , aklaşmaya yüz tutmuş saçlarında , sertleşmiş çizgilerinde , yorgun bakışlarındaydı ; belki de , gazetecinin yönelttiği sorulara verdiğin ölçülü biçili , ağır başlı yanıtlardaydı . Alyoşa'nın önüne geçilmez yükselişi şakamızda saklı olandı ; yazdığın son mektubunun Kendimi yorgun hissediyorum . Artık viskileri musluğa dökmüyorum , kendi çapımda çok içtiğim bile söylenebilir dediğin satırlarıydı . . . Ama asıl , ne çocuk yüzündeki yorgun ve yaşlı bakışlar , ne içki içmeye başlamış olman , ne bir daha asla yakalanamayacak güzel bir geçmişe duyulan özlem ! Hayır , hiçbiri değil , asıl gazetecinin sorularına verdiğin yanıtların kahredici ölçülülüğünde , sağduyuya uygunluğunda , aklı başında lığında , hesaplılığındaydı hüzün . Artık iyimser olamıyorum , demendeki gizli boyun eğişte , kanıksamışlıkta , artık olduğun gibi olmamanda , artık hiçbirimizin eskisi gibi olamamamızdaydı . . . İstanbul günlerimizde , Cağaloğlu'ndan Sirkeci'ye yorgun argın inip bir an dinlendiğimiz Üsküdar vapurlarında , bir yandan güneşi batırıp bir yandan usul usul konuşurken - Ne çok konuşurduk , ne kadar çok sözümüz vardı söyleyecek ! - batan güneşin Sarayburnu önlerindeki oynak denizde bıraktığı izleri görmediğini düşünürdüm hep . Sofralar daha kurulurken oburca bir iştahla yarıladığın mezelerin tadına varamadığını ; içkilerin tadı gibi karmaşık duyguların tadını da alamayacağını düşünürdüm . Seni , biraz da bu yüzden , hiçbirimizin tam beceremediğimiz bir işi , Alyoşa olmayı başarabildiğin için severdik . Şimdi , güneşi dünyanın dört bir yanında batırdıktan sonra , ufuktaki son kırmızı çizgilerin güzelliğini , nadide mezelerin ağır ağır yenmesi ve konyağın balon kadehlerde , avuçta ısıtılarak içilmesi gerektiğini , karmaşık duyguları , sinsi acıları , yengileri , hele de uzlaşmaları öğrendiğinden beri , Alyoşa adı artık hiç uymuyor , hiç yakışmıyor sana . Gazetenin iç sayfalarında bir köşede , senin küçük fotoğrafının yanında , Kızıl Meydan'ın köşesindeki o peri masalı kiliseciğinin resmi var . - Geceleri , sütlü lacivert gök yüzünde Kremlin'in kızıl yıldızı parlardı . Masal kilisesinin rengarenk , çiçek çiçek kubbelerinin , kulelerinin hemen karşısında Lenin'in anıt mezarının önü , törensel nöbet değişimini izlemeye gelenlerle dolardı . Arkada kızıl bayraklı , kızıl yıldızlı Kremlin , yüzyılımızın gerçekleşmiş sandığımız en büyük masalının , en güzel umudunun kutsal simgesi gibi kale duvarlarının ardında saklanırdı . - Masal kilisesinin resminin altında Kızıl Meydan değişiyor , başlığı . . . Senin fotoğrafının yanına iri siyah puntolarla , senden bir alıntı : Çağın değiştiğini görmek , değişime uymak zorundayız . Ne olur bu kadar doğru , gerçekçi , akıllıca konuşma Alyoşa ! Ne olur en pahalı , en nadide içkileri yine musluğa dök . Böyle kibar bir doygunlukla oturma , oburca saldır yemeklere . Tüm aşk şiirlerini duvarlardan değil kitaplardan bile söküp at istersen ! Ne olur eskisi kadar aldırmaz , coşkulu , hesapsız , aceleci , öfkeli , uzlaşmasız ol . Siyasal hasımlarına söv , say ! Yalan söyle : Hiçbir şey değişmedi , dimdik ayaktayız de ! Yüzündeki o yaşlılık maskesini , bakışlarındaki donukluğu at , çocuk gülüşünle gül gazete sayfalarında . Masal bitmesin Alyoşa , korkuyorum ! Masal şatoları yıkılmasın . Cadılardan , devlerden kaçarken yolunu yitiren çocuklara yollarını gösteren yakuttan masal yıldızları yere düşmesin , parçalanmasın ! . . Her şey yıkılıyor . . . Duvarlar , kaleler , şatolar , yıldızlar , heykeller , hayaller , inançlar , değerler , geçmişe bağlanan her şey . . . Her şey tuzla buz , paramparça ! . . Merhaba yeni dünya ! Elveda Alyoşa ! . . MADRİD'DE ÖLMEYİ ÖZLEDİĞİMİZ AKŞAM Hiç ummadığımız bir yerde , hiç beklemediğimiz bir anda pırıl pırıl , cıvıl cıvıl , masmavi çıktı karşımıza . O sıkıcı , dostlar alış verişte görsün toplantılarının birinden dönüyorduk . Saatler süren konuşmalardan sonra yine hiçbir şeye varamamış , hiçbir çözüm bulamamıştık . İsli , ağır Ruhr havası gibi kapalı , soğuk , hüzünlüydü içimiz . Kentleri , insanları , umutları , geleceği yutan dev sanayi bölgesinin ortasında ; zehir saçan fabrika bacalarının , yağ ve is karası kömür tepeciklerinin , maden ocaklarının ; yoksulluğu ve kasveti , çevresinin zenginliği yanında büsbütün göze batan işçi mahallelerinin ve yabancı gettolarının yanı başında , bir sihirbazın cam küresinden ya da fantastik bir tiyatro dekorundan fırlamış sihirli bir masal gölü . . . Üzerinde beyaz yelkenlerin yarıştığı ; çevresinin gür , taze yeşilinin sulara yansıdığı ; uzaklardan gelen bir müziğin inanılmaz sükuneti , daha da sessiz kıldığı , masmavi bir su . . . Tam bu mevsim , tam bu saatlerde , tam da bu mavilik , bu sessizlik olurdu Sarıyer'deki mor salkım çardaklı salaş meyhanede . Kimbilir hangi - bütün hayatımız ona bağlıymışçasına - tutkulu , tartışmalı toplantıdan çıkmış , kentin yapışkan kalabalığını ve gürültüsünü ardımızda bırakarak balıkçıların oradaki mor çardaklı meyhaneye sığınmış olurduk . Beyaz şarabın buğusu kadehimizde ! Pilaki , karides , çiroz salata , sıcak sıcak midye tava , bir de beyaz muşamba örtülü masaya düşen salkım çiçekleri . . . Şu göl kıyısında buz gibi bir beyaz şarap ? Midye tavasız da olsa , ne yapalım ! Essen'in burnunun dibinde , hiç gelir miydi aklına ? Bu göl gerçekten var mı sence ? Haritada işaretli mi örneğin ? Kıyısına varınca tam ortasındaki iğne deliğinden kendi içine akıp , kaybolup gitmesin ! Çiçekli , bakımlı rıhtım boyunca , maske yüzlü , şık , zengin ve sanki yüz yaşındaymışçasına yaşlı insanlar . . . Yanık tenli , bronz yüzlü , incecik vücutlarında su damlacıkları , kanolarını gölden çıkaran gençler . . . Almanya'nın ortasında , o korkunç Ruhr bölgesinde , Krupp imparatorluğunun bacalarının gölgesindeki Essen kentinin yanı başındaki bu gölde , bizim gündelik gerçeğimizle bağdaşan hiçbir şey yok . Ne şu çok şık beyaz elbiseli yaşlı çift , ne şu siyah mayolu , ıslak vücutlu , güzelliğinden alabildiğine emin sarışın ; ne bu ağır ağır batmaya hazırlanan parlak mayıs güneşi , ne suda süzülen beyaz yelkenler , ne de - en inanılmazı da - bu işte pıtrak gibi çiçek açmış erguvanlar ! . . Erguvanlar ! . . Kaçak , göçebe yaşadığımız günlerde gizlice buluştuğumuz Boğaz vapurlarından seyrine doyamadığımız , Boğaziçi tepelerinde betonların saldırısına karşı - tıpkı o zamanki bizler gibi - inatla , kahramanca , umutla direnen , dallarını koparmaya kıyamadığımız ; her şeyi unutsak da zamana yenilip , ille de renklerini unutamadığımız erguvanlar . . . Erguvanlar ! . . İnanılır gibi değil ! On yıldır ilk kez görüyorum buralarda . Hüzünlü , puslu bir nisan günü , İstinye sırtlarında incecik bir yağmur başlamıştı . Çevremizde çiçeğe durmuş erguvan ağaçları , yüreklerimizde bir ağırlık . Dün sıkı yönetim ilan edildi . Yarın ne olacak , bilmiyoruz . Uzun arananlar listeleri , tutuklamalar , işkence , belki de darağaçları , ölüm . . . Hayal meyal seziyoruz , ama yaşayarak öğrenmedik daha . Hücrelerin çaresizliğini , işkencenin - hayır acısı değil - utancını , sürgünün buruk tadını ve inançlarımızın , kabelerimizin , kalelerimizin birer birer yıkılışını henüz yaşamadık , ama yaşayacağız . Sevdiklerimizin ölümünün acısını , bir veda vakti bile bırakmayan ayrılıkları , dostlarla bir bir ayrılan yolların içimizde bıraktığı soğuk boşluğu henüz tatmadık , ama tadacağız . On dokuz yıl olmuş , neredeyse yirmi . . . Hangimiz , sen mi ben mi söyledik bu sözleri ? Hangi kayalara , hangi zaman mağaralarına çarpıp yankılandı sesimiz ki bu kadar boğuk , bu kadar yabancı ! . . Ne kadar gençtim , ne kadar gençtik yirmi yıl önce ! Kaçak günlerimizin İstanbulu'nda , Eminönü dolmuşlarında , Üsküdar vapurlarında , Gültepe otobüslerinde , Sağmalcılar minibüslerinde ; çantalarımız kitaplarla , bildirilerle dolu sendika şubelerine , işçi mahallelerine dağıldığımız . . . Erguvanlı Boğaz tepelerine , iskele meyhanelerine kaçıp - biraz utangaç ve suçlu - kavgadan , eylemden , örgütten vakit çaldığımız . Ruhr bölgesinin ortasında bir masal gölü . . . Gölün çevresinde erguvanlar . . . Göğsümde erguvan saplı bir bıçak acısı ; avaz avaz haykırma gereksinimi . . . Yanı başımda yirmi yıl öncelerde bıraktığım sen . Kadehimiz tam istediğimiz gibi buğulu . Şarap meyve tadında , buruk ve soğuk . Rıhtıma vuran küçücük dalgaların şıpırtısı , - Beyhude miydi hepsi , varılacak nokta buysa eğer ? Soru , bembeyaz keten örtülü masanın üzerinde , iki buğulu kadehin arasında zehirli bir yılan gibi , insanın içini ürperten bir yaratık gibi duruyor . Hepsi ? Yani yüzlerce yılımız , binlerce ölümüz . . . Yani kitaplarımız , inançlarımız , umutlarımız , değerlerimiz ; yani hayatımızı dolduran , yaşanmaya değer kılan her şey ; yani tüm ömrümüz , genç kızlığımız , delikanlılığımız , gençliğimiz , orta yaşımız . . . Uzak , yabancı bir kentte , Krupp'ların , Thyssen'lerin , Opel'lerin ürkütücü kale burçlarının hemen altında , neden burada olduğu ya da gerçekten varolup olmadığı bile kuşkulu bir masal gölünün kıyısında , ne kadar kaçarsak kaçalım er geç bizi yakalayacak soru , suya atılmış bir taş gibi , gölde halka halka yayılıyor . Madrid'de ölmek . Paris'te küçük bir sinemada yeniden vizyona girdi , diyorsun . Korka korka gidip bir kere daha gördüm . Yine o kadar güzeldi . İnsanı ağlatacak kadar güzel . Bu kadar yaşlandığını fark etmemiştim . Ya da hep odaların , toplantı salonlarının alacakaranlığında görüşmüştük son zamanlarda . Oysa , bu parlak gün batımının yumuşacık süzülmüş ışığında , sadece yüzünün , alnının çizgilerini değil , gözlerinin , bakışlarının yaşlılığını da görüyorum . Çevremizin isyan ettirici zenginliğine , budalaca düzenliliğine , itici bakımlılığına ve yapay mutluluk görüntüsüne inat , yaşlanmış yüzün , şişman gövden , özensiz giysilerinle sanki bir direniş anıtı gibisin . Madrid'de ölmek , boşuna değildi , diyorum yavaşça . Yapılabileceklerin en doğrusu , en güzeli , en anlamlısıydı belki de . Pasionaria'nın Uluslararası Gönüllü Tugaylarını uğurlama konuşması sahnesini anımsıyor musun ? Nasıl unuturum ! Mırıldanıyorum : Analar , kadınlar . Yıllar geçip de savaşın yaraları sarıldığında , nefretin yerini özgürlük , sevgi , huzur aldığında ; bir gün İspanya özgürlüğüne kavuştuğunda , bu zorlu ve kanlı günleri anımsayıp çocuklarınıza anlatın . Anlatın onlara uluslararası tugayları . Bu insanların dağları , denizleri aşarak , süngülerle kapatılmış sınırları geçerek ülkemizin özgürlüğü için savaşmaya nasıl geldiklerini anlatın ! . . İspanya halkı , onları unutma ! . . Anımsayanlar kaldı mı hala ? Nasıl unuturuz ! İspanya çocukluğumuzdu . Gençliğimizin tüm değerlerinin süzülmüş , billurlaşmış özüydü . İspanya umudumuz ve yenilgimizdi . Tüm ömrümüzü hesapsız , sakınmasız verdiğimiz inançlarımızın , değerlerimizin efsaneleşmesiydi . İnsanda ve kendimizde güzel olan , üstün olan , değerli olan ne varsa , oydu . . . Birer birer çöken kalelerin altında kalan devrim hayalimizin , sosyalizm umudumuzun , daha güzel bir dünyaya ve dünyayı ellerimizle kuracağımıza olan keşişçe inancımızın simgesiydi . Hiçbir şey , hiçbiri boşuna değildi , diye yineliyorum usulca . Ellerimizde bayraklar , ellerimizde isyanımızı haykıran pankartlar , dudaklarımızda türküler , yüreğimizde umut , umut , umut . . . Taksim'e akıyoruz Dolmabahçe'den geçip . . . Bir grev çadırında işçilerle sohbet ediyoruz . . . Bir dağ başındayız , ateşler yakıyoruz . . . Bir gece okulundayız , en heyecanlı bir macera romanından , en akıl almaz bilimsel bir buluştan daha heyecanlı , daha inanılmaz , baş döndürücü bir formülü : artıdeğer i anlatmaya , kavratmaya çalışıyoruz . . . Gözlerimiz bağlı , ellerimiz arkamızda kelepçeli , yüreğimizde buz gibi bir korku - ama teslimiyet değil - yüzlerini görmediğimiz işkencecilerin arasında sınava yürüyoruz . . . Bir ranzaya tünemiş , elimizde bir kitap , tahliye gününü sayıyoruz . Yüreğimiz bir küçücük kuş gibi çırpıntılı , çantamızda sahte bir kimlik , sınırları geçip sürgünle tanışıyoruz . . . Hiçbiri boşuna değildi , hayır ! Garson kız , masanın yanından geçerken göz ucuyla bize bakıyor . Yanaklarından süzülen yaşları görüyor ; uzadıkça beyazlığı daha bir göze batan sakalını , şakaklarındaki ter damlalarını , bakımsız giysilerini görüyor . Bir yabancı olmalı . Kimbilir ne derdi var ! Kanıksamış ve ilgisiz uzaklaşıyor . Sessizce ağlıyorsun karşımda . Çaresizim . Sen hiç ağlamayan , hiç kendini ele vermeyen , sen ! . . Kalabalık bir belediye otobüsünün arka sahanlığında - söylenecek o kadar çok söz varken - konuşmadan , sessizce duruşumuz . . . İçimdeki suçluluk duygusu , eziklik . . . Tüketilmeden noktalanan , yarım kalmış bir sevginin buruk anısı . . . Hayır , orada ağlamamıştın . Kaç arkadaş vuruldu , kaç darağacı kuruldu , kaç ölümüz var geride bıraktığımız . Hayır , sen sfenksler gibi susmuştun , ama ağlamamıştın . Sevdiğin kadınlar ya da yoldaşların seni terk ettikleri zaman . . . Hayır , sen orada da ağlamamıştın . Masanın üzerinden uzanıp elini tutuyorum . Elin soğuk . Madrid'de ölmek güzeldi , diyorum . Uğrunda ölünecek birşeylerin olması güzel . Hiçbir şey , ama hiçbir şey boşuna değildi . . . Başka ne söyleyebilirim sana ? Elli yıl sonra , elli yaşında , İspanya'ya ağlayabildiğin için seni şimdi her zamankinden daha çok sevdiğimi mi ? Yirmi , zor , ama güzel yılın içinden süzülmüş , noktalanmamış aşkların tutkulu siyasal karşıtlıkların sınavından geçmiş dostluğumuzun , oturmuş , dingin güzelliğini mi ? Elli yaşında , kendimi yorgun , çok yorgun , ama yine de aynı yollardan geçmeye hazır - ya da mahkum - hissettiğimi mi ? . . Arkanda mavi bir göl ve - herhalde biz geleceğiz diye - Boğaz sırtlarından getirilip iğreti dikilmiş tuhaf erguvanlar . Arkanda dönüşü olmayan uzun bir yol . Buralarda fazla sürünmeyeyim . Bu akşam döneyim ben . Köln'de istasyona bırakıver beni . Boynuna sarılsam . Kuşatılmış Madrid kapılarına doğru yürüsek birlikte . Büyük evde ortak yaşama dayanamayacak kadar hırçındı . Belki genç yaşta dul kaldığından , belki kulağı duymadığından . . . Paşa efendi Makriköy'deki evi ona yaptırdı . Hem oturur , hem de irat olur diye . . . O hiç değişmeyen , hiç yaşlanmayan , zamanın hep aynı noktasında duran küçücük , yapayalnız , süslü , garip kadını , oda oda , bölüm bölüm kiraya verilen ahşap evin merdivenlerinde anımsıyor hep . Topuklu , siyah rugan terlikleri ve yerleri süpüren etekleriyle durmadan inip çıkardı merdivenleri . Küçük siyah fino köpeği , kırmızı dili bir karış dışarıda , ardı sıra koşturur dururdu . Evde de köpek bakılır mıymış ! Müslüman evinde ne alışılmadık şey . Şu Melek , dedikleri kadar deli gerçekten . Büyük hala , dedikodu yapacağı zaman büsbütün çatlaklaşan sesiyle böyle derdi . Uzaktan , taa Abdülaziz'in hareminden gelme bir hısımlıkları da vardı , ama gelinden hoşlanmazdı . Deminden beri kafama takılanı buldum sonunda . İçinde bir rahatlama . Köpeğin adı Tango'ydu . Nasıl da unutmuşum . Mevsime göre , ipekten , çuhadan , yün örgüden renk renk elbiseleri , ayaklarını ve kuyruğunu silmek için beyaz patiska el bezisi vardı . Elbezi değil ayak bezi bu babaanne , Tango'nun eli yok ki . . . Babaanne , rastık sürme çekilmiş gözleri , fistolu bluzları , tepeye topladığı saçlarına iliştirilmiş elmaslı saç tokasıyla evin içinde bir odadan ötekine durmaksızın gezinirken , onun bir anlık yokluğunda sihirli odalardan birine dalıp bir suçlu telaşıyla sandıkları , sepetleri acele karıştırmaya çalışırken Tango sinirlenir , işkillenirdi . Sus Tango , hırlama . Hırsız değilim ben . Bir şey yapmıyorum . Bebek evim için birkaç porselen fincan , bebeğime elbise dikmek için birkaç parça dantel gerekli ; hepsi o kadar . Üstelik ne kadar havlasan işitmez , biliyorsun ! Her on beşte bir , pazar sabahları hiç sektirmeden Sirkeci'den kalkan banliyö trenine binilirdi . Yine babaanne günü . . . İçini sıkıntı kaplar , yüreği daracık bir kafese sıkışmış gibi olurdu . Ne masallardaki iç içe açılan kırk odayı anımsatan hazinelerle dolu gizemli odaların büyüsü , ne özenle hazırlanmış , günlerce önceden pişirilip kotarılmış , hepsinde o aynı garip koku olan tatlılar , yemekler , ne eline tutuşturulacak ortası delik iki buçuk kuruş , ne Tango'yu okşama - hatta bazan yıkama - izni , ne saray ve şehzade masalları , ne de komşu çocuklarıyla oynanacak oyunların hayali , içinin sıkıntısını dağıtamazdı . Akşam üstü , elinde ganimet dolu küçük çantasıyla trenin meşin koltuklarına yaslandığında büyük bir ferahlama duyardı . Onu hiç sevmedim ben . Gerçekte hiç tanımadım . Çocuktum . Sevmek için tanımak , anlamak gerektiğini bilmiyordum . O koca evdeki yalnızlığın kendi tercihi olduğuna inandırmıştık kendimizi . Annem tuhaftır , bizimle oturmaz , derdi babam . Tıpkı on sekizinde evden çıktıktan sonra , Bağdat'tan olsun , Basra'dan olsun , her on beş günde bir , kirli çamaşırlarını özel torbalarda yıkanmak için annesine gönderdiği gibi , her on beş günde bir hiç sektirmeden onu görmeye giderdi . Nasıl da hiç düşünmemişti bugüne kadar ! Gelinine düşmanlığa varan sevisizliği ve asker çamaşırlarını yıkarken okunmuş sabunla büyü yapma hikayesinin ilişkisi tam da bu noktadaydı işte . Sokağın ortasında kendi buluşuna kendi şaşarak gülümsedi . Yıllar yılı , her on beş günde bir gelen o kirli çamaşır torbası , kadının yalnızlığı içindeki tek tutanak , hep uzaklarda , hep pek önemli işlerde olan oğluyla arasındaki tek bağ , sevginin , duygunun kirli çamaşırlarda yaşanan akıl almaz bir biçimiydi . Sonra , - çamaşırcı kadınlar sabunlarla büyü yapıp oğlunu kaçırdıktan sonra - bu son bağ da kopmuş , oğul elden gitmişti . Nasıl da düşünemedim bugüne kadar ! Kadının , Oğlum , derkenki yürek parçalayıcı , dayanılmaz ses tonunu hatırladı . Birinci hecedeki müthiş , derin vurgu . İnler gibi , yardıma çağırır gibi , bütün hayatını , bütün umudunu , yüreğini , yaşamın tüm anlamını o tek heceye sığdırmak ister gibi . . . Bir külbastı daha yesene oğlum , seversin . Sana Lion mağazasından iç donları aldım oğlum , sevdiğin gibi uzun paçalı , keten . Şimdi elalem o kısacık tulumbacı işi çamaşırları giyiyor . Sen giymezsin bilirim oğlum . Sen Basra'da esirken bile , Evropa'da ulumusiyasiye tahsil ederken bile iç çamaşırlarını torba içinde bana gönderirdin yıkanmaya . O kadar titizsindir . Başkalarına yıkatmazdın , elin yaptığını beğenmezdin . Şimdi sana da birşeyler olmuş oğlum , değişmişsin . Ya da Ahvali siyasiye ne alemde oğlum ? Alamanya toparlayabilecek mi kendini ? O gök gözlünün halefi kavuruyor memleketi . Komşuların hepisi varlık vergisi kurbanı . Sen anlarsın oğlum , o bomba ellerinde diye şimdi de Amerikan tulumbacıları mı haraca kesecek bu dünyayı ? Birazdan , sokağa sapar sapmaz karşısına çıkacak ev . Girişteki mermer merdivenler yaz günleri güneş çekilirken yıkanır , güzel bir serinlik duygusu olur . Rum madamlar , siyah elbiseleriyle mermer basamaklara oturup bitip tükenmeyen bembeyaz danteller örerler . Ne çok yas tutarlar Rum kadınları . Siyah giysileri ve siyah dantel başörtüleri ne kadar yakışır beyaz dantellerine . Ermeniler daha şişman , daha halk , daha Doğuludur . Akşam üstü oldu mu , Ermeni evlerinde meze telaşı başlar . Midye tava ve balık kokuları rakıların anason kokusuna , bol dereotlu enginarların tadı topiklerin tadına karışır . Bir başka huzurlu , bir başka güzel olur haziran akşamları . Erken bastıran sıcaklarla birlikte , sokağın tüm ahalisi , kapı önlerine atılan portatif iskemlelerde ya da eşiklere yayılan nakışlı minderlerde içerler akşam kahvelerini . Serin , loş , yaseminli arka avlular sokağın dört dilli , dört dinli sıcacık dostluğuna yenilir . Yine haziran . Ortalık sıcak , yapış yapış . Cıvıl cıvıl değil vıcık vıcık bir kalabalık . İki sıralı yüksek apartmanların gölgesi düşüyor üzerine . Mirasçılar kat karşılığı müteahhite verip yaptırmış olmalılar . Surpik'le Avadis miydi mirasçılar ? Tasula Teyze miydi , Agop mu , Marika mı , Naciye Abla mı , Yosif Amca mıydı mirasçı ? Çoğu kiracıydı onların . Kimbilir kimlerindi o güzel ahşap ya da kagir evler ! Şimdiki insanlar mı dedin ! Süprüntü hanım süprüntü . Nerede o eski hanımefendiler , beyefendiler ! Kötü zamanlar bunlar . Kıyamet yaklaşıyor . . . Ufacık yaşlı kadın söylene söylene dolaşıyor büyük ahşap evin içinde : Tarumar edenlerin haneleri tarumar olsun ! Ayaklar baş oldu . Kötü bir dünya bu . Rahmetli Şahver Hanımın düğününde üç yüz aç doyurulmuştu düğün evinin kapısında . Hiç unutmam Valide Sultan Dürrüşehvar'a gebeydi . Herkesi çil yavrusu gibi dağıttılar bir yana . Vahdettin Efendimizin vatan hainliği hepten tevatür . Babana sor istersen . Hep o gök gözlünün işleri . Enver saraya damat oldu diye hırsından çatlayacaktı . Şu kalabalığı sevmiyorum . Sevmemek de laf mı , korkuyorum . Ben de babaannem gibi hiç kimseleri , hiçbir şeyi beğenmez oldum . Yaşlandım artık demek ki . Şu kat kat sefer tası gibi apartmanlar neredeyse üstüme yıkılacak . Haziran ayında sokaklar manolya , yasemin , gül değil , egzoz gazı , lağım ve ter kokuyor . Neyse ki hemen yanıbaşındayım evin . Birkaç adım daha attım mı mermer merdivenlerin serinliğine , malta erikleriyle manolyaların gölgeli sükunetine kavuşurum . . . Kapı itsen açılırdı . Bütün semt bilirdi Melek Hanımın anahtarının nerede olduğunu . Yine de , adet yerini bulsun diye bir anahtar vardı işte . Kapı tokmağı pirinçtendi , aslan başlıydı . Üç basamak mermer merdiveni çıkıp kapıyı yavaşça açıyor . Rutubet , pirzola , yanmış yağ , gül suyu karışımı o tanıdık koku . . . Tahta döşemeler yürüdükçe gıcırdıyor . Kapıdan girer girmez soldaki cumbalı odada divanlar yine her zamanki gibi , etekleri dantelalı , beyaz keten örtülü . Köşe yastıkları mavi atlas üzerine işlenmiş renk renk tavus kuşlu . Büyük pirinç mangal iyice küllenmiş , ama tam sönmemiş . Ateşi canlandırmak gerek . Küllerin üzerine elini uzatıyor . Hala kestane közleyecek kadar sıcak . Doru bir at üzerinde filinta gibi gencecik fesli süvari duvarda gülümsüyor . Mahzun bakışlı küçücük bir erkek çocuk avucunda beyaz bir kuş tutuyor . Çok uzun saçlı , çok ince belli , bir genç kadın , gözleri koyu sürmeli , elini şakağına dayamış birşeyler düşünüyor . Köşede duran masanın üzerinde çiçeklerle kuşların birbirine sarıldığı ipek bir şal . Ortadaki ayaklı meyve tabağında üvez , muşmula , ayva ve yeşil limonlar . Mavi çini sobanın yanında birkaç kuru dal , birkaç kütük . Cumbalı beyaz odadan yavaşça çıkıyor . Tahta kapı gıcırdıyor ardından . Aşağı iniyor . Mutfak boş , binlerce yıldır uğranmamışçasına tozlu , metruk . Örümcek ağlarının kat kat gerildiği bir köşede Tango'nun boş yemek kabı . Pembe , ebruli reçel gülleriyle baygın kokulu hanımellerinin kucaklaştığı küçük arka bahçeye çıkıyor . Güllerin altında evcilik oyunlarında kurulmuş küçücük bebek evleri . Başının üstünde komşu bahçelerin güneşe geçit vermeyen okaliptüsleri , manolyaları , malta erikleri . Omzunun üstünden sarkan bir sarı ponpon gülü . Burnunda yasemin ve fesleğen kokusu . Havada inanılmaz bir sessizlik . Kulakları top patlatsan duymayan kadının ıssızlığı . . . İkinci kattan piyano sesi geliyor . Bugüne kadar hiç duymadığı alabildiğine hüzünlü bir hava . Koşarak tırmanıyor merdivenleri . Ardında , görünmeyen küçük bir fino köpeğinin yumuşacık ayak sesleri , neşeli kuyruk sallayışı . İkinci kattaki odada küçük kız başını hafifçe tuşlara eğmiş , taburenin üstüne tünemiş , öne arkaya hafif hafif sallanarak parmaklarını tuşların üstünde gezdiriyor . Yandan düğmeli siyah rugan ayakkabıları , beyaz çorapları , kat kat dantelli etekleri , kocaman tafta kurdelasıyla , Jorj Papajorj mühürlü notaların kapaklarından çıkıp oturmuş piyanonun başına . Altın yaldızlı çerçevenin içindeki orman yangınının çevreye yayılmaya başladığını , piyanoya doğru ilerlediğini , odayı kızıl bir ışığın kapladığını küçük kız fark etmiyor . Kurtarmalıyım onu . Alevlerin yutmasına izin vermemeliyim . Piyanoya doğru atılıyor . Çocuğu kollarına alıyor . Kucağı boş ; elinde kelebek gibi bağlanmış tafta kurdela olmasa hayal gördüğünü sanacak . Bir sandığın kapağı açılıyor merdiven boşluğunda . Dantelli , fistolu , beyaz işli , sakız gibi keten yatak takımları lavanta çiçeği kokularıyla birlikte dışarı taşıyor . İçeride pirinç karyola , hem geniş , hem rahattır oğlum . Sen çocuğu al da oraya geç . Eskiden de geldiğinde hep orada yatardın . Döşekleri yeni attırdım , takımları kolalattım . Pirinç karyolanın üstünde beyaz pike örtü . Çarşaflar soğuk , nemli , neredeyse ıslak . Uzun saçlı , küçük , ince kadın , karyolanın köşesine büzülmüş yatıyor . Saçları yastığın üstüne dağılmış olmasa ve yatağın örtüsünü açmasa , neredeyse göremeyecek . O kadar ufak tefek . . . Ne küçük kızın piyanosunun sesi , ne kapının önünde sabaha kadar şarkı söyleyen bilinmeyen hayranlar , ne ahşap merdivenlerin gıcırtısı , ne köpeğin acılı kısık havlamaları , hiçbir şey uyandıramamış onu . Yıllardır böyle uyuyor olmalı bu yatakta . Bir ninni miydi yoksa küçük kızın piyanoda çaldığı parça ? Yatağın örtüsünü usulca örtüyor . Odaya dönüyor yeniden . Raflar , kitaplıklar , çekmeceler boşalmış . Mumdan yapılmış şakayıklar ve japon gülleri solmuş . bir şakayığın tozlarını silkeliyor . Bir başka küçük kız iniyor üst katın merdivenlerinden . Başında beyaz inci çiçeklerinden bir gelin tacı , ardında , eski tahta merdivenlerin üstünde , Şahver Hanımefendinin gelinliğinin yirmi metre dantel kuyruklu duvağı sürünüyor . Babaannenin topuklu rugan terliklerini giymiş ayağına . Şakağında , tam şahdamarın attığı yerde bir yara kanıyor . Terliklerimi giyme , bellerini kıracaksın . Ne kadar da yakından geliyor ses . Arkasını dönüp bakıyor , kimseler yok . Gelin taçlı , uzun duvaklı küçük kızla göz göze geliyorlar . Kendilerini birbirlerinin yüz aynasında seyrederek öylece , kımıldamadan duruyorlar karşı karşıya . Küçük kızın şakağındaki yara durmadan kanıyor . Şu aynadan geçip zaman tünelini aşsam , belki ona erişebilirim , belki sarabilirim yarasını . Gelin tacının beyaz inciçiçekleri kan kırmızısına boyanıyor . Aşağıda bir kapı gıcırdıyor , bir esinti dolaşıyor evi boydan boya . Küçük kız , şakağından akan kanın yavaş yavaş yayıldığı beyaz duvağı sürüye sürüye merdivenleri çıkıp kayboluyor . Anayolun kenarında , çirkin ve iddialı banka binasının önünde kararsız duruyor hala . Birkaç adım daha atmaya cesaret edebilecek mi ? Sokağa girebilecek , evi bulabilecek mi ? O kadar çok zaman geçti ki aradan , unutmuş olmalıyım . Bu sokak olamaz . Uzaktan deniz sesi ve yosun kokusu gelirdi . Ulu ağaçlar , manolyalar , yaseminler , yediveren güllü bahçeler vardı . Ufak tefek , cilalı kaldırım döşeliydi yer . Sakin ve serindi . Burası kesinlikle değil . Belki semtte , belki caddede , belki sokakta yanıldım . Sokağı mutlaka bulmalıyım . Agop , pembe krepdöşin elbisemi bitirmiştir , gidip almalıyım . Surpik'lere uğrayıp sekseğe ne zaman çıkacağını sormalıyım . Karşı evin zemin katındaki veremli göçmen kadına babaannemin pişirdiği kemik çorbasını götürmeliyim . Dikkat et ama sakın kendini öptürme . Tasula Teyze paskalya çöreklerini fırından almıştır . Mayalı , mis gibi kokulu . Yosif Amcanın , çocukları iğneli fıçıya attığına hiç inanmadım ben , gidip Rebeka'nın bebekleriyle oynamalıyım . Bir yara , geçmişte değil gelecekte acıyor şakağında . Burası değil , artık kesinlikle biliyor . Belki bir sonraki sokak , belki bir başka köşebaşı . Bir başka semt , bir başka kent belki . Arayacak . . . Köşeyi dönüp sokağa girmiyor . Koşar adımlarla uzaklaşıyor köşebaşından . BRANDENBURG KAPISINDA ÖLÜM BRANDENBURG KAPISINDA ÖLÜM ( Berlin , 4 Ekim 1990 ) İki Almanya'nın birleşmesinin resmen ilanını izleyen çılgın gösteri ve eğlenceler sırasında kalp durmasından öldüğü sanılan 50 yaşlarında bir erkek cesedi , dün sabahın erken saatlerinde çevreyi temizlemeye gelen çöpçü ekipleri tarafından bulundu . Cesedin üzerinden hiçbir kimlik ve zati eşya çıkmamasından kuşkulanan Cinayet Masasının olaya el koyduğu ; birleşme ve özgürlük gecesinin bu ilk kurbanının kimliğini ve ölüm nedenini belirlemeye çalıştığı bildiriliyor . Üzerinde kahverengi - nefti kareli spor ceket , kahverengi yün kazak bulunan , uzun boylu , kumral , 45 - 50 yaşlarındaki erkeğin , başka bir yerde öldürüldükten sonra cesedinin Brandenburg Kapısının hemen altına , çöpçüler tarafından görüldüğü noktaya taşınmış olması ihtimali üzerinde duruluyor . . . Kimliğim yok , yaşım da . Cinayet dedikleri yüz binlerce yıl önce işlendi . Bu hangi duvar , hangi kapı , hangi taş yığını , kaçıncı gece , kaçıncı şafak ? Bu kaçıncı ölümüm benim ? . . Başımı duvara yasladığımda , duvarın hangi yanında - Doğuda mı , Batıda mı - olduğumu düşünmedim hiç . Islak , yapışkan bir soğuk vardı , ama üşümüyordum . İçkili değildim , ama başım dönüyordu . Duvar boyunca süzülüp toprağa doğru kayarken , yüz bin yılların ötesinden bir akbaba kötü kötü öttü , bir sırtlan uludu . Dağbaşı kayalıktı , ıssızdı , soğuktu . Yalnızdım , çıplaktım , yaralıydım . Güneş doğuyordu karşı tepelerden . Kaç kere doğdu , kaç kere battı güneş , bilmiyorum . Kayalık dağın tepesine getirip sunak yerine bağladıklarında , ayın boyalarının ardındaki yüzlerini gördüm . Düşman değillerdi ; korkuyorlardı . Tamtamlar çalmadı . Ateşler yakılıp çevresinde çığlık çığlığa dönülmedi . Her şey sessizce oldu . Ürkütücü , buz gibi bir sessizlik . . . Ulu ağacın Tanrı olmadığını söylediğimde , sessizce verdiler hükmü . Ağacın Tanrı olmadığını söylediğim değil , düşündüğüm andan beri biliyordum ölüme mahkum olduğumu . Direnmedim , kaçmaya çalışmadım . Ulu ağacın önünden geçerken de diz çökmedim . Kendi ölümümü kendim seçerek özgürleştiğimi , Ağaç - Tanrıyı reddetmenin ilk ve tek özgürlüğüm olduğunu o zaman düşünmedim . Kadınların bir bölümü , bütün bütüne , Teodara'nın iç gıcıklayıcı mesleğini seçmiş değillerdi . O evin parfüm kokan havasını unutamam . Bir kadınla yattım ve bu profesyonel bir birleşmeye benzemeyen birleşmeden neredeyse onunla yakın dost olarak yataktan kalktım . İkinci katta süslü bir odaydı . Geniş , pirinç , eski stil bir karyola vardı . Oda eşyalarla doluydu ama , gene de çok zevksiz döşenmiş değildi . Arkaik halk genelevlerini saymıyorum size . Diyeceğim , ta Bizans zamanından beri , İstanbul limanına yakın bir yerde , Galata'da olan , günümüze kadar gelen Yüksekkaldırım'ı , Beyoğlu'nun arka sokaklarından birini boydan , boya kaplayan Abanoz'u , Kasımpaşa'ya doğru inen sokaklara dağılmış Ziba'yı , Beyoğlu'nun başka yerlerinde - lüks mahalle Ayazpaşa'da - Boğaz'da , sırtlardaki kimi eski konaklarda da bulanan birleşme evlerini . . . Her çeşit fuhuşla , şehvetle , boşalmayla yoğrulmuştur o kent . Fuhuş o kentin ruhudur . Yirmi beş yaşından sonra dünyanın cinsellik üzerine kurulmuş başka kentlerini de gördüm : Venedik'i , Napoli'yi - kiliseler külliyesi ve sevişme kenti olarak göründü bana Napoli - , Roma'yı , Paris'i . . . Ama mazgalları , kaleleri sulara uzanan kent İstanbul'da olduğu kadar çok . . . cinsellik . . . bilmiyorum başka nerede vardı ? Bir fuhuş kentiydi İstanbul , insanların rutubetli sokaklarında , şehvetin ardı sıra gezdikleri bakımsız kent . Bazen bir kadın gelir - caddedeki pastanelerden ya da ara sokaklardaki lokantalardan birinde oturuyorsundur - sana bir şey söyleyecek gibidir , yüzünde senin tanıdığın çizgiler bulamazsın , gizli bir derdi saklıyor gibidir , sorduğun zaman fiyatını söyler sana . Hiç de fahişeye benzemeyen birisi . Ama gerçek bir fahişe işte . Dolgun bacakları eteğinin altından belli olmaktadır . Bütün gece boyunca hemen hemen hiç konuşmaz kadın . Bu çeşitleri hayatını anlatanlardan değildir . Sadece zevk aldığı zamanlardaki iniltilerini duyarsın . Sabahleyin , bahçeye bakan penceresinin önünde fesleğen saksıları bulunan bir evde uyanırsınız . Bizans'tan beri değişmemiş bir bahçedir sanki bu bahçe . Bu türlü bir kentten sonra , bu kuzey kentinde yaşamaya alışmak zor değil mi ? Uzaktaki İstanbul . Gemimin demir aldığı yer . Denizler , boğazlar , haliçler arasında , alçak tepeler üzerine yayılmış birikinti . Kokular , rüzgarlar , durmadan değişen ışıklar kenti . Bir gün bir filmde İstanbul limanına doğru yol alan bir geminin , Marmara girişinde , güvertesinden çekilen sahneleri izlemiştim . Filmin sonuydu bu . Gemi Topkapı Sarayı açıklarında yavaşlamıştı . Gemide işlenen bir tutku cinayetinden sonra , sabah buğuları altında karşıda Galata , bu sol yanda da minareleriyle eski Bizans , denize doğru , mazgallarla örülmüş - geçmiş yıllarda yaşanan dehşeti yansıtarak - hafif yükseltileriyle , bitmeyen , bitmeyen bir tutku , ihtiras , despotizm , gurur görüntüsü vererek , suların üzerinde yüzüyordu . Ben , bu tarihsiz kuzey kentinin , kadife koltuklarla dolu karanlık sinema salonunda , o ardında bin çeşit insan çığlığı saklayan , ama gururla örtünmüş yarımada karşısında , nereye ait olduğumu yeniden anlayarak sarsıldım . Oraya , kolayca dönemediğim o kente aittim işte İstanbul'a . Gemilerle limanına girdiğim Bizans ! Kuşkusuz oydu çağıran beni o duyguları öğüten taş labirentine . Oraya gidecek , sevecek , sevilecek , reddedilecek , rutubetli , dar , gölgeli sokaklarında yürüyecek , merdivenli yokuşlarından çıkacak , önce çarmıha gerilecek , sonra ıslak bir çamaşır olarak bir yere fırlatılacaktım . Düz taştan yapılmış çok eski sokaklarına , kiliselerinin gölgelik , durgun avlularına , günlük kokusu içindeki kilise ya da genelev içlerine . . . Herkesin seni unuttuğu bir vakitte iklim seni sarıp sarmalayacak , kızarmış balık ve rakı kokusunun yayıldığı düzayak meyhanelerine bırakacaktı . Şehvetle sarsılacak , hazzı yaşayacak , mutluluk duyacak , sonra da hüzünlenecektim . İklimden ve kentten yağan hüzün , içinde yaşarken , seni kuşatacak , orada , yalnızca İstanbul'da duyulan bir sarhoşluğu duyacaktım . Kuşkusuz ustalık isterdi bu . Orada , İstanbul adı verilen yerde , ( o yarımadalar arasında yer alan bu büyük birikinti - varamadığım o kent - ) yaşadığı karmaşa içinde orada dururken , onun ardımı bırakmayan hayalini zihnimde taşıyarak , burada bu kuzey kentinde , kentin benim için küçüklü büyüklü labirent olan caddelerinde dolaşıyordum ; ardından Ulysses'in teknesiyle , Akdeniz güneşinin altında o adadan o adaya yol alması gibi , trenlere , gemilere , uçaklara biniyor , eski Avrupa'nın birçok kentinin istasyonlarına , iskelelerine , hava alanlarına iniyor , sokaklarında geziniyor , iyice belirleyemediğim bir şeyi arıyordum . . . kaçıp giden , iyice belirsizleşen , sonra gene bütün canlılığıyla geri gelen bir şeyi . . . Bu bitmeyen yolculukta . Bir gezginin ya da bir sürgünün yolculuğunu andıran . . . Güneşin battığı saatlerde , hep yeni ayak bastığım , küçüklü büyüklü kentlerde buluyordum kendimi . Sonra gene güneşi izleyerek . Bitmeyen bir yolculukta . Sınırlarını zorlayan zihnimde hep o Bizans'ın , Galata'nın , krallık sarayının mazgallarına vuran vahşi denizin hayali , hep o hayali izleyerek , derin bir sallanış içinde - açık denizde Ulysses'in gemisinin sallandığı gibi - hep o kaçıp giden , sonra da geri dönen hayalin ardında - bütün hayal ardında koşan yaşamlarda olduğu gibi - ömrümü tüketerek , işte böylece . . . ( daha ne bekleyebilirdim ki ? . . ) bir defa Galata da başlamışsa hayatın . XV Teodora Aslında Bizans'ın gündelik yaşam gerçeğiyle ilgili kaynaklar çok azdır . Biliyorum . Ama biz çocukken Bizans kalıntıları arasında büyüdük . O fırınlanmış tuğlayla inşa edilmiş yapılar bugün de yaşıyor . Önemli kiliseler restore de edildi . Duvarlara sürülmüş sıvalar sabırla kazındı . Arda kalan mozaikler çıktı ortaya . Fakat söylediğiniz doğru , Bizans'ın gerçek yaşamıyla ilgili iki tarihçiden söz edilir daha çok . Bunlardan biri - siz de bilirsiniz - Justinianus dönemi , sarayın resmi tarihçisi Prokopius'tur . Bu adam resmi bir tarih yazdığı gibi , bütün olumsuzlukları abartarak , öfkeyle dolu , gizli bir tarih de yazdı . Gizli tarihinde Justinianus'la Teodora'ya yönelttiği aşağılamalar inanılır gibi değil doğrusu . Öteki önemli tarihçi de saray şairi Romanos . Ama Bizans bizim için sadece kitaplardan öğrenilecek bir şey değildi ki . Onun kalıntıları arasında büyüyen insanlar için . Orada , biz büyürken de , Bizans söylenceleri hep anlatılmaya devam etmekteydi . Prokopius'un bu olumsuz tarihine yazdıklarına ne demeli ? Ne resmi tarihine , ne de gizli tarihine tamı tamına inanılmalı . Zaten iki zıt tarih yazması da , ikisine de tam inanmadığını göstermiyor mu ? Bizans'ta dönemin aristokrat aileleri Justinianus'u sevmiyorlardı zaten . Prokopius 550 yılında , Peri Ktismaton da , Justinianus'u göklere çıkarır , ama aynı zamanda Anekdota da yerden yere vurur onu . Aya Sofia'yı da , Sina yarımadasındaki Katerina manastırını da Justinianus yaptırdı . Corpus Juris Civilis de onun yapıtıdır . Prokopius da , onun döneminde , ele geçirmek istediği birçok şeyi ele geçirememiş , kimi şeyleri de yitirmiştir . Bu büyük Orta - Çağ pazarında her şey maddi çıkara : paraya , gelire , araziye , gümüşe ve altına , maddi imtiyazlara dayanıyordu . Teodora'nın fahişeliği doğru değil mi yani ? Doğru doğru olmasına , ama Prokopius'un yazdıkları , gene de , akıl alır gibi değil . Ansiklopediler bile , onun Hipodrom artisti olarak yetiştirildiğini yazmaktalar . Prokopius da yazıyor bunu : Teodora'nın babası Akasius sirk hayvanları bakıcısıydı . Yeşiller partisindendi . Anastanius imparatorken , Akasius , en büyüğü yedi yaşında üç kızını ardında bırakarak öldü : Komito , Teodora , Anastasya adlı üç güzel kızdı bunlar . Kızlar yeteri kadar büyüyünce , çok çekici oldukları için annelerince sahneye çıkarıldılar . En büyükleri olan Komito çoktan günün en tutulan orospusu olmuştu diye yazıyor Prokopius . Sonra şunları ekliyor : Ondan sonra gelen Teodora'ysa esir kız gibi , uzun kollu küçük bir elbise içinde ablasına çeşitli konularda yardım ediyor , çoğu kez ablasının toplantılarında oturduğu sırayı sırtında taşıyordu . O zamanlar Teodora , olgun bir kadın gibi cinsel ilişkide bulunmak ya da bir erkeğin yatağını paylaşmak için yeteri kadar gelişmiş değildi ama , en aşağı tabakadan müşterileri ve esirleri tatmin için bir erkek fahişe gibi davranıyordu . Esirler , efendileriyle tiyatroya gelince böyle mide bulandırıcı biçimde kendilerini eğlendirmek fırsatını bulurlardı . Teodora , oldukça uzun bir süre , kendini bu doğal olmayan vücut alışverişine kaptırarak bir genelevde kaldı . Yeteri kadar büyüyünce ve tam olarak gelişince , ordu kalıntısı denilen cinsten bir fahişe oldu hemen . . . Daha sonra tiyatroya girdi . Aktörlerin açık saçık soytarılıklarının aracı halinde sahne gösterilerinin düzenli bir oyuncusu oldu . Çok zeki ve nükteleri çok keskin olduğu için çabucak ün kazandı . Prokopius'un bütün bu yazdıklarının hepsine inanmak doğru mu ? Fahişe olduğunda kuşku yok . Ama Prokopius'un öne sürmelerinde derin bir öfkenin de izleri var sanırım . Hem de , birbiriyle çelişkili iki tarih yazmak , büyük bir sinizm değil mi ? Daha neler neler not etmiş Prokopius : Âşıklarını bekleterek alay ederdi ve sürekli olarak yeni birleşme yöntemleri uygulayarak şehvet düşkünlerini ayağına getirirdi . Karşılaştığı erkekten çağrı beklemeden , açık saçık nükteler savurarak ve kalçasını , kafaları karıştıracak biçimde sallayarak kendine çekerdi . Özellikle de gençlere bu numaraları yapardı . . . Bu yazdıklarında da abartma yok mu ? Kin akıyor bu satırlardan . Tam bir Bizanslının satırları bunlar : Çoğu kez , herkesin kendi yiyeceğini getirdiği akşam yemeklerine , hayatta başlıca amaçları evlilik dışı ilişkiler kurmak olan , hepsi güçlerinin en yüksek noktasına erişmiş , on ya da daha çok genç adamla gider , bütün gece sırasıyla yemek arkadaşlarıyla yatar , hepsini yorgunluktan kıpırdayamaz hale getirdikten sonra , bu defa uşaklara saldırır , kimi zaman sayısı otuzu bulan uşakların hepsiyle birleşir , yine de isteklerini dindiremezdi . . . Bir gece , önde gelen yurttaşlardan birinin evine gitti . İçki içiliyordu orada ve söylenenlere bakılırsa , bütün konukların gözleri önünde , ayakları dibindeki sedirin ucuna dikilip , aşağılık bir biçimde eteğini kaldırdı , ayakta yüzü kızarmadan şehvet düşkünlüğünü herkese gösterdi . . . Vücudunu şehvet düşkünlüğüyle öylesine kötüye kullanmıştı ki , mahrem yerleri başka kadınlarınki gibi doğanın belirlediği yerde değildi ve sanki yüzüne vurmuştu . . . Görüyor musunuz , nasıl da öfke dolu Prokopius ! İnsanın neredeyse , birçok ünlü fahişenin sonradan azize olması gibi , bunca cinsel güç taşıyan kadının da kraliçe olması yerindeymiş diyeceği geliyor . O güzel kadın , Teodora için , güzeller güzeli bir strip tease yıldızı denebilir değil mi ? Kuşkusuz çok çekici bir kadındı Teodora . Aradan geçen bin beş yüz yılda hiç de unutulmuş değil . Bugün de İstanbul'da sürüp durduğu gibi , Bizans'ın mayası fahişelikle yoğrulmuştur . İstanbul . . . İstanbul da , her çeşit fahişeliğin ruhunun egemen olduğu bir kenttir kuşkusuz . Rüzgarların yönü her zaman değiştiği gibi , kadın ilişkilerinin havası da her zaman değişir orada . Size bunu daha canlı anlatabilmek isterim . Ama , sanırım , başka bir gün olanak bulacağız buna . Şimdi size başka bir şeyden söz etmek istiyorum . Dinliyorum sizi . Babaannem , 1953 Yılında , Fatih'te , Eski Ali'deki o eski yangın yerine üç katlı apartman yapıldıktan , diyeceğim , biz , yeniden İstanbul'a ( Anadolu kasabalarında dolaşırken , babamın hep adını ağzına aldığı bu kent de , ismi de büyülü şeyler değil miydi ? ) yerleştikten sonra , Çarşamba pazarının kurulduğu günlerde pazarcılardan , öteki günlerde de mahalledeki kasaptan , hemen her gün de Fatih Camii'ne doğru uzanan , yol üzerindeki Fatih Çarşısından ( bu çarşıdan aşağıdaki tramvay caddesine inen yol üzerindeki dükkanlara da Malta Çarşısı denirdi ) alışveriş yaptığı yıllarda , arada bir de , Fatih Camii'nin bahçesindeki Sultan Fatih'in ( öyle derdi kendisi ) türbesini ziyaret eder , eve döndüğünde , bir ara , Hazreti Fatih'in Türbesine gittim derdi . Sultanın adı - II. Mehmet - unutulmuştu . Fatih ti onun adı . Babaannem de Fatih'e evliya rütbesi tanıyanlardandı . Hiç olmazsa yılda bir defa yapılan bu ziyaretlerin sonunda , babaannemin ruhça yükseldiğini hissettiğini sezerdim . Zaten çok temiz olan içi daha da temizlenmiş , birşeylerle yıkanmış olurdu sanki . Siz gitmediniz mi hiç oraya ? Bütün gençlik , olgunluk yıllarım boyunca gitmedim . Beni çocukken de götürdüklerini sanmıyorum . Babaannemle , sadece camiin , medreselere doğru uzanan geniş alanından , akşamüzerleri , bir gölge gibi geçtiğimiz imgelemimde . Belleğimde başka bir görüntü yok . Ama , sonraları , çok sonra , büyük oğlumla birlikte gittim ve beklemediğim kadar etkileyici buldum o türbeyi . Nasıl yani ? Üzerinde geniş incelemeler yapmamış olsak da , bize ulaşan bilgiler , gelişmiş Bizans'ın bir hukuk , kültür , edebiyat . . . merkezi de olduğuydu . Orta Çağ'ın en büyük kenti olduğu doğru . . . Büyük kent yaşantısı var orada . Bütün karmaşıklığıyla , insanlar arasındaki ilişkilerin abartılı , entrikacı inceliğiyle . Fakat Sultan orayı almadan önce de bitmişti Bizans . Sadece bir kentle çevresi kalmıştı elde . Ama Bizans ayaktayken de , aynı zamanda bir hile , dolapçılık , despotizm , zulüm ülkesiydi . Gözlerine mil çekilerek , ıssız Prens Adalarına sürülen siyasiler , bugün de ayakta kalmış olan zindanlar , kuyular , onca cinayetin gölgesi . . . bütün bunların da kentiydi . Bir yüzüyle tamı tamına bir din devleti , öte yüzüyle fuhuş , suç , entrika toplumu . Rüşveti en büyük ölçüde , daha önceki uygarlıklardan alıp sistemleştirmiş bir uygarlık . Tarım yapan köylülerin sırtından geçinen , uzandığı yerlerdeki zenginlikleri başkente aktaran bir örgütlenme . İnsanların yılanlı kuyulara atıldıkları can alıcı bir düzen . İki başlı kartalın ülkesi . Sultansa , henüz Edirne'deyken aşiret dürüstlüğünün etkilerini henüz yitirmemiş bir kalabalığı temsil ediyordu . Zulüm , despotluk . . . o çağda kim bunların önüne geçebilir . Tarih bununla doludur . Hemen hemen bütün kavimler için . Ama Sultan'ın türbesine gidince , onun Bizans'ı alma , idealinin , bu korkunç tarih dışına taşan yanları da olduğunu sezer gibi oldum . Bir manevi alandan gelir gibiydi o , ya da kendini öyle hissediyordu diyelim . Kendimi daha iyi ifade etmeye çalışırsam , sadece maddi bir düzenle , onun suçla yalana gömülen ilişkileri değil , dinsel gibi görünse de daha ahlaksal bir düzen arzuluyordu sanki . Ama ne kadar gerçekleşebilirdi ki bu ? - Tarih aslında zalimliğin tarihidir . - Bizans'ın korkunç uçurumları , onu , yılanlı sütunların sarıldığı gibi saracak , kendi boşluğu içinde , yutacaktı . . . Ama bu türbenin açık kapısından görünen , başucunda bir sultan kavuğu olan , piramit mezarda , yeni , daha genç bir ruh , beş yüz yıl önce yitip gitmiş bir idealin taşlara dönüşmüş istenci sezilmiyor mu ? Bu kentin her yerinde tarihle birlikte yaşanır . Hem canlı hayata , hem tarihe bu kadar bağlı başka bir kent var mıdır dersiniz ? Anlıyorum , belki Roma var , diyeceksiniz . Evet , ama Doğu Roma burası da . Batı Roma'dan da çok tarihe gömülü . Onlar , bambaşka , içsel bir dünyaya göçürür sizi . Gene de , İstanbul'u sevmekten bahsedeceksiniz , sanırım ? İnsanın kendi varlığından ayıramadığı bir sevgidir bu . O kent , durmadan rüyalarıma , başka başka biçimlerde giriyor . Düşler 1 . Bir gece düşümde , İstanbul'un o antik şehir yakasının üzerinden uçarak , kaçıp saklanacak yer aradım durdum . Oldukça boş olan eski İstanbul'un , birkaç yüz metre üzerindeydim . Karşı kıyı , Galata yakasıysa bütün bütüne boştu . Derin bir haksızlık vardı bunda . Ama sonunda önemli olanın insanın ruhsal yaşamı olduğuna karar verdim . Zenginlik de , erinç de ruh varsa var ; ötesi kolay onarılır bir şeydi . Hayallerle doludur gençlik ! Ahlakçı düşüncelerim vardı ama Beyoğlu'nun - bu eğlence merkezinin - sokaklarında gezinmekten de hoşlanıyordum , fuhuş yapan kadınları da küçümsemiyordum . Cadde üzerinde onların en güzellerinin devam ettikleri Nisuaz Pastanesi'ne girip de bazılarıyla konuşmak istedim ama , o yaşta cesaret edemedim buna . Bu yaz mevsimi mahallenin güzelliği dışında , benim için biraz sıkıntılıydı , kuşkusuz seziyordum : başladığım yeni bir hayattı . Aile bütünlenince , kentin neresinde oturuyor olursak olalım , artık Beyoğlu'yla karşılaşmıştım ya bir defa . İstanbul kenti yaşamın zenginlikleriyle doluydu , ama Beyoğlu ! Yaşamın bütün tatları birikmiş değil miydi orada ? İnönü Parkı'nın yanı boyunca uzayan Mete Caddesi'ndeki apartmanlardan birinden bir sevgilinin çıkıp gelmesini düşlüyordum . Çizgileri belirginleşmemiş bir sevgiliydi bu . Sadece güzel yüzlüydü , yumuşaktı , bana da yakınlık gösteriyordu . Yıllarca önce , Gölcük yaylasında görüp uzaktan aşık olduğumu sandığım ilk sevgiliye benziyordu . Annemle küçük kız kardeşim de - annem İstanbul'a atanıp - dağlar üzerindeki o küçük , soğuk kasabadan İstanbul'a gelince , babam Fatih'te , Malta Çarşısı'na giden sokaklardan birinde , bir ev kiraladı . O sırada Haluk'la girdiğimiz , Hukuk Fakültesi giriş sınavlarını kazanmıştık . Hukuk okuyacaktık . Ah , hayallerle dolu değil midir gençlik ! XIX Malta Çarşısı Yakınındaki Ev Nasıl bir evdi bu yeni taşındığınız ev ? Oldukça tuhaf bir evdi . Sokakta birbirinin tıpkı olan iki evden biri . Birkaç basamak merdivenle çıkılan sokak kapısından girdiğiniz mi , evin salonuna varıyordunuz . Fakat , yukarı katta oturan ev sahiplerinin dairesine de , - dubleks evlerde olduğu gibi , aynı merdivenlerle çıkılıyordu . Bizim kiraladığımız birinci katın altında yarı bodrum bir kat daha vardı . Orada mutfakla yemek odası yer alıyordu . Arkadaki küçük bahçeye de oradan çıkılıyordu . Ortalama sekiz ay kadar oturduk bu evde . Çünkü babam dört - beş yüz metre kadar ilerde , yangın yerinde , Azize Hanımın kızlarından biriyle ortak üç katlı bir apartman inşasına girişmişti . Bu evi de , bu inşaata yakın bir yerde , geçici olarak oturmamız için tutmuştu . Ailenin sahip olacağı ilk ev olacaktı bu yeni yapılan ev . Onun içi şimdi de düşlerimi dolduruyor . Sekiz ay kadar sonra , yepyeni apartmanda taşındığımız yer bizimdi . Bana , artık yetişkin bir genç olduğum , üniversiteye de başladığım için , bu üçüncü katta arkadaki odayı verdiler . Evin ardındaki küçük bahçeye , yanda , derme çatma yapılmış bir apartmana , ötede Fatih Çarşısı'na doğru uzanan mahalledeki evlere , ta uzakta da 15 . Yüzyılda yapılmış , Fatih'in türbesinin de bahçesinde yer aldığı camiye bakan bir odaydı bu . Babam evin küçük holünde , duvarda , içine ceviz bir camlı dolabın yerleştirileceği bir boşluk bırakmıştı . İlk elde de , hayallerini dolduran bu camlı dolabı yaptırdı . 1913'den bu yana - kim bilir belki daha öncelerden beri - oradan oraya sürüklenip durmuş ailenin sahip olduğu ilk evdi bu . Duvarlarından henüz daha yeni yapılmış olan badananın kokusu duyuluyordu . Benim odamdaki dolaplarsa evle birlikte yapılmıştı zaten . Ailenin kendisine ait bir eve - yepyeni bir eve - yerleşmesinin bende sevinçle karışık bir güven duygusu yarattığını söylemeden yapamayacağım . Sonraları - yurdumu yitirdik - ten sonra çok daha iyi anladım bunu . Bitmeyen yolculuğum boyunca 1953 yılında yapılıp bitmiş olan bu evin düşlerini gördüm . Uzak ülkelerde , geceleri varlığımı alt - üst eden arama gecelerinin çeşitli biçimlerle - her biri ayrı bir mizansenle başlıyordu onların - zihnimi kıvrandırdığı düşlerde hep o evde saklandım . Bir gün oraya döneceğimi düşündüm durdum . Gerçekten de oraya dönebilmek isterdim . . O eski mahalleye , ilk yerleştiğim odaya . Orada yazdığım - ilk yazı denemelerim arasında yer alan - sonradan da oradan oraya taşınmalarla geçen yaşamımda , yıllar sonra , o evden arda kalan kağıtlar arasında bulamadığım Bacalarla Sakin Bir Hayat adlı bir metinde dışlaştırmaya çalıştığım gibi . ( Konu gayet basitti : öykü kahramanı bir kızı seviyordu , metin boyunca kızla `sakin bir hayat yaşamak üzerine konuşuyorlardı ; yarı karanlık , karşılıklı konuşmaya dayanan soyut bir öykü denemesiydi bu ; içinde betimsel öğeler olarak ; yıllarca seyredilmiş çatılarla , çatılar üzerindeki bacalar - yerleri değişmeyen bacalar - vardı . Başkaca önemli bir şey yer almıyordu o metinde . ) Durun ! Anlatmama izin verin . Anlatmak için çırpınıp durarak bütün kaderimi seriyorum önünüze . O insan kaderi denilen zavallı şeyi . . . Hep böyledir bu : sakin , yerleşik bir yaşamda da dibe çöken acılar vardır belki . Tekdüze bir yaşam da insanın canını sıkabilir . Acıların tortusunu biriktirebilir . Ama bütün yaşamlar , ne türlü olurlarsa olsunlar - isterse serüvenlerle dolu olarak . . . yaşansınlar - can sıkıntısını barındırmıyor mu içinde ? Gene de doğruyu söylemek gerekirse sakin bir yaşamdı özlediğim . Kim bilir bir yerde mi görmüştüm , yoksa bir resim miydi bu ? Kasabanın biraz dışında , demiryoluna yakın , geçen trenlerin sesinin duyulduğu iki katlı bir ev . . . Kasaba çarşısından , akşam vakti günlük erzakla dönen bir adam . Hayallerle zenginleşen bir yaşam . Üzerindeki kağıtlara donuk bir elektrik ışığının vurduğu tahtadan küçük bir çalışma masası . Evin dışında , biraz ötede , birkaç tanıdığın da uğradıkları - kış mevsiminde camları buğulanan - bir kahve . Sakin bir dünyanın karanlık , yıldızlı geceleri . Geceleri tahta bir merdivenle çıkılan ikinci kattaki alçakgönüllü yatak odasında , okunmaya devam edilmesi unutulmuş bir kitabın , başucu lambasında aydınlanan sayfaları . . . Hepsi bu . Ama durun ! Küçücük imge gücüm , çocukluğumdan beri düşlediğim bu alçakgönüllü hayallerin ardını bırakmıyor . Fatih'te eski bir yangın yerine babamın yaptırdığı evde , bana ayrılmış odada yepyeni bir dünyaya adım attım . Çok genç bir adam olarak , bir yazar olmaya karar verdim orada . Ne demekse bu ? Bu savrulduğumuz yaşamda neyi imliyorsa ? Zaman zaman ruhsal sarsıntılar , derin acılar çeksem de , o oda , o odadaki kitaplar , orada yapılan çalışmalar , orada giriştiğim ilk yazı deneyleri . . . hayaller , hayaller . . . ayakta tuttu beni . Bu yüzden aradan onca yıl geçtikten sonra , artık olmayan o odayı , kendi imge dünyamda var etmeye çalışan bir metin yazdım . Öteki çalışma odalarımı da yeniden var etmek istediğim gibi . Konuşma ( Bacalarla Sakin Bir Hayat ) ( Bu daracık sokakta karşı karşıya dizilmiş evler . . . yıllar sonra Almanya'nın Fürth Kentinde gördüğüm aynı baydaki evleriyle düzenli sokakları andırıyor . Karşıdaki evlerin en üst katlarına , çatılarındaki bacalara bakarak konuşuyorduk . ) Böylece sakin bir hayat yaşamak isterdim . Kendi sokağımdan çıkmadan . Penceremden baktığımda hep aynı manzarayı görerek . Karşıdaki evlerin üst katlarını , çatılarını , çatılardaki bacaları . . . Bacalarla sakin bir hayat . Bunu nasıl öne sürebilirsin ki ! Hep birbirimizi sevmeye devam edebilecek miydik ? Şimdi senin , çok eski yıllarda kalmış bir sevgilim olduğunu biliyorum . O zamanlar yirmi yaşında bile yoktuk daha . Seni seviyordum . Seni sevmenin ulaşabileceğim en büyük erdem olduğunu sanıyordum . Bana göre bir kızdın sen . Evet , ama kolayca unuttun beni . Çok ilerilere gitmiş bir ilişkimiz yoktu ama , sevmeye devam edebilirdin beni . Vücudum seni bütün bütüne ateşlemese de . Ailelerimiz birbirini tanıyan ailelerdi , Birbirlerine yakın düzeydeydiler . Asıl önemli olan , seni anlayabilirdim ben . Anlaşılmaktan hep korktuğumu fark etmemiş miydin ? İnsanin kendisini sevmesi zordur . Anlaşılmanın beni aşağılaştıracağını , hep olduğum yerde tutacağın , daha doğrusu yaşamda aradığım büyüyü bozacağını seziyordum . O büyü önümde , biraz uzaktaydı . Belki şimdi bulunduğum yer kadar uzaklıkta . Kim bilir - belki de - kökten yanıldım . Belki de , anlaşılmayı kabul etmek gerekiyordu , burada , bu daracık sokakta kalabilmek için . Uzak denizlerin ötesinde parıldayan büyü ( kendi iç ışığın ) , oydu sürükleyen beni o sonsuz yolculuklara . Yurdumdan o yüzden oldum . Altın yapağı nın ardındaydım . Kalmak mıydı , yoksa gitmek miydi doğru olan ? Yolculuklar , didinmeyle geçen bunca yıldan sonra hangisinin doğru olduğunu bilebilmek elde mi ? Hangi yol beni kendi mutluluğuma götürebilirdi ki , bu durmadan önümde açılıp duran belirsiz yollardan hangisi ? Yoksa hepsi - kimisi denizleri de aşarak dolanıp dursa da - hep aynı yere mi getiriyor beni ? Hiçbir yere çıkmıyor mu bu yollar ? Dönüp dolaşıp aynı yere mi ulaşıyorlar ? Ama inan , o daracık sokakta , karşı evlerin gölgesi vuran alt kattaki mutfakta , ömrümün sonuna kadar orada olmak isterdim . ( Gençlik yitirilecek bir şey değil . Yitirseniz de izleyip durur sizi . ) Amaçsız gezintilerimin çıktığı yer orası . Başka bir yer değil . Arka taraftaki küçük bahçede , öteki evlerin arasında dolaşan hafif rüzgar , açık duran mutfak kapısından içeriye essin , bahçeye bakan pencerenin kıyısına çekilmiş perdenin eteklerini hafif hafif kımıldatsın ! XX Bir Odanın Dört Görünüşü Balkon , odanın tek penceresinin yakınına kadar geliyor . Genişçe bir pencere bu . Öyle ki , balkondan odanın içine bakılabilir . Büyük bir çalışma masası , kitaplık , tek kişilik bir yatak , çalışma masasının üzerinde bir telefon aygıtı , yatağın üzerinde vişne rengi , çiçekli bir örtü , karşı duvarda dolaplarla , duvara gömme bir gardırop olan aydınlık bir oda görecektir orada . Masanın üzerinde hukuk dersleriyle ilgili , kimisi ciltli kitaplar duruyor . Öte yanda da karton dosyalar var . Karton dosyaların kenarlarından bazı pelür kağıtları sarkıyor . Kuşkusuz genç bir üniversite öğrencisinin odası bu . Tahtadan çalışma masası koyu kiremit rengine boyalı . Eskiden kalma bir masa bu . Ama antika bir masa gibi değerli değil . Babası Anadolu kentlerinde avukatlık yaparken , yazıhanesinde kullandı onu . Ama gene de eski bir masa . Elden düşme alınmış olabilir . Bu odada yaşayan genç adam , uzun yüzlü , tiyatroyla ilgilenen , en sevdiği arkadaşlarından birine , Bir torşona 1 benziyorsun sen demişti . Arkadaşı da hemen ona : Sen de bir üniversite öğrencisine diye cevabı yapıştırmıştı . Evet , bir üniversite öğrencisine benziyor o . Düzenli , saçları taralı , içinde sıkıntılar yaşayıp dursa da dış görünüşü sakin . Odası da oldukça düzenli . 1 Torchor ( Fr. ) : toz bezi . Yeni yapılmış , üç katlı bir apartmanın en üst katında bu oda . Arkadaki küçük bahçe tarafında . Pencereden , başka apartmanların arka yüzleri , sekiz yüz metre kadar ötede de 15 . yüzyılda yapılmış Fatih Camii'nin görkemli silueti görünüyor . Eski yangın yerlerinde bir yer , 1950'li yılların ilk yarısında yapıldı bu apartman . Yanında , bitişik , başka apartmanlar yok . Yangın yeri diye anılan bu arsalar daha dolmamış . Eski yangın yeri olduğu için , arsaya apartmanın temelleri çok derinlere atıldı . Betondan bir karkas yapıldı . Onun üzerine oturtuldu duvarlar . O yıllarda İstanbul'un havası pırıl pırıldı . Apartman her yandan ışık alıyor . Güneş ışığı ilkbaharda odanın içine vuruyor . Kışın yağmurlu havalarında da , gökyüzü biraz açılırsa , solgun bir ışık doluyor içeriye . Mevsim ilkbahar değilse , genç adam odasında çokça oturmuyor . Kentin eğlence mahallesinden gece yarısına doğru dönüyor . O zaman yere halının üzerine uzanıyor . Yatağa yatmadan önce , öylece yere uzanmış pelür kağıtlarına yazılar yazıyor . Bir , bir buçuk saat kadar sürüyor bu yazı yazma eylemi . Gecenin içinde , pencereden çok az ışık görünüyor . Tek tük elektrik lambaları var dışarıda . Küçük kız kardeş kapıyı aralayıp bakıyor . Ağabeyi ya kitap okumaktadır ya da duvara dayalı büyük masanın üzerinde büyük kağıtlara bir şeyler yazıyor . Onun , kentin eğlence mahallesi Beyoğlu'nda birçok arkadaşı olduğunu biliyor . Ama ağabeyinin ilgilendiği şeylerin - bu kitaplarla yazılar da var bunun içinde - yaşamda ilgilenmesi gereken en iyi şeyler olduğunu sanıyor . Küçücük holü geçip , ablasıyla yerleşmiş olduğu odaya giriyor . Orada Alman dilinde , koca koca kitapları var . Onları açıyor , okumaya dalıyor . Ağabeyinin arkadaşları da odasına geldiklerinde , kapıyı aralayarak bakmaya cesaret ediyor . Onlar ya bir şeyler tartışıyorlar - bu sırada yatağın üzerinde de , kitaplıklar arasındaki küçük puflarda da oturanlar var - ya da bazen iskambil oynuyorlar . Pencerenin dibinde , yerde açık duran kitaplar var . Ağabeyi üç dört kitabı bir arada okuyor . Ağabeyini yalnız bulduğunda , kentin kibar mahallesinden olan arkadaşlarından söz etmek istiyor ; çünkü bir kolejli o , bu yüzden sınıfında zengin ailelerin kızları , onlar aracılığıyla tanıdığı zengin ailelerin erkek çocukları var . Ağabeyi ona kendi sınıfından ayrılma diyor kısaca . Sonra pencerenin önüne doğru gidiyor . Yerdeki açık kitaplardan birini alıyor eline . Uzakta da olsa , o odayı düşünüyor . O yıllarda pırıl pırıldı hava . Yanda Arnavut asıllı kahvecinin apartmanının küçük bahçesinde bulunan birkaç ağacın yaprakları da parıldardı güneş ışığı altında . Yaz mevsimlerini o dairede pek geçirmezdi ama , eve uğradığı zamanlarda , bu mahalleyi de dayanılmaz bir sıcaklığın bastırdığını hiç hatırlamıyor . Kentin üzerinde esen rüzgarlar buraya da ulaşıyor . Uzun yıllar , çok uzun yıllar oradan uzakta kaldığını düşünüyor . Ama , ailede herkes kentin başka yerlerine taşınmışlardı o uzaklara gitmeden önce . Kız kardeşler Ankara'ya gittiler . Ardından biri İstanbul'a geri döndü . Hastalanmıştı . Annesi , babası kentin başka mahallelerinde oturdular . Babası , onun çalışma odasının bulunduğu bu daireye sık sık geldi . Kitaplar başka evlere gitmişlerdi artık . Büyükanne burada oturmayı sürdürdü . Kentin modern mahallelerinde , hastalanan kız kardeş annesiyle birlikte kaldı . Şimdi düşünde o evi arıyor . Kaç yıl geçti . Tümsekli yollardan geçiyor . Bazen de modernleşmiş kentin yüksek apartmanlarının üst bölümlerinde buluyor kendini . Arandığını sanıyor düşünde . Hayır , uzaklardayken düşü o eve , o odaya doğru gidiyor . Ev başka başka görünümlere bürünse de , oda hemen hemen hep aynı kalıyor . Işıklı oda . Penceresinden uzaktaki Fatih Camii görünüyor . Büyük tahta masa , kiremit renginde . Yatağın vişne rengi örtüsü duruyor . Kitaplıkları yerli yerinde . Halının üzerinde açık bırakılmış kitaplar var . Birini eline alıyor . Düş , bunca yılın değişen görüntülerini mırıldanmak istiyor kulağına . Düş sanki bir şeyi not ettiriyor ona : her şey daracık bir taş sokakta , bacaları gören , sokağa bakan , hiç değişmesini istemediğin sakin bir odada , o kapalı gökyüzü altında , değişmeyen , duygulanımlarla dolu , mutluluğun acısının duyulduğu sarsıntısız bir yaşamı özletmişti sana . Sakin bir hayatı . Oysa , burayla orası arasında doldurulması gerekli bütün bir hayat var sanki . Uzaklarda , yıllar geçtikçe , sanki her şey birer imgeye dönüştü . İmge , o odaya dönüp duruyor . İmge onu , acının salıncağında sallıyor . XXI Galata'daki Oda Yüzyıl başında yapılmış bu büyük apartmanın dördüncü katında , köşeye düşen aydınlık bir oda bu . Geniş pencere bakımsız Galata'ya bakıyor . Bu eski yapıların renk değiştirmiş sıvaları yer yer dökülüyor . Ötede Galata Kulesi'nin üst bölümü de görünüyor . ÇOCUKLAR , KOMÜNİZM VE KİBRİTÇİ KIZ Ahmet Altan Gangsterlerin , generallerin , diktatörlerin ve bankacıların yüzyılı oldu Yirminci Yüzyıl . İnsanoğlu komünizmi gerçekleştiremedi ve buna ağlayacağına kendi başarısızlığına sevindi Adem'in oğulları . Komünistler yenildi sandı insanlar ; yenilen kendileriydi . İnsanlığın bulduğu en muhteşem hedefe ulaşmaya , sınıfsız , sömürüsüz , malın mülkün ortak olduğu , devletin ortadan kalktığı , herkesin gününden ve geleceğinden emin yaşadığı , çocukların mutlu ve özgür büyüdüğü bir toplum yaratma amacını gerçekleştirmeye gücü yetmedi Yirminci Yüzyılın . Ali Kırca'nın sevecen bir mesafelilikle , kibar ve saygılı bir duyarlılıkla yönettiği programda çocukları umut ve kederle izlerken , komünizmi gerçekleştirememenin en çok çocukları yaraladığını gördük . Akıllı , sevimli , güvenliydi çocukların çoğu . Ama ya aralarındaki farklar . Saçlarının taranışından , üstlerindeki gömleklere , konuşma biçimlerinden , oturuş tarzlarına kadar seyredenin yüreğine vuran o kahredici farklılıklar . İyi bir savcı geldi , diyen . . . İyi günler de var , kötü günler de , diyen annesiyle birlikte hapishanede yatan o çocuk . Yeniden hapishaneye dönecek olan çocuk . Sokakları tanımış , delikanlılık çağına doğru ürkek yürüyen bir başka çocuk . Okula gidemeyen o kız . Ağaçları ve sincapları isteyen , Ali Kırca'nın deyimiyle kendi de sincaba benzeyen o küçük oğlan . Akıllıydılar , sevimliydiler , büyüklere güven verdiler , ama ya bazılarının üstünde mim gibi duran giysileri varken , bazılarının yeni alındığı için üstlerinde eğreti görünen ceketleri . O kahredici yoksulluk kokusu . Şu ailede değil de bu ailede doğdukları için , daha baştan hayatın sillesini yiyen , daha anasının rahmine düştüğünde bir haksızlığa uğrayan o küçük oğlancıklar , kızcağızlar . Komünizmin kaybetmesinin , dünyanın çocuklarına neler kaybettirdiğini görüyordu insan o programda . Evet , Yirminci Yüzyılda gerçekleştirmediğini Yirmibirinci Yüzyılda gerçekleştirecekti insanlar ; evet , proletaryanın başlattığını burjuvazi bitirecek gibi gözüküyordu ; evet , gidilecek yol değişmişti , ama varılacak amaca ergeç varılacaktı ; evet , o hedef orada insanları bekliyordu ; evet , oraya ulaşacaktı insanlar . Ama ya ulaşana kadar . Kaç çocuk sokaklarda kalacak , kaç çocuk açlık çekecek , kaç çocuk hapishane köşelerinde titreyecek , kaç çocuk , İyi bir savcı geldi , diyecek ; kaç çocuk okulu bırakacak ; kaç çocuk kendi yaşıtlarının karşısında ezilecekti . Kaç çocuğu kaybedecekti insanlık . Andersen Masallarındaki Kibritçi Kız gibi , kaç küçük çocuk dondurucu bir ayazda satmaya çalıştığı kibritleri yakarak ısınmaya uğraşırken , bir yeni yıl sabahına donmuş bedenini bırakacaktı . Komünizm , bize küçük çocukları , trafik lambaları yandığında , ıslak bezleri tutmaktan kıpkızıl kabarmış elleriyle koşan küçük oğlancıkları , tipinin altında mezarlıktan çalınmış çiçekleri satmaya çabalayan küçük kızcağızları hemen kurtarma olanağını vaat ediyordu . Kurtaramadık onları . Kapitalist bir yoldan yürüyecek insanlık komünizme ; bizim yapamadığımızı bilgisayarlar , lazerler , robotlar yapacak . O gün gelene dek , ışıltılı vitrinlerin altında ısınabilmek için kibritler çakacağız , ayaz yüreğimize işleyecek , elimizdeki ateşi çocuklara doğru uzatacağız . Sabah olacak sonra . Aydınlık gelecek . Kaldırım kenarlarına kıvrılmış , donmuş , cansız küçük bedenler bulacak sabahı . Onları kurtarmayı vaat ediyordu komünizm . İnsanlık bunu , bu çağda beceremedi . Ağlayacağına , bir kibrite tuttuğu ellerini ovuşturarak gülüyor şimdi . DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ ÜZERİNE Toktamış Ateş Öyle konular vardır ki , o konularda söylenebilecek olan her şeyin söylenmiş olmasına karşın , aynı şeyleri bıkmadan ve usanmadan sürekli bir biçimde yinelemek gerekir . Çünkü belli toplumlardaki egemen güç , kimi konuları unutturmaya çalışır , toplumların unutkanlıklarından yararlanmak ister . İşte düşünce özgürlüğü de böyle konulardan biridir . Sık , sık duyarız . Efendim , derler , Düşünce yasaklanır mı hiç ? Düşünmeyi kim yasaklayabilir ? İsteyen istediği gibi düşünsün . . . Ve toplumların sessiz çoğunluğu , o bir türlü harekete geçmeyen ve korkunç güçlerini en son noktaya varana dek fark etmeyen ve göstermeyen kitleler de bu yalanlara inanır . Düşünmek , Nasrettin Hocanın hindisi gibi , bir kenara çekilerek kafayı öne eğip kendi kendine gerçekleştirilen bir iş değildir . Bu , düşünmemek demektir ve şairin dediği gibi , solucan harcı bir yaşamaktır . Düşünmek , bir insanın kendisi ve çevresiyle ilgili sorunları görüp , bu sorunlar konusunda çözüm önerileri üretmesi , çözüm önerileri geliştirmesidir . Ve bu tanım çerçevesinde ele alındığında düşünmenin , hem bir öncesi hem de bir sonrası vardır . Öncesinde , kişinin kendisiyle ilgili sorunları sezme bilincinin oluşması yatar . Böyle bir bilincin oluşması da , belli birtakım koşullara bağlıdır . Bunlar arasında eğitim , kendini geliştirme olanakları , iletişim kanallarının açık olması , belli bir ekonomik düzeye ulaşılmış olması v . b . gibi hususları sayabiliriz . Sonrasında ise , kişinin ürettiği çözüm önerilerini dile getirmesi , yazması - çizmesi , bu konuları tartışması vb . gerekir . Yani düşünce özgürlüğü yalın bir kavram değildir . Öncesi ve sonrası olmadan düşünce özgürlüğünden söz edilemez . Bir ülkede insanların fırsat eşitliği yoksa , tam bir düşünce özgürlüğünden söz edilemez . Bir ülkede yazılı , sözlü ve görüntülü kitle iletişim araçları belli grupların ellerinde ise ve bu grupların çıkarları yönünde yayın yapıyorlarsa , yani rotatif yalan söylüyorsa , radyo yalan söylüyorsa ve özellikle televizyon yalan söylüyorsa orada da tam bir düşünce özgürlüğünden söz edilemez . Gene şairin dediği gibi , tüm bunlar bezirgan saltanatını sürdürmeye yarar . Bir ülkede basın özgürlüğü eksiksiz bir biçimde yoksa , bir ülkede yayınlama özgürlüğü eksiksiz bir biçimde yoksa ve bir ülkede örgütlenme özgürlüğünün önüne kısıtlamalar getirilmişse , o ülkede düşünce özgürlüğü hiç yoktur . Çünkü ürettiği çözümleri anlatamayan , bunları yazamayan , yayınlayamayan ve tartışamayan insanların düşünceleri nasıl özgür olabilir ? Düşünce özgürlüğü , rasyonel ( akılcı ) bir özgürlüktür . Çünkü tarihin uzun bir evresinde kimi düşünceler tehlikeli sayılmışken , burjuvazinin ortaya çıkış dönemlerinde , her türlü özgürlük gibi , düşünce özgürlüğü de mantıklı bir temele oturtulmuştur . Şöyle ki , ben karşımdaki insanın düşüncesini bilmiyorsam , o düşünceleri duymamışsam , okumamışsam ; o düşünceleri kendimce nasıl değerlendirebilirim ? Karşımdaki insanın düşünceleri belki de benim değerlendirmelerime göre de çok mantıklı ve doğru olabilir . Ben bunları dile getirmeyi engellersem , aslında kendi açımdan da birşeyleri engellemiş olmaz mıyım ? Aslında hiçbir düşüncenin yanlış , haksız , mantıksız , zararlı ve gayri - meşru olması mümkün değildir . Her düşünce , o düşünceye gönül vermiş insanlar açısından doğrudur , haklıdır , mantıklıdır , yararlıdır ve meşrudur . Herkes kendi değerlendirmesini kendince yapabilir . Ama bir düşünceyi kendimce değerlendirebilmek için de önce o düşünceyi bilmek gerekir . O düşüncenin rahatça dile getirilebilmesi gerekir . Ve bunu günümüzden yüzyıllarca önce kaleme almış kimi ustalar . Peki bir düzen kendini yıkmayı öneren düşüncelere karşı ne yapmalıdır ? O düzen bir demokrasi ise , demokraside her türlü düşünceyi dile getirme özgürlüğü vardır . Hatta o düşünce antidemokratik çözümleri önerse bile . Ancak , demokrasinin de elbette kendini savunmaya hakkı vardır . Ve bu düşünce , eyleme dönüştüğü an , demokrasinin kendini savunma hakkı yaşama geçer . Yani demokrasi , antidemokratik düşünceye katlanmak zorundadır , ama iş eyleme döküldüğü anda hiçbir biçimde müsamahaya hakkı yoktur . Demokraside , demokrasiyi yok etme özgürlüğünün varlığı ileri sürülemez . O düzen demokrasi değilse , demokrasi dışı düzenlerin , kendilerini yıkmayı öneren düşüncelere karşı hiçbir biçimde tahammülleri yoktur . Ama , kitlelerin de bu baskıcı düzene karşı direnme hakkı vardır . Ancak bu direnme hakkı öyle bir haktır ki , direnebilir ve başarıya ulaşırsanız , haklı olan sizsiniz . Başaramazsanız , işte o zaman yandınız ! . . Aslında özgürlükler sınırsız değildir . Bireysel özgürlüğü şu şekilde tanımlarız : Bireysel özgürlük , başkalarının özgürlüğüne tecavüz etmeden ve başkalarının özgürlüklerini kısıtlamadan , istenen her şeyin yapılabilmesidir . Görüleceği üzere buradaki kısıtlama , başkalarının özgürlüğünden kaynaklanmaktadır . Aynı kısıtlama , siyasal özgürlükler için de söz konusudur . Bir demokraside insanların siyasal özgürlükleri , başkalarının siyasal özgürlüklerinin sınırına kadar ulaşır . Bu sınır aşıldığı anda , demokrasi ortadan kalkar . Ve bu nedenle demokrasi , rejimlerin en erdemlisidir . Çünkü hiçbir çoğunluk , karşısındaki azınlığın özgürlüğüne tecavüz edemez . Çünkü , Ben çoğunluğu temsil ediyorum ; istediğimi yaparım , denildiği anda , oyunun kurallarının dışına çıkılmış olunur . Tarihte gördüğümüz ve insanlığın utancı olan diktatörlerin çoğu , örneğin Mussolini , Hitler vb . , iktidara ihtilal yoluyla değil , demokrasinin kuralları içinde ve yasal yollardan gelmişlerdir . Ama geldikten sonra da gitmemişlerdir . Ve ekonomik sorunlar içinde kıvranan toplumlar , bu tür diktatörlere karşı direnme irade ve yeteneği gösteremezler . Bizdeki kimi egemenler , ekonomik alanda özgürlükler söz konusu olduğu zaman mangalda kül bırakmazlar . Ama iş toplumsal ve siyasal özgürlüklere geldiğinde , kem - küm etmeye başlarlar . Memleketimizin bünyesi derler , Halkımız cahil , derler , derler oğlu derler . . . Bir toplum özgürlükleri hak etmişse , burada iyi ve kötü özgürlükler diye ayrım yapılamaz . Ama böyle ayrımlar yapılıyor ve birileri bunun bedelini ağır bir biçimde ödüyorlarsa , korkarım o özgürlüklerin hak edilmesi için biraz daha çalışmak gerekir . Fiyatı ne kadar ağır olursa olsun . . . Sınırı olmayan tek özgürlük , düşünce özgürlüğü dür . İNANÇ VE DÜŞÜNCE Kürşat Başar Sürekli olarak laiklik ve inanç özgürlüğü tartışması yapmaktan vakit bulup da bir türlü düşünce özgürlüğüne gelemiyoruz . Aslında bir sürü sorun dururken ille de bir teorik tartışma yapacaksak , düşünce özgürlüğü üzerine yapsak daha iyi olacak . Çünkü düşünce özgürlüğü nün hayatımızla nasıl bir ilişkisi olduğunu fark ettiğimizi , düşüncenin önemini kavrayabildiğimizi hiç sanmıyorum . Başkaları istediği için , Avrupa Birliğine girmek için , yasalarla düşünce özgürlüğü sağlanabilir mi ? Hayır , sağlanamaz . İnsanların , çocukluk çağından başlayarak özgürce düşünme , düşüncelerini kimseden korkmadan , çekinmeden ifade edebilme alışkanlığı kazanmadığı bir ülke , elbette dönüp dolaşıp inanç özgürlüğü nü tartışmak zorunda kalacaktır . Kendi düşünceleriyle , başkalarından farklı yanlarıyla öne çıkanların takdir edilmek yerine alaya alındığı , terslendiği , baskı altında tutulduğu , başkaları gibi olmamanın toplumun tüm kesimlerinde bir suç gibi algılandığı bir ülkede geriye tek seçenek kalır : Birkaç hazır kalıptan birini seçip bütün ömrünü onun gereklerini yerine getirerek geçirmek . Kalabalıklara ait olarak kendine yer edinmek . Kalabalıklarla aynı düşüncede görünerek , kendini de başkalarını da kandırarak sahte hayatlar sürmek . Onun için ağabeylerimiz , biz ve kardeşlerimiz çoktan geçerliğini yitirmiş sloganları yıllardan beri tekrarlar dururuz . Kuşaklar boyu bizi bir adım ileri götürmemiş , aynı sorunlar aynı yerde durduğu halde en küçük bir çözüme ulaştırmamış , bizi birbirimize yakınlaştırmaktansa uzaklaştırmış o eski kalıplara saplanıp aynı kavgaları sürdürürüz . Kuşaktan kuşağa gelişeceğimize , kendimizden sonrakilere , onları biraz daha ileri götürecek birikimler bırakacağımıza hep aynı hesaplaşmaların içinde sürükleniriz . Oysa yaşadığımız dünyanın bütün gelişmeleri bizim yok etmeye çalıştığımız her türden farklılığın , farklı düşüncelerin üretimini desteklemekten , başkalarının düşünceleriyle kavga etmek yerine onların üzerine yeni taşlar koymaktan geçiyor . Bugün eğer bir Batı uygarlığı varsa , bu uygarlık eski sistemleri eleştirirken o sistemlerin doğrularını görüp onların üzerine yenilerini koymayı başaran insanlar sayesindedir . Bizim başkalarının düşünceleriyle ilgimiz , yalnızca onlara körü körüne bağlanmak ya da tümüyle reddetmek , onlarla savaşmak biçiminde . . . Bu anlamda düşünce de bir inanç sistemine dönüşüyor . Bu nedenlerle düşünce özgürlüğü yalnızca yasaları ilgilendiren , çoğu insanın sandığı gibi muhafazakar hükümetlerle solcular arasında yaşanan bir kavram sorunu değil . Özgür düşünebilen , kimliğini , ait olduğu toprağın , kültürün , bayrağın , dinin , soyun , sopun dışında kişisel farklılıklarla renklendirebilen , kendisini başkalarından farklı ve onlara da katkıda bulunan bir birey olarak gerçekleştirebilen insanlar yetiştirmenin tek yolu , düşünce özgürlüğünün toplumun tüm katmanlarına yayılabilmesidir . Giderek yoksullaşan bir ülkede , yıllardan beri en basit sorunlarımızı bile çözemeyişimizin , koyun postu nun bile rejim tartışmasına dönüşmesinin nedeni , düşünce üreten insanlardan oluşan bir toplum olmayışımız . Bu nedenle biz her şeyi şu ya da bu ideolojinin bakış açısıyla algılıyoruz . Yalnızca dini değil , düşünce sistemlerini bile kesin , değiştirilemez gerçeklikler olarak yaşıyoruz . Düşünce sistemlerinin dogmalara dönüştüğü bir ülkede de kuşkusuz her şeyi birilerinin güdümünde , onların yorumuyla anlamak zorunda kalıyoruz . Evet , inanç özgürlüğü de toplumların vazgeçilmez haklarından biridir . Ve düşünce özgürlüğünün olmadığı ülkelerde geriye zaten yalnızca inançlar kalır . BEYNİMİN YARISI YOKTU ! Atilla Birkiye Yollara düşüyorum : kesilmiş kollar , kopmuş bacaklar ; kan kırmızı asfalt . Taş ve sopa parçaları . Basmadan geçmeye çalışıyorum ; bu benim yolum mu ? Yoksa bir düşün içinde miyim ? Yoksa tüm bunlar birer yanılsama mı ? Yoksa ben görülmemesi gereken birşeyleri mi görüyorum ? Yoksa bir öykü mü okumaya başladım , belki de bir öyküyü yazmaya başlıyorum . . Gerçek mi , yanılsama mı ? kim yanıtlayacak ? Sorular sorular ; sorular çoğaldıkça başım daha da hızlı dönmeye başlıyor ; bir yerlere tutunuyorum . Şiddeti , nefreti ve intikamı görüyorum . Çürümüşlüğü , gericiliği , tutuculuğu , bağnazlığı , hile ve desiseyi görüyorum . Tüm bunlar , tüm bu kavramlar yerlere dökülmüş , insana acı veren parçacıklarla somutlanıyor ; renk ise çok önceden belli : kan kırmızısı . Kırmızının en şiddetli tonu . Renkler ansiklopedisinde karşılığını arıyorum . Okumamak daha iyi . Canalıcı soruyu bir kez daha yineliyorum . Tüm bunların büyük bir yanılsama olmadığını ya da olduğunu nasıl bulacağız ? İnim inim inleyen , parçalanmış bir kolun , bir yanılsama olduğunu kim söyleyebilir . Çünkü kan kırmızı her yer . Çünkü soru nasıl yaşıyoruz dan , nasıl yaşıyacağız a gelip dayanıyor . . . Bir balyoz iniyor masanın üzerine ; kocaman bir yumruk . . . Kol ağızı şeritli , sivil ve resmi . Konuşamayacağız . Niye ? Niye yok , niyesi İ . Ö . de kaldı . Nefes alamıyorum . Konuşamadığıma göre , nefes de alamıyorum o zaman ; boğuluyorum . Patlayan bir bomba görüyorum , simsiyah bir nefret kusuyor ; ardından parçalanmış bedenler görüyorum , hepsi savunmasız , ardından aymazca bir sakinlik görüyorum , kırmızı baştan sona : Ürkünç ! Nereye kaçsam . Uykularıma mı kaçsam . Yorganı başımın üzerine çekip bilincimi dış dünyaya kapasam mı ? Konuşmayacağız . Bu kadarı yeter mi ? Yetmez . Yazmayacağız . Niye ? Niyesi açık değil mi , ey yazar ! Kurşunlar başımın üzerinden geçiyor , oysa yalnızca fısıltıyla konuşuyorum ; dudaklarımda barış sözcüğünden , o da mırıltıyla , başka bir şey çıkmamıştı . Kurşunlar , bir ana yüreğine saplanıyor . Karnında dokuz ay on gün bir canlıyı , belki de birkaç canlıyı yaşatmış bir ana yüreğine saplanıyor . Kurşunların hedefi belli . Utanıyorum . Toprağa basmaktan utanıyorum , havayı solumaktan , nefes alıp vermekten , yürümekten , sevişmekten , okumaktan , yemekten , içmekten utanıyorum . Konuşmayacağım ve yazmayacağım . Kara bulutlar yalnızca kışın olmaz , kara bulutlar hep vardır ; kendine uygun bir rüzgarı bekler . Buldu mu arkasına takılır , sanki önündeymiş gibi , istediği yere gider . Gökyüzünde kaldı mı kalır . Günlerce , aylarca , yıllarca kalır . Bir köpek yoldan geçiyor biraz hızlıca , bir tekme savruluyor ; bir kedi duvara sıçrıyor yoldan birdenbire , bedenine doğru bir taş parçası . . . Bir gencin kafası eziliyor ; bir çizme , sivil ya da resmi . Yürüyorum . Yürüyorum . Yürüyorum . Sevgisiz bir bulvarda yürüyorum ; hiçbir canlıya katlanamayan bir bulvar bu . DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ VE KORKU KEMİRGENİ Güngör Gençay Descartes , ünlü , Düşünüyorum , öyleyse varım , özdeyişiyle , düşünmenin varolmakla eşdeğer olduğunu söylüyorsa da , özgür düşüncenin kazanımı için başka öğelere de gereksinmeler bulunmaktadır . Bunların en önemlilerinden birisi de korkunun aşılmasıdır . Düşünce , korkunun sarmalından kurtulduğu oranda sağlığına kavuşur . Çünkü baskı , şiddet ve korku birbirini besleyerek hastalıklı bireyi , giderek hastalıklı toplumu yaratan en önemli etmenlerdir . Kuşkusuz , sözünü ettiğimiz , düşünce özgürlüğünün gerçekleşmesini engelleyen bireysel , ailesel , toplumsal vb . korkulardır . İnsanlar , aydınlanma yoluyla ne olduklarının , yani , kendi cevherlerinin ayırdına varmışlar ve bilinçlenmişlerdir . Aydınlanma çağını geçirmemiş ülkelerde , ilahi yasalar aracılığıyla , tanrıyla insan arasında bir efendilik - kulluk ilişkisi yaratılmıştır . Sanki Diderot nun , Doğa ne köle , ne efendi yaratmıştır , sözüyle inatlaşır gibi akıl devreden çıkartılarak , yerine korku egemen kılınmış , böylece insanın özgür iradesiyle düşünmesinin yolu tıkanmıştır . Çünkü kişi , tüm iradeyi elinde bulunduran Allahın ve onun buyruğu olan dinin gereklerini yerine getirmek durumundadır . Bu nedenle , gözlem ve çeşitli yollarla maddi algılamalar sonunda elde ettiği gerçekleri bile kendi düşüncesinden kaçırmaktadır . Çünkü korkmaktadır . Özgür iradesiyle düşünmesi ya da bu istemi duyması her şeyi bilen ve gören Allah tarafından cezalandırılmasına yol açacaktır . Ülkemizde yaşayan halkların büyük bir çoğunluğunun tutsağı olduğu bu türdeki Allah korkularıyla da devre tamamlanmış olmuyor . Çünkü korkunun , dolayısıyla özgür iradesiyle düşünemeyen insanların emeğini sömürmenin en büyük dayanağını , uluslararası çıkar sistemi oluşturmaktadır . Bu sisteme bağlı olan geri kalmış ülkelerde ise burjuvazi , daha geniş çerçevede söylemek gerekirse , toplumda maddi anlamda egemen güç durumundaki sınıf , aynı zamanda egemen düşünsel gücün de sahibidir . İşte bu egemen sınıf , varolan üretim tarzıyla toplum biçimini koruyarak kendi yönetici kadrolarını kurar . Böylece kendi çıkarlarının gerçekleşmesini , devlet gücünün kullanılmasıyla , da sağlamış olur . Uydusu durumunda olan birçok kişi , kurum ve kuruluşlar da doğrudan ya da dolaylı yaptırımlarının destekleyicisi ya da dama taşları durumuna girerler . Bilerek ya da bilmeyerek egemen sınıfın ideolojisiyle birlikte , korkuyu da toplumun çeşitli katmanlarına taşırlar , kökleşmesini sağlarlar . Dinin , bir anlamda Allahın temsilcileri bu bağlamda ilginç bir görüntüyle karşımıza çıkarlar . Kalın çizgilerle belirtecek olursak , Allahtan korktukları için insanları , kulluk boyunduruğuna alan bu elçiler üzerinde , sömürü sisteminin komandoları da ağır basar . Onlar da kaderci bir yol göstermeyle , bu kez insanların emeklerini egemen sınıfa peşkeş çekerler . Böylece hem korkularını saklamış , hem de çıkarlarını korumuş olurlar . Görülüyor ki toplumlarda korkunun yaratılıp yaygınlaştırılması ve kökleştirilmesi ile ; aşılması ve yok edilmesi yolunda gelişen iki karşıt görüş , girişim ve uğraş var . Bunları , aynı zamanda özgürlüğü , özgür düşünceyi yaratmak ve yok etmek isteyenler olarak iki cephede de düşünebiliriz . Düzeni , düzenle birlikte çıkarlarını korumak ve sürdürmek isteyenler , insanlar üzerinde korkuyu egemen kılmak istiyorlar . Özgürlükleri kötüye kullanılıyor , biz bu kadar özgürlüğe yaraşmayız . . . vb . söylemlerle özgür düşünce ve özgür edimi silmeye çalışıyorlar . Alfred de Vigny nin dediği gibi , Özgürlük ve düzen hiçbir zaman , hiçbir yerde birlikte var olmamışlardır . Hiçbir zaman ikisinden de vazgeçilemedi . Sonuçta , tarih sayfaları , otoriteyle özgürlük çatışmalarının ifadelendirildiği bir alan oldu . Buna karşın , insanların insanca yaşaması için özgür düşünceye kavuşması gerektiğine inananlar da vardır . Bunlar ise , sanatçılar ve aydınlardır . Çünkü onlar , insan , iyi , güzel , doğru , özgürlük , adalet , ahlak vb . gibi kavramların sorumluluğunu taşımaktadırlar . Elbette onların arasında da çeşitli baskılar sonucunda korkulara teslim olan kendi kendilerine sansür uygulayarak devre dışı kalanlar da olacaktır . Ne ki , büyük bir çoğunluğu özgürlüğün ; doğaya , sosyal yaşama ve kendimize olan egemenliğimiz anlamına geldiğinin ayırdında ve bilincindedir . Bu nedenle , dış zorunluluklar ve yaptırım istekleri olarak gelecek etkilere tepki göstereceklerdir . Ya da göstermelidirler . Çünkü , sanatçı ve aydınlar , geçmişi bugüne , bugünü geleceğe taşıyan , kökü zamanlara yayılan ağaçlardır . Toplumun bireylerini , kendi ayakları üstünde durdurma savaşımı yapan erlerdir . Onların özgürce düşünmelerini ve eylem yapmalarını engellemek demek , ülkede olabilecek erezyona göz yummak demektir . Öylesi yaptırımlara ise namuslu hiçbir sanatçı ve aydın asla boyun eğmeyecektir . Voltaire , İnsan özgür doğmuştur ; en iyi hükümet bu doğa vergisini her ölümlüye olabildiğince çok sağlayan hükümettir , demekteyse de , sömürü sistemine bağımlı hükümetlerden hakça ve çokça bir şey beklemek boşuna bir bekleyiş olur . Ancak elde edilecek gerek hak ve gerekse özgürlükler , özellikle sanatçı ve aydınların mücadelesi sonucu somutlaşacak ve halk tarafından sahiplenilecektir . Yeter ki korku kemirgenine tutsak olmayalım . OLMAYANA ÖZGÜRLÜK Gülay Göktürk Dün akşam , İnsan Hakları Derneğinin , Dünya İnsan Hakları Günü dolayısıyla düzenlediği gecedeydim : Dernek yöneticileri , benim de düşünce özgürlüğü üzerine birkaç cümle söylememi istediklerinde yine şeytana uydum . Düşünce özgürlüğünü yasaklayanlara ateş püsküren birkaç cümlenin gecenin mana ve ehemmiyet ine daha çok denk düşeceğini ve herkesi daha çok memnun edeceğini bildiğim halde , ben kalktım , yine çuvaldızı kendimize batırdım . İşte içimden geçenler ve kısmen söylediklerim : Seyahat etmek için beş paranız yoksa ya da sağlığınız evden çıkmaya elvermiyorsa , seyahat özgürlüğüne sahip olmanın ya da olmamanın sizin için fazla bir önemi yoktur . Kötürüm birinin her ağzını açtığında seyahat özgürlüğü diye tutturması anlaşılmaz bir tutumdur . Ya da frijit bir kadının hayatını cinsel özgürlük uğruna mücadeleye adaması da epey garip kaçar . Tıpkı bunun gibi , eğer ortada düşünce yoksa , düşünce özgürlüğü olmuş , olmamış ne değeri var ! Kusura bakmayın , ama bizim toplum olarak düşünce özgürlüğü diye tutturmamızda işte böyle bir terslik var . Aslında düşünceyi pek sevmeyen , özgün düşünceye önem vermeyen , düşünce adı altında klişelerle idare etmeye yatkın bir toplumuz . Ne doğru dürüst düşünce üretiyor , ne de üretilmiş olanları tartışıyoruz . Ama evvel Allah , düşünce özgürlüğü diyor da başka bir şey demiyoruz . Televizyon ekranlarında sık sık tanık olduğunuz sahneyi hatırlayın : Adam , faks çekip programa katılmak istemiş . Demek ki , söyleyeceği bir düşüncesi var . Hayatında ilk kez , sesini milyonlarca insana duyurma imkanına sahip olmuş . Söz sırası geliyor ; önce , vaktinin yarısını , kendisini çağıran kanala , programı yapanlara , dinleyenlere , katılanlara ve katılmayanlara teşekkür ederek geçirdikten sonra ikinci yarıyı da , tartışılan konu her ne ise , o konunun tartışılmasında yasak olmaması , her şeyin tartışılması , düşüncelerden korkulmaması dilekleriyle süresini doldurup görevini yapmış bir insanın huzuruyla sözünü noktalıyor . Peki ya senin düşüncelerin ? Hazır fırsat doğmuşken , özgürce konuşalım deyip duracağına , ne söyleyeceksen söylesene ! Hayır , düşünce özgürlüğünü savunmaktan , düşünce üretmeye vakit kalmıyor . Daha doğrusu düşüncesi yok ! Farkında mısınız bilmem , belki çok kanallı televizyonlarımız sayesinde Konuşan Türkiye yi yarattık ama , Düşünen Türkiye nin henüz çok uzağındayız . Her akşam , on koldan yayın yapan on ayrı açık oturumda düzinelerle insan konuşuyor , ama incir çekirdeğini dolduracak kadar bile fikir üretemiyor . Gecenin onunda , dinlediğiniz bunca konuşma içinde sizi sarsan , düşünce dünyanızda yeni bir kapı açan tek bir fikre bile rastlamadığınızı fark ediyorsunuz . Kafalar sorgulanmadan kabul edilmiş doğru ların üst üste yığıldığı çöp tenekeleri gibi . . . Her konuda hazırlanmış birkaç cümlelik hazır yanıtlar , klişeler halinde beyinle dil arasındaki yolda sıraya girmiş bekliyor , sorunun ucunu duyar duymaz otomatiğe bağlanmış gibi ortaya dökülüyor . Ne özgünlük var ortada , ne düşünülmüşlük . . . Bütün düşünce akımları , içleri boşaltılıp modalar halinde yaşanıyor . Bir bakıyorsunuz , bir hoşgörü salgını kaplıyor ortalığı . Eskiden her ağızlarını açtıklarında iyiye , güzele , doğruya diyenler artık içinde hoşgörü sözcüğü geçmeyen cümle kurmaz oluyorlar . Ertesi günü bir kimlik modası çıkıyor . Bir bakıyorsunuz kavram kısa sürede sosyologların ağzından köşe yazarlarına , oradan siyasetçilere , oradan bar entellerine , derken gençlik mekanlarına , Şamdan'a yayılıyor . Üç aya kalmadan pop müzik kliplerindeki vokalist kızlar ya kimliğimi tanı , ya öldür beni diye vokal yapmaya başlıyor . Sorun , o kadar popülerleşiyor ki , herkes her yerde alt kimliğini aramaya başlıyor . Ama bir Allah'ın kulu da şu üst kimlik , alt kimlik , grup aidiyeti , kimlik - kişilik ilişkisi gibi kavramlar üzerine kafa yorayım demiyor . Öyle bir hale geldik ki , her türlü düşünce konuşulsun , tartışılsın demek , neredeyse biricik entelektüel faaliyete dönüştü . Düşünce özgürlüğünü , düşüncenin kendisine karşı bir kalkana dönüştürmeyi başardık . Ve galiba sonunda Düşünüyorum , o halde varım , deyişinin yeni bir versiyonu ürettik : Düşünce özgürlüğünü savunuyorum , o halde var sayılırım . Hem kolay , hem pratik . Hem zahmet gerektirmiyor , hem de istenilen imajı yaratıyor . DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ İYİ BİR ŞEY HERHALDE Melisa Gürpınar Hangi nedenle olursa olsun düşünce özgürlüğü konusuna değinmem gerektiğinde , bana hiç kimsenin , hiçbir zaman , düşünce özgürlüğünün ne olduğunu öğrenim süresi içinde açık seçik öğretmediğini düşünür , acı acı gülümserim önce . Kitaplarla tanıştıktan sonra , kavramsal olarak önemini ve değerini sezinlediğimde ise , içinde yaşadığım ülkede , böyle bir özgürlüğün kişilere tanınıp tanınmadığı , zaten tartışmalıydı . Bugün hala düşünce özgürlüğünün hayata geçirilmesi , yasal düzenlemelerin ötesinde bir gelişmemişlik sorunu olarak karşımızda duruyorsa , bu olayın köklerinin , yaşadığımız tarihsel olayların içinde sıkışıp kaldığındandır kuşkusuz . Bütün resmi tarih bilgilerini bir yana koyup II . Dünya Savaşı sürerken , İstanbul'da yaşayan bir Osmanlı ailesinin içinde dünyaya gelmiş bir kız çocuğu olarak , çevrelendiğim değerleri , gene gülümseyerek şöyle bir gözden geçirdiğimde , düşünce özgürlüğünün , belki çeyrek yüzyıl sonraya kadar sözcük olarak bile dile getirilemeyen , herhalde gündeme getirilmesinde de eni konu sakıncalar bulunan , kullanışsız bir nesne gibi algılandığını görüyorum . Ne durmadan bozulan kocaman radyomuzdan , ne de evin en aydını olan Rus klasiklerini yutmuş , Cumhuriyet gazetesi ile Varlık dergisi okuyan dayımdan bile bu sözcüğü işitmiştim . Kişi ve yer adı olarak , hürriyet ile özgürlük zaman zaman gerektiğinde kullanılıyordu , ama anlamı neydi , doğrusu ne işe yarardı , bunu açıklamak biraz yüreklilik ya da safdillik gerektiriyordu sanırım büyükler açısından . Biz ilkokul çağlarında epey şanslıydık . Kumbaramız vardı . Okula at arabasıyla gittik , izci olduk , Türküm , doğruyum u okuduk , derslere ek olarak , Âdabı Muaşeret , Tarım , Yemek Pişirme ve Elişi'ni de okuduk . Yerli Malı Haftası düzenledik ; şarkılar , monologlar ve yemişlerle . Ardından Amerikan yardımı peynirler ve süt tozlarıyla tanıştık . Sanırım askeri yardımın yanısıra , kitap yardımı faslından , Amerikan edebiyatı da sandık sandık dağıtıldı yurdun dört bir yanına . Onca geç kalmışlığı kapatırcasına aceleyle çıkartılan Fikir ve Sanat Eserleri Yasası nın sağladığı kolaylıklarla kitaplar hayatımıza daha kolay girmeye başladı . Eh ne de olsa on yıldan sonra yabancılara telif hakkı da ödemiyorduk , yayın yaşamımız pekala canlanabilirdi . Canlandı da . Yabancılara son yıllara kadar biraz rezil olduk , ama zarar yok , geçen yıl gelişmiş ülkelerin ölçülerine getirildi o yasa . 50'li yıllardan başlayarak , İstanbul'un fethinden beri kendimizi Batıya açmakla bitiremediğimiz o bitimsiz ve tartışmalı süreç , yayın , çeviri ve yasaklama serüvenleriyle , bambaşka bir evreye girmeye başlamıştı yavaş yavaş . İletişim artıyordu . Kore'de savaşan askerlerimizi kahramanca ölüşlerinin ya da sağ dönenlerin getirdiği iki sıra gerçek incinin öyküleri dillerde dolaşıyordu . Kültürümüz , İpana Bilgi Yarışmasıyla artıyor ; Hayat mecmuası , ayak basılmamış tropikal ülkelerin fotoğraflarını yayımlıyor , dünyadaki bütün kralların kraliçelerin özel yaşamlarını anlatarak gözlerimizi kamaştırıyordu . O yıllarda soğuk savaş tanımından halkın ne anladığını hala merak ederim . İstanbul'da özgürlük sözcüğünden , yalnızca erkek ya da kız arkadaşıyla çıkmak ( ! ) , bir partiye gidip dans etmek mi anlaşılıyordu acaba ? Sanatta ve ideolojide izm ler , meraklısı arasında ancak yaygınlık kazanırken , ülkemiz , lastik montaj ve yol yapımı çalışmaları ile gene açmıştı bağrını değişim rüzgarlarına . Henüz elektronikten hiç haberimiz yoktu , ama Batının çoktan kullanıp eskittiği , iç göç , sanayileşme vs . gibi terimleri , bilimsel terminolojiden kapıp basınımız ve halkımız da kullanmaya başlamıştı arasıra . Tarlası ve karasabanı olmayan köylü , açılan yollardan atladı bir traktöre , otobüse , göçe koyuldu . İstanbullular uyuyordu . Gülünçtür , edebiyat alanında gene eskimiş bir konu olan köy romanı - kent romanı tartışmaları , ancak 60'lı yılların başında yapılabiliyordu bizde . Zavallı ben de , 1960'ta bu tartışmaya katılıp Vatan gazetesinde makale yazma cesaretini kendinde bulmuş bir lise öğrencisiydim . Sanırım , böyle bir ayrım yapmanın , edebiyatın gelişmesine pek yararlı olamayacağı yolundaydı görüşlerim . Sonra bir konservatuar öğrencisiyken , tek perdelik bir Brecht oyununu Türkiye'de ilk kez oynayışımız olay olmuştu . Bizim bu denememizin ardından , İst. Bel . Şehir Tiyatrosu da bir başka oyununu sergilemişti o yazarın , bu özgürlük furyasında . Gerçekten yayın yaşamına da bir canlılık gelmişti , yasaklı yazarların kitapları da basılıyordu bir güzel . Bu kez de bir ihtilal , bir muhtıra , bir ihtilal temposuyla ne acı olaylar yaşadı bu ülke . Tam bu olaylar da çekildi gitti , bilimsel ve teknolojik altyapı yavaş yavaş hazırlandı , sanayileştik , geliştik , doğa gitti elden ; kentlerin altı üstüne geldi , ama yarınlar daha huzurlu olabilir diye umutlanırken , bu kez de terör karşımıza dikiliverdi . Demokrasi ve özgürlükler , terör nedeniyle sendelemeye başladı . Ben otuz yıldır yazı yazmaya çalışan biri olarak , bazı kültürel tamamlanmalar adına , Osmanlıca'yı ve eski Arap harflerini öğrenmeye , geçirdiğim bir kalp ameliyatının iyileşme dönemlerinde , daha bu kış zaman ayırabildim ancak . Herkesin bildiği tarihçileri yinelemek ve kendi yaşam muhasebemi yapmak istemiyorum , ama bugün yaşadığımız düş kırıklığı , bunca uğraşmalardan , çabalamalardan sonra bize yazgı olmamalıydı . Ne yazık ki hukuk ile siyasetin bu denli oynak , hak ve adaletin bu denli çatıştığı ortamlarda düşünceye özgürlük aramak , ülke halkının ilgi alanının ve beklentilerinin dışında kalıyor hala . Düşünceden kopuk , eğitilmemiş ya da iyi bir eğitime rastlayamamış , medya yönlendirmeleriyle sürüklenen bir halkın işi - aşı tamam ; yaşadığı yerde asayişi berkemal değilse , neyi düşünecek özgürce ? Ülkenin yarınlarını mı , kültürel değerlerinin korunmasını mı , çevreyi mi , bilgi akışını mı ? Neyi ? Kahve köşelerinde , dolmuşta , iş yerinde , ancak biraz politize olacak , o kadar . Ya peki aydınlar ? Okumuş takımı ; ne yapsalar , halktan koptukları izlenimini veren yazarlar , edebiyatçılar ? Onlar ne yapacak ? Sözlü ve yazılı anlatımlarındaki düşünce kırıntılarını , nerelerine saklayacaklar ki , düşünce suçu işlememiş olsunlar . Halk da kitaplarını rahatça okusun , onları benimsesin . Bence işin böylesine kara mizah içeren bir noktaya gelmesinin baş nedeni , ülke aydınlarının , gerçekten de ne yapacaklarını , 20 . yüzyılın sonunda bu garip kargaşadan kendi kişilik haklarını ve onurlarını bile nasıl kurtaracaklarını bilememelerinden kaynaklanıyor . O da , hayır hayır , diye tepiniyor çakır gözleriyle , senin pısırıklığından ! Ben adamakıllı öfkeleniyorum onun bu sözlerine tabii , öfkeleniyorum , çünkü her şeyi demeye hakkı var da buna yok onun , asla yok biliyorsun . Gerçek pısırığın kim olduğunu zaman ikimize de öğretti zaten ve bunu ben aynen haykırıyorum ona gözlerimle ; olup bitenlere bir bak , diyorum , zahmet edip boynunu uzat da Hasan'ın gözlerinden bir bak gülümüzün bahçesizliğine , renksizliğine ve savrulup duruşuna , bir bak ! Afallayıp kem küm ediyor bir an , hani torununun suretinden neredeyse pılısını pırtısını toplayıp gidecek gibi oluyor , ama toparlanıp birdenbire tekrar direniyor . . . Böylece , belki birkaç saniyeye sığan uzun uzun saatler boyu sürüyor bu kavga gökçe gelin ve sonuçta biz asla yenişemiyoruz . Usanıp vazgeçiyoruz sonra , ben hızlı hızlı tespih çekip sakalımı sıvazlerken , o torununun suretinde sessizce kayboluyor . Hasan , başını önündeki kitaba çevirip tekrar okumaya başlıyor , yani ağzını hafifçe aralayarak bakışlarıyla okşadığı kelimeleri bir bir yutuyor , bazen şaşırmış gibi duraksıyor yüzünün duruşuyla , bazen koşuyor ve peş peşe devrilen sayfaların hışırtıları arasında kaybolup gidiyor . . . Kimi zaman , ola ki Allah bizi barıştırmak istedi diye düşünüyorum ben , onun gözleriyle karşılaşınca ; bu yüzden de dedeyi torununun içine koyup ta öteki dünyadan bana gönderdi . Ne yapıp edip onu , benim torunumla tanıştırdı yani ve ikisi canciğer arkadaş oldular da böylece rahmetli , yıllar sonra evime kadar çıktı geldi . . . Çıktı geldi de ne istiyor benden şimdi ? Hasan'ın içinden doğrulup arada bir yavaşça gözlerime bakarak , hadi artık barışalım , zaten biz asla birbirimizden ayrılamayız mı diyor , bilemiyorum . Böyle diyor ve ayrılamayacağımızdan dem vuruyorsa , o neden öldü o zaman diyorum ben de ; ya da onunla birlikte gökçe gelin , ben niye ölmedim ? Yoksa çoktan öldüm de farkında mı değilim ? Hemen her şeyiyle dünyaya benzeyen yalan bir dünyada mı yaşıyorum yani , yalan bir kasabanın sokaklarını mı dolaşıyorum her gün , varıp merdiven diye bir yalanın basamaklarından mı iniyorum söz gelimi , bir yalanın suyuyla mı ellerimi yıkıyorum tulumbanın başında ? Belki , diyorum kimi zaman içimde gezinen içli bir sesle , ölmesine çoktan öldüm de ben , bir gerçeğin saklısındayım şimdi . . . Tut ki , tozlu bir merteğin çürük bir budağıyım da tavanda uğul uğul uğulduyorum kendi kendime konuşur gibi ve bu uğultularımı kelimelere çeviriyor da gayretkeş birisi , işte sen dinleyemiyorsun . . . Belki de kasabanın üstünde asa tıkırtılarını andıran yorgun kanat sesleriyle uçup duran bir kuşum artık ben , miniminnacık bir bulutum , ya da ne bileyim , sokaklarda savrulan herhangi bir şeyin hala görülememiş herhangi bir yanıyım . Bazen de gökçe gelin , ölmüşsem Hasan'ın dedesi gibi torunumda olabilir miyim , diye kuşkulanıyorum ben , ve Hamdi'nin içinden ağır ağır doğrulup onun gözlerinden dünyaya baktığımı hayal ediyorum . . . İliklerime kadar ürperiyorum işte o zaman , elimdeki tespihe bakıp tuhaf tuhaf , şimdi bu Hamdi'nin neresi ? diyorum kendi kendime , altımdaki minderin yumuşaklığına parmak uçlarımla dokunup gizlice , şimdi bu Hamdi'nin neresi , diyorum ve bunları dizlerinin dibine oturup bir çocuk gibi bir bir sana anlatamadığımdan , Hamdi'nin içindeki içimden belki de kıs kıs gülüyorum . . . Sonra torunumun körpecik bedenine yük olmaktan çekindiğimden midir nedir , bir bulut olduğumu düşünüyorum gene ben , illaki ölmüşsem ve hemen her şeyiyle gerçeğine benzeyen yalan bir dünyada yaşıyorsam bulutumdur herhalde , diyorum , ya da dem çekişlerinin içinde eriyip gitmiş uzak bir kumruyumdur . . . Olamaz mı gökçe gelin ? Hatta upuzun boyun , ikide bir ova köylerine doğru bakışın , yağmur yağar da evimizi sel götürür diye korkuşun , merdivenleri inip çıkışın , odalara dağılıveren sessizliğin ve duvar diplerinde biriken iç çekişlerinle sen bile o yalanın bir parçası olamaz mısın ? Yani o yalan , gerçeğe daha çok benzesin de ben yaşadığıma pek ala inanayım diye , seni getire getire getirip o yalanın en can alıcı noktasına gök bir boncuk gibi iğnelemiş olamazlar mı ? Olurlar , derim ben . . . Olmazın olmadığını bilirim çünkü ; Hasan'ın dedesi öldü de ben kaldıysam , bunun bir hikmeti vardır , derim . Galiba , derim sonra da , gülümüz hala yaşadığı için ölmedim , ben ölemedim . . . Bir sevda nöbetçisiyim yani ; gülümüzü bekliyorum yıllardır , onu gözlüyor ve küt küt atan kalbimle hemen her gün uzaktan uzağa kolluyorum . Üstelik rahmetlinin adına da yapıyorum bu işi . . . Oysa ne kavgalar etmiştik bir bilsen gökçe gelin onunla , bir bilsen . . . Önceleri hiçbir sorun yoktu gerçi , birbirimizin aynı güle gönül düşürdüğünü bildiğimiz halde , aynı çatı altında gül gibi geçinip gidiyorduk . Hatta aynı hayalleri kuruyorduk , arpa tarlasında burçak burçak ter döküp gün boyu tırpan sallarken , üzüm toplarken omcaların arasında , aşağı yukarı aynı türküleri , aynı yanık sesle çağırıyor , ya da orasından burasından arpa tozları uçuşan bol yıldızlı gecelerde düvenlerin yanıbaşına uzanıp uyuduğumuzda aynı rüyaları görüyorduk . Gelgelelim iş gülü devşirmeye gelince yollarımız ayrıldı Hasan'ın dedesiyle . . . Ne de olsa ondan daha ataktım ben , bu yüzden de daha hızlı davranacağımı düşünüyor , hatta onun pısırıklığını gördükçe içimden , herhalde önünde sonunda bu gülü devşirmek bana düşecek , diye kendi kendime söyleniyordum . Gel gör ki onca yavaşlığına karşın ilk adımı o attı gökçe gelin biliyorsun , aniden karar verdi ve gülümüzü babasından istetti . Ben de , damarlarımda zonklayıp duran o beş para etmez hızlılığımla kalakaldım orta yerde , elimi böğrüme koydum ve sustum . . . Ne tuhaf değil mi ? Derken hızlılık kisvesine bürünerek başlangıçta beni epeyce şaşırtan rahmetlinin yavaşlığı , yavaş yavaş su yüzüne çıkıp aslına döndü . İşte o zaman ben harekete geçtim hemen , gel şu işi bırak , diye Hasan'ın dedesine geceler boyu dil döktüm . Hiç tınmadı tabii o , yalvarıp yakarmalarımı kale almadı ; yatağa uzanıp tembel tembel baktı yüzüme öylece , kaşındı belki , çenesini ayırıp esnedi ve ısrarla uyumaya çalıştı , ama ben başucunda durup dinlenmeden volta attım . Hatta zaman zaman ele avuca sığmayan asi bir ruhla burnunun dibine kadar sokulup bağırdım ona . . . Buğulu iki ayna gibi zaman zaman da karşılıklı durup horozlar ötene dek sessiz sedasız boğuştuk ya , sonuçta bir arpa boyu yol alamadık . Hasan'ın dedesi dediklerimi hiç mi hiç dinlemedi , çünkü her şeyi kendi uyuşukluğunun kahrolası seyrine bıraktı ve biliyorsun işte , böylece gülümüz de ziyan oldu gökçe gelin , el eline düşüp örselendi ve bunu gören rahmetli de gelip gelip benim omuzlarımda ağlamaya başladı . Öyle ki , gözlerim sanki ağlayan benmişim gibi bir çift kan çanağına döndü o yıllarda ve omuzlarımın üstünde geniş kulaklı kocaman bir hıçkırık pınarı taşımaktan bıkıp usandım da artık sonunda sırt çevirdim rahmetliye ben , düpedüz küstüm ve ağlamasına izin mizin vermedim . Hatta bir adım daha atıp uzaklaştım ondan ve böylece o , çaresizlik içinde tükenmeye başladı . Bunu önlemek için gidip rast gele bir kızla evlendi biliyorsun , düğün kurup alelacele horoz uçurdu , gün oldu işe vurdu kendini deliler gibi , gün oldu dağa vurdu , sonra tutup bir de çocuğu oldu , ama bütün bunlar hiçbir şeyi değiştirmedi . Ben , onun ağlamasına , neyi bahane ederse etsin gene izin vermedim , yani günün her saatinde gene somurttum . Ola ki bu yüzden , beşikteki Hicabi cırlak bir sesle ağlamaya başladığında gözlerini çevirip olanca dikkatiyle baktı durdu da , sanki , o , oğlunun ağzından ağladı bir süre olup bitenlere , geçmişe onun gözlerinden yaş döktü . Gene de nasıl ağlarsa ağlasın , artık ağzı sımsıkı mühürlenmiş cavlak kafalı bir hıçkırık küpü gibi günden güne ölümün kucağına doğru yuvarlanıyordu . Dizlerinin takati kesiliyordu söz gelimi , gözlerinin feri sönüyor , kalbi ikide bir tekliyor ve durup dururken beti benzi kül gibi uçuveriyordu . İşte kimsecikler görmeden o zaman ellerime sarılıyordu benim , derin bir eyvah çekercesine sarılıyor ve ; Ağlamama izin ver n'olur , diyordu ayakta zor duran yıkıldı yıkılacak bir sesle , n'olur beni bırakma , sensiz yaşayamam . Ben susuyordum tabii , onun yalvarıp yakarmalarına dayanamayan avlu kapısı konuşuyor , çıngırak konuşuyor , hatta taşlar , ağaçlar ve duvarlar konuşurken , ben inat edip susuyor ve sırtımı , içimdeki intikam duygusunun en tatlı parıltısına yaslayarak keyifle olup bitenleri seyrediyordum . Sonra rahmetli , o yıllarda avluda yampiri yampiri yürüyüp duran üç - dört yaşlarındaki Hicabi'yi göstererek , onun geleceğinden söz ediyordu bana , ölürsem sersefil kalır bu yavrucak , diyordu , iki yakasını tutup da bir araya getiremez . . . Gene susuyordum ben , susup yutkunuyor ve düşünceli düşünceli ortalıkta gezinen Hicabi'ye bakıyordum . Söz edilen geleceği hayalimde canlandırmaya çalışıyordum bir bakıma , belki onu kendimce baştan sona kurguluyor , renklendiriyor , kokulandırıyor , seslendiriyor , yön veriyor , sonra da ufak tefek değişiklikler yaparak dalgın gözlerle bir çocuk bedeninde seyre koyuluyordum . Hasan'ın dedesi bir gün benim bu halimden medet ummuş olmalı ki , çevremizde dönüp duran Hicabi'yi koltuk altlarından tuttuğu gibi kucağıma oturtuverdi . . . Zavallı Hicabi de , kendisini babasının kucağında sandığından mıdır nedir , bıcır bıcır sesler çıkardı bir süre , minicik ellerini uzatıp çenemi falan okşadı , hatta dizlerimin üstünde şöyle şöyle yaylanıp havaya doğru sıçramaya da kalktı , ama ben asla yumuşamadım . Kollarından dikkatle tutup çocuğu - hadi bakalım - yere bıraktım . Bırakırken de içimden , gülümüzü heder ettin ya artık hiçbir şey umurumda değil , diyordum Hasan'ın dedesine , geberirsen geber . . . Evet , bütün acımasızlığımla aynen böyle diyordum gökçe gelin ve kasabalılar belki farkında değildi , ama o yıllar geçtikçe yavaş yavaş geberiyordu . . . Üstelik bu iş bir an önce olup bitsin de huzura kavuşayım , diye ben , bazen bir kulak çınlamasına , bazen bir iç çekişe , bazen de nereden geldiği kestirilemeyen bir fısıltıya dönüşerek hemen hemen her gün gülümüzü heder ettiğini hatırlatmaya başlamıştım ona . Gerçi aynı şeyi hiç farkına varmadan gülümüz de yapıyordu , yani bir sabah heder olmuş haliyle kasabaya dönmüştü artık o , pat orada , pat buradaydı ve gözümüzün önünde , sırtındaki kayıp hikayeyle birlikte yaprak yaprak savruluyordu . . . Yüzü eskisi gibi değildi tabii , her şeye uzaktı ; bakışları dilsizdi ve sesi ses mi , değil mi bilinemiyordu . Derken , Hicabi'nin bıyıkları yeni yeni terlediği sıralarda Hasan'ın dedesi öldü gökçe gelin ; bir ikindi vakti evinin eşiğinde , hüsranla yoldan geçen gülümüze bakarken küt diye düştü ve öldü . . . Onu Hicabi gördü ilkin , gördü de sırtındaki kuru üzüm çuvalını yere atıp , vay benim babam vay , diyerek palas pandıras koştu geldi ve çöküp hemen rahmetlinin başını kucağına aldı , yakasını çözdü titreyen elleriyle , yüzünü okşarcasına sarstı ve baktı . Sonra göz kapaklarını açıp ağır ağır rahmetli de baktı karşısındakine ve gitgide uzaklaşan bulanık bir yüz gördü , derken daha da bulandı o yüz , gözden , ağızdan ve burundan yapılmış tuhaf bir çorba gibi bulandıkça bulandı ve yerini bembeyaz bir boşluğun çınlayışına bırakacakken ansızın zifiri karanlıkta kayboldu . . . İşte o zaman ne yapacağını şaşırdı Hicabi , dizlerini yumruklayıp dövündü bir süre , bir süre çabuk çabuk kapılara baktı ipiri gözlerle , pencerelere baktı ve babasına sarılıp tıpkı bir çocuk gibi sarsıla sarsıla ağlamaya başladı . Bense birkaç adım geride durmuş , onun kucağından taşarak toprağa doğru bir su kabağı gibi sarkan , gözleri pörtlemiş cascavlak kafaya , bir - iki karış ötede yatan ters dönmüş şapkaya , kapılardan fırlayıp fırlayıp gelen kasabalılara , ayak altında gezinen sarkık dilli kirli köpeklere , sonra mahalleye salgın hastalık gibi yayılıveren o tuhaf telaşa ve salya sümük akan onca göz yaşına bakıp bakıp gülümsüyordum . Birdenbire kuş tüyü kadar hafiflemiştim sanki ve tıpkı esintiye kapılmış bir kuş tüyü gibi oralarda sessizce dolaşıyordum . Varıp güneşli bir duvarın dibinde duruyordum söz gelimi , koşup bir kasabalının çabukluğuna karışıyor , sıçrayıp bir feryadın kederli tellerine konuyor , gelip Hasan'ın dedesinin yatışına bakıyor , hatta daha da sokulup yüzüne çöken ölümün şeklini dikkatle inceliyor , belki onunla göz göze gelip ürperiyor , sonra da sırtımdan akan buz gibi terle avlu kapısının eşiğine doğru yürüyor ve yukarıdan dökülen çıngırak sesinin içinde hiç kıpırdamadan öylece durup bekliyordum . Gülümüzü heder edişinden bu yana , rahmetlinin ölümünü şiddetle istememe , dört gözle beklememe ve bir an önce gerçekleşmesi için hemen her gün elimden gelen bütün çabayı göstermeme karşın sanki biraz şaşırmıştım gökçe gelin , belli belirsiz pişmanlık duymuş ve heyecanlanmıştım . Gene de keyifliydim tabii , artık huzurluydum , ya da o gün öyle olduğumu sanıp kendi kendime avunuyordum . Bir yandan da çıngırak sesinin içinde , şimdi kasabalıların aklından , herhalde Hasan'ın dedesinin öldürülmüş olabileceği geçmiyordur , diye düşünüyordum . Geçmiyordu hiç kuşkusuz , belki daha sonra da geçmedi , ama biliyorsun , onu ben öldürdüm gökçe gelin ve sen işte bunca zamandan beri bir katille yaşıyorsun . . . Gerçi ben o gün , gülüme de söylemeye çalıştım bu gerçeği . Rahmetlinin cenazesine , torbasını sürükleye sürükleye o da çıkıp gelmişti nedense ; kalabalığın uğultusuna gömülmüş , sırtındaki o kayıp hikayeyle birlikte olup bitenlere bakıyordu . Yüzü her zamanki gibi her şeye uzaktı gene , sesi yoktu ve saçları olanca kiriyle ağlayıp sızlayan kalabalığın üstünde hafif hafif uçuşuyordu . Derken bir yığın dirseğin , omzun . ve kederli yüzün arasından bir kuş tüyü hafifliğiyle geçip yavaşça ona doğru yaklaştım ben ve varıp çekine çekine karşısında durdum . Bitti artık , dedim usulca , bak sonunda kurtuldu da ne gamı kaldı , ne kasaveti . . . Böyle demesine dedim ya gökçe gelin , gül beni duymadı . Orada değildi de sanki sırtındaki kayıp hikayenin en karanlık yerindeymiş gibi yalnızca boş gözlerle orta yerde duran tabuta doğru boş boş baktı . Belki Hasan'ın dedesiyle birlikte hiç farkına varmadan onu da öldürmüştüm de ben , ikisinin ruhu el ele tutuşarak çekip gitmişti yeryüzünden . . . Ola ki bu yüzden o gün elimi uzatıp omzuna dokunmaya cesaret edemedim onun , uzatırım da parmaklarım üzüm salkımı gibi boşlukta sallanır kalır diye korktum . Korkunca da orada ilk kez belki yok olan benimdir , dedim kendi kendime ; ve bunu o zamandan beri hep söylüyorum görüyorsun , hala söyleyip söyleyip varlığımdan kuşkulanıyorum . İhtiyarlığın getirdiği kuruntulardan biri de budur herhalde , diye bazen teselli ediyorum kendimi , yani ölümün eşiğine yaklaştıkça insan yaşadığına inanamayıp varlığından kuşkulanmaya başlıyordur da , böylece hem ölümle buluşmasını çabuklaştırıyor , hem de onu daha katlanılır bir hale sokuyordur . Biz de kardeşimin peşinden yukarıya çıktık annemle , varıp öksüz iki çocuk sessizliğiyle sedirin dibine oturduk . Sonra üşüdüm dercesine göz bebeklerini titreterek baktı yorgan örttüm ben babamın üstüne , öğürdü çenesinin altına koşup leğen getirdim , bir türlü açılmayan sapsarı avuçlarına su döktüm , bir ara elini uzatıp tutunacak bir sıcaklık aradı hemen elimi verdim ve oradaymış gibi görünüp de çok uzaklarda gezinen uçuk benizli yüzüne içimden yükselen karanlık kaygı dağlarının gerisinden belki gece yarısına dek melil melil baktım , ama annem bunların hiçbirine yanaşmadı . Alnını duvara dayamış , bir çoban çeşmesi gibi gene şırıl şırıl göz yaşı döküyordu . Babamsa şızmıştı artık , sedirin üstünde hiç kıpırdamadan dilsiz ağızsız yatıyordu . Hatta sonraki günlerde de yattı öylece o , kalkmadı . Yemedi yani , içmedi hiç , ağzını açıp konuşmadı ve gözlerini tavana çivileyerek pörtlek pörtlek durup dinlenmeden mertekleri seyretti . Odaya girip çıkarken hemen her seferinde dedemi görmüş gibi oldum bu yüzden ben ona bakınca , gide gide ta yıllar öncesine gitmiş de zavallı dedemin gençliğine ulaşmış gibi oldum ve acaba yata yata babamın da saçları dökülüp kafası cascavlak kalacak mı diye korktum . Sonra , annemden başka kimse artık ortalığa yayılan koku nedeniyle onun odasına girmeye cesaret edemeyecek ve annem de homurdana homurdana dökülen saçları süpürüp çabucak küreğin ucuna mı alacak diye korktum . Sonra acaba babamın bedeninde zamanla mosmor çürükler mi oluşacak , her yanını sessiz sedasız işleyen iflah olmaz yaralar mı saracak , sarınca da o yaraların günden güne derinleşen karanlığına bulgur gibi kaynayan ak başlı kurtlar mı doluşacak diye de korktum . Sonra azgın birer kurtçuğa dönüşerek kafamın içinde yampiri yampiri gezinip duran bu korkularımın ortasında , ben artık kocaman gözlerle bekler oldum ; evin o ucundan bu ucuna sıkıntıyla dolaşır , zaman zaman avluya çıkıp uçan kuş sürülerine bakar , hiç kuşkusuz bakışlarımı onların kanatlarına yükleyip hayalimde uzak diyarlara kaçar , hatta oralarda yıllarca küçük bir kuş suretinde gezinir , belki dertlerimi unutup kuş suretinde birazcık şenlenir , kuş suretinde susar , kuş suretinde bir güzel kendimi dinler , derken Hasan adı verilmiş bir çaresizlik kılığında tekrar kasabaya dönüp gönülsüzce avluya konar ve konunca da bir köşeye çekilip olanca yalnızlığımla olup bitecekleri düşünür oldum . Sonra ben yüzümü avuçlarımın arasına alıp böyle koyu koyu düşünür , bir çıkış yolu arar , bulamayınca kuş olmaya heveslenir ve var olmayan kanatlarımla havalanıp havalanıp uzaklara giderken , kapımıza birdenbire kasabalılar üşüştü . En başta da her zamanki gibi gene alacaklılar vardı tabii , bunlar üçer beşer kişilik gruplar halinde soluk soluğa geliyor , rüzgar hızıyla uçuşan birkaç kelimelik cümlelerle babamın durumunu soruyor , annemin verdiği yanıtları hay Allah nasıl olur yahu diye haykıran şaşkın bir yüzle sessizce dinliyor , hemen peşinden de yukarıya çıkıp her şeyi kendi gözleriyle görmek istediklerini belirterek ya boyunlarını büküp tuhaf bir ifadeyle ellerini ovuşturuyor ya da ayaklarından birini eşiğe dayayıp hafifçe ileri geri yaylanmaya başlıyorlardı . Dediklerine göre , ne kadar saklamaya çalışırsak çalışalım , lokantada çıkan o kavgada Hidayet , babamı tam üç yerinden bıçaklamıştı . Belki henüz biz bilmiyorduk , ama kasaba şimdi bu olayın yankılarıyla çalkalanıyor , kahve köşelerinde , dükkan önlerinde , minibüs duraklarında ve cami avlusunda hemen hemen yalnızca bu olay konuşuluyordu . Gerçi sağda solda , kavgada asla bıçak kullanılmadığına , zaten Hidayet'in de böyle bir şeye yeltenemeyeceğine dair bazı laflar da dolaşıyordu , ama bunların hepsi olayı örtbas edip Hidayet'i aklamak için uydurulmuş kıytırık birer söylentiden öteye gidemiyordu . Ömür billah da gidemezdi üstelik ; çünkü Hidayet'in kavga anında yerden kalkıp palas pandıras tezgaha doğru nasıl atıldığını , abanıp birdenbire o Allahsız et bıçağını nasıl kaptığını , bu sırada bıçağın da sanki az sonra olup bitecekleri bilirmiş gibi iştahla nasıl parlayıp söndüğünü ve Hidayet'in dişlerinin arasından fırlayan keskin bir hıh sesiyle birlikte onu önce babamın böğrüne , sonra çıkarıp kasığına , sonra da çıkarıp gözünü bile kırpmadan sol kalçasına nasıl sapladığını apaçık görenler vardı . Hatta bu dehşet verici manzarayı görenler , hala yaprak gibi ince ince titriyorlardı konuşurken ve hala bıçak darbelerini yedikçe kendini oradan oraya atan babamın haykırışlarını işitip ansızın irkiliyorlardı . Annem bunları dinlerken limon gibi sapsarı kesilmiş , kocaman gözlerle kapıda bekleşen kasabalıların yüzüne bakıyordu . Derken Celil Dayım göründü uzaktan , beyaz iç donunu çekiştire çekiştire gelip hızla kalabalığı yardı ve kimseye bir şey demeden dosdoğru içeri dalıp merdiven basamaklarını tırmanmaya başladı . Yukarıya varır varmaz uçacakmış da şimdiden prova yapıyormuş gibi arada bir kollarını açıp kapatıyor , kafasını iki yana eğip büküyor , bir yandan da oldukça öfkeli bir sesle kendi kendine homurdanıyordu . Onun peşinde ben vardım tabii kapkaranlık korkularımla , benim peşimde beti benzi uçmuş annem , annemin peşinde de meraklarının peşine düşmüş kasabalılar vardı ve evin içi artık ne idüğü belirsiz konuşmalarla dolmuştu da uğul uğul uğulduyordu . Birbirine karışan ayak patırtılarının arasından seçebildiğim kadarıyla , birileri dönüp dolaşıp lokantadaki kavgayı anlatıyordu gene ; birileri onca öldürücü darbeyi yedikten sonra nasıl olup da babamın bugüne dek hala yaşayabildiğini soruyor ; birileri bunu uzun heceli , kısa ve bulanık cümlelerle yanıtlamaya çalışıyor ; birileri hemen olayın ardından Hidayet'in sırra kadem bastığını belirterek bu konuda akla hayale gelmeyecek yorumlar yapıyor ; birileri de öne çıkabilmek için çırpındıkça çırpınan cırlak bir sesle , tam da zamanıymış gibi , babamla birlikte artık o hayali eve de yazık olacağını söylüyordu . Gene de , odaya girince herkes sustu . Babam gözlerini tavandaki merteklere dikmiş gene öylece , hiç kıpırdamadan yatıyordu . Sonra Celil Dayım , sedirin dibine bıyıklarını birer karış sarkıtarak çöküp usulca , Doğru söyle enişte , dedi ona , bu Hidayet denen köpek seni bıçakladı mı bıçaklamadı mı ? Babam yanıt vermedi . Yüzünde , odayı dolduran onca insanın bakışlarında ısrarlı yankılanan bu soruyu işitip işitmediğini belirtecek en ufak bir hareket yoktu . Derken dayım bıyıklarını koparırcasına sıvazlayıp tekrar sordu aynı soruyu , gözlerini aynasından bozbulanık bulut katarları geçen su dolu iki tas ağırlığıyla devirip tekrar ve sesini değiştirip tekrar sordu , ama babam gene yanıt vermedi . Hatta , soru tekrarlanıp durdukça sessizliğe biraz daha gömüldü sanki , uçuk benizli yüzüyle biraz daha uzaklaştı yüzünden , donup kalan gözleriyle gözlerinden , hissedilmeyen nefesleriyle nefes alıp verişlerinden biraz daha uzaklaştı da artık istese de geri dönüp eski şekline giremeyeceği bir meçhule gitti . . . Herkesin gözleri önünde sedir ansızın boşalıverdi , yani herkes belki de bir süre benimle birlikte , boşluğa tıpkı babama bakıyormuş gibi baktı . Sonra dayımın yerinden kalkıp hızla o boşluğa eğildiğini gördüm ben , annemin iç çekişleri eşliğinde babamı bulup yakaladığını , sedirin üstüne oturttuğunu ve oturtur oturtmaz da kendi çabukluklarının içinde kaybolup giden küçücük elleriyle onu soymaya başladığını gördüm . Bir yandan da , işte şimdi içlerinde ak başlı kurtların cirit atıp durduğu , ağızları irin dolu kocaman yaralarla göz göze geleceğim diye bunları görürken korkuyordum tabii ; hatta yüzümü çevirip ikide bir anneme bakıyor , ama onun yerine bıçak yaralarını görmek için sabırsızlanan kasabalılarla karşılaşıyordum . Hepsi de sesini soluğunu kesmiş , pür dikkat olup bitenleri izliyordu . Derken hiç beklenmedik bir şekilde , neredeyse birbirlerinin omzuna yıkılacakmış gibi tutunarak kikir kikir gülüştüler ve ben onların seslerinden geçen görüntüye bakıp içimden , işte babam şimdi çırılçıplak kaldı , dedim . Sonra bakıp bir daha , işte vıcır vıcır ötüşen ak başlı kurtlarıyla o yaralar , dedim ve belki hemen peşinden de gülüşmelere bakıp gene , rahmetli dedeminkilere mi benziyor acaba bunlar , diyecektim ki , dayımın haykırışıyla irkildim . Ellerini babamın omuzlarına koyup kaşının tekini havaya kaldırmış , Hani nerede , diyordu öfkeyle , nerede hani yaralar ? Babam gene susuyordu tabii yüzünün olanca genişliğiyle ; üstelik çırılçıplak kaldığı için bu kez eskisinden daha beter susuyor , susarken de gözlerini tavana dikip iri iri yutkunuyordu . Dayımsa hayretler içindeydi o sırada ve babama , sanki bedenindeki yaraları biz merdiven basamaklarını çıkarken tek tek toplamış da bilinmedik bir yere saklamış gibi kuşkuyla bakıyordu . Derken büyüyüp serpildi bu kuşku , dallanıp budaklandı , hatta masallarda yaşayan arsız bir sarmaşık hızıyla dayımın yüzünden fışkırıp yaprak yaprak sessizliğe yayılarak varıp kasabalılara da bulaştı da artık herkes babama aynı gözle bakmaya başladı . Babamın zavallı çıplaklığı acımasız bir bakış yağmurunun altında kaldı , yani ürperdi uzun süre , seyridi , tepeden tırnağa titredi ve hiç kimse beklemezken birdenbire ıslanıp sırılsıklam oldu . Sonra , annemin getirip kapı aralığından uzattığı utangaç bir havluyla dayım alelacele kuruladı onu , sedirin dibine düşen fanilasını alıp giydirdi , gömleğini giydirdi ve yüzüne bir an elalemin önünde beni mahcup ettin dercesine bakarak omuzlarından tutup öfkeyle itti . İter itmez de babam boş bir testi gibi sırt üstü devriliverdi hemen , gözlerini tavandaki merteklere dikip gene öylece kaldı . Kalmasına kaldı ya , artık Celil Dayım sonraki günlerde de rahat vermedi ona ; kimi zaman sağdan soldan topladığı bir yığın geveze arkadaşlarıyla , kimi zaman öteki dayılarımla , kimi zaman ben her çeşit yaradan anlarım diyen kulağı kesik ihtiyar avcılarla , kimi de anlatılanlara inanamayıp da işin aslını kendi gözleriyle görmek isteyen kasabalılarla birlikte çıktı çıktı geldi . Her gelişinde de babamı sedirin üstüne oturtup tekrar soyuyordu tabii ; eğilip bükülerek bıçak yaralarını tekrar aramaya başlıyor , bulamayınca öfkeleniyor , bazen gözleri onu aldatıyormuş gibi uzanıp elleriyle yokluyor , bazen hiç konuşmadan seyredenlerden birini ani bir işaretle çağırıp yakından gösteriyor , sonra da odaya doluşan onca insanı ikna etmiş olmanın gururuyla kendi şüphelerinin arasında durup tuhaf tuhaf sırıtıyordu . Dediğine göre , ortada bir milim bıçak yarası yokken , o Hidayet denen köpeğin tabanları yağlayıp neden kaçtığını hala anlayabilmiş değildi . Gerçi onunla birlikte evimize gelip giden kasabalılar da anlayamıyordu bunu , sedirin üstünde babamı çırılçıplak unutup kimi zaman kendi aralarında saatlerce tartışıyorlardı . Bazı güngörmüş ihtiyarlara kalırsa , kavganın heyecanıyla Hidayet büyük bir yanılgıya kapılmıştı , yani lokantanın ortasında boğuşurken dara düştüğü bir anda , ola ki yalnızca birkaç saniye süren kuru bir bıçak hayali kurmuştu o ; derken dara düştüğü an hepten daralınca , kafasının içinde parıldayıp duran bu bıçağı olsa olsa gözüne ilişiveren tezgahın üstünde bulabileceğini düşünmüş , düşününce de yerinden kalkıp hayalinde ileriye doğru atılmış , belki abanıp can havliyle onu kapmış ve hiç acımadan babama peş peşe saplamıştı , ama daha sonra da bütün bu olup bitenlerin gerçekten gerçek mi , yoksa hayal mi olduğunu birbirine karıştırmıştı . Kirpiklerinin ucundan rüzgar hızıyla gelip geçiveren o kısacık hayalin geride kalan karanlığına gömülmüştü bir bakıma , kendi belleğinin ihanetine uğramıştı ve bu ihanetin izlerini belki de ömür boyu taşıyarak onun ağırlığı altında ezim ezim ezilecek olan biçare , şimdi kimbilir hangi kovukta saklanıp hangi korkularla titriyordu ? Ola ki tabanları yağlayıp kaçtı sanılırken o hala kasabanın göbeğinde hiç kimsenin aklına gelmeyecek bir yerdeydi de , kuş gözü kadarcık bir delikten dışarıya bakıp bakıp cenaze törenini bekliyordu . Babamın ölüp ölmediğini tam olarak bilemediği için bir yandan da belki korkunç bir kararsızlık geçiriyordu orada ; bunalıyor , ofluyor , pufluyor ve kavgadan sonra olup bitenleri öğrenebilmek için o kuş gözü kadarcık deliğe iyice sokulup içeriye sızan kasabanın sessizliğini kokluyordu sürekli , kasabanın gürültülerini ve gürültülerin hemen birkaç adım ötede oluşunu kokluyordu , ama dişe dokunur herhangi bir sonuca varamıyordu . Varamayınca da tutup kendini gene hayallere vuruyordu kuşkusuz ve sedirin üstünde yorgan döşek yatıyor görüyordu babamı söz gelimi , sargıları her akşam büyük bir titizlikle yenileniyor , buharı tüten sıcacık çorbaları içiriliyor , sırtına kuş işlemeli yastıkları konuyor ve günler günleri kovaladıkça yüzü gülüp yavaş yavaş iyileşiyor görüyordu . Sonra her hayalin sanki bir kardeşi varmış , ya da güzel olan her hayal insanı durup dururken ağır bir borca sokarmış ve işte bu borç da insanın omuzlarından ancak başka bir hayalin ıstırabını yaşamakla kalkarmış gibi bu sefer de , gözlerinin önünden babamın upuzun tabutu geçiyordu . . . Üstünde , yemyeşil yansımalarıyla seyriyen , nakışları sessizliğe düğümlenmiş bir seccade ; başucunda , boynu bükük birkaç uyduruk defne dalı . . . Bir de , her adımda tekrarlanan bir intikam yemini gibi sallanıp giden , düğmeleri kopuk , kanlı bir gömlek . . . Sonra kasabalılar tabutun arkasında , kasabalıların arasında sarsak adımlarla yürüyen ben ve elinden tuttuğum kardeşim . . . Hatta ben , yerden kaldırıp yüzümü arada bir nemli gözlerle uzaklara bakıyordum belki , ama Hidayet'i göremiyordum . Oysa dışarıda olup bitenleri gördükçe ecel terleri döküyordu o ; hem kuş gözü kadarcık deliğin gerisindeki zifiri karanlıkta durup sapır sapır ter döküyor , hem titriyor , hem göz yaşlarını içine akıta akıta ağlıyor , hem de varıp o göz yaşlarının göllendiği yerden başlayarak her yanına yayılan iflah olmaz bir çürümenin soluğuyla ağır ağır ölüme doğru sürükleniyordu . Odaya doluşan kasabalıların arasından kelli felli birinin dediğine göre , babam da işte bütün bunları harfi harfine biliyordu sanki , bilmiyorsa bile seziyor , sezmiyorsa bile hayal ediyor ve girip saklandığı kovukta Hidayet büsbütün ter döksün , adamakıllı titresin ve daha da yavaş ölsün diye , inadına , tıpkı bir yaralı gibi yatıyordu . Herhalde bu gidişle aylarca da yatacaktı . . . Yok , dedi dayım birden ağzındaki sigara dumanını bırakarak , eniştem iki güne kalmaz kalkar ! Bok kalkar ! dedi kahırlı bir sesle annem de kapının öteki yüzünden , Görmüyor musun yaşamaya gönlü yok onun ! Yaşamak zor geldi de besbelli ölmeyi deniyor şimdi ! Aklınca , anlata anlata bitiremediği o evi yapmaktan kaçıyor böylece , unutturmaya çalışıyor ! Hadi be yahu bunları da nereden çıkarıyorsun dercesine elini kapıya doğru sallayıp öfkeyle kalktı dayım , bir an için durup yan gözle kasabalılara baktı ve annem birkaç şey daha söyleyecekmiş de ağzından çıkan kelimeler birer kurşun hızıyla gelip babamın çıplaklığını delik deşik edecekmiş gibi küçücük elleriyle onu giydirmeye başladı . Kasabalılar da odayı ikişer üçer boşalttılar o sırada , merdiven basamaklarını olup bitenlerin anlaşılmazlığını taşıyan yorgun yüzleriyle inip fısıldaşa fısıldaşa gittiler . Eşber'in haylazlığı konusunda bu duydukları okumuş biri olmayı artık dünyanın en büyük ayrıcalığı sayan Sitem'in kafasını karıştırmıştı , çünkü yazmasını öğrenmek için Eşber Beye bel bağlıyordu . Eğer Eşber Bey böyle sınıflarda kalan , haylaz biriyse ? Ama Cenan ona güvence verdi : Eşber ne olsa liseliydi , ona yazmayı nasılsa öğretirdi . Hem Eşber'in haylazlığı akılsızlığından değildi ki , maymun iştahlı ve uçarı olmasındandı . Eşber uzun süre ciddi kalamaz , çabuk sıkılır , her zaman , her yerde mutlaka gülecek , keyif çatacak birşeyler bulmak ister ve bulurdu da . Sitem hala kaygılıydı : Ya bana ders öğretmekten sıkılırsa ? diye kaşlarını dürdü bu kez de . Çabuk öğrenirsen sıkılmaz , dedi Cenan . Cumartesi günü öğleden sonra da Mihri Hanımın kendisi geldi . Tirşe birmandan , pijama biçimi bol takımını giymişti . Renksiz , uçuk esmer tenine en çok bu yumuşak yeşil renklerin yakıştığını biliyordu . Mihri Hanımın şansına , Yunan Yangınından sonra payına düşen konak Biagi Efendinin kızının eviydi ve giyimine düşkün , genç Madam Adeleyda'nın giysileri , çeyiz ve kumaş sandığı da Mihri Hanıma miras kalmıştı . Mihri Hanım bunların arasından seçtiklerini kendisi ve Dalya için Madam Rebeka'ya diktirdiği gibi bayramda seyranda komşulara da armağan ettiği olurdu . Haççe'nin hatır sormasına Mihri Hanım sevinçli ve çok sevimli bir telaşla ( sonradan Haççe'nin Esat Beyle konuşurken onun için , Gelin olacak kızlar gibiydi ! dediğini duyan Cenan bu benzetmeyi hiç yadırgamayacaktı . ) Ay , be Haççe Abla , nasıl olayım , iki ayağım bir pabuçta ! diye karşılık verdi . Ben hiçbir sevince önceden hazırlanmasını sevmem , uğursuzluk olur , nazar değer diye korkarım , bilirsin . Kendi saçmalığına güldü . Sonra da yumurta ağıza gelince elim ayağıma dolanır . Çakır Fatma'yı ısmarladım , gelip birkaç tepsi baklava yapıverecek , ama senden de patlıcanlı börek istiyorum , ablacığım . Eşber senin patlıcanlı böreğine nasıl meraklıdır , bilirsin . Zahmet olacak ama . . . Haççe , bu bayram telaşında kendisine de rol verildiği için hoşnut , Aşkolsun , Mihri Hanım , zahmet ne kelime ? Eşber Bey bizim de oğlumuz olmuyor mu ? dedi . Başka bir yardıma ihtiyacın varsa çekinme , söyle . Ben de , kızlar da seve seve yaparız , elimizden geldiğince . Nasılsa okullar da kapandı artık , kızlar yapacak iş arıyor ! Yeşilce'de okulların kapanması bir işaretmişçesine , yaz sıcağı kendini iyiden iyiye hissettirmeye başlamıştı ama bu , komşu evdeki hummalı çalışmaları etkilemiyordu . Yatak ve yorganların pamukları attırılıyor , yüzleri değişiyor , duvarlar badanalanıyordu . Cenan'la Sitem de her fırsatta bu etkinliklere katılıyorlardı , hiç değilse seyirci olarak . Dalya bile , Sanki İran'dan Şehinşah geliyor ! diye dudak bükmesine karşın sık sık onlarla birlikte oluyordu . Şimdi öğleden sonraları kentten dondurmacı da gelmeye başlamıştı . Omzuna astığı küçük fıçı biçimi iki tahta kutunun birinde kaymaklı , öbüründe kayısılı ya da vişneli dondurmayla gelip yol kenarındaki incir ağacının altına oturuyor , dondurmasını deniz kabuğu biçimindeki kesme cam tabaklarla sunuyordu . Sıcak havada , kent içinden buralara kadar haftada birkaç gün bu yolculuğu yapmaktan yüksünmemesinde herhalde Zühre'nin mutfağından payına düşen nimetlerin de bir etkisi olmalıydı . Mihri Hanım o gün , Yarından sonra mutlak gel ha ! diye dondurmacıyı sıkıladı . Oğlum yarın geliyor . Senin dondurmanı da nasıl sever , biliyorsun ! Eşber'in trenini hep birlikte karşılamaya karar verdiler . Dalya , Belki Giray da aynı trenden çıkar , deyince Cenan'ın aklına Mehmet Mustafa geldi . Bu yaz onu görebilecekler miydi , acaba ? Mehmet Mustafa , babası Şıhzade'den habersiz annesiyle görüşmeyi bu kez nasıl becerecekti ? Çünkü onun girişimi olmazsa annesi Alime Hanımın - oğlunun hasretinden yataklara düşmüş olmasına karşın - kocasından duyduğu korkuyu yenip birşeyler yapması söz konusu değildi . Ertesi gün trenden yarım saat önce buluşmaya karar vermişlerdi . Cenan'la Sitem , istasyona Sitem'in de gelebilmesi için Haççe'den nasıl izin koparacaklarını konuşa konuşa döndüklerinde Esat Beyi evde buldular . Ovada bir yere uğradığı için Kız Çayı ve sebze bahçesi yönünden yaya olarak gelmişti . Haççe'nin pişirdiği yorgunluk kahvesini içiyordu . Haççe , Sitem kız , koş hamamı yak , dedi . Sitem hamama doğru giderken bir yandan da soru sorar gibi , ısrarla Cenan'ın gözlerinin içine bakıyordu . Cenan , hayır , gibilerden , şöyle bir kaşlarını kaldırınca Sitem'in omuzları çöküverdi . Cenan babasına Eşber'i karşılamaya gitmekten söz etmedi . İzin istese Esat Bey herhalde verirdi ama Cenan babasından çok şey istemeyi sevmezdi . Daha iki ay önce Sitem'i isteyip almıştı ya , artık uzun bir süre başka şeyler istemeye hakkı olmadığını düşünüyordu . Esat Bey yıkanıp gecelik entarisiyle sabahlığını giydikten sonra Sitem'in okuma durumuyla ilgilendi . Getirmiş olduğu gazeteyi Sitem'e uzatarak ilk sayfanın ilk satırlarını okumasını söyledi . Cenan , Sitem'in derslerini nasıl ihmal etmiş olduklarını , Sitem okurken kekelemeye başlayınca ve bildik olmayan ilk sözcüğü sökemeyip takılınca anladı . Esat Bey gazeteyi Sitem'in elinden alarak , Daha çok çalış , dedi . Haççe Teyzenizin seni çok işe koşturduğunu sanmıyorum . Ders çalışacak zamanın kalıyordur . Daha gayretli olmalısın . Haççe , İşlerinden şikayetim yok , dedi kısaca . Cenan Hanıma can yoldaşlığı ediyor . Cenan başını önüne eğmişti . Esat Bey başkaca bir şey söylemeden gazetesini okumaya girişti ama Sitem ellerini yüzüne kapayıp kaçtı , çamın arkasına gizlenip bir süre ağladı . Onun daha çok utancından ama biraz da yarın Eşber'i karşılamaya gidemeyeceği için ağladığını Cenan seziyordu . Ben Sitem'le yeterince meşgul olamadım , dedi babasına . Zaten yazmayı Eşber Abi öğretecek . Eşber Abi bana da İngilizce öğretecek bu yıl . Sitem çamın arkasından çıkıp gözlerini eteğine silerek , O da yarın geliyor zaten , dedi . Esat Bey başını gazetesinden kaldırmadı . Sitem Cenan'dan yana kışkırtıcı bir bakış fırlattı ama Cenan gene kaşlarını hafifçe kaldırmakla yetindi . Sitem kadar cüretli ve tez canlı değildi o ; ya da Sitemden daha tevekküllüydü . Eşber'i karşılamaya gitmeyeceklerini biliyordu . Pek üzüldüğü de söylenemezdi ; böylece beklemenin şu tatlı heyecanı biraz daha uzamış olmuyor muydu ? . . . Onların bir ilkyaz gününde trenden inmelerini . . . beyazlar içinde , genç , yaşam dolu , gittikleri büyük kent okullarının büyüsüyle göz kamaştırıcı . . . nasıl sabırsızlıkla beklerdik , hatırlıyor musun , Dalya ? Onlar ki bizim ağabeylerimizdi ; belki babalarımızdan bile daha çok saydığımız , sorgusuz sualsiz inandığımız . . . hem de sevdiklerimizdi ; sonradan bir daha yaşayamayacağımız , anlaşılmaz , anlaşılmaz olduğu için de anlatılmaz , buğulu hayal aşklarla gönül verdiklerimizdi . . . Büyümeye başladıktan sonra seninle aşkı hiç konuşmadık , konuşamadık , çünkü ne zaman o konuyu açsak üzerimize Mihri Hanımın gölgesi düşer olmuştu . Ve Mihri Hanım senin annendi . . . . Oysa kendimizi bildiğimizden beri hep aşıktık biz , her zaman aynı kişiye olmasa bile . Benim gönlüm en çok , şiirler yazdığı , keman çaldığı halde yanık tenli yüzü , gürbüz , kıvrak bedeni , neşesi ve canlılığıyla ırgatları andıran maymun suratlı Mehmet Mustafa'daydı . Beri yandan şiir yazmadığı halde süzgün şair çehresi taşıyan Giray'ın soylu hallerine de içim akmaz değildi . Bunu sana hiç belli etmezdim , çünkü sen de durup durup Giray'a sevdalanırdın . Bir de yeni atanan bir valinin , elbette İstanbul'da okuyan ve rüya gibi vals yapan oğlu vardı , hani , hatırlıyor musun ? Şimdi adlarını anımsayamadığım , bazen yüzleri hayal meyal gözümün önünde beliren daha niceleri . Beyazlar içinde , pırıl pırıl ve zaman teleskobunun bu yanından bakınca sanki hepsi birer Peri Padişahının Oğlu kadar yakışıklı . En yakışıklıları da Eşber miydi , Dalya ? Yaz gelince Eşber'in Yeşilce'ye dönmesini bekleyerek gün sayan , Piyasa Caddesinde onu ilk gördüğünde adımını şaşırıp sendeleyen kaç genç kız vardı , sayısını kim bilebilir ? Eşber senin olduğu kadar benim de ağabeyimdi . Derinden hissettiğim kardeşsizliğimi sizinle gidermeye çalışırdım o zamanlar . Sen kardeşliğini benden esirgerdin ama Eşber , ağabeyliğini helalinden verirdi bana ; daha doğrusu benden yana cömertçe saçar savururdu , hiç üstünde durup düşünmeden . . . Eşber'i karşılamaya gidemeyişlerine Cenan tevekkülle boyun eğebilirdi ama Eşber'in bu kadere razı olacağını kim söylemişti ? Eşber onları , kendisine kavuşma mutluluğundan uzun süre yoksun bırakmaya asla katlanamazdı ! Tam akşam yemeğine oturacakları sırada , iki dirhem bir çekirdek , şen şakrak çıkageldi . Yoldan değil de arkadan , bahçe tarafından gelmesine karşın Duman onu tanımış ve ona özel olan sevinç havlamasını tutturmuştu . Cenan'la Sitem , Çorba kaşıkları havada , Eşber'in Duman'la selamlaşıp hasret gidermesini dinlediler . Sonra Eşber , dişlerinin beyazında ışıldayan , kara gözlerinin içinde cıvıldayan gülüşüyle eşikte belirdi . Beyaz pantolonunun üstüne Affan Beyin İngiltere'den getirmiş olduğu incecik çizgili , krem renkli yeni ipek gömleği giymiş , kabarık dalgalı kestane saçlarını suyla yatırmaya çalışmıştı . Odadakilerin kıpırdamasına fırsat vermeden seğirtip sofra başına geldi . Salatanın suyu benim ! diye bağırdı . Haççe Teyze be ! Koruk suyuyla çoban salatasını kimse senin gibi yapamıyor ! Duman'ın da bahçe kapısından katıldığı sevinçli selamlaşma sesleri birbirine karışırken Sitem , kimsenin bir şey söylemesine gerek kalmadan dolabın çekmecesinden aldığı kaşığı Eşber'e uzatmıştı bile . Eşber kendi sandalyesini kendisi çekerek oturdu . Çoban salatasının suyundan üç dört kaşık içti . Her seferinde Ohh ! diye dudaklarını şapırdatmaktan geri kalmıyordu . Ellerin dert görmesin Haççe Teyze ! Annesi gibi Eşber de karşısındakinden bir şey isteyip aldığı zaman ona birşeyler vermiş gibi olurdu . Ama annesinin o biraz mesafeli , belli belirsiz lütuf kokan vericiliği değildi bu ; yakın , sımsıcak ve coşkuluydu : Ben sizi seviyorum , bu yüzden size bir şey vermek istiyorum : Beni sevdiğinizi bildiğim için kendimi veriyorum size . Kendimi ben de sevdiğim için bunun en değerli armağan olduğunu biliyorum ve sizi mutlu ettiğim için iki kat mutlu oluyorum . . . Annesinin oğlu , kız kardeşinin ağabeysi olduğu öyle belliydi ki ! Yalnız Mihri Hanımla Dalya'nın - kadınlara pek yaraşan - saz benizliliğinin yerini Eşber'de sıcak bir buğday esmerlik almıştı . Gözleri de onlarınki kadar karaydı ve güldüğü zamanlar gülüşü gözlerinin içinde bir parıltıya dönüşür , sayısız ışık noktalarına bölünerek oynaşmaya başlardı . Ve Eşber hemen her zaman gülerdi . Mahmut Bey gibi rahat , sevecen halleri vardı ama babasının oğlu olduğunu gösteren esas belirti çenesindeki çukur ve arkaya tarayıp serbest bıraktığı dalgalı saçlarıydı . Mahmut Beyin , irice burnu ile gıgıları arasında kaybolan ve çehresine bir belirsizlik , bitmemişlik havası veren girik çenesinin anlamsız çukuru , oğlunun belirgin çenesinde bir cana yakınlık ve ayrıcalık simgesi gibi duruyordu . Haççe , Biraz da sarmadan alsana ! dedi ağzı kulaklarına vararak . Taze asma yaprağından sardım . Eşber , Almaz mıyım ! diye gözlerini devirerek uzanıp eliyle bir sarma aldı , bir lokmada ağzına attı . Haççe yaprak sarmalarını sımsıkı , upuzun sarardı ; bu yüzden dolmanın ucu ağzına sığmayıp çenesine doğru kayınca Eşber pirinçleri önce dilinin ucuyla toparlamaya çalıştı , beceremeyince de avucuyla sıvazlayarak dudaklarına götürdü , sonra elini sırtındaki tiril tiril ipek gömleğin yenine sildi . Haççe , Aa , ne yaptın sen öyle Eşber Bey ? dedi . Güzelim gömleğin berbat oldu ! Eşber , Aldırma Haççe Teyze ! diye gülerek omuz silkti . İstersen bunu sana vereyim , bulaşık bezi yap , Affan Abi nasılsa bir yenisini getirir bana ! Haççe tatlı bir kaş çatışıyla , Harabatiliğin lüzumu yok ! dedi . Esat Bey de , Yıkanır elbet ! diye lafa karıştı . Sonra bütün yetişkinlerin okuyan çocuklara sorması zorunlu olan soruyu sordu : Ee , Eşber , okul nasıl bakalım ? Tam o sırada Eşmi'nin , elinde ufak bir tepsi baklavayla çıkıp gelişi Eşber'i bu kaçınılmaz olduğu kadar gereksiz ve sevimsiz soruya karşılık vermekten kurtardı : Aşkolsun , Eşber Bey ! Millet sofra başında seni bekliyor . Buyur , Haççe Abla , Mihri Hanım bu tepsiyi size yolladı . Esat Bey , Kısmetimle gelmişim , diye gülümseyerek tepsiyi teslim aldı . Mihri Hanıma teşekkürlerimizi söyle , Eşmi . Ayağa kalkıp çoktan eşiğe varmış olan Eşber , Hoşça kalın , hepiniz , dedi . Duyduğuma göre Çakal Köye cambaz geliyormuş . Gideriz artık . Ne zaman ? diye Cenan heyecanla sordu . Bugün - yarın gelecekmiş , diye duydum . Hem bu seferki pek büyükmüş . İzmir'dekiler falan gibi . Gideriz artık , öyle değil mi , Esat Bey Amca ? Hele bir gelsin de , diye , ( tepsiden baklava seçmekle meşgul olan ) Esat Bey dalgın dalgın yanıtladı . Hele bir gelsin , o zaman bakarız . Böylece Eşber , daha gelişinin rüzgarı dinmeden koşup gitti , geride bıraktıklarının tanımadığı bir şarkıyı ıslıkla çalarak akşamın karanlıklarına karıştı . Ama yapacağını yapmış , bu küçük kent için kendince bir bayram sayılan cambaz ın gelişiyle kendi gelişini özdeşleştirmişti . Dahası , cambaz ın cümbüşüyle büyüsünü , artık resmen başlamış olan yaz mevsiminin içine , gözeneklerine kadar bir çırpıda sindirmiş , yürekleri tatlı bir beklentinin ürpertisiyle doldurmuştu : Benzersiz bir yaz olacaktı ! Mahmut Beyin bu Eşber Çocukla işi zor , dedi Haççe , yemenisini açıp küpelerini düzelterek . Nerde Zeytinci Ahmet Beyin Girayı ! Bunun ayakları yere basmıyor bir türlü , aklı başından üç karış havalarda uçupdurur ! Esat Bey , Ko uçsun , be Haççe ! diye gülümsedi . Ko uçsun ! Delikanlı o , şimdi . Zamanla onun da ayakları suya erecek , elbet . Ko , delikanlılığının tadını çıkarsın başında kavak yelleri eserken ! Ama Haççe , Annesinin bu düşkünlüğü sürüp dururken enkinin durulup oturacağı yok , bana sorarsan , diye direndi . Ama ona soran yoktu . O da Esat Beyin kahvesini yapmaya gitti . Ne güzel oğlan ! diye Sitem içini çekti . Güzel mi ? diye Cenan biraz şaşırarak sordu . Güzel ya ! Değil mi sence ? Cenan biraz düşündü . Eşber'deki büyüyü inceleyip dökümü yapmak hiç aklına gelmemişti şimdiye dek . Yakışıklı mıydı Eşber ? Elbette . Ne var ki Cenan , Sitem'in , güzel derken salt yakışıklılıktan söz etmediğini seziyor ve onun bu değerlendirmesine katılıp katılmadığına karar veremiyordu . Sence çok mu güzel ? diye soruyu soruyla yanıtladı . Sitem , Bence dünyanın en güzel oğlanı , diye iç geçirdi . Cenan , Tüh , sormayı akıl etmedim , o trenden Giray da indi miydi , acaba ? diye yazıklandı . Sonra , Ama gelseydi fayton aşağıya doğru geçtiğini görürdük elbet , diye avundu . Giray Bey de Eşber Bey kadar güzel mi ? Bunun yanıtı kolaydı : Evet , bence Giray daha yakışıklı . Neşeli mi öyle ? Yok , Giray ağırbaşlıdır , durgun . Ciddi insandır o , Eşber gibi havai değil . Öyleyse Eşber Bey kadar güzel sayılmaz . Güzel dediğin şakrak olmalı , bana sorarsan . Ama ona da soran yoktu . Balkonun parmaklığına yaslanıp bir süre , ufka yaklaşmış yamuk kırmızı ayın batışını seyrederek Dalya'ların evinden gelen müzik ve kahkaha seslerini dinlediler . Sonra Haççe'nin , Kızlar , yatak saati , demesiyle aşağıya , dişlerini fırçalamaya indiler . Nerelerde olabilirdi ? İçimin bir yanı göz göz ayakta , tedirgindi . Sevgilisi , nişanlısıydım madem , onun yerini bilmem gerekmez miydi ? Bu soru durup durup beynimi ve içimi oyuyordu . Sonra gene onu önemli bir kavganın üstesinden gelmiş , zor durumda bir kahraman olarak görüyor , ilk fırsatta benimle temas kuracağına , bu arada da bana , böyle bir erkeğin kadını sıfatıyla sabırlı ve destekçi olmak düştüğüne kendimi inandırıyordum . Aradan kaç gün geçti , hatırlamıyorum ama bir haftadan çok olmasa gerekti , hatta belki yalnızca üç beş gün . Ama o günler , o günlerin saatleri yıllar kadar uzuyor , geçmek , bitmek bilmiyordu . O günlerde cırcıclar hiç susmadı ve güneş yer yüzünü , birşeylerin öcünü alırcasına kavurdu . Evrenin tüm rüzgarları durmuştu sanki , yaprak kıpırdamıyordu . Gündüzlerden de boğucu gecelerde kocaman , parlak , rengarenk yıldızlar , sıcaktan uyku tutmayan insanların ıstırabını yakından görüp eğlenmek istercesine sanki aşağılara sarkıyor , nerdeyse pencerelerimizden içeri giriyorlardı . Yatağımda uykusuz , avunmasız , bir yandan öbürüne dönerken onların kıs kıs güldüklerini , küçük , şıkırtılı kahkahalar attıklarını duyar gibi oluyordum . Güneş Karanlığı saatlerinde gök yüzü , cırcır sesleriyle çın çın öten sert bir çini kubbeye dönüşüyor , yeryüzüne ise , üzerindeki her şey ve herkes silinip gitmişçesine bir ıssızlık çöküyordu . Bu saatlerde Sitem'in , kucağında Tomurcuk Bey , yüzünde o dingin , doygun gülümseyişle asmalar arasında kaybolduğunu görmek beynimi hınçla uğuldatıyordu . Sitem , Güneş Karanlığı Mülküne bensiz girmenin bir yolunu bulmuş , beni dışarda bırakmıştı . Ben de Duman'ı zincirinden çözüyor , onunla birlikte yol kenarındaki büyük dut ağacının altına gidiyordum . Duman dallardan yerlere düşmüş olgun dutları yemeye bayılırdı . Uyandığı zaman beni gören Oktay da Çomar'ı alıp yanıma geliyordu . Köpeklerin dutları koklayıp seçe seçe yalayıp yutmalarını izleyerek oyalanmaya çalışıyorduk . Ömrümde bundan daha mutsuz ve yapayalnız olduğumu anımsamıyordum . Şimdi düşünüyorum da , Dalya , o yalnızlığımda ne seni özlüyordum doğru dürüst ne Giray'ı ne Mehmet Mustafa'yı . Onların hayatımda sanki hiç yerleri olmamıştı . Ben yalnızca ve yalnızca Eşber'i istiyordum , çünkü Eşber dönüp gelmedikçe ben kendimi onun sevgilisi ve nişanlısı olduğuma inandırmakta giderek daha zorluk çekiyordum . Ve şu sırada onun sevgilisi ve nişanlısı değilsem eğer , kimdim ben , neydim ? Oktay biraz önce , Hadi biz de Sitem'in yanına gidelim , demişti . Sitem'in , kucağında Tomurcuk Beyle Yılanlı İncirlerden yana gittiğini o da görmüştü çünkü . Ben omuz silkmekle yetindim , Oktay da üstelemedi . Sitem ikimizin yüzüne karşı da görünmez kapılar kapamıştı . Benim de elinden kayıp gidivermemden korkan Oktay beni oyalamak için geçen yaz Giray Ağabeysiyle Kirazlı Yaylaya yaptıkları bir gezintiyi anlatmaya başladı . Derken bir ara arkamızda bir hışırtı duyarak döndük . Hemen üç beş adım gerimizde biri duruyordu , bir şey , çünkü insana benzemiyordu ama insandan başka bir şeye de benzemiyordu . Çıt çıkarmadan bu kadar yakınımıza nasıl gelebilmişti ? Gözlerinden akan yaşları tozlu ellerle silip ovalamış gibi , yüzü yol yol kir içindeydi , öyle ki ağzı burnu gözü kaşı birbirine karışmış duruyordu . Toza , toprağa bulanmış , tellerine kuru yapraklar , çöpler takılmış saçları , hiçbir insanoğlunda görülmedik biçimde dimdik havaya kalkmıştı . Kirden kararmış yüzünde bembeyaz duran kanı çekilmiş dudaklarını durmadan , birşeyler söylemek istercesine açıp kapıyor ama sesi çıkmıyordu . Çıkmayan sesinin yerine bakışlarıyla bağırmaya çalışırmış gibi gözleri evlerinden uğramıştı . Bir yandan da parmaklarını açıp kapıyor , çırpınan elleriyle havayı pençeliyordu . Sitem ? dedim sonunda . Benim sesimi duyunca dili çözüldü . Hala yerinden kıpırdamamakla birlikte , Yok . Gitmiş , dedi donuk bir sesle . Yok olmuş . Yerinde yok . Kendi söylediklerini havsalasına sığdırabilmek için ya da benim anlamayacağımdan korkarak , sözcüklerini yinelemeye ve açıklamaya gereksinme duyar gibiydi : Yok . Gitmiş . Kayboldu , diye ekledi . Çalındı . Onu sarsalamak ihtiyacıyla , Sitem ! diye bağırarak yerimden kalktım , ona doğru bir adım attım . Doğru konuş . Ne diyorsun sen ? Kim kayboldu ? Kim neyi çaldı ? Ona yaklaşınca kokusu genzimi tıkadı ve bacaklarından aşağı akmış olan pisliği gördüm . Aydın Bebek ! dedi Sitem . Sanki bu adı kullanırsa başından geçenleri değiştirebilecek , kaybolan , yok olan , çalınan çocuk Tomurcuk Beyden başkası olacaktı . Aydın Bebeyi çaldılar . Yok oldu ! Bu kez pes perdeden , tek düze bir uluma tutturdu : Havaya uçtu sanki , şimdi burdaydı şimdi yok oldu ; ne insan vardı ortada ne hayvan , bir ben bir de o , başka kimsecikler yoktu ; yılanlar çaldı onu , başka kim olacak , mutlaka yılanlar yaptı , hendekten çıkıp geldiler , Tomurcuk Beyimi aldılar , yeraltına götürdüler . . . Durduğu yerde bir ileri bir geri sallanarak adeta makamla konuşuyordu . Birden geçen yaz bir gün , asma altında onunla bir ağızdan söylediğimiz tekerleme aklıma geldi : Horozumu kaçırdılar , suyuna da pilav pişirdiler , mor pilicim çil horozum kayboldu . . . Oktay'ı , o şiddetli korku krizlerinden birine tutulduğu zaman kendine getirmek için yanağına şamar attıklarını biliyordum . Ama şu halinde Sitem'in yakınına gidip tokatlamamın yolu yoktu . Ben de sesimi ve sözlerimi şamar niyetine kullanmaya çalışarak , Susar mısın , Sitem ! diye bağırdım , arada üzerime gelen o buyurganlıkla . Lütfen sus da beni dinle ! Sitem sustu . Şimdi anlat , ne oldu . Yalnız yavaş konuş , tane tane , adam gibi anlat . Kah donuk sesle adam gibi konuşmaya çalışarak , kah kendini yitirip gene ulumaya başlayarak anlattıklarından çıkarabildiğim kadarıyla Sitem biraz önce Tomurcuk Beyi her zamanki gibi uyutup Yılanlı İncirlerin gölgesine yatırmış . Oktay'la benim burada olduğumuzu biliyormuş ama ortalıkta bizden başka kimsecikler yokmuş . Yani Üç Konaklar bağlarında her zamanki gibi bir öğleden sonra saati . Tomurcuk Bey iyice uykuya dalınca Sitem çişini yapmaya kalkmış , biraz öteye , hendeğin çalılık olmayan , bol otlu bir yerine inip çömelmiş . Sonra da hemen bir dakikacık , oralardaki pembe razaki asmasından bir salkım koparmış . Üzümü tülbentinin köşesinde ezip Tomurcuk Beye emdirmek adetindeymiş . İncirin altına döndüğünde de Tomurcuk Beyin yerinde olmadığını görmüş . Hepsi bu . Sitem önce onun uyku arasında yuvarlanıp hendeğe , yılan gömleklerinin arasına düşmüş olabileceğini düşünmüşse de çocuk orada da yokmuş . Sitem çocuğun gerçekten kaybolduğuna önce inanamayarak dört bir yanı aramış , her köşeye bakmış , Çopur Tarlaya bile gitmiş . Ama hepsi boşuna . Tomurcuk Bey hiçbir yerde yokmuş . . . Olamaz ki ! diyordu Sitem ; bu olamazlığı vurgulamak için başını iki yana sallıyordu . Hiçbir yerde nasıl olamaz ? Yattığı yerden nereye gider ? Yürüyemiyordu ki ! Minicikti , daha bir yanına bile dönemiyordu . Bakmayın bacaklarıyla tekmelenip durduğuna , küçümencikti daha . . . Sitem şimdi ağlamaya başlamıştı . Bir dakikacık ayrıldım başından , bir dakikacık ! Hep yaptığım şeydi ! Bir dakikacık ! Ortalarda kimsecikler yoktu . Buralarda alıcı kuş falan da olmaz ki zaten . Başka hayvan da olmaz . Olsa olsa yılanlardır , o otların altında oturan yılanlar gelip almışlardır Tomurumu . . . Sitem gene hıçkırıktan boğulur gibi olmuş , söyledikleri anlaşılmıyordu . Bu kez Oktay da , Annee , ben yılandan korkarım ! O yılanlar buraya gelirse , beni de yerlerse . . . diye ağlamaya başladı . Korkuyorsan evine git ! diye payladım onu . Oktay benim iznimi bekliyormuşçasına yerinden fırlayarak koştu gitti , Çomar da peşinden . O zaman gene Sitem'e döndüm : Artık ağlama , Sitem . Tomurcuk Beyi bulacağız , bak görürsün . Buralarda bir yerdedir mutlaka , başka nereye gidecek ? Şimdi sen burada otur , beni bekle , ben gidip evdekilere haber vereyim . Oturamam ki ! dedi Sitem , paçasından akanlara bakarak . Gene ağlamaya başladı . Ağlama artık ! diye bağırdım . Burada bekle beni . Şimdi geliyorum . Sitem , Ben de korkuyorum ! diye burnunu çekti . O yılanlar . . . Utanmıyorsun ! diye gene bağırdım . Hala köy kızısın işte ! Sonra onu orada , öylece bırakıp eve doğru yürüdüm . Peşimden gelmedi . O gün ve sonrasında olanları elbet sana da anlatmışlardır , Dalya . Gene de o kargaşa , o şaşkınlık , o panik , o kafa karmaşası yaşanmadan bilinemez . . . İlk başlarda az çok serin kanlı sayılırdık . Böyle bir şeyin gerçekten olmuş olabileceğine inanamıyorduk . Bir açıklaması vardı mutlaka ; çok doğal , çok basit bir açıklama , akıl sınırımızın hemen dışında duruyor ve biz onu bulalım diye bekliyor olsa gerekti . Biz de hemen şimdi bulacaktık onu , hemen şimdi her şeyi apaçık görüp anlayacaktık . Her şeyi bir çırpıda çözümleyerek , Amma da aptalmışız , nasıl da görememişiz ! diye kendi mankafalığımıza gülecektik . Ayşe ile Eşmi bir kova suyla sabun , birkaç havlu alıp bizim büyük dutun altına yollandılar , ben de temiz çamaşırlarla Sitem'in mavi basma elbisesini götürdüm . Yanına vardığımızda Sitem hala ayakta beklemekteydi , Gülsüm Hanımla Zehra da yanındaydılar . Oktay annesinin koltuğunun altına sığınıp başparmağını ağzına götürmüş , korku ve merak dolu gözlerini , bilmediği bir şeye bakarcasına , Sitem'e dikmişti . Sitem de onlara , kendisi hendeğe çömelip çiş yaptığı sırada İyi Saatte Olsunların gelip Tomurcuk Beyi kaçırdıklarını anlatıyordu . İyi Saatte Olsunlar , çevredekilerin aklına , yeraltı yılanlarından daha yatkın gelmiş olmalıydı . Gerçi Oktay'la Zehra , bir de Sebze Bahçesinden Ziynet dışında kimse bunu açıkça dile getirmiyordu ama gene de . . . gene de , Dalya , olayın başka bir açıklaması da olamazdı ki ! Tomurcuk Bey sırra ayak basmıştı . Onu bulmak için her şeyin yapıldığından emin olabilirsin , Dalya . İzi sürülmedik varsayım , ( iz bırakmayan yılanlarla İyi Saatte Olsunlar dışında , elbet ) bakılmadık köşe bucak , kaldırılmadık taş kalmadı . Bekçiler , jandarmalar , komşular , herkes seferber olmuştu . Yeşilce'de kaç kişiydik ki zaten o yıllarda ? Herkes herkesin komşusuydu . Kimse kapısını kilitlemeyi düşünmezdi , kentin içinde de dışında da , ne gece ne de gündüz . . . Birkaç çocuk Abraham Efendinin iğneli fıçısına değindiyse de bu kuşkuya onların kendileri bile inanmıyordu . Ben , Cambazda Eşber'le arasında geçen olayı anımsayarak genç Salhane baloncuyu söz konusu yaptım ama bu da , biraz kendimi önemsetmek , daha çok Eşber'i anıp konuşabilmek içindi . Salhane Mahallesi ve çevresindeki çöplükler , bu mevsimde kupkuru uzanan Kız Çayının taşlı yatağı , boydan boya taranmaktaydı zaten . Bu arada en çok üzerinde durulan zanlılar köpeklerdi , galiba . Yabanın kuytularından ya da Dağ Mahallesinin izbelerinden kopup gelmiş aç bir köpek Tomurcuk Beyi kapıp götürmüş olamaz mıydı ? Gerçi hiç kimse buralarda böyle bir olayın gerçekten yaşanmış olduğunu anımsamıyordu , gene de tıpkı Abraham Efendinin fıçısı gibi bu da dillerde gezmeyi sürdüren bir korku masalıydı . Beri yandan Tomurcuk Beyin kayboluşu da ancak masallarla açıklanabilecek bir esrar değil miydi ? Bulunabilen sahipsiz sokak köpeklerinin izi sürüldü , barındıkları yerler , karıştırdıkları çöplükler , Sızım Sokaktaki boş ev dahil , bütün sahipsiz evlerin içleri ve bahçeleri , kentin içindeki yangın yerleri ve çoğu hala yangın yerinden farksız mezarlıklar didik didik edildi . Ağzı açık , hatta kapalı kuyulara insan indirildi . Ne var ki katil köpek kuramını daha başlangıçta zayıflatan kanıt , gene köpeklerdi , Duman'la Çomar'ın olay sırasında o yakınlarda oluşları . Mahallede yabancı kuş uçsa ortalığı velveleye verip ayağa kaldıran bu sadık hayvanların o sırada sessiz ve sakin kalışları oralarda , insan ya da hayvan , hiçbir yabancı ayak dolaşmadığının sağlam kanıtı sayılıyordu . Oktay bu konuşmaları duydukça göğsünü kabartarak , Çomarının çok akıllı olduğunu , onun tanıklığına yüzde yüz güvenilebileceğini ileri sürmekle başlıyor , Öyleyse demek ki yılanlar gelip kaptı Tomurcuk Beyi ! diye evine kaçıp sedirin altına saklanarak herkesi gene başlangıç noktasına getiriyordu : Tomurcuk Beyi kimse kaçırmamış , hiçbir yere götürmemişti . Tomurcuk Bey kayıplara karışmıştı . Bu öyle kesin , tartışılmaz bir olguydu ki Sitem'i suçlamak kimsenin aklından geçmiyordu . Böylesine onarılmaz olayların ardından dilimize pelesenk olan beyhude keşke . . . ler bile söze dökülmüyor , hatta akıllardan bile geçirilmiyordu . Uykusuz geçirdiği o ilk geceden sonra kendisini belli belirsiz toplamaya başlayan Sitem kendi içinden , keşke ler sıralayarak yaşıyor olsa gerekti : Keşke onu kucağımdan bırakmayaydım . . . keşke oradan hiç ayrılmayaydım . . . keşke üzüm koparmayı hiç düşünmeyeydim . . . Ama dıştan hiçbir şey söylemiyor , ağlamıyor , evde ya da çardağın altında , çirkinleşmiş , çökmüş , rengi kaçmış yüzüyle , öylece oturuyordu . Mihri Hanım gene odasına kapanmış , Mahmut Bey banka yoluyla babama haber salmışsa da Müfettiş Esat Beyin Ankara'da olduğunu , önümüzdeki hafta geleceğini öğrenmişti . Haççe , Vah , vah ! diye el ovuşturuyor , Bizim Bey gelivereydi şu sırada ! diyordu , babamın elinde sihirli bir değnek falan varmış gibi . Benimse bunların hiçbiri pek umurumda değildi , Dalya . Tomurcuk Bey kaybolmuş , bulunmuş , umurumda değildi . Benim kaygım ve merakım , Eşber'in nerde olduğu , ne zaman döneceği konusunda başlayıp bitiyordu . Bir ara Haççe'nin Mahmut Beye , Eşber Beye haber salındı mı , Mahmut Bey ? diye sorduğunu duydum , yüreğim korkuyla sıkıştı , ama Mahmut Bey , Amaan , Haççe Hanım Hemşire , bu hengamede bir o eksikti ! Ko , sürttüğü yerlerde kalsın şimdilik ! dedi . Rahat bir soluk aldığımı iyi biliyorum . Sanırım sisler arasından da olsa , parmak basılmaz , elle tutulmaz da olsa birtakım kuşkulara kapılmaya başlamıştım . Ama kopuşuk uçları bir araya getiremiyordum . Yoksa bir araya getirmek işime mi gelmiyordu ? Olaydan sonra , galiba üçüncü günün sabahıydı . Sitem'i evden zorla çıkarıp çardağın altına oturtmuştuk . Sitem nihayet saçlarını düzgünce tarayıp örmüştü . Sütlü kahvesini içti , bir dilim kızarmış ekmek bile yedi . Ama henüz konuşmuyordu . Tomurcuk Beyin kaybolduğu gün ve gece , söyleyeceği ne varsa söyleyip tüketmiş gibiydi . Yalnızca sorulanlara karşılık veriyor , sonra gene donuk bakışlarını boşluğa dikerek susuyordu : kentiyle , yabanıyla tüm Yeşilce'yi içine alarak burgaçlanan hummalı etkinlikler kasırgasının hareketsiz merkezi ! Derken Çakal Köy yönünden neşeli bir düdük sesi duyuldu ve İzmir'den gelen öğle treni Üç Konakların önünden geçti . Komşu evden yükselen heyecanlı bağırışların tekerlek tangırtılarına karıştığını duyduk ve bu şamata daha sona ermeden Ayşe koşarak gelip bize müjdeyi verdi : Eşber Bey geçti ! Eşber Bey geliyor ! Sanki yalnızca ben değil herkes onun gelmesini beklemişti ! Onun gelmesi herhangi bir düğümü çözeceği için değil de , rüzgarı kesilmiş bir denizde kalakalmış bir yelkenli gibi çaresizlikten boğulduğumuz şu sırada gönlümüzü biraz olsun ferahlatacak herhangi bir kıpırtı , bir esinti özlediğimiz için . Gönüllere ferahlık vermek konusunda da Eşber'den ustası bulunur muydu ? Benim için ise onun dönmesi demek yaşamın devam etmesi demekti ; hayır , ölmüşken dirilmek demekti . Öğle yemeğinde Haççe iştah açıcı olsun diye kekikli kuzu pirzolasıyla limonlu patates ezmesi yapmıştı ama Sitem de ben de tabağımızdakileri Haççe'nin zoruyla bitirdik . Yemekten sonra Haççe uykuya çekildi , Sitem'le ben de çardağın altındaki yaygıya uzandık . BİZİ BU GÜZEL HAVALAR MAHVETTİ ! Neyse ki meteoroloji uyardı da önümüzdeki birkaç gün içinde havaların mevsim normallerine döneceğini öğrendik . . . Neyse ki ! . . Soğuk ve yağışlı günleri karşılarken neyse ki , iyi ki gibi şükür nidaları atmak çok da rasyonel gelmeyebilir . Ama , son haftalardaki güzel havalardan yakınmamız ; İklime dair muhabbetler den çıkıp , kuşkucu , septik boyutlara ulaşınca , karlı - kışlı havalar da işte böyle karşılanıyor . . . Gelmişiz Aralığın ortasına . . . Şunun şurasında yılbaşına kaç gün kaldı ? Yılbaşı dediğin , karla tipiyle hatırlanır . . . buz keser çam ağaçlarının yaprakları . . . Lakin Aralık ayının göbeğinde ortalık günlük güneşlik . . . Paltolar , yün kazaklar naftalinli sandıklarından çıkarılmamış . . . Rivayet odur ki ; söz konusu ürünleri pazarlayan konfeksiyon sektörü kan ağlıyor . . . Ama sorun o değil elbette ! . . Bu havalar neden böyle acayip ? Soru ve sorun bu . . . Hayra alamet değil bu parlak güneş ! . . Bu ılık rüzgarlar hayra alamet değil ! . . Mutlaka bir şey olacak ! Dünyanın dengesi değişecek ! . . Bulutlar yağmur yüklü değil artık ! . . Barajlar bomboş , susuzluk kapıda ! Gerçekten öyle mi bilinmez , ama her zaman içimizi ısıtan güneş , bu kez kaygılar uyandırıyor zihnimizin derinliğinde . . . Yok , yok normal değil bu . . . Bir şey olacak , mümkünü yok , çok işaretler belirdi kıyamete dair . En çok inanılan da , küçük kıyamet ya da deprem ! . . Yeraltı suları ısınmış , anormallik ondan ! . . Güneşin , gezegenlerin , yıldızların konumuna bakın ; hepsi depremi çağrıştırıyor ; yerküre haddinden fazla ısınmış ! . . Söylenenlere , söylentilere ve söylencelere bakınca nasıl hatırlanmaz ki Orhan Veli ! . . . Beni bu güzel havalar mahvetti . . . Bu havalarda istifa ettim Evkaf'taki memuriyetimden Evet . . . Bizi de bu güzel havalar mahvedecek . . . Oysa . . . Tabiat , Aralığın orta yerinde harikulade bir bahar bahşetmiş memleket toprağına . . . Güneş pırıl pırıl ışıldıyor gözlerimizde . . . İçimiz ısınıyor . . . Çıkarsalar ya tadını doya doya ! . . Çıkarsak ya ! . . Koskoca evrenin dengesi üç - beş günlük fazla güneş ten bozulacak değil ya ? Lakin , ne mümkün ! . . Kuşkuculuk had safhada ! . . Çünkü ; olumsuz iklimlerin toprağında beslenen yaşam felsefeleri kötü havalar da hayat buluyor bu coğrafyada ! . . Öyleyse , gözümüz aydın ! . . Kış güneşi buraya kadar ! . . Soğuk , yağmur ve kar geliyor ! . . Hiçbir şüpheye yer yok artık . . . Rahat batınca güneş de batıyor işte ! . . Kötü havalarla yaşamayı seviyoruz . . . Acıyı bal ediyoruz . . . Güneşin ve iyi günler in tadını çıkarma özürlüsüyken ; allı - pullu davetiyelerle çağırdığımız kötü günler i doya doya yaşıyoruz . . . Hiçbir gazete ; hiçbir televizyon , hiçbir yorumcu ; Fenerbahçe'nin felaketi kadar zaman ve emek ayırmıyor Galatasaray'ın başarı sırlarına . . . Bizi kötü havalar ram ediyor kendine . . . Bir - iki muzaffer başlık ve bir iki coşkun çığlık la geçip gidiyor gidiyor güneşin aydınlığı . . . Ötekinde sabahlara dek kızılca kıyamet ! . . Tam 15 yıl bir büyük felaketin kıyısında dolaştı bu ülke . . . 30 bin canını yitirdi başına sarılmış belaların kasırgasında . . . Sonra güneş , usul usul gösterdi kendini . . . Aydınlandı ortalık . . . Barış ufak ufak kol geziyor topraklarımızda . . . Farkına varsak yaşayacağız bereketini doya doya . . . Lakin , 15 yıl bir felaketi acılarla , ağıtlarla , zılgıtlarla , öfkelerle yaşayan bizler , henüz güneşe bir katre göz atmış değiliz . . . Baksak , kamaşacak karanlığa aşina gözlerimiz ! Şarkılarımız da hayatımız gibi . . . Varsa yoksa ayrılıklar ; varsa yoksa hicran , bir yığın hüsran . . . Vuslata yani kavuşmaya ayrılan şarkılar okyanusta bir damla sevinç gözyaşı kadar biçare . . . Kış güneşi , şüphelerimiz arasında tadına varamadan geçip gitti ne yazık ki ! . . Lakin ; içimizdeki buzdağlarını eritebiliriz kendi güneşimizle . . . Hey gidi Orhan Veli ! . . Sen aslında her halukarda keyfine varan adamdın güzel havaların . Senin delirmen başka ; bizimki başka . Lakin şimdi zamanıdır artık . . . Hep birlikte zil takıp oynamanın . . . İçimizdeki güneşin sıcaklığında . . . BAHARI GÖRMEDEN O şarkı bu sözleri yıllar önce dile getirdiğine göre , havalar ilk defa böyle olmuyor . Baharı görmeden yaz geldi geçti diyordu şarkı . Şimdi herkeste aynı kaygı . Bahar bir türlü gelmiyor . Gökyüzü kurşuni bulutlarla kaplı . Yağmur hiç ara vermiyor . Geceler ayaz . Güneşe hasret geçiyor güzelim bahar günleri . Herkeste bir dert . Ya haziran da böyle giderse ! . . Ya baharı görmeden yaz gelip geçerse . . . Oysa , öyle olmayacak . Bahar , ucundan kıyısından yakalanacak . Ve yaz yine gelecek . Yine cehennem sıcağıyla kavrulacak sahil boyları . Denize sere serpe uzanacak Adem oğulları ve Havva kızları . Akdeniz akşamları şarkısı , yaz gecelerinin ay ışığında bile bunaltan sıcağında terennüm edilecek . Yine nice aşklar yaşanacak pervasız . Yine nice meşkler . Ve kaçınılmaz hicazkar ayrılıklar . Kaygılanmaya gerek yok yani . Baharı görmeden yaz gelip geçmeyecek . Ama , yalancı baharlara aldanıp , erken bayramlıklar kuşananların , geciken baharlarda paniklemesine neden şaşmalı ! . . Hatırlayın son Kurban Bayramı'nı ! . . Güneş , Ağustos dehşetiyle kasıp kavuruyordu . Tamam işte demişti herkes , yaz erken geldi bu sene . ( Ekonomi de iyi gidiyordu , siyaset de üstüne üstlük . ) Yaz erken geldi ve gitmeyecek deniyordu . Oysa gitti . Yalancı baharlar yaşandığını söylemiştik o zaman da . Şimdi de tarifsiz kederler ve boğucu iç sıkıntıları içinde umutsuzluk egemen dört bir yana . Bırakın aşkı , meşki . . . Şöyle sahilde birkaç arşın yürümek ne mümkün ıslanmadan ! . . Mesele şu : Biz ne zaman bayram yapmalıyız . . . Hangi haziran , mutlu hazirandır ? Dokuz puan öndeyken karda kışta erken bahar yapan futbol takımı hüsranları yaşadı . Geciken baharda şampiyonluk kutlayan öteki takımın bayraklarının dalgalanmasına ise yağmurlar , fırtınalar izin vermedi . Doğa hatırlattı ki ; asıl bayram daha sonra girecektir hayatımıza . Yani muzaffer Avrupa akşamlarında . . . Bayraklar , o gerçek zafer günlerini bekliyor . Türkiye de kendi yalancı baharlarında aldanıp durdukça , yağmurların kasvetine daha çok kapılacaktır . Oysa dışarıda , çok dışarıda mutlu haziranlar duruyor . Maksat kendi ikliminde çırpınıp durmak değil . Başka güneşli iklimlerin davetkar saadetine kanat çırpabilmek . . Yelken açmak çağın evrensel baharlarına . . . O zaman dalgalanacak zafer ve aşk bayrakları . . . YALANCI BAHAR Ne çabuk unutuyoruz . Daha iki hafta önce kış ortalığı kasıp kavuruyordu . Kimi yerlerde yağmur , kimi yerlerde kar . . . Bahar ve güneşli güzel günler hiç gelmeyecek sanılıyordu . Oysa geldi . . . Hem de bayramla birlikte . . . Hem de baharı da es geçip , yaz günlerinden esintilerle . . . Şimdi yine unutuyoruz . Bu baharın yalancı bahar olduğunu unutuyoruz . Güneşli güzel günlerin hayatımıza henüz temelli çıkıp gelmediğini unutuyoruz . Soğuk ve yağmurlu ikindilerin kapımızda olduğunu unutuyoruz . Kuşkusuz bunda rehavetle geçen tatil günlerinin de etkisi var . Lakin güneşten sonraki ilk yağmurlar üstümüze gelince , yeniden üşüyünce uyanacağız . Yalancı baharın farkına varacağız . İklimlerin sarıp sarmaladığı bizler hayatımızın her alanında yalancı baharlara aldanıyoruz . Siyasetteki durgunluğu da bahar sanıyoruz . Enflasyondaki tersine kıpırtıları bahara yoruyoruz . Yalancı aşk şarkılarına aldanıyoruz . İrtica - laiklik kavgası rölantiye girdi sanıyoruz . Görüşmeci yeşil soğan getirince , dağlarına bahar gelmiş memleketimin , diye avunuyoruz . Oysa , şimdi yaz - kış yeşil soğan yetişiyor seralarda . Oysa , irtica - laiklik kavgası , henüz çözülmüş değil beyin kıvrımlarında . . . Oysa , kendi yazdığı şarkılara inanmıyor hiç kimse . Oysa , ekonominin dişlileri çevirmeye devam ediyor enflasyon çarkını . Oysa , siyaset , yeni rotalara yelken açmaya hazırlanıyor fırtınalı sularda . . . Yalana baharlar o kadarla da kalsa iyi . . . Taraftarlar , Boğaz'ın iki yakasında her hafta şampiyonluk şarkıları söylüyor . Avrupa yakasındaki Ali Sami Yen ile Anadolu yakasındaki Fenerbahçe stadlarında , saat tam 20 . 45'te lideriz yazılıyor sırayla . . . Milyonlarca taraftar yalancı baharların coşkusuyla kendinden geçiyor . Son 90 dakikaları beklemeye kimsenin tahammülü yok sanki . . . Sabırlar tükenmiş . . . Öyle olunca kimsenin hakemlere güveni kalmıyor , herkes bir an önce koşar adım hedefe ulaşmaya çalışıyor . Durup düşünen kalmamış sanki . . . Yalancı baharlar cümle alemin başlarını döndürmüş . . . Oysa güzeldir ilkbaharla yaşamak . İlkbahar umut ve iyimserlik demektir . Yalancı baharlara aldanmadan ilkbaharın rayihasını ciğerlerimize çekerek uzun soluklu yarışlara hazırlanmak gerektir . Yalancı baharlar geçer gider . . . İlkbaharın umutları kalıcıdır . Zafer , o umudun sırtında gelecektir iklimlerin sırat köprüsünden . Acele etmeyin , kanmayın yalancı baharlara . . . Ben de çoğunuz gibi son doksan dakikayı bekleyeceğim . . . YILIN OLAYI BUGÜN ! Yaklaşık 6 ay önce , 7 Aralık 1997 tarihinde , bu köşede kaleme aldığımız yazının başlığı 98'de Yılın Olayı idi . O günlerde herkes , 97 yılında yılın olayı ve yılın adamı için görüşlerini bildirirken ; biz önümüzdeki yılın en önemli olayını vurgulamaya çalışmıştık . Tarih ve yer de belirterek . . . O gün , işte bugündür . Yılın olayı bugün yaşanacaktır . Çünkü . . . Altı ay önceki yazımızda şöyle demiştik : Önümüzdeki 98 yılında , dünyada yılın olayının da , yerinin de , hatta tarihinin de şimdiden belli olduğunu söylemek kehanet sayılmamalıdır . Tahminlerin aksine , 98'de yılın olayı savaş alanlarından , siyaset arenalarından , felaket manzaralarından tezahür etmeyecektir . Yılın olayının mekanı bir futbol stadyumu , tarihi haziran , ülkesi Fransa'dır . Dünya Kupası finallerinde , Amerika Birleşik Devletleri'yle İran'ın karşı karşıya geldiği ve kaptanların el sıkıştığı an , yılın olayının da başladığı an olarak tarihe kaydedilecektir . O tokalaşma ve ardından gelen başlama vuruşu , hiç kuşkunuz olmasın , dünya siyasetinde ama özellikle de Orta Doğu'nun kaygan siyasal zemininde bir deprem etkisindedir . O başlama vuruşu , yalnızca 90 dakikalık bir maçı değil , orta Doğu'da yeni bir süreci de başlatacaktır . Yeşil çimenlerde sıkılan o elin artık geriye dönüşü yoktur . Orta Doğu'da dengeler değişecektir . Washington - Tahran yakınlaşması , bölgede siyasal İslamla ilgili hesapların yeniden gözden geçirilmesine yol açacaktır . Bu maçın oynandığı dakikalarda , Washington'da Clinton'un , Tahran'da Hatemi'nin bulunması maçın sonucuna etki edecek ciddi bir şans niteliğindedir . Washington - Tahran yakınlaşmasının hemen ardından , Washington - Bağdat ve Bağdat - Tahran yakınlaşmasının doğması kaçınılmazdır . Orta Doğu'da dengelerin değişmesi yalnızca taraf ülkeleri etkileyecek değildir . Hem bölgenin iktisadi hayatında normal in anormel e galebe çalması , hem siyasal İslamın gerilemesi , hem de Kürt sorununda dış dinamiklerin yerinden oynaması Türkiye'yi de rahatlatacak ve kurt kapanı nından kurtaracaktır . Bu öngörüleri çok kahin ce ve fazla pespembe bulanlara hatırlatılır . Soğuk savaşın sonu Moskova - Washington yakınlaşmasıyla gelmiş değildir . Her şey , Pekin - Washington flörtüyle başlamış , önce Çin Seddi yıkılmış ve domino etkisiyle , doğudan batıya yürüyen depremin dalgaları , sonunda Berlin duvarını yerle bir etmiştir . Ve yine unutulmamalıdır ki , futbol topu , ping pong topundan her zaman daha büyüktür . Bence , şimdiden bir bilet bulun kendinize . . . Yılın olayı , izlenmesi parayla bir seyirlik olaydır çünkü . Bu maçı kaçırmayın . Evet . Altı ay önce bu çağrıyla bitirmiştik yazıyı : Bu maçı kaçırmayın . . . Geçin ekran karşısına . . . Yerinde izlenmesi parayla da olsa , kazancı sırayladır . İşte alametler belirmiştir . ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright'ın tam da maç öncesi ilişkileri düzeltme çağrısı rastlantı değildir . Tahran yönetiminin bu çağrıya beklenmedik çabuklukta olumlu cevap vermesi de boşuna değildir . Elbet , ilişkiler bu çabuklukta düzelmeyecektir . Ama unutmayın ki sadece 22 kişinin rol aldığı bir futbol maçı bile 90 dakikadır . Hele bir başlama vuruşu yapılsın . . . Evet , izleyin bu maçı . . . Sonuç kaç kaç olursa olsun kazanan herkes olacaktır . PARİS'TE AŞK BAŞKA MIDIR ? Yıllar yılı söylendiğine ; şarkıların , şiirlerin , resimlerin ve unutulmaz filmlerin konusu olduğuna göre mutlaka öyledir . Paris'te aşk başkadır . Fakat , Paris'te Başka olan yalnızca aşk değildir . Futbol da öyledir . Yazıya şöyle de başlanabilir ; 13 Mayıs 1998 . Saat 11 . 30 . . . Orly Havaalanı'na indim . Manzara - i umumiye : Futbol bu kentin en gizemli yerlerinde saklı . Hiç yokmuş gibi duruyor . Ama , her yerde soluk alıp veriyor . Tıpkı Paris'te yaşanan aşklar gibi . Aşkların şehri olan Paris , hiçbir zaman aşklarını ayağa düşürmedi . Pespayeleştirmedi . Bu şehir 1960'ların seks devrimini bile asgari zayiatla geçiştirdi . Aşkı korudu . Aşk , şehrin bütün sokaklarından akıp geçti . Seine Nehri gibi şehre damgasını vururken sonradan görmelerin yani Eyfel lerin önüne geçmedi . Sessizce aktı . Cinselliğini ise kendi ördüğü duvarların ardında coşkuyla yaşadı . Bir yığın dünya şehri , Seks merkezi , Porno başkenti yaftalarını boynunda mahcup edalarla taşırken , Paris'in Aşk şehri unvanı hiç değişmedi . Paris , futbolu da böyle taşıyor işte . Duvarların , yani stadların içinde olanca coşkusuyla oynanırken stadların dışında lüzumsuz çığırtkanlıkların ve şiddet gösterilerinin aleti olmuyor . Ama , yine de kentin her yanında , futbolun ayak sesleri kulaklara çağdaş notalar halinde ulaşıyor . Ve işte bu Manzara - i umumiye içinde , iki bine doğru futbolun çağ atladığına tanıklık ediliyor . Evet , futbol çağ atlıyor . Yıllar yılı içi boş , kof bir profesyonellik anlayışı içinde uyutulan , gelişmesi engellenen futbol , zincirlerinden boşalıyor . Dünya ekonomi devlerinin desteğiyle büyük güç kazanıyor . Varoşların maharetli çocuklarının başarı öykülerinden çıkıp , herkesin başarısına dönüşüyor . Evet . . . Herkesin başarısı . . . Futbola destek , her ülkede eşit ve adaletli bir dağılım buluyor . Herkes payını alıyor . Herkes güçleniyor . Fransa - 98'in başlangıcında , Futbolun zevk vermediği ya da beraberliklerin sıktığı değerlendirmelerinin arkasındaki gerçek budur . Futbolda özellikle ulusal takımlar düzeyinde fark kapanıyor . Eskiden olduğu gibi , büyük takımların küçüklere üçer beşer sıraladığı günlerin geride kaldığı görülüyor . Favori takımların artık favori olmadığı , onlardan ezici üstünlükler bekleyenlerin düş kırıklığına uğradıkları gözleniyor . Hatta , ötekiler geliyor ve berikileri ezip geçiyor . Futbolda modern stadlarla birlikte Holigan lık azalırken ; heyecanlı seyirle , bir sanat yapımı seyretmenin ağırbaşlı tavrından çağdaş bir seyirci sentezi doğuyor . Ve son olarak , futbolun televizyondaki ağırlığı artıyor . Çoğalan kamera sayıları ve üstün teknoloji ile ekranda futbol seyri maça gidemeyenin mecburiyeti olmaktan çıkıp keyifli bir tercihe dönüşüyor . Kısacası , Fransa - 98 , iki binli yılların kapıyı çalan farklı anlayıştaki çağdaş futbolunun sinyallerini veriyor . Şampiyona ilerledikçe o çağdaşlığın sahadaki futbol estetiğine de yansıyacağından kimsenin şüphesi olmasın . İşte 13 Haziran 1998 itibariyle Paris'te futbolun Manzara - i umumiyesi . ÖNERİ Futbol , beklentilerimiz doğrultusunda , toplumsal hayatın dengeleri kadar politika ve diplomasi dünyasının denklemleriyle de oynayabileceğini kanıtladı . Şimdi İran'la ABD ilişkilerinde futbolun büyülü gücünün çözdüğü kilitlenmenin , iki ülke arasında kapalı kapıları teker teker açması bekleniyor . Elbette , iki tarafa da - pozisyonlarını yeniden belirleyebilmesi için - zaman gerekiyor . Belki geç olacak , ama bilin ki güç olmayacak . İkinci ve üçüncü adımların , İran ve Amerika'nın futbol takımlarının Washington ve Tahran'da gerçekleştirecekleri rövanş ziyaretleri olacağını şimdiden söyleyebiliriz . Tahran - Washington denkleminin çözülmesiyle , sıra Ortadoğu'daki öteki denklemlere de gelecektir . Süreç , başlama vuruşuyla start almıştır . Dönüşü yoktur . . . Ancak , bu yazının amacı futbol - siyaset ilişkisine dair yeni önermeler ortaya atmak değildir . Fransa 98'de yaşananlardan yola çıkarak , Türkiye'de futbolla ilgili herkese somut bir öneride bulunmak istiyoruz . Dünya Kupası'ndaki maçların öncesi ve sonrasındaki seyirci tablolarıyla , stadlardaki görüntüleri izleyenler fark etmişlerdir . Sahada mücadele eden futbol takımlarının taraftarları ; yani iki ulusun insanları maçlara birlikte geliyorlar . Yani , Fatih topu ıskalamasaydı , altı gün sonra İstanbul'da kıyamet kopacaktı . Yunanistan ve Türkiye , tarihlerinde ilk kez resmi bir maçta karşı karşıya gelecekti . Ama daha da önemlisi , bu ilk resmi temas ın ; ilişkilerin , iki ülke tarihinin belki de en sorunlu dönemlerinden birine rastlaması olacaktı . Maçın oynanacağı Toplumsal iklim , Juventus maçının ortamından çok daha sıcak , çok daha duyarlı , çok daha fırtınalı yaşanacaktı . Olympiakos gelecek miydi ? Gelmezse ; Türkiye'ye karşı önyargıların oluştuğu bir ortamda bu tavır nasıl ve kimin lehinde yorumlanacaktı ? Gelirse ; tüm uyarılara rağmen çıkabilecek en küçük bir olay , yine aynı önyargılar ortamında , Türkiye aleyhinde nasıl bir heyecan kasırgasına dönüşecekti ? Öcalan'ın yargılanması öncesinde bu kasırga , Türkiye'yi nasıl haksız bir eleştiri bombardımanının hedefi haline getirecekti ? . . Diyelim ki hiçbir şey olmadı ve maçın başlama düdüğü çaldı . . . Türkiye bu kez de - Juventus maçında olduğu gibi - , yedi düvele karşı zafer kazanma sorumluluğunu yine on bir genç adamın üstüne yıkacaktı . Futbol topunu taşımaya hazırlanmış bedenler ve yürekler ; küre - i arz dan daha ağır bu yük karşısında nasıl ayakta kalacaktı ? . . Yenerse , sevinç şölenlerinin ölçüsü ayrı bir sorun olurdu . . . Ama , ya yenilirse ! . . Ya yenilseydi ! . . Ya Fatih topu ıskalamasaydı . . . Ya Galatasaray kazansaydı ? . . Evet . . . Bugün artık rahatlıkla söyleyebiliriz : İyi ki ıskaladın Fatih . . . İyi ki yedik o golü . . . Olaylar çıkarmış , çıkmazmış ; ilişkiler daha da gerilirmiş gerilmezmiş . . . O ayrı konu . . . Ama bir ülkenin bütün kurumlarının , sorumluluğu ve görevi üzerine yıkabilecekleri bir futbol takımı yok artık . . . 90 dakikalık hayal oyunları yok . . . Kolaycılık yok . . . Kaçmak yok . . . Kamuoyuyla , medyasıyla , diplomatlarıyla , iş dünyasıyla , siyasetiyle ; şimdi bütün dünyaya , yedi düvele kendimizi anlatmak sorumluluğu hepimizin üzerinde . . . Görevi asıl sahiplerine bıraktığın ve hatırlattığın için teşekkürler Fatih . SON DEFA FUTBOL Şampiyonluk yarışının sonuna yaklaşıldığı günlerde - genelde siyasete ayrılmış köşelerde - futbol yazısı kaleme almak adetten oldu . Biz de bu köşede futbol için , futbol üzerine kalem oynattık çoğu zaman . Bir kere , bu köşede hayata dair her şeye olduğu gibi futbola da yer vardı . Olmalıydı . İkincisi , futbol , hayatın her alanındaki ilişkiler için , hatta siyasetin kendi kuralları içindeki oyunları için de bir laboratuvar niteliğindeydi . Futboldaki gizleri çözenler , siyasetteki sırları çözmekte de fazla zorlanmıyorlardı . Bireysel ve kolektif mücadelenin iç içe yaşandığı ; tribünlerdekilerle sahadakiler arasındaki ilişkilerin başarı ya da başarısızlıkta etken olduğu ; liderliğin ve yaratıcılığın belirleyici olduğu ; oyunu zamanında okuyup zamanında doğru karar vermenin yaşamsal önem taşıdığı iki alandı futbol ve siyaset . . . Bu kadar benzeşme olamazdı . O nedenle bu köşedeki futbol yazıları çoğu zaman hayata ve siyasete dair göndermelerle kaleme alındı . Salt futbol için futbol yazısı da yazılmadı . Şimdi de yazılmayacak . Bu satırların yazarı o gün Galatasaray'ın şampiyon olacağını yazdı . Biliyorum , dedi . Bu kehanetin futbol bilgisiyle ilgisi de yoktu . Bugünkü yazı yine bir gönderme yazısıdır . Takımların transfer politikalarından yola çıkan bir gönderme yazısı . Şimdi transfer zamanı . . . Yine bombalar patlıyor . Ve o bombaların kuru gürültüsü , bu sezon neden Fenerbahçe'nin değil de Galatasaray'ın şampiyon olduğunu anlatıyor . Hatta büyük olasılıkla neden gelecek yıl da olacağını . . . Transferin bombası Baliç . . . Çok iyi bir futbolcu . Üstelik Türk uyruğunda . Galatasaray dahil her takım onu kadrosunda görmek ister . İstiyor da . . . birkaç futbolcu daha var aynı değerde . Bombanın sesini kuru gürültüye çeviren soruyu önce kendime sordum : Emre mi , Baliç mi ? Hatta daha da abarttım : On Baliç'e bir Emre'yi değişir misin ? Cevabım Hayır dı . Tercihim Emre'ydi . Daha sonra aynı soruyu en az on kişiye sordum . Cevapları biraz düşündükten sonra hep aynı oldu . Hayır ! Peki sizin cevabınız ne olurdu ? Galatasaray'ın bu yılki şampiyonluğunda bu soruya verilen cevabın payı çok büyük olmalı . İnsanların da , kurumların da ; önce geleceği omuzlarında taşıyacak umutları ; sonra o umudun yaşattığı özgüvenleri olmalı . Galatasaray bu yıl umut ve özgüvenle çıktı uzun yürüyüşüne . Önce Fatih , sonra Okan , sonra Emre . . . Hepsi kendi bünyesinden bulup çıkardığı genç değerlerdi . Bülent , Tugay , Suat da yıllar önce aynı anlayışla sürülmüşlerdi bünyenin içinden yeşil çimenlere . Umuda ( yani yarınlara ) önem veren Galatasaray , dışarıda da çok büyük oynadı . Hedefini ya da amacını büyüttü . Bütün dünyanın tanıdığı , Eurosport'un her akşam defalarca resmettiği Hagi ve Popescu'yu umuda monte etti . Ya da umudu onlara . Dünyanın en büyük üç golcüsünden birini , Hakan Şükür'ü de bu tabloya ekleyince , herkese rağmen kazanılmış şampiyonluk neden sürpriz olsundu ki ? Baliç ya da başkaları Galatasaray'a ya da başka kulüplere gidebilir . Bugünlerde Galatasaray taraftarları bu bomba transferlerle ilgili değil . Herkes Fatih Terim'in gözlerinin içine bakıyor . Gelecek yıl gizli cephanelik ten hangi dinamiti , hangi yeni Emre'yi ya da hangi umudu sahaya sürecek diye . . . Kıssadan hisseye gelince . . . Onu da siz çıkarın . . . MAZİNDE BİR TARİH YATAR ! Çocukluğumun bir bölümü Üsküdar'da geçti . Üsküdar - Kadıköy arası tramvay biletleri öğrenci için 15 kuruştu . İkindi vakitleri istikametimiz Fenerbahçe Stadı'ydı . Fenerbahçeli futbolcular , yaz günleri akşam serinliği bastırınca yeni sezon hazırlığına çıkarlardı . Stadın her yanı açıktı o zamanlar . Ne kapı , ne duvar vardı stadın çevresinde . Gider çimlerine çömerdik stadın . Yanımıza da yorulan Fenerli futbolcular otururdu . Onları hayranlıkla izlerdik . Bir dönem Şeref , Basri , Can , Naci , Özcan . . . Sonra , Şenol , Birol , Aydın , Şükrü . . . Benim Üsküdar'da geçirdiğim son yaz , başlarında İngiliz teknik direktör Oscar Hold vardı . Çok sempatik bir İngiliz'di Oscar Hold . . . O sıralar , en yakın , en candan arkadaşlarım Fenerliler'di . Maçlara da , antrenmanlara da birlikte giderdik . Söylemeye hiç gerek yok ki , ben o yıllarda da iflah olmaz bir Galatasaray taraftarıydım . Fenerbahçe Stadı'nın çimlerinde sarı - lacivertli futbolcularla yan yana otururken de yüreğim sarı - kırmızı renklere sevdalıydı . Sonra biz kentin öteki yakasına göçtük . Fener Stadı anılarda kaldı . Ama has bir Galatasaraylı olarak sarı - lacivertli futbolculara sevgim bitmedi . En sevdiğin futbolcuları say , deseler , hiç eksiltmeden , hiç atlamadan dört futbolcunun adını sayardım : Metin , Turgay , Can , Lefter . . . Nitekim Can Bartu'nun jübilesine koştura koştura gittim . İnönü Stadı'nın eski açık tribününde , beş - on dakikalığına sarı - kırmızılı formayı giyen Can'ı gözlerim dolarak uğurladım . Dört - beş yıl sonra da , Metin'in jübilesinde Fenerli arkadaşlarım benim yanımdaydılar . Onlar da hiç gerçekleşmemiş Metin'li Fener hayalini ebediyen uğurlarken karmakarışık duygular içindeydiler . Ve sonra . . . Bir yatılı okulun yatakhanesinde küçük bir transistörlü radyonun içinden yükselen gool sesiyle havalara fırlamıştık . Fenerbahçe , Avrupa'nın şampiyonlar şampiyonu Manchester City'yi Abdullah ve Ogün'ün golleriyle elemişti . . . Hep birlikte bağırmıştık : Mazinde bir tarih yatar Yaşaa Fenerbahçe . . . Sonra neler olduysa oldu . . . Önce ekmeler bozuldu bu ülkede . . . Önce dostluklar bozuldu . . . Bazı kulüplerin yönetiminde o kulübün geleneklerinden ve değerlerinden habersiz insanlar boy gösterdi . Kimileri , bu makamları kendi kişisel ekonomik hatta siyasal çıkarları için merdiven olarak gördüler . Ve balık baştan koktu . ( Ali Şen'i ima ettiğimiz filan da sanılmasın , biz tüm futbol kulüplerinde yaşanan son yirmi yıllık süreçten söz ediyoruz . ) Dostluklar hançerlenince , Fenerli arkadaşlarımdan hiçbiri Galatasaray'ın Avrupa'da yarı final oynamasına sevinmedi . Fenerbahçe'nin Manchester City'yi elediği akşam havalara uçan ben de Manchester United'i sahasında yenmesine doğru sevinemedim . Bütün bu gelişimin sonrasında birkaç haftadır yaşanan ve söylenenler Fener'e sempati duyan Üsküdarlı çocuğun sarı - kırmızı yüreğini derinden yaralıyor . Bu sezon puan puana bir savaş yaşanıyor . Hakem hatalarına farklı anlamlar yükleniyor . Fenerli dostlar kusura bakmasın ; ama Galatasaray , hakemler kolladığı için lider olmuş değildir . Fenerbahçe dokuz puan öndeyken on altı puan yitirdiği için kendisi liderliği kaybetmiştir . ( Çünkü dokuz puanlık fark kapanırken yedi puan da Galatasaray vermiştir . ) Hakem hatalarına gelince ; iki takıma sempati duyan spor yazarları bir masada buluşup objektif bir araştırmayla Galatasaray ve Fenerbahçe'nin haklı - haksız kazanıp kaybettiği puanları alt alta koysalar belki de tartışmalar bıçak gibi kesilecektir . Kaldı ki , buna da gerek yoktur . Önümüzdeki dört hafta , geleneksel dostlukların ve iki takıma ait değerlerin korunup yüceltilmesi için tarihi bir fırsat sunuyor . İşte puanlar da , averajlar da baş başa . . . Deplasman ve kendi sahasındaki maçların sayısı eşit . Karşılaşacakları takımların güçleri ve ligdeki konumları neredeyse aynı . Haydi ellerimizi ve dillerimizi çekelim aylardır sahada ter döken çocukların üstünden . O çocukların emeklerini hırslarımıza feda etmeyelim . Dört maçlık müthiş ve zevkli bir ligin başlama düdüğünü çalalım birlikte . Üsküdar'dan Kadıköy'e kalkan sevgi tramvayına atlayıp gidelim . Haydi . . . PARAYLA MUTLULUK OLMAZ MI ? Fenerbahçe , Pendikspor a yenildi . 32 trilyonla , 200 milyarın kapışmasından galip çıkan paranın gücü olmadı . Para kaybetti . Peki ne kazandı ? 32 trilyon'un kaybettiği kesin . . . Ama 200 milyar ın kazandığı o kadar kesin mi ? Yani , kimse ortaya çıkıp diyebilir mi ki ; 32 trilyon harcamanıza gerek yok , 200 milyar harcayanlar hep kazanır ! Diyemez . . . Öyleyse kim kazandı ? Ya da . . . Kim neden kaybetti ; kim neden kazandı ? . . Aslında ; durum tümüyle aynı olmasa da , benzer yorumlar Galatasaray'ın Avrupa'daki maçları için de söylenmişti . Milan'ın , Juventus'un Hertha Berlin'in ve Bologna'nın bütçeleri Galatasaray'la kıyaslanmıştı . . . Durum , tümüyle farklı olsa da ; iki olayın karşılaştırılması , parayla mutluluk olur mu , olmaz mı ? sorusunun yanıtını bulmamıza yardımcı olurdu . İstanbul'daki Pendik , parasızdı . . . Hiç para harcamamıştı . Şampiyonluk gibi bir niyeti ve büyük hedefleri yoktu . Avrupa'daki Galatasaray parasız değildi , Türkiye ölçeğinde hatırı sayılır para harcamıştı . Niyetleri ve büyük hedefleri vardı . Fenerbahçe nin de öyle . . . Yani , asıl karşılaştırma , Galatasaray ve Fenerbahçe nin para - mutluluk ilişkisi alanında yapılmalıydı . Fenerbahçe , Pendik e yenilerek , parayla her zaman mutluluk olamayacağı gerçeğini kanıtlamıştı . Ama bu , parasız da mutluluk olabileceği anlamına gelmiyordu . Pendikspor un galibiyeti , böyle bir iddiayı kanıtlamaya yetmezdi . Ama , Galatasaray'ın Avrupa'daki başarıları ; parayla - ya da göreceli daha az parayla - mutluluğun manivelasının nasıl çalıştırılabileceğini kanıtlayan bir örnekti . Yani para , mutluluğun önemli enstrümanlarından biriydi . . . Ama ; daha önemli olan bu enstrümanı nasıl çalacağınızı bilmekti . Virtüözlerin farkı , orada ortaya çıkıyordu işte . . . Ortadoğu nun son yarım yüzyıllık tarihinde , petrol zengini ülkeler , yaşadığı onca sorun ve onca acıya karşın , bölgede Türkiye kadar mutlu olabildiler mi ? Türkiye'nin yaşadığı onca sorun ve onca acının onda birini yaşamamışken ? Yani ; bu coğrafyada parayla mutlu olabildiler mi ? Neden ince ve uzun bir yolun sonunda Avrupa nın sınırları Türkiye nin sınırlarında bitiyor ? . . Avrupa'nın bir coğrafi tanımlama olmadığını ; bir ilkeler ve değerler manzumesi anlamına geldiğini de herkes biliyor . Ama ; o değerler ikliminde rüzgarlar ; Türkiye sınırlarının ötesine geçmiyor işte . . . Parayla saadet ; parayla demokrasi , parayla insan hakları , olmuyor . Uzun yıllardan sonra da olsa ; Türkiye mutluluk manivelasını çalıştırmayı beceriyor , becermeye çalışıyor . Mutluluk , önce barıştan geçiyor . . . İçte ve dışta barıştan . . . Galatasaray'ın Fenerbahçe'den , Türkiye'nin doğu ve Güney komşularından farkı oradadır . . . Barış ne kadar yakınsa ; mutluluk o kadar kapınızdadır . . . Ekonomide , siyasette de . . . Para da barışı sever , demokrasi de ! . . Denemesi bedava olmadı gerçi . . . Ama . . . Değdi . TARAFTARLAR GÜNÜ Dün sevgililer günüydü . Bugünse taraftarlar günü . İki günü birden yaşayabilmek ve iki kavram arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları kavrayabilmek için bir şart var : Hem sevgili , hem taraftar olabilmek . Sevgili olmadan ve aşkı yaşamadan taraftar olabilmek belki mümkündür . Lakin , iyi bir taraftar olmadan , gerçek aşkı yaşamak ve sevgili olabilmek ne mümkün ! . . Kuşkusuz , ilk bakışta dayanaksız gibi görülecek bu varsayıma karşı çıkanlar olacaktır . Ama , itirazların da mesnedi olmak gerekir . Soralım : Siz , hiçbir kadını , bir erkeği , bir kızı , bir oğlanı sevdiniz mi ? Çoğunuzun yanıtı evet dir . Siz , sadece , o kadını , o erkeği , o kızı , o oğlanı mı sevdiniz yalnızca ? Çoğunuzun yanıtı hayır dır . Demek ki siz , birçok aşk yaşadınız , birçok sevgiliyle hayatı paylaştınız . Yani ; vazgeçilmez , O nsuz yaşanmaz , uğruna ölünür , dediğiniz aşk ve o aşkın sevgilisi , aslında pek de öyle değildir . Yani , pekala vazgeçilir , pekala O nsuz yaşanır ve uğruna ölmek filan da gerekmez . Şimdi yine soralım : Siz , hiç bir takımın taraftarı oldunuz mu ? Çoğunuzun yanıtı evet tir . Siz , sadece O takımı mı seviniz , O takımın mı taraftarı oldunuz ? Pek çoğunuzun yanıtı yine evet tir . Yani , siz , futbolda birçok aşk yaşamadınız , birçok sevgiliniz olmadı . Tuttuğunuz ve tutulduğunuz takımdan hiç vazgeçmediniz . Yani , kabul edin ki gerçek aşkı futbolda buldunuz . Değişen sevgililer de değil yalnızca . . . Oy verdiğiniz partiyi , sevdiğiniz lideri , inandığınız ideolojiyi , dinlediğiniz şarkıyı değiştirdiniz . Ama , tuttuğunuz takımdan hiç vazgeçmediniz . Buraya kadar söylenenler bilinmeyen şeyler değildir . Ama bundan sonra sorulacak olanlar sorulmayanlardır . Aşktan ve sevgiliden vazgeçersiniz . Çünkü zamanla eskitir ve yıpratırsınız . İdeolojiler yenilir , partiler sözünde durmaz , liderler başarısız olur , şarkılar savrulur zaman rüzgarıyla . Lakin , tuttuğunuz takımdan , üzerinden yıllar geçse de , eskise de , yenilse de , şampiyonlukları yitirse de vazgeçmezsiniz . Şimdi , sorulmayanları sormak zamanıdır . Neden ? Hayatınızın ve duygularınızın hangi eksik parçalarını tamamlar futbol ? Hangi hastalığın ilacıdır ? Ve dozunda kullanılmayan tüm ilaçlar gibi , ne zaman nedeni olur hastalıkların ? Aşkın taraftarlıktan , sevgilinin Galatasaray ve Fenerbahçe'den farkı nedir ? Dün geceyi sevgililer günü rehavetiyle ve boşlukta kapayıp , bugün maçla ve taraftarlıkla hiç ilgisi olmayanların bu soruya verecek yanıtları yoktur . Dün geceyi , sevgililer günü rehavetiyle ve boşlukta kapayıp , bugünkü maçın ve taraftarlığın heyecanını yaşayanlar bulacaktır tutkulu ve ölümsüz aşkların yolunu . . . Öyleyse ; kahrolsun yalancı sevgililer günü . . . Yaşasın hayatın gerçek taraftarlığı . . . Sizi yol kenarında , üç otuz paraya hadi aşka , aşka , aşka diye çağıran var mı ? Ama , minibüs kahyası sabahtan beri bağırıp duruyor : Hadi maça , maça , maça . . . Gidin , yenip yenilirken aşkı keşfedin . . . GÜNDÜZ MAÇLARI İki haftadır İstanbul'da gündüz maçları oynuyor Galatasaray . Futbolu gece karanlığında izlemeye alışmış olanlar için tuhaf bir duygu . Hafta sonu geç kalkmışsanız , daha zihniniz güne açılıp saçılmadan tribünde buluyorsunuz kendinizi . Maç bitince de önünüzde koca bir gün ve akşam yatıyor . Yeşil çimlerde oynanan futbolun tüm inceliklerini güneşin ışınları altında olanca çıplaklığıyla izlemek de cabası . Hiçbir şey , gölgelerin gölgesinde saklanmıyor . Renkler ayan - beyan . Daha da ötesi , haksız rekabet söz konusu . Maçını gündüz oynayan takım , işini bitirip köşesine çekiliyor . Berikileri ise bir telaş alıyor . Gün ışığı galibine yetişmek zorundadırlar . ESKİ KENTTE Saraybosna 15 . yüzyılda burada kurulmuş , tarih boyu Türk nabzının attığı bu eski mahallede . Kentin kurucusu ve ilk valisi İshak Beyin yaptırdığı camiden tek bir iz bile yok . Vuk Grguneviç komutasındaki Macar Ordusu 1480 yılında kente girdiğinde yanmış o cami . Bugün yerinde bir başka cami var , bakımlı bahçesi , bahçesinde çarpık dişler gibi duran beyaz mezar taşlarıyla Sultan Camii . Milyaka Irmağının sağ yakasında kurşun kubbesi ve tek minaresiyle hala çökmeyen yapı Kanuni zamanından kalma . Oysa kentin en eski , en ilginç mimari örneklerinden Magribiya Camii perişan durumda . İshak Beyle birlikte buraya gelen Magribiya adlı şeyhin yaptırdığı anıt savaştan önce ahşap Osmanlı mimarisinin benzersiz örnekleri arasında sayılıyormuş . Elimdeki rehberde Magribiya hakkında şu bilgiler yer alıyor : Magribiya Camiinin Yugoslavya'daki Osmanlı mimari yapıtları arasında çok özel bir yeri vardır . Dört eğimli çatıyla bütünleşen ahşap kubbe tahta oymacılığının başyapıtlarından biridir . Camide avlu yoktur . 15 . yüzyılın ikinci yarısında yapılmış , Eugéne Savoie , 1697'de kente girince imam ve müezziniyle birlikte yanmış , Saraybosnalı tarihçi Mula Başeşkıya'nın yazdığına göre 1766'da yeniden yapılmıştır . İşte bu ikinci yapının Sırp topçusunun ateşiyle bir kez daha yanıp yıkıldığına tanık oluyorum . Ne çatı ne de minareden iz var . Camiyi evlerden ayıran yolun orta yerinde iki kocaman çukur açılmış , duvarlar çatlamış . Saraybosna'daki Osmanlı yapıtlarından her birinin değişik bir yıkım öyküsü var . Tarih boyunca nice savaşların , yangın , talan ve kırımların tanığı olmuşlar . Çoğu kentle yaşıt çünkü . Oysa Habsburg mimarisi çok daha yeni . Avusturya - Macaristan İmparatorluğunun yönetimi Osmanlıdan devralmasıyla başlıyor , 19 . yüzyılın ikinci yarısından itibaren . Yıkım günlerinin tanığı bir başka canıi de 16 . yüzyılda yapılan Gazi Ali Paşa Camii . Geniş bir park içinde bu yapı ve öteki Osmanlı yapılarına oranla taş duvarları daha belirgin . Mimarı taşla kumun , kireçle toprağın karışımını gizlemeye pek gerek duymamış . 18 Ağustos 1878 günü Avusturya - Macaristan ordularına karşı direnen kent halkı bu caminin minaresinden de ateş açmış işgal ordusuna . Direnmecilerin arasında kadınlar çoğunluktaymış . Tümü acımasızca öldürülmüşler . Avusturya askerleri minareye sığınan kadınları şerefeden aşağıya , avludaki ağaçların üzerine atıyorlarmış . Ve aşağıdakiler kasaturayla bitiriyorlarmış işlerini . O gün cami avlusu kan gölüne dönmüştü , diye yazıyor tarihçi Vladislav Skariç . Başçarşı'nın orta yerinde , iki yanında dükkanların sıralandığı taş döşeli sokakların arasında Gazi Hüsrev Bey Camii var , Saraybosna'nın en ünlü anıtı . Nasılsa , minareye isabet eden tam 96 havan topu mermisine karşın yıkılmamış . Avlusuna girdiğimde artık suyu akmayan şadırvanın tam karşısındaki kemerli sütunların arasına asılmış bir bez afış dikkatimi çekti . Afişte bombardımanda ölenlerin adları yazılıydı . Bazıları caminin avlusuna gömülmüşler . Ünlü Boşnak şairi Saffet Başağagiç'in de mezarı burada , saat kulesinin yanıbaşındaki bir tümseğin üzerinde . Kule zamanın akışını değil günler , geceler , mevsimler geçse de Saraybosna gerçeğinin hep aynı kaldığını , Avrupa'nın bu yöresinde zamanın durduğunu gösterir gibi . Oysa 15 . yüzyıldan bu yana kimbilir kaç gün , kaç ay , kaç yıl geçti . Ve yıllar hep aynı acıların tortusunu bıraktı geride . Yangınlar , yıkımlar , erken ölümler birbirini izledi . Saraybosna'nın sinagoglarını , Katolik ve Ortodoks kiliselerini de dolaştık Sead'la . Minarelerle çan kuleleri , David yıldızıyla süslü duvarlarla Osmanlı çinileri inanılmaz bir uyum içindeydiler . Rüstem Paşanın burada yaptırdığı bezistan , başvezirin İstanbul'da Eminönü'ndeki eski dükkanların arasına gizlenmiş caminin çinileri kadar albenili değildi belki . Ama içinde kimbilir ne gizler , ne güzellikler saklıyordu . Bursa adlı bezistanı göremedim , kapalıydı çünkü . Bütün çabalarıma karşın bu kente ilk gelişimde Gazi Hüsrev Bey Medresesinin kitaplığında gördüğüm yazma Kuran'ın akıbetini de öğrenemedim . Sokullu Mehmet Paşanın , bu yörede doğmuş devşirme Sokoloviç'in hediyesi Kuran , her cüzü ayrı meşin kapta korunan eşsiz değerde bir yapıttı . Talik yazısı , kırmızı , mavi , sarı tezhipleri , sureleri birbirinden ayıran yuvarlak desenleriyle İstanbullu bir hattatın göznuru , alınteriydi . Şimdi nerededir kimbilir ? Belki tozlu bir rafta farelere yem olmuş , belki de Ulusal Kitaplıktaki yüzlerce eski kitapla birlikte yanıp kül olmuştur . Kitaplığı bombalama buyruğunu veren generalin epik şair - epiklerin epiği Belgrad'ın , Pale'nin Çetniği ! - ruhbilimci Radovan Karadzic'in yardımcılarından Nikola Kolyeniç olduğunu öğrendim bu yolculukta . Kolyeniç Saraybosna Üniversitesinde İngiliz Edebiyatı profesörüymüş savaştan önce . Yanan kitaplar arasında kendi yazdıkları da vardı belki . Zaten kentkırım uygulamasının başlıca mimarları aydın ve yazarlar . Etnik temizlik in pisliğine doğrudan bulaşmıyorlar , bu işi Sava efsaneleriyle büyüyen ilkel Sırp köylüleri gereğince becerdikleri için . Onlar daha ince , daha entel kıyımların peşindeler , kültür ve bellek kıyımı gibi . Örneğin Sloboda Seleniç en büyük kötülüğün yabancı bir topluluktan geldiğini , bir ara Miloşeviç'in başbakanlığını yapan Dobrica Cosiç bağdaşık uluslardan oluşan bir Balkan kıtası özlemiyle yanıp tutuştuğunu açıkça belirtiyorlar kitaplarında . Başçarşı'nın kentin bağrında çarpan yüreğini , atan nabzını dinliyorum . Ölümcül bir hastaninki kadar yavaş . Avrupa'nın göbeğinde , tüm uygar dünyanın gözü önünde can çekişiyor Saraybosna . SEVGİLİM SARAYBOSNA Kentin en rahat lokantalarından American Club de akşam yemeğindeyiz . Böyle bir yerin nasıl olabildiğini , aksamadan işleyen servisin hangi mucizeyle gerçekleştiğini hala anlamış değilim . Anlamak da istemiyorum . Bu gece Saraybosna'da son gecem çünkü . Bu gece bizim gecemiz ! Nasılsa kesintisiz elektrik veriliyor , su ve havalandırma bile var . Bir masada FORPRONU subayları yemek yiyorlar , bir başka büyük masanın çevresinde biz Radeau Tiyatrosunun Fransa'dan getirdiği Bordeau şaraplarını deviriyoruz . Bütün gün ölümden konuştuk yine , soykırım - bellek kırım - kentkırım üçlüsünden söz ettik . Bosna - Hersek P. Filmde Kulenoviç , Thomas Mann'ın Venedik'te Ölüm ünden Dante'nin Cehennem ine dek dünya edebiyatının başyapıtlarından alıntılar yaparak bir kentin ölümünü anlatıyordu . Tolstoy'un bir kahramanının söylediği gibi ölüm yaşamın gereğiyse , doğal bir şeyse yani , acı çekmek de neyin nesiydi ? Kulenoviç annesini savaşta kendi elleriyle gömmüş , kitaplarını yayımlayan yayınevinin enkaz haline gelişini izlemiş , Kuşevo Hastanesinde iki genç hemşirenin yaralı çocuklarla ilgilenirken bir top mermisiyle parçalanışlarına tanık olmuştu . Yine de engelleyebiliyordu öfkesini . Olan biteni anlamaya , çözümlemeye çabalıyor , Saraybosna kuşatmasıyla ortaçağda kuşatılan kentler , özellikle de Simon de Montfort'un Fransa'da Katarlara karşı giriştiği kıyım arasında koşutluk kuruyordu . Bosna Müslümanları da Hıristiyanlık içinde batıni bir mezhep olan Bogomillerden geliyorlardı çünkü . İslamı benimsemeden önce Katolik kilisenin lanetlediği bu mezhebin taraftarlarıydılar . Dolayısıyla Papanın yüzyıllar önce Bogomiller ve Katarlar için söyledikleri onlar için de geçerliydi : Suçlu suçsuz , genç yaşlı , kadın erkek , hiçbir ayrım gözetmeden tümünü yok edin ! Tanrı kendisinden olanları cennette ayıracaktır . 13 . yüzyılda Simon de Montfort , Fransa'nın Languedoc bölgesindeki Katar kentlerini bu amaçla kuşatmış , bugün Sırp milislerin Saraybosna'da yaptıkları gibi , kent halkını aylarca aç ve susuz bıraktıktan , dışarıdan gelebilecek her türlü yardımı engelledikten sonra haritadan silmeyi başarmıştı . Saraybosna dünyanın en büyük toplama kampıydı Kulenoviç'e göre . Ve bu kampta yaşayanların da her şeye karşın eğlenmeye , sağ kalanların kültür ve sanat etkinliklerinden yararlanmaya hakları vardı . Radeau Tiyatrosuyla birlikte burada oluşumuzun nedeni de buydu zaten . İspanya'dan beklenen yazarlar gelememiş , ama Fransa'dan gelen birkaç aydın ve sanatçının katılımıyla tartışma yine de uluslararası bir nitelik kazanabilmişti . İyi de bütün gün süren sempozyumun ardından Bosna'daki son durumu yemekte de tartışmak için kimsede güç kalmamıştı . Biz de havadan sudan konuşuyor , şarapları yuvarlayıp nicedir özlemini çektiğimiz yemekleri yer , servis yapan dal gibi Boşnak kızlarına hayran bakarken keyifleniyorduk . Böyle güleşakalaşa Saraybosnalı dostlarla son akşam yemeğinde birlikteyken vaktin epeyce geç olduğunu fark ettim . Gece onda başlayan sokağa çıkma yasağı hepimizi American Club e hapsetmişti . Yanımda oturan Sead'a ne yapacağımızı sordum . Çare yok eve döneceğiz ! dedi . Lokantadan çıktığımızda vakit geceyarısını çoktan geçiyordu . Soğuk bir yağmur başlamıştı . Öyle birden indirip sonra dinen yaz sağanağı değil , sabaha dek süreceği anlaşılan , bıktırıcı , pis bir yağmur . Kent karanlıktı . Sokaklarda yürürken tuhaf bir korkuya kapıldım . Breka'ya çıkan yokuşa geldiğimizde silah seslerini duydum . Az ötede savaş devam ediyordu . Sead siyah bir kefeni andıran kocaman şemsiyesini açmış önüm sıra yürüyor , sağ ayağını sürüklerken arada bir dönüp peşinden gelip gelmediğimi kontrol ediyordu . . . Aldırdığı yoktu silah seslerine . Bense korkudan ne yapacağımı şaşırmış , bu bela yerden bir an önce kurtulmak istiyordum . Hükümet güçlerince iki kez durdurulup kimlik denetiminden geçtikten sonra eve vardığımızda Sead : Pek fazla bir şey görmedin Saraybosna'da , dedi , umarım yine gelirsin . Fazla bir şey değil , hiçbir şey görmedim , diye karşılık verdim . O anda bir yerden anımsadığımı fark ettim bu konuşmayı . Evet , Sevgilim Hiroşima da Marguerite Duras'nın ağzından şöyle sesleniyordu Japon oyuncu , kente bir film çekimi için gelen Fransız kadına : Hiç , ama hiçbir şey görmedin Hiroşima'da . Kadınsa her şeyi gördüğünü iddia ediyordu . Hastaneyi görmüştü örneğin . Müzeyi , yanmış insanların fotoğraflarını , çıplak gövdeleri , bir sabah uyandıklarında saçları dökülen Hiroşimalı kadınları , hala derisi tüten çocukları , her şeyi , evet her şeyi görmüştü . İnsan eti gibi eriyen , bükülüp akan demiri bile . Adamın yanıtı hep aynıydı . Yağmurun cam yerini tutan plastik perdelerdeki tekdüze sesi gibi derinden geliyordu : Hiçbir şey görmedin Hiroşima'da , hiçbir şey ! Evet sevgili Sead , çok az şey değil , hiçbir şey görmedim Saraybosna'da . Ekmek kuyruğunda beklerken başlarına bomba yağan insanları görmedim örneğin . Evlerine su taşırken vurulanları da . Akan kanı görmedim , kanı yalayan köpekleri de . Çevre köylerde ırzına geçildikten sonra boğazlanıp ırmağa atılan genç kızları , tank paletleriyle çiğnenen çocukları , Kazıklı Voyvoda döneminden kalma işkencelerle öldürülenleri görmedim . Hiçbir şey görmedim Saraybosna'da . Annesinin cenaze töreninden dönüşte bir tetikçi kurşunuyla yaralanan küçük kızı bile . Ne açlığı gördüm , ne korkuyu yaşadım . Çıldıranları , bu karabasandan ömür boyu kurtulamayacak olanlarla ölüleri de görmedim . Mezarları gördüm yalnızca . Hangi tarihte doğdukları önemli değildi , ama son iki yılda ölmüştü tümü . Yıkılmış evleri gördüm bir de , postane binasının o korkunç halini . Ve sokakları bir anda dolduran , nereden çıktığı belirsiz o sakat kalabalığını . Savaşı görmedim ; doğru . Savaşın yüzünü gördüm ama Sevgilim Saraybosna'da . Unutmayacağım . Temmuz 1994 , Saraybosna - Paris ÜSKÜP'TE Uçak inişe geçtiğinde Vardar Ovasını gördüm . Bir güzel ırmak kıvrıla büküle akıyor tepeler arasından . Ve ırmağın kıyısında bir kent , küçücük . Üsküp'ü ilk kez böyle yukarıdan görüyorum , kuşbakışı . Babaannem orada doğmuş , Seyfettin dedem de . Evlad - ı Fatihan danmış her ikisi de . Ama ilk büyük göçten sonra Türkiye'de evlenmişler . Üsküp'e Sırp girdi , diye anlatırdı nenem , ben okul çağındaydım . Neyimiz varsa bırakıp göçtük işte . Göçmüşlerdi , ama bir türlü kurtulamamışlardı memleket özlemi nden . Üsküp , bolluğu , hoşgörüsü , cumbalı ahşap evleri , ortasından akan Vardar'ı ve camileriyle hep peşlerinden gelmiş , oraya dönme arzularını depreştirmişti . Bu göçtük eyleminde bir imparatorluğun çöküşü gizliydi . Balkan savaşlarından sonra yüzyıllardır o topraklarda yaşayan insanların evlerini barklarını terk etmeye zorlanışlarını , yollar boyunca yoksulluk ve sefaleti , tifüs salgınıyla ölümü , ille de ölümü anlatıyordu bu sözcük . Ne yazık ki bugün de öyle . Göç Saraybosna'dan , Mostar'dan , Tuzla'da kalkıyor artık , Sırp yine bir yerlere giriyor , Gordz'a , Dubrovnik'e , Vukovar'a . Saraybosna'yı topa tutuyor . Keskin nişancılar kenti çevreleyen tepelerde mevzilenmiş , kuş avlar gibi vuruyorlar insanları . Çocuklar ölüyor . Kadınların , genç kızların ırzlarına geçiliyor . İnsanlar Nazi kamplarından beter toplama kamplarına kapatılıyor yeniden . Neyse ki Vardar'ın suladığı topraklarda savaş yok şimdilik , Belki de Makedonya'nın kuzey sınırını Birleşmiş Milletler askerleri koruduğu için : Ayrıca Amerikan askeri de varmış , az önce gazetede okudum . Sınırın ötesi bir özerk bölgeydi Yugoslavya parçalanmadan önce : Arnavut çoğunluğun yaşadığı Kosova Özerk Bölgesi . Şimdi Sırbistan oldu . Ve Arnavutlarla Türkler orada baskı altında yaşıyorlar . İyice alçaldık . Az sonra ineceğiz havaalanına . Tekerlekler gürültüyle açılırken bir Üsküp türküsünü anımsadım : Vardar Ovası Vardar Ovası ! /Kazanamadım başlık parası . Babaannem Rumeli şivesiyle söylerdi ; eskinin olağanüstü günlerini , Balkan Savaşı çıkıp Türkiye'ye göç etmeden önce yaşadıkları bolluğu özleyerek . Ben bu yerlerde duramam nakaratını üzerine basa basa tekrarlar , sonra bir sigara yakıp geçmiş günlere dalardı . Her göçmen gibi abartırdı belki , belki onca bolluk , onca refah içinde değillerdi , ama göçten sonra yaşadıkları zor günler belleğinde bir yitik cennete dönüştürmüştü Vardar Ovasını . Onun yıllarca anılarında yaşattığı , besleyip büyüttüğü , kendince renklendirip biçimlendirdiği bu gerçekdışı cennette olacağım birazdan . Ve beni pupulkam diye sevenin , çarşı içindeki ahşap evde geçen çocukluğunu , Vardar'a bakan odanın sessizliğini , avludaki dut ağacını , Sırp Üsküp'e girmeden önce yapılan bağbozumu şenliklerini boşuna arayacağım . Grand Hotele yerleştim . Geçen yıl da Struga dönüşü bir gece kalmıştım burada . Hiçbir şey değişmemiş . Yine aynı salon , meşin koltuklarda keder , resepsiyonda küçük bayraklar , gürültüyle işleyen asansör ve bir köşede bar . Barda içkilerin azlığı . Buna karşılık duvarı boydan boya kaplayan eski Yugoslavya haritası kalkmış , yerine güzel bir tablo koyulmuş . Tabloda genç bir kadın , başını ellerinin arasına almış , yere bakıyor . Renklerini kadının dağınık saçlarından alan soyut lekeler uçuşuyor havada . Lekeler döndükçe tablonun yüzeyine bir ışık yayılır gibi oluyor . Genç Makedonya'nın umut ışığı mı bu , yoksa içinde yaşanılan belirsizliğin , gerilimin , diyeceğim Balkanlar'daki son durumun açığa çıkması için duyulan özlem mi ? Daha büyükçe bir oda verdiler bu kez . Soyunup yatağa uzandım . Sıcak dayanılır gibi değil ve havalandırma yok . Geçen yıl da yoktu , ama böylesine sıcak değildi odam . Arkadaki modern alışveriş merkezine bakıyordu , yani Üsküp'te benzerlerine çık sık rastlanan bir beton yığınına . Bu kez balkondan Vardar'ı , güzelim Taşköprü'yü ve tepenin yamacındaki eski kaleyi görebiliyorum . Tek değişiklik de bu zaten . Bir de uçak yolculuğu . Haftada iki gün İstanbul'da Üsküp'e uçak seferleri konmuş . Oysa geçen yıl nasıl da güç ulaşabilmiştim bu kente . Selanik yolu , Yunanistan'la yeni Makedonya Cumhuriyeti arasındaki isim anlaşmazlığı yüzünden kapalıydı . Belgrad da kapalıydı Sırbistan'a uygulanan ambargo nedeniyle . Sofya'ya dek uçakla gitmiş , oradan Struga Şür Festivalinin gönderdiği bir arabayla yola devam edebilmiştim . Şiirde Ulusallık ve Evrensellik konulu sempozyumu yönetecektim çünkü , bekleniyordum . Otuz yıllık geçmişi olan Ştruga Şiir Akşamları ilk kez bağımsız Makedonya'da yapılacaktı . VODNO KONUŞMALARI Vodno Dağına çıktık , Aziz Pantaleon Kilisesinin bahçesindeki kahvede oturuyoruz . Üsküp aşağıda yemyeşil . Dağların ortasında bir çanağın içinden Vardar akıyor beton yapılarla kavak ağaçları boyunca . Hava sıcak mı sıcak , ama insanın tenine yapışan , bunaltıcı bir sıcak değil . Kuru , sağlıklı bir havası var Üsküp'ün , kara iklimi dedikleri cinsten . Burası gerçekten güzel bir yer , hele kilisenin bahçesindeki ağaçların gölgesinde dostlarla sohbetin keyfine doyum olmuyor . Dostlar Üsküp'ün Türk halkından . Drita Karahasan , Recep Bugariç , Nusret Dişo ve oğlu . Bir de Luan Starova var , o da Fethi Okyar'ın yeğenlerinden , ama Türkçe bilmiyor . Üsküp Üniversitesinde Fransızca profesörü , aynı zamanda yazar . Söze edebiyattan başlıyoruz doğal olarak , bu iklimde serpilip gelişen Makedonya Türklerinin edebiyatından . Drita , Türkolog Mustafa Karahasan'ın kızı . Bana verdiği babasının Denemeler adlı kitabının önsözünden bu edebiyatın kurtuluştan hemen sonra başladığını , yani elli yıllık bir geçmişi olduğunu öğreniyorum . Daha çok şiir alanında ürün veren Türk yazarlar öykü ve eleştiriyi de ihmal etmemişler . Ama ne tuhaf , bugüne dek bir tek Türkçe roman yayımlanmamış Birlik yayınlarından . Drita Karahasan , haftada üç kez çıkan Birlik gazetesinin başyazarı . Gazetenin kırk kişilik bir kadrosu olduğunu söylüyor . Bugüne dek iki yüz kadar da kitap yayımlamışlar , ama son yıllarda , devlet yardımı kesildiğinden iyice azalmış kitap sayısı , yılda on kitaba dek düşmüş . Bu kitaplar arasında şiir ve çocuk kitapları başı çekiyor ; öyküler , çeviriler de var . Ayrıca , ayda bir çıkan Sesler dergisi Türk yazarlarının düşünce ve sanat ürünlerine geniş yer veriyor . Gazetemiz , Makedonca ve öteki dillerde yayımlanan gazeteler gibi , yeni düzenin getirdiği sorunlardan payını aldı , diyor Drita . Tirajımız çok düştü , çünkü satışımız sınırlı . Bir - iki bin dolayında basıyoruz . Türkiye'de üç yüz kadar abonemiz var . 1992 yılına dek aldığımız ve Tito döneminde yüzde doksan beşe varan devlet yardımı kesildi . Haber kaynaklarımız da kurudu ne yazık ki . Önceden Belgrad'daki Tanyuk ajansından besleniyorduk , şimdi Mak Pres var , ama yeterince gelişmiş değil : Burada Türkler gazete okumuyor pek , ama radyo dinliyorlar . Radyoda her gün dört buçuk , televizyondaysa bir saat Türkçe yayın yapılıyor . Drita susunca Nusret Dişo giriyor söze . Dişo burada tanınan bir Türk şairi , yine de Makedoncaya çevrilmemekten yakınıyor . Oysa bazı Türk şairleri , örneğin İlhami Emin , ilk şiirlerini Makedonca yazmışlar , Türkçede karar kılmadan önce . Ne yazık ki bizler Türkiye'de de yeterince izleyemiyoruz bu edebiyatı . Oysa Drita'nın bana hediye ettiği Yugoslavya Türk Hikaye Antolojisi ve Yugoslavya'da Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi adlı kitaplar gerçekten ilginç örneklerle dolu . Bu edebiyatın gelişmesi , yazarların Türkçe yanlışlardan arınmaları pek kolay olmamış elbet . Ama yabancı bir dil ortamında Türkçe yazmayı sürdürmeleri , göçlerden sonra sayıları iyice azalan Türk azınlığa seslenmekte direnmeleri desteklenmesi gereken bir çaba . Özellikle de bizler , Türkiyeli yazarlar tarafından . Bu yörede sözlü gelenekten kaynaklanan köklü bir halk edebiyatı olmasına karşın gerçek anlamda modern bir edebiyatın ancak 1965'ten bu yana geliştiğini söyleyebiliriz , diyor Nusret Dişo : Çocuk edebiyatı da ülkemizdeki başka bir eğilimi yansıtıyor . Bu alanda bir hayli yol almış durumdayız . Sevinç ve Tomurcuk sürekli çıkan çocuk dergilerimiz . Önceleri Türkçeye hakim değildik . Onun için çocuk kitaplarına ve şiire ağırlık verdik , romanla öykü sonradan geldi . Fahri Kaya'nın Yugoslavya'da Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi ne yazdığı önsöze bakılırsa Makedonya Türk edebiyatının tarihi çok eskilere , fetih dönemine dayanıyor . Üsküp kadısıyken bu kentte ölen 15 . yüzyıl şairlerinden Âşık Çelebi'den Yahya Kemal'e uzanan oldukça köklü bir şiir geçmişi var bu edebiyatın . Ama Yahya Kemal , Üsküp ; Edebiyat - ı Cedidecilerden Cenap Şehabettin , Manastır'da doğdular diye bu şairleri Makedonya Türk edebiyatının çerçevesinde değerlendirmek ne denli doğru olur bilmem : Aynı şeyi Yaşar Nabi Nayır için de söyleyebiliriz . Nusret Dişo'yla daha önceden de tartışmıştık bu konuyu . Üsküp'ün uzak mahallelerinden birindeki şirin evinin bahçesinde nefis konyaklar içerek . Uzun süre Türkiye'den kitap gelmediği için öğrenimlerinin aksadığını , Türk edebiyatını da doğru düzgün izleyemediklerini söylemişti . 1965 yılına dek Türkiye'den kitap gelmesi yasakmış , sosyalist rejimin ideolojisine ters düştüğü gerekçesiyle . Demek ki yanlışlar karşılıklı yapılmış , yalnızca Türkiye tarafından değil . Yine de , birbirlerine böylesine yakın iki ülkenin uzun süre kültürel ilişkilerini geliştirmeden kalmış olmaları anlaşılır gibi değil . Burada Yugoslav - Türk ilişkilerine kültürel alanda büyük katkıda bulunan , Balkan edebiyatlarının yurdumuzda tanınmasını sağlayan Yaşar Nabi'yi anmak isterim . Benim kuşağım Panait İstrati'yi , İvo Andriç'i , Selimoviç'i , Yordan Yovkov'u Varlık yayınlarından okuyup onun sayesinde sevdi . Neyse , biz dostlarla söyleşimize dönelim yine . Nusret Dişo'nun askerde bir oğlu var , o da karışıyor söze . İyi ki de karışıyor , yoksa Makedonya ordusunun içler acısı durumunu nasıl öğrenebilirdim : Sırbistan orduyu çekerken tüm ağır silahları , tanklarla topları da alıp götürdü buradan . Savunmasız kaldık . Tek bir tank var kışlada , o da bozuk . Ama bir saldırı olursa , nereden gelirse gelsin , savaşmaya hazırız . Bu durumdaki bir ülkenin , dokuz milyon nüfuslu , üstelik Nato üyesi Yunanistan için tehdit oluşturduğunu anlamakta güçlük çekiyorum doğrusu . Yalnızca ben değil , herhalde tüm Avrupa ülkeleri de aynı kanıdalar , ama yine de tanımamakta direniyorlar bağımsız Makedonya Cumhuriyetini . Yunanistan'la Makedonya arasındaki sorunların , özellikle de isim anlaşmazlığının ayrıntılarına girmek istemiyorum burada . Ama şunu belirtmeden de geçemeyeceğim : geçen yıl Struga Şiir Festivalinde bana verilen altın plaket ödülünü almamam için baskı yapmışlardı Yunanlı dostlarım . En az milliyetçi olanlar bile oraya gitmemin Makedonya'yı tanımak , dolayısıyla isim gaspçısı bir yönetim e destek vermek anlamına geleceğini açıkça ifade etmişlerdi , bir yanımla oralı olduğumu ve bunu kendilerine her fırsatta söylediğimi unutarak . İstediğim yere gitmekte özgürüm oysa , kimseden de izin alacak değilim . Neyse ki , tek tük de olsa , Yunanistan'ın bu katı tutumuna karşı çıkan muhalif sesler de duyulmaya başladı . Umarım çoğalır bu sesler , çünkü Yunanistan yakından tanıdığım , gerçekten sevdiğim bir ülke . Oraya da Abdi İpekçi Ödülünü almaya gitmiştim bir zamanlar . Mia fora timame magapuses ! Evet Bir zamanlar beni sevmiştin ! İlk kez Atina'da , bir gece tekbaşıma Plaka'da demlenirken dinlediğim Arleta'nın bu şarkısı da mazi oldu çoktan . Neyse geçelim ! Recep Bugariç Tefeyyüz okulunun müdürü , Tefeyyüz ilerleme anlamına geliyor . Makedonya'da bir Türk okulunun açılabilmesi için de gerçekten ilerleme gerekmiş , yani sosyalist devrim . Daha önceden , medreselerden bu yana çok uzun yıllar boyunca , Türkçe eğitim veren hiçbir kurum yokmuş Üsküp'te . 1944 yılında , Makedonya Özerk Cumhuriyeti ilan edilir edilmez açıldı Tefeyyüz Okulu , diyor Recep Bugariç , o yıllarda ne doğru düzgün bir öğretmen kadromuz vardı , ne de eğitim kitaplarımız . Çok güçlük çektik bugüne gelene dek . Şimdi durumumuz iyidir . Sekiz yıllık eğitim veriyoruz Türk dilinde . Makedonca çevre dili olarak öğretiliyor , ama temel eğitim dili çok şükür Türkçe ! Çok şükür sözcüklerini üzerine basarak söylüyor . Nedenini sorunca da şöyle karşılık veriyor : Okulumuz Üsküp'ün kurtuluşundan tam bir buçuk ay sonra açıldığında Türkçeyi unutmak üzereydik . Çoğumuz okuma yazma da bilmiyordu zaten , aramızda aydın diyebileceğim hiç kimse yoktu . Bu koşullarda Türkçe eğitime kalkışmak gerçekten cesaret işiydi . Ama anadile bağlılığımız güçlükleri aşmamıza yardımcı oldu . Engellere çarpa çarpa bugünlere geldik işte . Kentin eski mahallelerinden birinde , gerçekten güzel bir okuldu Tefeyyüz . Recep'le öğretmenler odasını , kitaplığı , konferans salonunu , sınıfları dolaşırken bir şey dikkatimi çekmişti : Atatürk'e bağlılık . Dört yıllık ilk ve dört yıllık ortabölümleriyle elli yıldır öğrenci yetiştiren bu kurum , Türkiye'deki benzerlerinden daha fazla sahip çıkıyordu Atatürk'e . Bilimsel düşünceyle laikliği , demokrasiyle hoşgörüyü ilke kabul etmiş öğretmenlerin öncülüğünde bizim ortaöğretim sistemimizdeki birçok yobaz yuvasından daha aydınlık , daha çağdaş bir yol izliyordu . Amacımız hem kendi kimliğimizi korumak , hem de çocuklarımızı bu ülkenin geleceği doğrultusunda birer vatandaş olarak yetiştirmektir , diyor Recep Bugariç , göç dalgasına kapılıp gidenler gitti . Çoğu da memnun yerinden , ama kalanlar , Türk'üyle , Arnavut'u ve Makedon'uyla bu ülkenin insanları . Bu gerçeği artık kabul etmeliyiz . Nüfusu iki milyonu biraz geçen Makedonya'da Türkler yüz bin kadar . Ama Bugariç'in dediğine bakılırsa , Türklerin sayısı çok daha fazla olmalı . Ne var ki , sayıca Makedon nüfusa yaklaşan Arnavutlara karışmış bir bölümü , komşuluk ilişkileri içinde birbirlerinden kız alıp vererek . Geçen yıl Struga yolunda , Gostivar'ı geçtikten sonra gördüğüm köyleri anımsıyorum . Dağların yamaçlarına birer kartal yuvası gibi tünemiş köylerin hemen hepsinde cami vardı , minarelerin çoğu da iki şerefeliydi . Yol döne dolaşa derin boğazlardan geçerken minarelerin gölgesi düşüyordu kayalıklara . Türk bölgesi sandığım bu yeşil yamaçlarda Arnavutların oturduğunu sonradan öğrenecektim . Arnavutu , Türkü , Makedon'u , Sırp'ı , Çingene ve Ulak'ıyla gerçekten etnik bir mozaiğin parçalarını sergiliyor Makedonya . Mayonez katarak yapılan karışık salataya Fransızların macedoine ( makedon ) adını vermeleri boşuna değilmiş demek . Luan Starova'ya , bu salatayı sevip sevmediğini soruyorum . Elbette severim , diyor gülümseyerek , en çok da Arnavut ve Türk özelliklerini . Luan Starova'yla yıllar önce Sicilya'nın Mazaro del Vallo kentinde yapılan bir yazarlar toplantısında tanışmıştık . O zamandan bu yana sürüp gitti dostluğumuz . Geçen yıl Ohri'de , Ayasofya Kilisesinin o sevimli avlusunda , Makedon televizyonunun bir yayınına katıldık . Balkanlar'daki son durumu tartışmak için . Ama daha çok edebiyattan söz ettik , Andriç'in , Kadare'nin romanlarından , Türkiye ile Makedonya arasında kurulmasına çabaladığımız kültür köprülerinin gereğinden . Luan hem Makedonca , hem Arnavutça yazıyor . Hukuk doktoru olan eşi Azime Arnavut . Luan'ın ailesindeyse , baba tarafından Türklük var . Fethi Okyar'ın akrabası . Bu nedenle de özel bir ilgi duyuyor Türkiye'ye . Türklere sahip çıkan , onları destekleyen , kitaplarının Makedon dilinde yayımlanmalarına ön ayak olan ender aydınlardan . Bir ara Tito zamanında Yugoslavya'nın Tunus Büyükelçiliğinde bulunmuş . O zaman başkaydı , diye başlıyor söze , Yugoslavya denilen saygın bir ülke vardı . Şimdiyse sınırlar küçüldü , kendi kabuğumuza çekildik . Dört bir yanımız da kapandı üstelik , ekonomimiz soluk alamıyor . Biliyorum , birçok aydın da Luan gibi düşünüyor bu ülkede , ama eski Yugoslavya özlemi içinde olmakla suçlanmaktan , nostaljik damgasını yemekten korkuyorlar . Savaşın tek nedeni milliyetçilik değil , diye sürdürüyor konuşmasını , Tito güçlü bir ordu kurdu bağımsızlığımızı koruyabilmek için . Ama onun ölümünden sonra Sırplar Büyük Sırbistan hayaliyle kötü işlere kalkıştılar . Ve ne yazık ki , kısa zamanda gerçekleştirdiler düşlerini , hem de ne pahasına ! Sırp generallerinin elinde böylesine büyük bir silahlı güç kaldıkça savaş buraya da sıçrayabilir , Luan haklı olarak korkuyor . Kosova'da durum çok gergin çünkü . Sancak'ta da öyle . Arnavutların da , Sırplar , Hırvat ya da Slovenler gibi , tek bir devlet altında birleşmelerine sıcak bakmıyor ama . Çünkü böyle bir özlemin savaşa yol açacağını biliyor . Bunu bilmeyen , ya da bilmek istemeyen bir biz kaldık galiba , bir de Bosna'ya zamanında müdahale etmeyen Batı ülkeleri . Nato'nun Bosna'ya müdahalesini isteyen Türkiye'nin Arnavutluk'la bunca yakın ilişkiler kurması , Yunanistan'la Sırbistan'ı karşısına almak pahasına el altından Kosova ve Makedonya'daki ayrılıkçı akımları desteklemesi , Balkan halklarının çıkarına olmasa gerek . Bu bölgede kalıcı bir barışın gerçekleşmesi için daha esnek bir politika izlemek ve karşılıklı oluşan ittifaklardan kaçınmak gerektiğini düşünüyorum . İttifaklar her zaman savaşa yol açmış çünkü . 1912'de Bulgaristan'la Sırbistan Makedonya'ya özerklik tanınması ve Osmanlı İmparatorluğunun yenilmesi durumunda bu bölgenin paylaşılması için anlaşmışlardı . Bu ittifakı Bulgaristan'ın Yunanistan'la anlaşması izledi , sonra da Karadağ'ın Bulgaristan ve Sırbistan'la askeri alandaki işbirliği . Birinci Balkan Savaşı patlak verdiğinde Osmanlı yapayalnız ve güçsüzdü . Bulgar ordusu Edirne'yi alıp Çatalca'ya dek ilerleyince Türklerin Balkanlar'dan tümüyle çıkarılıp Anadolu içlerine dek sürülmesi gündeme geldi . Ama sonunda ittifak kurup anlaşan devletler Makedonya'yı paylaşamadılar . Birbirleriyle savaşa tutuşuverdiler hemen . Bu kapışmayı Bulgar yazarı Stayanov Kolera adlı romanında ne güzel anlatır ! Bulgar ordusunun Sırbistan karşısında uğradığı bozgunu , savaşın acımasız gerçeklerini yaşayan roman kahramanının düş kırıklığını ve ölümden beter kolera salgınını . . . Bu roman Balkan Savaşlarında yaşanan saçmalıkların özetidir bir bakıma . Dünkü dost birden düşman kesilmiş , cepheler bozulmuş , ittifaklar göz açıp kapayana dek altüst olmuştur . Ve kolera salgını , Camus'nün Veba da anlattığı o korkunç kabus , bir anda çöküvermiştir insanlığın üzerine . Her şey kaybolup gidiyor işte , diye içinden geçirir roman kahramanı , geçmiş , tanıdık yüzler , köyler ve kentler , her şey . Düşünce , bilinç , bellek derin bir suya atılan bir taş gibi dibe çöküyor : Neyiz biz ? Kör güçlerin oyuncağı ya da büyük çılgınlığın kurbanı zavallı insanlık ! Stayanov'un romanını okuyup okumadığını soruyorum Luan'a . Elbette okudum , diyor , o romandan alınacak ne çok ders var bugün ! Ve her zamanki sağduyusuyla edebiyata getiriyor sözü , politikanın bizi aşan bir etkinlik olduğunu belirterek . Haklı elbette . Balkan ülkelerinin birbirlerine yakınlaştıracak , yeniden kardeş olmalarını sağlayacak en önemli etkenlerden biri de karşılıklı kültür alışverişi olmalı . Bu alışverişi gerçekleştirmek de elbet biz yazarlara düşüyor . Bir gün Türkiye'de de yayımlanacağını umduğum Babamın Kitapları adlı son yapıtında şöyle yazıyor Luan : Balkanlar'da sınır çizgileri , ovalar , ırmaklar , göller ve karlı dağlar boyunca kanayan bir yara değildi yalnızca ; bu topraklarda yaşayan insanların ruhlarına dek işlemişti bu çizgiler . Biz sınırlar yüzünden sürgündeydik her zaman . Her savaş yeni bir paylaşıma , sınırların yeniden kesilip biçilmesine yol açıyordu . Ve bir türlü sonu gelmiyordu savaşların . Toprak , aileler , yaşamın kendisi sınırlarla birlikte her defasında yeniden kesilip biçiliyordu . Bir masanın çevresinde altı kişiyiz . Altımızın da ailelerinin alınyazısını bu kesip biçmeler belirlemiş . Yüzyılın başından bu yana durmadan değişen Balkanlar'ın tarihinde değişmeyen tek gerçek sanırım bu : Sınırların içimizde kanayan yarası . Biz böyle güzel bir söyleşiye dalmışken dağdan inen keçilerin masamıza dek geldiklerini fark etmemişiz . Bir ara kiliseye bakacak oldum . Orada , Makedonya'nın en eski , en güzel Ortodoks yapılarından Aziz Pantaleon Kilisesinin duvarları dibinde keçiler otluyordu . Nasıl da şirin yaratıklardı Tanrım ! Bir oğlak da vardı aralarında , güneşin altında sıçrayıp duruyor , afacan bir çocuk gibi oradan oraya koşuyordu . Kiliseden çok bir evi andıran eski yapının bahçesinde biz bizeydik işte . Konuşuyor , düşünüyor , aşağıda Üsküp ağustos sıcağında yanarken gölgenin keyfıni çıkarıyorduk . Önde iki , arkada tek silecek var . Arabamın sileceklerine gür sular fışkırtabiliyorum artık . Önüm pırıltılı , önüm aydınlık . ( Ardımdakiler , geride kalanlar . . . Şimdi onların sırası değil . ) Silecekler iyi çalışıyor . Görüntüyü örseleyen her şeyi silip atabilirim camdan . Suyun fışkırması için kumanda kolunu kendime doğru çekip bırakmam yeterli . Ama kelebeklerin yapışkan hamurunu yok etmek kolay değil . Cam dalgalanıyor , bir daha bir daha pompalanıyor su ; sileceklerin ağzında cama çarpıp dağılan kelebek ölülerinin sarımtırak lekelere dönüşmesi canımı sıkıyor , üzülüyorum . Dalgalanarak uçuşan güzel varlıklar . Bir zamanlar çocuk sevinçleriyle öteye beriye koşuşturduğumu , annemin kollarına atıldığımı , babama özlemle sarıldığımı anımsıyorum birden . Sonra yine bahar , yine yolculuk , camdaki ölü kelebekler . . . Yağlı , yapışkan bir sarı . İnanılır gibi değil ; bunlar az önce kelebek miydi , sevinç miydi ? Van Gogh sarısını çağrıştırıyor . Görüntüye yüreğim de karışıveriyor ; ünlü ressamın yaz yangını sarısına bürünmüş tarlaları , kırları , tepede duran kızgın güneşleri doluyor içime . Camdaki sarı lekeler ne kadar çoğaldı . . . Suyun ve sileceklerin gücü onları camdan tümüyle kazımaya yetmiyor . İzler kalıyor . Yağmur da durdu , yağsa belki daha kolay olurdu . Tıpkı yaşamımız . Yanık sarılardan , kan kırmızılardan , karanlık siyahlardan , sabah sevinci beyazlardan , umutlardan , coşkulardan , kırgınlıklardan , düş kırıklıklarından geçip gelen , yağmur bekleyen ömrümüz . Yaşama sevinci ya da hüzün , yolculuklarda bir yerlerden çıkıp önümüze dökülüveriyor . Baharda kelebeklerin araba camlarına yapışıp kalması da öyle . Yolculuklara baharda çıkılmalı . . . Asfaltın iki yanı ağaçlarla kaplı . Yemyeşil bir ovanın ortasından geçip araziyi sağda ve solda yarım kalmış iki parçaya bölüyor asfalt . Her araba , her taşıt , bu bölünmeyi yenilerken kesinleştiriyor , dönüşsüz bir ayrılığı vurguluyor . Bir daha söyler misin oğulcuğum ? Bu , annemin duyarlı sesidir . Arabamız oldukça hızlı ; geçip çıkmışızdır o görüntünün içinden , o duyguyu , gözlemi ve sözcükleri geride bırakmışızdır . Bahar gözümüzü , belleğimizi süreklilik içinde sarmış , bırakmamaktadır . Başımı geriye çevirmeden anneme sesleniyorum : Neyi soruyorsunuz , ne demiştim de yinelememi istiyorsunuz ? Öne doğru eğiliyor , karımla benim arama düşüyor sesiyle ; böylece görüntü tamamlanmış oluyor : Biz üç kişiyiz , birlikteyiz , yollardayız ; her birimizin amacı , menzili farklı da olsa birbirimize sarılmış durumdayız . Yaşamın şu anından hoşnutuz , bahara karışmış bulunuyoruz . Yolculuklara ne zaman çıkılmalıymış bakalım ? Gülümsüyorum . Ha , evet . . . Tabii ki baharda çıkılmalı . Neden ? Neden olacak anneciğim . . . Çünkü bahar , geçmişten geleceğe yolculuktur . Bahar yeniliktir , çocukluktur , biraz da delikanlılıktır . Geçiş mevsimidir . Yolculuklarda da bir yerlerden başka yerlere geçer gideriz , yenileniriz , geleceği ararız . . . Bazen geçmişi aradığımız da olur ! diyor karım . Ben bunları yazmak istiyorum . . . Torpido gözündeki bloknotu çıkarıp yazıyor ve bir yandan mırıldanıyor : Yolculuklar baharda güzeldir , baharda anlamlıdır . Çocukluğumuzu andırır . Bizi geleceğe taşır . Duraklayıp soruyor : Daha söyleyeceklerin var mıydı ? Gülümsüyorum : Şunları da yaz öyleyse . Hep , sileceklerine gür sular gelen bir arabam olsun isterdim . Sonunda oldu , ama camdaki kelebek ölüleri o kadar çok ki . . . Suyun ve sileceklerin gücü onları camdan tümüyle kazımaya yetmiyor . Bellekte kalan birtakım anılar da , yürekteki acılar da öyledir . Hayır , acı sözcüğünü karala . Sevinçler de öyledir . Hiçbir su , hiçbir silecek , hiçbir rüzgar onları yerinden söküp atamaz . Kelebek ölüleriyle bile yaşayan anılara , eski sevinçlere doğru yolculuğa çıkabiliriz . . . II . Annesi Yolculuklarda arabanın kapıları kilitlenmeyecek . Kaza olursa , kurtarmaya gelenler kapıları açamazlar sonra . . . Bu , esirgeyen , kollayan , gözeten , koruyan baba dır . Peki babacığım . Bu da oğul . Yukarıya kıldırıyor kilit çubuklarını . Deneyime saygılıdır . İmgeleminde yer eden bir trafik kazasında ön camla birlikte kapı camları en başta kırılmaktaysa da karşı çıkmıyor babasına . Şimdi ayrılık zamanı . Onu incitmek olmaz ; peki babacığım . Annene göz kulak ol . İlaçlarını almayı unutmasın . Teyzenle karşılaştığında sakın fazla ağlayıp heyecanlanmasın . Biliyorsun , kalbi , tansiyonu , şekeri , böbreği . . . Baba , tüm hastalıkları sayıp dökmüş müydü ? Şimdi anımsanmıyor ama hepten kaygılıydı , hepten çocuk . Bak hanım , söz verdin , çarşamba gecesi dönmüş olacaksın , sonraya kalırsan ölümü gör ! Neredeyse ağlayıverecek ; yüzü gidip geliyor rüzgara , fırtınaya , karanlığa . Yemeklerine özen göster . Perhizini bozma sakın ! Gönül Abla'ya da kardeşinle ya da yeğenlerinle git . Oğlumuzla gelinimiz başka sorunlarla ilgilenecekler , sen onları bırak . . . E , konuştuk ama bütün bunları . . . Baba üsteliyor : Olsun . Yinelemekte yarar var . Sen sakın Gönül Hanım'a yalnız gitme . Çok ağlama . Kendini hırpalama . Gider gitmez ara , beni habersiz bırakma . . . Daha neler . . . Kuşkular , endişeler , yakınmalar , özlemler ta geçen haftadan bu yana dipdiri . Bu yolculuk tehlikeli , zamansız , yersiz . Daha sonra , karıkoca birlikte gidilmeliydi . Ama , Gönül Abla'nın durumu pek iyi değil . Haberler kötü . Bir yanı inmeli , gövdesinin birçok yeri bıçaktan geçmiş . Amerika'dan döner dönmez aradı , görüşmek istedi ; bugün varsak yarın yokuz dedi , gel dedi . Zaten , ülkesine gömülmek için dönmüş . Gidilmeli . Geç kalınırsa ölünceye kadar kendini bağışlayamaz ; bu , annemdir . Bari biz de gidelim annemle , karım oğlunu görsün , belki bu kez razı eder , alıp getirebiliriz de iki kardeş birlikte olurlar . . . İşte bütün bunlardan ötürü yola çıkılacak , ama Filiz'in okulu aksatılmayacak . Dede - torun birlikte kalırlar ne olacak ? İki gün içinde gider döneriz . Annem çarşambaya trenle gelir artık . Tamam mı hanım ? Dediklerimi sakın unutma . Sen bize gereklisin . Tamam tamam kaygılanma . Kendimi korumasını bilirim . . . Korna iki kez çaldırıldı dıt dıt . Hadi hoşça kalın sevgili babamız , güzel kızımız . Güle güle , hayırlı yolculuklar . Anne son anda telaşla sesleniyor kocasına : Okuldan döndüğünde Filiz'in sütünü içirmeyi sakın unutma Mehmet Bey . . . Mehmet Bey arabaya doğru eğiliyor : Söylediğin şeye bak , hiç unutur muyum ? Sen kendini kolla , bizi düşünme . Hadi gidin güle güle , herkese selam söyleyin . . . Ulaşır ulaşmaz telefon edin . . . Araba yavaşça devinip yola koyuldu . Önce kırmızı ışıklar , sarı ışıklar , yeşiller , sonra otoban , dönemeçler , frenler , balata kokusu , tekerlerin savruluşunda duyulan lastik gıcırtısı . Ve dağlar . Şimdi Sakarya Ovası'nda ilerliyorlar . Ağaçlar her yanda , kelebekler ön camda . Dağlar arkada kaldı . Bolu'da Köroğlular . . . Sapanca'da kaçta oluruz oğulcuğum ? Oğul , başını çevirmeden yanıtlıyor : Altı buçuk - yedi arası . İyi mi , yoksa hızlanayım mı ? İyi iyi , diyor annesi . Daha hızlı gitmemize gerek yok . Nasıl olsa yolumuz az kaldı , sen bildiğin gibi kullan arabayı . III. Bir Düş Ülkesi Bu göl bir düş müdür , yosunu gümüş müdür ? Bir ucundan öteki ucuna trenlerle , otobüslerle , özel arabalarla , kamyonlarla geçilen . Şimdi , rüzgar gibi koşturan kısacık bir sürede göz kamaştıran göl , somut , diri , kanlı canlı , kimlikli bir varlık olarak işte şurada , sağda , yolun altında duruyor . Dibindeki yosunlardan olmalı , gün batımının da etkisiyle elbette , su koyu yeşil görünüyor ve içindekileri gizliyor , göstermiyor . Ağaçların arasında kiremit kırmızısı yapılar . Daha aşağısı görünmüyor . Yolun solunda kalan yamaçlarda da doğayı kırmızı lekelerle benekleyen kiremitli çatılar , ak duvarlar ve daha geride yemyeşil tepeler ; ötesi dağlar mı , bir düş ülkesinin vadileri mi , ırmakları mı ? Bahar dağlarda , ovalarda , kırlarda , tarlalarda , her yerde ; gölün yansıyan mat ışıltısında , ağacın yeşilini yenilemiş dalında , yaprağında , asmanın omcasında , filizinde , böceğin kanadında , kelebeğin yağlı sarı kanında . . . IV . Sevgili Teyzemiz Demiryolu köprüsünün altından , kendini göstermeyerek ansızın kıvrılıveren daracık bir geçit var . Yalnızca binek otolar sığabiliyor . Böylece göl kıyısı ve sokaklar kamyonlardan , otobüslerden , traktörlerden , dolayısıyla gürültüden , uygunsuz görüntüden korunmuş oluyor . Evlerde yaşam belirtisi yok henüz . Doğa uyandıysa da , büyük kentlerdeki tatilciler , göl severler , mangalda et pişirip ağır kokular yaymaya can atanlar , rakı düşkünleri daha uyanmış değil . Buralarda olmanın , göl kıyısındaki Göl Palas ta birkaç gece kalmanın tam sırası . Keşke koşullar elverse , zorunluluklar , görevler , işler unutulabilse de kalınsa . . . Büyülendim yine ! diyor oğul . Ben de öyle , ben de büyülendim ! diyor karısı . Anne , sözcüklerin üzerine gül yaprakları savuruyor : Büyü de söz mü ? Cennete ulaşmanın şaşkınlığı ve coşkusu bu . Güzellik denen şey işte bu , sevgi bu , sevinç bu ! Nasıl olmuş da hala kirletememişler buraları . . . İyi korunmuş doğrusu . Havayı soludukça insanın ciğerleri genişliyor , dokuları yenileniyor , yüreği kanatlanıyor . . . Gül yapraklarıyla birlikte baharın kokusu , leylaklar , hanımelleri , yaseminler , şebboylar uçuşuyor . Kasım patlarını andıran iri beyaz çiçekleriyle donanmış ağaçlar , çingene pembesi çiçeklerle dolu erguvanlar . Göl Palas işte tam da bunların ortasında duruyor . Korna , yolculuğun başladığı andan bu yana ikinci kez çalınıyor ; dıt dıt dııt , bu kez sevinçli ve ivecen . Biz geldik ! Hadi çıkın , karşılayın ! Artık gerilerde kalan o bozkır kenti Ankara'nın gergin yüzlü , sert bakışlı , kavgaya hazır panter duruşlu insanlarının yerinde önce bir boşluk oluşuyor bellekte , az sonra boşluğa yer ve gerek kalmıyor ; tüm belleği , tüm dünyayı , tüm baharı koşarak yaklaşan , gülümseyen , sevinen insanların varlığı , sıcaklığı kaplıyor . Harmandalı oynar gibi , uyumlu adımlarla ve kollarını başının üzerinde oynatarak , parmak şıklatarak yaklaşan , ağabey gülüşlü , konuksever duruşlu , dost bakışlı Turhan Enişte . Önce o . Sarılıp yumak oluyorlar . Ardından , yeğen Orhun yaklaşıyor ; sevincini ve delikanlılığını bastırmasını biliyor . Sessiz görünüşlü ama gözlerinin içinde sabah pırıltısı . Özlem gideren sarılışlarla öpüyor konukları . Ardından , uzun ince parmaklarıyla anımsanan küçük yeğen Aylin . Ne zaman parmaklarından söz edilse , piyanolar , kemanlar , ezgiler de konuşuluyor . Ve işte teyze . Etekleri uçuşarak , rüzgarının önünde koşarak yaklaşıyor . Mutfaktaydım , aşçıyla , garsonlarla uğraşıyordum . Dalmışım . Geç ayırt ettim geldiğinizi . . . Aman da aman , geldiniz demek ? İnanılır gibi değil ! Ne iyi ettiniz , ne iyi ettiniz ! Canlarım benim ! Teyze'nin gülüşleri sesine , sesi gölün yeşil - mavi suyuna , gümüşlü yosun derinliğine , yeşil - mavi göl suyu ağacın yaprağına , yaprak gök yüzüne , gök yüzü karşıdaki yamaçlara , daha ötedeki tepelere ulandı . Ve bahar gülüşlü bir akşam başladı . Abla , göz yaşlarını kardeşinin omzunda kuruluyor ; böylece ağladığını pek gören olmuyor . Kolay atlattık , diyor oğul içinden . Annem bu kez fazla ağlamadı , tuttu kendini . Babam inanmayacak . Şaşılacak şey , şimdi de teyze ağlamaya başlıyor . Hepinizi birlikte görebilmek ne güzel . . . Bilmem ki bir daha olur mu ? Yine böyle bir araya gelebilir miyiz ? Ha ? Belki Mehmet Eniştem de olur o zaman , değil mi ? Elbette canım elbette . . . Önce lavabo , sonra yorgunluk çayı içmek için oturulan salon . Henüz tatil mevsimi açılmamış , kimseler yok . Şiirli bir uyumla hazırlanmış yemek masasının çevresinde toplanılıyor daha sonra . Dışarıda göl kararınca içeride ışıklar yanıyor . Şimdi erinç , şimdi sevinç . Şimdi gece kendine yer arıyor ama bulamıyor . Ah , unuttum ! diyor anne . Mehmet'e telefon etmeliyim . İsterseniz ben arayabilirim anneciğim . . . Hayır hayır , sesimi duysun da rahatlasın . Teyze yerinden fırlıyor . Gel beraber arayalım . . . Birlikte masadan uzaklaşırken sesleri mırıltıya dönüşüyor . Nasıl oldu da bırakabildi eniştem seni ? Doğrusu inanılır gibi değil ! Abla gülümsüyor . Gönül Ablam vardı ya hani , telefonda söylemiştim sana . Amerika'dan döndü . Âdeta ölmeye geldi yurduna . İşte onun için . . . Yani , Gönül Abla'nın durumu iyi değil . Allah gecinden versin , ölüm hepimiz için ama . . . işte . . . Ha bugün ha yarın , belli mi olur ? Bir daha görüşemeyiz diye . . . Yoksa bırakmazdı beni , Mehmet'i bilirsin . . . Keşke o da gelseydi . . . Çok istedi ama , toruna bakacak . . . Çocuğun okulu aksamasın diye . . . Sesini alçalttı . Gelin de , biliyorsun ya , ilk kocasından oğlu var İstanbul'da . . . V . Aşkın Büyülü Eli Aşk , sürekli bir bahar olmalı . Leylaklar hep mor salkımlı ( kimi zaman beyaz ) , gök yüzü her zaman ışıklı ( ya da yağmurlu ) , gecelerde ay ışığı , yıldız pırıltısı , gölün ışıltısında yürek aynası , sevgi seli . Dağlar yavşanlı , kırlar çiğdemli , gelincikli , papatyalı . Yine böyle bir geceydi , yoldan geçen taşıtların ışıkları , Göl Palas ın suya vuran gece ışıkları , yamaçtaki evlerin pencere ışıkları ve gök yüzündeki yıldız kümelerinin pırıltısı birleşip dünyayı aydınlatıyordu . O geceyi ve beni hiç unutmazsın değil mi ? Bu düşler ülkesini unutmazsın . Kır çiçeği duruşlu gelinim . Duvağını bu odada çıkarmıştım . Ayaklarımız çiçek halılarda uçuyordu . Yüreklerimiz gecenin göklerinde . Kirpiklerine sabahın el değmemiş çiyleri tutunmuştu . Ben seni baharlarla sevdim , yağmurlarla sevdim . Kırgınlıklarımı onaran , küskünlüklerimi gideren barış yüzlüm . Ben sana bahar rüzgarlarıyla koştum . Göllerle , ırmaklarla , dağlarla , denizlerle buluştum . Saçlarına dokundukça perdeler açıldı , sular ve ışıklar doldu yüreğime ; bulutlar dağıldı , yağmur oldu , bahar oldu . Mutluluk nedir unutmuştum , ben hiç bu denli delikanlı olmamıştım . Aldanışlarımı bağışladın , beni erinç ormanına aldın , geçmişi sildin , geleceği hazırladın . Çocuklarım , burası sizin ! Teyzemiz bu odayı değil , aşkı ve baharı bağışladı bize . Balkona çıktığımızda yıldızlara uzanan saçların . El ele tutuşunca rüzgara dokunan boynun ve çıldıran , kafesini zorlayan yürek kuşum . İlk öpüşmenin , ilk sarılmanın unutulmaz coşkusu . Şimdi yine burada , dağıtılmış yalnızlığın , unutulmuş mutsuzluğun sevgiye , coşkuya , dostluğa dönüşmesi . . . Sessizliği bozuyor adam : Keşke burada sürekli kalabilseydik . . . Karısının uysal mırıltısı : Kente bağımlılığımız kalmayınca gelip yerleşiriz . İçini çekiyor : Hem , oğluma da yakın burası . Duraksıyor . Yarın için öyle heyecanlıyım ki . . . Haklısın canım . Çok oldu değil mi onu görmeyeli ? Kadının sesi dudaklarının ucundan yavaşça göle düşüp yitiyor : Üç ay sekiz gün oldu . Adam , karısının geceye karışan saçlarını okşuyor : Az kaldı canım , yarın kavuşacaksın . . . Annem gelecek mi bizimle ? Yok , o bir gün daha kalacak , sonra teyzem ya da Orhun götürür onu Gönül Hanım'a . . . Biz pazar günü döneriz , annem çarşambaya kadar burada . Babasının sözlerini anımsayıp belli belirsiz gülümsüyor : Çarşambadan sonraya kalırsan ölümü gör . . . Başını iki yana sallıyor ; ölümün sırası mı ? Şimdi bahar . Kadın mırıldanıyor : Bana sarılır mısın ? Elbette sarılırım bebeğim ! diyor adam . Karısının ince gövdesini kollarıyla sarıp boynunu öpüyor yavaşça . Sarmaşık olurum sana ! diye mırıldanıyor . Bir süre sessiz durup odaya dönüyorlar . Göl Palas'ın en güzel , en geniş odası . Bir sevginin sessizce , sözcüklere yaslanılmadan , soluğun ve tenin , göl sularının tanıklığında bütünleşmesiyle , yüreğin çılgınlığını bastırıp erinç dolu bir limana dönüşmesiyle büyütüldüğü , gelecek için umutların filizlendiği bir odadalar . Geçmiş saldırıyor bir yandan ama ona pabuç bırakmayacaklar . Balayına çıktığımızda . . . diye mırıldanıyor adam , sözünü tamamlamadan susuyor . Kadın , kırmaktan , incitmekten çekinerek , suskunluğunu ve yalnızlığını erteleyerek mırıldanıyor : Bu gece kardeş kardeş uyuyalım , olur mu ? Olur tabii , diyor adam , karısının saçlarını okşayıp yanağını öpüyor . Bu denli gergin olmasan . . . Biliyorum , elinde değil ama yine de . . . Oğlumu çok özledim İlhancığım . . . Yanaklarına sızan göz yaşlarını göstermemek için kadın kocasının omzuna dayıyor başını . Emine Hanım , ben Niyazi . . . Buyurun Niyazi Bey . . . İlgeç Bey yerinde mi , yoksa çıktı mı ? Çıktı , dedi Emine Hanım . Saat on gibi ayrıldı ofisinden . Buraya gelecekti ama . . . Duraksadı Niyazi Bey , yine kaygılandı ; adamcağızın başına bir şey gelmiş olmasın ? Nereye gideceğini söylemiş miydi peki ? Hayır söylemedi , dedi Emine Hanım . Ama otosanayide olabilir . Arabası için oradan aramışlardı . . . Nesi var arabasının , kaza mı geçirdi ? Yok canım , ne kazası ! dedi Emine Hanım , kıkırdadı almacın içinde . Klasik araba yaptırıyor ya , onun için çağırmışlardı . Niyazi Bey çok şaşırmıştı . Klasik araba mı , ne demek bu ? Aldığı yanıtla daha da şaşırdı : Eski model bir Amerikan arabası yaptırıyor , sizin haberiniz yok muydu ? deyip yine kıkırdadı Emine Hanım . Alkapon diye biri yaşamış zamanında Amerika'da , onun arabasının aynısı olacakmış . Niyazi Bey umutsuzca mırıldandı : Demek öyle ? Evet , aynen böyle ! dedi Emine Hanım . Teşekkürler , iyi günler , deyip parmağının ucuyla telefonun kapama mandalına dokundu Niyazi Bey , almacı yerine koyarken alt dudağını dişledi . Başını iki yana salladı . Allah Allah , bunda bir yanlışlık var ama . . . Filmlerden kalma birtakım görüntüler belleğinde canlandı . Al Capone . Ünlü haydut . Kasketli , boyunbağlı bir adam . Yanında sarışın sevgilisi ; neydi kadının adı ? Birbirini kovalayan klasik arabalar , patlayan tabancalar , öldürülen , yaralanan insanlar , banka soygunları , içki kaçakçılığı , haraca bağlanmış kentler , kasabalar , mahalleler , semtler , rüşvetçi ya da namuslu polisler . . . Haydutluğun önde gelen ülkesinden sefalet görüntüleri . Amee - ri - kaa . . . İki de tabanca taksaydı bari beline , diye mırıldandı . Bir süre yüzü duvara dönük durduktan sonra İlgeç Bey'i bu kez cep telefonundan aradı . Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor . Cep telefonu kapalı ya da kapsama alanı dışında olabilir . . . Güzel sesli bir kadındı , İlgeç Bey'in daha önemsediği bir kapsama alanı na kaydığını , buradakileri unuttuğunu bilemezdi elbette . Anlaşılan cep telefonu kapalıydı , İlgeç Bey'e ulaşılamıyordu . Hiç böyle yapmazdı , ne oldu bu adama ? Bozgundaydı . Kendini toparlaması gerekiyordu . Yüzünü işçilere döndü . İlgeç Bey'i bulamadım . Yerinde yok . Cep telefonu da açık değil . Sanırım arabası için otosanayi sitesine gitmiş . Duraksadı yine , sözcükleri seçiyordu . Bu durumda , paranızı bugün alamayacağınız anlaşılıyor . Olsa ben verirdim , ama yok . Ben de sizin durumunuzdayım arkadaşlar . Boşuna beklemeyin artık . Yarın görüşelim . İşçiler ayaktaydılar , hala çömelik duran üç kişi de kalkıp hep birlikte kapıya doğru adımladılar . Mırıltıları söze dönüşemedi . Kusura bakmayın arkadaşlar , dedi Niyazi Bey . Elimden bir şey gelmiyor . Ben sözümde durmak isterdim ama . . . Yok zararı , dedi biri . Bir başkası ekledi : Senin ne suçun var ? Yarın geliriz artık . Kal sağlıcakla Niyazi Bey . Güle güle . Niyazi Bey , işçilerin kapıdan sessizce çıkıp gidişlerini sonuna kadar izledi . Yanlış bir adama bulaştım galiba , diye söylendi . Oysa bana iş önerirken ne denli saygılıydı , ne denli içten davranıyordu . Neyse , bekleyelim bakalım biraz daha . . . Kepenkler . . . diye mırıldandı , işçilerin yokluğunu duydu . Keşke birine kepengi çektirseydim de öyle gitselerdi . Bel fıtığını düşündü . İsteksizce kapıya doğru yürüdü . İKİ Niyazi Bey'le dört aydır beraber çalışıyoruz ama bu akşam ilk kez rakı masasında bir araya geliyoruz , dedi İlgeç Bey , sakalını boştaki eliyle karıştırırken öteki elindeki bardağı havaya kaldırdı . Haydi beyler , sağlığınıza ! Cam tıkırtısının ardından ağızlardaki rakı burukluğu , su serinliği öne geçti . Kentin orta yerindeki yaya alanında bulunan tek lokantanın üst salonundaydılar . Yerel yönetimin işletmesiydi burası ama verilen hizmet değerli halkımız ı oluşturan engin gönüllü vatandaşlardan çok , başkalarına yönelikti . Sırasıyla , entel takılanlar , gerçek aydınlar , yazar çizerler , sendikacılar , halkçı görünmeye özen gösteren politika dalkavukları , patates kızartma - bira ikizinin zorunlu tutsağı olan üniversite gençliği bu ayrıcalıklı hizmetten yararlanan kesimlerdi . Bütün bu insanlar bir arada olduğuna göre , gerçek müşterilere yakın sayıdaki sivil polislerin de burada bulunması yadırganmıyordu . Neredeyse herkesin kendi polisini seçip içki ısmarlamak istediği dostluk , özgürlük , dayanışma günleriydi . Ve rakı ya da bira masalarında şarapla pek karşılaşılmıyordu . Şarap eski uygarlıkları , Batı Anadolu yöresindeki tiyatro kalıntılarını , sütunları , tapınakları , kaya mezarlarını , Ege Adaları'nı , temiz gök yüzlerini , zeytinlikleri , Antik Çağ filozoflarını anımsatıyordu besbelli ; bundan olduğu kesin , günün gereklerine , içinde dönenilen yaşamın yüzeyselliğine uygun olarak bira ve rakı ile belleğin ve bilincin puslandığı masalarda akşam uzunluğunda yolculuklara çıkılıyordu . Ülkenin ve dün yanın geleceği tartışılıyor , küreselleşme yanlısı sanayi ötesi toplumların toplu saldırılarından söz ediliyor , çareler aranıyor ve bulunuyordu ama ne yazık ki , uyku için yatağa girildiğinde her şey unutuluyordu . Olsun , yeni akşamlar , yeni masalar ve yeni insanlar sorunlara çözümler üretmeye hazırdı her zaman . Demokrasilerde çareler tükenmez di öyle ya , çözümler de tükenmezdi . Aslolan rakıydı , aşktı , dostluklardı ve adalet ve eşitlik ve düşünce özgürlüğüydü ; gerisi önemsiz şeylerdi ! Niyazi Bey , masaya oturduğundan beri tedirgindi , kuşkuyla çevresine bakınıyordu . Yıllar önce geçirdiği bir sorgulamadan beri böyle yerlerden uzak duruyordu . Gözü korkmuştu . Gözlenmekten , izlenmekten hoşlanmıyordu , bu bir ; ikincisi , herhangi bir dostuyla , arkadaşıyla , yakınıyla , konuğuyla ya da iş gereği buluştuğu biriyle böyle bir yerde oturup özel bir görüşme yapmaya kalksa , bunu gerçekleştirmesi olanaksızdı . Daha önceleri yaşadığı uzun ve yalnız sokak yılları nda kaç kez denemiş ve başaramamıştı . Eğer tanım gerekirse , kendisi için asosyal biri denmesini uygun buluyordu . Üstelik , gittikçe zorlaşan yaşam koşullarında , masasına ilişen insanların yiyecek , içecek bedellerini ödeyecek gücü kalmamıştı . O bir emekli ydi yalnızca . Birkaç aydır sözüm ona çalışıyordu bir şirkette ama daha bunun verimini elde edememişti . Şimdilik Kızılay ya da İlgeç Bey çıkarına çalışmayı sürdürüyordu . Ne demişti İlgeç Bey iş önerirken ? İşletmemizin müdürü olacaksınız , ilerde genel müdür de olursunuz ! Yeter ki çalışın . Çalışkan insanları çok severim . . . Eh , canla başla çalıştığına ve sevildiğine göre işini ( müdürlüğünü ) sürdürmesi gerekirdi ki , o da öyle yapıyordu zaten . Ama neden suratı asıktı ve hoşnutsuz görünüyordu ? Sandalyede küçülmüştü , iğreti oturuyordu . Bir kez daha rakılar ve ardından birer yudum su midelere indirildikten sonra mezelerden de alındı , ağızlarda dolandırıldı , çiğnenip yutuldu . Nedense Niyazi Bey'in rakısı zehir , suyu kan , mezesi yetim malıydı bu akşam ; kalkıp gitmeye can atıyordu ama konuğa ayıp olmasın diye dişini sıkıp oturuyordu . İlgeç Bey ikide bir kendi gövdesinin içine çekilip karşısındaki konuklarına uzaktan bakıyordu . Gönlü bol bir bakıştı bu ; yeryüzünün bütün insanları konuğuydu . Kafası oldukça dumanlanmıştı ve artık günün ( saatin ilerlediği göz önünde tutulursa gecenin ) anlam ve önemini açıklayan konuşmasına başlama zamanı gelmiş geçiyordu bile . Sözcükleri seçti ; güzel bir tümce kurmak istiyordu ama bir türlü söze başlayamadı . İzmir'den gelen konuk , karşısında oturan ve gözlerini sürekli kırpıştıran İlgeç Bey'in kararsızlığını yakaladı , yakaladığı anlaşılmasın diye başını sağındaki Niyazi Bey'e çevirdi . İşler nasıl gidiyor ? Özel sektöre alıştınız mı ? Gülümsedi . Hangisi zor , kamu görevi mi , özel sektör mü ? Niyazi Bey omuzlarını silkti . Her birinin ayrı zorlukları da var kolaylıkları da . Aslolan insan ilişkileri , sorumluluk duygusu ve . . . nasıl söylesem ? . . İlgeç Bey o an kendisinden beklenmeyen bir ataklıkla söze girdi : Bence kamu kesimindeki ilişkiler daha zordur . Fakülteden ayrıldığım yıl Makine Kimya'da geçici işçi olarak çalışmıştım , neler gördüm orada neler . . . Ne biçim tipler vardı ! İnanılır gibi değildi arkadaşlar , manyaklar , psikopatlar , kompleksli adamlar . . . Yalnız adamlar değil , daire başkanı filan olmuş kadınlar da öyleydi . . . Kesip attı sonunda : Komplekslilerle çalışmak çok zordur . Ama biz . . . biz dostuz , arkadaşız , öyle değil mi Niyazi Bey ? Gülümsedi ve sakalının içinden zıplayan bir çakal barbunya pilakisiyle dolu tabağa basıp geçti , az ötede yemek yiyen başka çakalların arasına karıştı . Bunu yalnızca Niyazi Bey görmüştü ve şaşkınlıktan dili tutulmuştu . Yanıtlayamadı , onaylayamadı , karşı koyamadı . Gözlerini yumdu ; şimdi yatağımda olsaydım , okuma lambasını açıp kitabıma dalsaydım , radyodan müziğimi dinleseydim . . . İzmirli konuk donuklaşan masayı kendine getirmek amacıyla olsa gerek , zorlama bir sesle yumuşacık sordu : Siz birbirinize bey diye mi sesleniyorsunuz hala ? İlgeç Bey gözlerini kırpıştırıp gülümsemekle yetindi , soruyu üstüne almadı . Şimdi söz Niyazi Bey'deydi ve kirpiklerini aralaması gerekiyordu ; o da öyle yaptı , açtı gözlerini . Ben zamanla ısınır , yavaş yavaş açılırım , dedi kendini önemsizleştiren engin gönüllü bir sesle . Yapım böyle . Genellikle başlangıçta tutuk davranırım . Gülüverecekmiş gibi gevşedi yüzü . Bazen bir görüşte ısınıp kucaklaştığım insanlar da olur ama pek sık değil . Sanırım kadınlarla karşılaşmalarınızda öyle yapıyorsunuz , deyip yarım bir kahkaha attı İzmirli konuk . İlgeç Bey fırsatı kaçırmadı , Kuşkusuz öyledir ! dedi . Bu kez de kuşkusuz sözcüğünü kendine can yeleği yapmış bir entel atlayıp çıktı sakalının içinden , selamsız sabahsız çekip gitti , sivil lerin masasına oturdu . Onu da gördü ama bu kez umursamadı Niyazi Bey , yalan dünyada her şey olabilirdi ; tümcesinin ortasına girilmemiş gibi sürdürdü : Bürokrasiden gelen alışkanlıklarım da var elbette , onlar da etkili oluyor . Hem , saygılı konuşmak iyidir , incelikli bir savunma duvarıdır aslında . İlgeç Bey'in yüzü kararır gibi oldu ; kuşlarını kaçırmış gece karanlığı rengindeki sakalından çıkan pireler ortalıkta zıplamaya başladı . İzmirli konuk da görebildi sonunda , tuhaftır o da görmezden geldi , pireleri umursamadı ; biliyordu dünyanın ve insanların hallerini , ateşlerde pişmiş , azgın denizleri yüzerek geçmiş biriydi . Zekice gülümsedi . Besbelli daha pek çok haşerenin orada yuvalanmış olduğundan haberliydi . Tanıklıkları , gözlemleri , duyumları olmuştu . Sular çürümüştü çoktan , su kuşları uçup gitmişti . Küreselleşiyorduk ve sonuncu ihtilalden bu yana köşeleri dönüyorduk . Gerçek kimliğimizi gizlemek için de saç uzatıyor , sakal bırakıyorduk . Arkadaşına döndü , Daldın ! dedi . İlgeç Bey toparlandı . Öğrencilik yıllarımızı düşünüyordum da . . . deyip içini çekti . O zamanlar ne kadar sade insanlardık . Fakülteyi bitirebilseydim belki ben de bürokrat olacaktım . . . İzmir o yıllardaki gibi güzel mi , çekici mi ? Konuk dost yüzünü buruşturdu . Güzel bir şey kaldı mı şu dünyada ? dedi . Şeriatçının biri belediye başkanı oldu ve içine yaptı memleketin . Duraksadı . Neden hiç gelmiyorsun ? İlgeç Bey kesip attı : Yenildiğim yerlere geri dönmem ben ! Orada bir meydan savaşı yitirmiştim . . . Gözleri ıslandı . Arkasızdım , kimsesizdim , yoksuldum . . . Ama şimdi güçlüsün , dedi İzmirli konuk . İlgeç Bey omuzlarını silkti : Olsun . O yıllarda yenildim ya . . . Hiç ihale almıyor musunuz İzmir'den ? Alıyoruz ama başkalarını gönderiyorum dost , ben gitmiyorum . . . Haksızlık etmeyelim , dedi dost , İzmir hala güzel ! Biz burada paslanıyoruz ! dedi İlgeç Bey . Yok canım , daha neler ! deyip güldü konuk . İşlerin iyi , keyfin yerinde . İyi ki fakülteyi bıraktın da ticarete atıldın . İlgeç Bey dudak büktü . Hiç kolay olmadı . Hala kolay değil hiçbir şey ! İşte kendisi burada , Niyazi Bey söylesin , bazen öyle bir sıkışıyoruz ki . . . Boş ver , geçer , dedi konuk , az önceki konuya döndü : Aranızda en az on yaş fark var , Niyazi Bey diyeceğine abi diyebilirsin . İlgeç Bey'in gözleri buğulandı , sakalı açıldı yine , bu kez yarası çıktı ortaya . Herhangi bir insana ağbi demek anlamlı gelmiyor bana . Bir zamanlar ağbi dediğim biri vardı . . . Çok pişman etmişti beni . Niyazi Bey söze girdi : Yalnızca adımı söyleyebilirsiniz , bey demeniz gerekli değil . Başını konuğa çevirdi . Siz de öyle yapabilirsiniz . Benim için hiç sakıncası yok . İlgeç Bey yeni öneriye ilişkin görüş bildirmedi , başka şey söyledi : Siz , nerede duruyorsunuz Niyazi Bey ? Duruşunuz nedir ? Sakalının içinden bir entel daha atladı geçti Genç Osman . ( Bu Osman da nereden çıktı aman ? ) Niyazi Bey elini ağzına kapayıp kahkahasını bastırdı . Soru ilginçti aslında ; Niyazi Bey bugüne kadar kendine böyle bir şey sormuş değildi . Dolayısıyla , yanıtlayabilmek için düşünmesi gerekiyordu . Kısa sürede bir şeyler söylemeliydi , yoksa kahkahasını tutmakta olduğu anlaşılır , konuk incinebilirdi . Düşünmeye başladı , film makarasını hızla çeviriyordu . İlkin yapı - onarım işçilerinin yüzleri , bakışları , bekleyişleri canlandı belleğinde , sonra üretimde çalışanların gözleri belirdi . Ve İlgeç Bey'le daha en başta yaptıkları temel konuşmayı anımsadı : Paramız olmasa bile , ne yapıp edip çalışanların ücretlerini gününde ödemeliyiz . Bu birinci koşulum İlgeç Bey . İkincisi , adamların Sosyal Sigortalar Kurumu'na kayıtlarının en kısa sürede yaptırılması . İlgeç Bey dinleyip baş sallamıştı , o kadar . Ama Niyazi Bey'in anımsadığı başka bir tümce var , başka zamanlardan kalma : Biraz daha beklesinler , açlıktan ölmediler ya ! Sonra , Amerikan filmlerinden anımsadığı görüntüler ; hoş giyimli kadınlar , tekerlek şapkalı , kruvaze ceketli adamlar . . . Nerede mi duruyorum ? Dalgın mırıldandı . Başını kaldırıp İlgeç Bey'in gözlerinin içine baktı ve yanıtladı : İlk günkü yerde duruyorum . Sustu . Şimdilik sözcüğünü eklemediğinin ayırdındaydı ve kırk sekiz yıllık yaşam birikiminde sabır sözcüğünün önemli bir yeri , işlevi olduğunun bilincindeydi . Ne zaman sabırsız davranmışsa , kırılıp dökülen kendisi olmuştu . Adamın sakalının altındakiler biraz daha ortaya çıkmalı , görüntü netleşmeliydi . İzninizle ben gideyim artık , deyip ayağa kalktı . Yemek için teşekkür ederim İlgeç Bey . İzmirli konuğa dostlukla sarıldı ve şaştı kendine . Masanın üzerinden uzanarak patronuyla tokalaştı . İyi geceler , dedi ikisine birden . Yarın sabah doğrudan atölyeye gideceğim , işleri düzenledikten sonra şirkete gelirim . Nasıl isterseniz , dedi İlgeç Bey . Niyazi Bey uzaklaştı . İlgeç Bey konuğuna gülümseyerek baktı . Biraz donuk ama çalışkan , dürüst , güvenilir bir adam , dedi . Aynı zamanda açık sözlü . Demek memlekette namuslu bürokratlar da varmış ! Zaten yolsuzluklar yüzünden ayrılmış işinden , yoksa bu yaşta emekli olunur mu ? Lisede okuyan çocuğu var . Bir arkadaşım tanıyor onu , dedi İzmirli konuk . Kavgacı bir adammış , uyaroğlu değilmiş . Dikkatli olmalısın . Böyleleri bir patladı mı . . . Patlamanın sonuçlarından söz etmedi . Bana bir şey yapamaz , dedi İlgeç Bey . Karısıyla ayrı yaşadığı için nafaka da ödüyor . . . Çalışmak zorunda . Esneyince gözleri yaşardı . Üstelik çok uysal görünüyor . Doğrusunu söylemek gerekirse ben hoşnutum kendisinden . Atölyeyi o kurdu , makineleri o seçti , işçileri kendisi buldu , çok da iyi çalışıyorlar . E , başka ne istenir ? Gözüm arkada değil . Onun gibi üç adamım daha olsa her şey tıkır tıkır yürür , bana yapacak iş kalmaz . . . Gülümseyince kuşlarından birkaç tanesi dönüp geldi , yara kapandı . Kuşları tabağının kıyısına ufaladığı ekmek parçalarıyla yemledi , doyurdu . İyi ya , şanslıymışsın , dedi İzmirli konuk , bardağını kaldırdı . Güzel gelecekler için ! ÜÇ Kim var içeride ? Bilgisayar operatörü Nuran Hanım omuzlarını silkti : Konuşurken sık sık İngilizce sözcükler kullanıyor , Amerikalı bir kadınla evlenip kendini tümüyle bilime verdiğini söylüyordu . Amerika denilen ülkenin müthiş bir eritme kapasitesi var . Geleni , yetenekli biriyse , kendi değer sistemi içinde eritiyor hemen . Uyum sağlayamayanı da dışlıyor . Oysa Paris öyle değil . Paris'te , Fransa'da demiyorum , ama Paris'te , kendi kültürünle bağını koparmayabilir , ana dilinde yazmayı sürdürebilirsin . Amerika yeni bir ülke , göçmenlerin oluşturduğu bir toplum . Tarihi de yeni , gelenekleri de . Avrupa ise , köhne Avrupa , bin yıllık tarihiyle kolayca kabul etmiyor seni , ama kimliğini yadsımaya da zorlamıyor . Batıya doğru kentler giderek azalıyor . Yollar , engebeler , çiftlikler de . Göz alabildiğine uzanan düzlüklerin üzerinden uçuyoruz . Aşağıda ne bir ağaç , ne sürülmüş tarlalar . Kaç saattir bir büyük kentin üzerinden de geçmedik . Amerika'nın kuş uçmaz kervan geçmez yerleri mi buralar , yoksa hala düşlerime giren kovboy filmlerinin çekildiği mekanlar mı ? Aşağıya bakıyorum . Gördüğüm manzara , kuş bakışı da olsa , şaşırtıyor beni . Büyük Kanyon'u seçebiliyorum . Arizona'nın üzerindeyiz demek ki . Dibinden çamur rengi Kolorado ırmağının aktığı , rüzgarla yağmurun aşındırdığı , kızgın güneşte yanan çıplak kayalar . O kayaların üzerindeki kertenkeleleri , bir kaktüsten ötekine tıslayarak giderken kumda iz bırakan yılanları , boşluğun ortasından gök yüzüne yükselen minare büyüklüğündeki ince , uzun taşları buradan göremiyorum elbet . Tünedikleri kovuklardan derin uçurumlara dalış yapan av peşindeki kartalları da . Bu kartalların Amerika'nın simgesi olmaları doğal . Girişimci , atik , gözüpek ve acımasız yaratıklar çünkü . Ayılar da az sonra varacağım Kaliforniya'nın simgesi . Yumuşak , uysal ayılar . Pasifık kıyılarının iklimi gibi . Bu coğrafyanın uçaktan görünüşü bambaşka . Gelişigüzel kesilmiş , kahverengiyle sarı karışımı bir pastaya benziyor Büyük Kanyon . Biraz bizim Göreme'yi andıran bu erozyon bölgesini , kayalarla bir olmuş toprak rengi evleri , yerlilerin barındıkları kuytu vadileri böyle kuş bakışı değil yakından görmek isterdim . Hatta , at üstünde olmasa da , arabayla Doğudan Batıya katetmek isterdim Amerika'yı . Kaktüs sütüyle beslenip Kızılderililerle savaşmak , akbabaların parçaladıkları hayvan ve insan iskeletleriyle dolu çölleri aşıp küçük kasabaların derme çatma , ahşap hanlarında konaklamak isterdim . Çocukluğumdaki gibi . Çocukluğumda Amerika Balıkesir'de çıktığım büyük bir yolculuktu . Şehir sineması her cumartesi iki western oynatırdı . Delikli yüz paralarla gazoz içtiğimiz yıllarda . İki filmi de soluk almadan izler , kovboyların at koşturmalarını , Apaçilerin boyalı yüzlerini , Şerif in kodese tıktığı haydutları , en çok da gelişigüzel patlayan silahlarla Saloon un kapısından hışımla giren John Wayne'ı hayranlıkla seyrederdim . Sonra sinemadan çıkıp eve doğru sürerdim atımı . Çarşının tam ortasından geçerdim . Nalburların , attarların , kalaycılarla yorgancıların önünden . Esnaf dükkanların önüne çıkmış hayranlıkla bana bakıyormuş gibime gelirdi . Daha da coşar , tabancamı çekip sağa sola ateş ederek Hükümet Konağına dörtnala gelir , ağzı köpüklü külhanımı oturduğumuz Meral Apartmanının önündeki boş arsada bir ağaca bağlardım . O zaman dünya Şehir sinemasıyla Meral Apartmanından ibaretti . Uçsuz bucaksızdı yani . Atıyla trene yetişip makinisti uyaran , sevgilisini Kızılderililerin elinden kurtaran oğlan dediğimiz kahramanın serüvenleri kadar heyecan verici , haydutların soyduğu posta arabası kadar şaşırtıcıydı . Uzak Batının en hızlı silah çeken adamının omuzlarında duruyordu , öküzün boynuzlarında değil . Ve zaman at sırtında gidilen tozlu yollar gibi bitip tükenmek bilmezdi . Şimdi , yıllar önce kovboy filmlerinde gördüğüm coğrafyanın üzerinden uçuyorum Batıya doğru . Ve ne tuhaf , zaman yine bitmek bilmiyor . Arkamda oturan yolcu perdeyi kapatmamı söyledi . Aynı anda ışıklar da söndü kabinde . Sinema başlıyor . Çaresiz filme bakacağız . Ve ne yazık ki John Wayne oynamayacak başrolde . Kötülerle savaşıp sarışın kızı kendine aşık ettikten sonra kasabadan ayrılıp ay ışığında dağlara , yeni serüvenlere doğru sürmeyecek atını . Kızılderililer de Kinova'nın derisini yüzmeyecekler . Pekos Bill rodeoda Teksas'ın en vahşi atını dize getirmeyecek . Tom Miks , Doktor ve Konyakçı , okumaya doyamadığım çizgi romanların , bu eşsiz kahramanları da , Binbir Suratla Suzi de , unutuldular çoktan . Uçakta film başlıyor . Camın perdesini kapattım . Koltuğa yaslanıp Amerikan Düşü nün değişken görüntülerine bıraktım kendimi . New - York rıhtımını dolduran göçmen kalabalığının , gökdelenlerle Zencilerin , kovboylarla soyu tükenen Kızılderililerin , gangsterlerle para babalarının , cazın , şık kadınların , karlı dağlarla sonsuz ovaların , bilgisayarlarla az gelişmiş ülke halklarına ölüm yağdıran son model savaş uçaklarının dünyasına . Dalmışım . Uyandığımda San Francisco'ya inmek üzereydik . Perdeyi araladım . Gördüğüm beyaz evli , ağaçlı mahallelerin köprülerle birbirine bağlandıkları bir kentti . Ve okyanusun dalgaları dünyanın en güzel körfezinde çırpınıyordu . SAN FRANCİSCO'DA San Francisco'da dikkatimi çeken ilk şey hava alanında bagajları almaya giderken , yürüyen merdivenin iki yanına asılmış bez flamalar oldu . Bu rengarenk flamaların üzerinde bazı adlar okunuyordu : Fred ( 1963 - 1988 ) . Kedileri severdi . Ve tarihlerin altına özenle işlenmiş kara tüylü , mavi bakışlı bir kedi . Berry ( 1936 - 1989 ) . Kumsalı ve müziği severdi . Denize gölgesi vuran palmiyenin altında orta yaşlı , sarışın bir adam figürü . John ( 1959 - 1990 ) . Yaşamı severdi . Flamada insanı alıp götüren dümdüz bir mavi , çivit mavisi . AIDS'ten ölenler için bu hastalıkla mücadele derneğinin yaptırdığı flamaların arasından geçerek giriyorsunuz San Francisco'ya . Yalnızca yazarlar kongresi değil , AIDS kongresi de yarın başlıyor . Çağımız vebasının en fazla bu kentte can aldığını , cinsel özgürlüğü yaşadığı için bu kentin başına ateş yağdığını unutmuştum . Oysa San Francisco ölümü değil coşkuyu , yaşamı çağrıştıran bir kent , aşk ateşini tutuşturan bir belde . Pasifik güneşinin aydınlattığı caddelerde yürümek , iki yanında eski , Victoria üslubunda yapılmış ahşap evlerin sıralandığı dar sokaklardan denize inmek , kırmızı , sarı , mavi boyalı tramvaylarla kentin inişli çıkışlı tepelerinde dolaşmak büyük bir zevk . Her Amerikalının iki kent yatarmış gönlünde . Biri doğup büyüdüğü kent , öteki San Francisco . Çok geniş bir alana yayılan , hemen hemen yüz kilometre güneydeki San Jose ile birleşen San Francısco kırk üç tepe üzerine kurulmuş . Bu tepelerden en güzeli , körfeze ve kente en fazla hakim olanı Twin Peaks . Twin Peaks'den bakıyorum San Francisco'ya . Ve Yahya Kemal'in deyimiyle gezmediğim hiçbir yer göremiyorum . İşte gemilere hala yol gösteren Coit Tower , Market Street'in ışıkları , işte tapınakları , lokantaları , vitrinlerde satılan ejderleriyle , kırmızı , sarı , yeşil duvarları ve kalabalığıyla Çin Mahallesi ; limanda demirli şilepler , uzaklardan gelip uzaklara giden özlem yüklü şilepler ve tramvaylar . North Beach'den yokuş aşağı deli böcekler gibi saldıran telli tramvaylar . Her biri ayrı renkte , hepsi de tıka basa dolu , bir aşağı bir yukarı gidip geliyorlar çan çalarak . Eski İstanbul tramvaylarındaki gibi bunlara asılmak kesinlikle yasak ve tehlikeli değil . İnsanlar salkım salkım tramvaylarda . İşte Telegraph Hill , Golden Gate Parkın ağaçları . Ve körfezdeki çırpıntılı su ! Buradan bakınca güneyden gelen İspanyolların nasıl olup da iki yüzyıl boyunca bu güzelim körfezi görmeden kuzeye doğru ilerlediklerini daha iyi anlıyorum . Körfezin okyanusla tek bağıntısı , bugün Golden Gate Köprüsünün birleştirdiği dar boğaz çünkü . Boğaz karaya doğru genişliyor , ama denizden bakıldığında fark edilmesi oldukça güç . İspanyolların İyi Ot anlamına gelen Yerba Buena adıyla 1776'da kurdukları San Francisco bir Fransisken misyonuyla , misyonun çevresindeki birkaç evden ibaretmiş . Rahipler misyon kilisesinin yanındaki uzun , alçak yapıda , yerliler ise ot damlı evlerde barınıyorlarmış . Kentin gerçek tarihi bir yüzyıl sonra tüm Amerika'yı alt üst eden , etkileri dünyanın her köşesinde duyulan , artık efsaneleşmiş bir olayla , Altına Hücum la başlamış . 24 Ocak 1848 yılında John W . Marshall adlı bir marangoz , bıçkıhanesinin yanındaki ırmakta yedi gram ağırlığında bir altın tozu bulur . Aynı yıl Guadalupe - Hidalgo Sarayında imzalanan barış antlaşmasıyla bir yıl önceki savaşta yirmi yedi bin ölü veren Meksika , Kaliforniya'yı Amerika Birleşik Devletleri'nin egemenliğine bırakmıştır . Üç ay sonra , ilk altın tozunu bulan Marshall'ın çenesini tutamaması ve The Californian gazetesinde çıkan birkaç satırlık bir haber Altına Hücum un départ işaretini verir . Départ diyorum , çünkü gerçek bir maraton , bir uzun yarıştır başlayan . İpini koparan San Francisco'da alır soluğu . Kuzeyin işsiz güçsüz takımıyla serüven düşkünleri , Doğunun serserileri , kimi yaya kimi katır ya da at sırtında koskoca kıtayı geçerek , yolda Kızılderilileri öldürüp kayıplar vererek , hastalık , soğuk ve sıcaktan kırılarak , çölleri ve düzlükleri , sıradağları aşarak zengin olma düşleriyle San Francisco'yu bir anda panayır yerine çevirirler . Deniz yoluyla gelenler de vardır . Aylar süren yolculuk boyunca tıka basa dolu gemilerde salgın hastalıklar başgösterir , yangınlar çıkar , cinayetler gırla gider , fırtınada geminin yükünün azalması için eşyalar , hatta kaçak yolcular denize atılır . Kentin limanı yalnızca altın arayıcıların değil tayfalarla kaptanların da terk ettikleri gemilerle dolar . Bu gemileri gösteren 1850'lerin başında çekilmiş eski bir fotoğraf gördüm otelde . Liman yelken direklerinden ibaret bir ormandı . Yalnızca yelkenlilerle değil yandan çarklı gemilerle de Kaliforniya kıyılarına akın başlamıştır . Bu yandan çarklılardan biri , 1848 Ekiminde New - York limanını iki yüz on yolcuyla terk ettikten sonra ta güneyden , Macellan Boğazından dolaşarak San Francisco'ya doğru yoluna devam etmiş , Panama açıklarında Güney Amerika'nın çeşitli ülkelerinden gelen yeni yolcuların akınına uğrayarak ancak 1849 yılının şubat ayında bin beş yüz kişiyle San Francisco Körfezine demir atabilmişti . Atar atmaz da bir saat içinde boşalmış , ambarlarında farelerin cirit attığı , lüks kamaralarında güvercinlerin yuva kurduğu bir yüzer hayvanat bahçesine dönüşmüştü . Yalnızca ipten kazıktan kurtulmuşlarla işsiz güçsüz takımı değildi Kaliforniya'ya gelenler . Köylüler topraklarını , çiftçiler çiftliklerini , işçiler fabrikalarını , memurlar bürolarını , papazlar kiliselerini bırakıp hep aynı düşün , altın bulup zengin olma , moda bir deyimle köşe dönme düşünün peşinden yollara dökülüp geliyorlar , kimisi yolda , kimisi kırda bayırda ölüyorlar , sağ kalanlar da altın bulamadıkları için intihar ediyorlardı . Korkunç bir göç dalgası , önüne geçilmez bir zengin olma hırsı sarmıştı tüm Amerika'yı . Bu dalga fahişeleri , kumarbazları ve yatırımcıları da sürükledi peşinden . San Francisco her türlü insanın kaynaştığı , eğlence ve fuhuşun hızla yayıldığı , buna karşılık fabrikalarla şirketlerin de çoğaldığı kozmopolit bir kent oldu sonunda . İlk gelenlerden bazıları gerçekten zengin oldular , sona kalanlarsa dona kaldılar . İşi hırsızlığa , yankesiciliğe vurdular . Kentte güvenliğin sağlanması oldukça zorlaştı . Bunun üzerine güvenlik güçlerinin işini namuslu vatandaşlar üstlenip en küçük bir hırsızlık olayının failini bile , linç etmeye kalkıştılar . Suçlunun yanında suçsuz , kurunun yanında yaş da yanmaya , kentte eşi görülmedik bir terör havası esmeye başladı . Neyse ki , altın kısa zamanda tükenince soygunlar da azaldı , zengin olma düşlerinin yerini uzak ülkelere kaçıp gitme düşleri almaya başladı . Gemilere tayfa olarak yazılanlar Çin'e , Maçin'e gittiler ; kalanlarsa bir iş bulup ekmek parası kazanma derdine düştüler . Ve 1906 yılında korkunç bir deprem Altına Hücüm un tüm günahlarından arıttı San Francisco'yu . Kent yerle bir oldu . Su şebekesi büyük zarar gördüğünden depremin yol açtığı yangın tam üç gün sürdü . Yirmi sekiz bin konut yıkılmış , beş yüz kişi ölmüş , sokaklar yakınlarını arayanların feryatlarıyla dolmuştu . Jack London Artık San Francisco , adında bir kent yok . diye yazıyordu gazetede . Ama kent , üstelik eskisinden daha görkemli bir biçimde , yeniden kuruldu . Küllerinden doğan Anka kuşu gibi . Geçen yılki deprem yine yerle bir etti bazı mahalleleri , ama gökdelenlere dokunmadı . Köprülerden biri yıkılınca , olan bitenden habersiz arabaların bazıları sürücüleriyle birlikte denize uçtular yalnızca . Twin Peaks'den işte bu yeni kente , bu eski denize bakıyorum . Yangın yerinden yükselen gökdelenlerin camlarına güneş vuruyor . Transamerica Building'in bir piramidi andıran sivri çatısı deliyor gök yüzünü . Golden Gate Köprüsünü , Oakland Bay Köprüsünü , San Rafael , San Mateo ve Dumberton Köprülerini de görüyorum . Bir köprüler kenti San Francisco . Sis bastıkça canavar düdüklerinin senfonisi duyuluyor . Golden Gate'nin altından körfeze dökülen on iki ırmağın suları siste okyanusa akıyor . Ve bizim Boğaz Köprüsünden olduğu gibi bu köprünün üzerinden de atlayıp canlarına kıyıyor insanlar . Wheatland Vakfının düzenlediği Uluslararası Yazarlar Kongresine katılmak için geldiğim San Francisco'da boş zamanlarımı sokaklarda dolaşarak , Cable - Car adlı teleferik sistemiyle çalışan eski tramvaylara binerek , limanın tam karşısındaki Alcatraz Hapisanesinin gün batımındaki ürkütücü siluetini seyrederken Alcatraz Kuşçusu filminde Burt Lancaster'in beslediği kuşları anımsayarak , epeydir kullanılmadığından hapisanenin demir parmaklarının paslanmaya başladığını , duvarların nemden çürüdüğünü , elektrikli sandalyenin hurdaya çıkarıldığını düşleyerek geçirdim . Ve elbette Çin Mahallesini görmeden edemedim . San Francisco'nun Çin Mahallesi , belki Pasifık'e açılan bir liman kenti olduğundan , dünyadaki en güzel , en canlı , en ilginç Çin Mahallesi . New - York'un , Boston'un , Paris'in Çin Mahallelerinden daha renkli , daha görkemli , çok daha büyük . Orada , tapınağın avlusundaki eski bir sıraya oturmuş , dalgın gözlerle çatının kıvrımlarına bakan yaşlı bir adamla tanıştım . Beyazlaşmış sakalını arada bir sıvazlayarak bir aşk öyküsü anlattı bana . Şimdiye dek dinlediğim bu en güzel aşk öyküsünü yaşlı Çinliden duyduğum gibi yazıyorum . İster inanın , ister inanmayın . ÖRÜMCEK AĞINDAN AŞK UÇURTMASI Bu mahallede yaşlı bir adam yaşardı , yeri yurdu belirsiz , günlerini tapınağın avlusundaki eski sıranın üzerinde geçiren bir bilge . Kimse onun nereden geldiğini , gençliğinde neler yaptığını , nasıl yaşayıp neyle geçindiğini bilmezdi . Çünkü çocuklardan başka hiç kimseyle konuşmaz , tapınağa gelenlerin verdikleri yiyecekleri de kabul etmezdi . Artık eli ayağı tutmaz , gözleri güç seçer olmuştu . Yine de , iyi günlerinde çocuklar için uçurtmalar yapar , karşılığında hiçbir şey istemeden kırmızı , yeşil , mavi renkli uçurtmaları çocuklara verip yavruları sevindirirdi . San Francisco göklerini süsleyen kadife kanatlı kelebekler , ateş rengi kuşlar , ağzından alev fışkıran ejderlerle iri yapraklı , beyaz zambaklar , kırmızı fenerler hep onun elinden çıkmaydı . Bir gün kömür gözlü bir çocuk geldi tapınağın avlusuna . Yaşlı adamın oturduğu sıraya yaklaşarak şöyle dedi : Amca ben aşık oldum . Senin yaşında aşık olunur muymuş hiç ! Âşık olmanın yaşı yoktur ki . . . Peki , sevdiğin kim bakalım ? Bizim sokakta oturan mavi kurdeleli kız . Peki o da seviyor mu seni ? Çocuk sustu . Çekik gözlerinden iki damla yaş süzüldü . Önce onu sevdiğimi kanıtlamamı istiyor benden . Yaa , diye mırıldandı yaşlı bilge . Sonra Kız haklı , diye düşündü . Aşk şüphecidir . Seven , gerçekten sevilip sevilmediğini bilmek ister . İşte böyle . . . Üstelik olmayacak bir kanıt istiyor , diye yakındı çocuk . Neymiş o kanıt ? Örümcek ağından bir uçurtma . Bu uçurtmayı ona verirsem o da sevecekmiş beni . San Francisco'da toplanan uluslararası AIDS kongresinin haberi ikinci , Nelson Mandela'nın New - York'a gelişi üçüncü sırada yer aldılar . Dayanamayıp gülmeye başladım . Hey gidi koca Amerika , saf oğlan ! Vietnam'da göz kırpmadan sivil halkı bombalarken suçsuz insanlara bu yavru balinaya gösterdiğin ilginin onda birini göstermedin ! Ve ırk ayrımına karşı çıktığı , salt eşitliği savunduğu için ömrünün otuz yılını hapiste geçirmiş Nelson Mandela'nın gelişi bir balinanın karaya vurmasından daha az etkiliyor seni . Neyse , balinayı kurtarabilseler bari . Demek ki göç başladı . Bakarsın görünürler birazdan . Bu yavru balinanın izini hiç olmazsa anası bulur . Bulmalı . Rehber sekiz bin kilometre yüzdükten sonra yorulmak şöyle dursun sıcak sularda coşkuyla çiftleştiklerini yazıyor balinaların . Erkekle dişi denize bir dalıp bir çıkarak , güneşte parlayan kül rengi gövdelerinden sular fışkırtarak birbirlerine doğru hızla yüzüyor , sonra boynuz tokuşturan koçlar gibi kafa kafaya çarpışıyorlarmış . İşte bu çarpışmanın , bu müthiş sarsıntının sonunda dölleniyormuş dişi . Ve erkek alıp başını engine doğru yüzerken doğan yavruyu emzirmek anneye düşüyormuş . Sonra balinalar yine sürü halinde , bu kez güneyden kuzeye , soğuk denizlere doğru yeniden katediyorlarmış sekiz bin kilometreyi . Bu konuda çok yazılıp çizildi . Soyu tükenen canlıları , özellikle de balinaları korumamız gerektiği , sanayi artıklarının zehirleriyle doğadaki dengeyi bozan insanoğlunun dünyamızın ayrılmaz bir parçası olan canlıları da yok etmeye başladığı artık herkesçe bilinen bir gerçek . Yine de tekrarlamakta yarar var . Balinalara dokunmayın efendiler ! Onlar atalarımız sayılır bizim . Atalarımızın da ataları . Eski çağlardan bizlere kalan bir miras , yeri doldurulamayacak bir güzellik sayılır . Bizim kuşak Sait Faik'in Son Kuşlar da yazdığı gibi toprak anamızın güzel saçlarına benzeyen otları , havada çıglık çığlığa dönüp duran kuşları da pek göremedi . Balinalarıysa hiç görmedi . Bol bol yağlarını içti ama . Kıyıda balinaları beklerken Moby Dick i anımsadım . Kaptan Ahab ile Beyaz Balinanın öyküsünü . Geçen yüzyılın balina avcıları yoksul , acımasız , ille de cesur insanlardı . Zıpkınladıkları balinanın yağı geçim kaynağıydı birçoğu için . Okyanus sularını kana bularken ailelerinin rızkını düşünüyorlardı . Ama aralarında Kaptan Ahab gibi çılgınlar , ayağını kaptırdığı dev bir balinadan öç almak için yedi deryalar aşmaya hazır olanlar da vardı . Ahab'ın öyküsü gerçekte bir arayışın öyküsüdür , balinalarla balina avcılarının değil . Moby Dick insanoğlunun saçma bir dünyada anlam arayışının , kendisine bir var oluş nedeni bulma çabasının romanıdır aynı zamanda . Bu bakımdan Camus'nün Yabancı sı ile benzerlik taşır . Şimdi yanımda olsa da , bu kez bir başka gözle yeniden okusam Melville'in romanını . Görebilmek için saatlerdir beklediğim balinaların dünyasına Moby Dick in satırları arasından dalsam . Ya da , akşam kaldığımız motelin televizyonunda , saçma sapan diziler yerine Kaptan Cousteau'nun bir filmi gösterilse . Balinaları , denizaltı dünyasını , okyanusta yaşayan canlıların o gizemli yaşamını gerçekte Kaptan Cousteau sevdirdi bana . Onun filmlerini izleyip kitaplarını okudukça doğanın önemini daha iyi kavradım , insanoğlunun canlı yaratıklara , giderek tüm çevreye kastetmesine daha çok kızar oldum . Ve birçokları gibi , Kaptan Cousteau'nun Fransız Akademisine üye kabul edilmesini de hiç yadırgamadım . Ne yazık ki su samurlarıyla yetinmek zorundayım bugün . Se , el ediyor , yola çıkmamız gerek . Balinalar da bir başka güne , bir başka yolculuğa kalsın . Bir daha kimbilir ne vakit yolum düşer bu kıyılara , balinaları görmek bilmem nasip olur mu ? Sahi nasip olur mu ? BIG SUR'U ARAYIŞ Sausalito'daki akşam yemeğinde yanımda oturan gazetecinin sorusunu duymamıştım . Lokantanın terasından görülen manzaranın büyüsüne dalmış , karşı kıyıda San Francisco'nun gökdelenlerinden körfeze yansıyan kızıllığı , batan güneşin ışınlarıyla giderek uzaklaşan , uzaklaştıkça da beyazlığını yitiren kentin yapılarını seyrediyordum . Erguvan rengi bulutlar gök yüzünde dağılırken limana demirli yelkenlilerin direkleri arasından güneş batıyor , okyanustan yükselen sis Golden Gate Köprüsünün pas rengi çelik putrellerini örtüyordu . Amerikalılara özgü hoşgörüsüyle kulağıma eğilip , sorusunu bu kez daha yüksek sesle ve sözcükleri alışageldiği gibi ağzında yuvarlamadan , tane tane söyleyerek tekrarlamıştı : Kitaplarınız İngilizceye çevrildi mi ? Hayır , diye yanıtlamıştım , Bulgarca , Yunanca , Hollandaca ve Danimarkaca da dahil birçok olmadık dile çevrildi , ama İngilizceye asla ! Ne yazık , okuyamayacağım demek ki ! Fransızca çevirilerini okuyabilirsiniz , diye kestirip atmıştım . Amacım , ancak körfezin bu yakasından görülebilen , henüz AIDS'ten ölmemiş sanatçılarla gözlerini kazanç hırsı bürümemiş yupilerin uyum içinde yaşadıkları ve İspanyolcada Salkım Söğüt anlamına gelen Sausalito semtinin teraslarından izlenilebilen gün batımını kaçırmamaktı . Fransızcam yeterli değil ki ! Hay Allah , benim de İngilizcemin yeterli olmadığını söylesem yine de kurtuluş yoktu . Çaresiz konuşacaktık . O soracak ben yanıtlayacaktım . Gün batımı da kaynayıp gidecekti bu arada . Kitaplarınızda nelerden söz ediyorsunuz ? Güneş , tepsi büyüklüğündeki yuvarlaklığıyla körfezin buğusuna bir dalıp bir çıkan o ateşten top , gün boyu kenti , kentin kalabalık caddelerini , caddelerde New - York'taki gibi koşuşturmadan , birbirlerini çiğnemeden yürüyen binbir ırktan insanların değişken çehrelerini ısıtan Pasifik güneşi , kaybolmak üzereydi . Gözlerimi güneşin yatay ışıklarından yanımda oturan Kaliforniyalı gazetecinin meraklı bakışlarına çevirmiştim : Bakın , kitaplarımdan söz etmeyi pek sevmem . Başka şeylerden konuşalım isterseniz . Amerika'dan , yakında başlayacak dünya kupasından , hemşehriniz Reagan'dan . . . ama edebiyattan konuşmayalım bu akşam . Nasıl isterseniz , demişti boynunu büküp . Ben de , fırsattan yararlanıp Amerika üzerine yığınla soru sormuştum . Sabırla dinlemiş , anlayabilmem için yavaş konuşmaya çaba göstererek , ülkesini , Amerikan toplumunun sorunlarını anlatmıştı . Sonra da : Kaliforniya'yı dolaşmalısınız mutlaka , demişti , bu bölge ötekilerden çok farklıdır . Amerika'nın en zengin , en güzel , en sakin yeridir burası . Kendi bölgemi övmek için söylemiyorum . Batı gibisi yoktur . Kongreden sonra , vaktiniz olursa , olursa ne demek olmazsa da yaratmalısınız bu vakti , kıyıdan güneye , en azından Los Angeles'e dek inin . Doğrusu keyfime diyecek yoktu . İyi ki açmıştım bu konuyu . Bizim de niyetimiz bir araba kiralayıp güneye , en azından Los Angeles'e dek inmekti zaten . Tam üstüne basmıştı . Peki , diye sürdürdüm konuşmayı , kıyıda görülecek ne var ? Ne yok ki ! Kentler , İspanyol misyonları , kumsallar , göz alabildiğine okyanus . Hele Big Sur . Mutlaka Big Sur'a uğramalısınız . Kıyı boyunca gidiyoruz . Sol yanımız dağ , sağ yanımız uçurum . Okyanus aşağıda , martıların çığlık çığlığa uçuştukları kayalıklara vuruyor dalgalarını . Dalga kayaların biraz açığında kırılıyor önce , yuvarlanıp fır dönerek geliyor ve dev şadırvandan fışkıran binlerce ton ağırlığında bir su kütlesi gibi çarpıyor kayaya . Ak köpükler kayaların sivri uçlarından aşağıya , yosunlu çakıllara doğru süzülüyor . Yanımda oturan Se . ye anlatmalıyım bu görüntüyü . Çünkü onun yalnızca yola bakması gerek . Bir yanlış hareket yapsa , biraz hızlı girse bir viraja , yandık demektir . Ölümüzü bile bulamazlar bu ıssız yerde . İlahi Darryl ! Mutlaka Big Sur'a uğramalıymışız ! Böyle olacağı belliydi zaten . Palavracı bir hali vardı . Tahmin etmeliydim , bizi olmadık yerlere sürükleyeceğini anlamalıydım . Big Sur'a biz de gitmek istiyoruz , ama nerede bu Allahın belası kent ? Söylesene be adam , nerede bu Big Sur ! Haritaya bakıyorum , evet böyle bir kent var . Küçük bir yerleşim merkezi . Ama işaret panolarında adı geçmiyor . Sabahtan beri yoldayız , hala varamadık Big Sur'a . Yol da , kıyı boyunca sarp yamaçlar arasından kıvrıla döne giden tehlikeli bir yol , bitmek bilmeyen bir bela . Uçurumların üzerindeki köprülerden geçiyoruz . Geçtikçe de hayran kalıyoruz manzaraya , ama Big Sur Kafka'nın şatosu gibi ulaşılmaz bir yerde anlaşılan . Derken akşam oluyor . Se . farları yaktı bile . Ne dersin , diyorum , uyku basmasın diye lafa tutayım mı seni ? Gülümsemekle yetiniyor . Buz gibi , tatsız bir gülümseme . Sonra sessizlik . Zaten yolculuğun başından , özellikle de tutkulu , çırpıntılı , telaşlı San Francisco günlerinden bu yana bir örümcek gibi aramızda ağını sabırla örüyor sessizlik . Ağa takılmamam gerek . Çin mahallesindeki yaşlı bilgenin yaptığı uçurtmaysa varsın uçsun gök yüzünde . Uçurtmayı kötü bir rüzgara kaptırmamak gerek . Dün sabah , kıyıda beklediğim balinaların sevişmelerine de . Onlar balina . Elbette erkek alıp başını gidecek çiftleştikten sonra . Tarihi unutmalıyım artık . Biyolojiyi , coğrafyayı , yer bilimi de . Pratik bir çözüm bulmalıyız , başımızı sokacak bir yer . Big Sur'u bulamadım gün akşam oldu , diye mırıldanıyorum . Se . den yine tepki yok . Tüm dikkatini yola vermiş . Ya da öyle görünüyor . Neyse , böylesi daha iyi . Ya sinirlenip alamazsa bir virajı ! Böylesi çok daha iyi . Aman bir başka şeye , örneğin aramızda olan bitenlere değil de , yola versin dikkatini ! Gerçekten de gün akşam oldu . Önce okyanusun üzerindeki bulutlar , sonra sular karardı . Yolun sol kıyısındaki dağların yamacına vuran soluk ışık da azaldı giderek . Artık akşam , iyice akşam . Saatlerdir yoldayız ve çoktan varmış olmamız gereken Big Sur görünürde yok hala . O gece , çok geç bir vakitte , önümüze çıkan ilk motelde konakladık . Karanlık zindan gibiydi . Hani kurşun sıksan geçmez , öylesine yoğun . Ölgün neonların aydınlattığı bir benzin istasyonunun , uygarlığın yöredeki bu tek kanıtının hemen yanında , barakadan bozma bir yerdi . O gece , yorgunluktan ve aşağıda uğuldayan okyanusun içimde yol açtığı o tuhaf ürpertiden dolayı uyuyamadım . Bir ara , sabaha karşı , dalar gibi olmuşum . Düşümde sörf yapıyordum . Dalga açıktan geliyor , bulunduğum yerden alıp yukarıya , gök yüzüne doğru kaldırıyordu beni . Çıplak gövdem Pasifik güneşinde balkıyordu . Çevik ve usta devinimlerle yükseliyor , dengemi yitirmeden kırılan dalgadan sıyrılarak bir başka dalgaya binmeyi başarıyordum . Ve uzaktan , çok uzaklardan gelen bir ses , sanıyorum Memet Fuat'ın o kalın , güzel sesi Nazım'ın dizeleriyle devrilen bir atın sırtından inip / şahlanan bir ata bindiğimi fısıldıyordu kulağıma . Derken yanımda uyuyanla sevişmeye başlıyorduk . Alt alta , üst üste , iç içe . Sonra boğazlıyorduk birbirimizi . Tam soluğum kesilip ölecekken , tam devrilecekken , dengemi yitirip düşmek üzereyken , kayak ayaklarımın altından kayıyor , bir başka kadının göğüslerine tutunuyor , sonra diri , sıcak göğüslerin , bu tek cankurtaran simidinin de ellerimin arasından kayıp gittiğini duyumsuyordum . Ellerimin arasından kayıp giden bu beden , tutunamadığım bu aşk , kök salamadığım bu dünya , bu meyvesiz ilişki , bu yabancı dil , bu göçebe günler . . . Daha ne kadar sürecek bu karabasan Tanrım , yıllar , yıllarca mı , yoksa göz açıp kapayana dek her şey bitecek , tufandan sonra sular alçalıp yer yüzü biçimlendiğinde aşkın güneşi aynı mekandaki beraberliğimizi , birlikteliğimizin sakin , ferah günlerini aydınlatacak mı ? Aydınlığı dünyama kuşluk vakti vurdu ; sesi , gövdesi yalnızlığımda ışıdı . Eli elimde , dilim ağzında öylece kaldık . İç içe , kördüğüm gibi . Çözüldük sonra , yer ve zamana kavuştuk . Rahminden dışarı iterek dünyaya düşürdü beni . Emekleyip doğrulurken toprak dengemin , gövdesi toprağın yerini aldı . Ve hiçbir şey yerini almadı gövdesinin . Şimdi , Gün adlı öykümde yer alan bu satırları yazdıktan yıllar sonra , onun günlerdir süren sessizliği dengemi büsbütün yitireceğim korkusuna yol açıyor . Korkan insan yırtıcı bir hayvana dönüşür . Düşmemek için , bir yerlere tutunabilmek için ya çevresine saldırır ya da içine kapanır büsbütün . Neyse . . . Bu korkuyu , yıllar önce bir öykümde dile getirmeye çalıştığım bir kadının rahminden dünyaya düşen erkeğin dramını burada , Pasifik kıyısındaki bir barakanın daracık yatağında gördüğüm karabasanla yeniden yaşayacağımı bilemezdim elbet . Gerçekte Big Sur'un bir kent , bir yerleşim merkezi değil , o bölgenin adı olduğunu bilemeyeceğim gibi . Big Sur haritalarda işaretli , gece karanlığında varmak için hızla yol aldığımız , ne var ki bir türlü ulaşamadığımız bir durak , bir menzildi . Tehlikelerle dolu yolun bitiminde değil geçmişimizde , ilişkimizde , gerçekmiş gibi yaşadığımız hayallerimizdeydi . Ertesi gün Sant Luis Obispo'daki bir kitapçıda , Henry Miller'in Big Sur ve Jerome Bosch'un Portakalları adlı yapıtını görüp aldım . Bu adın gizi çözüldü artık . Yalnız adı mı , kuzeyden güneye katettiğimiz coğrafyanın da gizi çözüldü . Gece yol boyunca gördüğümüz , farların ışığında karşımıza birer korkuluk gibi çıkan irili ufaklı posta kutularının , ıssız doğanın , tepeleri bir anda sarıp dünyayı görünmez kılan bulutların gizi Miller'i okuyunca çözüldü . Big Sur dünyanın ucundaki bu el değmemiş , ya da en azından henüz turist ayağı basmamış bölgenin adıymış , bir kentin ya da kasabanın değil . Evler , daha doğrusu barakalar , birbirinden uzaktaki kuytu vadilere , tepelerin görülmez yamaçlarına kurulmuş . Ama epeydir insanlar yaşıyormuş burada . Kentlerin gürültüsünden , yer altında metronun , yer üstünde egzoz borularından ölüm saçan arabaların telaşından kaçıp gelen , Amerikan tarzı yaşama ayak uyduramayan insanlar . İçlerinde ressamlar , yazarlar , yazar olmaya özenenler , serseriler , esrarkeş ve alkolikler de varmış , ama tümünün ortak özelliği tüketim toplumunun değerlerini , yaşamak için çalışıp para kazanma zorunluluğunu kabullenmemeleri . Buraya yerleşip kendi inanç ve değerlerine göre , dayanışma temelinde bir topluluk oluşturmuşlar . Gereksinimlerini alın teriyle karşılayarak , ama özgürce , kimseden buyruk almadan , sömürüp sömürülmeden , azla yetinerek , rızklarını kardeşçe paylaşarak yaşamaya başlamışlar . Fabrika bacalarıyla hisse senetlerinin , ipoteklerle faizlerin çirkefinden , gökdelenlerle uydu televizyon yayınlarının dünyasından uzakta . Miller kitabında 1950 yıllarından itibaren Big Sur'a yerleşen bu insanları anlatıyor işte . Bir bakıma ilk hipileri . Usta bir portre ressamı dikkatiyle onların geçmişinden , yaşadıkları serüvenlerden , dram ve mutluluklarından , günlük yaşamlarından , birbirleriyle kurdukları ilişkilerden eskizler çiziyor . Çizmekle yetinmeyip modellerinin kişiliklerini kimi zaman gerçekçi , kimi zaman da fantezist bir yazar üslubuyla , ama o alaycı bakışından vazgeçmeden anlatıyor . İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Yunanistan'daymış ünlü yazar . Amerika'ya dönmek zorunda kalmış . Ve Avrupa'nın çeşitli kentlerinde , özellikle de Paris'te yaşadığı marjinal yaşamdan sonra , kitaplarından tanıdığımız o aykırı ve köktenci cinselliğin rüzgarıyla savrulduktan sonra , o zamanki Amerikan toplumunun katı ahlak kurallarına ayak uyduramamış elbet . Kalkıp buraya , yer yüzü cenneti olarak nitelendirdiği Big Sur'a gelmiş . Gerçek barışı , ruhsal dinginliği bulmaya . Yıl 1942 . Savaşın tüm dünyayı kasıp kavurduğu yıkım günleri . Yalnızca Avrupa ve Ortadoğu'da değil , Pasifik'te de çarpışmalar sürüyor . Pearl Harbor baskınından bu yana Batı kıyısından binlerce mil uzaktaki adalarda Japon zırhlılarıyla Amerikan denizaltıları sonu gelmeyen bir koşmaca oyunundalar . Ama burada , tehdit altındaki kumsalların biraz ötesindeki Big Sur'da dağların tepesine tünemiş bir kartal yuvası sessizliği hüküm sürmekte . Henry Miller işte bu sessizliğin içine yerleşiyor , yani yapıtının içine . Yıllarca sürecek bir başka yaşama başlıyor , eski deyimle söylersek inziva ya çekiliyor . Yazar Big Sur ve Jerome Bosch'un Portakalları nda belki de dünyada ilk hipi topluluğunu oluşturan marjinallerden söz etmiyor yalnızca . K itapları çekip yere atıyorum , mektupları karıştırıyorum , fotoğraflara bakıyorum , bu , kağıtlarla , geçmişin izleriyle , sayısız anmalıkla dolu evde yıllarla büyütülmüş yalnızlığın , kimsesizliğin , herşeyi yavaş yavaş tüketen o ölümcül hastalığın kokusunu duyuyorum . Aşağıda , sokak merdivenlerine kadınlar oturmuş , konuşuyor , satıcılar geçiyor , çocuklar koşuyor , uzakta deniz her zamanki gibi dünyanın büyüklüğünü çağrıştırıyor - uzakta başka ülkeler var . Yıllarca buradan denize baktık , uzaklara gitmek , tanımadığınız insanları görmek , artık durağanlaşan yaşamlarımızı değiştirmek istedik . Günün birinde dünyanın ışığını birdenbire değiştiren o rastlantının , nedenini yıllar yılı anlayamadığım bir düş yıkımına dönüşmesinden sonra gittim , hep uzağa , daha uzağa , herkesin dediği gibi unutmak için . . . Ne çok görüntü girdi yaşamıma , yüzler , köprüler , şarkılar , duvarlar , kuşlar , sokaklar , gülümseyişler , denizler , kaldırımlar , sokak çalgıcıları , parklar , reklam panoları , telefon direkleri , kitaplar , sevişmeler , yemek artıklarıyla dolu tabaklar , istasyonlar , sinemalar , görevliler , dilenciler , ışıklı yazılar , kent ağaçları , heykeller , kokular , askerler , otobüsler , mektuplar , uzun yollar , yolların gece yalnızlığı , geceler , kuleler , yaşlı insanlar , lambalar , pencereler , yağmurlar , bekleyişler , gazeteler , oteller , porno görüntüleri , gölgeler , ormanlar , duvarları yazılı tuvaletler , kar , yapay göller , biletler , örtülü koltuklar , mezarlar , içki , gemiler , saatler , bavullar , gökyüzleri , dağınık odalar , kalabalık , bana bütün yaşamım boyu silinmeyecek , o , bir yere ait olamama duygusunu kazıyan sayısız ayrıntı . . . Her gittiğim yerde posta kutularını açtım , telefonların çalmasını bekledim , bir yerlerde duman işareti var mı diye baktım , ondan hiç haber gelmedi . S elin'in şimdi karşı kıyıda kocaman bir evde oturduğunu , küçük bir oğlu olduğunu biliyorum . Bunları Nevit yazmıştı . Burada , bu pencerenin önünde ne çok oturduk , denizi , sokak merdivenlerini , satıcıları , birbiri içine girerek tuhaf bir doku oluşturan evleri , o evlerdeki yaşamların benzersizliğini ne çok seyrettik . Eve gittiğimde Nevit gibi sonsuzca yalnız olmadığıma , böyle , bir pencerenin ardında günlerimi geçirmediğime sevinirdim . Saatlerce Selin'in gelmesini beklediğim o küçük evi hatırlıyorum şimdi , yaşamım gibi bir türlü yerleşemeyen , pencerelerinden bir ağaç ve köpeklerin yaşadığı avlunun göründüğü evi . Selin'in bir akşamüstü oradan çıkıp gitmeden önce yazıp yastığın altına bıraktığı not yıllardır hep yanımda . Belki de yazılı olan hiçbirşeyi , kimliğimin üstündeki şifreleri bile bunca okumadım . Gittiğim her yerde , istasyonlarda , otel odalarında , ucuz , sefil evlerde , sokakta geçirilen soğuk gecelerde , parklarda , hücrelerde , hastanelerde , ortak tuvaletlerde hep onu okudum , her okuyuşumda aynı , silinmez acıyı duydum . Sevgili Cem . Sana hoşça kal demeye geldim , sen yoksun , iyi ki yoksun , tek başına yaşanan bir ayrılık bile yeterince sıvı kaybına yol açtı . Senin çok sevdiğim kitabının cümlelerini neredeyse tek tek yaşayacağımı hiç düşünmemiştim , yeniden yaşayacağımı . . . Bir zamanlar başka yerlerde başka biçimlerde yaşayıp unuttuğum - evet , unutmayı başardığım - ne çok şey vardı yazdıklarında . Bir dostun yardımıyla hepsini yeniden hatırladığıma sevineyim mi şimdi ? Bütün gün sokaklarda amaçsızca dolaştıktan sonra yapayalnız , boş , hiç dolmayacak bu eve geldim . Eski bir daktilonun , plakların , boş bir yatağın , insansız - hiç giyilmeyecekmiş gibi duran - askıdaki elbiselerin resimlerini çektim . Bu evde yalnızlığın nasıl olduğunu öğrendim . Seni çok seviyorum . Ama bu arada daha fazla kalamayacağımı hissediyorum . Burası beni acıtıyor , sen beni acıtıyorsun - çok fazla - dayanamıyorum . Tek yaptığım ağlamak . Ne zamandır bu ilişkinin beni mutlu etmediğini , edemeyeceğini , daha az mutsuz olmak ve daha az mutsuz etmek için harcadığım onca çabanın da yetersiz kaldığını görüyorum . Yalnız olduğum günler deniz kenarında yürürken düşündüklerim bunlardı , hala merak ediyorsan . Çok kısa zamanda bir başka ilişkinin yıllarla gelemeyeceği yere geldik , dev adımlarla , hem de birlikte yaşamadan , birlikte uyanmadan . Herşeyiyle yaşansa belki güzel olacak ( artık bundan da çok emin değilim ) bir ilişkinin yalnızca acılarını , imkansızlıklarını , güçlüklerini yaşamak mı yıprattı herşeyi , bilmiyorum . Kapıda bir anahtar sesi duymak istiyorum , senin içeri girmeni istiyorum , aynı zamanda hiç girmemeni , ikisini de çok istiyorum . Hava karardı , gitmem gerekmiyor ama gitmek istiyorum . Neden gitmek istediğimi , nereye gitmek istediğimi bilmiyorum . Yazarın dediği gibi yaşam ilk kez korkutuyor beni . Oysa ne çok bekleyen var . Bekleyenlerle yaşanacak hiçbirşey kalmadığını hissediyorum . Sanırım , bildiğim , tek başıma becerebildiğim pek az şeyden birini yapacağım : Yolculuk , hiçbiryere doğru . H içbiryere doğru yolculuğa çıkan ben oldum . O akşamüstü Selin çıkmadan önce eve geldim , eşyalarını topluyordu , sonra halının üzerinde , birbirimizden biraz uzakta , elle tutulabilecek , bir yere yazılabilecek , bir başkasına açık sözcüklerle anlatılabilecek bir neden olmaksızın birbirimizden uzakta oturduk , dokunamayacak kadar , günlük olaylardan sözettik ; benim alaycı gülümşeyişim asılıydı yüzümde , onun sert ve o an artık çok uzaktaki gözleri , sigara içişini , sıkılmasını izliyordum , sözcükler anlamsızlaşıyor , başkalarından , başka olaylardan buraya , ona ve bana gelmiyordu bir türlü . Kendi kendime , gitmek istiyor , onu bırakmalısın , kararını değiştirecek birşey yapma , üzüldüğünü , acı çekeceğini belli etme , diyordum , bir yandan çılgınca ağlamak , ona sarılmak ve sonsuza dek onu bırakmayacağımı söylemek istesem de . Uzandığım yerden , yıllar önce yaşamış başka ilişkilerde de buraya geldiğimi , bu yanlışı bir daha yapmayacağıma verdiğim sözü , şimdi birkaç küçük sözle , bir dokunuşla hala o mucizeyi yakalamanın mümkün olduğunu düşünüyor , ama hiçbirşey yapmıyordum , bir düşte gibi görünmez birşeyler kollarımı , bacaklarımı bağlıyordu ; zamanın geçtiğini , geciktiğimi , az sonra buradan çıkıp gittiğinde herşeyin biteceğini bildiğim halde neden öylece duruyordum , söylemek istediklerini söylemediğini , bu , sonu olmadığını başından bildiğimiz ilişkinin belki de burada , bu tuhaf akşamüstünde , bu , kimsenin olmayan evde bitmesi gerektiğini düşünüyordum , yoksa birşeyleri kurmak , yeniden başlamak için gereken çabayı göstermediğine mi kızıyordum , nedense aklıma , birbirimizi görmek için dayanılmaz istek duyduğumuz , kalabalıkta , insanların arasında çılgınca birbirimizi aradığımız gizli buluşmaların güzel günleri , gerilimi hiç kesilmeyen sarılmaların , dokunmaların resimleri değil de , hiç tanımadığımız bir otel odasında ilk kez seviştiğimiz gecenin sabahı yüzüne bakıp günün birinde onu da yitireceğimi düşündüğüm geliyordu . Dışarda köpekler havlıyor , müzik çalıyor , kuş sesleri ve biz karşı karşıya , yılların eğitimiyle öğrendiğimiz konuşmaları kendimize rağmen sürdürüyorduk , bugün çok sıcaktı , yollar kalabalıktı , akşam kocasıyla bir yemeğe gidip çok sıkılacaktı . . . Ağlamak için gitmesini bekledim . O na rastladığımda yer , ayağımın altından bir kez daha kaymıştı . Aylar önce bir Doğu kasabasında saçları kısacık kesilmiş , aynı renkte giysileri olan ve bütün gün ne yapacaklarını hiç bilemedikleri tüfekleri , o , ağır , anlamsız kamburu taşıyan kalabalığın içindeydim . Sabahları ayışığında uyanıp titreyerek sıraya giriyorduk , o korkunç sabahları yaşamım boyunca hiç unutamayacağımı biliyorum , birileri sürekli bağırıyordu , kesilmeyen emirlerle oraya gidiyor , oraya dönüyor , istenen işareti veriyorduk . O kalabalığın içinde korkunç yalnızdık , hepimiz evlerimizden uzakta , sürekli üşüyerek . Tek isteğim buradan gitmekti , bu insanların emirlerini , çılgınca isteklerini yerine getirmekten bir an önce kurtulmak . Ama kaçmayı düşünemeyecek kadar uzaktaydık , bütün yeryüzünden uzakta , sanki yaşamım boyu oradaydım , sanki bundan böyle hep orada kalacaktım , bu yeşil giysilerle , bu şapkayla , bu ağır , siyah botlarla kendimden ve bütün yeryüzünden uzakta ölecektim . Bütün gün bir tepede yere yatıyorduk , kalkıyorduk , selam veriyorduk , koşuyorduk , sağa ve sola dönüyorduk . Aralarda soğuk toprağa yatıp gökyüzüne , bulutlara bakıyordum , onlar gibi , günün birinde buradan gideceğime , tüm bunları başkaları gibi gülerek anlatacağıma inanmak istiyordum . Yaşamımda ilk kez yüzlerce insanla , hiç tanımadığım , birlikte uyuyor , birlikte uyanıyor , birlikte yiyor , birlikte yüzümü yıkıyordum . Orada soğuk ve rahatsız bir yatakta yatarken kendi kendime hep bir yerlerde , tel örgülerin dışında , buraya gelmeden önceki yaşamımın sürdüğünü , seveceğim , görmek isteyeceğim insanların beni beklediğini tekrarlıyordum . Issız tepelerin , dağ sıralarının arasında , tankların , askeri araçların , yalnızca yeşil giysilerin olduğu , köpekler ve tel örgülerle kuşatılmış yerde , bize emirler yağdıran insanlardan , bütün ordulardan , silahlardan değil , bütün dünyadan , bütün düzenlerden , bu düzenlerin kurulmasına izin veren bir tanrı varsa ondan nefret ettim . Sonra orada birbirini tanımayan onca insan , başka bir yerde , farklı bir zamanda birbirini hiç görmeden geçip gidecek onca insan o tuhaf yaşamı paylaşmaya başladık . Birbirimize geçmişimizi anlattık , istediğimiz gibi , gelecekte yapacaklarımızı sıraladık , sevgililerimizden , mektuplarımızdan , hayallerimizden söz açtık . Kulağımızda kalmış eski şarkıları söyledik , geceleri koğuşta gizlice sigara içtik , hafta sonlarını bekledik . Bir akşam yine yüzlerce insan bir sıraya dizildiğimiz ve o lanet olası tören bir an önce bitsin diye beklediğimiz bir akşam adımı duydum . Sıradan çıktım , o genç subayın önünde durdum , hiç kıpırdamadan , dedikleri gibi gözlerinin içine bakarak , beni bekletti , herkesin gitmesi için gerekenleri yaptı , o büyük meydanda yalnız kaldık , sonra bana baktı ve söyledi , annemin öldüğünü , iki gün içinde gidip döneceğimi , kağıtları hazırladığını , üzgün olduğunu , herkesin başına günün birinde bunun geleceğini , gidip hazırlanmamı , söylenmesi gereken ve canını sıkan şeyi olabildiğince çabuk ve apaçık . . . Şimdi onu , o güne dek yalnızca emir verirken ve soru sorarken duyduğum bu sert yüzlü adamın sözdizimini hatırlamıyorum . Belki de gerçekten yaptıklarımızı izleyen ve her an bize bir ders vermek için hazır bekleyen bir tanrı vardı , bu dünyadan şikayetçi olduğumuz an hep daha kötüsünü gösteriyordu . Orada duruyordum , büyük meydanın ortasında , kıpırdamadan , çevrede dağlar , akşam oluyordu , onun söylediklerine değil , benle konuşmasına , yüzündeki acımış ifadeye dikkat ediyordum daha çok . O gece kocaman , boş bir meydandan geçtim , o geceden sonra kocaman , boş bir meydan kaldı içimde . A nnem . Artık anlamı olan bir sözcük . Onu en son , adını ilk kez duyduğum o kasabaya gideceğim gece gördüm . Trene binmeden az önce , bana , bütün annelerin askere giden oğullarına söylediklerine benzer şeyler söyledi , rahatlamayacağımı , beklediğim sözcüklerin bunlar olmadığını bilerek . . . Nevit'le birlikte gelmişlerdi . Annem ona , çocukluğumda bile kimseden emir almadığımı , çok çekeceğimi söylüyordu , ne derlerse yapmalıydım , kimseye karşı gelmeyecektim , fazla sigara içmemeliydim , sağlığımı koruduktan sonra zaman geçip giderdi . Bütün bunları söyleyiş biçimi , duruşu , giysileri gözlerimin önünde . O sıralar korkunç bir hastalığın bütün bedenini sardığını , ara ara sızlandığı ağrıların , üstünde durmadığı rahatsızlıkların birkaç ay sonraki ölümünü hazırladığını nereden bilebilirdik ? Onu hep bir zamanki , çocukluğumdaki anne gibi hatırlıyorum : Mini etekli ve saçları topuz yapılmış . Kayak pantolonlu ve saçları kısacık kesilmiş . Bir okul balosunda herkesin annesinden genç olan , saçları sarı boyalı , yüzünde hep o , fotoğrafa çıkarkenki gülümseyiş . Sevgili Nevit , gece birlikte kaldığımız , ders çalıştığımız yılları hatırlıyorum şimdi . Annemin bizi zorla uyandırdığı , kahvaltı hazırladığı sabahları . . . Burada olsan da söylesen ; neler konuşuyorduk ? Uzun geceler boyu , geleceği , yakınımızdaki günlerin bunları getireceğini hiç bilmezken çocuksu bir heyecan bizi kuşatmışken sana her gece telefon edip saatlerce konuşan o kız benim bir kadın bedeniyle ilk tanıştığım gün birlikte ilk tatilimiz bazı sıkıntılı saatler bisiklete bindiğimiz akşamüstleri Uzaktan gelen eski , sevilen bir şarkı gibi , duymaya çalışıyorum , araya başka gürültüler giriyor . S onra çıplak , göz alabildiğine uzanan , kişinin başka bir yere , başka insanlara , alıştığı yaşam biçimine yeniden ulaşabileceğini gösteren hiçbir işaret olmayan o sınır kasabasında zaman durdu . Dağların üstünde güneş , bakamayacağınız kadar parlak ve donuk , kış sabahlarından ilkbahara götürdü bizi . Duran zaman benimle ilgili birşeydi , günleri , sonsuza dek sürecek sandığım işkence saatleri gibi hatırlıyorum . Sonunda bir sabah o yeşil elbiseleri giymedik . Küçük çantamı alarak birileriyle vedalaştım , yapılması gereken birşey , benden sonra tıpkı bana benzeyen başkalarının burada , arkamda kalacağını bilerek ; onları görerek dikenli tellere doğru ilerledim . Beni almaya Nevit gelmişti . Ona sarıldım . Gördün mü , bitti işte , artık gidiyoruz buradan , bir daha hiç gelmeyeceksin . diyordu . Bir otobüse bindik , pek fazla konuşmadan , çünkü bana , ne yapmak istediğimi , bundan sonra neler olacağını sormak , düşündürmek istemiyordu . O uzun yolculuk boyunca hep askerler gördüm . Bu ülkede ne çok asker olduğunu ilk kez o zaman anladım . Kasabalarda , kentlerde , istasyonlarda hep askerler vardı ve sanki bir reklam panosunun önünden geçer gibi önünden geçip gittiğimiz o asker hiç değişmiyor , sonsuza dek orada bekliyor . Bütün kasabalarda , kentlerde , boş , geniş arazilerde tel örgülerle çevrili bölgeler var ve aynı asker her yerde elinde tüfekle bekliyor . Aylar sonra ilk kez üstümde kendi giysilerim vardı ama yabancı geliyordu , elimi saçlarıma sürüyordum durmadan . Bir daha bu günlerden sözetmek istemiyorum , dedim , artık hiçbirşey eskisi gibi değil , yaşamla olan ilişkim tümüyle değişti . Belki bir yerlere gitsen iyi olur , dedi Nevit , hep konuştuğumuz gibi uzaklara gitsen . Konuştuğumuz gibi , uzaklara . O anda çıplak bozkırın , tek tük evlerden oluşan Anadolu kasabalarının kederinin içinde ilerlerken hiçbirşey istemiyordum , gitmek ya da kalmak , hiçbirşey , günün birinde herkesi yakalayan o toprak kayması , o yer sarsıntısı yakalamıştı beni , belki biraz erken , bunu anlıyordum bir tek . Uzun , sıkıntılı bir yolculuktan sonra kente girdik , artık annemin , çocukluğumun , kişinin , bir dizgesi olmayan gelecekteki güzel günler düşü'nün yitirildiğini simgeleyen kentime . . . Otobüs hızla ilerliyordu ve geçmiş anlar şimdiki zamanın korkunç hızına çarpıp parçalanıyordu , sanki ben yokken bütün kent açılıp kapatılmayan çukurlarla dolmuştu , dağınık bir yıkıntıya benziyordu . Binlerce yıllık geçmişin ağırlığı altında ezilen bu kenti koruyamamıştık , çürümeye başlamıştı , şimdi kentin yeni sahipleri , içinden geçtiğimiz kasabaları , o bozkırı bırakıp buraya gelmişlerdi , o kasabaların , o istasyonların , o evlerin , üstü dantel örtülü televizyonların , o şarkıların dayanılmaz boğuntusunu , daha canlı , daha reddedilmez biçimde burada yeniden kuruyorlardı . Bu çılgın kalabalıktan kurtulmak , onların girmediği bir köşe , bir ağaç altı bulmak mümkün müydü ? O gece burada kaldım , Nevit'te . Tanıdık eşyaların , yerleri bile değişmemiş ayrıntıların , alışkanlıkların , güvenliğin dünyasında , ama dokunduğum hiçbir şey benim değildi artık . Geceyi sayıklamalarla , ürpermelerle , karabasanlarla geçirdiğimi söyledi Nevit , sabaha kadar beni izlemiş , bu yeni görüntüyü , bana benzeyen bu farklı insanı . . . Sabah anneme gittim . Dayım mermerden bir mezar yaptırmış , üstüne çiçekler koydurmuş , ismini , o iki tarihi yazdırmış . Mermeri , çiçekleri , harfleri hiç sevmedim . Bunun için bile geç kaldığımı düşündüm , anneme hiç yakışmayan bu mezarı belki başka türlü kurgulamak mümkündü : Orada durdum ve ona söyleyebilecek hiçbirşey bulamadım , yaşamımla ne yaptığımı merak ediyor olmalıydı ama telefonlarla bile konuşmayı beceremeyen ben , karşımda beyaz bir mermer ve zevksizce düzenlenmiş aptal çiçeklerden oluşan bu tuhaf görüntüyle nasıl bir bağlantı kurabilirdim ki ? T elgraf geldiği gün evdeydim , yeni tanıdığım bir kadınla birlikte , onun anlattıklarını dinliyordum , bu , başkalarınınkine benzer ama farklı küçük ayrıntıları olan yaşamı . . . Kapıyı açtım , telgrafı aldım , biraz şaşırdım , kız kardeşinden geliyordu , okudum : Nevit çok hasta . O günlerde kimbilir kaçıncı kez bir kadınla yeniden buluşmak ; yeniden o çok ince çizgiyi çizmek ve bu oyunu bozmadan sürdürebilmek için direniyordum . Bir sabah kar yağıyordu , ilk kar yağıyordu ve nehir kıyısında , eski plaklarla , dünyanın genç yüzünün henüz birşeyleri değiştirebileceğini umduğu yılların plaklarıyla dolu bir odaya gittik . Bir kahvede karşılaştıktan az sonra . O plakları karıştırırken yıllar , bir dostun yüzüyle , bir başka evin görüntüleriyle , bir sokakla , bir kavga anıyla zihnime çarpıyordu artık hiç gitmediğim yerler , artık hiç görmediğim insanlar - o günlerin coşkusu çoktan yitirilmişti . Burada , duvarlarda güzeI resimler asılıydı , fotoğraflarda kim olduğunu henüz bilmediğim genç insanlar vardı . Birdenbire bir başkasının yaşamıyla , insanlarla , anılarla dolu bir başka geçmişle daha karşılaşıyordum ve çok ağır gelecekti . O , kahvesini içiyor , dışarıyı seyrediyor , birkaç dergiyi karıştırıyordu , konuşmuyorduk . Plak kapaklarına bakıyordum , farklı kentler , farklı sabahlar , benzer yalnızlık anları , bir başka kadın , bir başka sevgili , birkaç eski dost , çocukluk günlerinin güvenli odaları . . . O günlerde ve şimdi hiç peşimi bırakmayan o derin uğultu - çocukluk çağrışımları : İki çocuk bir direğe sarılmış dönüyorlar , uzakta beyaz saçlı bir kadın oturduğu yerden onlara bakıyor . Dün ; o çocukların sonsuzluk duygusuyla dolu oyunları , yarın ; o yaşlı kadının durgun bakışı yaşamım . Kendi kendime , şimdi yeni bir yerdesin , yeni bir kadınla birliktesin , asla bilemeyeceğin bir sürü kayıt sağladı ondan hoşlanmanı bir görüşte , senin hakkında hiçbirşey bilmiyor , yeniden başla , diyorum . Bana , Neden böyle yorgunsun , sanki çok uzaklardan gelmiş gibisin , diyor . Hala oradayım , çok uzaktayım , yıllardır gazete okumadım , televizyon seyretmedim , radyo dinlemedim , sokakta yürürken duvar yazılarına , reklamlara bakmadım . Kimbilir ne çok savaş vardır , belki bazı hastalıkların ilacı bulunmuştur , yanılgılarımız iyice çoğalmış olmalı , bunları bilmiyorum , diyorum . Bunu söylediğim anda yıllar önce İstanbul'daki bir günü hatırlıyorum ilk kar yağıyordu , L'Avventura'yı seyrettik , kar , sisli gelecekteki evlerin üzerine , vapurların güvertesine yağıyordu , bir kadın , çözümsüz bir ilişkide - hastalanmış bilincimizde - kendini yitirmeyi seçiyordu . Bir başka gün kar , ayaklarımın altında eriyecekti , saatlerimi bir geceliğine kaldığım bir evde unutmuş olacaktım , o zaman , kadınla erkek arasında , bir insanla öteki arasında sürecek hiçbirşey olmadığını anlayacaktım / o filmi görüp görmediğini soruyorum ve bambaşka bir film anlatıyorum ona , uzun uzun , sonunu hatırlayamayacağım , hiç görmediğim bir film . Plakları çalmak istiyorum , Bu plaklar benim değil , burada bir süre kalan bir dostumun , diyor . Onla sevişirken , o güne dek seviştiğim kadınları hatırlıyorum , Selin'i değil yüzündeki çocuksu ifadeyi görünce sarılıp uyumak istiyorum , ama sevişmeye devam ediyor , zaman zaman durdurup yüzüne bakıyorum , ne yapacağını bilemiyor , sonra ağladığımda , Sanki birçok erkekle birden beraberdim , seni anlamam imkansız , biraraya gelemeyecek parçalardan oluşuyorsun , diyor . Oysa yaşamda biraraya gelmiş , bütünlenmiş , bir filmin , bir romanın yalancı kurgusunu taşıyan ne var ki ? Bu yalnızca bizim aldanmamız , hiçbirşey bizi bir bütün , mükemmel bir biçim haline getiremez . Ne kadar yalnızsın , diyor , ne kadar yalnızım . Gelmeden önce ona , Biri ölüyor , İstanbul'a gidiyorum , orada yerini bile unuttuğum başka mezarlar var , orada mezarlıklar ve uzak deniz kıyıları hala çok güzel olmalı , belki dönmem , demiştim . Bana bir yaşamtaşı veriyor , işte şu , elimde tuttuğum çok küçük , mavi küre . Ona bütün kentlerde , farklı ışıklarda bak , onda yaşamını , sonraki yaşamının düşsel öngörüntülerini izleyeceksin , diyor . Y aşamım boyu kaçtığım bu kente , yaşamım boyu kaçtığım şu boruların , şu beyaz çarşafların , kirli hastane odalarının ve tanımsız acı kokuların içine dönmem , beni bunlara döndüreninse Nevit'in ölümü olması , bir yazgıdan , nedenini hiç öğrenemeyeceğim bir lanetin izinden başka ne olabilir ? Onun için artık başka kentler olmayacak , buraya , doğduğum ve ayaklarımı ilk kez bastığım bu toprağa saplanıp kalmaktan başka seçeneğim yok . Onu sarsmak , tokatlamak , ona yardım ettiğine inandığımız bütün bu insanların yapmadığı birşeyler yapmak istiyorum - dünya mucizelerle dolu değil miydi - bir mucizeyi yakalayabilmek için . Bir damla düşüyor . Geldiğim gün evdeydi , sessiz ve karanlık bir köşede uyuyordu , yanına gittim , yol boyu düşündüğüm bütün felaketlerin yalnızca büyük bir şaka olduğuna , telgrafı Nevit'in çektiğine ve kapıyı açıp bana kahkahalarla güleceğine inanmak istemiş , son ana kadar bir yalanı sürdürmeye çalışmıştım . Bir taksiyle büyük bulvarlardan geçtik , tanıyamadığım yeni bir kent oluşmuştu sanki , ilk kez gördüğüm büyük yapılarla kaplanmıştı eski , büyük boşluklar , faytonla gezdiğimiz pek çok geceyi , çocukluğumuzun öğle sonralarını hatırlamaya çalıştım ama yapamadım . Yanına , yatağın kenarına oturdum , gözlerini açana dek hiç konuşmadan bekledim . Yüzü şişmişti , saçları dökülmüş , yaşlanmıştı . Sonra Lale elimden tutup içeri , salona götürdü beni . İkimiz için çay getirdiğinde fincanları tanıdım , yüreğime sayısız iğne saplandı birden , aynı anda korkunç bir ağlama isteği duydum , yine aynı anda Lale'nin tek başına olduğunu , kimbilir ne zamandır bu karanlık evde bu acıyı yaşadığını , birşeyler yapmam gerektiğini düşündüm . Ağabeyim ölüyor , dedi . Nevit tatilden döndüğünde öğrenmişti , sonra birden korkunç baş ağrıları başlamış , hastanede onu yaşatmak için aynı zamanda öldüren iğneler yapmışlardı , her keresinde kusmuş , acı çekmiş , bir daha gitmeyeceğini söylemiş ama gitmişti . Sonra bir ay kadar çok iyiydi , dedi Lale , bir an herşeyin düzeldiğine - bilimin yalancı mucizesine - gerçekten inandık ; yeniden canlandı , saçları çıkmaya başladı . Ama birkaç gün önce bir gece tuhaf hırıltılarla uyanmıştı Lale , Nevit'in yataktan sarktığını , gözlerinin kaydığını , nefes alamadığını görünce doktoru çağırmış , o gelene kadar herşey düzelmişti . Nevit sonradan bunu hatırlamamıştı . Artık hiçbirşey bilmiyorum , diyordu bu eski çocuk , şimdi genç , herhangi bir kıza benzeyen , bizimle gelemediği için saatlerce ağlayan sıkıcı kız kardeş , Belki de onun için seni çağırdım , ne yapmam gerektiğini bilmiyorum , gitgide kötüleşiyor , artık birçok şeyi hatırlamıyor ve çoğu kez saçmalıyor , çok fazla uyuyor , ilaçlarını içmiyor , çocuk gibi dilinin altına saklıyor , ben gidince tükürüyor . . . Son iki gündür hiç konuşmuyor , yemek yiyemiyor , o , zaman zaman gelen canlılık anları yok . Sonra Nevit uyandı , beni görünce şaşırdı , kollarını kaldırıp selamladı , çok eskiden yaptığımız gibi , Konuşamıyorum , ama herşeyi hatırlıyorum , sensin , yıllardır yoktun , beni aramadın ; son konuşmamızda telefonu kapatıp gittin , bak işte seni tanıdım , der gibiydi . Dudaklarını kıpırdattı , dili dolaşır gibi , birşeyler söylemek istedi , olmadı . Lale onun birkaç gün önce yürümek isterken düştüğünü ve bacaklarının tutmadığını gördükten sonra herşeyi bıraktığını söylemişti . 0 gece onu salona taşıdık , uyurken Lale'yle konuştuk , sabaha dek bekleyerek . Hastaneden çıktıktan sonra evine gitmiş , kötüleştiği zaman Lale onu zorla buraya , annesinin evine getirmişti . Bu evdeki herşey çok uzak bir tanıdığı andırıyordu , bu ev , babası öldükten sonra aldıkları ve Nevit'in hemen hiç oturmadığı bu ev çok fazla şey çağrıştırmıyordu , bir ya da iki kez Nevit'le geldiğimizi hatırlıyordum , nedense şu kristal meyveliğe dikkat etmiştim , şu tabloyu hiç hatırlamıyordum , koltuklar bu renk miydi ? Nevit zaman zaman gözlerini açıyor , bize bakıyor , yeniden uyuyor , zaman zaman tuhaf sesler çıkartıyordu . Ertesi gece biraz dalmışken Lale uyandırdı , koşarak yanına geldim , söylediği gibi kaskatı kesilmişti , dudakları aralık , dişleri sıkılıydı , nefes aldıkça hiç unutmadığım o tuhaf hırıltı duyuluyordu , gözleri kaymıştı . Sonra buraya geldik , doktoru çağırdılar , serum bağlandı ve herşey birkaç saat öncesine döndü . Ama o gece yüreğime yerleşen çarpıntı bir daha hiç geçmedi . B ir minibüsün içinde elini tutmuş gidiyordum , öteki elimde nereden geldiğini anlamadığım bir kolonya şişesi vardı , belki de ambulansı çağırmamıza ve onu taşımamıza yardım eden komşulardan biri vermişti , değerli birşey gibi onu bırakamıyordum , o berbat ses sokaklarda yankılanıyordu , o mavi ışık başka arabalara yansıyor , duvarlara çarpıyor , yolu açmaya çalışıyordu . Bir damla daha düşüyor . Olmak istediğim yer burası değildi , uzun zaman önce gördüğüm ve hiç unutmadığım bir düşte büyük bir bahçeden geçiyordum , ucu bucağı olmayan ama yer yer eski , demir kapılarla dolu bir bahçeydi bu , açılmış , yeşilliklerin içinde kaybolmuş bu kapılardan bir yere çıkılmıyordu , uzun süre yürüdükten sonra denizle karşılaşıyordunuz . Şimdi bu düşü Nevit'e anlatıyordum , onun bir anda orada olmasını diliyordum ama o denizi tanımlamak mümkün değildi , bir kayıkla ilerliyordum , denizin çok yüksek olduğunu hissediyordum , gökyüzüne çok yakın , yeryüzünden oldukça uzak ama burası bahar günlerinde pırıltılı bir örtüyle yalıların , tepelerin , camilerin arasında dağılıp uzaklaşan Boğaz değil miydi , kömür depolarının önünden geçiyordum , bırakılmış , yıkılmaya yüz tutmuş ahşap köşklerin ve sonunda daha da yükselerek denizden ve mavilikten başka hiçbirşeyin olmadığı bir yere geliyordum ama ölümsüzlüğün o ince çiçeğini almak için değil , belki de sonsuzluğun burası olduğunu düşünüyordum ve sonsuzluktan başka birşey olmayan ölümün , orada tıpkı Selin'le sarılıp yattığımız öğleden sonralar gibi kalmak istiyordum . Oysa yaşamım boyunca kalmak istediğim hiçbir yerde kalamadım , hayır , dünyanın herhangi bir yerinde kısacık yaşamlarımızın içine sığdırılacak görüntüler aramadım , hiç kıpırdamadan küçücük bir odada kalmak , onla birlikte tavana bakmak istedim yalnızca ama yaşam buna bile izin vermiyor ve şimdi en olmak istemediğim yerdeyim , bir dostun ölüm döşeğinin yanında , beyaz ayaklarının , bir dostun , çocukluğumun , beni buraya alıp getiren , sürükleyen sayısız ayrıntıyla örülmüş yaşamımın dönüm noktalarının ölüm döşeğinde . Sabah ezanı okunuyor , Nevit acıyla yüzünü buruşturuyor , o makine hiç durmadan bip bip bip bip bip bip o sesi çıkarıyor , beyaz ışık yanıyor , damlalar düşüyor , Selin şimdi denizden esen rüzgarın onu hep korkuttuğu evinde uyuyor , bana bir yaşamtaşı veren kadın herhangi bir kulüpte bir erkeğin hiç değişmeyen konuşmalarını dinliyor , belki telefonla hiç tanımadığı insanları arayıp bu sonsuz yalnızlığı unutmaya çalışıyor ama asla unutamayacak çünkü telefonları açıp bildik cevap işaretini söyleyenler hemen sonra bir düdük sesine dönüşecek , sayısız insanla birlikte olduğunu ama onlara asla ulaşamayacağını bir kez daha acıyla anlayacak . Ş imdi artık tanınmaz hale gelen bu bedenden yavaş yavaş çekilip giden ışığı görebiliyorum , o ışıkla birlikte yaşamımdan ne çok görüntü gidiyor , sanki oradayım , o ayrılık gününde , son yaz güneşi oyuncak bir top gibi uzaklaşıp küçülüyor ( Gidersen bir daha onu göremeyeceksin , diyor Nevit ) bugünün azalışını , belki bir daha görmeyeceğim ayrıntıları kazımaya çalışıyorum belleğime , sandallar ( Ne onun ne de senin bulabileceğiniz başka bir yaşam yok , kimsenin tek bir sözüyle mutlu olmayacaksınız , kimsenin tek bir sözü yüreğini öyle acıtamayacak . ) öyle ya , ikisi de vardı , acı ve mutluluk ama biz yalnızca mutluluğu arıyorduk , sandaldan yılanbalığının kapıp gittiği çiçeği , gökyüzü , uzakta , kırmızı , pembe , turuncu renkler alıyordu , sanki herşey bizi bırakıp gidiyordu , iskelede ayaklarını sallayan sarışın bir çocuk ( Burada büyüdük , herşeyi konuştuk , bedenlerimizi ilk birbirimize gösterdik , bırak onla bir kez de ben konuşayım , birbirinizi anlamamakta direnen iki aptal olduğunuzu söylemek istiyorum . ) belki de bizi biraraya getiren , ne olduğunu hiç düşünmediğimiz , varlığına hiç inanmadığımız birşeyi anlamayacak kadar aptal , hızla geçen bir tekne , Nevit'in sessizlik anılarını bölen ve bir radyo oyunundaki konuşmacıları çağrıştıran sesi , azalan zaman ( Her ilişkide olabilecek birşeyi neden bu kadar büyüttüğünüzü anlamıyorum bir türlü . ) küçük tahta bir atın üstünde ileri geri sallanan bir kız çocuğunun fotoğrafı , zaman zaman karşılıklı bağıran köpekler ( Buna hakkı yok , onun bir kocası , senin dışında kurulmuş bir yaşamı var . ) kırmızı ışıkları yanıp sönerek büyüyen uçaklar , akşamları üşümek ( Yine de gidip ayaklarına kapan , ona hayatının en büyük yanlışını yaptığını söyle . ) ona Selin'i , bu camçocuğu , herşeyin nedeninin görünürdeki basit aldatma olmadığını , kıskançlık olmadığını , bir başkasının teninde çıkardığım seslerin onla yaşadığımız tanımsız bütünleşme anlarını , sözcükler , dokunuşlar , salgılar ve giderek artan , dayanılmaz bir hal alan sıcaklıkla oluşan o birlikte yarattığımız şeyi öldürmek anlamına geldiğini söylemiyorum , zaten bunu çok sonra anlayacaktım ama neden yaptığımı değil , renkli yazlık sandalyelerde oturuyoruz , ağaçların içinde , burada oturduğumuz ne çok gün var , burada böyle aynı biçimde otururken ne çok acı duyduk , ne çok sevindik , ne çok bekledik , ne çok sıkıldık , ne çok güldük , akşamlar , sabah kahvaltıları , öğle uykuları , sonu gelmez konuşmalar , macera romanları , çoğu kez gerçekleşmeyen düşler , okul günleri , denizin üstünde sabah ışıkları geçti , bu sandalyeler birkaç kez değişti , kumsala iskele yapıldı , korkuluklar birkaç kez boyandı , uzakta eski evlerin yerine siteler kuruldu , ( Kısacık bir zamanda bunca ayrıntıyla büyümüş bir sevginin bitmesine kimse karar veremez . ) öğle sonraları içerde piyano çalardım , Nevit kapıdaki çıngırağı tutarak girer , kimseye haber vermeden burada oturur , beni dinlerdi , dışarı çıktığımda onu , gemilere , ardında ne olduğunu hiç bilmediğiniz ufka bakarken görürdüm , kuş sesleri hiç kesilmezdi , sıcak buraya , ağaçların arasına bile yığılır , hoş bir tembelliğe kapılırdık , ( Nedir bunca dönüşsüz olan ? Ölümden başka dönüşsüz olan ne var ? ) kargalar , girişte sallanan tüller , ağustosböcekleri , ona bakıyorum , söylediği o dönüşsüz yerde şimdi , o küçük , parlak ışık kümesini görebiliyorum sanki , gitgide uzaklaşıyor ondan , hava aydınlanıyor , pencereye gidiyorum , geri dönüyorum , birden onun soluk almadığını görüyorum , duyuyorum , sonra aldığını , sonra araların uzadığını , derinleştiğini , Nevit , Nevit , diyorum ona , göğsü şişiyor , gözlerinde yaşlar var , hiç kıpırdamıyor , koşarak koridora çıkıyorum , hemşireler geliyor , doktoru çağırıyorlar , uykulu yüzüyle genç bir çocuk siyah bir torbayı ağzına sokuyor , yaşamın , geceden sabaha yavaş yavaş ondan uzaklaşıp giden o parlak ışığın bu küçük , siyah torbanın içinden yeniden ona ulaşabileceğine inanmıyorum , sonra uzun aralarla soluk alıp vermesi de duruyor , gidip göğsüne yatıyorum , sanki üşümüş , beni kaldırıyorlar , onun yanında çocukluğumun , gençliğimin , böyle kaskatı bir gövde gibi biçimlenıniş acının yanında yatmama izin vermiyorlar , yeniden pencereye gidiyorum , yeniden ona bakıyorum , bitti , bitti , bitti , üstünü örtmelerini istemiyorum , sonra beni dışarı çıkartıyorlar , koridorları geçiyorum , bu beyazlıktan , bu kirli , çirkin , pis kokulu beyazlıktan kurtulmaya çalışıyorum , duvarlara çarparak sokağa çıkıyorum , kentin eski ara sokaklarından neredeyse yuvarlanarak aşağı , denize inmeye çalışıyorum . Kuşkusuz savaşlarla yıkılmayarak on yüzyıldır ayakta kalmış bu anıt kent , bütün görünüşleriyle senin melankoliye yatkın ruhuna uygun düşüyor . Çünkü Fatih'deki küçük odanda , çok genç yaşta o yazarın bir metniyle karşılaştığından beri , dünyanın neresinde yaşamış olursan ol , durmadan durmadan aradın o yazarın metinlerindeki acıyı . Uzun yıllar sonra , Berlin'de , Wannsee'de bir çatı katında oturup da , gençliğinin melankolik aşkı üzerine bir öykü kurarken de , banliyö trenine bindin , kentin büyük bulvarı üzerindeki Fransız Kitabevinden o yazarın öykülerini arayıp buldun . Sonra , önceki yıllarında belki otuz defa okuduğun kimi öyküleri , orada , çalışma odanda defalarca okudun . Gecenin suskun saatlerinde , Avcı Grachus'ün ölüm gemisi , Wannsee'ye ulaşan kanallarla nehir yollarından da geçiyordu sanki . Gecenin karanlığı içinde , sivri kuleleriyle , küçük kubbeleriyle bir hayalet gibi duran bu kenti görmeden önce de hayal dünyanda bu kentte defalarca dolaştın . Çoğunlukla yazarın ardında bıraktığı günlüklere dayanılarak anlatılan onun gündelik yaşamını - yazılanların ne kadar gerçeklik payı taşıyabileceğini durmadan ölçüp biçerek kafanda tasarladın durdun . Bu kent onun öykülerine nasıl yansıyor ? Bu fantastik öykünün , geceyarısı uykusuz bir bilincin yarattığı imgelerin gerçeklikten kaynaklanan yanı ne ölçüdedir ? Bu acı yalnızlık kendini zayıf hisseden bir azınlığın düşleri mi sadece ? O kahredici yüzyılımızın da mı acısını çekti ? Gerçek görüntüler ya da imgelemde yaratılmış görüntüler . . . Aralarındaki fark o kadar az ki ! Aynaların ruhsal oldukları söylenir . . . Gerçekten onun görünüşünü mü yansıtıyor ayna , yoksa aynanın kendi yarattığı görüntü mü bu ? Ayna , her şeyi imgeye dönüştürüyor ; ama sonra imge gene kendi gerçekliğine dönüşmüyor mu ? Kalıcı bir şey var mı , yoksa her şey geçici mi ? İmgelere mi inanmak gerekiyor ? Görünüşler , gerçekten sadece görünüş de olsalar , gerçekler gibi mi hareket ediyorlar ? Yazarın , genç yaşında Fatih'deki odanda imge olarak gelip seni bulan metni , senin yaşamında , seni belirleyen şeyler arasında yer almadı mı ? Tıpkı tekrar tekrar okuduğun öteki metinler gibi : Gregor Samsa , Açlık Şampiyonu , Ceza Sömürgesi'ndeki işkence aygıtı , Odradek . . . gerçek mi bunlar , imge mi ? Yoksa gerçek haline dönüşmüş imgeler mi ? Şimdi bu kentte dolaşırken , her şeyi , sanki bir yerlerden hatırladığını sanıyorsun . Hayır , ölümü , sonradan yeniden var olmayı düşündüğün yok . Kuşkusuz yaşamın boyunca o denli iyimser olmadın . Ama yazarın sana yıllarca sunmuş olduğu , zihninin derinliklerinde kalmış imgelerin çağrıştırdığı bir anımsama . Sokaktan iç avlulara girişler , iç avlular , mahzenler , tavanı basık meyhaneler , iç avlulara açılmış pencereler , camlı teraslar , bütün bu eski Yahudi yapıları , iç avluya düşen bir şeyin çıkardığı ses , iç bölümde bir kapının çarpmasından doğan boğuk gürültü , bu kentteki rutubetin kendine özgü kokusu . . . sonra bütün o dar sokaklar , evlerin yüzleri , evlerin yüzlerindeki işlemeler , kapı tokmakları , levhalar . . . görüntüleri yitirmeyen bir aynadan yansıyor sana . Eskiden Fatih'ten bindiğin tramvaylarla Beyazıt Alanını , Çarşıkapı'yı , Divanyolu'nu , Sultanahmet'i geçer , Osmanlı duvarları arasından Sirkeci'ye gelirdin . Orada , Bahçekapı'ya sapmaksızın , Haliç'in limanla birleştiği yerdeki alana , gri renkli , yüksek Yeni Caminin önündeki alana gelen tramvay , Galata Köprüsünü geçer , insanların kaynaştığı Karaköy Alanına varırdı , ilk gençliğinin tramvayları ! Tramvay , Karaköy Alanını geçtikten sonra , Bankalar Caddesinin gölgeli yokuşunu tırmanırdı . Orada , Orta Avrupa kentlerinde olan yapılara benzeyen , yüksek yapılar vardı . Uzun Bankalar Caddesi bitince , İstanbul tramvayları için en zorlu yokuş Şişhane Yokuşu başlardı . Aşağıda Haliç'in altın rengi parlamaktadır . Yokuşun bittiği yerden VI . Belediye Dairesinin altından tramvay gene Tepebaşı yoluyla Galatasaray'a varmak üzere yoluna devam eder , o görkemli İstiklal Caddesine ulaşırdı : Grande rue de Péra . Cadde boyunca Taksim Alanına doğru yol alırdı . Senin o çok genç yaşlarda kendini yazı yazmaya zorunlu duyduğun zamanlar . . . Galatasaray'dan , Beyoğlu Balıkpazarının arka tarafına , İngiliz Sarayının duvarı boyunca inen bir yolda , köşeye düşen bir Rum şarapçıya - Panayot'tu adı - gençlik arkadaşlarınla buluşmaya gidiyordun . Orada edebiyat üzerine konuşuyor , bazan da yazdıklarınızı birbirinize gösteriyordunuz . Yüksek masalarının çevresinde ancak uzun bacaklı taburelerle oturulabilen hülya dolu bir şaraphane . Girişte , sağ bölümde , duvar boyunca şarap fıçıları yerleştirilmişti . Masaların hizasından başlayan dar pencereler , sol yanda , Balıkpazarının arka sokağını gösteriyor , ama çift camlı , elli santimlik bir vitrin , dışarıdan içerinin görülmesini önlüyordu . Gençlik hayallerle doludur ! Orada Kahire kenti üzerine de düş kurulabiliyordu , bu Orta Avrupa kentleri üzerine de . Kuşkusuz , çeşitli denizlerin birleştiği bir yerde yer alan bu İstanbul kenti , Karadeniz yoluyla da , Balkanlar'a açılan kara yollarıyla da Odessa'ya , Gürcistan sahillerine , Köstence'ye olduğu gibi , Orta Avrupa ovalarına , ta Baltık'da Riga'ya kadar uzanan yörelere , Bohemya'ya da açıktı . Bohemya'dan Yahudiler de , Çingeneler de gelip gidiyorlardı İstanbul'a . Burada , o eski köprünün iki yanında yer alan kulelerin ardında eski kentte sana tanıdıkmış gibi gelen birçok şey var . İstanbul'un senin çocukluğunun , ilk gençliğinin görünüşleriyle , yaşam biçimlerini andıran bir şey . Gotik , barok , rokoko , art - nou - veau'nun birlikte yaşadığı mahalleler . Konuşulan dil de , senin gençliğinin geçtiği İstanbul'da konuşulan dil değil , ama Slavca'nın her çeşidi de konuşulurdu orada . Kentin iç avlularına doğru seni çeken bir şey var , kaynağı anılara dayanan bir şey . Bu kentin ruhu sana hiç de yabancı değil . Üstelik tramvaylar hala işliyordu burada . Sabah sisinde çan kuleleri çanlarını çalıyorlar . Geceleyin üzerine , İstanbul gibi yoğun bir rutubetin çöktüğü bu kente aç içini ! Düşlerini gördüğün tramvaylar . . . İstanbul'da fakir mahallelerinde çocukların ardından koştuğu . Bu büyük , eski evlerin içine girsen , oralarda , Beyoğlu evlerindeki aynalara benzeyen aynalarla karşılaşacağından eminsin . Sonra o melankolik sevda , acısını en çok duyuracak sandığım bir dönemde , birden bire bitiverdi . Beyoğlu'nun yaşamına dalmıştım . Artık fakültenin ikinci sınıfına gidiyordum . O ders yılının ikinci yarısında , fakültedeki sınıfımda hiç beklenmedik bir şey oldu . Anfinin , aşağı kapıdan girilince sol yanında oturan , vücutları çok güzel iki kız vardı . Bizse , sağda , yukarılarda , kızlı erkekli , kalabalık , şamatacı bir topluluk olarak oturuyorduk . Bir öğleden sonra dersindeydi sanırım , bizim topluluğa katılmakta çekince gösteren iki kızdan biri ağlayarak anfıyi arka kapıdan terk etti . Arkadaşı da onu teselli etmek için çıktı arkadan . Ertesi gün duyduğuma ben de inanmakta güçlük çektim . Kız beni beğenmekte imiş . ( Şaşılacak şey ! ) Beğendiğim birisi varken niçin nişanlandım ki ? demiş arkadaşına . Anfinin yukarı kapısından , birkaç gün önce sınıfa gelen , iri yarı adam , herhalde kızın ailesinin onu nişanladığı kişi olacaktı . Nişan yüzüğünü atan kızla gezmeye başladık . O zaman İstanbul'da yeni işlemeye başlamış banliyö treninde , ( son istasyon Sirkeci'ye varan tren oldukça boşalmış olduğundan ) onu öptüğümde , çantasını elinden düşürmüştü kız . Şimdi babama ne diyeceğim ? diye fısıldadığını duymuştum . Tabii , bir şey söylemek zorunda değilsin . Ama her şeyimi söylemeye alışkınım ona . Güzel havalarda fakültedeki derslere girmiyor , Karaköy'deki küçük Baylan Pastanesinden kutuya doldurulan bazı küçük sandviçler alıyor , gemiyle Prens Adalarına gezinmeye , çamların altında sonsuzca öpüşmeye gidiyorduk . Birkaç yıl süren her yerde sürüp duran öpüşmeler ve sevişmeler . Bendeki melankolinin cinsel tutku haline dönüştüğünü hissediyordum . Korkusuzca attığım adımı , bir yaz öncesinde , ilk gençlik sıkılganlıklarıyla , melankolilerini duyduğum , eskiden yaz mevsimlerini geçirdiğim o ormanlık kasabada tanıdığım , bana çok yakınlık gösteren kıza borçluydum . Dört yıl , en az dört yıl geçmişti aradan , kız on yedi , bense on dokuz yaşına gelmiştim . Fatih'deki melankolik sevdayı yaşadığım ilkbaharı izleyen yazdı . Biz de , bir arkadaşla birlikte , o ihtiyar çamların bulunduğu , alttaki sonsuz yüksek ovaya bakan ıssız tepede küçük bir ev tutmuştuk . Yaz tatiliydi . Kaldığımız yerde , o güzelim ormanın yollarında , kızın gene ailesiyle orada olduğunu gördüm . Yazları , İstanbul'dan gelerek bu serin yaylada geçirmeyi alışkanlık haline getirmişlerdi . Onunla karşılaşır karşılaşmaz , ötelere , tepedeki havuzdan , kahveden , bizim kaldığımız barakalardan uzaklara doğru yürüdük . Büyük bir ağacın altında kızın gergin dudaklarından öpmeye başladım . Başlangıçta dudaklarını öte yana çevirir gibi yapmıştı . Ama hayır , istediği buydu . Beni dört yıl önceki kadar sevmese de beklemişti bunu . Hemen hemen hiçbir şey konuşmamıştık . Sonraki günler de bütün ormanın içinde sürüp durdu bu . O yaz , o çamlık tepede , kızın annesine de rastlamadım . Yazar , o zaman da , burada , bu konağın ön bahçesine bakan bir odada çalışıyor , yazdığı öyküye ilk gençliğinde onu yaralamış olan o melankolik sevdasını yansıtmak istiyordu . Beyoğlu'nda Tünel Alanına yakın bir ev düşündü , melankolik sevdasını da imgesel bir komşu kadına dönüştürdü . O 1950'li yılların ilk yarısının bütün Beyoğlu yaşamının ruhunu koymak istiyordu öyküsüne . Bütünüyle trajik bir hayat hikayesi . Her yaşam gibi yanılsama üzerine kurulmuş bir yaşamdı bu . Beyoğlu'nda mavi bir aydınlığın vurduğu caddede , sabaha doğru tramvaylar geçiyor , siyah , gizemsel bir fayton her sabah birşeyler taşıyordu . Uydurulmuş hayaletleri mi ? Yazarın düşündeki kendi ölüsünü mü ? Ölen düşlerini mi ? - Gençlik düşleri hep ölmek zorunda değil miydiler ? - Bunu bilebilmek elde mi şimdi ? Ama bütün o eski Avrupa tarzı mahallenin demir kapıları , kafasının içinde açılıp kapanıyor , sevdiği kadının izinde Santa Maria Drapéris Kilisesinin merdivenlerinden inip çıkıyordu o . Sonra öyküsünü yazdığı bu konaktaki - bir yazarlar eviydi bu konak - odasından çıkıyor , merdivenleri inip , ön bahçeyi geçerek , otomobillerin gidip geldiği caddeyi geçip , karşıdaki banliyö istasyonundan onu kente götüren trene biniyordu . Günün hangi saatinde olursa olsun , öğlen vakti , öğleden sonra , kışa dönüşen mevsimde , erken inen akşam vaktine yakın bir saatte eski banliyö treninin tahta koltuklarından birine , bir pencere önüne oturuyor , sonsuzca yapraklarını dökmüş sarımtırak ağaçları , bakımsız bahçeleri , bakımsız bahçeler içindeki evleri , kendi haline bırakılmış gibi görünen yapraksız ormanları geçerek , aydınlık kent merkezine doğru yol alıyordu . Bütün bu uzun süren tren yolculuğunda , bakımsız istasyonlarla , çevredeki paslanmış demiryolları onun iç dünyasına iyice uygun düşüyor , yazar orada dile getiremediği bir şiirin içinde yükseldiğini duyuyordu . Bütün bir yaşam boyu , bu görüntüler içinde gitmek isterdi . Bitimsiz bir yolculuk gibi . Uzaklardaki , çok uzaklardaki bir istasyona . Her şeyi bırakıp burada yaşamaya başlamak ne kadar da güzel olurdu . Yeniden hayata gelmiş gibi . Yukarılarda , küçük bir katta , kimseler bilmeden , unutulmuş olmaktan çok unutmuş olmak için . Eski kentte , Aziz Nikola Kilisesinin hemen dibindeki yapılardan birinde yer alan , önünde tramvay durağının olduğu , o ilk gece bulduğunuz kahvedeydiniz . Kahvenin kalabalığına karşın , gene de pencereye uzak olmayan bir masa bulmuştunuz . Biraz sonra da yokuş yukarı , taş döşeli yollardan , eski dükkanların , meyhanelerin önünden geçerek katedrale doğru tırmanacaktınız . Yukarıda , geniş yol bir kavis çiziyor ; katedralin çevresindeki alana uzanıyordu . Oradan bütün kent görünüyor . Oysa ayrılacağız . Birbirimizden o kadar uzakta oturuyoruz ki ! Artık dönmeyi düşünmüyor musun ? Orasıydı senin kentin ? Bir defa ayrıldıktan sonra . . . Benim kadar uzun . . . Dönmek de o kadar güçleşiyor ki . . . Ancak içinde bulunduğumuz bağlantılara isyan ederek burada kalabilirdik . Ani bir kararla Oysa o kadar uzak kalmış olsan da , sen de içinde , çocukluğunun da geçtiği İstanbul'u taşıyordun . Cami önündeki alanlarına güvercinlerin konduğu , sakin , tenha , lacivert , çırpıntılı denizi . Kadıköy'le Karaköy arasında işleyen küçük beyaz gemileri . Heybeliada'nın pencerelerine vuran batan güneşi . Babanın , küçük bir çocuk olarak , seni Vefa'daki evden çıkararak , gezinmeye götürdüğü Harbiye Nezaretinin ağaçlıklı bahçesini . Yerdeki çam kozalaklarım , kurumuş diken diken çam yapraklarını . Hradçany'deki geniş avluları , kocaman katedrali , küçük kiliseleri , birbirine birleştirilerek ya da ayrı ayrı yapılmış yapıları , resim galerilerini gezdiniz . Vakit akşamüzerine yaklaşıyordu , müzeyi terk etmeden önce kız sana , merdivenlere yakın bir iki odada Klimt'in resimleri olduğunu söyledi . O odalara girdin , bütün o dönemin resim örneklerini gördün . Çıktığında o seni , merdivenlerin başladığı genişçe salonda bekliyordu . Sana doğru yürümek isterken halıya ayağı takıldı , düşer gibi oldu , ama düşmedi . Sen dikkat et , diye bağırmadan , müzenin bekçilerinden yaşlıca bir kadın , ona giderek sarıldı , kızı bir süre kolları arasında tuttu . Düşersen doktor da bulunmaz sonra , dedi . Müze bekçisi kadının içinden gelen bu davranışın , onun şefkat duygularından kaynaklandığı kadar , kızın güzelliğinden de geldiğini farkettin . Kadın , kızın koyu kumral rengine , ince yapısına , omuzlarına kadar uzanan kumral saçlarına , yeşile çalan gözlerine dikkat etmiş olacaktı . Kimbilir , onu belki de çok güzel , çok güzel bulmuştu . Yolculuğunuz başlıyalı beri , sen de adım adım onun güzelliğini fark ediyordun . Sadece , geceleri çıplaklığınız içinde gövdesinin yumuşaklığını , kumral , beyaz teninin güzelliğini değil , gündüzki halini de , davranışlarına , güçlü kollarına , duruşuna , yürüyüşüne yansıyan şeyi de . Gelip seni bulmuş , varlığının derin anaforlarıyla derinlere , derinlere sürüklüyordu işte . Giderek bir şeyin içine batıyordun , olasılığın , olanaksızlığın , senin olanaklı kılamayacağın şeyin ürküntüsünü duyarak . Hem çok arkadaştı seninle , hem de o ölçüde karanlıkta kalıyordu . Ona duyduğun çekim , doğduğun kentin , İstanbul'un özlemle zayıflamış içine düşen görüntüleriyle , gençliğinde seni büyülemiş yazarın yaşadığı , şimdi gezdiğiniz kentin daracık sokaklarıyla karışıyor , ayrı düşmenin , uzun yıllar süren yalnızlığın zayıflattığı için derin bir sevdanın karanlığına dokunuyordu . Bütün bu gezintiler çok güzeldi . Ama sonraları , ayrılık saati çalıp da uzaklık büyüyünce , kimbilir belki günler , haftalar sonra duyacaktın bu boğuntuyu . İçinde bunun sezgisi vardı . Çünkü sen , gene kuzeye gidecek , penceresinden ağaçlar görünen odanda oturacak , yalnızlık içinde birşeyler yazmaya çalışacaktın . Şimdi olduğu gibi . Sessiz zamanın durduğu çatılara bakacak , bomboş doğanın açıldığı boşluğu görecektin . On dokuz yaşındayken kendini hükümlü kılmıştın buna . İşte şimdi de , kaçıncı aşk gecesini birlikte yaşadığın kadının güzel olduğunu fark ediyordun . Yazar , bu imgesel serüveni yazdığı göl kıyısındaki konaktan çıktıktan sonra , kuzeye , şimdi kışın yaklaştığı günlerde , gündüzleri de pek aydınlık olmayan bir kente gideceğini biliyordu . Yazdığı , bir türlü de istediği gibi olduğuna inanamadığı metnin elyazıları çantasında , bu banliyö semtinden trene binecekti , onu merkezdeki istasyonlardan birine götürecek banliyö trenine . Orada , perondaki bir banka oturacak , soğuğa aldırmaksızın büyük kentler arasında işleyen Inter - City nin gelmesini bekleyecekti . Orada , hemen her zaman tenha olan yataklı vagonda yerini alacak , kompartımanda kapının yanına oturacak , trenin biraz sonra kalkmasını beklerken , yazdıkları bir biçime girmemiş karalamalar olarak da görünse gözüne , gene de çalışmış olmaktan ötürü içsel bir rahatlık duyacaktı . Çocukluğumdan beri , hayatın beni yendiği sürelerde , hep ateşli hastalıklara yakalanmayı dilemişimdir . 0 nereden geldiği bilinmeyen aşk kırgınlıkları duyduğum zamanlarda da . Oysa bahar vardır dışarıda ; sonsuz sarımtırak bir yaz . Ateş , ateşin yarattığı bilinç kaybı , nesnel dünyadan koparak sayıklamalara ulaşma , acıların içinde eridikleri sıcak bir fırın gibi , gövdenin kurtuluşunu sağlıyordu . Acılarla melankoliler onun içinde eriyip gidiyor , gövde iyileşmeye başladığında , bitkin de olsa ruh arınmış oluyordu . Uzun zaman bu durumun , henüz küçük bir çocukken geçirdiğim , art arda geçirdiğim ateşli hastalıklardan kalma bir iz olup olmadığını düşündüm . Sadece ateşli çocukluk hastalıklarının değil , sekiz yaş dolayındayken , uçağıyla kasabanın dağları üzerine düşen pilotun cenaze töreninde üşümekten dolayı , iki ay süren kendini yitirişin de payı vardı bunda . - Okul çocukları olarak kasabanın çamurlu sokaklarını bir baştan bir başa geçmiş , kasabanın dışına kadar Chopin'in ölüm marşını çalmaya çalışan belediye bandosunun ardı sıra yürümüştük . - Kimbilir belki ateşli hastalıklar çocukluğun saflığına dönüşü simgeliyordur da ruhu yıpratıcı yaşamın dikenlerinden arındırıyordur . Çocukluktan çıktıktan sonra da , şimdi bana hızla yaşanmış gibi gelen gençlik yıllarında da - ne kadar acılarla doluydu o yıllar - üzüntülerimin arttığı zamanlarda o başıboş çağrışımlarla , karmakarışık , bilinmeyen bir karanlıktan fışkıran hayallerle dolu ateşli hastalıkları hep yakınımda hissetmiştim . Elle tutulacak kadar yakınımda , içine çekiliverecek gibi . 1940 yılında , Ege'nin epeyce ardındaki dağlarda unutulmuş olan o küçük kasabaya varışımızı hayal meyal hatırlıyorum . Annemle ben , ülkenin daha güneyindeki , göle yakın bir vilayet merkezinden gelmiştik . Sanırım Uşak'ta babamın bir dostunun evinde buluştuk , daha içerideki , tren yolunun geçmediği bir kasabaya , Simav'a gitmek üzere . Babam , annemin annesini , kendi annesi ile anneannesini - bu şişman , kötürüm , kızının bakımına muhtaç yaşlı kadını da - İstanbul'dan beraber getirmişti . Ardından , hemen II . Dünya Savaşının başladığı yıllarda , eski bir otobüsle Simav'a gittiğimizi anımsıyorum . Otobüs kasabanın tek alanı olan , çevresinde birkaç ağaç , eski bir cami yapısı , ortasında yosunlu bir havuz bulunan alanda , bizim oturacağımız tahta evin yakınında durdu . Otobüsten indiğimizde babam bu gölgeli alanda , ağır olan anneannesinin taşınmasına yardım edecek iki adam buluverdi hemen . İki yıl oturacağımız bu çarşının başladığı havuzlu alana bakan evin üst katına , bir sandalye üzerine oturtulan , bu yatalak kadını taşıdı önce . O tahta evin , sokak kapısından sonra merdivenlerle çıkılan üst katında , gözleri de görmeyen bu tombul yörük kadın - Nazife Hanım - için de bir oda vardı . Mutfakta yemekler yapılıyordu . Annem , babam ve ben , arka bahçeye bakan , bir salon kadar geniş olan arka odada yatıp kalkıyorduk . Kentin taş sokaklarında dolaşıyor , küçük dükkanlardan birşeyler satın alıyor , okula başlamaya hazırlanıyordum . Yüksekçe bir yaylada bulunan köyleriyle birlikte sıtma hastalığından kırılan bu küçücük kasaba , her gün radyo haberlerinden taşan , Avrupa'yı kasıp kavuran savaştan uzakta , sessizce saklandığımız bir yerdi sanki . Savaş yıllarını , karartma gecelerini burada , bu dağlarla ve yemyeşil doğayla çevrili , yaşantısı belki birkaç yüzyıldır hiç değişmemiş bu kasabada geçirecektik işte . Sabahları annemle babam okula , çalışmaya gitmeden önce , kalabalık ev dinlenmiş ve neşeli oluyordu . Babam önce bana tavla oynamayı öğretiyor ya da İstanbul'dan getirdiği gramofonuna bir plak koyuyordu . O zaman otuz iki yaşında olan bu esmer adam yaşam gücüyle doluydu . Bir İstanbul çocuğu olduğu halde , bu kasabadaki yaşamın hiçbir yanını yadırgamıyordu . Bir yıl geçmeden hepimiz sıtma olduk , ama kasabanın geri kalmışlığının başkaca bir kötü etkisini duymadım . Kasabanın çocukları memur çocuğu olduğum için beni benimsemiyorlardı . Arkamdan bağırıp , köşe başlarından yan sokaklara kaçıyorlar ; ilk aylar oyun oynayacak arkadaş bulmakta güçlük çekiyordum . Evde babamın anlattığına göre de bütün kasaba , devletten düzenli para alan , devlet mağazası Sümerbank'tan kumaş almak için düzenli kuponları olan memurlardan nefret ediyordu . Ama babamla annem kasabanın memur tabakasını tanıyınca rahatladık . Aşağıya , çarşıya göre düzlüğe kurulmuş modern Süleyman Sami Mahallesinde misafırlikte geçen günler , çevremde sayıları durmadan artan bir yığın memur çocuğu , beş kilometre kadar ötedeki sıcak su kaynayan kaplıcalara , yemyeşil yollardan , tarlaların arasından geçerek gidişler - bazan da bu haşhaş tarlalarının arasından arabayla geçiyorduk - ötedeki köylere yakın göl üzerinde sallarda düzenlenen , kasabanın bütün memurlarının katıldığı yarenlikler , eski belediye başkanının 1926 model ara - basına binerek yaptığımız kır gezintileri , çağrılı olduğumuz köy düğünleri , içinde su kaplumbağalarıyla kurbağaların dolaştığı su bentleri boyunca yürüyüşler . . . hepsi hepsi rahatlıkla , yaşam tadıyla dolu bir dünyanın sunduğu şeylerdi . Babam ortaokulla uğraşıyor , eski yapının ardına , yeni dershanelerin yer alacağı tek katlı bir yapıyla , biraz öteye köylerden gelecek çocuklar için pansiyon inşa ettiriyor , okulun bahçesini ağaçlandırıyordu . İki yıl sonra da çarşı içindeki evden ayrıldık , okul tarafından , kasabanın bittiği yere kurulan , iki katlı , kentin en yeni evine taşındık . Bu çocuk dünyamda , sadece kasabanın yerlisi çocuklarla kaynaşamamak , onlardan çok ayrı olmak sorunu vardı . Çamurlarda oynayan , üzerine sadece salça sürülmüş ekmek yiyen , benim iyi anlamadığım bir ağızla konuşan bu çocuklar sadece cinsel küfürler ediyorlardı . Melankoliyi de yalnızca çok ayrı iki dünyanın dul kadınları olan annemin annesiyle babamın annesi kavga ettiklerinde duyuyordum . Sinirli bir kadın olan anneannemle , kendine özgü sessiz bir inatçılığı elden bırakmayan babaannem arasında uzlaşmazlık çıkınca , annem sessizce derin bir üzüntüye gömülüyor , arabuluculuk için canlı bir savaşıma giren babamın yükselen senini duyuyordum . Buydu beni derinden üzen . O zaman sokağa bakan ön taraftaki boş odada bulunan yatağa uzanıyor , yüzümü duvara dönüyor , giderek derinleşen üzüntüm içinde kendimi öldürmem gerektiğini düşünüyordum . Ama yaşama sevinciyle dolu babam , sabah olunca neşeyle uyanıyor , benimle oynuyor ya da gramofona Şalyapin'in taş plaklarından birini koyuyordu . Kaplıcalara gitme zamanı gelince bu gerginlikler bitiyor , orada büyük havuzda bütün çocuklar gibi , omuzlarıma boş kabaklar bağlayarak yüzüyordum . Hep gece yatısına kalınan evler de vardı . O zaman bana , henüz küçük olduğum için evin büyük kızıyla aynı yatakta yatmak da düşüyordu . Kız bana sarılıyor , sonsuz bir sıcaklık duyuruyordu . Özellikle , bizim evin karşısında bulunan , ormancının evinde , on yedi yaşındaki kızıyla aynı yer yatağında yatıyorduk . Ardından sarsıcı bir cinsel deneyim oldu . Ortaokulun karşısında , kasabanın sona erdiği , civar kasabalara uzanan şosenin başladığı yerde yapımı biten iki katlı kagir eve yeni taşınmıştık ki , yanımızdaki aynı tip apartmana taşınacak olan kasabadaki önemli memurlardan birinin küçük kızı , bu iki yanlı apartmanın önünde yer alan bahçeye gelip gitmeye başladı . Biz de buraya taşınacağız , diyordu . Bu ele avuca sığmayan , ağaçlara tırmanıp inen kız , henüz onların taşınacağı bölümün inşası bitmediği için , bahçede açık duran , kurumuş kireç kuyusuna arka arkaya kayan üç tekerlekli bir bisikletle düşmek üzereydi ki , kendimin de şaştığı ani bir hareketle bisikletin didonundan tutuverdim ; böylece de derin çukura düşmekten kurtarmış oldum onu . Benden bir yaş büyük olan bu düz siyah saçlı , kara iri gözleri olan kızla arkadaş oluverdik . Onun kireç kuyusunun çukuruna düşmekte olduğunu fark eden , evin kapısından koşup gelen babaannem de duruma pek seviniyordu . Yaralanacaktı çocuk . Sonra ailesine ne diyecektik ki ? Kızın ailesi yanımızdaki apartmana taşındıktan sonra artık bu çok hareketli kızla , hemen her gün , öndeki ya da arkadaki bahçede beraberdik . Kız bir gün beni , yanımızdaki halı yıkama atölyesinin bahçesine götürdü ; kendisi bahçede bir tahta iskele üzerinde duran boş bir sandığa girdikten sonra , beni de oraya çekti . Sandığın kapağını kapattı . Biz sandığın içinde oturmuş dururken , kısa pantolonumun kenarından çıkardığı erkeklik organımı tuttu . Ardından da benim onun organını tutmamı istedi . Bir zaman sandığın içinde oturuyor , birbirimizin organlarını okşuyorduk . Benim ufacık erkeklik organım sertleşiyor , ama sonunda hiçbir şey olmuyordu . Ben de onun küçücük dudakları birbirinden ayrılan organını okşuyordum . Sonra sandıktan çıkıyor , ön bahçede ya da ağaçlıklı arka bahçede oyunlarımıza devam ediyorduk . Suzan , - Suzan'dı adı - annesiyle babasının geceleri sevişmelerini gördüğünü , yaptığımız şeyleri oradan öğrendiğini söylüyordu . Başka günler , yazın sıcakları bastırınca kırlara çıkıyor , tarlaların arasındaki çimenlik yollardan yürüyor , su birikintilerinde yaşayan su kaplumbağalarını seyrediyorduk . Sonra ıssız bir yerde bir buğday tarlasının içine yatıyor , cinsel ilişkide bulunmaya çalışıyorduk . Sonra o benim üzerime çıkıyor , sertleşen organıma kendi organının girmesi için kendini zorluyordu . Ama gene de heyecanlar veren bir sevişme ilişkisiydi bu . Üstelik de çok küçük olduğumuz için sanırım yasak bir ilişkiydi de . Bazan organlarımızdan sızan bir parça sidik birbirimize karışıyordu . Aylarca sürdü bu . Üzerine güneş ışığı vuran tarlalarda , ekinlerin başlarını sallayan rüzgarla birlikte , bir yandan öbür yana sallanarak . . . Yaz mevsiminin ekinler üzerinde savrulduğu tarlalardan dönerken , iç açıcı hafıf rüzgarların estiği bu yemyeşil doğa içinde , çocuk zihnimde , korkularımdan ötürü , kendimin , kadınların isteklerini yerine getirmeye yargılı , kölece bir yanım olduğunu düşünüyordum . Yaz ortasında bir gün , o sırada belki de on altı , on yedi yaşlarında olan , babası yakındaki bir kasabaya atandığı için , bize misafır gelmiş büyük bir kız , arka bahçede bir meyve ağacının üzerine çıkınca asıl gümüş meyveyi gördüm . Öğretmen okuluna başlamış olan bu kız , ağacın yukarısındaydı ve küçük beyaz donu yaz sıcağının verdiği terle ıslanmış , gövdeden ayrılmış olarak duruyordu . Orada artık olgunlaşmış olan beyaz , güzel bacaklarının üst bölümünde siyah kıllarla sarılı çok güzel bir bölge vardı . Kız meyve toplamak için üst dallara uzanıyor , bize - Suzan'la bana - bakmıyordu bile . Gözümü o organdan alamayarak sarsıldığımı , içimden birşeylerin akar gibi olduğunu , hafıf bir baygınlık duyduğumu çok iyi biliyorum . Dayanılmaz bir çekiciliği olan , ona ulaşma arzusu yaratan bir şeydi bu . Bu yüzden , bu büyük kız birkaç gün sonra yakındaki kasabaya , ailesinin yanına dönmeye hazırlandığında , derinden derine üzüldüm . Onun bana verebileceği ne büyülü hazlar vardı . Nermin , Nermin'di adı . Ben biraz daha büyüyünce bana o tatlardan birazını olsun tattıracak mıydı ? Üstüme uzanarak , başımı organının bulunduğu yerde , yumuşakça bacaklarının arasına alacak mıydı ? Suzan'ın beni içine sürüklediği ilişki yüzünden , son yılım zaman zaman korku içinde geçti . Hukuk Fakültesini yeni bitirmiş , ama esas mesleği olan öğretmenlikten ayrılmamış , bu küçük kasabaya tek parti yönetimin eğitim bakanınca ortaokul müdürü olarak atanmış babam , eve gelen hukuk dergilerinde o çok üzerinde durulan zina suçuyla ilgili yüksek mahkeme kararlarını , çok eğlendirici oldukları için , anneme yüksek sesle okuyordu . Bense Suzan'la ilişkimizin zina olup olmadığına karar veremediğim için , bunları duydukça kaygıyla titriyordum . Suzan ilkokulda başka bir sınıftaydı . Onu teneffüslerde , arkadaşlarıyla ip atlar görünce içim rahatlıyordu . Başlıca korkum yaptıklarımızı ailesine ya da öğretmenlerden birine anlatmasıydı . Ama Suzan , kendi canlı dünyasında yaşayan , bunlardan da hiç söz etmeyen , belki de aklına kötü bir şey gelmeyen bir çocuktu . Bu yüzden annemle babamın bir Ege kentine atanmalarına sevindim . Dümdüz bir ovada bulunan bu tarım kentinde , yaz mevsimi geldiğinde nedeni bilinmeyen ateşli bir hastalığa yakalandım . Bir hafta kadar sonra doktorlar tanıyı koydular . Sıcaklardı beni hasta eden . Bu defa ateş hayal kırıklıklarından dolayı yükselmemişti . Yeniden , yeniden dönmeye zorunlusun kuzeye . Bir öğle öncesinde , o ilk gece indiğiniz tren istasyonuna gideceksin ; garda , peronlardan birisinin kıyısında bekleyen trenlerden birine bineceksin . Tren , eski garın üzerini kaplayan çatıyı geride bırakarak , yukarıya , dar ağaçlıklı vadilere , ormanların içine , uzaktan görünen sanayi kentlerine doğru yol alacak . Sonra da büyük bir kente geldiği belli olmaksızın , artık kenti bölen duvarı yıkılmış olan Berlin'in , doğu tarafındaki köhne istasyonlardan birine yanaşacak . Orada , peronda , birkaç saat sonra kalkacak olan , kuzeye , hep kuzeye çıkan treni bekleyeceksin . O tren seni Baltık kıyılarına kadar götürecek . Ardından vagonların içine girdiği büyük bir gemiyle , karşı kıyıya , birkaç saat süren bir yolculukla geçeceksin . Karşı kıyıya : başka yerlere benzemeyen o yere , ormanların derin sessizliğine , göller , ormanlar arasındaki sonsuz tenhalığa . Orada seni bekleyen ıssızlık içinde , ağaçlıklı bir yola bakan küçük pencerenin kıyısına yerleşeceksin , bütün bu gezintilerin , duygu değişimlerinin sende yarattığını sandığın imgeleri not etmeye çalışacaksın . Orada , ağaçlara bakan pencerenin önünde , yaşamış olduklarının getirdiklerinden başka ne var ki zihninin içinde ? Hayal olmuş yaşadıklarının . Yaşantıya dönüşmüş , sonra yeniden hayal olmuş hayallerden başka ! O sabah evden çıktığınızda , tramvay caddesine doğru yürüdünüz . Solda , biraz aşağıda mahallenin en canlı yeri , dört yolağzı vardı . Çalışmaya giden insanların istediklerini yiyip içebildikleri büyük bir self servis lokanta , geniş kaldırıma açılan metro durağı oradaydı . Sabah güneşinde parıldayan mahalleye bakıyordunuz . Kuşkusuz çalışan insanlar oturuyorlardı . Ötede , nehrin kıyısındaki apartmanlarsa daha görkemliydiler . Haritanızda bakmıştınız : karşıdaki genişçe caddeye girecek , sonra da onun sonuna doğru yürüyecektiniz . Orada bir yerdeydi , Mozart'ın bu kentte yaşadığı ev . Beş altı dakika yürüdükten sonra , yolun kıyısında , kentin bittiği yere yakın , yol kıyısında , üzerinde büyükçe bir plaket görünen görkemli bir yapı vardı . Önce oraya doğru yürüdünüz . Hayır , başka bir yazı vardı üzerinde . O zaman yoldan geçmekte olan birine sordunuz . Bunca ünlü bir yeri size göstermekten memnun olarak : Şurada şu sokağın içinde , dedi adam , eliyle de ağaçlıklı , küçük bir yolu gösteriyordu . Çok hafif bir meyille , bahçeler içindeki köşklere giden bir yoldu bu . Mozart'ın evi , biraz ötede , karşıdaydı . Bir bahçe kapısıyla giriliyordu . Küçük , iki katlı , uzun bir köşktü bu . Bir saray maketi gibiydi . Orada Mozart'ın üzerinde çalıştığı o dönemin piyanoları var . Müzikçinin el yazıları , bazı eşyaları . Kadın bunlara bakmaya doyamıyordu . Burada biraz daha kalalım . İyice görmeliyim burasını . Ben de istiyorum ama , kalkacak treni düşünüyorum . Daha vakit var ama . Fakat bilmediğimiz bir kentteyiz . Oysa metro istasyonundan , metroya binince , istasyona gitmek çok kolay oldu . Trenin kalkmasına henüz vakit vardı . Tren , çizelgede gösterilen peronda değil , ona komşu olan peronda duruyordu . Bu küçük değişiklik göze çarpmayan bir yazıyla belirtilmiş , yazı oraya asılmıştı . Kadın , tren kalkıncaya kadar beklemek istedi . Bu sıcaklık , seni derinden duygulandırdı . Önce kompartımandaki yerini buldun . GELENEKSEL ŞİİRİMİZİN SESİ İslam öncesi Arap şiiri şarkı olarak doğdu , başka bir deyişle gözle okunmak için değil , kulakla dinlenmek için . Alfabeye girmeden önce seste yaşadı bu şiir . Ses : Gövdenin müziği , yaşamın soluğu . Sözdür o halde bu şiir ve sözün ötesinde bulunan bir şey . Sözü ve sözün iletemediği şeyi iletir . . . Bu satırları , çağdaş Arap şiirinin en büyük şairlerinden biri , en önemli yenileştiricisi ve kurucusu sayılan Adonis'in 1 Arap Şiir Sanatına Giriş 2 adlı kitabından aktardım . Adonis , aynı bağlamda , Cahiliye döneminde Arap şiirinin ağızda oluştuğunu ve işitsel - sessel bir kültürün malı olduğunu ve bu nedenle de Arap şiir sanatının kaynağını tanımlarken ağızsallık ( oralité ) deyimini kullandığını söylüyor . Adonis'in engin bir bilgi ve kavrayış ürünü olan bu önemli kitabını okurken , Doğan Hızlan 3 ve Fethi Naci'nin 4 şiir geleneği ve bu gelenekten yararlanma sorunsalına değinen yazılarını düşündüm . Bizde hemen hemen sağ'ın tümünü ve sol'un bir kesimini kapsayan bir egemen düşünce vardır : Cumhuriyet dönemi Türk toplumu , aralarında kültür ve sanatı da olmak üzere , bütün yapılarıyla derin bir bunalım yaşamaktadır . Bu bunalımın nedeni Tanzimattan bu yana denediğimiz Batılılaşma çabaları ile Cumhuriyetin yaptığı devrimlerdir . Buna karşın , Müslüman Arap toplumlarının öz benlik lerini korudukları için , en azından , bir kültür ve sanat bunalımı , bir kimlik sorunsalı yaşamadıkları düşünülür . Gerçekten de , Türkiye ile ilgili olarak , söz konusu bunalımın toplumsal , ekonomik ve siyasal kaynaklarını , daha doğrusu alt yapısal kaynaklarını dikkate almayan , bunalımın nedenini bir sürekli alt yapısal topludurumda aramayıp üst yapıya yapılan müdahalelere bağlayan bu görüşün ikinci , üçüncü dereceden bir etkeni dile getirdiğini de kabul edebiliriz . Fakat , Arap dünyası , Tanzimattan bu yana Türk toplumunun yaşadığı üst yapısal değişim ve dönüşümleri yaşamadığı ; bir kültür kopuşmasına , hukuk , dil , yazı , vb . , devrimlere tanık olmadığı halde , Türk toplumunun yaşadığı bunalımı en azından İkinci Dünya Savaşından bu yana bir ölçüde yaşamaktadır . Arap toplumunun çağcıllaşma sürecinin , Bağdat'ın 1258 yılında Hulagü tarafından alınmasıyla sona erdiğini belirten Adonis , çağcıllaşma olgusunun şiire yansımasının , bu olguyu toplumsal , kültürel ve siyasal bağlamına oturtmadan anlaşılamayacağını ileri sürmekte ve yeniden ortaya çıkışını da adalet , eşitlik ve özgürlük savaşımı yapan Arap devrimci hareketlerine bağlamaktadır ( S. 101 ) . Adonis bir başka yerde de ( S. 111 ) Arap insanının kişiliğinde meydana gelen derin çatlağı iki nedene bağlıyor : Eskiden , geçmişten aktarılan egemen zihinsel yapı ile Batıdan ödünç alınan yaşam tarzının yapısı . Adonis , Arap toplumunda çağcıllık sorunsalı , bir anlamda , bir kültürel bunalımı göstermektedir , ( S. 112 ) diyor . Fakat , bu konuyla ilgili olarak yaptığımız iki özel görüşmede , Arap toplumlarının gelişmesine en büyük engeli , belli bir dönemden sonra , İslamın yapılarının oluşturduğu görüşünü savunduğunu buraya eklersem , ozanın düşüncesi gerçek ve doğru tabanına oturmuş olur . Adonis'in sözünü ettiğim bu önemli yapıtı üzerine ileride ayrıntılı bir çalışma yapmayı düşünüyorum . Bu yazımda , bu kitaba başvuruşumun nedeni şu : Osmanlı kültür ve şiirinin üç kaynağından biri olan Arap kültür ve şiirinin , bir Tanzimat ve Cumhuriyet deneyimi geçirmeden bunalıma düşmüş olduğunu çok yetkili bir yazar ve şairin kaleminden aktarmak . Arap toplumsal ve kültürel yaşamında , özellikle Batının sömürgeleştirme döneminden başlayıp 1940'lara kadar süren ilk kaynaklara dönüş hareketi iki ideolojik kurama dayanıyor : Şiirde , cahiliye dönemi ; dinde , Kur'an ve sunnilik . Ama Adonis'in kurucularından olduğu Al Şi'ir ( 1956 ) ve Mawakif ( 1968 ) dergilerinin öncülüğünde Arap şiirinin geleneksel yapılarını kırdığı ve bir evrensel yapı içinde çağcıllaştığı görülüyor . Şimdi konumuza dönebiliriz : Doğan Hızlan ve Fethi Naci belirttiğim yazılarında kendi geleneğimizin özgün sesi nin altını çiziyorlar ve bu sesi , geniş halk yığınlarına ulaşabilmenin yolu olarak , çağdaş şairlerimize öneriyorlar . Özellikle Fethi Naci , P. Fethi Naci'ye göre , Yahya Kemal'in yanı sıra , son şiirleriyle bu sesi yakalayan Ahmet Haşim'in başarısı divan şiirinin aruz ölçüsü ile yazmalarından kaynaklanmıyor . Çünkü , aynı sesi Nazım Hikmet özgür koşukla yazdığı şiirlerde yakalamıştır ; Şeyh Bedrettin Destanı nda ve daha birçok şiirde . ( Ne var ki Nazım Hikmet , Türkiye'den ve Türkçe den ayrıldıktan sonra yazdığı birçok kötü şiirin yanı sıra zaman zaman yazdığı o çok güzel şiirlerinde artık yeni bir şiir dilinin ardındadır ; geleneksel ses ten kopmuştur . ) 5 Nazım Hikmet'in bu söz konusu geleneksel ses'e yurt içindeyken bağlı olduğunu ileri sürmek gerçekleri zorlamak gibi geliyor bana . Yurt dışına çıkmadan yazdığı şiirler ortada . Ancak Şeyh Bedrettin Destanı da aralarında olmak üzere bazı şiirlerinde , nesnel gerçeklere uygun bir şiirsel atmosfer yaratmak için - yani bir özel amaçla - divan şiirinin müziğinden yararlanmış , ancak bu yararlanmayı şiirinin biçimsel yapısının bir ögesi durumuna kesinlikle getirmemiştir . Nazım Hikmet'in şiirsel söylemde yaptığı köklü devrim ortadayken , böyle bir savda bulunmak , gerçekleri zorlamak olur . Nazım Hikmet , divan şiirinin sesinden daha yirmi yaşlarında koptu , çünkü çağcıllaşmanın , insan ve evrenin felsefi imgesinde ve şiir anlayışında köklü bir değişiklik anlamına geldiğini çok genç yaşta anlamış ve kavramıştı : Bu , bir gelenekçi , kuramsal ve şiirsel mirasla , bilgikuramsal ve estetiksel bir kopuşmadır ve bu kopuşma bir tarihsel , toplumsal ve kültürel tabana iyice oturmaktadır . Yahya Kemal ve Ahmet Haşim , bu bağlamda , onun anlayıp kavradıklarını anlayıp kavrayamamışlar , bu nedenle de şiirlerini daha çok geçmişin gelenekleriyle uzlaştırmışlardır . Nazım Hikmet onların tersine geleneklerle uzlaşmamış , onları değiştirmek istemiş , fakat şiirinin anlam katmanı için gerekli gördüğü yerde ondan bir özel etki ( efekt ) olarak yararlanmıştır . Bu yararlanma bir süreklilik niteliği göstermez . Bilineni ya da artık bilinmesi gerekeni bir kez daha tekrarlayalım : Nazım Hikmet'in şiiri biçim ve öz olarak çağcıllaşma ilkesine dayandığı , zaman zaman gelenekten geleceğe dönük bir anlayış içinde yararlandığı halde , Yahya Kemal'in şiiri biçim ve öz olarak geçmişin şiir geleneğine sığınmaktadır . Bu nedenle , Nazım Hikmet'in şiirleri , biçim ve öz olarak , çağcıldır , geleceğe ve gelişmeye açıktır ; Yahya Kemal'in şiiri , biçim ve öz olarak , çağcıl değil tutucudur , gelişmeye kapalıdır . Yahya Kemal ile Ahmet Haşim'in şiirleri bir geleneksellik içinde belki çok yetkinleşmişlerdir biçim olarak ; fakat , Nazım Hikmet'in şiiri çağcıl anlayışın yaratıcı özgürlüğüyle donanmıştır . Çağdaş Türk şiirinin en önemli kesiminin Yahya Kemal ile Ahmet Haşim'e değil de Nazım Hikmet'e bağlanıp gelişmesinin en önemli nedeni bu çağcıl yaratıcı güç olmak gerekir . Yahya Kemal ile Nazım Hikmet arasındaki en önemli farklılık , birincinin şiirlerinin işitsel - sessel yani ağızsal , ikincisinin şiirlerinin yazısal ( écriture ) olmasından kaynaklanmaktadır . Birincisinin şiiri geleneğin egemenliği altındadır ; ikincisinin şiiri gelenek karşısında özgürdür ve çağcıl yapısında eritmek üzere ondan yararlanmak olanaklarına sahiptir . Nitekim böyle olmuştur . Bilindiği gibi , her yerde geleneksel şiir ses'le ( insan sesiyle ) , çağdaş şiir ise sözcüklerle oluşmaktadır ; geleneksel şiirde şiirin ses katmanı , çağdaş şiirde ise şiirin anlam katmanı ağır basar ; yani birincisi yatay , ikincisi ise yatay+dikey'dir . Gelenek ve gelenekten yararlanma konularındaki düşüncelerimi Şiir ve Gerçeklik 6 adlı kitabımda açıkladığım için bir kez de burada tekrarlamayı gerekli görmüyorum . Ancak , Doğan Hızlan ve Fethi Naci , kendi geleneğimizin özgün sesi derken , ses kavramından neyi anladıklarını açıklamadıkları için , düşünceleriyle iletişim kurmakta epeyce güçlük çekiyorum . Acaba ses i kulağın algıladığı titreşim bağlamında mı , yoksa duygu ve düşünce ya da zihniyet anlamında mı kullanıyorlar ? Ne var ki , Fethi Naci aruz a değindiği için , ses kavramının daha çok biçim ve koşuklama ( versifıcation ) bağlamında kullanıldığını sezinliyorum . Burada yazımın akışını durdurup Fethi Naci'den bir alıntı daha yapmak istiyorum : XIX. yüzyılda başlayan Batılılaşma hareketleri edebiyatımızı da etkilemiş , bu arada şiirimizin içeriğini de , biçimini de değiştirmiştir . Tanzimat ve Edebiyat - ı Cedide Döneminin şairleri , şiiri yenileştirmişlerdir , bir yığın toplumsal sorun şiire girmiştir ( Namık Kemal ve Tevfik Fikret'i anımsamak yeter ) , ama yazılan şiirin yazınsal düzeyi önceki şiirin yazınsal düzeyinin çok altındadır ve artık şiir geleneksel sesini yitirmiştir . ( A. S . 115 ) Anlamı oldukça bulanık bir cümle . Niçin ? Yazılan şiirin yazınsal düzeyi önceki şiirin yazınsal düzeyinin altında olduğu için mi artık şiir geleneksel sesini yitirmiştir , yoksa bu geleneksel ses yitirildiği için mi yazılan şiirin yazınsal düzeyi önceki şiirin yazınsal düzeyinin altındadır ? Bir başka soru : Tanzimat ve Edebiyat - ı Cedide döneminin şairleri , şiiri yenileştirdikleri ve bir yığın toplumsal sorunu şiire soktukları için mi başarısız olmuşlardır ; yoksa , bu yenileştirme ve toplumsallaştırma girişimlerinde yetenekleri el vermediği için mi şiirsel düzey açısından başarılı olamamışlardır ? Görülüyor ki yazarın cümlesi , okuyanın dilediği gibi yorumlayabileceği türden bir cümle . Fakat , Tanzimat ve Edebiyat - ı Cedide şairlerinin , şiirin geleneksel sesini yitirdikleri , bulamadıkları için başarısız oldukları anlamı daha ağır basıyor . Fethi Naci'nin bu anlamı pekiştiren bir başka cümlesi de var : Yahya Kemal'in büyüklüğü , bize ait olan lirizmin esası olan bu sesi ( Tanpınar ) bulmasındadır . Yahya Kemal , şiirimizde Tanzimatla başlayıp Edebiyat - ı Cedide ile süren kopuş tan sonra , yetmiş - seksen yıllık bir süreden sonra , bu sesi yeniden bulmuş ve iki zamanı birleştirmiştir ( Tanpınar ) . Sonuç olarak , şiirin geleneksel sesini yitirmesi olgusu öne çıkmakta , şiirin ( her şeye karşın ) yenileşmesi ve toplumsallaşması girişimi önemsenmemektedir . O dönemin şiirine yalnızca bu açıdan bakıldığı için , bu sesin yitişi dönemin şairlerinin başarısızlıklarına bağlanmakta ve o ses in yitişinin , şiirin yenileşmesi ve toplumsallaşması girişiminden kaynaklandığı kavranılmamaktadır . Bu yitişte şaşılacak bir nokta görmüyorum ben : Şiirin yapısı ve söylemi değiştiğine göre o ses elbette değişecektir . Fakat bir talihsizlik varsa , bu , bu girişimde bulunan şairlerin yeni bir ses getirmemiş olmasıdır . Bu da , girişimin yenilikçi ve öncü niteliği göz önünde bulundurulacak olursa , çok önemli bir felaket değildir ; önemli olan söz konusu girişimin doğru ve gerekli olup - olmadığıdır . Nitekim , ( Fethi Naci'ye göre ) bu kopuştan yıllar sonra , o ses i yeniden bulan Yahya Kemal ve Ahmet Haşim'in başarılı ürünlerine karşın , ( bana göre ) zorunlu toplumsal , siyasal ve kültürel değişimler nedeniyle kendi geleneğimizin özgün sesi çağcıl zamanlara bir köprü atamamış ve dolayısıyla geleneğin gerekli halkası oluşmamıştır . Bu kopuşta suç , elbette , dirimsel ve devinimsel gücünü yitirmiş olan gelenek ve bu geleneğe ait olan seste aranmalıdır , aranacaksa . Çünkü gelenek kendiliğinden yaşayan , kendi kendini yaşatan , var olan bir güç , zorunluluk ve gerekliliktir ; zamansal , toplumsal ve estetik düzlemlerde aşıldığı zaman yok olur ve yapay solunumlarla yaşatılmasına olanak yoktur . Yahya Kemal ile Ahmet Haşim'in kendi geleneğimizin özgün sesi ne yaptıkları yapay solunum , onun yaşamasına yetmemiştir . Yahya Kemal'i - beni lütfen iyi anla - şair olarak değil USTA olarak , Türk şiirinin tekniğine büyük hizmetler etmiş bir insan olarak , kendi tarzında ve zihniyetinde kültürlü ve çok zevkli bir hoca olarak pek sever ve pek beğenirim . Ve bu taraflarını inkar etmem ve edenlere karşı kavgaya hazırım . Fakat , sanatkarlığını atarsan şairliği , anlatabiliyor muyum iki gözüm , şairliği mühim değildir . Politika ve cemiyete tesiri ise , benim telakkime göre geri ve mürtecidir 7 diyen Nazım Hikmet'in bu trajik olguyu çok iyi kavradığı anlaşılıyor . Nazım Hikmet , Yahya Kemal'in şairliğini pek önemli bulmuyor , bir teknik ustası olarak kabul ediyor . Haklıdır . Fakat , Nazım Hikmet bugün hayatta olsaydı , Yahya Kemal'in teknik ustalığından ( yani günümüz şiirini etkileyen etkin bir ustalıktan ) söz edebilir miydi ? Hiç sanmıyorum . Çünkü Nazım Hikmet , bu cümleyi en az kırk yıl öncenin şiirsel ortamının koşullarını göz önünde bulundurarak yazmış ve o koşullarda onun dize kurma hünerini beğendiğini belirtmiştir . Fakat bu beğenme eyleminde , geleceğe dönük bir tavsiye söz konusu değildir ; Nazım Hikmet , bir olguyu kendi tarihsel ve estetik koşulları içinde dürüstçe değerlendirmiştir . Ne var ki , öz bakımdan daha o zamanlar tarihin gerisinde kalmış Yahya Kemal'in koşuklama hüneri de günümüze kadar ( ve günümüzde başka şairlerde ) yaşama olanağı bulamamıştır . Bunun nedeni ise , Yahya Kemal'in kendi döneminde bile çağcıl olmamasında , olamamasında , o ses i çıkartan şiirsel söyleminin sınırlarını aşamamasında yatmaktadır . Çünkü , onun şiirinde geleneksel teknik belki doruk düzeyinde yetkin kullanılmış , ama Yahya Kemal geleneksel / çağcıl ilişkisinde , öz ve biçim olarak , zamanına ve geleceğe ters düşmeyen şiirsel actualisation u ( güncelleştirme , olabilir halinden olmuş duruma geçirme ) yaratamamıştır . Bu nedenle , A. Tanpınar'ın , Yahya Kemal'in iki zamanı birleştirdiği savı , bakış açısı yanlış olduğu , sağlam bir analitik ve eleştirel düşüncenin ürünü olmadığı için , gerçek dışıdır , duygusal ve ideolojiktir . Dilsel , şiirsel , dinsel ve tarihsel düzlemde belli bir bakış açısının ürünüdür . Dahası , bazılarının ileri sürdüğü gibi , Yahya Kemal'in şiiri başarılı bir Doğu - Batı bireşiminin ( sentezinin ) ürünü değildir ; Batının çağcıl şiirine karşı köklü bir tepkidir . Yahya Kemal , elbette çağının koşulları içinde ( ve günümüzde de ) büyük bir şairdir . Bu doğru ve gerçeği kabul etmek ile Yahya Kemal'in sesini günümüz şairlerine örnek olarak önermek ayrı ayrı şeyler : Birincisi dürüst bir hakbilirlik ; ikincisi ise , şiir sanatının nesnel ve öznel , genel ve özel sorunlarını dikkate almamak anlamına gelmektedir . Şimdi gelelim şiirde ses'in teknik yönüne : Bu yazı bağlamında , kaynağa doğru , şöyle bir sıralama yapabiliriz : Yahya Kemal , divan şiiri , şarkı - söz , türkü - söz . Bu sıralama , kurallı ağızsıl ( oral ) şiirin ölçüsüne ( aruz ) dayanır . Yahya Kemal'in şiiri yazısal ( écriture ) nitelikler göstermesine karşın , bu şiirin ilkel araçları bellek ve ezbere okuma , ezberlenmiş metni yüksek sesle okumadır . İster Türk , ister Arap olsun , İslam öncesi şair , dinleyicinin bildiği konuları , şeyleri söylediği için , şiiri oluşturan iki katmandan ( ses ve anlam ) ses katmanı öne çıkar . Ses in öne çıkması ise , anımsama ve müzik ögelerini kurallaşmaya zorlamış , bunun sonucu olarak da şiirsel biçimler , ölçü ve uyak gibi zorlayıcı gereksinimler ortaya çıkmıştır . Şairin deha , yetenek ve ustalığı büyük rol oynamasına karşın , şiir'in çıkardığı ses , büyük ölçüde bu kuralların sesidir . Romantizm öncesi Batı şiirinde , çağların ve izleklerin değişmesiyle birlikte sözcük dağarcığı da değiştiği için , ses in özgül bir nitelik kazandığı görülür , ama temelde , biçim , ölçünün ( ölçülerin ) sesi egemendir ve sözcüklerin sesi ses bilimsel ( phonologique ) işaretlere döküldüğü zaman ortaya bir tek işaret dizgesi örneği çıkar . ŞİİRİMİZİN BAZI TEMEL SURUNLARI Birçok alanda olduğu gibi sanat ve edebiyat alanlarında da yabancı kaynaklardan yararlanabiliriz , yararlanmalıyız , belki de yararlanmak zorundayız . Ama günü gününe , ama moda dalgasında şıklık olsun diye değil , gereklilik ve yararlılık adına . Yoksa , kültür , sanat ve edebiyat adına yapılanlar tekrar ve öykünmeyi tekrarlamaktan başka bir şey olmadığı gibi , TRT'nin renkli televizyon teknolojisinin yükseliş döneminde , eskimiş bir teknolojinin çöplüğü olmayı kabul edip işe siyah - beyaz televizyonla başlamasına benzer . Örneğin son on yılda birçok yazar , sanatçı ve eleştirmen yapısalcı , göstergebilimci jargonlarla konuştu ; yapısalcı değerlendirme yöntemi baş tacı edildi ; bir değerlendirme yöntemi olan yapısalcılığı yaratı yöntemi sanan safdil yazarlar , şairler çıktı ; yapısalcılık ve göstergebilim dogmalaştırıldı . . . Bu iki yöntemin belli başlı temel yapıtları bir yana , el kitapları bile çevrilmiş olsaydı , bu iki yöntemi eleştiren yapıtlardan bazıları çevrilmiş olsaydı neyse ( biraz önce kullandığım çevrilmiş olsaydı lar yerine yazılmış olsaydı demek isterdim ) , ama çoğunluğun hareket noktası birkaç sayfalık makale , bir makale özeti , bir cümle ya da bir cümle parçasıydı . Şimdi , bu düşüncelerime karşı çıkmak isteyenler birkaç kitap adı sıralayabilirler , bu birkaç kitap onlar için yeterli olabilir , ama ciddiyet için yeterli değildir . Yapısalcılık ve göstergebilimin çıktığı ve geliştiği ülke ve ülkelerde neredeyse on yıldır sonrası dönem ( yapısalcılık sonrası , göstergebilim sonrası ) yaşanıyor ; yani artık son nokta bunlar değil , aşıldılar , yararlanma nesnesi oldular ve öz eleştiri yapıp yaralarını tımar ediyorlar , kendi kendilerini onarıyorlar ; dogma ve akıl dışı benmerkezcilikleri sona eriyor ve bunun sonucu olarak da karar mercii olmak savlarından vazgeçip birer yararlanma alanı olmayı kabul ediyorlar . Bize bakıyorum , seçkin görünmek , birey gezmek , bağlantısız olmak heveslisi kimi yazar , şair ve eleştirmenler hala dogmatik dönem ağzıyla konuşmayı sürdürüyorlar ; artık demode olduğunun farkına varmaksızın sözcük ve dil fetişizmine sarılıyorlar ( Burada karşı çıkılan fetişizm dir ; rasyonel bir dil ve sözcük bilinci her zaman yaratının malzemesi olmuştur ) . Bu sözcük ve dil ögeleri üzerinde önemle durmak gerekir , çünkü bunlara yüklediğimiz görevler ve verdiğimiz öncelik sırası sanat anlayışımızın belirlenmesinde başlıca rolü oynarlar . 1968 yılında bir ortak yapıt olarak yayınlanan Yapısalcılık Nedir ? 1 in Poétique bölümünü yazan Tzvetan Todorov 2 1973 yılında bağımsız olarak yayınlanan bölüme 3 yazdığı notta , 1967 yılında kaleme aldığı metinle 1973 yılı metni arasında değişiklikler olduğunu belirtirken şöyle diyor : Bunun iki nedeni var : Poetikanın alanı bundan altı yıl önceki alan değil bugün ve ben de soruna aynı tarzda yaklaşmıyorum . Demek ki , yapısalcılığın ağır toplarından biri altı yıl içinde bir onarım gereği ve zorunluluğu duymuş . Tzvetan Todorov'un adı geçen kitabın 22 . sayfasında şöyle bir cümlesi var : Günümüzde dil yetisinin yazın alanındaki önemini araştıran bir eleştirmen genellikle Yazınsal yapıt sözcüklerle yapılır , diyebilir . Ama bir dilsel sözceden başka bir şey olmayan yazınsal yapıt sözcüklerle yapılmaz : Cümlelerle yapılır . . . Sözcük de şimdi söyleyeceklerimizin dışında kalmaz ( kaldığı sanılıyor ) , ama bir yazınsal yapıt cümlelerle yapıldığına göre yazarın işi de belirleniyor demektir : Bir anlam yaratmak ! Çünkü geleneksel dil bilgisine göre cümle Anlam açısından eksiksiz sayılan , bir kesinti ya da durakla sınırlanan söz dür . Yazarın , genel olarak da sanatçının işi bir biçim yaratmak değil bir anlam yaratmaktır . Çünkü biçim anlamı içermez , anlam biçimi içerir ; biçim anlamın oluşmasına yardımcı olur . 1980 sonrası karmaşası içinde dil , yapı , üslup kavramları birbirine karıştırılıyor . Belki de özellikle . Ama bu üç kavramı kesinlikle karıştırmamak gerekir , çünkü bir yazınsal yapıtın üç ayrı yönünü , ögesini tanımlarlar . Üslup ( biçem , style ) yapıtın biçimsel ögesidir , yazar ve şairin dil ve yapıyı kendine özgü bir biçimde gerçekleştirme tarzıdır . Yazar ve şair dil yaratmaz , ama üslup ( biçem ) yaratır . Bu kavramlar evrensel kavramlardır , yazar ve şair bunlara özel anlamlar yükleyemezler , yüklemeye kalkıştıkları zaman bunun neden ve gerekçelerini açıklamak zorundadırlar . Bu zorunluluğa uyulmazsa , yazarlarla yazarlar , yazarlarla okurlar arasında iletişim kurulamaz . Dil kavramını üslup yerine kullanan yazar ya da şair ya bu iki kavram arasındaki farkı bilmiyordur ya da iyi niyetli değildir . Eski Dil Kurumunun yayınladığı Dil Bilim ve Dil Bilgisi Terimleri Sözlüğü DİL'i ( Alm. Sprache ; Fr. langue , langage ; İng. language ) şöyle tanımlıyor : Belli bir insan topluluğuna özgü , çift eklemli sesli göstergeler dizgesi . / F. de Saussure'ün yaptığı ve birçok dil bilimcinin benimsediği ayrıma göre , I . Dil yetisinin toplumsal ürünü olan dil , bu yetinin bireylerce kullanılabilmesini ( bkz. söz ) sağlayan ve toplumca benimsenmiş olan uzlaşımsal bir düzendir . Hem gösterenlerle gösterilenlerin birleşmesiyle oluşan bir dizge , hem de bu birleşimin ürünü olan ögelerle ( göstergelerle ) bunları oluşturan ve bunların oluşturduğu ögelerin işleyiş kurallarını içeren bir düzenektir . 2 . Bildirişim sağlama aracı olarak kullanılan ve doğal diller dışında kalan her türlü göstergeler dizgesi , anlatım yöntemi . ( Ör. sinema dili , arıların dili . ) Yazar ve şairin kullandığı dili genel olarak birinci tanım , özel olarak da ikinci tanım içeriyor . Demek ki insanlar bildirişim sağlama aracı olarak kullanıyorlar dili , yani bir anlam yaratıyorlar , bir anlam yaratmak amacıyla kullanıyorlar . Daha doğrusu , dili dil yaratmak amacıyla değil , bir anlam yaratmak amacıyla kullanıyorlar . Amaçladıkları bu anlamı yaratmak için dili kendilerine özgü bir biçimde kullanıyorlar ( üslup , biçem ) ve yazınsal söylemin ögelerini özel ve özgün bir biçimde örgütlüyorlar ( yapı ) . Bakıyoruz , bir özgün anlam yaratmayı , daha doğrusu özgün bir insan ve evren yorumu getirmeyi göze alamayan şairler dilden yola çıkarak gerçeğe varabilecekleri yanılsamasına kapılmışlar ve gülünç aforizmalarla poetika kurmaya kalkıyorlar , dil kavramını her derde deva ebe gümeci olarak kullanıyorlar : Dil kimi zaman biçem , kimi zaman biçim , kimi zaman yapı , kimi zaman mesaj , kimi zaman felsefe yerine jokerleşiyor . Bu tür aforizma düşkünlüğü , bu tür sorumsuzluklar Türkiye yazınının kötü gelenekleri içinde sürekli yer alıyor . Örneğin İkinci Yeni döneminde , bu şiirsel devrimin gerçek dürtüsünün dönemin mevcut şiirine bir antitez oluşturmak iç güdüsünden kaynaklandığını fark edemeyen kimi şair ve eleştirmenler , bu hareketi yabancı örneklerle haklı çıkarmaya , kanıtlamaya çalışmışlardı . ( Cemal Süreya'nın ÜVERCİNKA'sının beşinci basımının şu günlerde yapılmış olması İkinci Yeni nin yerli ve asıl kaynaklarının incelenmesi için büyük bir fırsat . ) İkinci Yeni nin anlam katmanında saçma ve anlamsıza yatkın kimi şairlerinin amorf yapı anlayışına , bağıntısız sözcük kullanımına tanık ve kanıt olarak , içinde Ezra Pound , T. Gösteriyorlardı diyorum , ama aslında , Henri Bergson'un estetik görüşlerinden esinlenen T. Haberleri olsaydı , gerçeklik , imge , dil yetisi , intellect , analoji gibi çağdaş şiirin belli başlı sorunları 1960 öncesinde konuşulurdu . İmgenin gerçekliği tam anlamıyla yansıttığına inanmayan , ama imgeyi , gerçekliğin bize ulaştığı noktada ona yaklaşmamızın biricik olanağı sayan Bergson'un görüşünü ve gerçekliğin sanat yapıtına yansıması sorununu , belki , o zamanlar tartışabilirdik . Bu olmadı . Olmadı , ama aforizma düşkünleri çok büyük bir yanlış ve kötülük yaptılar : Bütün zamanların içerik ve biçim olarak en hesaplı yapıtlarından biri olan , Ezra Pound'un Kantolar ını bir sözcük yığını , başıbozuk dizeler toplamı , şairin sorumsuzluğunu ilan ettiği anarşik metinler sandılar . Dil , biçim , yapı , içerik ve mesajını kavrayamadıkları Kantolar dan yola çıkarak kendi yazmış oldukları sözcük yığınlarını doğrulamaya kalkıştılar . Ama Ezra Pound'un görüşlerini açıkladığı Okumanın A B C sini ( A B C of Reading ) okumak hiçbirinin aklına gelmedi . Yapıtlarının içeriğini ve anlamını kavrayamadıkları için anlamsız saydıkları Ezra Pound , sözünü ettiğim yapıtında bakın şunları yazıyor : Edebiyat anlam yüklü bir dildir ( dil yetisidir ) . Büyük edebiyat , en yalın anlamıyla , olabildiğince yüksek düzeyde anlamla yüklü dildir . 4 Bizim aforizmacılar böyle bir cümlenin anlam yüklü bölümünü kaldırıp atıyorlar ve edebiyatı dile indirgiyorlar . Oysa herhangi bir şey yazmak için kalemi eline alan kişinin bilmesi gereken bir şey var : Su için oksijen ve hidrojen ne ise sanat yapıtı için de dil ve anlam odur . Edebiyat boşlukta var olamaz . Yazarların , yazar oldukları için , yazarlık değerleriyle orantılı olarak , belli bir toplumsal işlevleri vardır . Temel yararlılıkları buradadır . Geriye kalanlar görecedir , geçicidir ve bireylerin kendi bakış açılarına göre değerlendirilir . 5 Anlamı rastlantı rüzgarına bıraktığı sanılan Ezra Pound'un kendi tarih , kültür ve sınıf bilinci doğrultusunda yazdıklarından seçilmiş iki cümledir bunlar . Yazılarında Ezra Pound adına adım başı rastlamamış olsaydık , onun büyük yapıtının karmaşık ve büyük bir kültür coğrafyası kapsayan içeriğini kavrayamadıkları , şiirinin bireşimsel ve matematiksel yapısını çözemedikleri için onu anlamsız sanan aforizmacıları şimdi suçlayamazdık . Suçluyoruz , çünkü bu kötü huylarını bugün de sürdürüyorlar ve kimi felsefecilerden , kimi dil bilimcilerden aktardıkları cümle parçalarıyla poetika kurmaya cesaret ediyorlar . Yazın bilgi verir , ama kendine özgü bir biçimde . Bunu anlamak için en azından Donald Davie'nin Pound adlı kitabını 6 okumak gerekiyor . Aforizmacılar yalnızca dış kaynaklı değil . Seçkin , seçkinci , ciddi ve işbilir görünmek isteyen bir başka tür aforizmacılar gelenekten yararlanmaktan , divan edebiyatının sunduğu hazinelerden söz ediyorlar . Güzel ! Ama nasıl , nesinden , hangi yöntemle ? Bu soruya yanıt veren özel yazılar yazmak , açıklamak gerekir . Ben kendi adıma ne gelenek'e , ne de divan şiirine olumlu gözle bakıyorum . Bunlara değin düşüncelerimi Şiir ve Gerçeklik adlı kitabımda , dergilerde yayınlanan ve TABULA RASA adıyla yayınlanacak olan eleştirel - denemelerimde dile getirdim . Yalnız ben değil , gelenekten yararlanmanın ( genel olarak değil , özel olarak ve Türkiye kültürel değişim ve kopuşma süreci içinde ) olanaksızlığına inananlar , divan şiirinin Cumhuriyet şiirine büyük olanaklar sunmadığını düşünenler altmış yıldır düşüncelerini yazdılar . Ama genel olarak gelenekten , özel olarak divan şiiri geleneğinden yararlanmak gerektiğini öne sürenler , bu düşüncelerini bir temenniden öteye götürüp araştırmaya dayalı bir yöntem geliştiremediler . Gelenekten ( ya da herhangi bir şeyden ) yararlanmak söz konusu olunca , nedense her zaman olumlu davranışlar düşünülüyor . Gelenek'e karşı çıkmak da onunla ilişki kurmak , ondan yararlanmaktır . Örneğin , Amerika Birleşik Devletleri'nde kendi şiirlerini bağlayacakları bir kültürel ve şiirsel gelenek bulamayan Ezra Pound ile T. Bunlardan Ezra Pound'un trubadur geleneğinden ve Provençal şairlerden yararlandığını , daha sonra araştırma alanını Çin kültür ve şiirine yaydığını biliyoruz . Gelenek ve ritm ilişkisiyle ilgilenenler Donald Davie'nin Pound'unun Kantolardaki Ritimler bölümünü okumalıdır . Yandaşlarının yazılarında bir cümle ya da paragrafı aşmayan cümleler halinde savunulan ya da önerilen divan şiiri geleneğinden yararlanma sorununa gelelim : Her şiir bir zihniyet , bir anlam , bir teknik , bir dil , bir söz sanatları ( figures ) dünyasıdır ve bunlar birbirleriyle ilintilidirler , kendi aralarında bir neden - sonuç ilişkisi vardır , hepsi birden özgün bir organik yapı içinde bir bütünsellik sunarlar ; bu bütünsellik , kendi aralarındaki örtüşmeden , ilişkilerden , ilintilerden , bağlılaşıklardan ( correlatives ) kaynaklanır . Bu bütünselliğe tematik ve semantik alanları , dönemin sosyo - politik yapısı ve öteki sanatlarla ilişkileri de eklemek gerekir . Bu sorular , bu sorunlar aforizmaların çok dışında ve üzerindedir . Geleneklere ve divan şiirine karşı olumlu ilgi duyanların , düşüncelerini aforizma düzeyinden kurtarıp bir yöntem açıklaması durumuna getirmeleri gerekir . Bu görev kendilerine düşüyor . Türk şiiri ve sorunları artık geniş kapsamlı incelemeler , araştırmalar ve tezlerde ele alınmalı , her sorunu özgün bir kitap konusu olmalıdır . Bunlar yapılmadan nesnel bir değerlendirme dizgesi oluşamaz ; bu dizge oluşmadan da toplam olarak Türk şiirini , tek tek şairleri değerlendirmek ve Türk şiirinin evrensel şiir içindeki gerçek yerini saptamak olanaksızdır . GELENEKTEN YARARLANMAK MERAKI ÜZERİNE Rabat ( Fas ) Edebiyat Fakültesinde edebiyat öğreten dostum Abdelfattah Kilito'nun 1 klasik Arap kültürü üzerine Fransızca kaleme aldığı kitabın Şiirin ruh göçü ( tenasuhu ) bölümünde , Abu Nuwas'ın ( VIII. yy . ) şairlik sanatına girişiyle ilgili ilginç bir anekdotla karşılaştım : Şiir yazmasına izin vermesi için ustası Halaf al Ah - mar'a başvuran Abu Nuwas ondan şu yanıtı almış : Bin eski şiiri ezbere öğrendiğin zaman şiir yazmana izin vereceğim . Abu Nuwas bir süre ortalıktan çekilmiş , sonra gelip ustasına istediği sayıda şiir ezberlediğini bildirmiş . Ustası çırağının ezberlediği şiirleri birkaç gün dinlemiş . Ezbere okuma işi bitince Abu Nuwas isteğini tekrarlamış . Bunun üzerine Halaf öğrencisine ezberlediği şiirleri unutmadıkça şiir yazmasına izin vermeyeceğini bildirmiş . Abu Nuwas ustasına şöyle yanıt vermiş : Çok zor , bu şiirleri öğrenmek için çok uğraştım . Ama ustası görüşünde direnmiş . Bunun üzerine Abu Nuwas bir çilehaneye çekilip şiirden uzaklaşmaya çalışmış : Ezbere öğrendiği şiirleri unutunca ustasının yanına dönmüş . Ancak o zaman ustası ona şiir yazması için icazet vermiş . Bu kıssanın , Arap şiirine özgü anlamının dışında , genel planda bir çift anlamı var : Senden önceki şiiri çok iyi öğren , ama hemen unut ! Bunun da daha geniş bir anlamı var : Geleneği iyi öğren , ama sakın ona bağlanma ! Anonimleşmeye , aşırmaya ( intihal , sarikat ) varıncaya kadar geleneğe bağlı eski Arap şiirinde bile özgünleşmeye çıkış yolu olarak gelenekten uzaklaşma gösteriliyor . Başka yazarlardan yapılan alıntılar hem yararlı , hem de tehlikelidir . Yaptığınız alıntı eksik ise ve kaynak metinde yüklendiği anlamın dışında kullanılıyorsa çok tehlikelidir . Bunun tersi elbette yararlıdır . Yazarların meslektaşlarına ve okurlarına yaptıkları bir başka kötülük de yararlandıkları kavramları bütün kapsam ve boyutlarıyla değil , kendi amaçlarının dar çerçevesi içinde kullanmaları . . . Ciddi bir yazın ortamında vebadan kaçarcasına kaçınılan bu tür davranışlar , Türkiye yazın ortamında neredeyse gelenekleşmiştir . Örneğin şiir bağlamında gelenekten söz açanlar gelenek kavramını biçime indirgerler , sanki gelenek yalnızca biçimi kavrar ve kapsarmış gibi ve hemen T. Oysa T. T. Buna benzeyen ve doğar doğmaz kaybolup giden akımlar gördük ; yenilik tekrardan daima daha iyidir . Gelenek bundan daha geniş bir anlama sahiptir . Kurdağa , Balat sırtlarıyla , Karagümrük'ün alt mahalleleri arasında kalan geniş bir alandı . Boş bir kırlıktı . Sabahtan siperler kazıldı . Önlerine taştan yığınaklar yaptık . Ne kadar kese kağıdı bulduksa hepsini toprakla doldurduk . Bunlar bombaydı . İçine çakıl ya da ufak taşlar koymak yasaktı . Savaşırken taş atmak serbestti . Çünkü bu bir uzmanlık işiydi . Taşı en uzağa atarak hedefe ulaştırabilen kazanırdı . Öğle üstü , bizim mahallenin savaşçıları , siperlerdeki yerlerini aldı . Bizler , daha küçük olanlar , cephe gerisindeydik . Görevimiz , savaşçılara cephane taşımaktı . Yani önlerine irili ufaklı taşlar yığmak . Necati Ağbi , bir tümseğin üstüne çıkmış , elini gözlerine siper etmiş , aşağı bakıyordu . Güneş tam tepedeydi . İnsanın gözlerini yakarcasına kamaştırıyordu . Bu durum , aşağıların açıkça görülmesini engelleyecekti . Ama rüzgarı arkamıza almıştık . Böylece düşmana fırlattığımız taşların hızı artacaktı . Onlarsa rüzgara karşı savaşacaktı . Sonunda Necati Ağbi : Öncüler göründü , diye bağırdı . Herkes siperlere ! Cephe gerisindekiler ayaktaydı . Biz de çömeldik . Gerçekten de az sonra Balatlılar , kalabalık bir toplulukla Draman caddesinin setini hep birlikte aştılar . Sonra kırlığa boydan boya dağılarak üstümüze doğru çalımlı çalımlı yürümeye başladılar . Bizim siperlerin iki yüz iki yüz elli metre altında bir yangın yeri vardı . Yıkık duvarlarıyla yıllardır orada öyle dururdu . Eski bir konak kalıntısıydı . Orada toplaşıp yıkıntıların arkasını siper aldılar . Necati Ağbinin elini gözünden çekip aşağı indirmesiyle savaş başladı . O da bir sipere girdi . İki saat süren savaşın sonunda Balatlıları yangın yerinden püskürttük . Birkaçını tutsak aldık . Tabanları yağlayıp kaçanları caddenin setine kadar sürdük . Setin üstünden kendilerini bayır aşağı bırakarak arkalarına bakmadan kaçtı hepsi . Necati Ağbi , daha fazla kovalamamızı istemedi . Nasılsa yenilmişlerdi . Anlaşmaya göre , kaçanların izlenebileceği son sınır burasıydı . Böylece hiç kayıp vermeden savaşı kazandık . Balat'ta artık elimizi kolumuzu sallayarak dolaşabilirdik . Aynı gün babamın çalıştığı fabrikada işçilerden birinin yağlı tulumu alev almış . Adam , korkuya kapılıp kendini dışarı atmış . Denize doğru koşmaya başlamış . Aklı sıra suya atlayıp ateşi söndürecek . Tersine o koştukça ateş daha da azmış , alevler her yanını sarmış . Babamlar , ne yaptılarsa arkadaşlarını kurtaramamışlar . Halicin kıyısında bir kül yığını olarak kalmış . Ertesi gün , işçiler , fabrikayı kilitli buldular . Fabrikanın sahibi olan yahudi patron , işçilerin parasını vermeden kaçmıştı . Sürekli yanan ocak sönmüştü . Babam , o günden sonra eline ateş almadı . Yanılıp aldığında da elleri yandı . O hafta , dayımı , evci çıkarmadılar . İlk kez eve gelmiyordu . Vanilyalı pastadan getirmedi . Gezmeye gidemeyecektik . Gemisini , apar topar onarımdan çıkarıp Camialtı'ndaki havuzdan Karadeniz'de bilinmeyen bir yere göndermişlerdi . O haftadan sonra galetacılarla acı badem kurabiyecileri mahalleye uğramaz oldu . Babamın fabrikasının bitişiğindeki un fabrikaları kapanmıştı . Ekmek , vesikayla veriliyordu . O arada cambazların son günü gelip çatmıştı . Sarışın cambaz , her yıl olduğu gibi , tel üstünde kurban kesecekti . Sabahleyin de toplanıp gideceklerdi . O gün , cambaz kurbanı kestikten sonra telin üstünde bir güzel yüzüp aşağı indi . O inince yerdeki oyun başladı . Kontun , karısını kalabalığın arasında tabancayla kovalaması heyecanla izleniyordu . En sonunda kont , karısını orta yerde kıstırdı . Karşı karşıya kaldılar . Kont , öfkeyle soluyordu . Her zaman yaptığı gibi kadının kalbine nişan aldı . Üç el ateş etti . Kadın , yere yığılırken yine ahlar vahlar duyuldu . Kont , kadının ölüsüne nefretle bakarak çadıra doğru giderken esmer cambaz , yerde yatan kadının yanına koşup geldi . Başında diz çökerek , yas tutarcasına bir süre durdu . Sonra her zamanki gibi ayağa kalktı . Kadını da yerden kaldırmak için kolundan tuttu . Ama kadın ayağa kalkmadı . Gerçekten ölmüştü . Cenaze , sabaha kadar orada kaldı . Delikanlı , bütün gece başında bekledi . Sarışın cambaz , kontu yakalamak için hemen çadıra koşmuştu . Ama boşunaydı . Kont ortalıkta yoktu . Kaçmıştı . Gazeteler , cinayeti Cambazın İntikamı diye yazdılar . Sabahleyin kadının cesedi tabuta konmuştu . Boş arsada , telin altında , öğleye kadar , öylece bekledi tabut . Esmer cambaz , gece olduğu gibi gündüz de tabutun başından ayrılmadı . Tabutu , öğle namazında camiye götürmek için geldiklerinde cambaz onlarla gitmedi . Boş arsadaki telin altında , tıpkı oyundaki gibi , olduğu yerde diz çökmüş olarak kaldı . Ertesi gün , arsaya bir manga er geldi . Direklerle teli söküp götürdüler . Kalasların yerine iki büyük ışıldak yerleştirdiler . Işıldakların çevresini kum torbalarıyla çevirdiler . Başına da birer nöbetçi er diktiler . Ötekiler , cambazların sökülmeyen çadırlarına yerleşti . Bu arada Kurdağa'ya da büyük , geniş sığınaklar kazıldı . Bütün kırlık delik deşik oldu . Oyun oynayacak yerimiz kalmadı . Savaş süresince buralara bir daha cambazlar uğramadı . Bir ikisinin Anadolu'ya gittiği orada çalıştıkları söylendi . Çünkü İstanbul boşaltılıyordu . Anadolu'da akrabası , tanıdığı olan aileler , yatak yorganlarını toplayarak kentten ayrılmaya başlamıştı . Mahallede her gün , bir ev boşalıyordu . Trenlerle vapurlar tıklım tıklımdı . Kentte karartma vardı . Geceleri sokağa çıkılamıyordu . Pencereleri , ışık sızmaması için kalın battaniyelerle , kilimlerle örtüyorduk . Tramvayların lambalarıyla otomobillerin farları maviye boyanmıştı . Işıldaklar , her gece , karanlık gök yüzünü tarayarak düşman uçağı arıyordu . Canavar düdükleri çalıp hava alarmı verildiğinde sokaktakiler yol üstündeki sığınaklara koşuyor , evde bulunanlarsa evlerinin bodrumlarına kaçıyordu . Bizim evin bahçesinde de babamın kazdığı küçük bir sığınağımız vardı . Annem : Ne olursa olsun ben o mezara girmem , diye diretiyordu . Zaten o sığınak , gerçek hava akınlarından korunmak için yapılmıştı . Bugüne kadar olanlar alıştırmak içindi . Geceleri bütün ışıklar söndürüldüğünden bahçe sinemaları çalışmıyordu artık . Biz de denklerimiz hazır bekliyorduk . Karamürsel'e anneannemlere gidecektik . Dayımın gemisi de Gölcüğe gelmişti . Onun için o da oradaydı . Biz gitmeye kalmadan savaş sona erdi . İlk iş , ışıldaklar yerlerinden sökülüp taşındı . Sığınaklar , taşla toprakla dolarak zamanla kapandı . Üstlerinde yeniden ot bitti . Bu sırada cambazlar , birer ikişer boş arsalara gelmeye başladı . Karagümrük'te , Fatih'te , Çarşamba'da çadırlar kuruldu . Draman'daki arsaya da geldiler . Burası hem hepsinden geniş , hem de ünlü bir yerdi . Bu konuda bir de Kasımpaşa'nın Bayram Yeri ünlüydü . En usta cambazlar orada tele çıkardı . Draman'a gelenlerin arasında bu kez , kontla karısı gibi oyuncular yoktu . Beyaz atletli beyaz pantolonlu biri esmer , biri sarışın sırım gibi iki genç cambazı andıran birilerini de görmemiştik . Toplulukta bir iki güzel kadın vardı . Onlar , yerde , varyete numaraları yapıp bacak gösteriyordu . Tek bir cambaz vardı . O da orta yaşlıydı . Artık göbek bağlamaya başlamıştı . Tele o çıkıyordu . Telin üstünde şöyle bir dönenip iniyordu . Telde yürürken elinden sırığını hiç bırakmıyordu . Bıraksa belki de düşerdi . Bir de aralarında boyuna terleyen şişman bir klarnetçiyle iyice zayıf bir dümbelekçi vardı . Bunlar , hem kadınlar oynarken çalgı çalıyor , hem de yerdeki oyunda rol alıyorlardı . Oynadıkları oyunsa bir şeye benzemediği gibi klarnetçiyle dümbelekçinin soğuk soğuk komiklikler yapmaktan başka bir şeyden haberleri yoktu . Yanlarında palyaço da getirmemişlerdi . Arsayı tahta perdeyle çevirip içeri biletle adam sokuyorlardı artık . Bunlardan olacak , tel , bana eskisinden daha kısa , daha da alçakmış gibi geldi . Belki ben , büyümüştüm de ondandı . İlkokula gitmeye başlamıştım . Ya ötekiler , büyükler ? Onlar , cambazla büsbütün ilgilenmez olmuştu . İzlemeye gelenler , hemen hemen çocuklardı . Eskisi gibi , Karagümrükle Balat'taki ağbilerle ablalardan gelen pek yoktu . Çünkü hem Balat'taki , hem Karagümrük'teki bahçe sinemaları , yaz geceleri , Ester Williams'ın renkli filmleriyle Judy Garland'lı , Fred Astaire'li güzel Amerikan müzikalleri oynatıyorlardı . BODRUMDAKİ HAZİNE Babam , iyi bir demirci ustasıydı . Demiri saatlerce harlı ateşin içinde tutar , kepçe gibi büyük demir potalarda eritirdi . Akkor halinde dövülen , şerbet kıvamında eritilen demirden yeni yeni eşyalar , kullanışlı , yararlı nesneler yaparlardı . Parkları çeviren renk renk parmaklıklar , onların ürünüydü . Çiçek işlemeli kocaman kocaman demir kapılar da onlarındı . En güzeli , parklardaki bütün salıncaklar onların elinden çıkardı . Bu güzel iş uzun sürmedi . Savaş yılları gelip çatınca ortalıkta demir kalmadı . Hepsini savaşan ülkeler toplayıp tank , top , tüfek , bomba yapımında kullandılar . Eski çiviler bile toplanıp silah yapıldı . Ortalıkta bir tek paslı çivi bile kalmayınca babamın fabrikası kapandı . O da işsiz kaldı . Küçük evimizde annem , el makinesinde , mahalledekilere ufak tefek dikişler dikerek geçinmemize yardımcı olmaya başlamıştı . Babam da çok geçmeden bir fabrikada dokumacılık işi buldu . İşi bilmediğinden fabrikaya çırak işçi olarak girdi . Bu yüzden aldığı para çok azdı . Annemin dikiş dikerek yardımcı olması da yetmiyordu . Savaş yıllarında her şey ateş pahasıydı . Okulda doğru dürüst defter kalem bulamıyorduk . Kalemin kurşunları sertti , silik yazar , kağıdı yırtardı . Defterlerin kağıtlarıysa samandan beterdi . Renkleri neredeyse siyahtı . Çerçöpten yapıldığını söylüyorlardı . Silgi hiç yoktu . Çünkü bütün silgiler eritilip savaş için kamyon lastiği yapımında kullanılıyordu . Bir gün babam eve büyük bir sevinçle geldi . Elinde küçük küçük kese kağıtları , gazete kağıdından fişekler vardı . Kızkardeşimle ben , önce leblebi çekirdek sandık . Elinden almak istedik vermedi . Bunlar tohum , bahçeye ekeceğiz , dedi . Biz , yüzüne şaşkın şaşkın bakarken annem , Efendi ne tohumu , ne bahçesi ? diye kızdı . Basbayağı tohum işte . Bildiğin sebze tohumu . Ispanak , lahana , pırasa , havuç . Hepsinden var . Karnımızı bedavadan doyurmak için . Yazın da biber , domates , fasulye , patlıcan eker gül gibi geçinir gideriz . Nane , maydanoz ekmeyi de unutma . Efendi , bunların yetişip bizi doyuracak hale gelmeleri günler , aylar alır . Hem ektiğin yerde bu dediklerin yetişir mi bakalım ? Neden yetişmesin ? Bahçe dediğin bir avuç yer . Güneş üstünden geçip giderken alttaki toprağa değmiyor bile . Annem doğru söylüyordu . Evin arkasında küçücük bir bahçemiz vardı . Hep karanlık olurdu . İçinde bir erik ağacı vardı . O da cılız mı cılızdı . Ağaç , ekşi mi ekşi erikler verirdi . Yeşilken yolunmazsa üst dallarda kalanlar , güneşi görünce sararır , tatlılaşırdı . Annem de onları toplar hoşaf yapardı . Bahçeden elde edebildiğimiz tek gelir o pırtlak eriklerdi . Yoksa bahçenin toprağı hep nemli olduğundan solucanla doluydu . Orada oynamazdık bile . Sokak daha güneşli olduğundan sokağa çıkardık . Bütün bunları babama anlatmak olanaksızdı . O kafasına koymuştu bir kez . Beş kuruş harcamadan bahçedeki sebzelerle bizi doyuracak , daha sonra bahçeye bitişik arsayı da bostan haline getirerek çıkardığı ürünleri komşulara satıp para kazanmaya bile başlayacaktı . Ertesi gün pazardı . Bütün aile bahçede toplandık . İlk kazma toprağa vuruldu . Nemli toprağın altından kıvıl kıvıl solucanlar çıktıysa da babam aldırmadı . Bir daha vurdu kazmayı . Bu kez , alttan kiremit parçaları çıkmaya başladı . İkinci , üçüncü kiremit parçasında babamın gözleri parladı . Heyecanla : Burada hazine var çocuklar , dedi . Kiremit parçalarını eline aldı . Bunlar , kırılan altın dolu küpün parçaları . O zaman altınlar da burada . . . Babam , kikir kikir gülerek ellerini birbirine sürttü . Kızkardeşimle ben , birbirimize sarılarak , Yaşasın , zengin olduk ! diye bağırıştık . Cılız erik ağacının çevresinde döndük . Babam , sessiz olmamız gerektiğini öğütledi . Onun da heyecandan içi içine sığmıyor , ama belli etmek istemiyordu . Annemse halimize için için gülüyordu . Kocasının iyimserliğini , sınır tanımayan hayalciliğini bildiğinden , gerçeği , çat diye yüzümüze vurdu . Üçünüz de delirmişsiniz . O kiremit parçaları , Fatih yangınında yanan evlerden kalma . Buraların eski yangın yerleri olduğunu , oturduğumuz evlerin yanan evlerin üstüne yapıldığını biliyorsunuz . Altını nereden çıkardınız ? Bilgiçliğim tuttuğundan annemin sözüne karıştım . Ama buralarda Bizanslılardan kalma dehlizler , mağaralar da var . Bunu sen de biliyorsun . Yangın onlara bir şey yapmamış . Hazine niçin olmasın ? Kızkardeşim ben sözümü bitirir bitirmez atıldı . Hem öyle mağaralar varmış ki , buradan giriyorsun , ta Yenikapı'ya , deniz kıyısına çıkıyorsun . İçinde kimbilir ne hazineler vardır . Babam , anneme , İşte gördün , dedi . Çocuğunu okutup adam etmenin yararı bu . Tarihsel olarak burada hazine bulabileceğimizi sana da , bana da kanıtladılar . Aferin benim çocuklarıma ! Annem , hayalimizi büsbütün yıkmak istemediği için , Aman siz de , ne haliniz varsa görün , ben karışmıyorum , diyerek içeri girdi . Babam , bahçeyi , bütün bir gün kazdı . Kaza kaza bodruma ulaştı . Ama oraya ulaşırken mutfak duvarı , orta yerinden göçtü . Mutfakta toprağa gömülü olan su küpümüz parçalandı . Babam , bodrumu hızla kazıyor , bodrumdaki çukuru durmadan derinleştiriyordu . Çukurdan çıkan toprağı , iki küçük pencereden kürekle atarak sokağa yığıyordu . Soranlara da bodrumu düzelttiğini söylüyordu . Bir süre sonra sokaktaki çocuklar , toprak tepeciklerini karıştırmaya , üstünde oyun oynamaya başladılar . Tüneller açıyor , topraktan evler , kentler kuruyorlardı . Akşam oldu , sokak lambaları yandı . Çocuklar , hala toprakla oynuyordu . Bir ara , toprağı en çok karıştıran çocuklardan birinin , Para buldum , para , diye bağırması üzerine babam , bodrumdan kan ter içinde fırladı . Sokak lambasının altındaki çocuk , ışıkta , parayı evirip çeviriyordu . Babam , çocuğun üstüne atılarak , Ver bakayım altınımı , deyip parayı bir anda kaptı . Çocuk , lambanın altına çöküp ağlamaya başladı . Babam , paraya baktı . Küflenmiş nikel bir onluktu bu . Dudak bükerek parayı çocuğa verdi . Çocuk sustu . Doğrusu büyüklüğü bir altın kadardı . Herkes kanabilirdi . Düşüne düşüne bodruma indi . Babam , bodrumu gene kazdı . Çıkan toprağı sokağa yığdı . Toprağı karıştıran çocuklar , başka mahallelerden gelenlerle birlikte , gece karanlığında birkaç nikel onlukla bir iki küçük bakır ufaklık daha buldular . Kızkardeşimle ben de buldum . Öteki çocuklar gibi biz de bakkala koşup leblebi çekirdek , kuş lokumu , akide şekeri , karamela aldık . Bodrumdan çıkan hazine bu kadarla kaldı . Onları da , daha önce biz , kızkardeşimle ikimiz , yukarki odanın tahta aralarından düşürmüş , karanlık bodrumda yitirmiştik . Şimdi buluyorduk . Evi baştan aşağı kazdıktan , delik deşik ettikten sonra . Zaten babam da , hazine uğruna , her yanı alt üst olan evi , yeniden düzenleyip onarmaya yanaşmadı . Olduğu gibi sattı . Biz de kiracı olarak başka mahalleye taşındık . DOKUMACININ ÖLÜMÜ Kapıdan girer girmez fabrikanın uğultusu kulaklarını buldu . Dış avlu , boşalan gececilerle onların yerini almaya gelen gündüzcülerle dolmuştu . İki sıra halinde akıyordu işçiler . Kartların basıldığı saatin önünde beş altı saniyelik bir duraklama oluyordu . Ortalık aydınlanmamıştı daha . Gök yüzünün alacalı bir rengi vardı . Bacanın saldığı büklüm büklüm kara dumanlar , büsbütün karartıyordu gök yüzünü . Fabrikanın bütün ışıkları yanıyordu . Ardından : Derinlere dalmışsın Ahmet Aga ! diye bir ses duydu . Kartını çabucak basıp yürüdü . Bir iki kişi : Haydin , sallanmayalım ! diye söylendi . Az önce arkasından seslenen arkadaşı , gelip koluna yapıştı . Bu ne dalgınlık yahu ? Harmanda çalışan Osmandı . İşi , kocaman yapağı çuvallarını , pamuk balyalarını sırtlamak . Aynı kasabadandılar . Ahmet , ufak tefek , çelimsizdi . BAHÇE SİNEMALARI PEŞİNDE Demirkapı'dan Eyüpe inen gidiş - gelişli uzun yolun iki yakası da atölyeler , yeni yetme apartmanlarla tıka basa doludur . Bu kargaşanın ortasında , kıyısında betona bulaşmış bir toprak görürseniz ya eski kırlığın kavruk bir parçasını ya da bir dere kalıntısının otçuklarından çalılarından , dikenlerinden birini barındırır . Onun için göz alabildiğine uzayan dümdüz asfaltın iki yakası da inişli çıkışlı tepecikler , keçi yolları , arnavut kaldırımlı dar sokaklardan oluşur . Toz toprakla beton , eskiyle yeni içiçedir burada . Bugün , hepsi birlikte eskimektedir . Tıklım tıklım dolu Alibeyköy minibüsünün muavini , yarı yolda , Eyüp camisinin minareleri uzaktan görününce , Sinema , var mı inecek , diye bağırdı . Zınk diye de durdu . İşim Eyüpte'ydi . Ama muavin , Sinema deyince dayanamayıp her yanımı dışardaki sıcaktan daha çok yakan minibüsün motorunun üstünden kalkıp aşağı indim . Dışarsı kavruluyordu . Minibüs , ben ayağımı yere basar basmaz , asfaltta kayarcasına , vınlayarak geçip gitti . Güneş , tam tepedeydi . Asfalt yanıyordu . Sinema nerede ? diye sordum . İşte şurası , dediler . resp = Aygün> Yüzüme bir tuhaf bakıyorlardı . Çünkü , gösterdikleri yer , üstü açık bir demir atölyesiydi . Yüzlerinden akan pasları silmeden çalışan bir iki çocuk vardı orada . Sinema dedikleri yerin de yalnız sahne iskeleti sırıtıyordu bir uçta . Eski bir bahçe sinemasının kalıntısıydı burası . Yapacak bir şey yoktu . Eyüp'e terlerimi sile sile yürüyerek indim . Cami alanındaki ağaçların gölgesinde soluklanırken Halk Bahçesi ni düşünüyordum . O günlerde Eyüp , bir başka mıydı , neydi ? Haliç , bu kadar kokuşmamıştı belki . Akşamları , Haliç kıyısına , Bostan İskelesi'ndeki kahveye inilir , oturulurdu . Sandallarla Sütlüce'ye geçilirdi . Hatta orta yerdeki küçük adacıklara sandalla gezintiye çıkılırdı . Adacıklar , o zamanlar yeşildi . Üstlerinde ot biterdi . Vapur , Silahtarağa'ya kadar salına salına gider , Kağıthane iskelesine yolcuları bıraktıktan sonra derenin ağzından çarkedip dönerdi . Çocukluğumuzda kıyıdan balık avladığımızı bile anımsıyorum . İrili ufaklı kaya balıklarıydı avladıklarımız . Onları pişirmezdik . Zevk için avlardık . Bizim yerimize kediler bayram ederdi . Akşam alacası çöktü mü , ellerinde tahtaya yapıştırılmış afişler , teneke borularla çığırtkanlar mahalleleri , çarşıyı dört dönerdi . Bu akşam , bu akşam Eyüp Halk Bahçesi'nde iki film birden . . . Halk Bahçesi , park kadar geniş bir alanı kapsıyordu . Ağaçlıklı büyük bir bahçeydi . Akşam serinliğine ayrı bir serinlik katardı . Sahibi beyaz elbiseli , beyaz fotörlü Sinemacı Cemil dedikleri biriydi . Halk , film başlamadan bir iki saat önce bahçeyi doldururdu . Kimi akşam yemeğini de birlikte getirir , orada yerdi . Başka bahçe sinemaları da vardı . Eyüp'ün tek kışlık sineması Şafak'ın da geniş bir yazlığı vardı . Alçak tuğla duvarlı bir bahçeydi . Sinemanın bitişiğindeki fırının arkasına düşüyordu . Sinemanın sahibi fırının da sahibiydi . Onun için belki de fırının bahçesinden bozmaydı . Daha sonra , iskele başında uzun süre fotoğrafçılık yapan Foto Mete de İslambey'e doğru , aynı adı taşıyan bir sinema bahçesi açtı . Karşısına da bir kışlık yaptırdı . Yarışma da o zaman başladı . Kim daha çok müşteri çekecek ? Önceleri kim filmlerin en acıklısını getirirse parsayı o topluyordu . Sonraları bu yetmedi . Halk Bahçesi'nin sahibi Sinemacı Cemil , müşterilerine bedava gazoz vermeye başladı . Ötekiler de bunu yapınca Halk Bahçesi'nde gazozlar ikiye çıktı . Uzun süre bu böyle gitti . Halk Bahçesi bu yüzden dolup taşardı . Hatta Halk Bahçesinin sahnesini gören tepelere akşamları halk birikir , filmleri bir bölük de oradan seyrederdi . Cemil bunu bildiğinden oparlörü sonuna kadar açar , ses tepelere kadar ulaşırdı . Artık ağaç dallarının engellediği görüntüleri üstten , alttan ya da yanlardan yarım yarım görmek önemli sayılmazdı . Sesten filmin tümü izlenebilirdi . Hem de püfür püfür yel eserken . Bugün hiçbiri yok bu bahçe sinemalarının . Yerlerini apartmanlar kapattı . Tepeden bakılınca Haliç'in görünümünü bile örtüyorlar şimdi . Bahçe sinemalarıyla ünlü bir semt de Karagümrük'tü . Aysu sineması , Karagümrük'ün en eski sinemalarından biriydi . Geniş bir adaya yayılan Aysu'nun sahibi sinemanın bitişiğindeki hamamı da işletirdi . Hamamın arkası eski bir konak bahçesiydi . Yazın kışlık sinemanın filmleri bu bahçede oynardı . Bahçenin duvarları taflanlarla kaplıydı . Ortada bir havuzu vardı . Havuzda kırmızı balıklar yüzerdi . Film aralarında havuz başında çay , kahve , gazoz , limonata içilir , dondurma yenirdi . Havuzun fıskiyesinden fışkıran sular , gecenin serinliğine serinlik katardı . O zamanlar Arap filmleri geçerliydi . Yusuf Vehbi'li , Enver Vecdi , Emine Rızık , Sabah , Ümmü Gülsüm , Beşare Vakim'li filmlerin biri gider biri gelirdi . Filmler , Türkçe oynardı , yalnız şarkıları kimi zaman Arapça olurdu . Türkçe sözlü , Arapça şarkılı diye yazardı afişlerde . Aysu'nun yazlığının geniş sahnesi bir bostana bakardı . Bekçiyi atlatıp bostanın duvarına tırmanan biz çocuklar , filmleri , perdenin arkasından , tersten izlerdik . Çiçek Sineması yalnız yazları açılırdı . Bu sinema Karagümrük pazarının ortasındaydı . Bahar gelince boyacılar , badanacılar işe koyulur , bahçe duvarlarını renk renk badanalar , sandalyeleri gözalıcı renklerle boyarlardı . Kahve tipi sandalyeler mavi olurdu . Bunlar sahnenin önüne dizilir , aralarına bir kalas geçirilerek sabitleştirilirdi . Mavi sandalyelerden oluşturulan bu on sıralık bölüm , birinci mevkiydi . En ucuz yerdi . Arka sıralar da tahtaydı ama sandalyeleri koltuk biçiminde geniş ve renk renkti . Oraya lüks mevki ya da koltuk denirdi . Orası önlerden pahalıydı . Film başlamadan çok önce , alabildiğine açılan oparlörlerden plaklar çalınırdı . Moda şarkıların biri bitmeden biri başlardı . Sinemanın önüne lüks lamba yakan leblebi - çekirdekçiler yerleşirdi . İnce uzun borularından duman tüten el arabalarında sıcak sıcak eğlencelik satarlardı . Kapıda dondurmacı da olurdu . Ama çoğunluk , külah külah leblebi çekirdek alarak sinemaya girerdi . Bu sinema kapılarında türlü satıcıların içinde koz helva , susam helva , kağıt helva satan satıcılar da vardı . En ilginci arabalı turşuculardı . Bir bardak acı turşu suyuna yarım salatalık koyarak satarlardı turşu suyunu . Turşu suyunu içer içmez göğsünü bağrını alev basan her delikanlı soluğu sinemada alır , film başlamadan sigarasını afili afili yakıp tüttürürdü . Sinemanın bitişiği karakoldu . O yüzden bu sinemada öyle pek olay çıkmazdı . Polisler , filmi de , sinemadakileri de karakolun üst kat pencerelerinden cıgaralarını tüttürerek izlerlerdi . Başka bahçe sinemalarında zaman zaman kavgalar olurdu . İki kabadayı ya da ayrı mahallelerden delikanlılar , göz koydukları bir kız yüzünden kıyasıya çatışırlardı . Bu kavgalar , yaz yağmurları gibi gelip geçiciydi . Sinema çalışanlarının gişecinin , Belediye kontrolörünün , bazen da filmi yarıda kesme pahasına makinistin de araya girmesiyle tatlıya bağlanırdı . Birdenbire kızışan hava , perdedeki mutlu sonun , ağaçların yapraklarını titrete titrete esen yelin etkisiyle yumuşar , olanlar unutulurdu . Bu sinemalara kol kola gelen sevgililer olduğu gibi , iki yabancı gibi gelip çıkışta birbirlerine gülümseyerek ayrılan bir genç kızla bir delikanlıya da rastlanırdı . Yaz aşklarının başı ya da sonu bu sinemalarda noktalanırdı . Noktalanmayanlar , öteki kış ve yazlar boyunca sürüp gider , genç kızla delikanlı aynı sinemaya bir gün , çocuklarıyla birlikte gelirlerdi . Onun için Fındıkzade'deki Akasya Sineması geniş bahçesine aileleri çocuk arabalarıyla da alırdı . Apartmanların arka pencerelerinin ve balkonlarının baktığı mahallenin tam ortasındaki bu bahçenin müşterileri kadar pencere ve balkonlardakiler de , yani bütün mahalle , hem içerden hem dışardan filmi rahatlıkla izlerdi . Evde kavga kıyamet uyumayan çocuklarsa arabalarında mışıl mışıl mışıl uyurlardı . Bahçe sinemaları genç , yaşlı , çocuk herkesin vazgeçilmez yaz eğlencelerindendi . Hepsi akşamdan dolup taşardı . Mahallelerin sıkışıklığı içinde soluklanmaya elverişli yerler olan kentin ortasındaki bu bahçe sinemalarına yazlıklarda da rastlanırdı . Büyükada'nın Mehtap Sineması bunlardandı . Kuleli damı , bembeyaz , tahtadan , görkemli yapısıyla Siplandit Palas'ın bitişiğinde , onun betondan geniş bir yan balkonu gibiydi . Yalnız sahnesi , Siplandit'le boy ölçüşecek yükseklikteydi . Siplandit'e göre , epey yerden bitme bir teras olmasına karşılık , o da , Siplandit gibi , Lido'nun üstünden denize bakardı . Gözünüzü yumduğunuzda , ağaçların aktardığı serinlikle ayaklarınızı denizin dalgacıkları yalar geçerdi . Önünden geçen faytonların çanları , çamlıklardaki ışıltılı yaz karanlığını çağrıştırırdı . Ya da balkonlardan birinde çınlayan billur iki kadehi . Merhabaya mı işaretti bu çınlama , yoksa az sonra kalkacak vapurla uğurlanacak sevgilinin Allahaısmarladığına mı belli olmazdı . Sinemanın oparlöründen genellikle napoliten şarkıların , caz plaklarının ezgileri dökülürdü . Plak konseri , yasemin kokulu ada gecelerinde faytonların düzenli tıkırtıları arasında saat ona kadar sürerdi . Saat onda evlerinin denize bakan balkonlarında , köşklerinin bahçelerinde kuş sütü eksik sofralardan kalkanlar , rakılarını , viskilerini yudumlayanlar , yemeğin üstüne , bir de iskeledeki pastanede pastalarını , dondurmalarını gövdeye indirenlerin hepsi , köşklerimiz , yalılarımız daha serin , daha güzel demez , akın akın sinemayı doldururdu . Kentteki bahçe sinemalarından bir saat geç başlayan bu sinemalar tek film oynatırdı . Yılan Kadın , İki Yetime , Zenda Mahkumları , Jane Eyre ya da Gine Kelly , Doris Day , Esther Williams'ın müzikalleri gibi filmler oynardı . Hepsi de orijinaldi . Türkçe kopyaları gelmezdi . Hatta İki Yetime'nin İtalyanca oynatıldığını sanıyorum . O filmden adanın halk kesimi pek bir şey anlamamıştı . Ama anlayanlar için bir hafta boyunca İtalyanca olarak oynadı İki Yetime . En son kapanan yazlık bahçelerden biri Unkapanı'ndaydı . Hemen Zeyrek'in altında , su kemerlerine , eski haznelere bitişikti . Perde su haznesinin kale gibi gösterişli duvarına gerilmişti . İki su haznesi arasında kalan boşluk da sinema bahçesiydi . Caddeden geçerken ya da Plakçılar Çarşısı'nın kaldırımında durunca perdede oynayan filmi , belden yukarı da olsa izleyebilirdiniz . Hep Türk filmleri oynatırdı . Özellikle de serüven filmleri . İtalyan makarna vesternleri benzeri filmlerin ünlü Türk aktörlerinden Yılmaz Güney'in filmleri ise hiç eksik olmazdı . Bir de arabesk şarkıcılarının filmleri başı çekerdi . Sözünü ettiğim ünlü aktör , yurt dışında , genç denecek yaşta , üzüntüden ya da düpedüz yurtsamadan birdenbire ölünce bu bahçe de kapandı . Tepebaşı'nda bir bahçenin olduğunu söylediler . Eyüp'ten çok geç dönmüştüm . Gece olmuştu . Ortalık gündüzki kadar sıcaktı . Yaprak kıpırdamıyordu bizim Vatan Caddesi'nde . Uykum yoktu . Otobüse atlayıp Tepebaşı'na gittim . Gittiğimde saat yirmi dördü bulmuştu . Yukardan bakıldığında Kasımpaşa çukuru da Haliç ve çevresi de , Fatih , Edirnekapı , Eyüp , Rami ışıl ışıl görünüyordu . Bunca ışık , bunca lamba sıcaklığı çoğaltıyormuş gibi geldi . Öyle sandım bir an . Beyoğlu , buradan bakılınca karanlık sokaklar olarak görünüyordu . Tam karşıdaki çok katlı otopark inşaatı , yığma betonun büsbütün kararttığı karanlıkta sokak başlarını tutmuş gibiydi . İngiliz konsolosluğunun sık ağaçlı karartık bahçe duvarları , kasvetli bir hava veriyordu . Bir iki ölgün ışık parçası izlenirse pavyonların , sazların bulunduğu Tepebaşı caddesine , Galatasaray aralığına çıkılabiliyordu . Oysa ki Beyoğlu'nun , Kasımpaşa'dan bakıldığında , ışıklı , ışıkları dolayısıyla da çok çekici bir kent olarak göründüğünü söylerler . Beyoğlu'nun karşıdan vuran ışıkları dillere destandır orada . Dillere destan ışıkların çekiciliğine kapılıp Beyoğlu'na çıkanların , Kasımpaşa'yı bir daha dönmemecesine bırakanların sonradan soluğu , Tarlabaşı'nın izbelerinde aldığı da Beyoğlu övgüsünün yanı sıra söylenir . Tarlabaşı baştanbaşa yıkıldığına göre bu söylentinin geçerliği bugün için yok artık . Tarlabaşı gibi öyküleri de tarihe karışacak . Sinemayı buldum . Beton bir teras burası . Yolun düzeyinden az yüksekte . Kapkaranlık . Arkası Kasımpaşa çukuru . Uçurum . Oradaki duvar iyice yüksek . Uçurumu tutuyor . Yola bakan afiş tahtası boş ve karartık . Sinemanın altı , dehlizi demek daha doğru olur , pavyon olmalı . Dansözlerin renkli resimlerini aydınlatan ışıklı iki tabela bunu gösteriyor . Derinden bir yerden çalgı sesleri , kadın kahkahaları yansıdı , sonra gecenin sıcak karanlığında çabucak eriyip yitti . Dehlizin üstüyse ıssızlığını ve karanlığını inatla sürdürüyordu . Değişeceğe de benzemiyordu . Dönerken bahçenin bitişiğindeki küçük açık hava kahvesinin sahibi , Bir şey mi aradınız ? diye sordu . Ne demek istediğini pek kestiremedim . Gene de dayanamayıp sordum : Bu sinema oynuyor mu ? Kuşkuyla yüzüme baktıktan sonra . Şimdi oynamıyor , deyip arkasını döndü . Sözü biraz daha uzatıp durumu öğrenmek amacıyla : Çayınız var mı ? dedim . Şimdi yok , deyip sustu . Ardından sandalyelerden ikisini gürültüyle sürükleyerek , kahveyi kapatıyormuş gibi , masanın üstüne koydu . Hiçbir şey öğrenemeden , daha doğrusu her şeyi öğrenmiş olarak Unkapanı Köprüsü'ne yöneldim . Gecenin ve ışıkların içinden geçtikçe direncim artıyordu . Geçmiş geride kalmıştı . Üzüntüm dağılmış , içim açılmıştı . Gece serinliyordu . KÜLLÜK NEREDE ? Küllüğün yerini bulmak şimdi çok güç . Eskiden Beyazıt alanı ağaçlıklı bir yerdi . İri çınarların , at kestanelerinin yanı sıra kaldırım kenarlarında akasyalar dikiliydi . Yaz başlarında erguvanlar açtığında bunlara at kestaneleriyle akasya çiçekleri de eklenirdi . Hafif bir yel esince alan mis gibi kokardı . Alanın ortasında kocaman bir öbek vardı . Kenarlar da yemyeşil çiçek tarhlarıyla bezeliydi . Kocaman öbekle tarhlarda renk renk çiçekler açardı . Üniversitenin önünde fıskiyeli bir havuz bulunuyordu . Cami , bu havuzun altında , biraz aşağıda , yandaydı . Havuzun kenarına tahta sıralar konmuştu . Genellikle akşam üstleri , sahaflardan , Kapalıçarşı'dan dönen yaşlı kadınlarla erkekler , avare gençler , emekliler orada dinlenirdi . Sabahları , burada mahmurluklarını açan akşamdan kalmalar görülürdü . Günün öteki saatlerinde sıralara ilişen tek tük yorgun insanlar olurdu . Havuz başında günün her saatinde , gece yarılarına kadar birileri bulunurdu . Havuz başı hiç yalnız kalmazdı . Sıralarda oturanların önlerinden , kapılarına kadar salkım saçak doluşmuş insanlarıyla , birbirini ağır ağır çeken iki vagonlu , yeşile boyalı , çoğunlukla ikinci mevki Edirnekapı - Bahçekapı tramvayı geçerdi . Hemen ardından kırmızı boyalı , birinci mevki , tek vagonlu Taksim - Beyazıt tramvayı hızlı hızlı gelir havuzun öbür başından raylarda gıcırtılar çıkararak kıvrılırdı . Güvercinler , Beyazıt'ın görünümünün değişmez parçası güvercinler , alanın her yanında dolanır , tramvay geçerken havalanıp çınarlara konardı . Kimileri , geldikleri yer olan caminin avlusuna , kubbelere doğru uçardı . Ağaçların arasından yalnız parça parça masmavi bir gök yüzü , bir de tramvay arşlarının aynı mavilikte kıvılcımlar saçtığı kalın bakır teller göze çarpardı . Alanın dört bir yanında camekanlı , tablalı simitçiler yer alırdı . Sabah ve akşam simitlerinin tadına doyulmazdı . Simitlerin küçüğü beş kuruştu . Büyükleri , burmalı olurdu . Onlar , on kuruştu . Alanın karşılıklı iki durağı vardı . Kırmızı tabelalı mecburi duraklardı bunlar . Ötekilere , ihtiyari denirdi . Tramvaylar , inen olursa , biletçi çanı inecek var anlamına iki kez çalarsa dururdu . Beyazıt'taki kapalı durak , tahtadan , gri boyalı kocaman bir kulübe gibiydi . Arkasında , kubbeli taş bir yapı olan Belediye Kütüphanesi bulunuyordu . Durağın yanında gazeteci vardı . O zamanlar , her kapalı durağın yanında bir gazeteci olurdu . Gazete dışında her türlü dergi ve kitap da satarlardı . Yağmurlu havalarda kapalı duraklar , gazete satıcılarına dükkan görevi yapardı . Alanın bu kesiminde ağaçlar sıktı . Onun için hep gölgeliydi durak . Yazları serin olurdu . Fatih'ten , Edirnekapı'dan gelenlerin iniş durağı burasıydı . Kapalıçarşı'ya gidecekler burada inerdi . Taksim'den gelenlerin de iniş yeri burasıydı . Bak kardeşim , partide birlikteyiz . Aynı mahallenin uşağıyız . Ayağıma taş dokunsa başını açar koşarsın . Senin başına bir iş gelse malımı mülkümü feda etmezsem namerdim . Aramızda ufak tefek meseleler oldu , ama çok şükür şimdi izi kalmadı . Partide sözünden çıktım mı ? Şu eli çantalılara , okumuşlara birlikte karşı çıkıyoruz . Birlik olmasak , inan ki uşak gibi davranırlar bize . Dört tanecik kitap okumuşlar , kendilerini ulema sanıyor bu herifler . Birliğimiz bozulmazsa daha nice işler görürüz . Söz veriyorum , Çifteönü'ne okul yapılması için bire bin katıp uğraşacağım . Kuran üzerine yemin ediyorum , bak . Yemin etme ağa , bilmez miyim , darda kalsak başını açar koşarsın . Onlardan kaygım yok . Ama ben böyle işlere bulaşmak istemiyorum . Osman hapisten çıkınca birkaç kere uğradı , kahvemi içti . Başka bir geçmişimiz yok . Arkadaş , akraba değiliz . Sözümden anlayacağı nerden belli ? Memlekette adam mı kalmadı ? Dolu hatırlı adam var . Onları bulun , onlar girip konuşsun . Yok işte , yok . Yoksa sana ricacı olur muydum ? Karışmak istemezsen , tamam Mehmed Efendi , der , çeker giderdim . Amma ve lakin , o adama ahali inanacak , hükümet inanacak , Osman da inanacak . Hadi böyle adamı bul da işi ona yıkalım . Mehmed Efendi düşünüyor , Hatem Ağa'yı kırmak istemiyordu . Ağa , bilirsin ki partide yanındayız . Bir tek gün bir dediğini iki etmedik . Avukatlara , doktorlara kalsa , partide ne sen kalırdın , ne de ben . Sayende birlik olmamız bizi bugünlere getirdi . Seni kırmak istemem , ama ya başıma belalar açılırsa ? Mehmed Efendi'nin yakınışı , Hatem Ağa'yı umutlandırmıştı , gözleri parladı . Bak Mehmed Efendi kardeşim ; her ne bela gelirse birlikteyiz . Dinime imanıma , ırzıma nikahıma sana söz . Hiçbir şey gelmez başına . Adamla buluşup hükümet seni affedecek diyeceksin . O ya kabul eder , ya da etmez . Hepsi bu kadar . Sen hükümetin elçisi olarak hareket edeceksin . İyice bir düşünüp taşınmam gerek . Ne desem boş . İki ucu boklu değnek . Ya hükümet , adamı tuzağa düşürecekse ? Kafamı kesseler alet olmam böyle bir işe . Bir düşüneyim , birkaç gün içinde haber veririm . Hatem Ağa razıydı , ertesi gün nasıl olsa , valinin makamına çağıracaklar ve hatırlı adamlar ricacı olacaktı . Onları imkanı yok kıramaz , onlardan kaçamazdı . Tamam tamam Memed Efendi , bir düşün . Sana haber etmemi söylediler : yarın saat onda Vali seni bekliyor . Memleketin ileri gelenleri , mebuslar , Vali'nin yanında olacaklar . Bir de onları dinle bakalım . Hayırlısı Allah'tan . Çok konuştuk Mehmed Efendi , artık gideyim ben . Böyle derken , biriken terlerini koca bir bezle sildi . İri gövdesiyle dikilerek rengi atmış fötrünü başına geçirdi . Gölgesi mağazayı kaplarken ağır adımlarla caddeye çıktı . Caddede tanıyanlara selam veriyor , iri adımlarla yürüyordu . Hatem Ağa'yı yolcu eden Mehmed Efendi çekmecenin başında uzun süre kaldı . Hükümet , başka bir niyetle hareket etmiyor da Osman'a af çıkarıyorsa , bu çok iyi bir işti . Halk eziyetten kurtulur , millet rahatlardı . Osman da adam gibi yaşardı . Ama Osman'ı kandırıp şehre indirdikten sonra başına bir iş getirmeye kalkarlarsa , Mehmed Efendi işin suçlusu olur , durup dururken püsküllü belayı başına sarardı . Bunun hangisine inansın , nasıl hareket etsin , çıkaramıyordu . Bu süre içinde dükkana birçok müşteri geldi . Para çekmecesi birçok kez açılıp kapandı . Dışarıda gün dönmüş , bağa gitme vakti gelip çatmıştı . Mehmed Efendi'nin işareti üzerine dükkanı kapatmaya giriştiler . Kapıda asılı yerli malı terlikleri , bebe patiklerini , pantuflaları aldılar , sonra eğri ağaçla yan kapanları gürültülerle çektiler . İri asma kilidi kapanın halkasına geçirip orta kapanı yarı yarıya indirdiler . Mehmed Efendi de boş durmuyor , çekmecedeki paraları topluyor , parmaklarını tükürükleyerek sayıyor , balyalayıp demir kasaya koyuyordu . İşleri bitince Ulus gazetesini katladı ve Ulus başlığı görünecek biçimde cebine yerleştirdi . Işıkları gözden geçirip dükkandan ayrıldılar . Mehmed Efendi önde , Saim ve Ahmed arkada , yola koyuldular . Tepelerinde yükselen kale surlarının dibinden Cumhuriyet Meydanı'na , uzun yoldan Düvenönü'ne yürüdüler . Önce kasaba uğradılar , iki kilo yağlı pehli aldılar . Sonra irice bir Hacıbekir karpuzuyla domates , patlıcan , biber , salatalık alıp heybeye doldurdular . Heybe ağırlaştıkça Ahmed'in boyun damarları şişiyor , taşıması güçleşiyordu . Yollarda tanıdıklarla selamlaşarak , hal hatır sorarak , arnavutkaldırımlı sokaklardan evlerine ulaştılar . Ahmed , babasına ayak uydurmak , gittikçe ağırlaşan heybeyi taşımaktan yorulmuştu . Mehmed Efendi'nin evi eski bir konaktı . Kayınpederi , Çitoğlu Mehmed Efendi'den satın almıştı . Oldukça büyük , güzel bir evdi . Mehmed Efendi kapıyı kocaman demir anahtarla , gürültülerle açtı . Avluda bağlı atın başında kıçında dönenen sinekleri kovaladı . Merdiven demirlerine atılı keçeden bellemeyi ata geçirdi , üzerine Çerkez eyerini yerleştirdi . Sonra çivideki gemi aldı , atına övgüler yağdırarak , sağını solunu okşayarak hayvanın çenelerine geçirdi . Yerdeki dolu halı heybeyi tuttuğu gibi eyerin kaşına astı . Ahmed'e , Atı sokağa çıkar . Eşeği çek , ben kapıyı kilitlerim , dedi . Evin iki kanatlı koca kapısını açtılar , hayvanları çıkarttıktan sonra gürültülerle kapattılar . Hayvanların gemini Ahmed'e veren Mehmed Efendi , kapının iki kanadını da çekti , anahtarın dişi tarafına bir tükürük atarak yine gürültülerle kilitledi . Mehmed Efendi binek taşına çektiği atına böyle bindi ; dizginleri toparlayarak arnavutkaldırımlı sokaktan kıvılcımlar saçarak sürdü . Ahmed eşeğe yüzükoyun tutundu , ayaklarını hayvanın beline dolayarak palana yerleşti . Ahmed'in ayakları yere değiyordu . Eşeğini nodulluyor , hız kesen babaya yetişmeye çalışıyordu . Birlikte hayvan pislikleriyle dolu daracık sokaktan geçtiler . Sokaktaki ağır kokuya aldırmadılar . Evlerin lağım çukurları sokağa verildiğinden , yaz günü ağır koku , sanki havada asılı duruyordu . Binlerce karasineğin bulut bulut inip çıktığı daracık sokaklardan geçtiler . At üzerinden toprak damlar görünüyor , şehirdeki çocuklar kir içinde , yolcuları seyrediyordu . Kadınlar güya kaçmak için sırt dönüp çömeliyor , yaşmağın arasından gözucuyla geçenlere bakıyorlardı . Yazıdaki toprak yolda , ip gibi giden bağcılara katıldılar . Yükselen toz , bir bulut gibi havada asılmış duruyordu . Güneşe arkasını vermiş koca Yılanlı'nın gölgesi gittikçe uzuyor , Demirci yazısını yavaş yavaş gölgeler dolduruyordu . Tepelerden fışkıran güneş tozlarla dalgalanan yazıda dolaşıyor , bağcıların gözlerini alıyor , terletiyordu . Yazı , at sidiği , fışkı kokuyor , hayvanlarına yan binmiş bağcılar , tütün sarıp içiyorlardı . Yolculuk yarenliksiz olmazdı ; yolcular kah bağdan , kah savaştan , kah kıtlıktan konuşuyorlardı . Bu konuşmalarda engin bir sabır ve hoşgörü vardı . İnsanlar alınyazısına inanıyor , böylece her türlü çaresizliğe katlanıyorlardı . Kir pas içinde , kaba saba insanların yüzleri karanlıktı , yine de yüreklerinde umudun , sevginin pırıltıları , geleceğe güvenleri vardı . Mehmed Efendi , kalabalık bir kafileyle gidiyordu . Kafilede yaya giden insanlar da vardı . Yemenisini koltuğunun altına sıkıştırmış , mendile sarılı soğan patates taşıyanlar , arada sohbete karışıyor , dünyadan , kıtlıktan , savaştan haber alıp veriyorlardı . Her akşam bu yürüyüş tekrarlanırdı . Tozlar ovayı kaplar , bostanlara , nohut tarlalarına toz bir kabus gibi çökerdi . Gün kararırken , Yılanlı Dağı'nın görkemli gölgesi ovayı kaplar , bağcılar yollardan çekilir , hırsıza uğursuza rastlamadan aydınlıkta evine ulaşırdı . Yolcular gedikte görününce Hayriyanım heybeyi indirmeye koştu . Ahmed'le Nuhmemed hayvanlarla uğraştılar . At kaşağılanana kadar gezdirip dinlendirdiler . At kaşağılandıktan sonra arka ayaklarını iki yana ayırarak sapsarı sidiğini bıraktı . Rahatlayan hayvanın önüne güneşte ılınmış suyu koydular . Hayvan sudan gürültülerle içiyor , arada bir yelleniyordu . Mehmed Efendi , oğlunun hastalığını öğrenmekle yetindi . Yukarı çıkıp sekinin ucuna oturdu . Hayriyanım yer sofrasını kurdu . Karanlıkta yarasalar uçuyordu . Taa karşılardan , Sümbaba'nın harman yerinden bir alamet yaktılar . Havada uçuşan fırfır böcekleri ve yarasalar alamete süzülüp gittiler . Bir zaman sonra bağıranlar , teneke çalanlar , silah atanlar ortaya çıktı . Böylece insanlar , çaresizliğini , yorgunluğunu unutup yiğitlendiler . Silah seslerinin dağlarda yankılar yaparak sönüp gitmesine bayılırlardı . Tüfek atmak , teneke çalmak , keven sallamak onlar için vazgeçilmez eğlence , bir tür yiğitlikti . Mehmed Efendi , kırmızı cam kadehi bir dikişte bitirdi . Sulu kavundan aldı , yumuşacık ekmeği , kuru soğanla karışık çömlek peynirine batırdı , ezerek yaptığı lokmayı iştahla yuttu . Sonra çevresine yeni görüyormuş gibi bakarak gökyüzünü seyretti . Nuhmemed , karyolasında dönenip duruyordu . Osman'ın atının kişneyişi kulaklarından gitmiyor , adamın bir hayalet gibi üstlerinden uçup geçişini unutamıyordu . Gökyüzünde bir ışık belirdi . Işık bembeyaz direkliyor , gökyüzünü baştan başa geçiyor , ucu karanlıklarda kayboluyordu . Işığı ilk Kemal gördü . Görür görmez , Ağbi , ışıldak ! diye bağırdı . Işıldaklar çıkınca , Nuhmemed düşüncelerinden sıyrıldı , uykusu kaçtı . Karyoladan inerek çocukların yataklarına bağdaş kurdu . Sırrı'yı bağrına bastı . Nuhmemed gökyüzüne baka baka çocukları bilgilendirmeye çalışıyordu . Işıldaklar şimdi iki olmuştu . Önce Tayyare fabrikasındaki yanmış , sonra Sümer'deki ışıldak ortaya çıkmıştı . Bembeyaz ışık çubukları gökyüzünü tarıyor , gökyüzünde kaçak uçak arıyorlardı . Kah yol kesiyorlar , kah birlikte sarmaş dolaş oluyorlardı . Işıldaklar çıkınca köy canlandı . Bağlarda birer ikişer çıralar yandı . İlkin insanlar , Alman tayyaresi , Alman tayyaresi ! diye bağırdılar . Ağabey , düşman tayyaresi bu ışığın içine düşse , tayyare gidemezmiş , biliyor musun ? dedi Ahmed . Pilotun gözü kamaşır , nereye gittiğini bilemez , düşermiş . Saçmalama , dedi Nuhmemed . Işıldak bir şey yapmaz , yalnızca tayyarenin yerini bildirir . Topçular var , görmedin mi ? Ali Dağı'nın tepesinde , Lifos'ta topçular var . Bu ışıklarda tayyareyi görünce topçular , düşürmek için top atacaklar . Bu sırada Yılanlı'nın eteklerinden , Akev'den keven sallayanlar çıktı . İplere bağlı yağlı kevenleri tutuşturup başlarının üzerinde döndürüyorlardı . Yanarken kavisler çizen kevenlerden gökyüzüne kıvılcımlar savruluyor , karanlıkta ışıklı yollar oluşuyordu . Keven sallayanlar ilkin birkaç kişiyken sonra çoğaldı . Dört bir yandan keven sallayanlar , teneke çalanlar çıktı . Derken tüfek sesleri duyuldu . Teneke çalmaya başladılar . Gecenin bu saatinde bir şenliktir aldı yürüdü . Kimselerde uyku kalmadı . . . Mehmed Efendi , sekinin ucundan olanları seyrediyordu . Gökyüzündeki ışıldaklara bakıyor , her silah atılışında bir Haydaa ! çekiyordu . Işıldakları , keven sallayanları , alamet yakanları , teneke çalanları bir süre daha seyretti . Sonunda gökyüzünü tarayan ışıklar , çıktığı gibi birden kayboldular . Işıklar gidince çevreye yeniden hüzün çöktü , atılan silahlar seyreldi , teneke çalanlar azaldı , evlerdeki çıralar bir bir söndü . Kulaklı vadisi eskisi gibi yine yalnız , yine öksüz kaldı . Hayriyanım , yattığı yerden , Tayyare mayyare ne arar buralarda ? Taa Edirne'den mi kalkıp gelecek buralara ? Hadi gel herif , sabah erken kalkacağız , yat , dedi . Mehmed Efendi , karısının sözlerini ikiletmedi , iki kat yün yatağa uzandı . Yıldızlara bakıp sarıldılar , uykunun sıcak bağrına daldılar . Çocuklardan yalnızca Sırrı'yı sıtma tutmamıştı . Ama onun da gözleri ağrıklıydı . Sabahları uyandığında gözlerini çapaktan açamazdı . Gözleri tentürdiyotlu ılık sularla yıkanır , öyle açılırdı . Gözleri açılınca da , ustalıkla pansuman yapan annesine sarılır , annesi onun kız gibi uzun , ipek saçlarını koklar , okşardı . Yine sabah olmuştu . Hayriyanım'la Resmiye , kahvaltı hazırlığına başladılar . Bu kez Hayriyanım un çorbası pişirmeye , Nuhmemed atı tımar etmeye , çocuklar da kalkıp toparlanmaya çalışıyorlardı . Mehmed Efendi tıraşını oldu , temiz gömleğini giydi , kravatını taktı . Çiviye asılı fötr şapkasını fırçaladı , el aynasında Hitlervari bıyığını yeniden düzeltti . Sonra yukarıdan , Nuhmemed'e Bugün iyisin değil mi oğlum ? dedi . Bugün birlikte olmalıyız . Şehirde bana gereklisin . Dükkanda duracaksın . Tabii baba , tabii . Bir şeyim yok , derken , ele verme der gibi annesine bakıyordu . İyi iyi , aferin oğlum , bugün çok işimiz var . Mehmed Efendi , eğri taş basamaklardan çabucak indi , çorbanın başına çöktü . Yüzü salça ve yağlarla pullanmış un çorbasına koruk ekşisi de döktüler . Höpürdete höpürdete içti . Sabah çorbasından sonra , hazırlanmış atın üzerine çıkıp oturdu . Nuhmemed ise , eşeğe tek ayağını kaldırarak bindi . Ayakları yine yerden kesilmedi . Ayaklarını hayvanın karnına doladı . Yola çıktılar . Dün olanları kimse anlamamıştı . Her şey eskisi gibiydi . Nuhmemed , sekide sıralı çocuklara el salladı . Çocuklar ağabeylerinin uzun ayaklarını , eşeğin çökmüş karnını keyifle seyrediyor ve ağabeylerinin taklidini çıkarıyordu . Yastık taşına bindiler , ağabeyleri gibi ayak sallıyor , dah çüşlerle taşı değnekliyorlardı . Birden yastık dövüşüne girişen çocuklara Hayriyanım süpürgeyle yetişti . Aralarına dalıp onları çil yavrusu gibi dağıttı . Ahmed , kuş lastikle ortaya çıkınca çocuklar peşine takılıp böğürtlenliğin yolunu tuttular . Bağcıların gürültüsü , eşek , horoz , köpek sesleri çevreye yayılmış , yolcuların çıkarttığı toz ortalığı kaplamıştı . Atlar yürürken zort zort sesler çıkarıyor , eşekler yoldaki kabarık dışkılarını koklayıp burunlarını havaya kaldırıyorlardı . Yolcular hayvanlarını nodulluyor , bir an önce işlerinin başına dönmeye çalışıyorlardı . Erkence işlerinin başında olmak adettendi ve bereket getirirdi . Acele ediyorlar ve bir taraftan da Alaman uçağını konuşuyorlardı . Tozlu yola dizildiler , güneşin ilk ışıklarıyla kumlu bayıra düştüler . Bağcılarla birlikte Mehmed Efendi'yle oğlu da şehre toz toprak içinde indiler . Daracık sokaklardan sürülerle sineğin uçuştuğu bakkal dükkanlarının önünden geçtiler . O gün de şehirdeki evlerine ulaştılar . Heybeden çıkarttığı kol kadar anahtarın delik yerine bir tükürük atarak , kapıyı açıp hayvanları içeri aldılar . Avluya bağladıkları atın önüne yonca , saman koydular , eşeği ahıra çektiler , sonra da dükkanın yolunu tuttular . Dükkanın gürültüyle kaldırdıkları kapanlarını yuvalara yerleştirdiler . Sonra temizliğe giriştiler . Mehmed Efendi ayakkabıları kutularında şöyle bir düzelttikten sonra çekmecenin başına geçip oturdu . Nuhmemed ise açığa çıkan vitrini siliyordu . Akşam içeri aldıkları pantuflaları , yerli deri terlikleri , küçük bebe patiklerini kapı ağzına astı . Vitrinde ayaklı cam sehpalar üzerinde duran son derece şık kadın ayakkabıları , önde yine en şık kadın terlikleri , renk renk patikler , öbür vitrindeyse pırıl pırıl erkek iskarpinleri , doğru durmuş , yan yatmış , amuda kalkmış , sıra sıra dizilmişler , albenileriyle müşteri bekliyorlardı . Tezgahtar Saim , fırtına gibi dükkana daldı , temizliğe katıldı . Yerler sulandı , orta vitrin silinip temizlendi , camlar yeniden elden geçti . Müşteri oturakları düzeltildi , aynalar ovuldu , dükkan kısa zamanda pırıl pırıl oldu . Mehmed Efendi , yine Ulus gazetesine dalmış okuyordu . Şu Almanlar yok muydu şu Almanlar , dünyayı ateşe vermişlerdi . Her gün bir ülkeyi alıyorlardı . Avusturya , Çekoslovakya , Fransa Alman istilasına uğramıştı . Yunanistan , Bulgaristan gitmiş , Almanlar Edirne'ye gelip dayanmışlardı . Sabah soğukluğu gitmiş , öğle yaklaşmıştı . Daha Mehmed Efendi'ye bir haber gelmemişti . Ama bir haberin geleceğini biliyor , seziyordu . Şu boku büyük ağalar , böyle işleri kabullenmez , mutlak iş kendine kalırdı . Mehmed Efendi bunları kafasında evirip çevirirken iri gövdesini döndüre döndüre Hatem Ağa mağazaya girdi . Dükkanda çok müşteri vardı . Hatem Ağa'nın girişi , müşterileri etkilemiş ve hemen yol vermişlerdi . Hatem Ağa keskin gözlerle çevreyi tarıyordu . Yazıhaneden kalkıp karşılayan Mehmed Efendi'ye , Mehmed Efendi , kardeşim , vakit oldu , gidelim diye geldim , dedi . Beklerler , birlikte gidelim , bekletmeyelim ; büsbüyük adamlara ayıp olmasın . Hele otur ağa , otur , biraz soluklan . Yok yok . Onlar da bir şey bilmiyor . Yemin kasem ediyorlar . Boş ver , sağ salim geldin ya . Bebeler yattı . Meraktan kipriğim kipriğime değmedi . Karı koca el ele köşke çıktılar . Mehmed Efendi , yılan yuvasının önünden geçerken , ne olur ne olmaz diyerek birkaç merdiveni birden atladı . Köşkte yataklar serilmişti , sakız gibi örtüler gece karanlığında parlıyordu . Elbiselerini alelacele çıkartıp iki kat döşeklere , yorganın altına girdiler . EI ele tutuşup yıldızları seyrettiler , nice sonra derin uykulara daldılar . Hatem Ağa , çiftliğinin yakılmasına , Bekir'in kaybolmasına içerliyor , kendi kendini yiyordu . Halk , işin dedikodusundaydı , olmadık hikayeler uyduruyor , Osman'ı dilinden düşürmüyordu . Öyle ya , Hatem Ağa'nın malına kimse yanaşamaz , dokunamazdı . Ama Osman gitmiş , Hatem Ağa'nın çiftliğini yakmıştı . Ağa bir de adamını kaybetmişti . Osman'ı koruyan koruyor , Osman , cıva gibi , ele avuca sığmıyor , yakalanamıyordu . Halkın Osman'ı sevmesini , Hatem Ağa içine sindiremiyordu . Osman'ın iki yüreği varmış da , Hızır Aleyhisselam onu koruyormuş da , at üstünde namaz kılarken jandarma kurşunu işlemiyormuş da , daha ne söylentiler dolaşıyordu ortalıkta . Vaktiyle Osman da çetedeydi . Birlikte birçok işler yapmışlardı . Antep'in oralarda Fransız askerlerine saldırmışlardı . İlk zamanlar çok ünlüydüler . Pis işlere karışmasalar belki de kahraman olurlardı . Cumhuriyet kurulup af çıkınca dağları bıraktılar . Bir zaman geldi , halk bilgilendi , ağalara daha az saygı gösterir oldu . Dağdan şehre inenler , sindikleri yerlerden çıkıp toplum içine karıştılar . Hatem Ağa yine işin en kralından başladı , arkadaşlarıyla birlikte partiye girdi . Adamlarıyla partide olması onu söz ve güç sahibi yaptı . Keskin zekası , insanları tanıması , kısa zamanda onu aranan adam haline getirdi . Osman , aftan sonra Karahisar'a yerleşti . Ovaçiftlik Köyü'nde Akkız adında dul kadınla evlendi . Ama köylü ne hikmetse Osman'ı istemedi . Pusu kuran iki kardeşi , Osman tek bir kurşunla vurdu . Sonra yeniden dağlara düşen Osman , bu kez de Hatem Ağa'ya düşman oldu . Ondan para istedi , sonra yakalandı , hapisten haberler gönderdi . Bunca gücü , saygınlığı olduğuna göre onu hapisten kurtarsın istedi . Hatem Ağa para pul göndermediği gibi , hapisten de çıkartmadı onu . Hatta Osman'ı ortadan kaldırmak için adam bile tuttu . Onu öldürmeye giden serdengeçti , bu işi yapmadığı gibi , Osman'la arkadaş oldu . Bir zaman sonra , Osman ne yapıp edip hapisten kaçtı . Hatem Ağa'dan öcünü alacağı , onu ne yapıp edip öldüreceği haberini çevreye yaydı . Düşman sahibi Hatem Ağa'da uyku dinek kalmadı . O da boş durmadı . El altından paralar pullar önerdi . Sureti haktan görünerek tuzaklar kurdu , iyilikle de , kötülükle de Osman'ı elde edip caydıramadı . Böylece birbirinin izine kurşun sıktılar . Çiftliğin yakıldığı günlerde evin içinde yalınayak , başı kabak geziyor , yeldirmeli entariyle odadan odaya girip çıkıyor , önüne gelene bağırıp çağırıyordu . İçini bir korkudur almış , kapılara çifte kilit yaptırmış , önüne adam yatırıp öyle uyumuştu . Ama boşuna , bir türlü eski huzuru gelmiyor , geç saatlere kadar yorganın altında düşünüp duruyordu . Oysa şu Osman şehre bir inse sorun kalmayacaktı . Yok , artık aynı şehirde yaşayamazlardı . Osman bunu biliyor , bu yüzden hükümete kafa tutuyordu . Bunları zihninde evirip çeviriyor , ufak gece lambasının ışığında şerbetliği gözlüyor , uyku tutması için bardakları , çanakları sayıyor , tahta zarları seyrediyordu . Aslında şu Mehmed Efendi ne bok yediğini bilmiyordu . Gitmiş it oğlu itle konuşmuştu . Onun He ağa , olur ağa , peki ağa larına inanmış , kendini de heveslendirmişti . Yarın Allah izin verirse , Mehmed Efendi ile bir kere daha görüşüp konuşacaktı . Onu valiye götürüp konuşturacak , sonra da hükümetten jandarma polis isteyecekti . Şu koca koca adamlar , şu devlet , bir eşkıyayı yakalayamıyordu . İbrahim denen binbaşı olacak o herif , o gün sazlığa girmemiş , gölün sularına at sürmemişti . Ulan geberir miydin be , sazlığa girsen de biraz yürüsen . Yok , ana kuzularını suya sokmazmış da , onlar emanetmiş de . . . Yarın valiyi fişekleyip şu binbaşının defterini dürecekti . Bunları düşünerek sabahı sabah etti . Hatem Ağa'nın karısı Pakizanım , eli yüzü tertemiz , şefkatli , sevecen bir kadındı . Tombalak bedeni , ufacık elleri ayakları vardı . Delifişek kocasının evde afur tafur gezmesini , önüne çıkanı tekme tokat dövmesini iyi karşılamıyordu . Yine de bunca yıldır kocası ona bir tek gün kötü söz söylememişti . Bu tılsım bozulsun istemiyordu . O gün erkence uyanan kadıncağız , burmalı demir karyoladan sessizce atladı . Giyindi , ayaklarının ucuna basa basa aşağıya indi . Dışarıda ezan okunurken , yanaşmaları uyandıran Pakizanım , evde gürültüyü yasakladı . Sabaha kadar bir o yana , bir bu yana dönen kocasına acıyor , uyusun diye evde çıt çıkartmıyordu . Kahvaltıyı kendi hazırladı . Seyisi fırına taze çörek için yolladı . Fırında ince tırnak çekilmiş çöreği , tertemiz örtülere sarıp sarmalayıp sakladı . Bir tepsiye çiftlikten gelen kaymağı , balı , tereyağını dizdi . Taze süte yumurta kırdı . Kıtlıkta zor bulunan şekerle karıştırdı . İnce dilinmiş kuşgömü pastırmaları , hafif acılı sucuğu sofraya serdi . Bunlar tamam olunca kulağı kirişte dikkat kesildi . Nice sonra karyola yaylarının gıcırtısını duydu . Horlama kesilmişti . Hatem Ağa'nın gür sesi duyuldu . Gız Pakize , gız ! Nerdesiniz , ölüp gittiniz mi be ! Nerdesiniz ? Buradayım burada , Hatem Ağa , geliyorum ! Tıraş olacağım . Saat onu geçmiş be ! Adamı uyandırmak yok mu ? Hadi çabuk olun , işlerim var . Ocakta ılıttığı suyu ibriğe dolduran Pakizanım , hizmetçi kızla koşturdu . Gıcırdayan basamaklardan üst kata ulaştılar . Hatem Ağa aceleyle arka balkona yöneldi . Gelen su ile aynada yüzünü köpüklü sabunlarla yıkayıp tıraş oldu . Tıraş sırasında sağa sola çatmadı , ama herkes de görevini bilip yaptı . Yüzünü yumuşacık peşkirle kuruladı . İçeride enli kuşağı karısının yardımı ile beline doladı . Beyaz kolalı gömlek , lacivert takımını giyip kravat taktı . Rengi atmış fötrü giymeden önce sağını solunu düzelterek şöyle bir süzdü . Kırlaşan gür kaşlarını , şapkanın örttüğü saçsız kabak başını , saat kösteğini , gıcırdayan siyah iskarpinlerini gözden geçirdi . Kahvaltı masası , aynı zamanda yemek masasıydı . Mutfağın yanındaki büyük odaya kurulmuştu . Kahvaltı yaparken hizmetçilerle Pakizanım el pençe divan durdular . Yola çıktığında bugünün önemli bir gün olacağını düşünüyor , O vali olacak pezevenge demediğimi bırakmayacağım , diye söyleniyordu . Yolu un pazarından geçecekti . Vilayetin dört bir yanından gelen develer pazar yerine ıhmışlar , ağızlarından köpükler akıtarak geviş getiriyorlardı . Atlar , eşekler eski sur kalıntılarının duldasına sıralanmıştı . Asker kadınları , fukara kadınlar , çocuklar , çuval çırpmayı yeni bitirmiş , savanlara tozan unları topluyorlardı . Hele çara bürülü , ter içinde , yaşlı bir kadın , torunuyla savanda biriken unları yumruk kadar bir torbaya özenle dolduruyordu . Savana yanlışlıkla basan pazarcıya demediğini bırakmadı , bir tutam unun ziyan olmasını affedemedi . Hatem Ağa'nın bu gördüklerine çok canı sıkılıyordu . Gözucuyla küçücük kıza baktı , baktı da derdini unuttu . Kızın kir içinde çıplak ayaklarına , kayışı kopacak yarım nalınına , yırtık entari ve fırça gibi yağlı saçlarına gözleri takıldı . Yavrunun gözlerinin altı mosmor , bakımsızlıktan yüzü perişandı . Oysa ne de güzel gözleri , ne alımlı bir yüzü vardı . Ulan , diyordu , kendi kendine , kırmadığımız ceviz kalmadı , oymadık kabak bırakmadık , ama şu insanların çektiği yok mu ? Bir de harp darp dediler , milleti askere aldılar , diye söylendi . O gün Hatem Ağa , insanların acılarına ortak olacak , uzun zamandır yapmadığı bir işi yapacak , kızın önüne bir elli kuruşluk fırlatacaktı . Kız , önce inanamadı , Amca paran düştü ! diye seslendi . Hatem Ağa , Kızım o parayı sen buldun , senin o para , deyince , büyükanne parayı kızın elinden kapıverdi . İri gövdesiyle arkasına bakmadan yürüyen Hatem Ağa'ya dualar etti . Pazar yerinden uzun yola geçti . Yürürken elleri arkasında , ağalara yaraşır biçimde yürüyor , boyalı iskarpinleri cıızz cıızz ötüyordu . Rastladıklarına selamı sabahı eksik etmedi . Sanki herkes ona bakıyor , çiftliğin yandığını , Bekir'in kaybını söylüyordu . Hatem Ağa böylece uzun yoldan Cumhuriyet Meydanı'na çıktı . Sinema afişlerinin altında dizili boyacıların arasından geçti , Kazancılar'a saptı . Mehmed Efendi , mağazasında , her zamanki gibi Ulus gazetesi elde , okur gibi dalgın , beri yandan olanı biteni kafasında durmadan evirip çeviriyordu . Gerçekten ne Sucunun Çavuş , ne de Demircioğlu bir şey biliyor , Şamirli de , Çilağa da bir şey söyleyemiyordu . Osman , ne halt ediyorsa kafasına hizmet ediyor , anlaşılan kimseye aldırmıyordu . Teslim olacağım deyip de çiftlik yakması , adam yok etmesi olur iş değildi . Şimdi bu kadar işten sonra , kimi inandırır , kime derdini anlatırdı ? Bunları düşünüyorken , Hatem Ağa'nın heybetli gövdesi kapıda göründü . Mehmed Efendi konuğunu ayakta karşıladı . Buyur ağa , buyur , hoş geldin , şöyle buyur , diyerek yer gösterdi . Merhaba , merhaba Mehmed Efendi , merhaba . Geçerken uğramadan edemedim . Biz senle gardaş değil miyiz , gardaşız gardaş . Dertleşelim dedim . Tabii ağa , tabii . Burası senin sayılır . Ömrüne bereket , hatırlaman bile yeterli . Yok yok Mehmed Efendi , bazı şeyler var ki onlar konuşulur , birlikte çözümlenir . Seninle konuşayım dedim . Bak bak , biliyorsun , duymuşsundur , bizim çiftliği yaktılar . Orada bir deli oğlan vardı , Bekir diye . O da kayıp . Haber çıkmadı . Bu işleri kim yaptı biliyor musun ? Osman yaptı , Osman . Osman'dan gayri kim yapar ? Sözünde özünde durmayan bok oğlu bok , çiftliği de yaktı . Dur ağa , sıkma canını . Dur bakalım . Ahmed , oğlum iki az şekerli kahve söyle , Mevlüd'e söyle kaynak yapsın . Öylesi böylesi yok Mehmed Efendi . Bu alçak , sana , teslim olacağım dedi mi , demedi mi . Dedi , değil mi ? Hem söz ver , hem de git çiftliği yak . İşte buna bozuluyorum . Ne yani , çoluğuna çocuğuna mı bir şey yaptım , karısına kızına mı dokundum , malını mülkünü mü çalıp çırptım , ne olsa benden biliyor . Madem teslim olmayacaktın , niye söz verirsin ? Cayıyorsan , neden çiftliğimi ellersin , adamlarımı yok edersin ? Ahaliden , çiftlik yandı diye bayram edenler var . Mehmed Efendi , Hatem Ağa'yı dinliyor , hak veriyor , ona ne söyleyeceğini kestiremiyordu . Bak ağa , boşuna dememişler eşkıyaya güven olmaz diye . Ben gittim , adamlarıyla konuştum . İşin altını çalayım istedim , ama en yakınları bile ne olup bittiğini bilmiyor . Yalnız hurca , heybeye ekmek yiyecek doldurmuşlar , çekip gitmişler . Nereye gittikleri belli değil . İşte , Yılanlı'dan Harami Deresi'ne inmişler . Sazlığın kıyısından çiftliğe gelmişler . Yakıp yıkmışlar . Ama dört atlının saza girdiğini gören olmuş . Yanaşmalar atlıların saza girdiğini görünce , bizim gavat Bekir , adam gibi onları izlemeye çıkmış . Ulan sana ne , gelip jandarmaya haber versene ! Yok , tutmuş , yalnız başına peşlerine düşmüş . Şimdi kayıp . Sağ olsa batakta bu kadar kalamazdı ki . Sözün burasında kahveler geldi , soğuk suyla kahveleri höpürdeterek içtiler , Kulüp sigaralarını yakıp dertli dertli üflediler . Hatem Ağa düşünceli , Bak Mehmed Efendi , dedi . O it Osman teslim olacak diye , jandarma , polis iş yapmaz oldu . Vali de tam bir çaput . İsteseler , bir günde Osman'ın elini kolunu bağlar , alır getirirler . Jandarma komutanı olacak binbaşıya dedim ki : Gel yahu , eşkıya sazlığa girmiş , Bekir de oralarda kaybolmuş , biz de girelim , dedim , Iıh , dedi . Girmezmiş de , ana kuzuları suyu bilmezmiş de . Öyle gittik , öyle geldik . Ben derim ki : Bu Osman ıslah olmaz , hükümet devlet ne yapacaksa yapsın , şu adamı yakalasın . Gidip valiye açıkça anlatalım derim . Birlikte gidelim , gidelim de iyice anlatalım . Hay hay ağa , gidelim dersen gidelim . Zaten bizi de boksakal etti bu herif . Ben de utandım . Adam dediğin verdiği sözü tutar . O zaman teslim olmak için nasıl heveslendi nasıl . Şimdi de yaptığı işe bak . Böyle diyerek kalktılar . Mehmed Efendi , Kulüp sigarasını , kibritini cebine yerleştirdi , dev cüsseli Hatem Ağa'nın ardına takılıp dükkandan çıktı . Eskimiş kenar taşlarını aşarak karşı caddeye geçtiler . Sabah güneşinin delemediği koca kalenin gölgesinde yürüdüler . Hatem Ağa tıraşlı yüzü , temiz gömlek ve kravatıyla , bugün aksine iyi görünüyor , katmer ensesinden akan terleri arada mendiliyle siliyor , bir yandan da konuşuyordu : Ulan gahbavratlılar ! Şimdi de herkes ne yapacağım diye gözlüyor . Ulan dağdaki adama ne yapılır be ? Devlet hükümet bir şey yapamıyor da , tek başıma ben ne yapacağım . Sanıyorlar ki bağırıp çağıracağım , umurumda değil , inan ki umurumda değil . Ne olacak yani , dört dene direk yanmış , otlar yanmış . Yanarsa yansın be . Biz neleri gördük neleri . Yalnız canımın sıkıldığı , şu Bekir . Elimin değneğiydi . Onu yok ettiler . Boş ver Ağa , tabii olmasa iyi olurdu . Dur bakalım , bir yerlerden çıkar gelir inşallah . Millet ne derse desin , bir kulağından girsin , öbür kulağından çıksın . Yok canım , niye aldıracakmışım . Bugün bak tıraş oldum , taze gömlek elbise giydim , böyle yaptım ki , üzülüyor sanmasınlar diye . İki ahbap , kalenin gölgesinden çıktılar , akasya ağaçlarının gölgelediği Kenan'ın bahçesine geldiler . Ağır ağır yürüyorlardı . Hatem Ağa'nın iskarpinleri yürüdükçe gıcırdıyordu . Zamana meydan okuyan saat kulesinden geçerek vali konağına girdiler . Konak , ağır başlı , sevimli bir yapıydı . Yelpazeyi andıran , iki yana açılan döner merdivenleri tırmandılar . Vali beye ziyaretçiler haber verildi . Şapkalarını astılar . Şapkaları gidince , Hatem Ağa'nın parlayan mermer başı , Mehmed Efendi'nin yarısı kel seyrek saçları ortaya çıktı . Buyur edildikleri makam odasına ceketlerini ilikleyip girdiler . Vali Bey , ellerini sıkarak maroken koltuklarda yer gösterdi . Biraz hoşbeş ettiler . Ismarlanan kahveleri içerlerken Hatem Ağa konuya girdi . Olanı biteni anlattıktan sonra , Canı yanan , malı telef olan benim . Vali Bey , eşkıyanın hakkından gelemeyen devlet olur mu ? dedi . Bunları daha önce de söyledin , biliyorum . Eşkıyaya devlet ne yapsın Hatem Ağa ? Af dedik onun da arkası gelmedi . Hani ne oldu Mehmed Efendi , af dedik de , gelip teslim olacaktı , ne oldu ? Mehmed Efendi , hazırlıklıydı . Vali Bey , o gün , teslim olacağına kesin söz verdi . Dağdan bayırdan usandığını , herkes gibi eşi dostu olsun , sıcak evi yemeği olsun istediğini hem de kaç kez söyledi . Ne güzel konuşup anlaşmıştık . Ama sonra birileri onu caydırmış olmalı . Hatem Ağa söze giriverdi : Mehmed Efendi , sen dedin ki : Bir ay içinde teslim olacak , dedin . Haber Reisicumhur'a gitti . Şimdi pişmanız , bu herif bizi boktan aldı , boka soktu . Kendin emin olmadan olmuş gibi söylemeseydin . Bak herif seni nasıl da aldattı . Sen de bizi aldattın . Hatem Ağa ağız değiştirmiş , Mehmed Efendi'ye yükleniyordu . Mehmed Efendi , buna fena bozuldu . Bana bak Hatem Ağa , dedi . Ey gelin yaprağım ! İstersen sana karlar ülkesinden , incilerle örülmüş samur kürkler getireyim . Seni gemilere bindirip deryalar üstünde yüzdüreyim . Beğenmediysen , fil dişinden merdivenler yaptırayım sana . Ne dersin ? Bu önerilerim bunca değerli , güzel armağanlar karşısında da , nedense sesini çıkarmadı Peruza . Senden bir şey istemiyorum , dedi yalnızca . Ey yüreğimin şifacısı ! diyerek , yalvarışımı sürdürdüm . Ama mutlaka birşeyler istemelisin benden . İstersen , inci süslü , saydam peçeler , altın telli kemerler , gök yakutlar alayım sana . Olmadı , kokulu kumaşlar getireyim . Hayır , bunları da istemiyorum diyorsan , saçlarının tellerini teker teker güneş renkli altınlarla ördüreyim . Ne dersin ? Arkadaş , ne demiş , ne saymışsam , tümü boşunaydı . Onca değerli armağanlara karşın kılını bile kıpırdatmadı kadın . Yüzümün eğildiğini , üzüldüğümü görünce , gözlerini gözlerimin içine dikerek , yumuşak sesiyle sordu : Mutlaka bir şey mi vermek istiyorsun ? Sevinçle atıldım : Evet , Sultanım , evet ! Deminden beri bunu anlatmaya çalışıyorum sana . Mutlaka birşeyler istemelisin ki , ben de verebilmeliyim sana . Yoksa içime ağrılar girer . Gözlerimin içine yine tatlı , içten bir bağlanışla baktı Peruza : O zaman , dişlerinden birini istiyorum , dedi . Bir an şaşkınlığımdan ağzım yarı açık kaldı . Ne diyeceğimi bilemedim . Anlayamadım , dişlerimden birini mi istiyorsun ? Elbette . Şaşıracak ne var bunda ? Dişlerinizden birini çektirin verin bana . Doğrusu ne diyeceğimi bilemedim . Bir dişin , bir kadın tarafından armağan olarak istendiğini ne duymuş , ne görmüştüm . Ama Peruza gibi birinin aklından geçenleri hiç kimse bilemezdi . Sultanım , size paha biçilmez armağanlar vermeyi istediğim halde , niçin benden yalnızca dişimi istiyorsunuz ? Verdiği yanıt bilgeceydi . Dişiniz sizin parçanız değil mi ? Verecek yanıt bulamadım . Ben de , ağzımı sonuna kadar açarak , otuz iki dişimin tümünü gösterdim : Madem öyle , o zaman şu dişlerden hangisini istiyorsanız , gösterin , hemen onu çektirip getireyim size . İşaret parmağının ucuyla , ön üst çenemin ortasında duran güçlü , sağlam dişime usulca dokunduğunu hissettim : Bunu istiyorum . Ağzımı kapatır kapatmaz , Emrin olur , dedim . Hızla çıktım evinden . Ona olan aşkımın sağlamlığını kanıtlamak için değil bir tek dişimi , tamamını çektirir , yine verirdim . O hızla , Cennan sokaklarına daldım . Gezginci berberler aradım bir süre . Köşemsi yüzlü , omzunda kirli peşkirler olan , eli ibrikli , fesli bir berberi görünce durdurdum . Çöküp oturdum önüne hemen . Açtım ağzımı . Dişimi göstererek : Bunu hemen çekin ! dedim . Berber , kerpeteniyle dişime vurdu : Bunu mu ? Evet onu . Beyim bu dişiniz çürük değil . Hatta ağzındaki en sağlam dişiniz bu . Durup dururken onu niçin çektiriyorsunuz ? Sokak berberiyle tartışacak vaktim yoktu . Kardeşim , sana ne diyorsam onu yap sen ! Diş benim değil mi , çektiririm , çektirmem . İyi de sağlam dişi çekmek beceri ister . O senin işin . Göster elinin yeyniliğini bakalım ? O zaman sıkı durun beyim ; canınız yanabilir ; dedi Berber . Kerpeteniyle kökünden sıkıca kavradı dişimi . Bütün gücüyle asıldı . Acıdan gözlerim göğermedi desem yalan olur . Bağırdım bağırmasına , ama sonunda dişim de ağzımda değil , kerpetenin ucundaydı artık . Sulu ispirtoyla gargara yaptıran berberin , bana , Geçmiş olsun ! dediğini duydum . Ağzım gargara ve pamuk doluydu . Tükürdüm , kanayan ağzımın sızısı dinsin diye . Cep aynamı elime alarak , çekilen dişimin ağzımda bıraktığı küçücük boşluğa baktım bir an . Ağzımdan bir diş değil , küçücük bir güneş eksilmişti sanki ; bir yenisi bir daha geri gelmeyecek olan bir güneş . . . Ölünceye dek ağzımda taşıyacağım bu anlamlı , küçücük karanlık boşluğa bakınca , Peruza'nın benden neden bir diş istediğini hemen kavrar gibi oldum . Bundan böyle ağzımı her açışımda , kovuğa benzeyen bu kör boşluğun görünmemesi için , elimle ağzımı , istenç dışı bir hareketle örtmeye çalışacaktım belki de . Bunları düşünerek koydum aynamı cebime . Kökleri kanlı dişimi , ceketimin yenine sürte sürte parlattım . Sardım mendilimin içine . Sonra da , Peruza'nın evinin yolunu tuttum . Ey sevgili , ayrılma anımız geldi . Senin yokluğuna nasıl dayanacağımı bilemem . Ama bilmeni isterim ki , hep seni düşünüyor olacağım . Ve , yokluğum fazla uzun sürmeden de yine sana döneceğim , diyerek , mendilimden dişimi çıkardım . Göğün en üst noktasında duran güneşe doğru tutarak , güneşte mermer gibi parlayan , genç , güçlü dişime bir an baktıktan sonra sundum onu sevgilim Peruza'ya . Aslında bir vedalaşmaydı bu ; dişimle de , Peruza ile de . . . Dışarı çıktığım zaman yüzüm sevinçten zil gibiydi . Her şeye bir yağmur sonu güzelliği sinmişti sanki . Duygularım kibarlaşmış , yüzüm incelmiş , ruhum açılmıştı . Yaşamış olduğum üç günlük güzellik , kanımı çalkalamış , nehir gibi beslemiş , büyütmüştü beni . Şansıma övgüler yağdırarak yürüdüm . Yalnız , aşırı sevişmekten olacak , azıcık halsizliğim vardı üstümde . İliklerim boşalmış gibiydi , dizlerim titriyordu . Aman , titresin , boş ver dedim kendi kendime ; dünyanın varılabilecek en güzel sınırına varmıştım ya , gerisi boş laftı . Beni benimle barıştıran bir kadındı o çünkü . Kervanımız , bozkırın vahşi , sınırsız yüreğine doğru yol alınca , Cennan gerilerde kaldı . Uzaklar daha da uzaklaştı . Bu uzaklık , derinden derine sızlamaya başlayan yüreğimin de sesi olmaya başladı . Attığım her adımda içim taze bir yaraya dönüşüyor , sızlıyordu . Ne yana dönsem baksam , Peruza'nın gölgesi üstümdeydi . Her yerde onu görür gibiydim ; gökte , yıldızda , bulutta , hatta yol boylarında gözüme çarpan kınalı sütleğen çiçeklerinde . . . Hiç beklemediğim anlarda , duygularım kabarıyor , beni yönetmeye başlıyordu . Böylesi anlarda , su dökeceğim bahanesiyle kervandan uzaklaşır , bir kuytuya çekilir , aynada , dişimin ağzımda kalan boşluğunda , onun gülüşünü , sesini duyar gibi olur , onun lale yapraklarına benzeyen yanaklarını , içimde ağır aşk yaraları açan siyah bakışlarını düşünür , üzünçle karışık , masalsı düşler yaşardım . Ağzımdaki dişimin boşluğu , onunla aramda bir buluşma yeri olmuş gibiydi . Böylesi buluşmalar da olmasa , ay ışığına bulanmış gümüşsü ıssızlar , yer ile gök arasına sığınmış uçsuz bucaksız yollar , inan çekilmez olurdu . Kervanımızın yolunun bir gün yine , Cennan'a geri döneceği umudu ile yatıp kalkıyor , bu umutla ovaları , dağları aşarak , kentleri kentlere bağlıyorduk . Buzlu , sarp dağ yollarından , bir azalıp bir incelen dalgalı , yakıcı çöl kumlarının üstünde yürüyerek , ipek , deri , yün , kumaş , hurma , tahıl , kereste yüklü develerimizle , ayrı diller , şiveler konuşan bezirganlarla düştük kalktık . Bedevi çadırlarında iğreti ateşler üstünde kaynatılan naneli çaylarımızla kursağımızı ıslattık . Bazen çiseleyen yağmurlarda , içe işleyen soğuklarda , abalarımıza sarınarak uyuduk . Geceler üzerime gam yüklü kalın perdeler örneği indi . Yüzlerimiz yorgunluktan oyuldu . Gece molalarında , geviş getiren develerimizin biteviye öten çene çanlarının sesinde , yere serilmiş iğreti hasırların üstünde bile , ona olan özlemim sönmedi içimde . Yıldızların ürperti veren ışığı altında uyuyan ıssız kum çölü , bazen öylesine yumuşaktı ki , çan sesleri de olmasa , birbiri ardına yürüyen develerin birbirlerinden haberleri yok sanırdın . Ne de olsa çöldü bunun adı ; kendi kendinin tüteni , titreyeni çöl . . . Bilirsin , ıssız çöller insanın bakışını darlaştırır , ruhunu gerer , kasnak gibi kurutur , attığın her adımda boğulacakmış gibi olursun ; benzini solduran bir yalnızlık bulutu sarmaya başlar içini insanın . Ah , başını yüreğimin kumlarına gömdüğüm deve kuşum , can çiçeğim ! . . Beni öpüşlere çağıran kızıl dudaklarını , ellerini , gözlerini , memelerinin diriliğini özlediğimi bir gün sana anlatabilecek miyim ? Senin için kapanıyorum dünyanın ayağına . Senden ayrı kaldığım günden beri , suskun kervan yollarının değil , senin tutsağın olduğumu bilmelisin . Nerede biteceği belirsiz yolların rahminde kendime ait olmayan bir bedenin taşıyıcısı oldum . Sensiz düşünemeyen beynim kireçlenmiş gibi . Arkadaşlarımın ağzında adım , daha şimdiden mecnun a çıktı . Kervanımızın Cennan'a ne zaman döneceği de belirsiz . Her şey çözülmez bir bilmece gibi . Sinirlerim bozuk . Seni bir daha göremeyeceğim korkusu yiyip bitiriyor içimi . Uğradığımız kentlerde , arkadaşlarımın : Sana iyi gelir , açılırsın ! sözlerine dayanamayarak , saz kızlarının sofralarında gönül eğlendirmedim desem yalan olur . Ama ne yapayım ki , içtiğim şaraplar , ona olan hasretimi hızlandırmaktan başka bir işe yaramadı . Hele hele o düşüp kalktığım saz kızlarının hiçbirinde Peruza'yı bulamadım . Ne saçlarının gürlüğünü , ne koltuk altının yolunmuş taze çimen kokusuna benzeyen kokusunu , ne de bakışlarındaki derinliği . . . O kadınlarla ne denli düşmüş kalkmışsam , o denli de Peruza'ya olan isteklerim arttı içimde . Bu böyle gidemez , dedim içimden . Kararımı vermiştim ; kervanımızla Cennan'a döndüğümüz gün , kervancılığı bırakarak , Peruza ile evlenecektim . Varsın , ömrümün geri kalan yılları onun yanında tozlansındı . Böylece aylar , yıllar geçti aradan . Zaman geldi , üç direkli çadırlarda konakladık , ağırlandık . Zaman geldi , tepemizde kaynayan güneş , soluğumuzu kesti . Kurt ulumalarının sarstığı ıssız koyaklarda yol aldık . Terden ışıyan yüzümüz sineklere kovan oldu . Çöl rüzgarları kuruttu derimizi . Dudaklarımız uçukladı ; tırnaklarımız çatladı , kırıldı . Gözlerimiz iltihaplandı . Bütün bunlarla başa çıktım da , Peruza'nın hayaliyle asla başa çıkamadım . Onun hayali , kurak yıllarımın baharı oldu . Aşırı hüzünden , kederden yanıp tutuştuğumu gören kervancı arkadaşlarım , bazen altlarındaki develerini benim atımın yanı başında durdurarak , Peruza'ya olan aşkımı övüyorlar , sonra da : Kendini bu kadar harap ettiğin yeter ! Fazla kaptırma ! Değmez . Hadi toparlan biraz ! Erkek kısmı bere tutmaz , derler . Aksi halde üzüntü yer bitirir seni , diye güç vermeye çalışıyorlardı bana , ama nafile . Ben de : Benim şifa bulmam ancak Peruza'ya kavuşmamla mümkün olur , diyordum . Ona olan uzaklığımın tutsağı olmuş , batmış çıkmıştım düşlere . Belleğim onunla doluydu dolu olmasına , ama onu geri getirmeye yetmiyordu bu . Bilirsin , bizim gibi ömrünü çöllerde geçiren kervancılar arasında , öteden beri söylenen bir inanış vardır ; bu inanışa göre , çöl kumları gök yüzünde yanan yıldızlardan dökülen tozlardan oluşurmuş . Bana sorarsan , yanan yüreğimin küllerinden oluşmuştur derim . Güneşin güneşi yaktığı , sıcağın sıcağı terlettiği bir gündü , hiç unutmam . Kervanımız yönünü Cennan'a doğru çevirince , o kavurucu sıcak bana öyle tatlı , öyle serin geldi ki . Sonunda beklediğim an geldi diyerek , atımı sevinçle Kervancıbaşına doğru dehledim . İzin ver , kervandan önce Cennan'a gideyim , dedim . Halden anlar adammış doğrusu . İzin verdi . Ben de , çılgınca at sürmeye başladım Cennan'a doğru . Aşılmaz sanılan kum tepelerini , susuz dere yataklarını , nasıl , ne zaman geçtiğime bugün bile şaşarım . Ağzı köpükten , sağrısı terden şişmişti atımın . Yorgunlukla uykusuzluktan boşluğa oyulmuş gölgelerden farksızdı gözlerim . Ona olan kavuşma sevinci içimde öylesine müthişti ki , bunu sana asla anlatamam . Kimbilir , Peruza , birdenbire beni karşısında görünce nasıl şaşıracak , nasıl da sevinç çığlıkları atacaktı ? Cennan'a ayak basar basmaz , atımın boynuna sarılarak , gözlerinden öptüm . Onu hemen hancıya teslim ederek , hamamda aldım soluğu . Hamamcıbaşı çoktan ölmüştü . Üzüldüm , ama elden ne gelir ? Tellaklara bedenimi tepeden tırnağa yıkatıp ovdurdum . Sakalımı , bıyığımı kestirdim berbere . En şık , en yeni giysilerimi giyerek , tiril tiril ipeklere büründüm . Ve sokağa attım canımı . Önüme ilk çıkan faytonlardan birine binerek , yolunu tuttum Peruza'nın evinin . Artık onu görmem için aylar , yıllar yoktu aramızda ; birkaç yürek vuruşu yeterliydi . Daracık sokaklar , sıcak kokan ıssızlar , derken , onunla birlikte olacağım anların , içeceğimiz sarhoş edici kevser şaraplarının , birbirimize söyleyeceğimiz güzel sözlerin yoğunluğundan , şimdiden ağrımaya başlamıştı şakaklarım . Peruza'nın evine yaklaştıkça , mutluluktan içimin sallandığını sandım . Faytondan iner inmez , arkasında Peruza gibi bir güzelliği gizlediğinden habersiz olan , küçücük , iğreti kapıya üç kez vurarak , Kim o ? sesinin gelmesini bekledim acele . Soluğumu tuttum , gözlerimi yumdum . Geçen her saniye bir ömür gibi uzun geldi bana . Kim o ? Parolayı sevinçle söyledim hemen : Lulu , Dudu , Mussınnatim ? Kapı açıldı . İçeriye adımımı atar atmaz , eyvanda karşıma çıkan genç kıza , çok uzaklardan geldiğimi , Peruza Hanımefendiyi acele görmek istediğimi söyledim . Beni tepeden tırnağa süzen genç kız , aceleci yanımın aksine , ağır ağır arkasını döndü ve yürüdü gitti . Az sonra göründü Peruza , göründü ya , yüreğim de yerinden söküldü sanki . Genç kız , onun ardındaydı . Azıcık yaşlanmış , saçları kırarmıştı Peruza'nın . Yanakları yaz meyveleri gibi pembeleşmişti güneşte . O haliyle bile öylesine olgun ve çekiciydi ki . Morumsu gölgeler yapan ipekli giysisi , ince kıvrımlar halinde su gibi dökülüyordu üstünden . Kırarmış gür saçlarının üstüne küçücük tüller sarmış , arasına pembe zambak çiçekleri sokmuştu . Beline de , uçları pullarla süslü gümüşten bir kuşak sarmıştı . Ona kavuşmamın coşkusuyla gözlerim yaşardı . Büyülenmiş gibi bir an ne ağzımı açabildim , ne konuşabildim . Yıllardan beri içimde onun için hazırladığım o parlak , şık , güzel sözlerin hiçbiri usuma gelmedi . Sonra gücümü toparlayabildim : Sen ey ölümüne sevdiğim kadın ! diyerek ayaklarına kapanmak üzereydim ki , Peruza , bu niyetimi anlamış gibi , küçük , önemsiz bir el hareketiyle durdurdu beni . Sonra da , gözlerindeki oktan kirpikleri ile , yıllardan beri zaten yaralı olan yüreğime son kez vurmak istermiş gibi derin baktı bana . Sesi de soğuktu , ilgisizdi : Kimsin sen ? Bir an içimin parçalandığını , kesseler , kanımın akmayacağını sandım . Ey yüreğimin kısrağı ! Seni tanıdığım günden beri kayıp biri oldum ben . Yüreğimin her damlasında senin yüzün gezer . Beni tanımadın mı ? Ben sevgilin Kusuri ? . . Bu sözleri ona değil de , bir yabana söylemişim gibi , yine uzak , ilgisiz baktı bana . Başını iki yanına sallayarak : Hayır , seni hatırlamıyorum , dedi . Sendelediğimi , yere düşmemek için bir yerlere tutunduğumu anımsıyorum . Ey olgun yemişlerin sıkı eti ! Ey kavrulmuş yüreğimin davulcusu ! Yıllardan beri çöl güneşlerinin alevi yerine senin alevlerin koştu içimde . Ben Kervancın Kusuri'yi nasıl tanımazsın ? Yıllar önce burada , seninle üç gün , üç gece büyük aşklar yaşamadık mı ? Ben Kusuri , Kusuriii . Hala tanıyamadın mı yoksa ? Hayret ; yıllar önce beraber olduğumuz o ateşli günlerin ufacık kırıntısı bile yoktu yüzünde Peruza'nın : Hayır , tanıyamadım ! dedi . Keşke yüreğim o an dursaydı da , ölseydim , keşke . . . Beni niçin tanımazlıktan geliyordu acaba ? Aklını mı yitirmişti , yoksa bir hastalık mı geçirmişti ? Yoksa benimle yeni aşklar yaşayamayacak denli kendini yaşlı , yorgun mu hissediyordu ? Bütün gücümü toplayarak , tekrar sordum : Sultanım , üç gün , üç gece seviştikten sonra , size her biri bir servet değerinde armağanlar sunmayı istediğim halde , siz bunların hiçbirini kabul etmemiş , yalnızca ağzımdaki dişlerden birini istemiştiniz benden . Ben de , dileğinizi yerine getirerek , çektirdiğim dişimi mendilime sararak saygıyla sunmuştum size . Çekilen dişimin boşluğu hala ağzımda duruyor . İnanmazsanız , bakın , işte görünüyor . . . Şimdi hatırladınız mı sevgiliniz Kusuri'yi ? Donuk gözlerle , dişimin boşluğuna bir an baktı baktı ve Az bekle ! diyerek uzaklaştı Peruza . Tekrar içeri girdiğinde , genç kız da gölgesi gibi onu izledi ardından . Benim ise elim ayağım kesilmişti . Ama o artık efendileri için değil , bundan sonra kendisi için avlanacaktı . Karar verdi hemen . Buralarda kalıp bir damla gibi kuruyup öleceğime , dağlara gider , göl gibi ölürüm , dedi içinden . Çabucak silahlanarak , kapıya doğru yürüdü . Eskiden olduğu gibi çıkıp gidecekti yine . Bu kez gidemedi . O güne kadar hayatında hiç yapmadığı bir şeyi yaptı ; yer yatağında uyumakta olan karısı Meryem'le oğlu Yunus'un alınlarından usulca öptü . Allaha emanet olun ! dedi . Vedalaştı onlarla . Sonra da bir gölge gibi sessizce kayarak çıkıp gitti . Dağların yolunu tuttu . Gidiş o gidiş . . . O gün bu gündür dağlar Amer'in yurdu , mekanı oldu . El , ayak değmemiş Bolkarlar'ın yüzünde kara kartallar örneği döndü . Kendisi için atılan kara torbaya olan korkusunu da bir türlü atamadı içinden . O korku yönetmeye başladı onu . Hala da yönettiği söylenir . . . Eşkıyalar boyun eğmiş bir yorgunluk içinde , Huma'nın anlattığı öyküyü dinliyorlardı . Artık ne diyeceklerini bilemez haldeydiler . İnanılmaz gibi görünene inanmış gibiydiler . Yüreklerinde önceki gibi ne bir kuşku ne de kaygı vardı ona karşı . O duygularının yerini garip , anlatılamaz , sevecenlikle karışık bir duygu almıştı . Bunun ayırdında olan Huma da , durmadan konuşarak , onların ölümlerle dolu geçmişlerini diliyle yıkıyor , terbiye ediyor , sonra da su gibi akan bir dille anlatmaya devam ediyordu . Sesi bazen yavaş , bazen de bir iç coşkunluğu yaşarmış gibi duyarlı , bazen de bir kavganın ortasındaymış gibi tiz , çığlık çığlığa çıkıyordu . Ama daha çok , masalcı bir ananın tane tane , içe işleyen , yumuşak , güvenli sesi yetiyordu anlatımının tonuna . O arada eşkıyaların ilgisini yanlış bir sözcükle bozmamak için , bir sırat köprüsünden geçercesine tüm dikkatini kullanıyordu . Sarışın Reis ile Topal Eşkıya , artık birer korku simgesi olmaktan çıkmışlar , uysal birer kaplana dönmüşlerdi . Huma'nın karşısındaki yere , olanca ağırlığıyla çökmüş oturan , geniş kemikli , kır saçlı eşkıya ise , Huma'nın anlattığı kara torba öyküsü ile kendi yaşamı arasında bir yazgı bağı , bir düşünce birliği kurmuş gibi öyküyü ilgiyle dinliyor , anlatılanların bir tek sözcüğünü bile kaçırmıyordu . Bazen anlatılanların doğruluğunu onaylarmış gibi istenç dışı bir hareketle , başını hafifçe sallıyordu . Bu da , Huma'yı yüreklendiriyor , bir zamanlar eşkıyaların olan yaşamları kendi eline geçirmiş , konuştukça konuşuyordu . Eşkıyaların bellekleri de , kadının anlattığı öykünün seyrine göre bir inip bir çıkıyordu . O arada geçen zamanın da ayırdına varmıyorlardı eşkıyalar . Zamanı kollayan bir tek Huma'ydı . Dışarıdaki yoğun zifiri karanlığın ağır ağır çözülmeye başladığını , şafaktan önceki karanlığa yerini bıraktığını gören de oydu . Ve bundan gizli bir sevince kapılarak , yenilenen bir anlatma coşkusuyla konuşmaya başladı yine . . . ALTIN DİŞLİ KEÇİLER Aşiretler anlatırdı , onlara da vaktiyle başkaları anlatmıştı ; Altın Dişli Keçiler'in hikayesini . Züllü aşiretinden Çoban Kosak , kara kıvırcık saçlı , basık yüzlü , yassı küt burunlu , uykulu gözlü , çirkince bir insandı . Şakacıydı . Yüzü , yarenliğe yatkındı . Dudaklarının hareketliliği , her an gülüp kıvrılmaya hazırdı . Sevimli , sohbet delisi biriydi . Bir Yörük çocuğu olarak dünyaya geldiği için , mesleği de az çok belliydi ; çobanlık . Kosak iyi çobandı . Karanlıkta , taşın çalının içinde gözü kapalı yürür , tepme keçeden şalvar giyerdi . Ömrü yaz kış kepeneğin altında geçer , üstünün başının teke siyeği kokmasından bile hoşlanırdı ; çobanlığın şanındandır diyerek . Yaşı otuzu geçmesine karşın , henüz evlenmiş değildi . Duruma bakılırsa ne zaman evleneceği de belirsizdi . Düğün kurmak , ev açmak para isterdi . O da onda yoktu . Sözlüsü Bulca , köylü kızı olduğu için , göçerliği hiç sevmezdi . Yeri geldikçe Kosak'ı uyarır , nazlanırdı : Dam altından çıkıp da çadır altına gelin varmam ben . Çobanlığı bırakırsan evlenirim seninle . Kosak da : İlkin evlenelim . Sana karım diyeceğim günler gelsin . Sonra çobanlığı bırakırım , derdi . Derdi ya , çobanlığı bırakınca ne yiyip de , ne içeceklerini hiç düşünmezlerdi . Kosak'ın çobanlık yaptığı yıllarda , açlık , yol kesme , yılgı sarmıştı dağları . Her yerde eşkıyalar kol gezerdi . Aşiret çobanları bile soyulurdu . Bu yüzden Çoban Kosak da silah taşırdı dalında . Günler böylece geçip giderken , bir gün Kosak , önünde yayılıp duran keçilerden birinin dişlerinin altınla kaplanmış gibi sapsarı olduğunu gördü . Merakını yenemeyerek yakaladı keçiyi . Açtı ağzını , baktı dişlerine . Hayır , yanlış görmemişti ; yeşile çalan , sapsarı yaldızlanmış gibiydi keçinin dişleri . Bu altın sarısı dişler de neyin nesiydi ? Keçiyi salıverdi . Acaba bir tek o keçinin dişleri mi sarı diyerek , keçilerden birini daha yakaladı . Açtı hayvanın ağzını yine . Baktı . Hayret verici bir şeydi ; o keçinin dişleri de sapsarıydı . Onu bıraktı , diğer keçiyi yakaladı . Baktı ağzına . Onun da dişlerini öyle görünce , dördüncüsünü yakaladı . Baktı . Sonra keçileri yakalamaktan vazgeçti . Çünkü hepsinin dişleri altınla kaplanmış gibi sapsarıydı . Bu dişler neden böyle sarıydı acaba ? Keçilerden birini yakaladı yine . Kasaplık hayvan örneği yatırdı dizinin altına . Zorla ayırıp açtı hayvanın ağzını . Çıkardı bıçağını . Keçinin dişlerindeki sarı parıltıyı , bıçağının ucuyla , usulca kazımaya başladı . Bıçağın ağzında biriken sarı kazıntıyı , güneşe doğru tutup baktı . Küçücük , altın tozuna benzeyen sarı benekler ilişti gözüne . Kazıntıyı mendilinin içine silip biriktirdi . Hayvanın diğer dişlerindeki sarı parıltıyı kazımayı sürdürdü . Kazıyabildiğini sildi , biriktirdi mendilinin içine . Çaba isteyen zor bir işti bu yaptığı ama . Keçi rahat durmuyor , debeleniyor , bu da ağzındaki bıçağın sağa sola kaymasına neden oluyordu . Dişlerdeki sarı parıltının kazıma işi bitince , salıverdi hayvanı . Sonra bir başka keçiyi yakaladı , yatırdı dizinin altına . Açtı ağzını hayvanın . Bıçağıyla kazıma işlemini sürdürdü . Kazıdıklarını silip biriktirdi mendilinin içine yine . Öyle öyle bir yüksük dolusu ıslak , nemli , altın tozuna benzeyen kazıntı elde etti . Onları özenle tütün tabakasının içine yerleştirdi . Şaşkınlığı sürüyordu Kosak'ın . Keçilerin dişleri neden böyle sapsarıydı acaba ? Yıllardır çobanlık yapardı , böylesini ne görmüş , ne duymuştu . Dişlerdeki bu sarı parıltının bir nedeni olsa gerekti . İçtikleri su ile yedikleri otlar yüzünden olmuşsa , o zaman ne tür otlardı bunlar ? Yoksa hiç bilmediği , adını bile duymadığı altın otlar mı vardı doğada ? Toprakta toz haline gelmiş , erimiş bolca altın vardı da , toprağın suyunu emerek büyüyen otları , keçiler yiyip çiğnedikleri için mi dişler böylesine sarıya kesmişlerdi ? Bu düşüncelerle obasına döndü Kosak . Aşiretinin yaşlı kişisi Kerim Dedeye bunun nedenini sordu : Dede , gençliğinde altın dişli keçiler görmüş müydün hiç ? Keçilerin altın dişlisini bilmem , görmedim , dedi Kerim Dede . Ama eskiden altın madeni varmış buralarda . Zaten bugüne kadar kimse de çıkıp aksini söylemedi bunun . İşin içinde altın olunca , vaktiyle çok insan gelmiş buralara . Sürü otlattığın Tavus Çayırının oradaki çukurlar , kuyuya benzeyen yarlar , neyin nesiydi sanırsın ? Vaktiyle oralarda altın arandığının izleri onlar . Ama gene de , altın işine fazla kulak asma oğul . Altın işi , sarı tuzaktır , derdi eskiler . Altın işi , yerin altı gibi bilinmezlerle doludur . Araması güzelmiş de , bulması zormuş . Benden sana söylemesi . Kosak'ı hiç etkilemedi bu sözler . Çünkü , az da olsa bir altın düşü uyanmaya başlamıştı içinde . İnsan soyu bir kez düş görmeye başladı mı da , gördüğü düşü zamanla gerçek sanmaya başlardı . Kosak , bir gece , parlak ışıklar saçan bir taş gördü , aldı eline . Durmadan terlermiş gibi görünen , yağlı , parlak , kaygan bir taştı bu . Geceleyin avucunun içini aydınlatacak kadar ışık saçan bu taş , gündüz olunca parlaklığını yitirerek , sıradan bir taşa dönüşüyordu . Bir başka gece de , eskiden altın arandığı söylenilen Tavus Çayırının orada , bazı otlar , cilalanmış gibi ışıltılı , parlak göründü ona . Çocukluğunda bu tür otların dökülen yapraklarının altına dönüştüğüne dair sayısız söylenceler dinlemişti . Bu söylenceleri anımsayınca , ay ışığında , altın sarısı , yer yer yanan ışıklı , parlak otlar , daha bir ilişir gibi oldu gözüne . Yaprakları yaldızlanmış , altın ışıklar fışkıran , geceleri ateş gibi parlayan , uzaktan bakılınca da belli belirsiz , düş örneği görünen otlardı onlar . Keçilerin dişlerini parlatan büyülü masal otları ya da altın otlar olsa gerekti onlar . Eskilerin deyişine göre de , şifalı , ölümsüzlük iksiri içeren otlardı onlar . Altın gibi ölümsüzdüler yani . Bu otların gençliği tazelediğini , ömrü uzattığını söylerlerdi eskiden . Bir de , ay ışığıyla konuşan ateş otlarının , ay ile ilgili olduklarını , yolunup da suyun içine atıldıklarında , suyun içini gündüz gibi aydınlattıklarını duymuştu . Ateş otlarının yanı sıra , ateş ağaçlarının öykülerini de dinlemişti eskiden . Kimi geceler , alevler içindeymiş gibi parlak ışıklar saçan , tılsımlı ateş böceği otlarıymış onlar . Ateş böceği ışığını ondan alırmış . Kosak , bir yanıp bir sönen büyülü altın otlara , bir süre hayran hayran baktıktan sonra , gözlerini onlardan ayırmadan yürüdü . Otların yerlerine taştan , çöpten işaretler koydu . Ertesi günü , işaretlediği altın otları teker teker bularak , kökleriyle birlikte çıkardı . Evire çevire incelemeye başladı . Yaprağına , dalına , köküne baktı . Ama altına benzeyen ufacık bir toz bile göremeyince canı sıkıldı . Fırlattı attı otları yere . Bu kez kazmayı küreği aldı eline . Bol ısırganlı , baldıran otlu toprağı kazmaya başladı . Alnından terler boşanıncaya kadar çalıştı . Kırmızıya çalan bakır kızılı , yağlı , kınalı , ince sarartılı topraklar çıkmaya başladı . Altın tozuna bulanmış toprak olmalı bunlar , dedi içinden . Kazdığı toprağın derininde , küçücük ören yerleri göründü . Eski ev , yapı izleri , küp kırıkları . . . Tamam , definenin gözüne yaklaştım galiba , diyerek , kendisiyle şakalaştı . Safça zengin olma düşleri kurmaya başladı . İçinde gittikçe kabaran bu zengin olma umudu , iyimserliğini kışkırtmaya , içinden bir ses , talihinin açıldığını söylemeye başladı ona . Kendini tüy gibi hafif hissediyor , attığı her adımda , altın damarına biraz daha yaklaştığını sanıyordu . Bu büyülü düş gücü , içini gündüz gibi aydınlatmaya , gerçeğin yerine geçmeye başladı . Altına çok yaklaşmıştı ; bundan sonrası kolaydı . Serin , pırıl pırıl bir günde , obasından izin alarak , yayan kasabaya indi . Kasabanın bir tek sarrafı vardı . Ona giderek , tütün tabakasının içindeki sarı tozları gösterdi . Şuna bir bak bakalım ? Nedir bu ? Gözlüğünü burnunun ucuna kadar düşürmüş , şişman , yelekli , siyah kolluklu bir insandı sarraf . Gözlük camının birinin üstüne kalın mercek camını bantla yapıştırmıştı . Mercekli gözüyle ilkin , üstü başı teke siyeği ile kir , pas , ter kokan Çoban Kosak'a , sonra da tabakanın içindeki sarı tozlara baktı . Tozdan az bir ölçü alarak , küçücük bir tabağın içine koydu . İlaca benzer bir sıvı damlattı tozun üstüne . Az durduktan sonra doğruldu : Altın bunlar , dedi . Yalnız ayarı çok düşük . Ne kadar ? On dört falan . Kosak kulaklarına inanamadı . Kendi kendine , Altınmış demek ! dedi . Sonra , sarrafa dönerek : Bu tozlardan sana getirsem , alır mısın ? diye sordu . Alırım , tabii . Niye almayayım ? Benim işim altın almak , altın satmak . . . O zaman yakında görüşürüz , diyerek elini sıktı sarrafın . Tütün tabakasını cebine koydu . Sevinçle çıktı dışarı . İçindeki kaynama müthişti . Çocukluğundan beri çobanlık yapmıştı da ne olmuştu ? Boşa dönen değirmen misali . Kasabanın sokaklarında yürürken , kendi kendine yine zengin olma düşleri kurmaya başladı . Bir büyüye tutulmuştu sanki . Kurduğu düşlerin giderek kendi gerçeğini aştığının ayırdında bile değildi . Bir dükkandan sözlüsü Bulca kız için renkli saç tokaları satın aldı . Koydu cebine . Coşkuyla dağlara doğru yürüdü . Bir de güzel güneş açmış , olgunlaşan buğday tarlalarını ipeğe çevirmişti . O hızla , Bulca'nın köyünde aldı soluğu . Çalı çitiyle çevrilmiş , bir lahana tarlasının ortasındaydı Bulca kızın evi . Bulca kızla kapıda buluştu Kosak . Gözlerinin içi gülüyordu . Satın aldığı renkli saç tokalarını verdi ona . Sonra da , Bulca'nın gözlerinin içine bakarak : Biliyor musun , yakında çok zengin olacağız , dedi . Nasıl yani ? Ne zengini ? diye sordu Bulca . Basbayağı kız , dedi Kosak . Başkaları nasıl zengin olduysa , biz de öyle olacağız . Yakında şansımı koç gibi ensesinden tutup silkeleyeceğim . Senin ellerinle parmaklarını altınla boyatacağım . Otuz iki dişini altınla kaplatacağım . Güldüğün zaman dişlerin ağzında , güneş doğmuş gibi parlayacak , dedi . Söylediklerinin kanıtı olarak da , tütün tabakasındaki altın tozlarını gösterdi . Tozları görünce Bulca'nın gözleri büyüdü . Sahiden altın mı bunlar ? Sahiden mi zengin olacağız ? Kosak'ın hem keyfi yerindeydi , hem de şakacı bir günündeydi . Zengin olacağız da ne demek ? Zengin olduk bile . Bu tozlar daha ne ki ? Bulca bir maden buldum ki , hiç sorma ! Senin anlayacağın , define buldum define . . . Artık bundan sonra koyun ağıllarında değil , bol camlı evlerde yatıp kalkacağız . Bulca kulaklarına inanamadı , önceleri elini bile sıkmaktan çekindiği , için için de tiksindiği Kosak'ın boynuna sarıldı . Kosak ne yapacağını şaşırdı . Hayatında hiç böylesine mutlu olmamıştı . Kosak gittikten , sürüsünün başına döndükten sonra , Bulca kız da , kendini altın heyecanına kaptırmaya başladı . Kosak'tan duyduklarının aynısını , babalığı yerine geçen Veysi Amcasına anlattı . Anlattı ya , Veysi Amcası gevezenin biriydi . Ağzında söz ıslanmazdı . Kosak'ın define bulduğunu , yeğeni Bulca'dan duyar duymaz , pis bir koku gibi her yana yaydı bunu . Züllülü Çoban Kosak , define bulmuş , sözü ağızdan ağıza yayıldı . Veysi bununla da yetinmedi , bir gün dağlara doğru yürüdü . Kan ter içinde , Kosak'ın yanında aldı soluğu . Zayıf , tilki suratlı , yeşil gözlü , koca burunlu bir insandı Veysi . Çok konuşurdu . Konuştukça boynundaki gırtlak düğümü aşağı yukarı iner çıkardı . Kosak'ın yanına varır varmaz , boynundaki gırtlak düğümü inip çıkmaya başladı yine : Kosak , anlat bakalım ? Neyi anlatacağım ? Dağdaki çobanın nesi olur anlatacak ? Haberler sende , asıl sen anlat . Sesine kurnazca bir önemlilik katarak , sırıtmaya başladı Veysi . Enişte , bilmezmiş gibi konuşma ! Define bulmuşsun ya ? Bulduğun defineyi anlat bana . Definenin nesini anlatacağım ? Yani define bulduğun doğru mu ? Doğru tabii . Peki defineyi buldun da , ne diye gelip bana söylemiyorsun ? Böyle eniştelik mi olur ? Define bulduğun herkesin ağzında . Bu tür işler öyle herkesin içinde , ulu orta söylenmez . Başına iş açarsın sonra ; kiraz olgunlaşınca kurt girer içine , hesabı . Şimdi bulduğun definenin yerini bana da söyle de , bu işi aramızda sessizce halledelim . Şehirde tanıdığım çok iyi bir sarraf var . Jandarma komutanıyla da arası iyi . Sarrafı alıp getireyim . Bulduğun definenin yarısı senin olur , yarısı da , sarrafla benim olur . Tamam mı ? Kosak bu Veysi'yi hiç sevmezdi . Cimrinin , kısmığın tekiydi . Kurnaz geçinirdi . Bulca'yı istettiği zaman , Bulca ile aralarında söz kesilmesine en çok bu Veysi karşı çıkmıştı . Ellerimi tuttu , şefkatle gözlerime baktı : Şimdi , beni iyi dinleyin , dedi . Hıçkırıklarımın arasında söylediklerini dinlemeye başladım . Yaşamınız boyunca birçok korkunuz oldu . Bir ara babanızla annenizin ayrılacağından korktunuz . Çocukluk yıllarınızı bu aptalca korku size zehir etti . Daha sonra babanızın , sizinle yalnızken öleceğinden korktunuz . Babanız yaşlanmıştı . Bu korku yüzünden yaşlı babanızla baş başa bir gece bile geçiremediniz ; hep , birileri yanınızda olsun istediniz . Sonra , ne oldu ? Babanız , bir hastanede , tüm sevdikleri yanındayken , doktorların ve hemşirelerin arasında , hiç acı çekmeden , mutluluk içinde öldü ; korktuğunuz başınıza gelmedi , ama sanki bin kez gelmiş gibi size acı çektirdi . Şimdilerde yeni bir korku edindiniz . Oğlunuzun öleceğini , sizden önce ölebileceğini düşünüyorsunuz . Geleceği kimse bilemez , bu da olabilir ; ama bunu düşünmekten , gece uykularınız kaçıyor . Oğlunuza sarıldığınızda , aklınızdan , Ya bu ona son sarılışımsa gibi aptalca bir düşünce geçiyor . Yaşamı çekilmez hale getiriyorsunuz . Bu aptalca düşüncelerinizi kimseye de anlatamıyorsunuz . Ama bakın ; en büyük korkunuz , en sevdiğiniz varlığınız oğlunuzun ölümü değil . Siz , en büyük korkunuzun gerçekleşmesinden korktuğunuz için buradasınız . Yani şimdi o gerçekleşiyor . Aptalca düşüncelerinizi , ruhunuzun hasta olduğunu sandığınız yanını başkalarının duymasından , bilmesinden korktunuz yıllarca . Ağabeyinizi öldürmek ya da kanın fışkırışını görmekten çok , bu düşüncenizin başkalarınca bilineceğinden korktunuz . Oğlunuza aldığınız o kitabın arkasını okurken , kendinize , gerçek korkularınızı sordunuz , anımsayın . Bu sorunuzu , garsonun bakışları , çevredekilerin gürültüleri yüzünden siz bile duyamadınız ; ama ben duydum . Gönlüm sizin bu kadar çok acı çekmenize razı değil . Siz farkında olmadan , sizinle bir anlaşma yaptım ve kendinizi bana teslim ettiniz . Şimdi bu büyük korkunuzu yaşayacaksınız . Bakın , gerçekleşmeye başladı . Dışarıya bakın . Dükkanın kapısında insanlar iki sıra oldu . Siz dükkandan çıkıp onların arasına gireceksiniz ve yürümeye başlayacaksınız . Ne kadar çok insan var değil mi ? Dünyanın tüm insanları burada . En yakınlarınızdan başlayarak , tanıdıklarınız , tanımadıklarınız , milyonlarca , milyarlarca insan size bu koridoru hazırladı . Bunu siz istediniz . Hiç konuşmasanız da aklınızdan geçirdiğiniz her şey duyulacak . Siz , sonsuza dek yürüyeceksiniz . Duyulmasını , bilinmesini istemediğiniz şeyler siz anımsayınca duyulacak . Duyulmaması için anımsamamanız gerek . Oysa insan bir kez anımsamaya başlarsa gizlediklerini , beyninin içine giren kurt onu kemirir , yeni korkular , daha büyük , daha dehşetli korkular , en olmayacak düşünceler , günahlar , suçlar yaratır . Düşünmek istemedikçe düşünür , anımsamak istemedikçe anımsarsınız . Bunları biliyorsunuz . Şimdi de yaşayacaksınız . Burası Birinci Ada . Burada herkesin dükkanı var . Herkes ömründe bir kez buraya uğrar . Siz iyi ettiniz de erken geldiniz . Haydi dostum , sizi uğurlayayım . Dükkancım , bunları söyledikten sonra ellerimden tutup kaldırdı beni . Ayakta duramayacak kadar yorgun olduğumu sanıyordum , o ilk adıma kadar . . . MEKTEPLİ İçim geçmiş yahu , iyi ki çarpılmadım uyurken , dedi kendi kendine Recep . Yattığı yerde , kumların üzerinde gerinebildiği kadar gerindi . Ayak parmaklarından , yumruk yaptığı ellerine kadar tüm vücudunun kıtırdadığını duyumsadı . Ağustos güneşi epeyce yatmış olduğu halde etkisini sürdürüyordu . Sırtına yapışan kumlar , otlar bile uyandıramadığına göre çok yorgun olmalıydı . Gündüz ayrı iş , gece ayrı iş ; can mı dayanır , diye söylendi saatine bakarken . Ayağa kalkıp yine gerindi . Birkaç adım atıp , kumsalı okşayan yumuşak dalgaların çıplak ayaklarına değmesini bekledi . Küçük bir dalga , ayaklarını örtüp , geri çekilirken ayağının altındaki kumların da denize doğru kaydığını fark etti . Ayaklarının , birkaç santim kadar kuma gömülüşünü izledi . Suya doğru bir adım attı , sonra vazgeçip geri döndü , kıyıya çekilmiş , ters döndürülmüş , birkaç yıldan beri denize indirilmeyen eski kayığın yanına geldi . Kayığın gölgesindeki kumlara , yatağındaymışçasına rahat , başı , kavuşturduğu kollarına gömülü , yüzükoyun uzanmış delikanlıya seslendi : Hey , Ömer , kalk oğlum , geç kalmışız . Çocuk , başını bir yandan diğer yana çevirmekle yetindi . Recep üsteledi : Haydi oğlum , gidiyoruz . Bu arada kayığın altından pantolonunu , üstüne gömleğini sardığı darbukasını , lastik terliklerini çıkarmıştı . Pantolonu , gömleği , kayığın üzerine attı . Darbukayı , yan yana getirdiği lastik terliklerin üzerine usulca uzattı . Elini , rengi atmış kirli beyaz , uzun donunun içine soktu , orasına burasına yapışmış kumları temizledi . Kumsala darbukasını pek getirmezdi ama , nedense bugün canı kıyıda , denize karşı , patlata patlata darbuka çalmak istemişti . Gelince de vazgeçmiş , denize girmiş , uzanıp düşünürken uyuyakalmıştı . Gömleğini giyerken yine seslendi : Bana bak , geliyorum yanına ha , kalk haydi ! Oğlan kurulmuş yay gibi fırladı yerinden : Tamam Recep Ağabey , kalktık işte , dedi . Denize doğru koşmaya başlamıştı ki , Recep bağırdı : Girme suya oğlum , gidiyoruz . Bir de donunun kurumasını mı bekleyeceğiz ? Tamam usta ya , girmiyorum , bir işeyip geleceğim , diye yanıtladı çocuk . Bu arada bir karış suya oturmuş , söylediğini yapmaya başlamıştı . Recep , pantolonunu giymiş , gömlek cebinden çıkardığı sigarayı ağzına koymuştu . Oğlan , bir gözü Recep'te , bir yanına doğru suyun içine yattı . Recep Ağabey , benim pantolonda ateş var , diye seslendi . Tamam oğlum , haydi çık sudan , diye yineledi Recep , çocuğun pantolonuna doğru giderken . Çocuk sudan çıkmış , titriyordu . Sana gölgede yatma dedik sıpa . Bir de suya girdin . Çıkar şu donunu , çıkar da pantolonunu öyle giy . Hasta olacaksın başımıza , diye söylendi Recep . Çocuk pantolonu Recep'in elinden kaptığı gibi kayığın arkasına geçti . Recep : Cebindeki elli bini ne yaptın ? diye sordu oğlana . Saffet Ağabeyim istedi , verdim . Pazartesiye haftalığımla birlikte verecek . Sabah meşrubat kamyonu gelmişti , parası çıkışmadı . Yine zam gelmiş . Az alsaydı deyyus . Sana kaç para borcu oldu ? Bununla üç yüz bin lira . Olsun , nasılsa amcam . Yabancı değil ya , verir , dedi çocuk , çıkardığı donunun suyunu sıkarken . Recep yanıt vermedi . Oğlan pantolonunu , gömleğini giyinmiş , donunu kayığın üstüne sermişti . O da gömlek cebinden bir paket sigara çıkardı . Recep'in sigarasından daha pahalı bir markaydı bu . Bir tane de ona uzattı . Dünkü Amerikalı iki paket bırakmıştı . Amcam birini bana verdi , dedi . Çakmağı da . . . diye ekledi , Recep'in kendisine uzattığı çakmağı alırken . Recep , oğlanın fiyakayla uzattığı sigarayı elinin tersiyle iteledi . Elli bin kağıtlık sigaradan içmem , dedi . Eğilip darbukasını aldı yerden , lastik terliklerini ayağına geçirdi . Ağabey , ben taşıyayım , diye atıldı çocuk darbukaya doğru . Sen donunu taşı , dedi Recep oğlana , kayığın üstünde unuttuğu donu gösterip . Çocuk utandı , donu aldı , birlikte yürümeye başladılar uzakta görülen kıyı lokantasına doğru . Recep'in bu koyda beşinci yılıydı . Üvey babasıyla yaptığı kavgadan sonra , darbukasını , birkaç parça giysisini almış , yola düşmüştü . Zaman geçtikçe anasını özlemeye başlamıştı . Bu yazın sonunda köye dönmeyi düşünüyordu . Eskiden balıkçılık yapan bu köyün insanlarının bir bölümü , bölge turizme açılınca , dedelerinden kalma evlerini , mandalina bahçelerini , büyük kentlerden gelen işletmecilere satmışlar , kiralamışlar ; az bir bölümü de , evlerini , pansiyon , motel haline çevirerek kendileri işletmeye başlamışlardı . Saffet de , babasının sahildeki balıkçı kulübesini büyültmüş , kumsala doğru , ahşap bir balkon yapmış , gerektiğinde yetmiş kişinin yemek yiyip eğlenebileceği bir lokanta oluşturmuştu . Eski kulübeyi ise mutfak haline getirmişti . Saffet , kentli turizm işletmecilerinden çok şey öğrenmekle kalmamış ; yüzyılların , denizin , balıkçılığın bu köy halkına verdiği bilgece hoşgörüyü , huzur veren yazgıcılığı , azla yetinme alışkanlığını birkaç yıl içinde silip atarak , tam bir köylü kurnazı olup çıkmıştı . Pansiyonların , motellerin müşterilerini lokantasına çekmek için birçok şey denemiş , sonunda yat kiralayıp gezen turistlerin daha zengin , daha eli açık olduğunu anlayıp , onlara hizmet vermeye başlamıştı . Sağlam bir iskele yapmıştı teknelerin rahatça yanaşabilmesi için . Teknelerin kaptanlarına , getirdikleri müşterilerden yüzde veriyordu . Bunların yararını da görmüştü . Lokantası her gece doluyordu . Balıkçıları da kendisine bağlamıştı . Açık hesap çalıştığından , kendisine balık getiren tüm balıkçıların ondan her zaman alacağı olurdu . Doğanın eğittiği bu alçak gönüllü , onurlu , sakin insanlar , kendilerine yediremediklerinden , para istemeye elleri boş gelemiyorlar , mutlaka balık da getiriyorlardı . Saffet , yeni gelen balıkları alıyor , nazlanarak , sanki lütfederek bir miktar para veriyordu ; ama bu para genellikle eski hesabı bile tam kapamıyordu . Aslında , balıkçıların Saffet'ten memnun olmadıkları da söylenemezdi . Akşamları lokantada , kenar köşe bir masa kendilerine ayrılıyor , hesaptan ayrı getirdikleri balıklarla , bedava bir küçük rakıyla , ufak tefek mezelerle ucuz , güzel bir gece geçiriyorlardı . Saffet , geceleyin , yemekler bitmeye yüz tutup , içkiler yarıyı geçtikten sonra , teybe koyduğu şarkıları keser , bağlamasını eline alır ; küçük bir sahne haline getirdiği birkaç metrekare genişliğindeki , bir karışlık yükseltiye bir tabure koyar , otururdu . Sağındaki taburede de darbukasıyla , Recep olurdu . Kentten iki mikrofonla , gerekli öteki aygıtları getirtmişti . Bir mikrofon , ağzının tam karşısında , bir mikrofon da Recep'in darbukasının önünde dururdu . Bağlama , doğrudan elektronik aygıtlara bağlıydı . Küçük bir mızrap vuruşuyla çıkan güçlü ama madensel ses , denizdeki teknelere bir eğlencenin başlamak üzere olduğunu haber verirdi . Eğlence sürerken , Ömer'in yanı sıra iki çocuk daha , gözlerini tabaklardan , bardaklardan ayırmazlar ; boşalan tabakları değiştirir , azalan içkileri tamamlar , yeni siparişleri alırlardı . Yoksa , çalıp söylerken göz ucuyla kendilerini izleyen Saffet , ertesi gün canlarına okurdu . Saffet'in kimi zaman Muhterem misafirlerimiz . . . diye başlayan saçma sapan bir hoş geldiniz konuşması yapacağı da tutardı ; ama keyfi yerindeyse en kıvrak , en hızlı oyun havalarından birine girer , Recep ancak beş on mızrap vuruşundan sonra türküyü yakalayabilirdi . Böyle durumlarda Saffet , Recep'in yüzüne küçümsemeyle bakardı . İzleyiciler bu bakışın farkında olmasalar da , Recep kahrolur , darbukasına hırsla vurmaya , tempoyu hızlandırıp Saffet'i zorlamaya başlardı . Gelen teknelerden inen yabancıların , karınları doyup kafaları biraz bulutlandıktan sonra , çalınan müziğin karşı konulmaz ritmine dayanamayıp ortaya fırlamalarıyla başlayan bu eğlence saatlerce sürer ; balıkçılar kenardaki masalarından , kimi zaman utanarak , kimi zaman birbirlerini dirsekleriyle dürterek , açılıp saçılan kadınları izlerlerdi . Bazı geceler , gelenlerin arasından , balıkçıların bir kenarda oturmalarına üzülen sıcakkanlı birinin , onları ellerinden çekerek ortaya çıkardığı olurdu . Saffet bunu görünce , yörenin daha yavaş ritimli , eski bir türküsünü çalmaya başlardı . İşte o zaman , bu turistik yörenin olağanüstü tarihine merak duyanlar , buradaki insanların birkaç bin yıl önceki bir uygarlığın torunları olduğunu bilenler , tarihten bir sahnenin canlanmakta olduğunu sezerlerdi . Acemi vücutlarının , aldıkları alkolün de etkisiyle , ancak çırpınış düzeyine ulaştırabildiği göbek dansını kesen turistlerin yerlerine oturmaları birkaç dakika bile sürmezdi . Kan ter içinde masalarına geçen yabancılar , üstleri başları dökülen bu üç beş balıkçının , havaya kalkmış kollarıyla , şaklayan parmaklarıyla , gülümseyen yarı utangaç , onurlu yüzleriyle , kıvrak bel hareketleriyle , serbest ama hesaplı ayak atışlarıyla , eskilerden onlara kalan , ama kendilerinin bile farkında olmadıkları , görünmeyen birşeyleri sergilediklerini duyumsarlardı . Saffet , en çok iki türkü için izin verirdi bu gösteriye . İçmeye , eğlenmeye , kurtlarını dökmeye gelmiş turistlerin çok geçmeden sıkılacaklarını bilirdi ; balıkçıların da , bıraksa sabaha kadar oynayacaklarını . . . Kaç kez denemişti ; iki türküden sonra balıkçılar , utangaç hallerinden sıyrılıp , tarihin değil , doğanın kendilerine verdiği niteliği yeğleyerek , masalarda oturan yabancı kadınlara göz süzmeye başlıyorlardı . Bu yüzden , çaldığı iki ağır türkünün ardından yine kıvrak bir göbek dansına , ya da bir bozlağa geçer , balıkçılar oturmayacak olurlarsa , kaş göz işaretleri yaparak , masalarına gitmeleri gerektiğini anlatırdı . O gün , Recep'le Ömer'in gecikmelerine kızmıştı Saffet . Neredesiniz oğlum ? dedi bağırarak . Balıklar geldi , ayıklanacak ; sebzeler soyulacak , meşrubat taşınacak , siz yoksunuz . Sonra , patron olduğunu anımsatmak için , soymakta olduğu patatesleri bırakıp , bir çay doldurdu , masalardan birine geçti , sabahtan beri bakıla bakıla paçavra gibi olmuş gazeteyi eline aldı . Recep'le Ömer , içecekleri taşıyıp buz dolabına yerleştirdiler ; patatesi , patlıcanı soydular , meyveleri yıkayıp buzdolabına koydular . Buzluktaki içkileri de saydılar . Tüm işlerin bittiğini söylediklerinde , Saffet : İyi , gidin de iskeleyi bir yıkayın , sonra dinlenirsiniz , dedi . Akşam , yatlar koya birbirinin ardı sıra girmiş , konuklar bir süre sonra lokantayı tümüyle doldurmuşlar , o gün gelen üç balıkçı da küçük bir masaya oturmuşlardı . Gece iyi geçiyordu . Çalmaya başlamadan yarım saat kadar önce , Recep , darbukasını masalardan birinde , kalabalık bir yerli turist grubuyla oturan sekiz , dokuz yaşlarında , sarışın , mavi gözlü , aydınlık yüzlü bir çocuğun kucağında görür gibi oldu . Dikkatle bakınca , bunun , büyük olasılıkla , her teknede bulunan , turistlerin eline verilen türden , ucuz darbukalardan biri olduğunu anladı . Kendi darbukası ise en pahalı , en iyi kalite darbukaydı . Bir arkadaşına İstanbul'dan getirtmişti . Zamanı geldiğinde Saffet ile Recep sahnede yerlerini aldılar . Saffet , bağlamanın tellerine , akordu anlamak , sesi ayarlamak için şöyle bir dokundu . Birbiriyle uyumlu üç , dört ses , bağlamadan çıkıp elektronik cihazlara , oradan da havaya yayılıp , birkaç saniyede yüzlerce metre uzağa gitti . Ses dalgalarının ulaştığı insanlar , müziğin başlayacağını anladılar ; ama Recep'in biraz önce gördüğü darbukalı çocukta daha başka şeyler oldu . İlk birkaç notayı duyan çocuğun gözleri ışıldadı . Yanında oturan annesinin , ağzına zorla tıkıştırdığı lokmayı bir hamlede yuttu ; parmakları darbukanın derisini okşadı ; başını çevirip , arkası dönük oturduğu sahneye baktı . Annesi sertçe : Hayır oğlum , şimdi olmaz , ayıp , dedi . Anne , ne olur , ses çıkartmadan çalayım , içine kazağımı tıkarım , diye yalvardı çocuk . Hayır , önce yemeğini bitir , diye üsteledi anne . Bitirince söz mü ? dedi çocuk , ellerini annesinin göğsüne dayayıp . Bakarız , dedi kadın , sonra sandalyesini biraz yan çevirdi , çalgıcıları görmek için . Çocuğun tabaktakileri bir solukta silip süpüreceğini biliyordu artık . Bu arada Saffet , oynamaya uygun olmayan bir türküye başlamıştı ki ; kalabalık bir grubun meyvelerini de bitirip , kalkmaya hazırlandıklarını fark etti . Oysa , bunları kaçırmaya hiç niyeti yoktu . Öteki masalardakiler ise balıklarını daha yeni yiyorlardı . Zamanından önce programa başlamak zorunda kalan Saffet , baktı ki olacak gibi değil , türkünün ardından hemen kıvrak bir oyun havasına geçti . Kalkmaya hazırlanan masadaki iki genç kadının ayaklarının oynamaya başladığını , ince hırkalarının altında omuzlarının titrediğini , parmaklarının tempo tuttuğunu gördü , sevindi . Recep'e kadınların ayaklarını gösterdi belli belirsiz bir göz işaretiyle . Kulağına eğilip : Yakaladık kefali , dedi . Recep , darbukaya daha canlı vurmaya başladı . Oyun havası etkisini göstermiş , iki kadın birbirini azdırıp ortaya çıkmışlardı . Masadakiler de gitmekten vazgeçmişlerdi . Ortalık bir anda doluverdi . Üstlerdeki ince kazaklar , hırkalar , ayaklardaki rahatsız ayakkabılar çıkarıldı . Bunlar olup biterken küçük sarışın çocuk , kucağında , bacaklarının arasına sıkıştırdığı darbukaya sol eliyle hiç ses çıkarmadan , okşarcasına vuruyor , sağ eliyle de tabağındakileri ağzına tıkıştırıyordu . Hiç canım istemiyor , yiyemeyeceğim , dedi . Bir an durdu , içeride yatan çocuklarını bir kez daha öpmeyi , terli boyunlarını koklamayı düşündü ; vazgeçti . Gece boyu kaç kez kalkıp öpmüştü onları . Şimdi uyanırlarsa , ayrılmak güç olacaktı . Hoşça kal , dedi karısına ; evden çıktı . Apartmanın sokak kapısına ulaştıklarında , yolu açık olsun diye arkasından dökülen su , birkaç basamağı hızla inip , bir basamakta küçük bir birikinti yapmıştı . Üç askeri araç , sıkı bir disiplin içinde , sabah erkenden evlerinden alınan yargıçları , savcıları , adaya gidecek hücumbotun bağlandığı iskeleye getirdi . Hepsi başkentten geliyorlardı . Üç grubun başındaki üç yüzbaşı , yargıçlara ve savcılara , nereye götürüleceklerini yolda kısaca anlatmıştı . Yargı Adası ülkenin iç denizindeydi . En hızlı gemiyle bile beş saatte ulaşılabiliyordu . Zaman zaman görülen korkutucu fırtınaların dev dalgaları , adada yaşayanları , bunun bir iç deniz olduğu konusunda kuşkuya düşürürdü . Güç bir yol aşılırdı Yargı Adasına ulaşmak için . Bu adanın tarihi bilinmezdi . Kimi tarihçiler , adadaki eski , yıkılmış duvarların iki bin yıl öncesinden kalmış bir hapishanenin duvarları olduğunu , kimileri ise , buranın inzivaya çekilen din adamlarının kutsal adası olduğunu söylerdi . Son yirmi yıl içinde ise bu adayı deniz kuvvetlerine vermişlerdi . Adada bin kişinin barınabileceği bir askeri tesis bulunuyordu . Hücumbot , yanındaki deliklerden ara sıra denize su püskürtüyor , yattığı yerde yavaş yavaş soluk alan bir canavara benziyordu . İskeleye doğru bir merdiven indirilmişti . Merdivenin sonunda , nöbet tutan bir denizcinin beyaz şapkası görünüyordu . Bavullar , araçlardan alınmış , yan yana dizilmişlerdi . Dört asker , sırayla , ikişer ikişer bavulları hücumbota taşıyorlardı . İple sarılmış , kilidi bozuk bavul hücumbota götürülürken , genç yarbay da ötekilerle birlikte araçtan inip beklemeye başlamıştı . Kendisini getiren yüzbaşı , bir ara yargıcın yanına yaklaşmış , söyleyip söyleyememe kararsızlığı içinde : Benim ağabeyim de adada , yargılanacaklar arasında komutanım . . . demişti ; ama gerisini getirememişti . Yargıçlar ve savcılar , hep birlikte , motorları gürültüyle çalışan , top namluları ileriye dönük , kendilerini bekleyen hücumbota doğru ilerlediler . Güvertede kaptan kendilerini karşılamıştı . Sırayla hepsinin ellerini sıkıyor , Göreviniz vatanımız için hayırlı olsun , diyordu . Bir başçavuş , gelenlerin adlarını soruyor , elindeki listeye işaretliyordu . Yolculuk sorunsuz geçti . Hava güzeldi . Martılar uzun süre feribota eşlik etti . Güvertede yolculara çay ve galeta sunuldu . Yargıçlar , adanın uzun , gri iskelesine bağlandığı halde homurtusu kesilmemiş olan hücumbottan indiklerinde , ada komutanı kendilerini karşıladı . O da , kaptan gibi : Göreviniz vatanımız için hayırlı olsun , diyordu . Ada komutanının emriyle , bir takım asker , gelenlerin bavullarını yüklendi ; hep birlikte ileride görünen birbirine yakın üç yapıya doğru yürümeye başladılar . Yaklaştıkça , çevresindeki güvenlik önlemlerinden , nöbetçi sayısının çokluğundan , en sağdaki üç katlı yapının , sanıklara ayrıldığını anlamışlardı . Ortadaki yapı oldukça büyüktü . Yargıçlar ve savcılar , bu iki yapının önünden geçip , üçüncüye , ötekilerden daha küçük ve eski olana ulaştılar . Komutan : Beyler , odalarınız burada ; size bina sorumlusunu takdim ediyorum , diyerek , kapıda kendilerini karşılayan genç bir subayı gösterdi ; adını söyledi . Bu kez daha sade , daha içten karşılandılar . Hoş geldiniz , diyen genç subay on beş dakika içinde herkesi ikinci kattaki odalarına yerleştirmişti . Odalar ; ikişer kişilikti ; yataklar ranzaydı . Bir çalışma masası , masanın iki yanında birer sandalye , giysiler için bir eski ahşap dolap bulunuyordu . Tuvalet ve banyo dışarıda , koridorun sonundaydı . Tüm yargıç ve savcıların odaları , aynı katta , aynı koridorun üzerindeydi . Merdivenin başındaki oda , nöbetçi subayının odasıydı . Nöbetçi subayı , yargıçların ve savcıların karşılanabilir isteklerini ada komutanına hızla iletmekle görevliydi . Aynı zamanda , kimin , odasından saat kaçta çıkıp , kaçta girdiği de , nöbetçi subayı tarafından gizlice bir deftere kaydedilecekti . Yargıç ve savcıların çamaşırları askerlerin çamaşırlarıyla aynı günlerde , aynı kazanlarda yıkanacaktı . Çamaşır haftada iki gündü . Banyo için , akşamları saat yedi ile on arasında sıcak su verilecekti . Her gün , üç dakikayı geçmemek koşuluyla , yargıç ve savcıların , nöbetçi subayının gözetiminde , yalnızca aileleriyle telefon görüşmesi yapmaya hakları vardı . Yargılamalar süresince , önemli sağlık nedenleri dışında herhangi bir nedenle adadan kimse ayrılamayacaktı . Adaya bütün gazeteler geliyordu . Nöbetçi subayının odasında biriken bu gazeteleri , isteyen odasına alıp okuyabilecekti . Radyo dinlemek isteyen , dinlenme zamanında , yemekhanede sürekli açık olan radyoyu dinleyebilirdi . Bu radyo ; yönetimi İhtilal Komitesinin elinde olan , sürekli marşlar çalan , kahramanlık temsilleri yayınlayan , her saat başı da eski iktidarın suç ortaklarından birilerinin yakalandığını duyuran bir resmi radyoydu . Ülkedeki öteki radyoların , yeni bir emre kadar yayınları durdurulmuştu . Eski cumhurbaşkanı , başbakan ve bakanlar ile yüksek bürokratlardan bazıları tek kişilik odalarda kalıyordu . İhtilal Komitesi , kendilerine işkence yapıldığı , kötü davranıldığı hakkında söylentiler oluşmasını engellemek için bunların tüm gereksinimlerini yerine getirmeye çalışıyordu . Hepsinin kendi radyosu vardı . Dışarıya telefon edemiyorlar , birbirleriyle bir araya gelemiyorlardı ; ama istedikleri kitaplar , gazeteler kendilerine sağlanıyordu . Onlar da karavanadan yiyorlardı . Karavanalar çok dikkatle hazırlanıyordu ; çünkü , hem sanıkların , hem de savcı ve yargıçların sağlığı söz konusuydu . Perhiz yemeği yiyen tutuklu ile görevliler ise revirin özel karavanasından yararlanıyorlardı . Sağlık hizmetlerini yerine getirebilmek için adadaki revirin olanakları geliştirilmişti . Sanıkların , kendilerine bir zarar vermelerini önlemek için odalarında kesici , yaralayıcı eşya bulundurmaları yasaklanmış ; tıraş bıçakları da bu kapsama girdiğinden , sanıklar için berberler görevlendirilmişti . Beş berber , yanlarında silahlı birer nöbetçi ile sanıkların odalarını sırayla dolaşıyorlardı . Bu sanıkların her biri günde yarım saat , tek başına havalandırmaya çıkabiliyordu . Öteki tutuklular , askerler için yapılmış koğuşlarda otuzar kişilik gruplar halinde kalıyorlar ; yapının arkasındaki çifte tel örgü çevrili gezinti alanına günde bir kere toplu olarak çıkabiliyorlardı . Koğuş ağalığı , her koğuşun en yüksek düzeydeki bürokratına verilmişti ; ama bu konuda zaman zaman değişiklikler olabiliyordu . Eski bürokratlar ile , onların besleyip güçlendirdiği , ama şimdi birlikte tutsak oldukları mafya üyeleri arasında sürekli sürtüşmeler çıkıyordu . Mafya elemanları , devrik hükümeti ve bu bürokratları , tutuklanmalarının nedeni olarak görüyorlar ; beceriksizlikleri yüzünden onlara kızıyorlardı . Ufak tefek , çelimsiz yüksek bürokratların durumu zordu , çünkü güçlerini yitirmişlerdi . Oysa mafya üyelerinin kolları gücünü koruyordu . Gece , yargıçlar ve savcılar için rahatsız geçti . Bir çoğunun , karıları , çocukları akıllarına gelmişti ; ama rahatsızlığın asıl nedeni , taş gibi yatak ile küçük bir kıpırdanmayla sallanıp gıcırdayarak insanı uyandıran ranzaydı . Ertesi gün , yaşlı yargıçlar , ranzadan hiç hoşnut kalmadıklarını nöbetçi subayına bildirmişler , nöbetçi subayı da , ada komutanına durumu anlatmıştı . Akşama kadar , iki asker , demir testeresiyle bütün ranzaları kesip tek yatak haline getirdiler . Bir subay : Keyifleri için devlet malına zarar veriyoruz , demişti , koridordan geçerken . O gün , Genelkurmay Başkanı kendileriyle tanışmaya geldi . Ada'da yaptığı konuşma , gün boyunca , radyonun haber bültenlerinde yayınlandı . Başkan , ihtilalin nedenlerini kısaca yineledikten sonra , savcıların ve yargıçların yapacakları yargılama hakkında bilgi vermişti . Devrik hükümet , kendi çıkardığı yasalara göre yargılanacaktı . Birkaç gün sonra duruşmalar başladı . Radyo , duruşmaları canlı olarak yayınlıyordu . Köylerde , kentlerde , insanlar evlerinde değil , kahvehanelerde dinlemeyi yeğliyorlardı bu yayını . Eski hükümetin hırsızlıkları bir bir ortaya döküldükçe halk da alkışlıyor , milli takım maç kazandığında olduğu gibi , tasada , kıvançta birlik olduklarını duyumsuyorlardı . Ada'daki duruşma salonunda yüksek , iki katlı bir kürsü yapılmıştı . Altta savcılar yer alıyordu , üstte ise yargıçlar . Genç yargıç , sıranın en sonundaydı . Başkan ortada oturuyordu . Yargıçlar , meslekteki yıllarına göre bir sağda , bir solda olmak üzere sıralanmışlardı . Tüm soruları Başkan soruyordu . Ötekiler , akıllarına gelen bir soru olursa Başkana yazılı olarak iletiyorlardı ; Başkan , gerekli görürse soruyor , yoksa geçiyordu . Üç yüze yakın devlet görevlisi yargılanıyordu . Kimi sinirleri dayanamayıp baygınlık geçirirken ; kiminin dili çözülüyor , koğuşta arkadaşlarına gizleme sözü verdiği bilgileri birbiri ardınca sıralıyordu . Böylesinin cezasının hafifleyeceği ve can güvenliği açısından , az sayıda olan tek kişilik odalara çıkarılacağı söylenmişti . Sanıklar , yargıçların ve savcıların hiç bilmediği gizli kalmış kimi suçları açıkladıklarında , Mahkeme Başkanının ağzı kulaklarına varıyordu . Arkasındaki sanık sandalyelerinde kendisine karşı bir öfkenin doğduğunu ve artık geri dönemeyeceğini anlayan sanık ise , bildiği ne varsa hepsini sıralıyordu . Aslında radyo , yargılamanın yalnızca bir yüzünü yayınlıyordu . Yargıçlardan başka kimsenin , görevli subayların bile bilmediği öteki yüzde ise başka birtakım sorunlar yaşanıyordu . Saat altıda oturumlar bitip , sanıklar ve izleyiciler gittikten sonra ; yargıçlar , kendilerini savaştan çıkmış gibi hissediyorlardı . Hem iddianameyi okumak ; hem ön sorgulamanın yanıtlarını gözden geçirmek , bu arada sanığı dinlemek , boşlukları , çelişkileri fark edip sorular sormak , suçların ve kişilerin birbirleriyle bağlarını yakalamak kolay iş değildi . On beş kişi bile olsalar , her biri ayrı ayrı bunların hepsini yapmak zorundaydı . Duruşma bitince , beş , on dakikalık bir dinlenmeden sonra tekrar çalışmaya başlıyorlardı . Bu çalışma en çok bir saat kadar sürüyordu . Herkesin aklına takılan sorular , çelişkiler bu arada açık açık tartışılıyor , ertesi gün sormaları gereken soruları , çağırmaları gereken sanıkları saptıyorlardı . Bu arada yargıçlar arasında sert tartışmalar da çıkıyordu . Tartışmaların en serti , Başkan ile genç yargıç arasında geçiyordu . Genç yargıcın haklı olduğu birçok konu vardı ; ama ötekiler günün yorgunluğuna yeni gerginlikler eklemek istemediklerinden susmayı yeğliyorlardı . Yemekten sonra ise yargıçlar , ya radyo dinlemek için yemekhanede kalıyor ; ya da kaldıkları binanın biraz ilerisinde kendileri için düzenlenmiş , üç tahta sıra konulmuş birkaç yüz metrekarelik alanda biraz yürümeye , oturup yıldızlara bakıp , içlerine deniz kokusu çekmeye çıkıyorlardı . Gezebilecekleri alan sınırlandırılmıştı . Bu sınırın biraz dışına çıkacak olduklarında silahlı nöbetçilerden biri hemen önlerine dikiliyordu . Bir gece - belki de bir rastlantıydı - yargıçlar , hemen önlerindeki iskelede demirlemiş hücumbotun toplarından birinin sanıkların kaldıkları yapıya , ötekinin de kendi kaldıkları yapıya çevrili olduğunu görmüşlerdi . Genç yargıç , hem yaşı , hem de kişiliği gereği kurulun en heyecanlı , en atak olanıydı . Düşüncelerini , sanki ötekiler akıl edemeyeceklermiş gibi herkesten önce dile getiriyordu . Önemli noktalara değiniyordu ama , artık ötekilerin konuşmasına da gerek kalmamış oluyordu ; bu durumda da tek muhalif kendisiymiş gibi görünüyordu . Başkandan sert bir karşılık görünce yıpranan da oydu . Bir süre sonra tartışmalarda iki karşıt taraf durumuna düştüler . Başkanın çoğu düşüncesine genç yargıç karşı çıkıyor , Başkan da onun söylediklerine karşı koyuyordu . Başkanın , kurulun en gencine pabuç bırakacak hali yoktu . Gerekli gördüğü yerde ağırlığını kullanıp tartışmayı sona erdiriyor ; daha sonra , kurulun öteki üyelerinin eğilimlerini sezerek konuyu çözümlemeye çalışıyordu . Genç yargıç aslında hepsinden daha yorgundu . Ada'ya çağrılmadan bir ay önce ağır bir ameliyat geçirmişti . Görevi geri çevirme hakkını kendisinde görmemiş , tam iyileşmeden Ada'ya gelmişti . Onun bu durumunu öteki yargıçlar bilmiyordu ; o da kendine acındırmamak ve görevden kaçmaya bahane göstermemek için bundan söz etmemişti . Duruşmaları üç steno tutanağa geçiriyordu . Her akşam , o günkü tutanakların derlenip toplanması , üç tutanağın karşılaştırılması , önemli noktaların ertesi günkü oturumdan önce öteki yargıçlara özetlenmesi işi genç yargıcındı . Genellikle iki yüz sayfaya yakın oluyordu bu tutanaklar . Daha çok olduğunda oda arkadaşı kendisine yardım ediyordu ; ama Başkanla olan tartışmaları yüzünden , Başkan , bu işi tek başına yapması için onu zorluyordu . Oda arkadaşına küçük , kolay görevler veriyor , genç yargıcı yalnız bıraktırıyordu . Bu yoğun çalışma ve Başkanla olan tartışmaları genç yargıcın sinirlerini de bedenini de yıpratmıştı . Kimi duruşmalara tamamen uykusuz girdiği de oluyordu . Bir akşam , o günkü tutanakları koltuğunun altına almış , odasına , çalışmaya çıkan genç yargıca merdiven başında rastlayan Mahkeme Başkanı , alaylı bir edayla : Paşam , benimle anlamsız tartışmalar yapacağınıza , görevinizi yapın da , tutanaklarda yanlış çıkmasın , demişti . O günkü tartışma , devrik başbakanın , iktidara geldiğinde parti programını mecliste okurken söylediği bir cümle nedeniyle çıkmıştı . O gün , başbakan yine duruşmaya çağrılmıştı . Genç yargıç , başbakandan bu sözü hangi amaçla söylediğinin sorulmasını istiyordu . Başkan , genç yargıcın üç kez kendisine yazılı olarak ilettiği soruyu sanık başbakana yöneltmemiş ; duruşmadan sonra da , gönderdiği soruyu neden sormadığını açıklamasını bekleyen genç yargıca yanıt vermemişti . O akşam , Mahkeme Başkanının , genç yargıca koridorda söylediği bu söz , bardağı taşıran son damla oldu . O güne kadar , tüm yorgunluğuna karşın görevini titizlikle yapan genç yargıç , bu uyarıyı kaldıramazdı . Üstelik de , paşam denerek rütbesi ile , ordu ile alay edilmişti . Yüzü gerildi , yumruğunu sıktı , iyice zayıflamış sinirlerinin kalan son kırıntısıyla kendini tuttu ; Başkanın yüzüne nefretle baktı : Koskoca rejim davasını , adi suç davasına çevirdin be adam ; hepimizi rezil ediyorsun , yazıklar olsun senin hukukçuluğuna , dedi , dişlerinin arasından . Mahkeme Başkanı yutkundu , yanıt veremedi , kaçarcasına uzaklaştı . Genç yargıç o gece uyuyamadı . Tutanakları karşılaştırma işi sabaha karşı dörtte bitmişti ; sonra da uyku tutmamıştı . Uyku ile uyanıklık arasında , kendi kendine yeminler etti . Bu iktidar beraat edecek , üstelik , yeniden başa geçecek olursa , beylik tabancası ile hem başbakanı , hem de bu Mahkeme Başkanını vuracaktı . Sabah kahvaltıya indiğinde , Mahkeme Başkanını yemekhanede göremedi . Kahvaltısını aceleyle bitirip , duruşma salonuna gitmek için kapıya yöneldi . Çıkacakken , bir jandarma yüzbaşısı kendisini durdurdu . Arkasında iki de silahlı er vardı . Özür dilerim yarbayım , ama bugün duruşma salonuna gitmemeniz gerekiyormuş ; odanızda istirahat edecekmişsiniz , diyordu yüzbaşı . Genç yargıcın yüzü karıştı ; şaşırmıştı : Ne demek bu ? diye sordu . Bilmiyorum efendim , ama Genelkurmaydan emir geldi . Bu istirahatınız birkaç gün daha sürebilecekmiş . Yeni bir emre kadar . . . Kimin emriymiş bu ? Genelkurmay Başkanının efendim . Ada komutanımızla telefonla görüşmüş . Sizden özür diliyorum , ama istirahat yeriniz ; odanız , yemekhane ve binanın içiyle sınırlandırılmış . Dışarıda görünmeniz istenmiyormuş . Gereksinimlerinizi nöbetçi subayına söyleyebilirsiniz . Genç yargıç tam anlamıyla neye uğradığını şaşırmıştı , yüzbaşı başka bir şey bilmiyordu . Beni anlayışla karşılayın , ama bu emri uygulamakla yükümlüyüm efendim , lütfen birlikte odanıza gidelim , demişti ; ama yarbay onun bu sözlerini çok sonra anımsayabildi . Gözlerini açtığında revirde yatıyordu . Doktor : Merak etmeyin efendim , tansiyonunuz düşmüş . Çok yorgun görünüyorsunuz , ama korkacak bir şey yok . Kontrol altındasınız . Şimdi size bir süre uyumanız için bir iğne yapacağım , uyanınca kendinizi çok iyi hissedeceksiniz , demişti . Yargıcın aklından şimşek hızıyla geçen , bu iğnenin bir ölüm iğnesi olabileceği düşüncesi gözlerine yansımış olmalıydı . Doktor , hastasının bu kuşkusunu sezmiş gibi : Size yapacağım iğne bakın bu , diyerek bir ampulü göstermiş , sonra da çektiği ilacı yargıcın damarına vermişti . Mirza Şahruh Sultanın elçilerinden Şadi Hoca Gökçe'nin 220 ve Mirza Baysungur'un elçileri Sultan Ahmed ile bu öyküyü anlatan Hoca Gıyaseddin'in 150 , Şah Melek'in elçisi Erdoğan'ın 50 , Mirza Siyurgatmış'ın elçisi Ergadak'ın 60 ve Şah Bedahşan'ın elçisi Hoca Taceddin'in 50 adamı olduğu yazıldı ( metinde defter olundu diye geçiyor ) . Mirza Uluğ Beyin elçileri Sultanşah ve Bedahşi önce gelmişlerdi . Mirza İbrahim Sultan'ın elçisi henüz gelmemişti . 14 Ağustos günü baş sınıra gelindi : Buradan Sekçu kentine kadar dokuz konak vardı . Sınır muhafızı beş - altı bin atlı ile elçileri karşılamaya gelmişti , onları imparator adına yemeğe çağırıyordu . Böylece hep birlikte sınır muhafızının yurduna gidildi . Burada bir ayraç açarak , ( Gıyaseddin'in , Hıtaylıların yurtlarını nasıl kurduklarına ilişkin olarak yazdıklarını aktarmakta yarar var . Gıyaseddin diyorki : Hıtaylılar yurtlarını dört köşe kurmuşlar ve çevre yanlarını sanki pergelle çizilmiş gibi düzeltmişler ve dört yanından birer yol bırakıp çadırların iplerini birbirine öyle bağlamışlardı ki , buradan hiç kimse geçemezdi . Çadırların arasında büyük bir meydan alıkoyup bu meydanın ortasında bir dönüm düzlük bir yer ayırmışlar ve bunun karşısına büyük bir hıtay çadırı kurmuşlardı . Bu çadırın eteklerini kaldırıp üste getirerek altına tahtadan bir sedir yapmışlardı . Bezden yapma gölgelikler gererek bütün meydanı gölge altına almışlardı . Gıyaseddin , bundan sonra şöleni anlatıyor . Ali Emiri Efendi o kadar zarif bir Osmanlıca ile anlatıyor ki , burada Ali Emiri metnini aynen aktarmaktan kendini alamadım . Doğallıkla bugünkü dile de çevireceğim , ama önce böyle okunsun istedim : Hıtayilerin yasak ve siyasetleri kemal üzre olmağın bu vech üzre adab ile durmaları çavuşa muhtaç değildi . Herkesi makamına iclas ettikten sonra mir - i rusun 1 ki divan anın hükmündedir , kalkıp herkese piyale verdikçe yanında olan nahlin bir şahını koparıp piyale nuş eden ademin guşe - i destarına sokmağla bir saatte meclisi manend - i gülsitan eyledi . ( Hıtaylıların yasakları ve yönetimleriyle olgunluğa erişmiş olduğu için polis ve jandarma gibi kimseleri kullanmaya gereksinim duyulmuyordu . Herkes yerli yerine oturduktan sonra şölene başkanlık eden ve adına mir - i rusun denilen bir Hıtaylı her konuğa kadeh sunuyor ve yanındaki çiçeklerden bir dal koparıp her içki içenin sarığının arasına koyuyordu . Böylece bir saat içinde ortalığı bahçeye çevirdi . ) Gıyaseddin anlatmayı sürdürüyor : Buradan göçülerek yüz kırk kilometre gidildikten sonra 30 Kasımda sabaha karşı Hanbalık Kentinin kapısına varıldı . Henüz sabah olduğu için kapı kapalıydı . Burada yeni yapılmakta olan hisar yerinden kente girilerek imparator sarayı önündeki alana varıldı . Saray kapısına kadar üç yüz elli arşın tutan yeri yontulmuş taşla döşenmişti . Buraya gelince elçiler atlarından inerek sarayın kapısına kadar yaya yürüdüler . Saray kapısının iki yanındaki beşer filin hortumları arasından geçilerek içeriye girildi . Henüz ortalık aydınlanmamış olduğa bu sırada buraya yüzbine yakın adam toplanmıştı . ( . ) Büyük meydanın dört yanında sıra sıra evler , önlerinde üstleri örtülü sofalar vardı . Bu sofaların kıyılarına büyük sütunlar koymuşlar , evlerin duvarlarını ağaçtan örmüşler ve yerleri yontulmuş mermerle döşemişlerdi ( Bunu daha önce söylememiş miydim ? Y. ) Sabah olunca köşk üstünde imparatorun çıkmasını bekleyen adamlar hep birlikte davul , boru , çan çalmaya başladılar . 1 . Rusun : Elçilere mahsun ziyarethane ( Ali Emiri ) Meydan kapıları açıldı , bütün halk içeri girdi . Buranın halkı imparatoru görmeye geldiklerinde , görenekleri gereği , seyirterek ( metinde sekerek diye geçiyor ) yürürlerdi . Bu meydandaki köşkün yüz elli arşın uzağında bir de köşk vardı . Bunun önünde , dört arşın boyunda , Hıtay'a özgü altınla işlenmiş yazılar , ejder , ankakuşu ve benzeri nakışlar yapmışlar ve bir tahtın üzerine altından büyük bir davul koymuşlardı . Tahtın sağında ve solunda on iki divanın tümen komutanları , binbaşı ve yüzbaşıları duruyor , her biri ellerinde bir arşın boyunda bir tahta tutuyor ve bu tahtadan başka hiçbir yere bakmıyorlardı . Bunların arasında iki yüz elli kadar cübbeli adam , ellerinde mızrakları , kılıçlarıyla sıra sıra yer almışlar , o kadar sessizce duruyorlardı ki , burada sanki nefes alan bir kimse bulunmuyormuş gibiydi . Burada tahtın üzerine bir altın sandalye ve tahtın önüne baş ayaklı bir merdiven koydular . İmparator haremden çıkarak tahtın üzerindeki sandalyeye oturdu . Orta boyluydu , sakalı ne az ne çok denebilirdi . Ancak , sakalının iki yüz üç yüz kadar kılı o kadar uzundu ki , sandalyeye oturduğunda yerde iki üç halka oluşturmuştu . İmparatorun sağında ve solunda göğüslerine yakın yerlerine kadar yüzleri açık , saçları başlarının ortasında toplanmış , kulaklarına büyük inciler takmış , ay yüzlü iki güzel kız , ellerinde mürekkeplik ve kalem tutuyorlardı . İmparatorun söylediklerini yazıyorlar , hareme dönünce de imparatora gösterdikten sonra yazılanları taşraya gönderiyorlardı . Divan üyeleri de ona göre davranıyorlardı . Buraya gelince durdum , okuduklarımın bana belli belirsiz bir şeyler anımsattığını düşündüm . Sanki bir deja lu söz konusuydu burada ; sanki burada okuduklarımı daha önceleri bir yerlerde okumuş gibiydim . Ama üzerinde de durmadım . Olur böyle şeyler , diye düşündüm . Genellikle , bunun daha önceden görmüşlük duygusunda kendini gösterdiği söylenir . Ben hiç deja vu denilen bu duyguyu yaşamadım . Benimkisi , hep daha önceden okumuşluk duygusudur . Gerçi sık sık olmaz bende bu , ama işte şimdi Acaib'ül Letaif ın bu bölümünü okurken , yine kapıldım bu deja lu duygusuna . Eskiden olsa , acaba nerede okumuş olabilirim ? diye düşünürdüm . Oysa artık yaşlandım , üzerinde pek durmuyorum . Gerçekte , daha önce okumuş olabilirim , olmayabilirim de . . . Üstelik daha önce okumuş olmakla daha önce okumuş olduğunu sanmak arasında , yaşantı deneyimi açısından hiçbir fark yoktur . Hume'un söyledikleri doğru değildir , kesinlikle ! Hoca Gıyaseddin anlatıyı şöyle sürdürdü : 5 Martta , İmparator elçileri çağırtarak onlara : Ben ava gideceğim , eğer geç gelirsem siz yolunuzdan kalmayınız diyerek sungurları kendilerine verdi ve arkasından kötü atlar getirdiniz , seçkin sungurlar götürüyorsunuz yolunda sözler söyleyerek tarizlerde bulundu . Elçiler , 10 Martta , İmparatorun , Nimtay ( ? ) tarafından gelen oğlunu ziyaret ettiler . İmparator sarayının doğu tarafındaki bölümünde adet üzere elçilere ziyafet verildi . 22 Martta haberci gelerek İmparatorun yarınki gün şehre döneceğini söyledi . Elçileri dışarıya aldılar . Öğle vaktiydi . İmparatorun o gün dışarıda kalacağı haberi geldiğinden geriye döndüler . Ertesi gece gene haberci geldi . Elçilere , seher vakti İmparatoru görebilmeleri için bu gece dışarıda bulunmalarını söyleyerek onları atlara bindirdiler . Konak kapısında Mevlana Kadı'yı bir bölük adamla birlikte gayet müteessir ve canı sıkılmış bir halde gördüler . Sebebini sordular . İmparator avda iken Mirza Şahruh'un gönderdiği attan düşerek ayağını incittiğini ve elçilere öfkelenerek onları Hıtay'ın doğusundaki illere sürülmesini emrettiğini öğrendiler . Bu haberi alan elçiler çok üzüldüler . 26 Martta haberci geldi . Önceden kendilerine hediyeleri verilen Sultan Şahla Yahşi Melekten maada , geri kalan bütün elçilerin İmparatorun yanına götürdü . İmparator çıkıp tahtına oturunca , elçilere verilmek için sinilere konulan para ve kumaşların hepsini imparatorun yanına getirdiler ve İmparatorun emriyle bir yana koydular . Sonra , elçiler önlerine konulan sinileri alarak konaklarına götürdüler . Verilen hediyeler şunlardı : Sadi Hoca'ya on gümüş mahfaza , otuz parça atlas , yetmiş parça çeşitli kumaş , beş bin kağıt para ve karısı için otuz parça kumaş : Sultan Ahmed , Gökçe ve Ergadak'ın her birine sekizer gümüş mahfaza , kendileriyle karıları için on altışar parça atlas , yetmiş sekiz parça çeşitli kumaş , ikişer bin kağıt para ; Gıyaseddin ile Erdoğan ve Taceddin Bedahşi'ye yedişer gümüş mahfaza , on altışar parça atlas , altmış birer parça kumaş ve ikişer bin kağıt para . 4 . İşte her şey bu kitapla başladı . Günlerden 16 Aralık 1979'du ; çok iyi anımsıyorum . Fransa'dan Christian D . gelmişti . Benimle , Yusuf Horoz ile bir söyleşi yapmak için . Le M . gazetesi adına . Düşünün bir kez , Le M . gazetesi , benimle söyleşi yapmak üzere bir yazarını gönderiyordu buraya , Taormina ya ! 0 sabah erkenden kalkmıştım , iyi anımsıyorum . Pencereden baktığımda , yine o beyaz yelkenliyi gördüm ya da gördüğümü sandım ! Kış günleri beyaz yelkenlileri görebilmek için insanın yüreğinde , o sık sık değilse bile gene de , yaşadığı yolculuk duygularından birisi olması gerekir . Gerçekten de pek çoktur yolculuk duyguları ! Özellikle kışın ve geceleri , yolcularla yolculuk duyguları arasında hiçbir ayrım kalmaz : Sanki on ayrı romana aynı zamanda başlanmış da her birinin başlangıç bölümleri , tıpkı Rusların geleneksel , tahtadan yontulmuş biblo bebekleri gibi iç içe konulmuş ya da yazılmışa benzer bir kış gecesi yolcusunun yol düşünceleri ! Böylesi , diyeceğim , salt başlangıçlardan oluşan on roman taslağının birbirinin içine geçmesi ( metinde emboites diye geçiyor ) nasıl hem okuru hem de okuma eylemini aynı zamanda gündeme getiriyorsa , kış geceleri yolculukları da yolcuyla yolculuk duygularını ( ya da eylemlerini ) aynı zamanda gündeme getirir . Ne kadar çok yolculuk duygusu vardır ! Gerçekte , belki bir yolculuk da değildir bu ; ya da bir roman da değildir . Yolculuğun yolculuğu , ya da romanın romanıdır . Şöyle de düşünebiliriz : Öyle bir roman yazılmalı ki , bu romanın baş kişisi o romanın okuru olsun ! Hayır , öyle değil , eğretilemeli konuşmuyorum ; - hani o romanda ben kendi hayatımı buldum gibi bayağı bir şey söylemiyorum ! Tam tersine , her okur , bu romanı okurken şaşırsın ; 0 okurun en gizli , hiç kimselerin bilmediği çok intime yaşantısını , işte orada , o sayfalarda bütün ince ayrıntılarıyla ( okurun belleğinde kaldığı kadarıyla , işte tastamam o kadarıyla ) bulabilsin ! Böyle bir roman yazmaktı dileğim , diye düşündüm ; - roman deyim yerindeyse , okurun tarihi olsun ! Aynayla bellek arasındaki ayrımın belirsizleştiği bir bölgede , yazılmış olan roman la , yazılmakta olan roman ın birbiriyle örtüştüğü bir yazma eylemi olsun ! İşte bir yelkenlinin , beyaz , bana bunları düşündürdüğünü ve her yazma eyleminde , nescafeme süt koymayı unuttuğumu anımsayarak , bunun Freud'cu bir anlamı olup olmadığını incelemeyi erteleyerek , Christian D . a neler söyleyebileceğimi tasarlamaya koyuldum . Ona , yazdığım romanlardan söz edecektim . Morcovaldo dan , Palomar dan ya da daha sonrakilerden ! D . Sallenave ile F. Wahl'ın Fransızcaya çevirdikleri kitabımıysa , çok sevdiğimi anlatacaktım ona . ( İşte gene bir bellek sürçmesi : Kitabın çevirmenlerinin adlarını anımsamak iyi de , kitabın adı neydi sahi ! ) . Kendimi bir söyleşiye değil de , bir yolculuğa hazırlar gibiydim . Sanki , en sevdiğim kitaplarımı yanıma almaya hazırlanıyordum . Sanki , Gıyaseddin Hoca'nın reji deposu gibi kokan sahaf dükkanına doğru yola çıkacaktım . Bu söyleşiye , Gümüşsuyu'ndan Balık Pazarı'na doğru yola çıkmaya hazırlanan bir gezgin ( örneğin , Marco Polo ) gibi hazırlanmaktaydım . Cesur adam ! Bütün bunları söyleyecek , söyleyebilecek miydim ? Elbette söyleyecektim . Dahası , Balık Pazarı'ndaki Aynalı Pasaj'da kendimi bir flaneur , bir düşünür - gezer gibi duyumsayabilmek adına , kaç kez , ( evet , kaç kez ! ) boydan boya ( yoksa bir aşağı bir yukarı mı ? ) , gidip geldiğimi de anlatabilirdim . Aynalı Pasaj esnafının , pasajı bir aşağı bir yukarı arşınlayan bu adamdan kuşkulandıklarını da ayrımsamamış değildim . Kimi kez dışarı çıkıyorlar , benimle konuşmak istermiş gibi yaklaşmak istiyorlar , ama sonra nedense vazgeçiyorlardı ! Üstü cam bir pasaj , ya da bir arkad'dan daha az ne vardır bu kentte ! O yüzden de Aynalı pasaja , nedense belki biraz ödlek düğmeci , boyacı vb . esnafı ürkütmek pahasına , oraya , sürekli oraya gidiyordum . Bu , benim bir okur olarak tarihimde önemli bir dönüşümdür . Bir yazar olarak tarihimi , yazmakta olduğum bu otobiyografik romanda ele alacağımı size daha önce söylemiştim sanıyorum . Eleştirmenler otobiyografik romanların , yazarların çıraklık dönemine rastladığını söylemişlerdir hep , İnanmayın siz onlara ! Bu roman , . benim ustalık dönemimin magnum opus u olacak . . . 7 . Bu romana nasıl başlayacağımı , sanırım biliyorsunuz . Christian D . benimle söyleşiye geldiğinde ne söyleyeceğimi de çok iyi biliyorum : Bütün doğruculuğumla , felsefeci olmayı denediğimi , ama felsefeciliği başaramayınca romancı olmaya karar verdiğimi anlatacağım ona . Açık yürekli olmalıyım : Taormina dan söz etmeliyim . Taormina nın bir sözcük ve imge olarak , bana nasıl bir mutluluk bağışladığını anlatmalıyım . 8 . Burada bir ayraç açarak şunu sormak istiyorum : ( Taormina da , yılanların testisleri olup olmadığı konusunda bir tartışmaya tanık olduğumu size söylemiş miydim ? Evet , anımsıyorum . O kadar iyi anımsıyorum ki , neredeyse sözcüğü sözcüğüne şöyle demiştim : Taormina da yılanların penisleri olmadığına inanılır . Çünkü ayakları yoktur . Testisleri de yoktur· ; çünkü çok uzundurlar . Gerçekte , Aristoteles'in De Generatione Animalium unda da buna benzer görüşlerin önce sürüldüğünü biliyoruz . Taormina lı , dolayısıyla Aristotelesçi olmayan biri için , inanılır olmayan bu argümanın belli tutamakları vardır elbette . Bunların neler olduğunu biliyorsunuz . Bu yüzden yinelemeye gerek olmadığını düşünüyorum . Taormina lılar için yılanların hem penislerinin hem de testislerinin olmadığı düşüncesi bir Zeitgeist idi demek istiyorum . ) 2 . Christion D . a daha neler söyleyecektim ? Büyük bir olasılıkla , o bana hangi yazarları sevdiğimi soracaktı . Ben de ilk gençlik yıllarımda Dostoyevski'yi ( özellikle , Yeraltından Notlar ı nasıl unutabilirdim ? Nasıl başlıyordu , şey , hah evet , şöyle : ben hasta bir adamım . . . kötü bir adamım . . . ) daha sonraları , özellikle de İtalyanca öğrendikten sonra İtalo Calvino'yu ve elbette son yıllarımın gözdesi Milan Kundera'yı . . . Doğallıkla , Elias Canetti'yi unutmamalıydım ! Ah , Christian D . a elbette , şeyden , sevgili Hermann Broch'dan da söz etmemeli miydim ? Hiç olur mu ? Broch'un , sevgili Hermann'ın ellinci doğum yıldönümü dolayısıyla ( Kasım 1946'ydı yanlış anımsamıyorsam ) bir konuşma yapmıştım ( yapmış mıydım ? ) , ah , siz gençler nerden bileceksiniz ? Sözcüklerin de bilinci vardır . Neden derseniz , karanlıkta sözcüklerin ağırlığı bir kat daha artıyor , derim . Ağırlık somuttur , öyleyse sözcükler de somuttur . Bana sorarsanız , entelektüel tarihin en meşum olgusu , somutun göz ardı edilmesidir . Bunları Christian D . a anlatmalı mıyım ? Belki de bana ne tür kitaplar okuduğumu , yolculuklarda kitap okuyup okuyamadığımı da soracaktır . Hazırlıklı olmalıyım . Sanırsam şöyle demeliyim : Kitaplar vardır , yirmi yıl yanınızda taşımış , okumamışsınızdır ; hep el altında bulundurmuş , kentten kente , ülkeden ülkeye sizinle alıp götürmüş , pek fazla yer olmasa da özenle sarıp sarmalayarak bavulunuza koymuşsunuzdur . Bavuldan çıkarıp alırken yaprakları belki karıştırırsınız şöyle , ama bir tek satırını bile baştan sona okumaktan dikkatle sakınırsınız . Derken yirmi yıl geçer aradan , bir an gelir sanki çok büyük bir baskıya karşı duramayarak ansızın böyle bir kitabı baştan sona bir solukta okuyup yutmaktan başka bir şey yapamazsınız , bir vahiy gibi gelir size okuduklarınız : 0 zaman , kitabı okumaktan o bir sürü kaçışların anlaşılır nedeni . Okumadan kitabı uzun bir süre yanınızda bulundurmanız gerekmiştir ; kitabın yolculuğa çıkması ; uzamda bir yer tutması , bir yük oluşturması gerekmiştir . Hilmi Yavuz , bu son anlatısını ( şimdi yazmakta olduğu anlatıyı ) yazmaya başlamadan önce onu nerede yazacağını düşündü . Ne yazacağını biliyordu kuşkusuz ; ama nerede yazabileceğini bilmiyordu ve yine kuşkusuz , bu anlatının nerede yazılabileceği bizce şimdilik bilinmeyen nedenlerden dolayı , Hilmi Yavuz için pek büyük önem taşıyor olmalıydı . Hilmi Yavuz , anlatacağı öyküyle ( buna öykü denilip denilmeyeceğini göreceğiz ! ) , bu öykünün anlatılacağı uzam arasında bir bağıntı olsun istiyordu ; - anlaşıldığı kadarıyla ! Öyküyü yazmadan önce , uzun uzun düşündü ve sonunda karar verdi : Bu anlatıyı bir kuyuda yazacaktı ! Bir anlatının kuyuda yazılabilmesinin bazı sorunları olduğunu bilmez değildi Hilmi Yavuz . Önce ve kuşkusuz , anlatıların yazılabilmesine elverişli bir kuyu aramak ( ve elbette bulmak ! ) durumundaydı . Sonra , bu kuyuya yazı masasını ve daktilosunu ( Tippa Baby daktilo ; Baby tipi olduğu için oldukça hafifti ! Öteki , Erica , babadan kalma lenduha bir daktiloydu ve Hilmi Yavuz , kuyuda ağırlık istemiyordu ) indirmek için gereken düzenekleri kurmak gerekti . Kuyunun aydınlatılması da söz konusuydu elbet , ama Hilmi Yavuz bunu önemsemedi . Kuyunun , günün belli saatinde kaçınılmaz olarak gün ışığı alacağını varsayıyordu . Bu anlatıyı yazmaya oturmadan önce , bulunduğu büyük kentte kuyu aramaya çıktı . Büyük kent , kuyularla ve sarnıçlarla doluydu , ama Hilmi Yavuz , sarnıçta yazmak istemiyordu bu anlatıyı ; ancak bir kuyuda yazabileceğini düşünüyordu . Önce evinin yakınına bakındı . Bir dostu , fazla uzağa gitmemesi gerektiğini , oturduğu evin altında bir kuyu olduğunu anımsattı ona yoksa farkında değil miydi , oturduğu evin bir kuyusu olduğunun ? Hilmi Yavuz , büyük kentte eski zaman evlerinin çoğunun kuyusu olduğunu , o kentin insanlarının suları bu kuyulardan sağladıklarını biliyordu elbet ; ama kendi evinin ( 1966 yılında yapılmış bir apartmandı bu ! ) bir kuyusu olabileceği doğrusu aklına gelmemişti . O arkadaşı ( bir felsefeciydi ! ) niçin bir kuyu arayışı içinde olduğunu bir felsefeciye yakışan bir merakla sorup , Hilmi Yavuz'dan : Anlatı yazmak için ! yanıtını alınca , Apollonioslu Diogenes'e mi öykündüğünü sormak gereğini , duymuştu . Hilmi Yavuz'un Apollonios'lu Diogenes'i düşündüğü filan yoktu ! Felsefeci arkadaşına , fıçıda yaşamakla kuyuda yazmak arasında temelli bir ayırım olduğunu anımsatmak istediyse de , vazgeçti . Açıklama yapmakta her zaman gönülsüz davranmıştı . Hilmi Yavuz , elbette evinin altında bir kuyu olduğu konusundaki uyarıya kayıtsız da kalamazdı . Apartmanın kapıcısı Niyazi'yi buldu , ve onunla birlikte kalorifer dairesine indiler . Niyazi , apartmanın bu kuyunun üzerine yapılmış olabileceğini , ilk kez Hilmi Yavuz'dan işitiyordu . Kalorifer dairesinin zeminini vurarak yokladılar ; bu işi büyük bir özenle yaptılar . Kapıcı Niyazi işin başında zemin yoklamayı savsaklarken , Hilmi Yavuz'un işi ciddiye aldığını görünce gayrete geldi . ( Daha doğrusu Hilmi Yavuz , öyle zannetti . Çünkü , Niyazi , kuyu arayışının bahane olduğunu , onun aslında , bir define aradığını düşünüyordu . ) Kalorifer dairesinde yapılan zemin yoklaması sonuç vermedi : Apartmanın , bir kuyu üzerine kurulmuş olduğu , bir söylen den başka bir şey değildi ! Felsefeci arkadaşı yanılmıştı ! Bunu , kan ter içinde kalorifer dairesinden çıkıp , banyo küvetinde biriktirdiği suyla elini yüzünü yıkadıktan sonra gittiği içkievinde , kendisine sarımsaklı bir patlıcan tava söylemiş ve henüz rakısından , büyük olasılıkla , ilk yudumu almış olan dostunun masasına çöktüğünde bildirmiş , ama umduğu yanıtı alamamıştı ; - çünkü felsefeci dostu , apartmanın altında bir kuyu olduğundan emindi - emin olmak ne demek , biliyordu orada bir kuyu olduğunu . . . Eve biraz çakırkeyif , ama nedenini bilmediği bir tedirginlikle döndüğünde , Hilmi Yavuz'u kapıcının karısı Esma karşıladı . Kocasından ( Niyazi'den ) duymuştu apartmanın altında bir kuyu aradığını ! Esma , onu bir kenara çekerek , daha önce apartmanın öteki sakinlerinin de bu konuda bazı girişimleri olduğunu anımsattı . Bu arada sık sık ve tedirginlikle merdivene , bir gelen var mı diye bakıyordu . Niyazi , dedi , sizin define aradığınızı söylüyor ; ama ben biliyorum ne aradığınızı : siz bir büyü arıyorsunuz ! Ey Okur ! Hayır , sandığınız gibi Hilmi Yavuz'un bir düş gördüğünü ve o düşün içinde bir kuyudan açılan delikten bir cennet çayırına çıktığını , misk ve amber kokuları arasında dünyalar kadar güzel bir genç kıza rastladığını , o genç kızınsa aslında Şahmeran olduğunu anlatmayacağım . Kuyular , aslında masal nesneleridir ! Söylenlerde de vardır oracle'lar çoğu kez kuyulardadır ve insanın büyük gizemini kuyulara söylerler . Hilmi Yavuz'un yazacağı anlatının , bunlarla hiçbir ilişkisi yoktu . Kuyu , bir eğretileme olarak da yer almayacaktı bu anlatıda . Daha da ileri gidilerek , bu anlatıda `kuyu sözcüğünün geçmeyeceğini söylemek fazla olmayacaktı ! Hayır , bu anlatıda kuyu sözcüğü bile geçmeyecekti . . . Bütün istediği , sadece içinde inip anlatısını yazacağı basit , alelade , sıradan , hiçbir olağandışılığı olmayan bir kuyuydu : Dibindeki delikten cennet çayırlarına ; Şahmeran'ın ülkesine çıkan bir masal kuyusunun ardına düşmüş değildi , hayır ! Bildiğimiz , çıkrıklı , hani çocukken futbol oynadığımızda arasıra lastik topun içine düştüğü türden bir kuyu ! Evet , tastamam böyle bir kuyu ! Hilmi Yavuz'un günleri , bu büyük ve yorgun kentte , her şeyin tozlu ve külrengi olduğu bu kentte ( bir şiirinde , kentin ölüme endekslendiğini söylemişti ! ) ve tenha saatlerinde bir kuyu aramakla geçti . Bazen , bir kuyu buluyor , ama , şöyle bir bakınca , istediği gibi basit , alelade , sıradan bir kuyu olmadığını anlıyordu . Arasıra da , ilk bakışta işine yarayıp yaramadığını anlamadığı bir kuyunun içini görmek istiyor , beline sıkıca bağladığı halatı ( kuyu aramaya başlayalı beri nereye giderse gitsin yanından , içinde halatın bulunduğu siyah plastik poşeti ayırmaz olmuştu ! ) kuyunun bileziğine doladıktan sonra ( bu ; ayağı kaydığında aşağıya düşmesin diye aldığı bir önlemdi ! ) yavaşça içeri süzülüveriyordu . Kuyunun , iki bacağını açarak inebileceği genişlikte olması yetiyordu . Ayaklarıyla yavaş yavaş ve ihtiyatla , kuyunun çeperinde , duvarda güvenilir çıkıntılar arıyor ; sağlamlığını yokluyor , sonra da basarak ve hiç acele etmeden aşağıya iniyordu . Ayağının suya erdiği yerde duruyor ; soluklanıp yukarıya , kuyunun ağzına bakıyor , ışığı hangi saatlerde aldığını , göğün yuvarlak ve mavi bir kapak gibi kuyunun üzerinde duruşunu inceliyordu . Hilmi Yavuz'un bu anlatıyı yazabilmek için , kuyunun ağzından gökyüzünün lekesiz , saf ve temiz bir mavilik olarak görünüyor olmasına ( sanki ) önem verdiğini düşündürten bir özen vardı bu incelemede . . . Göğün aşağıdan görünüşünü beğendiyse , bu kez , kuyunun yeterince geniş olup olmadığına bakıyordu . Bir masanın ve bir sandalyenin yerleştirilebileceği ölçüde geniş olmalıydı kuyunun içi . Hilmi Yavuz , incelemeyi bu sırayla yaptığına göre , kuyunun dibinden göğün görünüşünün , kuyunun genişliğinden ( bir masa ve bir sandalye sığabilecek büyüklükte olup olmadığından ) daha önemli olduğunu anlayabiliyordunuz . Sonra , dibe indiği gibi yine yavaş yavaş ve dikkatle , kuyu duvarındaki çıkıntılara basarak tırmanıyordu . Ama tırmanmadan önce , indiği her kuyuda yüzünü yıkamayı bir alışkanlığa dönüştürdüğünü de belirtmek gerekiyordu . Her kuyuya böyle , deyim yerindeyse elini kolunu sallayarak giremiyordu Hilmi Yavuz . Bir keresinde , büyük kentin içindeki haliç'in erguvanlarla donanmış kıyılarından birinde ( ilkyaz olmalı ! ) , bir tepede , evet bir tepede , inanılmaz güzellikte , evet , evet , neredeyse eşsiz , benzersiz bir kuyu gördü . Kuyu , iki büyük çınarın arasında , yeşilliklerin ortasında , bembeyaz kireçle badanalanmış bileziğiyle nefis bir kuyuydu . İnsan bir kuyuya aşık olabilir ! diye geçirdi içinden ve keyifle avuçlarını birbirine sürterek hırsızlama kuyuya yaklaşmaktaydı ki , birden elinde av tüfeğiyle iriyarı bir adam beliriverdi . Hilmi Yavuz , kuyuya doğru , herhalde kuyuyu yerinden söküp başka bir yere götürmek , hayır , hayır , düpedüz çalmak istiyormuş izlenimini vererek yürüdüğü için olacak ( yukarıda bu yüzden hırsızlama denilmişti ) , eli av tüfekli iriyarı adam , bu kuşkulu tavırlı kişiyi Durrrrrr . . . diye uyarma gereğini duydu . Hilmi Yavuz , kuyuya neredeyse elini uzatsa dokunacakmış kadar yakınlaşmışken durdu , adam yanına gelinceye kadar hiç kımıldamadı . Eli av tüfekli adam , Hilmi Yavuz'a , burada ne aradığını sordu ve yanıtını beklemeden bu sorunun , evet , evet yanıtını beklemeden , buranın özel mülk olduğunu , izinsiz kimsenin içeri giremeyeceğini , biraz sert , hayır hayır , oldukça sert bir dille anımsattı . Hilmi Yavuz ise , hiçbir kötü maksadı olmadığını , sadece şuradaki kuyuyu ( eliyle gösterdi ) incelemek istediğini söylemekle yetindi ve kımıldamadan beklemeyi sürdürdü . Eli tüfekli adam , biraz şaşkın , hayır hayır , epeyce şaşkın , kuyuyu niçin incelemek istediğini sorabilip sorabilemeyeceğini sordu . Hilmi Yavuz , Bir anlatı yazacağım da , kuyuyu onun için görmek istiyordum , dedi . Doğrusu bunu o kadar güvenle , o kadar kararlılıkla söylemişti ki , iriyarı ve av tüfekli adamın özür dileyerek onu hemen kuyuya buyur edeceğini düşünebilirdi insan ; ne yazık ki öyle olmadı . Adam , biraz şaşırmış , belki de biraz korkmuş olmalıydı . Kuyuda anlatı yazmaya kalkışan birini , tuhaf bir tip diye niteleyebilecek biri gibi görünüyordu av tüfekli adam . Hilmi Yavuz , av tüfekli adamın şaşkınlığından yararlanıp ona doğru bir adım attı ; bunu ikinci ; üçüncü adımlar izledi . Adamın öylece duruyor olmasından yararlanarak Hilmi Yavuz , kuyuya yöneldi ve siyah plastik poşetten çıkardığı halatı bir ucundan kuyunun bileziğine , öteki ucunu da beline doladıktan sonra ( ki inanılmaz bir hızla yapmıştı bunu ) kuyudan içeriye süzülüverdi . Hilmi Yavuz'un kuyuya girmezden önce gördüğü son görüntü , eli tüfekli adamın , belki biraz daha şaşkın , öylece durduğuydu . . . Kuyuya inerken Hilmi Yavuz , işte kuyu ! diye söylendi kendi kendine . Bu yüzden , çıkıntılara ( hep ) özenle , sanki tutunmaktan çekiniyormuş gibi yavaş basıyor , dibe doğru indikçe artan serinliği hazla içine çekiyor ; eliyle tutunduğu yerlerdeki yosunları koparmaktan çekiniyor ; arasıra durup yukarıya kuyunun ağzına , oradan gökyüzünün nasıl göründüğüne bakıp ( eşsiz , benzersiz bir görüntü bul diye söylenerek ) , inişin tadını çıkarıyordu . Kuyunun su kesimine ulaşınca durdu ; iki ayağını çıkıntılara sağlamca yerleştir dikten sonra eğildi ve dengesini yitirmemeye çalışarak yüzünü yıkadı . Su biraz kireçli gibi geldiyse de aldırmadı . Tam istediğim gibi her şeyi ! diye ünledi sevinçle ve cebinden çıkardığı metal mezurayla kuyunun çapını ölçtü . Hemen yukarıya çıkıp masayı ve sandalyeyi ısmarlamak istiyor ; bir an önce kuyunun dibine yerleşerek anlatısını ( bu anlatıyı , yani ) orada yazmak için can atıyordu . Ey Okur ! Ey bigane okur ! Sizin de kolayca onaylayacağınız gibi , bu anlatının kolay yazılmadığına , Hilmi Yavuz'un bir kuyuyu bulabilmek için büyük ve yorucu bir çaba gösterdiğine kuşku yok ! Evet , evet , kuyuyu , istediği kuyuyu bulmuştu Hilmi Yavuz . Şimdi , işte , kuyunun dibine yerleşmesi ve anlatıyı yazmaya koyulması gerekiyordu . . . Şimdi , artık , rahatlıkla itiraf edebiliriz : Hilmi Yavuz'un anlatısını yazmak için kuyuyu seçmesi , anlatının ölüm le ilgili olmasındandı . Hilmi Yavuz , kuyuyla ölüm arasında bir bağlantı olduğunu ve ölüm'ün ( kuşkusuz , kendi ölüm'ü olacaktı bu ! ) ancak bir kuyuda yazılabileceğini düşünüyordu ! Neden böyle düşünüyordu , peki ? Şundan : Ölüm'ü yazmak deneyimi ( Freud'un Gedankenexperiment dediği ) bir imgeleme deneyimidir . Wittgenstein'in de çok haklı olarak belirttiği gibi , insanın ( kendi ) ölümü ( nü ) yaşamasına olanak yoktur ! Öyleyse , insanın kendi ölümüne ilişkin bir idea'sı olamaz ; ne zaman ölümünü imgelemeye kalkışsa kendini , salt bir seyirci olarak imgelemekten öteye geçemediğini görür , çünkü . . . ( Charles Chaplin'in , Limelight'ında buna benzer bir deneyime giriştiğini anımsayanlarınız bulunabilir elbet ! ) Seyirci ya da tanık olmaktan başka nasıl görebiliriz ki kendi ölümümüzü ? : Our own death is unimaginable . Hilmi Yavuz'un aşmak istediği tastamam buydu : Bu Gedankenexperiment i tersine çevirebilmek - ölümü , kendi ölümü'nü yaşayabilmek ve bunu , sanki bir öteki'nin ( başkasının ) ölümü'nde seyrediyormuş - gibi - değil'e en yakın bir deneyim olarak yaşamak ! Kuyuyu , bu deneyim ve bu deneyimin anlatısı için seçmesinin nedeni buydu ! Şimdi kuyudaydı işte , ve orada olmak yetiyordu Hilmi Yavuz'a . Kuyuya inmek ve anlatı'sını ( kendi ölümünü yaşamaya ilişkin bu anlatıyı ) orada yazmak ona dayanılmaz geliyordu . Christa Wolf un Kassandra'da söylediğini tekrarlıyordu hep : Bu anlatıyla ölüme doğru gidiyorum ! Kuyuya inmek ! Belki biraz daha derine inse , kuyunun , onun için ne anlama geldiğini , bilinçdışının derinliklerinden bulup çıkarabilirmiş gibi geliyordu ! Hilmi Yavuz'un babasının , kuyu ile bu anlatı arasında bir bağıntı kurulmasında belirleyici olduğunu söyleyecek kertede ileri gitmeyeceğim . Ancak şurası kesin : Babası Hikmet Bey , her zaman yükselmek'ten ( `itila'dan ) yana olmuştu , dibe doğru alçalmak'tan değil ! Hilmi Yavuz çok iyi anımsıyor : Kalamış'ta bir yaz akşamı , evin havuzlu bahçesinde , savaş yıllarıdır , rakı içiliyor . Sarmaşıkların , saat çiçeklerinin , hanımelilerinin ördüğü çardakta . . . Hanımelilerinin o baygın kokusunu içine çekiyor çocuk ; - kokulara karşı hep duyarlı ! Borulu gramofondaki taş plak , Enfi Hasan Ağa . Baba , onu seviyor . Nereden nereye ! O akşam , İzzeddin Şadan Bey Amcası gelmiş . Sofradaki ötekiler kimler ? Anımsamıyor ! Şiirler okunuyor . Çocuk , kokulara ve şiire ( seslere ) duyarlı ; - dinliyor , hanımelilerini ve Enfi Hasan Agayı ve baba Yüksel ki yerin bu yer değildir diye kadehini kaldırdığında , İzzeddin Şadan Bey Amcasının Hayır , ağabey , hayır . Yüksel , değil , Excel dediğini . . . ve Excel ki yerin bu yer değildir ! diye düzelttiğini duyuyor . Hilmi Yavuz'un özel tarihinde bu düzeltmenin bir anlamı var . İzzeddin Şadan Bey Amcası ; daha sonraki konuşmalarında , ölümüne yakın , hep Hayatımız , mülemma ! 1 . demiştir . Bu sözü daha önce de sık sık İzzeddin Şadan Bey Amcasından duyduğunu anımsıyor Hilmi Yavuz . Hayatımız mülemma ! . . diyor İzzeddin Şadan Bey Amca . Hilmi Yavuz , mülemma ne demek ! diye düşünüyor , çardaktan yıldızlı gökyüzüne bakarak , sanki bir kuyudan göğü seyrediyormuş gibi . Ve , 1 Mülemma ( veya. mülamma ) : Birkaç dilde ( örneğin , Türkçe , Farsça , Fransızca . . . ) dizelerden meydana gelen şiir ( Editörün Notu ) . Excel ki yerin bu yer değildir . . . e kızıyor . Niçin yükselsin ; tersine aşağıya , dibe , . Arzın Merkezine Seyahat i düşlüyor o . Bir kuyuda yaşamak ( ve ölmek ! ) istiyor ! Hanımelilerini koklayarak ve Enfi Hasan Ağayı dinleyerek . Ki , sonra , çok sonra , hayatımız mülemma nın ne demeye geldiğini anlayacak , Tanpınar'ın Mümtaz'a ( Huzur da ) söylettiklerini okuyunca : Benim diyebileceği ve kendi başına bir hayatı yoktu . Hep tezad halinde ve birbirini kovalayan çehrelerin ikliminde yaşıyor , onlarla düşünüyor , onlarla görüp duyuyordu . İkiz bir ömrü yaşıyordu . Cennet ve cehennemi beraberinde gezdiriyordu . Bu iki haddin arasında , uçurum kenarlarında şiddetli uyanışlarla dolu bir somnambül hayatı vardı ( . ) Şarkla Garp birbirinden ayrı . Biz ikisini birleştirmek istedik : Hatta bundan yeni bir fikir bulduğumuzu sandık . Halbuki tecrübe , daima yapılmış , daima iki çehreli insanlar vermiştir . Ve , hayatımız mülemma nın bir tür Janus maskesi demeye geldiğini çok sonra anlayacak olması , bizi , şimdi çok fazla ilgilendirmiyor . Ama bu mülemma sorununun İzzeddin Şadan Bey Amcası ile Hilmi Yavuz arasında akrabalık ilişkilerini aşan bir dostluğun , bir camaraderie nin doğmasına yol açtığını da , burada belirtmeden geçemeyeceğiz . BİR OKUL ANISI 1953 yılı mıydı ? Bulgaristan'dan göçmenler gelmişti . ( Bunu , bir yerlere bakıp doğrulamak gerekir belki de . ) 1 Göçmenler , şimdiki Taşlıtarla'ya yerleştirilmişti . Rami yakınındaki , eskiden çilek ve bamya tarlası olan yeşil tepeler , tek katlı göçmen evleriyle doldu . Yerli göçmenler de - Anadolu'daki kıraç toprağını bırakıp sırtlarındaki denkle gelenler - gecekondularını çattılar oraya . Taşlıtarla , bir anda , insan tarlası olup çıktı . Daha önceleri tek tük Rami otobüslerinin işlediği bu yerlere , Edirnekapı'dan , Beyazıt'tan , büyük taksiler , eski Buickler , küçük otobüs bozması şeyler dolmuş yapmaya başladı . Hemen o gün Taşlıtarla Dolmuşu adını aldı . ( Minibüslerin gelişi daha sonradır . Taşlıtarla Minibüsü adını da ondan sonra almıştır . ) Göçmen çocuklardan biri bizim sınıftaydı . Türkçesi , dersleri yeterince izlemeye yetmiyordu . Türkçe bir yana , fizikle matematiği de beceremiyordu . Zaten bütün sınıf , matematikten biraz yayaydı . Göçmen ne yapsın ? O günlerdeydi işte . İstanbul Erkek Lisesindeydim . Lisenin iki yanında iki büyük kulesi vardı . ( Yoksa dört mü ? Öyküyü yazmadan yapının girdisi çıktısı konusunda biraz bilgi almam gerekirdi . Cengiz Bektaş'a sormalıydım . O , hem mimar , hem de benim gibi , bu okulun öğrencisiydi . ) 2 Beni ilgilendiren o iki kuleydi . Büyük taşyapı , ön bahçenin , güz aylarında , yapraklarını bir bir döken çınarlarıyla , herkes dersteyken , dışarıdan bakıldığında , o ıssızlıkta , o kısa süreli sessizlikte , küçük bir Fransız sarayını andırırdı . O sırada , okul hademesi , yaprakları bir kenara toplayıp yaktığında bu görüntü daha da pekişirdi . Ya yapının Fransız mimarisinin örneklerinden oluşundan ya da Beylerbeyi Sarayı , Küçüksu Kasrı gibi Boğaz'daki sarayların görüntüleriyle karıştırmamdan bu izlenim doğuyordu . Tek başına iki kuleyle baş başa kalınca da , karşılarına geçer , uzun uzun bakar , kendimi bir şatoda sanırdım . Şatonun sahibi Fransız kontunun yeğeni olurdum . Derse geç kaldığım günlerde , yarı loş , upuzun koridorun sessizliğinde , kendi ayak seslerimin yankılarını dinleyerek sınıfa giderken bu düşünce büsbütün ürkütürdü beni . İçeri girmiş güvercinlerden biri - hep girerlerdi - bir kanat çırpışıyla yanımdan geçtiğinde Drakula'yı düşünmeden edemezdim . O da bir konttu . Amcam belki de oydu . Bu şato da onun şatosuydu . Yapının Fransız sarayını andırışı , şatoluğu , hep o iki kuleden geliyordu . Kulelerden birinin bir bölümü , koca bir kitaplıktı . Cilt cilt kitaplarla doluydu her yer . Okumak için cilalı masalar , deri koltuklar vardı . Orada , Milli Eğitim Klasiklerinden Marcel Proust'un , Yakup Kadri Karaosmanoglu nun çevirdiği ; Geçmiş Zaman Peşinde sini okumuştum . Proust'un yazdıklarıyla yapı kafamda çakışıyordu . Kulenin bir bölümü de laboratuardı . Geniş bir biyoloji laboratuarı . Akvaryumlar , türlü türlü bitkiler vardı . Cam fanuslarla akvaryumlar , ışıkları yansıtırdı . Kütüphaneye göre burası iyice aydınlıktı . Laboratuarda gölge seven bir bitki var mıydı o zaman ? Biyoloji hocamız Kemal Enver , dişçiydi . Yani doktor . Laboratuardan hiç çıkmazdı . O bitkiyi ötekine aşılardı . Akvaryumdaki balıklarla uğraşırdı . Biz de dersleri orada yapardık . Derste , kocaman masanın üstünde canlı kurbağaları keserdi . O da şatonun Frankeştayn'ı olamaz mıydı ? Beni asıl kitaplık çekiyordu . Oscar Wilde'ın Dorian Gray in Portresi'ni okuduğumda öykü , bu yapıda geçiyormuş gibi geldi . Ben öyle yakıştırdım . Çünkü öteki kule , baştan başa resim galerisiydi . Portre de oradaydı . Galerinin kuytu köşelerinden bir yerde duruyordu . İkinci kule , resim atölyemizdi . Burası , tam anlamıyla bir galeriydi . Büyük pencereleri vardı . Her yönden ışık alıyordu . Resim atölyesi olarak seçilişi de bundandı . Biz , resim derslerimizi hep burada yaptık . Bu , hocamız Hakkı Anlı'nın ressam oluşundan geliyor olabilirdi . Hakkı Anlı , bütün gününü orada geçirirdi . Dersi olmadığı saatlerde kendi resmini boyardı . Resim dersi olan sınıf , buraya çıkardı . Akademilerdeki gibi . İçerisi , sürekli yağlıboya kokuyordu . Ben severdim . Arkadaşlarım fazla hoşlanmazdı . Burunlarını tıkarlar , Böö diyerek tepki gösterirlerdi . Resim masalarımız özeldi . Yüksekliğini istediğin biçimde ayarlayabiliyordun . Her öğrenciye ayrı bir masa , ayrı bir tabure düşüyordu . Ders boyunca değil , istediğin sürece çalışabilirdin . Yarım kalan resmini daha sonra tamamlayabilirdin . Model olarak kullanılacak Yunan heykelleri vardı galeride . Arkadaşlarım bu özgürlükten de , atölyedeki antika masalarla taburelerden de pek hoşlanmıyordu . Galeriyi de sevmiyorlardı . Sınıflardan buraya kadar çıkmak saçmaydı . Boşuna yorgunluk . Hakkı Anlı'nın atölyede bulunmadığı bir gün , erkenden gelip , ders zili çalmadan , masaları üst üste koyarak en üste tabureleri diktiler . Kendileri de arkalarına saklandı . Hakkı Anlı , zil çalınca geldi . Kapıyı açıp tahtadan bir Eyfel Kulesiyle karşılaşınca çok şaşırdı . Bir şey söylemeden idareye haber vermeye gitti . Müdür muavini Keçi Memet'le , merdivenleri inip çıkmaktan , soluk soluğa geri döndüğünde , masalarla tabureler yerli yerindeydi . Öğrenciler de ders araçlarını hazırlamış bekliyordu . Keçi Memet , Dalga mı geçiyorsun hoca ? der gibi Hakkı Anlı'ya baktı . Hoca , üstündeki boya sürülmüş beyaz önlüğü çıkarıp öfkeyle kürsünün üstüne fırlattı . O ders gelmedi . Gelse de , gelmese de şatonun asıl sahibi oydu bence . Kule onundu nasılsa . Büyük bir pano hazırlamıştı . Galerinin bir duvarını , neredeyse , boydan boya kaplıyordu . Uzun süre boş olarak durdu orada . Bir gün , birkaç öğrenciyle birlikte , hocanın panoyu boyamaya başladıklarını gördüm . Panoya tutturulmuş , karelerle bölünmüş küçük bir model vardı . Bu modelin aynısı , karelerle bölünmüş olarak , panoya büyütülerek aktarılmıştı . Model renkliydi . Çok da güzeldi . Renkleri göz alıyordu . Modeldeki renkler , olduğu gibi , panoya işleniyordu . Tablonun üstünü boyamak için , badanacılar gibi , üç ayaklı merdiveni kullanıyorlardı . Derslerde , Hakkı Anlı , kürsünün başına birkaç öğrenci alır , onlarla , resim , boya üstüne konuşurdu . Ötekiler , hocanın koyduğu modeli , - vazo mu , Yunan heykeli mi , neyse - çiziktirmekle uğraşır dururdu . Ben onlardandım . Panoyu boyayanlar , kürsünün başında toplananlardı . Arada bir , biz dersteyken ya da ders bitimlerinde Yüksel Arslan gelirdi . Eyüp Ortadan arkadaşımdı . Okula , Haliç vapuruyla , birlikte gidip gelirdik çoğunlukla . O , Latinceyi seçmişti . Resim dersi görmüyordu . Hakkı Anlı'ya resim albümleri getirirdi . Birlikte bakarlardı . Yüksel Arslan , birşeyler sorardı . Albümdeki bir resmi uzun süre tartıştıkları olurdu . Ben de göz ucuyla bakmak için kürsüye yaklaşırdım . Ne güzel resimler getiriyordu Yüksel . Hiçbir yerde görmemiştim bunları . Beyoğlu'nda , Haşette bulunduğunu söyledi . O zaman resim çizmeye başlamış mıydı , bilmem . Kendi resmini getirdiğini hiç görmedim . Hakkı Anlı , bana bir şey demiyordu . Resim notlarım iyi olduğu için kürsüye yaklaşabilirdim . İlgilenen giderdi zaten . Ders saatlerimin bir bölümü , kürsü başında geçti bu yüzden . Ama panoyu boyama işine beni katmadı nedense . Resimden çok yazarlığa eğilimim olduğun biliyordu . Ondan olacak . Panonun boyanması sürüyordu . Çocuklar , Hakkı Anlı'yla birlikte , derslerinin olmadığı saatlerde de , panonun başında , üç ayaklı merdivenin üstündeydiler . Boyama işi , elde fırçalar , sabahtan akşama kadar , bütün gün sürüyordu . Pano , Yapı ve Kredi Bankası'nın açtığı Ürünlerimiz konulu büyük bir resim yarışmasına yetiştiriliyordu . Herkesin acelesi ondandı . Ama boyamakla biteceğe benzemiyordu . Bir de Hakkı Anlı , renkleri ikide bir değiştiriyordu . Bu kez , aynı yer , bir daha boyanıyordu . ( Tablo ne zaman bitti , oradan nasıl çıkarıldı , nereye götürüldü ? Hiç bilmiyorum . Bir gün , üçüncülük aldığını gazetelerde okudum . Bu konuda daha , ayrıntılı bir bilgi bulmalıyım . ) 3 Aynı yıl , göçmenler yararına , öğrenciler arasında , Göçmenler konulu bir resim yarışması açıldı . Bütün öğrencilerin bu yarışmaya katılması zorunlu muydu , yoksa Hakkı Anlı mı öyle olmasını istedi , belli değil . Hepimize , yarım resim kağıdı büyüklüğünde , göçmenler konusunu işleyen bir resim yapmamızı ev ödevi olarak verdi . Ben , göçmenleri , kaldıkları kamp yerinde anlatan bir resim yaptım . Duvar dibinde yan yana üç büyük çadır , iki yanda eşyaları yere indiren iki kamyon , çadırlar arasında çamaşır yıkayan kadınlar , aralarda koşuşan çocuklar . Ve geniş çayırlık bir alan . Çadırların arkasında uzayıp giden alçak duvar . Tepede masmavi bir gökyüzü . Resmi , suluboya ile yaptım . Ama guaş gibi koyu olarak sürüp boyadım . En küçük yüzeyden en geniş yüzeye kadar boyayı , koyulu açıklı nokta nokta sürerek kullandım . Bana göre güzel bir resim oldu . Daha doğrusu güzel boyamıştım . Desen açısından bakılırsa çadırın bir yarısı , öteki yarısını tam tutmuyordu , kamyonun kasasının perspektifi yanlıştı , insanlar da eciş bücüş sayılırdı . Her şey bir kenara , sınıf arkadaşım Orhan Doğu , öyle güzel bir göçmen portresi yapmıştı ki hemen okulun duvarına asılabilirdi . Orhan karikatüristti . Bir bakışta herkesin karikatürünü çıkarabilirdi . O yüzden hiçbir öğretmenimiz elinden kurtulmuyordu . Coğrafyacı Şişman Şükrü , gene coğrafyacı Uzun Şükrü , fizikçi Motor Behçet , kimyacı Sıfırcı Refik , bir de idareci Hüseyin . Hüseyin Bey , okulun ağabeylerindendi . Okulda memur olarak yöneticilik yapıyordu . Orhan , onu , elinde idare lambası ile çizerek altına İdareci Hüseyin yazmıştı . Bunları , Orhan'la birlikte çıkardığımız Karikatür adlı duvar gazetesinde sergiliyorduk . Gazeteye fıkralarla , ufak tefek öykümsü şeyleri ben yazıyordum . Yazıyla daha çok ilgiliydim . Hakkı Anlı zorunlu kılmasaydı , ödev diye dayatmasaydı , resim yarışmasına ne diye katılacaktım ? Resmi seviyordum . Hepsi o . Yazmaksa tutkuydu benim için . Okuldaki öykü yarışmalarına sürekli katılıyordum . En iyi derecem üçüncülüktü . Daha yukarı çıkamamıştım . Okulda , kültür , sanat ve edebiyatla uğraşanların arasında adım geçiyordu . Benden başka Önay Sözer , Kemal Özer , Konur Ertop , Ferhan Dinçer'in de adı vardı . Zaten birlikte okulun Kültür ve Edebiyat Kolunu oluşturuyorduk . Onun için olacak , göçmen resimlerinin seçimine Hakkı Anlı , beni de , seçici olarak çağırdı . Öğrencilerden bir de Orhan Doğu vardı . Seçici Kurul'da , öğretmenlerden , Hakkı Anlı'dan başka , müzik öğretmeni Fikri Çiçekoğlu ile Almancacı Turgut Bey bulunuyordu . Fikri Çiçekoğlu , ilk sınıflarda , resimle müzik seçmeli ders olarak ayrılmadan , benim de öğretmenimdi . 0 da Kemal Enver gibi diş doktoruydu . Müzik , ek uğraşıydı . Dergilerde , gazetelerde müzik konusunda eleştiriler yazardı . Müzik öğretmenliğini , müziği sevdiği için yapıyor olmalıydı . Derste , horoz gibi kırpık kırpık çıkan sesimizi dinlememek için olacak , pek solfej yaptırmazdı . Müzisyenlerin yaşamöykülerini yazdırırdı . Benim hoşuma gidiyordu . Hepsinin ayrı bir öyküsü vardı . Acıklı , hüzünlü ya da yer yer gülünçlü . Tutkular , güzel kadınlar , sevdalar , sevdalanmalar da cabası . Kimi derslere kemanım getirirdi , Fikri Bey . Örnek parçalar çalardı bize . Bir derste , son parça olarak , Ave Maria'yı çalıyordu . Üst üste çalınan klasik müzik parçalarından sıkılan öğrencilerden biri , arkadan , bağırdı : - Tiridine bandım yok mu hocam ? Çiçekoğlu , parçayı yarıda kesti . Kemanı , kürsüye bıraktı . Çocuğu , görebilecekmiş gibi , topuklarının üstünde yükseldi , yarı öfkeli , yarı alaycı : - Onu baban çalsın , anan oynasın , dedi . Kemanı , kutusuna yerleştirip zilin çalmasını beklemeden çıktı . Hakkı Anlı , bütün resimleri döşemenin üstüne sermişti . Hepsi , tam bir renk cümbüşü içindeydi . Önümüze bir macuncu tablası ya da bir manav dükkanı serilmiş gibiydi . Beş kişi , resimlerin başında sırayla durup bakıyor , öteki başa doğru yavaş yavaş ilerliyorduk . Resim seçmesinin böyle yapıldığını doğrusu bilmiyordum . Resim tomarını elimize alıp tek tek bakarak ayıracağımızı sanıyordum . ( Şimdi de akademinin giriş sınavlarında aynı yöntem uygulanıyormuş : Öğrencilerin resimleri , akademinin ortasındaki taşlığa yayılıyor , öğretmenler üst kata , çıkıp aşağı bakıyor ; yukarıdan asistanlara şu şu diye işaret ederek başarılı resimleri ayırıyorlarmış ) . Hakkı Anlı'yla birlikte , biraz da onun uyarılarına bakarak , beş altı resim ayırdık . Aralarında - aklımın ucundan bile geçmezdi - benim de resmim var . Orhan'ın resmi , doğal olarak , ayrılanların arasındaydı . Hakkı Anlı , hepimize teker teker baktı . Turgut Bey , elleri arkasında , yeni ayrılan resimleri inceliyordu . Hakkı Anlı , uzun boylu düşünmeden : - Tamam , dedi . Benim resmimi gösterdi . - Birinci işte bu ! Kulaklarıma ve gözlerime inanamamıştım . Öylece kalakaldım . Şimdi , hepimize : 1 . 1951 - 1952 yıllarında Bulgarlar , 154. ( Meydan Larus ) 2 . Üçüncü Ahmet Çeşmesini ( 1729 ) İstanbul Erkek Lisesinde Yurttaşlık Bilgisi öğretmenimiz Hamdi Sayalı tanıtmıştı bize ilk kez . . . Pavlov'un köpeği örneğini anlatmıştı önce . . . Şartlı Refleks . . . Sonra da Üçüncü Ahmet Çeşmesini göstermişti , batı etkisini görselleştirmek için . . . Bir kültür savaşı başlamıştı işte böylece ! . . Örneğin Aksaray'daki Valide Camii de bu savaşın yitirildiğinin belgesi olarak görülebilirdi . . . 19 . yy . sonuna doğru artık bütün önemli yapılarımızı yabancı mimarlar yapmaktadır . Bunların azıcık meslek onuru taşıyanları bulundukları ülkenin koşullarını , kültürünü de tanıma çabasını esirgemediler . 1896'da Osmanlı'ya başmimar olan DAranco , bunlardan biriydi . Bugün İstanbul Erkek Lisesi olarak kullanılan Duyun - u Umumiye yapısını Valaury ile birlikte gerçekleştirdi . Valaury , şu Arkeoloji Müzesini de yapan mimar . . . Duyun - u Umumiye yapısı için de klasik biçemde bir tasarım yapmıştı . Ama bana kalırsa D'Aranco'nun katkısı bugünkü yapıyı ortaya çıkardı . Ne olursa olsun bu dönemdeki benzerleri Haydarpaşa Lisesi , Sirkeci Garı gibi önünde sonunda gene de bir şark masalı idi . Yapı , upuzun bir koridorun iki yanına sıralanmış odalardan oluşuyordu . Bu koridorun tam ortasına , bir taç kapıdan geçilip neredeyse yapının en önemli öğesi olan dev merdivenle ulaşılıyordu . Taç kapısı ve iki yanda azıcık kuleleşen bölümleriyle bütün o dönem yapılarının klasik kurgusu izlenmiş oluyordu . İki ana katı vardır yapının biri de bunların altında öncekilerin yarı yüksekliğinde yer katı . . . Kulelerde ( orta ve yanı ) gene normal yükseklikte bir dördüncü kat vardır . Payandalı Barok saçaklar sivri kemerli kapı , pencereler , yıldız motifli mermer şebekeler klasik Osmanlı demir parmaklıklar , bindirmeli konsollar , küçük çıkmalar , üçlü pencereler , neredeyse Mikelanj'a dek götürülebilecek kabartıda taş duvarlar o çağdaki kültür karmaşamızı simgeleştirirler . CENGİZ BEKTAŞ 3 . 1954'te İstanbul'da toplanan Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Kongresi dolayısıyla Yapı ve Kredi Bankası , Türkiye'nin İktisadi Hayatından , İstihsal Dolayısıyle , Görüntüler konulu bir resim yarışması açtı . Seçiciler Kurulu , kongreye katılan Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Birliğinin Başkan ve 2 . Başkanı ile öteki yabancı üyelerden oluştu . 36 tablonun katıldığı yarışmada Aliye Berger 1 . Fethi Karakaş 2 . Hakkı Anlı 3 . oldu . Ayrıca 4 . den 10 . ya kadar sıralananlar da değerlendirildi . Yarışmaya katılan tablolarla değerlendirmeye girenler , Yapı ve Kredi Bankasının 10 . yıldönümü olan 9 Eylül 1954'te Spor ve Sergi Sarayında sergilendi . Toplam 16. ye : 5000 , 2 . ye : 3000 , 3 . ye : 2500 , 4 . ve 5 . ye : 1500 ; 6 . dan 10 . ya kadar 500'er Lira ödül verildi . Bugün , yarışmaya katılan 36 tablonun ancak 20'si elde bulunuyor . İlk üçe giren tablolardan Fethi Karakaş'ınki çıkan bir yangında yandı . Hakkı Anlı'nın tablosu ise , sonradan , ressamınca arandığında bulunamadı . Kendisine yalnızca fotoğrafı verilebildi . ( Yapı ve Kredi Bankası Sanat Danışmanlığı ) Şimdiye kadar hep böyle yapmıştı . Emine : - İşleri bitirdim , sizi bekliyordum , diyerek kıkırdayacaktı . Gövdesini gererek duracaktı adamın karşısında . Adam , pek oralı olmazdı . Kendini bir koltuğa atarak : - Giderken ağladı gene değil mi ? diyecekti Emine'ye yakınırcasına . Ben onca işi bırakıp onu havaalanına götürmeye nasıl gelirdim sen düşün . Emine , içinden : Asıl sen düşün diyerek gülecekti . Bir yandan da adamı : - Aldırmayın , hem ağlar , hem gider , diyerek avutacaktı . - Kadınlar böyledir işte , diye de adamın gözlerinin içine bakarak konuşmasını sürdürecekti . O zaman , adam , koltuktan kalkıp Emine'nin yanına gelecekti . - Şimdi yemekleri göster bana , diyerek mutfağa yönelecekti . Emine , arkasından giderken : Obur şişko diye alay edecekti onunla . Adam , her seferinde , Emine kapıdan çıkarken mutfaktan bağırırdı : - Hemen Hasan'ı gönder bana . Bakkaldan bir küçük şişe rakı alsın . Emine , cam tablada kendi kendine yanan sigarayı ezerek söndürdü . Oturduğu koltuktan doğruldu . O da bu akşam kocasına rakı alacaktı . Gündüzden alır , soğusun diye dolaba kordu . Hasan , şişkonun rakısını almaya gidince , Emine , şipşak kocasının rakı sofrasını hazırlardı . Hasan , donatılmış sofrayı görünce kimbilir nasıl sevinecekti . Emine , kocasına : - Hemen otur , diyecekti . Şişko başlamadan sen başla . Sofrada , çocuklarla kendisine kokakola koyarak kocasıyla kadeh tokuşturacaktı . Mücella Hanım da , şişko kocası da gününü görsündü . Hiçbir şey bunca mutlu edemezdi Emine'yi . Sevincinden uçacak gibiydi . Camlar pırıl pırıl olmuştu . Ortalığı şöyle bir süpürdükten sonra yemekleri pişirecekti . İşi bitmiş sayılırdı . Camlara bir daha baktı . Orta pencerenin üst camında bir leke ilişti gözüne . Yerdeki camsil şişesini aldı . İçeriden biraz temizleyici sıkıp bezle sildi . Bir de dışarıdan silinmesi gerekiyordu . Pencerenin kenarlığına çıktı . Camdaki lekenin üstüne camsili sıktı . Bezle sildi . Eğilerek şişeyi pencerenin kenarlığına ayağının dibine koydu . Doğrulup camı hohladı . Bir daha sildi . Tam o sırada , iri damlalı bir yağmur camlara vurmaya başladı . Güneş çarçabuk çekildi . Ortalık bir anda kararmıştı . Damlaların cama değen yerlerini silmeye çalıştı . Yağlı , çamurlu gibiydi damlalar . Camlarda leke bırakıyordu . Bir anda birçok kara bulut birikmişti tepelerinde . Uçakları düşündü . Onlar da yağmura tutulur muydu ? Uçaklar , bulutların üstüne çıkarsa yağmura tutulmazmış . Kocasının Almanya'da çalışan dayısı söylemişti bunu . Uçağın altında kapkara yağmur bulutları koşuşup dururken yukarısı masmavi ve günlük güneşlik olurmuş . Uçak , bu durgun havada sanki kendiliğinden süzülüp gidermiş . Demek Mücella Hanım , şimdi , masmavi ve günlük güneşlik bir gökyüzünde , yağmurdan habersiz uçup gidiyordu . Emine : - Allah kahretsin senin gibi pis yağmuru , diye söylendi . Çok kızmıştı . Camlar berbat olmuştu . Bütün emekleri boşa gitmişti . Ne kadar silse olmayacaktı . Emine'nin bahçede asılı çamaşırları vardı . Aklına onlar geldi birden . Kocasına da , çocuğu parka götürürken ateşin üstünde bıraktığı yemeğin altını kapat dememişti . Çamaşırlar çamurlanacak , yemek yanacaktı . Bulutların üstüyse masmavi ve günlük güneşlikti . Hay aksi diye söylendi . Hemen aşağı inmek için , üstünde durduğu beşinci katın penceresinin daracık kenarlığından ayağını boşluğa uzattı . Yazar , mahalleye döndüğünde yağmur iyice hızlanmıştı . Sokakta gözle görünür bir değişiklik yoktu . Yazar , sokağın başına geldiğinde Kış yeniden geldi diye düşünecekken caydı . Kafasındaki bir tutam saç , yağmurdan yapış yapış olmuştu . Elini başına götürdü . Üstünde saç bulunmayan deri de , ıslanmaktan çok , yağlanmıştı sanki . İğrenerek elini pardösüsüne sildi . Yakasını kaldırmıştı . Pardösünün içinde biraz da büzüldüğünden arkadan kamburu büsbütün ortaya çıkıyordu . Camları silinen evin önüne gelince durdu . Yukarı baktı . Bu sağanakta üst katın pencerelerinin ardına kadar açık olmasına bir anlam veremeden yürümesini hızlı hızlı sürdürdü . Böylece daha az ıslanacaktı . KALABALIKTAN BİRİ Kent , küçülmeye başlamıştı . Durumu ilk ayırt eden bir devlet kuruluşunda memurluk yapan Abdi Bey oldu . Abdi Bey , sabahleyin uyandığında , kendini yerde , yatağın dibinde buldu . İlk anda ne olduğunu anlayamadı . Yatağın kenarına tutunarak doğruldu . Karısı , yataktaydı . Her şeyden habersiz uyuyordu . Odada eskisine göre büyük bir değişiklik yoktu . Karısı , yatağa her zamanki gibi boylu boyunca uzanmıştı . Abdi Beye göre şişmanca olan kadın , yatağın yarıdan çoğunu kapatıyordu . Kadın , sırtını duvara vererek yattığında Abdi Beye elli santimlik boş yer kalırdı . Kadın , şimdi de sırtını duvara vermiş durumda yan yattığı halde yatakta on beş , yirmi santimlik boş yer ya var ya yoktu . Aklına ilk gelen , karısının birdenbire şişmanlamış olmasıydı . Kadını dürterek uyandırmaya kalkıştı . Karısı : - Ne var , neler oluyor ? deyip olduğu yerde sırtüstü dönerek bütün yatağı kapattı . Uyumasını sürdürdü . Üstelik daha derin uyuyordu şimdi . Adam , kulağına eğilerek : - Karıcığım , ne olur kalk , diye yalvarmaya başladı . Korkunç bir şey oldu . Kalk , sonra gene yatarsın . Hadi güzel karıcığım . Bir yandan da yüzünü öpüyordu . Kadın , öpüldükçe uykusunda gülümsüyordu . Abdi Bey , karısını böyle uyandıramayacağını anlayınca , terliklerini ayağına geçirerek tuvalete gitti . Yatak odasının bitişiğindeki tuvalete giderken terliklerini olabildiğince şıpırdattı . Kendine göre bir de melodi uydurmuştu şıpırtılara . Tuvaletin kapısını gıcırdatarak açtı . Onun da kendine göre bir melodisi vardı . Kapı , hem açılırken , hem de kapanırken etkileyici gıcırtısını sürdürdü . Tuvaletteki işini bitirdikten sonra kapıyı açtı . Gıcırtı bir daha yankılandı . Ardından sifonu hızla çekerek apartmanın pis su borularını kalk borusu gibi öttürdü . Musluğun suyunu sonuna kadar açtı . Avcuna doldurduğu suları şaplatarak birkaç kez yüzüne vurdu . Akan su , kamçı gibi şaklıyordu . Bu arada gene terliklerini şıpırdatarak salona geçti . Televizyonun düğmesine bastı . Görüntü gelince sesini yükseltti . Gün Başlıyor programının sinyal müziği , genişçe bir oda büyüklüğündeki salonu doldurdu . Oradan da bütün katı - alttaki , üstteki , iki yandaki komşu katlarla birlikte - sardı . Aynı anda , bütün apartman sabahın ilk gürültüleriyle sarsılmaya başladı . Kadın , bu gürültüye uyandı . Yataktan apar topar kalktı . Dar koridoru geçip salonun kapısında göründü . Saçları dağınıktı . Üstüne çarçabuk geçirdiği sabahlığının etekleri yerleri süpürerek sarkıyordu . Gözlerini güçlükle araladığı , yüzünün şişliğinden belli oluyordu . Yalpalayan gövdesini duvara yaslayarak kocasına çıkıştı : - Sabahın köründe beni uyandıracak ne vardı a herif , söylesene ne oldu ? Abdi Bey , karısının tersine , zayıf , ince uzun bir adamdı . Çevik bir hareketle bangır bangır bağıran televizyonu çat diye kapattı . Kemikli yüzünde sevecen bir gülümseme yayıldı . - Yok bir şey . Valla yok . Kalkınca tartılır mısın diyecektim . - Ayol sen desen de demesen de her sabah tartılmıyorum mu ben , unuttun mu yoksa ? - Yok , ondan değil . Bir kere de ben varken tartıl dedim . Kadın , bu isteğe pek bir anlam verememiş olmalıydı . Dudak bükerek : - Olur , dedi . Terliklerini sürüyerek banyoya gitti . Uzunca bir süre geçtikten sonra sifonun çekildiği , boruların guruldadığı duyuldu . Musluğun suyu biraz aktı . Suyun sesi kesildikten hemen sonra kadın keskin bir çığlık attı . Abdi Bey , banyoya koştu . Kapıyı açtı . Karısı , tartının üstünde dikilmiş , kocasına bakarak gülümsüyordu : - Tam yedi yüz elli gram vermişim Abdiciğim . Ne güzel değil mi ? Abdi Bey , ne diyeceğini bilemedi . Korktuğu başına gelmişti . Karısı şişmanlamamış , yatak küçülmüştü . Bunu nasıl söylerim . Söylesem mi , söylemesem mi ? diye düşündü . Elini sinek kovar gibi sallayıp burnunu tutarak kendine güldü : - Sen yat şimdi . Ben birşeyler atıştırıp çıkıyorum . Çayı da demler bırakırım . Abdi Bey , her sabah kendi kendine kahvaltı ediyordu . Mutfakta , ayaküstü , akşamdan kalma çayı ısıtıp içer , karısı için tazesini demlerdi . Karısı , kendisi gittikten çok sonra kalkardı . Kahvaltıyı yemek masasının üstünde hazırlanmış bulurdu . Minibüs kuyruğu , her zamankinden uzun değildi . Abdi Beyin alışık olduğu insanlar vardı kuyrukta . Sabah yolcularıydı hepsi . Memurlar , işçiler , öğrenciler . Bir de alanın güvercinleri , kanat çırparak çevrelerinde uçuşuyordu . Abdi Bey , kuyrukta vaktini onların konup kalkışlarına bakarak geçirirdi . Betonlaştırılmış alanı , küme küme üstüne tünedikleri büyük heykeli pisleyişlerine gülerdi . İyi ediyorlar diye düşünürdü . Bunu düşündüğü anda minibüse binme sırası gelirdi . Bugün öyle olmadı . Minibüsün biri gidip biri geldiği halde , kuyruktakiler de her günkünden çok olmadıkları halde Abdi Beye sıra gelmedi . O dar Her yeri betona bulayacak ne vardı diye düşüncesini sürdürdü . Biraz toprak , biraz yeşillik bıraksalardı çevrede , hiç değilse gübre yerine geçerdi zavallıcıkların bokları . Ortalık da bu kadar pislenmezdi . Şimdi çöpçülere temizletsinler bakalım . Milyonluk çöpçülerine . Meret , yapıştığı yerden de kolay çıkmaz . Kazımaları gerekir . Heykelin üstüne de merdiven dayayacaklar . Başka türlü tırmanılmaz . Fırçalanarak yıkanabilir ancak . Bok lekesi başka türlü çıkmaz . Pas gibi duruyor zaten . İtfaiye getirip hortumla su sıksalar , yangın söndürür gibi . Temizlenir mi dersin ? Öyle de temizlenebilir belki . Daha da kolay olur . Ama bakarsın suyun basıncı heykeli devirir , mevirir . Adamların başına iş açılır . İtfaiyeye boş ver sen de . Boş ver gitsin . Fırçalamak daha iyi . Biraz eziyet çeksinler . Betoncular ne olacak . . . Beton alanın dört bir yanını öz kararıyla ölçüp biçtikten sonra heykeli baştan ayağa gözden geçirdi Abdi Bey . Görünürde bir ayrıcalık yoktu . Belki de o göremiyordu . Tam o sırada bomboş bir minibüs yanaştı . Hah dedi Abdi Bey . Kuyruktaki yerine göre buna binebilecekti . Onuncu , bilemedin on dördüncü falandı . Yürümeye başladılar . Minibüse öndekilerden beş altı kişi binince araba doldu . Kimse ses çıkarmayınca Abdi Bey de koskoca minibüsün buncacık adamla tıka basa dolmasının nedenini söylemeye çekindi . Küçülme gerçekti demek . Bir sonraki minibüse binip son durakta indi . Beyazıt Alanına çıkmak için Soğanağa Yokuşunu tırmanmaya koyuldu . Kumkapı'yı , denizi arkasına almıştı . Yokuşun ortasına gelince denize bakmayı düşündü . Buradan bakılınca deniz , damların üstünde , biraz yukarıdaymış gibi görünürdü . Kıyıya yakın demirlemiş gemilerle denizin ortasındaki Sivriada açıkça seçilirdi . Karşı kıyıdan Yalova'nın sisli tepeleri belirirdi . Abdi Bey , ara sıra havanın lodos mu , poyraz mı olduğunu anlamak için denize bir göz atardı . Deniz dalgalıysa , dalgalar köpük köpük kabarmışsa lodos olduğu anlaşılırdı . Bu kez , iki kıyının birbirine olan uzaklığına bakacaktı . Kentin küçülüp küçülmediği iki kıyı arasındaki uzaklıktan anlaşılabilirdi . Arkasını dönüp denize baktığında akıl almaz bir görüntüyle karşılaştı . Yalova kıyıları , Sivriada'nın bulunduğu yere yaklaşmış , tepeler açıkça görünür olmuştu . Sivriada ise Kumkapı kıyılarına yanaşmış gibiydi . Gemilerse evlerin damları üstüne demir atmışlardı sanki . Şaşkınlıktan yokuşun ortasında donakaldığı için gelen geçenlerden bir ikisi Abdi Beye çarptı . Üstüne de bir sürü küfür yedi . Ama o , sağdan soldan kendisine çarpanlara da , açıkça küfür edenlere de hiç sesini çıkarmadı . Söyleyecekleri çok önemliydi . Ama bu kendini bilmezlere ne denebilirdi ? Dese de inanırlar mıydı , deli gözüyle bakmazlar mıydı ? Daha düne kadar kıyamet habercilerine kendi de gülüp geçmiyor muydu ? Herkesin aşağı yukarı koşuşturduğu bir kalabalıkta tek başına durup aşağılarda bir yere gözünü dikerek bakan bir adama deliden başka ne denebilirdi ? Oysa ki denize şöyle bir baksalar , iki kıyının birbirine yaklaştığını açıkça görebilirlerdi . Yokuş yukarı çıkanlardan kimsenin dönüp arkasına bakmaya ne gönlü , ne de vakti vardı . Aşağı inenlerse ezilmemek ya da kayıp düşmemek için önlerine baktıklarından karşıya dikkat etmiyorlar , denizi görmüyorlardı . Abdi Bey , durduğu yerden Beyazıt Alanına doğru yokuşu yeniden tırmanmaya koyulurken denizde , bir kez daha , buna benzer bir olayla karşılaştığını düşündü . Ya da karşılaştığını sanıyordu . Belki de düşünde görmüştü . Bir arkadaşıyla Cankurtaran'daki kıyı meyhanesinde içiyorlardı . Yazdı . Vakit , ikindiye yaklaşıyordu . Deniz , çarşaf gibi denecek kadar kıpırtısızdı . Gökyüzünde bulutlar vardı . Güneşin yakıcı ışıkları , göğe kat kat asılı gibi duran bulutların aralarından sızıp onlara ulaşıyordu . Şişeyi yarılamışlardı . Sahil yolundan arabalar vızır vızır gelip geçiyordu . Rıhtım boyunca el ele dolaşan sevdalılar vardı . Rıhtımın duvarlarına martılar konup kalkıyordu . Denize doğru topluca havalandıklarında çığlık çığlığa bağırıp duruyorlardı . Abdicik bir yandan rakısını gıdım gıdım içiyor , bir yandan da göz ucuyla martıların yaramazlıklarını izliyordu . Her şeyi bir anda o zaman gördü . Apak feneriyle Fenerbahçe Burnu , Moda kayalıkları , Kadıköy'ün irili ufaklı evleri , Haydarpaşa Garı , vinçleri , rıhtıma yanaşmış gemileriyle Haydarpaşa Limanı ve mendireği , hatta Üsküdar sırtları Selimiye kışlası , her zamankinden daha yakınmış gibi geldi . Elini uzatsa tutacaktı sanki . Heyecanla ayağa kalkıp biraz daha ötelere baktı . Büyükada'dan başlayarak Heybeli , Burgaz , Burgaz'ın Kaşık Adası , Kınalı , koskoca renkli bir poster gibi karşısında duruyordu . Kel tepeler , çamlıklar , evler , teker teker seçilebiliyordu . Yalova'nın göz alabildiğine uzayıp giden tepeleri , Adaların hemen arkasındaydı . Birbirlerine bitişmiş kadar yakındılar . Arkadaşına döndü : - Adaları gördün mü ? Amma yakına gelmişler . . . Arkadaşı , bakmadan , Boş ver anlamına elini sallayacakken caydı . Ağzına götürmek üzere olduğu kadehi masaya bıraktı . Abdi ciddiydi . O da yerinden kalkıp Abdi'nin gösterdiği yere baktı . - Sahi yahu , dedi . Abdi Bey , fısıltıyla : - Ne iştir bu ? diye sordu . Ürkmüş bir hali vardı . - Garip , diye söylendi arkadaşı . - Sarhoş mu olduk dersin ? - Yok canım . Otur otur , şimdi anlarız . İkisi de oturunca arkadaşı , oturduğu yerden , gözlerini ovuşturup bir daha denize baktı . Güneşten gözleri kamaşınca : - Hay Allah , diye güldü . - Ne oldu ? - Yok bir şey . Biraz sarhoşlamışız ona gülüyorum . Mankafa olmuşuz ikimiz de . Havayı görmedin mi ? - Havada ne var ? - Bulutlar katmer katmer baksana . Işık , bunların arasından süzüle süzüle gelirken kırılıyor . Bu yüzden karşıki kıyılar da yakınlaşmış gibi görünüyor bize . Basit bir fizik kuralı , ama ikimiz de bal gibi yuttuk işte . Abdi Beyin bu açıklamaya o gün de aklı pek yatmamıştı . Zaten böyle bir olayı yaşamış mıydı , yaşamamış mıydı , onu bile tam olarak kestiremiyordu . Şimdiyse böyle bir açıklama , onun için , hiçbir biçimde inandırıcı değildi . Bunları düşünerek durağa geldi . İlk gelen otobüse bindi . Otobüs , her günkü kalabalığını yüklenmişti . İçerisi sabah yolcularıyla tıklım tıklımdı . Kalabalık aynı kalabalıktı , ama otobüs aynı otobüs değildi . Çünkü ayakta duran yolcuların hepsine tek ayaklık yer vardı . Daha önce döşemeye iki ayakla basılabiliyordu . Şimdiyse ikinci ayaklar için basacak yer yoktu . Hatta kimileri , parmak uçlarının üstünde güçlükle durabiliyor , topuğunu yere basamıyordu . Otobüste basılacak hiç yer kalmamıştı . Bu korkulu gidiş , Abdi Bey için Karaköy'e kadar sürdü . Abdi Bey , inince otobüs , aynı biçimde yolunu sürdürdü . Resimlerden birinde yürürken , korkularınla sevgilin arasında parçalanıp duruyordun . Bir resmin içine giriyordu uyuz bir köpek , orada olduğuna kendisi de şaşırmış olmalı . Sonra bir tane , bir tane daha , nasılsa köpekler , ama ne oluyordu da , havlamıyor , döne - dolaşa - koşa aralarında fısıldaşıyor , bulanık bir resimden geçip gidiyor , ıslak bir ağza , içini ürperten bir akşama taşıyorlardı seni . Kendini tehlikede hissediyordun . Bir parkın bankından düşüyor , nasılsa boşlukta düşüyordun . Yanındaki kadının savrulan saçlarından hareket halindeki köpeklere bakıyordun , gözucuyla , usulca silikleşen , sessizce uzaklaşan . Nereden kaynaklanıyordu bu resim , ne oluyordu da havlamıyor , döne - dolaşa - koşa aralarında fısıldaşıyor , bulanık bir resimden geçip gidiyorlardı ? Neden bu resimler , bu salınan ağaçlar , bu bağ evleri , bu Rumelifeneri ? Bir kabus gibi neden yinelenip duruyor , odalardan yollara , yollardan parklara , peşini neden bırakmıyordu köpekler ? Ne zamandan beri böyle deli saçması şeylerle uğraşıyordun ? Çocukluğundan kalma bir korku muydu , bir takıntı mıydı yoksa , kendine , ilişkinize biçtiğin acıklı bir son muydu , çaresiz adımlarla yaklaşıyordun ? Oysa ruhunda , herkesin , her şeyin tersine bir akış vardı , böyle dalgın bakmaz , bir korkuya , bir tutkuya teslim olmazdın . Köpeklerin menziline girmeden , odalardan , yollardan , parklardan çok önce , seni böyle saplantılı , hareketli resimlere çekecek hiç kimse , hiçbir şey yoktu . Ne bir kadın , ne bir kent . Bir kadının kalp atışlarıyla duyurmazdı varlığını yedi tepeli İstanbul . Böyle göz kırpmazdı bir aşk , imkansız dedirtmezdi . Bir türlü gelmeyen haberlere kaygılanıp sarhoş olmazdın . Kendini bırakmaz , bitkin gövdeni yataklara atmazdın . Aptalca gezinmezdin televizyon kanallarında , kimi şarkılara eşlik edip ağlamazdın . Ağ - la - maz - dın ! Teslim olmaz , savaşsız teslim olmazdın . Sevişmelere kilitlenmezdin . Büyülenmez , altüst olmaz , yanında mırıl mırıl konuşan bir kadının güzelliğine kapılmazdın . Islak bir ağzı aramaz , özlemez , sonunda pes etmez , bir sırrı ortaya dökmezdin . Otobüsü kaçıracağınıza aldırmıyor , güle - oynaya - koklaşa böğürtlen toplamaya devam ediyordunuz . Sevmiştin bu oyunu , ciddi adam , sen ciddi adam , bu oyunu sevmiştin . Resimlere , doğaya karışmanın , unutmanın , unutulmanın yolunu bulmuştun . Sana kalsa , bütün bir geçmişi unutur , önünden geçtiğiniz bağ evlerinin birinde her şeye yeniden başlardın . Her şey her şey olmazdı gerçi , ama sana kalsaydı , yanındaki kadını öpüp koklar , saatlerce , günlerce sevişirdin . Hiç bıkmazdın , hiç bitmeyecek sanırdın . Kendini kandırırdın . Bu sana iyi gelirdi . O böğürtlenlere uzanırken gülüyordu . O biraz sana gülüyordu . O her şeye biraz gülüyordu zaten . O biraz gerçekçiydi . O biraz zalimdi . O biraz yalancıydı . Aşkın gözü kördü . Onu nasıl görmek istiyorsan öyle görüyordun . Canım benim , diyordu , sevgilim kıvamında , kararında . Altında uzanıyordu , uzanıyordun altında . Odalarda , parklarda , ıslak bir ağza patlıyordun . Derin unutuşlara . . . Yetmiyordu , acı çekiyordun . Bir ihtimal , acı çektiriyordun . Bağ evlerinin arasındaki patikadan geçiyorlardı yine , hissediyordun , ama ne oluyordu da , havlamıyor , döne - dolaşa - koşa aralarında fısıldaşıyor , bulanık bir resimden geçip gidiyorlardı . Bir resim canlanıyordu kafanda , uzaklara , parklara dalıp gidiyordun . Bir banktan düşüyordun . Yataklardan , koltuklardan , uçaklardan . Acıyla düşüyordun . Böğürtlen toplarken mutluluğun yüzünde donuyordu . Gülüşün yüzünde . Gözlerinde korkuyla büyüyen neydi ? Neydi yollarda , odalarda yetmeyen , parklara sürükleyen neydi ? Bağ evlerinin arasındaki patikadan köpekler geçiyordu , sürüler halinde . Bir anlam veremiyordun . Rahatın kaçıyordu . Canın sıkılıyordu . Islak bir ağza kaçmanın hayvansı arzusuyla yanıp tutuşuyordun . Sana kalsa bu bağ evlerinden birine yerleşirdin . Açıklamakta zorlanacağın toplam bir aşkla sevgilinin kucağında uyur , uyurdun . Evet , tam da böyle diyordun : Seni hayatımın , deneyimlerimin toplamı bir aşkla seviyorum . Peki , düşlerin de bu toplama dahil miydi ? Bunu sen düşünmedin , o sormadı , bir şey söylemedi , inanmakla inanmamak arasında bocalayan gözlerle baktı yalnızca . İçine bir ateş düştü . Böylesi iyi olurdu : Bağ evlerinden İstanbul'a , kavgalardan sevişmelere , kentlerden ülkelere yolculuklar yapar , kendinden uzaklaşır , dünyayla barışırdın . Sonra yine düşler başlardı , yakınında uzağında . Düşlerin nereye taşırdı , arzuların , korkuların , saplantıların nereye ? Toplam aşk dediğin şey bağ evlerine değil , parklara , Kont'un Köpekleri ne taşırdı seni . Gittiğin değil , yaşadığın kent olurdu İstanbul . Döndüğün değil , düşlerinle , düş kırıklıklarınla öldüğün kent . Önünde kapılar açılıyordu , açılan bir kapıdan Konstantinopolis'e giriyordun , yirmi birinci yüzyıl Fatih'i , bir kapıdan , ardında toz bulutu bırakarak , doludizgin . Yanındaki kadının ellerine , saçlarına , yüzüne , ıslak ağzına sahip olmanın , bir kere , bir kere daha sahip olmanın bitmek bilmeyen arzusuyla odalara sığınıyordun . Aşk dilencisi , ıslak ağızların dilencisi gibiydin . Hiçbir şey bu tutkuyu silip atamıyordu . Her defasında aynı heyecanı duyarak bu kente , duvarlar arasına hapsediyordun kendini . Uçaklarla , otobüslerle , trenlerle geliyor , sevişmelerle tazeleniyor , dokunuşlarla dinginleşiyor , dizginleniyordun . Ama ne oluyordu da , havlamıyor , döne - dolaşa - koşa aralarında fısıldaşıyor , bulanık bir resimden geçip gidiyorlardı . Nasıl oluyor da , odaları , parkları , patikaları dar ediyor , hayatı zindana çeviriyorlardı . Nasıl oluyordu da , düşüyordun , bir düşte düşer gibi , yataklardan , banklardan . İçinden bir şeyler kopup gidiyordu . Nana Mouskouri'nin parçalarını dinlemenin eski tadı kalmıyordu . Anadolu Kavağı'nda yenilen midye tavaların , Büyükada'da gölgesinde oturulan çam ağaçlarının , Hisar'da yapılan uzun yürüyüşlerin . . . Kitapçılar Meydanı'nda buluşmaların , Magnum'un Gözüyle 68'liler Sergisi'ni gezmelerin , öğrenci kahvelerinde konuşmaların eski tadı kalmıyordu . Eski tadı , özlemin . Ellerin işe yaramıyordu , küfürlerin , yazgının böylesine isyan edişin . Çanlar sizin için çalıyordu . Banktan düşüyor , boğuşuyor , yoruluyor , gücün yetmiyordu . Hayat , gelenin gideni , yanlışların doğruları önemsizleştirmesi , aşkın korkuya , korkunun aşka , tutkuların her şeye galip gelmesiydi . Tutkular da cesaret istiyordu ama cesaret yetmiyordu . Bir tuzağa düşüyordun . Bir uçurumdan bir daha kendin olamayacak biçimde düşüyor , parçalanıyordun . Hayat biraz da buydu : Hayat yavaş adımlarla bir parka sürüklenmekti , sürüklenip parçalanmaktı . Bir kent her zaman fethedilemezdi . Her zaman bağ evlerine çıkmazdı yollar . Gözlerin , Kaç ! Uzaklaş ! diyebildiğin sevgilini arıyordu . Uzaktan çığlığını duyuyordun . Adın kulaklarında yankılanıyordu . Hareket halindeki köpeklere bakıyordun , gözucuyla , usulca silikleşen , sessizce uzaklaşan . Parka girdiğinizde , ağaçların altındaki karaltıları fark ettiniz . Önünüzden beyaz bir köpek hızla geçip ağaçların koyu gölgesinde kayboldu . Geriye dönüp bir pastanenin güvenli koltuklarına oturmak , dönüşü erteleyip bir otel odasına sığınmak vardı , ama karşı konulmaz bir gücün , uslanmaz bir arzunun çekim alanında , patikayı andıran yolda yürüyüp kuytu köşede bir banka oturdunuz . 23. Elli metrelik ıssız bir yol vardı , bir karabasandan kurtulmak için . İstanbul kanatlarınızın değil , ayaklarınızın altındaydı , ayaklarınızın altında karaltılar dolaşıyordu . Havlamıyor , döne - dolaşa - koşa aralarında fısıldaşıyorlardı , anımsadın , bu sefer gerçektiler , feriştahını siktiklerim , fısıldaşmıyor , size saldırmanın planlarını yapıyorlardı , başlarındaki o orospu çocuğu , içinden bu küfürleri geçiriyordun , o ak saçlı , o garip köpek kılığındaki adam , İyi akşamlar , diyordu , burası İstanbul'un orta yeridir , düş kurmak ve sevişmek için en uygun mekandır , memelerine süt yürüyen kadın sana bakıyordu , sen döne - dolaşa - koşa aralarında fısıldaşan köpeklere . Gözlerin bir insan , bir bekçi , bir polis arıyordu , sen , evet , bir bekçi ! Ama nerde , günlerden 3 Kasım'dı , mafya ilişkileri ve faili meçhul cinayetlerden dolayı yönetimi protestonun yıldönümüydü . Sanki bütün bekçiler , polisler Beyoğlu'nda düzenlenen izinsiz gösterideydiler . Hangi cehennemden duyabilirlerdi ki , göstericilerin dışında herkese , her şeye sağırdılar . Kahrolası adam , gözlerinde köpeksi bir parıltı , sesinde tehditkar bir ton , konuşuyor , Yine de güvenli bir yer sayılmaz , dikkatli olun ! diye uyarıyordu . Dışarıda ara sıra arabaların sesleri duyuluyordu . Birbirinize bakıp , susuyordunuz . Köpek miydi , adam mıydı , neydi , Öyle değil mi Kont ? diye soruyordu ötekilere , belli ki dalga geçiyordu . Allahsızlar kitapsızlar , bu sefer gerçektiler . Öyle değil mi Kont ? diye yineleyip sinsi gülüşlerle etrafınızı kuşatıyorlardı . Tasmalarından boşanmışlar mıydı ne , yardımınıza koşacak bir tek Allah'ın kulu da yoktu ortalıkta . Uzun dilleriyle peşinizde miydiler ne , kaçacak doğru dürüst bir yer de göremiyor , elleriniz ayaklarınıza dolaşıyordu . Kont'un köpekleri kırmızı atıyorlardı pençelerini , kıpkırmızı atıyor , kopartıyor , kanatıyor , sivri dişleriyle erkeklik organını parçalıyorlardı . Bir bağ evinde , ıslak ağızlarda , sonsuza kadar patlama arzusunu bir daha geri gelmemek üzere öldürüyorlardı . Karanlık köpeklerin gözleriyle bakıyordu , ağaçların arasında kaybolurken sevgilin , Boğaz'ın serin sularına düşüyordu dolunay . ARIELLE ADINDA BİRİ Yaşamak ve ölmek arasında bir aşka düştüm Marguerite Duras Beni öldürmeni istiyorum , ritüel bir öldürme biçimi bulmalısın , demeden önce , her şey normal akışı içinde seyrediyordu . Sabahları işe gidiyor , iş çıkışlarında arkadaşlarımla iki tek atıyor , ülke ve dünya sorunları üzerine gevezelik ediyor , eve dönünce kitap okuyor , gündelik hayatın gürültüsünün tersine sessizlikte oluşan büyülü dünyalara dalıyor , baş kahramanların genellikle anlatıcıları ve kadınları olduğu hikayeler kaleme alıyordum . O günlerde Arap bir erkekle Yahudi bir kadının ilişkisini işleyen bir hikaye vardı elimde . Tema kendini duyurmuş , yazmak için kamçılamıştı , ama hikayenin nasıl gelişeceğini , nasıl biteceğini , hayatta karşılığını nasıl bulacağını bilemiyordum . Bildiğim , zıt kişilikleri üzerinde toplayan bir kadınla bunları yazmayı deneyen bir adamın uzak - yakın aşklarıydı . Kadın adamı tutkuyla severken , adam kadını anlamaya , tanımlamaya çalışacak , ve bütün bunlar yeni bin yılın başlarında , bir Ortadoğu ülkesinde geçecekti . İnsanın hayatında tuhaf dönemler yaşadığı olur . Vahşileşen bir dünyada , işte böyle tuhaf bir dönemden geçiyor , öteki hikayelerime benzemeyen yeni bir hikayenin eşiğinde duruyordum . Karşımdaki kadın Cesur olmalısın , diye ısrar ettiğinde , Hizbullah'ın domuz bağı yöntemiyle işkence yapıp yavaş yavaş öldürdüğü insanların anısı daha çok tazeydi ve başka trajik olaylar gibi , herkesin gözleri önünde kolayca gerçekleşebilen siyasal cinayetler de normal zamanlara rastlıyordu . Başka trajik olaylar diyorum , çünkü kapımızda ve komşularımızda savaşlar eksik olmuyordu . Depremler geniş bir coğrafyayı altüst ediyor ; çoluk çocuk binlerce can alıyor , binlerce insanı evsiz barksız bırakıyordu . Ve manzaraya tüy dikercesine , kış uzun ve sert geçiyordu . İnancın , umudun tükenmeye başladığı böylesi zamanlarda erken bir ölümü anlayabilir , bekleyebilirdim de ( çünkü yakınları tarafından teşhis edilmek üzere kolları , ayakları koparılmış cesetler , kafatasları sergileniyordu ve doğal afetlerle , doğal olmayan insan elleriyle gelen ölümün korkutucu bir yanı kalmamıştı ) , sözcüklerle , dokunuşlarla hayatına girdiğim kadını öldürme düşüncesi aklımın ucundan bile geçmezdi . İlk kez bir konferansta görüp tanıştığım kadınla sohbetlerimiz farklı mekanlarda sürmüş , otomobille kentin çevresinde gezintiler yapmış , hikayelerden , kedilerden konuşmuş , birlikte olmaktan hoşlanmıştık . Başlangıçta çok konuşan , çok içen biri değildi . Ben bir şişe şarabı devirirken , o sessizce beni dinliyor , ara sıra sorular soruyor , uysal görünümüyle ilişkimizin istediğim yönde gelişmesine karşı koymayacak biri izlenimini veriyordu . Sonraları çok içmeye , çok konuşmaya başladı . Bir akşamüstü onunla kentin yakınındaki gölün kıyısında bira içip uzaklara doğru bakarken , her şey bir anda hızlandı . Duvarlar , otel odaları . . . Hikayelerinde neden doğa yok ? diye o nadir sorularından birini sordu . Yollar , parklar ve aşklar , diye tamamladım cümlesini . Ruhumuzu kasvete boğan olayları da eklemek isterdim ama içimden gelmedi . Elinden tutup çam ağaçlarına doğru koşmaya başladım . Peşim sıra sürükleniyor , ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışıyordu . Al sana doğa , dedim . Beline sarıldım , alt alta üst üste ağaçların arasında yuvarlanmaya başladık . Akşam karanlığı çökmüş , ortalıktan el ayak çekilmişti . Ben onu öpüyor , o beni kokluyordu . Kendini bana savunmasız teslim etmişti . Dönüş yolunda , hazzı ve zevki tatmış bencil erkeklerin rahatlığında otomobili kullanıyor , farların aydınlattığı yoldan gözümü ayırmıyordum . Kokunu içime çektim . Seni ve kokunu tanıdım , dedi . Başımı ona doğru çevirdim ; gözlerini bana dikmiş bakıyordu . Sana sahibim gibi yaklaşırım artık , diye konuşmasını sürdürdü . Üst dudağındaki birkaç uzun kılı fark ettim . Yabanıl bir kediye bakıyormuşum duygusuna kapıldım . Gaz pedalına bastım . Sol tarafımızda göl , sağ tarafımızda ağaçlar uzanıyor , karanlığı yarıp geçiyorduk . Her zamankinden çok konuşuyor , Aldatma diye bir şey yok , doğanın , hayvanların , en çok da kedilerin bir parçasıyız , diyordu . Kendini mi rahatlatıp avutuyordu , yoksa beni mi , zamanla anlayacaktım . Mezarlıktan geçerken ıslık çalanların ruh haliyle güldüm , ıslık da çalmış olabilirim , ağırlaşan havayı biraz yumuşatmak istiyordum . Sen artık bir sokak kedisisin , dedim . İki kişiyiz , deyip kahkaha attı . Sonra Yo , dört kişiyiz , diye düzeltti . Her şey çok tuhaf , komik , çok komikti . Hayır , altı kişiyiz , dediğinde gülme krizine tutulmuş gibiydi . Ana yola çıkmış , hızla kente yaklaşıyorduk . Kontrol yapan trafik polislerini geride bıraktığımızda artık çok geçti . Koruyucu meleklerimize dikiz aynasından el salladım . Cezadan ya da rüşvetten kurtulmuştuk . Buna çok güldük , keyfimiz yerine gelmişti . Milyarlarcayız , dedim , ölüler , yaşayanlar , daha doğacak olanlar . . . Milyarlarcayız . Ağzımdan çıkanı kulağım duymamıştı . Aslında o günün , savaşları , depremleri , siyasal cinayetleri , Hizbullah'ın vahşetini unutturacak dehşet dolu günlerin başlangıcı olduğunu çok sonra anlayacaktım . O gün öyle geçti . Günler , yer , sınır , zaman tanımayan konuşmalarla , sevişmelerle geçiyordu artık . En azından bana öyle geliyordu . Yanımdaki kadınla birlikte korku sırtımı okşamaya , alttan alta kendini duyuran gerilim , ilişkimizi heyecanlı , hatta eğlenceli bir serüvene dönüştürmeye başlamıştı . Bir sevişme sonrasında , İçinde derin bir soğukluk vardı derken haklıydın , beni yakaladın , diyor , başka bir gün ayrılırken , Beni bırakma , deyip kollarıma sarılıyordu . İlişkimiz eskidikçe bana bağlandığını görüyor , varlığının başıma açacağı beladan habersiz yoluma devam ediyordum . Dürüst olmak gerekirse , ben işin daha çok hikaye tarafındaydım . İlişkimiz altı ayı doldurmuştu . Hikaye yavaş ilerliyordu . Cesur olmalısın . Bu hepimiz için tek kurtuluş yolu . Beni öldürünce üçümüz de özgürlüğümüze kavuşacağız . Sen , A . ve Arielle , dediğinde , ona nasıl baktığımı gözünüzün önüne getirebilirsiniz . Başımdan aşağı kaynar sular dökülmüş , hikayenin akışı da hızlanmıştı . Tanıdığımı sandığım A . nın böyle konuşması için görünürde hiçbir neden yoktu . Ya ben onu tanımamış , ya da bir şeyler anlamadığım biçimde değişmişti . Gözleri her zamankinden başka türlü bakıyordu . Gözbebeklerinin içinde başka bir kadını görür gibi oluyordum . Karşımda konuşuyor , inceden gülümsüyor , çılgınca bir arzuyla kendisini öldürmemi istiyordu . Onun için her şey kolay ve anlaşılabilir olabilirdi . Bense yanıtlanması gereken sorular biriktiriyordum . Ne zamandan beri karşımıza çıkan kadınlar tavuk öldürülür gibi öldürülmelerini istiyorlardı ? İşini , evini , telefon numaralarını bildiğim bu kadın kimdi ? Arielle de kim ? diye sordum . O da benim , diye yanıtladı , ruhumun ikizi . Tepeden tırnağa sarsıldım . Bana bir ceset gibi baktığı zamanları anımsadım . İşte elimdeki hikaye ile yaşadıklarımın çakıştığı yer burası oldu : Geçmişe dönüyor , geleceğe bakıyor , okumakta olduğunuz hikayeyi birlikte yazıyorduk . Arielle adına şaşırdığımı görünce , inanmam için kimliğini gösterdi . SEVGİLİM KYBELE Dünyevi aşklar ne yazık ki kusursuz olamıyorlar , her zaman bir tatminsizlik barındırıyorlar . Michael Serrano Kybele geri döndü ! Ana tanrıçam her yerde . Beni , bizi , yeryüzünü terk etmemiş henüz . Belki de hiç terk etmeyecek . Onun beni , benim onu arzuladığım sürece , muhafızlarını atlatıp güneş çocuğuyla birlikte bana koşacak . . . Biliyorum , başkaları için , kendi dünyasında yaşayan birinin sayıklamalarına benzeyecek yazdıklarım . Geçmişimi kayıtsızca sildiğim , dışarıda dünya diye bir şeyin varlığını unuttuğum , yeni bir hayata sayfa açtığım sanılacak . Duygularım , düşüncelerim , bunları ifade ediş biçimim saçma sapan şeyler olarak algılanacak , biliyorum . Bütün zamanımın bir kadınla küçük bir çocuğun çevresinde geçmesine belki sen de şaşıracak , inanamayacaksın . Bizi bir araya getiren , bir arada tutan şeylerin uzaklıklar , yolculuklar , sevişmeler ve telefon konuşmaları olduğunu düşüneceksin . Ve her şeyin bittiği gibi , bunların da günün birinde biteceğini söyleyeceksin . Evet , çok haksız sayılmazsın . Yetmişli , seksenli yılların bir yurtseveri , ülkesine ve dünyasına duyarlı yaklaşan biri olarak , yazdıklarımı birisi yazsa , kimseyle paylaşılmayacak sevgiliye yazılmış bir mektubu okuduğumu düşünür , tutkunun aşkı aşkın tutkuyu kovaladığı bir tür aşk krizi ne gülüp geçerdim . Ama hayır , hissettiklerimi tam olarak bilemezsin ! Bunları ben yazıyorum ve yazdıklarımın gerçekliğinden hiç kuşku duymuyorum . Şu dünyadan gelip geçerken seni tanıdım , aşkın ve hazzın büyüsüne kapıldım . Seni tanıdığımda Aegeus yoktu , Athis yoktu henüz . Seni tanıdım ve herkes , her şey yavaşladı . Ben yavaşladım . Çarşılar boşaldı . Kalabalıkların karmaşası dondu . Sihirli bir elin dokunuşuyla dünya yavaşladı , durdu . Duran kalp atışlarım değildi , ki bir gün duracaktı . Duran kentler , ülkeler değildi , ki bir gün onlar da duracaktı . Duran zamandı ; geçmişiyle , bugünüyle , geleceğiyle iç içe geçen , üst üste katlanan , kendi akışının dışında düzene giren , örgütlenen zaman , ki bizim zamanımız diyorum . Sevgilim Kybele , aşk diyorum , sütkardeşim Aegeus , yine aşk diyorum adına . Anılarımın gidebildiği yere kadar her yerde hep sen varsın . İlk toplumlarda , ilk efsanelerde de sen hep vardın . Sen bütün tanrıların , tanrıçaların anasıydın . Yaratıcılığın kaynağı sendin . Seni tanıdım ve binlerce yılın gerisinde kalan bir ölümsüzle ölümlünün aşkının trajik öyküsüne sürüklendim . Seni ölümsüz ana tanrıçanın imgesi gibi belleğime kazıdım . Bu yüzden adını Kybele koydum . Kybele'nin doğurduğu güneş oğullarından birini de sen doğurdun . Bir memeni ben emdim , bir memeni oğlun . Seni tanıdığımda Aegeus yoktu , Athis yoktu , ama senin memelerin vardı . Seviştikçe süt yürüdü memelerine . Memelerin irileşti , meme başların uzadı , koyulaştı , morumsu - siyahımsı halkalar genişledi . Başıboş sulara , çorak topraklara , ıssız yıldızlara hayat verdi memelerin . Memelerin yaşama coşkusu verdi bana . Ve ete kemiğe bürünüp Aegeus geldi . Kollarında belirdi . Kucağıma aldım , sevip okşadım . Bir mucizeye çok şaştım . Yüzümü güneşine , rüzgarına , denizine döndüm . Ağzımı memelerine açtım . Bütün zamanlarımın sütünü içtim . Seni tanıdığımda oğlun Aegeus yoktu , sevgilin Athis yoktu , ama kocan Kronos vardı . Bu yüzden adın Kybele'ydi . Adın geniş bir coğrafyaya yayıldı . Adın Rhea'ydı . Gözlerin elaydı . Girit'teydin . Soluğun taze çalı ve çiçek kokardı . Altın arabanı panterlerle aslanlar çekerdi . Her yıl bir güneş oğlu doğururdun . Kocan Kronos oğullarını kıskanıp öldürürdü . Bense Kronos'u atlatıp İda Dağının bir mağarasına sakladığın yeni doğan oğlunla seni görmeye gelirdim . Sürek avında öldürülmesi için , kocanın ormana gönderdiği , acımasız avcılarını peşine taktığı sevgilinin kaç kez ölümün kıyısından döndüğünü anımsa . Emzirdiğin bebeğinle muhafızlarını atlatıp her fırsatta günah yatağımızda sevişmelerimizi anımsa . Geride bıraktıklarımla beni anımsa ! Her şeyin bir sınırı , bir sonu olduğunu söyleme bana . Birbirimizden uzakta , farklı kentlerde ; üzerimizden geçilen birer şişme kadın ve erkek gibiyiz . Beni Kybele'mden , kendini Athis'inden esirgeme . Ayrılığı , özlemi , yolu uzatma . Ömrümüzün bir dakikasını olsun , yabancıların kemirip bitirmesine izin verme . Senin sen , benim ben , bizim biz olduğumuz o geniş yatakları anımsa . Aşkın ve sevişmenin doruklarında öldürme beni . Aşkımızın , Kybele ile Athis'in aşkı gibi sonsuz olduğunu , ölümün bile aşkı sona erdiremediğini düşün ! Ana tanrıçamın yerine geçebilecek tek ölümlü sendin . Ana tanrıçamız , Kybele'mizdin sen . Kızdın , kadındın , anaydın . Doğurgandın . Anadolu'da üç dağın üzerinde duruyordun . Ana İdeia'ydı adın , Dindymene'ydin , Sipylene'ydin . Suriye ve Mezopotamya'ya doğru yayıldın . Astroret'ti adın . Rüzgarın ve toprağın kızıydın . Athis'in aşığıydın . Senin aşığındım . Anadolu bozkırından rüzgarlı bir kente , büyük bir adaya uzanan hayaller kurardım . Sen çiçekler yetiştirirdin . Ben suların kayaları dövdüğü kıyılarda gezintiye çıkardım . Sevdiğim kent , içinde yaşamak istediğim kent ıslak sokaklara , yangın renklerinde sabahlara uyanırdı . Peşimizden Aegeus bakar , bakakalırdı . Ve sen Kybele'm , çıktığın yollarda , bulunduğun yerlerde , bir başına kaldırımlarda , kalabalıklarda , en çok banyolarda , duşun altında , adımı sayıkladığını , ayrılık uzadıkça her şeye , herkese çabucak sinirlendiğini biliyordum . Ana tanrıçam Kybele'mdin . Güzel , aşık ve çaresiz bir kadındın aynı zamanda . Kocanı etkisiz hale getirerek kaçmayı başaran , kısa bir süre için de olsa , emzirmekte olduğun küçük bebeğinle birlikte sevgilisinin koynuna girmeyi göze alan Kybele'mdin benim . Bir orman ve mağaralar tanrıçasıydın . Tanrıları mağaralarda doğururdun . Bizim mağaramız otellerdi . Bir kentten bir kente uzanırdı . Yeşil otlar ve renkli çiçeklerden oluşan yataklarımızda birbirimize sımsıkı sarılırdık . Yalnızca ikimizin olduğu hazlar dünyasındaydık , yalnızca ikimizin anladığı bir dilden konuşurduk . Tenlerimizin kokusunu taşıyan yataklar , saç tellerin , şarap lekeleri , çıplak bedenlerimiz , sevişmelerimiz , duşun altında usul usul birbirimize sokuluşlarımız , sabun kaydırmalarla başlayan oyunlarımız , tepeye , en tepeye tırmanmalarımız . . . Dünya ortak bir bedenin , varlığımız sonsuzluğun adıydı . Aramızda Aegeus olmaya başladı . Banyoda duşun altında saçlarını koklardım . Yüzünü , gözlerini öpücüklere boğup büyüyen karnını okşardım . O zamanlar ölüm diye bir şey yoktu , sen varken ölüm diye bir şey olmasın ! Sevişmek , daha çok sevişmek , seninle daha çok sevişmek için ömrümün uzamasını isterim . Çok adlı ana tanrıçanın bir adının da senin adın olmasını isterim . Adın bütün zamanların , bütün tanrıların adlarıydı . Ma'ydı adın , Anaitis'ti . Hubel'di , Kible'ydi , Themis'ti , Op'tu , Ge'ydi , Maia'ydı , Urania'ydı , Anna'ydı adın . Vesta'ydı , Marianna'ydı , Atargatist'ti , Diktinna'ydı , Plastene'di . Ama daha çok Kybele'ydin . Anadolu'ydun ; bütün tanrıların ve tanrıçaların anasıydın . Sen doğurur ve emzirirdin . Bereket saçardın . Bir memeni ben emerdim , bir memeni Aegeus . Sütünün tadı bütün tatların tadıydı . Emzirdiğin süt , ışıkları , kokuları , tohumları taşırdı . Yüzümü güneşine , rüzgarına , denizine döndüm . Ağzımı memelerine açtım . Yeni doğmuş bir çocuk gibiydim . Aegeus'la birlikte bütün zamanların sütünü içtim . Anımsayacaklarımın uzanabildiği yerde ve zamanda yine sen olacaksın . Sen , ben ve Aegeus . Üçümüz arasında kurulan özel bağın , günlerce , yıllarca , yüzyıllarca sürmesini isterim . Kim olursa olsun , bir başkasının hayatınızda olduğu ya da hayatınıza girdiği bir zaman parçasının beni dışarıda bırakmasını istemem . Bir gün bana , Ancak bir kişiyi kıskanabilirsin , dediğinde , bunun Aegeus olabileceği aklıma gelmedi . Seni tanımıştım ya , yoluna başka bir erkeğin çıkabileceği , başka bir erkeğin gönlünü çalabileceği düşüncesini kafamdan kovamadım . Çünkü senin dünyan erkeklerden kurulu bir dünyaydı ve o dünyaya önce ben düşmüştüm , sonra Aegeus . Bir memeni ben emiyordum , bir memeni Aegeus . Seni sevdim , seni hep kıskandım , ama Aegeus'u kıskanmadım . Küçük adamın bana gülüşünü unutamam . Onu kucağıma aldım , sevdim , bir mucizeye çok şaştım . Aegeus hayatımıza girdikten sonra , seni kızım gibi , seni anam gibi , seni karım gibi sevdim . Seni bir insan , seni bir ana tanrıça olarak , başka sıfatlarla , başka adlarla da sevebileceğimi Aegeus öğretti bana . Erkek yanım hep nöbetteydi de , kadın yanımı sen öğrettin bana . Kazancım da kaybım da bunlar oldu . Seni hep sevdim , sana ilk günkü gibi tutkuyla bağlı kaldım . Athis gibi yeminimi unutup Sangarid'le evlenmedim . Pişman olacağın bir şey yapma ! Canıma kıydırtma , çam ağacına dönüştürme , menekşeler gibi boynumu bükme ! Başkalarının yanında beni tüketme , umutsuzluğa düşürme ! Beni gündelik aşkların , gelip geçici hazların , soğuk savaşların , küçük sevinçlerin sıradan bir oyuncusu , boynu bükük tanığı yapma ! Aşkı ıskalatma bana . Zehir zıkkım kıskançlığım , kanımı ateşleyen tutkulu ilişkim , Kybele'm , sevgilim . Sevgilim Kybele , mutsuz ana tanrıçayı sen mutlu kılabilir , sevgilin Athis'in yazgısını ancak sen değiştirebilirsin . Sevgilim Kybele , farkımın , farkının farkındayım . Beni yanlış anlama , ki aşkı aşk yapan biraz da yanlış anlamalardır , ki sevişmelerimizde olduğu gibi birbirimizi yanlış anlamalarda da ustayızdır . Bana boyun eğmenden , sana boyun eğmemden korkarım , bir hiç uğruna gemilerimi yakmaktan , valelerine rest çekip as'ın olduğumu anımsatmak zorunda kalmamdan , seni kaybetmeyi göze alarak acılarımı dindirmekten korkarım . . . Sevgilim , Kybele'm benim . Sütkardeşim , dünya ahret Aegeus'um ! NE BİR EKSİK NE BİR FAZLA Ama sonuçta aşk kirli bir şey . Cesare Pavese Sonunda bunu da yazıyorum , çünkü yazmasam bundan öncekiler eksik kalacak . Sonunda bunu da yazıyorum , çünkü içimizden birinin bunu yazması zorunlu . Demek sonunda aşkın kirli bir şey olduğunu kabul ediyorum . Demek sonunda aşkın pislikle de beslenebileceğine inanıyorum . Bunu yazmalıyım , çünkü bu yaşandı , yaşanıyor , yaşanacak . Bunu yazmalıyım , çünkü aşkın genişliği , sevişmenin sonsuzluğu karşısında şaşkınım . Bunu yazmalıyım , çünkü . . . Katlanılmaz insanlarıyla , bayağı ilişkileriyle hayat yeterince berbat . Evde , işte , sokakta , daha pek çok yerde , çok zaman , hayatın bir pislik yığınından ibaret olduğuna tanık oldum . Başlangıçta , ilk gençlik yıllarımda , aşka biraz uzak dursam , şarkılara dudak büksem de , aşkın insanı diri tutacak bir gücü olduğunu düşünürdüm . Bugün , aslında epey bir süredir , aşkın insanı kurtarabileceğine inanıyorum . Kırk yıllık ömrümde iki kez aşık oldum , hala aşığım ve inanılmaz genişliği ve heyecanıyla aşkın pek çok şeyin yerini doldurabileceğini görüyorum . Hayat mı diyorum , baskı , zulüm , adaletsizlik yani , görevler , günlük işler , insanın boğazını sıkan ne varsa , hayat dediğimiz bütün bunlardan başka ne olabilir ki ? Ve hayatı biraz çekilir kılan bir şey varsa , aşktan başka ne olabilir ki ? Ülkeleri yönetenler , futbolun ve içkinin yanında aşkın da büyüsünü keşfedip aşkın kapısını insanlara açabilseydiler eğer , yürüyüşler , mitingler , protestolar , ayaklanmalar diye bir şey olmazdı herhalde . Bu herkesin şiir yazması , dahası hayatın şiir gibi yaşanması anlamına gelirdi ki , devlete ve yönetenlere de ihtiyaç kalmazdı . Cenneti dünyada , cehennemin içinde arayan bir kuşaktan geliyorum . Bir şair olarak , herkesin şiir yazmasını beklemeyecek kadar gerçekçiyim üstelik . Dediğim gibi , ilkini saymazsam iki kez aşık oldum . İlkini saymıyorum , çünkü bir yenilginin ardından , faşizm ortamında , yol arkadaşımla birbirimize tutunmuştuk . Nasıl oldu , o fırtınada nasıl buluştuk , tam anımsamıyorum , daha birbirimizin kokusunu tanımadan , doğu dürüst sevişmeden evlilik hazırlıklarının ortasında buluvermiştik kendimizi . Neyse ki şimdi bana kabus gibi gelen pembe rüya kısa sürdü . Ben sana layık değilim dedi ve kendisine layık birisine gitti . Doğruyu söylemem gerekirse , o gün ayrılma anında söylediği sözlerin ne anlama geldiğini , kirli olanın ne olduğunu bugün de anlamış değilim . Aradan yıllar geçti . Çok değil , birkaç kadın girdi hayatıma . Bir gün evleneceğim kadına rastladım . Birbirimizden hoşlandık , sevişerek evlendik . Onunla , evliliğimize birkaç çocuğun sığabileceği uzun bir zamandır birlikteyiz ve mutlu olduğumuz söylenebilir . Aynı çatı , bir yatakla dört duvar arasında bize ne kadar mutluluk bağışlarsa , o kadar mutluyuz . Yüzeyde görünen mutlulukların tersine , gerçekte bütün evlilikler can çekişerek sürer , bittiğinde bir sürü gerekçe ileri sürülür , nedense hayalleri öldüren bedenler ve zamanlar genellikle göz ardı edilir . Şimdi bundan söz etmemin , içimde yitirdiğim bazı şeyleri belirtmenin dışında , yazdıklarımla doğrudan bir ilgisi yok . Burada oturup öteki sevgili mi beklerken , yazıp anlamaya çalıştığım , üç kadının farklı tenleriyle , farklı sevişme biçimleriyle , farklı heyecan ve serüvenleriyle aşkın sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği ve sonuçta aşkın kirli bir şey olup olmadığı . Bu yazıdan alıp öne çıkarmaya çalıştığım ana tema bu . Ne var ki , yaşadıklarımı , hissettiklerimi eksiksiz bir biçimde sözcüklere dökmenin imkansız olduğunu da fark ediyorum . Çünkü kendimi , ucunda üç kadına çıkan , ince , uzun , engebeli bir yolda yürürken buluyorum . Çünkü yaşarken olduğu gibi , yazarken de , üç kadınla kendimi baş döndüren bir örgü içinde bulmamın , sandığımdan daha korkutucu , daha ürkütücü bir yanı olduğunu görüyorum . Dert etmemeye , canımı sıkmamaya çalışıyorum . Otosansürün süre , hikayeye ve hayata dahil olduğunu biliyorum , ama kendimi maskelemeye , kalemimi frenlemeye çalışmıyorum . Hiçbir şeye ilk günkü kadar bağlı değilim . Yaşlanıyorum ; değişiyorum . Geçmişin hep güzel olmadığını biliyorum . Yakıcı , yıkıcı bir arzu işte , yapmak istediklerimi yapacak , ne olacaksam o olacağım . Bırakın , kendi kendime bile itiraf etmekte zorlandığım şeylerin bir bölümünü açıklayıp rahatlayayım . Bırakın , kadınları incitecek de olsa bazı şeylerin sessizlikte kalmasına izin vermeyeyim . Ben ve üç kadın . Eşim , ve sevgilim , ve öteki sevgili m . Benim küçük sırrım bu : Geldiğim ve bulunduğum noktada , üç kadınla yaşadığım ve birbirini tamamladığını düşündüğüm üçlü aşkın hayata uyumumu kolaylaştırdığını söylemeliyim . Herkesin hayata farklı bir tutunma biçimi var . Ben hayata , kimilerine göre kirli , yabani gelebilecek , aşkların ortasından bir yerden tutunuyorum . Tuhaf bir üçgen içinde durmadan yer değiştiriyorum . Bir kadından bir kadına , bir aşktan bir aşka savruluyor , sonunda eve dönüyorum . Evde bekleyen için söyleyebileceğim her şeyi söyledim . Sevgilime gelince , o gerçekten benim için özel biri , şimdiye kadar aşık olduğum ikinci kadın , belki de son kadın olacak . Türküdeki gibi , sevgilimi anası sanki benim için doğurmuş ! Abarttığım sanılmasın ; onun için her şeyi vermeye , her şeyi yapmaya hazırım . Verdim , yaptım . Vereceğim , yapacağım da . Çok zorda kalırsam , evliliğimi bitirecek , öteki sevgili mi hayatımdan uzaklaştıracak , bende toplanan üçlü aşkın uyumunu bozmayı göze alacağım . Peki öteki sevgili kim ? Bana çocukluğunu , intihar girişimini , nişanlısını ve daha birçok şeyi anlattığı günlerde , dudaklarının dudaklarımı bulduğu bu kadın kim ? Kırmızı rüzgarlığının içinde , güneşi , denizi ve her şeyiyle kendini vereceği adamı arayan canlı bir bedenin sahibi o . Yeşil gözleri gözlerimi delen dişi bir kedi ! Adına öteki sevgili diyorum . Aradığı adam ise benim . Sevgilim ve öteki sevgili m , her ikisi de bana ve eşime karşı anlayışlı , bizi korudukları besbelli , evli olmamdan rahatsız değiller . Şu dünyada herkesin iyi kötü bir sevgilisi ya da bir eşi var . Ben de sevgilimin eşinden , öteki sevgili min nişanlısından rahatsız değilim , onları koruduğum bile söylenebilir . Hemcinslerin , sevgililerin dayanışması , anlayışlı davranışları diyelim adına . Aşkı , ilişkiyi kolaylaştıran zorunlu bir uzlaşma diye tanımlayalım . Ama bakışları , birden ışıldadı ( adımını içeri atmasının hemen öncesiydi bu an ) . Ve ışıltı , mangaldaki közün bir aleve dönüşmesi gibi parlayıp ruhunu sardı . . . Birkaç saniye öylece , hiç kıpırdamadan , sanki soluk bile almadan , gülümsemesi yüzünde gitgide pembeleşerek , hep aradığı şeyi bulmuşçasına coşkuyla çarparak yüreği . . . Bir reklam filminin arka planı gibi flu algılayarak yarım ay oluşturacak biçimde yerleştirilmiş masaları ve üzerindekileri , tepesindeki dev avizenin , sedef kakmalarında gökkuşağı yansımalar yarattığı rahleyle sehpaya yürüdü . Kapı - rahle çizgisinin pencere ayağındaki daktiloyu da o sırada ayrımsadı : eski görünüşlü bir masanın üzerine konmuştu . Çalışır vaziyette bir daktilodan çok , bir daktilo iskeletini çağrıştırıyordu . Ancak bir insan iskeletinin karşısındakinde yaratamayacağı güzelduyuya sahip bir iskelet . Büyük olasılıkla da , daktilonun soylu atalarındandı . Rahlenin önüne konmuş , sanki saatlerdir oturan birisi üzerinden şimdi kalkmış gibi ortası çukurlaşmış mindere basacakken durdu , bir adım geri attı . Bakışları masadaki daktilo iskeletinden , yerdeki kenarları püsküllü mindere , oradan rahlenin inanılmaz incelikteki oymalarına , sedef kakmalarına , rahlenin üzerinde ( içlerinde mutlaka yarım kalmış bir hat çalışması da olan ) hat yazılı kağıtlara gitti geldi . Birinde besmeleyle Hazreti Ali'nin yüzü çizilmişti ; kavisli kaşları , iri gözleri , kalın kıvrık bıyıkları ayrı ayrı harflerle simgelenmişti . . . Bir başka kağıt üzerinde bismillah la tabanca motifi , onun altına suluca mürekkeple rahatça yazılıvermiş hissini uyandıran , celi sülüsle , İnsan kıyafetiyle değil diliyle insandır yazılı bir levha , Bu da geçer yahu yazılı sülüs - nesih kıt'a ve üzerinde Hattat Nedim Efendi'nin imzası olan bir portfolyo . . . Rahlenin yanı başındaki sehpada ise , lacivert kadife püsküllü pirinç bir çan . . . çifte Ali saplı , çiçek motifleriyle işlemeli demir hat makası . . . gümüş saplı bir büyüteç . . . bir makta . . . yüzlerce aharlı kağıdı kayganlaştırarak , kalemin kağıt üzerinde uçarcasına yol almasını sağlamış menevişli bir mühre ( başarmışlığın olgun mutluluğu olsa gerekti billur camdan çok elması çağrıştıran duruşunun nedeni ) . . . yanında kalemtıraş . . . fildişi saplı gümüş kakmalı kalem bıçağı . . . Tam sap ile namlu arasındaki bileziğinde yer yer silinmiş bir imza . . . kan kırmızı parlak kadifeden yapılmış , üzeri simle işlenmiş bir kese ve çanın , hat makasının , mührenin , maktanın , kalem bıçağının , kalemtıraşın önünde gümüşten yapılma ince uzun bir divit . . . Sanki bir elin kendisine dokunmasını bekliyordu divit . Bu bekleyiş , ilk dokunanın parmak uçlarında bir metalin mesafeli serinliğinden çok farklı , ıpılık bir dokunma duygusunu ayrımsatacaktı değdiği anda . Sanki belinden henüz çıkarıp kürsüye bırakmış Hattat Nedim Efendi . . . Öyle sıcak . . . Divit , hattatın bir elinin belki hala ince el işleri , karanfil desenleriyle kaplanmış yüzeyini okşadığını düşlüyor olmalıydı şu an . . . Kırk gün boyu kimseyle tek bir sözcük konuşmayan , yaratmayı istediği yeni yazı tarzını başaramadığı sürece de - bu aylarca hatta yıllarca sürecek bile olsa - kimseyle konuşmamaya ant içmiş olarak oturduğu rahlenin başındaki haliyle Nedim Efendi . . . Duvardaki abanoz zemin üzerine sülüs hattı ile yazılmış sedef kakmalı levhayı da daha önceki günlerde öteki levhalara yaptığı gibi yüzü duvara gelecek şekilde ters çevirmiş . . . Zeynep , parmakları titreyerek açtı portfolyoyu . Bir an afalladı gördükleriyle . Kağıt üzerinde üst üste binmiş , kolu - boynu - omzu karışmış , aşağıdan yukarı , yukarıdan aşağı , sağdan sola , soldan sağa çizilmiş bir dolu harf vardı ve bu harfler Arap alfabesinden Yunan alfabesine , Fenike alfabesine birbirinden çok farklı alfabelere aittiler . . . Ama harflerdeki altüst olmuşluğu , kendini yok ederek var olmaya çalışan coşkuyu daha ilk bakışta yakaladı Zeynep . Bunu , konuyla hiç ilgisi olmayan birinin bile kolayca çözebileceğini düşündü . Bir hattatın karalama çalışmasından çok , bir arayışın panoramasına benziyordu karmakarışık görünen bu şekiller . Tüm kuralları aşmaya çalışan , belki kendi kurallarını , daha doğrusu kendi kişiliğini harflerle ortaya koymaya çalışan bir hattatın karalamalarıydı . Belki kimseye bir şey kanıtlamak , söylemek , öğretmek amacı taşımayan , bütün savaşımı kendisiyle olan bir sanatçının eskiz çalışmaları da değil , arayışlarının çığlığı . . . Ne yazacağının değil , nasıl yazacağının peşindeki , harfler aracılığıyla kendi dünyasını kurmaya çalışan bir hattatın , içindeki defineye iz sürüşü . . . Herhangi bir kompozisyon kaygısı gütmeden , çılgınca başkaldırmış harflerin akıntısına bırakmış hattat kendini . Orada yalnızca yüreğinin atışları var ; bir müzik gibi . Yeteneğiyle yetinmek bilmeyen , yaşamı boyu neye ulaşmak istediğini de tam olarak çözememiş , aklın , bilginin denetimine başkaldırmış bir hattatın , kimi deformasyona uğramış , altüst olmuş , iç içe geçmiş , okunamayan karalamaları . Ahhh ! Zeynep , hemen arkasından gelen inlemeyle yerinden sıçradı . Yüreği ağzında , şaşkın bakakaldı pencereye yakın , arkası kendisine dönük oturan hafif kamburu çıkmış erkeğe . Evet , düş değildi ; gerçekten oradaydı Hattat Nedim Efendi . Cumbaya yakın . . . yaşlı çınarın her bir yaprağının düşüşünü gözlemek için belki . . . Ve ışığı en uygun alabileceği mesafede . Başında takkesi , sırtında çizgili gecelik entarisi . Sol dizi minderde , öteki dizinin üzerinde , yazacağı aharlı kağıt ve altlık . . . Tam kırk gündür bu odada , bir başına . . . İçeri kimseyi almıyor kırk gündür ve kırk gündür bu odadan tuvalet ihtiyacını görmek dışında çıkmıyor . İnce uzun pencerelerde asılı sarı ipek perdelerin bir plisi bile oynamadı kırk gündür . . . Sedirdeki kırlentlerden ya da minderlerden hiçbirinin yeri değişmedi . . . Boğazından kuru ekmek ve sudan başka hiçbir şey geçmedi kırk gündür . Ve bu süre içinde tek bir kez , tek bir kaleme bile elini sürmedi Nedim Efendi . Tek bir kağıda , tek bir çizgi çekmedi tam kırk gündür . Odanın dört bir yanındaki yumak olmuş , buruşturulup bırakılmış , çizgi çekilip atılmış , mürekkep lekeli , anlamsız işaretlerle doldurulmuş , yazılı ya da bomboş kağıtlar , hep kırk gün öncesinin yaşamına ait . . . O güne dek bilinen yazıların tamamen dışında , yalnızca kendine ait olacak yazının , o yazıda kendi yaratacağı stilin , harf karakterlerinin özlemi , heyecanı , korkusu ve umudu içersinde bekliyor . . . kırk yıl artık kırk gündür ; özellikle de son kırk gündür . Korku ama kesinlikle cesaretsizliğe teslim olmayacak , tedirginlik ama umutsuzluğa ödün vermeyecek . . . Tek bildiği , bütün yazılardan yola çıkarak yeni bir yazı bulmak zorunda olduğu . . . Sümerlerden beri yeni yeni akarsularla güçlenerek gelen nehirde kendi yazısını da bir sal haline getirip nehre salmak zorunda olduğunu biliyor . . . Evet , evet , kendi yazısını yaratacak Hattat Nedim Efendi . Mısır Tanrısı Toth'un , Tanrıça İsis'in , Babil'in Yazı Tanrısı Marduk'un oğlu Nebo'nun , Çin İmparatoru Fu - hi'nin , İskandinavların tanrısı Odin'in yazısının kopyalarını değil ; ne de , tanrıların Enoch'a , Musa'ya , Muhammed'e gönderdiği yazılardan birini . . . O , tanrılardan beklemiyor . . . Bir Tanrı gibi kendisi yaratacak . . . Divit de biliyor bunu , makta , da , kalemtıraş da , mühre de , mürekkep de , icat olunacak yazının kendisi de . Bu yüzden direnmenin çaresiz olduğunun ayırdında hepsi . . . Bu isteğin , bu gücün karşısında kim durabilir ki ? Gözlüğünün kalın camları arkasından kocaman kocaman bakan çakır gözlerinde çocuksu bir sevinç ışığı çakıp sönüyor durmaksızın ; pembeleşiyor solgun yanakları , ak sakalı kabarıp ışıldıyor . . . Büyüteci uzanıp alıyor ince kemikli , uzun parmaklarıyla ; kadife kaplı duvarlara , duvardaki apliklere , halının üzerindeki çiçek desenlerine tutuyor büyüteci , sonra kendi el çizgilerine . . . Gülüyor . . . İşte asıl arayışının avuç içindeki yuvarlak , kırık ya da düz çizgilerde ; çarpılı , yıldızlı , kesikli işaretlerde olması gerektiğini düşünüyor birden . Bu hayat çizgisi , bu sevda çizgisi , bu . . . Tam işaret parmağının dibindeki çarpı işareti ve onun yanındaki yıldız , geleceğinin ne kadar parlak olduğunu müjdelemiyor mu açıkça . . . Divitin baş tarafına doğrultuyor büyüteci bu kez ; celi sülüs yazı ile atılmış imzanın altında Yazıcıların kıblesi yazıyor . Sözcükler kafasında bir dolu çağrışım yaratıyorlar ama içerdikleri gerçek anlamın bu çağrışımların çok ötesinde olduğunun ayırdında o . . . Dudaklarından birden Kadi'nin en sevdiği dizeleri dökülüyor : Şu kamışın hali ne garip , bir misk denizine dalıyor , Bu misk ile Kafur üzerine delinmemiş , ipliksiz bir inci diziyor . Tane tane yineliyor son sözcükleri . . . delinmemiş , ipliksiz bir inci diziyor . . . Kendisi de biliyor incilerin ipliksiz dizilebileceğini ve bunun , dizen için ne doyumsuz bir mutluluk olacağını . Gerçi güzel yazı yazmak kadar güzel yazılmış bir yazıyı okumak da büyük zevktir . . . Örneğin bugün ters çevirdiği , Mehmed Şefik Bey'in , şu duvarda asılı celi sülüsle armud biziminde işlenmiş Aman Mürüvvet ini çözmek , okumak , seyretmek apayrı bir mutluluk değil mi güzel yazıdan anlayan herkes için . . . Üstelik bünyesinde ve yazılışında hamlık , dengesizlik , iğretilik , acayiplik olan , neredeyse aşureye benzemiş bir dolu yazı örneğinden sonra böyleleriyle karşılaşınca , hem hoşlanıyor Nedim Efendi , hem de niye yalan söylemeli , kıskanıyor . Ama , hayır . . . hayır . . . Nedim Efendi en büyük hazzı , adını kendi vereceği yazıyı bulduğunda tadacak . . . Başka hiçbir mutlulukla kıyaslanamayacak ve yaşatacağı zevkten dolayı asla günah olarak görülemeyecek bir doyuma ulaşacak o zaman . . . Divitin kapağını açıp çıkartıyor içindekileri ; ince yazılar için kullandığı kamış kalemler . . . Kiminin ucu çatlak , kiminin delikli . Bu , celi yazıların yazıldığı , çapı geniş harfler için kargı kalem . . . Şu arkadaki , ıhlamur ağacından yapılma , iki kenarına birer kurşun kalem bağlanarak hazırlanmış tahta kalem ; bununla yazdığı yazının içini daha sonra fırça veya tarama kalemi ile dolduruyor Nedim Efendi . . . Tarama kalemini , celi yazıların kenarını düzeltmekte de kullanıyor gerçi . . . Şu demir kalem , şu da müsvedde yapmakta , kopya etmekte , satır çizmekte kullandığı kurşun kalem . . . Ama bütün bu kalemler içinde , onun gönlünün sultanı , onun ilk göz ağrısı olan bir kamış kalem . . . Kırk yıl oldu . . . diye düşünüyor . Kaleme sevgiyle bakıyor , gözleri dolar gibi oluyor . . . İşlek olsun diye , ünlü hat ustası Hamdullah Efendi'nin mezar toprağında gömülü bırakmıştı hocası , tam bir hafta boyu . Henüz altı yaşındaydı Nedim . . . Ama bu bitmek tükenmek bilmez bir hafta sona erip de kalemi eline aldığı an , bütün yaşamı boyu büyük bir aşkla yazacağını ve yalnızca yazmak için yaşayacağını anlamıştı . . . Yassı kalemliğin ucuna sabitlenmiş kapaklı hokkadaki lal mürekkep hala kurumamış , renginden hiçbir şey yitirmemiş . Gerçi iyi mürekkep kurusa da yitirmez rengini ya . Eğilip kokluyor ; gözlerini yumup içine çekiyor kokuyu . Gül dese değil , karanfil dese değil , is dese hiç değil ; inanılmaz bir hoş koku . Bu koku olmadan yaşayabilir mi ? İliklerine işlemiş afyonu onun bu koku . . . Aşkı . . . Cennet bahçesindeki türlü çeşit çiçeğin kokusu ne ki bu kokunun yanında ? . . İrem bahçelerindeki karanfiller , güller renklerini bundan almamışsalar başka nereden alabilirler ki ? Divitin hemen yanında sedef kaplama fildişinden oyularak yapılmış kubura uzanıyor bu kez . Açıyor kapağını , tedirgin , heyecanlı . Hala bir büyünün kapısından ilk girildiği anki heyecan esintisi dolaşıyor ortalıkta . . . Rulo biçiminde iç içe sarılmış , aharlanmış iki kağıt , hafif sararmış , boş uçsuz bucaksız parşömen biri , öteki kufi yazı ile , yer yer altın mürekkebi yer yer de lal mürekkebiyle yazılmış : Mürekkebin temizini kullan . Onu teşkil eden is gayet ince , iyi karışmış , iyi ezilmiş olsun , kaleme isyan etmesin , ona itaat etsin ve akıntılı olsun . . . Çünkü kutsallığın somutlanması bu . . . diye düşünüyor ; biraz da kinayeli . Çünkü mürekkep yüreğindeki bütün gizleri dökecek ortaya . . . Çünkü amacın , harflerin soylu güzelliğini ortaya çıkarmaktan daha ötede , daha farklı olduğunu biliyor . Harflerin belleği var ve o bellekle değişecek dünya . Yazı değiştirecek dünyayı . . . Çünkü yalnızca yazılan kalır . . . Duvarlara , madene , çiniye , seramiğe , kapılara , pencere pervazlarına , divit üzerine yazılırken hem tarihe ışık tutacağını , hem insanı insanlaştıracağını biliyor yazının kendisi . Kalem , onu tutan elle , o eli yönlendiren beyinle birlikte değiştirecek dünyayı . Yapan ve yıkan , olduran ve öldüren el ve beyinle birlikte . Bir giz kuyusunda birlikte boğuşacak , bütünleşecek ve sonuçta birlikte çıkacaklar o kuyudan , hep birlikte var olmak için . . . Okumayı sürdürüyor : Mürekkebini hazırla önce . . . Bir hattat kendi mürekkebini kendi hazırlamalı . Sonra kalemi kararında yontmak gerek . Ama yontarken kamışın sertliği göz önüne alınmalı ki , ucun tam ortasından iki parçaya ayrılacak şekilde yarılması sağlanabilsin . . . Ne bir derece daha sert ne bir derece daha yumuşak olsun . . . Kağıt dinlendirilmiş , mürekkebe tam ölçüsünde su katılmış olsun . Bir hattat , kalemin , tüyün , fırçanın hafifini , papirüsün , kağıdın , bezin mürekkebi kararında içenini , sağlam , kalıcı dokusu olanını seçmek gerektiğini bilir . . . Şu an ne yapması gerektiğini bilmiyor . Günlerdir , günlerdir beyninin içine onlarca , yüzlerce , binlerce ; yanlamasına , diklemesine , çaprazlamasına çizdiği hayali çizgilerden , harflerden , şekillerden sonra şu an vardığı noktanın varmak istediği nokta olduğunu söyleyemez gerçi . . . Hayır , umutsuzluk değil . . . nehirde bugün olmasa da bir gün kendi salının yüzeceğinden emin o . . . El falında bile görünüyor işte ; çarpının yanındaki görkemli , ışıl ışıl yıldız , tarihe kalacağının göstergesi değil mi ? Hazdan titriyor kaleme uzanırken . . . Çile bitti bitecek çünkü . . . Yepyeni bir vadi açılıyor Nedim Efendi'nin önünde . . . Üstelik üstatlığı kabul edildikten sonra . . . Her biri hat mucizesi sayılan En'am - ı Şerif'leri , levhaları , dua mecmualarını , kıt'a ve murakka'ları yazdıktan sonra kendine has yazı vadisini değil , yazıyı bulacak . . . Kamışın iki başını kesiyor , . . . delinmemiş , ipliksiz inci diziyor . . . diye geçiriyor içinden . Kendisi için yaşamdaki en önemli şeyin , kamış olduğunun ayırdında . Her şey unutabilir , bir tek o unutmaz üstelik yazdıkça olgunlaşır , biçime girer , güzelleşir , değer kazanır çünkü . Mağara resimlerinden düğüm yazısına , hiyerogliflere , çivi yazısına güzelleşerek , güçlenerek gelmedi mi ? Geldi . . . Çünkü belleği var . . . Kamışın içindeki lifleri temizliyor şimdi . İnce kısmı sol elin başparmağıyla işaret parmağı arasına gelecek şekilde tutuyor . Sağ elindeki iyi su verilmiş sert çelik ağızlı kalemtıraş ile açılan kısım uzunca bir badem olacak şekilde aşağı doğru yontuyor . En çok dikkat edilmesi gerekenin , kamışın sertliğine göre yontma işini dengelemek ve ucun tam ortasından iki parçaya ayrılacak şekilde bıçakla yarılmasını sağlamak olduğunu iyi biliyor . Sonra yontulup inceltilen kamış makta üzerindeki kalem yuvasına yerleştirilerek kalemtıraş ile yazılacak yazının gerektirdiği açıda bir basışta kesilecek . Kalemtıraşa sevgiyle bakıyor . Her hastaya bir firaş lazım , hattata kalemtıraş lazım çünkü . Divitin yanında biriken talaşları çekmecesinden çıkardığı lal rengi kadife bir keseye , keseyi rahleye bitişik tutarak , bir damlası bile yere düşmeyecek şekilde dolduruyor . Bir gün cenazesini yıkamak için ısıtılacak suyun ateşinde yakılacak çünkü o talaşlar . . . Olağanüstü bir heyecan duygusu . . . Kaşıyor , kamaştırıyor , kanatıyor içini . . . Parmaklarının ucundan inip gelecek ve yazıya ulaşacak olana karşı müthiş saygılı bir heyecan , korku . . . Öncesi ve sonrası bulmacada bir kare belki . Bütün çağrışımları kendinden uzak tutabilerek öne ve arkaya yalnızca kendisi olarak esniyor , uzuyor . Dişleri , yemyeşil elmanın , dokununca yumuşacıklık duygusu veren tenine değiyor , dili o tende dolaşıyor . Ve o . . . Aşık olduğum kadın . . . Kırmızı dudaklarının resmi düşmüş yeşil ten üzerine . Beynimdeki morfini kullanıyorum içim çektikçe ! diyor ve ekliyor : Biliyor musun , her şeyi unuttum . Bildiğim her şeyi . . . Hatta ana dilimi bile . . . Hiçbir şey hiçbir çağrışım yaratmıyor üzerimde . . . Bir uzun , kalın sicim var yalnızca ; bir de kırmızı . . . Gerçi bunlar bile o kadar azını anlatabiliyorlar ki anlatmak istediklerimin . . . Yukarıdan aşağıya yedinci sokak , altı harfli : Yaşamın kıyısındaki bir sokak girişi bu . Daha doğrusu yaşlı akasyaların gölgelediği bir başlangıç . Hep bir öğlen güneşi altında olmak koşuluyla . Hep hafif eğimli bir başlangıç oluşturarak bir yokuşa . . . Hep dört bir yanı mavi boyalı pencerelerle çevrilmiş bir kahvenin kapısına bakarak , yaşlı ama dipdiri , iki iri adamın kollarını dolamasıyla bile saramadıkları kocaman gövdeli bir çınarın izin verdiği ölçüde görerek kahveyi . Hafif bir rüzgar estirerek kahvenin mavi boyalı pencerelerine . . . Sonrası yok değil , herkesin kendi düş - yokuşu olarak uzanıyor yukarıya doğru . Derin bir sessizliği yudumlayarak . Hemen ilerisi bekleyiş mi bitiş mi , terk ediş mi , terk ediliş mi belli değil . O , bakıyor yokuşun başlangıcına : Her şey böyle belirsiz işte hayatımızda . Bizler geçmişi acı yüklü , geleceği olmayan kuşaklarız . . . Kimsenin suçu yok bunda . . . diyor . Söyleyebileceğim tek şey var : Seni seviyorum ben . . . Bu hiç önemli değil mi ? Belki birlikte başarabiliriz ! Ama söyleyemiyorum . . . Nedir bilmiyorum , ölesiye , öldüresiye bir suskunluğu sığınak diye seçişimin nedeni . . . Soldan sağa beşinci sokak : Bir veda sözcüğü . Ben öleceğimi biliyorum ! diyor , bende hep bir manolyayı çağrıştıran güzel yüzündeki iki sivilceden birini tırnağıyla kanattığı sırada . Böyle konuşmasının bana dehşetli acı verdiğini biliyor gülümseyişiyle . Sonra değişiyor bakışları , burnu akacakmış gibi çekiyor sivilcesini tırnaklarken , bir ilkokul öğrencisinin saflığıyla , sanki Öğretmen söyledi der gibi ekliyor : Doktor yüzümdeki tüm sivilcelerin 40'ımdan sonra geçeceğini söyledi . . . Duraksıyor bir an . Yeni bir sayfa açılıyor . Şimdi , bir trajedi kahramanının inanılmaz acı çeken yüzünden bakıyor artık o bir çif çocuk gözü . Hahh . . . hah . . . hah . . . İnanılmaz bir şey , 40 yaş ve ben . . . Şimdi Rahmaninov zamanı sevgili dost . Ve sen gelmiyorsun benimle . . . Bu demektir ki gidiyorsun ! Dostum beni terk etti ! diye bir mektup bırakacağım geride . Ne olur gitme ! demek mi bu ? Hayır . . . Aslında açıkça , Yalnız bırak anlamını taşıdığını biliyorum sözlerinin . Yalnızlığımı bırak , çekiştirme ! der gibi . Ama bırakmayacağım . Kolundan tutup çekiyorum : Kalk ayağa . . . Mavi pencerelerden çınarın rengini de alarak içeri dalan mavi - yeşil güneş ışığının içinden kapıya sürüklüyorum onu . . . Soldan sağa sekiz : Bir mevsim . . . Kareleri sayıyorum . Hayır , harf sayısı uysa da harfler denk düşmüyor . Sonbahar ? ! Sombahar mı olmalıydı yoksa bu altın sarısı , kızıl kahve ve hüznün panoramasının adı ? Kuşlar uçuyor bölük bölük . . . Kuşları hiç tanımam . . . Aslında çiçeklerin de adlarını bilmem . Bildiğim kır çiçeği papatya , saksı çiçeği olarak da manolya . Manolya yanımda şu an . . . yitirmemeliyim . . . Yitirmemeliyim , nereye giderse ben de ardı sıra . . . Debriyajdan çekip ayağımı basıyorum gaza . . . Daha . . . Biraz daha . . . Köklüyorum , gaz pedalını . Uçtuğunu duyumsamak istiyorum yerin . . . Ama yer uçmuyor . Uçan otomobilin kendisi . Lastikler yerle olan bağını yitirmiş sanki . Genzimde adrenalinin kokusu , adrenalinin nabzı . . . İçimdeki sularda , kayalıklarda , kovuklarda gerçek bir deprem başlangıcı . . . Direksiyonu sımsıkı kavrıyor parmaklarım , avuç içlerim . Sanki ne olursa olsun koruyabilecek bu direksiyon bizi . Bırakmayacak ! Yan koltukta o : Çıldırdın mı ? diye kahkaha atıyor . Kırkına dek nasıl olsa yaşamayacağının bu kez de benim tarafımdan kanıtlanmasının verdiği mutluluk bu . Kendi geleceğiyle ilgili kararın yanında benim geleceğimi de belirlemiş olmanın gururu , her ne kadar gözleri faltaşı gibi açılıyorsa da , incelen , sivrilen , bir düğme kadar kalıp yükselişe geçen yola bakarken . . . Tamam işte seninle geliyorum . Ya da birlikte gidiyoruz ! Mutlu musun ? diyorum , birbirine çarpıp duran dişlerimin arasından zımparalanarak çıkıyor son heceler . Umutsuzca merhamet bekliyor yol , mantık arıyor . Harikasın , aklını başına topladın sonunda ! deyip kıkırdıyor o ; sırtını koltuğa verip iyice , eteğin sıyrılıp çıplak bıraktığı bacakları torpidonun üstüne , neredeyse camdan fırlayacak gibi uzanıyor . Tempo tutuyor şimdi parmaklarıyla bacağı üzerinde . Çoğu zaman olduğu gibi sek sek oyununa kısa bir ara vermiş bir kız çocuğunun masum bacaklarına benziyorlar . . . Elleriyle kollarıyla coşkulu hareketler yapıyor . Belki kendince bir dans figürü . . . Uzun zamandır ilk kez böylesine heyecanlandığını görüyorum . Açıkça bir sevinci yaşıyor . Ben beynime bir kurşun sıkarak mı , yüreğime bir tabancadaki tek kurşunu yollayarak mı , yoksa karnıma bir bıçağı sokarak mı ölmem gerektiğini bile bilmiyorum artık ! dediği bütün umutsuz , karamsar ve kararsız anların dışında bir coşkuyla tezahürat yapar gibi sesleniyor : Bas gaza . . . Haydi , cesur ol . . . Bas . . . Sıkıyorum direksiyonu ; sımsıkı . Yalnızca tek tek parmaklarımla değil ; avuç içlerimle , sol serçe parmağımdaki annemin armağanı , ona da annesinin armağanı olan akik taşlı gümüş yüzükle , sağ avuç içimdeki uzun yaşam çizgisinin yanındaki parlak geleceğimin simgesi yıldızımla ve tek tek bütün çizgilerle . . . Sanki bu duruş , direksiyonu bu tutuş kurtarabilirmiş bizi . . . Ama hayır ! diye düşünüyorum bir yandan da ; aklımı başıma toplamayacağım . Bu , öteki adı intihar olan bir kazanın ilk adımı . Ve artık çok yakında o büyük buluşma . Üstelik salt o istiyor diye vardığım bir nokta değil ki bu . . . Yoruldum zaten . . . Umudumu yitirdim . Biliyorum , bu saatten sonra , bunca yıkımı , acıyı yaşamış , bunca ölümü , ihaneti , terk edilmeyi yaşamış , elleri kan içindeki bu kentte ya da bu dünyada hiçbir güzellik güzellik olarak , mutluluk mutluluk olarak yaşanamaz ; hele benim yorgun , tükenmiş , aldatılmış , katledilmiş ruhumla hiç mümkün değil ! Bir başka kare . Yukarıdan aşağı dokuzuncu sokak : Tersinden iki insanın birlikte paylaştıkları en güzel şey ; altı harfli . Son üç harfi - mak , - mek olabilir . Evet . Bir erkek bir kadını çılgınca , ölesiye sevebilir ; bunu biliyorum . Ölüme uçarken , tek dilek olarak , onun elini tutmak , beline sarılmak isteyebilir . Sorabilir gaza bastıkça , hız göstergesi çıldırmış gibi çarpıp durdukça dibe , asfalt uçarken altlarında : Yüzüne gözüne dolup saçlarını savuran rüzgara teslim olmuş kadını direksiyondan çektiği eliyle dürtükleyip sorar : Beni seviyor musun ? Söyle beni seviyor musun ? O ana dek bütün yaşamadıklarını , yaşamak isteğidir bu aynı zamanda . Kan ve barut kokularından ve mutsuzluktan , umutsuzluktan , sevgisizlikten başka hiçbir şey anımsamadığı çocukluğundan , gençliğinden kopup kurtulmak ve artık düşsel de olsa bir çocukluğu , düşsel de olsa gençliği , yanındaki kadınla birlikte yaşamak isteğidir . . . Bir dahaki sefere si olmayabilir çünkü , yok tur çünkü bir dahaki sefere si . Öyleyse bin kez , milyon kez evet . Sonrası , öncesi yok ; gitmeliler . Ölüm nasılsa kapıda . Korkak bir yılan gibi pustuğu bir taşın altında geberip kalmak istemiyor . Ölümden de , onun tam karşıtından da , her birinin yarattığı korkudan da kurtulmak tek dileği . . . Ölmeliler . Ölmek ne güzel bir oyundur aslında . Gençliklerinin , çocukluklarının düşlerini yaşatabilecek tek sığınak . . . Her an alarm düdüklerinin çalmasını , bir bombardıman uçağının pike yaparak bombalarını tepelerinden aşağı bırakmasını bekleyerek geçen günlerde , gecelerde bin kez ölmektense ; her an otobüs durağında , yolda yürürken , alışverişten hemen sonra , sabah güneşin ışıklarını içeri almak için pencereyi açtığı an , ya da hafta sonu , beynine isabet edecek bir kurşunla yere yıkılıp kalmaktansa ; kan gölüne dönmüş sokaklarda caddelerde , kopuk insan kol ve bacaklarının iki metre ötesinde çocukların , ebelemece oynadıklarını görmektense ! Çocukların çizgiler arasında sıçrarken , kafalarını korumak ister gibi ellerini başları üzerine siper edercesine tutmalarını izlemekten de acı bu ! Uçarken incelen , durmadan incelen , bir iğne ucuna dönüşen yolu fethetmek yarışındayken bitirmek her şeyi . . . İğrenç bir sürüngen gibi ölmek yerine , ölümün üzerine giderek bitirmek isteği . Bütün bedeninin ve ruhunun doyumla halsiz yıkılıp kalması gibi . Basıyor ayağını gaza ; daha çok , dibe , dibe doğru . Ayak tabanının gaz pedalıyla düellosu bu . Uyarıyor gaz pedalı ; yavaşlamaya çağırıyor . Ama hayır , durmayacak ! Geri sayım başladı bir kez ! Dönüşü yok . Köklüyor pedalı . Artık kesinlikle uçuyor , her şey , hep birlikte : Ağaçlar , şeritler , araba , yollar , öteki araçlar , elektrik direkleri , kuşlar , yolun iki yanındaki kayalıklar , tepeler , gökyüzü . . . Yüreği havai fişek patlaması gibi heyecan patlamaları yaşıyor . . . Ve derin bir viraja daha dalarken çalılıklardan kuşlar havalanıyor , gürültülü kanat sesleri gerilerinde kalarak . Direksiyon terliyor avuçları içinde . Başını çevirip bakmak , sormak istiyor : Korkuyor musun ? Bir şiir okuyor o : şifreyi çözüp bırakmış gece rüzgarın delik deşik kanatları doruğunu kıran dalga payandasız gölgeler yürüyor sirenlerin çağrısı sesi çekince fitilinden kopuyor boynu yaşamın özümsenmez bir sırdır şimdi zakkum dudaklarında anılarım zaman siliyor izlerini kuruyor düş denizleri ve alev ayaklı türküler kendi lavında kavrulan tılsımını yitirmiş çocuk oyunumuzdaki sevinç çığlık çığlığa gökyüzünün eteği kendim için bile yerim yok çürüyor güneş bir kambur gibi karnımda . . . Yapma ! diyebilirdi oysa . . . Demiyor . . . Kur'an okur gibi , ya da Tevrat , İncil , bir başka kutsal kitabı . . . Gözlerini sımsıkı yummuş . Biliyorum : Umut edememekten o da yorgun düştü , bıktı ; tüm isteğini yitirdi . Bıçağın sırtında yaşamak eskisi gibi heyecan da vermiyor artık . . . Yoruldu . . . Yeni bir başlangıç için bütün bağlarını koparmaya hazır . . . Oysa masmavi kanatlı kelebek tokasıyla birlikte kanat çırpan saçları hiçbir bitişle birarada düşünülemeyecek kadar coşkulu , ışıltılı , mutlu . . . Bir köpek fırlıyor yola . Siyah , simsiyah ; belki de bir kurt köpeği . Yaşatma güdüsü öldürme isteğine baskın mı geliyor o an ; gazdan çekip ayağını tüm gücüyle frene asılıyor . . . Arabanın aniden bir topaç gibi kendi çevresinde dönmeye başladığını ve ardından fırladığını ayrımsayabiliyor yalnızca ; bir de şiddetli fren cayırtısını . . . Yukarıdan aşağıya altıncı sokak . Baştan ikinci : Üç harfli . İnsan bedenini ayakta tutan sıvı . Bütün varlıklarını yüreklerinin gözlerine doldurmuş , yürek gözü kesilmiş bir oda dolusu insan , karanlığı çıldırtan bir sessizlik içinde duvarda birbiri ardı sıra değişen dia görüntülerinin yarattığı dehşet , öfke , nefret duygularıyla allak bullak . . . Isırıyorlar dudaklarını , tırnaklarını batırıyorlar avuçlarına , hiçbir haykırışın yüreklerindeki düğümü çözüp atamayacağını biliyor avuç içleri . Daha yakın zamana dek içinde yaşadıkları o lanet olası savaşı bu kez dışından izliyorlar . Yakılmış yıkılmış , yerle bir olmuş bütün evleri , okulları , yolları , köprüleri . . . Kan , vahşet ve umutsuzluğu en yakından yaşamış insanlar olarak oradaki kan , ölüm daha da gerçek sanki . Şimdi sanki bütün yaşadıkları için çekmediği kadar acı çekebilir . Her biri için ayrı ayrı . . . Yaşıyorken ağlayamadığı kayıpları , yitikleri için doyasıya ağlayabilir . . . Son dia filmi bilincine çakılı halde . . . Kırmızı bir çocuk bahçesi . Kırmızı tahterevalli , kırmızı kum havuzu , kırmızı kaydırak , kırmızı salıncak , kırmızı başlı kırmızı yüzlü çocuklar , kırmızı kıpkırmızı bir göğün yapraklarını , dallarını tüketmiş kıpkırmızı kütük gövdeli bir ağacın altında . . . Bütün kırmızıların durmaksızın aktığı o çocuk bahçesinin , bir fotoğraf filminin negatifi olmadan önceki bütün hallerini , bütün zamanlarını biliyor . Bir de kıpkırmızı saçların çevrelediği o ince kemikli yüzü unutamıyor . Kırılıp ters dönmüş boynuyla birlikte yüzünün öteki yarısına yapışıp kalan bir tutam kızıl saç . Rengi mora dönmüş bir kelebek toka . . . Hepsi iç içe . Keşke önceyi ya da sonrayı silebilse . . . Hayır , hiç solmadı , koyulaşmadı , belirsizleşmedi . Çığlıklar kahkahaları boğsaydı keşke . Ağlayışlar kuş seslerini silebilseydi keşke . Soldan sağa beşin ikisi : Tek harf . . . Anlamı , çağrışımı , öncesi sonrası yok ; hakkında hiçbir ipucu verilmemiş . Bir çıkmazda boğulan sanki . Buradan çıkıp gitmek istiyor ; hemen şimdi . . . Gidebileceği hiçbir yer olmadığını bilmesine karşın ; hemen , şimdi . Zangır zangır titriyor bedeni . Şarjörde sıkışıp kalmış bir mermi gibi duyumsuyor kendisini . Tek kurtuluşu fırlayıp çıkmak namludan ; görüntülerin o güne dek yaşadığı bütün acıları , mutsuzlukları tekrar tekrar yaşatmasına tahammülü yok artık . O kadar fazlasını , o kadar derinden yaşadı ki . . . Çekip gitmek şu an , bütün yaşantıların , hatta hiç yaşamadıklarının , düşleme bile düşleyemeyeceklerinin yeni baştan ruh bulduğu bu odadan . . . Sonrası yok . Artık orada ne de hiçbir yerde durmasının olanaksızlığını biliyor yalnızca . . . Yok , dayanamamalı hem ! Güçlü olmak bu değil ki . . . Güçlü olmak teslim olmak değil ki . . . Bütün gidenlerin arkasından asla gözyaşı dökmemek değil ki . . . Ya da bütün yitikleri saygıyla anmak değil ki . . . Gençliğini , saflığını , dokunulmamışlığını , umutlarını , sevgisini , donuk bakışlarla uğurlamak değil ki ! Babasının sözleri çarpıyor beyninin duvarlarına durmaksızın : - Ağlamak zayıflıktır ! Sakın ha ! Ama bu söz değil onu durduran . Son derece basit açıklaması : Olmuyor , yapamıyor . Kilitlenmiş göz pınarları . . . Anahtarı kendinde olmayan bir kilit o . . . Gelip dayanmış , her şeyi göze almış bir hıçkırıkla katıla katıla ağlayabilse keşke . Bir kez yapabilse bunu . . . Zayıflığından utanmayacak . Artık çok uzaklarda kalsa da silah sesleri , en azından bu kent için ve kendisi için uzaklarda kalsa da , insan haykırışları , çığlıkları acının ağıtını nasıl kessin ? Bir dolu şeyi anımsayamamakla , hiçbir şeyi geride bırakmamak nasıl yürüyebilir ki ? Yavaşça kalkıyor oturduğu sekiden . Işıklar da tam yandığı sırada ; dia makinesinin ve sunucunun suskunluğu henüz demirden bir kütleye dönüşmemişken . . . akkor halindeyken henüz . Işığın aydınlığını henüz algılamamış , yeni bir dia karesinin perde üzerinde görüntüleneceği bekleyişi içindeki insanları geride bırakıp çıkıyor . . . Sanki sandalı alıp nehrin öteki tarafına geçmiş ama çıktığı kıyıya bir türlü geri dönemeyen biri gibi duyumsuyor kendini bu tek harfli bulmaca karesinde . Oysa böyle olsun istememişti . . . Göre göre , bile bile . . . Yitirdiği kadın , bir serseri kurşuna , ya da çok iyi nişanlanmış bir atışa kurban gitseydi , böyle acı çekmezdi ki . . . Göre göre , bile bile izin verdi gidişine . Engel olmayı denediği söylenebilir mi ? Durdurmaya kalkmadı ; yalnızca Peki ! dedi . . . Gideceksek birlikte gidelim ! Holü geçiyor . Açık balkon kapısından giren serinliği ayrımsıyor orada . Balkonlar intiharın sonsuza dek partneridir diye geçiriyor içinden . Perdeyi kenara çekip akan , kayan , dönen , patlayan hava moleküllerinin ortasına dalıyor . . . Çocukların düşmesine neden olduğu için balkonlardan nefret eden şairin , kendisinin şu an duyumsadıklarını yaşamı boyu bir kez olsun duyumsamamış olduğunu düşünüyor tahta korkuluklara abanırken . Tuzsuz Vaysal'ın anası Siyar bacı , Cumali'nin bunca yıl kendi evine girip çıkıp da Hüsnüye'yle evlenmeyi düşünmemiş olmasının suçunu ona yüklediğinden olacak , bunu her şeyden önce Bedriye ablanın aykırı doğasına bağlıyor , Ne olacak , arsız ağız güler işte , dağ gibi oğlanı da kendine benzetti , dedikten sonra , kadının ağırbaşlılığı boyuyla ters orantılıymış gibi , sözü Bedriye ablanın uzun boyuna getiriyor , Ben olsam , böyle tavan süpürgesi gibi gelini dünyada almazdım ; yaşasaydı , Hacer gelin de almazdı , Azrail'in gözü kör olsun , diye ekliyordu . Ama komşular yalnızca gülüyorlardı bu yoruma . Doğru , Tuzsuz gibi boy fukarasına kimse Bedriye gibi kız almazdı , diyorlardı . Cumali'yle Bedriye'nin neden böyle ortalığı sabah akşam kahkahaya boğduklarına gelince , hepsi de sevgiye bağlıyordu bunu : Birbirlerini çok seviyorlar da ondan böyle gülüyorlar , diyorlardı . Ne olursa olsun , Bedriye ablanın varlığının Cumali'nin yaşamını sonsuz bir sevince dönüştürdüğü kesindi : Bedriye abla söylüyor , o gülüyordu , Bedriye abla pişiriyor , o yiyordu , Bedriye abla , Hadi yatağa ! diyor , o kaşla söz arasında soyunup yatağa giriyordu . Bıyığa gelince , şu günlerde pek de üzerinde durduğu yoktu doğrusu ; hatta , bıyığına kesinlikle makas ya da jilet değdirmeme konusunda Berber Ziya'ya söz verdiğinden , iki günde bir sakal tıraşı olmasına karşın , dudaklarının yukarısına elini bile sürmüyor , Berber Ziya'nın dükkanına da bilemedin haftada bir , birkaç dakikalılığına uğruyordu . Böylece , düğünden şöyle böyle altı hafta sonra , bir akşam üstü , iyice uzayan saçını kestirmek üzere , dükkandan içeri girdiği zaman , ünlü bıyık eni konu bir bektaşi bıyığı görünümündeydi . Şubat başlarıydı , açık , ama buz gibi bir hava vardı , dağ köylerinden eşeklerle odun getirmiş köylülerin başkaları gibi bıyıklarıyla sakallarından da sarkan buzlar insanın içini ürpertiyordu . Ama Berber Ziya Cumali'yi Hacı Leylek'in üstüne büyük bir mutlulukla oturttu , göğsüne , kucağına , suratına güzelce çivitlenmiş tıraş örtülerini yerleştirdi . Bir adım gerileyerek saçı , sakalı , bıyığı gözleriyle şöyle bir tarttıktan sonra , çok yukarılardan gelen bir buyruğu iletir gibi , Cumali kardaş , zemheri kan donduruyor , ama bu saçları iyice kısaltmam gerek ! diyerek işe girişti : önce saçları kısalttı , arkasından yüzünü sabunlayıp sakalını kazıdı , odun sobasının üstünde güzelce ısınmış suyla yüzünü yıkadı , bir elde makas , bir elde tarak , bazı bazı maşa , bazı bazı badem yağı , bıyığı işlemeye girişti . Bir kez arzuhalci Boranoğlu , Ula , Berber , sana ne oldu böyle , ne zamandır hiç sesin çıkmadı ! dedi , bir kez de pehlivan Kara Hacı , Ula , Berber , yetti artık , öldürdün herifi ! diye uyardı . Hiçbirine yanıt vermedi , Cumali'yle bile konuşmadı . Neden sonra , başta Cumali olmak üzere , herkesin uyuklama başladığı bir anda , birden topuğunu yere vurarak Hacı Leylek'i hızla arkaya çevirip bir adım geriye çekildi , bir süre öylece süzdü dostunu , sonra , gözleri hep üzerinde , ağır ağır çevresini dolaştı , sonra , nerdeyse yüz metre öteden duyulacak bir sesle : İşte oldu ! diye haykırdı . İşte oldu ! Şimdi bana bu memlekette bu bıyıktan daha üstün bir bıyık var diyen varsa , buyursun , karşıma çıksın , çıksın da alnını karışlayacağım ! Hacizzet Ocak , sağlıkçı Ökkeş , tuhafiyeci Cemal , arzuhalci Boranoğlu , öğretmen Tayyip , pehlivan Kara Hacı , fotoğrafçı Kör Ümmet , Tuzsuz Vaysal ve daha en az beş kişi , yerlerinden fırlayarak Hacı Leylek'in çevresine üşüştüler : Cumali birşeylerden ürkmüş ya da birşeyleri devirip kırmaktan korkuyormuş gibi , kımıldamadan , gülümsemeyi , kaşını , kirpiğini oynatmayı bile göze alamadan oturuyordu koltuğunda , ağzına yüzünde sanki bir tansık gerçekleşmişti : daha on beş dakika önce , herhangi bir bıyığa bakar gibi , şaşırmadan , irkilmeden baktıkları bıyık şimdi gerçekten göz kamaştırıcıydı : eskisinin en az iki kati büyümüş gibi görünüyor , yanakların iki yanından , ben diyeyim üçer , siz deyin dörder santim dışarıya taşıyor , uçları kıvrıla kıvrıla yükselerek nerdeyse gözlerinin düzeyine ulaşıyordu . Kısa mı , yoksa uzun mu olduğunu hiç kimsenin ayrımsayamadığı bir şaşkınlık suskunluğundan sonra , aynı anda , ortak bir hayranlık çığlığı yükseldi : dünyanın en görkemli bıyığı duruyordu karşılarında . Gür mü gür bıyığı her zaman göz kamaştıran Hacizzet Ocak , ozanlık adıyla Aşık Hasreti , o güne dek bıyığıyla övünmemiş , ama rahmetli Topal Hacı'nın bıyığı dışında , kasabada herhangi bir bıyığın kendi bıyığıyla karşılaştırılmasını her zaman bir haksızlık , daha da kötüsü , bir aşağılama saymıştı , ama Cumali'nin bıyığı önünde saygıyla eğildi : Maşallah ki maşallah ! diye haykırdı . Bu bıyık benzersiz bir bıyık , çifte çengelli bir bıyık ! Ben böyle bıyığa türkü yakarım ! Dükkandakiler bu yansız övgüyü gönülden alkışladılar , yalnız pehlivan Kara Hacı yansızlığının tam ölçüsünü almak istedi : Yani şimdi Cumali'nin bıyığı seninkinden de üstün mü diyorsun ? diye sordu . Hacizzet Ocak , ağzı açık , Cumali'nin bıyığına bakmaktaydı : Yoksa bundan kuşkun mu var ? Elbette üstün , dedi . Ama Cumali'nin bıyığı göğe bakıyor , benimki toprağa : ben ozanım . Tuhafiyeci Cemal sözleri hep kıyıcığından anlamakla ünlüydü , bir kez daha doğruladı ününü : Yerden göğe haklısın , dedi . Bu bıyığın her bir yarısından beşer bıyık çıkar . Berber Ziya uzakta durmuş , çabasının ürününün yarattığı etkiyi mutlulukla izliyordu , bu sözü duyunca yüzünü buruşturdu , ağır ağır ilerleyerek halkanın ortasına geldi : O dediğin bir şey değil , dedi , sonra , hayranlara nicelikten çok daha ağır çeken niteliği göstermek ister gibi , parmağını Cumali'nin bıyığına doğru uzattı , Daha iyi bakın , diye ekledi . Dediği gibi yaptılar : bu bıyık doğaüstü bir dönüştürücü güç mü kazanmıştı , neydi , Cumali'nin yüzü birden değişivermiş , dudaklarından gözlerine , kaşlarından alnına ve çenesine , tüm yüzünün üstüne , eski görüntüsünden çok da uzak olmayan , ama alabildiğine etkileyici bir başka yüz yerleşmişti , aynı zamanda , tüm yüzden , gözleri kör edecek bir ışık gibi , elle tutulacak ölçüde somut bir sonsuz güç , bir karşı konulmaz erkeklik anlatımı yayılmaktaydı . Bunu Berber Ziya'dan sonra ilk Aşık Hasreti ayrımsadı , tepeden tırnağa titredi : Haklısın , bıyığa bakmaktan yüzü göremedik , diye kekeledi , Cumali'nin bıyığıyla yüzüne daldı gözleri , sonra yanındakilere döndü . Siz hiç böyle yakışıklı bir adam gördünüz mü ? Bu Berber Ziya bir şeytan , ya da berberlerin piri ! diye ekledi . Fotoğrafçı Kör Ümmet , hiç böyle bir alışkanlığı olmamakla birlikte , kaytan bıyığını burmak gereksinimini duydu , sayıklar gibi , üç kez üst üste : Heye , heye , heye , diye yineledi : bıyık başka bir bıyık , adam da başka bir adam . Tuzsuz Vaysal , kan kardeşlerine yakışacak biçimde , hiçbir şey söylemeden , ayaklarının ucunda yükselerek ; dostunun yanaklarını öptü , sonra gene sessizce yerine oturdu . Cumali , biraz şaşkın , biraz utanmış bir durumda ; usulca kalktı , aynanın önüne gitti , yüzünü iyice yaklaştırdı , uzun uzun baktı yeni imgesine , ne diyeceğini bilemedi : böylesine büyük bir bıyık olamazdı , düşünülemezdi bile : Bu nedenle , bu bıyık bir yerlerden getirilip ağzıyla burnunun arasına , eski bıyığının üstüne yapıştırılmış gibi geldi ona , gerçekten kendi bıyığı olduğuna inanamadı . Bir süre ; öyle kımıldamadan baktıktan sonra , elini korka korka bu bıyığa doğru götürdü , orasından burasından çekiştirdi : kendi bıyığıydı . Bu kez de yüzünün bayağı değişmiş olduğunu ayrımsadı , elleriyle alnını , yanaklarını , çenesini yokladı : yüz de kendi yüzüydü . Derin bir soluk aldı . Berber Ziya da , bütün coşkusuna karşın , dönüşümü fazla büyütmemek gerektiğini söyledi : hiç kuşkusuz , bıyık büyümüş , parlamış , dikleşmişti , yüzü de ışıldar gibiydi , ama bıyığı kadar saçlarının yeni biçiminin de etkisi vardı bunda ; ayrıca , yeni yüz eski yüzle tüm bağlarını koparmış olsa , başta kendisi olmak üzere , herkesin düşüp bayılmış olması gerekirdi . Hayır , o kadar da değil ! Ortada şaşılacak bir şey yok ! diye bağladı Berber Ziya . Cumali de başıyla onayladı . Gene de , herkesin böyle büyülenmiş gibi gözlerini üzerine dikmesinden , bitmek tükenmek bilmeyen övgülerden sıkılıp çıktıktan sonra , nerdeyse yürümekte bile zorlandı , bıyığını düşürmekten korkar gibi , çekine çekine bastı yere , yeni bıyık dünyayla bedeni arasında bir duvar oluşturuyormuş ya da , daha kötüsü , kendisi büyümüş de dünya küçülmüş gibi bir duyguya kapıldı . Yürümesine yürüyordu , herhangi bir yerinde herhangi bir ağrı da duymuyordu , ama ayaklarında uzun zamandır giyilmediğinden çarpılmış , üstelik fazlasıyla dar bir ayakkabı varmış gibi hem ağır , hem de zor ilerliyordu . Tuhaf bir korku düştü içine . İnşallah sonu kötü gelmez ! diye söylendi . Berber Ziya'nın dükkanındakiler , Aşık Hasreti , arzuhalci Boranoğlu , tuhafiyeci Cemal , fotoğrafçı Kör Ümmet , Kara Hacı , Küpçüler'in Hacasan , hala kendilerine gelememişlerdi . Aralarına sonradan katılanlara yaşadıkları tansığı anlatıp duruyor , ancak bir türlü inandıramıyorlardı , Hacizzet Ocak sorunu Aşık Hasreti kimliğiyle çözmeyi düşündü , ama , şaşkınlıktan mıdır , nedir , tek dize doğmadı içine . Gene de umutsuzluğa düşmedi : Bugün olmazsa , yarın , yarın olmazsa , öbür gün , bu bıyığın türküsünü çıkaracağım , dedi , uzun , çok uzun bir türkü , say ki bir destan . II Cumali kapıdan içeri girer girmez ; Bedriye abla zorlu bir kahkaha kopardı ; yüzünün ortasında düşünülemeyecek ölçüde kocaman ve parlak bir bıyık , dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme , sünnet çocukları gibi tek tek basarak kendisine doğru ilerlediğini görünce , daha bir yükseldi kahkahası . Ama iyice yaklaşıp beline sarılmak isteyince , birden kesiverdi gülmeyi . Kınalı ellerini Cumali'nin alabildiğine büyümüş bıyığına doğru uzattı , parmaklarının ucuyla dokundu , tehlikeli bir hayvana dokunmuş gibi , hemen geri çekti . Allah Allah ! koca bir bıyık ! diye söylendi . Hiç gerçeğe benzemiyor , ama koca bir bıyık ! Bir süre ; şaşkınlık içinde , hiçbir şey söylemeden , kocasının yüzüne baktı . Elinden tutup pencerenin önüne götürdü onu , yüzünü bir süre de orada , batmak üzere olan güneşin sarı aydınlığında inceledi , inceledikçe bir tuhaf sıkıntı çöktü içine : Cumali eskisinden de yakışıklı , eskisinden de güçlüydü belki , ama , yüzüne bıyıktan başlanarak bakılınca , uzaktan Cumali'yi andıran bir yabancı gibi görünüyor , iyice yaklaşılıp da örneğin alnından ya da çenesinden bıyığına doğru ilerlenince de güzel yüz ortadan ikiye bölünmüş gibi bir duygu uyandırıyordu insanda . Cumali , ne oldu sana böyle ? Çok değişmişsin ! dedi . Cumali , kocaman bıyığına karşın , suçlu bir çocuk gibi sarardı : Bana da öyle gelmişti , dedi , hem saçım , hem bıyığım değişti de ondan böyle oldu herhalde . Herhalde , diye doğruladı Bedriye abla . Ama başka bir adam olmuşsun ; gülünce de bir acayip gülüyorsun . Cumali elini içgüdüyle ağzına doğru götürdü , sonra gülümsemeye çalıştı : Peki , daha yakışıklı olmamış mıyım ? diye sordu . Berber Ziya'nın orada herkes öyle söyledi . Berber Ziya , Berber Ziya , Berber Ziya , diye söylendi Bedriye abla , sonra o da gülümsemeye çalıştı , ellerini kocasının dizlerine bastırarak yüzünü yüzüne yaklaştırdı , iyice yakından baktı , Doğru , eskisinden de yakışıklı olmuşsun , ama , nasıl söylemeli , sanki yaşlanmışsın , bir de , nasıl söylesem ki , buralı değil gibisin , dedi , hiçbir açıklamada bulunmadan mutfağa gitti . Bedriye abla o akşam mutfakta her zamankinden daha fazla oyalandı ; çıktıktan sonra da , çıngıraklı kahkahasıyla ortalığı çınlatacak yerde , olmayacak bir kusur işlemiş de sözün bu kusura getirilmesinden korkuyormuş gibi tedirgin davrandı . Kocası güldüğü ya da gülümsediği zaman , başını başka yana çevirdi hemen , Çok tuhaf , gülmesi insanı ürkütüyor , diye düşündü her seferinde . Yatakta da her gece ilk ve son kez yapıyormuş gibi bir tür esrime içinde giriştiği edime zorunlu bir görevi yerine getirir gibi , sırf adet yerini bulsun diye , gönülsüzce başladı , öyle de bitirdi . Neden , bilmiyordu , ama Cumali'nin o Berber Ziya denilen adama hiç gitmemiş olmasını yeğlerdi . Cumali'nin bıyığının başkalarınınkinden daha büyük olmasında bir kötülük yoktu kuşkusuz , hatta , bu bıyıkla birlikte , yüzüne anlatılmaz bir güzellik geldiğine göre , bunun iyi bir şey olduğu da düşünülebilirdi ; ama , ne olursa olsun , eve yeni bir can gelmiş de bundan böyle yaşamında önemli bir yer tutacakmış gibi bir tatsız önsezi vardı içinde , dönüp dolaşıp yeniden kafasına takılıyordu . Bir türlü uyuyamadı , yatağında bir o yana , bir bu yana dönüp durdu . Horozlar öterken , Cumali'nin de uyumadığını ayrımsadı . Ama o hep sırt üstü yatıyor , yalnız , arada bir , elini usulca bıyığına götürüp gene usulca geri çekiyordu . Sen de mi uyuyamadın ? diye sordu . Cumali Bedriye ablanın bir sorusu karşısında belki ilk kez yalana başvurdu : yeni uyandığını söyledi ; kafayı bıyığa mı taktığını sorunca da ilk yalana bir yalan daha ekledi : Yok , bıyığın nesine takayım ki ? dedi bitkin bir sesle . Sesi bile yalanını ortaya koyuyordu . Uyuyabilmek için bu bıyığı usundan çıkarması gerekirdi , bıyıksa , unutulamayacak kadar büyüktü . Şu var ki , uyku kaçırması için ille de insanın kendi yüzünde olması gerekmiyordu : işte Bedriye de uyuyamamıştı . Karnını doyurup kapıdan çıkınca , nerdeyse tüm kasabanın o gece uyku uyumadığını gördü : zemherinin bıçak gibi ayazına karşın , millet sokağa dökülmüştü . Tuzsuz Vaysal sekide oturmuş kendisini bekliyordu . Karşı sekide de genellikle gençlerle yüz göz olmaktan kaçınan Hacarifa dünürü Hasan Hüseyin çavuşla karşı karşıya sigara tüttürmekteydi . Dövdüye Ahmet , muhtar Hacı Fakı , Köyneksizler'in Geylani , Takavutlar'ın Bilal , Cırık Hasan , kısacası semtin belli başlı erkekleri onların çevresine toplanıp yere çömelmişti , onların iki yanına irili ufaklı çocuklar , kimileri kasabanın ta öbür ucundan gelmiş delikanlılar toplanmıştı . Bütün ağızlardan aynı zamanda , gümbür gümbür Maşallah lar yükseldi , dik kayalara çarpıp da yankılanır gibi , birkaç kez yinelendi . Cumali , yüzü kıpkırmızı , öylece dikilip kaldı eşikte . Gözlerini üzerine dikilen gözlerden kaçırmaya çalışırken , tüm pencerelerden komşu kadınların kendisine baktıklarını gördü . Bu sırada , Hacarifa sarma sigarasını eşiğe atıp ayağının altında ezdi , ortalığı gıcırtıya boğarak yanına geldi , elini omzuna koydu , uzun uzun inceledi yüzünü , arkasından , Cumali nin hiç görmediği bir yumuşak gülümseme yayıldı yüzüne : Arslan oğlum , çok güzel olmuş , dedi . Akşam neden gelip babana göstermedin ki ? Yakışmış ki yakışmış ! Duvar diplerinde çömelen adamlar , ortak bir buyruğa uyar gibi , doğrulup kalktılar , ağır ağır yaklaşıp babayla oğlun çevresinde toplandılar . Geylani bir adım öne çıktı : Yakışmış da söz mü , gözünü yediğim , önce şu bıyığın kendisine bak ! dedi . Bu bıyık Allah'ın bizlere bir armağanı ! Hacarifa , herkesle yüz göz olmaktan hoşlanmazdı , hayranlık gösterilerini kısa kesmek istedi : dükkanın anahtarını oğlunun eline tutuşturdu : Neyse , git , dükkanı aç ! dedi . Cumali , yanında Vaysal , ağır ağır uzaklaşırken , sesini seçemediği bir çocuğun Arkadan bile görünüyor ! diye haykırdığını , Dövdüye Ahmet'in karısı Habibe bacının da , herhalde pencereden pencereye , Bedriye ! Kocana kurşun dök ! diye seslendiğini işitti . Yüreğin derinliklerinde bir gölge kalmakla birlikte , gittikçe güvene geldi Cumali , odada kendisinden görüş isteyen birileri varmış gibi , Bıyıkta bir şey yok , bıyıkta hiçbir şey yok ! dedi , uzun , parlak makası eline aldı , bıyık teli olmayan kök sürgünlerini ayıklamaya girişti . Daha önce , yalnızca kötü kıvrılmış , ince kıllarla bir takım asalak kılları kesmekle yetinmişti , bu kez bıyığın bayağı içindeki ak kılların büyük çoğunluğunu kökünden kesti , bir bölümünün de boyunu kısalttı . Büyük aynada da , küçük aynada da iyice inceledi : Karapala kaymakam Neşet beyin zamanında nasılsa şimdi de öyleydi . Makası , aynayı yerine koyup yatağın üstüne oturdu , Nesime'ye seslendi . Nesime elinde tepsiyle geldi . Cumali onu karşısına oturttu , saçtan , sakaldan , bıyıktan söz açarak ikide bir yüzüne bakmasını sağladı , bakışında hiçbir şaşkınlık görmeyince , iyice rahatladı . Bugün iyiyim , dükkana gideceğim , dedi . Nesime de sesini çıkarmadı . Aynaya gülümseyerek ağır ağır giyindi , kehribar tesbihini alıp çıkarken ; Bu vartayı atlattık ! diye düşünüyordu . Sokakta yürürken , tam üç hafta yataklara düşmüş adam kendisi değilmiş gibi , attığı her adımda yerin titrediğini duyuyor , Hacarifa'nın kaç yıl önce yaptırdığı kalın tabanlı , parlak , kara kunduralarının gıcırdakları titreşimi beş katına çıkararak dört bir yana yayıyordu . Çarşıya yaklaşırken , art arda birkaç delikanlı geldi karşıdan . Hepsi de , selam verirken , sanki kendisini değil de onu selamlıyorlarmış gibi , gözlerini hayranlıkla bıyığına diktiler . Karapala'yı selamlıyorlar , diye düşündü . Eskiden , örneğin Kırıkçı soyadını geri almak istediği günlerde olsa , böyle bir gözlem tepesini attırırdı , ama bu kez içini sevinçle doldurdu . Ayrıca , delikanlıların yüzlerinde bir şaşkınlık belirmediğine göre , bıyığında herhangi bir aykırılık görmemişler demekti . Dükkana girdiği zaman öylesine rahatlamıştı ki , Arif in Köyneksizler'in Hayrullah'la oturması bile fazla sinirine dokunmadı . Boşuna korkmuşum ! diye düşündü . O örümcek ağlarını andıran ak kıllar üç haftalık hastalığın geçici bir etkisi de olabilirdi , bir daha hiç görünmezlerdi belki de . Ama yanıldığını anlaması uzun sürmedi : daha ertesi sabah , ak kılların gene uç verdiklerini , bir iki hafta sonra da şaşırtıcı bir hızla çoğaldıklarını gördü . Öyle anlaşılıyordu ki , kökünden kestiği ak kıllar kara kıllardan birkaç kat daha hızlı büyüyerek onları geçip üste çıkıyor , bu yüzden nerdeyse bir ak kıl üç kara kılın yerini tutuyordu . Öte yandan , bir zamanların o güçlü , parlak , kapkara kılları , amansız bir hastalığa tutulmuş gibi , solmaya , incelip bükülmeye yüz tutuyordu . Sonra , çifte çengelli bir zamanlar nasıl görülmedik bir büyüme hızı kazandıysa , şimdi de öyle bir ağarma hızı kazanmıştı : ağarma , içten filizlenmek yerine , tavandan yağıyormuş gibi , Cumali her sabah en az bir düzine kılı tümden ağarmış buldu ; her sabah , bıyığının kıllarını tek tek gözden geçirdi . Böylelikle , yaşamında ilk kez tek tek tanıdı onları , huylarını , daha doğrusu eğilimlerini iyi kötü kavramaya başladı . Ama tanıdıkça kaygıları arttı : hemen hepsi incelme ve rengini atma eğilimindeydi . İşin kötüsü , rengini atan kılların büyük çoğunluğu uç bölgelerdeydi , köklerinden kesilmeleri ister istemez bıyığı kısaltacaktı . Bir sabah , serçelerin gene var güçleriyle yaşamın güzel olduğunu haykırmalarına karşın , makası da , özel kemik tarağı da öfkeyle yere fırlattı . Hemen her sabah olduğu gibi , oturma odasında , Bedriye ablayla gevezelik ederek kendisini bekleyen Tuzsuz Vaysal'a hazır olduğunu söyledi . Tuzsuz Vaysal önde , kendisi arkada , sessizce çıktılar . Önce Mustafa'ya uğrayalım , dedi Cumali . Mustafa'nın dükkanı bayağı kalabalıktı , ama , hemen her gün olduğu gibi o gün de , kalabalığı daha çok zaman öldürmeye gelenler oluşturduğundan , aradan yarım saat bile geçmeden , Cumali aynanın karşısındaki ceviz koltuğa yerleşti . Aynaya doğru eğilip bıyığını iki ucundan tutarak nerdeyse gömleğinin yakalarına değecek biçimde aşağıya çekti . Berber Mustafa , bıyığın iki ucunu da içeride bırakacak biçimde , önüne bir örtü koyup çengelli iğneyle ensesinden tutturmaya girişti . Ancak , bu işi bitirip de yüzüne doğru eğilince , birden irkildi : Ama , ama . . . ama . . . yok , babam , olur şey değil ! bu bıyık cağşamış , diye kekeledi . Ne diyorsun ? Cağşamış ne demek ? diye sordu Cumali , anlamamış gibi soruyordu ya sesi titriyordu . Berber Mustafa sözcüğü ağzından kaçırdığına üzülmüş gibi duraladı , yutkundu : Cağşamış , yani gevşemiş , yani azıcık zayıflamış , diye kekeledi . Bıyık da zayıflar mı ? dedi Cumali , iyice titriyordu sesi . Konuklar da Mustafa'yı değil , onu doğruladılar : Ula Mustafa , bu da nerden çıktı ? Bıyık da zayıflar mı ? Hele Cumali abi'nin bıyığı ! dediler . Berber Mustafa fazla ileri gittiğini düşünüyor , gözleminin etkisini azaltacak bir söz arıyordu , ama alıngan adamdı , birden sinirlendi : Zayıflar , zayıflamaz olur mu hiç ? diye homurdandı . İnanmıyorsanız , geliıı de kendiniz bakın . Tuzsuz Vaysal başta olmak üzere , tüm konuklar Cumali'nin çevresine üşüştüler , pek de inanmadan kasabanın en güçlü bıyığında zayıflık izleri aradılar . Berber Mustafa da uzman havalarıyla açıklamalara girişti : Baksanıza şuraya , teller incelmiş , sanki seyrekleşiyor , ak da düşmüş . Konuklar uzun uzun baktılar , bıyığın yer yer ağarmaya başlaması dışında pek bir değişiklik algılayamadılarsa da belki çekemezlikten , belki tartışmayı uzatmamak , belki de görüleni görememiş gibi görünmemek için , uzmanı doğrulamayı daha uygun buldular : Haklısın , bu bıyık bayağı zayıflıyor , dediler . Cumali , öylece koltuğa yığılıp kalmış , görünüşte hiçbir şeyi yokken ölümcül bir hastalık tanısı konulmuş bir adamın yarı bilinçliliği içinde , bir Mustafa'ya , bir ötekilere bakıyordu . Sonra aynaya doğru eğilip bıyığını eski durumuna getirmek istedi , getirdi de , ama sanki teller yumuşamış , eski yüksekliklerine tam olarak ulaşamamış gibi bir duygu uyandı içinde , güzelim bıyığı Moğol bıyıkları gibi uçları yere sarkmış olarak düşündü , tüyleri ürperdi , gözlerini Mustafa'nın gözlerine dikti : Peki , ne yapmamız gerek ? diye sordu . Berber Mustafa başını önüne eğdi , öylece , kımıldamadan durup düşündü bir süre : Vallahi , Cumal'abi , ne diyeyim , bilemiyorum ki , dedi . Bence Berber Ziya'ya bir göstersen , kötü olmaz . Berber Ziya'ya mı , neden ? Biliyorsun , ben onunla konuşmuyorum . Biliyorum , ama , yukarıda Allah var , bıyık dilinden en iyi o anlar bu memlekette . Susup düşünme sırası Cumali'ye geldi bu kez : en az beş dakika süresince , sanki bir kusuru saklar gibi elleri bıyığının üstünde , gözleri kapalı , kımıldamadan oturdu . Sonra birden doğrulup boynunun çevresindeki örtüyü sökercesine çıkarıp attı . Ayağa kalktı : Belki de doğrusun , sararmasının çaresini de o bulmuştu , dedi , yutkundu , berber Mustafa'dan çok , kendi kendini inandırmaya çalışarak , O her şeye bir çare bulur , diye ekledi . Berber Mustafa biraz düşündü : Heye , Berber Ziya bıyık dilinden iyi anlar , diye doğruladı . Ama , gözlerinin kımıltısızlığına bakılırsa , Berber Ziya'nın akıntıyı tersine çevireceğini de , aralarında geçenlerden sonra , Cumali'nin Berber Ziya'nın kapısını çalacağını da sanmıyordu . Başını önüne eğdi , Haklısın , her şeyin en iyisini o bilir , diye ekledi . Cumali bir an öylece dikildi , sonra Tuzsuz Vaysal'a baktı : Hadi , gidelim bakalım , dedi ölgün bir sesle . Nereye ? Berber Ziya'ya ! Dükkandakiler , donmuş gibi , kapıya doğru , kararlı adımlarla ilerleyişini , kendisi önde , gölgesi arkada , çıkıp gidişini izlediler . Bir tek kişi , o da neden sonra , Bir yaşıma daha girdim ! diye söylendi . Berber Ziya'nın dükkanındakiler de önce gözlerine inanamadılar , sonra içlerinden aynı şeyi geçirdiler . Ama hiç kimse ağzını açıp da tek sözcük söylemedi . Herhangi bir şey söylemek şöyle dursun , sanki Cumali Mustafa'nın dükkanından değil de öbür dünyadan gelmiş gibi , öylece , olduğu yerde , olduğu durumda kalakaldı herkes . Bir korkunç kımıltısızlıktır başladı . Hacı Leylek'in üstünde sakal tıraşı olan arzuhalci Boranoğlu'nun yüzündeki sabunlar kurudu . Bu kımıltısızlık , adımlarını eşikten atmalarından sonra , Cumali'yle Tuzsuz Vaysal'ı da hızla katılaşan bir alçı gibi sardı . Gene de , kendisini ezen korkunç tanıya karşın ya da korkunç tanı nedeniyle , Berber Ziya'yı şöyle bir süzdü : bayağı yaşlanmıştı , yüzünün , ellerinin üstüne kül rengi bir kılıf geçirmişlerdi sanki , ama kılıf eski berberini gene de belli etmekteydi . Şu var ki , Berber Ziya'nın saçları nerdeyse eskisinden de kara , sık ve parlaktı . Bu saçlar , yabancı bir başa konmuş gibi görünmelerine karşın , belli belirsiz bir umut ışığı yaktı Cumali'nin içinde : bu adam kendi saçlarını böyle olduğu gibi koruyabildiğine göre , bıyığının bu kötü gidişine de bir çare bulabilirdi . Berber Ziya , ağzı açık , bakıyordu , kılıf ağzında da vardı : ağzının içinde altınlar parlamaktaydı . Bir saçları değişmemiş , diye düşündü Cumali ; bir umut kıpırdadı içinde . Birden göz göze geldiler . Selamünaleyküm , dedi Cumali . Yanıt saniyesinde geldi : Aleykümselam . İkisinin de sesi titremişti , ama Cumali'nin sesinde de , Berber Ziya'nın sesinde de ne kızgınlık , ne kırgınlık vardı , bunca tatsızlık başkalarının arasında geçmişti de onlar yalnızca tanık olmuşlardı sanki . Ne olursa olsun , işte bunca yıldır adımını atmadığı dükkana girivermiş , girmesi şaşkınlık uyandırsa da aykırı gelmemişti . Cumali , içindeki büyük sıkıntıya karşın , eski dostunun karşısında bulunmaktan yavaş yavaş esenliğe benzer birşeyler duyuyordu . Berber Ziya da sezinledi bunu : ilk o konuştuğuna göre , şimdi kendisinin konuşması gerektiği kanısına vardı : Buyur , otur , dedi . Cumali , Tuzsuz Vaysal'ı önüne alarak , dipte bir iskemleye doğru ilerledi , ama oturmadı , öyle dikildi iskemlenin önünde , gözlerini gene Berber Ziya'ya dikti . Bir kez daha , Berber Ziya konuştu : Buyur , bir şey mi vardı ? Cumali önce başıyla doğruladı , sonra : Evet , diye yanıtladı . Berber Mustafa bir baksın dedi . Berber Mustafa mı ? Neye baksın dedi ? Cumali biraz kuşkuyla baktı eski dostuna : nasıl anlamazdı , başka neye bakması istenebilirdi ki ? Ama , kendisi de , sanki sözcüğü bulamıyormuş gibi bocaladı , sonra , en büyük onur nedeni , yani erkeklik göstergesi , yani bıyıklar bıyığı utanılacak bir nesneye dönüşmüş gibi : Benim bıyığa , diye fısıldadı . Senin bıyığa mı ? Ne olmuş ki ? Cumali kuyruk sokumuna dek kızardığını duydu : Mustafa zayıflıyor diyor , diye açıkladı . O zaman , çevrelerindeki herkes aynı donmuşluk içinde susarken , Berber Ziya , Hacı Leylek'te , yüzündeki köpükler artık iyice kurumaya başlayan arzuhalci Boranoğlu'ya bir dakika kalkmasını söyledi , koltuğu geriye çekerek eski dostunun oturmasına yardım etti , çenesinin altından usulca tutarak başını arkalığa yasladı . Bir adım gerileyerek uzun uzun süzdü eski göz ağrısını : yüzü kinden , kızgınlıktan alabildiğine uzaktı , olsa olsa üzerinde incecikten bir korku ya da üzüntü biçimlenmekteydi , üzüntü de geri döndüğü sanılanın bir zamanlar gitmiş olan olmadığını anlamanın yarattığı düş kırıklığından kaynaklanmaktaydı . Berber Ziya , gençlikte başkasına kaptırılmış bir sevgilinin unutulmaz yüzünü yıllardan sonra yeniden bulmuş da kendi çektiklerinin anısından çok , öylesine güzel bir yüzün böylesine tanınmaz bir duruma düşmüş olması karşısında sarsılmış bir eski tutkun gibiydi . İçini çekti . Üst cebinden gümüş çerçeveli yuvarlak gözlüğünü çıkarıp taktı , eski dostunun üzerine eğilerek iyice yakından baktı bıyıklarına , birtakım kıllarını başparmağıyla işaret parmağının arasına alarak pire ezer gibi ovaladı . Sonra gene içini çekti , gözlüğünü çıkardı , elini eski dostunun omzuna koydu : Evet , dedi , ama yansız bir evet ti bu , nerdeyse anlamsız bir evet ti . Ne diyorsun ? diye sordu . Berber Ziya , alt dudağını altın dişlerinin arasına aldı , gözlerini yarı yarıya yumdu , bir süre düşündü ; sonra , üzerine doğru eğildi gene , bir giz verir gibi : Ne yapacağız , biliyor musun ? dedi . Hiç dokunmayacağız , ama hiç ! Bırakacağız öyle . Gittiği kadar gidecek . Cumali yüreğinin küt küt atmaya başladığını duydu : Neden ? diye sordu . Öyle işte . Başka yapılacak hiçbir şey yok mu ? Bal ye . Başka ? Yağı çok ye . Berber Ziya'nın yanıtında , duruşunda , iyileşmesi olanaksız bir kanser tanısında bulunmuş bir hekimin sıkıntısı vardı . Cumali'nin duruşundan , bakışından da bu tanıyı daha söylenmeden sezinlediği anlaşılıyordu . Demek böyle , diye mırıldandı . Berber Ziya gülümsemeye çalıştı : Heye , böyle , dedi . Ama , beni dinlersen , o kadar da dert etme : bu bıyıktan en az sekiz bıyık çıkar daha . Tuzsuz Vaysal'a döndü : Öyle değil mi , Vaysal ? Aynı sarsıntıyı Tuzsuz Vaysal da duyuyor olmalıydı , o da zorladı kendini : Bence on iki de çıkar , diye yanıtladı . Evet , on iki de çıkar , diye onayladı Berber Ziya . Ama bıyık fazla üzüntü götürmez , bunu unutmamak gerek . Bu sırada , arzuhalci yüzünde kurumuş sabunlarla bir hortlak gibi gülümsüyordu : Ben kesip kurtuldum , dedi . Cumali , şaşkın , ezilmiş bir durumda , öylece durup arzuhalci Boranoğlu'nun yüzüne baktı , Boranoğlu'nun eski yüzünün yerinde bomboş , dümdüz , nerdeyse silinmiş bir yüz gördü , başından aşağı soğuk sular dökülmüş gibi ürperdi ; sonra , hiçbir şey söylemeden , ağır ağır kalktı , kapıya yöneldi , arkasından seğirten Tuzsuz Vaysal'a de eliyle yalnız yürümek istediğini belirtti . Cahan'ın kıyısında , bastığı taşları gıcırdata gıcırdata yürürken , uzaktan bakanlar , durumunda hiçbir terslik bulunmadığını , hatta , kılığı da hep aynı kaldığına göre , üç yıl , beş yıl , on yıl önceki Cumali'yi gördüklerini söyleyebilirlerdi , oysa bacakları titriyor , kunduralarının gıcırtısını duymadığı gibi , bastığı yeri de görmüyordu . Bir korku , bir ezilmişlik , bir küçülmüşlük duygusudur çökmüştü içine , hiç böyle sıkıntılı , hiç böyle dertli olduğunu anımsamıyordu . Çok da yorgundu . Aşağı Cami'ye varmadan , tahta köprünün başında durdu , dirseklerini köprünün korkuluğuna dayadı , gözlerini ince minareye dikti . Allahım , güzel Allahım , şu fukara kuluna hiç kimseye vermediğin bir bıyık verdin , bunca yıl üstüne toz bile kondurtmadın , şimdi , durup durup dururken , üç hafta yatağa düştüm diye , cağşayıp gitmesine izin mi vereceksin ? dedi içinden . Hemen arkasından , birdenbire , görülmedik , beklenmedik bir şey oldu : gözleri doldu . Hemen yanı başında dikilen biriyle konuşur gibi , Allahım , bana ne oluyor ? diye söylendi . Gözyaşları , birbiri ardından , hem de baş döndürücü bir hızla , dünyanın en görkemli bıyığına doğru kaydı . Cumali'nin elleri içgüdüyle bıyığına gitti , Allahım , sen çok büyüksün ! diye söylendi . Tam Tanrı'nın büyüklüğünü kesinlediği ve on parmağıyla birden bıyığını sıvazladığı anda , bu bıyığı ne denli sevdiğini , bu bıyığa ne denli bağlı olduğunu anladı . Başlangıçta istememişti , olağanüstü görkemine ulaşmasından , herkesin hayranlığını kazanmasından sonra bile , onu kesmeyi düşündüğü olmuştu , onun kendisinden üstün tutulmasına sinirlenmişti ; ama , ne olursa olsun , her şeyden çok sevmişti onu ; yüzünü görmeden nikahlanılan , gördükten sonra da fazla önemsenilmeyen , ama , yavaş yavaş , varlığı tüm telleriyle bağlanılan bir eş gibi sevmişti . Şimdi ona öyle geliyordu ki , anasından doğdu doğalı , yani daha bıyığı yokken bile yaşamının anlamı da amacı da bu bıyıktı bu bıyık için yaşamıştı , bundan yakındığı da yoktu . Sonunu biz göremeyiz ama olsun varsın , derdin . Kahvaltı sonrası günün ilk sigarasından ilk nefesi çeker gibi yaşardın her anı . İnan yaralarımın kapanması , mesanemden , rahmimden gelen kanın kesilmesi onca zor olmadı . Önceleri kıpırdamıyordu sağ kolum . Senin misinaları açışın geliyordu gözümün önüne . Durmadan açıp kapatıyordum parmaklarımı . Voltalarda , sabahları , akşamlan . . . İyileşecek , diyordum . İyileşmeli . İyimserliğime şaşıyorlardı . Sonra . . . Sonra beynimin yarısını göçürdün . En zordu onu yeniden tamamlamak . Parmaklarım gibi değildi , ayaklarım gibi değildi . Direniyordu durmadan . Neye yarar , diyordu . Yol uzun , yürüyebileceğinizden daha uzun . Ne zor oldu kuruyan fidanların dibindeki sürgünleri yeniden görebilmek . Yine sen mi yardım ettin görmeme yoksa ? Hiçbir şey göründüğü gibi değildir , karşıtını içinde barındırır . Neden kendi içindeki karşıtı göremedin ? Niye ille de en güvendiğin biri vardı ve o kendindin ? Hani yanlıştı en ler ? - En büyük Samsun , başka büyük yok ! - Taze badem abi , vereyim mi ? - Ver hadi . . . Ne istersiniz başka ? - Taze soğan . . . Aslı taze soğan yollayamaz Hikmet'e . Arada çifte cam , ses telefon tutsağı . Görüş telinin iki yanından birbirine dokunabilmek de eskidenmiş . Olsun , sen yine de bak gözlerime . Yok inan ki kırgın değilim . Gerçi yemyeşil değil artık hiçbir şey . Ama yaprakların bakır - rengi de güzel . Hem , nasıl olsa hep birileri olacak nisan yeşiline çocuk şaşkınlığıyla bakan . Çamaşırlarını yolladın mı ? Sigara almıyorlar artık dışardan . Kantinde varmış , parayı fazla yatırdım . Çok içme , n'olur . Hayır öfkelenmiyor kimse sana . Biraz düş kırıklığı yalnız . Artık bir kambur var sırtında . Onunla yaşamayı öğreneceksin . Benim seni yarı yolda bırakacağımı düşünürdün nedense . Yok , çıkmıyoruz artık balığa . Suna ile denedik birkaç kez . Hiçbir şey tutamadık . Birkaç kayabalığı , o kadar . Sen gittin , balıklar da küstü . Hayır , küsmedim ben . En çok seni seviyorum yine de . Kızardın bana böyle deyince . Üşüyor musunuz ? Bir kazak daha yollayayım mı ? Dikkat et ciğerlerine . Düşünme beni , iyiyim . Çiçek ? Olur , kurutur yollarım , mektubun arasında . - Niye yoluyorsun gülün yapraklarını ? - Kağıt mendil arasına . koy , bastır iyice . Rengi kaçmıyor o zaman . - Ona mı yollayacaksın ? Sence hak ediyor mu hala ? Sevgili Ömer . . . Hep gürültülü sözcüklerle konuşan Ömer . Nasıl da küçümseyen bir ifade var yüzünde Hikmet'i sorarken . Sence öldü o . Adı anılamaz , çiçek yollanamaz , görüşüne gidilemez . Oysa sen hepimizden fazla yüceltirdin onu bir zamanlar . Hep yüceltecek birilerini bulursun sen . Belki hepimiz öyleydik , kim bilir ! Onun yerine hemen beni geçirmeseydin gözlerin yine de güler miydi böyle ? Ama bilmiyorsun ki . Sesim titredi benim , haberin var mı ? Abi , demedim onlara hiç , doğru . Ve bir tek ben biliyorum , onlara göre hiç boyun eğmemiş görünüyorum . Ama sesim titredi o bir an , hem de nasıl ! Bekletmişlerdi tam bir hafta , ayakta . Parmak uçlarını duvara dayatırlar , bekletirler öylece . Ayakların açıktadır , duvardan güç alamazsın . Ama bütün bütüne ortalıkta olmadığını da bilirsin gözbağına karşın . Hepsi hesaplanmıştır . Duvara dayanmaya kalktığın anı gözetler biri . Ya da yuvarlanıp yere düşmeni . Gelip tekmeler böğürlerini . Tekmelerden değil de , duvara sığınma isteğinin keşfedilmiş olmasından incinirsin . Önce dişlerini sıkarsın . Çişini kaçırmamaya çalışırsın . Bir istedikleri de odur çünkü . Sonra hiçbir şeyini sıkamaz olursun , dişlerini bile . Ayakta uyunur mu ? Hem de parmak uçların duvara dayalı ? Uyunur be Ömer ! Uyunurmuş . Düşüverirsin . Bir anlık düşünden tekmelenerek uyanırsın . Öyle yeşil çayırlar , mavi gökler filan da görmezsin düşünde . Döşeksiz bir hücre görürsün yalnızca . Götürseler , hücreye götürseler . Yatıversem beton zemine . Uyusam , bir anlık uyusam . Bir uyuyabilsem . . . Tam bir hafta . Bekletmişlerdi böyle . Geldiler sonra . Kaç kişiydiler ? Bilmiyorum . Birşeyler konuştular aralarında . Atın hücreye , biraz kendine gelsin . Geberip gidecek elimizde , dedi biri . Gittiler . İçlerinden biri geri dönüyor . Yürü lan ! diyor . Anahtar şakırtısı . Hücreye götürecekler . Hücre . . . Uyku ! Mutluluğun resmini yap deseler , hücreyi çizerdim o an , inanır mısın ? Sana kabus gibi gelir o hücre . Şimdi bana bile öyle . Ama o an mutluluk hücreydi , düşünebiliyor musun ? Ardımda anahtar şangırtısı , önde ben , gidiyoruz . Tanımadığım bir ses durduruverdi . Cezalıydı bu , nereye götürüyorsun ? Hücreye girecekmiş . Ne hücresi , ameliyata girecek o şimdi . Ameliyat . . . Kayışlar . . . Kablolar . . . Sopalar . . . Falaka sopalarının kalından inceye adları vardır , bilir misin Ömer ? En kalınına tulumba tatlısı derler . Güm güm iner , tok seslerle . Uyuşursun . Tabanlarından beynine bir duman yayılır . Boğulursun dumanın içinde . Sonra oklavayla hamur açar gibi açarlar ayaklarını . Kan toplanmasın diye . Patlar tabanların . İyidir patlaması . Kangren olmaz kan toplanmayınca , Uyuşur iyice . Uyuşması da iyidir . Acı yalnızca kulaklarından patlayıp çıkar artık . Tabanların hissizleşir . Sen uyuştukça sopayı inceltirler . Vezirparmağı , kadayıf . . . En incesi yok mu , o en incesi ! Uyuşan tabanlarına keskin bir ıslık çalarak yapışır . Vıjj . . . vıjj . . , Her inişinde uyuşan tabanların , bıçak bıçak uyanır . Sırf ayak tabanı olursun . Başın , yüreğin , karnın hepsi ayak tabanında . Ameliyat . . . Hani hücreye gidiyordum ? Konuşacak mısın lan ? Ameliyathaneye alalım mı yoksa ? İşte o an Ömer ! O anı silsem , atsam , jiletle kazısam . O zaman senin , diğerlerinin adlarını , onurumdan gayrısını nasıl kazıdıysam , şimdi de o anı öyle kazıyıp atabilsem . Söyleyecek bir şeyim yok efendim . Sesim kırık dökük . Efendim , dedim üstelik . Efendim , dedim . Yaltaklandım ! Ne oldu günlerdir gür çıkan sesime ? Fark edecekler . Tam zamanıdır , diyecekler . Nasıl yaptım bunu ? Nasıl küçülebildim bu kadar ? İyi atın hücreye de aklı başına gelsin . Bak sana iki saat süre . Düşün taşın . Ya ötersin ya da . . . İşte böyle Ömer . O anda üsteleselerdi ne olurdu ? Bilinmez . Ama belki beni de silkeleyip atıverirdin , Hikmet'i yaptığın gibi . Hikmet'in sesi o bir anda , o en zayıf anda yakalanmasaydı ne olurdu ? Belki büsbütün ilahlaştırırdın onu . Belki değil , mutlaka . Putlaştırırdın iyice . Tapardın ona . Ta ki senin gözünde en büyük olmaktan , en aşağılık olmaya düşene , tökezleyene dek ! - En büyük Samsun , başka büyük yok ! - Sen yollamayacak mısın gülünün yapraklarını ? - Ben baş aşağı asıp kurutacağım bu gülü . Belki boynunu büker biraz . Kokusu kaçar . Ama soluk da olsa rengi kalır geriye . Çıkınca , çıkabilirse eğer , ağabeyime veririm . Öylece . Ankara - 1986 BÜLBÜLCÜ Yaptılar diyorum savcı bey ! Yemin ediyorum doğru . Yoksa ne diye kabulleneyim soygunu ? Billahi yaptılar savcı bey . Üstelik bana , benim gibi adama . . . Ben ki , gece gündüz demeden devletimize yıllarca hizmet vermişim . Kaç kişi benim gibi canını ortaya koymuş ki ? Çoluk çocuğumuza hasret kaldığımız yetmezmiş gibi , her dakika zımbalanıp öbür dünyayı boylama korkusu . Allah sizi inandırsın , sokağa adım atmaya çekinir olmuştuk . Ben gözümü budaktan sakınmazdım gerçi . Kolay iş mi , devlet hizmeti bu ! O zamanki görev arkadaşlarım da bilirlerdi beni . Nerede yamuk bir iş var , nerede tökezlediler , Hadi bülbülcü ! . . Onların da çoğu puşt çıktı ya , neyse . Özür dilerim savcı bey . Hayır , size saygısızlık etmek ister miyim , ağzımdan öyle çıkıverdi işte . Hayır , hele temsil ettiğiniz makama saygısızlık etmek aklımın köşesinden geçmez . Devlet benim de velinimetim , babam , her şeyim . Sever de , döver de . Biz az mı söyledik bunu vatan hainlerine ? Ama diyeceğim o ki , anarşistlerin bölücülerin kafalarını devletimiz için ezip dururken , şimdi nasıl olur da ben giderim okkanın altına ? Ağırına gidiyor insanın savcı bey ! Şimdi düşünün , şöyle şöyle yapacaksın diye basıyorlar emri . Yazı mı ? Güldürmeyin beni savcı bey , bu işler yazılı olur mu ? Hem demediler mi bürokrasiyi kaldıracağız diye ? Bak nemelazım , bizdekinden az bürokrasiyi mumla arasan bulamazsın . Adamın evraktan yazı geçirip altına kaşe basacak , sıra numara alacak hali yok ya ! İşi bitireceksin denir , o kadar . Hizmet böyle olur . Soygun olayına mı geleyim ? Yahu savcı bey , sen de bana yabancı muamelesi yapıyorsun . Ben sana halimi , derdimi anlatmaya çalışıyorum . Yok , estağfurullah , laubalileşmiyorum . Demem o ki , biz vatan millet hizmeti yapıyoruz derken giydik mi on beş yıllık cezayı . . . Günah keçisi gibi harcadılar , allahıma kitabıma ! Efendim ? Yasalarımıza göre suç mu ? Aman savcı bey , siz sanki bilmiyor musunuz ifadelerin nasıl alındığını ? Laf aramızda , bizim oralara değil yasa , Allah gelse , peygamber gelse giremez . Anlamadım , bu sözlerime zabıt mı tutarsınız ? Yapmayın savcı bey , anarşist bunlar . Ne yapsan az . Suç olur mu hiç ? Hem şurda biz bizeyiz , devletin işini birbirimizden gizleyecek halimiz mi var ? Düşünün savcı bey : Adam konuşmuyor . Domuzuna domuzuna konuşmuyor . Elinde koca kalaşnikovla yakalanmış , Oradan geçiyordum , diyor . Ya bu silah ne ulan , diyorsun . Ayağıma takıldı , yerde buldum da aldım , götürüp karakola teslim edecektim , diyor . Gözünün içine baka baka böyle diyor . Ulan seni camiden mi getirdiler ? Şimdi savcı bey , resmiyeti bırak da söyle . Ama elini vicdanına koyup söyle . Sen olsan ne yaparsın ? Yok tamam , doğru konuşurum da , yani görev görevdir . Bize böyle öğretildi . Gerçi derlerdi hep , dikkatli olun , gebertmeyin , derlerdi . Namussuzun kalbi varmış , nerden bilirim ? Doktor diye koydukları o geri zekalı söyleseydi ya . . . Nerden bilirim ölüp de başıma bela olacağını ? Ama vicdanım rahat ! Domuzuna domuzuna susuyordu . Bir inadı vardı savcı bey , gıkı çıkmadı . Bağır ulan ! diyorum . Bağırmıyor . Konuşmasından caydım , bağırsa razıyım . Bağır ulan , rahatlarsın . Yok ! Bağırsa , gerisi gelecek . Bağırmıyor it oğlu it . İnadından öldü namussuz . Şerefsizim inat olsun diye ölmüştür . Sırf başıma bu dertleri açmak için . Bu söylediklerim suç kapsamına mı girer ? Siz ne diyorsunuz savcı bey , konuşsaydı takdirname alacaktım . Konuşturamadılar da bana devrettiler . Hadi bülbülcü , bu yarma tam sana göre , öttür bakalım iti , dediler . Aynen böyle . Yaa , savcı beyim , bizim adımız boşuna çıkmadı bülbülcü ye . Başkasında dut yemiş gibi susan , bende güle konmuş gibi şakırdı . Görev arkadaşı dedik , yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi . Çekemediler . Baktılar terfi edip onlara amir olacağım , yıktılar bu belayı başıma . Vallahi söylemediler kalbi olduğunu . Bilsem , sol yanından verir miydim cereyanı ? Usul usul uğraşırdım . Konuştururdum da iti . Kimler geçmedi ki elimden . . . Çekemedi pezevenkler . Doktor olacak o hergele de demedi ki kalbi var diye . Ulan seni bostan korkuluğu diye mi koydular oraya ? Ben daha elimi manyetonun koluna atmadan dinle herifin kalbini , ölç tansiyonunu , bana de ki , Tamam hemşehrim , devam edebilirsin . Yahut baktın herifin durumu sakat , Aman hemşehrim , ağırdan al , de . Ben okuyacağım o kadar tıbbiyelerde de , dikileceğim orada öyle hödük gibi . . . Ulan ne yöntemler gelir insanın aklına be ! Hadi geçtik ondan , uyar , de ki kalbi var ! Hıyar ağası ! Yok savcı bey , saygıda kusur etmek istemedim . Ağzımdan kaçıverdi yine . Ne yaparsın ağız alışkanlığı . Kolay mı allahın günü itin kopuğun inadıyla uğraşmak ? Konuşturacağım diye ter dökmek ? Kabul ediyor muyum suçumu ? Hangi suçu savcı bey , bunlar devlet düşmanı , ne suçu ? Haaa . . . Soygun işini mi diyorsunuz ? Vallahi o iftira ! İftira ki hem de nasıl ! Diyorum ya size , çekemediler beni . Ayağımı kaydırmak için düzenlediler bu dümeni . Söz verdiler savcı bey . Yargılanırsın , ama ceza almazsın , dediler . Yoksa durur muydum buralarda ? Ondan sonra da dayadılar mı on beş yılı ? Nerden gelir aklıma . . . Tutuksuz yargılandım . En fazla bir iki ay alırsın , tecil edilir o da , terfini bile etkilemez , dedilerdi . Eh , benim durumumdakiler de en çok üç beş ayla sıyırıyor paçayı zaten . On beş yılı alınca benim feleğim şaşmaz mı ? Tabii aynen pırrr . . . Soygun işi mi ? Savcı beyim , diyorum ya iftira diye . Önceki ifadem mi ? Aman savcı bey , ifadelerin nasıl alındığını siz de biliyorsunuz , ben de . Yok , yok . Tamam , zabıt filan tutmayın canım . Yani demek istiyorum ki , bana bile yaptılar . Hem de kendi görev arkadaşlarım . Şimdi allahı var , aralarında iyisi yok değil . Bir ikisinin az yardımı dokunmadı bana . Yoksa kolay mı onca zaman kaçak barınmak ? Biraz rezillik çektim tabii . Ama çok şükür iş filan ayarladılar . Hatta ailemle bile görüştüm başım sıkıştıkça . Neden mi teslim olmadım ? Aman savcı bey , on beş yıl bu . Şakası yok . Hem cezaevinde nereye düşeceğim belli mi olur ? İster misin bir de bizim bülbüllerden ya da daha beteri ötmeyenlerden biriyle aynı koğuşa düşeyim ? Ondan sonra ayıkla pirincin taşını . Bülbülcü , taşı bakalım karavanayı ! . . Bülbülcü , kalk biraz da sen öt bakalım ! Soygunu mu diyorsunuz ? Haberim yok savcı bey . Ben can derdindeydim . Soygunla filan uğraşacak halim mi vardı ? Bekliyordum ki bir af çıksın , kurtulayım şu kaçaklıktan , aileme kavuşayım . Ya da desinler af çıkmayacak diye , gideyim yurtdışına , Almanya'da filan açayım küçük bir dönerci , bir iş tutayım . . . Burada mı ? Bir restoranda çalışıyordum savcı bey . Eksik olmasın bir arkadaş ayarlamıştı . Helal süt emmiş olanı var elbet içlerinde , olmaz olur mu ? Ama diyorum ya , çoğu puşt çıktı . Semtimize uğramaz oldu . Yine de iyi kötü rızkımı çıkarıyordum . Enayi miyim ben soyguna filan karışacak ? Sonra bizimkilerin çalışma usulünü bilmez miyim ? Enayi miyim yakalanacak ? Ancak bir ispiyon filan olacak da . . . Yok savcı bey , karışmadım da , hani diyorum ki , karışmış olsam . İftira savcı bey . Vurun abalıya dediler . Ailesinden uzak kaldığı , hüküm giydiği , kaçak gezdiği yetmedi , bir de şu soygun olayını saralım başına , dediler . Diyorum , çekemediler . Düşmez kalkmaz bir Allahmış , savcı bey . İnan olsun beni bile yatırdılar tezgaha . Tezgah nedir mi ? Şimdi sen sahi mi diyorsun bilmediğini savcı beyim ? Yok , ne demek estağfurullah . Tezgah imbiğin hasıdır . Adamı süzer , ciğerini çıkarır ortaya . Sırat köprüsü mü desem , kıyamet günü mü desem . . . Hani bilmesem , ben bile sanacağım ki her yanım lime lime yırtılıyor . Yahu kaç kere görmüşlüğüm var . Adam oraya tek parça yatar , tek parça kalkar . Yok savcı bey , yok ! İnanır mısın şaştım , kalkıp da kolumu bacağımı yerli yerinde görünce . . . Ama iki evladımın ölüsünü öpeyim , tezgah o kadar ağırıma gitmedi de , yürütürken , Eğ kafanı , tünelden geçiyoruz , kaldır , şimdi sola , dön , sağa . . . diye odanın içinde dört döndürmezler mi ? İşte onu hazmedemiyorum . Ulan bu bana yapılır mı ? YARGICIN SÜRAHİSİNDEKİ SU Yargıç kürsüsüne bakıyorum . Yargıca değil , sürahiye . Su lekeleriyle benek benek . Su mu bulanık , sürahi mi ? Kim bilir kaç yıl önceki o su tartışmasını anımsıyorum birden . - Baba adınız ? Susadım . - Doğum yeriniz ? Bir benzin istasyonunda dururuz , içersin . - Doğum tarihiniz ? Öyle değil . Ben keyifle su içmek istiyorum . Şişe suyu alıp arabada içivermek ya da ağzımı tuvalet musluğuna dayamak değil . - Mesleğiniz ? Senin canın keyif mi istiyor , su mu ? Su sudur . Hayır , diyorum . Hayır , su su değildir . Bakın diyorum yargıca , bakın şu sürahiye . İçindeki suyun elini kolunu bağlamışlar . Şöyle kendiliğinden kıpırdanmasa kalksa ya da aklına esip bardağa dökülürken neşeli bir ıslık çalacak olsa , duruşma düzenini bozduğu için onu paylayacağınızı biliyor gibi . Bir de , nisan güneşin de kayısı ağacının altına kurulmuş sofrada üçüncü kadehi süt buğusu ediveren suyun keyfini düşünün . Hoplayıp sıçrar , yarısı bardağın içine giderse , yarısı çevresine saçar kendini . Paylanmak ne kelime , her damlasında bir göz pırıltısı saklıdır sanki . Susuzluklar da , sular da bin bir türlü . Yargıç gözlüklerinin üzerinden beni süzüyor . - Geçinemiyormuşsunuz , diyor . Kavga bile edemedik seninle . Su kavgası mı ? Ama o kavga değil ki . Takılıp kalmış , tıkanmış orada . Barışmasız kavga olur mu ? Su sudur diyen adam , kavganın barışmanın tadını nereden bilecek ? Pasta kavgasında da öyle olduydu . Kavga diyorsam , ağız alışkanlığından . Tartışma bile denemez belki . Sınıfsız toplumda pasta olur mu , olmaz mı diye başlayıp , işi birbirimizin dünya görüşlerini yargılamaya vardırmıştık . Anımsıyor musun ? Ben duygusalmışım . İdealistmişim üstelik . Ne materyalizmden nasibimi almışım , ne de diyalektikten . Akılcı örgütlenmiş bir toplumda pastanın yeri olamazmış . Zaten yemeği bir zevk aracı haline getirmek de bir burjuva alışkanlığıymış . Ne gerek varmış çeşit çeşit peynirler almaya , kreplerle filan uğraşmaya ? Mantının , iskender kebabın , kıymalı böreğin hammaddesi hep aynıymış . Ekmekle et öylece yense ne olurmuş ? Ama sen bile mantı seversin . En azından mantı seversin ! Hem biz ne için uğraşıyoruz ? Her şey son damlasına kadar şevkle yaşanmayacaksa . . . Pasta bile olmayacaksa rakı da olmaz . Ne bileyim , mey olmaz , canan olmaz , sohbet olmaz . . . İnsan sohbet edemezse nasıl geçinir ? Bütün gün görüşmemişiz . Akşam eve dönmek için buluşuyoruz . Yolun ilk on dakikasında ben konuşuyorum . Ama sürekli konuşuyorum . Gözünde bir ışık arıyorum . Kendi gözümde bir kıvılcım çaktırmaya uğraşıyorum . Durmadan anlatıyorum . Aradaki yegane kesintiler : Hmmm ! , Yaa ! , Öyle mi ? gibi tepkiler . Sonunda susuyorum . Annemin bir arkadaşını anımsıyorum . Kocasına nasıl bağırdığını . Konuş be adam ! Konuş ! Anama söyle , babama söyle . . . Tek konuş ! Hani biz farklı olacaktık ? Birden patlıyorum : Senin hiçbir şeyin yok mu anlatacak ? Ne anlatayım ? diyor . Aynen böyle . Ne anlatacağını da ben söyleyeceksem , kendi kendime konuşurum . Zaten öyle olmuyor mu ? Ona dönüyor yargıç . Aynı soruyu soruyor . - Geçinemiyormuşsunuz , doğru mu ? Kafasını sola eğiyor . Sol elini - ben solunda duruyorum - yana açıyor . Yüzünde , Bilmem ki , ona sorun , diyen bir ifade . Hani , bence geçiniyoruz da , o geçinemediğimizi iddia ediyor , der gibi . Gibisi fazla , öyle . Ona göre geçiniyoruz . Yalnız o mu ? Belki herkes . . . Birbirimizi eğitmeliymişiz . Sorunlarımızı tartışarak çözmeliymişiz . Uzlaşmaz çelişkiler olmadıkça birliktelik sürmeliymiş . Bunlar arkadaşlar . Aileler , dostlar , onun tanığı , hatta benim tanığım , hepsi biraz hoşnutsuz benden . Neyimiz eksik ? Üstelik içkisi kumarı yok . Evine bağlı , çapkınlık yapmaz . Görgüsü görgüme , bilgisi bilgime denk . Sen ne aradığını bilmiyorsun . Akıllanamadın gitti . Bakalım ne zaman durulacaksın ? İşte böyle düşünüyorlar . Oysa durulmak isteyen kim ? Yargıç benim tanığımı çağırıyor . Sorusunu üçüncü kez yineliyor . - Geçinemiyorlarmış ? - Öyle , diyor tanık gönülsüzce . - Anlatın , nasıl geçinemezler . Kavga ederler mi ? İki laf edemezler ki kavga etsinler , desene . Söylesene ! Anlatsana senin gelmeni nasıl istediğimi . Her gece erkenden uykular bastırırken sen bizde kalınca nasıl gece yarılarına kadar oturduğumu . Saat dokuzda yatıp uyumadığımı görünce onun nasıl şaştığını . . . - Hakaret ederler mi birbirlerine ? Başkalarının yanında aşağılayıcı sözler söylerler mi ? Yok canım , diyorsun irkilerek . Besbelli bu sorunun hem beni , hem onu küçük düşürdüğünü düşünüyorsun . Savunmaya çalışıyorsun bizi . Haklısın belki . Ama söylesene , hakaret etmemek yetmez , desene ! Yargıç bu kez onun tanığını çağırıyor . Yine aynı soru : - Geçinemiyorlarmış , öyle mi ? Tanık bir ona , bir bana bakıyor . Duyulur duyulmaz bir sesle : - Öyleymiş , diyor . Kesme orada , anlat . Sen değil miydin onunla birlikte çalışmanın tekdüzeliğinden yakınan ? Hata bile yapmaz . Beklenmedik hiçbir şey olamaz onunla . Trenlere vapurlara geç kalınamaz . Uçak kaçırılamaz . Saat gibidir her şey . Bir sıkışık zamanda sen akreple yelkovana asılıverecek olsan , ona bile kızıp bağırmaz . Hmmm , der yalnızca , zaman yitirdik . Yargıç gözlerini bana dikiyor . Hayret , sitem , öfke karışımı bir bakış . Daha iyisini mi bulacaksın ? Senin derdin ne ? Buradan neler gelir geçer . Kadın allahın günü dayak yer de ayrılmak istemez . Adam döver , eve dostunu getirir , bir de ayrılmak ister . Kadın yine de yuvam yıkılmasın , der . Sen ne biçim kadınsın ? Çok yüz vermişler sana . Şımartmışlar besbelli . Bir kötüye düşeydin görürdün gününü . Bakışlarını ona çeviriyor yargıç . - Siz de boşanmak istiyor musunuz ? - Benim için fark etmez . İşte görüyorsunuz ! Onun için hiçbir şey fark etmiyor . Fark etmez de ne demek ? Benim için her solukta , her şey fark eder . Hiçbir şeyimi paylaşamıyorum onunla , hiçbir şeyimi . Nasıl yaşarım birlikte ? Neyini paylaşamıyorsun benimle ? Şöyle bir bakıyorum karşımdakilere . Daktilocu kıza , avukatlara , tanıklara . . . Sonra da dışarıdaki nisan güneşine . Kahkahamı , diye haykırıyorum . Kahkahamı paylaşamıyorum . Sesim yankılanıyor . Mahkeme salonunun duvarlarına vurup geri dönüyor . Yankılandıkça büyüyor , her yanı dolduruyor . Ben mi bağırıyorum boyuna , yoksa yargıç kürsüsü , sandalyeler , dayandığım tahta parmaklık , yazıcının daktilosu hep bir ağızdan beni mi yineliyorlar ? Çığlığım tufan oluyor , pencereler çatlıyor . Sesim kuş olup uçuyor camdan . Bir kuş binlerce kuşa bölünüyor . Uçuyorlar . Bulutlara varıyorlar . Bir yağmur patlıyor ansızın . Sel boşanıyor . Yargıcın önündeki sürahiye bakıyorum . Köpükleniyor . Köpürüp taşmaya çabalıyor . Gözümü dikmiş öylece bakıyorum . Sular fışkırıp yayılıyor yargıç kürsüsüne . Çavlan olup pencereye varıyor . Yağmura uzanıyor . Yargıç , kürsünün üzerindeki suları elinin tersiyle siliyor . Kağıtlarını kaldırıp silkeliyor . Ve kararı bildiriyor : - Evliliğin sürmesine , mahkeme masraflarının davacı tarafından karşılanmasına . . . Ankara - 1986 GAFRUT Hatırladın mı beni ? Hayır , hatırlamadı . Yurtdışı hatlarına has o belli belirsiz derinlik duygusu , varla yok arası cızırtı . . . Ses de tanıdık gibi ama hatırlayamadı . Değil telefonda , yüz yüze bile zor hatırlıyor adları , kimlikleri . Ne çok yerden tanıyor olabilir yurtdışından , cezaevinden , okuldan , meslekten , dernekten . Okulların , mesleklerin ya da derneklerin hangi birinden ? Cezaevlerinin askerisinden mi , sivilinden mi ? Arayanı değil ama olmadık bir anda az önce bakkal Lütfü amcaya verdiği sipariş listesinde neyi unuttuğunu hatırlayıverdi . Arapsabunu . Öylece bekleyip duruyor bulaşıklar . Oysa hazır su gelmişken . . . Lütfü amca günaydın , ile liste sonundaki gazete , sigara arasını uyku sersemi sıralarken her sabah aynı şey . Acil olan ne varsa unutup gerekmediği halde , bir süt , bir yoğurt . Sırf gazete ile sigaranın hatırına . Sonra , bozulan sütlerden peynir , ekşiyen yoğurttan ayran . Zaman kazanmak için Alo ! dedi . Bir yandan sigara yakmaya uğraşıyor . Ola ki aklı başına gelir . Sabahın bu saati , hem de yurtdışından . . . Bakkal bile yeni açmıştı da çırak gelmemişti henüz . Yüz yüze olsalar yakınır Lütfü amca , oğullardan , çıraklardan . Mahalleden yakınmaz bir tek , tüm bozulmaya karşın . Elli sekiz yıldır burada , çünkü elli sekiz yaşında . Parkın içinden yokuşu tırmanıp kepengin kilidini açıyor . Kaç yıldır ? Hesapladıydı bir kez , neredeyse kendi yaşına denk . Bir zamanlar park Rum mezarlığıymış , parka bakan köşe ise bir Ermeni paşasının konağı . Sonra konağın giriş katı bakkalın bir önceki yeri olmuş . O bile bir zamanlar artık . Şimdilerde , konağın yerinde müteahhit Fikret'in ikinci derece tarihi eser yenilemesi . Bir zamanlardan bu yana az çok değişmeden kalan ise , kaloriferlerin yanmadığı mevsimlerdeki erken sabahlarda , yağmur çisentisinin parkta bıraktığı kokudur yalnızca . Üşenmeden kalkıp fırına kendi iner böyle sabahlarda . Sabah sigarasını parkta içerken Lütfü amcaya rastlar . Yeni ıslanmış toprağın kokusunu paylaşırlar . Onun mahallede bir yılı bulmayan geçmişi Lütfü amcanın elli sekiz yılına eşitleniverir . Kokuların , tadların ayrımına varan kaç kişi kaldık şunun şurasında ? Tanıyamadın değil mi ? Ses öylesine kırık dökük ki , tanıyamadım , diyemedi . Çok az başvurulan bir çarenin tüm beceriksizliğiyle yalan söyleyiverdi . Tanımaz olur muyum ? Sigara yakıyordum . Şarap da içiyor musun bari ? Birden , son gecenin Chianti burukluğu ve sigara dumanı , Zürih Gölünün martılarıyla birlikte terasın açık kapısından eğik tavanlı çatı arası odasına doluşuverdiler . Gafrut ! Şimdi tanıdın daha , değil mi ? Sesi , yalanını ortaya çıkarmanın keyfiyle gevremiş . İki yanda ağız dolusu güldüler . Beşiktaş'ın martıları Zürih Gölününkilere karıştı bir an . O ağırbaşlı , gözü tok , edepli martıları görünce İstanbul'un arsız martılarıyla kıyaslamadan edememişti . Bir tabaktan altı kardeş yiyerek , yarı aç yan tok büyüyenle beyaz kolalı masa örtüsünde yetişen bir olur mu ? İlki bilir ki , ağırdan alırsa aç kalacak . Bir an önce tıkıştırmaya bakar , kardeşlerinin önünden kaparak . Bir ömür boyu sürebilir üstelik bu kapkaççılık , bencillik . . . Gafrut'a göre ise bunlar da bura insanları gibi soğukkanlı , aldırmaz ve kuşkusuz bencildiler . Böyle efendi görünmeleri yiyeceğin bol , keyiflerinin yerinde olmasındandı . Gafrut'un damarına basmak için üstelemişti : Bizimkiler , şehir hatları vapurlarının ardında çığlık çığlığa . Birbirlerinin ağzından lokma kaparlar . Hele Kadıköy iskelesinde eski birinci mevki açık güvertenin tam kıçına konup çığıran tek bacaklı dilenci bir martı vardır . İlk ilticacılardan olur o , görürsün . Siyasi kılıf bile uydurur hınzır , öyle yüzsüz . . . Ne kızıyorsun , tabii ! Boğazda balık filan kalmadı artık doğru dürüst . Yakında martılar da göçecek Zürih'e . Bak o zaman nasıl ahlakı bozuluyor bunların . Mülteci martılar bu efendilikle yaşatmazlar Zürih'in martılarını . Neden , biz geldik de kötü mü oldu ? Gülmesini öğrendi bu Gestapo suratlılar . Dostluk arkadaşlık nedir gördüler . Dansı martılarının başına . Keşke gelseler bizim martılar . Nerden sizin oluyormuş İstanbul'un martıları ? Hadi Van Gölününkiler olsa neyse . Bak işte sen de yaptın sizlik - bizlik . Bir de bana dersin . Hınzırca gülüşünü yakalayınca anlıyor işletildiğini . Acıtarak öç almaya çabalıyor : Ne de olsa yarı yaşında sayılırım . Laf cambazlığına senin kadar dilim dönmüyor . Yirmilerinin başında henüz . Belki o yüzden yaşam sevincini çekip alamamışlar Diyarbakır'da , sağ ayağının tırnaklarıyla birlikte . Kırkına varıldıkta , beyinden köklenir yaşam sevinci daha çok , gözbebeklerine inişi bile seyrekleşir gitgide . Oysa Gafrut'un yaşında bedenden , tenden fışkırır , ayak tırnaklan eksik oluversin isterse . Başparmak değil de onun yanındaki hala başına derttir . Kalınlaşmış , mantarlaşmış bir tuhaf tırnak kalıntısı zonklatır ayağını . Belirli aralıklarla çektirip temizletmek gerekir . Film çekimi sırasında bile gitmek zorunda kalmıştı bir kez , ekipten ayrılıp . Garip bir karanlık çökmüştü üzerine o gün , matlaşmıştı gözleri . Tırnak çektirmenin anımsattıklarından mı ? diye sorduğunda , belli etmek istemediği bir şaşkınlık : Sen nerden bilebilirsin ? İstanbul'un martıları , cezaevi ve hatta işkence dahi görmüş olsalar , güneşin daha erken doğduğu dağlarda çağıldayan kekliklerin , yabani güvercinlerin , şahin ya da doğanların acılarını anlayamazlardı . Öyle inanmış ya da inandırılmışlardı . Nasıl geçmiş sizinkilerin gecesi ? Hangisi ? İşte o son geceye denk gelen . . . Senin gidemediğin hani . Başka gece oldu mu ki ? İki tane daha . . . Ama o gidemediğim büyüktü , Avrupa çapında . Biz konuşmadık mı senle o zamandan beri ? Konuşmadılar elbette . Nasıl konuşsunlar ? Gafrut , Alp Dağlarında , Davos'daki işinden atılmıştı , daha hepsi İsviçre'de iken . Yeri yurdu belli değil . Yeni iş bulursam , adresim belli olursa ararım , dedi , aramadı . Taa bu sabaha kadar . Kaç ay geçti aradan ? O kadar önemsediği gecenin hangisi olduğunu unutmuş bile , baksana . O gecenin lafı daha ilk karşılaşmalarında başlamıştı . Gafrut , Davos'daki teleferik bekçiliği işinden üç haftalığına izin alıp gelmiş , birlikte beş ya da altı hafta geçirecekler . Arada gidip iznini uzatacak Gafrut , Bir sorun çıkmaz , diyor . Evet biliyor , film işi yarıda bırakılamaz . Ekip yeni toparlanmış bir araya , yeni tanışmışlar . Sert bir çıkış yapıyor Gafrut , bıyığının sağ yanını çekiştirerek : Çalışma mutlaka bitiyor değil mi aralığın üçüncü haftasına ? Bizim gecemiz var o zaman . Benim katılmam şart . Çekim filan fark etmez , bırakıp giderim bir aksilik çıkarsa . Aralığın ikinci haftasına kalmadan bitecekti çekim , öyle demişlerdi . Çıkabilecek aksilikler için de bir hafta eklense , üçüncü haftaya biteceği kesindi . Çekimi bırakır giderim , diyenin kim olduğunu görmek için herkes yerinde kıpırdanmıştı hafiften . Böyle katı ilkeleri olan biri gibi tanıdılar Gafrut'u . Biz bir tarafa , dünya bir tarafa idi onun için . Arkadaşlar gelirdi Gafrut'u görmeye sıkça . Çoğu Gafrut gibi bıyıklı , kara gözlü ve hepsi de biz e dahil , olup kendilerinden gayrı herkesi onlar diye gören arkadaşlar . Ekipten ayrılıp başka bir masada uzun ve ciddi tartışmalar yaparlardı . Oturdukları köşede sigara dumanı kesifleşirdi . Arkadaşlar dan söz ederken bir kararlılık çökerdi Gafrut'un gözlerine . Onlara aykırı olabileceği düşünülemez gibiydi . Tanışmalarından çok sonra , cezaevleri , işkenceler , mağaralar , çökelekli ekmek kokusu ve daha nice sohbet sonrası , o uzun saçlı İspanyol sevgilisinden söz ederken ilk kez ipucu vermişti , arkadaşlara gizlice de olsa ters düşebildiği . Yalnızca bir kez . Gecenin geç bir saati olmuştu ve kimilerinin telefonla uzaktaki sevgililerini aramaya kalktıkları , kimilerinin de yeni bulunmuş sevgililere sokulduğu kadar çok şarap içilmişti . Gafrut'un gözlerine masadan kalkış ile dönüş arasında eklenen pırıltı , ne arayacak , ne de sokulacak kimsesi olan onun anaç gözünden kaçmadı . Sevindi mi aradığına ? Önce , Kimi ? filan diye yan çizmeye çalışmış , sonra paylaşacak birini bulduğuna sevinçli , o İspanyol kızının upuzun saçlarını anlatmaya girişmişti . Bizim kızların saçlarına benziyor . Belik belik örerim bazan , öyle oynarım saatlerce . . . Onların kızlarına benzemesi biraz özür , biraz vicdan rahatlatması içeriyor gibiydi . Arkadaşlara ondan söz etmiş miydi sormadı ama bu özrün içten içe onlara karşı hazırlanmış olduğunu sezdi . Hoşgörüleri neyi nereye kadar kabullenirdi , kestirmek biraz zordu ama onların indinde duyguları ele güne sergilemenin bağışlanır yanı galiba yoktu . Bir hafta önce telefon defterini kucağına alıp bütün numaraları sırayla aradı . Samimi olmadığı , kendini özlettiği , kırdığı , sevmediği , sevmek istemediği , alışkanlık duyduğu insanları mimiklerinden algılıyordum . Yirmi yedinci sırada aradığı kişi , eski bir aşığıydı sanırım . Ondan güzel sözler duyuyor , bedenini esneterek , saçlarını ense diplerinden hafif okşayarak ikili koltuğuna iyice yerleşiyordu . Bütün gece onu düşündüğünü , her nedense birdenbire bu gece aramak istediği yalanını attı herhalde . Yağmurdaki yoksulluğunu iyice gizlemiş , en çok insana yakışan entrikalardan birini çeviriyordu . Yirmi yedinci sıradaki adam buna çok inanmış olacak ki , görüşme oldukça uzun sürdü . Adamı keyifle telefonu kapatırken düşündüm . Yirmi yedinci sırada olduğunu bilmeyen adamı . . . Ertesi gün Beyazgömlekli geldi . Her zamanki gibi kucağına çekmek istediğinde , kız soğukça başını çevirip adamı hafifçe itti . Adam , neler olduğunu anlayamadı . Telaşla birşeyleri savunuyordu . Elleri , kolları yeni yüzme öğrenen bir çocuğun palet taktığı ayakları gibiydi . Boğulmamak için direnirken ; o , kum kaymalarını , dönerek yutan girdapları saklayan durgun suları andırıyor , bakışlarıyla , soğukluğuyla cinayetler işliyordu . Beyazgömlekli , ağlayarak boğuldu . . . Gecelerini siyah - beyaz , yağmurlu akşamları sepya , sabahları filtreli fotoğraflara dönüştürüyor . Rengi özleyen biri için ne kadar çaresiz . Bu gece , camgöbeği yeşil havlu geceliğini aslında çok sevmediğimi anlıyorum . Benimle herhangi bir renkte buluşmuş olan birini , artık çocukluğuma yapıştırmayı istemiyorum . Üstelik çocukluğundan bu yana kör kalmış birini . . . Sanırım kendisine kahve hazırladı . İkili koltuğuna kıvrılıp nemli saçlarına dokunarak bana döndü . Bir anda göz göze geldik . Bana geriye çekilecek zaman bırakmadı . Koltuğuna otururken bana bakmayı planladığını şimdi anladım . Neden hep ben gecikiyorum ? Birkaç saniye bile olsa , onun egemenliği neden bu kadar erken çöküyor üstüme ? Yıllardır , bambu koltuğumda otururken , onunla yüz yüze gelmeyeceğimizden öylesine eminken ! Reçel kavanozunu devirdiği için azarlanan çocuklara döndüm . Sırtımdan soğuk terler akıyor . Şimdi bir şey söyleyecek . Onu duyamamama rağmen , ne dediğini hemen anlayacağım . Dünyayı hep bu şekilde dinlemedim mi zaten ? Kirpiklerini sayacak kadar burun burunayız . Dudaklarındaki o garip gülümseme , saç diplerimden yanaklarıma doğru akan acıyı hissettiriyor . Bana çok yaklaştı , bana çok hazır . Beklenmedik yüzleşmelerde , günahlar yine de ortaya çıkmaz biliyorum . Hele incitmeyi göze alamayan biz , çok acımasız olmamız gereken durumlarda bile tutunduğumuz yerlerden atarız kendimizi . Aşağılara , öldürülmüş saksılara , bambu koltuklara , televizyonlara , ikili koltuklara . . . Şu an , kesinlikle kafasını kabuğuna sokmuş bir kaplumbağayım . Şu an o , beni süpürge çöpüyle kurcalıyor . Oysa birkaç dakika öncesine kadar rollerimiz ne kadar farklıydı . Eliyle yanına gitmemi işaret etti . Ne anlatacak ? Yıllardır beni seyretmekten bıkmadın mı diyecek ? Çok hazırlıksız yakalandım . Ondan korkuyorum , evindeki televizyondan , ikili koltuğundan , camgöbeği yeşil geceliğinden , içinde yüzlerce giysinin olduğunu bildiğim elbise dolabından . . . Merak , yoluma çıkmış bir duvar gibi üzerime gölge yapıyor . Bu gölgeden kurtulmak için ya tırmanacağım ya da gölgesine basarak duvar boyunca yürüyeceğim . Ondan uzaklaşmayı göze alamam . Çünkü pencerenin kenarına yerleştirdiğim bambu koltuğumun yerini değiştirmeye cesaretim yok . Tırmanmak içinse yeteri kadar diri değilim . Kaslarım , damarlarım , parmakuçlarım benden yana güç üretmiyorlar . Duvar boyunca yürümekse , izini sürdüğüm gecelere yabancı sayılmaz . Evden çıkıp onun apartmanına girip kapısına ulaşana kadar geçen zamanı tartamıyorum . Büyüteçli aynalarda her şeye rağmen gözden kaçmış bir siyah noktayım şimdi . Oysa bahçedeki sarmaşıkları bir kez daha fark etmeyi isterdim , ya da alay ettiğim kaplumbağa kadar yaşamı ağır gösterime alan bir varlık olmayı . . . Dönüp bambu koltuğumun bulunduğu pencereye baksaydım keşke . Ya da kaç içimlik kuşburnu çayımın kaldığını hesaplasaydım . Ben hesaplayamadım . Hiçbirini ortalamalara yerleştirip anları çoğaltamadım . Oturma odası yastıkları , abajur ampulleri gibi bu kıza hapsettim kendimi . Şimdiyse bacaklarımdaki bu acelecilik boğazımı kurutuyor . Onunla bir an önce halletmeliyiz . Her şeyi ! Kapısı aralık . . . Beklenen bir konuk olduğumdan emin değilim . Beni karşılamadı bile . İçerisi kapkaranlık . Ayakkabılarımı özenle çıkarıp konulması gereken yere yerleştiriyorum . Televizyonun görüntüleriyle çoğalıp azalan ışığını hissediyorum . Bitmek bilmeyen hastane koridorlarında yürüyor gibiyim . Kaçacak , sığınacak bir köşe olsa keşke ! Birdenbire karşılaşırsak ne diyeceğime karar veremedim daha . İkili koltuğunda öylece uyuyor . Ya da sıkıntıdan uyuyakalmış . Belki de yıllardır , bambu koltuğumdan kalkıp gelmemi bekledi . Bunu nereden bilebilirdim ? Küçük çiçekli yastığına serpilmiş saçları ne hoş ; dingin göğsü , dudaklarındaki kıvrımın belirginliği de öyle . Geceyi hapsetmiş , şu anda içine akıtıyor . Uyuyor olmasından çok hoşnutum . Cansız bıraktıklarım , hesaplayamadıklarım , ortaya çıkmadı işte . Hep günahlardan korktum , oysa bana günahların bile yakışacağını söylemişti annem . Benimse bu karanlık evi adımlamak oldu en doğru günahım . Evet , bu oda bana çok yakışıyor . Yavaş hareketlerle gidip televizyonu kapatıyorum , duyulan elektrikli cızırtı sinirlerimi bozuyor . Birdenbire kapkaranlık oldu . Akıp giden sesler , renkler , kokular , desenler ayaklarımı yerden yavaş yavaş kesiyor . Şu andan sonra göreceğim düşlerde geleceğin telaşı yok artık . Hepsi bitti , duvar da . . . Onun gölgesinden kurtuldum . Plaj elbisemi çalan bu kızdan , onun yüzünde kalan küçük siyah nokta olmaktan , yirmi yedinci sıradaki telefon numarasının sahibi olan adamı sevmek zorunda kalmaktan , seyretmekten , hatta rahatsız edici hışırtısıyla sırtımı acıtan bambu koltuğumdan bile kurtuldum . İyi ki gelmekten korkmamışım . Beyazgömlekli , odaya girip telaşla bağırmaya başladı . Ağlıyor , bana sımsıkı sarılıyor . Onu affetmem için yalvarıyor . Bulanık yüzüne öfkesiz , öylece bakıyorum . Aslında ona hiç öfkelenmedim . Keşke biraz olsun öfkelenecek kadar ısınsaydım dünyaya . Yaşamak kollarımda değildi . . . Beyazgömlekli'nin yüzündeki korkuya karşılık çok sakinim . Neler söylediğini anlamakta güçlük çekiyorum . Bütün kokumu bir çeşme gibi akıtan beyaz bileklerime . . . bileklerimdeki kırmızılara bakıp çığlık atıyor . Beni kaybetmekten korktuğunu sanıyor . Oysa istemeden teslim ettiklerinin yüzüyüm ben . O da renkten korkuyor . İçimizdeki renkten . Açığa çıkaramadıklarımızdan . İlk kez ısınmayı özlemeden üşüyorum . Çok güzel üşüyorum . . . SİYAH TOP Hepimiz tasarladığımız en büyük öcümüzü anlatmak için bekliyoruz . Aramızdaki Beyazgömlekli , özel bir dinleyici . Öğretilmiş güvenirliğiyle , yorucu olmayan soruları alçak sesle yöneltiyor bize . Beyazgömlekli ne derse desin , kardan kefenini bahara teslim etmiş küçük tepeleriz şimdi . Bu aptal çemberi onu aramıza alarak kurduğumuzda , yer altı kaynaklarımız çoktan toprakla daha da arınmaya başlamıştı . İyileşmiştik aslında . O her şeyi yeni bir başlangıç olarak gösteriyor ama , ben sonuna geldiğimi hissediyorum . Bu sessiz iç dökmeler bittikten sonra ayağa kalktığımda , benden fırlayan sonsuz doğrularla kusursuz bir nokta olacağım . Eskisi gibi bir nokta , ama eskiden olduğu gibi değil . Aramızda en yaşlı olan konuşmaya başladı . Dişlerinde sigaraların ayak izlerini görüyorum , ağzına giren kır bıyıklarına rağmen dilini döndürerek konuşmayı beceriyor . Çocukların dizlerini yırtan böğürtlen çalılarını andırıyor yüzü . Belki de üzerinde hiç böğürtlen kalmadığı için , canımı sıkıyor varlığı . Tüm mal varlığının üzerine oturan , hatta ona el kaldıran kötü yürekli oğlunu , cansız altın bir heykele dönüştürdüğü vakit , en büyük öcünü alacağını , bıyıklarından taşan haince bir gülümseyişle söylüyor . Saçma ! Bir öc kararıyla uzaktan yakından ilgisi yok bunun . Hayal etmekle , karar arasındaki farkı , biri bu böğürtlen çalısına anlatsın . Hatta ona söyleyin , madem yalnızca düşleyerek öç alabiliyor ; kocaman , göz alıcı kırmızı böğürtlenleriyle çağıran , kanatıcı , acımasız , gerçek bir böğürtlen çalısı olsun . Ondan koparmak isteyen oğlu her hamlede kanayarak ağlasın ! Saçlarıyla sarı dalgaları savurarak , köpükler saçan kadın aldı sözü . Oynanmaktan hırpalanmış , evciliklerden bıkmış bir Barbi bebekti o . Tükenmez kalemlerle belirginleştirilmiş gözleri bir balık kadar donuk . Sonu kalan rujların dağınık lekeleriyle dudakları kanıyor . Bir çocuğun acemi elleriyle boyanıyor , boyanıyor . . . Ondan korktuğumu itiraf etmeliyim , en çok da asansörde burnuma sokmaya çalıştığı göğüslerinden . Onlara dokunmaya beni ikna edecek , sonra da cezalandıracak gibi geliyor . Bense bir kadına güzel sözler etmekten bile çekinirim . Onu , yeni yetme genç kızlarla aldatan kocasının penisini bir hamlede koparıp kavanozdaki kuru çiçeklerin yanına yerleştirmeyi tasarladığından söz ediyor . Bunu anlatırken son derece inandırıcı . Kasıklarımdan kalbime doğru koşturan sancıyla kasılıyorum . Evet kesinlikle bir öc bu , dolaysız , hoyratça . Konumuza düpedüz uyuyor . Beyazgömlekli , gözlüklerini çıkartarak ağrıyan burun kemiğine masaj yapıyor . İki gece önce onun odasına girip arkasından yaklaştığı için pişman olmalı . Her gece , elleri , ayakları bağlanan delikanlı , konuşmak istemediğini söyledi . Bugüne kadar on yedi kez intiharı denemesine rağmen beceremedi ya da becermeyi pek istemedi . Onun , kimden ne şekilde öc almak istediğini gerçekten çok merak ediyorum . Ama Beyazgömlekli , fazla üstünde durmuyor bile . Kendinden nefret edenlerin kimse üzerinde durmuyor zaten . Bileklerindeki dikiş izlerinde , küçücük bir köye doğru giden tren raylarını görüyorum . İlk durakla son durak arasında birkaç nehir var yalnızca . İşte o yolu bir kez daha , bir kez daha deniyor . Onu durdurmamalılar , bu kadar eminse , ömrünü böylesi bir inatla özetlemişse onu kimse durdurmamalı . Canından bezmiş birinin , canını kurtarmanın anlamı ne ? Oluşturduğumuz çemberin böylesi büyük olduğunu şimdi ayrımsıyorum . Her konuşan , alamadığı öçlerini anlattıktan sonra ötekini dinlemiyor artık . Konuşanlar , ağır bir kayanın altından bulunmuş tespih böcekleri gibi tortop olup eski hayallerine dönüyor yeniden . Beyazgömlekli , ezberlenmiş kibarlığıyla sırayla bize söz verirken ; nerede olduğumu , buraya nasıl geldiğimi anımsamaya çalışıyorum . Buraya ilk geldiğim günü bilmiyorum . . . Usumdaki ilk görüntü , annemin beni balkondan içeri zorla sokmasıydı ; ilk duyduğum da aşağıdan seslenen Beyazgömlekli'nin nanik yaparak , üç tekerlekli bisikletimin ön lastiğini parçaladığını söylemesiydi . Bisikletimin olduğunu da o gün öğrenmiştim . Şimdi anladım ! Biz , yani çember , buraya yapışmıştık . Saçları , kayalarda ağlayan köpükleri andıran kadın ! O benim ilk aşkım . Genç intiharcı da , yabancıladığım bütün insan yüzlerinden biri . Yolda geçen , kapıya gelen , gazetelere haber olan , sınıfta kalemtıraş isteyen , yolculukta yanıma oturan , barda ateş isteyen herhangi biri . Kesinlikle anladım . Sonsuz doğruların çıktığı bir nokta olma düşüm şu anda suya düştü . Boğuluyorum . Bu çemberi onaylayan , bu çembere baş eğen , bu çemberi ezbere bilen binlercesinden biriyim . O yüzden herkes kendisi konuştuktan sonra artık dinlemiyor . Bir çemberin dışına , yaşayamadıklarımıza sırtlarımızı dönmüşken , birbirimize darılıyoruz , birbirimizi anlamak istemiyoruz . Sıranın bana gelmesini istemiyorum . Daha hangisinden öç alacağımı anımsayamıyorum . Belki de içimde bir yılan gibi beslemeliyim öcü , belki beni iyi eder , kurtarır bu çemberden . Öç alacağım her kimse , yanımda , karşımda , sağımda , solumda oturuyor . Onu bulup onun gözlerine bakarak anlatmalıyım . Ona umdurmalıyım benden gelecek acıyı , onu alıştırmalı , ona derdimi anlatmalıyım . Beyaz gömlekli , Ya siz ? diyerek beni seçti . Bunu söylerken , dudaklarını ısırdığını görüyorum . Işığı kıran gözlük camlarından gözlerini seçemiyorum . Sizsiniz , dedim tok bir sesle , söylediklerimden emin olduğumu , kendi sözlerime çok önceden inandığımı göstermeye çalışarak . Benim yarattığım bir düşmanım yoktu , ben hayatın getirdiklerine değil , hayatın kendisine kızgınım çünkü . Herkesi anlamaya çalışarak , kendime karşı adil olmadığım , kendimi kıskanmadığım için öfkeliyim . İçim içimi yiyor . Penisi kesilecek bir koca , altın heykele dönüşecek bir oğul yok , biliyorum ! Olsalar , bu çemberde görünürlerdi . Kendi yarattıklarımız , çoktan bağışladıklarımızdı öç . Öç , sevmenin bir ölçüsü hatta ; birini sevmemek demek , eskiden seviyor olmak demek , biliyorum . Ben , bu kahrolası , gıcık Beyazgömlekli'ye kayıtsız kalamıyorsam , onu bir zamanlar sevdiğimden , ama şimdi nefret ettiğimdendir . Devam edin , dedi Beyazgömlekli . Tabanlarımda zeminin bütün ağırlığını hissederek ona döndüm , işaret parmağımı uzattım burnuna . Önce sizden öç alacağım , bunu bir öç olarak varsayarsanız , bir gün bu sonsuz sorgulamanın başına geçip Ya siz ? diye soracağım . Sırtımda beni arındıran beyaz bir gömlek , bu aptal florasan ışığını kırıp gözlerimi gizleyen gözlüklerim de olmayacak . Siz bana anlatacaksınız , en güzel öç planınızı ! Hayır dostum , hayır , soru sormak adil değildir ! Biliyor musun bu yaptığın çok ayıp ! İçine kapanmış bütün tespih böcekleri açılıp beni bulmaya çalışıyor . Daha birkaç dakika önce suların altında çırpınan mosmor hayallerim , suyun yüzeyine sıçrayıp harika bir soluk aldılar . Sanırım becerdim . Evet , ben bu çemberde değilim artık ! Beyazgömlekli , boğazını temizleyerek gözlüklerini çıkardı . Ağrıyan burun kemiğine masaj yaptı yine . Söylediklerime karşılık çatallı bir sesle yanıt verdi . İlginç ! İlginç nazik bir inançsızlık belirtisi , içten pazarlıklı göstermelik bir başkaldırı , belki de korku ilginç , hiçbir şey denmese de olurun yerine monte edilmiş yapışkanlı bir sözcük hatta ! Nedir yani ilginç olmak , ilginç konuşmak ? Kendini bu çemberin içinde hatasız kılmak mı ? Farklılaşmak mı ? Kimseye tanıdık gelmemek mi ? Şaşırtmak mı ? Peki bunları hangimiz yapmadık bugüne kadar , hangimiz ömründe bir kez bile ilginç varsayılmadık . Hangimiz çok sevdik ilginç olmayı ? Ben ilginç falan değilim , ben ilginç sözler etmiyorum , ben içtenlikliyim yalnızca ! Ne ilginci ? İlginç , senin başlattığın bu , öc safsatası ! İlginç olan , utanmaz , arlanmaz efendiliğinle karşımıza geçip dimdik oturman , dik oturuşlarına yansımayan bir koca kambur taşıman ! Seni sevmiyorum artık anladım mı ? Eski dostluğumuzu da umursamıyorum ! Senden öç almayı da düşünmüyorum , yok sayıyorum seni , yok ! Kırgın baktı Beyazgömlekli , gözleri doldu . Ama sildi hemen , hemen sildi . . . Sıra daha genç bir kadına geldi . Ensesinde topladığı sımsıkı saçlarında gergin bir ışıltı seyiriyor , ortaya çıkardığı aydınlık yüzünden titreşimler dağılıyordu . Ayine çağıran çan seslerinin gürültüsü var gözlerinde , çarpıcı , delişmen . Bu , bir ilk karşılaşma . Yerin dibine uzanan kör çukura korkusuzca bakan bir çift tunç yansıması gözleri . Ağır , edasız halleriyle bir sigara yaktı . Sömürerek çekti sigarayı . Ben öcümü aldım , dedi . Algılama gücüm , en uca tırmanıyor . Kokluyor , dokunuyor , tadıyor , sağırlaşıyorum . O ise yalnızca kısa duraklamalarla , yeni ayırt ettiğim dudaklarını ıslatarak , sözcüklerini yan yana diziyor . Şimdi ondan çıkan bir sözcük olmayı isterdim . Onun yaşamında bir yabancı olmamak , onunla bir şey paylaşmak isterdim , hatta öcünü aldığı kişinin yerinde olmak . Ona değer , hissediyorum , onun yanında kusurlu bile kalsam , onunla yaşamak isterdim . . . Ben . . . ben aşık oldum . Ama , geç kalmışım , işte benim buzdan anımı çözüyor sözcükleriyle . Erkek arkadaşım bana bilardo oynamayı öğretirken , benimle sürekli alay ediyordu . Öğretmekten çok beceriksizliğimi seyretmek sevindiriyordu onu . Ondan daha akıllıydım çünkü , daha dayanıklı , daha sorumlu . Kendi arenasında yakışıklı bir matador edasıyla kasılıyor , bu sınırlı zaferi kutluyordu kendince . Çünkü bilardo salonunda düşüncelerim , öngörülerim , yorumlarım işe yaramıyordu . ÇİTLEMBİK YİYEN ÖLÜLER Ortancaları çok sevdiğini biliyorum . Üzgünüm , fazla yaşamayacaklar , on gün içinde kuruyup toprağa karıştıklarında sakın üzülme . . . Onlar , gölge vurmuş bahar köşelerini severler , ama sen çok ayazdasın anne . Bayram günlerinin kalabalığı buralara kadar taşmış . Bizi hiç baş başa bırakmazlar zaten . Eski günlerde , hayallerini , küfürlerini , çalgılarını , kaçırdıkları kızları , çekişmelerini , çocuklarını , dövdükleri karılarını biriktirip gelirlerdi . Şimdi ise mermerleri ovalayıp dualar okuyarak apar topar gidiyorlar . Çok vakit geçti biliyorum . Son kez yine burada buluşmuştuk . O gün yıkayıp paklamışlardı seni , gömülürken yüzünü görmek istedim , ama eniştelerim izin vermediler . Son halinle anımsamak isterdim seni . Dingin , daha dayanıklıydın belki . Her şeyi unutmuş , bağışlamış , terk etmiştin . Önce burunun düşeceğini söylediler . Eminim ilk önce gözlerin erimiştir , çünkü sen çok ağlamıştın anne . Gömüldüğün gün , her şey berbattı . Papatyaların sapları , domates çorbasının buharı , ütülenmiş gömleklerin kol ağızları , helvanın bayat fıstığı leş gibi kokuyordu . Yürümek ; topa tutulmuş kentlerin yıkılan evleriydi , otomobil konvoyları ; sümküren , horlayan , hırlayan , öğüren , kusan bütün yaşlı hastaların iniltileriydi . Ölüm , söylendiği gibi sessizlik , yeni bir başlangıç , kurtuluş değildi ; rutubetli hava , damarlarıma kadar işleyen bir gürültüydü anne . Artık güvenemiyordum , artık çok korkuyordum . Pısırık , ıslak , kimsesiz , dayanıksızdım . Tanıdıklar katıla katıla hüngürderken , garip bir huzursuzlukla uzaklaşmıştım buradan . Biliyorum bana kızdın , ama tiksinmeyi öğrenmiştim o gün . Pis kokular , kulak tırmalayan sesler beynimi uyuşturmuştu . Banyo yapamadığımız , iç içe yattığımız o iki odalı gecekonduda bile böyle kokular almamıştım inan . Hani küçük bir orkestramız vardı . Düğünlere gidip dünyanın parasını kazanırdık . Bir de Fuat vardı , keman çalan . Çok severdin onu . Bizi mezarlıkta birbirimize sürtünürken yakaladığı gün , kimselere duyurmadan , Oğlum ibne olacak , diye ağlayarak odunluğa saklanmıştın . Bunun bir keşif oyunu olduğunu hiç anlatamadım sana . Bedenimde kuşkulu gözlerin gezinirken , ne yapacağımı şaşırırdım . Bir ara bıyık bırakmamın seni rahatlatacağını düşündüm , ama saçlarım dimdik , bir de bıyık ! Eminim çok gülünç görünüyordum . Hiçbir zaman ağır , sert , oturaklı tam bir erkek gibi görünmedim gözüne , ama bilmeni isterim , ben sadece kadınlara aşık oldum anne . Önce sana . Geçtiğimiz yıl bir kızla tanıştım . Yaşıyor olsaydın tipini sorardın hemen ; doğrusu ilk gün istesen de tarif edemezdim . Onun bedeninden aklımda hiçbir şey kalmamıştı . Ne saç rengini , ne gözlerini , ne de göğüslerinin büyüklüğünü ayırt edebilmiştim . Onun tüm güzelliği , inanılmaz dengesiydi . Ne söylemek istediğini biliyor , ne yapmak istediğini kesinlikle ortaya koyuyordu . Sözcükleri , ortamı , yaşama şeklini zorda kalmadan , basitçe sığdırıyordu kendine . O yüzden çok zengindi anne . Berna'dan çok etkilenmiştim . Onu almak için elimden geleni yaptım . Onun için bahçeler yarattım , günün ilk ışıklarıyla üzerinden küçük bir gök kuşağı geçsin diye kristal aynalardan bir düzen kurdum . Hiç tatmadığı meyvelerden eşsiz kahvaltılar hazırladım , beğeneceğini düşündüğüm her şeyi yan yana getirdim , kimsenin onu anlamadığını gözyaşları içinde anlatırken ; onu anlamak için elimden geleni yaptım . Onunla evlenmeyi kafama koymuştum . Bir kadına aşık olduğumu , onunla evlenmek istediğimi bilmeyen kalmadı . Herkes bizi merak ediyor , tanıştırmadıklarım Berna hakkında bir sürü soru sorup gördükleri yerde merakla yanına sokuluyordu . Onu paylaşmadığım , anlatmadığım tek dostum kalmadı . Ama gel gör ki bana hiç aşık olmadı . Her seferinde yalnızca denedi . Benim için onu öpmek bir şiirin ilk dizeleriyken , onun içinse başkasını unutmanın çaresiydi . O duygularımı törpüledikçe ben eksiliyordum sanki . Yine de onunla olmak için yeniden başlıyordum , yenilenmek için çırpınıyordum . Kasıklarında kalmış eski bir tutkuyla benim aramda gidip geliyordu Berna . Bu sevgi bir türlü düzene girmiyor , alışkanlıkların içine süzülmüyordu . Berna'yı alıkoyamıyor ona hükmedemiyor , kıskanma hakkımı bile elde edemiyordum . Gün geçtikçe hırçınlaşıyor , bocalıyor , saçmalıyor , sonra komik durumlara düşüyordum . Onu kafamdan atabilmek için bütün kenti yürüyor , evime en geç saatte ulaşmak için en uzak yolları deniyordum . Berna'nın annesi de onu ölülerden korkutmamış . Hortlak masalları , cin hikayeleri , geceleri ayaklarını yıkayan yatır safsataları bilmiyordu hiç . Hatta küçük bir kızken gizlice karşı evin bahçesine atlayıp herkesin korktuğu mezar taşına basarak çitlembik ağacına tırmanırmış . Avuçlarına topladığı çitlembikleri bir sana . . . bir bana . . . diyerek , mezardaki ölüyle paylaşırmış . Berna ölülerden hiç korkmuyordu anne . Bense onu tanıyana kadar bütün sevgilerimi , güzelliklerimi , yeteneklerimi , eğilimlerimi öldürmüştüm . Belki onunla . . . bir sana . . . bir bana . . . yaparız diye borsa tahvillerimi , biriktirdiğim paraları , şirket hissemi , çocukluğumdan kalan kahkahalarımı , gizli hırsızlıklarımı , gelecekte kazanacaklarımı , Roman havası şarkılarımı , arkama sürtünen yakışıklı kemancıyı , dedikodularımı , artıklarımı , seni , senin dışında değersiz olan her şeyimi paylaşabileceğimi sandım . Burada Ruhuna Fatiha , yazıyor . Şimdi bu duayı okursam , orada sana daha mı iyi davranacaklar ? Belki de gözün aydın , oğlundan bir fatiha geldi , diye çay içmeye gelirler . Oysa sen artık ölü bile değilsin anne . Çünkü ölülerin cansız da olsa bedenleri vardır . Senden ne kaldığını , şimdi ikimizin nasıl göründüğünü düşünmek bile istemiyorum . Bir buçuk saattir mezarın başında ortancaları sulayarak mırıldanan bir adam görseydim neler anlattığını dinlemek için elimden geleni yapardım . Ama çevredekiler acıyarak bakıyor bana . Şimdi beni can kulağıyla dinlediğini nasıl anlatırım onlara . Yaşadıklarım , duygularımın içinde soluklanıyorsa , ben onları var ediyorsam , bu anlamsızlık arayışına ne gerek var anlamıyorum . Belki de anlamını bir türlü öğrenemediğim o duayı okursam ; Tanrı , bütün eşi dostu toplayıp sana gerçekten çay içmeye gelebilir . Bunu düşünerek yaşamak daha eğlenceli olmaz mı ? Evet anne , ben bu yüzden inanıyorum Çitlembik yiyen ölülere . . . Berna'ya göre yaşamın içinde birazcık kuşku varsa yaşamak zaman kaybıydı . Her şey geçiciydi hatta . Yalnızca kendine inanan , kendini tanıyan insanlar varolabiliyordu ona göre . İstersem kafamda onu bile anlamsızlaştırıp yok edebilirmişim . Berna . . . ber . . . bern . . . . na . . . an . . . naber . . . abe . . . b . . . e . . . r . . . n . . . a . . . berna . Sonunda Berna'ydı işte . Benim Berna'm , sevdiğim kadın . İşte bu yüzden geldim anne . Toprağın içinde liflenmiş kemiklerin , önce düşen burnun , böceklerin yediği etin , kafamı koyduğum kucağın umurumda değil ! Şu anda öylece beni dinlediğine inanmazsam geriye ne kalır anne ! Anne . . . Sanki sıcak nefesini hissediyorum ; sanki sen karşıma oturmuş ellerimi tutmak üzeresin . . . Neyse , sevmiyorum böylesi sessizlikleri . Kuşkular , kendi kendime yarattığım korkular geliyor üstüme üstüme . Berna'dan bile korkuyorum artık . Hüznünden inançsızlığından , katılığından . . . Bir gün gözlerine dalıp Hoşgeldin , dedim . Bana , yüreğime , aşkıma hoş geldin . Masum bir çocuk gibi saatlerce ağladı . Benimle doğduğu , benimle yeniden başladığı için ağladığını sandım . Ne yazık yeniden başlamaya onu inandıramadım . Onu doğuramadım . O gün neden ağladığını hiç anlatmadı . Bazen iki ayrı kadındı Berna : bir yanı Çitlembik , bir yanı denizkızı Fum . Bu adları ben koydum ona , gün geçtikçe bir düş olup masallaşıyordu çünkü . Kimsenin bilmediği bir okyanusa gözleri dalıyor , sonra ıslanarak geri dönüyordu Fum . Kulaç atmaktan yorulmuş omuzları düşüyordu hemen . Gittiği yeri , orada neler olduğunu , neleri bıraktığını anlatmasını istiyordum . Küstürülmüş , acıtılmış , terk edilmiş gözlerini çevirip iğreti bakışlarını asıyordu yüzüne , çirkinleşiyor , eskiyordu anne . Berna , ne Çitlembik olup okyanusun dibine inebiliyordu , ne de denizkızı Fum , çitlembik ağacına tırmanabiliyordu . Sanki ben o gizli okyanusta nefesim yettiğince onu bir güzel tartaklıyor , etlerini koparıp suyun yüzeyini kan pıhtısıyla dolduruyordum . Sanki ben onun en büyük düşmanıydım . Sorguluyor , acıtıyor , hükmediyordum . Oysa orada onunla yaşamak için ellerimden , bacaklarımdan , omurgamdan , ciğerlerimden , göz kapaklarımdan , tenimden vazgeçebilirdim . O benim sevgilimdi anne , bu kimseyi hatta Berna'yı ilgilendirmese de hem Fum , hem Çitlembik benim sevgilimdi . Toprakta bir hareket var . Sanırım ortancaları fazla suladım . Su toprağın içinde yol bulamayıp yeniden yüzeye taşıyor . İkimiz de çamur içinde kaldık . Evet anne , Berna beni kesinlikle sevmiyordu . Her evet in göründüğü kadar hayatı olumlamadığını şimdi daha iyi anlıyorum . Sözcüklerin anlamlarını çoğu zaman kestiremeyeceğimi söylemişti zaten . Güzelleştikçe , çirkin yanları daha da kanayanlardık biz . Gülüşüp sokuldukça birbirimize batıyorduk . Bilemiyorum , belki de kaş yaparken göz çıkardım ; onu anlamaya çalışırken daha da bereledim . Berelendim . Berna , bir yağmur bulutunu üfleyen tutarsız bir rüzgardı . Farklı iklimlerde geziniyor , zirvelerle vadiler arasında gidip geliyor , alizeleri döküyordu üstüme . Onu tanıdıkça hayran olduğum o müthiş dengesinin , aslında dengesizlik olduğunun ayırdına vardım . Düzensiz bir kişiliğin içinde , savrulmadan , yalan söylemeden , aynı hataları yaparak , aynı coşkuları abartarak , aynı şeylere küserek , kendini geciktirmeden , her zamanki çelişkilerini çarpıştırarak yaşayıp gidiyordu Berna . Çok geçti anne . O içindeki sözcükleri ararken , ben ona çoktan aşık olmuştum . Bir daha görüşmeme kararını açıkladığı gün , masanın üzerinden sigaramı , çakmağımı alıp sakince uzaklaşırken , kilidini açan bir anahtardım sanki . Tam , tıkır tıkır . . . Olabildiğim kadar sakin görünmeye çalıştım . Ben onsuz sinemaya bile gitmek istemezken . . . Yine eve en uzak yollardan gittim , duşa girip bağıra bağıra ağladım . Neden bu kadar sarsıldığımı , canımın acıdığını tanımlayamam , ama kendimi tanıyamadığımı söyleyebilirim . O gece düşümde seni gördüm , üzerinde kahverengi pamuklu giysin vardı ; saçlarını öylesine toplamıştın . Benden ablamın sana armağan ettiği kristal şekerliği istedin . Onu sana bulmak için sabaha kadar uğraştım . Küskün ağlama sesinle uyandığımda gece çoktan çekilmişti . İstediğini verememiştim anne . O kristal şekerliği , yıllar önce kırdığımı uyanınca anımsadım . . . Berna'yı öylece , almadan sevmeye gücüm yetmedi , biliyorum . Sanırım aşermenin doğasını kabul etmeyen biriyim ben . Zamanı paketleyip kum saatinin içindeki akış kadar vakit tanıdım ona . İhtiyaçlarının mantığını anlayamadım . Kalabalık sorularla , bir hırsız gibi yakaladığım açıklarıyla , başına üşüştüm durmadan . Bunların hesabını hiç sormadı . Aylardır morgta yaşıyordum anne . Kendimi hem ölü yerine koyuyor , hem de ölmek üzere olduğumu hissediyordum . Öfkeden tenim mosmor olmuştu . Berna'ya küsmüş , çelik gibi değen soğukla kaskatı olmuştum . Ona öfkeliydim . Beni bilerek , korkmadan , sorumsuzca incitmişti . Hava kararmaya başladı . Bekçi uzaktan beni izliyor , sigarasının közünü görüyorum . Ben de bir sigara içsem iyi olur . Sen de severdin sigarayı . Tanımadığım tenlerde terlediğim , dakikada üç satır okuyarak koca bir kütüphaneyi erittiğim , buzlu viskiyle Extasy içtiğim , kulaklarım patlayana kadar yüksek volümde müzik dinlediğim o morgta , kırgınlığımın ördüğü soğuk odamda , seninle birlikte tüterdik anne . . . eğer yaşasaydın . Nedense toprağın ısındığını hissediyorum . Sahil kumlarının sıcaklığı var altımda . Bütün mezarların altında cehennem kazanları kaynıyor olabilir mi ? Mutlu aşklar Cennette , yarım kalanlar Araf'tadır . Sa . . . sa . . . sanırım küçük bir deprem oluyor . A . . . Ama . . . An . . . Anne ! Senin ne işin var burada ? Anne : Bağırmayı bırak da dinle geveze çocuk ! Hem ne demek ne işin var ? Biraz önce sen demedin mi , Beni can kulağıyla dinlediğinden eminim , diye . Anladığım kadarıyla bu kız seni pek beğenmemiş . Seni çirkin , işgüzar , iyi niyetli , sorgulayıcı , baskıcı , sevimli bir aşık olarak algılamış olabilir . O kız , hayatın boyunca sahip olamayacağını bildiğin tek varlık olduğun için bu kadar canını yakmış . Sen hep almak istedin çocuğum . Her zaman sorunlardan hemen sıyrılıyor , sıkıntıları atlatıyor , başladığın işi başarıyla bitiriyordun . Ama geride çok fazla öfke , altından kalkamayacağın düşmanlar da yaratıyordun . Söylesene , dünyada gecekonduda büyüyüp düğünlerde darbuka çalan , aylarca gelmeyen babasının yerine evi geçindiren , bütün kavgaları durduran , kardeşlerine göre okullarını başarıyla bitiren , tezgah kurup ayakkabı satan , saç boncuğu dizen , hiç televizyon tamir etmesini bilmezken kentteki bütün bozuk televizyonları toplayıp tamir ettirip üzerine kazancını koyarak teslim eden , annesini asla yalnız bırakmayan , üniversiteyi bitirip sayılı fotoğraf sanatçılarından biri olan , bir çok işyerinde ekiplerin başında yönetici olarak çalışan , şimdi ise büyük bir şirketin ortaklarından olan kaç insan var ? Tüm bunları yaparken , eskittiklerini anımsayıp canı acıyan kaç gerçek insan var ? Aslında sen , bu karşılıksız aşktan dolayı ne suçlu , ne de sorumlusun . Yalnızca şanssızsın . O kızın aşık olduğu adam olarak doğma şansını hesaplamaya kalkma sakın ! Aceleye gelen her iş yarım kalır , unutma . Tez canlılıkla ilgisi yok bunun , buna arsızlık derler . Kimbilir kızcağızın nasıl boğazına yapıştın ? Binlerce soru sorup içini kuruttun . Sonra da yok ben onun denizi olurdum , yok yüzerdim , yok gök kuşağından balkon yapardım . . . Doğrusunu istersen o kız seninle bir kez olsun sevişseydi . . . Bu çok çirkin anne ! Anne : Kesme sözümü bakayım ! Berna ile bir kez olsun gerçekten sevişseydin , beni ziyarete bile gelmeyecektin . Yalan mı ? Benim iyi huylu , güzel gözlü oğlum , sen o kızı kıskanıyorsun . Onun seviştiği erkeği küçümsüyorsun . Belki de kız gerçekten anlaşılmak falan istemiyor . Böyle , bir yanı Çitlembik bir yanı Fum olarak yaşamaktan haz alıyor . Böylesi basit bir yaşam duruşu bu . Niye kavramakta güçlük çektin anlamıyorum . Sen hayranlık uyandırıcı değil , son derece sıradan bir kadına aşık olmuşsun . Üstelik insanların kendilerine değil yaptıklarına hayranlık duyulur . Hadi artık topla kendini , insanın yavaş yavaş yoksullaştığı yaşlara geldin . Kaybetmek asıl şimdi başlıyor . Her sahip olamadığın için incinirsen içindeki çocuk gün geçtikçe uykuya dalar . O kızın seni beğenmediğini kabul ederek düşünmeye başlarsan hiçbir şey kaybetmediğini göreceksin . Çünkü hiç kazanmadığın aklına gelecek unutma ki sevgi kazanılmaz ! Belki de onu olduğu gibi sevmeyi başaramadın , bence sen onu sevme gerekçelerinden kurtulamamışsın . Siz kadınlar , gerçekten cehennem sıcağısınız . Çünkü siz o akıl sır erdirilemeyen zekanızla , korkunç manevralarınızla ; gururlu , nazik bir erkeği yerden yere vurabilirsiniz . Siz çocukken evcilik oynayarak tavladığınız şeytanı donunuzda sallarsınız ! Evet , Berna'yla hiç olamadı . Peki benim ona aşık olmama kim izin verdi ? Kim baktı gözlerime ığıl ığıl ? Kim küçük bir çocuk gibi sokulup sıcacık sığındı bana ? Söylesene anne ! Anne : Bunlar verilmiş sözler değil . Bu kadar mı ? Benim için yapabileceğin bu mu ? İnanamıyorum . Kusura bakma anne , ölünün arkasından konuşulmaz ama , sen de tıpkı Berna gibi baş belası bir kadın oldun hep ! Ben hasret çektim , inandım , onun için korktum , sorumluluk duydum , teslim oldum , ders aldım , uyum sağlamak için elimden geleni yaptım , ona güvendim , onunla tazelendim , uzaktayken bile onunla ısındım , inatla bekledim , hallerini kabullendim , saygı duydum , keşfetmek için elimden geleni yaptım . Şehvetle koynuna girmek bunlardan yalnızca biri olabilirdi . Arkama sürtünen o kemancı olsaydı bunların değerini daha iyi bilirdi . Anne : Sus , tokatı yersin ! Neyse tamam , kapatalım bu konuyu . Peygamber , hemen her akşam , bir dilim peynir , birkaç zeytin eşliğinde rakısını yudumlarken , ikide bir bu konuya geliyor , Anlamıyorum , hiçbir şey anlamıyorum , diye mırıldanıyordu : kişi kendi davranışını haklı göstermek için uydurma gerekçelere sarılabilirdi , buna bir diyeceği yoktu , en azından bu türlü tutumlara çok sık rastlandığını biliyordu , ama annesinin anısına bağlı kaldı diye babasıyla ilişkiyi kesmeyi anlamıyordu . Feride gibi devrimci bir kadının , kendisi gibi devrimci bir ozanın kızının bunca yıl Marx'ın düşünceleri ve Nazım'ın şiirleriyle büyüdükten sonra , her şeyi yadsıyarak kart bir kapitaliste kapılmasını da anlamıyordu . Tarih sürekli bir evrim süreci olarak tanımlandığına , dolayısıyla , Nazım'ın dediği gibi , kişi ölen babasından ileri , doğacak çocuğundan geri olduğuna göre , bu işte bir yanlışlık bulunduğu kesindi . Kuram yanlış olamayacağına göre de yanlışlığın uygulamada yapılmış olması gerekirdi . Ama nasıl ? Nerede ? Manikür : hayır fırçası : evet . /Kitap . . . kitap . , tam Nazım'ın gösterdiği doğrultuda , devrimci ilkelere göre yetiştirmeye çalışmıştı kızını . Öyleyse ? Kenterler kendi yöntemlerini daha iyi mi uyguluyorlardı ? Faşistler devrimcilerden daha mı üstündü ? Peygamber , bir kez daha , her şeyi kızının kapıyı vurup çıktığı akşam bulduğu kişisel açıklamaya : devrim öncesinin yıkılış mantığına bağlıyordu : bir Feride Sönmez annesinin anısına bağlı kaldı diye babasıyla ilişkisini kesebiliyorsa , bir Fehmi Gülmez İktisat Fakültesi'ne kusursuz bir sosyalist olmak için girip doymak bilmez bir kapitalist olarak çıkabiliyorsa , davranışlarımızı şimdilik marksçı eytişim değil , eski ağlatıların yıkılası düzeni yönlendirdiği içindi . Kuramda da yeri olması gerekirdi bunun , ama , Marx'ın bu büyük mantıksızlığı nasıl açıkladığını bilemiyordu . Bildiği bir şey varsa , o da bu koşullar içinde suçtan , suçludan söz etmenin anlamsız olduğuydu . Ne söylerse söylesin , ona kızmıyorum , diyordu Nilüfer'e . O adamla yaşamayı seçmekle bunca yıldır kafasına sokmaya çabaladığı dünya görüşünü ayaklar altına almış olmasına karşın , arada bir görmek isterdi kızını ; en azından , on böyle bir öneri gelmesi durumunda , Hayır , diyemeyeceğini biliyordu ; ne olursa olsun , ona kızmadığını söylerken , hiçbir art düşüncesi yoktu . Ne var ki , nerdeyse bütün yaşamı başsız sonsuz bir bunalıma dönüşmüştü ; her gece , peynir - ekmek , zeytin - ekmek , bilemedin sucuk ya da pastırma eşliğinde rakısını içerken , yalnızlıktan ve acıdan bağıracak gibi oluyor , yatağına girip ışığı söndürdükten sonra bile , sırtından pijamasını bile çıkarmadan sokağa fırlayıp bir taksiye atlayarak Zarife'nin kapısına dayanmamak için kendi kendisiyle savaşmak zorunda kalıyordu . Sonunda , bunalımının nedeni öncelikle toplumsal olduğuna göre , çözümünün de ancak toplumsal olabileceğini , öyleyse , koşullar ne olursa olsun , yeniden topluma yönelmek gerektiğini düşündü . Bankadan birkaç günlük bir izin aldı , son şiirlerini cebine koyup ünlü yokuşun yolunu tuttu . Ama bu da yeni bir bunalım kaynağı olacağa benziyordu : ara sokaklarda , uzun arayışlardan sonra bulup kapılarını çaldığı han odalarında , dergi yöneticileri adını bile anımsamadılar , gerek ozan ve devrimci geçmişi konusunda verdiği bilgileri , gerekse şiir , yazın ve devrime ilişkin düşüncelerini bıyık altından gülümseyerek dinleyip şiirlerine şöyle bir göz attıktan sonra , dudaklarının ucuyla , Beyefendi , son yıllarda Türk şiiri çok değişti , artık böyle şiir yazılmıyor , demekle yetindiler . Peygamber şaşırdı , Olur şey değil , bu Türk şiiri ne çok değişiyor , diye söylendi , gene de şiirini savunmaya , ilerleme zorunluk , zorunluk ilerleme olmakla birlikte , Marx'tan sonra yeni bir felsefe kurulamayacağı gibi Nazım'dan sonra da dize sanatında gerçek bir yenilik beklemek boş bir düş olduğuna göre , başvurulabilecek tek ölçütün devrimci içerik olduğunu , bu açıdan bakılınca da şiirlerini eski olarak nitelemenin pek haklı sayılamayacağını anlatmaya çalıştı . Ama , öyle anlaşılıyordu ki , bu çocuklar ya Nazım'ı ve onu izleyen kuşağı bilmiyor , ya çağdaş Türk şiirini kendileriyle başlatmak istiyorlardı ; kısacası , tarih bilincinden yoksundu hepsi de . Zavallı Türk şiiri , kimlerin eline düşmüş ! diye düşündü . Bu gözlem ister istemez kendi kuşağının solcu ozanlarına yöneltti Peygamber'in düşüncesini : tutucu kenter dergilerine kapılanarak halka gelecek güzel günlerden ipuçları vermek yerine havadan sudan söz etmeyi seçenler bir yana bırakılacak olursa , kendisi gibi onlar da çekilmişlerdi ortadan . Oysa , değil hepsi , beşi altısı bile bir araya gelip yeni bir dergi çıkaracak olsa , bütün bu kendini beğenmişleri daha ilk sayıda silip süpürürlerdi . Peygamber , kuşağına gösterilen bu anlayışsızlıktan sonra , ne pahasına olursa olsun , böyle bir dergi kurulmasına önayak olmaya karar verdi . Ama yapılması gereken ilk şey eski arkadaşları bulup bir araya getirmekti . Bir zamanlar , kahvelerde , meyhanelerde , yollarda konuşmalarını hayranlıkla dinleyip görüşlerine tümüyle katıldıklarına , şiirlerini de çok beğendiklerine göre , gerisi kendiliğinden gelecek demekti . Eskiden sık sık toplandıkları meyhane ve kahveleri dolaştı , adres defterlerini , telefon rehberlerini karıştırdı ; ama kahveler ve meyhaneler ya kapanmış , ya sınıf değiştirmişti , çaldığı kapılarda hiç görmediği yüzler beliriyor , telefonlarına hiç kimse yanıt vermiyordu . Haftalarca uğraştıktan sonra , ancak dört beş arkadaşını bulabildi . Ne var ki , çoğu kez bulmak da bulamamak gibiydi : eski dostlar o eski dostlar değildi artık : saçları kırlaşmış , ağarmış ya da dökülmüş , çenelerinin altına bir çene daha eklenmiş , göbekleri kucaklarına bir bohça gibi yerleşmiş , yüzleri , yapay bir tabakayla kaplanmış gibi , biçim değiştirip donuklaşmış , gözlerinin parıltısı sünmüş , alabildiğine çirkinleşmişlerdi . Hele biri vardı ki , ufacık ve sönük gözleriyle çelişen , yuvarlak , yağlı yüzü ve bir kulağının dibinden alınıp tepeden dolaştırılarak öbür kulağının dibine yapıştırılmış bir tutam boyalı saçla insan elinden çıkmışa benziyordu . Her sabah , aynada , hep aynı yüzü gördüğünü sanmakla birlikte , sokakta , vapurda , pazarda insanların abi ya da bey yerine , amca , baba , dayı demelerinden biliyordu , kendisi de yaşlanıyordu , bundan gocunduğu da yoktu , ama , ona öyle geliyordu ki , bunlarınki yaşlanmadan başka bir şeydi . Ayrıca , yeni yaşama biçimleriyle de bir zamanlar postuna büründükleri genç ozanla bütün ilişkilerini kesmiş görünüyorlardı : kimi babasının iş yerinde kasaya oturmuş , kimi kendi dükkanını açmış , kimi en ılımlı sola bile ateş püsküren , tutucu kenter gazetelerine kapılanmıştı ; eski coşkusunu çoktan yitirmiş olmasına karşın , hala şiir yazmakta direten biriyse , oğulları yaşındaki genç kenter ozanların dümen suyunda gidebilmek için , tutumuyla birlikte adını da değiştirmişti . Buna karşın ya da bu yüzden , Peygamber tiksintisini yenerek kendilerini kucaklamak istediği zaman , soğuk ve uzak davrandılar ; daha da kötüsü , gözlerinde alayla kuşku arasında gidip gelen tuhaf bir anlatım belirdi . Onları biraz olsun canlandırmak umuduyla , Bu ne yahu ? Ne olmuş böyle herkese ? Üstümüze ölü toprağı mı serpildi ? diye sorduğu zaman da kuşku ve alay yüklü bakışlarla baktılar gene , bunca yozlaşma tek bir sözcükle açıklanabilirmiş gibi , Yaşam , deyip çıktılar işin içinden . Görünüşe bakılırsa , bunca durgunluktan sonra yeniden canlandırmaya çalıştığı gençlik coşkusu eski dostlarını ancak ürkütüyordu . Kimileri korkmuş gibi , kimileri alay eder gibi bakıyordu yüzüne , sonra önerisini soğukça geri çeviriyorlardı . Doğal olan kendisini ve şiirini tanımayan gençlerin tutumu muydu yoksa , süreklilik bir yanılsama mıydı ? İnanmış bir marksçı olarak böyle bir düşünceyi benimsemesi kolay değildi kuşkusuz , ama birbiri ardından uğradığı düş kırıklıkları soruyu her seferinde yeniden gündeme getiriyordu . Peygamber'i tümüyle düş kırıklığına uğratmayan tek kişi , bir zamanlar kısacık boyuyla çelişen kalın sesi nedeniyle Matrakçı Maruf'un durmadan alaya aldığı Mujik Necmi oldu . Doğrusunu söylemek gerekirse , karşılaşmalarına o da pek sevinmiş gibi görünmedi , Peygamber coşkuyla elini sıkınca da korkunç bir çığlık kopararak havaya sıçradı : Parmağım , diye inledi . Peygamber kıpkırmızı kesildi : Parmağında ne var ? diye sordu . Mujik Necmi gülümsedi : Hiç , faşizmin küçük bir armağanı , dedi , onu içeriye buyur etti , Bağırdığım için kusura bakma , sık sık elimde olmadan yaparım bunu , daha doğrusu , durumu bilmeyen dostlar faşistlerin bıraktığı bu anıyı hep yeniden canlandırır , diye ekleyerek sağ elini Peygamber'e doğru uzattı : görünüşte pek bir şey belli olmuyordu , ama , sondan bir önceki tutukluluğunda , işkenceciler bilmediğini kendilerinin de çok iyi bildikleri şeyi söyletmek amacıyla iki parmağının kemiklerini topuklarının altında ezmişlerdi : yıllardan sonra bile , biraz bastırıldı mı korkunç acırdı . Bilmiyordum , çok üzüldüm , dedi Peygamber , sonra tepeden tırnağa süzdü dostunu : parmağı sakattı , ayrıca çok zayıflamıştı , eskisinden de küçük görünüyordu , ama kendi kendine benzerliğinden fazla bir şey yitirmemişti . Korkak , uzak , ikircikli bir havası vardı ya bir süre sonra bunu attı üzerinden , başından geçenleri anlattı . Üçüncü tutukluluğundan iki ay önce kurtulmuştu daha . Birinci girişinde üç , ikinci girişinde bir buçuk yıl , üçüncü girişinde sekiz ay on gün yatmıştı . Birincisinde kırk sekiz sayfalık bir şiir kitabı aracılığıyla bir sınıfın bir başka sınıf üzerinde egemenlik kurması yolunda etkinlik göstermekle , ikincisinde nerede bulunduğunu , kimlerce yönetildiğini bile bilmediği yasadışı bir partinin etkinliklerine katılmakla suçlanmış , üçüncüsünde hiçbir şeyle suçlanmadan salıverilmişti . Şimdi yazın dünyasıyla tek ilişkisi bir yayın evinde yaptığı düzeltmenlikti . Şiire gelince , alışmış kudurmuştan beterdi , gene yazıyordu estikçe , ama yayımlamak için değil , yazmadan edemediği için . Peygamber biraz zorlayınca , son yazdıklarından birkaçını okudu . Ne var ki , şiirlerinin beğenilmesi bayağı rahatını kaçırdı , hele bir yolu bulunup kitleye ulaştırılmaları gerektiği söylenince , iyice ürktü : Neden ? Gene içeri girmek için mi ? diye sordu , gene o uzak ve ikircikli havaya büründü . Hayır , devrimci şiirin ölmediğini , Nazım'la başlayan geleneğin hep sürdüğünü göstermek için ! dedi Peygamber ; yeni dergi yöneticilerinin kendi şiirlerini nasıl karşıladıklarını anlattı , sonra sözü kafasındaki dergi tasarısına getirdi , o zaman dostunun iyice ürkekleştiğini , faşistlerin anısını saklayan elinin titrediğini gördü , Necmi , dostum , ne oluyor sana böyle ? diye atıldı . Neden böyle tuhaf bakıyorsun bana ? Neden herkes bana böyle tuhaf bakıyor ? Mujik Necmi gülümsemeye çalıştı : Gerçekten bilmiyor musun ? diye sordu . Hayır , bilmiyorum , gerçekten bilmiyorum , dedi Peygamber . Anlayamıyorum . Neden ? Bunun anlaşılmayacak bir yanı yok k , dedi Mujik Necmi . Her şey öyle açık ki ! Anlattıkları dinlenince , gerçekten de her şey çok açıkmış gibi geliyordu : Peygamber'in kendileriyle bunca yıldan sonra yeniden ilişki kurmaya çalıştığı eski tüfeklerin hemen hepsi , birbirlerinin izini yitirmelerinden sonra , en az bir kez içeri girmişti ; buna karşılık , her akşam meyhanelerde yüksek sesle marksçılık dersleri veren , solcu yazın dergilerinde en hızlı kavga şiirlerini yayımlayan Rahmi Sönmez'le konuşma ve yazılarıyla sürekli olarak ona arka çıkan Fehmi Gülmez'in kılına bile dokunulmadığını herkes biliyordu . İki dostun Mujik Necmi'nin yer aldığı ilk toplu tutuklamadan birkaç hafta önce ortadan toz olması da , Fehmi Gülmez'in hızlı yükselişinin tam o sıralarda başlaması da bir rastlantı olmasa gerekti . Bu durumda , Peygamber'in bunca yıldan sonra birdenbire yeniden ortaya çıkarak bir kavga dergisi çıkarmaktan söz ettiğini öğrenince , eski tüfekler haklı olarak bu işin içinde bir bit yeniği bulunmasından , daha açık bir deyişle , onun bir ajan provokatör olmasından kuşkulanıyorlardı . Ajan provokatör sözünü duyunca , Peygamber'in bütün bedeni buza kesti , uzunca bir süre , hiçbir şey söyleyemeden , gözlerini dostunun yüzüne dikip öylece kaldı . Anlayamıyorum , anlayamıyorum , diye kekeledi neden sonra : Benerci'yle Somadeva gibi . . . Ama benden nasıl kuşkulanırlar ki ? Devrimci sayılmak için ille de faşistlerce suçlanmak mı gerekir ? Mujik Necmi başını önüne eğdi : Belki de , diye söylendi . Ama bu da faşistlerin yargısına devrimcilerin yargısından daha çok değer vermek olmaz mı ? Olabilir , ama devrimin gerçekleşmesi için kenterleşmek zorunludur demezler mi ? O başka bu başka , dedi Peygamber , sonra , yalvarırcasına , Peki , sen , sen ne diyorsun ? diye sordu . Sen de inanıyor musun bu saçmalıklara ? Mujik Necmi gülümsedi : Hayır , inanmıyorum , dedi . Ancak kapitalist arkadaşına uymuş olman da olanaklı . Yani bilmeden . Ben her zaman senin saf bir çocuk olduğunu düşünmüşümdür Saf mı ? Ne demek istiyorsun yani ? Mujik Necmi gözlerini Peygamber'in gözlerinden kaçırmaya çalıştı : Saf işte , dedi . Yani temiz , dürüst demek istiyorum . Ama hiç içeri girmediğin de bir gerçek . Nazım on iki yıl yattı . Peygamber arada bir bağıntı kuramadı : Ne demek istiyorsun ? diye sordu . Mujik Necmi soruyu soruyla yanıtladı : Ozanlığın daha sağlam bir ölçüsü olabilir mi ? Anlayamıyorum , anlayamıyorum , diye mırıldı Peygamber . Yıllarca içerde kalmış devrimcilerin özel bir saygı gördüklerini bilirdi , ama ozan ya da yazar sayılmak için hapse girmenin zorunlu ve yeterli koşul sayılabileceğini hiç düşünmemişti . Bu nedenle , üstüne yıkılmak istenen suçların hiçbiri kanıtlanmadan salıverilmiş olduğuna göre , Mujik Necmi'nin üç kez tutuklanıp toplam beş yıl iki ay on gün yatmasıyla kendisinin bir kez bile tutuklanmamasının şiir ve devrim açısından bir ayrım oluşturabileceğini sanmıyordu . Ayrıca , Mujik Necmi de çok iyi bilirdi ki , gerek meyhanelerde Marx'ın öngörülerini açıklarken , gerek sol dergilerde devrim şiirleri yayımlarken , bir an bile içeri alınmaktan korkmamıştı ; şiirleri savcının gözüne batmadı diye ozanın ajan provakatör e dönüştürülmesi haksızlıktı ; ama Mujik Necmi konuya başka türlü baktığını bir kez daha kesinlikle belli etti : Nazım on iki yıl yattı . Peygamber nicedir yaşamını karartan bir bunalımı aşabilmek için gelmişti Mujik Necmi'ye , birkaç kat artırmış olarak gitti . Daha sonra bin bir güçlükle bulduğu iki ozan da kendisiyle karşılaşmaktan hoşlanmadıklarını açıkça belli edince , bunca yıldır iyi kötü barındığı evinden beş parasız sokağa atılmış gibi bir duygu çöreklendi içine , kolay kolay da çıkmadı : eski arkadaşlar artık meyhanelerde toplanmadıkları , toplansalar bile kendisini aralarına almayacakları için , yüksek sesle Karl Marx özetleri yapamayacağına , dergiciler Artık böyle şiir yazılmıyor , diye kesip attıkları için kavga şiirleri yayımlayamayacağına , kendi parasıyla kitap bastırmayı da ozanlık ilkelerine aykırı bulduğuna göre , eski tüfekler arasına katılması nerdeyse olanaksızdı . Öyleyse ne kalıyordu geriye ? Sansaryan Han'ın kapısını çalıp En sıkı komünist benim : beni tutuklayın ! mı diyecekti ? Böyle bir durumda , kendi kendisinin ajan provokatör üne dönüşmesi bir yana , 141 , 142'den içeri alınması çok uzak bir olasılıktı : olsa olsa deli diye tımarhaneye kapatırlardı . O günlerde kendisini görmeye gelen tek insana : kızının arkadaşı Nilüfer'e de anlattı sorununu . Bu kızdan fazla hoşlandığı söylenemezdi , kalçalarında daralıp göğsünde açılan giysileri , keskin kokuları , yanına gereğinden fazla yaklaşarak durmamacasına bir yerlerine sürtünmesi rahatını kaçırırdı hep , ama sık sık kızından haber getiriyor , tırnaklarını kırmaktan korkmadan evi topluyor , en güzeli de bu bunalımlı döneminde yalnızlığında iyi kötü bir gedik açıyordu . Sonra Peygamber gözlerini arkadaşının gözlerine dikti , nicedir kafasını karıştıran soruyu bir kez daha yineledi : Ne diyorsun , tarih ilerliyor mu , geriliyor mu ? Fehmi Gülmez kaşlarını çattı : Bu türlü soruların sırası mı şimdi dedi . İlerlemiş , ilerlememiş , ne önemi var ? Gerçek olan bir şey varsa , o da bizim alıştığımız , bizim tanıdığımız dünyaya hiç benzemeyen bir dünyada yaşamaya başladığımız . Nasıl yani ? Nasıl olacak ? İşte şu yediğimiz yemek : ne zamandır böyle lezzetli yemek yememiştik , ama korkunç soğan kokuyor , silme biber dolu , ama acı değil , ekşi . Gencecik çocuklar banka soyuyor , adam öldürüyor , devlet güçleriyle boğuşuyor . Bu dünya bizim dünyamız değil . Tarih ilerliyor mu , hiç sanmam , ama dünya değişiyor , değişti daha doğrusu . Peygamber nerdeyse soluk bile almadan dinledi , dostunun gözlemlerinde sorularının yanıtını bulmuş gibi bir duygu uyandı içinde . Tamam işte : tarih ilerliyor , diye atıldı , her şey birbirini tutuyor : tarih ilerliyor . Ben böyle bir şey demedim , dedi Fehmi Gülmez , içini çekti , tam tersine , her şey bozuluyormuş , yozlaşıyormuş gibi geliyor bana . Baksana , lezzeti boğucu bir soğan kokusunun içinde buluyorsun , tepemize çıkıp her gün bize yol gösteren adamları iş yerlerimde getirgötürcü bile yapmam , üniversiteli gençler . . . İyi ya , her şey birbirini tutuyor , diye atıldı gene Peygamber . Dostum , görmüyor musun , tarih ilerliyor , proletarya diktatörlüğüne yaklaşıyoruz . Soğan kokusu , kenter değerlerine yabancı yöneticiler , kitap yerine tabancayı seçen üniversiteliler . Bizim Nazım da şiirden tiksinirdi , biliyor musun ? Peki , güzel bir şey mi bu ? Bence değil , bence ilerleme değil , gerileme . Bence senin tarih geriliyor , en azından bizim toplumumuzda . Hayır , hayır , ilerliyor , dedi Peygamber , sonra , bir Galilei inancıyla , Ne dersen de , gene de ilerliyor , gene de ilerliyor , diye yineledi . Fehmi Gülmez dostuna acıyarak baktı : bir kez daha , aklının başında olmadığını , onunla tartışmaya girişmenin saçma olduğunu düşündü . Gene de kendini tutamadı : Tarih ilerliyorsa da senin düşündüğün biçimde , yani senin Marx'ın söylediği biçimde ilerlemiyor : sermayeyi elinde toplayan bir avuç sömürücüyle savaşılmıyor , ayak takımı ayak takımını kırıyor , dedi . İktidardakilerin sermayeden yana olmadıklarını da söyleyecek değilsin ya ? Doğru , sermayeden yanalar . Ama sermaye değil iktidardaki , sermayeye uşaklık edenler . Üstelik zorla uşaklık edenler . Biz uşaklarımızı kendimiz seçsek , çok daha iyilerini seçeriz . Kısacası , sizlerin çok sevdiğiniz bir sözcüğü kullanmak gerekirse ; lumpenler iktidarda şimdi . Lumpenlerle lumpenler savaşıyor . Kısacası , bir başka . . . Peygamber dostunun sözlerini bitirmesini bekleyemedi : Devrimci gençlere lumpen diyemezsin ! diye atıldı . Peki , demeyelim , dedi Fehmi Gülmez . Ama , senin torunun ve benzerlerinin sürdürdüğü bu vurkaç oyununa savaş denilebilirse , Marx'tan beri durmamacasına yinelenen kalıplar çerçevesinde bir savaş verilmediği kesin . Çünkü bir kez o evreye gelmedik daha : bu ülkede benim gibi binlerce kapitalist var örneğin . . . Peygamber bu kanıt karşısında duraladı , ama şu son günlerde tarihin iyice ilerlediğine ve savaşın zamanının geldiğine inanmaya başlıyordu , bir açıklama aradı , bulamadı , ancak bulunması gerekirdi , kendisi bulamasa da bulunması gerekirdi : Görünüşe aldanmamalı , diye söylendi , görünüşleri aştığımız zaman görürüz ki , tarih ilerliyor , gene de ilerliyor , gene de ilerliyor ! İyi de nasıl ? Fehmi , dostum , bilmez misin , sermaye kendisi savaşmaz hiçbir zaman , dedi Peygamber , sermaye uşaklarını , maşalarını kullanır , onları öne sürer ; ister benimse , ister benimseme , savaşı sermaye yapıyor . Peki , ötekiler , sermayenin askerleriyle savaşanlar ? Onların okul çocukları değil de gerçek proleterler olduklarını mı söyleyeceksin ? Ya da proleterlerin kullandığı maşalar ya da lumpenler olarak mı niteleyeceksin onları ? Yok , hayır , yok , hayır , diye kekelendi Peygamber , yok , hayır , çok bilinçli insanlar bunlar , bilinçli oldukları için de her bilinçli insan gibi proletaryanın yanında yer alıyorlar yalnız , başlattıkları savaşın gereği olarak , lumpenliğe lumpenlikle , bilgisizliğe bilgisizlikle karşı koyuyorlar , düşmanın silahını kullanıyorlar , hepsi bu . Senin oğlan şiirden bunun için mi tiksiniyor ? Evet , öyle olsa gerek . Devrim gerçekleştiği zaman ozanlara gerek kalmayacağını söylemezler mi ? Gençler kitabı şimdiden kaldırarak bir tür birliğe yöneliyorlar . Fehmi bey kadehini Peygamber'in kadehine vurdu : Mantığını kutlarım , dedi . Sağol , teşekkürler , diye yanıtladı Peygamber , mutlulukla gülümseyerek kadehini başına dikti . Dostunun kadeh kaldırışındaki alayı sezmemiş değildi , ama önemsemiyordu bunu , onunla giriştiği tartışma sonucu , aradığı açıklamayı en sonunda bulduğunu düşünüyordu şimdi : tarih ilerliyor , devrimci de çağının silahlarıyla savaşarak sertliğe sertlikle , bilgisizliğe bilgisizlikle karşılık veriyordu . Yeni bir telefon çağrısından sonra , Fehmi Gülmez söyleşiyi yarıda keserek giderken , Peygamber kendisinin de bu yolu izleyeceğini söyledi . Fehmi Gülmez gülümsedi : Dostum , sen altmışını geçtin , yirmi iki yaşında bir delikanlının izinden gidebilir misin ? diye sordu . Evet , giderim , dedi Peygamber , dostu gittikten sonra , yeniden masaya oturup rakı kadehini eline alınca da aynı sözcükleri yineledi : Evet , giderim . Nasıl ? Bilmiyordu , ama , ona öyle geliyordu ki , Nazım'ı yetiştirip bugünlere getirdiğine , yani , bir bakıma , onun öncüsü olduğuna göre , izleyicisi de olabilirdi . Polislerce alınıp götürüldüğü dakikaya değin Nazım'ı anlamadıysa , Nazım hiçbir ipucu vermediği için anlamamıştı . Şimdi , her şeyi bildiğine , yöntemi anladığına , Nazım'ın tabancaları da elinde bulunduğuna göre , açtığı yoldan gitmesi fazla zor olmasa gerekti . İlk adımı hemen atacakmış gibi , kararlı bir biçimde kalktı masadan , kapının ardındaki naylon torbayı alıp Nazım'ın odasına geçti . İki tabancayı , pijamayı ve Marlboro kartonlarını Nazım'ın masasının üstüne bıraktı . Fehmi Gülmez'in getirdiği Samsun'ların içimi çok daha rahat olmakla birlikte , bir Marlboro yaktı . İki gündür hep Nazım'dan geçindiğini düşünerek gülümsedi : sigara Nazım'dan , inanç Nazım'dan , kavga Nazım'dan . Şu günlerde en sonunda tutuklanacak olursa , bu da hiç kuşkusuz Nazım nedeniyle olacaktı . Nazım'a sevgisini göstermek istercesine , dolabının önüne oturup dışarda kalmış gömleklerini ve çamaşırlarını çekmecelere yerleştirmeye girişti . Bir kez daha , bunca gömleği , bunca atleti , bunca donu hiçbir zaman bir arada görmediğini düşündü . Ama bu kez bolluk hoşuna gitti , bu giysi ve çamaşırları birer kenterlik belirtisinden çok , devrimci savaşın silahları olarak gördü . Her şeyi yerli yerine koyduktan sonra , Nazım'ın yatağına oturup bir yorgunluk sigarası yaktı . Gözlerini keyifli keyifli çevresinde dolaştırdı . Şimdi oda çok daha düzenli görünüyor . Ama , ne tuhaf , koca odada tek kitap yok ! diye mırıldandı . Birkaç mimarlık dergisi , bir de mektup , hepsi bu . Ancak tarih bunu böyle gerektiriyorsa , ne denilebilir ki ? Sonra , birdenbire , televizyonda her akşam silah ve mermiler arasında sergilenen kitaplar geldi gözlerinin önüne , yüzünü buruşturdu , öylece kaldı bir süre , ama çok geçmeden gülümsemeye başladı : aralarındaki yirmi otuz sayfalık kavga yayınları bir yana bırakılacak olursa , çok eski kitaplardı o kitaplar , çok eskiden basılmış kitaplardı ; öyleyse çağ dışı kalmış polisler ya bunları hala kitapların insanlara zarar verebileceğini sandıkları için sergiliyorlardı , ya da çocukların silahları yanında ana babalarının kitaplarını da topluyorlardı . Ne olursa olsun , yalnızca Nazım'ın tutumu bile proletarya diktatörlüğünde kitabın pek yeri olmadığını , daha da iyisi , devrimin iyice yaklaştığını gösteriyordu . Bunda da şaşılacak bir şey yoktu : yazını ve bilimi yazın ve bilim yapan temel özellik eleştirel gerçekçilik olduğuna , proletarya devriminin getireceği yeryüzü cennetinde de eleştirilelecek hiçbir şey bulunmayacağına göre , insanlar ozanı ve düşünürü , dolayısıyla kitabı ne yapacaklardı ? Ressamla heykeltraş , bugünkünden değişik bir biçimde , özellikle ve öncelikle birer işçi olarak , yaşamı güzelleştirmeyi sürdüreceklerdi belki , ama ozan , büyük bir olasılıkla , kalemini bırakacak , bir daha görünmemesiye işçiler arasında yitip gidecekti . Peygamber gözlerini kırptı , Kim bilir ? diye mırıldandı . Kim bilir , kendisinin çoktan unutulmuş bir ozan olması da çağdaşlığın kaçınılmaz bir gereği , tarihin durmamacasına devrime doğru ilerdiğinin ve iyice yaklaştığının kanıtıydı belki . Birden kalktı , yaşından umulmayacak bir çabuklukla soyundu , gene Nazım'ın pijamasını giydi , Nazım'ın kocaman aynasının önüne dikilip uzun uzun süzdü kendini , Nazım'la özdeşleştiğini duydu , bu duygu içinde , tabancaları Nazım'ın yastığının altına yerleştirdi , Nazım'ın yatağına girip ışığı söndürdü . Ama uyku tutmadı bir türlü , Nazım'ın yatağının , pijamasının ve tabancalarının etkisiyle olacak , devrim düşleri kurup durdu : Nazım'ı zindan dan kaçırıyor , sonra , ellerinde bayraklar ve tabancalar , onunla kol kola , büyük ve coşkulu bir kalabalığın önünde ilerliyor , Yaşasın devrim ! çığlıkları arasında , çocukların yanaklarını , yaşlıların omuzlarım okşuyor , r'leri ğ'lere dönüştürmeden , ateşli konuşmalar yaparak savaşı bitirmek üzere olduklarını muştuluyordu . Ne var ki , görüntüler gittikçe silikleşti , sonra büsbütün silindi . Peygamber , Elbette , diye mırıldandı , iki tabancayla savaş olmaz ki . Kalkıp oturdu , ışığı yaktı , terliklerini bile giymeden telefonun başına gitti , eve telefon geldi geleli en çok çevirdiği numarayı : Sahaflar'daki kitapçı arkadaşının numarasını çevirdi . Alo , kimsiniz ? Ne istiyorsunuz ? dedi kitapçının sesi . Ben Rahmi , dedi Peygamber . Hangi Rahmi ? Rahmi Sönmez , Peygamber yani . Tamam , anladım . Saatten haberin var mı ? Hayır , yok . Öyleyse öğren : üçü çeyrek geçiyor . Sana bir şey diyecektim . Ne diyecektin ? Kitapları satmaya karar verdim . Anladım . Bir milyon demiştim . O eskidendi . Şimdi her şey pahalandı . Bir buçuk diyelim . İyi mi ? İyi . Ama peşin . Peşin . Yarın en geç dokuz buçukta bekliyorum . Acelen ne ? Peki , on diyelim . Oldu , peki . İyi geceler . İyi geceler . Peygamber , telefonu kapattıktan sonra , göz kapaklarının tatlı bir uykuyla ağırlaştığım duydu . Her şeyin bir zamanı var , çünkü her şey tarihin içinde , dedi kendi kendine . Bu yaşta yeniden gençleşeceğim usuma bile gelmezdi . Ama gençleştim işte , gençliğimdekinden bile gencim : her şeyi düşünüyorum , her düşündüğümü saniyesinde uygulamaya koyuyorum . Yaşamım sürekli bir devinim : kaç gündür bir kez bile televizyonu açmadım . Öyle sanıyorum ki , uzaktan uzağa Nazım yönlendiriyor beni . Işığı söndürüp Nazım'ın yatağına girdi , başını Nazım'ın yastığına koydu , Nazım'ın kokularını içine sindire sindire uyudu . IV Kitapçı yeşil onbinliklerden oluşan desteyi uzatıp da Tam bir buçuk , bir de sen say ! deyince , Peygamber beklenmedik bir yumruk yemiş gibi sendeledi , duvara yaslandı , gözleri elindeki para destesiyle döşemenin üstündeki dizi dizi kitap ve dergi yığınları arasında gidip geldi , içinde birşeyler koptu sanki . Hiç kuşkusuz , telefonda kitapçıya söylediklerini anımsıyordu , bu kitapları satması gerektiğinin bilincindeydi , ayrıca , telefon ettiği saatten beri , kitaplarına ve dergilerine fazla bir bağlılığı kalmadığı kesindi . Gene de tek elle tutulabilen şu küçücük desteyle evin her yanını dolduran ve her parçası başka öyküler anlatan koca kitap ve dergi yığınları arasındaki oylumsal oransızlıkta bile rahatsız edici birşeyler vardı . Sonra , iki , üç , dört sayı çıkmış hevesli dergileri , küçüklü büyüklü şiir ve öykü kitapları , hapishane ve işkence anıları , raflarda dururken , hiç açılmadıkları zaman bile , hep bir ölümsüzlük ortamında dinlenir gibi görünmüşlerdi gözüne , şimdi , yerlerinden indirildikten sonra , kurşuna dizilmek üzere elleri arkadan bağlanıp bir duvar dibine sıralanmış eski devrim askerlerini andırıyorlardı . Öyle ya da böyle , göğsünün üstüne çöken taş gibi ağırlıktan anlıyordu , bir terslik olmalıydı bu işte . Kitapçı , Ne duruyorsun ? Saysana hadi ! deyince , Peygamber , çocuklar gibi ağlamaya başlamaktan ya da elindeki onbinlikleri sobaya atmak gibi bir çılgınlık yapmaktan korktu . Hiçbir şey söylemeden , koşarcasına Nazım'ın odasına girip kapıyı kapattı , paraları komodinin üstüne , kendini yatağa attı . Burada , Nazım'ın her şeye sinmiş varlığının etkisiyle olacak , göğsünün üstündeki ağırlık kalktı . Bu işi gereğinden fazla büyüttüğünü , malı canla özdeşleştiren bir kenter içgüdüsüyle duygusallığa kapıldığını düşündü , kendi kendinden utandı : kırk yıllık devrimci olarak bu türlü içgüdülerden çoktan arınmış olması gerekirdi ! Ayrıca , devrim için bu kitapların parasına gereksinimi bulunması bir yana , Nazım'ın yaşamının da kanıtladığı gibi , devrimcinin kitaba gereksinimi kalmadığına , hatta bu yolda kenterler de devrimcileri izlediklerine göre , kitaplarını elden çıkardığına üzülmemeliydi . Kalktı , yüzünde üzüntü ve şaşkınlık yerine gizemli bir gülümseme , gidip kitapçının önüne dikildi . Kitapçı , eve geleli beri birkaç kez yaptığı gibi , tepeden tırnağa süzdü Peygamber'i : Pijaman çok kıyak , dedi . Ama Peygamber işitmemiş gibi davrandı : Kitaplarımı neden sattığımı merak etmedin mi ? diye sordu . Ettim , hem de çok merak ettim , dedi kitapçı . Doğrusu , herhangi bir neden de bulamadım . Neden peki ? Sıkıyönetim korkusundan mı ? Peygamber gene gizemli gizemli gülümsedi . Hayır , dostum , ben Rahmi Sönmez olarak hiçbir zaman bu türlü korkulara kapılmadım , diye yanıtladı . Hiçbir zaman kitaplarımı gizlemeye ya da yakmaya kalkmadım . Nasıl hep solcu kaldıysam , kitaplarım da hep yerli yerinde durdu . Öyleyse neden satıyorsun ? Çok mu sıkıntıdasın ? Hayır , sıkıntıda değilim , kitap artık tarihe karışıyor da ondan satıyorum , dedi Peygamber , her işin püf noktasını bilen insanlar gibi gülümsedi gene . Devrimci gençler geleceğin kitapsız da kurulabileceğini gösterdiler bize . Çağa ayak uydurmasını bilmek gerek . Kitapçı şaşkınlıkla baktı Peygamber'e , bunca yıllık bir kitap delisinin böyle sözler edebilmesini usuna sığdıramadı , ama , bir süre düşündükten sonra : Belki de haklısın , dedi . Kitap merakı güvercin merakı gibi bir şey oldu artık : on milyonluk bir kentte güvercin uçurmaya kalkmak ne denli salakça görünebilirse , kitap biriktirmek de öyle salakça geliyor insanlara . Bu nedenle , kitaplarını çok iyi bir fiyata sattığını düşünebilirsin . Gene bu nedenle , çok sevdiklerin varsa , geri alabilirsin , diye ekledi . Peygamber teşekkür etti : kitap serüvenini gerçekten bitirmiş olmakla birlikte , hem geçmiş günlerden bir anı saklamak , hem de evinde sol kitap bulundurmaktan korkmadığını kanıtlamak için Memleketimden İnsan Manzaraları nın büyük boy baskısını almak istediğini söyledi . Yığınların içinde hemen bulup aldı bu kitabı , sonra Feride'nin , Marx'ın ve Lenin'in fotoğraflarını topladı , evin geri kalan bütün odaları ve bütün eşyaları bundan böyle yaşamının öğeleri olmaktan çıkmış gibi bunları Nazım'ın odasına götürdü . Sonra geri döndü , dipteki koltuğa kurulup bir Marlboro yaktı , kitapçının yanında getirdiği iki delikanlıyı izlemeye başladı : kim bilir kaç kez tozlarını alıp özenle yerleştirdiği , her birinin üzerinde saatler geçirdiği , her birinin yerini gözü kapalı bulduğu kitapları yirmişer otuzar alıp kapıdaki kamyona götürüyor , düşürdüklerine başlarını çevirip bakmaya bile gönül indirmiyorlardı . İşin tuhafı , kendisi de bundan acı duymuyor , kitapları böyle umursamazca taşımalarını kendisini hiç mi hiç ilgilendirmeyen , hatta gerçek dışı bir olayı izler gibi izliyordu . Bu arada , sıra Nazım Hikmet'in kitaplarına gelip de kitapçı yerinden fırlayarak , Çocuklar , bunları alta koyun ; bakarsın , yolda çevirip arama yapmaya kalkarlar , başımız belaya girmesin ! deyince , gülmekten kendini alamadı . Seher öğretmenin elleri ilk kez acı verdi ona . Yumuşacık elleri vardı oysa ki . Oturduğu yerde iyice büzüldü . Omuzları başını korumaya çalışıyorlardı . Şaşkındı öğretmen , çocuğun çıkardığı hırıltı gibi ses kulaklarındaydı . Ne oldu ? diye sordu . Başı önünde yere bakıyordu Cahide . Elini daha dikkatli uzattı Cahide'ye . Sol kulağının üzerindeki şişliği hemen fark etti . Diğer çocuklar zil çalınca sevinçle koşturdular bahçeye . Cahide her zamanki gibi sessiz ve yalnızdı . Birlikte üst kata çıktılar . Boş bir odaya girdiler ; küçük , tek camlı ve biraz havasız bir odaya . Bir köşede temizlik malzemeleri duruyordu . Birkaç çelik dolap yan yana dizilmişti . Ortada tahta bir sandalye vardı . Yapayalnız duran sandalyeyi sevdi Cahide . Öğretmen pencereyi açtı . Çocukların bol kahkahalı gürültüsü odayı doldurdu . Tahta sandalyeyi göstererek Otur Cahide dedi . Oturdu Cahide . Açık pencerenin kenarına da öğretmeni oturdu . Hafif rüzgarla gelen temiz hava Seher öğretmenin kokusunu taşıyordu Cahide'ye . Söğüt ağacının hışırtıları gibiydi , annesinin saçlarındaki dalgalar gibi , bebeği gibi . . . Ne güzeldi ! Odaya bin bir çiçek kokusu getirmişti öğretmen . Sanki bütün çiçekler Seher öğretmendi . Cahide dedi , burada daha iyi konuşuruz diye düşündüm . Sesi dokunuşları gibiydi . Bir an kendini çok önemli hissetti küçük kız . Nasılsın ? Bu beklemediği bir soruydu . Gözlerini kaçırdı öğretmeninden . İyiyim dedi . İyiyim derken bile ağlamaklı olan Cahide'ye içi titreyerek baktı Seher öğretmen . Peki dedi . Başına ne oldu ? Elini sol kulağının üzerine götürdü Cahide . Utandı . Öğretmeni her şeyi bilse yine sever miydi kendisini ? Onun diğer çocuklar gibi olmadığını pislik olduğunu anlamış mıydı yoksa ? Ça . . . Çarptım diye kekeledi . Çarptın mı ? Evet ! Nereye çarptın ? Cahide sessizdi yardım bekliyordu . Yardımına söğüt koştu yine . Ağaçtan düştüm dedi . Şaşırdı Seher öğretmen , Cahide'yi bir ağacın tepesinde hayal bile edemiyordu . Karşısında duran , utanan , ezilen , sesi titreyerek yalan söyleyen altı yaşındaki bir kız çocuğuydu . Daha fazla ısrar etmedi . Cahide'ye zarar vermek istemiyordu . Bunun bir açıklaması olmalı diye düşünürken içinin ürperdiğini hissetti . Yanına yaklaştı . Eğer dedi bana anlatacağın bir şey olursa seni dinlerim . Sen iyi bir çocuksun ve çok güzelsin ! Şimdi o ağaca kızıyorum ; seni incitti diye . Öğretmenin sözleri Cahide'yi rahatlatmadı . Hemen şimdi öğretmenine ağacın tek dostu olduğunu söyleyebilseydi ! Eve gidince hemen söğütten özür dilemeliydi . Öğretmen saçlarına dokundu . Acıyor mu ? Hayır Cahide'nin sesinde içtenlik vardı . Onu ilk kez yanaklarından öptü öğretmeni . Öylesine sevindi ki , bütün gün koşup , oynayabilirdi . Kocaman gülüşler vardı içinde . Sevginin gücüydü bedenini harekete geçiren . Çıktı odadan . Seni seviyorum öğretmenim , seni seviyorum , seni seviyorum . . . Öğretmen Cahide'nin evine uğradı . Annesine , Bir sorunu mu var bu çocuğun ? diye sordu . Yaşına uygun değil davranışları , hareketsiz , suskun , içine kapanık . Annesi de konuşmaktan pek hoşlanmıyordu . Onu da suskun buldu öğretmen . Mutsuzdu yüz hatları , güzel yeşil gözleri vardı içinde parıltı olmayan . Tepsiyle kendine uzatılan kahveyi alırken kadının titreyen ellerine baktı öğretmen . Göz göze geldiler . Hasta mısınız ? diye sordu . Aldığı cevap oldukça kısa ve soğuktu : Hayır ! Tepsiyi sehpanın üzerine bırakıp oturdu kadın . Bakın dedi Adınız neydi ? Öğretmen kahvesinden bir yudum alıyordu ki bu beklemediği soru sinirlendirdi onu . Ne ilgisiz kadın diye geçirdi içinden . Seher dedi kontrollü ve yumuşak bir sesle . Seher hanım , babasız bir çocuk Cahide . Şevket'i yani kocamı hiç babasının yerine koymadı . Onu sevmedi . Belki de sorunu budur , bilemem . Sustu Cahide'nin annesi . Lütfen devam edin ! Ne anlatayım ki size , tek babasız çocuk bu mu yani ? Nankör bir kız . Oysa sığınacak bir yerimiz olduğu için şükretmesi gerekirdi . Ama nankörlük onun kanında var . Konuşurken gözleri uzaklardaydı . Kin ve öfke dolu sesi içini ürpertmişti Seher öğretmenin . Babası yani asıl babası nerede Cahide'nin ? Gözlerini öğretmene çevirdi kadın . Şimdi size hikayemi anlatacak değilim ! Öğretmen özür diler gibiydi ; Merak ettiğimden sormamıştım ! İkisi de sustu . Kadın tekrar uzaklara çevirdi bakışlarını . Çok hayalci bir çocuk , hep hikayeler uydurur , sonra buna kendisi de inanır . Babası da böyleydi . Ne tür hikayeler uyduruyor ? Kadın sıkılmıştı . Çocukların uydurabileceği her şeyi ; bilirsiniz çocukları . Peki ama bu onu neden rahatsız ediyor ? diye sordu öğretmen . Çünkü Cahide inanıyor uydurduklarına . Yaşamış gibi kabul ediyor . Elindeki fincanı bırakırken , iyice kafası karışmıştı öğretmenin tekrarladı sorusunu . İnandığı o hikayelerden birini anlatabilir misiniz ? Kadın kızmıştı . Bana bakın Seher hanım , siz işinizi yapın . Ona okuma yazma öğretin . Bırakın diğer sorunlarını ben halledeyim . Neden birdenbire bu kadar kızmıştı ? Aklı başında birine benziyordu oysa ki . Cahide'ye yardım etmek istemişti . Ailesinin desteğini alarak sevdiği bu öğrencisi için bir şeyler yapabileceğini düşünmüştü . Oysa karşısında duran kadın oldukça dengesizdi . Bir an susuyor ardından sinirli ve kaba birine dönüşüyordu . Sonunda , Cahide'nin annesiyle sorunu olduğuna karar verdi . Soğuk , duygusuz ve ilgisizdi Cahide'ye karşı . Onu katı kurallarla büyüttüğü çok açıktı . Masadan kırgın bir şekilde kalktı Seher öğretmen . Bahçe kapısına kadar sessizce yürüdüler . Sadece tahta kapının gıcırtısı duyuldu . Yüreği Cahide için burkulmuştu . Zavallı küçük bunu hak etmiyorsun diye geçirdi içinden . Cahide'nin hak etmediği birçok şey daha vardı yaşamında . Ve daha uzun yıllar da olacaktı . . . Güzel kadındı Cahide'nin annesi ; beyaz tenli , kumral saçlı , iri yeşil gözlü bir Çerkez kızı . Onun acımasız yaşamının izleri , parlaklığı söndürülmüş güzel gözlerinin etrafında , belki de bembeyaz ve narin teninin üzerinde birkaç morluk olarak duruyordu . Ama ona kötü davranan yaşam bile bu güzelliği yok edememişti . Suskundu dudakları , çok az konuşurdu . Çoğu zaman yalnızdı . Onun gülümsediğini çok az görmüştü Cahide . Yıllar sonra da annesini böyle mi hatırlayacaktı ? Güzel , alımlı ve suskun . Peki ama birkaç gün önce onu öldüresiye dövmemiş miydi ? Konuşmaktan sakındığı sesini nasıl da cömertçe kullanmıştı . Sesi Cahide'nin kulaklarını tırmalamıştı , hatta bütün bir gece yankılanmıştı . Sonbahar yapraklarının hışırtıları bile daha az acı vermişti küçük kıza . Unuttu Cahide ; başka şansı da yoktu zaten . Yeryüzündeki tek yakınıydı annesi . Onun sevgisine öylesine açtı ki . . . Seviyordu annesini , bir de bahçenin köşesindeki söğüt ağacını ; ikisi de sessizdiler . Şevket olmasaydı . . . Şevket rüzgardı , Şevket kış , bütün güzellikleri öldüren zehir . O güçlüydü , yenilmezdi . Şevket gitmezdi o hep vardı . . . Umut yoktu . . . Bir gün kocaman olacaktı Cahide . O zaman annesini de alıp gidecekti uzaklara . Belki şu karşıdaki dağların ötesine . . . Şevket bulamayacaktı onları . Peki ama gelir miydi annesi ? Okumaya çalıştığı kitabın üzerinden annesini seyrediyordu . Pantolon ütülüyordu annesi , Şevket'in pantolonunu . Uzun kumral saçlarını dağınık bir şekilde toplamıştı yüzünde ; belki biraz yaptığı işten , biraz da havadan olacak boncuk boncuk ter olmuştu . Uzun siyah kirpikleri vardı yeşil gözlerini iyice belirginleştiren . Yüzü mutsuz ve yorgundu . Cahide odada yoktu sanki . Her zamanki ilgisizliğiyle ütü yapıyordu bir köşede . Okullar kapanmıştı . Cahide tatilin bitmesini öyle istiyordu ki . En çok da Seher öğretmenin yumuşacık ellerini özlüyordu . Hem okul başka bir yerdi . Okulda daha rahat nefes alabiliyordu . Elindeki kitaba döndü yeniden . Çok seviyordu okumayı . Okudukça başka dünyalara gidiyordu sanki . Öykülerin içindeki başka insanları tanıyor , kısa bir an da olsa o insanlardan biri olabiliyordu Biri iki sayfa daha okuduktan sonra yine annesini seyre daldı . Kadın ilgisiz görünüyordu ama öyle olmadığını anladı . Başını bile çevirmeden sordu annesi . Ne var ne oldu ? Cahide annesinin soğuk sesiyle irkildi . Hiç . . . dedi sadece . Neden bakıyorsun öyle ? Cahide'nin gözleri ile birleşti gözleri . Sesi kadar soğuk değildi . Anne sen çok güzelsin ! Şaşkınlıkla ; Nereden çıktı bu şimdi ? dedi . Bir yandan da yaptığı işe devam ediyordu . Evet anne çok güzelsin . Ütüyü prizden çekti . Kızının yanına yaklaşıp , oturdu . Gerçekten beni güzel mi buluyorsun ? Neden korkuyordu ki ? Annesi yanındaydı . Evet anne hem de çok güzelsin . Annesinin yüzü gerilmişti , belli ki sinirleniyordu . Cahide hep dayaktan önce annesinin yüzünün böyle olduğunu bilirdi . Peki sence en güzel yerim neresi ? Gözlerin anne . Gözlerim mi ? Peki başka ? Bir de . . . şey . . . saçların . Elleriyle dokundu saçlarına . Saçlarım bence güzel değil ! Hayır anne çok güzel öyle parlak . . . öyle . . . Uzanıp dokundu annesinin saçlarına . Hemen elini çekti sonra . Öyle yumuşak ki . . . Şiddetli bir tokat yedi yüzüne . Şaşkınlıktan duymuyordu acıyı . Bundan öte şeyler vardı hissettiği ; yüreği acımıştı . Beklemediği tokat onu uzaklara çok uzaklara fırlatmıştı . Yine annesi terk etmişti kendisini . Karanlıktı her yer . Dünyasında korku vardı ; kimsesizlik , acı . Kocaman ve karanlık bir çukura düşmüştü yeniden . Ağlamaya başladı çaresizlikle . Ağlama dedi annesi buz gibi bir sesle . Oturduğu yerden kalktı . Koşarak kapıya ulaştı . Kendi evine gitmeliydi . Ağaca yaslanmalıydı . Ona anlatmalıydı yaşadıklarını . Üstelik , güvenliydi söğüt , incitmezdi onu . Tam kapıdan çıkarken durdu . Anne dedi , senin en çirkin yerin ellerin ! kapıyı kapattı . Söğüt ağacının altında uzun süre ağladı Cahide . Annem dedi ağaca , annem yine dövdü beni , sevmiyor beni , istemiyor . . . Karşılık vermedi ağaç . Yalnız sen kaldın bu evde beni seven , beni dinleyen . . . Başını kaldırıp ağaca baktı . Ayakların olsaydı senin , beni götürürdün en uzaklara öyle değil mi ? Birlikte giderdik ; bir daha da dönmezdik ; gizlerdin yapraklarınla beni , bulamazdı hiç kimse . Annem de özlemez beni biliyorum . Senden başka hiç kimsem yok . Dokundu ağacın gövdesine . Sonra sarıldı sıkıca . Sen de terk etmezsin değil mi beni ? Hala ağlıyordu . Şişmiş gözlerini açmakta zorlandı . Annesi tam karşısında oturuyordu . Rüya mıydı bu ? Hayır ! Annesiydi işte , karşısında toprağın üzerinde oturan . Babanı anlatacağım sana . Donup kaldı kız . Annesi miydi bu konuşan ? Bütün giysileri toprak içindeydi Cahide'nin . Ani bir hareket yapmaya korkuyordu . Daha da sürünerek oturmaya çalıştı . Ağacın kocaman gövdesine yasladı kendini . O da tıpkı senin gibi konuşurdu ! O babası olmalıydı . Garip bir heyecan duydu içinde . Güzelsin derdi bana , saçlarıma dokunurdu . Öyle yumuşak ki derdi , ellerimi sevgiyle öperdi . Beni sevdiğini , hem de çok sevdiğini söylerdi . Çocuk yaşta bağlanmıştık birbirimize . O yılların verdiği heyecan ve sorumsuzlukla , yaşamaya başladık bir şeyleri . Gizli gizli buluşurduk ağaçların altında , çayırlarda . İnanılmaz çarpardı yüreğimiz . Zaman bize yetmeyecek diye korkardık . Başını kaldırıp gökyüzüne baktı . Güneş batıya doğru ağır ağır ilerliyordu . Ve yine böyle bir gün sonra Cahide'ye baktı yeniden . Eliyle söğüt ağacını gösterdi . Ve böyle bir ağacın altında , aşkımıza yemin ede ede birlikte olduk . Sustu . Cahide konuşmuyordu , konuşsaydı eğer , büyü bozulabilirdi hatta nefesini bile tuttu . Kenan dedi . Cahide ilk kez babasının adını duyuyordu . Kenan diye yineledi . Evet adı buydu . Yutkundu . Bana o gün verdiği sözlerin hiçbirini tutmadı . Cahide'nin içini kaplayan sıcaklık terk ediyordu onu . O köye gelen mevsimlik işçilerdendi . Daha sonraki günlerde de buluştuk onunla . Onu en son , toz bulutuyla ilerleyen bir kamyonda gördüm . . Ve bir daha ondan hiç haber alamadım . Gözleri sesi kadar duygusuz değildi . Ağlıyordu . Annesine sarılmak , gözyaşlarını silmek , onu öpmek istiyordu . Ama yapamadı . Onu bekliyordum , mutlaka dönecekti , birbirimizi seviyorduk . Bana söz vermişti . İnanıyordum . Oysa o bir sahtekar , o bir yalancıymış . Tek istediği benden faydalanmakmış . Bunu da başardı . Annesinin gözlerinde sadece acı yoktu . Anlamaya çalıştı Cahide . Anlam veremediği bir şeyler vardı . Ama bakamadı gözlerine . Sonraki günler daha korkunç bir gerçek vardı ortada ; senin varlığın ! Cahide'nin bedenine bir bıçak saplanmıştı sanki ; öyle acı duydu ki . . . Cahide'nin hissettiklerinden habersiz devam etti : Korkuyordum . Kendimce bir şeyler yaptım seni yok etmek için , başaramadım . Akan burnunu sildi elleriyle . Her geçen gün büyüyordun içimde . Sararıp solmuştum , böylesine irileşmemden şüphelenmişti annem . Beni sıkıştırdı . Çaresizdim her şeyi anlattım ona . Derin bir nefes aldı . Kıyametler kopuyordu evde . Annem ağlıyordu çaresiz . Ağabeylerimden birisi bırakıyor , öteki alıyordu beni eline . . . Hayatımda hiç bu kadar çok dayak yememiştim . Annem engel olmuyor sadece ağlıyordu ! Onlar için ben yüz karasıydım . Onların namusunu kirletmiştim . Ve en kötüsü karnımdaki . . . Sustu ; Cahide'ye baktı . Tekrar konuşmaya başladı . Sesi değişik geliyordu küçük kıza . İlk kez duyuyordu sanki . Günler geçiyordu . Eve hapsedilmiştim . Eve misafir kabul edilmiyordu . Saklanıyordum köşe bucak . Ağabeylerimden biri Kenan'ı aramaya gitmişti şehre . Gelip namusunu temizlemeliydi Kenan . Diğeri ise beni her gün dövüyor Dua et diyordu Dua et ki bu işin içinden çıkalım . Büyük ağabeyim eli boş döndü şehirden . Adından başka hiçbir bilgi yoktu elinde ; babanı bulamamıştı . Artık beni dövmeyi bırakıp bir çıkış yolu aramaya başladılar . Cahide ağlamamak için zor tutuyordu kendini . Ses çıkarmaktan korkuyordu . Annesi hiç tanımadığı biri oluvermişti şimdi ; konuşuyordu ve hep merak ettiği babasını anlatıyordu işte ! Derin bir nefes aldı ve tekrar başladı anlatmaya : Oysa ben hala aptallar gibi Kenan'ın döneceğine inanıyordum ; onun beni sevdiğine ve terk etmeyeceğine ! Yine ağlıyordu gözleri . Sonrasını merak ediyor musun ? dedi Cahide'ye . Bu soru karşısında korkuyla , annesinin kendisinden kaçırdığı gözlerine baktı . Evet anne diyebildi . Aile meclisi toplandı . Konu bendim . Ailenin namusuydu tartışılan ve karar verildi . Ben köyden uzaklara gönderilecektim . Başka bir köyde oturan amcamda karar kılındı . Bir gece çıktık evden . Amcama teslim ettiler beni . O köyde kocası askerde ölen yeğen diye tanıttılar beni . İnsanlar acıdı kadersizliğimize . Yardım ellerini esirgemediler bizden . Sen o köyde doğdun işte . Kadının yüzünde derin bir acı vardı hala . Güya sen doğduktan sonra dönecektim köyüme ama aynı yalan bizim köyde tutmazdı . Ağabeylerim cesaret edemediler buna . Beni almaktan yana değillerdi . Bebeği açıklayamazdık çünkü . Bense sadece bir şey için dönmek istiyordum . Kenan'ım gelirdi de beni bulamazdı . O mutlaka beni arayacaktı . Başına bir şey gelmiş olmalıydı . . . Eliyle toprağa dokunuyordu kadın . İşaret parmağıyla anlamsız şekiller çiziyordu şimdi . Sesi boğuklaşmıştı . Köyüme dönmek uğruna evlendim Şevket'le . Ağabeyimin arkadaşıydı , daha çok birlikte içki içtikleri arkadaş . Köyümüzden bir başka kadınla da evliyken aşıktı bana , bilirdim bunu . Çocuğu olmuyordu Şevket'in . O karısını suçladı ayrıldılar . Ağabeyimle içtikleri bir akşam büyük bir kurnazlıkla öğrenmiş nerede ve niçin olduğumu . Önce ağabeylerimle konuşmuş , olur vermişler . Amcama geldi ; beni istedi , evlendim onunla . Nihal kocasına istediği bütün evrakları imzalayıp vermişti . Bilerek ama istemeden boşanmıştı kocasından . Onun sevgilisiyle gittiğini ve dönmeyeceğini biliyordu ! Yapacak başka şey yoktu zaten . Yakınları Nihal'in boşandığından habersizdi . Vedat gibi onlar da , Ömer'in para kazanmak için gurbete gittiğini sanıyorlardı . Çaresizdi Nihal . Baba evine bir çocuğuyla dönemezdi . Evi burası , oğluyla paylaştığı mekandı . Sonra , Ömer kocasıydı ; kendisini boşayan o hiç tanımadığı hakim mi değiştirecekti bu gerçeği ? Para da gönderecekti Ömer , eskisi gibi bakacaktı ailesine . Kim bilir belki de dönerdi bir gün . Evlenirlerdi yine boşandıkları gibi gizlice . Kim ne bilecekti ki ! Kaderdi bu , kaçınılmazdı . Karşı çıkılmazdı kadere , razı olmuştu her şeye , oğlunu büyütecek , kocasını bekleyecekti . . . Cahide'nin belki suçluluk duygusunun belki de kocasına olan vefa borcunun sonucuydu karnındaki bebek . Onu hiç istememişti ; ta ki ilk tekmelerini duyuncaya kadar . Nihal'in bunalımlı yalnızlığı , Cahide'nin içinde bulunduğu belirsizlik iki kadını birbirine iyice yaklaştırmıştı . İki kadının dünyasında sessiz bir bekleyiş vardı şimdi . Her ikisi de zamanın gizemli kanatlarına sığınmışlardı . Cahide günden güne büyüyen karnını daha çok seviyordu ! Nihal terk edilmişliğin verdiği acıdan kurtuldu zamanla . Onun yerine yaşanması kaçınılmaz bir alınyazısı olmuştu kocasının gidişi . Dikiş dikmeye devam ediyorlardı . Nihal Cahide'nin sadece varlığına bile razıydı . Atölye de onu yormuyor hatta bütün şefkatiyle şımartıyordu . Öyle ki ; yemek ve meyve saatlerini , içeceği süt miktarını , doktorun verdiği vitaminleri , demir ilacını hep Nihal takip ediyordu . Onun Cahide'ye gösterdiği şefkat , Cahide'nin hiç bilmediği anne şefkatiydi . Dost olmuşlardı . Alışkanlık olmuşlardı , birbirleri için . Ve artık bundan ikisi de kolay kolay vazgeçemezlerdi ! Sabırla beklemeyi bilmişti Celal . Nihayet ikisinin bir parçası karısının bedeninde var oluyordu . Mutluydu . Annesine benzeyen bir kızı olabilirdi belki ya da bir oğlu . Ne fark ederdi ki ! Önemli olan bir çocuklarının olmasıydı ; birbirini seven iki insanın tek parçası bir çocuk . Önemli olan buydu . Yeni bir ilkbahar yaşıyordu Çengelköy . İnsanlar da doğa gibi canlanıyorlardı baharda . Yaşama sevinci belki de en çok bu mevsimin adıydı . Doğayla yeniden doğuluyordu yaşama ! Güneşin henüz tam ısıtmayan ama kıştan çıkmış soğuk bedenlere tatlı tatlı işleyişi iyice sarhoş ediyordu insanları . Cahide artık kendisine yük gibi gelen kocaman sevimli karnıyla ağır ağır yürüyordu Nihal'in kolunda . Gel dedi Nihal . Şuraya oturalım biraz . Eliyle üzerine yazılar kazılmış , oldukça eski , bakımsız tahta bankı gösteriyordu . Oturdular . Çocuklar da neşeli çığlıklar atıyorlardı ; yan taraftaki çocuk bahçesine baktı Cahide . Biliyor musun Nihal , bu çocukları kıskanıyorum . Çocukken hiç böyle bir yerde oynamadım . Sustu daha alçak bir sesle , çocuk gibi dedi . Güldü Nihal Evet dedi ben de oynamadım , böyle kaydırakları , tahterevallileri , renk renk boyanmış salıncakları olan bir bahçede . Ama neden kıskanıyorsun ki ? Biz daha şanslıydık en azından daha doğal ortamlarda büyüdük . Bahçeli bir evimiz vardı bizim , annem halattan salıncak yapmıştı ağaçlar arasına . Belki renk renk değildi bu salıncaklar gibi . Ama çok daha güzeldi bana göre . Bahçede tavuk beslerdik . Onların sıcacık yumurtalarını erkenden alırdım kümesten . O taze yumurtaların sıcaklığı avuçlarımda hala . Bir de köpeğimiz vardı , simsiyah tüylü . Adı Boncuk'tu . Bütün gün ağaçlar arasında koşardık onunla soluğumuz kesilinceye kadar . Dönüp çocuklara baktı Nihal . Yazık bu çocuklara dedi . Hepsi beton yığınlarının içinde yaşıyorlar . Çocukların gözlerinde bir açlık var sanki , doğaya aç bu çocuklar ! Belki de park alanları olmasa , toprağa bile elleriyle dokunamayacaklar ! Arkadaşının yüzünde , heyecan gördü , çocukluğuna özlem gördü , huzur vardı yüzünde , ışıltı vardı gözlerinde . Bir şey söyleyecekti , vazgeçti . Öyle değil mi ? dedi Nihal , Biz daha şanslıydık diye düşünüyorum . Nihal şanslıydı kuşkusuz . Kim bilir ? dedi yine alçak bir sesle . 7 Kızını kucağına verdiklerinde , o zamana kadar hiç hissetmediği bir bağlılık hissetti yüreğinde . O minik varlıkla kendi varlığı arasında örülen görmediği bir bağ vardı artık . Onun için her şeyi yapardı . O minik bedendi Cahide'nin yüreği , beyni , gözleri , elleri . Onun sıcaklığını hissetti bağrına bastıkça . Tanıdığı dünyada böylesine güçlü , huzur verici , ruhunu sürgünden çağıran bir sıcaklık daha hatırlamıyordu . Hayatında ilk defa güzel bir şey yaptığına karar verdi . Sahiplendi , heyecanlandı , ağladı . Celal'i yanındaydı her zamanki gibi , gülümsüyordu . Gözlerinde Cahide'nin hiç görmediği bir ışıltı vardı ; elleri titriyordu , heyecanlıydı . Sevinç çığlıkları yüreğiyle ağzı arasında hapsedilmiş , öylece bekliyordu . Sesi yumuşacıktı . Seni seviyorum dediğini duymuştu . Dudaklarında hapsedilmiş binlerce sevgi melodisi Cahide'nin yüreğine gizlice aktı . Ve Nihal'iydi , yatağının ayak ucunda ayakta heyecanla bekleyen . Biraz yaş vardı gözlerinde . Dudaklarında mutlu bir tebessüm . Yaş ve gülümseme , bu tezatın karışımı sevgi ydi . O da Cahide için acı çekmiş , onunla doğurmuştu sanki . Yorgun yüzü heyecanlıydı . İyi misin ? demişti sadece . Ona aynı yaşlı gözlerle ve gülümseyen dudaklarla karşılık verdi Cahide . Odada okul formasıyla hastaneye gelen Vedat'tı tek oturan . Bir köşede sandalyede oturuyordu . Sessizdi . Celal ! dedi Cahide , Kızımızın adı Bahar olsun ! Hemen başını salladı , onayladı karısını . O bizim her zaman Bahar'ımız olsun dedi . Mutlulukla önce karısının yeşil gözlerine , sonra kucağındaki henüz yüzü kıpkırmızı olan bebeğe baktı . Bahar'ın iki annesi vardı sanki . Nihal her zamanki gibi Bahar'ın bakımında da Cahide'nin yanındaydı işte . Bahar annesinin yokluğunu , Nihal'in varlığıyla hissetmiyordu . Hep alışkın olduğu tablo , bu iki kadının beraberliğiydi . Cahide dikiş diktikleri konfeksiyona gidince Nihal Bahar'a bakıyordu . İşleri artık iyiden iyiye artmıştı . Kendi ürettikleri , çizim ve modelleri tamamen Cahide'ye ait olan giysileri anlaştıkları birkaç butiğe veriyorlardı . Cahide'nin zengin hayal dünyası kumaşlarda dans ediyordu şimdi . O artık sanatçı titizliğiyle yeteneğini akıtıyordu kumaşlara . Çizimler yapıyor , kalıplar çıkarıyor , kumaşlara yerleştiriyordu , sonra seri olarak kesip üretiyordu iki kadın . Birlikte sonsuz bir enerjiyle çalışıyorlardı . Bunlar da artık Cahide'ye yetmiyordu . Birkaç makine daha olmalıydı , birkaç insan daha . Atölye olarak kullandıkları küçük oda iyice daralmıştı artık . Daha hızlı ve daha fazla mal üretebilirdi ! Ama atölyeyi büyütebilmeleri çok zordu . O teklifi aldığında ; sonsuz bir mutlulukla dolmuştu Cahide'nin yüreği . Çalınmış yaşamında böyle anları çok azdı onun . Bir şeyler üretiyordu ; hem de farklı ve özel şeyler . Ve birileri fark etmişti bunu . Bir zaferdi bu , fark edilmiş , övülmüş , istenmişti . Ona ihtiyacı vardı insanların . Cahide koşar gibi dönmüştü evine . Nihal Bahar'ı uykuya yatırmıştı , dinleniyordu salonda . Çılgınlar gibiydi arkadaşı . Nihal'e sarıldı , öptü onu dudaklarından . Daha da arttı şaşkınlığı Nihal'in . O , dudaklarında hala Cahide'nin ıslaklığını hissede dursun , bunun farkında bile olmadan , anlatıyordu Cahide . İnanamayacaksın ! Pırıl pırıl parlıyordu gözleri , binlerce yıldız vardı bir yanıp bir sönen . Tenine vurmuştu parlaklığı . Yüzü ışık saçıyordu etrafa . Beni istiyorlar , hem de moda dikimevine , kendi yarattığım modellerimle . Düşünebiliyor musun ? Hala ayaktaydı . Nihal'e anlatıyordu onu görmeden . Gözleri ışıltıyla kayıp gitmişti uzaklara . Bir heyecan tüneli ya da zamansız bir yolculuktaydı . Tekrarladı . Kendi yarattığım modellerimle beni istiyorlar ! Sesindeki heyecan ortalığı titretecek kadar güçlüydü . Nihal'in varlığına kadar ulaştı dalgaları . Her şeye ben karar vereceğim ; modele , kumaşa , bedene , neyi ne kadar üreteceğimize . Zıplıyordu şimdi de odanın ortasında . Biliyordum , bir gün bir şeyler yapabileceğimizi biliyordum ! Nihal ürktü . Onun heyecanından , mutluluğundan , başarısından değildi ürküntüsü . Şaşkındı ; sessizce izliyordu onu . Bahar'ı uyandıracaksın ! Cahide sustu . Bir gariplik vardı Nihal'de . Sevinmedin mi ? Elbette sevindim dedi Nihal , otur ve sakin sakin anlat lütfen , böyle bağırma ! Sesinde kırgınlık vardı . Cahide tanıyordu Nihal'i onun yanına oturdu . Ne oldu Nihal , bir şey mi var ? Nihal gözlerini kaçırdı Cahide'den . Yani artık birlikte çalışmayacak mıyız ? Artık bütün gün orada mı çalışacaksın ? Sustu . Cesaretle Cahide'nin gözlerine girdi gözleriyle . İçtendi bakışları , sesine de yansıyordu . Çok zeki ve yetenekli bir kadınsın Cahide . Senin uğraştığın işte - ki bu ne olursa olsun - başarılı olacağını biliyorum . Bunu fark edip , takdir eden insanlar olması beni şaşırtmadı ama ben . . . sana öyle alışmıştım ki ! Cahide'nin yüzüne yayılan gülümseme , rahatlattı onu . Yani biz birlikte ne güzel çalışıyorduk ! Nihal'in yanına , koltuğa oturdu Cahide . Bu kadını seviyordu . Kendisi için ne kadar önemli olduğunu anlamıyor muydu ? Şu mutluluğunu bile ona borçlu değil miydi ? Onun siyah kıvırcık saçlarının bir buklesiyle oynayarak konuştu Cahide : Sen ve ben bir bütün olduk , bu başarı ikimizin anlıyor musun ? Her şeyi sana borçluyum ben . Bana güç veren sendin . Elleriyle onun omuzlarına dokundu . Kendine çekti , bastırdı göğsüne . Sesi daha içten , nefesi daha berraktı şimdi ; huzurdu tek duydukları . Canım , anla ne olur . Benim sana ihtiyacım var ve hep de olacak , yine birlikte üreteceğiz ; sensiz olamam ki ben ! Onun göğsüne iyice serildi Nihal . Ama şu an düşünmemiz gereken Vedat ve Bahar var . Ve ben Bahar'ı senden başkasına asla emanet edemem . Onun siyah ve kıvırcık saçlarının arasında iyice kayboldu elleri , seviyordu gizlice . Soluğu karıştı soluğuna . . . yakındılar - aynı bedende gibi - aynı atıyordu yürekleri , kendini o bedenden koparamıyordu Nihal . Sevgi , sıcaklık , lezzet , içtenlik , birliktelik , dostluk ve bilmediği daha birçok şey vardı o bedende , ihtiyacı vardı ona . Cahide için her şeyi yapardı . Yeter ki sevgisini , yakınlığını esirgemesindi . Dakikalar uzadı . . . Onun sıcaklığıyla , bir anda yeryüzünden kanatlanıp uçtu yıldızlara , okyanusları geçti . Bilmediği , tanımadığı zamanlarda şarkılar söyledi , dans etti . Tanımadığı insanlara binlerce çiçek verdi . . . Dudaklarında Cahide'nin sıcaklığı . . . Celal yine , kendi otomobilinde çalışmaya başlamıştı . Önceden olduğu kadar yorulmuyordu artık ; geliri de iyiydi . İşleri umduğundan daha çabuk düzelmişti . Bir kenara birkaç kuruş bile koyabilmişti . Öz yaşamında bulduğu mutlulukla iş yaşamında daha az yıpranıyordu . Son zamanlarda kendini iyi hissetmemesinin nedeni başkaydı . Kafasındaki çelişkiler bitmiyordu . Kendi kendine sorduğu soruları yine kendisi cevaplıyordu . Bu yüzden de çözüm olmuyordu hiç . Endişeleri iyice artmıştı . Zaman zaman kendini suçluyordu . Cahide'ye hala aşıktı . Yalnız değişmeyen buydu ! Ama o karısının artık evlendiği kadın olmadığını biliyordu . Şimdi karısı değil , kızının annesi üzüyordu onu . Mutluydu Cahide . Korkunç bir enerjiyle çalışıyordu dikimevinde . Onu alıkoymak mümkün değildi . Bir şeyler vardı yanlış olan ; Bahar'ın bütün gününde yanında Nihal vardı . Annesinden daha yakındı belki . En azından Celal böyle hissediyordu . Dört yaşına gelmişti Bahar . Uyumlu bir çocuktu ; Nihal'le beraberliğinden mutluydu anlaşılan . Ama gerçek annesi olmalıydı yanında . Birçok kadın çalışıyor . Bütün çocuklar başka ellerde büyüyorlar . Bizim şansımız Nihal gibi birinin Bahar'a bakması , onunla ilgilenmesi demişti Cahide . Hak veriyordu karısına ; çalışıyordu ve üstelik çok başarılıydı . Zekiydi , çalışma diyemezdi , Cahide'yi dört duvar arasına hapsetmek olurdu bu . Celal çaresiz hissediyordu kendini ; bir yanda kendine güvenen , başarılı , üreten Cahide'sini ; diğer yanda bütün enerjisini kullanıp eve yorgun dönen , kızı yatmadan onunla çok az zaman geçirebilen anne Cahide'yi görüyordu . Ne yapabilirdi ? Ya da yapacak başka bir şey var mıydı ? Kendisi Bahar'la daha çok birlikte olabilirdi , ki bunu yapıyordu . Belki de daha fazlasını Cahide'den isteyemezdi . Zaten o elinden geleni yapıyordu ! Saçlarına yeni bir şekil vermeye çalışan adama , aynadan bakıyordu Cahide . Koyu renk tenliydi . Kır saçları , kibar denecek kadar ince ve uyumlu yüz hatları vardı . Kalın parmaklı elleri iriydi . Uyumsuz görünen tek yanı da onlardı . Yine de saçlarına her dokunuşunda incelik , hafiflik hissi uyandırıyordu elleri . Sanki yeni bir model çıkıyordu her dokunuşunda , sihirli gibiydi elleri ya da Cahide'ye öyle geliyordu . Yüzüne çok zaman önce oturmuş , derin çizgileri ve kır saçlarıyla bile yakışıklıydı . Aynada Cahide'nin yeşil gözlerine baktı gülümseyerek ; gözlerine asılı kaldı . İçinde çözemediği , ürperdiği , heyecanlandığı , kilitlendiği bir şeyler vardı . Sıradan bir bakışma değildi bu . Sizce dedi Cahide , seçtiğim bu model . . . eliyle saçlarına dokundu . Aynadan kendi görüntüsüne bakıyordu . Başını bir sağa bir sola doğru çevirdi . İyice inceledi saçlarını bana yakışıyor mu ? Adama baktı yeniden . Düşüncenizi öğrenmek isterim . Adam aynadan Cahide'nin yüzüne daha dikkatli baktı ya da Cahide'ye öyle geldi . Öyle güzel bir yüzünüz var ki her türlü model rahatlıkla denenebilir . En olmadık saç modelini bile kamufle eder . Sonra güldü . Hatta , saçlarınızı tamamen kazıttırabilirsiniz . Alçak bir sesle mırıldandı Cahide . Salonun gürültüsünden duymamıştı adam , biraz eğildi . Duyamadım sizi dedi . Adamın kulağına fısıldar gibi konuşuyordu , vücudum dedi yüzümden daha güzeldir ! Ama maalesef elbiselerim onu kamufle ediyor ! Adam şaşırdı . Güldü . Cahide gülümsemiyordu . Eğer dedi isterseniz bunun doğru olduğunu size gösterebilirim ! Adamın evindeydiler . Cahide kimsesizdi . Yaşamında Celal'i yoktu , Bahar'ı da . Belki de hiç olmamışlardı . Belki de o Cahide değildi ; bir kadındı sadece . Adam da yabancı değildi . Bedenine uygun bir parçaydı o an . Biri kadın , biri erkek bedeniydi , hepsi o kadar . Aynadaki görüntüsüne baktı oradan ayrılırken , saçları bozulmuştu ! Saatlerce banyoda kaldı yine . Günahları bir bir sabun köpüğü olup aktılar . Artık ağlamıyordu Cahide . Kendine daha cesur bakabiliyordu aynalarda . Annesinin olan yeşil gözlerine de bakabiliyordu uzun uzun . İçinde çok derinlerde sessiz bir çığlık vardı itiraz eden ; cansız , cılız bir çığlık , yalnız Cahide'nin duyabileceği . . . Kulaklarını tıkamıştı Cahide . Zamanın solgun yüzü değildi tükenen ; yaşamdı ! Her geçen gün , hızlıca bir an gibi görünen geçmişe karışıyor , dün oluveriyordu . Günlerinde dünün gölgeleri , ruhunu sürgüne gönderip evrenin daracık sonsuzluğunda , kimsesiz , eteklerine sinmiş günahlarıyla yürüyordu bir kadın ; Cahide . Bir gün zaman onun bedeni için sonlanacaktı ! Gazeller gibi savrulacaktı bedeni yine kimsesiz . Sürgündeki ruhu bile sahiplenmeyecekti onu . Soluksuz , tek başına , olanca çıplaklığıyla kalacaktı . O zaman gülümseyecekti güneşe , evrene , gökyüzüne ; belki o zaman huzur bulacaktı . Sessiz , sorgusuz , kimsesiz uzanıverecekti , bitecekti dün ! Özgürlüğün sonsuz hazzını o zaman anlayabilecekti belki de . . . 8 Dört yıl geçmişti , Nihal'in terk edilişinin üzerinden . Ömer dönmemişti . Ve artık bunun imkansız olduğunu anlamıştı Nihal . Garip bir bağlılıkla yazıyordu Ömer . Oğlunun eğitimi ve bakımı için para desteğini de hiç aksatmamıştı . Ama bu zaman içinde geride bıraktıklarını görmek için bir kez bile gelmemişti . Mektubunda bir de resim vardı . Vedat'ın kardeşi Elif diyordu . Nihal üzgündü . Bunun nedeni , bir gün kocasının evine döneceği umudunun bitmesi değildi , mektubu Vedat'ın açıp , annesinden bir açıklama beklemesiydi . Chris , boş sokakta bir süre öylece kaldı . Düşüncelerini toparlayamıyordu . O uzun arayışının ardından Selin'i gördüğünde başka şeyler yaşamayı ummuştu . Git demeler , zorunluluklar ve bir de koca , hiç aklına gelmemişti . Oysa evli olma olasılığı akla gelebilecek ilk şeydi . Onun da kendisi kadar özgür olduğuna inanmak istemişti . Özgür olmalıydı ki yaşadığı aşkın diğer kanadı olabilsin . Kederlendi bir an ama ümitsizliğe kapılmadı . Selin kendisini sevdiğine göre bir koca aşılabilecek en kolay engeldi . Birden fark etti , kaç yıldır birlikte olduklarını bile sormamıştı . İsterse onları görebilirdi . Bir an tereddüt etti ama canı ne otele dönmek ne de şehirde gezinmek istiyordu . Onları takip edebilir ve ikisini bir arada görebilirdi . Arabayı çalıştırıp ön sokağa çıktı . Köşede arabanın içinde bekledi . Bir süre sonra Selin'i gördü . Kapıdan çıkıyordu . Yüzü solgun ve dalgındı . Ardından bir erkek çıktı ve arabanın kapısını açarak Selin'in binmesine yardım etti . Uzun boylu , ince yapılı , yakışıklı bir erkekti . Bu ülkeye geldiğinden beri gördüğü çoğu kişiden farklıydı . Chris fark etti ki başka biriyle karşılaşmayı ummuştu ; kısa boylu , göbekli , kapkara bir adamla , evlenip şeklini yitirmiş tiplerden biriyle . Öyle biri olsaydı , Selin'in karar vermesi çok daha kolay olurdu belki . Hem filmlerde veya kitaplarda , üçlü bir ilişki söz konusu olduğunda koca genelde biçimsiz olurdu ki okuyucu kolayca seçimini yapsın . Yakışıklı ise bu kez kötü biri olmalıydı . Karşısında gördüğü kişi , kötü birine de benzemiyordu . Yüzünde , sarışınlara özgü iyimserlik ve neşe vardı . Okuyucu kolay seçim yapamayacaktı . Hem zaten bu da bir öykü değil , kendi hayatıydı . Bir gün başına gelebileceğini hiç düşünmediği bir açmazın ortasındaydı . Araba hareket edince uzak bir mesafeden onları takip etti . Açık bir yola çıktılar . Deniz kıyısı boyunca gidiyorlardı . Öyle berbat bir koku vardı ki , Chris bütün kentin , körfezi lağım çukuru olarak kullanıyor olabileceğinden şüphe etti . Selin'in , araba camını açıp , kolunu dayadığını gördü . Yola çıktıklarından beri sürekli dışarıya bakmıştı . Demek ki konuşmuyorlardı . Ne inanılmaz ! Selin'le yan yana oturup hiç konuşmayabileceğini düşünemiyordu . Belli ki bu adam Selin'in kıymetini bilmiyordu . Onu göremiyordu bile . Yanında nasıl bir hazinenin bulunduğunun farkında değildi . Araba , bir sokağa girip park etti . Önce adam indi . Arkadan ceketini ve çantasını aldıktan sonra Selin'in inmesine yardım etti . Kapıları kapayınca elini Selin'in omzuna atıp birlikte kapıya yürüdüler . Onları izlerken , Chris ilk kez , gördüğü erkeğin de duyguları olan bir insan olduğunu düşündü . Selin'le birlikteliğini düşünürken onu hiç hesaba katmamıştı . Oysa üzülecekti ; yerleşik bir hayat , alışkanlıklar bozulacaktı . Belki de Selin'i seviyordu . Chris'in sevinci onun acısı olacaktı . Ama gerçeği üçü de kabullenmeliydi . Selin'i gerçekten sevmişse eğer gitmesine izin vermeliydi . Sevmek , özgür bırakmaktır . Artık kendine aşık olmayan bir kadını yanında tutmayı başarsa bile mutlu olamayacağını o da kabullenecekti . Zorlamanın olduğu yerde aşk olmazdı . Peki kendisi onun yerinde olsaydı , sevmek özgür bırakmaktır diyerek , Selin'i bir başka erkeğin kollarında düşünebilir miydi ? Kararsız kaldı Chris ; mantığı evet dese de kalbi hayır diyordu . Ama ne diye buna kafa yoruyordu ki , özgür bırakıp bırakmamak arasında seçim yapacak olan kendisi değildi . Kapıya geldiklerinde adam anahtarı çıkarıp kapıyı açtı . Sonra da kayboldular . Chris'in görebileceği hiçbir şey kalmamıştı . Kapı pat diye kapanınca , Chris'in yüzüne kapanmış gibi oldu . Üstelik cam ve metalden oluşan bir kapı değil de yüz tonluk bir betondu sanki . Renkler , canlılık , enerji , apartmana girip kaybolmuştu , Chris'se dünyanın dışında , tek başına kalmıştı . İçindeki eminlik duygusu kayboldu , kendisini dışlanmış , ezik hissetti . Ağlamak istedi ama o ağlamayı bilmezdi . 11 Şimdi daha iyisin , değil mi ? Selin , kocasına baktı , başını salladı . Kan şekerin düşmüş olmalı . Olabilir . Öğlen yemek yemedin mi ? Meyve yedim , iştahsızım biraz . Şimdi ne istersin , bir şeyler yemek zorundasın . Meyve suyu getirir misin ? Kendime gelirim hemen . Tuna , mutfağa gidince Selin koltuğa uzandı . Kendini bir an önce toparlaması gerekiyordu . Bunun için kocasına ihtiyacı vardı . Geldiklerinden beri , kurtar beni dercesine ona bakmıştı . Chris sandığından daha tutkulu çıkmıştı . Batılı erkekler için bu tür şeyler çok kolay sanırdı . Bütün filmlerde öyle değil miydi ? Kolayca aşklarını unutabiliyor , başka bir kadının büyüsüne kapılıp gidiyorlardı . Chris neden öyle değildi ? Hiçbir yere gitmeyeceğini söylemesinden korkmuştu Selin , güçlü tutkular ürpertirdi onu . Keşke gidebilseydi , yaşamından çıkabilseydi , sorunlarını çözmek onun sorumluluğu olmasaydı . Chris gelip onu buldu diye telaşlanıyordu , oysa kendine itiraf etmekte zorlansa da bu telaş düzmeceydi . Onu ilk gördüğünde , Gelip beni bulmayacaksın diye korkuyordum diyecek olmuştu . Kaçmak ama yakalanmak , gizlenmek ama bulunmak istemişti . Telefon numarasını almadığı için pişman olmuş , hatta bütün bir öğleden sonrayı ona ulaşmak için ne yapabileceğini düşünmekle geçirmişti . Chris , karşısına çıkarak onu tüm bu zahmetlerden kurtarmıştı . Geceye dek Tuna , Selin'e bebekmiş gibi baktı . Sürekli , Ne istersin ? diye sordu , bir ara da koltuğa , onun yanına uzandı . Karısı , İyi ki varsın dedi , o da , Hep var olacağım , hep yanındayım diye cevap verdi . Bu tür konuşmalar aralarında sık geçerdi . Özellikle Selin , insanların kendisini anlamakta zorlandığını gördükçe ve kendisi de onları anlamakta zorlanıp , yuvarlak bir dünyada üçgen biri olduğunu hissettiğinde ; gezegende , kendi türünden kalmış olan tek canlı kocasıymış gibi ona koşardı . İyi ki varsın ! Dilimden sadece sen anlıyorsun . Çevremdekilere , kaygılarına tümüyle yabancıyım . Evlerini , eşyalarını , bankadaki paralarını , araba ve yazlıklarını düşünüyorlar . Başka hiçbir şeyi ! Düşünebiliyor musun ? Hayatlarını doğru şekilde yaşayıp yaşamadıklarının tek ölçüsü eğlence . Eğleniyorlarsa doğru yaşıyorlar , her şey yolunda demek . Kim ve ne olduklarını , nereden gelip nereye gittiklerini sormuyorlar . Bu sığlık beni kahrediyor , boğulacak gibi oluyorum ! derdi . Tuna , karısının bu türden konuşmalarına aşinaydı . Ciddi soruları kendine sorabilen bir karısı olduğu için de gizliden gizliye gururlanırdı . Ne de olsa karısı felsefe okumuştu . Her ne kadar , nereden gelip nereye gittiğine dair bir ipucu bulamamışsa da bir gün mutlaka bulacaktı . Kendisininki tam bir mühendis kafasıydı . Yaşamı sorgulamaz , fazla soru sormazdı . Bu yüzden karısının yanındaydı . Kendisi yerine de karısı sorular sorsun , en azından soru sormayı öğrenebilsin diye . Yeterince öğrenmiş olmalıydı ki o da kendine kim olduğunu sorar olmuştu . Belki de buna yol açan yaşıydı . İnsan otuzunu geçince bazı sorular ister istemez aklına geliyordu . Selin son bir kez daha İyi ki varsın deyince uyku zamanının geldiğine karar verdiler . Yatağı açan , Selin'e geceliğini uzatan yine Tuna oldu . Mümkün olsa dişlerini de onun yerine fırçalardı . Sonra yattılar . Sessiz bir geceydi . Sokakta araba gürültüsü yoktu . Çevre apartmanlardan , geç saate kalmış konukların neşeli kahkahaları duyulmuyordu . Hatta bugünlerde , özellikle gece yarısında geçen gürültülü motosiklet bile ortalıkta yoktu . Sanki kentte değil , ıssız bir yerde yaşıyorlardı . Tuna , karısından iyi olduğu sözünü aldıktan sonra , vücudunu gevşetti ve çabucak uykuya daldı . Selin , saatlerce gözleri açık tavana baktı . Arada bir de perdelerine . Kırmızı ve sarı güllerden , yeşil yapraklardan yapılmış bir deseni vardı . Renkleri mattı , parlamıyordu . Renklerdeki uyumu , birbirinin içine girmiş gülleri uzun uzadıya seyretti . Sora aklına başka desenler geldi ; akça ağaç yaprakları , Chris'in odası , Chris'in yatağı , uyuyan Chris , ona çabucak tutulan kendisi . . . Chris Türkiye'de , kendisiyle aynı kentteydi . Bunu , son birkaç saatte unutmuş ve aniden hatırlamış gibi huzursuzlandı . Doğrulup oturdu bir süre . Pencereden sızan ay ışığında kocasını seyretti . Uzun bacakları yatağın sonuna dek uzanıyordu . Birini hafifçe kıvırmış , öne atmıştı . Saçları alnına düşmüş , terden kimi telleri ıslanmıştı . Kirpikleri beyaz teni üzerinde daha da belirgin duruyordu . O pürüzsüz , masum yüzü ne çok seviyordu ! Elini hafifçe kocasının yüzünde gezdirdi . Bu yüzdeki her çizgiyi severdi ; yumuşak hatlarını , uyumunu , heykeli andıran güzelliğini , en çok da dinginliğini . Karşısındaki uyuyan bir ermişti sanki . Fiziksel ve ruhsal güzelliğin iç içe girdiği etkileyici bir yüz . O halde neden ona değil de başkasına aşıktı ? Canı sıkıldı . Yataktan kalkıp çalışma odasına gitti . Kitaplığın önünde durdu bir süre . Canı hiçbir şey okumak istemiyordu . Yıllardır ilk kez yazmak istedi . Günlük tutmayı bırakalı çok olmuştu . Yazma isteğini çok acı çekerken veya zihni karmaşa içindeyken duyardı . Son beş yıldır ikisini de yaşamamıştı . Yarım kalmış bir defteri olup olmadığını bile hatırlamıyordu . Çekmeceden bir kağıt alıp masaya koydu . Bir süre kağıdın beyazlığına baktı . Sanki düşüncelerinin kendiliğinden kağıt üzerinde belirmesini bekliyordu . Sonra kağıdı çekti , ilk satırları yazmaya başladı . Chris diye yazdı . Ne güzel bir isimdi ! Saçları neredeyse kendisininkinden uzun , dalgalı ve temizdi . Ah Chris ! . . . Sana şiir okumayı sevdiğimi , hele aşık olduğumda sürekli şiirler ezberlediğimi söylemedim hiç . Aragon'un dizelerini bilir misin ? Bir tek aşk yoktur acıya garketmesin Bir tek aşk yoktur kalpte açmasın yara Bir tek aşk yoktur iz bırakmasın insanda Mutlu aşk yoktur ama Böyledir ikimizin aşkı da Selin daha fazla devam edemedi . Koltuk minderlerinden birini alıp yüzünü gömdü . Kendini , görüntüler arasında sürüp giden içsel çekişmeye , düşüncelere ve tabii akan gözyaşlarına bıraktı . Tam da hayatım düzene girmiş , fırtınalar dinmişken neden her şeyi mahvettim ? Neden bulandırdım ? Neden kendimi yeniden fırtınanın kucağına attım ? 12 Selin , taşlardan birine oturmuş ufka bakıyordu . Güneş alçalıyordu , birazdan gökyüzü o bildik kızıl renge bürünecekti . Erken gelmişti . Kafasını toplayıp Chris'i nasıl ikna edeceğini bulmak istiyordu ama yer olarak Sahil Evleri'ni seçmiş olması gösteriyordu ki bu konuda kendiyle çelişiyordu . Kentte bir restoranı değil de şehir dışını , üstelik de günbatımını seçmiş olması başka niyetleri de olduğunu gösteriyordu . Chris'le nasıl vedalaşacağını düşünüyordu ama aklı onu öpebileceğindeydi . Selin oyun oynamıyordu ama bir yanı evet diğeri hayır diyordu sürekli . Chris , bu ikilemi çabucak sezebilmişti . Chris'in arabasını görünce yerinden kalktı . Kimseler yoktu görünürde . Uzaklarda birkaç balıkçı , solda , bahçe içinde bir köpekçik , açıklarda bir gemi . . . Chris , arabadan çıkıp yürümeye başladığında , Selin de ona yöneldi . Sonra hızlandırdı adımlarını , sabırsızca koştu ve kollarını açıp boynuna doladı . Hiç gelmeyeceksin sandım . Başka nereye giderim sanıyorsun ! Yürümeye başladılar . Üzerlerinde dünkü çekingenlik yoktu , sanki o konuşma da aralarında geçmemişti . Selin bir kez daha başka biriymiş gibi davranıyordu , özgür bir kadınmış gibi . Üzerinde yürüdükleri kumsalda belirsiz ayak izleri bırakarak , adeta kumları incitmek istemiyormuşçasına usulca yürüyorlardı . Elleri , birbirine kenetlenmişti . Sonra bu yeterli gelmedi , Chris , kolunu , Selin'in beline doladı ve kendine çekti . Önlerinde sonu gelmez görünen bir kumsal , sol yanlarında ince , asfalt bir yol ve sağda ise dalgalı bir deniz vardı . Nereye gittiklerini bilmiyorlardı . Zaten önemi de yoktu , çünkü onlar yeryüzünde yürümüyor , paralel bir evrende yüzüyorlardı . Güneş batmış , ay ve yıldızlar çıkmıştı . Önlerine çıkan bir iskele boyunca yürüyüp , sonuna gelince oturdular . Selin , ayakkabılarını çıkarıp , iskelenin nemli tahtaları üzerine koydu , sonra da çıplak ayaklarını , denizin tuzlu , serin sularına daldırdı . Bir çocuğun hoşnutluğuyla , ileri geri çırpıyordu onları . Bu gece onlar için parıldayan yıldızlar değil aydı . Yuvarlak , ışıldayan bir top gibi başlarının üzerinde asılı duruyordu . Yeryüzünün çamurlu dokusundan , karmaşa ve gözyaşından uzakta , özlem duyulan , ümit veren , ulaşılmak istenen bir ütopya gibi parıldıyordu . Selin , dolunayı veya gölgeli denizi seyretmediği zamanlarda sık sık dönüp Chris'e bakıyordu . Kendisi gibi uçup gitmemesi için bunu yapması gerekiyordu sanki . Gözlerim Chris . . . onları kuyuya benzetmiştin . Bildiğimiz kuyulardan değil , üzeri yeşil yosunlarla kaplı gizemli kuyulara benziyor . Kuyular tehlikelidir . . . içlerine düşmekten korkmuyor musun ? Hayır . Hem senin derinliklerinde kaybolmayı , sensiz geçecek bir yaşama tercih ederim Böyle konuşma . Nasıl ? Bensiz yapamayacağını söyleme . Ama gerçek bu . Selin sustu . Konuşmalarının seyrinden hoşlanmamıştı ; hep aynı açmaza gelip tosluyorlardı . Chris'i ikna etmek için tek bir konuşma yetmeyecekti . Aslında biliyordu , razı edilmesi gereken tek kişi Chris değildi , kendisi de vardı . Zaten kendisini ikna edebilmiş olsaydı , şu anda Chris'in kollarında ay ışığını seyrediyor olmazdı . Çoktan hoşça kal demiş olurdu . O geceden sonra beni terk edebildiğine göre çok acımasız olmalısın . . . Ya gelmeseydim ? Gelirdin ? Ya seni bulamasaydım ? Bulurdun . Ya . . . ? Ölürdüm . Uzaktan , bir gemiye ait olabilecek karaltı geçiyordu . Selin o gemide Chris'le olmayı arzuladı . Birlikte açılsalardı bilinmeyene . . . Usanıncaya dek , usandıktan sonra da sorsalardı , Kimiz biz , nereye gidiyoruz ? diye . Geminin pruvasında , ayakta yan yana dursalar , ufku ve onları bekleyen geleceği cesaretle göğüsleseler . Yunuslar yarışsa tekneleriyle ve yelken bezleri şişse üzerlerinde . . . Yelken . . . onları resmeden kocası . . . Evde onu bekliyordu . Bir kız arkadaşına uğrayıp geleceğini söylemişti . Chris'in yanında olmakla ona ihanet mi ediyordu ? Ya yemini ? Selin bunu hatırlayınca irkildi , diğer yanı güçlenmeye başladı . Ona , Kes şu saçmalığı , aşığına doğru dürüst bir hoşça kal deyip evine dön dedi . Selin'in neşesi kayboldu , kendini kaptırdığı hayal paramparça oldu . Yıldızlar bile parıldamıyordu artık . Rüzgar çıkmış gibi geldi ona . . . içi üşüyordu . Gitsek mi artık ? Bazı şeyleri hiç konuşmadık . Karşılık alamayınca devam etti Chris . Alaska'ya gitmeyi ister misin ? Bir süre orada yaşayabiliriz . Sana somon balığı tutmayı , av hayvanlarının derilerini işlemeyi , besleyici mantarları bulmayı öğretirim . Birlikte doğanın bilgeliğini keşfederiz . Nehir boylarında yürür , dağlara tırmanır , orman gezintileri yaparız . Oradaki insanları seveceğinden eminim . İster miydin ? . . . Tabii başka yerlere de gidebiliriz , bu sadece bir öneri . Yine de ne yapacağımıza karar vermeden önce senin kocanla konuşman gerek . İstersen ben de konuşurum . . . Selin , oturduğu yerden kalkıp , iskele tahtalarını gıcırdatarak sahile döndü . Ayakkabılarını elinde taşıyordu . Chris arkasından yetişip yakaladı , Nereye gidiyorsun ? Seninle konuşmaya çalışıyordum . Bu sorunu çözmek zorundayız , kaçmayı sürdüremezsin . Çok düşüncesizsin . Kocanı terk et diyorsun ama onunla kaç yıldır birlikte olduğumu , benim için ne anlama geldiğini , neler yaşadığımı , onu sevip sevmediğimi sormayı akıl edemiyorsun . Haklısın . Sen ve kendim dışında , kimseyi düşünemiyorum . Herkes silindi sanki , yeryüzünde sadece ikimiz varız . Ben silemem Chris . O benim kocam . Onunla dört uzun yıl yaşadık . Seninle dört gün bile olmadı . Yaşlı çınarın dalları rüzgarda hışırdıyordu . Esinti güçlenince birkaç kuru dal kopup , aşağı düştü . Unutmak için olağanüstü bir çaba sarf etmiş olduğu geçmişini , doktoruyla görüşmesini düşünen Selin , ince dallardan birkaçını alıp küçük parçalara bölüyordu . Bir an başını kaldırıp ağaca baktı . Ağaç gibi dünyası da ikiye bölünmüştü ; bir yanı yeşilken diğer yanı kuruydu . Hastalık diğer dallara da sıçramadan çaba göstermeli kendini doktorunun iyileştirici ellerine bırakmalıydı . Başını ağaca dayadı , kabuk üzerinde aceleyle yürüyen bir karınca gördü . Gözlerini kapadı ve saplantı diye düşündü . Süha Bey , aşkı için saplantı demişti . Selin , Orkun'a olan aşkı nedeniyle çok acı çekmiş olsa da duygularındaki tutkuyu bir tür güç olarak görürdü . Ona göre , yaşadıklarının derinliği , sevebilme yetisini gösteriyordu . Bu yüzden kendiyle gururlandığı olurdu . O , bir insanı kendinden çok sevebilmeyi bilebilmişti . Bir zamanlar , kendisi olmak yerine , Orkun'un yatak odasındaki ampul olmaya bile razıydı . Büyük tutkular , ancak büyük ruhlarda gelişebilir diye düşünüp avunur , yaşadıklarından hayıflanmazdı . Oysa , Süha Bey bunu yıkmıştı . Yaşadığın şey aşk değil , saplantıymış demişti . Sonra da uzun açıklamalara girişmişti . Saplantının büyüklüğünün , sevebilme yetisiyle ilgisi yoktur . Mevcut yaşam ne kadar boş , kısır ve anlamsızsa , kişi bir başkasına o kadar güçlü tutulur . Tutku , onu ayakta tutan , yaşama isteğini ve canlılığını koruyan biricik şeydir . Burada söz konusu olan sevgi değil , ihtiyaçtır ve tutkuyu duyan kişinin yaşamının acınası yoksulluğudur . . . Bu sözler Selin'in içine işlemişti ve her biri de acı vermişti . Üzerinde durduğu tahtaların birkaçı çöküyor sanmıştı . Süha Bey , tutkusu geliştikten sonra yaşamında ne tür değişiklikler olduğunu sormuştu . Hatırlıyor musun ? demişti . Selin , gülümsemişti , hatırlamaz olur muydu ? Oturduğu koltukta on yıl öncesini anlatırken bile adeta o zamana dönmüştü . Yeniden on dokuzuna basacak olan , hayatının ilk aşkını yaşayan kızdı . Hayata dönmüştüm . Yaşamayı umursuyordum , kendimi de . Güne coşkuyla başlıyordum ; o gün , ertesi gün yaşamak istiyordum . Bir sonraki gün de . . . gelecek yıl . . . gelecek on yıl da . . . Edebiyata yönelik kaygılarım , hayal kırıklıklarım silinip gitmişti . Artık anne babam tarafından fark edilmenin bir önemi yoktu . Orkun fark etsin , beğensin , beni sevdiğini söylesin yeterdi . Hayat Orkun'du ve öpüşleriyle beni kutsuyordu . Bir mutluluk denizinde yüzüyordum sanki . Hiçbir şey can sıkıcı , yorucu , güç gelmiyordu . Boşluk duygusundan kurtulmuştum . Üzerimdeki o üç beton blok ortadan kaybolmuştu . Kelebekler kadar özgür , onlar kadar hafiftim . Uçuyordum . Hayatı , kendini , bir rüzgarın esintisine bırakmış kelebek gibi yaşıyordum . . . Bunları anlatınca Süha Bey gülümsemişti . Koltuğunu yan çevirip , penceresinden sokağa bakmıştı . Kısa bir sessizlik olmuştu , sonra dönüp konuşmaya başlamıştı . Daha doğduğumuz ilk anda , gözlerimizi açtığımız dünyada umursanıp umursanmadığımızı , bizi seven birilerinin olup olmadığını anlamaya çalışırız . Eğer yoksa , büyümenin onca zorluğunu yaşamaya ne gerek var diye düşünürüz ? Sevilmeyen çocukların iç organlarında bile gelişim eksikleri olur . Yetişkinliğe adım attığımızda sevgiye olan ihtiyacımızı yadsırız bazen . Tek başına , kimseye ihtiyaç duymadan yaşayabileceğimizi kendimize kanıtlamaya çalışırız . Oysa , istenmeye duyduğumuz ihtiyaç ömür boyu sürer . O yıllarda senin hayatında olduğu gibi boşluk ve anlamsızlık duygusu her yanı sarmışsa , başkasınca arzulanma isteği daha da güçlenir . Kişi arzulandığını hissettiği sürece varlığında bir anlam ve önem sezer . Yaşamak ister . Kendisine , kendisi olduğu için değil , yücelttiği birinin arzusunun nesnesi olduğu için değer verir . Tıpkı senin gibi . Ama bu çok uzun sürmez . Eninde sonunda bitecektir , ve bu bitiş ne yazık ki tutkuyu duyan kişi için yıkım olur . Çünkü artık hiç kimse tarafından arzulanmıyordur , o halde varlığının hiçbir önemi yoktur . Kendini horlamaya başlar , tutku duyduğu kişiyi yücelttiği kadar kendini aşağılar . Sizin hikayenize dönebilir miyiz ? Bir yıkım yaşadığınızdan eminim . Selin , kıpırtısız bakmıştı Süha Beye . Kendisi için sıra dışı , olağanüstü olan deneyimi , karşısındaki adam için sadece bir kategoriydi . Belki de ders kitaplarından öğrendiği tipik bir durum . Olacakları bile kendisi anlatmadan tahmin edebiliyordu . Selin , tahmin edememişti oysa , mutluluktan başka şey düşünmemişti . Haftada bir veya iki gece görüşüyorduk . Bir gece banka koştum ama yoktu . Sabaha dek , güneş doğuncaya dek bekledim . Hiçbir anlam veremedim . Sonra o hafta hiç nöbet tutmadı . Gündüzleri bir iki kez karşılaştık , bana sadece selam verdi , çok mesafeliydi . Bana o şekilde davrandıkça ağlayacak gibi oluyordum . Ne olmuştu , neden öyle davranıyordu ? Bir gece görürüm ümidiyle hemşire odasına gittim ; Zingarella'yı dinleyen kız içerdeydi . Ağlıyordu . Eline reçete kağıdı almış bir şeyler karalıyordu . Koridordan bir doktor çağırdı . Kağıdı bırakıp koştu hemen . Neredeyse iç güdüsel olarak kağıda uzandım . Seni içime gömmemi söylüyorlar Orkun . Ama bunu nasıl yaparım ? Sığamayacak kadar büyüksün ! yazıyordu . Kağıdı bırakıp çıktım odadan . Bir süre önce odada yaptıkları konuşmayı hatırladım o zaman : taze piliç , eğlence . . . Benim tazeliğim çabucak tükenmiş miydi ? Yüreğim deli gibi atıyordu . Yüreğimi çıkarıp atabilmek istedim , canımı acıtıyordu . Savursaydım geceye , o korkunç acıyı bir daha hiç duymasaydım . Aradan günler geçti , Orkun'u göremiyordum , gündüzleri bile . Hastaneye gelmez oldum , evde ağlayıp duruyor , hiçbir şey yemeyip kendimi hasta ediyordum . Mutlaka bir açıklaması olmalıydı . Ben farklıydım , bana piliçmişim gibi bakmıyordu . Baktığında beni görüyordu . Yıllık izne çıkmış olmalıydı , belki bir yakını ölmüştü , belki kendi hastaydı , belki de seminerdeydi . . . Belki lerin sonu gelmiyordu . Her şey olabilirdi ama beni sevmemiş olamazdı , mutlaka yeniden biraya gelecektik . Hastaneye geri döndüm . Onun bulunduğu yerlerde olmak bile bana teselli veriyordu . Onun gezindiği koridorlarda geziniyor , oturmuş olabileceği koltuklara oturuyor , açmış olabileceği pencereleri açıyordum . Giderek soluyordum , kelebeğin ömrü tükeniyordu . Kanatları pul pul dökülüyor , kendini yüksekte tutamıyordu . Uçamıyordu artık , bir çalılığa takılmış çırpınıp duruyordu . Onu sadece hayat veren soluk kurtarabilirdi ve o soluk kesinlikle Orkun'a aitti . Annem iyileşmişti , hastaneden ayrılmadan önceki gece , dinlenme salonunda , Orkun'la ilk konuştuğumuz yere oturdum . Arada bir Orkun'un oturmuş olduğu yere bakıyor , delicesine bir istekle , gelip doldurmasını bekliyordum . Sonra sehpadaki dergilere baktım , o geceki dergi duruyor muydu ? Kapağında R . Redford olanı ? Yoktu . Dergilerin yanında eskimiş , soluk bir kitap vardı . Üzerinde En iyi on aşk şiiri yazıyordu . Neruda'yı ilk o gece tanıdım , uzandım ve okumaya başladım , Bu gece en hüzünlü şiirleri yazabilirim Duymak yitirdiğimi , ah daha neler neler Bakışlarım kovalar onu tellim her yerde Bakışlar sanki onu bana getirecekler Sanki her satır benim için yazılmıştı , benim öykümdü . İlk kez hastanede ağladım , bir hemşire gelip teselli etmeye çalıştı . Babamı çağırmışlardı , sıkıntılı bir yüzü vardı . Bu günler hepimiz için zor geçti . Hastane hepimizi yordu kızım . Neyse ki bitiyor artık Sonra beni odaya götürüp yatırmıştı . Neruda o salonda kalmıştı ama kitapçılar Neruda'nın ve başkalarının aşk şiirleriyle doluydu . Kesici alet alır gibi onları alıyordum sonra okuyup yaramı kanatıyordum , kanadıkça acım büyüyor , acı olmaktan çıkıp zevke dönüşüyordu , ardından da eğilip yaralarımı yalıyordum . Selin'in sözleri burada hıçkırıklarla kesilmişti . Bütün vücudu kasılmış , soluksuz kalacak kadar uzun ve derin hıçkırmıştı . O ana bütünüyle geri dönmüştü . Sanki hiç evlenmemişti , başkalarını sevmemişti , Chris'i tanımamış , ardından da ölümünün acısını yaşamamıştı . Sadece Orkun vardı . Çöle dönüşmüş yaşamında , olağanüstü bir vaha gibi ortaya çıkan , Selin'e hiç bilmediği mutlulukları yaşatan ve ardından bir serapmışçasına silinip giden Orkun . . . Vaha ortadan kalkınca Selin'in yaşamı eski çölümsü görünümüne dönmekle kalmamış daha da kötüsü olmuştu . Kızgın sıcak , susuzluk ve yalnızlığa bir de kum fırtınaları eklenmişti . Selin o cehennemi hatırlıyor , hatırladıkça kendini tutamıyordu . Sanki sonsuza dek ağlayacaktı . Dizlerini karnına çekip , yüzünü gömdü . Süha Bey'in karşısında yeterince ağladığını sanıyordu , oysa içi bir kez daha eziliyor , hıçkırıklar dışarı çıkmak için işaret bekliyordu . Tüm dünyanın reddettiği biriydi o . Orkun , herkes ve her şey olduğundan , gidişiyle birlikte hissettiği en yoğun duygu buydu . Sanki dünyanın başına büyük bir felaket geleceğinden , herkes uzay gemilerine binip dünyadan ayrılmıştı . Sadece Selin kalmıştı , onu unutmuşlardı , kimse onu umursamamıştı . Yemeğe çağrılması unutulan , oyuna davet edilmeyen , dansa kaldırılmayan kızdı o . . . Dünya onu böylesine reddetmişken nasıl çaba gösterirdi ? Nasıl küskünlük duyup , içine kapanmazdı ? On yıl sonra bir kez daha benzer şeyler yaşıyordu . Chris'in ölümü de benzer bir şekilde mutluluğun elinden alınmasıydı . Hayatın ona sunduğu neden hep acı ve kayıptı ? Bunu hak etmek için ne yapmıştı ? Birkaç kez burnunu çekti , eliyle gözyaşlarını sildi . Her şey seninle başladı Orkun . . . ne tuhaf ! çirkin bir isim ! Orkun . . . Keşke seni hiç tanımamış olsaydım , keşke hiç sevmeseydim . Zaten sevgi olmadığını söylüyorlar , basit bir saplantıymış . Oysa bunca yıl , büyük bir aşk olduğuna kendimi inandırmış , başkalarına söz etmeyerek büyüsünü korumaya çalışmıştım . Ne yanılgı ! Seslice konuşuyordu . Bunu sık yapmazdı ama çok acı çekerken , kendi kendisiyle konuşmayı severdi . Sessizliğin içinde , görünmeyen birilerinin , belki de Tanrının onu duymasını umardı . Bütün hayatının bir yanılgı olduğunu , hiçbir şeyi doğru yapmadığını düşünüyordu . Yirmi dokuz uzun yıl ! Ne için yaşanmıştı ? Neyi başarmış , neyi öğrenebilmişti ? İçinde , güçlü bir ses sürekli Hiçbir şey ! diye bağırıyordu . Öfkeyle ayağa kalktı Selin ve kendisi de bağırmaya başladı . Tamam . . . pekala . . . Eğer Chris'in söylediği gibi başka hayatlarım da varsa ben bundan çıkmak istiyorum . Başaramadım ! Bu noktadan sonra yanlış olan bunca şeyi düzeltemem . Düzeltmek yerine yeni bir şans istiyorum . Yeni bir başlangıç . Bu kararı vermeye hakkım yok mu ? . . . Neye hakkım var söylesenize ? Nerede , nasıl doğacağıma karar veremiyorum , dünyaya gönderilmeden önce fikrim bile sorulmuyor . Hiç olmasa ne zaman ayrılacağım konusunda söz hakkım olsun . . . Gitmek istiyorum ! Yeni bir şans istiyorum ! . . . Sesi öyle güçlü çıkıyordu ki on metre uzağında bile birileri olsa duyardı . Ağlamak ve bağırmak nefesini tüketmiş , sesini çatallaştırmıştı . Yeterince güçlü bağıramayacağını anlayınca , duraksayıp gökyüzüne baktı . Mavi örtünün aralanıp , bir başın içeri uzanmasını ve onu duyduğunu belli etmesini istiyordu sanki . Oysa hiçbir kıpırtı yoktu . Minik bir serçe geçti sadece , çınarın dalları arasında kayboldu . Beni duymuyor musun ? . . . Ölmek istiyorum ! Selin , öfkesi ve haykırışlarıyla , çevresindeki doğada hiçbir etki uyandıramıyordu . Rüzgar aynı belirsizlikle esiyor , dallar aynı melodiyle hışırdıyor , kuşlar canları çektikçe ötüyordu . Gökyüzünde işaret anlamına gelebilecek ne bir bulut ne de iz vardı . Hınçla inledi . Ayağını ağacın gövdesine vurdu , gözüne kestirdiği bir taşı alıp uzaklara savurdu , sonra da çınarın gövdesine sarılıp yaralı bir hayvan gibi inleyerek ağladı . Yaşamak ne kadar da ağır bir zorunluluktu ! 22 Büyükbaba yamaca oturmuş , duyduklarını düşünüyordu . İçi eziliyordu . Hızlı hızlı inip bahçesinde teselli bulmak istedi ama bacakları onu buraya dek taşıyabildi . Daha gitmesi gereken uzun bir yol vardı . Keşke diye düşündü , keşke bunlara tanık olmadan ölmüş olsaydı . Ağaçları da büyümüştü , kendisine ihtiyaçları yoktu . Zavallı yaşlı kalbi gördüklerine nasıl dayanırdı ? Acaba daha kaç yıl bu acıyla yaşayacaktı ? Torunu , yaşlı çınarın altında , gözyaşları arasında yine o adı tekrarlamıştı . Orkun isminden nasıl da nefret ediyordu ! Yıllar geçmişti , nasıl olmuştu da hala unutmamıştı ? Neden hala onu sayıklıyordu ? Kadınlar neden böyleydi ? Neden saplanıp kalıyorlardı bir şeylere ; yararlı , işe yarar , ciddi uğraşılara neden veremiyorlardı kendilerini ? Aşkı veya aşk dedikleri şeyi neden hayatlarının merkezi haline getiriyorlardı ? Kendisi de sevmişti Saadet Hanımı . Üstelik gün be gün eriyip gidişine tanık olmuştu . Yine de o gittikten sonra bile bahçesiyle uğraşmayı , her sabah altıda kalkmayı , tavan arasında uğuldayan güvercinleri duyunca gülümsemeyi başarmıştı . Kadınlar neden güçsüzdü ? Hele kendi torunu , neden böylesine hastalıklıydı ? Selin'in unutmamış olmasına hayıflanıyordu ama o olayı kendisi de , dün gibi hatırlıyordu . Oğlu bir yaz sonu , Tekirdağ'a gelmiş , ona açılmıştı . Yaşadığım sürece , bana bu kadar acı veren bir şey yaşamadım baba demişti . Oğlunun her şeyi belli bir düzende anlatmasını istemişti . O yaşlı bir adamdı , kafası çabuk karışıyordu . Oğlu da anlatmıştı . Gelini Nergis , şekeri yüzünden hastanede yattığı günlerde , Selin de hastanede kalmaya başlamıştı . Annesine arkadaşlık etmek yerine , başkalarıyla oturuyor , sık sık ortadan kayboluyordu . Yeni giysiler almak için ikide bir para istemesinden kuşkulanır gibi olmuştu oğlu ama ne olabilirdi ki ? Selin , genç kızlık çağındaydı . Görünüşüne dikkat eder olmuştu . Bütün genç kızlar öyle değil miydi ? Selin , geç bile kalmıştı . Ama bir gece , koridorda yürürken , hastabakıcılardan biri oğluna yaklaşmış , Efendim , kızınız geceleri dışarı çıkıyor . Bahçe pek tekin bir yer değil demişti . Oğlu , hastabakıcının başka şeyler de ima etmeye çalıştığını anlamış , onu savuşturarak , Ben ilgilenirim demişti . Sonra bahçeye çıkmıştı . Ne yıldızın ne de ayın olduğu tuhaf bir yaz gecesiydi . Bir süre kimseleri görmemişti , sonra arka bahçede ağaçların arkasında birbirine sokulmuş , iki beyaz leke görmüştü . O noktada durmuştu Bülent Bey . Daha ileri gidip neler konuştuklarını duymak istememişti . Ama görmüştü ; lekelerden biri kendi kızıydı , diğeri ise hastanenin Don Juan'lığına soyunan Orkun'du . Kızına da mı el atmıştı ? Onun küçük , minik kızına . . . O gece Orkun'un son gecesi olacaktı , Bülent Bey , onu doğduğuna pişman edecekti . O gece hiçbir şey olmamışçasına odasına dönüp yatmıştı . Ama sabah erkenden , daha Selin uyurken kalkmış , o sünepe herifi arayıp bulmuştu . Bütün geceyi , onun yüzünü nasıl dağıtacağını düşünerek geçirdikten sonra , onu bir koltukta yarı uykulu , şaşkın ve korkulu bulmak ne güzel olmuştu ! Bülent bey hayalindeki kadar ileri gitmemişti ama sözleri , hayali yumrukları kadar etkili olmuştu . Orkun , Kızınız bana bağlandı , onunla hiç konuşmadan gidersem yıkılır demişti de Bülent Bey'in beynine kan sıçramıştı . Ne sanıyordu kendini ? Bağlanmak mı ? Kızı daha aşkın ne olduğunu bile bilmiyordu . Selin sandığınız kadar küçük değil , birçok şeyin farkında demişti Orkun . Bülent beyin gözleri kararmış , Farkındalıklarını sen mi çoğaltıyorsun ! diyerek üzerine yürümüştü . Ama sonunda razı olmuştu ; kızının iyiliği için , her şeyden çok sevdiği ama yakın olmayı , iletişim kurmayı hiç beceremediği , dizine bir kez olsun oturtamadığı kızının iyiliği için razı olmuştu . Onları gördüğünden , konuşmalarından söz etmemesini tembihlemişti . Sadece bir daha görüşemeyeceklerini uygun bir şekilde söylemesini buyurmuştu . 2 Eroinin balayı dönemi çekicidir . Vücudun doğal morfini olan endorfin ( mutluluk hormonu ) salgılarının üzerine dışarıdan bir de yapay mutluluk ilacı olan eroin eklendiğinde kişi doğal olarak kendisini olağanüstü mutlu hissedecektir . Eroini çekici kılan da budur ; özellikle doyumsuz gençler için . Zaten gençlerin hangisi doyumlu ki ? Kendini güçlü , üstün , radikal , evrensel hissetme duygusu kimi çekmez ki ? On sekiz yaşında ya da elli sekiz yaşındaki kişi bu üstün ve farklı olma açlığını bir şekilde tatmin etmeye çalışmıyor mu ? Eroin ne de kolay bir yol ! Her insan hem toplumda onay görmek ve herkes gibi olmak hem de farklı , özgün ve üstün olmak ister . Tıpkı ; İçimde doyumsuzluk yaşıyordum . Karşıma eroinin çıkması bir tesadüf , şimdi düşünüyorum da ne çıkarsa çıksın aslında kendimden kaçmak istiyordum . Diyen Rahmi gibi . Rahmi'yi toplum boyunduruğu altına alamamıştı ama eroin çok kolay köleleştirmişti . Otoriter babasının ve toplumun köleliğinden eroinin köleliğine geçmişti . 3 Nejat ise kendisiyle tanıştığımda henüz bir günlük temiz di . ( Eroinmanlar eroin almadıkları her günü temiz olarak nitelendiriyorlar . ) Hastaneden yeni çıkmıştı . Daha önce altı kez Amatem'de tedavi görmüştü . Cezaevinde gördüğü tedavi lerin sayısını ise o bile hatırlamıyor . Bu kez , eroini bırakmaya kararlı olduğunu söylüyor . Neden kararlısın ? diye soruyorum . Çünkü mal bulamıyorum . Kanallarımı kaybettim ( kanalları hapisteymiş ) ve para yetiştiremiyorum . diye üç neden sayıyor . Kanal , uyuşturucu dilinde eroin satıcısı anlamına geliyor . Güvenilir bir kanal sahibi olmak ( eroin satıcıları zavallı bağımlılara eroin yerine başka tozlar vererek aldattıkları için ) , parayı kaptırmamak ve gerçek malı temin etmek açısından önemlidir ve eroinmanlar için bir prestij kaynağıdır . Çünkü , bu sahte tozları eroin niyetiyle alıp ölen öyle çok bağımlı var ki . . . Nesi Özleniyor ? Eroinin nesini özlüyorsun ? diye soruyorum Nejat'a . Flaş diyor . Flaş , beş on saniye süren , dünyanın toz pembe , mükemmel göründüğü an demek . Flaş ancak eroin damardan alındığında görülüyor . Bazıları , bu ana taklaya gelmek de diyor . Nejat'a Eğer malı ömür boyu devlet garantisinde bedava bulsaydın bırakır mıydın ? diye soruyorum . Hayır diyor . Bırakırım diyen varsa da yalan söylüyor diye ekliyor . Eroin böylesine çekici olmasaydı , milyonlarca insanı esir alabilir miydi ? Rahmi , Azrail'le her gün dans ediyordum diyor . Taze bırakmış Nejat ise Azrail'le dans etmeye dünden razı . Yeter ki bedava , devlet güvencesinde ve kanalları açık olsun . Nejat'ın anlamsız bakan güzel mavi gözleri , onun henüz Azrail'le dans etmekten vazgeçmediğini gösteriyor . ( Maalesef bu satırları yazarken Nejat'ın yeniden kaydığını öğrendim . ) Kaymak , alkolizmde olduğu gibi , maddeyi yeniden kullanmaya başlamak anlamına geliyor . 4 Otuz dokuz yaşındaki Teoman ise Alkole on yedi yaşında başladım . Sonra esrar içtim . Askerde çavuş olduğum için rütbemi kullanarak askeri hastaneden kodein çalmaya başladım . Kodeini alkolle karıştırarak içiyordum . Çünkü , daha iyi patlıyordu diyor . Patlamak , kafa bulmaya çabucak ulaşmak anlamına geliyor . Kodein , özellikle öksürük şuruplarının ana maddesi olan bir alkoloid ve eroin ailesine mensup . ( Gençler arasında öksürük şurubuyla kafa bulmanın ucuz ve yaygın bir yol olduğunu biliyor musunuz ? ) Askerden döndükten sonra Teoman'ın eroinle tanışması çok zaman almıyor . Otuz iki yaşındaki Vecdi , olağanüstü yetenekli ve yeteneğinin maddi karşılığını da bol kazançla alan gerçek bir sanatçı . Uyuşturucu dünyasına on üç yaşında diazemle merhaba diyor . On beş yaşında alkole , on altı yaşında esrara , on sekiz yaşında eroine terfi ediyor hem de günde on , on beş kez iğne yapacak kadar . . . Hayatım eroin almak için para bulmak , eroin almak ve eroini enjekte etmek kısır döngüsünde geçiyordu . Eroin yüzünden evimi , arabamı her şeyimi satmak zorunda kaldım . On dört senedir eroin kullanan Vecdi son yedi senedir alkolü de eroine meze yapmış . Çünkü artık eroin tek başına kafa yapmıyordu . Günde bir yetmişlik rakı da içiyordum . Tek isteğim , kafaya hizmet etmekti . Yaşamımda şefkat yoksunluğunu uyuşturucuyla yok etmeye çalışıyordum . Yağmurdan kaçarken doluya tutulduğumun farkında değildim . Vecdi otuz iki kez değişik hastanelerde tedavi görmek için yatmış çıkmış . Bu kadar çok tedavi görmesine rağmen , neden bu kez dört aydır temiz olduğu konusunda soru sormaya hazırlanıyordum ki , bakışlarımdaki merakı yakaladı . Sana bir sır vereyim dedi . Biz bağımlılar çoğu kez bu zıkkımdan kurtulmak için hastaneye yatmayız . Nedenlerimiz bambaşkadır . Mesela eroin bittiği ve satın alacağımız kişiyi bulamadığımız zaman hastaneye yatarız . Çünkü orada kesinlikle mal buluruz . Hastane çevresinde uyuşturucu satıcıları cirit atar . Hatta kendileri de bağımlı olan bazı satıcılar , ailelerinin baskısıyla hastaneye yattıklarında , hastane masraflarını içerde tedavi gören bağımlılara eroin satarak çıkarırlar . Her bağımlının aynı zamanda bir satıcı olduğu gerçeğini bilin . Çoğu satıcı bunu para kazanmak için değil , kendi günlük ihtiyacını bedavaya getirmek amacıyla yapar . Bazen de eroin artık kafa yapmadığı için kanımı tazeleyip daha iyi kafa yapsın diye hastaneye yatardım . Damarım bittiği için de hastaneye yatmak iyi gelirdi . Damarların Saklanması Sürekli damardan alınan eroin bir süre sonra damarların kasın altına kaçmasına neden oluyor . Zavallı damarlar bunca acımasız saldırıya rağmen en kötü koşullarda bile işlevini sürdürebilmek için çaresizce iğneden kurtulmaya çalışıyor ve kasın altına saklanıyorlar . Kolda ve bacakta damar kalmadığında sıra boyna geliyor . Boyun damarları da bittiğinde bağımlı , dil altı , vajina içi , penis başı gibi akla hayale gelmeyecek yerlerden iğne yapıyor . Eroin , bilinenin aksine tek alımla bağımlılık yapmıyor . Ayda bir iki kez alındığında bağımlı hale gelmek bir iki yıl sürebiliyor . İşte gençlerin aldandığı nokta bu oluyor : Bak ne kadar uzun süredir alıyorum . Bana bir şey olmaz . Eroin gerçi kokain ve nikotin kadar hızlı fiziksel bağımlılık yapmıyor ama psikolojik bağımlılığı çok çabuk oluyor . Yaşamında doyumsuz , gelecek korkusu ve kimlik arayışıyla boğuşan genç , eroini ilk aldığında güzel duygular hisseder ve içini bir keyif kaplar . Tüm sorunları , dertleri bir anda yok olmuştur . Kendisini rahatsız eden her şey bir anda önemini yitirmiştir . Bedeni de , duyguları gibi orgazmik bir rahatlama yaşar . İşte eroinin bu mucizevi ( ! ) etkisini yeniden yaşamak için bir kez daha almak ister . . . Ve bu bir kezler çok kez olur . Uzunca bir süre sadece hafta sonu eroin alan genç , kendisinin diğerlerinden farklı olduğuna , ömür boyu sadece hafta sonları alarak yaşayabileceğine , asla diğerleri gibi bağımlı olmayacağına inanır . Eroinmanlar , tüm diğer bağımlılar gibi kendilerini kandırmakta ustadır . Ama eninde sonunda balayı dönemi biter . Artık her zaman aldığı doz kafa yapmamaya başlar . ( Çünkü beyin doğal morfin olan endorfin üretimini durdurmuştur . ) Öyleyse doz artırılmalıdır . Dozun artması bağımlılığın başladığının göstergesidir . Tabii , eroinin alındığı günlerin sayısı da artmaya başlar ve eroin kullanımı günlük hale gelir . Buna rağmen bağımlı hala eroine bağımlı olmadığını , istediği an bırakabileceğini sanır . Tıpkı alkolü , sigarayı ben bunu keyif için içiyorum , istersem bırakırım diyen bağımlılar gibi . İstese de bırakamayacağını anladığı an ise artık çok geçtir . Bu noktada bırakmak istese bile , sırf yoksunluk krizine girmemek , sırf bu korkunç acıyı yaşamamak için , dozajı sonu ölümle bitebilecek kadar artırmaktan çekinmez . BAĞIMLILIK BELİRTİLERİ 1. 2. 3. 4. 5. 6. 7. 8. 9. 10 . Zührevi hastalıklar , deri enfeksiyonları , mantar . 11 . Damarlarda şişme ve göçme , solunum hastalıkları . Verem psikosomatik hastalıklar . 12 . Diş çürümelerinde ilerleme , sinirsel kökenli titremeler . 13 . Bellekte bozulma , uykuda karabasanlar , uyanıkken halüsinasyon görmek . üçüncü bölüm kişiliğin erozyonu 5 Eroinin öldürücü tutkusunu komedyen Larry Young şöyle tarif ediyor : Biliyorum genç öleceğim ama Tanrıyla öpüşmek gibi bir şey bu . İşte bu bir anlık Tanrıyla öpüşmek uğruna eroin cehenneminde yaşamlarını yakan gençlerin sayısı dudak uçuklatacak rakamlarda geziyor . Araştırmalarım sırasında on bir yaşında eroin bağımlısı olmuş gençlerle de tanıştım , kırk yaşında eroine başlamış orta yaşlılarla da , altmış beş yaşında eroinle tanışmış bugün yetmiş yaşında olan bir kadınla da . . . Bu insanların çoğu zeki , iyi tahsilli , orta ve zengin sosyal sınıf ailelere mensuptu . Elvan kırk üç yaşında Amerika'da işletme üzerine master yapmış , üç çocuklu , boşanmış bir kadın . Çocukluk ve gençlik yılları babasının mesleki konumundan dolayı değişik ülkelerde geçmiş , birkaç dili anadili gibi biliyor . Elvan on senedir eroin bağımlısı ve halen kullanmayı sürdürüyor . On yedi yaşındaki çocuğu esrara başlamış bile . En küçük çocuğu da potansiyel bir eroinman . Çünkü Elvan hamileliği boyunca da eroin almış . Elvan birkaç kez hastanede iki kez de hapiste yatmış . Günde altı yedi gram gibi çok yüksek miktarda eroin kullanıyor . Vücudu , iğnelerden dolayı cılk yara içinde . Artık iğne yapacak damar kalmadığı için bugünlerde eroini yine burundan alıyor . Ben bu zıkkımı kullandıktan yedi sene sonra ne yaptığımı anladım . Ama bütün sistemimi ele geçirmişti artık . Eroinin başlangıçta en çekici yönü , çağımızın hastalığı olan can sıkıntısını ortadan kaldırmasıydı . Bunu aldığında seks de dahil her türlü haz çok aşağılarda kalıyor . Hiçbir isteğin , hırsın , arzun kalmıyor . Egoyu yok ediyor . Sürekli sevgi ve anlayış içinde olduğunu sanıyorsun . Adeta bilge kafası yapıyor . Yani dünyevi ve bedensel arzular duymuyorsun . Elvan , alkolle eroini kıyaslayarak felsefi görüşlerini dile getiriyor . Neden sistemde alkol yasal da bu değil ? Çünkü alkolle kitleleri manipüle edebilirsin . Sistemin var olabilmek için şiddete ihtiyacı vardır . Amerika'da da , Rusya'da da alkolizm oranı çok yüksek . Sağcı ya da solcu militanların hemen hepsi alkolik ve savaşarak sisteme dahil oluyorlar . Şiddet ekonomik ve siyasal denge için gerekli . Oysa eroin insanı kendine döndürüyor . Sistemi sorguluyorsun . Her şeyin nedenlerini , niçinlerini araştırıyor ve soruların yanıtlarını buluyorsun . Uyandığın için de topluma karşı çıkıyorsun . Sistemin dışına da . Eroin hırsı ortadan kaldırıyor . Oysa sistem için hırs ve rekabet gerekli . Amatem'de alkol krizi yaşayanlara bakın , kayışlarla bağlanmak zorunda kalıyorlar . Çünkü alkol krizi şiddet krizidir . Ama ben bu güne dek hiçbir eroin bağımlısının kayışlarla bağlandığını görmedim . Ayrıca eroin alan insan çalışamaz . Bu sistemde de çalışmayan insan makbul değildir . Miskinleştikten sonra sistemi sorgulamış olmanın ve yanıtlarını bulmuş olmanın yararı ne ? diye soruyorum . Benim sisteme yararım yok ama beklentim de yok diyor . Bugün devletlerin resmi bütçelerini kat kat aşan eroin ticaretinden kazanılan kara para devletlerin bütçelerine aklanarak girdiğine ve devletler bu gelirden vazgeçemediklerine göre Elvan'ın ve tüm bağımlıların sisteme yararı var tabii . Hem de yaşamları pahasına . Kapitalist toplumda başka hangi ürün vardır ki , alıcıyı yalvartarak satıcının peşinden koşturtabilsin . Elvan'ın gözleri uzaklara bakarken , Çocuklarımla birlikte olmayı ve bunu hiç kullanmamış olmayı çok isterdim diyor . Değil çocuklarına , kendine bakacak hali olmadığı için eşi çocuklarını ondan almış . Ruhun gıdası diye tarif ettiği eroin , insanın ruhunu da , duygularını da , bedenini de öldürüyor . Bu madde oyun oynanacak bir madde değil , hayatımı allak bullak etti . Eroin yüzünden çok şey kaybettim . Babamdan kalan onca mal mülkü eroin uğruna sattım . Ama en çok kişiliğimden kaybettim . Dürüst bir insanken otuz yaşından sonra yalan söylemeye başladım . Ayrıca insan sürekli gelişen bir varlık olmalı ama insanın kafasındaki herhangi bir - eroin , din , ideoloji ya da kişi bağımlılığı vb . - takıntı olduğunda gelişmesi bir yana , yerinde sayıyor hatta gerilemeye başlıyor . En çok manevi yönümün gelişmesini engellediği için eroine başladığıma pişmanım . Bu zıkkımı bırakmayı çok isterdim . Ama artık hiçbir şeyi çok istemeye bile gücüm yok . Mücadele etmeye gücüm yok . diyerek umutsuzluğunu dile getiriyor . Benliğimi kaybettim , daha ne kaybedeyim . diyor . Yanındaki arkadaşı , elli iki yaşındaki Hande ise eroine yeni başlamış , son iki senedir haftada bir alıyormuş . Ama o da maalesef diğerleri gibi , kendisinin farklı olduğuna ve asla bağımlı olmayacağına inanıyor . Entelektüelliğinin kendisini bağımlılıktan korumaya yeteceğini sanıyor . Hatta bana , eroinin yaptığı kafa nın dünyadaki en iyi şey olduğu konusunda propaganda yapıyor . Bir kez olsun denemem için ısrar ediyor . Bunun araştırmama katkısı olacağını söylüyor . Aşırı ısrardan çok rahatsız oluyorum . Gençlerin böylesine ısrara ve eroinin harikuladeliği hakkında anlatılanlara bir kez denemek kaydıyla kanacaklarını düşünerek içim cız ediyor . Gençler arasında eroin kullanımı öylesine yaygın ki , hiçbir anne baba kendi çocuklarını çok iyi yetiştirdikleri , ona çok iyi eğitim olanağı sağladıkları için eroinden uzak kalacakları konusunda emin olmasın . Teknolojinin hızla geliştiği ama insan ruhunun gittikçe doyumsuzlaştığı , insanlar arasındaki iletişimsizliğin ve kendine yabancılaşmanın gittikçe arttığı çağımızda herkesin çocuğu eroin tuzağına düşebilir . Eroin aldığını bilerek ya da bilmeyerek , eroinin başlangıç döneminde vermiş olduğu haz , güven , güçlülük , iç barış duygusu böylesine çekici olmasaydı eroin kullanımı böylesine hızlı bir artış gösterir miydi ? Bağımlılar , başkalarını da bağımlı yapmaya gönüllü olarak çalışır . Buna mecburlar . Çünkü verimli bir bağımlının , yıllık eroin ihtiyacını karşılaması için iki milyar liraya gereksinimi var . Her bağımlı , aynı zamanda potansiyel bir satıcı olduğuna göre ? Bu satırları okurken sizin çocuğunuzun asla eroin kullanmayacağını , o tür çocukların farklı olduğunu mu düşünüyorsunuz ? Robert Kolej , ODTÜ , Tıp Fakülteleri gibi okullardan mezun bağımlı gençlerin aileleri de bir zamanlar sizin gibi düşünüyordu . Eroin ve diğer uyuşturucular sadece üniversite öğrencilerinin gittiği kafe ve barlarda değil , sosyete kulüplerinde , diskoteklerde , ortaokul ve lise önlerinde peynir ekmek gibi satılıyor . Okulların önlerinde bekleyen seyyar satıcılar sadece simit satmıyorlar . Hatta ilkokulların önünde satılan simitlerin içine de eroin konulduğu duyduklarım arasında . Eroin pazarında yaş sınırı yoktur . Kişi ne kadar genç yaşta bağımlı kılınırsa o kadar karlı bir iştir . Çocuk pornografisine , çocuk seksine düşkün saygın ( ! ) işadamı sapıkların Uzak doğuya yaptıkları seks turizmi gezilerinin ve çocuk seksi ticaretinin ne boyutlarda olduğu tüm dünyada bilinirken , ülkemiz bu ticaretten muaf mı ? Sapıklığın dini , imanı , milliyeti yoktur . Gençlerin yaşadıkları bunalım , onları eroine iten nedenlerden biri . 8 Yasal Valium , Diazem gibi haplardan eroine geçenler arasında beni en çok şaşkınlığa düşüren kişi , yetmiş yaşlarında şık giyimli bir kadın oldu . Bu hanım , son beş yıldır eroin kullanıyor . Ailesinden kalan , harcasa harcasa bitiremeyeceği kadar çok parası olan bu kadınla tanışmamın öyküsü bile tek başına bir kitap konusu olabilir . Hiç evlenmemiş , tek başına yaşayan bu kadın eroin bağımlısı genç bir delikanlıyla özlemini çektiği ana - oğul ilişkisi yaşadığını söylüyor . Anne parayı ödüyor , oğul malı getiriyor . Hiç korkmuyor musunuz ? diye soruyorum . Kaybedecek neyim var ki ? diyor yaşlı kadın . Zenginlik içinde geçen mutsuz bir hayatın son demlerinde eroin bana mutluluk veriyor . Bu mutluluğun gerçek olmadığını biliyorum . Ama gerçeklerden ne yarar gördüm ki ? derken yaşanmamış bir hayatın acı kıvılcımları , donuk gözlerinde çakıyor . Ve hüzün yüzündeki kırışıklıkları biraz daha oyarak derinleştiriyor . Alev , kırk sekiz yaşında bir eroinman . Onun eroinle tanışması da on altı yaşında zayıflamak amacıyla aldığı Dexedrin ile oluyor . Felsefe bölümünü bitiren Alev çok iyi İngilizce ve Fransızca konuşuyor . Felsefeye merakı onu ünlü yazar , çizer ve ressamların dünyasına sokuyor . On sekiz yaşında sırasıyla , içki , kokain ve eroinle tanışıyor . Çevresi gerçekten geniş olan bu genç kız , erkek arkadaş olarak hep hastalıklı , kendisine bakıcılık yapabileceği kültürlü ve bağımlı erkekleri seçiyor . Alev'in babası bir hacı ve emniyet amiri . Ailesinden kendisine büyük bir miras kalmış olan karısını , türlü numaralar çevirip Bakırköy Akıl Hastalıkları Hastanesi'ne yatırıyor . Alev'in annesi otuz yıldır Bakırköy'de . Onu tanıyanlar Bakırköy'de en yatmayacak insan diye tanımlıyor . Zeki ve yaratıcı olan bu kadın , kocasının aç gözlülüğünün kurbanı . Alev'in babasının amacı , annesinin parasını istediği gibi kullanmak ve sevgilisiyle gününü gün etmek . Alev ise babası tarafından ( kız çocuk olduğu için ) önemsenmiyor ve teyzesinin kızı tarafından büyütülüyor . Alev için bugün yaşamak ya da ölmek bir anlam ifade etmiyor . Eroinsiz bir yaşam ona göre zaten mümkün değil . Sigara ve eroin onun tek dostu . Mutsuz ya da parçalanmış ailelerden gelen çocuklar - bir yudum mutluluk için - uyuşturucuyla ilk karşılaştıklarında ona dört elle sarılıyorlar . Bir çocuğa ailenin vereceği en önemli şey , kendisini değerli hissetmesi , varlığından mutlu olunduğunu bilmesi , önemsendiğini hissetmesi ve kendisine güven duymaya teşvik edilmesidir . Çocuğu en iyi okullara göndermek , en pahalı oyuncakları almak bu temel değerlerin yerini tutmuyor . Ailenin görev ( ! ) anlayışıyla yaptığı tüm fedakarlıklar da içten bir sarılmanın , doğal bir sevginin yerini tutmuyor . Konuştuğum ailelerin de yanılgıları buradan kaynaklanıyor : Çocuğuma karşı tüm görevlerimi yerine getirdim . Niye böyle oldu anlayamadım diyor bir anne . Ona , kullandığı görev sözcüğüne dikkat etmesini söylüyorum . Çocuklar görev gereği gösterilen sevgi ve ilgiyle , içten gelen sevgi ve ilgiyi ayırt edecek kadar duyarlıdır . Çünkü çocuğun dünyası saf duygudan ibarettir . Mantık yedi yaşından itibaren devreye girer . O ana kadar çocuk her şeyi duygularıyla algılar , duygularıyla yorumlar , çocuğun duygu antenleri tam kapasiteyle açıktır . Onun hayatı öğrenmesi , doğruları ve yanlışları ayırt etmesi için elinde olan tek araç , duygularıdır . Ama duygularını ifade etmesi ona yasaklanırsa , duygularının yanlış olduğu ona söylenirse , hissettiklerinden dolayı yargılanırsa , fiziksel ve duygusal şiddete maruz kalırsa , ağlaması , gülmesi , kızması suç olursa , duygularıyla alay edilirse . . . çocuk değerli , önemli , özgün biri olduğunu nasıl hissedebilir ki ? Kendisine nasıl güven duyabilir ki ? Para , çocuğun güdük kalmış , gelişememiş ve kırgın benliğini tamir etmeye yetmiyor ; görev gereği yapılan sevgi ve ilgi gösterileri de . . . 9 Katı , otoriter ve ilgisiz bir doktorla evli olan kadın , acısını uyuşturucu haplarla dindiriyor , yaşamındaki sevgi boşluğunu ise hayatını oğluna adayarak gidermeye çalışıyordu . Oğlunun neden eroinman olduğunu anlayamaması çok doğaldı . Ona her şeyimi verdim . Sevgiyse sevgi , eğitimse eğitim . Onu en iyi okullarda okuttum diyerek kendisini rahatlatma yollarını arıyordu . O , kendi açlığıyla oğlunu sevgiye boğduğunu bilmiyordu . O , çocuğa aşırı düşkünlüğün nevrotik bir sorun olduğunu da bilmiyordu . Çocuğa düşkünlük , fedakar anne rolü toplumumuzda yüceltiliyor ya . Çocuk annesinin kendisini tutsaklaştıran bu aşırı ilgisiyle duygusal ve ruhsal olarak gelişemeden , sorumluluk üstlenmeyi öğrenemeden büyüyordu . Dünyanın merkezinde kendisi vardı . Annesinin etrafında bir pervane gibi dolaşmasına katlanamıyor , yaşam ona ağır geliyordu . Sorumluluk nedir hiç öğrenmemişti ki . Üniversiteyi bitirdikten sonra ilk girdiği şirketin müdürü delikanlıya yakın ilgi gösteriyor , baba ilgisi açlığı çeken delikanlı , çocuksu bir ben merkezcilikle müdürün ilgisini bir baba ilgisi olarak algılıyordu : Değerini bilen bir baba . . . Müdür onu cinsel ihtiyaçları için kullansa da , o kullanılmaya razıydı , yeter ki sevilsin . Delikanlı eşcinsel yaşamından suçluluk da duyuyordu . Ama aynı dönemde tanıştığı alkol , esrar ve eroin suçluluk duygusunu bir anda yok ediyordu . Müdür delikanlının uyuşturucu aldığını biliyor ama eroini aklına bile getirmiyordu . Ta ki delikanlı kendisine para için şantaj yapana kadar . Delikanlı bu arada üç kez intihara teşebbüs etmişti . Birçok kez eroinden kurtulmak için yurtdışında değişik hastanelerde yatmış ama her seferinde kendisinden daha bencil olan eroine dönmüştü . Eroin kendisine rakip sevgili tanımaz . O başrolde olmalıdır . Eline geçirdiği kişiyi kendi kölesi yapmayı çok iyi bilir ; eroin tacirleri gibi . . . Delikanlıyı Adsız Narkotikler ( NA ) grubuna katılması için teşvik ediyorum . Telefon numarasını veriyorum . Kim bilir belki bir gün , mezara girmeden ya da hapse düşmeden önce arar ve katılır . Görüldüğü gibi , dışarıdan bakıldığında doktor baba , sadık eş ve üniversite bitirmiş , iş hayatına atılmış delikanlı ; toplumun aile imajına ve değerlerine ne de uygun bir aile . Dışı seni yakar içi beni türünden . Bu delikanlı eğer yaşamayı becerebilirse yarın evlenecek de , muhtemelen kız da benzer bir aile yapısından gelmiş olacak . Sevilme peşinde koşan ve sevmeyi bilemeyen iki genç , yasal ve yasal olmayan uyuşturucuların etkisiyle sevme oyunu oynayacaklar ve minik bağımlı çocuklar dünyaya getirecekler . Bugün yılda yüzde 370 artış gösteren uyuşturucu bağımlıların oranı nereye tırmanacak ? ÇOCUKLARINIZDA DİKKAT EDİLECEK NOKTALAR : 1 . Çocuğunuzun davranışlarında bir değişiklik seziyor musunuz ? 2. 3. 4. 5. Bakışları donuklaşıyor mu ? ( Eroinin etkisindeyken göz bebekleri aşırı küçülür , yoksunluk krizinde ise aşırı büyür . ) 6. ) oluyor mu ? ( Eroinin yoksunluk belirtileri başlangıçta gribe benzer . ) 7. Sizi faşist olmakla suçluyor ve şiddet gösteriyor mu ? 8. ( Kollarındaki iğne izlerini gizlemek için ) 9. 10 . Kilo kaybediyor mu ? 11 . Sürekli kaşınıyor mu ? 12 . Aşırı tatlı yiyor mu ? beşinci bölüm ölümle dans etmek 10 Eroin bağımlılığı tesadüfen olmaz . Aslında kişi eroini kullanmadan önce de bağımlıdır : kişilere , kumara , alkole , esrara , sekse , sigaraya , aktivitelere ya da eğlenceye . Bağımlılığın her türünün ortak özelliği maddenin , kişinin ya da aktivitenin yaşamında başrol oynamasının olmazsa olmaz olduğuna inanmasıdır . O kişi olmazsa yaşayamam ; sekssiz yaşayamam ; alkolsüz bir hayat düşünemem ; başarı için günde on altı saat çalışmam gerekir vb . Kabul etmek gerekir ki günümüz toplumu bağımlı bir toplum . O çok meşgul işadamının , o çok çalışkan öğrencinin , o çok seksi güzel kadının , o çok güçlü , yakışıklı maço erkeğin , o kendi halinde bir köşede içi içini yiyen masum genç kızın , o gittiği her partiye hayat veren delikanlının iç dünyasına inildiğinde kocaman bir boşluk görülür : sevgisizlik . Timur beş senedir eroini bırakmış bir genç . Şu anda iyi bir işte çalışıyor . Her gün de Adsız Narkotikler toplantısına katılıyor . Defalarca kaymasına ( uyuşturucuya yeniden başlamasına ) rağmen şimdi kararlı görünüyor . Göğüs ve karın bölgesinde geniş bir daire çizerek , Şuramda kocaman bir delik vardı . O deliği doldurmaya çalışıyordum diyor . Deliği alkolle , haplarla , kokainle , LSD ile ya da eroin ile doldurmam fark etmiyordu . Yeter ki o boşluğun acısını duymayayım . Aldığım şeyin isminin önemi yoktu , geçici de olsa yeter ki deliği kapatsın . Ne yazık ki son yıllarda , eroin satıcıları gençlerin karşısına her yerde çıkıyor . Gençlerin delikleri de doldurulmayı bekliyor , doldurulan her delik eroin tacirleri için bugünün parasıyla yılda iki milyar TL demek . Eroin ve tüm uyuşturucu kullanımında bir duyguları öldürme eşiği vardır , bu eşik kişiden kişiye değişir . Bağımlı kişinin beyninde duygular eşittir acı çekmek formülü vardır . Acı çekmemek için duyguları öldürmek gerekiyor . Kimi bir şişe rakıyla öldürüyor , kimi üç gram kokainle , kimi beş gram eroinle . Duyguları öldürme eşiğinin tavanı ise ölüm . Madde kullanımı arttıkça acı eşiği de intihara , ölüme varana kadar yükseliyor . Aradığımı Buldum Sandım Timur , Artık kendi yalnızlığımda tutunacak dal kalmamıştı , ruhsal çöküntümün önüne geçemiyordum , madde bana başlangıçta ihtiyacım olan şeyleri verdi : deliğimi kapattı , eksikliğimi giderdi . Aradığımı bulduğumu sandım , çaresizlikten kullandım , gittikçe çaresizliğim arttı , dozajı artırdım . Önce bana gökleri verdi , özgürlüğü verdi , sonra beni hapsetti . İş yaşamım , aile yaşamım , ilişkilerim her şeyim iflas etmişti . Korku doluydum . Ölümü ensemde hissediyordum . Bir boşluğun içindeydim ve tutunabileceğim bir şey yoktu . Kullanıyor ama kafa bulamıyordum . İntihar etmek istiyor ama beceremiyordum . İlk kez NA ile karşılaştığımda bir çıkış yolu olduğunu gördüm ; iyileşme yolu . Ölmek istemiyordum . Kendimi uyuşturucularla adım adım öldürürken bile ölmekten korkuyordum . Bağımlıların en önemli özelliği , tıpkı bir çocuk gibi ben merkezci olmaları ve kimsenin kendilerini anlayamadığını sanmaları . NA toplantılarında ilk kez başkalarına yöneldim . Ben merkezimden çıkıp başkalarına yönelmem dünyamı genişletmeye başladı . İlk kez birine benim rehberim olur musun ? dedim . Bu tevazuyu gerektiriyor . Ben Merkezcilik Terk Edilmeli Bağımlılar her şeyin en iyisini bildiklerinden kendileri için birinden yardım istemek egolarına ters düşer . Ama dünyanın kendi sandıklarından ibaret olmadığını bilmek , yardım isteyebilmek , danışabilmek , mütevaziliğin başlangıcı , ben merkezciliğin yavaş yavaş ölümüdür . Kibirli , kendisinin en zeki olduğuna inanan ben merkezci kişinin birilerini kendisine rehber seçmesi mümkün değildir . Ya reddedilirsem ! korkusu var ya . Timur , uyuşturucu kullanırken etrafımda olan biten her şeyin benimle ilgili olduğunu sanıyordum . Dünyanın merkezi bendim ama dünyanın merkezinin bu kadar kalabalık olduğunu bilmiyordum , diyor . Dünyanın merkezinin bu kadar kalabalık olduğunu bilmeyen sadece uyuşturucu bağımlıları mı ? NA'nın bence en önemli işlevi insanın duygularını yeniden hissetmesine yardımcı olması . Bağımlı zaten bir maddeye , duygularını öldürmek için bağımlı olur . Ona göre duygular tehlikelidir . Ama yaşamdan duygularımızla zevk alırız . Yaşamın ruhunu duygularla yakalarız . Başka Maddeye Yönelmek Bir bağımlı favori maddesini bıraksa da bu tek başına çözüm olmuyor . Sonuçta üç ile yedi gün süren fiziksel yoksunluk krizi bir şekilde atlatılabiliyor . Ya sonra ? Delik yine kocaman bir şekilde ortaya çıkmayacak mıdır ? Bu nedenle eroini bırakan kişi , kısa zamanda alkole , esrara , sekse vb . yöneliyor . Duyguları öldürme eşiği hücrelerinde kayıtlı olduğu için yerine başka bir şey koysa da o şeyi de had safhada kullanıyor . Yetmiyor , yine favori maddesine yöneliyor . Bu arada duygu öldürme eşiği daha da yükselmiş oluyor . Bu nedenle eroin ya da benzeri madde bağımlıları tıpkı alkolikler gibi defalarca kayıyorlar , defalarca hastaneye yatıp çıkıyorlar . Çünkü duyguları hala hasta kalıyor . NA'nın işlevi de burada devreye giriyor . Deliği başka maddelerle değil , o kaçınılan , o korkulan duygularla yüzleşerek doldurmaya yardımcı oluyor . NA'nın on iki basamağında , tıpkı bir bebek gibi duygularıyla tanışmayı öğreniyorlar . Peki NA üyeleri arasında hiç kayan olmuyor mu ? Tabii ki oluyor . Ama burada sorumluluk kişiye düşüyor . Çocukluğunda duygularını bastırmak zorunda kalmış , uyuşturucu alırken duygularını öldürmüş yetişkin çocuk birdenbire maddeyi bıraktığında psikolojik bunalımlar yaşıyor : bastırılmış ; nevroz , depresyon , takıntılar , kleptomani vb . tüm haşmetiyle ortaya çıkıyor . Artık duygularının , hastalıklarının ağrılarını kesecek uyuşturucu da olmadığı için neye sığınacağını bilemeyecek hale geliyor . Duygular çocukluktan itibaren adım adım öldürüldüğü için adım adım diriltilmesi gerekiyor . NA'nın on iki basamağı da bu amaca yönelik . Duygusal büyüme herkes için zordur . Bağımlılar için daha da zor . NA olgun bir kişiliğin göstergesi olan sabrı da öğretiyor . Bağımlı kişi zaten sabrın s sini bilmediği için bu noktaya gelmiş ya . En ufak bir duygu hissettiği an maddesini almış ya . . . NA'ya devam edip , basamakları takip etme , duygularıyla tanışma , yüzleşme ve duygularını oldukları gibi kabul etme sabrını gösterebilen kişilerin başarıları ve NA'nın başarısı bugün dünyada bağımlılık tedavisi yapan tüm merkezlerin kabul ettiği bir gerçek . Sabrı öğrenmek uygulamayla olur . NA'da sabrı sabırla öğretiyor . Eroin bağımlılarıyla iki ay süren çalışmam boyunca onlardaki zeka pırıltıları beni etkiledi . Her ne kadar Amatem'de görev yapan psikiyatrist Ali Babaoğlu bu zeka pırıltılarını eleştirse de : . . . entelektüel yetilerde uzunca bir süre bozulma görülmeyeceğinden bağımlı kişilerde temelde yatan kişilik bozukluğuyla da beslenmiş , parlak bir zeka ve yalancı bir filozofluk çok belirgin bir ortak özelliktir . Keskin toplum eleştirisi , esprili ve zeki özeleştiri , bir çeşit kara mizah , bilgi düzeylerinin çok üstünde bir entelektüel performans onlarla tanışanları şaşırtır ve çarpar . Ancak çok deneyimli bir psikiyatrist ya da psikolog bu kabuğun altındaki duygusal boşluğu sezebilir ve pek çok aydının çok dokunaklı bulduğu bu zeka parıltılarından etkilenmeden tanısını koyabilir . Evet , Ali Babaoğlu'nun dediği gibi ben de bu zeka pırıltılarından etkilendim . Ama onların duygusal boşluklarını anlamak için psikiyatrist ya da psikolog olmak gerekmiyor . Zaten kendileri duygularını tanımadıklarını söylüyorlar . Bana göre , eroin bağımlılarının büyük bir oranı zekalarından dolayı ve duygularını tanıyamadıkları için topluma uyum sağlamak yerine kendilerini iptal eden kişiler . Ayrıca , gözü görmeyen kişi nasıl diğer duyularını daha keskin bir şekilde kullanabiliyorsa , nasıl salt duygularıyla yaşayan bir kişi kararlarında mantığı devreye sokamıyorsa , maddeyle duygularını öldürmeyi seçen kişilerin zekası da duygu gözü görmeyen kişiler olarak daha keskin olamaz mı ? Bu bağımlı kişilerin zeka pırıltılarından oluşan bir felsefe kitabı oluşturmak yararlı olurdu . Doğum tarihim 13 Şubat 1963 . Kışın simgesi bir ay içinde doğmuşum . Ne güzel günlerden tükenişe doğru uçtuğum zamanlar , doğum tarihim olan 13 rakamından hep gıcık kapmışımdır . Ama , bu rakam arada bir olsa da karşıma çıkarak kendini illa hatırlatmıştır . Ve artık şikayetçi de değilim sayın savcım . Mahkemeye gidip bu rakam bana kelek gibi geliyor . Hani , iptal edek abiler desem ne yazar ? Bu gerçekten uğursuz , kelek , adi bir rakam mıydı ? Benim kaderime etkisi olmuş muydu ? Bunu birlikte göreceğiz . Gerçek yaşamın ilginç , acılı , tuhaf ve komik öykülerini de birlikte yaşayalım . Tabii ben tekrar yaşayacağım . Hani , ben canlısından , sizler ikinci kopya banttan dikiz eylemek hesabı diyorum . . . Kendimi bildiğimde , doğduğum o yılların büyük kazası Kırıkkale'deydim . Babaannemin kocaman bahçeli evi en güzel yıllarımın başlangıcıydı . Toprak evin etrafında aynı şekil iki ev daha vardı , yani kiracılarımızdı . Büyük amcamın eşi bizi sevmez , hep küçük görürdü . Ailesi çok sosyetikmiş , biz boş insanlarmışız . Ona göre , cehaletin simgesiymişiz . Ne mutlu bize . Lakin , ilkokulu zor bitirdiğini hiç anlatmazdı . Bu nasıl bir medeniyet oluyorsa . Babaannem geleneksel Anadolu kadınıydı . Dedem çok erken öldüğü için , erken yaşta dul kalmış . İkisi kız , beş evladını her türlü zorluğa göğüs gererek büyütmüş . Büyük amcam erken yaşta okulu bırakıp çalışmaya başlamış . Ben doğduktan sekiz ay sonra babam ölmüş . Ölümünü şöyle anlatırlardı : Kamyon şoförüymüş . Patlak lastiği tamir ettikten sonra , kontrol etmek için büyük çekiçle vurmaya başlamış . Dış lastiğin çatlak bir yerine vurunca , iç şambriyel patlamış ve koca lastik yerden fırladığı gibi havalanmış . Ama , babamın alnını parçalayarak . Ölmeden önce başına toplananların anlattığına göre , beyni dışarı çıkmış ve dağılmış . O yıllar ambulans , acil servis falan nerde ? Acı içinde zıplaya zıplaya can vermiş . Bazen yolda giderken bir arabanın kedi ezdiğini gördüğüm olur . Kedi kolay can vermez . Üzerine soğuk su dökülürse , fazla can çekişmeden öldüğü söylenir . Ama çok zıplar , zıplaya zıplaya yerlere , duvarlara çarpar . Dakikalarca çırpınır ve son kez bir yere çarpıp ölür . İşte , bir kedinin ezilme sonrası zıplayışları , bana anlatılan babamın ölümünü hatırlatır . Beyni dağılmış bir insanın çırpınışlarını o zaman çok daha iyi anlarım . 1968 yılında annem olacak kadın Almanya seferi için işçi yazılmış . Ve ben onu daha hayal meyal tanırken , Almanya yolcusu olmuş . Annem gitmeden önce hatırladığım iki olay vardı . Yaşım küçük olduğu için morfin vurmadan dişimi çeken doktora gidişimiz . Ve beşinci yaş günümde bir dilim yaş pastayla eve gelerek limonata hazırlayışı . Kırıkkale'nin en güzel zamanlarıydı diyeyim . Aslında bu ülkenin en güzel zamanlarıydı . Her yerin insanları aynıydı . İnsanlık , saygı , sevgi , merhamet ve daha ne güzel duygular vardı . Bir cenaze olduğunda , kırkıncı gün dolana kadar radyo açılmazdı . Evler yan yana ve bahçeliydi . Her bahçeden diğer bahçeye geçmek için bir ara kapısı vardı . Pazara , gezmeye , yola gidenler bile kapılarını kilitlemezdi . Komşular boş kalmış evlere girip çiçekleri sulardı . Kapılarda kilit vardı , ama kimse kilitlemek için anahtarını kullanmaya gerek duymazdı . Baş komşularımız belliydi , yan bahçemizde Meliha hala , onun yan bahçesinde Vasfiye hala vardı . Öbür komşularımızla onlar kadar yakın değildik . Basit bir yaşantımız vardı . Ama mutluyduk . Yakın komşular aralarında para toplayıp at arabası kiralayarak kasalarla domates alırdı . Sonra büyük kazanlarda kaynatılır ve yıllık salça hazırlanırdı . Ve eşit bir şekilde paylaşılırdı . Sucuktan pastırmaya kadar her şey ortak yapılır ve paylaşılırdı . Bakkaldan salça alan bir kadına beceriksiz gözüyle bakılırdı . Akşam yemeğinden sonra bahçelerin beton bölümlerine minderler serilirdi . Börekler , tatlılar , pastalar ve semaverde demlenen çay eğlencesi başlardı . Erkekler günlük işleri konuşurken , kadınlar dedikodu faslıyla günün yorgunluğunu atardı . Biz çocuklar saklambaç , köşe kapmaca gibi bahçe oyunlarıyla uğraşırdık . Ter içinde kalıp perişan olduğumuzda , çayın hazır oluşu molamız olurdu . İçi kıymalı , peynirli , patatesli börekleri yemeye doyamazdık . Artık evlenme çağı gelmiş oğluna veya kızına eş arayan kadınların dedikodusu çok eğlenceliydi . Erkekler konuşmaktan sıkılınca , yüzük saklama oyunu başlardı . Sigarasına , rakısına , meyhane hesabına saatlerce oynarlardı . Çocuk olduğumuz için onların başında bekleyip , yağ çekerdik , hani belki biri gider de oyuna katılırız hesabı diyorum . Lakin , çöken kalkmaz olurdu . Sokaklar gece bile kahkaha sesleriyle doluydu . Kırıkkale'de bir günün başlayışı ve gelecek gün hemen hemen aynı olurdu . Sabah erkenden kalkardık . Babaannem çay suyunu tüp üzerine koyduktan sonra , bana on kuruş verip yere tükürürdü . Ben gezmeyi seven bir çocuk olduğum için geç gelirdim . Babaannemin hesabına göre , tükürük beş dakika içinde kururdu ve ben , tükürük kurumadan gelmeliydim . Hani , onun beş dakika hesabı öyleydi . Okuma yazması yoktu ama para ve saati hiç şaşırmazdı . Sabahları fırından taze ve çıtır simit alıp çaya yetişirdim . Kahvaltımızı o yılların kıymetlisi kuruşla alınan simitlerle yapardık . Babaannem , ucuz olduğu için filtresiz İkinci sigarası içerdi . Simitli kahvaltıdan sonra , keyif çayının yanında keyifle tüttürürdü . Kiralara biraz zam yaparsam , motorlu sigaraya başlayacağım derdi . ( Motorlu Filtre hesabı demekti . ) Biri Samsun veya Maltepe ikram edince , ömrün bol olsun evlat derdi . Sohbet sürerken , motorlu sigara paketini önüne çeker ve arada bir yakardı . Yaktıkça da ömrün bol olsun evlat demeyi ihmal etmezdi . Okuma yazması yoktu ama , işine geldi mi imam hatun olurdu anında . Zengin değildik . Ama yoksul da sayılmazdık . Her ne kadar büyük yengeme göre Cahiller Ordusu mensubu olsak da , kafamıza göre mutluyduk işte . Sabah geçip öğlen olduğunda , kadınlar kazanlarda çamaşır kaynatma işiyle uğraşırdı . Her bahçeden kaynayan çamaşırların buharı yükselirdi . Tandırlarda akşam yufkası pişirilirdi . Çocuklar ellerinde sopalarla , eski araba tekerleklerini yuvarlamaya bayılırdı . Günümüz oyunla geçerdi . Pazara gidilince , sepetlik vazifesini biz çocuklar görürdük . Hani , Vurun yükü sıpaların sırtına . Yemekten başka ne bilir veletler hesabı diyorum . Büyükler alır , biz sırtlardık . Evimiz Güzeltepe Mahallesi'ndeydi . İsmi gibi güzel bir tepeydi . Aşağı , Çallöz pazarına veya şehir merkezine yalnız inmemiz yasaktı . Evi bulamayız diye bırakmazlardı . Öğlen uykusuna yatma mecburiyetimiz vardı . Ben yorganın altına yastıkları yerleştirip pencereden kaçardım . Kırıkkale'nin gezmedik yerini bırakmadan eve dönmezdim . Yine pencereden girip , yeni uyanmış numarasıyla babaannemi kandırırdım . Yufka arası yumurtalı fasulye ve ayran , ikindi yemeğimiz olurdu . Babaannemin keyifle tüttürdüğü sigara dumanlarını saymak hoşuma giderdi . Zamanla , duman sayma merakım ilk sigara yakışım oldu . İçime çekince öksürükten geberecek gibi oldum . Babaannem anlamasın diye üşütme numarası yaptım . Sonra bir iki derken günde çeyrek paket sigara içmeye başladım . Sabah , öğlen ve ikindi vakti böyle geçerdi . Akşam ezanı okunurken kadınlar çocukları toplamaya başlardı . Lan eşşekler , sabahtan beri oynuyorsunuz . Babanız gelecek . Yemek hazır ama akşam ekmeğine gitmediniz hala . Koşun lan . . . . sesleriyle inlerdi mahalle . Hepimizde bir koşturmaca başlardı , fırına kadar yarışırdık . Beni geçen , geçtiği anda kendini yüzükoyun yerde bulurdu . Hani , ayağım yanlışlıkla kardeşin ayakları arasına girmiş olurdu . Akşam yemeği sonrası yine komşu sohbetleri , börekler , semaver çayları faslı başlardı . Yaz ayları böyleydi . Ama kışın yaşantımız biraz değişirdi . Zayıflatılmış mangal külüne patates gömüp pişmesini beklerdik . Sonra soğumasını beklemeden tuzlayıp yemeye başlardık . Ağzımız yandığı halde iştahla ısırırdık . Tek şikayetimiz , soğuktan sokağa çıkamayışımızdı . Ben hep postacıyı beklerdim . Postacıyı gördüğümde Almanya'dan mektup var mı ? derken , kalın kaşlarını kaldırmasına çok bozulurdum . Ama mektup olduğunda , daha karşılaştığımız anda gülümserdi . Koşarak mektubu alırdım . Beş yaşında okuma yazma öğrenmiş olduğum için , mektubu neşeyle okurdum . Hatta babaanneme ve komşulara gelen mektupları bile ben okurdum . Kırıkkale'nin meşhur Tınaz okulundaki komşu öğretmen herkes gibi babaannemi çok severdi . Öğretmen oğlum , benim torunum mahalleyi karıştırıyor . Şunu sınıfına al , bir şeyler öğrensin . Sopa kar etmiyor . Belki senin ilmin kar eder diye başından atışı , beş yaşında okulla tanışmamı sağlamıştı . İlk zamanlar sınıfı pek sevmemiştim . Fakat annem , gelen mektuplarında yakında beni Almanya'ya aldıracağını yazardı hep . Almanya'ya gitme ümidiyle kısa sürede okur yazar oldum . Altı yaşıma girdiğimde hızlı bir şekilde okuyup yazmaya başladım . Fakat okulu çok karıştırınca öğretmen beni sepetlemek zorunda kaldı . Erken okuma yazma öğrenmem , diğer çocuklar için hayranlık uyandıracak bir olaydı . Fakat , o yılların macera romanları olan eski yabancı softa efendi Kinowa ve iskelet elbiseli Killing - Her Boka Hoplar efendi yeni bir dünya ile tanışmama neden oldu . Kinowa hiç azat etmez , anında işi bitirirdi . Killing efendi ise , saç teli kadar ince iple onuncu kata çıkar , abazan ve dul teyzeyi anında orgasmus eder bırakırdı . Killing efendi yeni abazanlara hizmet için geldiği gibi giderken , teyze seslenirdi : Cumartesi kocam yok , börek yaparım sana . . . . Börekçi teyze bekleye dursun , Killing efendi başka teyzeyle hamur işleri yapardı . Silah , kan , şiddet , insan ve hayvan öldürme gibi duyguları hep o romanlarda görürdüm . Pamuk tatlısı ve elma şekeri karşılığında çocuklara yazılarını okumam normal bir olay sayılırdı . Haybeye yazı okunmazdı ya . Mahallemize on beş dakika uzaklıkta anneannem otururdu . Babaannem kızınca ona , anneannem kızınca babaanneme dönüş hesabı diyorum . Hani , hangisinin kayığına binsem onun türküsünü söylerdim . Fakat anneannem son kez kovduktan sonra bir daha gidemedim . Çünkü , bütün mahalle sopalarla kovaladı beni . Evler hep bahçeli olduğu için , düğünler bahçe içinde yapılırdı . Herkes maddi gücüne göre bahçe süslerdi . Maddi durumu iyi olanlar ve Almanya'da akrabası olanlar düğün salonu kiralardı . Fötr şapkası bol tüylüler , hani bir inceden yerli Apaçiler diyorum , ellerinde kocaman radyolarıyla gelirdi düğüne . Hani , bakın lan , medeniyet görün angutlar sizi hesabı diyorum . Ama çoğunluk bahçede düğün yapardı . Anneannemin yan komşusu oğlunun düğününü yapıyordu . Damadın yanına gidip İyi karı , güle güle kullan . Bana bir lira ver dedim . Seni Almancının piçi , karıyı bana sen mi buldun da para istiyorsun demesine çok bozuldum . Kimseye fark ettirmeden eski uzun şişeli bir Tekel Birası içtim . Çişim gelince Duvarın üstüne çıktım . Erkekler rakı içip eğleniyor , kadınlar hizmet ediyordu . Beni kimse göremedi . Kamışımı çıkartıp beklemeye başladım . Tam çişim fışkırdığı anda damada , Lan damat piçi , al bakalım özel düğün hediyeni dediğim anda damat yüzünü yukarı çevirdi ve çişim yüzüne çarptı . Gelin de şaşkınlıkla yüzünü bana dönünce , onun yüzüne de işedim . Beyaz gelinliği sapsarı olmuştu . Dandik gelinlikmiş canım . Yoksa öyle hemen sapsarı olur muydu hiç ? Kız bağırmaya başladı . Damat ağaçtan bir dal kopartıp kapıya koşarken , ben hala gelinin üzerine işiyordum . Mal gelin , kaçacağına ay ay ay . . . olamaz . Alamancı piçi üstüme işiyor diye yırtınıyordu , kerize sultan . Damat kapıyı açınca işemeyi kesip kaçmaya başladım . Mal gelin gibi olduğum yerde dikilip kelle kelle , gel beni bir üfle diyecek halim yoktu ya . Evler alçak olduğu için bir evin çatısına çıktım . Herkes düğünü bırakmış benim peşime takılmıştı . Lan arkadaş , bir sidik kokteyli için bu kadar davul çalınır mı be ? Seni Alamancı Piçi . . . . diyerek Damda Safari oyunu başlattılar . Lakin , ben mahallenin yolları kadar , damlarını da onlardan iyi bilirdim . Damdan dama uçarcasına zıplıyordum . Arada bir aahh ayağım ve Ooyy dizim gibi şarkılar demeti duyarken , kahkahalarla gülüyordum . Hani , çektiğimiz Damda Safari filminin yeni adı Safari Gazileri Destanı olmuştu . Damdan düşen düşene ama peşimi bırakan yok . En yakından takip eden damat var . Lan daha gerdeğe bile girmeden hemi seni . . . . adlı parçayı telaffuz eylemelerdedir . Ben de , hay burnuna osurayım senin lan Kalecik ayısı . Sen karıdan ne anlarsın , mal oğlu mal derim . Damat fişeklenir ve o hızla önünü görmez keriz . Damat aniden kayboluverir . Yufka pişirilen çukur tandır bacasını görmemiş avel . Aşağı bakarım , kızgın sacın üstünde hopluyor . Yanık götle gerdek nasıl olur acaba ? derim . Damat iyice sapıtır . Lakin , anneannemin evine son gidişim olacağı için , yanık götle gerdek işini hiç öğrenemeyecektim . Anneanneme beni bir daha görmek istemediklerini ısrarla belirtmişler . Haberi babaanneme kadar gelir . İyi de , vukuatı deplasmanda bitir . Kendi sahanda sopa ye . Ne biçim sportmenlik lan bu ? Damat ve geline ömrü billah unutamayacakları bir hediye vermiştim . Bu dünyada kaç gelinin başına işeyecek çocuk bulunmuştur ? Aradan bir zaman geçer . Babaannem hiç yokken sopayı kapıp dalar bana . Soruyorum . Lan milleti de yoldan çıkarttın . Siktir git artık ananın yanına . . . . Sopayı yedikten sonra beni bakkala gönderir . Antrenman sonrasına sigarası bitmiş . Lan işe bak be , önce durup dururken dal bana . Sonra da bakkala gönder . Bir de çabuk gelecekmişim . Havasını alır . Verdiği iki buçuk lirayla merkeze gidip dalgama bakarım . Babaannem sigara bekliyormuş . Sabreden derviş , muradına erermiş . Akşam yemeği öncesi yine antrenman yapar benimle . Çünkü , sigarasını başka bir çocuğa aldırmak zorunda kalmış . İki fasıl sopadan sonra , mevzuyu anlatır : Seni hergele seni . . . anneannenlerin mahallede düğünlerde para isteme modası başlamış . Vermeyince tepeden geline , damada işiyorlarmış lan hayvan . . . . Lan benim gibi torunuyla iftihar edeceğine , sopalıyordu . O yıllarda erzaklar ev depolarında saklanırdı . Sucuk , pastırma , bal ve daha değişik yiyecekler depoda beni beklerdi . Babaannemin evinden sabaha karşı kaçıp , Kalecik Mahallesi , yani anneannemin mekanına koşardım . Gün doğmadan bahçe içindeki depolara girer ve çantama sucuk , pastırma , bal ve ne bulursam doldurup kaçardım . Sonunda yine babaannemin başına kalmıştım . Beni döverdi ama en çok seven yine oydu . İki akıllı bir arada geçinip giderdik işte . Babaannemin Avcı adlı aslana benzer yeleli bir köpeği vardı . Beni çok severdi . Onsuz bir bahçe düşünülemezdi bile . O yıllar dünya şimdiki gibi gökyüzüne varıncaya kadar pislik içinde değildi . Yağmur sularını tencerelere , kazanlara , küplere doldurup içerdik . Çeşme suları da içilirdi . Ama yağmur suyunun daha bereketli olduğu düşüncesi vardı . Bahçe içinde büyük bir havuz vardı , yağmur yağdıkça havuz dolardı . Havuz suyu ile çamaşırlar yıkanırdı . Bahçemizde bol kayısı ağacı vardı . Yedikten sonra çekirdeklerini biriktirir ve bakkala satardım . İçindeki yumuşak ve lezzetli bademini yemek isteyen çoktu . Çekirdekleri biriktirir , suya sokup ıslatır ve torbaya doldururdum . Salıncak , hayalimde yaratmış olduğum mutlu aile . Beşiği sallayan keyifli baba . Ona kahve getiren anne . Sisler arasında kaybolup gitmiştim . Büyük bir park gördüm . Aklım başımdan gitti . Bisikletle girdim . Büyük bir tabela üzerinde Rosen Garten ( Güller Bahçesi ) yazıyordu . Karen'in bahçesinde aynı sarı , kırmızı ve pembe güllerden vardı . Yaşlı pinpon ustam bayan Klett'in evinde de güller boldu . Aklıma babaannem geldi , bu kadar çok pembe gülü bir arada görseydi hemen toplamaya başlardı . Bu büyük bahçede ona göre en az üç yıllık reçel yapacak gül vardı . Aklıma Kırıkkale gelince , anneannemin komşusu olan damat ve gelinin üzerine işediğim için , Kalecik Mahallesi'nin damlarında kovalanışımı hatırladım . Oyuncaklarımla oynatıp üzerlerine tükürüp , işediğim babaannemin komşu çocukları . Üzerine lazımlıkla babaannemin sidik dolu lazımlığını boşalttığım Aytül . Acaba onlar ne yapıyordu ? Belki benim Almanya'da çok rahat ve mutlu olduğumu sanıyorlardı . Ama ne yazık ki hiç de öyle değildi . Gülleri kokladıkça , aklıma neler geliyordu . Köpeğimiz Avcı , yılanlar , Kayısı ağaçlarımız . Kovaladığım kazlar . Doğduğum bahçeli ev . Halamın çocuğu olmadan önceki hali ve sonrası . Hain kedi Samur . . . Samur ne yapıyordu acaba ? Eniştem onu yakalamış mıydı ? Peş peşe sigara içerken , daldığım hayallerden uyanıp bisiklete bindim . Okulun uzağından giriş kapısına baktım . Ne umutlarla geldiğim Almanya'da bir arabamız bile yoktu . Bizden başka her aile , çocuğunu arabası ile okula bırakıyor ve öpmeden gitmiyordu . Arabalara bakarken , annemi düşündüm . Neden benim böyle bir mutluluğum yoktu ? İnsanlar her şeye kader deyip geçiyordu benim ülkemde . Fakir gelen fakir , zengin gelen daha zengin giderdi hep . Ama ülkemde tanıdığım fakirler ve orta tabakadan insanlar , daha fazlası için hiçbir şey yapmazdı ki . . . Çok şükür bu günlere demekten başka şey çıkmazdı ağızlardan . Oysa , Almanlar neden arabasız değillerdi ? Evleri neden büyük , bahçeli ve son derece güzeldi ? Türk aileler yemiyor , içmiyor , gezmiyor sadece para biriktiriyorlardı . Yirmi yıldır Almanya'da çalıştıklarını söyleyen aileler , yine paspal geziyordu . Yaş geçmiş , saç , sakal , bıyık ağarmış ve hala ek iş üstüne ek iş arıyorlardı . Bu düşüncelerden sıyrılıp bisikletle yola çıktım . Yine pedala yüklendikçe yüklendim . İlk bisikletimdi ve özürlüğümü hızlı giderek yaşıyordum . Kırmızı ışıkta durdum . Yanımda Opel marka kırmızı bir araba durdu . Arabayı kullanan bayan bana bakarak gülümsedi . Lastik değiştirmesi için kendisine yardım edersem , bana elli Pfennig vereceğini söyledi . Yirmi Pfennig okul harçlığı alan benim için iyi para sayılırdı . Kaldırıma çıktı . Önce parayı istedim . Arabadan indiği gibi bana sarıldı ve bırakmadı . Bu bisiklet benim oğlumundur . Sabah çalındı . . . . Beni zorla arabaya bindirdi . Bisikleti bagaja koydu . Evimi ve okulumu sordu . Polise götürmeye kararlıydı . Arabanın kilometre sayacının yanında duran vesikalık resmi gördüm . Bu benim okul arkadaşım Michael dedim . Birden durdu . Oğlu olduğunu söyledi . Kısa süre içinde evine girdik . Michael beni görünce gelip sarıldı . Kadın iyice şaşırmıştı , Ben ne yapayım şimdi ? Biri oğlum , öbürü onun bisikletini çalan okul arkadaşı . . . . Benimle uzun uzun konuştu . Bisikletim olmadığı için böyle bir işe giriştiğimi söyledim . Her gün istediğim saat bisikleti alıp bindikten sonra geri getirmemi söyledi . Yine dört ayak üstüne düşmüştüm . Üzerimin kirli olduğunu görünce , geceyi sokakta geçirdiğimi anladı . Güzel bir banyo sonrası , birlikte kahvaltı yaptık . Michael'in elbiselerinden giydirdi bana . Benimkileri de yıkadıktan sonra vereceğini söyledi . Ve beni eve götürmek üzere arabasına bindirdi . O gittikten sonra , dayak faslı kaçar mı ? Annem illa deşarj olmalıydı . Ve onun deşarj kamyonu bendim . Bisiklet olayından sonra , Michael ile dostluğumuz daha da pekişti . Sınıfta , teneffüste , hafta sonlarında , evlerinde hep yakın olduk . Nedenini anlatmıyordu ama babası yoktu . Konu babaya gelince , hemen konuyu değiştiriyorlardı annesiyle birlikte . Yaşım ilerledikçe , paranın gücünü daha iyi anlıyordum . Aslında Kırıkkale'de anlamıştım ya . Tam bu sıralar okuldan bir Türk arkadaşımın dayısıyla tanıştım . Okuldaki saldırgan , kavgacı tutumumu yeğeninden duymuş . Beni yeğeni ile yemeğe götürdü . Otuz yaşlarında olan bu vatandaş , eğer istersem günde en az yirmi - otuz mark kazanabileceğimi söyledi . Yapacağım iş çok basitti . Bana sağlam bir tornavida verecekti ve Mercedes arabaların jant kapaklarını söküp ona verecektim . Kendinin Mercedes arabasıyla pikniğe gittik . Yaşım küçük olduğu için , kimsenin bana dikkat etmeyeceğini söylüyordu . Jant kapaklarının nasıl söküleceğini gösterdi . Defalarca deneme yaptım . Çok kolay bir işti , tornavidayı kapağın kasnağına takıp bastırınca , kapak zaten kendiliğinden atıyordu . Gerisi gazeteye sarıp çöp varillerinin arkasına atmaya kalıyordu . Güzel abim , sabah çöp arabası gelmeden önce , belli çöp varillerinin bulunduğu beton bölümlerin arkasına bakacak ve paketi alıp gidecekti . Gece bizimkiler yattıktan sonra çıktım . İlk gece beş takım toplayıp çöp varillerinin arkasına attım . Ertesi gün okula geldi ve bana dört adet kağıt beş mark verdi . Bozdurmam kolay olsun diye bozuk olarak verdiğini söyledi . İşimi yaptıktan sonra paramı alacak ve her şeyi unutacaktım . Hayatımda ilk kez yirmi mark sahibi olmuştum . Okulda Brezel ( Alman Simidi ) yemekten kurtulmamın başlangıcıydı bu jant kapakları . Ayrıca , aradığım , hayal ettiğim heyecan duygusunu da yakalamıştım . Televizyonda seyrettiğim gangster , soygun , dolandırıcı filmlerindeki adamların kaçış sırasında duydukları heyecanı artık daha iyi anlıyordum . Evden gizlice çıkarken heyecan vardı . Sessiz bir kaçış vardı . Sokaklarda eğilerek yürümek ve Mercedes aramak vardı . Mercedes'i bulunca , etrafı iyice gözlemek ve tornavidayı takmak , yavaşça gerdirmek ve kapağı sessizce attırmak . Çantamdaki gazetelere sararken çıkan hışırtıların duyulması heyecanı vardı . Taşımak ve belli çöp bölmelerine atıp hızla ilerlemek ve arada bir huylanıp arkama bakmak yine ayrı bir heyecandı . Sonra gizlice eve girip odama dalmak ve hala süren dizlerimdeki titremelerin geçmesini beklemek , heyecanın son anlarıydı . Paradan başka , heyecan vardı işin içinde . Aklıma Kırıkkale'de kurduğum küçük çetem gelirdi . Eğer bu kadar parayla onların yanına gitseydim , taparlardı bile bana . Artık öğlen yemeklerini okul kantininde değil , karşısındaki pastanede yiyordum . Hem de en az beş kızla birlikte . Pastalar , sütlü kahveler , meyve suları bol bol geliyordu . Sınıftan sonra okulda da saygınlığım arttı . Yüzde yüz faizle borç para vermeye başladım . Borcunu zamanında ödemeyene evinden bir eşyasını getirtiyordum . Ama hoşuma gidecek ve ihtiyaç duyduğum tür eşyalardı bunlar . Almanların sahip olduklarından daha fazlasına sahip olmalıydım ben . Öyle ki , bir arkadaşıma verdiğim para yirmi markı geçmişti . Ödeyemeyeceğini biliyordum . Ama ona para vermeyi kendim teklif ediyordum . Sonra , şahane kalem kutusunu , pergel takımını , Adidas yağmurluğunu , çizmelerini ve sonunda bisikletini aldım . Bisikleti eve götürmem imkansız olduğundan , bir Türk aileye ucuz yollu sattım . Jant kapaklarını verdiğim patronum okula para vermek için geldiğinde , onu hızlı gangster olarak anlatıp , bana verdikleri eşyaları kimseye anlatan çocukların evlerinin bile yakılabileceğini söylerdim . Hepsi korkarlardı . Bazen aklıma eser ve eşyalarını aldığım çocukları öğlen yemeği için pastaneye götürürdüm . Aslında onlara iyilik için değil , arada bir yemlemek ve kendime saygı kazanmak için pastaneye götürüyordum . Hani , çok şeyimizi aldı . Ama yine de iyi arkadaş dedirtmek istiyordum . Ve onları pazar günleri küçük lunaparka götürüp her oyuncağa bindirmekle , saygınlığımı artırıyordum . Bir gün geldi ve jant kapaklarını verdiğim vatandaş , malı sattığı adamın kaçmak zorunda olduğunu ve bir süreliğine işe ara vermek gerektiğini söyledi . Ben anlamam . Günde en az beş mark isterim dedim . Bana sert bir tokat vurdu . Geri geri kaçarken Beni bu işe sen alıştırdın . Ben masum bir çocuktum . Seni Almanya'dan attıracağım dedim . Yere çömelip ricacı bir ses tonuyla beni yanına çağırdı . Özür diledi . Beş mark verdi . Bana tokat attın . Ben de sana vuracağım dedim . Yüzünü uzattı ve vurdum . Ödeşmiş ve barışmış olduk . Satacak yer bulması gecikince , her gün aldığım beş markı , on marka yükselttim . Beni gezmeye davet edişlerinden asla korkmazdım . Onunla hep merkezi ve kalabalık yerlerde buluşurdum . İnsanların gözü önünde bana hiçbir şey yapamayacağını biliyordum . Para vereceği zaman en kısa oyalamalarında bile etrafımda polis arar gibi yapıyordum . Bir süre sonra , yeni bir müşteri bulduğunu söyledi . Ben çalışmam . Ama her gün yirmi mark isterim dedim . Elini kaldırdı ama vuramadı . Ayrıca bizim okuldan iki Türk çocuğunu daha işe karıştıracağını öğrenmiştim . Çünkü yeğenine çok iyi davranıyordum . O salak çocuk kendisini çok sevdiğimi sanıyordu . Oysa , ona içirdiğim Karamalz ( şekerli , vitaminli , düşük alkollü çocuk birası ) sayesinde dayısının evde ne konuştuğunu kolayca öğreniyordum . Karamalz çocuk birası ile onu kendime esir etmiştim . Evde konuşulanları anlattığı halde , benden bir şeyler sakladığı için bira almayacağımı söyleyince , anasının ve babasının yatak odası muhabbetlerini bile anlatıyordu . İçtikten sonra , neredeyse günde kaç kez tuvalete gidişini bile anlatmak ihtiyacı duyuyordu . Küçük yaşta alkol ile kendime bağladığım biricik arkadaşımdan , dayısının malları sattığı yeri öğrenmesini istedim . Ya bira vermeyecektim ya da ailesine bira ve sigara içtiğini söyleyecektim . Her iki ihtimalde de ben kazanacaktım . Öğrendiğime göre , malı alan büyük tüccar da Türk vatandaşıydı . Hem malları devretmek , hem de tatil yapmak için Münih tarafında bir yere gitmişti karavanıyla . Sevgili arkadaşım benden kurtulmak istediğini ve bana çok önemli bir sır vereceğini söyledi . Söylediği sır , tam benlikti . Çalıntı bisikletleri alan bir Türk tanıdığı varmış . Adamla tanıştık ve anlaştık . Artık benden kurtulmuştu akıllı arkadaşım . Ama bana haftada en az bir bisiklet çalması şartıyla . Okul yerine ve parklara gidip , fırsat bulduğum anda bir bisiklete binip hemen kaçıyordum . Haftada üç bisikletim garantiydi . Arkadaşım da bir bisiklet getiriyordu . Annem temizlik yaparken paralarımı bulamasın diye , sandalyeler ve masanın boru ayaklarındaki kapakları çıkartıp , paraları oraya sıkıştırıyordum . Kimsenin bulması mümkün değildi . Ve bir gün geldi yine bir bisiklet çaldım . Polis zaten parkın etrafında beni bekliyormuş . Polis merkezinde epeyi bir sözlü haşlama oldu . Bisikletleri satmadığımı , bisikletim olmadığı için sadece gezip bıraktığımı söyledim . Malı verdiğim adamı okumadım . Islahevine gitmemem için , ailemin bin beş yüz mark kefalet ödemesi gerekiyordu . Ve ödediler . Polis merkezindeki sözlü haşlamanın üzerine , annemin ve bu kez çok kızmış olan üvey babamın oklavalı pişirmesi gelecekti . Üvey babamdan ilk kez o yüzden dayak yedim . Deniz topuymuşum gibi sırayla birbirlerine atıyorlardı beni . On gün geçmeden evde toparlanma başladı . Benim yüzümden kimsenin yüzüne bakamaz olmuşlar koca Coburg kentinde . İyi de , ben yine herkese selam verip , alışverişe gidiyordum . Ben herkesin yüzüne yine gülerek bakıyordum . Karşımdakiler bana gülümsemiyorlarsa , bu onların sorunuydu . Gideceğimize pek inandığımı söyleyemem . Ama ciddi şekilde toparlanma başlamıştı . Toparlanmaya yardım etmemi istediler . Ben okula gidip arkadaşlarımla vedalaşmalıydım . Kaçarcasına çıktım evden . Ama ben bisiklet tüccarı ahbabıma gittim . Olanları anlattım . Hayatımın en büyük ödülünü vermek zorunda kaldı : üç yüz mark . Jant kapağı işinden eski patronuma gittim . İşler biraz durgun olduğu için , ancak iki yüz mark verebileceğini söyledi garip . Fakat , benden kurtulacağına hala inanamadığı için , nasıl gideceğimizi sordu . Eşyaların kamyonla , bizim trenle gideceğimizi söyledim . Bizi istasyonda bekleyeceğini ve iki yüz markı ancak gideceğimizden emin olunca vereceğini söyledi . Biz istasyonda tren beklerken geldi . Parayı istedim . Henüz erken olduğunu söyledi . Garın içinde dolaşan görevliye koşup saati sordum . Görevli Angut efendi de , hemen ailemi sordu . Gösterdim ve birlikte rahatladık . Tekrar eski patronuma yaklaşıp , Bir de senin için saat sorayım mı ? dedim . Parayı verdi . Ama bana duyduğu güvensizlik karşılığında , yüz mark daha ödemeliydi . Artık gidiyordum ve bana bir şey yapamazdı . Biraz kıvırmaya başladı . Ama eşek gibi verdi ve arkasını dönüp yürüdü . İnsan bir vedalaşır . Hiç mi medeniyet görmedin lan ayı dediğimde , döndü . . . ve birden koşarak kaçmaya başladı . Yaşayacağımız yeni şehrin adı Augsburg idi . Bir haftalık yerleşme derdinden sonra , biraz olsun rahatladık . Teyzem , eniştem , iki oğlu ve bir kızı bize çok yakın bir yere taşınalı bir hayli olmuştu . Eşyaların boşaltıldığı ilk günler , yemek için hep onlara misafir olduk . Misafir için en ucuz yemek zaten belliydi : Fırında bol patates ve tavuk . Bira ve kola . Eniştem cahil ama neşeli bir adamdı . Fırından çıkan patates ve tavuk dolu tepsi masaya geldiğinde anneme bakarak , Baldız tavuğun en güzel yeri götüdür . Benim de en güzel yerim götüm . Tavuğunkinden daha doyurucu . Sen gel benim götümü ye emi derken , annem uyuz olurdu . Uzun yıllar boyunca sadece birkaç kez bir araya gelmiş olduğu enişte beyin şakalarına alışması zaman alacaktı . İmmenstadt'dan sonra Coburg kentinde adam gibi bir binada oturmuştuk . Yeni evimiz ise iki katlı yarı ahşap , yarı beton bir yerdi . Üst katımızda Alman ev sahibi çift oturuyordu . Almanlar bahçe işleriyle uğraşmayı çok severdi . Anlaşılan yeni ev sahibimiz pek botanikten anlamıyordu . Bahçeyi istediğimiz gibi şekillendirebileceğimizi söylediler . Pek dışarı çıkmayan insanlardı . Çocuk sahibi değillerdi . İlk günler evimizde soğuk rüzgarlar esti . Bir süre sonra üvey babam Mahmut çok güzel bir haberle geldi , makine mühendisliği bölümündeydi ve ona bir pul vermişlerdi . Pulun en az elli kez büyütülmüşünü yapması gerekliydi . Aynı günlerde bir gece kulübünde barmen olarak işe başladı . Sabah üniversite , akşama kadar ders . Gece barmenlik . Sabaha kadar pul resmi derken , günde birkaç saatlik uykuyla yetiniyordu . Bu arada bana da nasihatler vermeyi ihmal etmiyordu . Okul tatil döneminde olduğu için biraz daha beklemem gerekiyordu . Mahmut'un kulüpten eve gelip çizmeye başladığı pula bakardım . Zaten başka yapacak ne vardı ki ? Küçücük bir pulun , dev bir şekilde milimetrik olarak büyütülerek çizilmesi bayağı ilgimi çekmişti . Türk komşu çocuklarıyla tanışmaya başladım . Hepsinin elinde Teksas , Tommiks , Tom Braks çizgi romanları vardı . Evde salon direği gibi durup göze batmaktansa , parka gidip Türk çocuklarla çizgi roman okuyordum . Annem hala iş arıyordu . Sonunda NCR kasa fabrikasında iş buldu ve vardiyalı olarak işe başladı . Mahmut BMW ve başka şirketlerde iş bulabilmişti . Fakat askerlik yapmadığı için işe kabul edilmiyordu . Zaten bu yüzden barmenlik yapar olmuştu . Artık ne Mahmut'u , ne de annemi doğru dürüst görebiliyordum . Değersiz Görülmek Her insan kendisinin değerli olduğunu bilmek , değerli görülmek ister . Ama değersizlik duygusu , hemen her insanın içinde derin yaradır . Ünlü pop yıldızı , kimsenin kendisini tanımadığı , imza diye peşinden koşmadığı yabancı bir ülkede kendisini nasıl hisseder ? Çok sayın bilmem kim , otoritesinin sökmediği , tanımadığı bir ortamda kendisini nasıl hisseder ? Su gibi para harcadığı için pohpohlanan kişi , gerçek entelektüellerin bulunduğu bir sohbet ortamında kendisini nasıl hisseder ? Duygularınız hiçe sayıldığında kendinizi nasıl hissedersiniz ? Ne hissettiğinizi anlamayıp , duygularınızla alay eden , her şeyi abarttığınızı söyleyen , duygularınıza önem vermeyen kişi size değer vermiyor demektir . Değersizlik duygusu çok erken yaşta oluşur . Çocuğunun daha bebekken fiziksel ihtiyaçlarını karşılayan , ağladığında meme veren anne , çocuk biraz büyüdüğünde aynı özeni onun duygusal ihtiyaçlarına da göstermeli . Büyük bir gururla yaptığı resmi anne babasına gösteren çocuk onlardan destekleyici , özendirici , onurlandırıcı sözler ve ilgi bekler . Sürekli başkalarıyla kıyaslanan çocuk , kendisinin başkaları kadar değerli olmadığını hisseder . Gençlerde görülen marka tutkusu , değersizlik duygusunu değerli bir marka ile örtbas etme çabasından başka bir şey değildir . Bu marka tutkusunu çok ileri yaşlarda da sürdüren nice yetişkin çocuk var . Değersizlik duygusu , insanın özvarlığının yaralanmasıdır . Bu yaralanma kızgınlık yaratır . Bu kızgınlık , sadece bizi değersiz görenlere yönelmekle sınırlı kalmaz , başkalarını da ( gücümüzün yettiği kişileri ) hedef alabilir . Dinci , ırkçı ve bir milletin üstünlüğüne dayanan milliyetçi akımlar , değersizlik duygusunun , kızgınlığın ürünüdür . Kişi bir dine , bir ırka , bir millete , bir cinse ait olarak doğar . Bu kavramlar için kendisinin bir çabası yoktur . Cinsiyetiyle , milliyetiyle , diniyle , ırkıyla övünen kişiler değersizlik duyguları içinde kıvranan kişilerdir . Övünerek bu duygularının kendilerine verdiği acıyı dindirmeye çalışırlar . Öfke ve şiddet doludurlar . Bu tür bireyler , dinci , ırkçı , milliyetçi akımlardan birine katılarak ait olma ve değerli olma duygularını tatmin etmeye çalışırlar . O akımın bir üyesi olarak artık biz ve onlar vardır . İçlerindeki şiddeti kutsal bir amaç adına yüceleştirerek ifade ederler . Her türlü fanatizm şiddetle el eledir . Sırf erkek olarak doğduğu için kendisini üstün gören hangi erkekte şiddet yoktur ? Tabii gücünün yettiğine . Özellikle de karısı ve çocukları bu şiddetin hedefi olurlar . Kırk iki kadına tecavüz ederek öldüren bir katil , yakalandığında görevinin yeryüzündeki şeytanları ortadan kaldırmak olduğunu söylemişti . Bu kişinin psikolojik yapısı incelendiğinde , çocukluğunda annesi tarafından aşağılanarak , dövülerek , değersiz görüldüğü ortaya çıkmıştı . Öldürdüğü kadınların ortak noktası fiziksel olarak annesine benzemeleriydi . Her türlü duygusal , cinsel , fiziksel şiddetin ardında muhakkak değersizlik duygusu vardır . Değersiz insan yaratamaz ama yok etmeyi bilir . Dedikodu , iftira değersizlik duygusunun bir başka yansımasıdır . Dedikodu ve iftirayla kişi değersiz kılınmaya çalışılır . Bu yollara başvuran kişi , hedefi olan kişiyi kendinden değerli gördüğü için aşağılamaya çalışır . Hedef kişi , değersiz olduğu zaman , kendisi daha değerli olacaktır . Nice hayatlar söner bu dedikodular ve iftiralar yüzünden . Başkalarını değersiz kılmaya çalışan kişi , duyarsız , kıskanç , öfke ve korku doludur . Kendisine yöneltemediği eleştiriyi , başkalarına yönelterek değersizlik duygusundan kurtulmaya çalışır . Karşı apartmandaki genç dulun geceleri eve erkek aldığını mahalleye yayan namus bekçisi kadın , aslında cinsel açlık çeken , kocası tarafından kadın olarak değerli görülmeyen , mutsuz , doyumsuz bir kadındır . Fırsatını ve talep edeni bulsa kendisi de aynı şeyi yapmakta bir an bile tereddüt etmez . Talep yoksa ne yapmalı . Karşı komşunun ahlaksızlığını kanıtlayıp , kendisinin ne kadar namuslu ve ahlaklı bir kişi olduğunu cümle aleme göstermelidir . Böylece değerli bir kişi olacaktır . Genç güzel komşusu da değersiz . Keza , mahallenin namusunu koruma görevine kendisini tayin etmiş kabadayının , gerçek duyguları ve düşünceleri bir aletle kayda geçirilebilseydi eğer ; mahallenin tüm kadınları içinden ancak uçanla kaçanın bu kabadayının elinden kurtulabileceği anlaşılırdı . Eş cinsellere saldırmayı dinsel bir görev sayan yobaz , kim bilir şehrin hangi köşesinde bir eş cinsel fahişe ile pazarlık yapıyordu ? Daha birkaç ay önce İngiltere Muhafazakar Partiye ait bazı senatörlerin eş cinselliğinin ortay çıkışını gazetelerde okuduk . Dinsel , toplumsal suçluluk duyguları içinde eş cinsel eğilimlerinden utanç duyan kişiler müthiş bir değersizlik duygusu yaşarlar . Ama eş cinsellere yapılan saldırılarda başı çekenler de onlardır , iş lafa gelince mangalda kül bırakmayanlar da . Değersizlik duygusu çok ama çok yaygın bir duygu . Neden dünyada bunca şiddet var , bunca savaş var , bunca kavga var ? Çocuklarımıza sunacağımız en değerli armağan , onları , değerli oldukları duygusunu geliştirerek yetiştirmektir . Ama önce anne babanın kendisini değerli bulması gerekiyor . Kendimizde olmayan şeyi çocuğumuza vermek ne mümkün . Bunun için anne babanın bilinçlenmesi , psikolojik pedagojik kitaplar okuması , kendini tanımak için gayret etmesi gerekiyor . Kendi duygularına duyarlı olmayan , başkalarının ( çocuğu bile olsa ) duygularına duyarlı olamaz . Başkalarını değersiz kılma çabasına giren kişi siz iseniz , yeniden düşünün . Verdiğiniz zarar , daima döner dolaşır size geri gelir . Bu da değersizlik duygusunu körükler . Ne kadar dedikoducu , yalancı , güvenilmez biri olduğunuzu itiraf etmeseniz de bilirsiniz . Kendiniz gibi birini dost olarak asla seçmeyeceğinizi bilmek size nasıl bir duygu yaşatır bir düşünün ! Dedikodu yaparak , ezerek geçici olarak doyum bulabilirsiniz ama ödenen bedel büyük olacaktır . Başkaları sizi değersiz kılmaya çalışıyorsa , öncelikle bu kişiye duygularınızı belirtin . Hiçbir şekilde duygularınıza önem vermiyorsa o zaman kendinize sorun . Neden bu kişiye yaşamınızda yer veriyorsunuz , önem veriyorsunuz , ciddiye alıyorsunuz ? Biri sizi ya da yaptığınız bir çalışmayı değersiz kılmaya çalışıyorsa kızgınlık duyarsınız . Ama gerçekte duyduğunuz kızgınlık , kendi değeriniz hakkında kendi düşüncelerinizden kaynaklanır . Kendinizi gerçekten güzel , başarılı , değerli buluyor olsaydınız , başkalarının eleştirilerine , saldırılarına böyle tepki gösterir miydiniz ? Ama kendi güzelliğiniz , başarınız , değeriniz hakkında şüpheniz varsa . . . ! Değersizlik duygusunu aşmanın yolu yaratıcılıktan geçer . Gerçekten istediğiniz sevdiğiniz şeyleri yapın . Başkalarını memnun etmeye değil , kendinizi memnun etmeye çalışın . Ruhunuzun sesinin peşinden gidin . O , sizi kendi yolunuza çıkaracak mükemmel bir rehberdir . Mutlu , doyumlu , yaratıcı , üretken anne babaların çocukları da aynı kavramlarla , değerlilik duygusuyla büyür . Bu koşullarda kızgınlık duygusu da ( nedeni ne olursa olsun ) yok ediciliğe değil , yaratıcılığa hizmet eder . Sanat , kızgınlığın yaratıcı yönde kullanılmasıdır . Çok mutlu olduğu için bir eser yaratan kaç sanatçı tanıyorsunuz ? Bu yüzden sadece sanatı yaratan değil , sanata değer veren kişiler de duyguları rafine olmuş , duygulara duyarlı kişilerdir . Bu tür insanların zararları başkalarından çok kendilerine yöneliktir . Çoğunun alkol bağımlısı olması bu yüzdendir . En çok satan gazetelerimizin üçüncü sayfasını işgal eden cinayet , şiddet olaylarının kahramanları arasında kaç yaratıcı insana rastlarsınız ? Yeteneklerini en yüksek kapasitede kullanamamanın ya da yeterince değerli bulunmamanın ( takdir görmemenin ) değersizlik duygusudur sanatçıları alkol ve benzeri bağımlılıklara iten ve tabii kendine yönelik kızgınlık ve doyumsuzluk . . . Dünyaca tanınmış olsalar bile ! Umursanmamak Birinin sizden hoşlanmaması , hatta nefret etmesini mi seçersiniz , yoksa hiç umursamamasını mı ? Çoğunuzun yanıtı Benden nefret et ama umursamaz davranma olacaktır . Sonuçta bize karşı beslenen duygular olumsuz da olsa bir tepkidir . Bizim o insanın nezdinde var olduğumuzun göstergesidir . Umursanmamak , varlığınızla yokluğunuz arasında hiçbir fark olmaması halidir . Değersizlik duygusu gibi önemsizlik duygusu da kızgınlık yaratır . İşte genç bir okurun mektubu : On yedi yaşındayım . Benim sorunum sevgi görme . Ailemden bugüne kadar az da olsa bir ilgi , bir şefkat görmedim . Babam zengin , her istediğimi alır ama ne annem ne de babam bana sevgi verirler . Bu yüzden bir buçuk sene önce sırf bana ilgi göstersinler diye eve geç saatlerde gelmeye başladım ama ne soran ne de merak eden oldu . Bunalımda ve çaresiz hissediyordum kendimi . Yaşım küçük olmasına rağmen benim gibi bazı arkadaşlarla evden kaçtık , uyuşturucu kullandık , kötü işler yaptık . Ve bir gece polis bizi buldu . Hemen ailelerimize haber verdiler . Eve dönmek zorunda kaldık . Belki bundan sonra bana ilgi gösterirler diye umuyordum . Ama ilgi görmek bir yana bana pislikmişim gibi bakıyorlardı . Yaptıklarımdan pişmanım ama hala çaresizim . Odama kapandım kaldım . Ölmek istiyorum . Hatta intihara bile kalkıştım . Ne olur bana yardım edin . Bu genç insan umursanmak , varlığının farklılık yarattığını bilmek istiyor . Her insan varlığının farklılık yarattığını bilmek ister . Her insan , birileri için önemli olmak ister . Her insan , özgün olduğunun farkına varılmasını ister . Çocukluk döneminde önemsenmeme , umursanmama silik bir kişiliğin oluşmasına yol açar . Hani iki kişilik kalabalıkta bile fark edilmeyen tipler vardır ya . . . Her insan gerçekten özgündür . Altı milyar insan içinde onun benzeri başka bir insan yoktur . İnsan işte bu özgünlüğünü ifade etmek ister : bir taraftan herkes gibi olmak ve kabul görmek , diğer taraftan herkesten farklı olmak ve kabul görmek . En sıradan insan bile farklı olduğuna inanır . Kendisini özgün , farklı kılan bir şey söylemese , yapmasa katkıda bulunmasa bile . Bir insanı umursamamak , onun söyleyeceği hiçbir sözün yapacağı hiçbir şeyin , bir değerinin olmadığının mesajını vermek demektir . Ve bu , kızgınlık yaratır . Umursanmayan aşık kızgınlıkla sevgi objesini öldürebilir . Umursanmayan insan , kızgınlıkla intihar edebilir . Umursanmayan aile bireyi , kendisini hasta ederek ilgi çekmeye çalışabilir . Umursanmayan çocuk yaramazlık yaparak , evden kaçarak , kırık notlar alarak ilginin kendi üzerine odaklanmasına çalışabilir . Yeter ki umursanmasın , ilgi görsün . Bu ilgi negatif olsa bile hiç olmamasından iyidir . En azından insanlar artık varlığının farkındadır . Ünlü bir kişiyi vuran katil , vurma nedeni sorulduğunda şöyle yanıt vermişti : Ünlü olmak istiyordum . Ünlü olma tutkusu çok sayıda insan tarafından ille de umursanma ihtiyacıdır . Başarılı insana ün , başarısının sonucu gelir . Yani ün , amaç değildir . Ünlü olmayı amaç haline getiren kişi , umursanma , önemli görülme gereksinimi küçük yaşta karşılanmamış , silik kişiliktir . Umursanmamanın kızgınlığı , aslında önemli olup olmadığınız konusunda kendinize duyduğunuz şüpheden kaynaklanır . Ya onlar beni umursamamakta haklıysa , ya gerçekten önemsizsem . Öf , buna dayanamam , bunu kabul edemem . O zaman hatalarımı ve eksiklerimi kabul ederek kendimi geliştirmek için bu umursamazlığı bir fırsat olarak , bir öğretmen olarak mı görmeliyim , yoksa ne pahasına olursa olsun ilgi dilenciliği mi yapmalıyım ? Her insanın bize ilgi göstermesini , bizi desteklemesini beklemek gerçekçi değildir . İnsanların çoğu zaten kendi dertleri , kendi korkuları ve güvensizlikleriyle boğuşuyor . Sorun , bizim özdeğerimizle ilgili . Kendi değerimizden ne kadar şüphe edersek , umursamazlıklardan o kadar fazla etkileniriz . Bu durumda kendimizi sorgulayalım . Kendimizi geliştirmek için yeterince çaba harcıyor muyuz ? Kapasitemizin ne kadarını kullanıyoruz ? Yapabileceğimizin en iyisini yapıyor muyuz ? Çocuklukta bize verilmeyen önemli olma duygusu yaşamımızı daha ne kadar kontrol edecek ? Genç arkadaş umutsuzca hala anne babasından ilgi bekliyor . Anne baba kendi duygularına duyarsız olduğu için çocuklarının da duygularına duyarsız . Büyük olasılıkla ilgisiz olduklarının , çocuklarına yeterince şefkat göstermediklerinin farkında bile değiller . Ona her türlü maddi olanağı sağlıyorlar ya . Bu çocuk daha ne istiyor ? Ne kadar da nankör . Büyük bir olasılıkla , anne baba da sevgi ve şefkatten yoksun bir çocukluk geçirdiler . Onlara da kendi anne babalarından verilen mesaj , ilgi eşittir maddi olanak idi . İlgiyi maddi değerlerle ölçen insanların sayısı hiç de azımsanacak gibi değil . Kendisine verilen hediyenin parasal değeri az olduğu için tepki gösteren nice insan var . Bu genç arkadaş , odasına kapanıp kendisine acımak , bir yudum ilgiyi umutsuzca beklemek yerine kendini geliştirmeye , yeteneklerini kullanmaya , yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışsa , ihtiyacını duyduğu ilgi anne babasından olmasa bile başkalarından gelecektir . Hatta anne babası da onu umursayacaklardır . Kızgınlığınızı , yaratıcılığa , gelişmeye , üretkenliğe yönlendirin . İşte o zaman farklılık yaratacaksınız . İşte o zaman , birileri için önemli olacaksınız . İşte o zaman , özgün olduğunuzun farkına varılacak . İşte o zaman , umursanacaksınız . Ve en önemlisi siz kendinizi gerçekten önemli , değerli ve yararlı biri olarak göreceksiniz . Kimin vereceği onay , sizin kendinize vereceğiniz onaydan daha kalıcı olabilir ? Öz - onay , başkalarının onayını zaten kendiliğinden getirir . Ama onay ve ilgi dilenciliği yaptığınız için değil , gerçekten layık olduğunuz için . Şunu da aklınızdan çıkarmayın . Herkesin onayını almak olanaksızdır . Ne İsa , ne Einstein , ne Mather Theresa bunu başarabildi . Zaten böyle bir amaçları da yoktu . Onlar hep yapabildiklerinin en iyisini yapmaya çalıştılar . Kendileri için yaptılar . Kendilerini ifade etmek için yaptılar . Her insanın içinde müthiş bir potansiyel var . Bu potansiyelini en fazla ortaya çıkararak hayata geçiren kişi kendine de başkalarına da yararlı insandır . Yaşamları boyunca onay görmeyen asılan , yakılan , kesilen , derileri yüzülen , nice insanı hatırlayın . Tarihin önünü açan ve insanlığı geliştiren de onlardır . Dahi ile normal insan arasındaki fark , dahinin başkalarının düşünme zahmetine katlanmadığı şeyleri düşünen , uygulayan ve risk alan kişi olmasıdır . Şu soruları sormalısınız kendinize : Ben kendimi önemli görüyor muyum ? Önemli olduğumu hissediyor muyum ? Önemli olduğumu biliyor muyum ? Varlığım başkalarının hayatında etki yaratıyor mu ? Bir kişi bile size iyi ki varsın demişse etkili bir insansınız . Evet , varlığınız farklılık yaratıyor . Evet , birisi için önemlisiniz . Evet , özgünsünüz . Önemli olmak ve değerli olmak arasında bir bağlantı olmakla birlikte büyük de fark vardır . Her önemli kişi , değerli değildir . Ama her değerli kişi , birileri için önemlidir . Gazete ve magazin sayfalarına , TV programlarına baktığımızda sayfalar ve ekran , önemli politikacılar , sanatçılar ( ! ) , program sunucularıyla , ekonomi dünyası önemli para babaları ile dolu . Bu önemli ( ! ) kişilerin insan olarak değerleri ne kadar ? Çok önemli olan bu insanlardan onları önemli kılan medya dünyası desteğini çektiğinde gençlikleri , güzellikleri , ünleri , iktidarları , paraları yitip gittiğinde , geride kalan ne ? Sahte dünyaların bu önemli insanlarının önemlilikleri , dışsal değerlerden kaynaklanıyor , öz - değerden değil . Kişi öz - değerlerini kendisi oluşturur . Oysa iyi bir reklam yatırımıyla ve medya pompalamasıyla en değersiz insan bile bir günde ünlü , dolayısıyla önemli ( ! ) olabilir . Ama amaç değerli olmaktır , önemli olmak değil . İnsan çocukluk döneminde değerli olduğunu bilmek ister , değerli olduğu için anne babasının gözünde önemli olmak ister . Umursanmamak , önemli , dolayısıyla değerli olmadığının göstergesidir çocuk için . Bir süre sonra önemli olmak öylesine bir ihtiyaç haline gelir ki değerli olma bölümü gözden kaçmaya başlar . Değerli olmak için insanın kendi çabası gereklidir . Çete kavgaları , dinsel ve politik şiddet , kan davaları dünyanın her kıtasında bir biçimde kendini göstermiyor mu ? Bir şeyler uğruna ölmek ve öldürmek , birtakım inançları savunmak adına şiddete ve teröre başvurmayı kutsal sanan insanın psikolojik yapısı nedir ? Dünyada inanç kızgınlığının sonucu ölen insanların sayısı tüm diğer kızgınlıkların toplamından kat kat fazla . Her tür fanatizm had safhadaki inanç kızgınlığıdır . Fanatik insan , ümitsizce kimlik arayışında olan insandır . Çocuk , ideal olarak kimlik ve ait olma ihtiyacını aile içinde karşılar . Aile ortamının sağlıksız , şiddet ve korku dolu olduğu durumlarda çocuk ihtiyaç duyduğu güven ve aidiyet duygusunu karşılayamaz . Yoğun bir aşağılık kompleksi ve değersizlik duygusuyla kıvranan çocuk buluğ çağı ve ilk gençlik yıllarında karşılanmamış temel ihtiyaçlarını ( güven ve ait olma duygusu ) doyuracak ortam arayışına girer . Bu arayış , aç insanın yiyecek aramasından farksız ama daha bilinçsizdir . Çünkü aç insan ne aradığını bilir . Yiyecek , insanın somut bir ihtiyacıdır . Oysa güven , ait olma , kimlik bulma , sevgi gibi ihtiyaçlar soyut duygusal ihtiyaçlardır . Ama en az yeme - içme - barınma ihtiyacı kadar gerekli ve temel ihtiyaçlardır . Aşırı dinci ve milliyetçi politik akımlar için bu gençler ideal bir avdır . Genç , bu dogmatik inançları benimseyerek , kendi özgün ( ! ) inancı haline getirdiğinde o grup içinde kendine yer edinir . Artık ait olduğu bir grubu ( ailesi ) vardır . Grup içinde kendisini güvenli , değerli ve önemli hisseder . Grup halinde yapılan hareketler kendisini güçlü hissetmesini sağlar . Artık biz ve onlar vardır . Biz daha üstün , daha iyi , daha güçlü , daha doğruyuzdur . Bizim düşmanımız , benim de düşmanımdır . Üstelik ben şiddete kendi adıma değil , inandığım değerler adına baş vurduğum için gerçekten üstün bir insanım . Çünkü benim inançlarım kutsaldır . Kutsal inançlarım uğruna savaştıkça ben de kutsallaşırım . Fanatik kızgınların ortak noktası , kızgınlık duygularının ana kaynakları olan anne babalarına duydukları öfkeyi bilinçaltına bastırmış olmalarıdır . Bu öfke , inanç kılıfında yüceltilerek düşman a gösterilir . Büyük ya da küçük tüm fanatik grupların bir misyonu vardır . Misyon , lider tarafından belirlenir . Gazetelerde yer alan Bağdat Caddesi çetesi ile Fikirtepe çetesi arasında yer alan çatışmaları okumuşsunuzdur . Bağdat Çetesi , zengin aile çocuklarından oluşuyordu . Misyonları , caddeyi pislik insanlardan arındırmaktı . Pislik insanlar ise , fakir aile çocuklarıydı . Bu gençler arasında bir araştırma yapılsaydı , çete üyelerinin , parasal gereksinimleri fazlasıyla karşılanan ama duygusal ilgi gösterilmeyen ailelerden geldiğini gösterecektir . Zaten çocuğa aşırı harçlık vermenin nedeni de duygusal yoksunluğu telafi etme çabasıdır . Fikirtepe Çetesi gecekondu gençlerinden oluşuyordu . Misyonları , semti bu kulakları küpeli , uzun saçlı , kız kılıklı , Batı özentisi züppe lerden temizleyerek Türk milliyetçiliği değerlerini ve mahallenin namusunu korumaktı . Bu gençler de aile ilgisinden yoksundular . Bunun yanı sıra kendileriyle aynı yaşta diğer gençlerin altlarında araba , ceplerinde harçlık , kollarında kızların olması , kendi doyurulmamış özlemlerinin gerçekleşmemesine duydukları isyanı körüklüyordu . Gecekonduda doğmuş olmak , onların suçu muydu ? Ama hiç olmazsa bu züppe zengin çocukları gibi boş değildiler . Onlar milliyetçilik ve dinsel değerlere sahip oldukları için aslında daha üstün ve güçlüydüler . Mafya çetelerinde aile gereksinimi daha belirgindir . Bir baba vardır . Ve babaya kayıtsız şartsız itaat eden çocuklar . Aile ye sadakat çok önemlidir . Mafya tetikçileri bu işi salt para için yapmazlar . Misyonları aile ye yapılan yanlışları düzeltmek ve borçları tahsil ederek adaleti sağlamaktır . Nedense hemen hepsi de milliyetçi olmakla övünür . Milliyetçiliğin yaptıkları işle ne ilgisi varsa ? Fanatik dinciler de her türlü şiddeti Allah adına yaparlar . Dinsel terörün bireysel yansımalarını gazetelerde okuyoruz : Çember sakallı ve kara çarşaflı karı - koca deniz kıyısında öpüşen genç çifti döverek denize attı . Ramazanda oruç tutmadığı için arkadaşını bıçakladı . Bu insanlar başkalarına zarar verirken kendilerini tümüyle haklı görüyor . Saldırganlıklarında en ufak suçluluk da duymuyorlar . Çünkü onlar iyi ve doğru , saldırdıkları kişiler kötü ve yanlış . Gençleri denize atan karı - koca , yaşamlarında bir kez olsun gerçekten öpüşmüş olsalardı , birbirlerine sevgi duymuş olsalardı , sevgiyi böylesine yok etmeye çalışırlar mıydı ? Kim bilir çocuklukları nasıl bir şiddet ve korku içinde geçti , gençliklerinde bir gün evlenecekleri insanla nasıl mutlu olacaklarını düşlediler . Ve şimdi tüm yaşanmamışlıkların ve bastırılmış duyguların yarattığı öfkeyle , gençlere , yani yaşama , yani sevgiye saldırıyorlar . Ne adına ? Din adına . Yaşamı yaratmayı bilemeyen , yaşamı yok etmede ustalaşır . Ahlaksal kızgınlar tehlikelidir . Çünkü kızgınlık , ahlaksal doğrulukla birleşmiştir . Ahlaksal kızgın şöyle düşünür : Ahlakın tarifi benden sorulur . Sen benim ahlak anlayışıma uymuyorsun . Bu yüzden sana kızmaya hakkım var . Ben senden iyiyim . Sen kötüsün . Kötülüğü yok etmek ahlakın bir parçasıdır . Bu yüzden sana saldırmaya , seni yok etmeye hakkım var . Bu ahlak üstünlüğünü mutlak gerçek olarak gördüğünüz an , yaptığınız ve düşündüğünüz her şeyin ahlaksal açıdan doğru olduğunu düşünürsünüz . Tanrı'nın sizin yanınızda olduğunu düşünmeye başlarsınız . Daha sonra Tanrı'nın da sizin gibi düşündüğünü düşünmeye başlarsınız . Daha sonra da artık Tanrı sizi , yeryüzünde ahlakı sağlamak için görevlendirmiştir . Siz iyi , doğru , yüce ve safsınızdır . Onlar kötü , şeytani , günahkar ve pistirler . Onları yok etmek , suçluluk duymak ne kelime , sevaptır bile . Kan davası , namus bekçiliği gibi kavramlar da ahlakçı kızgınlığın örf , adet , gelenek haline gelmiş nesilden nesle aktarılan ürünüdür . Ahlakçı kızgınlığın en cazip yanı , kişinin bunu bireysel bir kızgınlığın ifade biçimi olarak değil , kendisini bir ahlak timsali , üstün insan olarak görmesindedir . Aşağılık kompleksini , üstünlük kompleksine çevirmiştir ahlakçı kızgın . Kendi görüşü en doğru görüştür . Başka görüşü savunanlar değersizdir . Dinlemeye bile değmez . Onların üstünlüklerini göremedikleri için aptaldırlar da . Bu tür kızgınlığa sahip olanlar , kızmak için bahane ararlar . Bir bahane bulduklarında da , ahlak ve adalet adına kendilerine itaat edilmesini beklerler . Ahlakçı kızgının amacı başkalarını ikna etmek değil ne kadar haklı olduğunu onlara kabul ettirmek ve onları aşağılamaktır . Toplumumuzda ahlak denilince akla hemen kadının cinselliği geliyor . Ahlak kavramı bir inançtır . Ama etik kavramı ile sıkça karıştırılır . Etik , her çağda , her toplumda geçerli olan değerlerdir . Ahlak çağdan çağa , toplumdan topluma , bireyden bireye değişen değerlerdir . İnsan , etik değerlere sahip oldukça kendisini daha insan hisseder . Bu değerleri yaşamında uygulama gücü bulamayan insan ise inançlarını ahlaki değerler haline getirerek kendisini insan kılmaya çalışır . Bu değerleri benimsemeyen insanlar da kendisine göre daha az insandır . İnanç kızgını kendi ahlaki değerlerini sopa haline getirerek başkalarını dövmek için kullanan kişidir . Bir apartmanda kapıcı olarak çalışan bir erkek , kendisini mahallenin namus bekçisi ilan etmişti . Kimin karısının kimlerle kırıştırdığı ondan soruluyordu . Attığı iftiralarla birçok ailede sorun yarattı . Oysa , yoldan geçen kadınları bile gözleriyle soyuyordu . Kapıcı , bir süre sonra kapıcılığını yaptığı apartman dairelerinin ardı ardına soyulmasından dolayı gözaltına alındı . Bir hırsız çetesiyle ortak çalışarak , hangi dairenin hangi saat boş olduğunu çeteye bildiriyordu . Karısı da temizliğe gittiği evlerden bir şeyler çalıyordu . Bir tencere , bir tava , bir bilezik . İnanç kızgını kapıcı kendisini şöyle savunuyordu : Ben zenginlerden alıyorum ama karımın namusuna göz kulak oluyorum . Erkeğin namusu karısıdır . Hırsızlık ona göre meşru bir şeydi . Kendine göre , zenginden çalarak kaderin kendisine yaptığı haksızlığı telafi ediyordu . Robin Hood'u da kahraman yapan işte bu tür bir zihniyet . Robin Hood , zenginden çalıp fakire verirken , acaba kendisine ayırdığı payın suçluluk duygusunun kefaretini mi ödüyordu ? Peki , devlet adına ben devletim diyerek halkı soyan ve bunu Vatan Millet Sakarya adına yaptığını söyleyen politikacı hangi tür bir inanç kızgını ? Kendisinden ve partisinden olan insanlar dışında ( çıkarları çatışmadığı sürece ) herkese kafir , dolandırıcı , vatan haini ilan eden biri , hangi tür bir inanç kızgını ? Günün , toplumun , çağın kutsallaştırdığı değerlere sığınarak , başkalarını yargılayanlar inanç kızgınlarıdır - savundukları inançlara inanmasalar da ! Ama inandıkları bir gerçek var : Kendilerinin üstünlüğü ! İnançlar , Tercihler ve Kızgınlık İnsan inandığı bir şey için mücadele vermemeli mi ? İnanmak , insanın kendi doğruları değil mi ? Her insan , bir şeylere inanır . Önemli olan inancın kaynağı ve onu nasıl içselleştirdiğimizdir . İnanç , biz deneyimlemeden o ya da bu yolla bize empoze edilerek kabul ettiğimiz bir şeyse sorgulanmamış bir inançtır . Bizden daha güçlü biri ya da çoğunluk öyle söylediği için kabul etmişizdir . Bu tür inançların çoğu çocukluk döneminde oluşur . Ya da bedensel yetişkin olduğumuz halde , ruhumuz çocuk kaldığı için bize sunulan inançlara dört elle sarılırız . İnançlar bize güven ve kimlik verdiğini düşündüğümüz ana kucağıdır . Sorgulanmadan kabul edilmiş inançlar , yaşamımızda boşluk doldururlar . Boşluk doldurulduğu sürece bir inancı başka bir inançla değiştirebiliriz . İşimize geldiği sürece . Sorgulanmamış inançlar , deneyimle kazanılmadığı için içselleştirilmemiştir . Bu yüzden değiştirilmeleri kolaydır . Örneğin bugün dindar , yarın ateist olabiliriz . Bugün fahişe , yarın rahibe olabiliriz . Bugün aşka inanmayan , yarın tutkulu bir aşık olabiliriz . Bugün paraya tapan , yarın güce tapan olabiliriz . Bugün erkek üstünlüğüne , yarın kadın üstünlüğüne inanan biri olabiliriz . Bu tür sarkaç değişimler , inançlar içselleştirilmediği için sıklıkla görülür . Dün inandıklarının bugün tam tersine inananlardan ateşli savunucular ve fanatikler çıkar . Fanatizm , bir şeyin içselleştirilmediğinin göstergesidir . Fanatik , yaptığı her şeyi , aslında kendini inandırmak için yapar . Savaştığı düşman da , kendi iç benliğinin gölgesidir . Yani kendi gerçek öz duygularıyla savaşmaktadır . Düşman , ifade edememekten dolayı kendine duyduğu kızgınlığın dışarıdaki sembolik ifadesidir . Sorgulanmamış inançlar bir türlü kendisine oturmamaktadır - bedenine uymayan bir elbise gibi . Ama kendine uygun bir elbiseyi henüz bulamadığı için de ödünç elbiseyle idare etmek durumundadır . Çıplak olmaktan iyidir bedene uymayan elbise . Çünkü henüz kendini aynada çıplak görebilecek kadar cesur değildir . Aynaya çıplak bakabilmek için insanın öz eleştiri yapabilme yeteneğinin ( yargılama değil ) kendisiyle barışık olma yönünde gelişmesi gerek . İnançlar , kimlik bulma sürecinde ( çocukluk ve gençlik yıllarında ) oluşur - yaşadıklarımızla ve kendimize örnek aldığımız insanların bize aktardıklarıyla . Bu tür inançlara sorgulanmamış inançlar dedik . Örneğin , dayak yiyerek büyüyen bir çocuk dayağı meşru görmeye başlar . Deneyimler inancı , inanç deneyimleri pekiştirir . Bu çocuk büyüdüğünde de şiddet gören ya da gösteren bir insan olur . Ama egosu şiddeti onaylasa da özü onaylamamaktadır . Yani deneyimleri bile onu içselleştirememiştir . ( Çünkü şiddet insanın öz doğasıyla uyumlu değildir ) . Egosu ise şiddet dışı bir varoluşun olup olmadığını sorgulamıyordur bile . Çünkü ego , deneyimleri doğrultusunda haklıdır . Böyle bir insanın tam zıttı inançlarla yaşayan biriyle karşılaştığını düşünün . Aile içinde aşırı baskı ve dinsel değerlerle büyütülen bir delikanlı ailesinin kendisi için seçtiği bir kızla evlenmeye hazırlanıyordu . Gencin özünde savaşçı bir ruh vardı . Ama bir türlü açığa çıkma imkanı bulamamış bir ruh . Bu genç hiçbir dinsel inancı olmayan , yaşamı seven , üretken bir genç kızla tanıştı . Bu genç kız sayesinde , dinsel inancı olmayan kızların da iyi kız olabileceğinin farkına vardı . Ailesinin başı kapalı kızların dışındaki kızların kötü kız olduğu inancını sorgulamaya başladı . Delikanlı , egosuyla kabullenmesine rağmen , özüyle ailesinin doğrusunu içselleştirmişti . Kız arkadaşı karşısına çıkana kadar da inancını sorgulamamıştı . Ne mi oldu bu delikanlıyla genç kıza ? Hayır evlenmediler . Delikanlı , genç kızın yakın bir arkadaşıyla evlendi . ( Ailesinin muhalefetine rağmen . ) Eşi de açık fikirli , neşeli , üretken bir genç kadın . İkisi de okuyor , araştırıyor ve kendilerini geliştirmek için çaba harcıyorlar . Delikanlı da eşi de ilk genç kızın hala en yakın arkadaşı . Tam zıddımız olarak gördüğümüz bir kişi bize uzak ufuklara yelken açtırabilir . İnsan kendi kazandığı ve içselleştirdiği inançlar için yelken açarsa , bu mücadeleye değer . Tabii zararsızlık ilkesinin sularında . Zararsızlık ilkesi derken , çıkarlara zarar vermekten bahsetmiyorum şüphesiz . Galile , Dünya yuvarlaktır derken kilisenin çıkarlarına zarar veriyordu . Ama doğruyu söylüyordu . Roger Bacon , on üçüncü yüzyılda uçma makinelerinden söz ettiğinde kilise sihirbaz olduğu gerekçesiyle onu tutuklatmıştı . Bacon doğruyu söylüyordu . Bugün uçaklar her yerde . Ferdinan Zeppelin , yirminci yüzyılın başında yönlendirilen balonu icat ettiğinde deli olduğu açıklanmıştı . Ama Zeppelin doğruydu . Ve uygar dünya , ona deliliği layık görürken bu keşfi nasıl silah haline getireceğini araştırmakla meşguldü . Havayı analiz eden Lavosier , on sekizinci yüzyılın bilim insanları tarafından öfke bombardımanına tutulmuştu . Lavosier Yasaları doğruydu . Fakat Lavosier'in kendisi Fransa'ya düşen bir gök taşının varlığını yüzlerce tanık olmasına rağmen , gökten taş düşmesinin imkansızlığını savunarak karşı çıkmıştı . Görüldüğü gibi inanç bağnazlığı cehaletle sınırlı değil . Günlük yaşamda ise sorgulanmamış inançlar , hem inanç sahibi kişiye hem de yargıladıklarına zarar verebilir . Eğer , delikanlı sorgulanmamış inançlarını sürdürmekte kararlı olsaydı , bugün eşiyle sürdürdüğü harikulade birliktelikten mahrum olacaktı . Cennete gitme uğruna ölüme gidenler de bu dünyada cennet yaratmaktan kendilerini mahrum etmiyorlar mı ? Bazen kendi canlarının yanı sıra yüzlerce kişinin canına bile kastederek . İnanç , şu unsurları içinde barındırırsa uğrunda mücadele etmeye değer ve sağlıklıdır : Alçak gönüllülük Empati Esneklik Seçimlilik Alçak gönüllülük Her yeni ana yepyeni bir an olarak bakabilme özgürlüğüdür alçak gönüllülük . Her insanda Tanrısal özün olduğunun , her insanın kendi bildiği doğrular içinde en iyisini yapmaya çalıştığının farkında olma bilincidir . Zararsızlık ilkesi her şeyin başı . Boğaz köprüsünün altına dinamit koyanların kendi en iyi bildikleri doğruları uygulamasından bahsetmiyorum . Bunu görsem engellemek için elinden geleni yaparım . Çünkü inançları uğruna çok insana zarar verecekler . Ama bir insan benim tam zıttım olan inançlara sahip olarak yaşamayı seçiyorsa ona karışmaya hakkım yoktur . İnançlar yaşamda boşluk doldurduğu sürece değişebilir . Gerekirse uğruna mücadele edilebilecek inançlar ise , olmadığında boşluk yaratan , yeri doldurulamayacak inançlardır . İnsan hakları gibi . Diyanet İşleri Sarah ile Musa'nın aşklarını onaylıyor . ( Kız Hıristiyan olduğu için . ) Bu , insan haklarıdır diyor . Ama aynı onayı kızın Müslüman , erkeğin Hıristiyan olması halinde verebilecek mi ? Çifte standart insan hakları ile nasıl bağdaşabilir ? Alçak gönüllülükte çifte standart yoktur . Anlaşmazlıklar , ahlaksal prensiplerden değil , tercihlerden çıkıyor . Ego tercihlerinden , ego haklılığından . Çifte standartlı inançlar , egonun ürünüdür . Alçak gönüllülük , karşımızdakini kendimizin eşiti olarak algılamak , aynı taban üzerinde ayak basarak , karşılıklı saygıyla eşit koşullarda mücadele verebilmektir . Dindar yetişmiş delikanlı , dindar olmayan genç kızı kendi eşiti göremeyecek kadar , kendisini üstün görseydi , onunla aynı evin tabanını paylaşabilir , ona saygı duyabilir miydi ? Bir kitap tercümesiydi bu . Eser ZAGON ÜZERİNE ÖTTÜRME adıyla çevrilmişti . İlk sayfaya bakılırsa yazarı Rendekar adında biriydi . Külhani bir dille kaleme alınmış eseri okudukça , Rendekar'ın şüpheyi bir zagon yani bir yöntem olarak benimsediğini öğrendi . Amaç , şüphe götürmeyecek ilk kesin bilgiye varmaktı . Her bilgiden şüphe eden Rendekar , şüphe ettiğinden şüphe edemiyor ve bundan da kendisinin var olduğu sonucunu çıkarıyordu . Yatsıya doğru Kubelik'in tercümesini bitiren Uzun İhsan Efendi , Rendekar'ın bu fikri üzerinde derin düşüncelere daldı . Düşünüyor olmasından kendisinin varlığı açık ve seçik olarak çıkıyordu . Fakat bu yolla insan , kendisinden başka hiçbir şeyin varlığını ispatlayamazdı . Sonunda , kafasına takılan bu pürüzü halletmek için rüyaya yatmaya karar verdi . Şişedeki yeşil uyku şurubundan bir bardak suya yedi damla karıştırıp içtikten sonra yatağına uzandı . Düşünde kendini uçsuz bucaksız bir çölde gördü . Sanki kumların üzerinde haftalarca sürünmüş gibiydi . Bir kum tepesinin eteğinde küçük bir gölcük seçti ve susuzluğunu gidermek için oraya seğirtti . Fakat bu , bir su birikintisi değil bir aynaydı . Yanıbaşındaki kaplan ise , sanki suymuş gibi aynayı dilini şapırdata şapırdata içiyor , bir taraftan da yan gözle kendisine bakıyordu . Susuzluğunu giderdikten sonra açlığını da bastırmaya kararlı olduğu belliydi . Uzun İhsan Efendi korkmadı , bunun bir düş olduğu belliydi . Diz üstü çöküp aynaya baktı ve orada kendi aksi yerine oğlu Bünyamin'in yüzünü gördü . Kendi kendine , Düş görüyorum dedi , Düş gördüğümden şüphe edemem . Düş görüyorum , öyleyse ben varım . Varım ama ben kimim ? Sabah ezanları okunmaya başladığında yatağından kalkıp elini yüzünü yıkadı . Aynada makasla bıyığını sünneti şerifeye uygun olarak düzeltirken uykunun bir uyanış ve düşlerin de gerçeğin ta kendisi olduğu fikri kafasını meşgul etmeye başlamıştı . Az önce uyanıp gözlerini gerçek dünyaya açarak yatağında gerinmeye başladığında belki de bir uykuya dalmıştı . Eğer bu doğruysa , şimdi gördüğü herşey bir düştü . Gördükleri ister gerçek ister düş olsun , bundan gerçeği ya da düşü gören bir öznenin varlığı çıkıyordu . Şu durumda bütün bunları gören bir kişi olarak o , vardı . Rendekar'ın dediği gibi ben varım diyordu , Peki ama ben kimim ? Ayna bana İhsan Efendi olduğumu söylüyor , rüyamdaki ayna ise Bünyamin olduğumu söylüyor . Ben kimim ? Bütün bunları gören özne aslında kim ? Derin düşüncelere garkolan Uzun İhsan Efendi ayna karşısında burnunun kıllarını da keserken makası kazara etine batırdı . Bir hayli kan akıyordu . Ama hiç acı duymadı . Bu durum düşüncelerini daha da derinleştirdi . Bünyamin'in ezandan önce yaktığı mangala ilerledi . İçin için yanan korlara baktı . İçlerinden birini maşayla alıp inceledi . Sonunda fındık büyüklüğündeki koru çıplak avcuna aldı . Derisi hemen su toplamış , hayat çizgisi ortadan ikiye bölünmüştü . Koru mangala attı . Hiç acı duymuyordu . Aşağıya inip abdest tazeledi . Giyinip evden çıkarken ibriği almayı unutmamıştı . Meyyit Kapısı'ndan çıkıp Kasımpaşa'daki kabristana giderken , çeşmenin birinde ibriği doldurdu . Eski bir mezarın yanında durup toprağı suladı ve bir Fatiha okudu . Bir bez parçasına sardığı boru çiçeği tohumlarını toprağa serpti . Bu bez parçasını daha sonra mezar taşını tozdan topraktan temizlemek için kullandı . Taşın üzerindeki Ah minelaşk yazısını , ustaca oyulmuş levent kılıcı kabartmasını , yedi meydanın ve yetmiş iki külhanın efendisi ibarelerini özenle parlattı . Öğle vakti olmadan arkasına bile bakmaksızın aceleyle Galata'ya döndü . Evine gidip odasına çıktı ve uzun süredir üzerinde çalıştığı dünya atlasını tamamlamaya koyuldu . II Sen gerçekten benim babam mısın ? Peki annem kim ? Sen kimsin ? Ben kimim ? Bu evin geçimi nasıl sağlanıyor ? Pazara giderken bana verdiğin akçeleri nereden buluyorsun ? Günlerce yemeden içmeden nasıl yaşıyorsun ? Kimsin sen ? Bünyamin'in cesaret edip babasına bir türlü soramadığı sorulardı bunlar . Cevaplarını bulamadığı sürece yaşadığı bu tuhaf dünyanın , alaca renklerle dolu devasa bir boşluktan pek farkı olmayacaktı . Bir mesleği olmayan babasını günlerce gizlice takip etmiş , gözlemiş , evi ve adamın esvaplarını defalarca aramış , bununla birlikte onun ne birinden para aldığını , ne de evde gizli bir yerde para dolu bir sandık olduğunu görmüştü . İçinden ne kadarını harcarsa harcasın , babasının kesesi daima akçe ile dolu olurdu . Ayrıca , babası olduğunu ileri sürmesine rağmen Uzun İhsan Efendi oldukça genç gösteriyordu . Annesinin kim olduğu da ayrı bir muammaydı . Bu belirsizlikler bir akşam Bünyamin'in yüreğini o kadar daralttı ki , düşüncelerinden kurtulup rahatça uyuyabilmek için babasının uyku şerbetinden içmeye karar verdi . Bir bardağı bu yeşil şerbetle ağzına kadar doldurdu ve dikip içti . Oysa bu sıvının yirmi damlası bir öküzü üç gün uyutmaya yeterdi . Bünyamin düşünde , yattıkları odayı gördü . Pencereden sızan ay ışığı bir usturlabın parlak yüzeyine vuruyordu . Delikanlı uçtuğunu hissetti . Tavana doğru yükseldi ve aşağıda babasının uzandığı yatağı gördü . Düşünde uçmak o kadar hoşuna gitmişti ki , yüzüne bir gülümsemedir yayıldı . Odada bir yatak daha vardı . Tavandan alçalarak bu şiltede yatan kişiye baktı : Kendi bedeniydi bu . Yüzünde tatlı bir tebessüm göze çarpıyordu . Uçmanın zevkini iyice çıkarabilmek için varlığını kendi haline bırakıp tekrar tavana yükseldi . Fakat çok geçmeden pencereden çıkmayı düşündü . Kafesin arasından bir duman gibi sızarak dolunaya doğru uçtu . Kostantiniye'yi hayatında ilk kez tepeden gördü . Boğazı geçip Üsküdar'a ulaştı . Dolunayın altında süzülerek Kız Kulesi'ni geride bıraktı ve sarayın bir penceresinden içeri girdi . Bir yatak odasıydı burası . Güzeller güzeli bir şehzade kuş tüyü yastıkların üzerinde uyuyordu . Bünyamin şehzadeyi seyretmeye dalmıştı ki odanın kapısı açıldı ve içeri üç adam girdi . Aralarından biri yatağa doğru ilerledi , ay ışığında parlayan hançeri yatağa saplayıverdi . Adamlar aceleyle odadan çıktıklarında Bünyamin yalnız olmadığını hissetti . O güzeller güzeli şehzade de , kendi bedenini terketmiş , tıpkı onun gibi uçuyordu . Pencereden çıkıp göğe yükselmeye başladı . Bünyamin ona yetişmek istedi fakat şehzade kısa sürede gökteki yıldızların arasında kayboldu . Horozlar ötmeye başlamış , doğu ufkunda bir kızıllık belirmişti . Bünyamin Galata'ya doğru uçtu ve evlerinin penceresinden girdiğinde babasını gördü . Uzun İhsan Efendi ağzından kan sızan oğlunun bedenine kapanmış hüngür hüngür ağlıyordu . Bünyamin'in düşü bir kabusa dönüşmek üzereydi . Çok geçmeden odaya çevredeki komşular dolmaya başladı . Babası kendinden iyice geçmiş , akıtacak . gözyaşı kalmamıştı . Delikanlının bedeni yıkanıp bir sandukaya konuldu . Sanduka doğruca Arap Camii'ne götürülürken Bünyamin uçarak kafileyi izliyordu . Sela verildi , cenaze namazı kılındı . Tabutu taşıyan kafile şimdi de Kasımpaşa mezarlığına doğru ilerliyordu . İki kişi Uzun İhsan Efendi'nin koluna girmiş , dizleri tutmayan adamcağızın yürümesine yardım ediyordu . Onların üzerine süzülen Bünyamin , babasının hıçkıra hıçkıra şu sözleri söylediğini işitti : Benim suçum ! Hepsi benim suçum ! Zavallı oğlum , asla böyle bir şeye layık değildi . Adamcağız sürekli bu sözleri tekrarlıyor , kendisini teselliye çalışan dostlara aldırmıyordu . Kazılmış mezarın önüne geldiklerinde daha fazla dayanamayıp oracığa çöktü . Kalabalığın üzerinde uçan Bünyamin kefenlenmiş bedenini gördüğünde dehşete kapıldı . Cesedi çukura yerleştirip üzerini tahtalarla çaprazlama örttüler ve mezara kürek kürek toprak atılmaya başlandı . Sonunda iş tamamlanmış ve kafile Galata'ya doğru yola koyulmuştu . Mezarlıkta sadece birkaç ziyaretçi ile onlara su satmaya çalışan bir saka vardı . Bünyamin sakaya doğru süzüldü ve ona , Şu mezara su dök diye bağırdı . Gelgelelim sakanın onu duyduğu yoktu . Bünyamin yılmadı , Gel benimle ve şu mezara su dök ! diye avazı çıktığı kadar bağırdı . Saka durup çevresine bakındı ve küçük parmağıyla kulağını karıştırdı . Delikanlı ağzını sakanın kulağına yaklaştırarak , Lütfen , birkaç adım önündeki yeni kazılmış mezara su dök . Lütfen ! diye fısıldadı . Saka , Bünyamin'in gömülü olduğu mezarın önüne geldi ama hala çevresine bakınıp duruyordu . Fakat içinden bir ses ona , Haydi , ne duruyorsun ! diyordu . Adam kırbasını eğip toprağa biraz su döktü . Ama ses ona , Haydi , hepsini dök , hepsini ! diyordu . Saka , içindeki sese uyup kırbasındaki bütün suyu mezara boşalttı . Bünyamin uykusundan uyandı ve uzun uzun esnedi . Gördüğü düşün hala etkisindeydi . Yüzüne bir yerden su damlıyordu . Gözlerini açmasına rağmen etraf karanlıktı . İçinden , güven dolu bir ses ona , Korkma dedi , Sakın korkma ve benim dediklerimi yap . Tanıdık gelen bu yumuşak sesi işitince Bünyamin rahatladı . Ses ona , Önce ellerini kurtar , ama sakın acele etme dedi . Delikanlı kollarını kefen bezinin içinden çıkardı . Bu kez kendisine , Belinin üstündeki tahtaları yerinden oynat dendiğini işitti . Tahtaları oynattığında üzerine topraklar dökülmeye başladı . O güven dolu ses , Diğer tahtaları kımıldatma ve dökülen toprağı ayak ucuna it diyordu . Bünyamin'in içinde bulunduğu çukur toprak dolmaya başlamıştı . Ama boşluğun hacmi değişmiyordu . Sesi dinleyerek başının üzerindeki tahtaları teker teker yerinden oynatıp dökülen toprakları kalan boşluğa doldurdu . Son tahtayı yerinden oynattığında doğrulabildi ve dökülmeye başlayan toprağın bacaklarını örtmemesine dikkat ederek yukarıya uzanmaya çalıştı . Fakat bir anda önce dizlerine , sonra da yarı beline kadar gömüldü . Kolunu yukarı kaldırmaya çalıştı . Toprak ıslak olduğu için fazla zorluk çekmedi ve elini dışarıya çıkardığında teninde güneşin sıcaklığını hissetti . Son bir gayretle sağ dizini yukarı çekip eliyle zemine abanarak başını toprağın üzerine çıkardı ve güneşi gördü . Diri diri gömülüp ölmekten kurtulmuştu . Meyyit kapısındaki kahvehanede pinekleyenler , saçları bembeyaz kesilmiş , bet benizleri atmış bir grup insanın kendilerine doğru dehşet içinde koştuğunu gördüler . Elleri yüzleri çarpılan , çeneleri titreyen , saçları diken diken olan bu kişiler Galata'ya girer girmez teker teker yere yığıldılar . İçlerinde dili tutulmayan yegane kişi , baş parmağıyla damağını kaldırdıktan sonra , Hortlak ! Hortlak ! diyebildi . Kahvehanedekiler , zangır zangır titreyenlere su içirdi , dizlerinin bağı çözülenler taburelere oturtuldu , yüzü çarpılanlara nane ruhu koklatıldı . Tam bu sırada Meyyit Kapısı'nda , bedeni toprağa bulanmış çıplak bir delikanlı görülünce olan oldu . Meydanda kim var kim yoksa çil yavrusu gibi dağıldı . Delikanlı Voyvoda yolunda ilerleyip Erganunlu kilise önüne vardığında , ilahi nağmeleri kesildi . Rahipler pencerelerin perdelerini aralayıp hortlağa bakarak istavroz çıkarttılar . Nihayet çıplak delikanlı Mihel Kapısı'na ulaştığında , asesbaşı ve adamlarıyla karşılaştı . Bir yeniçeri , hortlağın ölü mü diri mi olduğunu tespit edecek Yahudi hekimi ensesinden tutmuştu . Eli palalı yeniçeriler Bünyamin'in etrafını çevirip , beti benzi atmış hekimi ona doğru iteklediler . Cesur olduğu için değil , ama hortlaklardan çok askerlerin palalarından korktuğu için delikanlıya doğru ilerleyen adamcağız Bünyamin'in bileğini tuttuğunda saçları bembeyaz kesilmişti . Hekim derin bir soluk alıp , Hortlak falan değil , nabzı atıyor . Zavallıyı diri diri gömmüşler dediğinde palalar indi . Fakat durumdan emin olmak isteyenler , Bakalım Yahudi doğru mu söylemiş diye teker teker delikanlıya yaklaşarak kah nabzını tutup , kah orasını burasını mıncıkladılar . Bu arada delikanlı , niyeti farklı bir kulamparaya bir Osmanlı tokadı aşketti . Bu da onun sağ olduğunun en büyük delili kabul edilince , Bulgar külhanileri , onun göğsüne saplamayı düşündükleri kazığı yontmaya son verdiler . Genç adam kendisini izleyen büyük bir kalabalıkla birlikte Yelkenci hanının yanındaki evine gitti . İçeride kendisi için Kuran okunuyordu . Uzun İhsan Efendi oğlunu karşısında görünce sevince boğuldu . Karnı açtır diyerek önüne , vefatı münasebetiyle yaptırdığı helvadan çıkardı . Yeşil uyku şurubunu avludaki ceviz ağacının dibine dökmeyi ihmal etmedi . Ertesi yıl mahalledekiler , bu ağacın cevizlerinden yiyen çocukların haşaratlıktan vazgeçerek gece yarısı uyanıp zırlamadıklarını keşfedeceklerdi . Sonradan ünü bütün Kostantiniye'ye yayılacak olan bu ağaç , yiğit bir nesil yerine uykucu bir gençliğin yetişmesine sebep olacağı korkusuyla padişah fermanıyla kesilecekti . Birkaç gün sonra herkesin Vardapet diye çağırdığı bir Ermeni , Bünyamin'i ziyaret etti . Bu adam vaktiyle Galata'da bir kilisenin zangocuydu . O tarihlerde kilisenin papazı Kudüs'e bir hac ziyareti yapmaya yemin etmiş , ama kendisine vekalet etmesi gereken kişiyi nasıl seçmesi gerektiğine bir türlü karar verememişti . Çünkü bu dindar adam rahiplerin hiçbirine güvenemiyor , onların kiliseyi birtakım kirli emellerine alet etmelerinden çekiniyordu . Sonunda , üstlerinin de onayıyla bir sınav yapmaya karar verdi . En çilekeş , dolayısıyla en dindar olanı seçilmek üzere , adaylar tek başlarına birer hücreye kapatılacak ve kırk gün boyunca hücresinde en az yiyip içen kişi vekil tayin edilecekti . Dokuz adaydan birisi , o zamanlar başka bir ad taşıyan Vardapet'ti . Adaylar hücrelerine girdikten sonra duvarlar taşla örüldü . Kapıda sadece ekmekle suyun verildiği ve büyük küçük aptesler için kullanılan lazımlıkların alındığı küçük kapaklar açık bırakıldı . Vardapet ilk dört gün on somun ekmekle otuz maşrapa su ve bir kupa şarap tüketti . Dünya nimetlerine gösterdiği bu aşırı düşkünlük başlangıçta onu bir hayli gözden düşürdü , ama sonraki günlerde ne bir dilim ekmek ne de bir maşrapa su istedi . Bu tutumu otuz dokuzuncu güne kadar sürdü . Hatta kilise yetkilileri onun sağlığından endişeye düştüler . Fakat Vardapet halini hatırını soranlara gayet sıhhatli bir sesle cevap veriyordu . Müsabakayı onun kazandığı kesin gibiydi . Din adamları gözlerinde ilahi yaşlarla , Yeni bir ermişimiz oldu diyorlardı . Gelgelelim mesele hiç de göründüğü gibi değildi . Çünkü Vardapet boynundaki demir haçla hücresinin zemin taşını kaldırıp bir tünel açmıştı . Tünelden kilisenin dışına çıkıyor , Tophane'deki meyhanelerde yiyip içiyor ve yine tünelden hücresine dönerek zemin taşını yerine oturtuyordu . Ancak , bu işte bir hile sezeceklerinden korkup durumuna bir ölçüde inandırıcılık kazandırmak için son gün bir somun ekmekle şarap istedi . Oysa bir gece önce Mihalaki'nin meyhanesinde bir tencere dolusu bol yağlı tas kebabı yemişti . Nihayet kırkıncı günün akşamı hücresinin kapısına örülen duvar yıkılırken karnı guruldamaya başladı . Yağlı tas kebabı barsaklarını bozmuştu . Duvarın yıkılması epey zaman aldı . Papaz içeri girdiğinde Vardapet yerinde zor duruyordu . Üstelik , bir talihsizlik eseri olarak , onuruna bir tören bile hazırlanmıştı . Vardapet daha fazla dayanamayacağını hissetti , koro ilahi söylerken kilisenin mührü kendisine verilmek üzereydi ki , altını dolduruverdi . İlahi kesilmiş , kiliseyi bir uğultu kaplamıştı . Herkes Vardapet'in eteklerinden akan pisliğe bakıyordu . O ise , nasıl olsa her şeyi kaybettim , bari iyice rahatlayayım diye düşünerek kendini iyice koyverdi . Papazın gözleri yerinden uğramıştı . Hemen terazi getirtilip Vardapet'in pisliğinin tartılmasını buyurdu . Bir bezi iki eşit parçaya bölüp , parçalardan birini pisliğe iyice bulayarak kefeye yerleştirdiler . Aradan yıllar geçtikten sonra , Uzun İhsan Efendi adındaki , gözleri oyulmuş , kulakları ve burnu kesilmiş olan adam kendisine aynı yerde iki altına satıldığı gün , Hınzıryedi yine aynı kokuyu alıp o günü yadedecekti . Darphanenin tam altındaki gizli odalarda faaliyet gösteren istihbarat teşkilatına yıllar sonra girebilecek olan Bünyamin'in hafızasından aylarca çıkmayacak olan bu koku , kör imbikte ısıtılan cıvadan tütüyordu . Dilenci burnunu tıkayarak içeri girdi . Burası bir elkimya cehennemiydi . Orta yerdeki üç zosimos ocağından ikisi yanıyor ve üstlerindeki imbikler fokurduyordu . Duvarlarda çeşitli boy ve işlevlerdeki körükler , maşalar ve potalar asılmıştı . Tezgahlarda tuzları kırmak için havanlar , maden filizlerini ufalamak için değirmenler , sarmal cam borular ve envaiçeşit alet edevat vardı . Raflarda kırmızı , yeşil , sarı ve mavi tozlarla dolu irili ufaklı kavanozla , renk renk sıvıyla dolu boy boy şişe görünüyordu . Eğer hemen her tarafa nüfuz eden mavi duman sayılmazsa , tuğla ocaklarda harlayan ateşin kırmızısı ve turuncusu odanın hakim rengi sayılırdı . Dilenci ocağa doğru ilerleyince Büyük Efendi Ebrehe'yi gördü . Kara sarığı ve kızıl cübbesiyle yarasa misali biri olan bu kişi , odadaki mavi dumandan hiç etkilenmemişe benziyordu . Uzun parmakları ve nice zamandır kesmediği kirli tırnakları zaç yağıyla meşgul olmaktan sararmıştı . Çenesi küçücüktü ve bir kadınınkini andıran teni o kadar saydamdı ki , şakaklarında , alnında ve ellerinin üstünde mavi damarlar görünüyordu . Gözleri iriydi ama kapkara göz bebekleri küçücüktü . Yüzünde ve vücudunun diğer yerlerinde asit yaraları vardı . Köse olmasına rağmen çenesinde göze çarpan birkaç kıl , onun hükmedici bir görünüm kazanmasına yetiyordu . Karşısında süklüm püklüm duran dilenciye o bet , o dayanılmaz derecede çatlak sesiyle istediklerini bir bir söylerken , sesi , kokusu ve görünüşüyle yarattığı izlenim sonucu hemen hemen hiç kimse onun emirlerine kulak asmamaya cesaret edemezdi . Yıllar sonra , sakladığı sırrı vermediği için eziyet gören Uzun İhsan Efendi'yi dilendirmek üzere satın almaya gittiği gün , Hınzıryedi yine o çatlak sesi hatırlayacak ve her zaman olduğu gibi o gün de , Ebrehe'nin akla sığmaz amaçları üzerinde kafa yormaya devam edecekti . Teşkilata zoraki bir şekilde girer girmez Büyük Efendi'nin kendisinden istediği şey gerçekten de çok garipti : Kostantiniye'de dilencilerin topladığı bütün sadakalar ertesi sabah iade edilmek üzere bir geceliğine kendisine verilecekti . Hınzıryedi , idamdan kurtulur kurtulmaz o lanet zehiri bedenine aldığının ertesi günün akşamı , kendisini sözümona yaşatacak yedi tane kırmızı hap enfiye kutusunun içinde olduğu halde loncaya dönerken hala bu tuhaf istek üzerinde düşünüyordu . Bütün gece bu meseleye kafa yordu . Sabah olur olmaz terlemeye başladığında haplardan bir tane aldı . Akşam ezanları okunduktan sonra sökün eden dilenciler toplayabildikleri bütün sadakaları , onun gözetiminde , yamalı torbalardan çuvallara boşaltırlarken kafasındaki sorulara hala cevap bulabilmiş değildi . Fels , mangır , akçe , kuruş ve hatta tek tük altın sikkelerle dolu çuvallar her akşam Zülfiyar ve adamları tarafından alınıyor , sabah olunca yine aynı adamlar tarafından dilenciler loncasının önüne getirilip eksiksiz teslim ediliyordu . Avantasını aldıktan sonra paraları dilencilere dağıtan Hınzıryedi'nin merakı günler geçtikçe arttı . Alınan para ile teslim edilen para , felsine , mangırına , kuruşuna kadar aynıydı , hatta hatalı basılmış bazı paraları tanımak bile mümkündü . Eğer harcanmıyor veya borç verilmiyorsa bu paralar ne yapılıyordu ? Hınzıryedi , Zülfiyar'ın parayı almaya gelen adamlarından birinin önüne bir maşrapa şarap sürerek ona bu soruyu sormuştu . Zaten çakırkeyf olan adam , bir sır verecekmiş gibi kulağına eğilerek şunları fısıldamıştı : İnan ki ben de bilmiyorum . Ama efendimiz Ebrehe çuval çuval değersiz parayı bütün gece sayıyor . Aşırı kararmış pulları özellikle bir kenara ayırıyor . Zülfiyar'la konuşurlarken sık sık duyarım : Hep kara bir paradan bahsediyorlar . Galiba şeytan parası dedikleri parayı arıyorlar sizin bu sadakaların içinde . Üstelik yalnızca sizden değil , başka yerlerden de para çuvalları geliyor . Adam bunları söylerken Zülfiyar içeri girmiş ve görevi başında içen adamcağıza okkalı bir tokat şaplatmıştı . Hınzıryedi , ertesi akşam gelmeyen bu adama ait yüzüğü casusun parmağında gördü ve böylece yaşama isteği merakını bastırdı . Artık hayatını tehlikeye sokacak soruları kendine bile sormuyor , karşılığında kırmızı haplar alıyordu . Bu durum yıllarca sürdü . Gelgelelim bedenindeki zehir hala etkisini gösteriyor ve özellikle sabahları onun terlemesine neden oluyordu . Ne var ki bu bir yanılsamaydı . Çünkü o uğursuz gün sunulan zehir sudan ağır olduğu için bardağın dibinde kalmış , ilk yarısını kendisi içtiği halde , fırın işçisi son yudumları içtiği için zehirlenmişti . Fakat o , hayatını zehirleyen şeyin bu meş'um kandırmaca olduğunu yıllarca öğrenemeyecekti . İdamdan kurtulup Teşkilatın bir parçası olduktan altı yıl sonra artık rahatça domuz eti yiyebiliyordu . Günlerden bir gün koca bir tepsi dolusu domuz kokoreçini mideye indirirken Zülfiyar'ın adamlarından biri gelip ona , derhal Teşkilata gitmesi gerektiğini söylemişti . Hınzıryedi kıraathanedeki geçitten girip Darphanenin altına indiğinde , yerde kanlar içinde yatan Uzun İhsan Efendi'yi gördü . Sakladığı sırrı vermediği için Et Meydanı'ndaki yeniçeri odalarında adamın gözleri oyulmuş , kulakları ve burnu kesilmişti . Zülfiyar ürkek , Ebrehe ise öfke içindeydi . Birini konuşturmak için işkenceye başvurmanın akılsızlara özgü olduğunu söyleyip , yakalanan adamı yeniçerilere bıraktığı için Zülfiyar'a ateş püskürüyordu . Ona göre daha etkili yollar vardı . Bunlar daha yumuşak olmasına rağmen daha etkili yöntemlerdi . Yerde yatıp artık ne gören , ne de işiten bu adamı konuşturmak ise artık imkansız gibiydi . Ama o şimdiki haliyle bundan böyle Hınzıryedi'nin işine yarayabilir , istikbal vadeden bir dilenci olabilirdi . Uzun İhsan Efendi dilenciler kethüdasına iki altına böylece satıldı . Hınzıryedi adamın yaralarını tımar etti . Fakat bu işi bilinçli olarak üstünkörü yapmış , yaraların tam kapanmamasına dikkat etmişti . Çünkü dilencilik mesleğinde yara , bere , kırık , çıkık geçer akçeydi . Bir hafta sonra sargıları açıp eserini incelediğinde hayal kırıklığına uğradı . Ne yazık ki bellediği iltihaplar , cerahat sızıntısı ve çıbanlar yerlerinde yoktu . Üstelik , eli , kolu , bacağı titresin diye adama içirdiği kurşunlu şurup beklediği etkiyi bir türlü göstermiyordu . Fakat oyulan gözlerinden kalan boşluklar , kesilen burnu ve kulağı insanda yine de bir acıma duygusu uyandırmıyor değildi . Loncada gözleri görmeyen bu adamı yedecek bir dilenci buldu ve onları Eyüb Camii avlusuna dilenmeye gönderdi . Uzun İhsan Efendi'yi güden dilenci , torbası sadakayla dolu olduğu halde akşam vakti çıkageldiğinde bu kör ve sağır adamın sanki her şeyi görüp işittiğini hayretle anlatıyordu . Kuşkuya kapılan dilenciler yeni meslektaşlarının sağır olup olmadığını anlamak için , doldurdukları bir piştovu kulağının dibinde patlattılar , ama adam tepki vermemişti . Şüphelerini yine bastıramayarak kör olduğundan emin olmak amacıyla göz kapaklarını kaldırıp baktılar , ama göz yuvalarında sadece boşluk vardı . Herkesin içi ferahlamıştı . Bununla birlikte Hınzıryedi'nin içi rahat değildi . Çünkü Ebrehe ona , büyük bir işin peşinde olduklarını , bunun için hep birlikte çalışmaları gerektiğini ve eğer bir aksilik olursa ister suçlu , ister suçsuz olsun , aldığı hapları ona vermeyi derhal durduracaklarını söylemişti . Görevlerinden biri artık Uzun İhsan Efendi'ye göz kulak olmak , onu asla yalnız başına bırakmamak , eğer bu adamın yanına genç biri yaklaşacak olursa durumu derhal Zülfiyar'a bildirmekti . Zülfiyar , bu gencin eşkalini ona uzun uzun anlatmış , hatta bir nakkaşın tarif üzere çizip boyadığı resmini bile vermişti . Ne var ki Hınzıryedi , Uzun İhsan Efendi'yi orada burada dilendirmeye başladıktan iki ay sonra , loncaya gelen bir gençten hiç şüphelenmemişti . Çünkü Anadolu'dan gelip Kostantiniye'de iş bulamadığını söyleyen ve yüzü insan içine çıkamayacak kadar parçalanmış bu genç adam , Zülfiyar'ın tarifine hiç mi hiç uymuyordu . Sesinden ve ellerinin derisinin gerginliğinden genç olduğu belliydi , ama zaten dilencilerin beşte ikisi çocuk ve gençti . Üstelik , bu dilenci adayı o parçalanmış yüzüyle bir hayli sadaka toplayacağa benzerdi . Yine de ona biraz sorgu sual etmeyi de unutmadı . Böylece , yüzünün kan davalısı tarafından tırpanla parçalandığını , öldürülmekten korktuğu için köyünü terkettiğini , yüzündeki hasar nedeniyle Kostantiniye'de değil kefil bulmak , hiç kimsenin ona iş bile vermediğini öğrendi . Hayattaki bütün amacının sadece sağ kalmak olduğunu , parada pulda gözü olmadığını , loncanın defterine yazılmak için aldığı sadakanın onda yedisini değil , onda sekizini bile vermeye razı olduğunu söylüyordu . Hınzıryedi , bu kelepir avanta kaynağını kaçıracak biri değildi . Yardımcılarına lonca defterini hemen getirmelerini buyurdu . Üç kişi , koskoca ve kapkalın defteri getirdiler . Bu defter o kadar ağırdı ki , özel olarak yaptırılan rahlenin üzerine konar konmaz tahtalar gıcırdadı . İlk sayfaları Latince , sonraları Rumca ve nihayet Osmanlıca olan bu defter , fetih öncesi ve sonrası dilencileri tarafından özenle saklanmış , asırlar boyunca ulustan ulusa , nesilden nesile geçerek sonunda Hınzıryedi'ye erişmişti . Defterin boş bir sayfasını açıp delikanlıya dönerek , İsmin her ne ise , burada onun pek önemi yok dedi , Bizler aramıza katılanlara lakap takarız . Bir lakabı olan dilenci gedik sahibi sayılır , yani onun kendisine mahsus daimi bir dilenme yeri olur . Ama bunun için önce , yerine göre on filuriden yüz elli filuriye kadar bir ücret ödemesi gerekir . Bu kadar paran olmadığına göre şimdi sana ne lakap , ne de gedik verebiliriz . Yine de seni bir şekilde , hiç olmazsa geçici bir adla çağırmamız gerekir . Acaba ne desek ? Hınzıryedi elini çenesine dayayarak düşündü . Aksilik bu ya , aklına hiçbir isim gelmiyordu . Fakat Zülfiyar'ın ona , sakın unutmamasını tembih ettiği bir ismi hatırladı . Karar verip kalemini hokkaya daldırarak , Tamam buldum ! dedi , Adın Bünyamin olacak . Bu adı deftere yazarken karşısındaki delikanlının bir an için ürperdiğini farkedememişti . II Babasını kurtarmak amacıyla dilencilerin arasına giren Bünyamin , Hınzıryedi tarafından defter - i kebire böylece kaydedildikten sonra lonca binasında kendine yatacak bir yer aramaya başladı . Bulundukları bina , Süleymaniye Camii ile Valide Hanı arasında , vaktiyle bir yangına maruz kaldıktan sonra yeniden tamirine izin verilmediği için rahiplerin terkettiği bir kilise viranesiydi . Fakat terketmek zorunda kaldıklarından dolayı rahiplerin mağdur durumda olduklarını söylemek abes kaçardı . Çünkü bu bina , fetihten asırlar önce Kostantiniye dilencilerinin , topladıkları sadakalarla yaptırdıkları kendi lonca binalarıydı ve anlayışsız bir kral tarafından vaktiyle kiliseye dönüştürülmüştü . Bu kilisedeki yangının , binalarını rahiplere yar etmek istemeyen dilenciler tarafından çıkarıldığı hala söylenegelen bir şayiaydı . Bina ne kadar büyük olursa olsun içeride sayıları bine yakın yersiz yurtsuz dilenci alt alta üst üste , otların , paçavraların , eski ve bitli şiltelerin üzerine yığıldıkları için , Bünyamin oturacak yer bulmakta zorluk çekti . Sonunda , anaları olduğunu söylediği yedi sakat çocukla dilenen şişman bir kadının yanına oturdu . Çünkü cinsiyet ayrımının olmadığı loncada haremlik ve selamlık yoktu . Zaten , genç olsun , yaşlı olsun , erkeklerin hemen hepsinin kadidi çıkmış , burunları düşmüş , dişleri dökülmüştü . Çevrede o kadar çok kör , kötürüm , inmeli , aksak , dilsiz , düztaban , damlalı , çolak , paytak , sağır , topal , şaşı , yatalak , kolsuz , çalık ve şehla vardı ki , yabancı biri burayı hastane sanabilirdi . Fakat bir ya da daha çok azaları eksik olmasına rağmen körler dahil bütün bu insanların gözlerinde bir canlılık parıltısı vardı . Gel gör ki bu parıltı , sadaka toplamaya çıktıklarında günün ilk ışıklarıyla birlikte kaçınılmaz olarak sönüyor , yüzlere meyus ifadeler yerleşiyordu . Acındırıp sadaka koparma sanatının dehaları olan bu ahali , her biri gerçek birer yaratıcılık eseri olan sayısız yöntem ve üslup geliştirmişti . Hatta bazıları mesleğin püf noktalarını anlatan kitaplar yazıp tecrübelerini gelecek nesillere miras bırakmışlardı . Gerçekten de loncanın kütüphanesi üstad dilencilerce yazılan hesaba gelmez kitapla doluydu . Bu kitaplar dilenme tarzları yanı sıra , genellikle kaside ve maval besteleri , yetmiş iki ulusun darphanesinde basılan paraların katalogları , sadakayı arttırmak amacıyla bedende bir hasar yaratmanın usullerini gösteren cerrahi kitaplarından ibaretti . Tıp kitapları elbette ki loncanın resmi cerrahlarına aitti . Bu acımasız adamlar , Anadolu'nun çeşitli yerlerinden getirilip Hınzıryedi'ye satılan çocukların kollarını bacaklarını kırıp tenlerinde derin yaralar açarak dilenciler ordusuna yeni neferler kazandırıyorlardı . Cerrahların yanı sıra lonca sarrafları toplanan paralar içinde şüpheli olanları inceliyor , sikkelerdeki altın ve gümüş oranlarını elkimya işlemleriyle tespit ettikten sonra hasılatı muhasebecilere teslim ediyorlardı . Paraları inanılmaz bir hızla sayan bu görevliler ise yekünü gelir gider defterine işleyip o günkü sadakaların hepsini kethüdaları Hınzıryedi'ye veriyorlardı . Dilencilerin tembel , atıl ve hevessiz kişiler olduklarını savunanların , aslında ne kadar yanıldıklarını anlamaları için gelip de loncaya bir göz atmaları yeterdi . Çünkü onlarda gündüz vakti gözlenen bezginlik ve uyuşukluğun tersine , bu esnaf , geceleri sadece birkaç saat uykuyla yetinerek karıncalar gibi çalışıyordu . İş dönüşü o günkü hasılatı kirli çıkınlarından çıkarıp defalarca saydıktan sonra , şahitler nezdinde deftere işlenmesine dikkat ederek Hınzıryedi'ye teslim ediyorlar , bu arada da , sıraya girenler arasında kavga döğüş patırtı eksik olmuyordu . Paralar cins cins ayrılıp tasnif ediliyor , yekünler kontrol ediliyor , bu esnada kör bir adam muhasebecinin yaptığı bir çarpım hatasına bas bas bağırarak itiraz ediyordu . Gecenin ilerleyen saatlerinde birkaç meşale daha yakıldıktan sonra , inmeli ve tek bacaklı biri yeni bestelediği yürekler acısı bir kasideyi okuyor ve diğer meslektaşlarından bu nağmeyi daha da iç paralayıcı yapmak için yardım istiyordu . Bir başkası küçük defterlere kamış kalemle yazdığı duaları satmayı kuruyor ve kırmızı mürekkep kullandığı halde bunları kendi kanıyla kaleme aldığını belirten bir şiiri bestelemesi için kulağı hassas arkadaşlarından medet umuyordu . Yedi çocuklu dilenci karıları ise , gelip geçen zavallıların üzerlerine saldıkları veletlere , daha yapışkan , daha ısrarcı ve tuttuğunu koparan biri olmalarını tembih edip , yola gelmeyenlere köteği basıyorlardı . Bütün bunlar yemek pişene kadar olan şeylerdi . O akşamki nevaleleri , bir kazanda kaynayan pirinç , bulgur , nohut , fasulye , tuz , bal , et ve yağ karışımından ibaretti . Odun ateşinde ağır ağır kaynayan bu aşın verilme zamanına yakın , çoluk çocuk , kadın erkek , genç ihtiyar bütün dilenciler , ellerinde sadaka topladıkları taslarla sıraya giriyorlar , kazanda tüten aşın kokusunu içlerine çekerken midelerinden gurultular duyuluyordu . Yemek pişirdikleri kazanı aynı zamanda yıkanmak için de kullanırlardı . Fakat dilencilik töresi gereği bu , yılda sadece bir kere , yani bütün sevapların işlenip fakir fukaraya son sadakaların verildiği Ramazan Bayramı ertesinde olurdu . Casino Venüs . . . diye mırıldandı . Unutmadım onu . Gideceğiz değil mi oraya ? Gideceğiz , dedim . Bartın'daydım . Gece yarısı sokaklarında dolaşıyor , zamanın geçmesini bekliyordum . Az ilerde , sokağın başında kapısı kapalı duran Taşhan beni bir mıknatıs gibi kendine çekiyordu . Bir süre kepenkleri inmiş dükkanların önünden yürüdüm , gece zamanı karanlık ve sessiz duran şadırvana bir göz attım . Hastane bayırının oralara doğru yürüdüm . Aşağıdaki karanlık vadiyi seyrettim bir süre . Hızlı adımlarla yeniden Taşhan'a döndüm . Kapının önünde bir kadın duruyordu . Besbelli havadaki nemden üşümüştü , üstündeki trençkota sımsıkı sarınmış , öylece duruyordu . Yaklaştım yanına . İçeriye girmiyor musunuz ? diye sordum . Giremiyorum , dedi . Sesi umutsuzdu . Çaresizlikle bana bakıyordu . Kapıyı itip girelim içeriye , dedim . Giremiyorum . Ben , içeriye giremiyorum , dedi . Niçin ? Çünkü o artık beni düşünmüyor . Düşünmekten vazgeçti . Yüreğinde , beyninde ve düşlerinde değilim artık . İçeriye girmem olanaksız . Korkunç bir şey bu . Anlıyorsunuz değil mi ? Anlar gibiyim . Ama böyle birdenbire nasıl oldu bu iş ? Yüreğinden ve beyninden nasıl çıktınız ? İçeride mi o ? dedim . İçeride , dedi kadın . Her zamanki masasında oturuyordur . Gelin , birlikte girelim , dedim . Kadın telaşlanmıştı . Olmaz , olmaz ! dedi . Beni görmez bile . Yapamam bunu . Artık düşüncelerinde değilim , anlamıyor musunuz ? Pekiyi ne oldu ? Beni kafasından silip attı . Kolay mı bu ? diye sordum . Başka bir kadına rastladı , dedi kadın . Sesi acı doluydu . Nereden biliyorsunuz ? Dün gece de giremedim içeriye . Buralarda bekledim . Kim bu adam ? diye sordum . Mahmut , dedi . Esmer , bıyıklı . Beni deliler gibi seven Mahmut . Öteki kadını nereden duydunuz ? Arkadaşlarına anlatmış . Geçmişten , Mebrure'den kurtuldum artık demiş . Kaç gündür bu böyle ? On beş gün oluyor . Ne yapacağımı şaşırdım . Artık içeriye giremiyorum . Ona ulaşamıyorum . Çaresizlik içindeyim . Zaman hızla geçiyor . Neydi aranızdaki ilişki ? Kadın bir an uzaklara baktı . Uzun yıllar önce yaşanmış yoğun bir sevgi , dedi , Ne olmuştu ? Birbirimize kavuşamamıştık . Delice bir arzu . Birbirimizin olma isteği . Bilirsiniz . . . Hiç mi kavuşamadınız ? Üç kez . Üç gece . . . dedi Mebrure . Sesi titriyordu . O üç geceyi unutamaz . Birbirinin içine geçmiş garip bir rüya gibi . üç gece . . . Yıllarca unutamadı . Şimdi nasıl olur böyle bir şey , inanamıyorum ! Ama , dedi umutsuzlukla kadın , O beni düşünmediği sürece hiçbir şey yapamam ki ! Ancak onun beyninde olduğum sürede varoluyorum . Düşünüyordum . Ona bir mektup yazsanız . . . İşe yarar mı ki . . . Yarayabilir . Yeniden sizi düşünmeye başlayabilir . Nasıl ulaştırırız ki bu mektubu ona ? Ben götürür veririm . Bir mektup yazayım ona , dedi Mebrure . Kağıt kalem bulmalıyım , bir de zarf . Gece zamanı , bütün dükkanlar kapılı . Çevrede in cin yok . Ne denli sessiz Bartın , dedim . Herkes uykuda , dedi . Çantasını karıştırıyor , bir kalem arıyordu . Boş sokakta topuklu ayakkabıların çıkarttığı , yankılanan bir ses duyuldu . İkimiz de aynı anda Taşhan'ın kapısına bir kadının yaklaştığını gördük . İşte , işte o kadın ! Mahmut'un şimdi düşündüğü . Beyninde ve yüreğinde olan kadın ! dedi Mebrure . Nereden biliyorsunuz ki o kadın olduğunu ? Biliyorum . Dul bir kadın bu . Çay bahçesinde tanışmışlar . Kadına baktım , havalıydı , hoştu . Saçları aslan yelesi gibi kabarıktı . Kendinden emin bir biçimde Taşhan'ın kapısını itip içeri girdi . Mebrure yanıbaşımda titriyordu . Gitti , onun yanına gitti . Girdi içeriye . . . dedi . Siz mektubu hazırlayın , ben götürür veririm , dedim . Yazın mektubu . Ben şimdi içeriye giriyorum . Kadınlar gittikten sonra sizinkine veririm . Ne yazayım ? diye sordu Mebrure . Onu sevdiğinizi . . . Taşhan'ın kapısını itip içeriye girdim . Mahmut'u hemen gördüm . Kapıya yakın bir masada oturuyordu . Mebrure'nin tarif ettiği gibi bıyıklı , kara yağız bir adamdı . Kadın yanına oturmuştu , el eleydiler . Garson bir meyve tabağı getirip masanın üstüne koydu . Şöyle bir çevreme bakındım . Benim her zaman konuştuğum adam , yanıbaşımda masasında oturuyordu . İffet gelmişti . O da Kemal'in karşısında oturuyordu . Konuşmuyor , öylece birbirlerine bakıyorlardı . Çevre masalarda daha önce görmediğim bir - iki kadın gözüme ilişti . Geçen geceki masama oturdum . Bu gece geç kaldınız , dedi adam . Dışarıda birisi ile konuşuyordum . Mahmut ve yeni aşık olduğu kadın , dedi ; Mahmut'un oturduğu masayı gösterdi bana . Çok sık mı aşık olur Mahmut ? diye sordum . Adam başını salladı . Hayır . Yıllardır kara bir sevda ile aynı kızı sevdi . Mebrure'yi . Gözü ondan başkasını görmedi . Her gece gelirdi buraya Mebrure . Kavuşamayan sevgililerdi bunlar , anlarsınız ya . . . Kara sevda . . . Birdenbire , on beş gün önce Mahmut bu kadına rastladı ve her şey değişti . Kimmiş bu kadın ? Dul bir hemşire . Bartın'a yeni tayin oldu . Baksanıza hoş kadın , şık kadın . Canlı , hareketli . Mahmut'un aklını başından alıverdi . Şimdi her gece o geliyor artık buraya . Bir ilişki yepyeniyken nasıldır , bilirsiniz . . . dedi . Bir an fersiz gözleri parladı . Eski sevgilisi kapının dışında bekliyor . Acı içinde , çaresiz . Giremiyor içeriye . Az önce onunla konuşuyordum , dedim . Zavallı Mebrure , dedi adam . Rakısından bir yudum aldı . Geçmişte kalan bir gölge olmaya mahkum artık . Öyle mi dersiniz ? Bence öyle . Baksanıza hallerine . . . diyerek Mahmut'un masasını işaret etti . Mahmutla kadın birbirlerine sarılmışlardı . Taşhan'ın loş ışığında dikkatle bakmayınca pek fark edilmiyordu bu . Kadının dolgun beyaz göğüsleri siyah ipekli bluzundan dışarı taşıyordu . Sutyeninin siyah askısını gördüm . Tombul dizleri , masanın altından Mahmut'un dizlerine yapışmıştı . Cinsel çekim . . . diye mırıldandı adam . Her şey onunla başlar . Bir anlık bir şeydir . Elektrik akımı gibi . Onu bir yakalayınca her şey birden tutuşur , ateş gibi yakar . Kurtulamazsın . Bazen çabuk söner böyle şeyler , dedim . Kimbilir . . . dedi adam . Kadının adı neymiş ? Meral . Çok dalgınsın bugün sen , dedi Gül Abla . Casino Venüs'teydin , değil mi ? Gene gittin oraya . Gitmeden yapamıyorsun . Her neyse , renkli bir dünya . Makineler büyülüyor seni . Evet , dedim Casino Venüs'teydim . Dalgındım . Gözlerim yorgundu . Altı saat kesintisiz olarak makinemde oynamıştım . Gözün kanlanmış , sol gözün , dedi Gül Abla . Biliyorum . Damla damlatacağım . Makinenin renkleri ve ışıkları yoruyor gözümü , dedim . Aman , neymiş bu makine . . . diye söylendi Gül Abla . Buna kapılalı beri bana seyrek gelir oldun . Müthiş bir şey bu makine , dedim . Makine işte , kumar makinesi . . . Hayır , dedim . Yalnızca bir kumar makinesi değil o . Başka ne olabilir ki ! Belki oynarken kafanı boşaltan , sıradan bir kumar makinesi . Üstelik para da kaybediyorsun . Gül Abla ! dedim Sen benim bu makinemi anlamıyorsun ! Nasıl anlatsam sana onu , bilemiyorum ki ! Sanki canlıdır o . Beni tanır , gelip karşısına oturduğumu hisseder . Bunu çok iyi biliyorum . Tuşlarına dokunup onu kontrol etmeye başladığımda parmaklarımın altında bir an titrediğini hissederim . Erkek bir makine bu . Hovarda , değişik bir erkek . Ya da tam bir erkek . Bazen beni üzer , sonra birdenbire sevindirir . Sinirlendirir . Sonra yumuşatır . Bir anda her şeyimi alabilecek güçtedir . Bana hissettirir bunu . Ürkerim o an ondan . Sonra birdenbire her şeyini verir bana . Ama ondan hiçbir zaman emin olamam . Kendine sakladığı bir gizemi vardır . Güvenemem ona , anlıyor musun beni ? Hızlı araba kullanmayı , geceyi , içkiyi ve kadınları seven , arada kadife gibi yumuşayıveren , bazen sessiz ve suskun . . . Tam bir erkektir o . . . Gül Abla dikkatle dinliyordu beni . Ne tuhaf anlattın bana bu makineyi . . . Merak ettim şimdi onu . . . dedi . Sanki ona aşıkmışsın gibi anlattın . Erkek bir makine . . . Aşk . . . Aşk değil , tutku , dedim . Sana anlattığım tutku . Ona büyük bir tutku hissettiğim gerçek . Onu görmek , karşısına oturmak için Casino Venüs'e koşarak gidiyorum . Eğer makineme başka birisi oturmuşsa , kıskanırım . Yerimde duramam . Başka makineler oyalayamaz beni . Gözüm hep ondadır . Başka birine bir şey verirse , acıdan büzülürüm yerimde . Boşalmasını sabırsızlıkla beklerim . Sen beni şaşırtıyorsun , dedi . Gül Abla . Bilmiyorum . Acaba bıkacak mıyım ondan ? Beni kıskıvrak yakaladı , tutsak etti . Bazen ondan nefret ediyorum , dedim . Neymiş bu makine . . . diyordu Gül Abla . Onunla saatlerce yalnız kalıyorum , dedim . Karşı karşıyayız . Artık birbirimizin sinyallerini çok iyi tanıyoruz . Huysuz olduğu , bana hiçbir şey vermeyeceği günleri çok iyi bilirim . İlk oturuşta anlarım bunu . Tuhaf bir andır o . Birbirimize bakarız . O , değişik renkleri ve yandan ışıkları ile karşımda hazırdır . Sanki ilk başta konuşmaya başlar benimle . Küçük küçük sürprizler yapmaya başlar . Yerime iyice yerleşirim . Sigara paketim gelmiştir . Bir kahve söylerim . Onun garip çekimine girmişimdir artık . Bazen çok para verir bana . Bazen de bütün paranı alır . Aldatma üstüne kurulmuş bir mekanizma . Bu makine seni aldatmak için oraya yerleştirilmiş . Sana para vermek için değil , senden para almak için . Bütün kural seni aldatmak için kurulmuş . Bunu anlayamıyor musun ? diye sordu Gül Abla . Ama bu bir oyun , karşılıklı bir oyun . Makine ile benim aramda , dedim . Başkaları da aynı şeyleri yapıyor . Ama benim hissettiklerimi hissedemezler ! diye bağırdım . Nereden biliyorsun ? Biliyorum ! Biliyorum işte ! O benim makinem ! diye bağırdım . Anlamıyorsun beni ! Casino Venüs dedi Gül Abla . Şu senin erkek makinen . Tutulmuşsun ona . Bir aldatmaca . Tehlikeli şeyler bunlar . . . Evet , dedim Onun için seviyorum onları . Casino Venüs'e girerken o kilitli camlı dönen kapıdan geçerken içim bir an heyecandan cızlar . Tehlikeyi bilirim . Tehlikeli şeyler bunlar gerçekten . Belki de o yüzden böyle çekici . Bartın gecesinden soğuk bir yel esmeye başlamıştı . Mebrure yanıbaşımdaydı . Taşhan'ın kapısının önündeydik . Ay çoktan batmıştı . Mektubu yazdım , dedi . Elinde beyaz bir zarf tutuyordu . Ona her şeyi yazdım . Çektiğim acıyı , duygularımı , onu görmek istediğimi . . . Kapattınız mı zarfı ? Kapattım . Verin onu bana . Şimdi içeriye girip onu Mahmut'a vereceğim , dedim . Mebrure birden heyecanlanmıştı . Taşhan'ın kapısının önünde bir an bir kararsızlık geçirdi . Versem mi acaba ? Yanlış bir şey yapmış olmayalım ? diye sordu . Ne kaybedersiniz ? Verin mektubu bana . Giriyorum içeriye , dedim . Mebrure zarfı bana uzattı . Taşhan'ın kapısını itip bu yarı karanlık dünyanın içine girdim . Benim adam her zamanki masasında oturuyordu . Yalnızdı . Mahmut'un masasına baktım , boştu . Adama dönüp , Nereye gittiler ? diye şaşkınlıkla sordum . Hanın üst katındaki odalardan birine çıktılar , dedi . Ne zaman ? Bir saat önce . Hanın üst katında odalar da mı var ? Evet , dedi adam . Bakın , şu demir korkulukların ardında görünen kapılar . Nasıl çıkabilirim oraya ? Çay ocağının orada merdiven var . Çay ocağının yanından , dar bir merdiven yukarıya çıkıyordu . Aşınmış mermer merdiveni tırmandım . Taşhan'ın asma katı , kapısı kapalı odalarla doluydu . Ne tuhaf , daha önce dikkatimi çekmemişlerdi . Mahmut'Ia Meral acaba hangi odadaydılar ? Adama sormayı unutmuştum . Çevrede kimsecikler yoktu . Rastgele bir odanın kapısını vurdum . Kim o ? dedi sert bir erkek sesi . Mahmut Beyi arıyordum . . . Mahmut Bey burada yok , dedi ses . Siz kimsiniz ? diye sordum ürkerek . Ben savcıyım . Dinleniyorum bu odada . Siz kimsiniz ? Bir mektup getirmiştim Mahmut Beye . Çok acil . Onu ulaştırmam gerek , dedim . Savcı , Mahmut Bey yan odada , dedi . Sağolun . Yandaki odanın kapısını vurdum . Kimsiniz ? dedi bir erkek sesi . Mahmut Beyi aramıştım . Ona önemli bir mektup getirdim . Bu gece ulaştırmam gerek . . . Kapı hafifçe aralandı . Mahmut , kapının aralığından başını uzatıp bana baktı . Üstünde bir atlet vardı . Mektup mu ? Evet , size bir mektup getirdim . Buyurun . Uzanıp mektubu aldı . Kapıyı kapattı . Merdivenden aşağıya indim . Adamın yanındaki masaya oturdum . Ne oldu ? diye sordu . Heyecanlı görünüyorsunuz . Bir mektup ulaştırdım Mahmut'a . Bir mektup mu ? Evet . Mebrure bir mektup yazdı ona . Ben de götürüp verdim . Acaba hemen okur mu ? Yoksa cebine atar , unutur mu ? Merak eder , açar . Satırlara bir göz atar , dedi adam . Yanında kadın var , değil mi ? Evet , birlikte çıktılar odaya . Düşünmeye çalışıyordum . Okumayabilir mektubu , dedim . Belli olmaz . Kadın uyuduysa okur , dedi adam . Anlarız . Anlar mıyız ? Anlarız . Oturduğum yerden çevreme göz gezdiriyordum . Birden Taşhan'ın kapısı zorlanmaya başladı . Kapı dışarıdan vuruluyor , hafifçe itiliyor , aralanıyor , yeniden kapanıyordu . Mektubu okuyor , dedi adam . Zarfı açtı ve mektubu okuyor . Bir dilim kavun aldı . Nereden biliyorsunuz ? diye hayretle sordum . Mebrure gene düşüncelerine girmek üzere . Bak , kapı zorlanıyor . Kapının ardındaki gürültüler artmıştı . Kapı aralanır gibi oluyor , büyük bir gürültü ile yeniden çarpıp kapanıyordu . Mücadele . . . diye mırıldandı adam . Düşünüyor mu Mebrure'yi ? Birden hatırladı . Ama şu an düşündüğü o değil ; bak giremiyor kapıdan içeri Mebrure . . . Dediğim gibi , Mahmut yepyeni bir titreşimin içinde . Cinsellik , çekim , arzu . . . Bunlar Mebrure'den güçlü , dedi . Korkunç bir şey bu ! diye mırıldandım . Zavallı Mebrure . Giremiyor içeriye . Nasıl da zorluyor kapıyı . . . Giremiyor düşüncelerine Mahmut'un . . . mektubun biraz etkisi oldu galiba . Bakın , kapı neredeyse açılacak . Kapı bir an ardına kadar açılır gibi oldu , yeniden çarpıp kapandı . Çok güç , dedi adam . Bir mücadeleyi izliyoruz işte . Şehvet ve arzu yaşanırken , eski bir kadının düşüncelere girmesi çok zordur . Çaresizlikle yerimde oturuyordum . Taşhan'ın kapısı büyük bir güçle zorlanıyordu . Giremeyecek , dedim umutsuzlukla . Belki biraz zaman gerekli . Zaman iki taraflıdır . Ben ürkerim zamandan . Bence zamanın geçmesi tehlikeli . Yapacak . bir şey yok ki ! dedi adam . Yavaş yavaş rakısını yudumluyordu . Kapıdaki gürültüler kesilmişti . Giremedi içeriye , dedim . Hızla yerimden kalkıp , Taşhan'dan dışarıya çıktım . Gece yüzüme çarptı . Mebrure kapının yanındaydı . Saçı başı dağılmış , trençkotunun düğmeleri açılmış , bir ikisi kopmuştu . Bitkin görünüyordu . Verebildiniz mi mektubu ? diye sordu . Verdim . Giremiyorum içeriye . Kapıyı itiyorum , zorluyorum , tam biraz açılır gibi oluyor , gene kapanıyor . Boğuluyorum , perişanım , dedi . Bir erkeğin beyni ve düşünceleri . . . dedim . Zor şey oraya yeniden girebilmek . Belki de inadına sokmuyor . Olabilir . . . Bakın bu olabilir , dedi acıyla . Bekleyelim . Başka ne yapabilirim ki ! Ter içinde kalmıştı . Taşhan'ın duvarına yaslandı . Bartın'ın karanlık ve sessiz gecesi ikimizi de örtmüştü . Gel , dedim Celal'e . Gidiyoruz . Nereye ? diye merakla sordu . Altınlı makine artık vermiyordu , yemeye geçmişti . Cennet bekçisi İrfan oynamayı bırakıp bir köşeye çekilmişti . Gidiyoruz , gelin . Nereye gidiyoruz ? Adviye'ye . Celal'in rengi bir an kül gibi sarardı . Heyecanlanmıştı . Tüm gövdesinden elektrik akımı gibi bir titreme geçti . Adviye'ye mi ? Evet . Nasıl buldun onu ? Buldum işte . Bunca yıl sonra Adviye'yi yeniden bulmak . . . Onu görmek . . . Bu heyecana nasıl dayanabilirim . . . diye mırıldandı Celal . Üstümdekiler eski , ipek gömleğim sararmış . . . Saçlarım , saçlarım nasıl ? Gayet iyisin , dedim . Ama o Afrika menekşesi değil ki ! Bir erkek o ! dedi Venüs . Dalgın dalgın suya bakıyor . Kimbilir neler düşünüyor , dedim . Afrika menekşesi değil ama o . Değil , dedim . Erkek . Yanına yaklaşmıştık . Bizi görmüyordu . Dalgındı . Biraz yorgun gördüm onu . Özlemiştim çok . Gözlerim ondaydı . Suya bakarak içini çekti . Bu saatte niçin uyumamış da çıkmış , Bartın Çayını seyrediyordu , bilemiyorum . Seninki mi ? Bir erkek o ! Sen de erkek değil misin ? dedi Venüs . Sonra anlatırım , dedim . O kadar değişiksin ki bu gece , sanki sen gitmişsin de , yerine başka birisi gelmiş gibi . . . dedi Venüs . Yok canım . . . dedim . Beline sıkı sıkı sarıldım , onu kendime doğru çektim . Birazdan gün ağaracaktı . Yıldızlar yavaş yavaş soluklaşmaya başlamışlardı . Venüs'e bir göz attım . Yorgun görünüyordu . Onu ilk gördüğüm anki parlaklığı gitmişti . Saçları sanki daha donuktu , güzel gözleri sanki daha az parlaktı . Pullu elbisesinin rengi açılmış , solmuştu . Birazdan gidiyorum , dedi . Yarın gece gene buluşacağız , değil mi ? Gene buluşacağız , dedim . Beni yarın da İmparator Çay Bahçesine götür . . . diye mırıldandı . Garip , değişik bir dünya orası . Olur , götürürüm , dedim . Venüs yanımda yavaş yavaş yok oluyor , havaya karışıp buharlaşıyordu sanki . Yarın geceyi unutma ! dedi . Yok olmuştu . Gökyüzüne baktım . Yıldızlar kaybolmuşlardı . O , köprünün üstünden hala dalgın dalgın Bartın Çayını seyrediyordu . Yanına gittim . Nasılsın ? Seni çok özledim , dedim . Birden irkilip dönüp baktı . Beni görmüyordu . Karanlıkta sesimi işitmişti , anlamıştım . Dalgınlığı birden geçmişti . Çevresine bakındı . Beni arıyordu . Buradayım . Hep yanındayım . Seni seviyorum , dedim . Sesimi duyuyor , nereden geldiğini bir türlü anlayamıyordu . Uzanıp yanağına dokundum . Elini yanağına sürdü . Köprüden aşağıya doğru yürüdü , karanlığın içinde bir yerde kayboldu . . . İmparator Çay Bahçesine dönmüştüm . Hafız Burhan'ın sesi susmuştu . Sabah olmak üzereydi . Çay bahçesi bomboştu . Ağaçlardaki ampuller sönmüş , beyaz demirden sandalyeler ve masalar yapayalnız , çevreye saçılmışlardı . Etrafta kimsecikler yoktu . Otoyola çıktım . Var gücümle Ankara yönüne doğru koşmaya başladım . Gün ışımak üzereydi . Birazdan yok olacaktım . Önümde bir kamyon vardı . Onu solladım . Var gücümle koşuyordum . Ciğerlerim patlayacak gibiydi . Ter içinde kalmıştım . Ayakkabımın teki savrulmuş , ayağımdan fırlayıp çıkmıştı . Şimdi önümde bir tır vardı . Onu da solladım . Birden tepelerin arkasından güneşin doğmakta olduğunu gördüm . Sabahın habercileri , kızıl bulutlar çevreyi sarmıştı . Zor nefes alıyordum . Ciğerlerimden , bir körükten çıkan sesi anımsatan bir ses çıktı . Boğazım hırlıyordu . Olduğum yere bir külçe gibi yığıldım . Gözlerimi kapattım . Yakından bir yerden bir horoz öttü . Sabah olmuştu . Bir süre asfaltın üstünde serili yattım . Gücüm mecalim kalmamıştı , öne doğru biraz süründüm . Arkadan gelen bir arabanın şoförü , Deli misin be ! Serilmişsin yolun ortasına , ezileceksin . Leşini kazıyacaklar . Sızacak başka yer bulamadın mı ? diye bağırdı yanımdan geçerken . Gün , tüm görkemi ile başlamıştı . Güneş yükselmiş , çevredeki dağlar , ovalar aydınlanmıştı . Ne yapacağımı bilemiyordum . Gündüz olunca ne yapacağımı Gece'ye sormayı unutmuştum . Saklanacak , kaçacak bir yer arıyordum . Yavaşça yolun karşı tarafına geçtim . Çevrede bir mağara , saklanacak karanlık bir yer var mı diye bakıyordum . Gece ile buluşmama daha on iki saat vardı . Bir türlü karanlık bir oyuk bulamıyordum . Geceki hareket özgürlüğüm iyice azalmıştı . İki ayağım birbirine bağlı gibiydi , gözlerim de aydınlıkta pek iyi görmüyordu . Ceplerimde boşu boşuna eski güneş gözlüğümü aradım . Besbelli evde , dolabın çekmecesinde unutmuştum onu . Bir an Venüs'ü düşündüm . Ne denli güzeldi ! Onu bir daha görürsem , parfümünün markasını soracaktım . Beni büyülemişti o koku . Parlak sarı saçları , ıslak dudakları , baygın bakan gözleri ne güzeldi ! Kimbilir şimdi neredeydi . . . Çevremde , gece ile ilgili her şey kaybolmuştu . Başka bir dünyaya doğmuş gibiydim . Uyum sağlayamadığım bir dünyaya . . . Gözüm boşu boşuna gece insanlarını , köşebaşı yosmalarını , sarhoşları , bekçileri arayıp duruyordu . Hepsi kaybolup gitmişti . Yolun kenarında bir otobüs durdu . Atladım arka kapısından içeriye . Nerede ineceksin ? diye sordu kahya . Kolonya serpiyordu müşterilerin ellerine . Afyon , Uşak arasında bir yerde ineyim . . . Bana haber verirsin , dedi kahya . Öne doğru yürüyüp gitti . Otobüstekiler sabah gazetelerini açmış , okuyorlardı . Bir süre gözlerimi kapatıp olduğum yerde dinlenmeye çalıştım . Birisinin beni dürtmesiyle gözlerimi açtım . Baktım , kahya . Uşak'a vardık . İneceğin yeri geçmeden uyandırdım , dedi . Sağol , dedim . Camdan dışarıya bakmaya başladım . Birden gördüm o dörtyol kavşağını . İmparator Çay Bahçesi az ilerdeydi . Uzaktan beyaz masa ve iskemleleri görmüştüm . Burada ineceğim ! diye seslendim kahyaya . Otobüs sarsılarak durdu . Kendimi dışarıya attım . İmparator Çay Bahçesi karşımda duruyordu . Gene sessiz ve sakindi . Görünürde kimsecikler yoktu . Tabelanın altından içeri girip demir masalardan birine oturdum . Çevreme bakıyordum . Gündüz zamanı daha değişikti İmparator Çay Bahçesi . Bakımsızlığı , terk edilmişliği sanki daha bir belirgindi . Gene de çok güzeldi . Çok etkileyiciydi . Sanki bu dünyanın dışında bir yerdi burası . Öylece , dört yolun ortasında bomboş duruyor , çevresinden yoğun bir şehirler arası trafik akıyordu . Ne güzeldi dün gece Hafız Burhan'ın söylediği Makber . Bir an havada çınlayan o yanık sesi düşündüm . Dalmışım . Ne arzu edersiniz ? dedi yanıbaşımdan bir ses . Birden irkilmiştim , yorgun gözlerimi açıp baktım . Masanın yanında bir garson duruyordu . Ne arzu edersiniz ? diye yeniden sordu . Bir gazoz içeyim , dedim . Cincibir gazozu var mı ? Cincibir gazozu artık yapılmıyor . Demek öyle . Ben size bir Çamlıca gazozu getireyim , dedi garson . Tamam . Tam uzaklaşıyordu , arkasından seslendim . Buyurun , dedi geri dönerek . Bir şey soracaktım size . Buralarda karanlık bir yer var mı ? Yani gölgeli , hoş bir yer . Gün ışığı beni rahatsız ediyor da . . . Garson bir an düşündü . Karşıda bir sinema var , dedi . Karanlık ve serindir . Şimdi film oynuyor mu ? Seans var mı ? Açık mı yani ? Yirmi dört saat açık . Sürekli film oynar , dedi garson . Aslında bir gece sineması bu . Anlarsınız . İyi , dedim . Oraya gideyim . Gözlerim ışıktan rahatsız oluyor da . . . İşte , şu yandaki kapıdan giriliyor . Ne film oynuyor , biliyor musunuz ? Tam bilmiyorum , dedi . Buradan pek ayrılamıyorum . Kalabalık . Burası mı kalabalık ? diye hayretle sordum . Garson , Tıklım tıklım kalabalık . Boş masa yok . Hepsine ben koşturuyorum , dedi . Çevreme dikkatle baktım . İmparator Çay Bahçesinde benden başka kimse yoktu . Döndüm garsona , Masalar bomboş . Etrafta in cin yok , dedim . Garson güldü . Sarımsı dişlerini gördüm . Bütün masalar dolu , dedi . Oturacak yer yok . Ama siz göremezsiniz onları . Hayretler içindeydim . Bütün masalar dolu mu ? Kim bunlar ? Ben niçin göremiyorum ? diye sordum . Bütün masalar dolu , aralara yedek iskemleler de koyduk . Bakın , şu iskemleleri görüyor musunuz ? İskemleleri görüyorum . Şu aradakiler değil mi ? Ama onlar da ötekiler gibi bomboş , dedim . Garson , Gazozunuzu getireyim , dedi . Dur , gitme ! diye bağırdım arkasından . Geriye dönmüş , bana bakıyordu . Gerçekten dolu mu bütün masalar ? Ne diyorum size , tıklım tıklım dolu . Oturacak yer yok . Beni çağırıyorlar , dedi garson . Kulağının arkasına kalemini takıp uzaklaştı . Ne düşüneceğimi bilemiyordum . Gazozum geldi . Çevremdeki bomboş masa ve sandalyelere bakarak bir yudum aldım . Garson boş masaların arasında hızlı hızlı dolaşıyor , etraftaki iskemlelere çarpmamak için özen gösteriyor , elindeki kağıda birtakım siparişleri yazıyordu . Elimle işaret edip yanıma çağırdım onu . Masaların arasından ustalıkla sıyrılarak geldi . Başka bir şey mi arzuladınız ? diye sordu . İşin yoğun , dedim . Sürekli siparişleri yazıyorsun . Evet , dedi garson . Siparişler çok yoğun . Size ne getireyim ? Bir bardak çay getir , dedim . Dur , hemen gitme . Sana bir şey soracağım . Buyurun , dedi . Gözleriyle İmparator Çay Bahçesini tarıyordu bir yandan . Uzaktaki boş bir masaya Geliyorum şimdi , diye seslendi . Her zaman böyle dolu mu olur bu çay bahçesi ? Her zaman böyledir , dedi garson . Geceleri daha da kalabalık olur . İzin verirseniz , karşı masadan çağırıyorlar , siparişi alayım . Yeni baştan masaları dolaşmaya başlamıştı . İmparator Çay Bahçesinde , bomboş masa ve sandalyelerin arasındaki yerimde oturuyor , garsonun masadan masaya koşturmasını izliyordum . Yorgun görünüyorsunuz . Sizi daha önce hiç görmedim buralarda . Uğrar mısınız bu çay bahçesine ? diye sordu bir erkek sesi . Dönüp sesin geldiği yöne baktım . Oradaki masa bomboştu , hiç kimse yoktu . Ses konuşmaya devam etti . Buradayım , yanıbaşınızdaki masada oturuyorum . Bir sigara alır mıydınız ? Hayretle bir paket Maltepe sigarasının bana yakın bir yerde , havada durduğunu gördüm . Yakın bir tane . Allahaşkına buyurun . Efkar dağıtır , dedi ses . Havada duran paketten bir sigara alıp dudaklarıma götürdüm . Boşlukta çakan eski bir gazlı çakmak , usulca uzanarak sigaramı yaktı . İllüzyon gibi bir şeydi bu . Usta sihirbazların numaralarını anımsatıyordu . Çakmak da , sigara paketi de kaybolmuştu şimdi . Elimdeki sigaradan bir nefes çektim . Şaşkınlıkla yanımdaki sesin geldiği masaya bakıyordum . Çok kalabalık burası , değil mi ? diye sordum . Laf olsun diye . . . Öylesine . . . Ses , Bu sabah gene fena değil . Bazen hiç oturacak yer bulunmaz . Hiç tanımadığınız biriyle aynı masayı paylaşmak zorunda kalırsınız . Ama bakın , dediğiniz doğru . Gelenler var . Yavaş yavaş doluyor bahçe . Haklısınız , diye yanıtladı beni . Evet , gittikçe kalabalıklaşıyor bahçe , diye mırıldandım . Gözlerimi çevrede gezdiriyordum . Güneş iyice yükselmişti . İmparator Çay Bahçesinde kimsecikler görünmüyordu . Bakın , bakın ; General de geldi , dedi ses . Karşımdaki boş bir masaya gitti gözüm . Pirinç saplı , kahverengi bir baston sandalyenin kenarına takılmıştı . Garson o masaya koştu . Her sabah aynı saatte gelir çay bahçesine General , dedi ses . Emir eri de yanında . Bakın , kalın defteri açtı ; kalemini de çıkarttı . General hatıralarını kaleme alıyor . O söylüyor , emir eri de yazıyor . Dikkatle o masaya bakıyordum . Masanın üstünde açılmış kalınca bir defter vardı şimdi . Ortasında , sayfaların ikiye ayrıldığı yerde bir kalem duruyordu . Çaylarını içince başlarlar , dedi ses . Garson masaya iki bardak çay getirmişti . İnce belli iki cam bardak masanın üstünde karşılıklı duruyordu . İçlerine birer şeker atıldığını gördüm . Karşımdaki olayları büyülenmiş gibi izliyordum . Havada beliren iki gümüş kaşık , prüvet yapan balerinler gibi bardakların içindeki şekeri karıştırmaya başlamışlardı . Bir süre sonra çay bardakları havaya kalktılar , görmediğim ağızlara doğru gittiler . İçlerindeki çay , yudum yudum azalmaya başladı . İllüzyon bu ! diye mırıldandım . İnanılır gibi değil ! Ünlü illüzyonist Salvano'nun , Japon Shimada'nın oyunlarını anımsattı bana bu gördüklerim . Bir şey mi söylediniz ? diye sordu ses . General çayını içiyor , dedim . Evet . General ve emir eri çaylarını yudumluyorlar , dedi . Tanır mısınız siz Generali ? Buradan , bu bahçeden tanırım . Her gün gelir . Anılar epeyce ilerledi sanırım . Bakın , General anlatmaya başladı . Emir eri söylediklerini yazıyor . Masanın üstünde duran defterin yeni bir sayfası açılmıştı . Siyah bir kalem , hızlı hızlı boş satırlara birşeyler yazıyordu . Yazısı da güzel emir erinin . . . dedi ses . Sülüs gibi yazıyor . Bazı harflerin kuyrukları uzun uzun . . . Çoktandır mı Generalin yanında ? Sanırım uzun yıllardır birlikteler . Generalin sol bacağı takma . Öyle mi ? diye hayretle sordum . Evet , dedi ses . Savaşta şarapnel parçalamış . Protezi hiç belli değil , değil mi ? Baston kullanıyor . Biliyorum , dedim . Bastonu orada . Gördüm . Sandalyede asılı . Evet . Pirinç saplı bastonu . Ne zarif , değil mi ? İnce belli cam bardaklardaki çaylar bitmişti . Garson boş bardakları aldı , çayları tazeledi . İşte o da geldi , masasına oturdu , dedi ses . Kim ? diye sordum merakla . Bir yandan da çevremdeki masalara bakıyordum . Madam Kelebek , dedi ses . Generalin aşık olduğu kadın . Sol yanımdaki masanın üstüne , üstü parlak payetlerle işlenmiş , siyah süet bir gece çantası konmuştu . Madam Kelebek mi ? Evet . Eski bir Beyaz Rus . Ne kadar güzel , değil mi ? Birazdan yüzündeki tülü kaldırır . Şapkasını çıkartır . Madam Kelebek . . . Her zamanki gibi paha biçilmez kürkler içinde . Gece operaya gittiği giysilerle gelir buraya . . . Burnuma değişik bir parfüm kokusu gelmişti . Ses , sanki düşüncelerimi okuyordu . Madam Kelebek'in parfümü , dedi . En iyi cins , bir Fransız kokusu olmalı . . . Generale ulaşmıştır . Havada ince uzun , gümüş bir ağızlık belirmişti . Bir süre havada öylece hareketsiz durdu . Platin bir tabaka güneşte ayna gibi parladı . Usulca açıldı , içinden bir sigara seçilip gümüş ağızlığın ucuna yerleştirildi . Garson , masaların arasından uçar gibi gelip gümüş ağızlığın ucundaki sigarayı yaktı . Ağızlıktan bir nefes çekildi , hafif bir duman havaya üflendi . Masanın üstünde tek bir siyah eldiven belirmişti . Uzun bir gece eldiveniydi bu . Üstünde yakutlu , pırlantalı bir bilezik ışıldıyordu . Daha dikkatli baktığımda , yakutların bir kelebeğin gövdesini , pırlantaların ise iki yana açılmış kanatlarını oluşturduğunu fark ettim . Eldiven , ustalıkla gümüş ağızlığı havadan alıp külünü masanın üstündeki tablaya silkeledi . Generalin masasındaki deftere hızlı hızlı yazı yazan kalem durmuştu . Öylece bekliyordu . Ah ! dedi ses yanıbaşımdan . Generalin aklı karıştı işte ! Karşısında Madam Kelebek . . . Yazı durdu . Hep böyle olur . Madam Kelebek çay bahçesine gelip de yerine oturunca , Generalin aklı başından gider . Emir eri karalayıp durur yazdıklarını . Gördüğüm , izlediğim şeyler inanılacak gibi değildi . Şimdi de gözlerimi Madam Kelebek'in masasından ayıramıyordum . Garson tepside , kristal bir kadeh içinde altın rengi şampanya getirmişti Madam Kelebek'in masasına . Kadife eldiven uzanarak , ince uzun saplı kristal bardağı aldı . Göremediğim dudaklara götürdü . Şampanya içer bir - iki yudum her sabah , dedi ses . Tuhaf bir kadındır Madam Kelebek . Ne denli çekici , değil mi ? Yüzünü örten dantel tülü yavaş . yavaş aralıyor . Şampanya kadehinin kenarında kırmızı bir dudak izi olmuştu . Casino Venüs'te bıkmadan oynadığım , iki dudak izinin çizginin üstünde yan yana belirmesini beklediğim dudaklı makineyi anımsadım bir an . Şu sabah zamanı , İmparator Çay Bahçesinde birtakım akıl dışı olayları izlerken o dünyadan ne kadar uzaktım . . . Gözlerim masanın üzerine bırakılmış , kenarı dudak izi olmuş şampanya bardağındaydı . Demek General aşık Madam Kelebek'e ? diye sordum . Delicesine seviyor onu , dedi ses . Bu çay bahçesinden mi tanışırlar ? Sanmıyorum . Birbirlerini uzun yıllar önce tanımış olduklarını tahmin ediyorum . Acaba Madam Kelebek de Generalin duygularını paylaşıyor mu ? Kimbilir . . . dedi ses . Madam Kelebek şuh bir kadın . Değişik . . . İlgilenmese , her sabah gelip oturmaz buraya . Hiç konuşmazlar mı ? Hayır , hiç konuşmazlar . Konuştuklarını hiç duymadım . Yalnızca bakışırlar . İlginç . . . dedim . Gözleriyle konuşurlar , tuhaf bir şeydir bu . . . dedi ses . Madam Kelebek'in masasının biraz üstünde tek bir göz belirmişti . Bu garip ülkede pastarlar onları birkaç kez durdurup sorgu sual ettiklerinde , İlimdar , Ben bir gunduyim ; bunlar da zavallı bir dede ile torun ; demişti . İhtiyar kül yutacak biri değildi . Şimdiye kadar sayısız Hac hikayesi dinlemiş , o uçsuz bucaksız çölleri ve bu çöllerde susuzluktan şehit olan hacıları işitip gözyaşı dökmüştü . Gelgelelim onlar , günlerdir dağlardan tepelerden gidiyorlar , değil bir çöle , bir ovaya bile rast gelmiyorlardı . Üstelik ilerledikleri yön de doğuydu . Kamyon gece yol alırken , şoförün yanında uyuyakalan Zekeriya Dede sabahla birlikte , doğan güneşin ön camdan gelen kuvvetli ışığıyla uyanıveriyor , gözleri kamaştığı için elini siper ederek , o uyku sersemi haliyle kaderine , yani doğuya bakıyordu . Kısacası , bir yanlışlık olduğu muhakkaktı : duyduğu bildiği kadarıyla Kabe doğuda değil , güneyde olmalıydı . Ama aslında yanlış yolda olduklarını İlimdar'a sırf hınzırlığından , bile bile söylemiyor , onun yapmakta olduğu hatayı sürdürmesine adeta bile isteye izin veriyordu . Çünkü gittikleri yol konusundaki şüphelerini peyderpey söylerse , ona ağzının payını layıkıyla , dört dörtlük verme şansı fazla olmayacaktı . Fakat yolun sonunda hele bir Mekke'ye varamasınlar , işte o zaman İlimdar'ın hatasını başına adamakıllı kakacak , verip veriştirecek , yerden yere vuracak , zaten haklı olduğu için , böylece dünyalar onun olacaktı . İhtiyar aslında haklı gibiydi . Kamyonla günlerce süren bir yolculuktan sonra Arabistan olduğu çok şüpheli , garip bir yere varmışlardı . Gelgelelim İlimdar , buranın Bağdat olduğunu söylüyordu . Öyleyse , şehrin ortasından geçen nehir de Dicle olmalıydı . Herhalde geceden cenabet kaldıkları için yüzlerce insan bu nehre gelip suya giriyor , boy abdesti aldıktan sonra çıkıp bağdaş kurarak , artık işledikleri günahtan mıdır , derin derin düşünüyorlardı . Kendilerini yeise vesveseye o kadar kaptırmış görünüyorlardı ki , kalçalarına kuvvetli bir çimdik atılsa bile istiflerini bozacağa pek benzemiyorlardı . Bağdatlılar gerçekten de bir tuhaftı . Zekeriya Dede , başlarında bir sığırtmaç olmadan sokaklarda başıboş dolaşan ineklerden birinin , bir manavın gözü önünde dükkandaki sebzeleri iştahla yediğini , adamın ise kışkışlamak şöyle dursun , hayvanın başını okşadığını görünce adamakıllı şaşırdı . Hele ertesi günü , İlimdar'ın aldığı kışlık elbiseleri giyip birer katırın sırtında güneye değil , tam tersi , kuzeydeki o yüksek dağlara doğru yola çıkmalarına akıl sır erdiremedi . Çünkü Kabe'nin güneyde olduğu açıktı . Adı gibi biliyordu ki , bunu imama söylese , Bütün yollar Mekke'ye çıkar , gibi yuvarlak bir sözle durumu geçiştirecek , kendisini müşkülpesent bir ihtiyar yerine koyacaktı . Bundan dolayı susması ve ileride kullanmak için sabırla , imam aleyhinde kozlar biriktirmesi faydalı olurdu : Katır sırtındaki yolculuklarının ikinci gününün gecesi Zekeriya Dede , torunu ve İlimdar uyurken , imamın ceplerini karıştırdı ve aradığı kozu buldu . Kitaptan koparılmış bir sayfaydı bu . Üzerindeki resimde , yere bağdaş kurmuş ve gülümsediğine bakılırsa çocukça şeyler düşünen birinin heykeli tasvir edilmişti . Ay ışığı altında resmi inceleyen ihtiyarın , sonunda aklı başına geldi : Bir heykel , yani bir puttu bu ! Demek ki imam efendi büyük ihtimalle bir putperestti . Gelgelelim Zekeriya Dede , ne yalan söylemeli , bu işe biraz sevinmişti . Çünkü yanılmak ve haksız olmak bir yana , İlimdar'ı artık kafirlikle de suçlayabilecekti . Bu yüzden bakışları yumuşadı ve kağıdı katlayıp aldığı yere koydu . İşte sonunda adamın foyası meydandaydı . Günlerdir Mekke yolunda olmalarına rağmen daha çöl möl görmemeleri bir yana , artık dağların doruklarına yakın bir yerden , kar üzerinde ilerliyorlardı . Ama işin en şaşılacak tarafı , gökyüzünün mavi değil , lacivert olmasıydı . Bu da hiçbir hacı hikayesinde anlatılmış ya da duyulmuş değildi . İhtiyar , yine de dudakları sımsıkı kapalı , baklayı ağzından çıkarmıyor , yolculuğun bitip imamın ipliğinin pazara çıkacağı günün gelmesini bekliyordu . Aynı şekilde , kendi suskunluğunun aslında çok derin olduğuna ve fazlasıyla korkunç şeyler ifade ettiğine inanıyordu : Buna göre İlimdar kendi kendine güya , Hac yolunda olmadıklarını Zekeriya Dede'nin anlamamasının imkansız olduğunu , böyle olduğu halde kendisine neden karşı çıkmadığını defalarca soracak , sonunda ihtiyarın daha büyük bir tezgah döndürdüğüne hükmedecekti . Ancak Zekeriya Dede'nin hevesi kursağında kaldı . Artık bayır aşağı inerlerken , bir dağ geçidini döndüklerinde , gördüğü manzara karşısında şaşkınlıktan donuverdi . Tam karşılarındaki tepenin zirvesinde , tıpkı saray gibi büyük , ama oldukça sade ve mütevazı bir mabet vardı . Fakat köy kıraathanesinin duvarına asılı Kabe tasvirine pek benzemiyordu . Tepeye yaklaştıklarında mabedin pencerelerinde birtakım insanlar göze çarptı . Hepsi de bordo ya da turuncu ihramlar giymişti . Tepenin yamacına eriştiklerinde İlimdar , eşyaların bulunduğu çuvalı sırtladı ve oğlanın zincirlerini tutarak mabede giden taş merdiveni tırmanmaya başladı . Hayretten parmağı ağzında kalan ihtiyar onları izledi ve bordo ihramlı hacıların çoğunun çekik gözlü olduğunu farketti . Evet , imam onları kandırmış ve Mekke yerine bir Hıristiyan mabedine getirmişti . Zekeriya Dede sağa sola bakınıp bir çan kulesi aradıysa da bulamadı . İşin garip tarafı , etrafta çarmıh ya da salibe benzer bir şey yoktu . Sonunda aradığını gördü : Mabedin duvarlarında , tıpkı eski Alameyn sancağında olduğu gibi , uçları kırılmış da olsa , haç tasvirleri vardı . Daha da beteri , bu garip mabedin topluca ibadet yapılan kısmına geldiklerinde , vaktiyle imamın cebinde resmini gördüğü putla karşılaştı : Aşağı yukarı dört adam boyunda dev bir heykeldi bu . Tıpkı resimdeki gibi bağdaş kurmuş , derin derin düşünüyor , günahkarları kandırıp onları küfre saptırdığını bildiği için olsa gerek , bir de bıyık altından gülümsüyordu . Elleri dizlerinde , çömelip tefekküre dalan bu dev putun çevresinde sayısız mum yakılmıştı . Bordo harmaniye sarınmış rahiplerden bazısı zaman zaman gelip heykelin önünde huşu ile eğiliyor , avuçlarından birleştirdiği ellerini önce kalbine sonra ağzına götürüp yine ayni put gibi gülümsüyor , anlaşılan ona saygılarını sunuyordu . Artık her şey , günlerce süren yolculukları sonunda geldikleri bu yerin Kabe olmadığını gösteriyordu . İhtiyarın bir yol bulup putperestlerin arasından sıvışması , derhal köye dönüp imamın ipliğini pazara çıkarması şarttı . Putperest mabedinden bir firar fırsatı yakalayana kadar , buranın Kabe olduğu katakullisini yutmuş numarası yapmak en doğrusuydu . Aksi gibi burada kendilerine tam bir ay kalacakları bir odanın tahsis edilmesi , onların geçerken şöyle bir uğrayan seyyahlar olarak artık görülmeyeceği anlamına geliyordu . Putperest mabedinden firar edene kadar buranın Mekke olduğu zokasını yutmuş görünmeye kararlı olan Zekeriya Dede , imama , Şükürler olsun mukaddes topraklara geldik . Artık bu dünyada ne isteyeyim ? Hacı oldum ya , bu bana yeter . Senin de tuttuğun altın olsun imam efendi . Benim gibi öksüz yetim bir garip ihtiyarı Hacca getirdin . Ayağına Kabe sevabı yazılsın diyor , ayrıca gözlerinde kurnazca pırıltılar ışıldıyordu . Gelgelelim İlimdar pek oralı olmadı ve ihtiyara , Burası Kabe değil dede , manastır . Bunlar da hacı değil , dedi . Hacı olmadığını söylediği manastır ahalisi için vudiz ya da ona benzer bir tabir kullanmıştı . Bu yakışıksız , tüyler ürpertici ve kaleme gelmez sözleri duyunca ihtiyarda şafak attı . Ağza alınması bile dinen mekruh bir şeyi bu kadar açık ve ulu orta , adeta göze parmak sokar gibi fütursuzca açıkladığına göre İlimdar , ihtiyarın aslında tongaya basmadığından ve bu büyük sırrın kokusunu aldığından işkilleniyor , bunları söylemekle de anlaşılan ona zarf atıyordu . O anda tüyleri diken diken olmasına rağmen Zekeriya Dede , yine de renk vermeyip lafı çevirdi ve , Demek ki Hicret'ten önce manastırdı burası . Şükürler olsun ki şimdi vaizler var ! Hangi halife camiye çevirmiş burayı ? diye sordu . Gel gör ki gözü tutmadığı için olsa gerek imam , hala ihtiyarın üstüne üstüne gidiyor , onu adeta cendereye sokup , mabedin büyük odasında bağdaş kurmuş gülümseyen heykelin bir evliya olduğuna kalıbını basıyordu . Farklı lisanların garip kelimelerine dili pek dönmeyen Zekeriya Dede eğer yanlış işitmediyse , bu evliyanın adı Vuda gibi bir şeydi . Üstelik imam , vudizlerin dört mukaddes kitabı kabul etmediğini , yani onların kitapsız olduğunu iddia ediyordu . Ancak ihtiyar , pide gibi dürülmüş uzun uzun kağıtları okuyan vaizler gördüğünü söyleyince kitapların aslında Veda olduğu cevabını aldı . Anlamazlıktan gelip imama hemen sordu : Hazreti Peygamber'in Veda Hutbesi mi ? O ana kadar gözlerini ihtiyardan ayırmayan İlimdar , bu soru üzerine patladı ve ellerini birbirine çalıp başını hışımla çevirerek , Numara yapma dede ! Biliyorsun her şeyi ! diye bağırdı . Hasmının böylece itidalini kaybederek pes ettiğini gören ihtiyarın ise içi rahatlayıp bakışları yumuşamıştı . Sinirleri ayağa kalkan imama baygın gözlerle bakıyor ve içinden , Hacı Zekeriya Ağa hiç kafese girer mi ! diye geçiriyordu , Bana sarkıttığın zokayı sana böyle yutturdum işte ! Buranın Kabe olmadığını kabul edeyim de , putperest arkadaşlarınla gece gel , beni kes . Yağma yok ! Sen Hacı Zekeriya'nın kaçın kurası olduğunu daha bilmiyorsun . Ama merak etme . Köyde ipliğini pazara çıkaracağım senin ! Bunları düşünen ihtiyarın az buçuk gönlü ferahlamış olsa da tehlikenin bütünüyle geçmediğine , vudizlerin er geç gelip kendisini , ya dinini inkar etmeye zorlayacaklarına ya da keseceklerine inanıyordu . Sonuç olarak , bu putperest mabedinden firar etmedikçe topun ağzında olacaktı . Ertesi sabah kurt oğlan , zincirlendiği yerde uyurken birdenbire pek hırçın uyandı . Aç bir canavar gibi vahşice bakıyor , ciğerlerinin var gücüyle uluyup debeleniyordu . Öyle ki , zincirin bağlandığı halka bu gidişle tez zamanda duvardan sökülebilirdi . Derken odanın kapısı aralandı ve bordo harmani sarınmış rahiplerden biri , imam ile ihtiyarı selamlayıp içeri girdi . Elinde bir kitap vardı . Yere bağdaş kuran rahip bu kitabı açtı ve satırlara baka baka , uzun , güzel bir ilahiyi makamla terennüm etmeye başladı . Ne şaşılacak iştir ki , ilahinin daha girizgahında kurt oğlan , yatışmış gibi aval aval rahibe bakıyordu ! Sonunda o da rahip gibi çömeldi ve ilahiyi dinlemeye başladı . Sesini soluğunu kesmiş , anlaşılan adamakıllı etkilenmişti . Olanları ihtiyarın da havsalası pek almamış olmalıydı ki , imama bunun hangi ilahi olduğunu sordu . Eğer yanlış anlamadıysa aldığı cevap , Baharat Kita gibi bir şeydi . Bu destan akşama doğru bittiğinde , kurt oğlan sanki bir kuzuya dönüşmüştü . Kitabı kapatan rahip doğruca oğlanın yanına giderek zavallının zincirlerini çözdü ve başını okşadı . Gelgelelim serbest kaldığı halde oğlan pek oralı olmuyor , ne fırsatı ganimet bilip sağa sola saldırıyor , ne de onu bunu ısırıyordu . İşin ilginç yanı , mabedin tapınma odasındaki taş heykel gibi bağdaş kurmuş , elleri izlerinde , güya düşünüyor , ceviz kadar beyninde artık ne tezgahlar döndürüyorsa , üstelik bir de gülümsüyordu . Kısacası , sözüm ona kuzuya dönen oğlan Zekeriya Dede'ye hiç itimat telkin etmemişti . Bu yüzden , yatağa girerken adam , uykuda saldırıya uğradığında gerekirse nefsini müdafaa amacıyla terliğini çıkarıp eline aldı . Üstünü örttükten sonra , elinde terlik , gece boyunca gözünü kırpmadı . Kendisine uyuyor süsü verip torununu gözetliyor , muhtemel bir saldırıya karşı pusuda hazır bekliyordu . Gel gör ki oğlan pek istifini bozacak gibi değildi . Fakat sabaha karşı ihtiyar , bir kımıltı sezip irkildi . Gariptir , oğlan hem duruyor hem hareket ediyordu . Daha doğrusu , elleri yine dizlerinde , kurduğu bağdaşı bozmadan tavana doğru yükselmeye başlamıştı . Yerden bir adam boyu yükseldiğinde , ihtiyarın gözleri yuvalarından uğradı ve yüreği güm güm atar oldu . Sonunda dayanamadı , Ya Allah ! Ya Muhammed ! Ya Ali ! diye feryat edip , tefekkür eden oğlana terliği fırlattı ve battaniyeyi yüzüne kadar çekip titreye titreye dua etti . Ortalık aydınlandığında oğlan , yıllardır süren sessizliğini bozmuş , artık ne hikmetse , oturduğu yerde bir de ilahi okumaya başlamıştı . Gözlerini yumarak yanık sesle mırıldandığı bu ilahi , bir gün önceden rahibin kendisine okuduğu destandı . Anlaşılan o kadar etkilenmişti ki , bir dinleyişte ezberine almıştı , Sadece ihtiyar değil , aynı zamanda rahipler de şaşırmışlar , gelip odaya doluşmuşlardı . Çünkü oğlan , destanı bilinenden farklı bir makamda okuyordu . Doğu musikisinin esrarını çözmeye hayatını adayan , bu yüzden yıllarını burada geçirmiş bir Macar musikişinas , oğlanın okuduğu makama kafayı taktı . Destanı saatlerce dinledi , ama çeyrek ve yarım sesleri bir türlü tespit edemeyince işin içinden çıkamadı . Bunun için , Budapeşte'deki karısının kendisine gönderdiği seyyar kayıt stüdyosunu odaya kurdu ve oğlanın sesini taş plağa kaydetti . Ne var ki kurt oğlana tam da böyle garip haller olduktan sonra imama sanki bir efkar basmıştı . O sabahla birlikte çehresi dönen adam , gün boyu kaş çatıp dudak sarkıtıyor , hayal kırıklığına uğramış gibi bir şeylere göğüs geçiriyordu . Adeta ezik ve boynu bükük biri olmuş çıkmıştı . Onun bu yürek yangını , ihtiyarın gözünden kaçacak gibi değildi . Belki de çok haklı olarak ihtiyar , aslında kalbi temiz olan torununun bir gecede mübarek biri olup çıkmasına onun imrendiğini , tabiri caizse hasetten çatladığını düşünüyordu . Gerçekten de İlimdar , gönlü kararmış , suratı buruşmuş bir halde ona , Torunun yarı hayvan olarak , insanlıktan sadece bir adım gerideydi , oysa biz yüz adım ilerideydik . O bir adım attı ; ama bizlerin daha doksan dokuz adım atmamız gerekir , gibi bir şeyler söylemişti . Hele hele et yeme ihtirası sönen oğlanın bir tas pirinç pilavıyla gününü geçirmeye başlaması , imamın hesaplarını herhalde suya düşürmüştü . Çünkü kendisinin hesap kitapla geleceği mertebeye , tabiatının sağlamlığından olsa gerek , oğlan bir gecede erişmişti . Bu yüzden günün birinde ihtiyara , dişlerini sıkarak güç bela sakladığı bir sırrı sonunda açıklıyormuş gibi , gıpta ile , Torunun Nur Ana'ya gitti , dedi . Öyle bir şekilde söylemişti ki bunu , sanki bu mübarek ana çok , ama çok uzaklarda yaşıyordu . Torununun mabedi terkederek kendisini yalnız bıraktığını sanan ihtiyarın yüreciği hop etti ; tabana kuvvet odaya koştu ve torununun içeride olduğunu görünce hamdü sena etti : Oğlancağız oturmuş , tefekkür ediyordu . Keyfi yerine gelen ihtiyar , tütün kesesini çıkarıp bir cıgara sardı . Rahibin ona destan okuduğu güne kadar pek ses seda etmeyen torunu , ansızın mübarek bir evliya olunca , dedesi olması hasebiyle ihtiyar , artık kendini bir nebze emniyette hissediyordu . Gelgelelim oğlan , ilahi okumaktan başka birşey bilmiyor , iki çift laf edip putperestlerle yüzgöz olmuyordu . Hal böyle olunca onlara , Bakın bu benim dedemdir . O da benim gibi mübarek bir zattır . Bana olduğu gibi ona da saygıda kusur etmeyin , deyip ihtiyara arka çıktığı yoktu . Yine de onun bu durumu , kendilerini putperestlerin arasına getiren klefteci imamın burnunu sürtmüş gibiydi . Öyle ki , Vuda denilen puta tapan rahipler için kıdem kademe önemli olduğuna göre , torunu kendisinden bir merhale önde oldukça , imamın ona bir zarar vermesi çok zor olacaktı . Bu adam , Nafile Kalfa'nın Dersaadet'ten telgrafla Ezine'ye çağırdığı , şöhretli tellak Yahya idi . Gece onlarda yatıya kalacak , sabah olduğunda da , sanatı gereği , oğlanları layıkıyla yıkayacak , bir pak edecekti . Adamın gerçekten de akıllara durgunluk veren tüyler ürpertici bir görünüşü vardı . Onda ilk göze çarpan , beli , bilekleri , bacakları ve boynunun kalınlığıydı . Enseli göbekli olan tellağın kısacık saçları , kaşlarının sadece iki parmak üzerinden başlıyor , kafatası boyunca adeta diken gibi fışkırıyordu . Artık ne hikmetse felek , adamı hem cüsseli hem de kıllı eylemişti . On yaşındaki bir çocuğun kafası büyüklüğündeki çenesi kudretin , elma kadar dimağını koruyan küçük kafatası ve dar alnı ise kararlılığın timsali gibiydi . Bu ebattaki bir kafada fazla efkar ve kaygı pek bulunmadığı , ayrıca adam zaten yol yorgunu olduğu için , kendisine hazırlanan yatakta derhal sızınca , şiddetle horlamaya da başlamıştı . Uykusu ala bildiğine derin , ciğerleri ve hançeresi ise adamakıllı kuvvetli göründüğünden , horladığı sırada küçük dili genzinden neredeyse kopacak gibi oluyor , gürültüden camlar zangırdarken , raflardaki kap kaçak yerlerinde kımıldayıp tıngırdıyordu . Hele ertesi sabah , beline sardığı peştemal ve ayağında takunyalarla bahçede göründüğü vakit , gece karanlığında gizlenen azameti artık iyice günışığına çıkmıştı . Tellak Yahya , bahçede bir yere odunları yığdıktan sonra ateşi tutuşturdu . Körük gibi ciğerleriyle bir iki üfleyip odun yığınını bir anda cehenneme çevirdi . Sacayağın üzerine kazanı yerleştirip su doldurdu . Bir kazan su çok geçmeden fokurdamaya başladığında , tabureyi getirip ilk oğlanı eliyle çağırdı . Adamın burnundan soluduğuna bakılırsa , işini fazlasıyla ciddiye aldığı belliydi . Üzerinde sadece bir peştemal olan en büyük oğlan , kurbanlık koyun gibi gelip tabureye oturduğu vakit , kazanda cehennemi bir şekilde fokurdayan kaynar sudan bir tas alan tellak , damat adayının başından aşağı boca edip zavallının cildini haşladı . En son üç ay önce hamama giden oğlan , Yahya tarafından böylece vaftiz edilmiş oldu . Tepesinden aşağı tas tas dökülen kaynar suyun haşladığı bedeninin ıstıraptan kıvrandığına bakılırsa , en azından ruhunun huzur içinde olması gerekirdi . Gerçekten de , hem ruhu hem de bedeninin kah huzur ve kah hararetten nasibini alması sonucu oğlanın gözünden yaşlar boşalmış , ağlamak üzere olan biri gibi suratını buruşturmuştu . Ancak üzülmesine gerek yoktu ; çünkü kaynar su , kirlerini halihazırda yumuşatmıştı . Nitekim Tellak Yahya sabunu köpürttü ve onu tepeden tırnağa bir güzel sabunladı . Ardından , sağ eline keseyi geçirip sol eliyle de damat adayını ensesinden kavradı ve kuyruk sokumundan boynuna doğru defalarca gidip gelerek zavallının derisini kaldırdı . Günlerin , haftaların , hatta ayların kiri , oğlanın sırtından yumak yumak dökülüyordu . Böylece kafasına tam beş sabun sürüp , tepeden tırnağa üç kese attı . Nihayet bir bakraç suyu boca edip , kirden pislikten arınan bu bedeni adamakıllı duruladı . Bu esnada tellak , oğlanın dehşetten enikonu gerildiğini farketmiş olduğundan mıdır , onu gevşetip rahatlatmayı kendine vazife telakki etti . Bunun için , taburede oturan zavallıdan , yüzünü dizlerine yapıştırıp beklemesini istedi . Derken o vaziyette iki büklüm taburede oturan oğlanın , tam da sırtını görecek biçimde , ensesine oturup biçarenin bileklerini kavrayarak kendine doğru çekti . Öyle ki , oğlanın dirsekleri kürek kemiklerine değdiği anda omuzlan teker teker kütlemişti . Bununla da yetinmeyip , müşterisinin sağ bacağını yine onun başının üzerinden aşırarak , dizarkasını ensesine değdirdi . Bu ameliyeyi diğer bacağa da yaparak kalça eklemlerini kütürdetti . Sıra başka eklemlere geldiğinde oğlanı ayağa kaldırıp arkasına geçerek , boğmak istermiş gibi sol koluyla boğazını kavradı . Bu halde iken sağ dirseğiyle zavallının sol şakağına bir darbe indirdiğinde boyun eklemleri kıtırdadı . Tellak Yahya sanatını iyi biliyordu . Akşam görücüye gidecek damat adayının içini iyice ferahlatmak istedi : Arkasına geçip , hasmına ölümcül bir darbe vurmak isteyen bir cengaver gibi , oğlanı belinden kavradı ve bir iki silkeledikten sonra omurgasını kütürdetti . Fakat o anda zavallının feryadı göklere vardı . Ne var ki müşterisi avazı kopardığı anda , mesleğine zaten çok bağlı olan tellak da aşka gelip bağırmıştı . Sonunda damat adayı , kulakları düşmüş ve kuyruğu kıstırmış bir halde , inleye inleye eve girerek hamam taburesini sırası gelen kardeşine bıraktı . Evde , paçalı iç donunu ve yün fanilasını giyerken , görücü merasimine hazırlanma faslının henüz bitmemiş olduğunu fark etti . Çünkü Nafile Kalfa , delikanlıları tıraş etmesi için mahalle berberini eve çağırmıştı . İşte bu adam , yıkanıp yunmuş ve hala inleyip sızlayan oğlanı bir sandalyeye oturtup boynuna berber önlüğünü bağladıktan sonra usturasını bilemeye başladı . Bir taraftan da , yan gözle müşterisine bakıyordu . Yüzünü sabunladığı oğlanı bir güzel tıraş ettikten sonra , saçlarını kırpıp düzeltti . Bir telin ucuna ispirtolu pamuk bağlayıp kulağındaki kılları yaktı . Yanaklarındaki ayva tüylerini bir ibrişimle alınca , cildindeki akneleri sıkmaya sıra gelmişti . Bunu bitirince , bir ponponla yüzünü pudraladı ve saçına briyantin sürüp tarakla yandan ayırdıktan sonra , zamanın modası gereği , şakaklarından geriye tarayarak muhteşem bir top ense meydana getirdi . Ancak oğlanın başı henüz bitmemişti . İşini iyi bilen berber , tarağını müşterisinin başına , saç çizgisine paralel , tam ortaya ve uzunlamasına denk gelecek bir şekilde yerleştirip bekledi . Derken tarağı öne doğru iki parmak oynatmasıyla , damat adayının aslında geriye taranan saçı , tam üstten V şeklinde öne çıkıp harika bir şekil aldı . Berberin ne kadar hünerli olduğu , saçının tabiatüstü görüntüsünü aynada seyreden delikanlının suratında peyda olan gülümsemeden zaten anlaşılıyordu . Az önce tellak onu yıkarken çektiği onca ıstırabın ve sıkıntının yerini , artık bir gönül ferahlığı ve mukaddes bir huzur almış gibiydi . Bakımı böylece yapılan oğlan sandalyeden kalkıp , bahçede tellak tarafından yıkandığı için inleye inleye içeri giren kardeşine yerini bıraktı ve Kont Terzihanesi'nde dikilen elbiselerin başına gitti . Nafile Kalfa'nın dediği gibi , önce gömleğini , ardından uzun çoraplarını giymeye başladı . Çoraplar düşmesin diye dizlerine lastik geçirdikten sonra sıra golf pantolonuna gelmişti . Fırfırlı gömleğinin yakasına , çöpçatanın önceden düğümlemiş olduğu kravatı geçirip sıktı . İki renkli kunduralarını ve ceketini de giydikten sonra , fiyakalı kol saatini ve alengirli kravat iğnesini takıp elinde kasketiyle , ayna karşısında kendini şöyle bir süzmek istedi . Gel gör ki o anda kardeşini tıraş eden berber sürekli kıpırdayıp yer değiştirerek , oğlanın kendini süzmesine fırsat tanımıyor , aynayı devamlı işgal ediyordu . Damat adayı bu yüzden bahçeye çıktı . Çünkü üst kattaki pencereden dökülen bulaşık suları ve heladan ara sıra taşan lağım , burada küçük bir su birikintisi oluşturmuştu ; kunduraları çamurlanmasın diye delikanlı , bu küçük gölcüğün hemen yanındaki bir taşa basıp , durgun suyun sathındaki aksini doya doya seyretmeye başladı . İşte ütülü golf pantolonu , muhteşem ceketi , parıldayan kravat iğnesi , gömleğindeki fırfır ve görkemli saç tıraşıyla fevkalade yakışıklı bir yiğit , artık karşısındaydı . Yüzünü daha iyi görmek için taşın üzerinden suya eğilince , o anda hiçbir kızın kendi cazibesine çok fazla dayanamayacağına inanıverdi . Parlaması için dudaklarını yalayıp , suda yansıyan aksine daha bir eğildi . Aksi de optik kanunlarına uymamazlık etmemiş , hayranlığından olsa gerek , o da delikanlıya yaklaşmıştı . Gelgelelim oğlanın , aksine duyduğu hayranlık fizik kanunlarının taşıyabileceğinden çok daha fazla olduğu için , biraz daha eğilince , lağım suyunun içine düşüverdi . O pislik ve koku iliklerine kadar işlediğinde , bütün görkemi sönmüş bir şekilde sağa sola şaşkın şaşkın bakınıyordu . Her şey bir anda silbaştan olduğu için , anlaşılan yıkanma taranma faslına yeniden başlayacaktı . Verdiği onca emeğin bir anda heba olduğunu gören tellak ise küplere binip , Hayvan seni ! diye gürleyerek , takunyasını çıkardığı gibi zavallıya fırlattı . , Örf ve adetlerin fertleri yönettiği , hiç de zengin olmayan , muhafazakar kasaba hayatının insana bahşettiği en büyük nimet , şüphesiz , derin bir iç dünyası ve yüce duygular gibi sıkıntılardan onu kurtarmasıydı . Gerçekten de kasabalı , gerek dağ başında tek başına yaşayan bir çoban , gerekse yalısında inzivaya çekilmiş bir beyzadeden çok farklı olarak , dünya ve insanlar hakkındaki bütün hükümleri önceden verip bunları geleneklerinde yaşatan bir cemaat içinde ömür sürerdi . Kesin , sarsılmaz ve sağlam oldukları için , bu hükümleri onun değil çiğnemek , kabul etmemesi , yahut kendisiyle hesaplaşıp onların yerine yenilerini koymak gibi hem gereksiz hem de tehlikeli bir maceraya atılması mümkün değildi . Kasaba cemaatinden olanların çoğu , vicdan denilen baş belasından kurtulmuş oluyordu . Çünkü doğruyu örf ve adetler nasıl olsa gösterdiğine göre , onu bulmak için kafa patlatmak artık şart değildi . Gel gör ki vicdana bu şekilde gerek olmadığı için , bu kez onun getirdiği ıstıraptan mahrum kalınırdı . Sadece iç dünyası olanlara özgü olan vicdanın mukaddes azabının lezzeti , kasaba hayatında pek tadılmadığından , insanlar daha çok , cemaat tarafından ayıplanıp cezalandırılmaktan korkarlardı . Kendini gerçekleştirmenin en kolay ve en akıllıca yolu , başkalarını korkutup boyun eğdirmek olduğu için , insanların kusurlarını araştırıp bularak onları ayıplama fırsatına erişmek , bu kuvvetli tehdit kozunu bir kez ele geçirdikten sonra cemaatten atılma korkusunu başkalarına yaşatmak , kasaba hayatının belki de en temel kuralıydı . Öyle ki , bu hayatta güçlü olmanın bir yolu da , insanların günahları ve kabahatleri hakkında bilgi biriktirmekti . Yükselmek çok zordu ama diğerleri karalanabilir , yerin dibine batırılabilirlerdi . Başkalarının mahrem hayatlarını gözetleme , dedikodu ve tecessüs , ayıplanma korkusunu yaşayanların kendi çektiklerini , belki de başka herkese yaşatma ve böylece kaderlerini paylaşıp sıkıntılarını hafifletme eğilimlerinin bir sonucu olmalıydı . Fiskos ve dedikodu her iki cins eşit rağbet gösterse de , teferruatı erkeklerden daha iyi sezecek kadar ince düşünceli oldukları için , kadınlar tarafından daha büyük bir başarıyla yürütülürdü . Gerçekten de Pullu Hayriye , Sansar Melahat , Aybaşı Neriman , Allı Mualla , Boncuklu Rabiş gibi isimlerle anılan dedikoducular , eski devirlerde kendileri gibi cadıları araştırıp yakalayan engizisyoncuları hatırlatacak bir şekilde kasabada kol gezerler , onun bunun mahrem hayatını gözetleyip , adeta hafiyeler gibi , mimledikleri şahısların sicillerini tutarlardı . Başka her yerde olduğu kadar Ezine'de de bunların diline düşmek , ademoğlunun başına gelebilecek en büyük felaketlerdendi . İşin kötüsü , bir ayıp , bir kusur işlenmediğini gözler önüne serip ispatlamak için , düğün dernek ve mevlüt gibi toplantılara bu cadıları mutlaka davet etmek gerekirdi . Ancak bu tedbir de pek para etmez , söz gelimi , Ezine'nin meşhur Saray Düğün Salonu'nda gerçekleştirilen muhteşem bir sünnetin dedikoduları , aradan tam bir yıl geçmesine rağmen hala gelir , fiskoslar asla bitmezdi . Çünkü ne kadar çok para sayılıp iyi niyetle emek harcanırsa harcansın , konu komşuyu hasetten çatlatmak için verilen bu tür davetlerde , Allı Mualla , Pullu Hayriye gibi dedikoduculara meydan okumak , aklıselim sahibi hiçbir ademoğlunun harcı sayılmazdı . İşte , Hoyratlar Mahallesi'nde , Ayvaz Kasabın evinin tam karşısında oturan Maymun Saniye de bu şöhretli kadınlardan biriydi . Siması maymunu az buçuk andırsa da , oldukça tombul olan kadının aslında huyu bu hayvana benzerdi . Gerçekten de Maymun Saniye , insanların evlerinin içini , hangi eşyalarının olup hangilerinin bulunmadığını , niyetlerini ve bunları gerçekleştirmek için neler yapmaya hazırlandıklarını , kara günler için kıyıda köşede ne kadar paraları olduğunu , kimin kimi başına tac ettiğini , kimin kime husumet beslediğini doğrusu pek merak eder , gün boyu bu ihtirasla kıvranır , geceleri ise yatıştıramadığı merakından yatağında döner döner dururdu . Hayatında yediği en büyük darbe ise , yıllar önce yaşı kırka vardığında kısmi de olsa gözlerine perde inmesiydi . Fakat hastanede hademe olarak çalışan yeğeninin bir girişimiyle yaptırılan ameliyat sonucu , artık gözlükle de olsa , insanların kusurlarını yine rahatlıkla görebilir olmuştu . Bir güderi parçasıyla saat başı sildiği gözlük camları ne kadar temiz olursa , gözetlediği insanlar da bu sayede o kadar pis olabiliyordu . Tabiyatiyle , kadının dili de sivriydi . İki yıl önce evlenmesine rağmen hala çocuk sahibi olamayan bir kadın , kırkına merdiven dayayan ama henüz evlenmeyen bir erkek , hocalar ve mürebbiyeler tutulmasına rağmen zayıflarla dolu karneler getirmeye devam eden bir çocuk , gelininin şilteyi iki günde bir güneşe serdiğine bakılırsa artık altını tutmakta zorlanan bir ihtiyar , eninde ya da sonunda onun sivri diline düşerdi . Öte yandan Maymun Saniye , Ayvaz Kasabın evinin tam karşısında oturmaktan da memnundu . Çünkü göz menzili içinde , gün boyu gözetlenecek , gireni çıkanı yoklanacak beş bekar erkek vardı . Elbette , dükkan da işin cabasıydı . Özellikle öğle sonraları kadın , kendisine bir acı kahve pişirdikten sonra gelir , camın başına oturur , sardığı cigarasını yakıp tellendirerek kasap dükkanına girip çıkan müşterileri seyreder , aldıkları etin miktarından akşama misafir bekleyip beklemediklerini yahut mali durumlarını kestirmeye çalışırdı . Allah için , bu beş bekar erkeğin evine o güne kadar , Nafile Kalfa dışında bir tek kadın bile girip çıkmamıştı . Zaten bu kadın da acuze gibi , kırkını geçkin biriydi . Ne var ki onun gelişi Maymun Saniye'nin içine bir kurt düşürmüştü . Nitekim Nafile Kalfa gelip de oğlanları alarak gittikten sonra , her şeyi gören kadın da apar topar evden fırlayıp onları takip etmiş ve çöpçatan nezaretinde hepsinin Kont Terzihanesi'nde nasıl ölçü verdiklerini , ısmarlanan ayakkabıları , kafaya geçirilip denenen kasketleri bir bir görmüştü . Bütün bu hazırlıkların hayırlı bir iş için olduğu ayan beyan ortadaydı . O günden sonra kadın , kasabın pencerelerinden gözünü ayırmaz oldu . Aşırı merak sonucu , geceleri geç vakte kadar uyuyamıyor , bu şekilde ıstırap çeken ruhu nihayet bitkin düşünce sızıp kalıyor , ancak bu kez bulanık rüyalar gördüğü için zaman zaman sıçrayıp uyanıyordu . Hele hele , gecenin bir vakti büyük şehirden gelen tellağı görünce merakı iki katına çıkmıştı . Bundan sonra ona uyku artık haramdı . Cuma sabahı ise , bahçede yakılan ateşin dumanını farkettiğinde ağzını bıçak açmıyor , dokuz doğuruyordu . Bu yüzden derhal evinin avlusuna inip merdiveni dama dayadı . Yaradana sığınıp , o yaşına rağmen merdivenden dama tırmandığında , kasabın bahçesini şimdi buradan rahatça görebiliyordu : Az önce dumanını gördüğü ateşin üzerinde bir kazan kaynıyor , peştemal sarınmış yarı çıplak oğlanlar ise , bir hamam taburesinde tellak tarafından yıkanmak için sırada bekliyorlardı . Evet , bunun hayırlı bir iş olduğu gün gibi açıktı : Demek ki oğlanlar bu akşam görücüye gideceklerdi . Bir esrar perdesini böylece aralayan Maymun Saniye , tellağın azarlaya tokatlaya yıkadığı oğlanları saatlerce seyrettikten sonra damdan inip doğruca Ayvaz Kasabın dükkanına gitti . Siz gittikçe deniz açılıyor . Denizin sonu yok gibi görünüyor . En iyisi gene adaya sığınmak . Toprak sert , sağlam , güvenli . Dünyanın üzerinde gök var . Bir taşa oturup göğü seyretmenin zevkine doyamıyor . Gök yüksek . Güneşe bakamıyor . Geçeler daha da güzel . Kapının önünde oturup yıldızları seyrederken yeryüzünde bulunduğunu unutuyor . Yıldızlar uzak . Onlara dokunmak olanaksız . Tanrı göğün en yüksek katında . Tanrı onları görüyor ama onlar O'nu göremiyorlar . Güzel olan ne varsa uzak , ulaşılmaz . Ne yapsınlar hayat böyle . Dünyada her yer birbirine benzermiş . Yalnız Amerika'da hayat başkaymış . Deniz bazen durgun , bazen dalgalı . Deniz insanı kendine çekiyor . Gök gündüzleri açık , geceleri yıldızlı . Güneş sıcak . Keçilerin bazısı yaramaz , bazısı uslu . En kötüsü insanlar . Erkekler kadınlara bağırıyor . Kadınlar çocuklara kötü söylüyor . Keçisi , arı kovanı , tarlası , çayırı fazla olanlar yani biraz zengince olanlar yoksulları aşağı görüyor . Yoksullar da göründükleri kadar masum değil . Onlar da güçlerinin yettiğine haksızlık etmekten geri kalmıyorlar . O da olmadı köpekleri tekmeliyorlar . Haksızlıklara yalnızca sevgili Dino Usta'sı karşı çıkıyor . Dino Usta zengin değil , ailesi bile yok . Ama kimseden korkmuyor . Dino Usta ona akşamları masal anlatıyor . Yazın avluda , kışın ocağın önünde oturuyorlar . Masallarda , dünyada olmayan renkli kuşlar , konuşan yılanlar , sahibinin dilinden anlayan atlar var . İyi hükümdarlar , kötü krallar , hayırlı evlatlar , hayırsız evlatlar var . O masalı seviyor . Masallarla hayal kuruyor . Dino Usta bazen ona Tanrı'yı çağrıştıran güzellikleri , iyilikler yapan melekleri anlatıyor . O meleklerle seviniyor . Meleklerin başlarında ayla var , kanatları saydam . Melekler uçarken kanatları havada pır pır ediyor . Melekler uçmaya layık . Uçup karılarını azarlayan erkeklerden , çocuklarını döven analardan , köpekleri tekmeleyen gözü dönmüşlerden kurtulurlar . Onun kanadı yok . Adadan ayrılamaz . Dünyadan kurtulamaz . Dünyada kaynarsu var . Anne onu hep kaynarsu ile çimdiriyor . O güğümü ocağın üzerinde görür görmez korkuya kapılıyor . Zihninde kaynarsu ile haşlanıyor . Bu yüzden yıkanmayı hiç sevmiyor . Anneleri tarafından çimdirilen öbür çocuklara da acınıyor . Dino Usta güzel masallar anlatıyor ona ama evlerine gelip onu kaynarsudan kurtaramıyor . Zaten bir acı bitse bir başka acı onun yerini alacak . Dino Usta'nın dışında birlikte olmak istediği biri daha var : Alexandra . Onunla ikonanın önünde diz çöküp dua ediyorlar . Tanrı , ışıktan daha parlak , daha aydınlık , Dino Usta'dan daha bilgili , çocuklardan daha acıyan . Duadan sonra Alexandra ile el ele tutuşup sokağa koşuyorlar . Gün öyle aydınlık ki . Küpeli'si de sıçraya sıçraya onu karşılamaya gelmiyor mu . Bacaklarına şakacıktan toslar vurmuyor mu . Ne yapsın o da eğilip burnundan öpüyor . Pazar olduğu için köy daha sessiz . Adatanrı'nın balyozunun sesi işitiliyor arka tepeden . Her yankılanış onda hem korku hem merak uyandırıyor . Birlikte olmak istediği biri daha vardı . Onu sakladı . Çünkü onunla akran oluyorlar ve birlikte yaramazlık yapıyorlar . Leo onun can arkadaşı . Ellerine iki dal parçası geçirir geçirmez , onları at yapıp üzerlerine biniyorlar ve yamaçtan aşağı koşturuyorlar . Başka şeyler de yapıyorlar . Ne yaptıklarını kimseye söylemez . İnsanlar yerde . Tanrı gökte . Dünyada din var . Anneler çocuklarına pazarlıklarını giydirip onları kiliseye götürüyorlar . Herkes kiliseye gidiyor . Yalnız Dino Usta ve Çoban gitmiyor . Arıcılar ailesi ise kasaba kilisesine gidiyor . Kilisenin önünde kadınlar konuşurken işitti , Peder E . , Çoban'ı adam yerine koymuyormuş , cemaatten saymıyormuş . Kiliseye gelsin yoksa ölüsünü kaldırmam diye haber göndermiş ona . Çoban da , Tanrı korusun , tek kelime ile Kaldırmasın demiş . Peder E . her ayinde Dino Usta'yı dinsizlikle suçluyor . Köyde kilise varken kasaba kilisesine gittikleri için Arıcılar'ın onlardan olmadığını söylüyor . O , ayin sırasında , en çok , arkadaşlarıyla , özellikle Alexandra ve Leo ile birlikte olduğu için seviniyor . Alexandra'nın küçük , beyaz , yumuşak elini tutmak çok hoşuna gidiyor . Ayinden sonra , çoktandır sormak istediği soruyu Anne'ye soruyor : Arıcılar niçin kasaba kilisesine iniyor ? Anne , Peder E . ile Arıcılar arasında geçmişte bir kovan anlaşmazlığı çıkmış . Papatya Düzünü paylaşamamışlar . Kavgalı günlerden sonra , Arıcılar düzlüğe kovanlarını koymuşlar . O gün bu gündür dargınlıkları devam ediyor , cevabını veriyor . Arıcılar kötü insanlara benzemiyorlar . En çok kovan da onlarda var . Anne'ye yılbaşında bal getirdiler . Anne de onlardan hoşlanıyor . Peder E . onları bağışlayamaz mı ? Kasabaya okula giden çocuklara hayran hayran bakardı hep . Okula başlayacağı günü sabırsızlıkla beklerdi . İşte o gün geldi . Dino Usta onu elinden tutup kasabaya götürüyor . Okula yazdırıyor . Okul müdürü Dino Usta'yı odasına buyur ediyor . Dino Usta bacak bacak üstüne atıp müdürle konuşuyor . Hem de bilgili insanların , kentli okumuşların diliyle konuşuyor . Dino Usta önemli bir konuk olduğu için , hizmetçi kadın , ona çay mı kahve mi rica edeceğini sormuyor . Tepsiyle kahve getirip , fincanı kibarca önüne koyuyor . Dino Usta da müdüre sigara tutuyor . Böylece onun okul yaşamı başlamış oluyor . Okulda kitaplı - defterli bir yaşamı olacağını biliyor . Kağıdın üzerindeki yazıları okumayı , resimlere bakmayı öyle seviyor ki . Kağıdın kokusunu bile seviyor . Sevincini onunla paylaşan başkaları da var köyde . Çeşmede bakracını dolduran Ahretlik ona sesleniyor . Demek okula gideceksin , kardeşlik . He bacı . Ne öğreneceksin ? Okuma yazma . Başka ? Ezber . Ne ezberi ? İliad destanı . Onu kim öğretti ? Kim olacak ? Dino Usta . Mektup da yazarsın . Mektup yazmak , okumak ne güzeldir . Yalnızca mektup yazıp okumak için okuma yazma öğrenmeye değer . Okuyamayanlar , mektuplarını , okurlara okutuyorlar . Yazarım . Tanrı zihin açıklığı versin , Denis . Denis Ahretlik'i seviyor . Ahretlik öbür kadınlara benzemiyor . Dedikodu bilmez . Kimsenin arkasından konuşmaz . Ama kimi kimsesi yok . Keşiş'in kimi kimsesi olmadığı gibi . Ahretlik'in ona ilginç gelen bir hayat hikayesi var . Nişanlısının kaza ile ölümünden sonra , bir daha erkeğe bakmamış . Erkek eli dokunulmamış olarak kalmış . Denis , evliliğin , kadınla erkeğin birlikte yaşaması , yani birlikte yatması demek olduğunu biliyor . Bu bakımdan , erkeksiz bir hayat seçen Ahretlik'e hem acınıyor hem kimseye duymadığı kadar saygı duyuyor . Hayatında yeni bir dönem başladı . Üç arkadaşıyla birlikte İnceyol'u inip çıkmaya başlıyorlar . Günlük yaşam onların her gün okula gitmesine olanak vermiyor . Arada bir , türlü nedenlerle , devamsızlıkları oluyor . Dino Usta müdüre bir rapor yazıyor , özür lerini açıklıyor . Müdür onların özür lerini kabul ediyor . Her zaman olmasa da , çoğu yolculukları anlaşılmazlıklarla , tuhaflıklarla dolu . Sabahları dördü birlikte köyden ayrıldığı halde , her nedense , üçü önde , biri arkada iskele meydanına iniyor . Akşamları ise gene dördü birlikte kasabadan ayrıldığı halde , üçü önde , biri arkada tepeye varıyor . Neden içlerinden biri hep ayrı kalıyor ? O arkadaşlarını tanıdığını sanıyor . Dördü birlikte ne yaptıklarını biliyorlarmış gibi görünüyorlar . Gene de onu onlardan ayıran , onu Denis yapan bir şey var . Zaten her olayın anlaşılmaz bir yanı var . Dino Usta onun hayatının ayrılmaz bir parçası . Ama birlikte olduklarında ya Anne çağırıyor ya vakit bir çırpıda geçiyor . Çoban'a arada bir köyün dışında rastladığı oluyor . Zayıf , suskun , kendi halinde , yalnız , hem de köyün dışında yaşayan bir ihtiyar . Hiç oturmaz . Hep ayakta . Aceleci , hareket halinde . Karşılaştığı yetişkinlerden gözlerini kaçırıyor , onlarla konuşmaktan hoşlanmıyor . Oysa çocuklarla karşılaşmaya görsün onlara tamamıyla farklı biçimde davranıyor . Yüzü gülüyor . Elini ceketinin cebine sokup onlara kağıtlı şeker veriyor . Kimse dükkana indiğini görmüyor . Dağ başında şekeri nerden bulur ? Ayrılırken sanki çocuklara şöyle der : Acelem var . Yolunuz düşerse kulübeme uğrayın . Süt içireyim . Gerçekten , köyün başına yolları düştüğünde , onun içerde olduğunu fark eden çocuklar , fırsatı kaçırmazlar , girer sütlerini içerler . Çoban , yalnız olmasına , keçi sütü dışında yiyip içeceği olmamasına karşın , kimseden bir şey istemez . Yalnız sütle ekmeği değiş tokuş eder . Bir zamanlar otuz küsur keçisi varmış . Şimdi beş altı tane ya da Dino Usta'nın deyimiyle yarım düzine ile idare etmeye bakıyor . Adatanrı'nın güçlü balyozunun tok sesi kulaklarında yankılanmaya devam ediyor . Adatanrı'yı görmedi daha . Arka tepeye çıkacak kadar büyür büyümez oraya gidecek . Sesin kaynağını araştıracak . Bildiği kadarıyla köyde kimse balyoz sesinin kaynağını merak etmiyor . Hatta arkadaşları balyoz sesini işitmediklerini söylüyorlar . Nasıl bu kadar sağır olabiliyorlar anlayamıyor . Adada henüz karşılaşmadığı Tanrılar olduğu gibi onun varlıklarını sezdiği ama gözüyle görmediği daha doğrusu gözüne görünmeyen nesneler de var . Bazen gerçek dünyanın masal dünyasından farklı olmadığını düşünüyor . Köyün altında , çağlayanda , şeytanlar , uzun saplı , ince dişli dirgenleriyle , ağzı ışıldayan kürekleriyle , iki yaka arasına kurulmuş eleğe kum ve çakıl atıyorlar . Elek , ince elemesi için , tordan yapılmış . Torun tabana oturan bölümünden su , suyun üzerinde kalan bölümünden ince kum geçiyor . Tor saydam gibi görünüyor . O torun saydam olmadığını biliyor . İnce delikleri geçirgenliği sağlıyor . Dereye birçok defa indiği halde tor - eleği göremedi . Göremediğinin ya da gözüne görünmeyenin var olmadığını söyleyemez . Çünkü işgüzar şeytanlar , dur dinlen bilmeden , dirgen ve küreklerini dere yatağına daldırıyorlar , tora kum ve çakıl atmayı hiç kesmiyorlar . O daha okula başlamadan Dino Usta onu kasabaya indirdi . İskelede bir bakkal vardı . Lise yeni açılmıştı . Adanın beş köyünün öğrencileri burda okuyordu . Kıyıda birkaç lokanta ile birkaç kafe faaliyet gösteriyordu . Motorlar çevre adalardan yabancı turist getiriyordu . Kısa zamanda yeni bakkallar , mağazalar , lokantalar , kafeler açıldı . Daha çok turist gelmeye başladı . Adanın öbür köylerinden kasabaya gelip iş yeri açanlar oldu . Yeni binalar yapıldı . Kasaba her gün gelişiyor . İleride kim bilir nasıl olacak ? Okumak yazmak çok güzel . Şimdi kendini daha farklı hissediyor , daha bilgili buluyor . Nesneleri , hayvanları , insanları , hayatı yeniden öğreniyor kitaplardan . Şimdi her şey daha farklı görünüyor . Kendini bildiğinden beri birlikte olduğu toprağı , köprüyü , değirmeni , çamları , arıları , keçileri , insanları tam olarak tanımıyormuş . Onları kitaplardaki yazılardan , resimlerden daha iyi öğreniyor . Yeni bilgiler edindikçe bazı sorularına cevaplar buluyor . Ancak , bu defa , yeni sorular beliriyor zihninde . O ne kadar okusa ne kadar öğrense cevabını hiçbir zaman bulamayacağı soruların hep var olacağını sezinliyor . Dino Usta'nın anlattığı hayatın sırlarını ileride ne kadar öğrenebilecek ? Hayat kolay değil . Okula gidip gelmek , evde günlük işlere yardım etmek yoruyor onu . Peder E . in pazar sabahları anlattıkları ruhuna korkular salıyor . Tanrı'nın evinde huzur , güven bulacağını sanırdı . Oysa orda onun anlamakta zorluk çektiği ağır bir dille konuşuluyor , yargılamalardan , cezalandırmalardan söz ediliyor . Yalnız Dino Usta'nın yanında kendini güvende , mutlu hissediyor . Dino Usta başka ülkeleri , başka insanları , başka hayatları anlatıyor . Onun özellikle Amerika ile ilgili anlattıklarını dinlemeye doyamıyor . Amerika dünyanın başka hiçbir ülkesine benzemiyormuş . Orda her şey farklıymış . Dino Usta'nın anlattığına göre onların adasında kilise binasına kilise deniyormuş , oysa Amerika'da bir araya gelen cemaate kilise deniyormuş . Yani orda insanlar mevcut kiliselere gitmek zorunda değilmiş . On kişi bir araya gelip kilise kuruyormuş . İnsanlara kızmayan , insanları korkutmayan , güleç bir arkadaşlarını papaz seçiyorlarmış . Ne mutluluk ! O daha küçük , üstelik büyük kentlere , uygar ülkelere uzak bir adada yaşıyor . Amerika ise uzak . Ama uzaklık onun Amerika hayalleri kurmasına engel değil . Sürekli hayal kuracak zamanı olmasa bile . Okula başladığı yıl çok kar yağıyor . Daha önce , bir iki defa , taşların üzerine kar tozu vurduğuna tanık olmuştu . Gerçek karla daha karşılaşmamıştı . Kışın öyle çok kar yağıyor ki yamacın karı çığ olup dereye iniyor , dereyi kapatıyor . Görülmemiş bu olaya seksenlik dedeler bile şaşıyor . Derenin suyu çığ kütlesinin altından yol açıp akıyor . O okul dönüşlerinde arkadaşlarından ayrılıp kar kütlesinin altından suyun üşük , ağır ağır çıkışını seyrediyor . Suyun kar kütlesini nasıl eritebildiğini , nasıl onun altından akışını sürdürebildiğini anlayamıyor . Baharın gelişiyle birlikte kar kütlesi erimeye başlıyor . Kar eridikçe dere kabarıyor . Dere kabardıkça kar daha çok eriyor . Koca bir göl meydana geliyor . Su İnceyol'un büyük bir kısmını içine alıyor . Kasabaya inip çıkmak olanaksız hale geliyor . O ve arkadaşları okula gidemiyor . Dino Usta ince keserini eline alıp sağlam bir sal yapıyor . Sal tıpkı Dino Usta'nın masalında anlattığı sala benziyor . O ve arkadaşları yani okullular sabahları sala binip karşıya geçiyor . Akşamları gene sala binerek köye dönüyor . Hayat onu unutamayacağı olaylarla karşılaştırıyor . Pazar günü akranlarının Uzundere'ye indiklerini öğreniyor . Arkalarından gidiyor . Akranları çığa inmişler . Dereyi geçmeye çalışan danayı taşlıyorlar . Danayı çığdeliğine girmeye zorluyorlar . Derenin suyu , her baharda olduğu gibi , havadan kuş kapıyor . Köpüklü , uğultulu akıyor . İnsan yakınına yaklaşmaktan korkuyor . İçine düşeni ya da ona kapılanı , canlı olsun , cansız olsun , alıp götürüyor . Dana zaten dereden geçerken yeterince zorlanıyor . Coşkun su hayvanı neredeyse alıp götürecek . Çocuklar , kıyıdan , adım attıkça dengesi bozulan hayvanın başına , alnına ya da burnuna , kaldırabilecekleri kadar ağır , avuçlarının içine sığdırabilecekleri kadar iri taşlar atıyorlar . Hayvan ona vuran taşlarla sersemliyor , bazen iki , üç taş aynı anda vuruyor . Suyun üzerinde tutmaya çalıştığı başını delice sallıyor . Suda güçlükle kurabildiği dengesi bozuluyor . Sonunda dengesini tamamen kaybederek suya kapılıyor . Coşkun su , içinde çırpınan hayvanı kaldırmış çığdeliğine doğru sürüklüyor . Çocuklar kıyıdan bütün çabalarıyla , bir daha ayağını yere basmaması , doğrulamaması için hayvanı taşlamayı sürdürüyorlar . Başına her isabet alışında hayvan biraz daha kendini kaybediyor , azgın suya teslim oluyor . Arada bir , dere yatağında taban oluşturan iri taşların yardımıyla , ayaklarının üzerinde durmaya çalışıyor , hatta bunu başarır gibi oluyor . Ne var ki tam o sırada burnuna ya da ensesine isabet eden taşın verdiği sarsıntıyla ayakları gene yerden kesiliyor . Çığağzına iyice yaklaşıyor . Çocuklar akıllarını kaybetmiş , adeta delirmiş , canavar kesilmiş , taş üstüne taş yağdırıyorlar dereye . Bağırışıyor , küfürler savuruyor , hayvanın çığdeliğine girip orda gözden kaybolacağı anı görmek için çıldırıyorlar . Sonunda dana çığdeliğine giriyor . Gözden kayboluyor . Çığdeliğinin , bir canavarın ağzını andıran ve yutmak için başka kurbanlar bekleyen karanlık ağzı açık bekliyor . Hayvanın geri gelmediğini görünce taşlamayı kesiyor çocuklar . Bu defa hayvanın çığ kütlesinin altından geçerek ön delikten çıkmasını bekliyorlar . Ama hayvan bir türlü çıkmıyor . Suyun girdiği ve çıktığı ağızların karanlık , soğuk görünümü ruhlarını donduruyor . Ölümün soğukluğuyla vuruluyorlar . Çığağzı Ne yaptınız ? diye soruyor . Olağanın , alışkanlığın , namusun , dünyasal ve öbür dünyasal bencilliğin , köle ruhun kurbanı oldular ( Dino Usta'sından ne çok şey öğrendi ) . Tanrı'larına yakarıp ışıklarını söndürdüler . Hep O'nun adını anıyorlar . Oysa onlar gençlerin Tanrı'sını tanımıyorlar . Onlar , Tanrı'nın , onların yaptığı gibi , gündelik ihtiyaçlarının ( içlerinde , kırk yedisinde , on beşinde kız - çocuğuna ihtiyaç duyanlar var ) doyumu için yaşadığını sanıyorlar . Dünyaya ilişkin tutumlarında ise alabildiğine sorumsuz ve yararcılar . Onlar , bir yandan , Tanrı'yı tanıyamayacak , O'na ulaşamayacak kadar cahil ; öbür yandan , Tanrı'nın dünyasını yürekleri sızlamadan kabul edecek kadar duyarsız . Rahat vicdanla yataklarına girdiler . Uyuyamayanlardan onlara ne ? Denis kendinden söz etmiyor ; uyumayan o değil ; uyumayan onun yüreğindeki Alexandra'sı . Toplumsal yaşamın katılığı , kuralsızlığı , başıboşluğu aklını başından alıyor . Dino Usta gözlerindeki bandı çıkardı mı ? Taze su götürüp ona çay yapsın . Kasaba sinemasında Amerikan filmleri oynuyor . Filmlerde genç kızlarla delikanlılar birbirlerine I love you diyor . Orası Amerika . Dünyanın Amerika olmayan bölümünde , Denis'in köyünde , acele düğün yapılıyor . Denis düğüne katılmıyor . O gün köyden ayrılıyor . Tepelerde , yamaçlarda , kim bilir hangi kadim çağlarda adaya gelen güzel insanların yitik yaşamını , onların toplumsal yaşamla kirlenmemiş bireyselliklerinin ( bireyselliklerinin farkında olmasalar da ) tekil seslerini arıyor . Bütün hafta , ardından gelen hafta , bir sonraki hafta kasabada balıkçıların arasında kalıyor . Balıkçılar doğaya yakın . Onların iş yaşamı daha yalan dolansız , temiz . Ne ki yaşam balıkçılıktan ibaret değil . Balıkçılık onların yaşamının yalnızca bir parçası . Nihayet onlar da başkalarıyla aynı dünyayı paylaşıyor . Hayatının sonuna kadar balıkçıların yanında kalamaz . İsteksizce köye dönüyor . Zorunlu olmadıkça uğramadığı Alberto'nun kafe'sinin kapı önündeki masalarından birine ilişiyor . Bıraktığı yerden yaşamına nasıl başlayacağını düşünürken , öbür masalarda yarenlik edenlere kulak misafiri oluyor . Değirmende L . a anlatmış . Kız karşı koymuş . Ayağına kapanmış . Amca , Tanrı'nı seversen bana dokunma . Beni bırak . Ben başkasınınım . Hayatım boyunca senin için dua ederim . Sana köle olurum demiş . Adam kızı kaldırmış yüzüne bir tokat aşk etmiş . Kız Ne olur din kardeşiyiz diye yalvarıyormuş . Kızı şilteye çekmiş . Onun din kardeşiyiz demesi adamın sinirlerini bozmuş . Kızın üzerine çökmüş . L . a demiş ki : Bir yandan işimi görüyor ( Denis'in işittiği kelimeyi ben kullanmıyorum ) bir yandan yumruğumla böğrüne vuruyordum . Masadan kalkıyor . Koşarak biraz önce çıktığı yokuşa sapıyor . Dereye iniyor . İşittikleri nasıl gerçek olabilir ? Tanrı nerdeydi ? Niçin engel olmadı ? Tanrı'dan küstü . Köyün insanlarından küstü . Kimse ses çıkarmadı , olayın meydana gelmesini engellemedi . Peder E . de ağzını açmadı . Köyde günah işlenmesine izin verdi . Kafenin önünde anlatılan sahne , adamın kızın üzerine eğilmiş hali , gözyaşları içinde onların din kardeşi olduğunu sayıklayan kız , adamın sıkılı yumruğuyla kızın böğrüne vurması gözlerinin önünden gitmiyor . Verili dünyayı simgeleyen , açıklayan bir örnek - görüntü bu . Orta Çağda dönemin kul yaşamının dinsel yazgısını anlatan acı çekme oyunları sahnelenirmiş ; pek çok seyircisi varmış . Acı çekme oyunu yeniden sahneleniyor köyde , Batı uygarlığının beşiğinde . Köy artık eski köy değil . Gündüzleri gözleri doluyor Denis'in ; geceleri sayıklıyor . Alexandra'nın sokağın öbür başından geldiğini görür görmez onunla karşılaşmamak için yolunu değiştiriyor . İyi yürekli , çocukları seven koruyan , çocuklar tarafından sevilen , sevdiğini yitirmiş Leo'ya rastlayınca suçlulukla başını önüne eğiyor . Ona yardım edemedi . Diyesi gerçek yaşamda , biricik yaşamlarında ona yardım edemedi . Gündüz - düşlerine yakalanıyor . Değişiyor ; kıyıcılık , haksızlık edene haddini bildiren , yoksulla güçsüzün dostu bir güçlü , iyicil adam oluyor . Alexandra'nın Alberto'ya verilmesine karşı çıkıyor . Alexandra'nın babasını ve Alberto'yu iki yumrukta yere seriyor . Vurmak kötüdür . Peygamber birbirinize vurmayın dedi . Ama bu defa durum başka : bu defa onun yumruk atmasına Tanrı'nın kendisi izin verdi . Yoksa onun yaptığını Tanrı yapmak zorunda kalacaktı . Tanrı'nın ellerinin kirlenmemesi için O'nun yerine o yumruklarını kullandı . Suçluluk , yararsızlık duygularıyla kıvranırken günler geçiyor . Kimse ağzını açmıyor . Tepki göstermiyor . Bir kelime etmiyor . Kimse pişman değil . Dünya kirli . Peki temiz , göksel gerçek , neden Alexandra'nın dünyaca kirletilmesine izin veriyor ? Kıyıcı Alberto'nun neden yaşadığını sormaya gerek yok ; dünya nimetlerinden yararlanmak için yaşıyor . Kurbanı , Alexandra hala niçin yaşıyor ? Papazın insanın Tanrı suretinde yaratıldığını söylediğini işitmedi mi ? Tanrı'yı temiz tutmak için niçin intihar etmedi ? Ya o ne olacak ? Derdini kime anlatacak ? Bu durumda , böyle bir dünyada nasıl yaşayacak ? Çok yalnız . Arkadaşsız . Diyesi konuşma - arkadaşsız . İki kelime konuşabileceği kimse yok . Şimdiye kadar niçin intihar etmedi ? Kendi kendine soruyor : Denis niçin yaşıyorsun ? Doğrusu o , büsbütün arkadaşsız sayılmaz ; ne ki bunun farkında değil . Birbirimizle konuşmak olanağımız , benim onun konuşma - arkadaşı olmak seçeneğim yoksa da , ben varım . Arkadaşı benim . İkimiz de geniş anlamda Akdeniz yarım - dünyasının çocuğuyuz . Aramızda iki yaşlık bir fark var . Onun arkadaşı olmak isterim . Bir kızın ve delikanlının gönlünü bilirim . Ben de artık delikanlı olarak çağrılıyorum çünkü . Gerçi ben on yedimde bulunmama karşın sevmenin bana sonsuza kadar yasaklanmış olduğunu biliyorum ama ( hayır kimse demokratik yardımda bulunamaz bana ) , adada onun gözlerinin önünde geçen sevmek dramını görüyor , arkadaşı Leo'nun acısını duyuyorum . Onunla dereboyuna inmek , birlikte akarsuda hayal kurmak , ceylanı korucuya değil avcıya teslim eden dünyasal düzenden onu uzaklaştırmak istiyorum . İkimiz de dünyaya mıhlanmışız ; benim mıhlarımın çaresi yok , ama onunkileri biraz olsun gevşetmeyi başarabilirim belki . Ne var ki birimiz Akdeniz'in bir köşesinde öbürümüz öbür köşesinde bulunuyoruz . Daha onu tanımıyorum . Birtakım rastlantılar bir araya gelecek , birtakım olaylar yaşanacak . Günü geldiğinde Paris'de tanışacağız . Sonyaz Denis'in tinsel dünyasında yeller estirip sağanaklar yağdırıyor . On iki gün harmanda kaldı . ( O günleri saymıyor ; sonradan Dino Usta ona harmanda on iki gün kaldığını söylüyor . ) On ikinci gün , vadi boyunca geziniyor . Kayalıklara vuruyor . Doğa kimileyin ona iyi davranıyor kimileyin kötü . Doğayı bilinçsiz kabul ediyor ( elbette bu doğanın duygusuz olduğu anlamına gelmiyor ) , bu bakımdan onunla arasında bir sorun bulunmuyor . İnsanları da bilinçsiz saysa , onları da oldukları gibi kabul edecek . Gelgelelim , insanı birey , özne saymak tutumundan vazgeçemiyor tamamıyla ; çünkü elinde bir şey kalmıyor bu durumda . Akşam yeniden harmana dönüyor . Azığı kalmadı . Az yedi az içti ama hazıra dağ dayanmaz . Bakır güğümden su içmekle yetiniyor . Harmanın dere yanı çatmasına tırmanıyor . Hartamaya çıkıyor . Rüzgarlık taşları yerlerinden oynatmamaya çalışarak , hartamaya uzanıyor . Gece aysız . Yıldızlar , kimi bölgelerde uçuk , seyrek , çekingen , işaret bildirmeyen ; kimi bölgelerde belirgin , salkım saçak , yol gösterici , gönül dostu , yalnızın , yitiğin arkadaşı . Mehtabı sevdiği gibi yıldızlı geceleri de seviyor . Bedeni hartamanın üzerinde ama delikanlı ruhu , harmana , dereboyuna , yamaca sığmıyor , boşluğa ağıyor ; doğayı , dünyaya yeni merhaba demiş günahsız sabileri , dünyada ekmek parası için günah işleyen yetişkinleri kucaklayan iyicil geceye açılıyor . Karanlık ve boşlukla bütünleşiyor . Geç saatlere kadar harmanda kalıyor . Yaşam içgüdüsü , yaşama yönelim alışkanlığı onu aldatıyor . Akılcılıktan , olanı yargılamaktan uzaklaşıyor ; gece - imgelerine yakalanıyor . Olmayan , uzak sevinçler yakınlaşıyor . Eski filozofların , çağdaş toplum bilimcilerin çocukların daha az acı çektiği dünya hayalleriyle avunayazıyor . Çocukluğunun cici melekleri , altı aylık bebelerin gözlerine görünerek onların yüzünde dünyasal yaşamlarının ilk gülücüklerini oluşturmak için , yıldızlardan dünyaya doğru kanat açıyor . Oysa dünya dönüyor . Gece soğudu . Onun ise bir bedeni var . Bedeni üşüyor . Sonunda kalkıp aşağı iniyor . Rastgele yürüyor . Ayakları onu Dino Usta'nın kapısına götürüyor . Dino Usta ! Yaşlı adamı kaldırdığı için ondan özür diliyor . Kusura bakma . Dino Usta : Hayrola bu saate ? O : Otluğun kapısını aç . İsimsiz usta : Yatacak mısın ? Gece konuğu : Yatacağım . İsimsiz usta : Ayvana yanıma gel . Gece konuğu : Yok otlukta yatacağım . Gözlerin nasıl ? İsimsiz usta : Onları acımasızca kullandım . Benden öç alıyorlar . Dino Usta yüklüğü açıp şilteyi çekiyor . Denis şilteyi omzuna vuruyor . Dino Usta da yorganı kucaklıyor . Biri önde biri arkada çıkıyorlar . Otluğun kapısının paslı kullapları gıcırdıyor . Denis şilteyi ot yığınının üzerine seriyor . Dino Usta'nın elinden yorganı alıyor . Sağol . Yalnız kalıyor sonra . Ceketini katlayıp başının altına yastık yapıyor , şilteye uzanıyor . Ellerini gözlerine bastırıyor . Bir kopuntu o . Ne kadar çevresindeki insanların arasında bulunuyor olsa da ortaklıkları görünüşsel . Ayrışıma uğramışlar . Onların onarılmaz , dikiş yama tutmaz yaşamlarında onun yeri yok . Onun yaşam biçimi , onların resmi , törel yaşam biçiminden ayrılıyor . O fırsatçı , iğrenç , yavan , söylemsiz , gizli olana engel olamadığı için acı duyuyor . Onlarsa kızı adama verdikleri , törel ve dinsel olana uygun davrandıkları için huzur duyuyor , dahası bu doğru ve dindar tutumlarından ötürü kendilerini ödüllendirilmeye , cennete girmeye layık görüyor , cenneti yakınsıyorlar . Oysa onların yüzleri , sözleri , davranışları , adları , gündelik dilleri sanki gerçek değil ; öz yaşamları , özdüşünceleri , ilkeleri , kendilikleri yok . Bütün farklı , tekil görünüşlerine karşın , birbirlerinin kopyası gibiler . Onların arasında , onlarla zorunlu ilişkiler içinde olmaktan utanıyor o . Yalnızca o mu olayları farklı görüyor ? Başkaları olup biteni görmüyor mu ? Yalnızca onun çevresinde olup bitenleri görmesi , anlaması haksızlık ! Ayakkabılarını çıkarıyor . Yorganı örtünüyor . Uykusuzluktan gözleri sızlıyor . Ceketini başının altından alıp katını bozmadan gözlerini kapıyor onunla . Beyni uğulduyor . Dahası beyninin merkezinde zembereği bir türlü boşalmayan bir zil çalıyor . Arada bir zil sesi azalıyor , o dalar gibi oluyor , ne ki uyumayı beceremiyor bir türlü . İstenççi ruhu karşı koyuyor , onu rahat bırakmıyor , onun uyumasını engelliyor . Anladığınca köyde iki ruh dolaşıyor . Biri köylünün inançlarını dünyaya duyurmaya , kabul ettirmeye çalışan köle ruh , öbürü köylünün inançlarına baş eğmeyen başkaldırıcı ruh . Köle ruha hemen bütün yürekler açık ; başkaldırıcı ruha ise bütün yürekler kapalı . Başkaldırıcı ruh yalnız . Dino Usta'nınkini saymazsa bir tek Denis'in yüreği başkaldırıcı ruha geçit veriyor . Onun ruhu ile başkaldırıcı ruh arasındaki gizli iletişim özvarlığını yakıyor , onu o , yıldızlı gecede yaşayan kişi yapıyor . O başkalarının ufuksuz dünyasına tutsak düşmüş . Yıldızlarsa , başkalarının bulunmadığı bir dünyada , kayıtlanmamışlığın verdiği sevinçle , fener yakıp , göksel boşluğa yelken açmışlar . Çocukluğunda yaşamında hep bir eksiklik bulunduğunu hissederdi . Ona neyin doyum vereceğini bilmiyordu , ama her ne ise onun Amerika'da olduğunu düşünüyordu . Bir yerlerde bir testi var . Onun varlığını düşündükçe susuzluğu artıyor . Onun suyunu içecek . Belki de su ona iyi gelmeyecek . Gene de , çaresi yok , içecek . Kışın hüzünleniyor . Sanki ada kabuğuna çekildi , eni boyu kısaldı . Geniş , engin dünyada bir ceviz kabuğunun üzerinde tutsak kalmak dayanılır gibi değil . Ruh bedenin içinde uçmaya hazırlanıyor . Beden ceviz kabuğundan dışarı adım atamıyor . İlkyazda Dino Usta canlanıyor . Kara , kalın güneş gözlüklerini takıp ince keserini eline alıyor . Delikanlı ! Denis : Buyur , usta . Sen , ben , keser . . . Ne anlatıyor sana ? Senin çırağındım . Dul kadınların , oğulsuz ocakların damını aktarırdık . Hiçbir şeyi yarına kalsın , adım anılsın diye yapmadım . Ne yaptıysam zevk aldığım , bir işe yarayacağımı bildiğim için yaptım . Ben çivi çakmaktan hoşlanıyordum . Dul kadınların üzerine de yağmur yağmayacaktı . Hepsi bu . Biliyorum . Sakın unutma . Şimdi ne yapacağız ? Benim dam akıyor . Bakarsın bu yıl ölmem ! Tanrı göstermesin . Dino Usta'nın damını aktarıyorlar . Dino Usta ağzını çiviyle dolduruyor . Gözleri iyi görmüyor . Üstelik öksürüyor . Her öksürüşünde Denis onun çivi yutacağı korkusuna kapılıyor . Usta izin ver ben çakayım . Öbürü işitmezlikten geliyor . Usta . . . İhtiyar , onun korkusunu artırmak istercesine , ağzı doluyken konuşmaktan , dahası delikanlılığındaki balıkçılık serüvenlerinden söz etmekten geri kalmıyor . Usta yutacaksın . İşitmiyor . Yaz kurak geçiyor . Kuyuların suyunu tüketmekten , büsbütün susuz kalmaktan endişe duyuyorlar . Önce doğaya tutsaklar . Toplumsal tutsaklıklarının temeli doğasal . Doğayı kimileyin bir bütün olarak görüyor Denis ; onu meydana getiren parçalar birbirleriyle uyumlu olarak çalışıyor , bir parçanın eksikliğini bir başka parça kapatıyor . Kimileyin doğayı meydana getiren parçaların birbirleriyle uyumlu çalışmadığını düşünüyor . Örneğin adanın dört bir yanı suyla çevrili , gel gör ki tuzlu olduğu için kullanamıyorlar . Güneş toprağı kavurmayı , onları bunaltmayı sürdürüyor . Sonyazın imdatlarına yetişmesini bekliyorlar . Sonyaz geç geliyor . Yaşamında çoktan gerçekleşmesi gereken olay işte o gecikmiş sonyazda gerçekleşiyor . Ana karaya ayak basmak için adadan ayrılıyor . O sonyaz onu Paris'de tanıdım . Doğup büyüdüğü ada her ne kadar coğrafi ve kültürel bakımdan Avrupa'nın bir parçası olsa da , o , Avrupa'ya ilk defa çıktığını söyledi bana . Ortak arkadaşımız V . ile iki hafta konuk ettik onu . Ona Paris'i gezdirdik . Sonra beklenmeyen telefon geldi . Gece yarısıydı . Adada görülmemiş bir olayın meydana geldiği iletildi . Telefonda Denis kendi konuştu . Telefonu kapadıktan sonra ona ne olduğunu sorduk . Dino Usta , benim ustam , kasabadan telefon ediyor . Görülmemiş bir olay meydana gelmiş . Akşama kadar beklemişler hiçbir şey yapmadan . Geç saatlerde o yanına bir çocuk alarak kasabaya inmiş , telefon etmek için . Köyde halk korku içindeymiş . Sokağa çıkmaya korkuyorlarmış . Ne olmuş ? diye sordu V . Yolda . . . Hayır yolun kendisine bir şey olmuş . Yolun kendisine mi ? ! Evet ! Ertesi gün daha doğrusu o gün ( çünkü saat gece yarısını geçmişti ) Paris'den ayrıldı Denis . Bir hafta daha kalmaya razı edemedik . Durumum bir yolculuğa çıkmaya elverişli olmamasına karşın , birkaç gün sonra , adaya gitmek üzere , ben de Paris'den ayrıldım . Denis köye vardığında , ona , İnceyol'un , öğleden sonra ( diyesileri güpegündüz ) ayağa kalktığı söyleniyor . Doğallıkla kimisi İnceyol'un ayağa kalktığını , kimisi doğrulduğunu , kimisi ters döndüğünü ya da düzeldiğini söylüyor . Bir zamanlar o da onlardan biri olduğundan , diyesi onların inanç dünyasını bildiğinden , olayı gözlerinde nasıl canlandırdıklarını kolayca anlayabiliyor . Bundan ötürü ninelerin dua edişini , erkeklerin yazgıcı açıklamalar yapmasını , çocukların korkuyla , sessizce odalarında beklemesini de anlıyor . Gelgelelim , daha nedenci , akılcı , kuşkucu bir dünya görüşü ile yetiştirilmiş yabancılar , bir yolun , yani taştan topraktan meydana gelmiş bayağı bir yolun , canlıymış gibi ayağa kalkmasını anlayamıyor , birbiri ardına sorular sormayı sürdürüyorlar . Köylülerse , her defasında , benzer açıklamaları yapıyorlar : Evet bildiğiniz , yukarı gelirken üzerinde yürüdüğünüz toprak yol , bir yanından yani ucundan havaya kalktı ! Bir yılan gibi yükseldi ! Sonra yeniden eski yerine yani yatağına uzandı ! Ben adaya vardığımda haberi işiten turistlerin gruplar halinde iskeleden köye doğru yola çıktığını gözledim . Köye ulaştığımda anladım ki daha önce oraya çıkanlar bile varmış . Derken mağarada sekiz on kişi barınmaya başlar . Bu konut sıkıntısında başka çözüm nasıl bulacaklar . Bekara ev veren yok . Ev veren olsa ne olacak ? Kefil yok . Eşya yok . İş yok . Para yok . Umut yok . Gelecek yok . Sinyal , dilenmek , çalmak veya herhangi bir şekilde avantadan biraz olsun para bulmak yeterlidir . Mağaralar rutubetli yerdir . Soğuk , rutubet , böcekler , leş gibi olmuş giyecekler , yıkanamamak , karışmış saç , sakal , bıyık insanı iyice ümitsizliğe ve boşluğa iter . Kısacası insan kendi benliğini tamamen yitirir . Lağım farelerinin sesleri , böceklerin vücut içine doluşup et kemirişleri , bit ve pire yüzünden oluşan kaşıntılar insanı uyuşmaya iter . Uyuşmak için de hangi madde olursa olsun insan kabul eder . Tek istenen şey uyuşup sızmaktır . Garibanlara ucuz hap satanlar etrafta kol gezer . Ayağı kaymış düşmüşün , seyyar satıcılardan , yoldan geçen insanlardan , en çok garajda seyahate çıkacak olan yolculardan yalvara yakara , kendini acındırarak topladığı parayı onlar kapar . Dilenme konusunda garaj mekanları çok gözdedir . Hani vatandaş yola çıkacak ya , yola çıkıyorum , kaza bela parası bir hayır yapayım hesabı diyorum . Zaten dikkat ederseniz , dilenci ve sinyalci takımı gel geç denilen yerlerde çok olur . Gel geç , tıpkı yolculuk üstündeki lokantalara benzer . Gelip geçen yolcu , ne verirsek yer gider hesabı davranan yerler vardır , onu kastediyorum . Bir oyuğun bir kişi tarafından bulunması ve sonra sırayla gelenlerin birazcık genişletmesiyle oluşan mağara , zamanla kalabalıklaşır . Aslen veya oluşturulmuş bir mağaraya kimsenin sahip çıkmaya hakkı olamaz . Önceleri herkes birbirini yiyecekmiş gibi düşmanca davranır . Ama zamanla bu zoraki beraberlik çok sıkı , hatta ölümüne bir dostluğa dönüşebilir . Hani , iyi dostluklar kavgayla başlarmış derler ya , işte o hesaptan diyorum . İlk misafir , mağarayı kendisinin oyup yaşanılacak yer haline getirdiğini söyleyip durur . Hani kafasına göre havalar düzelince uçun hemşerim demektedir . Ama yeni misafirler kendisinden farksız bir durumda olduğu için gitmeye niyetli değillerdir . İlk günler belki kavga gürültü olur . Bir bakmışsınız ilk misafir çok fena hasta olmuş ve dilenmeye bile çıkamıyor . Yeni misafirler el birliği ile ellerinden geldiğince hap , şarap veya uyuşturucu bir şeyler getirip verir . O duruma düşmüş bir insana Amerikan Hastanesi Başhekimi gitse , hap ve şarap kadar iyi derman olamaz doğrusu . Bir hastalanma veya aç kalma olayında gösterilen destek , ilk günlerdeki düşmanlığı sadık bir dostluğa dönüştürür . El birliği ile mağaraya bir kapı yapılır . Önündeki ağaçlara çamaşır ipi asılır . İki piknik tüp ve plastik leğenler kovalar alınır . İş bölümü için arada anlaşma yapılır . Kıyı köşe yerlerden sünger yataklar araklanır veya eskiciden alınır . Zamanla somya , tahtalar , battaniyeler , masa , sandalye ve mangal gibi eşyalar alınır . Mağara artık bir ev haline getirilmiştir . Bir radyo - teyp , birçok arabesk kaset derken iki yıl öncesinin küçük oyuğu bir ev halini alır . Bir televizyon alınıp akü ile çalıştırılır . Mağara artık bir ev halini almış olduğu için her gün bir veya iki kişi nöbet tutmaya başlar . Sabah çorbasını içen , para bulmaya gider . Artık birbirlerini bir aile olarak görmeye başlarlar . Yalnızlık çok zor şeydir ve bu garibanlar eksik yanlarını tamamlamanın yolunu bulmuşlardır . Hepsi ilk geldikleri gün aynıdır , pislik ve bakımsızlık içinde gelmişlerdir . Ama zamanla bir evin ihtiyacı olan şeylerin en önemlilerini almışlardır . Küçük kazanlarda su ısıtıp yıkanırlar . Çamaşırlarını yıkarlar . Ağaçtan ağaca gerilmiş iplere çamaşırlarını asıp kuruturlar . Mağaranın her yerine resimler ve küçük aynalar yerleştirilir . Artık saçı sakalı bıyığı karışmış bakımsız insanların yerine , biraz olsun umutluları gelmiştir . İyi yol bulunca ucuz sakatat çeşitleri alıp mağaranın ağzına mangal yakılır . Etler , biberler , domatesler pişirilir . Şarap şişeleri sırayla açılır . Akşama doğru başlayan mangal ziyafeti ve muhabbeti , saatlerce sürer . Artık hap içmekten uzak durmaya başlamışlardır . Hap , bitmiş tükenmiş , umutsuz insanların veya suni cesaret arayanların derman olarak görmüş olduğu bir uyuşturucu türüdür . Kısacası aylar önce mağaraya pejmürde bir halde , kavga gürültü ile yerleşmiş olan insanlar artık mutlu bir şekilde yaşamaya başlamışlardır . Dışarıda dilenme , sinyal sırasında birine bir zarar gelse , toplanıp giderler . Aylar önce kavga gürültüyle başlamış olan birliktelik , artık ölümüne bir dostluk halini almıştır . Dostlardan biri hasta olsa hemen bir eczaneye koşup dert anlatırlar ve eczacının verdiği ilaçları getirirler . Dikkat edilirse , ilk zamanlar hasta olana hap ve şarap verildiğini belirtmiştim . Ama artık biraz olsun eskisi gibi insan gibi yaşamaya başladıkları için , içgüdüsel olarak akıllıca davranmaya başlamışlardır . Eskisi gibi diyorum , çünkü artık kimse çok zamanlar önceki gibi mağaralarda doğmuyor . Herkesin bir mazisi vardır . Herkes bir zamanlar , en azından çocukluğunda sevilmiş , sevmiş ve insanlarla birlikte yaşamıştır . Birazcık olsun ilgi görmüştür . Sonradan ne kadar kötü durumlara düşse bile , mazisinden kalma güzellikleri , adetleri hatırlar ve yerine getirmeye çalışır . Hatta zamanla mağara eve raflar alınır , eski lavabo ve tuvalet takılır . Kanal açılır . Yakın bir yerde su bulunursa , çıkma borularla su tesisatı çekilir . Veya kuyu açma denemesi yapılır ve su bollaştırılır . Küçücük fırsatlar bile , uzaktan bakıldığında insanlıktan çıkmış gibi görünenleri nerelerden alıp nerelere taşıyabiliyor . Sokaklarda üstü başı perişan olarak dolaşan her zavallı iflah olmaz değildir . Ve hiçbir insanın ayağının kayıp düşmeyeceğine dair bir garanti yoktur . Sigortayı genelde ölüm için yaparlar . Lan adam hemen gebermez ya hesabı diyorum . Lakin adam sigortayı yaptırdıktan iki ay sonra Mevta Air Lines ile uçuvermiş . Bu sefer ne adi adammış yahu . İki ay prim ödedi , ailesini ihya etti . Kendisi garanti boş adamdı derler adamın arkasından . Şimdi , ömür o mağarada geçecek değildir . Bir zaman gelip o düzen bozulacaktır . Düzenin bozulma ihtimalleri bellidir . Çok kötü bir yalnızlık ve düşmüşlük döneminde bir araya gelmiş olan bu kader arkadaşları , zamanla para biriktirip bekar odasına geçer . Artık kendisini toparlanmış ve umutlu hissetmektedirler . Sekiz kişilik bir grup olduğunu düşünelim , üçü bir oda , üçü bir oda ve ikisi bir oda tutarak mağaradan ayrılırlar . Daha önce de belirtmiş olduğum gibi , mağaralar çok rutubetli yerlerdir . Mağaralarda uzun yaşamak , vücudun mahvolmasına bile bile lades demektir . Soğuk , yağmurlu , çamurlu ve karlı kış aylarının sindirmiş olduğu rutubet ve çok ağır küf kokusuna insan zamanla alışınca , sonraları aldırmaz oluyor . Çok sıcak yaz aylarında rutubet ve ağır küf kokusu gitmiyor , aksine kendini daha çok belli ediyor . Bir de ucuz yemek olsun hesabı yaz aylarında çok yenen domates , kavun , karpuz gibi yiyeceklerin taşıdığı bir koku siner mağaraya . Hani , eroine yeni başlayan birisi eroinmanlarda bir koku duyar ve ne olduğunu çözemez . Zamanla çözemediği o kokuya alışır . Daha sonra o kokunun çıkmaz bir koku olduğunu kabullenir ya , işte mağarada yaşayanlar da küf kokusuna alışırlar . Mağaradan kopuşun ilk ve iyi gelişmeli yönü , arada anlaşılarak daha iyiye gidilmesi için denenen yoldur . Artık biraz olsun yaşamdan tat almaya başladıkları için , dilenmekten ve sinyale çıkmaktan vazgeçerler . Bir boya sandığı alınır ve garaj veya parklarda ayakkabı boyacılığı yapılır . Diyelim mağaradan ayrılmış olan üç kişi boyacılık yapıyor . Zamanla boyacılık yetmez olur . Ve paralarını ortaya koyup üç tekerlekli bir seyyar araba alırlar . Yokluktan yeni çıkmış oldukları için sermayeleri yoktur . Seyyar araba ile gece gündüz kağıt , plastik , demir toplamaya başlarlar . Herkesin gönlünde yatan düşünce aynıdır : Kendime ait bir arabam olsaydı ! Sonraları üç kişi yine gece gündüz çalışır ve ikinci arabayı alırlar . Daha sonra üçüncü araba alınır ve herkes kendi hesabına çalışmaya başlar . Sokaklardan malzeme toplamanın sermayesi yoktur . Ama üç insan için bir umut kapısıdır . Daha bir yıl öncesi saç , sakal , bıyık karışmış , pislik içindeki insanlar artık o kötü günleri aşmış ve ilerlemeye başlamıştır . Üçü bir , beşi bir derken , kendilerini kurtarmak isterken , birbirlerini de kurtarmış olurlar . Bir insanı yok eden en kötü şey , bu dünyada ben bir hiçim . Herkes bir şey yapıyor . Ama ben hiçbir şey yapamıyorum duygusuna kapılmaktır . Her insanın becerebileceği bir şeyler mutlaka vardır . Ama önemli olan , düşmüş bir insanın kendini yeniden keşfetmesi ve kendine umut aşılamayı becermesidir . Umutsuzluk insanı çöktürür , batırır ve perişan eder . ( Şimdilik mağaralardan kurtulanları anlatıyorum . Biraz sonra gereken umudu bulamayanları ve sonlarını da öğreneceksiniz . ) Hele o perişan dönemlerde yalnızlık içinde kavrulmak insanı bilerek o mağaralarda tükenmeye götürür . Evet , küçük bir oyuğun bir kişi tarafından oyularak biraz genişletilmesi ve zoraki nedenlerden dolayı oyuğu terk etmesi veya onun yanına , yerine zorla yerleşen insanlarla başlamış olan birliktelik , beraber çalışıp seyyar arabalar alıncaya kadar sürebiliyor . Ve bu insanlar yine kağıt vb . malzemeler toplayarak sermaye biriktiriyor ve sebze , meyve ya da eski eşya karşılığı plastik eşyacılık yapmaya kadar ilerleyebiliyorlar . Daha sonra kendi bekar evlerini kuruyor , daha da ilerleyip işlerini geliştiriyorlar . Hatta bir bakmışsınız küçük bir dükkan açıp esnaf olmuşlar . Mağara yaşantısından geriye kalan en büyük değer ise , paylaşılmış olan o günlerin ölmez dostluğu . Kendini geliştiremeyen , hala perişan olanı bile yanına alıp ona bir fırsat tanımak bir görev haline geliyor . Kimse durup dururken sıfıra düşmez . İnsan ancak kendi kendisini sıfır olarak görmeye başladığı zaman düşer . Mağara yaşantısının ilk bölümü umut verici ve insana hoş gelen türdeydi . Ama mağara yaşantısının sonu hep mutlu şekilde bitmez . Bu arada bir şeyi vurgulamam gerektiğine inanıyorum , bu ihtiyar şehrin küçük oyukları ve mağaraları kolay kolay bitmez . Yukarıda anlatmış olduğum şeyler sadece mağaralarda yaşanmaz . Bir yer altı tüneli olabilir . Bir harabe olabilir . Harabelerde böyle yaşam tarzları çok yaygındır . Yani , bir harabe ev bulunup kapısı , penceresi sağlamlaştırılır ve aynı yaşamlar sürdürülüp dostluklar başlayabilir . Önemli olan mekan şekilleri değil , yaşam biçiminin nerden nereye kadar ulaşabildiğidir . Bu yaşam biçiminin iyi tarafını gördük sayılır . Şimdi , kötü gelişen olaylara bir bakalım . Bir kişi mağara veya harabe evi bulmuş ve yerleşmiş . Kendi imkanlarıyla , sağdan soldan topladıklarıyla kapı ve pencereyi yapmış . İçini birkaç parça eşya ile kendi kafasına göre düzenlemiş . Açıkçası kendine sığınacak bir yuva yapmış . İnsanın en çok korktuğu şey yalnızlıktır . Bir arkadaşını bulup yanına almış ve ikisi yolunu bulup akşamları yemek ve şaraplamayı yapar olmuş . Sonra üç kişilik kimsesiz bir grup o mekanı görüp sığınmak istemiş . Boş bir mağara veya harabeye kimsenin sahip çıkmaya hakkı olamaz . Madem boş bir mekan , ilk yerleşenin biraz daha söz hakkı olur . Ama başkalarını kovmaya hakkı olamaz . Kışın soğuk gecelerinde , yağmur , kar , fırtına altında kalmış insanların sığınmak için mücadele vermek istemesi normal sayılır . Çok bozuk bir havada iki kafadarın sahiplendiği mekana üç kişi gelir . Babanın yeri mi lan derken zor kullanarak kalırlar . Onlar da mekansız takımındandır ve bir mekana ihtiyaç duymaktadırlar . İlk geceden sonra bir daha gitmek istemezler . Mekanın iyi kötü kapısı vardır . Pencere yerlerine naylonlar gerilmiştir ve boktan da olsa bir soba vardır . Olaylar çok değişik şekillerde gelişebilir . İşin güzel bitebileceği fotoğraf karelerini yukarıda anlatmış olduğum için , şimdi kelek karelerden gidiyorum . Daha ikinci gün mekan paylaşımı dalgasına tartışma başlar . İlk iki kişi mekanı sahiplenir . Yeni misafirler ise , mekanın tapulu mal olmadığını ve kendilerinin de yersiz yurtsuz olduğunu söyleyerek kalmak için ısrar ederler . Belki ilk gece veya daha sonra iş bir yerden patlak verir . Derken bıçaklar çekilir ve ortalık karışır . Üç kişi , iki kişiyi yer diye bir kural yoktur . Hangi taraf daha dişliyse kazanır . Olayı şöyle toparlayabiliriz . Diyelim ki iki kişi üç kişiye baskın çıkıp sepetledi . Veya üç kişi daha baskın çıktı ve kavgayı kazanıp eşyalara el koyarak iki kişiyi sepetledi . Her iki ihtimalin sonucu da çoğunlukla gizli düşmanlıkla son bulur . Eğer iki kişi üç kişiye baskın çıkmış ve onları sepetlemişse , sepetlenenler arada bir gündüz vakti gelip mekanı yoklarlar . Kimse yoksa eşyaları alıp her şeyi kırıp döküp giderler . Eğer mekanı bir türlü boş bulup sotaya düşüremezlerse birkaç geceye kalmaz ve bir sabaha karşı mekana sessizce yaklaşıp her tarafına ispirto dökerek uyuyanlarla birlikte tutuşturuverirler . Hani , Lan adiler . Bizi almadınız . Biz soğukta donarken sizi sıcakta yatırmak var mı lan ? derler . Tersi , yani üç kişi baskın çıkmış ve iki kişiyi sepetlemişse yine aynı şey olur . Keşfetmiş ve iyi kötü düzenlemiş oldukları mekanlarından sepetlenmenin hıncıyla gündüzleri sotaya yatmaya çalışıp onları ayıklamayı denerler . Sotaya düşüremezlerse birkaç gece mekanı kollarlar ve ispirto döküp mekanı içindekilerle tutuşturuverirler . Hani , Lan bizim bulduğumuz mekanı bize yar etmediniz . Size de yar etmeyiz derler . Kışın soğuğunda madde çekmek veya aşırı alkol almak ihtiyacı duyanlar ne yazık ki yangını hemen fark edemezler . Uyansalar bile en azından bir yerleri yanmış olacaktır . Sonra yeminler edilir . Ve , bir gün elbet bir yerlerde karşılaşılıp hesap kapatılır . Mekan tartışmaları yüzünden yüzü , ayakları , vücudu ve çeşitli yerleri yanmış çok insan vardır . Bunlar hep çaresizliğin , yersiz yurtsuzluğun , kimsesizlik ve umutsuzluğun neden olduğu olaylardır . Zula işine zıplayalım . Zula , bizim dilimizde saklı , gizli demektir . Zula yerine sota kelimesi de kullanılabilir . Hani , aleti zula ( sota ) ettim denir veya zulaya ( sotaya ) yattım . Daha fazla örnek vermeye gerek yok . Hani , ABC hesabı tam teşekküllü ders vermiyoruz diyorum . Versek bile bir inceden ücrete tabiiyizdir . Zula kelimesinin anlamı saklanan , gizlenen şey olduğuna göre , şimdi zula işine bir dalalım bakalım . Mağaralar , harabeler ve benzeri yerlerde yaşam biçimine biraz olsun uyandınız . Hop , uyanın , uyumayın be ! hesabı çekiyor ve muameleye devam ediyorum . Ne de olsa eski muameleciyiz ya . Hırsızların çok zulası vardır . Ticaretten kapılan paranın yarısı cebe , yarısı dona , çoraba falan saklanır . Bu da bir inceden zula demektir . Ama bizim konumuz hırsızın cep ve donundaki zulalar değil . Bizim konumuz hırsızların asıl zula yerleri . Hırsızlık genellikle gece yarısından sonra , yani sabaha karşı yapılan bir iştir . Tabii buna paralel olarak , kız gibi güzel , aslan gibi yiğit , uçan , sıçan iyi kalpli korsan tiplerini de okuyup seyretmişizdir . Kötü korsan eninde sonunda kraliyet donanması tarafından feci şekil mefta edilir . Leşini it balıkları bile beğenmez . Çünkü sakalları bile çok kart olur . Hani kelek ibnoşun tekiydi ya , finali de kelek olur diyorum . Lakin başrolü aslan gibi parlak bir oğlan kapmışsa , senaryo anında değişir . Bizim parlak lavuk , kraliyet donanmasını gözüne kestirir ve anında işi bitirir . İki kemikli , bir pişmiş kelleli korsan bayrağını kraliyet gemisine çekerler . Lakin , gemide altın kupasında harbi Fransız şarabı içen şımarık prenses bacı vardır . Hani , baş korsan yapıştı ya , öbürlerinin öz bacısı oldu gitti . Bizim lavuğun aklı da kellesinden gitti . İşin daha enteresan yanı , prenses bacı da feneri baş oğlanımıza yakmaz mı ? Bir bakış , zulada dudaktan kapış , karanlıkta alelacele bir fış fış ve iş bitti . Bizim baş keriz korsanlığı , özgürlüğü , defineleri her şeyi feda eder . Prenses onu üvey babası olan kral hazretlerine azat ettirir . Baş korsanımız yeni ve namus abiden yana bir yaşama başlar . Lakin kral efendi , bizim avel efendiyi kızının hatırına azat etmemiştir . Kral efendi çok azimli bir kulamparadır ve gerisi nanaaayy . Tabii işin o sahnesini bize göstermezler hani . Film bittiiii . . . Biz de yıllarca zengin villalarının etrafında korsanlık ettik . Lakin malı mülkü yerinde bakire prensesi bırakın , kart karı bile bulamadık be . Ne iştir yaa , millete hazır haşlama et yağar . Bize gelince çürümüş , kokmuş kemik düşer . Accik etlisi yok muydu bunun yaa ? Anında alt yazılı bir film çektim . Dakikalar içinde kurgu ve montaj edip seyre sundum . Şimdi gelelim bizim memleketin define aşıklarına . Define arayanlar üç grup halindedir . Resmi olarak arayanlar , gizli şekil arayanlar , resmi belgeleri olduğu halde , sakata gelince kimlik , malı bulunca uçtu bizim keklik hesabı döner işler . Kaçak arama yapanlar köylülerdir . Çünkü resmi belgelerle uğraşmak onlara çok zor gelir . Yol yordam bilmedikleri için , belge işlerine hiç bakmazlar . Onlar belge yerine bölge işini tercih ederler . Dedektör satın almak pahalıya patladığı için köylüye yine yaramaz . Köylü için üç arama yöntemi vardır . İşte , benim dedemin dedesinin amcasının bir arkadaşı demiş ki ; şu kayalığın dibinde iki küp altın varmış . Peki bu adam nasıl öldü ? diye sorsanız , valla eyi adamdı . Emme açlıktan , sefillikten öldü garip cevabını alırsınız . Demek ki çok üşengeç bir vatandaşmış . Yoksa , bilmem hangi kayalığın altında iki küp altın olduğunu biliyormuş , lakin tersoluktan bizim gezegeni terk eyleyip öbür sekiz gezegeni turalamaya gitmiş . İkinci yol , nereden geldiği belirsiz bir haritaya uyup dağları gezmek ve haritanın göstermiş olduğu toprak parçasını hababam kazmaktır . Haritanın göstermiş olduğu yerden bir şey çıkmazsa , bu kez yanlış yere varıldığı inadı ile aramalar sürer . Nereyi görseler aha burası da tarife benziyor . Kazalım arkadaşlar hesabı bedava ameliye işleri sürer gider . Define ararken kazılan toprak kadar İstanbul kaldırımı kazsalar , ameliye hesabı belediyeden bir yılda arazi kaparlar . Ama , umut dünyası işte . Haritacıların en çok bulmuş olduğu servet bol beygir nalı , kağnı tekerlek göbeği ve demir çubuklar olur . Kazma , kürek ucu bulan da çoktur . Anlayacağınız , işe yaramaz demir koleksiyonu sahibi olan çoktur . Şunu falanca dağda bulduydum hesabı diyorum . Üçüncü yol , şehre haber salınıp şüpheli yerler olduğunu bildirmek ve dedektör almak için paraya kıyacak bir babayiğit bulmaktır . Tabii , çok babayiğit evindeki eşyaya varıncaya kadar satıp dedektör almıştır . Hanım sen on katlı bir apartman , iki de araba bak . Ben döndüğümde hemen alırız sevdasıyla gidip evindeki eşyadan olan çoktur . Zamanla devlet , define aşıklarını ciddiye almaya başladı . Gazete ilanlarıyla dedektör satanlar , İstanbul'un bir semtindeki bir aracıya müracaat ederek kimlik alınabileceğini söyler oldular . Resmi kanal bulundu ya , dedektör satışında rekor satış başladı . Hele İstanbul Bölge Temsilcisi beyden dedektör alanlar belgelerini daha çabuk almaya başladılar . Dedektör ruhsatı için semt muhtarından nüfus kağıdı sureti , ikametgah kağıdı , sabıka kaydı ve sekiz adet yakışıklı vesikalık fotoğraf gerekiyordu . Kırtasiye malzemesini toparlayan , beye uğrayıp tabii biraz masraf olacak canım kardeşim benim telkinine karşılık masraf parasını ödedikten sonra beklemeye başlardı . Belgelerin Adana Tarihi Eserleri Koruma Derneği'ne postalanıp ruhsat ve kimliğin gelmesi en geç üç hafta sürüyordu . Kimlikler bir yıl boyunca geçerliydi . Süre dolmadan bir ay önce yine para ödenerek vize hesabı kimlik bir yıl daha geçerli oluyordu . Definecilerin takılmış olduğu kahve Gaziosmanpaşa semtindedir . Tesadüfen yolunuz düşerse bir çay içmek için uğrayın . Bulamamaktan korkmayın , kime sorsanız gösterir zaten . Çok neşeli yerdir vesselam . Muhabbetler hep zuladan yapılır . Dede gelmiş seksen yaşına , Yaa kardeş , bir tüyo geçti elime . İçimden bir his gitmemi söylüyor . Ama ben yaşlandım . Beraber gitsek diyorum . Yapma yaa , iş sağlam ha ? Bu gece gidelim dede cevabı ile umutlar yeşerir . Kereste fabrikasından hamam yaptırmaya varan hayaller süsler çay kaşığının şıngırtı sesini . Ama kaç saatliğine o bilinmez . Tüyo denilen haritalara verilen paraların haddi hesabı yoktur . Ben göçmenim abiler . Dedem buralıymış . Dedem dediydi ki . . . hesabı harita kasnaklayıp gidenler çoktur . Define bulunamayınca tek suçlu dedektör olur . Adi maldır . Daha iyisini almak gereklidir . Ve yine mal mülk satılıp kalite dedektör alınır . Definecilik işi bir hastalık gibidir . İnsan bir kapıldı mı kurtulamaz . Her aramaya gidişte , kazmaya başlayışta heyecandan kalpler duracak gibi olur . Boğazda düğümlenmeler , zor yutkunmalar başlar . Ama kuyu boş çıkınca kazmalar , kürekler ve dedektör çantaya sokulup güneş doğmadan eve dönülür . Bütün umutlar yeni tüyolara ertelenir . Ha buldum derken yıllar geçip gidiyor . Saç sakal ağırmış . Ölüm yatağında bile , yahu bir harita yok mu ? dedirtiyor insanlara . Yıllardır define arayanlar , eski Türkçe bilenlere iki paket sigaraya şekil çizdirip yazı yazdıranlar ve dedektör satanlar var olmuştur . Ve daha da olacaktır . Yaşam zincirlemelerden ibaret demiştim , herkes bir yerden çorbayı kapacak işte . Çorbasız hayat olmaz ki . Yıllar öncesinin dedektörlerine bir göz atalım . Yarım metrelik bir gövde , üzerinde dört veya altı düğme var , sapı ve ayağı takılıp sökülüyor . Satanın anlatışına göre , üç kademelidir . Beş metre derinlikten malı bulur , altın yüzüğü bile kaçırmaz alettir . Üçüncü kademesinde her metale öter . İkinci kademesinde accik kalite metale öter . Lakin bu kademede süzme yaptığı için çekişi üç metreye düşer . Birinci kademede ise , sadece altına öter . Lakin bu kademede de çekiş iki metreye falan düşer . Hani kaliteye takıldıkça derinlik kaybediyor alet . Tezgahtarın tavsiyesi her zaman için üçüncü kademede aramak . Hani , doksan dokuz boş , bir hoş çalabilir hesabı yapıyor . Hani , benim bu izahat şeklinden çaktığım şu oluyordu : Anüsüne metalin tozu yapışmış yılanı bile beş metreden yakalardı bu alet . Şimdi işin harbi yanına takılalım . O zamanlar kurnaz elektronikçiler kafalarına göre dedektör yapmaya başladılar . Üzerine de süslü püslü etiketler yapıştırdılar . Parisli Mahmut abimiz getirdi . Harbi Fransız malı hesabı işi deviriyorlardı . Aletin görünümü kıyaktı , havalı cakalı maldı . Hani , ambalaj , yani imaj diyorum . Elektronikçi biraderin söylediğine göre bir yıl garantisi var . İyi de garantiyi veren biraderin kendisinin ne kadarlık garantisi var ki ? Neyse , aletin ayrıca bir hediyesi var , üstündeki dikdörtgen koca tarama kafasının yanına , bildiğimiz tencere kapağının boyalı , süslüsü , rengarenk etiketlisi ikinci kafa olarak veriliyor . Hani , büyük kafa her yere sığmaz , onun sığmaz olduğu yerde çıkartıp küçük kafa takılacak ve iş garanti bulunacak . Güya yedi kişi bu dedektör sayesinde işi devirmiş ama , dedektörcü biraderi tanımamış , yaa . . . Ve harika dedektörü kapan köye zıplar . Dağlar , taşlar , mağaralar ve her yer aranır . Büyük kafa , küçük kafa derken alet hiç ötmez . Nasıl ötsün garip alet , tencere kapağı yemek işlerine yarar . Define bulmaz , hemşo . Lakin hemşo kendi memleketini bırakmış , yakınlara zıplıyor . Hala bulacak hesabı dolanıyor garip ve garipler . Geceden sabaha katar tırmanmaktalar . O kadar tırmanışa Ağrı dağı kaç kez çıkılırdı be . Sonra bir metrelik çukur kazıp bilezikler gömerek aleti denemeyi akıl ederler . Alet dolanıyor ama tın yok . Bilezikleri çıkartıp yarım metreye gömerler . Yine nanay . Yine çıkartıp iki karış derinliğe gömerler . Alet ikinci kez biiiippp der imalatından bu yana . İkinci kez diyorum , ilk kez satan birader müşteriye tatbikat hesabı bir gösteri yapar . Hesapta , dükkanın zeminini kazmış ve iki metre derinliğe alyansını gömmüş , hemde zemin betona , yaa . Alet alyansın üstüne yaklaşınca ilk biiiip çekişini gerçekleştirir . Son ötüşü de müşterinin köyünde iki karışlık gömüde olur . Lakin satıcı birader peşinen bir telkin vermiştir : Aman kardeşim , elektronik cihazın en büyük düşmanı su ve nemdir . Ötmezse nemlendi demektir . Hemen içini açıp kurutun . Ama satıcı birader kuzine veya tandır ateşinde kurutun dememiştir . Aleti iade etmeye kalkışınca satıcı birader içini açar ve bu ne yaa . . ! Aslan gibi aleti mahvetmişiniz yaa der ve iş biter . Kafama sıçayım , nerden girdim lan bu işe be demekten başka çaresi kalmayan hemşo , çaresiz yol alır gider . O gider , öbürü gelir . Anlayacağınız , bunlar uyduruk dedektör kopyalarından başka bir şey değildir . Turgut Özal , başa gelip ithalat işlerini serbest bırakınca birçok dedektör işlerine bakan mekanlar açılıverdi . Vitrinlere bakınca birbirinden marifetli dedektörler görünür oldu . Tabii marifet sınırı yine paraya bakıyordu . Broşür beleş olduğu için alıp bakan çoktu . Yazıldığına göre beş , altı metreye kadar iş bitirici aletlerdi bunlar . Hatta paraya kıyana özel alet de çıkartıyorlardı , dijital ekranında ne cins metal bulsa aynen belirtiyordu . Hani , leb demeden işe uyanıyordu alet . Bilhassa Amerikan Eagle 2000 dedektör tavsiye ediliyordu . Lakin onun para durumu araba kadardı . Bir de yeni gelmiş ya , vatandaşı hemen sağmak lazım . Zaman geçene kadar ne sağsalar kardır . İsviçre malı Swiss 124 gerçek dedektördür . Lakin parası , araba üstüne tekne ve bir şeyler daha eklemek gerekiyordu . Hani , o kadar parası olan zaten define işlerine bakmaz . Şimdi işin daha derinlerine dalalım . İşi bilmeyen birkaç vatandaş ortak olarak iyi bir alet kaptı ve memleketindeki mimli yerlere yollandı . Vatandaş dere tepe demez , dağ bayır demez arar durur . Lakin borudan başka bir şey bulamaz . Alete uyuz olur , kelek olduğu fikrine kapılır . Ve alet bozuk hesabı bir köşeye atılır . Sonra aklına esen bir yerlerde dalgasına arama yapar . Hani artık iş çoluk çocuk işine döner diyorum . İşi iyi bilen bir vatandaş , aletin bozuk olmadığını bilir . Alet sağlamdır . Lakin alet gerçekte altın , gümüş , yok demir ayrımı yapamaz . Aletin tek özelliği her metale sinyal vermesidir . Hani öyle yok birinci kademede garanti altına öter , yok ikinci kademede orta kalite metale öter , yok üçüncü kademede her boruya öter . Yok kademe artırıp düşürmekle derinlik artıp , kaybeder hesapları sabunsuz kuru tıraştır . Bazı aletler gerçekten iyi alet olabilir . Ama bilinçli bir şekilde içindeki can damarı devreleri söküp alırlar . Hani , vatandaş tırmalasın dursun hesabı diyorum . Şimdi diyeceksiniz ki senin defineyle ne işin oldu da yazmaya kalkıyorsun . Yemediğin bir o tezek kalmıştı zaten , yoksa . . ? Evet , maalesef o işe de bulaşmıştım . Kazaen bulurum hesabı anında dalmıştım işe . Her şey bir tesadüfle başlamıştı . 1985 dedektörlerin piyasaya iyice yayıldığı yıldı . Dükkan vitrinlerinden gazete ilanlarına kadar dedektör reklamları vardı . Meraklı vatandaşım ya , lan bize bir şey çıkmaz mı bu işlerden hesabı bir düşünceye kapıldım . Öyle dükkanları geziyorum . Lakin hediye dedektör veren yok . Ben namuslu vatandaşım . Malı verin , dayıma tipini gösterip getireyim desem yemezler . Dükkanlara uğradığım zaman üç - dört köylü vatandaş ortaklaşa malı alıp ilerliyor . Satıcı , kullanma kılavuzunu da veriyor . Lakin evraklar İngilizce . Vatandaşların evrağı inceleyecek hali mi kalmış ki ? Bakışlarından traktör , römork , çiftlik kurduğu belli oluyor . Sonra olacaklar belli , işin peşinde dolanıp duracaklar . Kullanma kılavuzunu o ona , o da öbürüne gösterip kasketi ters çevirecek . Sonra alet sandığa atılıp uzun süreli dinlenmeye terk edilecek . İşte o zamanlar ucuz bir meyhanede oturmuş demlenmekteyim . Gazeteye para verdim ya , illa her tarafını okuyacağım . Hani , gazeteciler parayı hak etsin hesabı diyorum . Benim gibi bir adam sayesinde ekmek yiyorlardı . Gazetenin ilanlar sayfasını da incelemeye başlarım . Gayrimeşru işlerle uğraştığım zamanlar parayı bulunca kalite mekanlara takılırdım . Demir tüccarıydım ben , yaa . . . Tabii bazı otellere ve restoranlara , Param gecikecekmiş , bekleyin hesaplarım olmuştur . Hala bekleyenler var mıdır acep ? Yoktur canım , o kadar da Rafael olunmaz ya . Lakin yeni bir yaşama başlamıştım , hani haram yemez olmuştum . Ama bu , ömür boyu tatil ihtiyacım olmadığı anlamına gelmezdi . Definecilik işi de kafamdan çıkmıyor . Hala ilan sayfasındayım . Ve birden hayalimdeki ilanı görürüm : Her çeşit dedektör var . Vadeli satışımız olabilir . Kim lan bu avel ? der ve hemen telefon kulübesine koşarım . Anında iş adamı olurum ve adres alırım . Leş gibi rakı koktuğum için , ziyaret işini ertesi güne bırakırım . Ertesi gün olur . Muhasebecim çok paramı çalıp gittiği için , nakit sıkıntım vardır . Ve biraz avans ile anında işi bağlarım . İşi resmiyete dökmek için daha önce bahsetmiş olduğum evrakları almam gerekir . İşimin acil olduğunu söylerim . Tek kelek iş , benim gibi temiz bir vatandaştan sabıka kaydı istenmesidir . Ama sonunda iş biter , kordon gider . Bir hafta sonra giderim ki , ruhsatım hazır . Kimliğim hazır . Lan ben ne adammışım bee . . ! Millet yirmi sene okur uğraşır ama haybeye . Ben bir hafta içinde Teknik Uzman olurum . T. sınırları içinde her yerde arama yapabilirmişim . Lakin kazamazmışım . İşi bir yakalayayım , kazar mıyım kazmaz mıyım görürsünüz . Ayrıca kaçak kazı yapanlara müdahale etme hakkım varmış . Yandı lan kaçak iş yapanlar . Kimliğimi gösterdiğim an bütün müzeler beleşino olurmuş . Her müzeye girme hakkım varmış . Lakin , tarihi eserleri başka yerlere nakletme hakkım yokmuş . Benim gibi koskoca teknik uzmana yapılır mı bu be ? Çayı , dükkan sahibiyle arkadaşından epeyce genç olan uzun boylu adama , Coca - Cola'yı kıza verdi . Kahveci çıkarken , Salih Bey'le Nuri Bey ilk yudumlarını alıyorlardı . Yıllardır ilk defa yüz yüze görüşebiliyorlardı . Öncesinde heyecanlanmışlardı . Ama karşılaştıklarında ikisinin de beklediği gibi olmadı . Sanki hep biraradaydılar . Mektuplar uzaktaki bir insanı bu kadar yakına getirebiliyordu demek . . . Şüphesiz , bu iki yaşlı adamın birbirlerine yazdıklarına sadece mektup deyip geçemezdiniz . Bir , bazen birkaç haftada yazılan , boyuna çeşitli eklemeler yapılarak genişletilen , derinleştirilen , her soruyu , her konuyu kapsayan akıl yürütmelerle dolu mektuplar . . . Bunlar aracılığıyla telaşsız , ihmalsiz , samimi bir fikir ve duygu alışverişi yapabiliyorlardı . Birbirlerinin zihnini , ruhunu besliyorlardı . İki yaşlı adam öyle bir hat keşfetmişlerdi ki , evlerin , sokakların , saatlerin ötesinde ; onu izlediklerinde hem birbirleriyle hem ulaşabildikleri en derin varoluş düşüncesiyle buluşuyorlardı . Birbirlerine mektup yazar gibi konuşuyorlardı şimdi . Uzun uzun . Salih Bey masanın üzerinden arkadaşına doğru eğildi : Şeytan kovma denen şeyin büyük bir aldatmaca , büyük bir itiraf , mühim bir anahtar olduğunu fark ettim , dedi . Nuri Bey merakla kaşlarını kaldırdı . Yaşlı sahaf devam etti : Sonsuzluğun içerisinde , kendisini , yaşayan veyahut geçmişte yaşamış pek çok insanın , yaşanan veyahut geçmişte yaşanmış pek çok hadisenin meydana getirdiğini bilen insanın şeytanla ne işi olacak ? Kendi şahsi hayatımıza bir baş bir de son tayin ediyoruz , ne olacaksa bu sınırların arasında olup bitmesini istiyoruz . Tabii bir de , mümkün olduğunca fazlasını istiyoruz . Kendimizi başı sonu belli bir hikaye kabul edince , başlıyor bunu en üstün kılmak telaşı . En güzel yerlerde geçmeli benim hikayem ! En güzeller , en güçlüler benim hikayemde rol almalı ! Başrol de benim zaten . Ben başrolde olduğum için en mühimi benim hikayem ! . . Şeytan işte bu yüzden cirit atabiliyor etrafımızda . Onu buradan kovmak mümkün değil . Kovunca , git başkalarına musallat ol , demiş oluyoruz . Halbuki , kendi hikayemizi meydana getiren başka insanların hikayelerini , geçmiş hikayeleri , bizim bizden sonraki hikayelere katacaklarımızı , farkında olmadan içerisinde yeraldığımız öbür hikayeleri , bunların hepsini kucaklayabilsek , zaten şeytanın kapısından giremeyeceği bir aleme geçmiş olacağız . Halbuki şeytan kovarken , buraya geçmeyi reddediyoruz . İtiraf ediyoruz ; diyoruz ki : biz sonsuzluğu kavrayamayacağız ; burada , bu aşağı ve sınırlı alemde , saatlerin yelkovanları , keskin bir kılıç gibi , her dönüşte sonsuzluk ve bütünlük hissiyatımızı dilim dilim doğrarken , kendimize , sırf kendi marifetimiz olan bir hikaye yapmak istiyoruz . . . Kız , üstüne kitaplar yığılmış tabureye çarptı . Yere düşen birkaç kitabın pat pat seslerini duydular . İki yaşlı adam beraberce başlarını çevirdiler . Kitap , gravür , levha ve antika ıvır zıvır yığınları arasında dolaşmaya çabalayan ve şişmiş karnı yüzünden bazı aralıklardan geçemeyen kızın arkasından gülümseyerek baktılar . Kızın sararmış yapraklar , dökülmüş varaklar , meraklısını bekleyen muvvakkithane ve gök bilim aletleri arasında çıktığı keşif gezisini izleyen uzun boylu adam koşup kitapları kaldırdı , yerlerine koydu . Kız ona gülümsedi , karnını göstererek birşeyler söyledi . Adam da gülümsedi . Kız , raflardan birine uzanmaya çalıştı , olmadı , adam bir küçük aleti raftan alıp ona uzattı . Nuri Bey , kızı işaret ederek , alçak sesle , İşte , buyrun size bambaşka bir hikaye , dedi . Yolda . Geliyor . Salih Bey , kendi karnına usulca birkaç defa vurup , Geliyor da nereden geliyor ? dedi , cevabı kendi vererek devam etti : Yokluktan . Sonsuzluktan . Gelip görünür olacak , dokunulur olacak , söylediği işitilecek , az veya çok izler bırakacak . . . Arkadaşı , önce yaşlı antikacının sözünü tamamladı : Bilahare yeniden sonsuzluğa . . . Sonra arkasına yaslandı . Hiç böyle şey olur mu ? diye devam etti . Sonsuz bir akıştan , sanki bir taşıttan iner gibi buraya iniyoruz , burada her şey başlı sonlu , sonra , hop , yeniden sonsuzluğa . . . Bunu böyle tasavvur etmek daha mantıksız ve daha zor değil mi ? Niçin sonsuz akışın bir kısmına iştirak etmiş olmayı kendimize yediremiyoruz da başı sonu belli hikayeler olmaya çabalıyoruz ? Niçin bütün bir beşeri hayat bu yanlış kabulün üzerine kurulu ? Tuhafız , diyerek onayladı Salih Bey arkadaşının sözlerini . Ölenlerimizin sonsuzluğa ait olduğunu pek rahat kabul ediyoruz da , iş bize gelince , illa kazık kakmaya uğraşıyoruz . Durakladı , kahvesinden bir yudum aldı , Ve hatta , diye devam etti , yine karnına usulca vurarak , şu yoldakinin bile bir adet spermadan çıktığını söylemekle her şeyi izah etmiş gibi davranıyoruz . Güldü : Sanki bir sakız parçası da , şişirip balon yapıyorsun . Bakışlarını kısa bir an pencereden dışarı çevirdi , tekrar arkadaşına baktı : Günün birinde de patlayacak haliyle . . . Güldüler karşılıklı . Nuri Bey kızı işaret etti , Bak , dedi , tıpkı annesi . Kızım , besbelli işte , yaşıyor onda . Ben de bir miktar yaşıyorum . Yoldaki . . . Salih Bey araya girip tamamladı : . . . Kaç kişinin ne hikayelerini toparlayıp üstüne kendi de katacak , bir hikaye meydana getirecek bakalım . . . Nuri Bey arkasına yaslandı , belli belirsiz gölgeler dolaştı yüzünde , Daha buraya adımını atmadan , hikayesine neler neler yazıldı , dedi . Umarım kendi katacaklarına yer kalmıştır . Salih Bey , yüzünde şefkat dolu bir tebessüm , arkadaşını izliyordu . Ellerini açtı : elden ne gelir . . . Hiç değilse şimdi beraberce buradasınız , dedi . Kızın gösterdiği bir kitabı almak için eğilmiş uzun boylu adamın becerikli hareketlerini izledi . Nuri Bey de aynı yöne baktı . Bu sefer gülerek , O da ayrı hikaye , diye konuştu . Onda da kızım var . İki yaşlı adamın bakışları yeniden , güçlükle taşıdığı kocaman , kalın kitabı eline almış karıştıran kıza kaydı . Çanta Sevgilimin kendini ölümün kollarına atmasından hemen sonra , herkesin her şeyi bildiğini fark ettim . Bir tek şey dışında : Nergis'in kapkara suların yüzeyindeki aksi suretine bürünmüş şeytanın bu işteki rolü . . . Tek başıma , amaçsız kalmış ve Gafur Ağa tarafından kasaba havalisinden sürülmüştüm . Minibüs beklerken kasabanın çarşısında şöyle bir dolandım . Yere eğik bakışlarımın çevresinde kaygılı , mesafeli , yabancı bakışlar dolanıyordu . Her adımımda izlendiğimi hissediyordum . Üzüntü , acıyı paylaşma , destek olmanın imkansızlığını bilme , bunların hepsinden çok şaşkınlık , şu küçücük yerde bir büyük maceranın bunca zaman gizlice yaşanmış olduğunu birden öğrenmenin şaşkınlığı , bunu bir faciayla öğrenmenin sarsıntısı , maceranın kahramanının şu gördükleri basit genç adam olduğuna inanamama . . . Benimle meşgul zihinlerin yaydığı harareti algılayabiliyordum . Bütün bunların bana anlattığı , herkesin her şeyi bildiğiydi . Ben insanlara hiç düşman değildim . İnsanları severdim . Bunca güzelliği yaratan insanlardır . Benim hamurum rezillikleri değil güzellikleri göreyim diye şekillendirilmişti . Ama ne zaman ki kasabada herkesin her şeyi bildiğini fark ettim , insanlarla aramıza öyle bir mesafe girdi ki . . . Kara kara düşünerek çarşıda dolaşırken , artık ne yapsam bu mesafeyi aşamayacağımı hissettim . Tek başına kalmanın katıksız anlamına böylece çabucak ulaştım . Madem biliyorlardı , birşeyler yapamazlar mıydı , önleyemezler miydi ? Kader , bir anda üzerine çullanıp onu yolundan çıkartmaya azmetmiş insanlardan da güçlü müydü ? Nergis'imle ben , kaderin üzerine çullanabilecek güçte değildik , ezildik . Ya etrafımızdaki onca insan . . ? Kadere teslim olmanın ne anlama geldiğini öğrenmiştim . Ama onun birilerini ezmesine , mahvetmesine göz yummayı kabullenemiyordum . Etrafımdakilerin , bizim mahvoluşumuzu soğukkanlılıkla seyretmiş olduğunu nasıl unutacaktım ? Elbette unutamayacak ve dünyada her vakit geçerli tek davranışın her şeyi uzaktan seyretmek olduğunu kabul edecektim . Kendi başına gelenler dahil , her şeyi ancak uzaktan seyredebilirdin . Bilir fakat engel olamazdın . İçimizdeki alem , dışımızdakine uymuyordu . Dışımızdaki alemde var olmak için kuvvet gerekiyordu . Eylemek gerekiyordu . İçimizdeki aleme kimsenin duymadığı haykırışlar , terden sırılsıklam olmuş yastıkların , yumruklana yumruklana çürümüş dizlerin sızlanması tercüman oluyordu . Bunlardan da fazla , susuşlar . Bu ifadeleri kimse duymuyordu . Herkes biliyordu . Bilmek susmak demekti . Bilmek hiçbir şey yapmak demek değildi . İçimizdeki alemin sesini kendi ciğerimizden , gırtlağımızdan , dilimizden damağımızdan geçirerek öteki insanların kulaklarına iletmek mümkün değildi . Bunun adı delilikti . Ankara'ya gittim . Bakanlığa . Başıma gelen felaketi evirip çevirip başka bir şekle soktum , Gafur Ağa tarafından sürgün edilişimden söz etmeden tabii . Daha da meşakkatli bir yere tayin edilmeye hazır olduğumu , özellikle öğretmensiz bir köy falan varsa gidebileceğimi belirttim . Benimki gibi bir durumda akla gelebilecek son şey oldu . Karşıma babacan bir amir çıktı , işimi hemen halletti , üstelik dağ başında bir köye değil , pek eksiği gediği olmayan bir kasabaya tayin edilmemi sağladı . Kağıtlarımı elime tutuşturup sırtımı sıvazlarken gözlerinden kendi halime dair bir tasvir okudum . Ama ilgilenmedim . Acelem vardı . Sadece belirli bir süre için zihnime açıklık , elime koluma kuvvet bağışlanmıştı . Azar azar harcasam ömrümün sonuna kadar idare edecek kuvveti sıkıştırmış , dertop etmiş , elime tutuşturmuşlardı . Ya şimdi tüketecektim ya da süre dolacak , onu da harcayamadan tükenecektim . Eşyamı emanetçiden aldım . Otobüsüme bir - iki saat vardı . Otogara gidip bir köşeye çöktüm . Ve düşünmeye koyuldum : ter kokan ceketlerin , güzel kokan kadınların , çirkin renklere bulanmış tabelaların , çatal bıçakların , dolup taşmış çöp kutularının , yıpranmış bankların , kirlenmiş camların , böceklerin , kelebeklerin , elle tutulur hasret ve nefretlerin aleminden dışlanmıştım . Çekip gitmek en hayırlısıydı belki . Fakat kendi alemimde Nergis'in hatırasıyla yaşamak istiyordum . Direnme içgüdüsü müydü , neydi , bilemeyeceğim . Ağanın tehditleri de beni inada sürüklemişti . Bir alemden dışlanmış , bir başka alemi olduğu gibi içime almıştım . Orada görebileceğim hiçbir şey yoktu . Rüyalardan , hayallerden başka . Nergis'in kokusunu duyamıyordum . Eksikliğini duyuyordum . İçimdeki alemle irtibatım , araba klaksonlarının gürültüsü altında , koşuşan insanların , takvimlerin , saatlerin , kırık kaldırım taşlarının , çamur birikintilerinin ortasında kendiliğinden kurulacak gibi değildi . Oradan birtakım kıpırtıları , işaretleri , sesleri , biçare bedenimin algılayabileceği şekilde , sınırlı , sonlu yaşantıma taşımam gerekiyordu . Uçuşanı , hissedileni yakalayıp dokunmalıydım . Duymalıydım . Sesleri . . . Bir yandan herkes gibi yaşamayı - yiyip içmeyi , uyumayı , sobaya kömür atmayı , üşümeyi , omzumuzu kasıp başımızı göğsümüze gömmeyi - sürdürerek , içimizdeki alemin seslerini bu aleme ithal etmek , ancak birtakım aracılarla mümkün ve meşruydu . Kılık ve kimlik değiştirmiş , maske takıp başkalaşmış insanlarla . Veya birtakım araçlarla . Kelimelere , cümlelere veyahut bir saza , kemana kimse deli demezdi . Yerimden fırladım . Eşyam ne olacaktı ? Her şeyi orada öylece bıraktım . İçimdeki ses , hiçbir şeyimin çalınmayacağını söylüyordu bana . Zaten çalınsa ne fark eder . . . Eder ! Valizi açıp çarşafı çıkardım , güçlükle ufak çantama tıkıştırdım . Çantayı yanıma aldım , koşar adım otogardan fırladım . Yolda elimi çantaya sokup Nergis'in ipeklisini bir ucundan yakaladım , okşadım , cebimdeki madalyonu da yokladım . Soluğu Ulus'ta aldım . Biraz sorup soruşturup bir dükkan buldum . Dokuz - on yaşlarındayken bir sazım vardı . Dedeminmiş . Kendi kendime çalmayı becermiştim . Oyalanayım diye vermişlerdi , becerdiğimi görünce eve birilerini getirdiler , birşeyler daha öğrendim . Güzel çaldığımı söylüyorlardı . Öğretmen okuluna gidince sazdan kopmuş , alaturka tiryakisi olmuştum . Keman çalan bir arkadaşım vardı , astımlı . O derinden gelen , her biri direncinden birazını daha koparıp götüren iç burkucu öksürüklerini tutmaya çabalayarak sevdiğim şarkıları çalardı . Ben de söylerdim . Toplu eğlencelerimizde hep bana şarkı söyletirlerdi . Astımlı arkadaşım , kemanını alıp beceriksizce çalmama izin verirdi . Bana , Sen çok çabuk öğreniyorsun , dediğinde acemiliğimin geçmekte olduğunu , müziğin büyülü aleminde yalpalamadan yürümeyi becerdiğimi ben de hissetmiştim . Bana çok şey öğretti . Bir çanta dolusu notası vardı . Bunlarla da yetinmez , eskicilere , sahaflara gidip eski notalar arardı . Bazen beraber giderdik . Ayrılacağımızda çantayı olduğu gibi bana verdi . Bunlar orada burada heba olursa daha çok üzülürüm , demişti . Ben nasılsa ezbere çalabiliyorum pek çok şeyi . Yeni bir parçayı sökmeye niyetin yok mu , diye soramadım . Çünkü zaten kendi ölüm haberini veriyor gibiydi . Dükkanın hemen girişinde duvara yaslanmış bir cura duruyordu . Aldım elime . Ve şakır şakır çalmaya başladım . Kendim de hayret ettim . Sonra bir flüte uzandım , bir gitara . Çalmaya kalkışmadım , dokundum sadece . Bir mandolini elime alınca dayanamayıp biraz tıngırdattım . Sonra bir kemana el attım . Omzuma koyup çenemi yasladım . Uzun süre öylece durdum . Komşusuyla arsa pazarlığı yapan iri yarı dükkan sahibi , bütün o para pul çekişmesinin arasında , beni gözetliyordu . Karşısındakine beni gösterip kaşıyla gözüyle vay be ! yaptığını da fark etmiştim . Çenemi kemana dayamış ve hiç beklemediğim bir serinlik , bir ferahlık duygusu tatmıştım . Elimdeki yayı tellere değdirmekten korkuyordum . Elim , sarkmış kolumun ucunda , bütün sırrımı açık edebilecek bir müstakbel hain gibi usul usul oynuyordu . Kıvranıyordu . Birden kemanı adama uzattım , Alıyorum , dedim . Şaşırdı . Karşısında oturan adama dönüp iri gözlerini açarak baktı . Öteki de kaşlarını kaldırıp dudaklarını büzdü . Yola götüreceğim , sağlamca sarar mısınız , dedim . Adam , E , hiç sesine bile bakmadın , dedi . Tekrar , Olsun , alacağım , dedim . Bir fiyat söyledi . Sonra yüzüme baktı . Fiyat bana yüksek gelmiş miydi gelmemiş miydi , hiç hatırlamıyorum . Ona nasıl bir ifadeyle baktığımı da hatırlamıyorum . Dur sen , dedi , yerinden kalktı . Oysa dükkanın önünde Kıyamet belirtileri görülse dahi sandalyesinden kalkmayacakmış gibi oturuyordu . Sandalyenin üzerine çıktı , en üst raftan , görünmeyen bir yerlerden bir keman kutusu çekti indirdi . Sen hünerli adamsın , belli , dedi . Bari bunu al . Kutuyu açtı . İçinde hayli yıpranmış gözüken bir keman yatıyordu . Üstelik bunu sana hem ötekinin fiyatına vereceğim hem de bununla beraber bir sürü nota gelmişti , onları da vereceğim , dedi . Sonradan , o kemanın ne özelliği olduğunu keşke sorsaydım diye hayıflandım , ama o sırada sormak aklımdan bile geçmedi . Peki , dedim . Çıkarıp biriktirdiğim paramı saydım . Pek bir şey kalmıyordu geriye , ama gittiğim kasabada yeni gelen öğretmeni sokakta bırakmazlardı herhalde . Kolumun altında keman , bir elimde ufak çantam , içinde Nergis'ten ve astımlı arkadaşımdan kalanlar , cebimde minik yunus balığı , otogara döndüm ve valizimle dengimi bıraktığım gibi buldum . Otogarın camı çatlak , kadranı leş gibi olmuş saatine baktım , otobüse onbir dakika vardı . Oturdum . Onbir dakika . . . Ne gülünç . Kimine dar gelir , kimine sonsuzluk gibi . Benim içinse bomboş . Oniki veya yirmiiki olsa ne değişecek ? Keman kutusunu açıp kemanı seyrettim . Elimi dokundurdum orasına burasına . Derin bir soluk aldım . Ve birden eskiden tanıdığım ve unutmuş olduğum bir belirsiz sancı , bir karıncalanma , midemde . . . Önce anlam veremedim , ama sonra birden hatırladım bu hissin ne olduğunu : acıkmıştım ! Koşarak gidip bir sandviçle bir ayran aldım , hap yutar gibi indirdim mideme . Saate bakmasam açlığımı hissetmeyecektim . Eşyamı yüklenip otobüse yollandım . Dükkandan çıkarken , arkamdan konuştuklarını duymuştum . Ne konuştuklarını anlayamamıştım . Bu konuşmayı daha sonra da çok duyacaktım . Ben bir yerden çıkıyordum , arkamdan birileri aynı şeyi konuşuyordu . Çıktıktan sonra ilk defa aynaya baktığımda kendimi zor tanıdım . Yara yüzünden değil . Kahkülümü azıcık alnıma düşürsem yarayı gizleyebilirdim belki . Asıl , bakışlarım bambaşkaydı . Kin yerleşmişti göz bebeklerime . Apaçık okunuyordu , kim baksa görürdü . Mesleğimden kesin olarak ayrıldığımı kabullenmem böylece kolaylaştı . Çünkü polisin yüzünden hiçbir şey okunmamalıdır , oysa benimkinden tek hamlede her tarafı tutuşturmaya hazır bir öfke okunuyordu . Detektifken sık sık aynaya bakıp düşündüğüm olmuştur . Özellikle , kendi salaklığımdan çözemediğime inandığım problemlerle yüz yüze geldiğim zamanlarda . Salak olmadığımdan emindim , aynadaki suretime , Salak mısın sen ? derdim , Değilsin . O halde , ne debelenip duruyorsun ! Çalıştır kafayı , sık kıçını , hadi ! Bu çoğunlukla işe yarardı . Ayrıca , tanıkların çoğu yanlarında sadece ben kaldığımda yumuşar , güvenir , meslektaşlarımdan gizledikleri pek çok şeyi bana anlatırlardı . Birçok sanık üzerinde bile böyle bir etkim olmuştur . İçeriden çıktıktan sonra , Allah razı olsun ki beni evine kabul etmiş olan arkadaşımın banyosuna doğru sol ayağımı sürüye sürüye yürürken , aynaya bakmayacaksın , bakmayacaksın diye tembihlerdim kendime . Yine de bir göz atmadan geçemezdim . Baktıkça kinim bilenirdi . O sıralarda intikam almaya kararlıydım . Beni çırılçıplak soyup döven , çüküme elektrik telini bağlayan , işkence odasında bulunan herkesi isim isim biliyordum . Tanıyordum . Çoğuyla birlikte çalışmıştım . Bilmediklerim varsa onları da öğrenmem herhalde zor olmazdı . Tuhaf görünecek , ama meslekten ihraç belgemi imzalayan , içeri atılmam için gerekli izni veren müdürüme karşı hınçlı değildim . Çelebi bir heriftir aslında . Üç çocuğu vardı , ikisini kolejde okutuyordu , ben şahsen tek kuruş yediğine tanık olmadım . El aleme karşı elemanlarına toz kondurmaz , ama yamuğunu yakaladığı adamı odasına çekip fena yapardı . Fiyakasından geçilmeyen bir sürü artisti yağmur altlarında köşe başlarına dikip cakalarını silkiverdiğini bilirim . Beni de çok korumuş kollamıştır . O darbe sonrası günlerinde bana sahip çıkacak diye aynı badireleri göze alacak değildi herhalde . O günler çok zordu . Adamın emekliliğine kalmış iki sene . . . Ama . . . müdür dışındakiler . Bir ikisi hariç , beraber çalıştığım heriflerin neredeyse hepsi . Çünkü , öyle lafları evirip çevirip ihanet kanıtı diye dayıyorlardı ki suratıma , bunları kimlerin nasıl kaydırıp kuydurup cilalayıp okuduğunu anlamamak mümkün müydü ? Ama elbette asıl intikamı bunlardan almayacaktım . Copu kıçıma , sokacakmış gibi sürtüp duran , dayaktan haşat vaziyette çırılçıplak ayakta durmaya çabalarken üzerime o bileğim kalınlığındaki hortumu doğrultup tazyikli suyu sıkarken kahkahalar atan , askıda , çükümde teller , koltuk altlarım alev alev yanarken Fulya'yı düzeceğini kulağıma fısıldayan . . . uzatmayayım , bunları indirecektim , kararlıydım . Çözemediğim tek şey ; ben bunları hakladıkça başka birilerinin üstüne gidecekler , operasyonlar falan , bir sürü adamın canı yanacaktı yok yere . Bir ara , Boşver ulan , su testisi su yolunda . . . fikrine yatacak oldum , ama vicdanım elvermedi . İşe koyulduğumda , benim yaptığımı belli etsem , kimseyi yok yere yakmasam , dedim , ama daha baştan kendimi açık edersem beni mutlaka enselerlerdi . Biz birbirimizin muhtemel davranışlarını elbette daha iyi kestiririz . Bir gün ormanda koşuyordum . Pazar günü olmalıydı . Bahar yeni geliyor . Akşamüstü , ben koşuyorum , yanımdan sürüyle araba geçiyor . Daha yeni bir modelin televizyonda reklamı iki kere gözükmüşken , bir bakıyorsun , millet gitmiş o arabadan bir sürü almış . Tuhafıma gidiyor . Kin tutuyorum , ama intikam hırsı o kadar da gözümü almamış demek , gözüm başka şeyleri , etrafımda olan biteni görüyor . Zaten alışkanlık . . . Neyse , bunlar akıyor yanımdan . Bakıyorum , her arabada dünyanın en mühim işini yapıyormuş havalarda bir adam , yanına kurulmuş bir kadın , arkada da bir ya da iki çocuk . Bazıları da yaşlılar falan , maaile doluşmuş , gidiyorlar . Ulan , dedim , bütün başımdan geçenlerle , bütün kinimle başka bir dünyada mı yaşıyorum ben ? Ben de dünyada yaşayamaz mıyım ? Tam bilemiyorum , uzun uzun anlatamam , ama birden içimde hasret mi desem , arzu mu desem , bir duygu , kabardı kabardı , bana , Bütün o ciğeri beş para etmezlerin canı cehenneme ! dedirtti . Ne olacaktı ? Üç - beş adam vurup geberecek gidecektim . Onlar kahraman olacaktı , ben onları gebertsem de yatışmayacaktım . Onların bana yaptıklarını yapamazdım ki . Başka türlüsü de onları alçaltmaz . Kahraman olacaklardı pezevenkler . Vazgeçmek tabii o kadar kolay olmadı . Ne günlerdi . . . Oturuyorum bir kahveye , Hiç de zor iş değil , diye , başlıyorum fır fır sarmaya . Kimi nerede kıstıracağımı bulmam en fazla bir iki ayımı alır . Belki de yakayı ele vermeden götürürüm hepsini . Kalkıyorum kahveden , havasızlık basıyor birden , temiz hava istiyorum , fırlıyorum dışarı . Allah'tan , arkadaşın evi müsait bir yerde , boş arsalar var , yamaca doğru , çıkıyorum , çıkıyorum , bir yandan düşünüyorum : peki , nerede duracağım ? Ne vakit intikamım alınmış olacak ? Yamaca oturuyorum , şehrin üzerine çöken gri - sarı tabakayı yerinden oynatacak şiddette soluklar alıp veriyorum . Bir of çekiyorum , apartmanlar gecekondular olduğu gibi duruyor . Kafamdan isim listesi yapmaya girişiyorum . Liste uzadıkça uzuyor . İçerideyken işkence yapanlarla , önceden cibiliyetini gayet iyi bildiğim , midemi bulandıran ne kadar herif varsa birbirine karışıyor . Bilmemkimin sorgunun bilmemkaçıncı gününde odada bulunup bulunmadığından emin olmak için acayip çabalar harcıyorum . Sigara bitiyor , kalkıp yamaç aşağı iniyorum , bakkala dalıp iki paket birden alıyorum , yine çıkacağım , geçeceğim kukumav vaziyetlerine , bir anda zihnimde bir hareket oluyor , sanki meleğin biri dolaşıyor etrafımda , omzuma dokunuveriyor , az ötede koşuşturan veletlerin topu önüme düşüveriyor , çocuklardan birinin sesi yüreğime işleyiveriyor . . . hop ! kalıyorum olduğum yerde . Bir keresinde bakkal seslendi arkamdan , Ne oldu abi , para üstünü yanlış mı vermişim ? diye . İşte ben bu haldeyim , evinde kaldığım arkadaş fenalaştı . O da benim gibi , iyi bir tezgahtan geçmişti . Zaten genç yaşından beri hastaydı . Hem böbreğinden hem ciğerlerinden . Böbreği bilinirdi de , ciğer davasını saklardı . Biz iki kişi bilirdik . Öteki , üçüncümüz öldü . Nasıl öldüğü hala meçhul . Televizyon haberleri bile vermedi , şehit oldu diye . Karışık bir işti . Darbeden yirmibeş gün önceydi . Bu , evinde kaldığım arkadaş , işte , ciğer hastalığını saklıyordu , çünkü hem böbrek hem ciğer , meslekteki istikbali hepten kararmasın diye . Tabii şimdi ne meslek kalmıştı ne bir halt . . . Fenalaştı . Baktım olmayacak , zorla hastaneye götürdüm . Amcasının büfesinde duruyordu , onun yerine bakmaya başladım . İşsizdim zaten . Hastaneden , halinin perişan olduğunu söylediler . Zannettiğimizden çok daha fazla masraf çıktı . Ayağa kalkamaz olmuştu . Eskiden , bir işimiz düşse kapılardan karşılayan ne çok insan vardı . Şimdi bunlardan birine gitsem suratıma tazyikli su sıkar , diyordum içimden . Yine de yüzümü kızdırıp gittim . Doktordu gittiğim . Hiç de korktuğum gibi olmadı , adam acayip yardım etti . Kendi çalıştığı hastaneye aldırdı bizimkini . Meşgul oldu . Ben gün aşırı uğruyordum . Benim önümde hemşireleri tembihliyordu , iyi bakın falan diye . Ama ben arkadaşımın günden güne eriyip gittiğini basbayağı görüyordum . Bir gün yanında oturmuş ona maçları falan okuyordum , spor sayfalarını , hemşire geldi , doktorun beni çağırdığını söyledi . O anda malum oldu . Hemşireye , Gelmeme gerek yok , ne söyleyeceğini anladım , demeyi düşündüm . Olmazdı tabii . Arkadaşa , sanki sık sık doktorla tavla oynamaya gidermişim gibi bir edayla , Ben bakıp geleyim , dedim . O da yüzüme öyle bir bakıp gülümsedi ki , gülümseme değil uğursuz bir muska sanki , hala boynumda taşıyorum . Ben bu dünyadan sittirip gidene kadar da orada kalacak . Doktor tabii ki beklediğimi söyledi . İstersen al eve çıkar , elinden geldiğince oyala , son günlerini burada geçirmesin bari , dedi . Eve çıkarmaya bile vakit kalmadı . Arkadaşın amcası , Allah'a şükür bizim başımızı sokacak bir evimiz var , oğlan fakülteyi bitirdi , kız evlendi , hanımın da malda mülkte gözü yoktur , Allah iyiliğini versin , sen o evde otur istediğin kadar , dedi . Kulaklarıma inanamadım . Doktorun kıyaklarından sonra arkadaşın amcasından da böyle babalık görünce benim yelkenler iyice suya indi . Pelte gibi oldum . Bu halde , ne intikamı ne hınç alması ! Üstelik , büfede bütün yükü almıştım amcanın üstünden , adam rahat ediyordu ben gidince . Beygircilerle ganyan muhabbeti , totocularla kim koyar kim alır münazaraları , müşteriyi de hoş tutuyordum . Beni orada gören hiç kimse , Bu herif , birkaç sene önce çüküne elektrik bağlayanları kısa süre içinde birer birer götürecek , diyemezdi . Dolayısıyla ben de diyemedim . Beni mal mülk araba falan diye bir alay para kazanmak peşinde koşturmayacak , kürkler mücevherler istemeyecek , aldatmayacak bir kadınla evlenmeyi , inşallah süründürmeyeceğim , doğru dürüst okutacağım bir - kısmet olursa iki - çocuk istediğimi bir gece meyhanede karşımda oturan iki bıçkın şoföre itiraf ettim . Çünkü Fulya'yı zaman geçtikçe daha çok özlemeye başlamıştım . Yalnızlığım arttıkça onun yokluğunu kanlı canlı hatırlar olmuştum . Fulya ile o kısacık yaşantımız , acı dolu bir hatıra olmaktan çıkıyor , genzimde , böğrümde koca dikenleriyle her gün boy atan bir bitkiye dönüşüyordu . Şoförlerle büfeden tanışmıştık . Karşıda taksi durağı var . Eski polis olduğumu öğrenince daha bir ilgilendiler benimle , muhabbet gelişti işte . O itiraf ettiğim şeyin muhtevası bakımından , bu itiraf için pek uygun adamlar seçmediğim söylenebilir . Bunun ben de farkındayım . Ama kendime itiraf etmişim kaç yazar ? Belki de bu iş için hiç o taraklarda bezi olmayan , alem bilir , orta yaşlı iki delikanlıyı seçişim gizli bir hesabın ürünüydü , bunu hala bilemiyorum , doğrusunu isterseniz . Oldu olacak , şunu da açık edeyim : Ben onların da aynı şey için yanıp tutuştuğundan , ama korkularından hiç oralı olmadıklarından emindim . Kadına tekme tokatla hakim olunamayacağını idrak etmiş tiplerdi . Zaten kafa dengi kadın bulurlarsa buna cüret bile edemeyeceklerini biliyorlardı . Ama kadına başka nasıl hakim olunur , bunu bilmiyorlardı . Ben , polisken bile çoğu insanla iyi geçinen biriydim . Ne diye bozayım insanları ? İş olduğu zaman başka , o başka ! Kaldı ki , eğer yeterince kararlıysan ve ne yapacağını biliyorsan tatlı dille pek çok işin daha kolay çözüldüğünü görmüşümdür . Bunları iki sebeple söyledim : Birincisi , ben bu hakimiyet mevzuunu onlar gibi ele almıyordum . Bir kadınla birbirimizi sevsek , olmaz mı , - olmadı mı ! - sevebiliriz , birbirimize güvensek , mümkün değil mi , olabilir - olmadı mı ! - , çocuğumuz olsa , birbirimize yeterince bağlıysak , elbette arada münakaşa falan ederiz , ama biraz o bana biraz ben ona , uyuşur gideriz sanıyorum . Varsın o kadar da hakim olmayıvereyim . O beni rezil etmedikten , küçük düşürmedikten sonra , mesele yok . Arada iki akşam geç geldim diye bana dünyayı zindan edecekse , zaten iş baştan sakatmış demektir . Mutfağa da girerim , yardım da ederim , şimdi biri mi getiriyor yemeği önüme ? Ben babamdan da böyle görmüştüm . Çarşı - pazara anamla beraber çıkar , evde toz alır , yer siler , mutfağa girer , çamaşırla ütü hariç her işi yapardı . Bana pek tuhaf gelirdi bu . Hatta biraz utanırdım . Babam uyduruktan babaymış gibi gelirdi . Anama kızdığı zamanlar hiç bağırmaz çağırmaz , evden çıkıp giderdi . İki - üç gün sonra , hiçbir şey olmamış gibi döner , yarım bıraktığı lafa devam eden bir adam havasında , gelişigüzel birşeyler söyleyerek içeri girerdi . Bir süre birbirlerine doğrudan hitap etmezler , beni aracı yaparlardı , sonra vaziyet düzelirdi . Dediğim gibi , o vakit babamdan kaptığım ve kaptığıma şimdi çok da memnun olduğum bir sürü iyi huy var , ama ben uzun zaman bunları zayıflıklarım , güçsüzlüklerim , gidermem gereken zaaflarım olarak gördüm . Fulya'ya rastlamak her şeyi değiştirdi . Fulya terziydi . Birkaç mağazası da olan bir konfeksiyon atölyesinde çalışıyordu . Bir gün hem atölyeyi hem mağazalardan birini kırıp dökmüşler , epeyce bir mal çalmışlardı . İlk bakışta hırsızlık gibi duruyorsa da , bizim ilk müdahaleyi yapan çocuklardan ikisi uyanık çıkıp şüpheli bir vaziyet sezmişler , Mali Şube'ye haber vermişlerdi . Gittik . İlk andan , işin içinde bir numara olduğu belliydi . Hele azıcık sıkıştırdığımızda patron olacak herif işi bir an önce kapattırıp bizi oradan uzaklaştırma dümenlerine başlayınca , adamakıllı kıllandık . Ben de herifin yanında çalışanları dışarıda kıstırıp ağız arıyordum . Bu Fulya'yı ne yaptım ettiysem konuşturamadım . Birşeyler bildiği kesindi . Açık konuşmuyordu . Ama söyledikleriyle bana bayağı yol gösteriyordu . Müdürüm sabırsızlanmaya başlamıştı . Sıra , birkaçını götürüp gözlerini korkutarak konuşturmaya gelecekti . Fulya'yı alıp götürmeyi istemiyordum . Bu uzun boylu , narin kadınla ilgili hislerim karmakarışıktı . Fazla rahat tavırları vardı . Görmüş geçirmiş bir tipse , o yaşta bir kadın olarak yani . . . meslek tecrübemin de etkisiyle , ne düşünebilirdim ki ? Bir gün , Benim bir kızım var , dedi . Boşanmıştı . Kocası - atölyeciymiş , hali vakti yerindeymiş - bir gün ufaklığa tokat atmış , münakaşa çıkmış , Fulya'ya da vurmuş , kız takılıp düşmüş , başını yarmış . Şakağında belli belirsiz bir iz vardı , gösterdi . Az kaldı boş bulunup dokunacaktım parmağımın ucuyla . Hemen fark edip elimi burnumun ucuna götürdüm , numaradan burnumu kaşıdım . Bakışlarımı da kaçırdım . O anlatmaya devam etmedi . Sustu . Beklemeye başladı . Dikkatle yüzüme bakıyordu , hissediyordum . Bu böyle uzun müddet devam etti . Sonunda mecburen kafayı kaldırıp onun gözlerine yeniden baktım . Yüzünde bir tebessüm vardı ki ! . . Benim kendimde bir türlü tarif edip adını koyamadığım şeyi o anlamıştı . Şikayeti var gibi de görünmüyordu . İş çıkışı onunla buluşacaktım , geç kalacağım diye bir korkudur almıştı . Saate bakıyorum , daha tonla vakit var . O vakit bu ne telaş ? Hiç ! Anlamıyorum . O ölen hasta arkadaşım , rahmetli , girdi tuvalete , beni bön bön aynaya bakarken buldu . Oğlum , ne bu vaziyet ? diye sordu . Hemen toparlandım . Toparlandığımı sanmışım yani . Yüzüme çapkın çapkın bakıp güldü , işemeye koyuldu . Koridora çıkıp duvara yaslandım . Şu titrek halime derhal bir son vermem gerektiğini düşündüm . Gidip Fulya'nın iş yerindeki hikayelerle ilgili evrakı karıştırdım azıcık . Fulya birçok bakımdan , şüpheli şahıs tarifine pekala uyuyordu . Kocası yok . Patronu niye bize açıkça ihbar etmedi ? Sakın herifin metresi falan olmasın ? Kocası da belki bundan ötürü onu dövmüş , çekip gitmişti . Bunlar daha önce de aklıma gelmemiş değildi . Bizim karşımıza normal , kendi halinde , çemberin dışına adım atmamış kadın çıkmazdı ki . Çarşı - pazar , çocukları okula gönderme , akşama yemek yetiştirme , komşularla iki fiskos . . . böyle hayatı olan kadınla ben ancak , kocası ona çaktırmadan sıkı bir suç işlediğinde karşılaşabilirdim . O sırada da kadın çemberin dışına hamle etmiş sayılırdı zaten . Fulya'nın çalışıp çocuğuna bakan namuslu bir kadın olduğuna hükmetmem kolay değildi . Üstelik , karşısında çuvalladığım o gün yüzüme gülümseyerek bakması . . . Davetkar bile sayılabilirdi . Onu çok da gerekmediği belli olan bir - iki sefer aramış , onunla atölye dışında buluşmuş ve kıytırık sorular sormuştum . O fotoğraf hala Hakkari'de annemin evinin duvarında asılıdır . On yaşındayım . Her gidişte uzun uzun bakar , o günü yeniden yaşarım . İlkokul öğrencisiydim , o ise şehrimizin en ünlü fotoğrafçısıydı , bebeği o günlerde dünyaya gelmişti , çocuğuna verdiği isim dükkanına da isim olmuştu : FOTO ENDER. İlk renkli fotoğrafı o getirdi şehrimize . Oturup sulu boyalarla özenli , bir ressam tavrıyla baştan ayağa boyardı fotoğrafları . Farklı bir fotoğrafçıydı ve Hakkari'ye dışardan , Diyarbakır'dan gelmişti . Oraları gördükten , hemen hemen herkesin haftalık fotoğraflarını çektikten sonra keşfetti yörenin doğasını . Artık küçük dükkanında oturup , şehre akın akın gelip dükkanında fotoğraf çektiren köylülerin yüzlerini ölümsüzleştirmek yetmez oldu ona ve elde makine vurdu dağ yollarına , köyleri karış karış dolaştı ve her defasında tomar tomar fotoğrafla geri döndü . ( Ahmet Adıyaman'ın tek fotoğrafını o çekti . Jirki aşiretinin reisi , yıllardır dağlarda gezen , asker kaçağı , namlı eşkıya Ahmet Adıyaman'ın . . . Şimdiki korucu ağası Jirki aşiretinin şimdiki lideri Tahir Adıyaman'ın abisi Ahmet Adıyaman'ın . . . 1970'li yılların başında , oralara gelen bir savcının , ben bu adamı yakalar adalete teslim ederim diyerek yanına yirmi candarma alıp köyü Mêrkıtk'e gidip gafil avladığı Ahmet Adıyaman . . . Savcı kaçak aşiret reisi ile tartışmış silahsız Ahmet Adıyaman'ı öldürmüş yanındaki 20 askerin ölüsünü Merkitk'de bırakıp tek başına geri dönebilmişti . İşte bu savcının öldürdüğü - Ahmet Ağa'nın adamları yıllar sonra savcıyı Sivas'ta öldürdüler - bu azametli aşiret reisinin tek fotoğrafını da o çekmişti . Başında cemedanisi , beline sardığı kuşağı , giydiği şel u şepikleriyle Ahmet Ağa'nın bu tek fotoğrafı da haftalıktır . Yani duvara asılan büyük boy cinsinden . Ölümünden sonra Ahmet Adıyaman'ın fotoğrafını büyüttü ve dükkanının vitrinine koydu . Herhalde meslek hayatında en çok sattığı fotoğraf bu fotoğraf olsa gerek . Şimdi , Jirki aşiretine mensup her adamın evinde , kimisinin duvarında , kimisinin sandığında , onun çektiği bu fotoğraf duruyor . ) Doğasını keşfe çıktı . . . Cilo dağlarını , Reşko doruğunu , Sat göllerini , Geverok'u , Gare dağlarını , Meydana Kolyan yaylasını , Berçelan'ı , Kara dağları , Sümbül'ü . . . Burada cümle börtü böceği , cümle çiçek ve otları , böcek ve kartalları , şahin ve bazları , keklik ve kewderileri , kotır ve kevokları , objektifine takılan her şeyi , geven otlarını , yılan yastığını , siyabo otunu , helızı , helız mantarını , meşe ormanını , mazı ağaçlarını , alal , susın , beybon , ruhan , nergiz çiçeklerini , kokularıyla , renkleriyle , duruşlarıyla , bazen bir mevsimlik , bazen dört mevsimlik ömürleriyle fotoğrafladı . Şiirini çekti doğanın . Onun objektifinde , dağların arasında kalan , yüzlerce metre aşağılarda kayaları oya oya kendine bir yol bulmuş olan Zap'ın uğultusu , dağlardan kopup gelen bir çığın kulakları sağır eden gümbürtüsü var . O fotoğraflara baktıkça yılanın serçe yavrusuna su getirişini görürsünüz . İçlerinde bir çiçek var ki , adına zengıla zoma derler . Türkçe ye yaylaçanı diye çevrilebilir . Onun fotoğraflarında bu çiçekle tanışanlar şimdi ona hiç yakışmayan bir Türkçe isim bulmuşlar ; ters lale diyorlar . Oysa zengıla zoma dır onun adı . Yaylalarda yetişir , Geraşin Yaylası'nda , Semedari dağlarında , Meydana Kolyan'da . . . Çana benzer çiçekleri , yukarıya yükseldikçe ters döner çan , yakınlarını kewderiler yuva yapar , yanı başında bir kaynak fışkırır , su içmeye gelen kartallar kaynak başında kavgaya durur . . . İnsanlar var onun fotoğraflarında . Tiyar Vadisi'nde , Nasturi kalıntıları arasında , Gever Ovası'nda , Pagan çarşısında , misyoner yıkıntıları arasında , dağ başlarında , seher yelinden daha serin yaylalarda , nar , üzüm , pirinç yetişen köylerde yaşayan insanlar . . . Bir kadın teşu ( iğ ) çeviriyor , bir başkası destarın koluna asılmış , beriki tevnın tezgah üzerinde binbir renkli , alacalı bulacalı , gulsari gülleriyle donattığı , boyasını ağaç kabuklarını kaynattıktan sonra mayalansın diye bakire bir kızın işlediği kök boya ile yaptığı , gulgever , canbêzar , luleper , herki , perperi , şahmeri adını verdikleri kilimi örüyor nakış nakış . . . Bir adam öfke ile asıldığı sigarasından çıkan dumanı savuruyor karşı yamaçlara . Bir başkasının taktığı aynalı gözlüklerinin içine , Cilo dağlarının aksi düşüyor bütün haşmetiyle . Bir ihtiyar , başına sardığı cemedani , üst üste giydiği renkli birkaç gömlek ve yüzündeki birkaç günlük kırlaşmış sakallarıyla , ağızlığın ucuna taktığı sigarasını yakmaya çalışıyor . ( Bu fotoğrafını uluslar arası bir fotoğraf kitabında , başka bir Türk fotoğrafçının imzasıyla gördüm . Yetmedi , aynı fotoğrafa bakarak Marmaris'in at ressamı Mustafa Kamil Zorti Paşa bir tablo bile yaptı . ) Fotoğrafları bakılacak değil , dinlenecek fotoğraflardır . Sanki her birinin birkaç ağzı var , yasaklanmış kelimelerle , yüksek sesle bir hikaye anlatmak istiyor insanlara . Kulak verdikçe o fotoğraflara , Sat gölünün kenarında akşam güneşinin ışıkları altında ağlayan bir çocuğun sesini , eriyen karların bıraktığı lêlav'ın hışırtısını , buzul göllerinin gülümsemesini , yaşlı , yüz yaşında adamların kadınların suskunluklarını duyacaksınız . Tam tamına 23 yıldır fotoğraf çekiyor orada . Vesikalık , haftalık , düğün , nikah , sünnet , ayrılık , kavuşma , doğa ve insan fotoğraflarını . . . Tam 23 yıldır hiç yorulmadan . . . Tam 20 senedir tanıyorum onu . Tam 20 senedir Kale civarında çektiği şel u şepik giydirilmiş oğlunun kız kardeşinin elinden tuttuğu fotoğrafı indirmedi oradan . ( O fotoğraftan kartpostal da yaptı . ) Yurt dışında birkaç sergi açtı . . . Bir de arada bir Hakkari'yi tanıtmak amacıyla devletin gezdirdiği yöresel sergiler olur ya , bunlara katıldı zaman zaman Ankara İstanbul'da . . . Yurt dışında ve Türkiye'de sayısız ödül aldığı halde hiçbir haber bülteninde geçmedi adı . Fotoğrafları izni alınmadan kullanıldı , hatta çektiği bazı fotoğraflara başkaları kendi imzasını attı . Adı Enver Özkahraman . . . Daha çok çocukken şel u şepikle fotoğrafını çekip dükkanının vitrinine koyduğu ve adını dükkanına verdiği oğlunun adını ise mizah meraklıları artık ezbere biliyor : Ender Özkahraman . . . . Vertigo Ağlamadan , dillerim dolaşmadan , yumruğum çözülmeden gecenin karşısında , şafaktan utanmayıp utandırmadan aşkı , üzerime yüreğimden başka muska takmadan , konuşmak istiyorum İSMET ÖZEL İnsan belli bir yaşa gelince artık rüyalarında uçamıyor demişti bir gün bir arkadaşım . Bu yargısını , masanın etrafında toplanmış olan bizler tartışmaya açmış , her kafadan bir ses çıkmış , kimisi ileri yaşlarda , rüyalarda uçamamayı yaşlanmanın belirtisi saymış , kimisi de , uçmak aslında saflığın , çocuk kalmanın bir sonucudur ; dolayısıyla belli bir yaştan sonra çocuk masumiyetlerimizi yitirdiğimiz için rüyalarımız bile bize madik atar ; artık rüyalarda uçamayız demişti . Gençlik çağlarında her şeye yeni başlamanın verdiği bir coşku var ; içimizi kıpır kıpır tutar . Hayatında ters giden bir şeyleri değiştirmeye muktedirsin ; o gücün bizzat sende olduğunu biliyorsun üstelik ; bu sanki bir iksirdir , gençlik ateşidir . Taş henüz sert değil , siyahla beyaz ayırdedilmez , hayat zor bir şey değil , ona karşı durulabilir . Dolayısıyla ayakların yere basmıyordur ; gerçek hayatta , canın istediği zaman , zora düştüğün an uçabileceğini , seni kayıtlayan her şeyden uçarak kurtulabileceğini sanıyorsun . Rüyalarında o yüzden uçuyorsun . Çünkü hayat karşı konulabilecek bir şeydir senin için . Ama belli bir yaşa gelince , yavaş yavaş yaşlandığını hissedince , artık arınmayacağını , her şeye yeniden başlayamayacağını , hayatın tabii seyrini kabullendiğini görüyorsun . Artık ayakların yere değiyordur . Artık mucizelere yer yoktur hayatta . Ayakların yere bastığı için de , yer çekimi uçmanı engelliyor . Hayat kocaman bir şamardır ; yüzünde , vücudunda , yanaklarında onun izlerini görüyorsun . Bu önüne geçilmez gerçekler ayatını kuşattığı için , rüyalarına da nüfuz ediyor . Artık belli bir yaştan sonra rüyalarında bile uçmamaya başlıyorsun . Bu minval üzre rüya aleminin büyülü dünyası üzerine giriştiğimiz tartışma uzamış , rüyalarımızla hayatlarımız arasındaki ilişki üzerine derin felsefi analizler yapmıştık . Herkes sırayla gördüğü bir rüyayı anlatmış , peşinden herkes kendince o rüyayı tabire girişmişti . Her şeyi bir kamera gözüyle gördüğüm bir rüyadaydım . Gece televizyonda seyrettiğim Leon filminin etkisinden mi , ekranlarda her gün canlı görüntülerini seyrettiğimiz polisiye filmlere taş çıkartacak şiddet ortamının bende yarattığı bilinçaltı oyunlarından mı , bilmiyorum ; harabe gibi bir yerde kıstırılmıştık ; peşimizde silahlı adamlar . . . Kıstırıldığımız yerden tek başıma kurtuluyor , bulutların arasından gidermiş gibi , dağ bayır , çayır çimen demeden uçuyordum . Altımda sonsuz bozkırlar , yüksek yarlar , yalçın dağlar , derin kalyonlar . . . Bir vadide akan ırmak sınırdı benim için , iki ülkeyi birbirinden ayırıyordu ırmak . Sınırın karşı yakasında koyun güden bir çoban vardı , aynı zamanda siyasal sığınma taleplerini kabul edip etmemekle yetkiliydi ve hedefim çobana ulaşıp , başka bir ülkenin topraklarına girip , ondan siyasal sığınma talebinde bulunmaktı . Böylece peşimdeki adamlardan kurtulacaktım . Peşim'deki adamlar yetişmeden , onlar karada ben havada yolculuk yapıyorum - , çobanın yanına konuyor ve can güvenliğimin tehlikede olduğunu birkaç kelimeyle anlatıyor ve acil sığınma talebinde bulunuyorum . Rahatlamış , derin bir nefes alarak uyanıyorum bu tuhaf rüyadan . Ağzım kurumuş , susamışım . Yataktan kalkıyor , ışığı yakıyor , mutfağa geçip büyük bir bardağa su doldurup . kana kana içiyorum . Birkaç saat , belki de daha fazla bir zaman dilimi içinde gördüğümüzü sandığımız uzun rüyaların , aslında uykudaki toplam süresinin saniyenin binde bilmem kaçı kadar bir süre içinde olup bittiğini anlatmıştı yukarıda anlattığım , rüyada uçma üzerine ahkam kesen arkadaşlarımdan biri . Yatağıma geri döndüğümde uykum kaçmıştı . Gördüğüm rüyanın etkisini azaltmak için uyandığımız sabahların ruh hali üzerine düşünmeye başlıyorum . Nedendir bilmem ; ilkokuldaki o çocuk günlerime gittim o kabus dolu rüyadan uyanıp , uykum kaçmış , yatağımda fır dönerken . Nedense onu düşündüm . Yıllardır rüyalarımda uçamıyorken , bir anda , hiç beklemediğim bir anda , kırların bayırların üstünden tedirgince uçarken , - beni öldürmek isteyenlerden kaçıyor , başka bir ülkeye sığınmak istiyordum - uyanır uyanmaz o geldi aklıma . Sabahlan hep aynı coşkuyla kalkardım yatağımdan . İlkokuldaydım . Beşinci sınıfta . . . Onunla aynı mahallede oturuyorduk . Ona aşıktım . Onu bugün de göreceğim , bugün de coşkulu geçecek , onunla oyun oynayacağım , onunla çimenlerin üzerinden yuvarlanacağım , sınıfta öğretmen soru soracak , cevabını bir tek ben bileceğim , bildiğim için de ona bakıp böbürleneceğim , bak seni seven adam her şeyi nasıl da biliyor diyerek ona kendimi ispatlayacağım , kur yapacağım diye sabahları daha bir heyecanla başlardım güne . O zamanlar benim için uyanılan sabahlar , onun için uyanılmış sabahlardı . Gün onu göreceğim diye daha güzel başlardı . İnşallah gece çok uzun olmaz diye uyuduğum o gecelerde gördüğüm bütün rüyalarda onu görür , uçardım , uçardım . . . Onu düşündükçe şimdi , sadece gözleri geliyor aklıma . Bal rengindeydi . Bazen küçük bir çayırlığa dönüşürdü . . . Kirpikleri uzundu . Sabahları annesi sürme çekerdi gözlerine . Etrafını saran kapkara sürme halkası , içindeki küçük çayırlığı ortaya çıkarır , felaketim olurdu . Saçları uzundu ; kol kol , örük örüktü . Annesi örüklerinin ortasına düğüm atardı . Düğüm atmadığı zamanlarda örükleri topuklarına vurur , eğilince yerlerde sürünürdü saçları . Sabahları ondan önce uyanır , evlerinin yakınındaki duvarın arkasına siner , evden çıkışını gözler , çıkar çıkmaz da tesadüfen yoluna çıkmış gibi yapar , birlikte yürür , bazen hemen hemen hiç konuşmaz ; o hep başı önünde , ben karşıki dağları seyrederek , zaman zaman ıslık çalarak okula giderdik . Aynı sınıftaydık . Aynı sırada oturuyorduk . Ona aşıktım . Aşkımı hiç belli etmiyor , renk vermiyordum . Yanağından ilk öptüğüm kızdır o . Sınıftaydık . Yalnızdık . Cesaretimi topladım ; yanağına bir öpücük kondurdum . Sınıfın açık duran penceresinden , belki de heyecandan , çokça da utancımdan , iki katlı binanın ikinci katının penceresinden atladım aşağıya . Yere düşer düşmez , acıyan yerlerime aldırmadan kafamı kaldırdım . Pencerede tedirgin ve korkmuş beni seyrediyordu . Yüzüne bakamadım uzun süre , utandım . Bizim oralarda aşkını belli eden bütün delikanlılar , sevgililerini yanaklarından öper . Ben de öyle yapmıştım . Benimki masum bir öpücük değildi anlayacağınız . İlkokul bittikten sonra , hemen evlendirdiler onu . Dağ köylerinden birinde , civardaki bütün kızları görüp de beğenmeyen , ille de istediği birini bulmaya ahdetmiş , büyük bir ağanın , namlı bir eski zaman eşkıyasının oğlu Ahmet'e verdiler onu . Dağ köyüne , eşkıyanın oğluna gelin olarak götürüldükten sonra , araya zaman girdi . Yıllar geçti , onu unutmam zor oldu . Peşinden çok ağladım ve sonra alıştım yokluğuna . Zamanla da unuttum ; her şey küllendi . Yıllar geçti aradan , 1988 yılında , eski zaman eşkıyalarının öykülerini toplayıp kitap yapmak üzere gittiğim Hakkari'de , yolum köylerine düştü . Bir eski zaman eşkıyası olan kayın pederiyle de konuşacaktım . Onu göreceğimi hiç tahmin etmemiştim . Ama gördüm onu . Dört çocuğu vardı . Gözlerindeki çocuk masumiyeti kaybetmiş , kadın olmuş , avurtları çökmüş , yorgun biriydi artık . Bir tek , yuvalarına kaçmış bal rengi gözleri hala öyle hüzün doluydu . Köyden ayrılırken , evin önünde uzun uzun baktı arkamızdan . Bir kez dönüp baktım ardıma , bıraktığım yerdeydi . Bir daha da görmedim . 1996 yılının Aralık ayında , akşam üzeri , televizyonda haberleri seyrediyordum . Çukurca yolunda , PKK gerillaları , korucu taşıyan bir minibüse pusu kurmuşlardı . Kurtulan yoktu . Spiker , ölenlerin adlarını saymaya başladı . İçlerinde tanıdık biri vardı , ( o adı nasıl unutabilirdim ki ) ama emin değildim . Sordum Hakkari'ye , yanılmamıştım ; o minibüste ölenlerden biri de onun kocası Ahmet'ti . O gerçeküstü , kabus rüyadan uyandıktan sonra , çok gerilere , rüyalarımda hemen hemen her gece uçtuğum zamanlara gittiğimde nedense onu hatırladım . Beni rüyalarımda ilk uçuran uzun saçlı , uzun kirpikli , bal rengi gözleri olan kıza . . . O gittikten sonra bir şekilde beni hep kovalayan , bırakmayan hikayesine . . . Evet , yıllar sonra bir kez daha uçmuştum rüyamda ama bu kez , peşimde yüzleri kar maskeleriyle örtülmüş , ellerinde ateş kusan öldürücü silahlar olan ve beni öldürmek isteyen kara elbiseler içinde korkunç adamlar vardı . Hayat vız gelir bana , her şeyle başedebilirim diye uçmuyordum . Korkudan , peşimdekiler yetişecek beni öldürecek diye uçuyordum . Onun için bir çobandan siyasal sığınma talebinde bulunuyordum . Şiddet , rüyalarımızı bile gaspetti . Çocukluk anılarımız bile kir , pas içinde . . . Ölüler Ansiklopedisi Bizim de ölü seslerimiz olacak , gerçekten yaşamışsak ya da ırmaklara süren yüreği bizi ormanların ve dağın dilemediyse bize düşlerden başka şey . SALUATORE QUASIMODO Sıcaktı . Mahşeri bir sıcaktı . Başımızın üzerinde dönen vantilatörler kar etmiyor , sıcaktan bunalıma girmiş , gölgelik bir saçak altı arayan uyuz köpekler gibi serin bir yer arıyorduk . Adana'da hayat temmuz sıcağına tutsaktı . Adana çölünde bir vaha varmış . Orada , uzaklarda , dağları aştıktan sonra bir yerlere saklanmış , içinde bir ırmak akan , etrafı dağlarla çevrili , şirin mi şirin , güzel mi güzel bir yer varmış , Feke . . . Feke , Çukurova'da bir serin yermiş . Kalkıp oraya gitmeye karar verdik . Üniversite'den ev arkadaşım Mahmut orada bizi bekliyor . Feke'ye giderken , otobüste bir hayret durum var . Müslüm Gürses yerine , Yeni Türkü çalıyor şoför , Telli telli , şu telli turnam ; bu sıcakta ben yerimde duramam . . . Oramar , bulunduğu yerden çok uzakta değildi oysa ; bilirsiniz halk masallarında en uzak diyar Halep'tir . . . Başına çift cemedani sarmıştı . Gözleri , sürme çekmiş gibi kapkara ; kocamandı . Bıyıkları Halit'in bıyıklarına benziyordu . Damın üstünde govende durduk köylülerle birlikte . Kürtçe türküler söyledik . Ses teknisyenleri türkülerimizi kaydettiler . Bir yolunu bulurlarsa eğer , bu türküleri filmin müziğinde kullanacaklardı . Ama yapamadılar . Türkülerimiz filmde sadece birer mırıltıdan ibaret kaldı . Tersten , soldan oynanır bizim oralarda halaylar . Alışkın olmayanlar ayak uyduramaz kolay kolay . . Oyunculuğundan mıydı , bize yakınlığından mı bilmiyorum ; iki seyretti ve katıldı aramıza . Bir iki yalpalamadan sonra ayak uydurdu ; değme uzman , bir Hakkari köylüsünden ayırdedemezdi onu . . . 1982 baharıydı onu gördüğümde ve 1985 yılında öldü bir trafik kazasında . . . Lorca'nın bir şiirini oynuyordu bu kez ; film bitmeden gitti çok uzaklara ; Oramar , Xalıde Bululbej'in hayalinde hep çok uzak bir yer olarak kaldı . İlimizde film çekilecek haberi duyulduğunda , hepimiz dört göz , gelecek otobüsün yolunu bekler olduk . Artistler gelecekti şehrimize . Gelmeden çok önce haberleri geldi ; Tarık Akan'la Hülya Koçyiğit'i bekliyorduk . Gün geldi ; gele gele hemen hemen hiçbirimizin tanımadığı birtakım adamlar indi otobüsten ; tuhaf kılıkları yoktu ve hepsi bize benziyorlardı . Hayalleri yıkıldı bekleyenlerin ; kimse durup bakmadı bile Genco Erkal'a , Erkan Yücel'e , Rana Cabbar'a , Macit Koper'e , Şerif Sezer'e . . . Çocuklar peşlerine düşmedi sokak aralarında ; kadınlar artist göreceğiz diye kara çarşaflarını başlarına geçirip çıkmadı sokaklara . . . Sessizce , törensiz gittiler Anitos köyüne . . . Lise öğrencisiydim . Okulumuzun halk oyunları ekibini , filmin düğün sahnesinde kullanacaklardı . Karın gökten kocaman beyaz bez parçaları gibi yağdığı bir gün , bir minibüse doluşup gittik Anitos köyüne . Köylüler ve film ekibi bizi bekliyordu . Köylüler , ekibe yarım otobüsle geleceğimizi söylemişlerdi . Bütün ekip o gün , gelecek yarım otobüs denilen hilkat garibesini bekliyordu . Karşılarında bir minibüs görünce , Erkan Yücel dayanamadı , Çocuklar , otobüsün diğer yarısını orada mı bıraktınız ? dedi . Dağ başında , Yoncalı köyünde , konuşulan basit Türkçe'yi bile anlamakta zorluk çeken köylülerin içinde yaptığı espri asılı kaldı havada ; göz göze geldik ; katıla katıla güldüm . . . Çekimin son günüydü . Akşam , film ekibiyle birlikte yarım otobüse doluştuk , Hakkari'ye gitmek üzere yola koyulduk . Karanlık basmak üzereydi yola çıktığımızda . Lapa lapa kar yağıyordu . Yol daracıktı , aşağısı metrelerce uçurum ; Zap vadisi boyunca gidiyorduk . Bilirsiniz böyle yolculuklarda fıkralar anlatılır . Erkan Yücel kendi uydurduğu uzun fıkraya başladı . Nasreddin Hoca'nın biri bir gün diye başlayıp bütün Nasreddin Hoca fıkralarını ardı ardına dizdi . Yol uzun , fıkra bitmez . . . Bir ara yalpalandık , bir uçurumun başında durdu yarım otobüsümüz . . . Meğer altından tekerleği fırlamış . Şoför umursamaz , bir şey yok tekerlek fırlamış dedi . Zifiri karanlıkta , yağan karın altında kaldık Zap vadisinde . . . Herkes korkudan tir tir titrerken Erkan Yücel başladığı fıkrayı hiç kesmedi . Devrimci olmasaydı Kemal Sunal'ın tahtına o oturacaktı . İlk İnek Şaban'ı o oynadı . Holivut'ta olsaydı Robert De Niro olurdu . Hakkari'de yaşasaydı sıradan bir köylü . . . Yılmaz Güney'in yarım kalan filmi Endişe de hapishaneye giren Yılmaz Güney yerine o geçti kamera karşısına . Erden Kıral'ın filme çektiği Orhan Kemal'in Bereketli Topraklar Üzerine de başrol oynadı . Xalıdê Bululbej'in hayalinde Oramar'da bir ev yapmak vardı . Erkan Yücel'in düşünde ise binlerce film ve oyun . . . İki hayal Hakkari'de buluştu ; Erkan Yücel , Halit'in düşünü beyaz perdede bile olsa dile getirdi . Onun kendi düşlerini gerçeğe dönüştürmesine ise ölüm izin vermedi . Lorca'nın şiiri bitmedi . Şimdi elden ele bir kaset dolaşıyor ; Erkan Yücel bir dost meclisinde doldurduğu bu kasette hala Nasreddin Hoca'nın biri bir gün diye başlayan uzun fıkrasını anlatmaya devam ediyor . Hasret im nazlıdır Sivas . . . 2 Temmuz 1993'tarihinde ölen ve yukarıda adı ve hüviyeti yazılı olan kişinin gömülmesine izin verilmiştir . ( Sivas'ta yakılan 37 kişinin gömülmesine izin veren resmi belge ) Gazetedeki işimden olduğum , kavurucu bir sıcakla her yerin cayır cayır yandığı , sevdiğim kadının artık , sen yoluna ben de yoluma diyerek beni oracıkta bıraktığı , İstanbul'a ait kurduğum bütün düşlerin tuzla buz olduğu , umutsuz , ağlamaklı , bir otobüse atladığım gibi artık temelli yerleşmek üzere kendimi Hakkari'de bulduğum bir zamanda aldım , Sivas'ta 37 kişiyle birlikte Hasret'in de diri diri yakıldığının haberini . . . Bir türlü elim varıp yazamadım ardından ; ölüm henüz sıcakken , ölenin ardından kalın kalın laflar etmek çok manalı gelmiyor bana . Söyleyecek sözün varsa eğer , yazmaya değer bir şey buluyorsan o insan hakkında , otur sağlığında yaz . Öldükten sonra iyi bir insandı demek artık neye yarar ki ? . . Araya zaman girdi ; ölümüne alıştım ; hepimizin hemen hemen her gün bir sürü insanın ölümüne alışması gibi . Soğudu Sivas yangını ; şairlerle birlikte yanan otel tekrar onarıldı ; üç yil girdi araya , şimdi onunla biraz hasret gidermek istiyorum . Onu , Unkapanı'ndaki plakçı dükkanında düşünüyorum ne zaman aklıma gelse . . . Üzerine birtakım fotoğraflar ve kartvizitlerin konulduğu , bir camla üstlerinin örtüldüğü masanın başında hep bir ezgiyi mırıldanırken . . . Kitlenin niyeti , öldürmektir ve kimi öldümek istediğini bilir . Eşsiz bir kararlılıkla bu hedefe saldırır ; kitleyi bu hedef konusunda aldatabilmek olanaksızdır . Bir kitlenin oluşması için bu hedefi ilan etmek , kimin öldürülmesi gerektiğini yaymak yeterlidir . ( Elias Canetti , Kitle ve İktidar Onunla ilk defa Unkapanı'ndaki dükkanında karşılaştım . Çalıştığım gazete için Arabeskte Değişen Temalar diye bir yazı dizisi hazırlıyordum . Yanında şimdilerde çok meşhur olan Hey Corc , versene borç parçasının mucidi , gençten oğlan vardı . Çocuk Abi Güneş Gençlik dergisinin kapağına resmimi basar mısın . Bak , başlık da hazır ; genç kızların sevgilisi , gönülleri fethedecek dersen çok büyük kıyak yaparsın dedi . Hasretle gülüştük ; belki olur , neden olmasın dedik . Bunları konuşurken Hasret başka yerdeydi biliyorum . Sonra ilerledi dostluğumuz . Turgut Özal Kürtçe'nin üzerinde yasağı kaldırdığını açıklar açıklamaz , hiç zaman kaybetmeden telefon etti . Şıvan'ı bilmeyeniniz var mı artık bilmiyorum ; yaklaşık yirmi yıldır Kürtçe besteler yapar , türkü söyler . Yurt dışında yaşayan Kürtçe'nin en büyük sesi . . . Telefonda , bir arkadaşının - Murat Öztemir - Şıvan'ın bir kasetini Türkiye'de yapmak istediğini söyledi . Buluştuk üç kişi , Şıvan'ın kasetlerini koyduk önümüze , başladık bütün kasetlerden bir derleme yapmaya . . . Ben klasiklere gidiyorum , o ezgilere takıyor . Ben bu parçanın ne kadar sevildiğini söylüyorum , o müzik kalitesine bakıyor . Bir iki gün , tartışa tartışa , kafa göz yara yara üç kişi , - Hasret , Murat ve ben - bir derleme yaptık ve kasetin adını da Ferzê koyarak çıktık oradan . . . Kaset çıktı , epey sattı ; Hasret Kürtçe'yle ilk hasretini gidermişti . Ve böyle başladı dostluğumuz ; ama kısa sürdü . Tam bir yıl . . . Yıkım araçlarının içerisinde en etkileyici olanı ateş'tir . Ateş ta uzaklardan gözükür ve başkalarını kendine çeker . Yarattığı yıkımın giderilebilmesi olanaksızdır . Bir yangının ardından artık hiçbir şey , önceden olduğu gibi değildir . ( Canetti ) Kısa boylu , esmer bir delikanlıydı . Sakalları her zaman bakımlı , kenarlarından temizlenmiş , gözlüklerinin ardındaki munis gözlerinde , büyük kente gelirken heybesine koyduğu ezgileri burada dillendirip çok kişiye ulaştırmanın yemin billah kararlı tavrı okunurdu . Yırtmış bir delikanlı edası ; evelallah bizim de müziğimiz var ; bizim asıl müziğimiz , sizin birtakım türkücü bozuntularından dinlediğiniz ve kimi zaman adına arabesk dediğiniz , asıl sözlerinin bir kenara bırakılıp ezgisi gaspedilen müzik değil . . . Bak göreceksiniz , neler yapacağız bizler , size oralardan ne ezgiler getirdik diyen bir eda . . . Ateşe veren kitle , hiçbir şeyin kendisini durduramayacağı inancındadır . Ateş çevreye yayılırken , her şey kitleye katılacaktır . Yangın sonucu tüm düşmanlar ortadan kalkacaktır . Ateş en güçlü kitle simgesidir . Tüm yıkımlardan sonra ateş de kitle gibi sönmek zorundadır . ( Canetti ) O ezgileri bilir misiniz ? Doğaçlamadır o ezgilerin çoğu . Bu işin eğitimini görmüş , eline herhangi bir çalgı aleti alarak , titizlikle , notalara basa basa birileri tarafından yazılmamışlar . İçten geldiği gibidir onlar . Kimi zaman bir ölünün arkasındaki taziyeden , kimi zaman bir sevgilinin topuklarına vuran örüklerinden , kimi zaman kayalardan söken bir çığın önüne kattığı her şeyden , kimi zaman bir sel , bir tufan felaketinden , kimi zaman bir baskından , bir savaştan , bir ormanın güzelliğinden , bir ağacın yeşilliğinden , bir suyun berraklığından , bir çağlayanın gürültüsünden , bir dağın başında esen seher yelinden , pırıl pırıl berrak bir gökyüzünde yanıp sönen yıldızlardan , dolunaydan , zifiri karanlıktan , umuttan , umutsuzluktan , gözyaşlarından , yürek sevincinden , kimi zaman oğlunu askere uğurlayan bir ananın gözyaşlarından , bir sevgilinin hasret acısından , gurbete giden , dönüp dönmeyeceği belli olmayan meçhul bir yolcunun gizeminden , dile vurulan prangaya duyulan öfkeden süzülüp gelmişler , notasız , partisyonsuz . . Öyle doğaçlama . . . Notaları , onları yaratanların yüreklerinde gizli , derinliklerde . Notaları , ard arda dizilen sıfatlar . . . İşte bu ezgilerin peşindeydi Hasret ; onları bulunduğu yerlerden alıp , birtakım bildik çağdaş müzik aletlerine dökme peşinde . . . Ezgi avcısını vurdular Sivas ellerinde , yangın ezgileri sardı önce , notalar kaçıştı dumandan , is ve duman önce onları sardı . Bir boşluk bulup yıkım araçlarının en korkuncundan kaçmaya çalışırken , önce o ezgileri kurtarmak istiyordu biliyorum . Şairleri yakarlarken , amaç onları değil , şiirleri yakmaktır ; ozanları yakarlarken , amaçları , ezgileri yakmaktır biliyorum , biliyordu Hasret . . . Kurtarabilseydi kendini , o gün , Unkapanı'ndaki dükkanında , gözlerini tavana dikip , mırıldanarak yeni duyduğu bir ezgiyi uzun bir senfoniye dönüştürmeye vakit bulabilecekti . Çünkü daha çok çocuktu , daha çok genç . . . Yapmak istediklerine başlangıç olarak sadece Newroz Ezgileri ni bitirmişti . Dinlediniz mi Hasret'in Newroz Ezgileri ni ? Hayır hayır , orada eline sazı alıp , birtakım Alevi türkülerini ardı ardına dizmemişti . Söz yok o çalışmasında . Ezgi . . . Varsa yoksa ezgi . . . Bir rüzgar dolanır yalçın kayaların hisarlarında , bir dağ keçisi süt verir yeni doğan yavrusuna , bir keklik sürüsü havalanır , tarlada alnının terini silen bir ırgat bakakalır yükseklerden uçan bir turna sürüsüne , bir ateş yanar uzaklardaki dağ doruklarında , bir avcı nişan alır avına , sevdiğine kavuşamayan bir sevgilinin yarası kanar , bıyıkları yeni terlemiş bir delikanlı mavzer kuşanır . Rüzgar türkü söyler , ağaçlar halaya durur , ırgatlar daha bir öfkeyle sallar tırpanlarını ekine , toprak ağlar , dil susar , notalar konuşur , havalanır notalar , Munzur'da , Gabar'da , Cilo'da börtü böcek , dağ taş kendi seslerini ödünç verir Hasret'in sazına . . . . . . ateş , cezaya çarptırılanların ölümünü istemiş olan kitlenin yerine eylemi gerçekleştirir . Alevler kurbana her yandan ulaşır ; kurban her yandan yakalanır ve öldürülür . Cehenneme yer verilen dinlerde buna eklenen bir şey daha vardır . Bir kitle simgesi olan ateş aracılığıyla gerçekleştirilen toplu ölüm ile cehennemi dışlama , cehennemdeki düşmanlara teslim etme arasında bağıntı kurulur . Cehennemin alevleri yeryüzüne fışkırır ve bu cezaya layık olan tanrıtanımazı alır . ( Canetti ) Müzmin bir yazı işleri müdürü İnsanın insana verebileceği en değerli şey Yalnızlıktır . EDİP CANSEVER Sevgili Işık Abi ; Bu mektubu okumana izin verirler mi bilmiyorum ; belki de senin yattığın mapushaneye Öküz girmiyordur ; bilmem haberin var mı , artık Öküz diye bir dergi çıkıyor ; öğüdüne ne kadar uydum onu da bilmiyorum , bana artık seri röportajlara yönel diyordun bir zamanlar , hiçbir şeye yönelemedim , işte şimdi buradayım ve Öküz aracılığıyla yazıyorum bu mektubu sana . Yollarımız ayrıldığında , seni hala Ortaköy'deki o küçücük evde , - arada birçok rutubetli , ama buna da şükür , hiç olmazsa başımı sokacak bir evim var diyordun - derin düşüncelere dalmış , o her zaman oturduğun koltuğunda oturuyor sanıyordum . Çok sonra öğrendim tutuklanıp hapishaneye atıldığını ; öğrendikten hemen sonra bir yazı yazdım ardından bombalanarak havaya uçurulan o gazeteye ; seni kıracağımı nereden bilebilirdim , keşke elim kırılsaydı da o yazıyı yazmasaydım . Adını ilk duyduğumda nedense babanı düşündüm . Hiçbir zaman tanışmadığım , ama sonra adını çok sık duyacağım babanı . . . Çukurovalı nasıl bir baba ki çocuğuna Işık adını koyar ? Tam bunları düşünürken de , babanın adının da en az sana verilen isim kadar bende derin çağrışımlar yaratan Çoban olduğu bilgisini edindim . Yurduna sadık bir Çoban , yurdumuza bir Işık armağan etmişti . Şerefe Işık Abi ! Sanırım Aksaray'daki o köhne , o salaş , o döküntü , geceden başka sığınacakları hiçbir yeri olmayanların uğradığı , içi sidik ve kusmuk kokan birahanede , Müslüm Baba'nın hırıltılı gırtlağından dökülen Mehtaplı gecelerde hep seni andım şarkısının kırık nağmeleri eşliğinde ilk defa karşılıklı kaldırdık bira kupalarını . Ben bu berbat çarka yeni atılmaya hazırlanan bir yeni yetme gazeteci adayı , sen yıllarını o puşt tarlasında geçirmiş , güngörmüş bilge bir gazeteci . Ne tuhaf günlerdi değil mi ? Herkes geçmişine küfrediyordu . Nazım Hikmet'in ölüm yıl dönümü haberini bile yayınlayamıyorduk . Bizimle birlikte çalışan eski solcular eski solculuklarından fellik fellik kaçıyordu . Nasıl da yakın , nasıl da bizden biri olarak görmüştüm seni ilk görüşte - çünkü henüz kim olduğunu bilmiyordum - . Gece devrilmek üzereydi , gazeteden çıkmıştık ; sokak orospulara ve yurtsulara kalmıştı , geceydi , zaten sen Güneş gazetesinde gececiydin , geceyi seviyordun , yalnızlığına iyi geliyordu gece . Senin için gündüz , akşam saat eşte başlıyordu ; sabaha karşı da gece . . . Gözlerini kısarak , karşına oturmuş o acemi de kanlıya , Demokrat , Politika , Cumhuriyet gazetelerindeki yazı işleri müdürlüğü günlerinden söz ederken ilk defa tokuşturduk o çok sevdiğin zemzem suyunun kadehlerini . Hadi Işık Abi noşecan ! Çukurova'nın sıcağında , babanın çıkardığı küçücük bir gazetenin mürettiphanesinde alışmıştın mürekkep kokusuna sanırım . Orada girmişti kanına yazı , baban büyütürken seni süt yerine mürekkep içirmiş olacak ki , müzmin , iflah olmaz , kronik bir yazı işleri müdürü oldun çıktın . Yazı işleri müdürü demez , kısaltır sadece yazı müdürü derdin . Cumhuriyet te , Politika da , Demokrat ta , yıllar sonra Güneş te , daha sonra da Özgür Gündem de . . . Hep payına yazı müdürlüğü düştü . Yazı müdürlüğü yazı kadar belalı bir iştir memleketimizde ; bunu en iyi sen bilirsin . Belki de müdürlük yapmaktan yazı yazmaya hiçbir zaman yeterli zamanı bulamadın , ama olsun , sorumluluğundaki gazetelerde inandığın adamların yazılarının altına gözünü kırpmadan attın imzanı . Seni sorumlu tuttular . Şimdilik 11 yıla mahkum ettiler . Cumhuriyet te geçirdiğin uzun bir deneyimden sonra , bugün Öküz ün etrafında biraraya gelenler gibi , 1970'li yılların sonunda da sizler biraraya geldiniz ; şimdi Öküz okurları ne olur birbirinizden ayrılmayın derken , o zaman bizler de Demokrat ta biraraya gelen sizlere , Emil Galip Sandalcı'lara , Can Yücel'lere ve daha nicelerine ne olur bu işi sonuna kadar götürün , ayrılmayın birbirinizden diyorduk . Bizimkinde , bilinmeyen bir Öteki Dünya'da aklımıza hayalimize gelmeyecek cezalara uğrama korkusu var . Tabii bu onlarda da var . Ama arada fark da var . Bizde , günahı işledin mi bitti . Günahların bağışlandığı durumlar var . Ama hiçbir zaman emin olamazsın . Korku içinde ölmek zorundasın . Hayatın boyunca bu korkuyu azaltma imkanın yok . Günahlar ister istemez biriktiğine göre . . . Halbuki arada gidip günah çıkardın mı , kendini bir miktar yırtmış hissediyorsun , temizlenmiş hissediyorsun , aynı haltı yiyeceğini bilsen bile bir güvencen var . Belki ahirette başına gelecekler değişmiyor , ama şu dünyada yaşarken daha komplekssiz , daha nazik ve daha hoşgörülü olabiliyorsun . Bu , Tanrı'nın sana hücre duvarının öteki yanında oturan rahip aracılığıyla gösterdiği hoşgörünün yansımasıdır , yayılmasıdır . Günah çıkarmaya gitmiş bir birey olarak bundan etkilenmemen , bunu taşımaman neredeyse imkansız . Bütün bunlar en azından tartışmaya değecek kadar mantıklıydı . Ama bir ilkyardım filosunun yüküne eş miktarda yemeği yapıp toplanmamız bunları tartışmak için olamazdı . Çöreklere iliştirilmiş davetiyeler de . Nitekim , Kemal şöyle devam etti : Ben diyorum ki , bu günah çıkarma hadisesinden kendimize yönelik bir sonuç elde edelim . Cevat , Nasıl yani ? diye sordu , Selahattin de , Rahip bulup günah mı çıkaralım ? diye . Kemal , Mecazi anlamda evet , diye cevap verdi . Eğer ilk anda şarlamazsanız , size ciddi ciddi şunu öneriyorum : Aramızdan birini tesbit edelim . Bu , dedikodu denen haz dünyasından ırak yaşayan bir püriten olsun , gidip zaman zaman ona içimizi dökelim . En yakınımıza bile anlatamadığımız şeyleri ona anlatalım . Yani . . . günah çıkaralım işte . Uzatmaya , başka sözlerle tarif etmeye gerek yok . Sessizlik . Kemal devam etti : Ben bunun , hem tek tek hepimiz için çok rahatlatıcı olacağından eminim hem de birbirimize yaklaşımımızı , ilişkilerimizi olumlu etkileyecektir , eminim . Serhat , Öyle bir şey öneriyorsun ki Kemal , dedi , bu öyle bir çırpıda karar verilebilecek bir şey değil . Buna inanmak lazım . Riayet lazım . Alışmak lazım . Hem bakalım . . . Cevat , Evet , bakalım , diye atıldı . Seninle tartışmadan önce düşünmek isterim ben . Selma , Bana denenebilir görünüyor , dedi . Ferda , Böyle bir konuda deneme - yanılma oynanabilir mi , Selma'cım ? diye konuştu . Bu insanın kaptırıp gidebileceği bir şey . Tehlikeli bir oyun . Tehlikeli Oyunlar'ın sonu malumdur , diye mırıldandım . Hülya duydu , yaramaz ama çalışkan öğrenciye kızan öğretmen gibi kararsız , dudak büktü . Beni ciddiye almamıştı . Yoksa bu sefer yumurta cezvesi ve kaynar suyla yırtamazdım herhalde . 28 O son a Hülya'yı oturtup kaç gece uykumdan fırlamıştım . Hülya'nın yerleştiği apartmanın önüne kadar gittim gecenin bir vakti . Son köşeyi dönerken , bembeyaz elbisesi içinde , kucağında yastığı , kaldırımda cansız yatan Hülya'nın üzerine kapanmaya hazırdım . Kaldırımda küçük süt ve yoğurt kutularından bir - iki tane , üzerinden kavun kabukları dökülmüş bir iki çöp poşeti ve izmaritler vardı . Oturup sigara yaktım , telaşe halimin geçmesini bekledim . Hülya'nın dairesinde ışık yanmıyordu . Baktım baktım yürüdüm gittim . Bu sefer başka korkuyla . Tam o sırada Hülya birisiyle gelebilir ve beni görebilir diye . . . ya da belki ben böyle bir vaziyeti görürüm diye , bilemiyorum . . . Sevgilinin ışıksız pencerelerine uzaktan bakarken kalbim böyle küt küt atmamıştı . Tersine , giderek yavaşlıyor ve durmaya yaklaşıyordu . Pencerelerde ışık olsa gidip kapıyı çalacak mıydım , emin değildim . Galiba çalmayacaktım . Orada durup , altıncı kattaki sevgilinin varlığımı fark etmesini , pencereyi açıp beni içeri çağırmasını bekleyecektim herhalde . Çağırmayacağı kesindi . Umut kesinlik tanımamaktır . Son defa da aynı yokuşun başında durup ışıklı pencerelere bakmıştım . Beni bekliyordu . Beni hayatından defedişinin üzerinden bir ay geçmişti . Yine de görüşmek istemiştim . Beraberce korkunç bir sahne yarattık . O kayıtsızlığıyla beni yerden yere vurdu , ben uğradığım muamele karşısında kapıldığım dehşetle kendimi yerden yere vurdum . Bozduğunu o düzeltemez artık , lafını ilk defa o gün orada ettim . İçimden . Hem kendini bu kadar yerden yere vuran ve vurduran bir adamı genç bir kadın neden sevsin ? Bozduğunu onun tamir etmesi imkansızdı artık . Bu da umutsuzluğun en büyüğü . Kim tamir edecekti beni ? 29 Kemal , Günah çıkarma esprisine , bir çeşit yakıt alma gibi , yıkanıp temizlenme gibi , yüzeysel , hatta bazen köklü bir tamirat gibi yaklaşmalıyız , bunu kastediyorum , dedi . Ayla , E , tamiratsa Celal yapıverir , dedi . Celal irkildi . Bahse girebilirdim ki : i ) şu anda Kemal'in ortaya attığı fikirler bugün değilse bile yarın genel kabul görecektir . ii ) potansiyel rahip adayları Celal , ben ve Hülya'dır . Yine bahse girebilirdim ki , Kemal de bunları düşünüyordu ; hem de i ) ler , ii ) lerle . Celal irkildi . Kemal Ayla'ya , Sulandırma , dedi . Ayla , Sulandırmıyorum . Böyle bir şeye gerçekten ihtiyacımız var mı ? diye sordu . Kemal , anlayışlı bir ses tonuyla konuştu : Bunu anlamaya çalışalım . Kendimizi bir yoklayalım . Herhangi birine sırf anlatmakla hafifletebileceğimiz yüklerimiz yok mu ? Bakın , mesela şöyle bir case alalım . . . Kemal'in sahasındaydık , potansiyel trajediler case haline gelebilirdi . Belki de sırf bu boşaltıp hafifleştirmenin yöntemini kapsak günah çıkarmaya filan gerek kalmazdı . Diyelim ki , dedi Kemal , ben sana kızgınım . Ama kızdığım konu öyle bir konu ki , bunu seninle konuşmam imkansız . Yani ben imkansız olduğuna hükmetmişim bir kere . Tepki gösterir demişim veya gereksiz yere kendini savunacak , derdimi anlatamayacağım demişim , vesaire . Bu kızgınlığım yüzünden sana normal davranamıyorum . Ama davranmak da istiyorum , senden vazgeçmeye niyetim yok . Şimdi ; gidip günah çıkarsam - bakın , üstelik burada benim bir günahım yok aslında - , rahatlamaz mıyım ? Sana normal davranır hale gelmez miyim ? Belki . Ama bir ihtimal var , değil mi ? Sırf sana olan kızgınlığımı birine anlatmam halinde üzerimden bir yük kalkar , gerilimim azalır , sana daha hoşgörülü yaklaşabilirim , daha bağışlayıcı olabilirim . Tekrar ediyorum : Belki . Ama hiç değilse bir umut var burada . . . Ayla : Böyle olur mu bilmiyorum . Ben kızdığım insanla halleşmezsem imkanı yok rahatlamam . Kemal : Ama öbür yolu denemedin ki . Nesrin : Niçin ? Benim herhangi birinizle sorunum olduğunda bunu başkasıyla konuştuğum olmuştur . Bu herhangi bir rahatlama sağlamıyor ki , en fazla o sorunu nasıl çözeceğime ilişkin tavsiye almış oluyorum . Kemal : Bakın , bu ideolojik bir kavrayıştır , aynı zamanda . Buna sorun çözme diye bakamazsınız . Bu , gerilim azaltmanın , esnekliği artırmanın , hoşgörüyü geliştirmenin bir aracı . Çözüm anahtarı değil . Nesrin : Yani bir sorununu başkasıyla konuşmak değil , buna günah çıkarma adı vermek mi rahatlatacak ? Ben : Müzik koyayım mı ? Şöyle rahatlatıcı bir şeyler . . ? Kemal : Çok parçalıyorsun her şeyi , Nesrin . Bunun senin için gündelik hayatın olağan bir parçası olduğunu düşün . Bir olayın meydana gelişinden başlayan , sonrasındaki gerilimi hissederken sana bir de öteki yolun olduğunu hissettirecek bir kapı , pencere , ne bileyim , açılım işte . . . Ben : Azıcık pencereyi açayım mı ? Kemal : Sorununu anlattığın kişi seninle tartışır , oysa rahip yalnız dinler . Seni yargılamaz . Kabul eder . Sana boşal , at kurtul der , o sessiz duruşuyla . 30 Yahu belki ben de TV seyrederken düşüneceğim , niçin izin vermiyorsunuz ? şarlamalarıyla güç bela televizyonu açma hakkını kopardım . Celal'le karşısına geçtik . Aramadık kanal bırakmadım , bir maç bulsam , Serhat'ı , belki Selo'yu bu tarafa çekebilirdik . Nesrin bize kızardı , falan , konu değişirdi . Olmadı . Hiç değilse kaliteli bir film bularak Hülya ve Selma'yı ayartabilirdim , o da olmadı . Hummalı bir tartışma sürüyordu şimdi toplanmış , örtüsü silkelenmiş sofrada . İki yarışma , bir karate filmi , bir sürü polisli dizi . . . Celal uzaktan kumandayı elimden alıp , 150 yıl önce yağmur grisi gökler altında yağmur yeşili çayırlarda bir metre mesafeyle yürüyerek sevişen aşıklar hakkındaki İngiliz TV filmlerinden birini buldu , kumanda aletini aramıza değil öbür yanına koydu . Elleşme , tamam , dedi . Yağmur çiseliyordu . Adam redingotumsu siyah nesneyi kızın omuzlarına sevgi ve ihtimamdan elleri titreyerek yerleştirdi . Utangaç utangaç gülümsediler birbirlerine . Uzakta köşk görülüyordu . Pencerelerinden birinde dürbünle bakan bir ihtiyar . Olacakları bilmiştim edasıyla başını usul usul sallıyordu . Çeyiz olarak bölüp dağıtsan birkaç kız evlendirmeye yetecek kadar gümüş kabın yığılmış olduğu tepsiyle uşak geldi . Saatler çaldı . Yerimden fırladım . Arkamdaki sesler kesilmişti . Döndüm . Hepsi bana bakıyorlardı . Kanım birden beynime fırladı , kafatasımı dağıtarak tavana doğru fışkırmaya başladı . Hayır ! diye haykırdım . Celal elimi tuttu beni divana çekiyordu yeniden . Hayır ! Ayla , kaş göz hareketleriyle sanırım bağırmama gerek olmadığını anlatmaya çalışıyordu . Ben susmuyordum : Hayır ! Hayır ! Tavandan üstüme kan damlıyordu . Celal'e döndüm : Ne çekiştiriyorsun ? Elimi bıraktı . Sıkılmıştı . Kapıya yürüdüm , açtım . Ben bir dolaşıp geleceğim , dedim . Hülya , Otur yerine ! diye seslendi . Onu dinlemeyip çıktım , kapıyı kapamadan , arkamdan geleceğini biliyordum . Merdivenleri de ağır ağır indim , beni yakalamak için fazla koşmasın diye . 31 Geldi . Ne oluyorsun ? diye sordu . Benim yüküm bana yetiyor , Hülya , halimi görmüyor musun ? dedim . Canım , bu kadar tepki gösterecek ne var ? dedi . Kimse sana istemediğin bir şeyi zorla yaptıracak değil ya . Ne malum ? Yahu nasıl yaptırırız zorla ? . . . rız mı ? Siz yani ! . . Alınmaya ne kadar hazırsın ! . . . . . Hadi yürü . Birtakım problemleri beraberce çözmeye niyetlenilmesi kötü bir şey değil . Üstelik Kemal'in dediğinde herkesin her şeyini ortaya dökmek yok ki . Aksine . . . Bana dökmek var . Sana olacağını nereden çıkarıyorsun ? Niye susmuştunuz ben dönüp baktığımda ! ? . . . Evet , doğru , senin bu işe en uygun adam olduğundan bahsedildi . . . Ee , o zaman ? Ama sen ille de olmaz dersen kim sana bunu dayatabilir ? Susup durduk . Hülya kolumu tutmuştu . Sen de dört gecedir bir uğrayıp bakmadın bana , dedim . Hülya müthiş şaşırdı . . . . Burada . . . yoktum . . . diye kekeledi . Allah ya da insanların münasebetsizlikleriyle ilgilenen bir üst varlık muhakkak o sırada bizimle meşguldü ; hainlik ettiğim hissini damardan dayadı bana . Belli ki kız dört gününü doğru dürüst geçirmişti . Hadi yürü , dedi . İnsanları korkutup caydırma . Yine sinirlendim . Yahu , yine ben mi onlara bir şey yapıyor oluyorum ! diye haykırdım , fısıltı sınırlarını zorlayarak . Hülya , Evet , dedi . Herkesin vicdanına yükleniyorsun . Oysa bunu hak etmedik . Kendini niye karıştırıyordu şimdi ! Belli ki beni anlamaya niyeti yoktu . Yine seni anlamadığımı düşünme , dedi . Kollarım düştü . Hakikaten gösterdiğin tepki çok fazla . Aşırı , aşırı . Peki , dedim son bir gayretle . Beş dakika içinde de mecalsizlikten hayata veda edecektim muhtemelen . Şunu niçin düşünmüyorsun , diye başladı Hülya yeniden , bu insanların hemen hepsi çeşitli zamanlarda özel birtakım konularını seninle konuşurlar , sana danışırlar , senin söyleyeceklerine önem vermeye hazırdırlar . Niye ? Bu kadar zıtlarına gidiyorsun , her fırsatta onlardan farklılığını vurguluyorsun , bazen kırıcı oluyorsun , seni hiç dışlamadıkları gibi sana hürmet ediyorlar , evet , resmen saygı gösteriyorlar , seviyorlar da ayrıca , hepimiz birbirimizi seviyoruz , ama herkese bu saygı gösterilmiyor , değil mi ? Niye ? Hiç düşünüyor musun ? Bu eskiden kalma bir durum , dedim . Saçmalama , neler reddedildi , nelerden vazgeçildi , neler iyiydi kaka oldu , bugün hala bu derecede gösterilen saygının temeli yıllar öncesinde değil . Sahi , bu insanlar niye bana saygı gösteriyorlardı ? Peçeli baykuş mu , puhu mu , kır baykuşu mu olduğumu tartışıyorlardı , bana felaket kuşu diyorlardı , geçen sene miydi neydi , Yılın Karamsarı ödülleri hazırlayıp beni birinci , ikinci ve üçüncü seçmişler , mansiyon ödülünü çocuğum olursa ona vermek üzere sakladıklarını söylemişlerdi , çıkıntılık ettiğim için sık sık bana kızıyorlardı . Peki , niye hikayeleriyle üzerime geliyorlardı . Görmüyorlar mıydı : Girişten mağlup başlıyor , gelişme bölümünün ortasına bile sağ salim varamıyordum ; sonucu da felaket oluyordu bu durumda tabii . Peki niye ? dedim . Hülya , Onu seri düşün , hadi gel , dedi ve kolumdan çekti . Merdiveni geri çıkarken başımı Hülya'nın sırtına yasladım . Bu şekilde zor yürünüyordu tabii . Dönüp gülümsedi , bu işe bir son ver demek istiyordu . Baktı olmayacak , beni yanağımdan öptü , saçlarımı okşadı . Bu öpüşü , bu teması biliyorum ben . Hülya beni böyle öpüyorsa mutlaka başka birini başka türlü öpüyordur . Hülya için seviniyordum . Nasıl anlatsam bilemiyorum , ama seviniyordum . Şöyle anlatayım : SEVİNİYORDUM . Kendim içinse . . . nasıl anlatacağımı biliyorum , basit : üzülüyordum . Ama onun için korkuyordum da . Ya onu çaresizlik canavarının kollarına atarlarsa ? Ya havayı katılaştırır , seferleri kaldırır , yollarını kaparlarsa . Ya ona . . . bana yapılanı . . . yaparlarsa . . . Hayır . Onu yolundan çevirmeye hakkım yoktu , çünkü onu şehvetle öpmeyecektim . 32 . . . yalnız dinler . Seni yargılamaz . Kabul eder . Sana boşal , at kurtul der o sessiz duruşuyla . . . . . . o sessiz duruşuyla . . . . . . sessiz duruşuyla . . . Kemal'in sözlerini tekrarlayarak , sevgilinin uyurkenki beş ayrı halini yirmisekizer , Hülya'nın gözkapaklarına çöküp toplanan buğunun renklerini otuzbeşer defa gözlerimin önünden geçirdikten sonra , uyuyamayacağımı anlayıp doğruldum . Klasik süreç başladı . Artık sigara içilmeyeceğini bana anlatmak için mutfağa götürdüğüm tabla geri geldi , sigara yakıldı , ışık açılmadı , bir umut , boşa çıkacak , bakışlarımı karanlığa , bedenimi inşallah o geçici huzura sürükleyecek uyku melekleri Nuh diyecek peygamber demeyecek ve gelmeyecekler , o sessiz duruşuyla . . . , birazdan ışık da açılacak , herhangi bir iş yapacak halim yok , yalnız dinler . . . , ne okuyayım , içerikli bir şey olmasın , roman da olmaz , gece radyolarında saçmalayanlar , bir kaset mi koysam , sessiz duruşuyla . . . , diskler daha uzakta , plakla uğraşamam şimdi , Talk Talk dinleyip hüzünlensem mi , fazla gelecek , Led Zeppelin dinleyemem , Bonham çağırır , son seferinde her türlü iğrençliğe katlanarak yaşayan , çıtını çıkarmayan benim gibi bir herifin yüzüne bakmayacağını ima etti , sessiz duruşuyla . . . , Bonham'a gidemem , Hülya'nın yanında kalmalıyım ; ya da arkasında , cephe gerisinde . . . Derhal müzik koymalıyım , beni alıp götürsün , şuradan Lou Reed kasetini . . . Kaset . . . teyp . . . sessiz duruşuyla . . . teyp . . . TEYP ? Te . . . TEYP ! ! ! 33 Aklıma geleni onlara hemen söylemeyecektim , kesin kararlıydım . Bu benim son savunma silahımdı . Beni köşeye sıkıştırırlarsa çıkaracaktım ortaya . Biraraya geldiğimizde günah çıkarma - rahiplik mevzuu açılacak diye diken üstündeydim . Bir defasında laf oraya gelir gibi oldu , derhal , halledilmemiş bir başka tartışmayı açarak herkesi sürükledim . Binamıza isim bulmak diye bir mesele çıkmıştı . Bazılarımız buna gerek olmadığını düşünüyordu ama çoğunluk , apartmana esprili bir ad taksak fena mı olur a yatkındı . Ben Bina Can olsun , dedim . Nesrin , Aşkolsun , dedi , Suna Can duysa nasıl darılır sana . Lafı ağzına tıkadım : Yahu , kızın ne kabahati var ! Anababalar münasebetsizse . . . Nesrin ciddiye almış , sürdürmeye niyetliydi : Dibimizdeydin o vakit . Israr etseydin bize , daha güzel bir isim önerseydin ! . . Madem Suna istiyorsunuz , sırf Suna olsun diye az diretmemiştim , Söyledik ya , dedim , kulak asmadınız ki . Rüya'ya en ağır gelen , bir zaman mağrur ve serin gölgesiyle okşayarak geçişini haber verdiği diplerde şimdi gölgesiyle buluşmak olmuş . Denizcinin şefkati azimle , inatla doludur . Rüya'nın son kaptanı vefalı bir denizciymiş . Haftalarca uğraşıp çıkarmış onu . Üstünü örtüp gizlice bir koya çekmiş . Temizlemiş , paklamış , onarmış , yenilemiş . Ve yeniden denize açılmış onunla . Lakin Rüya'nın ne o eski kendine güveni ne o haklı gururu . . . Rüya artık gülümsemiyormuş . Yunuslar bile ne yaptılarsa güldürememişler Rüya'yı . Günün birinde kaptanı Rüya'yı nasıl rahatlatacağını bulmuş . Siyahlar giydirmiş ona . Rüya o gün kaptana nasıl teşekkür edeceğini bilememiş . Güverteye balıklar doldurmuş , kaptanın gösterdiği her yere usulca , kolayca yanaşıvermiş , en demir tutmaz koylarda demirini dibe saplayıp kaptanın iç rahatlığıyla uyumasını sağlamış . Rüya rahatlamış , çünkü dibe batıp çıkmasından bu yana , artık dipteki gölgesiyle özdeşleştiğini hissediyormuş . Gururunun içini dolduramadığı için duyduğu mutsuzluk , böylece gururuyla birlikte son bulmuş . Rüya bundan böyle serin ve bembeyaz bir aksi bulunamayışından ötürü yoksunluk krizlerine kapılmamış . Kara bir gölgeden beklenebilecekler dışında herhangi bir yükümlülüğü olmadığını düşünerek yüreğini ferah tutmaya çalışıyormuş . Eski günlerin ihtişamı , bazen , birden belirip kaybolan yakamozlar gibi minik sızılarla kendini parça parça hatırlatıyormuş . Rüya buna da alışmış . Rüya kendi gölgesi olmaya alışmış . 56 Etrafıma baktım . Ve çok şaşırdım . Bir kere , odada teyple başbaşa değildim bir de çekmeceli konsol vardı . Bantlar çekmecelerde . Yere boydan boya bir kilim konmuştu . Tanıdım : buraya yerleşmeden önce Ayla'lardaydı . Konsola yaklaşıp çekmecelere göz attım . Herkes kendi bantlarının üzerine adını yazmıştı . Kimi ispirtolu kalemle , kimi etiket yapıştırıp . Herkesin bantları olmuştu . Bantlar dolmuştu . Celal'in bile iki makarası vardı . Bu herif garanti şarkı söylemiştir bunlara , diye düşündüm . Sadece Selahattin henüz buraya pek uğramamıştı sanki . Gerçi üzerinde adı yazılı bir makara vardı , ama bant fazla düzgün sarılı duruyordu , kullanılmamış olmalıydı . Etiketteki yazı da Selma'nın elyazısıydı . Evrenin tarihini kanlı canlı insanın ortaya çıkışıyla başlatan Selahattin'in bu odaya pek rağbet etmeyeceğini kestirmek zor değildi . Tanımaya anlamaya çabalayabileceği son insan da yok olmadan , onun bir teybin karşısına geçip metal ve bakalit nesnelere dert dökmesi düşünülemezdi . Eğer günün birinde bu odaya girerse , bunu sırf Sadece Apartman'ımızdaki herkesten fazla ayrı düşmemek için yapacaktı . Hülya'ya ait bant yok muydu ? Bu sefer yoktu . Üç gün sonra indiğimdeyse , üzerinde H . yazan , her biri bir buçuk saatlik tam üç makara görecektim . 57 Başka bir dünyaya , bu makaralara sarılıp döne döne geçtim . Katarın en arka vagonunda yolcuydum . Katar , neden bilmem , bir acele , bir telaş , yutuyordu mesafeleri . Herkesi ve her şeyi arkamızda bırakmaya kararlıydı . Gözünü karartmış , atılıyordu ileri doğru . İlerisi uçurumdu . Kalkıp ateşçinin yanına gittim . Durmaksızın kömür atıyordu lokomotifin kazanına . İlerisi uçurum ! dedim . Alevlerin yalaya yalaya tüy bırakmadığı , acı geçirmez bir meşin tabakaya dönmüş derisi esrarlı ve parlaktı . Alnındaki siyah ter damlacıklarını sildi , Gerisi de beter , dedi , gerisi malum . Üç gece , pencerenin önüne koltuğu çekip saatlerce oturdum . Sigara yakmak , yeni paket açmak dışında hiçbir halt yemeden . Dışarıdaki renkleri ve şekilleri ezberledim . Gözümü alan hiçbir hareket olmadı . Kulağıma hiçbir ses gelmedi . Seyredemeyeyim diye önüme bir suret germişlerdi sanki . Yoksa ben durunca mı her şey de duruyordu ? Ben kıpırdayınca mı değirmenler korkutucu gürültüler çıkararak ne bulurlarsa öğütmeye başlıyorlardı ? Çözemedim . Değirmenlere de saldıramazdım haliyle . Üç gece , öyle , pencerenin dibinde oturdum . İki gün , işe öğle vakti gidip , kendi yaptığım şeylere kim yapmış acaba ? diye bakarak avare avare dolaştım . Ve bir gün , dağların , insanların ve hayvanların kendine ait olduğunu ilk memeyi emerken öğrenen bir asilzadenin küstahlığıyla indim basamakları , birer birer . Teybin karşısındaki yer minderine geçip bir güzel kuruldum . Bir de sırt dayama yastığı vardı şimdi ilaveten . Boşaltılıp temizlenmiş iki kül tablasından birini yanıma çektim , daha sigaramı yakmadan . Kahve makinesinde yeterince su vardı , konsolun üzerinden filtre ve kahve alıp hazırladım , hepsini yerli yerine koydum . Neredeyse ıslık çalarak pencereden dışarı süzülecektim ; pencere olsaydı . Konforlu mabedimizde bir ermiş ferahlığıyla ağır ağır , usul usul ve o kadar rahat ve kesintisiz hareket ediyordum . Hareketlerim ağırdı . Ama sürekliydi . Hedefliydi . Süreklilik tereddüt ve kaygılarımı massediyordıı . İlk makarayı taktım teybe ; ağır ağır ; ve görmüş geçirmiş . . . Tereddüt ve huzursuzluğu beynime zerkeden renksiz şekilsiz böcekleri , Hülya'nın sesini duyar duymaz bir üfleyişte savurup dağıttım ; bilinmeyen bir zamana doğru . Hülya'nın tereddüdüne kulak verdim : Bugün . . . ( sessizlik ) . . . tarih atmanın ne önemi var . . . Neyse . . . ( sessizlik ) Sessizlik uzun sürdü . Celal'in aparttığı mikrofonumuz , belli ki çok kaliteliydi , hışırtı mümkün en alt düzeydeydi . Hülya devam etti : Dinleyeceksin biliyorum , sana anlatıyorum onun için . Ben . . . ( sessizlik ) 58 Her biri birer buçuk saatlik üç makarada Hülya'nın konuştuğu , anlattığı bölümler toplam yarım saat - kırkbeş dakikayı ya buluyor ya bulmuyordu . Onun , gözlerini uzaklara bir yere dikip kırpıştırarak sigarasından öfkeli nefesler çekişini ve bir şeyler söylemeye hazırlanıp hazırlanıp göğsünü şişirmesini , son anda soluğunu tutarak geri çekilişini dinledim . Sessizlikler boyunca . Hülya'nın bana anlatmakta zorlanışını , hayır , kendine ifade etmekte zorlanışını , anlam vermeye mecbur kalışını , kelimelerle ortaya dökmenin imkansızlığını ve anlamsızlığını hissedişini dinledim . Yutkunuşunu dinledim . Burnunu çekişini dinledim . Sigarasını söndürüşünü dinledim . Üzerine çöken ağırlığın tehditkar homurtularını dinledim . Beni kollayışını , esirgeyişini dinledim . Varlığımın onun nasıl elini kolunu bağladığını , onu nasıl çaresizliğe , çıkışsızlığa sürüklediğini dinledim . Hep , hep , sessizlikler boyunca . Ne alçalan ne yükselen , ne tizleşen ne pesleşen o sonsuz , usul hışırtıdan yayılıyordu bütün mesajlar . Tutunabildiği tek dal , dört yanını sımsıkı sarmış bırakmayan bir sarmaşığa aitti . Dilinden anlayan , derdini dökebildiği tek varlık , gizli gizli bir mağarada buluştuğu , ona sarıldı mı bir daha salmak istemeyen bir ahtapottu . İptila mıydı bu ? Doğal ayıklanmaya karşı türün dayanışması mı ? Hülya cevap veremiyordu . Gönül rahatlığıyla sahip olduğu , bundan emin olduğu tek yaratık , ahtapotla baykuşun lanetli ilişkisinden doğmuş ucubeydi . Yanında o varken teklifsiz , onunlayken kendisiydi . Sahip olunduğunda insanı yaşadığına pişman edecek kadar mutsuz görünen , ayrı kalındığında eksikliğini bir nefeslik havaya , bir yudum suya karıştırmasını bilen , karalar giymiş bir yol arkadaşıyla nereye gidebilirdi Hülya ? Elinden tutsa , şehrin çamurlu çöplü çıkmaz sokaklarından başka bir yerde gezemeyeceğini , bildiği , elini bıraksa üşüdüğü kader arkadaşıyla . . ? Bant dönüyor , dönüyordu , teybin göstergelerindeki ince ibreler titreşmek için Hülya'nın yutkunmasını bile bekler olmuştu . Sessizlikler boyunca . Hülya'nın anlattıklarıysa , bin defa konuştuğumuz şeylerdi . O da , Biliyorum , diyordu , bunlar bin defa konuştuğumuz şeyler ama . . . Bazen ikimizin sığışmaya çalıştığı o daracık alemin ötesine geçiyor , Bir gün . . . bir şey olmayacak mı , her şeyi sarsan , alt üst eden bir şey ? Artık böyle mi yani ? Artık bu mu ? diye soruyordu . Hülya'nın yanıbaşında kaldığım sürece her zaman canlılığını koruyan bir sorun , ama başka bir durumda belki de güzel bir hatıra olabileceğimi o akşam ilk defa düşündüm . Sonraki günlerim bunu unutmaya çalışmakla geçti . Katarın en arka vagonundaydım . Katar , neden bilmem , bir acele , bir telaş , yutuyordu mesafeleri . Şık kıyafetleri içinde mağrur , muktedir anababalar ve daha spermden yumurtadan iktidaryuvarlarla donanmış besili oğlanlar , kızlar dünyanın elkoyabildikleri parçalarıyla arkamızda kalıyorlardı . Bazen tekerleklerimizin takırtısı onların sahte nezaketini , dokunulmaz gülüşlerini bastırıyordu . Ellerinde kadehler , arkalarında arabaları , lüks eğlence yeri kapıları , büyük otel salonu ayrıntıları , birer birer yaklaşıyorlardı , onların üzerinden geçiveriyorduk ve gözden kayboluyorlardı . Parıl parıl sayfalar , ezilip hışırdıyor , buruşup buruşup , bütün o kusursuz yüzleri komik aynalardaki yansımalarına dönüştürüyordu . Başörtülü kadınların yerlere kapanarak haykırıp ağlaştığı evlerde fır dönen televizyon kameraları , Adliye koridorunda saçsaça başbaşa tutuşmuş iki kadını ömür boyu sakat bırakacak resimaltları , çocuklarda yarınki imtihanda hangi soruların çıkacağını sorma güdüsü uyandıran bilgiçlikleriyle tecrübeli yorumcular , bir türlü iyileşmeyen sakat futbolcular , araba kovalamacaları , iyi polisler , ailekurtarıcı senaryolar , penceremde onar yirmişer belirip kayboluyorlardı . Ölüm ilanlarını çevreleyen kalın çerçeveleri izleyerek dalıp çıkıyorduk sayfalara . İri puntolu harflerin üzerinden geçerken sarsılıyorduk . Güneş durmadan kanal değiştiriyordu . Sonunda yerini bir uyduya bırakarak kenara çekildi . Yine de ona doğru yol alıyorduk . İki yanımızda , ufuk hattı boyunca çöp yığınlarından dağlar . . . 59 Neydi bu garip iç rahatlığı ? Kapıdan girer girmez bir plak koyuyor , sesi olabildiğince açarak haşin bas dalgalarına karşı karnımı şişiriyordum . Kendi icat ettiğim kuralı kendim çiğnemiştim . Sadece Apartman'daki bütün arkadaşlarım , kuralı en son benim çiğneyeceğime bahse girerlerdi . Ama yapmıştım . Çiğnemiştim . Yalnız nedense hiç de kendi ahlakımı iğfal etmiş gibi hissetmiyordum kendimi . Birden nur yağmıştı üzerime . Birden , son peygamberden sonraya kalmış bütün vahiyler bana inivermişti . Marx , Manifesto'nun devamını kulağıma fısıldayıvermişti . Eros emekliye ayrılmış , yanımda kalmaya başlamıştı , maç falan seyrediyorduk beraber . Venüs'le Buluşma gecelerim dışında . Böyle bir alemden Hülya ile münasebet kurmaya çalışmamda ne sakınca olabilirdi ? Bununla kalmadım . Dedim ki kendime : Bahse girerim , herkes bu bantlara şakırken başkasının dinleyeceğini varsayarak temkinli temkinli konuşuyordur . Acaba gerçekten öyle miydi ? Madem merak ediyorum , derhal bakayım . . . İndim ve rastgele bir bant çektim . Selma'nındı . Merak ediyorum , diyordu Selma , birarada böyle tek başıma yüksek sesle içimi dökmenin bana bir faydası olacak mı ? Daha az gergin olmayı istiyorum . Sırf bunun için oturdum şeyin . . . bu şeyin başına . Gerisini dinlemedim . Bir bant daha çektim . Ferda'nın adını görünce bıraktım . O hakiki sorunlar anlatmış olabilirdi . Yücegönüllülük göstererek yetki alanımı sınırladım ve Celal'in bantlarından birini taktım teybe . Ve daha yeni adım attığım puslu alemin aslında apaydınlık bir başka aleme koşarken geçmek zorunda kaldığım bir koridor olduğunu anladım . Yüreğim önce sıkıştı , sıkıştı , sonra kendini sıkan bütün cendereleri parçalayıp eciş bücüş etti , dört yana savurdu . Dinledikçe heyecanlanıyordum . Faaliyet önerisi dört . . . Celal anlattıkça anlatıyordu . İntikam sarhoşluğu , haz ve zevklerin her türlüsüyle dolu cıvıl cıvıl bir dünyayı önüme seriyordu . Kendimi o kadar güçlü hissettim ki , Ferda'nın bantını takıp bir süre dinledim . Haklı şikayetleri vardı . Epeycesi , zaman zaman ettiğimiz sohbetlerde dile getirmediği şeylerdi . Hemen bir boş bant bulup taktım ve konuşmaya koyuldum : Ferda , bundan böyle burada sohbet edebiliriz . Eğer sana iyi gelecekse . . . 60 Kapım çalındığında hem bilgisayarı hem televizyonu hem de müzik setini açmış , elimde de hepsini kapattığım takdirde okumayı umduğum bir kitapla odanın ortasında bilmem ne zamandır duruyordum . Sigaramın külü uzamış uzamış sonunda düşmüştü . Halının o bölgesine yeterince kül gömmüş müyümdür diye düşünüyordum . Ferda'ydı . Yüzüme şaşkın şaşkın bakıyordu . Sanki doğrulatmak ister gibiydi . Benim de şaştığım bir utanmazlıkla , Evet , dedim , sence fena mı olur ? Girip oturdu . Kahve istedi . Ben rakı önerdim . Kahvede ısrar etti . Patronuna yıllardır kasayı soymakta olduğunu haber vermeye hazırlanan bir muhasebeci gibiydi . Sonra , ne oldu bilmem , birden onu kapıp yükseliveren bir dalgaya kendini teslim etti , Çok şaşırdım , dedi . Çok . Yemin ederim , gördüğüm şuydu : Karşımda sevinçten ağlayacak bir insan vardı . En geç beş dakika içinde tükeneceğinden emin olduğum gücümü toparlayıp , hiç ummadıkları anda kendilerini sevişirken bulan insanlara özgü çocuksu kendinden geçmişlikle çeşitli şaklabanlıklar yaptım . Ferda , elinde önceki gece Medeniyet Kutusu'na bıraktığım , az önce dinlemiş olduğu bant , bir ayaklanma , bir pencereye , bir bana bakarak gülümsemekle meşguldü . Ben de odanın içinde gide gele konuşuyordum . Dünyada karşılaşılması en olağan sevindirici durumlardan birini yaşıyorduk sanki . Çıkarken bana sıkı sıkı sarıldı . Sen dostsun , diye mırıldandı . Ve gitti . Hayatımın en zor beş dakikaları arasına yazacağım zaman dilimini başarıyla geride bırakmıştım . Kapıyı kapar kapamaz mutfağa koştum , aç karnına iki şişe birayı devirdim , baktım olmayacak , votka doldurdum bir bardağa , onu da hızla bitirdim . Birkaç bardak daha votka almaya mecal buldum , sonunda devrildim . 61 Yine tuhaf bir iç rahatlığıyla kalktım . Ve bununla ters orantılı bir mide bulanmasıyla . Aldırmadım . Dışarı çıktım . Fark ettim ki , ilk defa hepsinden erken kalkmışım . Gazeteler duruyordu dış kapıda . Bir tanesinin magazin ilavesini çekip rastgele karıştırdım . İç sayfalardan birine bakarken gözüm sağ alt köşeye kaydı . Hızla okudum : İş hayatınızda istikrarlı bir dönem geçiriyorsunuz . Sevdiklerinizle ilişkilerinizin sizin istediğiniz yönde olması için biraz daha özen göstermelisiniz . Ötekini de okudum - Kova mıyım balık mı , annem bile tam söyleyememişti : İş hayatınızda meydana gelebilecek sarsıntıları önlemek için dikkatli olun . Sevdiğiniz kişilerle uyumlu ilişkileriniz var . Küçük meseleleri büyütmeyin . Acaba derhal işyerine koşup masamın başına mı geçseydim , yoksa sükunet içindeki mabedimize gidip öbür arkadaşlarımın özel hayatıyla da mı ilgilenseydim ? Ya da . . . sevgiliyi mi arasaydım ? Onu ne zamandır hatırıma getirmemeyi başardığımı fark edince haklı bir gurur duydum . Tarihin durdurulmaz akışıyla , onu temsil ettiğimizi sandığımız günlerde bile barışamamışken , nihayet aynı rotaya oturuyordum galiba . Eros'la maç seyretmek pek keyifli oluyordu . Tribünler , İbneler , ibneler , Fener'i böyle si . erler , Cimbom'a şöyle sokarlar diye dalgalandıkça yerinde duramıyor , hazzın doruklarına çıkıyordu . Birkaç defa da , gömleğinin altına saklamaya çalıştığı dergilerle tuvaletten çıkarken yakalamış , ama çaktırmamıştım . Gazeteyi katlayıp yerine koydum . Cebimi yokladım , anahtar yoktu . Çıkıp aldım . Bu arada ağzıma bir şeyler attım , çay demledim , bir fincan içtikten sonra ikinci fincanımı , sigara paketimi , çakmağımı alıp aşağı indim . Bu sefer , Cevat'ın bantını taktım . Yani Ayla'nınkinden önce . 62 Ferda ile değil Cevat'la başlasam aslında daha iyi olurdu . Çünkü hezeyana kapılmaz , gelip oturur , öncelikle sorunu kendi aramızda ele alır dı . Ferda'dan pürüz çıkmadığına göre bir şey kaybetmiş sayılmazdım . Cevat'a hamle ettim . O da beklediğim gibi davrandı . Cevat , zorla eline tutuşturduğum votka bardağını evire çevire , Yine de doğru bulmuyorum , diyordu . Yani seninle manyetik ortamda gerçekleşen alışveriş sürecimizi değil . Ama herkesçe katılınmış bir kararın belirleyiciliğinde , böyle bir ayrıcalığı katılımcıların bilinçli olarak yeğlemesi gerekli . Bir süre düşünelim de anlaştık . Bir gün hep beraberken Cevat'ın eline bir not tutuşturmuştum . Benim 2 no'lu bantım . 0078 - 0115 yazılıydı notta . Cevat şaşkınlıkla yüzüme bakmış , sonra ne anlatmaya çalıştığımı kolaylıkla çözmüş ve aşağı inip onun anlattıklarına dair söylediklerimi dinlemişti . - Dedim ki : Ben imtihanların olduğu birkaç gün boyunca Dürsükar'daki halaoğlumun evinde hastayım bahanesiyle yatacağım , siz de bir bahane bulun , böyle yapın . Ve birkaç gün , hakikaten , ortalıktan kayboldum . Susup yutkundu . Beklediği soruyu sormuyordum . İnadına . Bir daha yutkunup devam etti : Tekrar geldiğimde , hiçbirine sormadım , imtihanlara girdiniz mi diye . Dayanamadım : Ama girmişler Hepsi erkanıharp çıkmış o saydığınız adamların . Tabii girmişlerdi . Ben sormadım , ama imtihanlara girdiklerini biliyordum . Nereden biliyordunuz ? Kıyafet değiştirip Erkanı Harbiye'nin önüne geldim . Macuncu gibi . İçeriyi gözetledim . Bahçeye çıktılar , konuşmalarını dinledim parmaklıklardan . Hiçbiri de beni fark etmedi Keyifle arkasına yaslanıp güldü . Becerisinden , başarısından emin olduğu , bütünüyle hakim olduğu bir konudan söz ediyordu belli ki . Yalnız , şunu ilave edeyim , diye sürdürdü , senin dediğin gibi , hepsi erkanıharp çıkmadı . Şevdi , Afir , Zicran , Bahtıkar . . . birçokları mümtaz yüzbaşı kaldı : Siz ne oldunuz , siz de öyle kaldınız , değil mi ? Hayır . Benim vaziyetim . . . Nasıl , hayır ? İmtihanlara girmediğinizi söylediniz . . ? Girmedim . Ama ben gizlice erkanıharp oldum . Daha doğrusu , erkanıharp olmadım , ama her istediğim anda olabilirdim . Herhangi bir yerinden tutup da soru sorabileceğim bir durum değildi karşımdaki ; susup bekledim . Bak , nasıl oldu : Ben birkaç günlük yokluğumu müteakiben Erkanı Harbiye'ye geldiğimde imtihan komisyonunun reisi Miralay Kaytani Bey beni çağırttı . Sen parlak talebesin , hayrola , nedir bu vaziyet ? dedi . Hastalandım efendim dedim . Ama mahsus , pek inandırıcı ve ikna edici olmayan bir ses tonuyla söyledim bunu . Zaten beni çağırıp soracağını biliyordum , icabeden hazırlığı , şimdi göreceğin gibi , fazlasıyla yapmıştım . Kaytani Bey zeki , uyanık , yaşamasını bilen , görmüş geçirmiş bir adamdı . Bıyık altından gülümsedi , Geceleyin uyku tutmadı da dolaşmaya mı çıktıydın , sokaklarda mı üşüttün ? dedi . Kasdı açıktı : Başımı eğdim , Evet efendim , affedersiniz , Yanakyarı'ın tiyatrosuna gitmiştim , oradan çıkışta da . . . diye kekeliyordum ki , Kaytani Bey'in yüzündeki renk değiştirmeyi fark ettim : Yani hissettim , çünkü ondan tarafa bakmamaya gayret sarf ediyordum . Şimdi , senin bunu anlayabilmen için şu hususu izah etmem lazım : Kaytani Bey'in kayınpederi . Ardabuttu ve mandırası vardı , Saray'a dahi süt verirdi . Bir vuruşta öküzü devirir , gençliğinde hayli belalı işlere girmiş çıkmış bir adamdı . Kaytani Bey , arasıra Saray'a çağrılan , münasebetleri , mevkii gayet iyi , dört evlat sahibi bir miralaydı . Ve istikbalden her türlü ikbali ümit edebilecek bu adamın Yanakyan kumpanyasının aktrislerinden Şiman Hanım'la münasebeti vardı . Lakin bu bu münasebeti zannederim benden başka belki Şiman Hanım'ın bir sırdaşı ve Kaytani Bey'in can ciğer bir veyahut iki dostundan başkası bilmiyordu . Duyulmuş işitilmiş , dillere düşmüş bir vaziyet değildi . Öyle olsa , Kaytani Bey beni oracıkta ayağının altına alır paspas ederdi . Erkanı Harbiye'den kovulur , kaçacak yer bulamazdım . Belki de benden önce Kaytani Bey'in tepesine dünyayı yıkmış olurlardı . Lakin şimdi hiç kimsenin bilmediği bir sırdan bahsediyordum ben . Yani , bahsetmiyordum da işte , anla . . . Tam tahmin ettiğim gibi gelişti hadise . Kaytani Bey , Peki , yalnız mı gitmiştin tiyatroya ? diye sordu - anlıyorsun değil mi : Sırrına kimler vakıf bunu merak ediyor . Ben hemen , o anda ilk kez onun gözlerine bakarak , Evet efendim , dedim , ben arkadaşlarımı burada devamlı surette görüyor , onlarla hasbıhal edebiliyorum , dışarıysa yalnız çıkmayı tercih ediyorum . Bunun üzerine İyi , iyi dedi . İnsan zaman zaman kendi intibalarının aleminde yalnız seyahatler yapmalı , hayatın zevkinden koparabildiği parçaları kendi başına tatmalıdır . Bu sana şahsiyet kazandırır . Ben , Sağolun efendim dedim , tekrar yüzümü öne eğip onun ayakları dibine bakmaya başladım . Bir müddet böyle durduk . Zannederim ne şekilde hareket etmesi icabettiğini düşünüyordu . Ayaklarını usul usul kıpırdatıyordu . Nihayet dedi ki : Sen parlak bir talebesin , tam imtihan zamanı , ne yapıp edip gelmeli ve imtihanlara girmeli idin . Senin hakkın erkanıharpliktir . İnsanın , önüne çizilmiş kaderi değiştirme kabiliyetine sahip bir mahluk olduğunu o anda aklımdan geçirdim . Miralay boğazını temizledi , geçip masasına oturdu çekmecesini açtı , bazı kağıtlar çıkardı . Gerisini uzatmayayım . Bana Harbiye Nezareti'nin ve Sadaret'in mühürleriyle tasdikli , yaldızlanmış çerçeveleri parıl parıl parlayan bir kağıt uzattı . Hakkedenin hakkettiği payeden bir talihsizlik eseri mahrum kalmasına benim gönlüm razı olmaz bu bir dedi . Hayatının mühim anlarını , fuzuli yere , alelade gevezelikler ve kıymetsiz kafadarlıkların yüzü suyu hürmetine başkalarının işgal etmesine sebebiyet vermemeye kararlı ve muktedir olanları da hem severim hem takdir ederim . Al ! Bu erkanıharplik beratıdır . Boştur . Arzu ettiğin derece ile kendin doldurabilirsin . Onun yüzüne bakmadan aldım kağıdı . Sağ olun efendim dedim . Hiç tereddüt göstermemiştim . Böylelikle ona bu anlaşmayı ben teklif etmişim gibi bir üstünlük elde etmiş oluyordum . Hem de galiba bende gizli işlere suç ortaklığı hususunda bazı başka insanlar tarafından da teşhis edilebilen bir kabiliyet vardı Odadan çıkarken selam verdim ve tekrar Sağ olun efendim dedim . Çıktığımda , bir müddet için hayatta en mühim gayemin ; burada bulunmaya mecbur olduğum devre biter bitmez toz olmak , bir daha da asla Kaytani Bey'in ayağına dolaşmamak olacağını biliyordum . Galiba miralayın adından ötürü , karşımdaki duvarda bukle bukle saçlı Arman aktrisin bacaklarını okşayan subay kaytan bıyıklıydı . Bir vapurun güvertesindeydiler . Marsilya veya Nice'te ineceklerdi . Beyaz ceketli garsonlar dolaşıyordu geride . Hepsinin saçları üç numaraydı . Peki arkadaşlarınıza ne dediniz ? diye sordum . Nasıl ? Niçin bir şey diyeyim ki ! Hiçbirinin haberi olmadı bu olaydan . Sadece Milli Savaş'ın sonlarına doğru , artık zaferimizin aşağı yukarı kesin bir hale geldiği günlerde O'na söyledim . Sırtımı sıvazladı . Seni hiçbir zaman ve hiçbir surette bir madun , alelade bir insan telakki etmedim ben dedi . Anlattıklarının tılsımı hep aynı kütlenin - hangi topun güllesiyse . . . - hücrenin ortasına düşmesi sonucu bozuluyordu , Şiman Hanım'la Kaytani Bey , benim hücremin duvarındaki uyduruk alemde bile , her şeyi bırakıp kaçmayı becerememişler , buna kalkışmışlar ama Marsilya'ya varamamışlardı . Sinirimi bozmamak için işin gerilim ve entrika tarafına yönelmiş merak duyguma şefkat göstermeye karar verdim : Nasıl öğrenmiştiniz Kaytani Bey'in o hanımla ilişkisini ? Bu bir manada kendimi tecrübe etme fırsatı da vermişti bana . Onun Erkanı Harbiye'den diğer kumandan ve idarecilerle beraber çıkmadığı günlerin hep pazartesi ve perşembe olduğu dikkatimi çekmişti . Üstelik , Sehriyar`da bir yalıda oturan Kaytani Bey , bu günlerde , arabasını öbür istikamete , Şehrabat tarafına sürdürüyordu . Evvela siyasi münasebetleri olduğunu zannettim . Bir gün kıyafet değiştirip takip ettim . Zor oldu , bir ara onu kaybettim , fakat sonunda arabasını gördüm . Kumpanyanın temsillerini verdiği binanın pek yakınındaydık . Kaytani Bey arabadan inip o sağlam adımlarıyla Ardabut kaldırımlarını eze eze yürüdü , sağ tarafa saptı ve iki katlı bir eve girdi . Ben de sokağa girip bir kıraathane arandım , nafile . Kaytani Bey'in çizmeleri altında büzülüp pısan kaldırım taşları benim ürkek adımlarının her birini muazzam akislerle hem bu sokağa hem de civar semtlere duyuruyorlardı . Burada dolaşarak vakit geçirmek veyahut durup beklemek olamayacaktı . Aklıma şu geldi : Kumpanyaya gideyim , tiyatroya hevesim olduğunu söyleyip biraz hoş beş ile vakit geçireyim , nasıl olsa arada çıkıp miralayın arabasını gözleyecek fırsat yakalarım . İş , içerde birilerini bulmaktı : Ve , içeri girince ne manzara ile karşılaştım , tahmin edemezsin . Prova yapıyorlardı . Evet , bir piyesi prova ediyorlardı . Yalnız , bir tuhaflık vardı . Bir pirinç karyolaya uzanmış kılığı kıyafeti , yaşı ve cinsiyeti söylediği tiradlara pek uygunsuz bir çocuk gördüm . Üstelik bu çocuk tiradlarını elindeki kağıttan tekleye tekleye okuyordu . Biz o vakit hiçbir temsili kaçırmazdık . Adım gibi emindim ki , o çocuğun okuduğu , Şiman Hanım'ın tiradlarıydı . Şiman Hanım yoktu . Şiman Hanım neredeydi ? Elbette bir sokak ötede , Kaytani Bey'in girdigi evde ! Yani provanın ortasında mı çıkmış , miralay sevgilisiyle buluşmak için ? Birden ağzımdan çıkmıştı bu sözler . Haklı ve komik buldum kendimi . Ama , bakın , yaşlı hayalet komitacı nasıl devam etti : Eveett . . . Gülüyordu , hatta usulca dizime vurdu . İşte ben de o vakit böyle romantik ve heyecanlı ve sanata kıymet veren , bir genç olduğum için ve hasseten , Yanakyan Efendi'nin disiplini ve hiddetiyle meşhur , en göz açtırmaz kumandandan daha sert bir terbiyeci olduğunu bildiğimden , zihnimde kurduğum hikayenin hakikatle hiçbir alakası olmadığına bu sebeple hükmediyordum az kaldı . Yanakyan Efendi , dostuyla buluşsun diye prova zamanı aktirisin birine müsaade edecek ha ? İmkanı yok . Fakat , o esnada prova bitti . Konuşmalardan anladım ki bugün prova her zamankinden uzun sürmüş . Kafası usturaya vurulmuş , üç parmak kalınlığında bıyıkları kulaklarına değen , kulağına koskoca bir halka takmış ve elinde siyah boyası pırıl pırıl parlayan bir ahşap zıpkın taşıyan Arbi muhafızın yanına yanaştım . İşte , kumpanyanın her temsiline geldiğimi ve tiyatroya hevesimi vesaire söyledim . Kimi tiyatronun koltuklarına kimi sahneye çömelmiş , oturmuş , sigara tüttüren , yorgunluk çıkaran oyuncuları tek tek göstererek , Bu şu değil mi , bu o değil mi ? diye güya bunları piyesteki rolleri içersinde değil de böyle , alelade halleri ile karşımda görmekten ötürü heyecanlanıyordum . Tabii Şiman Hanım'ı da sordum . Bıyığını ve halkasını çıkarmakla meşgul Arbi muhafız , su katılmadık Arman şivesiyle , Şiman Hanım'ın biraz rahatsızlandığını , rolünü de zaten iyi bellemiş olduğundan Yanakyan Efendi'nin ona istirahat etmesi için müsaade verdiğini söyledi . Ben , gizli keşif faaliyetimin muvaffakiyetinden dolayı sevinçten ağzım kulaklarıma varmışken , rüyalarımın kadınını görme fırsatını kaçırmış bulunmaktan ne kadar üzüldüğümü anlatmaya gayret ediyordum . İki hafta kadar sonra , yüzümü sinekkaydı yapıp pudraladım , saçlarımı ıslatıp yatırdım , birinci sınıftan , benden daha çelimsiz birinin üniformasını alıp giydim , Orostopolis'e birkaç gün önce inmiş taşra delikanlısı edasıyla o eve gittim . Halaoğlumu arıyordum , Harbiye'nin birinci sınıfına gelmiştim , Orostopolis'de tek hısmım oydu ve evinin tarifini de unutmuştum heyecandan . Yalnız Şehrabat'da Yanakyan kumpanyasının tiyatrosunu geçince sağa sapacağımı hatırlıyordum . Bir de evin iki katlı olduğunu . Şiman Hanım'ın kahvesini bile içtim , inanır mısın ? O , annesinin eviymiş . Şiman Hanım , bir içim su değildi ama çok zarif bir kadındı . Bana biraz harçlık vermeye bile kalktı . Gurbetlik zordur , dedi , izinli çıkınca nerelere gidip gezebileceğimi anlattı . Hele bir kadeh likör içip içmeyeceğimi sorarken bir göz kırpışı vardı . . . Sonradan zaman zaman düşünmüşümdür : O vakit Orostopolis erkeklerinin epeycesi bu kadının bir bakışına mazhar olmak için , kim bilir neler verirdi ; lakin o bana öyle bir tarzda davranmıştı ki , ben , onun hoşuna gitmeyeceğini son anda akıl edememiş olsam , benden bilemedin on yaş büyük kadına teyze diyecektim . Ne yaptım ne ettimse , bu kadını bizim Kaytani Bey'le altalta üstüste , şehvet numaralar içersinde gözümün önüne getiremedim . Evi de pek mütevazıydı : Belki de mahiyetini idrak ve manasına nüfuz edemediğim birtakım hisler besliyordu bizim miralaya , kim bilir . . . Duraksadı . Bunu bekliyordum . Arada neyi ne kadar anladığımı kontrol etmek gibi bir alışkanlığı vardı : Şiman Hanım'ın evine , sadece tespitimden emin olmak için gitmediğimi anlamışsındır , diye devam etti , bir an , ikna edici olduğu sandığı ifadesiyle gözlerime bakarak . Kadının Kaytani Bey'e nasıl olsa Sizin talebelerden bir körpecik yanlışlıkla kapımı çaldı diye anlatacağından emindim . Aramızdan , miralaya kumpanyanın lafını hafif netameli bir durumda edecek ilk kişinin alemin bütün sırlarını biliyor addedilmesini sağlayacak sihirli değneği bu , suretle elde edeceğimi ümit etmiştim . Ve yanılmamıştım . Yine duraksadı . Bu kez beklemediğim bir zamanda ve tarzda . Derin bir soluk alırken azıcık düşündü sanıyorum . Sonra karar verdi , devam etti : Bu kumpanya ziyaretinin bana pek faydası dokundu . Zira sıralarda aklıma zehir gibi bir fikir geldi . Kılık kıyafet değiştirmesini ve hareketlerimi icabeden eden tarzda kontrol etmesini epeyce beceriyordum . Lakin bir de makyaj zanaatını öğrenirsem , düşünsene , ne muazzam bir hünerdir makyaj ! Ve bana ne kadar lazım olacaktı . Nitekim oldu da . Ben de sonraki faaliyetlerimde bu sanattan azami seviyede faydalandım . Lakin o hadiseden sonra Yanakyan kumpanyasının civarında dolaşmak olmazdı . Ben de Sarazadetaşı'ndaki Kıtipiyos Efendi'nin kumpanyasına gittim . Yine aynı heves meves mavallarıyla bir dostluk tesis ettim . Tabii , tiyatro heveslisi her genç öyle istediği kumpanyanın kulisine dalamaz , lakin , hevesim var , azıcık bakayım , diyen bir Erkanı Harbiye talebesine çabucak kapıyı göstermeye de kimsenin maçası kolay kolay sıkmazdı . Ben de oraya gidip gelip , icabeden hususları sorar , biraz tecrübe ederek , makyaj ustası oldum çıktım . Hatta bazı geceler , piyeslerden evvel bazı oyunculara ben makyaj yaptım . . . . Ve bir gece , Jilan Hanım yanağının benini bana koydurdu . Ve aynı gecenin ileri saatlerinde , ben de ilk defa , doğru dürüst erkek olmak neymiş , bunu tatmak şerefine eriştim . Zannederim bunu takip eden günlerde oraya sadece makyaj tecrübemi inkişaf ettirme maksadıyla gitmedim . Lakin . . . Jilan Hanım pek istikrarsız , alkole düşkün , ne vakit ne yapacağı belli olmayan bir kadındı . Bana bir müddet epeyce müşkülat çektirdi . Gerçi . . . bu hususun hayatım bakımından birinci derecede ehemmiyeti yoktur . Fakat , başlamışken hikayenin gerisini de anlatayım . Dürsükar'da benim halaoğlum vardı hakikaten . Kansı ve kayınbabasıyla otururdu . Kayınpederi biraz tuhaf huylan olan bir adamdı . Ve , siyaset ve sair mevzularla hiç alakadar olmadığı , neşriyatı takip etmediği , herhangi bir meclise , cemiyete devam etmediği halde , arasıra o kadar isabetli laflar ederdi ki , ben bu adama ehemmiyet verirdim . Ayriyeten , ben bu eve geldikçe gittikçe , halaoğlumla çeşitli meselelerin münakaşasını yaptıkça , zannederim bu ihtiyar bizim üzerimize birtakım yüksek mesuliyetler alacağımızı , ananeler veyahut hadiseler tarafından gelişigüzel sürüklenen insanlardan olmadığımızı fark etmişti . Bana , manasını umumiyetle sonradan çıkardığım birçok faydalı nasihat vermiştir . Üstelik bunu pek ehemmiyetsiz bir şey söylüyormuşçasına , adeta fısıltıyla yapardı . Nadiren müdahil olduğu ve en fazla iki cümle söylediği mevzuların lafını bir daha hiç etmezdi . Zamanla , kendi başıma birtakım teşebbüslerde bulundukça ve biriyle dertleşmek , istişarede bulunmak ihtiyacı hissettikçe , gidip bu ihtiyarla konuşmayı adet edindim . Zira , evvela , kimseyle görüşmez konuşmazdı . En fazla , romatizması tutmadığı günlerde birkaç saat balığa çıkardı . Yaz kış bütün gün bahçede oyalanırdı . Fakat bir gün olsun bana bahçıvanlık tedrisatına kalkışmamıştır . Böyle yapsa sıkılırdım zaten . Kendine ziyadesiyle kifayetli bir adamdı . Bu ne demektir : Emniyetliydi , itimada şayandı . İhtiyardı , dolayısıyla benim başında bulunduğum yolun nihayetindeydi , dolayısıyla ömrüm boyunca ona açtığım sırlarımı bilerek bana huzursuzluk verecek bir tehlikeli mahluk olarak yanı başımda dolanması ihtimali yoktu . Ayriyeten , bu hadisenin bir hususiyeti de ; bir nevi seferberlik mahiyetinde tertiplenmesiydi . Milli Savaş'ta şu ya da bu şekilde ve seviyede kumandanlık yapmış bulunanların hepsi vazife almışlardı . Kimi üst kimi asttı . O güne mahsus bir teşkilatlanma yapılmıştı . Kimse dışarıda bırakılmamıştı . Orostopolis istikametinden gelenlerin Anakara'ya duhulü ! en uçtaki Gavurtepe üzerinden olurdu . Burada pek eskiden kalma bir taş han vardı . İhtilaf ve Telakki'ciler Büyük Harbin kaybedileceğini anladıklarında Anımonu'da birtakım teşkilat nüveleri teşkil etmeye bu havaliden başlamışlar , taş hanı da bir nevi üs olarak kullanmışlardı . Hanın pörsümüş duvarlarında hala bu fırka için mühim günlerin hatırasına çıkarılmış kartpostallar , Evran Paşa'nın , Dalhad'ın resimleri asılı dururdu . Bunların bir toplanma merkezi de Sarı Debir adıyla maruf cesur fakat acayip adamın dükkanı ile bu dükkanın arka avlusuydu . Sadece tütün ve gizli olarak içki satılan bu dükkan ile avlu sanki memleketin ve dünyanın bütün meselelerinin konuşulduğu salonlara komşuydu . Her havadis evvela buraya ulaşır , savaşın ve memleketin mukadderatıyla alakalı ezcümle istihbarat buradan bir kere gelir geçerdi . Bu sebeple , buraya yalnız İhtilafçılar değil , Milli Teşkilatlanma kadrosunda şu veya bu seviyede vazife almış herkes mutlaka ara sıra uğrardı . Taş han ile San Debir'in dükkanı Yeniden İnşa Hamlesi'nde ilk sırada berhava edilecek iki mekandı . Sonra , Cızlam dedikleri kara kuru , cingöz ihtiyarın kahvehanesi uçurulacaktı . Bu kahvehane , şayet hava güzelse önündeki tozlu fakat pek ferah ve bozkıra külliyen hakim manzaralı meydan ile birlikte , Heyeti Merkeziye memurlarının , Ahali Şurası'nda çalışan vazifelilerin , hatta milletvekillerinin , karargahtakilerin , yüksek seviyeli kumandanlar haricinde , toplaşma yeriydi . Mesaiye herhangi bir surette ara verilir verilmez herkes soluğu burada alırdı . Günlük meşgale içersinde herkesin üzerine giymek mecburiyetinde olduğu resmi haller , rütbeler , astlık , üstlük , bu kahvehanenin gelişigüzel çatılmış tahtaların üzerine öylesine örülmüş hasırlardan mamul taburelerinden birine oturulur oturulmaz bir kenara bırakılır , gayet samimi , senli benli bir hava içersinde bir çeşit tesanüt atmosferi husule gelirdi . Üçüncü sırada Cızlam'ın kahvehanesi vardı . İki gün iki gece uyku uyumadan çalışmıştık . Hazırlık tamdı . Herkesin kalbi küt küt atıyordu . Ve sana şunu söyleyeyim , ben dağ başında bile böyle suskunluk görmedim . Herkes ya ateşleme merkezleri olarak yedi ayrı yerde kurulmuş çadırlardan az sonra yeryüzünden silinecek binaların temellerine uzanan fitilleri düzeltiyor , birbirinden ayırıyor ya gidip iş olsun diye bir çadır kazığını sağlamlıyor ya sanki bir yere yetişecekmiş gibi hızlı , telaşlı adımlarla sabah ayazını yarıyor , velhasıl kendine bir meşgale yaratmaya gayret ediyordu . Zira güneş de doğmak bilmiyordu . Gün doğumunun gecikmesinden bir uğursuzluk manası çıkaranlar vardı ; yüzlerinden anlaşılıyordu . Onların nefes alıp yerdikçe bozkırın üzerine çökmüş ağırlığın ortayerine saldıkları buharlar daha bir kesif , daha bir hırçındı . Böyle bir günde herkesin göğsü dik , gözlerinin alev alev , üniformasının jilet gibi , çizmelerinin pırıl pırıl olması beklenirdi . Fakat manzara böyle değildi . İki gündür yer yer diz boyu çamurun içinde debelenmiş kumandanlar ve eratın üstüne başına çeki düzen verilebilecek zaman yoktu . > Ayriyeten , eski Anakara'nın yoksul yerli halkın ikamet ettiği Buruktepe mahalli haricinde hemen hemen bütün binaları havaya uçurulacaktı ve bu şekilde meydana çıkacak arsaların yeni devletin tesis ve tahkimatında vazife alanlar tarafından taksim edilmesi bahis mevzuuydu . Kimse çadırların ve müstakbel arsaların başından uzaklaşmak istemiyordu . Güneş ilk şualarını bozkırın üzerinden sinirli sinirli bekleşen topluluğumuza doğru uzattığında bir parçacık ferahlama oldu . Yakalar indirildi , kalpaklar azıcık düzeltildi , kulaklar meydana çıktı , usul bir uğultu işitilir oldu . Yüzler güneşe dönmüştü . Tahrip kalıpları ve fitillerin üstünde yürek sıkışmalarının , heyecanların ve tedirginliklerin izleri damla damla , minicik billur kürelerin satıhlarında çamurlu çizmelerin , çekiştirilip durulmuş bıyıkların akislerini taşıyarak duruyorlardı . O günkü tedirginliğin izahını yapmak pek güçtür . Fakat zannederim savaşın hayhuyu içersinde her ne kadar herkes ezcümle gayret , ümit ve hayallerini muayyen bir istikamete tabii kılmışsa da , önünde gördüğü sadece bir yoldan ibaret değildi . Askeri telakkilerin ve mülahazaların tayin edici mevkii o vakit gündelik veya ötesi , hayatın bütünü için cariydi . Dolayısıyla , askeri zafer merhalesi zaten o an için ümit edilebilecek en yüksek merhaleydi . Askeri zafer son derece müşahhastır . Adeta elle tutulur . Gider , mahsulü telef edip çekilmiş bir selin geride bıraktığı perişan bir tarlaya benzeyen harp meydanında serili düşman cesetlerinin nabzını tutarsın . Ölmüşlerdir . Üzerine top atılmıyordur . Siperde değilsindir . Karnın doymuş veyahut doyacaktır . Bundan daha müşahhas bir hal olur mu ? Fakat Yeniden İnşa Hamlesi'nin yapılacağı gün herkesin vaziyeti bundan ziyadesiyle farklı idi . Bir şehrin çeşitli hatıralar taşıyan binalarının yerle bir edilecek olması kendi başına , herkesin üzerine çöken tedirginliği izaha kafi gelmezdi . Çok şehri , kasabayı , hatırasıyla matırasıyla yerle bir etmiştik harp içinde , isyanlar esnasında . Fakat ne kadar devam edeceğini bilmeksizin kendimize kurduğumuz yeni hayatın müesseselerini ortadan kaldırmak bunlarla kıyaslanabilecek bir aksiyon değildi . Evet , ellerimizle şekil verdiğimiz bu hayatın daimi olmayıp arızi olduğunu bilmiyor değildik . Lakin bilmek her şey midir ? Savaş bitmişti fakat herkes yine , mensup olduğu camiaya ; eşine dostuna , itikadına , zevkine göre , taş hana , Sarı Debir'in dükkanına , Cızlam'ın kahvehanesine veyahut savaşın son yılında açılan Büyük Kulüp Lokantası'na devam ediyordu , sohbetler , münakaşalar aynı iştiyakla , aynı iman ve aynı kuvvetle yapılıyordu . Herkes kendini bir bakımdan vazgeçilmez addedebiliyor , kendinde muayyen bir salahiyet bulunduğunu vehmederek münakaşa ediyor , takip edilmesi icabettiğini zannettiği siyasi ve içtimai hedefler hakkında ileri geri konuşabiliyordu . Muayyen bir seviyeden yukarı çıkamayacağını herkesin bilmesine rağmen , halihazırda hepsi ateşin çemberinden geçmiş , kimi daha mühim mevkilerde kimi , sıra neferi değilse de , daha kolay temin edilebilecek kırattan , belleri hala tabancalı , gözleri hala uzaklarda kıpırdayan her karaltıya şüpheyle bakan adamlar , intizam içerinde topyekun yürüyebilmeyi zorlaştıracak kadar yükseklerde yaşıyor ve konuşuyorlardı . Tıpkı eski Tarkan boyları gibi , cenk ederek burayı kendilerine yurt edinmişlerdi . Şimdi cenklerine ve yurtlarına sahip çıkmak endişesi benliklerine hakim olabilir , yıllardır ihmal ettikleri nefisleri ani bir hamle ile ruhlarını hizmete koşabilirdi : Ve bu , şahıstan gruba sirayeti pek mümkün bir haldi . Ufukta , bozkırı rahatsız etmemek için olabildiğince büzülmüş ve birbirlerine yanaşmış duran ihtiyar dağların dibine sığınan sis , platodan bir kaçış yolu bulamayacağını idrak etmiş , çaresiz dağılmaya hazırlanıyordu . Güneş kendisine mani olmaya çalışan o mor şeridi iyice hırpalamıştı , artık oyalanacak fuzuli işler bulamayarak bir müddettir kollarını göğüslerinde kavuşturmuş duran avcı ceketli veyahut kürklü , külot pantolonlu , tiftik atkılı adamların yüzlerini , ruhlarına inat , aydınlatmaya . koyulmuştu . İçimden bir ses başımı çevirmemi emretti , dönüp köşkün bulunduğu tepeye baktım . O kadar uzaktan seçebileceğim tek şey minicik bir parıltıydı , onu seçtim . Güneş bizim üzerimize sıvanıyor , adeta karşısındaki güçsüzlüğümüzü kafamıza kakmak maksadıyla birer suretimizi simsiyah , hatsız , ifadesiz , şahsiyetsiz , ayaklarımızın dibine uzatıyordu . Yere . çamurların üzerine . Halbuki O , güneşin küçük fakat manası büyük bir aksi vasıtasıyla kendini belli edebiliyordu . Gerçi bunu bir dürbünün camı marifeti ile yapıyordu , fakat olsun , netice değişmez . Benim başını çevirmemle beraber kimi yeni cıgaralar yakmış kimi kollarını çözüp iki yanına sarkıtmış adamlar da o tarafa döndü . Huşu içersinde bakıyor ve bekliyorduk . Sabah sisi ve ayazla beraber tedirginliğin de alttan alta dağılmaya başladığını hissedebiliyordum . Herkes için böyle miydi bilmem , lakin ben ne olacağını bilmesem de hayırlı bir hadisenin arefesinde bulunduğumu hissettiğimde yüreğim daha bir huzurla , ağırbaşlılıkla , kendinden emin çarpar . Dev bir motorun silindirlerinin ebediyete kadar durdurulamayacakmış gibi inip çıkmasına benzer bu . Her şeyden evvel muazzam bir emniyet ve kendine itimat hissidir . Dürbün camında çakıp çakıp ruhumu ısıtan ışınları daha fazla içime alabilmek için derin derin nefeslendim . Parmaklarımın arasında tütüp duran fakat kendisiyle hiç meşgul olmadığım cıgarayı çamur tepeciklerinin arasında birikmiş suya attım . Cıss diye bir ses çıktı . Ben vapurla ilk defa Masun'a gidişimizi hatırladım , yakınımdaki üç - beş şahıs ise yerlerinden hopladılar adeta . Onların bu halini g8rmezden geldim . Kalabalığın içinde herkesin kaderine tesir edebilecek bir ayrışmanın ilk dinamitin patlatılmasıyla beraber , bir daha ortadan kalkmamak üzere meydana çıkacağını o dakika anladım . Sadece bizden evvelini değil , geniş manasıyla maziyi değil , muayyen bir ana kadar içersinde yaşadığımız , şekil verdiğimiz , bize şekil veren her türlü müesseseyi , münasebeti , mefhumu tamamen kendimize has metodlarla yok edecek ve yeni bir alem , yeni bir nizam içersinde yaşamaya çalışacaktık . Bu da bir mücadeleydi ve tıpkı daha evvelki mücadelelerimiz gibi , tabi olacağı esaslar belli fakat kimlerin yolun neresine kadar yürümeye muvaffak olabileceği , kimlerin çeşitli manialara takılıp yolda kalacağı belli değildi . Veyahut yoldan çıkacağı ; ikisi aynı şeydir . Kim şayet ben bu yolu biliyorum , bu vakte kadar öğrendim , benim muvaffakiyetim ve istikbaldeki mevkiim teminat altındadır zannıyla hareket ederse halt eder . Mukadderatını kendi çizmek için cemiyet hayatının haricine çıkmak veyahut daimi aksiyon halindeki bir gövdenin uzvundan olmamak icabeder . Bir seyyare , şuraya mı gitsem , buraya mı uğrasam diye düşüncelere dalabilecek başıboş bir mahluk değildir . Uzvun talimat almaya dair bir endişesi olamaz . Rolün ve vazifen bellidir , bu sana iç huzuru verir . Tahrip kalıplarını pek yakın mazimizin altına döşemiş , fitilleri ateşlemeye hazır beklerken tedirginlik hissetmek için insanda bir şuur eksikliği olmak iktiza ederdi . Köşk ile bizim bulunduğumuz Gavurtepe arasındaki vadiye inen yolu bir atlının tozuttuğunu gürdük . Kalabalık kıpırdandı . Zabitler vazife yerlerine yaklaştılar , erat toparlandı . Atlı gelip Cazib , Afad , Fared , Faur Bey ve diğerlerinin oturduğu kahvehane çardağının önünde durdu , atından indi . Bu çardaklı kahvehane Gavurtepe'nin yamacına doğru , vadiye yakındı . Müdavimleri azdı . İkinci veyahut üçüncü safhada uçurulacaktı . Atlı haberci , köşkteki yaverlerden bir kolağasıydı . Kumandanları selamladı ve Yeniden İnşa Hamlesi'nin evvelce tespit olunmuş zaman ve plan ile başlayacağı emrini tebliğ etti . Kumandanlar birbirlerine baktılar . Onlar Yeniden İnşa Hamlesi için yapılan bu tertibi istememişlerdi . Kendi ıralarında bir , iki laf teati ettiler . Her bir çadırın mes'ulü mevkiindeki zabitleri çağırttılar . Emirler verdiler . Herkes onları seyrediyordu . Kimse kimseye bir şey sormuyordu . Sanki sorulmazsa o çekinilen değişiklik olmayacak , funyeler kilolarca dinamiti patlatmayacak , taş han ; tütüncü dükkanı , Cızlam'ın kahvesi , gece sabaha kadar açık duran ve hangi saatte gidersen git mutlaka nargile ve içki bulduğun Göçmen Laki'nin bakkal dükkanı , taş hanın hemen yanındaki , Orostopolis istikametinden gelenlerin hüviyet ve itimatnamelerinin kontrol edildiği iki katlı ahşap bina , çetecilere kamalar , saldırmalar yapan Şakin'in derme çatma atelyesi , bize avcı ceketleri diken , palaska ve getirler imal eden Dabbah'ın geniş bir ağaçlıklı avlu içindeki kagir evi yerinde kalacaktı sanki . Ayaklarımın uyuştuğunu fark ettim , çömelip kalkmaya teşebbüs ettim . Fakat ne mümkün . Hareket ettikçe çamura batıyorsun . Baktım , az ötede çamurların arasından başını çıkarmış bir siyah kaya , oraya seğirtip üzerine çıktım . Tepesi de sivri , iki ayağını birden zor basıyorsun . Neyse , nihayet emniyetli bir şekilde durabildim . Ve başımı kaldırdım . Birden gözlerim kamaştı . Güneş epeyce yükselmiş olmalıydı , zira karşımda İstihlak mahkemesi azası , bazen de reisi Alitaş'ın , Lüpçü İnhas'ın , Kısmet Paşa'nın ve Ahali Şurası Reisi Kezalep Paşa'nın boş arsaları çevirerek yaptırdıkları üçer katlı kagir binaların camları parıl parıl parlıyordu . Galiz bir öfkeyle kıpkırmızı olmuşlardı . Mazinin bağlarından bir an evvel kurtulmak istiyorlar , adeta hala ne bekliyorsunuz diye çıkışıyorlardı . Bunlar köşkle aramızdaki vadinin batısında yükselen Zafertepe'nin üzerindeydiler , fitiller oraya uzanmıyordu . Bu kıpkırmızı parıltının kuvvet ve ihtişamının yanında , taş hanın ve Sarı Debir'in dükkanının harap pervazlarının kenarlarından dışarı uğramış teneke parçalarının turuncu turuncu yakarışı ne kadar zavallıca kalıyordu . Bilahare , Yeniden İnşa Hamlesinin öğle ezanı esnasında yapılacağı tebliğ edildi . Meğer baştan böyle karar verilmiş . Yıkılacak binaların eşyası kalan varsa girip alması için son bir müsaade verildi . Hala derbeder bir şekilde taş handa ikamet etmeyi sürdüren İhtilafçı komitacı artığı birkaç sergerde haricinde kimse yerinden kıpırdamadı . Halbuki , eminim , herkesin bir sivri kalpağı , bir kayışı , kamçısı , aynası tütün tabakası , vasir bir şeyi vardı içerlerde . Herkes bir başkasının evvela davranmasını ümit ediyor olmalıydı . Vakit bu şekilde geçti . Müsaade de bitti zaten . İçerde kim bilir neler kaldı . . . Fakat en fecisi , tabii , Sarı Debir'in kimseye bir şey demeden gece dükkana girip infilakı beklemiş olmasıydı . Öğle ezanı okunurken evvela taş handan başlayan patlamalar yeri göğü inletiyordu ki , bu San Debir'in evlatlığı birden kopup geldi ve feryat figan harabenin arasına daldı . Aman zaman diye asker yolladık arkasından , patlamamış dinamit kalmıştır falan , askerler çocuğu tutup getirdiler , fakat San Debir'in parça parça cesedini , de o arada görmüşler . Talihsiz bir hadise sayılmalı . Her neyse , son dinamit de patlatıldıktan sonra zaten her vakit yerden bir karış yükseklikteki bir toz bulutunu aralaya aralaya dolaştığımız Anakara'nın bu muhitine sis çökmüş gibiydi . Sabah boğucu bir tedirginlik içersinde helak olanlar şimdi de yavaş yavaş kesafetini kaybeden bu sisin ardından hiçbir düşman çıkmayışına hayret ederek , bu halde kime ve nereye taarruz edeceklerini bilemeyerek şaşkın şaşkın durdular . O esnada güneyden bir rüzgar çıktı . Bir anda bütün tozu önüne kattı sürükledi . Molozlar kaldırıldığında , işte asıl o zaman , yeniden dirilişe hazır bir tabiat , hayır , yurt parçası seriliverecekti gözlerimizin önüne . Üzerinde dolaşmak ve yaşamak için maharet sahibi , şuurlu ve kuvvetli olması icabeden yepyeni bir zemin yaratılmıştı . Ölülerin ağırlığının yaşayanlar üzerine çökmesine mani olmanın en sıhhatli yolu bulunmuştu . En tesirli yolu . Sadece ölülerin değil , yaşayan bir mazinin tazyikine de meydan vermemenin yolu . O bulmuştu . Gittiğin gideceğin yolun üzerinde ölüler kaldığında fenadır . Ölmeleri yolun haricine savrulmaları manasına geliyorsa zararları dokunmaz , yaşayanların omuzlarına yük bindiremezler . Mazi ise , mani de olabilir , istikbal için lazım olan kuvvet mikyaslarını da değiştirebilir . Lüzumsuz tesir yapar . İcabederse yolu dahi bunlara g6re çizeceksin . Mazinin uzanamayacağı , üzerinde ölülerin kalmayacağı şekilde çizeceksin . Bir tek küçük aksilik oldu . Bir tek şey hesap edilmemişti . 4 DÜŞÜNCELERİN VE SÖZLERİN GÜCÜ Sigara bağımlıları sigaranın çok yönlü zararlarını anlatan yazıları , istatistikleri görmezden gelmekte ustadır . Sigaranın en kötü yanı sağlığa ve cüzdana verdiği zarar değil , insanda yarattığı psikolojik etkidir . Sigarayı bırakamamayı irade zayıflığı olarak algılayan bağımlı , iradesinin zayıf olduğunu itiraf etmek yerine sigara içmeyi sürdürebilmek için akla gelebilecek her türlü açıklamayı yapar . Herkesin , günde üç paket sigara içen , yaşamı boyunca bir gün bile hastalanmamış ve seksen yaşına gelmiş bir tanıdığı vardır . Bu , sigaranın hiç de söylendiği kadar zararlı olmadığının bir kanıtı olarak algılanır . Kimse , o tanıdığın sigara içmeseydi belki yüz on yaşına kadar yaşayacağını aklına bile getirmez . Çoğumuzun sigarayla ilişkisi ilk gençlik yıllarında başlar ve onunla aramızda duygusal bir bağımlılık oluşur . Sigara bizi uyarır , sigara bizi sakinleştirir . Endişeli olduğumuzda güven verir , yalnızlığımıza arkadaşlık eder . Kızgın olduğumuzda rahatlatır , canımız sıkıldığında oyalar , yorgun olduğumuzda enerji verir . Zaten duygusal bağımlılık , ihtiyacımız olan şeyleri verdiğine inandığımız nesnelere karşı oluşur . Bağımlılık nesnemiz aşık olduğumuzu sandığımız bir insan da olabilir , sigara da . Bütün bağımlılar gibi sigara bağımlıları da maddenin uyarıcı ya da rahatlatıcı etkisi olmaksızın yaşamla yüzleşmekten kaçınır . Madde olmazsa , duygusal acılarla , stresle , çaresizlikleriyle , hayal kırıklıklarıyla , hatta coşkularıyla nasıl baş edeceklerini bilemezler . Sigarayı bırakmış nice kişi , stresle , üzüntüyle ya da yaşadığı herhangi bir duyguyla başa çıkacak kadar kendini güçlü hissetmediği ilk anda sigaraya yeniden başlamıştır . Yetişkin bir insan olarak özgücünü kullanmak yerine , bir çocuk gibi sigaranın koruyuculuğuna sığınmak , insanın özdeğerini ve öz saygısını büyük ölçüde yaralar . Size her türlü zararı vermek için pusuda bekleyen düşmanınızın kollarına sığınıp ondan sizi korumasını bekler misiniz ? Ama bunu sigaradan bekliyorsunuz . Sigara içiyorsanız , bugüne dek sigaraya hiç düşünmeden sığınıyor , gerilim altında olduğunuzda bir sigara yakıveriyordunuz . Bundan böyle , her sigara yakışınızda , duygularınızla baş edemediğiniz için düşmanınıza sığındığınızı düşünün . Sigara bağımlılığının üstesinden gelebilmede en büyük dostunuz düşüncelerinizdir . Doğru düşünceleri seçerseniz , bu düşünceler doğru duyguları yaratır , duygularınız ise davranışlarınızı etkiler . Söz güçlüdür . Ağzımızdan çıkan her sözcük düşüncelerimizi ve duygularımızı etkiler . Öncelikle sigarayı bırakırken kendinize karşı dürüst olun . Bir seçim yapıyorsunuz : ya sağlığınızdan vazgeçeceksiniz ya da sigaranızdan . Dürüstçe yaptığınız seçim sigarayı bırakmaktan yanaysa , gerçekten sigarayı bırakmak istiyorsanız işe düşüncelerinizi değiştirmekten başlamak gerekiyor . Sigarayı bıraktıktan sonra yoksunluk döneminde , hatta gelecekte herhangi bir zamanda şu düşünceleri olduğu gibi kabul edin . Şu Anda Canım Sigara İçmek İstiyor Canınızın sigara içmeyi istediği anlar olacaktır . İsteseniz de istemeseniz de sigara içme arzusunu duyacaksınız . Bu doğal bir şey ; çünkü sigara bağımlısısınız . Bu arzunuzdan korkmayın . Kurtulmaya ya da yok saymaya çalışmayın . Sabrederseniz isteğinizin geçtiğini göreceksiniz . Bu arzunun asla geçmeyeceğini düşünebilirsiniz . Ama emin olun bağımlılığınıza boyun eğmezseniz sigara içme arzunuz azalacak , azalacak ve yok olacaktır . Sigara kullanmayan insanlarla eşit hale geleceksiniz . Canınız her sigara istediğinde , sigara için ödediğiniz bedelleri düşünün : sağlığınız , kendinize olan saygınız , yaşam boyu sigaranın esareti altında yaşamak zorunda kalmanız . . . gibi . Sabredin , sigara içme isteğiniz birkaç dakika içinde geçecektir . Zaten sigarayı içmiş olsaydınız , birkaç dakika sonra bitecekti . Canınız her sigara istediğinde sigaraya yenik düşmemenin zaferinden alacağınız hazzı düşünün . Sigaradan Yoksun Bir Yaşam Düşünemiyorum Hiç kimse sigaralarınızı sizin elinizden zorla almıyor . Bıraksanız bile , sigaraya istediğiniz an dönmeyi seçebilirsiniz . Sigara , içene de içmeyene de bir bakkal kadar yakın . Ama sigara bağımlısı olduğunuz sürece bir şeyi yürekten söyleyemezsiniz : mutlu , doyumlu ve huzurlu bir sigara içicisi olduğunuzu . Tek Bir Sigara İçtiğimde , Günde Yirmi - Otuz - Kırk Sigara İçmeye Geri Döneceğim Sıkıntılı olduğunuz bir anda bir nefeslik sigaradan zarar görmeyeceğiniz konusunda kendinizi kandırmayın . Madde yoksunluğu krizini atlatmak için madde kullanmanın mantığı nerede ? Bir sigara , daima diğerini çeker ve eninde sonunda her şey eski hamam eski tas olur . Şu Anda İki Seçimim Var : Ya bu geçici sıkıntıya katlanmam , sigaraya yenik düşmenin rahatsızlığına , sıkıntısına ve esaretine geri dönerim ya da geçici sıkıntıyı göğüsler ve sigarayı bırakmanın yaşamımdaki yararlarına yoğunlaşırım : sağlıklı nefes , öz saygı , temiz kokmak , cilt sağlığı , daha canlı uyanmak . . . gibi . Sigarayı bırakmanın yararları konusunda en önemli beş nedeni bir kağıda yazın . Kendinize sorun : yoksunluk sendromunun geçici sıkıntısını kabul etmeyi mi seçiyorum yoksa kalıcı esareti mi ? Şu Anda Geçici Rahatsızlığı Seçiyorum Yetişkin insan uzun vadeli doyumu hemen şimdi nin geçici hazzına tercih eder . Çocuklar ve bağımlı kişiler , yaşamlarının ve duygularının sorumluluğunu üstlenecek olgunlukta olmadıkları için uzun vadede kazanılacak yarar onlara bir şey ifade etmez . Hazzın , hemen şimdi nin ne pahasına olursa olsun doyurulması gerekir . Bağımlı kişiler , yetişkin çocuklardır . Bir anaokulunda çocuklara biri küçük , diğeri büyük iki çikolata gösteriliyor . Küçük çikolatayı hemen alabilecekleri ama büyük çikolatayı isterlerse , ders bitene kadar beklemeleri gerektiği söyleniyor . Çocukların tümü küçük çikolatayı tercih ediyor . Tıpkı bağımlı yetişkin çocukların hemen şimdi nin geçici hazzını uzun vadeli doyuma tercih etmeleri gibi . Sigarayı bıraktıktan sonra her sigara içme arzusu duyduğunuzda bu beş maddeyi aklınızdan geçirin . Olan bitenin farkında olun . İyileşme döneminde bir süre sigara içme arzusu duyacaksınız ; bu doğaldır . Sigara içemediğiniz için kendinize acımayın . Unutmayın , isterseniz içebilirsiniz . Tıpkı eskiden içtiğiniz gibi . Tıpkı sigaranın esiri olduğunuz dönemlerdeki gibi . Her şeyin bedeli vardır . Sigara ya da sağlığınız . Unutmayın , geçici rahatsızlık ile kalıcı esaret arasında bir seçim yapıyorsunuz . Bağımlılığınızın yarattığı geçici stresten kurtulmak için arzunuza yenik düşmek . . . ya da uzun vadeli mutluluk ve sağlık için sigara içme dürtünüze dur demek ! İnsan kurallara sığmaz ! 5 BAĞIMLI DÜŞÜNCE SİSTEMİ Bağımlı düşünce sistemi sigarayı bırakmış nice insanın yeniden sigaraya başlamasına neden olmuştur . Yeniden sigaraya başlamak genellikle biraz ya da arada bir sigara içebileceğinize inanmakla gerçekleşir : Bu kez sigara içmeyi kontrol altında tutacağım . . . Bu kez günde sadece üç - beş sigara ile sınırlı kalacağım . . . Bu kez sadece yemeklerden sonra birer tane içeceğim . . . Eğer bir ya da beş sigara ile kalabileceğinize , yani sosyal içici olabileceğinize inanıyorsanız hala bir madde bağımlısı olduğunuzu yadsıyorsunuz . Siz bir bağımlısınız . Madde bağımlısı için hep ile hiç arasındaki herhangi bir noktada durmak mümkün değildir . Sigarayı bırakıp yeniden başlayan herkes bu gerçeği bilir . Sizi bağımlılığınıza geri döndürecek , çabalarınızı sabote eden bağımlı düşüncelerinize tepki göstermeyi öğrenirseniz onları etkisiz kılarsınız . Eninde sonunda bağımlı düşünce sistemi , sizi etkisi altına alamayacak kadar zayıflayacaktır . Şimdi bağımlı düşüncelerinize dikkat edin : Bağımlı düşünce : Bir nefesten bir şey olmaz . Tepkiniz : Bir nefes bile benim için zararlı . Bir nefesin ardından bir nefes ve bir nefes daha gelmesi , beni eski günlerime döndürmesi kaçınılmazdır . Bağımlı düşünce : Tek bir sigaracık istiyorum . Tepkiniz : Tek bir sigara bana asla yetmedi . Sürekli tek bir sigara istiyorum ; ama içtiğim sigaraların sayısı gün bittiğinde yirmi - otuz - kırkı bulmuş oluyor . Bağımlı düşünce : Çok uzun zamandır sigara içmiyorum . Tek bir sigaranın artık bana zararı olamaz . Tepkiniz : Nikotin bağımlılığım hücrelerimde kayıtlı . Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin tek bir sigara bile bağımlılığımı yeniden harekete geçirmeye yeter . Bağımlı düşünce : Başlasam bile istediğim zaman yeniden bırakabilirim . Tepkiniz : Söylemesi kolay , kimi kandırıyorum ? Sigarayı bırakmak için verdiğim mücadeleyi hatırlıyorum . O günleri tekrar yaşamaktansa şu anda da hayır demek daha kolay . Bağımlı düşünce : Şu anda yoksunluğun sıkıntısını bir sigarayla atlatayım , bir daha içmeyeceğim . Tepkiniz : Bir sigara , hatta bir nefes tüm çektiğim yoksunluk sıkıntılarımı sıfırlayacak , her şeye yeniden başlamak zorunda kalacağım , buna değmez . Bağımlı düşünce : Şu anda sigara içmeyi çok istiyorum . Tepkiniz : Hayatımın uzun bir döneminde her gün yaptığım bir şeyi yine yapmayı istemem doğal kuşkusuz ama öksürmeyi , balgamı , göğüs ağrısını , kendime olan saygımın azalmasını da istiyor muyum ? Sürekli sigarayı bırakma arzusu içinde bir içici olmaktansa , ara sıra canı sigara çeken ama sigarayı bırakmayı başarmış biri olmayı seçiyorum . Bağımlı düşünce : Şu anda canım çok sıkkın , gerçekten sigaraya ihtiyacım var . Tepkiniz : Sigara can sıkıntımı - biraz azaltsa da - gidermeyecek . Sadece canı sıkkın ve sigara içen biri olacağım . Sigara bir ihtiyaç değildir ; bir istektir . Sıkıntım geçtiğinde sigarayı içmemiş olduğum için kendimi mutlu hissedeceğim . Bağımlı düşünce : İçeceğim işte ! Sigaranın zararları umurumda değil . Tepkiniz : Sağlığım umurumda , kendime olan saygım umurumda . Fiziksel ve duygusal olarak sağlıklı bir insan olmak elbette umurumda . Bağımlı düşünce : Aman , nasıl olsa ölecek değil miyiz ? Tepkiniz : Evet , ama hayatta olduğum sürece sağlıklı yaşamayı tercih ederim . Bağımlı düşünce : Benim de sigara içmeye hakkım var . Tepkiniz : Sigara içmek kendimi ödüllendirme biçimi olamaz . Asıl ödülü sigara içmemekle kazanıyorum . Bağımlı düşünce : Sigara benim tek dostum . Tepkiniz : Sigarayı gerçekten tek dost olarak görüyorsam , hayatımı nasıl böylesine zavallı bir hale getirdiğimi sorgulamalıyım . Bağımlı düşünce : Herkes sigara içiyor , ben içemiyorum . Tepkiniz : Ben de içebilirim . Tıpkı onlar gibi sürekli ve zorunlu olarak ben de içebilirim . Sigara içmeden duramayan nice bağımlı gibi . Onların içmeme seçimi yok . Ben içmemeyi seçiyorum . Bağımlı düşünce : Sigara içmek o kadar da kötü değil . Tepkiniz : Eğer kötü değilse niye uzun zamandır bırakmaya çalıştım . İçmemem için ne kadar kötü olması gerekiyor ? Bağımlı düşünce : Sigarayı bıraktığımda kilo alıyorum . Tepkiniz : Sigara bağımlılığının boşluğunu , yemek yerine sporla doldurabilirim . Zaten spor her insanın sağlığı için gerekli . Sigarayı bıraktığımda kilo alıyorum sözü , bana hep fazla kilolarından kurtulmak için sigaraya başlamaya kalkışan bir arkadaşımı çağrıştırıyor . Kilo sorununa çözüm bulmak umuduyla Amerika'daki Adsız Oburlar grup toplantılarından birine katılan arkadaşım , herkesin ağzında sigara , önünde paket görünce , bir sigaraya , bir de sigara içen insanların kilolarına bakıyor ve zayıflamak için sigaranın bir çare olmadığını anlayıp sigaraya başlamaktan vazgeçiyor . 6 SİGARAYI BIRAKMA ZAMANI Eğer sigarayı bırakmak için mükemmel zamanı bekliyorsanız asla sigarayı bırakamazsınız . Ama duygusal çalkantı içinde olduğunuz ( örneğin , işinizi ya da eşinizi kaybettiğiniz ) bir dönemde sigarayı bırakmak pek akıllıca değildir . 1 - Sigarayı bırakmaya karar verdiğinizde , mümkün olduğunca yakın bir tarihi seçin . Çok uzak bir tarihi hedeflerseniz sigarayı bırakma umudunuzu , arzunuzu ve gücünüzü kaybedebilirsiniz . Şu anda yaşamınızda çok büyük bir acı ya da sorun yoksa neden şimdi olmasın ? 2 - Sigarayı bıraktığınızda , güvendiğiniz ve saygı duyduğunuz , sigarayı sizden önce bırakmış bir arkadaşınızdan destek isteyin . Kendisini madde bağımlılığından kurtarmış her insan başkalarına da yardımcı olmaktan haz alır . 3 - Madde bağımlılığını canlı bir canavar olarak düşünün . Onu hiç beslemezseniz ölür . Ama çok düşük oranda bir beslenme bile uzun süre varlığını sürdürmesine yardımcı olur . Yani bir nefesçik sigara , kendinize çektirdiğiniz işkencenin daha da uzamasına neden olur . Başını kaldırarak canlanmaya çalışan sigara arzusu canavarına her hayır dediğinizde canavarın tabutuna bir çivi daha çakmış olursunuz . Her çivi bir sonraki hayır yanıtınızı güçlendirir . Her hayır zor anları azaltır ve kolaylaştırır . Sigarayı hiçbir çaba göstermeden bıraktıracak sihirli yöntem henüz bulunamadı . Ama gerçekten bırakmaya kararlı insanlar hipnoz ve akupunktur yardımıyla sigarayı bırakmayı daha kolay başarıyor . 7 KENDİNİZE ANLAYIŞLI OLUN Başlangıçta sigaranın eksikliğini elbette hissedeceksiniz . Ne de olsa uzun süredir birlikteydiniz . Yaşamınızda uzun zaman yer almış bir şey ne olursa olsun , yokluğunda eksikliğini bir süre hissedersiniz . Özellikle iş ya da özel hayatınızda bir sorun baş gösterdiğinde ah keşke bir sigara olsa dersiniz . Bağımlılar maddelerini sorunlarını çözmek ; duygularını değiştirmek ya da uyuşturmak için kullanırlar . Maddenizin duygularınızla baş etmenize yardımcı olacağına inanmak , bağımlı düşüncenin ürünüdür . Sigara içmeyen insanlar da tıpkı sizin gibi sorunlar , durumlar ve duygular yaşıyorlar ama sigara içmiyorlar . Eşinize kızdığınız için sigara içme arzusu duyuyorsanız seçim yapın : sigara içmeyen kızgın bir insan olmak ya da sigara içen kızgın bir insan olmak . Sigara ne kızgınlığınızı ortadan kaldıracak ne de sıkıntınızı korkularınızı ya da heyecanınızı giderecektir . Kendinize şunu sorun : Bu durumla sigara içmeyen biri olarak yüzleşmeye hazır mıyım ? Hazırsam , niçin hazırım ? Sigarayı bırakmanın sizin için en önemli üç yararını sıralayın ( öz satgımın artması , cilt kırışmasının azalması , kendimi özgür hissetmem , kalp sağlığım , rahat nefes alabilmek , nefesimin temiz kokması , daha sağlıklı seks yaşamı vb ) . Yanlış Nedenler Sigarayı bırakmak oldukça zordur ama olanaksız değildir . Olanaksız olan yanlış nedenlere dayanarak bırakmaktır . Başka birini memnun etmek ya da baskısından kurtulmak için sigarayı bırakıyorsanız , hiç zahmet etmeyin . Evet bir süre bırakabilirsiniz ; yeniden başlamak üzere . Sigarayla kahramanca savaştığınız ve yendiğiniz için bir süre iltifatlarla karşılaşır ve teşvik edilirsiniz . Ama çok geçmeden övgüler son bulur . O , uğruna sigarayı bıraktığınız kişinin size gösterdiği ilk ters davranışta ya da beklentilerinizi karşılamadığında çok kızarsınız : Senin için sigarayı bıraktım . Bana yaptığına bak . Karşılığı bu mu olacaktı ? Ve o kişinin gözünün içine baka baka bir sigara yakarsınız . Ya da hararetli bir tartışmanın ardından masanın üzerinde duran sigara paketine yönelirsiniz . Mutlu ol sevgilim , bak senin sayende içiyorum ! dersiniz . . . . Ve karşınızdaki kişiyi cezalandırırsınız ( ! ) Tipik bir mazoşizm örneği . Zaten yıllarca kendinize her açıdan zarar veren bir şeyi yaparak mazoşist olduğunuzu kanıtlamamış mıydınız ? Sigara içen kişinin bilinçaltını dinleyebilseydik şöyle derdi : Ben kendimi sağlıklı bir yaşam sürmeye layık görmüyorum . Sigara yavaş yavaş öldürür diye yazar Yeşilay ilanında . Psikoloji , Sigara bilinçaltı ölüm arzusudur der . Sigara nefesi daraltıyor . Yaşam nefesin durmasıyla son buluyor . Nefes aradan çekilince yaşam ölüm oluyor . Yaşamla ölüm arasında yalnızca bir nefes var . Yalnızca bir nefes ! İnsan kurallara sığmaz ! Üçüncü Bölüm Bırakmanın Bedeli Kilolar mı ? İnsan kurallara sığmaz ! 8 YA SİGARA YA KİLOLAR MI ? Sigarayı bıraktıktan sonra bir ayda beş kilo aldığını söyleyen Elvan , hemen yeniden sigara içmeye başladığını belirtiyor . Sigara içen kişiler , özellikle kadınlar , sigarayı bıraktıklarında kilo almaktan korkuyor . Alınan kiloların , sigarayı bırakmanın bedeli olduğu düşünülüyor . En azından bu , sigaraya yenik düşmenin utancını örten geçerli bir neden olarak ileri sürülüyor . 14 MADDE BAĞIMLILIĞI BİR İNKÂR HASTALIĞI DIR Yeni aldıkları kanepeye daha ilk gününde bir sigara yanığı kondurmayı başarmıştı Sedat . Eşi bas bas bağırıyordu : Evde üzerinde sigara yanığı olmayan hiçbir şey bırakmadın . Bıktım senin şu sigarandan . Bize ve çocuklarına acımıyorsan , kendine acı . Atın ölümü arpadan olsun sözü dilinden düşmeyen Sedat , zehirli arpasının aynı havayı soluyan ailesini de zehirlediğini düşünmüyordu . Madde bağımlıları bencil olur . Sedat sigaranın sağlığa hiç de abartıldığı kadar zararlı olmadığını savunuyor . Yirmi beş yıldır sigara içtiği halde sağlığının iyi olduğunu , sigara öksürüğüne bile sahip olmadığını söylüyor . Sedat'ın sağlığımda bir şey yok demesi , gökdelenin tepesinden düşen insanın yirmi beşinci katın hizasına geldiğinde , şimdilik iyiyim , henüz bir sakatlık yok demesine benziyor . Gerçi daha geçen hafta araba kullanırken sigarasını yakmak için gözünü bir an yoldan ayırdığında geçirdiği kaza sağlığına çok zararlı olabilirdi ama o sayılmazdı ! Evde olduğu gibi , araba kullanırken kaç kez koltuklara sigaranın ateşini düşürmüş , bir yandan direksiyon hakimiyetini kaybetmemeye dikkat ederken , diğer yandan da ateşi bulup söndürmeye çalışmıştı . Ama sağlığına henüz bu da kalıcı bir zarar vermemişti ! Sigara bağımlıları tıpkı Sedat gibi , öksürmüyorlarsa ve henüz ölmemişlerse sigaranın onlara zarar vermediğini düşünür . Sigaranın bazı insanlara zarar verip bazılarına vermediğini sanırlar . Kendileri hep zarar görmeyen gruba dahildir . Öksürük , sigaranın ciğerlere verdiği zararının had safhada olduğunun göstergesi değildir . Öksürmek bedenin ciğerlerdeki zararlı maddeyi atma refleksi , ciğerlerdeki birikmiş zehirden kurtulma çabasıdır . Bazı insanlarda bu refleks iyi çalışmadığı için öksürmezler . Bu da , Sedat gibi sigara bağımlılarını sağlıklarının iyi olduğu konusunda yanılgıya düşürür . Sedat son yıllarda o çok sevdiği futbolu oynamaktan ve diğer spor etkinliklerinden de vazgeçti . Kendisini yemeğe ve içkiye verdi . Bu davranışını ilerleyen yaşına bağlıyor ; sigaranın neden olduğu uyuşukluk ve enerji eksikliğinden kaynaklandığını düşünmüyor bile . Hem zaten topun peşinden koşabilecek kadar güçlü ciğerlere sahip değil artık . Sedat'a göre , hafiften başlayan damar sertleşmesinin ve kalp tıklamalarının da sigarayla ilgisi yok . Babası da kalpten ölmüş . Bizim ailenin erkekleri genetik olarak kalp hastalığına yatkın diyor . Sedat babasının da sigara tiryakisi olduğunu hatırlamak istemiyor . Madde bağımlıları maddeleriyle ilgili gerçekleri yadsıma konusunda uzmandır . Madde bağımlılığı bir inkar hastalığı dır . İrade Yöntemi ile Bırakmak Bülent annesini akciğer kanseri nedeniyle toprağa verdiği gün sigarayı bıraktı . Bülent sigara içme hakkı nı kaybettiği için öfke duyuyordu . Ancak iradesi güçlü bir erkekti . Bir kötü alışkanlığın üstesinden elbette gelebilirdi . Bülent sigaranın kötü alışkanlık değil , madde bağımlılığı sorunu olduğunu bilmiyordu . . . Bir yıl sonra yine sigara içme hakkı nı kullanmayı seçti . Mine bekar bir genç kadın . Uzun zamandır bütün istediğinin ailesiyle oturduğu evden ayrılıp tek başına yaşayabileceği bakla oda nohut sofa bir yere çıkmak olduğunu söylüyordu . Ama aldığı düşük maaşla iyi bir semtte kira ödemesi mümkün değildi ki . Yakın bir dost Mine'ye bahçe içinde mini minnacık şirin bir ev haline getirilmiş müştemilat dairesini elektrik - su - ısıtma dahil düşük bir kira karşılığı verebileceğini söyledi . Mine'nin kira bedelini bütçesinden ödeyebilmesi için bir şeylerden özveride bulunması gerekiyordu . İlk aklına gelen şey sigarayı bırakmak oldu . Zaten sigarayı gereksinim duyduğu için değil , zevk için içiyordu . Sigara için kira bedeline yakın bir para harcıyordu . Böylece hem kötü bir alışkanlık tan vazgeçmiş , hem de tek başına yaşama hayalini gerçekleştirmiş olacaktı . Ama sigarayı bırakmak için böylesine zorlanacağını hiç düşünmemişti . İradesi onu ancak üç ay sigaradan uzak tutabildi . Mine evden vazgeçerek ailesinin evine geri döndü . Bülent ve Mine sigarasız bir yaşamın yararlarına odaklanmak yerine , sigarayı bırakarak özveri de bulunduklarını düşünüyorlardı . İradeleri ile uzun süre sigarasızlığa dayanırlarsa sigara içme arzularının kendiliğinden yok olacağına inanıyorlardı . Nikotinin fiziksel bağımlılığını aşmak üç - yedi gün , bedenin nikotinden temizlenmesi ise üç hafta sürer . Ama psikolojik bağımlılık ancak zihinsel olarak bitirilebilir . Bunun için sigaranın insana zevk verdiği yanılsamasından kurtulmak gerekir . İrade , sigarayı bırakmak için gereklidir . Ama sigarasız bir yaşam sürdürmek için yeterli değildir . Bunun için düşüncelerin değişmesi gerekir . Sigarasız bir yaşamın yararlarına odaklanmış insanın bir süre sonra irade gücünün gardiyanlığına da ihtiyacı kalmaz . İşte o zaman sigara içme arzusu kendiliğinden yok olur . Eğer sigarayı bırakanlar başlangıçta duydukları sigara içme arzusunu sürekli hissedecek olsaydı , milyonlarca kişinin sigarayı bırakması mümkün olabilir miydi ? 15 SİGARA AZALTILARAK BIRAKILIR MI ? Seda günde bir paket içtiği sigarayı azaltarak bırakmaya karar verdi . Planına göre her gün birer tane azaltarak 21 günde sigarayı bırakmış olacaktı . İlk bir hafta plana uygun gitti . Seda zamanının çoğunu günde kaç tane ve ne aralıklarla içeceği gibi detaylı sigara içme planı yaparak geçiriyordu . Zihni sürekli sigarayla meşguldü . İşte patronunun onu haksız yere azarladığı günün akşamı Seda bir şişe şarapla bir buçuk paket sigarayı bitirdi . Sigarayı azaltma çabaları hem başarısızlıkla sona ermeye mahkumdur hem de büyük işkencedir . Bir alışkanlığı azaltarak değiştirebilirsiniz . Örneğin , telefonda uzun konuşmaya alışkın biriyseniz konuşma sürenizi azaltarak bu alışkanlığınızı değiştirebilirsiniz . Ama bağımlılığın temelinde daha az değil , daha fazla istemek vardır . Sigarayı azaltarak içmeyi ömür boyu sürdürme hayalini kuran insanlar da vardır . Bu asla mümkün olamaz . Çünkü yaşam boyu irade ve disiplin gerektirir . Sigarayı bırakacak kadar iradeniz yoksa , azaltacak kadar hiç yoktur . Sigarayı azaltarak bırakan az sayıda kişinin ortak özelliği , sigarayı tümüyle bırakmayı çok kısa bir sürede gerçekleştirmiş olmaları . . . Sigarayı azaltma çabasının eziyetine katlanmaktansa , tümüyle bırakmanın daha kolay olduğunun farkına varmışlardır . Sigarayı azaltmanın bir yolunun da normal sigaradan düşük nikotinli sigaraya geçmek olduğu sanılır . Ergün de böyle düşünmüş . Ama sigara tüketiminin günde bir buçuk paketten üç pakete tırmandığını söylüyor . Sigara içmenizin tek nedeni var : vücudunuzun ihtiyacı olan nikotini temin etmek . Ama bir buçuk paketle ama üç paketle . . . ABD'de ve ABD dışında satılan Amerikan sigaraları arasında tat farkı olduğunu içen herkes bilir . Peki bu farkın , ABD dışında satılan sigaralara konulan bağımlılık yaratan katkı maddelerinden kaynaklandığını da biliyor musunuz ? Nikotin , sigara bağımlılığı yaratır , katkı maddeleri ise Amerikan sigaralarına bağımlı olmayı garanti eder . Uygar ülkelerde sigara tüketimi azalırken geri kalmış ülkelerde artması bilinçli atılan adımlarla gerçekleşiyor . Uyuşturucu ve uyarıcı madde pazarının tatlı karından insanların sağlığı adına vazgeçilir mi ? Kendi vatandaşlarını sigaradan vazgeçirmeye uğraşan ABD , iç pazardaki kar kaybını telafi etmek için dış pazara yöneliyor . Geri kalmış ülkelerin cahil yığınlarını sigara bağımlısı yapmak kolaydır . Fakirin derdi çoktur ; sigara efkar dağıtmaya iyi gelir ! Sigara firmaları spor ve kültür gibi , kendileri ile hiç ilgisi olmayan faaliyetlerin sponsorluğunu üstlenerek reklamlarının yapıyor . Hem genç nesli yani potansiyel müşterilerini kazanmaya çalışıyorlar hem de sigaranın bilinçaltında spor ve kültür gibi olumlu kavramlarla özdeşleşmesini sağlıyorlar . Siz hiç Parliament Sinema Kulübü'nün sundukları arasında kahramanların sigara kullanmadığı bir filme rastladınız mı ? İnsanlarda sigaranın kötü bir alışkanlık değil , bir madde bağımlılığı olduğu bilincinin geliştiğini gören sigara firmaları pazarı kaybetmemek için nikotini , katranı azaltılmış sigara üretiyorlar . Düşük nikotinli sigara , ABD'deki yıllık sigara tüketiminin yüzde kırkını oluşturuyor . Bu , her yüz kişiden kırkının düşük nikotinli sigara içtiğini mi gösteriyor ? Hayır ! Bu markaları tercih edenler , Ergün gibi daha fazla paket tüketiyorlar . Yani zavallı sigara bağımlısı , sağlığını korumak aldatmacası ve sağlığına bile bile verdiği zararın suçluluk duygusuyla bu markaları içiyor . Bedeninin ihtiyacı olan günlük nikotin dozunu alabilmek için düşük nikotinli sigaradan daha fazla miktarda içerek daha fazla para harcıyor . Sigara firmaları , bağımlıların zayıf noktalarını kara çevirmeyi çok iyi biliyor . Düşük nikotinli sigara içerek kendilerine iyilik yaptığını sanan bağımlıların bilmediği bir şey daha var : Tütünün nikotin ve katranını azaltmak için yapılan kimyasal işlemlerde kullanılan maddelerin zararı nikotin ve katrandan hiç de az değil . Hatta daha fazla . İnsanların yağmurdan kaçarken doluya tutulduğu büyük aldatmaca . . . Aynı aldatmaca kafeini alınmış kahveler için de geçerli . Bir zararlı ama doğal madde olan kafeini çıkarmak için birçok zararlı ve kimyevi madde kullanılıyor . Zavallı tüketici de kafeinsiz kahvesini ve nikotini az sigarasını zevk almadan içerken , bu fedakarlığı sağlığı için yaptığını düşünerek teselli buluyor . Sigara firmaları insanların el - ağız alışkanlıklarına hitap etmek için zararsız otlardan yapılan , sıfır nikotinli sigaralar da üretip pazarlamaya çalışıyor . Yani hiçbir şekilde sigarayı bırakan müşterilerinden vazgeçmek istemiyorlar . İnsanların ellerinden sigara benzeri bir şeyi eksik etmedikleri sürece sigaraya geri dönmelerinin kesin olduğunu biliyorlar . Sigara içen her insan irade gücüyle sigarayı bırakmayı düşünür ya da bırakmayı dener . Bırakır . . . ve yeniden başlar . Oysa iradenizin gücüne güvenmek yerine , kendiniz için ne istediğinize odaklanmanız sigarayı bırakmanızı kalıcı kılar . İrade gücüyle sigarayı bıraktığınızda , bırakabildiğinizi kendinize kanıtlamış olursunuz . Bir gün sigara içmenizi gerektiren ( ! ) bir durum olduğunda , bırakmak benim için kolaydı , yeniden bırakırım diye düşünmeniz doğaldır . Süha böyle düşünerek üç sene sigarasız yaşamdan sonra babasını kaybettiği gün bir sigara yaktı . Süha'nın yeniden sigarayı bırakması için bir yedi sene daha geçmesi gerekti . Gurur İçin Bırakılmaz Oya , eşi ve en yakın arkadaşı sigarayı bıraktıkları için ben de sigarayı bırakmalıyım diyerek bıraktı . Kendi iradesinin de onlar kadar güçlü olduğunu kanıtlamak istiyordu . Sigarayı bırakmayı bir oyun olarak görüyordu . Oya on beş gün sonra sigaraya başladı . Eğer , kendi sağlığınızı ve yaşam kalitenizi gerçek anlamda umursamıyorsanız , gereken çabayı göstermeye hazır olamazsınız . Haşmet , sigarayı bırakmasının sorumluluğunu eşine devretti . Bana sigara içirtmemek için elinden geleni yapmasını söyledim . Hatta gerekirse ağzımdan çekip almalıydı . Bir süre sonra eşimden gizli içmeye başladım . Rahat sigara içebilmek için bir yerlere takılmaya başladığımdan eve geç geliyordum . Eşim gizli bir ilişkim olduğundan şüphe etmeye başlamıştı . Evet gizli bir ilişkim vardı ; sigaralarımla . . . Sigara asla sonuna dek gizli içilemez . Gizli gizli başlayabilirsiniz ama bir süre sonra herkes bilir . Korhan , sigarayı bırakabileceğini söyleyerek arkadaşıyla yüz milyon lirasına iddiaya girdi . İddia bir sene için geçerliydi . Korhan üçüncü ayda iddiayı kaybetti . Sigarayı sağlığınız için bile bırakmadıktan sonra , para ya da gururunuzu kurtarmak için bırakabileceğinizi mi sanıyorsunuz ? Korhan önce arkadaşından gizli içmeye başladı . Sonra da Off para için bu sıkıntıya değer mi dedi . Doktoru Suna'ya , sigarayı bırakması için bir süre kendisini meşgul edecek şeyler bulmasını önermişti . O da resim kurslarına katılmayı planlıyordu . Aynı doktor bir alkol ya da kokain bağımlısına da meşguliyet mi öneriyordu acaba ? Nezahat , sigarayı bırakmak için ününü duyduğu bir akupunkturcuya gitti . Ama sigarayı dört gün bıraktıktan sonra yeniden başladı . Demek ki akupunkturcu başarılı değildi . Mehmet , hipnozla bırakan bir arkadaşının önerisiyle aynı yöntemle sigarayı bırakmaya karar verdi . Kendisi için en ufak bir çaba göstermesi gerekmeden sigara arzusunu yitirecek olması ona cazip geliyordu . Bastır parayı , bırak sigarayı . Mehmet ikinci seansa gitmeye gerek bile görmeden sigarasını yaktı . Nezahat ve Mehmet gibi bağımlılar sigarayı bırakmak için bir uzmana giderek ücret ödemenin yeterli olacağını düşünüyor . Sigaraya başlayacak olurlarsa suçlayacakları birinin olmasının ücretini ödüyorlar oysa . Üstelik zaman ve çaba harcamadan , hiç sıkıntı çekmeden sigarayı kendiliğinden bırakma düşüncesinin hayali bile güzel . Hiçbir yöntem , madde bağımlılığını yenmek için kişinin kararlılığının , isteğinin , çabasının yerini alamaz . Ancak bu özellikleri destekleyerek bırakmayı kolaylaştırabilir . İnsan kurallara sığmaz ! 16 AKUPUNKTUR VE HİPNOZ Akupunktur ve hipnozun sigarayı gerçekten bırakmak isteyenlere büyük ölçüde yardımcı olduğu , bu konuda başarı oranının yüksek olduğu biliniyor . Ama Mehmet ve Nezahat gibi çocukça beklentileri olan kişilere hiç kimse , hiçbir yöntem yardımcı olamaz . Kolay , çabasız , en ufak bir sıkıntı çekmeden sigarayı bırakma metodunu keşfedecek kişinin servetinin Bill Gates'i aşacağı kesindir . Dünyada sigaradan daha yaygın kullanılan hangi uyarıcı ya da uyuşturucu madde var ki ? Sezen , ABD seyahatinden dönerken bavulunu nikotinli sakız kutularıyla doldurup gelmişti . Getirdiği bir yığın kutuyu görünce ona , nikotin kaçakçılığından yakalanmadığına dua et dedim . Şimdi siz Sezen'in sigarayı bırakacağına inanıyor musunuz ? Madde bağımlılığından kurtulmanın yolunun maddeyi bir başka formda almaktan geçtiğini sanmak , ancak bağımlı düşüncenin bir ürünü olabilir . Kutunun üzerinde , her biri dört miligram nikotin içeren sakızlardan günde yirmi dört taneden fazla çiğnenmemesi için ikaz var . Yani bir günde doksan altı miligram nikotinden fazla tüketmeyin , diyor . Bu miktar günde beş paket sigara içen birinin aldığı nikotinden bile fazla . Altmış miligram nikotin öldürücü dozdur . Ayda bir milyon dolarlık satış yapan şirket , bağımlının mantığının farklı işlediğinin bilincinde . Deri Üzerine Flaster Nicotine patch denilen , deri üzerine yapıştırılan flaster , sakızdan daha da tehlikeli . Deriden vücuda sürekli nikotin veren flaster yapışıkken bir de sigara içmeye kalkışan biri kalp krizi geçirebilir . Nikotin sakızı ve flasterinin reklamlarında minicik yazılarla , bu mamullerin sigara bırakma workshoplarına katılanlar tarafından destek olarak kullanılması öneriliyor . Ama o yazıları kaç kişi okuyor ? Bu mamuller , size sigarayı bıraktıktan sonra duygularınızla başa çıkma yöntemlerini öğretmiyor . İnsanın vereceği destek ve teşviki vermesi ise hiç mümkün değil . Ancak irade gücüyle övünen insanlara büyük ölçüde yardımcı olabilir ! Eroin bağımlısı eroini bıraktığında eski eroin çevresine girmediği takdirde eroin bulması mümkün değildir . Sigara ise her yerde . . . Sigarayı görmek , kokusunu duymak sigara arzunuzu sürekli uyandıracaktır . Bu yüzden sigara kullanmayan biri olmak her gün , hatta günde birkaç kez karar almanızı gerektiren bir süreçtir . Ama yalnızca bir süreçtir . Eğer , sigaranın güçlü bir bağımlılık problemi olduğunu yeterince ciddiye almazsanız , ciddi sağlık sorunlarınız olsa bile sigaraya yeniden başlayabilirsiniz . Sigaranın sizi öldürdüğünü bilmeniz yetmez , sizi yöneten maddenin gücünü kontrol altına almayı öğrenmeniz gerekir . İlaçtan Medet Ummak İnsanların beklentileri gerçekten ilginç . Otuz yıl boyunca günde bir buçuk paket sigaraya bağımlı yaşayan , sabah gözünü açtığından itibaren akşam gözlerini kapayana kadar , gittiği her yerde , yaptığı her şeyle birlikte sigara içiyor . O kadar ki , görümcesinin , mitoloji devrinde yaşamış olsaydı mutlaka seyyiat mucidesi lakabıyla anılacağı fikrindedir . On bir sene müddet o hane derununda geçen hayatının İhsan Bey'in hemşiresinin taht - ı zulm ü kahrında güzeran eylediğini belirtmekte , Mukadderat a yıllar sonra düştüğü 1321 ( 1905 ) tarihli bir notta acaba yazmak için de mi görümcemden ve zalim zevcimden korkuyormuşum ki burada esbab - ı ıztırabımı tarif edememişim demektedir . Hacı Salih Efendi'nin hanımı , İhsan Bey ve Besime Hanım'ın annesi Emine Hanım , daha oğlunun loğusalığına öldüğü için evde tek kadın otorite olmaya alışık , belli ki babası ve kardeşi üzerinde etkili Besime Hanım'ın , eve gelen genç ve güzel , o denli de kabiliyetli ve ilgi odağı bir gelin karşısında geliştirdiği psikoloji , bizim için ancak klasik gelin - görümce ilişkisi kalıplarına uygun bir tahmin olmaktan öteye geçemez . Kayınpederi Hacı Salih Efendi ile ilişkisi ise son derece iyidir Nigar Hanım'ın . Hastalığının son zamanlarında , yardım eden hizmetçiler de hastalandığı ve gittiği için Nigar Hanim'ın bakımı sadece annesinin üzerine kalmıştır . Kocası ve ailesinin Rumelihisarı'ndaki sahilhaneye taşınmaları üzerine Nigar Hanım da mecburen çocuklarından ayrılarak ve sedye ile tekrar Ada'ya , babasının evine götürülür . Bir müddet sonra İhsan Bey'e bir mektup yazarak ya kendisi alıp gelmek ya da göndermek suretiyle çocuklarını ister . Bu mektuba bir cevap gelmediği gibi , Nigar Hanım'a bugünlerde İhsan Bey'in beş seneden beri bir kadınla sürdürdüğü gayr - i meşru birlikteliğin meşru zemine döküldüğü söylenmektedir . Bunun üzerine on bir seneden beri çektiği bütün acıların ve yaptığı fedakarlıkların , hatta hasta bir kadın haline gelmiş olmasının mükafatının bu olduğunu düşünerek , feda edilecek başka bir şeyi de kalmamış bulunduğundan , Ada'dan dönüşte Divanyolu'ndaki eve değil , babasının evine gider . Ada'ya sadece sırtındaki gecelik gömleği ile götürülmüş bulunduğundan ve dönüşünde kendisine eşyalarından hiçbir şey verilmek istenmediğinden , lazım gelen her şey yeniden yapılır . Sekiz ay sürecek ayrılık esnasında bütün rica ve niyaz ve istirhamat beyhude olur , Nigar Hanım'a çocukları gösterilmez . Kendisine zaman zaman emirnameler yağar , ya evine dönmesi ya da hakkında muamele - i şedide de bulunulacağı yazılıdır bunlarda . Fakat Nigar Hanım'ın tutumunda bir değişiklik olmayınca bir gün İhsan Bey çıkagelir , karşılıklı konuşurlar . Nigar Hanım'ın tavrı kesindir , bir daha görümcesiyle aynı evde oturmak istemediğini söyler . İhsan Bey bu isteği kabul etmiş gibi görünür ve Nigar Hanım'ın baba evine gelip gitmeye devam eder . Arkadan gelen günlerde gelişen olaylar , İhsan Bey namına tam bir tutarsızlık arz eder . İhsan Bey evvela elinin darlığından bahisle , Nigar Hanım'daki bazı mücevheratı rehine koymalarını teklif eder , ret cevabı alınca bir ay görünmez . Yazdığı bir mektupta ya Nigar Hanım'ın ya da kendi babasının evinde yaşamalarını teklif etmektedir . Yine , ret cevabı alır . Birkaç gün sonra Besime Hanım'ın bizzat gelip beraber dönmelerini rica etmesi Nigar Hanım'ı epeyce yumuşatmış olmalı ki , çocuklarına karşı son bir fedakarlık olmak üzere yine o haneye avdet eder . Ancak zaman içinde İhsan Bey'in gece gaybubetleri hemşire hanımın eziyetleri ile birleşince ve sinirleri iyice bozulunca Nigar Hanım , üç ay sonra tekrar baba evine döner . Bu kez de , ilk ayrılıkta olduğu gibi eşyasını almadan çıkmış olduğundan , kendisine evde bıraktıklarından hiçbir şey verilmek istenmez . Bir mektupla eşyasını istediğinde , zevcinden , Münir'in doğumunda verilmiş olan tuğranın kendisinde bulunduğu , onu iade etmesi halinde eşyanın gönderileceği cevabını alır . Bu tavır Nigar Hanım'ı ne kadar dil - gir , ne kadar dil - hun eyler : Ah ben neler çektim . O sırada Mabeyn - i Hümayun - ı Hazret - i Mülukane'ye mensup bir zat - ı ali - kadir bir yerden bu durumu duyup emir vererek eşyanın gelmesini sağladığı gibi , ara sıra ciğer - parelerinin dahi kendisine getirilmesini sağlayarak hamiyet ve insaniyet göstermiştir . Lakin bu yardımın da salt hamiyet ve insaniyet adına yapılmadığı , Nigar Hanım'ın farklı kalem farklı zaman notlarından birinden anlaşılmaktadır : Bu lutf - ı leimin sebebi de bilahare tebeyyün etti . Lakin , niyeti Nigar Hanım'ı incittiği anlaşılan lutf - ı leim sahibinin beklentilerini tahmin etmemiz pek zor olmasa da kimliğini kolay tahmin edemiyoruz . Ancak bu gibi bir muhatabın , Nigar Hanım'ın İhsan Bey'e karşı direncini zayıflatma noktasında rol oynadığı düşünülebilir . İdam ve sürgün dahi etseler asla ! Bütün bu macera boyunca İhsan Bey'in , Nigar Hanım kadar , hemşiresi ve diğer eşinden aynı derecede etkilendiği ve bu yüzden sebatsız davrandığı görülmektedir . Sözgelimi ayrılığın dördüncü ayında ansızın çıkıp gelerek Nigar Hanım'a idam ve sürgün dahi etseler asla kendisinden vazgeçmeyeceğini söyleyerek , yalıda ya da Nigar Hanım'ın babasının evinde birlikte yaşamayı teklif etmekte , bu vaatleri belgelemesi istenince kayıplara karışmaktadır . Nigar Hanım bir mektupla bu sessizliğin nedenini sorduğunda ise , son cümlesi imalı bir varak - pare gönderir . Nigar Hanım tarafından İhsan Bey'in kalbindeki kin ve adavetini gösteriyor olarak yorumlanan söz konusu cümle şu : Mehtaplar , Ada seyahatleri , dere yarışları . Sayf geçti . Şita dahi nasıl olsa geçer , değil mi güzelim ? Anlaşıldığı kadarıyla İhsan Bey , Nigar Hanım'ın dönemi için renkli sayılabilecek sosyal yaşamını , kendi tavırlarının yorumu hususunda mazerete dönüştürmek niyetindedir . Buna cevap olarak da Nigar Hanım , mevsim - i şitanın sıcak salonları çok defa sayfın mehtablarına tercih olunduğu herkesce malum olduğundan ; bu sual ve cevap ise birbirlerine karşı kin ima ettiğinden , kendisiyle bir hane derununa girmek birbirini cehenneme mahkum etmek olur kanaatiyle , teklifi tümden reddeder , Allah'a tevekkülle babasının evindeki yaşantısına devam etmeye karar verir . Karı koca arasında imalı , iğneli ama epeyce edebi bu gibi mektuplar gelip giderken , Nigar Hanım'ı asıl rahatsız eden şey çocuklarının yokluğundan doğan acıdır . Yaz geçer , eylülde , Emirgan'da tutulmuş olan yazlıktan Taksim'e dönülür ve İhsan Bey'e bir mektup yazan Nigar Hanım , ondan tekrar çocuklarını göndermesini ister . Aldığı cevap oldukça serttir : Çocuklarını seven bir valide onlardan tebaüd etmez . Buna dair ne şifahi ve ne de tahriri haberler gönderip vicdanımı rahatsız etmeyiniz . Eger itilafkarane bir teklifiniz var ise onu beyan etmenizi ihtar ederim . İhsan Bey bu kez , kolay vazgeçemeyeceğini anlamış bulunduğu Nigar Hanım'la tekrar biraraya gelmek için , onun annelik duygularından istifade etmeye çalışmaktadır . İstediği olur da çok geçmeden . Nigar Hanım çocuklarından ayrılığa daha fazla dayanamaz ve her çi bad - abad tevekkülen tealallah diyerek , İhsan Bey'e , teklifini kabul ettiğini yazar . Garip ki , teklifinin kabul edilmemesi halinde canına kıyacağından defalarca bahsetmiş olan İhsan Bey , bu kez ayrı eve çıkmalarının kapıdan maaş alamadığı için mümkün olmadığını bildirir . Nigar Hanım'ın tekrar Divanyolu'ndaki haneye dönmek hususunda , ret cevabı göndermesi üzerine ise , iki gün sonra ağlayarak gelir , kendisini asla terketmeyeceğini , kış geçinceye kadar sabır etmeleri gerektiğini , müsaade edilirse her akşam geleceğini ve çocuklarını yarın göndereceğini söyler . Bekler ve ümid ederim . Zira bir kere senin oldum Bu kadar çapraşık gelgitler içinde Nigar Hanım aşkla kabul eder İhsan Bey'i ve ona şu cevabı verir : Bekler ve ümid ederim . Zira bir kere senin oldum . Senden gördüğüm hukuk - şikenlikleri ilel - ahir - il - ömr unutmamakla beraber yine beni senden başka kimse bahtiyar edemez . Nigar Hanım , Mukadderat ı kaleme aldığı sırada , bu cevabı za'f - ı kalb olarak nitelediğine ve sürekli gelgitler arasında affa hazır bir yanının bulunduğuna bakılırsa , İhsan Bey'i gerçekten sevmiş olmalıdır . Zaten bu yazıda o zamanlar İhsan'ı sinnimin müsaade ettiği derecede , sonraları ise son derecede sevdim demektedir . Çocukları Nigar Hanım'ın baba evine gönderen İhsan Bey , on beş gün birlikte kaldıktan sonra görünmez olur . Çocukların geri gönderileceği gün Münir dönmek istemeyince Nigar Hanım memnuniyetle onu alakoyar ve 1 Kanunısani 1302 ( 13 Ocak 1887 ) tarihiyle Beyoğlu civarında bir Fransız mektebine verir . İhsan Bey zaman zaman eve gelmektedir . Bunların birinde sarhoştur . Ağlayarak kız kardeşinden şikayet etmekte ve onun , pederi üzerindeki etkisinden çekinmekte veya çekiniyor gibi görünerek Nigar Hanım'ı oyalamayı tercih etmektedir . Ortalıkta dolaşan dedikodulardan birisi de metresi olan kadının Divanyolu'ndaki haneye yerleştiği şeklindedir . Nigar Hanım bunun aslını sorduğunda ise , net ve tatminkar bir cevap alamamaktadır . Fakat o , hala çocuklarının babası konağa gelip gittikçe güler yüz göstermeye çalıştığını ifade ederek Mukadderat ı bitirmektedir . Nigar Hanım , Mukadderat ismini verdiği anılarını tamamladıktan birkaç gün sonra günlüğünü tutmaya başlar : 12 Kanunısani 1302 ( 24 Ocak 1887 ) ; 25 yaşındadır . Bu günlük Nigar Nanım'ın kendi gündelik yaşantısı kadar , döneminde aynı sosyal gruptan herhangi bir kadının yaşantısını da yansıtabilir bize . Öyle ki , günleri birbirine çok benzer bu yaşantıyı dönem dönem ortak metinlere dönüştürmek mümkün olabilmektedir . Ortak Metin Sözgelimi ilk sekiz defterden ( 1887 - 1890 ) babasının yanında bulunduğu dönemlere ilişkin ortak bir şema çıkarmaya çalışalım : Sabahları geç uyanır Nigar Hanım bu yıllarda ve kalkar kalkmaz ilk işi , günlüğe Fransızca imlasıyla giren toilette ini [tuvalet] yapmaktır . Ev içinde robe de chambre [bir tür ev içi giysisi] ile dolaşmayı sever . Zaman zaman kendisi veya İhsan Bey için robe de chambre dikerken ve marka işlerken görürüz onu . Sütünü ya da cafe au lait yani sütlü kahvesini içer . Sonra piyano talimine gelir sıra . Bir iki saat sürer bu . Ardından annesinin odasına girer . Bir müddet sohbet edilir , görüşülür . Vakt - i zuhr münasebetiyle dejeuner edilir , yani öğle yemeği . Yemekten sonra sokağa çıkar Nigar Hanım . Çocuklukta İbrahim adlı uşağın kendisini gezmeye götürdüğü günler sevincinden uçan mizaç , bu zevkinden ömür boyu vazgeçmeyecek ve gezme , görüşme , misafirliğe gitme ve misafir ağırlama , davetlere , çaylara katılma , kısacası insanlarla ilişki , hayatının en belirgin ekseni haline dönüşecektir . Bazı günler havanın adem - i müsaadesi nedeniyle evde kalmak zarureti hasıl olur . Epeyce sıkıldığı böyle günlerde genellikle zamanını dikiş alır . Madam Garos'un okulunda öğrendiği dikiş Nigar Hanım'ın ömür boyu terk etmeyeceği uğraşlardan birisi olarak onu daima oyalayacaktır . Münir'e bir palto biçer sözgelimi ya da babasına bir başlık . Okumak , yine ömür boyu terk etmeyeceği uğraşlardan birisidir , günlüğün çok sahnesinde okumaktadır . Akşam üzeri yine piyano talim eder . Havanın çok kötü olduğu sayılı günler dışında mutlaka ve mutlaka evden çıkar . Ya Beyoğlu'nda biraz emplette [alışveriş] yapılır , ya bir dosta uğranır . Gençlik yıllarında bu çıkışlar bir mesire yerine ise yalnız gerçekleştirilemez . Yanında ya hizmetçilerden ya çocuklarından biri , hemen daima iki gözü , ciğer paresi , Münirciği bulunur . Gidilen yerden , özel bir durum yoksa mutlaka güneş batmadan , yani alaturka saatle on ikiden evel dönülür . Gece , Münir'in Türkçe dersine nezaret eder , sıklıkla misafir gelir , ya da yine okuma , piyano veya dikişle yatma vakti getirilir . Konuklarına kendi şiirlerinden okur , piyano çalar . Bazen eve modiste [terzi] gelir , bazen kendisi kunduracıya giderek pontoufle [bir tür terlik] ısmarlar . Sıklıkla şiir yazar ve genellikle uyumadan önce olur bu . Uyumadan önce günlüğünü yazmayı da ihmal etmez ve yatakta okur . Bunun çok kez uykuyu davet için bir niyet taşıdığı da anlaşılmaktadır . Çünkü Nigar Hanım'ın bütün ömrü boyunca ve bir hastalık boyutunda uykusuzluk tarafından kuşatıldığı bellidir . Öyle ki , rahat uyuyabilmiş olmak bir memnuniyet kaynağı olarak kaydedilir defterlere : Cenab - ı Hakk'a hamd olsun birkaç gecelerden beri yalnız bu gece birkaç saat rahat uyku uyuyabildim ( 17 Kanunısani 1302 ( 29 Ocak 1887 ) ] . Evlilik Fırtınaları Hane - i pederde günler böyle birbirine benzer biçimde geçerken , Nigar Hanım için , daha evvel işittiği fakat doğruluğundan emin olamadığı bir husus aydınlığa kavuşur : İhsan'ın , maitresse [metres] sıfatıyla görüştüğü kadını gerçekten akd - i nikah ederek Divanyolu'ndaki haneye aldığını , gözleriyle gören bir konuktan öğrenerek ye's - i külli içinde kalır . Üstelik bir gece kendisine ikinci hareminin adıyla hitap eden İhsan'ın nezdine dönüp dönmemek hususunda artık kararsızdır . Babası , bu durumda İhsan'ı kendi evinde görmeye tahammül edemeyeceğini açık bir dille Nigar Hanım'a anlatmıştır . Özel hayatında bütün bu fırtınalar devam ederken , on dört yaşından beri şiir yazan , fakat bunları biriktiren Nigar Hanım , Efsus adını vermeyi düşündüğü bir şiir mecmuasının basımı için kitapçı Karabet'i çağırarak görüşür [ 28 Şubat 1302 ( 12 Mart 1887 ) ] . Aman Allahım , ne canhıraş bir heyet teşkil etmiştik Bu günlerde Efsus'un yayımı macerasından çok , İhsan Bey'le meşgul görünmektedir Nigar Hanım . Bir gün Necib'in gazinosunun önünden geçerken İhsan'ın orada oturduğunu görür . Epey heyecanlandırır bu tesadüf onu . İhsan Bey de aynı heyecanı paylaşmış olmalıdır ki dönüşte hala aynı yerdedir ( 6 Mart 1303 ( 18 Mart 1887 ) ] . Ardından Nigar Hanım'la bir mülakat talebinde bulunur . Ama randevusunu aldığı mülakata gelmekte nazlı davranarak Nigar Hanım'ı epey bekletir ve üzer [ 11 Mart 1303 ( 23 Mart 1887 ) ] ve ancak dört gün sonra çıkagelir . Üstelik , kışı böylece geçirdikten sonra çıkacakları müstakil ev için bir miktar eşyayı da göndererek . Bu , beraberliğin somut bir habercisidir , heyecanlanırlar . Münir'in gözceğizlerinden akıtıverdiği dürdane - i sirişk her ikisini de ağlatır . O kadar saatlerle ağlarlar ki Nigar Hanım , o gece günlüğüne aman Allahım , ne canhıraş bir heyet teşkil etmiştik diye yazmaktan kendisini alamaz . Tam bir mutlu buluşma tablosu çizilir : Yemekte mutaddan ziyade şarap , nedamet beyan eden mahcup bir zevc . İhsan Bey , gideceğine yakın , Nigar Hanım'ın men etmesine aldırmayıp ayaklarına kapanıp öpmesiyle Nigar Hanım'ın içindeki son direnci kırmayı da başarır : Aman ya Rabbi , nedir bu adamın benim üzerimdeki tesiri ? ( . ) Bütün günümüz bizim için bari - i saadet olabilecek ahvalin zikriyle geçti demektir [ 15 Mart 1303 ( 27 Mart 1887 ) ] . Bundan sonra güzel günler gelir . İhsan Bey , baba evine , kadın gönderilmedikçe o haneye gitmeyeceği haberini göndererek Nigar Hanım'ın yanında kalmaya başlar . Yeniden eşya dizilir , hazırlıklar , görülür son hızla . Kağıthane'ye gidilir gezmelere ve Nigar Hanım bol bol şiir yazar , karşılıklı şiir okurlar , gelmiş ve geçmişten bahsederler . Gerçi Nigar Hanım kararsızlıklar içinde , Allahım , sana ne türlü tazarru ve niyaz edeceğimi şaşırdım . Nasıl dilersen öyle yap [11 Nisan 1303 ( 23 Nisan 1887 ) ] , diyecek ve terk edilen ma'hude İhsan Bey'e tehdit haberleri gönderecek , yakınlarda ikamet etmekte olan bir sihirbazın evine dahi gelecektir [11 Nisan 1303 ( 23 Nisan 1887 ) ] . Anlaşıldığı kadarıyla Nigar Hanım'ın gerek yalısı ve gerekse bahçe , iki avlu ve sarnıcı olan , yatak odaları ve piyano odası yukarda bulunan konağı iç mekan olarak çok büyük değildir ; ama o bilinçli bir döşeme ile kullanılır ve rahat kılmasını bilmektedir . Nigar Hanım'ın salonunu görmüş insanların kaleminden çıkma yazılarda , salonu gösteren fotoğraflar gibi , dikkatimizi ilk çeken şey etraftaki dekoratif eşyanın ve duvarlardaki resimlerin , fotoğrafların bolluğudur . Ruşen Eşref , Nigar Hanım'ın salonunda gördüğü eşyaları oldukça detaylı biçimde tasvir eder : Mor kadife perdelerin yaldız kornişlerine dirsek dayayarak . yerlere sallanan kürt cicimi perde , arkasında kozözlü bir cumba saklıyor . Yaldız konsol , yaldız çerçeveli ayna , konsol mermerinde kırmızı şişeli kırmızı lambalar , boş şekerleme kutuları taçlı kartvizitler . . . Duvarlar dolu , dolu , dolu . . . Veliaht fotoğrafları , şehzade fotoğrafları ; sivil , asker , sırmalı , nişanlı , ekabir fotoğrafları . . . . Kırmızı kadifeli sütunlar üzerinde tenteneli küçük şemsiyenin gölgesine barınmış Mısırlı prensesler ; yaldız çerçeve içinde Carmeri Silva , Pierre Loti , Paul Bourget , Sully Prudhomme daha bilmem hangi yabancı edebiyatın hangi mektebine hangi nesline mensup bir şair . . . Sonra bizim edebiyatımızın ileri gelenleri , Tanzimat'tan başlayarak Şinasi dışında Namık Kemal , Abdülhak Hamid , Recaizade Mahmut Ekrem , Ahmed Mithat , Ahmet Rasim ve daha bilmem kim , bilmem kim . . . Sonra Fikret dışında hemen Cenab'ıyle , Halit Ziya'sıyle , Faik Ali'si ve Süleyman Nazif'i ile bütün Edebiyat - ı Cedide ve yine şehzadeler , sultanlar , hidivler , elçiler . . . Hepsi böyle resimlerini kendisine armağan etmiş , imzalamış kimseler . Uçuk , solgun , parlak , donuk , çerçeveli , çerçevesiz . . . Tavanda billur hevengi , duvar kenarlarında kadife kanepeler , yaldızlı iskemleler , kırmızı çiçekli halının ortasında büyük ve heybetli bir krizantem gibi tekrar abajurlu bir lamba , sütun sigara tablası , çini kase , etajer . . . Köşede Japon paravanaları , çiçek sepetleri . . . İşte böyle . birkaç metrekarelik bir saha içinde müthiş surette kalabalık fakat latif bir oda . . . Nergisi nesrinin bir cümlesi gibi terkipli , ıstılahlı ve alabildiğine uzatılmış , genişletilmiş ; renkli , edebiyattaki seci sanatı gibi düzenli ve ahenkli ; eski edebiyattaki mülemma sanatı gibi her şeyden , her çeşitten bir şeyi içinde bulunduran bir salon . . . Her tarafında bir sürü güzel ve seçkin hırdavat ve bunların arasında Nigar Hanımefendi . Nigar Hanım'ın iki salonu vardır ve bunların tanzimine çok önem verir . Kendisi yetiştirilmesinden gelen bir etki ile , erkekten kaçmayan Nigar Hanım ; Müslüman kadın konuklarının bu hassasiyetine titizlikle önem verdiği için salonlarından biri erkek yanına çıkmayan hanımlara mahsustur . Günlüğünde hiçbir hanımı evimde ricalden kimseye tesadüf ettirmediğim ifadesi geçmektedir [31 Agustos 1332 ( 13 Eylül 1916 ) ] . Ama mesturiyet nedeniyle salondan salona koşuşturmak bazen onu yorgun düşürür 12 Haziran 1917 ) . Leyla ( Saz ) Hanım'ın oğlu Yusuf Razi ( Bel ) Bey Nigar Hanım'la ilgili bir anısında bu noktaya dikkat çekmektedir : Nigar Hanım'ın kapısı her gün herkese açıktı . ( . ) Ben bu salona sık sık giderdim . Yalnız bu salon bizlere dörtten sonra açık bulunurdu . Bunu merak ettim . Bir gün saat ikide gittim . Aman efendim , Nigar Hanım'ın bu idareciliğine bayıldım billahi . Meğerse saat dörde kadar Nigar Hanım erkekten kaçan kadınları kabul edermiş . Onların dertlerini dinler hepsine lazım gelen nasihati yapar , yol gösterirmiş . Leyla Hanım tasdik etti : Bir salonda yüz kişi bile olsa , hepsine söz yetiştirir ve zarafetle idare ederdi . Hikmet Feridun , Nigar Hanım'ın salı toplantıları hakkında en yakınlarından saygın bir zat bu toplantıları bana öyle anlattı diyerek , yazık ki adını vermediği bu zatın verdiği ikinci ağızdan bilgileri nakletmektedir : Bu iki salon evin bütün cephesini teşkil ederdi . Biri büyük ; öbürü nispeten küçük salonlardı . Bazen kalabalığa karışmak istemeyen , erkekten kaçan veya onlardan sıkılan olursa küçük salona alınırdı . Burası aynı zamanda şairenin yazı odasıydı da . Öteki salonda daha büyük bir kalabalık olurdu . Nigar Hanım her iki salonu da pek güzel idare ederdi . Mesela küçük salonda bir müddet oturduktan sonra itizar eder , öteki salona geçer , orada da bir müddet konuşur , tekrar gelirdi . Misafirlerle meşgul olacak başka bir yardımcısı bulunursa tabii daha az yorulurdu . Misafirler birbirleriyle hep birlikte oturacak kimselerse mesele kalmazdı . Esasen daha ziyade işte bu gibi vakitlerde Nigar Hanım'ın salonu edebi salon , bir edebiyat mahfili halini alırdı . Dostları memleketin en meşhur kalem sahipleri ve nihayet kendisine takdim edilmesini isteyerek arkadaşları tarafından getirilmiş münevverlerdi . Recaizade Mahmut Ekrem Bey'in oğlu Ercümend Ekrem , ilk kez babası ve ağabeyi Nejat'la gittiği Nigar Hanım'ın konağında , yüksek bir zevkle döşeli loş bir salonda ikram edilen şekeri aldıktan sonra ağabeyiyle bir köşeye çekilmiştir . Çoğu kendilerine yönelik birtakım iltifattan ibaret genel konuşmalardan sonra sohbet edebileşmiş olacak ki , Nigar Hanım şiir okumaya başlamıştır : Aksini hala kulaklarımdan gideremediğim tatlı ve heyecanlı bir ses şiirler inşadına başladı . Dikkatimi denizden geçen kayıklardan ister istemez ayırdım ve mealini o zaman pek anlayamadığım fakat ahengine kapıldığım mısraları içime sindire sindire dinledim . Salı kabullerinin vazgeçilmez ikramı çaydır ve yanında mutlaka kurabiye türünden bir şeyler bulunur . Servisi hizmetçinin titizlikle gerçekleştirememesi Nigar Hanım'ın korkulu rüyasıdır . Özellikle Cihan Harbi yıllarında sık sık da korktuğuna uğrar . Çay vakti geldi mi felaket . Çünkü bu yokluk ve pahalılıkta tedarik ettiği çayı hizmetçi hakkıyla demleyememektedir . Soğuk , yani bihakkın kaynamamış suyu haşlayıp berbat ediyor . Demlemeyi bilmediği gibi servisi de bilmeyen hizmetçi bir keresinde Nigar Hanım'ın bütün gün çay demleyip misafirlerine bizzat ikram etmesine , neden olacaktır [24 Kanunısani,1332 ( 6 Şubat 1917 ) ] . Dahası sinirlerinin bozulmasına . Bu gün salı Hava da kalbim gibi . Mağmum , muzlim . Gelen olursa beni yatakta bulacak ( 15 Kanunısani 1918 ) . Seçkin Konuklar Nigar Hanım'ın günlükleri , şahıs bakımından son derece kalabalıktır . Bunda asıl pay onun gezmeyi ve sosyal ilişkileri adeta yaşam tarzı haline getirmiş olmasındadır . Cemiyeti ve insan ilişkilerini çok önemser . Onun adeta diğer insanlar olmadan yaşamaktan korkar hale gelmesi ; mizacı ve mensubu olduğu seçkin sosyal dilimin tercih ettiği bir yaşam biçimi olması kadar , evlilikte uğradığı mutsuzluklarla büyüyen saplantı halindeki bir yalnızlık duygusundan da kaynaklanmaktadır . Nigar Hanım'ın eve kapanmaktan başlangıçtan beri hoşlanmadığı bellidir : Asabi mizac olduğum münasebetiyle kendimi evde hapsetmek mümkün olmadığından olsa olsa haftada bir iki kere düşüncesiyle başlayan gezmeleri ömrünün sonuna kadar asla terk etmeyecek ve bunlardan mahrum kaldığı an sıkılacak , üzülecektir . Sözgelimi , annesinin rahatsızlığı nedeniyle evden fazla çıkamadığı 1304 ( 1888 - 89 ) kışını , son üç buçuk yılın en sıkıcı kışı olarak değerlendirir . Monoton hayat onu adeta ürkütmektedir . Sosyal çevresinin ilk anda dikkat çeken özelliği kozmopolitliğidir . Kimi yalnız gelir konuklarının , kimi karısı , oğlu . Kimi güzeller güzeli matmazeller boy gösterir bu salonlarda , kimi geçkin ama oturaklı Müslüman hanımefendiler . Kimi uçarı ve güzel , maceralı ve dedikodulu sultan efendiler , Mısırlı prensesler , kimi efendi hazretleri . Sefirler , sefireler , bilim adamları , sanatkarlar . Mutlu mutsuz , ünlü ünsüz bir yığın insan . Kimi sadece ismen zikredilen , bir görünüp kaybolan silik hayaller ; kimi karşımıza çıkması son derece tatlı bir sürprize dönüşen yerli ve yabancı çok ya da az ünlüler ; kimi ismi hiç okunamayan , okunsa da tanınamayan ; kimi öyküleri günlüklerin içinde açık seçik ya da silik soluk izlenebilen ; Türk , Müslüman ya da değil ama hemen hepsi mensup oldukları cemaatin seçkin tabakasından bir yığın şahıs , bir o kadar da aile girer günlüğün sahifeleri arasına . Öyle ki bütün bu isimler ve izleyebildiğimiz yaşam çizgileri salt Nigar Hanım'ın hayatına bağımlı kılmayarak bizi , dönemin bir kesitine uzanma imkanı yaratır . Bir kısmı tanıdıklarımızdır bunların , hatırlanmak için bize ve bu satırlara ihtiyaçları yoktur bile . Recaizade Mahmut Ekrem Bey , Ahmed Midhat , Dr. Kunoş , Vambery , Süleyman Nazif , Faik Ali gibi Bir kısmı daha önce hiç tanımadığımız ve sanat edebiyat aleminde hiç yeri olmayanlardır . Ama biz onları Nigar Hanım'ın dünyası içinde önem taşıdıkları oranda tanır , sever ya da sevmeyiz . Zaman perdesine akisleri bir kez daha düşer bunca yıl sonra . Sare Hanım , Margarit , Nakkaşyanlar , Yakopyanlar , Eşref Hanım , Mevhibe Hanım gibi . Bir kısmı ise bizce dahi bilinemeden unutulmuşluktan kurtulma , zaman perdesine gölgelerini bir kez daha düşürme şansını bu kez dahi elde edemeden günlüğün sahifeleri arasındaki gömülü kalmışlıklarına devam ederler . Dahası bir kısmı isimleri açıkça yazılmadan majiskül bir büyük harf olarak kalıverirler günlükte . Sabrımızı biraz zorlasa da Nigar Hanım'ın salonuna gizli bir köşeden seyirci olmak bizi zaman ötesi bir yolculuğa çıkarabilir ve onun dünyasına iyice yaklaştırabilir . Bunu yaparken de ilk sekiz defter ile zaman bakımından bir kopma taşıyan arkadan gelenleri bir tasnif unsuru olarak kullanabiliriz . I - İlk Sekiz Defter Majisküller Günlükte adı açıkça yazılmayıp baş harf majiskülü ile gösterilenler özellikle ilk sekiz defterde dikkat çeker . Bu tavır Nigar Hanım'ın aile içi kurallarıyla toplum kurallarının çatışmasından kaynaklanan bir nevi savunma mekanizması olarak değerlendirilmelidir . Çünkü kendi ifadesiyle babası aslen Avrupalı olmak cihetiyle namusuna itimat ettiği erkek misafirlerle görüşmesine müsaade etmektedir , ama bunu toplum hoş karşılayacak noktada değildir . Nitekim Meşrutiyet sonrası günlüklerinde bu gibi kısaltmalarla karşılaşmak sözkonusu olmadığı gibi , eskilerden bir kısmının açık adı da yanlarına not düşülmüştür . E lerin Ekrem Beyefendi S. lerin Salih Münir ( paşa ) , O nun Ohanes Han , Dj nin Cevad Han , K nin Macar Konsolosu Kavaşay olduğunu öğrenmemizi bu notlara borçluyuz . Ancak bütün majisküllerden bu teveccühün esirgenmiş olması , çokça görüntüye girdiği halde bazı şahısların kimliğinin tespitinde fevkalade güçlük doğurmaktadır . Sözgelimi 6 Şubat 1302 ( 18 Şubat 1887 ) günü beklenen ama havanın adem - i müsaadesi münasebetiyle gelemeyeceğini bir kart ile bildirerek af dileyen bir P çıkar karşımıza . Mahrum - ı mülakatı olmak , çok canını sıkar Nigar Hanım'ın . Çokça önem verilen birisi de M dir : M isminde bir misafirinin geleceğini bildiği için erkence kalkıp hazırlanır . Geldiğinde vakit öğleden evveldir . İştihayı davet etmek için birer kadeh likör alırlarsa da ikisinin de iştahı olmadığından öğle yemeği yemek yerine , bütün günü hiçbir şey yemeyerek ve poetiqüe [şiirsel] bir surette geçirirler . Gah şiir okurlar Fransızca ve Türkçe , gah müzik yaparlar . Gah şarkı söylerler ve gah da birbirlerine takılırlar . Gününün ve gecesinin pek agreable [hoş] bir surette geçtiğini kaydeder Vigar Hanım , zaten M gün aşın denebilecek surette daima gelmektedir . Ancak bir müddet sonra siliniverir günlükten . T lerden birinin yanına sonradan Tevfik notu düşülmüştür . Kendisine çok değer verildiğini anladığımız T , çok sık ziyaret eder Niğar Hanım'ı , birlikte şiir okurlar . Aralarındaki dostluğun eski ve köklü olduğu anlaşılır : On seneyi mütecavizdir ki hiçbir şeye istinad etmeyerek beynimizde hüküm - ferma olan meveddet ü dosti en halisane bir suretle bizi yekdiğerimize rabt etmiş olduğundan . . . [13 Şubat 1303 ( 25 Şubat 1888 ) J : Aynı gün T , Nigar Hanım'ın namına yaptırdığı carte de visite leri [kartvizit] getirir , bir başka gün bir mektep göndererek Sami Paşazade ile gelmek arzusunda olduklarını bildirir [ 13 Mart 1304 ( 25 Mart 1888 ) ] . Osman Paşa'nın hanesinde gece yatısına kalacak kadar aile dostudur . Hatta Nigar Hanım , hasta olduğu zamanlarda en eski bir dostum olduğu cihetle yatak odama kabul ettim der [ 19 Eylü1 1305 ( 1 Ekim 1889 ) ] . Bu gibi , Elif , L , H , O , B çokça karşılaştığımız ancak kimlikleri bizim için meçhul kısaltmalardır . Seçkin Yerliler Nigar Hanım'ın görüştüğü çevrenin bir kısmı yabancı veya azınlıklardan oluşmakla birlikte bir kısmı da seçkin ve alafranga bir yaşam sürdüren İstanbul'un yerlisi simalardır . Bunların bazıları , haklarında uzun bilgi verilmeden ismen zikredilenlerdir . Madam Kadri Bey , muhibbe - i vefadar olarak dikkat çeken Madam Pertev Bey , Madam Tevfik Bey , sadr - ı esbak Edhem Paşa'nın ailesi , Mustafa Paşa'nın hafidesi , okuduğu romanın mündericatını hikaye eden Müfide Hanım , Salih Paşa'nın kerimesi ( Samiye Hanım'la kızkardeştir ) , Yeniköy taraflarında bir yalıda oturmakta olan Madam Kabuli Paşa , Madam Arslanoğlu , Mirgün'de Şakir Efendi'nin haremi İffet Hanım , Mirgün'de Hayri Paşa'nın haremi , Neyyir Hanım , çok sık görüşülen bir komşu olarak Reşid Paşa haremi Hacer Hanım , Firari Ahmed Paşa'nın kerimesi , Ada'da Ali Nizami Paşa familyası , iskambil kağıtlarıyla bir hayli oyun gösterebilen , hoşsohbet Yusuf Cemil Efendizade Ali Bey , Harput'a vali tayin olunan Ali Bey [23 Temmuz 1305 ( 4 Ağustos 1889 ) ] itibariyle . . . Bazıları hakkında ise daha detaylı bilgiyle karşılaşır , yaşamlarına ortak oluruz : Bir kısmı yanında gülünmeden yapılamayanlardır : Kenan Paşa'nın kerimeleri Atiye ve Azize Hanım'lar . Kafir Atiye de ne kadar nükte - gu , ne kadar da hoş - sohbettir . Akşamın hululu münasebetiyle musahabesine hasr ettiğim yarım saat müddeti kahkahalar ile geçirdik [5 Mart 1303 ( 17 Mart 1887 ) ] . Yazları Hisarburnu'nda , kışları Unkapanı'nda , Filyokuşu'nda oturan ve evliliğinin ilk yıllarından tanıştıkları anlaşılan Rıza Efendi'nin kerimesi Mevhibe Hanımefendi , Nigar Hanım'ın pek sevdiği bir zat olarak dikkat çeker . Mevhibe Hanım'ın görümcesi Naciye Hanım Şehzadebaşı'nda oturur . ( Naciye ve Mevhibe Hanımları Birinci Cihan Harbi'nin felaketli yıllarında da Nigar Hanım'ın dostları arasında göreceğiz ) . Günlükte Nigar Hanım'la hısımlık ilişkisi bulunan Sadullah Paşa ailesi ile de karşılaşırız : Madam Sadullah Paşa'nın İhsaniye'deki hanesine giderler [5 Mart 1303 ( 17 Mart 1887 ) ] . Hanımefendi hazretleri fıtraten pek nazik bulundukları cihetle her türlü ikramda bulunarak gece dahi geçirmekliğimiz için pek çok ısrarda bulundular [5 Mart 1303 ( 17 Mart 1887 ) ] . Sadullah Paşa'nın yeğeni Sıdıka Hanım ziyaret edilir [27 Mayıs 1303 ( 8 Haziran 1887 ) ] . Bu hanımlarla görüştüğü gibi Nigar Hanım , ailenin erkeklerinden de kaçmaz : Sadullah Paşazade Asaf Bey'in gelişlerinde , çocuklukları beraber geçtiği için , yanına çıkar . Bir gelişinde Asaf Bey'in yanında Sadullah Paşazade Nusret Bey de vardır . Ruşen Eşref Ünaydın , a . g . e . , s . 17 - 18 . Taha Ay a . g . y , s . 8 . Hikmet Feridun Es , a . g . y . Ercümend Ekrem Talu , a . g . y . , s . 6 . Recaizade Mahmut Ekrem Bey başlangıçtan itibaren günlükte adına çok sık rastlanan bir konuktur . Ancak bu çalışma içinde Edebiyat - Eser kısmında ele alınması kaçınılmaz olduğundan bu bölümde kendisine yer verilmemiştir . Ancak keşişin kara cüppesi altından çıkan düzgün bedeni onu bir anda bu niyetinden uzaklaştırmaya yetti . Arkadan , ışıl ışıl ışıldayan siyah atkuyruklu uzun saçlarına baktı bir süre . Sonra iç gömleğini ve çoraplarını çıkartışını izledi . Keşiş sadece uzun donuyla kalmıştı . Aleksandra , fazlaca beyaz olan teninden , ihtişamla ortaya çıkan sırtından , kaslı adalelerinden gözünü ayıramıyor , bir yandan da bunu tamamlayacak alt tarafın görüntüsünü sabırsızlıkla bekliyordu . Onun öylece göle kadar gidip , ayaklarını suya soktuğunu görünce ümidi kırıldı . Sonra , ayakları sudayken atkuyruğunu açıp , serbest kalan saçlarını savuruşuyla gözleri fal taşı gibi açıldı . Güneşte yalım yalım ışıldıyorlardı . . . Heyecandan nefesi kesilir gibi oldu . Hiç bu kadar güzel bir endam görmemişti . Keşiş , bir iki adım geriye geldikten sonra , eğilip usulca donunu çıkartmıştı . Onun daracık kalçaları , aklına hemen Yorgo'nun söylediklerini getirdi . Bu adam kendisini seyrederken nasıl avuçlamıştı acaba ? Sanki biraz daha beklerse bunu da görebilecekti . Ama nafile . . . Onun suya dalışının çıkarttığı gürültüyle , herşey yok olup gitti . Kahretsin . Bu kez piç gibi ortada kalan kendisi olmuştu . Kafasında ani bir karar şimşek gibi çaktı . Ne kaybederdi ki ? Hesabının sonunu bile kestirmeden hızla soyunarak , kendisini serin suya attı . Suyun soğukluğunu hisseder etmez aklına Yorgo geldi . Acaba saklandığı köşede onları mı seyrediyordu yine ? Onun kelliğini , kara , tenini , çökmüş avurtlarını hatırlayınca , dün gece onunla yaşadığı hazlara kocaman bir gölge düştü . Yorgo'nun çirkinliği , ona ait anıları bir anda karartmıştı . . . Dün geceyi , su yüzeyine bir yelpaze gibi yayılan saçlarıyla balık gibi bata çıka yüzen adamla yaşıyordu şimdi . Aklında da tek bir soru vardı . Bu adamın karşısına nasıl ve nerde çıkmalıydı ? Bağırarak kendisini fark ettirmek anlamsız geldi . Daha etkileyici bir yol bulmalıydı . Hızla suya daldı . Üstündeki su kabarcığı bulutuna rastlayıncaya kadar yüzdü . Onu geçince de aynı hızla yüzeye çıktı . Birdenbire karşısına çıkan bu yüzle şaşkına dönen Meletios önce ne olduğunu anlayamadı . Sonra bunun Tanrı katından karşısına çıkartılan bir mucize sandı . Ancak kızın yüzündeki muzip tebessümle birçok şeyi aynı anda anladı . Panikle arkaya doğru yüzerken göz göze geldiler . Bedeni kaçmak için çırpınırken gözleri bir mıknatıs gibi onu çekiyordu . Yalnız bakışları değil ; nefesleri karışacak kadar birbirlerine yakınlaşmışlardı . Suyu yaran kulaçların sesi yavaşlayarak sürdü . Su yüzeyine birdenbire çıkan Aleksandra ilk önce Meletios'un gözlerindeki yeşil hareleri fark etti . Nereye bakacaklarını bilemeyecek kadar şaşkın iki yeşil göz . Aleksandra , onu arkasından uzun uzadıya incelemesine rağmen yüzüyle ilgili hiçbir tahminde bulunmamıştı . Karşısına çıkan biçimli yüz ise onu hiç şaşırtmamıştı . Bunu bekliyordu . Dayanılmaz bir biçimde ona dokunmak , kendisini bu erkeğe okşatmak istiyordu . Meletios nutku tutulmuş , kızın kararlı bakışlarıyla yaklaşmasını izliyordu . Ancak bir anda gözlerinin çirkinliği aklına gelince bakışlarını saklayacak yer aradı . Patlak iki yeşil gözün karşısındakini ürkütmesinden korktu . Başını öne eğdi . Ne var ki saklanmak isteyen bakışları bir başka engele takıldı . Başını öne eğdiğinde , yarı yarıya su üstünde olan göğüslerle karşılaştı . Üzerinde su damlacıkları parlayan iki diri göğüs inip kalkıyordu . Dayanamadı . Diliyle tüm su damlacıklarını tek tek yalamaya başladı . Bir an kızın kendisine kötü baktığı hissine kapıldı . Duraksayıp , başını kaldırdığında kendisinden geçmiş olduğunu gördü . Onun bu yoklamasını hisseden Aleksandra gözlerini hafifçe aralayarak gülümsedi . Boynuna doladığı kollarıyla , Meletios'un başını yönlendirerek , dudaklarının göğüsleriyle buluşmasını sağladı . Meletios , artık bedeninin yabancısı olmadığı o olağanüstü kasılmayı , bir kez daha hissetti . Ancak ayaklan birdenbire dibe değince dengesi bozuldu . Sendeledi . İkisi birden suyun içinde kayboldular . Su yüzüne çıktığında , genç kız kahkahalarla gülüyordu . Meletios toparlanmak istedi . Kendisine gelmeliydi . . . Şeytan yine yanıbaşında kol geziyordu . Meletios'un yüzündeki bu ani değişiklik , Aleksandra'nın kahkahalarını kesti . İşi sonuna götürmek için bir saniyeden daha kısa bir zamanı vardı . Göz açıp kapayıncaya kadar her şey allak bullak olabilirdi . Hamlesini hemen yapmalıydı ! Dudakları Meletios'unkini önce hafifçe yokladı . Sonra bir anda sıkı sıkı kavradı . Meletios'un yarısı sahilde yarısı su içinde kalan bedeninin gevşemesiyle , kendisini onun üzerine bıraktı . Bunun onu tümüyle teslim alacağını çok iyi biliyordu . Meletios kolay kolay pes etmeye niyeti olmayan erkekliğinden kaçamayacağını anladı . İşte o anda Aleksandra şimdiye dek bildiklerinin , yaptıklarının hepsini unuttu . Köyün erkeklerinden bir an önce kurtulmak için gösterdiği hünerlerini hepsini bir kenara atarak , kendisini zamanın keyfine bıraktı . Önce kendi çığlıklarını duydu . Ardından , kendisininkine eşlik eden onun çığlıklarını . Adamınki şimdiye kadar hiç duymadığı bir dilden ağıt gibiydi . Sandra , bunun yitirilen bir bakirliğin ağıtı olduğunu hemen anladı . Onun bu acemi şarkılarını dinlemek için başını usulca göğsüne yasladı . Saygıyla haz dolu veda çığlıklarını dinledi . MELETİOS , Başepiskopos'a seyahati hakkında bilgi verirken , onun yüzünde beliren memnuniyetsizliği tek şeye yordu . Episkoposlukların muhalefetine . . . İyi ama herkesin beklediği kadar bir muhalefetti bu ! Önemli olan bunu bertaraf edebilmek için gerekli çabayı göstermekti . Üstelik bu , tüm episkoposluğun birliğini sağlamlaştırmaya da hizmet edebilirdi . Ne var ki Başepiskoposun derdi yalnızca bu değildi . Halefini doğru seçmesine seçmişti . Ancak onun gölgesinden şimdiden rahatsızlık duymaya başlamıştı . Hakimiyetin elden gitmesi bir yana , onu paylaşmaya bile hazır olmayan Başepiskopos'un yüzünde bunların gerginliği vardı . Toplantı fikri ona doğru da gelmesine rağmen , bunun kendi iradesi dışında gelişmesini hazmedemiyordu . Görünüşte Meletios'u dinliyormuş gibi yapıyor , aslında Tanrı'nın kendisini bu bencil düşüncelerden kurtarması için yalvarıyordu . Şimdi biraz dinlen oğlum . Önümüzde daha çok vakit var ! dedikten sonra duvarda asılı olan paltosunu alarak sırtına geçirdi . Onun bahçeye çıkmaya hazırlandığını anlayan Meletios , saygıyla izin isteyip yanından ayrıldı . Canı ne yemek yemek , ne de başka bir şey yapmak istiyordu . Tek arzusu bir an önce odasına kapanıp , kafasını toparlamaktı . Birçok olaylar yaşamış , birçok olaylara tanık olmuştu . Yorgundu . Kuşkulu , çelişkili ve kötü . . . Başepiskopos'un cevaplarını ve konuşurkenki halini tahlil edemeyecek kadar perişan ! Merdivenlerden aşağı inerken , ömrünün bu yükün altından kalkmaya yetmeyeceğini sandı . Bir an önce kavuşmayı arzuladığı odasına girince , sanki dipsiz bir kuyuya düştüğü hissine kapıldı . Çevresindeki , kafasındaki her şey rastgele dönüyor , ama o hiçbirine müdahale edemiyordu . Dua edecek , af dileyecek güç aradı içinde . Ne var ki gözlerini ve bedenini kıskıvrak bağlayan uyku bir anda onu teslim aldı . Sabah çanının sesiyle uyanan Meletios , önce nerede olduğunu çıkartamadı . Derin uyku , onu bulunduğu yere yabancılaştırmıştı . Ağır ağır kalktı . Sabah temizliğini yapıp , giyinerek kiliseye indi . Kapıdan gireceği an , Tanrı'ya yalvarmak için ruhunun gerekli olan huzurdan uzak olduğunu hissetti . Geri dönüp avluda bir iki tur attı . Bu temiz ve loş alan , ona gerekli olan huzuru sağlamıştı . Derin bir nefes alarak içeri daldı . Mihrabın karşısında diz çökerek istavroz çıkarttıktan sonra , geçip yerine oturdu . Öteki din kardeşleri de gelip birer ikişer yerlerini alınca , Başepiskopos ayini başlattı . İlahilere geçilince Meletios , o güzel sesli kardeşi için ilahiler yazma kararını hatırladı . Bunu ihmal etmemeliydi . Başepiskoposun elinden komünyonunu alırken gözlerine baktı . Bakışlarında , bugün kendisiyle görüşme isteğinin izlerini aradı . Oralı olmayan havasından görüşmenin yine bir başka güne kaldığını anladı . Dünden beri hiçbir şey yememişti . Herkes gibi o da kahvaltı için yemek salonunun yolunu tuttu . Karnını doyurup inzivaya . çekilecekti . Hücreye çekilme fikri birdenbire , içindeki tüm şeytanlara karşı meydan okuma arzusunu doğurdu . İyi bir kavga olacaktı . Hatta bunu hemen şimdi başlatmalıydı . Kahvaltı yapmaktan caydı . Yanına peksimet ve küçük bir testi su alarak aşağıya indi . Onları bıraktıktan sonra geri dönüp Başepiskopos'a , inzivaya ihtiyacı olduğunu bildirdi . Başepiskoposun bu arzusunu onayladığını görünce onun , kendisiyle ilgili olarak bugün ya da yarın için bir programı olmadığını açıkça anladı . Yerin yedi kat altına inen merdivenleri inerken sevinçli ve heyecanlıydı . Kendisini buna hazır hissetmenin sevinci , kazanmayı hayal ettiği başarının sarhoşluğuna karışmıştı . Hücreye girer girmez istavroz çıkartıp çömeldi . Yüzünün dönük olduğu taraftan belli belirsiz bir rutubet kokusu geliyordu . İlkbahar yağmuruna doyan toprak , fazlalığı bu kalkerli satıhta saklıyor olmalıydı . Yumuşak zemini kazıp , koca bir su gölüne ulaşmayı aklından geçirdi . Belli belirsiz kafasından geçen bu düşünce bedenini bir anda teslim aldı . Kahretsin ! Tam başka bir şeye hazırlanmışken ! diye inledi . Darmadağınık olmuştu yeniden . Ne içindeki şeytan , ne de içindeki melek bu darmadağınıklıkta yolunu bulabilirdi : Derin bir nefes aldı . Bedeni gevşemesine rağmen acı , sevinç , suçluluk gibi duygulardan hiçbirine yol vermiyordu . Daha önceleri en küçük bir günah karşısında bile , bir fırtına gibi kopan bu duygulardan şimdi ses seda yoktu . O an , işte o an , allak bullak olan bedeninin müthiş bir gevşemeye ihtiyacı olduğunu fark etti . Kızın , erkeklik suyunu çekip almasından sonra , Meletios'un o an ertelediği gevşeme ve rahatlamaydı bu . Hemen ardından yaşayamadığı rehavetti . . . Bilincinin bedenini beklemesi gerektiğini kavradı o an ! Bunu ilk kez yaşıyordu . Geçmişteki iç hesaplaşmalarında ızdıraplar içinde kıvranan bedeni bilincinin durulmasını beklemişti . Ama şimdi . . . . Yapraklarını döken ağaç gibiydi . Güneş istediği kadar ortalığı yakıp kavursun , yeşermek için zamana ihtiyacı vardı . Meselenin nirengi noktasını kavramıştı artık . Bunun öteki adı şeytana yenilmeyi kabul etmek olsa bile . . . Ama yalnızca şimdisi için ! Teslimiyeti ayan beyan kabul edince ruhunda , başkaldırısı yenilgiyle biten bir asinin darağacına yürürkenki asaletinin doğduğunu gördü . İşte başlama noktası ! diye düşündü . Ve kendisini meditasyonunun fırtınalı yolculuğuna bırakıverdi . Kafasından yüzüne süzülen bir su damlacığını hissedene kadar . O an zamanı , yaşamı , günü kestirmeye çalıştı . Yağmur damlacığının katettiği bu yolu alabilmesi için , en az beş gün geçmiş olmalıydı . Buna yağmurun yağmadığı günleri de eklemeliydi . Ama ne olursa olsun Meletios geçmiş tecrübelerine dayanarak , yağmurun en az beş gündür durmaksızın yağdığını rahatlıkla söyleyebilirdi . Testide kalan son bir iki yudum suyu içti : Şimdi yukarı çıkma zamanı işte ! diye mırıldandı . Peksimeti biteli bir iki gün olmalıydı . Hafifleyen ruhu , yürüyemeyecek kadar bitap düşmüş bedenini kuşatarak , onu yukarıya taşıdı . Yukarıya çıkan Meletios ilk önce günün hangi vakti olduğunu öğrenmek istedi . Ufuktaki kızıllığın şafağa mı yoksa akşam gurubuna mı ait olduğunu çıkartamadı . Çok geçmeden etrafa yayılan çan sesinden , bunun sabah duasına çağrı olduğunu anladı . Üstünü değiştirirken sendeleyerek düşecek gibi oldu . Kiliseye inen merdivenlerden her zamankinden çok , daha ağır indi . Duadan sonra sıra ilahilere gelince , yine güzel sesli keşişi hatırladı . İnziva boyunca bir kez bile onu hatırlamayışına şaşırdı . Başepiskoposun elinden komünyonunu alırken onun kendisini dikkatle süzdüğünü fark etti . Yukarıda , kardeşlerinin arasında olduğunu bir kez daha hissetti . Kahvaltıya inerlerken , açlığının kendisini kardeşlerinin önüne geçirmemesi için ağırdan aldı . Tahammülü yine kazandı . Neredeyse en son o içeri girdi . Herkesten daha geç başladığı kahvaltısını itinayla , ağır ağır yaptı . Günlük işlere ancak öğleden sonra katılabileceğini hesapladı . Odasına çıkıp uzandı . Aşağıdan gelen seslerin her zamankinden daha telaşlı ve daha fazla çıktığını fark etti . Episkoposluk kendisini olağanüstü bir güne hazırlıyor olmalıydı . . . Bunu düşündüğü an , inzivada geçirdiği süre boyunca çok önemli gelişmeleri kaçırdığı hissine kapıldı . Akşam duasından sonra Başepiskoposa günah çıkartma kararı almış olmasına rağmen biraz beklemesinin daha doğru olacağını düşündü . Önce tam olarak ne olup bittiğini öğrenmeliydi ! İçinde belli belirsiz bir burukluk hissetti . İkonaklasm taraftarlarına karşı başlatılacak muhalif hareket için kendisini bekleyeceklerini sanmıştı . Oysa , Başepiskopos o önemli . görevden sonra kendisiyle alakadar olmadığı gibi gerekli olan ilgiyi bile esirgiyordu . Meletios bunun farkına o an vardı . Daha önce düşünemeyişini , yolda işlediği günahların altında kalışına yordu . Aslında döndüğünde , herkes yüzüne tükürse bile şaşırmayacaktı . Ama şimdi kavuştuğu ruh yüceliği bunu reddediyordu . Çok önemli bir işin üstesinden gelerek dönmüştü . Bu davranışı hak etmiyordu . Kilisenin kızla ilgili bir şeyler duyması ise mümkün değildi . Kız çok uzaklarda kaldığı gibi , Meletios onunla tek bir laf bile etmeden yanından ayrılmıştı . Hatta onu üstünden atarcasına . . . KİLİSEYE girer girmez , daha yerine bakmadan onun Korda olduğunu fark etmişti . Bakışlarını ona çevirdiğindeyse , Meletios'un süzülmüş ve sararmış yüzündeki içten ulviliği hemen yakalamıştı . Bir anda içindeki kıskançlık duygusu yerini ondan gurur duymaya bırakmıştı . O an , onu gerçek bir oğul gibi sevdiğini bir kez daha hissetti . Kimbilir , belki de onun belirsiz geçmişi , Tanrı'nın kendisine bir oğul sevgisini bahşetmesi içindi ? Komünyonunu uzatırken onu okşamamak için kendisini zor tuttu . Görüşme kararını o anda vermişti . Daha fazla geciktirmek onu resmen cezalandırmak demekti . Ne kendisinin bunu yapmaya hakkı vardı , ne de Meletios bunu hak ediyordu . Seyahat sonrası ilk görüşmelerinde ona karşı duyduğu tepki , onun şimdiden liderliğini tehdit etmeye başladığını hissetmesinden kaynaklanmıştı . Meletios'un küçüklükten beri kendisine gösterdiği ayrıcalıkları reddetmesi de o an bunun tuzu biberi olmuştu . Bu çocuk liderliği kendisinden bileğinin gücüyle ve söke söke alacaktı . . . Şimdi ikisi de , duygularının buluşması gereken noktaya ulaşmışlardı . Az sonra Meletios içeri girecek , incelikle ayarlanmış karşılıklı söz ataklarından sonra , öyle ya da böyle ikisi de rahatlayacaklardı . Kapının çalındığını duydu . Onu ayakta karşılamak istemiyordu . Sedire oturmak için acele edince sendeledi . Düşüp bir yanını kırma korkusu kafasındaki bu hesapları silip süpürdü . Rengini bulamamış bir ses tonuyla ; Girin , diyebildi Kapı açılıp Meletios içeri girinceye kadar toparlanıp oturmuştu . Başepiskopos , hala sesine ne kadar hakim olabileceğini kestiremediğinden hemen söze girmek istemedi . Ayakta bekleyen Meletios onun suskunluğunun kendisini sindirmek için bir taktik olduğunu düşündü . Başrahip derin bir nefes alıp ruhunu karışıklıklardan kurtarmaya çalıştı . Meletios ile göz göze gelip , onun yüzündeki tedirginliğin kendininkinden daha büyük olduğunu görünce içinde bir şefkat dalgasının yükseldiğini hissetti . Gel Meletios . . . Gel de şöyle yanıma otur ! dedikten sonra bir kez daha ona baktı . Bu defa samimi ve sıcaktı bakışları . Başepiskopos'un bu içten bakışları karşısında Meletios bir su damlacığı kadar saydamlaştı . Başepiskopos , ruhu kemale ermiş bu gencin yüreğindeki deli kanla göz göze geldi . Bu aralarındaki dengeyi bozup Episkoposu bir kez daha sendeletti . Onları cümle cümle kafasında tanımladıktan sonra bunu süsleyecek , dinleyenleri şaşırtacak ayrıntıları keşfetmeye başladı . Mihmandarın ziyaretin sona erdiğini belirten yumuşacık sesini duyduğunda , anlatacak bir yığın bilgi topladığını düşünerek keyiflendi . Bahçeden ayrılırken sol taraftan kendilerine göz kırpan Magnaura Sarayı'na doğru seyirtti . Kraliçeyi selamlayacakları ana hazırlıklı olmak için şimdiden gördüğü her çizgiyi itinayla hafızasına kazıdı . O gelecek günü ve o gelecek anı hiçbir şey ile paylaşmak istemiyordu . Sol başında tüm ihtişamıyla kendisine çapkınca gülümseyen saray , Meletios'un ilgisinden nasibini bugün almalıydı . Kendisini şaşırtacağını düşündüğü her yeni görüntüyü şimdiden eskitmeli , onu tanıdık kılmalıydı ki , ilgisini doğrudan görüşmeye yoğunlaştırabilsindi . O gün düşüncesini , güzünü , gönlünü yalnızca o cesur azizeye ayırmalıydı . Meletios , bütün gün süren gezi boyunca kendisini öylesine çevreyi izlemeye vermişti ki , bir an yoldan gelip geçen insanları bile , salt kendisi onları izlesin , görsün diye geçtiklerini sandı . Hatta bir süre sonra onları canlı kanlı insanlar yerine , yanı başından geçip giden karartılar , gölgeler olarak algılamaya başladı . Yalnızca kendisi yaşıyordu . Dünya'nın gelip sığdığı bu koca Konstantinopolis'te tek gören , bakan düşünen , Meletios'tu . Öbürleri sadece renk , şekil ve hareketti . Öğlen sıcağı iyiden iyiye tepelerinde bitmeye başladığında bu seyir ve algılama oyununun yeni bir aşamasına geldiğini fark etti . Tamam ! Dünya durmuştu . Yaşamıyordu . Tek nefes alan varlık kendisiydi ! İyi ama artık o kendisinde bile tuhaf , yabancı olduğu bir tat yok muydu ? Çok geçmeden bunun nedenini de buldu . İnsanları farklı algıladığı için yaşadığı boyut da farklılaşmıştı . Başka bir gök katında , bir başka dünyada , bir başka Meletios yaşıyordu . Yarattığı apayrı dünyada insanlığının , bencilliğinin doruk noktasını tadıyordu . Bu duygusundan ürktü . Acele istavroz çıkarttı . Bu aceleci günah çıkartışına tanıklık eden sağındaki keşiş kardeşinin bakışlarını yakalayınca az önceki büyü bozuldu . Her şey yerli yerine oturdu . Dünya yeniden gümbür gümbür dönmeye başladı . İnsanlar telaşlanmaya , koşuşturmaya , gülmeye , yanı başından geçip giden öyküler olmaya başladı . Hatta giysilerinin kumaşları , renkleri bile konuşmaya başlamıştı . Meletios yorulduğunu , misafir edildiği yere , yeni yuvasına dönmek istediğini hissetti . Aynadaki görüntüsünü özlediğini , yüzünde yeni yeni keşifler yaptıktan sonra huzurlu ve sevinçli bir biçimde Tanrı'yla muhabbet etmek istedi . Keşişlerin giderek kentte en çok karşılaşılan grup haline gelmesi , Konsülün artık bugün ya da yarın toplanacağına işaret ediyordu . Artık hemen herkes bu rüya kentinde , adım başı kendisi gibi dolaşan biriyle karşılaşmaktan sıkılmaya başlamış , herkesi buraya toplayan o meşhur karşılaşma anını iple çeker olmuştu . Üstelik sert muhaliflerin gölgesi sabırsızlıklarının tuzu biberi olmuştu . Gezilere artık zaman oyalayıcı olarak bakmaya başlayan Meletios , toplantıdan bir öncekine katılmadı . Odasında kendisi ve Tanrı'sıyla baş başa kalmak istedi . Ne var ki gün , istediği bu baş başalığı sağlamak bir yana ne yapacağını , ne düşüneceğini bile bilmeden geçen avare saatlerin ardından gergin bir akşamla karşısına dikildi . Basit ayrıntılar arasında bunalan Meletios , ölü bir günü sırtında taşımanın yorgunluğuyla akşam duasına indi . Kiliseden içeri girmeden önce bu ruh halinden kurtulmak için boşu boşuna volta atıp durdu . Aradığı iç huzuru , güveni bir türlü yakalayamıyordu . İstavroz çıkartıp Tanrı'dan af dileyerek içeri dalarken gözlerini yumdu . Bu kısacık kaçış anı bir anda huzursuzluğunun üstünü örttü . Salonda yeni yeni yükselen ilahilerin serinliğiyle yatışan ruhu , bedeninin kendisini bekleyen yere oturmasıyla hafifledi . Yirmi sekiz yıldır dinlediği ilahilerin her bir sözcüğü yerine yenisi sökün etti . Kulağına beynine üşüşen bu yeni anlamlar için birbirinden güzel melodiler fısıldandı . Dudakları kardeşlerine eşlik ederken yüreği , beyni uzun süredir yazmayı düşündüğü yeni ilahilerle dolup taştı . Odasına çıkar çıkmaz yazmaya başladığı bu ilahiler üzerinde bir iki düzeltme yaptıktan sonra , temize çekti . Ertesi günün kendisinden istediği iç dinginliği ve güveni yakalamıştı artık . Meletios , yakaladığı bu ruh halini erken bir uykuyla saklamaya karar verdi . Kandili söndürmeden önce , aynada göz göze geldiği yüzü tanıdık ve mutlu bir gülümsemeyle kendisine bakıyordu . Yapışkan temmuz sıcağında Havariler Kilisesi'nin yolunu öbek öbek tutan keşiş kardeşleriyle birlikte yürürken gemi yolculuğunun yaklaştığını düşündü . Az sonra konsül toplanacak , İmparatoriçe İrene ve patriği Tarasios selamlanacaktı . Ne surlara çarpan dalgaların haber verdiği deniz yolculuğu , ne de yapışkan sıcak Meletios'un bu günden beklentilerini etkilemeyecekti . Güneş , günü asıl olarak Meletios için besliyor , saatleri onun için olgunlaştırıyordu . Yol boyunca sağına soluna dahi bakmayan Meletios önündeki arkadaşının sırtını izleyerek , düşünceleriyle başbaşa yürüyordu . Bir an çevresindeki sessizliğin hafifçe kıpırdandığını hissedince duraksadı . Yol arkadaşları da durmuş bekliyorlardı . Herkesin yüzünde yayılan şaşkınlık Meletios'a da bulaşmakta gecikmedi . Gruptan bir iki kişinin dağılıp sağa sola seğirtmesiyle Meletios dayanamayıp yanındakine nedenini sordu . Az önce ani bir işi çıkan mihmandar , bir iki kişinin yolu bildiğini iddia etmesine güvenerek gruptan ayrılmıştı . Ne var ki çok fazla ilerlemeden yeni mihmandar yolu karıştırmıştı . Bu önce Meletios'a gülünç geldi . Sonra da müthiş acıklı . Çünkü rehberliği üstlenen keşiş , durmaksızın bir yerler tarif ediyor , şaşırmasına neden olan binalara , dönemeçlere suç onlardaymışçasına söyleniyordu . Meletios , bilgisinin bir anda havada kalmasıyla şaşkına dönen keşişin acıklı haline , küçük bir yanılgının onu düşürdüğü bu gülünç duruma , ezikliğe , paniğe elinde olmadan gülümsedi . Hala söylenen keşişin ölüm kalım meselesi haline getirdiği bu tersliğin , herkesi gereksiz yere etkilemesini önlemeye çalışan bir başka keşiş , ordan geçen bir çocuğu durdurup yolu sordu . Ondan kilisenin tam arkasında olduklarını öğrendi . Sola saptıklarında Havariler Kilisesi'ni tam karşılarında bulacaklardı . . . Panik yatışmış , yerini telaşa bırakmıştı . Bu kez de herkes sanki hedeflerinden kilometrelerce uzağa düşmüş ve toplantıyı kaçırmış gibi aceleyle sola sapmıştı . Yaşadıkları telaş zamanı ve yolu kat kat katlayarak büyütmüştü . Meletios onların bu gerilimi karşısında tekrar gülümsedi . Neyin nasıl gelişeceğini merakla bekleyen keşişlerin küçücük bir yanlışa bile tahammülleri kalmamıştı . Konsülü kafasında en ince noktasına kadar defalarca yaşayan Meletios ise , güne damgasını vuracağından emin , sakin sakin onları takip ediyordu . Ne var ki bu sükuneti içeri girinceye kadar sürdü . Çünkü salondaki kalabalık ve karmaşa hiç de her şeyin öyle düşündüğü gibi yerli yerinde olmadığını gösteriyordu . Bir an , bu keşmekeş içinde kaybolacağını sanarak ürktü . Toplantıya damgasını vurmak bir yana , neyin nasıl gelişeceğini bile kestiremeyeceğinden korktu . Oradan oraya koşuşturan , daha yanındakinden ayrılmadan bir başkasına laf yetiştirmeye başlayanlardan oluşan kalabalığı köşesinden seyretti bir süre . Sonra en iyisinin manzarayı böyle , köşesinden izlemek olduğuna karar verdi . Kendisine daha iyi bir yer seçmeye çalıştı . Gördükleri birbirine karışıyor , yerler değişiyor , kurallar havada kalıyordu . Meletios , arkadaşlarına çok uzak düşmeyen bir köşeyi gözüne kestirerek , güçlükle ilerleyip oturdu . Yerini benimsemeye çalışırken bir ara hararetle sohbet eden bir grubun içinde Musonios'u gördü . Musonius da onu fark etmiş olmalıydı ki konuşmasını keserek durmuştu . Aralarındaki zıtlaşmayı unutmuş gibi muhabbetle Meletios'u sevgiyle selamladıktan sonra , Bartolomeos seni arıyordu : Görüşebildiniz mi ? Diyerek , bu jesti yapma fırsatını yakalamaktan memnun bir gülümsemeyle el sallayıp uzaklaştı . Bu kalabalık içinde birinin durup onunla konuşmaya çalışması ve bir başkasının da yine kendisini arıyor olması haberi bir anda Meletios'u harekete geçirdi . Ayaktakilerin enerjisi gelip onu kuşattı . Sindiği köşeden silkinerek kalkıp Bartolomeos'u aramaya koyuldu . Çok geçmeden onu beşli bir kulis içinde buldu . Bartolomeos daha uzaktayken onu fark etmiş , heyecanla yanlarına çağırıyordu . Meletios yaklaştığında , Sözünü ettiğim genç Meletios işte karşımızda ! diyerek Meletios'u yanındakilere tanıştırınca , bakışlar bir anda ona yöneldi . Kıran kırana süren kavganın önderliği için , ona yatırım yapıp yapmama konusunda karar vermek için aceleleri varmışçasına , ardarda sorular sorup , verdiği cevapları dikkatle dinliyorlardı . Meletios az önceki hayal kırıklığından bir anda sıyrılarak ; tahmin edemediği kadar coşkulu bir sevinçle adeta kendisinden geçmişti . Dünyanın nabzı Havariler Kilisesi'nde ve ikonaklasma karşı verdikleri mücadelede atmaya başlamıştı . Kendisine yöneltilen soruları özenle cevapladıktan sonra , mücadelenin seyrini tayin edeceğine inandığı önerileri , düşünceleri belirtirken , kendi açısından eksik gördüğü noktaları cesaretle ortaya koymaktan çekinmiyordu . Öyle ki her anının önceden titiz bir biçimde saptanmış olduğunu sandığı bu toplantının , aslında birçok açıdan belirsizlikler taşıdığını hemen hissetmişti . Kendisinin bu son an önerileriyle bile programın esnediğine tanık olmak , Meletios'u şaşırtmakla kalmamış aynı zamanda üzmüştü . Bir yandan da , daha önce hayal ettiği gidişat içersinde kendisi için biçtiği önemli rolleri ve çıkışları hatırlayınca gülümsedi . Olgun bir yüz taşıyan naif bir yüreğin saflığına güldü . Çan sesinin ortalığı çınlatmasıyla salon son gürültülerini tamamlayarak sessizliğe ve sükunete boğuldu . İlahilerle başlayan açılış konuşmalarını Patrik Tarasios'un ikonaklasmı mahkum eden uzun bir söylevi izledi . Pür dikkat konuşmaları dinleyen Meletios söylenen her cümleyi , ortaya atılan her savı kafasında çeşitli yönleriyle zenginleştirdikten sonra muhalif açıdan ele alıp muhakeme ederek , notlar alıyordu . Söyleyecek epeyce söz biriktirmişti . Ne var ki , kapıdan giren ani bir asker kalabalığı Meletios'un bu şansını yerle bir etmekle kalmadı , kürsüdeki Patriğin konuşmasını bile yanda kesti . Daha ne olup bittiğini anlamaya fırsat kalmadan askerler kılıçlarıyla salondakileri tartaklayarak dışarıya atmaya başladı . Bu arada şehir muhafız alayı komutanının , elindeki V . Konstantios'un emrine göre toplantıyı dağıtmak zorunda olduğunu belirten sesi duyuldu . Bunu , kimi taraftarların alkış sesleriyle muhalif yuhalamalar ve karşı koyuşları kesti . Salondakiler tam anlamıyla birbirine girmiş , ortalık bir anda karışmıştı . İkonaklasm taraftarları askerlerle bir olmuş , din kardeşlerini tartaklayarak dışarıya atıyorlardı . Meletios ; bu kargaşa içinde Musonios'un askerlerden birine karşı koymaya çalışan yaşlı bir keşişi ittiğini görünceye kadar meseleyi teorik olarak yerli yerine koymuş , olayı kendince çözmüştü . Ancak o an yüreğinde duyduğu acı , olayı teorik olarak çözmenin kazandırdığı sükuneti bir anda yok etti . Onulmaz yaralar açılacak , onulmaz düşmanlıklar boy atacaktı . Meletios'un az önce kendisini izlediğini fark eden Musonios , kısa bir bocalamadan sonra , az önceki , hareketini doğrulamak istercesine tekrarlamış , sonra da son sözü söylediğini belirten bakışlarıyla meydan okumuştu . Meletios ilk kez bu adama karşı içinde bir öfke duygusunun kabardığını hissetti . İşte o an , o dakika her ne olursa . olsun mücadelesini verdiği düşüncelerin bayraktarlığını yapmak için sonuna kadar savaşacağına dair ant içti . Komutanının , ölen kralın emirlerini öne sürerek dağıttığı bu toplantı , Meletios'un önderlik ruhunu pekiştirmesi açısından ikinci bir dönüm noktası oldu . Muhalifler , ikonaklasmın taraftarlarının sevinç çığlıkları altında çil yavrusu gibi dağılırken , bir yandan da zaferlerinden emin bir biçimde geldikleri yerde ; bir anda kapı dışarı edilmenin hayal kırıklığını ve moral bozukluğunu yaşıyorlardı . O güne kadar Konstantinopolis'in baştan , çıkartıcı güzellikleri , şaşırtıcı zenginlikleriyle kendi iç dünyası arasında gidip gelen Meletios bir anda yabancılığından sıyrılıp , tam bir başkent kurdu olup çıktı . Yandaşların moralini yükselten , saldırıyı bertaraf etmek için harekete geçen ekibin içinde kısa zamanda sivrilerek , öne çıktı . Oradan oraya koşuşturuyor , her manastırda hemen her kilisede uzun uzun söylevler veriyor , bulanmış kafaları açmaya çalışıyordu . Bu yoğun çalışması içinde , hiç farkında olmadan bir anda kendisini Kraliçenin karşısında buldu . Görüşme yaklaşık bir saat sürmesine rağmen Meletios'a göz açıp kapama süresi kadar kısa gelmişti . Hatta yaşanmamış , geçmişe ait bir hayal gibi . . . Meletios , İmparatoriçe ve Patrik Tarasios ile yapılan toplantıdan ayrılırken bir sarayda olduğunu hissetti . Magnaura Sarayı'nın ihtişamı içinde yürürken , daha iki hafta önce buralardan geçeceği anın hayalini kurduğunu düşünüp gülümsedi . Ancak olaylar öyle hızlı gelişmiş ve Meletios'u öyle bir anafor içine almıştı ki , katıldıkları toplantının önemi , az daha kendisine bu mutluluğu unutturacaktı . Gülümseyerek bin bir çiçeğin çevrelediği mozaikli yolda ilerlerken giderayak yakaladığı bu sarhoşluğa kendisini bıraktı . Altı arkadaş , alınan kararlan uygulamak amacıyla , kapıdan çıkar çıkmaz birbirlerinden hemen ayrıldılar . Meletios , kararları hangi üslupla açıklaması gerektiğini biliyordu , Yeri ve zamanı belirlemesi yeterliydi . Konuk edildiği yerden işe başlamanın doğru olabileceğini düşündü . Konsülün kısa bir süre içersinde toparlanmayacağını , artık özledikleri manastırlarına , hücrelerine dönme zamanının geldiğini taraftarlara açıklarken iki şekilde davranabilirdi . Ya , Kraliçe'nin güçlerini düzene sokana kadar beklemek gerektiğini , çok geçmeden ikinci kez toplanmak için fırsa kolladıklarını ima etmek . Bu doğru özet aynı zamanda en kestirme , dinleyenleri en tatmin edici yol olacaktı . Ya da , onlara yalnızca sonucu , yani artık dağılmaları gerektiğini bildirip , ortalığı binlerce yoruma gebe bırakmaktı . Ve Meletios ikinci yolu uygulamaya karar verdi . Hemen her gittiği yerde neden , niçin sorularının yarattığı uğultu arasında hiç yalpalamadan kararını uyguladı . Ne var ki , sözleri onları merak ve kuşku içinde bırakırken , bakışlarıyla onlara mücadelenin asıl şimdiden sonra başlayacağını fısıldamadan edemedi . Konstantinopolis gezginleri yavaş yavaş dağılmaya , ev sahipleri de konuklarını uğurlamaya başlamıştı . Başkent'te kalmanın artık vakit kaybı anlamına geldiğine karar veren Meletios , güneye hareket eden ilk vapurun yolcuları arasına katıldı . Kendisini deniz tutmasına karşı hazırlayan Meletios neredeyse yolculuk boyunca uyudu . Tarsus'ta karaya ayak basar basmaz içini büyük bir boşluk kapladı . Biranda tüm dünya arkasında kalmış gibiydi . . . Gidecek hiçbir yer yoktu . Son duraktaydı . Bir anda kuşatıldığı bu duyguyla başı döndü . Ancak bu çok uzun sürmedi . Limanda verilen kısa bir mola toparlanmasına yetti . Gözünde büyüyen yolları daha fazla bekletmek istemedi . Yolcu yolunda gerekti . . . Bir at bulur bulmaz , arkadaşıyla vedalaşarak yola koyuldu . Yol aldıkça özlem onu hoş bir sıcaklıkla kuşattı . Bu güzel dağlan , ovalan , patikaları , suları özlemişti . Adım adım arkasında kalan devasa kentten tek arta kalan başarılarıydı . Kavuşmanın sarhoşluğuyla baş döndürücü olmaya başlayan güzellikler arasında , zaferden dönen bir komutan gibi coşkuyla , neşeyle ilerliyordu . Bir an küçük bir köylü kızından dinlediği basit bir şarkıyı mırıldandığını fark etti . Bu hoşuna gidince sesini yükselterek , bağıra bağıra söylemeye başladı . Son mola yerinde yorgun atıyla değiştirdiği doru atını şevkle mahmuzladı . At uçarak rüzgarı peşinden koşturdu . Meletios , dilinde küçük kızın şarkısı , kendisini bağrına basan tanıdık yollarda coşkuyla ilerledi , ilerledi , ilerledi . . . Bu sarhoş yolculuğun ilk durağını çok iyi bilmesine rağmen , hiç tereddüt etmeden ilerledi . Oradan da gene bizi İngilizler geri atmışlar . Birinci Dünya Harbi'nde başı çeken İngiltere olduğu için , esas düşman İngiliz imiş . Amerika daha yeni giriyormuş dünya siyasetine . Nitekim , İstanbul'un işgalinde bir Amerikan harp gemisi gelmiş . Onun hatırası da Amerikan Bristol Hastahanesi'dir . Kızıltoprak'ta hep harp hikayeleri dinleyerek büyüdük . Dedem idari görevde olduğu için harbe iştirak etmemiş . Babam da İstanbul doğumlu olduğu için askere alınmamış . İstanbullular imtiyazlı imiş ve askere alınmazmış . Yalnız Çanakkale harbi çok can aldığı için artık mecbur olmuşlar ve İstanbulluları da askere almışlar . Çok kırılmışız Çanakkale'de . Bahçıvan Süleyman Ağa vardı . İri yarı bir adamdı . O anlatırdı , oradaki süngü savaşlarını . Yaralanmış yüzünde kolunda çizikler vardı . Neyse kurtulmuş . Babam askeri üniformasını giymiş , fakat tam o sırada Çanakkale harbi sona ermiş . Aşçı İdris , İngilizlere Yesir düşmüş Kanal seferinde . Dayım Almanya'da tahsilde imiş , onun için askere alınmamış . Eniştem doktor Asım Arar Suriye cephesinde imiş ve Beyrut'tan son trene binip İstanbul'a gelebilmiş . Kızıltoprak'taki yaşam bu harp sonrasının hatıraları ile dolu bir yaşamdı . Bütün Balkanlar kaybedilmiş . İstanbul'da pek çok Muhacir göçmen vardı . Rum şiveli . Arnavut şiveli . Boşnak şiveli , Rumeli şiveli insanlara çok rastlardınız . Onlar anlatırdı Rum'un , Sırp'ın , Bulgar'ın mezalimini . Diğer taraf tan Halep'ten , Kahire'den , Azerbaycan'dan gelenler vardı . Komşumuzun adı Prenses Tevhide idi ve Mısır'dan gelip , Kızıltoprağa yerleşmiş . Onun evi halen duruyor ve annemin teyzesinin kızı Celile Hanım oturuyor . Çok az kalan köşklerden bir tanesidir . Eski yaşam usulünü sürdürüyorduk Kızıltoprak'ta 1926 veya 27 yılında Taksim'den Kızıltoprağa taşınmıştık . Anneannem bizlere kucağını açmıştı . Daha evde akarsu ve elektrik yoktu . Biz lamba ve odun sobaları devri ile büyüdük . Su da kuyudan çekilirdi . Et ve tereyağ bir sepet ile kuyuya sallandırılırdı . Kışın mesele yoktu , tel dolapları eti ve yağı bozulmadan muhafaza ederdi . Yazın soğuk su için buz alınır ve karlıklara konurdu . Kızıltoprağın , karlığını tesadüfen Kalamış'taki anneannemin yaptırdığı iki buçuk katlı apartman yıkılırken buldum . Kızım Füsun Ankara Hacettepe'de okuyordu . Onu karşılamaya Haydarpaşa'ya gitmiştim . Tren gecikince , Kalamış'ta bir dolaşayım dedim . Bir de gittim baktım ki , annemin apartmanı yıkılıyor . Orası çoktan satılmıştı . Yıkıntının içine girdim . Yıkıcı tavan putrellerini gösterdi ve Bunlar bizim canımızı kurtardı dedi . Meğerse Mimar Vedat , anneannemin ağabeyisi ona sağlam olsun diye gayet kalın demir putreller kullandırmış . Hatırlarım Vedat dayı gelir , deniz kenarındaki ağacın dibine oturur , anneanneme binanın yapılışında yardım ederdi . Yıkıntılar arasında bir de baktım bizim karlık duruyor . Karlık , Kızıltoprak'tan yok olmuştu . Meğerse anneannem onu oraya götürmüşmüş . Bir ara zemin katında kendine bir yer yapmıştı ve ara sıra oraya giderdi . Adama , Bu bizim dedim ve aldım . Zaten adam farkında bile değildi ne olduğunun . Birde anneannemin hamam kurnasını sökmüş , koridora atmışlardı . Onu da pazarlık edip , yıkıcıdan aldım ve Levent'teki evin bahçesine Kalamış hatırası olarak koydum . 1930'larda gene eski usul yaşam . devam etti Kızıltoprak'ta . Birkaç nesil bir arada ve kendine göre bir disiplin ve uyum içinde . Dedemin selamlığı devam ediyordu . Kaç göç kalkmıştı ama , o salonun adı selamlıktı . Kapıdan girince ilk oda olduğu için gelen erkek misafirler yalnız oraya alınırlardı . Hanımların salonu yukarı katta idi . Salonlara biz çocuklar giremezdik . Oraları hep temiz ve kapalı tutulurdu . Telefon sonraları geldi ve biz de telefona dokunamazdık . Yalnız büyükler telefonla konuşurdu , telefon selamlığa konmuştu . Elektrik gelince bayağı şaşırmıştık . Ara sıra ampule bir yastık fırlatır atardık , bakalım sönecek mi diye . Gaz lambaları sandık odasına kaldırıldı . Uzun seneler orada saklandı , sonra elektrik kısıntısı başlayınca gene işe yaradı . Akarsu da gelince gayet tazyikli idi . Ön bahçeye anneannem bir havuz yaptırmıştı . Onun fıskiyesinden su dedemin üçüncü katındaki balkonuna kadar da fışkırırdı . Mutfak gene bahçede idi ve yemek sahanlarla içeri taşınırdı . Bulaşık da mutfağa taşınır orada yıkanıp gelirdi . Çamaşır da mutfağın yanındaki çamaşırlıkta yıkanırdı . Çamaşırcı kadın ayrıca gündelikçi olarak gelirdi . Küçük bahçede ateş yakılır , kazanlarda su kaynar ve çamaşır elle sabun ve çivit ile mermer yalaklar içinde yıkanırdı . Alışveriş de kendine göre usullerle yapılırdı . Kışlık erzak konacak büyük bir kiler vardı . Durabilen kuru bakliyat çuvallarla alınır araba veya hamallar vasıtası ile Kadıköy'den getirtilirdi . Bir kısım sebze ve meyve de bahçede yetiştirilirdi . Camekanda veya bahçenin güneş alan ve rüzgar almayan duvar diplerinde fideler yetiştirildi . Her meyve ve sebze zamanında yenirdi . Turfanda meyve sebze pek enderdi . Yumurta ve tavuk bahçede bulunurdu . Hatta süt için anneannem büyük bir inek ahırı yaptırmış . Birinci Dünya Savaşı'nda bu ahırda 16 inek varmış . Anneannem süt satmış ve o dönem açlık sıkıntısı çekilmemiş . Ayrıca at ahırları vardı . Bir fayton , bir uzun araba , bir de sırık - arabası denen yük arabası vardı . Harpten sonra dedem Bakü'den dönmüş ve anneannem de inekleri satmış . Araba ve atlar da yavaş yavaş satılmış . En son yük arabası satılmıştı . Atlar olmadığı için bahçıvan Mahmut Ağa ve bir amele arabayı okundan çeke meke götürmüşlerdi . Lazım oldukça Kızıltoprak'ta caminin yanındaki araba durağından bir uzun araba çağırılırdı . Kışın yağmurlu havalarda bir uzun araba gelir ve sabahları bizi Saint Joseph'e götürürdü . 1938'lerde Kadıköy'den Bostancı'ya ve Feneryolu'na tramvay yapıldı . Öbür istikamette Üsküdar'a ve Bağlarbaşı'na kadar tramvay gitti . Yegane nakil aracı trendi ve çok seyrek geçerdi . Tramvay bayağı rahatlattı herkesi . O yıllarda buzdolabı da çıktı . Ondan evvel radyo da eve gelmişti . Gaz sobası da geldi ama , çabuk gitti . Havagazı da mangalı ortadan yavaş yavaş kaldırdı . Mangal ekmek kızartmak ve çayı bahçede kahvaltı ederken sıcak tutmak için daha bir zaman kullanıldı . Elektrikli ekmek kızartma makinesini kimse sevmedi . Kızıltoprak çok müzik yapılan bir evdi . Onun için annemin anılarından da görüleceği gibi herkes bir şey çalardı Ben de Saint Joseph'te fanfara girdim ve bariton çalardım Sonra Robert Kolej'e gideceğim yaz Fulya Hanım'dan alaturka piyano dersi aldım , bir de Beşiktaş'taki Belediye Konservatuvarı'nda flüt derslerine başladım . Flütüm hala durur ara sıra bir üflerim amma tahta olduğu için çatladı artık pek çalınmıyor . Gittiğim yerlerden küçük kaval gibi düdüklerden bir koleksiyon yaptım . Ara sıra üflerim . Anneannem kendine göre bir davul yaptırmıştı , ona hala saklıyorum . Bir de tef vardı o da Levent'te duruyor . Allah rahmet eylesin en son Sami Uçar ve Saim Akçıl ile çaldık . Saim Akçıl bizim çocukların küçük kemanlarını pek sevdi . Sami de her zaman her aleti çalabilen bir arkadaştı . Velhasıl , müziğimizi kendimiz yapan bir aile idik . Tabii teyp gibi şeyler yoktu . Ancak kurgulu bir gramofon , bir de pikniklere götürülen ufak gramofon vardı . Plaklar ancak üç dakika sürerdi ve kurgusu azalırsa , seslerde bozulurdu . Plaklar çalar dans ederdik . Hala plakları saklıyorum . Şimdiki pick - up denen gramofonlara pek alışamadım . Eski evlerde devamlı bir tamir işi olurdu Mutlaka bir taraf akar , kurşun borular patlar , lağım dola taşar , kapılar kapanmaz açılamaz olur , hamamın kazanı delinir , sular akar , dam aktarılmak ister , vesaire , vesaire . Ali'nin kitabında da kapılardan söz var amma demek bize çok tesir etmiş ki ben de söz etmeden yapamayacağım . ( Ali Neyzi küçük kardeşim Hüseyin Paşa Çıkmazı No : 4 adı altında Kızıltoprak hatıralarını yazdı . ) Ali bu kitabı yazınca fark ettim ki , ben daha yaşlı olduğum halde Kızıltoprak'ta daha az oturmuşum . Ben hep yatılı okulda büyüdüm . Saint Joseph'te 6 yıl , sonra Robert Kolej'de 5 yıl , sonra Ankara'da Hukuk'ta bir yıl , Dil Tarih'te 2 yıl , sonra Pennsylvania Üniversitesi'nde 2 yıl . Demek 16 yıl hep ev hasreti içinde yaşamışım . Belki bu Kızıltoprak nostaljisi oradan geliyor , bilemiyorum . Bir de Kızıltoprak'ta çok okunurdu . Dedemin bir kütüphane odası vardı . Ayrıca selamlık odasında da büyük bir yüklük içinde kitapları vardı . Bunlar eski Türkçe , Fransızca ve İngilizce kitaplardı . Sonraları yeni Türkçe kitaplar da gelmeye başladı . Dayımın odasında Almanca bir kütüphane vardı . Teyzemin İngilizce pek çok kitabı vardı . Ali'nin de en küçüğümüz olmasına rağmen kitapları pek çoktu . Hepimizden çok kitap okur ve olur olmaz kitapları beraber ciltletirdi . Ağabeyimle benim de Fransızca ve Türkçe kitaplarımız oluşmuştu . Radyo , televizyon gibi eğlenceler olmayınca insanların daha çok kitap okuyacak zamanı oluyordu demek . Eski yaşam tarzı İkinci Dünya Harbi'ne kadar sürdürüldü Kızıltoprak'ta . Anneannem 1942'de vefat edinceye kadar evin idaresi onda idi ve gerekince annem evde küçükhanım diye anılırdı . Hatta teyzemden ayırt etmek gerekince büyük - küçükhanım derlerdi eski kalfalar , adamlar , evlatlıklar , hizmetçiler . Dedem birkaç yıl daha yaşadı ve 1945'de vefat etti . Yavaş yavaş Osmanlı nesli tükeniyordu . Fakat annem ve babam da tabi birer Osmanlı idiler . Cumhuriyet devri başlamış 1923'de fakat onların değer verdikleri şeyler ve hayat tarzları Osmanlı devrinde gördükleri gibi idi . Annem ve teyzem ve dayım İngiliz , Fransız ve Alman kültürü almışlardı , fakat ev ilişkileri , aile ilişkiler tamamen Osmanlı idi . Yavaş yavaş değişiyor örf ve adetler . Örneğin biz bile bir büyük odaya girdiği zaman ayağa kalkardık , büyüğün yeri belli ise zaten oraya oturmazdık . Ancak , dedem yok iken kütüphane odasına çıkardım ve derslerimi çalışırdım . Dedem gelmeden odasından kaçardım . Anneannemin odasına izin almadan girilmezdi . Teyzemin iki odası vardı , yazın gelince açılırdı , kışın kapalı dururdu , kimse oraya girmezdi . Evin bir iç nizamı vardı ve bu Osmanlı kültürü ile yoğrulmuştu . Dedem ölmeden anneannem öldükten sonra evin idaresi anneme düşmüştü . Fakat o da bunu hiç sevmemişti . Allah'tan Azime bacı o zaman bize geldi ve boşluğu biraz doldurdu . Erkek aşçı tutamaz olmuştuk . Dış mutfak ender kullanılır olmuştu . Azime bacı içerde bir kileri mutfak haline sokturmuştu anneme . Bahçıvana dışarı yemek gidiyordu . Azime bacı gık demez bütün odunu taşır , kömürü bahçıvana kırdırır , tamirleri yaptırırdı . Babam da artık o kadar çok seyahat etmiyordu ve bürosunu İstanbul'da Veli Alemdar Han'da açmıştı . O da ev işlerinde anneme yardımcı oluyordu . Annemin adı hala küçükhanım dı . Fakat yavaş yavaş küçükhanım tabirini kullananlar azalıyordu . Kızıltoprak da artık Osmanlı konağı olmaktan çıkmakta idi . Teyzemin vefatından sonra ev ikiye bölündü ve teyzemin oğlu İsmail Arar bazı tadilat yaptırdı . Kendi tarafına bir mutfak ve banyo ilave etti . Bahçıvan da artık tutulamadığından bahçe kurumaya başladı ve sebze ile meyve yetişmez oldu . Ancak eski ağaçların verdiği kadar incir ; mürdüm , dut gibi bazı meyveler biraz ağacından yenirdi . Tavuk , hindi gibi kümes hayvanları da yoktu . Yalnızca kurbandan evvel alınan koç biraz bahçede otlardı . Eskiden kuzu alır ; Kurban'a kadar bakılır büyütülürdü . Sonra , sonra artık koç dahi günü gününe alınır oldu . Osmanlı hayat tarzı gittikçe Cumhuriyet devrine dönüşüyordu . Yemek az pişiyor , ancak Azime bacının yapabileceği şeylerle yetiniliyordu . Babam da artık yaşlanmıştı , annem de hayatında hiç yemek pişirmemişti . O ancak mevsiminde reçel yapardı . Hazır reçel almak diye bir düşünce yoktu . Bol bol ve çeşit çeşit reçeller yaz için ayrı , kış için ayrı yapılırdı . Yukarıki salona girerken bir yerli dolap vardı , nedense annem burasını reçel dolabı ilan etmişti . Kavanozlarda reçeller durur , gerektikçe çıkarılırdı . Reçel dolabı İsmail'in tarafında kalınca annem eski kilerde bir tel dolap edindi ve reçel yeri kiler olmuştu . Artık reçel yaptıkça bir kavanoz da bize ayırırdı . Ayrı oturuyorduk . Bahçedeki ağaca asılı çan bozulmuş , sonra da çalınmıştı . Bahçe kapısını açmak mesele oluyordu . Onun için arka sokağa bakan kapı kışın iptal edilirdi . Sürgüsü kapatılır ve ancak demiryoluna bakan kapıdan işlenirdi . Biz çocuklarla gidince arka kapıyı açmak için bildiğimiz yoldan duvara tırmanır , bahçeye atlar ve sürgüyü açardık . Arka kapı arabalara göre üç kanadı vardı , açar otomobili bahçeye alırdık . Park derdi diye bir şey düşünülmezdi , sokak çocuklarını burasını karıştırmasın diye içeri alırdık . Babam ve birkaç yıl sonra da annemi kaybettikten artık Kızıltoprağı ayakta tutamadık . Osmanlılar gittikten sonra onların barınağı da duramaz oldu ve sonunda yıkıcıya gitti . 14 Eski konak yapısı ve kullanılan eşyalar Osmanlı hayatı şimdiki Cumhuriyet hayatından çok başka idi . Bir defa aile yapısı değişikti . Birkaç kuşak bir arada oturulurdu . Evde mutlaka ihtiyarlar , gençler , çocuklar , hizmetçiler , ahretlikler , yanaşmalar , dayılar , teyzeler , uzak akrabalar bulunurdu . Yaşayış tarzı , ulaşım araçları bunu gerektirirdi . Örneğin anneannemin bir kalfa kadını vardı , kızı bir paşazade ile evlenmiş ve Çırpıcı'da bir bağ evinde otururlardı . Şerif Hanım bize gelince mutlaka birkaç akşam kalırdı Günü birlik zaten dönmesine olanak yoktu . Çırpıcı'dan yürüyerek Topkapı'ya veya Edirnekapı'ya gelecek . Orada tramvay bekleyecek ve Eminönü'ne varacak Oradan köprüyü yürüyüp vapura binip Haydarpaşa'ya çıkacak . Oradan trene binip Kızıltoprağa varacak zaten saat ikiyi bulurdu . Aynı yoldan dönemezdi çünkü surdışı tehlike idi . Gece vakti oralardan yürüyerek evine gidemezdi . Evlerde mutlaka misafir odası ve misafir takımları , şilteler olurdu . Bunlar yüklüklerde saklanır , misafir gelince akrabalık yakınlık durumuna göre , ya zaten odası olurdu orada yatardı , yahut salona yatak serilirdi . Yahut hizmetçilerin odasına yatak yapılırdı . Evler misafir kabulüne alışıktı . Başka çare yoktu . Otel zaten pek azdı ve otele gitmek ters gelirdi . İnsanın gittiği yerde inecek bir yeri olurdu . Ancak Ankara'ya gitmek başlayınca iş değişti . İstanbulluların Ankara'da pek akraba ve yakını yoktu . Babam ilk gittiğinde hanlarda kalırmış . Sonraları oteller yapılmış , en sonunda da bir daire tutmuştu , hem yatak odası , hem bürosu orada idi . Ben de 1944'de Hukuk'a başladığımda dairesindeki bir odayı bana vermişti . 1936'da dayıma Eskişehir'e gittiğimde bir gece de dadımda kalmıştım . Gitmesem gücenirdi . Artık kendi odasını vermiş , pufla yastıklar , yeni atılmış . şilteler yayılmıştı . Dadımın kocası Eskişehir'de demiryollarında eczacı idi . Anneannemin misafirleri gelirdi . Bağdat'tan , Halep'ten gelenler olurdu ve aylarca kalırlardı . Artık onlara alışır , sofrada belirli yerleri olur ve gittikleri zaman uzun zaman üzülünür , aranırlar , laflan edilirdi . Teyzem , eniştem , oğulları İsmail geleceği zaman çok sevinilir , beklenirdi Gelince şapkayı çıkarır mermerli giriş holündeki şapka askısına bırakırdı , dersi takke ile yapardı . Sonraları o da alıştı ve normal olarak şapkasını giymeye başladı , fakat her zaman başında eğreti gibi dururdu . Kızıltoprak'ta çok poturlu , cepkenli insan görürdük . Bu insanlar ya seyyar satıcı olur veya rençper veya amele idi . 0 zaman işçi denmezdi . Genellikle Anadolu'nun bir yöresinden gelen bu gurbetçiler kendi yöresinin esbabı ile gelirdi . Konfeksiyon sanayii diye bir şey olmadığından her yöre alıştığı türde esvap giyerdi . Adamın şalvarından aşağı yukarı nereden geldiği anlaşılırdı . Adana bölgesi ve Güney Doğu gayet bol , Ege daha dar fakat arkası bol ve sarkık , Karadeniz iyice dar ve arkası sarkık olmayan şalvarlar giyerlerdi . Bu kıyafetleri şimdi folklor danslarında görüyoruz . Kıyafet devrimi bu bölge farklılıklarını kaldırdı ve yavaş yavaş milleti birleştirdi . Şapka Kanunu da ayrıcalıkları kaldırmaya yaradı . Kasket daha yaygın bir başlık halini aldı , fakat şapka giderek giyilmez oldu . Hatta bütün dünyada şapka giyen azaldı . Şimdi bir uçağa binince pek az kimsede şapka veya kasket görebiliyorsunuz . Fes artık bize de komik gözükmeye başladı . Mısır ve Lübnan'a seyahatlerimde pek az olmak üzere görmüştüm . Daha çok otel kapıcıları giyiyorlardı . Şimdi en çok Tunus'ta kullanılıyor . Kıyafet Devrimi'nin asıl etken olduğu alan kadınlar için oldu . Peçe ve çarşaf mecburiyeti kalktı . Annem çarşaf ve peçe takmaktan çok çekmiş . İngiliz mektebine gittiği için orada açık olarak mektepte dolaşırmış , fakat haftalık gezintilerde yegane Türk kızı olduğu için çarşafla yürümek zorunda kalırmış . Hürriyet Ebediye tepesinde High School'un bir bahçesi varmış , oraya gider oyun oynar , koşar ve hava alırlarmış . Ancak o bahçeye varınca annem çarşafını çıkarabilirmiş . Baş örtme geleneği , çarşaf ve peçenin bir devamı olsa gerek . Saçını evin dışında açık bırakmak çok ayıp sayılan bir cemiyette herhalde epey zaman bunun etkisi devam eder . İşte şimdiki eşarp örten kadınlar bu geleneği devam ettiriyorlar . Biz küçük iken kızlar bahçeye başlarını örtmeden çıkmazlardı . Mutlaka bir yemeni bağlarlardı . Zamanla bu mecburiyetler kalktı . Bu geleneği canlandırmak isteyen politik partiler dahi ortaya çıktı . Nitekim İran'da peçe mecburiyeti tekrardan önem kazandı , hatta duyduğumuza göre erkeklerin bile yazın kısa kollu gezmeleri hoş görülmüyormuş . Bu gibi gerici eğilimli önderlerin çıkabileceğini düşünerek , bizim Kıyafet Devrimi ve Şapka Kanunu çıkarılmış . 29 Mezar taşları Harf Devrimi yapıldıktan sonra mezar taşları da yavaş yavaş şekil değiştirdi . Eski usul taşlar ölenin mevkiini belirleyecek şekilde yontulurdu . Erkek ve kadın taşları kendi düzeni içinde belirli ayrılıkları olurdu . Bu taşlat Osmanlı İmparatorluğu araştırmaları yapanlar için ilginç bir arşiv şeklinde durmaktadır . Yugoslavya'da bir gemi anlaşması için gittiğim zaman Split civarında Trogir tersanesini ziyaret etmem gerekmişti , Trogir'de çalışırken bir şehir turu dolayısı ile bir kaleye götürdüler . Bu kale Balkan harbinden önce son Osmanlı kalesi imiş . Osmanlılar o kaleden ileri gidememişler . Trogir şehri Dubrovnik şehri yarı ada şehirleri oldukları için Osmanlı akınlarını göğüslemişler ve devamlı denizden Venedik'ten yardım almışlar . Sonunda Trogir tepelerindeki kaleyi bizden Avusturya Macaristan teslim almış . Avusturyalılar bizden aldıkları yerlerde Türkleri katliama girişmemişler o nedenle Yugoslavya'da Türk ve Müslüman azınlıklar kalabilmişler Bu kalenin içinde de Türk mezar taşları gördüm . Kırılmamış ve olduğu yerde bırakılmış . Basit taşlar fakat sarıklardan ve feslerin şekillerinden yatanların rütbeleri belli oluyor . Kadın taşları da aynı Karacaahmet Mezarlığı'ndaki taşlar gibi . Bir de civarda Mostar kentine ziyarete gittim . Meşhur Mostar Köprüsü Osmanlı eserlerinden , onu da Avusturyalılar , sonra Yugoslavlar muhafaza etmişler . Mostar'da 17 cami saydım ve pek çok Türkçe konuşan insan gördüm . Bursa'da okumuş ihtiyar bir Boşnak ile yemek yedik . Civarda dolaşırken bir tarla içinde kavuklar gördüm . Buğday ekili bir tarla idi . Anlaşılan eskiden mezarlık imiş . Bir köşede mezarları okumaya çalıştım . Yarıya kadar toprağa batmış mezarlar . Artık yok oluyorlar . Bir tanesinin adı Hasan ve bir Fatiha suresi okudum . Herhalde o mezarlık artık bırakılmış ve yavaş yavaş yok olacak . 1974 yılında Balkan harbinden 70 yıl kadar bir zaman sonra hala mezar taşları oralarda oturmuş Osmanlıları hatırlatıyor . Mostar Köprüsü'nün ilginç bir efsanesi var . Gayet ince olarak örülmüş olan bu köprü Mostar'ın iki yakasını bağlıyor ve 17 metre yüksekliğinde . Köprünün ortasındaki yazılı taşı ve balkonu duruyor . Almanlar işgal süresince köprüden tank geçirmişler . Köprünün eğildiğini , fakat yıkılmadığını oralılar görmüşler . Efsanevi köprünün asıl ilginç yanı o yöre halkının inancına göre erkekliği ispat için bir gencin balkondan dereye atlaması lazım . Mostar suyu incecik akıyor , aşağıdan ve yukarıdan bakınca insan nasıl tutturacağını bilemiyor . Fakat bu efsane sürüyor ve her yıl belirli zamanlarda gençler bu köprüden atlarlarmış . Mezar taşları imparatorluğun her köşesinde aynı . Budapeşte'deki Gül Baba Türbesi'nde de duruyor ve Macarlar o türbeyi ziyaretgah olarak ayakta tutuyorlar . Yunanistan'da da Kozan şehrinde bir cami ve yanında yatanların mezar taşları 1960'da duruyordu . Şimdi ne durumda bilemiyorum . Harf devriminden sonra ve ekonomik nedenlerle mezar taşları gittikçe basitleşmişti ve şimdi büyük bir değişikliğe uğradı . Bazı mezar taşlarına vefat edenin resmi konur oldu . Abide şekline mezarlar da yapılmaya başlandı . Şimdi şimdi Arapça dua veya Hüvelbaki yazısı da konur oldu . Harf Devrimi'nden sonra yalnız yeni Türkçe yazılan mezar taşlarında yavaştan bir geriye dönüş görülüyor . Din , Allah ve insan arasında olan bir ilişki olarak düşünüldüğü için , bu konuda kimse bir şey söyleyemiyor . Eski mezar taşlarına karşı büyük bir saygısızlık işleniyor ve buna kimse el atmıyor . Karacaahmet'e her gidişimde birkaç eski güzel taşın kırıldığını veya yok olduğunu görüyorum , Varisi bulunmayan mezar yerlerini kullanmak için mezarcılar bu yöntemi uyguluyorlar . Bir miktar mezar taşı Haydarpaşa'nın arkasına taşındı ve müze şeklinde dizildi . Bunlar yollar açılırken ortada kalan taşlardır . Barbaros Bulvarı açılırken o güzergahta bulunan Türk ve Ermeni mezar taşları bir yere taşınmıştı . Yanında da gecekondular hemen belirmişti . Gecekondunun lağımı bu taşların bulunduğu yere akıyordu . Bir taşı okudum ve Mekanın gül bahçesi olsun yazıyordu . Küçük bir kızın mezarı yok olmuş taşı da lağım sularının içine düşmüştü . 0 mezar taşı yığının resmini çektim , hala saklıyorum . Fakat mezar taşlar birer ikişer oradan yok oldu . Böyle mezar tahriplerinin Bulgaristan ve Yunanistan'da olduğunu duymuştuk . Yol açma amacı ile Osmanlı hatıralarını silmek , onların bir yöntemi olabilir , fakat bizim mezar taşlarına sahip çıkmamamız sosyal bir yara olarak geliyor bana . Kilise mezarlarına nasıl sahip çıkıyor görüyoruz . Kırım Harbi'nden kalma mezarlar Haydarpaşa Protestan mezarlığında duruyor . Çanakkale'deki İngiliz mezarlığına İngiliz sefiri sahip çıkıyor ve devamlı park gibi bakılıyor . İngiliz hanedanından Türkiye'ye gelenler mutlaka Çanakkale mezarlığını ziyaret ediyorlar . Ümit ederim , Vakıflar İdaresi bu sahipsiz mezarlar ile ilgilenir ve büyük bir kıyım içinde olan bu güzel eserlerin bir kısmını kurtarabilir . Örneğin Libya'da Trablusgarp'da ( Tripoli ) çarşının yanındaki caminin avlusunda orada ölen kadıların mezarları duruyor ve aynı bildiğimiz türde büyük abide şeklinde mezar taşları . Türkiye'nin dışında kalmış , kim bilir ne kadar çok yönetici mezarı hala ayakta duruyor . Bunların da bir araştırmasını yapmak ve ilgilenmek bizim nesillere düşüyor . Kore'deki mezarlığı Birleşmiş Milletler koruyor ve bakıyor . Galiçya'daki mezarlık da biliniyor . Bilmediğimiz ve ilgilenmediğimiz kim bilir ne kadar çok tarihi eser var . Mezar taşları bir nevi Osmanlı İmparatorluğu'nun donmuş kalmış hatıraları , bunlarla biz ilgilenmezsek , başka kimsenin ilgileneceğini sanmıyorum . 30 Tuğralar ve kitabe taşları Harf inkılabından sonra sokak isimleri numaralan derhal yeni yazıya çevrildi . Fakat arka sokaklarda eski yazı ev numaraları hala orada burada duruyor . Elektrik veya havagazı idaresinden numaraları ve bazı sigorta şirketlerinin Fransızca yazılan özellikle Beyoğlu semtinde göze görünüyor . Denizcilik Bankası'na ilk atandığım günlerde Genel Müdürlük binasının ana caddeye bakan kapısının yanında bir eski Türkçe 105 levhası gözüme ilişti . Levha küçük bir şey ve zamanla artık duvarın gri rengini almış ve orada unutulmuş . Kim bilir ne kadar idareci oradan geçti ve hiç kimse o teneke levhayı fark etmemiş . Genel sekretere o levhayı söktürüp getirtmesini söyleyince çok şaşırdı ve olamaz gibi bir hal takındı . Neyse bir saat sonra gri teneke eski Türkçe harflerle 105 yazan levha geldi . Harf Devrimi'nin üstünden yıllar geçmiş , fakat bir devlet dairesinin kapısında eski Türkçe numara levhası kalmış . Camilerin kapılarında , çeşmelerde , köprülerde , medreselerde , hanlarda , kalelerde , hatta Beyazıt'ta üniversitenin kapısında çok güzel kitabeler vardır . Harf Devrimi'nin ilk yıllarında özellikle tuğralar örtülmeye çalışılırdı . Örtülmezse alçı ile sıvanır , üstüne T. yazılırdı . Tabii bu padişah devrinin bittiğini ve Cumhuriyet devrinin başladığını simgelemek isteyen işgüzar yöneticilerin işi idi . Halbuki bu eserleri ortaya getiren gene bu millet ve onun varisleri olan bizleriz . Şimdi artık bu hassasiyet ortadan kalktı ve bu tuğraların ve eski yazıların tarihi bir kıymet ve bizim malımız olduğu kabul edildi . Örneğin Moda iskelesinin üstünde Vedat dayımın yazdırdığı eski Türkçe bir Moda yazısı var . O iskele kenarda kaldığı için pek göze batmamış ve yazı kalmış , fakat Haydarpaşa iskelesinin eski yazı isimleri yok . Yerine yeni çiniden yeni yazı ile Haydarpaşa yazıyor . Göze batan yerlerde eski Türkçe levhalar herhalde kaldırılacaktı , amma imha edilmeden ve tarihi değer olarak saklanarak . Bütün bu yazılar tarihi bir mirastır ve kendine göre bir araştırma konusu olabilir . Hat sanatı resmin ve heykelin yerini almış ve asırlarca evlerimizi ve binalarımızı süslemiş Hala da süslemekte . Bunların kıymetini bilip , ona göre korumamız gerekir . 31 Tekke ve türbelerin kapatılması 1925 yılında daha Cumhuriyet iki yaşına gelmeden tekke ve türbeler kapatılmış . Tabii ben de iki yaşımda imişim ve bunları hatırlamıyorum . Fakat Kızıltoprak'ta bunların lafı hep geçerdi . Dedemin bir şeyh efendisi vardı , Üsküdar'da otururdu Bazen dedem ona gider , bazen de şeyh efendi bize gelirdi . Tabii dedemin selamlık odasında oturur giderdi . Dededen başka kimse yanına gitmezdi , yalnız kahve veya yemek götürecek kız , başını örter hizmetini yapardı . Bazen de dedeme sakallı birçok misafir gelirdi . Aralarında konuştuklarını hiç anlamazdık . Zaten fazla yanlarında durmazdık amma bahçeden içerisi gözükürdü ve bu sakallılar ne yapıyor diye merak eder , bakardık . Yemek yediklerini görürdük . Yıllar geçtikten sonra annemin sandıklarından Bektaşi külahları çıktı . 0 zaman tahmin ettim ki , dedem Bektaşi tarikatına mensub idi . Bize hiç bu hususta bir şey söylenmedi . Tekkeler dini amaçlarla kurulmuş ve son zamanlarda bir sömürü ve miskinlik yeri olmuş . Babam anlatırdı , bazı tekkelere nasıl fakirlere yemek dağıtıldığını . Bu yemeğin adına fodla denirmiş ve tabii birçok insan bu tekkelerden faydalanırmış . Artık bunların hangisi hakikaten muhtaç , hangisi serseri belli değilmiş . Tekkeler bir nevi istismar yeri olmuş . Tekkeler aracılığı ile de tarikatçılık kışkırtılıyormuş . Bayramlarda bu tekkelerin gösterileri ve taşkınlıkları olurmuş . Annem anlatırdı , sokaklarda sırtını zincirlerle döven , ağzına , yanaklarına şiş sokan yarı deli insanlar resmi geçit yaparmış . Bu gibi resmi geçitleri bizim nesil görmedi ve artık unutuldu . Duyuyoruz İran'da ve bazı başka Müslüman ülkelerde böyle gösteriler yapılıyormuş . Şükür ediyoruz ki , biz de bu tür gösterilere artık meydan verilmiyor . Biliyoruz ki , mistik yaradılışlı insanlar için böyle dini merasimler bir mana taşıyor . Bazı yörelerde gizli gizli tekkeler canlanıyor ve gizli ibadetler yapılıyor . Bazı merasimler örneğin , Mevlevi ayinleri devlet himayesinde Konya'da yapılıyor . Fakat bu artık sırf dini merasim şeklinde çıkıp bir nevi folklorik dans havası içinde cereyan ediyor . Belki öbür törenler de bir folklor havası içinde canlanır . Kıyafet Kanunu'nun ilk çıktığı yıllarda folklor dansları da normal giysiler içinde yapılırdı . Anneannem evde zeybek esbapları diktirmişti . Kendisi güzel harmandallı zeybek oynardı . Anneme ve bizlere de öğretmişti . Laz elbisesi , Arnavut elbisesi , külhanbeyi elbisesi gibi elbiseler de diktirmişti . Onlarla maskeli balolar yapılır , eğlenilirdi . Yeniçeri kılığında mehter takımlarının da ortaya çıkması , ancak 1950'lerden sonradır Yeniçeri esvabı da müzeden sokaklara , folklor havası içinde çıktı ve askeri bandonun bir kısmı Yeniçeri mızıkası halini aldı . Eskiyi hatırlamak canlı tutmak gericilik ve tutuculuk getirmemek şartı ile çok güzel ve asil bir his . Biraz da kültür ve varlık işi . Aslında bu nevi töreler bir millet için büyük bir hazine olabilir . Onları tetkik etmek , yaşatmak ve geliştirmek eskiyi unutmamak tarihimizi canlı tutar . Türbeler başka bir konu . Tekkeler kapatılırken türbeler de kapatılmış , çünkü onlar da bir nevi gericilik yuvası ve istismar yerine dönüşmüştü . Tekke ve Zaviyelerin Türbedarların unvanları doğrudan birçok insanın çıkarını ilgilendiriyordu . Dervişlik , dedelik , seyitlik , çelebilik , müritlik , falcılık , büyücülük , üfürükçülük , muskacılık hepsi birbirine karışmış ve bir sömürü düzeni halini almıştı . Hala muska yazdıranlar , nazar boncuğu asanlar bulunuyor . Bunu hiçbir kanunla kaldıramazsınız . İnsanlar böyle şeylere inanırlar ve ne yaparsanız yapın , gene kem göz , uğursuz bakış , tahtaya vurma gibi şeylerden vazgeçemiyoruz . Amma bunların hepsi sultanlar ve tarikatlara bağlı olunca iş değişiyor . Düşünün , Cumhuriyet ilan olmuş , halife İstanbul'da oturuyor ve Atatürk'ü ve taraftarlarını asmak için emir çıkarmış . Ankara , İstanbul'a doğru ilerliyor . İstanbul , müttefiklerin işgali altında dört yıl bir süre ile ve sultan müttefiklerle ( İngiliz , Fransız , İtalyan ve Amerika ) anlaşmış . Amerikan mandası altında bir Türkiye veya acayip bir ülke , haritalar çizilmiş , Sevr muahedesi imzalanmış . Bizim müttefikimiz Almanya ve Avusturya - Macaristan İmparatorluklarından bir medet yok . Rusya derseniz , karmakarışık bir dönem aşıyor . Eski dostlarımız Araplar hepsi ayrı ayrı birer devlet olmuş amma ya İngiliz ya da Fransız kontrolünü kabul etmiş . Yunanistan , Polatlı'ya kadar gelmiş , fakat geri püskürtülmüş . Bütün adalar elden gitmiş . Rumeli elden gitmiş . Orada kalanlar ya öldürülüyor ya da bin bela her şeyini bırakıp kaçıyor . Bu havanın içinde artık türbelere kim bakacak , tarikatlara yazık olur , tarihi değerler , folklorik kıymetler filan diyecek ne zaman var , ne de hal . Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel olayı duyduktan hemen sonra Genelkurmay Başkanlığı'na gitmiş , kırk dakika boyunca Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş ile baş başa görüşmüştü . Olay basit bir uçak kazası değildi . Şehit olan beş subayın içinde Türk ordusunun en önemli beş subayından biri yeralıyordu : Türkiye'nin dört bir yanında ve yurt dışında başarıyla görev yapmış ve mesleğinin zirvesine tırmanmış bir asker , içişleri bakanının , cumhurbaşkanının , başbakanın yakın çalışma arkadaşı , Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis . Kazanın meydana geldiği 1993 yılında Türk ordusunun sahip olduğu en tecrübeli orgenerallerden biri . Bir orgeneral ve bir aile babası . Eşref Bitlis ismi gündeme hep asker yönü ile gelmişti . Aslında bu adı konmamış bir gelenekti de . . . Türkiye devlet geleneğini farklı şekilde yaşayan bir ülkeydi . Cumhurbaşkanlarının , politikacıların , iş adamlarının özel yaşantıları çeşitli vesilelerle gündeme gelmiş olsa da hiçbir orgeneralin özel hayatının kapıları görev başındayken kamuya açılamamıştı . Eşref Bitlis gibi bir asker de bu geleneği bozmamıştı . Sert ve taviz vermez gözüküyordu . Özel hayatının kapıları sıkı sıkıya kapalıydı . İç tüzükler , kışlalardaki koyu tonlar , emir komuta zincirindeki uygulamalar , kapalı kapıların kaybolan anahtarlarıydı . Devlet , ciddiyetini , asık yüzünü koruyor , üniformalar özel yaşantıları perdeliyordu . Komutanların özel yaşantıları tabu alanları olarak kalıyordu . Eşref Paşa eve gittiğinde üzerindeki asker üniformasını çıkarıyordu . Gerilimlerini , başında olduğu bir savaşta çektiği stresi , acıları , karmaşık uluslararası ilişkileri , çekişmeleri , çıkmazları ve bütün gün yaşadığı en özel duyguları üniforması ile birlikte elbise dolabında bırakıyordu . Kapıdan içeriye , çocuklarının yanına , Orgeneral Eşref Bitlis değil , başka bir Eşref Bitlis geliyordu . Çocukları , karşılarında bir orgenerali değil , bir aile reisini , babalarını buluyorlardı . Orgeneral Eşref Bitlis 1933 yılında Malatya'da doğdu . Bir kız , bir de erkek babasıydı . Kızının adı Meltem , oğlunun adı Tarık'tı . Şükran Hanım'la yıllarca hiç kavga etmeden yaşamayı başarmışlardı . Özellikle oğlu ile farklı bir ilişkisi vardı . Tarık Bitlis : Anadolu'dan çıkmış bir kişi kendisi . Malatyalı'dır . Lise çağına kadar Malatya'dan çıkamamış bir genç düşünün . İlk çıkışı da futbol takımı ileymiş . Maç komşu şehirde olmuş . Şehirden ilk ayrılışı bu . Orta halli bir aileden . İşte , anne - baba terzi . Malatya şartlarında okumuş , sonra da tahsilini devam ettirmiş . Eşref Bitlis 1952 yılında Kara Harp Okulu'na girdi . Yurt dışına ilk kez Harp Okulu'ndayken çıktı . Akademideki öğrencilerin düzenlediği on günlük bir turistik gezi ile Amerika'ya gitti . 1954 yılında topçu okulunu bitirdi . Türkiye'nin çeşitli bölgelerindeki askeri birliklerde topçu üsteğmen olarak göreve başladı . İbrahim Aksoy ( emekli albay ) : Malatyalı'ydı . Aslının Bitlis'ten geldiğini söylerdi . Eşref Bitlis'le Kara Harp Okulu'nda tanıştık . Gayet çalışkan , munis , arkadaşlarıyla iyi geçinir , iyi bir talebeydi . Arkadaşlığımız zamanla pekişti . Özellikle benim Uzunköprü'ye tayinimden sonra . İkimiz de orada üsteğmendik . Orada iki sene ailece pikniklere gittik , toplantılara katıldık . Bir sürü anımız oldu . Çok iyi bir insandı . Eşref Bitlis 1966'da Kara Harp Akademisi'ni bitirdi . Bir yıl sonra dil eğitimi görmeye Almanya'ya gitti . Goethe Enstitüsü'ndeki iki yıllık eğitimi sırasında Batı kültürü ile tanıştı . Eşref Bitlis Almanya'da yalnız değildi . Ailesini de götürmüştü . Ancak okul çağında bir çocuğu olan orta yaşlı bir subay için kısa dönemli bir yurt dışı görevi beraberinde çeşitli zorlukları ve zor kararları da getiriyordu . Eşref Bitlis'in bu ilk Almanya seyahatinde rütbesi henüz binbaşıydı . Gidiş amacı Almanca öğrenmekti . Bunun için gerekli başvuruları yapmış , bir sınava girmiş ve kazanıp Almanya'ya gelmişti . Ancak aldığı burs ilk sene ailesini yanına aldırmaya yetmedi . Sürekli ailesine mektuplar yazıyor , telefon ediyordu . İkinci yıl ailesi için kalacak bir yer ayarladı ve yanına aldırdı . Tarık Bitlis henüz 14 yaşındaydı . Hayatında ilk kez gittiği Almanya'da tek kelime Almanca konuşamıyordu . Eşref Bitlis oğlunu karşısına aldı ve daha sonraki yıllarda benzerlerini yapacağı konuşmalardan birini yaptı . Tarık Bitlis şöyle anlatıyor bu konuşmayı : Tatilsin bu sene , dedi . Hiç okul falan düşünme . Bir sene kaybedeceksin . Ben seni okula yazdırmayacağım . Bir sene dışarda gezeceksin . İnsanları tanıyacaksın , geliştirebiliyorsan konuşmanı geliştireceksin . Çok hoşuma gitti tabii bu . O yaşta böyle bir karardan bayağı keyif alıyorsun . Oh , dedim , babam müsaade etti bir sene gezeceğim . Bitlis ailesinin bu ilk Almanya seferi oldukça keyifli geçti . Evde o yılların ünlü romantik şarkıcılarından Berkant ve o yılların en ünlü ismi Cem Karaca'nın Türkiye'den özel olarak getirtilen kırkbeşlikleri , uzunçalarları dinleniyor , vatan hasreti bir nebze giderilmeye çalışılıyordu . Neyse ki uzun sürmedi . İkinci yılın sonunda Bitlis ailesi Türkiye'ye geri geldi . Eşref Bitlis 1969'da Türkiye'de çeşitli birliklerde görev aldı . Sonra yine yol göründü gurbete . İstikamet yine Almanya'ydı . Ancak bu gidişi diğerinden farklıydı . Ortada pek de alışık olunmayan bir durum vardı . Eşref Bitlis bu sefer dil öğrenmek için değil , Almanya'daki Harp Akademisi'nde mesleki kariyerinin önemli kilometre taşlarından birine ulaşmak için gidiyordu . Hem yaşı hem de rütbesi Almanya'da Kara Harp Akademisi'nde okuyan öteki öğrencilerin üstündeydi . Ancak bu sefer ilk gidişinden daha tecrübeliydi . Üstelik Almancayı çok iyi biliyordu artık . Aile Almanya'nın yolunu tuttu . Yıl 1972'ydi . Türkiye'de hem siyaset hem de ordudaki çalkantılar devam ediyordu . Politik hesaplar yalnızca Millet Meclisi'nde değil , kışlalarda da yapılıyordu . Kimi üst düzey askerler politikaya uzaktan müdahale ediyor , kimileri bizzat içinde yer almak için görevlerinden ayrılıyordu . Türkiye'de kapıların Batı'ya açılması için henüz uzun yılların geçmesi gerekiyordu . Türkiye'de ne yoksa Almanya'da o vardı . Türkiye'nin buhran yılları , Bitlis ailesi için hayatlarının en güzel yıllarıydı . Almanya'yı ve Almanların yaşantısını çok iyi tanır olmuşlardı . Çocuklar okula başladılar . Bitlis eğitimini başarıyla tamamlayıp ikinci yılın sonunda Türkiye'ye döndüğünde elinde Alman Kara Harp Akademisi'nden mezuniyet belgesi vardı . Bir yıl boyunca Kara Harp Akademisi'nde öğretim üyeliği yaptı . Sonra kışlaya çıktı . Çeşitli karargahlarda ve alaylarda komutanlık görevinde bulundu . Bu yarı akademisyen , Avrupalı subayı görev aldığı birliklerde en alt rütbeliden en üst rütbeli askere kadar herkes seviyordu . İbrahim Aksoy ( emekli albay ) : Yerine göre sertti , yerine göre mülayimdi . Tabiri caizse bir asker , er babasıydı . Fakat otoriter , disiplinli , görevini aksatmayan , bilgili , iyi bir subaydı . 1974 yılında Türk ordusunun önünde yeni bir görev emri vardı . Asker Kore Savaşı'ndan sonra ilk kez yurt dışına yeni bir görevle çıktı . Sıcak bir temmuz ayında başlayan savaşın adı Barış Harekatı ydı . . . Türk askerleri denizden ve havadan Kıbrıs'a çıkartma yaptı . Askerleri taşıyan araçlardan birinin içinde Eşref Bitlis de vardı . Bitlis Kıbrıs'ta 1 . ve 2 . Barış Harekatı'na katıldı . Üstün başarı gösterdi . O yıllarda Eşref Bitlis , kışlada bir komutan , evde ise hamarat ve iddialı bir aşçı portresi çiziyordu . Lezzetli pilav pişiriyor , yoğurt yapıyor , revani yapımının usulleri üzerine uzun tartışmalara giriyordu . Evdeyken çoğu zaman yeşil hırkasını üzerinden hiç çıkartmıyor , eskiyen eşyalarının ardından üzülüyor , oğlunun yaş gününde hediye ettiği çakıyı bulamayınca ortalığı ayağa kaldırıyordu . Kışlada yerine göre sert yerine göre yumuşak olan paşa , oğluna göre , evde çocuklarına demokrasi dersi veriyordu . Tarık Bitlis anlatıyor : Aslında kışlada ne ise evde de oydu . Bir sertlik ya da aşırı derecede bir kalıplaşma yoktu . Yani işte kararlılık , dışarıdan aldığını dışarıya yansıtış biçimi , demokratik , karşı tarafı dinleme , karşı tarafla her şeyi paylaşabilme cesareti . . . Bu saydığım özelliklerini beraber çalıştığı insanlar da doğrulayacaktır . Bağırarak çağırarak tepki göstermezdi . İkaz eder , hoşgörülüdür , sevgisi vardır . Ben zaman zaman iş yerine gittiğim zaman evdeki tavrını orada da sürdürdüğünü gördüm . Eşref Bitlis eve iş getirmiyordu . Herhangi bir evrakı getirmiyor , saklamıyor , üzerinde çalışmıyordu . Oğlunun kendisine hediye ettiği çakıyı yanından hiç ayırmıyordu . Tarık Bitlis okulla ilgili problemlerini babasına getirmez , kendi çözerdi . Baba , aile bireylerine sorumluluklar dağıtıyor gerekmeden müdahale etmiyordu . Ama bir gün Tarık Bitlis ortaokulu bitirip , Ben de senin gibi asker olacağım , dediğinde müdahale etti . Şöyle anlatıyor Tarık Bitlis : Pilot olmak istiyordum . O zaman beni ilk kez çok ciddi olarak bir kenara çekti ve dedi ki : Benim velayetim altındasın . Askeri okula gitmene izin vermiyorum . Liseyi bitirdikten sonra istediğin okula gitme hakkına sahipsin . İzah etti : Sıkılmana üzülmene gerek yok . Çünkü ben asker olamazsın demiyorum . Bu hak lise sonrasında da var , o zaman kullanabilirsin . Ama şu anda müsaade etmiyorum . Eşref Bitlis ilk kez oğlunun özel hayatına müdahale etmiş , bir asker için pek alışılmadık bir tavır sergilemiş ve oğlunun asker olmasına şimdilik kaydı ile izin vermemişti . Sonraki yıllarda ise her zaman oğlunun arkasında durmuş ilk sigara içtiğinde , üniversiteye ilk girdiğinde , ilk kez tek başına eve çıkmak istediğinde mesafeli ve ılımlı tavrı ile , baba - oğul ilişkisinde iki tarafı da tatmin edecek seviyeli bir düzey yakalamıştı . Özel hayatını , karısını , kızını ve oğlunu hiçbir zaman ikinci plana atmamış , ancak işi ile ilgili sorunları onlarla paylaşmamıştı . Aile bireyleri Eşref Bitlis'in ne tür stresler yaşadığını yalnızca sezgiyle anlamaya çalışıyor ve prensip icabı hiçbir zaman işi ile ilgili soru sormuyorlardı . Eşref Bitlis de aradaki çizgiyi her zaman koruyordu . Eşref Baba , üniformayı üzerine giymeden Eşref Paşa olmuyordu . Eşref Paşa ise aile ilişkilerinde gösterdiği başarıyı işinde de gösteriyor ve hızla zirveye doğru tırmanıyordu . 1978 yılında tuğgeneral oldu . 1982'ye kadar komando tugay komutanlığı yaptı . 1982'de tümgeneral rütbesine yükseldi ve ikinci defa Kıbrıs'a gitti . Görevi , Kıbrıs Barış Kuvvetleri'nde 28 . Piyade Tümen Komutanlığı'ydı . 1984'te Türkiye'ye döndü ve 3 . Kolordu Komutanlığı'na getirildi . Artık korgeneraldi . 1988'de üçüncü defa Kıbrıs'taydı . Bu sefer Kıbrıs Barış Kuvvetleri Komutanı olarak . 1990'da döndüğünde , Bitlis ailesi için gergin bir bekleyiş başladı . Yüksek Askeri Şura toplanacak , Eşref Bitlis ya yeni bir görev alacak ya da emekli olacaktı . Her terfi döneminde emekli olacakmış gibi hazırlanmaya alışmıştı . Her seferinde , emekli olduğu zaman ne yapacağının kabaca bir programını çıkartıyor ve ailesini emekliliğe hazırlıyordu . Ancak bu sefer bir askerin kariyerindeki en gergin anları yaşıyordu . Askerlik mesleğine ömrünü vermiş biri olarak ya zirveye çıkacaktı ya da . . . Gerilim doruktaydı ama onun bir avuntusu vardı . En önemli varlıkları , koca bir hayatı paylaştığı karısı ve çocukları , sonuç ne olursa olsun her zaman yanındaydı . Tarık Bitlis , Allah devlete millete zeval vermesin sözü , diyor , bizim evde sürekli tekrarlanırdı . Babam , Ben nereden geldim , şimdi neredeyim . Yıldız taktıysam , bir makam arabasında oturuyorsam , bunun getirdiği bir ayrıcalık varsa , ben bunları bu devletin parasıyla elde ettim , derdi . Çok keyifli olduğu zamanlarda da hep Allah devlete millete zeval vermesin derdi . Şunu hep söylerdi : Biz görevimizi yapıyoruz . Bizimle çalışmak istiyorlarsa seçerler , çalışmak istemiyorlarsa ne yapabilirim ki ? Yani kurallara göre oynardı her şeyi . İşte , beş kişi var , ikisi olacak , kim olacak , en iyisi olacak . . . Eğer , derdi , ben bu şartlar altında iyiysem olurum , iyi değilsem zaten olamam . Tersten alalım , diyelim ki , bu şartlar iyiyi seçmiyor . Ben zaten bu şartlarda yaşamak istemem . Eşref Bitlis 1990 yılında orgeneralliğe yükseldi . Topçu sınıfından gelen çiçeği burnunda orgeneralin önü açılmıştı . Geleceğin jandarma genel komutanıydı . . . Bitlis ailesini sevince boğan bu haber aynı zamanda acılı günlerin habercisi , sonun başlangıcıydı . Eşref Bitlis hiç emekli olamayacaktı . BİTLİS PAŞA İbrahim Aksoy ( emekli albay ) : Jandarma Genel Komutanı olduktan sonra ara sıra makamına giderdim . Sohbet ederdik . Bana bir şey söylemiyordu . PKK olayını bastırmak için var gücüyle çalışıyordu . O muhitin çocuğu olduğu için yörenin faaliyetlerini biliyordu . Sonucunu alacağım diyordu . Topçu olduğu için kendisi bazı şeyleri de bana söylüyordu . JİTEM'in kurucularındandı . Jandarma istihbarat talimatına göre her ünitenin bir istihbarat timi bulunur . Bir ilçedeyseniz , karakol komutanlığının , bölük komutanlığının , alay komutanlığının kendine göre bir istihbaratı vardır . Yalnız bu istihbarat elemanlarının birbirlerinden haberleri olmaz . Gizlidir . O da JİTEM'i kurmuştu . Eşref Bitlis ismi , hizmetlerinden dolayı askeri çevrelerde iyi tanınıyordu . Sivil Türkiye onunla jandarma genel komutanı olduktan sonra tanıştı . Bitlis'in göreve geldiği yıllar PKK ile mücadelenin de en yoğun yapıldığı yıllardı . Kamuoyunda tam bir belirsizlik vardı . Kimi siyasi çözümden bahsediyor , kimi artan terörü daha sert önlemlerle bastırmayı öneriyordu . Kimileri insan haklarını , hukuku bir kenara bırakırlarsa birkaç hafta içinde ortada PKK diye bir şeyin kalmayacağını söylüyor , kimileri açık açık ver kurtul tezlerini ortaya atıyordu . Yalnızca terör ile canları pahasına mücadele eden askerler değil yazarından , gazetecisine , politikacısından , sanatçısına kadar bütün Türkiye ilk kez tanıştığı bu tür terör karşısında bir strateji belirlemeye çalışıyordu . Eşref Bitlis , PKK ile Kürt sorununu birbirinden ayırma taraftarıydı . Bitlis'e göre sivil çözümün konuşulabilmesi için de önce PKK'nın bitirilmesi gerekiyordu . PKK bitmese bile dağda yalnız bırakılmalı , halkla bağları tamamen koparılmalıydı . PKK ile mücadelede sivil halk ile PKK'lılar arasında ayrım gözetilmeli , sivil insanlara en az zarar verecek bir terörle mücadele yöntemi izlenmeliydi . Oysa bölgede gerilim tırmanıyordu . Yıllarca yapılamayan , yarım bırakılan yatırımların , Körfez Savaşı'nın ardından Habur sınır kapısının kapanışının , bir türlü verilemeyen kültürel hakların , Ankara'da Meclis'te yükselen gerilimin faturasını Güneydoğu'nun önüne koymaya hazırlanılıyordu . Bir süre sonra fatura ödenmeye başlandı . . . Olağanüstü Hal Bölge Valiliği'nin PKK ile mücadele ile ilgili verdiği rakamlar bunu doğruluyordu ( Bkz. Ek 1 ) . 24 Temmuz 1997'de Olağanüstü Hal Bölge Valiliği PKK ile mücadelenin köşe taşlarını ( kitabın yazarının isteği üzerine ) açıkladığında Türkiye için çıkan bilanço oldukça üzücüydü . Ölümlerin , yaralamaların , adam kaçırmaların , silahlarla yakalananların , ele geçenlerin sayıları her yıl biraz daha artmış , terör ve terörle mücadele Güneydoğu'yu kan gölüne çevirmişti . Açıklanan resmi rakamlara bakıldığında , PKK ile mücadelede özellikle 1990 yılından 1993 yılına kadar uzanan dönemde her yıl biraz daha artan şiddetin boyutları daha iyi gözüküyordu . 1984 yılında başlayan olaylar , Eşref Bitlis'in göreve başladığı tarihten ölümüne uzanan zaman diliminde tek kelime ile patlamıştı . Eşref Bitlis'in ölümünün ardından ise , en çok kanın döküldüğü , en çok şehidin verildiği , en çok silahın yakalandığı , en çok olayın meydana geldiği , en çok PKK'lının öldürüldüğü kapalı bir savaş dönemine girilmişti . Saime Sezginler o güne kadar yayınlandığından haberi bile olmadığı Aydınlık gazetesi ile ilk kez bu haber üzerine tanıştı . Bir Aydınlık gazetesi aldı , kazayla ilgili çıkan ilk haberi okudu ve hemen telefona sarıldı . Karşısına çıkan sese ilk sorduğu soru bu haberleri neye dayanarak yazdıklarıydı . Aydınlık yetkilileri ellerindeki kimi belgelerden , duyumlardan bahsettiler . Bunun üzerine Saime Sezginler elindeki teknik raporu anlattı . Bu raporun bir türlü deşifresini yaptıramadığını söyledi . Aydınlık gazetesinde konuştuğu muhabirler , Biz size yardımcı olalım , dediler . Oldular da . . . Teknik raporun deşifresi kısa süre içinde yaptırıldı . Yanıt en az yapılan inceleme sonucu ortaya çıkan teknik veriler kadar kesin ve netti . Uçak motorlarında buzlanma yoktur . Yani önce kaza kırım heyeti , daha sonra askeri savcılık uçağın düşüş nedeni olarak buzlanmadan bahsederken ya bu raporu göz önüne almamış ya da taraflı karar vermişlerdi . Saime Sezginler bir süre daha ne yapacağını bilmez halde ortada dolaşmaya başladı . Karşılaştığı tüm pilotlara , subaylara ve hukukçulara edindiği raporlardan , bilgilerden söz ediyor , ancak ne yapacağını bilemiyordu . Saime Sezginler'in uçak kazasıyla ilgili çaresizliği bir uçak yolculuğunda son buldu . Sezginler anlatıyor : Bir gün İstanbul'dan uçakla Urfa'ya giderken tesadüfen yanımda biri oturdu . Konuşma arasında kendisinin hakim olduğunu öğrendim . Tabii bu uçak kazası gazetelere aksettiği için herkesin haberdar olduğu bir olaydı . Bu konudan bahsettim . Bana şunu söyledi : Ben , dedi , askeri bir hakimim , fakat bu tahkikatın doğru yapıldığına ben de inanmadım . Yani üstü kapatıldı , olayın gerçek yüzü kapatıldı . Tamamen yaşayanları korumaya yönelik bir rapor hazırlandı , dedi . Peki dedim , ben ne yapabilirim bu tarihten sonra ? Bana bir yol gösterebilir misiniz ? Çünkü savcılığın raporu çıkmıştı . Neticelenmişti . Daha doğrusu takipsizlik kararı verilmişti . Sanıyorum , zaman aşımına uğradığı için benim itiraz sürem de geçmişti . Yapılacak bir şey kalmamış gibi görünüyordu . Bana şöyle bir yol gösterdi : Siz öncelikle kendinize bir avukat bulmak zorundasınız . Daha sonra bu avukatla birlikte bir dosya hazırlamalısınız . Bu dosyayı Milli Savunma Bakanlığı'na iletmelisiniz . Tahkikatın tekrar açılma yetkisi Milli Savunma Bakanlığı'na aittir . Sadece onun yetkisindedir . Bu yola başvurun , dedi . Hatta bana yardımcı olmak üzere birkaç avukat adresi verdi . Ben tekrar Ankara'ya geldim . Ankara'da birçok avukata başvurdum . Belki sekiz - on avukata müracaat ettim . Eğer tazminat davası açmak istersem bu davayı alabileceklerini , ama diğer davalar için veya araştırmalar için karşılarında Silahlı Kuvvetler olduğu için böyle bir işe girişmek istemediklerini , netice çıkaramayacaklarını , yani kapalı kapılar ardında mücadeleyi göze alamayacaklarını söyleyerek kabul etmediler . Bir tek avukat kabul etti . Şu anki vekilim Nusret Senem . Onunla konuyu enine boyuna görüştük . Hatta aramızda birbirimize söz de verdik , ölmek var dönmek yok diye . Saime Sezginler'in avukatı ve daha sonraki yıllarda Eşref Bitlis'in düşen uçağı ile ilgili davalarda en önemli yoldaşı Nusret Senem 1950 doğumlu bir avukattı . 1975'den bu yana avukatlık yapıyordu . İşçi Partisi ve Aydınlık gazetesinin çeşitli davaları dahil belalı denebilecek pek çok davayı alıp , üzerine gitmekten çekinmiyordu . Sezginler ne ile uğraştığını o güne kadar tam olarak bilemese de Senem başlarına gelebilecekleri tahmin edebiliyor ve bu yüzden Sezginler'i uyarma ihtiyacını hissediyordu . Zaten ölmek var dönmek yok sözünü gündeme getiren de yine Nusret Senem'di . Nusret Senem ( Saime Sezginler'in avukatı ) : Bu olay tabii büyük bir olaydı . Bir anlamda bir ordu komutanının ölmüş olması . Diğer çok kaliteli pilotların , subayların olayda ölmüş olması çok önemli bir konuydu . Dolayısıyla ilk günden itibaren ciddiyetle yapılması gereken bir soruşturmaydı . Ben hanımefendiyle beraber davaya başladıktan sonra elimizde belge , doküman yoktu . Birkaç tane rapor ve kamuoyunda da bu olayın kaza olmadığı , suikast olduğu gibi yaygın bir kanaat vardı , o kadar . Medya konuyu geniş olarak işliyordu . Olaydan bir yıl sonra ben davayı üstlendim . Dolayısıyla yeni dokümanlara ulaşmak , olayın gerçek yönlerini belgelemek ihtiyacı çok önemliydi . Buna nasıl ulaşacağımı planlama yoluna gittim . Şimdi bir hukuk maratonu başlıyordu . İkilinin elinde Askeri Savcılığın verdiği takipsizlik kararı ve KKK Uçuş Emniyet Kurulu'nun düzenlediği müşterek kanaat raporu vardı . Sonuçta olayın buzlanmadan ve pilot hatasından meydana geldiği gibi bir neticeye varılmıştı . Ancak eldeki dokümanlar hazırlanan dosyaların ancak bir kısmıydı . Asıl düğümü çözmek ve en önemlisi hukuksal alt yapıyı sağlam temellere oturtabilmek için dokümanların tamamına ulaşmak gerekiyordu . Nusret Senem hukuk labirent bir çıkış yolu aramaya başladı . İşe ilk önce , takipsizlik kararına itiraz edilebilir mi sorusu ile başladı . Gerçi bu karar metni müvekkiline önceden yollanmıştı ama yine de bir usulsüzlük olabilirdi . Takipsizlik karar metni yalnızca anne ve babaya gönderilmişti . Oysa Senem'e göre bu yeterli değildi . Ölen pilotun kardeşi de vardı ve karardan bir kopyanın da kardeşine tebliğ edilmesi gerekiyordu . Oysa tebligat yapılmamıştı . Buradan hareketle Askeri Savcılığın takipsizlik kararına itiraz etti . İtiraz Jandarma Genel Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nce değerlendirildi . Cevap kısa sürede ellerine ulaştı . Usulde bir hata yoktu , başvuru reddedilmişti . Senem yeni bir yol aramaya başladı . Bu sefer aklına Milli Savunma Bakanlığı'nın Askeri Usul Ceza Yasası'na göre elinde tuttuğu bir yetki geldi . Buna göre bakanlık soruşturmayı yenileyebilirdi . Senem vakit geçirmeden bakanlığa başvurmaya karar verdi . Dosyadaki eksiklikleri ve kamuoyunda oluşan yaygın kanaati gözönüne alarak acaba soruşturma yeniden açılabilir miydi ? Saime Sezginler : Bir dosya hazırladık ve bunu sunmak üzere birlikte Milli Savunma Bakanlığı'na gittik . Orada şöyle bir şey dikkatimi çekti . Milli Savunma Bakanlığı'nda görevli bir kurmay albay sohbet sırasında farkında olmadan kendi fikrini söyledi . Ama söylediği fikir şahsi fikri , aslında genel bir görüşü kapsıyordu . Benim için o yönü çok önemliydi . Dünyanın her tarafında , hele hele askeri uçak kazalarında , olay genelde pilotun üzerine atılarak kapatılır . Şimdi birini oradan oraya alarak tayin edeceksiniz , öbürünü açığa alacaksınız , öbürünü sorgulayacaksınız . Bu iş zor ve uzundur . Onun için pilotların üzerine atılıp kapatılır . Siz bu işin üzerine fazla gitmeyin dedi . Bu beni çok üzdü . Anlamadıkları , ölen benim kardeşimdi . . . Ölüler konuşmadığı için mi böyle yapılır dedim . Evet dedi . Ben üzerine gideceğim , dosyayı buyurun dedim . Aslında o anda bana kendi fikrini söylemişti ama bu genel bir düşünce tarzıydı . Benim başından beri gördüğüm kadarıyla vurgulanan da zaten hep buydu . Bir süre sonra Milli Savunma Bakanlığı'nda bize , çok gerekçeli bir dosya hazırladığımız halde , iki satırlık bir cevap geldi . Tahkikat doğru yapılmıştır , yeniden ortaya dökülmesi gerekmez şeklinde . Nusret Senem : Bu başvurumuzda birkaç noktaya değinmişlerdi . Onlar dikkatimi çekti . Birincisi pervane buzlanmasından bahsediyordu . Oysa askeri savcılığın takipsizlik kararında pervane buzlanmasından değil , motor buzlanmasından dolayı uçağın düştüğü ifade ediliyordu . Bir bu nokta . İkincisi de teknik raporun , Kara Havacılık Okulu'ndan bir albayın ve uçak şirketinden iki yetkilinin düzenlediği rapordaki bilgilerin aslında sadece enkazla ilgili olduğunu , uçağın düşüş nedeniyle ilgili olmadığını söylüyor . Oysa o rapor uçağın düşüş nedeniyle ilgili olarak önemli bilgiler içeriyordu . Buzlanma olmadığını ifade ediyordu . Bunlar çok dikkatimi çekti . Görünen o ki Bitlis dosyası askeri makamlarca açılmamak üzere çoktan kapatılmıştı . Zaman , bir kez daha düşünme zamanıydı . . . Dava Ankara , 4 Nisan 1994 Düşündüler . . . Yönlerini bulamıyorlardı . Kazanın üzerinden nerede ise bir yılı aşkın zaman geçmişti . Tek hedefleri vardı : askeri savcılığın elinde bulunan tahkikat dosyasını bulabilmek . Ancak o zaman tüm belgelere ulaşabilecek ve bir yön bulabileceklerdi . Kafalarındaki bütün soruların cevabı o dosyada yer alıyordu . Ulaşmak ise imkansızdı . Bir yol bulmak için düşündüler , düşündüler , düşündüler . . . Resmi bütün yollar kapalıydı . Sonunda bir başka yol buldular . Avukat Nusret Senem : Olayın böyle üstünkörü kapatılmaya çalışıldığı konusunda , askeri makamlarda genel bir mutabakat olduğu anlaşılıyordu . Onu gözlemledim . Daha fazla olayın detayına girme ihtiyacı doğdu . Bunu nasıl daha mümkün hale getiririz diye düşünürken Amerikalı şirket aleyhine bir dava açarak belgeleri , savcılığın soruşturma belgelerini Kara Kuvvetleri'nin müşterek kanaat raporuna konu olan belgeleri oraya getirtmek mümkün olur gibi bir fikir geldi aklımıza . Şirket aleyhine bir tazminat davası olacaktı . Ama esas olarak hukuksal bir yoldu . . . Tazminat almak amacından öte asıl amaç belgelere ulaşmaktı . Müvekkilimin de istediği buydu . Maddiyatla ilgili zaten bir beklentisi yoktu . Dava 4 Nisan 1994'de sivil bir mahkemeye , Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi'ne açıldı . Davacı Saime Sezginler , davalı ise bir Amerikan şirketi , Beechcraft'tı ; uçağın üreticisi . Dava ilk bakışta gerçekten de düşen uçaktan Amerikalı şirketin sorumlu olup olmadığının araştırılmasına yönelik bir tazminat davası gibi gözüküyordu . Avukat Nusret Senem planlarının işleyip işlemeyeceğini merakla bekliyordu . İlk kez bir askeri mahkemede değil , sivil bir mahkemede bir askeri uçak kazası ile ilgili dava açılıyordu . Bu davanın sağlıklı görülebilmesi için de askeri savcının hazırladığı kararların ve bu kararlara alt yapı oluşturan raporların tamamının askeri savcılıktan istenmesi ve dava ile ilgili kişilerce incelenmesi gerekiyordu . Tabii bu kişilerin başında da davacı Saime Sezginler ve avukatı Nusret Senem geliyordu . Yine de raporlara ulaşmanın bu kadar kolay olmayacağını biliyorlardı . Kolay olmadı da . . . Askeri savcılık ilk olarak raporların bir kısmını gönderdi . Bu raporlardan birer fotokopi aldılar . Fotokopileri dikkatle incelediklerinde gelen raporlarda kimi sayfaların eksik olduğunu gördüler . Bunun üzerine askeri savcılıktan bir defa daha talepte bulunup Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi'ndeki davanın selahiyeti açısından raporları eksiksiz görmek istediklerini belirttiler . Eksik sayfaları tamamlanan raporlar bir süre sonra gönderildi . Fakat bu sefer önlerinde araştırmalarını geliştirmelerini önleyen yeni bir engel vardı : zaman . . . Raporlar bir süre sonra ellerinde olacaktı . Raporları detaylı incelemek içinse zamanla yarışacaklardı . . . Saime Sezginler : Bir süre bir direniş oldu . Dosya pek gönüllü bir şekilde gönderilmedi . Daha sonra da bir yüzbaşıya veriliyor dosya . Aslında biz tarafız . Davacı tarafız . Bütün delilleri , dosyayı inceleme hakkına sahibiz hukuki olarak , fakat bu haktan mahrum edildik . Bize kısıtlı bir zaman verildi , sadece bir - birbuçuk saatlik bir zaman zarfında incelememiz gerektiği söylendi . Fotokopi çekme yasağı kondu . Ben uçağa atlayıp bu bir saatlik zaman için İstanbul'dan Ankara'ya geldim . Oradaki , kalemdeki görevlilerin kaprisiyle de karşılaştık . Bir yasaklamanın içindeydik . Bir - birbuçuk saat içinde çok hızlı bir şekilde incelemek zorunda kaldık . Dosya elimize geçtikten sonra ise olay aydınlanmaya başladı bizim açımızdan . Zaten başından beri en önemli şey bu dosyayı ele geçirmekti . Dosyada dikkatimi çeken ilk şey olayın en başından bu yana benim yanılmadığımı ispat etmesiydi . . . İkili , bu birbuçuk saat zarfında dosyaların ellerine ulaşmayan parçalarını çıkarttılar . Notlar tuttular . İnceleme bittikten sonra ise ellerindeki belgelerle notları birleştirip olayı bir kez daha yaşamaya başladılar . Önlerinde hazırlanan raporların hepsi vardı artık ve zaman makinesi bir kez daha , bu sefer geriye , kazanın olduğu o ilk anlara doğru çalıştı . . Birinci Rapor Saime Sezginler ve avukatı Nusret Senem raporları tek tek incelemeye başladıklarında kimi ayrıntılar dikkatlerini çekmeye başladı . Saime Sezginler aylarca çalışmış , kardeşinin arkadaşlarıyla saatlerce konuşmuş , kitaplar tercüme etmiş , ettirmiş ve bir uzmanın sahip olacağı teknik bilgiyi öğrenmişti . Saime Sezginler şimdi kardeşinin içinde düştüğü uçak ile ilgili teknik raporları , acılı bir ablanın gözü ile değil , bir teknisyen , bir hukukçu dikkati ile incelemeye başladı . Bununla da kalmadı . Raporları incelerken gelişmelerini yakından izlediği olayda kimi yetkililerin yaptığı açıklamalar ile raporlarda kimi ifadelerin ortak yönlerini , farklılıklarını karşılaştırmaya başladı . Yapbozun parçaları yerlerine oturuyordu . Nusret Senem : Şimdi raporların detayına girdiğimiz zaman kuşkularımızı çok yoğunlaştıran noktalar oldu . Olayın ilk günü düzenlenmiş bir rapor var örneğin . Bir binbaşı , bir yüzbaşı ve üç astsubaydan oluşan bir kaza kırım heyeti çağrılıyor . Hemen yarım saat sonra bunlar olay yerine ulaşıyor . O arada bir inceleme yapıyorlar . Bu incelemenin neticesinde vardıkları sonuç , uçak buzlanmadan pervanelerdeki ve motordaki buzlanmadan dolayı düşmüş olabilir . Bir ihtimal olarak bu hususu belirtiyorlar . Aynı gün Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş olay yerine geliyor . Güreş daha sonra Kara Havacılık Okulu'na gidiyor ve orada bir demeç veriyor . Diyor ki Uçak buzlanmadan düşmüştür . Olayın ilk günü böyle bir neticeye varmak için kahin olmak lazım . Bu görüşler savcılığın aylar süren soruşturmasında da hiçbir değişikliğe uğramadan , hatta o demeçlere uydurularak bir sonuca varılıyor . Bunlar çok dikkat çekiciydi . Bunları izlediğimde olayın kapatılmaya çalışıldığı izlenimine kapıldım . Dosyanın içerisine girdikçe bu kanaatim daha da güçlendi . 1 . rapor kaza günü düzenlenmişti . Adı Anket Heyeti Müşterek Kanaat Raporu ydu . Raporu hazırlayan heyetin başkanı Kurmay Pilot Albay Erol Polat'tı . Heyette dört üye daha vardı : Kurmay Pilot Albay Tünay Çelen , Pilot Binbaşı C . Arat , Teknisyen Yüzbaşı N . Şahinbaş , Tabip Üsteğmen Vahdettin Bayram . Hazırlanan ilk raporda teknik heyetin uçağın düştüğü alana gittiği söyleniyor ve burada Kazanın oluş sebebini ortaya çıkaracak herhangi bir parçaya rastlanmamıştır deniyordu . Üstelik heyetin hazırladığı rapora göre , uçağın düşüşünü gören görgü tanıkları ilk gün gazetecilerin konuştuğu görgü tanıklarından da farklı ifadeler vermişti . Gazetecilere uçak havada yanarak geldi yere çakıldı diyen tanıklar , anket heyetinin hazırladığı raporlara göre , farklı konuşmuşlardı . Raporlarda , tanıkların uçağın sağ kanadı aşağıda , diğeri yukarıda olarak dalış halinde gelip yere vurduğunu , vurmayı müteakip bir ateş topu meydana geldiğini beyan ettiği yeralıyordu . Daha sonra raporda pilotlar ve uçağın durumu ile ilgili genel bilgiler veriliyor ve uçuş sırasındaki meteorolojik şartlar belirtiliyordu . İlk rapor olay saatlerinde kar yağışı olduğunu , hava sıcaklığının eksi 2 ila eksi 4 derece arasında değiştiğini bildiriyor ve özellikle meteorolojik durumun altını çiziyordu . Kalkış anında meteorolojik durumun uçağın performansına uygun olduğu görülmüştür deniyordu . Rapor'un üçüncü sayfasında ise Takriben saat 10 . 30'dan itibaren dışarıdaki hava sıcaklığının artmasından dolayı karlar erimeye başlamıştır . Bu nedenlerle uçağın yerde buzlanma şartları altında olmadığı kıymetlendirilmiştir deniyordu . Rapor uçağın uçuş rotası ile ilgili gerekli bilgilerin verildiğini ve yer personelinin hiçbir şekilde kusurlu olmadığının da altını çiziyor ve olayın neden olacağını anlatmaya başlıyordu . SUNUŞ Bu kitap , günümüzde hala aktüalitesini korumakta olan Türk suf ilik tarihinin önemli birtakım kişileri ve konuları etrafında yaklaşık yedi yıllık bir süre içerisinde , değişik zamanlarda kaleme alınmış yazılardan oluşmaktadır . İçerde görüleceği gibi , bu yazıların bir kısmı ya muhtelif bilimsel toplantılara sunulan bildiriler , yahut değişik vesilelerle yazılmış bulunan makalelerdir . Bunlardan bazıları hiç dokunulmadan , bazıları ise , gerekli görüldüğü için , başka yerlerde yayımlandıkları ilk şekillerinden biraz daha farklılaştırılmış ve geliştirilmiş olarak bu kitaba alınmışlardır . Bu yazıların bir kısmında , farklı zaman ve zeminlerde farklı çevrelere hitap ettikleri için , bazı konuların , değişik cümle ve üsluplarla da olsa , tekrarlandığı görülecektir . Bunun sebebi , önemlerine binaen bu konuların bu farklı zaman ve zeminlerde tekrar tekrar vurgulanması gerektiğine olan inancımızdır . Yazıları bir araya toplamak sözkonusu olunca , bu tekrarların basım sırasında ortadan kaldırılması üzerinde çok düşünüldü ve tartışıldı . Fakat bu yapıldığı takdirde , yazıların kaleme alınış amaçlarının , vurgulamaya çalıştıkları noktaların öneminin ortadan kalkacağı , bunun ise yazıların temel esprisine zarar verebileceği düşünülerek vazgeçildi . Kitap baştan sona kadar okunduğu zaman hep şu nokta ile karşılaşılacaktır : içindeki yazıların hemen tamamına yakını , ele aldıkları konularda tafsilata girmek , standart birtakım bilgiler vermek yerine , daha çok o konuların nasıl bir yöntemle ele alınması , meselelere nasıl yaklaşılması ve onlara hangi açılardan , hangi perspektiflerden bakılması gerektiğini - tabii ki kendi anlayışımıza göre - vurgulamaya çalışan birtakım öneriler niteliğindedir . Bizi böyle bir yaklaşıma iten temel sebep , uzun zamandan beri , fakat özellikle de 1960'lı yıllardan bu yana , Türkiye'nin yaşadığı sosyal ve ideolojik çalkantılar , buhranlar yüzünden , yalnız popüler tarih yazıcılığında değil , ona temel oluşturması gereken akademik tarih yazıcılığında dahi egemenliğini sürdüren , değişik ideolojik motivasyonların güdümündeki bir tarihin saptırılması ( deformation historique ) sürecinin yaşanmakta olmasıdır . Bu sürecin kısmen II . Meşrutiyet yıllarına dayanan bir altyapısı bulunmakla beraber , Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren - belki o zamanlar için bir ölçüde haklı sebeplere dayanıyor görünen bazı mazeretler olsa da - önce bizzat devlet tarafından başlatıldığı çok iyi bilinir . O zamanlar , aslında çok önemli bir boşluğu doldurmak amacıyla kurulan Türk Tarih Kurumu bu misyonu resmen yüklenmiş bulunuyordu . Kemalist resmi ideolojinin , İslam'ı devre dışı bırakarak daha çok İslam öncesi Türk tarihine referans veren milliyetçi bir yaklaşım içinde , Batı kültürüyle entegre olmaya yönelik bir tarih perspektifi biçiminde yürüttüğü bu saptırılmış tarih yaklaşımı , 1960'lardan itibaren , o zamanlar Türkiye'de henüz yükselmeye başlayan Marksist ideolojinin tarih perspektifiyle karşılık gördü . Bu yeni perspektif de , kendi amaçlarına yönelik yeni bir saptırılmış tarih veya tarihi saptırma sürecini başlattı . Pek çok tarihi konu ve kişi bundan nasibini aldı . Bu arada milliyetçi kesim de buna tepki olarak kendi tarih anlayışını ve yaklaşımını ortaya koyarken , aksi yönde bir başka tarihi saptırma kapısını açıyordu ( bu yaklaşım 1980'li yıllarda Türk - İslam sentezci bir tarih yaklaşımına dönüşecektir ) . Daha sonra 1970'li yılların sonlarıyla 1980'li yıllarda buna , İslamcı kesimin - halen de sürmekte olan - saptırılmış tarih perspektifinin eklendiği görülür . Bütün bu ideolojik kargaşa ortamında , 1980'lerden itibaren askeri yönetimce güçlendirilmeye çalışılan Kemalist tarih perspektifi , çok geçmeden siyasi iktidar değişimine paralel olarak bir başka saptırılmış tarih perspektifiyle , genellikle bazı popüler ve akademik çevrelerin de katıldığı , kamuoyunda Türk - İslam sentezci denilen bir tarih perspektifi ve yaklaşımıyla yer değiştirdi . Bu , hem popüler - amatör tarihçilik hem de akademik - profesyonel tarihçilikte yeni tepkilere yol açtı ve evrenselci tarih yaklaşımı diyebileceğimiz bir başka yaklaşımı ve perspektifi gündeme getirdi . Bu yeni yaklaşım , yukarda zikredilen perspektif ve yaklaşımların haklı olarak birtakım arızalarını ve temel optik yanlışlarını ortaya koyarken , bu defa da kendisi , toplumların kültürel kimlik özelliklerini ve bunların tarihin yaratılmasında oynadığı mühim rolleri hesaba katmama veya ihmal etme yanlışına düştü . 1990'lı yıllar , Türkiye'de Alevi - Bektaşi kimliğinin yükselişiyle beraber , özellikle popüler - amatör tarih yazıcılığının bir kesiminde yepyeni bir saptırılmış tarih yaklaşımını daha gündeme getirdi . Alevi - Bektaşi kesimine mensup yazarların yapmaya çalıştığı amatör tarihçiliğin yayın alanındaki örnekleri , büyük çoğunluğuyla bu Alevi perspektifinin saptırılmış tarih inin ilginç örneklerini adeta bir patlama noktasına getirdi ve sürdürüyor . İşte şimdilerde Türkiye'deki popüler - amatör ve akademik - profesyonel tarih araştırmalarında , buraya kadar çok kısa olarak tasvire çalıştığımız bu saptırılmış tarih veya tarihin saptırılması süreci , zaman zaman birtakım değişimler geçirerek ve törpülenmelere maruz kalarak da olsa yine devam ediyor hatta bazıları aksine gittikçe bileniyor . Kitabın içindeki bazı yazılarda bu sürecin bir tahlil denemesi yapılmaya çalışılmıştır . Bütün bunlar , Türkiye'de , - kitabın içindeki bazı yazılarda da dile getirilmeye çalışıldığı üzere - bir problemin altını çiziyor : Bu yaklaşımların temelinde aydınlar arasında Tanzimat'la birlikte başlayan bir kültür ikileşmesi , hatta kültür üçleşmesi ( Batıcı - yahut evrenselci , Türkçü , İslamcı ) olgusu belki daha temelde , geleneksellik - modernizm çatışmasının yatmakta olduğu . İşte bize göre , tarih araştırmalarında halen yaşamakta olduğumuz , bizim tarihin saptırılması veya saptırılmış tarih dediğimiz problem , bu temel olgunun tarih alanına yansımış şeklinden başka bir şey değildir . Günümüzde ideolojiler , kendilerine bir tarihsel altyapı yaratmadan başarılı olamayacaklarını bildikleri için , Türkiye'nin azgelişmiş sosyal ve kültürel yapısı içinde tarihi kullanabileceklerini gördüler . Çünkü diğer sosyal bilimler arasında özellikle tarih , geçen yüzyılda Batı'da da örnekleri görüldüğü gibi , kanaatimizce ideolojik eğilimlerin en iyi yansıtıldığı toplumsal şuura hitap ve nüfuz etme imkanını en yaygın ve geniş ölçüde tanıyan bir alan olduğu için , bu tür saptırmalara da en elverişli hedefi teşkil etmektedir . Bu tarih saptırması nelere sebep olmaktadır ? Bunun ne gibi olumsuz sonuçları doğuyor ? Bizce bir defa bu , Türkiye'deki tarih araştırmalarının çoğunda yalnız aydınların değil , bütün kesimleriyle toplumun hafızasını bulandıracak anakronizmlere ( zamandışı anlayış ve algılayışlara ) , yanlış bilgilenmelere yol açmaktadır . Türk toplumu şu anda sürekli olarak , kafası karışmış , eski tabirle muhtellü'ş - şuur bir halde , geleneksellik ile modernizm , evrensel ile öznel arasında gidip gelen bir toplum olarak , bu anakronizmi ve yanlış bilgilenmeyi neredeyse en uç noktalarında yaşamaktadır . Modernizm - postmodernizm tartışmalarının yapıldığı Batı toplumlarının aksine , Türkiye toplumu henüz geleneksellikten modernizme geçişin krizini yaşarken , bu geçişte belki kendisine en iyi yardımcı olacak , kafasını toplamasını sağlayacak , ufkunu , dünya görüşünü genişletecek araçlardan birinden , sağlıklı bir tarih perspektifinden yoksun gibidir . Son yirmi otuz yıldır yaşananlara bakılırsa , aslında bu yoksunluğun , yalnız Türkiye için değil , hemen bütün Müslüman ülkeler için bahis konusu olduğu görülecektir . İkinci olarak da saptırılmış tarih şuuru , kültürel ve etnik çeşitliliği vaktiyle hazmetmiş ve bunun ne demek olduğunu fiilen yaşamış bir tarihin içinden gelen modern Türk toplumunun bu noktadan hızla geriye doğru giderek kendi içindeki etnik , kültürel ve dini farklılıkları dışlama noktasına dönmesine sebebiyet vermektedir . Şimdi Türkiye'nin bu farklılıkları yeniden hazmetmeye alışarak , tekrar birlikte yaşama şuuruna ermesi , değişik kesimleriyle birbiriyle uzlaşmış bir toplum olarak geleceğine yönelmesi gerektiği bir sırada , aksine , onu bundan uzaklaştıran bir ortamın içine itilmesine yol açmakta , bu kesimlerin birbirleriyle bağlantılarını zayıflatmaktadır . Kanaatimizce sırf bu iki nokta bile , Türkiye'de halen yürürlükte olan bu saptırılmış tarih olgusunun , yerini artık gerçek bir bilimsel tarih perspektifine bırakması gerektiğini göstermeye yeter sanıyoruz . İşte bu kitapta yer alan yazılar , böyle bir endişeden yola çıkılarak kaleme alınan yazılardır . Onlarda ileri sürülen fikir ve yorumların , teklif edilen yöntemlerin , getirilmeye çalışılan bakış açılarının yüzde yüz doğru olduğu iddiasında değiliz . Bunlar bizim - doğru olduğunu iddia ettiğimiz değil ama , şahsen doğru olduğuna inandığımız - kendi yaklaşımlarımızdır . Zaten bu yüzden alt başlık olarak Yaklaşım , Yöntem ve Yorum Denemeleri adını taşımaktadır . Bu yazıları bu şekilde bir araya toplamaya bizi iten sebepleri böylece açıkladıktan sonra , şimdi ait bulundukları bilimsel araştırma alanıyla , yani din ve tasavvuf tarihi ile ilgili olarak içerde dile getirmeye çalıştığımız temel problemlere temas edebiliriz . Bu problemlerin başında gelen , Türkiye'de özellikle üç isim , Mevlana , Hacı Bektaş - ı Veli , Yunus Emre , ve üç konu Ahilik , Alevilik ve Bektaşilik meselesinde akademik ve amatör tarihçilik alanında göze çarpan ideolojik tarih saptırması nın , ne gibi ağır hatalara sebebiyet verdiğidir . Okuyucu bunun tipik örnekleriyle , bu konulardaki yazılarda karşılaşacaktır . Bundan sonra gelen bir diğer önemli problem , bize göre bilimsel formasyon meselesidir . Bugüne kadar takip edebildiğimiz kadarıyla Türkiye'de bu konularla uğraşan yazarların büyük bir kısmının , yeterli bilimsel formasyona sahip olmadıklarını söylemek zorundayız . Bu , bir kendini beğenmişlik , ukalalık sayılmamalıdır , çünkü bir acı gerçeğin tesbitidir . Bu tesbiti de çekinmeden ifade etmek ve üzerinde düşünmek gerekiyor . Yaklaşık son yirmi yirmi beş yıldan bu yana yapılan popüler yayınlara bakıldığında , işaret edilen bu konuların artık , hukukçu , edebiyatçı , gazeteci , hatta doktor vb . değişik mesleklerden kişilerin , İslam , tasavvuf , tarih konularında , genelleyici , kolaycı cesur iddialar ortaya atan birtakım kitaplar yazmaya kendilerini yetkili gördükleri sıradan konular haline geldiği görülür . Ne yazık ki , bazı yayımcılar da , belki para kazanmak , belki kendi fikri maksatlarına uygun olarak kullanmak için , hiçbir ciddi incelemeden geçirtmedikleri bu derleme yığını kitapları yayımlamakta hiçbir sakınca görmemektedirler . Oysa , bu konular , hiç şüphesiz profesyonel bir bilim adamı kadar olmamakla beraber , sağlam bir İslam ilahiyatı , İslam tarihi , tasavvuf tarihi ve kültürüne aşina olacak , ayrıca dünyada bu alanda yapılan modern bilimsel araştırmaları belli ölçüde takip edebilecek bir formasyon gerektiren konulardır . Bunların ötesinde , bu bilgileri doğru kullanmayı , değerlendirmeyi ve yorumlamayı sağlayacak iyi bir sosyal ve kültürel tarih formasyonu ve metodolojisi , sosyoloji ve sosyal psikoloji bilgisi edinmek gerekir . Bunların yokluğuna yazarların ideolojik saptırmaları da eklenince , yukarda sözünü ettiğimiz konular ve kişiler Türkiye'deki gibi , çoğunlukla sağlam bilgi temeline dayanmayan , ele aldıkları konu üzerinde iyi düşünemeyen , onu hazmetmeyen , sağlıklı bir yaklaşım ve yöntemden yoksun yazarların kaleminden çıkan araştırmaların çoğalmasına ve kamuoyunda itibar görmesine yol açmaktadır . Bu ortamın bize göre sorumlusu , Türkiye'deki akademik - profesyonel tarihçiliktir . Çünkü Türkiye'deki akademik - profesyonel tarihçilik , Türkler'in Müslüman oluşundan bugüne kadar geçen süreç üstünde , Türkler ve İslam problemi bağlamında çalışmamış , üzerinde ciddi kafa yormamış , sonuçlarını tam anlamıyla değerlendirip yorumlayarak kamuoyunun önüne getirememiştir . Bu yüzden İslam'ın Türkler arasındaki siyasi , hukuki , sosyal ve kültürel alanlarda yarattığı bütün değişimleri , aldığı bütün görünümler bütün aşamalarıyla henüz bilimsel olarak ortaya konmamış , Türkiye'de yaşayan her kesime mensup kamuoyu bu sosyal ve kültürel gerçeklik konusunda sağlıklı bir şekilde aydınlatılmamıştır . Bu , mevcut bilgisizlik ortamından yararlanan kolaycı , genellemeci , ideolojik ve spekülatif yayınların revaç bulmasını kolaylaştırıyor . Bu ise , kamuoyunun bu çok mühim meselelerde yanlış bilgilenmesi ve şartlanması sonucunu doğuruyor . Bunun Türkiye'ye ne kadar pahalıya mal olduğunu , insanlar arasında yaratılması gereken uzlaşma ortamını büsbütün ortadan kaldıracak bir sona doğru yöneldiğini ve yönelmeye devam edeceğini , hemen her gün yaşanılan siyasi , etnik ve kültürel iç ve dış problemler vesilesiyle çok yakından görmekteyiz . İşte iyi bilmediğimiz bu Türkler ve İslam konusunun , bilgisizlik ve ciddi bir tarih perspektifi yoksunluğu veya maksatlı hareket yüzünden Türkiye'de yarattığı , belki bazı ideolojik kesimler tarafından da özellikle manipüle edilen , henüz iyi algılanmamış birtakım meseleleri vardır . Bunların bir kısmı terminolojik alana da yansımakta , iyi anlaşılmadığı için , değişik kesimler tarafından çok farklı biçimlerde yorumlanması sebebiyle kargaşalara sebep olmaktadır . Bunlardan - bu kitapta da sık kullanılan - bir grup , İslam , İslamiyet , Müslümanlık terimleridir . Türkiye'de yayımlanan pek çok araştırmada bunlar çoğu zaman birbiri yerine kullanılmakta , bu yüzden önemli bir fikri karmaşa yaratılmaktadır . Oysa Türkçe'de kullandığımız bu terimlerin arasında çok belirgin ve önemli nüanslar vardır . Batı dillerinde bu üç kelime bir tek İslam kelimesiyle karşılanır , bir de Müslüman anlamında kullanılan muslim veya musulman kelimesi vardır . Fakat Türkçe'de , özellikle bilimsel araştırmalar sözkonusu olduğunda , İslam , İslamiyet , Müslümanlık kelimeleri farklı şeyleri ifade ederler . İslam , doğrudan doğruya esasları Kur'an - ı Kerim'e dayalı olup Hz. Muhammed tarafından insanlığa bildirildiğine inanılan ilahi mesajı belirleyen bir terimdir , ki bu bizzat Kur'an'da da bu çerçevede kullanılmıştır . İslam ilahiyatı , bu teorik çerçeve üzerinde uğraşır . İslamiyet ise , bu ilahi mesajın Müslümanlar tarafından pratiğe geçirilmesi sonucu yaşanılan , kültürleşen biçimidir . Bu biçim , zamana , mekana uyarlanarak bu zaman ve mekan içindeki daha eski kültürel altyapıların etkisiyle değişik yorumlar , uygulamalar ve zihniyetler yaratır ki , işte buna da Müslümanlık denir . Bu değişkenlik yüzünden bir tek Müslümanlık değil , birçok Müslümanlıklar vardır . Yazılarda bu terimler , burada ifadeye çalışılan doğrultuda kullanılmıştır . Hal böyle olunca , İslam'ın tarihsel süreç içinde farklı coğrafyalarda , hatta aynı coğrafya içinde sosyal ve kültürel farklılıklar sebebiyle aldığı görünümler de çok tabii olarak farklılaşacaktır . Nitekim bugün İslam dünyası üç büyük İslam yorumunu paylaşan bir coğrafyanın üzerinde bulunmaktadır : Sünni İslam , Şii İslam , Harici İslam . Bunların her birinin de kendi içinde farklılaştığını , hatta taban tabana zıt yorumlar ve pratikler geliştirdiklerini unutmamalıyız . İşte bu kitaptaki yazılarda okuyucunun sık sık karşılaşacağı İslam heterodoksisi , heterodoks İslam , heterodoks Müslümanlık gibi terimler de böyle bir farklılaşmanın yarattığı , Sünni algılayışın dışındaki bir İslam yorumunun , bir Müslümanlık biçiminin adını yansıtmaktadır . Türk tarihinde İslam'ın siyaset , ekonomi , hukuk , toplumsal yapı , kültür ve san'at gibi toplum yaşantısının değişik yönleri bir arada düşünüldüğü zaman , İslam dünyasının başka yerlerinde de olduğu gibi , İslam'ın sosyal yaşantı ve kültür temelinde iki değişik görünüm sergilediğini görürüz : Bunlardan birincisi , sosyologların ve antropologların yüksek İslam olarak isimlendirdikleri , İslam'ın kitabi esaslarına sadık olup aynı zamanda gelişmiş ve rafine bir kültür ve san'at ortaya koymuş olan şehirli İslam dır . Bu İslam , Türkiye tarihinde Ehl - i Sünnet veya kısaca Sünnilik denilen yoruma dayanır . İkincisi ise , tarihsel kökeni itibarıyla sosyal taban olarak daha çok kırsal ( köyler ve konar - göçer ) kesime dayanmakta olup , yine sosyolog ve antropologların popüler İslam dedikleri , kısmen mitolojik inanç ve kültlerle karışık , popüler bir san'at ve kültür ortaya koyan halk İslamı dır . Bu halk İslamı'nın Türk toplumu arasında iki biçimi vardır : Birincisi Sünni yorumu benimsemiş halk kesiminin sergilediği biçimdir . O yıllara kadar kapalı bir devlet ve toplum yapısı oluşturan Türkiye'nin artık bu yapısından kurtulup kabuğunu kırarak hızlı bir şekilde dünyaya ve yeni gelişmelere açılan bir ülke durumuna gelmesidir ki , ekonomik alanda liberalleşmeye paralel olarak siyasi ve kültürel alanda da önemli bir ölçüde liberalleşmeyi ve demokratikleşmeyi başlatmasıdır . Bu hızlı değişim süreci , iktisadi ve siyasi alanlarda olduğu kadar , bunlarla paralel ve sımsıkı bağlantılı bir şekilde , sosyo - ekonomik ve sosyo - kültürel alanlarda da daha önce gündemde olmayan bazı meseleleri gündeme getirmiş , bunların gerek siyasi platformlarda , gerekse basında , kamuoyunda ve bilim çevrelerinde tartışılmaya başlanması sonucunu doğurmuştur . Bunun arkasından , Cumhuriyet rejiminin imparatorluk döneminden devraldığı ve altmış küsür yıldır devletin bekası , vatanın ve milletin bölünmezliği adına tartışmaktan kaçındığı pek çok mesele , Türkiye'nin gündemine girmiştir . Bunlardan çok önemli iki tanesi , Türkiye'nin etnik ve dini yapısının ortaya koyduğu Kürt meselesi ve Alevilik meselesidir . Biz burada ikincisinden söz etmeye çalışacağız . Nitekim Alevilik meselesi üç beş yıldan beridir de siyaset çevrelerinde , basında , kamuoyunda tartışılmaktadır . Son zamanlarda üniversitelerin sosyal ve beşeri bilimlerle ilgili bazı bölümleri de bu konuya eğilmiş görünüyorlar . Bu tartışmalar son birkaç yıldan beri , özellikle Alevi kesime mensup çeşitli çevrelerden gelen ve farklı eğilimleri temsil eden değişik meslek ve formasyonlara sahip aydınlar , bilim adamları ve yazarlar tarafından Türkiye içinde ve dışında yayınlanan birtakım dergi ve kitaplarla , kurulan Alevi - Bektaşi kültür dernekleri ve federasyonlarıyla iyice canlanmış görünüyor . Hatta bu tartışmalara , şimdiye kadar bu meseleye ilgi duymayan , yahut da soğuk bakan Diyanet İşleri Başkanlığı ile , Sünni kesime mensup bazı çevreler , bilim adamları da katılmak zorunda kaldılar . Bütün bu tartışmalar , yapılan yayınlar - pek azı müstesna , Aleviliğin neredeyse hiç tanınmadığını , hatta Alevi kökenli çoğu yazarlar tarafından bile asıl çehresiyle bilinmediğini ortaya koydu . Bunun bizce en açık göstergesi , bugüne kadar Alevi veya Sünni çevrelerce yapılan yayınların , düzenlenen toplantıların çoğunluğunun ortaya atıp savunduğu , bilimsel açıdan yanlış birtakım perspektifler , yaklaşımlar ve tezlerdir , ki bugün Türkiye'de Aleviliğin kendi içinde çok önemli ve ciddi problemlerle karşı karşıya bulunduğunu bize göstermektedir . Bu bize göre , son on yıldan beridir Türkiye'de az çok sağlanan bir serbestlik ortamında birdenbire önü açılan Aleviliğin , bu serbestliğe hazır olmadan , biraz beklenmedik bir biçimde modernizmle karşı karşıya gelmesinin sonucuydu ve Aleviliğin buna hiç hazır olmayan kapalı geleneksel yapısı , kanaatimizce şimdi bu şoku yaşamaktadır . Biz , sözünü ettiğimiz problemlerin , yalnızca Aleviliğe mahsus olduğunu ileri sürmüyor , aksine bunların , Türkiye genelinde başlayan değişim sürecinin tabii bir uzantısı olduğunu , bu sebeple aynı türden problemlerin Türkiye'nin Sünni kesimi önünde de yığıldığını düşünüyoruz . İşte biz burada Aleviliğin karşı karşıya bulunduğu sosyo - kültürel birtakım problemleri doğru bir zeminde tartışabilmek için , evvela Alevilik meselesini nasıl bir perspektife oturtmak gerektiği konusunda kendi yaklaşımımızı ortaya koymak istiyoruz . Önce hemen şunu belirtelim ki , Alevilik meselesi bizim için sırf bir bilimsel ve kültürel araştırma konusu olmaktan çok ötede , bugünün ve geleceğin Türkiyesi için , Türkiye'de yaşayanlar için , son derece hayati bir önem arzetmektedir . Bu sebeple 1 ) Konunun mutlaka , sübjektif , spekülatif ve her türlü mezhep ve ideoloji taassubu veya siyasi çıkarların yönlendirdiği yaklaşımlardan olabildiğince uzak tutulmasının şart olduğuna , 2 ) Mutlaka ve mutlaka bilimsel yöntemlerle ve çok iyi bir bilimsel hazırlıkla eIe alınıp araştırılmasının ve tartışılmasının yüzde yüz gerekliliğine , 3 ) Türkiye içinden ve dışından şu veya bu görünümde vuku bulan her türlü siyasi ve bilimsel kılıklı manipülasyonlara karşı çok dikkatli ve bilgili olmanın vazgeçilmez ön şart olduğuna inanıyoruz . Yaklaşık 1989'dan beri bu mesele üzerinde değişik çevreler tarafından Alevilik üzerine yapılan yayınların büyük bir kısmı , bizim bu endişemizin maalesef yersiz olmadığını göstermektedir ( bu konudaki bir değerlendirmemiz için bu kitabın içinde yer alan Alevilik ve Bektaşilik hakkındaki son yayınlar üzerine genel bir değerlendirme isimli yazıya bk . ) . Alevilik meselesini yukarda sözünü ettiğimiz , Türkiye'nin 1950'li ve özellikle 1980'li yıllardan beri sergilediği siyasi ve sosyo - ekonomik genel değişim sürecinin dışında tek başına ele almanın , bizi daha başlangıçta yanlış yola sokacağına inanıyoruz . Çünkü Alevilik meselesi , işte bu genel çerçeve içinde halkın kendi kültür kökenlerinin temellerinden biri olan din olgusunu , kısaca İslam'ı , dayatan modernizm karşısında yeniden gözden geçirmeye yönelmesi , bir anlamda yeniden keşfetmesi olayının birbirine paralel iki yanından birini teşkil eder . Öteki yanı Sünni İslam cephesinde görülen 1950 sonrası başlayan ve 1980 sonrası hızlanan gelişmelerdir . Başka bir ifadeyle , Alevilik meselesi , bir yandan 1950 sonrası şehirleşmeyle başlayan ve son on yılda dünyadaki yeni değişim rüzgarlarının etkisiyle hareket eden Alevi kesimin kendi kimliğini keşfetme çabasının , diğer yandan da Sünni kesime mensup sınırlı ve belirli çevrelerce 1979 İran İslam İhtilali'nin kazandırdığı ivme ile İslam'ın radikal veya fondamantalist bir söylem kazanmasına gösterilen tepkinin bir sonucu olarak gündeme gelmiştir . Burada çok önemli ve o ölçüde temel bir gerçeğin altını çizmek ve daima göz önünde bulundurmak gerekir ki , o da şudur : Demin sözünü ettiğimiz sosyo - ekonomik ve sosyo - kültürel değişimin sonucu olarak Türkiye'de halk ve aydınlar seviyesinde İslam'ı yeniden keşfedip anlamaya ve yaşamaya yönelik kültürel ve bilimsel çabalarla , İslam'ı yalnızca siyasi bir ideoloji haline dönüştürerek bir baskı aracı olarak kullanmak isteyen gerçek anlamda radikal çevrelerin faaliyetlerini , özenle birbirinden ayırmak ve ona göre hareket etmek gerekir . Bu , Türkiye'de olup bitmekte olanları doğru teşhis edebilmek , doğru anlayıp değerlendirebilmek ve ona göre tavır alabilmek bakımından çok ciddi ve hayati bir nüanstır . Bunun mutlaka farkına varmak icap eder . Öyle sanıyoruz ki , işte şu kaba çizgilerle belirlemeye çalıştığımız genel perspektif içinde ele alındığı zaman , Türkiye'de Aleviliğin ve Alevi toplumunun , bugünkü durumu itibariyle çok ciddi birtakım siyasi , sosyo - ekonomik ve özellikle de sosyo - kültürel problemlerle iç içe bulunduğunu görmemek mümkün değildir . Burada bir kere daha tekrar edelim ki , benzer problemler , Türkiye'deki Sünni kesim için de aynen söz konusudur . Çünkü her ikisi de yukarda işaret etmeye çalıştığımız tek bir olayın iki yüzüdür . Aleviliğin ve Alevi toplumunun günümüzde iç içe bulunduğu , apayrı bir konu teşkil eden siyasi ve sosyo - ekonomik problemler burada bizi ilgilendirmiyor . Asıl konumuzu oluşturan sosyo - kültürel problemler ise Aleviliğin , bugünün dünyasındaki ve onun her zamankinden daha çok bir parçası olan Türkiye'deki yerini sağlıklı oIarak teşhis edebilmek ve böylece kendi varlığını sağlıklı bir biçimde sürdürebilmek açısından mutlaka doğru teşhis konularak halledilmesi gereken problemlerdir . Bunları , birbiriyle sımsıkı bağlantılı bir şekilde şu iki kategoride mütalaa etmek mümkündür : 1 ) Aleviliğin tarihi geçmişi ile ilgili olan problemler Bununla Türkiye'de Alevilik'le ilgili olarak hem Aleviler'in bizzat kendilerini , hem Sünni kesimi , hem de eğitim sektörünü doğrudan doğruya ilgilendiren ilk sıradaki problemleri kastediyoruz . a . Bunların en başında Aleviliğin ne olduğunun , onu ortaya çıkaran tarihi ve sosyal şartların henüz doğru , tam ve yeterince bilinmemesi , hatta hiç bilinmemesi geliyor . 1990 yılından beri yapılan yayınlar , bu konuda her iki kesimin de büyük bir karmaşa içinde bulunduğunu , hatta bu kesimlerin her birinin de kendi içinde karmaşa yaşadığını gösterdi . Türkiye'de genellikle hakim olan çarpık tarih anlayışı , çok tabii olarak bu meselede de ortaya çıkmaktadır . b . Hilafet meselesinde Hz. Ali'nin konumu , belki bundan da daha zor bir problem olan Hz. Ali'nin tarihsel ve dini kimliği , onun şahsiyetinin Alevi zümrelerce nasıl , Sünni kesimce nasıl anlaşıldığı , İslam içinde nereye konulduğu henüz açık bir şekilde belirlenmemiştir . Bu sebeple bu kimliğin Sünni kesimdeki Hz. Ali kavramıyla örtüşen veya ayrılan yanları kanaatimizce Türkiye'deki iki kesim arasında çok mühim bir mesele teşkil ediyor . Bu konuda yaşamakta olduğumuz büyük spekülatif kargaşa , bunu gösteriyor . Böylece , Hz. Ali'nin tarihsel kişiliği ile , Alevilik inançlarındaki temel şahsiyet olarak temsil ettiği kişiliğin net bir şekilde ortaya konulması önem kazanıyor . c . Ayrıca , Aleviliğe - hiç şüphesiz Şiiliğe de - belki tarih içinde en belirgin özelliğini veren bir ıstırap kültü niteliğindeki Kerbela matemi kültünün tarihsel temellerinin tesbiti çok önemli bir durum arzediyor . Bu olayın artık modern tarih yöntemleri ile yeniden gözden geçirilmesi ve değerlendirilmesi gerekiyor . Türkiye'de Aleviler'le Sünnilerin bu konuya yaklaşımlarındaki paralellikler veya ayrılıklar henüz netleşmemiştir . Bu sebeple bu acı hadisenin , Sünniler'in Aleviler'in gözündeki konumlarının tesbitinde önemli bir yeri olduğunu düşünüyoruz . Dolayısıyla bu olayın bugün bilimsel tarih yöntemiyle ciddi bir şekilde ortaya konması ve değerlendirilmesi gerekecektir . d . Belki en az bunun kadar , Aleviliğin Osmanlı tarihi içindeki macerası da , bugün Sünni kesimle Alevi kesim arasındaki soğukluğun kaynaklarından biri olarak üzerinde çok ciddi bir biçimde düşünülmesi gereken bir problem teşkil ediyor . Alevi kesimi bugüne kadar bu meseleye , yaşadığı ıstırapların etkisiyle belki haklı olarak duygusal ve tepkisel bir biçimde yaklaştı ve Osmanlı'yı lanetledi . Günümüzde Alevi yazarların bu konudaki düşünceleri bu tesbitimizin bir göstergesidir . Bu konuda yapılan yayınlar , Osmanlı dönemine henüz soğukkanlı ve objektif yaklaşımlardan uzaktır . Kanaatimizce bu meselenin çözüm yolu ancak doğrudan doğruya dönemin orijinal kaynakları üstünde yapılacak bilimsel araştırmalardan geçer . Üstelik bu konuda Batı'da yapılan çok ciddi ve önemli araştırmalar da vardır . Alevi yazarların bunları dikkate almaları gerekir . Alevi katliamı meselesi , bu problemin en nazik ve üzerinde en çok spekülasyon yapılan konularından biridir . Bu sayılan tarihsel konular , tarih içinde tarihsellikten inanç alanına intikal etmiş ve Aleviliğin inanç yapısında çok önemli bir yer işgal eder hale gelmiştir . Bununla beraber , bugün için bu meseleler bilimsel olarak değerlendirilmekten ve ortaya konulmaktan çok uzaktır ve geleneksel yargıların henüz hakimiyetinden kurtulamamıştır . 2 ) Aleviliğin kendi mahiyet , nitelik , inanç , kültür ve sosyal yapısı ve kurumlaşması ile alakalı bulunan problemler Bu gruptaki problemlerin temelinde bizce , uzun süre kısmen kapalı devre bir hayat sürmüş bulunan Alevi kesiminin geleneksel yapısında , yaklaşık bir otuz yıldan beri şehirleşme sürecine paralel olarak modernizm ile karşılaşmasının yarattığı sarsıntı yatmaktadır . Alevi kesiminin 1970'ler genç kuşağı , büyük ölçüde o zamanki siyasi - ideolojik yapılanmaların etkisiyle geleneksel Aleviliği de eski kuşak - yeni kuşak çatışmasına sürüklemiş , bir kısım gençler 1970'li yıllarda geleneksel inançlarını terketme durumuna gelmişlerdir . 1980'li yılların ortasına doğru bunların önemli bir kısmı kendi sosyal ve dini tabanlarına yeniden dönüş yaptı . Bu dönüş , geleneksel yapı ve inançların modernizasyonu veya sımsıkı muhafazası yönünde olmak üzere , iki eğilim ortaya çıkardı . İşte şimdilerde bu süreç yaşanıyor . Bu , bizim ikinci grup olarak isimlendirdiğimiz aşağıdaki problemleri ortaya çıkardı : a . Aleviliğin inanç esasları ve nitelikleri , b . Ritüeller , yani ayin ve erkanların durumu , c . Dedelik kurumu ve buna bağlı diğer kurum ve geleneklerin revizyonu , d . Aleviliğin İslam ve Müslümanlık içindeki , geçmişte , bugün ve gelecekteki yeri . Bu iki problem , Aleviliğin Sünnilik ve Şiilik karşısındaki konumu meselelerini gündeme getirdi . Bir kısım Aleviler , kendilerini Şiiliğin tamamiyle dışında gördüler ve onu Şeriatçılık olarak değerlendirdiler . Bu hiç şüphesiz , Şiiliğin tarihsel tanımından çok , 1979 İran İslam İhtilali'nin etkisiyle takınılan bir tavırdı . e . Belki bugün hepsinden önemlisi , vaktiyle Ateizm'e geçen Alevi gençlerinin ve aydınlarının Aleviliğe taşıdığı bir problem olarak Aleviliğin Ateizm karşısındaki durumu ; bununla bağlantılı olarak Alevilik ve sol ideolojiler problemi . Bizim şahsi kanaatimiz , ikinci grupta yer alanların çözümünün büyük ölçüde birinci gruptakilerin çözümüne bağlı olduğu merkezindedir . Çünkü bugünün Alevi toplumu kendi geçmişi , yani Türk ve Türkiye tarihinin bir parçası olan tarihini , tıpkı Sünni kesim gibi , bilimsel bir temelde değil , hala geleneksel ve cemaatçi bir gözle değerlendirmektedir . Bu sosyo - ekonomik ve sosyo - kültürel bir değişim ve dönüşümü yaşayan ve geleneksellikten modernizme geçiş sürecini henüz yaşamaya başlamış olan bir toplum için normal karşılanabilir . Fakat Alevi toplumu dayatan modernizm karşısında bu konumunu er geç terketmek zorunda olduğunu ve geçmiş ile sağlıklı bir hesaplaşmaya girip geleneksel değer yargılarını ve sosyo - kültürel yapısını köken taassubundan uzak bir şekilde analize tabi tutmak durumunda bulunduğunu görecektir . Aksi halde kanaatimizce ikinci gruptaki problemleri çözmeye kolay kolay muvaffak olamayacaktır . Aynı tarihsel muhasebe ve eleştiri işlemi , Sünni kesim için de elzem ve eninde sonunda vazgeçilmez bir olgu olarak beklemektedir . Bu belki , bir bütün olarak Türkiye'nin önündeki en zorlu ortak problemdir . Ancak bu hesaplaşma için yardımcı olacak yöntemler ve malzeme eskisinden çok daha elverişli durumdadır . İyi yetişmiş Alevi ve Sünni kökenli bilim adamları , bu problemleri yakın işbirliği ile araştırıp çözümlemeye yardımcı olmalıdırlar . Eğer bu yapılabilirse , o zaman Alevilik ve Alevi toplumu ikinci grup problemlerini çözmeye hazır vaziyete gelebilecektir . Çünkü Aleviliğin kendi tarihi ile olan bu sağlıklı hesaplaşması , ikinci grup problemlerin çözümü konusunda kendisine gereken sağlam ve doğru objektifleri sunacaktır . Bu noktada çok önemli bir gerçeği unutmamak gerekiyor ki o da şudur : Bugün Türkiye'deki ve onun tabii bir uzantısı olan Avrupa topraklarındaki Alevi toplumu , tıpkı Sünni kesimde olduğu gibi , monolitik ( tek parçalı ) bir yapı oluşturmamaktadır . Bu çok parçalı yapı , Türkiye tarihinin yarattığı bir durumdur . Alevilik tarihsel süreç içinde bölgelere göre birtakım özellikler kazanmış ve farklılaşmıştır . Bu farklı Alevilik tarzları , gerçekte fevkalade bir kültürel zenginlik arzetmekle beraber , yukarıda da vurgulamaya çalışıldığı gibi , özellikle genç kuşak Alevileri içinde birtakım dalgalanmalara ve geleneksel Aleviliğin tarihi çizgilerinden zaman zaman epeyce farklı ve tabii ki günümüz ideolojilerinden esinlenen çok çeşitli eğilimlere yönelmelerine sebep oluyor . Bu gözlemimizin yazılı belgeleri bugün Türkiye'de Cem , Nefes , Kervan ( önceki adı Kavga ) , Aşura , Pir Sultan Abdal gibi ; ve Batı Avrupa ülkeleri ile Avustralya'da , Ehl - i Beyt , Kızıl Yol , Gerçek İlim , Fidan , Mürşid vb . adını burada sayamayacağımız , çeşitli Alevi - Bektaşi dernek ve federasyonları tarafından yayınlanan dergiler ve kitaplardır . Bunlarda Aleviliğin bir din veya mezhep , yahut bir inanç sistemi değil , bir yaşam felsefesi veya ilerici devrimci bir eylem tarzı olduğundan gerçek İslam olduğu görüşüne , yahut İslam'ın Türkler'e has biçimi olduğundan İslam'la uzak - yakın ilişkisi olmayan ateist bir felsefe olduğu tezine kadar geniş bir yelpazenin şekillendiği görülür . Bu , Batı dünyasında böyle bir çıkışı beklemeyen siyasal ve entelektüel çevrelerde İslam'ın yeniden dirilişi olarak değerlendirildi ve Japonya'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne varıncaya kadar , gizli haber alma örgütleri , üniversiteler ve araştırma enstitüleri çok yoğun bir şekilde , Oriyantalizm'in tersine klasik İslam'ı değil , yaşanmakta olan İslam'ı siyasal , ideolojik , sosyolojik , psikolojik ve antropolojik açılardan - Türkiye de dahil bütün İslam dünyası genelinde - ele alıp incelemeye başladılar . 1980'li yıllar içinde yığınla münferit ve kolektif araştırma yayımlandı ve yayımlanmaya devam ediyor . Bu çaba Batı dünyasının , 1920'li , 30'lu ve 40'lı yıllardan bu yana şöyle böyle siyasal bağımsızlığına kavuşmakla beraber , kendisine ekonomik ve kültürel açıdan bağımlı , her biri bir Batılı ülke olma özentisi ve uğraşı içinde bulunan İslam ülkelerinde , yeniden uyanmış gibi görünen İslam'ın potansiyel gücünü , niteliğini ve nihayet kendi çıkarlarını ne ölçüde etkileyebileceğini anlama çabasıydı . İran İslam İhtilali Türkiye'de de bütün dikkatlerin yeniden İslam'a çevrilmesine sebep oldu ve İslam yanlısı , İslam'a karşı çevrelerde bu çevrelerinin niteliğine göre iki farklı sonuç ortaya çıkardı : Bir taraftan , XIX. yüzyıl pozitivizminin etkisiyle oluşan İslam aleyhtarlığı geleneğini hala sürdürmekte olup , İslam hakkında onun kendi kaynaklarından çok , yozlaşmış ve gelenekselleşmiş halk İslamlığı gözlemleriyle , Batı'daki oriyantalistik yayınlara dayanan bir kısım aydın kesimi ve basında , bir İslam korkusuna yol açtı . Bu korku , günümüzde hala ara sıra şiddetlenerek sürüp gitmekte olan irtica kampanyalarına dönüştü . Diğer yandan Müslüman halk ve aydın kesiminde ise , İslam'ı yeniden anlayıp keşfetme ve bu yolla kendi kimliğini ortaya koyma konusunda birtakım girişimlere vesile oldu . Bu girişimler çeşitli çevrelerce Türkiye'de uzun zamandır suskun bulunan İslami düşüncenin - zayıf da olsa - bir çeşit uyanması , belki dirilme işaretleri şeklinde algılandı ve yorumlandı . 1980'ler sonrasında bu birbirine zıt tavır alışları anlamak ve özellikle bunların Türkiye'deki İslami düşüncenin gelişimi üzerindeki etkilerini tespit edebilmek için , Cumhuriyet Türkiyesi'nin kuruluş yıllarına kısaca bakmak yararlı olacaktır . Cumhuriyet döneminin 1950'lere kadar olan devresi , basının da yardımıyla , her alanda İslami düşüncenin ve yaşantının devletin sıkı takip ve hatta zaman zaman müdahalesine maruz kalmasıyla karakterize edilebilir . Bu sebeple bu dönemde gerçek bir İslami düşünce faaliyetinden söz edilemez . Bu devre , halkın , jandarma korkusu ve hapis tehlikesiyle yüz yüze kalma pahasına İslam'ı gizli kapaklı öğrenmeye , üzerinde düşünmeye ve yaşamaya çalıştığı bir devredir . Bu devrede İslam , tamamiyle geleneksel ve muhafazakar kalıpları içinde , tam anlamıyla bir halk Müslümanlığı niteliğiyle şu iki zümre aracılığıyla yeni nesillere aktarılmaya çalışılmıştır . Bunlar , taşradaki son Osmanlı medreselerinin bakıyesi olan taşra uleması ile , yeni rejime rağmen gizli gizli devam eden sufi çevrelere mensup taşra şeyhleri idi . Yeni rejimin baskılarına duyduğu tepkiler sebebiyle , ister istemez tepkisel bir nitelik kazanan , bu yüzden de geleceğe yönelik , hamleci , üretici ve yaratıcı olmaktan çok , geleneksel yapıyı korumak ve yaşatmakta titizlenen muhafazakar nitelikli bu halk İslam'ını 1940'ların ve 1950'lerin nesillerine ulaştıran bu iki zümreye bugünkü Türkiye'nin Müslüman halkı ve aydın kesimi çok şeyler borçludur . Başka bir deyişle , İslami düşünce bugünkü varlığını bu iki ara zümre sayesinde kazanmıştır . Bugün büyük bir kısmını , toplumsal köken itibariyle taşra kasabalarının orta sınıfına veya kırsal kesime mensup olup eski Yüksek İslam'lardan veya İlahiyat Fakültesi'nden yetişenlerin oluşturduğu günümüz Türkiyesi'nin Müslüman aydınları , söz konusu bu aracı zümrelerin tezgahından geçmişler , Arapça ve Farsça öğrenmişler , bir anlamda da olumlu ve olumsuz yanlarını bu iki zümreden tevarüs etmişlerdir . Onlar böylece Cumhuriyet nesilleri içinde , devre dışı kalan eski geleneksel kültür ve düşünce birikimiyle yeniden bağlantı kurmaya çalıştılar . Bunda ne ölçüde başarılı olup olmadıkları tartışmaya açık bulunmakla birlikte , kesin olan bir şey varsa , bu yeni Müslüman aydınların hocalarına benzemedikleri ve onlar gibi düşünmedikleridir . Onlar artık klasik Osmanlı ulemasından çok farklı idiler ve yeni bir Müslüman aydın tipini temsil ediyorlardı . Bunların karşısında , yönetici elitin Tanzimat'tan beri süregelen geleneksel Batıcı eğilimlerini sıkı sıkıya koruyan ve kendilerini Cumhuriyet'in kurucu neslinin tabii varisi sayan , çoğu yabancı okullarda okumuş veya en azından iyi bir üniversite eğitimi almış güçlü bir entelektüel kesim bulunuyordu . 1960'lardan sonra bu kesimin yeni bir ortağı daha devreye girdi : Marksist aydınlar . Marksist kesimin - tamamının denilemese bile en azından çoğunluğunun - o zamanlar mücadelesi mevcut düzene karşı gibi görünmekle beraber , bir bakıma da İslam'a karşı idi . Bu çevre mensupları , Türkiye tarihinde ilk defa , sözünü ettiğimiz bu yeni tip Müslüman aydınlar tarafından geliştirilmeye çalışılan İslami düşüncenin gündemine siyasal , sosyal ve ekonomik meseleleri getirdiler . Bu , Türkiye'de İslami düşüncenin bu meselelerde hazırlıksız olduğunu ortaya çıkardı . Klasik İslami kaynaklarda istedikleri referansları bulamayan Müslüman aydınlar , öteki İslam ülkelerinde yapılan yayınlara yöneldiler . İşte 1960'lar sonrasında İslami çeviri edebiyatı böyle başladı . Kuzey Afrika , Mısır , Pakistan ve benzeri İslam ülkelerindeki Müslüman aydın ve düşünürlerin bu meselelerle ilgili eserleri , pek de itinalı olmayan çevirilerle Türkçe'ye kazandırılmaya uğraşıldı . Bu eserler , aşağıda temas edileceği üzere , birtakım olumsuz etkilerinin yanında , genelde Türkiye'deki Müslüman aydınların fikir muhtevalarının zenginleşmesine küçümsenemeyecek katkılar da sağlamışlardır . Mesela Türkiye Müslümanlarının Türkiye dışındaki Müslüman dünyada olup bitenleri öğrenmeleri , öteki Müslüman toplumları tanımaları bu çeviriler sayesinde olmuştur . Belki daha önemlisi , Türkiye Müslüman aydınlarının böylece sosyoekonomik meseleleri teşhis etme , anlama ve - acemice ve derinliksiz de olsa - çözümleri yolunda düşünce üretme denemelerine başlamalarıdır . 1980'li yıllarda ise , Türkiye'de İslami düşüncenin yeni boyutlar kazandığı görüldü . Bu boyutların en göze batanı hiç şüphesiz İslam'ın siyasal boyutu , yani İslami rejim meselesidir . Daha önce de belirttiğimiz gibi , bu boyutun sivrilerek ileri çıkmasında 1979 İran İslam İhtilali'nin etkisi muhakkak ki çok büyüktür . Bunun sebebi İran İhtilali'nin niteliğidir . Çünkü bu ihtilal , bir istibdat rejimini devirerek yerine yeni bir rejim getirme iddiasını taşıdığı için , tabii olarak verdiği mesajlar , daha çok İslam ülkelerindeki rejim meselesini ele alan siyasal mesajlardı . Bu yüzden o , gerek Batı dünyasına gerekse İslam dünyasına İslam'ı her şeyden önce bir siyasal rejim olarak sundu . Bu siyasal boyut yalnız Türkiye'de değil , bütün İslam ülkelerinde öne çıkmış ve İslamcı aydınlar içinde , bu konularla uğraşan Batılı araştırmacıların literatüründe ortak bir terim olan fundamentalist , yahut radikal İslamcı terimiyle nitelendirilen yeni bir grup doğurmuştur . Bu aydınların en güçlü etkisi , sanıldığının tam aksine , Türkiye'de genelde İslami bir yüksek tahsil sürecinden geçmemiş küçük bir gençlik zümresinde heyecan yaratmasına rağmen , İran'la pek de dostane olmayan uzun bir siyasal ilişkiler tarihine sahip Türkiye'deki asıl büyük çoğunluğu teşkil eden Müslüman aydınlarca ihtiyatla karşılandı . Bu tarihin mahiyeti hakkında sağlam bilimsel bir yargıya sahip bulunmasalar da , gelenekten gelen bir davranışla , İran'ın İslam adına yaydığı mesajların gerçekte klasik bir Şii propaganda olup olmadığı sorusunu bu aydınlar sürekli sorup durdular . Buna rağmen bu ihtiyatlı tavır onları laik aydın ve basın çevrelerinde Humeynici olmakla suçlanmaktan kurtaramadı . İşte söz konusu bu etki sebebiyle , bugün Türkiye'de 1980'lerden beri Müslüman aydınlar tarafından yayımlanan telif ve çeviri olmak üzere kitap ve makalelerin büyük çoğunluğu İslam'ın siyasal yönünü ele almaktadır . Başlangıcından günümüze kadar gerek tarihteki İslam devletlerinin , gerekse teorik olarak İslam'ın siyasal yapısı incelenmekte , bir İslami devlet modeli çıkarılmaya uğraşılmaktadır . Bu çeviri literatürünün bir kısmının , muhtelif İslam ülkelerinde mevcut yönetimlerle çatışma halinde olan İslami hareket liderlerinin kaleminden çıkma , bilimsel olmaktan çok ideolojik yaklaşımları ihtiva eden ürünler olduğu özellikle dikkati çeker . Kanaatimizce İslami rejim gibi , tarihte ve bugün birbirinden çok farklı nitelikler gösteren izafi ve kaypak , son derece teorik bir meselenin bu suretle ağırlıklı olarak gündeme sokulması , öncelikli olarak üzerinde durulması gereken , İslam'ın sosyal , bilimsel , fikri ve kültürel muhtevasıyla alakalı devasa meselelerin geri plana itilmesi gibi büyük bir yanlışın kapısını açtı . Bugün eğer İslam düşüncesine yeni bir canlılık , yeni bir yol , yepyeni bir yapılanma kazandırılmak isteniyorsa , bunun alt yapısını bu meseleler üzerinde üretilecek fikirlerin oluşturucağını unutmamalıdır . Dolayısıyla Müslüman aydınların İslam'ı münhasıran siyasal bir rejim olarak algılayan ve algılatmaya çalışan bir mesainin içine girmekten kaçınmaları ve belirtilen alanlara yönelmeleri Türkiye'de sağlam ve sağlıklı bir İslam düşüncesinin geliştirilmesi adına herhalde daha tercih edilir bir yol olmalıdır . Türkiye'de Müslüman aydınlarca düşülen bir yanlış da bize göre şudur : Özellikle son on onbeş yıldır , Hristiyan Batı'dan çeşitli mesleklere mensup ileri gelen birtakım Müslüman olmuş şahsiyetlerin İslam'ı övücü beyanatlar vermeleri , İslam hakkında yayınlar yapmaları , Türkiye'de Müslüman aydın kesimini laik çevreler karşısında rahatlatıcı bir etki yarattı . Bu rahatlamanın , henüz İslam düşüncesine ciddi bir katkı sayılabilecek , milletler arası nitelikte yoğun bilim ve düşünce eserlerinin ortaya konamadığı bir ortamda , Eğer İslam çağ dışı bir din olsaydı , gelişmiş ülkelerde önemli mevkilere gelmiş , kültür seviyesi yüksek bu kişilerin İslam'ı seçmeleri mümkün olmazdı şeklinde , söz konusu çevrelere zımni bir cevap oluşturmasından kaynaklandığı söylenebilir . Her halükarda , bunun sonunda sahte bir tatmin duygusu belirmekte , önemli bir kesimi , İslam hakkında fazla ciddi ve bilimsel mesailer sonucu elde edilmiş kanaatlere sahip bulunmayan bu mühtedilerin İslam'a dair ileri sürdükleri sathi - ve bazen de yanlış - fikir ve düşünceler aşırı bir ilgi görmekte , hatta İslam adeta onlardan yeniden öğrenilmektedir . Bununla beraber , şu gerçeği de inkar etmemek gerekir sanıyoruz : Çok iyi bir eğitimden geçmiş , üstelik uzun ve yoğun bir bilimsel inceleme ve araştırma sonucu İslam'ı seçmiş birtakım Batılı bilim ve fikir adamlarının yazdıkları eserlerin , İslam'ı tamamiyle farklı bir zaviyeden yoruma tabi tutmaları sonucu , Müslümanların düşünce ufkunu genişletecek fikirler ortaya koymaları her zaman mümkün olabilir . Hatta bu gibi kişilerin yakın bir gelecekte İslami düşünceye ve kültüre bir canlılık , hareketlilik , üreticilik ve yaratıcılık kazandırmaları çok muhtemel bulunabilir . İslami düşünce bu tür Batı menşeli düşünürler sayesinde yeni bir ivme kazanabilir . Bununla birlikte , bize göre bu iki eğilim , Türkiye'de İslami düşüncenin laik çevrelere yönelik bir savunma psikolojisinden henüz kurtulamadığının , bir başka deyişle , esas potansiyelini , üretici ve yaratıcı yönünü harekete geçirecek seviyeye henüz tam anlamıyla erişemediğinin bir göstergesi olarak değerlendirilebilir . Burada şu söylenebilir ki , böyle bir durumun bir bakıma Türkiye'de henüz yerleşememiş fikir özgürlüğü ile ilgili bir yanı bulunmakla beraber , esas mesele , klasik İslami dönemdeki , mesela Abbasiler devrindeki kalite ve seviyede bir İslami düşünce atılımının Türkiye tarihinde geleneğinin bulunmayışından kaynaklanmaktadır . Osmanlı döneminin İslami bilimler ve düşünce açısından , klasik dönemi aşmak bir yana o ölçüde bir bilim ve düşünce hayatı ortaya koyduğunu söyleyebilmek gerçekten çok zordur . Osmanlı Devleti'nin militarist merkeziyetçi yapısının buna elverişli olmadığını unutmamak gerekir . Her türlü değişik ve muhalif düşüncenin nizam - ı alem için bir tehdit unsuru olarak görüldüğü , devletin bekasının her şeyin üstünde tutulduğu bir devlet yapısında bilim ve düşünce çiçeklenmesini beklemek ne ölçüde doğru olabilirdi ? Yakın geçmişte , yani son Osmanlı döneminde ise , İslami düşünce atılımı namına - yeterli ve güçlü olmasa da - görülen ferdi teşebbüsler , derhal eski gelenekselci muhafazakar Müslüman ve ulema çevrelerinin , Osmanlı dönemindeki zendeka ve ilhad ithamlarına benzer bir şekilde , bid'atçilik ve modernistlik suçlamalarıyla karşılaşmış ve sindirilmiştir . Bu noktada , eski Osmanlı geleneksel tepkiciliğinin fazla bir değişikliğe uğramadığı çok belirgin bir şekilde ortaya çıkmaktadır . Yakın tarihte Yüksek İslam ve İlahiyat menşeli aydınlara söz konusu muhafazakar çevrelerce gösterilen tepki ve suçlamaların , mahiyet itibariyle Osmanlı dönemindekilerden hiçbir farkı yoktur . İşte 1990'lı yılların sonuna kadar Türkiye'de İslami düşünce açısından durum kaba ve genel çizgilerle budur . Geçtiğimiz 1980'li ve bitirmekte olduğumuz 1990'lı yıllar , yalnız öteki İslam ülkelerinde yaşayan aydın ve düşünürlerin değil , Müslüman Türk aydınlarının da önüne her geçen gün yeni yeni meseleler ve sorumluluklar koymaktadır . Bunları geçmiş , bugün ve gelecek çizgisinde şu üç ana grupta toplayabiliriz : Bizzat İslam'ın kendisi ile , yani teorik muhtevası , tarihi ve kültürü ile ilgili , temel ve acil nitelikte olanlar , İslam dünyasını tanımakla ilgili olanlar , İslam'ın ve İslam dünyasının Batı ve Batı medeniyeti ile ilişkisine ait olanlar . Birinci grupta toplanan meselelerin başında , Nasıl bir İslam ? sorusu geliyor . Türkiye'de bugünkü Müslüman aydınlar , kendilerine intikal etmiş olan geleneksel İslam'ı artık sorgulama durumuna gelmiş görünüyorlar . Öyle görünüyor ki tarih , İslam'ın ana kaynaklarındaki temel öğretilerinin etrafında tarihsel süreç içinde kültürleşmiş ve bir anlamda böylece gelenekselleşmiş İslam anlayış ve yorumlarının eleştirici bir gözle değerlendirilmesi gibi son derece güç , ama o nispette kaçınılmaz bir görevi onlara yüklemiştir . Aslında 1980'lerden bu yana Türkiye'de , bu istikamette İslam üzerinde analizler yapmaya çalışan birtakım çevreler ortaya çıkmıştır . Fakat daha çok gençlerden oluşan ve yayımladıkları birtakım dergiler etrafında toplanan bu genç çevrelerin , sağlam ve zengin bir bilimsel tabandan ve daha önemlisi , geniş ve bütüncü bir tarih perspektifinden yoksun , İslam'ın tarihsel birikimini bilinçli bir şekilde ihmal ederek birtakım tepki duyguları içinde çok teorik planda düşündükleri ve tam bir tasfiyeciliğe gittikleri görülüyor . Nitekim bu yüzden sık sık aşırılığa saptıklarını gözlemleyebiliyoruz . Bu aşırılık onları , Batılı yazarların kullandıkları anlamda değil , ama kelimenin gerçek anlamıyla tam bir fundamentalist kimliğe büründürüyor . Çünkü İslam'ın kökenine inme gayretini güderken , onun 1400 küsur yıllık kültürünü de reddetme gibi büyük bir yanlışa düşmektedirler . Oysa şurası muhakkaktır ki , teorik çerçevesi Kur'an - ı Kerim ile çizilen , Hz. Muhammed vasıtasıyla bizzat yorumlanıp hayata aktarılan ve bir dünya ve ahiret nizamı olarak kendini sunan İslam , pek tabii olarak bu çerçevede kalmadı , kalamazdı . Zira hayat durmadan değişiyordu . Bu sebeple İslam da zamanla Arap yarımadasından dışarı çıkarak çevre kültürlerle temasa geçmek zorundaydı . Yeni yeni coğrafyalar , yeni yeni topluluklar İslam'ın egemenliği altına girdi . Emevi ve Abbasi İmparatorlukları oluştu ; daha başka İslam devletleri ortaya çıktı . Bu devletlerin her biri İslam'ı kendi özel coğrafyalarına ve şartlarına göre yorumlayıp idari , hukuki , siyasal ve iktisadi sistemler meydana getirdiler . Bugün , modernleşmeden kaçışın bir kurtuluş yolu olmadığını göremeyen , göremediği için de bir kesimiyle giderek dozu artan bir biçimde muhafazakarlığın bile sınırlarını zorlayan bir çeşit neofanatizm İn kollarına atılmayı tercih ediyor görünen İslam dünyası , bir kesimiyle de , Batı'nın her geçen gün daha ağırlaşan ezici siyasal , ekonomik ve teknolojik üstünlüğü karşısında , bir yandan onun emperyalist yanına duyduğu husumetin , diğer yandan gelişmişliği önünde hissettiği kıskançlığın ve hatta kendinden bile saklamaya çalıştığı gizli hayranlığın kompleksi içinde kendini , değişik bir psikolojinin eline teslim etmiş görünüyor . Bu iki kesim arasında ise , henüz ayağını basacak sağlam bir zemine ve sesini bu iki kesime yeterli ölçüde duyuracak niceliksel ve niteliksel bir tabana henüz kavuşamamış - kendileri bu kelimeyi sarfetmekten çoğu zaman korksalar bile - modernleşmeci bir Müslüman entelektüeller zümresi , arayışlarını sürdürüyor . İşte bugün Kuzey Afrika'sıyla , Türkiye'siyle , İran'lıyla , Arap ülkeleriyle , Orta Asya'nın Türki toplumlarıyla , Uzak Doğu Müslümanlığıyla , İslam dünyasının ve onların yaşadıkları İslam'ın genel görüntüsü kabaca budur . İşte bu panorama içinde üç büyük problem , giderek büyüyor izlenimini veren boyutlarıyla dikkat çekiyor : 1 ) İzahı burada uzun sürecek olan birtakım sebeplerle , İslam'ı son tahlilde siyasal bir ideolojiye indirgeyen ve 1979 İran devrimiyle bütün İslam ülkelerinde hızlı bir ivme kazanmış olup , hala aktüalitesini koruyan Filistin meselesinin , Bosna katliamının ve Kafkas toplumları bağımsızlık hareketlerinin yarattığı tepkilerden beslenen bir radikal İslamcılık akımı , İslam'ın evrensel boyutta gerek kültürel ve toplumsal , gerekse bilim ve düşünce potansiyelini zayıflatmakta , bugünkü dünyadaki konumunu aktif olarak sarsmakta , ihtiva ettiği evrensel mesajı tamiri zor bir biçimde zedelemektedir . Yalnız burada çok önemli bir nüansın altını çizmek , teşhisi doğru yapmak için gerekli görünüyor , ki o da - Batı'da olduğu gibi genellikle Türkiye'de de birbirine karıştırılan ve çoğu zaman yanlış algılanan - fundamentalist İslam ile radikal İslam arasındaki farkı gözetmektir . Birincisi , günümüz dünyasındaki modern problemler karşısında çözüm yolları aramak ve bulmak , bugünün dünyasında İslam'a sağlam bir yer bulabilmek için yeniden onun temellerine , kaynaklarına , köklerine eğilmeyi hedefleyen bilimsel ve fikri akımları , hareketleri , ikincisi ise , bu birincisini de karşısına alarak İslam'ı siyasal ideoloji olarak kullanmak suretiyle , kurtuluş yolunun İslam devleti kurmaktan geçtiğini varsayan siyasal harekete denmektedir . Görüldüğü gibi , bu ikisi arasındaki fark çok büyüktür . Çünkü birincisi karakteri itibariyle - Batılılaşmacı değil ama - modernleşmecidir ; demokrasiye açıktır ; onu reddetmez . Bu ikinci eğilim , demokrasiyi Batı'nın ürünü olduğu için tağuti rejim damgasıyla reddedip , henüz ikna edici bir programını ortaya koyamadığı , portresini çizemediği - ve hiç bir zaman çizemeyeceği - ama kendine kurtuluş yolunu açacağına inandığı ütopik bir İslam devleti peşinde koşmaktadır . Çünkü İslam dünyasının geri kalmışlığının suçunu - asıl suçlunun , kendini skolastisizmin duvarlarına kendi eliyle hapseden İslam dünyasının bizzat kendisi olduğunu unutarak - Batı emperyalizminden çektiği acıları tutamak yapmak suretiyle - belki kısmen haklı olarak - Batı'ya yüklemeye çalışmakta ve ona içerlemekte , ancak güçlü bir İslam devleti sayesinde yeniden eski gücüne kavuşacağını varsaymaktadır . Oysa bu eğilimin , 1980'lerden bu yana vuku gelişmeler göz önüne alındığında , belki farkına varıldığından çok daha fazla İslam dünyasını menfi yönde etkileyerek onu gittikçe hızlanan bir tepkiselliğin içine itmekte olduğuna , bu tepkiselliğin ise onun yaratıcılık ve üreticilik kabiliyetini giderek köreltmekte bulunduğuna dikkat etmek gerekiyor . Gerçekte radikal yahut siyasal İslamcılığın doğuşu yeni değildir . Her şeyden önce bizzat Kur'an'da statüsü çizilmiş bir İslam devletinden , bir siyasal rejim modelinden veya siyaset teorisinden kesinlikle bahsedilmediği çok açık bir şekilde bilindiği halde , Müslüman entelektüeller XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bir İslam devleti modeli tasavvur etmeye başladılar . Böyle bir eğilim içine girilmesinin sebebi , aslında Batı sömürgeciliğinin işgaline uğrayan ülke entelektüellerinin bu modeli bu hegemonyadan kurtuluşun yegane yolu olarak görmeleriydi . 1930'lu ve 40'lı yıllarda Pakistan'daki Ebu'l - Ala el - Mevdudi hareketini , yine yaklaşık aynı yıllarda Mısır'daki Hasan el - Benna'nın başlattığı İhvanü'l - Müslimin ( Müslüman Kardeşler ) akımını yaratan temel faktör , Batı emperyalizmine ve onun bir aleti olarak gördükleri , Batılılaşmacı mahalli hükumetlere duyulan tepkinin bir ürünü olarak gördüğümüz bu inanış idi . Daha yeni bir olgu olarak şah rejimine karşı 1979'da gerçekleştirilen İran İhtilali ve bugünkü Afganistan'da bütün fanatizmiyle süren Taliban hareketi , hep bu bozuk siyasal ve sosyoekonomik şartların doğurduğu radikal İslami hareketler olarak birer siyasal ideoloji kimliğiyle gündeme geldiler . Türkiye de bu genel görüntünün dışında değildi . Burada kendi gelenek ve tarihinden kopuk bir şekilde 1970'ler sonrasında gelişmeye başlayan ve 1980 - 1990 arasında iyice ivme kazanan İslami hareket , anakronik bir biçimde , Türkiye tarihinin dışındaki bu siyasal konjonktürün etkisiyle oluştu ve kendini sözü edilen hareketlerin fikir ürünleriyle besledi . İran'ın bugün , ihtilalle birlikte iyice siyasallaşmış Şii ideolojiyi İslam hüviyeti ile gerek Orta Doğuya gerekse Sovyet Rusya'nın dağılımıyla , Rus siyasal boyunduruğundan ve ateizmden yeni kurtularak bağımsızlığına kavuşan Asya Türki cumhuriyetlerine ihraç etme gayretinde olduğu bilinmeyen bir olay değildir . Türkiye de buna karşılık , buralara yumuşak ve dolaylı yollardan kendi Kemalist laiklik modelini telkine uğraşıyor . İşte İslam dünyasındaki bu siyasal İslam akımlarının hepsinin hedefi , özelde biribirinden biraz değişik modeller olmakla birlikte , esas itibariyle , gerçek esprisini ve tarihsel şartlarını doğru ve iyi anlamadıkları Asr - ı saadet devrindeki İslam devleti ni ihya etmektir . Oysa bugün de İslam'ın münhasıran dayatmacı bir siyasal ideoloji , bir devlet , bir rejim modeli olarak anlaşılmak istenmesinin ve uygulanmasının Pakistan , Mısır ve özellikle İran ve Afganistan'daki Müslüman toplumları getirdiği nokta , tartışılamayacak kadar ortadadır . Ancak , İslam dünyasının yaşadığı bu bunalımda en az İslam'ın meselelerini ancak İslam devleti çözer düşüncesiyle özetleyebileceğimiz radikal İslamcılık eğilimlerinin payı kadar , belki daha da fazla bağımsızlıklarına kavuşan İslam ülkelerinde , bağımsızlığın elde edilmesinden hemen sonra asker desteğiyle yönetime hakim olan radikal laisizm ve Batılılaşmacı modernleşme yanlısı jakoben elit kesimlerin İslam karşıtı tutumlarının payı bulunduğunu da kabul etmek gerekir . Bu , çok iyi analiz edilmesi , irdelenmesi ve hepsinden önemlisi , doğru teşhis konulması gereken bir olgudur . İslam ülkelerindeki radikal eğilimleri , bu olguyu analiz etmeden anlamaya ve açıklamaya çalışmak mümkün değildir . Her halükarda , İslam'ı siyasal bir rejim olarak düşünmenin ve onu siyasal bir ideolojiye indirgemenin , dünyanın küreselleşmeye doğru hızla itildiği zamanımızda , İslam'ın doğru anlaşılmasına büyük ölçüde engel teşkil ettiği her gün pek çok örnekleriyle görülüyor . Samuel Huntington'un Türkiye'de üzerinde çok tartışılan tezi , böyle bir görüntüden kaynaklanıyor . Ayrıca siyaset gibi , tabiatı icabı çok değişken bir olgunun , bir tek model içine sığdırılmasının mümkün bulunmadığına bütün bir insanlık tarihi başta olmak üzere İslam'ın bizzat kendi tarihi şahit olduğuna göre , onu böyle dar kalıplara sokmanın yanlışlığı daha da iyi beliriyor . 2 ) En az bunun kadar önemli ve İslam'ın çağdaş dünyada yerini alabilmesi , ona her alanda müspet katkılarda bulunabilmesi bakımından hayati değerde ikinci problem , İslam bilimlerinin ve düşüncesinin yeniden üretilmesi meselesidir . Bugün İslam dünyasının geleceği açısından Müslüman entelektüellerin ve bilim adamlarının önünde duran en büyük problem de kanaatimizce budur . Oysa bugün görünen manzara , bu açıdan Müslüman toplumların İslam orta çağından bu yana pek fazla adım atmadıklarını gösteriyor . İslam'ın kılıcı olduğundan hiç kimsenin şüphesi bulunmayan Osmanlı İmparatorluğu'nun bile , İslam'ın beyni olma konumuna gelebildiğini söyleyebilmek hiç de o kadar kolay değildir . Çünkü XVI. yüzyıl dünyasının süper gücü olan bu imparatorlukta , bilimsel seviye , bilimsel düşünce ve zihniyet neredeyse , üç asır evvel ortadan kalkmış Abbasi döneminin bıraktığı yerde duruyordu denilebilir ; nitekim öylece de kalmıştır . Bunu görebilmek için Osmanlı döneminin en çok kullanılan bilimsel referanslarına sadece bir göz atmak yeterli olacaktır . O zaman , bu muhteşem imparatorluğun en ihtişamlı çağı olarak bilinen XVI. yüzyılda bile en gözde bilimsel referansların , Osmanlı uleması tarafından yeni telif edilmiş orijinal eserler değil , XI . - XIV ve kısmen XV asrın Arap uleması tarafından yazılmış eserler olduğu kolaylıkla görülecektir . Bugünün İslam dünyası İslami düşünce ve bilimsel seviye olarak çok fazla ileride değildir . Bazı İslam ülkelerinde mevcut bilimsel arayışların , henüz ciddi sonuçlar ortaya koyabildiği söylenemez . Orta çağlarda Endülüs , Mısır , Irak ve Maveraünnehir'deki bilimsel üretimin , yüksek düşünce düzeyinin bir benzerini bugün görebilmek mümkün müdür ? Bugün Sovyet Rusya'nın hegemonyasından yeni kurtulmuş olan Orta Asya Türki halklarında acaba orta çağların İslami bilim ve düşünce merkezleri olan ve bugün kendi topraklarında bulunan Buhara , Semerkand , Harezm , Belh , Tirmiz , Merv ve Rey'in o parlak günlerinden neler kalmıştır ? Bu şehirler günün birinde İslami bilimlerin yeniden üretilmesi sürecinde yine eski parlak günlerini hatırlatacak yeni bir performans ortaya koyabilecekler mi ? Bugünün Müslümanları geneli itibariyle , tüketmekte sakınca görmedikleri Batı teknolojisinin ürünlerini kullanmanın , Batılılar gibi giyinmenin , Batılılar gibi eğlenmenin , tatile çıkmanın yarattığı aldatıcı bir çağdaşlık zihniyetinin güdümünde , modernitenin önlerine yığdığı problemleri , hala bu orta çağ İslam bilimlerinin eserlerine , münhasıran iki İslami disiplinine sığınmak suretiyle çözmeye çaba gösteriyorlar . Bu iki gözde disiplinin biri , henüz on birinci yüzyılda geldiği seviyeyi geçememiş ve o zamandan beri kendini tekrar etmekte olup , bir zamanlar dünyanın en iyi organize olmuş devlet ve toplumlarından birini üretmiş olan dinamizmini çoktan kaybetmiş fıkıh tır . XIX. yüzyılda Ahmed Cevdet Paşa gibi bir hukuk dehasının bütün çabalarına rağmen , toplumsal , hukuki ve siyasi bütün fonksiyon ve kurumlarından soyutlanmış , yalnızca ibadet , şahıs ve aile hukukuyla ilgili muamelat konularına indirgenmiş olan fıkıh , zaten zayıf olduğu kamu hukuku alanındaki gelişmesini tamamlayacak yerde , özellikle ibadet alanında çok fazla teferruata dalmış , Müslümanlığı muhafaza altına almış ve hakkını vermiş olma vehminin yarattığı sahte bir rehavet hissi doğurduğu için hemen bütün İslam aleminde en gözde bir konumdadır . İkinci disiplin ise , artık yüksek düşünce ve yüksek mistik tecrübe boyutunu çoktan kaybetmiş , basit ve ruhsuz riyazi egzersizlerin ve estetik zevki , ruhu kalmamış ayinlerin basitliğine düşürülmüş bir sözde tasavvuf tur . Bu iki disiplin , dayatan modernizmden kaçış için bugünün sıradan Müslümanlarına çok uygun bir sığınak oluşturmakta ve kanaatimizce onların zihinlerinin ve gözlerinin geleceğe yönelmesini engellediği gibi , geçmişe özendirmekten başka da bir işe yaramamaktadır . Oysa bugün tarih artık , ekonomik ve toplumsal gelişmelerini en kısa zamanda tamamlayıp dünya ölçüsünde günümüzün bilimsel , teknolojik ve kültürel seviyesine mutlaka erişilmek gibi olmazsa olmaz bir zorunluluğun ötesinde , bunların ışığında İslami bilimleri yeniden üretmeyi yerine getirilmesi gereken acil bir görev olarak Müslümanların önüne getirip bırakmıştır . Fıkhın , tefsirin , kelamın , hatta hadisin , gerek metodoloji , gerekse muhteva olarak köklü bir revizyondan geçirilmesi , güncelleştirilmesi kaçınılmaz hale gelmiştir . Artık bu bilim dalları , orta çağlardan miras kalan birtakım tortularından arındırılıp , modern bilimlerin - özellikle de sosyal bilimlerin ve münhasıran sosyal tarih araştırmalarının sunduğu verilerden yararlanarak kendilerini aktüel hale getirmek ve yenilemek mecburiyetindedirler . Eğer Müslümanlar , bugün kendilerini günümüz dünyasında söz sahibi ve saygın bir mevkide görmek istiyorlarsa , bir yandan dünya bilimine katkıda bulunma zorunda oldukları gibi , bir yandan da kanaatimizce İslam'ı da orta çağlardan bugüne ve geleceğe taşımanın ana yollarından biri olarak bu yola girmek zorunda görünüyorlar . Bu noktada merhum Fazlur Rahman'ın analizlerinin ne kadar isabetli olduğu bir kere daha ortaya çıkıyor . 3 ) Belki bu iki problemin de temelinde yatan bir üçüncü problem , bugünün Müslümanlarının , yine kendilerinin imal ettikleri yanlış ve deforme bir tarih bilinci ne ve algılayışına saplanıp kalmış olmaları , dolayısıyla İslam'ı algılamada bu deforme tarih bilincinin ve algılamasının etkisiyle büyük yanlışlar yapmalarıdır . Bu yanlışların en büyüğü ve Müslümanların çağlarını doğru algılayıp yaşamalarının önündeki en tehlikeli engel , İslam'ın ayrı , Müslüman toplumların yaşadıkları tarihin ve o tarihin içinde yarattıkları kültürün ayrı olduğu gerçeğini unutarak , o tarihi ve kültürü analiz edip kavramaya çalışacak yerde , onunla hiç ilgisi bulunmayan ve geniş ölçüde menkabeye dayalı bir deforme tarih üreterek onu İslam'la özdeşleştirmeleridir . Bu , sebepsiz yere meydana çıkmış bir olgu olmayıp , yukarıda sözü edilen Batı emperyalizmine ve kendi ülkelerindeki siyasal güçlerin ve onlarla iş birliği içindeki Batıcı entelektüellerinin - redd - i miras diye özetlenen - geleneksel değerlere düşmanlık şeklindeki tavırlarına gösterilen bir tepkinin sonucu olup , bir çeşit sığınak olarak , modernleşmeden kaçışla çok yakından bağlantılıdır . Bu yanlış tarih algılayışının ve onun yarattığı deforme tarih bilincinin oluşumu , her ne kadar bugünü itibariyle yukarıda açıklanmaya çalışılan durumla ilgili olarak yeniden güçlenmiş olmakla birlikte , aslında yeni değildir . Bugün çok iyi gözlemlemek ve anlamak zorunda olduğumuz bu süreç , esas itibariyle daha Emevi hilafetiyle birlikte başlamış , Abbasi hilafeti zamanında gelişmiş ve XIX. yüzyıla kadar sürüp gelmiştir . Dolayısıyla başedemedikleri problemlerle karşılaştıklarında Müslüman toplumlar tarafından takınılan konjonktürel bir tavırdır denebilir . XIX. yüzyılda Batı emperyalizminin doğurduğu hınç , bu deforme bilinci yeniden güçlendirdiği gibi , iyice tepkiselleşip büsbütün bozularak günümüze kadar gelmesine yol açmıştır . Öyle ki günümüz Müslümanları , insanlığın XXI. yüzyılın eşiğine dayandığı şu yıllarda , asırlardır kendi ürettikleri bu deforme tarih bilincinin etkisi altında hala efsaneleri tarih zannediyorlar . Yukarıda sözünü ettiğimiz siyasal İslam akımlarının bir ayağı da buraya dayanır . Kanaatimizce böyle deforme bir tarih bilinci ve algılayışıyla yola çıkan , Peygamber döneminden uzaklaştıkça , o devri ve ondan sonraki devirleri sırayla asr - ı saadet , altın devir , altın çağ ( Golden Age , Âge d'Or ) imajıyla giderek kutsallaştırmak suretiyle sürekli kendileriyle beraber taşıyan Müslüman toplumlar , zamanla bu imajı kendi milli tarihlerine uyarlamaya başladılar . Mesela XX . yüzyıl Türkiye'sindeki Türklerin kimi için altın çağ , Oğuz Kağan , Attila , yahut Bilge Kağan devrini , veya kısaca İslam öncesi çağları , kimileri için Osmanlı dönemini , kimi için de Atatürk'ün yaşadığı yılları ifade ediyor . Bu özlemi çekenler içinden , zaman zaman o dönemlere geri dönüşün yollarını arıyanlar çıkıyor . Evet , İslam toplumlarının tarihsel bilinçleri , daha Peygamber'in vefatından yarım asır geçmeden , Emevi ve ondan sonra da Abbasi döneminin siyasal ve toplumsal çalkantılarının etkisiyle bozulmaya , Peygamber'in yaşadığı dönemi büyük bir özlemle anmaya başlayarak yavaş yavaş efsane tülleriyle sarmaya yöneldiler . Bu özlemin etkisiyle hayallerinde adeta cennetin yaşandığı bir altın devir yaratarak adına Asr - ı saadet dediler . KEMAL DERVİŞ Dr. Kemal Derviş , söyleştiğimiz ilk iktisatçıdır . Bu çalışmanın yapılıp tamamlanması konusunda bizi yüreklendirdi . Kendisi şu anda Dünya Bankasının Kuzey Afrika Bölgesi Dairesinin başkanı . Yöneticiliğin çok zaman aldığını , akademik iktisatçılığının azalıp pratik iktisatçılığının arttığını ifade ediyor ; fakat pratik konularla uğraşmaktan , somut sorunlara çözüm yolları arayıp öneriler getirmekten büyük mutluluk duyuyor . 1970'li yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesinde öğretim üyeliği yaptı ve 1977'de aynı üniversitede doçent oldu . Gene aynı dönemlerde , Cumhuriyet Halk Partisi ve Bülent Ecevit ile yakın ilişkileri oldu . Kemal Derviş'in iktisatta asıl uzmanlık konusu Hesaplanabilir Genel Denge ( Computable General Equilibrium ) Modelleri dir . Bu konuda , birçok lisansüstü iktisat programında kaynak olarak kullanılan bir kitabı ( S. Robinson ile İngilizce yazılmış ) ve uluslararası dergilerde yayımlanmış makaleleri bulunmaktadır . Söyleşi , Washington'da Kemal Derviş'in Dünya Bankasındaki bürosunda 9 Mart 1990 tarihinde yapıldı ve yaklaşık iki saat sürdü . Kemal Derviş , konuşmalarında , Türkiye'nin iktisadi ve toplumsal konularıyla hem düşünce hem gönül yönünden hep ilgili olduğunu gösterdi . I İktisatçı kimliğiniz hakkında konuşarak başlayalım . İktisatı nasıl seçtiniz ve iktisatçı olarak nasıl bir çizginiz oldu ? Hangi konularda çalışıp neler ürettiniz ? İktisata girişim , tarihe karşı duyduğum özel bir ilgiden doğdu diyebilirim . Gençken , hatta çocukken en merak etiğim konu , en zevkle okuduğum kitaplar tarihle ilgili idi . Türk tarihi ve genel olarak tarih . İktisata ilgim oradan doğdu . Tarihi açıklayan , tarihteki olaylara ışık tutabilecek bilim dalı nedir ? Birçok bilim dalı vardır tabii , sadece iktisat değil , ama çocukken benim aklımda şu fikir kök saldı : İktisadi kurallar , iktisadi mekanizmalar tarihle çok yakından ilgili , tarihteki olayları anlamak için iktisat bilmek gerekiyor . İlgim bu düşünceyle başladı . Tabii zamanında epeyce Marksist bir görüştü bu . 1960'lı yılları kastediyorum . Açıkçası , benim için en başta tarih geliyordu , tarihi çok seviyordum ve tarihi anlamak için iktisatçı olmak istedim . Ondan sonra da ekonomi politiğe ve ekonomik politikalara merak , hükümet işlerine merak başladı . Türkiye'nin kalkınmasına karşı , tüm gençlerin duyduğu gibi , ilgi duydum ve tabii bu yönde nasıl katkıda bulunurum diye düşündüm . İşte iktisata böyle girdim . 1970'lerin ortalarından itibaren ODTÜ'de öğretim üyeliği yaptığınızı biliyorum . Daha önce hangi aşamalardan geçtiniz , eğitimde ve akademik çalışmalarda . . . Üniversiteyi Londra'da okudum . London School of Economics'te . Sonra doktorayı ABD'de Princeton'da yaptım ve böylece tarihle matematiği birleştirdim . Belirteyim , Anglosakson ekolünde matematik çok önemli . İktisatta doktora yapıp Türkiye'ye döndüm . Kısa bir süre Hacettepe'de , ondan sonra da ODTÜ'de öğretim üyesi oldum . Doçentlik tezimi hazırladım ve 1977'de doçent oldum . O zaman biliyorsunuz doçentlik sınavlarını Üniversitelerarası Kurul yapardı , ben de öyle doçent oldum . Aynı dönemlerde yurttaki ekonomik ve politik olaylarla yakından ilgiliydim . Daha önce de Londra'da Türk Öğrenci Federasyonu Başkanlığını yapmıştım . Türkiye'de de Cumhuriyet Halk Partisine çok yakındım . Sayın Bülent Ecevit ile yakın çalıştık bir süre . Özgür İnsan da yazı yazardım sık sık , özellikle ekonomik konularda . Böyle bir çalışma dönemim oldu . Bir yandan ODTÜ'de akademik çalışma , diğer yandan da CHP'ye yakın olarak , daha az ağırlıklı olsa da , politik çalışma . O zaman savunduğum çizgi veya anafikir sosyal demokrasi idi . Yani Halk Partisinin Batı Avrupa anlamında bir sosyal demokrat parti olmasını istiyordum . Ümidim o yöndeydi . Bu çerçevede çalışmalar yapıp yazılar yazıyordum . Sayın Bülent Ecevit'in Sosyal Demokrat Partinin davetlisi olarak yaptığı Batı Almanya seyahatine katılmıştım örneğin . Çok şey öğrendim o dönemde , üniversitede öğrenemeyeceğim birçok şey . Fakat ondan sonra , hem bazı kişisel ve ailevi nedenlerle , hem de Türkiye'nin 1977 - 1979'daki giderek kötüye giden durumu yüzünden , özellikle üniversitedeki olayların hakikaten üzücü boyutlara ulaştığı bir ortamda yurttan ayrıldım . Doğrusu şimdi aşırı olarak gördüğüm bir karamsarlığa kapıldım o sırada ve bazı kişisel nedenler de eklenince , doktora yaptığım Princeton'a dönüp öğretim üyeliği görevine başladım . Üç sene Princeton'da hocalık yaptıktan sonra Dünya Bankasına geçtim . İlk olarak , Araştırma Bölümünde çalıştım Dünya Bankasının . On yıldır da Dünya Bankasında çalışıyorum . Dünya Bankasının ilginç tarafı ; pratik , ekonomik - politik olaylarla uğraşıyor olması . Yani bir üniversitedeki ekonomi çalışması değil , hakikaten gelişmekte olan ülkelerin pratik sorunlarıyla uğraşan bir kuruluş ve hem proje düzeyinde hem ekonomi - politika düzeyinde çok ilginç bir çalışma tarzı var . Dünya Bankası uluslararası bir kuruluş , kalkınma ile görevli bir kuruluş . Bu açıdan zevkli yıllar oldu buradaki çalışma yıllarım . Zaman geçtikçe , yönetici pozisyonlarına gelince iktisatçılıktan biraz yöneticiliğe kayıyor insan , ister istemez . Şu anda , Dünya Bankasının Kuzey Afrika Bölgesi Dairesinin yöneticisiyim . Bu bölge Libya'dan Fas'a kadar olan alanı kapsıyor ve bu bölümde aşağı yukarı yüz kişi çalışıyor . İçedönük yöneticilik bir hayli zaman alıyor . Dolayısıyla iktisatçılığım şu anda zaman bakımından biraz azaldı . Fakat o ülkelerin sorunlarını tartışıyoruz , ülkelerin uzmanları ve bakanları ile ve dolayısıyla bir yerde pratik iktisatçılık yapıyoruz . I , II Sizin genel denge ile ilgili çalışmalar yaptığınızı biliyorum . İktisatta başta gelen ilgi ve uzmanlık alanınız Hesaplanabilir Genel Denge ( Computable General Equilibrium ) Modelleri midir ? Yoksa bunlar sadece yayınlara yansıyan kısmı mıdır çalışmalarınızın ? Başka ilgi veya uzmanlık konularınız var mı ? Esas ihtisas saham diyelim , evet , genel denge modelleri , yani mikroiktisat ve dış ticaret . Bu iki konu üzerinde çok çalıştım , bu konularda hocalık yaptım . Hem Princeton'da , hem ODTÜ'de mikroiktisat dersi veriyordum . Dış ticaret konusunda doçentlik tezimi yazdım . Genel denge modellerine gelince , planlama ile piyasa ekonomisini bağdaştırmak gereğini hissediyordum . Yani bir yandan planlama , bir yandan piyasa ekonomisi gerekli . Eski tip planlama modellerine bakınca , girdi çıktı türünden , bu modellerde fiyat yok , esneklik yok , tamamıyla fiziksel birtakım dengeler kuruluyor . Piyasa ekonomisini bu modellerde bulmak veya bu modellerle piyasa ekonomisine yön vermek çok zordur , hatta mümkün değildir . Genel denge modelleri ile , piyasa ekonomisini temel alıp emredici planlama yerine , daha ziyade yönlendirici bir planlama literatürünü geliştirmekti amaç . Fiyatların rol oynadığı ve planın merkezden gelen bir emir şeklinde değil de , ekonomik politikayı yöneten grubun dolaylı birtakım caydırıcı veya özendirici önlemleriyle uygulama yapılan bir ortamda , bu uygulamayı yapanlara yardımcı olmak istedik . Genel denge modellerine o açıdan girdik . Genel denge modelleri gerçekten bu ihtiyacı karşılıyor mu ? Yani , genel denge modelleri ile gerçek ekonomiyi , tabii ki birçok varsayım altında , yansıtıp karakterize edebilmek ve gerçek ekonomiye bunlar yardımıyla yön vermek düşüncesi sizce doğru mu ? Güzel bir soru . Şöyle yanıtlayayım . Daha genç iken , 1970'li yıllarda 30 yaşlarımda filan bu sahada çalıştığım zaman , bu soruya evet cevabı verirdim . Yani mükemmel bir şekilde olmasa bile , genel denge modellerini kurarak ve onlara gerekli verileri , parametreleri vermekle , ekonomik politikayı oluşturan yöneticilere ekonomiyi yönlendirmek için çok yararlı bir araç verebiliriz düşüncesinden yola çıkmıştık . Bu modelleri böyle yararlı görüyorduk . Bu konuda ben bir ölçüde fikrimi değiştirdim . Yine yararlı , nasıl söyleyeyim , birtakım mekanizmaları algılamak ve bu mekanizmalara nasıl müdahale edilebilir bakımından yararlı araçlar bunlar . Fakat , giderek bu modellerin daha çok pedagojik yararı üzerinde duruyorum . Gerçek bir ekonominin yönlendirilmesi için değil de , ekonomiyi ne tür değişmeler nasıl etkiliyor , rakamların ve değişmelerin büyüklüğü nedir gibi soruları ve cevaplarını iktisatçıya öğretmek , iktisatçıda bu konularda bir birikim yaratmak bakımından sanıyorum bu modeller çok yararlı . Fakat tutup da faiz haddi şu olsun veya döviz kuru şu olsun şeklindeki kararlarda bu modeller sadece araçlardan bir tanesi . Yani başka araçlara ihtiyaç var . Ekonometrik çalışmalara , zaman serisi çalışmalarına , tarih okumaya - hep ona dönüyorum - gibi . Dolayısıyla bu tür modellerin pedagojik yanlarını doğrudan ekonomik politikaya yardımcı rollerinden daha önemli görüyorum . Dünya Bankası gibi bir kurumun özellikle azgelişmiş ülkelere genel denge modellerinden yola çıkarak politika önerisi yapması çok anlamlı değil demiş oluyorsunuz bir anlamda . Bu söyleşimiz tabii ki kişisel ve Dünya Bankası adına konuşmuyorsunuz . Dünya Bankasının veya herhangi bir kuruluşun genel denge modelini böyle bir sihirli araç gibi kullanması bence sakıncalı . Ekonominin işleyişi maalesef çok karmaşık bir süreçtir . Herhangi bir modelin bu karmaşıklığı güvenilir biçimde yansıtması mümkün değildir diyebilirim . Dolayısıyla böyle denge modellerini kurmak , biraz oynamak , simülasyon olarak kullanmak . . . Bütün bunlar iktisatçının olayları anlaması bakımından yararlı . Fakat hiçbir şekilde mekanik olarak , mademki modelimiz bunu diyor , demek ki bunu yapmamız lazım düşüncesi ve mantığıyla kullanmamak gerekir bu modelleri bence . İktisatçı yaşamınıza geriye dönüp baktığınızda ne gibi duygular içinde olursunuz ? İktisatta beklediklerinizi buldunuz mu ? Öncelikle şunu söyleyeyim , beklediklerimin çoğunu bulamadım . Yaşlandıkça , ki şu anda 41 yaşındayım , dünyanın sandığımdan çok daha karmaşık olduğunu her gün biraz daha çok anlıyorum . Birçok insanın çok gençken basit olarak gördüğü veya çok kesin , beyaz ya da siyah olarak gördüğü birtakım sorunları , insan bence okudukça ve yaşadıkça çok daha zor , karmaşık ve bulanık görüyor . Gerçek nedir , nerededir gibi birtakım sorulara doyurucu yanıt nedir ? Bunları görmek zor olduğu gibi , bunlar çoğu zaman soru işaretleri getiriyor . Fakat şunu söylemek isterim ki , on kere dünyaya gelmek mümkün olsa , on kere iktisatçı olurdum . II Kendinizi şu veya bu ekole , görüşe bağlı bir iktisatçı olarak tanımlar mısınız ? Monetarist , Keynesyen , neoklasik gibi ekollerden birine ben daha yakınım duygusunu alır mısınız ? Buna cevap vermek çok zor . Sanıyorum akademik tartışmalara , fikirleri daha berraklaştırmak ve tartışılan konuya açıklık getirmek bakımından , ekoller oluşuyor . Böylece farklı görüşler savunuluyor . Ben kendimi daha ziyade pragmatik ve genellikle çeşitli ekollerin en yararlı taraflarını araştıran , bunları birleştirmeye çalışan bir kişilik olarak görüyorum . Piyasa ekonomisine inanıyorum . Yani kalkınma için piyasa ekonomisinin gerekli olduğuna , herhangi bir ülkenin kaynaklarını iyi bir şekilde kullanabilmesi için işleyen bir piyasanın gerekliliğine , bir fiyat mekanizmasının gerekliliğine inanıyorum . Fakat aynı zamanda da , devletin toplumsal hayatta çok önemli birtakım görevleri olduğunu düşünüyorum . Piyasadan veya özel sektörden her şeyi beklemek bence mümkün değil . Devletin altyapıyla ilgili , eğitimle ilgili çok çok önemli görevleri vardır . Bu nedenle , herhangi bir ülkede kaynakların yüzde 25 , 30 ve 35'lik kısmının devletin denetiminde , devletin kullanımında olması gerektiğini düşünüyorum . Dolayısıyla devletin iyi yönetilmesi , devlette çalışan insanların dürüst ve güvenilir olması , verimli çalışmaları gerekli . Bunlar piyasanın iyi işlemesi kadar önemli . Başarılı bir ekonomik yönetim ve kalkınma için kuvvetli devlet ve iyi işleyen piyasanın birleşmesi zorunlu . Bu iki koşul mutlaka olmalı . Sanıyorum , gene tarihe baktığımız zaman , başarılı olan ülkelerde her zaman bu ikili unsurun varolduğu görülecektir . Bugün Japonya niye bu kadar başarılı ? Birçok nedeni var ve tartışılabilir . Fakat bence piyasa ve devlet açısından baktığımız zaman görürüz ki , Japonya özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra özel girişime dayandı , ihracata önem verdi ve piyasayı hiçbir zaman arka planda tutmadı . Rekabete , piyasaya , fiyat mekanizmasına hep önem verdi Japonya . Fakat aynı zamanda , Japon devleti dünyanın belki de en güçlü devletlerinden bir tanesi ve Japon yöneticileri her bakımdan , eğitim düzeyleri olsun , elde ettikleri toplumsal statüleri bakımından olsun , çok güçlü kişiler . Bu örneği de kullanarak , ben , güçlü devletle iyi işleyen bir piyasayı birbirine zıt faktörler değil , tersine , birbirini tamamlayan iki unsur olarak görüyorum . Bu yönden bakıldığında , iktisatta bazı konuları ve sorunları yeterince ve açıklıkla tartışabildiğimizi düşünüyor musunuz ? Gene bu bağlamda , Türkiye'de iktisatın ve iktisatçının yeterince geliştiğini düşünüyor musunuz ? Türkiye'de iktisatı geliştirmek ve iktisatçıyı daha iyi yetiştirebilmek için neler yapılabilir ? Bu son on yıldır Türkiye'deki iktisat öğretiminden biraz uzak kaldım . Son gelişmeleri çok yakından izleyemedim . Üniversitelerdeki şu andaki durumu doğrusu çok yakından bilmiyorum . Onun için bu konuda bir şey söylemem güç . Fakat sanıyorum 1970'li yılların sonunda yaşadığımız ciddi bunalım ve 1980'li yıllardaki tartışmalar genel olarak Türk toplumunda iktisata karşı , iktisadi olaylara karşı ilgiyi çok arttırdı . Bugün basındaki ekonomi sayfalarını , yeni dergileri , buralardaki tartışmaları , hatta arkadaşlarla sofra başındaki konuşmaları düşündüğüm zaman , son on yılda ekonomi ve ekonomik konular Türkiye'de çok daha önemli bir rol oynamaya başladı derim . İnsanlar sanıyorum ekonomik olayları çok daha iyi anlıyorlar ve bu çok olumlu bir gelişme . Çok önemli bir gelişme . Birtakım zorluklar var Türkiye'de tabii . Fakat son on yılda toplumun gösterdiği güç ve esneklik ve ekonominin ilerlemesi , iktisata karşı gelişen ilgi ile bağlantılı . Son on yılda iktisata karşı ilgi arttı diyorsunuz . Şu anda iktisatçıların ve iktisadi konularla ilgili olanların düzeyini , dünya standartlarıyla karşılaştırdığınızda , yeterli buluyor musunuz , ya da daha iyi olabilirdi diyor musunuz ? Her zaman daha iyi olabilir şüphesiz . Fakat Türk toplumunda iktisadi konularla ilgili çok önemli bir ilerleme görüyorum genel olarak . Sanıyorum Sayın Turgut Özal'ın iktisadi olaylara duyduğu ilgi de bu konuda önemli bir faktör oldu . Türkiye şu anda , benim yurttan ayrıldığım zamana kıyasla , çok daha fazla iktisadi olaylara dönük bir toplum . Bu konuları tartışan bir toplum . Bir şey daha eklemek istiyorum : Daha pragmatik bir şekilde tartışan ve birtakım katı ideolojilerin etkisinden önemli ölçüde kurtulmuş bir şekilde tartışan bir toplum haline geldi Türk toplumu . Bu tabii dünya çapında bir olay , yalnız Türkiye'de gerçekleşmiş değil . Türkiye'de insanlar birbirlerine fazla kızmadan , birbirlerinin canına kastetmeye kalkmadan , ki maalesef bir zamanlar öyleydi , olayları tartışabiliyor ve iktisadi bir çerçeve içinde kalarak tartışma yapabiliyor . O bakımdan çok memnunum . Ama daha çok eğitim bakımından , araştırma kuruluşları bakımından , bilimsel ve başka yayınlar bakımından bugünkünün ötesine geçmek , çok daha iyi şeyler yapmak mümkün . Türkiye'de iktisatçılar gelişmelere yeterince ağırlık koyabilmişler midir sizce ? İktisatçıların , toplum bilimciler olarak , Türkiye'deki iktisadi ve toplumsal gelişmelere yeterince yön veremedikleri , bu gelişmelere yön veren kurum ve kuruluşlarda yeterince yer alamadıkları gibi bir sav var , zaman zaman söylenen . Siz bu konuda ne dersiniz ? ASIM ERDİLEK İktisat eğitiminin tümünü , üniversite dahil , ABD'de yapan Prof. Dr. Asım Erdilek , şu anda aynı ülkenin Case Western Reserve Üniversitesinde öğretim üyesidir ve söyleşi yapıldıktan bir süre sonra bu üniversitede İşletme Bölümü Başkanlığını da üstlenmiş bulunuyor . Uluslararası ticaret , yabancı sermaye ve yabancı yatırımlar daha çok çalıştığı konulardır . Türkiye'de yabancı yatırımları konu alan İngilizce bir kitabı ve değinilen konularda makaleleri vardır . Çalıştığı konularda firma düzeyine inmesinin gerekli olduğunu düşünerek , son dönemlerde mikroiktisadi konularda da çalıştığını ve ders verdiğini ifade ediyor . Türkiye'ye ilişkin olarak , son dönemlerde ekonominin dışa açılmasında mali sektörün rolünü ve forward yani vadeli döviz piyasasının nasıl oluşabileceğini araştırma çabasında . Prof. Dr. Asım Erdilek Türkiye'deki iktisadi gelişmelerle yakından ilgili olmasının yanında , politik ve toplumsal konuları da takip etmeye çalışıyor ve gönlünün bir kısmı hep Türkiye'de . Kendisi ile 1989 - 90 akademik yılında Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümünde konuk öğretim üyesi olarak bulunduğu bir zamanda , 31 Mart 1990'da , kendi evinde yaklaşık dört saat konuştuk . I Birinci grup sorularla iktisatçı kimliğinizi öğrenmeye çalışıyoruz . İktisatı nasıl seçtiniz ve sonraki gelişmeler nasıl bir seyir takip etti ? Hangi konularda çalışıyorsunuz ? Ben yirmi sekiz yıldır Amerika Birleşik Devletleri'nde bulunuyorum . İlk defa öğrenimim için gittiğim zaman , orada lise son sınıfı okudum ve sonra da Brandeis Üniversitesine girdim . Amerikan üniversite sisteminde genellikle ilk girdiğiniz zaman Türkiye'de olduğu gibi belirli bir alanı seçmek zorunda değilsiniz . Dört yıllık bir öğretim süresini kapsayan Liberal Arts Education diye bir kavram var . İlk iki veya üç yıl içinde seçeceğiniz alanla ilgili karar vermeniz gerekmiyor . Bu saha ekonomi , psikoloji vs . olabilir . Ben Brandeis'e gittiğim zaman iktisatçı olmayı düşünmüyordum . İktisat konularıyla ilgileniyordum , fakat okula başladıktan sonra daha fazla fizik , matematik vs . almaya yöneldim . Aynı zamanda siyasal bilimler dersleri aldım . Bu iki alan arasında bir tercih yapmayı düşünüyordum . Alınması gereken sosyal bilim derslerinden biri olarak ekonomiye girişi aldım . O dersi veren Robert Hartman çok iyi bir hocaydı . Ben ekonomiyi bu ilk aldığım derste sevmeye başladım . Ekonominin bana ilginç gelen tarafı , hem sosyal bilim olması , hem de sadece lafa dayanmaması , yani bazı şeylerin kantitatif olarak ele alınabilmesi , denklemlere konulabilmesi , şekillerinin çizilebilmesi idi . İşte o dersten sonra birkaç tane daha ekonomi dersi aldım . Sonra baktım ki , ben ekonominin alanına girmişim . Ekonomiyi bu şekilde çok sevdim ve son sınıfa geldiğimde de bitirme tezimi ekonomik büyümenin matematiksel modellemesi üzerine yazdım . O sırada , Harvard Üniversitesinde tezimle ilgili olduğu için bir seminer almaya başladım . Bu doktora öğrencileri için bir dersti . Ünlü ekonometrici Christopher Sims de o seminerde öğrenciydi . O şekilde de Harvard'la bir ilişkim ortaya çıktı . Brandeis'i bitirdikten sonra da doktoramı yapmak için Harvard'a girdim . Christopher Sims ile aynı sınıfta mıydınız ? Hayır . O doktora yapıyordu . Ben Brandeis'te son sınıf lisans öğrencisiydim . Ama Harvard'da aynı seminere devam ediyorduk . Çünkü benim bitirme tez konum Matematiksel Büyüme Modelinde Teknolojik Gelişme idi . Prof. Anne Carter Harvard'da Teknolojik Gelişme Ekonomisi konusunda bir seminer veriyordu . Ben ilk defa Harvard'a gittiğimde kendimi doktora tezini bitirmek üzere olan bazı kişilerin yanında buldum . Kendime güven kazandım . Doktora yapmayı , akademisyen olmayı o zaman ciddi ciddi düşünmeye başladım . İktisatı seçmem bu şekilde oldu . Harvard'a doktora programına başladığım zaman iktisata teknokratik bir yaklaşımım vardı . Modellemeye ve planlamaya çok inanıyordum . Benim inandığım zorlayıcı Sosyalist Planlama değil de Indicative Planning denilen devletin karar vericileri için bilgi üreten ve yol gösterici olan planlama idi . Harvard'da o zaman bu alanda ünlü olan Hollis Chenery vardı . Onun İktisadi Gelişme ve Planlama seminerini aldıktan sonra , onunla doktora yapmayı düşünmeye başladım . Fakat Chenery çok meşgul bir hoca ve danışman olduğu için gördüm ki , onunla çalışan öğrencilerin çoğu memnun değil . O sırada daha önce Brandeis'te öğrenci iken Harvard'da seminerini aldığım Anne Carter , Prof. Wassily Leontief ile beraber çalışıyordu . Leontief , Harvard Üniversitesi Ekonomi Araştırma Projesi kuruluşunun başkanıydı . Doktora tezim konusunda Anne Carter'a danıştım . Tezimi hangi konuda yazayım , Türkiye üzerinde mi çalışayım ? diye sordum . Bu soruyu aynı zamanda daha önce mikroekonomi derslerinden birini aldığım Robert Dorfman'a da yönelttim . Sen ne yapmak istiyorsun , bitirdikten sonra Türkiye'ye dönmek istiyor musun ? diye sordu . Belki dönerim , belki de Amerika'da akademik kariyeri seçerim dedim . Sen en iyisi Türkiye üzerinde çalışma , burada akademik kariyere girmen açısından kısıtlayıcı olabilir dedi . O zaman ben de tezimi Türkiye üzerinde yazmamaya karar verdim . Bu kararı verdikten sonra Leontief'in başında bulunduğu Harvard Ekonomik Araştırma Projesinden bana doktora tezimi yazmak için karşılıksız bütün imkanlar tanındı . Bu Harvard'da oluyor . Bu açıdan kendimi çok şanslı bir insan olarak tanımlayabilirim . Çünkü , başından beri bana çok iyi nasihat verildi , yol gösterildi . Yani kendimi hiç başıboş hissetmedim . Daha önce Leontief'ten ders almamış olmama rağmen onun doktora öğrencisi oldum . O sırada Japonya'da yarı resmi özerk bir kuruluş olan Ekonomik Planlama Teşkilatı ile Harvard Üniversitesi Ekonomik Araştırma Projesi arasında ortak bir çalışma oluşturuldu . Bu çalışmanın amacı Japon - Amerikan ticaret ilişkilerini araştırmak idi . Bu çalışma ne zaman yapıldı ? Ben bu ortak proje çerçevesinde tez çalışmama 1969'da başladım . Japonya'yı pek bilmiyordum . Matematiksel bir genel denge modeli oluşturup Japon - Amerikan ticaret ilişkilerinin girdi - çıktı metoduna ve optimizasyona dayanan bir modellemesini yapmaya karar verdim . Bir de 1969 yazında IMF'de çalıştım . Orada benim gibi henüz doktorasını bitirmemiş kişilerle birlikte stajyer olarak bulundum . Bu deneyimimden sonra akademik kariyeri seçmeye karar verdim . Doktorayı bitirdikten sonra , ya Dünya Bankasında ya da IMF'de çalışma imkanım vardı . Ama ben akademik kariyeri seçtim . Leontief'in iktisatçı kişiliği hakkında ne düşünürsün ? Leontief şimdiye kadar karşılaştığım en üstün insanlardan ve en seçkin iktisatçılardan biridir . Tam manasıyla Rönesans adamıdır . Rusya doğumlu , Almanya'da doktorasını yapmış , ondan sonra Amerika'ya gitmiş . Onun öğrencilerine verdiği değeri çok az öğretim üyesinin verdiğini sanıyorum . Leontief , input - output yöntemini geliştiren , Nobel ekonomi ödülünü almış ünlü bir kişi . Fakat , bununla birlikte , örneğin , Amerikan Başkanlık danışmanlığında hiç bulunmamış . Belki üniversite çalışma ortamı dışına hiç çıkmamış birisi . Öyle mi ? Leontief , Amerikan hükümetinde , resmi bir görev almamasına rağmen , özellikle İkinci Dünya Savaşından sonra Amerika'nın silahsızlanma programının yaratacağı olası etkiler üzerinde çalıştı . İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra yapısal bir değişim söz konusuydu . Yani ekonomik politikaya Leontief'in daha o zamandan beri ilgisi vardı . Fakat bu her zaman bilimsel bir yön taşıdı . Bunun yanı sıra Leontief , Harvard'dan emekli olup New York Üniversitesine gittikten sonra Birleşmiş Milletlerle yakın bir danışmanlık , araştırma ilişkisi kurdu . Bu dönemde MIT'te bir grup tarafından yapılan Büyümenin Sınırları adlı bir dünya modeli çalışması vardı . Leontief , bu modele yöneltilen eleştirilerin birçoğunu dikkate alan yeni bir dünya modeli oluşturdu . Dünyadaki iktisadi dengeleri araştıran , ama ekonometrik bir modelden daha fazla girdi - çıktı ağırlıklı , yani tutarlılığa önem veren bir modeldi . İşte , Leontief'in iktisadi politikaya yönelik tarafı da var . Leontief kendisini tamamen Amerikalılaştırmadı . Bir kere İngilizceyi çok ağır bir aksanla konuşur . Amerikan kongre komisyonlarında yapılan oturumlara görüşlerini belirtmesi için davet edilirdi . Hatırlıyorum , Amerika'da devlet yardımıyla sesten hızlı giden bir yolcu uçağının imal edilip edilmemesi tartışılıyordu . Şu İngiliz - Fransız yapımı Concord uçağı gibi . O zaman Leontief'i de kongreye görüşlerini açıklaması için davet ettiler . Ben de öğrencisi olarak Leontief'e araştırmalarında yardımcı olmuştum . Her neyse , doktora tezimi 17 Ağustos 1971'de savundum . Ondan iki gün önce Başkan Nixon doların altına karşı konvertibilitesinin sona erdiğini ilan etmişti . Tezimi savunduktan sonra Case Western Reserve Üniversitesinde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladım . Orada özellikle uluslararası ekonomi alanında ders vermem istenmişti . O zaman benim tez çalışmam dolayısıyla uluslararası ekonomide uzmanlık alanım dış ticaret teorisi ve dış ticaret modellemesi idi . İlk yayımladığım makaleler de tezimle ilgiliydi . İlk makaleniz nerede yayımlandı ? Almanya'daki Kiel Dünya Ekonomisi Araştırma Enstitüsünün dergisinde . Daha sonra doğrudan yabancı yatırımlar alanına girdim ve bu konuda da makalelerim yayımlandı . Bu öyle bir alan ki , sadece dış ticareti değil aynı zamanda uluslararası finansı içeriyor . İşte o şekilde çalışma alanımın değişmesi evrimi ortaya çıktı . O sıralarda düşündüm , tez çalışmamdan sonra ne yapayım diye . Amerikan akademik sisteminde tez çalışmasından sonra kendinizi yenilemeniz çok önemli . Ben tezimi yazarken Japonya üzerinde yahut Amerika - Japonya ekonomik ilişkileri üzerinde uzmanlaşmamaya karar vermiştim . İsteseydim tezim için Japonya'ya gitme imkanım vardı . Ama bölge uzmanı olmamaya , yani belirli bir bölge konusunda devamlı çalışmamaya karar verdim . Case Western Reserve Üniversitesinde 1977'de yaşam boyu görev hakkını ( tenure ) alıncaya kadar da Türkiye üzerinde hiçbir akademik çalışmam olmadı . Bunun sebebi , Türkiye üzerinde çalışmanın güç ve rizikolu olduğuna inanmamdı . Tenure almadan hemen önce Türkiye üzerinde çalışma yapmak için Alman Alexander Von Humboldt Vakfı bursu için başvurdum . O zaman da Kiel Enstitüsünün dergisinde ilk makalem yayımlandı . O yazımdan sonra aynı dergide yayımlanan makalelerim vasıtasıyla Kiel Enstitüsüyle olan ilişkilerimi pekiştirdim . Eylül 1977'de Alexander Von Humboldt bursuyla Kiel Enstitüsüne konuk araştırmacı olarak geldim . Hem benim , hem de enstitünün ilgilendiği Türkiye'deki yabancı sermaye yatırımları konusunda araştırma yapmaya başladım . O zamandan bu yana çalışma alanım pek değişmiş sayılmaz . Fakat doğrudan yabancı yatırımlar konusu üzerinde çalıştıkça konu kafamda makro seviyeden gittikçe mikro hatta mikro mikro seviyeye inmeye başladı . Onun için muhasebe ve finans dallarına da girdim . Ders verdiğim üniversitede üç yıl parttime öğrencilik yaptıktan sonra 1989 Mayısında finansal yönetim konusunda master derecesi aldım . İşte akademik evrimim bu . Eğer çalışma alanımı şimdi tanımlarsam , firma içi uluslararası ekonomi diye tanımlayabilirim . Bu çokuluslu bir şirketin kendi şirketler ailesi içerisindeki reel ve mali kaynak dağılımı sorunlarını içeren bir alandır . Bu sorunlar içinde de son zamanlarda üzerinde çalıştığım döviz rizikosu yöntemleri var . II İkinci grup soruya geçiyorum . Üzerinde çalıştığınız konu ya da konular itibarıyla ve genel olarak , kendinizi bir iktisadi ekole daha yakın olarak görür müsünüz ? İnsanın kendisini sınıflandırması zor . Ben kendimi sınıflandırmakta , yani dar bir gruba koymakta zorluk çekiyorum . Bir kere öyle bir eğilimim olmadı . Ben öğrenci iken Keynesyenlerle neoklasikler arasındaki ayrım çok belirli değildi . Belirtmek gerek , Keynes okulu klasik okula karşı bir darbe olarak düşünüldü . Fakat daha Keynes darbeyi yaparken klasik okul zaten ortadan kalkmış ve neoklasik okul ortaya çıkmaya başlamıştı . Yalnız , bu çerçevede Keynesyen tartışmada ve karşı çıkışta kastedilen sadece klasik okul değil ; özellikle neoklasik okulu kapsıyor . İşte Keynes'in getirdiği yenilikler bir bakıma neoklasik ekol içerisinde eritilmeye başlandı . Ben aslında makroiktisata başından beri fazla merak duymadım . Tabii makro dersleri aldım , ama bir tutkum olmadı . Daha fazla mikro ve orada da genel denge ile ilgilendim . Başlangıcından beri planlama , Leontief girdi - çıktı modeli gibi konular içindeydim . Leontief bazen para nedir , parasal ekonomi nedir ? diye sorardı . Cevap olarak da kendisi para teorisi bana metafiziği hatırlatıyor derdi . Belki ondan etkilendim . Parasal ekonominin yeterince iktisat teorisi içinde yer almadığını veya konunun gelişmediğini düşündüğü için mi öyle derdi ? Zor olduğu için ve makroiktisatçılar arasındaki tartışmanın hiçbir sonuca varamaması yüzünden . İşte o zaman Keynesyenlerle monetaristler arasındaki tartışmada ben kendimi ne o tarafta , ne de bu tarafta buldum . Çünkü makroiktisata karşı o kadar büyük bir ilgim yoktu . Ama neoklasik iktisatı , doktoramı Leontief'le yapmama rağmen , sevdim . Leontief , neoklasik iktisatı eleştiren , Keynesyen görüşleri olan bir iktisatçı idi . Düşünceleri de teknik olarak biraz solda idi . Sosyalist falan değil de , planlama yanlısı idi . Fakat ben de planlama yanlısı olmama rağmen neoklasik modelleri , teoriyi estetik açıdan sevdim . Gerçekten o modellerin ve teorinin kendine göre bir güzelliği var . Neoklasik ve Keynesyen yaklaşımlar arasındaki önemli bir fark , piyasaların tümüyle denetimsiz ve kendi haline bırakılması durumunda ekonominin genel bir optimum dengeye gelip gelemeyecekleri ile ilgili . Leontief tabii böyle bir optimuma tamamen denetimsiz , müdahalesiz ve planlamasız ulaşılamayacağını düşünenlerden . Evet . Ama işte genel dengede Arrow - Debreu modelleme çalışmalarına baktığınız zaman çok büyük varsayımlar var . Serbest rekabet düzeninin Pareto - optimal dengeyi sağlaması için çok önemli bir koşul var . Bu koşul , gerçek dünyada karşılanamıyor . Bütün malların future contingent piyasalarının olması gerekiyor . Yani kontratların gelecekte belirlenecek fiyatlar ve değişken koşullar üzerinden yapılabilmesi , ekonomik ajanların optimal davranabilmesi yönünden eksiklik var , piyasanın eksikliği var . Devletin müdahalesini haklı çıkarmak için Theory of the Second Best yani İkinci En İyi Teorisi ortaya çıkıyor . Ben öğrencilik devresinde bunlara çok kafa yordum . Biraz Türkiye üzerinde çalışmaya başladıktan sonra ve biraz azgelişmiş ülkeler ile uğraştıktan sonra görüşlerim değişti . Belki piyasa düzeni gerçek dünyada neoklasik modellerdeki optimal dengeye ulaşamıyor . Ama devletin doğrudan müdahalesi sonucu gerek sosyalist ülkelerde , gerekse Türkiye'nin 1980'den öncesi durumundaki ekonomilerde ortaya çıkan durum daha da kötü . Sonuç olarak , teknokratik devletin gittikçe , her şeyi olmasa bile , birçok şeyi planlama ile , teşviklerle yapabileceği düşünce tarzından , devlet müdahalesinin en aza indirilmesi ve devletin müdahalesi olmadan evvel iyi düşünülmesi , maliyetlerinin faydalarıyla birlikte ele alınması düşünce tarzına geçtim . Kendimi 1970'li yılların sonunda liberal bir iktisatçı olarak tanımlamaya başladım . Bireylerin kendileri için verdikleri kararların genellikle en iyisi olduğuna inanmama rağmen , bazı istisnaların , örneği kamu mallarının ve dış ekonomilerin ( externalities ) , varlığını kabul ediyorum . Fakat bu istisnalara rağmen sanayileşme süreci içerisinde korumacılığa ve teşvik sistemine kendimi gittikçe daha fazla karşı buluyorum . II , III , IV Ben mikrodan biraz makroya kayacağım . Bir ekonominin doğal bir büyüme oranı vardır ve ekonomi kendi haline bırakılmalı , bir zorlama yapılmamalıdır deniyor . Yok canım ne söyleyecekler ki , işte geçen yılki hastalık , bronşit , ses kısıklığı . . . Ah şu sesim hiç açılmasa ah ! . . Aaa , dedi , karım , o ne demek ayol , niye açılmayacakmış bakalım sesin ? Hih hi , ha ha , diye zorla gülümsedim . Hiç canım işte , dedim . Ah şu sesim açılmasa . . . İhanet ölüm ! . . Artık her gün sesimi yokluyorum . Doğruluyorum yatağın içinde , boğazımı temizliyorum , Yine de şahlanıyor aman kolbaşının kıratııı diye bağırıyorum . Ama nerede ses , odanın içinde bile zor duyuluyor . Seviniyorum . Elbette , ben görmüyorum , duymuyorum , bilmiyorum ama , beni mutlaka izliyorlar , sesimin açılıp açılmadığını doktora soruyorlardır . Karım görmeye geldiğinde durduk yerde boğazımı temizliyor , Yine de şahlanıyor aman kolbaşının kıratııı diye türküye asılıyorum . Karım şaşkın şaşkın bakıyor yüzüme , Nereden çıktı bu ? der gibi . Yorma boğazını , diyor . . . Gayet güzel işte , sesin gün gün açılıyor . Neee ? Haydi canım , nerden açılıyormuş , hiç de değil . Koskoca darbenin canlı yayınının fon müziği olabilir mi bu ses ? Fona gümbür gümbür ses gerekli . O sabah , yatağımda doğrulup Yine de şahlanıyor aman kolbaşının kıraatıııı diye türküye asılıp da , az sonra odama doktorlar , hemşireler doluşunca anladım ki sesim iyice açılmış . . . Doktorlar , hemşireler önce koşuşmuşlar televizyonun başına , bakmışlar : Yalan Rüzgarı . . . Kanalları bir bir aramışlar , darbe marbe yok . Neden sonra hasta bakıcı akıl etmiş . Yahu , demiş , bu türküyü dört numaradaki hasta arada bir kısık kısık söylüyordu , sakın o olmasın ? . . Aman , dediler , yüreğimizi ağzımıza getirdiniz . . . Benim onlardan daha çok yüreğim ağzıma geldi . Nasıl gelmesin ki , ya bugün buradan alıp götürürler beni , ya da yarın . Yarın taburcu edeceğiz sizi , demesin mi doktorum ? İçim söndü sanki , az önce o ğöğsünü şişirip Yine de şahlanıyor aman kolbaşının kıratı türküsünü söyleyen o ciğer gitti , yerine , sönmüş bir balon geldi . Demek darbe yarın . Yo belki de bu gece . İçimi çektim , dudaklarımdan dökülüverdi : İhanet ölümdür ! . . Yoo , dedi doktorum , ölümü ağzına alma , maşallah akciğerin de , başka organların da sana daha çok hizmet eder . . . Evet evet , ben şimdi buruşuk bir balonum . Kulağım hep ayak seslerinde . Biliyorum , beni götürürlerken ne koridorlarda , ne odalarda , hemşireler olmayacaklar , doktorlar olmayacaklar . . . Otuz iki gün canlı darbe yayınına katılmam için beklediler . . . Ve o saat geldi işte . O gece gözüme hiç uyku girmedi . Hep bekledim . Demek darbe bir gün sonraya bırakıldı . . . Karım geldi beni eve götürdü . Hastanenin kapısından çıkıncaya dek gözüm hep aradı durdu o iki kişiyi . Taksiye bindik , gözüm hep arkamda , izliyorlar mı diye . Niye hep arkaya bakıyorsun ? dedi karım . Hiiiç , dedim . Evde de gözüm hep kapıda . Bir hafta oldu . İki hafta oldu . Ne gelen var ne giden . Bir ay oldu . İki ay oldu . . . İhanet ölümdür ! . . Ölümse ölüm be . Anlattım karıma . Karım güldü . Üç gece üst üste ateşin çok çıkmış , bu üç geceden birinde görmüş olabilirsin o düşü , dedi . BU ÜLKENİN MESENLERİ Yıllar sonra bu teşekkür ama , varsın olsun . Benim için unutulmuş bir teşekkür . Bilmem ki yaşıyorlar mı , yoksa öldüler mi ? Hiç önemli değil . . . Onların bilmesinden çok bu toplumun bilmesi önemli . Avrupa'da eskiden sanatçıları koruyan mesenler varmış . Kontlar , dükler , düşeslerin bazıları mesenmişler . Sanatçılara kol kanat gerer , kucak açarlarmış . Sanatçı da yarın korkusu olmadan üretirmiş . Ya bizdeki mesenler ? Hiç olmaz olur mu ? Şunca yaşamımda ne mesenler gördüm ben ne mesenler . İlk mesenim Bakkal Nuri Sönmez'e teşekkür ederim . Görevden alındım , ne bankada beş kuruşum var , ne karımın kollarında bilezik var , kiler bomboş , cüzdan delik . Ne karıdan ne darıdan öyle yardım görecek bir yakınımız yok . . . İşte bu kötü koşullar içinde Bakkal Nuri Sönmez , Ben varım ya ! dedi . Yahu Nuri , beni tekrar ne zaman göreve başlatırlar , başlatsalar ; bakalım maaşımı ne zaman verirler ? Verseler ; bakalım nasıl verirler , kuşa mı çevirir verirler , yoksa deve mi ederler ? Eh be Bakkal Nuri . Şöyle tezgahın ardından yekinip de göğsüne güm güm vurarak : Ölmedi be daha Bakkal Nuri ! deyişi yok mu , inanın gözlerim yaşardı . Hayır hayır , öyle göz sulanması değil , tane tane yaş aktı . Sarıldım Bakkal Nuri'ye : Benim mesenim , dedim . O da ne ? diye sordu . Hiç hiç , yani sen benim kardeşimsin , dedim . Dükkan senin , ne istersen al , gönder çocukları alsınlar , gönder hanımı alsın . Hiç çekinmeyin . Sağ ol , o kentteki Bakkal Nuri . Bilmem ki şimdi sağ mısın ? Sanmam yine bakkallık yapasın . Eğer sağsan esen kal , öldüysen nur içinde yat ! Nasıl fısıldamıştın kulağıma : Hiiş , yalnız ekmek , fasulye , nohut değil ha , gerekirse para da isteyebilirsiniz . . . diye . Boğazıma koca bir düğüm gelip yapışmıştı . Vermesinler , isterse iki yıl maaş vermesinler ! diye bağırmıştı Bakkal Nuri . . . Bilmem kendilerinin , bilmem konu komşudan topladı Bakkal Nuri , o akşam bize büyük kızıyla koca bir torba yolladı . Torbanın içinden eski gömlekler , pantolonlar , kazaklar çıktı . İki de çocuk ayakkabısı . Nasıl da bilmişti çocuklarımın ayak ölçülerini . Ayakkabılar eskiydi ama , Tülin de Okay da onlarla kışı geçirdiler . Sağ olsun mesenim Bakkal Nuri . Haftada yarım kilo da et gönderiyordu eve . Karımın istememesine karşın , haftada bir kilo helvayı koyuyordu filenin içine . Çocukların yemesi gerek , diyordu . Mesen işte böyle olur . Kömürümüzün bittiğini hiç belli etmeyecektik Bakkal Nuri'ye . Çocuklarım da söylemeyeceklerdi ağızlarından kaçırarak . Ah mesenim ah , nur içinde yat öldüysen eğer . Bacadan anlamış , bakmış ki bacaya , martın ayazında bizim bacadan duman tütmüyor , hemen yarım ton odun , yarım ton kömür göndermişti eve . Yahu bir baktım ki dumanınız tütmüyor . . . Çok sağ ol Nuri kardeş , biz nasıl ödeyeceğiz senin bu hakkını ? Boşver , geri işe alındığında ödersin . . . Ödedim sonra Bakkal Nuri'ye . Ama tam mı ödedim , yarım mı ödedim bilmiyorum . Biz ne aldığımız parayı , ne de aldığımız malı bir yere yazmıştık . Bilmem , belki de Bakkal Nuri de yazmamıştı . Çünkü ne benim önümde , ne karımın önünde defteri açıp da hiçbir şey yazdığını görmedik . Biz , birikmiş maaşımızın hepsini mesenimize vermeye hazırlanırken , Bakkal Nuri ancak bu paranın yarısını almıştı . Yahu Nuri kardeş bir yanlışlık olmasın ? Ah canım mesenim ! Nasıl da alınmıştı , başka türlü düşünmüştü : Yani fazla mı alıyorum ? demişti kırgın kırgın . . . Boynuna dolanmıştım . Yo hayır yo , az alıyorsun , diyerek yanaklarından öpmüştüm . . . Esen kal mesenim , nur içinde yat mesenim ! Ya o sürgün gittiğim kentteki Bolkepçe Lokantası'nın sahibi Hasan Usta ! Sağ mısın Hasan Usta , yoksa öldün mü ? Sağsan esen kal ! Öldüysen nur içinde yat , benim en iyi mesenim ! Haydi canım haydi , Avrupa'nın mesenleri ki , vermişler ama kendileri için de yazılar , şiirler , oyunlar , müzikler istemişler . Bakkal Nuri benden hiçbir şey istemedi . Hasan Usta yaşamında bir kitap bile okumamıştı . Kendini bildi bileli yemek yapar satardı . Beş çeşit yemeği vardı , keçi etiyle yapılmış , orman kebabı , tencere kebabı , yörük kebabı , avcı kebabı , tas kebabı . . . Ama hepsi de aynıydı , hiçbirinin arasında en ufacık bir tat ayrımı yoktu . Hasan Usta bu yemekleri beş ayrı tencereye koyar , tezgahın üzerine dizerdi . Bir bir de gösterirdi parmağıyla , Aha tas kebabı , aha orman kebabı , aha tencere kebabı diye . . . Tencerelerin en sonunda acılı bulgur pilavı dururdu , kocaman bir tepsi . . . Sevgili mesenim ne çok yedim yemeğini . Üstelik yemeğin sonunda sigara da tutardın bana , kahve de söylerdin bana . Kulağıma eğilip : Harçlığın var mı ha , harçlığın ? derdin . . . Sürmüşlerdi Hasan Usta'nın kentine bir yazımdan ötürü . Yine cebimde beş kuruş para yok . Vardı biraz , onu karıma , çocuklarıma bıraktım . Kıştı , kıyametti , çocukların okulu vardı . Trenden indikten sonra ilk yemeğimi Bolkepçe Lokantası'nda yemiştim , ondan sonra da Hasan Usta'ya : Acaba yazabilir misiniz ? demiştim . He , başım üstüne , gözüm üstüne , demişti . Mesenim , iki gün sonra da lokantanın üzerindeki küçük odada kalabileceğimi söylemişti . Kaç yazışmaydı o öyle ? Bir türlü , kadrom geldiğim ilçenin mal müdürlüğünden buranın mal müdürlüğüne gelemiyordu . Yazışmaların ardı arkası kesilmiyor , ama kadrom bir türlü bu kente varamıyordu . Bazen yazışmalar kesiliyor , benim verdiğim dilekçeyle tekrar başlıyordu . . . Sağ ol be mesenim Hasan Usta ! Hasan Usta'dan borç para alıp çocuklarıma bile yolluyordum . Hasan Usta : Gelir gelir , senin o dediğin şey bir gün gelir , diyordu . Ama kadro gelmiyordu . Yahu gitme , ne gereği var ki , aha şurda kebaplar , aha yukarıda odan , yengem aç açıkta kaldıysa aha kasa , al para , gitme Ankara'ya , diyordu Hasan Usta . Ama ben Ankara'ya gidip kadromun buraya gönderilmesini istiyordum . Mesenimden borç para aldım , Ankara'ya gittim . Geldi mi kadrom ? Yooo . Ya , ben sana demiştim , dedi Hasan Usta . Sağ olsun hem bana bakıyordu , hem de uzaktaki karıma , çocuklarıma . Bilmem ki Hasan Usta da tam olarak aldı mı parasını benden ? Hiçbir gün defterine bir şeyler yazdığını görmedim . Kim bilir belki de yediklerim için yazmaya hiç gerek görmüyordu . Kendi kendine , Yese yese bir kebap yer , bir de pilav . Bolkepçe'de zaten bundan başka bir şey yok ki . ne kadar yedi bu adamcağız ? Şu kadar gün , şu kadar öğün ? Tamam , hesap kitap ortada . . . Ama hayır , mesenimin benden alacağını tam aldığına inanmıyorum . Evet inanmıyorum , Hasan Usta'nın çocukları , torunları . . . Esen kalsın babanız , dedeniz ! Nur içinde yatsın aile büyüğünüz ! Hasan Usta gibi bir mesenim olmasaydı ben ne yapardım ? Ey o kontlar , dükler , düşesler , Hasan Usta benden hiçbir şey istemedi . Yıllar sonra o denli çağırmama karşın bir kez olsun gelip benim evimde kalmadı , yemeğimi yemedi . Yo yo çok uzak , ben oralara gelemem . Karını çocuklarını al sen gel , başım üzerinde yerin vardır , konuğum ol , bir ay iki ay kal dedi . O zaman açık açık edemediğim teşekkürü şimdi kabul et Hasan Usta , ey benim değerli mesenim ! Nasıl unuturum ki Terzi Niyazi'yi . Niyazi Sarı . Hani gazetelerde teşekkür duyuruları görürsünüz , işte Bana şöyle şöyle eden , şöyle şöyle kucak açan , şu şu özveriyi gösteren diye . . . İşte ben Terzi Niyazi'ye bunun gibi satırlar dolusu teşekkürname yazsam yine de azdır . Kış boyu dükkanını erkenden kapattı Terzi Niyazi . Niçin ? Rahatsız olmayayım , istediğim saat yatayım diye . Çünkü Terzi Niyazi'nin dükkanında yatıyordum . Sabah olunca yatağımı topluyor , biçki masasının altına koyuyor , karşıdaki camide elimi yüzümü yıkıyor , çayı , kömürünü yaktığım ütünün üzerine koyuyor , Terzi Niyazi'yi bekliyordum . Mesenim her gün aynı saatte , tastamam yedi buçukta terzi dükkanında oluyordu . Bir elinde somun , öbür elinde peynir paketi . Birlikte kahvaltı ediyorduk , ondan sonra ben işime gidiyordum . Ah benim değerli , özverili mesenim ! O bayrama yakın , işlerinin çok olduğu zaman bile işleri alıp evine gidiyor , dinlenmem , uyumam için dükkanını bana bırakıyordu . Yeni bir iş gelince , gözlerinin içi parlıyordu . Hele takım giysi gelmişse sevincinden yerinde duramıyordu . Adamın ölçüsünü alırken dudakları kıpırdıyor , türküler söylüyordu . Çünkü kazancını benimle paylaşıyordu . Bir ilçenin terzisinin kazancı n'olacak ki ? Ama Terzi Niyazi iki ev geçindiriyordu . Üstelik benim çocukların masrafları da artmıştı , ikisi de liseye gidiyorlardı . Ben de , ne sigara içiyordum , ne çay içiyordum dışarda , beş kuruş para harcamıyordum . İşim biter bitmez Terzi Niyazi'nin kömürlü ütüsünden ısınmış sıcacık dükkanına koşuyor , tele işliyor , düğme dikiyor , pantolon paçası bastırıyordum . Hangi mesen , mesenliğini yaptığı kişiye bayramlık diktirmiştir ki ? Sağ olsun Terzi Niyazi , bana bayramlık bile dikti , onca işinin arasında . Yahu Niyazi Usta , boşver , ben kim , bayramlık kim ? dedim hep . Hiç olur mu be , hiç olur mu be ? dedi . Gömlek bile aldı . Ey benim sevgili yavrularım ! Şimdi bu durumdaysanız sizde Terzi Niyazi'nin , karısının emeği çok , hakkı çok . O yediğiniz kavurmalar , pekmez reçellleri , tarhanalar , pestiller ? Kim hazırladı dersiniz onları ? Mesenimin karısı çok değerli insan Nevriye Hanım hazırladı , mesenimle yolladı . Sonra sen de gelmedin be evime Niyazi Usta . . . Hı , alıp gelseydin ya karını , sana ben de dolmalar , sarmalar yedirseydim ya . Hiç unutmadım kuru patlıcanla yaptığın dolmaları Nevriye mesenim . Hep hep , yaşlılığınızı neden yaptınız , benim yanıma gelmediniz . Yaşıyorsan sağ ol Terzi Niyazi , sağ ol Nevriye Hanım ! . . Öldüyseniz nur içinde yatın benim sevgili mesenlerim ! Yani ya , Bakkal Nuri'ler , Bolkepçe Hasan Usta'lar , Terzi Niyazi Sarı'lar olmasaydı nasıl ben bugünlere gelebilirdim ? Sağ olsun ülkemin hiçbir karşılık beklemeyen mesenleri . . . ESKİ TÜFEK Kaç yaşındaydım o zamanlar ? Her şeyden elimi eteğimi çekmiş , evdeki köşeme oturmuş , anılarımı yazıyordum . Kaç yıl vardı ki ne bir gazeteye ne bir dergiye yazı yazmamıştım . Hiçbir toplantıya katılmıyordum . Neydi o eskiden kapımı çalanların çokluğu ? Hiçbirini de geri çevirmez , gelenlerle konuşurdum . Kaç yıl oluyordu , hiçbir toplantıya başkanlık etmemiştim . Ne çok seviyordum köşemde okumasını , düşünmeyi ve anılarımı yazmayı . Uykudan o denli uzaktım ki , bazen gündüz köşemde kestirdiğim bir iki saat uyku yetiyordu bana . Gene hiç uyumadan en uçtaki odada daktilomun tıkırtısıyla sabahı ediyordum . İyi de , acaba bu daktilonun tıkırtısı yüzünden mi ? Bilmiyorum ki . Nasıl bilmem , o eskiden evime gelip birkaç saat benimle konuşup üstelik çayımı da içip gidenlerin birçoğu polisti . Hemen anlardım . Hiç ardarda iki soruyu şıp diye sormazlardı . Birinci soruyu sorarlar , yanıtını alırlar , uzun bir süreden sonra ikinci soruyu sorarlardı . Bu aradaki zaman içinde soruya verdiğim yanıtı iyice akıllarında tutabilmek için içlerinden üç beş kez yinelerlerdi . Öyle ya , benim yanımdan ayrıldıktan sonra üstlerine verecekleri raporlar vardı . Onların polis olduklarını bilirdim , yine de yanıt verirdim . Kapımın önünden , sokağımdan hiç eksik olmazdı siviller . Onları da çok iyi bilirdim . Ah hele bir tanesi , kaç gün kapımın önüne kocaman bir köfte arabası koyup köfte satmaya çalışmıştı . Bunları bakkal da bilirdi , manav da : MUZ CUMHURİYETİ Biz ekmedik , biz dikmedik , ama o bitki bir gün başını çıkarıverdi topraktan , yoksa daha önce çıkarmıştı da biz mi görmedik , bir bitki ki büyüyüp gidiyor . Ama ne olduğunu bildiğimiz yok . Babam kitaplar karıştırıyor , ansiklopediler karıştırıyor , bir türlü bu bitkinin ne bitkisi olduğunu bulamıyor . Ofluyor , pufluyor . Kimilerini kolundan yakalayıp getiriyor , onlar da bitkinin yanında yöresinde arı gibi dönüyorlar , hımlıyorlar , mımlıyorlar , hiç olmayacak bitkilere benzetiyorlar , ama ne olduğunu bilmiyorlardı . Bizim buralarda bu bitkiye hiç rastlanmadığı için , kimse bir bitki adı söyleyemiyordu . Yo , söyleyen çok bilmişler vardı ama , onların da yalanı , bilgisizliği iki gün sonra ortaya çıkıyordu . Onun dediği bitkinin olmadığını başka biri hemen bu bitkiye bakar bakmaz söylüyordu . Aman efendim hiç onun yaprağı böyle olur mu , sonra şu gövdeye bakın , hiç o bitkide böyle gövde olur mu ? Ama sonunda biri bir gün bu bitkinin ne bitkisi olduğunu söyleyiverdi . Muz dedi . . . Amanın ! Hiç bu yörede muz olur mu ? Hiç bu yörede muz yetişir mi ? Bu bir mucize , evet evet mucize . Mucizeliği şurada , biz ekmedik , biz dikmedik , kendi kendine bir gün oluverdi . Yahu muzmuş bu biliyor musunuz ? Aaaa öyle mi ? Eh , herkes muzu lüplüp yutmuş , muz bitkisi görmemiş ya , gelen gelene , muz ağacının yanında yöresinde dolaşan dolaşana . Haa demek muz buymuş ha ? Olamaz , burası muzun ana vatanı değil , olamaz . . . Belki olur , onu bilmeyiz , ama bu muz , meyve vermez . Verir mi vermez mi ? Şimdi bu bölgede hiç muz olmaz ya , insanlar zaten şaşkınlar ya , şimdi de meyve verip vermeyeceğinin heyecanını yaşıyorlardı . Verir diyenler var . Vermez diyenler var . . . Onlar öyle diyorlar ama muz gün geçtikçe boy atıyor , uzun uzun çarşaf gibi yaprakları yere doğru sarkıyordu . Elbette yerel gazeteler , yerel radyolar , yerel televizyonlar bizim muza büyük bir ilgi duyuyorlardı . Öyle ki her hafta olmasa bile , iki haftada bir mutlaka ya radyodan , ya televizyondan , ya da basından birileri gelip bizim muzla ilgileniyorlardı . . . Sayın dinleyiciler , kentimizin biricik muzu bugün yirmi yedinci yaprağının ucunu çıkarmıştır . Ah bir görebilseydiniz , radyo olduğu için ancak anlatmakla yetineceğim . Şimdi benim boyumu otuz beş santim aşmış bulunmakta , biliyorsunuz ben bir yetmiş yedi boyundayım . . . Böylece muz ağacımız . . . Basından gelenler sanki koleksiyon yapacaklarmış gibi muz ağacımızın on beşer gün arayla resmini çekiyorlar , ülke gazetelerine iletiyorlar , kendi yerel gazetelerinde Muzumuz gelişiyor alt yazısıyla yayımlıyorlardı . . . Ama her on beş günde bir de şu başlık atılıyordu : Acaba muzumuz meyve verecek mi ? Bu başlığın çıktığının devrisi günü gazetelere mektuplar yağıyordu : Niçin vermesin ha , niçin vermesin ? Olumsuz mektuplar da vardı : Vermez , çünkü iklim uygun değil . Muz ağacının burada yetişmesi bile mucize . Yerel televizyonda konuşuyordu uzmanlar : Vermez efendim vermez . . . Ülke televizyonundaki bir uzmandan yanıt geliyordu : Verir . Eğer o bitki orada yetiştiyse , kendini meyve vermeye hazırlamış demektir . Muzumuz çok yakında meyvesini de verecektir . . . Artık o denli sık gelir olmuşlardı ki haftada iki gün gelip muz ağacını inceliyorlar , orasına burasına bakarak hevenk ucu verip vermediğini inceliyorlardı . YDR diye bir televizyon var , ona nasip oldu ilk meyve ucunu görmek . Ve bomba gibi haberi öğleyin verdi . Akşamına ülkenin bütün televizyonları , bir gün sonra da ülkenin bütün gazeteleri bu müjde haberini verdiler . Muzumuz meyve verecek ! . . Verecek de bakalım olgunlaşacak mı ? Ülkede öyle şom ağızlı bilim adamları var ki . Başladı bu kez Olgunlaşır , olgunlaşmaz tartışması . Efendim meyve bir kez meyveleşmeye başladı mıydı , zaten olgunlaşma başlamış demektir . Yok efendim , kurtlanır , çürür , kurur , buruşur . Kim demiş olgunlaşır diye ? Meclis'te bile bunun tartışması oldu . Gerçi milletvekilleri kavga etmediler ama , birbirlerini milliyetçi olmak ve olmamakla suçladılar , Yani ülkemizde çok lezzetli muzlar yetişse fena mı olur ? Bu meyvelerin olgunlaşmayacağını söylemek milliyetsizlerin işidir . Bu muz yetişecek , yenecek ve çok lezzetli olacak . Yani koskoca devlet bir muzun hakkından gelemeyecek mi ? Avlumuzdaki muzun meyveleri büyüyor , hevenk kocaman oluyor , ülkeyi sevince boğuyordu . Muzumuz gelişiyor . . . Aman aman ne tören , ne tören ! . . Muzun hevengi koparılıyor . . . Kimler kimler yok ki . Resmi bir tören olmasa bile yarı resmi bir tören oluyor . Tarım bakanı konuşuyor , vali konuşuyor . Babam konuşuyor . Muzun ülkeye hayırlı ve uğurlu olması dileğiyle konuşmalar bitiriliyor . Bizim avlu bir anda bütün ülkenin ilgi odağı oldu . Başka kentlerden gelenler o denli çok ki . . . Gelenlerin hepsi de muz anısı olarak ağacı arkalarına alıp poz poz resimler çektiriyorlardı . Mahallenin bakkalı hemen süpermarket oldu , kahve bozuldu kafeterya oldu , lokanta bozuldu , restaurant oldu , berber genişledi kuaför oldu , kırtasiyeci bir vitrin ekledi Book çu oldu ve köşe başında mac Donald'ın yeri hazırlanıyor . Yahu bu sokağa n'oluyor , bize n'oluyor ? Yetmişlik babam kotla gezmeye başlıyor . Yetmişlik annem çiklet çiğnemeye başlıyor . Avluya giriş paralı ya , kapıdaki kumbaradan para çıktıkça evdekiler bir bir değişiyorlar . Da . . . bakalım muz yenebilecek mi ? Çünkü ilk muzu yeme töreni yapılacak . . . muz durduğu yerde sararıyor . Annem müjdeyi veriyor : Muz sarardıııı ! . . Tören yapılıyor , resmi değil elbette , yine yarı resmi . Gerçi resmi olmasını çok istediler ama , babam istemedi , n'olur n'olmaz , belki de muzun yenmeyeceğini düşündü . İlk muz , bakana sunuldu . Bakan soydu . Televizyon naklen veriyor , bir yürek ülke , bakan ağzına götürüyor muzu . . . Soluğumuz durmuş , gözlerimiz iri iri açılmış , bakanın gözlerine bakıyoruz , gözlerinden anlayacağız muzun tadını , bir de yüzünden . . . Bakan ısırıyor , hap ısırdı , bakan çiğniyor , ooo bakanın yüzü yayılıyor , gözleri baygın baygın bakıyor . . . Ülkeden bir Oooo sesi yükseliyor . Evet muz yeniyor ve çok lezzetli . . . Bu ilk muz yeme töreninde CNN de var . Nereden duymuş , nereden haber almış . CNN bütün dünyada yayın yaptığı için onun görüntüsüne girmeye çalışan çalışana . CNN kameramanı bizim avluyu çekiyor , evi çekiyor , muz ağacını çekiyor . Bakalım akşam haberlerde nasıl verecek ? Haberi veriyor . Muzun çok lezzetli , çok verimli olduğunu söylüyor ve haberi şöyle bitiriyor . Dünyanın bir ucunda bir MUZ CUMHURİYETİ daha . . . Neeee ? Biz mi muz cumhuriyeti ? Yahu bizim bildiğimiz muz cumhuriyetleri Güney Amerika'da . . . Haber babamın aklına öyle yatıyor , kafasında öyle şimşekler çaktırıyor ki , Yaşadık be yaşadık diye bağırıyor . Bizde şaşkınlık . . . Yahu nasıl bir şaşkınlık , babam nelerden söz ediyor ? Babacığım hiç olur mu ? Biz böyle olur mu olmaz mı diyelim , sabah erkenden kapı tak tak . . . O da kim ? Bu saatte arayan da kim ? Usandık gazetecisinden televizyonundan . . . Evde herkes birbirinin üzerine atıyor . Git sen bak , git sen bak . . . Şöyle pencerenin perdesini aralayıp bir baktık ki , kapının önünde kapkara bir araba . Aman Allah , yoksa mafya kokusunu mu aldı kumbaraların ? Yandık o zaman , başka umarım yok , bir sana bir bana yapacaksın , yoksa muzu da kuruturlar , seni de kuruturlar . Gitti , ağabeyim açtı kapıyı , ühüü üniformalı bir sürücü , ama adam İngilizce konuşuyor . Ben koştum gittim , adam kara arabayı gösteriyor : Ekselanslerı içindeler , kabul bekliyorlar . . . Kim ekselansları , nereye kabul ? Efendim arabanın içindeki büyük elçi . Amerika Büyük elçisidir , burası yeni bir muz cumhuriyeti olarak ilan edilmiş , hükümetimiz hemen büyük elçi atanmanızı yaptı . Ekselanslarını daha fazla bekletmeyin , daha ilk günden dostlukların pekişmesi gerekli , kimse buradaki cumhurbaşkanı , yerini alsınlar , ekselansları gelip güven mektubunu sunacaklar . Babam sevincinden hopluyor , kotunu çıkarıyor , lacilerini giyiyor bize bağırıyor : Çağırın gelsin sayın ekselansları ! . . Yahu babam sanki kırk yıllık cumhurbaşkanı , büyük elçiyi bir karşılayışı var , bir güven mektubunu alışı var , breh breh ! . . İyi de büyük elçinin makamı neresi ? Vay be , babama bak be , kendi yatak odasını gösterdi : Buyurunuz ekselansları , büyük elçilik makamınız burası . . . dedi . Babam önde elçi ardında yatak odasına doğru yürürlerken uyanıverdim . Hay Allah , meğer rüya görüyormuşum . . . Babam öleli kaç yıl oldu ? O bahçeli evimiz apartman olalı kaç yıl oldu ? Sonra dünyada hiç muz cumhuriyeti kaldı mı ? Nerde o eski muz cumhuriyeti devletinin yöneticileri ? Hani paralarını hep Amerika'ya kaçırırlar , oradan mal mülk edinirler , hem oranın vatandaşı , hem muz cumhuriyetinin vatandaşı görünürler . . . Bunların hepsi düşlerde kaldı ! . . AKLIMA AKILSIZLIĞIM GELİNCE Hay aptal kafam , nasıl da haberi telefonda alınca sevinmiştim . Sevinmek nesi , inanamamıştım . Mutlaka bana şaka yapıyorlar demiştim . Sesi tanımasam , karşımdaki üç kez üst üste yemin etmese dünyada inanmayacaktım . Olamaz olamaz diye bağırıyordum . Karşımdaki de : Oldu oldu diye bağırıyordu . Hay Allah niçin o anda öyle davrandım ki ? Yani şimdi ben çok akıllı biri olmasam hiç beni oraya , o koltuğa layık görürler miydi ? Canım , insan gerçekten kendi aklının ayırdında olmuyor . Daha doğrusu insan kendini tanıyamıyor . Hiç insan kendisini tanısa , yani ben kendimi tanısam , o bana müjdeyi verene üç kez yemin ettirir miydim ? Müjdeyi alınca telefon almacını kaldırıp atmıştım . Evet evet , taş fırlatır gibi fırlatmıştım . Karım birine kızdığımı sanmıştı . Ama yüzümdeki gülücüğü görünce , çocuklarım sevinçten havaya uçtuğumu görünce , anladılar . Hayır hayır , o koltuğun bana verildiğini değil . Nereden bilsinler , şey yani benim bu denli akıllı olduğumu ? Canım bilmesine bilerler babalarının ne denli akıllı olduğunu , bilirler de . . . Yalnız ben bilmezmişim . Ne dedi karım boynuma sarılarak : Sen daha yüksek yerlere layıksın> dedi . Gerçekten mi söylüyorsun karıcığım ? dedim . Elbette gerçekten söylüyorum dedi . Peki niçin daha iki hafta önce kavga ederken bana aptal , salak demişti bu kadın ? Canım o kavgaydı . Böyle karı koca kavgalarında aptal , salak , beyinsiz , ebleh , geri zekalı , kuş kafalı gibi sözler söylenir . Zaten karı koca kavgalarında söylenecek başka söz yok ki . Ne diyecek yani karın sana , kavgaya tutuşmuşsunuz , bağırıyorsunuz birbirinize , tutup da sana , Çok akıllı herif , ileri zekalı herif , dünyanın en beyinlisi diyecek değil ya , elbette salak , geri zekalı diyecek . Çocuklarım da öyle dediler : Babacığım , doldurursun sen o koltuğu . Karşı dairenin sahibiyle kavga ederken , bana aptal herif diyen görsün şimdi , az sonra televizyondan adımın okunduğunu duyunca . . . Ya . . . Ya kapıcı , Aman beyim sizde hiç akıl yok mu , hiç o adamla kavga edilir mi ? demişti . Kapıcı be , bana , Sizde hiç akıl yok mu ? diyor . Şuna bak . Murtaza , bendeki aklı gördün mü şimdi ? Aç aç özel televizyonları , aç aç TRT'yi , dinle , az sonra ve de ellerini uğuşturarak gel kapıma . . . Gelmişti Murtaza , karısıyla , kızıyla , oğluyla . O karşıdaki salak da gelmişti . Kutlarız beyefendi demişti . Kutla ya . İşte böyle . Kim akıllı , kim akılsız çıktı ortaya . Oraya beni baban oturtmadı karşı komşu . Ben oraya aklımla ve engin deneyimlerimle oturdum . Bir insanın engin deneyimleri olabilmesi için önce akıllı olması gerekir . Aklın olmadıktan sonra istediğin denli deneylerden geç . O deneyleri aklın süzgecinden geçirmedikten sonra . . . Yaa ! ! ! Ben niçin anlattım hanıma , hem de evde çocukların yanında ? Biliyor musun hanım benim aklım hiç matematiğe ermezdi ha , yani sınıfta o Hasan denen çocuk olmasaydı ben zor bitirirdim liseyi . O da bir aylık harçlığımı alır giderdi . Annem bana tekrar harçlık verirdi . Canım bende matematik kafası yokmuş ama , başka kafa varmış . Hiç ben kafalı olmasam , akıllı olmasam beni bu koltuğa layık görürler miydi ? Ben tarihi de tutamazdım ki aklımda . Kravatımın içine bir kopyalık hazırlardım ki , ühüü koca tarih kitabı kravat bilgisayarının içinde , çevir çevir oku . Önde Osmanlı Tarihi , arkada İlk çağ Tarihi . Uf , nasıl karı koca kavgasıydı o zaman , hanım babasının evine gitti gidiyordu . Belki de kesin gitmeye karar vermişti ki , bana hiç demediklerini diyordu . Salak , aptal ne ? Börülce öküzüüü , hipopotam beyinli . . . Hipopotamın gövdesine göre beyni çok ufakmış da . Tarih dersini bile kafasında tutamayan beyin özürlü salak . Bana diyordu bana . Ya işte bak , nereden nereye , beyin özürlü salaklıktan , börülce öküzlüğünden bu koltuğa , bu makama . İyi de bugüne dek kimseye sormadım . Gerçekten börülce öküzü ne demektir ? Yo hayır , bundan sonra karıma da soramam artık . Şimdi hiç sorulur mu ? Yahu hanım sen bana bir zamanlar börülce öküzü diyordun . Allah aşkına o ne demekti ? Denir mi hiç böyle ? Önde arkada koruma arabalarıyla , sirenlerle , bin bir saltanatla eve gel , karın seni karşılar karşılamaz hemen kafanı öpsün , Ah yorulmuş bu beyin , yine yorulmuş desin . . . Kimler yordu bakalım bu akıllı beyni ha kimler ? Ben şimdi kocacığıma . . . Böyle karşılayan , böyle diyen kadına , Eee karıcığım , sen bana bir zamanlar börülce öküzü derdin , o ne demekti ? diye sor . Elinin körü demektir . Sen hiç akıllı olmasan o koltuğa oturturlar mı seni ? Kim bilir ne soruşturmalar , ne araştırmalar . . . Yahu acaba okul kayıtları , orta ikide iki yıl üstüste okuduğum , lise birde de yine iki yıl üst üste . . . Yok canım . Şimdi sen aslında yapardın , tarihi de yapardın , matematiği de yapardın , sonra şeyi de , ha neydi o en çok korktuğun ders ? Bırak şimdi bunları . Seni bu koltuğa oturtanlar öyle düşünmüşler , öyle çok araştırdıktan sonra karar vermişlerdir ki . Bu kararda en önemli şey senin aklın ve engin deneyimin olmuştur . Yapabilir değil mi ? Aman efendim , o yapmazsa kimse yapamaz . kendileri çok akıllıdırlar , üstelik engin şeyleri . Koltuğu doldurabilir değil mi ? Şey bey mi ? Aman efendim ne diyorsunuz , öyle bir doldurur ki hiç boş yer kalmaz . Çünkü kendileri çok akıllı olup , bilgili ve dirayetli , ayrıca vatanını milletini çok sever . . . Her şeyden önce çok akıllı , anında karar verebilen . . . Hangi kavgaydı , ya ya öyle dedi işte karım : Senin kafan cereyanlı radyo gibi geç ısınıyor . . . Ne demek istiyorsun ? diye bağırmıştım . Jeton jeton , diye bağırmıştı karım . Senin jetonun çok geç düşüyor . Canım işi bir başıma ben batırmadım ya , senin kardeşin de . Kül tablasını atmıştı bana o zaman , Kardeşimin tırnağı olamazsın tırnağı diye bağırmıştı . Bak şimdi ne oldum . Uf çişim geldi be . . . Beyefendi beyefendi . Ardımdalar . . . Çişten çıktım : Beyefendi beyefendi . Ardımdalar . O şeye kaç kez söyledim . Tuvaletin kapısında bekleme diye . Ferhat , şimdi Mamak Belediye binası olan o eski konservatuvardaki , nefesli sazlar öğencilerinin yıl sonu konserine giderken , o günü yıllar sonrasının Ferhat Bey'i olarak anımsayacağını aklına mı getirirdi ! . . Bir kez daha baktı saatine . Biraz sonra havalanırlar dedi kendi kendine , beş on dakika sonra da burdan geçerler . Beş on dakika sonra sol taraftan bir uğultu duyuldu . Gökyüzüne baktı . Ses gittikçe artarak yaklaştı , yaklaştı , başının üzerinden sağ tarafa geçti . Ferhat Bey sesin geldiği yere dikkatle bakıyor , bir şey göremiyordu . Gözlüklerini düzeltip , gözlerini kıstı . Ses sağ tarafta azalmaya başlamıştı . Elini gözlerinin üstüne koydu . Sesin geldiği yerin çok önünde giden uçağı gördü . Güneşte parlıyordu . Güle güle dedi . Uçak uzaklaştıkça küçüldü , küçüldü bir nokta olup kayboldu . Uğultusu hafifleyerek biraz daha sürüp duyulmaz oldu . Bir yalnızlık çöktü içine . Karısı ile iki küçük torunu vardı uçakta . Londra'ya çocukları götürüyordu anneanneleri . Kızı oraya yerleşmişti . Yaz tatillerinde çocukları getirir , kendi izni az olduğu için kısa sürede işine dönerdi . Yaz sonunda anneanneleri onları bırakıp dönmek üzere birlikte gider , fakat christmas tatilini geçirmeden dönmezdi . Ferhat Bey karısı ile iki torununu o gün Yeşilköy'e götürmüştü . Güvenlik nedeniyle yolculardan başkası içeri alınmadığı için Dış Hatlar Gidiş kapısında vedalaştılar . Bavulları bir arabaya koyan taşıyıcı önde , onlar arkada kapıdan girdiler . Turnikeden geçmeden önce çocuklar dönüp el salladılar . Ferhat Bey acaba bir süre daha görebilir miyim diye arkalarından baktı . Göremedi . Onları orada bırakıp gitmek içine sinmemişti . Aşağı kattaki Dış Hatlar Geliş bölümünün bekleme salonuna indi . Kafeteryaya girip bir kahve ısmarladı . Niyeti uçağın kalkış saatine kadar orda beklemek , kalktığı anons edilince eve dönmekti . Kahvesini içerken , uçağın kalkmasına daha üç saat olduğunu , onları göremeyeceğine göre burda üç saat beklemenin bir anlamı olmadığını düşündü . Çıkıp yavaş yavaş otoparka yürüdü . Böyle yavaş yürümekle onlardan ayrılmayı sanki biraz daha geciktirmeye çalışıyordu . Yirmi yıllık eski Ford'un kapısını açınca , fırın ağzı açılmış gibi sıcak hava çarptı yüzüne . Güneş altında arabanın içi gerçekten de fırın gibi ısınmıştı . Önce arabanın dört kapısını açtı , sonra camları indirdi . Her zaman , her işinde aceleci olduğu halde , sanki buralarda biraz daha kalabilmek istiyormuş gibi , ağırdan alıyordu . Arabanın içi iyice havalansın diye park yerinde biraz dolaştı . Daha önce hiçbir ilgi duymadığı ve bilgisi de olmadığı halde arabaların markalarına , modellerine baktı . Nihayet arabasına binip evin yolunu tuttu . Ev Silivri'ye varmadan beş kilometre kadar önce , deniz kıyısında , Ferhat Bey'in miras yolu ile sahip olduğu , on dokuzuncu yüzyıl Osmanlı mimarisinde yapılmış küçük bir köşktü . Oldukça geniş bir bahçe içinde idi . Bahçenin yol ile ev arasında kalan bölümünde çeşitli meyve ağaçları vardı . Deniz tarafında küçük bir terastan sonra , kenarları çiçek tarhları ile çevrili çim alan , kumsala kadar uzanıyordu . Bahçe kumsaldan yüksek olduğu için , terasta oturulunca , parmaklıkların arkasında hemen deniz başlıyormuş duygusu alınırdı . Ferhat Bey dönüşte de yavaş gidiyordu . O kadar ki , kaç kez yanından geçen arabalar , uyarmak için , uzun uzun klakson çaldılar . Evinin bulunduğu bölgeye sapan yola yaklaşırken biraz daha yavaşladı , sonra vazgeçti , sapmadı , doğru Silivri'ye gitti . Çarşıda dolaştı . Tanıdığı dükkanlara girip çıktı . Rastladığı ahbapları ile ayaküstü çene çaldı . Gazeteciden bir gülmece dergisi alıp , İskele Meydanındaki çayhaneye gidip oturdu . Çayını içerken dergiyi karıştırdı . Sık sık saatine bakıyor , vaktin ne kadar yavaş geçtiğine şaşıyordu . Uçağın kalkışına yarım saat kalıncaya kadar oyalandı . Çayın parasını masaya bıraktı . Kapıdan çıkarken garson arkasından seslendi : Ferhat Amca , derginizi unuttunuz . Kalsın , sana bıraktım . Eve gelince terasa çıkıp oturdu . Beş dakikada bir saatine bakıyordu . Nihayet beklediği zaman gelmişti . Birkaç dakika sonra havalanırlar dedi kendi kendine , beş on dakika sonra da burdan geçerler . Uçak gözden kaybolup , sesi de duyulmaz olunca kalkıp eve girdi . Darmadağınıktı içerisi . Orda burda çocukların bıraktığı öteberiler vardı . Kapının yanında Şebnem'in , biri yan dönmüş tekerlekli patenleri duruyordu . Ferhat Bey gitti , pateni düzeltti . Masanın üzerinde Rüstem'in müzik kasetleri yığılmıştı . Patenler Şebnem'in ayağına küçük geldiği için , kasetler de çalına çalına eskidiğinden , anneleri boş yere geri taşımamalarını , Silivri'de arkadaşlarına bırakmalarını tembihlemişti . Merdiven basamağında , çocukların burada iken aldıkları Türkçe dergiler karmakarışık bir yığın yapmıştı . En üstte , yazılıp , karalanmış kağıtlar gözüne ilişti . Aldı , baktı . Bunlar Rüstem'in gramer ve matematik çalışmaları ile Şebnem'in yazım ve tümce kurma çalışmaları idi . Anneleri Londra'dan telefon edip , zorlayınca birkaç gün ilgilenirler , sonra yine bırakırlardı . Ferhat Bey kağıtlara göz attı . Rüstem'inki neyse idi ya , Şebnem'inkileri okudukça gülmesi artıyordu . Hele bir tümcede neredeyse kahkaha atacaktı . Kağıtların arasında anneannelerinin bir notunu buldu . Bir hafta önce , İngiltere'ye göre daha ucuz olacağı için , İstanbul'a alışverişe gitmişlerdi . Tam kapıdan çıkacakları sırada bu not bulunamamış , bağrış çığrış çıkıp gitmişlerdi . Kağıdın yukarısına , iki köşeye çocukların adları yazılmıştı . Rüstem'in adının altında siyah ayakkabı , çorap , Nike , terlik , pantolon , gömlek , sabahlık yazılıydı . Şebnem'in adı altında iki ayakkabı , iki yeşil don , çorap , bed jacket sıralanmıştı . Bed jacket Şebnem'in el yazısı idi . İstanbul'dan arabanın arkası dolu döndüler . Kendi valizleri yetmeyeceği için fazladan bir de valiz almışlardı . Alınanlar arasında , daha önce sözü edilmemiş olan Rüstem'e bir motosiklet kaskı , deri mont , Şebnem'e deri pantolon , ekose etek , püsküllü bir heybe çıktı . Ayrıca Şebnem'in parmağında mercan taşlı bir yüzük , kulaklarında aynı taşla süslenmiş küpeler vardı . Ferhat Bey mutfağa girdi . Uçağa geç kalmamak için alelacele yemek yiyip çıkmışlardı . Bulaşık tabaklar eviyenin yanında yığılı duruyordu . Bunları çalkalayıp bulaşık makinesine yerleştirdi . Şebnem kakaolu sütünün ancak yarısını içebilmişti . Yarısı bardakta duruyordu . Rüstem de karpuzunu bitirememişti . Şebnem'in kakaolu sütü , Rüstem'in de karpuzu ne kadar sevdiklerini düşündü ve yemekte , onları Çabuk yiyin , geç kalacağız diye kaç kez azarladığı aklına geldi . Kakaolu sütü dökerken gözleri buğulandı . Rüstem'in tabağında kalan karpuz parçalarından birini ağzına attı . Gözleri iyice dolmuştu . Gerisini çöpe boşalttı . O sırada bahçeden çocuk sesleri duyuldu . Teras kapısına Serpil , Zeynep , Hülya gelmişlerdi . Rüstem'le Şebnem'in bütün gün beraber oldukları yaz arkadaşları idi bunlar . İki oğlanla bir kız daha olacaktı . Onlar yoktu her nedense . Serpil kendi bahçelerinden topladığı çiçekleri uzattı Ferhat Bey'e , Allah kavuştursun dedi . Zeynep'le Hülya da Allah kavuştursun dediler . Ferhat Bey içerden Şebnem'in patenleri ile Rüstem'in kasetlerini getirdi . Patenleri en küçükleri olan Hülya'ya verdi . Kasetleri Serpil ile Zeynep'e bölüştürdü . Teşekkür ettiler . Hülya hemen patenleri ayaklarına takıp hızla bahçe kapısından çıkıp gitti . Serpil ile Zeynep aralarında fısıldaştılar . Serpil , Size bir yardımımız olabilir mi diye düşündük . Bir şeye gereksiniminiz olursa bize bildirir misiniz ? dedi . Ferhat Bey saçlarını okşadı çocukların . Teşekkür ederim , tabi , tabi , dedi . Bunları söylerken çocukların yüzlerine değil , denize , uzaklara , ufuklara bakıyordu . Başını eğse gözyaşları damlayacaktı . İçinden , Çocuklar , bir an önce gidin , lütfen , gidin artık , diyordu . Çocuklar evin köşesini dönüp kayboldular . Ferhat Bey yalnızlığını sürükleyerek eve gireceği sırada Serpil'in sesini duydu : Rüstem'in bisikleti dışarda kalmış . Depoya koyalım mı ? Evet , lütfen , dedi Ferhat Bey . Biraz sonra Serpil ile Zeynep iki tarafından tuttukları bisikleti önünden geçirip , bahçenin uzak bir köşesinde , kapısı her zaman açık olan depoya götürürlerken bisikletin kırık pedalına ilişti gözü . Dün Rüstem'le beraber telle sıkıca sarıp onarmışlardı . Kızlar gülümseyerek önünden geçtiler . Yüzlerinde sevgi ve yardım etme mutluluğu okunuyordu . Ferhat Bey içeriye girdi . Boşluk , bitkinlik , bezginlik duyuyordu . Sırt üstü sedire uzandı , gözlerini kapadı . Uyuyakalmıştı . Uyandığında hava kararmıştı . Sokak tarafından bisikletlerin zilleri , araba sesleri , satıcıların gürültüleri , birbirine karışan gencecik çığlıklar , gencecik kahkahalar geliyordu . Akşamın ilk saatleriydi henüz . Kalktı terasa çıktı . Deniz kararmış , gökyüzü yıldız dolmuştu . Bir şezlonga uzandı . Sokağın gürültüsü gelmiyordu buraya kadar . Kumsaldaki küçük dalgaların çırpıntısını duyuyordu yalnız . Ne düşünüyordu ? Hiçbir şey düşünmüyordu belki de . Belirli bir şey düşünmüyordu en azından . Ellerini başının arkasına kenetlemiş , sol taraftaki komşunun güdük ağaçlarına dalmıştı . Birden ağaçların arkasından bir ışık belirdi , sarı bir aydınlık . Ay doğuyordu . Biraz sonra sarı , koskoca bir tekerleğin kenarı göründü ağaçların tepesinde . Ay , koca bir dolunay , gökyüzünü yırtar gibi , sanki hışırdayarak yükseliyordu . Yükseldikçe sarıya mavi karıştı , denizin üzerine gelince gümüşe döndü , gümüş bir halı seriliverdi ta ufka kadar , gümüş bir yol uzandı . Kıpır kıpırdı sular . Bir karaltı kesti o gümüş yolu . Bir balıkçı teknesi idi . Karanlığa çıkınca iskele , sancak fenerlerinin kırmızı , yeşil ışıkları yansıdı denizde . Ay iyice yükselmişti . O koskoca gümüş tepsi tam karşısındaydı şimdi . Gümüş yolu sürükleyerek daha da yükseliyordu . Geniş bir ayla oluştu çevresinde . Önünde serili gümüş yoldan yürüse , sıçrayıp ayı tutacakmış gibi geldi Ferhat Bey'e . Hafif , varla yok arası bir koku duydu . Bahçıvan çiçekleri suluyordu . Sarmaşıkları , duvar dibindeki ağaçların yapraklarını yıkadıkça koku çoğaldı . Yasemin kokuları doldurdu bahçeyi . Parmaklıkları aştı , gümüş yoldan ay ışığına karıştı yasemin kokuları . İKİNCİ BÖLÜM ( Alegretto ) FERHAT ANKARA - CENEVRE - ANKARA I Ferhat , şimdi Mamak Belediye binası olan o eski konservatuvara , İngilizce dersi verdiği Berna'nın çağrılısı olarak gitmişti . Hukuk Fakültesi'nde Devletler Hukuku asistanıydı henüz . O yıl doçentlik sınavına giriyordu . Mart ayında tezini vermişti . Kabul edilirse kasım ayında kollogyum ve deneme dersini verip Üniversite Doçenti olacaktı . Kolejde okumuş , sonraları kendi çabasıyla İngilizcesini oldukça güçlendirmişti . Daha Hukuk Fakültesi öğrencisiyken ortaokul ve lise öğrencilerine İngilizce dersi vermeye başladı . Yıllar geçtikçe öğrencilerinin yaş ortalaması ile sayısı da artıyordu . Cuma ve cumartesi günleri , iki grup halinde , üniversite öğrencileri ve genç memurlara özel ders veriyordu artık . Böylece asistan maaşının kısıtlı bütçesini biraz rahatlatmak olanağı bulmuştu . O kadar ki bu yan gelirle eski bir Volkswagen sahibi de oldu . Öğrencileri , aralarında pek yaş farkı olmasa bile , ya kişiliğinden , ya da öğrenci öğretmen ilişkilerini ölçülü bir sınır içinde yürüttüğü için , hep siz diye hitap ederlerdi ona . Berna konservatuvarda obua öğrencisiydi . O yıl Yüksek Bölümden mezun oluyordu . Ferhat'ı ve aynı grupta ders alan öbür öğrencileri , kendisinin de çalacağı , Nefesli Sazlar Bölümünün yıl sonu konserine çağırmıştı . Ferhat gittiğinde salonun yarısından çoğu boştu . Çağrılılar öndeki sekiz on sıraya dağılmışlardı . Bunlar , o gün çalacak öğrencilerin yakınları , akrabaları , arkadaşları olmalıydılar . Ferhat'ın öğrencilerinden gelen yoktu . Programda iki obua , bir flüt , bir klarnet , bir fagot öğrencisi vardı . Önce solo , sonra da obualardan biri korangleye değişerek beşli çalacaklardı . İlk solist flüt öğrencisi bir kızdı . Sahneye çıkınca önce kendi çağrılıları , sonra da onlara katılan birkaç kişi alkışladı . Kız çok heyecanlı görünüyordu . Çalarken vücudunu öne , arkaya , sağa sola o kadar hareket ettiriyor , dizlerini büküp , ayaklarını habire oynatıyordu , dinleyenlerin dikkati dağılıyordu . Ferhat da dinlemeyi bırakıp kızın hareketlerini seyre daldı . Flütçüye piyanoda siyah saçlı bir kız eşlik ediyordu . Ferhat'ın oturduğu yerden piyanistin sırtı ve sağ eli görünüyordu sadece . Sahneye çıkarken onu farketmemişti . Parça bitince solist birkaç kez eğilerek alkışlara yanıt verirken piyanist de ayağa kalktı , başı ile hafifçe selam verdi . Ferhat o zaman onun yüzünü gördü . Solist , bir küçük öğrencinin verdiği buketi alıp bir kez daha selam verdi , hızlı adımlarla sahneden çıktı . Piyanist de notalarını toplayıp arkasından gitti . İkinci olarak sahneye Berna çıktı . Ona da aynı piyanist eşlik ediyordu . Berna rahat ve güzel çaldı , oldukça alkış aldı . Ona da bir buket verildi . Piyanist üçüncü soliste de eşlik etti . Ferhat solistlerle her giriş çıkışında ve selam verirken onu iyice görebiliyor , her bölüm başlarken de solistle işaretleşmek için başını çevirince arkadan yarım profilini görüyordu . Çalarken de hemen hemen gözlerini hiç ayırmadan vücudunun , omuzlarının , başının ve piyanonun pedalına basıp kalkan ayağının hareketlerini izliyordu . Konserin bitiminde , çalanların yakınları onları kutlamak için salonun çıkışında bekleşiyorlardı . Ferhat da Berna'yı kutlamak için bekledi . Her zaman derslere geç geldiği gibi , çıkışta da gecikmişti . O kadar ki Ferhat'tan başka bekleyen kalmamıştı . O da gitmek üzere idi ki , koridorun sonunda Berna göründü . Yanında , kendisine piyanoda eşlik eden kız vardı . Yaklaştılar . Ferhat Berna'yı kutladı . Teşekkür ederim , dedi Berna ; tanıştırayım , arkadaşım Yasemin . Arkadaşına döndü sonra . Ferhat Bey , İngilizce öğretmenim . Ferhat Yasemin'in uzattığı elini sıkarken avucunun içinde biraz fazlaca tutmuş olacak ki Yasemin elini Ferhat'ın avucundan çekerken hafifçe gülümsedi ve yüzü pembeleşti . Konservatuvardan çıkarlarken Ferhat Berna ile Yasemin'i bir yerde çay içmeye davet etti . Berna sevinçle , Ah , tabi , nereye götüreceksiniz bizi bakalım ? dedi . Ferhat daha yanıt vermeden , Yasemin Ferhat'a bakarak Çok isterdim ama . . . dedi ve Berna'ya dönerek devam etti : Biliyorsun , geç bile kaldım . A , evet , tabi , dedi Berna ; istersen biz seni otobüs durağına kadar götürelim . Benim Fos Fos inatçılık etmezse evinize bırakırız . Nerde oturuyorsunuz ? dedi Ferhat . Hayır , hayır . Teşekkür ederim . Durağa bırakmanız yeter . Evet , dedi Berna ; otobüs durağına bırakalım . İçinden sevinmişti Ferhat'la yalnız kalacağına . Yasemin erken ineceği için Berna Volkswagen'in arka koltuğuna geçti . Otobüs durağına kadar olan kısa zaman içinde Yasemin ile Berna konserin eleştirisini yaptılar ve hemen herkesin ne kadar yanlış çaldığını konuştular . Bir aralık Berna öne eğildi , Yasemin ile Ferhat'ın omuzları arasından başını uzattı , Haftaya Yasemin'in konseri var , dedi . Ferhat yoldan gözlerini ayırmadan başını hafifçe Yasemin'e çevirdi . Ben davetli miyim ? Yoksa davetsiz mi geleceğim , dedi . Elbet davetlisiniz , diye yanıt verdi Yasemin . Otobüs durağına geldiklerinde Yasemin , Ferhat'a teşekkür ederek elini uzattı . Konserime bekliyorum , Berna size anlatır dedi , aceleyle indi . Ferhat'ın ne dediğini duymadı . Yasemin indikten sonra Ferhat , Bu kız güzelliğinin farkında mı ? Yoksa bilmeden harcanıp gidiyor mu ? diye takıldı . Berna biraz soğuk ve kısa yanıt verdi : Bilmem . Berna ile Ferhat bir pastaneye gittiler . Bir aralık konu Yasemin'e geldi . Berna , ailesinin Yasemin'e çok baskı yaptığını , evden ayrılmasının belirli saatler dışında çok zor olduğunu anlattı . Ve ancak o zaman , sanki , Bu engel olur mu ? der gibi Yasemin'e baktı . Yasemin oturduğu yerde donmuş , küçülmüş kalmıştı . Bu arada piyanist , dinlenmediğini görünce , Ay ışığı Sonatını çalmaktan vazgeçmiş , Chopin poutporisini sürdürüyordu . Sergio , Karşı masayı hazırlatmıştım , dedi . Altı kişi demiştiniz , ama hemen iki servis koydurayım , geçin rahat edin . Ferhat , Yasemin'e dönerek , Tanıştırayım , dedi ; bunlar benim arkadaşlarım . O zaman hepsi Yasemin'e baktılar . Yasemin gergin , hiç kıpırdamadan duruyordu . Ferhat önce , o sırada koluna girmiş olan bolerolu kızı tanıttı : Kardelen . Sonra öbür iki kızın adlarını söyledi . Mina ve Müberra . Kızlar adları söylenirken hafifçe , yapmacık gülümsediler . Sonra erkekleri tanıştırdı . Hayri , Melih , Fikret . Ve en sonra Yasemin'i göstererek , Yasemin , dedi . Hayri , Yasemin'in elini sıkarken , Bu adam sizden hiç söz etmemişti bana , dedi . Yasemin yanıt vermedi . Zaten ne diyebilirdi ki ? Sonra Melih ve Fikret de elini sıktılar . Merhaba dedi Fikret . Melih de Memnun oldum dedi . Yasemin hiçbirine yanıt vermedi . Taş gibiydi . Buz gibiydi . Hadi , masamıza geçelim artık , dedi Hayri . Biz zaten gitmek üzereydik , dedi Ferhat . Kardelen yine koluna girmişti Ferhat'ın , Hadi , hadi . Biraz sonra gidersiniz , dedi ve yavaşça Fransızca bir şey fısıldadı . Ferhat , Yasemin'e Peki biraz da orda oturup , gideriz derken kalkmasına yardım eder gibi kolundan tuttu . Kalktı Yasemin . Karşı masaya yürümeye başladılar . Kendini yalnız , dışlanmış , küçülmüş hissediyordu . Bu süslü , bakımlı , başka bir dünyanın insanları arasında yeri olmadığını düşündü . İki kızla iki erkek önden gidiyorlardı . Kardelen yine Ferhat'ın koluna girmişti . Hayri Yasemin'in yanında yürüyordu . Bu kızlar buraya gelmek için kim bilir kaç saat hazırlanmışlardır diye düşündü Yasemin . Oysa okuldan olduğu gibi çıkıp gelmişti o . Kendisinin her gün okulda giydiği kazağı ile arkası buruşuk eteğinden , düz boyasız pabuçlarından rahatsız oldu . Koşarak merdivenlerden inip kaçmak geldi içinden . Hayri , yumuşak bir sesle , Benim kız kardeşimin adı da Yasemin , dedi . Ya ! diye yanıtladı Yasemin , ilgisiz , soğuk . Siz de Hukuk'tan mısınız , Ferhat gibi ? Hayır , konservatuvardayım . Hangi bölüm ? Piyano . Esin'i tanıyor musunuz ? Şan bölümünde . Hayır , tanımıyorum . Tanıyordu oysa . Terslik olsun diye olumsuz karşılık vermişti . Masaya gelmişlerdi . Oturdular . Sandviçler , kanepeler , çaylar geldi . Ferhat , Yasemin'in fincanına çay koymak istedi . Hayır , dedi Yasemin ; teşekkür ederim . Piyanist Chopin'i bırakmış , Weber'in Valse Davet ini çalıyordu . Orkestranın öbür üyeleri de yavaş yavaş yerlerini aldılar . Bir Arjantin Tango ile dans müziği başlamıştı . Kardelen yerinden kalkıp Ferhat'ın arkasına geldi . İki elini onun omuzlarına koydu . Dans edelim mi ? Ferhat kalktı , dans etmeye başladılar . Hayri ve Melih de Mina ve Müberra ile dansa kalktılar . Etraftan başka kalkanlar da oldu . Pist kalabalıklaştı . Fikret'le Yasemin masada kalmışlardı . Fikret yerinden kalkıp Yasemin'in yanına oturdu . Benim de sizi dansa kaldırmam gerekirdi ama , diye söze başladı . Yasemin dans edenleri seyrediyor ve ilgisiz görünmeye çalışıyordu . Ferhat'la Kardelen'i izliyordu sürekli . Bir aralık Kardelen'in Ferhat'ın omuzlarındaki elini ensesine doğru kaydırıp onun siyah , kıvırcık saçları ile oynadığını gördü . Bir şeyler düğümlendi boğazında . Fikret konuşmasını sürdürüyordu : Fakat , yeni bir ameliyat geçirdim de . . . Değil dans etmek , rahat yürüyemiyorum bile , dikiş yerleri geriyor . Ya ! . Geçmiş olsun , diye kısa yanıtladı Yasemin . Ve bunu söylerken dönüp Fikret'in yüzüne baktı . Ayıp olmasın diye de sordu : Ne ameliyatı ? Fıtık . İki taraflı . Zor mu ameliyat olmak ? Ben hiç olmadım . Bir de bayılmak nasıl bir şey onu merak ediyorum . Bayıltmadılar ki iğne ile uyuşturdular . Aeygh ! Acımıştır elbet . Yasemin iyice ona dönmüştü bunu söylerken . Fikret'in temiz , çizgileri düzgün , huzur ve güven veren bir yüzü vardı . Cıvıl cıvıldı gözleri ve konuşurken gözlerinin içinde hep bir gülümseme kıvılcımı parlıyor gibiydi . Yana taralı saçı alnına düşmüştü . Buna takıldı Yasemin'in gözü . Fikret farketti , eli ile düzeltti . Hiç yerinde durmaz bu saçım , dedi . Toka takın diye şaka yaptı Yasemin . Biraz önceki sıkıntısı , biraz önceki yalnızlığı tümüyle geçmemiş bile olsa biraz hafiflemişti . Fikret konuşmasını kesip dikkatle Yasemin'in yüzüne bakmaya başladı . Yasemin , acaba yüzünde bir şey mi var diye elini ağzının kenarında gezdirirken sordu : Bir şey mi var ? Hayır ! Ben sizi bir yerden tanıyor gibiyim de . Olabilir , bir yerde görmüşsünüzdür . Nerde görmüş olabilirim , bilmem ki . Ne bileyim ! Sokakta , sinemada . Ha ! Geçenlerde konserim vardı belki oraya gelmişseniz . Konser mi ? Evet , evet ! Şimdi aydınlandı . Siz konservatuvarda piyano öğrencisisiniz . Adınız da Yasemin . Konserime mi gelmiştiniz ? Hayır , ben sizi ilk kez görüyorum . Nasıl , yani ? Ben doktorum . Eskişehir'de askerliğimi yapıyorum , Hava Kuvvetleri'nde . Bizim bir Tornedo Neşet var , pilot üsteğmen . Yakın arkadaşımdır . Onun odasında duvarda sizin kocaman bir fotoğrafınız var . Sizden o kadar çok söz etti ve fotoğrafınızı o kadar çok gördüm ki . . . Yasemin sıkıntı ile başını önüne eğdi . Fikret : Tanıyorsunuz , tabi . Evet , akrabamdır . O kadar mı ? Yasemin susuyordu . Biliyor musunuz , diye sürdürdü konuşmasını Fikret ; dört haftadır Ankara'dayım , sizin gibi cici kızlara pek rastlanmıyor buralarda . Yanıt vermedi Yasemin . Dans bitmişti . Çiftler masaya döndüler . Onlar daha oturmadan Yasemin , Ferhat'a Benim gitmem gerekiyor dedi . Tabi , gidelim ! İyi eğlenceler , dedi Ferhat kalanlara . Bizim gitmek zamanımız geldi . Güle güle , dedi birkaç kişi . Hayri , Kalsaydınız , diye ekledi . Görüşelim , dedi Fikret Yasemin'e yavaşça ; sizi arayacağım . Yasemin yine yanıt vermedi , bakmadı bile Fikret'in yüzüne . Selamınızı götürmemi ister miydiniz ? diye gülümsedi Fikret . Yasemin ilgilenmedi , arkasını dönüp yürüdü . Terasın merdivenlerinden inerken sordu Ferhat : Ne o , neler söylüyor bu ? Canını sıktı galiba . Hayır , eğlendim . O kız arkadaşınız ne fısıldadı demin Fransızca ? Hiçbir şey fısıldamadı ? Benim müzisyen kulağım var . Bir kilometreden kelebeğin kanat sesini duyarım . Ferhat koluna girmek istedi . Çekti kolunu Yasemin , hafifçe uzaklaştı . Afedersin , dedi Ferhat . Sustular . Ferhat , Yasemin'e arabanın kapısını açarken Teşekkür ederim dedi Yasemin . Dönüşte hemen hemen hiç konuşmadılar . Ferhat birkaç kez denemek istedi : Fikret , Kardelen'in eski sevgilisidir , dedi . Kendisi de beğenmedi bu söylediğini . Yasemin pek ilgilenmiyormuş gibi , Ya ! . . . dedi sadece . Biraz sonra da ekledi : Yenisi kim ? Fikret'in mi ? Hayır , Kardelen Hanım'ın ? Bilmem pek sık görüşmüyoruz . Belli ! Onun için çok özlemiş olmalı . Ferhat şakaya boğmak istedi . Ne o ! Kıskandın mı yoksa ? Yanıt vermedi Yasemin , başını çevirmiş , pencereden dışarıyı seyrediyordu . Bir süre daha konuşmadan gittiler . Ferhat bir girişimde daha bulunmak istedi . Fikret'le ayrılışınız pek dostça görünmüyordu . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Canını sıkan bir şey mi geçti aranızda ? . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Konuşmayacak mısın ? . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Yasemin ? . . Bilmiyorum , en azından bugün değil . Yarın , okul çıkışı seni bekleyeceğim . Beklemeyin . Bak , Yasemin . Çocuk sayılmazsın . Hayır , sayılmam . Yirmi iki yaşımdayım . Her neyse , çocuk sayılmazsın . Bu ilişkimizi daha başında , hatta başlamadan kesmek isteyebilirsin . Bu , senin hakkındır . Herhangi bir neden göstermen de gerekmez . Ama böyle , Yeşilçam'ın kasaba kızı davranışları pek yakışmıyor sana . En azından ben yakıştıramıyorum . Yasemin başını Ferhat'a çevirdi . Kirpiklerinde birer gözyaşı vardı . Yarın öğleden sonra okulda olmayacağım . Onun için buluşamayız . Bunu söylemek istemiştim . Berna'ların sokağının köşesinde indi Yasemin . Biraz ilerde Berna bekliyordu . Her şey için teşekkür ederim . Ben teşekkür ederim . Yarın ? Yasemin yanıt vermedi . Berna arabaya yaklaştı . Ferhat'a iyi akşamlar dedi . Yasemin'le beraber yürüyüp uzaklaştılar . Merak içinde idi Berna . Ne oldu ? Ne oldu ? . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Anlatsana biraz , nasıldı ? . . . . . . . . . . . . . . . . . . . Bu ne surat böyle , yerlerde sürükleniyor . Ay Berna sus , uğraşamam seninle . Sen bilirsin . Ha ! Baban bizde . Babamla balkonda bira içiyorlar . Omuz silkti Yasemin . Umurumda değil . . . . Umurunda olacak bir durum da olmadı zaten . Babası , Berna'nın babası ile daldığı derin sohbetten hafifçe başını çevirip Hoş geldiniz dedi ve yine sohbetin derinliklerine daldı . Berna Yasemin'in bir şeyler anlatması için meraktan sancı çekiyordu . Birkaç kez konuyu açmak istedi . Yasemin oralı olmuyordu . Sonunda dayanamadı , sertçe sordu : Hiçbir şey anlatmayacak mısın ? Yani beni ilgilendiren bir şey varsa ? Aynı sertlikte bir yanıt aldı : Lütfen Berna ! Sustular . O gece Yasemin yemekte dalgın , durgun , iştahsızdı . Tabağındaki yemeği yemiyor da oynuyordu onunla . Annesinin dikkatini çekti bu durgunluğu . Yasemin bir şeyin mi var ? Hayır anne , bir şeyim yok . Hasta falan mısın ? Hayır anne . Bir şeyim yok dedim ya . Babası gözlüklerinin üstünden bakmakla yetindi . Biraz yorgunum , dedi Yasemin ; erken yatmak istiyorum . Tabağını alıp mutfağa götürdü . Odasına giderken babası , başını sallayarak , bir kez daha gözlüklerinin üstünden süzdü onu . Uğraşma bu kızla , dedi annesi . Odasına girince soyunmadan yatağına attı kendini . Çeşitli duygular altında eziliyor , ağlamak istiyordu . En iyisi bir sıraya koymalı bunları dedi , o günü ta baştan düşünmeye başladı . Ferhat'la buluşma saati yaklaştıkça heyecanı artıyordu . Arabaya koşarken Ferhat gülümsemişti ona . Ne güzel bir gülümseyişti . Arabaya girince elini tutmuştu . Avuç dolusu bir duyguydu , avuç dolusu bir sevgiydi . Ne büyük değişiklikti bu Yasemin'in yaşamında . Çeşitli duygular birbirini kovalıyordu artık . Çekingenlik , korku , kuşku , utangaçlık . Ama hepsinin karışımı , hepsinin üstünü örten bir mutluluk . Ferhat'ı kendisine çok üstün gördüğü için onun tarafından beğenilmiş olmanın gururunu duyuyordu . Bira Parkı'na girdiklerinde önce biraz yabancılık çekmiş , biraz rahatsız , tedirgin olmuşsa da çabucak mutluluğa dönüşmüştü duyguları . Baştan beri kaç kez kendi kendine sormuştu : Ne olacaktı şimdi ? . . Ne olursa olsundu , masanın üstünde duran elini Ferhat avucuna alıp , hafifçe sıktığı zaman elinden duygu seli akmıştı yine içine . Ne güzeldi Ferhat'ın kendisi için Ay ışığı Sonatı'nı çaldırması . Bu güzellikler , bu duygular bir doruk noktasında bütünleşiyorlardı : Sevgi . Sevgi gerçekten bu muydu acaba ? Bu muydu sevilmenin ve sevmenin engin , doyulmaz güzelliği ? İlk kez duyuyordu Yasemin bu duyguyu . Bu güzelliği ilk kez görüyordu . O zamana kadar yalnız , bir sözcüktü onun için sevgi . Şimdi duygu olmuştu , güzellik olmuştu . Kardelen bir gök taşı gibi düşmüştü bu mutluluk denizinin ortasına . Tuz buz etmişti onu , darmadağın , paramparça etmişti . Mutlulukla mutsuzluk bu kadar yakın mı idi birbirlerine ? Böyle kıl payı mı idi aralarındaki mesafe ? Bu yetmiyormuş gibi bir de Fikret , karabasan gibi , Neşet'i çıkarıp getirmişti karşısına . O bitmeyen sızıyı . Resmini büyütüp duvarına asmışmış da . . . Aslında Neşet birkaç kez söz etmişti bundan ama Yasemin önem vermemişti . Keşke Neşet Ferhat'ın verdiği duyguların onda birini , yüzde birini verebilseydi ona . Ve o da , Ferhat'a olan duygularının onda birini , yüzde birini duyabilseydi Neşet'e karşı . Ya Fikret'in o alaylı konuşmaları , komplimanları , Berna'nın meraklı soruları . . . Ve bir kez daha sordu kendi kendine : Ne olacak şimdi ? . . . . Soruyor , soruyor , soruyor . . . Yanıtını bulamıyordu . Evet şimdi ne olacak tı ? Uyandığında nerde ve hangi saatte olduğunu anlayamadı önce . Sonra radyonun sesini duydu . Babası son haberleri dinliyordu . Soyundu , yattı , uyudu . Yepyeni bir güne uyandı sabahleyin . Dünü olmayan bir güne . Evet dün olmamalıydı . Unutmalıydı dün ü . Seyrederken hoşlanılan , zevkle seyredilen , bitince unutulan bir sinema idi dün . Yeni bir gün başlıyordu . Dün den öncekiler gibi , biteviye , yormayan , acıtmayan , coşkusuz bir gün . Ferhat , okulun dağılma saatine yakın konservatuvarın önüne geldi . Küçük bale öğrencileri birer ikişer çıkmaya başlamışlardı bile . Daha sonra grup grup büyük öğrenciler de çıktılar . Ferhat bekledi , bekledi , bekledi . . . Ne Yasemin , ne de Berna vardı çıkanların arasında . Tek tük , geciken öğrenciler çıkıyordu artık . Gitmek üzere idi . Kapıda dört beş kişilik bir grup göründü . Bunlar son umuduydu . Belki , evet belki ? . . . Grup yaklaşınca içlerinden birini tanıdı . Dün Yasemin'le giderlerken karşıdan gelen ve Yasemin'e gülümseyen kızdı bu . Yasemin tedirgin olmuştu onun görmesinden . Kız da Ferhat'ı tanımıştı , arabanın yanından geçerken yavaşladı . Arkadaşına , Boş yere bekliyor , dedi . Anlamadım , dedi arkadaşı . Hiç canım ! Seninki operaya gitti dedim . Satılmış Nişanlı'nın provasına . Ne diyorsun sen ! ? dedi arkadaşı . Bundan sonrasını duymadı Ferhat , yürüyüp geçtiler . Birkaç adım sonra arkalarına dönüp Ferhat'a baktılar . Gülüşüyorlardı . İşte o zaman anımsadı Ferhat , dün ayrılırken , Yasemin'in yarın okula gitmeyeceğim dediğini . O yıllarda tüm opera temsilleri , adı sonradan birkaç kez değiştirilen , Halk evi sahnesinde yapılırdı . Koroyu konservatuvar öğrencileri oluşturur , ders saatleri uygun olanlar da provalara seyirci olarak giderlerdi . O gün Satılmış Nişanlı'nın son provası yapılıyordu . Yasemin saatine baktı . Gitmek zamanım , dedi , yanında oturan Berna'ya . Yarın görüşürüz , dedi Berna yavaşça . Yasemin'in zamanının kısıtlı olduğunu , temsil bitmeden gitmek zorunda kalacağını bildikleri için locaya oturmuşlardı . Yasemin yavaşça çıktı . Merdivenlerden mermer fuayeye indi . Provalarda ön kapı kapalı olduğu için yan koridordan arka kapıya giderken saatine bir daha baktı . Gecikmişti . Hızlandı . Arka merdivenlerden koşarcasına indi . Yasemin ! . . . Karşısında Ferhat vardı . Bunu hiç beklemiyordu . Şaşırdı , duraladı . Yasemin , merhaba ! Merhaba , diyebildi sadece . Hazırlıksızdı . Gözü yine saatine gitti . Çok geç kaldım . Otobüse yetişmeliyim . Kaçırırsam , iyice geç kalırım . Ben seni yetiştiririm . Hayır , teşekkür ederim , gideyim , geç kalıyorum . Ben seni otobüsten önce götürürüm . Deli misiniz siz ? Sizinle eve kadar gidebileceğimi mi sanıyorsunuz ? Bir durak önce inip ordan otobüse binersin . Kısa bir an düşündü Yasemin . Rahatlamıştı , gülümsedi . Evet , bu olabilir . Tüm buzlar erimişti . Arabaya bindiler . İkisi de Dün ü yok sayıyorlardı . Yol boyunca Dün den hiç söz etmediler . Yaşanmamıştı Dün sanki . Yasemin , kendisinin burda olduğunu nereden bildiğini sordu . Ferhat , konservatuvarın önünde nasıl beklediğini , o , bir gün önce rastladıkları kızın . . . . . Neydi o kızın adı ? Hangi kızın ? Hani , dün biz giderken karşıdan geliyordu da , senin canın sıkılmıştı , bizi gördü diye . Elvin mi ? Her ne ise , işte o . Eee . . . N'olmuş ona ? Ben seni beklerken . . . Karşıdan arkadaşları ile geliyordu . . . Arabanın yanından geçerlerken . . . Anlattı Ferhat , arabanın yanından geçerken , Elvin'in nasıl alaylı alaylı laf attığını . Vay domuz vay ! Kahkahalarla gülüyorlardı . Her şeye gülüyorlardı . Ferhat'ın olur olmaz söylediği her şeye kıkırdıyordu Yasemin . Bir otobüs durağını geçmişlerdi ki , Ben burada ineyim , dedi Yasemin ; bundan sonraki bizim durak . Bizim evin hemen önü . Pencerede beni beklerler şimdi . Dokuz doğurmuşlardır . Aynada otobüsün geldiğini gördü Ferhat . BİRİNCİ BÖLÜM BENİM SOYADIM UÇURAN'DI ! Tansu Çiller ile Özer Uçuran'ın yaşamlarını birleştirdikten sonra birlikte çıktıkları yolda yaşadıklarının , yaptıklarının kamuyu ilgilendiren bir boyutu da var . 1993 yılının ortalarından itibaren Başbakanlık Konutu'ndan geçen bu yolda yaşananlar arasında , yasaların ardında zaten bulunmayan eşitliğin , sanki yasaların önünde de olmadığını çağrıştıran kilometre taşlarının belirmesi bu boyutu genişletiyor . Özel yaşam ve kişilik haklarının sınırlarını asla aşmayarak anlatacağımız olayların ayıklandığı bin sayfayı aşan çarpıcı belgelerde ağır biçimde suçlanan Tansu ve Özer Uçuran Çiller kim ? Cumhuriyet Haber Merkezi'nin derlediği bilgilere göre , Tansu Çiller'in ailesi , Muğla'nın Milas ilçesinde Telgrafçıların Nuri Efendiler lakabıyla anılıyor . Şerif Efendi ile Ayşe Hanım'ın oğulları Nuri Efendi , 1850 yılında doğduğu Milas'ta telgraf müdürü olmuş . Nuri Efendi ile Pembe Hanım evlendikten sonra Hüseyin ( Necati ) , Zeliha ve Mensure adlarında 3 evlat dünyaya gelmiş . Ailenin tek oğlu olan Hüseyin Necati 1885 yılında doğmuş . Hüseyin Necati rüştiyeyi ( şimdiki ortaokula denk düşüyor ) bitirdikten sonra Telgrafçılar ailesi İstanbul'a taşınmış . İstanbul'da öğrenimini tamamladıktan sonra bir süre gazetecilikle uğraşan Hüseyin Necati , İstanbul'da Selanikli Muazzez Hanım'la evlenmiş . Çiller soyadını alan Hüseyin Necati , Anadolu'da gazetecilik yapmak için Muğla'ya dönmüş ve cumhuriyetin ikinci kuruluş yıldönümü olan 29 Ekim 1925'de Akyol adını verdiği gazeteyi çıkarmaya başlamış . Ancak , 12 Ocak 1927'ye kadar günlük olarak aralıksız çıkardığı Akyol'u , dönemin Muğla Belediye Başkanı Ragıp Bey'le giriştiği bir kavganın ardından bırakıp İstanbul'a döndüğü söyleniyor . 1930'larda muhasip olarak çalıştığı İstanbul Belediyesi'nde bir ara Belediye Başkanlığı'na vekalet eden Hüseyin Necati Çiller'in kamu kesimindeki çalışmaları Bilecik Valiliği'nde memuriyetle noktalanıyor . 1954 yılında CHP'nin Muğla adayı olarak katıldığı milletvekilliği seçimlerini kazanamıyor . Hüseyin Necati Bey ile Muazzez Hanım 23 Ekim 1944'de doğan kızlarının adını Tansu koyuyorlar . Tansu Çiller , Muğla'nın Milas ilçesi , Hisarbaşı Mahallesi'nde nüfus kütüğüne kaydoluyor . Özer Uçuran'a ilişkin özet bilgileri vermeye , evlendikten sonra neden eşinin soyadını aldığına ilişkin açıklamasıyla başlayalım . Erel ve Bilge'nin Tansu Çiller'in Siyaset Romanı kitabına da alınan bir söyleşide ( Nokta İnsanlar Dergisi , 11 - 17 Haziran 1982 ) , Özer Uçuran , Evlendikten sonra kendi soyadınızı bırakıp eşinizin soyadını kullanmaya başladığınız doğru mu ? sorusuna şu yanıtı veriyor : Doğru , doğru . . . Bu benim ne kadar cesaretli , sosyal bir insan olduğumu gösteriyor . Benim soyadım Uçuran dı ve bu soyadını hiç sevmezdim . Çocukken herkes , Ne uçuruyorsun falan diye sorardı . Ben de çocukluk kompleksiyle atardım , Babam topçu subayıdır diye . Eşim Tansu , ailenin tek çocuğuydu . Babası , soyadı devam etsin diye hep bir oğlan çocuğu olsun istermiş . Ben de öyle pek soyadına önem veren bir insan olmadığım için ikimizin soyadını birleştirdik ve soyadımız Uçuran Çiller oldu . Sonra baktık ki , o da çok uzun ve acayip . Tansu'nun da çok memnun olacağını düşündüğüm için Çiller soyadını almakta mahzur görmedim . Böylece Özer U . Çiller oldum . Çiller aynı söyleşide , öğrencilik yıllarını anlatırken , yoksulluk içinde bulunduğunu vurguluyor : Babam şofördü . Babamın yanlarında çalıştığı aile , beni Saint Joseph Fransız Ortaokulu'na göndermişti . O yıllarda fakir bir ailenin çocuğu olarak Saint Joseph'deki zengin çocukları arasında çok güç bir öğrencilik dönemi geçirdim . Fransız kültürünün de etkisiyle orta ve lise öğrenimimi içine kapanık , kompleksli bir çocuk olarak tamamladım . O yıllarla ilgili hiç de hoş olmayan anılarım vardır . Daha sonra kendi gayretimle Robert Kolej'e gittim . Garsonluk ve telefon operatörlüğü yaparak öğrenimimi sürdürdüm . İlk yıllarda okuldaki zengin çocukları yanında bu işleri yapmanın ezikliğini hissediyordum . Ama bir süre sonra her şey değişti . Amerikan kültürü insanı dışa dönük olmaya yönlendiriyordu . . . Tansu ve Özer Çiller Robert Kolej yıllarında tanışıyor ve 1963'de evleniyorlar . Boğaziçi Üniversitesi ( Robert Kolej ) ekonomi bölümünü bitiren Tansu Çiller eşiyle birlikte 1967 yılında Amerika Birleşik Devletleri'ne ( ABD ) gidiyor . New Hampshire Üniversitesi'nde yüksek lisans yapan Tansu Çiller Connecticut Üniversitesi'nde de doktora yapıyor . 1974 Ekim ayında çalışmaya başladığı Boğaziçi Üniversitesi'nde 1977'de doçentlik , ardından da profesörlük unvanını alıyor . Cumhuriyet'in yayımladığı Bilim Teknik Dergisi'nin Yayın Yönetmeni Orhan Bursalı'nın aktardığına göre , iş dünyasıyla canlı ilişkileri bulunan Çiller , o yıllarda Boğaziçi'nde ders vermeyi pek sevmeyen bir hoca olarak biliniyor . Üniversitede yasal olarak full - time ( tam gün ) ve part - time ( yarım gün ) statüde çalışan hocalar varken , Çiller ve benzeri hocalar için bir deyim ortaya atılıyor : Some - time hocalar ! Yani bazen ya da ara sıra hocalar ! Ekonomi profesörü Tansu Çiller'in , bilimsel çalışmalar için evrensel bir ölçüt olan hakemli dergilerde yayımlanarak uluslararası endekslere girebilen tek adet çalışması bile olmadığı da Bursalı'nın aktardığı bilgiler arasında ! Çiller'in , üniversite ve iş dünyası arasında geçen yılların ardından , Süleyman Demirel'in çağrısı üzerine siyasete başladığı ve 20 Ekim 1991'de yapılan genel seçimlere katılıp İstanbul Milletvekili olarak parlamentoya girdiği biliniyor . Demirel'in Türkiye'nin 9 . Cumhurbaşkanlığı'na seçilmesi üzerine 13 Haziran 1993'de olağanüstü toplanan DYP kongresini kazanarak Başbakan olduğu ve 50 . hükümeti kurduğu da . CHP ile koalisyonun 20 Eylül 1995'de bozulmasının ardından kurulmasına karşın güvenoyu alamayan DYP azınlık hükümeti ve tekrar CHP ile kurulan 52 . hükümetin de başında Tansu Çiller var . Tansu Çiller üniversitedeyken , Özer U . Çiller özel sektörde çalışıyor , eşinin de ortak olduğu şirketler kuruyor ve nihayet İstanbul Bankası Genel Müdürlüğü'ne kadar tırmanıyor . Tansu Çiller'in de , bu dönemde İstanbul Bankası'na danışmanlık yaptığı söyleniyor ! Çiller çiftinin en dikkat çekici özelliklerinden birisi de , İstanbul Bankası batırıldıktan sonra artan taşınmaz yatırımları örneğinde olduğu gibi ayrıntılarını ileride anlatacağımız gayrimenkul spekülasyonuna olan merakları oluyor . Belgelerle dolu dosyalarımıza geçmeden önce , Özer U . Çiller'in , henüz İstanbul Bankası Genel Müdürlüğü görevini sürdürürken , eşinin iş yaşamında kendisine sağladığı katkıyı dile getirdiği satırları da 1982'de yayımlanan söyleşisinden aktaralım : . . . Eşim Tansu Çiller , Boğaziçi Üniversitesi İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesidir . Onun bana büyük katkısı oluyor . Herkes beni iktisatçı sanıyor . Halbuki ben ondan bazı şeyleri öğrenip , ona göre konuşuyorum . Bazı genel müdürlerin iktisat eğitimi yok . Onlar benim çekebildiğim kadar kopya çekemiyorlar . O bakımdan birbirimizi oldukça tamamlıyoruz . Özer U . Çiller , eşinden çektiği kopyaların ardından genel müdürlüğünü yaptığı İstanbul Bankası'nı , yasadışı krediler ve usulsüz işlemler yaparak batırmakla suçlanıyor ! Eşine ekonomi konusunda kopya veren Tansu Çiller , Başbakan olarak yönettiği ülkede toptan eşya fiyatlarında yüzde 149. Başka rekorlar da var . Ekonomide 1994'de - 6. Bu kitabın amacı dışında kalan daha birçok temel ekonomik gösterge ülkenin içine sokulduğu bunalımı haber veriyor ! Herkes beni iktisatçı sanıyor diyen Özer U . Çiller'in sözlerine , şimdilerde Başbakanlık Konutu'na çok yakın olan Boğaziçi Üniversitesi kökenli Prof. Dr. Emre Gönensay'ın da aralarında bulunduğu bazı isimlerin Ankara'da verdiği yanıtı aktardıktan sonra dosyalarımıza geçelim : Bu ekonomik tablodan önce Tansu Çiller'i de herkes iktisatçı sanıyordu . Boğaziçi öyle iddialı bir üniversitedir ki , en kötümüz bile Başbakan oluyor ! İKİNCİ BÖLÜM BAŞBAKAN'IN PARAVAN ORTAKLARI Taşınmaz yatırımlarının dışında Çiller ailesinin servetine ilişkin gelişmelerde önemli bir merkez durumunda bulunan Marsan Marmara Holding Anonim Şirketi , 1981 yılında kurulmuş . İstanbul Bankası'nı boşaltma operasyonu sırasında da kullanılan Marsan , o sıralarda Maliye Bakanlığı'na bağlı bulunan Bankalar Yeminli Murakıpları Kurulu Başkanlığı tarafından , bankayla ilişkileri nedeniyle incelemeye alınınca , henüz araştırmanın başında ilginç bir bulguyla karşılaşılmış . Özer Uçuran Çiller'in annesi İsmet Uçuran tarafından kurulan Marsan Holding konusunda , Bankalar Yeminli Murakıpları Kurulu Başkanlığı'nın , 25 Ağustos 1982 tarihli telefon talimatı üzerine başlatılan incelemeye ilişkin raporun girişinde , bakın neler deniyor : Marsan Marmara Holding A. 1981 yılında Özer Uçuran Çiller'in annesi İsmet Uçuran ve paravan isimler Atilla Suman , H . Demet Suman , M . Hikmet Azmak ve Ayla Azmak tarafından 10 milyon TL . sermayeyle kurulmuştur . Bilahare 31 . 12 . 1981'de , 10 milyon TL . sermayenin 4 milyon 990 bin lirası Özer Uçuran Çiller , 4 milyon 980 bin lirası da eşi Tansu Çiller tarafından devir alınmıştır . Böylelikle , her ikisinin ( Tansu ve Özer Çiller'in ) şirketteki toplam payları 9 milyon 970 bin liraya , nispi olarak da yüzde 99 . 7'ye yükselmiştir . Bankalar Yeminli Murakıbı Mustafa Tosun tarafından kaleme alınan raporun girişinde dikkat çekilen bulgulara göre , Marsan Marmara Holding , Özer Uçuran Çiller'in annesi İsmet Uçuran tarafından , paravan isimlerle 1981 yılında kurulmuş . Şirket , kurulduğu yıl Tansu ve Özer Çiller tarafından devralınmış . Raporun devam eden satırlarında , o sıralarda İstanbul Bankası Genel Müdürü olan Özer Uçuran Çiller'in , sermaye artırımı sırasında yapılan işlemlerde ismini gizlemek istediğine işaret ediliyor : Şirketin sermayesi 18. Artan 40 milyon liranın toplam 39 milyon 880 bin lirası Özer Uçuran Çiller ve eşi Tansu Çiller tarafından taahhüt edilmiştir . Böylelikle Özer Uçuran Çiller ve eşinin şirket sermayesi içindeki nispi payları yüzde 99. Bu arada Ticaret Sicili Gazetesi'nin 12. 960 . 000 . - 1992 hisse karşılığı 19. - Tansu Çiller şeklinde yer alması , Özer Uçuran Çiller'in isminin yayımlanmaması da , dizgi hatasının ötesinde bir anlam ifade etmektedir ! İstanbul Bankası ile ilişkileri nedeniyle bu bölümde genel olarak tanıtmak zorunda kaldığımız , ancak gelecek bölümlerde faaliyetleri üzerinde ayrıntılı olarak durulacak olan Marsan Holding'in 1982 yılındaki künyesini de Ticaret Sicili Gazetesi'nden aktarıp , bu kısmı noktalayalım : Özer Uçuran Çiller 19 . 960 . 000 . - Tansu Çiller 19 . 920 . 000 . - Erol Manisalı 40 . 000 . - Yaşar S . Seval 40 . 000 . - İsmet Uçuran 5 . 040 . 000 . - Atilla Suman 2 . 450 . 000 . - H. 450 . 000 . - M . Hikmet Azmak 50 . 000 . - Ayla Azmak 50 . 000 . - TOPLAM 50 . 000 . 000 . - ÜÇÜNCÜ BÖLÜM ÇİLLER YÖNETİMİNDE BATAN BANKA Çiller ailesinin yaşamında İstanbul Bankası özel bir yer tutuyor . Bu önem , Özer Uçuran Çiller'in kariyerine İstanbul Bankası Genel Müdürlüğü yapmış olmanın da eklenmesinden kaynaklanmıyor . Babası dar gelirli bir şoför olduğu için yokluklar içinde büyüdüğünü , Tansu Çiller ile evlendikten sonra ABD'de geçen yıllar sırasında bir bardak kolayı iki kamışla içtiklerini basına anlatan Özer Çiller ve eşinin serveti , İstanbul Bankası battıktan sonra katlanarak artıyor . Önce İstanbul Bankası'nın kuruluşunu kısaca anlatalım . Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı kayıtlarına göre , İstanbul Bankası T. kuruluşunu tamamladıktan sonra 12 Ağustos 1953 tarihinde Ticaret Sicili'ne kaydediliyor . Banka , 49. 50 milyon lira olan sermayesi 1975 yılında 100 milyon liraya çıkarılan bankada , 23 Şubat 1979 tarihinde yapılan olağanüstü genel kurul toplantısında tekrar sermaye artırımı kararı alınıyor . Sermayenin 100 milyon liradan 250 milyon liraya çıkarılmasına ilişkin genel kurul kararı İstanbul Asliye 1 . Ticaret Mahkemesi'nin 18. 21 Mart 1980'de gerçekleştirilen olağanüstü genel kurulda da 500 milyon liraya çıkarılan sermaye , daha sonra 1 milyar liraya yükseltiliyor . Batırılmasının ardından çıkarılan kayıtlara göre bankanın ortaklık yapısı da şöyle : Sermaye'nin yüzde 24 . 90'ı Mete Hasoğlu ; yüzde 24 . 83'ü İstanbul Meşrubat Sanayi A. 25'i Lale Genç ; yüzde 6 . 10'u Özen Genç ; yüzde 5'i Yahya Genç ; yüzde 4 . 73'ü de Has Holding A. Banka yönetimi , Has Grubu'nun kontrolü altında bulunuyor . İstanbul Bankası'nın içi , Özer Uçuran Çiller'in Genel Müdürlüğü'nü de kapsayan dönemde büyük bir operasyonla boşaltılıyor . Çiller'in 11 Ocak 1979 - 19 Ekim 1982 tarihleri arasında yaklaşık 45 ay genel müdürlüğünü yaptığı banka , devlete yaklaşık 50 milyar lira borç bıraktığı batış sürecinde ve sonrasında o dönemde Maliye Bakanlığı'na bağlı bulunan Bankalar Yeminli Murakıpları Kurulu'nca iki kez incelemeye alınıyor . İncelemelerin ardından hazırlanan ve daha sonra açılan davalara da dayanak olan raporların ilki , Bankalar Yeminli Murakıpları Kurulu'nun 25 Ağustos 1982 tarihli telefon talimatı üzerine hazırlanıyor . Bankalar Yeminli Başmurakıbı Mustafa Tosun tarafından kaleme alınan rapor , şu tümcelerle başlıyor : Başkanlığın talimatları uyarınca , İstanbul Bankası Türk Anonim Şirketi Genel Müdürlüğü'nde ve bazı şubelerinde yapılan incelemede , bankanın eski genel müdürü Özer U . Çiller ile murahhas üye Mete Hasoğlu'nun menfaat rabıtasıyla bağlı bulundukları şirketlere kredi açıldığı ve kullandırıldığı saptanmıştır . Raporda daha sonra , Marsan Holding'in , bir önceki bölümde aktarılan Özer U . Çiller'in annesi İsmet Uçuran tarafından paravan isimlerle nasıl kurulduğu ve ticaret sicili kayıtları , sermaye dağılımı veriliyor . Özer Çiller'in yanı sıra suçlanan Mete Hasoğlu'nun Hasoğlu Sanayi Yatırımları Holding Anonim Şirketi ne ilişkin ticaret sicili bilgileri de raporda anlatılıyor . 50 milyon lira sermaye ile kurulan Hasoğlu Holding'in , ortakları ve sermaye payları şöyle : Mete Hasoğlu 12 . 000 . 000 . - TL . Fatma Sezal Hasoğlu 400 . 000 . - TL . Şule Kuseyrioğlu 80 . 000 . - TL . Süleyman Şahinbaş 10 . 000 . - TL . Sümer Tont . 10 . 000 . - TL . Hamiline ( Hisse senedi ) 37 . 500 . 000 . - TL . TOPLAM 50 . 000 . 000 . - TL . ÇİLLER - HASOĞLU ORTAKLIĞI Genel Müdür Özer U . Çiller ile aynı zamanda murahhas üye olan yönetim kurulu üyesi Mete Hasoğlu , İstanbul Bankası'nın içini boşaltmak için geliştirildiği ortaya çıkan bir planı uygulamaya koyuyorlar . Plan basit . Çiller'in holdingi Marsan ile Hasoğlu'nun holdingi Hasoğlu'nun ortaklığıyla yeni bir holding kuruluyor : Marhas Holding . Şimdi tekrar rapora dönüp , Mete Hasoğlu ve Özer U . Çiller'in Marsan ve Hasoğlu Holding İştirakiyle Kurdukları Marhas Holding başlıklı bölümü okuyalım : İstanbul Bankası Yönetim Kurulu ve murahhas üyesi Mete Hasoğlu ile müstafi ( istifa eden ) genel müdür Özer U . Çiller'in yönetim ve sermayesine sahip oldukları holdingleri vasıtasıyla ortaklaşa 3 . bir holding kurmuşlardır . Bu holdingin unvanı çok ilginçtir ! Marmara Holding'in Mar ı ile Hasoğlu Holding'in Has ının birleşmesinden Marhas Holding A. teşekkül ettirilmiştir . Batırılan İstanbul Bankası'nın toplam zararı bilançoya yansıtılabilen miktarlarla sınırlı kalmıyor . Raporun devam eden bölümünde , 29 milyar 986 milyon 570 bin 941 lira 61 kuruşluk zararın 17 milyar 859 milyon 8 bin 316 lira 21 kuruşunun geçmiş yıllara ait olduğu , zararın kesin miktarının ise bankanın tasfiyesinin sonuçlanmasıyla ortaya çıkacağı anlatılıyor . Aradan geçen yaklaşık 12 yılda , her ne kadar Özer Uçuran Çiller , İstanbul Bankası davalarının tamamen kapandığını öne sürerek kamuoyunu yanıltmaya çalışsa da , 1995 yılının sonlarına doğru bankanın tasfiye işlemlerinin henüz tamamlanamadığını vurgulayalım . Rapordaki Özellikle aktif hesapların en önemli iki kalemini oluşturan tahsili gecikmiş alacaklar ve krediler hesaplarından , borçlunun iflas etmesi , malvarlığının bulunmaması , alacaklar karşılığında yeterli miktarlarda teminatın olmaması gibi çeşitli nedenlerle tahsil edilemeyecek meblağlar zarar miktarını daha da yükseltecektir ifadesiyle zararın , bilançoda görülen rakamla sınırlı kalmayacağı vurgulanıyor . DEVLETE BÜYÜK TOKAT İstanbul Bankası'nın kendi zararları dışında devlete bıraktığı borçlar da dikkate değer . Dikkate değer , çünkü bilanço zararını ikiye katlıyor . Raporun , İstanbul Bankası'ndan Olan Kamu Alacağı Miktarı başlıklı bölümünde , İstanbul Bankası'nın Merkez Bankası ile Maliye Bakanlığı Hazine Genel Müdürlüğü'ne olan borçlarının yaklaşık 50 milyar liraya ulaştığına dikkat çekiliyor . Merkez Bankası'nın alacakları , 35 milyar 109 milyon 470 bin 692 lirası 35 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca verilen krediler olmak üzere 48 milyar 608 milyon 196 bin 982 liraya ulaşıyor . Bu borcun diğer kalemlerini , Merkez Bankası kredileri için hesaplanan 1 milyar 208 milyon liralık banka ve sigorta muameleleri vergisi ; 706 milyon 160 bin liralık mevduat munzam ( kanuni ) karşılığı cezai faizi ; 512 milyon 387 bin liralık disponibilite cezai faizi ; 182 milyon 781 bin liralık cezai faizler üzerinden alınacak banka ve sigorta muameleleri vergisi ; 10 milyar 320 milyon 252 bin 985 liralık kredilere ilişkin faiz ; 25 milyon 932 bin 556 liralık kredi komisyonu ve 343 milyon 180 bin 863 liralık kredilere ait faiz ve komisyonun banka ve sigorta muameleleri vergisi oluşturuyor . Raporda , Merkez Bankası'nın bu alacakları dışında , devletin , çeşitli şubelerde yapılan işlemler sonucunda doğan vergi borçları , fon kesintileri gibi kalemler için de İstanbul Bankası'ndan 1 milyar 86 milyon 183 bin 949 lira 68 kuruş alacaklı olduğu vurgulanıyor . Devletin İstanbul Bankası'ndan olan toplam alacaklarının da 49 milyar 694 milyon 380 bin 931 lira 68 kuruş olduğuna işaret ediliyor . Kısacası , Özer Uçuran Çiller'in genel müdürlüğünü yaptığı İstanbul Bankası'nın 1983 rakamlarıyla devlete bıraktığı borç yaklaşık 50 milyar lira ! Rakamlar , ancak belirli ölçütlere vurulduğunda anlam kazanabilir . Devlete 1980'lerin başında takılan 50 milyar liralık borcun önemi , bankanın boşaltma operasyonuna sahne olduğu 1979 , 1980 , 1981 , 1982 , 1983 yıllarında Türkiye bütçesinin toplam rakamlarına bakıldığında daha doğru anlaşılır . Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin , Özer Uçuran Çiller'in İstanbul Bankası'na genel müdür olduğu 1979 yılındaki toplam bütçe giderleri 746 milyar 15 milyon liradır . Yani İstanbul Bankası'nın devlete bıraktığı 50 milyar liralık borç , Türkiye'nin 1979 yılı bütçesinin yüzde 6 . 7'sini oluşturuyor . O sıralarda yaklaşık 40 milyon nüfusu olan Türkiye'nin toplam giderlerinin yüzde 6 . 70'i oranındaki bir kaynak , sadece İstanbul Bankası tarafından devletin sırtına yüklenmiştir ! Hesabı , ele aldığımız diğer yıllara ilişkin bütçe rakamları ile sürdürelim . Türkiye'nin 1980 bütçesi 1 trilyon 326 milyar 97 milyon liradır . Bu rakamın yüzde 3 . 77'si , İstanbul Bankası'nın devlete taktığı borçtur ! Devletin 1981 bütçesindeki toplam giderleri 1 trilyon 819 milyar 74 milyon lira olarak bağlanmıştır . İstanbul Bankası'nın devlete bıraktığı borç , bu rakamın yüzde 2 . 74'üdür ! 1982 bütçesindeki devletin toplam giderleri 2 trilyon 21 milyar 951 milyon liradır . Bu rakamın yüzde 2 . 47'si İstanbul Bankası'nın devlete bıraktığı borçtur ! Nihayet , devletin 1983 bütçesinde belirlenen toplam giderleri de 3 trilyon 215 milyar 986 milyon liradır . İstanbul Bankası nedeniyle devlete yüklenen zarar bütçenin yüzde 1 . 55'idir ! Devlete bırakılan yaklaşık 50 milyar liralık borca İstanbul Bankası bilançosunda görülen yaklaşık 30 milyar lira da eklendiğinde , hesapladığımız oranlar büyür . Bu toplamda ulaşılacak 80 milyar liralık kaynak , Türkiye'nin 1979 bütçesinin yüzde 10 . 72'sini ; 1980 bütçesinin yüzde 6 . 03'ünü ; 1981 bütçesinin yüzde 4 . 39'unu ; 1982 bütçesinin yüzde 3 . 95'ini ; 1983 bütçesinin de yüzde 2 . 48'ini oluşturuyor ! Bütün bu sıkıcı hesaplar , aslında basit , ama çarpıcı bir gerçeği ortaya koyuyor . Ülkenin Başbakanı'nın eşinin genel müdürlüğünü yapmasının hemen ardından batan İstanbul Bankası'nda sahnelenen soyguna ilişkin rakamlar , ne kadar unutturulmaya çalışılsa da , çok büyük rakamlardır . Bankayı batırmakla suçlananların başında bir Başbakan eşinin gelmesi , bu sonucu değiştirmez ! HAYALİ SERMAYE İstanbul Bankası'na ilişkin devletin denetleme raporlarına dönelim . Onur Arı , Cemalettin Yüksel ve İsmail H . Karakaya tarafından hazırlanan raporda , bilançoda 1 milyar lira olarak görülen sermayenin 748 milyon 525 bin 250 lirasının hayali olarak ödendiği , yani aslında ödenmediği vurgulanıyor ! Bankanın 29 milyar 171 milyon 678 bin 750 lira 95 kuruşluk borçlarının , 814 milyon 892 bin 190 lira 66 kuruşluk öz kaynakları yaklaşık 30 milyar liralık zararla ortadan kalktığı için karşılıksız kaldığı anlatılan raporda , aralarında genel müdür Özer Uçuran Çiller'in de yer aldığı yöneticiler , şu ifadelerle suçlanıyor : Bu durum , bankanın yönetim ve denetimini ellerinde bulunduran ortaklar ile yöneticilerin uyguladıkları kasıtlı politikalar ve bankacılık ilkelerine aykırı işlemleriyle bankayı büyük zararlara uğrattıklarını , taahhütlerini karşılayamaz duruma getirdiklerini , ayrıca banka aktiflerini dondurup gelirsiz bırakarak bankayı zarar üreten bir yapıya mahkum ettiklerini açıkça ortaya koymaktadır ! Bankanın mali bünyesinin zaafa uğramış olması ile banka ortakları ve yöneticilerinin kanunlara , bankacılık ve muhasebe ilkelerine aykırı işlemleri arasında açık ve kesin bir illiyet ( nedensellik ) bağı mevcut bulunmaktadır ! Banka , büyük ortaklarının sahibi bulunduğu şirketlerin finansörü olarak çalışmış ve kaynaklarını karlı bir şekilde çeşitli firmalar arasında dağıtmak yerine , bu şirketlere düşük randımanla aktarmıştır . Bu plasman politikası , kaynakların sonuna varılmasına rağmen , mevduat sertifikası ihracı şeklinde yüksek maliyetle yeni kaynak yaratılarak sürdürülmüştür ! BANKER KASTELLİ BAĞLANTISI Üç denetçinin hazırladığı raporun Yüksek Faizle Mevduat Toplanması ve Banker Kastelli Olayı başlığını taşıyan bölümünde , İstanbul Bankası'nın , özellikle , faizlerin 8 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile serbest bırakılmasının ardından yoğun televizyon ve basın reklamları aracılığıyla büyük harcamalar ve çok yüksek faiz maliyetleri karşılığında mevduat toplamaya çalıştığı anlatılıyor . Eylül 1981 ayından itibaren de Banker Kastelli Menkul Değerler Ticaret A. ) olup , bunların karşılığında daha çok , nakit yerine vadeli çekler alınmıştır . Yüzde 43 faizle pazarlanan mevduat sertifikalarının bankaya maliyeti ise yüzde 53'tür . Ancak , söz konusu sertifikaların kredili satıldığı , stopajının yatırıldığı , mevduat munzam karşılığı ve disponibilite ( bankaların , bilançolarının pasifinde yer alan ve öz kaynaklar dışında kalan kalemlerin belirli bir oranında kasalarında devlet kağıdı olarak tutmak zorunda oldukları değerler . Örneğin , toplanan mevduatların yüzde 5'i gibi ) yükümlülüğü de nazara alınacak olursa , işletme giderleri hariç , faiz maliyeti yüzde 100'e yaklaşmıştır ! Buna karşılık , çok yüksek maliyetle elde edilen kaynaklar en kısa sürede ve rantabl ( verimli ) bir şekilde krediye dönüşememiştir . Ayrıca , yaratılan kaynağın bir bölümü de bankanın . . . yönetimini elinde bulunduran Has Grubu'na dahil firmalara , maliyetinin çok altında bir fiyatla kullandırılmıştır . Böylelikle , üzerinde titizlikle durulması gereken maliyet - randıman dengesi tamamen bankanın aleyhine dönmüştür . Adı geçen şirket ( Banker Kastelli ) kanalıyla pazarlanan mevduat sertifikalarının etkisiyle yükselmiş bulunan banka mevduatı da , Banker Kastelli'nin Haziran 1982 ayında yurtdışına gitmesinden sonra sürekli olarak düşüş göstermiştir . Raporun bu bölümünde anlatılan usulsüzlüklerin özeti şu : Genel Müdürlüğünü Özer Uçuran Çiller'in yaptığı İstanbul Bankası'nın yönetimi , bankaya yaklaşık yüzde 100 faiz ve gider maliyeti yükleyen mevduatları yüzde 40'lar dolayında bir faizle pazarlamıştır ! MERKEZ BANKASI - SPOR KULÜBÜ HATTI Raporda , bu işlemler sonunda mevduat çekilişlerini kendi olanakları ile karşılayamayan bankaya , 39 Sayılı Kanun Hükmünde Kararname uyarınca Merkez Bankası'nca iştira kredisi açıldığı anlatılıyor . Merkez Bankası'nca 22 Haziran 1982'den 17 Kasım 1982'ye kadar geçen yaklaşık 4,5 aylık sürede İstanbul Bankası'na 11 milyar 800 milyon liralık iştira ( satın alma ) kredisi açıldığı vurgulanıyor . Ancak , İstanbul Bankası yönetimi , Merkez Bankası'ndan alınan kredileri de usulsüz kullanıyor . Raporu okumayı sürdürelim : Merkez Bankası'ndan söz konusu devrede alınan 11 milyar 800 milyon liralık mali yardımın 6 milyar 954 milyon 193 bin lirası mevduat azalışları , 2 milyar 622 milyon 190 bin lirası krediler , kalan 2 milyar 223 milyon 617 bin lirası ise reklam , gayrimenkul alımı , personel giderleri , vergiler , prefinansman ve teminat mektubu tazminleri ve spor kulüplerine ödemelerde kullanılmıştır . Aynı şekilde 22 Haziran 1982 ile 23 Kasım 1983 tarihleri arasındaki devreyi ele aldığımızda ; başlangıçta 40 milyar 437 milyon lira olan bankanın toplam mevduatı , devre sonunda 25 milyar 253 milyon lira azalarak 13 milyar 184 milyon liraya inmiştir . Buna karşılık , söz konusu tarihler arasında İstanbul Bankası'na , mevduat çekilişlerinde kullanılmak üzere Merkez Bankası'nca verilen paralar yaklaşık 44 milyar liradır . Bu rakamlar , mevduat çekilişlerinde kullanılmak üzere verilen kaynakların başka ödemelerde de kullanıldığını açıkça göstermektedir ! Rapora göre , Özer Uçuran Çiller'in başında bulunduğu İstanbul Bankası yönetimi , Merkez Bankası'ndan , tasarruf sahiplerinin mevduat çekilişlerini karşılamak için 44 milyar lira ayarlıyor , ancak bu paralar , yasalara aykırı olarak spor kulüplerinin de aralarında bulunduğu bir yerlere pompalanıyor ! ÖZER ÇİLLER KAPIMDA BEKLERDİ Raporda , Banker Kastelli'ye kullandırılan kredilerin , Bankalar Yasası'na aykırı olarak , İstanbul Bankası'nın ödenmiş sermayesi ve ihtiyat akçeleri toplamını aştığına da dikkat çekiliyor . Raporun bu bölümünün özeti , 1994 yılının sonbaharında Cumhuriyet Gazetesi'nde yayımlanınca Banker Kastelli telefonla aradı . Yaklaşık bir saat süreyle o günleri anlattıktan sonra , hiçbir usulsüz işlemi olmadığını , ancak büyük haksızlıklara hedef olduğunu öne sürdü . Kızgınlığını dile getiren , ancak buraya yansıtmanın doğru olmayacağını düşündüğüm üçüncü kişilere yönelik kimi hakaretlerin ardından sordu : Özer Çiller kim oluyormuş kardeşim ! Başbakan'ın eşi diyecek oldum , köpürdü : Özer , o yıllarda para alabilmek için benim kapımda beklerdi ! 1980'lerde Cüneyt Arkın gibi ünlü film yıldızlarını televizyon reklamlarında oynatan ve tınısı kulaklarımızdan silinmemiş olan Banker Kastelliiii , Banker Kastelliii şarkısı söyleten Abidin Cevher Özden , soygun yapan herkes itibar görürken , kendisinin haksız yere süründürüldüğünü anlattıktan sonra ekledi : Banker Kastelli yine ayakta . Tekrar geliyorum ve hesap soracağım ! Hesap verecekler düşünsün deyip geçelim . . . Onur Arı , Cemalettin Yüksel ve İsmail H . Karakaya tarafından kaleme alınan raporun devam edilen bölümünde , daha önceki raporu kaleme alan Mustafa Tosun'un belirlemelerine koşut olarak , Genel Müdür Özer Uçuran Çiller ile Yönetim Kurulu Başkanı ve murahhas üye Mete Hasoğlu'nun sahibi ya da ortağı bulundukları şirketlere , usulsüz olarak aktarılan krediler anlatılıyor . Piyasa koşullarının çok altında , örneğin 5 yıl geri ödemesiz şartlar ve yüzde 10 gibi sembolik faizlerle kullandırılan bu kredilerin , kredi hesaplarında da gösterilmeyerek saklandığı anlatılan raporda , Has Grubu'na ait bazı şirketlerin hisse senetlerinin değerinin üzerinde İstanbul Bankası'na satın aldırıldığına dikkat çekiliyor . Usulsüz kredi işlemlerinde kullanılan aynı adresteki şirketlerin birisine Tansu Çiller'in de ortak olduğunu anımsatalım ve raporu okumaya devam edelim : Değinmek istediğimiz bir diğer husus da , Bankalar Kanunu'nun 41 . maddesine aykırı olarak banka eski genel müdürü Özer U . Çiller ile murahhas üye Mete Hasoğlu'nun , menfaat rabıtası ( çıkar ilişkisi ) ile bağlı bulundukları şirketlere çok büyük miktarlarda kredi açılması ve kullandırılmasıdır . . . İstanbul Bankası'nca söz konusu maddenin hilafına kredi kullandırılan , Özer U . Çiller ile Mete Hasoğlu'nun menfaat rabıtası ile bağlı bulunduğu şirketler şunlardır ; İ. İntertrans Nakliyat A. , B. Beynelmilel Müh. ve Taah . A. , Marmin Madencilik A. , Marhas Holding A. , Martur Turizm A. , Serfin Sermaye ve Finansman A. , Mareks Gıda A. , Uzun Endüstri Ürünleri A. Adı geçen şahısların banka kaynaklarını kendi kişisel çıkarları için kullandıklarını gösteren söz konusu firmalara ait kredilerin toplamI , 30 Kasım 1982 tarihi itibarıyla 2 milyar 125 milyon 971 bin 11 liraya ulaşmıştır ! PARALARI ÇİLLER'E VERDİM Raporun bu bölümünde ilginç bir teslimat işi anlatılıyor . Mehmet Unhan adlı banka personeli , bankanın kredili müşterilerinden Vinlex A. Bu tür işlemlerin zaman zaman yapıldığının anlaşıldığına dikkat çekiliyor . Özer U . Çiller bu paraları ne yapıyor ? İşte orası belli değil . Müfettişler , bu paranın Özer U . Çiller'de nasıl kaybolduğunu , şu özlü tümceyle ortaya koyuyorlar : Bu durum , Geçici Yönetim Kurulu raporunda da ifade edilmekte olup , banka genel müdürü Özer U . Çiller'e ulaşan ve kayıtlara geçmeyen paraların nerelere harcandığı bilinmemektedir ! Yani , Özer U . Çiller'e teslim edilen bu paralar konusunda , spor kulüplerine bağış gibisinden bile bir kayıt yok ! Müfettişlere verdiği ifadeyle bankada müstahdem olduğu izlenimi veren Mehmet Unhan , sorulan sorulara elinden geldiğince yanıt vermeye çalışmış . Kendi el yazısıyla verdiği ifadelerden birini , yazım yanlışlarına müdahale etmeden aşağıya alıyorum : Bankalar Yeminli Başmurakıpı Mustafa Tosun tarafindan sorulan İstanbul sübesı Karaköy sübasından ViniyEsX Sanayı ve T. sorusuna ilişkin cevabım aşağıdadır Çeki genel müdürüm Özer U . Çıllerden aldım ve parayı çekincek Ayni gün kendısına ( Çiller'e ) teslım itdım . . . Unhan , diğer ifadesinde , benzer işlemleri devamlı yapıp , paraları Özer U . Çiller'e teslim ettiğini anlatıyor . Yukarıda tırnak içinde verilen bölümde dizgi yanlışı yapıldığı sanılmasın . Unhan'ın aynen aktardığımız kendi el yazısıyla verdiği ifadesi , genel müdür Özer U . Çiller'in , raporlara göre kayıtlara geçirmediği paraların tahsilatını kimlerle yaptığının örneğidir . DOKTORLAR DAVASI Barış Davası , Dilekçe Davası , Doktorlar Davası . . . Türk aydınının Tanzimatla başlayan yüz elli yıllık özgürlük ve insan hakları yürüyüşünde , dar bir geçitten geçerken bıraktığı ayak izleri bunlar . Barış ve Dilekçe Davaları tüm ayrıntıları ile yayımlandı . Dilekçe Davası'na konu olan Türkiye'de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler başlığı ile Cumhurbaşkanlığı ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlıklarına sunulan dilekçe , bu dilekçeyi imzalayan 1300 kişinin ad dizelgesi ile birlikte kitapçık olarak bile yayımlandı . Doktorlar Davası konusunda ise kamuoyunun yeterli bilgisi olmadığını sanıyorum . Doktorlar Davası Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi'nin ölüm cezasına karşı olduğunu bildiren bir başvurusu için açıldı . Sulh Hukuk Mahkemesi'nde açılan bu davada Merkez Konseyi üyelerinin görevden alınıp yerlerine başkalarının getirilmesi öngörülüyor . 43 yılını insan sağlığı ve insanları yaşatma mesleği olan hekimlikte geçiren bir kişi olarak , bu konuda düşündüklerimi açıklamayı zorunlu gördüm . Önce , Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi'nin , mahkeme dosyasında bulunan başvuru yazısını aynen alıyorum : Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi 28. 1 - İdam bir bakıma , cezadan çok ilkel bir intikam duygusunun tatminidir . Kutsal olan hayat kavramına ters düşer . Bu nedenle gelişmiş olan toplumlar idam cezasını yasalarından çıkarmaktadır . Hekimlik mesleğinin temel ahlak kurallarından birincisi insanları yaşatmak olduğuna göre , hekimlerin de hayatı sona erdirecek olan her eyleme karşı olması doğaldır . 2 - Yürürlükteki yasalarımız hekimlere , idam cezasının uygulanmasında görev vermektedir . Bu konuyu tartışan meslek kuruluşlarının görüşü bu uygulamanın tıp meslek ahlakına aykırı olduğudur . Hekim bir öldürme işleminde yer almamalı ve bir ölüm olgusunun izin vereni ve sonucun pasif bir bekleyicisi durumunda olmamalıdır . Dünya Tabipleri Birliği de 1981 yılında toplanan 34 . Asamblesinde hekimlerin , ölüm cezasının uygulanmasında görev almalarının meslek ahlakına aykırı olduğu konusunda bir bildiriyi kabul etmiştir . Kan davasının güdülebildiği bir toplumda yaşayanlar , kültürlerinin baskısı ile idam cezasının savunucusu olabilirler . Türkiye çağdaş uygarlık düzeyinde en ileri aşamada olmaya kararlı bir ülke olduğuna göre , milletvekillerimizin geleneksel baskıların etkisinden kurtularak ölüm cezasını yasalarımızdan çıkarmalarını ve Cumhurbaşkanımızın da bu gelişmeyi desteklemesini diliyoruz ve bekliyoruz . Ben de ölüme karşıyım . İşim bu . Duygularım bu . İnancım bu . Ölüme karşı olduğum kadar öldürmeye , savaşa , işkenceye , insan onurunu kıran , insanı insan değerinden aşağı gören her davranışa da karşıyım . Ölüm cezası kişiyi sadece öldürmek değildir . Ölüm cezası işkencedir . Karar dan İnfaz a ve İnfaz ın başından Gerçek Ölüm e , Biyolojik Ölüm e kadar süren bir işkenceler zinciridir . İşkence insanlık suçudur . Ölüm cezası da insanlık suçudur . Ölüm cezası da insanlık suçudur . Öldüren için onur kırıcıdır . Öldüren için insanlık suçudur . Yargıç , yasa uygulayıcı olarak ölüm cezası vermek zorunda kalabilir . Ama , her infaz toplum için onur kırıcı olmuyor mu ? Ölüm cezası özerine düşüncelerim beni hekim olarak , insan olarak Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi'nin bu konudaki düşünceleri ile aynı çizgide buluşturuyor . Kaldı ki ben bir de Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi Onur Kurulu üyesiyim . Buraya , köşemde oturup ahkam kesmek için seçilmedim herhalde . Onur Kurulu'na seçilmiş olmamın bana bir sorumluluk yüklediğinin bilincindeyim . Bu sorumluluk bilinci ile Merkez Konseyi'nin başvurusunu dikkatle okudum . Her sözcüğüne katılıyorum ve altına imzamı atıyorum . Hekim olarak hiçbir suç unsuru görmediğimi belirterek . . . Cumhuriyet , 24 Ocak 1986 . DOKTORLAR DAVASI başlıklı haber üzerine Hüsnü Göksel hakkında da dava açıldı . Buna ilişkin olarak gazetelerde yer alan haberler şöyleydi : PROF. GÖKSEL İFADE VERDİ ANKARA , ( Cumhuriyet Bürosu ) - Gazetemizde yayımlanan Doktorlar Davası başlıklı yazısından ötürü hakkında İstanbul Basın Savcılığı tarafından soruşturma açılan Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi üyesi Prof. Dr. Hüsnü Göksel , Ankara Basın Savcılığı'nda dön ifade verdi . Prof. Dr. Hüsnü Göksel'in 24 Ocak 1986 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısı ile , hakkında ceza davası açılan bir konuda dava dosyasında gizli olan bilgiyi açıkladığı ve yargıca etkide bulunduğu ileri sürülüyor . İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nın talimatı üzerine dün ifadesi alınan Hüsnü Göksel , yazısının gazetede yayımlandığı sırada TTB Merkez Konseyi üyeleri hakkında yalnız hukuk davası açıldığını , ceza davasının ise daha sonra açıldığını belirterek , Yazımda ceza davasından hiç söz edilmediği gibi , o zaman ceza davasının açılıp açılmayacağı konusunda da bilgim yoktu . Benim yazım yazıldığı zaman Sulh Hukuk Mahkemesi'nde dava açılmıştı ve ilk duruşması yapılmıştı . Böylece dava aleniyete dökülmüştü . Bu nedenle suç unsuru oluşmadığı kanısındayım . Yazımda ceza davası hakimini etkileyecek hiçbir düşünce de yoktur şeklinde konuştu . Hüsnü Göksel , İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'ndan gelen talimat yazısında yalnızca ceza davasından söz edildiğini , hukuk davasından ise bahsedilmediğini söyledi . Halen yürürlükte bulunan Basın Yasası uyarınca , henüz görülmekte olan ceza davalarına ilişkin olarak basın yoluyla işlenen suçlardan ötürü ceza davası açılması öngörülüyor . Cumhuriyet , 28 Mart 1986 . PROF. GÖKSEL'İN SORGULAMASI YAPILDI Ankara , ( Cumhuriyet Bürosu ) - Gazetemizde yayımlanan bir yazısı ile süren bir ceza davasıyla ilgili adli sırrı açıkladığı gerekçesiyle hakkında dava açılan Türk Tabipler Birliği Merkez Konseyi üyesi Prof. Dr. Hüsnü Göksel'in sorgulaması yapıldı . Hüsnü Göksel sorgusunda , Ölüm cezasına karşı olmamın şu veya bu vesilelerle dava konusu olmasını üzüntü ile karşılıyorum dedi . Hüsnü Göksel'in gazetemizde 24 Ocak 1986 tarihinde yayımlanan Doktorlar Davası başlıklı yazısıyla TTB Merkez Konseyi üyeleri hakkında açılan ceza davasında , dava konusu olan ölüm cezalarına karşı çıkan bildiriyi açıklayarak , yargıca etki ettiği gerekçesiyle Yazı İşleri Müdürümüz Okay Gönensin ile birlikte hakkında İstanbul 2 . Asliye Ceza Mahkemesi'nde dava açılmıştı . Ankara 2 . Asliye Ceza Mahkemesi'nde dön talimat uyarınca sorgulaması yapılan Hüsnü Göksel , yargılamasına gerekçe olarak gösterilen dilekçenin hem dergilerde hem de gazetelerde daha önce yayımlandığını belirterek , Ben yazımı Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi'nde bu bildiriyi yayımlayan TTB Merkez Konseyi üyeleri aleyhine açılan davanın ilk duruşmasından sonra yazdım . Henüz ceza davası açılmamıştı ya da benim haberim yoktu dedi . Gazete ve dergilerdeki yayımlarla , Asliye Hukuk Mahkemesi'ndeki duruşma ile bildirinin gizliliğinin kalmadığını da öne süren Göksel , Bu durumda ne gizli bir belgeyi açıklamak , ne de ceza davası açılmış olan bir mahkemede yargıca etki yapmak söz konusu olamaz şeklinde konuştu . Doktorlar Davası başlıklı yazıyla ilgili olarak Yazı İşleri Müdürümüz Okay Gönensin ile Hüsnü Göksel'in 5680 sayılı Basın Yasası'nın 30 maddesine aykırı davranarak adli sır olarak belirtilen belgeyi açıkladıkları iddiasıyla 1 - 6 ay arasında hapis , 15 bin liradan 150 bin liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılmaları isteniyor . Cumhuriyet , 18 Haziran 1986 . Not : Bu dava takipsizlik kararıyla döşmöştör . H . G . TV'DE EVREN Cumhurbaşkanı Sayın Evren ile benim benzer yönlerimiz var . Örneğin ikimiz de konuşmayı çok seviyoruz . Ben konuşmaktan çok hoşlanırım . Bu çok konuşma huyum , başka deyişle konuşmayı çok sevmem , arkadaşlarım , eşim dostum arasında şaka konusu olur . Buna karşılık , çok yakınım olmayan tanıdıklarım , diyelim öğrencilerim , benim bu olumsuz özelliğimi bilmezler . Çünkü üniversite kürsüsünde ders vermeye başladığım 1955 yılından beri hiçbir dersime hazırlıksız çıkmadım . Daha geçenlerde ayrıldığım , öğretmenlik mesleğimin son gönlerinde bile , yıllar yılı içinde yoğrulduğum , yıllar yılı ellerimde yoğurduğum konulardaki son derslerime ilk derslerimin titizliği ile hazırlanarak girdim . Sanmam ki öğrencilerim anlattıklarımda ne bir sözcük eksik , ne de bir sözcük fazla bulmuş olsunlar . Bu titizliğimin temelinde öğrencilerime duyduğum saygı yatar . Öğrencilerim olmasa ben öğretmen olamazdım ki . Derslerimde , seminerlerimde , konferanslarımdaki bu titizliğime karşılık özel yaşamımda ağzımdan çok gereksiz sözcükler çıktığını da bilirim . Sayın Cumhurbaşkanının da programlı konuşmalarını titizlikle hazırladığından hiç kuşum yok . Örneğin bu yıl ki Yeni Yıl Mesajı ciddi bir devlet adamı konuşmasına örnek olarak gösterilebilir . Benim ülkemde , benim Cumhurbaşkanımın böyle bir konuşma yapmasını kıvançla karşılamıştım . Fakat , Cumhurbaşkanı da benim gibi bir insan . Konuşmayı seven bir insan . Duyduğuma göre özel yaşamında çok hoşsohbet miş . Bu , doğal , hem de çok gerekli bugünün dünyasında . Bu özelliği hazırlıksız konuşmalarında da belli oluyor ve benim gibi o sırada söylenmemesi gereken sözcükler de ağzından çıkıveriyor . Bu da doğal . Bana ters gelen , bu sözcüklerin TRT haber yayınlarında verilmesi . Bu konuda birkaç örnek vereyim : 12 Eylülden sonraki ilk zamanlarda idi . Sayın Evren Devlet Başkanı ve Milli Güvenlik Konseyi Başkanı idi . Şimdi , içeriğini tümüyle unuttuğum bir konuşmasında Şeriatın kestiği parmak acımaz deyimini kullandı . Bunu radyo haberlerinde duydum . İçim burkuldu . Atatürk'ün laik Türkiye Cumhuriyetinde , bir meydan konuşmasında , Devlet Başkanının , bir deyim bile olsa , şeriattan söz etmesi ağı gibi aktı içime . O günkü konuyu unuttum , ama bu sözleri unutamadım . Nasıl unuturum , ben Cumhuriyet çocuğuyum . Özel bir konuşmada kullanmış olsa hiç yadırgamam elbet . Belki ayrımına bile varmam böyle bir deyim kullandığının . Aklımda da kalmaz . Ama TRT'den yayınlanınca unutulmuyor . Neleri neleri kesip , nelere nelere ambargo koyan TRT kesemez miydi bu tümceyi , çıkaramaz mıydı haber bülteninden ? O zaman bu deyim konuşulduğu meydanın uğultusunda erir giderdi . Her neyse , oldu bir kez . Sayın Evren bir meydan konuşmasında da Beni öldüreceklermiş . Kulağımıza geliyor . Onun için sizleri böyle uzak tutuyorlar . Ben eminim ki öyle bir şey olursa siz onları tükürükle boğarsınız dedi . Biliyorum , bu da bir deyim . Sayın Evren bunu içtenlikle , halkın kendisine olan sevgisini bildiğini belirtmek için söyledi . Bunu da biliyorum . Ama meydan kalabalığının bir suikastçıyı tükürükle boğmasına linç denir ve linç hukuk devletinde Devlet Başkanı tarafından bir ceza yöntemi olarak söz konusu edilemez . TRT bu tümceyi de haber bültenine almamalıydı . Gandi'yi anımsıyorum . Ölürken kendisini yaralayan adamı yakalayanlara Aman , canını yakmayın demişti . Başka bir örnek de ölüm cezası konusunda ağzından kaçan bir tümce . Asmayalım da , ömürlerinin sonuna kadar besleyelim mi bunları demişti . Ölüm cezası konusundaki bir açıkoturumda bir hukukçu , ölüm cezasının hukuktaki yerini , tarihini , geçirdiği evreleri , ölüm cezasını destekleyenlerin düşünceleri ile , karşı tezi tutanların düşüncelerini bilimsel yöntemlerle karşılaştırıp , irdelerken Asmayalım da besleyelim mi sözünün dünyada ilk kez söylendiğini belirtti . Bunun söylendiği gönlerde ben de bir yazımda İnsan yaşamı birkaç çuval unla tartılamayacak kadar onurludur , değerlidir demiştim . Bugün düşünüyorum da bu sözlerin Sayın Cumhurbaşkanının gerçek düşüncesi olduğuna olasılık veremiyorum . Nasıl verebilirim ki ? O , tüm Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının Cumhurbaşkanı , benim Cumhurbaşkanım , sizin Cumhurbaşkanınız , sevdiklerinin , çocuklarının , torunlarının Cumhurbaşkanı olduğu kadar , idam hükümlüleri nin de Cumhurbaşkanı , onların sevdiklerinin , onların çocuklarının , onların torunlarının da Cumhurbaşkanıdır . Başka bir örnek : 15 Mayıs 1984 günü , yurtseverliğimizin hiç kimsenin yurtseverliğinden aşağı olmadığına , başka bir deyişle , hiç kimsenin yurtseverliğinin bizim yurtseverliğimizden üstün olamayacağına inanan Türk aydınları olarak , toplumumuza , halkımıza , ulusumuza karşı olan görev ve yükümlülüğümüzün bilinci ile hazırladığımız Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler başlıklı dilekçemizi Cumhurbaşkanlığı makamına sunduk . Üç dört gön sonra Sayın Evren yine bir meydan konuşmasında Ne yapayım böyle aydını , Vahdettin de aydındı , ama vatan haini idi dedi . Bunun özerine soruşturmalar başladı , 59 kişi için dava açıldı . Askeri savcı dilekçemizde herhalde vatan hainliği bulamamıştı ki 2969 sayılı yasaya aykırılık suçu ile yürüttü soruşturmalarını . Bu suç unsurunu da saptayamayınca dava 1402 sayılı sıkıyönetim yasasına uyan Bildiri Dağıtma suçlaması ile açıldı . Pekiyi , ne oldu bu vatan hainliği suçlaması ? TRT bu konuşmayı verirken , bizlerin Vahdettin'in vatan hainliği ile benzerlik çağrışımı veren tümceyi çıkarsa idi , bu suçlama da o meydan uğultusu içinde buharlaşıp unutulurdu . Ama ne oldu ? TRT bu benzetmeyi haber bültenine alınca milyonlarca dinleyiciye ve seyirciye ulaşan bu mesaj TRT'nin arşivine girdiği gibi , sanıkların savunmaları ile tutanaklara da geçti , Türk demokrasi tarihine mal oldu . Ne vardı bunu yapacak sanki ? Geçenlerde Sayın Evren yine bir meydan konuşmasında Ben hakkımda söylenenlere , eleştirilere aldırmam . Ama hakaret edilirse o başka gibi tam aklımda kalmayan bir tümce sarf etti . O gönlerde Cumhurbaşkanını küçük düşürmek savı ile Cumhuriyet Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Okay Gönensin ve yazar İlhan Selçuk hakkında dava açılmıştı . Bu tümcenin , görülmekte olan bir davayı etkileyebileceği endişesi ve bunun Anayasaya aykırılığı düşüncesi istemeyerek akıllara geldi . TRT bu tümceyi haber bültenine almasaydı böyle bir düşünce uyanmayacaktı . TRT'nin , olmasa daha iyi olur tümceleri kesmeden haber bültenlerine geçirmesi yanında bir işgüzarlığı daha dikkati çekiyor . Bu da Sayın Cumhurbaşkanının özel merakını gidermek için yaptığı gezintilerin inceleme olarak nitelendirilmesidir . Örneğin , Cumhurbaşkanı Kenan Evren Antalya Müzesi'nde incelemelerde bulundu diye bir haber geçiliyor . Sayın Cumhurbaşkanının arkeoloji ile fazla ilgili olduğunu sanmıyorum . Öyle olsaydı zaten şimdiye kadar Antalya Müzesi'ni çoktan incelemiş olurdu . Herhangi sade bir yurttaş gibi , Sayın Cumhurbaşkanı da Antalya'ya gittiğinde merak edip müzeyi gezmiş . Sayın Evren yerine , diyelim Fransa Cumhurbaşkanı Antalya'ya gittiğinde müzeyi de gezse incelemeler mi yapmış olur ? Bunun gibi yine , örneğin , bir özel sektörün et kuruluşunu geziyor Cumhurbaşkanı . TRT bunu Cumhurbaşkanının incelemeleri olarak ekrana yansıtıyor . Oysa etleri , sucukları incelemek Sağlık Müdürlüğü ile Veteriner Müdürlüğü'nün görevidir . Koca Devlet Başkanı ne diye sucukları incelesin ? Olsa olsa , o da benim gibi merak ettiği için gezer böyle bir kuruluşu . Gerçekten , ben de merak ederim , ben de fırsat bulsam gezerim böyle yerleri , ama inceleyemem . En azından birikimim olmayan bir konuda inceleme yapma yetki ve yeteneğinde görmem kendimi . Eminim TRT'nin bu işgüzarlıklarından Sayın Cumhurbaşkanı da hoşlanmıyordur . Cumhuriyet , 2 Mayıs 1986 . KORKUDAN KURTULMA ÖZGÜRLÜĞÜ Aydınlar Dilekçesi olayı , Türk aydınının yüz elli yıldır süregelen çileli yürüyüşünün , kahırlı yürüyüşünün günümüzdeki adımlarından biridir . Bu kahırlı yürüyüş daha yıllarca sürüp gidecek . Cumhuriyet,15 Eylül 1985 İnsan Hakları Evrensel Bildirisi - 1948 Durum Cumhurbaşkanına da duyurulmuştu , bilmem sonuç ne oldu ? İzindeyiz Atatürk'üm , İzindeyiz . Dilimizden hiç düşmüyor izinde oluşumuz . Senin yolunu gerçekten izliyoruz . Adım adım , hiç sapmadan ve bilinçli . Senin bir ulus yaratıp , o ulusa bir vatan armağan ettiğin , Karaoğlan Çarşısı'nda Kuvayi Milliye kalpaklı subayların , dolaklı askerlerinin dolaştığı Ankara'dan ; Ziraat Mektebi'nde tarih yaratan askeri planlarını yaptığın Ankara'dan ; sırtında Anafartalar'da başlayıp meydan savaşlarından geçirdiğin askerliğin olduğu halde düşman Polatlı'ya kadar gelmişken bile millete güveninin , millete saygının simgesi olarak Millet Meclisinin varlığını koruduğun Ankara'dan ; Çankaya sırtlarında cumhuriyeti kurduğun , on yılda on beş milyon genç yarattığın , bu ulusa yaraşır gördüğün devrimleri peş peşe sıraladığın Ankara'dan kalktık , izinde yürüyoruz . Bilinçli olarak , planlı olarak yürüyoruz . Senden korka korka yürüyoruz . Ankara'dan Sivas'a , Sivas'tan Erzurum'a , Erzurum'dan Amasya'ya , Amasya'dan Samsun'a , oradan Bandırma vapuruna binip İstanbul'a gideceğiz . Senin yolunda ve senin izinde . Ve İstanbul'da bizi bekleyen Büyük Hakan , Osmanlılık , Makam - ı Saltanat , Makam - ı Hilafet . . . Sevgili Atatürk'üm , ben senin , Mustafa Kemal'ler yirmi yaşına geliyor diye sevindiğin , kıvandığın , güvendiğin kuşağın çocuğuyum . Ömrümce seni sevdim , sana inandım , sana bağlı kaldım . Ne yaptımsa seni severek , sana inanarak , sana güvenerek , en önemlisi , senden göç alarak yaptım . Bugün ölümünün kırk sekizinci yılında sana veda ediyorum . Senden ayrılıyorum , senden kopuyorum bu 10 Kasım'da . Bundan sonra yazılarımda , konuşmalarımda senden alıntı yapmayacağım . Davranışlarımda , eylemlerimde seni yanıma almayacağım . Bundan sonra sensiz olacağım . Sen bana kendini emanet etmedin . Sen bana , benim gibi bugün hala 20 yaşında olan Mustafa Kemal'lere , Cumhuriyeti emanet ettin , laik Türkiye Cumhuriyeti'ni . Ona sahip çıkacağım . O , benim Cumhuriyetim , benim laik Türkiye Cumhuriyetim . Ona sensiz , senden göç almadan , senin gölgene sığınmadan sahip çıkacağım , koruyacağım onu . Senin yola çıkarken söylediğin gibi : Dağ başını duman almış . . . . . Cumhuriyet , 10 Kasım 1986 . GÜNDEMİMİZ DEMOKRASİ Demokrasi hiç çıkmamalı gündemimizden . Çünkü demokrasi insan olma onuruna dayanır . Demokrasinin korunması , insan olma onurunun korunması demektir . Bunları korumak için de her gün savaşım vermek gerekir . Yoksa , demokrasi bir kez kazanılınca kutuya konup saklanacak bir mücevher değildir . O , bir canlı organizma gibidir . Yaşamını sağlıklı sürdürebilmesi için gerekli ortam her gön sağlanmalıdır . Aşk gibidir , sevda gibidir bir bakıma da . Sürekliliği için her gün ölesiye sevmek gerekir . Demokrasiye inananlar , demokrasiye aşık olanlar her gün verdikleri savaşımla kendilerinin insan olma onurunu korurken , demokrasi bilincine varmamış olanlarla demokrasiye karşı olanların da insan olma onurunu korumuş olurlar . Bugün demokrasinin hiç değişmeyecek gibi , sapasağlam kök salmış görüldüğü ülkelerde bile , onu yaşatmak için her gön savaşım veren , demokrasiyi bir an bile gündemden çıkarmayan insanlar olmasa , o sapasağlam görünen demokrasi kısa süre içinde çöker gider . Değişik yollardan iktidara gelen bir kişi , bir grup , bir zümre , hatta parlamento çoğunluğu kendisinde olağanüstü göçler görür . Eline geçen gücü gittikçe büyütür . Sonunda Kudret Sarhoşluğu na kapılır . Her şeyin en iyisini kendisi düşünüyor , kendisi yapıyor sanır . Buna inanır . Çevresindeki dalkavuklar , korkunun tutsağı Kul Aydınlar , bilinçsiz meydan kalabalıkları bu inancı daha da güçlendirir . Böylece totaliter idareler , diktatörler doğar . Özellikle , toplumun bunalıma düştüğü , umut ışıklarının sündüğü , ülkede otorite boşluğu yaratıldığı dönemlerde halk , kendi oyu ile , demokrasi karşıtı göçleri iktidara getirir . Böylece antidemokratik parlamentolar , zümre diktatoryası ve nihayet bunun içinden bir Güçlü Adam çıkıverir . Her gön , halk iradesi ile geldiğini , meşruluğunu iddia edip bir güdümlü demokrasi kurar . Oysa , güdümlü demokrasiyi , vesayet demokrasisini kuran göç , onu sürdürmeye yetmez , meşru olmayan baskı rejimine dönüşür . İşte bunun için demokrasi , gündemimizden hiç çıkmamalıdır . Demokrasinin sağlamlığı , tasalluttan korunabilme gücü , toplumun bütün katmanlarına kök salabilmesi ile orantılıdır . Bu nedenle demokrasi için her gön savaşım verenlerin bir görevi de onun yaşayabileceği , toplumun bütün katmanlarına kök salabileceği iklimi yaratmak , bu iklimi yaşatmaktır . Demokrasi ancak bir yaşam biçimi , bir kültür , bir terbiye olarak topluma yerleştirilirse kaybetmek tehlikesi de azalmış olur . İşte bunun için demokrasi , gündemimizden hiç çıkmamalıdır . Demokrasi kültürü , bir yaşam biçimi olarak hoşgörü ve uzlaşma rejimidir . Herkes ve özellikle de devleti yönetenler , kendileri gibi düşünmeyenlerin Vatan Haini olmadığı gerçeğini içlerine iyice sindirmelidirler . Vatan Hainliği , Kökü Dışarda Olmak , Aşırı Cereyanlar gibi gerekçelerle , ya da Bizim toplum yapımıza bol geliyor , içinde oynuyoruz gibi daraltmalarla demokrasiye keyfi biçimler verilemez . Demokrasi ya vardır , ya da yoktur . Geçiş Dönemi deyimi , henüz demokrasiye varılmadığı , yani demokrasinin olmadığı anlamını taşır . İşte bunun için demokrasi gündemimizden hiç çıkmamalıdır . Demokrasinin vazgeçilmez koşulları arasında meşruluğunda en ufak bir kuşku lekesi bulunmayan , yelpazesinin bütün kanatları tamamlanmış bir parlamento ile , parlamento dışı demokratik kuruluşların eksiksiz varlığı bulunur . Böyle eksiksiz bir demokrasi bile antidemokratik göçlerin çeşitli yöntemleri ile sürekli olarak kemirilir . Bu yöntemlerden biri halkın demokrasiden soğutulmasıdır . Bu kemirme her düzeydeki eğitim kurumlarına da sokulur . İşte bunun için demokrasi inancı topluma yayılıp , mal edilmeli , halk , idarenin kendisinin olduğu bilincine vardırılmalı ve işte bunun için demokrasi gündemimizden hiç çıkarılmamalıdır . Batı dünyası için Türkiye NATO'nun güneydoğu kanadında , eline verdikleri modası geçmiş silahlarla nöbet tutan bir ordudur . Demokrasi varmış , yokmuş onları ilgilendirmez . Yeter ki bir sızıntı çıkmasın . İslam dünyası içinde ise Türkiye , demokrasi savaşımı veren tek ülkedir . Öbür İslam ülkelerinin hepsinin totaliter idareleri vardır , halkın sesi çıkmaz , çıkamaz . Bu özelliği ile Türkiye İslam dünyasında bir ada gibidir . Hava meydanlarında Dost ve Kardeş Ülkelerin devlet adamlarının bizim devlet adamlarımızla şapur şupur öpüşmelerinin ne kadarı dost ve kardeşlik belirtisidir bilinmez . Bilinen onların hiçbirinin Türkiye'de demokrasinin güçlenmesini istemedikleridir . Çünkü Türkiye bugün İslam dünyası için bir misyon yüklenmiştir . Bu misyon İslam ülkelerinde demokrasi savaşımının önderliği misyonudur . Türkiye nasıl emperyalist ordulara karşı ilk özgürlük savaşını vererek mazlum milletlere önderlik etmişse , verdiği demokrasi savaşımı ile de mazlum halklara örnek olacaktır . Özgürlük gibi demokrasi de ne ithal edilir , ne de ihraç edilir . Her ülkenin halkı kendi savaşımını vererek , bedelini ödeyerek , sahip çıkarak demokrasiye kavuşur . Bu savaşım , korkudan kurtulmuş aydınların önderliğinde yapılabilir . Bu bakımdan demokratik ve laik bir Türkiye İslam dünyasının antidemokratik göçlerinin korkulu rüyasıdır . Zengin petrol kaynaklarında demokrasinin filizlenmesi batı dünyasının çıkarlarına da ters döşer . Böylece Türkiye'de demokrasi bir kıskaç içine alınmış olur . Bir taraftan petrodolarlar , bir taraftan da din sömürüsü bu kıskacı sıkıştırır durur . İşte bunun için de demokrasi , gündemimizden hiç , ama hiç çıkmamalıdır . Bilim ve Sanat , Ocak 1987 . BİR GÜN ELBET Barış bir ütopya . İnsanoğlu insanlığa yaklaştıkça yaklaşacak barışa . İnsanoğlu insanlaştıkça barış daha uzun , daha sürekli olacak . Bir zamanların dünyayı saran salgınları ile kırılırdı insanlar . O büyük salgınlar yok artık . Veba , kolera , çiçek salgınları ancak kitaplarda kaldı . Sifilis , tüberküloz , tifonun eski heybeti nerde ? Bu salgınlar , yüzyıllarca insanların korkulu rüyası olan bu hastalıklar da iki canlı arasında ; insanla mikroplar arasında bir savaş değil miydi ? İnsan bu hastalıkları yendi , bu savaşlardan kurtuldu ama yine de hastalıklar var dünyada . Doğa yasası bu çünkü , savaş , bir doğa yasası . Savaşa karşı olmak doğa ile savaşmak oluyor . İnsanoğlunun insanlık yolunda yürüyüşü doğaya karşı bir yürüyüş oluyor . Sürekli barış bu yürüyüşün sonunda bulunacak belki . Bunun için barış bir ütopya dedim . İnsanoğlu insanlık yolunda yürüdükçe doğanın gizleri çözülür birer birer . Bu gizler çözüldükçe gücü artar insanoğlunun . Bu göç , barış için de savaş için de kullanılabilir . Bu gücün savaş için kullanılması kolay yoldur , doğal yoldur . Çünkü yaşamanın doğası savaştır . Çünkü doğada savaş hep vardır . Çünkü canlılar arasındaki ilişkilerde doğal olan savaştır . Her yaratık gibi insanın doğasında da savaş vardır . Toplum yaşamında bu doğal savaş dürtüsünü körükleyen öğeler de bulunur . Ama canlılar arasında tek yaratık - sanırım - insandır ki bilinçli olarak savaş çıkarır , bilinçli olarak barış yapar . Yine canlılar arasında - sanırım - tek yaratık insandır ki , bilinçsiz olarak da savaşır . İnsanoğlu binlerce yıldır , daha güzel , daha mutlu , hatta kimi kez de sadece yaşamak ; ölmemek için savaşmak zorunda kaldı . Birey olarak doğa ile savaştı , başka canlılarla savaştı , toplumla savaştı . Toplum olarak başka toplumlarla da savaştı . Barışın uzun , sürekli olması için bireyin kendisi ile barışık , doğa ile barışık , çevresi ile barışık , toplumla barışık olması , barışıklıklar sağlaması gerekli önce . Sonra da barışı zedeleyen , savaşı körükleyen etkenlerin azaltılması , yok edilmesi gerekiyor . İnsanın kendisi ile , doğa ile , çevresi ile , toplumla barışıklığı İnsanlık Onuru genel başlığı altında , insanca yaşamak , insanca yaşayabilmek koşullarının varlığına bağlıdır . Bu koşullar can gövenliği , doğaya karşı , başka canlılara karşı , başka insanlara karşı can gövenliği , insan onuruna yaraşır yaşam dözeyi sağlayacak ekonomik olanak ve gövence , geniş anlamda İnsan Hakları , eğitim olanakları , fırsat eşitliği ve bunların hepsini Ara Maddesi olarak bir arada tutan Adalet ten oluşur . Adaletin olmadığı , insanın insanı , toplumun insanı , insanın toplumu sömördöğö bir ortamda , hukukun zedelendiği , adalet terazisinin saat olduğu yerde barış ancak yapay olarak vardır , ancak zor kullanılarak sağlanmaya çalışılır . Bu da savaş tohumlarının ekilip boy vereceği en uygun ortamı yaratır . Barışı tehlikeye sokan etkenlerden biri de yanlış eğitimdir . Binlerce yıldır savaşlarla bugüne gelen insanoğlu savaş yapmaya koşullanmıştır . Gelenek ve görenek bu koşullanma yönündedir . Eğitim de bu koşullanmaya uygun olarak programlanmıştır . Kahramanlık - ki bu ölmek ya da öldürmek anlamına gelir - övgü ve onur kaynağıdır . Daha çocuk yaşta , beyinler savaş , kahramanlık öyküleri ile yıkanmaya başlar . O kadar ki savaşa karşı olmak Vatan Hainliği ile eş anlama getirilir . Bu değer ölçüsü savaşan iki taraf için de geçerlidir . Tarih , en azından okullarda okutulan tarih , genellikle kazananlara övgülerle doludur . Savaşta kazanmanın övgü kaynağı olduğu , onur kaynağı olduğu öğretilir okullarda . Savaş alanlarında ölenler kahramanca ya da korkakça ölürler kitaplarda ve sadece sayı ile gösterilirler . Din de sömürmüştür savaş içgüdüsünü . Cennetin kapıları savaşta açılır ardına kadar , barışta değil . Ve insanlar ölüme bilinçsiz , yıkanmış beyinleri ile giderler . Yenen ya da yenilen tarafa , ölenlere yengi ya da yenilgi ne getirmiştir ? Kimdir savaştan kazançlı çıkanlar ? Ölenler mi ? Yanmış , yıkılmış ülkeler mi ? Bu yıkıntılar arasından çıkmaya uğraşan , ekonomik göçleri kalmamış insanlar mı ? Kahramanlığın şan ve şerefi ölenlerin mi , kalanların mı olur ? Kimdir kazançlı çıkanlar ? Yıkanmış beyinleri ile kapıları kendilerine açılmış cennet düşüne koşanlar mı ? Şu İran - Irak savaşında cennetin kapıları hangi tarafın ölülerine açık acaba ? İki tarafın şehitleri omuz omuza gireceklerse cennet kapısından niye birbirlerine düşmandılar ? Savaştan kazançlı çıkanlar başka ülkeleri savaşa sokup , o savaştan ekonomik ve siyasal türlü çıkarları olan ve kendileri savaş dışı kalan ülkelerdir , silah endüstrileridir , kaçakçılardır , vurgunculardır , kendilerini savaş histerisine kaptıran ruh hastası liderlerdir . Bir tarafta ölüler , ölüler , sakatlar , sakatlar , yoksullar , yıkıntılar , yangın yerleri , yetimler , Babasız Evler , her yönü ile çöküntü , bu koşulların beslediği , hatta sakınılmaz kıldığı yeni savaş ortamı . Öte yanda planlarının gerçekleşmesi ile mutluluğa eren siyasetçiler , silah fabrikatörleri , kaçakçılar ve bunların oyununa gelmiş , göğüslerine takılan madalyalarla avunan askerler . . . En yüksek savaş madalyalarını , sonradan geri gönderen az asker mi gördük şu Kore ve Vietnam savaşlarından sonra . İnsanoğlu , insanlığa yaklaştıkça , sürekli barışa da yaklaşacak . İnsanlığa yaklaştıkça savaşın utanılacak bir şey olduğunun bilincine varacak . İnsanlığa yaklaştıkça kahramanlığın savaş yapmak değil , barışı korumak olduğunu öğrenecek . Öldürmenin değil , yaşatmanın insanlık olduğuna inanacak . İnsanoğlu insanlığa yaklaştıkça , mutluluğu savaşta değil , barışta arayacak . İnsanlığa yaklaştıkça savaş yanlıları ile savaşta çıkarı olanlarla savaşacak . Bir düşünelim savaş ekonomisini . Nedir bu savaş endüstrisine , savaş eğitimine harcanıp giden milyarlar ? Barış zamanında harcamalar yalnız parasal bir yok olup gitme sürecinde kalıyor . Ya savaşta ? Buna bir de insan kaybı ekleniyor . Binlerce , yüz binlerce , milyonlarca yok olup giden insan . Bir düşünelim savaş ekonomisinin barış ekonomisine kaydırıldığını . Bir düşünelim insanları öldürme yöntem ve araçlarına harcanan milyarların insanları yaşatma ekonomisine , insan mutluluğuna harcandığını , savaş bilimine değil barış bilimine , eğitime , sanata , insanları sevme sanatına aktarıldığını . Bir düşünelim savaş için , savaş endüstrisi için , savaş planları için çalışan beyinlerin barış için , barış endüstrisi için , barış planları için çalıştığını . Bir düşünelim savaşta toprak olan milyonlarca insan beyninin hayatta kaldığını , kendi mutluluğunu , insanların mutluluğunu düşündüğünü . Bir düşünelim insanın insan olduğunu . Bir düşünelim bu güzel dünyada her insana insanca bir yer bulunduğunu . Bir düşünelim savaş başlatmanın ahlaksızlık sayılacağı günü . Bir düşünelim barış içinde yaşamanın güzelliğini , mutluluğunu , onurunu . Düşünmek yetmiyor . Sadece düşünmekle barış sağlanamıyor . Dünya barışına giden yolun taşları , özgürlük savaşı verenlerin , barış için içtenlikle savaşıma girenlerin , kim bilir daha ne kadar süre çileleri ile döşenecek , gözyaşları ve kanları ile sulanacak ne yazık ki . Ama insanoğlu insanlığa yaklaştıkça sürekli barış da bir gön elbet tüm görkemi ile pırıl pırıl , apaydınlık belirecek ufukta . Atatürk ve 1986 Dünya Barış Yılı ( Birleşmiş Milletler Türk Derneği Yayınları : 13 ) BİR YUNANLI MESLEKTAŞA ÇAĞRI . . . Bir Yunanlı meslektaşıma sesleniyorum . Sevgi ile saygı ile sesleniyorum . Bir meslektaşımı arıyorum Yunanistan'da . Benim gibi barışı seven , insanları seven ve benim gibi bir tıp fakültesi profesörü olan meslektaşımı . Çocukları , torunları da olan , benim gibi . Benim gibi , öğrencileri , yurdunun dört bir yanında halkına hizmet veren , üniversite kürsülerini dolduran . Kıvanç duyan onların varlığından benim gibi , övünen onlarla , onların da kendisini sevdiklerine inanmış olan . Bir Yunanlı meslektaşıma sesleniyorum sevgi ile , saygı ile , içtenlikle ve diyorum ki : Biz aynı toprakların , aynı denizin , aynı iklimin çocuklarıyız . Eski uygarlıkların ortak sahibiyiz . Neden sevmeyelim birbirimizi , neden düşman görelim ? Geçmişi unutalım demiyorum , ama geçmişi iyi yorumlayalım diyorum . Ondan ders alalım , ortak dersimizi . Savaş iki taraf için de yıkımdır her zaman . Kime ne kazandırırsa kazandırsın , yine de yıkımdır . Savaş histerisine kapılıp , tehdit ve korku rüzgarları estirilmesi kimseye yarar sağlamaz . Bu coğrafi sıralamada Şinasi Nahit Berker'le bir söyleşimizden esinlendim DOĞUŞ KIZ yalnız sokak köpekleri özgürdür ve onlar vurulurlar . Bahçe girişinde bağlı olan Köpekinsan da olmasa , artık iyice köhneleşmiş evde yaşayanlar olduğu fark edilmeyecek . Sınırsızca , geriye doğru uzanan bir bahçe bu . Caddeden kendini çok eski , iki katlı bir yapıyla gizleyen , bir zamanlar özenle bakılmış olduğu yine de belli belirsiz hissedilen harap bir bahçe . Benden başka kimse buraya girmez . Tanrı bile . Ama biliyorum , penceredeki Kadıncadı perdenin bir ucunu aralamış , gözlerini başımın tam orta yerine dikmiş , kıpırtısızca bakıyor . Taşlaşmış toprağın üzerinde iğreti duran eski şezlongda saatlerdir oturuyorum . Şezlong , en ufak hareketimde ileri geri sallanırken , can sıkıntısıyla ileriye bakıyorum . Beyaz Atlı bugün de gelmedi . O yaşlı bunak , beni bir kez daha evden kovdu . O hain , bu Kızoğlan'ın gidecek hiçbir yeri olmadığını biliyor . Biliyorsun Kadıncadı , elini uzatmıyorsun . Hiç uzatmadın ki . . . Küçük kaçışlarda da özgürleşemedim . Hep ağladım tek kişilik odalarda , denize açılan çıkmaz sokaklarda . Kimse anlamadı , uzaklarda hep beni sevmediğin için ağladım . Günün bitişi ne acı . . . Şu az ötemdeki bir çift dut ağacı gibi , birlikte çürüyoruz . Çelimsiz dallarını oraya buraya uzatmış ağaçlar , kurtlanmış bedenlerine aldırmadan , son meyvelerini yere bırakıyorlar . O da bensiz yapamaz , biliyorum . Bu çöküvermek kadar eski çatının altında başka bir nefes olmasa yaşayamaz . Ona gücünü hissettirecek , ikide bir bakışlarıyla silkeleyeceği , sonra dudağının kenarında aşağılayıcı bir gülümsemeyle yanından geçip gideceği biri olmalı . Uzun çabalardan sonra cinin yüksekliğine kavuştuğunda , kelebek yumuşaklığındaki bakışlarını çevirebileceği biri olmalı . Eminim , şimdi yüzün , sürekli haksızlığa uğramış insanların gerginliğiyle allak bullak . Kanlanmış gözlerin bir ellerimde , bir yüzümde , bir saçlarımda . . . Camdan bir kafese hapsettiğin bu görüntünün her anını , biraz sonra silinecek belleğine sıkıca yerleştirme telaşındasın . Çevik bir hareketle ayağa kalkarken , şezlong gürültüyle sarsılıyor . Gözümün ucuyla , kirden ağırlaşmış dantel perdenin ucunun yavaşça bırakıldığını ayrımsıyorum . Bir süredir yüzüme yiyecek ya da gezme beklentisiyle bakan bembeyaz tüylü Köpekinsan'a doğru , kararlı adımlarla yürümeye başlıyorum . Köpekinsan , her adımımda , sabırsızlık ve sevinç içinde tıkanırcasına havlıyor . Bir yandan da arka ayaklarının üzerinde durmaya çabalayıp ön pençelerini hızla yukarı aşağı sallıyor . Gezdirme tasmasını takıp zinciri çıkarıyorum . Zorla zaptetmeye çalışırken , dişleri hızla elime çarpıyor . Gözlerimi acıyla sımsıkı kapatıyorum . Bugün alışılmış yolun dışına çıkmalı . Köpekinsan'ın her zamanki yol tarafına diretmesine karşı koyarak , ters yöne dönüyorum . Bildik yöne doğru birkaç inatçı hamle yapan Köpekinsan , sonunda çaresiz hemen önüme geçiyor . Caddeyi geçerek , pazar yeri olarak kullanılan alanda gelişigüzel yürüyorum . Pazar artıklarının üzerinden atlayarak , çocukluğumdan bu yana binlerce kez yanından geçtiğim caminin kapısına geliyorum . Yadırgayacaklarını bile bile kapıdan içeri giriyorum . Arada bir de Köpekinsan'ın ağaçların altında durmasını bekliyorum . Sağda solda yaşlı insanlar , kah sessiz tespih çekiyor , kah yanındakiyle konuşuyor . Huzuru arayan , belki de bulmuş insanlar . İnançta kuşku olmazmış . İnanç , iç huzurunu sağlarmış . Kendini dine bırakınca , her şey kolaylaşıyor . Oysa yaptıklarından yalnız ve yalnız sen sorumluysan , her şey ne kadar zor . İnanç , koşulsuz kabul etmekmiş , vicdanı teslim demekmiş . - İtaat et , çünkü Tanrı öyle istiyor . - İnanç güvenden doğarmış ve güveni doğururmuş . Aklın zayıf kaldığı yerde , hızır gibi yetişirmiş inançlar , dinler . Tartışmasız bir otoriteye itaat , kendilerini güven içinde hissetmelerini sağlarmış insanların . Güven içinde olmak . . . Kuşku duymamak . . . Yalnız olmamak . . . Oysa ben , köklerinden kopmuş , sevgiye uzak , inançlara uzak , kendine uzak . . . Ve hep yalnız , korkulu , tedirgin , ikizli duygularla gidip gelen . Belki de , Tanrı düşünü , herkesten akıllı birileri olmalı diyen birinden doğmuştur . Herkesten akıllı birileri var mı ? . . Bunu düşünüp durmaktan artık vazgeçtim , ama herkese göre bir din mutlaka vardır . Kimi Mesih'le mutlu olur , kimi Muhammet'le . . . Ama her yerde ve her zaman kan var . O kızıl öz suyu akıtmadan Tanrıya yakarmanın yolu yok mu ? Yoksa faşizm Tanrıdan mı geliyor ? Belki de bir peygamber daha gelmeli . Canlıları katletmeden , doğayla barışık yaşamalıyız . Durup biriyle konuşsam . Yalnız başına oturan , orta yaşı geçkin , sakalı hafiften ağarmaya başlamış birine yaklaşıyorum . Ancak bakışlarını tedirginlikle yere çeviriyor . Şimdi şu avlunun tam orta yerinde dursam ve Tanrı yok , ahenk var diye fısıldasam , hepsinin dudakları uçuklar . Benim gibilerin , özgür düşüncelerinden korkuyorlar . İnsandan ve insanca düşüncelerden , dolayısıyla kendilerinden korkuyorlar . Öyleyse onları korkutmayalım , oldukları gibi bırakalım . Köpekinsan , sabırsız ve telaşlı atılmalarıyla beni ardından sürüklüyor . Caminin arka kapısına yöneliyoruz . Az yüksekçe bir duvarı atlıyoruz . Aşağıda görünen ana cadde hareketlenmiş , Maltepe gece yaşantısına başlamış . Daha akşamdan sabredemeyip tüm sarhoşluğunu hemen yaşamak isteyenler , yalpalayarak yürüyorlar . Köpekinsan'ın çekiştirmesiyle , etraftan pek seçilmeyen bir parka giriyoruz . Bütün bu gelgitin ortasında bir şeytan üçgeni . Hey , üzerine basıyorsun ! Ardımdan gelen sesle yalnız olmadığımı anlıyorum . Ne ? Kim o ? Neyin ? Of ! . . Kuşlarımın yiyecekleri . Ekmek kırıntıları koymuştum oraya . Bak , bak . . . Gene basıyorsun ! Bir yandan huysuzlaşan Köpekinsan'ın başını sıvazlarken , bir yandan eğilerek bastığım yerdeki kırıntıları görmeye çalışıyorum . Sonra sesin geldiği yana bakıyorum . Hareketsiz karaltı , o çok sigara içenlerin ses tonuyla ve kadınsı bir ifadeyle devam ediyor : Şekerim , burada boş bir bank var . Sese doğru yürüyorum . Yaklaşınca , banklardan birinde orta yaşlı gözlüklü bir Adamkadın ve hemen onun yanı başında önceden fark edemediğim Adamoğlan'ı görüyorum . Boş banka oturuyorum . Adamkadın hareket ettikçe gözlüğünün camları parlıyor . Yerde oturan diğeri önüne bakıyor ve hiç konuşmuyor . Bakışları , ereklerine ulaşamamış insanların vurgun yemişliğini taşıyor . Acıyla kasılmış yüzü , sanki yaşam için şöyle diyor : Hepsi bu muydu ? . . Arada bir , önünde duran yoğurt kasesinden bir şeyler yudumluyor . Kokusundan rakı olduğunu anlıyorum . Adın ne senin ? . . Ah , dur söyleme ! Sakın söyleme ! Ben sana bir ad koyayım mı ? Nasıl isterseniz . Sana Doğuş Kız diyorum . Hoş geldin Doğuş Kız . Hoş geldin Adamkadın . Adamkadın , uzun bir kahkaha krizine tutuluyor . Çıldırı kahkahaları , neonlarla birlikte gidip geliyor . Adamoğlan suskun . Bir boşluk . . . Bu Maltepe geceleri bir boşluk . Hep bir hareket ve bir boşluk . Hep renkli ve hep boşluk . Çok insan ve boşluk . Nokta nokta yaşamlar ve boşluk . Hep söylenmeden geçilen satırlar ve boşluk . İçimde bir şeyler çığ gibi büyüyor . Neden Maltepe gecelerinde anılar , bir elektrik kaçağı olur ? Neden geçmişe özlem duyulur zamanlı zamansız ? Hem , benim geçmişim var mı ? . . Özlem ne demek ? Özlemin adı , umutsuzluk mu yoksa ? Zamanın bir yerinde , evrenin bir ucunda , birkaç insanın bir araya gelişi , sadece bir rastlantı mı ? Apayrı dünyalar , apayrı yaşantılar . . . Orada herkes , bir diğerini de kendisine katarak , yeni bir dünya oluşturuyor . Yaşantılar çakışıyor , dünyalar çakışıyor , duygular çakışıyor . Yeni bir şeyler oluyor . Yeni olan . . . Eskinin yenisi . Eskilerin çakışmasından , bir yeni doğuyor . O yaşantı orada kalıyor , sonraları bir anı olarak akla gelmiyor bile belki . İnsanlar , başka dünyalarla çakışmak için devam ediyorlar . Karanlığa bakarsan , karanlıktan başka şey göremezsin . Bu yakalanmışlık duygusu canımı sıkıyor . Sen hep düşünürsün , değil mi ? Karanlığa bakar ve düşünürsün . Bırak , işte hepimiz böyle bir ağacın altında son bulacağız . Bu servi ağacı ne zamandır burada ? . . Beni güzel bir mezarlığa gömsünler . Ağaçlı ve yeşil olsun . Su sesi de isterim . Bir de servi . . . Hemen ayak ucumda olsun ki , onu rahatlıkla görebileyim . Adamkadın hiç susmasa , hep konuşsa . . . Maltepe gecelerinde ölüm anlatılır bir park köşesinde . Sözler verilir , sözler alınır . Sevgiler sunulur bir yabancıya . Beklentiler , umutlar , umutsuzluklar , yalnızlıklar anlatılır . Şefkat dilenilir bir konsomatris kadından . Adamkadın'ın gözleri bir noktada sabitlenmiş . Neden sonra , silkinerek kendine geliyor . Belli ki , yine o dev karıncalar hareket etmeye başladı . Öyleyse , onları hemen öldürmek gerek . Adamoğlan'ın elindeki yoğurt kasesini alarak içindekini sonuna kadar içiyor . Hemen sonra da içkiyi tazeliyor . Adamoğlan , Adamkadın'ın elindeki kaseye gözlerini dikip kalıyor . Yüzü , özenle yontulmuş bir eski Roma heykeli güzelliğinde . Bilmem ki , yakışıklı erkekler aslında çirkin birer kadın mıdırlar ? Ancak çirkin kadınların yanlış yaratılmış yakışıklı erkekler olduğundan eminim . Neyse ki , Tanrı bunları duymuyor . O , sevdiği kullarının bahçesine girmez . Zaten o bize sonsuza dek borçlu . Çünkü sancının her türlüsünü bize yükleyip yeryüzüne saldı . Yaratıcılığından bol bol özümüze kattı ve bıraktı . Toprak ! Yaşayanları taşır , ölüleri barındırır . . . Toprağa karışmanın zamanı geldi mi dersin ? Yanağımda bir kas oynuyor . Elimi kaygıyla yüzüme götürüyorum . Sen de bırak artık ! . . Vebaya yakalandım mı diye kıvranan bir sen değilsin ! Adamkadın , istediği halde ağlayamıyor gibi . Eli titreyerek kaseyi bana uzatıyor . Hiç düşünmeden sonuna kadar içiyorum . Biliyorum , bana ölüm verdi , ölüm sundu . Zaten benim de gidecek başka yerim yok . Maltepe geceleri , bir çift baykuş gözü . Adamkadın , uzun bir süre sıkıntılı bir sessizlik içinde kalıyor . Maltepe'de caminin arkasındaki küçük , gözlerden uzak parkta üç kişi , uzun bir süre sessizliği , kendi sessizliğimizi dinliyoruz . Koca kainatta ben . Sonra Köpekinsan , Adamkadın ve Adamoğlan . Ne çok kalabalığız . Ne çok yalnızız . Ve bu saatlerdeki yalnızlıklar , kesinlikle çok kişili . Böyle zamanlarda hep uzaklardan beni çağıran birinin sesini duyarım belli belirsiz . Yardıma muhtaç , bana gereksinimi olan . . . Sessizlik , kuyu gibi derinleşti . Bunun dışında , Maltepe yaşıyor . Pavyonlarıyla , sarhoşlarıyla , istasyondan gelenleriyle , Kızılay'a gidenleriyle , Maltepe yaşıyor . Maltepe , tüm hareketliliğiyle gecenin içine doğru hızla yol alıyor . Maltepe rakı kokuyor , Maltepe kadın kokuyor , Maltepe otel kokuyor , Maltepe et kokuyor , Maltepe en çılgın et arzusu ile kıvranıyor . Maltepe , tüm yırtıcılığıyla gecenin yarısına koşuyor . Bütün ses , renk ve kokular , yüzümü çizik çizik ediyor Beyaz Atlı . Beni çok acıtıyorlar , gel beni buradan al ! . . Adamoğlan bir sigara yakıp Adamkadın'a uzatıyor . Adamkadın sigarayı hoşnutlukla alıp derin bir nefes çekiyor . Dumanını savururken , elinin tersini ahenkli bir şekilde ileriye doğru uzatarak karşıdaki binaları gösteriyor . Betonlara yer açmak için , ağaçları kestiler . . . Sıyır şu binaları Doğuş Kız . Sıyır şu beton yığınlarını . . . Sıyırdım binaları , sıyırdım beton yığınlarını . Yeşil , alabildiğine uzanan tarlalar görüyorum . Tek tük evler . Bu evlerin kimisinden çıkan dumanlar . Tek tük duman çıkan bacalar . Baca tütmeli . Patika yollar . Dönen dolaşan ince yollar . . . Ağaçlar orda burda , hayvanlar orda burda . Yerde sürüngenler . Bir ateş böceği . . . Yoksa , uçuç böceği mi ? Ateş böceği nedir , hiç görmedim ki . Yoksa ateş böceği , uçuç böceği dedikleri mi ? Ben hiç sürüngen görmedim ki . Ancak okudum , sürüngene benzer insanları . Uçuç böceğini ise , çocukluğumda ezberlediğim tekerlemeden hatırlıyorum : Uçuç böceğim , yaz gelince , annem sana terlik pabuç alacak . . . Yalancı ! Kadıncadı yalancı ! Annem hiç gelmeyecek ! Sanki çocukluğum bana ait değil . O kadar uzak , o kadar yabancı . Sokak dondurmacılarının peşinden koşarak yetişmeye çalışırken yere kapaklanınca , dizlerim oluk oluk kanardı . Sakin öğleden sonraları , ağaçlarla konuşmaya koruluğa giderdim . Dalların hışırtılarını bir şarkı gibi dinlerdim . Sıkı örülmüş saçlarımı çözer , rüzgara bırakırdım . Bir ulu ırmağın kenarına oturur , karşı kıyıdaki insanları seyrederdim . Bir gün annemin onların arasından sıyrılıp bu tarafa geçeceğini ve yanıma oturup elimi tutacağını düşünürdüm . Beklemekten yorulduğum bir an , bez bebeğimi fırlatıp atmıştım akıp giden sulara . Bebek hızla uzaklaşmıştı . O gece uyuyamamıştım . Belki de ıslak , üşümüş bir halde , çalılardan birine takılıp kalmıştı . Belki de korkuyordu karanlıktan . Kavga çıkaracam aaabi ! Çıkar aaabi , ne zamandır hapiste yatmıyoduk . . . İki sarhoşun haykırışı , rüzgarla kaybolup gitti . Köpekinsan oturuşunu değiştirdi . Sıyırdığım binalar , birer birer yerlerini aldılar . Adamkadın , yavaştan bir şarkı mırıldanmaya başladı . Şarkı , sabah uyandığında adını unutan birini anlatıyor . Adamkadın , her sözcüğü hissederek söylüyor . Arada bir sesini yükseltiyor , Maltepe'nin gürültüsünü alt ediyor . Kimi kez de sesi fısıltıya dönüşüyor , ne söylediği anlaşılmıyor . Ne kadar garipsiyorum şu an sesimi . Ben o kadar kadın hissederken , bu erkek sesi ! . . Adamkadın , suskunluğa bürünüyor . Çok geçmeden de , o kendine özgü kahkahasını atıyor . Biliyor musun , en iyi feministler , homoseksüel erkeklerdir . Adamkadın yüzünü ovuşturuyor . Elini yüzünden çektiğinde , az önceki gülümseyen ifadesi kayboluyor . Uçuç böcekli dünyaya dönmek istesem de bunu başaramıyorum . Gelip geçen arabaların gürültüleri arttı , ya da bana öyle geliyor . Uzaktan uzağa bir polis sireni . . . Üşüdüğümü hissediyorum . Uzaklara gitmek istiyorum . Bir deniz kıyısında kumlar ıslak ayaklarıma yapışsa , bir uçuç böceği konsa ellerime . Bir sokak dondurmacısından dondurma alsam . Dondurma yerken , seksek oynasam . Özlemler umutsuzlukla değil , sevgiyle eklemlense . Köpekinsan , huzursuzlukla ileri geri dolaşmaya başladı . Önümden her geçişinde de pençelerini dizlerime koyup burnuyla elimi itiyor . Tasmasını çıkarıp salıyorum onu . Yerinden ok gibi fırlıyor , caddeye uzanan çimenlik tepeyi inmeye başlıyor . Hep birlikte keyifle gülüyoruz . Tuhaf , Adamoğlan da güldü . Sanki o hep aynı ifadeyle önüne bakarak yerde oturmalıydı . Devinimleri de ölçülü olmanın ötesinde , oldukça yavaş . Sigaraya uzanırken ya da yoğurt kasesini alırken , büyük bir güç harcıyor gibi . Yüzüme hiç bakmıyor . Yokmuşum gibi davranıyor . Sanki buzlu bir camın ardında . Bir konuşsa . Ah , bir konuşsa ! . . Ama yok , o hiç konuşmayacak . Adamkadın da kendi dünyasına dalmış gibi . Herkes yine kabuğuna çekildi . Herkes kendi yalnızlığını yaşıyor . Ve bu yalnızlığa ulaşılamaz . Sessizce kalkıp gitsem . Ama Köpekinsan var . . . Bıraksam onu , istediği yere gitse , geri dönmese . . . Koparsa zincirlerini , özgürlüğünü bulmuşken bırakmasa . Ama . . . Gitme Köpekinsan , vurulursun ! Buralarda özgürlük , erken ölüm getirir , sen bilmezsin . Özgürlük isteyeni vuruyorlar , kulağın varsa duy ! . . Nerede bu ? . . Bırakıp gitsem , ardımdan gelir mi ? Yoksa aşağılara inip arasam mı onu ? . . Rüzgar hızlanmaya başladı . Ağaç dallarının birbirine sürünürken çıkardığı ses , başka sesleri siliyor . Arada bir , gökyüzünde ufak şimşekler çakıyor . Boşalan yoğurt kasesi hızla havalanıp çimenlerin üzerine düşüyor . Birden ortaya çıkan Köpekinsan , Adamkadın'ı neşelendiriyor . Kısa bir kahkaha atıyor . Ayağa kalkıp Köpekinsan'ın tasmasını tutuyorum . Biz gidiyoruz . Adamoğlan oturduğu yerden doğrularak banka ilişiyor , Adamkadın'sa bize doğru bir iki adım atıyor . Köpekinsan'ın bundan huzursuzlandığını görünce , yorgun adımlarını öteki banka yönlendiriyor . Oturduktan sonra , bir süre yüzüme bakıyor . İnsanlara dikkat et , kemirgendirler . . . Bir de . . . Şişkolar bencil olur , sakın şişmanlama . Şimdi git . . . Şeytan üçgeninin çıkışına yöneliyoruz . Köpekinsan koşuyor , beni neredeyse peşinden sürüklüyor . Yağmur önce iri damlalarla , sonra hızını artırarak yağmaya başlıyor . Olağanüstü bir müzik ! . . Hüzün , yağmur ve şimşek el ele verdi şimdi . ( Sen miydin ihtiyar ? . . Alanımı senden korumam gerektiği gibi bir his doğdu içime . ) Dikkatini bile çekmedim . Pansiyoncu kadın tekrar içeri giderken , bugün erkencisin diyor . Kız hiç yatmadım ki derken , doğrularak merdivenlere yöneliyor . Sandaletleri giymedi , belki de onun değil . En üst basamakta duruyor ve elindeki kağıt yumağını , aşağıdaki çöp sepetine bir basketbol oyuncusu esnekliğiyle fırlatıyor . ( Sıkıldım. Çok sıkıldım . Yaz bitiyor . Huzursuzum . ) Almak istiyorum o kağıt parçasını . Ama ya biri görürse ? . . Orta yaşlı , iyi giyimli birinin çöp sepeti karıştırması tuhaf olmaz mı ? Göze alıyorum . Ayrıca , karımın dışında herkes görebilir . Kalkıp çöp sepetinden top gibi sıkıştırılmış kağıdı alıyorum , telaşla çantama atıyorum . Korktuğum başıma geliyor . Pansiyoncu , merdivenin yukarısından kuşkulu gözlerle bana bakıyor . Gülümsüyorum adama . Aşağı inerken , yerimin hazır olduğunu söylüyor , anahtarı veriyor . Dört numaralı oda diyerek , merdivenin yukarısını işaret ediyor . Olabildiğince küçük bir oda . Öbür somya dışarı çıkarılmış . Çantamı yatağın yanındaki eski konsolun üzerine koyuyorum . Duvardaki büyük aynada kendimi görebilecek bir yere , yatağın üzerine oturuyorum . Dilimin , göz aklarımın rengine bakıyorum . Arkamdaki pencere açık , cibinlik , bir köşesinden raptiyelerinden kurtulmuş . Tüm yoksul görünüşüne karşın , odamı yadırgamıyorum . Üniversite yıllarında kaldığım öğrenci yurdunu hatırlatıyor . Adam , Hesaba kahvaltı dahil demişti . Hiçbir şey yemek istemiyorum . Ancak , bir bardak su iyi gelirdi . Pencereden aşağıya bakıyorum , kimseler yok . Bir yandan da aklım çantaya attığım kağıtta . Bu , birinin hayatına izinsiz olarak paldır küldür dalmak gibi bir şey . Gibi değil , öyle bir şey . İçten içe hesaplaşıyorum , mücadele ediyorum ama yeniliyorum . Hızla çantanın fermuarını çekiyorum . Kağıt fırlayıp yere düşüyor , yuvarlanıyor . Bir kez daha kendimi dinliyorum , çaresiz . . . Kağıdı yerden alıyorum , yatağın baş kısmına dayanarak açmaya çalışıyorum . Düzgün fakat aceleyle yazılmış bir yazı . Hiç paragraf yapılmamış . Küçük sayfalar , bir solukta yazılmış gibi ara vermeden tıka basa doldurulmuş . Okumaya başlarken , kalbimin atışlarının fazlalaştığını duyuyorum . Bugün iyiyim . Eskiden böyle demezdim . Herhangi bir nedeni yok ama bugün nedense iyiyim , sevinçliyim , derdim . Sevinç halimi hafifserdim . Ancak iyi ve sevinçli günler biraz artınca hemen bundan faydalanıp sevinçli halimi garipseme mantığımı sıyırdım . Çünkü o kafayla güzellik ve iyilikten zevk almanın , değerbilmenin olanağı yoktu . Küstah , ukala , bana zararı olan bir tavırdı . İyiliği , güzelliği , sevgiyi yoksamak , tanımamak kolaydı . Hele mutluluğu yakalamak , rastlantılara bile bağlı değildi . Mutluluğu üretmek gerektiğini bile bilmiyordum . Sevgiyle tanışmam gerekiyordu . Sevgisizliklerle yoğrulan biri olarak , zarar verebilirdim sevgiye . Ancak kurtuluş için ondan öte bir köy de yoktu . ( Köy ne ulaşılmaz , ama ne yakın bir yerdir . ) Beynimin sevgiye alışmasının güç olacağını biliyordum . Hala da alışmış değil . . . Şimdiye kadarki var olan sevgi ilişkilerim , tüm kartların açık olduğu dürüst ilişkiler lehine gelişmemişti . Çarpık diyaloglarla kendimizi gizlemiş , oyun üstüne oyun etmiştik . En sonunda biz , bu sancılı toplumun sancılı bireyleri , son oyunumuzu da beraber oynayacaktık . Sabah seslerini dinlerken , bir Rus ruletiyle karşılayacaktık yeni günü . Oysa ben , Epicuros'un haz bahçelerini istiyordum ; hüzünlü bilgeliğin , coşkunun hüküm sürdüğü , bir tek tedirgin davranış biçiminin gelişmediği . Böyle bir sevgiyi bulduğum an , daha kolay yoksayacaktım tüm olumsuzlukları . . . Küçüğüm . . . Zavalı küçüğüm . . . Benim küçüğüm ! Mürekkebi dağılmış yazıları okumakta güçlük çekmeye başlıyorum . Birtakım dağınık mavilikler . Tek bir tümce yazılmış son sayfaya bakıyorum : Kuş olsam , yarın ölsem . Kuş olsam , yarın ölsem ? . . İçimde esrik ve hoyrat bir duygunun kımıldanmaya başlamasıyla gülümsüyorum . Gülümseyişim , kısa ve kaçak bir kahkahaya dönüşüyor . Kuş olsam , yarın ölsem ! . . İnce ince uğraşılmış , uzun zaman harcanarak meydana getirilmiş değerli bir oyuncak , şımarık bir el darbesiyle bozulmuş , dağıtılmış gibi . Sayfaları geriye doğru teker teker elden geçiriyorum . Mürekkebi dağılmış yerleri okumak için zorlamıyorum kendimi . Bölük pörçük okunabilen yerlere bakıyorum . . . . eksikliklerin en az yarısı , benim tedirginliklerim . . . . önündeki engelleri kaldırıp özgür gelişimine bırakmalı . Bu kadar da kısır olmamalı haz sayısı . Yaşama giden sevgi köprüleri . . . Tüm niçinlerin yanıtı , en net neyse onun gibi netleşsin . Ben de düşünmeyi bırakıp yaşamaya başlayayım . Bu sevindiriyor beni , yani daha başlamadım demek . Ve son sayfa : Kuş olsam , yarın ölsem . Kağıtları toparlıyorum , buruşukluklarını düzeltmeye çalışarak katlıyorum ve aynanın önündeki dolabın üzerine bırakıyorum . Kendimi yatağa sırt üstü bırakırken , şu ilk gençlik yıllarını yaşayan kızı , karımdan daha çok tanıyormuşum gibi bir hisse kapılıyorum . Kendisine karşı dürüst ve henüz boz yap oyununu oynayabilecek bir çağda . Ya ben ? . . Ben bu kadar dürüst olabilecek miyim ? Kendimle karşılaşabilecek miyim ? O cesareti bulabilecek miyim ? İlk adımda , sorunun yalnız karım olmadığını fark ediyorum . Belki de asıl sorun , tek başıma benim . Hafifçe doğruluyorum , yatağımın hemen yanı başındaki pencereyi iterek iyice açıyorum . Tam karşıda , pencereleri tuğlayla örülmüş bir bina görüyorum . Sarmaşıklı bir bitki , binanın duvarlarına yayılarak ve sıkı sıkıya tutunarak yükseliyor . Damın saçaklarında duran bir kuş , tahtayı sürekli gagalıyor . Bulutları görüyorum , görebildiğim kadar . Neden bu binaları birbirine bu kadar yakın yaparlar , içinde yaşayanlar onca uzakken ? Neden gökyüzünü böylesine kapatırlar ? Neden pencereleri tuğlalarla örerler ? Bahçeden giderek yükselen sesler geliyor . Karnımda bir ağrı , gittikçe yayılıyor . Tüm kaslarımın kasıldığını hissediyorum . Dizlerimi karnıma doğru çekiyorum . Uyumak mümkün değil . O genç kız da bu katta . Odasını merak ediyorum . İnce tahta duvarlarla birbirinden ayrılmış odalar . İki tarafımdaki komşularımdan hiç ses yok . Aşağıdaki müzik , orta yerinden kesiliyor . Konuşma sesleri giderek monotonlaşıyor ve kendimi rahatsız bir uykunun içine bırakıyorum . Bütün gün uyumuşum . Rüyalarım karanlık ve insansızdı . İkide bir deprem uğultuları içinde şiddetli yıkılma sesleriyle irkildim . Ardından , hızla karanlık bir boşluğa çekildim . Sanırım bağırmadım . Duyduğum , başka birinin haykırışlarıydı . Eminim . . . Emin değilim . Henüz dışarısı değil , ama odam neredeyse kararmak üzere . Kalkıp pencereyi kapatıyorum . Ufak çantamdaki birkaç eşyayı yatağın üzerine çıkarıyorum . Tıraş makinemi burdan önceki yerde unutmuşum . Aslında bunun pek de önemi yok . Spor bir pantolon ve gömlek geçiriyorum üzerime . Aynanın karşısında saçlarımı öylesine düzeltiyorum . Kapıyı açıyorum ve anahtarı üzerinde bırakarak bahçeye iniyorum . Akşamüstü alacalığı çöken bahçe , maviye bulanmış . Sabahki kızdan başka kimse yok . ( Bu adam da nereden çıktı ? ! . . Sanatçıların asalaklarına benziyor . Sanatçılar , yetenekli problemliler ; sanatçıseverler , yeteneksiz problemliler . ) Fıskiyeli havuzun kenarında oturmuş , suya bırakılan bir karpuzu yüzeye çıktıkça dibe iteleyip duruyor . Merdivenden inerken çıkardığım ayak seslerinden bir an duralıyor ve yine devam ediyor karpuzu ısrarla dibe yollamaya . ( Karaca , bizi bırakma . . . Ama döneceksin . Dönmelisin ! Şarkımızı yine üçümüz birlikte söylemeliyiz , el ele tutuşarak . Bak dönmezsen , o şarkı seni her yerde yakalayacak ! Bizi bıraktığını sanıyorsun , ama peşine şarkımızı saldık . ) ( İnsandan kendisine böyle uzun uzun bakılıp bakılmayacağı hakkında izin istenmeli . Gözünün gördüğü her şeyi kendisinin sanan biri daha ! . . Ellerin kaşınıyor değil mi , bu yalnız insana bir çentik de sen atmak için ? ) Karpuzu daha hızlı itelemeye başladı . Kuş olsam , yarın ölsem . Ona yüzüm dönük olarak küçük masalardan birine oturuyorum . Sevgisizliklerle yoğrulan biri olarak , zarar verebilirdim sevgiye . Başını kaldırsa , göz göze geleceğiz . Sevgiyle tanışmam gerekiyordu . Fakat kaldırmıyor başını . Beynimin sevgiye alışmasının güç olacağını biliyordum . Biliyor onu seyrettiğimi , ama aldırmıyor . Bu sevindiriyor beni , yani daha başlamadım demek . Benim yeniden başlamaya ne umudum , ne cesaretim var . Bir de hiçbir şey için geç değildir , derler . Pansiyoncu elinde paketlerle bahçe kapısından içeri girdi . Alt kattaki odalardan birinin önüne paketleri bıraktıktan sonra , ıslık çalarak havuza yöneldi . Beni görünce ıslığı kesti , sabahki gibi yüzüme garip garip bakmaya başladı . Bu arada ayağa kalkan kız , ıslak ellerini üzerine sürerek sildikten sonra adama hafifçe gülümsedi ve bahçe kapısına doğru yürüdü . Pansiyoncu , havuzun fıskiyesinden su içtikten sonra vanayı kapattı . Su sesi güzeldi . Su sesini özlüyorum . Belki söylesem tekrar açar vanayı , ama istemiyorum . Alışıp özlemi , sevgiyi yitirmek . Yoksa , alışıp sevgiye , özlemi yitirmek mi ? Yitirmenin her türlüsü acı . Dalıp gitmişim artık ortasından su fışkırmayan havuza . Pansiyoncu , televizyonu açtıktan sonra bir sandalye çekerek yanıma oturuyor . Bir süre birbirimize bakıyoruz . Gözlerini benden kaçırıyor , televizyona çeviriyor . Sözümona televizyon seyrediyor , ama sanki bir şeyler söylemeye hazırlanıyor . Boğazını temizliyormuş gibi hafif bir öksürükten sonra bana dönüyor . Müşterileri her yıl gelen tanıdık insanlarmış . Saba da onlardan biriymiş . ( Demek adı Saba ! Saba . . . Seni kafama çizdim . Ve seni seveceğim ve beni seveceksin ve birbirimizi seveceğiz . ) Ardından , bu pansiyonun nasıl iyi tanındığı hakkında uzun bir söyleve girişti . Niye anlatıyor bütün bunları ? . . Konuşmasının bir yerinde , büyükçe bir defter getirdi . Gelen giden bu deftere kaydedilirmiş . Adımı , soyadımı ve daha bir yığın gereksiz şeyi dikkatle kayda geçirdi , ne kadar kalacağımı sordu . Bilmiyorum , dedim . Yine o kuşkulu bakışlarını üzerime dikip bir süre baktı . Gözlerimi televizyona çevirince defteri alıp alt kattaki odalardan birine girdi , bir daha çıkmadı . İçimde garip bir coşkuyla pansiyondan çıkarak yola koyuldum . Dar sokaklardan geçerek sahile vardım . Çakılların bitip ince ıslak kumun başladığı , dalgaların hafif hafif ayaklarımın altına uzandığı yerde durup bir süre karanlık denizi seyrettim . Evliliğimizin ilk yıllarında bunu karımla yaptığımızı hatırladım . O günlerdeki gibi zevk aldım . Ama şimdi yanımda karımın olmasını istemiyorum . Yalnız olmak da istemiyorum . İtiraf etmeliyim ki , Saba'yı istiyorum . Bu korkutuyor beni . Onu istiyorum . Yanımda olsa , dokunamayacağımı hissediyorum ona . Dört bir yanına çevirdiği duvarlar , gözle görülür elle tutulur bir acımasızlıkla yükseliyor . O duvarlara ancak ellerimi sürebilirim . Kendini çok sağlam bir korumaya almış . Hiçbir hilesi yok ve öylesine güvenli kendine . Ne oluyor bana ? . . Belki sıradan bir sosyal ilişki , tüm bu duygularımı silebilir . Bir merhaba , bir günaydın , bu duygularımdan sıyırabilir beni . Ama bu kız gözlerini bile esirgiyor benden ! Hilesiz mi dedim ? . . En usta fahişelerden daha usta , en kurnazından daha kurnaz . Hissediyorum bunu . Bunu bilmek , yazık ki sıkıntımı hafifletmiyor . Ne kadar isterdim burada olmasını . Hakkında hiçbir şey bilmek istemiyorum . Tek istediğim , onu o hali içinde yeniden , yeniden , hep yeniden görmek . Bu kız şizofrenik bir serenat . Karanlığın içinde bir ışık yandı . Bir süre izledim ışığı , ufaldı ve kayboldu . Geride sıra sıra uzanan küçük gazinolarla çay bahçelerinden müzik sesleri geliyor . Her yer ışıl ışıl ve insanlar rengarenk giysiler içindeler . Arada kesik kahkahalar yükseliyor . Kol kola girmiş , el ele tutuşmuş insanlar boyuna gezinip duruyorlar . Birkaç saat sonra giysiler buruşup kirlenecek , içindeki insanlar gibi albenisini yitirecek . Yorgunluk ve sarhoşluk okunan yüzler boş boş bakacaklar . Sahildeki küçük lokantalardan birine girip oturdum . Baharatsız yemekler ısmarladım ve lokmaları acele etmeden yavaş yavaş çiğnedim . Patatesler lezzetliydi , garson kibardı . Yan masadaki genç karı koca sevimli ve coşku doluydu . Damarlarıma kan geldi . Şarabın son yudumunu ağzıma boşaltırken , garsona işaret ettim . Hemen yanıma geldi . Bol bahşiş bırakarak ayrıldım . Durmaksızın volta atan insan seline karıştım . Yavaş yavaş sağımdaki solumdaki insanlar azaldı . Yürüyüşüme devam ettim . Birden küçük barakamsı bir yerde onu gördüm , Saba'yı . El işlemesi örtülerle kaplı küçük masalar ve üzerlerinde küçük yastıklar bulunan sedirlerde oturan birkaç insan var . Tam karşıda , barın arkasında , genç bir adamla konuşuyor Saba . Ama bu . . . Sabahki İlgisiz Nakarat . . . ( Mehmet , Karaca'nın gidişinden beni suçlamıyor . Ya da acısı o kadar yoğun ki , bu aklına bile gelmiyor . Üç bilinmeyenli denklemin bir bilinmeyeni çözüme varmadan kaybolup gitti ve dönmezse diğer ikisi bir daha asla birer bilinmeyen olmaktan kurtulamayacak . ) İçeri girdim ve boş masalardan birine oturdum . Barın yanındaki kapıdan , benim kuşağın caz ustalarından biri çıktı ve kendisine bir içki hazırlayarak Saba'nın yanına oturdu . İlgisiz Nakarat rahatsız bir ifadeyle sustu ve önüne bakmaya başladı . Cazcı usulca kalktı ve içkisini piyanonun üzerine bırakarak çalmaya başladı . İlgisiz Nakarat ve Saba göz göze geldiler ve sonsuzluk kadar uzun bir süre öyle kaldılar . ( Tutuklanmış gibiyim . Sevmek bana yaramıyor . Tüm dayanıklılığım , üretkenliğim , yaratıcılığım gidiyor , sevginin içinde eriyip kayboluyorum . Geriye sadece güneş altında titreyişler kalıyor . Ah o Abece'nin son sayfası ! Vuuu . . . Vuuu . . . Vuuu . . . Mehmet , bunları düşünüyorsun , biliyorum . Sus , sözler gereksiz . Sözler sahte . ) İlgisiz Nakarat'ın yanağı belli belirsiz seğirdi , gözünden bir damla yaş aktı . Saba elini onun yanağına uzatınca , gözyaşları yanaklarından aşağı doğru ardı ardına inmeye başladı . Parmaklar kararlı bir şekilde tuşların üzerine iniyor . Ağlamak isterdim bu genç adam gibi ve Saba'nın elini yanağımda hissetmek . Hayatım boyunca kimseden sevgi görmedim , böylesine sevgi . Bunu düşündükçe dehşetten ürperiyorum . Karımla dokunuşun ötesindeki temaslarımızın olmadığını bilmek acı veriyor . Kritik zamanlarımızda onun bir el temasının olmayışını şimdi fark ediyorum . Şu genç adam bir tensel beraberlik sonrasından daha dingin görünüyor şu an . Gözyaşları dinmiş , sakin sakin içkisini yudumluyor . Saba bedenini hafifçe sallayarak müziği dinliyor . ( Sen varken Mehmet'e sarılmak , onu öpmek , yasak bir şehre girmek gibiydi . Ona dokunuşlarımın senin karnını kör bıçakla doğramak olduğunu bilmek , çok mu hoşuma gidiyordu sanıyorsun ? Yüzüme baktığındaki o umutsuz yakarış ve derin hüzün de beni kör bir bıçakla doğruyordu . İşte bunun için hemen sonra sana da sarılıyordum . Sendeki bütün düğümleri çözmek istercesine yumuşacık , sıcacık . Sarılışımı severdin . Düğümlerin çözülürdü . Ama çok geçmeden yine düğüm üstüne düğüm atardın . Yeni yaşantılara açılmaktan korkmasaydın da görseydin . Daha bilmediğimiz ne kıvrımlarımız var , bilmediğimiz ne ayraçlarımız . Henüz duru yaşantıları salıvermemiştik . ) Karım ve ben . . . Ortasına gelinen yaşantılar gibi alışılmış , yemeğin sonu gibi doyulmuş . Karım görevleriyle yaşar . Ve hep sorumluluklarının altında debelenir . İyi bir öğrenim görmüş ve benimle evlenene kadar hiç flörtü olmamış . Bekaretini de ilk gecemizde bir gümüş tepsiyle sunmuştu . Aslında bunun benim için pek o kadar önemli olduğunu söyleyemem . Ancak bu sunuş öyle törensi olmuştu ki , ben de havaya girdim ve sanki ondan çok değerli bir şey alıyormuşum gibi davrandım . Sonraları , bu çok değerli bekaretin kefaretini her zaman ödedim . Birden Saba'nın barda oturmadığını fark ediyorum . Gizlemeye çalıştığım bir telaşla etrafıma bakınıyorum . Bu kişilerle konuşurken hiçbir sorun çıkmamıştı , ama şimdi karşımdaki adamın konuşmasından tek sözcük anlayamıyordum . Az sonra kompartımana başkaları yerleşti . Benim köylü komşum bu kez onlarla ahbaplığa başladı , ben rahatladım . Ama onların konuşmalarını da izleyemiyordum . Demek ki , dedim ; Fransa'da konuşulan Fransızca bu . Ben öyleyse dersleri hiç anlayamayacağım ! Kara kara düşünmeye başladım . Derken kompartımana bir yolcu daha geldi , genç bir öğrenci . Selamlaştık , yanıma oturdu . Nereden geliyorsunuz ? Nereye gidiyorsunuz ? Ne yapacaksınız ? gibi sözlerle konuşmaya başladık . Aman ne güzel , hiç dil sorunu çıkmıyor ! Köylü komşum öteki yolcularla söyleşisini sürdürürken biz de kendi aramızda konuşuyoruz . Bir ara Ben , dedim , bu karşıdakilerin konuşmasından hiçbir şey anlamıyorum . Yanımdaki genç , Elbette anlamazsınız , dedi , onlar Marsilya dialekt'i konuşuyorlar , ben de anlamıyorum . Oh . . Keyfim yerine geldi . Akşam geç saatlerde Paris'te Gare de Lyon a vardık . Dostum Ziya Şav benden bir yıl önce Paris'te bir süre kalmış , kentin bütün girdisini çıktısını öğrenmişti . Arkadaş toplantılarında bize Paris'i anlata anlata bitiremiyordu . Gördüğü filmleri bile anlatırken gözlerinden yaşlar boşanırdı . Bana otel adresleri ve görmem gereken yerlerin listesini vermişti . Otellerin içinde bana ve bütçeme en uygun olanı Gare de Lyon un yakınlarında ufak bir oteldi . Elimle koymuş gibi oteli buldum ve yerleştim . Heyecandan içim içime sığmıyordu . Paris'i gezmek için can atıyordum . Ama nereye gidecektim ? Ziya bana bir de metro planı vermiş ve nasıl aktarma yapacağımı öğretmişti . Bavulumu otele bırakır bırakmaz ilk işim metro istasyonunu bulmak oldu . Yıllardan beri duyduğum yer adlarını şöyle bir kafamdan geçirdim : Pigalle , Montmartre , Montparnasse , Champs - Elysées , Quartier Latin , Etoile . . Bütün bu yerlerin içinde Montmartre bana daha eğlenceli göründü . Fransız filmlerinde az mı görmüştük Montmartre i ? . Az mı dinlemiştik Montmartre serüvenlerini ? Elime metro planını aldım ; tamam , Montmartre i bulduğumu sandım ; Metro Montmartre . İki aktarma ile Metro Montmartre a vardım . Demek ki Paris ile ilk tanışmamız Montmartre da olacaktı . Metronun merdivenlerini çıkarken kafamdan şunlar geçiyordu : Vieux Montmartre , Sacré - Coeur kilisesi , dar sokaklar , tepede ressamların çalıştığı meydan , eski şarkıların söylendiği chansonnier ler , Yves Montand ın şarkılarındaki Lepic Sokağı , otel kapılarında müşteri bekleyen göğüsleri açık , kırmızı külot - çoraplı kadınlar , maquereau denen seks satıcılarını , Piaf ın , Colette François ın şarkılarındaki Pigalle , Van Gogh ların , Utrillo ların resimlerine konu olan la Butte Montmartre ve daha neler neler . . . Yıllardır özlemini çektiğim Paris'in pembe , mavi neonlu havasına işte az sonra kavuşacaktım . Merdivenleri çıktıktan sonra bir de ne göreyim , ışıkları sönmüş mağazalar , bomboş bir bulvar . Caddenin adını okudum : Boulevard de Montmartre Poissoniére ve ona dikey bir sokak : Rue Montmartre . Bir kahveye girdim . Tezgahtaki garsona Galatasaray Fransızcası ile : Puis - je vous demander un verre de biére ( bir bardak bira isteyebilir miyim ) diyecek oldum . Garson alay eder gibi , Un demi ( bir yarım ) dedi . Okulda öğrendiğim Fransızcanın ne derece çağını yitirdiğini ilk kez orada anladım . Kahvenin hiç de ilginç bir havası yoktu . Pek az insan kalmıştı kahvede . Onlar da yaşlı , çirkin ve yorgun insanlardı . Birbirlerinden bıkmış gibiydiler . Sevişen , öpüşen bir çift görmedim hiç . Montmartre bu mu imiş , diye düşünmeye başladım . İki gün sonra anladım ; ben yanılmışım . ( Gittiğim Boulevard Montmartre başkaymış . Gerçek Montmartre a gitmek için Metro Pigalle ya da Metro Anvers te inmek gerekiyormuş . Paris'in hiç tadına varamadan kös kös otelime döndüm . Gare de Lyon un çevresindeki sokaklar da bomboştu . Parisliler demek ki o akşam erkenden yatmışlardı . Olacak şey miydi bu ? Paris'te ilk gecemin yatağına uzandım , ama gözüme bir türlü uyku girmiyordu . Kurduğum pastel renkli düşlerin ıssızlığında karanlıkları dinliyordum . Issızlığı ve sessizliği dinlemek ne demek ? Meğer kaldığım otel Hotel de passe denen bir çiftleşme oteliymiş . Yan odalardan sabaha kadar tatlı tatlı aşk sesleri geldi : Oh . . Oui cheri ! ( Evet sevgilim ) Oh . . Oui , continue . ( Evet , devam et ) Oh . . C'est bon , c'est merveilleux . ( Harika ) Musluklar açıldı , sular aktı , sular kesildi . . . Ertesi gün ilk işim Sorbonne yakınlarında bir otel aramak oldu . Elimde valiz , otel kapılarındaki yıldızları saymaya başladım . Bana gerekli olan iki yıldızlı , gösterişsiz bir oteldi . Ama onların kapısında hep complet yazısı asılıydı . Sonunda complet siz bir otel bulmayı başardım : Hotel Rollin , 5 . Rue de la Sorbonne . Otelin Reception unda boyana boyana saçlarının rengi kaybolmuş , asık suratlı yaşlı bir madam oturuyordu . Karşısına dikildim , uzun süre başını kaldırıp bakmadı bile , fişleri kayıt defterine geçiriyordu . Bonjour madame dedim , yanıt yok . Bir oda arıyorum dedim , yine ses yok . Sonunda Kaç gece kalmak istiyorsunuz ? diye sordu . Birkaç ay kalabileceğimi söyledim . Yoo , dedi , sizi bir aydan fazla alıkoyamam . Pekala , dedim , öyle olsun . Otel , 5 frankmış . Hemen önüme bir fiş vererek doldurmamı istedi . Kimliğimi sordu , gösterdim . Elime bir anahtar verdi . Odanız dördüncü katta , dedi . Çıktım . On mumluk bir ampulün aydınlatmadığı koridorda odayı güçlükle buldum . Odada kirli bir vişne çürüğü renk egemendi , yer halıları vişne çürüğü , yatak örtüsü vişne çürüğü , koltuk vişne çürüğü , belki kırk yıldır hiç temizlenmemiş kadife perdeler . Pencereler Sorbonne a bakıyordu , ona çok sevindim . Valizimi bıraktıktan sonra yeniden aşağıya indim . Madam , Bakın , söyleyeyim , dedi ; odada arkadaş toplantıları yapmayın . Anlarım , bir kız arkadaşınız olur , o başka , ama gece alıkoyacak olursanız , mutlaka bir fiş doldurması gerekir . Yoksa polisle başım belaya girer . Akşam saat 10'da kapı kapanır , anahtarlarınızı almazsanız sokakta kalırsınız , kimse size kapıyı açmaz . Radyo yasak , hem gürültü olur , hem de elektrik harcar . Ütü yasak , odada yemek yasak . Odanın ampullerini değiştirmeye kalkmayın , sigorta atar . Madam ne dediyse hepsine d'accord ( kabul ) dedim . Başka otel arayacak halim yoktu . Hem de böyle tam üniversitenin karşısında bir otel zor bulurdum . Hemen şunu belirteyim ; otele yerleştikten birkaç gün sonra 25 mumluk ampulleri 70'er mumluklarla değiştirmeye kalktım , sigortalar attı . Odaları temizleyen bir kadın vardı , suçumu ona itiraf ettim . Temizleyici kadın meğer madamı hiç sevmezmiş , cimriliğinden de nefret edermiş . Ben şimdi sizin odaya daha güçlü bir sigorta korum , hiçbir şey olmaz , odayı dilediğiniz gibi aydınlatırsınız , dedi . Gerçekten de öyle oldu . Ben Hotel Rollin de on ay kaldım , ışıklar her akşam pırıl pırıl yandı . Otel işini çözümledikten sonra ilk işim Cité Universitaire deki öğrenci bürosuna uğrayıp kaydımı yaptırmak oldu . Sonra da Hukuk Fakültesine gidip yüksek lisansa yazıldım . Onun arkasından da Charles Bettelheim in Sorbonne da ders verdiği Yüksek Araştırmalar Okulu'na . Derslerin başlamasına daha bir ay vardı , o süre içinde Paris'le içli dışlı olacaktım . Bir ciné - club e üye oldum . Türkiye'ye sokulmayan Sovyet filmleri gösteriliyordu : Alexandre Newski , 1917'de Lenin , 1918'de Lenin , Potemkin Zırhlısı , Kronştad Denizcileri , Leylekler Geçerken gibi filmleri izledim orada . Sinema klasikleri de gösteriliyordu : Şarlo nun , Jean Renoir in , René Claire in , Louis Jouvet nin filmleri ile o ciné - club'te tanıştık . TNP ( Théatre National Populaire ) i o dönemde Jean Vilar yönetiyor ve önemli rollerde Gerard Philipe oynuyordu . TNP'ye de abone oldum . Comedie Française de hiç yer bulunmuyor ama , gençlerle dolan en üst galerilerde her zaman sıkışacak bir yer oluyordu . Olympia daki resitalleri de promenoir biletiyle ayakta , ya da merdivenlerde oturarak izleme olanağı vardı . Öğrenci bileti o zamanlar 1 frank kadar bir şeydi . Bütün sinemalar , tiyatrolar ve konserler bedavaya geliyordu sanki . Müzelere salı günleri bedava , biletsiz giriliyordu . Bütün müzeleri gezdim : Louvres , Jeu de Paume , Musée Rodin , Musée de 1'Homme , Carnavalet Müzesi , Grand Palais ve Petit Palais deki sergiler . Geri kalmış ülkelerin insanları gibi her şeye saldırıyordum . Dersler başladıktan sonra da aynı tempo ile Fransa'nın kültür ve sanat havasını ciğerlerime doldurmaya devam ettim . 2 - Mutualité ve Vel d'Hiv Toplantıları 1952 sonbaharında Fransa'yı sarsan iki olay vardı ; biri İşçi Sendikaları Federasyonu Genel Sekreteri Alain Le Leap ın tutuklanması , öbürü de Henri Martin adında bir yedek subayın yargılanması . Alain Le Leap o zamanlar Fransızların Vietnam'da sürdürdükleri savaşa karşı çıkan demeçler yayınladığı için bozgunculukla suçlanıyordu . Henri Martin de Vietnam'da savaşa katılmak istemediği için tutuklanmış , barıştan yana olan bütün devrimci Fransız gençliği , partiler , dernekler ve sendikalar da Henri Martin e sahip çıkmışlardı . 14 Ekim 1952'de Mutualité salonunda Henri Martin in kurtarılması için büyük bir toplantı yapıldı . Paris'te izlediğim ilk siyasal toplantı bu oldu . Salon hınca hınç doluydu . Tribünde birçok ünlü kişi yer almıştı : Duclos , Vercors , Brezilyalı mimar Oscar Niemeyer François Billoux , Paul Verges , Hélene Parmelin , Jean - Marie Domenach , Louis de Villefosse ve Sartre . Her konuşma alkışlarla kesiliyor ve salon Liberez Henri Martin sesleriyle inliyordu . Henri Martin , 1950 Martında Vietnam'daki sömürgecilik savaşını protesto ederek Vietnamlılara karşı silah kullanmaya karşı çıkmış ve bu yüzden tutuklanmıştı . Eski adıyla Hindiçini'de , Fransızların ta 17 . yüzyılda başlayan ilişkileri vardı . Hindiçini 19 . yüzyılda tam bir Fransız sömürgesi olmuştu . İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonlar bu toprakları ele geçirince , Fransızlar , ayrılmak zorunda kaldılar . Savaş sona ererken Japonlar , Hindiçini'den ayrılınca Fransa kendine bağlı bir kukla imparator buldu . Bao - Dai yi devlet başkanlığına getirmek istedi ; ama , ülkede Ho - Chi - Minh in başkanlığında güçlü bir ulusal direniş cephesi kurulmuştu , bütün halk bu cephe ile tam bir dayanışma içindeydi . 1946 Martında Ho - Chi - Minh devlet başkanlığına seçildi . Fransızlar buna büyük bir tepki gösterdiler ve 1946 sonlarında Vietnam'a karşı bombalı saldırılara geçtiler . Böylece Fransızların Hindiçini Kampanyası dedikleri savaş başlamış oldu . Bu savaş 1954 Mayısında Fransızların Dien Bien Phu da uğradıkları büyük yenilgiye kadar sekiz yıl sürdü . Bir süre sonra da Amerikalılar Fransızların yerini aldılar . Yüzbinlerce insan öldü Vietnam'da . Henri Martin Vietnam'ın başına gelecekleri anlamış gibi bu savaşa karşı çıkıyor ve inanmadığı bir amaç uğruna adam öldürmeyeceğini haykırıyordu . Henri Martin in bu direnişi o dönemde Fransa'da çok geniş yankılar uyandırdı . İmzalar toplandı , toplantılar düzenlendi . Albert Camus , Picasso gibi ünlü sanatçılar ve yazarlar da bu kampanyaya katıldılar . İnsanlar savaştan bıkmıştı artık . Adam öldürmeye , suçsuz toplumlara karşı silah kullanmaya hayır demek , insanların en doğal hakkı olmalıydı . Fransızlar bunun savaşını veriyorlardı o dönemde . Eluard da Henri Martin için şu şiiri yazmıştı : Henri Martin'e güven Rüzgarlar beni geçti , yerde kaldım Yerde ve bir ceza evinde Sadece susmak istemediğim için Sadece haklı olduğum için Savaşa karşı Ben gencim ve benim için yaşam bir bütün Güzel kokulu bir şafak gibi Mutluyum bu yüzden , kendim için , kardeşlerim için Güvenimiz bir köprü Düşmana karşı Ötekiler , savaş yapanlar , dünyada yapyalnız Ben ufkumda Umutla savaşan , korkusuz bir kitle görüyorum Gemiler yarın gidecekler Işığa doğru . Paris'te katıldığım ikinci büyük toplantı . Vel d'Hiv denen salonda Alain Le Leap ın kurtarılması için düzenlenen kapalı salon toplantısı oldu . Vel d'Hiv , Velodrome d'hiver in ( Kışlık Velodrom ) kısaltılmış adıydı . Bir zamanlar bisiklet ve motosiklet yarışmalarının yapıldığı bu salon Paris'in en büyük spor ve gösteri salonuydu . 60'lı yıllarda yıkıldı , yerine yüksek apartmanlar yapıldı . İkinci Dünya Savaşında Vel d'Hiv'den acı bir anı kaldı . O dönemde Almanlarla iş birliği yapan Fransız polisleri 16 Temmuz 1942'de 12. Tutukluların 5802'si kadın , 4051'i çocuk ve 3 . 031'i de erkekti . Çoğunluk kadınlarda ve çocuklardaydı . Çünkü erkeklerin bir bölümü Nazilerden baskın bekledikleri için kaçmış ve gizlenmişlerdi . Vel d'Hiv'e kapatılan insanlar birkaç gün orada yokluk içinde yaşadılar . Kimse tutukluların ne olacağını , nereye götürüleceğini bilmiyordu . Sonra bir sabah bunları trenlere doldurup Auschwitz kampına gönderdiler . Hemen hemen hiçbiri geri dönmedi . Fransız Yahudileri 1992 Temmuzunda Vel d'Hiv darbesinin 50 . yıldönümü nedeniyle törenler düzenlediler ve hükümetin Yahudilerden özür dilemesini istediler . Vel d'Hiv'in olduğu yere bir anıt dikildi . Vel d'Hiv'de 22 Ekim 1952'de katıldığım bir toplantıya Komünist Partisi'nin o zamanki 1 numaralı lideri Jacques Duclos , Dünya İşçi Sendikaları Konfederasyonu Genel Sekreteri Louis Saillant , partinin ileri gelenlerinden Benoit Frachon , Eugenie Cotton , Léon Feix , Etienne Fajon , Leon Mauvais , François Billoux , Waldeck Rochet , Aragon , Elsa Triolet ve André Marty katılıyordu . André Marty , Fransa'nın 1919 Nisanında Sovyet Devrimi'ne karşı giriştiği eylemler sırasında Karadeniz'e yolladığı Protet zırhlısında görevli bir subaydı . Bolşeviklerle savaşa karşı olduğu için bütün denizcileri ayaklandırmış ve gemi Rusların üzerine gitmeyip isyan bayrağını çekerek Karadeniz'e açılmıştı . Marty'nin giriştiği eylem başarıyla sonuçlandı ama , bir süre sonra kendisini tutukladılar . 1923'te affedildi , ertesi yıl Komünist Partisi'nden milletvekili seçildi ve 1940'a kadar parlamentoda bu görevini sürdürdü. Sonra Brigade Internationale ın genel müfettişi olarak , İspanya Savaşına katıldı . İkinci Dünya Savaşının ilk yıllarını Moskova'da geçirdikten sonra 1943'te Cezayir'e geçerek direnişçiler arasında yer aldı . Kurtuluştan sonra Kurucu Meclis'e üye oldu , daha sonra parlamentoya girdi . Sonra ? 1954 Martında özeleştiri yapmadığı için Komünist Partisinden atıldı . 1956'da öldü . İşte izlediğim Vel d'Hiv toplantısında gördüğüm tarihsel kişilerden biri de André Marty idi . O dönemde partide Marty nin en yakın arkadaşı Charles Tillon du . O da bir süre sonra partiden atılıp lanetlenen kişilerden biri oldu . Ocak 1993'te 95 yaşında ölen Charles Tillon , Marty gibi bir zırhlıda ayaklanma çıkartıp hükümete karşı isyan bayrağını dalgalandırmakla ün yapmış bir kişidir . Fransa , 1919'da Sovyet Devrimi'ne karşı koyan güçleri desteklemekte ve İtalya üzerinden deniz yoluyla Rusya'ya yardım göndermekteydi . Bu yardım olayında kullanılan zırhlılardan biri de Guichen kruvazörüydü . Gemi yükünü alıp Yunanistan'da Itea limanına giderken 26 Haziran 1919'da kruvazörde bir isyan eylemi başgösterdi . Ayaklanmayı örgütleyen 21 yaşında bir askerdi . Yoksulluk içinde geçen bir işçilik döneminden sonra gönüllü olarak askere yazılan bu Brötanyalı gencin adı Charles Tillon du . İsyan bastırıldıktan sonra , Tillon , beş yıl hapse mahkum oldu . Üç yıl Fas'ta ölümle boğuştuktan sonra affedilen Tillon 1922'de doğduğu kent Rennes'e döndü ve ilk işi Komünist Partisi'ne yazılmak oldu . Guichen kruvazörü isyanını düzenlemekle ülke çapında bir ün yapmış olan Tillon , Komünist Partisi'nde kısa sürede üst kademelere yükseldi . 1931'de Merkez Komitesi üyesi oldu , daha sonra İspanya İç Savaşına gönderildi . İkinci Dünya Savaşından az sonra Tito da hain sayılıyordu . O zamanlar Internationale des Traitres adlı bir kitap okumuştum , Moskova'dan yana olmayanlar hep ihanetle suçlanıyordu . Sol için tek yol vardı dünyada , Moskova'nın yolu , Stalin in yönetimi . 1953 Martında Stalin birdenbire ölüverdi . Kim geçecekti yerine ? Kimin geçeceği de belki önemli değildi , çünkü Sovyetler Birliği kişisel çıkarların , hırsların etkileyemeyeceği yöntemlerle yönetiliyor sanılıyordu . En iyi yol , bilimsel yöntemlerle seçilir ve kişisel iktidar hırslarıyla buna karşı gelinemezdi . Orada ne iktidarı ele geçirmeye çalışan kapitalist çevreler vardı , ne de dışarıdan desteklenen ırkçı ve emperyalist partiler . Bunlar tarih olmuştu artık . Yepyeni bir dünya kurulmuştu Sovyetler Birliği'nde . Kişisel iktidar entrikalara , dolaplara yer yoktu artık bu ülkede . Stalin in ölümü bunları düşündürüyordu insanlara . Lettres Françaises gazetesinde o günlerde Picasso nun yaptığı bir Stalin portresi yayınlanmıştı . Picasso nun çizgilerinde temiz yüzlü bir delikanlıydı Stalin . Çağımızın en ünlü ressamı bu yüzden az saldırıya uğramadı . Ama ne yapsın Picasso ? Öyle görülmüştü Stalin . Stalin , 6 Martta öldü . 10 Martta da Vel d'Hiv de büyük bir gösteri düzenlendi . Kimler vardı tribünde ? İlk başta Marcel Cachin geliyordu . Kimdi Marcel Cachin ? Komünist Partisi'nin en tartışılmaz büyüğü . 1869'da doğmuştu Cachin ; yani , kendisini tribünde gördüğüm zaman 83 yaşındaydı . 22 yaşındayken eski sosyalist liderlerden Jules Guesde in başkanlığındaki Fransız İşçi Partisi'ne girmiş , 1904'de Sosyalis Enternasyonal'in Amsterdam Kongresi'ne delege seçilmiş ; 1905'te de Paris'te toplanan Sosyalist Birliği Kongresi'ne katılmıştı . Sonra milletvekili seçilmiş ve Fransız soluna damgasını vurmuştu Cachin . 1917'de Sovyetler Birliği'nin Müttefikler cephesinde kalmasını sağlamakla görevlendirilerek Moskova'ya gönderildi . Lenin i tanıdı orada . 1920'deki Tours Kongresi'nde de önemli bir rol oynadı . Sosyalist Parti ikiye bölündü o zaman ; Cachin , Fransız Komünist Partisi'nin ön saflarında yer aldı . Jaures in öldürülmesinden sonra 1918'den 58'e kadar Humanité gazetesinin başyazarlığını yaptı ve ölümüne kadar da parlamento üyeliğini sürdürdü . İşte şimdi tribünde ak bıyıkları sarkık , iki büklüm duran ihtiyar adamın böyle bir geçmişi vardı . Onun yanında Jacques Duclos oturuyordu . Duclos genç sayılırdı . O zamanlar 56 yaşındaydı . Kısa boylu , yuvarlak ve çok sevimli bir kişiydi . Yukarı Pireneler'de doğmuş ve fırın işçiliğinden yetişmişti . İspanya sınırlarında yaşayanların özelliğiyle Fransızca konuşurdu . Birinci Dünya Savaşında yaralanmış , Almanlara esir düşmüş , sonra Henri Barbusse ile birlikte çeşitli eylemlere katılmıştı . 1921'de Komünist Partisi'ne üye olmuş ve kısa zamanda partinin ön saflarında yer almıştı . 1926'da parlamentoya girmiş ve 1936'da Front Populaire denen Halk Cephesi'nin kurulmasında rol oynamıştı . İkinci Dünya Savaşı yıllarında , 1941'den 1944'e kadar Fransa'da partinin gizli örgütünü yönetmişti . Kurtuluştan sonra 1945'te yine parlamentoya girdi ve Komünist Partisi Grup Başkanı seçildi . Parti Genel Sekreteri Maurice Thorez hastalanıp Sovyetler Birliği'ne gittikten sonra Duclos partinin bir numaralı adamı oldu , galiba her konuda son sözü o söylüyordu . 1952 ortalarında Duclos çok garip bir nedenle tutuklandı . Polisler arabasını çevirmişler , içinde bir tabanca ve iki de güvercin bulmuşlardı . Bir parlamento üyesinin tabanca taşıma hakkı vardı elbette , ama , polis bu silahı rejimi devirme girişiminde kullanılacak bir araç sayıyordu , güvercinleri de gizli bir haberleşme aracı ! Başbakan Pinay o dönemde soğuk savaşın bir simgesi durumundaydı , ne olursa olsun komünistleri suçlamak ve karalamak istiyordu . Hükümet bu casusluk olayından bir şey çıkartamayınca adliye Duclos ya karşı kovuşturmayı durdurdu . Ama hükümet Komünist Partisi liderlerini mutlaka susturmaya kararlıydı . Başbakan Pinay bu kez de Jacques Duclos ile birlikte Etienne Fajon , Raymond Guyot , André Marty ve Léon Feix in dokunulmazlıklarının kaldırılmasını istedi . Bu düpedüz bir sindirme girişimiydi . Fakat hükümet bu işte hiç de başarılı olamadı ; Pinay gülünç bir duruma düştü ve Duclos , hükümete yumruk sallayan sevimli bir kahraman oldu . Tribünde Marcel Cachin in bir yanında Tristan Tzara oturuyordu . Tzara o dönemde Komünist Partisi'nin tuttuğu bir sanatçıydı . Tzara nın yanında şair Aragon , onun yanında da Auguste Lecoeur yer alıyordu . Kimdi bu Auguste Lecoeur ? Fransa'ya gidene kadar hiç adını duymadığım bu kişinin Komünist Partisi'nin en ünlü liderlerinden biri olduğunu o akşam anladım . 1911'de Fransa'nın kuzeyindeki maden bölgelerinde doğan Lecoeur ün çocukluğu güç koşullarda geçmişti . Babası da , büyük babası da maden işçisiydi . 12 yaşında ilkokulu bırakmak zorunda kaldı . Ertesi yıl bir maden ocağında çalışmaya başladı ve daha çocuk yaşta ocakta maden işçilerinin yaşamını paylaştı . Bir yıl sonra bir daha maden ocağına inmemeye karar verdi ve Paris'e geldi . Amele olarak bir fabrikada işe başladı . Çevresindeki işçiler hep komünistti , o da onlara katıldı . O sıralarda Fransa , Sacco ve Vanzetti olayı ile kaynıyordu . Amerika'da idama mahkum edilen İtalyan kökenli bu iki kişinin affı için Paris'te gösteriler yapılıyordu . Auguste Lecoeur de gösteriye katılanlar arasındaydı . Büyük bulvarlarda polisle kanlı çarpışmalar oldu . Lecoeur ön sıralardaydı , dövüştü , dayak yedi ve bunun hırsıyla ertesi gün Komünist Partisi'ne yazıldı . Eğitim görmemiş olması kendisinde aşağılık duyguları yaratıyordu , çevresinde küçümsenmemek için okudu , çalıştı , sınavlara girdi ve açıktan liseyi bitirdi . Sendikalarda görev aldı . 1937 Şubatında bir gün partiden kendisine bir öneri geldi , İspanya'daki Uluslar arası Birliğe katılması isteniyordu . Hiç düşünmeden Evet dedi , hazırım . Lecoeur e İspanya İç Savaşında en güç görevleri verdiler , başarılı oldu . Katıldığı birlik 380 gönüllüden oluşuyordu , 319'u İspanya topraklarında can verdi . Lecoeur geri dönenler arasındaydı . İkinci Dünya Savaşı sırasında orduda komünizm propagandası yapmak suçuyla tutuklandı , kamplara gönderildi , kaçtı , işgal bölgesinde gizli parti örgütünü kurdu , maden işçileri grevini düzenledi , kurtuluşa kadar en tehlikeli işleri üstlendi ve başardı . Kurtuluştan sonra , 34 yaşında Lecoeur u parlamentoya seçtiler , 1946'da Kömür İşleri Bakan Yardımcılığına kadar yükseldi , partinin 4 numaralı lideri durumuna geldi . Thorez Sovyetler Birliği'nde hastanedeyken , Duclos güvercin olayı nedeniyle tutuklanmışken , André Marty de gözden düşmüşken Lecoeur partinin 1 numaralı lideri oldu . Stalin ölünce parti kendisini Moskova'ya yolladı , Lecoeur Stalin'in yaptığı çirkin işleri öğrendi orada . Paris'e dönünce bunları anlatmaya kalktı , anti - Stalinci bir rapor hazırladı . Kıyamet kopardı bu rapor . Ne Thorez buna hazırdı ne Duclos . Ne Frachon , ne de partinin Moskova eğilimli tutucu kadrosu , Lecoeur çok sert eleştirilere uğradı , kovuşturma açıldı hakkında , öz eleştiri yapmasını istediler , yapmadı ve 27 yıllık bir çalışma dönemi sonunda partideki tüm görevlerinden istifa etti . Bu kez karşısında Georges Marchais vardı . İstifası yetmiyormuş gibi Lecoeur ü 1955 Ocağında partiden attılar . Lecoeur yılmadı , yıkılmadı , kendine yeni bir yaşam düzeni vermeye yöneldi ve TIR kamyonlarında şoförlüğe başladı . Yılların sendika lideri , belediye başkanı , milletvekili , bakan yardımcısı Auguste Lecoeur Fransa yollarında kamyon sürücülüğü yapıyordu artık . En büyük düşmanı partinin yeni lideri Georges Marchais idi . Ne olursa olsun onu yıkmak istiyordu . Bu yüzden Fransız Sosyalist Partisi'ne girdi ve ölümüne dek orada çalıştı . Partiye nice zaferler kazandırmış olan bu kişi de André Marty gibi , Charles Tillon gibi , Roger Garaudy gibi hainler listesine alındı . Auguste Lecoeur 1992 Temmuzunun son günlerinde 81 yaşında yaşamını noktaladı . İşte 10 Mart 1953 Günü Vel d'Hiv toplantısında tribünde Auguste Lecoeur ü görüyordum . O akşam en heyecanlı konuşmayı o yaptı . 1952 Ekiminde Sovyetler Birliği 19 . Kongresi'ne katılmış ve Moskova'nın en coşkulu günlerine tanık olmuştu . Döndüğünden beri yaptığı konuşmalarda Stalin yönetimini göklere çıkartmıştı . O akşam da öyle oldu , bütün salon Lecoeur ü dakikalarca ayakta alkışladı . Herkes kendisini partinin yakın gelecekteki lideri olarak görüyordu . Oysa , Stalin'in ölümü bir bakıma Lecoeur ün de siyasal ölümü oldu . Stalin'den sonra Moskova'daki gerçekleri öğrenip açıklaması Lecoeur ün Komünist Partisi içindeki kişiliğine son verdi . Bütün bu olayların olduğu dönemde Komünist Partisi , Fransa'nın en güçlü partisi durumundaydı . Ulusal Meclis'te 167 milletvekili ile en büyük parti Komünist Partisi'ydi . Sosyalist milletvekillerinin sayısı 99'du . De Gaulle'cülerin sayısı 30 bile değildi . Miterrand ın başkanı olduğu UDSR partisi Meclis'e sadece 13 milletvekili ile girebilmişti . Komünistler o yıl sosyal haklar dışında neler için savaşıyorlardı ? Rosenberg lerin kurtarılması , Henri Martin in bağışlanması , Allen Le Leap ın salıverilmesi , Dünya Barış Kongresi , Kore'de ve Vietnam da savaşın sona erdirilmesi vb . . . Oysa , o yıl Çekoslovakya'da da bazı olaylar olmuş , eski Başbakan Yardımcısı Slansky , eski Dışişleri Bakanı Clementis ve 9 arkadaşı vatan hainliği suçuyla idam edilmişlerdi . Slansky , Çekoslovak Komünist Partisi'nin en önde gelen kişilerinden biriydi . 1901'de doğmuş , 1923'te Parti Merkez Komitesi'ne üye seçilmiş , 1935 - 37 yıllarında parlamentoda yer almış , İkinci Dünya Savaşı yıllarında Sovyetler Birliği'nde çeşitli görevler üstlenmişti . Slansky 1945'te parti genel sekreterliğine getirildi , 1947'de Çekoslovak Komünist Partisi'ni Kominform'da temsil etti . 1951'de başbakan yardımcılığına atandı . Bir süre sonra da bu ihanet ve casusluk olayı ortaya atıldı . Buna Slansky nin de adını karıştırdılar , tutuklandı ve 1952'de idam edildi . Clementis de Komünist Partisi yöneticilerindendi . Gençliğinde avukatlık yapmış , sonra parlamentoya girmişti . İkinci Dünya Savaşı yıllarında Londra'daki sürgün Çekoslovak hükümetinde görev aldı . 1945'te Dışişleri Bakanlığına getirildi . 50'de görevden alındı , 51'de ihanet suçuyla tutuklandı , 52'de asıldı . Slansky , Clementis ve arkadaşları , asıldıktan 11 yıl sonra yine komünist bir hükümetçe bağışlandılar . İşte 1952'de bunlar oluyordu Çekoslovakya'da . 28 Kasım 1952'de Humanité gazetesi Slansky ve on arkadaşının mahkum edildiklerini bildirirken Duclos nun şu sözlerini yayınlıyordu : Çekoslovakya'da hainlerin temizlenmesi , barışın bir zaferidir ! İşte böylesine bağımlı , kör bir politika çökertti Fransız Komünist Partisi'ni . 4 - Dadaizm'in Kurucusu Tristan Tzara Ansiklopediler Tristan Tzara yı Dadaizm'in babası diye tanımlıyorlar . Peki , Dadaizm nedir ? 1916'da Zürih'te ortaya çıkan ve toplumun dayandığı temelleri , kültür , ahlak , mantık ve dil kuralları ile birlikte yok etmeye yönelik bir akım . Birinci Dünya Savaşında birtakım aydınlar ve sanatçılar toplumdaki bütün gelenekleri ve inançları yıkarak gerçeği aramaya yöneldiler . New York'ta da aynı yıl buna benzer bir akım ortaya çıktı . İki akımın temsilcileri 1918'de Lozan'da bir araya gelerek Dadaizmin ana ilkelerini tartıştılar ve Dadaizm , evrensel bir boyut kazandı . Kimler yoktu bu akımın içinde ? Başta Tzara , onun yanında Aragon , Eluard , Philip Soupault , Picabia , Marcel Duchamp ve Arp . Amaç , insanı her türlü kölelikten kurtarmak olacaktı . Şiir anlamlı sözlerden değil anlamsız sözcüklerden oluşacaktı ; resim bir yüzeye yapıştırılmış kağıt , metal , tel , çöp ve her çeşit nesnelerden , heykel de birtakım anlamsız biçimlerden . Dadaizm her şeye karşı gelen bir nihilizm'e giderken sanatçıların ve düşünürlerin bir bölümü yeni çıkış yolları aradı . Kimi de gerçeküstü akımın kurucusu oldu . Andre Breton ve Salvador Dali bu yolu seçti . Tzara , Aragon , Eluard ve arkadaşları da devrimci eylemlere ve komünizme yöneldiler . Komünist Partisi'nin organı olan Humanité gazetesi Mart 1953 başlarında Tristan Tzara için şunları yazıyordu : Tzara , Dada akımının kurucusudur . Sonra da gerçeküstü sanat akımının yaratıcılarından biri olmuştur . Bugün yaşayan ilk gerçeküstü Fransız şairlerinin başında Tzara gelir . Dadaizm ile gerçeküstücü akım 1920 - 30 yılları arasında burjuvaziye , savaşa ve doğmakta olan faşizme başkaldıran bütün Fransız aydınlarını biraraya getirmiştir . Aragon , Eluard ve Tzara gibi birçok düşünür bu akıma geçmiştir . Partimiz bugün onlarla övünç duyar . Tristan Tzara 1896'da Romanya'da doğmuş ve genç yaşlarda gelip Fransa'ya yerleşmişti . Bütün kitapları Fransa'da yayınlandı . Fransızlar Tzara ya hiçbir zaman yabancı gözüyle bakmadılar , kendisini Romen kökenli bir Fransız yazarı saydılar . Tzara , 1951'de Poemes de Nazım Hikmet ( Nazım Hikmet'in şiirleri ) adlı kitabın ön sözünü yazdı . Şiirleri çeviren ve Nazım'ı tanıtan yazıyı da Hasan Güreh takma adıyla Sabahattin Eyuboğlu yazmıştı . Nazım'ı daha önce 1944'de Aragon , Fransız okuyucusuna tanıtmış , 1948'de Europe dergisinde ve Lettres Françaises gazetesinde Nazım ın şiirlerini basmıştı . Maison de la Pensée Française adlı yazarlar evinde yapılan bir toplantıda Nazım ın şiirlerini okumuştu . Nazım , Bursa ceza evindeydi o yıllarda . 1949'da Paris'te Nazım Hikmet'in Kurtuluşu Komitesi kuruldu , buna Tristan Tzara başkanlık ediyordu . Komite , Nazım'ın şiirlerinin tanıtılması ve kurtuluşu için büyük bir kampanyaya girişmişti . Fransız Yazarlar Komitesi , Demokrat Hukukçular Derneği bu yolda seferber oldular . Bütün dünyada da gösteriler düzenlendi . Nazım'ın Kurtuluşu Komitesi nin başında olan Tzara ; Nazım ın kişiliğini çok iyi biliyordu ve Nazım Hikmet'in Şiirleri adlı kitabı Fransız okuyucusuna o tanıtıyordu . Tzara şöyle diyordu kitabın ön sözünde : Şiirin büyüklüğü evrenselliğindedir . Şairin evreni kendi kişiliğinin sınırlarını aşıp tüm yaşayan insanların dünyasına karıştığı zaman şair büyük olur . Şair bu dünyaya yeni bir açıdan bakar , bu açı herkesin kafasında yarattığı imgeye ( hayale ) uygun olur . O zaman şairin görüşü yoğun ve güçlü bir anlatım kazanır ve her insan bunda kendi umutlarını , acılarını , yaşadığı günü ve geleceğini bulur . 1952'de Paris'e gelince Tzara yı aradım , ona Sabahattin Eyuboğlu ndan bir selam getirmiştim . Tzara beni St . Germain des Pres metrosunun hemen karışısındaki apartımanına çağırdı , gittim . O zamana kadar hiç bu kadar ilginç bir apartman dairesi görmemiştim . Bir müzeye gelmiştim sanki . İlk kez Kara Afrika maskeleri ve heykelleri ile karşılanıyordum . Koca koca heykeller ve kapkara maskeler salona egemen olmuşlardı . Ya duvarlardaki tablolar ? Bunlar Dadaizm ve gerçeküstü sanat döneminin ilk örnekleriydi . Gördüğüm ilk iki tablonun imzalarını aradım , Picasso . Biri keman deseniydi , öteki de insan başı ( 1912 ) . Duvarlarda kolajdan yapılmış tablolar , akuareller ve füzenler yer alıyordu . Max Ernst in 1925'te yaptığı bir tablo gözüme ilişti : İki Çıplak Genç Kız . Sonradan öğrendim değeri o zaman 3 milyon frankmış . Arp ın birçok heykeli de salonun köşelerine yerleştirilmişti . Daha kimlerin yapıtları yoktu o salonda , teker teker bakıp not edemedim . Tzara nın Afrika sanatını Fransa'ya tanıtan ilk büyük koleksiyonculardan biri olduğunu çok sonra öğrendim . Bende Afrika sanatı merakını uyandıran olay işte Tzara nın dairesine gidişim oldu . Gördüğüm bu Afrika maskeleri ve heykelleri beni öyle etkiledi ki , ondan sonra her Afrika'ya gidişimde Tzara'nın apartımanında gördüklerime benzer yapıtlar aramaya başladım . Bendeki Afrika hastalığının başlangıcını Tzara nın evine bu ilk gidişimde görüyorum . Mikrobu orada kaptım ! Sonra Tzara ile birçok kez St . Germain des Pres de karşılaştık . O , ben , Avni Arbaş üçümüz birlikte olduk . Tzara , Abidin ve Avni'nin yakın dostu idi . Yeniköy'de Sevinç Boğazın mavi sularına hakim yalı bu kez bir sevinç dalgası na uğramıştı . Yeniköy'deki yalıda , Çiller'ler , yakın arkadaşlarıyla Demirel'den gelen öneriyi tartışıyorlardı . Tansu Çiller , 1989 yerel seçimlerinde İstanbul Belediye Başkanlığını kazanamayan ve bir süre sonra ANAP ve Özal'la yolları ayrılan Bedrettin Dalan'ın kurmakta olduğu Demokratik Merkez Partisi program çalışmalarına aktif biçimde katılmıştı . . Dalan , Tansu Çiller'in çok yakın arkadaşı idi . . . Arsa alımlarında da Dalan'ın Çiller'lere yardımları olmuştu . DMP'nin programının hazırlandığı Balmumcu'daki Mermer Köşk , zaten Çiller'e politikaya giden yolu açmıştı . Ancak Yeniköy sakinleri , Dalan'la siyasal hayata atılmasının Çiller'e bir yarar getirmeyeceğini , Dalan hareketinin uzun ömürlü olmayacağını söylüyorlardı . Sonuç olarak , Tansu Çiller'e Süleyman Beyin politika önermesi hafife alınacak bir şey değildi . Özer Uçuran Çiller , tartışmayı kesti : Kabul edelim . . . Lehimize olur . . . Özer Bey , karısına gülümserken lehimize olur sözünü tekrarlıyordu kafasında . Bu sözcüğü bilinçli kullanmıştı aslında . Kolay değildi Özal'la takışmak . Karşılarına aldıkları , hatta AFOT ( American Friends Of Turkey - Türkiye'nin Amerikalı Dostları Derneği ) toplantıları sırasında ABD'li yetkililere bile yakındıkları adam , Türkiye'nin son 10 yılına damgasını vurmuş , Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığına tırmanmış biriydi . O da silahlarını kullanmıştı sonuçta . TABA ( Türk - Amerikan İş adamları Derneği ) Başkanı Erdal Kabatepe'ye bir basın toplantısı düzenlettirip , BİZİM VADİ olayını açıklattırmıştı . Özer Uçuran Çiller , dava dosyasındaki savları anımsadı : Sanık Özer Uçuran Çiller , özellikle karısına ait bulunan gayrimenkullerin fahiş bedellerle kooperatife satın alınması ve eşi Tansu Çiller'in haksız yere zengin edilmesi olayında kooperatifin yönetim kurulunda yer almamıştır . Ancak kendisi yönetim kurulu üyelerini bu şekilde davranmaya azmettirmiştir . Nitekim Bizim Vadi Kooperatifinin yöneticileri Günver ve Güven Erdeniz kardeşler önceleri kendi evinde çalışan , daha sonra da sahip olduğu MARSAN AŞ'de görev yapan personeldir . . . Birtakım hile ve desiseler yapılmak suretiyle Genel Kurulu oluşturan müdahiller kandırılmış ve sanık Özer Uçuran Çiller'in eşi Tansu Çiller'e ait 386 sayılı parsel lehine , kooperatif aleyhine değişiklikler yapılmıştır . . . Kooperatifin 108 milyon lirasının sanık Özer Uçuran Çiller tarafından karısı Tansu Çiller'e haksız ve usulsüz olarak ödendiği de tespit edilmiş bulunmaktadır . Bilirkişi raporu , imza sahtekarlığının gerçekleştiğini ve bunun Özer Uçuran Çiller tarafından yapıldığını da belirlemiş bulunmaktadır . Sanık Özer Uçuran Çiller , kendisine ait MİTAŞ AŞ , MARKİM AŞ , MARSAN HOLDİNG isimli şirketler ile kooperatifin mal varlığını bir arada tutmuş ve kooperatifin gelirlerini kendi şirketlerine aktarmıştır . Toplam 45 milyon 936 bin TL'nin , sanık Özer Uçuran Çiller'in sahibi bulunduğu şirketlere haksız ve usulsüz bir şekilde aktarılması suretiyle zimmet suçunun işlendiği ortaya çıkmıştır . . . ( Bkz. Ek 1 - 2 ) . Özer Uçuran Çiller , bilirkişi raporlarını da anımsadı , Prof. Dr. Erdener Yurtcan , Prof. Dr. Çetin Şanlı , Prof. Dr. Hamdi Yasaman imzalarını taşıyan rapordaki ifadeler gözünün önüne geldikçe sinirleniyordu : Repo işlemleri incelendiğinde banka makbuzlarının karalanmış olduğu , repoların kooperatifin dışında sanıklardan Özer Uçuran Çiller'in sahibi bulunduğu Marsan Holding adına yapıldığı , hiçbir belgenin aslı olmadığı gibi satış fişlerinin de bulunmadığı tespit edilmiştir . Kooperatif kasasında yüksek miktarda paranın tutulduğu ve bu yüksek meblağlı paranın kooperatif amacı dışında ve kooperatif yönetim kurulunu oluşturan kişilerin menfaati için kullanıldığı tespit edilmiştir . Arsa alımı ile ilgili olarak yolsuzluklar bulunduğu , keza tespit edilmiş bulunmaktadır . İki buçuk aylık bir zaman içinde 1 milyar 470 milyon lira gibi bir fiyat artışı mümkün görülmemektedir . Arsalar kooperatif genel kurulunun bilgisi dışında yönetim kurulu kararları ile alınmıştır . Özer Uçuran Çiller , genel kurulun 24 Şubat 1988 tarihli oturumunda 388 parsel ile satış kararını onaya sunmuş ve genel kurulu hukuken geçerli olmayan gayrimenkul satış vaadi sözleşmesini göstermek suretiyle satışı kabule zorlamış ve böylece birtakım hile ve sanialar kullanarak kooperatif genel kuruluna katılan ve davaya müdahil olan kişileri kandırmıştır . . . Demirel'e Güvenelim mi ? Çiller'ler aslında kararlarını çoktan vermişlerdi . Politikaya atılacaklardı . Ancak Özer Uçuran Çiller'in elindeki kartların bir bölümü , İstanbul Bankası ve Bizim Vadi olayları ile harcanmıştı . İstanbul Bankası iflas etmiş , ancak Tanrıya şükür ki davalar zaman aşımına uğramıştı . Hazine Bankalar Yeminli Murakıplar Kurulunun Özer Uçuran Çiller'i bankayı iflasa sürükleme yolunda ağır ifadelerle itham eden raporu bir yerlerde tozlanmaktaydı . Tansu Hanımın önündeki sayfa ise bembeyaz uzanıyordu . Acaba Süleyman Demirel'e güvenebilirler miydi ? Kimi yakın dostlarının Süleyman Beye güvenilmez . Seni vitrin olarak kullanıp atacaktır . Kendini harcatma uyarılarında gerçek payı olabilir miydi ? Çiller'ler Ilıcak'larla Yeniköy'de yalı komşusu idiler . O sıralarda sağda güçlü bir gazete durumundaki Tercüman'ın sahibi olan Kemal Ilıcak ile gazetenin başyazarı Nazlı Ilıcak , Tansu Çiller'i , siyaset arenasına sunma çabaları gösteriyorlardı . İstanbul basını , iş çevreleri ve akademisyenlerinin kremasından oluşan Sarıyer Grubu Çiller'de büyük istikbal görüyorlardı . . Nazlı Ilıcak , Tansu Çiller'i hem Süleyman Demirel'le tanıştırmış , hem de sütunlarında sık sık konuk ederek kamuoyuna lanse etmişti . Ilıcakların yalısında her pazar yapılan , basının , iş camiasının ve politika çevrelerinin önemli kişilerinin katıldığı sohbetlerde de Çiller'ler baş konuk durumundaydılar . Havuzbaşında Danışmalar O pazar günü , Kemal Ilıcak'ın Yeniköy'deki yalısının havuz başında da bu konu konuşuluyordu . Tansu Çiller , kararlı bir rejimle epey kilo vermiş olmanın güveniyle serin sudan çıkarken , siyah mayosunun askısını düzelterek bir şezlonga uzandı . Saçlarını pembe havlusuyla kurularken biraz ileride güneşlenen gazeteci Yavuz Donat'a sordu : Yavuz Bey , Süleyman Demirel bana ısrarla politikaya girmemi teklif ediyor . Hatta beni yıldız yapmaktan filan söz ediyor , ama bir taraftan da bana harcanırsın diyenler var . Süleyman Beye güven olmazmış . Çabuk harcarmış insanı . Siz ne dersiniz ? O sırada Tercüman'ın Ankara Temsilciliğini sürdüren Donat , asırlık çınarın yapraklarından süzülen güneşi elleriyle siper yaparak baktı : Demirel eğer sırtında yük olacaksan , seni taşımaz . Zaten siyaset zayıfı taşımaz . Tersine , sen sırtında birkaç kişiyi taşıyabileceksen , Süleyman Beye katkın olabilecekse , korkma , at kendini siyaset denizine . Hayallerim Var Çiller , siyaset denizi ne atlayalı epey olmuştu . DYP'ye üye oluşunun üzerinden uzunca bir süre geçmiş , partinin kongre günü gelmiş çatmıştı . Atatürk Spor Salonu hınca hınç doluydu . Sigara dumanından göz gözü görmeyen kongre salonunda lider Süleyman Demirel'in kocaman bir posteri ile DYP 3 . Büyük Kongresi . 24 Kasım 1990 yazılı dev pankart dikkati çekiyordu . Divan Başkanı Ali Naili Erdem , Tansu Çiller'in adını anons ederek , kürsüye çağırdığında salondaki uğultu şıp diye kesildi . Bembeyaz giyimli genç kadının kadife sesi hoparlörlerden duyulduğunda ise delegeler birden kulak kesildiler : Hayallerim var benim . . . Projelerim var . . . Büyük Türkiye'yi hayal ediyorum . . . Büyük Türkiye'nin büyük partisinde hizmete talibim . . . Çiller'in konuşması süresince salonda çıt çıkmadı . ABD Büyük elçiliğinin siyasi müsteşarı Pace , Çiller'in sözlerini kulağına simültane fısıldayan çevirmeninin , Hayallerim var deyişi üzerine irkildi . Bu sözler neden bu kadar tanıdıktı Allah aşkına ? Ah evet , hatırlamıştı . Efsanevi Zenci Lider Martin Luther King'in Washington'da Lincoln Anıtı önünde iki yüz bin kişiye yaptığı ünlü konuşmasındaki sözler değil miydi bunlar ? . . . I have a dream . . . Genç Erzurum Delegesi Abdülmelik Fırat , arkadaşının kulağına eğildi : Görüyor musun ? DYP babamın , dedemin partisiydi . Artık , benim de partim . . . Atatürk Spor Salonunun kurşuni zeminine bir beyaz güvercin konmuştu sanki . Çiller Kebapçıda Çiller'ler kongrede verilen öğlen arası nı Güniz Sokakta değerlendirdiler . Demirel'in evinin tam karşısındaki Hacı Arif Bey Kebapçısında . Bol yeşillik , piliç şiş , karışık kebaplar , ayran ısmarlanan masada Tansu - Özer Uçuran Çiller , Nazlı Ilıcak , Yavuz Donat ve birkaç kişi daha vardı . Çiller'in kongrede estirdiği rüzgar öylesine belirgindi ki , Yavuz Donat : Tansu Hanım , en yüksek oyu herhalde siz alacaksınız , dedi . Çiller : İyi ama ben aslında o kadar çok korkuyorum ki , tahmin bile edemezsiniz , diye karşılık verdi . Neden ? Düşünsenize , Süleyman Beye benim için kim bilir neler diyecekler ? Ben düz bir partiliyim şu anda . Ama bana gösterilen ilgiyi siz de fark ettiniz . Beni Süleyman Beye kötü göstermek isteyecekler , senin yerine göz dikti diyecekler ona . . . Kahveler içildi , kongre salonuna geri dönülmek üzere kalkıldı . Gazeteci Yavuz Donat arabasıyla , Tansu Çiller'i kongre salonuna geri götürürken konuşmalar sürdü . Donat : Siyaset zemini kaygandır . Tedirginliğini anlıyorum ama , bu zemindeki kıskançlıkları da normal kabul et , dedi yolda . Çiller : Yavuz Bey , Türkiye'de bu kıskançlıklar , çekememezlikler neden bu kadar çok yaşanıyor anlayamıyorum . Mesela size şunu sorayım . Siyasete atılan bir insan kendisine neden gelecek biçmesin ? Neden genel başkan olmayı dilemesin ? Türkiye'de de bir kadın başbakan olamaz mı ? Benim böyle bir idealim olması suç mudur ? Donat güldü : Bak , sana şunu tavsiye edeyim , bu lafları başka yerlerde sakın ağzından kaçırma . . . Bir süre suskun kalan Çiller , Atatürk Spor Salonuna yaklaşırken dalgın , şunları söyledi : Bana burada , Güniz Sokakta bir ev tutalım . Genel Başkanıma yakın olmam lazım . Çalışmalar yapacağız . Hatta sabahları ona uğrarım . . . Bush , Çiller'e Hayran Beyaz Güvercin , DYP Kongresi'nden efsaneyi andıran bir başarıyla çıktı . Delegelerin tamamına yakınının oyunu almıştı . Genel İdare Kuruluna ilk sırada girdi . Demirel , ekonomi profesörü Çiller'i partinin Genel Başkan Yardımcılığına getirdi . Mutluydu . DYP artık üzerine gidildiği gibi kasaba partisi olmaktan çıkma yolunda idi . İşte genç , dinamik , hem de Yale'de eğitim görmüş bir ekonomi profesörü , hem de güzel bir bayan . . . Hazine'nin altın çocuk diye andığı Tunç Bilget . . . İzmir'in hatırı sayılır genç , üstelik de basketçi iş adamı Ersin Faralyalı . Planlamanın , Özal'la mücadeleyi bile göze alabilmiş atak çocuğu İlhan Kesici . . . Parti , liberal ve kente seslenen bir vitrine kavuşturuldu . Demirel değişti , gençleşti , demokratlaştı . Artık partisi , 21 . 75'lik Özal'la da , deneyimsiz siyasetçi Yılmaz'la da başa güreşebilirdi . Keyifliydi . Güniz Sokaktaki çalışma odasına bağlanan telefonu kapatırken bir kahkaha attı : ABD Başkanı George Bush bizimle görüşecekmiş . Yasaklarımızı nihayet onlar da kaldırdılar . DYP lideri Demirel , Türkiye'yi o yaz resmen ziyaret eden ABD Başkanı George Bush ile 21 Temmuz 1991 günü İstanbul - Çırağan Otelinin kral dairelerinden birinde yapacağı görüşmeye tam bir devlet adamı ciddiyetiyle hazırlandı . Ne de olsa iktidarın ucu gözüküyordu . DYP lideri , Türk - Amerikan ilişkilerinin önemli gündem maddelerinin üzerinde danışmanlarını seferber etti , söyleyeceklerini hazırladı . Bush'dan gelecek , olası yaklaşımlara vereceği yanıtları titizlikle şekillendirdi . Bir yandan da kafasında , Çırağan'a yanımda kimi götüreyim ? sorusuna yanıt arıyordu . Sonunda kararını verdi . Tansu Çiller gelmeliydi Bush randevusuna . . . Bush - Demirel zirvesi yapıldı . Bir saat süren görüşme çok ilginç geçmişti . Ancak ertesi günkü gazeteler Demirel'i şaşırttı . . . Basın , Bush - Demirel buluşmasını adeta bir detay gibi algılamış , bunun yerine koca ABD Başkanı George Bush'un Yale'de eğitim görmüş profesör Tansu Çiller'den ne denli etkilendiği , hanım profesöre ne denli hayran olduğu haberlerine geniş yer ayırmayı yeğ tutmuştu . Deneyimli politika adamı Demirel bu olaya bir mim koydu . Çiller daha sonra bu olayı sık sık gündeme getirerek , yakın çevresine Demirel , aslında benim yarattığım etkiden rahatsızdı . . . Spotların sadece kendisini aydınlatmasını istiyordu diyecekti . DYP Yenilendi Demirel'in vitrininde yaptığı değişikliklerle DYP'nin kamuoyu önünde getirildiği noktada , oyları artmış görünüyordu . Kasaba Partisi görünümünden kurtulan DYP'yi genç bayan profesör atağa kaldırmıştı . Basın , DYP ve Demirel'i zaman tünelinden çıkarak , yorgun ve yıpranmış Özal'ın yerine manşetlere oturttu . Onca yılın sağcı - solcu tüm köşe yazarları , Demirel'in değişimini , yükselişini , demokratlığını , gençlere açtığı yolu öve öve bitiremiyordu . İslamköylü Phoenix , Güniz Sokaktaki aslan kafesinde kapalı tutulduğu 10 yılın acısını çıkartıyordu . Demirel bu moralle 21 . 75'lik ANAP hükümetini erken seçime zorlarken , Özal'ı da Çankaya Köşkü'nde sarstı . Erken Seçim Kararı Ankaralıların yaşadığı sıcak temmuzun harareti , Milli Müdafaa Caddesindeki EXIMBANK binasının merkezi soğutmalı toplantı salonuna sızmamakta , ancak uzun , masif ceviz masanın çevresindekiler gerilimli bir tartışmayı sürdürmekteydiler . Özal'ın prenslerinden Bülent Gültekin , yeniden boy göstermişti . ANAP lideri ve Başbakan Mesut Yılmaz'ın bir numaralı danışmanı olarak Ankara'da yerini almıştı . Hafifçe öksürerek söze girdi : Ben siyasi ve iktisadi duruma baktım , rakamlar açıkça gösteriyor . Bu tablo sizi yıpratacaktır . Erken seçime gitmek bence kaçınılmaz . Oda birden dalgalandı ve 1990 para programının mimarı , Merkez Bankası Guvernörü Rüşdü Saracoğlu'nun itirazı duyuldu : Bu durumda erken seçim bir çılgınlıktır . Toplantı salonundaki genç , iddialı , hepsi de iyi yetişmiş ekonomi kurmayları ateşli bir tartışmaya girdiler . Gültekin , sakin bir ifadeyle tartışmayı izleyen Mesut Yılmaz'la bir ara göz göze geldi , ikisi de sigara içmek bahanesiyle koridora çıktılar . Yılmaz : Seçim mi diyorsun Bülent ? Gültekin : Evet . . . dedi . Erken seçim kararı , bence sizin başbakanlığınızı sona erdirir , ama siyasi ömrünüzü uzatır . Ayrıca benim gördüğüm kadarıyla muhalefetin ciddi bir hazırlığı da yok . Erken seçim akıllıca bir çözümdür . Yılmaz , Körfez Krizi sırasında Ankara'da Dışişleri Bakanı olarak yaşadığı karabasanı anımsadı . Üzerindeki Özal ipoteğinden bu şekilde kurtulabilirdi . Zaten hanedan görüntüsüyle özdeşleşmiş bir ANAP'ı bir türlü içine sindiremiyordu . Bunları düşünürken gözlüğünü düzelterek sigarasından derin bir nefes alan Yılmaz , Erken seçim yerinde olacak dedi . Yılmaz , erken seçim kararını her zamanki ihtiyatlılığı ile partisinin bütün kademelerinde tartıştı . Karar , ANAP Merkez Karar ve Yürütme Kurulu'nda kesinleştirildi . . . 20 Ekim 1991'de erken genel seçimler yapılacaktı . Halka Mesaj Verelim DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel için erken seçim kararı , mutlu ama çok ani bir gelişme idi . Partisinin vitrini yenilenmişti fakat henüz ortada DYP ile anılacak ne inanılır bir ekonomik program vardı , ne de tutacak bir slogan . ANAP'ı USAŞ ve ÇİTOSAN nedeniyle dava edip , özelleştirmede felce uğratmışlar , ama yerine bir çözüm yolu koyamamışlardı . Bu parti özelleştirmeye karşı mıydı , değil miydi ? Her fırsatta 24 Ocak kararlarının mimarı olduğunu söylemesine karşın , Demirel , 1980 sonrasının gelişmelerine partisinin ve kendisinin damgasını koyamamanın sıkıntısını yaşıyordu . Demirel , bu endişelerle Tansu Çiller'i çağırdı : Kızım . . . Erken seçim kararı bize iktidar getirecek . Görüyorsun , önümüz ne kadar açık . Sen ekonomide bir şeyler hazırla . İlhan'ı ( Kesici ) da yanına veriyorum . Halka bazı mesajlar aktarmak lazım . Haydi göreyim sizi . . . Tansu Çiller telefona sarılıp İstanbul'dan eşi Özer Uçuran Çiller'i buldu . Boşa Geçen Günlerdi Özer Uçuran Çiller , eşi onuruna verilen bir davette çok eski bir arkadaşına rastladı . 1963 yılında Afyon'da beraber askerlik yaptıkları genç adam epey değişmişti , saçları beyazlamış , biraz da göbek bırakmıştı . Adını hatırlayamadan sordu : Yahu , merhaba , nasılsın ? Nerelerdesin ? Ankara'da bir kamu kuruluşunda üst düzey yönetici olan askerlik arkadaşı da Özer Uçuran Çiller'i gördüğüne sevinmişti : Merhaba Özer Bey , biz de buralardayız işte , memuriyet . . . Siz nasılsınız ? Hiç Afyon'u hatırlıyor musunuz ? Nasıldı o günler ? Özer Uçuran Çiller nesini hatırlayayım , boşa geçen günlerdi diyerek 1963 Nisanından 1964 Ekimine kadar Afyon'da sınıf okulunda beraber olduğu arkadaşının yanından ayrıldı . Çiller'in askerlik arkadaşı ise bir anda o günleri anımsadı , yanında bulunan karısına küçük bir peynirli kanape ikram ederek anlattı . Bir yandan da elindeki viski bardağından üst üste yudumlar alıyordu : Görüyorsun değil mi hanım ? Boşa geçen günler dedi çıktı Afyon'a . E tabi , orada para yoktu , hey gidi günler hey , ne kadar kendi halinde bir çocuktu bu Özer ? Bir kenarda tek başına oturur , pek kimseyle konuşmazdı . Eski askerlik arkadaşının hanımı Özer Uçuran Çiller'i görmekten , elini sıkmaktan mutlu olmuştu , merakla kocasına sordu : O zaman evli miydi ? Yok canım , askerliğini yaparken evlendi . O güne kadar , Özer'e gelen mektupların üzerinde Özer Uçuran yazardı , birdenbire ayrıca parantez içinde bir de Çiller eklendi . Biz çok şaşırmıştık . Dedik ki , İstanbul'da demek moda böyle . Bizim gibi Anadolu çocukları modayı geriden takip ediyor . Peki , Tansu Hanım nasıldı ? Yahu hanım , sana çok samimi bir şey söyleyeceğim , biz onu o zamanlar pek dikkat çekici bulmamıştık . Güzel miydi , hatırlamıyorum bile . Yalnız şunu iyi hatırlıyorum , evlendiklerinde şehir merkezinde iki göz bir ev tutmuşlardı . Tabi , oraya pek fazla eşya almadılar . Hatta Tansu Hanım bir gün leğende Özer'in çamaşırlarını yıkamış , sonra da bize kahve yapmıştı . Aferin kıza , demek İstanbul kızıyım filan demedi , o işleri yaptı . Yok yok , çok mütevazı idi o zamanlar . Hatta bir keresinde birlikte küçük bir kutlama yapılmıştı . Oraya hoş bir elbise ile gelmişti , biz çok şıksınız deyince , Tansu Hanım , yerli mallarından aldım , basma , kendim diktim demişti . Nereden nereye ha ? Bu Ne Servet Anne - baba ocağında yıllarca sade birer yaşam sürdüren Çiller'ler , İstanbul Bankası hikayesinin ardından on yıl içinde korkunç bir servet yapmayı başarmışlardı . Bu durum , DYP lideri Süleyman Demirel'i bile etkilemişti . İstanbul'a yaptığı bir yolculuk sonrası , Ankara'da partili arkadaşlarına izlenimini anlattı . Konuşma , Demirel'in lacivert renkli SD plakalı Mercedes arabasında geçti . Demirel , arabasına İsmet Sezgin , Memduh Yaşa ve Mehmet Dülger'i de almıştı , Dülger ön tarafta diğerleri arkada , Demirel'in yanında oturuyorlardı . Şoför direksiyonu Güniz Sokak çıkışında sağa kırdı , Atatürk Bulvarına inen yokuşa sapıldı . Demirel : Yahu dün İstanbul'da Yeniköy - Tarabya - Sarıyer civarındaydık . . . Ne tarafa baksam , Burası Çiller'lerin , burası da Çiller'lerin , burası da Çiller'lerin dediler . Bu ne servet kardeşim . . . Bu ne servet . . . Aynı günlerde DYP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Dülger'e İstanbul'dan bir telefon geldi . Sekreteri , İstanbul'dan ünlü bir emlak komisyoncusu nun aradığını söyleyerek hattı bağladı : Mehmet Bey . . . Tansu Çiller'in mal beyanını gazetelerde gördünüz değil mi ? Evet . . . O beyan doğruları yansıtmıyor . . . Benim çok kısa bir süre önce Çiller ailesine satılmasında aracılık ettiğim birkaç mülk var . . . Onlar bu beyannamede yer almıyor . . . Mehmet Dülger , telefonu kapatırken , Zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış , adamlar nelerle ilgileniyorlar demekten kendini alamadı . Aynı günlerde , Antalya Beldibi'nde de benzer konuşmalar yapılıyordu . Çiller'lerin , devletten yılda 2. Kaybolan Çikolata Çiller'lerin serveti Başbakandan , sokaktaki adama değin herkesi etkilemiş , bir sürü soru işaretlerini gündeme getirmişti , ancak karı koca Çiller'lerin aslında çok tutumlu birer insan oldukları unutuluyordu . Yılbaşında Devlet Bakanlığında yaşanan bir olay bunu açıkça ortaya koyuyordu . Tansu Çiller , kendisine Yılbaşı dolayısıyla gönderilen onlarca çikolata paketini hafta sonunda İstanbul'a götürürken , paketlerde azalma olduğunu öne sürerek , Özel Kalem Müdürü Serpil Dikmenli'yi çağırdı : Serpil , bu paketlere ne oluyor böyle ? Daha fazlaydı bunlar , azalmış . . . Efendim , sizin odanıza benden ve odacılardan başkası girmiyor . İyi ya işte , sen odacıları bir soruştur . Onlar almış olabilir . Ben çikolatayı önemsemiyorum , bazı evraklar da çalınabilir diye korkuyorum . . . Serpil Dikmenli odadan ayrılırken , daha önce birlikte çalıştığı devlet adamlarının tutumlarını anımsadı . Sekreteryasında bir ara bulunduğu Süleyman Demirel'in gelen giden hediyelerden hiç haberi olmazdı , Adnan Kahveci ile Işın Çelebi ise çikolata paketi filan geldiğinde bunları daima yanlarında çalışanlara dağıtırlardı . Başbakanlık Stratejisi Çiller'ler hafta sonunu Yeniköy'de geçirdikten sonra Ankara'ya birlikte döndüler . Özer Uçuran Çiller , Ankara Oteli'nde kaldıkları suit ten Devlet Bakanlığını aradı : Nursun Erel ve Ali Bilge ile bugün saat 15 . 00'de Ankara Otelinde görüşmek istiyorum . Erel ve Bilge Ankara Otelinin 607 nolu suitine asansörle çıkarlarken , Acaba niçin çağrılmış olabiliriz ? diye düşünüyorlardı . Özer Uçuran Çiller onları odadaki üçüncü kişi ile tanıştırdı : Size Özer Yelçe'yi tanıtayım . Kendisi A - A uluslararası danışmanlık ve halkla ilişkiler tanıtım kuruluşunun yönetim kurulu başkan vekilidir . Bizim bundan sonraki tanıtım stratejimizi yönlendirmesini istiyoruz . Danışmanlar şaşırdılar : Nasıl bir tanıtım ? Ekonomik paketle mi ilgili ? Özer Uçuran Çiller : Hayır . Ekonomik paketi ben yeniden Güngör Uras'a yazdıracağım . Ben sizleri onun için değil başka bir meseleden dolayı çağırdım . Tansu politikada bugün bir yerde . . . Yarın başka bir yerde olacak . Duracağımız nokta bu nokta değil . Özer Yelçe de şaşırmıştı : Ne demek istediğinizi pek anlayamadım . . . Biraz daha açar mısınız konuyu ? Tansu'nun popülaritesinin ne kadar yüksek olduğunu görüyorsunuz . . . Hedefimiz , tabii ki bugünkü konumu değil , daha yüksek yerler . . . Tansu herhalde Devlet Bakanı olarak kalacak değil . . . Bakalım Başbakan mı olacak ? Cumhurbaşkanı mı ? Süleyman Beyin yaşı malum , daha ne kadar sürdürebilir ? İşte bütün bunlara göre uzun vadeli bir strateji çizelim istiyorum . . . Sizleri bunu konuşmak için çağırdım . Çiller'in bu sözleri odada tam bir sessizlik yarattı . Danışmanlar birbirlerine baktılar . Deneyimli gazeteci Özer Yelçe söze girdi : Bakın Özer Bey . . . Siz siz olun , bu lafları hiçbir yerde ağzınızdan kaçırmayın . Bu hayalleri kurabilirsiniz ama sakın telaffuz etmeyin . . . Bunun üzerine Özer Uçuran Çiller konuyu değiştirerek danışmanlara döndü : Ekonomik paketi basın diline siz çevirmek istiyorsunuz ama daha deneyimli insanlar olarak ben bu iş için Güngör Uras'ı , eğer o kabul etmezse Mehmet Ali Kışlalı'yı düşünüyorum . Zaten biz paketi İstanbul'da büyük bir otelde açıklayacağız . Ali , benim aklıma bir de şu geldi . Türkiye ekonomisinin rakamlarını zaman zaman Wall Street Journal da filan yayınlattıralım . Hangi rakamları ? Hazine bilançolarını kastediyorum . Hatta bu ilanların köşesine Tansu'nun da güzel bir fotoğrafını koyarız . Bilge şaşırarak : Ama bunlar şirket - banka bilançosu değil ki . . . dedi . Türkiye ekonomisinin performansını ortaya koyacaksak bunun başka yolları var . Yavrum Neredesiniz ? Bakanlığının ilk günlerinde önüne gelen herkese yavrum diye hitap eden Çiller'in bu tutumu zaman zaman espri konusu da oluyordu . Bürokratlar ve gazeteciler birbirlerini yavrum diye çağırmaya başlamışlardı . Çiller o kadar dikkatsizdi ki , neredeyse yarım asırlık gazeteci Muammer Yaşar Bostancı'ya bile yavrum demişti , basın danışmanlarının en büyük korkusu ise Çiller'in aynı hatayı Cüneyt Arcayürek'e yapmasıydı , aralarında konuşuyorlardı : Ya Cüneyt Ağabeye de yavrum derse , ne olur ? Ne olacak , herhalde o da ona aynı şekilde hitap eder . Çiller , 1993 yılının teşvik mevzuatının açıklanması öncesinde Hazine'nin iki üst düzey görevlisi , Yalçın Burçak ve Hasan Mollaoğulları'na özel görev vererek , kendisini temsil etmeleri için İstanbul'a gönderdi . İş adamları Vakfı nın The Marmara Otelinde düzenlediği toplantıda , Burçak ve Mollaoğulları , diğer konuşmacılarla birlikte , yüksekçe bir platformda hazırlanan kürsüde yerlerini aldılar . Konuşmalar başlamıştı , Hasan Mollaoğulları tam söze giriyordu ki , önüne bir not uzatıldı : Sizi çok acil olarak Ankara'dan Tansu Çiller arıyor . Mollaoğulları konuklardan özür dileyerek , telefona gitti : Buyurun sayın bakan ? Yavrum Hasan nerelerdesin ? Çabuk gel . . . Nasıl yani ? Hemen gel . Sayın bakan ben şu anda İstanbul'dayım . . . Yalçın Beyle ikimizi , burada iş adamları ile görüşmeye siz gönderdiniz ya ? Ha , öyle mi ? Mollaoğulları bu telefondan sonra kürsüdeki yerini aldı ; bu kez , otel görevlisi Burçak'a bir kağıt uzatarak telefona çağırdı . Burçak'la da Çiller arasında aynı çerçevede bir konuşma oldu . İki bürokrat toplantı süresince üçer defa telefona gittiler , Mollaoğulları en son gelen notu sinirli bir şekilde aldı , yırttı ve otel görevlisine şöyle dedi : Konuşmamı bitireyim , ben kendisini ararım . . . Siz şimdi telefonu kapatın . Kürsüden inen Mollaoğulları Ankara'yı aradı : Sayın bakan buyurun ? Yavrum hala gelmedin ? Ben sana global listeleri getir demiştim . . . Nerelerde vakit geçiriyorsun ? Mollaoğulları içinden lahavle çekerek yanıt verdi : Sayın bakan , bir saat içinde bu üçüncü telefon konuşmamız . Beni kürsüden indirip duruyorlar . İstanbul'da olduğumu söylemedim mi size ? Yarın bakarız o işlere . . . Çiller'e Hocasından Tavsiyeler Aynı günlerde Tansu Çiller'in ziyaretçilerinden biri de Connecticut'tan hocası olan orta doğu uzmanı Profesör Howard Reed idi . Babacan tavırları , onca yaşına karşın yakışıklılığı ve mükemmel Türkçesi ile dikkati çeken Reed bir gün özel çalışma odasında Tansu Çiller'e şunları tavsiye etti : Çok meşgul olduğunu biliyorum , ama kendi açımdan önemli gördüğüm konuları sana mutlaka aktarmak isterim . Önünde büyük fırsatlar var . Başarılı olmanı isterim . Ama seni bekleyen büyük handikaplar da var , bunlara dikkatini çekmek isterim . Çok genç ve ataksın , ekibinde tecrübeli isimleri bulundurursan iyi olur . Örneğin Haluk Bayülken . . . Ayrıca basınla uğraşacak , bu işin profesyoneli olan insanlara ihtiyacın olacak . Bunun için sana yılların tecrübeli ismi Tahsin Öztin'den fikir almanı tavsiye ederim . Ekonominin psikoloji ile çok ilgisi vardır , bu yüzden bir PR danışmanına da ihtiyacın var . Buradaki isimleri çok dikkatli seçmen gerekir . Ona bir örnek vermek istiyorum . GAP çok büyük bir proje ama , burada size Kürt konusu baş ağrısı olacaktır . PR gruplarına bu gibi konularda danışırsın . . . Profesör Reed , uzun konuşması sırasında sabırsızlanan Çiller'e , dinle beni dedikten sonra devam etti : Sana özel bir tavsiyede bulunmak istiyorum . Biliyorsun , ben 10 yıl önce kanserden kurtuldum . Bu görevde büyük bir stresle karşı karşıya olacaksın . Stresi yenmek için kendine bu gibi durumlarda üç dakika ayır . Gözlerini kapatıp , derin derin yedi defa nefes al . Bu sırada sevdiğin bir şeyi , örneğin bir bardak soğuk limonatayı , eşinin yüzünü ya da oğlunu aklına getir . Bu çok yararlı olur . Tansiyonun düşer , stresin yok olur . . . Bay Reed bunları söyledikten sonra Çiller'den küçük bir ricada da bulundu : Tansu , benim Milli Eğitim Bakanlığınızda danışmanlık görevim de vardı . Şimdi sizin hükumet belki beni bu görevden almak isteyebilir . Bana yardımcı olur musun ? Çiller , Milli Eğitim Bakanı Köksal Toptan'a hemen bir not göndererek hocasının sorunu nu çözdü . . . Paul Berger'in Gelişi Çiller'e en sık uğrayanlardan biri de Amerikan Arnold Porter kuruluşunun yöneticilerinden Paul Berger idi . Berger , Çiller'e Jak Kamhi'nin kartviziti ile ulaşmıştı ve Türkiye'nin ABD'de ticari ilişkileri konusunda danışmanlığını üstlenme önerileri sıralıyordu . Tansu Çiller Eximbank'ın yuppie Genel Müdürü Turgay Özkan'ı makamına çağırdı : Turgay , benim senden birkaç ricam olacak . Ben ekonomik paketi yurt gezilerimde anlatmak istiyorum . Sen bana özel uçak kiralayabilir misin ? Bir de siz hangi danışmanlık kuruluşu ile çalışıyorsanız onu iptal edin , Arnold Porter ile anlaşma imzalayın , olmaz mı ? Efendim , biz White and Case ile çalışıyoruz , ama siz bu tarafı uygun görüyorsanız onlara da birkaç iş veririz . Uçak sorun değil , kiralarız . Çiller'in Eximbank'a yolladığı Paul Berger ufak bir anlaşma imzalamayı başardı , ama bu işten alabildiği para 5 bin doları geçmedi . Bu para o sıralarda Halk Bankasının devir almak üzere olduğu gizli TÖBANK dosyasını incelemesi ve önerilerde bulunması için verilmişti Berger'e . . . Gazeteleri Ziyaret Nişantaşı 2 Mart sabahı yeni yeni uyanıyordu . . . Şık mağazalar kepenklerini açmaya başlamışlar , tezgahtarlar , toz alma işini bitirmek üzereydiler . Caddede ani bir telaş başgösterdi . İstanbulluların pek alışkın olmadığı , resmi plakalı kocaman arabalar ortalığı kasıp kavuruyorlardı . Mağaza sahipleri de meraklanıp dışarıya çıktılar : Nedir bu telaş ? Galiba Turgut Özal'la eşi alışveriş ediyorlarmış . Yok canım onlar biraz önce geçtiler . . . Şu 007 plakalı araba başkasına ait . . . A baksanıza Tansu Çiller . . . Devlet Bakanı Çiller vitrininde görüp çok beğendiği yünlü ceketi almak üzere tanınmış butiğe girmişti . Ceketi prova etti , vatkalarının biraz yükseltilmesi ni isteyerek siparişini verdi . Butiğin dışında kendisini bekleyen Basın Danışmanı Ali Bilge'ye : Yavrum , buradan sonra ne var programda ? Sabah gazetesine mi gideceğiz ? Evet , hatta epey de gecikmiş durumdayız hocam . . . Çiller 007 plakalı Mercedes makam arabasına , Bilge ise her tarafı dökülen , tuhaf sesler çıkaran eski model Renault'ya atlayıp yola düştüler . . . İkitelli'ye varıldı . Sabah'ın haber toplantısı henüz bitmişti , Zafer Mutlu , Güngör Mengi ve Önay Bilgin , konuklarını Mutlu'nun odasına aldılar . Elindeki rengarenk stres yayı ile oynamakta olan Zafer Mutlu : Yahu , Tansu , bu mürekkep işi nedir ? diye sordu . O günlerde Resmi Gazetede yayımlanan bir kararname ile matbaa mürekkebinin ithalatına fon getirilmiş , bu da özellikle basının yoğun tepkisine yol açmıştı , mürekkebin en büyük üreticisi durumundaki Yaşar Holding'in korunduğu iddiası gündemdeydi . Devlet Bakanı : Vallahi , benim haberim olmadı . . . dedi . Peki , nasıl oldu ? ANAP'lı bürokratların oyunu bu . . . O zaman görevden alsaydın . Çiller , Zafer Mutlu'nun bu sözlerine Cumhurbaşkanı Özal'dan yakınarak yanıt verdi . Benim gönderdiğim kararnameler orada takılıyor diyordu . Devlet Bakanı , aynı gün öğleden sonra ziyaret ettiği Hürriyet gazetesinde de aynı mürekkep konusu açıldı ve benzer savunmalar yaptı : HUKUK DEVLETİNİ SOSYAL DEVLET İÇİNDE DÜŞÜNMEK Doğan Özlem GİRİŞ Hukuk devleti kavramı üzerine son iki yüz yıldır Batı'da oluşmuş olan ve son zamanlarda bizde de oluşmaya başlayan ve her geçen gün daha da genişleyen devasa literatüre oranla sosyal devlet kavramı üzerine aynı Batı'da zengin bir literatürün hala bulunmadığı görülmektedir . Bizde de özellikle son yıllarda daha da artan hukuk devleti üzerine çalışmalara oranla , sosyal devlet kavramı üzerinde çok az durulduğu saptanabilir . Liberal Batı'nın hukuk devleti kavramı yanında sosyal devlet kavramını ihmal etmesinde bizzat liberalizm felsefesinin ve liberal ideolojinin belirleyici olduğu açıktır . Buna karşılık özellikle son on yıllarda sosyal devlet kavramı üzerinde daha fazla çalışma yapılmaya başlandığı da görülmekte , kavram çeşitli yönlerden ele alınmaktadır . Bunun sonucu olarak , Batı'da hukuk devleti üzerine çalışmalarda artık sosyal devlet kavramının eskisine oranla çok daha fazla yer aldığı , iki kavramın çeşitli açılardan karşılaştırılıp değerlendirildiği , aralarındaki farklılık ve ortaklıkların ortaya konulmaya ve özellikle bazı çalışmalarda sosyal devlet kavramının hukuk devleti kavramına göre önceliği olduğunun gösterilmeye çalışıldığı görülmektedir . 1960'lı yıllarda ülkemizde de sosyal devlet kavramı üzerine bazı çalışmaların yapıldığını , 1961 Anayasasına sosyal devlet kavramının girdiğini biliyoruz . 1982 Anayasası'nda da sosyal devlet kavramına yer verildiğini saptıyoruz ; bununla birlikte , bu anayasayı yapanların ve yaptıranların sosyal devlet kavramına anayasada kerhen yer vermiş oldukları , bunların sonraki uygulamalarıyla açıkça ortaya çıkmıştır . Bizde özellikle 1990'lı yıllarda yoğunlaşan hukuk devleti üzerine tartışmalarda ise , sanki 1960'lı yıllarda hiç tartışılmamış , 1982 Anayasasında kerhen de olsa hiç yer almamış gibi , sosyal devlet kavramının ihmale uğradığı , neredeyse unutulduğu izlenimini edinmemek mümkün değildir . Burada , önce devlet daha sonra hukuk devleti ve sosyal devlet kavramlarının tarihsel gelişimleri içerisinde ortaya çıkmış olan değişik anlamlarına , ancak bazı temel yönlerini anmak suretiyle değindikten ve bu yönleri tarihselci felsefenin bakış açısından kısaca değerlendirdikten sonra ; sosyal devlet kavramının hukuk devleti kavramına göre neden önceliği olduğunu , hukuk devleti kavramının neden ancak sosyal devlet kavramıyla anlam ve işlev kazanabileceğini vurgulamaya çalışacağım . Böylesine kapsamlı bir konunun bir makalenin sınırları içerisinde ancak değinmeler düzeyinde ele alınmasının mümkün olacağı açıktır . Dolayısıyla amacım , sosyal devlet kavramına başvurmadan hukuk devleti kavramının boşlukta kalacağını , değinmeler düzeyinde kalsa da , işaret etmekle sınırlıdır . DEVLET ÜSTÜNE Diğer işlevleri yanında , devletin en önemli ve sürekli işlevlerinden birisi hukuk üretmek olmuştur . Dolayısıyla hukuk devleti ve sosyal devlet terimlerinin anlamlarını belirgin kılmak için , öncelikle devlet üzerine konuşmak gerekir . Siyaset felsefesinin bir dalı olarak devlet felsefesinin Platon öncesine uzanan bir geçmişi vardır . Bu felsefe dalı içerisinde günümüze kadar pek çok devlet tanımlarına ve anlayışlarına rastlanır . Bunlardan en çok etki bırakmış olanlarını şöyle sıralamak mümkün görünüyor : 1 . Devleti doğal bir oluşum , bir organizma sayan anlayış : Platon'a geri giden bu anlayış , devletin temelini insan doğasında bulur . 2 . Devleti bir kurumlar ve hizmetler sistemi sayan anlayış : Aristoteles'te kaynağını bulan bu anlayışa göre , devlet , yöneticisiyle özdeş olmayan , yöneticilerin sadece gelişimine katkıda bulundukları bir oluşumdur . Devletin asıl amacı , refah ve ahlaksal olgunluktur . Devlet bu amaç için vardır ve o bu amacı gerçekleştirmesi veya gerçekleştirememesi açısından iyi ve kötü olarak nitelendirilebilir . 3 . Devleti yapma bir varlık ve araç olarak gören anlayış : Rousseau , Hobbes ve Locke'a bağlanan bir anlayışa , birbirlerinin kurdu olan insanların homo homini lupus est mutlak anlamda serbest kalmaları , başıbozukluğa , herkesin herkese karşı savaşına bellum omnium contra omnes , hatta kaosa yol açar . Devlet , böyle bir kaosu önlemek , onun yerine bir düzen getirmek amacıyla yapay olarak oluşturulmuş bir araçtır . Dolayısıyla devletin Platon'da olduğu gibi , doğal temeli ve kaynağı yoktur ; o insan ürünü bir soyut varlıktır . 4 . Devleti dünyevileşmiş tanrısal düşünce , ulus tininin kurumlar içinde cisimleşmiş hali sayan anlayış : Hegel'in teolojik yönelimli özgürlük metafiziğinde ifadesini bulan bu anlayışa göre , devlet , tanrının kendini bu dünyada gösterme ve gerçekleştirmesinin ifadesidir . 5 . Devleti egemen sınıfların çıkarına çalışan bir alet olarak gören anlayış : Karl Marx'a göre devlet , Rousseau , Hobbes ve Locke'un belirttikleri üzere , yapaydır , insan düşüncesi ve insan eliyle oluşturulmuştur . Ne var ki kaostan kurtulup düzen kurmaya yönelik olarak oluşturulan bu yapay varlık , bu düzenin her zaman egemen sınıfların çıkarlarına uygun bir düzen olmasını sağlayan bir aletten başka bir şey değildir . Tarih boyunca karşılaştığımız çeşitli devlet tiplerinin , egemenliklerine meşruiyet kazandırmak bakımından devletin kaynağına ve niteliğine ilişkin bu devlet felsefelerinden birine veya aynı anda birkaçına dayanmak istedikleri görülür . Örneğin , totaliter devlet tipi , kendi içerisindeki çeşitlilik ihmal edilirse , büyük ölçüde devletin kaynağını ve temelini doğaya , tanrıya ( ve tabii onun yeryüzündeki temsilcisi olarak papaya veya krala ) veya modern dönemlerde olduğu gibi ideolojiye dayalı olarak açıklayan devlet felsefelerinden gücünü alır . Kaynağı nereye bağlanırsa bağlansın , totaliter devlet , bireysel ve toplumsal faaliyet alanları üzerinde mutlak ve bütünsel bir denetim ve baskı uygulayan devlettir . Yine örneğin , polis devleti , kendisini her durumda hukukla sınırlandırmak istemeyen , toplum düzeni adına hukuk dışı uygulamalara başvurma hakkına sahip olduğunu düşünen devlet tipi olarak , devleti toplumsal kaosu önlemek üzere oluşturulmuş bir yapay varlık sayan devlet felsefesiyle yakından bağıntılıdır . 17 . ve 18 . yüzyıllarda ortaya çıkan modern devlet tipi de devletin temeli ve kaynağına ilişkin olarak geliştirilmiş devlet felsefeleri içerisinde , başlıca temsilcilerini Rousseau , Hobbes , Locke ve daha sonra Kant'ın oluşturdukları ve devleti yapma bir varlık ve araç sayan devlet felsefesinden beslenir . Modern devlet , bilindiği üzere , kilise - devlet çatışmasının ürünüdür de . Dolayısıyla o , daha en başta , bağımsız ve laik bir kurumsal güç olarak tasarlanmıştır . Modern devlet , tüm diğer toplumsal güçlerden , kral veya devlet memurlarından bağımsızdır . Modern devlet , otorite ve işlevini Tanrı'dan veya yüksek bir amaçtan çıkarsamaz ; dinsel haklılaştırmaya başvurmaz . Çünkü o , insan tarafından ve sadece insani amaçların gerçekleştirilebilmesi için yaratılmıştır . Modern devlet , diğer güçlerin ve iktidar odaklarının güç kullanmasını engelleyen merkezileşmiş güçtür . Tabii ki modern devlet de , egemenliğine meşruiyet kazandırmak zorunluluğu ile karşı karşıya kalmıştır . Modern devletin tasarımlanmasında bu konuda iki eğilimin yönlendirici olduğu görülür : 1 . Machiavelli , Bodin ve Hobbes'a göre devlet egemenliğinin kaynağı bizzat devletin kendisidir . Başka bir ifadeyle , devlet , gücünü kendinden alır ve devlet egemenliğine ilke olarak sınır konulamaz . Devletin egemenliğinin , devletin kendisi dışındaki bir şeyle , tanrısal bir otoriteyle , metafizik bir güçle veya bir kişi veya grupta varolduğuna inanılan bir karizma ve yücelik ile meşru kılınması gerekmez . Gücünü ve meşruiyetini kendinden alan devlet , bu nitelikleriyle , toplumu aşan , onun üstünde yer alan bir kurumlar manzumesidir . Hele hele onun sivil toplumun zararlı sayılan etkileriyle mücadele etmesi için onu zaten aşması gerekir . 2 . Locke , Montesqieu , Spinoza ve Kant'ta devletin egemenliğine sınır getirilir . Gerçi modern devlet bağımsız bir kamusal güç olma özelliğini korumaya devam eder ; fakat o artık toplum ( sivil toplum ) içindeki kurumlardan sadece birisi olarak görülür ve tam da bu yüzden bireyler üzerinde meşruluğu kendinden menkul bir tahakküm kuramaz . Devlet egemenliğinin kaynağı , bu egemenliğe meşruiyetini veren şey , bireyler arasındaki toplum sözleşmesi dir . Devlet , toplum sözleşmesiyle birbirine bağlanan bireyler , yani yurttaşlar için vardır , onların aralarındaki bu sözleşmeyle meşrulaşır ve bundan ötürü topluma ( sivil toplum ) tabi olmalıdır . Devlet , varlığını borçlu olduğu toplumu aşamaz . HUKUK DEVLETİ NİN KARAKTERİSTİKLERİ Modern devlet tasarımına yön vermiş olan iki eğilimden ikincisi , özellikle hukuk devleti kavramına kaynaklık etmiştir . Hukuk devleti ( Rechtsstaat ) terimi ilk kez Almanya'da , 1798'de Placidino ve 1813'te Welcker'in yazılarında kullanılmıştır ; bu demektir ki , terimin anavatanı Almanya'dır . Bu terime karşılık olarak state of law gibi bir terime İngiliz ve Amerikan literatüründe rastlanmaz . Bunun yerine bu dillerde hukukun egemenliği anlamında rule of law terimi kullanılır . Bu terim bu dillerde bizde hukukun üstünlüğü olarak çevrilen supremacy of law terimi ile birlikte kullanılıyor . Günümüzde Anglo - Amerikan dünyada hukukun egemenliği , bizde ise hukukun üstünlüğü terimlerinin daha yaygın olduğu görülüyor . Fransızca'da ise hukuk devleti karşılığı olarak etat de droit terimine ancak son zamanlarda rastlanıyor . Hukuk devleti kavramının ilk kez Alman dilinde kullanılmasının elbette ki bazı tarihsel nedenleri vardır . Bunların başında , Aydınlanma felsefesinin etkilerinin Almanya'ya İngiltere ve Fransa'ya göre geç ulaşmış olması gelir . Hukuk devleti kavramı , ileride değineceğim gibi , İngiliz ve Fransız burjuvazisine göre geç gelişmiş olan Alman burjuvazisinin gecikmiş ideolojisinin anahtar kavramlarından biri olma özelliğine sahiptir . Hukuk devleti , her şeyden önce , bu kavramın tasarımında etkili olduğuna biraz yukarıda değinmiş olduğum ikinci eğilim doğrultusunda , en yalın şekilde , hukukla sınırlanmış devlet olarak tanımlanır . Başka bir ifadeyle hukuk devleti , kendi yaptığı hukukla kendini sınırlandıran devlettir . Bundan amacın , toplum yaşamına bir veya birkaç kişinin keyfiliğinin değil , yasaların egemen olmasını sağlamak olduğu açıktır . Aslında hukuk devleti idesi , adı konulmamış olsa da , İlkçağdan beri mevcuttur ve bu ide , devlet kudretini sınırlandırma ihtiyacının bir ürünü olagelmiştir . İlkçağdan bu yana , devlet kudreti , bu kudreti elinde tutan bir monarka , bir despota , bir hanedana , bir güçlüler ittifakına karşı , çoğunlukla Tanrı adına ve din lehine , çeşitli yöntemlere ve araçlara başvurularak sınırlandırılmak istenmiştir . Buna karşılık modern hukuk devleti idesinin karakteristiği , devlet kudretinin , özne - merkezli Aydınlanma felsefesi doğrultusunda , bireyin hak ve özgürlükleri adına ve bunlar lehine sınırlandırılmak istenmesidir . Öyle ki , modern hukuk devleti tasarımının güdümleyici değerleri , bireyin özgürlüğü ve insan hakları olarak karşımıza çıkarlar . Bu değerleri yaşama geçirmek üzere devlet kudretini sınırlandırmada baş vurulan en önemli araçları şöylece sıralamak mümkündür : a ) Devletin bir hukuk metni yani anayasa ile çerçevelenmesi , b ) devlet kudretinin değişik organ ve kurumlar arasında paylaştırılması , yani yasama , yürütme ve yargı erklerinin ayrılığının sağlanması , c ) devlet faaliyetlerinin hepsinin hukuk kurallarına bağlanması , yasaların yürütme ve yargı erkinin işlem ve eylemlerine karşı üstünlüğünün , yani hukukun egemenliğinin ve hukuk güvenliğinin sağlanması , d ) hukuk kurallarına bağlılığın bağımsız yargı organlarınca sağlanması , yani yargı denetiminin gerçekleşmesi , e ) bireylerin mal varlıklarına yapılan yasal veya yasa dışı müdahalelerde , bireye bir tazminat ödenmesinin sağlanması , yani devletin birey karşısında mali sorumluluğunun sağlanması . Bu karakteristiklerine bakıldığında , hukuk devletinin , hak ve özgürlükleri hukuk aracılığıyla koruyan devlet olarak tasarımlanmış olduğu açıktır . Ne var ki , hukuk devleti her şeyin yasalarla çerçevelendiği bir yasa devleti olmakla sınırlı değildir . Çünkü bir yasa devleti , devletin her şeyi , bu arada haksızlıkları da yasal kılıf altında meşrulaştırabildiği bir yasal haksızlıklar devleti de olabilir . Bu nedenle hukuk devletinin varlığı için yukarıda sayılan araçlar , aslında hukuk devletinin sadece biçimsel ve yasal varlığını sağlarlar . Bu araçlara başvurularak ulaşılmak istenen amaç ise , bireyin sahip olduğu temel hak ve özgürlükler sayesinde kişiliğini , onurunu ve bu kişiliği güvenceye alıp geliştirmekten doğan mutluluğunu sağlamaktır . Öyle ki , araç olarak hukuk devleti , bireylerin özgür ve eşit olmaları ve insan haklarının güvence altına alınması amacına hizmet eder . Burada hukuk devleti ile güvence altına alınmak istenen temel hak ve özgürlüklerden bazılarını , sadece adlarıyla da olsa , anmak gerekir : a ) Belli eylem ve faaliyetleri başkalarına zarar vermeden gerçekleştirme , b ) ifade ve örgütlenme , c ) siyasal parti kurma , seçme ve seçilme , partilere girme , d ) siyasal iktidarı eleştirme , e ) sansüre ve kovuşturmaya uğramama , f ) yasalar önünde eşit muamele görme , g ) yasaları değiştirme . HUKUK DEVLETİNE TARİH VE SİYASET FELSEFELERİ İÇİNDEN BAKMAK Bilindiği üzere , hem hukuk ve hem hukuk felsefesi , normatif ve betimsel olmak üzere iki yönlü çalışan disiplinlerdir . Betimsel yönüyle hukuk ve hukuk felsefesinin en önemli görevleri , mevcut ve tarihe mal olmuş hukuk anlayışlarını , çeşitli hukuk tiplerini , hemen her hukuk tipinde ortaya çıkan temel hukuk problemlerinin bir bilgisini ortaya koymak , tanıtmak ve irdelemektir . Normatif çalışan yönüyle hukuk ve hukuk felsefesi ise , özellikle Aydınlanma çağından bu yana , hukuku , mümkün olan en yüksek soyutluk derecesinde ve en kapsayıcı kavramlar ve evrensel kılınmak istenen ilkeler üreterek temellendirmek isterler . Gerçekten de bir hukukun en yüksek normatif geçerliliğe sahip olabilmesi , ancak böyle bir soyutluk ve evrensellik ile sağlanabilir . Ne var ki , bir normatif hukukun ve bir normatif hukuk felsefesinin düşünsel planda ortaya koydukları soyut ve evrensel kavram ve ilkelerin yaşama tam olarak geçirilemedikleri , eksiksiz olarak uygulanamadıkları da bilinen bir şeydir . Bir normatif hukuk normunun ve giderek sisteminin soyut ve ideal evrenselliği ile pratik yaşam arasında tam bir örtüşmenin olmadığı , normatif hukuk ile olgusal hukuk un asla tam olarak bağdaşmadıkları , hukuk ve hukuk felsefesi tarihlerinin bize öğrettiği bir husustur . Bir normatif hukuk sisteminin tüm bireyler ve toplumlar için düşüncede yaratılmış ideal evrenselliği ile bireylerin ve toplumların farklı çıkar , ilgi , amaç ve değerlerinin tekilliği ve özgüllüğü arasında kapatılamaz bir uçurum kalır . En önemlisi de , evrenselci bir söylem içerisinde gruplar - üstü , sınıflar - üstü , çıkarlar - üstü , yönelimler - üstü , ideolojiler - üstü bir şekilde sunulan bir hukukun arkasında da , bir grubun , bir sosyal sınıfın ve giderek bir kültür çevresinin ilgi , çıkar , amaç , değer , yönelim , zihniyet ve ideolojisinin yattığı , yine özellikle Yeniçağ Batı tarihinden bildiğimiz bir husustur . Bu noktada bir hukuk normuna veya sistemine sadece hukukun ve hukuk felsefesinin içerisinden bakmak yeterli olmaz ; konuya siyasetten ve tarih ve siyaset felsefelerinin içerisinden bakma zorunluluğu ortaya çıkar . Hukuk felsefesi gibi modern bir felsefe disiplini olan siyaset felsefesi , her felsefe disiplininde olduğu gibi , her şeyden önce , konusu hakkında değişik felsefi görüşleri içeren bir alandır . Otuz yıldır tarihselci felsefe geleneği içerisinde çalışmalarını sürdüren bir felsefeci olarak , genel olarak hukuka ve özel olarak hukuk devletine , daha önceki bazı çalışmalarımda , bu geleneğe özgü bir siyaset felsefesi içerisinden baktım . Burada da , bu çalışmalarımda üzerinde durmuş olduğum bazı hususları da yeniden anmak suretiyle , tarihselci açıdan kısa bir hukuk devleti irdelemesi ve değerlendirmesi sunacağım . Prof. Dr. Doğan Özlem , Ege Üniversitesi , Edebiyat Fakültesi , Felsefe Bölümü . Bu çalışmaların önemli bir kısmına kaynakçasında değinen bir çalışma olarak bkz . Mümtaz Soysal , Anayasanın Anlamı , 6 . baskı , Gerçek Yayınevi , İstanbul 1986 . Devlet üzerine buradaki betimlemeler için bkz . Ernst Cassirer , Devlet Efsanesi , çev . : Necla Arat , Remzi Kitabevi , İstanbul , 1984 ; Ernst Cassirer , İnsan Üstüne Bir Deneme , çev . : Necla Arat , Remzi Kitabevi , İstanbul , 1980 ; R . Salomon , Allgemeine Staastlehre , 4 . baskı , Neuwied , 1988 . Mithat Sancar , Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti , İletişim Yayınları , İstanbul , 2000 , s . 30 - 32 . E . R . , Huber , Modern Endüstri Toplumunda Hukuk Devleti ve Sosyal Devlet , çev . : Tuğrul An - say , Hukuk Devleti içinde , haz . : Hayrettin Ökçesiz , HFSA Yayınları , No : 4 , Afa Yayınevi , İstanbul , 1988 , s . 61 - 62 . Peter Gilles , Hukuk Devleti için Hukuksal Olgular Araştırmasına Karşı Hukuk Devleti , çev . : Füsun Uyanış , Hukuksal Olgular Araştırması ve Hukuk Devleti içinde , haz . : Hayrettin Ökçesiz , HFSA Yayını , Alkım Yayınevi , İstanbul , 1996 , s . 301 . Hayrettin Ökçesiz , Hukuk Devleti , Hukuk Devleti içinde , haz . : Hayrettin Ökçesiz , HFSA Yayını , Afa Yayınevi , İstanbul , 1998 , s . 24 - 27 . Gustav Radbruch , Rechtsphilosophie , 8 . baskı , Stuttgart , 1973 , s . 26 - 29 , Doğan Özlem , Sivil İtaatsizlik ve Liberalizm , Siyaset , Bilim ve Tarih Bilinci içinde , İnkılap Yay - ınevi , İstanbul , 1999 , s . 47 - 48 . Jürgen v . Kempski , Siyaset Felsefesi , Günümüzde Felsefe Disiplinleri içinde , 2 . baskı , çev . /der . : Doğan Özlem , İnkılap Yayınevi , İstanbul , 1997 , s . 478 - 481 . Böyle bir felsefi bilinç ve buna bağlı bir siyaset felsefesi tarzı içerisinden bakıldığında , pek tabii olarak , hukuk devleti kavramının arkasındaki grup , sosyal sınıf , zihniyet ve ideolojinin ne olduğuna bakmak gerekecektir . Hukuk devleti kavramını yaratan bir sosyal sınıf vardır ve bu sosyal sınıf , bilindiği ve daha önce değindiğim üzere , ideoloji olarak liberalizmi benimsemiş olan burjuvazidir . Bu demektir ki , hukuk devleti kavramını liberal ütopyadan , liberal dünya görüşünden , liberal zihniyetten ve liberal ideolojiden ayrı ele almak mümkün değildir . Alman hukuk felsefecisi ve hukukçu Neumann'ın sözleriyle ifade etmek gerekirse , hukuk devleti kavramını yaratmakla , burjuvazi , kendi devletini soyut devlet kavramı ile özdeşleştirmek istemiştir . Liberal burjuvazi , sadece kendi devletini hukuk devleti olarak adlandırmakla , kendi talepleriyle uyuşmayan diğer bütün devlet tiplerini , hukuksuzluk devletleri ya da despotluklar kategorisine yerleştirmiştir . Hukuk devleti kavramının ortaya atılmasında , burjuvazinin kendisini ulus , kendi devletini de soyut devlet idesi ile özdeşleştirme eğilimi gizlidir . Bu durumda , hukuk devletinin arka planını görebilmek için liberalizmin ne olduğu ve onun tarihsel seyri , birkaç vurguyla da sınırlı kalsa , anımsanıp değerlendirilmelidir . LİBERALİZM VE HUKUK DEVLETİ Son iki yüz elli yıllık Batı siyasal tarihinin bize öğrettiği üzere , liberalizmin iki yüzü vardır ve bu iki yüz birbiriyle bağdaşmaz . Bu yüzlerden birisi siyasal liberalizm teriminde ifadesini bulurken , diğeri ekonomik liberalizm veya kapitalizm olarak anılır . Bir de hukuksal liberalizm vardır ki , ifadesini hukuk devleti kavramında ve idealinde bulur . Ne var ki , genellikle liberalizm , pratikte , hukuksal ve siyasal liberalizmden çok daha fazlasıyla , ekonomik liberalizm ( kapitalizm ) , insanların doğuştan eşit olmadıklarını , insanlar arasında yetenek , zeka ve beceri farklılıkları olduğunu , yetenekli ve becerikli olanların bu yetenek ve becerilerini özgürce sergilemeleri , serbestçe mülk ve sermaye sahibi olup yatırım yapmaları gerektiğini , toplumların da esasen bunların özgür girişim leri sayesinde gelişebildiklerini öğretir . Böylece siyasal ve hukuksal liberalizmin teoride kalan eşitlikçi yönü ile ekonomik liberalizmin arasındaki karşıtlık ve bundan doğan gerilim , son iki yüz elli yıldır asla giderilemeyen , hatta sınıfları , aşırı gelir dengesizliğini , bir sosyal sınıf veya grubun diğer sosyal sınıf veya gruplar karşısında üstünlüğünü insanlar arasındaki eşitsizliğin doğal sonucu olarak gören natüralist tavırlı bu liberalizm , hukuk alanında bir hukuk devleti idesini samimi olarak ne kadar yaşama geçirmeye çalışırsa çalışsın , yine kendisinin sebep olduğu ekonomik ve sosyal eşitsizliklerden kaynaklanan toplumsal sorunların ve huzursuzlukların kendi egemenliğini tehdit etmesi karşısında ve sınırlı bir şekilde göstermiş , ekonomik ve sosyal iyileştirmelere bu tehdidin büyüklüğü ile orantılı olarak kerhen başvurmuştur . Yeniçağ Batı tarihi , bize , bu tehdidin azalması oranında liberalizmin ürünü olarak hukuk devleti , üstü ne kadar evrensel insan hakları , bireyin özgürlüğü türünden albenili kavramlarla örtülürse örtülsün ; uygulamada , Batı'da burjuvazinin ekonomik konumunu güçlendirmek , mülkiyeti güvence altına alıp onu süreklileştirmek gibi bir işlev yüklemiştir . Bu nedenle bir kez daha vurgulamak gerekir ki , hukuk devleti idesi , teorik ve normatif olarak ne kadar eşitlik ve özgürlük idealleri doğrultusunda bireyi devlet karşısında korumak ve güçlendirmek hedefine göre düşünülmüş olursa olsun ; son iki yüz elli yılın pratiğinin açıkça gösterdiği gibi , ekonomik liberalizmin , yani kapitalizmin eşitsizlikçi yapısının şatafatlı bir örtüsü olmaktan öteye geçememiştir . Demokrasi , insan hakları ve özellikle hukuk devleti gibi kavramlar , uluslararası iktidar ilişkilerinde birer araç olarak da kullanılabilmektedirler . Tabii ki durum böyle diye , bu kavramlara , konumuz itibariyle de hukuk devleti kavramına , en azından normatif düzeyde elbette karşı çıkılmaz . Ne var ki , bu kavramları ihraç eden Batılı devletlerin kendilerinin , yukarıda da işaret ettiğim üzere , ne ölçüde demokrat , insan haklarına saygılı birer hukuk devleti oldukları , bu kavramları ithal eden bizim ülkemiz gibi ülkelerde , herhangi bir komplekse kapılmadan , soğukkanlılıkla tartışılmalıdır . Bu konuda şüpheci olunmalı , Batılı devletlerin kendilerini hukuk devleti olarak göstermeyi iyi becermeleri ve bunu iyi reklam etmeleri , tam birer hukuk devleti olduklarının kanıtı sayılmamalıdır . Uluslararası siyasetin , binlerce yıldan beri bir hegemonya kavgası olduğu , bugün de böyle olmaya devam ettiği açıktır . Bu kavgada her türlü silaha ve araca başvurulduğu bilinen bir husustur . Son iki yüz yıldır Batı , kendi ürettiği kavramları da birer hegemonya aracı olarak kullanmayı iyi öğrenmiştir . Şunu tekrarlayalım : Evrensel adı altında sunulmuş ve yürürlüğe konulmaya çalışılmış olan tüm ahlaklar , hukuklar , ekonomik düzenler ve siyaset anlayışları , tarihselliğe , bu demektir ki geçiciliğe ve tekilliğe yazgılıdırlar . Onlardan herhangi birinin belli bir dönemde ( bu dönem , liberal Batı'nın son iki yüz elli yıllık tarihinde olduğu gibi , birkaç yüz yıllık geçmişe sahip ve halen devam eden bir dönem de olabilir ) egemen ve yaygın bir pozisyonda olması , evrensel olduğu ve evrensel kalacağı anlamına gelmez . Liberalizmin ürünü olması bakımından evrensel olamaz ve bu , hukuk devleti kavramı için de böyledir . Hukuk devleti kavramı burjuvazinin bir tasarımıydı , onun ulus - devlet projesinin bir parçasıydı ve onun ekonomik çıkarlarına uygundu ; ama bu tasarım evrenselci bir söylem içinde sunuluyor ve böylece herkes için geçerli olduğu sanısı yaratılıyordu . Ne var ki , hukuk devletinin sadece kağıt üzerinde , sözde kalan bir evrensel amaca sahip olduğu , gerçekte ise Avrupa kaynaklı ve Batı - merkezci bir zihniyetin ürünü halinde ortaya çıktığı ve burjuvazinin yararına çalıştığı çabuk anlaşılmıştır . Hukuksal liberalizmin ve onun bir projesi olarak hukuk devletinin , ekonomik ve sosyal eşitsizliklerden kaynaklanan sorunların çözümünde doğrudan bir katkısının olmadığı görülmüş , onun devletin en önemli yönünü , yani devletin grup , tabaka ve sınıf çıkarlarına göre yönlendirilebilen bir aygıt olma yönünü gizlediği anlaşılmıştır . Yasalar önünde eşit sayılmak , yoksula anlamlı görünmemiştir . Evsiz barksız bir kimseye , mülkiyet hakkı bir şey ifade etmemiştir . Günümüzün kitle kültürü ve kitle organizasyonu ; hukuk devleti sayesinde onuru ve hakları hiç olmazsa teoride güvence altına alınmış görünen bireyi , bir araca , hatta güdülmeye ve üretilen her şeyi tüketmeye hazır bir edilgen nesneye dönüştürmüştür . Kitle kültürü ve onun sözcülüğünü yapıp aynı kitle kültürünü aynı sahiplerine , kitlelere pazarlayan medyanın boğucu tahakkümü altında insanın otonom hareket edebileceği , düşüncelerini özgürce geliştirip ifade edebileceği ortam giderek kaybolmaya yüz tutmuştur . Hukuksal liberalizmin hukuk devleti aracılığıyla insanlık onurunu ve kişilik haklarını koruma , kişiliğin geliştirilmesi yoluyla aynı kişinin mutluluğunu sağlama hedefi , ne yazık ki , aynı liberalizmin öbür yüzünden , ekonomik liberalizmden ( kapitalizmden ) kaynaklanan nedenlerle , çok büyük ölçüde kağıt üzerinde kalmıştır . SOSYAL DEVLET ÜSTÜNE İşte , sosyal devlet kavramı , geçen yüzyıldan günümüze , yine liberal Batı'da , yukarıda değinmeye çalıştığım koşullarda ve bir tepki sonucu ortaya atılmış ve geliştirilmiştir . Kavramın geliştiricileri , sosyal demokrat ve sosyalistler başta olmak üzere sadece solcu hukukçular , hukuk felsefecileri ve siyaset felsefecileri olmamıştır . Muhafazakar liberallerden sol liberallere , Katolik sosyal reformculardan Protestan sosyal reformculara kadar , kavramın değişik gruplar içerisinde değişik görüş açılarından geliştirildiğine tanık oluyoruz . Hukuk devleti kavramı , farklı sözcüklerle ifade edilmiş olmakla birlikte , ilk kez , Kant'ın 1797'de yayımlanmış olan Hukuk Öğretisinin Metafizik İlkeleri adlı eserinde kullanılmıştır . Buna karşılık sosyal devlet kavramının , yine farklı sözcüklerle ifade edilmiş olmakla birlikte , Hegel'in ünlü öğrencisi ve Sol Hegelciliğin temsilcilerinden Lorenz von Stein'ın çalışmalarında ve ilk kez 1842'de kullanıldığını görüyoruz . Arada yarım yüzyıla yakın bir dönem vardır ve bilindiği gibi bu dönem ve sonrası , literatürde , sanayileşmenin iyice yaygınlaştığı vahşi kapitalizm dönemi olarak geçer ki , bu , sosyal devlet kavramının böyle bir dönemde ortaya çıkmış olmasının nedenini kendiliğinden anlaşılır kılar . Bu durum bize şunu bir kez daha gösterir ki , hukuk devleti kavramı nasıl ki burjuvazinin devletle karşıt düşmenin bir ürünü olmuşsa ; sosyal devlet kavramı da kapitalist güdümlü sanayileşmenin doğurduğu aşırı eşitsizliklere karşı gelişen tepkilerin bir ürünü olmuştur . Burada sosyal devlet kavramının gelişim tarihine girmeme tabii ki imkan yoktur . Bununla birlikte kavramın içeriğine , onu hukuk devleti ile karşılaştırmak amacıyla , genel başlıklar halinde yer vermek mümkündür : a ) Sanayi toplumunun bir ürünü olması bakımından , sosyal devlet kavramı , ancak , güçlü bir sermayenin , makineli üretimin ve standartlaşmış kitlesel ihtiyaçların bulunduğu bir ekonomik ortamda ortaya atılmıştır . b ) Sosyal devlet kavramı , kendi sınıflarının bilinciyle hareket eden kişilerin oluşturduğu bir toplum için kullanılabilir . Bunların bulunduğu , eşitsizliğin yaygınlaştığı bir toplum için kullanılabilir . Bunların bulunduğu bir ortamda , sosyal devlet , sınıflar arasındaki uçurumun azaltılması , eşitsizliklerin asgariye indirilmesi , sosyal ve kültürel imkanlardan herkesin yararlanabilmesi amaçlarını gözeten bir devlet olarak düşünülür . Tabii böyle bir devlet , ekonomik liberalizmin şiarı olan laissez faire , laissez aller ( bırakınız yapsınlar , bırakınız geçsinler ) temelinden ayrılıp zayıf sınıf ve grupların korunmasına hizmet eden , bu amaçla sosyal müdahalelerde bulunan müdahaleci bir devlettir . Bu devlet , gelir ve mülkiyet bakımından aşırı eşitsizlikleri önlemek için toplumsal varlık ve hizmetlerin daha eşitlikçi bir şekilde dağıtılmasını hedefler . c ) Ancak sosyal devletin işlevleri , yukarıda sayılan işlevlerle sınırlı değildir . Hatta onun esas işlevi , yukarıda sayılan işlevlerin yerine getirilmesi yoluyla , sosyal sınıf , tabaka ve gruplar arasındaki karşıtlık ve çatışmaları asgariye indirmektir . Sosyal devlet , farklı sınıf , tabaka ve gruplar arasındaki karşıtlıkları sosyal entegrasyon yoluyla gidermeye çalışan devlettir . d ) Hukuk devletinin temel değerlerinin yaşama , özgürlük , ve mülkiyet olduğu söylenebilir . Bunlara karşı sosyal devletin temel değerleri , yaşama güvenliği , tam istihdam ve çalışma gücünün korunması dır . Öyle ki , hukuk devletinin amacı bireyin ve toplumun devlete karşı korunması iken ; sosyal devletin amacı , bireyi ve toplumu devlet aracılığıyla korumaktır . Sosyal devlet , devlet müdahalesini gerekli gören ve gerekli kılan devlettir . Bu bakımdan , hukuk devleti yandaşlarının devleti her türlü müdahaleden elini çekmiş , kendisini sadece savunma ve eğitim görevleriyle sınırlandırmış bir bekçi devlet konumuna indirme isteklerinin sosyal devlet idesine sahiplenenlerin istekleriyle karşıtlık içinde olduğu apaçıktır . Öyle ki , sosyal devlet fikrinin birçok savunucusu için hukuk devleti özellikle ekonomide devre dışı bırakmak isteyen burjuvazinin çıkarlarına hizmet eden bir araç olmaktan , ancak sosyal devlet sayesinde çıkabilir . Bütün bu özellikleriyle sosyal devlet , kısa yoldan , devlete sosyal sorumluluk yükleyen devlet olarak da tanımlanabilir . Sorumluluk ise , bilindiği üzere ve öncelikle , bir ahlak kavramıdır . Dolayısıyla sosyal devlet , ekonomik değerlerle en azından aynı düzeyde tutulması gereken bazı temel ahlaksal değerler üzerinde yükselir . Devletin sosyal sorumluluğu , her bireyin herkes için ve herkesin her birey için sorumlu olduğunu belirten temel ilkedir . Bu demektir ki , toplumun tüm üyeleri birbirlerine sosyal yükümlülüklerle bağlıdırlar . Bununla ilintili olarak , bireylerin topluma karşı sosyal yükümlülükleri olduğu gibi , toplumun da bireylere karşı sosyal yükümlülükleri vardır . HUKUK DEVLETİNİ SOSYAL DEVLET İÇİNE ALMAK Hukuk devletini sosyal devletle bağdaştırmak amacıyla geçen yüzyıldan beri sosyal hukuk devleti gibi bir kavramın üretildiği ve bu kavram çevresinde yoğun tartışmaların olduğu bilinmektedir . Aslında en az yüz yıldır , Batı anayasalarında ve bizim anayasalarımızda sıklıkla geçen hukuk devleti yanında , pek az geçse de , sosyal devlet kavramına da yer verildiğini görüyoruz . Ne var ki hukuk devleti ile sosyal devlet kavramları bu anayasalarda yan yana durmakla birlikte , aralarında anlam ve amaç bakımından bir ortaklık kurulmuş olduğu da pek söylenemez . Öyle ki , bu anayasalarda sosyal devlet kavramına yasak savma kabilinden , kerhen yer verildiği izlenimine bile kapılmak mümkündür . Yukarıdan beri belirtmeye çalıştıklarımdan şu çıkarılabilir ki , bu iki kavram arasındaki ilişkide belirleyici olan , ortaklıklardan çok farklılıklar ve hatta karşıtlıklardır . Bu karşıtlıkların temelinde , devlete biçilen rollerin farklılığı yatmaktadır . Devlet kapitalist ekonomiyi , özgür girişimciliği koruyan ve teşvik eden , ama kendisi ekonomiye hiçbir müdahalede bulunmayan bir bekçi işlevi gören bir hukuk devleti olmakla mı kalacaktır ; yoksa o , sosyal sorumluluk temel ilkesi doğrultusunda , eşitsizliklerin asgariye indirilmesi amacıyla ekonomiye ve toplum yaşamına müdahalelerde bulunan bir sosyal devlet mi olacaktır ? Sorun , devletin egemenliğinin niteliği ve sınırları sorunu olarak da ortaya konulabilir . Müdahaleci devletten hoşlanmayan liberaller , ne var ki , sosyal eşitliğin ve sosyal adaletin nasıl sağlanacağı konularıyla , hele bir sosyal devlet fikriyle hiç de yoğun şekilde ilgilenir görünmüyorlar . Açıktır ki , hukuk devleti , açık veya örtük , özgür girişimciliğe ve pazar ekonomisine dayalı bir sosyo - ekonomik düzeni veri kabul ederken ; sosyal devlet , böyle bir sosyo - ekonomik düzenin yol açtığını bildiğimiz eşitsizliklerin giderilmesi amacıyla , bu düzene sınırlamalar getirmek ister . Batılı birçok ekonomist , hukukçu ve siyaset felsefecisinin , hukuk devleti ile sosyal devletin bağdaştırılmasına yönelik olarak bir sosyal pazar ekonomisi fikri üzerinde düşünmeleri boşuna değildir . Ne var ki , hukuk devleti ile sosyal devleti bağdaştırma , bunları tek bir kavramsal çatı altında birleştirme çabaları , hiç de başarılı olamamaktadır . Çünkü bunların arasındaki karşıtlık , özellikle son yüz yıldır daha iyi görüldüğü üzere , giderilebilecek türden bir karşıtlık değildir . O halde yapılması gereken nedir ? Bana göre ilk yapılması gereken , bu karşıtlığı , her türlü bağdaştırma denemesinden , eklektizmden kaçınmak suretiyle , kabul etmektir . Sorun , karşıtları bağdaştırmak değil , karşıtların hangisine devlet yönetiminde ve toplum yaşamında öncelik verileceğine karar vermektir . Şunu açıkça görmek gerekir : Devlet , birçok çehresi olan ve birbirine karşıt hatta çelişik işlevleri yerine getirmek durumunda bulunan bir kurumlar topluluğudur . Devletin birbiriyle karşıt veya çelişik işlevlerini tutarlı bir mantıksal bütünlük içerisinde birleştirme denemeleri başarılı olamamış , hatta karışıklığa yol açmıştır . Devleti , organları ve işlevleri arasında tam bir uyum bulunan bir yapıya kavuşturma istekleri ; yönetimin , özellikle devleti yönetme sanatı olarak siyasetin ne olduğu konusunda yeterince açık bir bilince sahip olmayanlardan gelmiştir . Devlet , her zaman , iktidarı elinde bulunduranların ve bunların muhaliflerinin kendi açılarından yön vermekten vazgeçmedikleri bir kurumlar topluluğudur . Şunu gözden kaçırmamak gerekir : Siyaset üstü devlet fikri de , hukukun üstünlüğü terimi ile de ifade edilen devlet üstü hukuk fikri de birer fiksiyondurlar . Böyle bir devlet ve böyle bir hukuk yoktur , olmamıştır . Hukuku , her zaman , siyasetin güdümünde olan devlet yapar . Hukuku olduğu kadar devleti yüceltmek de abestir . Çünkü onların siyasi çıkar ve tercihlerden bağımsız birer özü , birer kendiliği ( entity ) yoktur . Franz L . Neumann , Rechtsstaat , Gewaltenteilung und Sozialismus , Mehdi Tohidipur ( ed. ) , Der Bürgerliche Rechtsstaat içinde , cilt 1 , Frankfurt . , 1978 , s . 119 . ( Aktaran : Mithat Sancar , Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti , agy , s . 57 , Doğan Özlem , Sivil İtaatsizlik ve Liberalizm , Siyaset , Bilim ve Tarih Bilinci iç . , agy , s . 44 - 49 . Bakır Çağlar , Hukuk Devleti Evrensel midir ? ( forum ) , Hukuksal Olgular Araştırması ve Hukuk Devleti içinde , agy , s . 306 - 307 . Mithat Sancar , Devlet Aklı Kıskacında Hukuk Devleti içinde , agy , s . 36 . Peter Gilles , Hukuk Devleti Evrensel midir ? ( forum ) , Hukuksal Olgular Araştırması ve Hukuk Devleti içinde , agy , s . 300 . Immanuel Kant , Metaphysische Anfangsgründe der Rechtslehre ( Hukuk Öğretisinin Metafizik İlkeleri ) , ( 1797 ) . Kant'ın burada kullandığı terimler , die auf dem Rechtsboden stehende Staat ( hukuk zemininde duran devlet ) , die Saat , die sich auf dem Recht erbaut ( kendini hukuk üzerinde inşa eden devlet ) dir . Bkz. Immanuel Kant , Werkausgabe , yayımlayan : Wilhelm Weischedel , cilt VIII , s . 59 , 72 , 75 , Suhrkamp Verlag , Frankfurt . , 1978 . Bkz. E . W . Böckenförde , Rechtsstaat , Historisches Wörterbuch der Philosophie , yayımlayanlar : Joachim Ritter Gründer , s . 452 - 466 , Wissenchaftliche Buchgesellschaft Darmstadt , cilt 6 , Darmstadt , 1980 ; Ernst Rudolf Huber , Ernst Rudolf Huber , Lorenz von Stein und die Grundlegung des Sozialstaates , Nationalstaat und Verfassungsstaat içinde , 1965 , s . 127 vd . ; Doğan Özlem , Ahlak Hukuku Önceler , Felsefe Tartışmaları dergisi , sayı : 27 , s 29 - 45 , İstanbul , 2000 . Ernst Rudolf Huber , Modern Edüstri Toplumunda Hukuk Devleti ve Sosyal Devlet , Hukuk Devletiği içinde , hazırlayan : Hayrettin Ökçesiz , agy , s . 60 - 71 . Kamusal Alan , sayı : 5 HÂNEMİZDEKİ SIR Ahmet İnam Paylaşmadan yaşama olmaz . Canlılık , biyolojik anlamıyla etkileşim demektir ; çevreyle , öteki canlılarla . Paylaşan bir varlık olarak insan , nelerle , kimlerle , neleri , kimleri , nasıl paylaştığını , paylaşması gerektiğini , bu paylaşımın anlamını sorguluyor : Hane hayatımız , ev içi düzenimiz , Batılıların kullandığı deyimle özel yaşamımız , birey olarak bana , birlikte yaşayan bireyler olarak bize ait olan , sınırlı sayıda insanla , duvarların ardında yaşadığımız bu hayat , sorgulamanın içinde , meydandaki hayatımız , ev dışı düzenimiz , Batılıların deyimiyle kamu yaşamımız , taşıdığı onca sorunla tartışılırken , bu sorunlara ufuk açabilir umuduyla , duvarların ardındaki hane hayatımızı , tarihi içinde geldiği bu noktada gözden geçirmeye çalışacağım . ( Duvar , ne kadar duvardır . Bunca güçlü elektronik araçların duvar delici , duvarın ardını görücü , hatta duvarın ardını yönlendirici etkileri karşısında , incelemiş apartman duvarlarıyla , tıkıldığımız hanemiz , ne kadar hanedir ? ) Önce meydandaki hayatımızın işleyişine kısa bir yolculuk yapalım . Sorunlarına kısaca bakalım . Ardından hanemize döneriz ( hala oradaysa , yaşanabiliyorsa ! ) , sonra meydandaki haneyi yorumlamaya çabalayarak bitireceğiz gezimizi . MEYDANDA YAŞANAN Meydanda diğer insanlarla birlikte , onların gözü önünde yaşıyorum . Haneme çekildiğimde , böyle bir hanem varsa , gözlerden ırak , kendime ait hayata dönüyorum . Meydan - hane ilişkisi , tarih boyunca değişikliğe uğruyor , ama , ilk insanın hanesi diyebileceğimiz mağarası , mağarasından çıkarak yaşadığı ev ortamı , savaş ortamı , konuşma , tartışma , yönetme ortamı arasındaki karmaşık ilişkiler ağının yapısında pek de değişmeyen öğeler bulunmuyor . Meydan , buluştuğum , tartıştığım , konuştuğum , öbür insanlarla birlikteliğimizin göz önünde olduğu bir dünya . Meydan bir iletişim yeri , üleşim yeri , ( hane de bu özellikleri taşıyor ama duvarlar arasında ! ) yönetim yeri . Doğrusu , yönetimin çağımız toplum düzenlerinin çoğunda duvarlar arasında yürütüldüğünü , meydana çıkmadığını düşündüğümüzde meydanın değerini daha iyi anlayabiliriz . Çoğumuz , globalleşme özelliği taşımasıyla , bilgi çağı oluşuyla övünen bir çağ . Meydanda olması gereken , gerçekten meydanda mıdır ? Örneğin Batıda , özellikle Habermas'la önemi yeniden sorgulanan öffentlichkeit ( Sanat ve Bilimsel yaşamın da dahil olduğu kamusal yaşam ) ne kadar öffentlich dir , açıktır ? Kamu meydanı , kamusal alan ( public space ) , kamusal olan ( res publica ) , köklerini politik yaşamdan alan bu meydan ne kadar herkese açıktır ? Kimler neden dolayı meydana alınmamaktadır ? Meydandaki herkes eşit midir meydandaki yaşamı paylaşmada ? Meydan , meydanı çevreleyen güçler tarafından baskı altında mıdır ? Meydandakilerin kendi başlarına tartışabilecek , kendilerini yönetebilecek güçleri , iradeleri var mıdır ? Meydan , meydansa , oraya çıkanların gönüllerince hareket etme olanağı olmalıdır . Bunun için de a ) meydanın dış özerkliği , bağımsızlığı ( istiklali ) b ) meydandaki insanların iç özerkliği olmalıdır . Meydan , kendi başlarına , kendileri hakkında , meydan ve meydandaki hanelerin yönetimi hakkında karar verebilen insanlardan oluşmalıdır . Meydan bir karar ortamı olarak baskılardan arınmış ( dış özerklik ) , kararı veren insanlar da kendi başlarına karar verebilme bilgisine , becerisine , gücüne sahip ( iç özerklik ) olmalıdır . Meydan , öyleyse , herkesin gözü önünde , ait olduğu toplumun karar gücüne sahip tüm bireylerini kapsayan , bu bireylerin buluştuğu , karşılaştığı , tartıştığı , zaman zaman kavga ettiği , birlikte karar verebildikleri , meydan dışı baskılardan arınmış bir karar , hareket , yönetim , iletişim , etkileşim , paylaşım ortamı . Hane hayatının güvencesi meydanın sağlıklı işlemesine , diğer bir deyişle , meydanın meydan olabilmesine bağlı , görünüşte meydan , meydanı egemen olan güçlerce yönlendirilen meydan dır . Böyle bir meydan , kapalı meydan dır ; karanlık meydandır . Kısaca , artık , meydan değildir . Çünkü , hanelerinden meydana çıkanlar , kendileri için düzenlenmiş rolleri , hareket alanları ( spiel raum ) belirlenmiş bir meydanla karşılaşıyorlar . Politika , bu meydanlığını yitirmiş meydanda yapılmaktadır . Meydanı ekonomik ilişkiler ağı kaplamıştır ; meydanı , teknolojik yaklaşımların çerçevelediği kafa yapılarıyla insanlar sarmıştır ; meydanı , birbirleriyle tartışamayan , komşuluk , dostluk kuramayan , birbirlerini anlayamayan , daha doğrusu meydandaki dayatılan ortak yaşayışı ortak kalıplar içinde anlayan insanlar kaplamıştır . Meydan nasıl olmalıydı ? Nasıl böyle oldu ? Toplumun meydanı o toplumdaki bireylerin kendi kendilerini yönetebilecekleri meydan olmalıydı . Bunun için bireyler bir araya gelip tartışabilmeli , birbirleriyle sağlıklı iletişim kurabilip , birlikte karar alabilmeliydiler . Sağlıklı iletişim , iletişime girenlerin birbirlerine gönderdikleri iletilerin ( mesajın , sözlerin , davranışların . . . ) çarpıtılmadan ulaştırılabildiği iletişimdir . Bireyler bağımsız , kendi başlarına karar verebiliyorlar , ortak karar , bireylerin kararlarının bileşkesini yansıtabiliyordu . Yönetim , yönetilenler ve yönetenler arasında sıkı bir bağ vardı ; bireylerden kopuk bir devlet düzeni yoktu . Meydandaki halk , devletti . Bu meydan , hane hayatının güvencesini sağlıyordu . Haneye müdahale çok azdı ; bireylerin hayatta kalabilmesi için gerekli geçim kaynaklarını sağlamaya yardımcıydı . Bu meydandakiler bir dayanışma ruhu içindeydiler . Meydan , benim duygularımı ifade edip , duygularımı yaşamaya olanak sağlayacak donanımla donatılmıştır . Kendimi meydana ait hissederim ; meydanda olmak bana güven verir ; gelecek beklentimi bu güven ve umut içinde oluştururum ; duygularımı dile getirecek , onu sanat yapıtlarına dönüştürecek ortam vardır meydanda ; meydanda bilimsel çalışmalara izin vardır ; saygı ve destek vardır . Meydanda yalnızca bireylerin bedenleri ( yeme , içme , çoğalma ) , duyguları değil , akılları da geliştirilecek ; geçmişi yeniden yorumlama , yeniden anlamalarını sağlayacak felsefe ortamı oluşturulacaktı . Böyle meydan şimdi yok ; geçmişte de tam olmadı . Çıkarlarını kollayan , sınıflara , etnik gruplara ayrılmış , ekonomik ilişkilerin büyük ölçüde toplumsal konumları , durumları belirlediği dünyada , meydan , gönüllü paylaşımın , katılımın , dayanışmanın yeri olamıyor . Meydan , hep egemen ideolojilerin baskısı altında düzenlendi ; onların çizdiği plan içinde manevi hayatlarını yaşadı meydanda insanlar . Kaba güç , savaş , meydanda kol gezdi . Sömürü haksızlık , zulüm , meydanlarda cirit attı . Belli sınıflar , ırklar , azınlıklar , kadınlar , çocuklar , hayvanlar ezildi . Meydan , hane hayatını olanaklı kılmak için gerekli ; hanemizdeki hayatın alt yapısını , toplumsal , sayısal , hukuksal düzenini sağlamaya çalışır . Hane meydan için değil , meydan hane içindir . HÂNEMİZDEKİ DUVAR Hane meydandan geldiğimizde içinde olduğumuz yerdir . Yaşamak için haneye de , meydana da ihtiyacımız var . Meydana karşılaşmak , konuşmak , dayanışmak , bir arada olmak , paylaşmak için çıkıyoruz . Düzenlenmiş , ayarlanmış hareket alanlarımızın belirlenip , sınırlandırıldığı bir meydanda geçiyor hayatımız ; oradan haneye gidiyoruz . Haneden meydana çıkıyoruz . Bu geçiş , bir sır geçişidir . Meydanda insanlarla oluşturduğumuz kümeler , topluluklar , kurumlar olabilir ; meydandaki sırlar , meydanın kapalı yaşam alanlarında ortaya çıkarlar . Oysa , biraz önce de dediğimiz gibi , meydanda sır olamaz ; açıklığın , apaçıklığın alanı olmalıydı meydan . Meydandan haneye geçiş , bir sır dönüşümünün yaşanmasıyla olur . Bu yazımda haneyi sır paylaşımı , sır hayatı açısından ele alacağım . Sırrın yaşanmadığı hane , hane değildir . Oradaki ortak yaşamın , sır olan yanıyla ortak anlam vermenin bir sınırla çevrildiğini , meydana çıkmadığını söyleyebiliriz . Hanenin duvarları bu çıkışı önler . Kim örmüştür bu duvarları ? Elbette toplumsal yaşayışın tarihi içinde örülmüştür ; çocuk yetiştirmenin , düzen tarafından meşrulaştırılmış cinselliği yaşayabilmenin , yaşamı sürdürmek , yaşam zorluklarına direnebilmek için gereksinmelerin karşılanması amacıyla oluşturulmuş . Hane duvarı nasıl bir duvardır ? Ne zaman , hangi toplumsal koşullarda , hangi ekonomik , politik ortamda oluştu ? Örneğin , ilkel - komünal toplumda var mıydı ? Hane - aile ilişkisi nedir ? Hane aile midir ? Özellikle çağımız Batı toplumlarında değişen aile yapısında , duvar , bir başına , iki başına , birçok başına yaşayan çizgi dışı yaşam biçimlerinin de duvarı değil mi ? Ne gizler hane duvarı ? Neleri nelerden ayırır ? Hangi sırların tanığıdır ? Bir yüzü meydanda , bir yüzü haneye bakar ; duvar , senin kalbine saplı ne çığlıklar var ! Duvarın toplumsal , ekonomik kültürel tarihi , insanın insan olma yolunda yürüyüşünün tarihidir . Elbette insanın iç - insan olmasının tarihidir . İç insan olma , mistik denilen etkinlik ve düşüncelerden geçmiş . Büyü , tılsım , kehanet gibi doğa üstü güçlerin sağladığına inanılan , gerçeğin duvarını yarıp geçme çabaları , bana öyle geliyor ki insanın tarihinde çok erken , olgunlaşmamış atılımlardır . Gerçeği , gerçeği yok sayarak , hiçleyerek yenmeye kalkmanın altta gerçekçi temelleri olmalı . Bu konularda yüzyıllardan beri düşünen insan emeğine saygısızlık etmek istemem , ama ben , iç , dış la , gerçekle , toplumla , ekonomik süreçle , politik kavgalarla birarada ele alınmadıkça , insan bütünlüğünde anlamını bulamaz diye düşünüyorum . Bu anlamda , aklıma hemen geliveren , insanın iç - seyrini yaşayıp kendini rotaya koymasında , hanenin koruyuculuğuna sarılmış Batılı düşünür ( ben onu düşünür sayıyorum ! ) ve yazar Virginia Woolf şöyle diyor bir yerde : Biz hane hayatı olanlar ve ona en kıymetli hazinemiz olarak sonsuzca sarılanlar ( We , who have a private life and hold it infinitely the dearest of our possessions . . . A Woman's Essays , London : Penguin , 1992 , s . 60 ) Hane , burada , odadır ! Woolf'un hanesi , meydanının , baskıların , acıların , korkuların istila ettiği hanedir . Duvarları yıkık , hoyrat insanların , hoyrat ayaklarıyla girdiği , kaba elleriyle darmadağın ettiği hanedir . Kaçımızın hanesi böyle değil ki ? Kaçımızın hanesi kendine ait , kaçımız hanesinde bir sığıntı gibi yaşıyor ? Woolf kadar bu acıyı içinde duymuş , kadınların , çocukların , erkeklerin çığlıkları hane duvarlarına saplı , Woolf , haneye tıkılmış kadının kendini yaşaması için bir iç haneye geçmesi gerektiğini düşünüyordu . Bir odaya geçmesi gerektiğini , kendinize ait odada , viran olası hanedeki gürültü , meydandaki gürültü , sokaktaki gürültü kulaklarımızı sağır etmeyecekti . ( A Room of One's Own , New York : Harcourt Jovanivich , Publishers , 1989 ) Burada odaya kapanan insanın , sorunu oldukça çapraşık hale getirdiğini görüyoruz . Hanede yapılacak işler vardır , girerler . Hanenin reisi , reis in yönetiminde tayfalar , forsalar ya da dostlar , arkadaşlar . Hane hayatı kotarılacaktır , insanların iş dünyalarını yok etmeden . Oysa , hanenin mahremiyeti , haneyi ören zindan duvarları , hane içindeki şiddeti dayanılmaz hale getirebilmektedir . Duvarın iç yanında dayak yiyor , sömürülen , ezilen acı çeken insanlar vardır ; Burada Hegel anlamında kimin kimi dövdüğü , ezdiği bir açıdan önemli de değildir . Ezen varsa ezilen de vardır ve ezme işinde , kimin ezen , kimin ezilen olduğunun sınırı çekilemez . Hane duvarı ! Bunun için mi varsın ? İçindekiler ezilsin , kahrolsun , birlikte yaşayamasın , cehennemi dünyada yaşasın diye mi ? Neden oradasın sen ? Zindan duvarı olasın diye mi dikildin hane duvarı ? Yıkılası hane duvarı ! Yanlış ! Duvara ilenmeye gerek ok . Woolf odasını aradı durdu . Tam da bulamadı . Hanenin içinde de duvarlar olmalı mı ? Duvarlarla bir mekan parçası oluşturup , burada yaşayın deniyor ; insanlar orada boğazlaşıyorlar . Üstelik , meydana çıkınca hiç de belli etmiyorlar , hanedeki acılarını , ayıplarını . Anlar ki verir laf ile dünyaya nizamat Bir türlü teseyyüb bulunur hanelerinde diye buyurmuş Ziya Paşa . Bin türlü teseyyüb ( ayıp ) elbette vardır ; Evde farklı , dışarıda farklı insanlar çıkıyor ortaya ; Evimizin misafir odası meydandır , oturma odası ise mahremiyetimiz ! Şunu demek istemiyorum ; Meydan hayatı ile hane hayatı aynı olsun ! Elbette sır farkı var ! Bu fark benim bölünmüş benliğim anlamına gelmemeli , Hanelerinde teseyyüb olanlar , kendileriyle yüzleşebilme cesaretine sahip olmalı . Bu ayıp , dünyaya düzen vererek yok edilemez . Yıllardan beri , insanlar arası küçük ilişkilerin ( micro - relations ! ) yaşadığımız cehennemin önemli bir göstergesi olduğunu , dış ilişkilerin ( toplumsal , ekonomik ) sözde düzeltilmesiyle tümüyle sorunlarından arındırılamayacağını , üzerlerinde ayrıca çalışılmasının gerektiğini savunmaktayım . Hanesiz meydan yaşanamaz . Haneye ise , Focault haklıdır , meydan sızmıştır . İtirazımız yoktur ; bir olgudur bu ; dünyada meydan , meydanda hane , hanede insan var , insanda dünya var ! İnsan , iç - insan olmadan insan olma olanağını gerçekleştiremez , ona yazık olur ! Hanedekiler , birbirlerinin içlerindeki dünyaların gelişmelerine izin verecekler , yardım edecekler . Hanem odam olacak , odam iç dünyam ! Woolf'un hanesi oda değildi ; o kendine özgü , kendinin olan bir oda istiyordu . Yani , hane duvarının içinde duvar ! Hanedeki duvar ! meydanda sır paylaşılamıyor , haneye gidiliyordu ; hanede sırrımızı anlayacak , içimizdeki dünyayı fehmedecek , sezecek , anlayacak , paylaşacak , etkileyecek , eleştirecek , düzeltecek , bozacak , onunla iletişime geçecek hane halkı olmayınca , hane içinde duvar örüp , odama geçiyorum ( Woolf'un sorunu böyle değil ; biraz karikatürleştirdiğimi biliyorum Woolf'tan özür dilerim , okurlardan da ! ) Odam iç dünyamın muhafazası , koruyucusu oluyor . Dağılıp gitmemek , ezilmemek , bir diğer insan olmamak , kendim olmak için ! Elbette kendi olmak sözünün iflahını kesmiş filozoflar vardır ; ama onlar da meydanın ortalık yerinde , gelen gidenin tekme attığı iğreti bir çadırda yazmaktalar yazılarını ! İÇ - ÜLKEMDEN EVRENE Tüm meydan yaşamı , politik , toplumsal , ekonomik etkinlikler , iç - evimin , iç - ülkemin oluşabilmesi , orada yaşayabilmem , orayı diğer iş - evleriyle , iç - ülkelerle paylaşabilmek içindir . Meydandaki zulüm , hanemi darmadağın ediyor . Eğitimi , ideolojisiyle canevime , içime , evime , iç ülkeme giriyor . Beni bana bırakmıyor . Kafamı sokacak ev bulayım diye koşuşturup , ölüp gidiyorum . Kafamı soktuğum ev hanem olmuyor . Hanem odam , odam iç dünyam olmaz . İç evimi evdekilerle paylaşamıyorum . Dostlarımla paylaşamıyorum . Dünyasını görüp , içinizin titrediği bir dostun evine , bahçesine hoyratın biri giriyor . ( Elbette bu hoyratı , kendi evinin değerini bilemeyen dostum çağırmıştır . ) Dostun bahçesine bir hoyrat girmiş Gülünü dererken dalını kırmış Hoyrat , üleştiklerimizin adı . Haneyi . Haneler arası hayatı . Komşuluğu , Hu , komşu ! Neye hu ? Komşum bir fincan kahve veya , bir tutam tuza muhtaç olduğumda kapısını çaldığım biri mi ? Hastalıkta , felakette yanımda olan ? Ama hep içimdeki evi nasıl taşıyacağımı , nasıl paylaşacağımı bilemiyorum komşumla . Selamlar esirgemiştir . Hesaplar yapılıyor . Hu komşu , yuh komşu oluveriyor . İç - evim içimde kalıyor . İçimin duvarlarına saplı hıçkırık olarak . Bu sözlerimi çok duygusal bulup , canı sıkılan ya da içten içe gülen dostların evlerinde patlamış mısırlı , biralı televizyon maçı seyirleri ya da ciddi ilmi mevzular mı yaşanıyor ? Evleriyle derdi olmayanlar , hanesini meydanda yaşayanlar yiğit midirler ? Yiğidin malı meydanda mıdır , bu anlamıyla ? İç - ev yoksunu olup da bunun farkında olmayanlar elbette iç evimizin duvarları dışındadır ! ? İç - evimi , iç ülkemi üleşeceğim yar , elbette ayıpsız değildir : Yarsuz kalır cihanda aybsuz yar isteyen denmiştir . İç evim , iç ülkem , odamdır ; odam dostlara açıktır ; içeri girdiğinde , yıllarca özenle üstüne titrediğimiz duygu sırsılarını kırıp geçiren fiillere değil . Odam , hanemdir , hanem , de odamın kapısı , girmesini bilene açıktır . İç - evim , iç - hanem , hanemdir . Hanem , hanemin duvarları ayırsa da meydana açıktır ! Her biri kendi içinde sırlar taşıyarak , sır erbabına sırlarını açmak için hazırdır . Sır bir anlamda hep açıktır : anlayabilene anlaşabilene . Kainatın sırrı , dünyanın sırrı , meydanların sırrı , meydanın sırrı , hanenin sırrı , içimin sırrı . Heidegger amcam belki tam böyle demiyordu , bu sırrın bir paylaşım , bir okuyabilme gücüyle ilintili olduğunu düşünüyorum . Yoksa , Wittgenştein ağabeyim haklıydı : Herşey gözümüzün önünde . Herşey meydanda . Değil , herşeyin meydanda olduğunu görmek , meydanı oluşturan meydanlara , hanelere , oradaki insanların iç - evlerine gitmekle olur . Ama dil hepimizde ortak değil mi ? Dilin sırrı mı olur ? Kendi uydurduğumuz özel dil ( private language ) yok . Dil , dil oyunlarında ( Sprachspiel ) yaşayanların anlayabileceği sırlar taşır ; o oyunun içine girmek gerekir . Çağımızda meclis henüz müheyyi ( hazır ) değildir . Çünkü , Baki'nin bu sözlerinin meyhane meclisi hakkında olduğunu sananlar çoğunluktadır . Çünkü , hane ile meyhane arasındaki ilişkiyi bilemeyecek denli iç - ev yoksunudurlar . Peymane sırdır . Sır , bir emektir , sonsuz insan emeği ile anlaşılabilecek çabadır . Sanattır , bilimdir , inançtır . Bu meclis , ruh bahşeden meclistir , gaflet uykusundaki ruhlarımıza can verir : Kör algoritmalarını sığ know - how ların , basma kalıp düşünce biçimlerinin budalası olmuşların düşleyemeyeceği bir meclistir ; onlar için meclis sözü yalnızca Büyük Millet Meclisi'nin çağrıştırır ; mestane , sarhoş , saldırgandır . Bir matematik problemi üzerinde kafa yoran can insanların meclisi bundan farklı mıdır ? bir sanat yapıtını oluşturmaya çalışan , bir ince duyguyu , düşünceyi incelikleriyle yaşamaya , anlamaya , geliştirmeye çabalayanların meclisi böyle değil midir ? Hiç bilim şevksiz olur mu ? Hele felsefe şevksiz olur mu ? ( Erôs diyordu , Eski Yunanlı , içinde yanan Daimôn un ateşiyle ! ) Böyle bir meclis herkese açık olabilir mi ? Sakın burada elitist yargısını yapıştırmayın bana . Teknik bir konuyu çalıştığınız laboratuvara ipini koparan herkes girebilir mi ? Elbette , fırsat eşitliği olmalı . Girme becerisi , yeteneği olan , gerekli çileyi çekmiş , emek harcamış herkes girebilmeli . Bu engelleme , belli bir sınıfa , belli bir ırka , cinsiyete , yaşa , mesleğe karşı engelleme değildir . Gönül açan ( dil - güşa ) bu topluluğa herkes mahrum olamaz ; duvarları içine giremez , ( Gizli tarikat ya da kime hizmet ettiği bilinmeyen localar gibi değil ! ) Ehl - i diller girebilir ! Kimdir onlar ? İçlerindeki kainatı fark etmiş olanlar . Ve bu zulüm dünyasının hala ( binlerce yıldır ) insanın içindeki kainatı yaşamasını engellediğini görüp , bu çilenin çok uzun süreceğini bilenler . İç - evinin değerini bilip , onu insanların geleceğine anlatmak isteyenler . Hala meydanın , hanenin iç - dünyamızı yaşayacak dünyayı kurmak için düzenlenemeyişinden acı çekip , geleceğin güzel güzel iç - dünyalarla sağlanabileceğini anlayanlar ; umudu hiç kesilmeyenler . İç - evlerinize misafirliğe gidip , meydanlarınızda özgürce dolaşarak , tartışıp , gönlümüzce hanemizi , meydan düzenimizi kurabileceğimiz bir dünya iç - evlerimizde hep özenle bakılmalı ki , dışımızdaki dünya daha fazla çirkinleşmesin . Eylül 1998 Ankara KAMUSAL DEĞİŞİM PSİKOPATOLOJİSİ Tarihsel olgusallığında modernliğin kavranabilmesi için antiteolog bir tutumun gerekli olduğu söylenir . Her kim bunu başarıyla gerçekleştirir , o en modern olandır . Modern olmak antiteolog bir bilinç yatkınlığını öngerektirir demek ; modern olmanın kestirme ve zahmetsiz , çokça bilinen ve artık herkesin yürüdüğü bir yolu işaret etmek anlamına gelmez . Modernlik , eğer iyi bir antiteolog olmayı zorunlu koşul olarak koymaktaysa , o zaman ciddi bir teolog olma iddiasını da içerir ; antiteolog iyi bir taologtur , ki onların söylediğini böylelikle aşabilmektedir . Bu iddiaya göre Nietzsche'nin deccal olmasıyla , Nietzsche'nin , İsa'yı anlama çabası aynı süreçte oluşur . Bu süreç zorludur ; çünkü tüm tarihsel geleneğin kavranmaya çalışılmasını , serimlenmesini ve eleştirilmesini içerir ; zira tarih İsa'nın ve Musa'nın , Eflatun'un ya da Budha'nın tarihidir . Marx moderndi , fakat Nietzsche daha moderndi dediğimizde , Nietzsche'nin daha güçlü bir deccal olduğunu söylemek isteriz ve bu onun kendi bildiriminden bağımsız olarak böyledir . Böylece tüm olup bitenler iyi kavranabilirse , modernliğin tarihsel olgusallığının aşılma imkanı da kendiliğinden ortaya çıkar . Rasyonel kabul içindeki gizemselliğin kavranması . Modernliğin gelişim evrelerinin altında akan logos arandığında bu sadece felsefe tarihinin bir yeniden yazımı değil , aynı zamanda tarihsel dönüşümüyle toplumsal varlığı bir açığa çıkarma çabası olarak anlaşılır . Bu yaklaşıma göre modernlik , toplumun etik , estetik , hukuksal ve ekonomik dönüşümü ve onun kavramıdır . Modernliğin felsefi söylemi tarihselliğinde , olumsal olandan , alternatiflerden yalnızca birini seçmiştir , bu seçenek içkinliğe eğilimi olan bir akıl anlayışını esas alır . Ancak bu süreç aklın bizatihi kendine bağımlı bir süreç olmamıştır . Bu bakımdan papazların abartılı aşkıncılığına eşit ölçüde koşullanmış bir içkincilikle yanıt vermeyi modernliğin tarihsel olgusallığının başlıca talihsizliği olarak görmek uygun olur . Bu noktadan hareketle modernliğin akılla gerilimli ilişkisi sorgulanmalıdır . Artık hepimiz , bir bakıma Descartes'in parantezine bağımlıyız , ama Descartes'in bu konuda ciddi olmadığını , geçici bir nihilist olmadığını da bilerek . İşte tam da bu kazanımlar , göklere çıkarılanın ve reddedilenin , aynı süreçte evrimleşen aklın farklı görünümleri olduğunu söyler . Özne ve nesne , hukuk ve ahlak , toplum ve birey ilişkilerinin bir resim nesnelliğinde tasarımlanabilmesi yeteneğinin ve aynı anda tasarımlanandan kuşkulanan aklın doğuşu . Heidegger bunun en yakın örneklerinden biridir . Ona göre endüstri toplumu başlı başına bir öznelliktir . Çünkü tüm nesnelerin düzenini kendine göre kurar . Böylece bu toplum kendini tüm nesnelliğin ölçüsü durumuna getirmiş , tam da bunu yaparak kendi dışına çıkamaz hale gelmiştir . Şimdi varolan dünya modernliğin erken evrelerindeki logos yandaşlarıyla , karşıtları arasındaki çekişmenin alanıdır . Bu insanın güvenlik duygusun rahatsız eden alandaki çatışma , Kant'ın deyimiyle mimari olan ( doğası gereği ) aklı huysuzlaştıran , Habermas ile Feyerabend'i dinlemeye eşit ölçüde eğilimli görünen dünya , nasıl olup ta derin düşünmeden başka kusuru bulunmayan Descartes'in düşünüyorum unun vargısı , hologramik karşılığı olarak fiilleşmiştir ? Araştırılması gereken budur . Düşünüyorum un önemi , daha sonra gelen teknolojik burjuva uygarlığınca sahiplenilmesi ve olumsal bir yorumunun tarihsel gerçeklik haline dönüştürülerek , doğa yasası denli zorunlu görülmesi olgusunda yatar . Gitgide sekülerleşen düşünme ediminin günlük hayatı doğrudan ilgilendiren ve tarihsel çatışmanın temel dinamosunu oluşturan iki çıktısı olmuştur : İlki , teknolojik tasarımlama dürtüsünün , kapitalistik rasyonalitenin , toplumsal olanı ele geçirmesiyle , tüm yaşama alanlarının kodifikasyonu . Bu yaşama dürtüsü modern çağda o kadar güçlüdür ki , çoktandır dünya sınırlarını aşmış ve uzaya sarkmıştır . Kamusal ve özetle olanı toplumsal dönüşümde yeniden kurmak , ister . Öte yandan düşünüyorum un , basitçe bir yasalaştırıyorum a dönüştüğünü söylemek yanlış olur , çünkü düşünme edimi karşıt bir tin yaratarak , dünyayı sarmalayan hukuksal ağları yırtmanın yollarını da araştırmaktadır . Bunun da salt geri besleme için düşünümsellik olduğuna inanmak yanlış olur . Olan daha ziyade Hegel ile Hume'un çekişmeleri ve uzlaşmalarıdır . Ama uygarlık içkinleşerek kendini bir duyumlar çokluğunda dağıtmakta , hukuksal nesnelliğin boyuna alan ele geçirmesine rağmen , toplumsal Praxis Hume'u , giderek Nietzsche'yi doğrular nitelikte işlemeye yönelmektedir . Toplum , hukuk ve nesnellikle ilgili Hegel şunları söyler : Öznellik , en dışsal tezahürünü , kendi tesadüfiliğine kabul ettirmek isteyen , fakat bunu yaparken kendi yıkımına da yol açan kanaat ve muhakemenin kurulu devlet düzenini çözüntüye uğratmalarında bulur . Oysa öznelliğin sahici gerçekliği tam tersi bir noktada , yani hükümdarlık erki kavramını oluşturan tözsel iradeyle özdeş olan öznellikte yatar . Yukardaki Hegel'in derin duygulanım içinde söylediği nesnellik , modern birey tarafından , Hegel'de bulunan pragmatizmin terimlerinde doğru bir şekilde okunur . Freud'un dediği gibi , bireysel olan kendi tesadüfiliğinin , kendi yıkımına yol açacağını görerek yıllar ve düzenin rasyonelliğini istemeyerek de olsa kabul etmiş görünür . Ama modern birey , sadece Hegel'i dinlemez . Hume'e de kulak kesilir : Erdemsizlik ve erdemin varoluşlarını akıl yoluyla çıkarsayabileceğimiz görgül olgular olmadığını kanıtlamada herhangi bir güçlük olabilir mi ? . . . Nesneyi irdelediğiniz sürece erdemsizlik sizden bütünüyle kaçar . Onu hiç bir zaman bulamazsınız . Gerçi bunun ilkel bir emprisizm formu olduğu söylenebilir . Fakat biz olguları bir ışığın altında görürüz ve olan ışık duyumcal uygarlığın ışığıdır , ki tüm karşı çıkışları önemsiz retorikler olarak aydınlatır . Bununla beraber toplumsal alanda savunulan ve özele özgürlüğünü vermeye çalışan yaklaşımlardan biri hala Spinoza'nın söylemidir , yani şöhret , servet ve lipidinal olanı reddeden söylem . Ancak bu geleneksel tutum artık güçlenmiş karşıtıyla yarışmak zorundadır . Üstelik geleneksel tümlüğünü kaybetmiş , düzenin farklı yönlerini eleştirirken , onu kısmen özümleyen , Marxçılık , anarşizm ve Hristiyanlık arasında paylaşılmıştır . Daha da önemlisi pozitivist paradigmaya bağlı psikanalizm , sosyoloji ve biyolojinin sistematik analizleriyle utangaçlaştırılan pratik felsefe , kendini yeniden kurabilecek gücü kendinde bulabilir görünmemektedir . Bu yüzden sayısız etik ve metaetik çalışma gizli nomativizmle dolup taşarken , salt betimsel olduğu iddiasında ayak diremektedir . Kamusal ve özel olan toplumsal bütünün yanları olarak görülür . Kamusal eğer yunanda olduğu gibi bir istikrar ve özgürlük alanı olacaksa o zaman özel alanla ilişkisindeki çatışmalar yumuşatılabilmelidir . Ama ulus üstü ekonomik ve kültürel dönüşüm o denli hızlıdır ki , geleneksel olan bir yana , özel alana daha fazla ilgi gösteren liberal hukuk teorisini bile yeterli görmemektedir . Hukuksal dünyevileşme , kültürel dünyevileşmenin hızına yetişemez olur . Öznel olanla , nesnel olanın ayrımı , her çağda şu veya bu düzeyde kabul edilmiştir . Ancak modern zamanlardaki özne nesne ayrımının reddedilmesi ile , özne nesne geriliminin ivmelenmesine benzer , bir başka tarihsel süreç gösterilebilir değildir . Bir yanda geleneksel değerlerin ( Habermas'ın deyimiyle Aydınlanma değerleri ) yeni muhafazakarlıkça reddedilmesinden tedirginlik duyan birey , aynı zamanda nesnellikten de yeterince hoşlanmamakta , asıl gizil muhafazakarın Habermas olabileceğinden kuşkulanmaktadır . Eskiden kimileri artık gençlerin İsa'nın öğretisiyle yeterince ilgilenemediklerinden yakınmaktaydılar , bu birinci muhafazakar dalganın yıkılışını işaret etmekteydi ve Horkheimer , Gençler artık hiçbir şey konusunda bir inanca sahip değiller , dolayısıyla her an herhangi bir inançtan diğerine kayabilme yetisine sahipler der . Bu da ikinci muhafazakar dalganın çöküşüdür . Modern çağda , toplumu tasarımlamak , kamusal ve özel hukuku ilişkilendirmek söz konusu olduğunda , liberal ve sosyalist toplum birbirlerinden farklı hukuksal ayrımlara dayanan modeller oluşturdular . Bunların somut nesnellikleri , modern düşünmenin ilk büyük siyasal , toplumsal ürünleriydi . İkincisi ise geçici nihilist aşamada parantezlenen tasarımın açık ve seçik ideler olarak tekrar zihne dönüp dönemeyeceğine ilişkin kalıcı kuşku olarak ortaya çıktı . Demek ki bizler bu düşünüm süresinde nesnellikle aramızdaki açığı kapatan bir gelişim arzusu ile gelişimin olabilirliği kuşkusu arasında gidip gelmekteyizdir ve dünyevi dönüşümün alttan alta gelişen kamusal ruhsallık sarkacının ikincisine daha bir yönelmiş olması olgusu , belki de Descartes'in bize açık seçik fikirlere ulaşma yöntemi değil sadece David Hume'u bıraktığını gösterir , bir kalıt ki modern çağda kamusal çözülme sürecini anlamada faydalı olabilir . Sosyologlar dünyanın büyüsünün bozulmasından , kutsaldan arındırılmasından her söz edişlerinde sandıklarından çok daha ciddi bir buluş üzerinde çalışıyor olabilirler . Bu buluşun nesnesi yüzündendir ki , artık değil din , din benzeri büyük tarihsel fanteziler bile tehlike altındadır . Modern felsefe tarihi biraz komik biçimde kendi dalını kesen ardışık dizgeler şeklinde ortaya çıktı . Sürekli içkinleşen toplumun özbilinci olarak felsefe , bu sürede bağımlı kalmayı , aşkınlığı kökten zedeleyen söyleme büyük katkılarda bulunmayı kabul ederek , gelecekteki bilinç durumunca dışlanma yolunu kendi elleriyle hazırlamış oldu . Bu belki de Aklın Kurnazlığı denen şeydir . Bu yüzden modern okur için Hegel'in Geit ı Spinoza'nın doğa - tanrısı , Kant'ın numenon'u , Schopenhauer'ın metafenomenal irade si tatlı birer masaldan daha çoğu değildir . Modern birey için bu kavramların kabul edilebilmeleri dünyevi metaforlar olarak yorumlanabilmeleri koşuluna bağlıdır . Bu da onların ölümü olmaktadır . Yaşamın günlük yaşama düzeyindeki algısının doğru kabul edilebilmesi için , kültürü oluşturan simgeler ağının , göstergelere indirgenmemeleri gerekir . Eğer bu yapılırsa simgeler ağının tüm anlamı buharlaşır . Aynı zamanda simgeler alta ya da üste çıkmak ister , günlük algı düzeyinde durmaz . İşte bu yüzden Hegel yorumcusu Alexandre Kojeve'nin , Hristiyan tanrıbiliminin gerçek olduğu , ama aşkın bir tanrıya değil , dünyada yaşayan insanın kendisine uygulanıyor olsun yollu yaklaşımı inanılmaz tuhaflıktadır . Çünkü aşkınlığın salt toplumsal bir kurma olduğunu iddia etmekte ama yine de buna inanmaya devam etmektedir . Gilles Deleuze buna , Tanrıbilimi insanbilime döndürerek , insan Tanrının yerine koyarak yeri bastırabilir miyiz ? diye sorar . Oysa felsefi tartışmaya gerek yoktur . Sadece empirik olan izlenmelidir . Çünkü tarihsel akışın logosu ( içkinleşme ) ilkin eski tarih logosçularını vurarak işe başlamıştır : İçkinleşme düzeyi derinleşmekte , tekdüzeleştirme ve aynılaştırma süreci hızlanmakta ve şiddetlenmektedir . Animus mundi bütün yaratıkların içinde yaşamakta , onları tahakkümü altına almakta , tekçi ben'ine indirgemekte , onları aynı kutsallıkla ve eşit derecede de bezemekte , böylece kutsal olanı olmayanla , ilahi ve zaman kaydı olmayanı , ilahi olmayan ve geçici ile yukarıyı aşağı ile , iyiyi kötü ile , Tanrı'yı insanla nisbi olanı mutlak olanla , her şeyi diğer her şeyle ve nihayet her şeyi nihil , yani hiçbir şeyle eşitlemektedir . Bu nirvana , fanaa , yok olma halidir ; her tümtanrıcı mistiğin ulaşmayı arzuladığı bir haldir . Değer biçme bir simgedir ve sadece aşkın olana ima olarak düşünülemez ve tersi de doğrudur . Yani değer varlığa gömülüdür ; bu sözcüğün hala dünyada kalabilmiş olmasının , henüz dilden atılmamış olmasının nedenlerinden biri budur ve yine iyi sözcüğü bu yüzden doğal gelir . Öte yandan aşkın erimeye başladığında , içkin çoğullaşarak dağılır . Çünkü eğer iyi içkinse öyle olmayanda öyledir . Sözgelimi insanın hayatta kalma arzusu açık ki varlığına içkindir . Ama iyi içkinliğin terimlerinde çözdürülürse süblime edilmiş egonun yanılsaması olarak algılanmaya başlar . Yaygın olarak diğer gamegoizmin sofistike hali olduğu söylenir . Bu düşünce her ne kadar kültüre aşkın bir felsefi analiz olma iddiasındaysa da asıl aydınlatıcı yanı var olan küresel kültüre içkinliği , kültürün ruhuna olan bağlıdır . ve tez kendine yönelik bilincin ifadelenişi düzeyinde haklıdır . Wittgenstein etik aşkındır söylenmeye gelmez dediğinde , aslında susarak konuşmasını sürdürür . Değer ister dini ister başka bir perspektiften söyleniyor olsun daima verimli olan insan varlığını işaret eder . Bu yüzden o etik söylemediğinde aklından geçenleri anlarız . Değerin eğer içkin bir karşılılığı bulunmasaydı biz aşkınlığını asla anlayamazdık . Kimileri ise sezgiden bahseder , kimi değerler diğerlerinden üstündür ve biz bunu sezeriz ama aynı anda aşkındır , eğer öyle olmasaydı , rastlantısal olurdu ve poetika ile gastronomi arasındaki fark dağılırdı , tıpkı günümüzde olduğu gibi . Felsefi antropoji insandan bir çokluklar potansiyeli , bir dualiteler komplexi olarak bahseder . Demek ki insan nosyonundan bir değil çok kavram türetilebilir . Eğer aşkın olanın bu potansiyeliteye içkin olanla hiçbir ilişiği yoksa , o zaman tarihdışı , insandışıdır ve kavranamaz . Diğer yandan sadece içkinlik insan sözcüğünün dilden atılmasını gerektirir ; çünkü bir sözcük sayısız nesneyi imleyemez . Şey sözcüğü her şeyi işaret eder bu nedenle bildik bir anlamı yoktur . İnsan ile şey sözcüğünün anlamdaş hale getiren süreci A. Elmessiri şöyle anlatır : Logos'un öznede içkinleştiği tebenci , emperyalist , nümanist tekçiliğe ve logos'un nesnede içkinleştiği tabiatçı maddiyatçı , hümanist tekçiliğe işaret etmiş bulunuyorum . İçkinleşme düzeylerinin artması yoluyla ne özne ne de nesnenin evren için bir merkez ( logos ) görevi göremeyeceği gerçeği karşısında ; düz ve merkezi olmayan bir sayısız atomlar dünyasına ulaşırız . Bu dünyada her bir atom , kendi yörüngesine rahat bir şekilde yerleşmiş olarak , herhangi bir gaye ya da yön sahibi olmaksızın çılgınca hareket etmektedir . M . Heidegger , Sanatın Doğuşu ve Düşüncenin Yolu , ( Çev - der. H . Ünal Nalbantoğlu ) Patikalar , İmge Yayınları 1997 , sf . 23 . Hegel'den akt . J . Habermas , Kamusallığın Yapısal Dönüşümü , İletişim yay . ( Çev. T . Bora , İstanbul 1997 sf . 226 . David Hume , İnsan Doğası üzerine bir inceleme , Idea Yayınları , ( Çev. A . Yardımlı ) İstanbul 1997 sf . 408 . J . Habermas , a . g . e . , sf . 60 . Abdulvahab M . Elmessiri , Daha Kapsamlı ve Açıklayıcı Bir Sekülarizm Paradigmasına Doğru , 97 Sayı 3 Divan , Çev. Metin Eker , sf . 73 . TARİHSİZLİĞİN MARJINDAN MARJİNALLEŞTİREN TARİH ALANINA : AVRUPA'NIN KENDİNİ VE DÜNYAYI İNŞA ETMESİ Mehmet Ali Kılıçbay Geçmişin hikayesi ile tarihin farklı şeyler olduğunu belirlemek , anlatmak ve insanları bu konuda ikna etmek son derece güçtür . Bu nedenle bu tartışmayı bir tarih felsefesi yazısına bırakarak , tarihin insanın macerasının bir döneminden itibaren ortaya çıkan ve tamamına erme olasılığı düşük olan bir eğilim olduğu varsayımını postüla olarak kabul etmek durumundayım . Ama böyle yapınca , bir tarih tanımı vermek de zorunlu hale gelmektedir . Tarihçilikte gelenek , yenilenmeyen , tekil , yegane olayları tarihin nesnesi olarak kabul etme yönündedir . Tekrarlanan ise tarih olarak kabul edilmez . Ayşe hanımın fasulye pişirmesi tarih değildir , ama ya Ayşe hanımların fasulye pişirmeleri ve fasulye pişirme biçimleri , fasulye fiyatlarının zaman içindeki evrimi vs . ? Oysa tarihi tekrarlanarak değişen olarak kabul etmek gerekir veya minimal değişimlerin tekrar içindeki tortusunun meydana getirdiği değişim . Buradaki anahtar kelime değişimdir ve değişimin algılanabildiği , ele gelir olduğu temel büyüklüklerin başında toplumsal formasyon gelmektedir . Buraya ulaşınca , yavaş yavaş değişmekte ve bir başkasına doğru evrilmekte olan bir toplumsal formasyonun içindeki ani , hızlı , tekrarlanmayan olayların tarih ( tarihsel , tarihin nesnesi ) olarak kabul edilmesi anlamını yitirmektedir . Gaius Julius Caesar'ın Vercingetorix'e karşı kazandığı Alesia savaşı , tarihin kendisi değil , toplumsal formasyonun yavaş değişim süreci üzerindeki değiştirici faktörlerden yalnızca biridir . Yani eğer bir tarihsel değişim fonksiyonu oluşturulabilirse , buradaki neredeyse sonsuz bağımsız değişkenlerden sadece birisidir ve bu bağımsız değişken de , kendi içinde ayrı bir fonksiyon oluşturmaktadır . Örneğin savaşta ölenler , iaşe için tüketilenler , savaşın üretime etkileri vb . Belirtmeden geçilmemesi gereken nokta , değişme üzerindeki etkilerin bizzat savaştan değil , onun fonksiyonu içindeki bu gibi unsurlardan kaynaklandığıdır . Tarihin var olabilmesi , hikayeden çıkabilmesi için insan iradesinin işe karışması ( Caesar'ın Galya Savaşları onun ve etkilediği senatonun iradesinin sonucudur , ama buradaki temel nokta , bu iradenin değişim yönünde ( yeni tarih ) değil de , varolanı sürdürme ve koruma ( tarih - olmayan ) yönünde olmasıdır ) ; topluluğun topluma , geçimin iktisada , hükmetmenin siyasete , tapınının bilime , korkunun felsefeye . . . dönüşmesi gerekir . Bu alanda biraz daha açıklayıcı olmak üzere , topluluğun topluma dönüşmesi , kendiliğinden oluşmuş bir insan bir aradalığının , iradi ve kurallı ( hukuksal ) bir birliğe dönüşmesi insani irade unsurunu ortaya çıkartmaktadır . Keza geçimin iktisada dönüşmesi , rızk ve tanrının inayeti kavramlarından , faktör kullanarak biçim değiştirme anlayışı , yani gene insan iradesinin işe dahil olması anlamına gelmektedir . Sonuncu bir örnek olmak üzere , kerameti kendinden menkul , hakimiyetinin kaynağı göksel olan bir hükümdarın yerine , siyasetin yani yurttaşların hak belirleme seanslarının geçmesi de aynı irade unsurunu barındırmaktadır . Bunlar ilk kez marjinal bir bölgede , adını ve kapsamını sonradan kazanacak olan ( ve halen de bu sürecin içinde olan ) , Asya'nın giderek daralan batı uzantısının uç ve orta kesimlerinde gerçeklik kazanmaya başlamışlardır . Buraya , kelimeyi sonradan kazandığı coğrafi içeriğinden soyutlayarak Avrupa adını veriyoruz . Avrupa , tarihsiz tarihin marjında yer almanın bedeli olarak tarihi inşa edecek , yani değişme sürecinin içine insan iradesini katacak , böylece değişmeyi kader olmaktan çıkartacaktır . Tarih işte bu noktada doğmuştur . Avrupa'yı belirleyen temel öge tarihli olması , daha doğrusu değişim sürecini tarihselleştirmesidir . Daha da açığı , seyirci aktör haline gelirken , hem tarih , hem de Avrupa oluşacaktır . Avrupa nereden itibaren oluşmaktadır ? Sorması kolay , cevaplandırması zor bir soru , ama bu yazının da kapsamı içinde hızlı bir cevabın riskini taşıyarak feodalitenin oluşma süreci içinde cevabı verilebilir . Avrupa - merkezci ve doğrusal tarih yanlılarının tüm iddialarının tersine , feodalite tamamen Batı Avrupa'ya özgü bir toplumsal - ekonomik formasyondur . Hatta hiç abartma sayılmaması gereken bir ifadeyle , Avrupa'nın kendine özgü ilk kurumudur , Avrupa'yı dünyadan farklılaştıran ve onu tarihi inşa süreci içine sokan ilk oluşumdur . Avrupa feodaliteden itibaren oluşmakta , tarihsizliği bu noktadan itibaren kırmaktadır . Artığın devşirilmesi veya toprak temliki gibi konularda tarihsiz alan ile artık tarihin içine girmeye başlayan alan arasında bulunan veya kurgulanan benzerliklerin bu gerçeği değiştirme gibi bir işlevleri yoktur . Tersine , eğer bu benzerliklere rağmen farklı bir formasyon oluşmuşsa o zaman farklı bir yapılanma var demektir . Feodalite bir üretim tarzı olmanın ötesinde ve ondan daha öncelikli olarak bir toplumun bütünsel haritasının adıdır . Bu haritanın engebelerinin incelenmesi halinde ortaya çıkan en çarpıcı görüntü ise üretim ve yönetim süreçlerinin atomize olmasıdır . İşte bu atomizasyon iktisadı ve siyaseti kuracaktır . Çünkü feodalite - öncesi dünyanın tümü iktisatsız ve siyasetsizdir . Üretim ve tüketim , üretici ve artığa el koyan merkezi iktidar tarafından geçimlik terimleri içinde anlaşılmaktadır . Bunun dinsel boyutu ve ideolojisi ise , tanrının verdikleriyle yetinmedir ( rızk ) . Feodalite - öncesi , aynı zamanda siyasetsizdir , çünkü hakimiyet göklerden kaynaklanmakta ve sadece hükmetme terimleri içinde anlaşılmaktadır . Buna karşılık feodalitede iktidar dar odaklar arasında paylaşılmış ve artığa ancak sözleşme kuralları içinde el konulabilir hale gelmiştir . Bunun ikili anlamı vardır . Öncelikle üretimden alınan paylar görünür hale gelmiştir , ikincisi üretim - pay ve artık ile iktidar arasındaki ilişki de görünür hale gelmiştir . Ama feodalitenin en belirleyici yanı atomize olan ve artık ekonomik - siyasal demekte sakınca olmayan bu güç odaklarının , bu güçlerini hükmeden ve ideolojik olarak tabi kılan antik devletten değil , bizzat kendilerinden almalarıdır . İnsanlık tarihinde bu olgu tek ve emsalsizdir . Geleneksel Doğu'da veya dünyanın Batı Avrupa dışındaki tüm mekanında zaman zaman rastlanan merkez - kaç hareketleri feodal olarak nitelememizi işte bu başat durum engellemektedir . Çünkü Batı Avrupa'nın feodal dönemi hariç , dünyanın neresinde olursa olsun tüm merkez - kaç unsurlar iktidarlarını sonuçta , ne kadar zayıf olursa olsun , bir merkezi hükümranlıktan almaktadırlar , bu yüzden iktidarları egemen bir iktidar olmanın yerine , türev bir iktidar olmakta , merkezden kaynaklanan dinsel - ideolojik bir hükmetme yetkisini yerel bir ortamda sürdürmektedirler . Batı Avrupa'nın bu kendine özgü yanı , onun ilerideki resminin en belirgin renklerini verecektir . İnsanlar arasındaki tüm siyasal , hukuki veya ekonomik vb . ilişkilerin kadiri mutlak bir merkezin koyduğu kurallara göre değil de sözleşme esasına göre yapılır olmasının temelini bu özerklik olgusunda aramak gerekir . Keza feodalite dışı bütün devlet merkezlerinin birer imtiyaz dağıtma mekanizması olarak kalmalarına karşılık , feodaliteden geçen Batı Avrupa , hem iktidarın kaynağını insanlar arası bir sözleşme teorisine dayandırmış hem de haklar küresini imtiyazlar küresinin üstüne çıkartabilmiştir . Yani bu bağlamda toplum , siyaset ve iktidar birer Avrupa icadıdırlar . Bu bağlamda diğer yerlerde toplum yok mu diye sorulabilir . Evet vardır , ama kendinde toplum , kendi için toplum değil . Keza iktisat da bütün bu alanda kendinde iktisat olarak kalmıştır . Bu alemde bir tek devlet ( hükümranlık , hükmetme küresi ) kendi içinde ve bu da Avrupa oluşumunun zıddındadır . Kendi için toplum ve iktisat , Batı Avrupa'nın feodal dönemden itibaren başlayan oluşumları içinde ortaya çıkacaklardır . Feodalitenin kendine özgü bu temel rengi Avrupa'yı bir çeşitlilik alanı haline getirmiştir . Batı Avrupa feodalitenin tasfiyesinden sonra merkezi iktidarı yeniden kurarken ( ama bu kez ulus - devlet biçiminde , yani siyasetli ve iktisatlı , haklar küresinin tanımlanma çabası içinde , yani hukuklu ) , bütün bu farklılık ve çeşitliliklerin uyum çabası olarak ortaya çıkacak ve dünyanın geri kalanıyla gene temel bir farklılaşma içinde olacaktır . Avrupa - dışı formasyonlarda merkez , günümüze kadar en sıradan konuya varana kadar her alandaki resmi görüşünü , tüm kendine tabi unsurlara dayatan monist ve merkezci bir yapıdayken , Avrupa çoksesli müzikteki gibi bir armoni olarak şekillenmektedir ( zaten bu noktada Batı müziğinin çoksesliliği yakalamasına karşılık , diğer müziklerin teksesli kalmalarının nedenleri üzerinde düşünmek mümkündür ) . Bu noktayı bitirmeden önce , feodalite deneyinden geçmemiş toplumlardaki yerellik nebulasının bir çeşitlilik ve farklılık yaratmadığının vurgulanması gerekmektedir . Bunlar ayrıntıda farklılaşmakta , ama bütünsel trendler açısından aynı kadere maruz kalmaktadırlar . Hindistan'da bir kasaba gördüğünüz zaman hepsini görmüş gibi olursunuz , ama Avrupa'da köyler bile birbirine benzemez . Avrupa'nın ayrı bir alan olarak oluşumunda ikinci odak Hıristiyanlıkla olan ilişkisinde ortaya çıkmaktadır . Hıristiyanlık aslında bir Doğu dinidir , özü ve ilksel içeriği açısından Musevilik ve İslamiyet'ten ancak ayrıntıda farklılaşmaktadır . Filistin'de doğmuş , önce Doğu da yayılmıştır . Çok uzun bir süre dilinin Aramice ve Yunanca olmuş olması bunun kanıtıdır . Bu arada Arapça da Hıristiyanlığın dillerinden biridir ve bugün Doğu Hıristiyanlarının bazıları ilahilerini Arapça söylemekte , dualarını Arapça etmektedirler ( Bu dili yalnızca İslamiyet'in dili sayanlara ve bu nedenle Arapça'ya kutsallık atfedenlere duyurulur ) . Batı'ya ise isteyerek değil , göç etmek zorunda kaldığı için kerhen gitmiştir ve kendini antik gelenekten geldiği için , barbar bir dünyanın ortasına düşmüş gibi görmüştür . Batı yönündeki bu göç , hem geç , hem de güç olmuştur . Bu Doğulu dinin hiçbir Doğulu geçmişi olmayan halkların içinde ilerlemesi , onu köken biçiminden , doktrininden , felsefesinden ( eğer böyle bir şey varsa , Hıristiyanlığın Batı'da felsefeleştiği de savunulur bir görüştür ) gittikçe uzaklaşmış ve iki kere parçalanmak zorunda bırakılmıştır . Önce Ortodoksluk - Katoliklik halinde ( Yunanlılık ile Latinlik , yani Akdeniz'in doğusu ile batısı arasında ) , sonrada Protestanlığın kuzeyde zafer kazanmasıyla ( Akdeniz ile derin kuzey arasında Antikite ile yeni çağlar arasında , Latinlik ile Germenlik arasında diyenler de bulunmaktadır , ama herhalde en doğrusu tarihsizlik ile tarih arasında ) . Ama bu bölünmelerde pek dile getirilmeyen ciddi bir dönüşüm de bizzat Katolikliğin içinde yaşanmış , Roma kilisesi kendini karşı - reform aracılığıyla Avrupalılaştırmıştır . Bu bölünmeler en göze görünür olanlarıdır . Çok çeşitli boyutlardaki yerel dönüşümlerden veya doktrin farklılıklarından ( tarikatlar , manastırlar düzleminde veya galip gelselerdi kim bilir neler söyleyecek olan sapkınlıklar düzleminde de ) kaynaklanan binlerce minik veya orta çaplı bölünmeyi gündeme getirmiyorum . Burada , bu bölünmelerin içinde Hıristiyanlık bu kökensel özünden boşalmaktadır . Aslı doğulu olan Hıristiyanlık , merkezi , monist ve ekümeniktir . Yani Doğuya çok uygun bir yapılanma ve tavır alış içindedir . Feodal atomizasyon zamanında birlik tek merkezin egemen olduğu bir Hıristiyan imparatorluğu taşıyıcısı ve tüm Batı antik bilgisinin taşıyıcısı olmuştur . Doğu'da antikitenin diğer dili olan Yunanca'nın taşıyıcılığını yaptığı gibi , Batı'da da Latince'nin taşıyıcısı olmuştur . Ancak Batı'nın ulus - devleti inşa etmeye başlamasıyla , merkez ve merkezi olma iddiasını terk etme ve sandık odasına göç etmek zorunda kalmıştır . Bu göç dinin toplumsal ve siyasal düzlemden bireysel düzleme , kamusal alandan özel alana çekilmesine yol açan , insan zihni - yetinin dünyevileşmesi , yani laisite veya sekülarizm tarafından izlenince , Batı Hıristiyanlığının merkezi Hıristiyan imparatorluğu düşü , papanın Neol nutuklarının bir temasından öteye geçemez hale gelmiştir . Hıristiyanlık , Avrupa'nın oluşumu içinde kısmileştirildiği ve bütün tümelliğini kaybettiği için , Doğu'dakinin tersine tamamen bireysel alana gerilemiş , böylece sonuncu doğulu özelliğini kaybetmiştir . Bunun sonuçları çok büyüktür , artık Batı Avrupa'da bütün her şeyi değişmez ve ilahi bir bilgi içinde açıklayan tümel bir alan kalmayacaktır . Avrupa , dini kısmileştirerek , bilgiyi ve bilimi mümkün kılmıştır . Bilim ve bilgi , değişmek zorunda olan alanlar olarak , tarihin inşa edilmesine katkıda bulunacaklardır . Tarih aslında öyle oluşuyor ve öyle cereyan ediyor olmamakla birlikte , tarih ister istemez bazı kurum , kavram veya oluşumların arkeolojisini yapmak ve onları adlandırmak zorunda kalmaktadır , bu da onu köken araştırmaya , çoğu zamanda icat etmeye götürmektedir . Bu açıdan bireyin kökenini Rönesans'ta bulmak hem yanlış hem de doğru olmaktadır . Yanlıştır , çünkü insan yeryüzünü adımlamaya başladığından beri bireyle , yani diğerlerinden farklılaşmış , bireyselleşmiş bireyler olmuştur . Doğrudur , çünkü bir kavram , bundan da doğrusu bir kurum olarak birey , Rönesans'la birlikte belirmeye başlamıştır . Doğu Ne ? Batı Ne ? Sayı : 2 TÜRKİYE VE AVRUPA : DÜN BUGÜN Halil İnalcık 16 . Yüzyılda , Osmanlı Dünya - gücü Avrupa siyasi coğrafyasını ve ekonomisini belirleyen başlıca etkenlerden biri olmuştur ; aşağıda bu konuları açıklamaya çalışacağız . I . AVRUPA DEVLETLER SİSTEMİ VE OSMANLI İMPARATORLUĞU , 1500 - 1815 Ortaçağ Avrupa'sının , Papa ve Kutsal Roma Cermen İmparatoru egemenliği altında birleşik bir Respublica Christiana oluşturduğu farz edilirdi . 1081'de Selçuklu Süleymanşah İznik'te yerleştiği zaman Bizans'ın çağrısıyla Haçlı seferleri başladı . Haçlı ideolojisi Batı Hristiyan birliğinin temel ideolojisi haline geldi . O zaman İslam dünyası Türk Selçuklu egemenliği altında idi ve Haçlılar daima onları karşılarında bulmakta idiler . Türk adı korkulan fakat aynı zamanda sayılan bir ad olarak Batı Hristiyan dünyasının belleğinde o zaman yerleşti . 15 . yüzyılda İspanya , Fransa , İngiltere gibi milli monarşilerin doğuşundan itibaren bu birlik çözülmeye başlamıştır . Daha sonra , Avrupa'da yükselen milli güçler için temel mesele , bir taraftan rakip milli monarşiler arasında kuvvetler dengesini sağlamak ( Avrupa state - system ) , öte yandan milli monarşiler ile Kutsal Roma İmparatorluğu arasında kuvvetler dengesini sürdürebilmekti . 16 . yüzyılda doğuda üstün bir güç olarak yük - selen Osmanlı İmparatorluğu , Avrupa birliği ve Haçlı ideolojisini savunan , Kutsal Roma İmparatorluğu ve Papalık ile uzun bir savaş dönemine girdi . İmparator Şarlken ( V. Karl ) ile mücadelesinde , Fransız Kralı I . Fransuva ( François ) ( 1515 - 1547 ) , onun tüm Avrupa üzerinde hakimiyetini engelleye - bilecek tek gücün Kanuni Sultan Süleyman ( 1520 - 1566 ) olduğunu itiraf etmiştir . Rakibi eline tutsak düşen Fransuva , Osmanlı baskısı sonucu krallığına dönebilmiş , bundan sonra da mücadelesinde hep Osmanlı askeri yardımı sayesinde ayakta kalabilmiştir . Fransuva'dan sonra gelen Fransa kralı II . Hanri ( Henri ) aynı politikayı izledi . Hatta imparatora karşı savaşı finanse edebilmek için Osmanlı Yahudi banker ailesi Mendes firması yoluyla Osmanlılardan yüklü miktarlarda borç almak zorunda kaldı . Yine Fransız hanedanından öteki Hanri Polanya'da Habsburgların arka çıktığı namzede karşı , kuvvetli Osmanlı desteğiyle Polonya tahtına oturur ( 1573 ) . Osmanlılar , ayrıca Almanya'daki Protestanlar gibi Habsburglara karşı isyan eden Hollandalılara da yardım vadederek onları desteklemiştir . Tarihçiler bugün , doğu'dan gelen Osmanlı tehdidi sayesinde Almanya'da Protestanların , imparatordan önemli tavizler koparttıkları gerçeğinin altını çiziyorlar . Daha sonra İngiliz kraliçesi I . Elizabeth ( 1558 - 1603 ) , İspanyol donanmasının İngiltere'yi istila tehdidiyle karşılaştığında , İspanya'ya karşı Osmanlıları ortak deniz harekatına ikna etmeye çalışacaktır . 16 . yüzyılda Osmanlıların Avrupa kuvvetler dengesinin muhafazasında ne kadar önemli bir rol oynadığını kanıtlayacak bu örnekler çoğaltılabilir . Özetle , Osmanlı devleti , Avrupa'daki bir kuvvetin , tüm Avrupa'yı kendi hakimiyeti altına toplaması ve haçlı seferi örgütleyebilmesine karşı zayıf devletleri destekleme politikasını temel politika olarak seçmiş , böylece bugünkü Avrupa Siyasi Coğrafyasının ortaya çıkmasında birinci derecede etken olmuştur . Nihayet , Doğu'da ve Batı'da iki süpergüç , Osmanlı ve Habsburg İmparatorlukları , mücadelelerinde orta Avrupa ile Akdeniz'de bir çeşit kuvvetler dengesine vararak , 1547'de bir ateşkes imzaladılar . Böylece , Osmanlıların Avrupa'daki topraklarına istikrar getiren ve Avrupa'da bir kuvvetler dengesi kuran yeni bir dönem açıldı . Avrupa'da Katolik reformasyon ve tepkisi ve Otuz Yıl savaşlarının ( 1618 - 1648 ) ardından Fransa Kralı XIV. Louis'in ( 1643 - 1715 ) imparatora meydan okuması , ve Almanya aleyhine ülkesini genişletmeye başlaması Osmanlıların Habsburglara karşı yayılmacı emellerini kamçıladı . 1683'de Osmanlıların Viyana Kuşatması sonrası büyük bozgun , Osmanlı devletine karşı Avrupa'da Habsburglar etrafında papalığın takdisiyle bir kutsal ittifak ile sonuçlandı ( 1684 ) . 1686'da ittifaka Polonya ve Venedik'ten başka Rusya da katıldı . Dört cephede savaşan Osmanlılar , perişan bir duruma düştüler . Sonunda Osmanlılar , Avrupa'da kendilerine karşı birleşik Haçlı saldırısının gerçekleşmesi karşısında kaldılar . Rusya ittifaka katılarak ilk defa Avrupa devletler sistemi içinde yer alıyor ve bunu Osmanlı ülkelerini istila için kullanmaya hazırlanıyordu . Nihayet Fransa'nın Ren Vadisi'nde ilerlemelerinden telaşlanan İngiltere ve Hollanda Habsburglara baskı yaparak Karlofça'da barışı sağladılar . Batılıların bu yardımına müteşekkir kalan sultan onlara yeni ticari imtiyazlar bağışladı . Bu , İngiltere'nin Osmanlı devleti üzerinde siyasi ve ekonomik alanda 1878 yılına kadar sürecek olan nüfuzunun başlangıcıdır . Bu işbirliği , özellikle Orta - Doğu pazarı ve Hint yolunun güvence altına alınması bakımından İngiltere için hayati bir önem kazanmıştır . 1699 , aynı zamanda Osmanlıların nihayet Avrupa savaş teknolojisinin üstünlüğünü kabul edip örnek almaya karar verdiği tarihtir . Bundan sonra Osmanlı ordusunu modernize etmek üzere Avrupa'dan uzmanlar çağrılacak ve tarihimizde ordunun Batılılaşma sürecinde ön safta yer alması süreci başlayacaklardı . İlk Batılı mektepler , mühendishaneler 18 . yüzyılda faaliyete geçecektir . Uzun süren 1683 - 1699 harpleri sırasındaki bir başka önemli gelişme , Rusya'nın Mukaddes İttifak'a katılarak 1696'da Azak'ı zaptetmesi ve Karadeniz'e girmesidir . Şimdi artık İstanbul tehdit altındadır . 2 . RUS EMPERYALİZMİ , OSMANLI İMPARATORLUĞU , BATI İÇİN ŞARK MESELESİ'NİN DOĞUŞU 18 . yüzyılda Rusya'nın , Avrupa devletler sisteminin parçası olarak resmen tanınmasıyla Çar , Osmanlı devletine karşı güçlü bir duruma gelmiş ve Balkanlardaki Ortodoks Hıristiyanların korumacısı olma iddiasıyla , İstanbul'da Osmanlı İmparatorluğu'nun yerini almak için planlar yapmaya başlamıştır . Rusya ile Habsburgların saldırıları karşısında şimdi Osmanlılar , Avrupa'da güçler dengesini korumaya çalışan Batılı devletlere , Fransa ve İngiltere'ye yaklaşmıştır . Osmanlıların Avrupa'da denge siyasetini hayati önemde saymaları , Polonya'nın Rusya , Habsburglar ve Prusya ( 1772 - 1795 ) arasında paylaşılmasına karşı protestolarında açıkça görülür . 1768 - 1774 döneminde Rusya'nın Osmanlılara karşı kazandığı ezici üstünlük bir dönüm noktasıdır . Zaferler , çoğunlukla Türk kökenli Müslümanların oturduğu Kırım ve Kuzey Karadeniz ülkelerinin Rusya tarafından ilhakı ( 1783 ) bütün Avrupa'yı telaş içine atmıştır . Rusya , şimdi Karadeniz'de Akyar ( Sivastopol ) ve Odesa'da yeni deniz üsleri kurmuş , İstanbul ve Boğazları da tehdit eder hale gelmiştir . Bu durumda Bab - ı Ali , Batılı güçlerden toprak bütünlüğü için teminat arama yoluna gitmiştir . Avrupa kuvvetler dengesi için gerekli sayılan Osmanlı İmparatorluğu'nun muhafazası sorunu bundan sonra Avrupa diplomasisinde Şark Meselesi olarak adlandırılmıştır Batı literatüründe Osmanlı İmparatorluğunun daima Türk İmparatorluğu ( Turkish Empire ) olarak tanımı , tamamen yanıltıcıdır . Devleti bir baba mirası sayan patrimonyal bir hanedan imparatorluğu olan Osmanlı devletini , 1923'de kurulan bugünkü Türkiye milli devletiyle özdeşleştirmek , Avrupa devletlerinin modern Türkiye ile ilgili meselelerde Türkiye Cumhuriyetine karşı zaman dışı haksız muamelelerinin nedenlerinden biridir . Yunanistan , Türkiye aleyhindeki çabalarında Batılılara daima bu görüşü kabul ettirmeye çalışır . Osmanlı'nın milletlerarası hukukun teminatı altına girme amacıyla Batı ile yakınlaşma siyaseti sonunda 19 . yüzyılda onu , Avrupa devletler sisteminin fiili bir üyesi durumuna getirecektir . Fakat fiili işbirliğine karşın , Osmanlı devletinin Avrupa devletler sisteminin bir parçası sayılmamasından Rusya ve Yunanistan'ın din ayrılığını ileri sürmeleri sorumludur . Ancak , şunu eklemek gerekir ki , Protestan ülkelerin tutumu farklı olmuştur . Özellikle İngiltere , Papanın Müslümanlara stratejik mal satma yasağını göz ardı ederek ta 16 . yüzyıldan beri Osmanlı İmparatorluğu'na yüksek kaliteli barut ve çelik ihracatını sürdürmüştür . Beri yandan Osmanlılar da , tüm Avrupa'da sistemli olarak Protestanları ve Kalvinistleri desteklemişlerdir . Osmanlı İmparatoruğu'nda pragmatik düşünceli bürokrat devlet adamları devletin menfaatini her şeyin üstünde tutarken , İslami ideolojiyi temsil eden ulema , Batı ile yakınlaşmaya karşı çıkmışlardır . Başka deyimle , bugün Türk dış politikasında pratik zaruretleri göz önünde tutan bürokratik yaklaşımın tarihi kökenleri oradadır . 3 . AVRUPA GÜVENLİK SİSTEMLERİ VE OSMANLI DEVLETİ , 1815 - 1878 Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler'in kuruluşundan bir yüzyıl önce , Avusturya devlet adamı Metternich , Napoleon'un bertaraf edilmesinden sonra , Avrupa'yı birbiriyle sürekli mücadele halindeki devletler ve milletlerden oluşmuş bir kıta olarak değil , tersine tek ve birleşik bir Avrupa Cumhuriyeti yapma görüşünü ortaya attı . Ona göre , bu birlik büyük bir devletin egemenliği değil , devletler arasında bir örgüt içinde işbirliği ile sağlanabilirdi . Avrupa'da barışın ve mevcut monarşik düzenin muhafazası ve garanti altına alınması için , dört büyük devletten oluşan birliğin , Avrupa'nın herhangi bir yerindeki ihtilal hareketine karşı müdahale hakkı getirildi . 1815 Viyana Kongresi'nde Dörtlü İttifak , Metternich Sistemi'ne uygun olarak , Avrupa'nın durumunu görüşmek üzere her sene toplanmayı , böylece Viyana'da kurulan statükoyu sürdürecek daimi bir mekanizma oluşturmayı kararlaştırdı . Özel niteliği ve fonksiyonu dikkate alınmazsa , Metternich Sistemi yirminci yüzyıl milletlerarası örgütlenmelerin habercisi telakki edilebilir . Bab - ı Âli , Viyana Kongresi'nde temsil edilmedi . Osmanlı devlet adamı ve tarihçisi Cevdet Paşa , Bab - ı Âli'nin o zaman Viyana Kongresi'ne katılma fırsatını yakalayamadığını üzülerek yazmaktadır . Kongrenin son aşamasında , görüşülen konularla her hangi bir şekilde ilgisi olan her Avrupa devleti temsilci göndermişti . Tabiatıyla , Osmanlı devletinin de en azından kendisini doğrudan ilgilendiren birçok konuda görüşmelere katılma hakkı vardı . Fakat Cevdet Paşa'ya göre o zaman devlet , İmparatorluk içindeki iç sorunlarla uğraşma ( özellikle ayanlar ile mücadele ) yüzünden bu gibi önemli dış olaylarla ilgilenmedi . Oysa , Fransız heyetine verilen talimatta Charles Talleyrand Avrupalı Büyük Güç'lerin Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğüne ortaklaşa teminat vermesi gerektiği fikrini ortaya atmıştı . Cevdet Paşa'nın inancına göre , Osmanlı devletinin kongreye katılması , Rusya'nın saldırgan politikasının dizginlenmesinde yararlı olabilirdi . Fransa ve Avusturya ile beraber İngiliz hükümeti de , Osmanlı devletinin Avrupa statükosunu teminat altına alan genel bir antlaşmaya dahil edilmesi fikrini desteklemiştir . İngiliz devlet adamı Canning kongreden böyle bir sonuç beklemiş , fakat Rusya'nın itirazı üzerine Osmanlı İmparatorluğu için genel bir teminat fikri suya düşmüştür . Osmanlı İmparatorluğu'nu Avrupa'dan ayırtlamak için , Eylül 1815'de kurulan Mukaddes İttifak'ta , Çar I . Alexandr ittifakın Hıristiyan niteliği üzerinde ısrarla durdu . Günümüze kadar bu tür bir siyaset , Türkiye'ye karşı Yunan diplomasisinin de temel taşı olmuştur . Olacakları tahmin eden Metternich'in başlıca kaygısı , Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasının Avrupa kuvvetler dengesini bozacağı ve bunun genel bir savaşa yol açacağı idi . 1832 - 1833 Mısır buhranı sırasındaki gelişmeler , Metternich'in korkularını tamamen haklı çıkarmıştır . Napoleon'un düşmesinden sonra Rusya , Avrupa siyasetine hakim duruma gelmiş ; Balkanlarda ve İstanbul'da Osmanlıların yerini alma hayaline her zamandan daha çok bir umutla devam etmiştir . 1832'de Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa ordularının Anadolu'yu işgal etmesi karşısında çaresiz kalan II . Mahmud ( 1809 - 1839 ) , Rusya lehine Avrupa kuvvetler dengesini değiştiren ve fiilen Osmanlı Sultanını adeta Çara tabi bir hale getiren 1833 Hünkar İskelesi Antlaşmasını imzalamıştır . Bu antlaşma ile Osmanlı hükümeti , boğazlarda Rusya'ya özel bir statü tanımak zorunda kalmıştır . Böylece Çar , Mısır meselesinin ilk aşamasında Batı Avrupa devletlerinin çekingen siyasetinden yararlanmıştır . İkinci aşamada ise ( 1837 - 1839 ) , Fransa'nın Mısır yanlısı tavrı , Osmanlı İmparatorluğu'nun bütünlüğü hususunda Batılı işbirliğini engellemiştir . Fakat Osmanlı ordusunun Nizib yenilgisi ( 24 Haziran 1839 ) ertesindeki nazik durumda , İngiltere ve Avusturya'nın öncülüğü ile Rusya , Fransa ve Prusya da dahil Büyük Devletler birleşmişler , Bab - ı Ali'ye bir nota vererek soruna bir çözüm bulmasını talep etmişlerdir . Böylece , Avrupa'daki kuvvetler dengesini ciddi olarak tehdit eden bu tehlikeli durumda Avrupa Konseri ( European Concert ) tekrar ortaya çıkarmış , Rusya'nın Hünkar İskelesinde sağladığı imtiyazlı durum bertaraf edilmiş oluyordu . 1838 ticaret Antlaşması ile Osmanlı topraklarında geniş ticari imtiyazlar alan İngiltere , imparatorluğun toprak bütünlüğünü ve Tanzimat reformlarını sıkıca desteklemeyi kararlaştırdı . Bu , İngiliz nüfuzunun Osmanlı İmparatorluğu'nun her alanında egemen hale geldiği 1839 - 1878 yıllarını kapsayan yeni bir dönemin başlangıcıydı . Fransa hariç Büyük Devletler'in hepsi Londra'da bir araya gelerek 15 Temmuz 1840'da , Mehmed Ali'yi , Osmanlı padişahınınkine rakip bir Arap imparatorluğu fikrinden vazgeçmeye zorladılar . Bu noktada , Avrupa devletleri arasındaki rekabet devam etse de , Avrupa kuvvetler dengesini koruma kaygısı onları yine de bir arada birlik halinde tutuyordu . Böylece , Osmanlı İmparatorluğu'nun alın yazısı , 19 . yüzyıl Avrupa diplomasisinin en önemli ortak sorunu halinde idi . Aslında , Büyük Devletler'in , 1815 - 1878 döneminde ikinci sınıf devletlerin içişlerine müdahale için öne sürdüğü nedenler esas olarak bugünkünden pek farklı değildir . Ancak bugün , genel bir savaşa yol açabilecek dünya sorunları Birleşmiş Milletler örgütü yoluyla küreselleşmiş bir düzen içinde ele alınmaktadır . 1841'de Fransa'nın da ittifaka katılımıyla beş devlet tarafından imzalanan önemli belge , Boğazlar Mukavelenamesi eski statüyü geri getirirken , Rusya'nın imtiyazlı konumuna son vermiştir . Yabancı ülkelerin savaş gemilerinin Çanakkale ve İstanbul Boğazlarına girişi yasaklanıyor ve beş Büyük Devlet bu karara saygı göstermeye ve alınan karara uymaya söz veriyorlardı . Bu sözleşmenin en önemli yanı , bu ortak taahhüdün Avrupa milletlerarası hukukunun bir parçası haline gelmesi ve büyük devletleri bağlayıcılığı ilkesidir . Bu , Osmanlı Devletinin Avrupa Konser ine girme sürecinde ilk adım sayılmıştır . 1853 yılında Çar , Osmanlı Ortodoks Hıristiyan tebaasının koruyucusu olma iddiasında bulununca , büyük devletler harekete geçmiştir . İngiliz ve Fransız hükümetleri Rusya'ya karşı Kırım Harbinde ( 1854 - 1856 ) Osmanlıyı desteklemeye karar vermişlerdir . 1856 Paris Antlaşmasıyla da Büyük Devletler , Türkiye'yi doğrudan Avrupa Konseri'ne dahil devletler arası - na sokmuşlardır . Antlaşmanın VII. maddesinde : majestelerinin , Osmanlı İmparatorluğu'nun toprak bütünlüğüne ayrı ayrı kefil oldukları ifade olunmakta , böylece Türkiye ilk kez Avrupa milletler hukuku güvencesi altında Avrupa devletler sisteminin bir parçası haline geliyordu . Buna karşılık , Osmanlı Devleti , 1856 hatt - ı hümayunu ile tebaasının yaşam koşullarını iyileştirecek temel reformları yapmaya söz vermiştir . İngiltere , Fransa ve Avusturya , Osmanlı egemenliğini ve toprak bütünlüğünü ortaklaşa teminat altına alırken buna karşı girişimleri savaş sebebi saymışlardır . Tarihi olarak bu durum , Türkiye'nin Batı Avrupa ile uzun birleşme sürecinin başlangıcı anlamına gelmez mi ? 4 ) OSMANLI REFORMLARI VE MODERN TÜRKİYE'NİN DOĞUŞU 1856'dan sonra dış ve iç yapısında Osmanlı devleti , Batı ile bütünleşme için ciddi önlemler aldı . Tanzimatın getirdiği reformlar ( 1839 - 1877 ) , kanun önünde bütün tebaanın eşitliği , Batıdan bazı temel kanunların alınması , şer'i mahkemeler yanında nizamiye mahkemeleri kurulması , vilayet kanunu ile Fransız örneği geniş yetkili mahalli idarelere vücut verilmesi ( 1864 ) , ve yeni nizamnamelerle Hıristiyan azınlıklara temsili meclisler çerçevesinde örgütlenme hakkı verilmesini içeriyordu . Batılılaşma yolunda bu son derece ileri liberal reformlar , anayasanın ilanı ve 1876 - 1877'de ilk parlamentonun toplanması ile doruk noktasına erişti . Fakat Rusya , 1856 yenilgisinin intikamını almak için fırsat kolluyordu . Balkanlarda büyük Bosna - Hersek ve Bulgar ayaklanmalarını destekledi , Osmanlı hükümetinin mali iflas ilan etmesiyle Batılı kamu oyunu kaybettiği ve Batılı devletlerin tarafsız kalacağı inancı ile savaş ilan etti . 1877 - 1878 savaşı , Balkanlarda büyük toprakların kaybedilmesi ve imparatorluğun parçalanmasıyla sonuçlandı . Bu durum , Türkler arasında o kadar derin bir hayal kırıklığı yarattı ki , II . Abdülhamid'in ( 1876 - 1909 ) saltanatı boyunca , Batı nüfuzu ve Tanzimat politikasına karşı güçlü bir İslamcı hareket devlet politikasını kontrolü altına aldı . Bu yazının Avrupa - Osmanlı ilişkilerine ait ilk bölümü Perceptions , dergisinde ( II - 1 Mart - Mayıs 1997 ) yayınlanmış , Bülent Arı tarafından yapılan çevirisi Halil İnalcık tarafından gözden geçirilip genişletilmiştir . Medeniyetler Çatışması ve Türkiye üzerinde ikinci bölümü ise ilk defa burada yayınlanmaktadır . H. Von Srbik , Matternichs Plan der Neuordnung Europe 1815 , Mitteilungen des österreichischen Instituts für Geschichtsforschung , 60 ( 1925 ) pp . 109 - 126 ; H. Schmals ( 1940 ) , Versuche einer gesarnteuropalischen Organisation , 1815 - 1820 , Aaran ; H . Tuncer , ( 1996 ) , Metternichlin Osmanlı Politikası ( 1815 - 1848 ) , Ankara . Tarih - i Cevdet , 2 . Baskı İstanbul , XI . Cilt , 1309 , s . 156 - 161 , 181 . Anderson , The Eastern Question , s . 57 - 48 . Bunu izleyen olayların hikayesi iyi bilinmektedir . O zaman saltanat merkezini işgal altında bulunduran müttefik devletlerin baskısı ile imzalanan 1920 Sevr Antlaşması ( 65 - 83. maddeler ) İzmir ve havalisini Yunanistan'a bırakırken Anadolu'da geniş bölgeleri müttefikler arasında paylaştırıyordu . O zaman , Türk vatanının parçalanması için müttefiklerin Yunanlıları kullanmasının büyük bir hata olacağını ve bu plana karşı Türk milletinin topyekün güçlü bir direniş göstereceğini kimse tahmin edememiştir . Kanımca , aynı hatayı bugün Avrupa birliği tekrar etmektedir . Üç yıllık mücadeleden ( 1919 - 1922 ) yeni bir millet doğdu . Yunanlı istilacılara ve I . Dünya savaşını kazananlara olduğu kadar , işgal altında bulunan İstanbul'daki halifenin manevralarına karşı yürütülen milli mücadelede vurgulanması gereken nokta şudur : Mustafa Kemal , Ankara'da bir milli meclis toplayarak devleti , milli iradeye dayandırmış , yurdun geleceğini ilgilendiren kararları daima Türk milletinin temsilcisi Büyük Millet Meclisi'nden çıkartmıştır . Bu suretle Kurtuluş Savaşı , aynı zamanda Türk milleti'nin patrimonyal Osmanlı hanedan idaresine son vererek Avrupa devletler topluluğuna eşit koşullarla katılma kararlılığını vurgulayan milli bir devrimi ifade etmektedir . Avrupa bugün bu gerçeği göz ardı eden bir tutumla Türkiye Cumhuriyetine karşı eski Şark Meselesi çerçevesinde yürütülen müdahaleci , vesayetçi politikasını devam ettirme sevdasında görünmektedir . 1922'de Türk - Yunan cephesini ziyaret eden Arnold Toynbee , Türklerin , Batılı ideallerin bayrağı elinde Batıya karşı savaştığını açıklamakta idi . Lozan Barış Konferansı'nda ( 24 Temmuz 1923 ) , Türk heyeti görüşülen her meselede Avrupa devletleriyle daima eşitlik konusu üzerinde durmuştur . Osmanlı İmparatorluğu'nu Batılı devletlerin bir yarı sömürgesi haline getiren kapitülasyonlar en ateşli tartışmalara konu olmuş ve görüşmelere üç ay ara verilmesine yol açmıştı . Günümüzde daima geleneksel düşmanın oyunlarıyla Avrupa Birliği'nde Türkiye'ye ikinci sınıf bir statü verme girişimleri , Avrupa'nın Türkiye'yi nasıl hala Osmanlı sultanlığının bir devamı gibi görme eğiliminin açık belirtisidir . 1923 - 1928 arasında , Türk millet ve devletinin tek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisi , Mustafa Kemal'in önderliğinde , Türkiye'yi demokratik , laik ve modern bir milli devlet durumuna yükselten devrim kanunlarını kabul etti . Atatürk ve onun meclisteki inkılapçı grubu , ülkenin radikal anlamıyla Batılılaşmasını , Türkiye'nin Batılı milletler ailesinin bir üyesi olması için ön şart olarak gördüler . Bu amaçla inkılaplar birbiri ardı sıra geldi . 5 . 16 . Yüzyıl Osmanlı Ülkesi , Dünya Ekonomisinin Ekseni 1250 - 1500 yılları arasındaki dönemde , Levant , yani iktisaden bütünleşmiş iç kesimleri de kapsayan doğu Akdeniz ülkeleri , 1500'de büyük keşiflerden önce Doğu ve Batı arasındaki mal ve fikir alışverişinin en canlı bölgesi idi . 1300 - 1453 döneminde Osmanlılar önce Fırat'tan Tuna'ya , Kırım'dan Ege adalarına kadar Anadolu ve Balkanları fethederek tüm bölgeyi egemenlikleri altında birleştirdiler . 1453'de ise , Batıdan bir haçlı tehdidine rağmen İstanbul'u fethederek şehri imparatorluk başkenti yaptılar ve boğazlar etrafında Anadolu ve Balkanları kapsayan büyük bir imparatorluk meydana getirdiler . On altıncı yüzyıl başlarında imparatorluklarına Suriye , Mısır , Arabistan ve Yemen ( 1516 - 1517 ) gibi Arap topraklarını da kattılar ve Hint Okyanusu'na çıktılar . Buradan kendilerini Portekizlilerle uzun bir mücadeleye itecek olan , Hint Okyanusu ve Kızıldeniz üzerinden geçen hac ve ticaret yollarını kontrolleri altına almaya çalıştılar . Tebriz - Bursa ve Tebriz - Halep ipek yolu üzerinde tam bir kontrol sağlamak amacıyla da , doğuda çeşitli tarihlerde Tebriz ( 1517 , 1534 , 1585 ) , Gürcistan ( 1549 ) ve Hazar Denizi'nde ( 1585 ) hakimiyet kurdular . Kızıldeniz'den Portekizlileri geri attılar , Yemen , Aden ve Babülmendeb'i kontrolleri altına aldılar ve öte yandan 1534'de Irak'ın ilhakı ile Basra Körfezi'ne açılıp , burada bir deniz üssü kurarak , Portekizliler ve İran Safevilerine karşı Basra ve Bağdad üzerinden Hint - Okyanusu ticaretini imparatorluk lehine yeniden canlandırdılar . Orta - Doğu tekrar dünya ticareti için başlıca bir koridor haline geldi ( 1517 - 1630 ) . Vasco da Gama'dan sonra dünya ticaretinin en önemli kesimini oluşturan Hint - Avrupa ticaretinin tümüyle Avrupalıların eline geçtiği iddiası , bugün tarihçiler tarafından reddedilmektedir . 16 . yüzyıl ortasında Lizbon'a Ümit Burnu yoluyla 30 bin kental baharat gelirken aynı ağırlıkta baharat Kızıldeniz ve Basra körfezi üzerinden Osmanlı ülkesine ulaşıyordu . 1453'de Boğazlar sistemi ( Çanakkale Boğazı , Marmara Denizi ve İstanbul Boğazı ) üzerinde tam hakimiyet , Osmanlılara Karadeniz ve Doğu Avrupa ülkelerinin ticareti üzerinde kontrol sağlayarak önemli stratejik bir konum kazandırmıştır . 1452'de Fatih İstanbul Boğazında Boğaz - Kesen ( Rumeli ) hisarıyla geçişi kontrol altına alırken öbür yandan Çanakkale'de Sultaniye ve Kilidülbahr ( Deniz Kilidi ) hisarlarıyla İstanbul ve Karadeniz'e Batıdan gelebilecek saldırıların önünü kesiyor ve Karadeniz'i bir Osmanlı gölü haline getiriyordu . ( 1475'de Kırım'daki Ceneviz kolonisinin ve 1484'de Akkerman ve Kilia'nın fethi ve 1497'de Moskova ile ilk ticaret antlaşması ) . İddia olunduğu gibi Osmanlı , Rönesans İtalyasının Levant ticaretini engellememiş , tersine geliştirme imkanları sağlamıştır . Osmanlıların ilk olarak 1352 yılında Cenevizlilere , daha sonra da Venedik ve Floransa'ya verdiği ticari imtiyazlar , veya kapitülasyonlar , bu Cumhuriyetlerin Levant ile ticaretlerini sürdürmelerini garanti altına almış ve bu suretle de Rönesans İtalya'sının ekonomik refahına önemli katkıda bulunmuştur . 15 . yüzyılda Galata'da 50 kadar Floransa ticaret firması faaliyette idi . Aralarında Medici ailesinden tüccarlar bulunuyor , Floransa ticaretinin yıllık cirosu 400 bin altın tahmin olunuyordu . Pera 1453'de teslim olduğu zaman birçok Cenevizli tüccar hiçbir şey olmamış ( Pistarino'nun ifadesi ) eski ticari faaliyetlerine devam ettiler . Osmanlı'nın İtalyan tüccar cumhuriyetleri karşısında yaptığı yegane değişiklik , onların Bizans'ın zayıf döneminde Ege'de , Anadolu ve Balkan kıyılarında kurdukları kolonileri kendi egemenliği altına sokmasıdır . Sakız ( 1566 ) ve Kıbrıs ( 1570 ) bu sürecin son halkalarıdır . Venedik her savaş sonunda Osmanlı ile ticaret imtiyazlarını yenilemekte idi . Yalnız Halep'te Venedik mal alımı yılda bir buçuk milyon altun dukayı bulacaktır . Osmanlı sultanları aynı ticari imtiyazları 1569'da Fransa'ya , 1580'de İngiltere'ye ve 1612'de de Hollanda'ya vermek suretiyle Avrupa ile ticareti genişletmişlerdir . 16 . ve 17 . yüzyıllarda Fransa , dış ticaretinin yarısını Osmanlı ülkeleriyle gerçekleştirirken büyük ticaret kumpanyalarının öncüsü olan İngiltere'de Levant Company , o ülkenin dünyadaki ticari yayılışının ve kapitalist gelişmesinin temelini atmıştır . Osmanlının Avrupa - Asya arasında süper gücü temsil ettiği o yüzyıllarda , sultanlar bu imtiyazları sadece dost olan ülkelere bir bağış olarak veriyorlardı . O zaman tek taraflı olarak verilen Kapitülasyonlar , ancak Rusya'nın 1738'de benzer bir kapitülasyon almasından sonra iki taraflı , bağlayıcı antlaşmalar haline gelmiştir . Ticaret güvenceleri sağlayan ve her yenilenmesinde genişletilen kapitülasyonlar , %3'lük düşük gümrük vergisiyle yürütülmüş ( o zaman Fransa gümrüğü yüzde on üzerinde ) ve zamanla Avrupa'nın Orta Doğu'yu iktisadi sömürü aracı haline gelmiştir . Osmanlı'nın açık pazar politikası , Avrupa merkantilizminin tamamen tersi bir ekonomik anlayıştan , iç pazarda malların bolluk ve ucuzluğunu ilke edinen bir ekonomi anlayışından ( economy of plenty ) kaynaklanıyordu . Bu politika sonunda daha ucuz ve iyi kalite Batı malları karşısında yerli sanayiin çöküşünü hazırlamıştır . 1800 - 1850 döneminde Osmanlılar pamuk bezini ve İstanbul için unu bile Batılı ülkelerden ithal etme durumuna düşmüşlerdir . İngilizlere 1838 de verilen yeni imtiyazlar sonucu İngiltere'nin Orta Doğu'ya ihracatı , tüm dış ticaretinin üçte birine ulaşmıştır . Kısaca denilebilir ki , 1500 - 1890 arasında , Ön Asya , Balkanlar ve Arap topraklarını kaplayan geniş Osmanlı ülkeleri Avrupa'nın iktisadi gelişiminde , ilkin Avrupa - Asya ticaretinde bir antrepo , sonra bir pazar olarak kesin bir rol oynamıştır . MEDENİYETLER ÇARPIŞMASI VE TÜRKİYE Batı Medeniyeti ile dünyanın öteki medeniyetleri arasında gelecekteki çatışmaları tarihin başlıca konusu olarak gören Samuel Huntington tartışmalı yazısında , Türkiye ve Batı ilişkileri üzerinde birtakım ilginç gözlemler yapıyor ve yorumlarda bulunuyor . İlkin onun , dünya sorunlarına bir siyaset bilimcisi olarak genelde nasıl yaklaştığını bir kere daha anımsayalım . Huntington'a göre , Sovyetlerin dağılmasından ve soğuk savaşın son bulmasından sonra , olası savaşlar artık milli devletler veya ideolojiler arasında değil , farklı medeniyetlere mensup olup birleşen ve kaynaşan devlet toplulukları arasında olacaktır . Daha bugünden milli devlet her alanda geri plana çekilmiştir . Artık insanlar , kendi kimliklerini etnik ve dini adlarla tanımlamaya başlamışlardır . Huntington'a göre bu , küre ölçüsünde meydana gelen hızlı etkileşim ve sosyal hareketliliğin bir sonucu olarak gelmiştir . Ona göre , medeniyet veya kültür ( o bu iki kavramı aynı anlamda kullanıyor ) en yüksek ve en derin kimliği ifade etmektedir . Genelde Arnold Toyenbee'yi izleyen yazar , farklı medeniyet veya kültürleri meydana getiren ve belirleyen en kuvvetli etken olarak din öğesini ileri sürmektedir . O , insanlığı din - medeniyet esasına göre , İslam , Konfüçiyan , Batı Hristiyan , Doğu Hristiyan gibi tasnif etmektedir . Huntington'a göre din veya medeniyet kimliği , en geniş , en derin ve en güçlü kimliktir . Huntington bugün dünyada bu anlamda altı veya sekiz medeniyet sayabiliriz , diyor . Ona göre , dinlerin bu önemi şuradan kaynaklanmaktadır . Dinler , devlet gibi yalnız siyasi değil , Tanrı - birey , birey - grup , aile , karı - koca ve çocuklar , fert ve toplum arasındaki ilişkileri düzenler veya düzenlemek iddiasındadır . Hemen şunu ilave edelim ki , bu dinler arasında İslam , Hazret - i Peygamberin hayatı ve sünneti kesin biçimde malum bir din olduğu için , insanın tüm günlük ve sosyal hayatını bütün ayrıntıları ile Tanrı buyruğu olarak belirleyen bir dindir . Böylece İslam , kesin biçimde tanımlanmış ve kurallaşmış bir yaşam tarzını ifade eder . Birey , bu yaşam tarzına Tanrı buyruğu olarak mutlak bir şekilde bağımlıdır . Huntington'a göre , günümüzde gittikçe zayıflayan milli devlet çerçevesinde her yerde dini kimlik öne gelmektedir . Yalnız güçsüz ve nasipsiz halk kitlelerinde değil , aydınlar arasında da böyle bir gelişme gözlenir , diyor . Huntington , Türkiye'de İslam kimliği milli kimliği geride bırakıyor sorusunu sorabilmektedir . Din kimliği esastır diyor ve misal olarak ilave ediyor , Fransa'da uzun süre yaşayan bir Arap yarı Fransız olabilir ama , yarı Katolik olamaz . Küçülen dünyamızda dinler ve kültürler arasında etkileşme , son derece güçlü ve karmaşık bir hale gelmiştir . Artık dünya insanları , birbirini tabi olduğu medeniyet veya dinle tanıyor ve tanıtıyor . Yazar , din farklılığı ile birlikte etnik farklılığın da su yüzüne çıktığı , dünyanın her tarafında etnik kökün ve kimliğin öne geçtiğini de ayrıca vurguluyor . Bu noktada , kanımızca , Huntington kendi teorisini önemli biçimde zayıflatmakta , çelişkiye düşmektedir . Huntington , bir yandan medeniyet ve kültürü birbiri yerine geçebilen özdeş kavramlar gibi kullanıyor ki , sosyologlar , mesela bu arada Kroeber bu ikisinin kesin olarak ayrı nitelikte sosyal olgular olduğunu belirtmektedir . Türk sosyolojisinin kurucusu Ziya Gökalp için de kültür , bir halkın sanat , folklor , örfüadet , davranış biçimlerini belirleyen , onun duygu dünyasını kapsayan en asli kimliğidir . Kültür bir toplum için organik bir bütündür . Vazgeçilemez , değiştirilemez ve başka bir kültürle bütünleşemez . Buna karşı Gökalp'a göre medeniyet , aklın , bilim ve teknolojinin yarattığı iradi ve yapma bir sistemdir ve medeniyet bir kültürden öbürüne naklonulabilir . Huntington der ki , Türkiye bugün Orta Asya ve Türki devletlerle yakınlaşma ve bütünleşmeyi yeğleyen bir politika benimsemiştir , o burada da çelişki içindedir . Türkiye neden Müslüman Araplarla değil de , etnik akrabalık dolayısıyla bu topluluklarla birlik içine girmeye çalışıyor . Demek ki , etnik kimlik din kimliğinden önce gelmektedir . Türkiye'de sırf İslamcı gelenekçi bir parti iktidara geldiğinde , etnik akrabalarını değil , din kardeşlerini arıyor ; bu arada Arap devletleri ile dayanışma ve birlik kurmak için harekete geçiyor ; Batı Hristiyan ve Yahudi dünyasına karşı cephe alıyor . Herhalde din kimliği ile etnik kimlik , tümüyle ayrı şeylerdir . Huntington , Türkiye Cumhuriyeti'nin AB üyeliğine kuvvetle yöneldiği gerçeğini vurgulayarak , Batı medeniyetini öteki medeniyetler karşısında inceleme konusu yapmaktadır . Günümüzde , diyor Huntington , aynı medeniyete mensup devletler , bloklar halinde birleşmektedir . Sonuçta , medeniyet veya kültür birliği , milli devletler karşısında yeni bir gruplaşmayı öne çıkarmaktadır . Huntington'a göre , AB , Avrupa kültürü ve Batı Hristiyanlığını paylaşan milletlerin birliğidir . Feodalizm , hümanizm , reformasyon , 18 . yüz - yıl aydınlanma felsefesi , sekülarizm ( laiklik ) , din devlet ayrılığı , liberal parlamenter demokrasi , endüstri inkılabı ve serbest pazar ekonomisi Avrupa'yı tarihi evrimi içinde yapan ve yaratan özelliklerdir . Ancak bu tarihi deneyimleri paylaşan milletler , AB sinesinde toplanıyor ; AB'nin tabii üyesi sayılıyor . Huntington , burada da çelişki içindedir . Çünkü bu iddiası ile o medeniyetleri , tarihi deneyimlerin meydana getirdiği bir sonuç olarak algılamaktadır . O zaman medeniyetler ilahi , değişmez doğmalara dayanan dinlerin değil , evrim geçiren , gelişen toplumların tarihi deneyimlerinin bir ürünüdür . Tarihi gelişimin ortaya çıkardığı muhassala , bir medeniyet veya kültür yahut bir millet olabilir . İslam medeniyeti son şeklini ancak uzun bir tarihi evrim sonunda gerçekleştirebilmiştir . Çeşitli dini cemaat ve etnik gruplar , uzun bir tarihi beraberlik sonunda ortak bölünmez bir kültür ve millet meydana getirir . Belki bunun ilginç misallerinden biri , Osmanlı topluluğudur . Tarihçiler , bugün gittikçe daha inandırıcı bir biçimde bir Osmanlı medeniyetinden söz edebilmektedir . Bugün Anadolu'da , uzak tarihten gelen çeşitli etnik gruplar , yüzyıllar boyu süren bir tarihi beraberlik sonucunda ortak bir Anadolu - Türk kültürünü yaratmış , onun kapsamında birleşmiş bir Türk milleti oluşturmuş gözüküyor . Huntington , dünya ölçüsünde yeni ekonomik , sosyal ve kültürel hızlı değişimler , şimdi moda olan bir deyişle küreselleşme karşısında , milli devletin gittikçe zayıfladığı inancında . Acaba Türkiye'nin bugün karşılaştığı problemler böyle bir diyalektik içinde açıklanabilir mi ? Bugün artık milli Türk devletinin kuruluş döneminde uygulanan reformların , güdülen politikaların , geçersiz olduğunu iddia eden kimseler var . Başlangıçtaki ideolojilere , mesela Altı Ok'a taassupla bağlanan partiler ve bürokratlara karşı güçlü bir karşıtlık gelişmekte , mesela bir tevhid - i tedrisat kanununu yeniden yürürlüğe koymayı imkansız görmektedirler . Medeniyet birliğinin milli devlet karşısında gittikçe güçlendiğinin bir başka göstergesi olarak Huntington , bölgesel ve ekonomik örgütlenmeleri ele almakta . Ona göre ekonomik bütünleşmenin ön şartı kültür ortaklığıdır . Verdiği örnekler arasında Kuzey Amerika Ticaret Birliği anlaşması ve 1960'da kültürce birbirine yakın Türkiye - İran - Pakistan arasında RCD anlaşmasını zikretmektedir . Türkiye , İran ve Pakistan arasında kültür akrabalığının Türkiye ile Araplar arasındaki ortaklıktan daha kuvvetli olduğunu tarih araştırmaları teyid etmektedir . Yazara göre , ekonomik bölgecilik , ortak medeniyet bilincini destekleyen bir mekanizma hizmetini görmektedir . Yazar , verdiği örnekler arasında , Türkiye'nin Orta Asya Türki devletler ile ekonomik birlik arayışını önemle kaydetmektedir . Buna paralel olarak , İslam memleketleri arasında din - kültür temelinde bir ekonomik birlik ve örgütlenme girişimlerine tanık olmaktayız . Bütün bu gelişmeleri göz önüne alan Huntington , bu girişimleri dünyamızdaki derin değişikliğin işaretleri olarak kabul etmektedir . Ama burada da , Huntington'u düzeltmek gerekiyor . Arap etnik bilincinin tercih edilen bir politika olarak İslam kimliği yanında ön plana geldiği gözden kaçmaz ; İslam devletlerinin kurdukları teşkilatlar dünyadaki benzeri teşkilatlar kadar etkin ve faal görünmemektedir . Etik , Sayı : 4 Ahlak'ın Ahlaksızlığı ya da ( ? ) sayfalık serüven Şahin Yenişehirlioğlu Yeryüzü varolduğundan beri , yanlış söylemeyelim , insanoğlu bu yeryüzünde yer aldığından bu yana her zaman ahlaksızlık varolmuştur . Bunun nedeni de basittir : Çıkarcılık ve kolaycılık . Emek sarf etmeden başkasının sırtından hep ama hep rahata kavuşmak , rahat etmek , güzel bir yaşam sürmek , hak etmediği olanaklara kavuşmak , hakkına razı olmamak , hak ettiğinden fazlasını istemek , başkasının hakkında ve emeğinde gözü olmak , o hakkı çalmak , gasp etmek , kendisine ait olmayanı kendisinin varsaymak vb . . . bu kötülükler listesi uzayıp gider . Kısacası , başkasını , karşısındakinin hak ve hukukunda gözü olarak , onu sömürmek , onu , kendi çıkarlarının , kendi isteklerinin , kendi arzularının , en çirkini , kendi ihtiraslarının aracı haline getirerek sömürmek , ama hep sömürmek . İşte iyi ve kötü çatışması bu tarihte . Zaten tarih iyi ve kötü çatışmasından başka bir şey değildir . Pekiyi iyi kim için , ne için , kime göre , neye göre ? . . . Keza aynı biçimde kötü kim için , ne için , kime göre , neye göre ? . . . Trakya'dan giden Isparta'lı Spartaküs - başkaldıran bunun için isyan edip , Romalılar tarafından çarmıha gerilerek , kurutulmadı mı diğer yandaşları kölelerle birlikte : Efendi - Köle Diyalektiğinin insanlık sahnesindeki en güzel simgesi . Spartaküs - özgürlük isteyen , koskoca bir Roma bindirilmiş kıtalarına karşı koyamayacağını bilmiyor muydu ? . . . O deli miydi ki devasa Roma'ya karşı isyan bayrağını açsın . Kaybedeceğini biliyordu , bildiği halde işe koyuldu . Ne adına ? . . . Ne adına bu eyleme girişti , ahlaki açıdan , hiç olmazsa ahlaki açıdan efendi olmak için . Yani köleliği efendi mertebesine eriştirebilmek için . Efendi köleliğin tarih sahnesindeki yerini onurlu bir biçimde alması için . Onursuz bir efendi olmak yerine , onurlu bir köle olarak gerçek efendi düzeyine , ahlaksal efendi düzeyine yükselebilmek için . Bu uğurda da neyi göze aldılar köleler ? . . . Ölümü ? . . . Ölümü değil mi ? Ama bu herhangi bir ölüm değil , onur adına onurlu bir ölüm . Değer miydi ? . . . Değer miydi böyle bir ölümü göze almak ? . . . Bazılarına göre hayır , değmezdi . Değmezdi ne demek ? . . . Değeri yoktu demek . Oysa , tarih , hep bunun tersini söyleyip duruyor . Tarih vaaz veren bir hoca gibidir . Durmadan , bıkmadan , sıkılmadan hep anlatır . Anlarsan anlarsın , anlamazsan anlamazsın . Mevlana öyle demez mi ? . . . Sen ne kadar anlatırsan anlat , karşındaki ne kadar anlarsa o kadar anlar . . . Bu sözün yorumunu yapmaya gerek var mı ? . . . Yok , olamaz da . Tarih işte bu ; o ne kadar anlatırsa anlatsın , sen ne kadar anlarsan o kadar anlarsın . Onun için tarih özgürlük adında bir öğretmendir . Bu öğretmeni iyi dinlemek gerekir , öğütlerine uymak gerekir , ödevlerini yapmak , zamanında yapmak gerekir . Çünkü tarih sonsuz evrende , sonsuz kozmolojik - evrensel zamanda , yani tarihte varolan sonlu bir insanlık serüveninin dersidir . Bu dersten çıkan sonuç ise özgürlüğün kendisi olan insanın onur savaşımının efendi tarafından kabulüdür . Hak , hukuk bunun tescili , ahlak da bunun kanıtıdır . Kimsenin kimseyi aldatmasına gerek yok ; bu gerçek koşulların değişirliği içinde değişmez bir gerçektir . Platon'un Devlet ve Yasalar adlı ayrı ayrı diyalogları bunun canlı yüzlerce asırlık birer tanığıdır . Kabala kuramından , yani yokluktan evrenin , yani her bir şeyin varolması gerçeği varsayımından bu yana gelişen gerçek iyi - güzel - doğrunun bir savaşımıdır , öyle de kalacaktır . İ . Ö . 961 yıllarında Kudüs'te Hz. Süleyman bugün üç dinin de silahla çarpıştığı tapınağı , Mesci - di El Aksa'nın yanındaki Kubbet - ül Sahra'nın yapımı , inşası sırasında güneş öğleye doğru bütün yakıcılığı ile göğe yükseldiğinde , sabah gün ağarırken işe koyulan ameleler yani işçiler çırak , kalfa ve ustalar olarak büyük bir disiplin ve bilgi eğitimi içinde , nefislerini de eğiterek emekten saygıyı çıkarıp bulduklarında , amaç , yalnızca tapınağın ( mabed ) yapımı değil , evrenin oluşum gücüne ve onun yaratılma mucizesine hayranlık olduğu gibi , insanın evrensel değerine , emeğine , hem akılsal hem kol gücü , hem psikolojik ve estetik çabasına , başkasına ve kendisine saygıyı hazırlayıp uygulamadan başka bir şey değildi . Bunun sadece dinsel bir yanla ilgisi yok , aynı zamanda sosyal yanla da ilgisi var . Din ve sosyal yan iç içe karşımızda yer alıyor . İşte bu bir Okul'dur . O Okul'un en baş öğretisi felsefe - ahlak , onun içinde de bilgi , güzellik - estetik , hak ( hukuk ) baş tacı ediliyor . Yani o bir bilgi , saygı , öğreti , emeğin yüceltilmesi mabedidir . Tonby Daisaku - İkeda ile yaptığı konuşmada buna değinmiyor mu ? . . . Yine Tonby'ye göre Marx bu öğretilerden derin ölçüde etkilenecektir . Çünkü , bu , emeğin ilk örgütlü saygı biçimini , ortaklaşa paylaşım ahlakını ortaya çıkarmaktadır . Bu , emeğe ilk sosyal saygılardan biridir . ( Bkz. İkeda - Tonby ) Çünkü orada , öğle yemeği sırasında , U biçimindeki masada ustalardan başlayıp , kalfalardan geçerek , uçlarda çıraklara varan düzen içinde herkes çıkısını açıp , neyi varsa yoksa masaya koyup ortaklaşa paylaşım çerçevesinde yemeğe koyulmaktadır : Kuru ekmek , tuz , su . Bunlardan tadıldıktan sonra , diğer çeşitli yemekler herkesçe paylaşılarak yenmektedir . Ortaklaşarak paylaşımın sosyal anı oluşmaktadır böylece masada . Platon , Mısır gezisi sırasında Hz. Süleyman öğretisini öğrenerek bundan çok etkilenmiş , Tevrat'ı da kulaktan dolma yine Hz. Süleymancılar tarafından öğrenerek kendi felsefesinde çok genişçe , Tevrat'ın kavramlarını kullanıp kendi felsefesinin temeline yerleştirmiştir . Zaten Tevrat'ı okuyamazdı , çünkü Platon'un zamanında Tevrat eski Yunanca'ya çevrilmemişti . İlk çevriliş tarihi İ . Ö . 1 . yüzyıldır . O zaman da Platon sonsuz doğuya gitmiş , yani yaşamı terk etmişti . Parmenides adlı diyaloğun Türkçe çevirisinde , Giriş'te bunun böyle olduğunu anlatan bir açıklama bulunuyor . Philon ve Plotinus , Platon'un Tevrat'ın temalarını yeniden işlemekten başka bir şey yapmadığını dile getirmektedirler . Ama Platon , işin garip yanı , daha sonra , hem Hristiyanlık'ı , İncil'i , hem de İslam'ı , Kur'an - ı Kerim'i etkilemiştir . ( Bkz. yine aynı kaynak ) Hem Tevrat'ta , hem İncil'de , hem Kur'an'da , hem de o arada Platon felsefesinde efendi - köle diyalektiğini sürekli bir biçimde irdelenmiş olarak bulmuyor muyuz ? . . . Varlık sorunsalı , insanın varoluş ahlakı kaçınılmaz bir biçimde bu efendi - köle diyalektiğinin mitolojisine dayanmıyor mu ? . . . Bu söylence ( mitoloji ) , tuhaftır ki bir gerçeğin söylencesidir . Sanal bir söylence değildir . Yani yaşamı hakça sırtlayıp , yükünü çekenlerin , yükünü taşıyanların gerçeğinin söylencesi . İşte Camus'nün Sisifos söylencesi bunun çağdaş - modern edebiyattaki felsefi açıklamasıdır . Sırtlanıp tepeye binbir zahmetle ulaştırdığımız , çıkardığımız büyük taş yine tepeden aşağıya yuvarlanır , iner onu yeniden tepeye çıkarmaya koyuluruz . Tam varırız tepeye , yeniden , yeniden , yeniden , yuvarlanır aşağıya o büyük taş ; bu hep böyle devam eder gider . İşte Camus'ye göre yaşam hep böyle bir içi boş , beyhude tırmanıştır . Ne anlamı vardır ki onun ? . . . O taşı sürekli tepeye taşımanın o denli emek sarf ederek ? . . . Belki bir tek emeğin değeri vardır ? . . . Varoluşun temel ahlakı bu olabilir mi ? . . . Ahlak , çerçevesi olmayan bir çerçevedir . Çatışmaların doruk noktalarında kendini gösterip bir çerçeve çizmeye başlar . Bu çerçevenin ne olduğu da belli değildir . Sartre ve daha sonra Beckett bunu işlemiyorlar mı sırasıyla ? . . . Bir silahlı savaşta hiç tanımadığın , hiç kin ve nefret duymadığın , barış zamanında belki de çok iyi anlaşıp sevebileceğin bir kişiyi vatan yahut Silistre adına öldürmek niye ? . . . Ya da başkalarının özgürlüğü adına zindanlarda çürümek niye ? . . . Namık Kemal kim ? . . . Maraş - Kıbrıs ne ? . . . Orayı bir turist olarak gördüğümde o insanlara , aydınlara neler borçlu olduğumuzu düşünerek utandım . Acaba ahlak bu mu ? . . . Ya da bugün sosyal nedenlerle iç ve dış mihrakların oyunlarıyla , dünya emperyalizminin aldatmacalarıyla Güneydoğu Anadolu'muzda ölenler ve bunu seyreden bizler hangi ahlak uğruna vicdanlarımızı tatmin edeceğiz ? . . . Alman filozofu nerdeyse aziz mertebesine yükseltilen Kant mezar taşının üzerine neden adını , soyadını , doğum yer ve tarihini yazdırdı ? İçimde ahlak yasası , üstümde yıldızların gökyüzü yazdırtmak için mi ? . . . Oysa , sadece topraktan bir mezar ve başına doğal bir kaya parçası konmuş ve üstünde yalnızca öldü ya da daha güldüren ve düşündüren bir sözcük ile öldüm yazsaydı dile getirdiği kesin evrensel buyruğa daha uygun düşmez miydi ? Kim bilir ? . . . Ahlaksızlık kadının bacağının bir parçasının görünmesi mi ? Yoksa bir ülkeyi , dile getirip de uygulamadığı değerler adına soyup soğana çevirmek mi ? . . . Ahlaksızlık kadının bacağının bir parçasının görünmesi ise , o zaman erkekler plajlarda soutien gorge boyundan destek ( bizde bozulmuş telaffuzuyla sütyen ) taksınlar göğüslerine . Görüyorsunuz ki saçmalıklar diz boyu ahlak adına . O zaman ahlak nedir ? . . . Yine kim bilir ? . . . Ahlak her türlü koşulda sen öyle bir biçimde davran ki , davranışın hakkaniyeti korusun ve herkese örnek olsun , evrensel düzeye yükselerek herkesin onu kabul etmesini sağlasın . Bu , ne olabilir ? . . . Bu , ancak , İyi , Güzel ve Doğru olabilir . İyi , Güzel , Doğru nedir öyleyse ? . . . Görüyorsunuz sorular bitmiyor , ardı arkası kesilmiyor ? Din kitapları ve filozoflar hep bunu söylüyorlar : İyi , Güzel ve Doğru'yu bulun ve uygulayın . Kim bulacak , kim uygulayacak ? . . . Ahlak ne işe yarar ? . . . Ahlak aptallıktır , mı diyeceğiz ? . . . Platon ve Godot bu noktada karşı karşıya gelebilirler mi ? . . . Godot kim , kimin oğlu ya da kızı , kimin nesi ise nesi , neyse o . Godot , kimilerin dediği gibi bir Tanrı mı ? Kimlerin Tanrı'sı ? . . . Yahudilerin mi ? Hristiyanların mı ? . . . Müslümanların mı ? Yoksa Budistlerin mi ? Yoksa Tanrısızların Tanrı'sı mı ? . . . Yoksa hiçbirisi de mi değil ? . . . Ne önemi var zaten . Peki Godot kim kardeşim ? . . . Bil bakalım , düşün bakalım , kurcala bakalım , tembel zihnini , aklını yokla , bilhassa da zorla bakalım . Zorla ki bulabilesin . Belki bulursun . Godot , sensin be kardeşim . Yani , kısacası , lafı uzatmaya gerek yok : Sensin , üstelik sadece sen . Bir başka deyişle kendinsin . Hiç sen bunun böyle olduğunu , ya da olabileceğini düşündün mü ? . . . Hayır , düşünmedin değil mi ? . . . Aslında bana göre İrlandalı Beckett , bunu böyle düşünerek , algılayarak , düşleyerek yazdı . Kendisine Godot'nun kim ya da ne olduğu sorulduğunda buna hiç yanıt vermedi . İşin tuhaf tarafı , en korkunç silahı yeğledi . Sustu , sadece sustu ve hep sustu . Öldüğünde de yanıtı mezara beraberinde götürdü . Götürdü ama , Godot hala yaşıyor . O ölmedi , yeryüzünde kaldı . Capcanlı bir biçimde her yerde hazır ve nazır . Çünkü Godot Beckett'e refakat etmedi , yaşamın ötesi serüveninde . Onu yalnız bıraktı , ölmeye terk etti . Beckett öldü , Godot hala yaşıyor . Çünkü insanoğlu yaşadıkça Godot yaşayacak . Godot insanın genetik kopyası değil , ta kendisi . Peki öyleyse Godot kim ? . . . Godot'nun inandığı ahlak ne ? . . . Var mı öyle bir ahlak ? Yoksa eğer , Beckett onu neden yazdı ? Daha önemlisi yazma gereksinimi duydu ? Godot ahlakı , ebleh insanoğlunun kendi hafızasını ve duygu yükünü yoklayarak , hemcinsiyle bu yeryüzünde olmayandan olana , olandan olmayana sürüp giden zaman sürecinde öldürücü can sıkıntısı ve anlamsızlığın saçmalığında varoluşunu neye , nelere ve neye göre belirleyip indirgeme bilinçsizliğinin bilincinin fark edilmesiyle bir boşluk olan varoluşuna anlamsızlığın anlamını , anlamın anlamsızlığını kazandırma gayretkeşliğinden başka bir şey değil . Peki öyleyse Godot kim ? . . . İyi , Güzel , Doğru'nun , ya da İyi , Kötü , Çirkin'in anlamı ne ? . . . Hangi varlığın varoluşunun belirlenmesi ? Platon , Beckett , Sartre , Camus , Sergio Leone bu noktada buluşabilirler mi ? Sergio Leone haydutun iyisini anlatmaya çalışmıştı İyi , Kötü , Çirkin filminde . Namuslu olmak için her şeyi göze al düşüncesi ile namussuz olmak için her şeyi göze al düşüncesinin çatışmasıydı bu . İyi haydut kötü haydutların elinden tutuklu kadın ve çocuğunu kurtardığı zaman , kadın iyi hayduta sorar : Ne için yaptın bunu ? . Yanıt açıktır : Bilmiyorum , git işte . . . . Bu , yalnızca The Man No Name ya da Adsız Adam , Meçhul Kişi nin Il Magnifico Strangero Muhteşem Yabancı olmasının bir sonucudur . O sadece , o anda , sorgusuz sualsiz böyle davranan bir kişidir . Çünkü varoluşun anlamını dürtüsel olarak orada bulmaktadır . Bu , aslında şu demektir : İyilik yap karşılık beklemeden . Bir haydut iyilik yapıyor karşılık beklemeden . İsimsiz bir iyilik . İyilik sadece . ( Bir Avuç Dolar İçin filmi . ) . Biz , İyilik yapmak için mi yaratılmışız acaba ? . . . İyi haydut ancak bir Amerikalı oyuncu olan Clint Eastwood tipinde olabilirdi onun gözünde . Bu da hasılat rekorları kırarak bütün dünyayı büyüledi 1968'lerde . Çünkü o zaman yine gençlik , üniversite gençliği Batı ülkelerinde ve bizde kendi varlığını yeniden sorgulamaya koyulmuştu . Herbert Marcuse'ün dediği gibi tek boyut'tan kurtulup , çok boyuta ulaşmak istiyordu . Peki bu çok boyutun ölçekleri ve anlamları nelerdi ? . . . Bunu biliyor muydu ? . . . Bu ölçekler felsefe kitaplarında mı yatıyordu ? . . . Yoksa Jean Jacques Rousseau'nun insan doğada eşit doğar eşit ölür sözlerinde mi çiçekleniyordu ? . . . Godot hep umudu arıyordu umutsuzluk içinde . Tevrat , insanı topraktan biçimlendirip oyan Tanrı'nın bu umudun yalnızca ona inanmakta olduğunu söyleyerek bu umutsuzluğu kırmaya , kaldırıp atmaya yönelmiyor mu ? O zaman ilk inanan sanatçı , yontucu , heykeltraş Tanrı . Ama ilk ahlakçı da Tanrı . Oysa ahlak insan varsa var : İnsanın insanla , doğayla , hayvanla , bitkiyle , toplumla , Devletle , dünyayla ve evrenle ilişkisinde . İnsan yoksa ahlak da yok . O zaman ahlak insandır , insan da ahlaktır . İşte ancak bu özdeşlik bütünsellik içinde insan ve ahlak evrensel anlamını bulup evrensele yükselebiliyor . Rus yönetmen Andrei Tarkovsky Stalker ( Rehber ) adlı filminde bu temayı sorgulamıyor mu ? . . . Umudun ahlakını . Umudu arama bölgesinde bir rehber eşliğinde bir fizikçi ve bir de yarı meşhur bir yazar umudu ararlarken kendilerini bulup , kendileriyle yüz yüze gelip kendileriyle hesaplaşıp kendilerini sorguluyorlardı . Bölge onlar için bir aynaydı . Ayna olmayan bir ayna . Bu bölgede sanayinin kötü yanlarının açtığı kirlenme , nükleer santralın çirkinliği ve tehlikesi içinde varolan bir doğa parçası güzelliğinin yok oluşunun gerçeğinde , kendilerini arayan üç ayrı tipte insan . Sanki Platon'un üçlemesini andıran bir tablo : Filozof , Bilim adamı , Sanatçı . Varlığı ve kendi varlıklarını sorguluyorlar . Fiziği , yeryüzünü olduğu haliyle , Fusis haliyle , ve onun ötesini , metafiziği sorgulayarak içinde bulundukları yazgıyı sorguluyorlardı . Sonunda hep çarpıp durdukları duvar kendileri , kendi varlıklarıydı . Peki bu durumun suçlusu kimdi ? . . . Kim kimi yargılıyordu bu durumda ? Kim kimi yargılayabilirdi bu durumda ? Ama yine de bir yargılayan vardı ? . . . Ne adına , kim adına ? . . . Amaç katharsis miydi ? . . . Arınma , sadeleşme , temizlenme ; sonunda kendi nefsini eğitme . İnsanoğlu neden buna gereksinim duyuyor ? Açıklayın bakalım . Açıklamak şart mı ayrıca ? İyi'ye , Güzel'e , Doğru'ya doğru eğittin mi doğar ahlak ancak . Ancak insan olmak burada bulur evrensel anlamını . Kitlesel imha silahları çok korkunç olduğundan ve kullananı da aynı anda yok ettiğinden dolayı , şimdi de duygu ve düşünceyi esir eden , denetim altına alan elektromanyetik silahlar üretiyor adına gelişmiş denilen ülkeler . Bu yazı , Başarısız İnsan'ın Ölümsüzlüğün Ölümü adlı yazı dizisinden alınmıştır . Prof. Dr. Şahin Yenişehirlioğlu Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih - Coğrafya Fakültesi Felsefe Bölümü Başkanı İ. 40 yıllarında yaşamış ( öldüğü söylenen ) Yahudi Philon ile İ. 3 . yüzyılda yaşamış olan Plotinus ile İ. 5 . yüzyılın başlarında ölen Aziz Augustinus'un açıklamaları . ( Bkz. Platon , Parmenides , Çeviren : Saffet Babür , Ara Yayıncılık , 1989 , Sayfa : 9 ve ayrıca Bkz. Augustinus ) . Namık Kemal'in Kıbrıs'a sürgünü ve zindana hapsedilmesi . ETYEN MAHÇUPYAN OSMANLI'DAN GÜNÜMÜZE PARÇALI KAMUSAL ALAN VE SİYASET 1 : KAMUSAL ALAN VE MODERNLİK Kamusal sözcüğü bugün Türkiye'de ikili bir kıskaç altına alınmış durumda . Bir yanda modernist tanımlamanın etkisi altında , kamusal olanı nötralize etmeye ; sanki onu tüm bireysel ve grupsal tercihlerden , yaşam biçimlerinden bağımsız kılmaya çalışan bir yaklaşım var . Bu anlayışa göre modern olanın yaşandığı , kendini dışa vurduğu yer , kamusal dediğimiz alan . İnsanların mahremiyetlerinde cereyan eden olay ve ilişkiler ne olursa olsun ; aynı şekilde zihinlerdeki dip akıntılar ne söylerse söylesinler , bunlar ortak yaşam alanlarına girmediği sürece modernliği yıpratmaktan uzak kalıyorlar . Üstelik modern olanı korumanın yolu da buradan geçiyor . Yani bu tür aykırı biçim ve taleplerin kamusal alanın dışında tutulması , modernliğin bir savunusuna dönüşüyor . Batı gibi modernizmin relativist ayağının hakim olduğu toplumsal yapılarda , aykırı taleplerin kamu sahasına çıkışı belirli supaplar vasıtasıyla mümkün kılınabiliyor . Herkesin özgürlüğünün diğerininkinin başladığı yerde bitmesi düsturunun ifade ettiği üzere , toplumun birbirine değmeyen ve dokunmayan bireylerden oluştuğu tasavvur ediliyor . Bu durumda kamu sahasının nötr birlikte varolma kurallarını ihlal etmeyen duruş ve davranışlar sistemin tahammül sınırlarının içinde addedilebiliyor . Oysa Türkiye gibi relativizmden nasibini almamış , modernlik anlayışını neredeyse tamamen otoriter zihniyete dayandırmış ülkelerde ; bizzat kamusal alanın kendisi bir filtre cihazı , bir tanımlama ve yasaklama aracı olarak görülüyor . Diğer bir deyişle kamusal alanın tanımı hangi talep ve tercihlerin kamusal alana çıkamayacağını da belirlemiş oluyor . Bu anlam dünyası içinde kamusal alan modernliğin kutsanmış bir mabedi gibi telakki ediliyor . İnsanlardan neredeyse geniş bir cami avlusunda gezerken göstermeleri gereken anonim bir saygı bekleniyor . Modern bir kamusal alanın paylaşılmasından doğması beklenen kıvanç ve gururun paylaşılması ve insanları müteşekkir kılması isteniyor . Otoriter zihniyetin doğal bir çıkarsaması olarak , devlet moderniteyi sahiplendiği ölçüde , kamusal alanın tanımı da devlete düşüyor ve giderek devlet tekeli haline gelerek bir yönetim aracı olarak kullanılıyor . Dolayısıyla bu tür ülkelerde kamusal alanın toplumsal taleplerle felsefi bağı kopuyor . Toplumsal talepleri esas kabul edip , kamusal alan düzenlemesi sayesinde bunları bir arada yaşatmaya çalışan Batı modernitesine karşıt olarak ; Türk modernitesi devlet tarafından sınırları çizilmiş kamusal alanı esas kabul ediyor ve toplumsal taleplerin bu çerçeveye uyum göstermesini emrediyor . Türkiye'de kamusal alan kavramını kıskaca alan birinci faktör , modernliğin dışavurumunun kamusalda tecelli etmesi anlayışının ve bu alanda devlet hakimiyeti aranmasının , toplumun bir bölümü tarafından da paylaşılmasıdır . Devlet zihniyetinin toplumda yansımasını bulması sayesinde kendine özgü bir vatandaşlık tanımı ortaya çıkmış ve bu tanım doğrudan kamusal alan kavramıyla ilişkilenmiştir . Diğer bir deyişle devletin çizdiği çerçeve bazı toplumsal talepleri kamusal alanın dışında bırakırken , bu talepleri vatandaşlık tanımının da dışına itmiştir . Öte yandan devletin vatandaşlık tanımını paylaşan kesimler kendiliğinden ayrı bir cemaat oluşturmuş ve iktidar alanını devletle ortak kullanır hale gelmişlerdir . Dolayısıyla Türkiye'de kamusal alan nötr bir düzlem değil , doğrudan siyasetin çatışma alanıdır ; ve üstelik bu cemaatsal bir çatışmadır . Türkiye'de kamusal alan , vatandaş olanla olmayanı talep ve tercihlerine dayanarak cemaatsal bazda birbirinden ayıran otoriter bir filtre mekanizmasıdır . Kamusal alan kavramını karşıt yönden kıskaca alan ikinci anlayış ise , yukardaki yaklaşıma tepkilerle de beslenmekte , ancak çok daha geriye Osmanlı dünyasının içe dönük , sezgisel algılamasına dayanmaktadır . Burada kamusal alan dolaylı bir sonuçtur . Temeli ise insanlar ve gruplar arası sosyopsikolojik bazlı bir ilişkiler dünyası oluşturur . Bu noktadan hareketle söz konusu anlayış kamusal alanı öteki nin farkındalığı üzerine bina etmeye çalışır . Gerçek kamusal alan Batıda değil bizdedir ; çünkü Batı modernitesi kendisine yeten bir birey tanımıyla ve bireyi kendi kendisinin ölçütü haline getirmekle kamusal alanı dışlamakta , onu süfli bir pazar veya mesire yerine çevirmektedir . Oysa bizim geçmişimiz bireyi toplumun önüne geçirmeyen bir kültüre dayanmakta ; toplumsal ilişkiler sadakat , yardımseverlik gibi hasletler etrafında bütünleşmekte ; böylece gerçek bir kamusal alanın önü açılmaktadır . Ne var ki burada yüceltilen özellikler sıkı sosyal bağlar içinde bir dayanışma olgusunu yansıtmaktadır ; ve cemaatleri aşan değil , cemaatlerin içindeki bir tür kamusal alan tanımını ayakta tutmakla sınırlıdır . Bu yaklaşımın ifade ettiği öteki Batıdaki öteki ile benzeşmemekte , hele kamusal alan oluşturma işlevi açısından aralarında önemli bir ayrım bulunmaktadır . Çünkü Batıda aralarında hiçbir ilişkinin zorunlu kılınmadığı , kopuk bireyler arası bir düzenleme ihtiyacı söz konusuyken ; geçmişten miras aldığımız bizim dünyamızda nerdeyse organik bir bütünsellik mevcuttur ve tek tek insanların bu bütünsellik dışında zaten bir kamusal alan tercihleri olamaz . Diğer bir deyişle Osmanlı dünyasında ve günümüzdeki uzantılarda kamusal alan bir inşa konusu değil , cemaatsallığın getirdiği bir veridir . Böylece kamusal alanın oluşturulmasına ilişkin sorunlar arka plana atılmakta , kamusal alan cemaatsal alana indirgenerek sanki bizim toplumumuzun ve insanımızın fıtratından neşet eden kendiliğinden bir yaşam biçimi halini almaktadır . Diğer bir deyişle , tanımlanması gereken bir ortak yaşam çerçevesi olmaktan çıkan kamusal alan ; şimdi tanıma ihtiyaç göstermeyen , cemaatsal yaşamın doğallığı içinde sindirilen geleneksel davranış kalıplarına dönüşmektedir . Sonuçta karşımızda cemaatsal olanın dışına çıkamayan bir diğer kamusallık arayışı bulunmaktadır . Modernist yaklaşım otoriter zihniyet içinde sözde cemaatsal olanı reddederek işe koyulmakta , ama bu reddiye kendi cemaatini yaratmakla sonuçlanmaktadır . Gelenekçi tepki ise bizzat cemaatten hareket etmekte ve sorunu cemaati toplum düzlemine taşıyarak çözmeye çalışmaktadır . Her iki yaklaşımda da kamusal alan toplumun tümünü bütün çeşitliliği içinde sarmalaması gereken bir çerçeve olmaktan çıkmakta ; ya güç kullanımıyla , ya da gelenekselliğin içine hapsedilerek daraltılmaktadır . Dolayısıyla Türkiye'de kamusal alan düzenlemesi toplumun önünde duran , toplum olarak yaşayabilmek için yanıtlanması gereken bir sorunsal niteliğine sahip değildir . Bir yanda modernleşme çaba ve iddialarına , öte yanda tüm modernliği mahkum ederek aşma tezlerine karşın ; zihinsel dünyamız hala otoriter ve ataerkil zihniyetler arasında yalpalanmakla ve buradan türeyen siyasi mücadelenin malzemesi olmakla maluldür . Batı dünyası ile olan farklılaşma da temelde bir zihniyet farklılaşmasıdır ve tüm kavramsal algılamamızı , tanımlarımızı ve olması gerekene ilişkin referanslarımızı egemenliği altında tutmaktadır . 2 : KÜLTÜREL ORTAK ALAN Her toplumun entellektüel malzemesini oluşturan kavramsal dünyası belirli bir zihniyet eklemleşmesini yansıtır . Aynı kavramları kullanır gözükseler bile , farklı zihniyetlere dayanan toplumsal yapılarda bu kavramlar farklı içeriklere ve nüanslara sahip olacaklardır . Dolayısıyla kavramlardan hareketle bir karşılaştırma , yani aynı kavramların belirli içeriklerine dayanarak toplumlar arası analitik çözümlemelere girişilmesi ; ancak söz konusu toplumlar aynı veya yakın zihinsel haritaların içinde yoğrulmuşlarsa anlamlıdır . Farklı zihniyetlere oturan toplumları ele aldığımızda ise , kavramlar işlevlerini yitirirler ve yeniden tanımlanmaları ya da yeni kavramların yaratılması gerekir . Çünkü zaten belirli bir zihni dünyanın ürünü olan kavramlarımız , farklı zihniyetteki bir toplumun anlaşılmasında yetersiz , hatta yanlış kalabilir . Batı modernitesinin ortaya çıkardığı kamusal alan / özel alan kavramsallaştırması da bu anlamda eksik ve çarpıtıcıdır . Her şeyden önce bu ayrım , gerçek hayat karşısında fazlasıyla net , dualist indirgemeye müsait bir anlayışı ifade etmektedir . Bir alandan diğerine nasıl ve hangi koşullarda geçildiği , iki alan arasında ne genişlikte bir sınır çizgisinin olduğu muğlaktır . Oysa ki sıradan bir gözlem bile kamusal ve özel alan arasındaki ayrım netliğinin yapay olduğunu ; arada bir sınırdan ziyade belirsiz , hareketli ve heterojen bir geçişlilik bulunduğunu tespit edebilir . Belki daha kapsayıcı ve açıklayıcı bir yaklaşım , iki alan arasında tarihsel olarak oluşmuş bir kültürel ortak alan ın varlığının kabul edilmesi ; ve daha sonra her zihniyet eklemleşmesi içinde bu ortak alanın nasıl tanımlandığının ve işlevselleştiğinin irdelenmesidir . Bu sorunsalın es geçilmesi modern Batının incelenmesi söz konusu olduğunda hayati değildir ; çünkü günümüzün Batı dünyası göreli olarak iyi tanımlanmış ve geniş bir kamusal alana ve aynı özelliklere sahip bir özel alana sahiptir . Kültürel ortak alanın sınırları tarihsel süreç içinde kendiliğinden ve tedrici bir şekilde belirlenmiş olup , uyumlu bir geçişlilik yaratmıştır . Diğer bir deyişle modern Batı dünyasında kültürel ortak alan hem dar , hem de kamusal ve özel alanlara süreklilik içinde bağlantılıdır . Dolayısıyla kamusal alan / özel alan ayrımı işlevsel bir analitik araç olabilmektedir . Oysa Batının kendi geçmişine doğru gidildiğinde bile , modernite öncesinde kamusal ve özel alanın daraldığını , çok geniş bir kültürel ortak alanın varlığını görmekteyiz . Bu açıdan modernitenin temel işlevinin , kültürel ortak alanın daraltılması , disipline ve kategorize edilmesi olduğu öne sürülebilir . Öte yandan , modernite bu etkiyi yaratırken aynı zamanda kamusal ve özelin anlamlarını , içeriklerini de değiştirmiştir . Diğer bir deyişle modernitenin kendisini anlamada kullandığı kavramsal dünyasının , örneğin feodaliteyi anlamada en azından yetersiz kalacağı açıktır . Modernitenin dünya kapitalist sistemi içinde sirayet etmesi ve her toplumun kendine has bir modernite yaratmasının sonucu olarak , Batının kavramsal analiz dağarcığının diğer toplumlara da taşınması son derece yaygındır . Ne var ki Batının çevresinde yer alan toplumların modernitesi içsel bir zihniyet dönüşümünün sonucu değil ; farklı bir zihniyet yapısının Batı modernitesine adapte olma zorunluluğunun uzantısıdır . Dolayısıyla bu çevre toplumlar her ne kadar biçimsel olarak Batıya benzeseler , hatta bu toplumların kendileri her ne kadar Batılı olduklarını iddia etseler bile ; Batı ile aralarında gerçekte henüz aşılmamış , aşılıp aşılmayacağı da bilinmeyen bir zihniyet farklılaşması mevcuttur . Aynı şekilde her ne kadar Batılılar bu toplumları Batı modernitesinin kavramlarıyla irdeleseler , hatta bu toplumlar kendilerini aynı kavramlarla analiz etmeye çalışsalar da ; söz konusu kavramsal yapının çevre ülkeleri anlama gücü zayıftır . Bu değerlendirme sadece Osmanlı için değil , zihniyet açısından temel bir kopuş gerçekleştirmemiş olan modern Türkiye için de aynen geçerlidir . Çünkü Osmanlıyı günümüze bağlayan sürekliliklerin belki de en kalıcı ve sarsılmaz olanı , ataerkil zihniyetin değişen dünyaya uyum sağlayarak ayakta kalabilme gücüdür . Bu adaptasyon esnekliği Batı modernitesine benzemeyen , ancak Batı modernitesinin etkilerine açık bir şekilde , onunla aynı dünyayı paylaşabilen toplumsal formlar yaratmıştır . Türk modernleşmesi ataerkilliğin başlıca taşıyıcısı olan İslami toplumsal yaşamın çeperine doğru geriletmeye çalışırken , ataerkil zihniyetin kendisini zayıflatamamıştır . Bu zihniyet dine indirgenmiş ve dinin geriletilmesi modernleşme olarak algılanmıştır . Oysa ki İslami Osmanlıdaki kendine has özellikleriyle işlevselleştiren , onun algılanma ve yaşanma biçimini belirleyen ataerkilliğin kendisiydi . Bu nedenle bugün Türkiye'deki laiklik Batıdakine benzememektedir . Çünkü laiklik İslami olanı hedeflemiş , ama ataerkil zihniyetin karşısına Batı modernitesinin yüreği olan relativizmi içererek çıkmamıştır . Sonuçta var olan ataerkilliğe uyum sağlayan , hatta onu yeni versiyonlar içinde yeniden yaratan bir laiklik anlayışı yerleşmiştir . Osmanlı'daki ataerkilliğin temel toplumsal formu ise , bugün de halen geçerli olan cemaatçi bakış ve yapılanmadır . Cemaatler halinde sistemleşen bir toplum , kültürel ortak alanın mümkün olduğunca yayılmasını ve kişisel yaşamların tümünü kapsayıcı hale gelmesini ifade eder . Özel alanlar daraltılmakla kalmamakta , cemaatin bu alanlara nüfuz etmesi , onları açarak kendi içine çekmesine yol açmaktadır . Belki de bu nedenle Osmanlı toplumunda mahremiyet özel alanın içinde daha da dar mekan ve zamanlara sıkışmak zorunda kalmıştır . Öte yandan kamusal alanın önemli bir bölümü de kültürel ortak alanın içine yedirilmiş durumdadır . Böylece doğal bir geçişlilik içinde , neredeyse farkına bile varılmadan bireysel yaşamla toplumsal yaşamın uyumlu bir bütünlüğü söz konusudur . Ancak aynı yapının sonucu olarak kamusal alanın bir başka bölümü , kişilerin kendi eylem alanına ilişkin tasavvurlarının tamamen dışında kalmıştır . Diğer bir deyişle Batılı anlamıyla kamusal alan net bir şekilde ikiye bölünmüş ve sadece bir bölümü kişilerin eylemlerine açık tutulmuş ; kalan kısmı ise devletin nüfuz alanının doğal parçası addedilmiştir . Aşağıda göreceğimiz gibi bu model Osmanlı'daki gayrimüslim cemaatlerin yapısını ve toplumun bütünüyle eklemleşmesini bire bir tanımlamaktadır . Müslüman cemaat ise kamusal alanın devlete bırakılmış kısmına ulaşabilen farklı kanallara sahip olmuştur . Bunun sonucunda gayrimüslim cemaatler açısından siyaset cemaat içi bir uğraş haline gelmiş ; cemaatler arası ilişkilerin düzenlenmesinde ise dolaylı yoldan devleti etkileyerek amaca ulaşmaya çalışmak esas olmuştur . Devletin içine nüfuz etme avantajı nedeniyle , Müslüman cemaat için siyaset daha karmaşık bir uğraştır . Cemaat içi siyasetin belirleyici olmasına karşın , bu siyaset devletin tavrını içerden etkilemekte ; bu sayede Müslüman cemaatin diğer cemaatler karşısındaki göreli gücü , dolaylı da olsa siyasetin asli parçası olarak algılanmaktadır . Toparlarsak , farklı cemaatlerin eklemleşmesine dayanan bir toplumsal yapının varlığı , birbirinden bağımsız birçok kültürel ortak alan yaratarak , kamusal alanın potansiyel bütünlüğünü parçalı hale getirmiştir . Kamusal alanın sonuçta kişinin herkesi ilgilendiren bir konuda bireysel tasarrufunu mümkün kılan alan olarak tanımlanabilirliği düşünüldüğünde , siyasetin de paralel bir parçalanmaya konu olacağı tahmin edilebilir . Gerçekten de Osmanlı sisteminde siyaset hiyerarşik bir algılama içinde anlaşılmış ve sınırı kültürel ortak alanın veya ona tekabül eden cemaatin sınırlarıyla büyük ölçüde çizilmiştir . 3 : OSMANLI VE PARÇALI KAMUSAL ALAN Osmanlı toplum yapısını şekillendiren en önemli etmen muhakkak ki üzerine oturduğu zihni eklemleşmeydi . İki kadim zihniyetin birbirini tamamlar şekilde bütünleşmesine dayanan bu sistem , devletle toplum arasında otoriter bir ilişkiyi ; buna karşılık hem devletin , hem de toplumun kendi içinde ataerkil bir yapılanmayı ifade etmekteydi . Aynı iki zihniyetin farklı eklemleşmelerine dayanan modern öncesi Batı toplumlarının aksine , Osmanlı'daki toparlayıcı unsur ataerkillikti . Tüm düzen bu zihniyetin temel taşıyıcısı olarak işlevselleşen İslamiyet sayesinde meşruiyet kazanmaktaydı . Öte yandan devletin otoriter zihniyeti İslamiyet'i bir denetleyici unsur olarak kullanılmakla sınırlı tutuyor ve kendisine önemli bir özerklik alanı sağlıyordu . Bunun anlamı devletin şeriata uygun davranmakla yükümlü olmaması , ancak şeriata aykırı da davranmamasıydı . Bir yandan İslamiyet'in siyasi sistem ve tasarruflara ilişkin yol gösterici özelliklerinin sınırlılığı ; öte yandan devletin ulemayı kendi tercihlerine destek verecek şekilde kullanabilme gücü , devlete geniş bir örfi alan bırakmıştı . Dolayısıyla devletin toplum karşısındaki neredeyse mutlak otoritesi , gücünü bizzat ataerkil zihniyetten almaktaydı . Öte yandan devletin kendi iç mekanizması enderun sisteminde çok net görülebileceği gibi ataerkil zihniyetin yarattığı enformel ilişkilerle ve gelenekselleşmiş davranış kodlarıyla oluşmaktaydı . Kapıkulu sınıfının devşirme usulüyle meydana getirilip korunması , bir yandan toplumdan mümkün olduğunca kopuk ve bağımsız bir devlet teşkilatı yaratırken ; aynı anda da bu teşkilatı kendi iç hukukunda korunaklı bir yere oturtmuştur Bu cemaatsal yapının temel direği millet sistemidir . Osmanlı düzeni inanç farklılıklarını kabul edip ayrımlaştıran , dahası bu inanç farklılıklarını yasalarla ve geleneksel yaptırımlarla koruyan bir anlayışa sahipti . Çünkü sistemin hedefi , her imparatorlukta olduğu gibi , birbirine benzemeyen yaşam biçimlerine sahip toplulukları aynı idari şemsiye altında tutabilmekti . Bu hedef her topluluk için onlar tarafından kabul edilebilecek bir hukuk sistemi gerektiriyor , bu da dinsel inanç sistemleriyle sağlanıyordu . Açıktır ki bu yapılanmanın sebebi Osmanlı devletinin kendisini bir imparatorluk olarak tanımlamasından kaynaklanmaktaydı . Çünkü imparatorluk hızlı büyüme yeteneğine sahip , üstelik kapsayacağı yeni kültürler itibariyle çok çeşitlilik ve belirsizlik içeren bir düzeni ima etmekteydi . Dolayısıyla Osmanlı uygulaması kendisine devlet olarak en geniş hareket kabiliyetini ve idari esnekliği sağlama amacına göre yönlenmişti . Bu anlayışın doğal sonucu olarak Osmanlı devleti dinsel inanç temelinde ayrımlaşmış olan cemaatleri mümkün olduğunca kendi iç meselelerinde ve kamusal hizmetlerinde serbest bırakmayı tercih etmişti . Böylece hem kendi enerjisini dış dünyaya doğru teksif etmekte , hem cemaatlerin doğrudan ihtiyaçlarına cevap vermeyerek bir tür hakemlik müessesesi olarak saygınlığını korumakta , hem de kendi iç düzenlerinde serbest kalan cemaatlerin uzun vadeli ve istikrarlı bir biçimde aynı devlet yapısına razı gelerek yaşamaları mümkün olmaktaydı . Dolayısıyla cemaat yönetimleri ne denli güçlü olurlarsa , devlet de kendisini o denli güçlü hissetmekteydi . Bu nedenle Osmanlı devleti cemaat liderlerinin otoritesini daima destekledi ve gerektiğinde kendi kolluk gücüyle onların yanında yer aldı . Aynı zamanda birer yüksek devlet memuru olan cemaat liderleri de kendi güçlerinin neşet ettiği kaynağın bilinciyle devlet otoritesinin parçası olarak işlev gördüler ve bu otoritenin tercihlerini kendi cemaatlerine yansıttılar . Sonuçta bütünlüğü içinde ele alındığında Osmanlı sisteminin üç ideolojik ve yapısal ayak üzerinde durduğu görülmektedir . Bunlardan birincisi yönetsel yapının her noktasında otoriter ve ataerkil zihniyetlerin birbirini beslemesiyle oluşan bir denge dinamiğinin yaratılmış olmasıdır . Buna göre her göreli merkez kendi çeperine karşı otoriter bir konumda bulunmakta ; fakat bu otoriter merkezler meşruiyetlerini kendi çeperlerine ait moral , hukuksal ve inançsal normlardan , yani cemaatin ataerkil zihniyetinden almaktaydı . Bu durum devlet ilişkisinde bir bütün olarak geçerli olduğu gibi , her cemaatin kendi içinde , hatta her cemaatin kendi bölgesel uzantılarında da işlevseldi . Dolayısıyla hem sistemin bütününde , hem de her alt cemaatinde yönetimi mahalli bazda meşrulaştıran bir dayanak noktası mevcuttu . Toplumun her parçası , kendi ahlaki ve yaşamsal kodunu paylaşan bir yönetim altında yaşamak uğruna , mutlakiyet derecesindeki bir otoriteye razı gelmekteydi . Sistemin ikinci ayağı tüm düzenin baştan sona çok girift bir hiyerarşi olarak düzenlenmiş olmasıydı . O kadar ki Osmanlı sisteminde eş düzeyli veya eşit kıymette olabilecek herhangi iki toplumsal unsurdan söz etmek mümkün değildi . Ataerkil zihniyetin evren ve doğa anlayışına uygun olarak , toplumsal yapıdaki her öğenin kendisine ait bir yeri vardı ve bu yer toplumsal hiyerarşinin önceden belirlenmiş bir alanını kapsamaktaydı . Diğer bir deyişle Osmanlı için ideal olarak toplumu tek bir hiyerarşik sistem halinde tasavvur etmek ; en küçük bir toplumsal grubu veya etkinliği bile bunun dışında bırakmamak gerekmekteydi . Bunun sonucunda hem cemaatlerin içinde , hem de cemaatler arasında ezeli ve ebedi bir hiyerarşik skala oluştu . İlginç olan nokta kaynağını ataerkillikte bulan bu hiyerarşik nizam - ı alem anlayışının , otoriter zihniyeti de pekiştirmesi ve devletin toplum üzerindeki gücünü meşrulaştırmasıdır . Diğer bir deyişle ataerkil ve otoriter zihniyetlerin Osmanlı'ya özgü bütünleşmesi , her bir otorite odağını olduğu kadar , bu odakların birbiri üzerindeki otoritesini de meşrulaştırmaktaydı . Nihayet sitemin üçüncü ideolojik ayağı gene ataerkilliğin doğal sonucu olarak heterojen bir dünya ve toplum algılamasıydı . Bu anlayış sadece felsefi bir işlev değil , doğrudan yönetimsel bir araç da oluşturmaktaydı . Çünkü heterojenlik anlayışı nizam - ı alemin bize sunduğu bir toplumsal nitelik olmakla kalmıyor ; devletin eline bizzat heterojenlik yaratma fırsatı veriyordu . Bunun anlamı devletin elinin altındaki toplumsal karmaşayı kendi içinde farklılaştırmasının ve buna dayanarak birbirinden ayrı müstakil birimler yaratmasının bir devlet tasarrufu olarak meşru hale gelmesiydi . Böylece Osmanlı devleti ülkede başıboş tek bir kimse bile kalmamak üzere tüm toplumu irili ufaklı cemaatler ve alt birimler olarak örgütledi . Öyle ki bu yapı hiyerarşik bir biçimde tepedeki devlete bağlandığında , devlet çok az sayıda muhatapla ilişkiye geçmesine karşın , toplumun bütününü son ferdine kadar denetleyebilecek bir potansiyel yaratmış oldu . Doğal olarak bu potansiyel ancak merkezi devletin göreli gücünün yeterince yüksek olduğu dönemlerde kullanılabildi ; ama ilkenin varlığı devletin toplum karşısındaki imajını ve haklarını ideolojik olarak besledi . Heterojenliğin bu şekilde bir yönetim aracı olarak işlevselleşmesi , bir kez daha otoriter zihniyetin ataerkil kabuk altında hayatiyet bulmasına yol açtı . Çünkü Osmanlı'nın heterojen dünyası toplumun birbirinden kopuk , homojen birimler halinde cemaatlaştırılarak bir otoriter nüveye teslim edilmesini ifade ediyordu . Böylece gerçekte heterojenliği reddeden bir zihniyet olan otoriterlik , nispeten küçük ve homojen alanlarda geçerlilik kazanarak yerleşik nizama katkısını sürdürdü . Osmanlı toplum yapısının bu şekilde boğumlar halinde düzenlenmesi kamusal alanın da parçalanmasına ve kendi içinde hiyerarşik bir düzenleme içine girmesine yol açtı . Bir uçta devletin içinde yer alan , neredeyse topluma tamamen kapalı bir kamusal alan , öteki uçta cemaatlerle özdeşleşen kültürel ortak alanlar bulunmaktaydı . Eğer büyük siyasetin devletin içinde yapıldığını söylemek kabilse , küçük siyaset de cemaatlerin içinde dönüyordu . Ancak bunların dışında siyaseten boş ve fakir kalmış , sonuçta da devlet otoritesine terkedilmiş iki alandan daha söz etmek mümkün . Bunlar cemaatlerin kendi aralarındaki ve cemaatlerle devlet arasındaki kamusal alanlardı . Cemaatlerin kendi aralarındaki kamusal alan neredeyse siyasete konu olmayan bir özelliğe sahipti . Sanki nizam - ı alemin ilkeleri o denli sağlam ve evrenseldi ki , cemaatler arası güç dengeleri siyasetin konusu olmaktan çıkmışlardı . Ne var ki bu sadece bir görüntüydü ve cemaatler açısından büyük siyaset daima kendilerini cemaatler skalasında daha imtiyazlı yapacak yolların aranmasıydı . Ancak bu çaba diğer cemaatlerle karşı karşıya gelerek pazarlıkçı veya dayanışmacı yolların aranması şeklinde olmuyordu . Çünkü bu tür bir yaklaşım cemaatlerin sınırlarının da belirsizleşmesine , cemaat bütünlüğünün devlet nezdinde bozulmasına neden olabilirdi . Dolayısıyla cemaatler arası işlevsel bir kamusal alanın yaratılmasından kaçınılması , sadece devletin değil cemaatlerin de tercihiydi . Yapılan şey devlete yanaşmak ve onun araç ve yetkilerini kullanarak diğer cemaatler karşısında alan kazanmaya çalışmaktı . Kazanılan yeni hak ve imtiyazlar söz konusu cemaatin iktisadi ve sosyal açıdan hareket alanını genişletiyor , ama farklı bir kamusal alan anlayışı yaratmaktansa kültürel ortak alanı daha da yaygın hale getiriyordu . Diğer bir deyişle hak ve imtiyazların devlet eliyle dağıtıldığı bu dünyada cemaatler arası ilişkiler anlamını yitiriyor , şikayet ve talepler doğrudan devleti muhatap alıyor , sonuçta elde edilenler de varolan anlam dünyası içinde masediliyordu . Toplumsal faaliyeti içermeyen öteki kamusal alan ise devletle cemaatler arasındaydı ve buradaki devlet hakimiyeti çok daha barizdi . Devlet , cemaatler hiyerarşisinin tepesinde yer alan ve kutsallık taşıyan bir yapıydı . Kendisi de cemaatsal özellikler sergilemesine karşın , tüm nizamı ayakta tutan ve koruyan yegane güçtü . Üstelik devletin bu yarı ilahi konumu sadece Müslüman değil , gayrimüslim cemaatlerce de kabul görmekteydi . Dolayısıyla devletle cemaatler arasındaki kamusal alan , devlet otoritesinin en güçlü ve tartışmasız olduğu yerdi . Ancak bu noktada müslim - gayrimüslim ayrımı son derece işlevsel bir farklılaşma yaratmaktaydı . Devletle sadece genel ataerkil dünya görüşünü ve iki otorite arasındaki çıkar birliğini yaşayan gayrimüslim cemaatler , karşılarında ideolojik bağ kuramadıkları bir devlet bulmakta ; ve iç işlerindeki geniş özgürlüğün karşılığı olarak devlet otoritesine biat etmekteydiler . Bu nedenle devletle gayrimüslim cemaatler arasındaki istikrar , değişen dünya koşullarında devletin hakemlik rolünü yürütebildiği ve genel nizamı ayakta tutabildiği sürece devam etti ; bu işlev aksadığında ise bu cemaatler toplumsal çözülmenin taşıyıcısı oldular . Diğer taraftan Müslüman cemaat için ise devletle açık ve doğrudan bir çıkar birliği değil , ortak bir ideolojinin , yani İslamiyet'in paylaşılması söz konusuydu . Dolayısıyla devletle Müslüman cemaat arasındaki ilişki otoriter zihniyetten ziyade ataerkil zihniyete yaslandı . Müslüman cemaatin ulema vasıtasıyla devlet içinde yer alması da bu yaklaşımı güçlendirdi . Çünkü ulema hem devletin Müslüman cemaatle paylaştığı ortak ideolojik dilin taşıyıcısıydı ; hem de kendi hiyerarşisi yoluyla devlet nüfuzunu en uç noktalara kadar götürme imkanına sahipti . Sonuçta corr sic = müslüman respname = deniz>Müslüman cemaat devletle arasındaki kamusal alana ilişkin olarak ikircikli bir algılamaya sahip oldu : Bir yandan İslamiyet'in kuşatıcılığı altında bu alanı kendi siyaset alanı gibi gördü ; ancak öte yandan iş pratiğe geldiğinde devletin örfi kanadının hakimiyeti nedeniyle bu siyasetin işlevselliği sınırlı kaldı . Devlet kendi meşruiyeti açısından gereksindiği İslamiyet'i paylaşmanın karşılığında , Müslüman cemaate cemaatler hiyerarşisinin en üst basamağını verdi ; buna karşılık ise İslami bir yönetim aracı olarak kullandı ve siyaseti kendi tekeli altında tuttu . Böylece Osmanlı düzeni kendi fertlerinin siyasetini gerçekte cemaatlerin içine sıkıştırmış oldu . Şahısların toplumsal skalada yükselmeleri , cemaat içinde daha üst konumlara gelmelerini ifade etmekteydi . Bunun tek istisnası , sıradan bir cemaat üyesi olarak başladığı halde kendi kimliğini koruyarak devlet katlarının içine kadar nüfuz edebilen ulema mensuplarıydı . Ne var ki bunlar da 17 . yüzyıl başları haricinde etkili olamadılar ; üstelik etkili olduklarında bile cemaatlerinin değil , devlet içindeki grupların siyasetini taşıdılar . Cemaatin sınırlarının dışına çıkıldığı andan itibaren doğrudan veya dolaylı koyu bir devlet müdahalesi siyasetin belirleyici unsuruydu . Hem cemaatler arası ilişkiler , hem de cemaatlerin devletle ilişkileri devletin takdir ve tercihlerine . Bu nedenle cemaat sınırlarının net ve kalın çizgilerle çizilmiş olması , cemaatleri kısıtladığı kadar onları devletten koruyan bir kalkan görevi de görüyordu . Bu açıdan Müslüman cemaatin , uzantıları günümüze kadar gelen ironik bir konumu vardı : Devlet tarafından en kayırılan ve kendi anlam dünyasında devletle bütünleşen bir cemaat olmasına karşın , Müslüman cemaat aynı zamanda en korumasız , keyfi devlet tasarruflarına en açık olan cemaatti . Bu durum toplum hafızasında halen silinmeyen ve İslami kesimi devlet karşısında ikircikli bir durumda bırakan bir ruh hali yarattı . 4 : RUM ORTODOKS CEMAAT Osmanlı düzeninin mantığını anlamak için Müslüman cemaatin yapılanmasından ziyade , gayrimüslim cemaatlere bakmak daha açıklayıcı gözükmektedir . Çünkü devletin gayrimüslim cemaatlerle ilişkisi kendi gözündeki imparatorluk ideal tipine çok daha yakındır : Kendi içine kapalı , diğer cemaatlerle ancak devlet yoluyla ilişki kurabilen , ancak otoriter bir bağla devlet hiyerarşisine bağlanmış cemaatler ; ve kendi meşruiyetini sadece kendi ideolojisinden ve cemaatler dünyasında hakemlik yapma özelliğinden alan , mutlak otoritenin kendisinde yoğunlaştığı bir yönetim . Diğer bir deyişle devletin kendi otoritesinden küçük parçaları adilane bir biçimde cemaatlere dağıttığı , böylece onları doğrudan kendisine bağladığı bir dünya . Spekülatif olma pahasına denebilir ki , bu otorite parçacıklarının hiyerarşik bir bütünsellik içinde yapılanması devletin vazgeçilmez bir talebi değil ; Osmanlı devletinin ataerkil zihniyetin hakim olduğu bir coğrafyada hüküm sürmesiydi . Devlet için önemli olan kendisi ile cemaatler arasındaki hiyerarşiydi . Cemaatlerin kendi arasında hiyerarşik bir düzenlemenin yaratılması ise , devletin hem felsefi meşruiyet hem yönetebilme gücü açısından İslamiyet'e yaslanma zorunluluğundan ; ve dolayısıyla bu cemaatin diğerlerinden üstünlüğünün doğal hale gelmesinden kaynaklanmaktaydı . Eğer bu yaklaşım doğruysa , Osmanlı yönetim anlayışının prototipini devletle Rum Ortodoks cemaat arasında bulmak mümkündür . Gayrimüslim cemaatlerin en önde geleni olan Rum Ortodoks cemaat , hiyerarşik yapıda da Müslüman cemaatin hemen ardından gelmekteydi . Cemaatsal çıkarlarla devlet çıkarlarının çakışmadığının devlet nezdinde açık olması nedeniyle , devlet cemaat içindeki bir kurumsal yapıyı muhatap almayı tercih etti . Çünkü istenen şey , istikrarlı ve değişmeyen bir denge içinde hem devlet tercihlerini cemaate doğru taşıma , hem de cemaati bir arada tutma yeteneğine sahip bir otorite yaratılmasıydı . Öte yandan cemaatsal yapının gereksindiği hukukun dinle bağlantısı ve Ortodoks Kilisesinin geçmişten gelen otoritesi muhatabın kim olacağını da kendiliğinden belirledi . Bu noktada Ortodoks Kilisesinin Bizans dönemindeki konumuna dönmek gerekebilir ; çünkü aksi halde Osmanlı düzeninin Kiliseye sağladığı avantajların ve Kilisenin nasıl bu kadar devlet yanlısı olabildiğinin arkaplanı eksik kalabilir . Bizans'ta Ortodoks Kilisesi doğrudan bir devlet kilisesiydi . Bu durum Kilisenin toplumsal yapı içerisindeki ağırlığını artırmaktaysa da , aynı zamanda onu devletin bir alt birimi haline getiriyor ; ve mutlakiyetçi Bizans yönetimi altında onu tamamen imparatora tabi kılıyordu . Nitekim Bizans imparatorları Kilise üzerinde neredeyse sınırsız bir şekilde tasarrufta bulunma yetkisini daima ellerinde tuttular . İmparatorlar Kilise teşkilatlanmasını değiştirebilirler , iç nizama ilişkin kurallar koyabilirler , istedikleri gibi patrik azledebilir veya atayabilirlerdi . En yüksek ilahi sıfatların imparatora ayrılmış olduğu bu düzen içinde , imparatorların laik kesimden kişileri bile patrik olarak atayabilmeleri ve rahatlıkla dinsel tartışmalarda taraf olmaları beklenmeyen olaylar değildi . Dolayısıyla Bizans'ta Kilise doğrudan bir devlet aygıtıydı ve otoriter zihniyetin hakim olduğu bir anlam dünyası içinde sürekli hırpalanarak varlığını sürdürüyordu . Oysa ki Ortodoks Kilise geleneği ( örneğin Katolik Kilisesinin zıddı olarak ) ataerkil bir yorumun taşıyıcısıydı ve kendine ait siyasi otorite arayışları olmamıştı . Diğer bir deyişle Bizans devleti Ortodoks Kilisesini kendi tasarrufu altına almanın dışında , onu siyasi hedeflerinin aracı ve taşıyıcısı olarak da kullanmaktaydı . Bu nedenlerle Ortodoks Kilisesi Osmanlı nizamı altında kendi zihniyetine çok daha uygun bir muhatap ve ilişki biçimi buldu . Tarihsel olarak inişli çıkışlı bir süreç izlese de , bu ilişki Kiliseyi kendi cemaati karşısında nihai otorite olarak korudu ve destekledi . Gerektiği her zaman devlet , cemaat üyelerinin Kilisenin otoritesine uymalarını sağlamak üzere müdahaleci oldu . Buna karşılık devlet de Kilisenin cemaat üzerinde uyguladığı disiplinden ve dinin birleştirici işlevinden yararlandı . Öte yandan Kilise Bizans'taki göreli gücünü çok aşan bir konuma geldi . Kendi cemaati üzerinde hukuksal yaptırım uygulama yetkisinin uzantısı olarak , patrikhanelerin kullanımına açık kolluk kuvvetleri bile yaratıldı . Diğer bir deyişle devlet kendi toplumsal yönetim modelini Rum Ortodoks cemaat içinde yeniden yaratırken , kendisinden neşet eden otoriteyle Kilisenin ataerkil nüfuzunu birleştirmiş oldu . Bu çıkar birlikteliği o denli derindi ki , Kilise hemen her zaman ve her konuda devletin yanında yer aldı ; ve Osmanlı'nın yükselme döneminde kendisi de güçlenirken , gerileme ve parçalanma dönemlerinde kendisi de aynı akıbete uğradı . Cuma günleri uzadıkça uzuyordu . Sabahtan okul , öğleden sonra , saat yedi buçuğa kadar dershane iyice bezdiriyordu Candan'ı . Ama bugün özel bir gündü . En iyi arkadaşı Şule'nin doğum günü partisine gideceğini düşünmek , günü biraz çekilir kılmıştı . Nihayet saat yedi buçuk olmuş , ders bitmişti . Artık dershane dağılıyordu . Öğrenciler gruplar halinde merdivenlerden iniyorlardı . Bazıları gürültü ile konuşup gülüşüyor , bazıları ise derslerin yoğunluğu nedeniyle yorgun ve isteksiz ayaklarını sürüklüyordu . Candan ders bitimine az kala kitaplarını , defterlerini toplamış , Şule'lere götürmek için hazırladığı kek paketini de kitaplarının üstüne yerleştirmişti . Bu tür toplantılara giderken herkes , kek , pasta , çörek gibi bir şeyler hazırlardı . Böylece partiyi yapana , en azından masraf açısından yük olmamaya çalışırlardı . Elindeki kitabı kapatan öğretmenin , Önümüzdeki derse size dağıttığım testleri yapıyorsunuz , anlattığım konuyu çalışıyorsunuz . Derse hazır geliyorsunuz . Tamam mı ? Soracağınız bir şey var mı ? sözleri üzerine Çıkabilir miyiz hocam ? diye sordu . Öğretmen önce Çok mu acelen var Candan ? diye sitem etti , sonra da Peki çıkın diye izin verdi . Candan hemen dışarı fırlayarak merdivenleri indi , dershanenin giriş kapısında Tuğba'yı beklemeye başladı . Tuğba ile aynı dershaneyi seçmeleri tamamen rastlantıydı . İlk haftalarda , dershaneye gidip gelirken Tuğba'ya rastlayınca çok şaşırmıştı . Onunla pek dostlukları yoktu . Arkadaşları , kişilikleri çok farklıydı . Tuğba daha çok ön planda olmaktan hoşlanır gibiydi . Çok hareketliydi . Sınıf başkan yardımcısıydı . Yoklama yapar , öğretmenlerin peşinden koşar , muavinlerle iyi geçinir , konuşur güler , insanları idare etmesini iyi bilirdi . Tuğba'nın bu aşırı güvenine , zaman zaman özenmekle birlikte , genellikle sinir olurdu Candan . Okulu kendi oyun alanı gibi görüyor , diye düşünürdü . En çok da , ortalarda dolaşmasına , koşuşturmasına , alabildiğine eğlenmesine rağmen kendi notlarına yakın notlar almasına bozulurdu . Sabırsızca kıpırdandı . Saatine baktı . Gözünü tekrar merdivenlere dikti . Dershane yavaş yavaş boşalıyordu ama Tuğba hala ortalarda yoktu . Neden ağırdan alıyor bilmem ki ? Kapanma saati gelmeden Alışveriş Gezegeni'nde olmamız gerekiyor diye ona kaç kere söyledim , diye geçirdi içinden . Tam o sırada Alper'le konuşa güle merdivenlerden inen Tuğba'yı gördü . Hiç de acelesi varmış gibi görünmüyordu . Hemen öne atılıp seslendi : Tuğba ! Buradayım . Acele etsene biraz ! Tuğba Alper'in söylediği bir şeye gülerken Candan'a el salladı . Candan sinirle kolundaki saate tekrar göz attı . Sekize yirmi vardı . Şu öğrenci kalabalığından kurtulup koşarak Alışveriş Gezegeni'ne giderlerse , sekize on kala mağazaya ulaşabilirlerdi . Hemen parfüm reyonuna çıkıp , Şule'nin o çok beğendiği parfümü satın alıp paket ettirirlerse ne ala , yok yetişemezlerse , bu akşam Şule'nin doğum gününe elleri boş gitmeleri gerekecekti . Ne diye Tuğba ile ortak hediye almaya kalkıştım bilmem ki ? diye düşündü . Fazla pahalı olmayan o siyah sweat'i alacaktı ne güzel . Aslında parfüm almak çok da iyi bir fikirdi . Şule kaç kez O kokuyu çok beğeniyorum , demişti . Bu gece , doğum gününde parfümü götürmek çok hoş olacaktı . Gel gör ki , onu satın almayı bu akşama bırakmaları büyük hataydı . Ne yapabilirdim ki ? diye söylendi kendi kendine . Dün ders çalışmam gerekiyordu . Zaten Tuğba Hanım parayı da vermemişti . Eh bugün de okul bir yandan , dershane bir yandan saat sekizi ettik işte . Gözleri tekrar Tuğba'yı aradı . Tuğba nihayet kalabalıktan sıyrılıp Candan'ın yanına ulaşmıştı . Nasıl bu kadar çabuk inebildin anlayamıyorum . Candan arkadaşını taklit ederek ; Nasıl bu kadar geç inebildin anlayamıyorum , dedi . Tuğba kendini savundu . Kalabalığı görüyorsun . Daha erken gelebilmem mümkün değildi . Hatta sen bekliyorsun diye tuvalete bile gitmedim . Elindeki kitapları ve büyükçe bir poşeti Candan'a uzatarak ; İki dakika beklesen de ben hemen gidip gelsem . Ha ne dersin ? diye sordu . Candan'ın sesi sinirliydi . Ne diyorsun sen Tuğba ? Dalga geçiyor olmalısın . Saat sekize geliyor ve biz daha hediyemizi bile alamadık . Hemen şimdi koşmaya başlarsak belki kapanmadan Alışveriş Gezegeni'ne ulaşırız . Şu parfümü alalım da ondan sonra ister tuvalete gir , istersen banyo yap . Tuğba arkadaşına ters ters baktı . Banyo yapmak da nereden çıktı şimdi ? Ne kadar anlamlı bir konuşma yaptın . Burada çene yarıştırana kadar ben gidip gelmiştim bile . Hem sonra neden illa ki Alışveriş Gezegeni'ne gidiyoruz ? Şuralardan bir mağazadan alıverelim olsun bitsin . Candan , Söylemiştim ya , Alışveriş Gezegeni'nde bu parfüm yüzde 20 daha ucuz . Sen biraz sabret . Şansımız varsa ancak yetişiriz , diyerek arkadaşının kolunu çekiştirdi . Şimdi iki genç kız , Kızılay'da kendilerine yol açmak için neredeyse kalabalığı yararak , büyük mağazaya doğru ilerlemeye çalışıyorlardı . Tuğba karşı taraftan hızla gelen bir delikanlıdan aldığı omuz darbesi üzerine sızlanarak söylendi . Mağazaya tek parça olarak ulaşırsam sevineceğim . Tabii bu arada sayende tuvalete de gidemedim . Şule'lere vaktinde yetişemezsek rezil olan sen olmayacaksın . Candan arkadaşının sözünü kesti . Şikayeti bırak Tuğba . Bak işte mağaza göründü bile . Tam o anda Tuğba inledi : Olamaz , hayır olamaz . Candan korkuyla sordu : Ne oldu Tuğba ? Yoksa sen gerçekten ? . . Tuğba asabi cevap verdi : Yok canım , saçmalama . Karşıdan gelen şu kızı görüyor musun ? Şu siyah uzun saçlı olanı . Adı Ayşe . Çok gevezedir . Beni görürse yandık . İşte o zaman Alışveriş Gezegeni'ni falan unutabilirsin . Ben yandan yavaşça kaçıyorum , diyerek Candan'ın yanından ayrılırken Tuğba diyen bir sesle irkildi . Ah Ayşe , nasılsın tatlım ? Ayşe kararlı adımlarla yaklaştı . Tuğba'ya sarılarak yanaklarından öptü . Acaba benzetiyor muyum dedim kendi kendime . Birkaç gündür seni düşünüyordum . Bizim Tuğba da görünmez oldu . İyi ki bir sınava girecek . Bizleri aramaz artık , diyordum kendi kendime . Tuğba'nın uzaklaşmasını önlemek istercesine ellerini onun omuzlarından çekmemişti . Candan Tuğba'nın kurtulmak için hiçbir hareket yapmamış olmasına bozuldu . Tuğba , acele etmezsek asla yetişemeyeceğiz . Hadi yürüsene , diyerek Tuğba'yı çekiştirdi . Sonra Ayşe'ye ; Kusura bakmayın , onu hemen götürmem gerekiyor , dedi . Şaşkınlığını üstünden atan Tuğba da Candan'a uyarak Ayşe'nin elinden sıyrılıp yürümeye başladı . Uzaklaşırken , bir yandan da Şimdi çok acelem var Ayşe , seni sonra ararım diye seslendi . Az sonra Alışveriş Gezegeni'nin önündeydiler . Kapıdan girdiklerinde , mağazada yapılan anonsu duydular : Sayın müşterilerimiz . Mağazanız Alışveriş Gezegeni saat 8'de kapanmaktadır . Lütfen alışverişlerinizi yazdırmak için kasalara gidiniz . İki arkadaş asansöre koşup altıncı katın düğmesine bastılar . Altınca katta , parfümeri reyonuyla ilgilenen hoş görünüşlü bayan çantasını almış çıkmaya hazırlanıyordu . Candan hemen öne fırladı . Telaşla konuşuyordu . Geç kaldık biliyorum , ama dershanemiz vardı . Daha önce çıkamadık . Arkadaşımıza doğum günü hediyesi almamız gerekiyor . Görevli Candan'a soğuk bir bakış fırlattı . Kapatmıştım , yarın gelin . Candan neredeyse yalvaran bir sesle ; Ne olur yardım edin , dedi . Siz fişi yazıp bana verin , o kadar . Gerisini ben hallederim . Lütfen . Tezgahtar bayan son dakikada çıkan bu işten hoşnutsuz , reyona geri döndü . Candan istediği markayı söyledi . Görevli parfümü çıkartarak fişi doldurmaya başladı . Bu markada mağazamızın yüzde 20 indirimi var , diye mırıldandı . Candan ; İşte ben de onun için özellikle buraya geldim . Ne de olsa öğrenciyiz , dedi en sevimli halini takınarak . Tuğba da tezgahtara yaklaştı ve biraz mahcup bir eda ile tuvaletin yerini sordu . Tezgahtar sesindeki sıkkın ifadeyi saklamaya gerek görmeden cevap verdi . Bir alt katta , hemen merdivenlerin yanındaki kapı . Yalnız acele edin . Mağaza kapanmak üzere . Tuğba kitaplarını ve poşetini tezgaha bıraktı . Koşarak uzaklaşırken seslendi . Merak etmeyin . Bir dakika bile sürmez . Siz daha kasaya bile gitmeden ben yetişirim . Tezgahtar yazdığı iki fişten birini Candan'a uzattı , diğerini de parfümü içine koyduğu poşete bantladı . Candan'a bakarak Bunu vezneden alırsınız , dedi , vezneye doğru yürümeye başladı . Sonra altıncı katın veznesinin kapanmış olduğunu görünce Candan'a dönerek ; Görüyorsunuz işte , vezne kapanmış , diyerek eliyle boş vezneyi gösterdi . Candan gerçek bir üzüntüyle söylendi . Eyvah ne yapacağız şimdi ? Söylemiştim ya , arkadaşımızın doğum gününe gidiyoruz . Eli boş gitmek hiç de hoş olmayacak . Tezgahtar bir an durakladı . Sonra aynı tafralı eda ile ; Beni takip edin . Aşağı kattaki ana vezneye bakalım . Orası en son kapanır , diyerek asansöre doğru yürüdü . Candan kitapları ve poşetleri toparlayarak tezgahtarı izledi . Az önce Tuğba ile Candan'ı getiren asansör hala kattaydı . Zemin kata indiler . Gerçekten de zemin kattaki vezne hala çalışıyordu . Tezgahtar hızlı adımlarla vezneye doğru ilerledi . Parfüm poşetini bıraktı . Yine aynı hızlı adımlarla çıkış kapısına yöneldi . Veznede sıra bekleyen iki müşteri vardı . Candan veznede sıraya girerken çantasını açıp cüzdanını araştırdı . Bulamadı . Bir kez daha iyice aradı . Hayır , cüzdanı çantasında yoktu . Ya Tuğba'ya vermişti , ya da yukarıda , altıncı katta , parfüm reyonunda , o telaş içinde yere düşürmüştü . Vezne kapanmadan onu bulmak zorundaydı . Tekrar asansöre koştu . Bu arada elindeki klasörlerden Tuğba'ya ait olanı düşürdü . Yere saçılan kağıtları toplarken ter basmıştı Candan'ı . Kağıtları karmakarışık tekrar klasöre tıkarak kendini asansöre attı . Acele edince hep böyle olur . Elim ayağıma dolaşıyor . Ne yapayım , kendisi düzeltsin kağıtlarını . Tuğba'yı bulabilseydim . Belki cüzdanım ondadır . Önce beşinci katın düğmesine bastı . Tuvalet beşinci kattaydı . Candan acele ettikçe sanki asansör daha da yavaşlıyordu . Asırlar sonra beşinci katta durdu . Candan dışarı fırlayarak merdivenlerin yanındaki kapıdan içeri daldı . ıçeriden su sesi geliyordu . Tuğba diye seslendi . Tamam , şimdi geliyorum , diyen Tuğba tuvaletin kapısını açarak dışarı çıktı . Rahatlamış görünüyordu . İşte bu kadar . Artık gidebiliriz . Sen parfümü aldın mı ? Candan ; Hayır alamadım . dedi . Cüzdanım sende mi ? Tuğba bir başka soruyla cevap verdi : Neden bende olsun ki ? Candan iyice panik olmuştu . Peki ama cüzdanım nerede ? Tuğba bir an düşündü . Yukarıda sanki elinde görmüşüm gibi geliyor . Hadi yukarı çıkıp bir bakalım . İki arkadaş önce asansöre yöneldiler . Asansör çekilmişti . Katta değildi . Tuğba ; Boş ver , gel merdivenlerden çıkalım , diye Candan'ı kolundan çekiştirdi . Merdivenleri ikişer ikişer çıkıp az önce durdukları reyonun tezgahına koştular . Tezgahın üstünde cüzdana benzer bir şey yoktu . Candan'ın gözleri doldu . Hay Allah'ım , nedir bu terslikler ? Cüzdanımın kaybolması olacak şey değil . Tuğba arkadaşını teselli etmek istedi . Üzülme Candan , buluruz . Nasıl olsa buralarda bir yerdedir . Hadi yerlere bakalım . Bir süre yerleri araştırdılar . Candan'ın gözyaşları artık yanaklarından süzülüyordu . Bulamayız . Kayboldu gitti . Hem bulsak bile vezne kapanmıştır artık . Söylediği sözün anlamını o an kavrayarak durakladı . Gözleri fal taşı gibi açıldı . Korkuyla Tuğba'ya baktı . Vezne kapandıysa mağaza da neredeyse kapanır . Farkında mısın , ışıklar da azaldı sanki . Cüzdanı falan boş ver , koş Tuğba koş . Mağaza kapanmadan aşağı inmeliyiz . Candan ve Tuğba önce asansöre koşup çağırma düğmesine bastılar . Ama Candan bekleyerek vakit harcamak istemiyordu . Hadi gel merdivenlerden inelim . Daha çabuk ineriz gibi geliyor bana , diyerek arkadaşını çekiştirdi . İki arkadaş merdivenleri koşarak inmeye başladılar . Candan heyecandan tizleşmiş bir sesle , ağlamakla inlemek arasında bir tonda durmadan söyleniyordu : Ne olur kapanmış olmasın . Ne olur kapanmış olmasın . Zemin kata geldiklerinde ikisi de soluk soluğaydı . Merdivenin son basamaklarında durakladılar . Tatsız gerçek gün gibi ortadaydı . Mağaza bomboştu ve kapılar kapalıydı . İki genç kız korkuyla bakıştılar . Tuğba ; Yok canım olur mu hiç ? Kocaman mağaza burası . Hiç içerileri kontrol etmeden kapatırlar mı ? En azından bir bekçi falan olmalı . Sonra sesini yükselterek bağırdı . Hey , kimse yok mu ? Bir süre sessizce çevreyi dinleyerek gelecek cevabı beklediler . Candan ; Kaldık içeride , dedi yavaşça . Tuğba ; Hadi canım sen de , olacak şey mi ? Saçmalama Candan , dedi . Bu o kadar basit bir şey değil . Bir kez daha seslendi . Biz içeride kaldık . Cevap verin . Kimse yok mu ? Hiçbir cevap gelmedi . Candan yavaşça merdivene çöktü . Başını elleri arasına alıp hıçkırmaya başladı . Tuğba çok şaşkındı . Tanrım inanamıyorum . Koskoca mağazada kapalı kaldık . Bu gerçek değil . Bu gerçek olamaz . Sonra da sessiz sessiz ağlayan arkadaşına bakarak ; Sen de ağlamayı keser misin artık ? İyi düşünmeliyiz . Mutlaka yapılacak bir şey vardır , dedi . Candan gözyaşlarını silerek başını Tuğba'ya doğru kaldırdı . Sonra da Tuğba'nın arkasındaki kapıya baktı . Neden olmasın ? diyerek ümitle ayağa kalktı ve kalan merdivenleri koşarak indi . Belki kapıları kapatmamışlardır . Tuğba kapıya doğru gitmekte olan arkadaşına seslendi . Tabii , koskoca on üç katlı Alışveriş Gezegeni mağazasının kapılarını kilitlemezler ki gece halk gelip yağmalasın ! Üzüntüden saçmalamaya başladın . Ama dur . Böyle büyük mağazalarda alarm olur , diyerek Candan'ın peşinden koştu . Kapıyı açmaya çalıştılar . Zorladılar . Bir süre sonra Candan şaşkın şaşkın arkadaşına baktı : Ben hiçbir şey duymuyorum . Alarm çalışmadı mı ? Anlamıyorum , çalışmadı galiba . Çalışsaydı duyardık . Candan yeni bir ümitle konuştu . Belki hırsızlar paniklemesinler diye alarm sesi duyulmuyordur . Yani sadece karakolda alarm çalıyordur . Ne dersin ? Tuğba ; Bu parlak fikirlerin beni deli ediyor , dedi . Bunları üretmek için özel çaba mı harcıyorsun ? Neden hırsızları korkutmak istemesinler ki ? Şunu kabul et ! Bu mağazada alarm sistemi falan yok . Candan bozulmuştu . Şu durumda bile benimle uğraşıyorsun Tuğba . Ben sadece bir şeyler ümit etmek istiyorum . Hem madem fikirlerimi beğenmiyorsun , neden sen şu müthiş zekanı kullanıp buradan çıkmanın bir yolunu bulmuyorsun ? Zekamın müthiş olduğunu sanmıyorum . Ama haklısın , özür dilerim . Seni kırmak istemedim . En iyisi panikten kurtulup buradan çıkmak için neler yapabileceğimizi düşünelim . Gözleriyle çevreyi araştıran Candan , kasanın bulunduğu kısımda bir tabure görünce tekrar ümitlendi . Bak ne diyeceğim ? Şu tabureyle vitrin camlarını kıramaz mıyız acaba ? Tuğba etrafına bakınarak ; Hangi camları ? diye sordu . Vitrinde teşhir edilen malların arkasını çelik duvarlarla kapatmışlar . Vitrin falan görünmüyor . İki genç kız mağazanın camlarının arkasını çepeçevre saran çelik perdeye ümitsizce baktılar . Sonra Candan ; Ama vitrini hazırlamak için birileri bir yerden oraya giriyor olmalı , değil mi ? diye sordu inatla . Kızlar tezgahların arkasına geçerek , çelik duvarın üzerinde , vitrine açılan bir giriş , bir kapı aradılar . Gerçekten bir kapı buldular . Ama o da kilitliydi . Candan hırsla bağırdı : Lanet olsun ! Adamlar hem içeri girilmemesi , hem de dışarı çıkılmaması için önlem almışlar ! Tuğba ; Haklılar da , dedi . Düşünsene , şimdi biz hırsız olsaydık her şeyi toplar , elimizi kolumuzu sallayarak çıkardık dışarı . Bence , alarmın çalışmamasına rağmen mağazanın güvenliği mükemmel . Ben de çılgına dönmüştüm . Ama görüyorsun işte , insan panikleyince doğru düşünemiyor . Oysa şimdi geceyi burada geçirmek düşüncesi o kadar üzmüyor beni . Sabah erkenden , insanlar mağazayı açmaya geldiğinde tuvalete saklanalım diyorum . Sonra da ilk müşterilere karışıp , mağazadan çıkalım . Ne dersin ? Zaten yapacak başka bir şey de kalmadı . Evet , dedi Candan . Haklısın , başka seçeneğimiz kalmadı . Durumumuzu kabullenelim . Tuğba konuşmaya devam etti : İçinde bulunduğunuz durum çekilmez geliyorsa , olaylara bir de başka açıdan bakmayı deneyin , diye bir söz okumuştum . Bu biraz önce , bardak almak için mutfak katına çıkarken aklıma geldi . Düşünsene , kaç kişi bir süper mağazada tüm gece boyunca kilitli kalmıştır ? Candan tam olarak anlayamamıştı : Yani ne demek istiyorsun ? Tuğba neşeyle anlatmaya devam etti : Şu ana dek mağazada kilitli kaldığımız için hep kızdık , sinirlendik , ümitsizliğe kapılıp geceyi burada geçirme fikrinden korktuk . Ama bir de şöyle düşünelim : Bu işi biz planlamadık . Madem ki buradayız , madem ki on üç katlı Alışveriş Gezegeni bizim hizmetimizde , keyfini çıkartalım diyorum . Ne dersin ? Candan ; Ne diyeyim , çıkarabilirsek , çıkartalım , dedi . Tuğba elindeki meyve suyu bardağını kaldırıp Candan'ın bardağına vurarak ; Öyleyse anlaştık , dedi . Bu gecenin şerefine . İki kız bir süre kendilerini yemeğe verdiler . Candan az sonra konuşmaya başladı : Biliyor musun Tuğba , senin bu kayıtsız , güçlü ve neşeli tavırların beni çok rahatlatıyor . Aslında ben telaşlı ve çabuk panikleyen bir tipim . Tuğba ; Bilmez miyim ? dedi imalı bir ses tonuyla . Ama sen de . . . diye başladı Candan . Tuğba şakacı ama kati bir ses tonuyla arkadaşını susturdu : Ne , ne , ne ? Herhalde beni utandırmayacaksın ! Söz vermiştin dalga geçmeyeceğine . Ne yapalım , bir an boş bulunup bağırdım . Hem sonra farelerden herkes ürker . Bir şey demedik canım . Kızma hemen , dedi Candan . Sonra da konuyu değiştirdi : Bir ara şu benim cüzdanı da arasak diyorum . Tuğba ; Doğru ya , dedi . Bir de kayıp cüzdan vardı . Başımıza bütün bu dertleri açan şu cüzdan . Ben şimdilik doydum . Sen de doyduysan gidip arayalım . Onu bulalım ve intikamımızı alalım . Kalan böreklerle keki kutularına koyarak kaldırdılar . Asansöre doğru yürürlerken , Candan mırıldandı : Zaten parfüm katından başka bakacağımız bir yer yok . Orada yoksa , yolda ya da dershanede kaybettim demektir . Tuğba ; Sıkma canını , dedi . Biz arayalım da bulamazsak ne yapalım . Canım sağ olsun , dersin . Asansöre binip altıncı kata çıktılar . Doğruca satın almak istedikleri parfümün bulunduğu reyona gidip aramaya başladılar ? Görünürde cüzdana benzer bir şey yoktu . Candan hatırlamaya çalışıyordu : Dershaneden çıkarken yanımda olduğunu biliyorum . Kalemlerimi çantama koyarken onu gördüğümden eminim . Sonra da çantamı hiç açmadım . Yani sokaklarda düşürmüş olamam . Tezgahtar fişi yazarken , çantamı açıp cüzdanımı elime aldığımı hatırlıyorum hayal meyal . Tuğba heyecanla bağırdı : Hey , şuraya bak ! Şu bela parfüm bize nasıl da alayla göz kırpıyor . Sahi bizim aldığımız şişe nerede ? Candan ; Aşağıda , dedi . Buradaki vezne kapanınca tezgahtar onu aşağıdaki ana vezneye götürdü . En son ana vezne kapanırmış da . Tuğba ; Bu gecenin ikinci sorumlusu da bu parfüm . Onu aşağıdan almayı unutmayalım . Şimdi deneme şişesinden bir güzel sürüneceğim , dedi . Tezgahın iç kısmına girdi . Rafa uzanıp deneme şişesini aldı . Ayağına değen şeye bakmak için eğilince Candan'ın cüzdanını gördü . Hey , işte cüzdan . Galiba sen onu tezgahın üstüne koymuşsun . O da bu tarafa düşmüş . Şu işe bak . Bulduk işte . Elindeki cüzdanı Candan'a uzattı . Sonra öbür elindeki parfüm şişesini hatırlayıp ; Sen de ister misin ? diye sordu . Cevabı beklemeden şişenin spreyine bastırdı . Candan Tamam , yeter diyene kadar da sıkmayı sürdürdü . Kendine de sıkarak şişeyi yerine bıraktı . Gülerek Candan'a baktı : Görüyorsun işte , işler yavaş yavaş yoluna giriyor . Cüzdanı da bulduk . Şimdi alt kata inip parfümümüzü alalım . Sonra da yan gelip kanepelere uzanırız . Düşünsene bu gerçek bir pijama partisine benzeyecek . İki arkadaş tekrar asansöre bindiler . Giriş katına indiklerinde Tuğba , üzerinde paket yazan tezgaha koştu . Raflarda birkaç tane alınmamış paket vardı . Birkaç poşeti eliyle yokladıktan sonra parfümün poşetini buldu . Elindeki poşeti kaldırıp arkadaşına gülümsedi . Sonra tekrar asansöre binip üçüncü katın düğmesine bastılar . Cüzdan bulunmuş , satın aldıkları parfüm güvenceye alınmış , karınları doymuş ve aralarındaki kişilik farkından doğan anlaşmazlıklar da en aza indirilmişti . Durumu kabullenmenin verdiği rahatlıkla daha huzurlu görünüyorlardı . Candan o güne dek pek yakın olmadığı Tuğba'yı tanıdıkça , ondan hoşlanıyor , onu dostu olarak görüyor , ona ayak uydurmaya çalışıyordu . Tuğba ise güvenli kişiliği , kendi içinde mantıklı düşünceler zinciri ile , durumu kabullenip Şu andan keyif alma dünya görüşü ile çoktan eğlenmeye başlamıştı bile . Muzip muzip Candan'a bakarak ; Eee , şimdi ne yapıyoruz ? diye sordu . Candan'ın bir önerisi vardı : Bak ne diyeceğim . Hiçbir zaman dükkanları gezecek kadar çok vaktimiz olmuyor . Ne dersin , şu kocaman mağazayı alıcı gözüyle bir gezelim . Özellikle elbise katını . Tuğba bu fikri çok tutmuştu : Harika , derim . Bizi adım adım takip eden bir tezgahtar olmadan , rahatça gezebiliriz . Tekrar onuncu kata çıktılar . Burası ev aksesuarları katıydı . Çok görkemli ve pahalı biblolara hayran oldular . Ucuz ama ilginç tasarımları fark ettikçe , Ne kadar hoş , ya da Hiç de pahalı değil diyerek birbirlerine gösterdiler . Beyaz eşya katında fazla oyalanmadılar . Sadece ileride , kendi evleri olduğunda kullanmak üzere buzdolabı , fırın , çamaşır makinesi seçtiler . Perde ve mutfak katlarına girmediler bile . Ayakkabı katına şöyle bir bakıp , parfümeri katına da girmeden geçtiler . En çok ilgilerini çeken kat , bayan dış giyim oldu . Geniş salona girdiklerinde , seçeneklerin bolluğu başlarını döndürdü . Bir tarafta blucinler , bir tarafta ceket , palto ve kabanlar , pardösüler , bir bölümde elbiseler asılıydı . Bir başka bölüm ise gece elbiseleri ve abiye giysilere ayrılmıştı . Her taraf giysi doluydu . İki genç kız birbirlerinden fazla uzaklaşmadan askıları gözden geçirmeye başladılar . Tuğba seslendi : Ben birkaçını denemek istiyorum . Elbise prova etmek için bundan iyi , bundan bol zaman bulamayız . Üstelik başımızda Hangisi oluyor hamfendi diyen hiç kimse de yok . Az sonra , ikisinin de kolu denemek için ayırdıkları giysilerle doluydu . En çok gece elbiseleri reyonunda oyalanmışlardı . Tuğba ; Benden bu kadar , işin bittiyse gidelim artık , dedi . İşim bitti bitmesine de nereye gidiyoruz ? Bunları prova etmeyecek miyiz ? Diyorum ki bir alt kata inelim . Acele etmeden , rahat rahat giyinip soyunuruz . Orada ayna da var , koltuk da , hatta müzik bile var . İşimiz bitince giysileri tekrar yukarı taşırız . Ne dersin ? Candan ; Peki ama nerede giyinip soyunacağız ? diye sordu . Tuğba ; Canım koca koca mobilyalar ne güne duruyor ? Arkalarına geçip soyunuruz , dedi . Mobilya katına ulaştıklarında , kollarındaki giysileri boş koltuklardan birinin üzerine bıraktılar . Üçüncü katı evleri gibi görmeye başlamışlardı . Birbirlerine bakıp gülümsediler . Tuğba sordu : Sonunda rahatımıza bakabileceğiz . Ben önce kendime bir bardak meyve suyu alacağım . Sen de ister misin ? Termos ve bardakları koydukları tezgaha doğru yürüdü . Candan'ın olumlu yanıtı üzerine ona da bir bardak portakal suyu doldurup uzattı . Aldığı hazzı belirtmek istercesine dilini damağında şaklatarak Hımm dedi keyifle . Hala soğuk . Bana iyi geldi . Ne yapalım , suyumuz yok . Susadıkça bunu içeceğiz . Acıkınca pasta , susayınca meyve suyu . Şimdi söyle bakalım önce kim mankenlik yapacak ? Candan getirdiği giysilerden birini eline alarak ; Ben yapayım , dedi . Çevresine bir göz atıp giyinip soyunmak için uygun bir yer araştırdı . Büyükçe bir dolabın arkasına geçerek gözden kayboldu . Tuğba bu arada koltuklardan birine rahatça oturup saatine baktı : Şu işe bak , saat on buçuk olmuş . Vay canına , ne çabuk geçmiş vakit ! Hala dolabın arkasından çıkmamış olan Candan söze karıştı : Sana öyle gelebilir ama bana yüzyıllardır buradaymışız gibi geliyor . Sanki , sanki ne bileyim hep burada yaşamışız gibi . . . Yani burda doğmuşuz , dışarıda hiç hayatımız yokmuş gibi . Tuğba arkadaşının sözleri üzerine güldü . Daha neler ? Ne tuhaf kızsın sen , dedi . Giydiği giysi ile dolabın arkasından çıkan arkadaşına bakıp ; Hımmm diye mırıldandı . Hiç de fena olmamış . Aynanın karşısına geçip çeşitli pozlar vererek kendine bakan Candan ; Yok dedi . Hiç yakışmadı . Annemin elbisesini giymiş gibiyim . Bunu çıkartıyorum . Tuğba yorum yapmayınca Candan , seçtiği giysilerden bir başkasını alarak tekrar dolabın arkasında kayboldu . Az sonra yeni giysisiyle ortaya çıktı . Elbise çok güzeldi . Siyah ipek ile lame kumaşın birlikte kullanıldığı uzun bir gece elbisesiydi . Tek omuzdaki drapeli kalınca bir askı genişleyerek vücudu sarıyordu . Candan tekrar aynanın karşısına geçti . Üzgün bir tavırla arkadaşına döndü . Gözleri soru doluydu : Neden olmuyor anlamıyorum ? Bu canım elbise bile güzel durmuyor üstümde . Tuğba ; Daha çok gençsin , dedi . Bu giysi bizlerden daha büyükler için hazırlanmış . Yani anlayacağın şu çocuksu ifadenle ve duruşunla bu gösterişli giysi uyumsuz oldu . Bence tek sorun bu . Candan bu açıklamadan tatmin olmamıştı : Neden öyle diyorsun ? Bizim yaşımızda pek çok manken var . Hatta bir tanesi bizlerden bile küçük . Manken yarışmasını kazandığında on altı yaşındaydı . Mesela bu giysiyi ona giydirsen müthiş olur . Tuğba arkadaşının rastgele taranmış omuz hizasındaki açık kumral saçlarına , makyajsız yüzüne bakarak gülümsedi : Geçen gün gazetede ne okudum biliyor musun ? Ya sana uyan giysiyi seç , ya da giysinle uyumlu ol gibi bir şey . Yani kısaca , Ya onu kendine uydur , ya da sen ona uy diyorlardı . Şimdi bu giysiyi sana uyduramayız . O halde ikinci şıkkı deneyelim , bekle beni , diyerek yerinden fırladı . Candan , kalakaldı . Önce bir an düşündü . Sonra hemen üstündeki giysiyi çıkarttı , kendi pantolon ve kazağını giyip kanepeye oturdu . Gözlerini kapıya dikerek , meyve suyunu yudumlamaya başladı . Oldukça tedirgin görünüyordu . Ne gece diye düşündü . Tıpkı romanlardaki gibi . Ya da insanların hayatta bir kez başına gelen o olağanüstü gecelerden . Tuğba'yı yakından tanıdığım için seviniyorum . Aslında çok iyi kızmış . Oysa ben onu çok farklı tanırdım . Ukala , kendini beğenmiş , biraz da palavracı . Nereye gitti acaba ? Çabuk gelse bari . Bu koca binada yapayalnız olduğunu bilmek ürkütüyor insanı . Bu bir korku filmi olsa , şu anda birisi elinde bıçakla arkamdan yaklaşıyor olurdu . Seri bir şekilde arkasına döndü . Arkasında kimseler yoktu . Seslice güldü : İyice saçmalıyorum , diyerek kocaman bir yudum meyve suyu aldı . Ne anlamı vardı şimdi Tuğba'nın beni yalnız bırakmasının ? Hiçbir şey söylemeden nereye gitti ? Korktuğumu bile bile beni burada böylece bırakıp nereye gidebilir ? Yoksa bütün bunları o mu planladı ? İlk geldiğimizde tuvalete gidiyorum diye ortalardan kaybolmasaydı , bu gece burada kapalı kalmazdık . İşte ayak sesleri . Kim geliyor acaba ? Ayağa fırladı . Telaşla etrafına baktı . Sonra da girişin hemen yanındaki büyükçe bir dolabın arkasına saklandı . Az sonra Tuğba göründü . Elinde büyükçe bir poşet vardı . Seslendi : Geldim işte ! Salonda Candan'ı göremeyince bir daha seslendi : Candan , neredesin ? Yine cevap alamadı . Kendi kendine söylendi : Nereye gidebilir ki bu kız ? Çok korktuğunu söylüyordu . Keşke yalnız bırakmasaydım . Elindeki poşeti en yakın sehpanın üzerine bırakarak tekrar merdivenlere yöneldi . Ayak sesleri uzaklaşınca Candan yavaşça saklandığı yerden çıkıp poşete yaklaştı . Poşeti aralayıp baktı : Hay Allah , bunlar makyaj malzemeleri , diye söylendi seslice . Girişe yaklaşıp merdivenlere doğru seslendi : Tuğba , Tuğba , neredesin ? Pek de uzak olmayan bir yerlerden Tuğba'nın sesi geldi . Sen neredesin ? Candan tekrar bağırdı : Üçüncü kattayım . Az sonra Tuğba girişte belirdi . Heyecandan , ya da merdivenleri hızla çıkmaktan , yüzü iyice kızarmıştı . Neredesin yahu ? Az önce baktım buraya , yoktun . Candan mırıldandı : Ha evet , sana bakmaya çıkmıştım . Merak ettim de . Tuğba bu konunun üstünde pek durmadı . Bak neler getirdim . Tipimizi biraz değiştirsek nasıl olur dersin ? Bunu hep denemek istemişimdir . Ama evde ne vakit var ne de bu kadar malzeme . Candan terüddüt ediyordu . Bu yaptığımız doğru olur mu ? Tuğba ; Neden olmasın ? dedi . Bunların hepsi deneme malzemesi . Zaten bunun için oraya konmuşlar . Merak etme hiçbir sakıncası yok . Getirdiği poşeti sehpanın üstüne boşaltıp , arkadaşına uzun uzun baktı : Hadi otur . Şu abajurun altındaki koltuğa otursan iyi olur . Biliyorsun ışık konusu önemli . Bakalım Kül Kedisi'nden bir Sinderella yaratabilecek miyim ? Aslında ben şimdiye kadar kimseye makyaj yapmadım . Zaten kendime de pek makyaj yapmam biliyorsun . Deneyip göreceğiz . İşe başladı . Önce Candan'ın kirpiklerini boyadı . Gözkapaklarına mavi ve gümüş rengi bir far sürdü . Sonra da yanakları hafif bir allıkla renklendirdi . En çok da ruj seçiminde oyalandı . Doğal olması için açık pembe bir renkte karar kılıp makyajı tamamladı . Candan'ın karşısına geçip eserini alıcı gözüyle süzdü . Hımm , pek fena olmadı . Şimdi sıra saçlarda . Ama önce elbiseyi giy ki saçların bozulmasın . Candan ; Kendimi aynada görmek istiyorum , dediyse de Tuğba engel oldu : Hayır önce giysiyi giy . Saçların henüz taranmadı bile . Candan kolunda biraz önce çıkarttığı giysiyle bir kez daha dolabın arkasına geçti . Az sonra dolabın arkasından çıktığında , Tuğba Candan'ı eski koltuğuna oturttu . Saç fırçasını eline alıp , önce iyice bir fırçaladı . Sonra şekil vermeye çalıştı ama beceremedi . Sonunda sımsıkı bir balerin topuzu ile ensesinde topladı . Neyse ki bu model Candan'ın yüzüne çok yakışmıştı . Elmacık kemikleri belirginleşmiş , gözlerinin güzelliği ortaya çıkmıştı . Tuğba tekrar karşısına geçerek Candan'ı inceledi . Hımm , dedi bilgiç bir tavırla . Eline siyah bir göz kalemi alıp gözkapaklarına ince bir çizgi çekip parmağı ile dağıttı . Sonra kendi kendine söylendi : Böyle daha iyi oldu . Gözlerine bir derinlik verdik . Ardından , ellerini poşete daldırıp çıkarttığı iri sallantılı küpeleri Candan'ın kulağına taktı . Tamam , şimdi bak bakalım aynaya , diyerek Candan'ı aynaya doğru itekledi . Aynadaki görüntüsünü görünce sesindeki şaşkınlığı gizleyemeyen Candan hayretle bağırdı : Hey , ne yaptın bana . Bu ben miyim ? Tuğba , biraz da gururlanarak ; İyi olmuş değil mi ? diye sordu . İyi de laf mı Tuğba . Benden bile harikalar yarattın . Bu işi nereden öğrendin ? Ne demek benden bile ? Sen aslında çok güzel bir kızsın . Üstelik ben pek bir şey yapmadım . 1 Gözlerini zorlukla açtı . Öyle yorgundu ki gözkapakları sanki bin kat ağırlaşmıştı . Yine de direndi . Araladığı gözlerinden dünyaya tutunmak istedi . Ne gördüğünün bilincinde değildi . Dışarı çıkmak için büyük bir çaba gösteren bakışlarının , yakaladığı da neydi ? Baktı : Önünde adeta pamukçuklar yağıyordu . Bir süre iri beyaz lekelerin ağır ağır inişini izledi . Kolundaki kaslardan biri kıpırdadı , dizleri titredi . Bir gövdenin içindeydi . Pamukçuklar seyreldikçe , ellerini ayaklarını fark etti . Bu yere uzanmış bacaklar , iki yana açılmış kollar onun muydu ? İnanamadı . Beyaz lekeler siliniyor , bilinci yavaş yavaş açılıyordu . Yaşıyorum . Ben yaşıyorum . Yeniden . Ben benim . Fakat ben kimim ? Bilmiyorum . Kendimi burda buldum . Peki nerdeyim ben ? diye kendi kendine sordu . Başının içinden , çok derinlerde bir yerden bir tınıltı geliyordu . Gözlerini kapatıp sesi dinledi . Giderek incelen ses onu aldı dipsiz bir kuyuya attı . İçinden bir şeyler koparak düştü . Sağı solu karanlık ve ıslaktı . Kör kuyunun meçhul yaş duvarlarına saldırdı . Tırnaklarıyla yaşlı taşların yosunlarını söktü . Yumruklarını sıktı . Derin bir soluk aldı ve kör kuyudan dışarı çıktı . Gözlerini açtı . Tamam aynen böyleydi : Kim olduğunu ve nerde bulunduğunu bilmiyordu . Pamukçuk yağmuru nerdeyse diniyordu . Görüntü yavaş yavaş belirginleşiyordu . Kim bu lan ? dedi kara bıyıklı bir adam . Görüntü tamamen netleşti . Karşısında bir değil üç adam duruyordu . Üçünün de kara bıyıkları vardı . Kısa boylu ve çelimsizdiler . Bıyıklarının bittiği yerden başlayan birkaç günlük sakalları , günlerdir taranmamışa benzeyen yağlı saçlarıyla birleşmişti . Hepsi birbirinin aynıydı sanki . Bakışları kalın bıyıklara takıldı . Bu bıyıklar da neyin nesi ? Nerdeyim ben ? diye dehşete düştü . Kim bu lan ? diye yineledi adamlardan biri . Ellerini beline atmış sırıtarak bakıyordu . Kim bu lan ? kulaklarında defalarca yankılandı . O bıyıklı ses yankılandıkça büyüdü , beyninin bütün kıvrımlarını doldurdu . Varlığının gerçekliği sanki bu deyişten ibaretti . Her şey bu kadar basit ve yalındı . Bu kadar . . . Kim olduğunu düşündü . Burada ne arıyordu ? Yanıtını bulamadı . Gözlerini sıktı . Her şey burada . Her şey bu kadar . Ama hiçbir şey yok . Aman tanrım ! Dehşeti arttı . Bu defa kendine baktı : Parlak gri pantolon ve aynı renk bir kazak vardı üstünde . Bir ağacın altına oturur durumda uzanmıştı . Yumuşacık siyah çizmeleri dizinin altına kadar geliyordu . Belinde , üzerinde ince uzun tüp şeklinde bir araç takılı olan kalın bir kemer vardı . Gözleri araca takıldı bu kez . Onu bir yerden anımsıyordu . Yaşasın , kendine ait bir şeyi yakaladığı için çok sevindi . Oraya var gücüyle tutunacaktı . Bilincini kaplayan sisi dağıtmanın bir yolunu bulmuştu belki de . . . Tüm bedenine egemen olduğunu hissetmek için ayaklarını kendine doğru çekti . Parmaklarını oynattı . Sonra kemerini kavradı . Kendi varlığına sıkı sıkı sarıldı . Hava kararmaya başlamıştı . Çevrede ağaçlardan başka bir şey yoktu . Top top çalılar , kimi cılız kimi yaprak dolu ağaçlar . Adını bilemediği zaten ne olduğu seçilemeyen bir yığın ağaçla kuşatılmıştı . Koyu renkli yapraklar , dallar yükseliyor , bakışlarının yittiği yerde karanlığa karışıyordu . Nerde o cıvıl cıvıl orman , ağaçlarda ötüşen kuşlar ? Bunların hiçbirinden eser yoktu . Karanlık elele tutuşmuş , çevresinde yarılmaz bir hale oluşturmuş , dönüyor da dönüyor . . . Ne oluyor bana ? Başım dönüyor . Bir zindandayım galiba . Ağaçların kalleş , karanlığın bu denli korkunç olduğunu bilmezdim . Karşısına dikilen kara bıyıklı adamlar , hala sırıtarak ona bakıyorlardı . Karanlık onların bıyıklarını da niyetlerini de karartıyordu sanki . Ne değişik bir karı bu dedi adamlardan biraz geride duranı . Öbürü Rus karısı herhal diye onu tamamladı . Elini beline atmış olan , Neyse ne , boş verin . Nefis bir parça bu . Her zaman böylesi denk düşmez , dedi . Gözleri zafer edasıyla parlıyordu . Sesindeki kararlılık ve kendine güvenden onun elebaşı olduğunu çıkarmak zor değildi . Evet , gavur bu . Dil de bilmez . Eh , işimiz pek zor sayılmaz diye onu cesaretlendirdi arkada duran . Dil de bilmez . Kalın bıyıklı adamların dilini anlamıyordu . Ama kendi hakkında konuştukları besbelliydi . Demek yabancı bir yerdeydi . Kendinden başka kimsesi yoktu . Bu yüzden kendine daha da sıkı sarılmalıydı . Şimdi , yalnızlığın gerçek bir güç yumağına dönüştüğü andı . Adamlara baktı . Tehditkar duruşları ve sırıtışları , niyetlerinin iyi olmadığını açıkça gösteriyordu . Onları tepeden tırnağa süzdü . Bakışları buz kristalleri kadar keskindi ; adamların sırnaşık görüntüsü kristalin içinde kırılıyor , çarpılıyor , bölünüp çoğalıyordu . Önde duran elebaşı ona doğru bir adım ilerledi . Kırıtarak konuştu . Ağzı iyice yayılmıştı . Affedersiniz güzel bayan , buralarda ne arıyorsunuz ? Yoksa yolunuzu mu kaybettiniz ? Öyleyse size yardımcı olalım . Üçü de gülüştü . Elebaşı devam etti : Sizin gibi cici hanımlar için buraları tekin yer değildir ha , bak bizden söylemesi . Bir ağaçlara , bir adamlara baktı . Sanki ağaçlar da adamlarla beraber ona karşıydı . Binlerce göz ona bakıyordu . Hava daha mı kararmıştı ne , adamların suratları gibi . Gözlerinin önünde kara gölgeler , belleğinde gölgeler . Kaderi kendine pusu kurmuş , sinsi sinsi bileniyor . Varsın olsun . Ayağa kalktı . Dimdik duruyordu . Yumruklarını sıktı . Bedeni artık onun emrindeydi . Güç diye buna denirdi . Derin soluğuyla genişleyen göğsünü kendine güven doldurdu . Kulaklarında ıslık ıslığa tehditler . Gözlerinde öfkenin alevleri . Sabırsız alevler adamlara kadar uzanıyor . Ama adamlar onun keskin bakışlarındaki gücü görememiş gibiydi . Öf , karıya bak karıya . Amma da uzun bir karıymış , dedi biri . Öbürü Gavur karıları böyle olur diye bilmişçesine yanıtladı . Elebaşı Sana yardımcı olalım güzelim diyerek bir adım daha attı ona doğru . Eylem anının geldiğine kanaat getiren diğer ikisi de ona katıldı . Hesapta bu yoktu diye düşündü . Nerede olduğunu bilmiyordu ama burada , bu adamların karşısında olmamalıydı . Bu anın kendisi büyük bir yanlışlıktı . Evet tıpkı öyle ; yanlış bir andı . Yine de hiç kıpırdamadan onların gelişlerini izledi . Elebaşı olan kolunu tuttu . Hadi güzelim , gel biraz eğlenelim . O ne sırıtış , karanlığı yırtıp apaçık ortaya çıktı . Adama tiksintiyle baktı . Bakışları daha da keskinleşmişti ama adamın aldırdığı yoktu . İri parmaklar koluna yapışmıştı . Koluyla adamı itti . Adam gülmeye başladı : Korkma yavrum , bizden sana zarar gelmez , hah ha . Seni itlerden koruruz . Etraf it kopuk dolu . Gel , şöyle güzel güzel eğlenelim diyerek tekrar kolunu tuttu . O an adamın parıldayan gözleriyle karşılaştı . Orada bir zafer ışıltısı vardı . Kendinin ancak omzuna gelebilen bu üç çelimsiz adamın cesaret ve fatih edalarına şaşırdı . Nasıl da kendilerine güveniyorlardı . Bu güvenin sınırlarını biraz daha ilerletmelerine izin verircesine duraksadı , bir şey yapmadı . Adam sarılmaya kalkışınca harekete geçme anının geldiğine karar verdi . Artık bu kadarına izin veremezdi . Çok sert bir hareketle yılışan gövdeyi itti . Adam hemen o anda yere yıkıldı . Neye uğradığını şaşırmıştı . Bir kadından bu kuvveti hiç beklemiyordu . Fakat kendini toparlaması uzun sürmedi . Sırıtmasını sürdürerek , Vay , vay . . . Çetin cevizmiş bu . . . dedi . Yerinden kalktı . Kadının karşı gelmesi onu çok kızdırmıştı . Nasıl olabilirdi bu ? Biz senin gibileri çok gördük güzelim . Bu nazlar bize vız gelir . Sesi dudaklarının arasından bıçak gibi çıktı . Aslında kızgınlığı onu daha da isteklendirmişti . Biraz mücadeleli olacaktı ama nasılsa kanacaklarından emindi . Hadi arkadaşlar dedi eğlence başlıyor . Adamın gözleri nerdeyse yerinden oynamıştı . Ateş gibi yanıyordu . Tıpkı içi gibi . Kıpkırmızı kesilen dudakları bıyıklarının altından aralandı : Sen istedin güzelim . Bizden günah gitti . Sana iyilikle sorduk . Madem iyilikten anlamıyorsun , hah ha . . . Bu sözler içindeki ateşi körükledi . Soluğu hızlandı . Kadın yerinden ok gibi fırladı . Elebaşı olanın tam suratına sert bir yumruk attı . Adam bunu hiç beklemiyordu ; yüzü kana bulandı . Yere külçe gibi düştü . Burnundan kan fışkırıyordu . Daha öbürleri ne olduğunu anlamadan , ikincisine bir tekme indirdi . Sivri çizmesi adeta adamın böğrünü deldi . Adam iki büklüm yere yığıldı . Çığlık atacak sesi bile çıkmadı . Ama üçüncüsü atik davranmıştı . Onu arkadan kıskıvrak yakaladı . Fakat o sağlam cüssesiyle arkasına yapışan adamı sağa sola salladı . İkisi birden yere düştüler . Adam altta kalmıştı . Tüm gücüyle adamın gövdesini yere bastırdı . Adam eziliyor , yerinden kıpırdayamıyordu . Dirseğiyle böğrüne vurunca adam korkunç bir çığlık attı . Onu yerde bırakıp doğruldu . Öbür adam tekrar saldırıya geçince , olduğu yerde dönüp bir tekme savurdu . Yaman karıymış bu dedi kanlar içindeki elebaşı . Delirmiş gibi kadının üstüne geldi . Kadın bu bilinçsiz saldırıyı bir yumrukta dağıtıverdi . Adam gözlerini kapatmış bağırıyordu . Ağlıyor muydu bilemedi , çok acı çektiği belliydi . İyice hırslanmıştı . Kanı damarlarında çılgınca akıyordu . Varlığına el atan bu düşmanları acımasızca yok etmek istiyordu . Bu denli keskin duyguları daha önce yaşamış mıydı ? Bilemiyordu . Kendine şaştı . Bu denli güçlü olduğunu unutmuştu sanki . Parmakları acıyordu . Avcunu açtı . Parmak aralarından adamın kanı sızıyordu . Tiksindi . Ellerini pantolonuna sürterek sildi . Adamlar yeniden ayaktaydı . Eli içgüdüyle beline gitti . İnce uzun tüp şeklindeki aracını kemerinden çıkardı . Bunu öyle çabuk ve doğallıkla yaptı ki adamlar hiçbir şey görmediler . Aracını adamlardan birine doğru tuttu . Araçtan çıkan mavi bir ışık hüzmesi karanlığı yararak adama çarptı . O an adam acı bir çığlık atarak yerde kıvranmaya başladı . Hemen yana dönerek aracını öbürüne yöneltti . Bu kez mavi ışınlar adamın yüzünü kavurdu geçti . Bir çığlık daha yükseldi : Yandım anam ! Üçüncüsü olup bitenleri ağzı bir karış açık seyrediyordu . Sıranın kendisine geleceğini anlayınca arkasına bakmadan kaçmaya başladı . Kalbi hızlı hızlı çarpıyordu . Kaçan adamın karanlıkta yitişine baktı sadece . Bu kadar yeterdi . Kulakları zonkluyordu . Mavi ışınlar sanki belleğinin içine de girmişti . Nasıl dese ; bir arı kovanı çevreye saçılmış da zamanı paramparça ediyor . Göz gözü görmüyordu belleğinde . Değil dinmesini beklemek , karmaşa asıl şimdi başlamıştı . Karmaşa . . . Yolunu oradan bulacaktı . Elindeki aracına baktı ; tüp hafifçe ısınmıştı . Ne müthiş bir silahtı bu ; öldürmüyor ama etkisiz kılıyordu . Küçücük , avcunun içine tam uyuyor . Üzerinde birkaç düğme var . Ama hangisine bastığını hiç anımsamıyordu . Her şey kendiliğinden olup bitmişti . Hala yerde kıvranan adamlara bir göz attı . İşte olacağı buydu diye söylendi . Silahını kemerine taktı . Ağır ve güvenli adımlarla ağaçların arasına daldı . . . Hava iyice kararmıştı . Hani şu ay olmasa hiç önünü göremeyecekti . Bir süre rasgele tutturduğu bir yönde yürüdü . Sakinleşeceği yerde tedirginliği arttı . Kim olduğunu , nereden geldiğini , nerede olduğunu soruyordu durmadan . Üstelik adamlarla yaptığı küçük savaş kafasını iyice karıştırmıştı . Daha kimlerle karşılaşacak , onlarla da dövüşmek zorunda kalacak mıydı ? Bu kadarla kalsa iyi , şimdi bir de ağaçların arasında kaybolmuştu . Nereye gidiyordu ? Durup çevresine bakındı . Patikaya benzer bir şey görünce telaşı biraz azaldı . Hemen oraya yöneldi . Bir süre daha hızlı hızlı yürüdü . Nihayet cansızlaşmaya başlamış ağaçların arasından ışıklar gördü . Artık temkinliydi . Eğilerek ışıklara doğru ilerledi . Ağaçların bittiği yere gelince , bir çalının arkasına gizlenerek nereye vardığını anlamaya çalıştı . Bir yola varmıştı . Bir yol . . . Acaba kendi yolunu bulabilecek miydi ? Arabalar geçiyordu . Çevrede pis bir egzoz kokusu vardı . Arabaların gürültüsü vahşice kulaklarına saldırıyordu . Yeni bir görüngü gözlerini , burnunu , kulaklarını kaplıyordu : Arabalar . . . Ne ilkel araçlardı ! Tangır tungur gidiyorlardı . Tanrım , nerdeyim ben ? Ne arıyorum buralarda ? diye hayıflandı . Arabaların tekerleklerinden fırlayan umutsuzluk dalgaları yüzüne çarpıyordu . Gözlerini kapattı , sıktı sıktı . Nereye düştüm ben ? diyebildi yalnızca . Nereye . . . Düştüm . . . Ben . . . Kimim . . . Burası neresi . . . Düş mü görüyorum . . . Nasıl düştüm . . . Koşuyordu . Gözleri kapalı sorularına doğru koşuyordu . Kendini yakalamak istiyordu . Yaklaştıkça , elini uzattıkça kayıyordu öbürsü . Koşuyordu ; dağılan benliğini ha tuttu ha tutacaktı . Parçalar dört bir yana saçılmıştı . Tuttuğu elinde kalıyordu . Bu nasıl şeydi ? Koşuyordu , nerdeyse kendini kaybetmiş , koşuyordu . . . Acı bir fren sesi karanlığı yırttı . Yırtık büyüdü , ardına kadar açıldı . Birbirini kovalayan sorular ve ayakları yırtığın içine düşüverdi . Her şey durdu . Durgunluk sessizlikle bütünleşti . Gözlerini titreterek açtı . Açmasıyla kapatması bir oldu . Çevreyi dinledi ; hayır ses seda yoktu . Gözkapaklarını büzüştürüp tekrar açtı . Tekrar kapattı . Yanı Başında çok ama çok kuvvetli bir ışık gözlerini kamaştırıyordu . Yerde oturduğunu fark etti . Demek yere düşmüştü . Işıktan kaçarak geriye çekildi . Arabanın farları bir yanıp bir söndü . Şaşırdı . Ya şimdi ne oluyordu ? Sırada kim vardı ? Neler olacaktı ? Arabadan bir kadın çıktı . İntihar etmeye niyetin var galiba ? Kırmızı ışığı görmedin mi ? Az kalsın eziyordum diye bağırdı . Yanına geldi . Aslında gözleri hiç de kızgın bakmıyordu . Onu süzdü . İyi misiniz ? Bir şeyiniz yoktur inşallah ? dedi sesini yumuşatarak . Kadına anlamsız gözlerle baktı . Henüz ne olup bittiğini anlayamamıştı . Elini alnına götürdü ; saçlarını arkaya doğru itti . Boğuşma sırasında topuzu dağılmıştı . Kadın onu dikkatle inceliyordu . Gençti . Orta boylu , hafif tombulcaydı . Yok , balık etinde demek daha doğru olurdu . Aşağıya indikçe dalgalanan saçları , yuvarlak yüzünü çene hizasına kadar sarıyordu . İri gözleri sonuna kadar açılmıştı . Bir süre sessizce bakıştılar . Kadın bir şeyler söylenerek arabaya bindi . Kapıyı kapatınca onun gideceğini , böylelikle bir fırsatı kaçırdığını düşündü . Hayır o kadın gitmemeliydi . Belki kendisine yardım edebilirdi . Hiç olmazsa nerde olduğunu söyleyebilirdi . Yine de onu durdurmak için bir şey yapmaya yeltenmedi . Sanki onu alıkoyan vardı . Araba hareket etmedi . Kadın içerden hala ona bakıyordu . Belli ki bir kararsızlık geçiriyordu . Ayağa kalktı . Farların ışığı altında ona karşı dimdik duruyordu . Kadının gözleri açıldı ; onu tepeden tırnağa bir daha süzdü . Aralarına giren arabanın hafif çamurlu camları , kadının meraklı bakışlarını gizleyemiyordu . Ağaçlardan hışırtı geliyordu , içi kıpırdadı . Kadın kapıyı açtı ve tekrar dışarı çıktı . Yaklaştı . Aralarında yalnızca iki adım vardı . Kadının önce kızgın , sonra soruşturan bakışları yumuşamıştı . Üzerinde ince ince geziniyordu . İçinin kıpırtıları gevşedi , rahatlamıştı . Birden ona güvenebileceğini hissetti . İçi ısınmıştı . . . Kadın ellerini karnının üstünde birleştirmiş , suçlu gibi duruyordu . İyi misiniz ? Yani . . . Tamamen demek istiyorum , dedi titrek bir tonda . Sesi karanlıkta asılı kaldı ; hiçbir yanıt alamadı . Sessizlik büyüyünce , kadının yuvarlak yüzündeki iri gözleri üzerine yapıştı sanki . Gözbebekleri titriyordu . Bir adım daha attı . Nerdeyse kadının nefesini yüzünde hissedecekti . Elini yavaşça sırtına attı : İyi misiniz ? diye tekrarladı . Onun dokunduğu yere sanki bir ateş topu düştü . Şimdi ona daha çok güveniyordu . Onu buralarda bırakmasın , alsın götürsün istiyordu . Pırıl pırıl bir cumartesi sabahıydı İstanbul'da . Masmavi gökyüzünde bulutlar pamuğumsu oylumlar açmıştı . Aylardan nisandı ; insanlardan canlılık , ağaçlardan çiçekler fışkırıyordu . Gülay pencerenin önünde durmuş , apartmanların arasından ufak bir parçası görülen parka bakıyordu . Koşup zıplayan çocukları izledikçe kendi de bir an önce dışarı çıkmak istiyordu . Hadi artık derecesinde yabancı kadına baktı . Kadın ona gülümsedi ve harekete geçerek banyoya gitti . Duşa girdi . Doğrusu buna nasıl da ihtiyacı vardı . Su ılıktı . Kendini suyun akışına bıraktı . Gözlerini kapattı . Giderek hafifliyordu . Vücuduna çarpan her su damlası bir parçasını alıp götürüyordu . Sonunda ayakları yerden kesildi . Uçtu , uçtu , hepten uçtu . Az gitti uz gitti , vaktin birinde bir kurşun atımı uzaklıkta bir kalabalık bulup durdu . Yüzlere baktı . Yüzlercesi , binlercesi elinden geçti . Var varanın seç seçenin . Benim dediğini aldı , benden değil dediğini koydu bir kenara . Dolana dolana kendi elleriyle yaptı kendini , çekip çıkardı adını zaman kuyusundan . Bir zıpladı ağaca kondu . Adını ağzında iyice sakladı . Bir zıpladı yine uçtu . Döne döne , gide gide salkım saçak suların altına vardı . Giden kendim , gitmeyen kendim . . . Aynanın buğusunu eliyle sildi . Kendine baktı . Oradaydı . Kendini yakalamıştı . . . Odaya girdiğinde Gülay'ı kemerini incelerken buldu . Gülay kemerine , silindir biçimli silahına ve Benco'ya dikkatle bakıyor fakat dokunmuyordu . Onun geldiğini fark edince döndü , suçlu suçlu gülümsedi . Bir şeyler söyledi fakat onun dediklerini anlamadı . Büyük bir rahatlık duyuyordu , ıslık çalmaya başladı . Gülay'ın dışarı çıkmak için sabırsızlandığını biliyordu . Onu daha fazla bekletmek istemedi . Üzerindeki havluyu bir çırpıda sıyırdı . Çırılçıplak kaldı . Gülay onu öyle çıplak görünce eli ayağına dolaştı . Hemen pencereye koştu , tülü çekti . Bir yandan da bir şeyler söylendi . Gülay'a aldırmadı . Giysilerini eline aldı . O an Gülay koşup ellerini tuttu . Şaşırdı . Şimdi ne yapmak istiyordu ? Gülay onu kendi odasına götürdü . Dolabını açarak giysilerini gösterdi . Gülümsedi . Ne yakınlıktı birine kendi giysilerini sunmak . Bir sevgi , güven belirtisiydi bu . Gülay'a daha çok ısındı . Çok düzenli bir şekilde askılara asılmış giysilere baktı . Camgöbeği bir gömlek seçti . Altına yine kendi gri pantolonunu giydi . Gülay'ınkiler çok kısa gelecekti . Kemerini dikkatle taktı . Gömleği pantolonunun üzerine çıkararak silahını sakladı . Gülay kendini merakla izliyordu . Sıra yatağın üstündeki kalın bileziğe geldi . Ten renginde , üzerinde küçük bir ekran ve birkaç düğme bulunan bir çeşit plastikten yapılmış bir araçtı bu . Benco . . . Bileğine takınca kendisinin bir parçası haline gelen Benco'yu anımsaması harika bir gelişmeydi . Adını yakalamıştı , sonra Benco'sunu . Kendine iyice sahip oluyordu artık . Benco'yu mutlulukla alıp bileğine taktı . Belleğinin bir parçası daha yerine oturdu . Derin bir soluk aldı ; içine güven doldu . Saçlarını arkaya topladı , sımsıkı bir topuz yaptı . Evet başlıyoruz , diye içinden geçirerek Gülay'a döndü . Onun sessizlikte büyüyen meraklı bakışları altında sağ kolunu sıyırdı ; Benco'yu karşısına aldı . Benco hazırdı . Konup göçecek , gönüllerden geçecek bir yolculuk başlıyordu . Sise gömülen geçmişini sırtına yükledi . Benco'nun düğmelerinden birine bastı . Fosforlu sarı renkli bir ışık yandı . Şifreyi seslenerek verdi . O an Benco'nun ekranında çeşitli semboller belirdi . Yaşasın çalışıyor ! diye için için sevindi . İşaretleri izledi . Bir an nerdeyse sevinci yarım kalacaktı . Çünkü Benco kısmen çalışıyordu . Olsun , bu bile büyük olaydı . Benco en azından dille ilgili şifreyi almıştı . Gözlerini yumdu . Beynini Benco'nun emrine verdi . Evvel zamanda dolaştı Benco . . . Deve tellal , köpek hamal , leylek muhtar , yılan urgan , hırka yorgan iken , ben su içer , develer elekten geçer iken , zaman kalburunun deliklerinden aktı aktı Benco . Bir yere düştü kaldı sonunda : İstanbul 1994 . . . Kaptı kapacağını Benco , adeta uçtu . Soluk soluğa aldı dili , Türkçe'yi , getirdi onun beynine . Kıvrımlarında dolaştı , sözcüklerle doldurdu . Böylece beyninin kodlaması tamamlandı . Hepsi ben diyeyim 30 saniye , siz deyin 30 yılda olup bitti . Gözlerini açtı . İşte böyle konup göçecek , gönüllerden geçecek yolculuğu başlamıştı . Sırtında sisli geçmişi yüklüydü . Yoldaşı yanındaydı : Gülay . . . Gülay'ın elini tuttu , baktı . Buz mavisi gözlerinde gülümseyişiyle pınarlar açıldı : Merhaba , dedi . Gülay'ın gözleri fal taşı gibi açıldı . Zaten deminden beri izledikleri onu şaşırtmıştı , şimdi bir de . . . Kulaklarına inanamıyordu . Yabancı kadın merhaba demişti . Dahası kadın ona elini uzattı . Benim adım Nora diye konuşmasını sürdürdü . Üstelik kadın Türkçe konuşuyordu , nasıl hayret etmesin Gülay . Öylece put gibi duruyordu . Kadının eline sanki ilk kez görüyormuş gibi baktı . Düştüğü hayret zembereğinden çıkmadan rüyada gibi kadının elini sıktı . Benimki de Gülay derken bile kendinde değildi . Sana her şeyi anlatacağım ; ister inan ister inanma , dedi Nora . Gülay Tabii , evet , dinliyorum , dedi çabuk çabuk , bir yandan da şaşkınlığından sıyrılmaya çalışarak . Her şeyi . . . Aslında ben de bilmiyorum her şeyi ya . Bir her şey var , sisle kaplı , bir de hiçbir şey . Ben bir sisin içinde dolaşıyorum . Sana ne biliyorsam anlatacak , neyi bilmiyorsam soracağım . Bana yardım edebileceğinden eminim . Gülay bilmece gibi konuşan Nora'yı dikkatle dinledi . Başı uğulduyor ; görüp dinlediklerine bir anlam vermeye çalışıyordu . Nora'nın yüzü birden ciddileşti . Yalnız , her şeyden önce . . . Nerdeyiz biz ? İşe önce buradan başlayalım . Gülay hiçbir şey anlamamış gibi ona bakınca sorusunu yineledi : Neredeyiz biz ? İstanbul'da , dedi cılız bir tonda Gülay . Nora'nın bakışlarında bir soru sağanağı vardı . Buna ancak birkaç saniye dayanabildi Gülay . Gitti , kitaplığının üst rafında duran yerküreyi getirdi . Parmağıyla İstanbul'u gösterdi . Nora yerküreyi eline alıp dikkatle inceledi . Sanki ilk kez görüyormuş gibi bakıyordu . İncelemesi bitince parmağıyla yerküreyi ittirdi . Küre fırıl fırıl dönerken harfler , renkler , kentler , kıtalar birbirine karıştı . Dünya belirsizlik yumağı haline geldi . İkisi de sessizce bunu izledi . Döndü dünya yavaşlayarak . Kıtalar , kentler , harfler ve renkler yeniden belirdi . Dünya durunca sessizlik de bitti . Nora'nın sorusu ortalığa ateş topu gibi düştü : Niye böyle rengarenk ? Gülay Devletler diye yanıtladı , yarı uykuda gibiydi . Nora konuştukça aklı daha da karışıyordu . Devletler mi ? Demek o kadar gerilere gitmişim . . . Peki hangi yıldayız ? Gülay iyice sersemlemiş durumda 1994 dedi . Titrek bir sesle 10 Nisan 1994 diye cümlesini tamamladı . Bu kadının ne dünyadan , ne de yaşadığı zamandan haberi vardı . Olabilir miydi böyle bir şey ? Yoksa şaka mı yapıyordu ? Ama gayet ciddi görünüyordu . Yoksa . . . Hayır , bu durum Gülay'ın bildiği tanımlardan hiçbirine uymuyordu . Allak bullak olmak diye işte buna denirdi . Ona nasıl bir teşhis koyacağını bilemedi . Nora kendi kendine konuşarak Vay canına , hiç hesapta yoktu bu . Ne kadar düşmüşüm , dedi . Kaşları çatılmıştı . Düşüncelerinden sıyrılması uzun sürmedi . Bakışlarını Gülay'a döndürdü ; sözleriyle ona neler yaptığının farkına varmıştı . İyi misin ? Devam edeyim mi ? dedi . Gülay'ın beklemeye tahammülü yoktu . Evet , evet dedi heyecanla . Bak , diye başladı Nora , elini Gülay'ın omuzuna koyarak . Her şeyi tam bir açıklıkla anlatamam şu an . Çünkü ben de bilmiyorum . Yalnız şunu bil ki , ben buraya ve bu zamana yanlışlıkla düştüm . Sanırım yanlışlıkla . . . Çünkü buralara gelmek hesapta yoktu . Nasıl ve neden düştüğümü de bilmiyorum . Ama nerden geldiğimi biliyorum . Gelecekten geliyorum ben . Devletlerin var olmadığı bir zamandan . . . Döne döne dünya sayıları eskitiyor . Dünyanın dışına açılalı beri ölçülerimiz kökünden değişti . Elbet zaman kavramı da . Hangi zamandan geldiğimi söylesem de hiçbir şey ifade etmeyecek bu sana . Hem zaten sayılar tek başına nedir ki ? Gülay onu bomboş bakan gözlerle dinliyordu . Onun her cümlesinde ağır bir sarsıntı geçiyordu . Bütün bildikleri yerle bir oluyordu . Gözlerinden başlayan büyük boşluklar açılıyordu içinde . Denetimini yitiriyor gibiydi , sallanıyordu . Ayakları yerden kesilmişti ; nerdeydi o bildik dünya ve insanlar ? Neler anlatıyordu bu kadın ? Söylediklerim inanılmaz gibi gelebilir sana . Yaşadığın olağandışı bir olay , seni anlıyorum . Şimdi biraz sakin kafayla düşünmeye çalış , yani beni dinle demek istiyorum . Lütfen sana bu dediklerimi kanıtlamama izin ver . Nora aralarındaki belirsiz ortama sımsıkı sarılmıştı . Gülay'ın daha fazla düşünmesine fırsat vermek istemiyordu . Çünkü bunun aleyhine olacağını biliyordu . Gülay'ın onun deli ya da sahtekar olduğunu düşünmesinden önce , ona kendini göstermeliydi . İki eliyle Gülay'ın kollarını kavradı , gözleriyle sesiyle yakaladı onu . Ne tehdit ne acındırma barındıran , apaçık ve yalnızca kendiliğinden gelen bir iletişim kurmaya çalışıyordu . Sen de beni anlamaya çalış . Kendimi belirsiz bir boşlukta ve yapayalnız hissediyorum . . . Bana yardım edebilirsin . Öyle bir noktadayım ki ; hiçbir geçmişim , hiçbir geleceğim yok sanki . Hiç kimseyi bilmiyorum . Eğer hiç kimse tarafından bilinmezsem , hiç kimse olmadığım düşüncesi beni sarabilir , hatta yok edebilir . Hani nerdeyse varoluşum aramızdaki ilişkiye bağlı . Onun için lütfen dinle beni . Eliyle , gözüyle , sesiyle dokundu Gülay'a . Gözlerinde açılan mavi pınarlar ona gürül gürül aktı . Dinleyen insan , dinlemeyen yine insan . İnsan konuşur , hayaletler dolanırdı çevresinde . Kah kolundan çeker , kah gözlerini kapatırdı . Ordan burdan sarardı hayaletler . Gerçeği değil onları görürmüş insan . Ama şu Nora yok mu ; kovmuş onları . Kulaklarını , gözlerini dört açtı Gülay . Nora sağ bileğindeki Benco'yu göstererek Bak , bu sana ileri bir toplumdan geldiğimi gösteren bir kanıt . Bu araca Benco diyoruz biz . Bir çeşit bilgi toplayıcı ve yansıtıcı . Bu , iki prensibe dayanır . Benco gerekli bilgiyi toplar ve beynimize ulaştırır . Şeyleri öğrenmek için uğraşmayız biz . Uğraşmaya kalksaydık başa çıkamazdık zaten . Öğrenilecek şeyler zamanla , her defasında kendinin katı kadar artıyor . Bu bilgi patlamasına kim ayak uydurabilir ki ? Öte yandan bilgiyi ne makinelerde depolamak , ne de bavulla yanımızda taşımak akıl karı bir iş . İşte Benco bize bütün bunları sağlar . Böylece öğrenme yeteneğimiz sonsuzdur . Benco elektro - biyolojik bir araçtır . Makinelerle insanların kurduğu harika bir ortak yaşam biçimi diyelim buna . Neyse , ben teknik ayrıntılara daha fazla girip konuyu dağıtmayayım . Hayır dağılmamıştı ; Gülay onu dikkatle , hiçbir sözcüğünü kaçırmadan , önyargısız dinliyordu . Kafası karışıp işin kolayına kaçacağı yerde , merakı daha da artıyordu . İri kahverengi gözleri Nora'yı hapsetmişti ; hadi diyordu devam et , anlat , anlat . . . Bizler Benco'suz bir hiçiz . O bizim her şeyimizdir . Bedenimize sonradan katılan ama vazgeçilemez bir parça . Benimkisi şu an kısmen çalışıyor , nedenini bilmiyorum henüz . Ama olsun , Benco'nun sayesinde senin dilini rahatça konuşabiliyorum . Neyseki dile ait bölüm çalışıyor . Bununla istediğim dili anadilim gibi konuşabilirim . . . Gülay'ın meraklı gözleri kendine güven vermişti , konuşması rahatlamış bir tonda sürüyordu . Nasıl inandın mı bana biraz ? Yoksa daha da mı kafanı karıştırdım ? diye Gülay'ı yokladı . Ben . . . Önce biraz . . . Ama şimdi bu söylediklerin hiç olmayacak şeyler değil . Yani Benco'yu gördükten sonra . . . Aksi halde hayalgücü fazla biri olduğunu düşünürdüm . Yani kaçık diye ekledi Nora . İkisi de güldü . Bu , aralarındaki gerilimi yok etti . Kaslar gevşedi , rahatladılar . Aralarında iletişim kurulmuştu . Çok şey demekti bu . Bu da silahım , diye devam etti Nora . Çok özel ışınlar saçıyor . Ancak bu silah belli görevi olan kişilere verilir . Yine de çoğunlukla varlıkları öldürmeyecek şekilde düzenlenmiştir . Kendi gezegenimiz dışına çıktığımızda silahın etkinliği artırılabilir . Silindir şeklindeki mat gri renkli ufak aracı Gülay'a gösterdi . Gülay bunu sokakta görse , çok düzgün yapılmış bir boru parçası sanırdı . Nora sanki Gülay'ın düşüncelerini okumuş gibi Şimdi sana bu araçla bir gösteri yapacağım . O zaman söylediklerim daha inandırıcı olacak . Ne yapalım . . . Hah tamam , silahımı senin üstünde deneyeceğim . Bunu der demez Gülay'ın düşünmesine fırsat vermeden hemen ekledi . Korkma , sana en ufak bir zarar gelmeyecek . Gülay'a yalvarırcasına baktı . Kendine güvensin , izin versin istiyordu . Başka nasıl kanıtlayabilirdi varlığını ? Gülay bir Nora'ya baktı , bir silahına . İnanıp inanmamakta gidip gelen aklının üstünde fosforlu bir saat çalıyor . Karar vermeli . Ondan çok şey mi istiyor ? Silahı ona doğrultursa ne olacak ? Belki ona tamamen inanacak . Belki de . . . Hayır , denemeli , bırakayım yapsın . Gülay'ın yanıtı dudaklarının arasından hafifçe çıktı . Daha Gülay tereddüte düşmeden Nora silahını ona yöneltti . Şimdi seni olduğun yere mıhlayacağım . Konuşamayacak , yerinden kapırdayamayacaksın , dedi . Aracın düğmesine bastı . Duman mavisi bir ışın demeti Gülay'a ulaştı . Gülay bedenine değen hiçbir şey hissetmedi . Silah sözcüğünden midir nedir , en azından bir sızı duyacağını sanıyordu . Ama işte hiçbir şey olmamış gibiydi . Öyle sandı . Ellerini oynatmak istedi , olmadı . Ayakları bir milim gitmedi . Organları onu dinlemiyordu . Yerinde donup kalmıştı . Bir an paniğe kapıldı . Bedenine söz geçirememek kahretti onu . Bir şeyler söylemek istedi . Sesi soluğu kurumuştu sanki ; çığlığı içine gömüldü . Çaresiz bir ifadeyle Nora'ya baktı . Nora silahını tekrar ona yöneltti . Hayret , bu kez bedeninde gizlenen , bedenini hapseden duman mavisi ışınlar araca geri döndü . İnanılmaz bir şeydi bu . Tamam bu kadar yeter , dedi Nora . Gülay bedenine bir yabancı gibi baktı . Acaba o yine kendinin miydi ? Parmakları oynuyordu . İçi sevinçle doldu . Elini göğsünde gezdirdi . Nora'ya döndü . Ağzını açtı . Bir an duraksadı . Sesinin çıkmayacağından korkuyordu . Sonra dudaklarından Ben . . . Ben . . . Oh çok şükür konuşabiliyorum , sözleri döküldü . Nora , Gülay'a seçinçle baktı . Şimdi kendine inanacağından emindi artık . Varlığını kanıtlamıştı , belki de kendisine bir dost bulmuştu . Bunlar , dedi Gülay , inanılır gibi değil . Yani bugünler için . Ama olmayacak şeyler değil . Nitekim oluyor da . . . Yine de . . . Bana inanıyor olman , nasıl diyeyim biraz şaşırdım . Ben , diye yanıtladı Gülay , mühendisim . Olabilir şeyleri düşünmek ve nasıl olabileceklerini tasarlamak benim görevim . . . Hatta belki olmayacak şeyleri de . . . Nora büyük bir rahatlık duydu . Şanslıydı ; kendini anlayabilecek , kafası çalışan birini bulmuştu . Belleğinde açılan boşluğa , nisan çiçekleriyle beraber yaşam doldu . . . İyi de , burda ne arıyorsun ? diye sordu Gülay . Tam can alıcı noktaya basmıştı . Nora'nın içinde açan nisan çiçekleri eğildi . Buz mavisi gözlerine gölgeler düştü : Ben de bilmiyorum . Buraya , bu zamana nasıl düştüğümü bilmiyorum . Belleğim sisler içinde . Geçmişime ait pek az şeyi anımsayabiliyorum . Üstelik Benco tam olarak çalışmıyor . Tanrım , aslında düşünecek olursan büyük bir sarsıntı geçiriyor olmalıyım . Senin için inanmak ne kadar zorsa , benim için de aynen öyle . Ne işim var geçmiş zamanda ? Daha fazla devam etmek istemedi , yoksa çaresizliğe kapılabilirdi . Gülay elini Nora'nın omuzuna koydu ; eğilmiş nisan çiçeklerini fark etmişti . GECENİN HAZIRLIĞI Toplantının evinde yapılacağı bebe , o gün işinden biraz erken çıkar . Alışveriş eder . Hanımı çalışmıyorsa ve masa hazırlığını o üstlenmişse iş , daha kolay . Bebe , altı buçukta falan işten gelir . Hanımın hazırlıklarına bakar . Buz çıkarır vs . Bebeler yedide gelmeye başlayacaklardır . İlk gelen başkan olduğundan , tam yedide zili çalan , gecenin başkanıdır . Daha önce gelinmez , yasak gibidir . En azından kabalık . Bebeler için dakik olma önemlidir . Hayati bir mazereti olan yoksa , geceye katılacak tüm bebeler yediyle yediyi çeyrek geçe arasında gelmişlerdir . Açık büfeden tabaklarına mezelerini alırlar . İçkilerini koyarlar . Bir yer bulup otururlar . Başköşe , o gecenin başkanına bırakılır . Mezelerin satın alınması , çoklukla üç yerden yapılır . Bulvar üzerindeki Trakya Şarküterisi . Sakarya'daki Supama ve Piknik'in hazır yemek satış bölümü . Trakya'nın çeşidi boldur ve daha alafranga dır . Uyanık bir Rum olan Foti , her şeyin iyisini bulundurur . Mümkün olan en yüksek fiyatla da satar . Alıcıyı gözü tutmamışsa kazığı çoğaltır , bozuğu artırır . Piknik Şarküteri'nin tezgahtarı Sabri , başka alem . Onunla el sıkışılır , hal - hatır sorulur , danışılarak , konuşularak , peynirler , pastırmalar tadılarak alışveriş edilir . Her şey biraz fazla tartılır nedense . 250 gr . kaşar dersiniz , keser , teraziye koyar , bakar 350 olabilir mi ? diye sorar . Tabii , evet . Parçalatacak değiliz ya . Rus salatalar , taramalar hep biraz fazlalıklı güzelce paketlenir . Kasaya para ödenir . Kasa fişi verilip paket alınırken bir miktar bahşiş de Sabri'ye toka edilir . Gene görüşmek üzere ayrılınır . Supama'nın tezgahtarı Hamit ise başka yaren . Babamdan , eski Ankara günlerinden , Yeni Hal'deki Yeni Pazar'dan söz edilir . Pastırma , tütünlük veya kuşgömünden özel doğranır . Beyazpeynir için yeni teneke açılır . Eski kaşar için yeni tekerlek çıkartılır . Bütün hazırlıklar tamamlandıktan sonra , görevli ev sahibi bebe , hanımın örtüsünü yayıp hazırladığı masaya bunları dizer . Hanımlar yediden itibaren ortada gözükmezler . Çocuklar da . Onlar topluca bir yerlere kaybolurlar . Gündem İlk selamlaşmalar bitip , herkes tabağını doldurduktan sonra , düzen sağlanır . Birer yudum alınır . Birer lokma . Başkan geçen toplantı sonunda önerilen konuları hatırlatır . Bir başlık veya bir gündem değişikliği için öneri olabilir . Güncel bir durum varsa gündeme alınır . Hatta öncelik verilir . Sonra söz alarak konuşur herkes . Son derece disiplinli , düzeyli bir tartışma başlar . Mutlaka sonuca varmak gerekli değildir . Yeni fikirler edinilir . Bilgi yüklenilir . Görüş oluşturulur . Ortak veya bireysel . Konuşmalar sırasında kişisel sataşma yapılmaz . Yapılmamalıdır . Biri boş bulunur da ölçüsüz eleştiri getirirse , başkanca uyarılır . Dozu kaçırmamak şarttır . Terbiye esastır . Toplantıdan atmak söz konusu değildir . Ama , bir ara , iki arkadaş çok aşırı Marksist - Leninist saplantılarla , kışkırtmakta , huzur kaçırmakta ısrar ettiler . Kuvvetli şekilde uyarıldılar . Onlar inat etti . Yaptırım : Sonraki toplantıların yeri ve zamanı bildirilmedi . Kendi evleri için yaptıkları istek kabul edilmedi . Boykot uygulandı . Süreç sonunda ayakları kesildi . Özel Hayata Saygı Cumhuriyet Bebeleri birbirlerinin ne namus bekçisidir , ne ahlak hocası , ne işvereni , ne işçisi . Herkes bağımsızdır . Herkesin özel hayatı kendinedir . Fikirler açıkça ifade edilir . Kimse kimseden korkmaz , kimse kimseden şüphelenmez . Bir tek kişinin dahi MİT mensubu olduğu veya olacağı düşünülmedi . Bir tek kişi bile İhbar edilir miyim ? korkusu yaşamadı . Düzey Konuşmalar hep belli düzeyin üstündedir . Belden aşağı konuşmalar , cinsel içerikli şakalar , kaba benzetmeler rağbet görmez . Üslup , renkli ve lakoniktir . Arada argo deyimler , çarpıcı benzetmeler yapılmış olsa da içerik her zaman korunmuştur . Pahalı fikirler , ucuz söylemlere feda edilmez , edilmemelidir . NELER GÖRDÜK ? 1962'den 1995'e . . . Neler görmüşüzdür neler ? Bir bilseler ! Hani kadın gene evlenmeye kalkmış . Oğlu itiraz etmiş . Yeter artık diye . Kadın sızlanmış : Ne karşı çıkıyon oğul ? Ne ki ? Ali , Veli , iki de ondan evveli . Recep , Şaban , Ramazan . Bir de rahmetli baban . Anan da koca mı gördü oğul ? Biz de ne gördük ki bebeler ? İhtilaller , darbeler . Oyunlar , karakoyunlar . Başbakan olmuş hacılar , şarpık şurpuk bacılar . Sarışın analar , kırmanç yemin eden Zanalar . Deli danalar . Cumhuriyet Bebeleri'nden yetkili ve etkili , devlet ve millet büyükleri de çıktı . Başkan olanlar . Bakanlar , müsteşarlar . Hatta sefir - i kebir . Niye Cumhuriyet Bebeleri ? Çünkü hepimiz Cumhuriyet devrinde doğduk . Saltanatı Atatürkçülükle boğduk . En yaşlımız , 1927 doğumlu . Ben 33'lüyüm . Grubun yaşadıklarından başlıklar seçiyorum : Askerler hep çalışmış sahnede . Başrollerde . Subayların Gizli Örgütü . Önce İsmet Paşa'ya karşı kurulmuş . 14 Mayıs 1950'de genel seçimler yapılıp Demokrat Parti kazanınca , Menderes'e karşı olmuşlar . Hep bir şeylere karşılar yani . Açıkça da diyemiyorlar , Ülkeyi biz yönetelim diye . Bu kere de İsmet Paşa'ya telkin yapıp iktidarı Menderes'e , Celal Bayar'a ( Demokrat Parti'ye ) devretmemesini istiyorlar . Eski Milli Şef İsmet Paşa şimdi Demokrasi den yana . Hani , yani ! Paşa her zaman en kıdemli subay hakkını kullanır ya ! 1950'de , Menderes başbakanlığı alıyor . . . Ülkeyi yönetiyor . İyi başladı , kötü ortaladı . Hayal kırıklığına uğrattı hepimizi . Vatan Cephesi , Tahkikat Komisyonu gibi bilmem ne olaylar yaşadık bu ara . Düştü ak üstüne kara . 1957 sonunda 9 Subay Olayı . Yargılanıyorlar . Aklanıyorlar . Yurtdışına sürülüyorlar . Aklanan kimse niye yurtdışına sürülür ? Bilen var mı ? Bir tecrübemi anlatayım . Ben 43 . dönem yedek subayım ( 1956 ) . Altı ay okul döneminden sonra , asteğmen olarak kurada Genelkurmay İstihbarat Başkanlığını çektim . Torpil diyen oldu . Desin . Torpil olsa ne olur ? Ama gerçekten kura çektim . Şimdi de Genelkurmay olan binada , büyük bir odada oturuyorduk . İki şubenin birden asteğmeniydim . Odada iki albay , iki yüzbaşı , iki de yedek subay varız . Benim iyi daktilo yazdığımı öğrendiler . Bu , hem lehime , hem aleyhime sonuç verdi . İş yapıyor diye sevdiler . Ama bazı akşamlar , on yediden sonra da kalmamı istediler . Toplantılar yapılırdı . Kurmay subaylar gelirlerdi . Yemin ettirdiler . Ne konuştuklarını söylemem . İsimleri de vermem . Ama bana temize çekilmek için bir metin verilirdi . İçeriğini söylemem . Başlığını söylerim : Anayasa ! Yani ben Anayasa daktilograflığı da yaptım . 27 Mayıs 1960'da ihtilal oldu . Onu hep biliyoruz . Milli Birlik Komitesi . Radyodan duyuldu ilk kere sesi . Sonra aralarında anlaşmazlık çıktı . 13 Kasım 1960'da Ondörtler yurtdışına . Askerler böyle bir yöntem tutturmuşlar . Darbe tutarsa yaz köşesi . Tutmazsa kış köşesi . Yakala müteşebbisi . Nereye mi ? Büyükelçiliklere . Ne olarak mı ? Savunma müşaviri falan . Mesela Yeni Delhi Büyükelçiliği'ne bir savunma müşaviri gidiyor . Niye ? Hindistan'la savaşa girmemiz ihtimali mi var ? Yoo ! İhtimal yok . İhtilal var . Girişim . Bu da serpintisi . İyi ki Madagaskar'da elçiliğimiz yok . Bir savunma müşaviri de oraya giderdi . Adalı zenciler şaşkın şaşkın bakarlardı . Aslan Türk darbecisi Madagaskar'da ! Ne şaşıyorsun arkadaş ? Danışman o . Sen de danış ! 15 Eylül 1961'de Yassıada kararları infaz edildi . Gerisi malum . Asılanlara yıllar sonra mezar - anıt yapıldı . ( Ben unuttum ; Turgut Özal'da asıldı mı ki , anıt - mezarı var ? ) Bundan sonra geliyoruz , bizim Cumhuriyet Bebeleri devrimize . İhtilal Harekatı devreleri başlıyor . Niyetimiz Bakan Yetiştirmek Değildi Cumhuriyet Bebeleri nin siyasetle ilişkisi yoktu . Günlük siyasetle demek istiyorum . Yani partizan değildik grup olarak . Herkesin dünya görüşü vardı kuşkusuz . Ama herkesin dünya görüşü kendine . Grubun herhangi bir parti veya kuruluşla organik ilişkisi yoktu . Bağımsız grubun kendince dünya görüşü olan bireyleriydik . Ama gruptan bakanlar çıktı . Bakan olan Cumhuriyet Bebeleri şunlar : Attila Karaosmanoğlu , Ayhan Çilingiroğlu , Özer Derbil , Atila Sav . Dördü de 1 . Nihat Erim Hükümetinin ( 1971 ) bakanları . Sonradan Hikmet Çetin de çeşitli dönemlerde bakanlık yaptı . Aslında Hikmet , bebelerin politikaya aktif olarak ilk girenlerinden . Daha üniversite öğrencisi iken CHP'nin gençlik kollarında yöneticilik yapmış . Sonraları seçimlerde CHP'den aday olarak milletvekili seçilmişti . Ecevit Hükümetinde başbakan yardımcılığı , Demirel Hükümetinde Dışişleri Bakanlığı , Çiller Hükümetinde başbakan yardımcılığı yaptı . ( Kendi bahsinde ayrıca değineceğim . ) Tarih : 12 Mart 1971 . Muhtıra gelmiş . Demokrasiyi delmiş . Demirel şapkayı alıp gitmiş . Nihat Erim hükümet kuruyor . Bizimkilerden dört kişiyi bakan yapıyor : İki Atila'lar , Ayhan ve Özer . Ancak bu hükümet şansı olmayan bir hükümetti . Çift taraflı desteksizdi . Halk desteği yoktu , çünkü seçimle gelmemişlerdi . Halk onları askerlerin empoze ettiği tepeden inme , baskıcı bir hükümet olarak görüyordu . Onları iş başına getiren askerler ise fazla sivil , başka deyimle başıbozuk buluyorlardı . Askerlere göre fazla ilerici idiler . Velhasıl bizim dört bebe iyi niyetle çalıştılar . Ama kimseye yaranamadılar . Bir yılı doldurmadan da istifa edip çekip gittiler . İşlerine döndüler . Demem o ki , bakan olanlar Cumhuriyet Bebesi oldukları için bakan olmadılar . Kendi alanlarında uzman oldukları için bakan yapıldılar . Kafaları işlediği için . Vatansever kişiler oldukları için . Dürüst oldukları için . Bebeler kendi aralarında sırf bebe diye birbirlerini kayırmadılar . Hısım akrabaya çıkar sağlamadılar . Nepotizm yapmadılar . Grubun niyeti de amacı da bakan yetiştirmek değildi . Aydın yetiştirmekti . Daha doğrusu , yetişmiş aydınlar arasında diyalog sağlamaktı . Fikirleri olgunlaştırmaktı . . . Amaç seçilmek değil , seçkinleşmek ti . . . Etnik - Metnik , Köken - Möken Cumhuriyet Bebeleri değişik eğitim kurumlarından yetişmişlerdir . Onları bir araya getiren okul dayanışması değildir . Kulüp tutar gibi okul tutan aynı mektepli ler olmadılar hiç . . . Kimse kimsenin etnik kökenini merak etmedi . Kimse kimseye Laz mısın , Kürt müsün , Boşnak mısın ? diye sormadı . . Her çeşit etkin köken aramıza hoş gelmişti . Önemi yoktu . Kimsenin bu konuda önyargısı olmadı . Forumdu burası . Kimse kimseyi fikirlerinden ötürü suçlamadı . Kimse kimseyi tehdit etmedi . Fikir meydanıydı burası . Demokrasinin kuralları uygulanırdı . Özgürlükler kullanılırdı . Bebeler saygılıydılar : Birbirlerine ve fikirlerine . En aykırı görüşler bile edep içinde , karşılıklı saygı içinde tartışılırdı . Kıyasıya , fakat karşılıklı saygı içinde . Önemli olan Cumhuriyet Bebesi olmaktı . . . Birbirini öyle tanımak . Düşünmek , düşünce üretmek , doğruyu bulmaya çalışmaktı amaç . Sonradan benzeri aydınlar toplantıları yapıldığını duydum . Ben şahsen hiçbirine katılmadım . Zaten katılma imkanım pek olmadı . Bebelerden katılanlar oldu mu onu da bilmiyorum . Bu tür toplantılarda Cumhuriyet Bebeleri nin en üstün olduğunu ileri sürecek de değilim . Fakat ilklerden , hatta ilk olduğunu söyleyebilirim . Kimseyi yönlendirmeyi düşünmeden , baskı yapmadan fikir oluşturmak . Üretmek . Yurdumuz için , halkımız için iyisini bulmaya çalışmak . İşte amaç , işte sonuç . Yazma Görevim Bu kitabı yazma görevini , bana bebeler verdi . 1994 yılında bir akşam , Tunalı'da Niyazi'nin Yakamoz'undayız . Turgut ( Özakman ) pencere kenarına oturamadığı için , içerde bir masadayız . Konuştuk , konuştuk . Karar verdiler : Bu grup yaşamalı ! Yani , yazılmalı . İçimizde tek yazar ben değilim . Fakat Turgut döndü bana dedi ki : Sen yaz . Allah Allah , dedim , niye sen yazmıyorsun ? Bu grup senin üslubuna uygun . Sen çok daha iyi yazarsın ! diye direndim . Hayır dedi Turgut . Sen ! Adam , Kurtuluş'u yazmış , kurtulmuş . Bunu bana yazdıracak . Öbürlerine baktım : Atila Sav , her zamanki gibi sakin , ciddi . Olumlu anlamda kafa salladı . Refet'e baktım . Koca bıyıklarını ovalayarak , gözlerini aralayarak Evet ledi . Öyleyse yardım edin dedim . Hep bir ağızdan : Ederiz dediler . Yazın verin dedim . Tek Biri Verdi Tekmil i Hıı - mıı dediler . Bir hafta geçti . Kimseden ses yok . Üstlerine gittim , üsteledim . Gene dalgadalar . Yalnız Ayhan : Ben yazıyorum dedi . Bir hafta geçti . Ayhan hala yazıyorum ! diyor . Elini çabuk tut . Görev sürem bitmesin dedim . Benimki de boş laf . Zamanaşımı var sanki ! Bir hafta daha geçti . Ayhan bir tomar kağıt getirdi . El yazısıyla . Tekmil verdi : Benden bu kadar . Az bu yahu ! Yok , artık . Kitabı da ben mi yazacağım ? Senin görevin o . Ben tamam dedi . Pekala ! Buna da şükür . En azından , bir şeyler geçti elime . Yazılı . Öbürleri hep lafta kaldı . Şifahi . Bu ise tahriri . Ayhan'ın yazdıklarını tarihçe gibi başa alayım . Sözü ona bırakayım . AYHAN ÇİLİNGİROĞLU ANLATIYOR 1962 yılının yaz aylarında Ankara Palas'ın bahçesinde veya Çiftlik Gazinosu'nda veya Kızılay'daki Cevat Lokantası'nda dostlarla akşam yemeklerinde toplanıp Türkiye nereye gidiyor ? diye sohbetler ederdik . Aynı yılın kasım ayında Devlet Planlama'daki daire başkanlığından istifa ettim . Meslektaşım Yüksek Mühendis Bülent Epir'in evinde kiracı olarak oturuyordum . Bardacık Sokak'taki bu ev , gaz sobasıyla ısınıyordu . Rahmetli Bülent ile eşi Shirley , evi çok güzel döşemişlerdi . Ufak bir salon , iki yatak odası . Eylül 1962'de TPAO Genel Sekreteri olan Özer Derbil ile Türkiye'nin sorunlarına çözüm üretmeye çalışan sohbetler yapıyorduk . Bunlardan esinlenerek bir Fikir Forumu oluşturulmasını düşündük . Açık fikirli arkadaşlarla bir araya gelmeliydik . DTP'den ayrıldıktan sonra ODTÜ Elektrik Fakültesi'nde hocalık yapıyordum . ( Tabii ki , iş teklifleri , danışmanlık önerileri , konferanslara katılma çağrıları da alıyordum . ) Ders aralarında veya laboratuvarlarda karşılaştığım başka hocalarla ( Hakkı Oranç , Güney Gönenç gibi ) konuşmalarımdan anlıyordum ki , onlar da kalkınma konularında tartışmayı , çözümler aramayı düşünüyorlar . Bir araya gelerek bu işi disiplinli bir metotla yapmak düşüncesi oluşmaktaydı . Bir sabah , Özer Derbil o zamanki TPAO Genel Müdürü İhsan Topaloğlu ile Bardacık Sokak'taki evime geldi . Bana şirkette müşavirlik önerdiler . Laf , gene memleket sorunlarına geldi . Hararetli tartışmaya daldık . Bir saatten fazla geçti ki , Özer fırladı : Yahu taksi bekleyip duruyor dedi . Şoföre Bekle demiş , biz dalmış gitmişiz . Yüklü bir para ödeyip geldi . Şu işi bir düzene sokalım . Nerede ne zaman konuşacağımızı bilelim de maaşımızı taksi parasına yatırmayalım dedi . Bu işi bağladık . O hafta sonu ilk toplantımızı yaptık . Demir Demirgil , Hakkı Oranç , Mustafa Parlar , Siyavuş Erdölen , Atila Sav , Dursun Aydın , Atila Sönmez , Özer Derbil ve ben toplandık . Yer , benim Bardacık Sokak'taki evin küçük salonu . Şarküteriden aldığım soğuk mezelerle bir sofra hazırladım . Herkes , tabağına istediğini alıyor , içkisini koyup bir koltuğa veya iskemleye oturuyordu . Daha sonraki toplantılara ODTÜ'den arkadaşlarım Güney Gönenç , Nazif Tepedenlioğlu ile DPT'de birlikte çalıştığımız Attila Karaosmanoğlu katıldı . İlk gelen başkan olurdu . Herkes konuşmak için ismini yazdırır , sıra kesinlikle şaşmazdı . Yalnız saplama yapmaya izin veriliyordu . Sanırım bizim icat ettiğimiz bu terim , bir arkadaşın konuşması sırasında , çok kısa bir yorum getirmek veya soru sormak anlamındaydı . Konuşan arkadaşın uzun nutuk çekmesini önlemek için de kullanılıyordu . Herkes derli toplu konuşmalıydı . Sonradan Tahsin Saraç'ın nitelediği gibi konuşmalar lakonik olmalıydı . Toplantılara yalnız erkekler katılıyordu . Hanımlar , Türk düşünce hayatında faal olmalarına rağmen , nedense Cumhuriyet Bebeleri Grubu yalnız erkeklerden oluşuyordu . İleriki yıllarda eşlerimizin bu duruma itiraz ettiklerini , eleştirdiklerini hatırlıyorum . Ama biz , geleneği bozmadık . Ergun Sav'ın eşi Gencay , onların evinde yapılan bir toplantıya eşlerin de katılmasını şart koştu . Sadece bazı konularda uzmanlığı olan bir veya birkaç arkadaş misafir olarak aramıza katılıyordu . O günlerde Anayasa düşkünlüğü vardı ülkede . Sakız haline gelmişti ağızlarda . Tabii çelişkiler de oluyordu . Askerler , Anayasa çiğnendi diye rejime müdahale etmişler , sonra da Anayasayı toptan kaldırarak yeniden başka bir metin yazdırmışlardı . Bu Anayasa karmaşası aydınlarda tepki uyandırıyordu . İşte biz , bu toplantılarımızın kurallarını bugünlerde saptadık . Yarı ciddi - yarı alaycı bir metin yazdık . Bu Anayasa sakızına tepki olarak da adını Babayasa koyduk . Yanılmıyorsam , ismi Özer önermişti . Hepimizce kabul gördü . Tarihini hatırlamıyorum , ağabeyim , Firuz bu Babayasa yı görünce : Yahu ! Gizli cemiyet kurmuşlar diye bir muhbir sizi gammazlar , başınız derde girebilir demişti . ( Firuz Çilingiroğlu , sonradan Yargıtay Başsavcısı . ) Ben 1964 yılının büyük kısmını Portekiz'de geçirdim . Portekiz hükümetinin müşaviri olarak çalışıyordum . Tabii bir ayağım Ankara'da idi . Toplantılar , benim Ankara'da olduğum zamanlara denk getiriliyordu . Gruba konan ismi de Özer önermişti : Cumhuriyet Bebeleri . Hepimiz Cumhuriyet devrinde doğmuştuk . Bugün bakıyorum da , Osmanlı - Osmanlı Sonrası , Birinci Cumhuriyet - İkinci Cumhuriyetçi - Milliyetçi - Mukaddesatçı gibi kavramlar hala tartışılıyor . Bizim Cumhuriyet Bebeleri 60'lı yılların başında konmuş bir isim olarak ne kadar çok şey anlatıyormuş . Toplantılarda herkes açık kalple konuşuyordu . En zıt fikirler ileri sürülüyor , kimse kimseye hakaret etmiyor , tarizde bulunmuyordu . Merasimsizlik esastı . Fakat , temel gündem maddesi değişmiyordu : Türkiye . Hiçbir arkadaş somurtkan yüzle , çatık kaşla konuşmaz , büyük kelam etmezdi . Beyefendi , sayın , saygıdeğer demek yoktu . Hatta siz bile denmezdi . Bunları demek yasak değildi tabii . Fakat samimiyeti bozduğu için konuşmayı böyle resmi ağıza dönüştüren kişi , kendiliğinden soğuk kaçtığını anlar , bir daha herkes gibi içtenlikle konuşmaya dikkat ederdi . Hele o zamanlar moda olan sizler sözcüğüne ben hala şaşarım . Çoğulu çoğul yapmayı anlamam . Bebelerin toplantılarındaki üslubu özlemle anıyorum . Yalın , iddiasız , yapmacıksız . Toplantılarda masrafın bölüşülmesi kuralını da sanırım Atila Sav önermişti . Özer de desteklemişti . Böylece imece usulü ile kimseye ağır yük olunmuyordu . Ankara'da o yıllarda ev servisi yapan müessese yok denecek kadar azdı . Zaten toplantılar benim bekar evinde başlamıştı . Böylece hazır ve soğuk meze ve yemeklerle idare etmek gelenek oldu . Toplantıyı evinde yapacak olan kişi , Sakarya Caddesi'ndeki iki büyük bakkaldan , ya da Bulvar üzerindeki Trakya Şarküterisi'nden peynir , salam , tarama , Rus salatası , dolma gibi şeyler alırdı . Bir olayı unutamıyorum . Özer'lerin Mithatpaşa'daki bahçe içindeki evindeydik . Laf uzamış , saat biri geçmişti . Özer'in annesi kapıya tık tık vurmuştu : Özer oğlum , galiba ihtilal harekatı oluyor , deyince radyoyu açtık . Marşlar . O gecenin - daha doğrusu sabahın - öyküsü şöyle : Sevda'nın güzel yemekleriyle şiş midemizle Özer'lerden çıktık . Hakkı'yla ihtilale bakmak istiyorduk . Alkolle ve memleket meselelerinin çözüm yollarıyla yüklüyüz . Hafif çakırkeyif . Kızılay'a geldik . Her tarafta tanklar . Hakkı , Seni bu kafayla bekar evine göndermem . Hem yarın sokağa çıkma yasağı olacaktır . Bize gideceğiz , dedi . Yola düştük . Hakkı , Subay Evleri'nde oturuyordu . Halk arasında Alyans Mahallesi diye bilinen evler . Bir taksi bulduk . Çek dedik . Şoför gidiyor ama , anayollar kapatılmış . Ara sokaklara saptı . Çelikkale Sokağı'nda manevra kıyafetli iki Harp Okulu öğrencisi bizi durdurdu . Yaka paça indirdi . Kimlik sordu . Ne iş yaptığımızı falan filan . Namlular alnımıza doğrultulmuş . Hesap veriyoruz . Eller havaya dediler . Benim bir kolumda şemsiye asılı . Ötekinde evrak çantam . Nasıl kaldıracağım ? Harbiyeli soruyor : Ne iş yaparsınız siz ? Hakkı öğretmenim dedi . Ben de bastırdım : Öğretmenim . Üniversitede hocayız desek Şüpheli kişi olacağız çünkü . Ulvi meslek öğretmenliğe sığındık . Böylece hem yalan söylememiş olduk , hem de Harbiyelinin işini kolaylaştırdık . Hatırladığım kadarıyla gene ikimizin de meslektaşı olan Yüksel Hanım , komşu evin balkonundan bizi seyrediyordu . Sonradan bu olayı konuşup gülüşmüştük . Velhasıl , gevşek bir İhtilal Harekatı idi . Harbiyeli Gidin , evinize yatın diye talimat verdi . Aslında bizim de tek istediğimiz buydu . Hakkı'nın evine geldik . Eşi , çocukları , kız kardeşi Makbule merakla bekliyorlardı bizi . Biraz gülüşerek olanları anlattık . Hakkı : Seni en güvenli yere getirdim dedi . Orası Subay Evleri ya . Kimse dokunmazmış . Hakkı'nın kız kardeşi benim adımı Karanlıkta Gelen Adam koydu bu olaydan sonra . Ayhan'ın yazdıkları burda bitiyor . . . Ayhan , bu notları bana verdi ve dedi ki : Benim anlatacaklarım bu kadar . Kitabı sen yazıyorsun . Her şeyi ben yazacak değilim ya . Ötesini sen anlat . Anlatırım tabii Ayhan . Sen o kadar anlatmışsın . Eline sağlık . Zahmetine teşekkürler . Şimdi ben başlıyorum . Önce seni anlatacağım . MCB AYHAN Ayhan Çilingiroğlu , Atila Sav'ın ortakokul birinci sınıftan arkadaşı . Hep aynı sınıflarda okudular . Çok iyi arkadaştılar . Ağbim de çok iyi bir öğrenci , hep sınıf ikincisi . Birinci , Ayhan'dı . O zaman , lise son sınıfta Fen - Edebiyat diye ayrılırdı . Ayhan Fen'e geçti . Atila Sav da Edebiyat'ta birinci olabildi . Beni sorarsanız . Ben klasik şube mezunuyum . O zaman , klasik şube vardı . Dokuzuncu sınıfta ayrılınır . Haftada beş saat Latince okurduk lise dersleri yanında . Bu şubeden altı kişi mezun olduk . Bizden sonra kaldırıldı . Başlıktaki MCB deyimi ne ? Şu : Ayhan , sanırım 14 yaşındaydı . Ağbisi Firuz , savcı olmuş . Ardahan Savcısı diye bir kart bastırmış . Ayhan imrenmiş . Gidip o da kartvizit bastırmış . Unvan ? MCB diye bir remiz . Ayhan Çilingiroğlu - MCB Bunu dağıtıyor . Her alan soruyor : Nedir bu MCB ? Kendiniz bulun . Herkes bir şey yakıştırıyor . İyi ki o zamanlar Milliyetçi Cephe icat edilmemiş . Yoksa cuk otururdu : Milliyetçi Cephe Başkanı ! Başka bir yakıştırma : Martaval Cumburlop Balabanı . Falan filan . O zaman insanlar terbiyeli . Özel televizyonlar da yok . Onun için özel televizyonların çoook efendi yorumcu bozumcuları da yok . . . MCB'ye kimse anlam veremiyor . Kimseler bilemiyor . Ayhan yemiyor . Kendi açıklıyor . Duyun da şaşın siz . Bizzat kendiniz . Haydi Ayhan ! Diyiver ! Diyor : Bu , Müstakbel Cumhurbaşkanıdır . . . Neee ? Geleceğin Devlet Başkanı . . . Cumhurun başkanı . . . Vay vay vaay ! Hay hay , dostum hay hayy ! Ayhan bizim Vanli Ayhen . Yani , diyem . . . Çilingirgillerden Ayhen kart bastırıvemiş , kendini geleceğin cumhurbaşkanı ilan edivemiş . . . Yaşamöyküsünü sürdürelim . Ayhan'ın hikayesini dürelim . . Ayhan , Ankara Atatürk Lisesi'ni bitirdi . İTÜ'ye girdi . . Elektrik Fakültesi'ne . . O zaman ööö . . se . me . ye . . ööö . . me . . seme . . be ! . Yerleştir yerleştirme , devşir devşirme sınavları falan filan yok . . . Üniversiteye lise bitirme derecesine göre alınıyor . Adam , Ankara ( Ne güzel şehir ) Atatürk ( Ne güzel önder ) Lisesi ( Ne güzel okul . . . ) Fen kolu birincisi . Tabii girer İTÜ'ye. Şimdi elektronik - melektronik oldu . O zamanlar . . . Sadece elektrik mühendisiydiler . Ütü Onaramayan Yüksek Elektrikçi Ayhan mezun oldu geldi . . . Annem ( canım annem ) sever onu . . Ütüsü bozulmuş , Ayhan şunu tamir ediver dedi . Ayhan , tüm gururu ve de onuru ve de mühendislik şuuru ile cevapladı : Teyzecim , ben zayıf akımcıyım . Ütüden anlamam . Ütü kuvvetli akımdır . Yapamam . Vay alçak ütü vay ! Anam , ( canım anam ) acıyarak , biraz da şaşırarak baktı Ayhan'a . Hepimiz dahi bellemişiz onu . Bir ütü bile tamir edemiyor . . . Canın sağ olsun Ayhancım dedi annem . Gitti mutfağa , herhalde çay koymaya . . . Ayhan bitirmiş İTÜ'yü , tamir edemiyor bir basit ütüyü . . . Lisansüstü - Frekansüstü Öğrenim Ayhan gibi yarı - dahiler tek öğrenimle yetinmezler . İlla okuyacaklar . Daha . Daha daha . Başka saha . Böyle adamlar bunlar . Yurtdışlarına gitti , ekonomi - mekonomi , işletme - mişletme de okudu . Sonunda süper uzman oldu . EİEİ'ye girdi . Elektrik İşleri Etüd İdaresi . Herhalde doğru yazdım . Bu İdaresi epey adam yetiştirmiş . Turgut Özal da buradan . Hatta Semra Hanım da . Özellikle ve de güzellikle . Ayhan birtakım tezler , antitezler , sentezler hazırlayıp doktoralar , mastıralar , bastıralar verdi . Sanırım gezmediği ülke , danışmanı olmadığı kimse , bilmediği ilke kalmadı . Aferin Vanlı . Dirisi kanlı . Mesleği şanlı . Ak saçlı delikanlı . Vanliyem Van Gölü kıyısında bir karakol . Telefon çalıyor . Açılıyor . Karşıdan soru : Kimsiniz ? Bir cevap geliyor : Gururlu ve onurlu . Derli toplu , soylu soplu : Anliyem , şanliyem , Vanliyem , kılıcı kanliyem . İskele başında karakol komutaniyem . Kara Fatma'nın da dostiyem . Ya sen kimsen ? Karşıdaki mülki amir . Sesi de sanki demir : Ben Bitlis Valisiyim . Komutan şaşiir , kaliir : Angırt ! Sen benden de kocamanmişsen . Ayhan , Vanlidir . Beyin Takımı nın Sanayi Bölgesi 12 Mart 1971'de askerler sivillere muhtıra verince , şapkalar derlenince Nihat Erim hükümet kurdu . Bazı Cumhuriyet Bebeleri hükümete girdiler . Beyin Takımı diye isim edindiler . Dört kişiydi bunlar : Sav ve Karaosmanoğlu Atila'lar . Özer Derbil ve de Ayhan . Karaosmanoğlu Başbakan Yardımcısı . Özer Dış Ekonomi Bakanı , Atila Sav Çalışma , Ayhan da Sanayi Bakanı . Birinci Erim Hükümetiydi bu . Nihat Hoca , onları kamuoyuna Beyin Takımı diye sundu . Lokantalarda millet dalgasını geçiyordu : Beyin salatası isteyen , Getir evladım bir hükümet salatası diyordu . Bu çoluk çocuk mu bizi yönetecek ? deniyordu . Çoluk çocuk 40 yaş civarında . Epey iş yaptılar . Reformlar . Ne derece başarılı oldular ? Tartışma yeri burası değil . Bana da düşmez . Dokuz ay sonra istifa edip ayrıldılar . Özel Sektöre Selam , Danışmaya Devam Ayhan , gene Danışman lığa döndü . Hala da öyle . Özel sektör , yarı kamu - yarı tamu sektör . Ulusal , arsıulusal , ama her zaman parasal danışmalar . Projeler , imeceler , göreceler , vesaire , her daim daire . . Hitam - ı Bahs - i Ayhan Katkısı için Ayhan'a teşekkürler . Bebeler , Tarihimizi yaz diye beni vakanüvis ettiler . Ayhan tarihin tahririni başlattı . İTÜ'lüdür ama dediğini bilen biridir Ayhan . Yoksa biz ne İTÜ'lü -- lülü de lülü - ler gördük . Zenginleri seven , yoksulları döven . İşletmeciyim diye işleten , vizyonuuum var diye düşleten . Hadi çağ atlayalım diye sıçratan , kıçüstü oturtan . Yeni fonlar oluşturan , prens denilen çakalları hazine malına doluşturan . Ayhan ise grubu yurtseverce kurmuş . Tek Cumhuriyet demiş , saymamış , durmuş . Notlarını da verdi . Bebeler muradına erdi . ATİLA SAV Benim ağbim o . Ana baba bir , özbeöz ağbim . Ömer Atila Sav . 19 Mayıs 1931 doğumlu . Ve biz iki kardeşiz . Benden iki yaş büyük . Tam hesabıyla 18 ay , 19 gün büyük . Bu satırların yazıldığı sırada ( 1995 ) benim 62 yıllık ağbim . Bunca sayfa kitap yazdım . Bunca kişiyi anlattım . Ama fark ettim ki , onu çok yazmamışım . Biraz daha anlatmalıyım diye düşündüm . Boyun borcum bu benim . Kardeşlik borcum . Mukayese Hep kıyasladılar bizi . Hep benzer laflar duydum . Sen diye başlarlar , Atila diye devam ederler . Ta okul sıralarında başladı . Öğretmenler . Arkadaşlar . Tiyatrocular . Hukukçular . Onlar bunlar . Herkes . Çoğu , çok kere beni daha çok falan - filan bulurlarmış . Onunla konuşanlar belki de ona da öyle diyorlar . Önemli değil . Aramızı açamadılar . Biz iki kişiyiz . Birbirimizi biliriz . Sevdik . Saydık . Muhabbet duyduk . O bana , ben ona kötü söz etmedik . El kaldırmadık . Fesada aldırmadık . Kimseyi doldurmadık . Ayrı düşündüğümüz , farklı hissettiğimiz zamanlar oldu . Dünya görüşleri tıpatıp oturmaz . Değişik görüş kardeşliği batırmaz . Öğretmenler Onun arkasındayım hep , peşindeyim okullarda . İki sınıf sonra . İlkokul , ortaokul , üniversite . Hep o benden iki yıl önce . Aynı okullar , aynı sınıflar , aynı sıralar , aynı öğretmenler . Öğretmenler çok önemli . Aynı Ankara Atatürk Lisesi'nde , aynı Ankara Hukuk Fakültesi'nde okuduk ya . Ben de ondan iki sene sonra geliyorum ya . Hocalar da aynı oluyor . Fizikçisi , kimyacısı , coğrafyacısı , tarihçisi , vesairecisi . ( İsim vermiyorum . Kasten . Bilerek . Bilinçli olarak . Çünkü , bir isim yazıyorum . Bir süre sonra birçok bilmiş çıkıyor . Coğrafyacıyı Reşadet yazmışsın , o Vesamet ti deyiveriyor . ) Öğretmenler derlerdi ki : Sen de fena değilsin . Ama Atila bir başkaydı . Adam sakin . Ama çalışkan . Hocalar ondan çok memnun . Biz bu kadarız n'apalım ? Zeka meka demiyorum . Aklıevveller ondan da tartışma açarlar . Zekametre yok ki ölçülsün . Önemli olan vatan kurtulsun . Bütün bunlara rağmen , Sav familyası imajını zedelemeyerek aynı okulları bitirdim ben de . Kafamın yetmediği fen derslerinde düşünürdüm : Aynı hoca ağabeyime de böyle anlatmış . O anlamış . Ben anlamıyorum . Ben aptal mıyım ? Değilim . O halde ? Bilmeyecek ne var ? Ağabeyim dahi . En azından fen dahisi . Anam - Babam Her anne , her baba gibi bizimkiler de ayırmazdı bizi . İkimiz de oğulduk . İkimiz de bayağı bir seviye tutturmuştuk . Babam , avukattı . İnsanları , kuralları iyi bilirdi . Annem avukat değildi ama bir avukat kadar , hatta daha çok tanırdı insanları . İkisi de muhabbetliydi bize . Coşkulu , duygulu , sevgili , bilgili . Babam derdi ki : Atila , Lordlar Kamarası üyesi , sen Avam Kamarası . Örnek İngiltere'den . Babam İngiltere'de hiç bulunmadı . Ama keyfi öyle istiyor . Kamara örneği veriyor . Yargısı şu : O aristokrat , sen demokrat . Babaca bir tasnif . Ağabeyim hep CHP'den yana . Ki bence onlar aristokrat . Ben tarafsız . Parti dışı . Ruhen demokrat . Kamara doğru ( Lower House ) . İçki - miçki , kumar - mumar , sefahat - mefahat , coşku - moşku açısından ben önde . Ağbim mazbut . Dedik ya Lordlar Kamarası ( Upper House ) . Hem de şeytana uymayan lordlardan . Bürokrat Kim ? Merkezdeyim . Genel müdürdüm . Almanya'dan parlamento heyeti gelmiş . Meclis'e gittik . Milletvekili olarak değil , asil olarak . Millet olarak . Yemekteydik . Almanlar için . Yanıma Gaziantep Milletvekili Mustafa Doğan düştü . ( Öbür yanımda bir Alman . ) Dedi ki bu Mustafa Doğan bana : Biz partide Atila Ağbiyi çok severiz . Çok vasıflıdır . Olgun . Bilgili , dürüst . Yalnız fazla bürokrattır . ( Bürokrat ( ! ) mı ? Lafa bak ! ) O hiç bürokrat olmadı dedim . Bürokrat olan benim . Bürokratlık statü değil , karakterdir . Atila Ağabey bürokrattır . Sen politikacı olabilirsin . O bürokrat . Cevap vermedim . Galiba haklı . Atila Sav büyükelçi yapısındadır . Ben ? Bilmiyorum . . . Bizi kıyaslayan , karşılaştıranlar bilsinler ki . . . Biz , yarışta değiliz . BENİM KİMSEYLE YARIŞIM YOK . Ağbimle hiç yok . . . Birlikten Kuvvet Doğar Yedi yaşındaydım ( 1940 ) . Çok sevdiğim bir mahalle arkadaşım var . Erol ( Ergeneli ) . O da yedi yaşında . Birlikte oynuyoruz . Bir gün Erol , oyunda uyuzluk etti . Ben de onu dövdüm . Erol'un İlhami adında bir ağbisi var . 15 yaşında . Genç irisi . Erol , gitmiş beni İlhami'ye şikayet etmiş . İlhami geldi . Hesap sordu . Vermedim . O da beni dövdü . ( Bir yıl sonra , 8 yaşında , ilk şiirimi yazdım : Ben sokağa gittim Bir çocuğu ittim Çocuk beni dövdü Üstelik de sövdü ) Ağbim olayı öğrendi . O da o sırada 9 yaşında . Ama çok şey bilir . Metotludur . Okur . Kitaplardan çok şey öğrenmiştir . Dedi ki : Birlikten kuvvet doğar . Gidelim , birlikte saldıralım . İlhami büyük ama , biz iki kişi olunca onu döveriz . Kabul ettim . Ağbime güvenirim . O , çok şeyi çok şey bilir yani . Gittik . İlhami'yi çevirdik . Evirip , devirip , döveceğiz . . . HIRSIZ KÖPEK Bana kalsa olayı hiç önemsemeyecektim ama karakoldaki komiser hemen işin üzerine atlayıverdi . Olay şuydu : Oğlum sokaktan bir köpek bulup getirmişti . Sevimli mi sevimli bir köpek . Tüyleri simsiyah ama boynuyla kafasının yarısı beyazdı . Kulakları o denli büyük değil ama gözleri iri iriydi . Kısa zamanda gelişti , büyüdü , güçlü bir hayvan oldu . Kerata tarhana çorbasına bayılıyordu . Ne kemik , ne et , önüne koy tarhana çorbasını , gözlerini yumuyor , girişiyordu . Hayır , et ve kemiği de seviyordu ama biz ona her zaman et ve kemiği bulamıyorduk . Zaten o da özel bir ilgi istemiyordu . Kapının yanında kıvrılıp yatıyor , biz ne yersek onu yiyor , istediği zaman toprağı kazarak babadan kalan bahçeli evin tadını çıkarıyordu . Acaba dişi olması kusuru muydu ? Yo hayır , iki kez yavrulamıştı , ikisinde de ikiden fazla yavru yapmamıştı . Yavruları daha ufacıkken birileri alıp götürmüşlerdi . Biz Kuçu'dan memnunduk . Kuçu bizden memnundu . Evet evet memnunduk . Ama ah ah o kusuru olmasaydı . Daha ufacıkken başlamıştı . Üç günde bir olmasa bile beş günde bir ağzında bir ayakkabıyla çıkıp geliyordu . Bazen kadın ayakkabısı , bazen erkek ayakkabısı . Sanki çok iyi bir iş başarmış gibi ayakkabı ağzında kapıda dikiliyor , bize göstermeden dünyada ağzından bırakmıyordu . Kuçu sen ne yaptın öyle , yine bunu nereden aldın ? dediğimizde , sanki kendisine ; Bravo Kuçu , çok iyi etmişsin , böyle bir pabuca gereksinmemiz vardı , haydi bakalım yavrum , şunun öteki tekini de al gel demişiz gibi , ayakkabıyı yere bırakır bırakmaz çok acayip sesler çıkarıyor , yaltaklanıyor , debeleniyor , kim bilir belki de kızdığımızı anlıyor , getirdiği ayakkabının yanına bile yaklaşmıyordu . Ama aradan birkaç gün geçince , bir bakıyorduk ki Kuçu'nun ağzında yine bir ayakkabı . Çocuk ayakkabısı da getirdiği oluyordu . Bir kezinde çocuk ayakkabısını çift olarak getirdi , ama biri yirmi altı , biri otuz bir . . . Bir kezinde de gerçekten gitti , getirdiği botun tekini de getirdi . Bot babamın ayağına tıpatıp oldu . Hiç olur mu baba ? dedim . Bu basbayağı hırsızlık . . . İyi de oğlum şimdi kocaman kent , nerden bulacaksın bu botların sahibini , Kuçu kim bilir nerden alıp getirdi ? Gerçekten öyle , hınzır , ayakkabı getireceği zamanlar birkaç saat ortadan yok oluyordu . Birbirimize ; Tamam , bu yine ayakkabı çalmaya gitti diyorduk . Biraz sonra bir bakıyorduk ki Kuçu'nun ağzında kırk bir numara bir erkek ayakkabısı , hem de rugan , hem de kösele . Babam , Camiden mi çaldın ha Kuçu , camiden mi çaldın ha ? diye soruyordu . Yahu dede , diyordu oğlum , camide rugan ayakkabılı ne arasın ? Bir kezinde hiç giyilmemiş pırıl pırıl otuz yedi numara kırmızı bir bayan ayakkabısı getirince biz bu hınzırın ayakkabıcı dükkanına da dadanmış olduğunu anladık . Karım , kırmızı ayakkabıyı ayağına geçirdi ; Ah , şunun teki de olsaydı dedi . Eh , karım böyle dedi ya , siz Kuçu'yu görün , seviniyor , umutlanıyor , karımın yanında dört dönüyor , hopluyor , zıplıyor , yalıyor , sanki söz veriyor ; Abla sen hiç merak etme , yarın ben sana ayakkabıcının görmez tarafından bunun tekini kapar gelirim , diyordu . Getirdi . Mutlaka renk körü olmalı , yeşilini getirdi . Üstelik yine sağ tek . Ama numarayı tutturmuş kerata , yine otuz yedi . Acaba vitrinden mi çalıp getiriyor ? Yok , dedi babam , dükkanlarda yerlerde duruyor ya , bu öyle yaman ki , girdiğiyle çıktığı belli olmuyor , kaptığı gibi . . . Olanağı yok . Koca kentte şunca ayakkabıcı , şimdi ben elime yeşil , kırmızı ayakkabıları alacağım ; Beyefendi acaba bizim Kuçu bu ayakkabıları sizin dükkandan mı yürüttü ? diye bir bir soracağım . Olacak iş değil . Bir kezinde babam izlemeye kalkmış . Kolay mı Kuçu'yu izlemek ? Babam iki sokak izleyebilmiş , ondan sonra almış başını gitmiş bizim Kuçu . kim bilir belki de pahalı semtlerin , pahalı ayakkabılar satan dükkanların yolunu tutmuştur . Birkaç ay önce tür değiştirdi , tişört getirdi . Evet evet tişört , hem de kadın tişörtü , yepyeni , moda renk , halis pamuklu , omzu vatkalı , yakası geniş . Acaba dükkanlarda kaça satılır ki ? Kuçu galiba tarhanayı hak etmeye çalışıyordu . İyi de Kuçu , şimdi bu tişörtü biz ne yapacağız ? Bulamayız , dünyada bulamayız nereden alıp geldiğini , dedi babam , en iyisi annen bir baksın da eğer omzundaki vatkalar çıkarıldıktan sonra bana olursa . . . Anlıyor bu hınzır . Babam böyle söylerken ağzının içine bakıyordu . Babam gerçekten giydi o tişörtü . Aman aman , bu işe en çok Kuçu sevindi . Yok canım , Kuçu onu araklayıp geldiğini unutmuştu bile . Babam onu sevdi ya . Ayakkabı , tişört getirdiği zaman çok kızıyorduk , ama Kuçu'nun bir kulağından girip öteki kulağından çıkıyordu . Sanki biz ona , Haydi bakalım yavrum , bu evde bir genç kız var , ona en pahalısından bir krem getir demişiz gibi . . . Evet evet , en pahalısından bir kremi kapıp getirmişti Kuçu . Önce ağzındaki şeyi hiçbir şeye benzetemedik . Başını okşadık , sırtını okşadık , ağzından yere atınca anladık . Daha doğrusu kızım çığlığı kopardı ; Ay en pahalısı , alayım diyordum , alamıyordum ! . . Nerdeyse kızımın ağzından ; Sağol Kuçu , ne iyi ettin de bunu alıp getirdin sözleri çıkacaktı . Ben kızdım , oğlum kızdı , babam kızdı . Kızdı amma , babam : Bir benim istediğim şeyi alıp gelmezsin , dedi . İyi bir Devrek bastonu alıp getirsene . . . Oğlum demez mi ; Ben Devrek bastonlarının nerede satıldığını biliyorum dede ; istersen ona göstereyim . . . Susun be , diye bağırdım , bu hınzır söyleneni anlıyor , şimdi de Devrek bastonu çalmaya gider . . . Hayır hayır hiç cüzdan getirmemişti Kuçu . Zaten düşte görsek inanmazdık . Akşam üzeri tam güneş batmak üzere , biz bahçedeki masamıza kurulmuşuz , annemizin üzerimizdeki asmanın yaprağıyla sardığı etli sarmayı yiyorduk ki , çıkageldi , ağzında bir şey var . Olamaz ! dedi kızım . Olamaz ! dedi karım . Hepimiz Olamaz dedik , salt babam , Olur dedi . Bu hayvan iyice yalama oldu , hırsızlığa alıştı , başka şeyler de getirirse hiç şaşmayın . Donup kalmışız . Çatalımızın ucundaki yarım sarmalar öylece kalakalmış , hepimiz Kuçu'ya ve ağzındaki vişne renkli cüzdana bakıyorduk . Bir erkek cüzdanı dedi babam . Ekledi , Canım ne duruyoruz böyle , ağzından alıp bakalım bir . Belki de boştur , cüzdancıdan çalıp getirmiştir . . . Babam kalktı , Kuçu'nun yanına yaklaştı : Gel bakalım benim aslan evladım , sevgili Kuçum . . . dedi . Baba , şu hırsızı şımartma dedim . Uy benim Kuçum , neymiş o bakalım , ha neymiş , at yere . . . Ühüüü , Kuçu öyle mutlu ki , cüzdanı yere attı , sevinçten hoplayıp zıplıyor . Babam sevdi ya , başını okşadı ya . A aaa , dedi babam , kardeşler , bu cüzdan dolu . . . Cüzdanın içinde resim falan yok , ama para dolu , hepsi de milyon . . . Bir üç beş yedi . . . Elli bir milyon var , dedi babam . Ah seni yaramaz Kuçu ah ! . . Babamın ağzından öyle çıkıyor ki bu sözler , hani anlayan anlıyor , yani , Kuçu Kuçu , insan hiç elli bir milyoncuk mu getirir , getirdiğine göre şöyle yüz iki yüz . . . Baba lütfen , dedim . Bu köpeği kapı dışarı etmenin zamanı çoktan geldi de geçti bile . Aaa aaa , hiç olur mu canım ? dediler . Karım tarhanasını koydu önüne , eh tarhanayı da hak etti ya , bir yiyor , bir yumuluyor , arada bir de bize bakıyor , Cüzdandan ne haber ? der gibi . Ayakkabı , tişört neyse ne , ama bunu karakola götüreceğim dedim . Kuçu'yu mu ? diye babam sordu . Hayır , cüzdanı dedim . Komiser çok şaştı , çok güldü , çok ilgilendi , Kuçu'yu da karakola istedi . İşte ondan sonra olanlar oldu . Gazeteciler , televizyoncular doluştular , karakola . Cüzdan Kuçu'nun ağzında , bol bol resimlerini çektiler . Hatta bir ara ortaya Kuçu'yu aldık , babamla ben bir yanda , komiser öteki yanda pozlar bile verdik . Cüzdanı karakolda bıraktık , üç saatlik çekimden ve sorulardan sonra evimize döndük . Kuçu kameraları çok sevmiş olmalı , belki de komiseri çok sevdi , eve dönmek istemedi . Ne çabuk haber haline getirdiniz , ne çabuk yorumlarınızı yaptınız , daha o gece ilk haberlerde başlayıverdi , bizim Kuçu hemen hemen birinci haber oldu çıktı . Aman aman neler demiyorlardı ki ; Kuçu , işte bu eve bakıyor . . . Amanın , bizim evim görüntüsü televizyonda , ne zaman geldiniz , ne zaman çektiniz ? Yahu Kuçu nerden baksın bizim eve , benim işim var , karımın işi var , kızımın işi var , babam emekli . . . Kuçu bize bakıyormuş . Ailesini gül gibi geçindiren köpek . . . Kuçu'ya ne istediğinizi söyleyin , o hemen yerine getirsin . Yapmayın yahu , biz hiç böyle şeyler söylemedik . Kuçu bütün güzellik kremlerini tanıyor . . . Kuçu'dan elli milyon istediler , o elli bir milyon getirdi . Yahu biz mi istedik ? Yetmişlik Nihat Beyin canı bu yaştan sonra rugan ayakkabı giymek isteyince Kuçu hemen kolları sıvadı . . . Oh oh oh , o karakoldaki gazeteciler , fotoğrafçılar , televizyoncular neymiş ki , onun iki üç misli evimize doluştular . Tarhana çorbasını kapan televizyoncu bizim evde soluğu alıyordu . Bunların içinden Kuçu'nun ağzına mikrofon tutanlar bile oldu . O haberci kız nereden bulup çıkarmıştı Kuçu'nun markı , doları , sterlini tanıdığını . . . Bangır bangır bağırıyordu ekranda ; Kuçu bütün yabancı paraları biliyor . Ama en çok dolar , mark ve sterlini tanıyor . . . İşte bunun üzerine telefonumuz hiç durmadan çalmaya başladı . Efendim kaça satarsınız Kuçu'yu ? . . Satmayız . Ne isterseniz verelim ! . . İçlerinde mafya olduğunu söyleyenler de vardı . Herkes Kuçu'yu istiyordu . Yavrum kimim kimsem yok , Kuçu'yu bana verin de şu son ömrümde rahat edeyim diyen yaşlılardan tutun da , Edes , Özal , Civan'ın arasına Kuçu'yu katanlar da vardı . Telefonlarımız hiç durmuyordu . Biz Kuçu'yu iyice korumaya alınca bu kez yavrusunu istemeye başladılar . Aman aman ne rakamlar söylüyorlardı , şaşıp kalıyorduk . Bundan önceki dört yavrunun peşine düşenler de ayrıydı . Yeni doğacak yavruları herkes istiyordu . Mafya istiyordu , bazı işadamları istiyorlardı ama şaşılacak şey o koskoca devlet adamı niye istiyordu ki ? Galiba ülkeyi temiz ellere kavuşturmak , hırsızı yavruyken boğmak istiyordu . Öyle ya , o yere dek gelmiş bir politikacının başka türlü hırsız bir köpekle işi ne olabilirdi ki ? KIZI VERDİK GİTTİ Yani bu zamanda her türlü kazadan beladan yavrunuzu koruyacaksınız , onu bu boya , bu yaşa getireceksiniz ve sonra kalkıp kız istemeye gideceksiniz . Hiç bundan büyük mutluluk olur mu ? Geçen gün oğlumuza kız istemeye gittik . Oğlum lacivertlerini giydi , ben lacivertlerimi giydim , hanım en koyu giysisini giydi , atladık arabamıza , kız evine gittik . Yoo , biz oğlumuzu çok severiz , onun bir dediğini iki etmeyiz . Elbette öteki taraf da kızını sever . Hemen biz ister istemez verecek halleri yok ya , onların da birtakım istekleri olacaktır . Hiç önemli değil canım . Oğlan , annesine söylemiş , kız uzun boyluymuş bin maşallah , böyle kaplan gibi , sonra gözleri yeşil renkteymiş , zaten oğlumuz bu gözlere vurulmuş . Anne anne alın bu kızı bana , demiş . Alırız be oğlum , demiş annesi . Elbette alırız . Dünür dediklerin hayvan değil ya , insan . Ne demişler hayvanlar koklaşa koklaşa , insanlar konuşa konuşa . Eee , konuşacağız işte . Durdurduk arabayı kapının önünde . Yok canım öyle paldır küldür gitmiyoruz , önceden haber gönderdik , hayırlı bir iş için geleceğimizi söyledik . E buyursun gelsinler , demişler . Buyurduk geldik işte . Yok , ben çok sevdim dünürü , çok iyi kızın babası . Haydi bakalım olur inşallah . Canım annesi de çok iyi de ben bilemem , onu bizim hanım bilecek , onun için gözlerini kısmış bakıyor kızın annesine . Gelin olacak kahvelerimizi getirdi . Canım eski usul demeyin işte . Yani bunun bir kötü yanı var mı ? Kız oğlanı görüyor , oğlan kızı görüyor , aileler birbirlerini tanıyorlar , ondan sonra ; Söyleyin bakalım siz ne istersiniz ? Biz ne yapacağız , siz ne yapacaksınız ? Nişan , nikah , düğün bir arada mı olsun , yoksa ayrı ayrı mı olsun ? Bunların hepsi bir çırpıda ne güzel ticari anlaşma gibi konuşuluyor , olay hemen oracıkta bitiyor . Eh , kahveler içildikten sonra bizim hanım ufaktan ufaktan çıtlatmaya başladı . Zaten ötekiler de ne olduğunu biliyorlar da gelenek görenek böyle . Öyle hemen damdan düşer gibi söze girilmez , tencere tava ister gibi kız istenmez . Her şeyin kendine göre bir usulü var . İki taraf da açıldı . Haa , bu kız istemelerde açılmak çok iyidir . İki taraf da açılsın ki , gizli kapaklı hiçbir şey kalmasın . İlerde ; Yok şunu konuşmamıştık , yok bunu konuşmamıştık denmesin . Konuşmalar çok iyi gidiyor . Efendi , dedi kızın babası , oğlumuz ne iş yapıyor bakalım ? Böyle kravatlı falan görünce , kendi kendime dedim ki , acaba oğlumuz bir yerde memur mu , bir yerde amir mi ? Öyle ya , şimdi kızımızı vereceğiz , oğlumuzun ne iş gördüğünü bilmemiz gerek . Malum bu zamanda bir insanın işinin iyi olması , geçim bakımından anlıyorsunuz ya beyefendi , hanımefendi , yani bunu sormakta yerden göğe haklıyız değil mi ? Elbette efendim elbette , dedim . Şimdi ufacık bir maaşla bir evi geçindirmek anlıyorsunuz ya , bu zamanda ne mümkün efendim ne mümkün . Sonra kızımız , baba evinde yediğini koca evinde yemedikten , baba evinde giydiğini koca evinde giymedikten sonra . . . Çok haklısınız beyefendi , çok . . . Değil mi ya , işi baştan konuşmakta yarar var . Amma şunu bilin ki beyefendi , sizi çok sevdim , yo yo oğlumuzu da sevdim . Fakat kızımı herkesten çok severim , bu bakımdan oğlumuzun ne iş tuttuğunu bilmemizde yarar var . Bir kez memur istemem . Hayır hayır memur değil , dedim . Ooo çok iyi . . . Bakın memurun müdürünü de istemem . Sanki müdür olunca çok mu maaş alıyor ki , eşeğin kuyruğu gibi , ne uzar , ne kısalır . Hayır hayır , oğlum müdür de değil . Hem canım ne yapacak bu zamanda memurluğu , müdürlüğü , yani ülkede onca yapılacak iş varken değil mi ya ? Elbette elbette . . . Şimdi efendim bizim oğlumuz çekirdekten yetişti , aslına bakarsanız ben yetiştirdim . Ben aslında onun iki türlü babasıyım . . . Efendim ben şimdi önceleri karınca kararınca tefecilikle başladım işe . . . Şimdi her şeyin bir bedeli olmalı değil mi efendim , ben karşıdakine ne veriyorum , para veriyorum , verdiğim paranın karşılığı ne olmalı , yine para olmalı değil mi efendim ? İşte ben yıllarca para aldım , para verdim . Çok güzel , oğlumuza da öğrettiniz elbette ? Yanımda yetişti efendim , hem öyle yetişti ki . . . ZENCİ FUTBOLCU Neymiş de neymiş , bizim kasabanın takımı kaçıncı ligin kaçıncısındaymış , şimdi ayranımız yokmuş içmeye , otomobille gidermişiz bilmem nereye . E unuttuğunuz şey var , Hüdai abi . . . Len bu Hüdai abi ki kafasına bir şey koyuverdi miydi , mümkünatı yok onu yapmadan bırakmaz . Ölse de yapacak , kalsa da yapacak . Hem takımın yöneticisi , hem kaptanı , kasabanın da önde geleni . Şimdi bu Hüdai abi kasabanın futbol takımı için zenci bir futbolcu isteyecek de olmayacak ha . . . Ne len , kasabanın komşu takımı bizden çok mu üstün ? Onların zenci futbolcusu var da bizim niçin olmasınmış ? Onların zencisi nah şöyle cüce , belki de sahte zenci . Hiç öyle zenci olur mu len ? Zenci dediğin nah iki metre olmalı , her adımında iki metre koşmalı ki ben ona zenci diyeyim . . . Biz öyle onun gibi cüce zenci bulmayacağız , gerçek zenci bulacağız . Ve böylece bizim Yenerspor'un da bir zenci futbolcusu olacak . . . Cak'la olmuyor işte , bunun için koşmak gerek , kesenin ağzını açmak gerek . Hüdai abi olacak da kesenin ağzını açmayacak ha , saldı iki adamını İstanbul'a ; Hele bir koklayın len , hangi takım zencisini satışa çıkarıyor , hangisinin anlaşması bitmiş , memleketine dönecek ? . . Yok yok sakın ha , ben zenci istiyorum , beyaz meyaz istemem , bizde beyaz dolu . . . Haberler geldi , ühü ühü ühü ! . . Len o para bizde yok . Haydi diyelim yöneticileri öne kattık , çıktık Yenerspor için para toplamaya . . . Mümkünatı yok onca parayı bir araya getiremeyiz , bir zenci futbolcuya da kavuşamayız . . . İyi de kasaba kaynıyor , kadınlarımız kızlarımız bunu konuşmuyorlar amma , biz erkekler , gençler hep bunu konuşuyoruz , kahve yanında , futbol kulübünün orada , tarlada , bağda , dükkanda , sokakta . Bulunmuş mu len , bulunmuş mu ? Heee bulunmuş . . . Amanın ne duruyoruz koşalım kulübümüze , alkışlayalım Hüdai abimizi . Len Hüdai abi ki koydu mu bir kafasına , bulur gelir zenci futbolcuyu . Zenciler başka oynuyorlar len . . . Eee artık bizim de başka türlü futbol oynayan bir zencimiz var . . . Ya ya ya , şa şa şa , Hüdai abi çok yaşa , ya ya ya , şa şa şa , Hüdai abi çok yaşa ! Sevgili Yenerspor taraftarları , ilginize çok teşekkür ederim . İyi de len daha bulamadık zenci futbolcuyu , kim çıkardı bunu hangi ırzı kırık ? Bulunca haber edeceğiz ve sizi sevindireceğiz . . . Haydi bakalım şimdi müjdeli haberi sabırsızlıkla bekleyin . Hüdai abiniz kafasına bir şey koydu muydu , mutlaka yapar . . . Ya ya ya , şa şa şa , Hüdai abi çok yaşa , ya ya ya , şa şa şa , Hüdai abi çok yaşa ! . . Siz de yaşayın len . . . Yaşamasına yaşıyoruz da hani zenci futbolcusuz yaşamaya yaşamak denirse ! Ah ah şu İstanbul'a gidenler , orada uyuyorlar , kim bilir geceleri barlara pavyonlara bizim ve Hüdai abimizin parasıyla bir güzel . . . Sonra biz burada zenci futbolcusuz . Len noldu , bulamadınız mı len ? Tü Allah sizi kahretsin , len insan ne yapar eder , kandırır alır gelir bir zenci futbolcu bee . . . Şimdi Hüdai abi , buralarda zenci futbolcu kaynıyor , yok değil anlayacağın , yalnız anlamışlar bizim merakımızı , durmadan rakam yükseltiyorlar . Şimdi bugün söyledikleri yarın söylediklerini tutmuyor , boyuna fiyat çıkıyor , yani enflasyon gibi , şimdi biz bu durumda galiba bir zenci futbolcu almayı başaramayacağız . . . Nee nee , sen ne diyorsun len , ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu len ? Burada millet gözünü şehir yoluna dikmiş zenci futbolcu beklerken , sen oradan , moralimizi bozma , vallahi sokmam seni kasabaya . . . Şimdi yanlış anladın Hüdai abi , diyorum ki bu parayla bulamayacağız diyorum . Kasaba biraz daha elini cebine atsa , kaymakam neyim , mal müdürü felan çıkıverseniz yine kasabanın içine . . . Len söyletme beni , kaçıncı çıkış len bu , hem kaymakam izin aldı gitti , emniyet müdürü izin aldı gitti , mal müdürü izin aldı gitti . O kaymakamın yerine bakan doktor da futbola iyi bakmıyor . . . Hadi hadi çabuk olun , müjdeyi bekliyorum . . . Bekliyoruz ya . . . Aniii , şu kasabada ne şom ağızlılar var , uyduruvermişler yalanı , ağızları büzülesiceler . Şimdi diyesiymiş ki Hüdai abi ; Len bulamazsanız bir sahtesini getiriverin , yani beyaz birini boyayın , zenci diye yutturun . . . Hıh sanki hamama gidince boyası çıkmayacak . Len daha ilk günden zenci futbolcumuzla kasabanın hamamına doluşmadın mıydı bunun tadı mı çıkar ? Ossat anlarız boyalı sahte zenci olduğunu . . . Hem yani Hüdai abimiz hiç yapar mı bunu bize , takımına ? Len hey kasabalı , vicdansızın , kanı bozuğun biri demiş ki , güya ben boyalı zenci getirtecekmişim . Hangi namıssız bunu uydurduysa o boyalı zenciyi anasına götürsün . . . Uuuuv alkışlar alkışlar . . . Ya ya ya , şa şa şa , Hüdai abi çok yaşa , ya ya ya , şa şa şa , Hüdai abi çok yaşa ! . . Siz de yaşayın len , şunu bilin ki yeni sezona zenci futbolcunuz hazır , hiç kuşkunuz olmasın . Kuşkusu olan varsa Hüdai abisini anlamamış demektir . Ben öyle kuşkucuların teee . . . Ya ya ya , şa şa şa , Hüdai abi çok yaşa , ya ya ya , şa şa şa , Hüdai abi çok yaşa ! . . Len hey İstanbul'dakiler sabrımız tükendi , kasabanın sabrı köpürdü , a hergeleler , nettiniz len , yoksa İstanbul'a gidince burayı unuttunuz mu ? Ohhh ne iyi ekmek elden su gölden , şu saz benim , şu pavyon senin . . . Yok vallaha Hüdai abi bakıyoruz . . . Neyinizle ? . . Kör olun len , bir ayı geçti bir zenci futbolcu kapıp gelemediniz , biz burada sıkıntıdan kararıp zenci olduk . İnsan tutar bir zencinin kolundan üç aşağı beş yukarı alır getirir . . . Şimdi abi inan ki fiyatlar çok yükseldi . . . Len dolar yerinde sayıyor . . . Abi dolar yerinde sayıyor ama , zenci futbolcu fiyatı yerinde saymıyor . Sanki burada borsası oluşmuş . Siz sanıyorsunuz yalnız biz , ühüüü Anadolu takımlarının hepsinin adamları burada . . . Daha şuracıkta adamın ağzından söz alıyorsun , Haydi masaya , imzaya diyorsun , bir bakıyorsun adam yolda giderken birdenbire tabanları yağlamış . Adam zenci , yetişebilirsen yetiş . . . Abi burada böyle pankartlar konuşuyor , sen anlaştığın zenciyi imzaya götürürken bir pankart açılıyor sekiz on kişinin arasında . . . Eee len çabuk anlat . . . Anlatıyorum Hüdai abi . . . Şimdi pankartın üzerinde yazı ( Zenciye şu fiyat verilir ) . . . Senin verdiğinin iki katı yazıyor , artık zenciyi tutabilirsen tut . . . E nolacak len , onu söyle , biz bu sezonu zencisiz mi geçireceğiz ? Abi elimizden geleni yapıyoruz . Şimdi burada kaynağı önemli , bazıları öyle yapıyorlar . Orada da fiyatlar birdenbire yükselmeden . . . Nerede len , ne yapıyorlar ? Hüdai abi Zaire'de , şimdi cayır cayır buradan Zaire'ye gidiyorlar . Eeee ? Zencinin kaynağı abi , kum gibi zenci . . . Eee futbol ? Abi şimdi elbette futbol da önemli , ama önce zenciyi bulursak . . . Töbe töbe , başımıza gelen ! Len biz mi heveslenince bu iş kıymete bindi ? Şimdi ne yapacağız , onu söyle sen ? Abi orada da fiyatlar başını alıp gitmeden hemen Zaire'ye uçup bir zenci kaparsak , çünkü o işte de geç kalmak var . . . Len bu Zaire nere ? Orta Afrika'da bir yermiş , ben de bilmiyorum ki abi . . . Anam anam , tee orta Afrika ha ? Len oralarda yiter mitersiniz . . . Yok Hüdai abi , buradan Hollanda'nın Amsterdam'ına gidecekmişiz . Orada daha mı ucuzmuş ? Yok abi uçak öyle gidiyormuş . Asıl ucuz olan yer Namibia'ymış . . . Allah Allah orası da neresi len ? Şimdi Zaire'de bu iş karaborsaya bindiyse abi , Namibia garantiymiş . E ben ne yapacağım şimdi ? Bize para çıkaracaksın Hüdai abi , Nusret'le bana oradan hemen pasaport da uydur abi . . . Oh anam oh . . . Başka çare yok abi . Kasaba çalkalandı , kasabada yer yerinden oynadı . . . Aslan be Hüdai abimiz , beğenmemiş İstanbul'daki zencilerin hiçbirini , böyle kavun seçer gibi , baka baka , koklaya koklaya bir zenci alacakmış ki , hem de yerinden hem yatağından , teee Zaire'den . . . Ya ya ya , şa şa şa , Hüdai abi çok yaşa , ya ya ya , şa şa şa , Hüdai abi çok yaşa ! . . Sevgili kasabalılarım , biz dedik mi yaparız . . . Len bakan . . . Ne bakanı len , cumhurbaşkanı olacak adam . . . Benim kasabam sağolsun , kasabalım sağolsun , şimdi Zaire'de bulamadık mı , len öldük mü bee , gelsin Namibia . . . Namibia da da mı yok , gelsin Koniya . . . Len Allah Allah Koniya , dedi , demek tee Koniya'dan . . . Ya ya ya . . . Alooo Hüdai abi . . . Hay gözünüz çıkmaya , kaç gündür nerelerdesiniz len ? Zaire'deydik abi . Şimdi Namibia'dayız . . . Oh oh Afrika turu , aslan neyim de vurun gelin bari . Yok abi turnayı gözünden vurduk . . . Orada da mı turna var ? Yok abi şimdi Zaire'de bizim paramıza göre hiçbir zenci yok , ama burada birini bulduk ki Hüdai abi adam hem futbol oynuyor , hem de zenci . . . Deme len . . . Abi şöyle biraz oynattık adamı Nusret'le , eh iyi , yani dedik ki bunu Hüdai abi ele alır , şöyle bir iki hafta kasabanın çayırlığında koşturursa bu adam olur , dedik . . . Oturtsaydınız masaya , bastırsaydınız imzayı ! . . Abi orası olacak elbette , şimdi adam diyor ki . . . Tamam tamam yani İstanbul'dakinin dörtte biri , Zaire'dekinin yarısını istiyor . Kapın gelin lan ! . . Kapacağız da Hüdai abi , son model bir araba istiyor . . . Neee ? Yaaa yaaa . . . İyi bir villa istiyor . . . Villa mı , kasabada villa ne arar len ? Abi yaparız , olmazsa kaymakamdan rica ederiz , onun lojmanını . . . Hani her şey Yenerspor'a feda olsun sloganımız var ya . Len düşük model alıp yutturamaz mıyız , accık saf falan değil mi ? Bilmem ki abi , cin gibi bakıyor . Şimdiden bizim kasabayı sevdi . Nerede görmüş len bizim kasabayı ? Haritadan gösterdim Hüdai abi . . . Haydi kap da gel . . . Getireceğim de Hüdai abi , karısını da getirmek istiyor . . . Len karısı mı , biz ona buradan bulurduk len , ne yapacak burada karıyı ? Şimdi karı neyim olunca bu adam iyi oynamaz . Abi ona dikkat ederiz , karısının yanına bırakmayız , kampa alırız yıl on iki ay . . . İyi tamam , al gel ! . . Üç de çocuğu var abi . . . Len anası babası da yok mu ? Var abi , onlara da burada aylık istiyor , dolar olarak yollayacakmışız . Çok bir para değil abi , onu şöyle bir maçta toplayıveririz . . . Yalnız mutlaka kaynanasını da yanında istiyor , çünkü karısı öyle istiyormuş . İyi len iyi , kaynanası da zenci mi ? Hıı , futbolcumuzdan daha zenci . Al gel len al gel ! . . Kasaba yerinde kadınlarımız onu zenci futbolcumuzun kaynanası diye yere yurda koymazlar . Çabuk , ilk uçağa at , karısını , çocuklarını , kaynanasını , sakın futbolcuyu unutma haa ! . . Amanın amanın , geliyormuş , geliyormuş , geliyormuş . . . Ya ya ya , şa şa şa , Hüdai abi çok yaşa , ya ya ya , şa şa şa , Hüdai abi çok yaşa ! . . Çok sevgili kasaba halkı , Hüdai abiniz ne demişti ? Dedi ve sözünü tuttu . Sevgili arkadaşlarım , siz her şeye layıksınız . . . Hayırlı olsun zenci futbolcunuz , zenci karısı , zenci üç çocuğu ve zenci kaynanası . . . Ya ya ya , şa şa şa , Hüdai abi çok yaşa , ya ya ya , şa şa şa , Hüdai abi çok yaşa ! . . Biz böyle coşkulu coşkulu bağırdıkça , Hüdai abi beyaz eşya dükkanının önüne çıkmış bize elini sallıyordu . Halıcı küçük oğlu Nurettin karşıdaki dükkanın önüne çıkmış elini sallıyordu , tahıl tüccarı ortanca oğlu Fahrettin de dükkanının önüne çıkmış el sallıyordu . En büyük oğlu Hüsamettin kendi iş hanının en üst katından bize el sallıyordu . Zenci futbolcumuz yolda , geliyordu . GOOOOOOOL Maçı yine biz kazandık o biçim . . . Yani artık kazanıyoruz . Kim diyorsa biz kazanamayız ben onun ağzını kurşunla doldururum . Çünkü abicim bir kere biz yani erkek milletiz ve futbol da erkek sporu . . . Erkek sporunu erkekler yaparlar . . . Bir kasa bira anlıyor musun ? İçiyorum ki yarısını maçtan önce nolur nolmaz . Yo , içim , kazanacağımızı biliyor , ama diyorum ya . . . Bu hakemler namussuz abicim , hiç bizi kayırmıyorlar . Kayırmıyorlar mı dedim , yanlış dedim , yani hakkıyla hakemlik yapmıyorlar , hep onları kayırıp koruyorlar . Yani bu kazandığımız maçta da adam nasıl geldi bizim kalecinin üzerine , hani ben o maçta olsam , çekerdim tabancayı o oyuncunun alnının çatına , sonra hakemin alnının çatına , yan hakemlerin alnının çatına , iyi ki orada yoktum . Hop oturdum , hop kalktım . Bu arada bizim hanıma bir bira şişesi attım . Küçük oğlanı da iyice patakladım . Pataklarım abi , tam gol olacak , top rakip sahanın kalesinin dibinde , hop oğlan televizyonun önünden geçiyor . . . Ulan ulan , şu dakika şu saniye bu televizyonun önünden ölmüş babam bile geçemez , sen nasıl geçersin ? Neren ister , neren istemez . . . Haydiii anasını da , koruyor çocuğu , televizyonda milli maç oluyor , bizimki çocuğu koruyor . Ben zaten bu bizim hanımın babasından kuşkuluydum . . . Hiç çocuklarına milli duygu vermemiş . Bir milli maçta milli duygu ortaya çıkmayacak da ne zaman çıkacak ? Yani ben şimdi şu evde maç izliyorsam , evdekiler soluk bile almamalı değil mi abicim , yok ikide bir zırt vırt televizyonun önünden geçerlerse insanın tepesi atmaz da ne yapar ? Şimdi abicim birinci gol , kalktım zıpladım , oturdum . Eh benim okkadan apartman sallandı . Sallansın abicim Türkiye sallansın . Boru mu be gol atmışız . Bizim altımızda oturan Turhan Bey de zıpladı , ama o benden geç zıpladı . Apartman her golde iki kere sallandı o biçim . Yani elimde kuvvet olsa , apartmanı tutacağım böyle kucaklayıp zangır zangır sallayacağım . Abicim gol bu be . Aramakla bulunmuyor ki , meğerki rasgele . . . Yooo iyi oynuyoruz , kim bizim takım için laf derse yerim ben onu . . . Allah sizi inandırsın bira yetişmiyor be abicim , bir kasa bira maçı bitirmiyor , heyecan dorukta , şimdi namussuz hakem karşı tarafın lehine gol olmayacak şeyi gol sayarsa , olmaz mı abicim , zaten hiç dostumuz yok ki . . . Tutar bir penaltı verir maçın son dakikasında , adam da dengine getirir atar mı , haydi al bakalım sahadan berabere ayrıl . . . Yok artık abicim , berabere yok , o eskidendi , şimdi yeneceğiz , yeniyoruz , yeneriz . Biz buyuz . . . Ah şu beş dakika da bir geçse dedim . . . Abi beş dakika öyle uzun olur mu beee ? Beş dakika değil beş yıl . Kol saati , duvar saati , gözüm bir onda bir ötekinde . . . Ne namussuz bu hakemler , koruyorlar abicim , saat doldu düdüğü öttürmüyor , ah ah elime geçirsem o sırada ben o hakemi düdük gibi öttürürüm . KÖPEKLER Önceleri herkes belediyeyi suçladı . Henüz iki ay önce seçilip işbaşına gelen yeni yönetimin muhalifleri , kasabanın onca sorunu çözümlenmeyi beklerken , köpeklerin ortadan kaldırılmasını anlamsız bir işgüzarlık olarak nitelediler ; dahası aptalca buldular . Zabıta Müdürü bir açıklama yaparak iddiaları yalanladıysa da pek inandırıcı olamadı . Hayvanları Koruma Derneği'nin kent merkezinden gelen yöneticileri , medyanın fazla rağbet etmediği bir basın toplantısıyla bu köpek soykırımını kınayıp , Hayvan sevgisizliğinin , insan sevgisi önündeki en büyük engellerden birini . . . oluşturduğu yolundaki bilinen görüşlerini yinelediler . Demeçleri , yerel basının ses getirmeyen birkaç yayın organında , üçüncü sayfadan verildi . Yönetim yandaşı bazı eski kurtlar ise , kasaba meydanına bakan kıraathanelerde , ikindi güneşiyle birlikte tokurdamaya başlayan nargilelerin başına geçip , yüksek sesle ve güngörmüş bir eda ile olup bitenlere dem tuttular . Sokak itleri bu memlekette ne zamandan beri kıymete bindi ? İtlerin günahını almayın canım . Onlar gitti , meydanı başkaları doldurdu ! İyidir , iyi . . . Olur olmaz uluyanlar biraz ders alsınlar . Ege'nin , İç Anadolu'ya sırtını dayamış küçük , ücra bir kasabasıydı Köprübaşı . Burada hayat , suları fazla köpürmeden akan sessiz , sakin bir ırmak gibi her sabah ve her akşam sokakları yıkayıp geçerdi . Kasabanın hemen dışında , Cumhuriyet tarihinin ilk şeker fabrikalarından biri kuruluydu . Sabahın mahmur saatlerinde meydandan kalkan işçi servisleri , belli başlı caddelerden ve kavşaklardan büyük bir nümayişle geçerek fabrikaya doğru akarlardı . Aynı servis otobüsleri , akşamları saat altıda paydos eden insanları , aynı yollardan geçerek yorgun bir soluk gibi aldığı yerlere bıraktığında , geriye yaşanacak fazla bir şey kalmazdı . Ancak bir süre sonra fabrikanın özelleştirme kapsamında olduğunun açıklanmasıyla oluşan heyecan dalgası , köpek ölümlerini , hayatın umursanmayan bir noktasına doğru fırlatıp attı . Önceleri başını İngilizlerin çektiği uluslararası bir konsorsiyumdan söz ediliyordu ; ardından Japonlar denildi . Günün birinde fabrika sahasına bir helikopter indi . Birkaç gün sonra bir tane daha . . . Derken bu geliş gidişler sıklaştı . Artık onlara kısaca , bilinmeyen gezegenlerin Ufo larla yeryüzüne inmiş ziyaretçileriyle aynı anlama gelen yabancılar deniliyordu . Gelenler , oldukça geniş bir alana yayılan fabrikanın sosyal tesislerinde ağırlandığı için suratlarını gören pek yoktu . Mutfakta çalışanlarla , yemekte konuklara servis yapan garsonların yaydığı dedikodular , birinci ağız dan haber niyetine konuşuluyordu . İyimserliğin ve karamsarlığın çabucak uzayan gölgelerinde suskunluk ve tevekkül içinde bekleyiş , çoğu zaman ön plana çıktı . Sonuçta , fabrikaysa , fabrika . . . İşte ordaydı ve kimsenin onu alıp götürdüğü yoktu ! Hem pek çok işyeri birbiri peşi sıra kapanırken yaşanan bu gelişme , o denli de kötü sayılmayabilirdi . . . Yani buna benzer şeyler konuşuluyordu genellikle . Aslında mülkiyet yabancılar a geçtikten sonra halen çalışanların önemli bir bölümünün işten çıkartılacağı da yayılan havadisler arasındaydı ; ama işsizlik , elle tutulur bir gerçeğe dönüşmediği sürece söylentileri kimsenin üzerine alınması gerekmiyordu ! O halde olanları cephe gerisinden izleyenlerin soruları şimdilik , . . bizim kısımla ilgili bir şey yok yanıtının gerisinde ürkek bir kaygı olarak beklemeye terk edilebilirdi . Nitekim öyle de oldu . Gerçi son günlerde olup bitenler , gündelik hayatın sıradan söylemine katılanlar için dahi biraz tuhafçaydı . Çünkü köpekler giderek artan bir hızla eksilmeye devam ediyordu Köprübaşı kasabasında . Üstelik Belediye Başkanı'nın safkan Alman kurdu lojmanın bahçesinde ölü bulunduktan sonra , belediyenin gündeminde köpeklerle ilgili bir madde olmadığı da iyice açığa çıktı . Ancak bu suçu işleyen kişi ya da kişiler işi iyice azıtmaya başlamıştı . Çöp kamyonları her sabah sokaklardan yığınla köpek ölüsü kaldırıyordu . Ayrıca bazı öldürme eylemlerinin kesici aletle yapılması da , olaya değişik bir boyut kattı . Başlangıçta alay konusu olan karşı çıkışlar , giderek yüksek sesli homurtulara dönüştü . Şimdi herkes , sapık köpek katili nden bahsediyordu . Hatta bu katliamın köpeklerle sınırlı kalmayıp , bir süre sonra insanları da içine alacağı konusunda ciddi endişeler yayılmaya başladı . Belki de sırf bu korku yüzünden insanlar , köpeklerine karşı daha sevecen davranmaya başladılar . Yakın zamanın , Bobi , Sürtük , Çamur türünden anlamsız ve aşağılayıcı isimleri geride kalmıştı . Artık insanlar yeni doğan veya yeni edinilmiş köpeklerine Kont , Yiğit , Baron , Hektor gibi daha soylu olduğuna inandıkları isimler yakıştırıyorlardı , ama nafile ! Köpekler hala ölmeye devam ediyordu Köprübaşı kasabasında . Emniyet Müdürü , araları pek iyi olmadığı halde , başkanın köpeği öldürüldükten sonra , yukardan gelen bir telefon talimatı üzerine harekete geçti . Bu işle bizzat ilgileneceğim efendim ! deyip , kolları sıvadı , ilk icraat olarak da kasabanın delisini içeri tıktı ; hatta hızını alamayıp kendi elleriyle bir güzel dövdü . O geceyi kafası gözü dağılmış halde nezarette geçiren delinin , suçunu , daha doğrusu suçlarını itiraf ettiği ifadesi , ertesi sabah Emniyet Müdürü'nün masasındaydı . Herhangi bir örgüte üye olmayıp , her şeyi yalnız başına planladığı yazılıydı ifadede . Eğer yakalanmasaydı hangi köpekleri öldüreceği bile bir güzel sıralanmıştı . Söylediklerine bakılırsa , gerçekte köpeklere özel bir gıcığı yoktu . Ancak altı ay önce bir sokak köpeği tarafından ısırılıp tam yirmi bir gün kuduz iğnesi yiyince niyeti biraz bozduğu anlaşılıyordu ! Emniyet Müdürü , o sabah dinlenik bir yüzle ve gösterişli üniformasıyla makamına kurulunca deliyi karşısına çıkardılar . Müdür , ifadeyi dikkatlice okuyup , yanında dikilen polis memuruna uzattı . Sevk edin savcılığa gitsin dedi , . . . cezai ehliyeti yok ama ne yapalım , bir tımarhane bulup yerleştirsinler . O da kurtulur , biz de . Tabii bir de köpekler . . . Görevli memurla deli tam çıkmak üzereyken başkomser daldı odaya . İçeri girmeden önce saatlerce gülmüş gibi yüzü kıpkırmızıydı . Ciddi görünmek için kendini zorladıkça daha da komikleşiyordu . Ne var ? derecesinde kaşlarını çattı Emniyet Müdürü . Üzgünüm efendim dedi , başkomser . Sekiz ölüm vakası daha . . . Dün gece yarısından bu sabaha kadar . . . Yani bu deli içerde sopa yerken birileri dışarda . . . Anladık be , kes ! diye hışımla ayağa fırladı Emniyet Müdürü . Ölenlerin hepsi köpek mi ? Yedisi . . . Ya öbürü ? Yalnız yaşayan ihtiyar bir kadın , kalp krizi . . . Müdür , okkalı iki tokat daha çaktı deliye . Yani sen şimdi bizimle dalga geçtin ha . . . Gösteririm ben sana köpoğlusu ! Araya başkomser girdi . Deliyi dışarı attılar . Emniyet Müdürü'nün sabah sabah bütün neşesi kaçmıştı . Kravatını gevşetip , sıkıntılı bir yüzle masasına oturdu . O sırada telefon çalmaya başladı . Yakup Ağa , geçen sonbaharda tam doksan yedi yaşına girmişti . İlerlemiş yaşına karşın inanılmayacak kadar sağlıklıydı . Gerçi son günlerde biraz tuhaflaşmıştı . Kendi kendine konuşup , çoğu soruyu bulanık , boş bakışlarla geçiştiriyor , ya da konuyla hiç ilgisi olmayan anlamsız sözcükler geveliyordu ağzında . Çoğu kasabalıya göre , bunamakta geç bile kalmış sa da , işte yine de oradaydı : Sağlam bacaklarının üzerinde titremeden dimdik ve ayakta . . . Her yıl düzenlenen kurtuluş yıldönümü şenliklerinde , alay komutanıyla üstü açık bir jipte yan yana oturur , parlatılmış madalyalarını yalnızca o gün takar , demirci ustası elini Kuvayı Milliye kalpağına götürerek kasabalıyı gururla selamlardı . Evet , eski bir demirci ustasıydı Yakup Ağa . Demircilik , torunları ticareti yeğleyip , Köprübaşı eşrafı arasında yerlerini alıncaya değin yaklaşık yüzyıllık aile geleneğiydi . O , kasabanın güney ucunda , geniş bir araziye yayılan çiftliğindeki küçük ahşap konakta , anılarıyla birlikte yaşardı . Televizyonla arası yoktu , ama radyonun ajans haberlerini hiç aksatmazdı . Haberlerin sonuna doğru kulağını radyoya iyice yanaştırır ve dikkat kesilirdi . İstiklal Savaşı gazilerinden filancanın vefat ettiğine dair anonsların arası giderek uzamaya mı başlamıştı , yoksa belleği ona kötü bir oyun mu hazırlamaktaydı , kim bilir ? . . Çiftliğe kurulmuş diğer evlerde , hayatta kalan tek oğlu ve iki torunu ile , kökleri derinlere uzayan soyağacından gelme birileri daha oturmaktaydı . Kimi zaman , çiftliğin sırtını dayadığı yamacın biraz yukarısında başlayan Sazlıbucak ormanlarındaki eski siper kalıntılarına doğru , köpeği Barut'la birlikte , uzak top seslerinin uğultusunu içinde duyarak uzun yürüyüşlere çıkardı Yakup Ağa . Bazen de kahyanın oğlu Rafet'i yanına çağırır ve arabayı hazırlamasını söylerdi . Tamam derdi , içinden Rafet , . . . gene Şeker Fabrikası'nı göreceği geldi ! Dosdoğru fabrikaya girilmezdi hiçbir zaman . Önce çevresinde birkaç tur atılırdı . Araba , fabrikanın karşı düzlüğünde motoru çalışır vaziyette dururken Yakup Ağa arabadan iner , öylece ayakta dikilir , iki elini bastonunun üzerinde birleştirerek fabrikanın görünen her ayrıntısını , asırlık gözleriyle adeta yudumlardı . Böyle zamanlarda içinde başka bir filmin makarası usulca dönmeye koyulur , sesler ve görüntüler yer değiştirir , sonra hızla içiçe geçer ve birbirini kovalamaya başlardı : Batarya komutanının ateş emriyle , vardiya mühendislerinin uzaktan haykırışları . . . hücum borusuyla , paydos düdükleri . . . makineli tüfek taramasıyla , ağır paletlerin gece mesailerindeki yankısı birbirine karışırdı . . . İkinci Tümen'in en keskin nişancısı , 3'üncü Gezici Batarya Topçu Çavuşu namlı Kara Yakup'un sol omzundan akan kanla . . . Demirci Yakup Usta'nın , kızgın fırın kapaklarında , alev üfleyen körüklerin karşısında , o bükülmez bileğiyle balyoz sallarken şakaklarından sızan ter birbirine karışırdı . . . Bu an ne kadar sürerdi , bilinmez . Film biter , sesler durulur , gündüzün görünmez perdesi yeniden bugünü sererdi gözlerinin önüne . Bazen arabaya binilip gerisin geri çiftliğe dönülür , bazen de fabrikanın giriş kapısına doğru ilerlenirdi . Kimsenin aklından geçmezdi ona , dur demek , burda ne arıyorsun ? diye sormak ; çünkü bilinirdi ; bunun aksini düşünmek dahi bu kasabada büyük suçtu ! Bizzat o keskin bakışlı , kara yağız fabrika müdürünün talimatıydı : Bu kapıdan içeri evine girer gibi girecek ve saygıda asla kusur edilmeyecek demişti , . . . gelir gelmez haberim olacak , ben yoksam makamıma buyur edilip , kahvesi söylenecek . Evet , aynen bunları söylemişti . Kolay değildi , Kara Yakup ya da Yakup Usta olmak . Genel Müdürlük girişindeki galeride fotoğrafları vardı : 17 Ocak 1927 . Sade bir törenle fabrikanın Gazi Paşa Hazretleri tarafından açılışı . . . Yanında İktisat Vekili , bir adım gerisinde kendisi . . . Başka bir fotoğrafta ise sadece Mustafa Kemal Paşa ve o . Paşa'dan en az bir karış daha uzun ; eliyle çerçeveye girmeyen bir yerleri gösterip , bir şeyler anlatıyor ; Paşa yüzünde vakur bir ifadeyle onu dinliyor . Başka bir fotoğrafta Mustafa Kemal , fabrikaya üstün emeği geçenlere verdiği nişanlardan birisini genç Yakup'un göğsüne takıyor . Daha sonra makam arabasına binilip , doğru ahşap konağa geliniyor . Ondan sonrası elbette hiçbir fotoğrafta yok , yalnızca Yakup Ağa'nın belleğinde yaşıyor . Çiftlikte birer ayran içilip , yola devam edilecek , ama akşama doğru tipi fena bastırıyor ; kar , yolları kapamış . . . Sazlıbucak ormanlarından kopan uğultu camlara yükleniyor . Dünyada bırakmayız Paşam . . kurtlar çoktan inmiştir düze . . gecenin yollarında uğursuz gölgeler dolaşır şimdi . . çocuklarımıza söylenecek bir çift lafımız olur mu sanırsın ? Koskoca Köprübaşı'nda , bu zemheri kışında , Paşamızın altına serecek bir çift döşek bulamazsak , bunun hesabını nasıl veririz ruz - u mahşerde ? . . Eski silah arkadaşlığı ne demek Paşam , şeref verirsiniz . . akşam çorbasını beraber içeriz . . zevcem , pek güzel çerkeztavuğu yapar , estağfurullah , çaresiz birkaç kadeh rakı emriniz olur . Neler konuşulmamıştı ki o gece . Dışarısı keskin ayaz , içerisi halvet . . . Sipahi sigarası ve rakı dumanı . Yakup , tütüne hayatı boyunca el sürmemiş . Paşa'nın ısrarı üzerine önünde bir küçük karafaki . . arada bir usulen küçük yudumlarla dudaklarını ıslatmakta . Afyon cephesindeki namın , kulağıma gelmişti diyor , . . . nerde bize kan kusturan bir düşman tabyası var , Yakup'un bataryası oraya . Hiç unutmam , rahmetli Nazım Albay söylemiş Ali Fuat Paşa'ya , o da bana . . . Lakin şimdi yapılanlar çok daha mühim . Daha fazlası lazım Yakup Çavuş , çok daha . . . Geçen yıl Anıtlar Yüksek Kurulu'ndan gelen bir heyet , eski konağın tarihi eser kapsamına alındığını tebliğ ettiğinde , Yakup Ağa , onlara söylediklerini şu anda belki hatırlamaz bile . . dudaklarında küçümseyici bir gülümsemenin nasıl tomurcuk açıverdiğini . . hayır , imkanı yok hatırlamaz . Eksik olmayın çocuklar , ama biraz geç kaldınız . Ben o işi yetmiş yıl önce yaptım . Güneşli , sıcak bir havaydı . O sabah Yakup Ağa , kahyanın oğlunu yanına çağırmadı . Arabayı falan hazır tutmasını da istemedi . Emektar kahyaya , gece sabaha kadar yaşlı adamın uyumadığını söyledi hizmetçi kadın . Yakup Ağa , son zamanlarda sıkça yaptığı gibi hava karardıktan sonra yürüyüşe çıkmış ve eve oldukça geç bir saatte gelip , kimseye bir şey söylemeden odasına çekilmişti . Hizmetçi , adamın , sabaha kadar odasında bir aşağı bir yukarı gidip geldiğini , durmadan kendi kendine sayıklayıp , arada yüksek sesle bağırdığını , ne var ki , işittiklerinin tümünün de ipe sapa gelmez sözler olduğunu söyledi . Bir kez ayaklarının ucuna basarak kapısına dek gidip , içeriye kulak kabartmış , ancak dinlediklerine anlam verememişti . Hele köpeği Barut'un ismini sıkça telaffuz etmesi ne demek oluyordu ? İşte orası meçhul . . . Yalnızca bilinen o ki , bir şeyler . . ve son zamanlarda giderek sıklaşan o halüsinasyonlar Yakup Ağa'yı sabaha kadar uyutmadı . Eğer hizmetçi kadın cesaret gösterip kapıyı aralayabilse ve yaşlı adamın gözleriyle karşılaşsaydı , sanırız çığlık çığlığa oradan uzaklaşır , belki odasına dönerken merdivenlerden yuvarlanır ve o hızla uğursuzluğuna artık iyice inandığı bu konağı gece yarısı terk ederdi . Yoksa kasabalının dediği gibi , bunamakta gecikmiş Yakup Ağa için şimdi delirmenin tam vakti miydi ? İşte orası meçhul . . . Sabahleyin henüz kahvaltı sofrası kurulmadan köpeği Barut'u yanına aldı , gümüş saplı bastonunu sallayarak , Sazlıbucak ormanına doğru yürüyüşe çıktı . Evden ayrılalı yaklaşık iki saat olmuştu . Dura dinlene ilk tepenin doruğuna vardılar . Önden ilerleyen Barut , uzun tüylü kahverengi kuyruğunu sallayarak sanki aradıkları yere vardıklarını işaret etti . Üstü yosun tutmuş kocaman bir taşın üstüne çöktü yaşlı adam ; soluk soluğa . Güneş giderek yükseliyordu . Gözlerini kıstı ve çevresine bakındı . Biraz aşağıda , içi çalılarla ve taş toprakla örtülmüş derin bir kazıntı , bu küçük tepenin kasabaya bakan kuzey yamacından başlayarak çevresini dolanıyordu . Tepeden güneye doğru inişe geçince küçük , dar bir vadi aralığı fazla yayılmadan birden sarplaşarak daha güneydeki , orman dokusunun iyice sıklaştığı dağlarla buluşmaktaydı . Bunca yılın taş toprağı ve çalı çırpısı boşuna örtüp , görünmez yapmaktaydı o tepeyi dört dönen derin kazıntının içini . Yakup Ağa , daha Yakup Çavuş olduğu günlerden bilirdi oraları , hem de avucunun içi gibi . . . Bakışları gene bulandı ; geçmiş , soluk , eski bir fotoğraf olup düştü önüne . . . Bir gece önce Sakarya'nın batısına geçmiş ve süngü hücumuyla düşmanı söküp atmışlar mevzilerinden . Önlerinde sadece birkaç saat var : Biraz soluklanmak , kumanya ve cephane ikmali yapmak için . Eylülün ilk günleri , karanlık bir gece . . . Rüzgar , yağmur bulutlarını topluyor ; ay , bulutların arasında bir görünüp , bir kayboluyor . Gel Barut . . . Gel evladım . . . Köpek , sahibinin dizleri arasına çöküp , yerdeki peksimeti dişlemeye başlıyor . Yaşlı adam , onun uzun , kabarık tüylerini okşuyor . Gözlerinde gene o bulanık bakışlar . . . Sen bir şey anladın mı bu işten Barut ? diye mırıldandı , . . . herkes gitti , bir ben kaldım Barut . . . En son Urfalı Galip'i okudular radyoda , Bartınlı'yı hala duymadım , yoksa söylediler de haberim mi olmadı ? . . Onun köyüne de geldiler mi acaba Barut ? . . Buraya nasıl da musallat oldular . . . Kimseler farkında değil Barut , fabrikayı alıyorlar . . benim fabrikamı . . Gazi Paşa'nın fabrikasını . . . İlk şekeri ellerimle götürdüm ben . . güzelce paket ettim , atladım trene , doğru Ankara'ya . . doğru Gazi Paşa'ya . . yoktu kendisi . . tam üç gece yattım köşkünün kapısında gözümü kırpmadan . . aylarca olsa gene yatardım Barut , sen anlamazsın , hem yoktun o zamanlar . . neden sonra geldi kendisi . . arabası göründü uzaktan . . kendimi yolun ortasına attım . . yaveri elini silahına attı . . haklı tabi adam , ne yapsın ? . . Ama o ? . . Durun ! diye emir verdi , başını uzattı camdan . . . Gözlerini gördüm Barut . . şöyle bir baktı bana . . indi arabadan . . elini şöyle bir salladı , muhafızlar aramızdan çekildi . . . Bana doğru yürüdü . . gözlerine baktım Barut , gözlerine . . . Ben hayatımda öyle mavi görmedim , İzmir geldi aklıma . . neden sonra tebessüm etti . Sen Yakup Çavuşsun dedi , Kara Yakup . . . Gırtlağıma bir yumruk düğümlendi Barut , anlamazsın sen . . . Evet Paşam , dedim . . fabrikan çalışıyor . . paketi uzattım ona . . çıkardığımız ilk şekeri sana getirdim Paşam . . hani kavlimiz vardı , hatırladın mı ? . . Bizim fakirhaneye şeref bahşettiğin o gece . . dışarısı kar kıyamet . . hava iyice kudurmuş . . sen , daha fazlası lazım diye buyurmuştun . . işte o fazlasını getirdim sana Paşam . . sözümüzü tuttuk . . şimdi gene buyur , gene tutarız . . Akdeniz'e . . . dediğin gün nasıl buyurduysan , öyle buyur Paşam . . hiç merak etme , inan ki tutarız . . . Uzattığım paketi aldı Barut . . evire çevire baktı . . ellerinin titrediğini hissettim . . elini omuzuma koydu , yüzüme baktı . . ben öyle mavi görmedim hayatımda . . fabrikayı alıyorlar Barut . . kurşun sıktığım adamlar , burnumun dibinde , ellerimle yaptığım Gazi Paşa'nın fabrikasını . . aklın alıyor mu Barut ? . . O mahşer günü hangi yüzle çıkarım karşılarına ? . . Onun , Urfalı Galip'in , Bartınlı Nazmi'nin ? . . Sen kavlimizi bozdun Yakup derse bana Paşa , söyleyecek sözüm olur mu Barut ? . . Artık lazım değiliz buralara . . düşman elini kolunu sallaya sallaya dolaşıyor , hadi insanlardan geçtim , köpekler bile havlamıyor onlara . . köpek falan lazım değil bu kasabaya . . ben de lazım değilim . . şimdi gitmek zamanı . . beni anladın mı Barut ? . . Söyle yavrum . . anladın mı beni ? . . Elini iç cebine attı Yakup Çavuş . Uzun namlulu parabellum tabancasını çıkarıp , Barut'un ensesine dayadı ve bastı tetiğe . Silah sesi vadide yankılandı , Sazlıbucak ormanlarından bir kuş bulutu havalandı . Cansız , yerde yatan köpeğinin uzun kabarık tüylerini son kez okşadı yaşlı adam . Islak gözlerinde gene o bulanık bakışlar . . Silahı kendine doğrulttu . Kuşlar son kez havalandı ! . . MATA HARİ Onu arayabileceğim bir numara yok ; tek çarem , oturup telefonun çalmasını beklemek . Bunun ne berbat bir duygu olduğunu söylememe gerek var mı ? Kendinize lanetler savurmanız , gönüllü tutsaklığınıza derin anlamlar katmayacağı gibi , duvarları tekmelemenize de engel değildir . Beklemeyi kolaylaştırmak için denediklerinizin tümü istenilen sonucu vermekten uzaktır . Bütün kitaplar can sıkıcıdır : Harp ve Sulh , derme çatma karakterle doludur ; Marquez , dünyanın en sıkıcı yazarıdır ; Virginia Woolf'un ne söylemeye çalıştığını bir türlü anlayamazsınız ; Sherlock Holmes'un aptallıkları ise katlanılır gibi değildir ! Yanlış anlaşılmasın , dünya kusursuz değildir ve siz hepsini bağışlamaya hazırsınızdır ; yeter ki şu telefonun öbür ucundaki ses , aradığınız ses olsun . Yoksa kimi zaman telesekreterin kayda aldığı abuk mesajları kastetmediğimi sizler de elbet anladınız ; hani şu , geçen akşamki kokteyle neden katılmadığımı , filanca hezeyan sahibinin , son yazısıyla ti ye almaya çalıştığı romancının ben olup olmadığını , çok önemli şeyler kaleme aldığını ama bunları güvenerek kime okutabileceğini , merak eden ciddiyet dolu mesajları . . . Şimdi . . . Lütfen bu satırları yazan zavallı aptalı mazur görüp , bir parça da olsa anlamaya çalışın . Kısaca beklemek diye tanımladığımız o boktan fiilin , sonuçsuzluğa sürüklediği insanlarda ne denli derin kuşku uçurumları yarattığını bileniniz acaba var mı ? Haydi , durmayın ve itiraf edin ! Yazarınız sizden dürüstlük bekliyor : İçinizde en az benim kadar salak birkaç düzine yaratık olduğunu biliyorum . Bakışlarınızı boş yere televizyondaki spor programının ofsayttan atılmış golleri arasına odaklayarak istatistiklerden saklanmaya çalışmayın . Tanpınar'ın , Huzur adlı romanında : . . . Şarkiyat beklemektir diyerek yaptığı o eşsiz betimlemeye yürekten katılmanın şimdi hiç sırası değil ! Eğer gerçek buysa , lütfen , hemen şu anda beni dünyanın öbür ucuna ışınlayın ; ya da eğlencelik bir yazardan yoksun kalmak istemiyorsanız , ilk gördüğünüz yerde bu fakiri gecikmeden araması gerektiğini n'olur Mata Hari'ye hatırlatın ! Onunla ilk karşılaşmam , televizyonda yayınlanan siyah - beyaz bir filmdi . Sinema tarihini arşivlemeye merak sardığımdan , videoda bir kaset kayıt için hep hazır beklerdi . . . Düğmeye bastım ; kırmızı ışık yandı ve ben Greta Garbo'yu gördüm . İşin kötüsü , uğruna kurşuna dizilmeyi göze aldığı o Prusyalı Yüzbaşı , bütün film yıldızları gibi benden çok daha yakışıklıydı . İlişkileri daha ilk karşılaştıkları anda başlamış gibiydi . Bir yıldız fırtınası içinde birbirlerine karışarak yok oluyor , büyük bir kovalamaca içinde giderek köşeye sıkışıyorlardı . Her umutsuzluğun , yaklaşan her tehlikenin içinden , ilişkilerini hızlandıran başka bir dalga boyuna sıçramaları , bence senaryonun değil - kesinlikle ve yalnızca - aşkın başarısıydı . Aşk . . . diye sayıklıyordum , içimden , . . . işte böyle bir aşk ! Kim bilir kaçıncı sigaramı içiyordum film bittiğinde . Kaseti başa sarıp , yeniden izlemeye koyuldum ; ışıkları söndürdüm ; hissettiklerimden dehşete kapılıyordum : İnanılır gibi değildi , çünkü ben . . . ben bir tek Bogart'ı seyrederken böyle olurdum . Gerçekte kıskandığım kimdi ? Prusyalı Yüzbaşı , göründüğü kadar önemli olabilir miydi ? Boşver dedim , . . . hepsi saçma . Bu anlamsız soruları akıldan geçirmek bile yanlış ! Bir insanı kıskanmak , başlı başına hiçbir şey değildir , asıl kıskanılan ve hep kıskanılan yalnızca aşkın kendisidir . Kendime bir şişe soğutulmuş beyaz şarap açtığımı hatırlıyorum . Bir de çakır keyif sokağa çıktığımı . . . Vakit , gece yarısını çoktan geçmişti . Karanlık yüzlü figüranların kol gezdiği o gece kulübünden içeri girdiğimde orkestra birden sustu . Sadece davul . . . Önce tek tek ve uzun aralıklarla vurmaya başladı , sonra sesler giderek birbirine yaklaştı , sahnede bir tül havalandı ; iki çıplak kol görünmez bir bedeni kucakladı ; çok geçmeden bagetler davulun üstünde çılgınca bir koşuya çıktılar ; derken dumanlı bir sahnede , Mata Hari'nin dansı başladı . . . İnanın doğru söylüyorum , terkedilmiş bir ev , videosunda hiç kimsenin seyrettiği Greta Garbo'yla geride kalmıştı . Sahneyi çaprazdan gören bir masaya oturdum . Garson içkimi getirdi . Ne içtiğimi şimdi hatırlamıyorum . İkinci yudumda kulübü bastılar . Birkaç el silah atıldı . Ben , sahnedeki ışıklara nişan aldım . Yerimden fırlayıp , Mata Hari'yi kolundan yakaladım ; kulise yöneldik . Soyunma odalarının yer aldığı koridorun sonundaki kapı , yan sokağa açılıyordu . Şaşkınlığını çabuk atlattı , müthiş soğukkanlıydı . Önsezileri , benimle birlikte hareket etmesi gerektiğini söylüyordu . Yani öyle olmalıydı ; başka nasıl açıklanabilir ? . . Sokağın ucundaki araba bizi görür görmez farlarını yaktı . Bir an duraksadım . Durma dedi Mata Hari , arabaya ! . . Karanlık sokakları hızla geride bırakırken , direksiyondaki yaşlı adam aynadan dikkatlice yüzümü inceliyordu . Sağlam yapılıydı , dudaklarında bıçkın bir gülümseme . . . Omuzlarına inen gri , uzun saçları var . Ağzının kenarına kıstırdığı piposunda kayıtsız dumanlar . . . Kimsin ? diye sordu , Mata Hari . Ceketimi çıkarıp , omuzlarına attım . Boşver dedim , söylesem kesinlikle inanmazsın . Birden aklına gelmiş gibi direksiyondaki adama döndü : Eve dönelim , onu bırakamayız ! Hayır ! diye atıldım . Prusyalı Yüzbaşı mağrur ve yakışıklı bir fotoğraf olarak bundan böyle gerilerde kalmalıydı . Basit bir kıskançlıkla ilgisi yok bunun ; emin olun doğru söylüyorum ! Araba yavaşladı . Öfkeli soluğunu duydum . Ne demek bu ? Ev sarıldı Mata , seni bekliyorlar . Nerden biliyorsun ? Filmini defalarca seyrettim ! Araba yeniden hızlandı . O , arkasına yaslanıp başını camdan yana çevirdi . Sigaran var mı ? Çakmağı yaktığımda , gözlerindeki ıslaklığı gördüm . Üzgünüm diyebildim yalnızca . Neden sonra : Senin suçun değil diye fısıldadı , . . . kötü yazılmış bir hikaye . Hepsi bu ! Kim olduğumu . . . Derin bir soluk alıp , başını salladı yavaşça . Artık biliyorum dedi . Kahire'nin Mor Gülü nü seyretmiş miydin ? Bırak bunları ! diye haykırdım . Buralardan uzaklaşmalıyız . Hemen . . . Kolumu acıtıyorsun . Parmaklarım gevşedi . Ne söylemem gerektiğini bilmiyordum . Araba şehrin dışına doğru ilerliyordu . Bozuk bir yoldan geçiyorduk . Camı açtı . Kış sonuydu . Rüzgar , saçlarını dağıttı . Kokusunu içime çektim . Anladı ve bana gülümsedi . İlerde bizi bekleyen başka bir araba var . Yaşlı , bıçkın şoförle göz göze geldik . Biz derken , benden söz etmediği belliydi . Seni tekrar görebilecek miyim ? Bakışlarını yüzümde gezdirdi . Bilmiyorum dedi , . . . bu senin hikayen . İçimden bağırmak geliyordu : Bütün hikayelerin canı cehenneme ! . . İşaret parmağını dudaklarıma bastırdı . Hayır , bunu söyleme . Sustum . Çaresizliğimi anlayamazdı . Hikayelerimin sonunu asla istediğim gibi getiremediğimi bilmiyordu ki o . . . Nereye gittiğini söylemeyecek misin ? Ağaçların sıklaştığı bir alanda durduk . Uzakta bir el feneri üç kez yanıp söndü . Mata Hari'nin sesi dalgınlaştı . Belki Paris dedi . Baharda harikadır . Kestane ağaçları çiçek açar . . . Beni arar mısın ? Belki . . . . . . Arabadan indik . Arkalarından baktım . Koşarak az önceki ışığın geldiği yöne doğru uzaklaştılar . Üşüyordum . Ceketim onda kalmıştı . Bir titreme sardı içimi . Ellerim cebimde yürümeye başladım . Uzaklarda , terkedilmiş bir evde , Greta Garbo hiç kimseye oynuyordu . Ben , seslerin insan hayatındaki önemi üzerine düşünüyordum ; sessizlik içinde . . . Telefon idaresini iki kez arayıp , hattımı kontrol ettirdim . Hayır , arıza falan yoktu , kimse aramamıştı , hepsi bu . . . Kahve fincanım elimde , çalışma odama yöneldim . ( Zaten günlerdir yalnızca kahveyle besleniyorum . Mideme külçe gibi oturan bir ağırlık , aynaya baktıkça gözlerimin çevresinde genişleyen koyu birer gölge ve dolgun yanaklarımda gittikçe belirginleşen yüz kemiklerim . . . Hazır çorba paketlerinden sonuncuyu dün sabah kullandım . Evde yiyecek kalmadı . Boş yere akıl vermeye kalkışmayın , dışarı çıkamam . Telefonun zili her an çalabilir , birileri beni her an dünyanın öbür ucuna çağırabilir ! Tam o sırada apartmanın altındaki markette ya da asansörde , hatta kapıyı açmak üzere olmam her şeyi altüst edebilir . Bir an için kapıya kadar geldiğinizi ve o anda telefonun içerde durmadan çalmakta olduğunu düşünün : Her zaman çıt diye kilide giren aşağılık anahtar , titreyen parmak uçlarımda bana olmayacak zorluklar yaratır , otomat söner , elektrik düğmesi kilometrelerce uzaktadır . Paketleri bırakır , kapıyı biraz da omuzlayarak açar , içeri dalarım ; telefonun zil sesinde giderek bir isteksizlik ve hayal kırıklığı yankılanmaya başlamıştır . Yoksa yanılıyor muyum ? dur . . . Ahizeye uzanmadan önceki son adımda bu soruyu sorarım kendime . Alo dediğim anda karşımda boktan bir düdük sesi vardır ve telefon başından ayrıldığım o beş - on dakika , boşa geçmiş bir hayatla - veya hiç yazılmaması gereken bir öyküyle - artık eşanlamlıdır . Sanırım şimdi beni daha iyi anlıyorsunuzdur . Çünkü burası çok önemli . Gidip bir şeyler tıkınmam konusundaki ısrarınızın anlamsızlığını kavrayabilmeniz adına bu son şansınızdı . Çünkü bir daha aynı konuya dönmeyeceğim . . . Bilmenizi istediğim tek şey : O ses hayatıma girene değin bu vazgeçilmez bekleyiş sürmek zorunda ! ) Kütüphaneden rasgele bir kitap seçiyorum : Çamlıca'daki Eniştemiz . Biliyorum . Abdülhak Şinasi Hisar'ın bu öyküde hiçbir yeri yok . Dahası , A . Şinasi Hisar , yani edebiyatımızın son Grand dük Senyör ü , böyle bir öyküye asla yakınlık duymazdı . Ama bu durum , benim , onun şu satırlarında kendi izimi sürmeme neden engel olsun ki ? . . . O , şimdi herkes uyurken , gündüzkü yorgunluklarının , çırpınışlarının beyhudeliğini anlamış ve kendine mahsus , daha mühim bir ikinci hayatını yaşamaya koyulmuş gibi görünürdü ve yüzü de daha ciddi , adeta acı , bıkmış ve somurtkan bir mana alırdı . Hayır , eğer yaşasaydı A . Şinasi Hisar beni kesinlikle anlardı . Dahası , ikinci hayat ın varlığı üzerine bu satırları düşmüş bir yazarın beni anlamayacağını aklımdan geçirmek dahi istemiyorum . Peki üstat , acaba Kafka'yı da okumuş muydu ? Sözgelimi Günlük'teki şu cümleleri : . . Ancak böylesi aşırılıklarda insan nasıl herkesin kendi yok oluşunu kendi içinde taşıdığını ve bundan kurtuluş umudu bulunmadığını fark diyor ( . ) Kararsızlık , kuruluk , sükunet ; her şey bunların eşliğinde geçip gidecek ( . ) Kendimi öldürürsem , isterse örneğin F'nin davranışı açıkça başlıca nedeni oluştursun , kimsenin bunda suçu yoktur . Beni duyuyor musun Mata Hari ? Kafka'ya o çılgınca planları düşleten Bayan F'yi tanımayabilirsin . Ya da A . Şinasi Hisar'ın Çamlıca'daki eniştesi , . . bütün renkler ve sıcaklık yorulup gevşeyerek kendilerini lezzetle kaplayan geceye . . . bıraktıklarında , hangi duygu sarmalına yuvarlanırdı , bilmeyebilirsin . Ama ikinci hayat ı ve sırasında her birimizin aynı anda binlerce hayatı birden yaşadığını çok iyi bilirsin . Çünkü sen , benim Kahire'nin Mor Gülü nü seyrettiğimi de bildin . Acı çektiğine ise kuşkum yok Mata . Belki de o Prusyalı Yüzbaşıyı hala unutamadın ; ancak önemli değil . Eğer kurtulmak istiyorsan işte , şimdi tam sırası . Kafka , ya da A . Şinasi Hisar değil , ben söylüyorum ; çünkü bütün ikinci hayat lar ve bilmem kaçıncı yok oluş lar , yalnızca başka bir aşkın kapısından geçmek uğruna yaşanılırlar . Gözlerimi açtım , odam karanlık . A . Şinasi üstadın affına sığınarak , Çamlıca mehtabında bin bir hayalin ipini dokurken koltukta içim geçmiş . Ensem tutuk , terliyim . Omuzlarımdan başlayan bir ürpertiyle titriyorum . Bu kış havalar erken mi soğuyacak ? Oysa mevsim daha sonbahar . Eksik kalan bir şeylere yetişmenin veya temelli geç kalmanın tam zamanı . . . Neden uyudum sanki ? Ya bu sırada bir arayan olduysa ? Üstelik kötü bir uykuydu . Karmakarışık rüyalar gördüm : Yüzlerce , belki binlerce telefondan oluşan bir yığın vardı önümde , içlerinden yalnızca biri çalıyordu . Ben o çalan telefonu bulup , açmak zorundaydım ; çılgın ve umutsuz bir telaş içinde . . . Rüyanın tam burasında . . . Ama bir dakika , bu ses ! . . Lütfen durun ve kafamı toplamama izin verin . . . Çünkü hala çalıyor , üstelik yakınlarda bir yerde . . neden anlamak istemiyorsunuz , oturup çene çalmanın sırası değil şimdi , belki de rüya falan yoktu , alacakaranlık kuşağı ndan şöyle bir geçtim , hepsi . . evet hepsi bu ! Alo . . efendim . . Mata Hari sen misin ? Yoo hayır , iyiyim . . hayır , gerçekten . . sesimdeki garipliği boşver . . unutmak mı ? Saçmalama , haftalardır bu telefonu bekliyorum . . doğru , o gece . . evet etkilemeye çalıştım seni . . kötü bir niyetim yoktu , bunu bütün yazarlar yapar . . hayır , pek aptalca sayılmaz . . ÇOCUKLUĞUMUZUN GEMİLERİ KAPTAN Scott'un gemisi çürüyormuş . İngiliz Savunma Bakanlığının sözcüsü Londra'da geçen gün şöyle konuştu : Geminin sağlam kalabilmesi için 500. Yıllık bakım gideri de 40. Bu kadar parayı artık savunma bütçesine koyamayız . Genç bahriyelileri heveslendirmek için kullandığımız geminin çürümesini de istemiyoruz . Bütün umudumuz denizcilik derneklerinden birinin tekneye sahip çıkmasında . Kimsenin kuşkusu yok : Derneklerden biri mutlaka sahip çıkar . Thames rıhtımlarından birine yanaşmış duran gemi , oyuncak gibi bir şey . Bununla Güney Kutbuna nasıl gidilir ? denecek kadar küçük . 1901'de yapılmış . O yılların bazı gemileri gibi , belli bir geçiş döneminin özelliklerini taşıyor : Ahşap tekne , gerektiğinde yelken basabilecek biçimde donatılmış üç uzun direk , alçak bir kaptan köşkü , açıkta bir dümen dolabı , kocaman makineler , sarıya boyanmış , upuzun , ince bir baca . Özenle sürdürülen bakım çabalarına rağmen , teknenin ana kirişlerinde zayıflama varmış . Ortaya çıkan durum , müzelik bir eşyanın çürümesinden öteye geçen ve bugünün çocuklarını ilgilendiren bir anlam taşıyor . ÇÜNKÜ , denizci bir halkın çocukları için gemiler kolay kolay ölmez . Çürüğe çıkarılan her gemi , hele Kaptan Scott'un gemisi gibi unutulmaz olaylara karışmışsa , çocukların gözünde en güzel oyun yeri dir : Güvertesinde koşulur , küpeştelerinden deniz seyredilir , ipleriyle oynanır , pusulasına bakılır , dümeni çevrilir . Yıllardır aynı yere atılmış duran çapaya , rıhtımdan artık hiç çözülmeyecek olan palamarlara , söndürüleli çok olmuş kazanlara ve tütmeyen bacaya rağmen , gemi çocuk kafasının enginlerinde hala yol almaktadır . Onun içindir ki , Britanya adalarının çeşitli köşelerinde , bazen ırmak kıyısındaki bir kasabanın köprü başına , bazen kirli bir Haliç'in sessiz rıhtımlarına , bazen deniz kıyısındaki bir eğlence parkının demir iskelesine bağlanmış eski gemiler görürsünüz . Bazısı , zihinlerde yer etmiş bir olaydan kalmadır , bazısı da sıradan bir vapur . Ama , isterseniz her zaman , sıradan insanlar gibi sıradan gemiler için de anlatacak bir tarih bulabilirsiniz : Atlatılmış bir büyük fırtına vardır , falanca önemli kişi o gemiyle bir yerden bir yere götürülmüştür , taşınan askerlerle filanca savaş kazanılmıştır . Yıllarca yaşamış bir geminin mutlaka anlatacak bir şeyleri vardır . Yeter ki gemileri de , insanlar gibi , adam yerine koyasınız . İnsanlarını adam yerine koyan toplumlar emekliye ayrılmış kişilere nasıl yeni uğraşlar bulabiliyorlarsa , çürüğe çıkarılmış gemilerine de yeni görevler bulurlar . Bazısı çocuklar için oyun yeri olur ; bazısı , Kaptan Scott'un gemisi gibi , deniz izcileri nin arada sırada gelip eğitim gördükleri bir yerdir ; bazısı savaş sonrasında hurdaya ayrılmış küçük muhripler gibi , gedikli erbaş okullarında yatakhane yerine geçer . YA bizim gemilerimiz ? Bizim eski gemilerimiz nerelerde ? Çanakkale ağzını mayınlayıp İtilaf devletlerinin donanmalarını darmadağın eden Nusret ? Mustafa Kemal'i Samsun'a götüren Bandırma ? Ereğli önlerinde Fransız gambotunu esir alan Alemdar ? Ya öbürleri ? Her biri belli dönemlerin anılarıyla dolu Gülcemal'ler , Gülnihal'ler , Şule'ler , Sebat'lar ? Bazılarının adı belki başka gemilerin başına ve kıçına yazılı olarak denizlerde hala dolaşmakta . Ama kendileri ? Bunlardan hiç olmazsa birkaçını kıyılarımızın bir köşesine çekip çocukların dünyasına açamaz mıydık ? Bir ikisini Beykoz'daki Su Ürünleri Lisesinin ya da Ordu'daki Deniz Meslek Lisesinin önüne çekselerdi fena mı olurdu . Hurda demir paralarıyla çok mu zengin olduk ? Önünde eski gemilerin yattığı küçük denizcilik okullarını çoğaltarak gerçekten denizci bir toplum yaratamaz mıydık ? Şimdiye kadar hep Yavuz'un müze olarak saklanması gibi astarı yüzünden pahalı hayallerden söz edildi . Küçük ama ilginç bir geminin kıyıya yanaştırılıp çocuklara açılmasından söz eden hiç olmadı . KENDİ dünyamızı yaratırken çocuklarımızın dünyasından ne kadar koptuğumuzu hiç düşündünüz mü ? Evet , kentler kurarken şurasına burasına çocuk bahçesi diye bir şeyler kondurduğumuz da oluyor . Ama , üç salıncak , iki kaydırak ve bir tahterevalli ile ufacık kafalardaki uçsuz bucaksız mavi dünyaların acaba kaçta kaçını doldurmaktayız ? Vurguncu müteahhitliğin dalgası kıyıda köşede kalmış birkaç arsayı da silip süpürmekte , taşla yapılmış kalelere gol atarak oynanan mahalle futbolunu bile çocukların elinden almaktadır . Kıyıya vurmuş gemiler bakımından çocuklarımıza verdiğimiz tek görüntü , üzerine hurdacıların üşüştüğü demirden bir leş görüntüsüdür . Samatya kıyılarından ya da Unkapanı Köprüsünden geçerken yalnız para hırsıyla ağır ağır kemirilen tekneleri görür ve gösteririz . İçinde yaşadığımız çarpıtılmış ekonomik düzen , arada sırada laf olsun diye anılan gerçek manevi değerler i olduğu kadar , çocuklarımıza sunabileceğimiz hayal dünyalarını da elimizden almıştır . Milliyet , 7 Mart 1978 ÜVEY GEMİLER BELLİ ki , filmin bütününü banyo edip yayın saatine yetiştirememişler . Ya da , uçağa yetişsin de akşam gösterilsin diye yarım yamalak çekip Yeşilköy'e koşturmuşlar . Belki de , düpedüz , Gemiler önemli değil , büyüklerimiz önemli demişler . Kısacası , televizyonda gösterilen Taşkızak töreni , kızak ve tekne yerine bol bol koltuk ve surat gösteren bir törendi . Oysa , gemilerin kızaktan kayarak suya kavuşmasını göstermeyen bir denize indirme filmi , film değildir . Koltuklara kurum kurum kurulan kurum müdürleri ile önemli zevat ın görüntülerini kendinize saklayabilirsiniz . Halk , onları değil , gemileri , gemilerin denize inişini görmek ister . Çünkü , bir geminin , baş bodoslamasında şampanya şişesi kırıldıktan sonra flamalarını dalgalandıra dalgalandıra yağlı kızaklar üzerinden kayıp kıçıyla suları köpürterek denize inişi , heyecan verici bir görüntüdür . Bir canlı doğuyor sanırsınız . Gerçi , makineleri takılıp donatımının tamamlanması ve seyir denemesine çıkması için daha çok zaman vardır ama , denize inen gemi , canlanmış demektir . Ana karnında kımıldayan bebekten öteye , elini kolunu oynatan , emekleyen bir çocuk gibidir . Yavaş yavaş ayağa kalkmaya , tek başına yürümeye hazırlanır . Hatta , karşısına çıkacak güçlükleri silip süpürsün diye , ilk seyir denemesinde geminin pruva direğine süpürge asmak bazı yerlerde uygulanan denizci geleneklerindendir . YOK , büsbütün haksızlık etmeyelim . Bir ara , gemilerden birini , takozları çekilmemiş haliyle kızakta dururken gösterdiler . Bir hücumbottu . Belki çok harikaydı , çok marifetliydi ama , nihayet bir savaş gemisiydi . Öbürü , büyük tanker , kar getirici ve döviz sağlayıcı olduğu halde , ekranlara layık görülmedi . Deniz ticaret filosunun üveyliği bundan daha iyi sergilenemezdi . Üç tarafı denizlerle çevriliiiii . . . diye başlayan cafcaflı nutuklardan sonra bile sivil gemiciliğin küçümsenmesi sürüp gitmekteydi . Oysa , komşu Yunanistan'da , yalnız son bir yıl boyunca deniz ticaret filosuna 156 yeni gemi katılmıştır . Evet , toplam 1. Yunanistan'ın deniz taşımacılığından bir ayda elde ettiği döviz 115 milyon doları geçmektedir . DENİZ ticaret filosuna yapılan haksızlığı basit bir karşılaştırmayla hemen görebilirsiniz : Bir Heybeliada'ya bakın , bir de Ortaköy'deki Yüksek Denizcilik Okulunun perişanlığına . Daha doğrusu , bu okula karşı yüksek makamlar ın gösterdikleri ilgisizliğe . İsterseniz , okul gemileri olarak , Savarona ile Hamit Naci'yi karşılaştırabilirsiniz . Arama - tarama gemisinden bozma bir tekne , dibi midye tutmuş , sacları çürümüş ve ocakları söndürülmüş olarak Denizcilik Okulu önünde bekler , durur . Balıkçı teknesi görüntüsüyle daha bir canlı duran eski Hamit Naci'yi aratırcasına . Ama , sıkı tutunun , şunu duyunca daha çok şaşıracaksınız : Şimdiki Yüksek Denizcilik Okulunun , yersizlikten mi , parasızlıktan mı bilinmez , yatılı öğrencisi bile yoktur . Geleceğin kaptanları ve makine zabitanı , evlerden , pansiyonlardan sabah gelip akşam giderler . Devlet , okulun önüne bir eski yolcu gemisi çekip yatakhane olarak kullandırma becerikliliğini bile gösterememiştir . Böylece , Türkiye , dünyada yatılı öğrencisi olmayan tek denizcilik okuluna sahip bulunma rekorunu da kırmıştır . OYSA , sivil denizciliğin istediği vücut ve moral disiplini askerlik disiplininden hiç de az değildir . Zaten , iki türlü denizcilik arasında ayırım yapmak kadar saçma bir şey olamaz . İkisi birbirini tamamlar . Sivil denizciliğin canlılığı , bahriyenin de sağlamlığı demektir . Onun içindir ki , denizci devletler iki filonun insanlarını bir tutmaya özen gösterirler , İngiliz veliahtlarının unvanları arasında bir de ticaret bahriyesi ve balıkçılık filoları başsüvarisi unvanı vardır . İkinci Dünya Savaşının en gergin aylarından biri olan 1942 Haziranında , İngiliz kralı , İngiltere'nin ve Amerika'nın savaş filoları önünden tören teftişi için geçerken , aynı zamanda ticaret filosunu da onurlandırmak için , bu geçişi bir savaş gemisiyle değil , Avustralya bandırası taşıyan bir küçük kosterle yapmıştı . Savaş sonrasının zafer törenlerinde bahriye sancaklarıyla birlikte armatör flamaları da geçmişti Londra caddelerinden . Türkiye ise , ticaret filosunun sorunlarına ve adamlarına sırt çevirmekten bir türlü vazgeçmez . Bereket denizcinin gönlü böyle şeylere aldırış etmeyecek kadar engindir . Denizler gibi . Milliyet , 21 Temmuz 1979 İKİ GEMİ YAN YANA KUŞADASI iskelesinin iki yanında iki gemi . İkisi de beyaz , ikisi de oldukça yeni . İkisi de turist getirmiş , ikisi de aynı gün yola çıkacak . İkisinin de ön direklerinde mavi - beyaz kareli Bugün kalkacak bayrağı sallanıyor . Biri Türk , biri Yunan bandıralı . İki ülkenin gemilerini yan yana görünce , Türk ve Yunan denizciliğini , daha doğrusu her iki ülkenin denize bakış tarzlarını karşılaştırmadan durabilir misiniz ? Üstelik , yan yana duran gemilerin nitelikleri de bu karşılaştırmayı yapmaya elverişli ise . . . ELBETTE Yunanistan coğrafyasının denizciliği teşvik ettiğini , öyle bir coğrafyada oturan halkın denizciliğe önem vermeden edemeyeceğini söyleyerek işin içinden çıkmak çok kolaydır . Ama Türkiye coğrafyasında da denizle sarmaş dolaş olmayı , denizden yararlanmayı , denizi günlük yaşayışla birlikte düşünmeyi teşvik edici yönler bulunmadığı söylenebilir mi ? İnsanlarımızın İstanbul'dan ta Hopa'ya kadar otobüslerde perişan olarak gitmelerini on binlerce ton yükün mazot yakarak , lastik eskiterek , asfalt bozarak ve milyarlarca dövizi dışa akıtarak , nerdeyse kıyılara paralel yollardan taşınması ille de zorunlu mu ? Artvin ya da Kars gibi yerlere gitmek için hep binlerce kilometrelik karayolu tepmek mi gerekir , yoksa hızlı ve ucuz vapur seferlerine birleştirilmiş yan bağlantılarla deniz ve karayollarını akıllıca kullanma olanağı bulunabilir mi ? Hele , Yunanlılar binlerce yıldır denizcilik yapar , Türkler ise Orta Asya'dan at sırtında gelip deniz kıyısında duraklamış bir kavmin torunlarıdır gibilerden kalıtımcı sözler etmeye hiç kalkmayın . Akdeniz'i Türk gölü yapmış olmak gibi beylik sözleri her fırsatta eden , yeri gelince , Barbarosların , Turgut Reislerin , Piyale Paşaların torunu olmaktan dem vuran yine bizler değil miyiz ? Beğendiğimiz zaman denizci ataların gölgesine sığınmak , işimize gelmediği zaman da yine atalardan kalma karacılık özürünü öne sürmek doğru mu ? HAYDİ , dünya çapındaki deniz ticaretini bir yana bırakalım ve Yunanlıların bu alandaki başarılarını başka şeylere de borçlu olduklarını , yeryüzüne yayılmışlığın , tüccarlık geleneğinin ve işbirliğinin bu alanda büyük rol oynadığını kabul edelim . Yunanlıların bu alanda yalnız Türkiye'yi değil , eski denizci sayılan başka koskoca devletleri bile geride bıraktıkları bir gerçek . Ama , çok daha yakın , bizim çok daha rahatlıkla becerebileceğimiz konulara dönelim . Örneğin , turizmle denizciliğin bağdaştırılmasına . Bu alanda da Yunanlıların çok gerisinde kalmamız , hatta bırakın Yunanistan'ı , denizle hiç ilgisi olmayan ülkelerin bile yapmayacakları hatalarda ısrar etmemiz aklın alacağı bir şey midir ? Bu alandaki beceriksizliğimiz , kısırlığımız ve savsaklayıcılığımız her türlü tahmini aşacak kadar şaşırtıcıdır . YAN YANA duran iki gemi , aralarındaki yaklaşım farkının canlı örnekleriymiş gibi yatıyor . Bizimki , Hem yük taşısın , hem de yolcu denerek sözde kurnazca bir formülle yaptırılmış . Ama , şimdi kullanıldığı iş , yapılışındaki formüle hiç uygun değil . Kameralarla , yemek salonlarıyla , dinlenme yerleriyle doldurulabilecek yerler ambarlara , gladoralara , vinçlere gitmiş . Belli ki , bütün devlet işletmelerine sızan bir personel politikası sonucunda taşıdığı yolcu kadar mürettebatı var . Daha da kötüsü , yine belli ki , kamaralarının hepsi dolu değil . Dünyanın parasını vererek turistik İskenderun seferi ne çıkmak isteyenlere yer yoktur denilmiş , sonra , permililer ve devlet büyükleri gibi pistonlu kategori gelmeyince , bir sürü yer boş kalmış . Yunan gemisi ise , görülüyor ki , ucuzluğu , kumanya paketleri bile gemiden verilen uğrakları ve büyük sayıdan kazanmaya dayalı işletmecilik anlayışıyla çağdaş kitle turizminin gereklerine tam uygun . Türkiye , bırakın dünyanın insanlarını kendi insanları için olsun ucuz deniz gezintileri düzenleyemez mi ? Deniz , ille de büyük paralar ödeyebilen bir azınlığın yararlanılabileceği kadar küçük müdür ? Belli ki , kafalar küçülünce her şey küçülüyor . Deniz bile . Milliyet , 9 Temmuz 1980 HAYALET GEMİ GAZETELERDEKİ bir ilan herhalde gözünüze çarpmıştır : Türkiye'nin en büyük denizcilik işletmesi olan Deniz Nakliyatı TAO harıl harıl gemi zabiti arıyor . Süvari , birinci ya da ikinci kaptan , başmühendis ya da ikinci mühendis , hangi dereceden ya da hangi sınıftan olursa olsun , elinde yüksek denizcilik okulu diploması olan herkes başvurup hemen iş bulabilir . Çünkü , yalnız bu devlet kuruluşunun değil , yeterli para veremeyen özel ortaklıkların ellerindeki vasıflı gemi adamları yabancı bandıralı vapurlara geçmektedir . Dünya piyasasında iyi yetişmiş denizciye talep büyük ölçüde artmış , taleple birlikte ödenen aylıklar da yükselmiştir . Türkiye ise , bu iş piyasasıyla rekabet edebilecek aylıkları ödeyemediği gibi , kaptanları formaliteye boğmak , kılavuzlara hediye ettikleri viski şişelerinin hesabını sormak , ömürleri uzak denizlerde geçen gemi adamlarına hiç olmazsa yılda bir ailelerini yurtdışına çıkartma olanağı tanımamak cinsinden akıl almaz uygulamalarla , elindeki insanları kaçırmak için gereken her şeyi yapmaktadır . TÜRKİYE'de zaman zaman Büyük suçlu aranır . Büyük suçlu , yerine ve dönemine göre , ya bir devlet adamı , ya bir işadamı , ya bir bilim adamı ya da bir teröristtir . Oysa , hiç kuşkunuz olmasın , Türkiye'de suçlusu ya da suçluları mutlaka bulunması gereken büyük cinayet , Türkiye'nin bir denizcilik ülkesi durumuna getirilmemiş olmasıdır . Denizi , kıyısı , insanı bunca bol , yeryüzündeki konumu bunca elverişli bir ülkenin derya içredir , deryayı bilmez bırakılmasını cinayet ten başka bir sözle nitelendiremezsiniz . Bu cinayet hala sürüp gitmektedir ve sorumluları da aramızdadır . BAKIN , dünyada yetişmiş denizciye olan büyük talep yanında , Basra Körfezi'ndeki son savaş da , Türkiye'nin elindeki kozları büsbütün değerlendirmiştir : Mersin Limanı bile , bütün yetersizliğiyle , bütün ilkelliğiyle , yalnız transit taşımacılığından Türkiye'ye 1980 yılı içinde 300 milyon dolar kazandırdı . Bir de , Türkiye'nin elinde TIR kamyonlarını taşıyan büyük Ro - Ro filolarının olduğunu , Trabzon'un , Mersin'in çağdaş donanımlı limanlara dönüştürüldüğünü düşünün : Türkiye'nin Oturduğu yerde para kazanması işten değildir . Çünkü oturduğu yer , oturabilmek için başkalarının dünyayı verebilecekleri bir yerdir . AMA , Türkiye , bu yerde , sırtı denize dönük olarak oturur . Oturur ve dünkü gazetelerdeki şu haberi okur : İran , Körfez savaşı dolayısıyla tıkanan deniz ulaşımı için Sovyetler Birliği ile transit anlaşması imzalamıştır . Haydi , gemi almaya ve liman yapmaya şimdiki paramız yetmedi diyelim . Yeni denizcilik okulları açmak ya da eskisini büyütmek de mi çok para ister ? YALI KÜSKÜNLÜĞÜ FOÇALI gemicilerden Venediklilere , Bizanslılardan Pontuslulara , Selçuklulardan Osmanlılara kadar kimsenin başaramadığı bir işi en sonunda biz başardık : Karadeniz , tarihinde ilk kez , kıyılarında insan taşımacılığı yapılmayan bir denizdir artık . Denizyolları işletmesi , Ege gemisindeki yangından sonra bu hattı iptal etti . İstinye doklarında tamirde bulunan İzmir vapuru sefere hazırlanıncaya kadar , Karadeniz limanlarına yolcu taşınmayacak . Nasıl başardık bu işi ? Limansızlıktan gemisizliğe , değişen koşullara uygun işletmecilik yapamayıştan , yanlış personel politikalarına kadar türlü nedenleri var bu işin . Ama , temel neden , Türkiye'nin ulaşım sisteminde denizin arkaya itilmesidir . Sanki 7. Sanki Türkiye , işlek denizler arasına uzanmış bir yarımada değildir de , haritalarda Asya'nın ortasından kesilip bu taraflara yapıştırılan yalısız bir kara parçasıdır . Bunca deniz küskünlüğü olmaz . ELBETTE , Karadeniz'de yolcu taşımacılığının yeniden canlandırılmasını istemek , gladoralarına yer yatağı serilen ve ambar kapakları üzerinde güverte yolculuğu yapılan Aksu'lu , Güneysu'lu eski seferlerin diriltilmesini dilemek değildir . O günler , kemençeli horoncuları ve karayel dalgalarında küpeşte hizasından yolcu alan kayıkçılarıyla , artık Karadeniz folklorunun tarihine karıştı . Ama , Karadeniz seferlerinin canlandırılmasını istemek , binlerce liralık navlunla lüks kamaralarda yolculuk eden bir avuç insan için koca gemilerin çalıştırılmasını istemek de değildir . İkisi arasında , hem süratli , hem de Karadeniz'in sertliğine ve yolcusunun özelliklerine uygun bir vapur tipi geliştirmek , gemi mühendisliğinin çözemeyeceği bir sorun değildir . Tren ve otobüs bağlantılarına denk düşen tarifeler düzenlemek , çeşitli kolaylıkları sayesinde kara taşımacılığıyla rekabet edebilen bir navlun politikası uygulamak da herhalde altından kalkılamayacak bir işletmecilik sorunu sayılamaz . AMA , bütün bunların olabilmesi için , çok yukarılarda , devletin beyni sayılabilecek karar organlarında bir temel isteğin , bir temel tercihin bulunması gerek : Türkiye , lastiğinden petrolüne kadar dışa bağlı bir kara taşımacılığının esiri olarak mı kalacak , yoksa yarımada oluşunu demiryollarıyla bağlantılı bir deniz taşımacılığı kurarak mı değerlendirecek ? İrili ufaklı , bol ve elverişli limanların kurulması , tren ve düzenli otobüs bağlantılarının gerçekleştirilmesi , yeni gemi tiplerinin geliştirilmesi , yeter sayıda denizcinin yetiştirilmesi , bunları elde tutacak ücret ve personel politikalarının uygulanması , hepsi hepsi , bu temel tercihe bağlıdır . Yoksa , bir zamanların gereksinmelerine göre yapılmış hantal gemileri olduğu gibi bırakarak , Trabzon ve Antalya gibi en büyük limanları bile demiryolu şebekesinin dışında tutarak , dünya ölçülerinin altındaki ücretler yüzünden eldeki kaptanları ve makine işletme mühendislerini kaçırarak , kaçmayan en efendi denizcileri bile afyon kaçakçısı it uğursuz takımıyla birlikte tutuklayarak deniz taşımacılığı yapılmaz . Bunlar olmadan , işletmelerin başına en yetenekli insanları da getirseniz , elde edebileceğiniz başarılar sınırlıdır . Hatta , yarım yamalaklıklar yüzünden , her çaba bir israfa , her adım sonuçsuz bir çırpınışa dönüşebilir . DENİZLE barışmak , hırçın ve aksi sevgililerle barışmak gibi tam teslimiyet ister . Bütün bir devlet politikasının bu yöne dönmesi gerek : Denizcilik eğitiminden ulaştırma sistemine , ücret politikasından gemi yapımcılığına kadar . Neredeyse bir tutku , bir saplantı gibi . Tarihte bu çeşit saplantılar yüzünden zararlı çıkan devlet olmadı . Tersine , büyük imparatorlukların ya da , daha çağdaş açıdan bakarsak , büyük ekonomik patlamaların temelinde bu yatar : İspanya , Felemenk , İngiltere , Japonya ve nihayet doğasının bütün yoksulluğuna karşılık denizciliğinin katkısı sayesinde Ortak Pazar ülkeleriyle aşık atabilir duruma gelen Yunanistan . . . Denizle barışık tek kıyısının halkını , Karadenizliyi bile gemisiz bırakan bir Türkiye , sabahtan akşama dek büyüklük lafı edip Berlin caddelerinde kılıçlı mehter yürüyüşleri de yapsa , erişmesi gereken çağdaş büyüklüğe hiçbir zaman erişemez . Milliyet , 28 Nisan 1981 PANDERMA BELLİ ki , şirkette yıllarca çalışmış , sonra da , iyice yaşlanınca , işe yarar bir şeyler yapmaya devam etsin diye , üstüne süslü püslü giysiler geçirip dev gibi binanın girişindeki danışma masası nın başına oturtmuşlar . Eski kayıtların hepsini Guildhall kitaplığına devrettik diyor . Gemi sigortacılığı ve sürveyciliği yapan büyük Lloyd's Şirketi , savaş sonrasında yeni binasına taşınırken , artık işe yaramayan kayıtları da , belki birileri yararlanır düşüncesiyle , Londra'nın City denen iş semtindeki eski Lonca merkezinin kitaplığına bağışlamış . 1919 yılının Mayıs ayına ait gemi kayıt cildini verir misiniz ? dediğiniz zaman görevli memure biraz şaşırıyor ama , yarım saatlik bir uğraşmadan sonra istediğiniz kaydı bir yerlerden çıkartıp getiriyor . Reşid Paşa dan , Boğaz'da işleyen Şirket - i Hayriye vapurlarına kadar bütün gemiler var da , Bandırma yok . Cilt üstüne cilt devirdikten sonra , Bandırma adına ancak 1924 yılının kayıtlarında rastlıyorsunuz : Bandırma , eski adı Panderma , daha eski adı Kymi , daha eski adı Trocadero . . . Panderma ise , 1918 - 1919 kayıtlarında var , sonra kayboluyor . Anlaşılan Mustafa Kemal'i Samsun'a taşıdığı yılın ertesinde çürüğe çıkarılmış , Cumhuriyet'in ilanından sonra tarihi ehemmiyet iktisap etmiş olması hasebiyle allanıp pullanıp yeniden sefere sokulmuş . Sonra ? SONRASINI bilen yok . Şimdi , tarihsel yolculuğu yeniden yaşatmak istediğimiz gençleri , o günün vapurlarına hiç benzemeyen takma adlı bir gemiye bindirip Samsun'a taşıyoruz . Kendilerini gerçek Bandırma nın güvertesinde gibi hissetmeleri mümkün mü ? Oysa , İngilizlerin birazcık masrafla olduğu gibi sakladıkları Amiral Nelson'un ya da Kaptan Scott'un gemilerine çıkan çocuklar , aynı zamanda tarihin anlamlı günlerine doğru da yelken açmış olurlar . Bizim gemilerimiz nerede ? Kemiklerini bilen var mı ? Çanakkale sularını yedi düvel filolarına mezar etmiş Nusret mayın gemisi , geçenlerde , tanınmaz duruma sokulmuş koster görüntüsüyle Mersin'de bulundu . Şimdi artık onu eski haline sokmak için ne yapılsa , boş . Ya da , yapaylığı sırıtan bir zorlama . ESKİ harflerle yazılı Türkçe adı yerine tatlısu Frenklerinin verdiği Rumca adıyla Lloyd's sayfalarına geçen Panderma , 1878'de İngiltere'nin Paisley kentindeki H . McIntyre tezgahlarında yapılmış , yalnızca 279 gros tonluk bir gemi . Boyu 157,4 feet . Yani 50 metre civarında . Lloyd's hesaplarına göre 50 beygir gücünde , iki silindirli bir makinesi var . Tek uskurlu . Bütün bunlar , şimdi , olsa olsa maketçilerin işine yarar . Gemiyi eski görüntüsüyle Ortaköy'deki Yüksek Denizcilik Okulunun önüne kıçtan kara bağlasaydık , edilecek masraf yüzünden Türkiye Cumhuriyeti batar mıydı ? BIRAKIN Bandırma'yı , Türkiye Cumhuriyeti , öğrenciler yatıp kalksın diye büyükçe bir yolcu gemisini Ortaköy önüne demirletmeyi bile becerememiştir ve bu yüzden yatılı kısmı kapanan tek denizcilik okulu da belki bizdedir . Şimdi , yersizlik yüzünden Yüksek Denizcilik Okulunun Yassıada'daki binalara taşınması söz konusuymuş . Yani , öğretim üyelerinin kolayca gidip gelemeyecekleri , eğitimi çok aksatacak bir yere . Daha kötüsü , okulu Boğaziçi Üniversitesi'ne bağlayıp yeni bir canlılık getirmek formülü de uygun görülmemiş ve şimdi Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'na bağlanması tasarlanmaktaymış . Düşünebiliyor musunuz ? Sivil kaptan ve makine işletme mühendisi yetiştiren , ama asker makamlara bağlı bir okul ! Yersizliğin yatısızlığa , yatısızlığın disiplinsizliğe yol açtığı doğrudur da , disiplinsizliğin çaresi ille de böylesine aşırı bir formül müdür ? Haydi Beylerbeyi'ndeki Deniz Astsubay Okulunun tesislerini sivil denizci yetiştirmeye hemen ayıramadık , öğrencilerin yatıp kalmasına ayırabileceğimiz bir eski gemi de mi yok ? MUSTAFA Kemal'i düşünmek , basmakalıp bir fetişmi belirli tarihlerde tekrarlamaktan ibaret olamaz . 19 Mayıs 1919'da bozuk pusulalı Bandırma gemisinden Samsun'a inen adam , olanaksızlıkları olanağa , olumsuzlukları olumluya çevirmeyi kafasına koymuş olan adamdır . Çaresizlikler yüzünden hemen aşırı formüllere sıçramak ve böylece başarısızlıklarla hayal kırıklıkları arasında çırpınmak yerine , belirli bir inancı adım adım , sabırlı ve akılcı çözümlerle gerçekleştirmek , belki de onun davranışlarından çıkarılabilecek en önemli derstir . Gemisini su üstünde yüzer tutmak belki biraz kalafat ve boya masrafı gerektirirdi ama , derslerini akılda tutmanın böyle bir masrafı da yoktur . Milliyet , 19 Mayıs 1981 KALENDER KALENDER , bir sıfattır . Alçakgönüllü , üstüne başına , giyimine kuşamına , yediğine içtiğine pek aldırış etmeyen , derviş yaratıklı insanlar için kullanılır . Kalenderlik , zamanla , yumuşak huyluluğun , ensesine vurulup lokması alındığında ses çıkarmayışın da adı olmuştur . Kalender , aynı zamanda , Yukarı Boğaz'da bir semtin adıdır . Böyle olduğu için , eski bir Boğaz vapurunun da adıdır Kalender . Bol duman çıkaran , koca bacalı , yatık pruva direkli , tornistan yaptığında çay ocağının bütün fincanlarını titreten emektar gemilerden biri . Pınar Türenç'in yazdığına göre , Vaniköy'de yatıyormuş şimdi . Kömürsüzlükten . Ya da sefersizlikten . 825 seferi 717'ye indirdiniz mi , akaryakıt ve yağdan günde iki milyon tasarruf edersiniz . Bu , enerji tasarrufu haftasında çok büyük bir başarıdır . Tabii , daha büyük bir başarı , bütün seferleri iptal ederek birkaç milyon daha tasarruf etmektir . Toplu taşımacılığı üstlenen öbür kamu işletmeleri , otobüsler ve trenler de aynı kervana katılırlarsa , tasarruf daha da büyür , milyarlara varır . Ama , evinden işine , işinden evine giden insanların cebinden her gün yüzlerce lira çıkıyormuş , halk yollarda perişan oluyormuş , tıkanan caddelerde milyarlarca liralık petrol yakılıyormuş , bunlar vız gelir . Kalender halkımız hepsine kalenderce katlanır , sesini çıkarmaz der geçersiniz . Oysa , ocakları söndürülüp iskeleye bağlanan Kalender gemisi , sanıldığı kadar cansız olmadığı gibi , hiç sesini çıkarmayacağı düşünülen kalender halkımız da sanıldığı kadar mor koyun değildir . İkisinin de ahı , gergin halatların iskele babalarındaki gıcırtısına benzer biçimde , derinden gelir . YOK , deniz üzerindeki toplu taşımacılığın ağır ağır öldürülüşüne göz yumulacağı , bir iki itirazdan sonra konunun geçiştirileceği sanılıyorsa , büyük bir yanılgı var demektir ortada . Türkiye'de deniz yolculuğunun toptan çöküşü , artık bir başarısızlık ve beceriksizlik olmaktan çıkmış , neredeyse bilinçli bir baltalamaya dönüşmüştür . Şimdi , bunun karşısında susmak ve işin peşini bırakmak olmaz . Çünkü , doğanın nimetine böylesine sırt çevirmek , dünyanın başka yerinde görülmemiştir . Üç yanı denize açık bir ülkenin , sayısız kıyı kentleri arasında doğru dürüst vapur seferleri düzenleyemeyişinden , hatta bir ara Karadeniz'i bile gemisiz bırakışından sonra , denizle birlikte büyüyen bir koca kentin de göz göre göre denize kapanması söz konusudur artık . Bir koca kent düşünün ki , ortasından iki bin metre genişliğinde bir bulvar geçmekte , kalabalık mahallelerinin arasına geniş ve dümdüz bir cadde uzanmakta . Yanlarını hiç tıkanmayacak uçsuz bucaksız çevre yolları kuşatmaktadır . Büyük İstanbul'u ele aldığınız zaman Boğaz'ın , Haliç'in ve Yeşilköy'den Kartal'a ve Adalar'a kadar upuzun kıyıları yalayan Marmara'nın durumu budur . Böyle bir kentin hala ulaşım sıkıntısı çekmesi ve uzak noktalara düzenlenecek hızlı vapur seferlerini otobüslerle küçük noktalara ulaştıracak bir toplu taşıma sistemi oluşturamamış olması büyük ayıptır . DENİZLERİNİ kullanamayan koskoca bir Türkiye'nin petrol yutan kamyon ve otobüslerden medet umuşunun büyük ayıp oluşu gibi . Kapatılan iskeleler konusu , plansızlığın ve kalender halkı hiç düşünmeyen sözde tasarruf politikalarının çarpıcı bir örneği olduğu için , onun üstüne gitmek , Türkiye'deki birçok beceriksizliğin de üstüne gitmek demektir . Milliyet , 23 Ocak 1982 SESSİZ VE DERİNDEN DEĞİL , AÇIKÇA ALAN Moorehead , İkinci Dünya Savaşının ünlü muhabirlerindendi . Belki de en ünlüsü . Savaştan sonra , bu ününden yararlanıp daha eski savaşlar ve büyük olaylar konusunda da kitaplar yazdı . Biri , Çanakkale Savaşları üzerine yazılmış , Gallipoli , yani Gelibolu adlı kitap . Moorehead , o kitabının bir yerinde , Marmara'ya sokulan denizaltılarla ilgili olarak şunları yazar : Cihan savaşının ilk aylarında denizaltılardaki temel biçim değişiklikleri henüz tamamlanmış değildi . Örneğin , periskop başlangıçta sabit durumdaydı ve aynalarındaki görüntü tepetaklak olurdu . Öyle ki , komutan hücuma geçmeden önce denizaltıyı su yüzüne çok yakın getirmek zorundaydı ve baktığı zaman da ters dönmüş biçimde yüzmekte olan gemilerden oluşma acayip bir dünya görürdü . Periskop hareket eder duruma sokulduğu zaman bile pek kullanışlı bir araç değildi : Yukarı kaldırıldıkça komutan da onunla birlikte kalkar , çömelik durumdan başlayıp gitgide ayak parmaklarının ucuna basarak boyunu uzatmaya çalışırdı . 1915'e gelindiğinde bu ilkel sakıncalar giderilmişti ve Çanakkale'ye gönderilen E sınıfı İngiliz denizaltıları korkunç birer silahtılar . Dört torpido kovanıyla donatılmış , su üstünde benzin motorlarıyla on beş mil hız yapan 725 tonluk gemilerdi bunlar . Dalıp da elektrik bataryalarıyla hareket ettikleri zaman saatte on mil yapabilirlerdi . Hatta , daha düşük hızla yirmi saat su altında kalmaları mümkündü . BİZİM 97 tonluk Sultanhisar torpidobotunun destan ını rezalet e çevirenler , geçen akşam , bir Türk deniz subayının ağzından , Bu çeşit denizaltılar ancak on saat su altında kalabilir dediler . Ama , bu , yaptıkları yanlışların en önemsizlerinden biri . Hangisinden başlamalı ki ? 150 kadem dibe oturmuş bir denizaltıdan periskopla su üstünün gözlenmeyeceğini mi ? Bunu çok kişi yazdı . Filmi hazırlayanlar , o zamanki periskopların nasıl bir şey olduğunu görmek için hiç olmazsa bir iki fotoğrafa bakabilirlerdi . Hele bu fotoğraflardan biri pek ünlüdür : Marmara'ya girip çıkan E - 11'in bir Türk mermisiyle ortasından delinmiş periskopunu gösterir fotoğraf , o zamanki Avrupa basınında yayınlanmış . Bir tanesi , o dönemi görüntüleriyle en iyi veren Fransız L'Illustration dergisinin 24 Temmuz 1915 sayısında var . Soba borusu gibi bir şey . Modern bir denizaltının böyle bir filmde eski denizaltılar yerine kullanılamayacağını mı ? Filmdeki AE - 2 Avustralya denizaltısının da dahil olduğu E sınıfı denizaltılar , kulelerinin küçüklüğü ve üstlerinde ters dönmüş bir omurga gibi uzanan çıkıntılarıyla şimdikilerden çok farklıydı . Birinin fotoğrafı , yaralanıp Dardanos sığlığına oturan E - 15'in görüntüsü , o günlerin Osmanlı basınında bol bol çıkmıştı . Buna da mı bakılamazdı ? HAYDİ bunlara Gavurun gemisine ilişkin ayrıntılar diyelim . Ya bizim Sultanhisar ? Asıl Sultanhisar , filmde gösterilen geminin görüntüsüyle hiç ilgisiz , iki küçük bacalı , kıçında kocaman torpido kovanı gözüken ve ana güverte üstünde adam boyunu geçecek kamara yüksekliği bile bulunmayan küçücük bir tekneydi . İnsan , Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı'nın deniz harekatı na ilişkin yayınlarına da mı bakmaz ? Filmdeki öbür acemilikler , kötü oynayışlar , gülünç diyaloglar , kurgu bozuklukları ise caba . Onlar da kim bilir kaç kişiyi çileden çıkarmıştır ? TARİH romanı yazmak zordur . Tarihsel film çevirmek daha da zor . Ayrıntılara kadar inen çok titizlik , çok dikkat , çok masraf ister . Bu film için de çok masraf edilmiş . Hatta , söylenildiğine göre , dış ülkelerde de gösterileceği için renkli çekilmiş . Sık sık , Türkiye'yi ve Türkleri kötülemek için sessiz ve derinden çalışan dış mihraklar dan söz eder dururuz . Ama , kendi kendimizi yerin dibine batırmak ve geçmişteki insanlarımızın unutulmaz kahramanlıklarına saygısızlık etmek için artık dıştakilere gerek kalmadı . Bu işi de , kendimiz , ekranlarda ve renkli olarak yapıyoruz . Milliyet , 3 Nisan 1982 AŞK GEMİSİ KENDİ yolcu gemilerini Haliç'te çürüten bir Türkiye'nin günlerden beri Aşk Gemisi hikayeleriyle çalkalanması , denizlerimize ve denizciliğimize karşı işlenmiş ayıpların en büyüğü olabilir . SAVAŞIN PAZARLANMASI İKİNCİ Dünya Savaşı yıllarında dergi karıştırabilecek yaşlarda olanlarımız Alman'ların Signal dergisini mutlaka hatırlayacaklardır : Enfes bir baskı tekniğiyle basılmış renkli tablolar , savaş alanlarında çekilmiş en canlı resimler , Cermen kültürünün geleceğe dönük bin yılık üstünlüğünü göstermeye uğraşan dolgun sayfalar . Hepsi , sudan ucuz bir fiyatla . Alman etkisine açık ülkelerin her köşesindeki tütüncü dükkanlarında bulabilirdiniz bu dergiyi . Hitler'in rüyalarına hiç yakınlık duymasanız da , resimlerinin bolluğuna ve güzelliğine dayanamayıp o sayfaları karıştırırdınız . Sonunda , en koyu Alman düşmanının bile zihninde , Üçüncü Reich Ordularının ezici gücünden yana küçük kıvılcımlar çakmağa başlardı : Bunlara karşı konur mu ? diyenler çıkardı şurada burada . . . Zaten istenen de buydu . Kullanılan binlerce ton kağıt , akıtılan yüzlerce kilo mürekkep , harcanan kilometrelerce film hep o küçük kıvılcımların çakmasını sağlamak içindi . Propaganda denen silahın inceliklerini Hitler'in baş yardımcılarından Gobbels keşfetmişti . Sonuna kadar da kullandı . Polonya içlerine giren motorlu piyadenin , Norveç fiyortlarına sokulan denizcilerin , Fransa topraklarını döven topçuların , Londra'yı bombalayan havacıların , Girit'e inen paraşütçülerin , Ukrayna steplerine dalan tankçıların arasında mutlaka üniformalı savaş fotoğrafçıları ve filmcileri bulunur , Alman haşmetinin her belirtisi mutlaka tarihe aktarılır , daha doğrusu , etkilenmeye hazır yığınların gözleri önüne serilirdi . Önceleri , bütün bu çabayı Hitler'in amaçlarındaki haksızlığa yoranlar oldu : Haksız İnsan , haksızlığını örtbas etmek için propaganda yoluna sapardı . Haklının böyle bir çabaya ihtiyacı yoktu . Ama , çok geçmeden , propaganda denen silahın önemini herkes anladı . En sonunda , Amerika'nın korkunç propaganda mekanizması da işin içine girdi : Hollywood'uyla , dergileriyle , tanıtma merkezleriyle . Arkasından da Sovyetler . Hakla , haksızlıkla ilgisi yoktu bunun . KIBRIS konusunda , haklılığın yarattığı aynı yanılgıya Türkiye de düştü . Dava nasılsa haklılığı , bütün dünyaca kabul edilen bir davaydı , daha fazla tanıtılmasına gerek var mıydı ? Ordu , nasıl olsa bu haklılığın ve kendi gücünün ağırlığıyle zafere ulaşacaktı , onun başarılarını resimlerle ve canlı filmlerle belgelemek gerekli miydi ? Böyle düşünülünce , başlangıçta ne dıştaki tanıtma mekanizması olağanüstü bir seferberlik içine sokuldu , ne de Savaş Muhabirliği ya da Savaş Röportajcılığı denen mesleğin incelikleri kullanıldı . Dıştaki tanıtma mekanizmasının güçlükleri ve aksaklıkları hep bilinir , hep yazılır . O , eski ve biraz da acıklı bir hikayedir . Ama , savaş sırasında , çıkarma heyecanının , çarpışma enstantelerinin , sivil ada halkıyla ilk ilişkilerin , yaşanan dakikalardaki canlılıkla bu ülkenin halkına ve dünyanın uzak yakın her yerindeki insanlara aktarılabildiğini söylemek mümkün mü ? Aslında ilk dalgayla birlikte gitmesi gereken muhabirlerin fotoğrafçıların ve kameracıların Adaya ayak basmaları günlerce gecikti . İşin içine Askeri sır endişesi karışmış olabilir . Hiçbir ülke , başkalarının bilgi almalarına yarayabilecek görüntüleri ve izlenimleri herkesin gözü önüne sermez . Ama , bu da , gerekli tedbirlerle çözümlenemeyecek bir sorun değil . Bilenlerin anlattıklarına göre , İsrail bu işten para bile kazanırmış : Birliklerdeki muhabirlerin çektikleri resimler bir elde toplanır , askeri makamların incelenmesinden geçirilir , yayınlanmasında sakınca bulunmayanlar yerli , yabancı ajanslara ve gazetelere satılıp parası hazineye aktarılırmış . Özel muhabirlerin resimleri de yayınlanmadan incelenirmiş . Böylece , hem sakıncalı resimlerin piyasaya çıkması önlenmiş , hem de kimsenin hakkı yenmemiş olurmuş . ŞİMDİ kolları dünyanın dört yanına uzanan bir propaganda ahtapotuyla karşılaşınca , haklılığımızı , gücümüzü ve insanlığımızı ispat için uğraşıp duruyoruz . Oysa , daha başlangıçta , Adaya gitmek amacıyla çırpınıp duran yerli , yabancı gazeteciler Kıbrıs'a Türkiye'nin açtığı kapıdan girseler ve Adaya oradan yayılsalardı , durum başka olurdu . Şimdi , Rumların açtıkları kapıdan girenler , elbette onların eşikte anlattıkları hikayeleri yazmakla işe başlayacaklardır . Arkasında Onassis'lerin , Niarkos'ların ve o büyük sermaye çevresiyle bağlantılı unsurların durduğu bir propaganda makinesine karşı aklımızı çok iyi kullanmak zorundayız . Propaganda , hele haklının propagandası , basmakalıp sözler ve eskimiş filmlerle değil , çağdaş insalık zevkine uygun canlı görüntülerle yapılır . Kucağındaki üç aylık Rum bebeğini ateş hattından uzaklaştırmaya çalışan Mehmetçiğin resmi , saatlerce nutuktan daha etkilidir ve bu niteliğiyle dünyadaki her büyük gazetenin ilk sayfasında rahatlıkla yer alır . Yalnız , kendi gemimizi ve uçağımızı değil , kendi kafamızı da yeni baştan yapmamız , bugünün dünyasındaki koşullara uydurmamız gerekiyor . Milliyet , 10 Ağustos 1974 ADINI KOYMAK SON haftalarda Türkiye'nin başkentinde çok önemli , nerdeyse devrim sayılabilecek kadar önemli bir olay oldu , ama kimse farketmedi . Sonuçları belki zaman içinde , yavaş yavaş , çok dolaylı bir biçimde görülecek . Olay şu : Ankara Belediyesi , cadde ve sokakların başına konan , daha doğrusu konması gereken bütün ad levhalarını gözden geçirdi , eksikleri giderdi . Şimdi , her caddenin , her sokağın adını levhalara bakarak öğrenmemiz mümkün . Üstelik , bu levhalar , genellikle , sokak başlarındaki binalara değil , onlardan ayrı olarak dikilen küçük direklere takıldı . Oysa , eskiden başlangıçta sokağın adını levhayla belirtmek gibi olağanüstü bir titizlik gösterilmiş olsa bile , arsa alıp kat veren müteahhit o evi gözüne kestirerek kazmayı vurduktan sonra , levha da bir daha görünmemek üzere kayıplara karışırdı . Sokaklara tabela takmak gerçekten olağanüstü bir titizlik sayılabilir . Türkiye'deki kentlerin pek çoğunda , sokaklar , caddeler tabelasızdır . Bu yüzden de Türklere özgü bir yol tarif etme tarzı ortaya çıkmıştır . Çoğu zaman , cadde ya da sokak adı vermeyiz de uzun uzun anlatırız : Benzincinin oradan sağa sap , yüz metre kadar git , solda bir mescit göreceksin , onun yanındaki sokaktan elli metre kadar ilerle , sağ kolda . . . Cadde ve sokak adı versek , ne bilen çıkar , ne de levhası bulunur . Ama , ad vermediğimiz ve ad bilmediğimiz için , anlatırken de , giderken de çok zaman kaybederiz . Gidilecek olan yeri kaybettiğimiz de olur . SOKAKLARA olduğu gibi , durumlara ve sorunlara da ad koymak zaman kazandırır , hatta düşünceye berraklık getirip sonuca çabuk varmayı sağlar . Örneğin , ortada bir İrtica durumu varsa , Din duygularına saygısızlığın yarattığı doğal tepkiler den söz etmek yerine , onun adını İrtica olarak koymak , hem kendi kendimizi aldatmayı , hem de gereksiz tartışmalarla zaman öldürmeyi önler . Ya da , insanların kendi ekonomik üstünlüklerinden yararlanarak başkalarının emeklerine gereken karşılığı vermedikleri durumları Sömürü diye adlandırmayıp da benzincili , mescitli adres tariflerine benzeyen çapraşık hikayelere dalarsanız , bütün söyledikleriniz sömürüyü örtbas edecek bir ses perdesi yaratmaktan başka bir sonuç vermez . Durumların adını koymak , gerekli düşünce çabasının göstermeyip ulu orta kesin konuşmak anlamına da gelmez . Doğru dürüst düşünmeden , sırf durumlarda yapıştırılabilecek kolay etiketleri kullanıp başkalarının duygularını ve ilkel tepkilerini coşturmaya çalışan insan , demagogtur . Durumlara ve sorunlara doğru ad koymakla kolay etiketleri rastgele kullanmak arasında çok ince bir çizgi var . Genellikle düşünmeden konuşan insanlar bu ince çizgiyi çabuk aştıkları için , verdikleri yanlış adreslerle insanlara yol şaşırtırlar . ÇOK kişinin kafasında , Barış Harekatı sözü de sanki bulanık bir durumu örtbas etmek ya da demagojik yoldan başkalarını aldatmak için uydurulmuş bir sözdür . Oysa , daha başlangıçta , onbinlerce insanın hayatıyla ilgili denizaşırı bir sefere girişilirken , karmakarışık sözler yerine iki kelimelik kesin bir adın kullanılmış olmasında sayılamayacak kadar çok yarar var . Başka yerlere gitmeye yol açmayacak , ya da yolda zaman kaybettirmeyecek kadar açık bir adres bu . Bulanık zihinlerin de artık buna göre bir aydınlık kazanması gerek . Kıbrıs'a çıkış , ne bir fetih , ne bir ilhak , ne de bir öç alma ya da ders verme harekatıdır . Adı üstünde , Ada halkına ve özellikle Türk topluluğuna barış götürme amacını gütmektedir . Yer ve zaman bakımından da bu amaçla sınırlı olması gerekir . Bu adresle yola çıkan insan , coğrafya temeline dayalı özerk federe devletleri olan bir federasyondan ya da , Rumlar ve Yunanlılar görüşmeleri uzun süre boykot ederlerse , Adada bağımsız bir Türk devletinin kurulmasından öteye gidemez . ŞİMDİ Türkiye'de bir coşkunluktur , bir laf ebeliğidir başladı . Uzaklarda insanlar vuruşurken , rahat koltuklarda yan gelerek söylenen sözlerle başlangıçtaki amaç saptırılmak isteniyor . Fetihten ve ilhaktan söz eden çok . Karşı taraf ise , Amerikan elçisinin öldürülüşünde de görüldüğü gibi , tam bir şaşkınlıkla , kendi davasına zarar verecek tutumlar içinde bocalamaktadır . Böyle bir ortamda , yaptığı ve yapacağı işin adını çok önceden koyup herkese bildirmiş olmak , Türk hükumetinin doğru amaca varmasını büyük ölçüde kolaylaştıracaktır . Elinde kesin adres olan yolunu şaşırmaz . Milliyet , 24 Ağustos 1974 HAİNLİK OLAYLARI bir bütün olarak görebilmek , onlar arasındaki ilişkileri sezmenin tek yoludur . Bir yerde çok doğru bir iş yaptığını sanırken , nerdeyse hainliğe kadar varabilecek bir iş yapmaktan kaçınmanın yolu da buradan geçer . Çok ilginç günler yaşıyoruz : Bir yanda , içte , günlük cinayetlerden , kanlı olaylardan Vatan hainlerine ölüm çığlıklarından geçen histerik bir tırmanma var . Öte yandan , dışta , Makarios'la karşılıklı görüşmeyi , Bitsios'la uzlaşmayı , Carter'in temsilcileriyle konuşmayı kapsayan bir yumuşama . Kıbrıs sorununun iki bölgeli federatif bir çerçeve içinde , toplumların yan yana ve barış içinde yaşamalarına dayalı barışçı bir çözüme bağlanması mutlaka atılması gereken bir adımdır . Elbette böyle bir adımın zorunlu kılacağı birtakım karşılıklı ödünler ve gerilemeler de olacaktır . Başta hangi iktidar olursa olsun , eğer insanların anlamsız inatlar yüzünden birbirlerini yemeleri ve gereksiz kan akıtılması önlenmek isteniyorsa , böyle bir adımın atılması , eninde sonuda kaçınılmazlaşır . Sorumlu , aklı başında insanlara düşen şey , adımın atılmasını güçleştirmek değil , tam tersine , bunu kolaylaştırmak için kamuoyunu hazırlamak ve insanca , anlayışlı bir havanın oluşmasına çalışmaktır . Ama , eğer Kıbrıs konusundaki yumuşamanın bir çözülme ye dönüşmesi ve Ege'deki çok büyük ulusal çıkarları da içine alan bir NATO pazarlığıyla sonuçlanması istenmiyorsa , o zaman da kimin ne yaparken ne yapmakta olduğunu , kimin vatan kurtarıcılığı taslarken nasıl bir hainlik tutumu içinde bulunduğunu sergilemek de yine sorumlu ve aklı başında insanlara düşen ödevdir . ÖYLE anlışılıyor ki , Türkiye'nin Kıbrıs Rum yönetimiyle ve Yunanistan'la olan ilişkilerinde kendi doğal çıkarlarından bile vazgeçebilecek bir duruma getirilmesini yalnızca otoriter rejim altında mümkün gören bir düşünce çizgisi var . Bu çizginin Washingtonlu ve Brükselli sahipleri , demokratik ortamdaki bir Türkiye'nin uzlaşmaya yanaşmayacağını , gerekli ödünlerin ancak otoriter bir rejimin suskunluğu içinde koparılabileceğini düşünüyor olabilirler . Dolayısıyle , sağda ya da solda , otoriter rejimin gelişini kolaylaştırabilecek her olayı yaratan insan , bir anlama bu düşünce çizgisiyle bütünleşiyor demektir . Ne kadar vatanseverce sözler ederse etsin , yaptığı hainliktir . Duvarlara yazdığı oligarşi li , azadi li sloganların halkta uyandırabileceği tepkileri hesaba katmadan kendi dar çevre sözlüğünün sarhoşluğuna kapılan devrimci genç , işin ucunun nereye varacağını , uzaklarda kızartılan ekmeklere nasıl yağ süreceğini düşünmek zorundadır . Vatanı kurtarıyorum diye kendi kardeşlerini döven , yaralayan , öldüren ülkücü , bu yaptıklarıyla kimin ülküsüne hizmet ettiğini bilmek , kendi vatanının çıkarları üzerine başkalarının planladıkları oyunlara aracılık ederek nasıl bir hainliğe kurban olduğunu hatırlamak zorundadır . Solcuları temizlemek için dipçikli , işkenceli ve ölümlü bir otoriter rejimin rüyasını gören sözde milliyetçi , hayal ettiği rejimin Türkiye'nin neresinden ne koparmak , hangi Türkün hangi çıkarını başkalarına peşkeş çekmek amacıyla tezgahlandığını aklına getirmek zorundadır . Bunu yapamıyorsa , neyin nereye niçin varacağını düşünmüyorsa , kendi düşüncesizliğiyle hainliğin çizgisini birleştiriyor demektir . AYNI şey , hem de fazlasıyla , koalisyonun sorumluluğunu taşıyan ortaklar için de doğrudur . Örneğin , bir yandan Kıbrıs'taki düzen şehit kanlarıyla kurulmuştur , bir adım bile gerilemeyiz derken , bir yanda da otoriter rejimin gelmesini önleyecek adımları atmaktan kaçınmak , ucu hainliğe doğru varan bir çelişki içine düşmek anlamına gelir . Evet , kabul , koalisyon ortakları devleti parselleyip bölmüşler ve bakanlıkları aralarında paylaşarak devlet kavramını yavaş yavaş kemirmeye , yemeye başlamışlardır . Yesinler , afiyet olsun . Ama , bu kemiriş , otoriter rejimin gelmesini önleyecek önlemleri savsaklamak , hatta böyle bir rejime çanak tutmak ölçüsüne varmışsa , o zaman iş başkalarının çok uzaklardan planladıkları tertiplere maşalık etmek derecesine de gelmiş olur . Kimsenin buna seyirci kalmak hakkı yoktur . Koalisyon ortaklarının ortaklığı , yalnızca bir çıkar paylaşması için değil , sorumlulukların da bölüşülmesi içindir . Bu sorumluluk bölüşmesini otoriter rejimin gelmesini önleme konusuna uygularsanız , bu bakımdan partilere düşen çok açık , çok belirli görevler ortaya çıkar . Örneğin , CGP Savunma Bakanlığını yüklenmiş parti sıfatıyla , otoriter rejim eğilimlerinin ordu içinde yaygınlaşmasını , böyle bir niyet taşıyanların orduyla ilgili birtakım hesaplar içine girmelerini kesinlikle önlemek sorumluluğunu taşır . Örneğin MSP , İç işleri Bakanlığını almış parti olarak , devletin iç güvenliğini dikta heveslerine kurban olmaktan korumak , otoriter rejim yanlısı unsurların polisle ilgili bazı tertipler peşinde koşmalarını engellemek görevine sahip çıkmalıdır . Yoksa , bir yandan vatan ve milliyetçilik nutukları atarak Kıbrıs konusunda kaskatı davranır gibi gözükmek , ama bir yandan otoriter rejimin yandaşlarıyla kol kola ve hareketsiz oturmak birbiriyle bağdaştırılabilir davranışlar değildir . Çünkü , eğer otoriter rejim gelecekse , her şeyden önce , demokratik bir Türkiye'de Türkiye'nin gerçek çıkarları bakımından çıkarılabilecek sesleri susturmak için gelecektir . Milliyet , 1 Şubat 1977 20 TEMMUZ'UN ARDINDAN BİR İstanbul gazetesinin verdiği haberlere bakılırsa , geçen gün Kıbrıs'ta kutlanan Barış ve Özgürlük bayramından önce Lefkoşa sokaklarında birtakım sol eğilimli sloganlar yazılmış . Kahrolsun 20 Temmuz ve 20 Temmuzlara hayır deniyormuş o yazılarda . Gerek Türkiye'deki , gerekse Kıbrıs'taki solun 20 Temmuz sonrası ile ilgili olarak , resmi görüşlerden farklı düşünceler beslediği eskiden beri bilinmekteydi . Ama , bu farklılığın 20 Temmuz'un kendisine kadar uzandığı ve sol açıdan 20 Temmuz olayına da karşı çıkılabileceği ilk defa duyuluyor . Haberin gerçeğe uygunluğu , daha doğrusu haberdeki yorumun sağlamlığı , bu bakımdan biraz kuşku vericidir . 20 Temmuz'a hayır demek , sola ve solculuğa ne kadar yakışır ya da yakıştırılabilir ? Çok önemli sonuçları olduğu için bu konuyu biraz daha deşmekte yarar var . BU deşmeyi yapabilmek için de bir soruyu iyi sormak gerekir . 20 Temmuz nedir ? 20 Temmuz , toprak kazanmaya yönelik basit bir askeri harekat mıdır ? 20 Temmuz , Türkiye'nin ve Türk halkının kendi çıkarları dışında , başkalarının çıkarlarına uygun olarak girişilmiş bir iş midir ? 20 Temmuz , bir halkın çıkarları uğruna başka bir halkı ezmeye yönelik bir girişim midir ? Bu soruların yanıtı , 20 Temmuz'un öncesinde ve sonrasında saklı . Türkiye'nin Kıbrıs sorununda kendi gücüne dayanarak bir şeyler yapabilmesi öyle yollara başvurularak engellenmek istenmiş ya da yapabildiklerine öyle yollara başvurularak karşı çıkılmıştır ki , bunlara bakarak 20 Temmuz'un temel niteliğini saptamak çok kolaydır . Yolların hepsi , Türkiye'nin dışa bağlılığına dayanıyor . TELEFON uzun uzun çaldı . Saat sekiz bile değildi daha . Homurdanarak açtım . Evet ? Şirin ? Arayan babamın adamlarından Asım Efendi'ydi . Hacettepe hastanesinden arıyorum . . Doğruldum . . Annen senin de buraya gelmeni istiyor . Babamın durumu umutsuz olmalı . Yoksa annem beni istemezdi . Yataktan zorlukla kalkıp banyoya sürüklendim . Akşam bir partiye katılmış , sabaha karşı yatmıştım . Kaynar suyun altında doya doya ağladım . Yıldırım gibi giyinip evden çıktım . Arabayı deli gibi sürdüm . Asım Efendi hastanenin kapısında bekliyordu . Babam . . Yoğun bakıma aldılar . Nasıl ? Allah'tan umut kesilmez kızım . Elinin tersiyle gözlerini sildi . Başhekimin odasına götürdü beni . Başhekim yoktu . Babamın soylu düşmanlarından üçü koltuklara kurulmuşlardı . Teyzem , kocası ve annem . Anneannem ile ablam daha gelmemişler . Yarım yamalak bir selam verdiler . Canınız cehenneme ! Bir kıyıya çekilip durdum . Annem konuşmasını sürdürdü . Yeni geldiği anlaşılan enişteme olayı anlatıyordu . . Birden yüzünü ter bastı , gözleri büyüdü , soluk alamaz oldu . Yüzü morardı . . Ah babacığım ! O aslan gibi adam çırpındıkça . . İkiyüzlülük etme anne ! Aslan gibi filan değildi babam . Esmerce , gösterişsiz bir erkekti . Gözleriyle elleri güzeldi yalnız , bir de sesi . Dolgun , yumuşak , sıcak . Hayır bir şikayeti yoktu . Gayet iyiydi . . Sen öyle san ! Sağ olsun , zaten hiçbir derdini söylemezdi ki . . Söylese ilgilenir miydin sanki ? Yemeğini yer , içkisini alıp çalışma odasına çekilirdi . . Tabi , seninle içki mi içilir ? Coşup da şarkı söylemeye kalksa , adama ayıplayarak bakar , keyfini kaçırırdın . Ama biz ayda bir buluşuyor , usulünce içiyorduk , değil mi baba ? Bir yudum rakı , bir lokma meze . Tatlı tatlı konuşarak . Çekişerek . Ara sıra Çehov esleri vererek . N'olursun ölme ! Aaa , tabi efendim , orası öyle . Çok ince yanları vardı . Hiç unutmam bir gün . . Babamı övmeye başladı . Teyzem de anneme katıldı . Haydi be siz de inekler ! Şu sözlerin birini adam ölümle sarmaş dolaş olmadan önce söyleseydiniz ya ! Patlamamak için koridora çıktım . Asım Efendi bir sıraya oturmuş , bekliyordu . Yanına çöktüm . Babam azar azar tükenirken , dışarda hayat durmadan çoğalıp yenileniyor , hiçbir acıyı ve yok oluşu umursamadan canavar gibi akıyordu . BABAM sanat tarihi kürsüsünde doçentti . Sakin , ölçülü bir insandı . 27 Mayıs 1960 hareketine de karşı değildi ama 147 öğretim üyesi üniversiteden uzaklaştırılınca , deliye döndü . Beyaz Zambaklar Ülkesi'nden başka kitap okumamış birkaç subay , bilim adamlarını değerlendirip ayıklayacak , üniversite de buna sesini bile çıkarmadan boyun eğecek . Olmaz böyle şey ! Bazı girişimlerde de bulundu galiba . Sonuç alamadı ki sonunda bu çifte ilkelliği protesto için istifa etti . Annem , Sana mı kaldı dünyayı düzeltmek . . diye çığlık atıyordu , . . aydın sorumluluğuymuş ! Sen kendini ne sanıyorsun ? İstifa ettin de ne oldu ? Kimsenin kılı bile kıpırdamadı işte . Aradığı desteği annemden de göremeyen babamın , nasıl derin bir düş kırıklığı içinde baktığını hiç unutamam . İstediği gibi bir iş bulamadı , sıkıntıdan zona oldu . Bir gün , istifa etmekten de şaşırtıcı bir şey yaptı , nereden aklına estiyse , ufak bir kırtasiye dükkanı açtı . Asıl kıyamet de işte o zaman koptu . Annem , küçük bir esnafın eşi olmayı bir türlü onuruna yediremedi , babamı hiç affetmedi ve bir daha da işiyle ilgilenmedi . Rokoko anneannem ile art nouveau teyzem , kendileri gibi köklü bir aileden gelmediği için babamı zaten küçümserlerdi . Anasının kuzusu ablam da onlara katıldı . Babam yapayalnız kalmıştı . Yanında yer aldım ama kim takardı beni o sıra ? Daha ilkokul sondaydım . Başlangıçta eve sinirli ve mutsuz dönüyor , ne olsa alınıp parlıyor , ya sarı defterine kapanıp harıl harıl hesap yapıyor , ya da uduna sarılarak avunmaya çalışıyordu . Kısa zamanda alıştı , işini sevdi . Pazar günleri bile gitmeye başladı . Sevinç içindeydi . Çok geçmedi , bir akşam eve gözleri buzlu cam gibi döndü . Yemekte hiç konuşmadı , görmediğimiz kadar çok içti ve erkenden çalışma odasına çekilip yattı . Şaşırmıştık . Annem iflas etti herhalde ! dedi . Hiçbirimiz ne olduğunu sormaya cesaret edemedik . Tuhaf hali hayli sürdü . Sonra nedense , birdenbire iyileşti , canlandı , eskisinden de neşeli oldu . Benimle yeniden ilgilenmeye başladı . Hatta bir gün lunaparka bile götürdü . Her çılgınlığı yaptık , avaz avaz okul şarkıları söyledik , abur cubur yedik , üstümüzü başımızı berbat ettik . Eve dönünce , halimizi gören annem ifrit kesildi ama aldıran kim ? Hayatımın en mutlu gününü yaşamıştım . Babamın spor gömlek , kazak , mont , kasket giymeye başlaması , annemi çileden çıkardı . Çünkü hayat onun için kesintisiz bir resmi törendi . Sabah kalkar kalkmaz özenle giyinip kuşanır , boyanır , hepimizden de aynı titizliği beklerdi . Aman yarabbi ! İyice esnaflaştı bu adam . Ne olacak , dedesi de saraçmış . Babam bizimkilerin eleştirilerine , küçümsemelerine , hatta dolaylı aşağılamalarına ses çıkarmaz oldu . Bir gün sabrı tükenecek , parlayıp hepsini sindirecek diye umutla bekliyordum . Aldanmışım . Katıldığı toplantılarda , ara sıra gazetelerde , dergilerde yazdığı yazılarda , cesur ve ödünsüz davranan babam , evde çileden zevk alan bir derviş gibi her şeyi sessizce sineye çekiyordu . Çok gücüme gidiyordu bu hali . Önce elden düşme bir araba aldı . Sonra da geniş , değişik , gösterişli bir kitap evi açarak hepimizi şaşırttı . Bir yandan da ilginç , ses getiren , tartışmalara yol açan kitaplar yayımlamaya başladı . Bazı kitaplar hakkında soruşturma açıldı . Yıllar sonra , Ticarete atıldığıma daha ilk adımda pişman olmuştum kızım . . diyecekti , . . bilirsin , becerikli bir insan değilimdir . Bocalayıp duruyordum . Hocalık da burnumda tütmeye başlamıştı . Az kaldı yine o dilsiz üniversiteye dönecektim . Ama annene öyle içerlemiştim ki işe dört elle sarıldım . Burası öyle kuruldu . İyi ki geri dönmemişim . Şimdi daha özgürüm . Bir süre sonra büyük , fiyakalı bir daireye taşındık . Annemin yakınmaları kesilmiş , yerini derin bir kaygı almıştı . Bu gidişle babamın kesinlikle batacağına inanıyordu . Zavallı batmadı ama eşiğine geldi . Çünkü varlıklı bir adam ablamı istemişti . Bir gösteriş yarışıdır başladı . Babam hiç itiraz etmeden , bizimkilerin her isteğini yerine getirdi . Fakat düğüne eski lacivert takımı ile katıldığı için surat astılar , arkasından da horladılar . İnsan yeni bir elbise yaptırmaz mı ayol ? Tıpkı nikah memuruna benziyordu . Ah , rezil olduk . Babamı korumak için çıngar çıkardımsa da hiçbir yararı olmadı . Ben de kendi yoluma gittim . Dünyanın başını döndüren değişim rüzgarı , Türkiye'de de esmeye başlamıştı . Birbirimize imrenerek , cesaret vererek yola koyulduk . Gaza bastık ve uçtuk . Bizden öncekilerin hayal etmekten bile korktukları her şeyi yapıyor , toplumu sarsıyor , silkeliyor , öncü ve aykırı olmanın tadını çıkarıyorduk . Aşkı çöplüğe atmıştık . Aşk keyifli bir işemedir ! Metabolizma hastalığıdır ! Afyondur ! Köleliktir ! Yanılsamadır ! Doğanın aldatmacasıdır ! Aşk havuzunda kazlar yüzer . Yaşasın seks ! Sokakta sigara , meyhanede içki içiyor , kahvelere dalıp tavla , langırt salonlarında masa futbolu oynuyor , maçolar gibi küfrediyor , tüm horlanmış kadınların öcünü alıyorduk . Artık erkekler bizi değil , biz onları kullanıyorduk . Ne müthiş bir devrimdi bu ! Eve geç gelmelerim annemi çıldırtıyordu . Babamı da huzursuz etti . İster istemez onunla da tartışmaya başladık . Oysa birbirimize sarılmak zorundaydık . Ertesi günü eğer o barışmazsa , ben bir bahane yaratıp yayın evine uğrar , odasına dalardım . Meşe lambrili , kapısı bronz kollu , vitraylı , hoş bir odası vardı . Beni görür görmez , ne küskünlüğü kalırdı , ne kızgınlığı . Bu ara teyzem , belki geceleri bile boyun bağıyla yatan yüksek bir bürokratla evlendi . Ablamın çocuğu oldu . Para makinesi kocasının isteği üzerine İstanbul'a yerleştiler . Annem sık sık İstanbul'a gidiyordu , babamla yalnız kalıyorduk . Ama bir türlü karşılaşamıyorduk . Bir diskodan öbür partiye koşuyordum . Askerler 12 Mart 1971'de , dolambaçlı bir biçimde idareye el koydular . Babam gözaltına alındı . Aynı gün evi de aradılar . Annem , Aman tanrım . . diye sızlanıyordu , . Sonunda sabıkalı da oldu . Kim bilir orada burada ne laflar etmiştir . Yirmi gün kadar sonra geri döndü . Süzülmüş , rengi solmuş , gözlerinin altı çökmüştü . Sol elini uğuşturup duruyordu . İyice hırpalanmıştı anlaşılan . Annem yalandan olsun teselli edeceğine , babama çatmaya başladı . Babam hiç sesini çıkarmadı , yıkanıp tıraş olduktan sonra işine gitti . Akşam , yıllardır görmediğim kadar neşeli geldi . Tadını çıkara çıkara içti , odasına kapanıp hesaplarına ve uduna yumuldu . Gözaltındayken neler olduğunu hiç anlatmadı , bir kez bile yakınmadı . Birdenbire , birlikte geçen bunca yıla rağmen babamı hiç tanımadığımı anladım . Nasıl bir insandı ? Sahiden göründüğü kadar güçlü , dirençli biri miydi , yoksa annemin dediği gibi vurdumduymaz , duyarsız , gamsız bir adam mı ? Tanımak için çok geçti artık . Çünkü sırf evden ayrılıp dilediğim gibi yaşamak için evlenmeye karar vermiştim . Üniversite öğrencisiydim artık . Hoşlandığım çocuğu bir akşam haber vermeden yemeğe getirdim . Hazırlıksız yakalanan annem çok öfkelendi . Yalnız kalınca , Bu kirli kazakla mı evleneceksin ? diye feryat etti . Evet ! Neden ? Kirli kazak olduğu için . Evlendim , evlilikte aradığımı bulamadım . İki kişilik bir hücreye kapatılmış sanıyordum kendimi . Boşandık . Bizimkilerden af dileyip eve döneceğime , bir gazeteye muhabir olarak girdim , bir başıma , özgürce yaşamayı seçtim . Ailenin lanetli kızıydım artık . Benimle ilgiyi kestiler . Umurumdaydı sanki . İşimden zevk alıyor , geçici ilişkilerle hayatımı şenlendiriyordum . Zar zor da olsa fakülteyi bitirdim . Kirli Kazak sık sık telefon ederek , Bir şans daha ver bana . . diye yalvarıyordu , . Beni rahat bırak . Uzunca bir zaman sonra bir gün babam pattadak gazeteye geldi . Ne kadar özlemişim . Beni aramadığı için dargın olduğumu unutup boynuna atladım . Yemeğe çıktık . Ayda bir Tavukçu'da , Buhara'da , Yakamoz'da , Ceylan'da buluşmaya başladık . Birbirimizi bir daha kaybetmemek için artık çok dikkatli davranıyorduk . Ne o beni sorguluyordu , ne ben evden söz açıyordum . Birkaç kez de yayın evi uğradım . İçi dönerli yarım ekmeği ısıra ısıra yerken , bakışıp gülüşüyorduk . Annem bu barbar halimizi görse , utançtan baygınlık geçirirdi . İki yıl Münih'te okuduğunu , araba kullanmayı orada öğrendiğini , bir zamanlar başarısız şiirler yazdığını , gençken dans dersleri aldığını , şu ara eski Mısır halkı Koptlar hakkında inceleme yaptığını bu yemeklerde öğrendim . Nasıl evlendiklerini de anlatmıştı bir akşam . . Şık , ciddi , antik bir heykel kadar da güzel bir genç kızdı . Ben de geleceği parlak , Türk Evi adlı kitabı büyük ilgi uyandırmış , genç bir sanat tarihçisiydim . Aramızda aşka benzer bir yakınlık doğdu . Babası büyük elçiymiş . Yeniden yurt dışına atanmış , yol hazırlığı yapıyorlarmış . Telaş içinde evlenme teklif ettim . O da galiba boş bulunup evet dedi . Apar topar evlendik . İlk hayal kırıklığını , şakadan hiç anlamadığını fark ettiğim zaman yaşadım . Zarar yok , daha genç , zamanla yumuşar diye düşündüm . İlk günlerin kargaşalığını atlatır atlatmaz , hayatımızı değişmez bir programa bağladı . Gülme , siz de bu programlı günlerin ürünüsünüz . İstersen aptallığıma ver , bu programlı hayat beni önceleri mutlu etmişti . Mutluluğumu paylaşmaları için birkaç günlüğüne babamla annemi çağırdım . Bursa'ya yerleşmişlerdi . Söylemişimdir , babam emekli bir ilkokul öğretmeniydi , annemse alaturka bir ev kadını . Karşılamaya gittik . Annen , okuduğu ucuz Fransız romanlarındaki pastoral tiplere benzeyen iki insan bekliyordu herhalde . Büyük bir saz sepet ve tahta bir bavulla otobüsten inen başörtülü annemi , mest lastikli babamı görünce çarpılmışa döndü . Kaldıkları sürece , türlü tatsızlıklar etti . Hamile de ondan sinirli diye avundum . Senin anlayacağın kendimi güzelce kandırıp uyuşturdum . Bir antik heykel kadar da ruhsuz olduğunu anladığım zaman , artık iş işten geçmişti . İki çocuklu , dışı süslü , içi çürük bir aileydik . Sonra anneannenler Ankara'ya döndüler . Kayın pederin hastalığı ve ölümü , can sıkıcı olayları bir süre geciktirdi . Sonrasını yaşadın . Sessiz ve kesintisiz bir didişme . Ne bahtsız ve yalnız bir adamdı ! Eğlensin diye ara sıra , arkadaşlarım Sanem , Yaprak ve Nazan'ı da getiriyordum yemeğe . Neşeli , rahat , güzel kızlardı . Sanem en güzelimizdi . Kadınsı olmaya da karşı değildi bizim gibi . Babamın bilgisi , konuşması , düşünceleri , şaşırtıcı nükteleri , ince davranışları kızları , özellikle Sanem'i giderek etkiledi . Baş konumuz babam oldu . Sanem , İnsanın içine rutubet gibi yavaş yavaş işleyen bir yanı var . . dedi bir gün , . Güldüm . Ne fark eder ki ? Yani ? Hiç durma ! Bir yandan o , bir yandan ben harekete geçtik . Babam oralı bile olmadı . Bir gün patladım : Genç , güzel , ağzı sıkı , hayat dolu bir kadın , baba . Daha ne istiyorsun ? Yazık değil mi sana ? Iska geçtiğin hayatın tadını çıkarırsın . Bizimkilerden , herkesten , her şeyden intikamını da almış olursun . Haydi ! Aptal babam önerimi kibarca geri çevirdi . Elimi okşayıp Kendini üzme kızım . . dedi , . . mutluyum ben . Sen varsın , işim , evim , sevdiğim dostlarım var . Sağlığım iyi . Bunlar bana yetiyor . Ne yapsam , babamın o tutkusuz küçük burjuva ruhunu sarsamıyordum . Oysa ben daha evden ayrılmadan önce annemle yataklarını ayırmışlardı . Babam çalışma odasındaki divanda yatardı . Isrardan caydım . Sanem bir arkadaş edinip aramızdan çekildi . Babam böyle beş yıldızlı bir fırsatı kaçırdığı için pişman olmuştu galiba . Çünkü bir şey söylemek istiyor ama bir türlü açılamıyordu . Ah yüreksiz tilki ! Acıyıp Sanem'e durumu yetiştirdim . Yeni arkadaşım pek sudan gelmişti zaten . Babanı yemeğe davet edeyim . Gece telefon edip anlattı . Evine yakın diye Washington lokantasına götürmüş . Eee ? Şarap , piyano , nefis yemekler , yumuşak ışık ve yakası iyice açık yeni giysimle ben . . Ee ? . . Önce çok çekingendi . Derken açıldı , sonra da hiç susmadı . Yemek boyunca , ufuksuz , çağ dışı , kurnazlığı marifet sayan alaturka siyasetçileri eleştirdi , adım adım geri gidiyoruz diye yakınıp durdu . Araya girsene . Fırsat veriyor mu ? Sonra ? Tabi , bütün evvel zaman beyleri gibi hesabı o ödemiş , kızı evine bırakıp ayrılmış . Niye içeri çağırmadın , gerzek ? Çağırmaz mıyım ? Üstelik yatağa esans dökmüş , erotika kızılı baş ucu lambamı da yanık bırakmıştım . Teselli armağanı olarak yanaklarımdan öpüp gitti . Kahretsin ! Bir akşam kızlarla toplanmıştık , konu yine babama kaydı . Sanem yemeği anlattı . Nazan en pratiğimizdi . Babamın yaşını öğrenmek istedi . Tam bilmiyorum . Elli filan . Şaşırdılar . Aaaa ! Daha genç gösteriyor . Sanem güldü . Adam yaşamıyor ki yaşlansın ! Peki ama niye hayatın tadını çıkarmaktan kaçıyordu ? Acaba Sanem'in rahatlığını mı yadırgamıştı ? Benimle yüz göz olmak mı istemiyordu ? Bizimkilerin duymasından mı korkuyordu ? Bu dinazorlar aşka maşka inanırlar , yoksa bu yaştan sonra Sanem'e aşık olmaktan mı çekiniyordu ? KIZLAR tam saatinde gelmişlerdi o gece . Üçü de derli toplu giyinmişti . Babamla uzun zamandır görüşmedikleri için bir türlü havaya giremediler . Babamın donattığı sofraya geçtik . Ciddi konulara daldılar . Gece güme gitmek üzereydi . Babam sessizce kalktı , elinde udla döndü . Yaprak , kadehini bir hamlede bitirip Doğu romantizmine karşı kendini koruma altına aldı . Nazan kulağıma eğildi . Uzatmaz değil mi ? Sanem umutsuzca gözlerini kapamıştı . Safalak babam uzun bir akorttan sonra , Hazır olun . . dedi , . . birlikte söyleyeceğiz ! Artık dayanamayıp patladım . Senin şarkılarını bilmiyoruz ki baba . Özür dilerim ama sevmiyoruz da . Müzik dinlemek şartsa . . Kızmadan sözümü kesti . İlk gençlik döneminizin şarkılarını söyleyeceğiz yavrum . Hiç olmazsa kulak dolgunluğunuz vardır . Parmaklarını udunun telleri üzerinde dolaştırdı ve gitar gibi çalarak bir şarkıya başladı . Ağzımız açık bakakaldık . Elvis'in en harika parçasını söylüyordu . Are you lonesome tonight , Do you miss me tonight ? Çığlıklarımız evi titretti . Elvis'le kalmadı , geri gelmez günlerimizin ayak ucuna çiçek bırakır gibi Beatles'dan Tom Jones'a , Adamo'dan Joan Baes'e , Shirley Bessey'den Yves Montand'a geçti , biz de çılgınca kendisine katıldık . Şarkı , şaka , coşku , neşe ve hüzün dolu , ne olağanüstü bir geceydi ! Babam step gösterisi bile yapmış , hatta şiirden İkinci Şarkı'nın başlangıcını da kendiliğinden okumuştu . İkinci Şarkı nil nehrinin taştığı yıldı sabır dolu bir günün sonunda teşekkür ederim dedi gözlerini içime çevirerek çoktan hak ettiğin bir armağan vereceğim sana ister şiirinle yaşat ister yüreğinde sakla bu günü çünkü sırlarımı açmaya karar verdim sabrını kutsamak için otur ve seyret beni içimde aç kurtlar ulurken bir uslu köpek gibi oturdum canımı gözlerime toplayarak sarı tüniğini altın tozlarını silkeler gibi omuzlarından çözüp ayaklarının dibine düşürüverdi birdenbire çıplak kaldı dolunay gibi gözlerime sığmadı taşkın güzelliği tanrım çılgın kanımı soğut ve kıskanma sakın senin yarattığın bir şaheseri öveceğim için yüzün yaz günü kadar parlak ey sevgilim gözlerin akdeniz gecesi taze bir güle benziyor dolgun ağzın saçların bir çavlan gibi dökülüyor çıplaklığını kucaklayarak yuvarlak omuzlarından aşağı boynun benzersiz bir çiçek taşıyan dal gibi gururlu bir altın heykele benziyorsun ey Aziru gergin tenin ışıl ışıl yanıyor kımıldadıkça fildişi kollarının ucundan yere damlıyor süt gibi parmakların göğüslerin iki bereketli ve çiçekli meyve dimdik ve kıvrak Okumayı kesti . Arkasını dergide okursunuz . . dedi , . . çok geç oldu . Son bir şarkı söyleyip kaçacağım . Bu da benim gençliğimin şarkısı . İtiraz etmeyin , Elvis'in şarkısını andırıyor . Çünkü bütün iyi şarkılar aynı soydandır , yadırgayacağınızı sanmam . İtiraz edecek halimiz mi kalmıştı zaten ? Hiçbirimizin hayatına böyle kendini hemen ele vermeyen , perde perde açan , çarpıcı bir erkek girmemişti şimdiye kadar . Bizimkiler cam gibi dümdüz ve saydamdı . Udunu , bir kadını kucaklar gibi şefkatle göğsüne çekti . Üzerine eğildi . Yorgun , sıcak , sigaradan örselenmiş sesi , gittikçe yoğunlaşan bir sis gibi odayı doldurdu . Ömrüm seni sevmekle nihayet bulacaktır Yalnız senin aşkın ile ruhum solacaktır . . Galiba geçmişe karışıp gitmiş tek aşkının anısıydı bu şarkı . Bu ölgün anıya tutunmuş yaşıyordu . İçim sızladı . Bitirince kalktı . Yıkılmaz yalnızlığına uğurladık . Kızlar bende kaldılar . Bu gece ve geçmiş hakkında konuşulacak ne çok şey vardı ! Başlarsak sabaha kadar otursak bitmezdi . O yüzden tek söz etmeden sofrayı topladık . Yaprak divana uzandı , Nazan iki koltuğu birleştirip kıvrıldı . Sanem yanımda yatacaktı . Yatağa girer girmez , O ne yürekten söyleyişti öyle . . dedi , . Bana öyle geliyor ki baban . . Boş tahminler yürütüp de uykumu piç etmesin diye iki cümleyle öğrencisine olan aşkını anlattım . Yüzü aydınlandı . Ooooo ! Eski hikaye ha ! İyi ki söyledin . Yoksa kıskançlıktan kuduracaktım . Anlaşılan bir daha da görmemiş kızı , eski hayaliyle avunuyor . Görmüş olsa , bu kadar duyarak söyleyemezdi . Neden ? Kıkırdadı . O güzel sevgili , çoktan çoluk çocuğa karışmış , gıdısı sarkık , tombul bir büyükanne olup çıkmıştır da ondan . İyi geceler hayatım . Işığı söndürüp arkasını döndü . Bir an sonra da uyudu . Ben de sakin kafayla olup bitenleri düşünmeye çalıştım . Ders aldığını bildiğim için o çarpıcı step gösterisine şaşırmamıştım . Ama nasıl oluyordu da 1960'ların şarkılarını biliyordu ? En sevilen şarkıları seçmeyi nasıl becermişti bu esrar kumkuması ? Bu tür müzikle hiç ilgilenmezdi ki . Üstelik , Kopt şiirinden tehlikeli bir parça da okumuştu . Acaba sarhoştu da . . Yoo , çok içmemişti ki . Öyleyse ondan beklenilmez davranışların sebebi neydi ? O bilge edasına , kilitli ruhuna , ciddi tavrına ne olmuştu birdenbire ? Hiç çakamayacak mıydım ben bu adamı ? Koşturup durduğu için babamla ancak Temmuzda buluşabildik . Beni büyükleri kandırmış muzip bir çocuk gibi dinledi , yakıştırmalarımı , senaryolarımı bir anda yerle bir etti . Yahu , hep siz çaktırmadan benimle dalga geçecek değildiniz ya , bu kez de ben sizinle eğlenmek istedim . Şarkıları bilen birinden sorup öğrendim . Kıs kıs güldü . Hayli zamanımı aldı ama değdiği anlaşılıyor . Sizi epeyce uğraştırmışım . Son şarkıya gelince , haklısın kızım , o bildiğin olayla ilgili bir anı . Ne yapayım , hepiniz geçmişe dalıp gitmiştiniz . Aranızda geçmişi olmayan , tamtakır bir insan gibi oturmak istemedim , bir şeyler yaşadığımı sezdirmek hevesine kapıldım . Hep soğuk akılla yaşayacak değilim ya . Şiiri de bir değişiklik olsun diye okudum . Güzel bir kadının çıplaklığını övmek kızlara ayıp olduysa . . Niye ayıp olsun ? Rahibe mi bunlar ? Bunca yıl sonra açılıp saçıldığın için apışıp kaldılar . Yoksa üçü de çok beğendi . Ya sen ? Ben de beğendim . Hazret - i Süleyman'ın Neşideler Neşidesi gibi yüzyılları aşmışlıktan gelen tuhaf bir tadı , cesur ve ince bir üslubu var . Dudakları gizli bir gülüşle kıvrıldı . Memnun mu olmuştu , yoksa bilgiçliğimle mi alay ediyordu , anlamadım . Amaaan ! İnce eleyip sık dokumaktan yorulmuştum artık . Derginin 1980 yaz sayısında ilk iki şarkıyı , olağanüstü güzel desenlerle süslenmiş olarak yayımladı . Başına bir de not koymuştu : Bu şiirin aslını bana armağan eden sevgili Albertina'ya , benzersiz cömertliği için minnetlerimle . Telefona sarılıp kutladım ve sordum . Albertina da kim ? Hiç sözünü etmemiştin . Sanat tarihiyle ilgilenen çok eski bir meslektaşım . Gece Sanem'i arayıp İkinci Şarkı'nın devamını okudum . belin buğday sapı kadar ince ak mermerden yontulmuş bir çift sütun zambak beyazı bacakların görkemli kalçalarını ve çimenlere gömülü dişiliğini taşıyor övünçle dizlerin bir çocuğun gülüşü kadar güzel bir tay gibi narin bileklerin gümüş halhalların yüreğimde çınlıyor salınmasan da haydi diye fısıldadı raksının sonunda git artık aklım çözülmeden bir karış ötesi yangın hazır değilim daha kül olmaya sessizce ayrıldım yanından yüreğimi bırakarak küçük ayaklarının dibine Sanem , Böyle bir güzele ben bile aşık olurum . . dedi kahkaha atarak , . . yapmadığım bir o delilik kalmıştı . Askerler bir süre sonra , yönetime bir daha el koydular . Meclis dağıtılıp anayasa yürürlükten kaldırıldı , parti liderleri ile birçok milletvekili gözaltına alındı , sendikalar , dernekler kapatıldı , tutuklamalar başladı . Çok geçmeden , içindeki bir yazıdan dolayı soruşturma açılıp o güzelim derginin yaz sayısı toplatılacak , yayını da yasaklanacaktı . Haberi duyunca kahroldum . Kimbilir babam ne kadar sarsılmıştı . Telefona sarıldım . Teselli etmeye çalıştım . Gülerek , Bu fırtına da geçer . . dedi , . İzmir'e gidiyorum . Döner dönmez . Tamam ! Dönünce Çankaya'daki Hülya lokantasına götürdü . Amacıma denk düşen , sakin , tenha bir yerdi . İşbilir bir garson masayı sessizce donatıp kadehlerimizi doldurdu . Sağlığına kızım ! Sağlığına babacığım ! Yüzünün çizgileri derinleşmiş , saçı azalmıştı ama rengi çok iyiydi . Dik yakalı , beyaz bir kazak , kahverengi süet ceket giymişti . Bugün pek şıksın . Sen de pek güzel . Memnun etmek için ehliyetimi çıkarıp önüne bıraktım . Oo , kutlarım . Uzanıp yanağımdan öptü . Yarın gel , külüstürü al . Bana çok hizmeti geçmiş , gün görmüş bir arabadır . İyi bakmanı rica ediyorum . İkinci kadehte daha da neşelendi . Zamanıydı galiba . Yumuşak bir sesle , Baba . . dedim , . . ben mi çok aptalım , yoksa sen mi çok çapraşıksın , kestiremiyorum . Çalıştım fakat seni bütünüyle okumayı başaramadım . İnsan kendini bile bütünüyle okuyamıyor . . dedi , sonra sahte bir öfkeyle yüzünü buruşturdu , . Lütfen . Yoksa meraktan çatlayacağım . Niye ? Evde mutsuzsun . Haksız yere gözaltına alındın , işkence gördün . İş yerin yandı . Yine askeri idare geldi . Yıllarını verdiğin şiir gürültüye gitti . Dergin ipe çekildi . Üniversitelerden yine uzaklaştırmalar başlamış . Halk seyirci . Basın yalpalıyor . Aydınlar suskun . Bütün bunların seni üzmemesi olanaksız . Duygusuz bir erkek , sıradan bir insan , bencil bir aydın değilsin ki . Ama her şey tıkırındaymış gibi yaşıyorsun . Söyler misin , seni ayakta tutan ne ? Arkasına yaslandı , Bir gün bunu sormanı bekliyordum . . dedi , . Fark ettin ama sanırım başka şeylere yordun . Evet , Sanem'den söz açmak istediğini sanıyordum . Albertina da , Azize de anlamayacağın kanısıyla susmamı tavsiye edip duruyorlardı . Ben de caydım . Haksız değiller . Çünkü sabırsız , değişken , hoyrat , bencil bir çağın çocuğusun . Anlayabilecek misin bilmem , yine de beni ayakta tutan şeyi özetlemeye çalışacağım . Hafifçe öne eğildi . Bak kızım , uzun yıllar önce , olağanüstü bir varlık benimle ilişki kurdu . O günden beri , kısa aralar dışında her gün ses olarak beliriyor . Zaman zaman da çeşitli kimlikler altında somutlaşıyor , bana güç ve yaşama sevinci veriyor . Bütün olumsuzlukların izini silip süpüren , beni her yıkılışımda yeniden dirilten işte bu mucize . İşletiyor mu diye yüzüne baktım . Hayır . Hiç görmediğim kadar ciddi ve içtendi . Şefkatle uzanıp elimi tuttu . . Haklıymışız değil mi ? Senin bu gizemli ilişkiyi öğrenmeni , sandığın gibi mutsuz olmadığımı bilmeni istiyorum . Ölümümden sonra çalışma odama bir göz at . Birçok ipucu bulabilirsin . Olayları özel bir yöntemle not ettim . Daha doğrusu notaladım . Aklını çalıştırırsan her şeyi kolayca çözebilirsin . Ama öğrendiklerini kesinlikle kendine sakla , başkasının haberi olmasın lütfen . Hele annenin üzülmesini istemem . Kusura bakma , daha fazla açıklama yapamayacağım . İzinli değilim . Bu bulanık özetle yetinmek zorundasın . Tamam mı yavrum ? Bu karanlık sözlere açıklık getirmesini istemeliydim ama içime bir ürküntü çökmüştü . Keşke o aptal soruyu sormasaydım . Babamın bu hasta yanını bilmeden yaşayıp gidecektim . Sesim miyavlar gibi çıktı . Tamam . Rahatlayıp başka konulara atladı . O garip sözleri , eve gidince tıpatıp not etmek için kafama kazımaya çalışıyordum , neler söylediğine dikkat edemedim . Ayrılmadan önce , evin önünde , yüzümü iki elinin arasına aldı . İnan ki . . dedi , . . her şeyi anlattım . O çapraşık olayı , böyle eksiksiz özetlemeyi nasıl becerdim , ben de şaşıyorum . Hikayeyi öğrendiğin zaman , bu açıklamamı sen de beğenecek ve çok eğleneceksin ! Burnumun ucundan öptü ve lastikleri öttürerek uzaklaştı . Gece yarısı Sanem'i uyandırıp babamın söylediklerini anlattım . Onun da aklı karıştı . Amma boktan iş . Olağanüstü varlık . . Ses ve görüntü olarak beliren mucize . . Çeşitli kişilikler . . Somutlaşma . . Yarın toplanalım ! Yaprak , Dr. Drake'in Anormal Davranışlar Psikolojisi adlı kitabını getirmişti . Doktor dayısından almış . Hayal görme , ses duyma , musallat fikir , masal uydurma gibi bölümleri tarayıp babamdaki belirtileri içeren hastalıkları saptadık : İdrak ya da heyecan bozukluğu , psikasteni , nevrasteni , yaş dönümü melankolisi , mania , bunama . . . Hangisiydi babamınki ? Koca adamı zorla doktora götüremeyeceğime göre , ne yapmam gerekiyordu ? Her kafadan bir ses çıkıyordu . Sanem , Bir kadından söz ettiğini söylemiştin . . dedi sıkıntıyla , . . neydi adı ? Ee , şey , Azize . Kimmiş ? Sormak aklıma gelmedi . Aptal sen de ! Belki o kadın bizi aydınlatabilirdi . Ertesi günü öğle tatilinde yayın evine damladım . Oradan buradan konuşarak hamburgerlerimizi yerken , aklıma gelivermiş gibi Azize'nin kim olduğunu sordum . Sükunetle , Albertina'yı biliyorsun . . dedi . Evet . . Nazik , ürkek , anneanne olduktan sonra metafizik olaylara merak sarmış , platonik bir hanımefendi . O an ayıldım . Asıl anahtar kişi Albertina'ydı elbette . Ayrılırken arabasını verdi . Güle güle kullan kızım . Kendine ve ona iyi bak . Büroya arabayla gittim . Herkesin artık bir arabam olduğunu öğrenmesi için klakson çala çala park ettim . Hata etmişim . Herkese çay ısmarlamak zorunda kaldım . Başım boşalınca Sanem'i arayıp konuşmayı aktardım . Tamam , Albertina'yı bulmayı bana bırak ! dedi . Bir hafta sonra telefon etti . Ulaşabildiğim bütün hocalar ve eski öğrencilerle konuştum . Küçük adı Albertina olan birini ne tanıyan var , ne de hatırlayan . Bugün de en mini eteğimi giyip fakülte sekreterini ziyaret ettim . Zavallıcık yardım için çırpındı . Sonuç ? Kayıtlarda da öyle biri görünmüyor ! Kahretsin ! Babam hayalle gerçeği birbirine mi karıştırıyordu , ne ? Yoksa kurduğu hayal dünyasını tümüyle gerçek sanmaya mı başlamıştı ? Sorguya da çekemezdim . Huylanıp içine kapanacağından korkuyordum . Nazan , Sakin olun . . dedi , . . adına bakılırsa kadın İtalyan . Belki de İspanyoldur . Niye İsviçre'nin İtalyan kesiminden olmasın ? Öyleyse bütün bu elçiliklerin hepsiyle ilişki kurup . . Mısır tarihiyle ilgilendiğine göre . . Sanat çevrelerini yoklarsak . . Araştırma alanı büyüdükçe büyüdü . Nereye el atsak , aynı yanıtı alıyorduk : Tanımıyoruz . O güne kadar gerçek bizim için kolay algılanır , göz önünde duran , düz bir şeydi . Bu kanımız ağır ağır devrilip parçalanmaya , ayrışıp toz olmaya başladı . Gerçeğin sıradan bir zerresi olan bir adamda bile kurcaladıkça yeni özellikler , beklenilmez çizgiler , saklı köşeler ortaya çıkıyordu . Yürüttüğümüz soruşturmadan habersiz olan babam yine ayda bir , eli kolu dolu gelip mutfağa giriyordu . Hiçbir anormal davranışı yoktu . Kaygı ve kuşku içinde yaşamaktan yorulmuştum . Bir yemekte her şeyi göze aldım . Baba ! Evet kızım ? Biliyor musun , biz sekiz aydır Albertina'nın izini kovalıyoruz . Hiç kimse hatırlamıyor , tanımıyor , bilmiyor . Ne demek bu ? Çok güldü . Albertina kadıncağızın takma adı da ondan . Niye söylemedin ? Sormadın ki . O takma adın ilginç bir öyküsü de vardır . Dinlemek ister misin ? Aptal aptal başımı salladım . Yıllar önce , Albert Einstein'a ilişkin çok ilginç bir belge bulmuş , bana yolladı . Bayıldım . Belge benim ve onun hayata bakışımızı ve tavrımızı özetliyordu . Bunun üzerine bu buluşundan dolayı ona Albertina adını taktım . Adı aramızda öyle kaldı gitti . O anlamlı belge çalışma odamda , bir yerde duruyor . Nasıl olsa ok yaydan çıkmıştı , Albertina ile tanışmak istiyorum dedim . Sahici bir üzüntüyle içini çekti . Ben de tanımanı isterdim ama yazık ki geç kaldın , kızım . Bunları okuduktan sonra , sayfanın üzerindeki tarihe bakıyorum . 15 Haziran 1962 . Bu , ben ve ikizim İlkay'ın doğduğu gün . . . Evde yalnızdım . Kocam üç gündür eve uğramamıştı . İçiyor olmalıydı . İşsizdi . Bir senedir iş bulamıyordu . Aslında aramıyordu . İçip bütün dünyadan nefret etmek daha kolaydı . Ona göre her şey benim suçumdu . İşinden atılması , içmesi , hamile kalmam . Seni doyurduğum yetmiyormuş gibi , bir de karnındaki veleti doyurmam gerekecek , dedi bir gün . Zavallı , hala beni doyurduğunu sanıyordu . Oysa tek kuruşu bile kalmamıştı . O , işinden atıldıktan on beş gün sonra , bir kütüphanede çalışmaya başladım . Annem de biraz yardım ediyordu . Verdiğim paralar asla onun eline geçmemeli , diyordu . Paraları saklıyordum , ama her zaman buluyordu . Bulana kadar her çantayı , her cebi , her dolabı arıyor , halıların altına bakıyor , bütün kavanozları teker teker boşaltıyordu . Hamile olduğumu öğrendiğimde , içimi bir sıkıntı kapladı . Her şey çok daha zor olacaktı . Kocama söylemedim . Ama bu sırrı ancak bir ay saklayabildim . Kocam ona söylemediğim için sinirlendi , eskisinden daha çok içmeye başladı . Aslında bu bir bahaneydi . Uzun zamandır daha çok içmek için bir bahane aradığını biliyordum . Sancılarım başladığında saat yediye geliyordu . Ortalık kararmaya başlamıştı . Bir taksi çağırıp hastaneye gittiğimde , beni derhal doğum odasına aldılar . Yarım saat kadar sonra doktor , elinde çocuğumu tutuyordu . Ancak sancılar geçmemişti . Doktora , Galiba bir tane daha var , dedim . İlkinden beş dakika sonra ikinci çocuğum doğdu . Birbirlerine hiç benzemiyorlardı . Biri toplu bir bebekti . Ötekinin ise kemikleri çıkmıştı . O an , yaşayacağından şüphe duydum . Birden aklıma okumuş olduğum bir şey geldi : İkizler bazen ana rahminde yiyecek için rekabet ederler . Bu nedenle , doğduklarında , tek yumurta ikizi olmalarına karşın , birbirlerinden çok farklı görünürler . Genellikle ilk doğan daha büyük ve sağlıklıdır . Hayat yarışına diğerinden daha avantajlı olarak başlar . Bunları hatırlayınca , yanımda duran tombul ve sağlıklı çocuğa karşı içimde nefret uyandığını hissettim . Kardeşinden çaldığı yiyecekle böyle güçlü olmuştu . Oysa onun yaşayıp yaşamayacağı bile belli değildi . Hastanedeki o ilk gecemde garip bir rüya gördüm . Yere diz çökmüştüm . Yanımda bir ateş yanıyordu . Beyaz saçlı üç kadın , benim ve ateşin etrafında dönüp duruyordu . Üzerlerinde beyaz elbiseler vardı . Derken kadınlardan biri üzerime eğilip , Aklanman gerek , dedi . İki erkekle birden beraber olduğun için ikizlerin oldu . Uyandığımda ter içindeydim . Rüyanın anlamını çözmeye çalıştım , ama başaramadım . Kocamdan başka bir erkekle ilişkide bulunmamıştım . Öyleyse neden suçluluk duyuyordum . Sonradan anladım ki , bu suçluluk duygusunun sebebi farklıydı . Hiçbir zaman çocuk sahibi olmayı istemedim . Çocukları hiçbir zaman sevmedim . Bunun bir günah olduğunu biliyordum ama ben , çocukları küçük şeytanlar gibi görüyordum . İkizlerim olmasının bir ceza olduğunu düşünmüştüm . Çocukları sevmediğim için bana verilen bir ceza . . . Ben bir tanesini bile istemezken , bana iki tane gönderilmişti . Ertesi sabah hemşire , kucağında tombul olanıyla odama girdiğinde , Öbürü nerede ? dedim . Merak etmeyin yaşıyor . Çocuğunuzu kendiniz mi emzirmek istersiniz yoksa onu biz mi doyuralım ? Kendim emzirmeyi tercih ederim , deyip geceliğimin düğmelerini çözerken , Bu obur ve aç gözlü çocuk , herhalde bütün sütümü emer , diye düşünüyordum . Ancak tam tersi oldu . Çocuk , sütü reddetti . Israr ettim , hatta onu zorladım . Tek damla süt emmedi . Hemşireye dönüp , Onu daha önce doyurdunuz mu ? diye sorduğumda , Hayır , dedi . Öğleden sonra çocuğu yeniden getirdiklerinde , aynı şey tekrarlandı . Ertesi gün ve daha sonraki günlerde de . Ta ki çocuğun ikiz kardeşini getirdikleri güne kadar . Bu bana garip geldi . İkizlerin birbirlerine çok bağlı olduklarını biliyordum . Ancak aralarındaki bağın bu kadar erken kurulabileceği hiç aklıma gelmezdi . İki çocuk arasındaki bağ , daha benim karnımdayken kurulmuştu . . . Bir hafta sonra ikizlerimle beraber evime döndüğümde , kapıdan girer girmez yerde kocamın pabuçlarını gördüm . Evin içinde bir yemek kokusu vardı . Eve gelmeden önce bir arkadaşıma uğrayıp iki tane eski beşik almıştım . Çocukları şimdilik burada uyutacaktım . Birkaç gün sonra anneme uğrayıp , ağabeyimle benim eski yataklarımızı almayı planlıyordum . Beşikleri doğruca yatak odama götürdüm . Birini dolabın yanına , diğerini ise pencerenin kenarına bıraktım . Bir bardak su almak için mutfağa gittiğimde kocam , masanın başında oturuyordu . Önünde kirli tabaklar ve boş bir bardak . . . Kıpkırmızı gözleriyle bana baktı . Evde yumurtadan başka bir şey yok mu ? Hastanedeydim . Çocuk doğururken bir taraftan da yemek pişiremezdim ! Kocam , ikizlerin varlığını ancak yatak odasından gelen ağlama sesiyle farketti . Odaya daldı . Burada iki tane çocuk var . Diğeri kimin çocuğu ? İkisi de bizim . İkizlerimiz oldu . Bir çocuklara , bir bana baktı ve hiçbir şey söylemeden odadan çıktı . Dış kapının kapandığını duydum . Bir daha geri gelmeyecekti . Bir süre kıpırdamadan öylece durdum . Hiçbir şey düşünmüyor ve hissetmiyordum . Ancak aradan bir iki dakika geçtikten sonra , çocukların ağlamalarını yeniden duydum . Onlara süt vermeyi denedim ama aç değildiler . Altları ıslak olabilir miydi ? Hayır , açtığımda kuru olduklarını gördüm . Birden neden ağladıklarını anladım . Beşiklerini öyle yerlere koymuştum ki , bulundukları yerden birbirlerini göremiyorlardı . Beşikleri yan yana koyduğumda , ağlamaları bir anda kesildi . Annemi arayıp , bir şey sormasına fırsat vermeden , İkizlerim oldu , dedim . Kayıtsızca söylemiştim . Sesimde ne sevinç , ne üzüntü , ne de sıkıntı vardı . Annemin bir süre sessiz kaldıktan sonra , Zavallı kızım , dediğini duydum . Zavallı kadın . . . Bu sözü öyle sık duydum ki . Akrabalar , arkadaşlar , komşular , herkes bunu söyledi bana . Sırf bu sözü duymamak için evden çıkmaz oldum . Birkaç gün sonra , karyolaları ve diğer eşyayı almak için anneme uğradığımda , gözlerinde acıma dolu bir bakış vardı . Neredeyse ağlayacaktı . Bu bakışı daha fazla görmemek için onunla oturup kahve içmeyi reddettim . Doğrudan bodruma inip , bütün eski çocuk eşyasını toparlamaya koyuldum . Annem de peşimden gelmişti . Kocan ne dedi ? Gitti . Beni terketti . Gözünden bir damla yaş aktı . Dolapları karıştırmaya devam ettim . Bir an önce gitmek istiyordum . Bana karşı duyulan acıma , beni bunaltıyordu . Annem , çocuklar hakkında hiçbir şey sormadı . Onları merak etmiyor olması epey garibime gitti . Sadece beni düşünüyor , bana acıyordu . Oysa ikinci ikiz , benden daha fazla acınacak haldeydi . Tam gitmek üzereyken , Keşke hamile kalmasaydın , dedi . Annemin bu keşke'li sözlerini daha fazla dinlemeyeceğim için sevindim . Ama kaldım , deyip çıktım . Eve gelince karyolaları yan yana koydum . Bundan sonra Tümay'ı hep sağdaki karyolaya , İlkay'ı ise soldakine yatırdım . Bunu düşünmeden , otomatik olarak yapıyordum . Sonuçta Tümay beni hep solunda , İlkay ise sağında görüyordu . Bir gün , alışkanlık sonucu onları hep aynı karyolaya yatırdığımın bilincine vardığımda , aklıma yerlerini değiştirmek geldi . Tümay'ı soldaki karyolaya , İlkay'ı da sağdakine yatırdım . Bir süre şaşkın şaşkın etraflarına baktıktan sonra , ikisi birden aynı anda ağlamaya başladılar . Yerlerini yeniden değiştirdiğimde ağlamaları hemen kesildi . Daha kırk altı günlüktüler . ( Yazmayı öğrendikleri zaman Tümay sol elini , İlkay ise sağ elini kullanıyordu . Bir gün ikisi de masanın başında oturmuş , bir şeyler yazarken , bir an için iki iskemlenin arasında bir ayna olduğunu sandım . Sanki orada iki değil de tek çocuk vardı . Öteki , diğerinin aynadaki yansımasıydı . . . . ) Günler geçtikçe birbirlerine benzemeye başladılar . İlkay , yavaş yavaş toparlanıp sağlıklı bir çocuk halini aldı . İlk başlarda bütün sütümü ona vermek istiyordum . Tümay'ı aç bırakmak gibi haince düşünceler geçiyordu aklımdan . Ancak Tümay aç olduğunda sadece Tümay değil , İlkay da ağlıyordu . İkizler doğduktan yaklaşık iki ay sonra , annem bir gün bana uğradı . Ancak çocukları görmek için değil , dedikodu yapacak başka birini bulamadığı için uğramıştı . Her gün sabahın yedisinde kalkar , kahvesini içer , aşk romanından birkaç sayfa okuyup gençlik günlerini düşünür , sonra da karşı komşuya gidip bütün gün laflardı . Mahalledeki herkesin adı en az bir , en çok yirmi beş kere anılırdı . Artık konuşulacak bir şey kalmadığında da , ki bu her zaman akşam altıdan önce olurdu , evine dönerdi . Saat altıda üç yüz elli bölümlük dizi başlıyordu . Dizinin şimdiye kadar gösterilen iki yüz beş bölümünden bir tanesini bile kaçırmamıştı . Bazı bölümleri seyrederken sakınleştirici ilaç alması gerekiyordu . Bu bölümler , genellikle , kadının sevgilisinden ayrıldığı , ya da kocası tarafından aldatıldığı bölümler oluyordu . Kağıt mendil kutusu da her zaman koltuğun yanında dururdu . Annemin arkadaşları diziyi seyretmek için geldiklerinde , her birine birer kağıt mendil ve sakinleştirici ilaç dağıtırdı . İşte böyle hassas bir kadındı annem . Kapıyı açıp da onu karşımda görünce ilk düşündüğüm , bana hala acıyıp acımadığı oldu . Gözlerinde belirgin bir acıma görmeyince rahatladım . Biz mutfakta otururken , çocuklar uyuyordu . Bana mahalledeki insanlardan bahsetti . Genç kızların sevgililerinden , emekli olan adamlardan , boşanan karı - kocalardan ve beni hiç mi hiç ilgilendirmeyen bir sürü başka şeyden . Bütün anlatacaklarını anlattıktan sonra da , Gitmem gerek , deyip çıktı . Çocuklar hala uyuyordu . Annem , onlar hakkında tek şey sormamıştı . Onlara bakmak aklına bile gelmemişti . Belki de onların öldüğünü düşünmüştü . O an , Çocuklara karşı sevgisizliğim , annemden geliyor olmalı , diye düşündüm . Çocukluğumdan hatırladıklarımda , annem çok küçük bir yer tutuyor . Mahalledeki çocukların hepsini hatırlıyorum . Bakkalı , manavı , ekmekçiyi , dilenciyi hatırlıyorum . Ama annemin görüntüsü hep bulanık . Yüzü olmayan bir beden sanki . Yüzü herhangi bir yüz olabilir . Gözleri yeşil , mavi , siyah olabilir . Gençliğinde nasıldı diye bazen merak ederim . Onun sadece yaşlı halini biliyorum . Bazen , hep böyle miydi diye şüphe ettiğim olur . Saçları hep boyalı , yüzü hep kırışık mıydı ? Ağabeyim de ben de , yürüdüğümüz ilk günden itibaren sokakta büyüdük . Sokaktaki insanlar bizim ailemiz oldu . Annem bizi hiçbir zaman merak etmezdi . Bize karşı duyduğu , ne sevgi , ne nefret , ilgisizlikti . Büyüdükçe bize karşı tutumu yavaş yavaş değişti . İlgisizliği azaldı . Galiba varlığımızın bilincine , biz on sekiz yaşına geldikten sonra vardı . Yani kendi başımızın çaresine bakabilir hale gelip , kendi hayatımızı kurduğumuz zaman . Ağabeyim de ben de aşağı yukarı o yaşta evlendik . Ağabeyim , ilk evlendiği sıralar , annemin kendisine sık sık uğradığını söyledi . Ta ki ilk çocuğu doğana kadar . Çocuklar , annemin gözünde bir fazlalıktı . O , büyüklerin dünyasında yaşamak istiyordu . Hiçbir zaman fazla arkadaşım olmadı . Tek ahbabım , apartmanın alt katında oturan yaşlı kadındı . Kimsesi yoktu . Bana hemen hemen her gün gelirdi . Benden çok , çocuklar için geldiğini sanıyorum . Onlara bayılıyordu . Apartmanda bir sürü başka çocuk varken , neden sadece benimkilerle ilgileniyor diye merak ediyordum . Her gün , karşılarına oturup onları saatlerce seyrediyordu . Sanırım ikizlerimde onu çeken bir şey vardı . Onları ilginç buluyor olmalıydı . Hatta belki biraz da garip . Sırlarını çözmek istiyordu . Ya da aralarındaki o sırra ortak olmak . . . Gene geldiği bir gün , oturma odasında kahvelerimizi yudumluyorduk . İkizler o sırada iki yaşındaydı . İlkay , iskemlenin üzerine çıkmaya çalışıyordu . Tümay ise oturma odasında değildi . Yaşlı kadınla konuşmaya daldığımız sırada İlkay , iskemlenin üzerine çıkmış . Birden iskemlenin düştüğünü duyduk . Ardından bir ağlama sesi . . . İlkay'ın dizi kanıyordu . Tümay ise hala görünürde yoktu . Derken ağlama sesinin sadece İlkay'dan kaynaklanmadığını , içerden ikinci bir ağlama sesi geldiğini farkettik . Yaşlı kadın , hemen içeri koşup , kucağında Tümay'la geri döndü . Tümay , ağlarken sol dizini tutuyordu . Elini çekip baktım . Dizinde hiçbir şey yoktu . Ne kan , ne bir sıyrık . Sonra İlkay'a baktım . Kanayan sol diziydi . İçimi tuhaf bir duygu kapladı . Ortada garip şeyler dönüyordu . Korkutucu derecede garip . . . İkizler büyüdükleri zaman , o yaşlı kadını hatırlayacaklar mı ? diye düşünürdüm bazen . Her gün gelip saatlerce onları izleyen bu kadını . . . O kadını çok iyi hatırlıyorum . Yüzünün bütün hatları gözümün önüne gayet açık bir şekilde geliyor . Beyaz saçları , çatlamış dudakları , kırışmış yüzü . En iyi de gözlerini hatırlıyorum . O bakış aklıma öyle işlemiş ki . Hem merak eden , hem de biraz korkan birinin bakışı . Galiba farklı olduğumuzu ilk o bakış hissettirdi bana . Bazen o yaşlı kadını bu kadar iyi hatırlamam bana garip gelir . Onu annemden daha iyi hatırlıyorum . Belki de onu annemden daha sık görüyorduk . Bize hikayeler anlatırdı . Ancak bunlar , çocuklara anlatılan alışılmış hikayelere benzemiyordu . İkizlerle ilgili tuhaf hikayelerdi . Çoğu hala aklımda . Geceleri kediye dönüşüp süt , yiyecek ve tavuk çalan ikizlerin hikayesi . Babaları onları bir fırının içine koyuyor . Çünkü kediye dönüşmelerini önlemenin tek yolu bu . Sonra , çemberle oynayan çocuğun hikayesi . Çemberi yukarı doğru atması yasak . Ancak bir gün onu atıyor ve çember düştüğünde kafasına çarpıyor . Çocuk etrafına bakınca kendisinin bir kopyasıyla karşılaşıyor . Ve Kızılderili ikizlerin hikayesi . İkinci olarak doğan ikizin adı Kurt . Doğarken annesinin karnını delip onu öldürüyor . Yaşlı kadın bize bunları anlattığında üç - dört yaşlarında olmalıydık . Daha konuşmuyorduk . Kadın , anlattıklarını anlamadığımızı sanıyordu , ama söylediklerinin her kelimesi beynimize işleniyordu . Dört yaşına geldiklerinde hala konuşmamaları beni endişelendirdi . Yoksa çocuklarım geri zekalı mıydı ? O zamana kadar tek bir kelime bile söylediklerini duymamıştım . Konuşmuyorduk çünkü konuşmaya ihtiyacımız yoktu . Annemin bize karşı ilgisizliği , bizi birbirimize yaklaştırmıştı . Her günümüz , her saatimiz birlikte geçiyordu . Bizim aramızda ise sözcüklere gerek yoktu . Aramızda başka bir şey vardı . Yaşanılan , hissedilen , ama anlatılamayan . . . Beş yaşına doğru bazı garip sesler çıkarmaya başladılar . Onların geri zekalı olduğuna iyice inanmaya başlıyordum . O garip seslerin hepsinin bir anlamı vardı . Kendi kendimize bir dil yaratmıştık . Bizden başka kimsenin anlamadığı gizli bir dil . . . Sonunda onları psikoloğa götürdüm . Psikolog , zeka testi uyguladığında sonuç , benim için çok şaşırtıcı oldu . Çocuklar üstün zekalıydı . Kafamdaki soruların çoğu o yaşlarda belirdi . Çevremdeki karmakarışık dünyanın bilincine varıyordum . Ve nasıl'lar , niçin'ler zihnimde uçuşuyordu . Kuşlar neden uçuyordu ? Güneş neden bu kadar uzaktaydı ? Gökyüzü neden bazen kararıyordu ? Ancak en tuhaf , en cevaplanamaz sorular , kendimle ilgili olanlardı . Sokaktaki insanlar neden bana öyle garip garip bakıyorlardı ? Ben diğer insanlardan farklı mıydım ? Ben kimdim ? Her gittiğim yere benimle gelen , tıpkı benim gibi olan bu kız kimdi ? Gerçek miydi ? Yoksa bir düş ya da hayalet miydi ? İnsanlar her seferinde gülümseyerek yanımıza gelip , Evet , hanginiz Tümay , hanginiz İlkay ? diyordu . - II - Çocukluğumda bir tek gün bile sıkıldığımı hatırlamıyorum . Sokakta , okulda gördüğüm bütün çocuklar , sıkıntıdan patladıklarını söylerken , İlkay ve ben sıkıntıdan patlamanın ne demek olduğunu hiçbir zaman bilmedik . Oynamak istediğimizde , bunu bizim kadar arzulayan birisi olduğundan emindik . Üstelik oynayacağımız oyun konusunda tartışmamız gerekmiyordu . Birlikte oynayamadığımız tek bir oyun vardı : Saklambaç . Birbirimizden gizlenemiyorduk . İster mutfak dolabının içine girelim , ister sandığın içine , daha ilk denemede bulunuyorduk . Bazen aklımıza şeytanca fikirler geliyordu . Tek başımıza olsak yapmaya cesaret edemeyeceğimiz bazı muzırlıklar . . . Bir gün , İlkay ile evde yalnızdık . Bulabildiğimiz bütün baharat çeşitlerini masanın üzerine yığdıktan sonra , bir kaba bunları boşalttık . Çok eğleniyorduk , ancak evin içine garip bir koku yayılmaya başlamıştı . Annem eve döndüğünde , önce bu kokuyla karşılaştı . Kapının sesini duyunca İlkay , içi baharatla dolu kaba çarptı . Bütün baharatlar yere saçıldı . Annem yüzünde korkunç bir ifadeyle mutfağa daldığında , ikimiz de suçlu suçlu önümüze bakıyorduk . Bu kimin fikriydi ? Bu soruyu bana bakarak sormuştu . Senin fikrindir mutlaka ! Bunun üzerine İlkay hemen atıldı : Evet ama baharatları ben döktüm . Annem bizi cezalandırmadı . Sanırım baharatları İlkay dökmemiş olsaydı beni mutlaka cezalandırırdı . Aklıma başka bir olay geliyor . O gün sokağa çıkmıştım . İlkay benimle gelmemişti . Evde kalıp kitabını bitirmesi gerekiyordu . Sokakta , çocuklardan kimse yoktu . Herkes sanki bir anda ortalıktan kaybolmuştu . Yalnızca sokağın başındaki dilenci her zamanki yerinde oturuyordu . Ellerini bana doğru uzattı , ama ona verecek param yoktu . Yan sokaklardan birine saptım . Bu sokağa genelde pek uğramazdım . Dar ve karanlık bir sokaktı . Birden yerdeki karaltı dikkatimi çekti . Yaklaşınca onun ölü siyah bir kedi olduğunu gördüm . Onu sokağın ortasında öylece bırakmak istemedim . Apartmanın bahçesine gömerim , diye düşündüm ve kediyi alıp , eve doğru yürümeye koyuldum . Ortalık kararmaya başlamıştı . Eve vardığımda , kediyi İlkay'a göstermek istedim . Kapıyı annem açtı ve bir anda yüzündeki ifade değişti . Aman Allah'ım , onu neden öldürdün ? Onu ben öldürmedim , dedim . Sokakta bulduğumda ölmüştü . Ama annem bu sözleri duymuyordu . Birkaç kez , Onu ben öldürmedim , diye tekrarladım . Ancak , annemin yüzündeki dehşet dolu bakış kaybolmadı . Kedinin siyah olması onu daha da korkutmuş , eve uğursuzluk getirdiğimi düşünmüştü . O günden sonra annem , bende hep kötülük gördü . Artık onun gözünde İlkay bir iyilik meleği , ben ise küçük bir şeytandım . - - III - Yedi yaşına basmıştık . Okula yazılmamız gerekiyordu . Annem , bir gün bizi de yanına alıp , okulun müdürüyle görüşmeye gitti . Müdür , çok otoriter bir adamdı . Onları ayrı sınıflara yerleştirmemiz daha iyi olur , dedi . Kişiliklerinin gelişmesine faydası olur . Kendi başlarına olmaya alışmaları gerek . Annem , bu sert bakışlı , iri yarı adama karşı çıkacak güçte biri değildi . Söylediklerini kabul etti . Böylece ayrı sınıflarda okula başladık . İlk defa olarak birbirimizden bu kadar uzun bir süre için ayrılıyorduk . Sınıflarımız yan yana bile değildi . Benimki birinci , onunki ise dördüncü kattaydı . Her şey çok yeniydi . Ne yapmam , nasıl davranmam gerektiğini bilmiyordum . Sessiz sakin ev ortamından çıkıp kalabalık , gürültülü ve sıkıcı okul ortamına girmek bana çok zor geldi . İlkay yanımda olsaydı buna katlanabilirdim . O olmadan asla . Saatlerce pencereden dışarı bakıyordum . Ama bir şey gördüğüm yoktu . Gözümü belli bir noktaya dikiyor , öğretmen bana soru sorduğunda cevap vermiyordum . Çevremle bütün ilişkimi kesmiştim . Bu durum , on gün boyunca devam etti . Sonunda okul müdürü , başka çare olmadığını anlayıp , İlkay'ı bizim sınıfa verdi . Öğretmen , bendeki ani değişmeyi görünce çok şaşırdı . O hiç konuşmayan , somurtkan çocuk , devamlı gülen , neşeli bir çocuğa dönüşmüştü . İlkay olmadan adeta düşünemiyor , hissedemiyor , çevremle ilişki kuramıyordum . Bir gün , öğretmen yanıma gelip , Pencereden dışarı bakarken ne düşünüyordun ? diye sordu . Onun ne yaptığını , dedim . - IV - Okul hayatımız boyunca insanlar bizi devamlı karşılaştırdılar . Hangimiz daha çalışkandı ? Hangimiz daha yüksek not almıştı ? Hangimiz daha uyumluydu ? En çok sordukları soru da , Üstün olan hangisi ? idi . İkizlerden birinin , diğerinin üzerinde üstünlük kurduğunu öğrenmişlerdi . Kimisi , Üstün olan ilk doğandır , kimisi ise , İlkay'ın notları daha iyi , üstün olan o , diyordu . Anneme bu soruyu sorduklarında cevabı , Tümay oluyordu . Zaten hep benim , İlkay'ı ezmeye çalıştığımı düşünüyordu . Aslında herkes yanılıyordu . Ne ben üstündüm , ne de o . Üstünlük devamlı el değiştiriyordu . Onun da benim de üstün olduğumuz değişik alanlar vardı . Benim sosyal yönüm daha güçlüydü . Daha dışa dönüktüm . İnsanlarla daha kolay ilişki kurabiliyordum . İlkay ise daha çalışkandı . Okulda daha başarılıydı . Sanata daha fazla yeteneği vardı . İşte bu yüzden birbirimize ihtiyacımız vardı . Birbirimizi tamamlayıp dengeliyorduk . İnsanlar bunu anlayamıyordu . Bizi devamlı yarıştırmaları çok sıkıcıydı . Aramızda yarışmak aklımızın ucundan bile geçmezdi . Okulda en iyi arkadaşımız Ayşe'ydi . Sık sık evimize gelirdi . Biraz saf , ama çok iyi yürekliydi . Hayatım boyunca en yakın arkadaşım olarak kaldı . Bize geldiği bir gün , annemin mutfakta Ayşe'ye , Onlarla iyi anlaşabiliyor musun ? diye sorduğunu duydum . Evet ama bazen kendimi dışlanmış hissediyorum . Onların arasında çok özel bir iletişim var . Hiçbir şey söylemeden birbirleriyle konuşuyorlar ve ben , hiçbir şey anlamıyorum . Onların en yakın arkadaşısın , diye üsteledi annem . Hayır , onların en yakın arkadaşı birbirleri . Hiç kimse onlara birbirlerinden daha yakın olamaz . Bunu acıyla değil , kabullenmişcesine söylemişti . Ama bazen , onun bile bizi tam olarak anlayamadığını düşünüyordum . Bir gün , sınıftan bir çocuğun doğum gününe gitmiştik . Sınıftaki herkes gelmişti . Masanın üzeri , pastalar , börekler ve meyve suyu şişeleriyle doluydu . Doğum gününü kutlayan çocuk ise , hediyeleri açmakla meşguldü . Salonun öbür ucunda oturan Ayşe'yi görüp yanına gittim . Balon şişiriyor , yanındaki sarı saçlı kız da ona yardım ediyordu . Beni görünce , Eğleniyor musun ? dedi . Evet . Sizin doğum gününüz ne zaman ? Bir ay kadar sonra . Doğum günlerinizde birbirinize ne hediye alırsınız ? Biz birbirimize hediye almayız . Niye ? Bu , kendi kendine hediye almak gibi olur . Yüzüme garip garip baktı . Anlamamıştı . Ona göre biz , iki farklı insandık . Birbirine çok yakın olan iki farklı insan . Yanılıyordu . . . - V - Okul günlerinden aklımda pek fazla bir şey kalmadı . Ancak , bizi ormana götürdükleri günü çok iyi hatırlıyorum . Bir cumartesi günüydü . Saat dokuzda okulun kapısının önünde toplandık . Yaklaşık yüz elli kadar çocukla birlikte otobüslere doluşup , ormanın yolunu tuttuk . Ormanın havası temiz ve serindi . İlk defa , şehrin boğucu ortamından uzaklaşıp , sessizliğin tadına varıyordum . Burada her şey , doğanın kurallarıyla uyum sağlamıştı . Her canlı görevini biliyor , sırrını saklıyordu . Binlerce sır , sessizliğin içinde kayboluyordu . Daldığım düşüncelerden sıyrıldığımda , yakınımda kimse olmadığını fark ettim . İçimi korku kapladı . Ne yöne gideceğimi bilmeden , koşmaya başladım . Bir süre sonra , nefesim tıkandı . Bir ağacın altına çöküp , dinlenmeye koyuldum . Saatime baktım . Üç olmuştu . Dörtte ormandan ayrılacaktık . Beni burada bırakıp giderler mi ? diye düşündüm . Kalkıp koşmaya devam ettim . Ne kadar koştuğumu bilmiyordum , ama tekrar saatime baktığımda dörttü . İçimdeki korku giderek artıyordu . Bacaklarımda ise artık koşacak güç kalmamıştı . Tam bir dala takılıp yere kapaklandığım anda , İlkay'ın uzaktan gelen sesini duydum . Korkunun yerini bir rahatlama duygusu aldı ve birden farkına vardım ki , aslında ormanda tek başıma kalmaktan değil , onu bir daha görememekten korkmuştum . O gece garip bir rüya gördüm . Sabah uyandığımda , İlkay'ı karşıma oturtup anlatmaya koyuldum : Bir çölde yürüyorum . Etrafta benden başka kimse yok . Sıcak beni bunaltıyor , yürüdükçe alnımdan ter akıyor . Bir süre sonra , alnımdan akanın ter değil de kan olduğunu fark ediyorum . Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda güneş , ateşten bir topa benziyor . Derken , güneşten kopan bir parça , bana çarpıyor . Uzun süre baygın kalıyorum . Ayıldığımda karşımda sen varsın . Rüyanın gerisini hatırlamak için durduğumda , İlkay devam etti : Sana su içiriyorum . Sonra ikimiz birden havalanıp gökyüzünde kayboluyoruz . Evet , rüya aynen öyle bitiyordu . İkimiz de aynı rüyayı görmüştük . - VI - Kocamla tanıştığım günü düşünüyorum . Gözlerine bakmaktan kendimi alamıyordum . Büyüleyici gözleri vardı . Derin , masmavi . . . Konuşmuyor , söylediklerini duymuyor , sadece gözlerine bakıyordum . Bir ay sonra onunla evlendim . Kızım Elif doğduğunda , İlkay yanımdaydı . Sabaha karşı o da karnında sancılar hissedip , vaktin geldiğini anlamış . Bir gün Elif'le birlikte kayın valideme gitmiş , kocama o gece annesinde kalacağımı söylemiştim . Ancak akşam olunca , içimde ansızın eve gitme dürtüsü belirdi . Anahtarı çevirdim . Evin içi karanlıktı . Işıkları yakıp odama doğru yürüdüm . Kapının kapalı olması bana garip geldi . Genelde hep açık dururdu . Odanın önüne gelince , içerden bazı sesler geldiğini duydum . Bir kadın sesiydi bu . Benim odamda bir kadın mı vardı ? Yoksa . . . Kapıyı yavaşça açıp ışığı yaktım . Evet , kocam benim yatağımda yabancı bir kadınla beraberdi . Birden gözlerim hayretle açıldı . Bu , yabancı bir kadın değil , İlkay'dı . . . Özür dilerim ama . . . deyip cümlenin gerisini getiremedi . Cümlenin gerisini biliyordum : Ama büyüleyici gözleri vardı . Hiçbir şey söylemeden odadan çıkıp , salona gittim . Bir süre sonra kocam yanıma geldi . Nasıl yapabildin ? Hem de onunla . Seni ondan başkasıyla aldatmazdım . Onda senin vücudun vardı . Senin yüzün , senin gülüşün . Gözlerindeki ışıltı bile aynıydı . Çok garipti . Ve çok esrarengiz . . . Onunla sevişirken aklım karışıyordu . Bu o muydu , yoksa sen mi ? Heyecan vericiydi . Bir kadınla sevişip gerçekte kim olduğunu bilmemek . . . Onu affedemedim . Bir ay sonra boşandık . Bu süre boyunca İlkay'ı görmedim . Kendimi , bizi ayrı sınıflara verdikleri zamanki gibi hissediyordum . Mektuplarımı almıyor , çöpü dökmüyor , yemek yemiyordum . Bütün gün pencereden dışarı bakıp , baktığım şeyleri görmüyordum . Telefonun yanına gidip , numaraları çevirdim . Meşgul çalıyordu . Odama döndüm . Siyah pantolonumu ve mavi kazağımı giyip , evden çıktım . Kapıyı açtığında , onun da üzerinde aynı siyah pantolon ve mavi kazak vardı . On dakika önce seni aradım ama meşguldü , dedi . Seni arıyordum . Güldük . Sonra , birkaç saniye hiçbir şey söylemeden gözlerimin içine baktı ve onu affettiğimi anladı . - VII - O sabah her zamankinden daha erken uyanıyorum . Tekrar uyumayı deniyorum , ama faydasız . Kalkıp pencereden dışarıyı seyretmeye koyuluyorum . Rüzgar esiyor , sararmış yapraklar ağaçlardan kopup sokaklara saçılıyor . Yerimden kalkıp Elif'in odasına gittiğimde , uyuyor . Kendime kahve yapıp , pencerenin kenarındaki koltuğa oturuyorum . Ben yokken kaç tane yaprak düştü ? Başka yerlerde , benim görmediğim kaç tane yaprak düşüyor şu anda ? Bunları düşünürken bir anda göğsüme korkunç bir acı saplanıyor . Fincan elimden düşüp , paramparça oluyor . Birkaç saniye boyunca nefes almakta güçlük çekiyorum . Dışarıdan gelen bir kuş çığlığı duyuyorum . Ve bir kanat sesi . . . Kırılan fincanın parçalarını topladıktan sonra , bir süre öylece oturuyorum . On dakika mı , yoksa bir saat mi , bilmiyorum . Derken , telefon çalıyor . O an telefonun sesi bana iğrenç geliyor . Tehdit edici , hatta korkutucu bir ses bu . Tıpkı o kuş çığlığı gibi . . . Bütün gücümü toplayıp , ahizeye uzanıyorum . Annem . Bu , kendimi daha da garip hissetmeme yol açıyor . Kötü haberim var , diyor buz gibi bir sesle . Bir süre hiç konuşmuyor . Ellerimin terlediğini , kalp atışlarımın hızlandığını hissediyorum . Yoksa İlkay . . . İlkay öldü . Araba kazası . Telefon elimden kayıyor . Boşlukta bir düdük sesi . . . - VIII - Bir süre , öylece kalıyorum . Hiçbir şey düşünemeden . Bütün düşünceler , bütün duygular beni bir anda terkediyor , geriye yalnızca bedenim kalıyor . Yoksa ölen ben miyim ? Bir anda bütün sözcükler anlamını yitiriyor . Ölüm ne demek ? Yaşam ne demek ? Aralarındaki fark ne ? Yoksa deliriyor muyum ? Yoksa her şey hayal ürünü mü ? Telefonun çalması , annemin söyledikleri . Onu arayıp , Böyle bir şey yok değil mi ? diye sormayı düşünüyorum . Belki de tepkimi ölçmek için uydurdu . Ümitsizce ihtimaller yaratıyorum . Dallarından kopmaya devam eden yapraklara bakıyorum yeniden . Koltuğa oturup , düşüncelerimi toparlamaya çalışıyorum . Ben hayattayken o nasıl ölmüş olabilir ? Hep aynı anda öleceğimizi düşündüm . Başka türlüsü aklıma bile gelmedi . Ertesi gün cenazenin olduğu yere vardığımda , ilk gözüme çarpan , annem . Ondan acıma dolu bir bakış bekliyorum . Oysa o , bana tıpkı ölü kediyle eve geldiğim günki gibi bakıyor . Onu ben öldürmedim ! diye bağırmak geliyor içimden . İlkay'ın ölümü için beni nasıl suçlayabilir ? Yoksa suçum hala hayatta olmak mı ? Ona , İlkay'ın yerine benim ölmemi tercih eder miydin ? diye sormak geçiyor aklımdan . Biliyorum , Hayır , diyecek ve gerçekte ne düşündüğünü hiçbir zaman öğrenemeyeceğim . - IX - Biraz hava almak için dışarı çıkıyorum . Yürüyorum , ama nereye gittiğimi bilmeden . . . Bütün sokaklar birbirine benziyor . Bütün dükkanlar , bütün arabalar , yanımdan geçen bütün insanlar . . . Bir kavşağa geldiğimde ne tarafa döneceğimi bilemiyorum . Neden sonra , Ayşe'nin evinin önünden geçtiğimi fark ediyorum . Kapısını çaldığımda , evde . Birer kahve alıp , şöminenin önüne yerleşiyoruz . Alevlere bakarken dalıyorum . Birkaç gece önceki rüyamı anlatmalıyım Ayşe'ye . Bir şöminenin önünde yerde uyuyordum . Odunlar yavaş yavaş kül oluyordu . Dışarıdan gelen bir kişneme sesiyle uyandım . Pencereden baktım . Evin önünde , binicisi olmayan beyaz bir at . . . Derken İlkay , beyazlar içinde , merdivenlerden indi . Bana tek bir söz söylemedi . Kapıya doğru yürüyüp , dışarı çıktı . Ata binerek uzaklaştı . . . O beyaz atın üzerinde saçları uçuşuyordu . Öyle güzeldi ki . . . Sen de güzelsin , diyor Ayşe . Onun kadar güzelsin . Yüzümü hiç görmedim . Nasıl olur ? Hiç aynaya bakmaz mısın ? Aynada gördüğüm kendi yüzüm değil , onun yüzü . Bunu söyleyince bana çok garip bakıyor . Ne demek istediğimi anlamadı . Bir insanın aynaya bakıp da , başka birini görmesinin nasıl bir şey olduğunu anlayamaz . . . - X - Bir uçurumun kenarında duruyorum . Bu kayaların üzerine düşmek ne feci olur , diye düşünürken , ayağım kayıyor . Sonra , kayalara çarpacağım anı beklemeye başlıyorum . Vücudum hızla aşağı doğru çekiliyor , ama bir türlü kayalara çarpmıyorum . Artık kayaları görmüyorum . Boşluğa düştüğüm hissine kapılıyorum . Sanki ben düştükçe uçurum derinleşiyor . Uçurumun ucu görülmüyor . . . Kapının ziliyle uyanıyorum . Gelen , Ayşe . Bana bir demet çiçek uzatıyor . Çiçekleri beğendin mi ? Bilmiyorum . Gerçekten de bilmiyorum . Artık hiçbir şeyden emin değilim . O olsa beğenirdi , diyor . O zaman ben de beğendim . İlkay öldüğünden beri ne düşündüğümü , ne hissettiğimi bilmiyorum . Sanki artık tam bir insan değilim . Hala iki elim , iki gözüm , iki kolum var , ama içimde bir şeyler yok oldu . İnsanın yaşadığı şeylerden çok azı sözlere dökülebilir . 13 1972 Mart ayı başında Kayseri Tren İstasyonu'nun önündeki fayton sürücüleri trenden yeni inmiş olan yolcuları gözlerken , burunlarından buharlar püsküren atlar , kulakları öne düşmüş bir şekilde yere doğru bakınıp duruyorlardı . İstasyona yeni girmiş olan kara trenin istim sesleri hala canlıydı , işaret memurlarının düdükleri yeni susmuştu . Gotik yapı tarzıyla bir yabancının hemen dikkatini çekebilecek özellikte olan istasyon binasının duvarlarında Sıkıyönetim Komutanlığı'nca aranan kişilerin resimleri bulunan afişler asılıydı . Bu afişlerin yanından sıkı adımlarla geçen ve kendinden emin bir yüzle faytona binen Kemal , sanki gittiği yeri biliyormuş gibi sürücüye Çifteönü Caddesi , Seksenyedi Numara ! dedi . Fayton hareket ettiğinde gökyüzüne baktı , hava pırıl pırıldı , bir çocuğu kucağına almış genç kadın gibi tazelik ve yaşam fışkıran kocaman bir dağ , kenti kucağına almıştı . Kemal , atların asfalt üzerinde çınlayan ritmik nal seslerini dinleye dinleye giderken , sürücünün kırbacına , atlara sesleniş biçimine dikkat etti . Sürücü onun için şu anda en önemli kişiydi ; kendisinden şüphelenirse ne yapacağını kurguluyordu . Fayton ana caddeden çıkıp dar sokaklara dalınca içine kurt düştü , itiraz edecek gibi oldu , vazgeçti : Cadde kavramının bu şehirde değişik olabileceği aklına gelmemişti ; bu sokakları geçip bir caddeye çıkacaklarını varsaydı ve kendini tuttu . Bütünüyle yabancı olduğunu belli etmek doğru değildi ; sürücüye adresi söylemiş olması canını sıktı , adam sonradan gidip ihbar edebilirdi . Soğuktan ve tedirginlikten ötürü tir tir titreyerek arabadan indiğinde bütün şirinliğini takınarak Bünyan buraya kaç kilometre ? diye sordu . Bu soruyu adamda oluşacak şüphe kırıntılarını bile ortadan kaldırmak için sormuştu , çünkü Kayseri'nin bildiği tek ilçesine kendini Tapu Müdürü tayin etmesi yetmiyormuş gibi , işin düşerse önümüzdeki haftadan sonra bana uğra diye tembihte bulunarak adamcağızın zihnini kötü olasılıklardan da temizlemişti . Kocaman bir çatal kapının önünde durup tokmağı birkaç kez vurduğunda soğuktan titreyen bedenini unutup dikkatini kendini karşılayacak olan kişiye vermiş olan Kemal , üzerinde 87 rakamı okunan bu kapının yıpranmış tahta doğramasına , demir tokmağın daha çok ses çıkarmasını sağlayan topuza bakıyordu . Sabah erken bir vakit olduğu için tokmağın sesi onu kaygılandırdı . Kimse görmeden içeri girebilse rahatlayacaktı . Bir süre sonra içeriden genç bir kadın sesi duyuldu : Kim o ? Kemal utangaç bir yüzle öksürüp parola yı söyledi : Salih . Kuzen Salih . Ancak kapının arkasında bir kararsızlık olduğu belliydi . Kemal : Açabilir misiniz lütfen ? diyerek üsteledi . Genç kadın belli ki uyku sersemiydi ve paroladan bir şey anlamamıştı . Belki şüphe ediyordu kapıdaki insandan ; yine de dialekt farkından ötürü kapıdaki kişinin bu kentin dışından geldiğini anlamış olmalı ki sürgüyü açtı , gözlüğünü almayı unuttuğu için kısık gözlerle bakmak zorundaydı : Kimsiniz ? Kemal , açılan kapının bir evin giriş kapısı değil de cümle kapısı olduğunu gördü . Genç adam , - tarihsel özellikler taşıyan bu iki katlı ve sütunlu evdeki genç azizeye şükranlarını sunuyormuş gibi - fısıltıyla konuştu : Dev - Genç Ankara . Ahmet gönderdi . Genç kadın konuğunu derhal içeri aldı : Affedersiniz dedi , uyku sersemliği işte . Oysa sizi bekliyordum . Sonra da elini uzattı : Ben Ayşen . Kemal : Affedersiniz , böyle erken . . Ama biliyorsunuz . . Ben Salih . . Kemal nereye yöneleceğini bilemediği için bir anlık kararsızlık yaşandı . İkisi de bir şey söyleyecek gibi olduktan sonra vazgeçtiler , Kemal valizine doğru bir bakış fırlattı , Ayşen Kemal'i bekletmekte olduğunu farkedip Böyle buyrun diyerek taş merdivenlere yöneldi ve üst kata doğru çıkmaya başladı . 14 DIRENIŞÇİ koğuşlarda tam bir savaş sonrası durumu vardı . Çıplak vücutları dayaktan morarmış insanlar karmakarışık edilmiş ranzaların üzerinde yatıyor , sarımsak kokusunu andıran bombaların içeriye sinmiş olan nemli kokusu hala genizleri yakıyordu . Nöbetçi askerler , telaşlı ayak sesleriyle koşuştururken , dayağın ilk şokundan sıyrılmış olan koğuşlarda - henüz oturamadıkları için - yatarak da olsa ateşli tartışmalar yaşanıyordu . Tutuklular açlık grevinde elde ettikleri birtakım hakları henüz çok geçmeden geri almak isteyen bu saldırıyı tartışıyorlardı . Niye bir takım kazanımlarımızdan vazgeçmemizi istiyorlar ? Belki de direniş yoluyla başarıya ulaşmamızın olanaksız olduğurıu düşündürmek zorundalar . Psikolojik bir savaş biçimi bu ! Bundan sonra daha çok üzerimize gelecekler , sık sık koğuş baskınları olacak , tek tip giysileri ellerinden gelse derimize dikecekler . . Altan bu tür konuşmaları dinledikçe kötü hale geliyordu . Kemal'in o çok güvendiği varlığı bile içini ferahlatmaya yetmiyordu . Altan için , cezaevindeki tutukluların merkezi olan bir koğuşta yatmak çok ağır bir bedel ödemek demekti . Bütün baskıların en çok yöneldiği , en çok arama yapılan , uykunun en az düzeyde uyunabildiği bir koğuşta kalıyordu . Koğuş aramaları , baskınlar , dayaklar ve direnişler arasında akıp geçen günler , yalnız Altan'ı değil , tutukluların çoğunu günlük hayatın ayrıntılarıyla uğraşmaktan bezdirmişti . Kavga ortamının gerilimi can sıkıcıydı , geceleri sayıklayanların çoğalmış olması , mide ve barsak sorunları hissedilir ölçüde artarak , insanların çoğunda sürekli mor ve çürük izlerinin bulunması kaçınılmaz hale gelmişti . Kitap ve kağıt konusunda yaşanan sıkıntı aslında psikolojik bir üstünlük savaşının da kaybı gibiydi . Gerçekte kitap okuma yüzdesinin oldukça düşük olduğu açıktı , okunan kitaplar da daha çok siyasal gündemi izleyen kitaplardı ; şiir , aşk ile kavgayı bir sayan duygu haliyle yazılmışsa seviliyordu , roman ise siyasal kahramanları konu almışsa elden ele geziyordu . Altan pek çok tutuklunun felsefe , ekonomi ve edebiyat konusundaki sığlığına aşıyordu . Bu sığlık , entellektüelliği lafazanlık sayan toplu bilinçaltının ürünü olabilirdi . Hitabet ve belagati parlak olanların pasifist olduğu inancı eski bir kabul biçimi olmakla birlikte , içinde yaşanılan koşulların özekıyıcı eylemciliği zorladığı da yadsınmaz , bir gerçeklikti . Cezaevinin sesleri büyüten demir sürgülü uzun koridorları , haki renkli giysileriyle nöbet tutan askerlerin ter kokularına ve ince bir hüzünle söyledikleri türkülere derinlik verirken , gecenin ileri bir vaktinde Kemal ve sekiz Konsey üyesi toplantıdaydılar . Cezaevinin tutuklu toplamının karar organı olan Konsey Merkezi'nin gündemi baskınların önünü tıkayacak yollar bulmaktı . Konsey , tutukluların sürekli kavga ortamından ötürü hiçbir şey okuyamadan , hiçbir kültürel - politik konuyla ilgilenmeden günlerini geçirmesini engellemek niyetindeydi . Konseyin dokuz üyesi , cezaevindeki sol grupların temsilcileriydi . Kendi içlerindeki görüş farklılıkları nedeniyle birbirleriyle kıyasıya mücadele etseler de , ortak bir hedefe karşı birleşmiş durumdaydılar . Kemal'in temsilcisi olduğu grup , cezaevinin en kalabalık topluluğunu oluşturduğundan , Kemal bir bakıma tutukluların seçilmiş önderi durumundaydı . Diğer grupların temsilcileri - belki biraz da azınlıkta olmaları yüzünden - Kemal'i katı bir biçimde eleştirmeyi tek yol olarak benimsemişlerdi . Kemal'in ağırlığını koyduğu her türlü eylemde beliren en küçük pürüz bile iç hesaplaşmalara konu oluyor ve sert tartışmalar çıkıyordu . Siyasal deneyim açısından en az Kemal kadar gün görmüş olan Konsey üyelerinin tümünün de Kemal'i bazen çok zorladıkları , onun açıklarını iyi değerlendirdikleri belliydi . Günlük yaşamında hep kendinden emin bir hal taşıyan Kemal'in konsey toplantılarındaki yüzü çoğu kez sıkıntıdan başka şey anlatmıyordu . Nöbetçi düdüklerinin dışarının karanlığını ve yalnızlığını çoğalttığı bir saatte yine bir toplantı yapıyorlardı ve Kemal son zamanlarda sürdürülen pasif direnişten ötürü öylesine eleştiriliyordu ki , sıkıntıdan kekeliyordu . Hasan , Kemal'in zor durumda olmasını değerlendirdi ve avuç içlerini masaya vura vura son darbeyi şu sözlerle indirdiğini düşündü : Ya bir subayı rehin alacağız , ya da teslim olacağız . Kemal Hasan'a öfkeyle baktı : Yahu sen ne diyorsun ? Ne demek teslim olmak ? Hem . . Hasan benzer bir öfkeyle Kemal'in sözünü kesti : Teslim olalım demiyorum ! Bu iş böyle giderse bizi teslim alacaklarını söylüyorum . Kemal : Senin dediğini yaparsak o subayı feda ederler . Çok insan ölür . Hasan : Ölüm mü ? Ölümü bana nasıl caydırıcı bir şey olarak gösterirsin ? Kemal : Tabii , ölüm sana vız gelir , affedersin unuttum . Hasan : Bırak ciddiyetsizliği . Unutma , bizi teslim almaları öldürmelerinden daha ağır bir ceza olacak . Susuldu . Rehin alma eylemini savunan üç kişi çok haklı kanıtlarla geldiklerini düşündüklerinden inatçı bir şekilde surat asmışlardı . Kemal'in aklına onbeş yıl önce Ankara'daki bir gece geldi . 1970 Şubat'ı . Emniyet Müdürlüğü'nde sorgulanmaya götürülüyorlar . Üç kişi , asansörde beli tabancalı iki polisin arasında , gözgöze yapılan anlaşmalardan birini yaşıyorlar . Hayır , anlaşma değildi , gözle tartışmaydı bu . Polislere vurup tabancalarını alalım ve kaçalım önerisi tartışılıyordu . Birinci çift göz : Olur mu , polisin göbeğindeyiz . diyor , ikinci çift ise olsun , zaten mahvolmuşuz karşılığını veriyor . Kemal'in gözleri işkencede direnip susmaktan yana . Üç çift göz , asansörün durmasıyla birlikte geç kaldık bakışlı , ama sonu kötü olabilirdi anlamına gelen çaresizliği paylaşıyor . Kemal üç gün sonra bir kolu kırılmış , burnundan damlayan kan donmuş bir şekilde pencereden aşağıya sarkıtılıp konuşmazsa boşluğa bırakılacağı tehditleri arasında , bir an asansörü anımsıyor . Üç çift göz . . İki polis . . Tabancaları kapıp bu adamları vurmak , vurmak , vurmak . . Ve sonra da kaçarken . . Hayııır ! Durun ! Tamam konuşacağım . Bu adamları vurmak . . Kemal'i içeri alıyorlar , bir yıl süren hapislik böyle geliveriyor . Hasan , Kemal'in kaygılı halini yılgınlık olarak algıladığı için öfkeyle bastırıyor : Duraklamak yok ! Tereddüt içinde olduğumuzu bir anlarlarsa duman oluruz . Kemal : Direniş konusunda tereddüt eden yok . Ama rehin alma eylemlerinin sonuçlarını kontrol edemeyebiliriz . Bunda tereddütüm var . Hasan : Sen bu eylemlere direniş mi diyorsun ? Her gün koğuşları altüst edecekler , mutfak dolaplarımızı devirecekler , bizi coplayacaklar ama giysileri reddedeceğiz ! Bu , yalnızca giysiyi giymek için üşenmeye benziyor . Kemal Hasan'ı önündeki kağıda sert çizgilerle kareler çizerek yanıtladı : Şiddeti savunma koşulları dışında benimsemiyorum . . Ancak bu koşulda ve zamanda . . Hasan : İşte sana uygun zaman ve zemin . Daha ne olsun ? Kemal : Ben de sana hayır uygun zaman ve zemin değil diyorum . Hangimiz haklı ? Hasan : Politik kararlar intihar kararlarına benzer . Ya var eder , ya da yok eder . İkimizden biri intiharı seçeceğiz . Bana göre sen intihar bitkinliği içindesin . Kemal : Herhangi bir subayı rehin alınca , koğuşa bomba atılırsa eylemciler intihar etmiş olmayacak mı ? Bana göre de sen intihar yolundasın . Hasan : Bomba falan atamazlar . Kamuoyunu düşün . Basını düşün . Kemal : Saçmalama yahu açlık grevlerinde kamuoyunu gördün . Analardan başka kim cezaevinin duvarlarına dayandı ? Hangi gazete bizi manşet yaptı ? Hasan : Dünya kamuoyu ? Kemal : Böyle bir eylem yaparsak dünya kamuoyu haberlerde isyancıların yangın çıkartarak kaçmak istediklerini ve öldürüldüklerini öğrenir , o kadar . Hasan : Bu tür eylemleri tümden mi reddediyorsun ? Kemal : Hayır ama , politik yalnızlık içindeki bir topluluğun rahatlıkla yok edileceğini düşünüyorum . Kolombiya'da senin söylediğini M - 19 yaptı . Sonuç ne biliyor musun ? Otuz isyancı ölü . Adamlar açıkça tutukluları doğradılar . Hasan : Eee , ne diyorsun ? Kemal : Temsilcisi olduğum grup adına böyle bir eylemi onaylamadığımızı söylüyorum . Bu , çoğunluğun senin gibi düşünmediği anlamına gelir . Hasan : Konsey oylama yapsın . Oylamada beş karşı , bir çekimser , üç eylem yanlısı el kalktı . Hasan böyle bir sonucun çıkacağını bildiği halde ihanete uğramış gibi dişlerini sıktı ve Hepiniz pasifist beyinsizlersiniz . dedi . Kemal öfkeyle Hasan'a yüklendi : Siyasi terbiye bu tür bir dile izin vermez . Daha hoşgörülü olmanı öğütlerim . Hasan kemikli yüzünü gevşek bir el hareketiyle kaşıdı : Azınlıkta olmak haksız olmak demek değil . Eminim ki yanlış bir kararı bize dayattınız . Bu yüzden sizi beyinsiz bulmakta özgürüm . Bunu yüzünüze söylemesem içimden söyleyecektim . Kemal : Ama bu gene de siyasetçi dili değil . Hasan : Ah , evet , çoğunluğu ele geçirerek çıkarttığınız o berbat dergi müsveddesinin dili siyasetçi dili oluyor , ama bizimki . . Kemal sitemle göğüs geçirdi : Hasan , seni engelleyen mi oldu ? Sen de yaz . Hasan : Ben mizah yazarı değilim . Kemal öfkelendi : Yahu her cümlesi bir paragraf olan o yazılarını şu el kadar kağıtlara on koğuşta ayrı ayrı yazdırıp okutmanın ne alemi var ? Bir nüsha yazıyorsun , elden ele geçerek okunuyor . Dergi olmadığını söyleyerek çattığın o şeyin içine İşçi Sınıfı Partisi Üzerine başlığını koyduğun yazıyı eklemek insanlara fazladan ne katar ? Herkes seni tartışmalarda dinliyor , yazdıklarını elden ele geçiriyor . . Bir de dergiye onu eklersek . . Hasan : Dergide benim yazım niye çıkmıyor diye soran yok . Ben derginin ciddiyetsiz ve sulu oluşunu reddediyorum . O dergiyi devrimci gurur , ağırbaşlılık ve ciddiyetten yoksun buluyorum . Kemal : Bizim kahrolmamızı , acılar içinde kıvranmamızı isteyenlere karşı böyle fingirdek bir karşılık vermenin nasıl gurursuz ve ciddiyetsiz olduğunu söyleyebilirsin ? Hasan : A kardeşim , çıkartırsın bir dergi , mizah bölümü de yaparsın , buna itirazım yok . Kemal : Biz kağıt ve zaman yokluğundan saçlarımızı yolarken , senin önerin de pek yerinde oldu doğrusu ! Hasan : Yolma saçlarını . O dergi için değmez . Kemal : Binbaşı Halit'in en çok saldırdığı şey o dergi değil mi ? Bunu hiç mi görmüyorsun ? Hasan : Görüyorum . Ama biliyorum ki , o adam tutukluların yazacağı tek harfe bile bir gizi açığa çıkartmak için ilgiyle bakar . Yoksa derginin içeriğinden rahatsız değil . Kemal pes doğrusu der gibi baktı . Gecenin serinliği koğuşların kokusuna karışırken , uzaktan tekmil veren askerlerin sesi duyuldu . Bir subayın gece devriyesine çıktığı anlaşılıyordu . Konsey üyeleri aldırmadılar ama biraz sonra koğuş mazgalı aralandı ve kucağında kedisiyle Binbaşı Halit içeri baktı . Dokuz kişi birden binbaşıya bakıyordu ve geceyarısında hiç de yapmadığı bir şekilde Binbaşının böyle bir gezi ye çıkması onları şaşırtmıştı . Binbaşı Kemal , buraya gel . . dedi . Kemal sanki duymamış gibi yerinde oturuyordu , Binbaşı Kemaal ! diye bağırınca koğuştakilerin çoğu uyanıp sıçradı . Bunun üzerine Kemal kalkıp kapıya doğru yürüdü ve mazgalın önünde durdu . Binbaşıdan yükselen ağır bir rakı kokusu mazgaldan içeri saldırıyordu . Binbaşı aksi bir yüzle kedisine baktı , yarı uykulu bir yüzle mırıldanan bu tembel hayvanın başını okşadı ve Kemal , dedi . Kemal : Evet Halit ? Seni dinliyorum . Binbaşı hayretle bir ileri bir geri sallandı , bakışları kayıyordu : Sen nasıl bana adımla hitap edebilirsin ? Ben . . Şerefli bir Türk subayıyım ! Kemal : Ama sen de bana adımla hitap ediyorsun Halit . Ben de cezaevi tutuklularının şerefli bir temsilcisiyim . Binbaşı Kemal'i azarladı : Sus ! Ben bir Binbaşıyım ! Sen ise yönetmeliklere göre bir er bile değilsin . Kemal : O zaman sen de sus , Çünkü ( Kemal , burada alaycı bir yüzle gülümsedi : ) çünkü bizim ölçütlerimize göre ben de bir generalim ! Konsey üyelerinin hepsi de alaycı bir kahkaha attılar . Binbaşı ise öfkesiz ve yumuşak bir sesle gülüyordu . Dimitri uyumak istiyordu , hayır , belki de uyuyarak düşünmek istiyordu . Sedire çıktı , uzandı . Hakkında doğru dürüst bir bilgisi bile olmadığı halde can yoldaşlığı ettiği Leon'u düşündü . Temel gereksinimler dışında Leon'la konuşmadıklarını kavradı , Leon'u Niğdeli ermiş İbrahim Hacı'dan şifa bulması için yanına katan hekim gözünün önüne geldi . Yüce Rab ! Kulağımın mühürünü bir Müslümana açtırmak neden ? Bana Hıristiyan keşişlerini , alimlerini yasak edip , onların evinde barındırmayıp , neden hangi dine çeksen oraya gelir bir dervişin ocağına gönderiyorsun ? Neden dedemin resimlerinin bulunduğu bir diyara ben de bir resim yapamadan geçip gidiyorum ? Dimitri Sumela'da yaptığı bir resmi düşündü : Yunus Balığı'nın karnından dışarı çıkan Yunus peygamber resmi . Yunus'un öyküsüne olan uğursuzluk inancı aklına geldi . Yüce Rab ! Kardeşlerimi yanına alıp yanıma bir kör göndermenin anlamı nedir ? Bana hangi mesajı vermek istiyorsun ? Yaptığın resmi değiştir mi diyorsun bana ? Ibahniyye tarikatının peygamberinden şifa dilenmek eğer bir hıristiyana yakışmazsa şuracıkta canımı al benim ! Yonttuğu tahtaya can veren , sakatları yürüten , yalnızca bitkileri yiyen ve yedikleri bitkilerden özür dileyen bu insanlardan uzak durmamı istiyorsan canımı al ! İbrahim Hacı'ya mesih diyen , adını Hristo koyan Hıristiyanlardan olmamı istemiyorsan yanına al beni ! Dimitri Leon'un hangi tahtadan oyulmuş olabileceğini düşündü , gülümseyerek bir meşe gibi sağlam dedi . Hangi hayvanla benzer olduğunu kurguladı ; Leon , adı gibi aslana benzemiyordu , daha çok ayı olabilirdi . Moğollar aklına geldi birden : kara giysileri ve kalpaklarının altındaki sarı benizleri , çekik gözleri , onların kurttan türeyebileceğini anlatıyordu . Kendisini ise zavallı , esmer bir eşek gibi düşledi . Hoşuna gitti bu da : Zavallı eşşek ! Kulakları kesilmiş tıkır mıkır yürüyen eşşek . Kızı aklına geldi : Eleni yavrum ! Özlemişti , küçük meleğim , sen bir kuzu olmalısın . Vasili ? Sarıklı baykuş . Ya metropolit ? İblis , iblis ! Dimitri yeni koruyucusu , Peristrama Emiri Manuel'i düşündü , nasıl bir adamdı acaba ? Petrus sülalesinden Manuel . Dimitri birden Petrus sözcüğünün kaya anlamına gelmesini iyiye işaret saydı , Demek ki Ihlara'da işleri iyi gidecekti . Dedesi Anastas'ı düşündü , sözcüklerle kurduğu bilicilik oyununu sürdürdü : Anastas , yeniden dirilme anlamına geliyordu : demek ki dedesinin ruhu kendisinde yeniden doğacak ve çift gövdeli tek başlı aslan olarak biçimlenecekti . Demek ki İbrahim Hacı'ya gidince Leon gözlerine , kendisi de kulaklarına kavuşacaktı . Tanrı böyle bir yol buyuruyor olmalıydı , Celile Denizi'ne gelen İsa , önüne getirilen sağır ve peltek birinin kulaklarına parmaklarını koyduğu , tükürüp diline dokunduğu ve göğe bakarak effata dediği zaman sorun çözülmüştü . Osanna ! Yüce Rab , Osanna ! Dimitri bir yandan da kendi kurduğu akıl düzeninden kuşku duyuyordu ; kim bilir belki de ömür boyu böyle yaşayacak , belki de tanrı , bir Hıristiyanın Müslüman elinden şifa bulmasına izin vermeyecekti . Ertesi gün kuşluk vaktinde Tur Hasan , Dimitri'nin heyecan dolu , Leon'un soğulmuş gözleri önüne dikildiği zaman , usta ve çırağı , ırmak kenarına dizilmiş sessiz ılgınlara çarpan eşek anırtıları ve köpek havlamaları içinden geçip Peristrama'ya doğru yürüdüler . Dimitri , yanındaki mühürlü ruloyu nöbetçilere gösterince yanlarına bir de ulak katıldı ve doğruca Peristrama Emiri Manuel'in konağına ulaştılar . Manuel'in evi taştandı ; tavana yakın bir yerde pencere deliği bulunan , serin , şarap ve küf kokulu bir ev . Manuel'in Vasili'den daha az varlıklı olduğu anlaşılabilirdi , çünkü burada hizmetçilerin sayısı daha azdı , ahır küçüktü , ev eşyaları özensizdi . Burasının tek üstünlüğü ise evin kayaya oyulmayıp doğrudan doğruya taş bina olarak yapılmış olmasıydı . Leon elindeki tesbihi çekerek sallanıyor ve birşeyler mırıldanıyor , huzura kabul edilmelerini bekledikleri bir sırada bekleyişten kurtulmak için sanki dua ediyordu . Evin kale burçlarındaki mazgal deliklerini andıran pencerelerinden giren iki ışık sütunu karşı duvara çarpıyor , evin diğer kısımlarının loşluğunu öne çıkarıyordu . Bu ışık sütunlarının içinde bir sinek anlamsız bir ısrarla 8 çizerek uçuyor , bir ikonanın önünde yanan kandilden yükselen is bu ışıkta adeta çoğalıyordu . Belki de pencereden giren ışığın kesin hatlarla görünmesi bu duman yüzündendi . Kapıda sarıklı bir beyzade belirince gelenin Manuel olduğu hemen belli oldu . Beyaz kaftanını savurarak içeri giren Manuel uzun yüzlüydü , iyi eğitilmiş , yumuşak huylu bir ata benziyordu . Leon odadaki asker seslerinden , gürültüden ötürü efendi nin içeri girdiğini anlayarak askerlik görgüsü gereği tek dizi üzerine çöktü . Yaklaşan ayak seslerinden Manuel'in kaftanını aradığı , bu kaftanı saygıyla öpmek istediği belliydi . İlk tuttuğu kumaş parçasını öptü , evin kahyasının şalvarını öptüğünü görmeden kendini tanıttı : Ben Levon bin Abdullah . Köleniz . Dimitri Leon'un konuştuğunu duyamadığı için önce kiminle ilgileneceğini şaşıran Manuel'e : Ben Anastas'ın torunu Dimitri'yim dedi , saygıdeğer efendim Hristos Vasilius'un tavsiyesi üzerine geldim . Manuel Leon'un omzuna dokundu . Leon saygıyla doğrulurken , Dimitri'ye bakarak konuşan Manuel'in yüzünde kaygılı bir bakış vardı : Getirdiğiniz mektubu okudum , çok ilgilendim . Buyrun , odalarınızda dinlenin . Ben manastıra haber göndereceğim , bu akşam belki oraya gideriz , belki de despot buraya gelir . Dimitri konuşulanlardan birşey anlamadı , çünkü Manuel tane tane konuşan biri değildi , üstelik hareketliydi . Affedersiniz efendim , ben sağırım , söylediklerinizi anlamadım . Leon gülerek sallandı . Manuel sanki Dimitri yüksek sesle konuşunca anlayacakmış gibi bağırarak : Şimdi siz dinlenin ! Akşam kiliseye gideriz ! dedi . Dimitri ancak , diye duraladı , ben sanıyordum ki . . . biz . . Kekeliyordu . Bu kekelemede daha önce Vasili ile geçirmiş olduğu olumsuz deneyin katkısı büyüktü . Burada da kendisine resim yaptırılmayacağından ürken Dimitri , ayağının tozuyla hemen , şimdi kendisiyle konuşulsun , zaman yitirilmesin istiyordu . Bunun yersiz bir acelecilik olduğunu kendisi de bilmekle birlikte , kaygılarının haklılığı anlaşılmalı ve rahatlatılmalıydı . Kiliseden ve tüm din adamlarından ürktüğünü anladı . Onlar kendisini tanımadan da işlerine engel olabilen kimselerdi , onlara rağmen resmini yapmalıydı . Bütün bunları ifade edemediği için kekeleyen ve baskı altında bunalan Dimitri'ye anlamsız bakan Manuel dikkat ve nezaketle konuştu : Konuyu despot biliyor . Siparişi o verecek . Yüreği cız eden Dimitri biliyorum dedi , ancak bizim acelemiz var da . . Bir yıldır karımı ve çocuklarımı görmedim . Canı . sıkılmakla birlikte gene de nazik davranmak isteyen Manuel Her şeyin bir usulü vardır dedi . Yürüyüp çıkarken içeride bir yeri işaret etti : Siz önce iyi bir şekilde dinlenin bakalım . İmparator Vatatzes'in sarayında görgü edinmiş biri için bu davranış çok ağırdı , aşağılayıcı bile sayılabilirdi ; ancak bu aşağılamaya kendisinin neden olduğunu bilmenin acısıyla kıvranan Dimitri , kulaklarını kopartacak gibi çekiştirdiğini nice sonra anladı . Kendilerine ayrılan odaya girdikleri zaman Dimitri , körün omzunu sarsarak fısıltıyla sakın , manastıra gittiğimiz zaman çok konuşma dedi ; buradan da kovulmak istemiyorum anladın mı ? Kör durgun bir yüzle anladım dedi . Dimitri bir şey daha söyleyecekti ki kapı çalındı , kör eliyle sus işareti yaptı , içeriye giren hizmetçinin elinde bir tepsi dolusu yiyecek vardı , sedirin üstüne bırakıp çıktı . Dimitri bir yandan yemeğini yerken öte yandan dedesi Anastas'ın biçemiyle resim yapamayacağını düşünüyordu . İçindeki kötü sezgiler bu düşüncesi yüzündendi . Dedesi Anastas'ın zamanı yaşanmış ve geçmişti , o zamanlar Moğollar yoktu , o zamanlar Latin Ordusu yoktu , Konstantin okulunun süslü tarzı burada da geçerliydi , kıvrımları belirgin saray süsleri , kırmızı pelerinli , incili taçlarıyla krallar , her türlü dertten arınmış tanrısal yüzleriyle azizler , kırmızı çatılarıyla zenginlik ve ihtişamı anlatan saraylar . . . Hani şimdi nerede ? Her yanda sefalet , ölüm , açlık kol geziyor . Her yanda kıyamet , yıkım , çöküntü belirtileri var . Öyle bir resim yapmalıyım ki bütün bu sahte görkemi alt üst etsin . Bu öyle bir resim olmalı ki , benden önce yapılmamış olsun . Leon , çorbayı üstüne dökmeden dikkatle içiyor , ekmeği sanki aldığı yeri görüyormuş gibi şaşırmadan eski yerine koyuyordu . Dimitri arkadaşına gülümseyerek baktı : Bazen senin gözlerinin gördüğünü sanıyorum , ancak solup akmış gözlerinin yuvası boş . Tuhaf adamsın ! Leon lokmalarını hum hum ederek yutarken yine sallanarak güldü : Me - nim gön - gül gö - züm a - çık - tır e - ren - ler dedi . Akşama doğru eşeklerin üstünde sallanarak Peristrama'dan manastıra doğru yola çıktıklarında , kıvrılarak uza yıp giden vadideki insan kalabalığı Dimitri'yi şaşkına çevirdi . İznik kadar kalabalık burası . Vadinin yamaçlarına doğru üstüste oyulmuş kovuklarda yaşayan halk , su kenarında , aşağılarda , bağlar bahçeler kurmuştu . Yamaçtaki bazı mağaraların dışı da oyularak kimi yerde sütunlar , kimi yerde üçgen alınlıklar kimi yerde heykelciklerle süslenmişti . Her ne kadar burada da İznik'i İznik yapan çömlek atölyeleri kadar atölye varsa da , kayaların mağara yapmaya uygunluğu , taşların bolluğu , burasını eşsiz bir cennet yapmaya yetiyordu . İznik denince insanın aklına tuğlalarla tanrının katına merdiven döşenen bir cennet gelebilirdi , oysa Kappadokia tanrının gelip ziyaret etmek isteyeceği kadar heyecan verici bir masal diyarı gibiydi . Uzun bir yürüyüşten sonra manastıra geldiklerinde - burasının manastır olduğu zaten dış oymalarından belliydi - eşeklerinden inip yamaca tırmandılar , oflayıp puflayarak durdular . Manuel , despotla birlikte kapı önünde bekliyordu , papazlardan oluşan büyük bir grup da dışarıdaydı . Dimitri eğilip despotun eteğini öptü , onun kutsayıcı elini alnında hissedince doğruldu , Manuel'in önünde saygıyla eğildi . Leon sıradan bir papazın eteğini öpmekle meşgulken beliren gülümsemeler , despotun ben buradayım yavrum derken yüzündeki dinginlik , törenin havasındaki yumuşaklık Dimitri'nin kuşkularını dağıttı . Despot içeriye girmeden önce manastırın karşı yamaçlarındaki kayaları işaret ederek işte o - ra - da o - yu - lan bir ki - li - se - yi bo-ya-ya-cak-sın ; kü - çük bir şa - pel dedi : Dimitri saygıyla eğildi , içeri girdiler . Manastırın girişinde ikonoklazm döneminden kalma iğreti figürler vardı . Beceriksizce çizilmiş haçlar , eğri büğrü yapılmış desenler . Sonunda ilahiye başlandığında Dimitri kendisinden nasıl bir resim isteneceğini düşünmekle yetiniyor , ilahilere eşlik edemiyordu . Her şey yolunda gitti : Manuel'in ölen karısı anısına yaptırdığı şapel için ölüleri dirilten İsa , kıyamet gününün borazanları , kilisenin kutsallığı , Hıristiyanların çektikleri acılar gibi konuları kapsayan figürler istendi . Bütün bunlar çok basitti , çok basit . Dimitri heyecandan titriyordu . Derhal yanından tezi yok . Hemen . Ertesi gün Leon'la birlikte şapelin içine yerleşen Dimitri , önce küçük iskelenin yapımı için askerlere kereste yığdırttı . Nasıl bir iskele yapması gerektiğini marangoza gösterdikten sonra Leon'un topladığı bitkilerden boya kaynatmaya girişti . Bir yandan da kilisenin tavanına oturtacağı resmin özelliklerini kurgulayan Dimitri , İncil okuyup resmin ayrıntılarını siparişe uygun hale getirmeye çalışıyordu . Öyle bir resim olmalı ki bu , hiçbir benzeri olmasın . Öyle bir resim ki ölü kadın kanatsız ; öyle bir resim ki soylular sadece bir insan , tanrı ise her türlü imparatorluk özelliğinden ayrı tutulmuş olsun . İnsanların giysileri buraya özgü , bizim gibi olmalı . Dimitri ve Leon neşeliydiler , yüzlerine renk gelmişti . Her gün kör gözleriyle eşek üstünde bitki aramaya çıkan , topladığı bitkileri bir kazanda kaynatıp karıştıran Leon , bir zamanlar Alsas'da , Paris'te gördüğü kiliseleri Dimitri'ye anlatarak , alışık olmadığı bu resimli kilise dünyasına duyduğu şaşkınlığı dile getiriyordu . Resimden çok heykellerin dünyasından gelen Leon , kendisini Aziz Markos'un simgesi olarak düşünen ve adını aslan olarak seçen babasını sanki bir Norman askeri değil de bir soyluymuş gibi anlatıyor , eğitilmemiş insanın saflığı içinde övünüyordu . Gözünün önünde insanı minicik bırakan Durham Katedrali canlanıyor , o - ra - da bir ki - li - se dün - ya gi - bi - dir , bu - ra - da her ki - li - se bir in - san , demekten kendini alamıyordu . Bunları söylerken bazı kiliselere girerken kapının üst tarafına başını çarpması , içeride yankılanan sesin insanın hemen yakınından geri dönmesi aklındaydı . Burada her şey birbirine çok mu yakındı , görmeyen gözlerinden kaçan ne vardı ? Dimitri barbarları överken Ayasofya'nın büyüklüğünden söz etmeyen Leon'u azarladı . Pergamon'daki bazilikayı , Nikaea'daki Ortodoks Konsülü'nün toplandığı kiliseyi görmemiş birinin uluorta konuşmaması gerektiğini belirterek onu sert bir dille uyardı . Batılılara karşı duyduğu mezhep kini uyanmıştı içinde : gözünden kaçan bir şey yok dedi , bütün mahlukat birbirine ne kadar yakınsa , ne kadar teklifsizse tanrıya da o kadar yakındır . Bu sözleri söyleyip de , eşeğiyle bir hayli yakınlaşan ve hiçbir sakınma duygusu taşımadan bu hayvanla çiftleşen Leon'u ayıplayamadığını anlayan Dimitri , bütün canlılar birdir diyen inançla tanıştığı günden bu yana kendisinde oluşan düşünce değişikliklerinden ürktü . Leon'a takılarak eşek hanımlardan , uzak dur dedi , tanrının gazabına uğrarsak anıran bir yeğen sahibi olabiliriz . Leon , Ayasofya'nın görkeminden eşek konusuna geçen Dimitri'nin mantığına akıl erdirememiş olmalı ki kayıtsız ve kaba saba hareketlerle kaşındı Arsız bir gülüşle se - nin ga - mış gı - rıl - dı mı e - ren - ler dedi ve arkasından katıla katıla güldü . Bu sırada Leon'un kafasına inen Dimitri'nin yumruğu kör adamın abartılı ve hiç de inandırıcı olmayan bir biçimde kendini yere atmasına yol açtı . Bu , Leon tarzında bir af dilemeydi ; bir süre ressamla kör yamağı köpek yavruları gibi boğuştular . Resmi bitirdiği gün , iskelenin üzerinde yatarak tavanı izleyen Dimitri , büyük bir coşku ve gerilim içindeydi . Bütün bunlar despot veya Manuel'de ne gibi etkiler yaratacaktı , bilmiyordu . Resmin merkezinde Hıristiyanların çektiği acılar vardı , bunun sembolü olarak seçilen Aziz Haralambos , hiçbir resimde olmadığı şekliyle kör resmedilmişti . Dahası , Haralambos Babai börkü ile çizilmişti , bir kuzuya doğru bakarken çizilmiş kör gözler bomboş ve korkunçtu . Haralambos'un boynunda bir kolye resmedilmişti , bu kolyede tek başlı çift gövdeli bir aslan görülüyordu . Aslanın iki gövdesindeki kuyruklar simetrik bir biçimde yılan başlı olarak betimlenmişti ; yılanlar kıvrılmış ve aslanın ensesine doğru yönelmişlerdi . Haralambos'un kucağındaki kuzu kilisenin tavanına bakıyordu . Tavanda yuvarlak , haçlı bir aziz halesinin ortasında kutsayıcı parmaklarıyla gülen İsa portresi vardı . Pantokrator'un gülerken tasvir edildiği resim şimdiye dek hiç yapılmamıştı , bu haliyle şakacı ve yaptığı işe inanmayan bir görünüm taşıyordu . Haralambos'un arkasında küçücük figürlerle resmedilmiş olan ve Moğol askerleri olduğu anlaşılan çekik gözlü birileri üç kişiyi öldürürken görünmekte , ölen üç kişi de aziz halesi taşımaktaydılar . ( Al atlar İncil'e göre kargaşa anlamına geldiği için Dimitri burasını yeniden çok anlamlı buldu . ) Bir Moğol , resim yapan birinin kulaklarına şiş sokmakta , kulaklarına şiş sokulan kişinin yaptığı resimde ise konik kubbeli bir medrese görülmekteydi . ( Resim yapan kişiyi anlatan resim konusu da ilk kez görülen bir durum olmalı ki , Dimitri büyük bir anlatım zevki duyarak resmin o noktasını uzun süre süzdü . ) Medresenin altında minicik bir yazıyla Keyhüsrev ve Iohannes Vatetzes yazısı okunuyordu ; bu yazı onların hayrına yapılan bir kiliseyi mi yoksa medreseyi mi anlatıyor , belirsizdi . Üstünde artık Selçuki Emiri olduğunu gösteren kaftan bulunmayan Vasili , sanki oldum olası böyleymiş gibi davranıyordum . Selçuki egemenliğinin bir göstergesi olan Başhisar sözcüğünü dilinden çıkaran Vasili , sanki bu yolla benim egemenliğimi değil de bir başkasının egemenliğini çiğniyordu ; doğrusu bir başkasının egemenliğini de reddediyordu , onun için artık İznik de yoktu . Sanki bunu biliyordum ; bugün Maçcan'a gelirken gökyüzünden yere yayılan o tuhaf dinginlik , hayır yeryüzünden gökyüzüne yükselen gururlu bir bekleyiş suskunluğu , bugün olacaklara şaşmamak gerektiğini hissettirmişti bana . Bugüne kadar , önümde densizlik yapma fikriyle bile küçük dilini yutacak olanların , bugün yaptıkları her densizliğe tepkisiz kalmam bile şaşkınlık uyandırmamıştı : acaba bugün mü çok değişikti , yoksa herşey değişmişti de ben mi farkında değildim ? Vasili artık çok şey söyleyebilirdi ; şaşamayacağımı hissettim . Selçuki Sultanı'na güvenen benim yalnız kaldığımı söylemesini bekliyordum , buna karşılığım açık olacaktı : bugünler geçicidir . Elbette bu karşılık gizli bir tehdit de içerecekti . Vasili ummadığım bir şey söyledi , buna yanıtım yoktu : Neden Selçuklu Sultanı'nı reddetmiyorsun ? Bak ben Vatatzes'i reddettim . Alay ettim : Neden ? Yoksa yeni bir efendi mi buldun ? Katolik işgalcilere mi bağlanacaksın ? Yoksa Moğol mu daha iyi ? Alay etmeme karşın kızmadı , gülümsemedi ve sabırla konuştu : Selçuki sultanına vergi ödemek sana hiç acı gelmez , çünkü bunu reayadan alırsın , bizden alırsın . Bir aracısın sen , benden daha yetkili bir aracı . Ben bunu artık bırakalım diyorum , vergi vermeyelim . Düşündüm : Acaba kendi krallığımızı mı ilan etmemizi istiyor bu adam ? Sordu : Neden susuyorsun ? Eğer vergi vermez de , bu güçle şu bölgenin bütün beylerini çevremizde toplarsak Moğol belasını def edebiliriz . Aklını oynatmışsın sen dedim . Eğer sen kendini topladığın güçle Gıyaseddin efendimizden daha güçlü olacağını sanıyorsan yanılıyorsun . Ayrıca Moğollar kokuyu bir almayagörsünler , tepemize üsüşürler . Vasili : İyi ya , dedi : Sultan Gıyaseddin bu kadar güçlüyse , onun gücüne güç katmış olmayacak mıyız ? Sorun Moğollar'ı bu topraklardan çıkartmak değil midir ? Ona artık Moğollar'ın bana gönderdiği haberi söylemenin zamanıydı , öksürüp , önemli bir şey söyleyecek adamların havasına girdim : Bak , Moğollar ne söylediler bana : Yerinde olduğun gibi dur , Kayseriyye'deki Moğol Küçük Haganına yılda beşbin a1tını ver , seni unutalım . Vasili öfkeyle yerinden kalkıp mindere bir tekme vurdu : Bizi şimdi Moğollara çalıştıracaksın öyle mi ? Senin ve benim dinimin düşmanlarına hizmet edeceğiz ha ? Onlar bizim derimizi yüzecekler , biz ciğerimizi de alın , yüreğimizi de alın diye onlara yol göstereceğiz ! Sesimi yükselttim : Aptal adam ! Üç günlük seyisliğinle bana tımar mı öğretiyorsun ! Ben bilmez miyim bu çakalların yaptığı zulümü ? Ama serde , zamanı kollamak diye bir şey vardır . Çevrene bir bak : esnaflık , zenaatkarlık , rençberlik ya da çobanlıktan başka bir şey yapmamış bir insan yığınıyla , böylesine güçlü bir ordunun üstüne nasıl yürünür ? Vasili gülümsedi : Babailer Selçuki'leri onbeş günde darmadağın eden bir çapulcu topluluğu değil miydi ? El elden üstündür , dedim . Selçuki ordusu hiçbir düzen tanımayan başıbozuklar önünde geri çekildi , ama sonunda Malya Ovası'nı bir düşün , ne oldu ? Ne oldu ? Konstantinoupolis'ten getirdiğimiz kiralık askerlerin zırhıyla devirdiniz onları , hepsi bu . Olsun , Moğollar'ın gücü bütün şu Anadolu'da yaşayan kavimlerin tamamını ezebilecek bir güçtür , bunu unutma . Kendimi hasta gibi duyumsuyordum . Başımın ağrısı , yüreğimin huzursuz çırpınışı , dışarıdaki uğursuz karanlığın üzerimde yarattığı ruhsal baskı , şu an hiçbir şeyi göze alamayan bir ruh haline doğru beni çekip götürüyordu . Yapılacak çok şey mi vardı , yoksa yapılacak işlerin çokluğu yüzünden , herşey gözüme zor mu görünüyordu ? Şurası çok açıktı ki , tek yumruk gibi duran düşmana karşı , kendi içinde hiçbir zaman uzlaşamayacak ayrılıklar taşıyan bir insan topluluğuna önderlik etmenin güçlüğü yüzünden gerilim içindeydim . Kendimi ilk defa zayıf buldum ; ilk defa çok güçsüz ve yeteneksiz olduğuma hükmettim . Moğollara direnmeye inandığım kadar , onların beni ezeceklerine de inanıyordum . Yöre beylerinin ben olmadan direnişe geçemeyeceklerini biliyordum ; bu akşam toplantıda yaptığım gurur gösterisinin nedeni bu değildi , direnişi göze alamayışım yüzündendi . Yoksa bu beyler pekala , benim otağımda toplanmayı da bilirlerdi ; yalnızca gizlilik kurallarına uymayı yeğlemişlerdi , o kadar . Kendimi hasta gibi duyumsuyordum . Karar vermenin bu kadar güç olmadığı günler gözümün önündeydi : herkesin bana ne yaptığını açıkladığı günler ; ne yapmam gerektiğini söylediği günler değil . Bu hale düşmeme Moğollar sebep olmuştu ; ilendim . Aklıma Peristrama Emiri Manuel'in neden toplantıya katılmadığını sormak geldi . Çünkü ta ötelerden Herikli aşiretinin , Tekkeşinlerin , Etyemezlerin , Tahtacılar'ın , Baraklılar'ın bile temsilci gönderdiği bir toplantıya Manuel'in katılmayışı tuhaftı . Üstelik bu toplantı biraz da onun isteğiyle yapılmamış mıydı ? Vasili bir üzüm tanesini durgun bir yüzle yuttuktan sonra , Manuel'in , kendine sığınan bazı isyancıları gizlice Tobada , Damsa , Kalveri , Melegobia , Enegobia ve Sinasos'a yerleştirdiği için gelemediğini söyledi . Bu ne kadar isyancı , bu ne kadar çok şehir ! İçten içe isyancıların sayısını hesapladığım için şaşkınlığımı basitleştiren bir ses tonuyla sordum : Gizlice mi ? Benim iznim ve haberim olmadan bunu nasıl yapar ? Vasili : Bana öyle geliyor ki , bir gün senin iznin ve haberin olmadan bir isyan çıkacak ve sen sadece seyretmekle yetineceksin . Sizin yüzünüzden Kappaadokia tebasının Moğollar tarafından kırılmasına izin vermem ben . Ne yaparsın ? İhbar mı edersin ? Beni kışkırtmaya çalışma . Sizi bu yersiz girişimden caydırmak istiyorum . Vasili birden canlanıp toparlandı : Bana bak aziz dostum , eğer içimizden bir kişi bile senin gibi çekingen davranırsa sonumuz ne olur ? Bu sülükler , bu şeytan dölleri toprağımıza kök salarlar . Kim bu adamların tehlikesiz olduğunu söylüyor ? Hiç kimse ! Kim Moğollardan daha güçlü olduğumuzu sanıyor ? Hiç kimse ! Pirin aşkına , onikinci imam aşkına bir düşün : senin içine bazen zamansız da olsa tanrının işaret verdiğini anlamadığın bir ışık düşmez mi hiç ? Benim düştü , Manuel'in düştü . Yöre beyleri kıyamet alametleri görüp aşka geldiler . Herkesin yüreği alev alev bileği kılıç gibi oldu . Boş bir konuşma yaptığımızı düşündüm . Kendimi hasta gibi duyumsuyordum . Bana Aziz Dimitri Efendi'nin gösterdiği işaretlerden , yörede çift gövdeli tek başlı aslan işaretinin Âhilerden tut da , Bogomillere kadar her insan topluluğunda yarattığı derin sarsıntıdan söz eden Vasili'nin yüzündeki heyecanı boş gözlerle izliyordum . Dimitri'ye alçak diye bağıran Peristrama despotunu cin çarptığı için ağzı gözü eğilmiş , bu bana hiçbir fikir vermiyor muymuş . Dimitri'ye ok atan iki asker attıkları okun havada güvercine dönüştüğünü görmüşler , bu güvercinler gidip Dimitri'nin omzuna konmuşlar ve Dimitri'yi bir daha gören olmamış , ya buna ne dermişim . Manuel , Dimitri'nin kör yamağı Leon Hazretleri'ni depremden az önce eşeğin üstünde İbrahim Hacı Hazretleri vuruldu , yetiş ya Hünkar - ı Veli diye bağırırken görmüş , tam o sırada deprem olduğunda uçarak geçtiğini görmüşler . Depremden sonra ne Dimitri'nin ne de Leon'un ölüsü bulunamadığına ve üstelik onları eşek üstünde uçarken gördüklerine göre , bu konuda ne düşünüyormuşum . İbrahim Hacı'nın öldürüldüğünü Leon nereden duymuş , Leon da Dimitri de aynen onun gibi kayıpmışlar , bu bir alamet değil miymiş . Dimitri deprem olacağını nereden biliyormuş , neden Moğollardan nefret ediyormuş . Vasili birden duraladı , istavroz çıkardı : Tanrı burada bir işaret daha vermiyorsa , ben kafir olayım ! Vasili gözlerini üzerime dikip heyecanla bir dua mırıldanırken merak içinde kaldım : Ne işareti Vasili , ne buldun gene ? Vasili : Sen hiç adının anlamını düşündün mü ? Düşündüm , ne olmuş ? Vasili : Haydar . . Leon . . Aslan . . diye mırıldandı ve : Leon Hazretleri'nin kör bir yamak oluşu şaşırtıcı değil mi ? Hiç ressam yamağı kör olur mu ? Allah burada Leon adıyla bir işaret veriyor : adı aslan olan birine dikkatimizi çekiyor . Hem bir düşün : Dimitri Hazretleri niçin tek başlı çift gövdeli aslan resmi çizmiş olabilir , bizim kilise geleneğimizde bu resim yasaktır . Hiçbir Bazilitiyen bu remi kutsal saymaz . Bu bir İslam işaretidir . Aziz Dimitrius , Müslüman ve Hıristiyanların bir olması gerektiğini iki gövdeli aslan çizerken anlatmıyor mu ? Haydar ! Belki de Dimitri onikinci imamın ta kendisiydi ! Vasili'nin düşüncelerinden duyduğum ürküntü , istemediğim halde bir işin başına geçmek zorunda kalacağımı anlamam yüzünden dayanılmaz bir hal aldı . Vasili'nin anlattığı menkıbelere derin bir sarsıntıyla inanmıştım , ancak içimden bu menkıbeleri aşağılamak ve gülünç olduğunu söylemek geçiyordu . Sanki Vasili inanmadığı halde , salt beni etkilemek ve isyanın içine çekmek için bu hikayeyi uydurmuştu . Onun inanmış yüzü gözümün önünde olmasa bu hikayeyle dalga geçme gücü bile bulabilirdim . Adımın Haydar oluşu , ilk kez ben istemeden , be karar vermeden salt adım böyle olduğu için bir eyleme sürüklüyordu beni . Kendimi hasta gibi duyumsuyordum . Gözümün önünde binbir renkli Kappadokia toprağı canlandı , gündüzdü ve ben atımın üzerinde gidiyordum . Gözümün önünde bu akşam yemekte gördüğüm yüzler vardı , gözümün önünde başından duman eksik olmayan Erciyes . Erciyes'in eteklerinde Moğollar . Hayır , dedim . Zamanı değil . Ben bu işte yokum . Vasili öfkeyle doğruldu , kandillerin ışığını titretti , Allah seni inadından ötürü acı bir cezaya uğratacaktır , bu yaptığın doğru değil dedi ve iyi geceler bile dilemeden odadan çıktı . Dışarı baktım : incilerden yapılmış çakıl taşları gibi yıldızlar lacivert gökte salınıyor , odaya ruhumu burkan bir acıyla dolan serinlik , pencere pervazını gıcırdatıyordu . III Başhisar Kalesi'nden doğuya doğru bakınca Erciyes'in tepesi görünür . Bu karlı dağ azmanıyla her zaman gözgöze gelecek biçimde yapılmış olan konağımda Kayseriyye'den kaçıp gelmiş birkaç alim ağırladım . İkonia'ya gidiyorlardı ve Kayseriyye'deki Bazilitlerle Sünnilerin feci durumda olduklarını söylüyorlardı . İçlerinden biri karlı başı dumanlı Erciyes'e bakıp derin derin iç geçirdi ve orada insanlar neler çekiyorlar bir bilseniz dedi bana ; oysa dağ sanki her şey eskisi gibi yerli yerinde duruyormuş gibi kayıtsız görünüyor . Dağlar , taşlar , ırmaklar hep böyledir ; Başhisar kalesinden aşağıya doğru bakınca çukur bir alan görünür , bu çukurdaki evleri ağaçları ve dereleri kucaklayan tepeler , rengarenk uzayıp giden toprak , güneşli havada göz kamaştıran yeryüzü , hiçbir karamsarlığa uymayan bir mutluluk yayarlar . Belki de yaşamak böyle bir şeydir , yaşamak boş bir amaç için uğraşıp durmaya benziyor . Su niye akar , kendisinin bir amacı olduğunu bilir mi , hayır ; yalnızca kendisidir o kadar . İnsanlar niye kentleri ele geçirir , niye adam öldürür ve öldürdüğü adamın gövdesinin içine saman doldurup ibret olsun diye ağaca asar , bunu yaptığı için ölüme çözüm mü getirir , daha mı mutlu olur yoksa , ve acaba haksızlığa son mu verir , hayır , yalnızca kendisi böyledir . Düşündükçe daha karamsar , öğrendikçe daha kötü oluyordum . Tanrı ve insanın özü bir ise , Moğollar'a insan demeyecek miydik ? Eğer insandır diyeceksek , Tanrı'nın zatını Moğol olmakla itham etmiş ve tanrıya hakaret etmiş olmayacak mıydık ? Kötülük yalnızca Moğollar'dan gelmediğine göre , bütün insanların birbirine kötülük ettiği bir dünyada iyiliğin yalnızca bir umut olduğunu söylersek tanrının iyilik yaptırmaya gücünün yetmediğini mi savunmuş olacaktık ? Çocuktum , babam Niğde Meliki iken , konağımıza uğrayan ve bu tür konuları babamla tartışan feylesofun ne dediğini anlamadan dinliyordum , ben Tanrı'yı Erciyes dağı gibi bir şey sanırken , onun benim gibi biri olduğunu söyleyen bu kara adamdan korkmuştum ; oysa şimdi daha çok korkuyorum , tanrının bizim gibi biri olduğu doğruysa gerçekten korkmalıyım . Talas Metropoliti ile Kayseriyye Yesevi Dergahı'nın Şeyhini birbirine bağlayıp parça parça keserek , kendi elleriyle öldüren Moğol Küçük Haganının nasıl bir ruh taşıdığını hiçbir zaman anlamış değilim . Bu adam hiçbir dost meclisinde gülüp eğlenmez miydi , eğlenirdi , bir kadına sırnaşmaz mıydı , sırnaşırdı , iyi ama bütün bunları yapan bir insan , nasıl başka bir insanı onun gözüne baka baka kesip biçebilirdi ? Düşündükçe ya Tanrı'nın insanın özü olmadığına inanıyordum , ya da eğer Tanrı insanın özüyse , Tanrı'nın varlığına inanmıyordum . Gökyüzü nasıl güneş açtığında gülüyorsa , bulutlu havalarda da öfkeleniyor . Gökyüzü bir yıldırımla kin ve dehşet yağdırırken , yağmurla bahçelerimizi suluyor . Irmaklar yaşam veriyor bize , ama bir sel olup da taştı mı yaşamımızı elimizden alıyor . Moğol Küçük Haganından dağların , ırmakların , göklerin farkı neydi ? İnsanla Tanrı'nın özü birse o zaman Tanrı Tabiat'ın ta kendisi demekti . İbn - i Ravendi Hazretleri'nin aynen böyle düşündüğünü öğrendiğimde gençtim , gıyabında ona zındık diye hakaret etmiştim . İnsanın kabesi yine insandır sözü itirazımdı , - gerçek şu ki bu sözü yalnızca ezberlemiştim - ne var ki Ravendi Hazretleri'nin EI Zümürrüd ünü okuduktan sonra insan tabiatın kendisidir vecizesini uydurdum . Korkmuyor değildim ; ancak hiçbir çıkış yolum yoktu . Öğrendikçe daha kötümser , düşündükçe daha karamsar olduğumu biliyordum . İnsana insandan başka bir değer biçmeyen ben , Hıristiyan bir kadınla evlenirken , onun dinini de tanrının bir varlık biçimi olarak kabul etmiştim . Ama ne var ki , Moğol istilasından sonra birbiriyle kaynaşarak kilise veya cami ayırmadan ortak tapınaklarda ibadet eden Kappadokia halkıyla aynı şeyleri düşündüğüm söylenemezdi : Bir zamanlar ben nasıl düşünüyorsam öyle düşünüyorlar . Oysa birbirlerine benzedikçe yolları ayrılacak ; tıpkı aynı yatakta uyuyan karı - kocalar gibi . İnsan , tabiatın niteliklerini taşır , hep yağmur yağsa , hava hep güneşli olsa ölüm getirir . Kappadokia'yı hem ayrılık hem ölüm bekliyor . Düşündükçe karamsar oluyordum . Çünkü kapımda haraç almak üzere Moğol tahsildarları beklerken , öbür yanda bu tahsildarları ürkütmekten korkmayan bir halk vardı . Bu halkın sonu kötüydü , çünkü başka yerlerde ne yaşandığından haberi yoktu . Moğollarla çarpışmaya karşı çıkan Korama Metropolitine kızıyordum , çünkü onda siyasetten başka birşey yoktu . Vasili'ye kızgındım , çünkü bütün ateşli komutanların macera düşkünlüğüyle davranıyordu . Yiğidin anası tez ağlar derler , öyle olacak gibi görünüyordu . Moğollar'a düşmandım , ancak onlarla savaşmanın sırası olmadığını görüyordum . Selçukilerden ötürü düş kırıklığı yaşıyordum , çünkü Moğollarla işbirliği yapan İranlı vezirleri vardı . Kendimi yalnız hissediyordum . Yalnız . Tam ortada . Konağımda ağırladığım Kayseriyyeli alimler , gezginler , dervişler , tacirler anlattıkları korkunç şeylerle yalnızlığımı büyütüyorlardı . Aylarca hasta gibi dolaştım . At gezileri yapıp Vasili'nin atalarının mekanına , Sinasos'a gittim , orada Ayios Vasilios kilisesinde duvarlara çift gövdeli aslan resmi çizen bir ressam gördüm , Moğol kılığında deccal , kıyamet , Haralambos'un öldürülüşü gibi karışık bir konuyu çiziyordu . Bu tür resimleri yapan ressam sayısı bugünlerde oldukça kabarıktı . Sinasos la Başhisar arasındaki şapellerde , küçük manastırlarda çok sayıda batıni dervişle karşılaştım ; bunlardan birisi , kendine Pisagorit lakabını takmış olan Derviş Cabiri adındaki bir adamdı . Hiçbir şey ziyan olmaz . Yürümek beni diri tutar . Düşünmek de . Doğanın bir kuramı vardır . Bu kuram her şeyde belirir . İnsanda da . Yaşamak bu kuramı ifade etmektir . Toprağın renk değiştirmesi bana çok şey anlatır . Bazı kelimeleri telaffuz ederken gözlerini uzaklara kaydırman da . Ağaçların cılızlıkları . Kayaların renkleri . Tatları . Bedenimin ağrıları . Her şey kendini ifade eder . Bu ifadeyi saygıyla dinleyip yapmam gerekeni yaparım . Zarar vermem . Niye vereyim ? Zarar vermek vakit kaybettirir . Vakit kaybetmekten hoşlanmam . Yine de her şeyin bir vakti vardır . Kanayan yaraya tuz basmanın da . O yarayı iyileştirmenin birçok yolu vardır . Ama en hızlısı tuz basmaktır . O andaki acı çok şey öğretir . Unutulamaz şeyler . Kötülük alttadır . Ama ne olabilir ? Yürümemi engellemek bana yapılan bir kötülüktür mesela . Ama buna izin vermem . Hızla koşarak uzaklaşırım oradan . Hızla ve uzun süre koşabilirim . Bir arap atı gibi çölün o sessiz gücüne karşı çıkarak uzun süre hızla koşabilirim . Yeteri kadar koştuğuma inanınca durup derin bir nefes alarak arkama bakmak hoşuma gider . Beni kovalayanlar çok geride kalmışlardır artık ve uzaktan sesleri kulağıma hoş gelir . Eğer hala beni yakalamak istiyorlarsa yeniden hızla koşabilmek için gücümü yenilememe yetecek süreyi kazanmışımdır . Yeniden hızla koşarak uzaklaşırım oradan . İkna etmek veya uzaklaşmak için kullanabilecek çok şeyim vardır . Aklım . Gözlerim . Bacaklarım . Ayaklarım . Ellerim . Kollarım . Ciğerlerim . Dinginliğim ve toprağın rengi . Eğer doğduğum topraklardaysam tenim o toprakların rengindedir . Ama eğer başka renkli topraklardaysam tenimi o renge uydurabilme yeteneğim vardır . Bu doğanın paha biçilemez bir yeteneğidir . Korunmak için kendimi araziye ve üstündeki insanlara uydururum . Hiçbir şeye mecbur değilim . İstemediğim hiçbir şeyi yapmak zorunda bırakılamam . Beni zorlayanları ikna ederim . Onların akıllarına ve kalplerine güvenirim . Güvenecek başka neyim var ? O akıl ve kalbe seslenirim . Anlayacağı lisanı kısa sürede bulmak hoşuma gider . Dingin ve sakin konuşurum . İkna ederim . Beni zorlamak bana zarar vermektir . Bana zarar vermek kendine zarar vermektir . Bunu sakın unutma . Unutmak sana vakit kaybettirir . Mükemmel . Bu kainatta istediğim yerde yaşayabilirim . İstediğim yerde yaşamamı sağlayacak koşulları oluşturabilirim . Taşları üst üste koyarak bir ev yaparım kendime . Çatısını dallarla çatarım . Bir de büyük ocak yaparım içine ve kırlangıç gibi sıcak bir yuva kurarım kendime . Ay , Mars , Uranüs , Jüpiter ve diğerleri bana yeni dünyalar sunarlar . ( Günü geldiğinde oralara da gideceğim . ) Doğanın kuramı kısa , anlaşılır ve hakimdir . Hürriyet . Barış içinde birlikte yaşama . Kaynakların paylaşılması . Doğa yoktan var eder . Ben de yoktan var ederim . Kuşlar için barınaklar . Nesli tükenmek üzere olan böceklerin mesela kolayca çoğalabilecekleri zeminler . Kainat herkes içindir . Kainat bütün varlığını cömertçe sunar . Çoğalmak bereket demektir . Bereket herkesin yüzünü güldürür . Taşların bile . Herkesin herkese , her şeyin her şeye ihtiyacı vardır . Ama çoğu insan kalbinde gizlediği küçük bir adada yaşamayı seçebilir . O adaya beni götürmek istemeyebilir . Saygı duyarım . Ama ben kendi adamı açarım ona . Onun da açmasını dilerim . Böylelikle coğrafyamız , kalbimiz , aklımız ve gövdemiz genişler . Bereket olur . Yüzümüz güler . Bize yakışan gülmektir . Her şey ve herkes zenginliktir . Toprak herkese cömerttir . Paylaşarak yükselir ve arpa tanelerini birbirine ekleyerek gökyüzüne uzanan yolu kurarız . Ama herkesin gökyüzüne giden bir yolu vardır . Gizli veya açık . Bulunmuş veya aranan . O yolu görmek ve geçtiği yerleri izlemek hoşuma gider . Kimisinin yolu taş , kimisininki bronz , gümüş , altın , ipek , tarçın veya ketendir . Hepsi benimdir . Bunu söylediğimde hiddetle bakan gözlerdeki ifade de benimdir . Bunu kabul etmeyen dilin kullandığı kelimeler de . Ama benim yolum ve kelimelerim de senindir . Bunu unutmam . Niye unutayım ? Telaşsız yürürüm . Yürürken başım gökte ayaklarım yerdedir . O uzun yol göz kırpışımla kısalır ve kurumuş bir kavak yaprağına binerek giderim . Her yere . Kavak ağaçları güzeldir . Diğer bütün ağaçlar gibi . Gideceğim yere yürüyerek gitmeyi tercih ederim . Sakin . Mükemmel . Hiçbir şeyden korkmam . Niye korkayım ? Hiçbir şey beni korkutmaz . Niye korkutsun ? Üzerine bastığım yumuşak toprağa , taşlara , otlara , ağaçlara , suya ve dağlara güvenirim . Beni aldatmazlar . Niye aldatsınlar ? Beni aldatmaya çalışanlara da güvenirim . Onlar akıllarına güvenerek beni aldatmaya çalışırlar , ben her şeye güvenerek aldanmam . Ama aldatmaya çalışırlarken zekalarının işleyiş tarzını izlemek hoşuma gider . En yakındakinden başlayıp neleri var neleri yoksa teker teker kullanarak amaçlarına ulaşmaya yani beni aldatmaya çalışırlar . Aldanabilirim de . Canım yanabilir . Ama acı değildir o . İstediğim zaman intikam alabilirim . İntikam sonsuzdur . Ama barış gerektir . Barış . Hayat güzeldir . ( Çok. ) Her nefes alışımda duyarım bunu ve nefesimi içimden çıkarırken şöyle bir bakarım etrafıma . Unutmamak için . O kısa sürede , her şey birer birer belirir ve yok olurlar . Olabilirler . ( Bunu bilmek hoşuma gidiyor . ) Ama oradadırlar ve kim bilir ne kadar daha orada olacaklardır . Hayat çok güzeldir . ( Bunu bilmek hoşuma gidiyor . ) Şehirdeki ağaçların hareketini izlemek bana çok şey hatırlatır . Kırdaki yabani çiçekleri aniden farketmek de . Müthiş bir hayatın tam ortasında bir şey , bir çakıl taşı , bir kuru yaprak , bir taç yaprağı , bir cansız , bir canlı , bir yolcu olduğumu bilirim . Yürüyüşümü güçleştirebilecek hiçbir şey taşımam yanımda . Serbestçe kollarımı sallamak hoşuma gider . Demiştim ya , serin hava birden dolar avuçlarıma ve uçurur beni . Dağları , bayırları yukardan seyretmeye başlarım . Evleri , insanları , kuşları , böcek ve çiçekleri . Sakin ve dingin uçarım . Rüzgar hep vardır . Mükemmel . Rüzgar , hayat , ateş , su , kainat her şey her şey mükemmel . Bunu söylediğimde yüzünde beliren küçük çizgiler doğru söylediğimi anlatırlar bana . Göz bebeklerin büyürken dudakların incelir ve heyecanla düşünmeye başlarsın . Düşünürken seni izlemek bana çok şey hatırlatır . Mükemmel hayatın içinde onun bir küçük parçası karşımda oturmuş düşünür . Düşünürken heyecanlanır . Kalbi hızlanır . Kanı müthiş bir sür'atle gezmeye başlar damarlarında . O sür'atin şaşkınlığıyla yanakların al al olur , gözlerin ve göz bebeklerin büyür , daha iyi görmek için , kulakların hassaslaşır , daha iyi duymak ve hiçbir şey kaçırmamak için , parmak uçların bir taç yaprağı yumuşaklığına bürünür birden , ağzın kurur , dilin seni korumak ve rahat nefes almanı sağlamak için geriye çekilir , yüzün yavaşça gerilir , kısa çizgiler daha sonra belirmek üzere yok olurlar , mükemmel vücudun özel zamanlar veya kara günler için sakladığı o gizli inanılmaz ve müthiş faaliyetine başlayarak seni çok şeye hazırlar , oturduğun yerde yükselir ve dünyayı parmağının ucunda döndürmeye başlarsın , ama parmakların ince ve narindir . Taşıyamayabilirsin ve bunların hiçbiri olmaz . Ben taşırım . İşte bu cümle sana çok şey hatırlatır . Demiştim ya bize gülmek yakışır . Taşırsın . Parmaklarının ucunda çok şey taşırsın ama seni yormayacak şeyler . Hiçbir şey seni yoramaz . Bir salyangoz sıcak yaz güneşine dayanamaz . Gün boyu bir ağacın gölgesinde yatar ve güneş batınca da ertesi gün için yeni bir yer ve yiyecek arayışına girişir . Yürüdükçe de arkasında güneşte beliren ince bir iz bırakır , ince bir yol . İşte o yol bana çok şey hatırlatır , gösterir , öğretir . Yaşarım . Sonuna kadar . Bir salyangoz olup o yolu izler veya başka bir yol bulurum . Arkamda ince bir iz bırakırım . Yağmurda silinecek bir iz . Bütün izler yağmurda silinir . Sadece bilerek , görerek , duyarak , hissederek veya giderek değil aynı zamanda koklayarak da bulurum yolumu . Burnum beni yanıltmaz . Mükemmel . ( Şu anda senin karanlıklarında , beyninde , kalbinde , ellerinin ucunda gezinmek çok hoşuma gidiyor . Gerçek söylenmemiş sözlerde gizlidir . Burada bir kahkaha . İşte çırılçıplak birçok yeni yolun başındasın . Her yer senindir . Gidebildiğin kadar gidersin . Korkmak seni öğrenmekten alıkoyar . Vakit kaybedersin . Ama bu senin hayatındır . ) ( Refah herkesin hakkıdır . Ancak barış ve refah içinde bir dünya uygarlığı kurabiliriz . Dünyadaki ve kainattaki kaynakların akıllıca paylaşımıyla . Dengesiz ölüm kimseye yaramaz . Akıl , enerji ve vakit kaybetmiş olurum . Büyük doğayı kızdırmamalı . ) Bana gülmek yakışır . Gülmemi hiçbir şey engelleyemez . İstediğimi düşünür istediğim zaman gülerim . Aklına güvenen biri çıkar karşıma ve beni avlamaya çalışır . Gülerim . Gücüne güvenen biri çıkar beni yok etmeye çalışır . Gülerim . Ya da kimse çıkmaz karşıma ama çıkabileceklerini düşünerek küçük tuzaklar kurarım onlara . Çıkarlar . Göre göre takılır düşerler . Gülerim . Yoktan var ederim ve bir kibritte hepsi kül olur . Burada bir kahkaha işte tam zamanı üstelik . Ama zamansız kahkahalar da hoşuma gider . Gülmek için zaman ve mekan aramam . ( Artık. ) Gülmek için hiçbir fırsatı kaçırmam . Niye kaçırayım ? Kestirmeyi severim . Yolumu uzatmam . Gideceğim yere en kısa yoldan giderim . Ama gözlerimi kırpmadan . O kısa yolda görebileceklerimi kaçırmamak için . Kaçırmam . Ama bu bir kural değildir . Kurallar değişir . Her şey gibi . Varacağım yere varmaktan hiçbir şey beni alıkoyamaz . Buna izin vermem . Yüksek engeller çıkarabilirler karşıma . Tek gözlü devler , yaban arıları , yer altı ülkesinin gladyatörleri . Bana vakit kaybettirmek ve o zümrüt taşlı gümüş tacı bulmamı geciktirmek için daha farklı şeyler de kullanabilirler . Önce atom bombası mesela , sonra napalm . Veya ateşli çubuklar . Bana dokunamaz onlar . Ama vakit kaybettirir doğrusu . Burada kaybettiğim vakti başka yerde kazanabilirim . Ama bana vakit kaybettirenlerden bunun hesabını sormak sabırla yemeyi beklediğim enfes bir yemek gibi düşündükçe bana güç katacak bir şeydir . İntikam akıl doludur . Kalbini dizginleyebilirsen eğer . Kelimeleri cömertçe kullanırım . Cömertçe kullandığım başka şeylerim de var ama kelimeler değerlidir . ( Bunu bilmek hoşuma gidiyor . ) Yerli yersiz , zamanlı zamansız kullanabileceğim kelimeler vardır . Nasılsa hatırlarım . Nasılsa söylerim . Nasılsa gülerim . Hata yapmak beni korkutmaz . Hatalarımı tekrarlamam . Başkası yapar ben seyrederim . Gülerek . Ben yaparım başkası seyreder . O da gülerek . Ama bu üç kere olmaz . Üç çoktur . İki de . Ama gerekebilir . Bunun için . Kelimelerime kimse müdahale edemez . İzin vermem . Kelimeler paha biçilmez değerdedirler . Herkesin özel kelimeleri vardır . Kimse kimseyi bazı kelimeleri kullanmak zorunda bırakamaz . İşkencede o aşağılık yaratığın yüzüne orospu çocuğu diye bağırmaktan kimse alıkoyamaz beni çünkü o bir haindir . Bu iki kelime karşılığında hayatımı verebilirim . İki kelime bir hayat . Yerine ve zamanına göre değerli bir alışveriştir bu . Ama olmadığı yer ve zamanlar çoğunluktadır . Hayat esastır . Yaşamak tam yerinde ve zamanında iki kelime söylemek demektir . Veya daha çok kelime . Tekrar ediyorum . Hayat esastır . İşkencede daha çok ve istemediğim kelimeleri söylemek zorunda kalabilirim . Böylelikle başka insanları da bazı şeylere zorlamak durumunda kalmış olabilirim . Acı beni kavurmuş olabilir . Son defa yine de hayat esastır . Her orospu çocuğuna karşı gözleri kocaman bir genç kadın ve erkek olmalıdır . Orospu çocuklarının yüzüne iki kere tükürmek için . Ama tükürüğüm kıymetlidir benim . Burada doğa koşar yardımıma ve o orospu çocuğunun gözlerine fırlatmak için bir avuç kum verir bana . Nasılsa kör ve cahildir o . Ama kum taneleri o kullanmayı bilmediği gözlerinden içeri girer o hassas dokuyu yırtarak ve dolaşmaya başlarlar damarlarında , onlar gezdikçe ben güçlenirim . ( İntikam esastır . Burada bir kahkaha üstelik vahşi . ) İnançlar hürriyeti bağlar . Ama hürriyete inanırım . İnançlar aksinin kanıtlanmasını gerektirebilirler . Çok şey demek olur bu , hiç hakları yokken üstelik . Sır dolu şeyleri severim . Hiç acele etmeden , sabırla o sırrın beni kuşatmasını beklerim . Küçük ayrıntıları tek tek anlayarak yavaş yavaş ilerlerim o sırrın içinde . Dantel işlemek gibi . O sır da benim küçük ayrıntılarımı tek tek inceleyip benimseyerek dağılır içimde . Bir ruh olur . Böylelikle birçok ruh barındırmış olurum içimde kendi ruhumdan ayrı olarak . Zenginleşerek devam ederim yürümeye . Önüme çıkan yollar çoğalır . Bu dünyanın başka bir yerinde sır dolu ağaçlar yetişir . Koka mesela . Yine bu dünyanın başka bir yerinde sır dolu otlar yetişir . Kenevir mesela . Koka yaprağını çiğnerim . Ağacın ruhu büyümeye başlar içimde . Ve kocaman bir ağaç olur . Keneviri tütün gibi içerim . Bu cömert toprağın bir otu yavaş yavaş dağılır damarlarıma . Sırrını paylaşır benimle ve büyür . Yola devam ederken bana güç , fikir , duygu , sezgi ve dinginlik verir . Bu benim hayatımdır . ( Kavga çıkarmadan yaşarım . Barış gerektir . Kavga kimseye yaramaz . Ama söz işe yaramadığı zaman kendimi korumak için kavga etmek zorunda kalırım . Hayatta kalmak için . Ama bunlara hiç gerek olmadığı gün gibi aşikardır . Kainat herkesi barındıracak kadar geniştir . Hayatıma kastedenleri buna ikna edebilirim . Ama açlık onların gözlerini kör etmiş olabilir . Önce doyurur sonra konuşurum onlarla . Mutlaka bir yolunu bulurum . Ama önce savaş baltaları toprağa gömülmeli . Büyük doğa onların icabına bakar . ) Kendimi ifade etmek için kullanabileceğim çok şey vardır . Her şeyi dener sonunda en iyisini bulurum . Resim mesela . Mağara duvarlarına , odamın duvarlarına , dağlara , taşlara resimler yaparak anlatmaya çalışırım . Bedenimin veya başka bedenlerin resmini yaparım . Hepsi sırlar barındırırlar ve sırlarını bir şekilde belirtirler . Bunu bilerek izlerim onları . Müzik mesela . Büyük doğa kendi müziğini öğretir bana . Küçük kuşlar boş yere ötmez . Hiçbir şey gürültü yapmaz doğada . Sonra yazı . Önce yazı . Yazı aklımın ve kalbimin ayrıntılarını en anlaşılır biçimde ifade etmeye yarayan paha biçilemez bir araçtır . Ben ne yaptığımı biliyorum . Görünürde hiçbir şey yok . Ama yumuşak toprağa ulaştım artık . Ayaklarım çakıl taşlarının sertliğine alışmıştı ama yumuşak toprakta yürümek güzel . Renkler değişti . Acıktım . Kara toprak bir parça dindirdi açlığımı . Vücudumda aklımla yönlendiremeyeceğim kaslar vardır . Düşündükçe o kasları da hakimiyetim altına alabilirim . Mükemmel . ( O kadar mükemmel ki tekrarların yetmeyeceği endişesine kapılıyorum bazen . ) Kimse bana sormamıştır bu dünyaya gelmek isteyip istemediğimi . Birden kendimi içinde bulduğum hayat bana çok farklı şeyler göstermiştir . Çok farklı şeyler göstermeye devam edecektir . Bunları anlamak hoşuma gider . Bir kuş görür kuş olurum , bir böcek görür böcek olurum . Bu dünyayı paylaştığım canlı ve cansızları yaşayarak genişletirim coğrafyamı ama düşünen , gülen ve konuşan bir canlı olduğumu asla unutmadan ve gözlerimi kırpmadan . Ve bir gün öleceğimi bilerek . Ölüm de yağmur gibi herkese değer . Dokunduğunu götürür . Hayat gibi birden çıkar , çıkabilir karşıma . Korkmam . Niye korkayım ? Gövdem toprağa karışacaktır nasılsa . Toprak cömerttir , gebedir , o kocaman rahminde beni de taşır , başka canlılar doğurmak için . Bu güzel toprakların havasında , suyunda , altında ve üstünde her nefes alışımda aklımı başıma getiren bir bilgelik , sabır ve hoşgörü vardır . Burada sonsuz sevgi ve saygıyla yaşamamı mümkün kılan özelliklerdir bunlar . Her taşın altında sezerim bu yüce hasletleri , sevgi ve saygıyla . Bu topraklarda yaşayanlar , biz talihsiz insanlarız . Asya'nın içinden başlayan göçümüz dünyanın en güzel denizlerinden biri olan Ege Denizi kıyısında bitmiştir . Bu uzun yolculukta farklı kültürler , tarihler , coğrafyalar ve insanlarla tanışmış ve birleşmişizdir . Böylelikle kültürümüz zenginleşmiştir . Biz hürriyeti , huzuru , barışı ve sevmeyi bilen insanlarız ama bu yüce hasletleri hayatımıza uygulamakta her zaman güçlüklerle karşılaştık . Güvendiğimiz dağlara hep kar yağdı . Kurduğumuz devletler sonuçta bizi sömüren örgütlere dönüştüler . Yoksulluk , açlık hep yanlış kararlar almamıza neden oldu , ama demiştim ya bize açlıktan ölmek yakışır , öldürmek değil . Fakat bugüne kadar bizi idare etmek üzere başımıza getirdiğimiz insanlar önce kendi karınlarını doyurmak istediler . Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda birçok hata yapıldı . Verdiğimiz Kurtuluş Savaşı son derece zor şartlar altında verilmiş bir savaştır . Bizim özgürlük tutkumuzun savaşıydı . Bu savaşta kazanmamıza katkıda bulunan askerler yeni kurulan devletimizin başına geçtiler . Ancak savaş kazanmak başka bizim gibi insanları yönetmek başka şeydir . İşte o askerler bu gerçeği göremediler . Devlet idaresi , yani bizi yönetmek için gereken bilgi birikimine sahip değildiler . ( Hayata saygı ve sevgi duymuyorlardı . ) Ama bunun farkında değildiler ne yazık . Bunu farkeden insanları da dinlemediler . Halbuki o günlerde en çok ihtiyaç hissettikleri şeyin fikir olması gerekirdi . Kendilerini doğru başkalarını da yanlış kabul ederek yanlışları yok etmeyi seçtiler . Elleri kanlıdır . Bizi ve devlet idaresini bilmedikleri , tanımadıkları için bizim doğamıza uymayan kanunlar koydular . Uymak zorunda kaldık , başka ne yapabilirdik ? Bu kanunları eleştirmeye ve değiştirmeye çalıştık ama öldürdüler bizi , haince arkamızdan bıçakladılar . Ne acıdır ki devleti idare etsin diye seçtiğimiz insanlar , aramızda yetişmiş büyümüş , hayata iyi insan olarak başlamış insanlar , başa geçince kendilerini büyük bizi ise küçük görmekten hoşlanırlar . Yoksulluk ve açlıktır onları böyle yapan . Bolluk ve bereket herkesin yüzünü güldürür halbuki . Bu yöneticiler kendilerini akıllı bize ise aptal sanırlar . Yani ülkede akılsızlık hakimdir . İnsanın en önemli , değerli özelliği ve varoluş nedeni olan düşünme bu ülkede yasaktır . Devlet aptal bir babadır . Kendisinden akıllı olan çocuklarını çekemez devlet , hemen yok eder . Ülkedeki faili meçhul cinayetlerin sayısı binlercedir . Yaşam hakkı ne insanlar , ne hayvanlar , ne bitkiler ne de toprak için yoktur . Her yeni seçimden sonra iktidara gelenler , kendi iktidarlarını sürdürebilmek için seçim sistemini değiştirir ve azınlıkları ezerler . Kutsal demokrasi yaşamaz bu topraklarda . Halbuki kutsal demokrasiye analık etmiştir bu topraklar . Bugün bile , yani 18 Ocak 1994'te , ülke yönetimindekiler ülkede demokrasi olduğunu gözümüzün içine baka baka söyleyebilmektedirler . Yalancı , utanmaz ve ahlaksız insanlardır bunlar . İktidarlarını koruyabilmek için devleti gizlerler bizden , devlet işlerinin gizli olması gerektiğini sürekli tekrarlayarak güçlerini korumak isterler . Bu halkın yetiştirdiği en akıllı insanlar faili meçhul cinayetlere kurban gitmiş ve ülkenin en güçlü örgütü devlet bu cinayetlerin faillerini bulamamıştır şimdiye kadar . Ama bulamaması imkansızdır . Öldürülenler savunmasız , akıllı , insanlığa hizmet eden ve tek suçları halkı sevmek olan insanlardır . Aziz hatıraları önünde saygıyla eğiliyorum . Bu cinayetlerin faillerini bulmamakla devlet yeni cinayetleri teşvik etmektedir . Devletin savcı ve hakimleri ne yazık ki bizden olmalarına , aramızdan yetişmelerine rağmen bize karşıdırlar ( çünkü kanunlar bize karşıdır ) . Halka yalan söylemeyi görevlerini iyi yapmak olarak değerlendirirler . Kurunun yanında yaş da yanar . Şimdiye kadar meclisi oluşturan insanlar , yani bizim milletvekili olarak seçtiklerimiz , ordunun ve diğer çıkar gruplarının bize dikte ettiği insanlardır . Şimdiye kadar biz hiçbir zaman aramızdan doğal olarak en akıllısını seçip gönderemedik meclise . Böyle bir sistem kurmamıza izin vermediler . Seçilecek milletvekili listesini kendileri hazırlayıp koydular önümüze . Yani bu milletvekilleri kapı kullarıdırlar ama bizim değil , çeşitli çıkar gruplarının kapı kullarıdırlar . Ülkede demokrasi bilincinin yerleşmesi sürekli ertelenmekte ve akılsızlık almış başını gitmektedir . Korkunç bir ahlak çöküntüsü yaşanmaktadır . Ve biz böyle bir ahlaksızlık ortamında yaşamak zorunda bırakılıyoruz . Ordu bu halkın ve toprakların sahibi olarak görmektedir kendini . Ordu mensupları devlet idare edebilecek eğitimi görmezler . Onlar muhtemel savaşlarda neler yapmaları gerektiğini öğrenirler eğitimleri boyunca . Dolayısıyla dünyaya geniş bir açıdan bakan , saygılı , sevgili , hoşgörülü insanlar olarak atılmazlar hayata . Polisler gibi askerler de programlanırlar . Ama bütün bunları bir tarafa bırakıp kendi kurumlarını yani orduyu ülkenin en büyük ve vazgeçilmez gücü yapmak amacıyla ara sıra tankları ve toplarıyla ülke idaresine el koyup bunu bizim için yaptıkları yalanını gözümüzün içine baka baka büyük bir rahatlıkla söyleyebilirler . Ama hukuku , demokrasiyi ve bizi bilmedikleri için her seferinde daha fazla hata yaparlar ve hemen kaçarlar . Ordu müthiş bir güçtür ülkede . Ne yapacağı hiçbir zaman belli değildir . Akıllı bir düşmanı her zaman tercih ederim . Bu ülkede yaşayan hiçbir canlının can güvenliği yoktur . ( 1980 yılında ordu yönetime el koyduğunda bir anayasa yaptılar , tabi yaptıkları anayasa kendilerine benziyordu ve anayasaya koydukları bir maddeyle kendilerinden hesap sorulmasını ebediyen yasakladılar . Sonra gelen güya seçilmiş yöneticiler de korkularından kuyruklarını bacaklarının arasına kıstırıp , susup başları önde oturmayı tercih ettiler . Kimin için oldu bütün bunlar ? Darbeci askerler ülkeleri için çalıştıklarını söylüyorlardı , o halde kendilerinden hesap sorulmasından neden korkuyorlar ? Bu insanlar analarından hiç süt emmedi mi ? Yoksa analarının sütü haram mıydı ? Niye böyle yapıyorsunuz ? Siz çocukları sevmiyor musunuz ? Tiril tiril bir gelincik yaprağına konmuş sarı benekli bir kelebeğin ne kadar güzel olduğunu hiç kimse göstermedi mi size ? Ne yazık . Niye hayata saygı duymuyorsunuz ? Ne biliyorsunuz dün ölen üç yaşında bir Kürt çocuğunun insanlığa büyük hizmet vermeyeceğini ? İnsanların açlıktan ölmesini seyretmek hoşunuza mı gidiyor ? İnsanların bir lokma ekmek için kavga etmelerini seyretmek mutlu mu ediyor sizi ? İnsanları öldürmekten , onlara işkence etmekten zevk mi alıyorsunuz ? Gerçek bu kadar açık ortadayken niye sürekli kendinizi ve bizi kandırmaya uğraşıyorsunuz ? Siz devlet idaresini bilmiyorsunuz çünkü bütün canlı ve cansızlarıyla hayatı tanımıyor , sevmiyor ve saygı duymuyorsunuz , bu nedenle yaptığınız bütün kanunlar yanlış . Kanunları kendiniz koyuyor ama en başta kendiniz uymuyorsunuz ama neden ? Uymayacaksanız niye koyuyorsunuz o kanunları ve ne hakla bizim uymamızı istiyorsunuz ? Ne istiyorsunuz ? Aklınızın bizi idareye yetmediği gün gibi aşikarken ne hakla hala bizi idare etmek istiyorsunuz ? Siz de kanatlı sözler duymaktan hoşlanırsınız eminim bundan , kalbinizin bir köşesinde küçük bir iyi nokta kalmıştır mutlaka . Buna inanıyorum , başka ne yapabilirim ve o noktaya sesleniyorum . Beni duyuyor biliyorum . Annenizin şefkatli , sıcak elleri sizin de yüzünüzü okşadı , gözyaşınızı sildi ( belki silmedi ondan böyle oldunuz ) . Babanızın şefkatli kucağı size de her zaman güven vermiştir ( belki babanız sizi hiç kucağına almadı ondan böyle oldunuz ) . Siz de gök gürültüsünden , şimşekten , karanlıktan korktunuz . Kötü bir rüya görerek korkuyla uyandığınızda annenizin koynuna koştunuz ( belki anneniz o gece sizi koynuna almadı ondan böyle oldunuz ) . Siz de haylazlık yaptınız , dalından kiraz yediniz , kan ter içindeyken buz gibi sular içtiniz , hastalanıp yattınız , anneniz bir tas sıcak çorba getirdi size ( belki getirmedi ondan böyle oldunuz ) . Askerler , polisler , yöneticiler , zenginler , beni yönetmek için sürekli benim aleyhime kararlar alanlar niye refahı ve bolluğu sadece kendiniz yaşamak istiyor ve bunun için her fırsatı barbarca kullanıyorsunuz ? Yeteri kadar zengin olmadınız mı ? Karnınız doymadı mı ? Aç mısınız hala ? Bugün eğer bu kadar mal , mülk ve para sahibiyseniz bunlara tek başınıza sahip olmadınız . Tarih ortada . Ne kadar gizlemeye çalışsanız da ayan beyan açık . Dünyanın kanunu bu değildir . Siz bizim sayemizde zengin oldunuz . Niye zenginliğinizi , madde ve mana olarak , samimiyetle bizimle paylaşmıyorsunuz ? Bizden korkuyorsunuz biliyorum . Ama biz servet düşmanı değiliz . Ama refah herkesin hakkıdır . Niye sevgi değil ? Niye barış değil ? Niye huzur değil ? Huzuru sağlamak için başa geçtiğinizi söyleyerek kan döküyorsunuz . Kan dökerek huzur sağlanabilir mi ? İşkenceyle gözleri kocaman bakan , kalpleri sevgi dolu , ülkelerinin iyi olmasından başka hiçbir şey istemeyen binlerce vatan evladını küstürmeye ne hakkınız var ? Biz de önce bu ülkenin sonra da dünyanın çocuklarıyız , niye bizim fikirlerimize tahammül edemiyor ve azgın kudurmuş köpeklerinizi üstümüze salarak bizi yok etmek istiyorsunuz ? Bizi niye diri diri yakıyor ve hala yakmak istiyorsunuz ? Utanmıyor musunuz ? Böyle bir namussuzluk ortamında yaşamak sizi mutlu mu ediyor ? Niye kaynakların eşit paylaşımıyla insanların birbirini kıskanmadan , yalan söylemeden , huzurlu , sevgi dolu yaşamalarına izin vermiyorsunuz ? Yazık . Günah . Döktüğünüz kan kanı çekiyor . Kan üzerine mutluluk bina edildiği asla görülmemiştir . Niye böyle yapıyorsunuz ? Niye bu güzel topraklar gibi bütün varlığımızı cömertçe sunarak yaşamamıza karşı çıkıyorsunuz ? Önce bu topraklarda yaşayanlar , sonra dünyada yaşayanlar , biz , aklımızı , fikrimizi birleştirirsek daha kısa zamanda daha büyük gelişme kaydederiz , uygarlaşırız . Siz uygar olmak istemiyor musunuz ? Ama mükemmel bir varlık olan insanın kaçınılmaz yolu uygarlıktır . Bu gerçeği hiçbir şey değiştiremez . Biz bu güzel cömert sevgi , barış , huzur dolu dost topraklarda eninde sonunda kendimize yakışır yani uygar , sevgi , barış , huzur dolu , hayata saygılı , kendimize ve dünyaya barış yayan bir düzen kuracağız , size rağmen . ) Anadolu yaşlı , bilge , hoşgörülü , sevgili ve cömerttir . Beklenmedik olaylar , canlılar beklenmedik zamanlarda karşıma çıkar . Bütün kainat gibi rahminde saklar ve büyütür . Rahmindekini büyütürken dış koşulları da hazırlar . Esirger . Sonunda doğurduğu zaman her şey hazır ve mükemmel durumdadır . Bütün kainat gibi Anadolu da cömertçe ve sevgiyle ifade eder bunu . Yani yeni bir şey yaşanmaktadır , demek ki vakti gelmiştir , bu yenilik iyi değerlendirilmelidir . Bir ağacın bir mevsimde ürettiği tohumların hepsi ağaç olmaz . Bunun bir sebebi vardır , görmek , duymak ve anlamak gerekir aksi körlük , sağırlık ve aptallık demektir gören göze duyan kulağa anlayan akla rağmen . Doğanın muazzam bir dengesi vardır , beni olduğu kadar seni de var eden bu dengedir . Bu dengenin farklı tezahürleri vardır . Bunların gözden kaçırılması iyi olmaz . İşte biz , Anadolu'da yaşayan iyi , samimi , sevecen , hayata sevgi ve saygı duyan insanlar bu topraklarda gözden kaçmış bu dengenin kaçınılmaz sonuçlarına katlanmak durumunda kalıyoruz . Bu topraklarda yaşayan kötü , kıskanç ve nefret dolu insanlar silah ve para sahibi de oldukları için bu dengenin kaçınılmaz sonuçlarına katlanmak durumunda kalıyoruz . Örgütlenmemize izin vermiyorlar . Becerebilseler düşünmemizi de engelleyecekler , ama düşündüklerimizi ifade etmemizi engelleyebiliyorlar . Kendi günlük çıkarları bunu gerektiriyor ama gelecek nesillerin günlük çıkar peşinde koşan bu akılsızlardan hesap sorması da engelleniyor . Halbuki biz çalışkan , uyumlu , uyanık , üretici , tutumlu , çocuksu , alıngan , eleştiriden hoşlanmayan , mübalağayı seven , biraz pis , batıl inançlı , gururuna düşkün , ama yine de hoşgörülü insanlarız . Bir koyunun toynağından kulağına kadar bütün uzuvlarını kullanmayı biliriz . Bir ürünün sarıldığı kağıdı sonra başka bir işimize yarayabilir düşüncesiyle saklarız . Eski giyecekler ters yüz edilir . Asgari enerjiyle azami iş yapılır . Kestirmeyi severiz . Yağmur suları biriktirilir . ( Dünya tersine döndürülür . ) Eşya ve giyecek paylaşılır . Mercedes sevilir ( doğrusu sağlam arabadır ) . Herkes birbirine destek olur , bize birbirimizden başkası yardım etmez . Devlet bizi ayakta tutacağına biz devleti ayakta tutarız . Yöneticiler kendilerinin ve yakınlarının günlük çıkarını düşünmekten bizi düşünmeye vakit bulamaz , nerede kaldı gelecek nesilleri düşünmek . Ve bizi tanımadıkları için bu yöneticilerin yaptıkları kanunlar bizim doğamıza uymaz , yani büyük boşluklar içerir . Bizim gibi uyanık insanların bu boşlukları keşfedip kanunu kendi lehine kullanması fazla vakit almaz . Yani biz kendi kanunlarımızla yaşamak zorunda kalırız ki bu da çoğunlukla doğa kanunu olur , güçlü olan güçsüzü yer . Akılsızlık iktidarda olduğu için demokrasi bir gelenek haline gelememektedir . Şimdiye kadar hep insana inanmayan yöneticiler hakim olmuştur ve bunlar ön seçim gibi uygar ve demokrat bir uygulamayı reddederek kendilerinin herkesten daha iyi düşündüğüne inanagelmişlerdir ne yazık ve ne yazık böyle düşünenler tank , tüfek , top ve para sahibi oldukları için iktidarlarını sürdüreceklerdir ama ne zamana kadar ? Kim bilir ? Doğanın bize sunduğu türlü türlü otlardan farklı yemekler üretilir . Açlık ve yoksulluk bizi toprağın rahmine iter . Çalışmak bize yakışır . Gücümüzü birleştirerek az zamanda büyük işler başarabiliriz . Uyumu bilen insanlarız bizler . Ama sevgisiz büyüyen çocukların kötü huylar geliştirmeleri gibi devlet başından beri bize sevgisiz ve saygısız davrandığı için kötü huylularımız da vardır . Hayat cesur insanları sever . Ama devlet cesur insanlara tahammül edemez ülkemizde ve kendi çocuklarının öldürülmelerine seyirci kalır . Bu yıllardır büyük korku ve yılgınlık yaratmıştır . Kendi oyumuzla seçtiğimiz yöneticiler bile korkarlar devletten ( son derece şiddetli bir baskı söz konusu , tekrarlar doğru ifade kaygısından ) . Sadakat , iyilik , doğruluk gibi insanı süsleyen duyguların beşiklerinden biridir Anadolu . Bu güzel duygular çoğumuzu süsler ama yoksulluk bazı çirkinliklerin meşrulaşmasına neden olmuştur . Rüşvetsiz iş yapılamaz hale gelmiştir . Devlet memurları yöneticilerin teşvikiyle asli görevlerini ayrıca para alarak yapmaktadırlar . Bu durumda şerefiyle çalışmak isteyenler bile gırtlaklarına kadar pisliğe batarlar . Ama balık baştan kokmuştur bir kere . Muazzam bir kaynak ve zaman israfı söz konusudur . Biz her şeyin bir vakti olduğuna inanırız ama zamanı israf etmek bir alışkanlık haline geldiğinden treni kaçırmak yadırganmaz . Ve trenin ilk hareketinde o muazzam ağırlık acımasız rayların üzerinde önce sarsılır hafifçe , sonra bir nefes alır ve ağır ağır yoluna koyulur . Hayat cesur insanları sever . YOLUMUN sonuna yaklaştım . Harika bir yolculuk bu . Farklı yerlerden geçtim , farklı şeyler gördüm ve yaşadım . Gördüklerimi ve yaşadıklarımı seninle paylaştım , seni sıkmamaya çalışarak . Zaman zaman seni sıkmış olabilirim veya istediğin ayrıntıları gereğince verememiş olabilirim . Hoşgörüne sığınıyorum . Senin hayal gücüne ve zekana güvenim tamdır . Benim eksiklerimi istediğin gibi tamamlayacağını biliyorum . Dedim ya , aklımızı , fikrimizi birleştirerek coğrafyamızı ve düşüncelerimizi genişletir , büyürüz . Bir yolculuk yaşayan herkes o yolculukta gördüklerini ve yaşadıklarını herkesle paylaşmak zorundadır doğal olarak . Bir müddet sigara işi yaptık . Sigara işi kaçakçılığa giriyordu , küçük çaplı birkaç felaketten sonra terk ettik . Şişko Üzülme dostum , büyük planlarım var dedi . Nasıl planlar ? dedim . Dostum , bir düşün , kış geliyor ! İnsanlar evlerinde sıkılacaklar , küçük bir gezinti yapmak isteyecekler . Dışarda uçuşan kar tanecikleri dans edecek . Bir düşün dostum , bu sana neyi hatırlatıyor ? dedi . İstanbul Tahtakale'ye gidip , tanesi ikibinbeşyüz liraya Hero marka mızıkalar aldık . Tanesini yedibin liradan satıyorduk . Günde beş tane sattığımızda , şişko Şansımızı fazla zorlamaya gerek yok , dostum , akşam yemeğimiz ve sigara paramız çıkmıştır derdi ve her defasında Sakarya'nın dilenci çingenelerine bir şeyler ısmarlardı . Şişko gerçek bir şairdi . Yerel bir gazete tam bir sayfa ondan bahsediyordu . Manşetinde Domates Yanaklı Şair yazıyordu . Alt başlığı ise şöyleydi : Hem işportacı , hem şair , hem hukukçu ! Şişko haberi okuduktan sonra bana dönüp , Dostum , benim şairliğimle domatesin , elmanın ne alakası var , bu basın her şeyi çarpıtıyor dedi . Mızıkayla tek bildiği parça , ünlü Babam İş Gezisinde adlı filmin müziğiydi . Soğuk kış günleri yaklaştı . Karın altında mesaiye başladık . Kar serpiştiriyor , yerler tül tül kar tutuyor . Tezgahın başında şişko . Etrafta , erkete , ben . Şişkonun paltosu , kaşkolu , fötr şapkası karla örtülü . İri gövdesinde daracık palto , kozmonot elbisesi gibi . Bir elinde , olmazsa olmaz , purosu , diğer elinde mızıkası . Arada bir , paltosundan fırlamış göbeğine hafifçe vurup , Unutma dostum , bu şirin şey , benim en büyük karizmamdır , bu şirin şey olmazsa , mızıkanın romantik melodileri bir işe yaramaz derdi . Birbirine sıcacık sarılmış sevgililer , mızıkanın melodilerine dayanamayıp tezgaha yaklaşıyor , gülümsüyorlar . Bir müddet dinliyorlar . Sonra , yumuşak adımlarla yollarına devam ediyorlar , bazen , hiç ayrılmadan hayranlıkla , şişkoyu ve mızıkasını izliyorlar . Şişko , bir nefes ara verip purosunu tüttürüyor . Ve tezgahın başından bana bağırıyor : Dostum , görüyor musun , insanlar kendilerini ne kadar mutlu hissediyorlar ! Bulvar ıssızlaştı . Kar giderek lapalaştı . Beyaz bastonuyla orta yaşlı kör bir adam . Kendi gibi kör , sekiz - dokuz yaşlarında kızına sıkıca sarılmış . Karda kaymamak için yavaş yavaş ayak tabanlarını sürterek yürüyorlar . İkisi de çok iyi giyimli . Çok sevinçli yüzleri var . Birbirleriyle fısıldaşarak , mutlulukla bir şeyler konuşuyorlar . Kız çocuğu boşluğa elini uzatarak avucuyla kar tanelerini tutuyor . Sonra , onları , ağzına getirerek , avucundaki ıslaklığı emiyor . Kör kız çocuğu mızıkanın melodilerini duydu ve durdu . Şişko , kızın durduğunu gördü . Kulağına seslenmek için , Baylar , bayanlar ! Bu gördüğünüz Hero marka mızıka yalnız yedibinbeşyüz lira diye bağırmaya başladı . Kız çocuğunun aklı başından gitti . Baba , bana bu mızıkadan al diyerek , babasını çekiştirmeye başladı . Kör adam cüzdanını çıkardı . Parasını saydı . Kızına dönüp Kızım , cüzdanımda yalnız beşbin lira var , sonra alırız ! dedi . Şişkonun yüzü , nihayet bir mızıka satıyoruz , diye , zevkten dört köşeydi . Kör adam ısrarla kızını ikna etmeye çalışıyordu . Bu trajik gerginliği çözmek zorundaydım . Şişkonun kulağına eğilip hadi şişko , şu kıza beşbin liradan verelim dedim . Kör adam şişkonun kulağına fısıldadıklarımızı duydu , cesaret alıp , tezgaha yaklaştı . Nezaketle , Beşbin liradan olmaz mı , kurtarmaz mı ! dedi . Şişko sert bir tonlamayla beyim , biz bunları beşbin liradan alıyoruz , kurtarmaz dedi . Kör adam sıkılarak bir daha beşbinden olmaz mı ? dedi . Şişko olmaz dedi . Kör adam , yavaş çekim hareketlerle kızına yapışıp , Hadi kızım , gidelim dedi . Kız gidecek gibi değildi . Ağlayan bir sesle , Baba ne olursun al , baba ne olursun al ! diye yalvarmaya , sızlanmaya başladı . Şişko , kızın kulağına doğru mızıkasıyla çalmaya başladı . Kör kız çocuğu , karın üstünde zıplamaya sıçramaya başladı . Şişko , melodilere profesyonelce keman inceliği vermeye başladı . Kör kız , kendini yerlere atmaya başladı . Babası kaldırmak istiyor , nafile ikisi de karın üstünde kayıp düşüyorlar . Babası , yeniden tezgaha yaklaştı , sıkılan bir ifadeyle : Üstümde fazla para olsaydı verirdim dedi , kızımı durduramıyorum , beşbin liradan vermez misiniz ? dedi . Öyle kibar nazik , öyle ezilmiş bir ifadeyle konuştu ki , yer yarılsa içine girsem . Şişko , sert tonlamasını birazcık bozdu : Beyim , sizin için yedibin lira yaparım , beşyüz liranızı almam dedi . Şişkonun gırtlağına yapışıp , onu orda boğabilirdim . Tezgahtan mızıkayı kaptığım gibi , adama uzattım . Şişko elime yapıştı . Dostum seninle özel görüşeceğim dedi , Benimle gelir misin ? Şişko , Dostum , müşterinin yanında senin gibi büyük bir yazarla tartışmak bana yakışmaz . Dostum , şunu unutma , sefil bir insanın , vicdanı da , acıması da olmaz , önce para kazanmak , sonra acımak zorundayız dedi . Ve son söz olarak , sırtıma elini koyarak : Dostum , kazandığımız bütün paraları yoksullara , açlara vereceğiz . Ancak , bana söyler misin , para kazanmadan neyi verebiliriz dedi . Tezgahın başına dönüp profesyonel bir hünerle melodileri inceltmeye devam etti . Kör adam ve kızı uzaklaştı . Mızıka satışları kötü gidiyordu . Şişko Dostum uçuşan kar taneleri planı tutmadı dedi , halkımız henüz danseden kar tanelerine hazır değil dedi . Şişko , kirpiklerine düşen kar tanesini silerken , Dostum , sefil insanlar ancak yüzlerini ekşiterek yoksullara acırlar , bunu unutma dedi . Kör kız aklımdan gitmiyordu , moralim bozulmuştu . Şişkoya ben artık çalışmıyorum dedim . Şişko Dostum sorunları büyütüyorsun , seni anlıyorum , büyük yazarların büyük vicdanları olur ! dedi . Şişkoya yüz vermedim . Şişko Dostum , sana iyi niyetimi göstermek için elimden geleni yapacağım dedi ve hemen tezgahı toplayıp kör adamın peşine düştük . Arkasından koşup adamı yakaladık . Şişko kör adama Beyim , hayat çok zor , biz de kazanmak zorundayız , ben talebeyim ve babamdan beş kuruş almıyorum . Beyim lütfen bizi anlayınız dedi . Kör adam şaşkınlıkla bizi dinliyordu . Şişko adama Beyim , arkanızdan koşup buraya kadar geldik . Bu davranış bizim iyi insanlar olduğumuzu gösterir dedi ve bir müddet konuştu adamla . Beyim , size bir öneride bulunmak istiyorum . Birkaç gün içinde mızıkaları satamazsak , ortağıma fiyatlarımızı düşürmek için baskıda bulunacağım . Sanırım , o da benim düşünceme katılır . Çünkü beyim , o , aynı zamanda bir yazar ! dedi . Ve şişko cebinden bir puro çıkarıp Kör adama takdim etti . Beyim , lütfen bu puroyu kabul ediniz . İçimden geldi dedi . Kör adam , teşekkür ederim , sigara içmiyorum dedi . Şişko ısrarla beyim , lütfen kabul ediniz , bakın bu benim en yakın dostumdur . Olup biten her şeye üzülüyor . Çünkü o büyük bir yazardır . Bir gün bu hikayeyi yazacak ve beni acımasız bir iş adamı gibi gösterecektir . Beyim , muhtemel olarak siz de bu hikayede yer alacaksınız . Lütfen alın bu puroyu , beni tarih ve dostumun önünde zor durumda bırakmayın dedi . Sonra bana dönüp , Dostum , artık aleyhimde yazamazsın , ben elimden geleni yaptım dedi . İrlandalı Vitrinde yüzbin , işporta tezgahında yirmibin liraydı , çünkü taklitti . Bir zamanlar modaydı , adı , şetland kazaktı . Kızılay'da şetland dediğinizde bulvar kilitleniyor , yer yerinden oynuyordu . İşportacılar tek bir tezgaha yüzün üstünde kazak atıyor , kazaklar , kapanın elinde kalıyordu . Mızıka satışlarımız bir felaketti . Patronum şişko : Üzülme dostum , sana sıfırdan para kazanmayı öğreteceğim dedi . Nerden bulmuşsa , bir teleskopu vardı . Teleskop , bulutsuz , aydınlık geceleri iş yapar ve Ankara'da geceleri bir işkembeciler bir de genel evleri kalabalıktır . Teleskoptan bakıldığında alenen görünen bişey yok . Bakışlarınızı incelttiğimizde , kahverengi toplu iğne başı gibi bir ışık . İşte o , kahverengi Satürn . Ayaz , soğuk geceler , tek tük müşteri zor çıkıyor . Onlar da bakıyor , hiçbir şey göremiyor . Şişko müşteriye yardımcı olmak için : Dostum , orada kahverengi bir ışık kümesi . . diyor . Ben de tamamlıyorum : Bir toplu iğne başı gibi . . . Şişko , yardımcı olmamı istemiyor : Dostum , müşterinin hayaline sınır koyma . . Bir şey var , de , gerisine karışma . . Dostum , burada bir Satürn var . Sıcacık evine gitmekte olan müşteriler bir toplu iğne başını ne yapsın . . Kahverengi bir şey diyeceksin . . Şetland kazaklar ise öyle seri satılıyordu ki ; tek bir işporta tezgahında on beşin üstünde insan çalışıyordu . Birkaçı malı gözlüyor , birkaçı zabıtayı , birkaçı paraları topluyor , birkaçı zabıta gelip paraşüt denilen tezgahı uçurulduğunda , müşterinin elinde kalan malları topluyor . Taklit şetland kazaklar efsanevi birkaç sezon yaşadı ve tarihe gömüldü . O yıllarda şetland tezgahında çalışan işportacılar işi ya kestaneye döktü , ya da oyuncak işine döndüler . Şetland kazaklarının altın sezonu 1989 mahalli seçimlerine denk gelmişti . Tıknaz , meşin yüzlü bir adam yüksek bir yere çıkıp , cırtlak bir sesle ve kendi özel tekniğiyle , çıldırmış bir köpek gibi bağırıp müşteri topluyor : Şeeee . . . Şeeee . . Şeeeettt . . . Şetlaaaaand ! . . Maaş günleri tezgahlar ana baba gününe döner , ay ortalarında işsizlikten sıkıntı basar . İşportacılar topluca bir duvarın dibine tüner , sigara üstüne sigara içerler . Aynı iş kolunda çalışmıyor , tezgahlarının önünü kesmiyorsanız , asla size karışmazlar . Şişko , bulvarda , mızıkayla , akşama kadar hep aynı parçayı çalıyordu . Şetlannnd ! diye bağıran lastik suratlı adam grubun maskotu gibi , akıl almaz şaklabanlıklar yapmaya başladı . Elinde , kolunda , boynunda , belinde sarılı kazaklarla yanımıza geldi . Şiir okuyan çocuklar gibi selam verdi : Ben İrlandalıyım deyip kendini tanıttı , sonra Benim değerli abim , başka şarkı bilmez misiniz dedi ve gitti . İrlandalı'nın yetişkin bir kızı varmış , televizyonlar olmadığı için akşamları komşularına gidiyormuş . Sonunda İrlandalı bir televizyon almış . O günlerde görüntüler iyi çıkmıyordu . Komşuları , Nasıl iyi gösteriyor mu ? demişler . İrlandalı , İrlanda'yı bile gösteriyor demiş , o gün bugün adı İrlandalı kalmış . . . Seçim otobüslerinin bir kısmı mehter marşları , bir kısmı Selda Bağcan'ın türküleriyle Kızılay'dan bir yukarı bir aşağı vızır - vızır geçmeye başladı . Artık her gün , herkesin nefret ettiği sıkıcı bir karnavala döndü . Adaylar , halk içinde olmak , esnafla konuşmak , televizyonlarda görünmek için , kalabalık gruplarla önce Kızılay'a , oradan Sakarya esnaflarına doğru inmeye başladılar . Etraflarında kalabalık , süslenmiş bir deve - davar grubuyla , DYP adayları festival öküzleri , ANAP adaylar panayır pehlivanları gibi boy göstermeye başladı . Adaylar , etraflarındaki sıkışık kalabalıkla ilerlerken , İrlandalı , etten duvarı yarıp , adayın önüne kendini atıyor . Benim yüksek abilerim , bu hükumet bizi perişan etti , kurtarın bizi bu hükumetten ! diye bağırır . Sonra adayın elini öper , başını öne eğip , hazır ol vaziyette , adaya eşlik eder . Aday , İrlandalı'nın başını okşar : İşler nasıl ? der . İrlandalı el pençe , divan , ceplerini dışarı fırlatır boş ceplerini gösterir : İşler kesat , benim yüksek abim der . Aday , etrafındaki gazeteci topluluğa İşte görüyorsunuz , bu hükumet , halkı perişan etti diye bağırır . Aday yeniden İrlandalı'ya döner . Peki nasıl geçiniyorsunuz ? der . İrlandalı Kompile çalışıyoruz , benim yüksek abim der . Aday gülerek Hepimiz kompile çalışıyoruz der . Adaylar toplumun en hoş insanları , kibar beyler , hanımlar , akşam beş çaylarını bırakmış , halkımız için sokaklara dökülmüşlerdir . Adayların gülen yüzlerini görünce cennetin çok uzaklarda olmadığını anlıyoruz . Eşsiz , gizemli , samimi bir yüzleri var . Bu ifadeyi en iyi yakalayan İrlandalı . En neşeli adaylarımız ise , sosyal demokrat kadınlar . Marul göbeği gibi yüzleri , yorgan deseninden giysileri olur . İrlandalı , aynı skeçi , belki onuncu kez sahneye koyuyor . Benim güzel ablalarım , kurtarın bizi bu hükumetten , bu hükumet bizi perişan etti diye bağırıp , ceplerini fora ediyor . . . Kadınların hepsine sarılıyor , dili sarkıyor , gözleri şaşıyor , kadınlara önden tosluyor , arkadan yapışıyor , her şekilde kucaklaşıyor . . . Sümerbank'ın bej renginde gavat ayakkabıları olurdu . İşte öyle suratlı bir kadın İrlandalı'yı gösterip öne fırlıyor : Nedir bu halkın hali , bu hükumet halkı perişan etti diye bağırıyor . İrlandalı el pençe divan kadının yanında , bir kolu kadının omuzunda . Kadının kulağına : Benim güzel ablam , işler nasıl ? demiyecek misin ? diyor . Kadın , gazetecilerin ve kalabalık bir çemberin ortasında İrlandalı'ya : İşler nasıl bakalım ? diyor . İrlandalı , başı önde : İşler kesat ! diyor . İrlandalı yeniden kadının kulağına fısıldıyor : Benim güzel ablam , nasıl geçiniyorsun demeyecek misin ? diyor . Kadın kalabalığa ve kameralara doğru : Nasıl geçiniyorsunuz ? diyor . İrlandalı Kompile çalışıyoruz diyor , kadın gülümsüyor , şefkatle İrlandalı'yı okşuyor , hepimiz kompile çalışıyoruz diyor . İşte o an , kızıl kıyamet kopuyor , kompile çalışıyoruz lafını duyan İrlandalı'nın arkadaşları gülmekten kendilerini yerlere atıyorlar . İrlandalı , ısrarla ve kurnazca her adaya mutlaka kompile çalışıyoruz lafını söylettiriyor . . Kompile lafında derin bir dümen olduğu kesin . İrlandalı hep aynı skeçi her adaya , aynı şekilde sahnelese de sonunda bu kompile lafını kameraların içine sokularak söylüyor , söylettiriyor ve arkadaşları gülmekten kafalarını duvarlara vuruyor . . Ancak İrlandalı , aç ve yoksul bir insan . Kadın adayların götünden ayrılmaması , adayların önünde şarlatanlık yapması , köpek gibi davranışları midemi bulandırıyor , gidip , tekme - tokat İrlandalı'yı dövmek geliyor içimden . . İrlandalı'ya , Utanmıyor musun ? dedim , bu insanlar sizin kanınızı emiyor , sen gidip onlara hokkabazlık yapıyorsun dedim . İrlandalı , bir Oğuz Atay ciddiyetiyle arka cebinden katlanmış bir tomar parti tanıtım , program broşürleri çıkardı . Akşam olunca eve gidiyorum , dedi , çocuklarımı ve karımı topluyorum , sonra teker teker bu kağıtların hepsini inceliyoruz , dedi , hangisi bizim için hayırlıdır , diye , ailece karar veriyoruz dedi . İrlandalı'ya , Benimle dalga geçme ! dedim . İrlandalı : Sen bizi anlayamazsın değerli abim , biz kompile çalışırız dedi bir bok varmış gibi , işportacı arkadaşları yine gülmekten , her biri kendini bir yere attı . Yeni bir seçim otobüsü geçiyordu . İrlandalı otobüsün önüne geçip , ilkel bir yerli gibi caddenin ortasında secde edip otobüsü durdurdu . Otobüsün penceresine yaklaşıp : Benim yüksek abilerim , halk perişan , bu halkı bu hükumetten kurtarın diye yalvarmaya başladı . Sonra , otobüsün kapısını açıp , adayı zorla indirip halkın içindeki bulvar gösterisine başladı . . . Aradan birkaç gün geçti . Soğuk , ayaz bir gece , tir tir titriyorum , şişkoyu arıyorum . Şişko , mutlaka genel evin kapısında teleskopuyla iş yapıyordur , deyip , yürüme Bend Deresi'ne yürüdüm . Yürürken kapı aralarından kadınların apış aralarına bakan komi , garson çocukların , aynı gözlerle teleskopla kahverengi Satürn'e baktıkları gibi , artistik şeyler düşünüyorum . Şişko da , teleskop da yoktu . Genel ev sokağında bir tabela gördüm . Vizite : 100 , Sevişme : 150 , Kompile : 200 . . Kompile ne demek ? dedim sokaktakilere . Gülmekten her biri bir yana kaçtı . . Öğrendim . Ne zamandır genel evlerinde müşteri azalmış . Ve basında o günlerde travesti , eş cinseller manşetlerden inmiyormuş . Müşterilerin tercihleri , genel ev geleneklerini altüst etmiş . . Kompile demek , arkadan da demek . . Soğuk , ayaz bir gecede bunları duymak insanı elbette zangırdatır . . Ancak nedense , İrlandalı'nın adaylara kompile çalışıyoruz lafını söyletmesini hatırladıkça hoş bir rahatlık hissediyorsunuz . Hepsi bu . . Diş saati Eğer bu külüstür daktilom olmasaydı , ne yapardım ? Bir gün , Bu ruhsuz şehirde ne arıyorsun ? dedim . Ben İstanbullu'yum dedi . Evladım , kaptanların karılarını . . . durdu , dinlendi . Ondan hiç beklemediğim çirkinlikte devam etti : Kaptanların karılarını kim s . . . , arkadaşları , başkaları . Sonunda vurdum karımı . Sağmalcılar ceza evine girdiğim gün dilekçe verdim : Bu şehirden uzaklaştırın beni . O büyük yolculuklardan acıyla dönmüştü , ben ise henüz tek bir rüyaya girememiştim . Niçin coşkun ruhumun tantanasını bir çırpıda boğuvermişti , arkadaşının cenazesine katılmıyor , hem de hela önünden ayrılmıyor . Düşündükçe insan , ruhu kirpi gibi oluyor . Yıllar geçti , bir daha görmedim . Ta ki . . . Beş - altı yıl sonra sanırım , boşanma davası var . Aceleyle bir tuvalet aradım , bulamadım . Bir caminin tuvaletine girdim . Çıkışta , merdivenin altında , derme çatma bir berber dükkanı gördüm , bir sandalye ancak sığıyor . Aceleyle tıraş olmalıydım . Koltuğa oturdum . Minik barakanın camları büyük yolculukların resimleriyle süslüydü . Beni tanıdınız mı ? dedim . . . Evet , tanıdım . Neler yapıyorsunuz ? dedi . . . Sonra , Bu aceleyle nereye ? dedi : Boşanma davasına ! dedim . . . Ne iştir ? dedi . Nasıl bir ayrıntı anlatılır , bilmem , sadece : Sizinkinin bir benzeri dedim . . . Kazınmış kelleli çocuklar Genet mi söylemişti : Hitler tüm Alman gençleriyle sevişmek istiyordu . Bunun imkansız olduğunu anlayınca , hepsini ölüme gönderdi . Tümünü öldürmek de onlara sahip olmanın bir başka yoluydu . Ülkemiz dünyanın en çok çalışan ulusu . Beş yaşında başlıyorlar çalışmaya . Çocuklar kiralık . . Çocuklar satılık . Çocuklar ev geçindiriyor . Çocuklar ülkeyi geçindiriyor . Leman dergisi ülkenin en çok satan dergisi , ağırlıklı kitlesi gençler , pop müziği tümüyle gençler tüketiyor . Anadolu ceza evlerinde masallardaki gibi elma çalan , ekmek çalan çocuklarla dolu sübyan koğuşları . Nüfusun önü alınamıyor . Estetik sanat ucuzluyor , hemen her şey popülistleşiyor . Çünkü geçim için son bir çare var : Aileler çok çocuklu aile şirketleri kuruyor . Lokantacılar , kebapçılar , turistik oteller , stat tribünleri , kahvehaneler , milyonlarcasını beleşe bulmuşlar . Konfeksiyoncularımız , dünyayla yarışıyoruz diye tafra satıyorlar . Pamuk tarlalarından atölyeye minik çocuklar ordusu kaldırıyor bu ağır yükü . PKK dünyanın en büyük örgütüyüm diye tafra satıyor . Yakalananlar , Bitmeyen bir kaynağımız var diyor . Küçük çocukların sonu gelmiyor . Türkçü , nurcu , İslamcı ağabeyler , Kur'an kursları , imam hatipleri , yurtları ağzına kadar taşınca Anadolu'nun bağrından geliyorlar , bereketli topraklar manevi hazdan deliye dönüyorlar . İdeolojiler , fikirler , müzik , spor , sanat , mizah , terör , küçük imalat , büyük ihracat , hepsi aynı pazara oturmuş . Manzaralarımız : Kazınmış kelleli çocuklar . Kelepire kazınmış kelleli çocuk satıyoruz . Savaşı da , sanatı da onlar üzerine inşa ediyoruz . Onların sırtından kazanıyoruz , onları pazarlıyoruz , onları kullanıyoruz . Siyaset - politika - ekonomi - sanat , bu bataklığa gömülmüş . Çocuklar bu denizde boğuluyor . İncecik bilekleri çatırdayarak . Şimdi ben , burada yazıyorum , o , hayatın içinde , sanayide , kaportacıda çalışıyor . Kelimelerle boğulmakta olan o çocuğa bir tahta parçası uzatabilir miyiz ? Yoksa hayat dersi mi verelim : Çırpınarak kendi kendini kurtarsın . On - on beş dakika karşılaştık o çocukla , arkadaşımın arabasının işi bitti , ayrıldık . Deniz aygırlarının ortasında kirli yüzlü bir çocuk . Yanı başında pala , kılıç tutar gibi levye tutan manda gibi adamlar . Ortalarında , pis suların içinde koşuşturan kara yüzlü çocuklar . Hani , yazarız , inceyiz , hani . Çocuğa yaklaşıp gemici Sinbat öyküsü mü anlatsam , uzak adaların öykülerini mi ? Uzak adalara gitme şansı olmayan çocuklara gemici Sinbat'ı anlatmak , verem gibi bir şey . Uzak adaları dinledikçe feryatlar daha da korkunç yükselecek . Kim dayanabilir ? En iyisi anlatmamak . Ne acımasız bir şey , yazmak . Ey ülkemin yazarları , siz kaç tane ateş tanırsınız ? Güneş ateşi , yürek ateşi , cehennem ateşi , odun ateşi , napalm ateşi , aşk ateşi , Allah ateşi . Çocuk ateşler içinde . Ön takımların içinde kaybolmuş . Konuşmak istiyorum onunla . Girecek tek bir giriş kapısı yok . Hangi ateşin içinden girilir . . . İşte yedim , yuttum kitapları . Söyle bakalım , nasıl konuşulur bu çocukla ? Arabanın ön takımlarında kaybolmuşlar , elinde ateşten bir boru . Uzaktan izliyorum gözlerini . Napolyon üzümü gibi kara , iri . Beni farkedince kısılıyor gözleri , üzüm kurusu gibi kırışık , küçük . Pis elbiseler içinde izlenmesinden sıkılıp kaçıyor , kupkuru bir böcek gibi . Tanımadığı bir insanın duruşundan , bakışından , giyiminden sıkılıyor mu ? Şöyle bir etrafa bakıyorum şaşılası genişlikte patronu , löp löp pide yiyor . Sığır iriliğinde bir balığa benziyor . Çocuğun gölgesine tünemiş . O da görüyor çocuğu izlediğimi . Korkuya kapılıyorum . Ya patron gelir : Ne lan bu gölge diye çocuğu döverse . İçimden cevabı hazırlıyorum : Gölge çocuğun suçu değil ! Ne artistik kelime endişeleri . Endişe ateşi basıyor . Müthiş bir korkuya kapılıyorum . Ben nerdeyim : Anlamsız süslü kelimelerin bataklığındaki endişelerde . Gideyim burdan . Hiç önemsiz bir karasinek gibi uçup gideyim . İçimden korkunç bir çığlık havalanıyor : Sıvışıp gidersin , ya bu çocuk . Ayağa kalkınca , iğrenç uzunlukta yılan gibi kendi gölgemi görüyorum . Çamurdan sokağa ilişti gözüm . Bir sürü kara yılan motor yağ lekelerinin içinde . Giderim burdan ve birkaç saat içinde katlanırım . Ama , erkek gibi söyle nedir bu üzüntü ? Çözebiliyor musun ? Çözemiyorum . O halde ? O halde , sen sadece yazarsın . Gidip ıssız adamda yaşamalıyım . Asla dışarı çıkmamalıyım . Issız adada gölgesi olmayan kelimelerle yazarsın . Geçinir , gidersin . En iyisi , mağaranda saklanmak . Kara bir kayaya sırtımı verip , gölgesi olmayan taşın üstünde kuluçkaya yatarım , gölgesi olmayan binlerce süslü kelimeye . Ya da kendimi öyle kaybetsem ki , ayaklarım dolaşsa . Yürümeyi şaşırsam . Mağaranın deliğini , ülkenin deliğini kaybetsem . Ya da kuştan , böcekten , çiçekten , hikayeler bulsam . Bir gönül sarhoşluğu bulsam . On yedi yaşında ayva göğüslü kızlara satıversem . Cici , yumuşak , içli kelimeler bulsam . Sert , fütursuz , keskin bu dili kopartsam kökünde . Kaynarsam , kendime kaynarım , bir nazlı yar bulur oynarım . Mağaramda , bu ölüm gibi yalnızlıkta , ölürsem . Ölürsem , dünya kime kalır ? Çocuğun kapkara vücudu . Çaputlaşmış giysilerin altında kar beyaz bir yer görüyorum . Boynunun altı . Bir orası kalmış . Ah , ben ölürsem , oraları kim öper ? Boynunun altından , hoş , sıcak kokulu ter akıyor . Ter sızarak boynundan aşağı iniyor . Yağ karasının üstünde belli belirsiz bir yol açılıyor . Uzun ince bir leke göğsüne doğru sızıyor . Ter damlası çizgi gibi bir yarığa açılıyor . Kendine korkuyla bir yatak arıyor . Öyle yavaş akıyor ki , gün bitimi , mesai sonu , belki iner göğsüne . Öyle güzel giysi ki . Zengin gösteriyor . Boynunda en şık takısı çocuğun . Hangi hikayeyi anlatsam , böyle kolyem olmayacak . Hiç sokağa çıkmayan çocukların boynundan , dünyanın en büyük sokaklarına açılan devlerin ülkesinden bir sokak . Seni vefasız sokak . Hem ömre bedelsin , hem öyle kanlı bir dünyanın içine akıyorsun ki , insan küçük bir yürüyüşten korkuyor . . . Çocuğa hiçbir şey söylemedim . Yanıma da çağırmadım . Sanki bütün hikayemi baştan sona dinlemiş . Her şeyi biliyormuş gibi . Patronu gözden kaybolur kaybolmaz yanıma geldi . Durduk yere , bana : Ağbi , sen üzülme , ben askerden sonra Avustralya'ya gideceğim . Yüreğime hançer soktu . Şaşkınlığımı gizleyemedim . Elindeki ateş hortumu . Kar gibi eritti beni . Kendimi toparlayıp : Nasıl gideceksin ? dedim . Yengemin ağbisi orada çalışıyor , dedi . Orası ne kadar uzak biliyor musun ? Biliyorum , uçakla bir günmüş , dedi . Kolundan tuttum . Kapkara yüzü . Sevimli , çirkince . Kemik yığını . Kolunun içinden istesem , kınından kılıcı çeker gibi kol kemiğini çekebilirim . Ayakları , sanki tutuşmuş da , sonra suyla söndürmüşler . Ensesi kurutulmuş balık derisi . Etrafta sidik ve yağ kokusu kol geziyor . Ağbi sen hangi takımı tutuyorsun ? dedi . Trabzonspor'u . Bir Fener'i yenemediniz ? Futbolun adaleti yok , ne yapalım dedim . İçimden , neyin adaleti var ki . . . Bir dahaki sefere , kesin yeneceğiz . Ne zaman yeneceğiz ağbi . . . dedi . Gelecek yıllarda , hayat uzun . . . İyi de ağbi , o zaman ben Avustralya'da olacağım . Sesler ve tekerlekler Kamil 11 yaşında . Tekerlekli sandalyede doğdu , orada büyüyor . Kendisi gibi külüstür tekerlekli 7 - 8 çocuğun liderliğini yapıyor . Sözlükteki adları : Acuze . Bir de ucube . Hastanenin koridorlarında önünüzden mavi ekspres gibi geçerler . Masal bitimi başhemşire , doktorlar gittiğinde hastane onların kuşatmasına ve egemenliğine girer . Her tarafı dökülen arabalarıyla , zincirlerinden boşanıp koridorlara , asansörlere hücum ederler . Yemekhaneye , bahçeye , kalorifer dairesine ve muhtemelen dikiz için merdiven altına sıralanırlar . Şaşırmayın , uçurtma çıtası bilekleriyle demirden sandalyeleri tüy gibi hafif , basketçi gibi kullanırlar . Şaşırmayın , ayak , bilek , kalça , omurga kemikleri birkaç parça eksik olduğu halde boyunları bükük değildir . Şaşırmayın , bunların hepsi bacaksız . Yine de lakabı , Topal olanlar var . Sünnetçi fazla kestiği için . Kaburgaları ekmek kabuğu gibidir . Banyoda yıkanırken vidalarını çıkartıp , parçalarını bir kenara koyarlar . Bir ekmeğin içi kalır geriye . Ekmek kabuklarına üzülmeyin . Bir Nuh Tufanı daha olsa ağır hantal bedenlerimiz sulara gömülür , ekmek kabukları su üstünde kalır , sörf bile yapabilirler . Hastane idareciliğine çok acemiydim . Acemi idareci şefkatini tasarrufla kullanamaz , bol keseden hissettirir . Acemi idareci , eğlenceli , dünya tatlısı mimiklerle konuşur , mide bulandırır . Acemi idareci küçük sürprizler , ani şakalarla , cana yakınlıklarla kendini ele verir , yani karşısındakine ufak - tefeklik muamelesi yapar . Onlar da başına çıkar . Onları susturmanın , kumanda etmenin imkanı yoktur . Tehditleriniz şunlardır : Başhemşireye söylerim . Asansörleri kilitlerim , servisinizden çıkamazsınız . Bahçeye çıkartmam . Ve en büyük tehdit : Gece dışarı telefon ettirmem . Başhemşirenin gözünde ise onlar birer cani anarşist . Yokedici bir anarşist . Hastane yönetimini bombalayan , düzeni - temizliği allak bullak eden şeytanlar . Her hafta başhekim karşısında ağlayan başhemşire görüntüsüne alışmalısınız : Efendim , bu şeytanların tedavisini kesip hemen gönderelim , hiçbiri sözümü tutmuyor . . . Çocukların öyle duru gözleri var ki , ruhunuz tutuşur . Tutunacak bir dalları yoktur . Bu yüzden ormanlarına deli derler . Yağmur yağdığında anneler patates kızartıyor sanırlar . Patates kızartıldığında yağmur yağıyor sanırlar . Kime sarılsalar zehir zemberek , zaten uyudukları yere kapıcılar yılan yatağı derlerdi . Çok kullanılmış gümüşten yanakları . Birazcık neşe vermeyin , hiçbir tehditinize inanmazlar . Başlarına çıkacak o kadar az insan var ki , bu yüzden dağları dokunsan patlayacak gibidir . Öyle incelikli kaprisleri , öyle çarpıcı şeytanlıkları var ki , sırf adam seçmek için , hemşirenin suladığı saksıyı devirir , hemşirenin çocuğunun üstüne atarlar . Hemşirenin çocuğuna bir bozukluk mutlaka yaparlar . Hemşirenin çocuğuna sahip çıkarsan , seni adam yerine koymazlar . Paçayı kurtarmak için : Çocuklar bırakın bu salakla uğraşmayı , diyeceksin . İşte böyle , bedenleri , sakat sağlıkları yerinde çocuklar , ruhları sakat , bedenleri sağlam insanları böyle ayırt ederler . Asla kendilerini acındırmazlar . Sizden bir izni dilenerek değil , tehditle ya da çok sulu yaramazlıklarla talep ederler , en çok da böyle talep ederler . Servis hemşiresinin ise tek bir kumanda yöntemi vardır , çok hayalci , çok ütopik bir yöntem . Sezon sonunda kupa maçına götürmek . Altı ay bu vaadle disipline edildikleri tarafımdan gözlenmiştir . Dil bilgisi biz , şimdilik vücut parçaları düz - tam insanlar içindir . Çeyrek çocuklar için , bacakları kalçalarına vidalanmış iki kibrit çöpü sallanan çocuklar için Türkçe'nin , telaffuzun anlamı yoktur . Anne karnında beş aylık bebekler sesleri nasıl duyarsa , öyle duyarlar . Sesin , konuşmanın , frekans rengini çözerler . Gerisiyle ilgilenmezler . Onlar için tek bir terapi yöntemi vardır . Cıvıl cıvıl sesler . Eğer bu seslerin düzenini anlayamazsanız , altı - yedi yaşındaki tekerlekli çocukların yüzlerde bozuk davranışına muhatap olursunuz , onlara cani bir Sırplı gibi davranmaya başlarsınız . Odanızda dinlenip , kitap okuyorsunuz . Kamil , çetesiyle kapının iki kanadını çarparak hurra odanıza doluşurlar . Kuralsız , gürültüyle , izinsiz . Onları mutlu etmek istiyorsan : Lan , . . mına koduğumun çocukları , ne arıyorsunuz burda ibneler ? Görmüyor musunuz , kitap okuyoruz . Sizin gibi dilenci mi olacağım . Kitap okuyorum ki , sizi de bu pislikten kurtaralım , diye bağıracaksın . Kamil , bunun , hoş geldiniz canım efendim , ben de zaten sıkıntıdan patlıyordum anlamına geldiğini bilir : Hasiktir lan , okudun - okudun buraya memur oldun , bir başhemşireye sözün geçmiyor , daha ne boka okuyorsun , doktor karıları tavlamak istiyorsan , kapıya BMV çekeceksin diye karşılık verecektir . İçlerinde en küçükleri Recep . Yüz rengi helva kıvamında kavrulmuş un gibi . Bir de üstüne ön dişleri dökülmüş . Recep Kamiller'den farklı , onun dışarıda bir evi var . Bu yüzden sesleri - renkleri karıştırır . Küfür duydukça korkuyla sıkılır : Gidelim Kamil , müdür bizi istemiyor diye sızılı konuşur . Kamil de , Sen git lan o . ospu çocuğu , biz kalacağız diye karşılık verir . Recep sözlere çok alınır , çünkü onun orta kulağındaki kaslar , Kamiller'de olduğu gibi aletli jimnastik ustası değildir . Onun orta kulağındaki kaslar kelimelere şifrelidir . Parlak sesler istediği kadar küfür taşısın , Kamil gibiler güfteyle değil , besteyle yaşarlar . Çünkü bu çocukları mutlu edebilecek güfte yazılmamıştır . Güftelerin hepsi ya yasaklar ya da acımalar üzerine kurulmuştur . Güfteler , gönül okşayıcı , şefkatli , şerefsiz ve Tanrı'nın adaletsizliğine ayarlı olduğu için , siz de inanmazsınız . En yatıştırıcı , umutlu kelimeler söyleseniz de itiraf edin , kelimelerin ses tonlarındaki ıstırap ve tedirginliği . Dini güfteler sıkıcıdır , baygınlık verir . Hep daha beter hastaların durumunu az beter hastalara anlatmaya yarar . Bu geleneksel numaraları boş verin , hayat için gerçek bir şey yapın . Çünkü , sesleri - yüzleri renkleriyle tanıyan bu çocukların zihinsel uyanıklığı deha düzeyindedir . En büyük dehaların müzisyenlerden çıkması boşuna mı ? Velhasıl boş sözlerle oyalanmayalım . İşte Kamil muzurluktan kirpikleri yanmış , burnunun üstünde derin bir diş izi . Tırnakları ağzına kadar kir dolu . Gecenin vakti , hayata dair tek bir ses yok , Kamil odama geldi , telefon için . Recep ameliyattan çok korkuyordu . İlk defa ameliyat olacaktı . Kamil ise ameliyathanenin tornalarına , testerelerine , çekiçlerine alışık . Ameliyatlarda en çok da testere , vida kullanılır . Bugün ameliyat olmuş . Şimdi servistedir . . . Santralı ve servis hemşiresini ikna edip telefonu bağlattık . Kamil telefonun başına geçti . Lan Recep , ne kadar kestiler ? dedi . . . . Lan senin boyun ne kadar , kolum kadar çıktı diyorsun . . . . . . Hemşirenin sepeti nasıldı ? . . . Kestikleri kemikleri soksaydın lan sepete . . . . Kalas yerinde mi oğlum , sen ondan haber ver , kalas yerinde mi ? . . . Sen taburcu ol gel , o kalası da ben keseceğim . . . Bir müddet sonra Kamil telefonu kapadı . Kamil , insan sormaz mı , acıyor mu , ağrın var mı ? diye dedim . Kamil : Onun annesi var yanında , onun ameliyatı çok acır dedi : Kamil , Kalas ne lan ! İkide bir kalas diyorsun ? Ne kalası , serçe parmağım kadar ya var ya yok , ameliyat oldu , morali bozulmasın diye diyorum dedi . . . Ve demir tekerlekli sandalyenin gıcırtısıyla çekip gitti . Odamda yeniden yalnız kaldım . Ne Değil ? Rakı'nın ne olmadığından başlayacağım : Aslan Sütü değildir . Herıld yani . Nerden çıkmış bu laf ? Kim demiş ? Kim beğenmiş ? Bi kere aslan sütü ne ? Görmedim de , tatmadım da . Tadan olduğunu da duymadım . Ayrıca , aslan sağan olduğunu da sanmıyorum . Hiç aslan sağan birini göreniniz var mı ? Yok , değil mi ? Bir rastladığımda Tarzan'a soracağım . Bakalım o sağmış mı ? Gözümün önüne şöyle bir sahne geliyor : Manzara - i Hususiye : Bir dişi aslan ; altında bir kova . Bir adam , tabureye oturmuş , aslanın memelerini çekiştiriyor . Dişi aslan ( erkek sağılmaz tabi ) gırıl gırıl gırlıyor . Kaslar yaygın , gözler baygın . Erotik duygu mu ? Her halde analık duygusu değil . Memeleriyle oynayan , süt emen yavrusu değil ki . Elin adamı ! Adam , yaban . Aslan , yabanıl . İster misiniz , bu erotik sahnede tahrik olsun aslan . Bir pençe adama : Gel bakalım . Çok oynaştın . Sevişeceğiz . Seks yapmak istiyor aslan ! Yandı mı adam ? Akıllı , rakı çıkarmak istiyordu . Başına neler geldi . Dur ablacığım . Niyetim bu değil ! mi diyecek ? Hem dinler mi aslan ? Kelime Kökeni nedir ? Nerden geliyor bu isim ? Etimolojik bir çalışma : En yaygın açıklama : Arak tan geldiği . Arak yani Ter damlası . Arapça fiil : Tearrük - terleme . İsim olarak da Arak ter damlası . Damıtma işleminde , soğutulan buharın katre leri ( tearruk da burdan ) ter damlalarına benzetilmiş . Burda anlamadığım bir husus var : Rakıyı keşfeden Araplar değil . İsmi niye Arapça olsun ? Biz Arapçadan almış olmalıyız diyorlar . Acaba ? Bir kere , rakının keşfi bazılarının sandığı gibi 100 - 150 yıllık hikaye değil . Çok daha eskilere gidiyor . Babillilere , Asurlulara . Burda denilebilir ki , İyi ya , bu bölgeye yani Mezopotamya'ya sonradan Araplar yerleşti . Onlar Arak dedi . Biz onlardan aldık . Oysa , Türkler damıtma işlemini Anadolu'ya gelmeden de biliyordu . ( Bunu göreceğiz ) Bir de Iraki'den geldiğini söyleyenler var . Yani Irak'ta yapılan içki . Gerçi , bugünkü Irak eski Mezopotamya . Ama , rakının ilk yapılışında coğrafi deyim Irak yoktu . O sonradan . Onun için bir yana bırakalım . Razaki den geldiği de bir yanda dursun . Alkol kelimesinin kökeni Arapça . Bu kanıtlanmış : Al kuhl , kimyada formülü C2H2O olan elementin adı . Latincesi Antimonium . Alkolün Batı dillerine Arapça Al Kuhl'dan girdiği tartışmasız . Ama Arak tartışmalı . Arak mı , Araka mı ? Bazı kaynaklar bu damıtık içkiden Arak diye söz ediyor . Çok yerde böyle gördüm . Kabul ediyordum . Bir kitap buldum . Gene kafam karıştı . Gelin okuyalım . ( L. W . Morrison adlı İngiliz araştırmacının , Wines and Spirits kitabından ) Orta Asya bozkırlarında ve Türkistan yöresinde yaşayan göçebe kabileler , yerleşik , toplu yaşama biçimine geçmelerinin yüzyıllar öncesinde , sert bir ispirtolu içki yapıyorlardı . Araka adı verdikleri bu içkiyi , Kımız dedikleri fermante kısrak sütünü damıtarak elde ediyorlardı . Kımız'ın alkol derecesi çok düşüktü . Buna süt şekeri ( laktoz ) veya üzüm suyu karıştırıyorlardı . Bundan Araka yapıyorlardı ( Moğolcada buna Ariki deniyormuş ) . Halen ( kitabın ilk basımı 1957 ) Özbekistan'da büyük çapta şarap üretimi olduğu bir gerçektir . Türkistan , Tacikistan ve Kırgızistan'da geleneksel şarapçılık vardır . Uzak Doğu ile Avrupa'yı bağlayan İpek Yolu üzerinde kervansaraylar vardı . Özellikle Buhara , Semerkant , Taşkent gelişmiş , büyük şehirlerdi . İlk çağlarda Taşkent'in nüfusunun 500 bin civarında olduğu bilinmektedir . Gerek bu şehirlerdeki konaklama yerlerinde , gerekse kervansaraylarda yolculara şarap ikram edildiğine ilişkin bulgular vardı . Araka şöyle yapılıyordu : Süt şekeri veya üzüm şekeri eklenmiş olan kımız büyük toprak çömleklerde kaynatılıyor , buharlaştırılıyordu . Buharı , uzun , tahtadan yapılmış borulardan geçiriliyordu . Soğuyor ve damlacıklar haline geliyordu buhar . Damlacıklar , borunun ucunda bir başka kap içinde toplanıyordu . Çok etkili olmadığı için olmalı , bu damıtma işlemini üç kere tekrarlıyorlardı . Görüyorsunuz : Araka nın Türkler tarafından , Orta Asya'da yapılmış olduğu ileri sürülüyor . Şimdi Rakı'nın Arapça Arak'dan geldiği savının yanına bunu koyarız . Sonuç pek değişmiyor : Araka , Arak ve Rakı aynı şey . Bir nokta var : Araka'ya anason konduğuna ilişkin bilgi yok . Bu , boğma rakı dedikleri olabilir . Boğması , doğması . Rakı , Türk içkisidir . Onu seçeriz , onu içeriz . NASIL YAPILIR ? Rakı yapmak için üç şey gerekir . Benim şey dediğime teknik adamlar ham madde diyor . Bu üç şey : Üzüm , anason , şeker . Peki alkol yok mu ? Bu soruyu çok gençken sormuştum . Rakıya ilk başladığımda . Yani 17 yaşında ( 1950 ) . Okurlarım arasında 17 yaşında olan vardır nasılsa . Belki o da sorar : Alkol yok mu ? İşte geliyor : Kuru üzüm çekilir ( Tekirdağ gibi bazı fabrikalar yaş üzüm de karıştırıyor ) . Bulamaç haline getirilir ( Gene teknikçiler , buna şekerli mayşe diyorlar ) . Büyük kazanlarda ispirto mayası katılıyor bu şekerli mayşe'ye . Bu Ayşe - Mayşe 60 saat bekletilir . Bu sefer Alkollü Ayşe olur ( Mayşe yani ) . Bu Ayşe - Mayşe damıtılır . Onu herkes biliyor tabi . Kaynatılıp tüplerden geçiriliyor , damlalar halinde büyük kaplara toplanıyor . Damlaya damlaya göl olduğu için de , ispirto gölü oluyor . Kuvvetli bir göl bu . 92 derece alkol . Buna Suma deniliyor ( Soma diyenler de var . Onlar Egeli , mesela Larousse ) . Sumaya anason konuyor . Damıtılıyor , orta ürün alınıyor . Bu , 80 derece . Son kere damıtma işlemi . Bu kere söndürülüyor . Yani sulandırılıyor . İçine şeker katılıyor ( Litreye Yeni'de 4 , Kulüp'te 6 gram ) . Bu karıştırma işlemi sonunda Son ürün elde ediliyor . Tahta fıçılara konup dinlendiriliyor ( Yeni Rakı en az bir , Kulüp iki ay ) . Sonra şişelenip soframıza geliyor . Rakı sofrası bir senfonidir . Bestecisi Beethoven . Koral bölümleri Shakespeare yazdı . Çeşitleri Dört tür Türk Rakısı var : Yeni , Kulüp , Altınbaş , Tek . Ben Uzo'ya rakı demem , rakı benim olmayınca . Bunların arasında alkol ve anason miktarı farkları var . Yeni , 45 derecedir . Litre başına 80 gr . anason konmuştur . Kulüp ve Altınbaş 50 derece . Anason miktarı da daha fazla . Litreye 100 gr . Tek , sakız rakısıdır . İçine sakız da konur . Yunanlıların Mastika'sı gibi . Ama , taklit olduğu için bizde tutmadı . Türk halkının ağız tadına uygun değil . Mastika Grekçe sakız demek . Uzo ise sakız konmayan Yunan rakısı . Bizimkine benziyor . Ama ona da anasondan başka kişniş falan katıyorlar . Damağımıza pek uymuyor . Bir de daha tatlı . Türk rakısına göre daha çok şeker koyuyorlar . Balkanlarda Raki veya Rakiye diye adlandırılan içkiler var . Bunlar çeşitli meyvelerden yapılıyor . Erik Rakısı Slivoviça en yaygın Rakiye çeşidi . Daha çok Sırbistan'da . Pirinçten yapılan rakı da var . Bazı Asya halkları buna da Arak demişler . Japonya'da Raggi denen bir pirinç içkisi de var . Ama bu alkolsüz . Sake gibi . Rakının yapılmadığı nesne kalmamış : Erik yanında bütün meyveler . Kayıp Cennet adlı dinsel destanı yazan İngiliz şair - yazar J . B . Milton ( 1608 - 1674 ) petrolden bile rakı yapıldığını kaydediyor . Bu son cümleye şaşıran varsa , bir açıklama : Babilliler , petrolü biliyorlardı . Şehrin yollarını taşlar döşeyerek yapmışlar , aralarına ağır zift doldurmuşlardı ( 1986'da antik Babil kentine gitmiştim . Bir küçük parça aldım , getirdim ) . Milton , Orta Doğu'yu , Mezopotamya'yı çok iyi biliyor . 17 . yüzyılda petrolden söz etmesi garip , ama gerçek . Rakının Tarihi Bu arada , önceki bahiste eksik bıraktığım sözümü tamlayayım : Damıtma tekniği ( distilasyon veya taktir ) Avrupa'da 10 . yüzyılda başlıyor . Araplar getirmiş ( İspanya üzerinden ) . Gerçi Yunanlı filozof Aristoteles ( MÖ 384 - 322 ) deniz suyundan tatlı su elde edilebileceğini yazmış . Ama arıtma tekniğine değinmemiş . Bunu açıklamamış . Deniz suyunun tuzunu arıtmak mümkün , tabi . Ancak , bilginler kuşkulu . Eski Yunanlılar damıtmayı biliyor muydu ? Bence bilmiyorlardı . Bilseler şaraptan konyak yaparlardı . Konyak çok sonraları keşfedilmiş . Fransa'da . Damıtma tekniğini Araplar 9 . yüzyılda kullanmışlar . Bağdat veya Şam'da . Benim aklım hala Babillilerde , Asurlularda ve Orta Asya Türklerinde . İlk damıtmayı onlar yaptı . Araplar , miras devralmış olabilir . İşte , damıtımın tanıtımı . Tüketim Türkiye'nin milli içkisi rakıdır deyip duruyorum . İstatistiklerle fazla kafa karıştırmadan özetleyeyim . Türkiye'de kişi başına yılda bir litre rakı üretilir ( 1991'de 61 milyon litre . Biraz da ihracat var ) . Çocukları , hastaları ve ağzının tadını bilmeyenleri çıkarırsak , kişi başına yılda 3 büyük şişe içiyoruz . Çok görülmez sanırım . NASIL İÇİLMELİ ? Sorunun cevabı : Adam gibi . Rakı içmenin bir tek yolu vardır . Adam gibi içmek . İçmesini bilen içsin . Bilmeyen içmesin . Şişede durduğu gibi durmaz derler . Yanlış . O durur . O midenin sahibi bozuksa kendi durmaz . Adam gibi içmeyen , adam gibi durmaz . Üstat Ahmed Rasim diyor ki : Ah o son kadeh ! Bu işleri başa getiren hep sensin ! Gerçekten ne olursa ondan olur . Durmayı bilmeyen içmesin . İçmeyi bilmeyen de içmesin . İleride göreceğiz : İslamiyetin yasak sebebi de aynı . Bir yanlış söz de şu : İç bade , güzel sev , ne derlerse desinler , Meyhanede yat , evde ne yerlerse yesinler Olur mu böyle şey ? Etrafın dediğine aldırmamak doğru . Ama meyhanede yatmak niye ? Ne diye ? Otel mi bu ? Güzeli sev , adam gibi . Badeyi iç , adam gibi . Evinde yat adam gibi . Rakının zorbalıkla da işi yok . O , sohbet sultanıdır . Gecenin Ecesi . Yarış Değil , Barış ! Rakıyla yarışılmaz . Barışılır . Şu yarış yapanlar var ya . Onları diyorum . Kim daha çok içecek ? diye bahse girerler . Sonra kırba gibi içerler ( Kırba , deriden yapılmış tulumdur . Su koydukça şişer . Şiştikçe alır ) . Hele önceden , zeytinyağı içerek , tereyağı yiyerek önlem alanlar ! Ne olacakmış ? Mide yağla kaplanacak . Rakının etkisi azalacak . Böylece çok içip , az etkilenecek . Derdin ne kardeşim ? Mideni ne şişiriyorsun ? Paranı niye pişiriyorsun ? Kıvamında iç . Keyfi seç . Kırbalığı kırbaya bırak . Başkalarının hakkını ne diye içiyorsun ? Neyzen Tevfik'in bir hikayesi var . Çoklukla da Atatürk'le geçmiş gibi anlatılıyor . Güya Atatürk , Neyzen'e rakı yarışı önermiş . Kim çok içer ? İkişer okka rakı getirtilmiş . Neyzen bir kova ile , bir somun da ekmek getirtmiş . Rakıları kovaya boca etmiş . Ekmeği parça parça içine doğramış . Kaşıkla çorba içer gibi girişmiş . Atatürk , Yarışı kaybettim diye bırakmış . Bu hikayeyi de reddediyorum . Mazohizm . Neyzen'i ileride anlatacağım . Atatürk'ü de . Bu hikaye Neyzen'in yapısına uygun olabilir . Ama , Atatürk'ün rakı zevkine asla ! Olmaz böyle şey . Olmamıştır . Meyhane Nasıl içilmeli ? bahsine devam : Adam gibi unsuruna ek : Rakı , iyi bir ortamda , dostlarla içilmeli . Sevişmediğiniz kimselerle aynı masaya oturmayın . Mecburen oturduysanız içmeyin . Bir unsur daha : Rakı sofrasında kadın bulunmalı . Sohbetin düzeyi yüksek olur . Edepli olur . En ağzı bozuk adam bile , kendini toplar . Hanımlar , masayı tatlandırır . Sohbeti ballandırır . Dahası : Yavaş içilmeli . Vaktiniz azsa , illa rakı içeceğim demeyin . İki duble atarım diye sıkıştırmayın kendinizi . Ödev değil bu . İçmeyiverin . Görev de değil . Rahat zamanda içersiniz . İçme Süreci Bir yudum rakı . Bir çimdik meze . Bir Oh ! Sonra sohbet . Bir nükte . Bir fıkra . Bir gülüş . Bir anı . Bir güzellik . Gene bir yudum rakı . Bir çimdik meze . Bir Oh ! Sonra sohbet . Rakı böyle içilir . Dost böyle seçilir . Keder böyle geçilir . Koltuk Meyhanesi Koltuk Meyhanesi nde , ayakta içilir . Tezgaha kol dayayarak . Yumruk Mezesi : İçip yumruğuyla ağzını kurulamak . Yenen bir şey yok . Dayanır koltuk , yalanır yumruk . Şimdilerin Amerikan barlarında içenler de aynı şeyi yapıyorlar . Fakat Koltuk Meyhanelerinin geleneği yok bunlarda . Bir yaz günü adam çok dolaşmış . Sıcaktan kavrulmuş . Ağzı kurumuş . Pub'a girmiş . Barmene : Aman bir bardak su ! Rakılı mı , viskili mi ? Koltuk Meyhanesi bir uğrak . Akşam eve dönerken bir durak . Ayaküstü bir tek atılıp , iki çift laf ediliyor . Gerilimi üzerinden atıyor kişi . Evine iyimser bir ruh hali ile gidiyor . Bunu bilen hanım da kavga çıkarmıyor . Tersine mutlu oluyor . Evin beyi güler yüzle geliyor . Hanım da kurala uyacak : Beyi girer girmez evin , çocukların dertlerini açmayacak . Biraz zaman geçsin . Sonra . . . Nimettir İçebilmek Rakıcıyı korkutmuşlar : Rakı zehirdir . Yavaş yavaş öldürür . İyi . Benim de acelem yok zaten . İçebiliyorsak ne mutlu . İçkiden zevk alabiliyorsak . İçmemek ne demek biliyor musunuz ? Sağlıksızlık demek . Yaşama sevinci olmamak demek . İçebiliyorsak , yaşıyoruz demektir . İçebilmek nimettir . Sağlığı bildirir . Hayatı sevdirir . Alkolik ! Ayyaş ! Ne kötü sözler ! Kimseye demeyin , kimseye dedirtmeyin . Yumuşak bir sıfatı da var : Akşamcı . Bence ne sabahçı , ne öğlenci , ne akşamcı . Rakı dostu ! RAKININ RAKİPLERİ Bana göre eşsizdir , rakipsizdir rakı . Ama , dünya büyük . İnsanlar türlü , içkileri çeşitli . Herkes bir şeyler yapmış . Kimseyi de zorlayamazsınız ki Rakı iç ! diye . Keyif onun . Ne isterse onu içer . Bizde bile başka içkilere merak saldılar . Zombiler , magandalar , hanzolar , gırgırlar , fırfırlar içip duruyorlar . Acılı adanayla viski , lahmacunla cin - tonik bile . Bir tanım size : Züppe , Fransa'da havyar yiyip votka içen , Rusya'da Camembert peyniriyle Fransız şampanyası içen adamdır . Dedikoduyu bırakalım da , şu rakının rakiplerine kalem uzatalım : Konyak Etrafta İskoçyalı yoksa , konyak içkilerin kralıdır diyebilirsiniz . Bu alıntı da L . W . Morrison'dan . Tabi İskoçyalıya göre viski , içkilerin kralı . Yalnız Konyak derken bile insan derde girebilir . Çünkü Cognac , Fransa'da belli bir bölge . İçki de oranın adını taşıyor . Orada yapılan içkinin adı . 25 bin nüfuslu bir şehir Cognac . Batı Fransa'da , Charente ilinde , Atlas Okyanusuna dökülen Charente nehri üzerinde . Haritada ararsanız kolaylık olsun : Bordeaux şehrinin 120 km . güneyinde . Konyak diyemeyince Brandy demek gerek . Gariptir . Sert içkilerin , yani damıtık içkilerin hepsine Abıhayat adı verilmiş . Yaşam Suyu . Brandy de ilk , 17 . yüzyılda kullanılmış bir kelime . Hollanda dilinde Brandewijn'den gelme . Damıtılmış şarap demek . Bu Brandy kelimesi dünyaya yayılmış . Şair Eşref bile , Brent diyor . İngiliz konyağı olarak biliyor . Konyak , oda sıcaklığında içilir . Hatta elle ısıtılarak . Kendine özgü göbekli bir kadehi var . Avcunuza alacaksınız . Avuç ısısıyla biraz ısıtacaksınız . Böylece , hafif buharlaşırmış . Aroması genzinize , yakıcı tadı dilinize yayılacak . Hiçbir şey katılmadan içiliyor . Avrupalılara göre , konyak , üstün bir inceliktir . Onlara göre , içmek bir eğitimse , bira ilköğrenim , şarap orta öğrenim , damıtık içkiler yüksek öğrenimdir . Konyak ise lisansüstü öğrenim . Yani içkici doktora veriyor . Viski Gene Abıhayat'a dönelim : Çünkü Viski de Yaşam Suyu demek . Sanılanın aksine , viski ilk olarak İskoçya'da değil , İrlanda'da yapılmış . Kelt dilinde Uisgebeatha denmiş . Yani Abıhayat . Bu kelime değişime uğramış Viski olmuş . İngilizler Whisky yazıyorlar . İrlandalılar ve Amerikalılar Whiskey . İskoç viskisi , arpadan veya arpa maltından yapılır . Amerika ve Kanada'da çavdardan , darıdan ve mısırdan da yapılıyor . Leblebi Biz leblebi deyinceye kadar pazar savrulur diyor Anadolu deyimi . Kısmetsiz adam Leblebi bile diyemeden pazar bitermiş . Leblebi koydum tasa . El vurdum basa basa . Kızını çok beğendik . Boyu birazcık kısa diyor türkücü . Leblebiyle kız isteyen adama da servi boylu kız verecek değiller ya . Fıstık , badem , fındık , ceviz : Bunlar Çerez Tiyatrosunun baş oyuncuları . ( Assolist demiyorum . Onu rakıya ayırıyorum ) . Hep başrollere çıkarlar . Leblebi ise figürandır . Ama onsuz olmaz . Zaten herkes başrol oynamayacak ya . Bir müzikal yapalım : Hadi fıstık , ya da fındık aryaları söyledi . Koro ? Tabi leblebi . Leblebici bir ustadır . Saraç gibi , marangoz gibi . Leblebicilik , çıraklığı , kalfalığı , ustalığı olan bir meslek . Ciddi bir iş koludur . Hafife almayın . Aslına bakarsanız , leblebi yemiş değildir . Nohuttur o . Bakliyat'tan . Fasulye gibi , bakla gibi . Leblebici'nin ustalığı sayesinde adam olmuştur . Terbiye edilmiştir . Eğitim görmüştür . Bakkal çuvalından çıkmış , kuru yemişçi camekanına gitmiştir . Sınıf atlamıştır yani . Bakkalda bile satılsa özel yerde satılır . Eve geldiğinde de , mutfağa girmez . Yağla soğanla tencere içine kapatılmaz . Oturma odasında cam kaseye kurulur . Sarısı olur , beyazı olur . Beyazına sakız da denir . Aslında sakızla teması yok . Aklığından ötürü alır bu adı . Tuzla suda bekletilmiş , sonra kavrulmuştur . Kabuğunu bile korumuştur . Yalın bir kişiliği vardır . Göründüğü gibi olan , olduğu gibi görünen . Atatürk'ün rakıyla leblebi sevdiği bilinen bir gerçek . . . . Gazi daha çok kuru leblebiyi tercih ederdi . ( D. Arıkoğlu . S . 366 ) . . . meze olarak şu bildiğimiz kavrulmuş leblebi bulundurulursa hoşlanacağını . . . işittikçe hayrette kaldıkları . . ( R. E . Ünaydın - Özleyiş - S . 143 ) . Biri kuru diyor , biri kavrulmuş . Sarı mı , beyaz mı ? Yazmamışlar . Leblebi dediğin zaten kurudur . Kavrulmamışı da olmaz . Islak , ya da kavrulmamış leblebi göreniniz var mı ? Fakat bu muammayı sonunda çözdüm . Atatürk'ün maiyetinde , Muhafız Kıtasında görev yapmış bir ağabeyimizden ( Halim Tokmakçıoğlu ) dinledim . O söyledi : Atatürk , sakız leblebi severmiş . Köşkte görev yaptığında gözüyle görmüş . Her gün taze alınırmış . Leblebi beyliğinin üç başkenti var : Çorum , Çankırı , Tavşanlı . Aralarında rekabet var . Nohutun cinsinden değil . Kavurma ustalığından . Biber , karanfil , tarçın bile koyuyorlar . Birbirlerine de sataşıyorlar . Mesela Tavşanlı'dan biri diyor ki : Çorum'da nohut bile yoktur . İthal ederler . Kavurup leblebi yaparlar . Bir de bir laf çıkarmışlar : Senin yaptığını , Çorumlu Çorumluya yapmaz . + Rekabet neler yaptırıyor . Leblebi deyip geçmeyin . Rakının yanından eksik etmeyin . Atamızın mezesi o . PEYNİRLER Lezzet aldım diyorlar . Keyif aldım gibi . Keyifli moda bir laf da bu ! Nedir lezzet ? Dil üzerindeki küçük pürtüklerin emdiği kimyasal bileşimin sinirler yoluyla emilmesi ve beyne ulaşması . Papilla Lingua denen bu dil memecikleri Lezzet in ulaştırma taşaronu . Küçük görmeyin . Özen gösterin onlara . Ağız tadı için gerekli bu memişler . İşte , rakı bunları temizliyor . Duyarlı kılıyor . Bir yudum rakı . Tamam mı papişler ? Temizlendiniz mi ? Şimdi bakın . Beyaz peynir geliyor . Size düğün hediyesi gibi . ekşimtırak , yakıcı lezzetiyle . Rakı sofrasının baş misafiri Beyaz Peynir . Onunla başlayalım . Beyaz Peynir Beyaz peynir en kral meze . Rakı sofranı onunla beze . Beyaz peynir ecedir , ece . Yenir sabah akşam , gündüz gece . Sloganla çarpıcı tanıtma yapmaya çalıştım . Akılda kalsın diye . Ama bilmem beyaz peynirin ihtiyacı var mı ? Aklımızdan çıktığı yok ki . Beyaz peynir rakının büyük aşkıdır . Onsuz rakı sofrası da olmaz . Ve beyaz peynir saf kan Türktür . Avrupalı Bulgar der ama yanlış . Türkler Avrupa'yı Feth etmemişken beyaz peynir bulunmazdı . Yunanın tatsız Feta sı vardı ortalıkta . Beyaz peynir , Bulgaristan'da da Türkler tarafından yapılır . Öbürleri Beyaz peynir bir tanedir . Ama öbür peynirlerimiz de lezzetlidir . Kaşar mesela . Aslında bu Balkan peyniridir : Kaşkaval . Osmanlı , İstanbul'a getirmiş . Kaşar etmiş . Anadolu'nun peynirleri ise çok çeşitli : Tulum peynirleri , otlu peynirler . Hepsi rakı sofrasına gider . Fransız böbürlenir : Bir yediğin peyniri bir daha yeme . Yıl boyunca her gün değişik bir peynir yiyebilirsin . Yani 365 çeşit peynirleri varmış . Tam Fransız palavrası . Yutturmaca . Bir keçi peynirleri vardır : Chevre . Üstüne karabiber koyarlar . İsmi değişir . Ceviz koyarlar ismi değişir . Sarmısaklı ayrı isim . Böyle olduktan sonra , ben , sadece otlu peynirlerimizden futbol takımı kurarım : Otlu Peynirspor . Bir de tuzsuz peynirlerimiz var : Lor , dil gibi . Bunlar ve eritme peynirleri rakıya yakışmaz . Hastalık peynirleri bunlar . Sağlık açısından iyi olabilir . Ama doğal , mayalı peynirler gibi değil . Meze olacak peynir , yakıcı olmalı . Dişe değmeli . Dişe değmek sözü tüm mezeler için geçerlidir . Ezmeler ve taratorları mezeden saymıyorum ben . Zeytini dişlemek varken ezmesini ne yapayım ? Dilin üstünden kayıp gidecek . Diş farkında bile olmayacak . Peynirin Adı , Tadı ve Namı Peynir adı , Türkçeye Farsça Penir den girmiş . Ama Farsçasının da kökeni Grekçe . Hint - Avrupa ailesinden olan Farsça , kelimeyi Grekçe Tyri den almış . Feta da Grekçe'de dilim ekmek . Feta tyri . Fransa'nın küflü peyniri Roquefort var . Roquefort küçük bir kasaba . Fransa'nın güneybatısında . Midouze nehri üzerinde . 2500 nüfuslu . Bordeaux şehrinin 120 km . güneyinde . Peyniri ise dünya çapında ünlü . Koyun sütünden yapılıyor . Kasabanın doğal mağaralarında mayalanmaya bırakılıyor . İtalyanlar Gorgonzola , Danimarkalılar Mavi Peynir , İngilizler Stilton adıyla benzeri peynirleri yapıyorlar . Fakat hiçbiri rekabet edemiyor Rokfor'la . Fransızlar rekabete aldırmıyorlar . Çünkü diğerleri koyun sütü kullanmıyor . İnek sütünden yapılan peynir aynı tadı vermezmiş . Bir ineğin sütü ise sekiz koyunun sütüyle aynı . Ayrıca o doğal mağaraların kıvrımları ve hava akımı taklit edilemezmiş . Rokfor'un efsanesi : Vaktiyle , genç bir çoban varmış . Günlük azığı kara ekmekle peyniri bu mağaraya koymuş . Öğle vakti yavuklusu gelmiş . Oynaşmaya dalmışlar . Ekmekle peyniri unutmuş . Haftalar sonra bulmuş . Ekmeğin küfü , peynire geçmiş . Son derece lezzetli . Bu usül yaygınlaşmış . Rokfor'un ünü yayılmış : Aşk peyniri . Biz , peynirlerimize böyle hikayeler yazamamışız . Oysa , beyaz peynirin böyle bir efsanesi olsa . Dünyaya yayabilsek . Peyniri yapmayı biliyoruz . Satmayı bilmiyoruz . YEŞİLLİKLER Rakı sofrasında gerekli mezelerin bir baş çekeni daha yeşillikler . Salata ve sebzeler yani . Sofraya doğa rengi verir . Göze hoş gelir . Rakının tadını arttırır . Ayrıca vitamin deposu . İçkinin mutlak surette alması gereken vitaminleri verir . Ve tabi lezzet . Bunlara yeşiller diyecektim . Çevreciler alınmasın diye yeşillik dedim . Eski çamlar bardak , eski komünistler yeşil oldu . Karışmasın . Sebze Farsçada yeşil demek . Türkçeye buradan girmiş . Yeşil renkliler . Rakı sofrasında ön mezeler arasına girerler . Salatalar Salata kelimesi Fransızcanın Provence lehçesinden geliyor . Sal tuz demek . Salada tuzlanmış . Güneye indikçe d sertleşmiş . İtalya'da Salata olmuş . Biz de oradan almışız . İlla tuzlu olmaz . Benim gibi yüksek tansiyonu olanlar tuzsuz da yer . Lezzetini de kaybetmez . Yeşil Salata - Marul Salatası Kıvır - kıvır Kıvırcık . Ya da Avrupa'dan gelen Iceberg . Yıkayıp , koyun tabağa . Üstüne zeytinyağı . Sirke veya limon ! Bir meze ki ağırlıklı ve de sağlıklı . Marul , rakıcının baş dostu . Öylece yiyin . Ya da kesip salata . Elde kalan o güzelim göbeği de özenle soyun . En sevdiğiniz kadına sunun . O da , sizin onu sevdiğiniz kadar , sizi seviyorsa , yarısını kesip size verir ( Karım böyle yapar ) . Sevgi titreşimi marul göbeğiyle aşk iletişimi . Marul göbeğini soyup aynı ritüel kadın için de geçerli tabi . Domates Rakı soframızın vazgeçilmez bir üyesi daha . Eskiden mevsimi vardı . Şimdi Allah'a şükür her mevsim var . Kökeni Meksika . Yerli dilinde Tomate Aşk Elması demekmiş ( Yerli dil : Uto - Aztek'lerin dili Nahuatl ) . Elma alınmasın ama , domates ismini hak eder . İster söğüş , ister salata . Domates , ikisine de uyar . İsterseniz yanına dilimlenmiş hıyar . Çoban salatası ise ayrı bir cümbüş . Çünkü aleme bir ağa giriyor : Soğan . Vurun yumruğu soğana . Tek başına . Hayri Baytaş'tan alıntı : Soğan , Kürt Baklavası'dır . Tabbule Lübnan usulü tabbule , maydanoz ağırlıklı . Görünüşü yeşil . Bizim kısır dan farklı . Bulguru az . Tahılcı Anadolu insanı , maydanozu azaltıp bulguru çoğaltmış . Tabbule , maydanoz salatasıdır . Maydanozu bol , domatesi , bulguru , taze soğanı az . Yemyeşil . Zeytinyağı - limonla parlatın : Zümrüt ! Öbürleri Rakı sofrasının öz evlatları yeşillikleri unutmayalım . Maydanoz başta . Sonra , dereotu , tere , roka . Yeşil yeşil , yemyeşil . ZERZEVAT Sebze yeşil demek dedik . Şimdi , öbür sebzelere geçiyoruz . Ayırmak için Zerzevat dedim . Aslında aynı şey . Çünkü Zerzevat da Farsçadan : Sebzevat . Sebzenin çoğulu . Dil bükmüş , bize uydurmuşuz . Zerzevat yapmışız . Bunlara geçelim : Lahana Lahana büyük bir Holding'tir . Büyük dedeleri işe sıfırdan başladı . Kazancını yatırıma dönüştürdü . Aile de gitgide büyüdü . Geliştiler . Önceleri Rusya'da başlamışlardı işe . Sonra Kuzey Avrupa'ya yayıldılar . Soğuk iklimi severler . Çalışkandırlar . Biraz da elleri sıkıdır . İç içe , üst üste kol ve yaprak verirler . Türkiye'ye de indiler . Rusça lahana demek olan Kapuska yemek oldu . Lahana bayıldı buna . Turşu oldu . Akrabaları Brüksel'e göçmen işçi gitti . Oysa sılada daha az kazanıyor . Serpilip gelişemedi . Çıtı - pıtı , minyon bir tip oldu . Çorbaya ve ana yemek garnisine gelir . Lahana gibi göz doyurucu , mide doldurucu değildir . Benzetmek gerekirse , Lahana kanlı - canlı , tuttuğunu koparan bir Kuzeyli güzelidir . Brüksel'deki çıtı - pıtı bir Chou - chou . Bu ne perhiz , bu ne lahana turşusu . Lahana ailesi büyüktür . Aileye damat olarak pancar da girdi . Ünlü borç çorbasına katıldı . Galiba kırmızı lahana da bu evliliğin zürriyeti . Zeytinyağlı lahana dolması , rakının iyi dostlarındandır . Helsinki'de her kafeteryada , her restoranda bizim etli lahana dolması vardı . İsveç'ten girmiş . İsveçlilere sorduk : Milli yemeğimiz dediler . Nasıl gitmiş oraya ? Şöyle : İsveç Kralı XII. Karl ( Demirbaş Şarl ) Poltava'da ( 1709 ) Ruslara yeniliyor . Deli Petro'nun hışmından kaçıyor . Osmanlılara sığınıyor . Zamanın Padişahı III. Ahmet . Onu ağırlıyor . Altı ay misafir ediyor . Demirbaş Şarl , ülkesine dönecek . Padişaha şükranlarını sunuyor . Ahmet , gururlu : Bir şey değil canım falan diyip , herhalde şöyle bir şeyler söylüyor : Biz gece yatısına gelen misafirimize yol hediyesi veririz . Dile benden ne dilersin ! Burda yediğim lahana dolmalarına bayıldım . Aşçıyı verin . Al senin olsun . Güle güle git . XII. Karl , aşçıyı İsveç'e götürüyor . Herhalde Mengenli olan aşçıbaşı , bir dolmalar döktürüyor . Parmaklarını yiyor İsveçliler . Ve böylece İsveç'in Milli Yemeği oluyor . Patlıcan Patlıcan , Arapça el Badincan'dan . Webster , Avrupa dillerindeki Aubergine'in el Badincan'dan türediğini yazıyor . Arap işgali sırasında İspanya'ya geçmiş . İlk , Katalonca'da kullanılmış . İngilizcede , Eggplant var . Yani yumurta ( biçimli ) bitki . İngilizlerin sebze zevki tartışmalı tabi . Ne rengi benzer , ne biçimi . İngiliz , patlıcanı boyanmış paskalya yumurtasıyla karıştırıyor olmalı . 40 çeşit yemeği yapılır patlıcanın . Balıklardan hamsi . Sebzelerden patlıcan . İkisinden 80 türlü . Patlıcan , zeytinyağlı , sağyağlı , salata , turşu derken gerçekten 40'ı buluyor . Ben saydım . Siz de sayın . Doğrudur . İmambayıldı . Patlıcanın baba yemeği . Niye bayılmış imam ? Bu soruyu , imam niye bayılmış ? diye sorun . Cevap hazır . Papaz bayılacak değil ya . Peki niye bayılmış imam ? Açıklamalar : 1 ) Lezzetine bayılmış . 2 ) Cimriymiş . Harcanan yağı görünce bayılmış . 3 ) Çok yemiş , bayılmış . Bir tane de ben ekleyeyim : Yiyebilir miyim ? diye bayılmış . Çünkü Ramazanmış ve tabi imam efendi oruçluymuş . Bizim din hocalarına çok yerler derlermiş . Ben de bir hocadan duydum : Hoca bir eve gitmiş . Sofra kurulmuş . Billur gibi patlıcan dolmaları . Buyur etmişler . Ben yeni yedim . Gırtlağıma kadar doluyum demiş . Ev sahibi odadan çıkınca dayanamamış . Dolmalardan götürmüş . Odada 5 yaşında oğlan var . Babasına koşmuş yumurcak . Yetiştirmiş : Baba , baba ! Hoca efendinin gırtlağından yukarısı tam dört tane patlıcan dolması aldı . Patlıcan , deyimlerimize de girmiştir : Seninki tatlı can da benimki patlıcan mı ? Öyle ya ! Beyzadeler bizi ne sanıyorlar ? Acı patlıcanı kırağı çalmaz . İnceldiği yerden kopsun . Nesi var ki kaybedecek ? Şu Musakka'nın milliyetine de bir açıklık getirme zamanı geldi : Yunanlıların savaşım verdikleri konulardan biri de budur . Tutturmuşlar : Musakka Yunan Yemeği dir . Avrupalılara da kabul ettirmişlerdir . Musakka , Yunanlıymış . Bıktırırlar insanı . Peşini bırakmayın . Kelime Rumca gibi görünse de değil . Halis Osmanlı . Arapça Müsekka Osmanlı olmuş . Ayrıca Eleni Musakka farklı . Fırında pişer . Üstüne peynir koyarlar . Aslında bunun adı Aubergine au Graten olmalı . Patlıcan erdemli bir sebzedir . Dalkavukluk erdemsiz . Hikayede yarar var : Paşa , dalkavuk arıyor . Fakat başvuranları beğenmiyor . Beraber yemek yiyorlar . Birtakım açmaz sorular ve davranışlarla eleniyorlar . Biri kazanmış . İşte o sofradayız : Yemek geliyor . Patlıcan . Ev sahibi : Şu patlıcan ne kadar faziletli bir sebzedir . Öyledir efendim . Kırk çeşit yemeği yapılır . Lezizdir . vs . vs . Derken , ev sahibi beyan değiştiriyor : Hiç de matah bir şey değildir . Yavan bir sebzedir . Mutlaka ya kızartılacak , ya közlenecek . Kavrulacak . Salça konacak . Bol yağ harcanacak daa . . . biraz tadı olacak . Çok isabet buyurdunuz . Patlıcan mideye muzır . Keseye zarar . Tadı tuzu yok . vs . vs . Efendi ! . Efendi ! . Demin övüp duruyordun patlıcanı ! Göklere çıkarıyordun . Şimdi ne biçim konuşuyorsun ! Aman efendim , bendeniz zat - ı alinizin dalkavuğuyum . Patlıcanın değil . Vee . . . İşe alınıyor . Gördünüz mü patlıcanın erdemini ? Patlıcan , hakaret unsuru değildir . Bir adama Kabak diyin . Ya dayak yerseniz , ya karakola gidersiniz . Oysa kabak , patlıcanın kuzeni . Sevimli de bir sebzedir . Siz gene de demeyin . Kabaklık eden adama kabak demeyin . Patlıcan deyin . Bakalım ne yapacak ? Patlıcan burunlu var da , neden patlıcan kulaklı yok ? Kulak kepçe oluyor . Oysa , bazıları patlıcan kulaklı ! Ama denmez . Güzel rakı mezeleri verir patlıcan . Kızartması , dolması , turşusu , salatası , imam bayıltanı . Fasulye Kendini nimetten sanan biri . Haklı ama . Fasulye , her sofranın başoyuncusu . İçkili olsun , içkisiz olsun . Türlü , çeşitli . Türk mutfağı milli takımının liberosudur . Hangi fasulye ? Fasulye ailesi öyle de kalabalık ki ! Önce tazesi . Yeşil fasulye diyip geçemezsiniz . Çalı - malı , sırık - mırık , şeker - meker derken , Ayşe kadın giriverir sahneye . Kim bu hatun ? Bilene rastlamadım . Kimse kim ? Hiç tartışmayalım . Buyur , Ayşe abla , geç sofraya . Baş köşeye . O naz ettiyse kurusu var . Baş tacı . Yanında : Pilav . Masum ve de mazlum sofraların Şah - Vezir'i . Sıcak savaşta beyin takımı . Bu ikili , rakı satrancında yerini zeytinyağlıya bırakır . Soğuk servis alanında iki rakip : Piyaz ile Pilaki . Fasulye , pilakide havuçtan ve sarmısaktan takviye alır . Piyaz ise kendi başına yarışamayacağını bilir . O da soğanı , maydanozu , sirkeyi , zeytini , yumurtayı yardıma çağırır . Pilaki ile Piyaz yarışırlar . Potaya girerken arkadan gelen bir diğeri onları vurabilir . Bu da emmioğlu ! Barbunya fasulyesi . Şimşek gibi atağa kalkar . Ayırmayalım onları . Üçü de yakışırlar soframıza . TARİH BOYUNCA DİN VE DEVLET İnsanoğlu aklın ve duygunun etkileri altında yaşar . Akıl ( us ) duygudan olumsuz baskı almadığı sürece gerçekçi olup doğayı ve olayları hep aynı biçimde ve yapıda algılar . Beş duyudan ( görme , işitme , koklama tat alma ve dokunma ) oluşan duygu ise aklın süzgecinden geçmediği takdirde duygusaldır . Ayrıca beş duyudan gelen etkilerin çokluğuna ya da azlığına göre zararlı ya da yararlı girişimlerin yapılmasına neden olur . Sözgelimi sevmek , saygılı olmak , beğenmek , özveride bulunmak gibi olumlu ya da nefret etmek , kıskanmak , aşağılamak , lanet etmek gibi olumsuz davranışlarda insanoğlu hep değişik tutum gösterir . Yani bazen akıllı , bazen de akılsız davranır . İnsanoğlu deprem , fırtına , yağmur gibi doğal felaketlerden ve saldırgan hayvanlardan , bir topluluğun içinde yer alarak korunma yolunu bulmuştur . Böylece ana - baba , yakın ve uzak akrabadan oluşan kasabalar kentler , beylikler , boylar ve ardından da devlet ortaya çıkmıştır . İnsanlar doğa felaketlerinden , ayrıca ölümden korktukları ve ölümden sonra yaşam özleminde oldukları için kendilerine duygusal etkiler altında manevi , kutsal koruyucu aramışlar ve böylece dinler ortaya çıkmıştır . Şimdi bu girişten sonra dünyada ve Anadolu'da dinlerin çıkışına ve oluşumuna bir göz atalım . Mısır'da ve Mezopotamya'da Din İnsanoğlu yeryüzüne düşen göktaşlarına , güçlü hayvanlara tapma yoluyla kendine koruyucular aramıştır . İlk Kybele tasvirleri , Hellenli tarih yazarı Strabon'dan öğrendiğimize göre , insan yapısına yakın biçimde , bir baştan ve gövdeden oluşan bir şekil gösteriyordu . Nitekim Afyonkarahisar'da Yazılıkaya adıyla anılan Fryg kutsal anıtının nişinde tasvir edilmiş olan tanrı kadın Kybele , ancak genel çizgileriyle bir kadın vücudunu andırmaktadır . Hayvanlara ve göktaşlarına tapınmanın bir ileri evresi olarak erkek ve kadın kılığında tanrılara tapma sürecinin ortaya çıktığını görüyoruz . İnsanoğlu Mezopotamya'da ve Mısır'da yazının icadından , yani İÖ 3000 yıllarından bu yana adlarını bildiğimiz birçok tanrıya tapınmaktaydı . Bu çok tanrılı tapınma türü Doğu dünyasında Musevi ve Hıristiyanlık dinlerinin ortaya çıkışına değin egemen olmuştur . Tek tanrılı din ilk defa Mısır firavunu IV . Amenofis , yani Akhenaton'un ( İÖ 1372 - 1354 ) gelişiyle yalnızca Aton'a , yani güneşe tapma olarak ortaya çıkmış , fakat rahipler sınıfının güçlü karşı çıkmasıyla başarılı olamamıştır . Ancak aşağı yukarı 200 yıl sonra İÖ 12 . yüzyılda Peygamber Musa'nın kurduğu Musevi dini ortaya çıkmıştır . Böylece tek tanrılı tapınma türü Mezopotamya'nın ortaya koyduğu bir inanç türü olmuştur . Böyle olmakla birlikte Musevi dini fazla yayılamamış ; Hıristiyan dininin ortaya çıkışına değin Mısır'da ve Mezopotamya'da insan kılıklı çok tanrılı inanç egemen olmaya devam etmiş ve insanlığa büyük hizmette bulunmuştur . Yukarıda dediğimiz gibi doğa felaketlerinden , ölümden korkan ve öldükten sonra yaşama özleminde olan insanoğlu için dinsel inançlar büyük önem taşıyor ve onu rahatlatıyordu ; ayrıca doğru , özverili , insancıl bir kimlik kazanmalarını da sağlıyordu . Böylece dinsel inançlar insanlar arasında barışı da sağlıyordu . Bu nedenle Mısır'da ve Mezopotamya'da dinsel inançlar tarih boyunca devletin idare edilmesinde güçlü ve yararlı olmuştur . Ne var ki dinsel inançlara tutsak olan insanları , çıkar çevreleri siyaset ve ticaret alanında sömürmüşlerdir . Ayrıca rahipler bizim bugün turizm dediğimiz konuyu , yani ülkelerine yabancı gezginleri getirtip kazanç sağlamayı bir görev bilmişlerdir . Herodotos ( I , 199 ) Babil kentindeki her kadının bir yabancı gezginle para karşılığında cinsel ilişkide bulunmasının zorunlu olduğunu anlatmaktadır . Her Babilli kadın başı örgülü bir türbanla tapınakta oturuyor ve yabancı gezginin isteği üzerine onunla tapınak dışında cinsel ilişkide bulunduktan sonra aldığı parayı rahiplere veriyor ve sırasını savıyordu . Herodotos aynı paragrafta , Babil'dekine benzer bir geleneğin Kıbrıs'ta da egemen olduğunu anmaktadır . Mısır ve Mezopotamya devletleri çıkar çevrelerinin bencil davranışlarını önleyebildikleri sürece insanoğlu dinsel inançlardan büyük faydalar görmüştür . Ancak şeyhlerin , mollaların , tarikat liderlerinin dini siyasete ve ticarete alet etmeleri durumunda ise halk toplulukları büyük ölçüde felaketlere sürüklenmişlerdir . Anadolu'da Çok Tanrılı Dinler Anadolu'da neolitik ( İÖ 8000 - 5500 ) ve kalkolitik ( İÖ 5500 - 3000 ) çağlarda kadın tanrı ön planda yer alıyorsa da erkek tanrının da tapınma konusu olduğunu görüyoruz . Anadolu'nun ön tarih dönemi uygarlıklarından olan Hattilerin ( İÖ 2500 - 1750 ) ve Hurrilerin ( İÖ 2300 - 1245 ) kendilerine öz dinleri var idiyse de her ikisi de büyük ölçüde Mezopotamya etkileri sergilemektedirler . Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarında olduğu gibi Anadolu'daki Hattilerde ve Hurrilerde de devlet idaresinde din , ön sırada yer alır . Krallar dine bağlıdırlar ve politikalarını din kurallarına göre uygularlar . Hitit Devleti'nin federal düzende olması onun din konusunda hoşgörülü bir davranışta bulunmasını gerekli kılmıştır . Hititler Anadolu'da daha sonra Hellen ve Roma çağlarında gördüğümüz synkretism yöntemine , yani yabancı dinleri birbirleriyle kaynaştırma tutumuna başvurarak inanç dünyasını federatif bir anlayış içerisinde bütünlüğe ulaştırmanın yolunu bulmuştur . Hititler tabletlerde sık sık Hatti Ülkesi'nin Bin Tanrısı ndan söz ederler . Metinlerdeki uzun tanrı listeleri göz önünde tutulursa bu deyişin pek abartmalı olmadığı söylenebilir . Gerçekten Büyük Krallık Dönemi'nde , daha sonraki Anadolu'nun Roma Çağı'nda olduğu gibi aşırı bir çok tanrılık ( politheism ) egemendir . Ancak her beylikte değişik bir epithet ( lakap = tanımlama ) taşıyan bu tanrılar , özünde birkaç tanrı tipinin yerel çeşitlemeleridirler . Bunun gibi Hatti , Luvi , Pala , Hurri ve Mezopotamya kökenli tanrılar bile başka başka adlarla anılmalarına rağmen birbirlerine koşut tiplerden oluşmaktadırlar . Örneğin Gök Tanrısı Teşup ile Hepat ve İştar gibi tanrılar birçok yörede değişik yerel tipler gösterdikleri halde , özünde aynı erkek ve kadın tanrıdan gelmektedirler . Nitekim metinlerde yer alan bütün gök tanrıları , bütün Hepatlar ya da bütün İştarlar gibi deyimler bu gerçeği açığa vurmaktadır . Bu hoşgörülü davranış , Hitit halkının yerli topluluklar üzerindeki egemenliklerini sürdürmelerini sağlıyordu . Yani din politikasında sadece hoşgörüye ve krallık çıkarlarına dayalı bir yol izleniyordu . Nitekim Hattuşa başkentinin planına bir göz gezdirirsek görürüz ki Büyük Kale dışındaki bütün alan , baştan aşağı kutsal yapılarla doludur . Bunlardan en büyük tapınak , kentin kuzeyinde , ayrıca 7 büyük tapınak kentin güneyindedir ; onların da güneyindeyse iki düzineyi aşan küçük tapınak yer almaktadır . Öyle anlaşılıyor ki Hattuşa şehrinde , özünde bütün Hitit İmparatorluğu'nu temsil eden beyliklerin tapınakları ve rahiplerin evleri yer alıyordu . Böylece Hattuşa kenti halkın oturduğu değil , tapınakların ve rahip evlerinin bulunduğu bir yapı manzumesiydi . Başlıca tanrıların değişik bölgelerde değişik sanlarla ve adlarla anılmalarından ve başkent Hattuşa'da düzinelerce küçük tapınağın yer almasından anlaşılacağı üzere Hitit döneminde bölgeler ; şeyhler , mollalar ve tarikat liderleri gibi rahip gruplarının egemenliği altındaydı . Yani her bölgede kendi başına buyruk bir tarikat lideri bulunmaktaydı . Hitit kralları düzinelerce tarikat liderini synkretism yöntemiyle , hoşgörülü bir davranışla idare ettiği sürece Hitit İmparatorluğu İÖ 13 . ve 12 . yüzyılda dünya egemenliğini Mısır'la paylaşacak düzeydeydi . Ancak synkretism yönteminin geçerliliğini yitirmesiyle imparatorluğun gücü de sarsılmaya başladı . Nitekim rahip olarak yetişen III. Hattuşili , bir Hurrili rahibin kızı olan eşi Puduhepa ile birlikte dini siyasete alet ederek Hurri inancını Hattuşa'ya soktular ve böylece Hitit kimliğini yaraladılar . Onlardan önceki krallar ve kraliçeler , idarelerindeki Anadolu'da yaşayan dinleri saygı ve hoşgörü ile karşıladıkları gibi , kendi öz inançlarına , Hatti kökenli Hitit dinine de sımsıkı bağlı idiler . Ülkelerine yeni bir din akımının girmesi ve onun siyasete alet edilmesi , imparatorluğun çözülme nedenlerinden biri oldu . Hellenlerde Din İlias destanı ile Hesiodos'un Theogonia'sını , yani tanrıların doğuşunu okumuş olanlar Hellen dini ve onu anlatan Hellen mitolojisi konusunda yeterli bilgi edinmişlerdir . Hellenlerde din , aristokrat sınıfın yaratısıdır . İlias'taki kahramanların hepsi ünlü ailelerden gelmedir . Gerçekten bir kralın yanı başında yaşayan soylular baş tanrı Zeus'un emrinde olan tanrıları anımsatırlar . Büyük ölçüde Mısır ve Mezopotamya dinlerinin etkisiyle oluşturulan Hellen inancı antropomorftur , yani tanrılar insan kılığındadır ve insanlar gibi güzel ve kötü işler yaparlar , söz gelimi Zeus yaman çapkındır . Karısı Hera'yı sık sık aldatır . Hera'nın Zeus'la kavga etmesi gibi tanrılar da birbirleriyle çok kez zıt duruma düşerler . Soylular meclisinde ileri gelenlerden bazılarının birbirleriyle dalaşmaları gibi . . . Tanrılardan biri bazen Zeus'a bile karşı çıkabilir ( soylulardan birinin krala ters düşmesi gibi ) . Ancak son söz Zeus'undur . Yani soylular meclisinde son sözün kralda oluşu gibi . . . Tanrıların insanlardan biricik farkı , ölümsüz oluşlarıdır . Hellenlerde rahipler , özellikle arkaik dönemde çok güçlü ve yetkiliydiler . Delphi'deki , Anadolu'da Didyma'daki ve Claros'taki kahinler özellikle uluslararası güçteydiler . Branchidler , yani Didyma mabetindeki rahipler , babadan oğula geçen soylu kişilerden oluşuyordu . Branchidler kehanetleri ve dinleriyle Anadolu'da ticaret ve siyaset alanında egemen bir rol oynuyorlardı . Turizm yoluyla , yani yabancı gezginlerin uğrak yolu olan bu tapınaklar dini siyasete ve ticarete alet ediyorlardı . Böylece kendi çıkarları için halkı sömürge gibi kullanabiliyorlardı . Anadolu'da yaşayan Hellenlerde ayrıca orta ve fakir sınıf halkının taptığı ve dağlarda , ormanlarda büyük coşkularla tapındığı , yerli geleneğe bağlı bir inanç türü de mevcuttur . Tanrı kadın Kybele'nin öncülük ettiği bu tür inançlar Hıristiyanlığın ortaya çıkmasına değin Anadolu'nun aydın olmayan halk katmanları arasında egemen olmuştur . Kybele şölenlerine paralel olarak özünde Mezopotamya ve Anadolu etkileri altında olmakla birlikte daha çok Hellas'ta ( Yunanistan'da ) ortadirek ve fakir katmanlar arasında yaygın olan , dinsel olduğu kadar erotik gösterileri de kapsayan Dionysos şölenleri de revaçtaydı . Akılcı ve Gerçekçi Dünya Görüşünün Ortaya Çıkışı En eski dönemlerden beri dinsel kurallara , ilkel düşüncelere dayalı yaşam biçimi yerine İÖ 650 tarihlerinde Ege'de yeni bir dünya görüşünün ortaya çıktığını görüyoruz . Objektif yönteme ve özgür düşünceye bağlı Ege filozofları tarihte ilk defa olmak üzere Mısır ve Mezopotamya'nın bilgisini bilime , astrolojisini astronomiye , üfürükçülüğünü ve muskacılığını deneyimli tıp bilimine dönüştürdüler . Miletoslu Thales ( İÖ 636 - 546 ) özgür düşünceye dayalı yöntemle İÖ 28 Mayıs 585 tarihinde olagelen güneş tutulmasını tarihte ilk defa olmak üzere önceden hesapladı . Efesli Herakleitos ( İÖ 550 - 480 ) doğanın her an değiştiğini gören ve bunu belirgin bir biçimde dile getiren düşünürdür . Panta rei ( her şey akar ) deyişi ile bunu belirgin bir biçimde ortaya koymuştur . Urlalı Anaksagoras ( İÖ 500 - 428 ) dünyada ve evrende hiçbir şeyin yeniden doğmadığını , her şeyin kendiliğinden var olduğunu vurgular . Böylece Anaksagoras , Avrupalı aydınlanma devri filozoflarının görüşlerini daha o zaman dile getirmiş bulunmaktadır . Hellenler insana , insanlığa ve insan haklarına saygı ve önem göstermişlerdir . Trakyalı Protagoras ( İÖ 485 - 415 ) Hellenlerin bu eşsiz özelliğini anthropos metron panton ( insan her şeyin ölçüsü ) deyimi ile çok anlamlı ve etkileyici bir biçimde dile getirmiş ve bu sözü ile ün kazanmıştır . Buraya kadar sıraladığımız akılcı ve gerçekçi ilkeler , dünyada ilk defa İÖ 6 . ve 5 . yüzyılda Ege'de çalışan doğa filozoflarının ortaya koyduğu yepyeni bir dünya görüşüdür . Ne var ki Egeli doğa filozoflarının akılcı dünya görüşü Atina halkı üzerinde etkili olamadı ; çünkü çok tanrılı Hellen dininin insancıl yapısına karşın , halkın üzerindeki etkisi çok güçlüydü . Atina'daki Akropolis İÖ 6 . ve 5 . yüzyıllar boyunca yalnızca tapınakların yer aldığı bir kutsal tepeydi ; tıpkı yukarıda andığımız Hattuşa gibi . Bu yüzden Hellen tanrılarının insanlar gibi yanlış yaptıklarına , günah işlediklerine bakarak dinsel inançların pek güçlü olmadığı kanaatine varmak yanlış olur . Nitekim yukarıda andığımız Urlalı doğa filozofu Anaksagoras ve Trakyalı doğa filozofu Protagoras'ın Atina'da bulundukları sırada Hellen dinini eleştirmiş olmaları ve şehri terk etmek zorunda kalmaları çok ilgi çekicidir . Bu , dünya tarihinde ilk defa olmak üzere idarecilerini topraktan yapılmış oy pusulalarıyla seçen , yani demokratik düzeye ulaşmış halkın bile dine çok bağlı olduğunun belirgin bir göstergesidir . Hele büyük filozof Sokrates'in adları geçen iki Egeli filozofun etkisiyle Hellen dinini eleştirdiği iddiasıyla zehirli şerbet içirilerek ölüme mahkum edilmesi , Atina halkının dinsel inançlarına ne denli bağlı olduğunu ortaya koyar . İnsanoğlu yüksek düzeye ulaştığı zaman bile duygunun tutsağı olmaktadır . Atina'nın bu davranışında aristokratların dinsel duygularından yararlanan iş çevrelerinin de ayrıca büyük rol oynadığı şüphesizdir . Hellen dünyasında turizmin ne derece büyük rol oynadığını Knidoslu Aphrodite belirgin bir biçimde sergiler . İÖ 4 . yüzyılın ikinci yarısında İstanköy adasından aşağıya , güneye doğru yelken açan gemiler , Bozdağı'nın eteklerini dolaştıktan sonra birdenbire Knidos'un güzel mermer yapılarıyla karşılaşırlar ve muhakkak orada demir atıp şehri gezmeye çıkarlardı . Hellen denizi kıyısında , köpüklü dalgaların sesini aksettiren , beyaz mermerden bir mabedin tanrı odasındaki çıplak Aphrodite'yi herkes ziyaret ederdi . Gerçekten Hellen dünyasının ilk çıplak kadın heykelini dikmiş olmakla Knidos o dönemlerin en çok ilgi yaratan bir kültür merkezi oldu . Böylece Knidos'taki Aphrodite tapınağı ve onun çıplak tanrı kadın heykeli , Hellen klasik çağında tapınakların ve dinsel düşüncelerin ne denli ekonomik görevlerde bulunduğunu gösteren en güzel örneklerden biridir . Hellenlerde Dinsel Düşüncenin Gücünü Yitirmesi Büyük İskender'in Anadolu'yu Perslerin işgalinden kurtarması sonunda Hellenistik dönemde , özellikle 2 . yüzyılın başından sonra dinsel yapıların önemini yitirdiğini görüyoruz . Halk topluluklarını eğiten gymnasionların sayı bakımından artması , özellikle spor hareketlerinin yapıldığı stadyumların çoğalması , tiyatro alanlarında halk komedyasının güç kazanması , ayrıca İskenderiye'de bilginlerin oluşturduğu bir bilimsel merkezin oluşması , din alanında bir zayıflamanın ortaya çıktığını gösterir . Artık büyük tapınaklar yerine büyük gymnasionlar , büyük açık hava tiyatroları , odeonlar ve stadyumlar yer almaktadır . Böylece Hellas , yani Antik Çağ Yunanistan'ı ve Anadolu'daki devlet idaresi dinsel kaygılardan ve ilkelerden büyük ölçüde sıyrılmış olarak akılcı ve gerçekçi bir tutum içine girmiş bulunmaktadır . Roma Döneminde Din Bu dönemde de din birinci derecede bir güç olmamakla birlikte , insanoğlunun başvurduğu kutsal özlemi besleyen bir güçtü . Bu süreçte de her bölgenin , hatta her küçük yerleşmenin bile kendine öz tanrıları vardı ; yani din devlete , siyasete , turizme araç oluyordu . Peygamber İsa'nın Kurduğu Hıristiyanlık Dini Peygamber İsa'nın kurduğu Hıristiyanlık dini , ortaya çıkışından ancak çok sonra İmparator Theodosius ( İS 378 - 395 ) zamanında bütün Anadolu'ya yayılabilmiştir ; çünkü hem Anadolu halklarının çok tanrılı inancı bırakması uzun sürmüş hem de ondan yararlanan çıkar çevrelerinin güçlü engellemeleriyle karşılaşılmıştır . Nitekim St . John'un Efes'te Hıristiyanlık dinini yaymak için yaptığı propaganda sırasında Efesli heykel esnafı Artemis yüce tanrı sloganıyla karşı çıkmıştır . Hasan Dağı'nı Patlama Sırasında Tasvir Eden Duvar Resmi Konya yakınlarındaki Çatalhöyük yerleşmesinde ise MÖ 6500 - 5500 yılları arasında bin yıl süresince yeryüzünün ilk parlak uygarlığı gelişmiş , eşsiz güzellikte sanat eserleri yaratılmıştır . Tapınakların duvarlarını süsleyen renkli kabartmalarla renkli freskler çok iyi korunmuş durumdadırlar . Tasvirler arasında av , dans sahneleri , çeşitli insan ve hayvan resimleri yer almaktadır . Fresklerden bir tanesi tarihin en eski manzara resmi olup bir yanardağı , belki de civardaki Hasan Dağı'nı patlama sırasında tasvir etmektedir . Çoğunlukla dört - beş ev bir grup teşkil ediyor , bunların arasında bir tapınak odası bulunuyordu . Düşman saldırılarını önlemek için sokakları olmayan bu yerleşmenin ev duvarları kerpiçtendi , kapıları yoktu ; herkes evine , taşınabilir ağaç merdivenlerle damdan giriyordu . Duvarların en üst kısmında , çatıya yakın yerlerinde hava ve ışık için küçük deliklerden ibaret pencereler vardı . Her odada kerpiçten yapılmış sedirler bulunuyordu ; bunların üstünde oturuluyor , öte - beri konuyor , ayrıca yatmak için döşekler serilebiliyordu . Bu kerpiç sedirlerin içine etleri güneşte kurutulmuş ölüler gömülüyordu , ölülerin yanına güzel hediyeler bırakılıyordu . Böyle bir mezarda bulunan Obsidien'den yontularak yapılmış ayna , şimdi Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ndedir . Yukarıda sözü edilen tapınak odasının duvarlarında ve sedirlerinin kenarlarında boğa başları ya da boynuzları gömülü bulunuyordu . Böylece bu devirde tarımın başlaması ile boğalara tapma inancının ortaya çıktığı anlaşılmaktadır . Yeni Taş Devri'nde olduğu gibi daha sonraki Anadolu için de öküz ve boğa , yalnız doğa gücünün ve çoğalımın bir sembolü değil , ayrıca toprağın sürülmesinde gördüğü büyük iş bakımından tarımın da başlıca etkeniydi . Bununla birlikte Yeni Taş Devri Anadolusunda asıl tapılan varlık , sonraları tarihi devirlerde Tanrı Ana adını taşıyan ve insan için bereket ve çoğalımın sembolü olan tanrıdır . Hacılar'da ve Çatalhöyük'te yapılan kazılarda Tanrı Ana'nın doğum yapma haliyle çok sık tasvir edilmiş olması , ona , özellikle insanlığın devamlılığını sağlayan , bereket ve çoğalımın sembolü olarak tapıldığını anlatmaktadır . Çıplak tasvir edilmiş kadın heykelciklerine Yeni Taş Devri'nde , birçok Akdeniz ve Yakındoğu ülkelerinde rastlanması , Ana Tanrı'nın yeryüzünün bu bölgelerinde egemen olduğuna işaret etmektedir . Doğum yapma sırasındaki Tanrı Ana'nın iki leopar arasında yer alması , sonraları Hitit Devri'nden Roma Çağı bitimine değin rastlayacağımız Kybele adlı tanrı kadının böylece ilk şekli ile MÖ 7 binde Orta Anadolu'nun güney bölgelerinde ortaya çıktığını anlatmaktadır . KHALKOLİTİK ÇAĞ ( MADEN - TAŞ ÇAĞI ) ( MÖ 5000 - 3000 ) Burdur'un yakınındaki Hacılar yerleşmesinin 5 . katında , MÖ 5500 yıllarında ilk bakır aletlerin ortaya çıktığını görüyoruz . Maden aletlerin yanında taş aletlerin devam etmesinden ötürü bu devire tarihçiler Taş ve Maden Devri anlamına gelen Khalkolitik Çağ adını vermektedirler . Madenin kullanılmaya başlaması ile insanlık için yeni olanaklar ve gelişmeler sağlanmış bulunmaktadır . Herkesin büyük ilgisini çeken bakırı elde edebilmek için karşılığında başka değerli maddeler , dokuma ve seramik gibi mamul eşyayı değiştirme isteği ticareti doğurmuş , insan toplulukları arasındaki bu alışveriş istek listelerinin , envanter eşyasının tespitini ve karşılıklı haberleşmeyi gerektirmiştir . Bu nedenle semboller , resimli işaretler biçimindeki hieroglyph yani kutsal yazı anlamına gelen yazı ortaya çıkmıştır . Böylece MÖ 4 . binin sonlarına doğru kentler oluşmaya başlamış , ticaret ve yazı ortaya çıkarak insanlık , bugünkü uygarlığın ilk büyük adımlarını atmış bulunmaktadır . Yeni Taş Çağı'nda dünyanın en parlak uygarlığına sahne olan Anadolu , Khalkolitik Çağ'ın sonlarında önderliği yitirmiş ve ticareti geliştirerek yazıyı icat eden Mısır ve Mezopotamya'nın gerisinde kalmıştır . Anadolu'da yazı bin yıllık bir gecikme ile MÖ 2 . binin ilk dörtlüğünde ( MÖ 2000 - 1750 ) kullanılmaya başladığı için , halk madenden eşyaya sahip olduğu halde özünde Yeni Taş Çağı'nın ilkel köy kültürü düzeyinin üstüne çıkamamıştır . ANADOLU'DA TUNÇ ÇAĞI ( MÖ 3000 - 1200 ) Kalay ve bakırın karışımından oluşan tunç ( bronz ) , Anadolu'da Khalkolitik sonunda görülür . Ancak tunç madeninin alet ve kap yapılmasında kullanılması 3 . binin başlarına rastlar . Mezopotamya'da ve Mısır'da tunçtan eserlerin yapılmaya başlandığı sıralarda ( MÖ 4 . bin sonu ) yazı icat edilmiş bulunduğundan bu ülkeler için Tunç Çağı deyimi yerine yazılı belgelerden elde edilen kronoloji ve sınıflandırmalar kullanılır . Buna karşılık yazıyı henüz kullanmayan Anadolu , Hellas ( Yunanistan ) , Balkanlar ve Avrupa gibi bölgeler için Tunç Çağı deyimi geçerlidir . Tunç Çağı Anadolu'da 3000 yıllarında başlar . Anadolu'da Tunç Çağı üç evre gösterir : Erken Tunç Çağı ( 3000 - 2500 ) , Orta Tunç Çağı ( 2500 - 2000 ) ve Genç Tunç Çağı ( 2000 - 1200 ) . Orta Anadolu'da Erken Tunç Çağı ( MÖ 3000 - 2500 ) Bu evrede Anadolu özünde daha çok Khalkolitik Çağ'ın sadece tarıma dayalı köy kültürü nü sürdürür . Tunç aletler çok yaygın değildir . Bu dönemin en büyük teknolojik buluşu dört tekerlekli arabadır . İlk örneklerini Mezopotamya sanat tasvirlerinde gördüğümüz bu arabalar öküzler tarafından çekilmekte idi . Tekerlekler kağnılardaki gibi disk şeklindeydi . Orta Anadolu'da Orta Tunç Çağı ( MÖ 2500 - 2000 ) Anadolu uzun bir duraklama sürecinden sonra Orta Tunç Çağı'nda yeniden bir parlak dönem yaşar . Yazı henüz kullanılmamakla beraber uygarlık üstün bir düzeye ulaşmıştır . Bu dönemde şehircilik , mimarcılık , heykeltıraşlık ve çömlekçilikte Anadolu önder olmamakla birlikte o zamanki dünyanın en başta gelen merkezlerinden biriydi . Orta Tunç Çağı'nda tunç eserler büyük bir bolluğa ulaşmış , ayrıca altın , gümüş ve ikisinin karışımı olan elektrondan yapılmış sanat eserleri de kral ve prenslerin saraylarında büyük ölçüde yer almaya başlamıştır . Sanayileşmenin Doğuşu Orta Tunç Çağı'nın en büyük teknolojik aşaması , çömlekçi çarkının icat edilmiş olmasıdır . Bu , dünyada sanayileşmenin ve endüstrileşme atılımının ilk adımıdır . Çömlekler artık makine ile üretiliyordu ( MÖ 2250 - 2000 ) . Orta Tunç Çağı Anadolusunda kentler oldukça gelişmiş olup theokratik beylikler tarafından yönetiliyordu . Bu devletçiklerin en önemlileri Kızılırmak kavisi içindeki Hatti rahip beylikleri ile Çanakkale yakınındaki Troia Krallığı idi . Böylece Orta Tunç Çağı'nda Anadolu'nun birçok merkezi , prehistorik dönemden çıkmış , protohistorik yani öntarih sürecine girmiştir . Anadolu'nun Orta Tunç Çağı'na ait en önemli merkezleri olan Troia Krallığı ve Hatti Beyliklerini kısa olarak ele alalım . Troia I Yerleşmesi ( MÖ 3000 - 2500 ) Erken Tunç Çağı Anadolusunun en önemli merkezi Çanakkale yakınındaki Troia I yerleşmesidir . Kent ancak bir bölümü ile ortaya çıkarılan 90 m . çapındaki bir surla çevriliydi ; evler megaron tipinde inşa edilmişti . Konutların duvarları taştan olup balık sırtı biçiminde örülmüştü . 102 sayılı ev çok iyi korunmuştur . Onun altındaki 103 numaralı konut da megaron biçiminde idi , ancak onun bir dar yanı apsisli yani kavisli idi . Amerikalı kazı heyeti Troia I evresinin on kattan ( Ia - Ij ) oluştuğunu saptamıştır . Troia II Yerleşmesi ( MÖ 2500 - 2000 ) Troia II , Troia I'in yıkıntıları üzerine kuruldu . Yeni yerleşmede oturanların da Troia I halkı gibi Balkan ve Ege bölgeleri uygarlıklarının bir temsilcisi olduğu anlaşılmaktadır . Çünkü sanat ve somut kültür eserleri , bir öncekinin benzerleri idi . Troia I'de gördüğümüz ve Beyce Sultan'da daha Khalkolitik Dönemde MÖ 4 . binde rastladığımız megaron tipi konutlar Troia II'de de kullanılmaktadır . Megaron ince uzun dörtgen biçimli bir yapıdır . Girişi hep bir dar yüzdedir . Odaları bir eksen üzerinde olup 2 - 3 tanedir . En büyük odasının ortasında bir ocak bulunur . Giriş önü açık bir yarım odadır . Hemen tamamı ortaya çıkarılan ve çok güzel korunmuş olan kent duvarının çapı Troia I'inkinden 20 m . fazlası ile 110 m . dir . Bu küçük kent de ancak kral ve ailesi ile ileri gelenlerin oturduğu 7 - 8 büyük konuttan oluşuyordu . Kralın , 40 m . uzunluğunda , 13 m . genişliğinde olan iki katlı megaronu tepenin ortasında yükseliyordu . Homeros'un destanlarını okuyup Kral Priamos'un hazinelerini bulmak için Troia Höyüğü'nü 1870'te kazan Alman işadamı Heinrich Schliemann Troia II'nin kent duvarı içinde gizli olarak saklanmış olan altın ve gümüş eserleri buldu . Sözü geçen hazine üç altın taç , altmış altın küpe , birçok altın iğne ve altın takı , on beş adet altın ve gümüş vazo , birçok altın yüzük ve saç tokası , dört lapislazuli balta , kurşundan bir kadın idol , birçok taş idol ve yine birçok kolye taşından oluşuyordu . Schliemann'ın Almanya'ya götürdüğü ve Berlin'de Völkerkunde Müzesi'ne konan bu hazine , İkinci Dünya Savaşı sırasında Sovyet Rusya'ya götürülmüş olup şimdi Puşkin Müzesi'nde sergilenmektedir . Türkiye'de bırakılmış olan bir küçük bölüm eser ise İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde yer almaktadır . HATTİ UYGARLIĞI ( MÖ 2500 - 2000 ) Anadolu yarımadasının bugün için bilinen en eski adı Hatti Ülkesi idi . İlk defa Mezopotamya yazılı kaynaklarında Akkad sülalesi döneminde ( MÖ 2350 - 2150 ) kullanılan bu adlandırma , MÖ 7 . yüzyıl Assur yıllıklarında görüldüğü üzere , MÖ 630 tarihlerine değin süregelmiştir . Böylece Anadolu , en aşağı 1500 yıl boyunca Hatti Ülkesi olarak tanındı . Bu ad o denli yerleşmişti ki MÖ 2200 tarihlerinden itibaren Anadolu'yu istila etmeye başlayan Hint - Avrupalı Hititler bile yeni yurtlarından söz ederlerken , Hatti Ülkesi deyimini kullanmışlardır . Hattuşa ( Boğazköy ) tabletlerini ilk okuyan filologlar hep bu tabire rastladıkları için , bambaşka bir dil konuşan bu yeni kavme de Hatti adını taktılar . Oysa sonradan yine tabletlerden öğrenildiğine göre söz konusu Hint - Avrupalı halk kendini Nesice konuşan Nesililer olarak anıyordu . Ancak Hitit biçimindeki adlandırma Eskiçağ tarihi çevrelerinde yayıldığı için onu değiştirmek güç olurdu . Kaldı ki kendilerini Nesili olarak adlandıranlar Hint - Avrupalı boyların sadece Orta Anadolu'da oturan bölümü idi . Örneğin Anadolu'daki diğer bazı Hint - Avrupalı boylar , Luwiler ve Palalar adı ile biliniyordu . Zaten filologlar söz konusu Hint - Avrupalı kavim için Hatti sözcüğünü olduğu gibi almayıp , onun Ahdi - Atik'de zikredilen Heth ve Hittim şeklinden esinlenerek Almanca die Hethiter , İngilizce The Hittites , Fransızca Les Hittites ve İtalyanca Gli Ittiti deyimlerini ürettiler . Türkçede önceleri Eti sözcüğü kullanıldı ( Etibank gibi ) . Şimdi ise Hitit deyimi yerleşti . Burada yanlış kullanılan bir adlandırmaya işaret etmek yerinde olacaktır . Birçok bilim adamı bir zamanlar doğru olduğu sanılan , ancak şimdi isabetsiz olduğu anlaşılan Proto - Hitit ya da Proto - Hatti deyimlerini alışkanlık sonucu hala kullanmaktadırlar . Hatti yerine Proto - Hitit tabiri kullanıldığı takdirde , Hititler'in Hattiler'den geldiği izlenimi yaratılmış olur . Oysa söz konusu iki halk birbirinden dil ve ırk bakımından tamamiyle ayrıdır . Hele adı Hatti olan kavmi Proto - Hatti diye anmak büsbütün anlamsızdır . Anadolu'daki Hatti Beylikleri bir protohistorik ( öntarih ) uygarlığıdır . Başka bir deyişle onlar henüz yazı kullanmadıkları için tarihsel sürece ait değildirler . Ancak bu beyliklerin konuştuğu dil , taptığı din , yaşattığı örf ve adetleri hakkında Hititler yolu ile birçok bilgiye sahip bulunmaktayız . Bu nedenle Hatti Beylikleri öntarih ( protohistorya ) uygarlığının güzel bir örneğidir . Hatti Dili ve Hatti Dini Hattiler'in dili hakkında pek az bilgimiz var . Hattuşa'nın MÖ 14 . ve 13 . yüzyıllarına ait ibadet konuları üzerindeki tabletlerinden öğrendiğimize göre , Hitit rahipleri dinsel törenleri yönetirlerken arada bir kendi dillerinden olmayan alıntıları okuyorlardı . Çevirileri satırlar arasında verilen bu deyişlerden önce rahip şimdi Hattili ( yani Hattice ) konuşuyor açıklaması bulunmaktadır . Bu tür alıntılardan başka dağ , nehir , kent , tanrı adlarından , bazı dinsel ve mitolojik konulu metinlerden de Hatti dili kalıntıları elde edilmiştir . Böylece Hattice Hint - Avrupa ve Sami dillerinden tamamiyle değişik , kendine özgü bir dildir . Özellikle prefix , yani ön ek kullanan bir dildir . Örneğin çoğul eki , kelimenin başına geliyordu . Söz gelimi şapu , tanrı demektir . Wa ön eki ile Vaşapu , tanrılar anlamına geliyordu . Hint - Avrupalı Hititler din , mitoloji , töre ve örf bakımından büyük ölçüde Hatti etkisinde kalmıştır . Hitit Pantheonu'nun başlıca tanrıları Hatti dininden alınma idi . Hattice adı Wuruşemu olan Hititleı'in Güneş Tanrıçası , onun kocası Fırtına Tanrısı , çocukları , yani Nerik ve Zipplanda'nın fırtına tanrıları , kızları Mezullaş ve torunları Zentuhiş Hatti kökenli idiler . Hitit tanrısı Telipinus ve eşi Hatepinuş da Hattiler'den gelme idi . Bunlara Inaraş ve Zithariyaş ile Karziş ve Hapantalliyaş adlı tanrıçaları da ekleyebiliriz . Hititler'in İlluyanka ve Telipinus efsaneleri de aslında Hatti uygarlığının ürünleri idiler . Hatti Kökenli İsimler Hititler'de birer kral adı olan Tuthaliya , Arnuwanda ve Ammuna , özünde Hatti kökenli dağ adlarıdırlar . Yine bir Hitit kralı adı olan Hattuşili kolayca anlaşılacağı gibi Hatti kökünden gelmektedir . Hattuş , Hitit başkenti Hattuşa'nın Hatticesi'dir . Hititler bu köke Hint - Avrupa dillerine öz birer nominatif eki olan a ya da aş ilave ederek onu Hattuşa ya da Hattuşaş şekline sokmuşlardır . Hattuşili sözcüğü ise Hattuşlu anlamına gelmektedir . Sedat Alp'in saptadığı üzere Hititçe'deki ili , ala , ula suffixleri de , Hattice'deki il , ul ve al'dan gelmektedirler . Hattiler'in okur - yazar olduklarını gösteren hiçbir belge ele geçmemiştir . Bununla birlikte Mezopotamya ile ticaret dolayısıyla Hatti beylerinin , Kaniş'de ( Kültepe ) olduğu gibi Assurca bilen katipler kullanmış olmaları muhtemeldir . Hattiler'in kendilerine öz bir yazısı ya da hiyeroglifleri olmadığı anlaşılmaktadır . Görünüşe göre Hattiler Anadolu'nun yerli bir halkı idi ve en aşağı MÖ 3 . binin ortalarından beri küçük krallıklar , beylikler halinde idare ediliyorlardı . Bir çeşit kent - devlet olan bu beylikler MÖ 2200'den sonra teker teker Hititler'in eline geçmeye başladılar . Bununla beraber Hattiler , Hitit Dönemi'nde de nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturuyorlardı . Mısır tapınaklarındaki Kadeş Savaşı tasvirlerinde Hititli olarak tanımlanan büyük burunlu askerler yine o tasvirlerdeki krallarından bambaşka bir etnik tip göstermektedirler . Söz konusu Hitit askerleri MÖ 2000 tarihlerinde yapılmış olan Hasanoğlan gümüş heykelciğinin fizyonomisini andırmaktadır . İşaret ettiğimiz tip Tell Brak'ta bulunmuş heykelciklerin başlarına büyük yakınlık göstermektedir . Zaten Hattiler'in Anadolu'nun daha çok orta bölgeleri ile güneydoğu çevrelerinde yerleşik oldukları anlaşılmaktadır . Nitekim Emin Bilgiç'in saptadığı üzere Hattice yer adlarına Güneydoğu Anadolu'da rastlamaktayız . Hatti Sanatı Anadolu'nun Mezopotamyalılar tarafından Hatti Ülkesi adı ile anıldığını bildiğimize göre , MÖ 2500 - 2000 tarihleri arasında gelişmiş olan uygarlığın da Hattiler'e ait olması gerekir . İlk defa A . Goetze Alişar ve Alacahöyük'teki Erken Tunç Çağı tabakalarının Hattiler'le ilgili olduğunu söylemiş , arkasından Kurt Bittel de aynı düşünceyi ileri sürmüştür . 1961'de bu satırların yazarı konuyu ayrıntılı bir biçimde ele almış ve özgün bir Hatti sanatının mevcut olduğunu ortaya koymuştur ( Akurgal , The Art of the Hittites , London 1962 , s . 13 - 29 ) . Örneğin vazo biçimleri , heykelcik tipleri ve özellikle bezeme çeşitleri çok belirgin bir üslup birliği oluştururlar . Seninki iki karış , benimki bir karış . . . Ama , hiçbirimiz de bu çuval parçalarını iyice emmeden atmazdık . Hain çuval parçaları , bütün şekeri bunlar yutardı . Ha sahi , kim beni ilk kez Sefa diye çağırmıştır acaba ? Önceleri adımın anlamını bilmiyordum . Kulağıma , - si - fa - lı bir müzik ezgisi gibi geliyordu . Ama bazen bu kutsal ezgi , müdürümüz Recep Beyin ağzında bir davul gümbürtüsü olup çıkıyordu : Safaaaa ! . . Sen mi yaptın ulan Safaaa ! . . Ben yapmadım efendim . Öyleyse kim yaptı ulan ? Ben falcı değilim ki efendim ! Ey benim alaycı ruhum ! . . Dayağın dibinde bile , Recep Bey gibi insan azmanı birisiyle alay ediyordu . Git ulan benim odama ! Çoraplarımı da çıkarayım mı efendim ? Çıkar ulan ! Bahse girerim ki efendim , on değnek vuracaksınız ? Yirmi vuracağım ulan ! Bileğinize kuvvet . . . Birisi sürahinin içine boyalı su doldurmuş . Ne bilirim ben , hangi veledin işidir bu ? Bir tane , iki tane değil ki , tam 112 tane . . . Eh , ne yapalım , 112 kişi birden dayak yiyeceğine , Sefa yesin , ondan sonra müdür Recep Beyin yüreği buz gibi olsun . Ah Sefacık ah ! . . Çok sonraları öğrendim adımın anlamını . . . Öğrendiğim gün , kendi kendime isyan ettim : Ulan , dedim , sandalye sandalyeye benzediği için sandalye deniyor , kapı kapıya benzediği için kapı deniyor , ya ben ? Ben Sefa'ya benziyor muyum ? Hiç sefa süren , sefa içerisinde yüzen bir surat var mı bende ? Yanlış , vallahi de yanlış , billahi de . . . Olsa olsa , bunu yanlış yazmış , yanlış öğretmişlerdir . SIPA olacak , evet , tastamam sıpa . . . Her gün dayak , haftada bir çuvallı hoşaf , ot yatak . . . Ancak bu , sıpalara layık görülür . Benim adım Sıpa . . . Var efendim , mutlaka bu işin içinde bir yanlışlık var . . . Sıpaynan , Sefa'yı karıştırmış bu sersem herifler . Kimden öğrenebilirim doğrusunu ? Müdürden . . . Müdür Recep Beyden öğrenebilirim . . . Doğruca müdürün odasına gittim . Harika bir disiplini vardı yuvanın . Hem pedagojik , hem de psikolojik . . . Müdürün kapısı tam üç kez art arda vurulacak , ondan sonra otuza dek sayılacak , bu kez iki kez vurulacak . Müdür : Gel , derse , hemen girilmeyecek . Otuza dek yine sayılacak . Ondan sonra kapının kolu , bir güvercini okşar gibi tutulacak , gül koparır gibi nazik bir devinimle bükülecek ve kedi gibi içeri süzülünecek . Sayın müdürün gözüne bakmadan , baş yerde , ayaklar birleşmiş , masadan dört adım ötede durularak , Efendim diye söze başlanacak . . . Efendim . Gardiyan efendiler ! . . Kapıyı üç kez art arda çaldım . Tık tık tık . . . Başladım saymaya . . . Bir iki üç . . . Alaycı ruhum burada da kıpırdayıverdi . Say ulan Sefa yüze dek , kıyamet mi kopacak ? . . . Ses seda yok içerden . Mutlaka Efendimiz , burun karıştırmanın en heyecanlı yerinde . . . Bitmez ki meret , otuz altı kısım . İki kez daha vurdum kapıya : Tık tık . . . Bir iki üç dört . . . 99 100 . . . Eh , var bir felaket ! . . . Hem de burnumun dibinde . Çünkü , pedagojik , hem de psikolojik yuva yasasının , bundan bu yanının ne olduğunu bilmiyorum . Belki de söylemişlerdir , ben bilmiyorum . İkinci , iki tık tık'tan sonra , Efendinin gel sözü duyulmazsa ne yapılacak ? Acaba , kapıyı hemen açıp içeri mi girilecek , yoksa ters yüz geri mi dönülecek ? Olmaz . . . Geriye dönemem . . . Çatlarım sonra merakımdan . Öğrenmeliyim , Sıpa mıyım , Sefa mıyım ? Hem bu içerdeki Efendi bizim babamız değil mi ? Ben sizin babanızım çocuklar ! . . Babamız be ! . . 112 çocuğun babası . Nerde bizim anamız ? Gözümü deliğe uydurdum . Anamız içerde . . . Babamızın yanında . . . Belki de 113'üncüyü hazırlıyorlar ? Ne gayretli baba , ne vatanını , milletini seven baba ? Sen 112 tane çocuk çıkart , bunları bu boya getir , ondan sonra 113'üncüyü hazırla ! Pes yani . . . Olmaz vallahi , hem günah , hem yazık babamıza . Ne be , biraz da başkaları çalışsınlar , başkaları yapsınlar . Hep bizim babamız yapacak değil ya . . . Fakat babacığım o denli çalışkan bir insan ki , yılmıyor , yorulmuyor . . . Bir de şu anamızın kim olduğunu tanıyabilsem ? Başını masanın öbür yanına koymuş , saçları nerdeyse yere değecek . Hıı , anamızın beli ağrıdı galiba ? Kolay değil , tahta masanın üzerinde yatmak . Biz ot yatağın üzerinde yatarken anamız ağlıyor da , sabahları : Ah belim , vah bacağım , diyoruz . Ya anamız ne yapsın ? Evet , anamız da , fedakar , cefakar . . . Tahta masaların üzerinde yatarak bize 113'üncü kardeşimizi getirmeye çalışıyor . Bize de değil , vatana , millete bir hayırlı evlat daha . . . Tanıdım anamızı , evet tanıdım . . . Bize sabahları aspirin veren hasta bakıcı . Evet o . . . Güzelmiş be anamızın vücudu . Bir kez hiç karnı yok . Ayağa kalktığı halde göğüsleri tam göbeğinin bir karış üstünde , yarım karış aralıkla , zamkla yapıştırılmış iki beyaz tenis topuna benziyor . . . Bak sen anamıza ! . . Bizi bu toplarla büyütmüş . Hay kurban olayım o toplara , eme eme büyüdüğümüz toplara . . . Bacakları da güzel anamızın . Hiç Emine Teyzeninkine benzemiyor . Çamaşırcı Emine Teyzenin bacakları kıllı kıllı , yamru yumru . . Yazık Emine Teyzeye . Ben yerinde olsam , keserim o bacakları . . . Kes Emine Teyze , hiç durma kes o bacakları ! . . Haydi Sefa , pardon Sıpa , çal yine kapıyı ! Tık tık tık . . . Gözüm anahtar deliğinde sayıyorum : Bir iki üç . . . 99 . . . 159 . . . 539 . . . 1639 . . . Çalışkan babacığım . . . Gayret . . . 2819 . . . Oh , çok şükür babamız doğruldu . Doğruldu ama zavallı bitkin . Ya anamız ? . . Sanki yapışmış masaya . . . Yok mu bir Allahın kulu onu oradan ayıracak ! . . Ben yardım edebilirim anamıza . Ederim . . . Çal kapıyı Sefa , pardon Sıpa ! . . Tık tık tık . . . Bir iki . . . Anamız yavaş yavaş kendine geliyor . Masanın üzerine oturuyor . Yöresine bakınıyor . . Babamızı görüyor . . . İkisi de gülüyorlar . . . Babamıza bir şey soruyor . . . Belki de bugün ayın kaçı olduğunu soruyor . . Veya , ayakkabısını soruyor . . . Babamızın ayakkabılarını nereye pençelettiğini soruyor . Olabilir . Kalçasının üst yanında bir yeri işaret ederek gösteriyor . . . Gülüyorlar . . . Babamız , kalçanın işaret edilen yerini bir doktor gözüyle inceliyor . . Anamız bu kez kıçından yapıştı masaya . Yorgunlukla acının karıştığı bir yüzle bakıyor önüne . . . Babamız aslan , hem çok güçlü , hem de çok tez canlı . . . Pantolonunu giydi bile . . . Ama anamızın hala bacakları titriyor . Bacaklarını okşuyor kendi eliyle . Göğüslerini tutuyor , göğüslerinin uçlarına bakıyor . . . Babamızdan bir şey istiyor . Belki de gazetedir istediği . . . Zevk bu ya , öyle oturup gazete okuyacak . Doğru . . . Gazete istemiş . . . Babamız çekmeceleri karıştırıyor . . . En alttaki çekmeceden bir şey uzatıyor anamıza , siyah bir bez parçası . . . Donu , anamızın donu . . . Koltuğun birine çöküyor . Yine babamızdan bir şeyler istiyor . . Babamız , anahtar deliğinden yitiyor . . . Geldiğinde , elinde yine kara bir bez var . Anamız o bezi memelerine geçiriyor . . . Evladını düşünüyor hep . . . Süt boşa akmasın diye memelerini iki torba içine alıyor . . . Babamız şimdi gömleğini giyiyor , anamız da . . . Babamız saçını tarıyor , anamız da . . . Babamız kolonya sürüyor , anamız da . . . Biraz da bana sürüverin , güzel kokalım hep birlikte . . . Anamız tekrar eteğini kaldırıyor , kalçasının demin gösterdiği yerine biraz kolonya sürüyor . . . Ne demişler , hayat birlikteymiş , babamız yardım ediyor , ovuyor . . . Öpüyor da . . . Galiba sinek ısırmış . . . Pis , pis sinekler ! . . Ne var yani anamızın kalçasını ısıracak ? Bayağı da kızartmışlar hani . . . Öpme be baba ! . . Olur ki sinek zehirlidir , zehrini akıtmıştır oraya , sonra ölür mölürsen biz kimlere baba deriz ? Yazık değil mi bu yetim 112 ördeğe . . . Yeter bizim için ettiğin fedakarlıklar . . . Haydi bakalım Sıpa , çal bir kez daha ! . . Tık tık tık . . . Bir iki . . . 29 . . . 30 . . Anamız koltuğa yayılıyor , babamız masanın başına geçiyor . Belli , biraz sonra : Gir , diyecek . . . Onun için , kaş yıkma , surat asma provaları yapıyor . Artist bizim babamız . . . Adam haklı da hani , suratını asmasa , kaşlarını çatmasa , ne olur sonra buranın hali ? Nerde kalır psikoloji , nerde kalır o güzelim pedagoji ! Anamıza bakıyor . . . Tamam mı ? der gibi bir poz takınıyor . Tam o sırada kıçıma bir tekme iniyor . . . Kızıyorum ve ben de atıyorum tekmeyi . Yardımcı beymiş tekmeyi indiren . . . Eh , yabancı değil , babamızın kardeşi . Bereket kendini kollamış da tekme bir yanına değmemiş , yoksa çok ayıp olurdu . Soruyor : Eğilmiş ne yapıyordun öyle ulan ? Belim mi eğilmişti efendim ? Hayır , o öküz kafan . Öküz değil efendim , sıpa . . . Bu kafa , sıpa kafası . Farkı yok . Söyle ne yapıyordun ? İçerden yanık kokusu duyar gibi oldum . Müdür bey de odasında yok . . . Defol şuradan ! . . Olamam efendim , müdür beye bir şey soracağım , önemli bir konu , onun için bekliyorum . Çat , suratıma bir tokat . Hazreti İsa değilim ama , hani biraz da dayağı seviyorum galiba . . . Lütfen bir tane de şu tarafa efendim ! Saygısız adam ne olacak , tekme salladı . . . Tekmenin hızıyla kapıya yapıştım . O sırada müdür bağırdı : Gel ! . . Geliyorum efendim , bir dakika . . . Kapının koluna güvercin okşar gibi yapıştım , gül koparır gibi büktüm . . . Ama boşuna , açılmadı kapı . . . Yardımcı bey , kıza köpüre çekti gitti o ara . Ne yaparsın ? Yine üç kez : Tık tık tık , ettim . . . Bir iki üç . . . 29 . . . 30 . . . Gel ! . . Yine kapıyı tuttum . Kapı arkadan sürgülü . . . Gözümü uydurdum deliğe . Yahu bu adamlar alay mı ediyorlar benimle ? Aman Allahım o ne , müdür hışımla kapıya doğru geliyor . . . Hazır ol Sıpa ! . . Hazır oldum . . . Dayağa , tokata , tekmeye tüm gövdemle hazırım . Kapının sürgüsü döndü . . Müdürümüzün asma yaprağı kulakları , kurtlu yapraklar gibi , biraz daha sarkmış nedense . . . Ne istiyorsun ulan ? derken , bu kulaklar rüzgara tutulmuş gibiydi . Hay benim eşek kulaklı babacığım ! . . Söyle ulan ne istiyorsun ? Ne istiyordum ben ? Soracağımı unutuverdim . . . Unuttum , gerçekten unuttum . . . Anamıza bir göz attım , dergileri karıştırıyor . Yahu , ben ne için gelmiştim buraya ? Hep o yardımcı beyin yüzünden oldu . . . Ne vardı yani kıçıma tekmeyi indirip , kafamı kapıya vuracak ? İnsan zekası bir arı kovanına benzer diyen Fransız düşünürü , sen çok yaşa e mi ? Çok şükür o sıkışık anda sen yetiştin imdadıma . Öyle ya , kafamı kapıya hızla vurunca , arıların tümü uçtu gitti . Ne beyi kaldı , ne anası , ne işçisi . . . Denir mi şimdi müdüre : Vallahi arılar uçtu efendim , diye . O zaman bir tekme yedin mi , arılardan daha hızlı uçarsın , hem de paraşütsüz , maraşütsüz . . . Safaaa Safaaa ! . . Hay Allah siz çok yaşayın müdür bey ! . . Sefa mı , sıpa mı onu sormaya gelmiştim ya ben . . . Efendim , size bir şey soracağım . Gel içeri ! Bir iki üç . . . Masayla uzaklık ayarı , boyun ayarı , bacak birleşme ayarı . . . Hepsi tamam . . . Nedir soracağın ? O sırada , babamız anamıza baktı . . . Gözleri konuştu galiba . . . Babamız kızgın : Önce ben sorayım , dedi . Sıra bendeydi efendim . Sus ulan ! Baş üstüne efendim . Kapıyı durmadan tıklatan sen miydin ? Enayi miyim , - Benim - diyeyim de , her tık için bir küt yiyeyim . Sonra yine uçsun bu nazik kafadaki arılar . . . Ondan sonra , bir de soracağını soramadın diye ayrıca ek kütler . . . Ben daha şimdi geldim efendim , dedim . Öyle mi ? Öyle efendim . . . Ben geldiğimde kapıda yardımcı bey vardı . Kim ? Yardımcı bey . . . İkisi de , hop oturup , hop kalktılar . . . Şiştiniz mi şimdi ? Yardımcı bey de şişti . . . Hay benim pompama güç ! . . Evet efendim , yardımcı bey vardı . . . Kapının koluna doğru eğilmişti . Ne , eğilmiş miydi ? Evet efendim , şöyle eğilmişti . . . Doğrul ulan ! Baş üstüne efendim . Sonra ? Sonra , ben geldim . . . Beni görünce bir tekme salladı . Nereye ? Kapıya değil , bana , kıçıma salladı . İyi etmiş . . . Bu sözü yuva disiplini için söylemişti her halde . Müdür tekmesi , artı , yardımcı tekmesi , eşittir , yuva disiplini . . . Pedagojik , hem de psikolojik . Ne yapıyordu sen geldiğin zaman yardımcı bey ? Eliyle durmadan vuruyordu . Nereye ? Söyleyemem efendim . Söyle ulan ! Ayıp efendim . Ne , ayıp mı ? Yine fırladılar havaya . . . Demek ayıp ? Söyle söyle , haydi ben sizin babanızım . Babam , babacım benim ! . . Efendim , kıçına vuruyordu . Kimin kıçına ? Kendi kıçına . Allah Allah . . . Pekiyi , ne zamandan beri kapıdaydı yardımcı bey ? Belki şimdi , belki çoktandır . . . Ama efendim , ben geldiğimde . . . Gene ayıp söylemesi efendim . . . Söyle ulan ! . . Babamızsınız değil mi efendim ? Söyle söyle ! . . Efendim , kıçını sallıyordu . Hıh şöyle , iki yana . . . Doğrul ulan ! Pekiyi efendim . Sallıyorsa n'olacak ? Yorulmuş ayakta dura dura efendim . . . Neden bilmem , ikisinin de beti benzi attı . . . Müdür bey bir sigara yaktı . Şaşkınlıkla bana da uzattı : Teşekkür ederim efendim , kullanmıyorum , dedim . İt , diyordu boyuna , bak sen ite ! . . Bana mı diyorsunuz efendim ? Sana diyorum , defol ! . . Efendim , benim soracağım bir şey vardı . . . Ne ? Efendim şey , benim adım Sefa değil mi ? Evet . . Galiba bir yanlışlık olacak efendim . Neymiş ya ? Sıpa olacak efendim . İyi ki söylemişim böyle . . . Babamız güldü . . Bütün babaların yüzü güleç olsun . Aman , ne tonton oldu hem de gülerken . . . Kulakları , bir saat çiçeği denli hoş göründü bana o zaman . Anamıza baktım , anamız da gülüyor . Ama , üzgün yine de . . . Hey Yarabbim , nedir bunları bu denli üzen ? Kayıtlara bakacak mısınız efendim ? diye sordum . Gerek yok , dedi . Yoksa Sıpa mıyım gerçekten efendim ? Evet , sıpanın ta kendisisin . . . Hem eşeksin , hem de eşekoğlu eşeksin ! Teşekkür ederim efendim . Zaten ben de öyle düşünmüştüm . Yanılmışsın , çık dışarı ! . . . Çıktım . . . Zavallı yardımcı bey , onu röntgencilikle suçlamışım meğer , o zamanlar salt röntgencilik olsa neyse , müdürün işlerine burnunu sokmakla da . . . Hoş o adamın burnunun girmediği yer de yoktu ya . . . Tanrı onu iki gün daha geç çıkarsaymış gün ışığına sırf burun olarak çıkaracakmış . . . Ben hemen , o gün unuttum bu olayı . . . Belki de müdür bey , hiçbir şeyden haberi olmadığı halde yardımcı beye bir şeyler çıtlatmıştır . . . Yardımcı beyin de , hiçbir şey bilmiyormuş gibi pozlar takınması , çileden çıkartmıştır bizim müdürü . Hinoğlu hin , şunun pozuna bak ! 3 Ondan sonraki günleri Canan'ı aramakla geçirdim . Ertesi gün Taşkışla'da gözükmedi , ondan sonraki gün de , ondan sonraki gün de . Önceleri yokluğunu anlaşılır buluyordum , gelecek diye düşünüyordum , ama ayağımın altındaki eski dünya da yavaş yavaş çekiliyordu . Aramaktan , bakınmaktan , umutlanmaktan yorgundum ; fena halde aşıktım ve üstelik , her akşam sabahlara kadar okuduğum kitabın etkisiyle kendimi yapayalnız hissediyordum . Bu dünyanın sıra sıra görüntüler , bir dizi yanlış yorumlanmış işaretler ve körükörüne benimsenmiş birtakım alışkanlıklardan oluştuğunu , asıl dünyanın ve hayatın bunların içinde ya da dışında , ama yakınlarda bir yerde olduğunu acıyla biliyordum . Canan'dan başka kimsenin bana yol göstermeyeceğini anlamıştım . Siyasi cinayetlerin , sıradan sarhoşluk öldürmelerinin , kanlı kazaların , yangınların ayrıntılarıyla yazıldığı bütün gazeteleri , şehir eklerini , haftalık dergileri dikkatle okudum , ama bir ize rastlayamadım . Bütün gece kitabı okuduktan sonra , öğleye doğru Taşkışla'ya geliyor , ona rastlarım , belki şimdi gelmiştir diye koridorlarda yürüyor , arada bir kantine uğruyor , merdivenlerden iniyor , merdivenlerden çıkıyor , avluya durup bir bakıyor , kütüphaneyi arşınlıyor , sütunlar arasından geçiyor , beni öptüğü sınıfın kapısında duraklıyor , sabrım elveriyorsa bir derse girip biraz oyalanıyor ve aynı yürüyüşleri bir kere daha tekrarlamak üzere sınıftan çıkıyordum . Aramaktan , beklemekten , geceleri de kitabı yeniden okumaktan başka yapacak hiçbir şeyim yoktu . Bir hafta sonra Canan'ın sınıf arkadaşları arasına girmeye çalıştım . Mehmet'in de , onun da çok fazla bir arkadaşı olmadığını tahmin ediyordum zaten . Mehmet'in , Taksim yakınlarındaki bir otelde hem katiplik , hem gece bekçiliği yaptığını , evinin orası olduğunu bilen bir - iki kişi vardı , ama bugünlerde Taşkışla'ya neden uğramadığı konusunda kimse bir şey söyleyemedi . Liseyi Canan'la birlikte okumuş , ama fazla arkadaş olamamış düşmanca bir kız , Nişantaşı'nda oturduğunu anlattı . Birlikte sabahlara kadar proje çizimlerini yetiştirmeye çalıştıklarını söyleyen bir başkası , babasının işyerinde çalışan yakışıklı ve kibar bir ağabeyi olduğunu söyledi ; Canan'dan çok ağabey ile ilgilenmiş gibiydi . Adresi ondan değil , sınıf arkadaşlarıma yılbaşında tebrik kartı göndereceğimi söyleyip kayıt bürosundan aldım . Geceleri kitabı okuyordum , sabaha kadar , gözlerimdeki ağrıdan , uykusuzluktan takatım kesilinceye kadar . Okumalarımın arasında bazan , kitaptan yüzüme vuran ışık öylesine güçlü , öylesine parlak gelirdi ki bana , değil bütün ruhumun masada oturan gövdemin de eriyip gittiğini , beni ben yapan her şeyin kitaptan fışkıran ışıkla birlikte yok olduğunu düşünürdüm . O zaman , beni de içine alarak büyüyen ışığın , ilk önce yeraltındaki bir çatlaktan sızan bir ışık gibi , sonra gittikçe güçlenerek , yayılarak dünyayı sardığı , o dünyada benim de bir yerim olduğu canlanırdı gözlerimde : Bir an , cesur ve yeni insanları , ölümsüz ağaçları ve kayıp şehirlerini görür gibi olduğum bu ülkenin sokaklarında , Canan'la karşılaştığımı , onun bana sarıldığını hayal ederdim . Aralık sonuna doğru bir akşam , Canan'ın mahallesine , Nişantaşı'na gittim . Ana caddede , yılbaşı için aydınlatılan vitrinler ve alışverişten dönen çocuklu şık kadınlar arasında kararsızlıkla uzun uzun yürüdüm , yeni açılmış sandviççilerin , gazete - dergicilerin , pastane ve elbisecilerin vitrinlerinin önünde oyalandım . Dükkanlar kapanır , kalabalık sokaklar boşalırken bir arka sokaktaki apartmanın kapısını çaldım . Bir hizmetçi kapıyı açtı ; Canan'ın sınıf arkadaşı olduğumu söyledim ; içeri gitti ; açık bir televizyondan siyasi bir nutkun sesi geliyordu ; fısıltılar duydum . Elinde bembeyaz bir peçete , uzun boylu , beyaz gömlekli babası geldi , beni içeri buyur etti : Meraklı ve boyalı bir anne , yakışıklı ağabey ve dördüncü köşesi boş kalmış bir yemek masası . Televizyon haberleri veriyordu . Canan'ın mimarlıktan sınıf arkadaşı olduğumu söyledim , okula gelmiyordu , bütün arkadaşlar merak etmiştik , telefon edenlerimiz doyurucu cevap alamamıştı ve ayrıca , onda benim bitirmek zorunda kaldığım ve geri istemek mecburiyetinde olduğum için de özür dilediğim bir statik ödevim vardı . Ölmüş babamın renksizleşmiş paltosu sol kolumun üzerindeyken renksizleşmiş bir kuzu postuna bürünmüş hırçın bir kurt gibi gözüküyor olmalıydım . İyi bir çocuğa benziyorsun oğlum , diye başladı Canan'ın babası . Benimle açık konuşacağını söyledi . Sorularına da lütfen açık cevap vermemi istiyordu . Sol ya da sağ , dinci ya da sosyalist , herhangi bir siyasi görüşe yakınlık duyuyor muydum ? Hayır ! Üniversitedeki , ya da dışarıdaki siyasi örgütlerle bir ilişkim var mıydı ? Hayır , böyle bir ilişkim de yoktu . Bir sessizlik oldu . Annenin kaşları bir onay ve yakınlık duygusuyla kalktı . Babanın Canan'ınkiler gibi bal renkli gözleri televizyondaki serseri görüntüler üzerinde gezindi , bir an varolmayan uzak ülkelere gitti ve bir karar vermiş olarak bana döndü . Canan evi terk etmiş , kaybolmuştu . Ama belki kaybolmak denemezdi buna . İki - üç günde bir , telefondaki uğultuya bakılırsa uzak bir şehirden arıyor , kendisini merak etmemelerini , iyi olduğunu söylüyor , babasının sorularına , ısrarlarına , annesinin yalvarmalarına aldırış etmeden ve daha fazla konuşmadan telefonu kapıyordu . Bu durumda kızlarının bir siyasi örgütün karanlık işleri için kullanıldığından kuşkulanmaktaydılar . Polise haber vermeyi düşünmüşlerdi , ama Canan'ın zekasına her zaman güvendikleri , başına gelen beladan aklını aşına toplayıp kendi kendine kurtulabileceğinden emin oldukları için bunu yapmamışlardı . Bakışları kılık kıyafetimden saçlarıma , bir koltuğun arkalığına bıraktığım baba yadigarından , ayakkabılarıma kadar her yerimi didik didik etmiş olan annenin ağlamaklı bir sesle dillendirdiği ricası ise , bu durumu aydınlatacak herhangi bir bilgim , sezgim varsa hemen söylememdi . Şaşkın bir surat takındım , hiçbir fikrim , efendim , hiçbir tahminim olmadığını söyledim . Bir an hepimiz masadaki börek tabağına , havuç salatasına bakakaldık . İçeri bir gidip bir gelen yakışıklı ağabey , benim yarım kalmış ödevi bulamadığını özür dileyerek açıkladı . Odaya kendim bakarsam , belki bulabileceğimi ima ettim , ama kayıp kızlarının yatak odasını bana açmak yerine sofradaki boş yerini , pek de ısrar etmeden işaret etmekle yetindiler . Mağrur bir aşıktım ben , reddettim . Ama tam odadan çıkarken , piyanonun üzerinde çerçeveli bir resim görünce pişman oldum . Resimde , dokuz yaşındaki , saçları örgülü Canan , sanırım bir ilkokul piyesi için büründüğü , Batı'dan arak , küçük kanatlı sevimli melek kıyafeti ve hüzünlü çocuk bakışıyla annesinin ve babasının yanında belli belirsiz gülümsüyordu . Dışarıda gece ne kadar da düşmanca ve soğuktu , karanlık sokaklar , ne kadar da acımasız ! Sürüler halinde geçen sokak köpeklerinin neden birbirlerine bu kadar sokulduklarını bir anda anladım . Televizyonun karşısında uyuyakalmış annemi şefkatle uyandırdım , soluk boynuna dokundum , kokusunu duydum , bana sarılsın istedim . Odama kapanınca asıl hayatımın pek yakında başlayacağını bir daha hissettim . Kitabı okudum . Ona boyun eğerek , beni bu diyardan alıp götürmesini dileyerek kitabı saygıyla okudum . Önümde yeni ülkeler , yeni insanlar , yeni görüntüler belirdi . Alev renginde bulutlar gördüm , karanlık denizler , mor ağaçlar , kızıl dalgalar . Sonra , bazı bahar sabahları , yağmurun hemen arkasından güneş çıkınca kirli apartmanların , lanetli sokakların , ölü pencerelerin benim iyimser ve inançlı adımlarla yürüyüşüm üzerine , birden geriye geriye çekilip açılıvermesi gibi , aklımın gözündeki karışık hayaller ağır ağır açıldılar ve bembeyaz bir ışık içinde karşıma aşk çıktı . Kucağında , küçük bir çocuk vardı , piyanonun üzerindeki çerçevede resmini gördüğüm kızdı bu . Kız bana gülümseyerek baktı , bir şey söyleyecekti belki , belki de söylemişti de işitememiştim onu . Bir an bir çaresizlik hissettim . İçimden bir ses benim bu güzel resmin hiçbir zaman parçası olamayacağımı söyledi , ona acıyla hak verdim . Aynı anda da bir pişmanlık sardı içimi . O sırada , o ikisinin , bir çeşit tuhaf bir yükselişle kaybolduklarını içim yanarak gördüm . Bu hayaller bir an içimde öyle bir dehşet uyandırdı ki , tıpkı onu ilk okuduğum gün yaptığım gibi , sayfalardan fışkıran ışıktan korunmak ister gibi , yüzümü kitaptan korkuyla uzaklaştırdım . Odamın sessizliğini , masamın bana verdiği huzuru , ellerimin kollarımın sakin duruşunu , eşyalarım , sigara paketim , makasım , ders kitaplarım ve perdeler ve yatağım arasında kendi gövdemin burada , başka bir hayatın içinde kalakaldığını kederle gördüm . Sıcaklığını hissettiğim , nabzının atışlarını duyduğum gövdemin bu dünyadan uzaklaşmasını istiyordum , ama bir yandan da apartmanın iç seslerini , dışarıda , uzaklardaki bozacının seslenişini işitiyor , bu dünyada geceyarısı oturup bir kitap okumanın , bu anın içinde olmanın da katlanılabilir şeyler olduğunu seziyordum . Bir süre yalnızca bu sesleri - çok uzaklardaki arabaların kornalarını , köpeklerin havlayışlarını , belli belirsiz bir rüzgarı , sokaktan geçen iki kişinin konuşmalarını ( artık yarın sabah , dedi biri ) ve birden gecenin seslerine hakim olan o uzun yük trenlerinden birinin gürültüsünü dinledim . Çok sonra , bir an her şey mutlak bir sessizlik içinde eriyecekmiş gibi olunca birden gözümün önünde bir hayal belirdi ve kitabın ruhuma nasıl işlediğini anladım . Yüzümü kitaptan fışkıran ışığa doğru tutarken ruhum sanki açık bir defterin tertemiz sayfasıydı . Kitapta yazılanlar ruhuma bir bir böyle işliyor olmalıydı . Oturduğum yerden uzanıp çekmecemden bir defter çıkardım . Kareli bir Harita ve Metod defteriydi bu , kitapla karşılaşmamdan birkaç hafta önce statik dersi için satın almış , ama kullanmamıştım . İlk sayfasını açtım , temiz ve beyaz sayfanın kokusunu içime çektim , tükenmez kalemimi alıp kitabın bana söylediklerini cümle cümle deftere yazmaya başladım . Kitabın söylediği bir cümleyi deftere yazdıktan sonra öteki cümleye geçiyor , o cümleyi de bir öncekinden sonra yazıyordum . Kitap bir paragraf başı yaptığında , ben de yeni bir paragrafa başladım ve bir süre sonra o paragrafın sözlerini olduğu gibi defterime yazmış olduğumu da gördüm . Böylece , bir paragrafı , ardından diğerini yazarak kitabın bana söylediği şeyleri yeniden yeniden canlandırdım . Bir süre sonra , başımı yazdığım sayfalardan kaldırdım ve bir kitaba , bir de deftere baktım . Deftere ben yazmıştım , ama yazdıklarım kitapta yazılanların aynısıydı . Öyle bir hoşuma gitti ki bu , her akşam sabaha kadar aynı işi yapmaya başladım . Derslere hiç girmiyordum artık . Çoğu zaman nerede hangi ders olduğuna hiç mi hiç aldırmadan koridorlarda kendi ruhundan kaçan biri gibi geziniyor , dur durak bilmeden bir kere daha kantine , sonra en üst kata , sonra kütüphaneye , sonra sınıflara , sonra gene kantine giriyor , bu yerlerde Canan'ın olmadığını her görüşümde karnıma giren derin bir ağrıyla acı çekiyordum . Günler geçtikçe karnımdaki bu ağrıya alıştım , onunla yaşamayı , onu biraz olsun denetleyebilmeyi başardım . Hızlı hızlı yürümenin bir yararı vardı belki , sigara içmenin de , ama en önemlisi oyalanabilecek küçük şeyler bulabilmekti : Birisini anlattığı bir hikaye , mor saplı yeni bir çizim kalemi , pencereden gördüğüm ağaçların kırılganlığı , sokakta karşıma çıkıveren herhangi bir yeni yüz , kısacık bir süre de olsa beni karnımdan bütün gövdeme yayılan o sabırsızlık ve yalnızlık acısının farkında olmaktan kurtarırdı . Canan'a rastlayabileceğim herhangi bir mekana , söz gelimi kantine girdiğimde her yere sabırsızlıkla göz atarak mekanın sunduğu bütün olasılıkları bir anda tüketmez , blucinli sigaralı kızların çene çaldığı köşeye önce bir bakar , bunu yaparken de , az ötede , arkamda Canan'ın bir yerde oturduğunu hayal etmeye başlardım . Bu hayale kısa bir sürede öyle bir inanırdım ki , yok olmaması için arkama dönmez , kasanın önündeki kuyrukta dikilenler ile iki hafta önce Canan'ın kitabı , benim önüme bırakıverdiği o masada oturanlar arasında uzun uzun göz gezdirir , böylece Canan'ın sımsıcak hayalinin hemen arkamda kıpırdandığı birkaç mutluluk saniyesi daha kazanmış olur , hayalime de daha bir kuvvetle inanırdım . Tatlı bir sıvı gibi damarlarıma ağır ağır yayılan bu hayal , başımı çevirip de orada Canan'ın , ya da onu işaret edebilecek herhangi bir şeyin olmadığını gördüğümde yerini bütün midemi dağlayan bir zehire bırakırdı . Aşkın yararlı bir acı olduğunu çok işittim , çok okudum . Çoğu fal kitaplarında , gazetelerin burcunuz köşesinin hemen yanıbaşında , ya da ev - aile - mutluluk sayfalarında salata resimleri ve krem formülleri arasında yer alan bu palavrayla o günlerde çok sık karşılaşıyordum . Çünkü karnımdaki demir külçenin ağrısı yüzünden , duyduğum sefil yalnızlık ve kıskançlık beni insanlardan öylesine koparmış ve öylesine umutsuz kılmıştı ki , yalnız gazetelerin , dergilerin burçlar , yıldızlar köşesinden değil , başka bazı işaretlerden de körlemesine medet ummaya başlamıştım : Üst kata çıkan basamakların sayısı tek ise Canan üst kattadır . . . Kapıdan ilk bir kadın çıkarsa bugün Canan'ı göreceğim . . . Yediye sayıncaya kadar tren hareket ederse beni bulup konuşacak . . . Vapurdan ilk atlayan ben olursam bugün gelecek . Vapurlardan ilk ben atladım . Kaldırım taşları arasındaki çizgilere hiç basmadım . Kahvede yerlere atılmış gazoz kapaklarının sayısının tek olduğunu doğru olarak saptadım . Paltosuyla aynı mor renkte bir kazak giyen bir kaynakçı çırağıyla çay içtim . Rastladığım ilk beş taksinin plakalarındaki harflerle adını yazabilecek kadar talihim oldu . Hiç nefes almadan Karaköy yeraltı geçidinin bir girişinden girip ötekinden çıkmayı başardım . Nişantaşı'na gidip evlerinin pencerelerine bakıp dokuz bine kadar hiç şaşırmadan saydım . Adının hem sevgili hem Allah anlamına geldiğini bilmeyenlerle dostluğu kestim . Adlarımızın kafiyeli olmasına bakıp hayalimde bastırdığım evlilik davetiyelerini Yeni Hayat karamelalarının kağıdından çıkan türden şık bir maniyle süsledim . Bir hafta boyunca , gece saat tam üçte penceremden gözüken aydınlık pencerelerin sayılarını kendime tanıdığım yüzde beşlik yanılgı payını hiç geçmeden tahmin etmeyi başardım . Fuzuli'nin : Canan yok ise can gerekmez mısraını tersinden otuzdokuz kişiye söyledim . Evlerine tam yirmi sekiz değişik ses ve kimlikte telefon edip onu sordum ve duvar ilanlarında , afişlerde , yanıp sönen neon lambalarında , dönerci , piyangocu ve eczane vitrinlerinde görüp hayalimle oralardan söküp çıkardığım harflerle her gün otuz dokuz kere Canan demeden eve dönmedim , ama Canan gelmedi . Bir geceyarısı bütün oyunlarımın sayısını ikiye katlamış , Canan'ı hiç olmazsa umutlarımda bir parça olsun bana yaklaştırabilecek sayısal ve rastlantısal savaşları sabırla kazanmış olarak eve dönerken , sokaktan kendi odamın yanan ışıklarını gördüm . Geç kaldığım için annem ya meraklanmıştı ya da odamda bir şey arıyordu , ama aklımda bambaşka bir görüntü belirdi . Orada , aydınlık penceresini gördüğüm odamda , masamın başında kendimin oturmakta olduğunu hayal ettim ki , perdelerin arasından belli belirsiz gözüken kirli beyaz duvar parçacığının önünde portakal rengini hafifçe seçebildiğim lambanın hemen yanında kendi başımı bir an görebildiğimi sandım . Aynı anda , içimde bir elektriklenmeyle beliriveren özgürlük duygusu beni öylesine sarstı ki şaşırdım . Her şey bu kadar basitmiş dedim kendi kendime : Bir başkasının gözüyle baktığım odadaki odamın orada , o odada kalması gerekiyordu . 13 Dışarı çıkar çıkmaz hafif bir rüzgar ensemden girip , bütün gövdemi dolaşıp , tüylerimi ürpertti . Gelecekteki hemşehrilerim şüpheci düşmanlara dönüştüler . Kalbim küt kütlere devam ederken tabancanın ağırlığını kalçamın üstünde hissediyor , sigaramla birlikte bütün dünyayı tüttürüyordum . Bir zil çaldı , baktım içeriye , gazetesini hala okuyor . Kalabalıkla birlikte çadıra döndüm . Üç sıra arkasına oturdum , program başladı , başım döndü . Ne gördüğümü , ne görmediğimi , ne işittiğimi , ne dinlediğimi hatırlamıyorum . Bir ense vardı aklımda . İyi bir insanın , düzgünce tıraş edilmiş , alçakgönüllü ensesi . Çok sonra mor bir torbadan piyangonun çekilişini seyrettim ; kazanan numarayı duyurdular . Dişleri dökülmüş yaşlı bir adam sevinçle sahneye fırladı . Melek , üzerinde aynı bikiniyle , gelin tülü onu kutladı . Derken çadırın kapısında bilet kesen adam , elinde kocaman bir avizeyle peydahlandı . Allahım Yedi Kandilli Süreyya bu ! diye haykırdı dişsiz ihtiyar . Arkalardan bazı seyircilerin bağırması üzerine , piyangonun hep bu adama çıktığını , avizenin de her akşam gelip giden plastik örtüler içindeki aynı avize olduğunu anladım . Melek elinde ucu kordonsuz ve sesi büyütmeyen mikrofon ya da mikrofon taklidi bir şey , dedi ki : Neler hissediyorsunuz , talihli olmak nasıl bir şey , heyecanlı mısınız ? Çok heyecanlıyım , çok mutluyum . Allah sizden razı olsun ! dedi ihtiyar mikrofona doğru . Hayat güzel bir şey . Bütün dertlere bütün kedere rağmen , mutlu olmaktan ne korkuyorum , ne de utanıyorum . Birkaç kişi onu alkışladılar . Avizenizi nereye asmayı düşünüyorsunuz ? diye sordu Melek . Bu iyi bir rastlantı oldu , dedi ihtiyar . Sanki çalışıyor gibi mikrofona dikkatle eğildi . Ben aşığım , nişanlım da beni çok seviyor . Yakında evleneceğiz , yeni bir evimiz olacak . Oraya asacağız , bu yedi kollu şeyi . Alkışlar oldu . Sonra öp , öp sesleri işittim . Melek iki yanağından ihtiyarı hafifçe öpünce herkes sustu . Sessizlikte ihtiyar , elinde avize , sıvıştı . Bize hiç çıkmıyor ama , dedi arkalardan öfkeli bir ses . Susun , dedi Melek . Beni dinleyin şimdi . Öpüş sırasındaki aynı tuhaf sessizlik başladı . Bir gün sizin de talihiniz gülecek unutmayın , sizin de mutluluk saatiniz gelecek , dedi Melek . Sabırsızlanmayın , hayata küsmeyin , kimseyi kıskanmadan bekleyin ! Hayatı severek yaşamasını öğrenirseniz , mutlu olmak için ne yapacağınızı da anlarsınız . O zaman , yolunuz kaybolsun kaybolmasın , beni görürsünüz . Çapkın bir kaş işareti yaptı . Çünkü her akşam Arzu Meleği burada , şirin Viranbağ kasabasında . Üzerindeki sihirli ışık söndü . Çıplak bir ampul yandı . Hedefimle araya uzaklık koyarak kalabalıkla birlikte kapıdan çıktım . Rüzgar kuvvetlenmişti . Sağıma soluma baktım , bir an önde bir birikme olduğu için onun iki adım arkasında buldum kendimi . Nasıldı Osman Bey , sevdin mi ? dedi fötr şapkalı bir adam . Eh , işte , dedi o . Koltuğunun altında gazete , hızlanarak yürüdü , Nahit olmaktan kaçtığı gibi Mehmet'likten de istifa ettiğini takma ad olarak bu adı alabileceğini niye hiç aklıma getirmemiştim ? Aklıma hiç getirebilir miydim ki aklıma getirmemiştim ? Düşünemedim bile . Arkada kaldım , biraz daha uzaklaşmasını bekledim . Hafifçe öne doğru eğilen , ince gövdesine bakıyordum dikkatle . Buydu işte Cananım'ın delicesine aşık olduğu herif . Peşine düştüm . Viranbağ kasabası gördüğüm onca kasaba içerisinde sokakları en ağaçlıklı olanıydı . Hedefim hızlı hızlı yürürken bir sokak lambasının altına girince , sanki soluk bir sahne ışığıyla aydınlanıyor , sonra kestane ve ıhlamur ağaçlarından birine yaklaştığında tir tir titreyen , yapraklı ve rüzgarlı bir karanlığın telaşı içerisinde kayboluyordu . Kasaba meydanından Yeni Dünya Sineması'nın önünden hedefimin beyaz gömleğine hafif bir sarı , sonra turuncumsu , sonra mavi ve kızılımsı bir renk veren pastane , postane , eczane , çayhane dizisinin soluk neon lambalarının ışığından geçip , bir ara sokağa girdik . Üç katlı birörnek evlerin , sokak lambaları ve hışır hışır ağaçların sunduğu kusursuz bir perspektifi farkedince , bütün o Serkisof'ların , Zenith'lerin , Seiko'ların aldığını sandığım bir takip etme zevkiyle ürperdim ve işimi bitirmek için hedefimin kişiliksiz beyaz gömleğine doğru hızla yaklaşmaya başladım . Ne olduysa oldu , bir gürültü koptu ; bir an o saatlerin birinin de benim peşimde olduğunu düşünüp telaşlanıp bir köşeye sindim . Rüzgarla bir pencere çarpmış , camı şangırtıyla kırılmış , karanlıktaki hedefim bir an geriye dönüp duraklamış , beni görmeden yoluna devam ediyor sanırken ben , birden , daha ben Walther'imin emniyetini bile çözemeden , o anahtarını çekip bir kapıyı açıp , bir örnek beton yapıların birinde kayboluvermişti . İkinci katta bir pencerenin ışığı yanana kadar bekledim . Sonra bir an baktım , katiller ve katil adayları gibi dünyada yapayalnız buldum kendimi . Bir sokak ötede , kurulu perspektif düzenine saygıyla boyun eğen Emniyet Oteli'nin rüzgarda ileri geri sallanan alçakgönüllü neon harfleri bana biraz sabır , biraz akıl , biraz huzur , bir yatak ve bütün hayatımı ve katil olma kararımı ve Cananım'ı yeniden düşünmek için uzun bir gece vaadediyordu . Çaresiz gittim ve katip sordu diye de televizyonlu bir oda istedim . Odaya girer girmez düğmeye bastım , siyah beyaz görüntüleri görünce , iyi karar vermişim , dedim kendi kendime . Geceyi azılı bir katilin yalnızlığıyla değil , bu işi hiç önemsemeden ve sık sık yapan siyah beyaz dostlarımın neşeli cıvıltılarıyla geçirecektim . Sesi biraz açtım . Bir süre sonra eli tabancalı adamlar birbirlerine bağırmaya , Amerikan arabaları hızlı hızlı gidip kayar gibi virajları almaya başlayınca rahatladım ve penceremin dışındaki dünyaya , öfkeli kestane ağaçlarına huzurla baktım . Hiçbir yerdeydim ve her yerdeydim ve bu yüzden de , bana öyle geliyordu ki dünyanın varolmayan merkezindeydim . Bu merkezdeki şirin mi şirin , ölü mü ölü otel odamın penceresinden , öldürmek istediğim adamın odasının ışıkları gözüküyordu . Kendisini görmüyordum , ama onun şimdilik orada , benim de bu gecelik burada olmamdan memnundum ve üstelik televizyondaki dostlarım da birbirlerine kurşunları boşaltmaya başlamışlardı bile . Hedefimin ışığı söndükten az sonra , hayatın , aşkın ve kitabın anlamı üzerine düşünmeden uyuyakalmışım silah seslerini dinleyerek . Sabah kalktım , yıkandım , tıraş oldum ve bütün ülkede yağmur yağacağını söyleyen televizyonu kapatmadan otelden çıktım . Ne Walther'imi yoklamıştım , ne de aşk ve kitap cinayeti işlemeye hazırlanan bir genç gibi odamdaki aynaya ve dünyaya bakıp sinirlenmiştim . Üzerimdeki mor ceketimle , yaz tatillerinde , şehir şehir gezip Cumhuriyet ve Ünlüler Ansiklopedileri'ni pazarlamaya çalışan iyimser bir üniversite öğrencisine benziyor olmalıydım . İyimser üniversiteli genç taşrada adını duyduğu bir kitap meraklısının kapısını çalarken edebiyattan ve hayattan uzun uzun çene çalmayı ummaz mı ? Onu hemen öldüremeyeceğimi çoktan biliyordum . Bir kat merdiven çıktım , zırr zili çaldım , diyecektim , ama zil zırıltısı çıkmadı da , cik cik cik yaptı kanaryayı taklit eden elektrikli şey . En son yenilikler Viranbağ kasabasına bile ulaşıyor ve katil de kurbanını cehennemin öbür ucunda bile olsa buluyor . Böyle durumlarda filmlerdeki kurbanlar da her şeyi bildiklerini sezdiren bir havaya bürünüp , biliyordum geleceğini , derler . Öyle olmadı . Şaşırdı . Ama şaşkınlığına şaşmadı da sıradan bir şey gibi yaşadı onu . Yüzü aklımda kalan ve hayalimde yakıştırdığım derin anlamdan biraz uzak da olsa biçimli ve evet , peki , yakışıklıydı . Osman Bey , ben geldim , demiştim ve bir sessizlik olmuştu . Derken ikimiz de bir toparlandık . Beni içeriye almaya niyeti yokmuş gibi bana ve kapıya mahçup mahçup bir an baktı ve dedi ki : Gel birlikte çıkalım . Kurşun geçirir bir boz ceket giydi üzerine ve birlikte dışarı çıkıp sokak taklidi yapan sokaklarda yürüdük . Kaldırımlarda kuşkulu bir köpek bizi süzdü , bir kestane ağacının tepesindeki yusufçuklar sustu . Bak Canan , bak nasıl arkadaş olduk biz onunla . Boyunun hafifçe benden kısa olduğuna karar veriyordum ve benim gibi heriflerin en belirgin kişisel özelliği olan yürüyüş üslubunda - nasıl söylesem , hani omuzların inip kalkışıyla adımların atılışındaki atılganlık arasındaki o ahenkde - bana yakın bir şeyler olduğuna hükmediyordum ki , bana sordu : Kahvaltı niyetine birşeyler yemiş miydim , yer miydim , istasyonda bir kahve vardı , çay içer miydim ? Fırından sıcak sıcak iki açma aldı , bir bakkala uğrayıp yüz gram kaşar peynirini dilim dilim kestirip yağlı kağıda sardırttı . Derken , sirkin oradaki afişten melek bize el etti . Bir kahvenin ön kapısından girdik , iki çay söyledi , arka kapıdan istasyona bakan bir bahçeye çıkıp oturduk . Kestane ağacına mı , dama mı tünemiş yusufçuk kuşları bize aldırmadan iç çekiyorlardı . Tatlı yumuşak bir sabah serinliği , bir sessizlik ve uzakta bir radyoda belli belirsiz bir müzik vardı . Her sabah çalışmaya başlamadan önce evden çıkar bir kahvede çayımı içerim , dedi peynir paketini açarken . Burası baharlarda iyi olur . Bir de kar yağdığı zamanlar . Sabahları istasyonda , karın üzerinde kargaların yürüyüşünü , karlı ağaçları seyretmeyi severim . Bir de meydandaki o büyük Yurt Kahvehanesi iyidir , sobası büyüktür , iyi yanar . Orada da gazetemi okur , bazan açık radyoyu dinler , bazan da hiçbir şey yapmadan otururum . Yeni hayatım düzenli , disiplinli , dakiktir . . . Dokuza doğru her sabah kahveden kalkar eve , masama dönerim . Dokuz oldu mu , masama oturmuş , kahvemi hazırlamış , yazmaya başlamışımdır . Yaptığım iş basit gözükür insana , ama dikkat ister : Tek bir virgül atlamadan , tek bir harfin , noktanın yerini şaşırmadan Kitap'ı yeniden yeniden yazarım . Her şey noktasına virgülüne kadar aynı olsun isterim . Ve bu da aynı ilham ve istekle yapılabilir ancak . Başkaları işime kitabı kopya etmek de diyebilir ama basit bir kopya işinden ötedir benim işim . Hissederek , anlayarak ve her seferinde her cümle , her kelime , her harf benim buluşummuş gibi yazarım . Böyle böyle sabah dokuzdan öğleyin bire kadar istekle çalışırım , başka hiçbir şey yapmam , hiçbir şey de işimden alıkoyamaz beni . Sabahları genellikle daha iyi iş çıkarırım . Sonra öğle yemeğini yemek için dışarı çıkarım . Bu kasabada iki lokanta vardır . Asım'ın yeri kalabalıktır . Demiryol Lokantası ağırdır ve içkilidir . Bazan birine , bazan ötekine giderim . Bir kahvede peynir - ekmek yediğim de olur , hiç evden çıkmadığım zamanlar da . Öğleleri hiç içmem . Bazan biraz kestiririm , o kadar . Önemli olan , saat ikibuçuk oldu mu , yeniden masama oturmamdır . Akşam altıbuçuk yediye kadar düzenli çalışırım . İyi yazıyorsam daha da devam ettiğim olur . Yazdığını beğeniyorsa , hayatından memnunsa insan fırsatı kaçırmamalı , alabildiğince de yazmalı . Hayat kısa , böyledir işler , biliyorsun işte . Çayını soğutma . Bütün gün çalıştıktan sonra , yazabildiğim kadarına keyifle bir bakar sonra gene sokağa çıkarım . Çünkü akşam gazeteleri karıştırırken , televizyona bakarken yanımda çene çalabileceğim bir - iki kişi olsun isterim . Yalnız yaşadığım , yalnız kalmaya kararlı olduğum için buna mecburum . İnsanları görmek , onlarla lak - lak etmek , biraz içmek , bir - iki hikaye dinleyip , belki de bir tane de anlatmak , bütün bunlar hoşuma gider . Sonra bazan sinemaya giderim , bazan televizyondaki bir programı seyrederim , kahvede kağıt oynadığım geceler de olur , elimde gazeteler eve erken döndüğüm zamanlar da . Dün de çadır tiyatrosuna gittin , dedim . Bunlar kasabaya bir ay önce geldiler ve kaldılar . Hala akşamları gidenler oluyor . Oradaki kadın , dedim . Sanki biraz meleğe benziyordu . Melek filan değil , dedi . Kasabanın kalantorlarıyla , parayı bastıran erlerle yatar . Anladın mı ? Bir sessizlik oldu . O anladın mı ? sözü günlerdir oradan oraya sürüklenirken bir sarhoşun keyfiyle tadını çıkardığım alaycı öfkenin rahat koltuğundan beni alıp istasyona bakan bahçedeki sert , rahatsız bir tahta sandalyenin vıdı - vıdı huzursuzluğuna bıraktı . Kitapta yazan şeyler , dedi , benim için artık çok gerilerde kaldı ! Ama bütün gün de o kitabı yazıyorsun , diye bir cevap yetiştirebildim gene de . Para için yazıyorum , dedi . Ne bir zafer duygusuyla , ne de bir utançla , daha çok , sanki açıklamak zorunda kaldığı için özür diler gibi anlattı . Bildiğim temiz okul defterlerine kitabı elyazısıyla yeniden yazıyormuş . Her gün ortalama sekiz - on saat çalıştığı , saatte de ortalama üç sayfa tutturabildiği için üçyüz sayfalık kitabın bir elyazması nüshasını on günde rahatlıkla bitirirmiş . Burada bu tür şeylere makul bir para veren insanlar varmış . Şehrin ileri gelenleri geleneklerine bağlı kişiler , onu sevenler , çabasını , inancını , bağlılığını , sabrını takdir edenler , birbirlerinden görüp özenenler , iğneyle kuyu kazan bir kişinin aralarında huzurla yaşıyor olmasından bir çeşit mutluluk duyanlar . . . Hatta , böyle alçakgönüllü çabaya bütün hayatını veriyor olması - çekine çekine söyledi bunu - istemediği halde çevresinde bir çeşit yumuşak bir efsane yaratmış ; ona saygı duyuyorlar , yaptığı işte - o da benim gibi nasıl söylesem dedi - kutsal bir yan buluyorlarmış . . . Bütün bunları , benim zorlamamla , benim kurcalayıcı sorularım yüzünden anlatıyordu ; yoksa kendinden söz etmekten hoşlanır gibi değildi hiç . Müşterilerinden , kitabın elyazması kopyalarını alan meraklıların iyiniyetinden , kendisine gösterdikleri saygıdan şükranla söz ettikten sonra : Neyse , dedi . Ben onlara bir hizmet veriyorum . Hakiki bir şey sunuyorum onlara . İnançla , kanla , canla her kelimesi de bu yüzden elle yazılmış bir kitap . Onlar da dürüst emeğimin karşılığını bana az çok veriyorlar . Herkesin hayatı da bunun gibidir sonunda . Sustuk . Taze açmaları kaşar peynir dilimleriyle birlikte yerken onun hayatının çoktan yerine oturduğunu , kitabın dediği gibi , rayına girdiğini görebiliyordum . O da benim gibi kitaptan yola çıkmış , ölüm , aşk ve felaketlerle karşılaştığı arayışlar , yolculuklar ve serüvenlerden sonra ama , benim yapamadığım şeyi başarmış , herşeyin yıllarca aynı kalacağı bir dengeyi , bir iç huzurunu bulmuştu . Peynir dilimlerini dikkatli dikkatli ısırırken , bardağının dibindeki bir parmak kalınlığındaki son bir yudum çayı tadını çıkararak içerken onun bu küçük el , parmak , ağız , çene ve baş hareketlerini her gün tekrarladığını hissettim . Bulduğu dengenin huzuru ona hiç bitmeyecek sonsuz bir zaman bağışlamıştı . Ben ise meraklı , mutsuz , masanın altında bacaklarımı sallıyordum . Bir an içimde bir kıskançlık yükseldi ; bir kötülük etme isteği . Ama daha berbat olan şeyi de farkettim . Tabancamı çıkarıp şimdi onu gözünün ortasından vursam , yaza yaza sonsuzluk zamanının huzuruna kavuşmuş olan bu adama hiçbir şey yapmış olamayacaktım . Aynı kıpırtısız zamanın içinde , biraz başka türlü de olsa , yoluna devam edecekti . Benim dur durak tanımayan huzursuz ruhum ise , nereden nereye gittiğini unutmuş o otobüs şoförleri gibi bir yerlere varmak için çırpınıp duruyordu . Pek çok şey sordum ona . Bana evet , hayır , tabii gibi öylesine kısacık cevaplar verdi ki , sorularımın cevaplarını önceden kendimin de bildiğimi her seferinde anladım : Kendisi duruyor orda . On yıl önceki haliyle ! Daha ince bir kendisi , saçları omuzlarında , balık etinde , akça pakça bir kız . . . El ele yürüyüşe çıkmış bir çift . Üçüncü darbe ! Erkek iri ve esmer eline almış kızın elini , parmaklarını kelepçe gibi geçirmiş kızın parmaklarının arasına . Kendi elini de tıpkı böyle sıkardı . . . Derilerinin birbirine dokunan yüzeyleri genişlerdi böylece ; gerçekleşmeyen öbür büyük dokunuşun yerini tutardı . . . Tutar mıydı ? . . Ellerin kösnüsü . . . kendi eline özgü sanmıştı bunca yıldır , teninin çağrısına yanıt ya da ona , tenine özgü bir güzelleme . . . birçok kırıklığı anımsayışta bağışlatabilen . . . Sevgileri mum ışığıyla bezenmiş sofralardan , uzak sahil kasabalarında ay ışığı öpüşlerinden yoksun kalmıştı . Öylesine gündelik yaşantıyla iç içe , öylesine her gün kullanılan eşyanın arasında , yürünen sokaklarda , bildik eviçlerinde akıp gitmişti ki . . . İlişkiye garip bir gerçeklik kazandırmıştı ard düzlemin sıradanlığı . Evinin asansörü , konuk odasındaki pembe koltuk , erkeğin işyerindeki sarsak maroken iskemle yakınlıklarının tanığı olmuştu . Onlara baka baka birbirlerini anımsamadan yaşamayı öğrenmişlerdi . İlişkileri işte orda , o eşyalar gibi elle tutulur , o sokaklar gibi yaşamanın parçası ve onlar kadar sessiz ve unutulmuş durup duruyordu . Oysa , yalnızca bir davranış biçimiymiş , kocaman esmer eldeki şefkat ve kösnü ! . . Tıpkı adama yönelik kendi varlığının da bir yineleniş olması gibi . Hepsi bu . Anılar ve beklentiler arasında tuzakta mıydı ? Bedenindeki bollaşma duruvermişti taksi camına çarpan görüntünün ardından ! Hemen değil , birkaç dakika sürmüştü şimdi ye geri dönebilmesi . Söndü , daraldı , küçüldü , çekti sanki yüzeyleri . . . Damarları büzüştü , bedeninin oylumu ufaldı . Canlı özü boşalmış da atılıvermiş bir kabuk gibiydi , gizilgücünü yitirmiş . . . İşte o zaman o ağrılı isteği ayrımsadı , bacaklarının arasından yukarıya , karnına doğru sokulan . . . Toprağı zahmetle yaran bir kömür tüneli gibi kıvrılarak derinleşiyor ve sonra bir noktada , gizil ısıyla yüklü boğucu yarık ani bir dönüşüme uğruyor , duru bir oluşuma başkalaşıyordu . İçin için tüten kömür tüneliyle buz kristali arasına sıkışmıştı . 1982 Oyuk belki de varlığında hep saklıydı . Hasret uğultulu bir rüzgar gibi doldurunca boşluğu , ancak ayrımsayabiliyordu . Rüzgarla gelen anı - görüntülür . . . Evliliğinin dokunmasız günlerinde O'nu yeniden özlemeye koyulmuştu . Hayır , tam da öyle değil . Mutluyken anımsamazdı adamı . Yıllarca aynı hastanenin farklı servislerinde çalışıp , birbirlerinin yoluna hiç çıkmamaları ilginç değil miydi , oysa eskiden , birbirlerini düşlerken , ne sık rastlaşırlardı ! Gövdeleri , sıradan devinimlerin aracılığıyla birbirine çeken ya da ters yönlere iten bir iletişim gücü mü vardı , beş duyuyla sezilemeyen ? . . Arada sırada aklına düşse de eski sevgili , eş dost sofralarında karşılaşsalar da duyguları ürpermezdi . Adamı ussal çözümlemeden geçirmiş , tanılamış , anısını belleğindeki diğer erkek yüzlerinin arasına yerleştirmişti . Pek , öyle değil . Bu yüzün bir gövdesi vardı . Gene de . . . bellekte etkisiz konumdaydı adamdan kalan . 1982 ilkbaharında bir gün rastlaştılar . Kadın arkadaşça gülümsedi . Fethi selamı alamadı , kadına hasret ve yeis dolu bir yüzle uzun uzun baktı . Kadın sarsıldı . Bunu beklemiyordu . Eski sevgiliyle ilişkisi belleğinde şimşek olup gövdesinde çaktı . Evliliğinin renksiz bir günündeydi , birden gönendi . Rastlaşmanın üstünde sonradan pek düşünmedi . Hasret başka bir nedenle gelip yerleşecekti , bambaşka bir nedenle . . . 1978 Bahar toprağının yumuşak dokunuşunu çıplak ayağında duyumsuyor . Güneşi emmiş yeryüzü . . . Sevinçli duyum tabanlarından tırmanıyor . Ansızın O'nu düşünüyor - insan gövdesinin duruşunu görmeden de , nasıl bilebilirse , o garip beden bilinciyle ayrımsıyor - O da sever çıplak ve ılık toprağa basmayı , yağmurda ıslanmayı sevdiği gibi . Oysa hiç konuşulmadı aralarında . Işıltılı bereket gibi yağıyor aydınlık . Gözlerini yumup yüzünü güneşe çeviriyor , Fethi'nin güleç yüzü esmer güneşler gibi doğuyor göz kapaklarında . Kırda bir bahar günü . Kadın mutludur , kocasının yanında . Yeni evli . Evlendiği erkeği seviyor . Görüyor , kocasının teni ne yağmurdan etkilenir , ne güneşli esintiden . Henüz hiçbir eksiklik duymuyor ; özlem oyukları doygun . . . Adamın anısı bir parıltı gibi yalazlanıp sönüyor . 1976 1976'nın soğuk bir kış sabahında Kızılay'da dolmuş bekliyordu , paltosuna büzülmüş . Acının duygularını dağlayıp taşan şiddeti , derisini soğuk bir kalıp gibi sıkıştırıyordu . Ruh durumunu aşmaya savaşan direncin bilincinde değildi henüz . Durakta sessiz , üşümüş , durgun bekleşen insanlara ulaşan dikkatinin . . . Hiçbirini tanımıyordu . Varlığının küçük ve dışsal bölümünün dolmuş beklediğini , asıl kendisinin özlediğini , umut etmekten korkarak düşlediğini bilmiyordu kimse . Asal yaşama dokunup , asal gerçeği görüp , ateşi ilk kez tanıyan çocuk gibi , gözleri kamaşmış , elleri yanık ama biraz büyümüş , ürkek , kimsesiz ve üşümüş kalakaldığını , geçici uğraşlar içinde . . . Peki , ya onlar ? Paltolarına saklanmış , kapanmış onlar ? Gezegenler gibi birbirinden uzak , yalnız soğuk uzayda , ellerinde evrak çantaları . . . Her paltonun içinde , kimbilir ne anılar ve düşler , ne umutlar ve umarsızlıklar birikmişti , gizli kahramanlıklar ! Anladı ki sıradan yaşanmış bir hayat yoktu . 1976'nın gecikmiş baharında serin bir gün . Az önce muayene olduğu poliklinikten çıkıyor . Çekingen mevsimi kokluyor . . . Filizi bir parıltı vuruyordu ürkek tomurcuklardan . Birden belirip hemen kaybolan iyimserliklerden biri doğuverdi içinde . Geçiyor . . . Sıklaşmıştı iyimserlik anları . Bahar geliyor , O'nun kokusunu getirse de , özlem dayanılmaz değil . Yaşanmışlığın tadı acının içinden süzülen balsı bir özsuyu gibi doluyor bilincine . Sağlığını pek umursamıyor . Sanki yumurtalığındaki kist gövdesinin parçası değil ve ameliyat kendi bedenine uygulanmayacak . Gövdesi tek bir gerçeği yaşıyor , yoksunluğu . Ve yenilerde yoksunluktan özgürleşmeyi . Perde indi . . . kurtuldum . . . hep sürmesini dilediğim acıdan . . . Kapanan yalnızca birinci perdedir . Bilmiyor . 1975 İlkbahar . . . İki darbe arasının doruk noktası ! Henüz Birinci Milliyetçi Cephe hükümeti kurulmamış . Henüz çöküşe giden eğik düzleme adım atılmamış . Üstünde yaşadığımız gezegenin iki kutbu belirgin . Sözle anlam çakışmıyor , doğru ; ancak sözcüğün amaçladığı anlam belli , şifre gibi . Tanımlar keskin ve fazlaca kesin . Sözün çeşit çeşit yorumlanabileceğinin savlandığı , anlam çoğulluğundan dem vurulurken , anlamın yitip gittiği kargaşa henüz on beş - yirmi yıl ötede . Hayatı ikiye yarmak , tüm kavramları iki zıt kümede toplamak mümkün görülüyor . . . Böylesi bölünme can acıtmaz mı ? Acıtsa da dayanmak gerek , diye düşünülüyor , doğru yanda bulunabilmek için . Gençlerin umutlu olduğu henüz masum bir ülkedeyiz . 60 ların başından yankılanan özgürlük esintisi pek uzak değil ; 68 ise pek yakın . Vicdanı besleyen atardamarlar henüz pıhtılarla tıkanmamış . Ne Güneydoğudaki çatışma başlamış , ne namı kahraman olan ilde komşu komşuya kıymış , ne Sivas yangını ateşten ve utançtan bir lanet gibi yolları kesmiş . Ölüler deyince , işgal donanması gibi ufku kapatmış yabancı bir filoyu lanetlerken vurulanlar geliyor akla . . . ve darağacında sallanan üç yiğit . . . ve dağlarda vurulmuş kahramanlar . . . Kahramanlara aç bir ülke burası . Doyamadan ayrıldı kahraman ından . . . Yalnız elli yedi yaşındaydı öldüğünde ülkeyi küllerinden , yıkıntılardan doğuran . . . Gençler kendilerini kurtuluş ve kuruluşun ardılı sayıyorlar , anka kuşu ülkelerinin serüvenini eksik buluyorlar . Devrime ve kahramanlara inanıyorlar , devrimin nasıl gerçekleşeceğini tam da kestiremiyorlar ama çabalıyorlar . Bakın , bakın , onları görebiliyor musunuz ? Nasıl da harıl harıl çalışıyorlar ! Tam şurda , Kızılay'dan Cebeci'ye uzanan Ziya Gökalp Caddesi'nin yay çizdiği noktadaki gri apartman , ikinci kat , geniş balkonlu daire . Caddenin ucundan günbatımı doğuverirdi , kimi akşamlar balkonda bira içerken . Teksir makinesi , kağıt yığınları , harmanlama , zarflama , pullama , adres yazma . . . Her şeyi elleriyle yapıyorlar , ürün kaldıran köylüler gibi türkü söylüyorlar . Yeni büyücülük araçlarıyla bilgisayar , iletişim ağı gibi terimlerle henüz tanışıyorlar . Yaşları yirmi ile otuz beş arasında değişiyor . İşleri üniversitede doktora ya da uzmanlık öğrenciliği . 70 lerin deyimiyle asistanlık . İlk darbe nin sınavından geçmişler var aralarında , acılaşmamışlar ; ne saflıklarını yitirmişler , ne ümit etme yetilerini . Paranın henüz hor görülebildiği , zekanın bilgi ve dürüstlükle ilişkisi ölçüsünde değerlendiği , çalışmanın ve dayanışmanın erdem sayıldığı , açıkgözlerin ve açgözlülerin ayıplanabildiği bir ortamda yaşıyorlar . Her sabah kentin orta halli ve yoksul semtlerinden fakültelerine , akşamüstleri yeni bir asistan örgütlenmesinin altyapısını oluşturdukları meslek odasına koşuyorlar . Gerçekten de inanıyorlar özgür bir üniversite yaratabileceklerine ! ( Hiçbir dönemde masum değildi bu ülke ; en azından bizlerin yaşam süresinde . Asistan derneğinin kuruluşu bir vahaydı , çölsü yaşamın kıyısında . Anımsayışını vahadan çöle kaydırırsan , tanırsın yozluğu . Çalıştığın klinikte bile . Anımsa , şefiniz o ince , eşitlikçi , özgürlükçü görünümünün altında ne yaman bir satraptı ! Amansızca sömürürdü hasta yakınlarını ! Nasıl üzülmüştün orda ! ) Ve nasıl direnmiştim ! Asistan derneği olmasaydı direnebilir miydim ? İnsan sağlığının meta durumundan kurtarılabileceğine yürekten inanmıştım . Kendine özel bir ortamdı meslek odası , sol siyaseti aşardı canlılığı . Bir gizemi vardı , imeceden öte . Yarenlere kucak açmış Bektaşi tekkesi . . . Derdi olan söyler , yürekten dinleyen kulaklar bulurdu . Düşünceye dalmak isteyen dilediğince kaybolabilirdi kendi içinde . Kimi akşam halay çekilirdi , bir kadeh gezerdi elden ele . Türkü uçuşurdu dillerde . İş ellerde ağırlaşmazdı . ( Bütün küçük hırslar ve iktidar çekişmeleri orda da vardı . ) Hayır , 75 ilkbaharında yoktu . Sonra başgösterdi çatlaklar . Milliyetçi Cephenin basıncı üstümüze yüklendikçe . ( Bellek yanılgılarla sakattır ve düşlem onun koltuk değneğidir . Meslek odası güzeldi , gizemliydi senin için . . . Çünkü . . . Asıl meseleye gelsene ! ) Hasret çatal çatal , susuzluktan yarılmış Orta Anadolu toprağı gibi , kıyılara vurdukça , acısından arınır mıydı ? Karadeniz , Ege türkülerini severlerdi . Hangi kavuşmaydı yaşanan ? Ezginin altında yatan ? . . Dip dalga gibi , ten kıpırdardı . Koku . . . Onun benim için belirgin ama tanımsız bir kokusu vardı . Aşkın başlayacağı kıyılarda dolaşılıyordu . Ama kiminle ? Yoldaşlıktan kardeşliğe , erildişil çakımlarına dönüşüveren ilişkiler . . . Dokunmanın alevli sınavından geçmemiş duygular ve çekimler yanılsamalarla bezenmişti . Kadınlar ve erkekler eşittiler bu düşte . Gövdelerinin geçmişten sürüp taşıdığı önyargıları unutabilir , siyasi inançlarına ve gelecek düşlerine uygun eşitlikçi ilişkiler hayal edebilirlerdi . Kahraman imgesinin gruptaki genç kadınlar üstünde doğrudan etkisi mi vardı ? Ruhu sıradanlık tezgahında dokunmuş bir erkek gövdesini sevemezlerdi . Kadın - erkek sayısal denkliğine karşın duygusal denge sık sık bozuluyor , söze dökülmeyen gerginlikler beliriyordu , kadınlar mıknatısa çekilir gibi birkaç erkeğe yöneliyorlardı . ( Kahramanların ne çocuksu yanılgıları ne özseverlikleri üstüne düşünürdünüz . ) Başkalarının sorumluluğunu duyan , onurlu erkeklere hayrandık . Aşkın nasıl bir ikili bencillik olduğunu bilmiyorduk . Diğerlerini düşünen erkeklerin bizi duygusal ilişkilerde nasıl yalnız bırakabileceklerini . . . Gönülleri bizden geçince , sorumluluklarını nasıl mazeret diye kullanabileceklerini bilmiyorduk . Duygularımın ve gövdemin O'na yönelişi diğer tüm yaşantıların altında uzanıyordu , derindeki tünel gibi . ( Darbeden sonra , derneğin izi bile kalmadı ; dostluklar topallayarak sürdü . . . mü ? ) Kimimiz sıkıyönetimce kovuşturuldu , kimimiz üniversiteden uzaklaştırıldı . Kimimiz aç kaldı , kimimiz boncuk üretip sattı , kimimiz işportacılık yaptı . Kurumda kalanlarımız yalıtılmış yaşamlar sürdü , pisliğe bulaşmamaya çabalayarak . Hiçbirimiz pes etmedik . Tek bir Faust çıktı aramızdan , ruhunu yükselen değerlere satan ! Asistan derneğindeki güzellik yanılsama değildi ! Yüreğimizin çocuksu çekirdeğini bozulmadan her koşulda koruyabildik . Yaşam hepimizi bir başka köşeye savurmuşsa da , yıllar geçse ve karşılaşmasak da , ortak düşlerine ihanet etmeyenlerin emeği birleştiriyor bizi . Gene de diğer yaşantıların ayrıntıları ve sınır çizgileri siliniyor , deneyimler yaprak yaprak , pul pul düşüp uzaklaşıyor , geriye en altta uzanan o yalın ve derin tünel kalıyor . Öngün AyşeAysu ile Fethi birbirlerini ilk kez fakülte binasının sarmal çizen merdivenlerinde gördüler . Biri iniyor , öbürü çıkıyordu . Erkek : Boylu , boslu , güleç yüzü esmer bir güneş . Kadın : Yüzü yuvarlak , gövde çizgileri yumuşak . Kısacık eteğinden heykelsi bacakları görünüyor . AyşeAysu güleç tene , Fethi pürüzsüz tene çekiliyor , mermersi ve ipeksi . Ayşe birden tatlı bir dirilişle acıyan göğüslerinin ayırdına varıyor . Duyumsuyor çalkantıyı , derindeki dipsiz ve devinimsiz sessizliği kıpırdatan . Tepeleri yalayan rüzgar vadide tatlı bir uğultuyla yankılanıyor , sarsan deprem fısıltı gibi hoş bir ürpertiyle dolaşıyordu kulak arkalarından enseye doğru . Rüzgar kasırgaya şiddetlenince . . . Çöküyordu yeryüzü . . . Yollar kapanıyordu . . . Ertesi Parmak uçları göğüslerinde sertlikler keşfetmeye başlayınca telaşlandı . Kimse inandıramıyordu Aysu'yu , meme dokusunun urlaşmadığına . Kuruntu . . . Gereksiz . . . Kasığındaki kisti hiç önemsemeyip , göğüsleri için kaygılanmanın akıl dışılığını kabulleniyor , engelleyemiyordu . Sonuçta hastalandığına karar verdi ve psikiyatrideki arkadaşlarından birine açıldı . 1977 Dr. Tomris , Dr. Aysu'yu dikkatle dinliyordu . Mesleksel bir yüz anlamıydı bu , hekim gömleği gibi gövdeye eklenen önemli bir ayrıntı . Dr. Tomris derin dikkatini bir türlü Dr. Aysu'nun kuruntu hastalığına yöneltemiyordu . Zihni iki mekana sıkışmıştı . Aysu'nun sözleri ana mekanın çevresinde dolanan dar bir koridordu , Tomris oraya sığamıyordu bir türlü . Gerçek bir psikiyatristin hastaya hem içten hem dıştan bakabilmesi gerekti . Aysu gerçek bir hasta değildi ; çünkü hastalandığının bilincindeydi . Hep böyle oluyordu . Her şey unutulmuşken , içinde apansız dikleşen bir uyanış varlığını temellerinden sarsıyordu . Göğüsleri acıyordu ; şişkin , gergin ve alevliydiler . Tuvalete girip , kapıyı içerden kilitledi . Hekim gömleğinin düğmelerini çözdü , memelerinin aynadaki yansısına baktı . Onun esmer ve büyük elleri göğüslerinin üstündeydi . Duyum , teninden tüm gövdesine yayıldı dalga dalga , iliklerine ulaştı . Gerginlik ve acı hafiflemişti . Ellerini soğuk suya daldırıp memelerinin üstüne koydu ve çekti . Pembe - beyaz küçük iki yarı küre . Yansı mermersi , heykelsi duruyordu . Derinin altındakini ayna göremiyordu . Göğüsleri küçük diye biraz mahcuptu . Bak , nasıl da minicikler . . . Çok güzeller , taş gibi memelerin var . Taş gibi . . . İlk duyduğunda itilmişti Aysu . Canlı dokunun maddeye indirgenmesi : Tok dokunuşu böyle tanımlıyordu , erkek . Demek , tıpkı ayna gibi , derinin altında kopan fırtınayı hissedemiyordu . Sonradan , sıradan ve irkiltici söylem , kadına yakın , sıcak geldi , çünkü içtendi ve içten köklenen amansız bir gereksinimi dile getiriyordu . Erkek kendi gövdesinde tutuşan , çeliği korlaştıran ve durmadan çevresine kıvılcımlar saçan harlı ateşin şiddetinden fark edemiyordu öteki tendeki yaşam gelgitlerini . Aysu'yu ürküten , canını yakan ve Ayşe'yi çeken bu yoğunluktu işte . Yaşamına çarpan , içine giren , kendine yer açan , sonra geldiği gibi apansız çekilip giden ve yeri boş kalan . Hepsi yalnızca hayal , bundan böyle . On - on beş yıl sonra pörsümeye başlarlardı . Genç dokunun , yerçekimine direnen tersine basıncı kırılır , hücreler geçirgenleşip su kaybeder , çizgiler sarkar . . . Önce deri yaklaşır toprağa , milimetre , milimetre . . . Canlı madde , nasıl da sağlam duruşlu , nasıl da güvenilmez ve geçicisin ! Hayal ve anımsayış . . . Uzayda yer tutmayan uçucu izlenimlerin kalıcılığı , çelimsiz maddeye gülüyordu . . . AyşeAysu yaşlı bir kadın olduğunda , göğüslerinde sarkmış deri torbalar taşıdığında , memeleri Fethi'nin belleğinde , yirmi beş yaşın güzelliği ve diriliğiyle duracaktı . Birden , imgelemdeki bu kalıcılık Aysu'ya uğrunda acı çekilmeye değer tek yaşantı gibi göründü . Onun aç hayranlığı güvensizliğimi sağaltmıştı . Bir daha kaygılanmadım , göğüslerim küçük diye . Çankaya'da şık bir restoran . Çiçeklerle bezeli masalarda küçük fenerler loşluğu kadifemsi ışıklarla aralıyor . Kristalde lal pırıltısı . Nasıl tasasız olunabilir ? . . Art düzlemde çatal bıçak tıkırtıları , gülüşmeler - kentin karanlık sokaklarını kurşunlar delerken . . . Tomris yaşam biçiminde yeri olmayan bu restoranda eğreti duruyor . O iki alanda var olur : Fakülte hastanesi ve meslek odası . Tekdüze yaşadığı anlamına gelmez bu . Hastane yeter , kişinin canlılık enerjisini soğurmaya ; orda tüm yaşantılar çeşitlenir , doğum ve ölüm , hastalık ve nekahat , aşk ve ayrılık , dostluk ve ihanet . . . Doygun yüzler , korkunç maskeler , yalıtılmış restoran dehşet verici bir farsın sahne düzenlenmesine hızla çirkinleşiyor . Tomris dün gece terk etti orayı ! Ama şimdi restoranda karşısında oturan adamı özlüyor , namlunun ucundaki kocasını değil ! Tomris Fethi'yi özleyerek tek başına yürüyen Ayşe'nin ardından bakıyor ; Can'ı özlüyor . . . Dr. AyşeAysu koridorun orta yerinde duruverdi . Hep böyle oluyordu . Usu küçük hastalarından birine sımsıkı odaklanmışken ve başka her şey unutulmuşken , içinde apansız kabaran bir uyanış varlığını temellerinden sarsıyordu . Göğüsleri acıyordu ; şişkin , gergin ve alevliydiler . . . Fethi'nin kocaman elleri imgelemde avuçluyordu onları , yumuşuyorlardı , sızı diniyordu . Sonra Fethi handiyse hınçla emiyordu onları . Canı yanıyordu Ayşe'nin , Aysu öfkeleniyordu . Hep böyle oluyordu . İlk gün Kaygı . . . Kızıyla ilgili başat duygusuydu . Benden sonra . . . yalnız kalacak . O gizli dışlanma . Tek başına bir kadın . . . Bedendeki , o saklı yoksunluk ve eziklik . . . Anımsıyordu bunları kendi yaşamından , evlilik öncesi gençliğinden . İnsanın direncini ufak ufak ama inatla kemiren görgü kuralları : Doymak bilmez sinsi ve ezik duyarlıklar yadsınmalıdır . Yaşam boyu sürecek bir gizlenme , ne büyük işkence ! Fethi'nin AyşeAysu'nun yaşantısına girmesine sevinmişti , Fethi'yle tanışıncaya dek . Anlamıştı , kızının ona niye tutulduğunu . Fethi sıcaktı . Kızını delip geçen gözlerdeki o karanlık pırıltılı ateş anneyi ürkütmüştü . Fethi birazcık böbürlenerek köylü çocuğu olduğunu , ailesinin gecekonduda yaşadığını söylemişti . Şaşırmıştı , insanların doğumlarıyla ilgili utançlar ve övünçler taşımalarını yadırgadı . Annenin AyşeAysu'yla paylaştığı dairenin konuk odasındaydılar . Fethi'nin mekandaki varlığı , anneyi dışlayan bir duygu - coğrafyası çiziyordu . Kızı bu bölünme karşısında tümüyle edilgendi . Fethi saygılıydı . Yaşlı kadınsa , kızının sevdiği adamı bağrına basmaya hazır . Öyleyse . . . Söze dökülen bir tepki değildi bu . Belki de yalnızca annenin alınganlığıydı . Kaygıdan doğan . . . Belki de gerçekti . Fethi yüksek eğitimli , çalışan bir anne yi yabancılamıştı . Adam pembe bir koltukta oturuyordu . Yerini öylesine yadırgamaz görünüyordu , öyle sağlamca yerleşmişti ki , kararlı duruşu yabancılık çektiğinin belirtisiydi . Kararlı ? Gözlerinde tutuşan sabırsız ateşle ilgiliydi . Fethi'nin orda öyle oturuşu , annenin yaşlı ve durgun gövdesine bile , bir zamanlar kadın olduğunu anımsatabilecek elektrik yüklüyordu . Anne rahatça öpüşebilmeleri için konuk odasından çekildi . Uyumaya çalıştıysa da uyuyamadı . Kızının Fethi'yi geçirmek üzere çıktığını duydu . Asansörün tıkırtısını işitti . Aşağıya iniyorlardı . . . Asansörü bir daha işitti . Kızı yukarıya çıkıyordu . Ona seslendi . AyşeAysu deneyimlediği yaşantıyı hem paylaşmak hem gizlemek istiyordu . Genç kadın , az önce konuk odasında sevgilisini ağırlayan kişi değildi . Annenin gözleri , kızının ağzında ve boynunda belirmiş koyu renklenmelere ilişti . Gördüğünü sezdirip sezdirmemekte kararsızdı . . . Kızı mutlu gözüküyordu ve düş kırıklığına uğramış gibiydi . Dokunulma ertesi kadınları kaplayan o garip dinginliğe ulaşmıştı ve sükunetinde bir kaygı hücresi kıpraşıyordu . Annenin kaygısının gene anneye yansıması mıydı bu ; çoğalıp kızının tüm varlığını kaplayacak , baş - edilmesi güç bir felaket tohumu mu ? Fethi'yle kızı arasındaki çekim , insanlara özgü yapay yaşam örüntülerinden beslenmiyordu . Köklerin yeraltındaki gizli yaşantısıyla , deniz diplerinde kayalara tırmanan yosunların , mercan adacıklarının soluk alışıyla , atom çekirdeklerinin açılıp birbiriyle kaynaşmasıyla ilgiliydi . Ve insanların dokuduğu yapaylık ağlarına takılmaya yazgılıydı . Fethi'nin kızında ne bulduğunu kestirebiliyordu . AyşeAysu yumuşaktı . Yüzünün anlamı , sesi , teni , gövde çizgileri , tavırları yumuşaktı . Bu uysal fiziği o doğurmuş , bu uysal kişilik yapısını , o anne yoğurmuştu ; insanların yapay yaşantı ağı , yavrusunu aykırı bulup boğmasın diye . Onu korurken , incinmeye ne kadar açık koyduğunu bilememişti . Kızının yumuşak dokularının her ezilişinde , annenin yüreği kanamıştı . Ancak AyşeAysu yalnızca yumuşaklıktan ibaret değildi . Varlığının kilit noktasında dayanıklı , kendini onarabilen bir çekirdek gizliydi . Biliyordu anne , çünkü zaman zaman kızında saklı bu karşıtlık , sertliğiyle canını acıtıyordu . AyşeAysu'nun kişiliğine bu dik kafalı çekirdeğin nasıl yerleştiğinden emin değildi . Büyükannelerinden mi devralmıştı acaba ? Göç katarlarının peşinde parçalanmış yuvalarından , savaş yıkıntısının altından , çocuklarıyla birlikte sağ çıkabilmiş o toprak - analardan ? Doğanın kuşaklar boyu gövdelere akıttığı özgüçten mi ? AyşeAysu'nun annesiyle babasının yaşantılarında görüp fark ettirmeden benimsediği örneklerden mi ? Fethi Aysu'da gizli çekirdeğe el sürünce ne yapacaktı ? Ya onu kırmaya uğraşacak , ya şaşırıp küsüp uzaklaşacaktı . AyşeAysu bir arayışın peşindeydi . Aradığı tek ve yalın değildi . Birçok hasretine Fethi'de kavuştuğunu düşlüyordu . AyşeAysu toprağından ayrı düşmüş bir bitki gibi köklerini arıyordu . Fethi'nin yanık köy yaşantısının , kavruk rüzgarın izlerini taşıyan yağız teni onu çekiyordu . Onun çocuksu gülümseyişini , masum bir içtenliğe çözülüveren sertliğini seviyordu . Sevdiği , sertlik değil , sertliğin çözülüşüydü . Aysu bunu bilmiyordu . AyşeAysu neden kökeninin peşine düşmüştü ? Kökeni kayıp değildi ki ! Nerde yanlış yapmışlardı , kocası ve kendisi ? Kendi deneyimlerini evlatlarına aktaramamışlar mıydı ? Acıyı , korkuyu , savaşın , yıkımın sefaletini , bağnazlığın korkunç karaltısını , yeniden kuruluşun coşkusunu ? Istırabı gizlemişlerdi ; unutmayı dilediklerinden . Çocuklarını esirgemek istediklerinden . Istırap aktarılmayınca coşku ve emek köksüz kalmış , geçmişin anlamı şimdi yaşadıkları dönemi duruklaştıran kalıp söylemler içinde eriyip tükenmişti . Kızında , diline ve halkına yönelik bir özlem seziyor , şaşırıyordu . İnsan içinde bulunduğu ortamı özler miydi ? Aysu'yu yabancı dilde eğitim yapan okullara göndermekle hata mı işlemişlerdi ? Onun iyiliği içindi . Dilin gücünü bildiklerinden . Kızının ve arkadaşlarının isyanını anlıyordu , bir başka kızıl elma nın peşine düşmüşlerdi . Yazık . . . Aydın başkaldırılarının sabırsız tutkusunda kül olacaktı aşk ve devrim düşleri . Sen elmayı seviyorsun diye , elma da seni sevecek mi ? Elma . . . Bütün mesele o al ışıltılı topta mıydı , sert gibi durup da yumuşacık emiliveren oyuncu meyvede ? Kızına bekaretin erdemini öğretmekle hata mı işlemişti ? O , yaşlı kadın şimdi pek saçma buluyordu bu öğretiyi ! Kızının bekaret geleneğine hayli zamandır inanmadığını hissediyordu , ama hala bakireydi işte ! Yoksa . . . . . . . . . . . artık . . . . . . . . . . . değil miydi ? . . Sonunda tatlı bir sunu gibi güven yerleşti yüreğine Aysu'nun . Fethi onunla ilgileniyordu , başkasıyla değil . Umutlanıp kırılmalardan , coşup sönüvermelerden sonra . . . Meslek odasının geniş balkonunda , guruba karşı bira içerlerken anladı . . . Yan yana yürürlerken , kollarının birbirine değişinden . . . Fethi'nin delici bakışlarının çocuksu gülüşlere patlayışından . Fethi'yi eve davet ettiğinde bekliyordu , güvenle . . . Fethi kıpırdamıyordu . İşte kalkmış gidiyordu ! Geç olmuştu . Onu asansöre uğurladı . Ama gidiyordu . . . Öylece , arkadaşça . Seni , koca korkak ! Ayşe'nin tüm hücreleri yiğitlenmişti . Gülümseyerek Fethi'ye elini uzattı . Fethi beceriksizce eğilip şap diye aceleci bir öpüş kondurdu yanağına . Ayşe asansöre adım attı . Tutup kolundan çektim seni . Sen mi ? Elin ayağın birbirine dolanmıştı . Asansörün ışıkları söndü . AyşeAysu yuvasına kavuşmuş yavru kuş gibi sevinçliydi . Fethi'ye sokulacak , başını nicedir özlediği o yuvaya , Fethi'nin boynuyla omuzlarının arasına gömecekti , şimdi . Fakat o ne ! Ne oluyordu ! Aysu bunu beklemiyordu ! Ne de Ayşe ! Karanlık olanca ağırlığıyla üstüme çullandı . Öngün AyşeAysu ile Fethi , psikiyatri başasistanı Turhan'ın , öğlenleri ve akşamüstleri heyecanlı bir nabız gibi atan odasında tanıştılar . Köhnemiş kurumların katı dizgelerine , dudaklarının kıyıcığındaki genç gülüşle , tepeden bakanların omuzdaşlığıyla dopdolu , dipdiriydi küçük oda . Kalabalıklaştıkça ferahlardı . Burası meslek odasının ufak ölçekli örneğiydi . Turhan'ın yeri bambaşkaydı arkadaşlarının arasında ; grubun sorumluluğunu duyar , esirger ve kollardı . Uzmanlığının da yardımıyla , kişileri yönlendirebilir , kimi sorunları çözerdi . Sevecenliği ölçüsünde öfkelenebilirdi de . Boylu boslu duruşu , gür kahkahası , derinlikli tannan sesinin de desteğiyle doğal ve adil bir önder konumundaydı . Ona danışılırdı . Fethi'nin Turhan'ın onayını almadan AyşeAysu ile ilişkiye girmesi beklenir miydi ? Peki , ne diyecekti Turhan ? Acele etme , duyguların berraklaşsın , daha yeni boşandın ; üstelik Ayşe Aysu başından bir evlilik geçtiğini bile bilmeyebilir . Deneyimsiz bir kız o . Fethi Turhan'a danışmadı . Turhan'ın ufacık ayrımları yakalayan dikkati , çoktan saptamıştı Ayşe ile Fethi adlı gövdeler arasındaki kıvılcımlı çekimi . Sessizce izliyordu . Asıl konu , ilişkiler değildi zaten . ( Öyle mi , asıl konu her zaman , her yerde ilişkilerdir . ) İnsan sağlığının alınıp satılan bir nesneye indirgenişindeki tiksinçliği görüyor , biliyor , hissediyorlardı . Turhan ve arkadaşları bu haksız dizgeyi değiştirmeye kararlıydılar . Amaçları ilişkilerin üstündeydi . İnanıyorlardı başaracaklarına , kahramanca . Fethi henüz AyşeAysu'nun kahramanı değil . Bakışları ikide bir AyşeAysu'nun bacaklarını buluyor . Ayşe hem göneniyor , hem bir kahramana yakıştıramıyor doğrusu bu tavrı ! Oysa , Fethi , söz dinlemeyen gözlerini denetim altına alabilse , AyşeAysu nasıl da sızılı bir hüzne kayacak . . . Turhan Tomris'in kahramanı , ya da öyleydi . Arkadaşlarının yanında nasıl da şen , art arda gür kahkahalar patlatıyor ! Hangi mikroskop , hangi teleskop seçebilir ruhundaki yalnızlık virüsünü , hangi ? Karısının sezgisi . . . Tomris de psikiyatride uzmanlaşıyor . Her zaman uğramaz kocasının odasına . Turhan'ın çevresine iletken gibi yaydığı , güçlükleri gülmeceye çevirebilen sıcacık atmosfer bazen Tomris'i boğar . Grubun içindeki ve eşi konumuna sığamaz . Turhan'ın psikiyatriye sığamadığı gibi . Sonuçta , tıbbın en acemi dalının işlevi nedir ki , bireyliğin uç noktasına savrulup yabansılaşmış insanın , Turhan'ın devirmek istediği düzene uyumunu sağlamaktan başka ! Turhan başarılı bir ruh hekimidir , hastalarını üstten gözlemleyen sorgulayıcının bilmiş ve kuşkucu bakışlarıyla değil , dost sevecenliğiyle dinler . . . Gerçeklerin her kulağa yaramadığını bilir ; hasta ile hastalığın arasına mesafe koyar , kendisiyle ruhunda gizli yalnızlık çekirdeği arasına dostlukları yerleştirmesi gibi . Sağaltımı bu mesafe sağlar . Deneyimi derinleştikçe , söze dökmekten kaçındığı izlenim güçlenmektedir oysa ! Karısının henüz dillendirebilecek denli fark edemediği , ancak ayırdına varınca gizlemek yerine haykırmayı yeğleyeceği izlenimdir bu : Hastalık tohumları kişiliğe gömülüdür , hiç mesafe yoktur arada . Hastalık ve sağlık yanılsamalardan ibarettir . İç dengeler alttan alta aşınırken , dış görünüş eksiksiz bir sağlık resmi çizebilir . Ya da tersi olabilir . Elverişli koşullar yakalayan her tohum tarlasını istila eder . Tomris ilerki yıllarda , fiziksel rahatsızlıklar içinde düşünecek bunu : Her şey ruhumuzda içkin , yani gövdede . Mesafe - içkinlik çelişkisi karı kocayı birbirinden uzaklaştıracaktır . Mesleksel bir ayrıntı değildir bu , hayatı yaşamada ve yorumlamada temel bir bakış açısı sorunudur . Hastalıkla kimlik arasına mesafe girince , duygular , ruh durumları nasıl yalınlaşıyor ; karmaşa , nasıl da sözcüklere , tanımlara , betimlemelere indirgeniyor uslu uslu , denetim altına giriyor ! İnsanlar ve ruh durumları kümelere dağılıyor ! Açık ve net ! Bu açıklıkta bir aldatmaca seziyor , Tomris ; hayatın özü tanımların sınırlarındaki zayıf noktalardan sızıp , kayıyor ellerden ! Turhan karmaşayı basitleştirip ona egemen olmayı , Tomris katmanlı dokusunu tanıyıp karmaşa ile ilişki kurmayı amaçlıyor . Turhan şemalaşmış gerçeklikte boğuluyor , onun dışına atıyor kendini ve orda büyüyor , büyükleniyor ; Tomris labirentimsi gerçekliğin karşısında ve içinde büyüleniyor . Tomris kocasının - hastalarının da katılımıyla - genişleyen dost çevresinde herkesi aynı derecede tanımaz . Fethi'nin özelliklerini bilmez ; yaşça kendinden genç olan AyşeAysu'yu pek sever , mutluluğunu diler . Tomris mutsuz bir evliliğe doğmuş , rastlantıyla , doğru zamanda doğru yerde bulunabilmiş büyükanneler sayesinde , ağır yaralar almadan büyüyebilmiş , yatılı okullarda ve yurtlarda bilenmiştir . Onun için aslolan ayakta kalmaktır . Teslimiyeti , edilgenliği sevmez ; kopmadan esneyebilir , buzla su örneği kırılmadan akışkanlaşabilir , asal yapı bileşimi bozulmadan . Yıllar önce , öğrenciliklerinin son yılında , İntaniye kliniğindeki gece nöbeti onu Turhan'a yakınlaştırdı . Ağzı köpüren , gövdesi kasılmalarla çırpıntılı yaşlı bir hasta getirilmişti . Kuduz kuşkusuyla . Köpek ısırmıştı ihtiyar köylüyü , nice gün önce ; aldırmamıştı . Evet kuduzdu ve artık yapılacak bir şey yoktu . Hastanenin ortaçağdan kalmış odalarından birine kilitlemişlerdi adamı . Zavallı ihtiyar perişan başını duvarlara vuruyor , çırpınıyor , boğuk seslerle haykırıyordu . Adamın ölümcül feryatlarını duymamak için , herkes bir köşeye sinmişti . İnsandan insana kuduz bulaştığına dair tek bir vaka yoktur tıp tarihinde , demişti Turhan , benimle gelmek mecburiyetinde değilsin . Odaya girip adamı sakinleştireceğim . Böyle , saklanarak bekleyemeyiz ölmesini ! Tomris Turhan'la gitmişti . Turhan eski kalenin paslı anahtar demetinden karantina hücresininkini buldu . Kapı gıcırdayarak açıldı . Karanlık sidik kokuyordu . Turhan yavaşça yaklaştı adama , büyük ve şefkatli ellerini omuzlarına koydu ; usul usul okşadı . İhtiyar durulmuştu . Arada sırada gene sıçrıyor , çırpınıyor , köpükler saçıyordu . Turhan başını okşuyordu , sırtını , kollarını , ellerini yumuşak , biteviye . Adam yatışıyordu . Tomris ürkek çocuk gibi uzattı elini , yaralı hayvanı andıran insanın başına koydu , Turhan'ın elinin yanına . Kendi eli , Turhan'ın esirgeyen elinin yanında ne kadar küçücüktü . Tomris'le Turhan o gece pek az konuştular . Çaresiz kalan mesleklerinden utandılar . İnsanların hala kuduzdan öldüğü bir ülkenin çocuklarıydılar . . . Acıdan başkaldırı , öfkeden sorumluluk doğuyordu . Adam sabaha karşı öldü . Sessizce çıktılar hücreden . Turhan ellerine yapışmış salyaları yıkadı . O gün evlenmeye karar verdiler . Tomris , Fethi - AyşeAysu çekimini fark eder etmez , mutlu bir ilişkiye dönüşmesine çabalayacak . İkinci Gün Fethi AyşeAysu'dan ayrıldıktan sonra esrime benzeri coşkulu bir ruh haliyle şafak sökene dek sokaklarda yürüdü . Bazen koştu , bazen hopladı . Elektrik direklerine tırmanmak geldi içinden . Gören deli sanacaktı ! Tasasına kahkahayla güldü . Dünya umurunda mıydı ? Ayşe'nin sıcacık , yumuşacık ağzını ezerken , delip geçmişti yaşamın önüne diktiği engelleri . Özgürdü , özgür ! Haykırmalıydı ! İlk kez özgürdü . . . Ayşe'yi onca etkileyebilen gücünün şaşırarak ayırdına varıyordu . Gövdesinde yüzlerce haz pınarı aynı anda sevinçle patlıyordu . Bir bakışı yetiyordu Ayşe'yi değiştirmeye , genç kızın yanakları pembeleşiyor , gözleri garip ışıltılar saçmaya başlıyordu , Fethi'nin gözleri ona değdiğinde . Ayşe Fethi'yi pek yücelere koymuştu , pek . . . Yaşam Fethi'ye çapkınca ve şefkatle gülümsüyor , neler neler vaadediyordu ! Mutluluk buydu işte ! Boğazını sıkan evlilik ilmeği gevşeyince , hoş bir serbestlikte bulmuştu kendini , birkaç ay önce . O vazgeçilmez dost sofralarında , apansız yüreğini ıssız , kolunu kanadını kırık koyuveren burukluk da neydi , peki ? Onarılmıştı . . . Farkında olmadan aradığı onaya , farkına varmadan kavuşmuştu . Öyle bir sıçradı ki , ayakkabısının burnu neredeyse alnına değdi . Birden ürktü . Telaşla çevresine baktı . Hayır , kimse yoktu . Onu hep biraz iten ve ürküten hırçın kent , haziran gecesinin billursu sessizliğinde sereserpe uzanmış , uysal yatıyordu . Fethi'nin sırrını ele vermezdi , kimsenin bugüne dek tanık olmadığı kendinden geçişini . Yollar onu bekliyordu , her köşebaşında yeni bir sokak açılıyordu önünde , Fethi'yi bağrına basmaya hazır , bir öncekilerden daha aydınlık yüzüyle . Gün hepten ağardığında , genç gövdesini geren eril enerjiyi boşaltmıştı . Evine gidip dingin bir uykuya daldı . Bu akşam mesela , Esir Pazarı'nın arkalarındaki kahvehanede sıcak kahvem ile ısınır , arkadaki köpek resmine bakıp köpeğin anlattıklarına herkesle birlikte kendimi koyuvererek gülerken , yanımda oturan bir herifin de benim gibi katilin teki olduğu duygusuna kapıldım . O da benim gibi meddaha gülebiliyordu , ama kolunun benim kolumun yanıbaşında kardeş kardeş durmasından mı , fincanı tutan kıpır kıpır parmaklarının huzursuzluğundan mı neden bilmiyorum , onun da benim soyumdan olduğuna hükmediverdim ve birden dönüp suratına dik dik baktım . Hemen korktu , yüzü allak bullak oldu . Kahve dağılırken bir tanıdığı onun koluna girmiş : Artık Nusret Hocacılar burayı basar , diyordu . Ötekini kaş göz işaretiyle susturdu . Onların korkuları bana da bulaştı . Kimse kimseye güvenmiyor , her an karşısındakinden bir alçaklık bekliyor herkes . Hava daha da soğumuş ve sokakların köşelerinde , duvar diplerinde kar iyice tutmuş , yükselmiş . Kör karanlıkta gövdem yolunu dar sokakları ancak hissederek buluyor . Bazen de , kepenkleri iyice çekili , pencereleri kapkara tahtayla kaplı evlerin bir yerinden içerde hala yanan bir kandilin soluk ışığı dışarı sızıp karda yansıyor , çoğu zaman ise hiçbir ışık , hiçbir şey göremiyorum da bekçilerin sopalarının taşlara vuruşuna , çılgın köpek sürülerinin ulumalarına , evlerin içlerinden gelen iniltilere kulak verip yolumu buluyorum . Bazen , gece yarıları şehrin dar ve korkutucu sokakları karın sanki kendi içinden sızan harika bir ışıkla aydınlanıyor ve karanlıkta , yıkıntılar ve ağaçlar arasında yüzlerce yıldır İstanbul'u tekinsiz kılan hayaletleri gördüğümü sanıyorum . Bazen de , evlerin içinden mutsuzların uğultusu geliyor ; ya harıl harıl öksürüyor , ya burunlarını çekiyor , ya rüyalarında ağlayarak çığlık atıyor , ya da karı kocalar , yanıbaşlarında çocukları ağlarken birbirlerini boğazlamaya girişiyorlar . Katil olmadan önceki mutlu hayatımı hatırlamak , neşelenmek için bir iki akşam bu kahvede meddahı dinlemeye geldim . Bütün ömrümü birlikte geçirdiğim nakkaş kardeşlerimin çoğu her akşam gelirler . Ta çocukluktan beri birlikte nakşettiğimiz bir budalaya kıydım kıyalı hiçbirini görmek istemiyorum artık . Birbirlerini görüp dedikodu etmeden yapamayan kardeşlerimin hayatında , buradaki rezil eğlence havasında beni utandıran çok şey var . Beni burnu büyük bulup iğnelemesinler diye bir iki resim de ben yaptım meddah için , ama bunun kıskançlığı durduracağını da sanmam . Ama kıskanmakta çok da haklılar . Renk karıştırmakta , cetvel çekmekte , sayfa istifinde , konu seçiminde , yüz çizmekte , kalabalık savaş ve av meclislerini yerleştirmekte , hayvanları , padişahları , gemileri , atları , savaşçıları , aşıkları resmetmekte , nakşın içine ruhun şiirini dökmekte , hatta , tezhipte de en usta benim . Bunu size övünmek için değil beni anlayın diye söylüyorum . Kıskançlık , zamanla usta nakkaşın hayatında boya kadar vazgeçilmez bir malzeme olur . Huzursuzluktan gittikçe uzayan yürüyüşlerimin ortasında bazen saf mı saf , masum mu masum din kardeşlerimden birisiyle göz göze geliyorum ve birden şu tuhaf düşünce beliriyor içimde : Şimdi katil olduğumu düşünürsem , karşımdaki bunu yüzümden anlayacak . Böylece hemen kendimi başka şeyler düşünmeye zorluyorum ; tıpkı ilk gençlik yıllarımda namaz kılarken kadınları düşünmemek için utanç içinde kıvranarak kendimi zorladığım gibi . Ama çiftleşmeyi aklımdan bir türlü çıkaramadığım o gençlik buhranlarının tersine , işlediğim cinayeti unutabiliyorum . Bütün bunları durumumla ilişkili olduğu için anlattığımı anlıyorsunuzdur . Bir şeyi aklımdan bile geçirirsem her şeyi anlarsınız . Bu da aranızda bir hayalet gibi gezinen adsız , hüviyetsiz bir katil olmaktan çıkarır da beni , yakayı ele vermiş , yüzü belirgin , kafası vurulacak sıradan bir suçlu durumuna düşürür . İzin verin de her şeyi düşünmeyeyim ; kendime birşeyler saklayayım : Sizin gibi ince kişiler de ayak izlerine bakarak hırsızı bulur gibi , kelimelerimden ve renklerimden benim kim olduğumu keşfe çalışsınlar . Bu da bizi şimdi çok revaçta olan üslup konusuna getiriyor : Nakkaşın kendi şahsi usulü , kendine mahsus bir rengi , sesi , var mıdır , olmalı mıdır ? Ustalar ustası , nakşın piri Behzat'ın bir resmini ele alalım . Bir cinayet resmi olduğu için , benim durumuma da iyi uyan bu harika şeye , acımasız bir taht kavgasında öldürülmüş bir Acem şehzadesinin kütüphanesinden çıkmış Herat işi doksan yıllık bir kusursuz kitabın Hüsrev ile Şirin'in hikayesini anlatır sayfalarında rastlamıştım . Hüsrev ile Şirin'in sonunu bilirsiniz ; Firdevsi'nin değil de Nizami'nin anlattığını diyorum : İki aşık ne maceralar ve fırtınalardan sonra evlenirler , ama Hüsrev'in önceki karısından olan çocuğu genç Şiruye Şeytan gibidir , onları rahat bırakmaz . Babasının tahtında ve genç karısı Şirin'de gözü vardır bu şehzadenin . Nizami'nin Ağzı aslanlar gibi pis kokardı , dediği Şiruye , bir yolunu bulup babasını esir alır ve tahtına oturur . Bir gece , babasının Şirin'le yattığı odaya girer , karanlıkta dokuna dokuna onları yatakta bulur ve hançeriyle babasını ciğerinden bıçaklar . Babanın kanı sabaha kadar akacak ve yanında huzurla uyuyan güzel Şirin ile paylaştıkları yatakta ölecektir . Büyük üstat Behzat'ın resmi , bu hikaye kadar yıllardır içinde taşıdığım gerçek bir korkuyu da işliyordu : Gece yarısı karanlıkta uyanıp , göz gözü görmez odada tıkırtılar çıkaran başka birisi olduğunu fark etmenin dehşeti ! O başka birisinin bir elinde bir hançer olduğunu , öbür eliyle de sizin boğazınıza sarıldığını düşünün . Odadaki ince ince işlenmiş duvar , pencere ve çerçeve süslerinin , sıkılmış gırtlağınızdan çıkan sessiz çığlığın rengindeki kızıl halının kıvrım ve yuvarlaklarının ve katilinizin sizi öldürürken çıplak ve iğrenç ayağıyla acımasızca bastığı harika yorgana inanılmaz bir incelikle ve neşeyle işlenmiş sarı ve mor çiçeklerin hepsi , aynı amaca hizmet ederler : Bir yandan bakmakta olduğunuz resmin güzelliğini vurgularken , bir yandan da içinde ölmekte olduğunuz odanın , terketmekte olduğunuz dünyanın ne de güzel bir yer olduğunu hatırlatırlar . Resmin ve dünyanın güzelliğinin sizin ölümünüze kayıtsızlığı , ölürken yanınızda karınız da olsa yapayalnız oluşunuz resme bakarken kafanıza dank eden asıl manadır . Behzat'ın , demişti yirmi yıl önce benimle birlikte titreyen ellerimdeki kitaba bakan ihtiyar usta . Yüzü yanı başımızdaki mumdan değil , görme zevkinden aydınlanmıştı . O kadar Behzat'ın ki , imzaya gerek yok . Behzat da bunu bildiği için imzasını resmin gizli bir köşesine bile atmamıştı . İhtiyar ustaya göre Behzat'ın bu tutumunda bir utanç ve sıkılma vardı . Gerçek hüner ve ustalık hem erişilmez bir harika resmetmek , hem de bu harikada nakkaşın kimliğini ele veren hiçbir iz bırakmamaktır . Zavallı kurbanımı can havliyle bulduğum sıradan ve kaba bir usülle öldürdüm . Eserimden geriye beni ele verecek kişisel herhangi bir iz kalıp kalmadığını araştırmak için geceleri bu yangın yerine geldikçe üslup sorunları kafama daha da çok üşüşmeye başladı . Üslup diye tutturdukları şey , kişisel bir iz bırakmamıza yol açan bir hatadır yalnızca . Yağan karın aydınlığı olmasaydı da burayı bulurdum : Burası , yirmi beş yıllık arkadaşımı katlettiğim yangın yeri . Kar , benim imzam olarak görülebilecek bütün izleri örtüp yok etmiş . Bu , Allah'ın da üslup ve imza konusunda benimle ve Behzat'la aynı fikirde olduğunu kanıtlıyor . Dört gece önce , o akılsızın ileri sürdüğü gibi bağışlanmaz bir günahı , farkında olmadan bile olsa , kitabı nakşederken işlemiş olsaydık , Allah biz nakkaşlara bu sevgiyi göstermezdi . O gece , Zarif Efendi'yle bu yangın yerine girdiğimizde kar yağmıyordu daha . Uzaklardan yankılanarak gelen köpek ulumalarını işitiyorduk . Niye buraya geldik ? diye soruyordu zavallı . Bu vakitte bana burada ne göstereceksin ? İleride bir kuyu , ondan on iki adım ötede de yıllardır biriktirdiğim gömülü param var , dedim . Bu anlattıklarımı kimseye söylemezsen Enişte Efendi de , ben de seni sevindiririz . Demek baştan beri ne yaptığını bildiğini kabul ediyorsun . . . dedi hevesle . Ediyorum , diye çaresizlikle yalan söyledim . Yaptığınız resim çok büyük bir günahtır biliyor musun ? dedi saflıkla . Kimsenin cür'et edemediği bir küfür , bir zındıklık . Cehennem'in en dibinde yanacaksınız . Azabınız , acılarınız hiç dinmeyecek . Beni de ortak ettiniz . Bu sözleri işitirken dehşetle anlıyordum ki , pek çok kişi ona inanacaktı . Niye ? Çünkü bu sözlerin öyle bir gücü , öyle bir çekimi vardı ki , ister istemez insan ilgi duyuyor , başka alçaklar hakkında gerçek çıksın istiyordu . Yaptırdığı kitabin gizliliği ve verdiği paralar yüzünden Enişte Efendi hakkında bu tür dedikodular zaten çok çıkıyordu . Ayrıca Başnakkaş Üstat Osman da ondan nefret ediyordu . Müzehhip biraderimin iftirasını bile bile bu gerçeklerin üzerine kurnazca oturttuğunu da düşünmüştüm . Ne kadar samimiydi ? Bizi birbirimize düşüren iddialarını ona tekrarlattım . Lafı evirip çevirerek gevelemedi . Sanki , birlikte geçirdiğimiz çıraklık yıllarımızda kendimizi Üstat Osman'ın dayağından korumak için bir kabahati örtmeye çağırıyordu beni . İçtenliğini o sırada inanılır buluyordum . Çıraklığında da gözlerini böyle kocaman açardı , ama o zamanlar tezhipten küçülmemişti daha onlar . Ama ona sevgi duymak istemedim hiç , çünkü her şeyi başkalarına anlatmaya hazırdı . Bak , dedim zorlama bir pişkinlikle . Tezhip yaparız , kenar süsü buluruz , cetvel çeker , sayfaları renkli altınla parıl parıl süsler , en güzel resimleri biz yapar , dolapları , kutuları şenlendiririz . Yıllardır bunları yapıyoruz . Bu bizim işimiz . Bize resim sipariş ederler , şu çerçevenin içine bir gemi , bir ceylan , bir padişah oturt , şöyle kuşlar , bunun gibi adamlar olsun , hikayenin şü meclisi , filanca şöyle dursun , derler , biz de yaparız . Bak , bu sefer içinden gelen bir at çiz şuraya , dedi Enişte Efendi . Üç gün içimden gelen at resminin ne olduğunu anlamak için eski büyük üstatlar gibi yüzlerce kere at çizdim . Elimi alıştırmak için kaba Semerkandi kağıda çizdiğim bir dizi atı çıkarıp gösterdim ona . İlgilenip kağıdı aldı ve solgun ay ışığında gözlerini yaklaştırıp siyah beyaz atları seyretmeye başladı . Şirazlı , Heratlı eski üstatlar , dedim , Allah'ın istediği ve gördüğü hakiki bir at resmi çizebilmek için nakkaşın elli yıl hiç durmadan at çizmesi gerektiğini söyler ve zaten en iyi at resminin karanlıkta çizileceğini eklerlerdi . Çünkü elli yılda gerçek nakkaş çalışa çalışa kör olur ve eli çizdiği atı ezberler . Yüzünde ta çocukluk yıllarımızda onda gördüğüm masum bakış benim çizdiğim atlara dalıp gitmişti . Bize sipariş ederler , biz de en gizli , en erişilmez atı eski üstatların çizdiği gibi çizmeye çalışırız , o kadar . Sipariş ettikleri şeyden sonra bizi sorumlu tutmaları haksızlık . Bilmiyorum bu doğru mu ? dedi . Bizim de sorumluluklarımız , irademiz var . Ben Allah hariç kimseden korkmuyorum . O da bize , iyiyle kötüyü ayırt edelim diye bir akıl vermiş . Yerinde bir cevaptı . Allah her şeyi görür , bilir . . . dedim Arapça olarak . Senin , benim , bizlerin bu işi bilmeden yaptığımızı da anlayacaktır . Enişte Efendi'yi kime ihbar edeceksin ? Bu işin arkasında Padişahımız Hazretleri'nin iradesi olduğuna inanmıyor musun ? Sustu . Düşündüm : Gerçekten bu kadar kuş beyinli miydi , yoksa içten bir Allah korkusundan soğukkanlılığını kaybetmiş de saçmalıyor muydu ? Kuyunun yanında durduk . Karanlıkta bir an gözlerini görür gibi oldum da anladım korktuğunu . Ona acıdım . Ok yaydan çıkmıştı bir kere . Karşımdakinin yalnızca akılsız bir korkak değil , bir rezil olduğunu bir kere daha kanıtlaması için Allah'a dua ettim . Buradan on iki adım sayıp kazacaksın , dedim . Sonra siz ne yapacaksınız ? Söylerim Enişte Efendi'ye , resimleri yakar . Başka ne yapabiliriz ki ? Erzurumlu Nusret Hoca'nın cemaatinden böyle bir laf olduğunu duyarlarsa ne bizi sağ koyarlar , ne de nakkaşhane kalır . Onlardan hiç tanıdığın var mı ? Bu parayı şimdi sen kabul et ki bizi onlara , ihbar etmeyeceğini anlayalım . Para neyin içinde ? Eski bir turşu küpünün içinde yetmiş beş tane Venedik altını var . Venedik dukalarını anladım da bu turşu küpü niye gelmişti aklıma ? O kadar saçmaydı ki , inandırıcı oldu . Böylece , Allah'ın benim yanımda olduğunu bir kere daha anladım , çünkü her yıl daha da paragöz olan çıraklık arkadaşım gösterdiğim yönde on iki adımı saymaya hevesle başlamıştı bile . Aklımda o an iki şey vardı . Toprağın altında Venedik altını maltını yok hiç ! Para veremezsem bu alçak budala bizi mahvedecek ? Bir an , o alçak budalaya çıraklığımızda bazen yaptığım gibi sarılıp öpmek geldi içimden , ama yıllar bizi birbirimizden o kadar uzaklaştırmıştı ki ! Aklım toprağın nasıl kazılacağına takılmıştı . Tırnaklarımızla mı ? Bütün bunları düşünmem , buna düşünmek denebilirse bir göz kırpması kadar sürdü , sürmedi . Kuyunun yanı başında duran kayayı telaşla iki elimle kavradım . O daha yedinci sekizinci adımındayken yetişip başının arka kısmına bütün gücümle indirdim . Taş kafasına öyle hızla ve sert bir şekilde indi ki bir an sanki kendi kafama inmiş gibi irkildim , acıdım hatta . Ama yaptığım şeye dertleneceğime , başladığım işi bir an önce bitirmek istiyordum . Çünkü yerde öyle bir şekilde debelenmeye başlamıştı ki , insan ister istemez daha da telaşlanıyordu . Onu kuyudan aşağıya attıktan çok sonradır ki , yaptığım işte bir nakkaşın inceliğine hiç mi hiç yakışmayacak kaba bir yan olduğunu düşünebildim . Ben Eniştenizim Ben Kara'nın Enişte Efendisiyim , ama başkaları da Enişte der bana . Bir zamanlar , annesi bana Kara'nın öyle seslenmesini isterdi , sonra bunu yalnız Kara değil , herkes kullanır oldu . Kara , evimize gidip gelmeye bundan otuz yıl önce , Aksaray'ın arkalarında kestane ve ıhlamur ağaçlarının gölgelediği o karanlık ve nemli sokağa yerleşmemizden sonra başladı . O bundan önceki evimizdi . Yazları ben Mahmut Paşa ile sefere çıkarsam , sonbaharda İstanbul'a döndüğümde Kara'yı annesiyle bizim eve sığınmış bulurdum . Rahmetli anası , benim rahmetli hanımın ablasıydı . Bazen de , kış akşamları eve döndüğümde anasıyla benimkini birbirlerine sarılmış gözleri yaşlı dertleşirlerken görürdüm . Hiçbirinde tutunamadığı küçük ve ücra medreselerde müderrislik eden babası huysuzdu , öfkeliydi ve iyice de içerdi . Kara , o zamanlar altı yaşındaydı , annesi ağlıyor diye ağlar , annesi sustu diye susar , bana , Eniştesine korkuyla bakardı . Şimdi onu karşımda kararlı , kemale erimiş ve saygılı bir yeğen olarak görmekten memnunum . Bana gösterdiği saygı , elimi öpüşündeki dikkat , hediye getirdiği Moğol hokkasını verirken yalnızca kırmızı mürekkep için , deyişi , karşımda dizlerini dikkatlice birleştirmiş olarak derli toplu oturuşu , bütün bunlar , yalnız onun olmak istediği aklı başında , yetişkin adam olduğunu değil , benim de olmak istediğim ihtiyar adam olduğumu bana bir kere daha hatırlatıyor . Bir iki kere gördüğüm babasına benziyor : Uzun boylu , ince , biraz asabice el kol hareketleri var , ama bu ona yakışıyor . Daha o zaman ben , rahmetli Eniştene hiç mi hiç toz kondurtmuyordum . Hatta Padişahımızın teveccühlerinin Üstat Osman'dan ona doğru yönelmesini çok yerinde buluyor , Frenk üstatları ve onların resimleri hakkında bana uzun uzun anlattığı şeylere , onun kadar olmasa da ben de inanıyordum . Biz Osmanlı nakkaşları , Şeytanla hiçbir alışverişimiz olmadan renk usüllerini şurasından burasından gönlümüzün istediği ve seyahatlerde gördüğümüz kadar güzel güzel alabiliriz ve bunlar da başımıza hiç bela olmaz diye içtenlikle düşünüyordum . Hayat kolaydı ve rahmetli Enişten , benim için , Üstat Osman'dan sonra bu yeni hayatta yeni bir babaydı . Oraya gelme daha , dedi Kara . Zarif'i nasıl öldürdüğünü anlat önce . Bu işi , dedim , öldürme kelimesini kullanamadığımı anlayarak , bu işi yalnız bizler için , kendimizi kurtarmak için değil , bütün nakkaşhanenin selameti için yaptım . Zarif Efendi eline bir tehdit silahı geçirdiğini anlamıştı . Bana bu alçağın , ne kadar sefil bir şey olduğunu göstermesi için ulu Allah'a dualar edip yalvardım . Allahım dualarımı kabul edip bana rezilin rezilliğini gösterdi : Ona para teklif ettim . Aklıma şu altınlar geldi , ama bir yalan uydurdum Allah'ın ilhamıyla . Altınlar burada tekkede değil , onları sakladığım bir yerde , dedim . Dışarı çıktık . Boş sokaklarda , ücra mahallelerde nereye gittiğimi hiç hesaplamadan amaçsızca yürüdük . Ne yapacağımı bilemiyordum hiç ; ve çok korkuyordum . Amaçsız ve yönsüz yürüyüşlerimizin sonunda , bir kere geçtiğimiz bir sokaktan bir daha geçince , bütün hayatını tekrar ve endama vermiş müzehhip Zarif Efendi kardeşimiz pirelendi . Ama Allah da karşımıza boş bir yangın yeri ve hemen onun yakınında kör bir kuyu çıkarmıştı . Bu noktada gerisini anlatamayacağımı anlayıp onlara söyledim . Siz de benim yerimde olsaydınız , bütün öteki nakkaş kardeşlerinizin selametini düşünür , aynı şeyi yapardınız , dedim bir cesaretle . Bana hak verdiklerini işitince ağlamak geldi içimden : Hak etmediğim şefkat kalbimi yumuşattığı için diyecektim , değilmiş . Onu öldürüp attığım kuyunun dibine gövdesi vurunca çıkan sesi yeniden işittim diyecektim , değilmiş . Katil olmadan önce ne de mutluydum , herkes gibiydim , bunu hatırladığım için diyecektim , değilmiş . Çocukluğumda yoksul mahallemizden geçen bir kör canlanmıştı gözlerimin önünde : Pis esvaplarının içinden daha da pis bir bakır maşrapa çıkarır ve mahalle çeşmesinin orada uzakta seyreden biz çocuklara doğru derdi ki : Yavrum , hanginiz bu ama amcanın maşrapasına çeşmeden su dolduracak ? Hiç kimse gitmeyince şöyle derdi : Sevaptır yavrum , sevaptır ! Gözlerinin yuvarlarının rengi solup uçmuştu da gözlerinin akıyla aynı renkteydi . O ama amcaya benzeme telaşıyla , Enişte Efendi'ye nasıl kıydığımı da alelacele ve zevkini hiç çıkaramadan anlattım . Ne fazla doğru söyledim , ne de çok fazla yalan : İkisi arasında kalbimi fazla sıkıştırmayan bir kıvam bulunca , Enişte Efendi'yi öldürmek için oraya gitmediğimi anladıklarını fark ettim : Onu , daha önceden niyet ederek öldürmedim , demek istediğimi anladıkları gibi , kötü niyet yoksa insan Cehenneme hiç gitmez , derken kendime mazeretler ve özürler bulduğumu da anladılar . Zarif Efendi'yi Allah'ın meleklerine teslim ettikten sonra , dedim düşünceli bir şekilde , son vakitlerinde merhumun bana söylediği sözler , bir kurt olup içimi kemirmeye başladı . Son resim için elimi kana bulamış olmak o resmi gözümde büyütmüştü . Kitap için artık hiçbirimizi evine çağırmayan Eniştene , bu son resmi bana göstersin diye gittim . Resmi göstermediği gibi , her şey güllük gülistanlık gibiymiş gibi davrandı bana . Uğruna adam öldürecek kadar esrarlı ne bir resim varmış , ne de başka bir şey ! Beni bu kadar küçümsemesin , önemsesin diye ona Zarif Efendi'yi öldürüp kuyuya attığımı itiraf ettim . Beni önemsedi , ama küçümsemeye devam etti . Oğlunu küçümseyen baba olamaz . Büyük üstat Osman bize çok kızardı , çok döverdi ; ama bizi hiç küçümsemedi . Ona ihanet etmekle hata etmişiz kardeşlerim . Ölüm yatağında son sözlerimi dinler gibi gözlerime dikkat kesilen kardeşlerime gülümsedim . Ölen bir kardeşin hissedeceği gibi , ben de onların gittikçe bulanıklaşarak benden uzaklaştıklarını görüyordum . İki şey için öldürdüm Enişteni . Büyük Üstat Osman'ı , Frenk nakkaşı Sebastiano'yu maymun gibi taklide zorladığı için . Bir de zaaf gösterip ona üslubum var mı ? diye sorduğum için . Ne dedi ? Varmış . Ama onun için bu bir hakaret değil , övgüydü tabi . Birden utançla , acaba benim için de bir övgü mü diye düşündüğümü hatırlıyorum : Hem üslubu bir çeşit soysuzluk , bir şerefsizlik gibi görüyorum , hem de içimi bir kurt kemiriyor . Bir üslubum olmasın istiyorum , ama Şeytan kışkırtıyor , merak da ediyorum . Herkes gizliden gizliye bir üslubu olsun ister , dedi Kara ukalaca . Padişahımızın istediği gibi bir portresi de yapılsın ister herkes . Bu karşı konulamayacak bir hastalık mı ? dedim . Bu hastalık yayıldıkça Frenk üstatlarının usüllerine hiçbirimiz karşı duramayacağız . Ama kimse dinlemiyordu beni : Kara , Şah'ın kızına aşkını erken ilan ettiği için on iki yıl Diyarı Çin'e sürgüne giden mutsuz Türkmen Beyinin hikayesini anlatıyordu . On iki yıl hayallerini kurduğu sevgilisinin bir portresi de olmadığı için , Çinli güzeller arasında kendi sevgilisinin yüzünü de unutuyor , aşk acısı Allah'ın çektirdiği derin bir çileye dönüşüyordu . Ama bu anlattığının kendi hikayesi olduğunu hepimiz biliyorduk . Enişten sayesinde artık hepimiz bu portre lafını öğrendik , dedim . Bir gün kendi hayatımızı korkmadan kendi hayatımız gibi anlatmayı da öğreniriz , inşallah . Bütün masallar , herkesin masalıdır , dedi Kara . İnsanın kendinin değil . Bütün nakış da Allah'ın nakşıdır , diye Heratli şair Hatifi'nin mısralarını tamamladım ben . Ama Frenk üstatlarının usülleri yayıldıkça herkes başkalarının masalını kendi hikayesi gibi anlatmayı marifet sanacak . Şeytanın da istediği tam budur . Bırakın artık beni , diye bütün gücümle bağırdım . Son bir kere daha alemi seyredeyim . Ödlerinin koptuğunu görünce içime bir güven doğdu . Önce Kara topladı kendini : Son resmi çıkaracak mısın ? Öyle bir baktım ki Kara'ya , çıkaracağımı hemen anladı , beni bıraktı . Kalbim hızla atmaya başladı . Çoktan anlamışsınızdır sözümona saklamaya çalıştığım kimliğimi . Yine de , Heratlı eski üstatlar gibi davranmama şaşmayın hiç : Onlar imzalarını kim oldukları bilinmesin diye değil , ustalarına ve kurallara olan saygılarından gizlerlerdi . Elimde kandil , tekkenin kapkaranlık odaları arasında kendi solgun gölgeme yol açarak heyecanla yürüdüm . Gözlerime karanlığın perdesi inmeye başlamış mıydı , yoksa bu odalar ve sofalar mı bu kadar karanlıktı ? Kör olmadan önce daha ne kadar vaktim , günüm , haftam vardı ? Gölgem ve ben durduk , mutfağın hayaletleri içinde , tozlu dolabın temiz köşesinden kağıtları alıp hızla geri döndük . Kara , tedbirli olmak için beni takip etmişti , ama hançeri almamıştı yanına . Kör olmadan hançeri alıp onu da kör etmek ister miydim ? Kör olmadan şunu bir daha gördüğüm için memnunum , dedim gururla . Sizin de bunu görmenizi istiyorum . Bakın şuna . Böylece , Enişte'yi öldürdüğüm gün evden aldığım son resmi kandil ışığında onlara gösterdim . İki sayfa büyüklüğündeki resme merak ve korkuyla bakışlarını seyrettim ilk . Dönüp onlarla birlikte resme baktığımda hafif hafif titriyordum . Ya gözüme sorguç iğnesi girdiği için , ya da cezbeye kapıldığım için ateşim çıkmıştı . Son bir yılda , bu iki sayfanın çeşitli köşelerine hepimizin çizdiği ağaç , at , Şeytan , ölüm , köpek , kadın resimleri , Enişte'nin acemice de olsa yaptığı yeni istif usülüne göre büyüklü küçüklü öyle bir şekilde yerleştirilmişti ki , merhum Zarif Efendi'nin tezhip ve çerçeveleri , bize artık bir kitabın bir sayfasına baktığımızı değil , pencereden bütün bir alemi seyrettiğimizi hissettiriyordu . O alemin merkezinde , Padişahımızın portresi olması gereken yerde , benim bir an gururla seyrettiğim kendi portrem vardı . Günlerce silip bozup , aynaya baka baka , acz içinde uğraşarak kendime pek az benzetebildiğim için biraz sıkılıyordum ; ama resim , sayfa , yalnız bütün bir alemin merkezine beni yerleştirdiği için değil , açıklayamadığım şeytani bir nedenden , beni olduğumdan çok daha derin , karmaşık ve esrarlı kıldığı için denetleyemediğim bir heyecan da duyuyordum . Bu heyecanımı görsünler , anlasınlar , nakkaş kardeşlerim benimle paylaşsınlar istiyordum . Hem bir padişah veya kral gibi her şeyin merkezindeydim , hem de ben kendimdim . Bu durum hem bir gurur , hem de bir utanç veriyordu bana . Bu iki duygu birbirini dengeleyerek beni rahatlattığı için bu resimdeki yeni konumumdan baş döndürücü bir zevk alabiliyordum . Ama bu zevkin tam olabilmesi için , Frenk ressamlarının hüneriyle yüzümdeki , elbiselerimdeki bütün kırışıklıklar , gölgeler , sivilce ve çıbanlar , sakallarımdan kumaşın dokusuna kadar her şey bütün renkleri en küçük ayrıntılarıyla tastamam ve kusursuz olmalıydı . Resme bakan eski dostlarımın yüzünde ise bir çeşit korku ve hayret ile hepimizi yiyip bitiren o vazgeçilmez duyguyu , kıskançlığı görüyordum . Sonuna kadar günaha batmış birine duyacakları öfkeli tiksintiyle birlikte , korkarak gıpta da ediyorlardı . Burada kandil ışığında bu resme baktığım geceler ilk defa Allah'ın beni terk ettiğini ve yalnızlığımda ancak Şeytan'ın bana dostluk gösterebileceğini hissettim , dedim . Gerçekten dünyanın merkezinde olsaydım - resme her bakışımda çok da istiyordum bunu - çevremdeki bütün bu sevdiğim şeylere , hatta güzel Şeküre'ye benzeyen kadın ile abdal dostlarıma , resme hakim kırmızının güzelliğine rağmen , daha da yalnız hissedecektim kendimi . Bir şahsiyetim ve özelliğim olmasından , başkalarının bana secde etmesinden korkmuyorum , tam tersi istiyorum bunu . Pişman değil misin yani ? dedi Leylek cuma vaazından yeni çıkmış birinin edasıyla . İki kişiyi öldürdüğüm için değil , böyle bir resmim yapıldığı için Şeytan gibi hissediyorum ben . O ikisini bu resmi yapabilmek için öldürdüğümü düşünüyorum . Ama yeni durumumun yalnızlığı beni korkutuyor da . Onların hünerini elde edemeden Frenk üstatlarını taklit etmek nakkaşı daha da köle kılar . Kaçmak istiyorum bu durumdan . Aslında ikisini de nakkaşhanede her şey eskisi gibi sürsün diye öldürdüğümü sizler de anladınız , Allah da anlamıştır elbet . Ama bu hepimizin başına daha büyük dertler açacak , dedi canım Kelebek . Hala resme bakmakta olan budala Kara'nın bileğini bir anda yakaladım , bütün gücümle , tırnaklarımı da etine geçirerek hırsla sıktım ve büktüm bileğini . Sahiplenmeden tuttuğu hançeri elinden düştü . Yerden kapıverdim onu . Üstelik dertlerinizden beni işkenceciye vererek de kurtulamayacaksınız artık , dedim . Hançerin sipsivri ucunu Kara'nın gözüne sokacakmışım gibi yaklaştırdım . Sorguç iğnesini ver . Sağlam eliyle çıkarıp verdi , kuşağıma soktum . Kuzu gibi bakan gözlerine diktim bakışlarımı . Sonunda seninle evlenmekten başka bir çaresi kalmadığı için çok acıyorum güzel Şeküre'ye , dedim . Sizleri beladan kurtarayım diye Zarif Efendi'yi öldürmek zorunda kalmasaydım , benimle evlenecekti ve mutlu da olacaktı . Babasının hepimize anlattığı Frenk üstatlarının masallarını ve marifetlerini en iyi ben anlamışımdır . Onun için şu son söyleyeceklerime iyi kulak verin : Burada hüneri ve şerefiyle yaşamak isteyen biz usta nakkaşlara artık yer yok , anladım bunu . Eğer rahmetli Enişte'nin ve Padişah'ın istediği gibi , Frenk üstatlarını taklide kalksak , Zarif Efendi gibiler ve Erzurumiler değilse , içimizdeki haklı korkak tutacak bizi , sonuna kadar gidemeyeceğiz . Şeytana uyup , sonuna kadar gidip , bütün geçmişe ihanet edip bir üslup ve Frenk tarzı bir kişilik edinmeye kalkışırsak da , benim şu kendi resmimi yapmaya hünerimin ve bilgimin yetmeyişi gibi , bir türlü başaramayacağız bunu . Yaptığım resmin ilkelliğinden , onu doğru dürüst kendime bile benzetemememden , Frenk üstatlarının hünerinin asırlarla öğrenilecek bir şey olduğunu - zaten çoktan hepimizin önemsemeden bildiği bu şeyi - bir kere daha öğrendim . Enişte Efendi'nin kitabı da bitirilip onlara yollansaydı , Venedikli üstat ressamlar bizlere gülümser , onların gülümseyişi Venedik Doçu'na geçerdi , o kadar . Osmanlı Osmanlı olmaktan vazgeçiyor derlerdi , bizden korkmazlardı artık . Eski üstatların yolundan gitsek ne iyi olurdu ! Ama Padişahımız Hazretleri de , Şeküreciğinin portresi yok diye mahzun olan Kara Efendi de , kimse istemiyor bunu . Burada oturun ve Frenk usüllerini yüzyıllarca taklit edin o zaman ! Taklit resimlerinize kibirle imza atın . Heratlı eski üstatlar , alemi Allah'ın gördüğü gibi nakşetmeye çalışırken bir şahsiyetleri olduğunu gizlemek için imza atmazlardı . Sizler ise bir şahsiyetiniz olmadığını gizlemek için imza atacaksınız . Ama bir çıkış yolu daha var , belki sizin de tek tek kapınızı çaldı da benden saklıyorsunuz : Hint Padişahı Ekber , altın ve sevgi saçarak cihanın en hünerbaz nakkaşlarını kendi çevresine topluyor . Belli oldu artık , burada İstanbul'da değil Agra'daki nakkaşhanede İslam'ın bininci yılı için bitirilmekte olan kitabı yetiştireceğiz . Senin gibi kurum kurum kurumlanabilmesi için nakkaşın önce katil olması mı gerekiyor ? diye sordu Leylek . En yetenekli ve en hünerbaz olmak yeter , dedim onu önemsemeden . Uzaklarda mağrur bir horoz iki kere ötmüştü . Çıkınımı , altınlarımı topladım , örnek defterlerimi , resimlerimi ciltbendime yerleştirdim . Sivri ucunu Kara'nın gırtlağına doğru tuttuğum hançer ile onları tek tek öldürebileceğim de geçiyordu aklımdan , ama ta çıraklıktan beri birlikte olduğum çocukluk arkadaşlarımı gözüme sorguç iğnesi sokan Leylek'i bile şimdi çok da seviyordum . Ayağa kalkan sevgili Kelebek'i çığlık atıp korkutup oturttum yerine . Bu bana tekkeden sağ salim çıkabileceğimin güvenini verince acele ettim , tam kapıdan çıkarken söylemeyi kurduğum o debdebeli sözü sabırsızca söyledim : İstanbul'dan bu çıkışım , İbni Şakir'in Moğol işgalindeki Bağdat'tan çıkışına benzeyecek , dedim . O zaman Doğu'ya değil , Batı'ya gitmen gerek , dedi kıskanç Leylek . Doğu da , Batı da Allah'ındır , dedim rahmetli Enişte gibi Arapça olarak . Ama Doğu doğuda , Batı da batıdadır , dedi Kara . Nakkaş kibirlenmemeli , dedi Kelebek . Doğu'yla ve Batı'yla dertleneceğine içinden geldiği gibi nakşetmeli yalnızca . Öyle doğru bir söz ki bu , dedim sevgili Kelebek'e . İçimden seni öpmek geldi . Ama ona doğru iki adım atmış atmamıştım ki Kara işgüzarlıkla üzerime atladı . Bir elimde içi çamaşır ve altın dolu çıkınım , koltuğumun altında da resimlerle dolu ciltbent vardı . Onları korumak isterken kendimi sakınamadım . Hançeri tutan kolumu kaptırdım ona . Ama onun da talihi yerinde gitmedi , ayağı rahleye takıldığı için bir anda dengesini kaybedince kolumu yakalayacağına kolumdan sarkar bir hale geldi . Bir yandan var gücümle tekmelerken parmaklarını ısırarak silkeledim onu . Can havliyle uludu . Aynı ele bu sefer canını yakarak bastım ve öteki ikisine hançerimi tutarak bağırdım . Oturun oturduğunuz yerde ! Oturdular . Hançerin ucunu efsanede Keykavus'un yaptığı gibi Kara'nın burun deliğine soktum . Kanamaya başlayınca yalvaran gözlerinden de acı yaşları aktı . Söyle bakalım şimdi , dedim . Başlayacağım şimdi senin dağına da , Hilas'ına da . Yeter be kardeşim ! İgisi yok . Kurt benim içimde , dağ da , Hilas söylencesi de işin kılıfı . Giz paylaşılınca içerdeki düşman zayıflıyor mu ? Her insanın içinde böyle olmadık yolculuklara hazır bir ikinci insan var mı ? Gizin paylaşılması olsa olsa içerdeki düşmanı bir an için sersemletebilir dostum , ama ardından daha güçlenmiş olarak çıkar karşına , hem bu kez gücünün bir bölümünü de gizin paylaşılmasından alarak . Peki ne yapmalıyım ? Bak dostum , en iyisi sen rakını iç . Şu gizlerinin de bir çözümünü yapmaya çalış . Onları bana açıklarsan taşıyabileceğimi hiç sanmıyorum ; sağda solda savururum , bilmiş ol . Eve gecikmişti . Kapıyı anahtarla açtığında Gül'ü karşısında buldu . Yüzü asıktı . Nerdeydin ? Tatsızlık çıkarma Gül , kendimce önemli bir nedenim var ki geciktim . Tatsızlık çıkaran sensin . Yine içtin değil mi ? Hayır içmedim . İyi değilim . Lütfen uzatma . Bari yalan söyleme , leş gibi içki kokuyorsun . Hem şu suratının halini bir görsen . Peki , tamam ! İÇTİM ! Ama sus . Gülümsemeye çalış , konukların önünde başarıyorsun bunu . Her zaman konuşacak bir şeyler bulursun , şimdi de bul ; bugün olan , beni hiç ilgilendirmeyen bir yığın saçma sapan şeyden söz et , ama üstüme gelme . Açlıktan ölüyorum . Yeseydin . Bak şimdi ! Beyimizi yemeğe beklemek de suç . Peki şekerim , istersen bir anlaşma yapalım . Ben özür dileyeyim , sen de her şeyi unut . Sonra oturup yemeğimizi yiyelim . Büyüklük bende kalsın , dedi Gül . Yemekleri ısıtayım . Terliklerimi göremiyorum , bir yere mi kaldırdın ? Hayır , balkonda olabilir . Balkon ! Bu sözcüğü duyunca irkildi . Oraya hiç çıkmamalıyım , çünkü zayıfım , çünkü korkuyorum . Sen alabilir misin Gül , daha yakınsın . Mutfakta işim var , görüyorsun . Kendin al . Terlik giymese ne olurdu ? Alışkanlık , giymese olmaz ! Yalnızca terlikleri alıp hiç aşağı bakmadan hemen içeri kaçarsa . . . Balkon kapısını açıp çıktı , çıkar çıkmaz da aşağı baktı . Balkonun ışığı yanıyordu resp = Aygün> . Kız balkondaydı . Ne zaman çıkmıştı oraya ? Neden hep Zafer balkona çıkınca onu aşağıda görüyordu ? Kız iki elinin parmaklarını açıp , Onda ! diye imledi . Sonra da parmağı ile aşağısını gösterdi . Yani onda gel ! Bekliyor . Kafasının içinde her şey alt üst oldu . Ah Gül , şu terlikleri sen alsaydın ne olurdu . Bu kapıyı çakmalıyım , diye düşündü , artık ne ben , ne Gül , ne de bir başkası çıkabilsin balkona . Sen gerçekten iyi değilsin , dedi Gül , neyin var ? Bilmiyorum . İçki mi dokundu ? Hadi bir şeyler ye de kendine gelirsin . Sofraya oturdular . Canı bir şey yemek istemiyordu . Yine de kendini zorladı . Sofrayı birlikte topladılar . Saatine bir göz attı , dokuz . Bir saat sonra bekleyecek . Yatak odasına geçip soyundu . Giysileriyle oturmaktan bile korkuyordu . Ya yenilir de giderse . . . Bir sigara yakıp koltuğa yığıldı . Gül kahve pişirmiş , tepsi elinde , ölçülü adımlarla yürüyor . Bugün bir şeye mi sıkıldın ? Yoo , bir şeye sıkılmadım . Seksiyon şefi ile küçük bir tartışma çıktı , ama üstünde durmadım . Bilirsin daha önce de anlatmıştım , hasta ruhlu bir adam . Benimki genel bir kırgınlık . Aspirin getireyim mi ? İyi olur . Gül aspirin almak için salondan çıktığında söylediği son tümceyi düşündü ; benimki genel bir kırgınlık . Gönlüm kırık , ruhum doyumsuz . Sanki bir şeyler yaratsam , örneğin Patika yı yazsam kendime geleceğim . Ama olmuyor , yazamıyorum . Gül'ün getirdiği aspirini içti . İyi ki pijamalarını giymişti . Erkenden yatağa girip uyumaya çalışmalıydı . Televizyonda ne var ? Şimdi dizi film başlıyor , dedi Gül , ondan sonra da Ayın Konseri var . Güzel , erken yatabiliriz . Sen yatabilirsin , ama ben diziyi izleyeceğim . Çünkü bu gece son bölüm . Belki bir şeyler okuyabilirim , diye düşündü . Gazeteyi alıp başlıklara baktı . Aklı saat ondaki çağrıya takıldığından bir türlü okuyamıyordu . Kitaplıktan bir şiir kitabı alıp karıştırdı . Gül'e baktı , dış dünya ile bağlarını kopararak televizyona bağlanmış . Çünkü dizinin son bölümü . Saatine baktı , dokuz buçuk . Tehlike daha geçmiş değil . Kalkıp mutfağa gitti . Ne için gittiğini bilmediğinden salona döndü . Şu korkunç yarım saati atlatabileceğini sanmıyordu . Çünkü istencinin denetlenemez bir biçimde baş kaldırarak içindeki ikinci adamın buyruklarına girdiğini , o patikaya doğru çekildiğini duyumsuyordu . Gül televizyona öylesine dalmasaydı - yani oturup konuşabilseler , birbirlerini anlamaya çalışsalardı - Zafer'deki olağan dışılığı anlardı . Saatine baktı , zaman tamam . Gül'e baktı , Gül tamam . Koltuğundan fırladı . Tüh Allah kahretsin , diye bağırdı , şu işe bak ! Ne oldu ? dedi Gül şaşkınlıkla . Bir gözü de televizyondaydı , filmin tek karesini kaçırmak istemiyordu . Nasıl unuttum , diye söylendi . Bir yandan da saatine bakıp sözde bir şeyler düşünüyordu . Neyi ? dedi Gül , çatlatma insanı . Nikahı . Bugün hep aklımdaydı , sözde iş çıkışı postaneye uğrayıp telgraf çekecektim , işe bak şimdi . Kimin nikahı canım ? Eski bir arkadaşın , sen tanımazsın . Davetiyesi iki gün önce gelmişti . Nikah da yarın , bir kutlama telgrafı çekmezsem çok ayıp olacak . Hemen giyinip postaneye gitmeliyim . Yarın çekersin . Nikah sabahtan olacak değil ya , öğleden sonra da rahat rahat eline geçer . Hem rahatsızsın , boş ver . Eline geçmeyebilir , o zaman da ayıp olur . Bu saatte giyinip dışarı çıkmak bana da zor geliyor ama . . . Amaan , deyip omuz silkti Gül , çabuk gel . Hızla yatak odasına girdi . Yürek vuruşları hainleşmişti . Bu vuruşları çok iyi biliyordu . Giyinip çıktı . Merdivenleri hızla indi . Sokak boştu . Bakkal da kapamıştı , bu iyiydi . Ağır ağır yürüdü . Apartmanın önüne gelince durup çevreyi bir kez daha gözden geçirdi . Giriş kapısını itti , açıktı . Otomatiğe basınca merdivenler aydınlandı . Onu bir serüvene çağıran taş basamakların boşluğundan ürktü . Bir an geri dönüp kaçmayı düşündü . Bir televizyonun boğuk , anlaşılmaz sesi duyuluyordu . Girişteki dairelerden birinden olmalıydı . Şimdi herkes dizinin son bölümünde . Ses çıkarmamaya çalışarak merdivenleri çıkmaya başladı . Yüzü korkunç olmalıydı . İkinci kata çıkınca hafifçe aralanmış kapıda kızın yüzünü gördü . Hişşt , buradayım , diye fısıldadı kız . İnce uzun bir yüzdü . Kapıyı biraz daha aralayıp bir an için kararsızlık geçiren Zafer'in kolundan tutup içeri çekti . Yabancı bir evin girişi , yabancı bir ev kokusu . İki çift yabancı kadın ayakkabısı , yabancı bir sessizlik . Uzun bir koridor , koridora kapalı kapılar , yerde kırmızı bir yolluk . Kız kapıyı usulca kapayıp ardına yaslandı . O da heyecanlıydı . Göğüsleri büyük bir coşkuyla inip kalkıyordu . Uzun grek burunlu , ince dudaklı , şehla gözlü bir kızdı . Yaşı on yediden çok göstermiyordu . Adın ne ? diye fısıldadı . Zafer böyle bir soru beklemediği için bocaladı , hemen yanıtlayamadı . Gerçek adını söylemek istemedi nedense . Nusret , dedi birden . Benimki de Günseli . Günseli , diye mırıldandı Zafer . Günseli ile Nusret ! Uzun uzun parmakları vardı kızın , incecik . Ellerini ne yapacağını bilemiyordu . Evli misin ? diye kekeledi . Evet , dedi Zafer . Ben kızım . Zafer başını salladı . Gülmekle gülmemek arası garip bir biçimde büzülmüştü dudakları . Sürekli burada ne aradığını soruyordu kendine . Evde yalnız mısın ? Hayır , yaşlı bir babaannem var . Yataktan çıkamıyor , felçli . Annen , baban ? Babam yok , annem çalışıyor . Gece mi ? Evet , on ikiden önce dönmez . Benim buraya geldiğimi bir gören olduysa ! Olmamıştır . Sürekli parmaklarıyla oynayan bu kız Zafer'de garip bir istek uyandırmıştı . Ona sarılıp öpmemek için kendini güç tutuyordu . Bir an göz göze geldiler . Kızın incecik terli elini eline aldı . Hafifçe sıkıp bıraktı . Şu anda onu kucaklasa hiçbir tepki göstermeyeceğini biliyordu . Evli bir adamı - hem de hiç tanımadığı bir adamı - gecenin bir saati evine almıştı , her şeye hazırdı . Bir an , kızın annesinin bu gece eve erken gelip onu kapının arkasında yakalayacağını düşündü . Çılgınlıktı bu . Renkli bir gazetede kendi çoban köpeğini andıran yüzünü gördü , yanı başında da gözleri bantlı grek burunlu kız . Ben artık gideyim , dedi , bu ikimiz için de çok tehlikeli . Buraya gelmemem gerekirdi . Bu gece tanışmış olduk , dedi kız . Hiç de tehlikeli değil , korkmana gerek yok . Seni her gece onda bekleyeceğim . Kapıyı aralayıp dışarı çıktı . Merdivenler karanlıktı . Yeniden göz göze geldiler . Hemen kapıyı kapa da bir aksilik olmasın , dedi Zafer . Kız olur anlamında başını salladı . Merdivenleri inerken yüreği öyle büyük gümbürtülerle vuruyordu ki , kapıların birer birer açılıp birçok insanın yüzüne tüküreceğini düşündü . Sokak yine boştu . Saatine baktı , her şey on dakika içinde olup bitmişti . Dairesine yaklaştığında karşı kaldırımda bir gölgenin süzülerek ilerlediğini gördü . Bu , dikine çizgili takım giysili , badem bıyıklı adamdı . Nereden geldiğimi , ne haltlar karıştırdığımı biliyor , diye düşündü . Soğuk soğuk terlemişti . Görmezlikten gelecekti ama olmadı . İyi geceler yeğenim , dedi adam , nereden böyle ? Sesinde her şeyi bilen bir alay sezdi Zafer . İyi geceler , dedi , postaneden geliyorum . Oysa postane geldiği yönde değil , yürüdüğü yöndeydi . Daha güneşin doğmadığı serin bir eylül sabahına dek beklemem gerekecekti . Belki de o sabah hiç olmayacaktı ; makinesiz , pusulasız o ahşap geminin denize hiç açılmadığı gibi . Her şey yalnızca düşünce koridorlarımın duvarlarına çarparak parçalanıyor , sözcük biçimine giremiyordu . Oysa kuşluk vakti suları lacivert olan bir deniz içimi ürpertiyor . Martı çığlıklarıyla kuşatılmış bir geminin ip merdivenlerinden birçok adamın inerek kayıklarına doluştuklarını görüyorum . Serüven burada başlayacak , biliyorum . Şimdi kulağım lacivert suları okşayan küreklerin hışırtısında . O sesi bekliyorum , bir tahtanın çatırdayarak kırılmasını . Çatırtıyı duyunca da o ana dek tuttuğum soluğumu bırakıyorum : İşte kürek kırıldı ! Karaya çıkmaya çok az bir yolları kaldığında kırılmıştı kürek . Can sıkıcı bir durum . Herakles'in yüzü asılmıştı . Polipemos homurdanıyordu . Hilas'ın gözlerinde ise , olanları günlük düşünce sistemiyle açıklamaktansa bundan sonraki gelişmelere kendini sorumsuzca bırakma isteğinin parıltıları vardı . Kalkıp bardağıma biraz kanyak dolduruyorum . Aynaya bakıyorum . Bildik bir çoban köpeği , gözlerimde Hilas'ınkilere benzer parıltılar . Şimdi Hilas'ım . Perdeyi aralayıp dağa değil sokağa bakıyorum bu kez . Bomboş , kimseler yok . Bir tansık bekler gibiyim . Az sonra boş sokağı anlamlı kılacak ayak seslerini duyacağım . Çıka çıka yorgun bir köpek çıkıyor köşe başından . Tüyleri kirli krom sarısı , başı öne eğik . Bir süre dikilip sokağa bakıyor . Uzun bir bakış bu . Deneyimleriyle sezgilerini çakıştıran bir duruşu var . Perdeyi şu an aralayıp sokağa bakmış olsaydım , gördüğümün taştan oyulmuş bir köpek yontusu olduğuna yemin bile edebilirdim . Köpeğin amaçsızmış gibi görünen , ama kaçınılmaz bir dürtüyle çıktığı bu yolculuğun , bu durup sokağa uzun uzun bakmanın bir açıklaması olabileceği , ama bunu benim hiçbir zaman öğrenemeyeceğimi düşünüyorum . Su bellerine geliyordu . Kayığı çekerek kumsala çıkardılar . Herakles , yeni bir kürek yapmaları gerektiğini , bunun için de ormana giderek uygun bir ağaç arayacağını söyledi . Hilas da su bulmak gerekçesiyle Herakles'in tersi yönde yürüdü . Polipemos kayığın başında kalmıştı . Misya Olimpos , Hilas'ın karşısındaydı . Dağın görkemi ile büyülenmişti . ( Bundan pek emin değilim ; belki de o ana dek dağın ayrımında bile değildi ) Yazgısına doğru yürüdüğünü sezinliyordu , bu nedenle de geri dönmeyeceğini biliyordu . Ormana girdi . Bir süre sonra da bir kaynağa rastladı . Eğilip su içerken kulağına ormanın olağan sesleri dışında birtakım sesler geldi . Doğrulup çevresini dinledi . Bet sesli bir saksağanın , kuş cıvıltılarının , böcek vızıltılarının arasında fısıldaşmalar , gülüşmeler ve kadın sesinin o baştan çıkarıcı gizemli tınılarını duydu . Kalkıp sese doğru yürüdü . Yaklaştıkça genç kız kahkahaları daha net bir biçimde seçiliyordu . Yanılmamıştı . Bir ağacın ardına gizlenerek suda oynaşan bembeyaz tenli sülün gibi kızlara baktı . Ama o anda olan olmuş , kızlar da onu görmüşler , ürkek birer ceylan gibi sekerek sıçramışlardı . Bunlar Zeus'un kızları Nimfalardı . Ben perdenin ardında , o sokakta ne kadar kıpırtısız kaldık , bilmiyorum . Sonunda köpek duruşunu bozarak yürüdü . Kasap dükkanının önünde bir süre yerleri kokladı . Sonra başını kaldırıp kulaklarına dikti . O anda hiç de yorgun görünmüyordu . Nasıl bir ses duymuş , ya da ne görmüştü ki - bunu bilmem de olanaksızdı - koşarak uzaklaştı . Perdeyi kapayıp masanın başına geçtim . Boş kağıtlarıma , yalnızca kağıtların birinin üzerine günün tarihini atmak için kullandığım kalemime ve kanyak bardağıma baktım . Herakles kürek yapacağı ağaçla geldiğinde güneş tam tepedeydi . Hilas'ı sordu . Polipemos su aramak için ormana gittiğini , ama daha dönmediğini söyledi . Güneş batana dek Hilas'ı beklediler . Yoktu . Büyük olasılık ormanda yolunu yitirmişti . Ormana girip Hilas'ı aramaya karar verdiler . Kısa bir süre sonra hava karardığından aramalarından bir sonuç alamadılar . Geceyi kumsalda , kayığın içinde geçirdiler . Ertesi gün Argo gemisi demir almış , onları beklemeden körfezden ayrılmıştı . O gün de aramalarını sürdürdüler . Hilas yoktu . Herakles , Misya Bölgesi'nden birçok tutsak aldı . Onları Hilas'ı kaçırıp saklamakla suçladı . Tutsakları da yanına alarak aramalarını sürdürdü . Ama hiçbir çaba sonucu değiştirmemişti : Hilas bir yitikti artık . Her yılın o eylül günü de dağın eteklerine tırmanıp Hilas'ın adını haykırmak bir gelenek halini aldı . Bu kenti de Argo gemisine dönemeyen Herakles ile Polipemos'un kurduğu söylenir . Ama bence kenti asıl kuran Hilas'tır ; Hilas'ın aklını çelen Nimfalar ve dağdır . Yani bu kent dağ ve aşktır . Yeni bir kanyak daha doldurup içiyorum . Artık yazmalıyım , diyorum , işe baştan başlamalıyım . Yani bir denizde güney rüzgarlarının salladığı Argo gemisinden Hilas'ın dağa giden patikayı görmesine dek geçenleri bir çırpıda yazmalıyım . Yazmalıyım ki , asıl anlatacaklarım dağa doğru atılan adımlarla başlamış olsun . O gücü ne zaman bulacağım ? Kendimi ne zaman aşacağım ? Gül televizyonun başında uyumuştu . Zafer saatine baktı , onu on geçiyordu . Bugün iyi olmadığını , kafasının içinde yeni bir savaşın başlayacağını daha sabahtan sezinlemiş , istencinin güçsüz düşeceğini , bu nedenle de sonradan pişmanlık duyacağı davranışlarda bulunabileceğini düşünerek iş çıkışı doğrudan eve gelmişti . Amacı pazar günkü gazetenin ekindeki ödülü büyük bulmaca ile uğraşarak yatışmak , daha doğrusu içindeki canavarı yatıştırmak . Ama bulmacadan kısa sürede usanmış , onun dışında ne okuyabilmiş , ne de yazabilmişti . Gül'ün uyuyup kaldığı şu saatte sabahtan beri korkuyla beklediği dürtü yavaş yavaş biçimlenmeye başlamıştı . Bilmem kaçıncı İç Zafer Savaşı Zafer'i destekleyen güçlerin ağır yitikler vermesiyle bir bozguna dönüşmüştü . Şimdi denetim karşı güçlerin elindeydi . Gül'ün yanına sokulup baktı , hafif bir dalıp gitme değildi . Balkonun çağrılarına kulaklarını tıkasa bile artık karşı koyacak gücü yoktu . KINA - GECE Gökyüzünde tırnak bir ayın solduğu bu temmuz gecesinde , dut ağacının dalları arasından başlarını bir çıkarıp bir yiten kırmızı , sarı , mor ampuller sallanıyordu . Ağaçtan ağaca gerili iplerde renkli balonlar ve krepon kağıtları rüzgara baş kaldırmıştı . Kına gecesiydi . Bedenini hiç iplemeyen göbeğiyle bir düğün tanrısı gibi , iki kişinin arasında , en ön masadaydı Rıza . Sık sık bardaklarını kaldırıp tokuşturuyor ve ağır ağır , bir dua mırıldanır gibi yudumlar alıp ellerinin tersiyle bıyıklarını sıvazlıyor , gözlerini yumup damaklarını şaklatarak rakı içmenin doyumuna vardıktan sonra aynı ağır devinimlerle çatallarına , oradan da kabuğu üzerine dilimlenmiş kavunlarına , beyaz peynirlerine uzanıyorlardı . Gökyüzü dağları yutmadan , gece daha gelmeden başlamışlardı . Kurbağaların akşamı çağıran yaygaraları başladığında , bahçelerden kırlara doğru ağır ağır yayılmıştı rakının baş döndürücü kokusu , bir de yorgun bir Çingenenin klarneti . Masalar dolmamıştı daha . Erkendi . Ama Rıza başlamıştı . Çünkü ışığa vurgun zar kanatlılar fıldır fıldırdı çıplak kafalı ampullerin kabesinde . Çalgıcılar da onun masasının hemen yanına yerleşmiş , bir yandan rakılarını yudumlarken - darbukacı içmiyordu , çocuktu daha - bir yandan da Rıza'nın kafasına uygun çalıyorlardı . Üç Çingeneydiler . Bir tümcenin sonundaki nokta kadar küçüktü darbukayı çalan çocuk ama , yanık ve erkekleşmemiş sesiyle en kral şarkıcıya taş çıkartırdı . Geleceği parlaktı çocuğun , biri elinden tuttu mu ün basamaklarını beşer onar atlaya atlaya çıkar , daha ne olduğunu anlamadan paraya boğulup köşeyi dönerdi . Altına kıyak bir araba çeker , en güzel kızlarla boy boy resimleri çıkardı gazetelerde . Elinden tutarlarsa tabi . . . Yoksa o da esrara vurgun , düğünlerde yitip gitmiş , bir sarhoş narası ödüllü , yangını sönmüş bir serseri olarak kalacaktı . Nasıl da sevimliydi bembeyaz dişlerinin ışıltısıyla gülümseyen yüzü . . . Kemanına beceriksizce sarılan ve salınımlarını bir türlü çaldığına uyduramayan kısa boylu şişman olanı ise yumruk büyüklüğünde ter damlalarını birbiri ardı sıra indiriyordu esmer yüzüne . klarnetçi de olmasaydı bir şeye benzemeyecekti çaldıkları . Zayıftı . Avurtları içeri göçmüştü . Aşırı dış bükey gözlerinin aklarında kanlı damardan ağlar olmuştu . Rıza'nın masasının ucuna ilişmiş , hafifçe yana dönerek hem masaya ait , hem de masa dışı bir tavır almıştı . Sol ayağının diz kapağına sağ ayağının bileği gelecek biçimde oturmuş , klarnetinin ucunu da sağ ayak topuğuna dayamıştı . Dışarı uğramış gözlerine oldukça dar gelen göz kapakları yarıya dek iniyor , klarnetine üflerken başını çaldığına uygun olarak kimi sağa sola , kimi de öne arkaya sallıyordu . Gecelerce sınanmış iki ağır içici de Rıza'yı koruyormuş gibi iki yanında yer almışlardı . Rıza'sız düğün olmazdı , olsa da on para etmezdi . Her düğüne gitmez , kendini bilmez adamlarla , içkiye yeni başlamış delikanlıların bulunduğu ortamlarda ağzına içki bulaştırmazdı . Rıza içerken rüzgar bile yanlış esmemeliydi . İnsan sarrafıydı ki , Bu adamdır dediği adamın hası bilinirdi . Halilibram da : Abi kınamız cumartesiye , buyur şeref ver , düğünümüzü şenlendir , dediğinde gök gürültüsü kahkahasını atarak gür , kara bıyıklarını sıvazlamış , Kısmetse , demişti . Halilibram'ı severdi . Gitmeyecek olsa Başka yere sözüm var koçum , darılma , derdi . Rıza'nın göbeğini biçimli biçimli sallaması , parmak aralarına taktığı tahta kaşıkları konuşturarak ortaya çıkması saat gibi olduktan sonradır . Gazinolardaki assolist gibidir . Kendini ağırdan satar , ama Konyalı'yı Rıza gibi oynayan yoktur . Kemiksiz Macit'in Avare'yi oynayıp avrat gibi kıvırması da Rıza'lı düğünlerin değişmez kurallarındandır . Kocaman ellerini çarparak Macit'e tempo tutarken , kimi gür kahkahalar patlatır , kimi de yandan çarklı bir gülüşle oyunu izlerdi . Çalgıcılar , Rıza'nın masasının hemen yanına ilişmelidir , kurallardan biri de budur . Klarnetçi Rıza'nın kulağına üflemedi mi içtiği rakıya rakı demez . Çingene havada salınımlar çizdirerek klarnetini çalıyor ve orta yerde göbeklerine dek düğmeleri açık , gömleklerinden ter ve kıl fışkıran adamlar , arkalarına bastıkları yumurta topuk sivri burun ayakkabıları üzerinde , sarhoşluk edebinden bir milim şaşmadan , efendice oynuyorlardı . Rakı bulutlu gecede bıçak gibi bir nara ortalığı paralıyor , ardından da bir şarjör sonuna dek boşalıyordu . Kına gecesiydi . Halilibramlar'ın evinde , geniş arka bahçede yapılıyordu . İnekler ahırlarında , tavuklar kümeslerinde unutulmuşlardı bu gece . Evin köpeği bile bir köşeye sinmiş , kocaman dilini hoplata hoplata soluyarak , şaşkınlıkla izliyordu alışkın olmadığı bu tantanayı . Kuruluktaki koşumsuz at arabasının üzerine yığılmış çocuklar da , kimsenin kimseye aldırmadığı bu gecede avuç içlerine gizledikleri sigaralarını çekiştiriyor , arada tiz naraları - daha çok çığlıkları - büyüklere öykünerek patlatıyorlardı . Delikanlılık çizgisine gelememiş yarı çocuklar ise - ki saçlarını dana yalamış gibi sağa yatırmışlardı - bira şişelerinin depolandığı kilerin çevresinde sessiz , ama kararlı birer kediydiler . Halilibram'ın gecesiydi bu . Borç batağının balçıklarına bata çıka kuruyordu yuvasını . Asıktı masıktı suratı ama , onun gecesiydi . Çalışır çabalar , öderdi borcunu . Askerden geleli ne olmuştu şunun şurasında ? Hiç olmazsa bir yıl daha bekleselerdi . . . Demek ki evlenmek için adımını atmıştı , yiğit çocuktu . . . Bu gece aklından çıkarmalıydı bütün kaygılarını . Döne döne beceriksizce oynuyordu . Üç kişi yılışık kahkahalarla yerde birini sürüklüyorlar . Kesime giden koyun gibi direniyor yerdeki . Bilmiyom lan , valla billa bilmiyom . . . bilsem çıkar oynardım . . . Dinlemiyorlar . Yerdekini sürükleyenlerden biri yüzünü , boynunu ve ensesini kocaman bir mendille kurulayarak : Bırakalım , diyor , biraz daha içirince oynatırız . Klarnetçi soluklanmak için ara verdiğinde sol yanında oturan hemen bir çay bardağı rakıyı önüne sürüyor , bir başkası da çatalına peynir alıp hazırda bekliyor . Kemancı ise terliyor , sürekli terliyordu . Sigarasının ateşi çenesine değdi değecek biri , alnına düşen saçlarını hoplatarak elindeki tespihini çevire çevire yaklaşıyor çalgıcıların yanına . Eğilip kemancının kulağına bir şeyler fısıldıyor . O da göz kapaklarını düşürüp onaylıyor delikanlıyı . Aynı omuz savrukluğu ile dönüyor masasına . İstek şarkı çalınmaya başlar başlamaz da İzzet'in Parabellum'u dokuzluk çekirdekleriyle cayır cayır biçiyor dut yapraklarını . Söndürdün kız , diyor İzzet , gençliğimi söndürdün . Kanserimsin sen benim . Kan kanserim ! Ama basıp gidecek , her şey olduğu gibi kalacak buralarda . Yine kırların ıssızında ölmüş bir eşek kurtlanacak , yine cevize giden kızların elleri kınalı kınalı olacak , ama İzzet çoktan Trablus'da olacak . Belki denizaşırı ülkelere giderse boğacak içindeki iblisi . Ayşen'in yapış yapış tuzlu saçları Akdeniz'in derinliklerine batarken İzzet kurtulacak . Artık azapsız , Ayşen'siz , öldürücü sevgisizliklerle yüklü gecelerden uzak yaşayacak . Çok para kazanacak o cehennem sıcağı ülkede ve adam olarak dönecek ipsiz İzzet . İşte o zaman en güzel karıyı takacak koluna . Yine böyle bir geceydi . Ayşen'in düğünü Belediye Düğün Salonunda , kent orkestrasının gümbür gümbür çaldığı bir kalabalıkta olmuştu . İzzet o gece Topal'ın Meyhanesi'nin benekli aynalarında çarpılmış , nedensiz yere kavga çıkarmıştı . Böyle bir geceydi . Yazdı . Ayşen başkasının olmuştu . Her sabah üç adım gerisinden o götürürdü okula . Akşam lise dağılırken okulun karşısındaki elektrik direğinin altında tespihini şaklata şaklata onu bekler , yine üç adım gerisinden evine dek izlerdi . Yan bakanı , laf atanı yakardı . Ayşen dönüp bakmazdı bile . Bakışları yanlışlıkla çarpıştığında sevgiden çok korku görürdü İzzet o gözlerde . Ama Ayşen'i seviyordu . Ölümüne seviyordu . İçelim , diyor biri . İçelim , diyor İzzet . Olmayanlar için . Olmayanlar ve karşılıksız sevenler için . Yeter lan ! diye gürlüyor Rıza , bozuk plak gibi üçtür aynı şeyi çalıyorsunuz . Ne bu be ! Gazinoda mıyız , düğünde mi ? Şöyle oynak bir şeyler çal da delikanlılar oynasın . Yine göz kapaklarıyla onaylıyor kemancı . Bir masa devriliyor sonra . Gömleğinde tek düğme kalmamacasına bağrını açan bir delikanlı sarhoşluk edebinden bir adım hoplayarak , ensesine doğru kaymış ağzından kedi miyavlamasına benzer bir sesle , çalgıcıların üzerinde odaklayamadığı göz bebekleriyle ayakta sallanıp bağırıyor : Çalın lan . . . o şarkıyı çalın . . . benim cenaze marşımı çalın . Bıyıklarını sıvazlayan , göğüsleri halı gibi kıllı sarhoşlar kalın parmaklı ellerini kaldırarak : Bi şey yok , diyorlar , oturun ! Sonra da İzzet'e dönerek ; Senin şarkını yine çalacaklar , sakin ol , diye en baba tavırlarını takınarak yatıştırıyorlar . Ama Rıza'ya göre içine etmişlerdi düğünün . Bilen de içiyordu bu boku , bilmeyen de . Masalara hizmet götürenlerden birine seslenerek çağırıyor . Bana şu mahallenin delikanlıbaşını göndersene ! Hemen Rıza Abi ! Az sonra delikanlıbaşı geliyor . Bıyığı yeni terlemiş sırım gibi bir genç . Beni çağırtmışsın abi ! Ne biçim arkadaşsınız siz lan ! İçeceği kadar içmiş işte , sapıtıyor ! . . Tutun kolundan çıkarın dışarı , sokun başını çeşmenin altına . . . sonra da yatırın ! Bunu da biz mi öğretelim gibilerden gözünün birini kısıp başını hafifçe yana büküyor . Tamam abi , biz de uğraşıyoruz . Arkadaş biraz problemli . İdare ederiz , hiç canın sıkılmasın . Ama şu şarkısını bir daha dinlesin , alıp götüreceğiz . Söz ! . . Çalın lan şu zirzop şarkıyı , diyor Çingenelerden yana dönerek . Sonra da başını çattık der gibi sallıyor . Boş ver , diyor sağ yanındaki ağır içici . Bardağı ile Rıza'nın bardağına dokunarak . Gençlik işte . . . Şarkı yeniden başlıyor . İzzet'in eli beline gidiyor o sıra . Amaçsız bir devinimle silahına el atıyor . Yan masalardan biri atılıyor hemen . Dur İzzet , bir kaza çıkmasın elinden . . . Kafan iyi . . . İzzet kötü kötü bakıyor yan masaya . Kimin kafası iyise , diyor . Tamam koçum da , atmasan ne olur sanki . . . Bu seferlik , arkadaşlık hatırına . Bir el , yalnızca bir el . . . Bu şarkı için . . . Ben bu şarkıyı ne zaman duysam bir el atarım . . . Ama nerede olursam olayım . . . kimseyi iplemem anladın mı . . . Tepeden Allah insen dinlemem . . . Bir baş devinimiyle uyarıyor sarhoşluk edebinden bir milim şaşmayan usta içiciler : Atmasın ! Arkadaşı geç kalıyor ama . İzzet sarhoşluğundan beklenmeyecek bir ataklıkla yapışıyor silahına . Arkadaşı bileğini kavradığında ise tetik düşüyor . Silahı elinden alıyorlar . Bitkince dizleri üstüne çöküyor İzzet : Ah ulan kahpe felek , diyor , ah ! Ne yaptım sana da bana böyle hayın vurdun ? Kahpe kız ! . . Allahsız kız ! . . Ne Rıza , ne Rıza'nın yanında oturan iki ağır içici , ne çalgılarıyla geceyi renklendiren üç Çingene , ne de bir başkası hedef oluyor İzzet'in sıktığı mermiye . Hiçbir can almadan kırmızı bir ampulü parçalayarak gecenin karanlığına karışıyor dokuzluk çekirdek . İki kişi sürüklercesine taşıyorlar İzzet'i Yazık oldu , diyor Rıza , piç ettiler geceyi . GEZİNTİLER Sen kapıyı tıklat , dedi annem , ses vermesini beklemeden de içeri gir . Yatarken sesi güçsüz çıkıyormuş ; öyle diyor , aslında kapının vurulduğunu falan duyduğu yok . Kulağımı kapıya yapıştırdım . İçerdeki saatin vuruşlarını duyabiliyorum . Hafifçe tıklattım . Seslense , mırıldansa , bir şeyler fısıldasa duyacağım . Ama yok . Kapıyı araladım . Sağ yanda , alnımın hizasında , elektrik düğmesinin hemen altında , fişli bir duyla prize sokulmuş lamba sarı bir ışık saçıyordu . Kuş yumurtası büyüklüğünde bir ampul . Bu perdeler gün boyu mu kapalıydı ? Tam karşımda somyada yatıyor . Çenesi ile tepesi arasında beyaz bir baş örtüsü defalarca tur atmış , ayrıca alnından arkaya doğru da koyu renkli bir başka örtü sarılmış . Bu korkunç sargılar içinde yüzü küçücük , bembeyaz , buruş buruş . Biraz daha araladım kapıyı . İçeri girebileceğim kadar açık şimdi . Ama o devinimsiz . Ne kapının açılmasına ne de sofanın bol ışığının odaya dolmasına bir tepki gösterdi . Yanına yaklaşıp kağıt gibi beyaz yüzüne baktım . Soluk bile almıyordu . Ölmüş bu . . . Kapıyı çekip yan odaya girdim . Ölmüş , dedim . Akşam yemeği için ekmek dilimliyordu annem . Ölmemiştir , dedi kayıtsızca . Yemek zamanı , diye seslendin mi ? Nasıl sesleneyim , dedim , cansızdı . Git seslen , dedi . Ama kapıyı yine tıklat . Kulağımı yine kapıya yapıştırdım . Saatin vuruşları , kendi yürek vuruşlarım , sıklaşan soluğum . Biraz daha güçlü vurdum . Yine ses yok . İçeri girdim . Aynı görüntü . Yemek yiyoruz , dedim usulca . Bir ölüye sesleniyordum . Hah , diye bir inleme geldi yataktan . Göz kapakları aralanmıştı . Zamanı mı ? dedi . Evet , dedim , zamanı . Kendine kimin seslendiğinin ayrımında değildi . Uzun süredir duymadığı sesim yabancı bir titreşim bırakmış olmalıydı kulaklarında . Üst katta büyük bir çatırtı oldu . Abim bu . Bir yandan bir yana döndü yatağında . Ya da doğrulup oturdu . Daha görüşemedik , çünkü bütün gün çıkmadı odasından . Koca bir sakalı varmış , öyle dedi annem . Kapkara , kıvır kıvır . Ben gelmeden birkaç gün önce kapanmış yukarı . Kimse yüzünü görmemiş o günden beri . Somyada da yatmıyormuş artık , alıp yere sermiş yatağını . Gece bir yandan bir yana dönünce zangır zangır titriyormuş ev . Nesi var , demiştim , hasta mı ? Annem yanaklarını şişirmiş , dudakları burnuna doğru yaklaşmıştı . Gözleri iki ateş parçasıydı . Birine domuz diyeceği zaman yüzünü böyle yapar , yani domuza benzerdi . Hiçbir şeyi yok , demişti . Çalışmıyor mu ? Amaan , ne hali varsa görsün . . . Bu konu üstünde daha çok durmak istemediğini anlamıştım . Odaya döndüğümde tabaklara çorba koyuyordu annem . Ölmemiş değil mi ? dedi . Yok , geliyor , dedim . Hadi sen otur , başla . Beklemeyecek miyiz ? Şimdi gelir . Abime de sesleneyim mi ? Bırak ! Geberesice . . . Aç mı duruyor ? Ne açı be , gece el ayak çekilince aşağı inip domuz gibi tıkınıyor ( yüzü yine domuz yüzü annemin ) , çatal kaşık da kullanmıyor , hayvan gibi oldu . Neden ? Günahmış . Baştan bir iki bana da karışacak oldu . Kaptım maşayı , kırarım o koca kafanı dedim , hayvanlığın lüzumu yok . Kıstı kuyruğunu yukarı kapandı . Ne çalışıyor ne bir şey . İşi de iyice düzeldiydi , formika masa , sandalye . Hele sen gittikten sonra mal yetiştiremez olduydu . Şimdi sabah akşam dua , namaz , tespih . Arada of çekiyor , arada Allah ! Dersin canını alıyorlar . Zebani ! Kapıdan anneannem girdi . Ne olmuş bu böyle , diye düşündüm , kemik yığını ! Güçlü bir ışık önünde dursa , bütün iç organları görünecek sanki . Çöp gibi bacakları birbirinden iyice ayrılmış . El örmesi yün çorapları çizme gibi duruyor ayaklarında . Çan gibi kat kat giysi . Yüzünü yumurta kadar gösteren o örtü ve sargı kalabalığı yine başında . Gözlerini kısmış beni tanımaya çalışıyor . Bu da başındaki titremeyi oldukça arttırıyor . Hangisi bu ? İstanbul'a kaçan mı ? Yok , Zeynel bu , askerdeki . Haah ! Yine o haykırış . Bir şaşma mı bu , yoksa sevinç mi , belli değil . Bitti mi ? Bitti mi ? dedim . Minderdeki yerine geçip oturdu . Başındaki titremenin sonu nereye varacaktı , önlenemez bir biçimde artıyordu . Elini elime alıp kemiklerini öptüm . Nasılsın ? dedim . Çok fenayım , dedi . Bir de of çekti . Öğle yemeğini yeni bitirmişlerdi ki kapıda düzensiz aralıklı yumruklar duydular . Kim o ? Dışarıdan hıçkırıklar geliyor gibiydi . Temkinle kapıyı açtıklarında , uzun dalgalı saçları hafif yağlanmış , kazağının altından fanilası çıkmış , göbeği fırlamış bir genç , Yorgos'un kucağına yıkıldı . Kerem , dur ! Ne oldu sana ? Gözlerini açmakta zorlanan Kerem , gülümsemeye çabalayarak konuştu . Bitti Yorgo , bitti ! Duymadıysan duy ! diye inledi . Sonra Zeynep'i şaşırtan bir enerjiyle gözlerini çakmak çakmak açıp , Yorgos'u iki omuzundan tutup sarsarak bağırdı . Bitti ! Duydun mu it herif ! Sonra birden çocuksu bir gülümsemeyle gözlerini kapatıp yığılırcasına Yorgos'un göğsüne yaslandı . Affet ! Senin günahın nedir ki ? Bağışladın mı beni ? Bağışladım , sakin ol ! Bir bulantıyla yüzü kızaran Kerem , böğürmeye başlarken , Yorgos onu kavradığı gibi tuvalete yetiştirmeye çalıştı . Zeynep olanlardan şaşkın , bir süre tuvaletten gelen kusma seslerini dinledi . Sonra dış kapının açık kalmış olduğunu fark etti . Kapatacakken , eşikteki paspasın yanına , sarı bir zarf ve kağıdın düşmüş olduğunu gördü . Mektup tek yapraktı . Köşesine , kıvırcık uzun kahverengi saçları arkada toplanmış , iri , açık kahverengi gözlü ve uzun , kıvrık kirpikli bir genç kızın vesikalık fotoğrafı ataşlanmıştı . Gerdanının pürüzsüzlüğü , dışa doğru kabarık dudaklarıyla minik ağzının taze pembeliği , hem huzur dolu hem de hüzünlü gülümseyişi , Zeynep'in içini sızlattı . İtaliği çağrıştıran bir yatıklıkta , yuvarlak , süslü ama rahat okunan harflerle yazılmış mektubu , dudaklarını ısırarak , mahremiyete girmenin o günahsı ama heyecanlı ve tatlı hissiyle okuyuverdi . Mektup bittiğinde , Zeynep'in kafası karmakarışıktı . Kerem'in kadere okuduğu lanetleri , isyankar Neden ? lerini , durumu yavaş yavaş kabullenişini , Yorgos'un ılımlı , teskin eden sesini dinledi bir süre . Gönlümün Efendisi , Gönlümün Şahı diye seslenilen Kerem , ama Sadık Kulunuz yerine , Gönlünüzün ( eski ) Ecesi ve Efendisi diye imza atan bir kız . . . Gecenin ikisinde onlarca yırtılmış mektubun arkasından yazılmış son mektup ! . . . İkimizin de şarkısı aşk şarkısı . . . Ama ne ben senin dilini anlayabiliyorum , ne de sen benim ! Yalnızca birbirini sevdiğini çözebilmiş iki yabancı gibiyiz . Ve denemeler , mesafeler gösterdi ki , biz birbirimizin dilini çözemeyiz . Ne kadar yaşayabilir , böylesine güzel söylenen ama dinleyicisinin anlayamadığı aşk şarkıları ? . . . İlk harfi koyan da ben oldum , son işareti koymak zorunda kalan da ben . Ama biliyorsun ki , defter kendiliğinden açıldı , hikayemiz kendiliğinden sonlandı ! . . . . . . Bu konan son işaret , Yorgos'la arkadaşlığımın sonundaki gibi bir üç nokta , bir soru işareti değil . Kesin bitişi anlatan bir tek nokta , belki bir ünlem . Ümitlenmek ikimiz için de kaldırılması olanaksız ağırlıkta birer yük . . . Zeynep , Kerem'e gönderilen armağanı çok şık bulmuştu . Yalnızca onun için çektirilen , tüm kopyaları imha edilmiş vesikalık bir fotoğraf ! Yalnızca Kerem için düşünülmüş bir armağan ! Bu kadınsı tona , hatta belki biraz ağdalı duygusallığa rağmen , Zeynep , Kerem'in eski ( ? ) sevgilisinde erkeksi olmayan bir güç ve cesaret olduğunu düşündü . Hayranlık , hatta cinsellikten uzak bir aşk hissetti içinde . Ama aynı zamanda , Yorgos'u belki de baştan beri kaybetmiş olduğunu da geçiriverdi içinden . Beş dakika öncesine kadar varlığından habersiz olduğu bu muzaffer rakip , tıpkı küçücük fotoğrafıyla Kerem'e dünyalar bağışladığı gibi , tek bir cümleyle Zeynep'e tortuların altına saklanmış bir geçmişi , bir gerçeği aktarmıştı . Yorgos telaşla dış kapıyı açıp bir şeyler arandı . İçeriden , Kerem'in mektup diyen hıçkırıkları duyuluyordu . Zeynep , okuduğu anlaşılacak diye korktu ama , panik içindeki Yorgos'a mektubu uzatıverdi . Yorgos , bir süre elinde mektup , ağzı hafif açık , yüzü suçlu ve mutsuz Zeynep'e baktı . Sonra Kerem'in yanına koştu . Buldum , bak ! Antreye düşmüş . Hiçbir şeycikler olmamış . Zeynep , Yorgos'un bilgisayarının başına oturdu . Screen saver'ın Don't panic ! Just relax ! mesajı ekranı taramaktaydı . Bir tuşa bastı . Yorgos'un henüz tamamlamadığı bir proje raporu ekranda belirdi . Ben çıkıyorum . Görüyorsun , dişi kuşların anlaşılması ne denli önemliymiş ! Yarın saat 3'te sosyete kantininde buluşalım . O zamana dek kararını ver : Grup terapiye katılacak mısın , katılmayacak mısın ? Kulaklarının arkasındaki kırışıklıklarını öperim . Zeynep , Biricik ( ? ) Aşkın ! Kapıyı usulca çekip dışarı çıktığında , garip bir şekilde durumu gülünç buldu . Boğaz havasına ihtiyacım var ! diyerek yokuş aşağı inmeye başladı . Herkesin eli herkesin cebinde ! Su , Kerem'i seviyor , Kerem de Su'yu ama ilişkileri bitmek zorunda . Ben Yorgos'u seviyorum , Yorgos beni seviyor ama aynı zamanda Yorgos Su'ya da aşık , . . . mı ? Su da belki Yorgos'u seviyor . Boğaz kıyısına ulaştığında , yanından geçen siyah deri montlu , ense bırakmış iki çocuktan birisi Zeynep'e bağırdı : Dondurmamı yalamak ister misin , anam ? Doç . Dr . Nermin K . , Boğaziçi Üniversitesi'ne , Amerika Wisconsin'dan o yıl gelmişti . Hayatını çeki düzene ancak sokmuştu ki , Dr. Melis D . ye grup terapi fikrini açtı . Psikoloji bölümünde okumayan öğrencileri tanımak amacıyla bunun , başlangıç için iyi bir metot olacağında anlaştılar . Terapinin yapısı ve diğer ayrıntılar üzerinde anlaşma sağlandıktan sonra , kendilerinden ders alan , aralarında Zeynep'in de bulunduğu bazı öğrencilere , diğer bölümlerde okuyan arkadaşlarını çağırıp çağıramayacaklarını sordular . Sonuçta , çarşamba ve cuma akşamları , bir buçuk saat sürecek seanslar için , on ikişer kişilik iki grup oluşturuldu . Yorgos , çarşamba günkü grupta yer alıyordu . Saat 17 : 30'da toplantı odasına geldi . Başıyla terapistleri ve sessizce diğer öğrencilerin gelmesini bekleyen terapi arkadaşlarını selamlayarak bir mindere çöktü . Nermin K . ve Melis D . , bir masa etrafında sandalyeler yerine , herkesin minderlerde oturmasının , katılımcıların gerilimini azaltacağını , samimiyeti sağlayacağını düşünmüşlerdi . Kadro tamamlandıktan sonra , saçlarını topuz yapmış Nermin K . , herkese yönelik bir Hoş geldiniz ! deyip , öğrencilerin kendilerini tanıtmasını istedi . On iki kişiden yalnızca üçünün erkek olması Yorgos'u çok eğlendirmişti . Meğer , dişi kuşlarmış dillerini bilmeyen ! Bu yüzleri sosyete kantininden hatırlamıyordu . Sosyalistlerin , dincilerin ve tutunamayanların takıldığı orta kantine gittiklerini düşündü . Altı kişi mühendislik öğrencisiydi . Kızlardan birisi , gözlüklü , sivilceli ve son derece içine kapanık görünen bir türbanlıydı . Oğlanlardan birisi , kızıl saçlı ve sakallı , gözlüklü , kovboy çizmeliydi ve asabi görünüyordu . Kısa saçlı ve dalgın görünen , hazırlık sınıfı öğrencisi minyon bir kız hoşuna gitti . Sizlere birtakım testler vermek istiyorum . Arzu ederseniz bunları evlerinizde doldurabilir , ya da hemen şimdi işaretleyebilirsiniz . Sizleri beş dakika baş başa bırakacağız , Melis Hanım'la . Ortak bir karar vermenizi istiyoruz . Terapistler çıktıktan sonra , kısa permalı saçlı , gözlüklü ve şişmanca bir kız , Arkadaşlar , bu testleri şimdi dolduralım . Evlere götürecek olursak , gelecek haftaya unutabiliriz ! diyerek , bir eli havada , otoriter bir ses tonuyla konuşmaya çalıştı . Yorgos , öyle görünmek için çabalamasına karşın , kızın aslında kendisine çok da güvenmediğini düşündü . Kızıl saçlı çocuk öfkeyle homurdandı . Ama mır mır çıkan onaylarla , orada doldurulması önerisi perçinlendi . Terapistlerden biraz daha zaman istendi . Sorular aile , karşı cins ve arkadaşlarla olan ilişkilere , derslerde başarıyla ilgili düşüncelere , sorunlar karşısındaki tutumlara , hayata bakışlarına ve inanç dünyalarına yönelikti . Yorgos bir süre sonra , sürekli aynı tür soruların tekrar edilmiş olduğunu düşünerek sıkıldı . Örneğin bir yerde , Karşı cinsten birisiyle konuştuğumda rahatsızlık hissederim . ifadesinin kendisine ne kadar uyduğunu şıklar üzerinden , e - Hiçbir zaman diye işaretliyor , aynı soruya bir başka sayfada , beşe bölünmüş bir doğru parçasında 5 numaralı noktayı daire içine alarak yine aynı yanıtı veriyordu . Herhalde kafadan sallayıp sallamadığımızı kontrol etmek istiyorlar diye düşündü . Bazı ifadelere de çok güldü . Kendimi korkunç yalnız hissediyorum . , Babamla tartışırken , görüşlerimi ona doğrudan söyleyemem . , Son günlerde iştahımda , cinsel isteğimde normale göre bir azalış var . Hah ha , işte bu çok komik ! Buradaki kaç kız cinsel isteğinden haberdardır ki , isteklerinin düşüp düşmediğini anlasınlar . Ama beğendiği ifadeler de yok değildi : Derslerde başarısız olursam kendimi hayatta da başarısız olmuş hissederim . ya da Kendim için koyduğum standartlar çok yüksektir . Bir hata yaptığımda kabullenmem çok zor olur . Testler yanıtlandıktan sonra , odaya dönen terapistler bir süre gülümseyerek tüm yüzlere baktılar . Konuşan olmadığı için Nermin K . söze başladı : İlk olarak sizlere grup terapi dendiğinde aklınıza neler geldiğini sormak istiyorum . Hiç kimse ilk sözü almaya niyetli görünmüyordu . Bence burası dışarıda yaşadığımız hayatın bir örnek kümesi . Yorgos , Nermin K . nın içi gülen gözlerini olumlu bir sinyal olarak değerlendirdi . Dolayısıyla burada yaşayacağımız ilişkilerde nasıl etkileneceğimizi yakalamaya çalışabiliriz . Ve bu duygularımızı ifade etmeyi öğrenebiliriz . Böylece günlük hayatımızdaki benzer sorunlara bir çözüm üretebiliriz . Nermin K . , aynı gülümseyen gözlerle diğer öğrencilere fikirlerini sordu . Yorgos , bu gülümsemenin yalnızca kendisine yöneltildiğini düşünmüş olduğundan ve söylediklerine sözel bir onay alamadığından dolayı biraz bozuldu . Diğer öğrenciler Arkadaşımız gibi düşünüyoruz diyerek savuşturdular . Bir tek kızıl saçlı çocuk , Vallahi ben ne aradığımı bilmez bir arayış içindeyim . Bende yalan yok ! Sırf meraktan geldim , karşılığını verdi . Herkes gülünce Yorgos kızdı . Böyle bir açıklamanın sempatik yanı neredeydi ? Oysa ki , Nermin K . da gülüp , hafifçe omuz silkerek , Hoş geldiniz . Kapımız hepinize açık , deyivermişti . Bu ilk seans olduğu için , kısa bir ön açıklamayı zararsız görüyorum . Bilmiyorum Melis Hanım izin verir mi ? . . . Teşekkürler . Burayı dış dünyadan soyutlanmış bir yer olarak değil , küçük bir modeli olarak yaşayalım istiyoruz . Melis Hanım ve ben , birer terapist sıfatıyla sizlere bu doğru , bu yanlış demenin , sağlıklı ve çözüm getirir bir yol olduğu inancını taşımıyoruz . Tabii ki tıkanıklıklar yaşandığında devreye gireceğiz . Ama her şeyden önce burada biz olduğumuzu , bu grubun başarısından hepimizin sorumluluk duyması gerektiğini düşünmenizi istiyorum . Buradaki konuşmalarımız sırasında ne tür duygular yaşadığınızı yakalamaya çalışmanız çok değer taşıyacak . Böylece birbirimize , Sen şunu söylerken içimde şöyle hissettim . Bana seslenirkenki stilin bende şu duyguları yaşattı , diyebileceğiz . Bu birbirimize ayna olacağımız anlamına geliyor . Ama bir yargılama , asma kesme işi değil . Türkçe'deki karşılığını bilemiyorum . Geribesleme denebilir belki . Yani feedback alıp vereceğiz . Sizin gibi bizler de açığız bunlara . Yani bizim iletişimde mükemmel olduğumuzu düşünmenizi istemiyorum . Bu sayede , bir söz söylediğimde , sizlerin ifadeleriyle nasıl etkilendiğinizi anlayarak kendim hakkında bir resim oluşturabileceğim . Melis Hanım ekleyeceğiniz bir şey ? . . . Yok mu ? Şu ana kadar , küçük de olsa birtakım ilişkiler yaşandı bu odada . Örneğin bu testi burada doldurma kararını beraberce aldınız . Şimdi kötü bir benzetmeyle , kaseti başa almanızı istiyorum . O sırada ve sonrasında neler hissettiniz ? Herkes otoriter çıkış yapan kızın konuşmasından olumsuz etkilendiğini söyledi . Eleştirilense , tırnaklarını kazıyıp , hepsini onaylıyormuş gibi kafasını sallayarak dinliyordu . Yorgos , birden ona çok acıdı . Ben de başta olumsuz etkilenmiştim . Ama şu anda kendisinin yerinde olsam çok zorlanırdım diye düşünüyorum . Çünkü birden herkes onu eleştirdi . O yüzden , onun şu an neler hissettiğini merak ediyorum . Yorgos'a Nermin K . da biraz endişelenmiş gibi geldi . Sanırım bu soruyu bana değil , arkadaşımıza soruyorsun ! Evet . Neler hissettin , anlatabilir misin ? Kızın , gösterdiği ilgiye sevinip gülümseyeceğini sanmıştı . Ama soru yöneltilen ağlamaya başladı . Evet , arkadaşlar eleştirmekte haklı , türünden kendisini suçlayan birtakım sözler sıralayıverdi . Tuvaletten dönüp , sakinleşmeye çalıştıktan sonra , ancak devam edebildi . Mükemmeliyetçiyim ! Hata yapmaya ve yapılmasına dayanamıyorum . O yüzden , bazen sert çıkışlarla başkalarının muhtemel hatalarını önlemek zorunda hissediyorum . Bağışlayın ! Lütfen , kimse sana kızgın değil ! Sen açık yüreklilikle duygularını yaşadın . Örneğin sana ben ne hissettiğimi söylemek istiyorum . Çok cesur olduğunu , zor bir anında duygularını açığa vurmaktan çekinmediğini düşündüm . Ve bizim yanımızda , duygularını bu denli açık yaşamandan , bize güvendiğin sonucunu çıkardım ve kendi adıma mutlu oldum . Yorgos , bu işin bilimselliğinden şüphe duymaya başlamıştı . Ona göre bu , hiç de inandırıcı bir açıklama değildi . Gerçekten tam kadın işi . Birisi ağlıyor , öteki terapistse onu yatıştırıyor . Böyle şey olmaz ! Risk alıp konuşmaya karar verdi . Eğer kafasındaki kuşku giderilmezse ne anlamı vardı devam etmenin ? Ben çok çekinerek , Melis Hanım size bir düşüncemi belirtmek istiyorum . Siz , Ben ancak güvendiğim kişilerin yanında ağlarım düşüncenizden dolayı , bu durumda bir benzetme geçişi yaparak , arkadaşımızın da bizlere güvendiği için yanımızda ağlamış olabileceği sonucuna vardınız galiba . Ama bence ağlamanın tek koşulu bu olmayabilir . O yüzden de verdiğiniz feedback , bana biraz yapmacıkmış gibi geldi . Melis D . ilgiyle dinledi . Söylediklerini doğru anlayabildim mi diye , kendi sözcüklerimle tekrar ediyorum . Benim bilimsel olamadığım , yalnızca arkadaşımıza moral vermek için konuştuğum endişesini duydun ve sözlerim sana inandırıcı gelmedi . Örneğin şimdi de sen bana , benim hakkımda bir feedback verdin . Benim için önemli olabilecek bir feedback ! Diğer arkadaşların da bu konudaki fikirlerini almak isterim . Yalnız bundan önce , söylediklerinde üstü kapalı bir başka soru daha olduğunu düşünüyorum . Arkadaşımız gerçekten ne hissederek ağladı ? Kritik bir andan hemen sonra Melis Hanım'ın son derece sakin , tane tane konuşması Yorgos'u hayran bırakmıştı . Çünkü biraz dozu kaçırdığını sanıp korkmuştu . Birden çok mutlu oldu . Başta sözel onay vermemiş olan Nermin K . yı bile affetti . O gün terapi bittiğinde keyifliydi . Kendini iyi ifade ettiğini düşünüyor , diğerlerinin duygularını yakalayabildiğine inanıyordu . Başarılıydı . Sonraki birkaç seans , Yorgos için daha da güzel geçmeye başladı . Gerçi ikinci seanstan sonra beğendiği kısa saçlı kız , üçüncü seanstan sonra da ağlayan kız terapiyi bırakmıştı ; kızıl saçlı çocuğun terapiden pek bir şey anlamadığını da düşünüyordu ama çok umursamadı . Yine de zamanla , seansların bir tekrar halini aldığını , yeni bir şeyler kazanamadığını düşünmeye başladı . Ayrılmak için grup arkadaşlarından izin istedi . Ama , grup içinde dinamiği çok iyi yakaladığı , önemli bir kilit noktası oluşturduğu feedback'ini alınca , sorumluluktan kaçamayacağını anladı . Zaten dönemin bitmesine de bir iki hafta kaldı . Dişimi sıkmalıyım . Tüm bu görüşmeler boyunca Yorgos'a da ilginç gelen konular hakkında konuşuldu . Kızıl saçlı olmayan çocuk , fiziksel görünüşünden duyduğu kompleksten , yatakta partnerini tatmin edememe korkusundan söz etti . Türbanlı kız , kırık aşk hikayesini anlattı . Bir başkası erkek arkadaşıyla iletişim kuramadığından yakındı . Hep beraberce , sonunda ölüm varken yaşamanın , çabanın , mücadele vermenin anlamsızlığı hakkında tartıştılar . Birkaç kişi , Öbür dünya ve Allah inançlarının onları ayakta tuttuğunu söyledi . Bu konu çözümlenmeden unutuldu . Başarının anlamı , kendisiyle barışık olmak , kendini affedebilmek , sorunlar karşısında çaresizliğe düşmemek diğer popüler konulardı . Yorgos , tüm bu tartışmaların ardından , çok şanslı olduğu sonucuna varmıştı . Kenan Bey : Allah başımızdan eksik etmesin ! Şule Hanım : Bu gece hızlı sarhoş oldun ! Kenan Bey : Yok canım , ne münasebet ! Bak Yorgo , bizim köyde eskiden Rumlar yaşarmış . . . Su : Başladı yine ! Şimdi sus desen susmaz ! Kenan Bey : . . . İki millet de birbirini çok severmiş ama küfretmek için birbirlerinin adını kullanırlarmış . Vay Apostol musun nesin ? gibi . Bir de bizim köyün biraz ilerisinde nüfusu tamamen Türklerden oluşan Soğukpınar köyü varmış . Yani hala var , anladınız herhalde ! Bizden oraya kız vermezlermiş . Ancak evde kalanlar filan gelin gidermiş oraya . . . Sevda : Hatırladığım kadarıyla dedem Soğukpınar'dan . Babaannem evde mi kalmıştı ki oraya gelin gitti ? Kenan Bey : . . . Neyse efendim , bu Soğukpınarlılar Niğde'ye çalışmaya bizim köyden geçerek giderlermiş . Bizim Rumlar da Türkler geçiyor ! diye aşağılarlarmış . Adamlar fakir ve pismiş çünkü . Zamanla bizim köydeki Türkler de Soğukpınarlılar'ı Türk diye aşağılamaya başlamış ! Su : Alo 155 mi ? Polis bey burada Türk aleyhtarı bir konuşma yapılıyor . Hücre evinin adresini veriyorum . Yargısız infaza gelir misiniz lütfen ! Kenan Bey : . . . Şimdi acıklı bir sünnet hadisesi var . Biliyorsunuz savaş Niğde'ye ulaşmamıştı . Ama oradakiler de mübadeleye tabi tutuldu . Bu haber ilk duyulduğunda bizim Rumlar önemsememiş . Hatta espri yapmışlar . Ne güzel dedelerimize kavuşuyoruz diye ! Ama gerçek olduğu anlaşılınca , yani müslüman olmazlarsa gidecekleri anlaşılınca , ağlaşarak ayrılmışlar . Yalnızca çok fakir olanlar din değiştirmiş . Yirmi otuz yaşında sünnet olanlar çıkmış . Su : Yani sünnet ol da sana müslüman kız alalım diyor . Ümidi kestiler senden de ! Sevda : Yorgos'u bu haliyle beğenmeyecek babanın alnını karışlarım . Ayrıca Yorgos'un öğüde ihtiyacı yoktur herhalde . Bir söylentiye göre , prezervatif kullanmasa İstanbul'daki kadınların yarısının ondan çocuğu olacakmış . Kenan Bey : Sen de mi yoldan çıktın ! Benim suçum . Hep özgür bir ortamda yetişin de fikir üretin diye çabaladık , sonuca bak ! Yorgos , şaşkınlık içinde kendisine ulaşan bilgileri değerlendirmeye çalışıyordu . Konuşma en olmadık yerde viraja giriyor , yön değiştiriyor , yokuş çıkarken uçuruma düşüyordu . Masadakilerin rollerini de gözden geçiriyordu . Sevda hala en çok gülen insan olmasına karşın , geçen zamanla beraber biraz durgunlaşmış gibiydi . Halası da daha az konuşuyordu ama keyifli görünüyordu . Buna karşılık Kenan Bey hayli gevezeleşmişti . Ayrıca eskisi gibi sakin de sayılmazdı . Özellikle Su'ya köpürebiliyor ama sonra aniden yumuşayıveriyordu . Belki tek değişmeyen Şule Hanım'dı . Dinleyici olmayı bırakmamıştı . Yalnızca kendisini ilgilendiren konular açıldığında meydanı kimseye bırakmıyordu . Onu en çok etkileyen şey , Konyalı , Atatürkçü , namazında niyazında da olsa bayanların elini sıkmaktan gocunmayan ve halasına da saygıyla yaklaşan bir Hoca'nın düzenlediği toplantılardı . Harem - selamlık ayrımı yapılmayan bu görüşmelerde Hoca , telepatik gücünü kullanarak , içinden inanarak sorduğun soruların yanıtlarını veriyor ; insanın hakikate ulaşması için kalbini dinlemesi gerektiğini , Yaradan'a ulaşmanın yollarının sayısız olduğunu söylüyordu . Yorgos , realist görüşlerine rağmen anlatılanlardan etkilenmişti . Su , sen neden annenlerle gitmiyorsun bu toplantılara ? Sonrasında Hoca'yı bu tür rakı sofralarında anmamak için ! Şule ve Violet Hanım , elektrik çarpmış gibi rakı bardaklarını masaya bırakıverdiler . Ama sonra Allah'ın esirgemesine sığınarak , bardakların bellerinden yine kavradılar . Yorgos'a göre masanın yıldızı Su'ydu . Şu veya bu şekilde herkes Su'yu referans kabul ediyordu ve soruların da şakaların da ucu muhakkak ona uzanıyordu . Su ise , genelde laf sokuşturmak dışında hiçbir gayret sarfetmezmiş gibi görünmekteydi . Sevda , ODTÜ Mimarlık Fakültesi'nin birkaç ay önce düzenlediği maskeli baloda çektirdikleri fotoğrafları getirdi . Kendisi kimono giymiş , Su fustanella'sıyla bale giysileri içinde savaşan asker olmuş , ince , kıvrık bir bıyık takmıştı . Onların yanında kara çarşaf giymiş Hakan , dansöz kostümü içinde Sıla duruyordu . Bak , Su sirtaki yapıyor . Burada sarhoş olmuş . Hakan'a pandik atıyor ! Biraz önce de Sıla'ya sarkmıştı . Şimdi de bir dansöz ve kara çarşaflı tarafından dövülen Yunan askerini görüyorsun . Çok komikti ! Orada olmalıydın . Su'yu bir Romalı lejyoner kurtardı . Burada da kıvırtıyoruz . Birazdan bir katolik papaz gelip , Kızlarım , Tanrı sizi affetsin ! diyecek . Ha işte burada . Bir sonraki fotoğrafta Sıla , zavallı pederi taciz ediyor ! Yorgos , yemeğin sonuna doğru Su'yu açıktan övmeye başladı . Su yokken odasına girmişti : Bilgisayar kullanmak için ! Bambu sallanan koltuk , hasır sandalye , yerler , her taraf kitap ve dergi yığını altında kalmıştı . Önce birkaç dergi karıştırmıştı . Yine dayanamamışsın , tüm dergilerin köşesine dalga geçen yorumlar yazmışsın . O dekorasyon dergilerinde her cümlenin altında bir görgüsüzlük , teşhircilik , her sanat eleştirisinde bir ucuzluk bulmuşsun . Hustler daki yorum ve analizleri sofrada tekrarlamaması gerektiğini düşünüyordu . Ama fantezilerden birinde , üç erkek tarafından oral sekse zorlanan , çaresizliği içinde zevk almaya başlayıp , penis büyüklüğü analizi yapan bir bayan ( ! ) okurun mektubunun altına yazılmış , Isırsaydın ! sözü Yorgos'u çok eğlendirmişti . Aynı şekilde Su'nun gezdiği yerlerden taşıdığı biblolar arasında , Yunanistan'dan getirdiği Antik Yunan taklidi bir tabak da hoşuna gitmişti . Tabakta bir kadın ve erkeğin cinsel birleşmesi tasvir ediliyordu . Kadın yatarken , erkek ayakta sevgilisinin içine girmişti . Bu pornografik resmin ilginç yanı , erkeğin penis biçimi verilmiş bir aleti kendi anüsüne sokuyor olmasıydı . Asıl kitapların çok ilginç . Kaç tane postmodernizm kitabı gördüm . Yok antropolojik , yok sosyolojik , cart curt . . . Ben , Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi ni okudum diye seviniyorum , sen almış başını gitmişsin . Şimdi sen postmodernist mi oluyorsun ? Sevda : Dayak yemeye hazır ol ! Postmodernizmle yalnızca insanlığa bir yararı olabilir mi diye ilgileniyor ! Kenan Bey : Aman , sosyal bilimciler işsiz kaldılar , attılar ortalığa bu saçmalığı , benim alık kızım gibilere kitap satıp , köşeyi döndüler ! Yorgos : Bak sana bir öneri ! Sen bana postmodernizmi anlat , ben de sana karşılığında kuantumu . . . Su : Ben kuantum filan öğrenmek istemiyorum . Çok meraklıysan al kitaplarımı , oku , kendin öğren ! Yemek faslı bitince Yorgos , salonun köşesindeki Rus malı konsol piyanoda aklında kaldığınca , Für Elise yi çalmaya çabaladı . Başaramayınca emprovize caza kaydı . Derken yanına Sevda ve kucağında Epsilon'la Su da oturunca , Kenan Bey'e göre Bremen Mızıkacıları coştu . Şule Hanım da görüntüyü video kamerasıyla çekti . T - shirt Disko'da , Su ve Sıla , diğerlerinin arabesk diyerek aşağıladıkları Amanın aman şarkısı eşliğinde lezbiyen dansı yaparken ; DJ'ye ısmarlanan viski sayesinde Su'nun çok sevdiği Men at Work'ün Downunder ı çaldırılırken , Yorgos Su'yu bacağı üzerine oturtup erotik çağrışımlara neden olduğu için Sıla tarafından , Burası Türkiye ! Siktirin şu iğrenç dansınızı Yunanistan'da yapın ! diye azarlanırken ; evde Kenan Bey ve Violet Hanım arasında kimsenin öngörmediği bir konuşma yapıldı . Sevda ve Şule Hanım kendi odalarına çekilmişti . Violet Hanım Epsilon'la oynuyor , Kenan Bey dudaklarını sıkıntıyla büzmüş , televizyonda kanal tarıyordu . Ee , Violet Hanım ! Tam anlamıyla akraba olacağız desenize ! Efendim ! Evdeki kadınlar Yorgos'un tahmininin aksine , Yorgos - Su ilişkisinin boyutundan habersizdi . Durumu ilk sezen Kenan Bey olmuştu . Bırakınız efendimi , mefendimi bir kenara ! Bunca yıl gavur oğlum diye sevdiğim Yorgos şimdi gavur ğambros um olacak ! Neyi , kimden saklıyoruz ? Violet Hanım afallamıştı . Neden söz ettiğini anlayamadım , evladım ? Evladınız değil , müstakbel dünürünüzüm ! İkisi de sustu . Violet Hanım'a sıcak bastı , kalbi çarpmaya başladı . Sığıntı gibi bir sandalyeye ilişti . Kenan , umarım birilerinin günahına girmiyorsundur . Kastettiğin şeyden habersizim . Ama dediğin doğruysa elden gelecek bir şey yok ! Kenan Bey onu dinlememiş gibiydi . Televizyonu kapattı . Asıl sorun . . . eşe dosta nasıl açıklayacağız . Oğlumdan farksız dedin , kızının koynuna sokuyorsun diyecekler . Kimbilir bu işin öncesinde neler yaşandı evlerinde de mecbur kaldılar , diye dedikodu yapacaklar . Kafasını kaşıyarak salonu terkederken her zamanki gibi , Allah rahatlık versin ! dedi . Fakat Violet Hanım ne yapacağını şaşırmış , felç inmiş gibi yerinden kıpırdayamadı . Sabahın kavuşmasına yakın Su ve Ben sarhoş değilim ! diye sayıklayan Yorgos , paldır küldür eve girdiler . Bütün geceyi uyanık geçirmiş olan Violet Hanım , hayatında belki de ilk kez bir prensibini çiğnemek zorunda kalarak içeriyi dinlemeye başladı . Yorgo , oynaşma ! Üstündekileri rahat uyuyasın diye çıkarıyorum , sevişmek istediğimden değil ! Sanki . . . Bende sanki sevişecek derman mı var ! Öp beni yeter ! Üff , ayakların leş gibi kokuyor ! Yarın ilk işin banyo yapmak olsun ! Oldu annem , emret ! Gel , yorma beni ! Halanı uyandıracağız . Çek elini yüzümden ! Lenslerini çıkartmaya çalışıyorum ! Ne olur beraber uyuyalım . . . Uyusak . . . Yani annenler . . . Yorgos horlamaya başlayıp Su sessizce karşı daireye geçtiğinde Violet Hanım , gerçeği öğrenmekten ziyade , özel bir konuşmayı dinlemiş olmanın utancı içindeydi . Su , önce günlüğünün başına oturdu . Yarım saat yazdı . Sonra banyo yaptı . Saçlarını kurulamadan kendini yatağa atıp sızdı . Su'nun banyo yapmasına uyanan Şule Hanım salona geçip kütüphaneden Kur'an ve İncil i aldı , rastgele sayfalar açarak okumaya başladı . Aklından dinlediği son konferansta konuşulanlar geçiyordu . Vahiy aslında hala devam ediyordu . Yalnızca vahyin gelme yolları çağlara göre değişmekteydi . Artık uygarlaşıldığı için , insan vahyi çeşitli kaynaklardan kendisi toplayabilir , kutsal kitaplar zincirine eklemeler yapabilirdi . Buna göre bilim de Allah'ın kullarına tebliğde bulunmasının bir yoluydu . Su'nun bu konudaki karşı çıkışlarını anlamsız buluyordu . Gerçi kızının da haklı olduğu noktalar vardı . Kur'an ı bilimle yarıştırmaya ya da ölçülendirmeye kalkmak , Aya gidileceği Kur'an da yazılıydı ! demek hem dine hem de bilime hakaret sayılabilirdi ama . . . Epsilon'un viyaklamalarını duyunca uğraşını bırakıp karşı daireye geçti . Su , telefonunun çalışıyla ve ızdırap çekerek uyandı . Su , ben Violet ! Yorgos'u Ada'lara gönderiyorum . Ama babana İstanbul'a gitti diyeceğiz . . . Ne diyorsun , anlamadım ! Baban aranızda bir aşk ilişkisi yaşandığını sanıyor . Annen de yanımda ! Baban yatışıncaya kadar böyle hareket etsek daha iyi olur diye düşündük ! Babam kızdı diye Yorgos'u göndermek mi lazım ? Ama . . . Su , kendisini bir ilkokul öğretmeni olmaya zorladı . Orası Yorgos'un da evi . Kimse kimseye laf söyleyecek halde değil . Anlıyorum ki babamı gücendirmemeye çalışıyorsunuz ama evde herkesin birbirine hakkı geçmiş durumda ! Sonra saçmaladığını düşündü . Oraya geliyorum , Yorgos'la konuşmaya . Siz bizim evde bekleyin ! Sert çıktığını düşündü . Aslında o da heyecanlanmıştı . Mümkünse kahvaltı hazırlar mısınız ? Babamla uyanınca konuşalım ! Şimdi de kendisini yapmacık bulmuştu . Yorgos'u banyoda beyaz fanila , üstü mavi puanlı beyaz boxer donuyla , ayakları çıplak , elleriyle lavaboyu çevreleyen mermer tezgaha abanmış , kendisine aynada yılgın , uykusuz bakarken buldu . Su , sevgilim ! Bu kadar kolay mı satacaktın beni ? Bu işlerde tamamiyle acemileştiğini düşündü . Dışarıdan bakan birisi , anaç tavuk gibi ortalıkta dolaştığını düşünebilirdi . Kendisini coşturmaya çalışarak Yorgos'a sarıldı . Yorgos'un ıslakken iyice kara görünen saçlarını okşamaya başladı . Yorgo , istersen seni ben tıraş edeyim ! Böyle sarmaş dolaş kalsak . . . Sonra babam gelsin , seni oysun ! Baban bizi ayırır mı ? Birleştik mi ayrılalım ! diyemedi Su . Yorgos'u sandalyeye oturttu . Tıraş köpüğüyle suratını sıvazlamaya başladı . Usturayı eline aldığında tahrik oldu . Mayışmış , uyuklayan Yorgos'un fanilasını sıyırıp , koyu meme ucuna , kalbinin üstüne , emer gibi bir öpücük kondurdu . Neye uğradığını anlayamayan Yorgos'un gıkı çıkmadı . Su çoktan soğukkanlı bir halde kendini işine vermişti . Uyanır uyanmaz , kadınların asık suratıyla karşılaşan Kenan Bey bir an ne olduğunu çıkaramadı . Sonra içinden kaderine sövüp , Vay benim dertli başım diye söylenerek , karşı daireye geçti . Tam , Çocuklar beni yanlış anladılar ! diyecekti ki , banyonun kapısında donakaldı . Sonra da gülmeye başladı . Kızım , benim bildiğim erkekler tıraş olur ! Yüzünde tüy mü var ki bu haldesin ? Yine de sabahın devamı aynı yumuşaklıkta geçmedi . Beraberce yapılan kahvaltıda kimsenin ağzını bıçak açmadı . Ne zaman ki Kenan Bey mutfağı terk etti , herkes Su'ya fikir belirtmeye başladı . Yorgos , eğer duygularını Kenan Bey'e anlatırsa bu nahoş ortamın yokolacağına inanıyordu . Şule Hanım'sa , ikisinin acilen bir tatile gitmesini önerdi . Baş başa kaldığında kocasının kuşkularını silebileceğini düşünüyordu . Fakat Su , tüm önerileri reddetti . Özel yaşantısını bir onaydan geçirmek düşüncesi sinirlerini altüst etmişti . Babasının ilişkinin yansımalarından etkilenebileceğini kabul ediyordu ama anlamaya , paylaşmaya yönelik değil de hükümdar gibi hareket eden bir baba figürüne hayır diyordu . Tüm bu fiskoslaşmalar sürerken Kenan Bey tekrar mutfağa geldi . Yanlış anlaşılmayacaksa , Yorgos ve Su'yla konuşmak istiyorum . Bu bir sigaya çekme değil ! Ve mümkünse bire bir görüşelim ! İlk çağrılan Yorgos'tu . Uzun bir konuşma olmadı . Yorgo evladım , ikinize de güvenim sonsuz . Her şeyi ince ince düşündüğünüze eminim . Ve yine adım gibi biliyorum ki , bu tür bir ilişki yalnızca bir gönül macerası olmayacak kadar kritik insanları bir araya getiriyor . Bu yüzden sana tek bir soru soracağım , Su'ya gerçekten aşık mısın ? Evet ! Kenan Bey , bir süre şakağını kaşıyarak düşüncelere daldı . Herhalde senin yerinde olsam ben de aşık olurdum ! Bilmiyorum , aşk meşk işlerinden uzaklaşalı yıllar oluyor ! Su ve babasının konuşmaları Yorgos'un kronometresine göre tam kırk dört dakika sürdü . İçeride kıyamet kopacağı beklentisi , mırıltılar dışında bir şey duyulmayınca Su'nun mutlak zafere ulaştığı düşüncesine dönüyordu ki , Kenan Bey , elinde gazetesiyle asık suratlı bir halde salona geçti ve yüzünü gazetesinin arkasına saklayarak oturmaya başladı . Su ortalıkta yoktu ama herkes onun yanına koşmanın nazik bir hareket olmayacağını biliyordu . Mutfakta mahsur kalmışlardı . Derken elinde temizlik setiyle Su yanlarına geldi . Gözleri ağlamaktan kızarmıştı . Kafamı toparlamak istiyorum . Yorgo , bana yardım eder misin ? Ev aslında tertemizdi . Yardımcı kadın daha bir gün önce her köşeyi elden geçirmişti . Su , sakince müzik setine bir Maria Callas diski yerleştirdi . Kristalleri parlatmaya ve tekrar masaları silmeye başladı . Yorgos da avizelerde bir parça toz bulmaya çabalıyordu . Kısa süre içinde diğer kadınlar da Su'dan direktif istemeye başladılar . Dolayısıyla mutfakta da hummalı bir yemek hazırlığına geçildi . Su durumu çok tuhaf - bu kelimeyi çok sever ve açıklanamayacağını düşünürdü - buluyor , ara sıra aryalara eşlik ediyor , sonra da gülüp etrafında koşuşanlara Marx fıkraları anlatıyordu . İşi Çiller taklidi yapıp herkesin gerilmiş sinirlerini boşaltma aşamasına getirdiğinde Kenan Bey patladı . Böyle saçmalık görmedim ! Herhalde Maria Callas mezarında ters dönmüştür . Bu yüce müzik böyle mi dinlenir ? Nasıl dinlenirmiş ? Oturursun , adam gibi saygıyla , ayrıntıları , harmoniyi yakalama gayretiyle dinlersin ! Laf edene bak ! diye içinden alay etti Su . Hala alay edebilmesine sevindi . Dediğin gibi dinleyenlere sözüm yok ama hangi Tanrı buyurmuş bizim dinleme yöntemimizin yanlış olduğunu ? YEŞİLÇAM'IN PERDE ARKASl DETAYLARI Yönetmen emreder : Bulun , yaratın , yapın , der . Set işçisi , set teknisyeni itiraz edemez ; yok diyemez ; bulur , yaratır , yapar . Eli mecburdur . İmkanları son derece kısıtlı olsa bile , koşullara yenik düşmez . Setçi , becerikli bir insan olduğu gibi , hayal dünyası da geniş insandır . Çünkü hayali kısıtlı olsa , öksürük şurubundan ya da barsak ilacından kan yapamaz . Göz damlasından gözyaşı , sigara dumanından sis yaratamaz . Set işçisinin , gariban Türk sinemasının set işçisinin fantezisi olmazsa koşullara yenik düşer . Set işçisi yenik düşerse , ne kan olur , ne gözyaşı , ne patlama ne de yangın . Yeşilçam'ın setçileri için yoktan var edenler dedik . Nasıl mı ? Bu konuda Türk sinemasının yüz akı Metin Erksan'ın akıllara durgunluk veren bir anısı var . Dinleyelim : Amerikalılar 1974 yılında Şeytan isimli bir film yapmışlardı . Filmi William Friedkeen çekmişti . Bu filmin aynısını o zaman Saner Film çekmeye karar verdi . Bu filmin senaryo yazarlığı ve yönetmenliğini benim yapmamı istediler . Önce yapamam dedim . Çok ısrar ettiler . Ve cebime o zamana göre çok para koyup , beni filmin orijinalini seyretmeye Londra'ya gönderdiler . Filmi seyrettim . Filmin büyük bir bölümü , stüdyonun içini kaplayacak şekilde yapılmış devasa bir buzdolabının içinde geçiyordu . Eksi 15 derecede çekilmişti bu bölümler . Amaç da oyuncuların ağzından çıkan buharı görüntüleyebilmekti . Oyuncular özel lastikten yapılmış elbiseler giymişlerdi . Filmin en önemli sahnesi ise şuydu : Filmde küçük bir kız var . Ruhuna şeytan girmiş . Yatakta yatıyor . Başında iki papaz var . Kızın ruhuna giren şeytanı çıkaracaklar . Dua ediyorlar . Ve ansızın yatak havalanıyor ve ayrıca kız da havalanıyor . Amerikalılar bunu çok özel makinelerle yapmışlar . Yatağa bağlanan incecik telleri bu makinelere bağlamışlar ve filmi öyle çekmişler ; ama negatiflerini ve pozitiflerini incelediklerinde bu tellerin belli olduğunu görmüşler ve çaresiz kalarak binlerce film karesindeki bu telleri silmek zorunda kalmışlar teker teker ; agrandizman yapmışlar yani . Ve film 1974'te tam 14 milyon dolara mal olmuş ! Peki ben nasıl çekecektim bu sahneyi ? Düşündüm , taşındım . Bizim set teknisyenlerine dedim ki , Gidin bana bocurgat bulun . Nereden bulursanız bulun . Haliç'te parçalanmış gemilerin arasında , paslı , kırık dökük bir bocurgat bulup getirdiler . Güzel bir temizlettim bu bocurgatı ve yağlattım . Sonra ruhuna şeytan giren kızın odasını çizgili duvar kağıtlarıyla kaplattırdım . Ve bu atılmış bocurgatla hem yatak , hem de kızı ayrı ayrı ve hiç bir kademe sarsıntı olmaksızın kaldırttım . Yatağa bağlı teller de çizgili duvar kağıtları sayesinde gözükmedi . Ben bu filmi kaça mal ettim biliyor musunuz ? 400 bin liraya . Evet , 400 bin liraya ! Almanlar bizim Şeytan ı satın aldılar . Amerikalılarınkini değil . Siz daha güzel çekmişsiniz dediler . Evet , bu başarı bizim set işçilerimize , set teknisyenlerimize aittir . Bizim setçiler çok yeteneklidir . Ne olur böyle yazın , bizim set işçilerimiz çok yeteneklidir diye yazın ve ekleyin ; onlar yoktan var ederler . Hep merak ederdim de , bir türlü sormaya cesaret edemezdim . Sonunda Yeşilçam'ın emektar setçilerinden İsmail Kündem'e sordum : Hani şu bizim salçaya bak salçaya diye alay ettiğimiz kanı nasıl yapıyorsunuz ? Şimdilerde dedi , Pirox diye bir barsak ilacı var , onu kullanıyoruz . Bu , aslında barsak kurtları için kullanılan bir ilaçtır . Rengi kan gibidir . Bazen rengini daha da fazla parlatmak için gliserin koyarız . Eskiden Hemoglobin diye bir öksürük şurubu vardı . Onu kullanırdık , ama Pirox daha iyi . Bir de Primaton diye bir barsak ilacı var . O da kullanılır zaman zaman . Eğer işin ucuzuna kaçılacaksa , bayrak rengi toz boya ile gliserin karıştırılır , böyle elde edilir kan . Ama bu gömleğin , ya da elbisenin içinden çıkmaz , kalır , etkili olmaz yani . İsmail Kündem 45 yaşında , 15 yaşında başlamış setçiliğe . Ankara'dan İstanbul'a kaçmış . Cihan Ünal'ın ilkokuldan arkadaşı . Babası başöğretmenmiş Cihan Ünal'ın . Babası başka bir yere tayin olunca , yolları ayrılmış . İstanbul'da bir film setinde karşılaşmışlar . Biri jön , diğeri set amiri . Sarılıp kucaklaşmışlar . İsmail Kündem , konuştuğum birçok setçi gibi orta 2'den ayrılmış . Ece Ayhan'ın kulakları çınlasın ! İsmail Kündem'in set işçiliği olarak ilk yaptığı iş artistlerin tuvaletini temizlemek olmuş . Sinirimden ağlayacaktım , diyor . İlk set amiri de Danyal Topatan'mış . Bana birçok şeyi Danyal abi öğretti , diyor . Şimdi sinemacıların special effect dedikleri patlama , yangın , havaya uçurma gibi olayları başarıyla gerçekleştiriyor ama başına gelmedik kalmamış İsmail Kündem'in . Bir keresinde , evin birinde yangın çıkartılacak . Tabi , yakılacak bu ev maket olarak hazırlanır . İsmail Kündem elindeki yanıcı maddelerle evin içine girer . Dışarda teknisyeni , onun elinde de gazlı üstüpüler , paçavralar vardır . İsmail Kündem evi içerden yaktıktan sonra , dışarı çıkacak ve o çıktıktan sonra teknisyen evi dışardan ateşe verecektir . Ama heyecandan , biraz da acemilikten , teknisyen , İsmail Kündem dışarı çıkmadan evi ateşe verir . İsmail Kündem içerde , alevlerin içinde canını kurtarmaya çalışırken , dışarda çekim başlamıştır bile . Sonra , güç bela kapıyı bulup çıkınca , filmi çeken kameraman büyük bir şaşkınlıkla şöyle der : Aaa içerden adam çıkıyor ! Birkaç ay hastanede yatar İsmail Kündem yanıklar içinde . Tabi ne tazminat , ne sigorta . İlaç paralarını bile cebimden ödedim , diyor . Yılmaz Duru'nun yapımcılığını yaptığı ve başrol oynadığı bir filmmiş . Geçmiş zaman . Buna benzer bir olay da Hülya Avşar'ın başına gelmiş . Hülya Avşar rol gereği tabanca ile vurulacak . Setçiler karnına , kemerin içine , patlatılacak olan kan torbasını ve fünyeyi yerleştirirler . Fünyenin ucundan ince bir kablo çekilir , bu ince kablonun bir ucu setçinin elinde , öbür ucu aküdedir . Tabancanın tetiğini çekecek olan oyuncuya senkron tutturularak fünye patlatılacak ve fünye ile birlikte kan torbası patlatılıp kan akacaktır . Fakat fünyeler bir türlü patlamak bilmez . Derken sıra sonuncu fünyeye gelir . O denenir ve fünye patlar . Aynı anda Hülya Avşar , o güzelim kız , Yandım anam ! diye yere düşer kanlar içinde . Çevredekiler , Vay be kıza bak , rolünü amma iyi başardı , diyedursunlar , Hülya Avşar'ın karnından akan kanlara , Pirox barsak ilacı çoktan karışmıştır bile . Fünye , Hülya Avşar'ın karnında patlamış ve O'nu ağır yaralamıştır . Konuştuğum set işçileri buna neden olarak M. Orijinal fünyenin , duvar , taş , dinamit gibi sert zeminlerde kullanıldığını , insanda kullanılacak fünyenin elde ve kara barutla hazırlanması gerektiğini söylüyorlar . Oysa Sine - Kam - Der'in ( Kamera Arkası Emekçileri Derneği ) çiçeği burnunda başkanı , yönetmen Muzaffer Hiçdurmaz , Hülya Avşar'ın karnından yaralanmasının nedeni fünyenin ters bağlanmasıdır , diyor . Tabi , Muzaffer Hiçdurmaz'ın bu tespitini yabana atmak mümkün değil , çünkü kendisi setçilikten gelme bir insan . Setçiliğe 1959'da , Lütfü Akad'ın yanında başlamış . Şu veya bu ; sonuçta sergilemeye çalıştığımız Yeşilçam'ın içinde bulunduğu akıl almaz yoksunlukları ve bu yoksunlukta setçilerin yaşadıkları ve karşılaştıkları olaylardır : itilip kakılırlar , gülünç paralarla çalışırlar , mesleğinde 20 seneyi tamamlamış birçok setçinin sigorta kartı bile yoktur . Patlayıcı maddelerle uğraşırlar , yangın sahnelerini gerçekleştirirler ama hiçbirinin güvencesi yoktur . Hasbelkader sürdürürler yaşamlarını . Örnekse setçi İsmail Kündem , Şerif Gören'in çektiği Nehir filminde boğulma tehlikesi geçirmiş , kendisini güç bela Tarık Akan kurtarmıştır . Bugün Türk sinemasının hemen hiçbir setinde ne doktor , ne sağlık memuru bulunur . Birisi için ilk yardım gerekirse , bunu da genellikle setçiler yapar . Ölsek kimin umurunda ? diyor İsmail Kündem . Bir arkadaşın sette elektrik kontağından yüzü yandı da , yapımcı gelip sormadı bile arkadaşımızın durumunu . Biz kendi aramızda para toplayıp verdik . Yoksa perişan olurdu . İngilizce sözlüklerde set kelimesinin karşılığında şu yazıyor : düzlemek , tanzim etmek , kurmak , saptamak , tespit etmek . Evet , bu liste daha uzayabilir . Kısacası , setçi her şeyi yapar , ayarlar . Öyle ki , oyuncunun akıtamadığı gözyaşından bile o sorumludur . Önceleri , çok önceleri bu iş için soğan kullanılıyormuş , daha sonra gliserin kullanılmaya başlanmış . Göz altlarına , kirpiklerin ucuna ince birer tabaka halinde sürülen gliserin , oyuncuyu iki gözü iki çeşme ağlatıyormuş . Şimdilerde ise bu görevi göz damlası olarak kullanılan Visine görüyor . Tabi , bütün oyuncular için geçerli değil bu . Örneğin , İsmail Kündem bugüne kadar Türkan Şoray'ın kesinlikle göz yaşartıcı bir madde kullandığını hatırlamıyor . Keza Hülya Koçyiğit de öyle . Ama bazılarının iliği kurumuştur , ben bittim artık , ağlayamıyorum der ve biz de dayarız Visine göz damlasını , diyor ve ekliyor : Gerçek sanatçı dediğin her durumda ve her zaman ağlayabilmeli . Bunları söylerken . bu tip göz yaşartıcı maddelerin ( ama çok daha kaliteli olanları ) dünyanın birçok sinemasında kullanıldığını da belirtelim . Sisli bir sahne çekilecek , bir ışık huzmesi isteniyor ya da bir kontr ışık oluşturulacak . Böyle bir atmosfer yaratabilmek için sis makineleri kullanmak gerekir . Yoksa ne yapılacak ? Metin Erksan , bir filminde sisli bir sahne çekebilmek için setçilere ve asistanlara toplu olarak sigara içirtmiş ; sigara kullansalar da kullanmasalar da . Tabi bu da bir yol ; ama daha geçerli ve çokça kullanılan bir başka yol daha var , o da tenekelerde ot yakmak . Setçiler su tenekelerini yarıdan kesip , bunların içine biraz kuru yaprak , üstüpü , biraz yaş yaprak , toprak ve biraz kum koyuyorlar , bu karışım alev almıyor ama mükemmel bir duman sağlanıyor . Sonra üç set işçisi bu tenekeleri alıp , başlıyorlar setin etrafında dolaşmaya ve çekim başlamadan önce kaybol , kaybol diye bağırıyorlar . Ve sisle , egzotik bir Türk filmi çekilmeye başlanıyor . Sis makinesi , duman makinesi yokmuş , ne gam . Türk sinemasının setçileri yaratır , yoktan var ederler ! Yeşilçam'da setçiler filmler için gerekli birçok malzemeyi eş - dost aracılığıyla ya da bazen tamamen rastlantıyla bulurlar . Kiminin orduda depocu ya da subay bir tanıdığı vardır . Rica ederler . Buralarda işe yaramayan kimi silahlar , kullanılmış veya ıskartaya çıkarılmış bombalar vardır . İsterler . Denk düşerse gidip alırlar . İşte 22 yıllık setçi Selim Acar , bu koşullarda bir sis bombasına sahip olmuş . Bir gün bir filmde kullanılmak üzere sis bombasını sete getirirken , bir bakar , otobüste bir polis var , paniğe kapılır . Otobüsten inmek için ayağa kalkar . Bu sırada polisle yüz yüze gelir . Polis de şüphelenir . O inince polis de iner . Selim Acar ne yapacağını bilemez . Polis Aç şu çantayı bakacağım , dese ne cevap verecektir ? Durumunu nasıl anlatacaktır ? Üstelik çekime bir an önce yetişmesi gerekmektedir . Can havliyle bir taksiye binip , oradan uzaklaşır . Kurtulmuştur ; ama ömründen birkaç sene gittiğini de itiraf etmekten geri durmamaktadır . Eloğlu , sinemasını sanayileştiredursun ; son derece olanaklı ve her türlü modern malzemelerle donatılmış stüdyo ve platolarda filmlerini çekedursun ; bizde ise en gerekli malzemeyi almakta muhteşem cimrilikler gösteren prodüktörler yüzünden setçilerimiz ister istemez büyük beceri sahibi olmuşlar ; ama malzemesizlikten doğan birçok tatsız olay yüzünden başları derde girmiş , olanlardan sorumlu tutulmuşlardır ; bozuk ve zamansız patlayan silahlar çeşitli yaralanmalara neden olmuş , balaz adı verilen bir tür ağaç yurt dışından getirilemediği için , kavga sahnelerinde ortaya çıkan sorunlarda , setçiler hedef alınmıştır . Bugün Yeşilçam'da oyuncunun vücudunda ya da başka bir yerde fünyenin patlatılması için , ya 220 voltluk ev elektriği ya da ilkel jeneratör ve aküler kullanılmaktadır ; oysa bu iş için pille çalışan uzaktan kumandalı cihazların kullanılması gerekmektedir . Bu cihazdan Yeşilçam'da henüz yoktur ne yazık ki . Bütün bunların yanı sıra , setçinin çalıştığı ortamda çoğu kez güvencesi yoktur . Örneğin , Tuzla'da , askeri bir bölgede çekilen Ateşten Günler filminin set amiri İbrahim Uğurlu , gece süren set hazırlıkları için bu bölgede dolaşırken , mermileri namluya sürülmüş nöbetçi askerlerin , Dur , yaklaş , parolayı söyle , komutuyla neye uğradığını şaşırır . O günkü parolayı bilmemektedir . Çaresiz , nöbetçilere filmin adını söyler : Parola : Ateşten Günler . Ama bu nöbetçi erlere yeterli gelmez , İbrahim Uğurlu'yu yaka paça askeri karakola götürürler ve sorguya çekmeye başlarlar . Onu saatler sonra filmin prodüktör amiri kurtarır oradan . Bugün Yeşilçam'da tecrübeli bir set amiri , kendisi ve yanında çalıştırdığı iki asistanı için haftada 750 bin - 1 milyon lira civarında para alıyor . Ama haftalarca , hatta aylarca işsiz kaldıkları düşünülürse , ilk anda Türkiye ortalamasının üstünde sanılan bu kazancın hiç de fazla olmadığı , üstelik işsiz geçen haftalara ve aylara bölündüğünde çok az olduğu anlaşılır . Bazı tecrübeli setçiler , sinemadaki krizin giderek derinleşmesi ve günümüzde üzerine nur ve para yağan reklam firmalarından gelen cazip tekliflere hayır diyemiyorlar hiç şüphesiz ; ama aylarca işsiz kaldıkları halde sokaklarını terk etmeyen işçilerin ( ve figüranların ) sinemaya gönülden bağlı olduklarını biliyorum : Beş yıl öncesine kadar günde üç çekime gittiğimizi bilirdik , şimdi ise haftalarca iş çıksın diye kahvelerde bekliyoruz . Hepimizin gönlü sinemada , ama birçoğumuz reklam firmalarından gelen teklifleri kabul ediyoruz , diyorlar . İnanın yakın ya da uzak bir gelecekte Türk sineması kendini kurtaracaksa ( kurtarılacaksa değil ! ) buna en çok , inanılmaz becerileriyle gönülden bağlandıkları sinema için her şeyi yoktan var eden setçiler ve Türk sinemasında hayatlarını en çok riske eden figüranlar için sevinebilirim ; yoksa Dustin Hoffman'ı beş parçaya ayırabileceğini düşünen starlar ve batan gemiyi ilk terk eden fareler misali , sinemadan kazandıkları paraları çabuk tarafından inşaat sektörüne yatıran kimi prodüktörler için değil . GADDAR SİNEMA DA SEKS EĞİTİMİ ! . . Aksaray'da sıkı porno filmi gösteren bir sinema var . Bu sinemanın adını vermek istemiyorum . Bu sinemanın adını vererek ikiyüzlü aile ahlakının ve despot aydınların Porno film gösteren sinemalar kapatılmalıdır ön yargısını paylaşmak istemiyorum . Aksaray'daki bu sinema özellikle taşradan gelenlerin cinsel yoksulluğunu , yalnızlıklarını ve tutku suçlarını pervasızca büyük paralara çevirse de , böyle düşünüyorum . Çünkü porno film gösteren sinemaların kapatılması , bütün bu olanlardan daha iyi değil . Zaten pornonun kendisi insana yapılan müdahalelerin yarattığı bir zaaf , garip bir fantezi değil mi ? Aksaray'daki sinemanın girişi esrarengiz bir garaja benziyor . Arabasız bir garaja . Kapıda hiç afiş yok . İçerdeki salonda tuhaf isimli bir filmin afişi var : Güzelin Zevkleri . Matineler devamlı . Heyecan devamlı , kesintisiz . Film gösterilen salonun kapısında pantolonunun paçalarını dizlerine kadar çekmiş iri yarı bir adam sizden 500 lira istiyor . Yer gösterme parası peşin alınıyor . Her erkek buraya tek başına gelir , kuralına göre alınıyor bu para . YOK , BURANIN SEYİRCİSİ KÜFRETMEZ Adım Sami Demiratik . 41 yaşındayım . Mesleğim sinema makinistliği . 18 - 19 senedir bu işi yaparım . İşe Kağıthane'deki Erkoç Sineması'nda başladım . Sonra Mecidiyeköy Özlem , Harbiye As , Taksim Venüs , Şehzadebaşı Turan ve şimdi burada , Rüya Sineması'nda çalışıyorum . Hemen hemen 8 yıldan fazla oluyor . İşte bütün günüm burada , makine dairesinde geçiyor . Günde 11 - 12 saat . Sabah çok erken kalkarım ben , sabah namazına kalkarım . Namazdan sonra kahvaltımı ederim . Saat 9 . 30 - 10 . 00'da gelirim . Evim Kağıthane'de . Geldiğimde ya filmler hazırdır , bir gün önce çalışan arkadaşım filmi makineye takmıştır ya da yeni film alınacaktır . Evet , biz nöbetleşe çalışırız . Gider yeni filmi alırım . Bu sinemada hep seks filmi , porno film gösterilir . Bu tip filmleri genellikle Tuğçe Film'den ya da İrfan Film'den alırız . Bir hafta oynar , sonra değişir . Fiyatı galiba haftada 1 milyon civarında . 8 seneden fazla oldu buradayım , hep aynı filmleri gösteriyoruz . Bu oynayan filmin adı Küçük Sevgilim ; bu film 1 - 2 ay sonra başka bir isim altında gösterilir . Mesela , ismi Meleğim olur . Aynı filmdir tabi . Şimdi , bu filmler tamamen açık . Eskiden parça koyuyorduk . Şimdi olduğu gibi gösteriyoruz . Şimdi , parça koymak şöyleydi : Ayıklanacak filmler vardır , ayıklanmayacak film vardır . Ben yeni gelen filmi önce bir seyrederim . Nerelerinin ayıklanacağını kafamda tutarım . Bir baskın olacağını duyduğumuzda ise hemen bu parçaları ayıklarım , çıkartırım yani ; filmi kapalı olarak gösteririm . Polis geldiğinde de , kapalı filmi seyreder . Eskiden çok geliyorlardı . Beyoğlu'ndan gelirlerse , pek bir şey olmaz . Zaten , onlar aşağıda patrona gelirler , onunla konuşurlar . Patron olayı bir şekilde çözümler , ben bilemem . Onlar hiç makine dairesine çıkmazlar . Eskiden , birkaç yıl önce , Gayrettepe'den Ahlak Zabıtası'ndan gelirlerdi . Üçü sivil olur , biri resmi , komiser olur , filmi seyredip zabıt tutarlar , çekip giderlerdi . Bazen seyircilerin arasına karışıp , sivil olarak yani , filmi seyrettikleri olur . İşte bazen önceden haber alamadığımızda ya da anlaşma olmadığında işler ters olur . Beni iki kez gözaltına aldılar . İkisinde de çok kalmadım , hemen çıktım . Patronu da götürmüşlerdi . Beyoğlu Emniyet Amirliği'ne gitmiştik birlikte . Sinemada seyirciler vardı . Ara vermiştik . Patron polislere benim için O gitsin , ben buradayım zaten , şimdi film gösterilmezse seyirciler koltukları yırtarlar , dedi . Bunun üzerine patron orada kaldı , ben sinemaya dönüp filmi göstermeye devam ettim . Bir keresinde böyle oldu . Öbür götürdüklerinde ben yediğim tokatla kaldım . Gerisini patron halletti . Bu işten en çok canı yanan , nöbetleşe çalıştığım öbür makinist arkadaşım oldu . O bir keresinde üç - dört gün kaldı 2 . Şube'de . Şimdi bu fılmleri , film şirketleri sansüre ayıklayarak gönderirler . Nedir bunlar ? Kadının önü , arkası , göğsü görünmeyecek . Kadın ve erkek giyinik sevişip öpüşebilirler . Şimdi , sansürden ayıklanmış film geçer , film şirketi ayıkladığı bölümleri bu filme yeniden ekler ve filmler bize öyle gelir . Aslında , bu işi yapmak benim zoruma gidiyor . Neden dersen , ben şimdi namaz kılan , oruç tutan bir insanım . Bu filmleri gösterdiğim için patron makine dairesinde namaz kılmamı istemiyor . Çünkü , arada bir perdeye bakmak zorunda olduğum için , abdestim bozulur diye , patron namaz kılma diyor . Aslında adam haklı . Arada filmin takıldığı oluyor , çift kare gösteriyor bazen makine . O zaman perdeye bakmak zorundayım . Tabi abdestim bozuluyor . Artık ben de eve gidince kaza namazı kılıyorum . Mahallemizin imamı beni sever , birkaç kez bırak bu işi dedi . Bu işi yapmamı istemiyor benim . Sana başka bir iş bulalım , günaha giriyorsun diyor . Ben de , haklısın imam efendi , ama benim elim başka iş tutmaz , mesleğimi nasıl bırakırım , başka işte bu kadar para vermezler , diyorum . Ayda elime 500 bin lira geçer . Az para mı ? Hanım da istemez benim bu işte çalışmamı . O bir çikolata fabrikasında çalışıyor . Çık oradan , seni yanıma alayım diyor . Ben de ona benim elim o işe yatkın gelmez diyorum . Zaten yakında bu sinemalar kapatılacakmış . Emek Sineması'nın makinisti Mustafa var , o söyledi . Emek Sineması'nı , burayı , komple Japonlar almış . Eğlence merkezi yapacaklarmış . İşte böyle bir şey olursa , hanımın çalıştığı fabrikaya işçi olarak girerim mecburen . Öyle ki , bu iş yüzünden mahallede kahveye gidemez oldum . Kahvedeki arkadaşlar alay ediyorlar . İşte hem namaz kılıyorsun , oruç tutuyorsun , hem de öyle kötü filmler gösteriyorsun diye . Ben bu alaylara çok içerlediğim için , epeydir kahveye çıkmıyorum . Boş günlerimde camiye gidiyorum . Hocayla Kur'an okuyoruz birlikte . Onun dışında zaten günde 11 - 12 saat buradayım . Televizyonum var , bazen maçları seyrediyorum , bazen güzel filmler oluyor , seyrediyorum . Günlük gazete alırım . Vakit kalırsa elektrik işleri yaparım . Elimden iyi gelir o tip tamir işleri . Aslında , burada vakit geçer . Ben burada hiç aşağıya inmeden bir sene kalabilirim , hiç sıkılmam . Neden dersen , burası benim dünyam . Ben kendimle burada mutluyum . Film gösterilirken bir aksilik olursa seyirciler ıslık öttürürler . Yok , buranın seyircisi küfretmez . En fazla , makinist diye bağırır . Ya çift kare gösteriyordur ya da ses kesilmiştir . Kulağımı dayarım şu küçük pencereye , ses lambasında bir şey olmuştur . Gerekeni yaparım . Bazen elektrikler kesilir , gider sahnenin arkasındaki jeneratörü çalıştırırım . Elektrikler geldiğinde , gider durdururum . Öğlenleri gider dışarıdan kendime yiyecek bir şey alırım . Döner , sandviç filan . Bazen aşağıdaki yer gösterici arkadaşlarla balık kızartırız . Ben pek aşağıya inmem . Bazen çok sıkıldığımda , o da nadiren , öyle bir turlarım , o kadar . Seyirci koltuklarına film seyretmek için son 8 sene boyunca 5 kez oturdum . Bizim patronlar 5 tane Küçük Emrah filmi çektiler . O filmlerin provası ; seyirci yokken tabi , patronla birlikte izledik . Onun dışında , ben hiç sinemaya film seyretmeye gitmem . Ne gideceğim . Zaten hayatımız film olmuş . Bizim filmlerin iki tip seyircisi var . Birisi bu filmlere müptela olur , işini bırakıp gelir . Seyretmeden duramaz . Bazıları kelli felli adamlardır bunların , ellerinde çantaları vardır . İkincisi , adamın gidecek yeri yoktur , bütün gece sokakları dolaşır . Sabah cebindeki belki son 2 bin lirayı verip sinemaya girer ve akşama kadar da çıkmaz buradan . Kah uyur , dinlenir , kah film seyreder . Akşam da son matineden sonra yine başlar sokakları dolaşmaya . Arada bir kavga çıktığı olur sinemada . Şimdi buraya her cins insan geliyor . Bazen elle sarkıntılık olur mesela . Öbür adam rahatsız olur , istemez . Bağırıp çağırır . Yer göstericilerin müdahale etmesini ister . Yer göstericiler de o adamı ikaz ederler , olmadı , dışarı çıkartırlar sinemadan . Bir de , bizim yer göstericiler , herkesten 500 lirayı alır , istedikleri yere oturturlar sonra . Buraya hiç kadın seyirci gelmez . Yalnız bir kere bir turist kadın geldi . Ona da durumu anlatmışlar kapıdaki arkadaşlar . Seks filmi oynuyor , girmeyin demişler . Kadın , olsun ben seyretmek istiyorum demiş . Arkadaşlar da tatsız bir şey olmasın diye , kadını balkona oturtmuşlar . Bizim hanım bir kez geldi buraya , o da kapıya kadar , içeri girmedi . Zehirlenmiştim . Vizite kağıdı almam gerekti . Hanım getirdi beni buraya kadar . Vizite kağıdı aldık . Hastaneye gittik . İşte , karım bir kez o zaman geldi buraya . KAFKA MARKET Tesadüf perisi dün yine beni şaşırttı . Aksaray'da Kafka isimli bir markete rastladım . Kafka'nın üstündeki bez afişte de Kafka Market'te et ve şarküteri satışına başlandığı yazıyordu . Randevuma gecikmek pahasına hemen otobüsten indim . Heyecan ve şaşkınlıkla Kafka Market'e girdim . . . Kapının hemen yanında oturan kasiyer kızlar beni soluk soluğa görünce telaşlandılar . Onlara hemen Kafka Market in sahibiyle görüşmek istediğimi söyledim . Hemen şimdi ! Kasiyer kızların telaşı daha da arttı . Yarattığım panik diğer market görevlileri ve alışveriş eden birkaç müşterinin de dikkatini çekti . Herkes bana doğru yöneldi . Ne oldu beyefendi , nedir bu telaşınız ? diyerek yanıma geldiler . Derhal ! dedim . Derhal buranın sahibiyle görüşmek istiyorum . O sırada kravatlı , bıyıklı esmer bir adam depodan koşarak çıkageldi . Buyurun beyefendi , ben Kafka Market'in sorumlu müdürüyüm , size bir yardımım dokunabilir mi acaba ? diye sordu . Beyefendi kusura bakmayın , dedim . Otobüsten gördüm . Marketinizin adı beni çok etkiledi . Kafka benim en sevdiğim romancıdır . Aslında ona romancı da denmemeli . Çağdaş bir mesihtir o bana göre . Milan Kundera da onun geleceği gören şair romancı olduğunu söyler . Bilirsiniz . Roman Sanatı adlı kitabında . . . Sorumlu müdür şaşkınlık içindeydi : Ne romancısı , ne Milan Kundera'sı beyefendi . . . Bir yanlışlık var galiba , dedi kibar , ama gergin bir ses tonuyla . Nasıl yanlışlık olur ? dedim . Dünyada kaç tane Kafka var ki . İşte siz de o büyük romancının adını marketinize koymuşsunuz , bundan daha ilginç , çarpıcı ne olabilir ? Artık sorumlu müdür sinirlenmişti : Beyefendi , ben Kafka'yı tanımam , kendisini de hiç görmedim , dedi . Ben hayal kırıklığının kıyılarında dolaşırken , bu arada içeri Kafka Market'in sahibi girdi . Kahvede okey oynuyormuş , kasiyer kızlardan biri koşarak gidip çağırmış . Herhalde Markete tuhaf biri geldi . Kafka diye bir romancıyı sorup duruyor , demiştir . Marketin sahibi yüzündeki teri silerken , Buyurun beyefendi , sorun nedir ? diye sordu . Efendim , dedim . Marketinize ünlü romancı Kafka'nın adını koymanız beni çok heyecanlandırdı ve çok sevindirdi de , sizi tebrik etmek için geldim , dedim . Market sahibi zararsız bir deli olduğuma kanaat getirmiş olacak ki , derin bir soluk aldı : Yok kardeşim , ne romancı Kafka'sı diyorsun sen . Bu Kafka , Kafkas Kartalı'nın kısaltılmışıdır . O kadar . Ben esasen o kartalı çok severim de . Gökyüzünde öyle bir süzülüşü vardır ki , bir görseniz . Ah Kafkas Kartalı ah . Ya canım böyle işte . . . Marketten boynum bükük çıkarken , şu tesadüf perisinin son günlerde bana pek de olumlu sürprizler yapmadığını düşündüm . Ama olsun . Yine de ben onu şımartmaya devam edeceğim . Yeter ki o şımarsın ; ben bu şehirde ve bu ülkede hayal dünyamı hor görmeye devam ederim . . . KÖPRÜLER GÜZELDİR , AMA YIKARLAR BAZEN Ben de o ölüsevicilerdenim . Köprüaltı'nın cenazesini kaldıracaklarını duyar duymaz soluğu hemen orada aldım . Baktım diğer ölüseviciler de orada . Fotoğraf makinesini kapan gelmiş , birbirlerine nostaljik pozlar veriyorlar . Çocuklarına anlatacakları plastik anıları birbirlerinden kopya çekiyorlar . Ama ben öyle değildim . Köprüaltı'nın , bu isyankar , bu hüzünlü , bu umutsuz , bu keyifli trenin o buruk ve küf kokusunu saygıyla içime çektim . Üstümüzden geçip giden şehrin ta kalbimize işleyen titreşimlerine bıraktım kendimi . Cenazeye saygıyla ve edebimle katıldım . . . Aslında , umutsuzluk , bu hüzün , bu keyif treninin her köşesi ayrı bir duygu ikliminde yaşar . Olimpiyat Restaurant'ta sakin sakin şaraplarını içen orta sınıf Avrupalılar , Kemancı'daki nihilist coşkunun , cinnetin kıyısında gezinen sevincin farkına bile varmazlar . Cansın'da çingene bir klarnetçinin çaldığı hüzünlü havayı katıksız birasına meze yapan amele , Arzu Birahanesi'nde çalan Avusturya İşçi Marşı'nı işitmez bile . Belki de Erzurum Kahvesi'nde nargilesinin fokurtularında anılarının saçlarını tarayan Denizyolları'ndan emekli Rıfat Bey'in kızı ya da torunları Faruk Restaurant'ta balık - ekmek yiyorlardır . Neşe Birahanesi'nde bakışma yüzünden arbede çıkar , Kemancı'da sevgililer doya doya öpüşürler . Karadeniz Restaurant'ta banka müdürleri yıl dönümü yemeği yerlerken , Arzu Birahanesi'nde tuvaletlere Biji Kurdistan yazılır . Trenimiz sarsıla sarsıla ilerler geceye doğru . . . 1912'de yapıldıktan sonra uzun gelen , sonra kısaltılan sonra yine uzatılan , batıp çıkan , iskeleleri unutulan Galata Köprüsü'nü mümkünü yok hayatımızdan çıkartacaklar . Bir daha asla sarsılarak , titreyerek bira içemeyeceğiz hiçbir köprü altında . O sarsıntılardaki zaman duygusunun bize dokunup geçişini yaşayamayacağız bir daha asla . Yeni köprünün gökyüzüne bile meydan okuyan dev kapağı şimdiden içimize korkular salıyor . Burjuvazi öfkemize , isyanımıza , çılgınlığımıza ve tevekkülümüze inat , oraya yaptı işte köprüsünü . Belki bu köprü sayesinde trafik rahatlayacak . Burada temiz , modern dükkanlar açılacak . Bu köprü daha aydınlık olacak . Ama bir şey olmayacak o köprüde . Olsun demeyin , adını koyamadığımız o şey sayesinde sürdürüyoruz bu korkunç , can sıkıcı hayatı . Bir tarih kolay mı kuruluyor ? Kolay mı geçiliyor tarihten ? Köprüaltı'nda birçoğumuzun sıcak parmak izleri var . Aşk acısı var . İntihar düşleri var . Yaşamın altına yaptığı yolculuklar var . Her halimizi bilir o . Küfüyle , kokusuyla büyüttü birçoğumuzu . O bütün pişmanlıklarımızı dubalarının gizli bölmelerinde saklar . Takım elbiseli , kravatlı bir adam , sarhoşluğunun verdiği cesaretle bağırıyor bizlere : Arkadaşlar . Yarın şarap şişelerimizi alıp , yola çıkalım , trafıği keselim . Köprüaltı kapatılamaz . Buna izin vermeyelim ! Bu adam bankacıymış . Beynindeki teller belli ki kısa devre yapmış . Evine gitmeden önce Köprüaltı'nda soluklanır . Kravatını burada gevşetir . Bankada katılaşmaya yüz tutan ruhunu burada havalandırır . Ahmet Kaya'nın sıradan ve tecimsel duyarlılığına bile açık hisseder kendini . Öfkesini bilemek mi istiyor ? İşte ona Enternasyonal Marşı . . . Ve Arzu Birahanesi'ndeyiz . . . Perşembe Pazarı'nda çalışanlar kendilerine mükellef bir sofra kurmuşlar . Tek dertleri buraya gelen ve akşamlan 9'a kadar bira içen asi üniversite kızlarıyla tanışmak , yakınlaşmak . Masalar birleştiriliyor . Üniversiteli , hayalci kızlar , bu hayat adamlarının felsefi aforizmalarını ilgiyle dinliyorlar . Ümmügülsüm Rehberi adındaki İranlı bir kadının olan Erzurum Çayevi'nde hemen her gün kibar dalgıçların asla dalmadığı Haliç'e dalan dalgıç Kadir'le bir üniversiteli kız tavla oynuyor . Kendini sadece hapla iyi hisseden hapçı hamal , çay evinin renkli televizyonunda Yalan Rüzgarı adlı diziyi izliyor . Yaşlı , mütevekkil nargileciler çay evinin adeta dekoru olmuşlar . Televizyondaki haberleri bir Afrika belgeselini izler gibi izliyorlar . Yukardan arabalar geçiyor . Sarsılıyoruz . Zaman bizi şöyle yokluyor . Çişimiz geliyor . Tuvalete gidiyoruz . Tuvalet homurtularla , titremelerle sanki bize bir şey söylemek istiyor . Ve dünyanın en ucuz gülleri satılmaya başlıyor . Polaroid fotoğraf çeken genç adam sanki içine kapanık bir yönetmen . Bir başına dubaların , eski fıçıların arasında dolaşıyor . İlginç açılarını saptamaya çalışıyor Köprüaltı'nın . . . İşte korsan mitingten gelenler zafer biralarını içiyorlar . Polis kimlik yoklaması yapmaya geliyor . Fıçıların başında bira içen sivillerle gizliden selamlaşıyorlar . Şili Marşı Venseremos çalıyor . Bir genç kendisinden ayrılan sevgilisinin gözlüğünü almış vermiyor , sevgilisinin yeni arkadaşı gelmiş gözlüğü geri istiyor . Aşağılık herif ! Rezil ! sesleri Yenicami'den yankılanan ezan seslerine karışıyor . Köprüaltı'nda akşam oluyor . . . Köprüaltı müdavimleri insan yutan caddelerden , bulvarlardan adeta koşarak geliyorlar buraya . Burada kent onları görmezlikten geliyor . Ortodoks solcu liderler Köprüaltı'nı sempatizanlarına yasaklıyorlar . Gidenlerden öz eleştiri isteniyor ! . . Gruba alınacak öğrenci bir kereliğine mahsus Köprüaltı'na bira içmeye getiriliyor . Kışları ada hemen hemen boşalıp tek - tük evlerde geçmişlerine kıvrılıp kalmış bir - iki ihtiyara kalınca , Hiç'lik egemenleşerek artık kendisinin dahi hiçleneceği Son'u bekler . . . Öyle olur ki , sade bugün veya yarının yokluğu değil , dünün de yokluğu biter ve Hiç tüm görkemiyle , her şeye yerleşir . . . İhtiyarlar bahçeden topladıkları bir - iki çalı çırpı ile tutuşturdukları mangallarını evin en küçük ve rüzgar tutmayan odasında yakar , kendilerinin var oldukları zamandan beri tanıdıkları ve bugünkü hiçliklerine duygusal bir katılım ile saygı duyan esnafın kapılarına kadar getirdikleri ve yazın ödenmek üzere veresiye defterlerine geçirdikleri yiyeceklerle geçinir , ve kendi içlerindeki bitmiş dünyada günlerini geçirirler . Mahpeyker hanım öldüğünde , seksen yedi yaşında idi . On iki yaşından beri hep aynı evde oturmuştu . Paşa büyükbaba diye herkesin bildiği ve bunu ailenin bir gururu olarak kabul ettiği Annesinin üvey büyükbabasının Kireçburnu'ndaki yalıda dünyaya geldiğinde ailenin zenginliği , soyun tantanası çoktan inişe geçmişti . . İki yıl Mektebi Sultaniye , bir yıl Fransız lisesine devam etmesine rağmen bir türlü liseyi bitiremeyen babası Nazmi bey , Paşa büyükbabanın tanışları yardımı ile bir süre Tütün Reji İdaresinde mübayaa memurluğu yapmış , bir süre sonra da öksürüğü var , ateşi hafif yükseliyor denerek vereme yakalandığı anlaşılınca , genç yaşta işinden ayrılmış , bir daha çalışmayı aklından dahi geçirmez olmuştu . Elinde bir kısmını anladığı çoğunu anlamadığı Fransızca dergilerle yazları denize bakan büyük odanın rüzgardan korunmuş pencere kenarına , kışın da arka bahçeye bakan odanın soba yanına çektiği sallanan hasır koltukta günlerini geçiriyordu . . . Esasında zayıf ve silik karakterli , dar görüşlü , orta zekalı olan Nazmi bey , veremi , kendisinin tüm yetersizliklerini örtecek bir kurtuluş yolu olarak görünce , artık ailenin hiçbir problemi ile ilgilenmez olmuş , çevresi de bu durumu kabullenmişti . Annesi Fikriye hanıma gelince , daha henüz on yedisinde iken Nazmi bey ile evlendirildikten sonra , asırlarca süregelen eğitim ve terbiyenin etkisiyle her şeyle ilişkisini kesmiş , tüm dünyasını Nazmi bey , Nazmi beyin ateşi ve Nazmi beye doktorunun önerdiği Malt hülasası ile kalsiyum tabletlerinin veriliş saatleri oluşturulmuştu . Eski koca yalının diğer kısımlarında ise kardeşler , amcalar , amca çocukları gibi ailenin diğer uzantıları yaşıyordu . . . Ama bir gün yapılan konsültasyonda Boğazın sert ikliminin Nazmi beyin hastalıklı ciğerlerine iyi gelmediği ve yaşamasını istiyorsa yumuşak bir iklime geçmesi gerektiği kararlaştırılınca , o sıralarda semt ilkokulunun son sınıfında okuyan Mahpeyker , kendisini , hiç tanımadığı Heybeliada'daki evde buldu . . . Ve , o koca kalabalık yalıdan iki ağabeyi ile anne - babası ve yaşlı hizmetçi Güllü bacıdan başka kimsenin kalmadığı adadaki eve geçince , bir garip oldu . Esasında , evde , ağabeylerinin ikisi de yoktu . Büyüğü jandarma mülazım - ı sani'si olarak Siverek'te vazifede idi . Senede bir - iki defa gelir , on - on beş gün kadar kalır ve giderdi . Mesleğinin de verdiği sertlikle gerilmiş bir yüz ile evde dolaşır , İstanbul'daki arkadaşlarını görmeğe ve işlerini takip etmeğe iner , adadaki evde kaldığı süre içinde Mahpeyker ile doğru dürüst iki - üç cümle etmeden tatilini bitirir ve Siverek'e dönerdi . . . Zaten , genelde , Mahpeyker'in kendisi ile konuşmaz , annesine ve erkek kardeşine , tanımadıkları bu yeni muhitte aileye uymayan huylar edinmemesi için kıza göz kulak olmalarını tembihler , ve bu arada sanki kız kardeşi tüm kötülüklere çoktan karışmışcasına onu donduran sert bir bakış atar , sırtını dönerdi . . . Fikriye hanımın , zaten , ne koskoca bir jandarma zabiti olmuş büyük oğlunun sözlerine karşı koyacak gücü vardı , ne de , onu evin erkeği olarak kabul ettiği için , böyle bir hakkı kendisinde görmesine imkan vardı . Erkeklerin sözünü tartışmasız olarak kabul etmesinin kendi yazgısı olduğuna çocukluğundan beri şartlandırılmıştı bir kere . Nazmi beyin ise , bir taraftan yetersiz kişiliği ile hastalığı diğer taraftan da hayatında hiçbir zaman doğru dürüst çalışmamış olması nedeniyle , ağzını acaçak hali yoktu . Mahpeyker'in aile içinde dost bildiği , yakın hissettiği , arkadaş olarak kabul ettiği tek kişi küçük ağabeyi Bülent'di . Evet , Bülent ağabeyinin Mahpeyker'in gücü ve dayanağı olduğu kuşkusuzdu da , o da , babasının bir türlü bitiremediği Galatasaray'da yatılı okuyordu . Tüm kış boyunca Perşembe akşamları eve gelir , Fransızca bol bol roman okur , evdeki gramofonda Fransız ve İtalyan şarkıları ile klasik müzik plaklarını çalar , ada çamlarında dolaşırdı . Cumaları da akşam vapuru ile şehre dönerek okuluna giderdi . Aile adada yerleştikden sonra , Mahpeyker kendisini yeni ve değişik bir çevrede buldu . 1920'lerin sonlarında Heybeli , yeni kurulan Cumhuriyetin getirdiği tüm sosyal değişimlerin oluştuğu , yoğrulduğu , şekillendiği bir pota idi sanki . Dar çerçeveler ve peşin hükümler yıkılıyor , ufuklar genişliyordu . Daha birkaç yıl öncesinde düşünülmesi dahi olanaksız olan yeni değer yargıları beliriyordu . . . Ve her değişimde olduğu gibi , çatışmalar kaçınılmazdı . Asırlarca süren ve herkesin benliğinin en iç köşelerine sinmiş inanç ve davranış kalıplarının yeni ortaya atılan değer yargıları ile karşılaşmalarında ortaya çıkan çatışma , genelde , kişilerin ve olayların dış kabuğundan çok , derinlerde kendisini belli ediyordu . Yeni sosyal normlar bir taraftan alkışlanır ve şiddetle savunulurken , aynı anda , alkışlıyanların içlerini kahredici kuşku ve huzursuzluklar kaplıyordu . . . Hangisi yanlış , hangisi doğru idi ? Yeni doğrular ne dereceye kadar doğru idi ? Ve en önemlisi , yeni davranış ve duyuşların çerçeveleri , limitleri nelerdi ? Toplumsal normlar henüz oturmamıştı . . . Ve bu değişen dünyada küçük Mahpeyker tek başına idi . Olayları değerlendirebilmekten uzak zavallı bir baba ile yüzyıllarca kendisine düşünmemesinin gerektiği öğretilmiş bulunan bir anne , dünden kopmağa ve önüne konan yeni şartlara dört elle sarılmağa hazır bir ağabey ile önünde yeni açılan pencerelerden dışarıya bakmaktan korktuğu için her yeniliği nefretle karşılayan bir büyük ağabey arasında yapayalnızdı . Yarı bunak Güllü bacı ise , boş gözlerle etrafına bakınıp duruyordu . . . Zaten adaya geldikten iki yıl sonra göçüp gitti . O yıllarda , kız çocuklarının eğitimi açısından , adadaki aileler arasında o zamana kadar denenmemiş bir yol açılmıştı . Büyükada'daki Fransız rahibelerin çalıştırdığı okula , hem ilkokula yeni başlayan küçük çocuklar , hem de aileleri Fransızca öğrenmelerini istediği için başka bir ilkokulu bitirmiş olan çocuklar da devam etmeğe başlamıştı . Normal derslerin yanında , çocuklara piyano dersi de verilmekte idi . . . Memleket değişiyor , baba . . . Elimizin altında bir Fransız mektebi varken , fırsatı kullanmamak akılsızlık olur . Mahpeyker'i Büyükada'daki sörlere gönderelim . . . diye fikri ilk olarak Bülent ortaya attı . Nazmi bey'in zaten doğru , doğru demekten başka bir şey gelmiyordu elinden kaldı ki , o da kendisini Batı kültürü almış olarak görüyordu . Bir tek Fikriye hanım kızı rahibelere göndermeğe büyük ağabeyi ne der , Nazmi bey . . . diye karşı koymağa çalıştıysa da , nasıl olduysa oldu , Nazmi bey ben babayım ! Ve , kararı da ben veririm ! gibisinden alışılmadık bir cevap verdi . . . . Ve böylece Mahpeyker her gün Büyükada'da Nizam'daki Fransız mektebine gidip gelmeğe başladı . Artık on altı yaşlarında güzel bir genç kız idi . İyi - kötü Fransızca konuşuyor , Fransız romanlarını okuyor , sörlerden ayrıca piyano dersi alıyor , ve okulda olduğu sıralarda kendisini o zamana dek hissetmediği kadar mutlu görüyordu . Sanki , bilmediği ve görmediği bir el kendisini bu yeni çevresine doğru itiyordu . Okulundaki katı kurallı , her yerde günah ve günahkarı arayan ve gören havayı dahi benimsemişti . Yeni girdiği ve kendisini çok rahat olarak hissettiği bu ortamın , kendi çocukluk yıllarını geçirmiş bulunduğu Kireçburnu'ndaki yalı ile adadaki doğulu diye beğenilmeyip çağın arkasında kalmış olarak kabul edilen öz evinden daha da katı ve bağnaz olduğunu göremiyordu . Yılın sonunda , ailede tek anlaşabildiği kişi olan Bülent ağabeyi Galatasaray'dan mezun olup da İktisat tahsili için Belçika'ya gidince , Mahpeyker evinden daha da koptu . Büyükada'daki sörler ile düşünceleri , değer yargıları , konuşmaları , hatta giyindikleri o uzun ve ta topuklara kadar inen koyu lacivert cüppeleri ile kafalarına geçirdikleri lacivert baş örtüleri veya beyaz acayip kocaman şapkaları , uzun tespihleri , başrahibelerin peşine takılarak öne eğik başları ve mistik bir sessizlikleri ile mektebin arka bahçesinin diplerindeki manastır bölümüne ve oradaki şapele gidip gelmeleri , şapeldeki Meryem ana'nın kucağındaki İsa'nın resminin önünden geçerken sağ dizleri üzerine bükülüp istavroz çıkarmaları Mahpeyker'i sarmış , sanki büyülemişti . Kendisinin hiç bilmediği , yeni karşılaştığı bu dünya öylesine etkindi ki , bir süre sonra , farkına varmadan , onunla özdeşleşmeğe başladı . Bu durum da , kendisini sörlere daha da sevdirdiği için , gün geçtikçe aralarındaki bağın kuvvetlenmesine neden oluyordu . . . . Böylece , artık Mahpeyker sadece okulun açık olduğu günlerde değil de , hafta sonlarını ve tatil aylarını da okulda geçirmeğe başlamıştı . . . hele , piyano derslerine ara veremeyeceği veya verilen derslere her gün çalışması gerektiği de geçerli bir mazeret gibi ortaya konulunca , yaz - kış demeksizin her gün okula gidiş , yaşamının temelini oluşturmuştu . Bir gün okuldaki kızlar arasında beklenmedik bir haber yayıldı . Mektebin arkasındaki manastır bölümünün küçük bir kule gibi yükselen arka yuvarlak odasına , ciğerlerinde duman görüldüğü için o kışı adada geçirmek üzere misafir edilen İspanyol bir papaz gelmişti : Per Luigi . . . Sörler okulunda bir erkek ! Papaz da olsa , okulda bir erkeğin bulunması sörleri de , kız öğrencileri de etkilemiş , tuhaf tatlı bir huzursuzluğa neden olmuştu . Yüzünü gören olmamasına rağmen , sanki o etten ve kemikten yapılmış canlı erkek her an aralarında dolaşıyor , erkeğin bulunmadığı o kapalı küçük dünyaya alışılmadık bir rüzgar estiriyordu . En sonda , Per Luigi'nin genç olduğu öğrenildi . O gün okula çok erken gelen bir kız öğrenci , sabah duası için şapele doğru gittikleri sırada rahibelerin arkasında uzun boylu ve çok zayıf bir erkeği görmüş , her ne kadar pelerininin başlığı yüzünün hemen hemen tümünü kapattıysa da , çenesinde görebildiği ufak sakalı ile yakışıklı ve genç biri olduğunu anlamıştı . Ne var ki , aradan haftalar geçmesine rağmen , kızlar arasında Per Luigi'yi bir daha gören olmadı . Ama , o erkek orada idi . Mer süperiörün yürüyüşünde , sörlerin öne eğik bakışlarında , buz gibi dershanelerin sıralarında , yemekhanenin soğuk duvarlarına asılmış Meryem ana ve İsa'nın tasvirinde , sessizce mırıldanan duaları kıpırdatan dudaklar ile kemerlerde asılı duran siyah tespihlerde , öğrencilerin kitaplarında ve kafalarında vardı . Akşamları okuldan çıkışlarda bakışların arkadaki o küçük kulenin loş ışığına çevrilmesinde ise , tuhaf ve gizemli bir heyecan oluşurdu . Ders saatlerinin dışında manastırın yanıbaşında uzanan o yarı metruk kulenin tepesindeki odasından çıkmadığı için Per Luigi yemekhaneye de inmezdi . Biraz safça olduğu için mektebin getir - götür işlerine bakan yaşlı bir sör , yemek saatlerinde elindeki tepsi ile sessizce odasına girer ve masaya bırakırdı . Bol karlı ve yumuşak bir kış geçiyordu adada . . . Okulun Noel tatiline girmiş olması , Mahpeyker'in her gün Büyükada'ya gidip gelmesine bir engel oluşturmuyordu . Gün geçtikçe kendi içine daha da kapanan , kimse ile de konuşmayan , en ufak bir heyecan görüntüsünden yoksun ifadesiz bir yüz ve boynuna kadar kapalı uzun kollu koyu lacivert giysileri içinde çevresinden tamamen kopmuş Mahpeyker , her gün kahredici ve şaşmaz bir değişimsizlik içinde , İstanbul'dan gelen ilk vapur ile Büyükada'ya gidiyor , akşamları da son vapur ile Heybeli'ye dönüyordu . Tatil veya çalışma günü , yaz veya kış demeden ve hiç aksatmadan okula gelip bir köşede kendi kendine durarak gününü geçiren , arada bir gelip geçen sörleri donuk gözleri ile takip eden bu zayıf ve çelimsiz kız , bir süre sonra okulun dokusuna karışmış , oradaki havanın bir parçası olmuştu . Ve bir gün , nasıl olduğu anlaşılmaz , okuldaki akşam ve tatil günleri sofralarında , sörlerin yanına Mahpeyker'e tabak konmaya ve kendisinden manastırdaki günlük işlere yardım istenmeğe başlandı . . . Zaten kimsenin kimse ile konuştuğu yoktu . Ezici , boğucu bir sessizlik ile dolu loş binada yaşayanlar da aynı kahredici sessizliğin bir parçası haline gelmiş , herkes kendi hiçliğinin içine kapanmış , gerçek dışı ve var olmayan kendi öz yaşamını , tüm fırtına ve sağnaklarıyla , kapalı gözleri ve kendisini gömmüş bulunduğu topuklara kadar inen uzun lacivert giysileri içinde geçiriyordu . . . O gece aralıksız yağan kar ile dolmuş okul ile manastır arasındaki avluda dar bir geçidin açılması işi , tüm bu tür işlere koşturulan yaşlı söre verilmişti . Elinde kürek , karları iki yana atmağa çalışıyordu . Gece boyunca durmamacasına yağınca da , karın alt tabakaları donmuş , kaygan bir hal almıştı . Yaşlı sör bir ara dengesini kaybetti , sendeledi , tutunayım derken de buzlu betona sırt üstü uzandı ve kalkamadı . Otuz yıldır okuldaki sörlerin doktorluğunu yapan adanın doktoru Hayri bey geldiğinde , yaşlı sörün yatağının yanı başında Mahpeyker'i buldu . Sör süperiör , Mahpeyker'den hem kalçası incinmiş söre bakmasını hem de onun sorumluluğunda olan işleri yürütmesini istemişti . Belirgin bir kırık bulgusu yoktu , ama , yaşlı kadının ayağa kalkacak hali de yoktu . En azından yirmi gün kadar yatakta kalması gerekecekti . Ve o günden sonra Mahpeyker , üstlendiği diğer işlerle beraber Per Luigi'nin yemeğini odasına getirip götürmeğe de başladı . Elinde tepsi , sessizce , küçük kuledeki odaya çıkan dar dönen merdiveni tırmanıyor , kapıyı tıklattıktan bir süre sonra da açıp yemek tepsisi ile ilaçları masaya bırakıp , ses çıkarmadan çekiliyordu . Odaya her girişte , Per Luigi'yi , sırtı kapıya dönük olarak yarı yanan çini sobaya yanını dayamış ve elinde bir kitabı okurken kapüşonunu başına geçirmiş , koyu kahve renkli pelerinine bürünmüş olarak görüyordu . Bazen de , açık kitabını sobanın üstüne bırakmış , ufak pencereden karlı çamları seyreder buluyordu . . . Mahpeyker dedikleri öğrenci siz misiniz ? İlk kez o gün Per Luigi kapıya doğru yan dönmüş , bir şey söylüyordu . Tuhaf , uzaklardan gelen , hüzünlü bir sesi vardı ; ve kupkuru ifadesiz yüzü içinde , ancak gözlerinde kaçak bir heyecan pırıltısı beliriyordu . Tüm benliği sarsıldı . . . Hiç bilmediği , belki de o ana kadar bilmek istemediği ve reddettiği sımsıcak , taptatlı bir duygu içine girmişti . Ama , aynı anda , sanki binlerce renkli ses parçacığı ile dün ve bugün ile sonsuzluğun ortaya çıkardığı coşku yumağı sarmallaşıyor , ufacık bir çocukken Kireçburnu'ndaki köşkte kendi benliğinin en derin dokularında kazınmış inançla taçlanan ezan ve dualar ile son yıllarda okulda yoğrulmuş ilahiler , şapeldeki kucağında İsa'yı taşıyan Meryem ana heykelcikleri ve soğuk yemek salonunun karanlık duvarlarında asılı benzer resimlerle sörlerin acayip beyaz başlıklarının örttüğü yere eğik başları , uzun lacivert elbiselerinin yanlarından sarkan tespihleri ürkütücü bir devinime dönüşüyor , gözlerinden yılanlar fırlayan kamçı kuyruklu ve korkunç bakışlı canavarlar uzun tehdit edici tırnaklarıyla kendisini parçalamak istiyor , ve tüm bunlar , buhurdanlıklar , korkunç bakışlar , kavuklar , cübbeler , kılıçlar , çanlar , küfürler ve tespihlerin oluşturduğu kapkaranlık bir girdaba sürükleniyordu . . . ÜÇÜNCÜ TANIĞIN YAŞI KAÇTI ? O gün kömür madenlerinin karanlıklarında canı çıkmıştı . Kolay değildi nefes aldırmayan karanlık ocaklarda gün boyunca kazmayı sallamak . . . Üç yıl olmuştu Digor'dan çıkalı . . . üç uzun yıl . . . Dini ayrı , lisanı ayrı , adamları ayrı , her şeyi ile düşman görünümlü bu yaban eline bir avuç hemşehrisi ile geldiğinde böyle olacağını hiç beklemiyordu . Altı aya kalmaz çoluk - çocuğu getirirsin . . . zaten orası memleketin bir parçası oldu gayrı . . . sağa bak ahbap , sola bak hemşehri görürsün . . . hep bizden . . . hiç yabancılık çekmeyeceksin ki . . . Kaldı ki , oluk gibi de para kazanacaksın . . . bir , bilemedin iki , iki buçuk yıl dişini sık . . . ondan sonra , ver elini memleket . . . hem de cebinde tonlarca para . . . kuvvetli para . . . gavur parası . . . artık ev mi alırsın , tarla mı alırsın . . . yoksa , şeherde mi yaşarsın . . . keyfin bilir . . . Essah mı , be ? Essah ya . . . yalan mı söylicem ? . . . Hoşuna mı gider , bitlerinle Karakayınlar'da kalmak ? . . . . . . Ve , Hüsso evini , barkını , gözü gibi sevdiği ceylan gözlü gencecik karısı Ayşe'yi ve küçük çocuğunu bırakarak , kalktı , bu gavur eline geldi . . . Otuz yaşlarında idi geldiğinde . Birkaçı hemşehrisi , kırk kişi kadardı . Erzurum'da Burhan bey dedikleri ağzı kalabalık bir adamın yazıhanesine , oradan da onları otobüs ile Almanya'ya götürecek Ertan bey diye gençten bir herifle İstanbul'a gelmişlerdi . . . Hüsso hayatında ilk kez böyle bir büyük kente gelmişti . . . Adamlar , adamlar koşuşuyor . . . yarı üryan karılar oralarını - buralarını göstererek dolaşıyor . . . yollar , arabalar . . . patırtı . . . kalabalık . . . Yahu Ahmet , bu ne iştir böyle ? . . . Bu karıların herifleri bir şey demez mi bunlara ? . . . her tarafları gözüküyor bunların . . . diye sormuştu bir arkadaşına . Bu ne ki . . . Alamanya'ya gidek de , gör . . . orada tüm garılar anadan çılbak dolaşıvor sokaklarda . . . bak , neler göricen oralarda . . . Ne var ki , Almanya'ya vardıklarında pek bir şey göremedi . Zaten otobüsten iner inmez şaşırdı kaldı . O zamana kadar güleç yüzlü olan Ertan bey bir değişti , bir değişti ki . . . Kelle hesabı saydıktan sonra , onları Her Klaus diye çam yarması gibi sarışın bir herife teslim etti ve ona bazı kağıtları imzalatıp çantasına koyduktan sonra , onlara dönüp bir allahaısmarladık bile demeden çekip gitti . . İşte , Almanya diye gördüklerinin tümü bu idi . Her Klaus , onları , başka bir otobüsle üç saat kadar gittikten sonra karanlık , pis , tozlu duvarlı bir yere götürdü . Orada kalacaklar , ertesi sabah da işe başlayacaklardı . Üç yıl geçmişti . Kahredici bir tekdüzelik içinde geçen boş , pis , ağır kokulu , nefes aldırmayan dumanlı üç yıl . . . çocuklarından uzak . . . ve , en önemlisi , kadınsız geçen üç koca yıl . . . Hüsso seviyordu karısını . Ayşe'den başka hiçbir kadını göremiyordu ; pazarları izinli çıkıp akşamları dönen arkadaşlarının anlattıkları , beraber bira içip , nasırlı ellerini pamuk gibi baldırlarında , ıslak apış aralarında gezdirdikleri koca memeli , koca kıçlı sarışın kadınları içi hiç mi hiç çekmiyordu ; ve , bu ayrılık ne denli uzun sürecekse sürsün , tek bir kez dahi vücudunun başka bir kadının vücuduna yaslanmasını istemiyordu . Almanya'ya geldikten altı ay sonra karısını ve çocukları getirebileceğinin koca bir yalan olduğunu daha on beş gün geçmeden anlamıştı . Hangi para ile bu kadar yol parasını bulacaktı , onlar da gelince , ailece kalmaları için ev tutabilecekti ? . . . kaldı ki , çocuklarını ve karısını getirme iznini de nasıl alacaktı ? . . . Kararını vermişti ; nasıl olsa böyle bir hatayı yapmıştı ; gençti . . . en doğrusu , dişini sıkıp beş yılı doldurmak . . . o zamana kadar da , dişinden arttırdıkları ile , az da olsa , biraz parası olacaktı . . . ondan sonra da , hiçbir kuvvet onu buralarda tutamazdı . . . Gene daldın , ulan Hüsso . . . hayal mı görüyon ? . . . Yorucu uzun günün verdiği bitkinlikle yatağında kendinden geçmiş , yemeğe çağıran oda arkadaşlarının seslerini duymuyordu . Ne var ki , be ! Ne olacak , ulan . . . ne olacak ! ulan , hayvan gibi çalışıyon . . . çalışıyon da , bir gün olsa , sen de gözünü aç ta etrafta olup bitenlere bak , be ! . . . yemeğini ye de , gel beraber çıkak . . . sağa - sola gidek . . . garılara gidek be ! evliysen , evlisin . . . garın varsa , garın var . . . amma . . . üç yıl sonra . . . oh , oh ! neler olur , neler ! . . . sen burada . . . o arada . . . evlilik mi , kalır ! burada Alman garıları var , be ! fırancala ekmeği gibi . . . yumuldun mu , içlerinden bir daha çıkamazsın . . . kendine bak ! . . . bizimle gel de , garı tadı al ! . . . Ağzını açıp tek bir kelime cevap vermedi . İki - üç lokma bir şey yedi , sonra , yatağına uzandı , sırtını dönüp kaldı . Biraz sonra , arkadaşları da , çıkıp gittiler . Öylesine yorgun idi ki , uyuyamadı bile . . . yarı uykuda - yarı uyanık dalmıştı . . . düşünüyordu . . . bir ara , arkadaşlarının kendisine son söyledikleri aklına geldi . . . Ne demek istiyorlardı o söyledikleri evli isen evlisin , karın varsa var . . . ama üç yıl geçtikten sonra . . . oh , oh ! . . . neler olur ! . . . lafları ile ? Aklına kötü bir şey gelmiş de , onu kovmak istiyormuş gibi başını salladı . Aklına geleni kovmağa çalıştı . Ama , ne kadar kovmağa çalıştıysa , o kötü şey daha da bir kuvvetle aklına yapışıyordu . . . Odada yapayalnızdı . . . birisi daha olsa , ona başka bir şeyler söylese , yahut o kendisine başka bir şeyler söylese , belki de , aklına gelenleri uzaklaştırabilirdi . . . Ama , yanında kimse yoktu . . . odada yapayalnızdı . . . boşa idi tüm çabaları . . . her direnişinden sonra daha da kuvvetlenen korkunç bir girdabın içine sürükleniyordu . . . ve , kurtulması için yaptığı her çaba da onun biraz daha derine batmasına neden oluyordu . Ne oluyordu kendisine ? Bu kötü fikir , hiçbir neden yokken , nereden geldi , son yarım saat içinde tüm benliğini kapladı ? . . . Biliyordu . . . emindi bundan . . . olamazdı böyle bir şey . . . Ama , korkunç bir düşünce ve o düşünceyi daha da korkunçlaştıran bir görüntü tüm benliğini kaplamıştı . . . Ayşe'si , ceylan gözlü Ayşe'si , çocuklarının anası Ayşe'si dayanamamıştı bu üç koca yıllık erkeksizliğe . . . Dayanamaması da , doğaldı . . . Sevişme sunağına adanmış armağanlar gibi erkeğe doğru uzanmış memeleri , dipdiri kalçaları , arzudan açılıp kapanan ve sonunda erkeği kendisine hapsedercesine mengeneleşen bacakları , gerilen yüzü ve kadın diye haykıran bakışları ile Ayşe'si dayanamazdı erkeksiz geçen bunca yıla . . . zaten , önlerinden her geçişinde ona arzu ile bakan öylesine çok erkek vardı ki . . . birisine bir tek defa bakması yeterdi . . . Evet , köyde babası ve kardeşleri vardı . . . herhal , onlar gelinlerine göz kulak olurlardı . . . kaldı ki , kayın babası da amcası oluyordu . . . o da kızına göz açtırmazdı . . . Evet , doğru . . . tüm bunlar doğru . . . ama , kendisi orada değildi ki . . . bilemezdi . . . emin olamazdı ki . . . Ama , daha dün köyden mektup gelmişti . . . Ayşe'si yazmıştı . . . sevgi dolu , bağlılık dolu . . . utangaç bir kapalılıkla söylenmeğe çalışılmış arzu dolu bir mektup . . . evde her şeyin doğru dürüst gittiğini söyliyen , çocukların iyi olduklarını ve en küçüğün önümüzdeki yıl okula başlayacağını muştulayan , mala - davara kendi kardeşlerinin baktıklarını ve hiçbir yaramazlık olmadığını haberleyen , ve bu ayrılığın çoğunun gidip azı kaldığı için birbirlerine atılacakları günün yaklaştığı için mutluluğunu belirten , ağam , adamım diye başlayıp karın diye biten bir mektup . . . Hayır ! yazacaktı karısına ve açık açık kendisini aldatıp aldatmadığını soracaktı ! . . . karısına karşı ayıp olursa , olsun ! rahatlaması lazımdı . . . ah ! karısı burada olsaydı da , doğrudan kendisine sorsaydı . . . cevap verirken gözlerine de , yüzüne de bakardı da , daha emin olurdu . . . ama , o uzakta . . . Günlerce bu fikir aklını kurcalıyordu . . . öyle bir şey olmadığını , tüm bu korkularının saçma ve yanlış olduğunu biliyordu . . emindi karısının sevgisinden . . . ama , gene de , bu saçma fikir aklına yapışmış , bir türlü ona rahat vermiyordu . . . kendini kurtaramıyordu bu pis , pis olduğu kadar da saçma olduğunu bildiği fikirden . . . Bir akşam konuyu oda arkadaşlarına açmak istedi ; belki onlar onu rahatlatabilirlerdi . . . Bin bir defa pişman oldu . . . Yüzlerinde , kendi içlerinde gizli kalmış aynı kuşkunun bir başkasında da olduğunu bilmenin yarattığı geçici rahatlama ile birlikte oluşan o hain alaylı gülümseme belirdi . . . Bilinmez ki . . . olur da , olmaz da . . . evinden , karısından yıllarca ayrı kalmayı göze alan kimsenin , bunu da göze alması gerekirdi . . . boş versene , yahu . . . işi oluruna bırak . . . sen bugüne bak ! . . . olmuştu son sözleri . . . Ve , ondan sonra da , boş geçen sıkıntılı bekar odası gecelerini renklendirecek bir konu haline geldi Hüsso'nun kuşkuları . Ulan Hüsso , ne haber ? Ne diyor mektuplar ? Hiç olmazsa , köyde komşulara yaz da , bir şey varsa anlamağa çalış . . . Ama , diyeceksin , elin adamı neye senin işine karışsın . . . başını belaya mı sokacak ? . . . her şey iyi , yaramazlık yok , der de , olan tüm boklukları da bilir gene . . . Mektuptan da bir şey çıkmaz . . . yazma ! yazma mektup . . . en iyisi , boş ver sen her şeye . . . Her geçen gün , her geçen hafta ile kuşku yılanı daha da çörekleniyordu kafasında . . . Bir ara , her şeyi bırakıp memlekete dönmeyi düşündü . . . yüz yüze konuşunca , belki de , içi ferahlanacak , kuşkuları dağılacaktı . . . Ama , ya öyle değilse . . . o zaman da , namusunu temizlemesi gerekecekti . . . nasıl mı ? böyle hallerde namus nasıl temizleniyorsa , öyle . . . başka yolu yoktu , bu işin . . . Etrafındaki bekar arkadaşlara baktı . . . ne rahattı onlar ! . . . hiç böyle tasaları olmazdı . . . hiç olmazsa hafta sonlarında günlerini gün edip yaşıyorlardı . . . ondan sonra da , gelsin abartmalı anlatmalar . . . Birden aklına bir fikir geldi . . . Kurtarıcı , rahatlatıcı , yaşam sevinci veren bir fikir . . . Evli olmazsa tüm bu kahredici kuşkuları , zedelenmiş namusları ve bunlarla beraber gelen namusun temizlenmesi ve sonuçları hiç olmayacaktı . . . İnanmıyordu artık karısının ona sadık kaldığına . . . İlk aylardaki iğrenç kuşkunun yerine , korkunç sonuçları da beraberinde getiren acımasız bir inanma gelmişti . İşte , tüm bunlardan kurtulması için tek bir çare kalıyordu . . . O da , boşanması . . . Nasıl olsa , resmi nikahı yoktu . . . dini bir nikahla evlenmiş olduğu gibi dini bir yolla da boşanabilirdi . Büyük amcası on iki yıldır Almanya'da komşu bir şehirde tüm ailesi ile yerleşmişti . Kendisine yardımcı olabilirdi . Kaldı ki , karısının da amcası olduğuna göre , her iki taraf için ailenin büyüğü durumunda idi . . . En doğru yolu bulmuştu . Amcasına danışacaktı , ve boşanmalarının sağlanmasını isteyecekti . Sanki son aylarda içini kemiren kuşku gitmiş , altında ezildiğini duyduğu yük üstünden kalkmıştı . İçinde yeniden yaşama sevinci belirdi . Üç yıldır arkadaşlarının anlattıkları ve bir türlü tatmayıp kendisine hak etmediği hafta sonlarının günah dolu tatlarını artık kendisi de yaşamak istiyordu . . . Ama , önce , her şeyin usulüne göre yapılması , gerekenin eksiksiz tamamlanması gerekiyordu . . . . Ve , o hafta sonu amcasına gitti . . . Amcasına , karısına , ailenin tüm üyelerine kuşkularını , son aylar içinde bulunduğu çıkmazı anlattı . . . Ve , sonda , karısından boşanmak istediğini söyledi . . . Yoksa , içindeki bu kuşku ile yaşayamazdı . . . boşanmazsa memlekete gitmesi ve namusunu temizlemesi gerekiyordu . . . Hele dur , kurban . . . dur , aslan yeğenim benim . . . elini niye kana boyayayasın ? sana da yazık , üç çocuğuna analık etmiş gıza da yazık . . . yazalım da soralım . . . mesele nedir diye . . . essah mı değil mi , dorgi mi yalan mı bu dediklerin . . . bildiğim kadarı ile sütte leke olur da karında olmaz . . . ama , gancıktır . . . bilinmez . . . içine kuşku yılanı girmişse , elinden bir kaza çıkmadan işi halletmek en iyisi olur , kurban olduğum yeğenim . . . nasıl olsa sen de , karın da aynı ailedeniz . . . çocuklar için mesele olmaz . . . onları baban ile annene veririz . . . aynı ailede kalacaklar . . . sen , yalnız , kızı rahat bırak . . . kadın istersen biz sana burada da buluruz . . . dünya kadar akraba var , hemşehri var . . . onların kızlarından en iyisini bulur sana veririz . . . veya garı - kız bol burada . . . gancıktan geçilmez . . . kendin bul . . . boşa karını gitsin . . . istersen şimdi burada halledelim bu işi . . . üç şahidin önüne üç taş attın ve üç defa boş dedin mi , boşanır gidersin . . . bundan gayri , garı da senin namusun altında kalmaz . . . O da başının çaresine baksın , artık . . . Ben memlekete yazar , boşandığını söylerim . . . bak , işte ! . . . ben varım , Mehmet emmin var . . . yengen var . . . bizim oğlan Hasso da koca delikanlı oldu . . . o da var . . . sana şahitlik yapak . . . al üç taşı , at da üç defa boş de . . . işi bitirelim . . . Rahatlamıştı Hüsso . . . huzurlu olunca da , hele karısından boşandığı öğrenilince de bekar odasındaki iğneleyici laf etmeler etmeler ve gülümsemeler de bitti . . . biraz sonra da , son dört senedir yaşamış olduğu kadın perhizinin acısını fazlası ile çıkarmağa başladı . . . bekardı , kuvvetliydi . . . ve kısa kollu gömleklerinden taşan pazılarının şehvetli çağrısı da kadınları çıldırtıyordu . . . Hafta içinde yerin altındaki karanlık dehlizlerde bir biri ardına indirdiği kazmalarla toprağı şehvetten titrettiği gibi , hafta sonlarında da beraber olduğu kadınları delirtiyordu . . . Son bir - birbuçuk yılın nasıl geçtiğini anlayamadı . Huzurla kayganlaşan mutluluk kasnağında zaman çarçabuk geçti . . . . Ve Hüsso memlekete döndü . . . Artık , Karakoyunlar'da kalmak istemiyordu . . . Gavur elinin karanlık madenlerinde geçirdiği beş yıl , eline epeyce para geçirtmişti . Bundan sonra Digor'un içinde bir iş kurup yerleşmek istiyordu . . . ve de , evlenmek tabi . . . Bir ara , Ayşe'yi sordu . . . kocasının kendisini boşadığı söylendiğinde , ağzından tek bir kelime dahi çıkmamış , nedenini bile sorma hakkını bulmamış kendine . . . Zaten , ona , hiçbir şeyi , kendi öz yaşamına ait en önemli bir konuyu dahi soruşturmasına hiçbir zaman izin verilmemişti . . . O , bir kadındı . . . ve , ona ait her şeyi hep erkekler ayarlıyorlardı . . . bazen baba , bazen ağabey , bazen amca , bazen de koca olurdu bu erkek . . . Ama , kararı veren hep erkek olurdu . . . Bu konuda da formül , aynı şaşmazlıkla uygulandı . Bir gün kayın pederi amcası ile babası beraber geldiler ve ona hiçbir neden göstermeden Hüsso'nun onu boşadığını söylediler . Kendisi , ağzını açıp tek bir kelime söylemedi . Yıllarca evvel daha çocukluktan genç kızlığa yeni geçmişken gene aynı kişilerin kendisine Hüsso ile evleneceğini söylediklerinde olduğu gibi . . . Birkaç gün sonra da , çocukların bundan böyle büyük babalarının yanında kalacaklarını söyledikleri zaman da ağzını açıp bir tek kelime söylemedi . Ve , aradan iki ay geçtikten sonra , kendisinin , halasının oğlu Ferhat ile evleneceği söylendiği zaman da gene bir şey söylemedi . . . Düzen böyle kurulmuştu . Ve , düzen tüm toplumu kendine göre öğütüyordu . . . . . . Ve , yaşam doğal yoluna sürüklenip gidecekti . . . Gidecekti . . . Şayet , bir kış gecesi köy ortasında koyulaşan sohbet esnasında , o sıralarda köyde misafir bulunan ve bu gibi konulara hakim olduğu bilinen Abdul amca , boşanma gibi çok önemli ve herkesi ilgilendiren bir konuda , ilginç ve ilginç olduğu kadar Hüsso ile Ayşe'nin kurmağa zorlandıkları yeni dengelerini alt - üst edici bir ayrıntıyı vurgulamasaydı : bir erkeğin üç taş atış üç defa boş diyerek boşanabilmesi için , akl - i baliğ olmuş üç erkeğin tanıklığı şartmış ; yoksa , bu şartlar tam olarak oluşmamışsa , o erkek boşanmış sayılmazmış . Hürriyet - i Şahsiye Kanunu Tan ın 12,13 Şubat ve 13 Mart tarihli başyazıları kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına alan Hürriyet - i Şahsiye Kanunu'na ayrılmıştır . Kanun teklifinin sahibi Kastamonu mebusu Abdülkadir Kemali ( Öğütçü ) Bey'in kaleme aldığı ve 12 Şubat'ta yayınlanan Hürriyete Tecavüz Kanunu Etrafında başlıklı yazıda kanunun önemi vurgulanmış ve bu kanun şimdiye kadar bir kerecik olsun eline Kanun - ı Esasi'yi almadan hürriyeti , şahsı ve mutlak serbesti telakki eyleyen ve kavanin - i saireyi de bir idare - i maslahat tabiriyle ortadan kaldıran ve bu itibarla en müstebid hükümdarlar mertebesine yükselten insanları o mevki - i bülendden alarak halkın arasına koyacaktır denilmiştir . 13 Şubat'ta imzasız yayınlanan Hürriyet Fikirlerinin İlk Zaferi başlıklı yazıda ise , kanunun Meclis te kabul edilmesinden duyulan sevinç dile getirilmiş , kanunun , kendilerinde sınırsız yetkiler olduğunu sanarak , kişi haklarına tecavüz etmeyi alışkanlık haline getirenlere , insanlığın bazı kutsal ve dokunulmaz haklara sahip olduğu gerçeğini anlatacağı vurgulanmıştır . Yazıda ayrıca Anadolu inkılabcılarının bütün zulüm ve yolsuzluk kapılarını sonsuza dek kapatmak azminde olduğu belirtilerek , inkılap yürüyecek , hürriyet bütün feyizleriyle inkişaf edecektir denilmiştir . 13 Mart'ta yayınlanan Bizde İdare Mefhumu ise hürriyet ve masuniyet kanununa karşı hükumetin layiha kanuniyesi münasebetiyle yazılmıştır . Yazıda , geçmiş devirlerde egemen olan idare anlayışına göre , halkın her türlü angarya ve tahakkümü kabul etmesi gereken , kendini idare etmekten yoksun , hukuk ve hürriyetleri olmayan bir sürü olarak görüldüğüne dikkat çekilmiş , ancak hürriyet , eşitlik ve adalet kavramlarıyla birlikte bunun artık değiştiği belirtilmiştir . Türkiye'nin de 1324 İnkılabıyla birlikte yüzünü bu ışıklı yola çevirdiğine , ancak bir türlü istenen sonuçların alınamadığına dikkat çekilen yazıda , Anadolu İnkılabı'yla birlikte hürriyet aşkının milletin vicdanlarına yerleştiği ve TBMM'nin kabul ettiği Hürriyet - i Şahsiye Kanunu'nun bu ihtiyacı karşılayan kutsal bir kanun olduğu belirtilmiştir . Hükumetin , kanun daha yayınlanmadan , bu kanunun hükümlerini sınırlamak için Meclis'e yeni bir kanun teklifi göndermesinin , bazı hükumet üyelerinin milletin ruh halini henüz anlayamadığını gösterdiği belirtilen yazıda , hükumetin bu girişimi çok sert bir dille eleştirilmektedir . Lozan Barış Görüşmeleri Tan ın başyazılarının çoğu Lozan barış görüşmeleriyle ilgili gelişmeleri konu almıştır . Lozan'la ilgili ilk başyazı , gazetenin 24 Ocak tarihli 5 . sayısında Bir Muvazenet Noktası Bulunmayacak mı başlığıyla yayınlanmıştır . Yazıda , öncelikle Birinci Dünya Savaşı galiplerinin dünyayı istedikleri gibi şekillendirmek istedikleri ve yapılan konferansların bir takım doğal olmayan sonuçlar verdiği belirtilmiş , Batılı güçlerin Lozan'da da dünyayı yutmaya yönelik eski emperyalist emellerini sürdürmekte oldukları vurgulanmıştır . Bu hırs ve çıkar didişmeleri arasında hak ve adalet esaslarının kaybolduğu , siyasi ihtiraslar ve adil olmayan emellerin ileri sürüldüğü belirtilen yazıda , acaba dünyada karşılıklı hukuk ve çıkarlara , adil ve insani kurallara dayanan bir denge kurulmasına çalışılmayacak mı sorusu sorulmaktadır . 29 Ocak'ta İnkıta Vuku Bulursa başlığıyla yayınlanan başyazıda , Lozan'dan gelen haberlerin , konferansın her an kesintiye uğrama tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu gösterdiğine işaret edilmektedir . Türkiye'nin her ihtimali gözönünde bulundurduğu ve görüşmelerin kesilmesi halinde bile yeni düşünülecek bir şey bulunmadığı belirtilen yazıda , hür ve bağımsız yaşamaya kararlı ve ulusal sınırları içinde ilerleme ve gelişmeyi amaçlayan milletin ulusal sorunlarda bir bütün olarak hareket ettiği ve bu kutsal emelinden asla feragat etmeyeceği dile getirilmektedir . 1 Şubat'ta yayınlanan Ne Murad ediyorlar da , Batılı devletlerin Türk delegelerine sundukları barış projesinin Türkiye'nin yaşama hakkını tanımayan , kabul edilemez bir proje olduğuna işaret edilmiş ve ülkenin özgürlük , bağımsızlık ve meşru haklarına saygı gösterilmediği sürece mücadelenin sürdürüleceği belirtilmiştir . Aynı konu 2 Şubat tarihli Davamız Karşısında Müttefikler de ele alınmış ve Türk delegelerine sunulan barış projesinin Türk kamuoyunu hayretler içinde bıraktığı belirtilmiştir . Yazıda , ayrıca , İngiltere ve Fransa'nın Türkiye'ye karşı izledikleri siyasetler de incelenmiştir . 4 Şubat'ta yayınlanan İki Siyaset de önce Fransa ile Almanya arasındaki Ruhr Havzası sorunu üzerinde durulmuş , ardından Lozan konusuna geçilmiştir . Yazıda , Avrupa'nın zorla tahakküm esasına dayanan zihniyetinin dünyaya barış getiremeyeceği belirtilmiştir . 5 Şubat'ta yayınlanan Sulh Karşısında İngiltere de İngilizlerin benimsediği katı siyaset üzerinde durulmuş , ancak bu ülkenin , izlemekte olduğu barışa karşı muhalif politikasını eninde sonunda mutlaka bir kenara bırakmasının kaçınılmaz olduğu vurgulanmıştır . 6 Şubat'ta yayınlanan Vatandaşlar Vazife Başına da konferansın kesintiye uğramasının an meselesi olduğu belirtilmiştir . Yazıda , Türkiye'ye dayatılan koşulların kabul edilemez olduğu vurgulanarak , Türkiye'nin neye mal olursa olsun haklarını alacağına ve bağımsızlığını sağlayacağına olan inanç dile getirilmiştir . 7 Şubat'ta yayınlanan Murahhaslarımızın Avdeti Etrafında da , Türkiye'nin Lozan'da iyi niyet ve fedakarlık göstermelerine karşın , Batılıların neredeyse Sevr koşullarını dayattıkları , bu yüzden de artık delegelerimizin Lozan'da yapabilecekleri birşey kalmadığı ve geri dönmelerinin doğal olduğu belirtilmiştir . Yazıda , Türkiye'nin haklarını er geç elde edeceğine olan inanç bir kez daha dile getirilmiştir . 8 Şubat'ta yayınlanan Asırlık Bir Zihniyetin Terakümleri nde , dünyanın her bir yanındaki sarsıntı ve değişimlere karşın , Batı'nın Doğu sorununa yaklaşımında hiçbir değişiklik olmadığı , istila ve istismar emellerini sürdürdükleri , delegelerimize sunulan projenin de bunu gösterdiği belirtilmiştir . Müttefikler bu zihniyetlerini değiştirmedikleri sürece , Türkiye'nin istediği gibi davranmakta serbest olduğu vurgulanan yazıda , müttefiklerin eninde sonunda bu zihniyetinden vazgeçmek zorunda kalacaklarına olan inanç dile getirilmiştir . 11 Şubat'ta yayınlanan Her Zamandan Ziyade Vazifede Ciddiyet İster de , Lozan'da ortaya çıkan gelişmeler karşısında Türkiye'nin kararlılığını sürdürmesi , geri adım atmaması ve önceden olduğu gibi gelecekte de açık bir siyaset izlemesi gerektiğine işaret edilmiştir . 14 Şubat'ta yayınlanan İsmet Paşa'nın Seyahati Etrafında da , Türkiye'nin Lozan'daki delege heyetinin başı İsmet Paşa'nın seyahati üzerinde durulmakta ve kendisinin İzmir'den önce Ankara'ya gelerek Büyük Millet Meclisi'ne konferans sonuçlarıyla ilgili hesap ve bilgi vermesi gerektiği belirtilmiştir . 15 Şubat'ta yayınlanan Vaziyet Önünde İle 16 Şubat'ta yayınlanan Vazifelerimizi Unutmuş Değiliz de Türkiye'nin davasındaki kararlılığı bir kez daha vurgulanmış , gelişmelerin Türkiye'nin hiçbir şekilde geri adım atmasına neden oluşturmayacağı dile getirilmiştir . 18 Şubat'ta yayınlanan İntizar Devri nde dost , düşman bütün dünya basınının Lozan Konferansı ve sonuçları hakkında kendi görüşlerine göre hükümler vermekte ve tartışmalar yürütmekte olduklarına dikkat çekilmiş , ancak şimdiye kadar resmi bir açıklama yapılmamış olduğu için , delegeler heyetimizi dinlemeden fikir belirtmeyi uygun bulmayan Türk basınının bir bekleme devri içinde olduğuna değinilmiştir . Yazıda , bu bekleme devrinin bir an önce son bulması gerektiği üzerinde durulmuştur . 19 Şubat'ta yayınlanan Paşalar Geliyorlar da Mustafa Kemal Paşa ile İsmet Paşa'nın Ankara'ya gelmek üzere oldukları ve bütün milletin dört gözle beklemekte olduğu konferansa ait meselelerin artık görüşülebileceği belirtilmiştir . Yazıda , her şeyin açıklıkla ve ayrıntılı olarak tartışılması gereği üzerinde durulmuştur . 23 Şubat'ta yayınlanan Vaziyette Henüz Vuzuh Yok da delegeler heyetinin Ankara'ya dönmesine , Hariciye Vekili'nin gizli bir celsede Meclis'e açıklamalarda bulunmasına karşın durumun henüz açıklık kazanmadığı , hükumetin Meclis'e sunacağı görüş ve teklif hakkında kehanette bulunmanın da olanaksız olduğu dile getirilmiştir . 25 Şubat'ta yayınlanan Sulhten Milletin Anladığı Mana da dört yıldır olağanüstü fedakarlıklar gösteren milletin malına , canına , şerefine , çalışmalarının ürününe , onuruna sahip olmasını sağlayacak bir barış istediği , ancak delegeler heyetinin getirdiği projenin milletin bu beklentilerine cevap vermediği belirtilmiştir . 26 Şubat'ta yayınlanan Projede Hakim Olan Ruh da önerilen barış projesinin insanlığın tabi bulunduğu bütün esasları bir kenara bırakarak , Türkiye'yi ezmeyi hedeflediği bir kez daha dile getirilmiştir . 27 Şubat'ta yayınlanan Arzularımız İfade Olunmalıdır da Lozan Konferansı'nda bir sonuca bağlanmak istenen Doğu sorunu konusunda Ankara'da alınacak karar sonucunda belirli ve kesin bir aşamaya girileceği belirtilmiş , alınacak kararların dayanacağı esasların iyice düşünülüp açık bir şekilde ifade edilmesi gereğine dikkat çekilmiştir . Yazıda gösterilecek herhangi bir kararsızlığın milletin hukukuna ve arzularına hürmet edilmemesi sonucunu doğurabileceğine işaret edilmiştir . 28 Şubat'ta yayınlanan Vatan Yolunda Birlik de milletin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ulusal meselelerde tek bir kütle halinde hareket ettiğinin bir kez daha gözlemlendiği belirtilmiş , Meclis'teki grupların birer anlaşmazlık ve zaaf kaynağı olacağını düşünenlerin bu düşüncelerinde ne denli yanıldıklarının bir kez daha kanıtlandığı vurgulanmıştır . 4 Mart'ta yayınlanan Sulh Meselesi Etrafında da barış projesinin Heyet - i Vekile'de uzunca bir süre incelendikten sonra , nihayet TBMM'ye getirildiği belirtilmiştir . Yazıda , bütün dünyanın gözlerini Ankara'ya çevirdiği , Batı basınında TBMM'nin savaş yanlısı olduğu yolunda yazılar çıktığı , ancak haklı davasında ısrarlı olan TBMM'nin kalıcı bir barış yanlısı olduğu ifade edilmiştir . 5 Mart'ta yayınlanan Vaziyet Karşısında da Meclis'teki görüşmelerin gizli olarak sürdürüldüğü , görüşmelerle ilgili bazı tahmin ve rivayetlerin ortaya atıldığı belirtilmektedir . Yazıda , yaşama hakkı ve bağımsızlığı için her türlü fedakarlığa katlanan milletin bu talebinin karşılanması halinde kalıcı bir barışın sağlanabileceği , Meclis'in de bunu gözönünde bulundurduğu vurgulanmış ; bu esastan uzaklaşan bir heyetin millet karşısında hiçbir yeri olamayacağı belirtilmiştir . 6 Mart'ta yayınlanan Sulhe Ait Düşüncelerden de müttefiklerin sunduğu barış projesinin kabul edilemez olduğu bir kez daha tekrarlanmış , barışın da savaşın da Türkiye'nin yaşama hakkı ve bağımsızlığını tanıma ya da tanımamasına bağlı olarak müttefiklerin elinde olduğu belirtilmiştir . Yazıda milletin davasını ifade edemeyenlere tekrar vekalet vermeyeceği de dile getirilmiştir . 7 Mart'ta yayınlanan Vuzuha Doğru da Meclis'te birkaç gündür sürmekte olan gizli görüşmelerin nihayet sona erdiği ve konunun açıklık kazanmaya başladığı belirtilmiştir . Türkiye'nin dünyaya iyi niyetli ve barış yanlısı olduğunu gösterdiği vurgulanan yazıda , dünyanın da bu iyiniyetli ve barış yanlısı tutumu takdirle karşılaması gereğine işaret edilmiştir . 8 Mart'ta yayınlanan Hadisat Önünde de , barış projesiyle ilgili olarak yapılan resmi açıklamanın nihayet yapıldığı , bu açıklamada , barış projesi bağımsızlığımızı ihlal eden koşulları içerdiğinden kabul edilir görülmemiştir denildikten sonra İtilaf devletleri bu projenin aynen kabulünde ısrar ettikleri taktirde ortaya çıkacak sonucun sorumluluğunu kabul etmeyeceğiz denildiği hatırlatılmaktadır . Başyazıda , gelişmeler karşısında Batı'nın da zaten projede bazı değişiklikler yapılmasını kabul ettiği , bu nedenle resmi açıklamada yer alan aynen kabulünde ısrar bölümünün çok anlamlı olmadığı belirtilmiş , bunun yerine proje bağımsızlığımızı ve yaşama hakkımızı ihlal eden kayıtlardan arındırılmadıkça denmesinin çok daha doğru olacağı vurgulanmıştır . Yazıda , Hükumetin Meclis'in gösterdiği güvene layık olduğunu göstermesi ve ulusal davayı hiçbir zaman unutmaması gerektiği de vurgulanmıştır . 16 Mart'ta yayınlanan Konferansa Giderken de Türkiye'nin haklı davasının şimdiye kadar iyi savurulmadığı , milletin savaş meydanlarında kazandıklarının masa başında kaybedilmesi geleneğinin bir kez daha tekrarlanmasından korkulduğu belirtilmiş , konferans yeniden toplandığında Türkiye'nin davasının çok daha iyi biçimde savurulması gerektiğine işaret edilmiştir . 18 Mart'ta yayınlanan Yine Eski Çehre mi de Türkiye'nin karşı projesinin Avrupa'daki yankıları üzerinde durulmuş , Müttefiklerin Türkiye'nin genel barış ve insanlığın refah ve huzuru için katlandığı fedakarlıkların önem ve değerini takdir ederek , Türkiye'nin karşısında yeni engeller çıkartmayacağının ümit edildiği belirtilmiştir . 20 Mart'ta yayınlanan Müttefiklere Karşı da Müttefiklerin Türkiye'nin barış projesi karşısında ortak bir tavır alarak bir cephe halinde karşımıza çıkmaya hazırlandıklarının belli olduğuna dikkat çekilerek , yeni engellere karşı Türkiye'nin en büyük silahının milletin ulusal meselelerde birliği olduğu dile getirilmiştir . 21 Mart'ta yayınlanan Siyasette İstiklal de , Türkiye'nin Misakımilli'nin içerdiği yaşama hakkı ve bağımsızlığı kadar , siyasetinde de bağımsızlığına sonuna kadar sahip çıkacağı , kalıcı barışın da ancak bunun sağlanması koşuluyla gerçekleşebileceği bir kez daha vurgulanmıştır . 22 Mart'ta yayınlanan Sulh İstanbul'da Müzakere Edilmeli de büyük ve derin acılar içinde uzun felaket seneleri geçiren Türk milletinin , davasının gözü önünde cereyan etmesini istemek hakkına sahip olduğu belirtilmiş ve bu nedenle barış görüşmelerinin İstanbul'da gerçekleştirilmesinin çok daha doğru olacağı fikri savunulmuştur . 26 Mart'ta yayınlanan Sulh İhtimalleri Etrafında da barışın geciktirilmesinin hiç kimseye , bu arada Müttefiklere de bir yararı olmadığına işaret edilerek , Türkiye'nin kararlılığı bir kez daha hatırlatılmış ve Batılı diplomatların ortaya atabilecekleri siyasi blöflerin hiçbir yararı olmayacağı dile getirilmiştir . 28 Mart'ta yayınlanan Müttefikler Ne İstiyorlar da ise Londra'da yapılan toplantının , Müttefiklerin her birinin Dünya Savaşı sonunda , Türkiye'den kendi çıkarları için kopartmak istediklerini , bu konuda besledikleri emellerini hala sürdürdüklerini kanıtladığı dile getirilmiş . Tan gazetesinin , Türkiye'nin ılımlı bir barış projesiyle ortaya atılmasının böyle bir tehlike doğuracağı konusunda daha önce uyarılarda bulunduğu hatırlatılmış ve Türkiye'nin daha kararlı ve daha sert bir tutum izlemesi gereğine işaret edilmiştir . İktisat Kongresi İki başyazıda İzmir İktisat Kongresi konu edilmiştir . 28 Şubat'ta yayınlanan İktisat Kongresi İzmir'de düzenlenen kongrenin açılışı nedeniyle kaleme alınmış , kongrenin önemi üzerinde durulmuştur . 9 Mart'ta yayınlanan İktisadi Misak da ise millete iktisadi bir terbiye vermenın günün en önemli görevlerinden biri belki de birincisi olduğu vurgulanmış , bu gereksinimi göz önünde bulunduran İktisat Kongresi'nin bir Misak - ı İktisadi benimseyerek bu mutlu yolu açtığına işaret edilmiştir . Yazıda , Kongre'nin millete milli iktisadın dayanacağı ilkeleri gösteren bir ant sunmasının saygı ve takdirle karşılandığı da belirtilmiştir . Kürt ve Ermeni Meselesi Tan ın 26 Ocak tarihli başyazısı Kürt , 25 Mart tarihli başyazısı da Ermeni Sorunu'na ayrılmıştır . Kürtler Camiamızın Ayrılmaz Bir Rüknüdür başlıklı yazıda , İngilizlerin Kürtler üzerinde oynamak istedikleri oyunlara dikkat çekilmiş , Türk ve Kürtlerin yüzyıllardan beri birlikte yaşadıkları , aynı dinin , aynı terbiyenin sahibi oldukları , tarihleri gibi yaşamsal çıkarlarının da ortak olduğu vurgulanmış , etin tırnaktan ayrılamayacağı gibi Türk ve Kürtlerin de birbirlerinden ayrılamayacakları belirtilmiştir . 25 Martta yayınlanan Bir Ermeni Meselesi Var mıdır başlıklı yazıda ise , eskiden beri Türkiye'de son derece elverişli koşullar altında yaşamış olan Ermenilerin , bu saadetlerini Garp siyasetinin zaferi uğruna feda etmiş oldukları belirtilmiş , ülkede bir Ermeni sorunu olmadığına işaret edilerek , Batılı diplomatların sun'i sorunlar yaratma çabalarının sonuç vermesinin olanaksızlığı dile getirilmiştir . Diğer Konularla İlgili Başyazılar Tan da yukarıda çok kısa olarak özetlenenler dışında başka içerikli başyazılar da yayınlanmıştır . İnkıta Vuku Bulursa Lozan'dan gelen telgraf haberleri her an bir inkıta tehlikesinin mevcudiyetini gösterir endişeleri ihtiva etmektedir . Müttefikler , pek meşru ve mutedil taleplerimiz muvacehesinde bize karşı bir kaya gibi sakit ve bahis olan eski tarz - ı hareketi tekrar ibraz ettiler . Mahza bize ait olduğu için hakka , adle müstenid esaslara bir kere olsun atf - ı nazar etmek istemediler . Yine aynı emel , aynı telakkinin kara ve korkunç çehresinden başka birşey gösterilemedi . Sulh ve müsalemet - i cihana , bir franklık kıymet bile kesilmemekte olduğunu görmekle insaniyet namına müteessir bulunmaktayız . Vakıa sermayedarlarının tatmin edilemeyecek derecede vasi ihtiraslarıyla müteharrik bulunan garb diplomasisinin çok acı ve müessif vaziyetlere rıza gösterebilecekleri tahmin edilebilirdi ; fakat bu derece hodgamane bir siyasette , sulh - i cihana bedel olsa dahi sebat ve inad edeceklerini ümid etmeyenler nadir değildi . Ne olursa olsun biz Türkler her ihtimali göz önüne alarak düşünmüş ve davamızı ona göre tesbit ve takrir eylemiş olduğumuzdan inkıta vukuu halinde dahi yeni düşüneceğimiz birşey yoktur . Memleketin fena şerait altında bulunduğu ve namütenahi tehlikeler , manialar içinde kaldığı zamanlarda bütün muhasımlarına ve felaketlere karşı Allahına , azm ü imanına istinad ederek kalkan , namus - ı millinin icab ettirdiği vazifeyi , hürriyet ve istiklal aşkının talep ettiği fedakarlığı büyük bir kudretle ifa eyleyen milletimiz , bugünün istilzam edeceği vazifeleri , fedakarlıkları da iktiham eylemeye hazırız . Dün olduğu gibi bugün de millet , yekvücut bir kütle - i hamiyet , müttehid bir cebhe - i gayret halinde düşmanları önünde ahz - i mevki edecektir . Türk vatanperverliğinin ulviyetini henüz anlayamamış olanlar bilmelidirler ki milletimiz vatani meselelerde ve bahusus maruz kaldığı böyle suikastler karşısında baştan başa sarsılmaz bir timsal - i iman mahiyetini iktisab eder . Bu mazhariyet ve bu intibah ve kabiliyettir ki milletimizi muvaffakıyetlere ulaştırmış ve ulaştıracaktır . Bu hakikati göz önünde bulunduran ve garbın memleketimiz , milletimiz hakkında tasavvur ettiği akıbetin dehşetini layıkıyla takdir eylemiş bulunan millet , böyle mühim dakikalarda düşmanların tevessül edecekleri iğfalkar tedbirlerin , tefrika - amiz telkinlerin , türlü türlü iftiraların , tasni'lerin mevcudiyetine tevcih eyleyeceği tehdid ve imha silahını çoktan görmüş ve tanımıştır . Artık bu memlekette müşkil dakikalar , ancak ve ancak azm ü imanı takviyeye hizmet eder ; felaket şimeleri , milli vicdanı harekete , galeyana sevk eyler . Muhakkaktır ki inkıta vukuu takdirinde büyük , küçük bütün efrad - ı millet , yekvücut bir cebhe - i fedakari teşkil etmekte olduğunu bir daha yar u ağyar nazarında isbat eyleyecektir . Binaenaleyh biz bütün akıbetleri , büyük bir emniyetle beklemekteyiz . Hür ve müstakil olarak yaşamaya azm etmiş ve milli hudutları içinde terakki ve tekamül eylemeyi gaye ittihaz eylemiş olan milletimiz , bu mukaddes emellerinden asla feragat edemez ! Bu uğurda her türlü fedakarlığı ibraz eylemeye müheyyadır . Çünkü ya insan gibi ve insani haklarına malik olarak yaşamak veyahut sahife - i hayatını , son vazife - i namusunu ifa suretiyle kapamak hususuna çoktan karar vermiştir . Bu dakikayı nazar - ı dikkatten dur tutmayarak hükumetin icab eden kudret ve metanetle hareket edeceğini şübhesiz addederiz . Tarihimizin fimabad ecnebilerin baziçe - i amali olmamasını düşünen , bu neticeyi behemehal elde etmek isteyen milletin , arzusuna nail olacağı şübhesizdir . Bize düşen vazife ise , her zamandan ziyade metin ve müttehid bulunmak lüzumunu bir an bile hatırdan çıkarmamaktan ibarettir . Lozan müzakeratı sulhü temin edemezse milletin azm ü imanı ve hükümet - i milliyemizin göstereceği cezm , ihtiyat ve basiret sayesinde yakın bir atide peri - i sulhün nasiye - i paki Misakımilli'nin nuruyla parlamış olduğu halde arz - ı çehre edecektir . Bu neticeden katiyen eminiz . Çünkü milletimizin faziletine bütün mevcudiyetimizle itimadımız vardır . ( Sayı 9 , 29 Ocak 1923 ) . Ne Murad Ediyorlar ? Murahhaslarımıza tevdi edilen muahede projesini , pek derin bir hayret ve istiğrabla karşılamamak mümkün değildir . Konferansta mevzu - i bahs edilmemiş bazı garip esasların , projeye idhal edilmesi şeref ve haysiyet - i düveliye ile cidden tearuz etmektedir . Pek meşru ve mütevazi bulunan amal - i milliyemize nazaran aşağı yukarı bir Sevr mahiyetini gösteren proje münderecatı , müttefiklerin Türkiye'de husule gelmiş olan tahavvüllerden , inkılablardan ve nihayet büyük zaferden haberdar görünmemek gibi bir zihniyeti ifade ve irae ediyor . Hala kontroller , hala hükumet içinde hükumetler tesis etmek ve hürriyet ve istiklal mefhumunun şarkta başka surette tecellisini görmek itiyadlarının zindeliğini muhafaza eylemekte olduğu görülüyor . İsteniyor ki Türkiye'nin Avrupa kıtasındaki mevcudiyeti bir efsane mahiyetinde kalsın , İstanbul'un emniyeti bir hayale inkılab etsin ; mahkemelerimizde ecnebiler icra - yı hükm etsin , Türkiye mali kayıtlar , yükler altında daima müttefiklerin esiri , daima hayati kuvvetlerden mahrum bir aleti olsun . . . İsteniyor ki Cemiyet - i Akvam himayesi maskesi altında ekalliyetlerin her ferdi bir menba - i fesad ve ihtilal mahiyetini iktisab eylesin , hududlar bu suretle hükümlerle budandıkça budansın , velhasıl Türkiye yaşamasın , ölüme mahkum olsun . Sulh - i cihan ve beşerin fazileti , hak ve adl esasatı ile pek elim bir istihza teşkil eden bu tasavvurat karşısında insaniyetin pek derin bir hicab hissetmemesi mümkün değildir . Baştan başa gazab ve imha emellerini ihtiva eyleyen bu projeyi tertib edenler , hiç şüphesiz sulh ihtimallerini bile ortadan kaldırmayı istihdaf eylemişler ve sulh ve müsalemet - i cihana ve beşeriyetin huzur ve sükununa pek müthiş bir darbe indirmişlerdir . Türkiye'ye tevcih edilen bu suikast , bütün beşeriyetin huzur ve refahını sektedar edecek bir mahiyet iktisab etmektedir . Beşeriyetin mukadderatı hiç şüphe yoktur ki daima bu iki zatın eline tevdi edilemez . Her milletin hayat ve atisine kendi hodgamane arzularına göre şekil ve istikamet vermek isteyen dünün galipleri cihan diktatörlüğünü elden bırakmak emelini bir türlü terk edememekte berdevamdırlar . Tevali eden konferanslarda hakim olan bu efkar ve hissiyat beşeriyet için bir ümit noktası husulüne hadim olmağa mani teşkil etti . Pek büyük ümitlerle istikbal edilen Lozan Konferansı da bitmez tükenmez ihtirasların tesiriyle kara renklere bürünüyor ; sulh ve müsalemet bekleyen beşeriyet , yine bir inkisar - i hayalle karşı karşıya gelmiş bulunuyor . Bütün bu ma'kus tecelliyata sebep olan İngiliz emperyalizmi , Fransız kapitalizmi acaba ne vakte kadar diktatörlüğü cihan üzerinde idameye muvaffak olacaktır ? Milletlerin pek tabii , pek necib haklarına siper ile , tahakkümle sed çeken , her kavmin inkişafını teminle vazifedar olan medeniyetin önüne manialar ihdas eyleyen bu siyaset birgün iflas etmeye mahkum kalacaktır . Lozan'da bize karşı tekrar edilen efkar ve amal muvacehesinde Türkiye kendine teveccüh edilen vazifeyi derhal ifa edecektir . Çünkü bu memleket , hürriyet ve istiklalini her türlü halelden masun bulundurmadıkça meşru ve tabii insani haklarına hürmet edildiğini görmedikçe mücahedesinde devam eyleyecektir . Biz Türkler , milli davamız uğrunda fedakarlık ederken aynı zamanda beşeriyetin huzuruna , sulh ve müsalemetin teminine , itilasına hizmet etmekte bulunduğumuzu da pek güzel görmekteyiz . Bugün iftira , siyaset hileleriyle , propagandalarıyla örtülmek istenen Türk'ün meşru ve insani emelleri çok geçmeden bütün cihan nazarında taayyün ve tebaruz edecektir . Türk'ün davasını hulasa edersek hürriyet ve adalet kelimelerinin ifade eylediği medlul - i mukaddes tecelli eyler , müttefiklerin Lozan'da ihtiyar eyledikleri tarz - ı müzakere ve meslek çok garip bir hüviyet göstermiştir . Garbın medeniyetine hürmetkar , insaniyet ve adalet düygularına inanmış bulunan koca bir cihan beşeriyeti pek acı inkisar - i emel ihtilaclarına uğratacaktır , Harb - i Umumi felaketleri dahi dünyayı , birkaç sergüzeştcü diplomatın , birkaç kapitalistin arzularına tabi kalmaktan kurtaramadı , biz , hakkından emin olanlara mahsus bir vakar ve metanetle atiyi bekliyoruz . Türk silahı , Türk azim ve imanı , vatanperverliği elbette hakkını istihsal edecektir . ( Sayı 12 , 1 şubat 1923 ) . Davamız Karşısında Müttefikler Heyet - i murahhasamıza tevdi edilen muahede projesinin aribeleri , siyasi , mali ihtiraslarla dolu olduğunu gören Türkiye efkar - i umumiyesi hayretler içinde kalmıştır . Mösyö Franklin Bouillon lisanıyla İzmir'de , ceneraller vasıtasıyla Mudanya'da beyan ve temin edilen milli davamızın ihtiva eylediği esasların kabulüne müzaheret olunacağını mu'lin olan sözlerin böyle büsbütün ma'küs bir mahiyette arz - ı vücud etmesi , elbette hayret ve teessüften başka bir tesir hasıl edemezdi . Şayan - ı dikkattir ki en zayıf ve müteferrik bir vaziyette bulunduğu zamanlarda pek derin düşüncelerle davasını tesbit eylemiş olan milletimiz , bu hadise karşısında fazla bir teheyyüc - i asabi hissetmemiş , bunda büyük bir teemmüle lüzum gösterecek bir kıymet görmemiştir , bununla beraber Türkiye , bütün cihanın bugünkü pek hodgamane olan siyasi dalalet yolunda ilelebed devam edemeyeceğine de kani bulunmaktadır . Dünkü telgraf haberlerinin bildirdiği vechile Fransa'nın projeyi bir ültimatom mahiyetinde görmediği ve bizimle münferiden müzakereye devam edeceği yolundaki nokta - i nazarı bu kanaatimizi teyid eden ilk tezahürdür . İngiliz emperyalizminin doymak bilmeyen iştihasını temin için bütün beşeriyetin her hak , her menfaati , her sulh ve müsalemet emelini feda edemeyeceğini tabii görmek insaniyetine hürmet eylemek lüzumuna mebni zaruri görülebilir . Fransa murahhaslarının konferansta bize göstermiş oldukları na - müsaid vaziyet gönüllerimizde pek acı teessürlerin vücud bulmasına sebep olmuş ve fakat Jeanne D'arc'ın hemşehrilerinde , Türkiye hürriyet ve istiklal mücahidlerine karşı layık oldukları hissiyat ve efkarın hakim bulunduğu ve er geç bunun müessir tecelliyatına şahit olacağımız ümidi şüphe ile perdedar olmamıştı . Başka ihtiyaç ve saiklerle vücud bulmuş olan itilafların , ittifakların tesiri altında İngilizlerin bir heyet - i düveliyeden şark meselelerinde , istila emellerinde sulh ve müsalemet - i cihanı ta'vik hususunda dahi istifade edebilmekte devam eyleyeceği emareleri , beşeriyet tarihinde cidden hazin bir temaşa teşkil ediyordu . Bir an evvel , sulha ulaşmak , harbin yaralarını sarmaya imkan bulmak arzuları , ihtiyaçları ile çırpınan dünya efkar - ı umumiyesini hiçe sayarak bütün Avrupa'nın İngiliz menafi - i hususiyesine hadim olmakta devamı bittabi mümkün olamazdı . Fransızların , bizim sulhümüz meselesinde arz ettiğimiz tesir - i kadim ile mukayyed olmamak lüzumunu ilk defa olarak ileri sürmek ve bu suretle sulh ve müsalemete hizmet etmek istemesi , şüphesiz Fransız için bir şereftir . İnkılab - ı kebir memleketinden beklenecek hareket de hakka adalete , sulh ve müsalemete hürmet eylemekten ibarettir . Evvelce müttefiklerinin mesleğinden ayrılarak Ankara İtilafnamesini imzalamış bulunan Fransa'nın bu def'a da aynı tarik - i salimi takip ile bilumum muallak meseleleri hallederek sulh - i kat'iyi imza ve cihana yeni bir yol irae eyleyeceğini ümit ederiz . Bu takdirde akıl ve mantık tekrar mevki - i bülendini ahz edeceği ve Avrupa'nın , Amerika'nın efkar - ı umumiyesi hükümetlerini sulha , adl u hakkı iltizam eylemeye sevkeyIeyeceği tabii görülebilir . Bize gelince hakkımıza , kuvvetimize emin bulunduğumuz halde sulh ve müsalemete karşı beslediğimiz hürmet ve gösterdiğimiz hizmet ve suhulet gayr - i kabil - i inkar bulunduğundan bütün cihana uzattığımız müsalemet elini bu vesile ile de geri çekmeyeceğimiz şüphesizdir . Binaenaleyh Fransa'nın , alem - i medeniyet ve siyasetteki yüksek mevkii ile mütenasib , adl ü hakka hürmetkar hareketlerle cihana numune olması temennisini izhardan kendimizi alamayız . Türkiye'de hakiki ve şamil menfaatleri bulunan Türkiye dostluğuna siyasetinde bir mevki vermek isteyen devletlerin , bu yolu takipteki faydaları nazardan uzak tutmaktan uzak kalacaklarını memul etmek için esaslı noktalar mevcuttur . Azminin resaneti , iradesinin kuvveti , intibahının şümulü artık taayyün etmiş olan Türkiye karşısında , Makyevel in yirminci asır varisleri mahiyetinde arz - ı çehre eylemenin , menfaatini , hayati ihtiyaçlarını , haklarının kuvvet ve kıymetini idrak eylememiş bir milletle görüşüldüğü fikrini muhafaza etmenin bundan sonra bir kıymet iktisab edemeyeceğini kabul etmek ıztırarı hasıl olmuştur . Türkiye deki menfaatlerin tevsii , temini artık dostlukla mütekabil hukuka istinadla mümkün olabilir . Bu hakikatin bütün cihanca anlaşılmasına Fransa'nın yardım edecek bir mevkide bulunduğu şüphesizdir . Lozan Konferansı birçok hakikatler tezahürüne bais olursa siyaset - i alemde bir dönüm noktası teşkil etmek şerefini kazanacaktır . ( Sayı 13 , 2 Şubat 133 ) . İki Siyaset Ruhr havzası iki siyasete sahne - i cidal oluyor . Biri bieyy - i hal tamirat parasını harfi harfine isteyen ve alıncaya kadar rehine bahanesiyle Ruhr'da birleşen Fransa . Diğeri imkansızlığını ileri sürerek moratoryum ve tenzilat isteyen Almanya . . . Malumdur ki İngiltere bu ikinci teklife müzahir olmuş ve fakat kati bir yerde kalmıştı . Versay muahedesinin İkinci Zeylinin 18 . maddesine istinaden kuvvetli bir Fransız ordusu Ruhr da birleşti . Beş yüz elli bin ameleyi havi bu dar - i muhitte zaten pahalı olan mayişet şeraiti bütün bütün yükseldi . Bankalar gişeler kapandı . Trenler harekatı , kömür nakliyatı , vergi tediyatı durdu . Alman hükumeti , amelenin çalışıp çalışmamakta hür olduğunu , çalışmayan ameleleri sefaletten vikayeten münasib tazminat vereceğini ilan ediyor . Kömür ocaklara tatil - i eşgal etti , Alman telefon şirketleri muhaberede , şimendifer idaresi hatlarda muhaberat ve münakalatı tas'ibe ve kat'a çalıştı . Berlin'de ve tekmil Almanya dahilinde Fransız ve Belçikalıların bulundukları otellerin kapılarına çıkıp gitmelerini havi biletler dağıtıldı . Fransa tarafından Ruhr madenlerinin işletilmesi için yalnız amelenin bir günlük yevmiyesi 2,3 milyar markı istiyor . Diğer taraftan Almanya'da kimse frank almıyor . Almanya dahilinde kömür nakli memnuiyeti baki oldukça Ruhr havzasına başkaca külliyetli mark girmiyor . Fransızlar maden ashabının hükümete olan resm borçlarını toplamayı düşündüler . Bu da azami 15 günlük ihtiyaca tekabül edebiliyor . İlerisi için teminat bulunamıyor . Diğer taraftan Almanya mütemadiyen mark basmaktadır . Varidat - ı masarife gayr - i kafi geldiğinden bu cihet de durdurulamıyor . Ezcümle 15 Teşrinisani 1922'den 1923 Kanunusani birine kadar haftada 800 milyar mark yeniden meydan - ı tedavüle dökülmüştür . Bittabi bu cihet markın sukutunu , hayatın güçleşmesini ve Ruhr da çalışacak amele olsa bile vaziyetini güçleştiriyor . Fransızlar havzada mevcut evrak - ı nakdiyeyi damgalamak istiyorsa da kafi görünmüyor . Alman başvekili Doktor Könö , bir mülakatında Fransızların Versay muahedesinde Almanya için tediyesine imkan olamayan bir meblağı koydurmakla fiiliyatta Almanya'nın bir kısmına daha rehine ismi altında daimi surette vaz - ı yed etmek istediklerini , Ruhr havzasını vüsatçe Almanya'nın yüzde yedisi ise de tekmil Almanya dahilindeki amele mevcudunun rubuunu muhtevi ve Alman kömürlerin onda dokuzunu , kok kömürlerinin beşte dördünü , katran ve amonyakın dörtte üçünü , demirin beşte ikisini , fontun dörtte üçünü , kurşunun beşte ikisini , çinkonun beşte ikisinden ziyadesini müstahsil bir saha olduğunu bunu elde tutmak ile Alman sanayiinin kalbine , ruhiyatına bir darbe vurulduğunu , mühendisleri muhafazaya kafi bir kuvvet yerine Ruhr'a bir ordu gönderildiğini , her tarafta idare - i örfiye ilan Alman memurlarına , maden müdürlerine emr ü divan harp ile tehdid yapıldığını , velhasıl mark fiyatının yükselmekte Almanya'nın borç mikdarı bütün bütün çıkmada ve iflasa düşmekte olduğunu , bunun bir ihtilale müncer olacağını , maksadın bu havalinin tamamen Fransızların elinde kalmasına vesile ihzarı bulunduğunu , 19l7'den beri bu nokta - i nazarın Fransız rical - i hükumetince müdafaa edildiğini de laile müsteniden dermeyanla Alman toprağının istiklalini ve halkın hakimiyetini müdafaa edeceğini söylüyor . I - Bir Adam Yıllardır ki O , hayatının temel harcı olmuş ve kendisini şekillendirmişti . İlk çocukluk yıllarındaki rüyalarında , ilk gençlikteki toplum yargıları ile kişiliğinin duygu dünyası arasındaki çalkantılarda , fırtınadaki hırçınlık ile denizin kabarmasındaki vahşilikte , güzel bir kadının gülümsemesinde , yarın'a doğru attığı her adımda , meslek seçimi ile onu uygulamasında , gülmesinde ve ağlamasında , umudunda ve de sevdiğinin kendisine yaşattığı yıkımda , olgunluk yaşlarının o zevksiz dünyasındaki beklenti ve heyecanların sinsicesine donuklaşıp silinmesinde , ve ondan sonra da , yarının dün'ün silik bir kopyasından başka bir şey olmayan yaşamında . . . evet , bunların tümünde hep O vardı . O'nunla öylesine bir iç içeliği , bir dostluğu vardı ki . . . bir gün geçip de birlikteliklerini bulutlayacak en ufak bir uzaklaşmada , sevdiği kadına bir an için dahi olsa ihanet etmiş bir erkeğin tüm yıkımını duyardı içinde . Yaşamındaki tek anlam , O'ndan , ve onunla beraber , sıradanlığa nefret duygusundan başka bir şey olmamıştı . Sıradanlıktan neden böylesine nefret ediyordu ? Kendisini toplumdan uzaklaştırıp hasta kabuğuna hapsettiren bu duygunun nedenini anlamaya çok çalışmıştı . Çocukluk ile gençliğinin ve ondan sonraki yaşamının büyük kısmının geçtiği o ıssız ve hüzün dolu adayı ; soğuk ve kar tanelerini toplayıp peşinden sürükleyerek sabaha kadar yorganının oralarına buralarına yığan rüzgarın ıslaklığını ; çelimsiz çirkinliği nedeniyle etrafındaki çocuklarca horlanışını ve onlardan dayak yeyişlerini , kendisini çevresinden büsbütün kopartıp yalnızlığa sürükleyen annesinin o kaskatı , hastaca anlayışsızlığını yıllarca düşündü . . . Evet , bunların her biri veya tümü kendisini O'na doğru sürüklemiş olabilirdi . . . Ve de , O'na kavuşuncaya kadar , kendisini diğerlerinden farklı tutacak ve hasta egoizmasını bir dereceye kadar ayakta tutacak bir sıradan bir kimse değilim , ben varım mantığı da sürüklemiş olabilirdi . . . Ne var ki , bir süre sonra , nedenler ile uğraşmanın her zaman her şeyi anlamaya yeterli olmadığını anladı . Nedenler ile uğraşacak yaşı da öylesine geçmişti ki . . . Ancak , yıllar sonra , zamanla içinde daha da güçlenip , yıllarca tutunmaya çalıştığı o tahta parçasını elinden alan ve onu yok olma kuyusunun dibine sürükleyen bir şey kendisini daha da belirginleştiriyordu . Korkutan , ürperten bir şey . . . Varoluşunu koruyabilmesi için tüm yaşamında dört elle sarıldığı o hasta sığınağından da , tehdit edici yıkılma gıcırtıları gelmeye başlamıştı . Her geçen gün daha da ağırlığını hissettiren bu korku ile , hasta ve yaşlanmış aklının başa çıkması olanaksızdı . Başka bir çıkış yolu bulsa , doludizgin ona atılacaktı . . . Ama , koskoca bir hayat boyunca bulunamayan bir çıkış yolunun ileri yaşta bulunmasının olanaksızlığını kendisi de biliyordu . Artık , ilk gençlikteki o sıradanlıktan nefret etme halinin yerini , sıradanmış gibi gözükme korkusu alıyordu . Yıllarca her ne kadar bu değişimi görmemeye , kabullenmemeye çalıştı ise de , son zamanlarda bu iki durumdan ikincisi güçlenmiş ve ilkine baskınlaşmış olarak , amalgamlaşmış bir halde benliğinde duruyordu . Evet , O'nun yaklaşması , bütün yaşamınca büyük bir titizlikle korumaya çalıştığı sıradan olmama duygusuna dört elle sarılmasını daha da güçlendirmişti . Ve , herkesten ve her şeyden önce de , sıradan olmadığı inancını kendisinin içine yerleştirme ve bunun böyle olduğuna kendisini inandırma çabası benliğini sardı . İnanmadığı bir şeye kendini inandırma çabası . . . Acı , yorucu , kahredici bir çaba . . . Çocukluğundan beri içinde bocaladığı ve hep yenilgiye uğradığı bir savaştı bu . . . Tüm hayatına mührünü basmış olduğu bir savaş . . . Ve , daha da kötüsü , kendisinden başka hiç kimsenin bilmediği , anlamadığı . . . hatta , farkına dahi varmadığı bir savaş . . . Kendisinin kendisi ile yürüttüğü bir savaşı yıllarca sürdürüyordu . . . Bitmeyen , kendisinin hep yenildiği , ve , her yenilgiden sonra yeni bir yenilgi ile sonlanacağını çok iyi bildiği ve daha da bir hınçla yeniden başlattığı bir kavga . . . Vasat bir meslek hayatı , vasat bir duygu hayatı , vasat bir toplum hayatı . . . Her şeyi ile sıradanlık kokan , sıradanlıktan başka bir şey olmayan ve boşa gitmiş koskoca yılların bilincinde olmanın daha da keskinleştirdiği acı veren bir girdap . . . Çıkışı ve sonu olmayan , bitmeyen , bitmeyecek olan bir girdap . . . sürekli bir cezalandırılma . . . Cezalandıran ile cezalandırılanın aynı kişide sarmallanması hali . . . üstelik , bu cezalandırılma olayının tanığı da yok . . . Hiç kimsenin ne cezalayanın ne de cezalananın tarafında olmadığı , şu veya bu tarafı tutan bir kimsenin bulunmadığı bir boşluk , bir hiçlik içinde geçen dostsuz ve düşmansız bir savaşın sürüp geçtiği bir yaşam . . . Ayrıca da , birbirinin üstüne binip yığılan yılların beraberlerinde getirdiği kayıplar . . . Mesleğine çok inanırdı . Mesleğini bildiğine ve onu iyi bir şekilde uyguladığına inanırdı . Mesleği ile meslek bilgisi , belki de yaşamına anlam veren ve ona kendisine karşı güven ve saygınlığı getiren tek ögelerdi . . . Ama , şanssız bir nesildi kendisininki . . . Mesleklerinde inandıklarının ve savunduklarının ve de kendilerinden sonra gelenlere inançla öğrettiklerinin , bu yeni gelen nesil tarafından reddedilip hor görüldüklerine yaşamlarında tanık olan bir nesle aitti . . . Doğrular yanlış , yanlışlar doğru olmuştu . . . ve , her şey karmakarışıktı . . . Deniz kenarında ayakta duran bir kimsenin , çarpan bir dalga ile ayaklarının altından kumun akıp gittiğini hissetmesi gibi bir şey . . . Dalgalar geliyor , ve üstünde durulan kum ayakların altından çekip gidiyor . . . Ve , her an , gelmekte olan O'nun ayak sesleri de güçlenip kişinin varoluşunu alıp götürüyor . İşte o zaman , yıllardır beraber yaşadığı ve kendisi ile harmanlaşmış olan O , bir kurtarıcı gibi yaşlı adama yaklaştı ve gülümsedi . Sıradanlıktan kendisini bir O kurtarabilirdi . O'nun dostluğu ile , yaşam denen o tatsız macerayı tam istediği gibi sonlandırabilirdi . Sıradan bir kimse olmadığını kendisine , çevresindekilerine , topluma haykırabilirdi . O , dost elini uzatıyordu . . . Gel , tut elimi . . . yıllarca ispatlamaya çalıştığın , üstüne tüm yaşamını kurduğun o isteğine yardım elini uzatıyorum . . . Kavgana taraf olarak geliyorum . . . Senin tarafındanım . . . . Yıllarca verilen ve her zaman kaybedilen o büyük kavga bitiyordu . . . Hem de tartışmasız olarak , kendi zaferi ile bitiyordu . . . Çocukluk yaşlarından başlayıp ileri yaşlarında da aynı coşku ile oynadığı tüm o tiyatrolar gerçek bir sahne ile noktalanacaktı . . . Gerçekliği tartışmasız olan ve kendisi ile çevresindekilere kendi gücünü ispatlayacağı ; kendisinin kendisi olduğunu , kendisinin kendisini şekillendirmiş olup çevrenin istediği bir oyuncak olmadığını , kendisinin varoluşunu yok oluşu ile ispatlayacağı en güçlü fırsat . . . son fırsat eline geçmişti . Ve de , öylesine yumuşak bir şekilde her şey hallolacaktı ki . . . En ufak bir kabalıktan , sertlikten , ucuz melodramlıktan , hatta acıdan da öte bir çözüm yolu idi bu karşısına çıkmakta olan . . . İlk defa eline geçmekte olan ve şimdiye kadar hiç düşünemediği bir çözüm yolu . . . Bugüne dek kullanmayı tasarlamış olduğu her çözüm , belki de kesinlikle O'na götürecekti . . . Ama , o çözüme doğru giderken bir an , içinde atılması gereken o son adım var ya . . . işte o adımı atacak cesareti hiç bulamamıştı kendisinde . . . Bilinen , belli ve elle tutulacak kadar hoyrat ve kesin bir adımın atılmasının gerekliği idi . . . Ancak , hayatının her anında O'nu aramasına karşın , son anda kendisini O'na götürecek o son adımı atma cesaretini hiç bulamamıştı . Ve , her zaman , o kahredici yenilgi içinde , başı eğik dönüyordu yaşamına . . . Bir kaç gün sonra , hatta bir kaç saat sonra aynı kısır döngünün dişleri arasında ezilip kahroluncaya kadar . . . Fakat , şimdi , rahatça geçebileceği bir yol ile karşılaşıyordu . . . Rahatça geçebileceği , kimsenin ve hatta kendisinin dahi fark edemeyeceği bir yol . O yolda ne kesin ve ürkütücü bir başlangıç anı , ne acı veya azap , ne de kesin ve bilinen bir son an vardı . Her şey kendiliğinden olup bitecekti . . . Hatta , kendisi dahi , o yoldaki durak ve dönemeçlerin farkında olmayabilirdi . . . Korkakların dört elle sarılacağı bu yol öylesine davetkardı ki . . . O'na giden ve kendisini O'na götürecek kolay bir yol . . . Bu şekilde de , hem kendisine hem de çevresine karşı kendisini kabul ettireceği , farklılığını ve de sürüden olmadığını , kendisini kendisinin şekillendirmiş olduğunu ve dolayısıyla var olduğunu kendisine ispatlayacağı bir yol . . . Yaşının ilerlemiş olmasının kendisine sunmakta olduğu bir kapıdan girecekti . . . Yaşlılığının beraberinde getirdiği pek çok fiziksel yetersizliği vardı ; ve , onların onarımı için , pek de anlayamadığı bir nedenle , mesleğinin önerdiği bazı tedbirler alıyordu o güne kadar . . . O'nu beklerken , O'na sığınmaya çalışırken , O'nu kurtarıcı gibi gördüğü bir durumda O'na doğru götüren bazı yolları ortadan kaldırmanın çok saçma , hatta gülünç olduğunu hiç düşünmemişti şimdiye kadar . . . Herhalde , bu da , başkalarında gördüğünde acımasızca yerdiği ve fakat kendisinin hep yaptığı saçmalıklardan biri idi . . . Kendisininki gibi sıradan bir kafadan başka bir davranış da beklenemezdi . . . Evet , şimdi artık olayları daha açık görüyordu . Yaşı zaten kendisini O'na doğru sürüklüyordu ; yapacağı tek şey , o sürüklenişe kendisini bırakmak . . . Rahat , huzurlu , acısız . . . Hatta korkusuz bir yol . . . Sonu belli olan bir yol . . . Bunu daha önce neden görememişti ki . . . Tuhaf , o zaman kadar hiç hissetmediği , bilmediği bir dünyaya girmişti . . . Sakin , yumuşak , üzüntüsü veya coşkusu olmayan , rahat bir dünya . . . Her şeyin zevksiz olduğu , seslerin monoton olduğu , hareket ve düşüncelerin ölgün olduğu , güzel ile çirkinin ve iyi ile kötünün söz konusu olmadığı , eşyadaki veya yaşamdaki çıkıntıların törpülenip yavanlaştığı bir dünya . . . Her şeyin buzlu bir camın arkasında silinip uzaklaştığı , hatta bazen bir duvarın gözlerin önüne yükseldiği bir dünya idi bu . . . neşenin ve hüznün bulunmadığı , kimsenin hiç bir şeyi sorgulamadığı bir dünya . . . O dünyada ne doğrular ne de yanlışlar vardı . . . Ne beklenti , ne varlık ne de yokluk vardı o dünyada . . . Tuhaf bir sükünet . . . hepsi bu . . . Küf kokan o bataklıkta uzanıp kalmıştı . . . Peş peşe geçen haftalar veya aylarda küf kokusu daha da kendini gösteriyordu . Ama , adama tuhaf bir mutluluk , bir huzur , gelmişti . Başta , dış dünya ile olan ilişkilerini sürdürebiliyordu . Durumunu , oynamakta olduğu oyunu çevresinden saklayabiliyordu ; ne var ki , etrafındakilerinin sorgulayan bakışları keskinleşip kendisini rahatsız etmeğe başladı mı , kesti çevresi ile olan tüm ilişkilerini . Kendinde artakalmış tüm irade kırıntılarını topladı . Ve , o acınası istem kalıntısını , sırf kendisini O'na götürmekte olan bu son bir iki aylık çabasına kullanmaya çalıştı . Başka türlü de yapamazdı zaten . Upuzun bir yaşam sürecinde kendisini amaçlamış olduğu Son'a götüren bu yolu bırakamazdı , artık . Kaldı ki , hiç bir şey hissetmeden , hiç bir şey düşünmeden geçen her hafta , durumunu tartışma yeteneğini kendisinden alıp götürmüş , ortadan kaldırmıştı . Mutlu idi , ve , çok yakınında hissettiği O'nu bekliyordu . Sonra , bir anda her şey bulutlandı , buğulandı . Nasıl oldu tüm bunlar ? Kendisi nasıl ve ne zaman , son yıllarda ancak penceresinden seyredip dalıp gittiği Ada'sına gitmişti ? Kıştı . . . Fırtınalı bir gecede Heybeli'nin sokaklarında , tepelerinde , çamlarında , rıhtıma çarpan karanlık dalgalarda geziniyordu . . . II - Heybeli de bir kış gecesi tek başına dolanan bir adam Karşıdaki Kartal'dan kopup gelen ve rıhtımı , karanlık evleri , loş sokakları , çamları , sığınacak bir yer bulabilme umudu ile bir köşeden diğerine kaçışan sokak kedileri ile köpeklerini , umutları , beklenti yıkımlarını , duyguları ve bitkinlikleri , yıkık değirmeni , sokak lambalarını , dün ile bugünü ve yarını , sokakta tek tük görünüp silinen insan gölgelerini . . . kamçılayan bir gün doğusu fırtınasının beraberinde getirmekte olduğu kar tanelerinin ortasında bir tek kendisi kalmıştı . Fırtınanın içinde kaybolmuş , rüzgarın bir parçası olmuştu . Ağırlıktan yoksun , sağa - sola sürüklenen , dünden sıyrılmış ve yarını hissetmeyen , sevgi ile nefreti , üzüntü ile mutluluğu ve de korkuyu duymayan , maddeden sıyrılmış bir şeye dönüşmüştü kendisi . Nerede olduğundan da haberi yoktu . . . Rüzgarın içinde ; bir sokakta açlıktan kıvranan bir köpeğin iniltisinde ; çılgıncasına sağa - sola kıvrılıp duran bir dalda ; çakmak - çakmak gözlerinden binlerce yılanın fırladığı ve ayaklarının tırnaklarından az önce parçalamış olduğu umutların kanlı artıklarının rüzgarla uçuştuğu ve etrafına ürkütücü sesler çıkaran kalın yılan kuyruklu bir yaratığın ağzından fışkıran yakıcı nefesinde ; rüzgarın kamçılaştırdığı yağmur altındaki köşe başı sokak lambasından yayılan ıslak hüznün herşeyi daha da kahredişinde vardı . . . Bunların içinde idi ve hiç bir şeyin içinde değildi . . . Çocukluğu ile ilk gençlik yılları , meslekteki ilk adımları , yaşamındaki umut ve yıkımlar şekil ve güçleri değişmiş olarak şu andaki karmaşanın içine serpiştirilmiş , uçuşup gidiyordu . Bir süre sonra bu çılgın devinim durdu . . . Varlık ile yokluk ve de hiçlik kayboldu . . . Ortada tek bir şey vardı : Kavramlar . Tüm yaşamı süresince ne olduklarını anlamağa çalıştığı ve bir türlü kavrayamadığı kavramlar , elle tutulur birer nesne olmuşlar ve etrafta , yokluk'u oluşturan mutlak sükunetin içinde yerlerini alarak , her biri kendisini izah ediyordu . Soyutların somuta dönüştüğü bu düş gecesinde , her kavram sırası ile kendisini tanıtıyordu . Senelerce bizi anlamaya , bizleri kendine mal etmeye çalıştın . . . İşte , bak , geldik . . . Sana kendimizi anlatmaya geldik . Evet , biliyoruz . . . Biraz geç kaldık , ve , bundan sonra bizleri tanımanın sana bir yararı olmayacak . . . Ama , zaten , bizler de karşımızdakine bir yararı olsun diye kendimizi tanıtmıyoruz ki . . . Bizlere değer veren , bizlere değer verdiği için çokluk tarafından horlanan kimselere dostluğumuzun bir ifadesi olarak kendimizi ona tanıtıyoruz . Ve , tümü birlikte bu girişi yaptıktan sonra , herbiri sözü aldı . Ben vefa yım . . . Siz insanların en az bildiği , bilmeyi de en az istediklerinizden biriyim . Ben , hep en sonda ortaya çıkarım . Sizlerin coşku ve duygularınızın sakinleşip yatışmasından , problemlerinizin halledilip küllenmesinden sonra görünürüm . Benim ortaya çıkışım , çoğu kez sizlerin mutluluğunu ve huzurunu gölgeler . . . Çünkü , meselenin çözülmüş olması ile size gelir , ve kanatlarımın çırpıntıları ile duymakta olduğunuz mutluluğun bir bedeli olduğunu sizlere hatırlatırım . Siz mutluluktan uçarken , ben size , bu mutluluğunuz nedeniyle , insan olmanızın bir ifadesi olarak , bu mutluluğu tatmanıza yardım edene karşı , hiç bir zaman ve hiç bir şekilde ödeyemeyeceğiniz bir borcunuz olduğunu hatırlatırım . Bu borcun hatırlanması sizi hiç bir zaman o kişinin esiri haline getirmez . Zaten , böyle bir borcun olduğunu hatırlayabilen kimse insan'dır ; ve , böyle olunca da , hiç bir insan hiç bir şekilde hiç bir kimsenin esiri olarak kendisini hissedemez . Vefa , sizi esir almayan bir borçtur ; insan'daki karar serbestisini bozmayan , aklınızı çelmeyen , sizin insan olma gururunuzdan hiç bir şey çalmayan , kişiliğinizin yapısından hiç bir ödün vermenizi istemeyen bir borçtur ! Ben denizde yürür , dalgalarda seksek oynarım . Kırmızı kukuletamı geçirdim mi kafama , istesem uçarım da . . . Yakıcı güneşte etrafı dondurur , gece karanlığındaki güneşle gözlerinizi kamaştırırım . . . Parmaklarımı göğsüme soktum mu , içimi açar ve bütün çocukları ve ağaçları ve de denizdeki balıkları içime doldururum . . . İstesem tepeleri , yamaçları , yolları , evleri ve insanları ile de bütün adayı içime sokar ve sonra da göğsümü yeniden kaparım . Birkaç gün önce bahçemizdeki erik ve badem ağacı ile denize gittik , ve , ikindi meltemi karşıdan geldi mi , dalgalar üzerinde seksek oynadık . . . Ben kazandım . Yıldızları sevmiyorum . . . Hem ışıklılar , hem de aydınlatmıyorlar . . . Bir işe yaradıkları yok . Geçen hafta , geceleyin evin arkasındaki bahçe kapısından gizlice çıktım ve Şafak'taki uçuruma gittim . Uçurumun ucundan bir fırladım , Sanatoryum'un üstüne çıktım ve dolaştım . Sonra da , yıldızlara kadar uçtum . . . Uzaktan daha güzel gözüküyorlar . . . Yakından gördün mü bir şeye benzemiyorlar . . . çukulata kağıdı gibi şeyler . . . Hatta , bizim karşıdaki evde oturan sarı saçlı çocuğun çikolata kağıtları var ya . . . Onlar daha da güzel . Yıldızları sevmedim . Ben evde , bütün gün , oturduğum yerden istediğim yere uçar ve sonra da geri dönerim . Hele kışın , daha da iyi olur . . . Pencerenin yanındaki sallanan koltukta oturur , dışarıda uçuşan kar tanelerini seyrederim . . . İşte , esas eğlence o zaman olur . . . beş , on , bin , kırk , yüz , altı . . . çok . . . ama , çok kar tanesi rüzgarda dans eder . . . Her birinin içinde birer çocuk var ve çocuklar ile kar taneleri bana gülümserler . . . Bazıları da gelir , pencerenin kenarındaki pervaza üst üste yığılır kalır . . . Sonra hepimiz şarkı söyleriz . . . Onlar ben olurlar , ben de onlar olurum . . . Her birimiz ayrı birer şarkı tuttururuz . . . ama , ne var ki , her birimizin bu ayrı şarkısı birbirine uyar . . . Fakat , bu şarkıları ancak biz duyarız ; mesela . . . annem bizim şarkımızı duymaz . . . Ben , bir defa , kendisine bizim şarkıya katılmasını söyledim . . Ama , o hiç bir şey duymadığını söyledi . . . Ben de , kendisine , istese kendisinin de duyacağını ; istemediği için duyamadığını söylediğimde kızdı , gitti ; bir kaç dakika sonra da geri döndüğünde yüzü al - aldı . . . Kızgın mı , yoksa üzüntülü mü olduğunu anlamadım . . . Bana , o pencerenin kenarından kalkıp içeride oturmamı ve dışarıya bakmamamı söyledi . . . Yoksa , böyle giderse , benim ileride hayatta hiç bir işe yaramayan bir hayalci olup çıkacağımı , herkesin alay edeceği yarı deli bir hasta olacağımı söyledi . . . Annem , yağan yağmurun pencere camlarına sevilmeyen ve yalnız olan çocukların gözyaşlarını getirip bıraktığına da inanmaz . . . Oysa , ben bundan eminim ; hatta , yağmurun , tek başlarına bırakılmış arkadaşsız çocukların hıçkırıklarını da pencere camlarına getirdiklerinde biliyorum ; ben o hıçkırıkları duyuyorum . Annemin istediği , benim okula gittiğimde yabancılık çekmemem için satın alıp oturma odasının içlerindeki bir duvar dibine yerleştirdiği okul sırama oturup günlük dersimi yapmamdır . Sırayı odanın içlerine yerleştirmesinin nedeni de , benim pencereden dışarıyı seyredip dikkatimi dersimden başka şeylere dağıtmamı önlemektir . Ama , Danimarka dedikleri uzaktaki bir memleketin başkentinin isminin Kopenhagen olmasından , veya dünyanın en yüksek dağının Everest olmasından bana ne ? Sonra da , Ali at ! top at ! Ali bana top at ! gibi aptalca şeyler yazan bir kitabı karıştırmaktan da hoşlanmıyorum . . . Hele , hele . . . sayıları toplama , çıkarma var ya . . . çıldırtıyor beni . . . Bana bunlardan ne , yahu ? Ben istediğim zaman , hoooop . . . karşıdaki Kartal'a , Yakacık'a . . . yahut da , poyraz esti mi dumanı sağa , lodos esti mi sola giden Pendik'teki çimento fabrikasının bacalarının tepesine uçup gitmek . . . dönerken de , bizim Ada'ya yürüyerek dönmek istiyorum . . . Dalgadan dalgaya seksek oynamak öylesine zevkli oluyor ki . . . Geçen yıl , doğum günümde hediye diye bana ne getirdiler biliyor musunuz ? Kocaman . . . ama , nah ! şu kadar bir kitap . . . İçinde ufak ufak yazılar var . . . Bir kaç tane de resim . . . Ne biçim hediye bu ! hiç bir şey anlamadım . . . Lügat dedikleri bir şey . . . Fransızca Larousse lügatı imiş . . . Büyüyünce , Fransızca öğrendiğimde okuyacakmışım . . . Adam olacakmışım . . . Ama , şimdiden böyle büyük kitapları sevmem gerekiyormuş . Ben de kızdım ; ve , bizimkilere ne cevap verdim biliyor musunuz ? Bunu alın ve dünyanın en derin denizi olan Filipin adalarının çevresindeki 11. . Hiç olmazsa , her gün bana zorla ezberlettikleri saçmalıklar bir işe yaramış oldu . Bizimkiler ise , benim bu bilgi hazinemin uçsuz bucaksızlığı karşısında yumuşadılar ve kızgınlıklarını göstermediler ; ben de , yapmış olduğum saygısızlığın beklenen sonucu olan tokattan kurtulmuş oldum . Ama , ben ne böyle kalın kitapları ne de ne işe yaradıklarını bir türlü anlayamadığım bilgilerle kafamın doldurulmasını istiyorum . Ben , tek başıma oturup istediğim oyunu oynamağı , yandaki pencerenin çatlak camından sıyrılıp bahçedeki badem ve erik ağaçlarının dalları arasından uçup gitmeği seviyorum . . . Ben havada uçarken , benim gibi uçan diğer çocuklara da rastlıyor , hep birlikte savaşçılık oynuyoruz . . . Kız çocukları bize pek sokulmuyorlar . . . Uzaktan gülümsüyorlar . . . Ben , kalın gözlüklü ve saçları yandan örülü çopur yüzlü bir kız olan Gültekin'i beğeniyorıim . . . Hatta , Şafak ile Kadınlar Sanatoryumu'nun arasındaki üç - dört kayaya da ( Gültekin Kayalıkları ) diye onun ismini verdim . . . Bir kaç gün önce bizim Ada'nın iyi aile çocukları nın topluca Fransızca dersi aldığımız Rus madamla dolaşır ve hep bir ağızdan ( le petit navire ) şarkısını söylerken , bir ara fırsat bulup Gültekin'e kayalıklara kendi adını verdiğimi söyledim ; bana tuhaf - tuhaf baktı . . . Ben sarayımı Değirmen Tepesi'nde kurdum . Bazen Gültekin'i düşmanlarım kaçırıyorlar . . . Ama , ben , ağaçtan ağaca atlayarak hemen Değirmen Tepesi'nden iner ve tüm düşmanları öldürürüm . Gültekin'i de kurtarırım . Ben artık büyüdüm . . . Kar tanelerine binip uçulmayacağını , denizde seksek oynanmayacağını öğrendim . . . Hatta , oturma odamızın yan penceresindeki çatlak camın aralığından sıyrılıp geçilemeyeceğini de biliyorum . Dokuz - on yaşlarındayım . . . Artık koca oğlan oldum . Elime Emily Bronte'nin Anafor Tepe romanı geçti . O romanda ben varım . Hiçklift diye bir çocuk var . . . çok acı çekmiş , hep küçümsenmiş . . . alay edilmiş , dayak yemiş . Ama , büyüdüğünde öylesine kinle dolu imiş ki ona ızdırap çektirenleri , onunla alay edenleri mahvetmiş . . . Bir zamanlar sevgisini küçümsemiş ve hakaretle karşılamış evin kızının yaşamını karartmış . . . Ben artık Hiçklift oldum . Bizim Ada'nın ufacık Değirmen Tepesi ile Taş Ocakları ve biraz aşağıdaki Eski Mezarlık bayırı İskoçya'daki fırtınaların dövüp durduğu korkunç dağlara ; Çinkolu Ev'in arkasındaki ufacık düzlük , geceleri hayaletlerin dolaştığı ve etrafı iniltilere boğduğu yüksek yaylalara ; sahile doğru tatlı bir meyil ile inen yamaçları dipsiz uçurumlara dönüştü . . . Ve , ben , yazları günlerimin tümünü , kışları da okuldan ve derslerden artakalan zamanımın çoğunu hayallerimle orada geçiriyorum . Adadaki diğer çocuklarla ne oynuyor , ne de dolaşıyorum . . . Zaten onlar da beni sevmezler ki . . . benimle arkadaş olmayı istemezler ki . . . Siyah rugan ayakkabılı , lastik ağzı ponponlu uzun konçlu beyaz çoraplı , kadife kısa pantalonlu bir çocuğu diğer ada çocukları ne yapsın ki ! Bizim ev , adanın ortalarında bir yerde . . . Aşağı mahalledeki çocuklar ( denizliler ) , yukarı mahalledekiler de ( dağlılar ) diye iki çeteye ayrılmış . . . ve rastlaştıklarında taş muharebesine tutuşuyorlar ; hele , bir çete karşı taraftan birisine rastladı mı , dayak faslı başlıyor . Ben ise , hudut çizgisinin üstünde oturduğum ve kavgada dayak yemekten başka bir işe yaramadığım , ve de ( denizliler ) tarafından ( dağlı ) , ( dağlılar ) tarafından da ( denizli ) diye kabul edildiğim için , her gün dayak yiyorum . Bizim ada çocukları yazları her gün yüzme yarışına tutuşuyorlar ; on beş günde bir de , grup halinde Şafak'tan karşıki BüyükAda'nın Dil Burnu'na yüzüyor , ve Dil'de yarım saat kadar istirahat ettikten sonra , gene , hep beraber geri dönüyorlar . . . Onlardan yavaş yüzdüğüm için , beni aralarına almak istemiyorlar ; ben de tüm o yolu tek başıma yapmak , ve öğleden sonra çıkan poyrazın dalgalarına o cılız kollarımla karşı koymak zorunda kalıyorum . Eve dönüşüm öğleden sonraları geç saatlere kaldığı gibi , Büyük Ada'ya da etrafımda hiç bir arkadaşım olmaksızın yüzüp boğulma tehlikesi ile karşılaştığım için de evdekilerden dayak yiyorum . . . Yani , ada kızlarının beni beğenmeleri için hiç bir marifetim yok . . . Cılız , ufak - tefek , çirkin , kenara atılmış bir çocuk . . . Ama , işte o zaman benim Anafor Tepe'm benim sığınağım oluyor . . . Gerçek çirkin ve kötü ise , ben de hayallerime sığınırım . . . Çok defa da , koca bir gün boyunca süren hayaller yetmezse , tüm geceyi de tek başıma ve hiç bir şey yemeden Taş Ocakları'ndaki eski ocak çukurlarında hayallerimle baş başa geçiririm . . . Öylesine mutlu oluyorum ki . . . Büyüdüğüm zaman ben herkes gibi şehirde , hatta bizim Ada'da da yaşamayacağım . . . Diğer insanlardan uzak , tek başıma yaşayacağım . Ben ne yapacağımı çok iyi biliyorum . Ama , bu fikrimi ne anneme - babama ne de diğer çocuklara açtım . . . Benimle alay edecekler . Fakat bir gün yaptığımı görünce şaşıracaklar . Bizim adaların arkasındaki Hayırsız Adalar var ya . . . En arkadaki Sivri Ada'yı satın alacağım ve orada , en tepede kuleli bir ev yaptıracağım . İşimi görmesi ve gerektiğinde tekne ile bizim adalardan kumanya ve su getirmesi için de , benden yaşlı bir adam tutacağım . . . İşte orada , beni anlamayan ve bana düşman insanlardan uzak ve tek başıma yaşayacağım ; yazın sıcağında ve kışın fırtınalarında adamda dolaşacağım . . . Hiç ayrılmayacağım benim Sivri Adam'dan . Hep orada kalacağım , orada öleceğim . . . Bu umut ve hayal beni çılgıncasına mutlu ediyor . Hayallerimi gözümün önüne getirince , nedenini kimsenin anlayamadığı çığlıklar atarak koşup duruyorum . Evet , bazen öylesine mutluyum ki , ürküyorum bu mutluluğumdan . . . Ya , biterse ! Yalan olduğunu bildiğim halde , dört elle sarılıyorum bu mutluluğuma . . . Ya bir gün biter de , o iğrenç gerçek irinli yüzünü gösterirse . . . İşte o zaman , kurtarıcı olarak ölüm fikri gelip yerleşiyor . . . Mutlu olduğum o kısacık dönemde , yeniden yaşamın çirkin yüzü ile karşılaşmadan yaşamı sonlandırmak . . . Hele , bu son'da sevgilin de yanında olursa ! Ben lisenin birinci sınıfında iken , yanından hiç ayrılmadığım Necla'ya bu düşüncemi açtım . . . sen delirdin mi ? daha yaşamadık ki . . . diye cevap verdi , ve bir daha benimle hiç konuşmadı . . . kaçtı benden . Ben hep ölümü aradım . . . gelmesi için ona yalvardım . Her gece tekrarlanan , yıllarca süren bir yakarış . . . ama , O gelmedi . . . Ben Sivri Ada'yım . Marmara'nın ortalarında , diğer adalardan uzakta , tek başına kalmış ufacık bir adayım . Bir yanım dik çıkar ; kaya ve çalılıklarla kaplı o tarafım . Bana tırmananın temkinli olması gerek . Ayağı kaydı mı , kendisini aşağıki uçurumda bulur ; ölüsü aradaki kayalara sıkışıp kalmazsa . . . Tepem sivridir ; ve , hemen , kuzey tarafa doğru daha az bir meyille denize doğru inerim . Oralarda , kimsesizliğin içinde , rüzgarın uğultusundan başka hiç bir şeyin bulunmadığı bu hiçliğin içine serpiştirilmiş ve bir insanın güçlükle girebileceği kovuklar var . Bazı kovukların bir köşesinde , kaba duvarın içinden demirden kalın bir halka çıkar . Bir zamanlar o halkanın ucundaki zincire bağlı mahkumu hala bekler . . . Kovukların arasında da , bir zamanlar yağmur sularının toplanmasını sağlayan ve büyük bir küpten biraz daha geniş birkaç sarnıç var ; kovuklarda prangalanmış mahkumlar ile bekçilerinin içecekleri suyu toplarlarmış . . . . . . ve , etrafta kayalarla çalılar . . . Bir de sessizlik , yalnızlık . . . ve rüzgar . . . durmamacasına esen ve etrafı kavurup savuran rüzgar . . . ne taraftan eserse essin beni ve bende kalanları hep döven rüzgar . . . Ve , rüzgarın uğultusu . . . Biraz daha inildiğinde ufacık bir düzlük yerim var . . . Yedi - sekiz incir ağacım var orada . . . tek güzelliğimdir o . . . Çevremdeki karanlık sulara ve ufuktaki şehre ve de tüm dış dünyaya sunduğum tek güzellik , işte o birkaç ağaçtaki incirlerimdir . . . Varım yoğum o incirlerdir . . . Ruhum , mutluluğum , güzelliğimdir onlar ; tek sunağım . Nasıl yetişti o ağaçlar , kim yetiştirdi ? Yüzyılların derinliklerinde gömülü kalmış suallerin cevabını istemeyin benden . . . Hem de artık hatırlamıyorum . Ve , o düzlüğün biraz altında da yarısı yıkılmış yuvarlak bir duvar var . Bir kilise kalıntısı mı , bir barınak mı . . . bir sarnıç mı ? Yoksa , adadaki mahkumların muhafızlarının kaldığı bir yerin yıkıntısı mı ? İşte , onun önünde ufacık çakıl bir sahil ve orasını azgın kuzey dalgalarına karşı koruyan yüzyılların derinliğinden gelen bir dalgakıran yıkıntısı . . . Ama , sizlere benim o hüzünlü yaz sabahlarımdan da söz etmem gerek . Etrafımdaki denizin uyuyan bir güzele benzediği , incir ağaçlarımda en ufak bir yaprağın kımıldamadığı , kayalıklarımda geceyi geçirmiş martıların daha yeni uyanıp kanatlarını çırpıştıkları ve etrafıma halkalar çizip çığlıkları ile doğan güneşi selamladıkları , sahillerimdeki o küçük fok ailesinin insan kafalarına benzeyen başlarını sudan çıkarıp gülümseyerek etrafı seyrettikleri , balıkların sudan fırlayıp oynaştıkları , kayalıklarımdaki kertenkelelerin güneşlendikleri o tatlı yaz sabahları . . . O zaman ben de , o kutsal sessizliğin içinde Tanrıça Doğa'ya dua ediyorum . . . İşte , Sivri Ada dedikleri benim ! Kimse kalmaz bende . Yazın süslü teknelerle gelip macera yaşadığını zaneden denizi bilmez , yaşamı bilmez , coşkuyu bilmez , hüznü bilmez , mutluluğu bilmez , ölümü bilmez birkaç kişi gelir ve sahillerimde midye pişirir , teknelerinde yer içer , sularıma bir - iki dakika girer veya girmez . . . Ve , akşam olmadan , karşı sahilden patlayacak poyraza yakalanmadan çekip giderler . Bazen de , üç - dört ada çocuğu gelerek sularıma girer , tepeme tırmanır , midyelerimi toplar ve incirlerimi yağmaladıktan sonra evlerine dönerler . Bazen de bir balıkçı gelir , sularımda avlanır ve nafakasını çıkardıktan sonra da çekip gider . Bana gelenlerden ben ada çocukları ile balıkçıları severim ; çünkü onlar da beni severler , beni tanırlar . . . Bir de , bir çocuk vardı . Küçük teknesi ile tek başına gelirdi bana . . . Daha doğrusu , sığınırdı bana . . . Severdim ben o çocuğu . . . Uzaktan geldiğini gördüğümde , yüzyıllarca süren yalnızlığıma ortak olmaya gelen bu çocuğa açardım kendimi . . . Saatlerce bende gezinir , beni sorar , dünümü öğrenmeğe çalışır , rüzgarımı sever , fırtınamla özdeşleşirdi . . . Kendi kendine şarkı söyler , ağlar , güler , konuşurdu . Dost idik biz ikimiz . Yüzyıllardan sonra ortaya çıkan eski bir dost idi . . . Kader arkadaşımdı o benim . . . Benim için o , yüzyıllarca benliğimin derinliğinde kazılmış inilti ve feryatlar ile aç ve susuz geçen günlerin , buz gibi esen kış fırtınasının acımasızlığının , mahkum iniltileri ile işkenceci kırbaçlarının bir araya gelip genç bir erkeğin vücudunda canlanmalarından başka bir şey değildi . Bazen de , ikimiz , birbirimizi kenetleyen kutsanmış bir sessizlik içinde saatlerce dururduk . O sessizliğimizde öylesine çok şey söylerdik ki biribirimize . . . Öylesine yakınlaşırdık ki . . . Kahraman Kenar Alo , Sıdıka . Alo , tanıdın mı beni ? Aaa Kenar . Ben de mahallenin kedileri köpekleri niye huysuzlanıyo deprem felan mı olucak acaba diyodum . Meğer başıma başka bi gelicek varmış , sen arıycakmışsın . . . Sen merak etme Sıdıka , ben etraftayken deprem dahil hiç bi kötülük olamaz . Sen ve şimdi açıklayamayacağım bazı yüksek menfaatler içün , icab ederse depremle bile kahramanca vuruşabilirim . Yalnız bidaha bana Kenar deme , artık başka bi kimlikte dolaşıyorum . Şimdilik Düzgün diyebilirsin . İyi , ööle olsun . Peki , olabildiği kadar Düzgün Bey , beni niye aradınız ? Söyleyemem sırdır . Bizim gibiler az ve öz konuşur Sıdıka . Bi de sert oldum ben artık . Belli zaten , yine olmuşun sen . Bana bak Düzgün . . . Bi dakka bana Düzgün deme . Çok gizli nedenlerle bi süre bana Yamaç diye seslenmen daha iyi olucak . Düzgün ismi deşifre olmuş olabilir . Nedenini şimdi açıklayamam , memleket açısından mühim bi mevzuu . Sen şimdi çabucacık giyin , minibüs durağının oraya gel . Takip edilmemeye çalış . Ya da evde kimse yoksa ben geliyim . Nası yani ? Sen nası konuşuyosun lan , niye geliyomuşun bizim eve , eceline mi susadın ? Susurluk her şeydir Sıdıka , imaj hiç bişey . Şifreli konuştum , sen anla artık . Çok gizli yani . Senle muhakkak bi pastanede buluşmamız gerekiyor , sonra da bi otele filan . Kimliği dert etme , resepsiyona başka ad veririz . Her şey ayarlandı , otelci de bizden , devlet bilmiyo ama devlet adına çalışıyoruz . Görevimiz Tehlike , anlıyo musun ? Hıı , anladım . Ben de sizdenim Yırtmaç . . . Yamaç . . . Bak şimdi sana bi telefon numarası vericem . Burası gizli karargah . Sen şimdi kapat , verdiğim numarayı çevir , çıkan arkadaşa bana söylediklerini bir bir anlatıp yerini bildir . Çok kısa süre soona gelip seni alıcaklar , çok gizli bi göreve götürücekler . Yazıyo musun numarayı şimdi . 0212 543 65 65 . Nası yani gizli üs , operasyon merkezi felan mı , nere bura ? Açıp sorduğunda Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi diyolar ama , bu bir şifre . Sıradan insanları kandırmak için . Oysa içerisi hep senin gibi gizli kahramanlarla dolu . Emrinde bir ambülans on bin ilaçlı adam ve bembeyaz çarşaflar olucak . Asala'nın avukatı mısın kız sen , hain ! Niye dalga geçiyosun insanla . İyi be geri zekalının yatağa atma numarasını yemedik diye terörist avukatı , hain olduk bi de . Aferin , iyi öğrenmişin bu yolları sen . Baktın foyan ortaya çıkıyo önüne gelene hain de olsun bitsin . Asıl hain senin gibiler anlaşıldı mı şey efendi . . . Neydi lan senin son adın . Salak mı ? Son adım yine Kenar olsun . Sen beni öyle hatırla . Eğer bana bi şey olursa . Kalbi vatanı ve Sıdıkası için çarpan bi Kenar vardı dersin . Malum , görevimiz tehlike bu . Gidip de dönmemek var . Görevin Kenar , tabi eğer kabul edersen , telefonu kapayıp bi daha burayı aramamak . Eğer arıycak olursan , yerini bulup beş saniye içinde seni yok edicem . Gerzek gladyosu seni . Gladyonun adını ağzına alma kız , mukaddes bişey o . Kim bilir ne sanıyosa gladyoyu felan . . . Lan Kenar . Karışmıyım diyorum ama , ööle zavallısın ki , analık hislerimi kabartıyosun . Anne olmak istiyosan gel işte otele . Ööle diil lan sapık . Bak benden sana bi kız kardeş tavsiyesi . Sağda solda ilginçlik olsun diye bööle konuşma . Senin gibi saf , acar , bilekli tosuncukları kendi karanlık işlerinde kullanmaya hevesli uluslar arası şebekeler var . Daha noolduğunu anlayamadan kendini dışı alev çemberiyle sarılı , hipotenüsü eroin , komşu kenarı silah ticareti bi üçgenin Kenar'ı olarak buluverirsin . Geometri ve felsefe yapma insana Sıdıka . Eğer dediğin üçgenlere kenar olucaksam hep senin yüzünden . Ne var sanki he desen evimin tosuncuğu olsam . Sadece yakıt parası yüzünden yönetici filan dövsem , tanıdıkların burnundan başkasını kırmasam , yalnız Fener'in şampiyonluğu için çarpışsam . . . Ama sen elinle bu yollara itiyosun . Ya akşama kadar gelirsin , ya da ben , Tibet'te muhtarlık seçimlerinde olay çıkarmak için aldığım gizli bi infaz görevini yerine getirmeye giderim . Ciddiyim bak . Biz yalanı sevmeyiz Sıdıka . Sözlerim bu kadar . Daha fazla konuşmayı şu aşamada doğru bulmuyorum kendim . Bak hala ne diyo manyak . Ört lan şu telefonu . Bi daha ararsan TEM kenarında Kenar cesedi görevine yollarım seni , ona göre . Gece yarısı Elifsu Alo , Sıdıka , Elifsu ben . . . Banabak , senden bi ricam olucak . Hayrola Elifsu sesin niye bi tuhaf geliyo , iyi misin sen ? Kız doğru sööle Dicle mi ne hani bi çocuk vardı , sarhoş kafa arabayı mı devirdi yine , karakolda , hastanede felan mısınız gecenin bu vakti . Yok be , ne Dicle'si . . . Ortaköy'de , Relaylar'dayım ben . Relay ne yaa ? O bir kim ? Canım anlattım ya o çocuğu ben sana . . . Ege'nin ortağı Relay . Kireçburnu'nda barları var hani . Çift gitar İrlanda folku çalıyolar . Ege'nin babası emekli tuğamiral , Relay'ın da annesiyle babası ayrı , babası bi hostesle evli , annesi tanınmış bi dişçi . Relay , Koç'un hazırlığında okuyo , kova burcu , kum mavisi gözleri var . . . Hatırladın mı şimdi ? Hayır ama , önemi yok . Sen bırak şimdi elin çocuklarının nüfus kütüğünü , başına ne geldi , hangi konuda yardım istiyosun , kısaca onu anlat . Yaa dur bi dinle . . . Şimdi bu Relay , Çisem diye bi kızla çıkıyodu . . . Banabak , seni uyarıyorum Elifsu , sakın Çisem'in ailevi durumunu ve burcunu felan anlatma , kısa geçelim . Yok , zaten ööle pek ekstra bi hatun diil . Yalnız Dorukcan diye bi abisi var , Bilkent'i bu sene bitirdi , ilah gibi bi çocuk . Bu yaz Yalıkavak'ta Avusturyalı bi kızla tanışmış , kız Viyana'da balerinmiş . . . Aaa ama Elifsu , kafana kapatıcam , kırıcam şu telefonu o olucak şimdi haa . Kızım ne anlatcaksan doğru dürüst anlatsana . . . Geyikten geyiğe atlayıp da ruh hastası etme insanı . . . Yaa tamam bee . Şimdi bu Çisem , Relay'ı sanal ortamda aldatmış , çocuk bunalımda . İnternet chat servislerinden bi çocukla yazışıyomuş kız . Sonra işi ilerletip yazışmaktan öte başka bişey yapışmaya başlamışlar . Bu iş de Relay'ın kulağına gitmiş . Çocuk ağır depresyonlara girdi . . . Bak sen , demek sanal boynuz yedi senin Relay . . . Hihihi . . . Gülme kız . . . Çocuğun durumu hakkaten çok kötü bak . Demin gitarla Sanal gitme demiyeceğim Lavinya adlı parçayı ööle bi içli çaldı ki . Bütün bar hüngür hüngür ağladık vallahi . Ben bu gece onlarda kalıp çocuğu yalnız bırakmıyım diyorum . Hayır , çok duyarlı bi insan , kova ama yükseleni balık , intahar felan eder diye korkuyorum . . . Bu bakımdan , annem sorarsa ben bu gece sizdeydim olur mu ? A , bu mümkün diil Elifsu . Bunu senden hiç beklemezdim Sıdıka . Sende özgürlükçü bi yan var halbuusi . Ne yani , şimdi bi hemcinsini idare etmiycek misin ? Annem dün gece nerdeydin kaltak diyerek beni reel ortamda çatır çatır doğrasın mı yani kız . . . Ben de seni , temiz , bilinçli bi yürek olarak bilirdim . Hayır mesele o diil Elifsu'cuum , bu gece ben de Börtüsok'la beraber kalıcam evde yokum da o bakımdan . Börtüsok ne kız , öyle isim mi olur ? Türk mü kendisi . Ay bunu sen sööleme baari Elifsu , normal isimli bi arkadaşın varmış gibi . Herneyse , Börtüsok elbette Türk . Babası koymuş bu ismi . Mitolojik öykülerde deniz kestanesi anlamında kullanılıyomuş . Haa bu arada babası armatör , gemileri var . Annesi insan , ay şey , müdür . Yaa işte bööle , bu gece Börtüsok'ların gezinti teknesiyle Marmara'ya çıkıcaz . Ben de annemlere sizde kalıcaamı söyledimdi naapıcaz şimdi . Aman neyse hallederiz onu bi şekilde de . . . Kız banabak sen ciddi misin ? Dikkat et kızım alayı manyak bunların . Yani . . . Nası söölesem . Sanal ortam felan lazım diil . Zaten olmayan bi dünyada yaşayıp , geyiğine bunalıma giriyolar . Sen bana bakma , on beş yaşımdan beri ciğerini öğrendim ben bu geyiklerin , kırk türlü numaralarını gördüm de , seni kötü harcarlar . Hiç de bişey olmaz . Başka türlü birey olunmuyo kızım . Öööle okuyup yazarak felan . Hikaye hepsi . . . Hayat sörvayvıl bir ortam zaten . Ooo beybi beybi its e vayl vörd hesabı . Vahşetse vahşet içine tüküriyim . Bişiy mi içtin kız sen . Valla Börtüsok da az bunalımlı bi çocuk . Hayat onu anlamıyo , arada bi pembe haplar yutuyo . Yarımşardan ben de başladım . Ay kız kıyamam sana . Hayatta bi tane , insan kalmış , net bi arkadaşım var , kaptırmam seni o salaklara . Valla ihbar ederim Safiye Teyze'ye . . . Sittir et Börtüsok'u felan , kendi gibi bi salakla batırsın gemisini . Saçma konuşuyosun Elifsu , aştım artık ben kızım bazı şeyleri . Öbür türlüsü zor iş . Hem ben kendimi korumasını bilirim . . . Hiaaa . . . İyice olmuşun sen . . . Kız banabak , kıpırdama geliyorum . Hakkaten bu gece sizde kalıcam . Dışarı çıkmak felan yok . En fazla on beş dakika beklerim . Yoksa Börünç'le çıkar gideriz . Tamam tamam . Börünç kim kız . Börtüsok diil miydi o çoçuğun adı . Hi hi hi hiiii . Çift kişilikli , on ikiden soona Börünç diye bi adam oluyo . Olumsuz hayatın anlamsızlığı O'nu şizofren yapmış , sosyal kimliğinde karmaşa var . . . Hihoha . . . Niye güldün ? Yok bişiy . Hadi sen geliyosan gel . . . Şoförle Konuşmayınız Şunu biliyo musun babacım , yeni trafik kanununa senin adını taşıyan Zekeriya Saka diye özel bi madde konmuş . Bu şekilde araba kullanmaya devam edersen , direk idam . Sus kız . . . Ama azcık yavaş lütfen . Hayır ben kendi canımızdan vazgeçtim , devletin bekaası bakımından biraz dikkatli sürsen şu arabayı . . . Gidip acayip bi arabaya çarpıcan , kaza sonrası meclis - mafya - bilmemne üçgeni ortaya çıkıcak , bu münferit hadise maksatlı çevreler tarafından . . . Sus kız . . . Hayır ille de kaza yapmakta ısrarlıysan , şu öndeki pancar yüklü kamyonun altına girelim . Kaza sonrası o kamyondan en fazla , çiftçi - şöför pancar üçgeni çıkar , kamuoyunun kafası karışmaz . . . Esasen o bile tehlikeli , mazot deposunun yanındaki zulada eroin varsa da çarpınca eroin fışkırırsa içinden . . . Soona mafya , kamyona çarpıp zulamızı patlattınız diye peşimize düşerse . . . Sus kız . . . Aslında azcık uğraşsan trrrrr bip de diyebilirsin sen baba . Sus kız . Trrrr bip diycen . . . Bak ne güzel , Sus kız lafını öğrenip tekrarlayabiliyosun , tırrr bip'i hayda hayda söyleyebilirsin . Sus kız . Esasen bi kaza olsa , karşıdaki araba bi tarafa , bizim arabadan daha şaşırtıcı bi tablo çıkıcak . Direksiyonda ha bire Sus kız diyen bi papağan , yanında bi kız oturuyo . Mafya üçgeninden bile daha şaşırtıcı bir ikigen . . . Gazeteleri şimdiden görür gibi oluyorum . . . Papağanla kızın ilişkisi neydi ? Kül tablasında kuş yemi bulundu mu ? Arabadan çıkan Mahsun Kırmızıgül fotoğrafı bir kaset kapağı mı ? Yoksa bir ne ? Sus kız . . . Hayır işin kötü tarafı , ikimiz kazada öldüğümüz , annem Sinop'ta olduğu için , Reha Muhtar bizim aileden bi tek abimi canlı yayına çıkarabilicek . . . O zaman üçgen tamamlanıcak : bir papağan , bir kız ve bir ayı . . . Sus kız . Ay baba noolur bi kerecik de melodili sööle bari , ortam değişir hiç olmazsa . . . Din dandon din . . . Suusskızz . Din don din . . . Din don dedim de , en son Fato'nun programındaki gizli kamera olayı aklıma geldi , Uğur Dündar'da da bi başkası vardı . Adamlar din kisvesi altında akara kukara yapıyomuş hani . Diycaam şu ki don lastiğine bile gizli kamera konulabiliyo artık . Herkesin ibadetini , kabahatini , dinini , donunu kurcalıyolar . Sus kız . . . Lafı şuraya bağlamak istiyorum babacığım bu arada sen önüne bak , bende de bi gizli kamera olmasından kuşkulanıyorum . Hem de doğuştan . Belki de hastahanede bi haber programı çekimi için yerleştirip soona içimde unuttular . Şimdi bi kaza olsa içimden kasedi çıkarıp hayatımı seyredicek birileri . Ölmeden kenara çek de bazı yerleri silelim hiç olmazsa , gerçi kötü bişey yok ama , montajlarlar filan , annem üzülür soona . Sus kız . . . Aman bee . Yavaş gitsin diye sabahtan beri bi araba laf anlattık hiçbirini dinlemiyo bile adam . Başçavuşun binek hayvanı tıksırıyo sanki şurda . Sus kız . . . Tırrr biip . Sus kız . . . Ay ama hakkaten , karşıdan tır geliyo baba , düdük çal demek istedim . Ferketmedi heralde adam bizi . Cidden tıırr bip gerçeği yani . Hadi aban şu kornaya sellektör felan yap . Sus kız . Tır ggitt . . . Cinci Şetaret Aaa şetaret Abla , sen misin ? Bilemeyan gız Safiye , ben miyin başga biri mi geldi İstanbul'a bilemeyan . Sinop'tan buraya otobüs içimi dışıma çıgarıveedi . Tekerek üstüne binmişyin , zıp zıp zıpladım , gafam gazan gibi . Su da veemeya o muavinlee insana . . . Gavur gibi hepsi . Geç otur şööle görümceler sultaanı , az dinlen . İlahi kız Şetaret Abla , hiç aklımda yoktu . Hayırdır , eniştem yine Sinop'u dar mı etti sana ? Ne demek gız hiç aglımda yoğudu ? Bu gece beni ürüyanda gormüş olman lazım . Valla bi ara rüyamda kendimi tanker güvertesi silerken gördüm ama , o evvelsi geceydi galiba . Tanker deme görümceye . Yok kız abla , ben rüyamı anlatıyodum , senin tankerle ne alakan var . Maşallah , narin bi yelkenli tekne gibisin . Senin beni rüyanda gördüğünü gördüm ben rüyamda . Nası yani kız abla . Senin beni rüyamda . . . Hön . . . Sen . Ben . Ben . Sen . Valla pek anlamadım ben Şetaret Abla . . . Hakkaten , nası oluyo şimdi ? Vaktinde anamgil seni abime istemeye gideekene , dediydim ben bu Safiye denen gız az aptal deye . . . Bak şimdik : ben seni ürüyamda gördüm . İşte , bu kendimin gördüğü ürüyada , sen de ürüya göryoodun , senin gördüğün ürüyanın gonusu da benmişyin . Sen , ürüyanda benim İstanbul'a gelceemi göryoomuşssun . Aldı mı dahta gafan ? Hıı , tamam . . . Sen rüyanda , benim seni rüyamda gördüğümü gördün . Eee , merak mı ettin soona beni . Neşeli Günler Karikatürist ve mizah yazarlarının sıkça maruz kaldıkları muhabbetlerden biri , Şimdilerde size de iyi malzeme çıkıyodur haa konulu geyik tir . Ülkede ne vakit kritik günler yaşansa , çevremizden birileri muhakkak bu cümleyi sarf eder . Oysa , böylesi zamanlarda yapılan kürsü komiklikleri bir mizahçı tarafından kolay kolay aşılamayacak , eni konu usta işi eserler ; şok gelişmelerle ortaya çıkan durum komikleri ise değme komedilere taş çıkartacak başyapıtlardır . . . Tersine , bu zamanlar , mizahçılar için mesleklerinin politikacılar tarafından gasp edildiği kötü günlerdir . Bir görüşe göre de , ortamlar iyiden iyiye sakatlandığı zaman milletin sinirleri bozulur , anlamlı anlamsız her halta gülmeye başlar . Bu durumda malzemeye filan bakılmaksızın , herkes dokunsan makaraları koyverecek halde yarı deli bir kıvama geldiği için , mizahçıların işi kolaylaşır . Oysa yurt sathında yükselen , inlemeyle karışık hastalıklı kahkahalar , sanatlarını icra edemeyen mizahçıların da sinirlerinin bozulmasından başka bir işe yaramaz . Ne de olsa bunlar , keyifle okunup izlenmiş mizah yapıtlarından sonra yükselen ağız dolusu , sağlıklı , rahatlama kahkahaları değil ; her an ağlamaya , kendini jiletlemeye veya köprü korkuluğuna tırmanma eylemine dönüşebilecek imdat çığlıklarıdır . Özetle , dışarıdan malzeme bolluğu diye görünen günler , mizahçıların yaşadığı en kara günlerdir . Bir düşünsenize , siz saatlerce uğraşıp didinip kanaviçe gibi işleyerek , bir karikatür yapıyor , bir öykü , bir fıkra yazıyorsunuz . Oysa , daha baskıya bile girmeden , hayatın bizatihi kendisi , sizin espri diye yaptığınız şeyi fersah fersah aşan bir komiklikle katlayıp , zamanın çöplüğüne atıveriyor . . . Enson , birlikte çıkardığımız HBR Maymun mizah dergisinde , arkadaşlarla haberleri izlerken gülme krizine tutulduğumuz zaman bu acı gerçeği bir kez daha anladım . Yaklaşık on yıldır her hafta çıkardığımız derginin bu sayısı , haber izlerken yakalandığımız amansız gülme dalgası yüzünden neredeyse baskıya yetişemiyordu . Her şey bültenin görüntülü özetleri sırasında spikerin , İdil Biret'i dinlemekte olan devlet erkanını gösterirken ilgili konserden laik müzik diye söz etmesiyle başladı . Vakit geçirmeden dergide kamplara ayrılıp karşılıklı espri atışlarına başladık . Bir arkadaşımız kendisinin tanıdığı dört karılı sofu bir çello sanatçısı olduğunu , dolayısıyla klasik batı müziğiyle uğraşan herkesin ille de laik olamayacağını ileri sürdü . Ardından başka bir arkadaş , semtlerindeki imam hatip lisesinde ders aralarında çalan melodili kapı zilinin Beetofen'in dokuzuncu re minör senfonisinden neşeye şarkı adlı bölüm olduğu konusunda bir iddiada bulundu . Tabi bunlar , TV habercilerinin müziği kamplara ayıran laik müzik benzetmesi üzerine yapılmış kendi çapında esprilerdi . Ama spiker durmadı . Bu kez , Fatih Erkoç'un söylediği Newyork Newyork şarkısına eşlik eden Refahlı Milletvekilleri kimdi , az sonrağğ diye bir anons yaptı . Nooluyordu , neydi yani , nasıldı , nerdeen nereyeydi ve içinde bulunduğumuz duruma ne gibi bir faydası vardı ? Tüm bunların üstüne Ayna Grubu'nun paylaşılamayan şarkısıyla ilgili siyasal tartışmalar bindi . . . Gerçekten de grubun prodüktörü Doktor Erol Bey , Tarihe bakılırsa niçün bu şarkıyı Garo Mafyan'ın düzenleyemeyeceği anlaşılacaktır gibisinden bir laf etmiş olabilir miydi ? Eh yani ydi , Oha ydı artık . Bütün bunları birileri kasten komiklik olsun diye mi yapıyorlardı . Peki , hal böyleyken , fonda çalan cenaze marşı kimindi ? Bir TV Rekl^mı Merhaba Corc gelsene . . . Avrupa ve Orta Doğu sorumlusu olarak söyler misin tanrı aşkına , Türkiye'de neler oluyor Corc ? Neydi o kadının adı ? Çiller . . . Her neyse . . . Bunlar , bizim standartlarımızda bir ülke olduklarını ileri sürerken , Türkiye'yi bu hale sokmaları mümkün mü ? Güpegündüz gazeteler , televizyonlar basılıyor , çete kurmuş birileri , sözde , devlet adına cinayet işliyor . . . Sana soruyorum Corc . Valla ne biliyim Co . Yani , okumuş yazmış profesör insanlar bunlar . Meczup bir nedir Corc . Türkiye'de böyle bir ruh hastalığı mı var ? Hayır bulaşıcı bişeyse bilelim . . Klara yengen Bu yaz Marmaris'e tatile gidelim diyo . . . Tatil yapalım derken bi de meczup hastalığı kapmıyalım oralarda . Yok abi yok , öyle bişey diil meczupluk . Yani , aşırı dinci delilere kısaca meczup deniliyo galiba . Ama bulaşıcı olmadıği kesin . Emin misin Corc . Bulaşıcı diilse son bir yıl içinde niye bu kadar arttı bunların meczupları . Cumhurbaşkanı'nından baro başkanına , gazetecilere kadar meczupların saldırmadığı insan yok . Aşısı filan varsa yaptırıpta gidelim bari . . . Boşa telaşlanıyosun Co Abi . Klara Yengem ve sen müsterih olun . Türkler esasen son derece konuksever ve temiz insanlar . Birçoğu dindar ve muhafazakar , bi kaç meczup çıkıyo diye korkmamak lazım , her cemiyette oluyo o kadar . Mesela benim Alfred Dayım var o da katolik bi meczup . Geçen ay Nebraska'da , içki içiyo diye emekli bi astronota saldırıp yaraladı . Daha sonra Tanrı tarafından görevlendirildiğini iddia etti . Yani diyceem , oluyo böyle şeyler . Oluyo da ciddiye almak lazım Corc . Öööle Tanrı adına , devlet adına , önüne gelen birbirini öldürmeye başlarsa , üzülürüm ben o ülkeye . . . Yazık , çok da güzel çipura balığı yapıyolar orda . Tabiat desen bir harika . Safranbolu lokumu , Amigo fıstık . . . Aman be Co , bize ne , elin iç işleri bizi mi gerdi ? Öyle diyosun da Corc . Biz de kot pantolon satıyoruz o ülkeye . Orası öyle tabi . Ama ya pantolon diil de , bikini mayo , mini etek felan satıyo olsaydık ? Hihihihi . . . Peki , meczubu anladım da , enişte diye de bi hastalık var orda galiba . İzlediğim kadarıyla Türkler pek şikayetçi bu enişte denilen şeyden . Sen ne yapıyosun Co abi yaa . Öyle olur olmaz yerde enişte lafını ağzına alma , yerin kulağı var . Vurdurtucan mı bizi . Valla bi duyan olur , insanın üstüne iki tane raporlu meczup yollayıverirler , soluğu hastahanede alırız . . . Öyle küt diye enişteden söz edilir mi ulu orta . So what lan . So what . . . Bildiğin gibi diil abi . Her iş o adamda bitiyo diyolar . Yalnız hakkında ters bi laf duyarsa . . . Dediğim gibi , tosuncukları var , gelip oturduğun yeri kafana geçirip gidiyolar . . . Woww . He is a gangster ? Meczup gangster ? Neyse ne işte abi . Ben , şey diyorum bu enişte mevzuusunu kapatsak . Adamın kulağına gidiverir . Yani , ben daha gencim , di mi güzel abim . Sen burda rahatsın ama ben görevim gereği o ülkeye gidip geliyorum . . . Tom ve Sementa adında iki yavrum var . Bu eniştenin adamları , meczuplar bilmemneler üstüme gelir de bana bi şey olursa o yavrulara kim bakar . Dis iz dı dağ başı mı kardeşim orası ? Valla bilemiycam Co . Şimdi , ne desem yalan olur . Telefon Demokrasisi Son gensoru teklifinin oylanması sırasında , vekillerimizin kürsü önünde bizi temsilen yarattıkları arbedeyi izlerken , milletçe güzel günlere yaklaştığımızı düşündüm . İçim tarifsiz bir sevinçle doldu . . . O mukkaddes çatı altında oturum başkanına bardakla su atıp , söz konusu mukaddes çatıya çiğ köfte fırlatarak yapıştırdıkları için eleştirilen temsilcilerimiz , Türk ve dünya kamuoyu önünde , parlamenter demokrasiye yakışan bir ilerleme kaydettiler . Dikkat ettiyseniz , son arbede , gerçekten de huzur ve sükun ortamından ziyade , windows ortamının bir habercisi gibiydi . Çünkü , ilk kez birbirlerine cep telefonu fırlattılar . Demek ki , temsilcilerimizin arasında yoğun bir iletişim isteği , bir araya gelemeseler bile , telefonda oturup konuşarak memleket sorunlarını çözme arzusu var . Rakip partinin mebusuna fırlatılan telefon , Şimdi itiş kakış var , ortam müsait değil , sen sonra ara beni , telefonlaşalım , irtibatı kaybetmeyelim , meseleleri tartışıp , parlamenter demokrasi içinde çözümler bulalım , olur mu güzelim mesajı taşıyor . Bu gerçekten sevindirici bir gelişme . Yoksa , adamların altın kabzalı tabancaları da var , hafazanallah , demokratik tartışma ve yöntemlerden yana kimseler olmasalar , tutup silah da çekebilirler . Ama dikkat ettiyseniz , birçoğunun eli beline gitmesine rağmen , hiçbir tanesi bu kabalığı yapmadı . Şimdi , birtakım kötü düşünceli kimseler , madem mecliste cep telefonu fırlatılıyor , yasama organımız kapsama alanı dışına çıkarılsın , kimse meclise cep telefonuyla giremesin diyebilirler . Onlara göre , reklamdaki gibi , cep telefonları bazı küçülme olaylarından sorumlu tutulabilir . Hani bir televizyon reklamı var ya , cep telefonları yüzünden , bazı binalar küçülüyor , dolayısıyla içindekiler küçük düşüyor , onun gibi . Ama bu var olan iletişimi de yok etmekten başka bir şeye yaramayacaktır . Onun yerine cep telefonlarının taşıma ve bulundurma ruhsatlarıyla kontrol altına alınması veya ebatlarının herhangi bir yaralanmaya meydan vermeyecek şekilde değiştirilmesi düşünülebilir . . . Babam hep , millet neyse vekili de odur der . Doğrusu yakından bir milletvekili görmedim ama , ben de kendisinin bu görüşüne katılırım . Çünkü bu dillerden düşmeyen parlamenter demokrasinin bir gereğidir . Daha meclise girmeden , parti kurultaylarında sandalyelerin uçuşup silahların sıkıldığı demokratik unsurların üyeleri , elbet meclis çatısı altına girince aynı davranışlarını sürdüreceklerdir . Bu durumu at avrat silah geleneğimize bağlayanlar veya demokrasimizin henüz genç olduğunu ve zaman içinde gelişeceğini söyleyenler var . Sevgili Çetin Altan Usta'nın meclis anılarını anlattığı Ben Milletvekili İken adlı kitaba baktığımızda arbedeci milletvekillerinin şimdiki partilerin bir sorunu olmadığı ortaya çıkıyor . Demokrasimiz gerçekten de uzun yıllar hep genç kalmış . Umarım , yıllar sonra ikide bir elleri bellerine giden , altın kabzalı lazer tabancası taşıyan , birbirleri hakkındaki suç fezlekelerini sümen altına ışınlayan milletvekillerimiz olmaz . Demokrasimiz de doğa yasaları gereği ufaktan yaşlanıp olgunlaşmaya , hafif göbek salıp , kelleşmeye başlar . ( Bizdeki demokrasinin erkeg olduğu açık , o yüzden yaşlılığını kel ve göbekli olarak öngörüyöruz . ) Evet , biraz önce söylemiştim . Gerçekten de ben yakından milletvekili görmedim . Görürsem kendilerine artık birbirlerine cep telefonu atmaya başlamalarına sevindiğimi söyleyeceğim . Nasıl olsa bir ara bu aletin gerçekte nasıl kullanılması gerektiğini de çözeceklerdir . Çözmeleri gerekiyor . Çünkü aynı günkü gazetelerde Görüntülü telefon teknolojisine geçmiş çeşitli çevrelerden bahsediliyordu . Yani demem o ki , yaklaşık bir senedir çalıyor , birbirinize fırlatmayı bırakın da biriniz bakın şu telefona . Alo ? Biz Bu Filmi Görmüştük Biz bu filmi görmüştük . . . Bu cümle yaşamımıza ne zaman girdi , ilk kez hangi politik yorumcu tarafından sarf edilidi , tam olarak bilmiyorum . Ama şu bir gerçek ki , iletişim organlarında kullanıla kullanıla eprimiş yorumlardan birisi . Tarih tekerrürden ibarettir cümlesinin Alaska Frigo ve Filmatik sponsorluğunda yeniden düzenlenmiş hali gibi bir şey . İşin içinde sinematografik bir tat , dolayısıyla görsel bir boyut olması itibarıyla ilk kez televizyonda bir haber yorumu sırasında kullanılmış olabilir . Esasen bu lafı ilk kim etti diye düşünmenin konumuzla pek de ilgisi yok . Nasıl olduysa bir şekilde yaşamımıza girmiş işte . Zaten insan haber ve yorum dilindeki klişelere kafayı takarsa , rahatlıkla ruh sağlığını yitirebilir . Yani , bir düşünsenize , haber yorumlarında işittiğimiz sokaktaki adam bir kimdir ? Doğuya yakın batılı kaynaklar nasıl bir insan güruhudur ve ne iş yaparlar ? Aynı şekilde , Saraya yakın çevreler , iyi haber alan kaynaklar filan , bunlar bir izleyici tarafından derinlemesine düşünülmemesi gereken şeylerdir kanaatindeyim . Diyelim ki , bu tür lafların bir bölümünü kalkıp iletişim uzmanları bize açıkladı , yine de bu işin sonu yok . İyisi mi bu haber - yorum laflarını her nerede yaşanıyor ve yaşatılıyorsa öylesine işitip , anlamına kafayı yormamak . Elimde değil , ben biz bu filmi görmüştük yorumunu duyunca , kahkahalarla gülüyorum . Şimdi , beni ayıplayanlar olabilir . Çünkü , bu yorum genellikle asla çözülemeyen ciddi memleket meseleleri aynı minval üzre ardı arkasına cereyan etmeye başladığında kullanılır . Ama bu cümlenin doğasında bir alışma duygusu barındırdığını da unutmamak gerekli . Çünkü insanın onlarca kez izlediği filme her seferinde aynı tepkiyi göstermeyeceği açıktır . Hatta daha da ileri giderek izleyicinin aynı filme artık tepki göstermeyeceğini bile ileri sürebiliriz . Oysa böyle bir durumda konusu kısaca alışkanlık , tepkisizlik , olayın ciddiyetini fark edememe , kader gibi kabullenme olan bir korku filmi vizyona girmiş demektir . Örnek olarak , bu yorumun sıkça kullanıldığı üniversite olaylarını gösterebiliriz . Devamındaki birçok acı olayın habercisi olduğu toplumsal deneyimlerimizle sabit olduğu halde üniversitelere yapılan saldırıları aman işte canım , yine talebeler dalaşıyor boyutuna indirgememiz , bu olayları dandikten koltuk çekişmelerinin arasında gözden kaybetmemiz , gerçekten de söz konusu embesil izleyici açmazının en belirgin örneğidir . Böylesi acıklı bir tabloya gülmek ancak sinir bozukluğuyla açıklanabilir . Ama benim bir nedenim daha var : Şimdi sizlere , elimden geldiğince terbiyeli olmaya çalışarak , aynı filmi sürekli izlemenin sakıncalarına ilişkin bir anekdot anlatacağım . Altan Erbulak , birlikte çalışmak onuruna eriştiğim değerli ustalardan birisidir . Kendisiyle Tekin Aral yönetimindeki eski Fırt mizah dergisinde çalışmıştık . Altan Ağabey , genellikle derginin arka kapaklarını çiziyordu . Bir dergi gününde kendisini ziyarete gelen tiyatrocu arkadaşıyla birlikte oturmuş biz çıraklarıyla sohbet ediyordu . Bir ara Çetin Altan'ın , Erbulak Usta için yazdığı kristal kadehlerde sallanan pırlanta zarlar gibi kahkalarından birini atarak , yanındaki tiyatrocu arkadaşını işaret edip , Arkadaşlar biliyor musunuz , bu adam , dünyanın , savaş uçağına mastürbasyon yapan ilk ve tek insanıdır deyiverdi . Bizler , duyduklarımızın etkisiyle yerlere düşerek gülerken bu tuhaf olayı anlatmaya başladı . Altan Ağabey ve yaşıtı tiyatrocu arkadaşları ilkgençlik yıllarında , Cihangir'de bir bekar evinde birlikte kalıyorlarmış . Birçok komik olaya sahne olan bu evde , bazı günlerde düzenledikleri bekar muhabbetleri sırasında şeytana uyup arada bir izledikleri azıcık açıkçana erotik bir film varmış . Zamanın teknolojik olanakları içinde 8 mm'lik bir göstericiye takıp izledikleri bu film , esasen pek de öyle açık saçık bir film olmamasına rağmen , mizahçı ve oyuncu cinliğiyle aynı filmi her izlediklerinde filmi dillendirip hoşca vakit geçirmesini bilirlermiş . Altan Usta , filmi izlerken genellikle konuşup gülüştüklerini , ancak filmin bir yeri geldiğinde ev ahalisi ve konukların susup perdeye dikkat kesildiklerini , çünkü filmdeki yegane açık sahnenin orası olduğunu söyleyip gerisini O anlatsın diyerek topu gençlik arkadaşına atmıştı . Şimdi ünlü bir tiyatro oyuncusu olan savaş uçağı kurbanı , ağabeyimiz , mahçup bir edayla , evde kimse olmadığı bir sırada makinayı kurup filmi oynatmaya başladığını , perdedeki görüntülerle bir düş ve fantezi dünyasına dalmışken , kendisini filmin en açık ve tahrik edici yegane sahnesine göre ayarladığını da belirtmeyi unutmamıştı . Sanırım gerisini anladınız , yüzlerce kez aynı filmi izlemenin verdiği alışkanlıkla kendisini ayarlayan ağabey , filmin beklenen sahnesi nde , pike yapan bir savaş uçağına bakarak belki de yaşamının en tuhaf fantazisini yaşamış . Çünkü Altan Erbulak , filmin o sahnesini keserek , yerine dalışa geçmiş bir jetin görüntüleri montajlayıp arkadaşına unutamayacağı bir şaka yapmış . İnşaattan sonra geriye kalan boşlukların ya da üzerinde inşaat yapılacak arsanın toprak ya da taşla doldurulmasına da dolgu işi denir . Kazı ve dolgular , yapım işlerinin en karlı kalemleridir . Bunların karlı oluşlarında rol oynayan ilk etmen , imalatın emek yoğun niteliğidir . Bayındırlık Bakanlığı tarafından hazırlanan resmi birim fiyatlar işçilik ücretleri bakımından oldukça insaflıdır ; oysa müteahhitler resmi fiyatlardan çok ucuza çalışacak insanları her zaman kolaylıkla bulabilmektedirler . Resmi birim fiyatlar hazırlanırken dikkate alınan makine maliyetleri de günümüzün teknolojisini yansıtmaz ; Bakanlığın fiyat analizlerindeki makineler çok eski model olduğundan maliyetleri yüksek görünür . Bakanlığın birim fiyatları bu nedenle de piyasadaki gerçek durumun oldukça üzerinde kalmaktadır . Bunlar ve bir dizi başka teknik nedenler , kazı ve dolgu işlerindeki resmi birim fiyatların iyi kar bırakmasına , iyi kar ise bu imalat kalemlerini çokça içeren yapım işlerinin daha fazla tercih edilmesine yol açmaktadır . Kazı ve dolguları müteahhitler için çekici kılan asıl neden , bunların bir kez yapıldıktan sonra kolayca yeniden ölçülememesidir . Kazı ve dolgu imalatının izlenmesi için geliştirilmiş olan ölçüm teknikleri uzun , zor ve su götürür hesaplamalar içerirler . Kağıt üzerindeki bir iki milimlik yanılma , arazideki kazının binlerce metreküp fazla hesaplanmasına neden olabilir . Özellikle üzerine inşaat yapılmış arazi parçalarındaki kazı ve dolgunun gerçek tutarlarının sonradan tam olarak hesaplanması neredeyse olanaksızdır . Uzunluğu yüzlerce kilometreyi bulan kara yolu , ya da milyonlarca metreküp toprağın yığılmasıyla yapılan baraj inşaatlarında da benzer olanaksızlıklar söz konusudur . Böylece yapım işlerinin en çok su götüren kalemleri olan kazı ve dolgu işlerinde devlet parasını çalmanın birinci ve en önemli yönteminin , ölçüleri şişirmek olduğu anlaşılmaktadır . Sıradan okul ya da hastane binalarında bu imalat kalemleri fazla yer tutmaz ; o yüzden de bu tür inşaatlardaki kazı hesaplamaları için kaygılanmak gerekmeyebilir . Fakat kara yolu , baraj , sulama kanalı gibi inşaat işlerinde milyonlarca metreküp kazı ya da dolgu işi çıkar ve yapılabilecek yolsuzluk yüz milyarlarca lirayı bulabilir . Kazı ve dolgu işleri böyle karlı , şişirme olanakları bakımından böyle avantajlı olunca , müteahhitler kendileri için daha çok kazı ve dolgu işi çıkaracak proje seçeneklerini zorlamaktan kaçınmazlar . Kesin projelerin idareler tarafından ihaleden önce hazırlandığı işlerde , inşaat yürütülürken müteahhitler tarafından çok çeşitli teknik gerekçeler ileri sürülerek kazı ve dolgu işlerini arttırıcı önerilerde bulunulur . Kesin projelerin müteahhitler tarafından yapıldığı işlerde ise inisiyatif tam anlamıyla müteahhitlere bırakılmış olmaktadır . Kazı ve dolgu işlerinde sıklıkla başvurulan başka bir şişirme yöntemi de sahte klas tutanağıdır . Yapım işlerindeki resmi birim fiyatlar , kazılacak toprağın cinsine göre farklılıklar gösterir . Toprağın jeolojik sınıfı aynı zamanda onun kazma zorluğunu da belirlediğinden fiyat farklılığı doğaldır . Yumuşak toprağın metreküpünün kazı fiyatı en ucuz , sert kayanın kazı fiyatı en pahalıdır . Müteahhite hak ettiği kadar ödeyebilmek için kazılacak toprağın sınıfının belirlenmesi gerekir . Toprak sınıfının belirlenmesi işine Klas tespiti denilmektedir . İhale işlerinde pek çok kez karşımıza çıkan komisyonlardan biri de klas tespitinde görülür . Bu işlem , müteahhitin de katıldığı 3 kişilik bir heyet tarafından gerçekleştirilir . Heyetlerde jeoloji mühendislerinin yer alması gerekmekte ise de kamu kurumlarının kadrolarında jeoloji mühendisleri sayıca çok azdır ; bu yüzden görev inşaat mühendislerine düşmektedir . Toprak sınıfını kesin çizgilerle ortaya koymak , ancak bir çuvaldaki pirinçlerin sayısını tam olarak söyleyebilmek kadar olanaklıdır ; olsa olsa yaklaşık değerler bulunabilir . Sınıf belirlemeleri her zaman çıplak gözle yapılmaktadır ve hiçbir bilimsel temele dayanmamaktadır . Toprak sınıfını belirleme işlemlerinin böylesine su götüren değerlendirmelere dayanması , haksız istekler için çekicilik yaratmaktadır . Gerçekte yumruk büyüklüğünde bir tek taş bile bulunmayan arsalarda yapılan kazıların çok sert kaya sınıfından ödendiğine sık rastlanır . Aradaki farkın parasal tutarı , kazı imalatının büyüklüğüne bağlı olarak birkaç yüz milyar lirayı bile bulabilir . Toprak sınıfının belirlenmesi işleminin kişisel değerlendirmeye bağlı niteliği , müteahhitlerin itirazlarına da neden olmaktadır . Müteahhitler kazdıkları toprağın belirlenenden daha yüksek sınıftan olduğunu ileri sürer , idareler de direnirlerse işlem yinelenir . Böyle böyle , üç kez yinelenen ve her kezinde de farklı değerlerle sonuçlanan toprak sınıfı belirleme işlemleri vardır . Bu konuda yapıcı bir çözüm olarak toprak sınıflarının ihaleler yapılmadan önce belirlenmesi ve böylece ihaleye katılacak olanların da tekliflerini hazırlarken bu faktörü bir maliyet unsuru olarak dikkate alabilmelerine olanak sağlanması düşünülmüş ve geçtiğimiz yıllar içinde bir süre uygulanmıştır . Yöntem , gerçekten de itirazları boşa çıkaracak özellikteydi ; çünkü belirleme yanlış bile yapılmış olsa , ihaleye katılacak müteahhitin durumu biliyor olması , bunu teklif fiyatına yansıtmasına olanak verebilmekteydi . Uygulandığı zaman dilimi içinde , idarelerin başını ağrıtan en önemli sorunlardan birine esaslı bir çözüm getirmiş olan kazı toprağı sınıflarını ihaleden önce belirleme yöntemi uzun ömürlü olamamıştır . Sulandırmaya çok elverişli bir hesaplama yönteminden yoksun kalan müteahhitlerin baskıları Bayındırlık Bakanlığını geri adım atmaya zorlamış ve toprak sınıflarının eskiden olduğu gibi ihaleden ( ve kazı imalatı yapıldıktan ) sonra belirlenmesine , yani eski uygulamaya geri dönülmüştür . İnşaat alanında bazı yerlere teknik nedenlerden ötürü toprak ya da taş - toprak karışımı doldurmak gerekir . Buna , dolgu imalatı denmektedir . İnşaat alanında dolgu yapılacak yerler varsa , buralara yine inşaat alanında yapılmış olan kazılardan çıkan toprağın doldurulması , ekonomik bir uygulamadır . Çünkü böylelikle dolgu toprağı için ayrıca ( malzeme bedeli ve taşıma gibi ) harcama yapılması gerekmeyecektir . Dolgu için kazı toprağının kullanılması , bu nedenle zorunlu tutulmakta ve inşaata dışarıdan toprak getirilmesine kural olarak izin verilmemektedir . Dolgu için dışarıdan toprak getirilmesine izin verilen iki ayrıcalıklı durum vardır . Bunlardan birincisi , inşaat yerindeki kazı toprağının , tüm dolgu işlerine yetmemesidir . İkincisi , kazıdan elde edilen toprağın , dolgu işi için uygun teknik özelliklere sahip olmamasıdır . Birincisi kolayca anlaşılabilir bir durumdur . Matematik olarak dolgu alanı kazı alanından büyükse bir yerlerden taş toprak getirilmesi gerekecektir . Oysa ikinci durum bu denli basit ve anlaşılabilir değildir . Kazıdan çıkan toprağın dolgu işi için uygun olmadığının bir teknik raporla saptanmasını gerektirir . Bu saptama , tıpkı toprak sınıfının belirlenmesinde olduğu gibi çokça kişisel değerlendirmeler içerir ve karşı çıkılamayacak teknik gerekçelere kolaylıkla bağlanamaz . Jeolojik ve statik gerekçelerinin karşı çıkılamaz biçimde ortaya konulamaması , kamu inşaatlarının büyük çoğunluğunda kazı alanından elde edilen taş ve toprağın dolgu işlerinde kullanılmaması sonucunu doğurmaktadır . Dolgu için uygun değildir raporunu müteahhit ve kontrol mühendisi birlikte verirler ve bu yargının tersini ispatlamak neredeyse olanaksızdır . Kazıdan elde edilen toprağın dolgu işlerine uygun olmaması , birkaç noktada müteahhitlere çok büyük parasal olanaklar yaratmaktadır : İlk olarak , hiçbir işe yaramayan kazı toprağının şantiye alanından uzaklaştırılması gerekir ve bu iş için müteahhite ücret ödenir . İkinci olarak , dolgu işleri için başka yerden taş ve toprak bulunup getirilmelidir ki bu durumda hem yeni bir toprak kazısı bedeli , hem de yeni toprağın kazıldığı yerden şantiye alanına kadar taşınması bedeli müteahhite ödenecek demektir . Kazı ve dolgu işlerinde imalatın olduğundan fazla gösterilmesi ya da kazıdan çıkan toprağın dolguda kullanılması gerektiği halde sahte gerekçe raporları düzenlenerek şantiye dışına atılması ve dolgu imalatı için başka yerden toprak getirilmesi , böylelikle de müteahhitlere fazladan para ödenmesi kuşkusuz ki yeterince kötüdür ; fakat başka bir soygun yöntemi de bunların üzerine tuz biber eker . Bu ; dolgu yerlerine gerçekte kazıdan çıkan toprağın doldurulması , fakat sanki doldurulmayıp şantiye dışına çıkarılmış ve dolgu işi için başka yerden taş ve toprak getirilmiş gibi ödeme belgeleri düzenlenmesidir . Kitabımızın bu bölümünde anlatılan yolsuzluklar irili ufaklı bütün kamu yapılarında söz konusudur ; fakat özellikle otoyol ve kara yolu inşaatlarında çok sık rastlanır . Bu inşaatların proje güzergahında milyonlarca metreküp kazı ve milyonlarca metreküp dolgu yapılması gerektiğinden böylesi girişimler hem daha yoğundur hem de parasal tutarı trilyonlara ulaşır . Ortadaki parasal çıkarın büyüklüğü ile müteahhitlerin etkili siyasal destekler bulma konusundaki becerileri bir araya geldiğinde , idareler adına kontrol yapmakla görevli olanların ( eğer varsa ) karşı çıkma isteklerini kolayca kırabilecek bir güç oluşur . Mal Taşımanın Çekiciliği Yapım işlerinde şantiyeye getirilerek inşaatta kullanılan gereçlerin hemen hemen tümünün , satın alındıkları yerden şantiyeye getirilmesi için yapılan giderler , müteahhitlere iş bedellerinin dışında , ayrıca ödenir . İnşaat yerinden dışarı atılması gereken taş ve toprak gibi malzemenin taşıma bedelleri de aynı biçimde , ayrıca ödenir . Taşıma bedelleri ; mesafenin uzunluğuna , yolun ve taşıma aracının cinsine göre değişen formüllerle hesaplanmaktadır . Demir ve çimento gibi , herkesin bildiği fabrika ve merkezlerden satın alınan gereçler için hesaplanan taşıma bedellerinin şişirilmesi olanağı yok gibidir ; fakat taş , toprak , kum , çakıl , tuğla , kiremit gibi irili ufaklı pek çok merkezde üretilen ve çoğunlukla doğal malzeme ocaklarından elde edilen gereçlerde , yakın mesafelerden alınanlar için en uzak noktalardan elde edilmiş gibi ödeme belgeleri düzenlenmesi sık yapılan bir uygulamadır . Özellikle şantiyeden dışarı atılması gereken taş ve toprak , hiçbir zaman ödeme belgelerinde gösterilmiş olan yerlere dökülmez ; müteahhitler kamyonlara yükledikleri molozları ilk rastladıkları dere yatağına ya da yol kenarına döker ve ödeme belgelerinde bunun dört beş katı daha uzak yerlere göre hesaplanmış tutarları gösterirler . Mal Hazır , Para Hazır Yapım işlerinde çok çeşitli ana gereçler ve yardımcı maddeler kullanılır . Çoğunluğu herkesçe bilinen bu maddeler ; demir , çimento , tuğla , kiremit , kum , taş gibi kaba inşaat gereçleri ve musluk , radyatör , cam , evye , fayans gibi ince inşaat gereçleridir . İnşaatın kullanım amacına göre daha başka özel gereçler de söz konusu olabilir . İşin programa uygun ve kesintisiz sürmesi için , bu gereçlerin kullanılacakları zaman iş yerinde hazır bulunması gerekir . İdareler de bu nedenle iş yerinde hazır bulundurulan gereçlerin parasını öderler ; yani yalnızca imalat için değil , henüz imalata dönüşmemiş gereçler için de müteahhitlere ödeme yaparlar . Bedeli ödenen gereçler idarelerin malı olur ve bunlara hazır malzemeler anlamında ihzarat ; bunlar için yapılan ödemeye de ihzarat ödemesi adı verilir . İdarenin malı olan gereçler kullanıldıkça , yani inşaatta yerini aldıkça ödeme belgelerindeki ihzarat bölümünden silinir , buna karşın ödeme belgelerinin imalat bölümleri artar . Yani ihzarat gereçleri için yapılan ödemeler geçici niteliktedir ; gereçler inşaatta kullanıldıkça mahsup edilmiş olmaktadır . Eğer ödeme belgelerindeki hesaplamalar doğru yapılmaktaysa , yani ihzarat gereçleri imalata girdikçe ödeme belgelerindeki ihzarat ödemeleri silinip imalat ödemeleri arttırılıyorsa , ortada muhasebe açısından herhangi bir sorun , bir gereksiz ödeme yok demektir . Fakat ihzarat ödemeleri , tıpkı kazı ve dolgu ödemeleri gibi birkaç yönden kötüye kullanılır . İlk olarak , ihzarat gereçlerinin miktarları şişirilir . Yani ödeme belgelerine , şantiyeye getirilenden çok daha fazla gereç yazılır . Yapılan ödeme , geçici niteliktedir ; yukarıda açıkladığımız muhasebe sisteminin gereği olarak bir süre sonra tüm gereçler imalata girdiğinde ihzarat ödemesi sıfırlanacağından , fazladan yapılmış ihzarat ödemesi de sıfırlanmış olacaktır . Fakat ödemenin mahsubu , gereçlerin tümüyle imalata dönüştüğü zamana bağlı olarak birkaç ay , hatta birkaç yıl sürebilir . Yani ihzarat gereçlerinin miktarının şişirilmesiyle , müteahhitlere geri ödenmesi birkaç aydan birkaç yıla kadar değişen zaman süren faizsiz ve masrafsız bir avans verilmiş olur . Müteahhitin biraz daha pişkin ve kontrol görevlisinin de gözü kara olduğu durumlarda bir adım öteye gidilebilir . İhzarat gereçleri imalata girmiş , yani fiilen sıfırlanmış olmasına karşın ödeme belgelerinden silinmez , sanki hala şantiyede duruyormuş ve imalatta kullanılmamış gibi bedeli müteahhitin cebinde durmayı sürdürür . Bu durumda ödemenin mahsubu , inşaatın tümüyle bitmesine kadar ertelenmiş olur , yani yıllar boyu sürebilir . Bunun bir adım ötesi daha vardır . Bu , şantiyeye hiçbir zaman getirilmemiş gereçlere sanki getirilmiş gibi bedel ödenmesidir . Şantiyede tek çivi bile yokken , ödeme belgelerine göre milyarlarca liralık malzeme varmış gibi görünür . Bu son durum , oldukça risklidir ve çok zorda kalmış iki grup müteahhit tarafından başvurulur : Birinci grup , parasal açıdan gerçekten sıfırı tüketmek üzere olanlardır ; yapamayacakları çok az şey vardır . Sistemde yer alan ortalama müteahhit tipi ; iyi yaşayan , pahalı araba kullanan , çevresi geniş , akşamları ziyafetten ziyafete koşan bir insandır . Buna hesapsız kitapsız , kara düzen çalışma alışkanlığını da eklediğinizde , bu adamların neden sıklıkla aynı sonla karşılaştıkları , yani sıfırı tükettikleri anlaşılır . Riski göze alan ikinci grup için , ihale sisteminin yarattığı bir zorlama etkendir : İhale kararları ve ihale işlemleri genellikle uzun zaman alır . Son anda yapılan değişikliklerle yatırım programlarına girmiş olan işlerin ihaleleri yılın son aylarına denk geldiğinde , o yıl için ayrılan ödenekleri iş üreterek doldurmaya zaman kalmaz . Oysa müteahhitlerin her zaman paraya gereksinimleri vardır . Hiçbir imalat gerçekleştirmeden devletten para almanın yolu , ihzarat bedellerini şişirmektir . Ortada uyulması gereken bir ihzarat programı elbette vardır ; fakat bunu idareler anımsamadıkça , müteahhitlerin anımsamasını beklemek yersizdir . İhzarat gereçlerinin miktarını şişirmek , hiç olmayan ihzarat gereçlerini varmış gibi göstermek , ihzarat bedellerini ödeme belgelerinden düşmemek gibi davranışlar kamu yapılarında sık başvurulan yolsuzluk yöntemleridir . Her müteahhit , ufak büyük her inşaatta bu yöntemlere başvurur . Sonuçta ödenekler fiziki imalat için harcanacak yerde , olmayan malzeme stokları için harcanır . Bu , müteahhitin karını kuşkusuz arttırır ; ama karşılığında inşaatın maliyetini yükselterek elbette . Özel Fiyat , Modern Yolsuzluk Yapım işlerindeki genel uygulama , iş bedellerinin önceden belirlenmiş resmi birim fiyatlara göre hesaplanmasıdır . Birim fiyatlar her yıl yenilenmektedir . Önceden ne denli ayrıntılı planlama ve projelendirme yapılmış olursa olsun , inşaat sürerken yeni gereklilikler ortaya çıkabilmektedir . Kimsenin aklına gelmediği için ilk keşif cetvelinde yer almamış bir imalat , birdenbire yaşamsal önem kazanabilir . Ya projede bir değişiklik , bir ek yapılmış ; ya da bir imalatın amacı karşılamadığı sonradan fark edilmiştir . Böyle bir durum ortaya çıktığında , yani ihale hazırlıkları sırasında kimsenin aklına gelmeyen bir imalata sonradan gerek duyulduğunda , idarelerin önünde iki seçenek bulunur : İhaleden sonra ortaya çıkan gereklilik , resmi birim fiyat cetvellerinde fiyatı bulunan bir iş ise , cetvellerdeki fiyat uygulanacak demektir . İhale sözleşmeleri böylesi durumlara uygun hükümler içermektedir ve bu yüzden fazla sorun çıkmaz . Sorun çıkaran ; sonradan beliren gerekliliğin resmi birim fiyat cetvellerinde adının bulunmaması , ya da ihalenin resmi birim fiyatlara göre yapılmamış olmasıdır . Din habu elden mi gidiy ? Hoca hocaya atip tutar mi diyeceksunuz , hoca da bir insandur , hoca kötü olmayla haşa İslam kötüdür olmaz , hoca vardur , caminin çatisindan kurşun tabakalari söküp satar , hoca vardur Kur'an kursuna gelen ondört yaşındaki kiz çocuğuni kaçurir , nikah yapar , üsteluk iki karinin üstüne kuma geturur , hoca vardur şaşirur sabah namazunun farzini beş vakit kildurur , hoca vardur İstanbul'da tanirsunuz , alir on tane karisi , yarisinin adi cariyedur diye , ee kizum , Allah'un dinidur , Müslümanluktur diye ne sikintilara katlanirsun , aç oki kitabi , kurtul habu derdden , sen kurtul , senin çocuğun da kurtulsin , zürriyetin de kurulsin , altmiş yaşında sakali ağirmiş adama sen ses çikartmaz kariluk yaparsan , sana kitap ne yapsin , aç oki şu kitabi , üç günde her bir yanini okirsin , ne olir okimayla , kirk sene ha bu maskaranun elinden kurtulirsin . . . Ey cemaat nerde kalduk , cemaatta vardur sesuni çikartmaz bunlara . Subhanallah deyüp dürtme , gider kahvede arkasundan atar , nedur ula , din deyup , Allah deyup önüne gelen anamizi , kizimizi belleyecek , sizun de kildiğiniz namaz , namaz olacak , ula uşağum siz dini ne sanaysiniz , var midir lafumda yanlişluk , karşima geçtuler mi de tesbih tanesi gibi dizilurler , bir Allah'un kulundan ses çikmaz . . . Ey cemaat , sen ordan fikruni söyleyeceksun , ben burdan , benum üç lafuma sen de bir konuşuk söyle , bak laf nereye geldi . Ne diyor kahvede bu fotür şapkasına siçtugim , tövbe estağfurullah , mübarek ramazan ayi , ne diyor bu fotür şapkaliler , hoca laikliğe atay , hoca siyaset yapay , yahu cemaat habu laf laf midur . . . Abdest alursin siyaset , namaz kilarsun siyaset , vaaz verursin siyaset , ne diysinuz ula , şu meşhur kavat , kaç tane un fabrikasi var , kaç tane tuğla fabrikasi var , neydi kavatin adi , onun dedesuni bilirsiniz , kirk yil evin önünden kalkup kahveye , camiye gelemedu , insan yüzüne çikamadi , niye çikamadi , herkes bilur bu kavatin Sakarya Savaşi'ndan korkup kaçtuğini , karilar bile konuşmaz , eğlenur oninla , ulan dürzi , gel buraya otur karşuma , nedur derdun , bu din İslam dini midur , he İslam dinidir , bu dini şani yüce Rabbim bütün aleme göndermedi mi , he gönderdi , söyle fotür şapkali dürzü , bu alemde her şey yok midur he vardir . Be urusun tohimi , bu dinde de her şey vardur . Aklina ne geliyse var . İlimde var , namazda var , şeriatta var , aldun mi lafuni , koş yetuştur müftüye , hoca şeriat deyi , üstüne de ekle , hoca şeriat deyi , başka bir şey demiyi , kızdırma beni , otur karşima , usul usul laf dinle , firindan ekmek alursun , maksat misal olsun , dedun ki firincuya niye bu ekmek pali , aha sana siyaset , yolda gidiysin , temsul vereyrum yolda gidiysin dedun ki , yanundaki arkadaşuna habu kaldurumlar çamurdan batayi , aha sana siyaset , aha gördün mü siyaseti , bunlara laf anlatamazsin sayun cemaat , sizin anlayacağunuz , gerdekde damadla gelün nasildur , temsul vereyruk , damadla gelun gerdekte nasildur , dinle siyaset böyledur , anlaysinuz konişmami , şimdi derler ki adama , habu gelin yalaniz mi yatacak , ayip olmay mi terü taze gelune , yoo cemaat yoo yalaniz yatirmazlar geluni , bilurler gelunun halini , gelune batidan kanunlar geturirler . Maksat misal olsun , şimdi damad bagıriy din elden gidiy , din elden gidiy anlaysiniz , lafi uzatmaya gerek yoktir , müftüye yetuştururlar , temsul olsun , gelin gidiy , gelin gidiy ! Çek elini burnindan , çek elini , Allah'un evinde ufalamaya utanmay misun , din habu elden mi gidiy , habu burnina soktuğun elden din tabu ki gider , sen dini ne sanaysin , şaşirtma beni , nerde kalmuştum , geline batidan fiyakali kanunlar getirdular , ee damadin kanuni nerde , damad yalaniz başina otirmiş kendi kanununi kaşiyi , diyeceksunuz ki , habu Müslümanlar niye kirk parçali bohçadur , işte oturmiş her bir Müslüman kanununi kaşiyi , ee ne oliy hoca efendi , ölünin korü daha ne olsin , kaşiya kaşiya yara oliy , irin oliy , biri kalkmiş der ki , gelin kendi gitti , niye habu sakalina siçtiklarum , onar dane onar dane alirsa gelin tabi kendi gider , biri der ki , hahu damad sakali kesecek çağa yakuşturacak , biri der ki , şeyhumuzun elini öpecek , sözünü dinleyecek , baba rizasi alacak , biri der , öbürü der , her kafadan bir ses , ee hoca efendu sen ne dersun . Uşağum damad efendu , birak uyuz uyuz kaşinmayi , ya geluni kaçir , ya da gavurun şu kancuğunu silahuni çek adam gibi vur , he he , koşun yetuşturun , koşun yetuşturun müftüye , Ofli Hoca cihad açtı , Ofli Hoca sancağı açti deyin , bari lafun sonini dinleyun da götürdüğünüz laf yükli olsin , ey Müslüman uyan , uyan , bir damad lafudir anlatiy hoca efendu , damad mamad yok , ha bu İstanbul'da onar tane kari alan şeyhler midur damad , böyle damad mi olir , oturmiş particilerle senet sepet imzalay , din kardaşuna tekfur edeyi . . . Diyeceksunuz ki gelin halunden memnun mudur , ona da temsulen lafum vardur . Sabahlari bayinun yanundan geçeyrum , gözümi ne kadar kaçirsam , yine de renklu dergilerdeki karilara takiliy , orospilarin hepsi sanki erkek kalmamiş bana bakayi , hepsi güleyi , hepsi işmar ediy sanki . . . Düşündüm ki cemaat , habu karilarun gönlü olsaydı , benim gibi sakali ağarmış yaşli Ofli Hoca'ya işmar eder , gülerler mi , vardur olanların da bir derdu . Ne yaparsun ki , alt tarafu renklu resum , onlar bana bakayi , ben onlara bakayrim , orospilar , kaltaklar deyip bayinin yanindan geçiyrum , tabi bu işin eğlencesi . Ula uşağum , iyi dinle lafumi , bir düşün habu karilar anasindan orospi doğmadi ya , bunlari orospi yapan birileri vardur herhal . Habu üniversitelerde kitap okuya okuya çatliyacaklar , daha bulamadilar mi habu kizlari kim yapay ? Gülme cemaat gülme , hoca efendi soytarilik yapmayi , memleketin namusi ne hale geldi oni anlatiy . Bugünlük bu kadar , hadi namaza , doldurun şu önleri , ilerleyin , saflari siklaştirin , habule gel , bak burada iki kişiluk daha yer vardur , çekil haule de adamlar geçsun . Koca camü senun değildur , sahabenin sikişmaktan omizlari çürürdü , yer aç biraz , yer aç . Yıldızlarda namaz nasıl kılınır . . . İyi dinle lafumi , aramızda bazi kenduni akilli sananlar var . Deyi ki bu kendini alim sanan cahil heruf , hoca efendi , şimdi kuzey kutbunda namazi nasul kilacuk ? Hani , orda geceler buranun geceleri gibi değildur , lafun geluşu , farzumuhal , senede olir bir tek yatsi namazi . Namaz kilmaya gönli yok , kaçacak deluk arayi . Senede bir tek yatsi namazi benum de işime gelir , herkesun de işine gelur . Ama sayun cemaat , İslam'un işine gelmez . Dedum ki bu akli evvele , hoca efendi fetva verdu , hadi git kuzey kutbuna , olsin , hadi bir vakit kil , kilacaksan . Bir kere yatsi kilacaksun , lakün bir kere de akşam yemeğu yiyeceksun , işine gelürse . Bu uşağun namaz kilmaya gönli yoktir , habule adamlari karşunuza alup konuşmak hatadir . Kibleyi de kariştiriymiş habu uşak . Dedum ki , sen habule bizim tarafa , aşağiya doğru yüzünü dön de kil . Demez mi bana , tamam hoca efendi , yüzümü aşağiya döndüm kildim , peki Ay'da kilarsam nereye dönecum yüzümü . Bak göriy misin akilliyi . Bir vakut namaz kilmamak için , habu Trabzon'da karisini , uşağunu , tarlasini birakti kuzey kutbuna kaçay , yine de merami yok , kalkti aya kaçay . Nedur la derdun , kilacağun bir vakut namaz . Şimdi ben habu akulluya , pusulayla , taruflerle gitsem , bak uşağum , yolin aya düşerse habule namaz kilacasun desem , bilurim akilliyi , bu sefer de diyecek ki , hoca efendi peki , yildizlarda nasil kilunur ? Kilmaya niyeti olmayanda laf çok . La kardaşum , haçan kilmayacasun habu namazi , hoca efenduyi yildizlara kadar peşunden niye koştiriysin ? Bir vakit namaz kilacak , yildizlara kadar kaçay . Ula bir Allah'ın akillisi sen misun ? Kizdirma benu , sağa sola kaçma uşuğum , kaçma , ananin . . . . . . , tövbe estağfurullah , habu mübarek gün , ananin donina girsen de kilacasun habu namazi . Ne kaçaysin . Kilmayacasan , kilmayrim de , hoca efendunun ağzini şu mübarek gün niye bozaysin . Gülmeyin cemaat , böyle temsuller her gün olayi , güya Müslümanların aklini kariştiracaklar . Maçka yollari taşli . . . Bunların hepsu urus tohimidir . Maçka'yi bilursunuz , da , küçük Moskova derler oraya . Bana babaluğum anlatmiştur , Maçka'da iki tane Müslüman , helal süt emmiş sülale vardur , bir Hocaoğullari , diğeru Hacioğullari , gerusi hep karuşuktur . Konakoğullari , Eyüboğullari , hepsi karuşuk . - La konişma ordan , Ofli Hoca'yi vuracak adam daha doğmadi . Ancak cemaat , ancak , şu da var , tabi zamanla kiz alip verme durümlari olmiştur . Buna lafum yok , buna lafum yok . Ne der babalarumuz , her yerden urus ecüğuni , böcüğüni toplayip kaçmiştur , lakün Maçka'da bir tohim birakmiştir . Yoksa ramazan güni çarşinin içinde oruç bozmak habu Müslüman toprağunda , la uşuğum bunlar karuşuktur diyrim sana , bunlar Urus'un tohimi , diyeceksunuz ki , hoca efendu , senun ikinci hanim Maçkali değul midur , yalanim yoktur , he Maçkalidir , lakün , habu biyiklari milletun içinde yolayim benum hanumdaki fikih bilgisi müftüde yoktur . Ne diyrim size , benum kildiğum namazda bile kusur bulur . Ben ki , kirk yillik imamum , benum hanuma namaz beğenduremem . Koymam oni camiye . Hau perdenun arkasindan başini çikartur bakar bana , bir bir toplar , eve gittum mu , sen de imam misun diye başima kakar , habule bir kari . Tabi bu işun eğlencesu . Maçkali olmayla gavur olmayya . Moskova'ya kurban olsunlar , Urus Urus iken , o meydanlar , o sokaklar , haçan Urus'tur , gavurdur onlar , televizyon antenini niçun o tarafa doğri ayarlarsinuz , Urus'a kurban olsunlar , hau Maçka deresi üç metre yoktir , aha ölüp gidecuk , bir metrelük köprisi yoktur , elin gavurina ne bakaysin , sen kendine bak , İran Şahi para gönderecek de yol yapacuk , olacak iş mi , nedur koca dağu delecuk , niye delecuk , İran'a kamyonlar gidecek , bir menfaatu mi vardur bu işten , yoksa sayun cemaat , taa Afrika'yi dolanacak gemuler , onin da işine gelur , işte sayun cemaat , Maçka böyle yerdür , yaz ayi geldi mi , Avrupa'nin bütün papazi , çiplak karisi otobüslere dolar gelir , ellerunde makinalar Manastira çikar , Urus yerunde durmaz , gencecuk uşaklarin aklini çelmeye uğraşir , İran'daki şah bile işini gücüni birakmiş bizim Maçka'nin dağini deler , habule bir yer , bir şeyler döniy ama hadi hayirlisi . Türküsi bile çikay , bütün Türkiye'ye bizi rezil ediy : Maçka yollari taşli . . . Hükümet adamlari da el çirpip oynay , Maçka yollari taşli . Zay sağurdur bunlar , görmiyler mi taşlari , ziflenip oynaylar . Ne diyrim size , muhacirlikte urus gelduğunde , finduk kabuğuni öğüten bir makinalari vardu , finduk kabuğunu un ediy , sonra ekmek yapup yeduk , gavur olmayla ne oliy , sen ne yapasin , finduk kabuğuni sobaya koyip yakaysin , sonra hoca efendu , sonra el çirpip oynaysin , Maçka yollari taşli , Maçka yollari taşli . ( Bizimki de zevzeklik cemaat , bazen Ofli da ağzuni tutamaz , ne istersun habu Maçkalilerden hepsu mert , delikanli memleket uşağudur , hepsü Allah'un temiz gulleridir , Eyüpoğullarında , Konakoğullarinda habule ters konuşup durduk boş yere ne günahini alurim bilmem , habu dilimiz yok mi . . . kendi dilimden bazen kendüm bile korkayrim . . . ) Habu kutsal topraklar bizum findukluğa benzemez . . . Bir lafum daha vardur ki , müftüye taahhütlü yetuştururler , gazatalara bakaysin , Koca Amerika'nun kafüri otirmiş ağlay , bir kiyamet gidiy , ne oliy habu kadar götüni yirtacak , dinle ne oliy fikrun açulsun , bu kafürlerden iki kişi İsrail'un hau taraflarda kaçirilmiş , iki kişi kafürdür bunlar kafür , iki kişi için bütün gazatalar , televizyonlar anlatiy de anlatiy . . . İki kişinin lafumi olur diyeceksunuz , ben de oni diyrim , iki kişinin lafu mi olir . Peki sorayrim size , geçen yıl hac yolundaki otobüslerde kaç haci ölmüştür , altmiş haci , her yil böyLe . Niye ölüy bu Müslümanlar , otobüslerin havalandirmasi yokmiş . Gazatalarin en dipköşecağızında yazay , altmiş kişi ölmüştir . Soraylar başkana ( Diyanet İşleri Başkanı ) Nedur bu durumlar başkan ? , başkanun keyfu yeründe , Bir şanssuzluk ! Ey başkan , hangüsi şanssuzluk , havalandirma mi , yoksa senun başkan olman mi , sen habu Müslümanlarla başa çikamadin da , hepsuni teker teker haci yapacum diye çöllerde mi boğaysin , bilmiy misin havalandirmali otobüs nasil olir , başinin üstünde delukler vardur , bir de düğmesi , hauni da bilmiy misin başkan , o otobüsleri kim kiralay , parasini kim veriy , nedur derdun başkan , açukla bu işun ayrintisini , işun gücün yok , milletun kafasuna kilçik sokarsin , denuze girilirse oruç bozilir mi , yok bozilmaz mi , Müslümanlarun bütün dertleruni çözdün de bu işin şimdi deniz tarafi mi kaldi , la uşağum ne orici , ne bozilmasi , millet denuze girmeden otobüslerde çöllerde boğiliy , habu lafa cevabun nedir başkan , millet burada boğuliy , karada , habu başkanluğu bilmiysen , bilmiyrim de ; bir bilen çikar herhal . . . Ey cemaat , hac yolinda ölen bu Müslümanlarun sahipleri yok midir , çoluklari , çocuklari , kadunlari bir şey demez mi ? Demezler cemaat , niye demezler , dinle , birincusi , ne de olsa hac yolinda ölmüştir , yari yariya şehutluk mertebesudur , haşa kim bir şey diyebilir Allah'un hikmetine . . . İkincisi de doğrisidir , çünkü benum fikrumdur , haca giden Müslüman hali vakti yerunde adamdur , ee ne diysin hoca , yani hacının vardur mali mülkü , çocuklar bekler ki haci babamiz Allah'a selamet olsa da malin üstüne otursak . Nasil beklerler hem de , tavuk kümesinin kapusunda bekleyen çakal gibi beklerler . Diyeceksunuz ki , ee Ofli Hoca , eskiden otobüs de yokti , yokti ama Müslümanlar devenin havalandirma diye bir durumi da yokti , doldurursun kümes gibi adamları otobüse , asarsun bayraklaru , korna çala çala gidersün , nereye , hava gidersün , bu iş beni sarmay uşaklar , deveylen de bir daha koca çölleri gözim kesmiy ama , otobüslen hiç kesmiy . . . Hoca efendi bir kere haca gitmiş , Allah'un emrunu yerune geturmüştur . Lakün ikincusu dünya üstüme gelse gitmem , tövbe , gitmem , hoca efendi bütün rezulluğu habu gözlerle görmüştür , ne diyrim size Müslümanlar , büyük abdestun gelur gidecek yer yok , habu kutsal topraklar bizim findukluğa benzemez , nereye yapacuk ula , bir cevap ver , ey cemaat nereye yapacuk . Getürdüler bir tencere , şaşirdim kaldim . Habu tencereye mi dedum , yol yok habu tencereye . Bir deli bozacaksa bu ahlaku Geçenlerde eşraftan Cemal efendi beni ziyaret etti . Hoca efendi dedi , bizim Deli Asiye'yi tanirsin , bu kızcağız köyün orta yerinde götü başı açık gezer , günün hangi vakti finduklukdadir bilenimiz yoktur , kahvenin önünden geçti mi bütün bıyığı terlememiş gençler iç geçirip Deli Asiye'nin peşinden bakar . Ee Cemal efendi , sonra , sonrasi hoca efendi bakarsin gençlerden biriyle başimiza bir iş geçer , testi kırılmadan bu işin hal çaresine baksak . . . Eee Cemal efendi nedir bunun çaresi , çaresi hoca efendi , jandarma bunları toplayip Bakırköy'e yolluyormuş , şu bizim köyden gitsin de başimizi belaya sokmadan hayirlisiyla , nereye giderse gitsin . Cemal efendinin derdi bu . Allah'un bir hikmetdir diye yolladiği zavallicik deliyi köyden atacak . Niye Cemal efendi , Deli Asiye'nin götü başi açikmış , gençlerin niyetini bozaymiş . . . E ne yapacuk , deliyi kovacuk , deliyi kovacuk . . . Çözüm bu . Ey müminler , lafumu iyi dinleyin , bu niyet nasil niyettir ki , bir Deli Asiye kahvenin önünden geçmeyle bu niyet bozulur . Habu Deli Asiye'yi evimize alsak , üstünü başuni giydirsek demiy de , deliyi köyden kovalum . Bu deliyi köyden kovmasina kovariz , ama Allah'in işi belli olur mu , yollar başka deliler . Habu memlekette deli mi araysin . Sayun cemaat aklunuzu başunuza alun , Allah'un mazlum , garip delilerini köyden , şehirden kovarak bu iş düzelmez . Bir deli senin ahlakunu namusuni bozacaksa senin ahlakunun içine muhtarın köpeği siçsun . Ey Cemal efendi , gör namusumuz , ahlağumuz ne hale geldi , götü başu açuk bir deli bozayi oni . Millet işini gücünü bırakmış , kovmanin fetvasini gelmiş Ofli Hoca'dan alacaklar , olacak iş mi cemaat , bana sorarsan , ben bu köyden Cemal efendiyi kovarim , derum ki , çek git ula , ne zaman habu niyetini temizlersen o zaman gelürsin . Cani misir istiy Sayun cemaat , bu günkü vaazum yilbaşi üzerinedur . . . Habule önüme geçun , hepunuzi göreyim . ( Hocanın kulağına cemaatten biri soru sorar ) Hocam , yilbaşi konisina gelmadan bir çikmazum vardur ? Ofli hoca - Çabucak söyle . . . Hocam , ikindiyi kilaydum , son rekatta yellendim . . . Selam verip doğruldum , abdestumu tazeleyeceğim . Tam o sıra , okundu akşam namazi . . . Şimdi benim ikindi namazi kaçti mi ? Ofli Hoca - Git başumdan uşuğum . Tam da kafami karuşturacak bir zamanda yellenursun . . . Sayun cemaat , biz lafa dönelim , gena yilbaşi geldi , gena millet zikkımlandi . . . ( Hocanın kulağına bir başkası soru sorar ) Hocam televizyonda vardur hayirli programlar . Çünkü Allah'a şükür vardur müslüman kanallar . Yalanuz hocam , bizim uşaklar ister şifreli hau zıkkımdan . . . Yanluş anlamayasun hocam , tirabizonsporun maçlarini merak ediyler . . . Ofli hoca : Git uşaklara sor bakayum , maç bitince o şifreyu ne yapacaklar ? Valla hocam olmuşlardır eşşek kadar uşak , herbirinin fikri ayrudur ? Ofli hoca : Doğru dersun uşuğum , dinimiz olmuştur artuk serbest ticaret dini . . . Ula uşuğum gizdirma benu . . . Sen beni ne sanaysin . . . Benim vardur gözlerimde bir bakiş . . . Bu bakişla hau şifre gibi herkesun niyetini çözeyrim . . . Senun hau garanluk beynundakileri birer birer göreyrim . . . Kesma lafimi otur aşağu . . . Sayun cemaat , nerde galmuştuk . Aha yedunuz içtunuz , bir sene daha geçti . . . Biz yiyruk seneler geçiy , biz zikkumlanuyruk yillar geçiy ! Soray misiniz , habu seneler aç gezenlerin halini ? ( Hocanın kulağına bir başkası daha sora sorar ) Hocam , lafuni kestum . Ayuptur söylemesi bir hayırda bulunacağım . Bu hayiri peşun mi vereyum , yoksa çek mi yazayim . . . Dinimizde çek var midir ? Ofli hoca : Uşağum , habule cemaatin içinde herkese yayin yaptıktan sonra , bu hayrin ne kiymeti galur . . . Sayun cemaat müsaade edin de vaaazumu vereyim . . . Yoksa konuşuklarim işinize gelmiy mi ? ( Bir başkası ) Sayun hocam , benim uşak Marmaris'ta , pilajlarin haurda haşlanmiş misir satay : Yazin gittum , gördüm . Herkes anadan üryan . Acaba bir günaha girey mi ? Sana kurban olurum hocam , sen , de ki günahtur ; atlayup giderum yanuna , tutar golindan getururum uşağumu buraya . . . Ofli hoca : Ula uşuğum gizdirma beni . Habu karda kişta hangi pilajdadur bu uşak . Bu karin kişin içinde bu pilajlar nerden gelir aklina . . . Otur oturduğun yerde , senin aklun uşakta değil , pilajdadur . . . Canin misir istiysa , ben sana tuzlar verurum . . . Sayun cemaat demek ki benum gonuşukularim çok hoşunuza gider , aklunuz taa tirabzon'dan marmaris'teki pilajlara gider . . . Yalanim yoktir , doğriya doğri . . . Ben de geçtum pilajun yanindan . Lakün ben , cübbemi Allah'a şükür sirtimdan çıkartmadum . Bütün garilar döndü bakti bana . . . Kimdur habi garalar giymiş adam dediler . Onlarun da niyetini çözdüm . Zay gözleriyle soydular beni . Valla cemaat , günah onlarundur ; ben garuşmam . . . Uşaklar size bir şey söyleyeyim , içimden geldi . Bu garilarun hepsu giyinikken çeşut çeşit oliy da , gaybanalar soyununca herbiri birbirine benzeyi . . . Habule durup sorayrim , hani nerde sizin kişiliğunuz ? Diyeceksunuz ki sayun cemaat , kişilik elbiseyle mi olur ? Ben de diyrum ki , gaybanalar giyinikken , hepsini taniysin . . . Biri bilmem kimin garisi , biri bilmem kimin komşisi . Lakün soyununca , olurlar hepsi gari . . . Gari deduğun nedur ? ( Cemaattan biri bağırır ) - Sözüne güvenilmez , şahitliği olmaz , her biri bir şeytan ? Ofli hoca : Ula uşak bağırma , haçan şeytandur niçin evlenursun ? Hocam , benim garinin erkek gardaşlari erkek heriftur , namuslu , şereflu heriflerdur . . . Ofli hoca : Ula sen ibne musun , erkek gardaşlarini mi aldun , garuyu mi aldun ? Sayun cemaat , gene bozdiniz ağzumi . . . Yilbaşinden gonişiyduk , laf buraya nasil geldi ? ( Perdeyle ayrılmış kadınlar kısmından gürültüler yükselir ) Ofli hoca : Uslu durun kadınlar , sıra size de gelecek , konudan konuya atlayrim , size de , atlayacağım . . . ( Perde arkasındaki kadınlar kısmından Ofli Hoca'ya kağıda yazılmış bir soru gönderilir , hoca okur ) Ofli hoca : Dinleyin sayun cemaat , kadınlarun da vardur bir derdi , diyler ki , televizyoncular gidip gelip soraylar , bu adamlar alacaklarmiş dört tane gari . . . Sayun cemaat , dört gariyi ne yapacaksiniz ? Bir tane gari alin , yalanuz , bir tane olsun , super olsun . . . Gavürdan korkan Müslümanluk da habu memlekette yüz senedur icad oldu Sayun cemaat , gazatalara bakaysin , kitaplari okuysin , alim dedüğümüz adamlar bile , hep bir ağuz olmuş diyler ki , batililaşursak ahlağumuz bozulur . Aman batululaşmayalum . Aman dikkatli olun . Çoluğunuzu , çocuğunuzu habu batiliden koriyin . Nedur derdunuz ula , atamiz , dedemiz habu batiden korkmamiş , siz niye korkarsunuz bu kadar . Sayun cemaat , bu nasul ahlaktur , önüne gelen bozar bu ahlağu . Mümin kardeşlerum , bu önüne gelenun bozduğu ahlak bizim ahlağumuz değildür , haşa , bu ahlak , gazatalarda ; kitaplarda hau korkanlarun ahlağudur . Onlar bu ahlağu zaten bozduracak da , batililaşmayla kendulerine yol araylar . İyi dinle lafumi Müslüman , bunların ahlağu başkadur . Ondan bundan , sağdan soldan korkmayacasun , koltuğunun altuna Kur'an'ı aldin mi , nereye istersen gidebülürsün , batiya mi , kuzeye mi , sana kalmiş . Bir de ne der habu korkak herufler . Avrupa'nun pazaruna girersek hepten ne din kalur ne namus . Sayun cemaat , iki yüz yildir biz daha habu Avrupa'nun pazaruna giremeduk ta bir imza atulunca mi gireceğuz . Bu Avrupa'nun gavuri iki yüz yildir habu bizim memlekete herbirşeyiyle elini kolini sallayarak gelmiy mi . . . Turisti gelir , oteli gelir , televizyonu gelir , makinasi gelir . Gelur de daha neyi gelecek . Onlarin bizim memlekete girip çıkarkan bir derdleri yoktur sayun cemaat , biz gidemiyruk cemaat , biz gidemuyruk , lafun burasu önemlidir , onlar geliy , biz gidemuyruk . Soraniniz var mi niye gidemiyruk . Ee cemaat çaluştur kafayi , nerden korkaysin , niye korkaysin , habu Allah'un kitabunu bunca zaman kimse değuşturememuş de , şimdi onlar mi değuşturecek , sen otur işine bak , gavur nasil çalişiy oni öğren , yok efendum , batidan geliymişler , ahlağumuz boziliymiş , birak kendine bahane arama , ne batisi uşağum , nerden gelürse gelsün , habu kitabi kimse değişturemez , bu ahlağu kimse bozamaz . Lakün cemaat , senun habu gün ailenle , cemaatinle yaşaduğun ahlak ahlak değuldur o başka . Sen kendu ahlağuna bak , ne zaman kendu ahlağun ahlak olur onu kimse bozamaz . Habule Allah'un gavurundan korkan Müslümanluk da bu memlekette yüz senedur icad oldu , herkes korkay , niye korkaysiniz uşağum . Allah'tan büyük ne vardur , niye korkaysiniz , yoksa sizin derdunuz başkadur da Ofli Hoca anlamay mi sanaysiniz derdunuzu . . . Siz onlar gibi ananizi babanizi tez elden huzur evlerine göndermek istiysiniz , her Allah'un günü boyali sari karilarla oynaşmak istiysiniz , lafin kisasi cemaat , her boku her naneyi yiyeceksunuz da , batililaşmayi firsat biliysiniz . . . Bana sorarsaniz cemaat , bizim milletimiz çoktan batililaşti , her bir rezüllük var , daha ne kadar batililaşacağuz oni merak ediyrim . . . Dik kafa Uzun yola çikayrim . Oturdum şöförün yanina . Şöförün arkasında bir güzel kadun . Balın kaymaği . Şöför de aynadan bakay . Yola çiktuk , başladuk şöförle dertleşmeye . Ne iş yaparsun dedi . Hocayım dedim . Nasıl hoca ? Camii hocasi mi okul hocasi mi ? Nasul olsun dedim , sabah akşam cemaatla yatup kalkayrum . Bizim iş te farklı değildir , biz de sabah akşam habu otobüsle gidip gelüyrük , dedi . Gözü de arada gariya dalay . Eyi de dedum , senin aynan vardur , sen arkaya da bakarsun . Arkada vardır balın kaymağı . Kulağıma eğildi . Hocam , dedi . Bu kadar yol yalanuz çekilmez . . Eğlencelik işte . Biletçi arkadaşlar güzel kadun gördü mü , arkamizdaki koltuktan yer verir ki , canumuz sikmasun . Sayın cemaat kırk yıl düşünsem aklıma gelmez . Ne şeytanluk ? İyi de dedim , bize giyak çeken yoktur . Hocam , dedi , sen de kelebek aynası takdır . Eyi de gardaşum , benim arkamda vardır kirk tane moruk . Doğru dersun , hocam dedi , senin önün mermer duvar . Sayın cemaat , göriy misiniz cahili . Ey sayın cemaat , şöförün vardır iki tane farı , aydınlatur yollari , kendini sanir bir bok . Lakün yine de göremez yollari . Ama kurban olduğum Allah , o taş mermerden açar bir kapi . Hangi kapiyi , gönlümüzün kapisini . . Şöför bekler ki arka koltukta balın kaymagi açsun bacaklarini . . Açmaz kapuyi kadun . Yalandur , cahilluktur , aklunin kapusuni açmayana , Allah da kapusuni açmaz . Bir aşka geldim , kendimden geçtim , başladum şöföre vaaz vermeye . Sinirlendi şöför efendi . Balın kaymaği , tuzli olmaya başladı , ne söylesem dikine gider . . Arada da gariya bakar . Eliyle terbüyesiz terbüyesiz bir yerleriyle oynar , anlaysiniz cemaat kaşiniy . . Döndüm şöföre , ula gardaşum , niye bana dikleniysin . . Sen habu dik kafayla habu kadar eğri buğru yollari nasul becerir de gidersun . . . Hayatı fahişelikle geçmiş bir kadının cenazesini cemaat kılmak istemez . Ofli hoca : Niçün kılmazsunuz ? Cemaat : Kötü kadundur hocam . Ofli hoca : Habu kadunla beraber olanlar , öldü , hepsinin namazini kildiniz mi ? Cemaat : Kildik hocam . Ofli hoca : Peki bu kadının günahı altta kalmak midur ? Alman bir kadınla evlenmış bir gurbetçi , Ofli Hoca'nın sohbetine dayanamaz , şakayla araya girer : Hocam , duydum ki karınız sizi dövermiş ? . Ofli : Beni dövüyorsa , aslan gibi Türk karisi dövüyor . . . İki kelimeyle kandiramazsin oni Ey cemaat ! Çarşida , pazarda geziyrim , eşi dostu ziyaret ediyrım . Her kimle üç kelime konuşuğum olsa , herkesin ağzindan tekbir düşmez , salavat düşmez . Bundan daha güzel ne olur diyaceksiniz . Doğrudur , Müslümanun ağzundan , kalbinden her işin başi bismillah düşmeyecek . Kafami kurcalayan bu değildir . Şimdi soraysin , nesun sen ? Elhamdülüllah Müslümanım . Nedur bunun ilk şartu . İman edecesun . Hem kalbunle , hem dilunle iman edecesun . Buraya kadar lafum yok . Ee uşağum söyle bakayim iman etmek ne demektir . Utanmaz herif kalkmiş bana okiy amentüyü , uşağum ben hocayim , git onu götü başi açuk çocuklarina öğret . İman etmek ne demektir , buraya gel , işte hoca efendi Allah'a iman . . . Ee uşuğum , madem inançli mümin Allah'un sevgili bir kulusun , nedur Allah deduğun , demem o ki , bir kelime midur Allah deduğun . . . Sayar bana kurban olduğum şani yüce rabbimin doksandokuz adini . Ne dedun , ne dedun , bir adı da Adil . . . haurada kal . Doksansekiz tanesi şimdilik bir tarafta kalsin , kalmaz ya , kalsin . Adil dedun , dur , şimdi ne demek ula adil ? Adil olacasun . Sallama başini Müslüman sallama , ne demek adil . Karina , ailene , çocuğuna , cemiyetine , arkadaşuna adil olacasun yani lafumu anla , ağzunla değil , adam gibi heruf olacasun . Herkesun hakkını herkese verecesun , işinde gücünde yanluşluk olmayacak . Şimdi lafun tam burasi kafami kurcalayi . . . Adamda herbir dalavera var . Ee sonra , iman ettik , ne yapacasun ağzi böyle , ağziyle herkes Müslüman oliy . . La kardaşum , iyiluğunla , herufluğunla , sohbetunle , arkadaşluğunla , malunla , paranla Müslüman olacasun , bunların hiçbiri yok , ağziyle iman etti . Ne imani kardaşum , şaşirmiş , korkmiş , babasindan , dedesinden , eşikte dinlemiş de , ağzindan yanlişlukla iki kelime çikmiş , sallama başini Müslüman sallama , senun rezüllüklerini anlatiyrim , bu kelime siğirin da ağzindan çikar . . . Canindan çikacak , çalüşacasun alnundan ter diye çikacak , sarulacaksun kollarindan çikacak , hoş sohbet lafun olacak yüzünden nur diye muhabbet diye çikacak , cebundan para diye çikacak , malini mülkünü Allah deduğun , iman ettuğün o vakit seferber edecesun , sallama başini Müslüman sallama , canimizi , malimizi seferber etmenün zamanidir bu zaman . . . Ağzumuzla değül . . . O zaman ben ne diyeceğum ki , haah işte imanli Müslüman heruf budur . Var mudur lafumda yanluşluk . Sallama başini Müslüman . Sabah akşam salavat getirmeyle beni kandirirsin , inanirim sana , cennet benim olsa yarisini sana verurum , sen cennetini sahibinden isteyeceksun , o cennetin sahibini de senden iyi tanirim , iki kelimeyle kandiramazsin oni . . . Kara fırın Sayın cemaat bilirsiniz , kara fırın ekmeği bana daha pişkin geliy . Lakün açulmuştur mahallemizde yeni fırın . Kapısında yazay , el değmeden yapıliy . . Yani demek istiyki , kimse burnun ufalamay . . Ne demek , el değmeden yapiliy . Girdiler fırıncilar birbirine . Biri derki , kara fırın ekmeğinin içinden çerçöp çikar , çuval parçalari çikar . . Sonra kapattilar kara firini . . Belediye başkani gördü beni , eyi yaptum , kapattum Ofli dedi . . Nesini eyi yaptun . . Dedi ki , çikaydi içinden çuval parçasi , burun boku . . Dedim ki , başkana , şimdi ben sabah kahvaltisinda kime küfredeceğim . Dedim ki bir daha başkana , kara fırınci Hüseyin eyi adamdur , temiz adamdur , arada bir ekmekten çuval parçasi çikinca küfretmek iyidir , lakün , kapatmak , çoluk - çocuğun rızkını elinden almak , kötüdür . Şimdi bu ümmeti Müslüman sabah olunca kime bela okuyacak . . Birde bu çikti başumuza sayun cemaat , millet artuk ekmek bulup yiyemiy , firincilar birbirini yiy . . Önce inanamadım , bu bir düş ya da canı eğlence isteyen birinin şakası olmalıydı . Çevreme bakındım , kimse yoktu : Paraları inceledim , bunlar düşünülmüş değil , doğrudan doğruya harcın içine , duvara gömülmüşlerdi . Nedense korktum , sanki az sonra başka bir dünyaya gidecekmişim gibi , telaşla kalenin burçlarından indim ve gün boyunca kaldığım otelden çıkamadım . Otelde dört dönüyor , ikide bir sikkelere göz atıp düşünüyordum : Neden ? Onları kulağıma yaklaştırıp birbirlerine sürtünüşlerinin sesini dinliyordum : Bu sesi paralan gömen kişi de dinlemişti mutlaka , paraları elinde evirip çevirmişti . Burçlardan aşağıya doğru baktım , birkaç otomobil ve bir belediye otobüsü art arda geçti . Sanki caddedeki tüm arabalar çarpışacakmış gibi kaygılıydım : Sanırım , yukarıdan bakınca böyle bir duygu oluşuyor . Rahatlamak için gözümü uzaklara çevirdim ve dağların eteklerine kelebekler gibi konmuş olan eski bağ evlerini gördüm . Sanki hüzünlü bir merakla yüzlerini kente doğru dönmüşlerdi . Bu kente çocukluğumun duygularıyla bağlı olduğumu bilmesem , gördüğüm her şeyi tanıyor olmanın dikkatsizliğini taşımasam , bir gezgin olmanın rahatlığıyla burçlarda oturmam daha kolay olurdu . Ama sanki şimdi şehir beni keşfediyordu ; çünkü yıllarca gözümün önünde durmuş olan şu koca dağ , kendini böyle net ve pürüzsüz bir biçimde hiç göstermemişti bana . Çocukluğumda - düşme tehlikesine karşın - burçlarında sık sık gezindiğim bu kale , elime asla antika sikkeler tutuşturmamıştı . İçimde şehri dolaşma isteği yoktu , ama annemin halı dokurken söylediği bir türküyü radyodan işittiğimden beri yerimde duramıyordum . Halı dokunan sokakların çocukluğumun insanlarından yoksun oluşu ise , üzüntümü büyütmekten başka bir işe yaramıyordu . Duygularıma yenik olmanın üzgünlüğü içindeydim . Kale burçlarında otururken bir kağıt külaha koydurup çitlediğim kabak çekirdeği çocukluğuma ait tekerlemeleri aklıma düşürüyor , üzgünlüğüm gittikçe büyüyordu . Sanki ben buralarda hiç yaşamamışım da anılarımla yanlış yerlerde yüzleşiyormuşum duygusu yaşıyordum . İki gün boyunca bağ evlerinde , camilerde , medreselerde gezdim ama her gezdiğim yer , sanki daha önce yaşamadığım bir yer gibiydi . Yaşadığım duyguların kaynağı olan mahallelere gittim ; boşunaydı , sanki ben başka bir yerden gelmişim sandım . Burçların tepesinde otururken elimdeki paralara baktım : Roma Dönemi'ne ait olsa gerekti . O soru yeniden içimde yankılandı : Burada bu paraların işi ne ? Defterimi açıp hızla karıştırdım : Birbiriyle ilgisiz notlarımın yer aldığı bu defterde belgesel çekim planlan , sayısız ve karmakarışık telefon numaraları , UNESCO temsilcisi bir yapımcının defterime düştüğü notlar , Midas tümülüsünün çizimleri , Ihlara Vadisi'nin çizimleri , Kayseri antik kent haritası , içkalenin bir minyatürü - bunu kesip deftere yapıştırmıştım - bir kervansaray deseni gibi ayrıtılar vardı . Defterime Ayçiçeği Günleri diye kocaman harflerle bir başlık koydum . Kalenin genel planını hemen çiziktirdim ve dış surları , üçüncü surların olası alanını ve hendeği olası yerlerine işaretledim . Su dolu hendek , onun ötesinde şimdi şehrin yer aldığı koca ova , ayçiçeği tarlaları , batan güneşin kırmızısı , tozu dumana katarak geçip giden kim olduğu belirsiz bir süvari topluluğu gözümün önünde biçimleniyordu . Toz duman ağır ağır yükseliyor ve geçip giden atlıların gölgesi bu toz bulutunun içinde oynaşıyordu . Ağır zırhların , bilinmez dillerin , atların ekşi terlerinin görsel tasarımını yapan bu cümle adeta içimden fışkırmıştı . Filmimde kullanacağım bir metnin ön hazırlığını mi yapıyordum , yoksa burada uygun film mekanı aramakla yetinecek miydim ? Ayçiçeklerini düşündüm : Sikkelerin üzerinde ne işi vardı ? Ayçiçeği sözcüğü Türkçe'ye nereden gelip yerleşmiş olabilirdi , güneşe yüzünü dönen bu çiçeğe neden ayçiçeği denmişti ? Günebakan da derler , acaba antik çağda bu çiçeklerin adı neydi , Apollon'a bakan anlamında Apolloniare denmiş olabileceğini varsayarak bunu defterime kaydettim . Bir de ayçiçeği motifi karaladım yanına ; aynı anda bir belediye otobüsünün homurtusunu işittiğim için burçlardan aşağıya doğru bakındım , yükseklik onbeş kulaç dedim , hiç gereği yoktu bunun , buradan düşenin kesinlikle öleceğini içimden onayladım . Düşersen ölürsün kalenin burçlarından . Neden böyle bir cümleyi yazdığımı düşünmedim bile . Uzaklara bakındım : Uzaklarda , üstünde haberci kuleleri olarak kullanıldığı belli olan yığma tepeler gördüm : Çukurdaki bir şehre tepelerden ateş yakarak tehlikeyi bildiren eski insanların zaman anlayışına pek aklım ermedi . Gözüm tam bu sırada kale duvarının ortalarında bir yerde iki tane koca taş arasından fışkırmış ayçiçeğine takıldı . İnanılmaz bir şeydi bu , taşların arasından fışkırmış , duvarda yetişen ayçiçeği ! Mermerin üzerinde gül bitmesi gibi bir şey . Fotoğrafını çekmem yetmedi , hemen oracıkta oturup şöyle bir çekim planı tasarladım : AYÇİÇEĞİ GÜNLERİ ÇEKİM TASLAĞI Kente her şeyin birliğini , bedeni ve ruhu simgeleyen üç tonozlu kapıdan girilir . Surların içinde anfitiyatro , garnizon , saray , evler , ağıllar vardır . Başmimar Kardones depremden çatlayan burçları incelemektedir . Burayı sağlamlaştırmak için ne boyutta kurşun perçinler döküleceğine karar verdikten sonra kırmızı pelerinini savura savura aşağıya iner ve dökümevinden içeriye girer . Dökümevinin yüksek sıcağında , körük başındakiler ve bakır alaşımını kepçelere aktaranlar alışkın hareketlerle çalışmaktadırlar : Bir kalıpla uğraşan Eusebius , kardeşinin geldiğini henüz görmemiştir , uğraştığı kalıp Sezar'a adanmış bir sikkenin kalıbıdır . Bir yüzünde Apollon'un ayağını bastığı yerde bittiği varsayılan ayçiçeği motifi vardır . Kaızlones'in öncelikle körük başındaki kadınsı , parlak delikanlıyla ilgili olduğu anlaşılır , oğlanın ona gülümseyişinden aralarındaki tanışıklık sezilir ve körüğün ritmi aksayınca yükselen homurtular Eusebius'un Kardones'i görmesini sağlar . Zaman aşımını belli eden bir kararma . Kardones burçlarla , kölelerin başında onarımı denetlemektedir . Bir ara çekülle duvarın düzgün olup olmadığını inceler , kireç ve kumu karıştırıp harç yapanlara bakar . Avcunda Eusebius'un gönderdiği iki sikke vardır . Sikkeleri ritmik olarak sallayıp içinden bir şarkı söyleyen Kardones , gerçekte söylediği şarkıyla değil , başka bir şeyle ilgilenen insanların dalgınlığı içindedir . Bu arada parlak sevgilisine ilgisiz görünerek , kendince saygınlığına da zarar vermek istemeyen bir tutum takınmıştır . Uzaklarda ayçiçeği tarlaları seçilmektedir . Başmimarın bakışları bir ara burçların dış yüzeyine takılır : Kale duvarında , yerden birkaç kulaç yukarıda , depremle sarsılmış olan mazgalların biraz altında , iki taş arasından fışkırmış bir ayçiçeği görünmektedir ! Elindeki paranın yüzünde de ayçiçeği motifi gördüğü aklına gelince bu iki durum arasında bir ilişki arar . Apollon buraya gelmiş . . Burçlar bu yüzden yıkılmış olmalı . Apollon ne istemektedir ? Bir uğursuzluk belirtisi midir bu , Tanrılar kente lanet mi yağdıracaklardır ? Olayı Eusebius'a anlatan Kardones , onunla birlikte ürpertiler içinde yorumlar yapar . Bulutlara bakarlar : Periler denizi dalgalıdır . Her an göze çarpacak bir doğaüstü varlık görmek ister gibidirler . Sikkeleri elinde tutan Kardones'in yüzündeki üzüntü açıkça bellidir . Yakın plan çekimde bir ayçiçeği salınmaktadır . Diğer yakın plan çekimde bir avuç içinde görülen ve üzerinde ayçiçeği bulunan bir sikke görülür , bu el Müneccimbaşı'nın elidir . Müneccimbaşı kör gözlerini kısarak gerçeği aramakta ve olayı yorumlamaktadır : Onun bütün bunlar Tanrıların körükçü oğlanı kurban istediğini gösteriyor sözünü işiten Kardones başını öne eğer . Çünkü ayçiçeği motifli parayı Kardones'e getiren odur ; duvardaki mucizeye gören kişi Kardones olduğuna göre , Kardones'in mucizeyi gördüğü yerde , burçlarda , oğlancık kurban edilecektir . Körükçü , kale burçlarından aşağı atılıp da kurban edilince , Kardones , sevgilisinin son anısını Apollon'a cıdar : Oğlanın getirdiği sikkeleri Tanrıların gönlü olsun diye harcın içine atıp , Apollon'un gezindiği yerlere gömer . Ama Zeus'a küfretmeyi de unutmaz : Oğlancı Jüpiter ! Aşkımı kıskanıp elimden aldın . Ganymede'im gitti ! diyerek ağlarken kamera Kardones'in çaresizliğini iyice açığa çıkartacak biçimde uzaklaşır ve bir ayçiçeği görüntüye girince sabitleşir . Körükçünün başına gelenler , eğer Demirci Hüseyin'in dükkanında oyun olsun diye körük çektiğim günleri aklıma düşürmeseydi , Kayseri'nin dar sokaklarında fotoğraf çekerek dolaşan ve kiliseye doğru yollanan biri olmayacaktım . Demirci Hüseyin kiliseye gidip namaz kılan bir Müslüman'dı ; annesinin Hıristiyan olduğunu söylerlerdi . Kimilerine göre Hüseyin dinsizdi ; kimilerine göre iyi yapıyordu , kiliseye gidip namaz kılmak sevaptı . Kaleden ayrılıp şehrin güneyindeki dar sokaklarda , parke taşlı yol üzerinde , duvara çarpan ayak seslerimi dinleyerek , yürümeye başladım . Öğle üzeri güneşin dikey ışınlan altında oynayan çocuklardan başka hiç kimse sokaklarda görünmüyordu . Çoğu virane olmuş eski Ermeni ye Rum evleri arasında ; dışarıya penceresi olmayan yüksek duvarlı , avlulu Osmanlı evlerinin de yer aldığı bu köhne yerde , bir zamanlar ben de yaşamıştım . O zamanlar bu köhnelik yoktu ; nal seslerine karışan çanlarıyla telaş içinde geçen faytonların arkasında buğusu tüten at pislikleri kalsa da hiçbir sokakta yıkık ev görülmez , hiçbir sokakta çöp bidonu devrik olmazdı . Hemen hemen bütün sokaklarını tanıdığım bu semtte , çıkmaz sokaklara da girip çıkıyor , fotoğraflar çekiyordum . Aklımda hala burçlarında gezindiğim kale vardı . Parke taşlı sokaklarda dolaştıkça çevremi turist gelmiş diye saran çocuklar çoğalmaya başladı . Onlara turist olmadığımı söylemedim , beni - tıpkı benim çocukken yaptığım gibi - uzun uzun beni süzeceklerinden emindim . Benim hakkımda aşağılayıcı yargılarda bulunmaları da kaçınılmazdı , bu yargılar arasında en bilineni bütün gavurların orospu olduğu yargısıydı , bunu bekliyordum . Yeni yetme bir oğlan bana parmaklarıyla para işareti yaptıktan sonra , sol elinin işaret parmağını sağ yumruğunun içine sokup ileri geri oynatmaya başladı , en iyisi anlamazlıktan gelmekti elbette . Yan tarafımdaki çilli oğlanın popo avuçlamaya hazır sırnaşıklığına karşı tetikte olsam da , kızlı erkekli bir karnaval mangasının komutanı gibi topluluğu peşimden sürüklüyordum . Çocuklar dar sokaklarda bağrışa çağrışa ilerliyor , insanları merakla pencerelerden dışarı baktıracak gürültüler çıkarıyorlardı . Çocuklar için şeker almak amacıyla bir bakkala girdiğimde şaşırtıcılığımın bir başka yönü daha olduğundan emin oldum : Krem rengi eteğim , kısa kollu kırmızı tişörtüm ve kısa saçlarım , bu sokakların belleğinde kalmış olan ve şimdilerde görülmeyen bir kadın türü olduğumu gösteriyordu . Bin dokuz yüz altmışlı yıllarda tıpkı benim gibi giyinmiş pek çok kadın geçerdi bu sokaklardan , bunların kimileri Türk'tü , kimileri de Türk soyadlı Ermenilerdi . Halı tezgahlarından yükselen demir tarakların sesleri sivri topuklu zarif ayakkabıların sesleriyle tam da parke taşlı bu yolların üzerinde buluşur , hamamda gelinlik kız beğenmiş şişman kaynana adayları hala kurtulamadıkları terleriyle soluk soluğa evlerine dalarlardı . Bu evlerden bazılarının açık pencerelerinden sokaklara yurttan sesler korosunun ezgileri yayılır , uçurtması elektrik tellerine takılmış bir oğlan bu ezgilerin ortasından ağlayarak geçip giderdi . Bakkala - nerede olduğunu çok iyi bildiğim halde - kilisenin yerini sordum . O da zaten yanımda olan çocukları önüme kattı ve çocuk kılavuzlarımla birlikte kiliseye doğru yürümeye başladık . Bir sokağın köşesinde başörtülü birkaç kadın oturmuş konuşurken yanlarından geçtik ; saçımın oğlan saçına benzediğini ayıplayan sözler kulağıma gelir gibi oldu . Kilisenin kubbesi dikkatimi çekti : Eskiden haç vardı tepesinde , şimdi kaldırmışlar . Kilisenin kapısında da insan eli biçiminde bir tokmak vardı , artık hangi antikacının dükkanında mezat malıdır kim bilir . Bu tür saç kapıların tokmağı , arka taraftaki boşlukta yankılanan nemli bir ses yayardı . Bu ses , taş binalara özgü bir sesti , kapının tokmağı olmadığı için artık o sesi yalnızca düşleyebiliyordum . Elimde tuttuğum iki antik sikkeden biriyle kapıyı çaldım , hayret , bu kez biraz . ince bir sesle ve cılız da olsa , gene ö boşluğu algıladım . Sıkıntıyla bir daha çaldım kapıyı , çocuklar merakla her yaptığım hareketi izliyorlardı ; merak ettikleri şey belki de kapının açılması değil de , kapıyı çalışım olmalı ki fısıldaştılar . Ben ise sikkelerin yaydığı sesten yansıyanları düşünüyordum . Taş avluda bana doğru yaklaşan ayak seslerinin sahibi bir papaz olmalı . Bu papaz üzüm asmalarının ve sarmaşıkların altına geldiğinde gözlerini kısmaktan kurtuluyor ve kapının sürgüsünü çekiyor . Kapı açıldı . Karşıma kara giysileriyle çocukluğumun Ermeni kadınlarından biri çıktı . Beyaz saçlarına , fersiz yüzüne yakışan soluk bir sesle : Ne istediydin yavrum ? deyişi hoşuma gitti , tıpkı çocukluğumdaki gibi . Ancak kadının omuzları üstünden görünen kilise avlusu düşlediğim gibi değildi . Eskiden üzüm çardağının ve sarmaşıkların gölgesi bu kapının açılmasıyla birlikte serin bir bakış gibi insanın yüzüne yayılırdı , oysa şimdi avlunun sıcaktan sarkmış dili dışarı doğru uzanıyordu . Kadına gazeteci olduğumu söyleyince bununla ilgilenmediğini , kapıyı yüzüme kapatmak üzere olduğunu gördüm , yeniden ve telaşla gazeteciyim diye ısrar ettim . Sanıyorum , kadın kiliseye girebilmek için uydurduğum bu yalanı anlamıştı ; Papaz yok burada , Antakya'ya gitti diye karşılık vermesinden böyle bir sonuç çıkarttım . Sonra bu yanıtın gazetecilerle yalnızca papaz görüşür anlamına da gelebileceğini frak ederek , dert değil dedim ve kadının bir an oluşan kararsızlığından yararlanıp avluya daldım . İçeri girmemden tedirgin olduğu belli olan , anlaşılmaz bir konuk düşmanlığı ile dolu kadından kurtulur kurtulmaz , pancar gibi kırmızı suratlı , yanaklarında kılcal damarlar bulunan bir adamla burun buruna geldim . Ben zangocum dedi adam , içeriye girmemi reddeden bir ses tonuyla ekledi : Kilise kapalı . Adamı duymamışım gibi avlu kapısındaki asmaya ne olduğunu sordum . Duraladı , kurudu dedi , - yaşlılara özgü buruk bir şakacılıkla - Ermenileri severdi , onlar gidince öldü . Bu yanıtta anlık bir sezgiyle benim yabancı olmadığımı kabullenen bir hava vardı . Adama yıllar önce bu kapıdan dört yaşında bir çocuk olarak girmiştim dedim . Bu avludaki evlerden birinin kapı eşiğinde benim ayak izlerim vardı , taze betona basılmış ayak izleri . . Kadının yüzü birden değişti , sevindi : Aman herif , bu kız Hatice'nin torunu . . dedi . Zangoç önce anımsayamadı , sonra Hatice mi ? dedi , o ölmedi miydi ? Hemen ayak izlerimin bulunduğu yere ulaştım : Beton zemin üzerine , henüz çimento kurumadan nazik hareketlerle bir de tarih atılmış : 1963 . Babamın bilek hareketleri . Hemen diz çöküp babamın çizişi gibi yavaş yavaş rakamların üzerinden parmağımla gittim , gözlerim dolu dolu oldu . Babamın gel kızım diyerek belimden kavrayıp hoop sesiyle beni havaya kaldırışı , sonra iki ayağımı birden buraya bastırışını düşünüyordum . Babam ayaklarımı çimentolu kum harcına sıkıca bastırdıktan sonra beni yeniden havaya kaldırırken ayakkabılarımın taban çizgileri betona mühürlenmişti . O sırada büyükannem kilisenin öteki kapısını ittirerek avluya giriyordu , sevinçle ona doğru koştum , babamın ne yaptığını bir çırpıda anlattım . Babaannem elimden tutsa da benimle ilgilenmeyen bir sesle babama Bitirdin mi Mustafa ? dedi , ama karşılığını beklemeden benimle birlikte kilise avlusundaki evlerden birine girdi . Büyükannemle birlikte girdiğimiz oda baharat kokuyordu . Belki biraz da nem vardı . Bastıkça gıcırdayan tahta döşemenin altı kiler boşluğu olduğu için kokular oradan geliyor olmalıydı . Üç yanı sedirle çevrelenmiş odanın duvarlarında ahşap dolaplar ve bir ikona köşesi vardı . II Mardin'e uzaktan derin bir şaşkınlıkla baktığımızı biliyorsun . Bu kent taşların ve kayaların kabarıp tam düzlüğe yayılacakken donmuşluğu üzerine kuruluydu . Böyle bir kale kent görünümü karşısında sürgit istilalara uğramış bir yerleşim merkezinin kanlı tarihini içinde canlandırmaya çalışıyordun . Arabayla Mardin'e yaklaştıkça buradan geçmiş olan atlı orduların şu engebeli araziden düzlüğe doğru nasıl ilerlemiş olduklarını bir türlü çıkartamıyordun . Dolmuşun vites değiştikçe değişen iniltisi , sürücünün çaldığı berbat müzik , sigara dumanı ve günlük konuşmalar arasında tarihsel konuları düşünemeyecek kadar sıradandın . Önündeki manzara ile karnının şişkinliği arasında anlamsız denecek ölçüde bir ilişkisizlik vardı . Daracık sokakların içinde yürüyüp , adını önceden bildiğimiz otele yerleştiğimiz zaman , Mardin bize tarih açısından uzaklığını yitirdi . Şimdi biz bu üçüncü sınıf otelde , ev yaşamından henüz kopmamış olan insanların tiksintisi ile kokmuş çarşaflara bakan iki kişiyiz . Sen pek sevdiğin ızgara köfteyi ne zaman yiyeceğimizin hesabındayken , ben sokağa bakıp tabelaları okuyorum : Burası inanılmaz ölçüde eski bir yer . Sanki ters yöne gitmişiz ; biz geçmişte neler olduğunu değil , gelecekte neler olacağını merak ediyorduk . İnsanlar ne kadar kapalı renklerde giyinmişler . Duvarlar gri . Amerikan radarı şehrin tepesine bir masal kuşunun yumurtası gibi özenle yumurtlanmış . Sonunda köfteden yana muradına eriyorsun . Ayranın adını hayran yaptığımı söylüyorum sana . Gülümseyip heyran diye düzeltiyorsun . Otel bizi akşama kadar kemiriyor . Beklediğimiz kişi görünürlerde yok . Yatağa uzanıp uyumaya çalışırken , aslında kötü düşüncelerle bocaladığımızı söylemeye ikimizin de dili varmıyor . Her ne oldu acaba ? sorusu , bizi yurtdışına çıkartacak olan kuryenin uğramış olabileceği tehlikeleri daha açık biçimde düşünmeye adım adım götürdüğü görülüyor . Akşama doğru , ikimiz birden anlaşmış gibi doğruluyoruz ve bu hareketimizin otelden hemen ayrılmak anlamına geldiğini biliyoruz . Dört saat gecikme . . . Daha fazla durulmaz burada diyorsun . İki kaçak , umudu kırılmış iki insan olarak , sanki bir uğursuzluk az sonra gelecek ve bize yapışacakmış gibi hızla otelle ilişkimizi kesiyoruz . Akşam öncesinde , solgunlaşmış bir güneş altında geldiğimiz yoldan geri dönmek için acele ediyoruz . Bir Chevrolet taksi , dolmuş yapıyor : Hadee Diyarbekıri ! Dalıyoruz içine . Arabaya ancak bir kişi daha gelirse hareket edeceğiz , ama gelmiyor . Önde Araplar gibi kefiyeli , adını bilmediğin bir giysi içinde iki adam oturuyor , galiba Arapça konuşuyorlar . Sen sağ bacağını sabırsız sallıyorsun : Gözlerin dışarıya bir yolcunun daha gelmesini çabuklaştırmak ister gibi sürekli bakıyor . Beşinci yolcu , elinde çantasıyla senin yanına oturduğunda adama sevgiyle baktığını görüyorum . Temiz giysili , pırıl pırıl tıraşlı bir adam . Diyerbakir ? diye soruşundan onu Kürt sanıyorsun ama , böyle batılı bir adama bu aksanı yakıştıramıyorsun . Adamla göz göze geliyorsunuz ve gülümsüyorsunuz . Onun yaşlı yüzü konuşma iştahını gösteren bir ışıltıyla şenleniyor ve sana Do you speak English ? diyor . Bir ortalama Türk suretinden dökülen yabancı sözcükler karşısında , bu adamın yabancı olduğunu ilkin kavrayamıyorsun . Ne dediniz ? şeklindeki soruna yabancı bu kez İngilizce olmayan bir dille karşılık verince , bunun İspanyol dili olduğunu düşünemiyorsun bile . Adam , Türkçe bir iki sözcükle Arjantinli olduğunu söylüyor , sen anladığını gösteren bir yüzle gülüp soracağın soruları tasarlayan gözlerle alnını kaşıyorsun . III Diyarbakır'da trene bindikten iki saat sonra Signor Garcia sarhoş bir halde bizim kompartımanın önünden geçti . Sen doğrulup sürgülü kapıyı açtın ve onun arkasından Heey Peronito ! diye seslenince o da Oh , commandante zero ! diyerek sana yaklaştı . Bu politik lakaplarda birkaç saat önce tanıştığınızda ortaya çıkan eğilimlerinizin etkisi büyüktü . Ben yerimden kalkmadan adamın seninle konuşan sarkık çenesini , sana bakan torbalanmış gözlerini inceliyordum . Garcia'nın elinde bir beyaz şarap şişesi vardı ; ucuz , berbat bir şarap olduğu belliydi . Bir küçük çay bardağına şarabı doldururken , trenin sarsıntılarına karşılık şarabı hiç yere dökmediğini ilgiyle izliyordum . Sen de aynı şeye baktığın halde , adamın parmaklarının üzerindeki kıllar daha çok ilgini çekmiş ve tiksinmiştin . Koridora çıktım , Garcia'nın uzattığı şarabı sen geri çevirmiştin , bu kez adam bana döndü ve tren yolculuğunun içkisi şaraptır , iç dedi . Aslında içecektim , ama sen reddedince içmeyi istediğim halde ben de hayır dedim . İkimiz de benim hayır dememle birlikte Garcia'ya yersiz bir öfkeyle baktık . O , sakince bardağı dudaklarına götürdü ve içti . Yenisini doldurdu , sen pencereden dışarı bakıyordun , Ay gene yükselmişti ve Garcia'nın nefesi seni rahatsız ediyordu . Pencereyi gürültüyle açtın , tekerlek sesleri çoğaldı , Garcia'ya dönüp size bir şaka yapmamı ister misiniz ? diye sordun . Garcia bu soruya gizlenmiş kafadarlık çağrısını hemen kavradı ve yap dedi . Sen şişeyi istedin ve adama göstere göstere pencereden dışarı fırlattın . Doğrusu ikimiz de onun dur yapma diyeceğini umuyorduk ama Garcia bu şaka da benden diyerek derhal bardağındaki içkiyi senin parkanın üzerine boca eti . Beklemeden karşılığını verdin , adamın tiksinti veren kıllarla dolu parmaklarını yakaladın ve kıracak gibi büktün . Gülmeyle karışık bir acı yakarış sırasında çay bardağı düşüp kırıldı ve sen ellerinin kirlenmiş olduğu içtepisiyle , hiç konuşmadan lavaboya yollandın . Garcia ve ben , pencerenin önünde senin lavabodan çıkmanı bekledik . Hiç konuşmuyorduk ve ben arada bir yutkunuyordum . Garcia anlamsız suratıyla beni süzüyordu ; ona arada sırada baktığım halde o gözlerini kaçırmadan bakıyordu : Yemekli vagona gidelim mi ? diye sorması bana ilginç geldi , çünkü şarap içmek düşüncesi bile iştahımı kabartmış durumdaydı ve durumum Garcia'nın gözünden kaçmamıştı . Gene de niçin ? diyebildim . Garcia'nın yanıtı size yemek ısmarlayacağım da ondan oldu . Bu arada sen ıslak ellerini ovuşturarak geldin ; Garcia sana döndü ve sanki ben de karar vermişim gibi hadi yemekli vagona , bira içmeye dedi . Gece yarısına doğru yaklaşan bir saatte altmış yaşına değmiş bir adamın , belki de Buenos Aires'te bıraktığı gençlik yıllarındaki gibi , biraz sahtelikle dolu olsa da gençlere özgü delidoluluğu ikimizi de şaşırtıyordu . Sen ve ben bir an önce büyümenin iştahıyla , biraz da gelecekteki bir yaşta ulaşacağımız olgunluğun rolünü oynuyorduk . Durgun bakışlarımız vardı . Oysa yaşlandıkça azalan jestlere karşın , anlamın gözlerde çoğalan hali Garcia'da yoktu . Sen üç , ben dört , Garcia da altı bardak bira ile sarhoş iken , Garcia'nın gözlerinde anlamların çoğalmaya başladığı ve bizim de gençlik jestlerimizin belirdiği görüldü . Garcia durumun farkında olmalı ki , hareketli bir şeyler anlatmaya başladı : Geçen ay Roma'da Angela adında bir kadınla yaşadığı maceralardı bunlar . Roma'yı görmediğimizi anladığı için kadınla gezdiği çoğu yerin adını kafadan attığı düşünülebilirdi : Angela ile Piccolo tiyatroda bir oyun izledik , sonra Aurelia Caddesi'ndeki bir lokantada yemek yedik . Başında kırmızı bir kep vardı , kırmızı eldivenler . . file çorap . . yüksek topuklu ayakkabılar . . Oh , la la . . Öyle göğüsleri vardır ki kahpenin , büyük değildir ama taşacakmış gibi durur . . Otelimize gittik , file çoraplarını çıkardım , koluma geçirdim , güldü . . İtalyanların bir kusuru vardır , genellikle ağızları büyük olur , dişleri de iridir . Korsesini çözdüm , hala gülüyordu . Garcia'nın gözleri anlatıyordu çok şeyi ; Angela'nın göğüsleri Garcia'nın iki gözü olmuştu sanki . Porno anlatmaya düşkün yaşlılar gibi şehvetten kızaran Garcia , trenin sarsıntıları ile bir otel odasındaki yatak sarsıntıları arasında gidip geliyordu . Sonunda gözlerini yumdu : Angela bluzunu giymişti . Kadının sahtekar bir utangaçlıkla Garcia'ya bakarak canım dediği seziliyordu . Garcia , Angela'nın memelerini avuçlayıp sıktı , gülüşüp yuvarlandılar . İkimizin de suskun bakışlarından sıkılmış olan Garcia , anlattığı öyküde filmlerden çalınmış olan küçük şeyleri yüzüne vuracağımızdan çekinen bir durumdaydı . IV Kompartımana döndüğümüzde Garcia'nın gözünü şişiren bir yumruk mu vurmuştun , yoksa şaka yaparken adamın yanağı sarsılan trenin camına mı çarpmıştı , anımsamıyordun . Kompartımanda aksakallı , koca burunlu bir adam büyük bir horultuyla uyuyordu . Sarhoş gürültülerimizle adamın ayağını iteledik , - bu itelemede onu daha önce burnunu karıştırırken görmüş olmamızın öfkesi de vardı - kompartımanda yüksek sesle konuştuk . Yaşlı adam öfkeyle bağıracaktı ama , kucağında bize ait bir bisküvi kutusuyla uyuyakaldığı için , suçüstü yakalanmış olma duygusuyla iç geçirip uyanamamış gibi yaptı . Bak dedin bana , ayışığı bulunan bir gejede hij bir insan tek bajına değildir ! Ya , diye onayladım ben de : Ölüm eğerr geleceği paylaşşmaksa şiirrr gibi ölünür ! Trende miydik , karşımdaki sen miydin , ne konuşuyorduk , dudağım niye şişmiş gibiydi , yoksa sertleşmiş miydi , bir türlü anlayamıyordum . Bir ara bana çocukluğumda duyduğum ilk türkünün ne olduğunu sordun : Ben bir espri yakalamış olmanın şımarıklığıyla nenni bebek dedim . Sen çarpık bir yüz ifadesiyle gülerken bir insan çocukken duyduğu ilk türküyü anımsayamıyorsa mutsuzluğu hak etmiştir dedin ve yüzündeki anlam daha da çarpıldı . Ardından nenni bebek ezgileriyle birbirimizi uyutmaya çalıştık . Sabah trenden indiğimizde içkiden ve uykusuzluktan yüzümüz karışmıştı . Garcia neredeydi , merak bile etmeden trenden ayrıldık . Oturduğumuz apartmanın kapısında taksiden indiğimizde gözlerimiz uykusuzluktan kapanmak üzere idi . Kapıyı ittirip , daima karanlık olan merdiven boşluğuna doğru yürürken otomata bastın ve onun zırıltısından hoşlanmayarak isteksiz öksürdün . Ben anahtarlığı çıkardım , şangırtılar arasında kapının anahtarını buldum . Sen merdiven boşluğundan yükselen ağır kömür kokusundan ötürü soluğunu tutuyordun . İçeriye girip de tabancalar göğsümüze dayananınca soluğunu bıraktın . Ellerimizi enselerimize koyduk ; senin gözün hala yataktaydı , oyun biter bitmez yatağına gidip uyuyacakmışsın gibi acele ettin . Üstümüz arandı , sonra çantalarımız didiklendi ; telsizler tuhaf dilleriyle vızıldadılar , ellerimize kelepçeler vuruldu . Arada bir seninle bakışıyorduk ; yüzüm anlamsız bir gülümsemeyle çarpılmıştı ama farkında değildim . Eve karakol kurmuş olduklarını nasıl da anlayamadığımıza hayıflandım , Garcia'ya küfrettim . Yürüyün diye bizi itelerken , veda bakışı yolladığın evimize ben de bakma gereği duydum . Duvardaki Marx posteri nerede acaba ? Kitaplarımız yere saçılmış : Kitaplık çöplüğe dönmüş . Somyalarda ayakkabılarını çıkartmadan dinlenmiş olan polislerin ayak izleri var . Halı rezil bir pislik içinde . Mutfakta temiz hiçbir şey yok . Özel dünyamızda pervasızca gezinilmiş , demek ki bizim değil artık . Elinde telsizle sana soru soran komiseri bu pislikten sorumlu tutmayı uygun buluyorsun ; sorularına yanıt vermiyor , yüzüne bakmıyorsun . Adamın sana yaklaşıp uzaklaşması telsiz sesinin evin içindeki dolaşımından belli oluyor . İkimizi de camları boyalı bir minibüse bindirip gözlerimizi bağlıyorlar . Gözlerin bağlı olarak iyi bildiğini düşündüğün kentin neresine gittiğimizi çıkarsamaya çalışıyorsun . Şimdi evimizin önünden başlayarak ağaçlar , köşedeki market , ara sokak ; sonra postane binası geride kaldı : Araba sağa döndüğüne göre fakülteler yönüne doğru gidiyoruz . Nereye dönsek orayı görüyor gibisin ; ancak ummadığın bir şey oluyor , arabadan indirilip yürütülüyoruz : Bildiğin kadarıyla bizi burada indirmemeleri gerekir . Yirmi otuz metre kadar sağa , sola , sonra tekrar sağa yürütülüp başımızı eğdirilerek merdivenlerden çıkartılıyoruz . Bu baş eğdirme işi numaradır , tamam ama şimdi bindirildiğimiz arabanın motoru dizel olduğuna göre araç değiştirildi ve bu arabanın burnunun hangi yöne dönük olduğunu kestirmen söz konusu olmuyor . Artık yön kestirme çaban boşa gittiğine göre arabanın içiyle ilgilenmek gerektiğini düşünüyorsun . Polislerden birisi kötü kokulu bir sigara içiyor . Sen adamın fırça bıyıklı ve çopur yüzlü olduğunu kurguluyorsun ama öyle mi değil mi bilemiyorsun . Arada bir ıhı diye öksürmenden , konuşmanın tehlike yaratabileceği bir ortamda başka bir konuşma dilini seçtiğini anlıyorum . Bir süre bekleyip , boğazımda bir gıcık varmış gibi cidden öksürüyorum . İnsanlar birbirini öksürük sesinden de anlar : Kaygılanmak yok mesajını birbirimize iletiyoruz . Hücreye atıldığımda üstümde özel eşya adına ne var ne yok alınmış , gözbağım çıkartılmıştı . Karanlık hücreye önce alışamadım . Buz gibi duvarlar ve ıslak zemin yüzünden içim titredi , çömelip vereceğim ifadeyi defalarca kurguladım . Dizlerim ağrıdıkça kalkıp geziniyordum . Gözüm karanlığa alışmıştı : Duvara kazınmış yazıları seçebiliyordum ; çoğu insan ya adını yazmıştı , ya tarih atmıştı . Bazıları sloganlar çiziktirmiş , bazıları da edebi sözler döktürmüşlerdi . Sen de ben ne yaptımsa benzerini yaptın . Yalnız bir ara can sıkıntısından söylediğin türkü , yaptığımız şeyleri farklılaştırdı . Sesini yalnız benim değil , diğer hücredekilerin de tanıdığı anlaşılıyordu ; kapılar tekmelenmeye , kod adın söylenmeye başlandı . Az sonra da sorgu için götürdüler seni . Hücreler özellikle sorgudaki sesin duyulabileceği biçimde mi yapılmıştı , yoksa bir rastlantı mıydı bilemiyorum , sorgunu sanki gözümün önünde yapıyorlardı . Üzerindeki giysileri çıkarttıklarını , bileklerini askıya bağladıklarını , elektrik manyetosunu nazik yerlerine değdirdiklerini görür gibiydim . Sen çığlık attıkça ben de ağzımı açıyor , gözlerimi yumuyordum . Sorulara verdiğin karşılıkları sen değil , ben önceden düşünüyor gibiydim . Bu denli benzer duygu hali içinde olmamız şaşırtıcı gelmiyordu bana . Bedenin öyle ağır acılar içinde kıvranıyordu ki , acıyla gerilen kendi yüzünü görür gibi oluyor ve istem dışı bir şekilde gülüyordun . Sinirlerin boşanıyordu , parmakların sanki parçalanıyorlarmış gibi bir duygu veriyordu . Dışarıda ay ışığı var mı ? diye sordun . Birisi kafayı oynattı galiba türünden bir el işareti yaptı , karşısındaki anlayamadım anlamında kaşlarını kaldırdı . Bir diğeri de dalgacı bir ses tonuyla var , ne olacak ? dedi . Daha yakında olan polis senin penisini tutarak elektrodu oraya yerleştirirken , sen ay ışığında şaka yapmayı severim de ! dedin . Ben gülerek gezinmeye , sabırsızlanmaya başlamışken , son sorunu sordun : Bir şaka yapmamı ister misiniz ? Evet ya da hayır karşılığını beklemediğini biliyorum , ama benim , hücreden yap ! diye bağırdığımı duymuş olmalısın . Penisini elinde tutan polisin üzerine işediğini de biliyorum ; salt bu yüzden sana attıkları yumruk sayısı ve acısı beni ilgilendirmez oldu : Ayak sesleri bana yaklaşırken duvarda bir edebiyat meraklısının kazıdığı sözlere takıldım , okuyacaktım ama nedense vazgeçtim , başımı kapıya çevirdim ve bozkırda , yanağında tozlu ayışığı parlayan o yalnız elma gözümün önündeyken kapı açıldı : Morarmış gözüyle dikkat çektiği için gözaltına alınan kaçakçılık sanığı Garcia'yı içeriye ittiler . KATRANCIS ANATASIOS Babaların en iyisine . . Anısı önünde saygıyla eğilerek . . - Mitropoleos Sokağı 46 Numara'daki Hotel Imperial in balkonunda oturmuş , hemen önümde heybetle duran Mitropolis Kilisesinin çan kulelerine bakarak düşünüyordum . Otelin dördüncü katındaki odama yerleşeli henüz on dakika olmuştu . Atina'da nerede yerleşeceğimin kaygısını bile yaşamadan bir barınak bulmuş olmanın keyfini yaşıyor , aşağıdaki canlı kalabalığı , Yaz ikindisinin mutlu gün ışığı altındaki Akropolis'i , Plaka semtinin çatılarını , insana bu ülkede eczaneden çok ne var dedirten bir ? APMAKEION tabelasını , bende tuhaf bir biçimde İstanbul çağrışımı yapan arka sokakları gözlüyordum . Burasını , yarım saat önce uğradığım başka bir otelde boş oda yok diyerek beni geri çeviren Makis adındaki genç bir adamın önerisi sonucu bulmuştum . Benim kocam dahi . Sanatçı Çok sevgili bir kadın arkadaşımın abisi , Los Angeles'ta yaşayan bir ressam . Bu abinin de yakın bir arkadaşı var ki , sanatçı mı sanatçı . Ki ben bunlara İngilizcede fartist diyorum . ( İngilizcede sanatçıya = artist , osurmaya = to fart deniliyor . Birleştirip bu en osurgan insanlara fartist demeden maalesef edemiyorum . Sanata da saygı yok , sanatçıya da . . . Annem ne dese yeridir : Defolu bir tabiatım var . ) . Ayrıca abinin bu ünlü arkadaşı sanatçılıkta kimseye pabuç bırakmamakla kalmıyor ; namlı da bir fucker . ( Bu kelimeyi de yüksek izinlerinizle sikici olarak tercüme edebilirim . ) Hatta bu sanatçı şahsiyet fucker lığı öyle ileri götürmüş ki , dere tepe düm düzz ; abi bununla küsmüş : Abinin 70'lik annesine bile sarkmış , böyle bir iştah söz konusu . Çok derin eserler yaratıyor . Şöminesinden topladığı kurumlar ve tellerle yarattığı bir eser , Museum of Modern Art'a kabul edilmiş vakti zamanında . Eh bu da az buz başarı değildir , zamanında kimi iddialı görsel ( burada da çirkin bir söz oyunu yapmamak için kendimi zor tutuyorum ) sanatçılarımız bu müzeye gireceklerini atıp tutsalar da , hiçbir büyük Türk sanatçısının eseri o kapılardan giremedi daha . Şimdi kurumdan külden yaptığın eserler müzelere girse de , Amerika'da sanatçılar için fukaralıktan sürüm sürüm sürünmek pek mümkün . Fakat bu şahsiyet işi Hollywood yıldızlarına ev yapmaya dökmüş . Danny de Vito'ya ev yapmış . Chaplin'lerin ( Şarlo sülalesi ) İrlanda'daki tarihi şatosunu restore edecek falan filan . Paraya pul demiyor . Öyle cömertliğiyle göz kamaştırmıyor tabii ki . ( Bütün Amerikalılar gibi hesabında kitabında . ) Ama dünyalığını ne biçim yapmış . Amerika'nın orasında burasındaki evlerinin fotoğraflarını bir tomar yapıp getirmiş , gösteriyor . ( Bizde olsa nazar almamak için , göstermez tedbirli bir zengin evlerini . ) Arkadaşım , bu Amerikalı ve karısı yemeğe çıkıyoruz . Adam , sohbette de iddialı . Mevzularıyla bizi büyülüyor . Çok yakın arkadaşının doğum sancılarını onun adına çekmekten , dağlarda Kızılderili bir arkadaşının kız kardeşini şamanlıkla iyileştirmelere , suyu kesildiği halde kimselerle konuşmamak için susuz yaşayan çılgın sanatçı dostundan amanin anlayın işte : New age ne kadar prefabrike saçmalık varsa ısıtıp ısıtıp benim taze güzel yemeğim diye , önümüze koyuyor . Çok yaratıcı , enerjik , ilginç , baş döndürücü , heyecan verici olduğuna inanarak büyük bir ilgiyle dinlemeniz gerektiğini ruhunuza çarpa çarpa . Derken arkadaki masaya arkadaşımın kocası ( ki o da sanatçı : yönetmen ) adeti olduğu üzre yarım düzine insanla sökün ediyor . Yanındakilerden biri çok ama çok iri göğüsleri , incecik beliyle daha da ortaya çıkan genç bir kadın . Bizimki derhal arka masaya bu bayanın yanına ışınlanıyor . Bir ara ikisi ortadan kayboluyorlar . Bir başka arkadaşımız tuvaletin kapısından garsonlar tarafından çevriliyor . Sonunda iri göğüslü kızla sanatçı , tuvaletten birlikte çıkıyorlar . Bunlar olur biterken de otuz küsur yıldır evli olduğu karısı masada neşe içinde bizlerle yemeğini yemekte . Tomas'a komaz misali . Yani kadın bunun hiçbir dürzülüğünden rahatsız olmamak konusunda öyle bir idmanlı ki , bu kadar olur . Bu doyumsuz sohbet ortamı esnasında ben adamdan tiksinmekle yetinmiyor , sohbeti koyultuyor ; herifin atıp tutmalarına , ne denli özel biri olduğu konusundaki iddialarına çanak tutuyorum . Bir paratoner gibi çekerim üstüme böyle belaları . Birinden tiksindikçe geri dönülmez bir yola girer , pek beğenip sohbetinden hoşnutmuşumcasına azdırır azdırır ( bir lekeyi çitileye çitileye azdırmak misali ) işi boka sardırırım . Nerden lafı getiriyorsam vakti zamanında gittiğim bir transvestit kulübüne getirmiyor muyum ? Benim çakal mı çakal bir avukat arkadaşım var . Bulunduğu yere dişiyle tırnağıyla gelmiş başarılı , pek hoş bir hanım . Vakti zamanında bir adama gönül verdi ; aradığımı buldum misali apartopar evlendi . ( Sonra hiç de aradığını bulamadığı , adamın pek kifayetsiz , silik , anasının ablasının biricik kuzusu olduğu ortaya çıktı - ayrıldılar . ) Her neyse evlenmeden bir gece önce bir grup kadın arkadaşını topladı , hep birlikte önce Kumkapı'ya gittik . Vur patlasın çal oynasın'dan da öte öyle azıp kudurduk ki , gecenin pek meşum saatlerinde kendimizi lokantanın sahipleri , çalgıcılarla filan transvestitlerin çalıştığı Beyoğlu'nun arka sokaklarındaki bir kulüp pistinde bulduk . İçerde tek kadın bizleriz . Konsomatrisleriyle , müşterileriyle ağır erkek bir yer . Ama kalender meşreplermiş : bizi aslanlar gibi bağırlarına bastılar , ne biçim eğlendik . Ben hakikaten her ne hikmetse bu geceyi şöyle bir anlatıp her ülkenin transvestiti , transseksüeli , kendine benzer vs . yollu bir sohbete daldım . ( Ha şöyle olabilir : Adamın , yani bu müthiş fucker ın , dört dörtlük bir gay olduğunu düşündüm , sanırım . Bunu erkeklerin yüzde 70'iyle ilgili düşündüğüm için - hiç şaşmam . ) Bizimki gözler alev alev aman bizi oraya götür , diye yalvar yakar oldu . ( Böyle de adamın bam teline basarım , dikkatinize ! ) Arkadaşıma sorayım falan ; salladım : İki gün sonra bir telefon : Götür bizi oraya , n'oolur . Bu şahsiyeti benimle tanıştıran arkadaşım da Almanya'ya gitmek zorunda kaldı . Misafirlerini bir gece eğlendirmezsem ayıp olur tipi kadirşinas düşüncelerle avukat arkadaşımın da hadi götürelim iyle , nezih bir yemek ve caz kulübü ortamından kendimizi Kulüp 33'te buluverdik . Burası 70'lerin Türk filmlerindeki dejenere gençliğin mabedi dekorasyonuna aynen sadık kalmış . Artık hangileri ameliyatlı , hangileri penisine sahip çıkmış bilemeyeceğim şahane kadınlar olarak ortada dolanan konsomatrisler var , bir de manavdı , tesisatçıydı , yani küçük esnaf kılıklı müşteriler . Ama müessese öylesine ciddi bir müessese , kurallar o kadar katı ki ; herhalde geyşa kulüplerindeki ağır seremonilerle karşılaştırılsa yeridir . Baş garsonun kaş göz hareketleriyle cereyan ediyor her şey . Sululuk , yavşama , cıvıklık asla söz konusu değil . Çalışan kızların gerek dansları , gerekse masalarda olsun pistte olsun 3 - 5 dakikadan fazla takılmayışları bana annelerinin istemediği bir toplantıya gitmiş namusu mücessel olgunlaşma enstitüsü kızlarını düşündürttü . Biz kadın arkadaşımla benzedikleri hurilere atfen bunlara isim takıyoruz : Brigit , Naomi şu bu . Öyle güzeller ki , bizim değme mankenimiz ellerine su dökemez . Bir kere bir metrelik bacaklar , çok funky kılıklar ( çoğu blucin ve göbeği açıkta bırakan daracık tişörtler içinde ) uzun dümdüz saçlar , güzelim ciltler . Pek afetler canım . Bir tane çok kalın ve çirkini var , o da kendini ( çareler tükenmez ) Figen Han yapmış : Kısacık sarı okside saçlar , koyu bir ten Filan . Bir tek kişi var ki eşcinsel çocuk kılığında o da aynen Serdar Ortaç ve de pistte kapış kapış kapışılıyor . Masalara ise asla gitmiyor . Pek nazlı ve fiyakalı . Derken bizim fartist yabancı bir disko parça eşliğinde ( İbrahim Tatlıses de çalıyor , Michael Jackson da ) kendini piste attı . Bir seks dansı çekti ki . . . Adam 1. Kızlar bayıldı bayıldı buna . Allah için pek seksi ve maço bir dans . . . Kızlardan biri şapkasını kapıp şapkayla dans etmeye başladı . Biz neşe içindeyiz masada . Bütün emeklerime değdi . Dangalak kansı da öyle aynen kendini iptal etmiş olgun eş vazosu şeklinde oturuyor . Baş garson bir kaş kaldırdı , şapka bizimkine iade . Sabaha karşı dört , ben baygın vaziyetteyim . Ayrıca şişmanlamışım blucinim manyakça sıkıyor . Neyse vedalaşıldı filan bunları bıraktık yerlerine . Ertesi gün bana teşekkür telefonları falan . Sonra arkadaşıma da bin teşekkür : Harika bir gece geçirdik , diyerekten . Arkadaşım dönünce anlatıyor ; bir gece bunların önünde kocasıyla dehşet bir kavga ediyor . Bu herifin karısı da : Ah bebeğim , biz sanatçı eşleriyiz . Ben neler neler çektim , çekiyorum . , Ama o bir sanatçı yollu bir konuşma çekiyor . Arkadaşım söylüyor adam birini kaldırırken , orda burda sıkıştırırken , karısı masalarda filan derhal uyuyakalırmış . Taciz kurbanı çocuklar fişi çekiverirler hani , yoksa bütün sistem yanacak . Bu salak kadın da fişi çekme konusunda o ne yaşarsa hakkıdır o bir sanatçı , atçı , tçı , dahi , ahi , hi , hi , hi konusunda bir üstat kesilmiş yılların antrenmanıyla . Şimdi dikkatimizi çekerim bu çift Amerikalı . Adamı boşarsa servetlerinin yarısını takır takır alır . Ekonomik zorunluluklardan , çaresizlikten , garibanlıktan değil ; ne menem bir aşağılanmaya , hiçlenmeye müptelalıksa kadınınki . Bu herif orda burda karı düzdükçe , bunu yok sayıp biteviye şovlarını sergiledikçe iftihar mı ediyor acaba ? Sanırım ediyor . Böylesine özel bir erkeğim var . O bir çılgın . Enerji yüklü . O dahi . O yaratıcı . Ve benim kocam . Otuz yıldır yine de benimle . Saymasa da , takmasa da benim şahane bir kocam var . Diye diye . Peki hanım sen kimsin ? Bu herifin yanında dolaştırdığı eski terlikleri , diş fırçaşı , çocukluk fotoğrafı gibi bir şeysin . Bir alışkanlık . Ayrıca işe yarıyorsun . Sekreterliğini , dadılığını , şakşakçılığını yapıyor ; avlarına çıkarken dahi yanında bulunarak kendini hiç mi hiç yalnız hissetmemesini ( mazallah çok korkar bu büyük sanatçı tipler yalnızlıktan ) sağlıyorsun . Şöyle de düşünüyorsun eminim : Enayi miyim bu özel erkeğimi boşayıp sap gibi yapayalnız kalayım ? Tek kadınlığın ağırlığıyla itilip kakılayım . Oysa onun renkli hayatının vazgeçilmez bir parçasıyım . Her yere gidiyorum . Her yere . Bu eğlenceli ortamlarda ben de bulunuyor , kocamın herkesi büyüleyişine şahit oluyorum . Hem onun donlarını yıkama , ağız kokusunu çekme , gaddarlıklarına göğüs germe hakki da benim tekelimde . Onunla çok mutluyum . Ben onun gölgesiyim , Böyle özel bir kocam var . Ne şanslıyım . Ah ne şanslıyım . Kadının adını hatırlamıyorum . Avukat arkadaşım da hatırlamıyor . Görsem çıkaramam ; tipi de uçtu gitti kafamdan . Oysa iki tam geceyi o da bizimle birlikte geçirdi . Yani bir görünmeyen kadın . Bir hiçleşme virtüözü . Buharlaşmada üstüne yok . Her erkeğe lazım . Özellikle dahisine . Sanatçısına . Ne büyük kabiliyetleri memleketimizin , kan derdinden istedikleri performansı yakalayamıyorlar düşünsenize . Böyle bir kadın Sayısal Loto'dan 200 küsur milyarı yakalamak gibi bir şey . Oysa erkekliği yücelten söylemiyle Kate Millett'i çileden çıkaran D. Lawrence ( ki kimse kalkıp yazarlığını tartışamaz ) hayatı boyunca yemekti , çamaşırdı , bulaşıktı , yer silmeydi bütün ev işlerini yaptı . Frieda'ya aşkından tirtir titrerdi . Hatta ev işlerini misafirleri ve kendi arasında paylaşırken Dorothy Brett isyan etti : Hepimizin bir şeyler yapması gerekiyor ; ama Frieda'nin yalnızca kendisi olması yeterli . . Frieda bütün gün malaklar gibi yatağında yatar ; yürüyüş , sohbet , içmek gibi canı ne isterse onunla iştigal ederdi . Bir başka dahi sanatçı Katherine Mansfield de eleştirmen John Middleton Murry'le yaşadıkları evlerinde bütün ev işlerini görürdü . Tüberkülozlu olan oydu , dahi olan , sanatçı olan ; ama Murry bütün gün çançan yapıp işine bakar , ev işlerine elini bile sürmezdi . Dostoyevski hayatının son yıllarında sekreteri olarak işe aldığı genç bayanla evliydi . Bu yıllarda en güzel eserlerini ( Karamazof Kardeşler , Ecinniler , Budala ) verdi . Pek çok kişi bu eserleri bu hanımın Dostoyevski'nin hayatında sağladığı huzura da borçlu olduğumuzu söyler . Tolstoy'un kansı Savaş ve Barış ı tam yedi kez temize çekmiş . Şimdi oturun ve düşünün : tam yedi kez , elle , Savaş ve Barış . Tolstoy elbette bu harikulade eserleri karısı temize çekiyor diye , ya da huzurlu ev ortamı sayesinde vermedi . Tolstoy dahi bir yazardı , öyle ya da böyle yazacaktı . Olsa olsa iyi kalpli ve fedakar eşi sayesinde daha çok yazabilmiştir . Dostoyevski gibi . Hanımlar beyler , benim söylemek istediğim dahi ya da değil , sanatçı ya da değil kimsenin hayatı bir başka kişi için feda edilmemeli , çöpe atılmamalı , hiçlenmemeli . Şu resimlere bakın . Şu E. Cummings'in , Artaud'nun yakışıklılığına , Tolstoy'un hayatının son yıllarında keşişleşip her şeyi terki diyar etmiş haline : Bir de hayatınızdaki dahilere , büyük sanatçılara . Değer mi ? Tolstoy için , E. Cummings için de değmez , hayatınızdaki kara delikler için de . Aslolan sizlersiniz . Belki dahi sizsiniz . Belki asıl sanatçı sizsiniz . Belki de değilsiniz . Ne var , şart mı dahi olmak , sanatçı olmak . Önemli bir tek şey var o da bir bardak sıcak çaydan zevk almak . O çayı içerken çayı zevkle içen insan olmak . Onun bunun kurbanı , paspası olmak değil . Deha kapılarının paslanmaya , yok sayılmaya mahkum tokmakları değil , kendi kendin olmak . Seni habire iyi insan , mümtaz eş , mükemmel dişi , fedakar anne , akıllı yönetici yapma - ya çalışan zorlayan dayatan bu çivileri çıkmış dünyaya ayak diretmek . İnatla , çocukça ve başı dik : Yerse diye bağırmak : Yemezse jarse ! Babasız kızlar balosu Bir kadın arkadaşıma bir sabah babası : Gel bakayım , otur babanın kucağına , demiş . Öylesine . Şuursuzca . Komik bir dehşet duygusuyla kalakalmış arkadaşım . En çok da babasının inadına : kızını hala kucağına oturtulacak kıvamda hissetmesindeki o çocuksu inada . İş bu kadarla bitmiyor . Arkadaşımın öküzz bir herifle rezalet bir evliliği var . Bilmem kaç yıldır öyle ne öldürür , ne güldürür sürüp giden . Öküzz adamın tek özelliği çektiriyor olması . Hayata boş vermiş havalarıyla paketlenmiş bencilliğiyle , hem kendinin , hem arkadaşımın hayatını felce uğratması . Bir de bence kapı gibi bir özelliği var ki , asıl o bu öküzü sittin senedir karşı konulmaz kılıyor . Bizim kuşaktan olup da o sessiz ve derin maçoluğuyla babasını bilinçaltında en andıran bu herifçioğlu bana kalırsa . Sonra durup yutup tıkanıp arkadaşım ( elektrik faturasının ne gün yatırılacağı misali ) en afaki konularda kan gövdeyi götüren kavgalar çıkarıyor . En ağza alınmayacak lafları edip derin pişmanlık krizlerine giriyor . Bu pişmanlık nöbetleri , ilişkinin akülerini dolduran merhamet ve ihtiras bataryaları aynı zamanda . Ama ben de ona ne eziyetler ediyorum ; çekilmez , feci karının tekiyim diye teselli buluyor ayrıca . Kanmaca kandımaca Dil üstünde kaydırmaca Freud'a göre enerji doğumdan itibaren önce ağızda , sonra kıçta , sonra phallus civarında şiddetli bir kasırga edasıyla dolanıp , bizi 6 - 11 yaşları arasında göreceli olarak ( Allah'a şükür ) rahat bırakıyor . ( Genital dönemde katlanarak geri gelip ağzımızı burnumuzu dağıtmak üzere . . . ) Bu yıllarda ansiklopedi , kitap devirmeye doyamadığınızı ; paraydı , karttı , kibrit kutusuydu , midye kabuğuydu koleksiyonlarıyla nasıl da zevkle uğraştığınızı ; karşı cins olmasa da olur , hemcinslerim kalelerimdir diye saatlerce neşe içinde oynadığınızı , dilerim unutmamışsınızdır , Bu yaşlardan benim şiddetle özlediğim o yoğun , Çanakkale geçilmez konsantrasyonumdur . Resim çizerken ; oynarken , ders çalışırken , okurken , film seyrederken öylesine yüzde yüz , yüzde bin beş yüz oradaydım ki . Yüzerken balıktım , bisiklette bisikletle hemvücut , tiyatroda bizzat oyuncu , okurken okuduğumdum . Büyü gibi , sihir gibi bir şeydi , epeyce de uzattım ben bu dönemimi . 15 - 16'ımda kovuldum . Annelerini öldüren kızlar çocuklarını öldüren anneler Pazartesi ye yazı yetiştireceğim iş yazacağım dan çıkıp yetiştireceğim e dönüştü , zira yuva kapandı , Melek Tatilde . ( Siz de benim gibi Ayşegül serisiyle büyüdüyseniz : Ayşegül Baloda , Ayşegül Evde , Ayşegül Dört Mevsim , Ayşegül Gemide . Hayatın böyle Ayşegül başlıklarıyla gelip geçtiğini muhakkak tespit etmişsinizdir . ) İki buçuk yaşında hareketli bir çocuğun deniz kenarında tatilde olması demek , siz gariban ananın da sabah sekiz akşam dokuz sıkı bir koşturmaca veya sabır antrenmanına tabii tutulmanız demek . Gir denize çık denizden gir denize , koruyucu kremden de sürelim , aa işte kova kürek kırmızı balık burda , gir denize hadi duşa , hadi Melek mama yiyelim ( Hata ! Hata ! Hata ! Mama da neyin nesi ? Yemek desene , bebekçe mi dayatıyorsun ? ) Lego , Uyuyan Güzel , Aaa Fırfır kayboldu - nerde Fırfır ? Bir kaşık daha ye sonra yeme . İki gün oldu saçlarını şampuanlayalım . Elini gözüne sürmezsen yakmaz . Hemen yıkıyorum . Hadi tarayalım . Bak bu şortu giyelim . Peki o çiçekli elbise . Çiş var mı ? Şimdi geldi mi çiş ? Doldurduk havuzu . Bebek yüzsün . Peki gemiye binsin . Bu sabah birden kendimi bizim evden çöp tenekelerine giden yüz metrelik yoldaki çöpleri toplarken buldum . Kan ter> içinde o umursamazca atılmış tenekeleri , petleri , naylonları topluyorum . Bir koca Migros torbası doluyor attığım gibi çöpe , yenisini dolduruyorum . ( Melek bir arkadaşıyla şişme havuzda oynuyor . Annem yemek pişiriyor . ) Ben duramıyorum bir yandan da , Neden kadınlardan Shakespeare çıkmadı , neden kadınlardan Mozart çıkmadı , diye sayıklayaraktan . Manevi olarak da salıncaktayım . Melek ha bire önünü gösterip : Benim pipim yok , diyor . Bilenler okuyanlar bilirler , daha birkaç ay önce Sigmund Freud'un penis hasetini işkembeyi kübradan attığına dair falan filan bir yazı döşenmiştim . Senin pipin yok , kukun var diyorum . Melek yine : Benim pipim yok , diyor . Bu bir haset değil , tespittir . Diyorum . Önümüzdeki aylar , yıllar gösterecek el mi yaman bey mi , Sigmund Bey mi haklı , ben mi ? ( Hem bu tespit de neyin nesi , etrafta pipili biri dahi yokken . ) Yuvadan mı kaldı bu fotoğraf nedir ? Ben cinayetti , sapıktı , katildi , sapık katildi meselesine takmış bir kadınım . Sapık katil biyografileri okuya okuya bir haller oldum . Şimdi bu asude hayatta , deniz karşımda , gül gibi çocuğuma bakmaktayım ; bu yazı , bu mevzu da az yakışıksız değil hani . Ver usta bir çeyrek suçluluk da o cihetten . Bir de analık hali ne bitmez tükenmez bir suçluluk duygusuymuş ey rabbim . Ne yapsam içimde bir ecinni tırnaklarını kemirmekte suçluluk içinde ! Melek benden bir hafta önce vardı buraya . Ben ise İstanbul'da kalıp şu işi ve bu işi hallederken kıvrım kıvrım yılanlar gibi kıvrandım suçluluktan . . . İki buçuk yaşında çocuğun zaman kavramı gelişmemiştir , nasıl anasını arıyordur diye diye diye . Vallahi bu kişisel girişten sonra nicedir yazmak istediğim bu mevzuyu hakkıyla dile getiremeyebilirim . Ketlenme . Kadınlar üstadıdır bu işin . Ama kesiyorum , kesiyorum , kestim ! Alın bir gazete haberi sizlere : Anne katili şizofren mi ? Kadıköy'de avukat annesi Hatice Uğur Tosunoğlu'nu pompalı tüfekle öldürdükten sonra üzerine beton döktüğü iddiasıyla yargılanan Özlem Şenleyli dün yapılan duruşmada şizofren olup olmadığının belirlenmesi için Adli Tıp Kurumu'na gönderildi . Hakkında idam cezası istenen yirmi iki yaşındaki Tıp Fakültesi öğrencisinin Kadıköy l . Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davası basına kapalı yapıldı . Şenleyli'nin avukatı Tahir Yamakoğlu'nun açıklamasına göre davada annesinin kendisine zorla içirdiğini iddia ettiği Largectil adlı ilacın etkilerinin araştırılması kararlaştırılarak , duruşma ertelendi . Özlem yirmi iki yaşında , Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisi . Bu olaydan - cinayetten - bir hafta önce bir dilekçeyle başvurup annesinin müşahede altına alınmasını , Bakırköy'e filan yatırılmasını istiyor . Türkiye'de , düşünebiliyor musunuz ! Yetkililer - ya da dilekçeyi alanlar : sekreterler , hademeler - kah kah gülmüşlerdir . Oysa anne daha önce nice tedaviler görmüş . Amerika'da sırf bu başvuruyla tahliye edilebilirdi Özlem . Üstelik bir de kendini korumakla yükümlü hissettiği bir kız kardeşi var Özlem'in . Ruh hastası bir ananın kızına , kızlarına neler çektirebileceğini ancak yaşayanlar bilir . Evdeki pompalı tüfekle öldürüp koku moku gibi sorunlara karşı üzerine beton döküyor ki , bunu da Özlem gibi besbelli akıllı ve soğukkanlı biri akıl edebilirdi . Anne yirmi iki yaşındaki kızına zorla - tıp eğitimi alan kızına - ilaç içiren bir zalim . İşin detaylarını bilemiyoruz . Zira Türkiye'de böyle haberler hep küçücük köşelerde kalır . Ama yüksek sesle ( ya da en içinizden ) sorun bir kendinize : Annenizi öldürmeyi içinizden hiç mi geçirmediniz ? Muhakkak geçirmek ayrı , o cinnet noktasına ulaşıp bu işi gerçekleştirmek dünyalar kadar ayrı . Ama ben öyle ana - kız ilişkileri , kızlarını öyle çiğ çiğ yiyip ruhlarını unufak eden analar , yapış yapış darmadağın hayatlar gördüm ki . Dişlerini kızlarının yaşamlarına geçirip , en doymak bilmez vampirler gibi hayati iliklerinden emen emen emen . . . Onların cinayet işlememeleri zavallı bir tesadüftür . Herkes bu denli gözü kara ve cesur olamaz . Ben şimdi Özlem'i beğendiğimi , onunla ilgili bir kitap yazabilmek için hayatımın beş yılını on yılını şakırt diye verebileceğini söylemezsem , samimiyetsizlik etmiş olurum . 1994 . Ankara'da Arzu Benlioğlu iki kişiye annesi Perihan Uylaş'ı öldürttü . Öldürün demedim , korkutun dedim . Eter ve şok tabancasıyla senet imzalatmakmış niyetleri . Perihan Uylaş ilkokul öğretmeni , otuz dokuz yaşında bakımlı , güzel bir kadındı . Arzu da güzel . Boya sarısı saçları yakışmıyor ; ama yine de güzel . Hep velilerin , tanıdıkların , anneannenin evinde sürekli göçebe ve rotasız bir yaşam . Annesi dövüyor ha bire ve bir ay önce kürtaj olan on altı yaşındaki kızını yola getirmeye karar verip işinden rapor alıyor . On altı yıldır ihmal edilmiş , bavul gibi oraya buraya bırakılıp teslim alınmış bir çocuk . Sonra bavul gibi açıp bakamazsın , içinde neler kırılmış dökülmüş ; her şey yerli yerinde mi diye . Tuttuğunu koparan ilkokul müdür yardımcısı , karar vermiş olsa gerek . Bu kızı adam edeceğim . Zamanıdır artık , diye . Çok geç . Çok çok geç . Geri tepmeli bir silahı avuçlamış Perihan Uylaş . Bir de çocuklarını öldüren anneler var . Güney Carolina'da Susan Smith on dört aylık ve üç yaşındaki oğullarını arabasına bağlayıp göle itti . Suçunu itiraf ettikten sonra da onları cennete yollamak için bunu yaptığını sayıkladı , kendisini terk eden sevgilisi için değil . Amerika gibi fanatik , dindar bir ülkeye yakışan bir savunma . Anneler çocuklarını öldürünce içimi fena cızz ettiren şey güçlerin eşitsizliği . Öylesine küçücük elleri , ayakları ; kendi doğurduğun yarattığın o çocukları . . . Burada ağır tahrik , yılların işkencesi filan söz konusu değil . Çocuklar çocuktur çünkü . Yaptıkları da çocukluktur ; başka ne olabilir ki ? Ama iki kış önce Türkiye'de bir anne doğdu doğalı zatürreeli oğlunu - çocuk hep ağlıyor , hasta , uyku yok dur durak yok - banyoda boğulmaya bırakıp üst kat komşusuna sigara içmeye gitti . Sonra dayanamayıp indi aşağıya . Çocuk çok vahim durumdaydı ; sonra kurtarıldı mı hayatı , bilemiyorum . İki çocuğu var , kocası geceleri çalışıyor . Hasta bir çocuğa günlerce , haftalarca tek başına bakmak . . . Bazen öyle bir göz kararması yaratır ki insanda . İnanın , bu kadını da anlıyorum . Kayda değer olan şu : Kadınlar hep anlaşılır , kendinizi onların pabuçlarına soksanız hak verilecek cinayetler işliyorlar . Yani anlayabilirsiniz , kendinizi zorlayıp özdeşleşebilirsiniz durumlarıyla . İnsani durumlar ; insana ait suçlar . Bu ağır suçların cezası da insanın kendi içinde ödenir . Susan Smith'in avukatı , Ben hayatımda böylesine acılar içinde kıvranan bir yaratık görmedim , dedi . Yirmi dört saat gözetleniyor intihar etmemesi için . Suç ve ceza , adaletin kefeleri gibi kendi içlerinde kadınların . Bir kadın dolduruşa gelip boktan bir paye uğruna adam temizlemez . Kiralık katil olmaz . Sapık katil olmaz . ( İstisnai durumlardan bahsetmiyorum . ) Diyelim transvestitleri kafaya takıp otuz - kırk tane transvestit , yok at kuyruğu olan sarı saçlı genç adam , temizlemez . Kadınlar öldürürse tragedya kahramanları gibi öldürür . Hiçbir kadın , kız kardeşini tarlada gizlice çocuk doğurdu , namusumuzu iki paralık etti diye köy meydanında kurşunlamaz . Zira hiçbir kadın , Aslan kızım sayende aile şerefimiz kurtuldu , safsatalarıyla robotlaştırılacak kadar zayıf ve zavallı ve salak olamaz . Kadının yüreğiyle beyni arasındaki köprü taş gibi sağlamdır . Topa tutsan yıkılmaz . Musalla taşına kadar . . . İnat Önce , bir pişmanlık ve tövbekarlık : Ben artık kimseyle röportaj yapmayacağım . Hele hele evlerine gidip . Bir insanın evi onun kabuğu gibi de bir şey . Bu herkes için böyle değildir . Hele Batılılar için hiç böyle olmayabilir : Otel odaları gibi kullanırlar evlerini : Ama Türk kadınlarının evlerinde bir şey var . Evlerine girince mahremiyetlerine giriyorsunuz . Evler , kadınlar , bu duyguyu veriyor size . Dolayısıyla arzu ettiğinizin çok çok ötesinde bir röntgenci oyununun içinde buluveriyorsunuz kendinizi . Evden ayrılırken de haddini bilmeden bu işe sıvanmış amatör bir şamanın şişkinliği içinde oluyorsunuz . Ve hatta yemek zehirlenmesi . Şimdi herkes assolist . Bu bir haftalığına ünlü çocuklar , yenilenen eski starlar , herkes . Basın danışmanları , imaj danışmanları gırla . Bir çeşit bezdirici kendini gözlerden saklama oyunu oynuyorlar ve cevap verdiklerinde de laflar prefabrik . Cümleten Atatürkçü , liberal , temiz çocuklar . Skandal kadınlar bile artık dernek başkanı olup kermes düzenlemeyi her şeyden çok arzu eder görünümünde . Bu dünyada ekranlara çıkıp şakır şakır ağlayan , kızıyla sorunlarını , ne denli evlenmek istediğini , yalnızlığı kaldıramadığını açık seçik anlatan bir Gönül Yazar , İşte samimi , yürekli , olduğu gibi bir kadın , dedirtti bize . Bu farklılığa tavlanarak , biraz da peşinden koşarak randevu koparıp evine gittik . Kapının zilini güçlükle duyurduk . Yukarıda balkonda güneşleniyormuş . Üstünde yalnız hani o popo arasından geçen bir ip öndeki ufak üçgeni tutuyor , bikini altı dersem haksızlık etmiş olmayayım diye tasvir ediyorum , onunla açtı kapıyı . Biz afallamadık dersem soğukkanlılığımızı abartmış olurum . Bir erkek arkadaşıyla güneşleniyormuş . Gazeteci olmamız onu tedirgin edermiş . Bizi Atatürkçü dernekten geldiler diye , yutturacakmış . Böyle iki adet Selçuk Parsadan gibi süzüldük balkona . Gönül Yazar üstüne bir mayo geçirdi . Bir yandan güneşlenerek - ama bu güneşlenme eylemi miskinliği , rahatlığı da içerir : o heyecanlı ve çok hareketliydi - konuştu bizimle . Kapıyı nasıl açtıysa öyle : KABUKSUZ. Bu kadar kabuksuz nasıl dayanır insan , dedirterek . Aklına geleni bir nevi açık yüreklilikle anlatıyor . Bir nevi , zira bu açık yüreklilik işi o kadar açık değil . Mevzu ne zaman kızına ya da yalnızlığına gelse ( ki sık sık geliyor ) hemen ağlıyor ; ve de söylüyor : Bak ağlayacağım şimdi ; bak nasıl ağlıyorum . Bir zaman sonra bu , sigaradan öksüren bir insan ne etki yaratırsa o etkiye dönüşüyor : Şu mereti bu kadar içme be kardeşim , dersiniz filan ya . Yani ağlamalar içinizi filan sızlatmıyor . Sempati duyabilseniz de empati duyamıyorsunuz . Sorulara cevaplar hemen ve açık seçik geliyor . Ama kıvranmaya başlıyorsunuz ben mi doğru soruları bulamıyorum , niye her şey bu kadar cevapsız diye . Bu felaket oyunlu ve oyuncu dünyada Gönül Yazar kesinlikle oyunsuz değil . Yalnızca kendi kuralsız , tuhaf ve çocuksu oyununu oynuyor . Başkalarının oyunu umurunda değil . Yani o poker masasına on üç yaşındaki haliyle oturmuş kendi yarattığı bir pişpiriği oynuyor . Masadakiler de : O öyledir , o Gönül'dür diyorlar anlaşılan . Oyunbozanlığıyla pokercilerin sinirini bozabilse de , başka oyunlar yaratabilmenin çocuksu cazibesini sunduğundan mıdır masaya hala çağrılabiliyor . Biz dönüp dolaşıp ha bire aynı soruya geldik : Bunca evlilik , bunca ilişki ( en uzun evliliği bir yıl sürmüş , bunu söylerken birini karnından bıçaklama işareti yapıyor , öylesine kanlı bıçaklı bitmiş , canına tak ettirmiş bu ilişkiler ) hala ilişki istemek , yalnızım birini istiyorum diye çırpınmak niye ? Hala o kadar istekli , umutlu , hırslı ki bu konuda . Bir de vakit çok geçmesin krizi söz konusu . Bu yaşta buldum buldum , ruhu içinde . Oysa besbelli geçinemiyor bu erkeklerle . Bayağı sinirlerine gidiyorlar ; ağzına ne gelirse boca ediyor . Ama bu erkeksiz kalamam , mahvolurum meselesi hayatının rotası . Öyle olmadık bir rota ki oraya buraya savruluyor gemi . Yani bir limana varması pek mümkün değil . Ben elli beş yaşlarımda gül yetiştirip kitap okuyarak kadın arkadaşlarımla dedikodu yapıp pandispanya yiyerek kızımı özleyip bekleyerek örgü ören kadınlara hayranlığımı büyüterek , cinayet romanları yazmak isterim . Aşk varsa , gelir bulur adamı girer içeri . Böyle umutsuzca peşinden koşarak . . . Ama belki de Gönül Yazar haklıdır , kapıları açık tutmak , istemek doğrudur . Yoksa pandispanya yediğinle kalırsın ömrünün sonuna kadar . Gerçi Gönül Yazar hiç aşk demedi . Evlilik istiyorum dedi hep . Evlenilecek adam nerde ? Aşk onun için Almanya'da yaşayan eski sevgilide kalmış . Vural Bey'de . İnişli çıkışlı yedi yıllık bir ilişki . Musalla taşında bitecek bir aşk . Hiç görüşmüyorlarmış . Ama adam capcanlı içinde . Evin çıkışında aynanın önünde on - on iki tane küçük albüm duruyor . Bunlar hep onla fotoğraflarımız , diyor , gösteriyor resimleri bize . Bir tanesini istiyoruz . Çok nazlanarak veriyor . N'olur geri getirin , . . diyerek . Yani yaşıyor bu fotoğraflar . Birinden dahi ayrı düşmek istemiyor . Aşkın fotoğrafı olur mu ? İşte bu aşkın fotoğrafı da burada . Gönül Yazar'ın anlattıklarından parçalar da . Ben beni kıran , aşk bitince ağzımda pas tadı bırakan erkeklerin fotoğraflarını yakmak , ya da bir ayakkabı kutusuna tıkıp dolap altlarına sürmekten yana olanlardanım . Altmışıma doğru çıkarıp bir yandan cevizli kek yer bir yandan : Bu dürzü beni amma üzmüştü , diye güler , cinayet romanlarıma katil değil , bahçıvan yaparım . · Kızımla küsmedim ki , kavgaya falan girmedik . . . Sibel Boronkay'lara gitti . Bir bodyguard şoförmüş , ızbandut gibi bir herif geldi . Evin anahtarlarını bir de iki şey daha istedi , belki defterlerini . . . Unuttum , ama anahtarları hatırlıyorum . Ben perişanlar gibiydim böyle . Hatta gidince adam demiş ki ; Bir kadın açtı kapıyı , biz Gönül Yazar'ı tanırız küçükten beri , perişandı . . . Yatıştırıcı ilaç alıyordum , Özür dilerim kardeşim biraz hastayım da , dedim , nasıl diyeyim perişan oldum . Gitmiş demiş ki , Annen perişandı . . . Televizyonda da seyretmiş . Ben böyle yengeç burcu görmedim , yengeç burcu merhametli , aileye düşkün olur . · Bu bir kabiliyet meselesi , Allah bana ses vermiş , giyim kuşam , işte biraz da böyle şirin şirin konuşma . . . Başka bir kabiliyetim yok doğrusu . Kulağım çok iyidir , Fahrettin Aslan'a gidin sorun Türkiye'de en sağlam nota basan kadın kim , size Gönül Yazar diyecektir . . . Bir Anakronik Panorama : Kayseri Kent Hiç unutamayacağım bir düş gördüm : Bu düşün psikoanalitik bir yorumu mutlaka yapılabilir ; ancak eninde sonunda düşler denetimsiz düşünme bağlamında da değerlendirilebileceğine göre derin yorumlara başvurmayı yersiz buluyorum . Düşümde Adana'nın eski sokaklarında yürüyordum ; eski sokaklar belki de çok eski tarihlerin çağrışımını yapmış olmalı ki kendimi ıssız bir coğrafyada , çöller ortasında buldum . Adana'ya hiç yakışmayan dağlık çöller di burası . Bu dağlık arazide önüme biraz çukurda kalan , düz bir alan çıktı : Çukurova sözcüğü böyle bir çağrışım yaptı herhalde . Bu ovaya inerken apartmanları çağrıştırır biçimde , üst üste ve düzenli olarak kayalıklara oyulmuş mağaralar gördüm . Ancak mağaralara girmeyip düz ovada ilerledim . Ağaçlar kovboy filmlerindeki gibi kuru bir gövdeden ibaretti . At ve deve karışımı lamalarla , boğa ve buldog karışımı öküzlerin yabanıl hayatı içine düşmüştüm , korkuyordum , bir süre yürüdüm ve düşümde uyandım : bundan ne hikaye olur diye sevinip notlar almaya başladım . Sonra da gerçekten uyanınca aklıma Borges geldi : Düşünde düş gören adam , şüpheyle kıvranır , acaba şu anda kendisi kimin düşündedir ? İşte entellektüel düş görme dediğin bu kadar olur ! Tesadüfen görülmüş bir düş değil bu ; çağrışımlarımın beni itelediği nokta , kentle barbarlık arasında ; yabanıllıkla uygarlık arasında kurduğum ilişkinin fantastik bir göstergesi olsa gerektir . Çünkü , bu düşü görmeden önceki zaman diliminde , epeyce bir süredir üzerinde yaşadığımız coğrafyada kent mekanı ile tarihsel bellek ilişkisini koparmak için barbarlık düzeyinde saldırı yapıldığını düşünüyordum . Kentlerin dokusu ile barbarlık arasında kurulabilecek çok bağıntı var . Bunun en büyük göstergesi kent rantı denilen o yağmadan nasiplenenlerin iştahıdır . Yağmacılar garip bir biçimde en fazla milliyetçi ve mukaddesatçı olanlardır ; kent onlar için çekici dir ; onlar için tarihsel yapı kavramı , elde edilecek rantı engelleyen bir taş yığınından ibarettir . Bundan ötürü Bizans kalıntısı saydığı İstanbul surlarını yıkıp yerine sosyal konut yapmayı önerdiği zaman tepki gösterenlere sen domuzdan yana mısın , yoksa bizden yana mı ? diye sorma pervasızlığını gösterir . Biz neydik ? Biz tarih boyunca önüne gelen bütün surları yıkıp yerine sosyal konut yapan insanlar mıydık ? Biz şehrin birinci derecede korunma altındaki alanlarını metropol kent olma sevdası uğruna önce ikinci dereceye indirip , sonra da korunma kapsamı dışına çıkartarak belleğini yitiren anti - domuzlar olarak nasıl bir uygarlık yaratmıştık ? İstanbul , Paris'li Baudelaire'in hayran kaldığı ve dünyanın başkenti olarak övdüğü İstanbul iken surları ve Pera'sı olmayan bir kent miydi ? İstanbul denizden gidildiğinde insanı büyüleyen iki dünya kentinden biri değil miydi ? Sosyalizmin yeniden umut olması için kafa patlattığımız bugünlerde çevre sorunlarını sanayi artıkları ve yeşil çevre ilişkisiyle sınırlamayı kentlerimizin bugünkü durumuna baktığımda yetersiz buluyorum . Çevre sorunları içine kentlerin tarihsel bakımdan yok edilmesi başlığını eklemek , basit bir romantizm değil çok ciddi bir ideolojik pozisyondur . Çünkü dünya finans sisteminin ciddi cazibe merkezlerinden birisi olarak organize edilecek olan Yeni İstanbul'un gökdelenlerle süslenmiş Finansbul olacağı ve tarihle ilişkisinin de bir tahammül den öteye geçmeyeceği açıktır . Bu anlamda Refah Partisi'nin İslambol'unun , Anavatan Partisi'nin . Hotelistan'ının ve Sosyal demokratların İskitanbul unun halka rağmen ve halk zararına bir Ticaret nekropolü olmak anlamına geldiği mesnetsiz bir suçlama değildir . Kayseri'yi ele almadan önce İstanbul'u anmamın temelinde , özellikle ülkemizin tüm kentlerinin temel sorununun burada olduğuna işaret etmek düşüncesi yatmaktadır . Dolayısıyla İç Anadolu'nun tam ortasında daha yirmi yıl öncesinde yüz altmış binlik nüfusuyla küçük bir kent olan Kayseri'nin , bugün yedi yüz binlik nüfusuyla büyük kentlere rakip olan çekim gücünü açıklamak kolay olmaz . Kayseri yirmi - otuz yıl öncesinde de ekonomik potansiyel açısından hatırı sayılır bir kent iken Yarim İstanbul'u mesken mi tuttun türküsünün anavatanı olmaktan kendini kurtaramayan bir güçsüzlük içindeydi ; şimdi güçlü görünüyor , ancak kendisini anlatan bütün türküleri yitirdiği de önemli bir gerçektir . Türkiye'de kent sorunu önce İstanbul'da sonra da orta ölçekli kentlerde yaşanmıştır ve bu süreç henüz tamamlanmamıştır . Bundan sonraki aşama küçük ölçekli kentlerin nüfus ve çevre sorunlarıyla karşılaşmasıdır . Yani sırada Kayseri yüzünden cılız kalan Yozgat , Nevşehir Niğde ve Kırşehir gibi illerin sorunlarıyla kimi gelişkin kasabaların kentleşme sorunları da vardır . I . Kayseri'nin Tarihsel Mirası Bugün küçük birer kasaba düzeyinde olan kimi şehirlerin tarihte büyük roller oynamış olmasına en iyi örnek bugün Boğazköy olarak anılan Hattuşaş'dır . Kayseri Hattuşaş'da - dolayısıyla Çorum'da - cisimlenen önemli bir tarihsel oluşumun belki de ilk önemli durağı olarak göze çarpar : Kültepe'deki Kaniş kenti ve onun himayesindeki Karum . Burası Asur'lu tüccarların kolonisiydi ve Kaniş Devleti'ne vergi ödeyen bir Erken Hitit oluşumuydu : Ticaretin dünyadaki en erken örgütlenmelerinden biri olan Kaniş Karum'unu Kayseri'nin miras hanesinin ilk satırına yazmak gerekir . Kayseri'nin büyük roller oynadığı o çağda Kuzey Avrupa'da ve İstanbul Boğazı'nda uygarlık yoktu : Uygarlık henüz Hitit , Mısır ve Ortadoğu üçgeninde taçlanıyordu . Antik Yunan'da Kayseri'nin önemini yitirmediği , Kapadokya Krallığı'nın merkezi olarak büyük önem taşıdığı , Roma Çağı'nda ise durakladığı söylenebilir . Tek tanrılı dinlerin ortaya çıkışı ve Batı'ya yayılışı göz önüne alındığında Kayseri'nin Roma zulmünden kaçanlara uğrak yeri olduğu görülüyor ; Ortodoksluğun Basilitien kolunun Kayseri kaynaklı olması da Hıristiyanlık açısından bu kentin önemini artırıyor . Hıristiyan Roma için Kayseri'nin önemi yine de çok değil , Kayseri Selçuklu döneminde yeniden parlıyor , Osmanlı ile birlikte sönüyor . Bu nedenle Kayseri ve çevresinde Hitit , Yunan , Roma ve Selçuklu kalıntılarının bolluğu ile , Osmanlı eserlerinin kıtlığı dikkat çekicidir . Dev cüssesiyle insanı büyüleyen ve insanı eski çağlara sürükleyen İçkale Roma Dönemi'ne aittir ; Selçuklular Dönemi'nde onarılmıştır . Üzülerek belirtmeliyim ki , kent merkezinde Roma ve Yunan kalıntısı olarak neredeyse hiçbir şey kalmamış gibidir . Hatta iş o kadar abartılmıştır ki , kentte 18 . ve 19 . yüzyılın tüm havasını taşıyan mahalleler de artık yoktur . Bugün Kayseri Türkiye'nin belki de en düzenli ve görkemli caddelerine sahip olan tek şehirdir ; bu şehirde Modern Türkiye en görkemli hatlarıyla göze çarpar : Geniş bulvarların ortasında , tarihle hiçbir bağıntısı kalmamış , sanki sonradan yapılmış gibi duran tarihsel yapılarıyla bu şehir , büyük bir yıkımın üzerine kurulmuş olduğunu bir bakışta gösterir . Bu kentte tarihsel bir süreklilik yoktur : Yirminci yüzyılın yanında on ikinci yüzyıl göze çarpar . Kent Meydanı'ndaki modem caminin karşısında tarihin ilk üniversitelerinden biri vardır . Şaşırtıcı güzellikteki Saat Kulesi 1906'da yapılmıştır ama Kaleiçi'ndeki ticari kompleks - tarihsel dokuya zarar veren bir saygısızlıkla - 1980'lerde tamamlanmıştır . Ülkemizin milliyetçi ideologlarının tarihsel rekonstrüksiyonu tamamlanmış görünmüyor ; ancak bunu tamamladıklarında ellerinde kalan bilgi Kayserililerin bu ülkeye uzaydan gelmiş garip yaratıklar olduğu sonucundan başka bir şey olmaz . Tarihte ne kadar gayrimüslim akrabamız varsa onları yok edip , kafada yer alan dünyaya göre tarih yazanların örnek kenti Kayseri olmalıdır . Bu kent Yirminci Yüzyılın hesap - kitap ve ticaret düzenine uygun olarak , sonradan yapılmış bir yapay ve iğreti duran tarihsel eserlerin kenti haline gelmek üzeredir . Tarihsel eserleri çevresine şamil bir bütünlük içinde algılamayan , bu eserlere saltık bir heykel veya müze eşyasıymış gibi davranan mantığın anakronizmi : Kayseri artık bilmem ne kadar yılın birikimini kesintisiz taşıyan bir kent değil , otuz yıllık Türkiye Şehir İşgalleri Sendromu'nun düzgün doğrularla kesilip biçilmiş dev bir modelidir . Tarihsel mirası yağmalama görevine Kayseri'de de yoksullar taşeronluk yapmaktadır : Kentin dış kale surlarının taşlarını sökerek yapılmış göçmen gecekondularının yerini pek yakında çok katlı binalar alacaktır . Refah Partisi'nin İstanbul Surları'nı talan etme planı Kayseri'de kuvveden fiile çıkmış durumdadır . II . Kayseri'nin Ekonomik Durumu Ahmet Nazif Efendi'nin Mir'at - ı Kayseriyye adlı kitabında yazdığına göre , Kayseri il merkezi 1900 yılı başlarında 56. Kayseri il merkezinde 34. Dr. Hıfzı Nuri'nin Kayseri Sancağı'nın 1922'deki durumunu gösteren çalışmasına göre ise Kayseri Merkez İlçe'de 100. Mir'at - ı Kayseriyye de belirtildiğine göre , 1900 yılı başlarında Kayseri ticari etkinlikler sonucu kitre ihracatından üç milyon kuruş , yapağı ihracatından bir milyon kuruş gelir sağlarken , ununu Yozgat'tan sağlamakta , el tezgahlarında üretilen çarşaf , yazma , havlu ve keçe gibi ürünleri kendi üretip kendi tüketmekteydi . Sanıldığı gibi pastırma ve sucuk ihracatı yoktu . İhracatta baş sırayı yılda on bin adet satılan ve elli milyon lira getiren halı alıyordu . Almanlarla yakınlaşma sonucu 19 . yüzyılda gelişen demiryolu taşımacılığı Kayseri'yi doğrudan etkilemiş değildi , Kayseri'ye demiryolu ancak 1927 yılında geldi . Sovyetler'le yakınlaşma kenti daha çabuk etkilemiş görünüyor : 1935'de Sümerbank bez dokuma fabrikası kuruldu . Kayseri'nin çehresini değiştiren gelişmeler 1950'den itibaren başladı . Kayserili Müslümanlar , Rumlardan ve Ermenilerden boşaltılmış olan ticaret egemenliğini ellerine geçirmekle kalmayıp , yatırımcılığa yöneldiler ; Hattat , Sabancı ve Has aileleri bu yönelişim bilinen büyük örnekleridir . I994 verilerine göre Kayseri ekonomisindeki ağırlık - toplam 32 fabrika ile - yine tekstilden yana görünüyor . Tüm il sınırları içinde 75. Bunun yanı sıra 2 meyve suyu ( birisi Meysu ) 52 soba ve kazan , 18 elektrik ve elektronik , 12 yapı elemanları fabrikası ile 3 otomotiv , 12 döküm , 14 gıda fabrikası ve yüzlerce imalathane etkinlik gösteriyor . Kayseri'de toplam 3289 küçük işletme vardır ve bunların katına değer payı % 0 . 7'dir . Kayseri'nin Türkiye'de gelişmişlik bakımından Konya , Gaziantep , Manisa ve Denizli gibi illerden sonra 11 . sırada yer almış olduğu görülmektedir . En azından büyük işletmeler bazında bu açık bir gerçektir . ( Özcan , 1995 ) Bu noktada Kayseri'nin gelişme potansiyeliyle orantısız bir gerilik içinde olduğu da söylenmelidir . Bunun nedeni çevreyi mevreyi boşveren politikacıların Kayseri Havaalanı'nı etkinleştirmek yerine Kapadokya'ya havaalanı yapmalarında , Niğde , Nevşehir veya Yozgat civarında kurulması anlamlı olan patates cipsi fabrikalarının Adapazarı'na kurulmasına izin vermelerinde aramak gerekir . Kayseri evlerinin ve sokaklarının yok olmasında turistik bakımdan Kapadokya'nın öne çıkartılmasının payı olduğunu da düşünüyorum . Oysa Kapadokya Eyaleti'nin başkenti olan Kayseri'nin tarihsel ve kentsel mirası hiç de küçümsenecek bir boyutta değildi . III. Kayseri'nin Siyasal Dokusu Tutuculuk denince akla Kayseri , Konya , Erzurum gibi orta ölçekte gelişmiş kentlerin geldiği bir gerçektir . Bütün ekonomik ve toplumsal gerekçeler bir yana , bu Anadolu fayı nın ideolojik besin kaynağı kimlik bunalımından türeyen ve kimlik bunalımı yüzünden elzem hale gelen kahramanlık mitosudur . Erzurum'da Nene Hatun'da ve Rus düşmanlığında vücut bulan milli duygular ; İç Anadolu'da anakronik bir Osmanlı ulviyeti ile ecdadımız kipinde vücut bulur : Bütün tarihin milliyetçilikle yeniden yazıldığı gerçeği bu kentlere bakılınca yeniden anlaşılır : İslam ortodoksisi , Selçuklular sanki batıni değilmiş de dünyaya milliyetçiliği ve Hanefi mezhebini yaymışlar gibi davranır . Üstelik bütün bunların Selçuklu denince akla gelen Erzurum , Sivas , Kayseri ve Konya hattında yaşanması akla fezadır . Ticarete egemen olanların siyasal düşüncesinin günlük hayata nasıl ağırlığını koyduğu apaçık ortadadır . Gündelik hayatın programı küçük esnafın ve tüccarın kavrayışına göre düzenlenirken , yaşamın genel seyri finansal sermayenin yatırımlarına göre şekilleniyor . Deyim yerindeyse büyük burjuvazi siyasete , küçük esnaf ise ideolojiye basınç yaparak gündelik yaşamı kodluyorlar . Bu basınçtan doğan enerji tüm toplum katmanlarını bir örnek hale getiren siyasal eylemlere , herkesin Müslüman ve Türk olmasına , herkesin aynı ilahiyle ağlamasına , herkesin aynı zeka fukarası adamların fetvalarıyla titremesine yol açıyor . Toplumsal işbölümünün derinleşmesine zıt bir biçimde toplumsal çeşitlenmeyi reddeden bir kök faşizm büyüyor . Kayseri bu bakımdan Erzurum , Sivas ve Konya'yla yarışta sonuncu gelir ; ancak 1920'lerin başında Kayseri'deki Ortodoks Metropolitliğinin ilgasıyla birlikte Türk - İslam sentezinin ilk adımını atmak yönünden birinci dir . Kayseri'nin oportünist siyasetçiliğinin hakkını yemeyelim : Kadı Burhaneddin zamanından beri herhangi bir siyasal tavır netliği göstermemiş olan kentin Cumhuriyet dönemiyle birlikte rengi pek değişmemiştir : Kayserililer hep daha büyük ve daha gürleyerek akan suyun yanında yer alırlar . Örneğin Kayseri 1950'lerde Menderesçi , 1960'larda CHP'lidir. 1977 Belediye seçimlerini CHP , 1987 yerel seçimlerini SHP kazanmıştır . Kentte 1960'dan beri yaşanan büyük siyasal olaylar arasında 1960 başlarında İsmet İnönü'nün kente sokulmak istenmeyişi , Celal Bayar'ın ve Yassıada sanıklarının Kayseri Kapalı Cezaevi'nde kalmaları , Deniz Gezmiş'in Şarkışla'da yakalanarak Kayseri'ye getirilmesi ve Türkiye Öğretmenler Sendikası'nın Genel Kurulu'nu basmak isteyen ve yangın çıkaran bir kalabalığın güçlükle önlenmesi dışında 1978 ve 1979'da yapılmış olan olaysız 1 Mayıs gösterileri vardır . Kent genel olarak sakin , ticari olarak canlıdır . IV Kayseri'nin Geleceği Kayseri hızla kente yerleşen köylülerin kentidir . Burada köyden kente hiçbir ara aşamayı yaşamadan hızla geçmiş insanlar yaşarlar ; dolayısıyla bir Avrupa kenti olsa da insanları evlerinin içini kendi gettolarına dönüştürmüşlerdir . Burada sıcak sudan soğuk suya aniden geçer gibi kente gelenlerin yaşadığı kültür şokunu hafifleten bir katalizör devreye girmiş görünüyor : tesettürlü Hacana larla , tesbihli Hacemmi lerin rehabilitasyonu . Kayseri zaten oldum olası ticaret kaynaklı suçluluk duygusu taşıyan insanların kenti olarak dindardı . Bu dindarlıkta Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan beri pompalanan anti - Hıristiyan propagandanın da etkisi vardı . İç pazarı Türkleştirmek ( daha doğrusu İslamlaştırmak konusunda oldukça becerikli davranan Türkiye'nin ve onun destekçisi Yunanistan'ın ortak politikaları sonucu zaten Türk - İslam çimentosunun sermaye ayağında en popüler isimleri yetiştiren Kayseri'de tutuculuktan doğal bir şey kalmadı . Kayseri bir işçi cenneti olsa bile , sosyalist politikacıları hüsrana uğratacak kadar kendinde bir işçi sınıfıyla maluldür ; muhafazakarlığın kaynağı olan tüccar sınıfı ve orta sanayi erbabı ise dindardır . Büyük sermaye sahipleri ise sermayedar olmanın verdiği oportünizmi en iyi biçimde değerlendiren bir siyasal şekilsizlik görünümü vermeyi becerirler . Kayseri'nin bu koşullarda göze görünmeyen sol potansiyeli taşralı bir yalnızlıkla içinde yaşadığı kente küfür yağdıran ve kendini talihsiz sayan bir görünüm içindedir . Kendisi bu kadar yeni , beyni bu kadar eski bir şehir aramakla bulunmaz . Dr. Gül Berna Özcan'ın Ülke ekonomisinde küçük sanayiyi güçlendirecek yönde adımlar atılırsa ve Kayseri küçük ve orta büyüklükteki işletmelerin yer aldığı bir kent olarak ulaşım , eğitim ve teknoloji eksikliklerini giderirse yerinde olur şeklinde özetlenebilecek olan görüşlerini Kayseri'nin geleceği olarak gördüğümü belirtmeliyim . Ateş Kültü Üzerine Pitagoras'tan Esintiler Pitagoras ateşi hiç sevmezdi ; belki de korkardı ateşten . Bu nedenle onu asla demirle karıştırmaz , bir ağaç dalını yeğlerdi . Yıllarca bu soru zihnimi kurcaladı , niçin bir adam demirle ateşi karıştırmaktan çekinsin , bunu bir uğursuzluk saysın ? Sorun ateşte mi , demirde mi ? Sonunda sevinçle zıpladım : çünkü Pitagoras iletkenlik kavramını bilmiyordu ve ateşi karıştıran demir çubuğun ısınmasını demirin özünde bulunan olumsuzluğa bağlıyordu . Demir ve ateş yan yana geldi mi kötü ruh demirin içine geçiyor ve el yakıyordu . Demir ateşte kızartıldı mı hatta eritildi mi biçim değiştiriyor , ama bir tahta parçası böyle bir şeytanilik taşımıyordu . Tahtaya güveniyordu büyük bilge , demirden ise nefret ediyordu . Çünkü demir bir şeyi keserken , birini öldürürken , bir hayvanı dağlarken işe yarıyor , iblisçe işlerde kullanılıyordu . Pitagoras'ın sayılarla dolu zihninin alevin titreşimlerini bir sağa bir sola hangi ritmle yandığını sayarken görür gibi oluyor , bundan sayısal hangi sonuçları çıkarttığını bulmaya çalışıyorum . Kehanet ve bilgi , boş inanç ve bilgelik iç içe geçmiş , gelecek çağların içine deha sızdırıyor . Büyük bir adam ; çünkü ateş onu uyumsuz yapmıştır . Gerçekte onun uyumsuzluğu ruhların bedenden bedene geçtiğini düşünen animistik dogmalara bilgi katmasından kaynaklanmış olmalıdır . Yere düşeni kaldırmıyordu , nedenini buldum : hareket yere düşme isteği olan maddeden kaynaklanmaktadır ; o maddenin isteğine karşı koymak yanlıştır . Yataktan kalkınca çarşafı ve örtüleri topluyordu , yatakta vücut izi bırakmıyordu , nedenini buldum : çünkü eğer bedenin izi bir yerde kalırsa vücudu terk eder ve ölüm getirir . Alevin yanında aynaya bakmıyordu , nedenini buldum : çünkü alev olumsuzdur ; nasıl ki demire işleyip ısıtıyorsa , insan ruhuna da işleyip onu bir iblis haline getirebilir . Ateş sönünce külleri karıştırıyordu , nedenini buldum : çünkü o matematiksel bir düzene sahipti , o düzeni bozmazsak her zaman olumsuz etkilere sahip olma potansiyeli taşıyacak demekti . Pitagoras Pers tehlikesi yüzünden canı burnuna gelmiş olan Ege topluluklarının bir üyesiydi . Perslerden siyasal nedenlerle nefret ettiğini , onların ateş kültüne karşılık ideolojik bir karşı duruş içinde olduğunu görür gibi oluyorum . Ancak onun bütünüyle Pers karşıtı bir düşünceyle değil , yüzyıllardır birikmiş olan boş inançların etkisiyle düşüncelerini geliştirdiğini teslim etmek de gerekir . Çünkü ateşperestlik yalnızca Perslerde var olan bir inanç sistemi olamaz ; bunun ateşin keşfedildiği çağlara uzanan çok daha köklü bir temeli olmalıdır . İlkel insanı düşünüyorum : ölümün insan ve hayvan bedenini buz gibi soğutan ve kaskatı yapan acımasızlığı karşısında ateşi keşfetmeden önce bir hayvan kadar düşüncesizdi . Ateş insan zihninde gerçek bir sıçrama yaratmıştı , ama nasıl ? Yıllardır bu soruyu düşünüyordum , sonunda buldum ! Mağaranın dışına çıkıp bakınalım ve güneşi görelim : sıcak . Yaktığımız ateş gibi sıcak . Kadınların apış arası , koltuk altlarımız , emdiğimiz kan , işediğimiz sıvı sıcak . Oysa büyükbaba az önce öldü ve vücudu bir taş parçası gibi kaskatı kesilip soğumaya başladı . Ölürken şöyle bir gerinip derin nefes aldı ve son soluğunu uzun uzun bıraktı . Öleceğini anlamıştık , başında duruyor ağzından çıkan nefesin yüzümüze çarpan sıcağını hissediyorduk . Ölünce alnından başlayarak tüm vücudu soğudu ve sonunda taş gibi oldu . İyi de , ölmeden önce vücudu neden sıcaktı ? Bir haftadır bir şey yememişti ve üstelik bu adam ateş de yutmamıştı ! Evet , soluktu insanı sıcak yapan ; o gidince vücut da soğuyordu . Demek ki şu yanan ateşin üstüne elimizi tuttuğumuzda alevin ulaşmadığı yerlere bile sıcaklık veren ısıdan içimizde de vardı . Tıpkı alev gibi hareket ediyordu . Alev bir canlıydı ve çeşitli bedenlere giriyor , canlandırıyor ve terk edebiliyordu . İki tür alev vardı : göze görünenler ve göze görünmeyenler . İşte bu görünmeyen ateş içimizdedir , hareketimizi o yaptırır , vücudumuzdan gidince de odun parçasından farkımız kalmaz . Tıpkı bir odun gibiyizdir ; ateşe atılırsak bu kez görünen ateşimiz ortaya çıkar . İlk ateş düşünürü bu tümcelerle düşündü mü bilmem ama , bu düşüncelerle davrandığı kesindir . Tüm dinlerde ruhun ışık cinsinden bir nur olarak betimlenmesi , meleklerin ağırlıksız ve cisimsiz bir ışık gibi kabul edilmesi ilk düşünürümüzün tüm dinlere kabul ettirdiği bir ortak yargıdır . Tüm dinlerdeki ruh betiminin ateş kültünden kaynaklandığı yanlışlanabilir bir şey değildir . Anaksimenes'in ruhu hava olarak kabul etmesi ile ateşi süzülmüş hava sayması çok anlamlıdır ve çünkü ona göre her şey havanın şu ya da bu yoğunlukta olduğu şeylerden oluşmuştur . Pitagoras'ın ruhların gezici olduğu görüşü işte bu tür bir mantık yürütmeye dayalı olabilirdi . İlkel insan , yediği bir canlının öldüğüne değil , kendini hareket ettirdiğine inanabilirdi ; onun zihninde aminoasitler ve enzimler yoktu . Bizim soluğumuz da başka bir bedene yerleşince o bedende yaşayabilirdik . Örneğin kabilemizden bir insanı parçalayan aslan , üyelerimizden birinin ruhunu içine aldığı için artık bizi anlayabilir ve bizimle dost olurdu . Buldum : kurban etme eylemi bir üyemizin ruhunu düşmana teslim ederek onun bizim gibi düşünmesini sağlamak için başlamıştır . Çocukken alameti yaktık seyrine baktık tekerlemesi söyler ve ateş yakardık . Ateşle oynayan çocuk derinlik psikolojisinde uyumsuzluk belirtisi olarak kabul edilir ; güzel de , ateşle oynayan hangi yetişkin uyumlu ki çocuk uyumlu olsun ? Neolitik çağ insanının ateşle kurduğu en şiddetli ilişki yanardağın püskürmesine olan tanıklığıdır . Çumra yakınlarında Hasan Dağı'nın güneyinde yaşayan Çatalhüyük insanının yanardağ püskürmesini bir boğa kükremesi sandığını biliyoruz . Yanardağ patlayıp da burnundan duman ağzından alev püskürttükçe bunu bir boğa sanmak çocuksu bir imgelem midir ? Bunun ne olduğunu anlayabilmek için Çumra'ya gidip Hasan Dağı'na bakmak gerekir ; ben baktım , dağ uzakta olduğu için herhalde hayvansı bir homurtu çıkararak püskürüyordu ve ihtimal o ki dünyanın öküzün başı üstünde durduğu masalının ortaya atıldığı yer Çumra yöresi idi . Deprem , kıyamet ve ateş çağrışımlarının yan yana gelmesi Çumra'dan Elbruz Dağları'na , oradan da Himalaya'lara kadar uzanan fay kırığı yüzündendir . Pitagoras'ın aksine yanan ateşi kötülük dışı kabul eden Perslerin iyilik tanrısı Hürmüz'dür . Işığı , ateşi ve gökyüzünü gösterir . Toprak ve yeraltı ise kötülük yüklüdür . Kapadokya bu bakımdan bir sentezlemeye dayanır ; bir yanda Yunan dini , öbür yanda Pers inançları bölgenin ateş kültü ile bağlarını görmemizi sağlar . Çocukluğumuzda yanan ateşin üstünden atlamadığımızı anımsıyorum ; soğan kabuklarını şeytan parasıdır diye yaktığımız aklıma geliyor , işte bu nedenle alamet ( belirti ) sözcüğünün neden ateş sözcüğü yerine kullanıldığını anlamaya çalışıyorum . Bu neyin belirtisidir ? Dağlarda yakılan ateş ; düşmanın belirtisi , insanın tenindeki ateş : ruhun belirtisiyse , ateş doğrudan doğruya hammaddelik ettiği şeytanın belirtisi olabilir miydi ? İran'daki Demavend tepesiyle Erciyes'in dorukları arasında bir mitolojik bağ kurarsak , acaba Olimpos mu ağır basardı yoksa Demavend mi ? Kayseri'ye Anadolu tarihinin kulesi Erciyes'e de Anadolu'nun gözetleme noktası gözüyle bakabilir miydik ? Yunanca'da argaion oros beyaz dağ anlamına gelir ve tanrının beyaz dağda oturduğuna ilişkin çeşitli betimler yapılmıştır . Olimpos da aynı niteliklerde olduğuna göre eski çağlarda dağların tanrıyla özdeşleştirilmesine şaşacak bir şey yoktur . Kayseri'nin Hellenistik Çağ ve Roma etkisinde kaldığını açıklıkla saptayacak kalıntılar göze çarpıyor . İlginç olan şudur : bu kentin Zerdüşt dinine bağlılığını gösteren tapınaklar vardır . Bünyan çevresinde bulunan ve şimdi Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde olan ateş sunağı bunu göstermektedir . Ateşe tapanlar kurbanlarını mutlaka bir dağ başında kesmektedirler . Erciyes'e Kaya Zeus denmiş olması ve onun için kurbanlar kesilmesi çok eski bir olgudur ve Kayseri'nin niçin Pers - Roma ve Yunan üçlüsünün kaynaşma noktası olduğunu açıklar . Kule ( tower ) olmak ilkin Hasan Dağı'na atfedilmiş bir niteliktir ve boğa ( taurus ) ile fonetik ilişki içindedir . Ben Hasan Dağı'nın alametlerini çok önemsemekle birlikte , şüphesiz ki . Erciyes'i çok daha önemli buluyorum . Ne yazık ki büyük maceraları hep küçük kardeşler yaşarlar . Hasan Dağı'nın maceraları hep dik başlılığın , uzlaşmazlığın ve öfkenin mantığını gösterir ; bağatır ve ince düşünceli olmayan bir küçük kardeştir bu . Oysa Erciyes'in eteklerinde boyun eğme , ödün ve sabır bir mihenk taşı gibidir ; burada ucuz kahramanlık yapmayan bilgelere özgü derinlik vardır : Aziz Basil , Kadı Burhanettin ve Baba İlyas burada yaşamıştır . Yıllar önce Battalgazi'ye Hıdırellez için dazdaz kurmaya ( piknik yapmaya ) giden Kayserililer bir batıni dervişi anmaya gittiklerini bilmezlerdi ; ancak bilselerdi yine bir şey değişmezdi çünkü inançlar ne kadar kolektif gözükürse gözüksün , grubun ve yerelliğin eğimiyle her zaman ortodoksiden sapar . Bu nedenle yeryüzünde hiçbir din özgün değildir ; hatta hiçbir din kendisi değildir . Sokak Adları İstanbul'da Hayal Çıkmazı adında bir sokak anımsıyorum ; belki de belleğim beni yanıltıyor . Ancak sokakların adıyla hayallerimiz arasında kurulacak bir ilişkiyi çağrıştırması bakımından , bu bir yanlış anımsama ise bile hoş görünüyor . Sokakların ve caddelerin askeri bir düzenlilik içinde numara ile belirlendiği Ege kentleri ile , her yanından dedelerimizin dili fışkıran İstanbul sur içi yerleşiminin farkını başka hangi şey bu saydamlıkla anlatır ? Sokaklara ve caddelere büyük adam mitosuna bağlı olarak generallerin , paşaların , valilerin ve siyasetçilerin adlarının verilmesiyle numara verilmesi arasında hiçbir fark yokken , eski sokak adlarının da bu değişim sürecinden payını alması işin tuzu biberi oluyor . İkinci bir emre kadar Ankara'nın en büyük iki bulvarının adı değiştirilmezse , bunlardan birinin Atatürk , diğerinin Gazi Mustafa Kemal olmasıyla düşünmeye başlayabiliriz . Bu merkez noktasını Ziya Gökalp , Fevzi Çakmak , Tunalı Hilmi , Nevzat Tandoğan , Necati Bey , İnönü , Celal Bayar , Kazım Karabekir . . gibi sokaklar , caddeler ve bulvarlar tamamlar . Uluslararası ilişkilerimiz de unutulmuş değildir : Cinnah , De Gaulle , Kennedy , W . Brandt adları da caddelerde yerlerini almışlardır . Selanik , Tunus , Paris , Tahran caddeleri ile Ankara bir diplomasi kentine uygun ciddiyet içindedir . Sağlık Sokak hastane çevresini ve Sıhhiye Meydanı na çıkışı işaretlerken Anafartalar , Kurtuluş Savaşı dekorunu tamamlar . Yer adları arasında askeri bir yerleşimi hemen ayırt edebileceğimiz nitelikte olanlar da göze çarpar : Karargahtepe , Savaştepe . . gibi . Adıyla uyumsuz yerler adeta muzip bir belediyecinin eseri gibidir : Şentepe , Güventepe , Akalar Mahallesi , Aşağı Eğlence , Mutlu Mahallesi , İskitler . . Hızlı kentleşmenin hormonal dengesizliği ile hızla çoğalan sokaklarda öyle bir ad kargaşası göze çarpar ki , bu adlara kuşbakışı ile bakıldığında çok azının yerel bir tanımdan doğduğu , gerisinin bir ad manipülasyonundan ibaret olduğu anlaşılır . Hiçbir su akıntısının bile bulunmadığı bir sokağın adı nasıl Çağlayan , cetvelle çizilmiş gibi dümdüz olan başka bir sokağın adı nasıl Eğribucak olur , anlaşılır değildir . Türkiye'de kaç tane Sokullu , Plevne , Gaziosmanpaşa , Talat Paşa , Yunus Emre , K . Karabekir , Kılıçaslan , Battal Gazi , Bozkurt , Y . Beyazıt , Yavuz Selim , Turan , Alparslan , Fatih , Namık Kemal , Kanuni . mahalle veya bulvarı olduğu sayılabilir mi ? Ankara Adliye Binası'na bakıldığında insan nasıl Türk devlet anlayışının katı bir ideolojik perspektifini görüyorsa , sokak adlarına bakınca da aynı ideolojik manipülasyonu görebilir . Bunlara bir de köy ve kasaba adları eklenirse durumun acımasızlığı kendini iyice belli edecektir . Şehirler ve Adları Bir şehrin adını nereden aldığı sorusu çoğu kez dil oyunlarına dayalı ilkel bir yoldan yanıtlanır : Rumlara göre , Hıristiyan katliamından kaçanlar nereye gidiyorsun ? sorusuna isten poli ( kente gidiyorum ) karşılığını verdikleri için İstanbul'un adı isten poli den türemiştir . İslamcı sofulara göre de evliyalar , ulemalar kenti olarak peygamberin dileği doğrultusunda İslam ahalisi bol bir kent yapılan İstanbul , İslam bol parolasından yola çıkarak bu adı almıştır . Adana'nın adı iki adamın dün bir tarlada gördükleri bir danadan geldiğini , adam Aa , dana ! dediği için Adana'nın bu adı aldığını nasıl inandırıcı bulmuyorsak ; Haliç'in İo'nun boynuzu olduğu söylencesine nasıl gülüp geçiyorsak , Kayseri'nin de Sezar'ın kenti değil Kays'ın eri niteminden türediği masalına da öyle gülüp geçebiliriz . Ülkemizde çoğunluğu Roma'dan kaynaklanan kent adlarının Osmanlı döneminde değiştirilmemiş olması ilginçtir . Gerçi , Cumhuriyet Dönemi ile birlikte küçük yerleşim yerlerinin adları Türkçeleştirilerek milli bir hale getirilmişse de , kentlerimiz bu ahmaklıktan payını almış değildir . Milli olma konusunda hızını alamayanlar Urfa'yı Şanlıurfa , Maraş'ı Kahramanmaraş yaparak Yiğityozgat'ın , Serhatkars'ın , Türkilimardin'in yolunu açmışlarsa da , görüleceği üzere bu işin şakasında bile bir bayağılık olduğu açıktır . Ülkemizde kent ve meydan adlarının dinsellik dışı oluşu özellikle dikkat çekici bir durumdur . Hıristiyan kent kültüründe meydan , sokak veya bir bölge aziz adlarıyla anılırken , ( Ömeğin : Agia Paraskevi , San Marco Meydanı gibi . . ) doğan çocuğun adı bile Hristiyan dini ile anlamlandırılırken ( isim günleri bile dinsel bir içerik taşır ) ülkemizde son otuz yılda çocukların adında ciddi bir biçimde dindışına yöneliş olduğu göze çarpıyor . Paradoks da burada : kentleri ve çocukları adlandırırken . Hristiyan'ca davranan Batılılar , günlük yaşamlarında dinin etkisini pek az duyumsuyor . Oysa ülkemizde köyleri , sokakları ve çocukları dindışı adlandırma konusunda çok titiz davranan insanların yaşamının sınırları neredeyse o din tarafından çiziliyor . Vona'da Akşamüstü Karadeniz'de adeta tarihi silinmiş bir coğrafya vardır . Özellikle Samsun'la Trabzon arasında , İç Anadolu ya da Ege'deki gibi bir tarihsel dokuyla karşılaşılmaz ; en eskisi yüz yıllık bir mimariyi düşündüren yerleşim merkezlerinden geçilir . Karadeniz bu anlamda Türkiye'nin bugününe en yakın bölgedir ; geçmiş çağları düşlemeye engel olan bir TARİHSİZLİK içindedir . Burada insanlar kadar kentler de hep ŞİMDİKİ ZAMAN'a ayarlanmışlardır . Hüzün , yapısı gereği bir geçmiş zaman algısı ile mayalanır ; Karadeniz insanında melankolinin olmayışı belki de geçmiş zamanın bir türlü akla gelmediği bu engin coğrafya yüzündendir . Karadenizliler soyut fikirlerle uğraşmaz ; Nietzsche'nin felsefe yapmak için kuru iklimler gerektiğini yazmasının anlamına belki de Karadeniz iklimine bakınca anlamak daha kolaydır . Seyrek bir yerleşim mantığı üzerine kurulmuş olan Karadeniz'in sokak mimarisi yerine peyzajı daha belirgindir . Kentlerde geleneksel sokak mimarisi uçup gitmiş , bunun yerine her yerde benzerine rastlanan caddeler türemiştir . Eski mimarinin özgün örneklerine Trabzon'da ve Ordu'ya Perşembe yönünden girişte rastlanır . Karadeniz'de evlerden çok yollardan söz etmek gerekir . Bu yollar insanın başka bir yerde göremeyeceği olağanüstü bir doğanın seyrine çıkmak için yapılmış gibidir . En güzeli ise Fatsa'nın doğusundan başlayarak Perşembe'ye kadar uzanan varyantlarda görülür . Bu tarihsiz kıyıların öyle bir günbatımı vardır ki , güneş sarı ışıklarını sulara serdiği an , insanoğlu yeryüzünde bulunmanın ne anlama geldiğini anlayıverir . Bu , insanla güneşin dolaysız ilişki kurduğu bozkır günbatımına benzemez ; Platon'un eidola dediği yansımanın yansımasıdır ışık : önce suya yansır , sonra da insanın derinliklerine . Sonbaharı bilir misin ? Kırmızıya keser yapraklar , toprak sessizliğe durur , gök öfkelidir , bir dokunsan patlayacak sanırsın . Hani sen de bir tuhaf olursun , bir ağır akar kanın damarlarında , biri bir laf söylese zor akıtırsın yaşını içeri , yaslı türküler çıkar iki dudağının arasından . . . Ama yine de bir umut vardır , bilirsin bahar gelecektir , neşedir ötesi , hayattır . . . Ama o sonbahar . . . Değil yapraklar her yer , her şey kıpkırmızıydı . Toprak da gök de kana doydu . Hazan yapraklarını genç ayaklar değil bu kez , postallar ezdi . Vakitsiz çaldı kapılar , vedasız gitti oğlanlar , kızlar . Dönmediler . . . Öyle bir acıydı ki o sonbahar , umutlar sislendi , çırılçıplak kaldı düşler . Tarih bile utandı da nasıl yazacak bilemedi . . . İşte o postallardan bir çift , Elmas Eren'in seccadesinin üzerinde tepindi . Senin neyine namaz diye bağırıyordu iki pırpırlı , Pis komünistler , göz mü boyuyorsunuz ? Ayaklarındaki çamur odaya yayılıyor , yayıldıkça pırpırlı daha bir öfkeleniyordu . Onu Allah bilir diyecek oldu Elmas Eren , götürmeye kalkıştılar . Neler görecekti daha bu kırk sekiz yıllık gözleri , düşünemedi . . . Neydi bu öfke ? Keşke o gün , oracıkta , babasının ellerinde ölüverseydi ! Varlık Vergisi Dayağı . . . Bigalıydı Elmas Eren . Biga'nın küçük ama şirin köyü Emirormanlıydı . İsmail Kurt dedin mi tanımayan yoktu . Dedesiydi , birinci harpte gönüllü jandarma komutanlığı yapmıştı ya , ondandı bu tanınmışlık . Oğlu Yusuf'u aynı köyden , Ayşe'yle evlendirmiş , bu evlilikten de Elmas'la iki kız daha doğmuştu işte . Erken ölmüştü komutanın karısı . Ayşe , kayınbiraderlerini de kendi çocuğu saymış , onları da leğende yıkamış , Elmas da onları kardeş bilmişti . Okula gitmemişti Elmas ama işte o amca - kardeşlerden biri ne biliyorsa öğretmişti , okumayı , yazmayı hesap yapmayı . İkinci harp yeni bitmişti , Elmas çocuktu daha , hükümet yeni bir vergi koydu . Varlık Vergisi dediler adına . Emirorman zengin köy , tahsildar korkusu sardı köylüyü . Hükümet dörtte birini alacaksın diyorsa tahsildar dörtte ikisini alıyordu çünkü . Buğdayını saklayan yok değildi ama Yusuf Kurt karşıydı . Saklamayın , günahtır diyordu köylüsüne Vergimizi verelim , yoksullara , yetiştiremeyenlere de biz yardım edelim . O gün Ayşe'yle , kardeşinin karısı kışlık yiyecekleri yıkıyorlardı . İki araba doldurup kuyuya çektiler . Onlar avludan çıkmıştı ki , öbür kapıdan jandarmayla , tahsildar ve muhtar girdi . Hangarlara baktılar . Bahçeyi süpüren Elmas'a sordular Sizin bundan başka buğdayınız var mı ? Var dedi Elmas Yıkamaya götürdüler . Muhtar , O daha çocuk diyecek oldu , kızdı jandarma , Çocuk olur mu söylüyor işte . Elmas da muhtara çıkıştı , Sen babamın malını benden daha iyi mi bileceksin ? Yusuf Kurt'la kardeşi eve gelince muhtar anlattı olanları , Elmas'ın dil başlılığını da . Tahsildarla jandarmayı ikna edip gönderdikten sonra Elmas'ı eve soktu babası . Bıraktığında , baygındı Elmas . Kardeşine koşup , Ben diye ağladı Evlat katili oldum galiba . Doktor yok , sağlık ocağı yok , kendileri sardılar yaralarını . Sonraları Bir mucize oldu diyecekti Elmas , Hayata döndüm ve iyileştim . . . Ama o gün bir söz verdi kendine , eğer bir gün karşısına İnönücü birisi çıkarsa asla evlenmeyecekti . Vergiyi koyan İnönü'ydü çünkü . Buğday yüzünden dayak atan babası ise İnönücü . Kemalettin Eren'le tanıştığında yeni bitirmişti on altısını . Sordu , soruşturdu , hangi partidendir ? Kemalettin Ben de İnönücü'yüm dese de öğrendi ki kayınpederi Demokrat Partili , sevindi . Evlendikten üç ay sonraydı , Demokrat Parti iktidara geçti . Yaşı tutsa , oyu bu partiyeydi Elmas'ın . Tutmadı . Rika çoraplarından ev . . Yedi yaş büyüktü Kemalettin Elmas'tan . Evlendiklerinde , yeni askerden gelmişti . Bir yıla kalmadı Cemile doğdu . İki yıl oturdular köyde . Toprak azdı , gelirleri de . İki yıl sonra , Ben çiftçilik yapamam dedi Kemalettin . Şimdi bir de çocukları vardı , onun geleceğini düşünmeliydi . Kalkıp İstanbul'a geldiler . Hasköy'de bir ev kiraladılar . İş de buldular . Kemalettin , Vakko'nun eşarp fabrikasında çalışmaya başladı . Kente yeni yeni alışmışlardı ki , Hayrettin'i doğurdu Elmas . Yıl 1954'tü . Onu üç yıl arayla İkbal , İkbal'i de yedi yıl arayla Faruk izledi . Kemalettin de iş değiştirmiş , şimdi Sütlüce mezbahasında işçi olmuştu . Çocuklar büyüdükçe tek maaş yetmemeye başladı . Bütün biriktirdikleri parayla aynı sokakta bir arsa almışlardı ama ev . . . O neyle yapılacaktı ? Yahudi bir tanıdıkları vardı , Rika çoraplarının sahibi . Elmas onunla konuştu . Hem evinde oturup çocuklarına bakacağı , hem de para kazanacağı bir iş istedi . Şirket , çorapları arabayla getiriyor , Elmas'la kızı Cemile de ütüsünü yapıyorlardı . Bebek çorabından erkek çorabına kadar ne getirilmişse ütülüyor , katlıyor , firmanın etiketini takıp satışa hazır hale getiriyorlardı . Pek de küçümsememeliydi yaptıkları işi , kazandıkları parayı da . O tek katlı , balkonunda çeşit çeşit çiçek yetiştirdikleri evi yapabildilerse bu para sayesindeydi . Rika çorapları da her geçen gün daha fazla tutulur olmuş , ihracata başlamıştı . Bazı günler Yahudi tanıdık telefon edip , Aman diyordu Hemen bir koli çorap gönderin . Böyle zamanlarda delikanlılığın eşiğinden yeni atlamış Hayrettin yetişiyordu Elmas'ın imdadına . Moda'da Yabancı Diller Yüksek Okulu'nun gece bölümünde öğrenciydi . Akşamüstü okula giderken , koliyi götürür fabrikaya bırakırdı . Çocukluğundan beri bir başkaydı Hayrettin . Titizdi , temizdi . İlkokula giderken Anne derdi Bana işlemeli peçete ver . Kız çocuğu kadar özenli ve şefkatliydi . O yıllarda iç çamaşırlarını çarşıdan almak yok , Elmas , metrelerce patiska kalır evde dikerdi külotları da . Hayrettin ; kız kardeşlerinin iç çamaşırlarını görür , kızardı , Neden benim külotlarıma dantel işlemiyorsun ? Büyüdüğünde anımsatırdı EImas , bu söylediklerini , Hayrettin de kızarırdı . . . Sakin , sessiz , sevinçlerini de kederlerini de kendi içine akıtan bir aileydi Erenler . Komşuları şaşırır , bazen de dillerini tutamayıp sorarlardı , Sizin hiç sesiniz çıkmıyor . Ne biçim ailesiniz ? Elmas , Neyi paylaşamayacağız da kavga çıksın ki derdi Varsa da ortada , yoksa da . Buraya niye gidilmedi , bu niye yapılmadı , bu niye yok ? Hiç sorulmazdı böyle sorular . Hafta sonları binerlerdi boğaz vapuruna , Sarıyer , Beykoz gezerlerdi . Yazları , sinema vaktiydi . Hülya Koçyiğitli , Türkan Şoraylı filmlerle ya efkar dağıtırlardı ya da gözyaşı dökerlerdi . . . Hiçbir şey yapamasalar , inerlerdi Yenikapı'ya , bir bardak çayla denizin kokusunu çekerlerdi içlerine . . . Cemile okumayacağım demiş ; onlar da üstelememişlerdi ama Hayrettin daha , daha diyordu . Liseyi birincilikle bitirmiş , sonra da üniversiteye başlamıştı işte . . . Rika çoraplarının kolilerini taşıdığı günlerden birindeydi . Yıl ise 1978 . Elmas çok sonraları öğrendi ki , birileri yolunu kesip Hayrettin'in , Bak demişlerdi , Senin genç ablan var , çalışıyor . Annen de . Yoruluyorlar . Sen bize katıl , sana yirmi beş bin lira maaş vereceğiz . Şaşırmış , Neyin karşılığında vereceksiniz bu parayı diye sormuştu Hayrettin . Birşeyler anlatmışlar , sonra bir de silah vereceklerini söylemişlerdi . Karşı çıkmış Hayrettin . Silah istemiyordu . Üstelik onun düşüncesi soldan yanaydı . Ama mahallelinin ülkücüler dedikleri vazgeçmiyordu . Bir kez ayağından vurdular Hayrettin'i , ölümden döndü . Birkaç kez evlerini taradılar . Elmas'a , Hasköy çok kötü oldu anne dedi Hayrettin , Taşınalım artık buradan . Burası İstanbul , ev dediğin öyle kolay bulunmuyor ki . Bulsan , taşınacak para nerede ? İşte o günlerdeydi , bir sabah , radyoyu açtıklarında askerlerin bildirileri çarptı kulaklarına . 12 Eylül'dü ve darbe olmuştu . Ürktü Elmas ama hayat devam ediyordu . Yemek yapılmalıydı , ev temiz tutulmalıydı , oğlanların gömlekleri ütülenmeliydi . Biga'ya gidip , hasta anneye bakılmalıydı . Baktı . Gayrettepe'de bir anne . . . O gece Hayrettin suratı asık eve gelince şaşırdı Elmas . Arabayı çarpmıştı . Üzülme dediler , Tamir ettirir satar , başka araba alırız . Bir de yükseltici vardı . Mahallenin elektriği yüz on voltken almışlardı . Şimdi iki yüz yirmi volta yükselmişti ve ona ihtiyaçları yoktu . Hayrettin , bir arkadaşının yükselticiyi istediğini söyledi . Sevindi Elmas . O kadar para verdik dedi ; Atacak halimiz yok ya . Onun parasıyla odunumuzu , kömürümüzü alırız . Ertesi sabah , takvim yirmi kasımı gösterdiğinde Hayrettin'le babası yükselticiyi de alıp çıktılar evden . Önce babasını işe bırakacaktı Hayrettin , sonra da arabayı tamire götürecekti . Akşam dönmedi Hayrettin . Beklediler . Bir gün , iki gün . . . Telefon ettiler yakınlarına , kimse görmemişti . Aramaya başladılar . Duydular ki , bir arkadaşıyla olan randevusuna gitmiş Saraçhane geçidine . Orada yakalamış polisler , arabayı da almışlar . Birinci Şubeyi aradılar , polisler dedi ki , Kayıtlarımızda böyle biri yok . . . Bir hafta olmamıştı , dayanamadı Elmas . Meraklanmasın diye Cemile'ye de Ben teyzenlere gidiyorum deyip evden çıktı . Yağmurluydu hava . Birinci Şube'ye gitti . Bahçede gördü ki , birbirine zincirlenmiş dört arabanın arasında Hayrettin'in sarı renkteki 34 F 6789 plakalı Murat 124'ü . Arabaya şöyle bir bakıp girdi içeriye . Kapıdaki polise Hayrettin Eren dedi ; Benim oğlum oluyor . Eve gelmiyor , onu tutukladılar herhalde . Sormaya geldim . Polis , düşündü , düşündü , gülümsedi ve Bir bakayım . teyze deyip gitti . Dönüşte salonu çınlatan kahkahası ürküttü EImas'ı . Yok teyze dedi , Oğlun burada yok . İtiraz etti Elmas , arabasının kapının önünde olduğunu söyledi . Polis bir kez daha gitti . Döndüğünde aynı kahkahalar kuşatmıştı yüzünü . Yalnızdı , kadındı , morali bozuldu Elmas'ın . Dışarı çıkıp arabanın yanına gitti . İçine baktı koltuklarına , direksiyona . . . Şapkasını burnunun üzerine indirmiş polisin Ne oldu teyze ? sorusuyla irkildi . Anlattı . Hayrettin'in eve gelmeyişini , aramalarını , arabayı , içerdeki polisin yok dediğini . . . Yok dedi polis Bu araba senin değil , git yoksa seni de içeri atarlar . Ağlamaya başladı Elmas , bir eliyle de arabayı tutuyordu Alırlarsa alsınlar , ne yapayım ? Kızdı polis , Defol git diye bağırdı , Git diyorum sana , seni de götürürler . Şimdi , Elmas da kızgındı , Götürürlerse götürsünler dedi , Hiç olmazsa oğlumu görürüm . . . Polis sol omzundan tutup fırlattı Elmas'ı . Ellerinin üzerine abanıp yüzüstü düşmekten kurtuldu . Oğlum diye sordu , Benim yerimde annen olsa , senin yerinde benim oğlum olsa , annene böyle davransa ne yapardın ? Daha da öfkelenen polisin defol çığlıkları . arasında yürüdü Elmas . Bir gazete parçasına ellerini sildi . Eve döndü . Bu yaşadığını sadece üzülmesinler diye yıllarca anlatmadı Elmas , çocuklarına ve kocasına . Aynı günlerde küçük kızı Tülay da gitmişti Gayrettepe'ye . Bir adres arıyormuş gibi yapıp binanın etrafında dolaşmış , sarı Murat'ı o da görmüştü . Ama bütün başvuruları sonuçsuzdu . Yok diyorlardı , Oğlunuz burada yok . İyilik , güzellik ve doğruluk . . . Sürekli ağlıyordu Elmas . Oyalansın diye , Ben kendime kazak öreceğim dedi Tülay , Lastiğini sen başla , Cemile de işe başlamış , evde yalnız kalmıştı . Dilediğince ağlayabiliyordu şimdi . Şişleri yumağı alıp örgüye başladı . İlk sırada ilmekleri saymalıydı . Ama saymıyor , bir ilmekte en iyisi , bir ilmekte en güzeli bir ilmekte de en doğrusu diyordu . , Üçüncü sırada farkına vardı yaptığının . Neden böyle dediğini de bilmiyordu . Aklını oynattığını düşündü , kalktı zehir gibi soğuk suyla yüzünü yıkadı . Oturup düşündü sonra . Bu giden bir evlat dedi kendi kendine , Geride var üç tane . Onlara hem annelik yapacaksın , hem arkadaşlık . Topla kendini . . . . Akşam İkbal'e hem yaptığını anlatır hem de ağlarken babası geldi Biga'dan . Neler olduğunu sordu , anlattılar . Elmas hala ağlıyordu . Kızdı Yusuf Kurt . Git diye bağırdı Ağlayacaksan yalnızken ağla , kimsenin moralini bozmaya hakkın yok . Kendi derdini kendin yeneceksin . Defol . Kırıldı , öfkelendi Elmas ama bir daha da kimsenin yanında ağlamadı . Bir başına kaldığında bıraktı gözyaşlarını ki , yüreği dinlensin . . . Evi satıp avukat tuttular , Ankara'ya gittiler , aramadık yer bırakmadılar . Yoktu Hayrettin . Bir haber alamamaları yetmiyormuş gibi sık sık evleri basılıyordu . Polisler alay ediyorlardı bu baskınlarda Elmas'la . Sen annesin diyorlardı Sen bilirsin yerini , sen rüyanda görmüşsündür , sana malum olur . . . O akşam baskından haberleri vardı . Çocukları teyzelerine yolladı Elmas . Kocası Kemalettin de üzüntüden perişan olmuştu . Bırakmıştı kendini acıya . Bir iki duble rakı içti . Elmas ise misafir odasında yatsı namazını kılıp öylece bıraktı seccadeyi , nasıl olsa sabah namazı da kılınacaktı . Sabaha karşı geldiler . Silahların ağzına mermiyi verirken çıkardıkları sesler geldiklerinin habercisiydi . detektörü tavana tuttular , sinyal sesi tavanda bir şey var diyordu . Kezlerce denediler . Elmas gülüyordu . Sonunda bir başçavuş farkına vardı , tavandaki çivilerdi detektöre yakalanan . Başçavuş Kemalettin'in rakı içtiğini anladı . Kızdı . Utanmıyor musun diye bağırdı , Bu yaştan sonra içiyorsun . Sıkıntıdan dedi Kemalettin . Seccadeyi gördü Başçavuş . Daha da kızdı . Kimi kandırıyorlardı seccadeyi böyle yayılı bırakmakla ? Kemalettin Hanım kılıyor diyecek oldu , başçavuş köpürdü , Senin neyine namaz ? Şimdi seccadenin üzerinde tepiniyordu başçavuş , bir yandan da bağırıyordu , Böyle mi kıldın ? Böyle mi kıldın ? İki yıl sonraydı , 1982 Anayasası oylamasından bir iki gün önce , bir akşam Faruk gelmedi eve . Bir akşam , iki akşam . Ölmelere durdu Elmas . Öğrendiler ki gözaltında . Evde bulduğu bir iki kitabı yaktı . Polisler geldiklerinde yanmış bir parçayı gördüler . Sordular , yaktım dedi . Neden ? Evde temizlik yapıyordum diye yanıtladı , Bana ait olmayan şeylerin evde kalmasını istemedim . Bu kez Elmas'ı da götürdüler . Sorguladılar . İki saat sonra salıverildiğinde umuda kapıldı , madem Faruk da içerdeydi şimdi , Hayrettin'den bir haber alabilirlerdi belki . Faruk'un Ağabeyimi bulun diye başlattığı açlık grevi de işe yaramadı . Hayrettin'den bir haber yoktu . . . Metris'teydi Faruk . Açlık grevleri uzadıkça evde oturamaz oluyordu Elmas . Her hafta ziyarete gidiyor , diğer annelerle birlikte cezaevindeki koşulların iyileşmesi için çırpınıyordu . Bir gün diğer annelerle birlikte gözaltına alındı . Tutuklayacaklardı , bir subay Bunun her tarafı bilmem ne olsa ne yapacaksınız , baksanıza ağzında dişi bile yok , bırakın dedi . Onunla birlikte ifade veren genç bir kız daha vardı . Kimliğini aldı subay . Kız Ermeniydi . Biz Ermenilerle kavga ediyoruz dedi subay , Siz onlarla işbirliği yapıyorsunuz . Elmas karşı çıktı , Ermeni , Kürt , Arnavut olmuş , ne fark eder diye söylendi , Hepimiz aynı memleketin insanıyız . Hepimiz burada barınıyoruz . O gece , hiçbir yerde , hiçbir zaman duymadığı küfürleri öğrendi Elmas . . . Bir başka gün , Faruk'a ziyarete gidecekti Elmas . Baktı ki evde beş kuruş para yok . Komşularından , bakkaldan istedi . On dakika önce gelseydi . Ne yapacağını bilemez halde eve dönerken aklına , bir bankaya yatırdığı dantel paraları geldi . Konuya komşuya sattığı dantel paralarından kalan bin beş yüz lira bankada olmalıydı . Cüzdanını bulup , bankaya koştu . Memur sordu , Ne kadar paran var teyze ? Kızım benimle dalga geçme dedi Elmas , Olan parayı ver ? Memur yine sordu , Ne kadar ? Söyledi Elmas , bin beş yüz lira . Üstü benim olsun mu ? diye sordu bu kez memur . Olsundu . Güldü . Teyze dedi , Senin paran bekleye bekleye on bin lira olmuş . Sevinçten yüreği kabardı Elmas'ın . Üç bin lira çekti . Bir Şeyler alıp Faruk'a gitti . Dönüşte pazara uğradı . Meraklısı için , asıldığı yerden koparılacak , arkasındaki yemek tarifine , manilere , kız ve oğlan isimlerine bakıldıktan sonra buruşturulup atılacak bir kağıt parçasıdır 18 Haziran . Kimisi için aşkla yüz yüze geliştir . Bu başka bir şey derken , tepeden tırnağa buna inanırken , seyyar aşk mektuplarında , seyyar cümlelerin pazara çıktığını görmektir . Yitirmektir . Haziran'da ölmek zordur elbet ama , daha da zoru doğmaktır . Peşinde yüzlerce yılın gözyaşını sürükleyerek çıkar başın ananın rahminden . Hele bir de doğduğun yer Dersim se , altmış yıllık ağıtlar vardır kulağında . Hala kanın aktığı , inlemelerin duyulduğu derenin öyküsüyle büyüyeceksindir . Daha yirmine gelmeden ismi konmuş , tasniflenmiş duygular kazınacaktır yüreğine . . . Böyle bir şeydir 18 Haziran'da , Dersim'de doğmak . . . Bunu da en iyi bilen Leyla'dır . Gündem Gazetesi muhabiri ablası Aysel Malkaç kaçırıldığından bu yana , yani dört yıldır , o küçücük bedeni asırlık kök gibi yapışmıştır toprağa . Çocuk dalları tanımaz hiçbir rüzgarı . Babasına dosttur , annesine hastabakıcı , kardeşlerine anne - abla . Yirmi birinden yirmi ikisine geçtiği o gün , Bergama'da , bir lokalde , gözlerinden akan yaşları da kabullenmiş , konuşacaktır . Bir altı yaşında olacaktır anlattıkça , bir yirmi , bir altmış . . . Bileğindeki iz sorulduğunda , yere indirecektir gözlerini . Parçalanan camları anımsayacaktır , içindeki acıyı örtsün diye nasıl bedenine saldırdığını . . . Önce Dersim'e , kendisini var kılan , umutlarını , öfkesini saldığı kentine dönecektir anlatırken . . . On beşinde gelin oldu Selvi . . . Selvi Hasorik , Ali de Deşt köyündendi ama evlenip Dersim'e yerleşmişlerdi . Evlilik deyip geçmemeli öyle kolay olmamıştı Ali'yi kandırmak . Babası Hıdır , yolu düşüp de Hasorik'e gittiğinde görmüştü Selvi'yi . Ordan oraya koşturan , bir ekmek yapan , bir suya giden on beşinde , üstelik babası ölmüş de olsa bir ağa kızıydı . Anası Hacer , on çocukla bir başına kalmış ama mal var , mülk de başlarını eğdirmemişti önlerine . Hıdır , Deşt'e döner dönmez bir kenara çekti orta ikiden orta üçe geçmiş , aklına okumayı koymuş Ali'yi . Kızın güzelliğini anlattı , maharetlerini . Olmaz dedi Ali , Ben evlenmeyeceğim , üstelik ne tanırım kızı , ne de gördüm . Hıdır ısrarlıydı , efendi kızdı Selvi , ondan iyisini nereden bulacaklardı . Baktı babası kararlı , bir sabah habersiz evden ayrıldı Ali , kendisini İstanbul'a attı . Hıdır vazgeçmedi , söz kesti , nişan taktı Selvi'ye . Akrabalarının yanındaki Ali'ye de bir telgraf çekti , Baban çok hasta , acele gel . Haberi alır almaz köye döndü Ali . Gördü ki babası sapasağlam , üstelik nişanlamış kendisini , kaçacak da yeri yok Olur dedi . Gerdeğe girdiklerinde gördüler birbirlerinin yüzünü . O an akıllarından geçenleri ne kendilerine söyleyebileceklerdi ne birbirlerine ne de çocuklarına . Evliydiler artık , biri kocaydı diğeri karı . Nüfus Müdürlüğü'ne memur yazılınca Ali , Dersim'e taşındılar . İlk çocukları Aysel doğduğunda Ali askere çağrıldı . Selvi kucağında birkaç aylık kızı , Deşt'e kayınpederinin evine yerleşti . Yirmi ay dediğin ne ki , göz açıp kapayana kadar geçti . Döndüğünde bu kez Halk Bankası'nda iş buldu Ali . Selvi ikinci kızına Leyla'ya hamileydi . Onu , Haydar , Diren , Ali izledi . Hıdır da karısıyla birlikte köyden ayrılmış , Dersim'e yerleşmişti şimdi . Aysel'le Leyla onların yanındaydı . Babaanneleri Fatma , süt dağıtmaya hep Aysel'i gönderirdi . Biraz uzak , yokuş yerdeydi alıcı . Bir gün sokakta , arkadaşlarıyla oynadığı oyundan çıkarıp Leyla'ya Bu kez sen götürsene şu sütü dedi . İnat etti Leyla , Niye ben götürecekmişim diye çıkıştı Sen ablasın , sen götüreceksin . Bununla da yetinmedi , bağırdı çağırdı , kızdırdı Aysel'i . Birbirlerini itip kakmaya başladılar ki babaanneleri yetişti , ikisine de kızıp sütü birlikte götürmelerini emretti . Yol boyunca sürdürdüler kavgayı . Aralarında dört yaş vardı ama oyun yasaktı Aysel'e . O ablaydı ve ev işlerini yapmak zorundaydı . Bu yüzden sütü bırakıp geri döndüklerinde bir kez daha konuştu kardeşiyle , Bak dedi , Sen götürseydin sütü , ben de evdeki işlerimi bitirip biraz oynayabilecektim . Şimdi ne anlamı var ikimizin de bu yolu gidip gelmesine ? Güldü I . eyla , Aysel onu kandırmaya çalışıyordu ama kanmayacaktı . . . Darbenin çocukları . . . Aysel dokuzunda , Leyla da beşindeydi o sıralar . 12 Eylül darbesi yeni olmuştu . Askerler sık gelirdi oturdukları mahalleye . Her sokakta boş kovanları görüp topluyorlar ama ne olduğunu anlamıyorlardı . Askerler gidiyor , bir grup genç geliyordu . Devrimciler geldi diyordu mahalleli , onlar kim , tanımıyorlardı . Bütün bu koşuşturmalar , korkular onlara yabancıydı . Anlayabildikleri tek şey , Kürtçe şarkı söylemenin , dinlemenin yasak olduğuydu . Bir gün , askerlerin geldiğini duyduğunda babaannesi yanına çağırıp Aysel ile Leyla'yı , kasetleri vermişti ellerine , Gidin bunları toprağa gömün . Dinledikleri , sevdikleri kasetler vardı içlerinde . . Aysel Ben bunları gömmeyeceğim dedi , Çürürler sonra . Taşların altına saklayalım , askerler gidince çıkarırız . Biraz sonra askerler gelmiş , Aysel ve Leyla sevinç içinde karşılamışlardı onları . Karşılarında saygı duruşuna geçmişlerdi , çünkü sadece nasıl bir evde yaşadıklarını görmek için geldiklerini sanıyorlardı . Babaannelerinin , annelerinin ve diğer kadınların askerlerin sorularına neden hiç yanıt vermediklerini de sonraları kavrayacaklardı . Sorular Türkçeydi , Kürtçe yanıt vermek yasaktı ve kadınların hiçbiri Türkçe bilmiyordu . Erkekler ise askerde öğrenmişlerdi bu dili . Beş yıl kadar sonra tayini çıktı Ali Malkaç'ın . Halk Bankası'nın Bergama şubesine veznedar olacaktı . Taşındılar . Kasabanın dar sokaklı mahallelerinden birinde , tek katlı , beton avlulu bir ev buldular kendilerine . Aysel , Trabzon Öğretmen Okulu'nda yatılı öğrenciydi o sıralar . Başvurdular ; nakli Aydın'a Ortaklar Öğretmen Lisesi'ne yapıldı . Leyla da ilkokulun üçüncü sınıfına geçmişti . Her şeyiyle yabancı bir kentte yaşamak ağırına gitti Leyla'nın . Ne oturdukları eve alışabildi , ne öğretmenine , ne de arkadaşlarına . Bir gün okul dönüşü banyoda sancılar içinde buldu annesini . Ne olduğunu sordu . Karnım ağrıyor dedi Selvi , Çabuk su ısıt . Suyu kaynatıp getirdi Leyla . Selvi kıvranıyor , ağrıdan kurtulacakmışçasına kızına tutunuyordu . O ise ağlıyordu . Önce kanı sonra da gelen bebeği gördü Leyla , bayılacak gibi oldu . Selvi bir bıçak istedi , getirdi . Annesinin kordonu kesişini , bebeği bezlere sarışını seyretti . Kucağında sonradan Çiğdem adını vereceği kızı , yatağa giderken seslendi Selvi , Koş , babana haber ver . . . Bankaya gidip babasını çağırdı . Komşular doluştu eve . Bir kadın , yüzü hala sapsarı olan Leyla'nın saçını okşadı , Korkma artık , korkma . . . Yeniden Dersim'de . . . Sömestr tatili geldiğinde , annesiyle babasına Bergama'yı sevmediğini söyledi Leyla . Dersim'e dönmek , babaannesiyle dedesinin yanında okumak istiyordu . Karşı çıkmadılar . O yılı ve dördüncü sınıfı , eski okulunda , arkadaşlarının yanında okudu . O yazdı , halası Makbule bir şoförle evlendi . Düğünlerinin üzerinden birkaç ay geçmişti ki , PKK militanlarının açtığı ateşle yaralanıp öldü kocası . Makbule , Elazığ'ın Yoldere köyünde öğretmendi . Yalnız kalmasın diye yanına verdiler Leyla'yı . Hem okur , hem de hamile olan halasına yardım ederdi . Okullar açılıp da dersler başlayınca , eğitimin ikinci yüzünü gördü Leyla . Öğretmeni Adnan , daha ilk gün sordu , daha sonra davranışlarını belirleyecek soruyu Sen Hanefi misin , Şafii mi ? Biz dedi Leyla , Bunu okumadık daha . İlk tokat yüzüne inince şaşırdı . İkinci gün dolabını gördü öğretmeninin . Üçüncü gün o dolaptaki tahta kılıçların şiddetini yaşadı . Elleri , ayaklan morardı , başı yarıldı , burnu kanadı . Halasına nedenini sordu . Biz Aleviyiz dedi Makbule , Burası ise Sünni köyü . İkisi arasındaki fark neydi ? Onu da anlattı halası . Dövmeleri bir yana , her gün sıranın üzerine çıkartıp namaz kıldırıyordu Leyla'ya Adnan öğretmen . Bir yanlışını gördü mü , tekme tokat yere indiriyor , sınıftan kovuyordu . Utanıyordu Leyla , elleri kalem tutmaz olmuştu . Halası olanları biliyor ama karşı çıkıyordu , Sus diyordu , Şikayet edecek olsak bizi burada taşlarlar , öldürürler . . . Yaşadıklarını anne ve babasına yazıyordu , tahta kılıçlan , kanayan burnunu , sıra üzerinde kıldığı namazları . Ali'yle Selvi okurken gülüyorlardı , Ah bu kızın hayal gücü . Okul bitip de Bergama'ya döndüğünde Ali takıldı Leyla'ya , Anlat bakalım şu tahta kılıçlan . Anlattı Leyla , hem ağladı , hem anlattı . Ali şaşırdı duyduklarına , kız kardeşi de yaşadıklarını onaylayınca Keşke dedi , Keşke hemen dönseydin . . . Kız Meslek Lisesi'nin Çocuk Gelişimi Bölümü'ne yazdırdı kızını Ali . Derslere kendini veremiyordu Leyla . Bir gün matematik öğretmeni çekip ; Sen çok başarılı bir öğrencisin dedi , Ama kendini derslere vermiyorsun . Sanki okuma isteğin yok . . . Adnan öğretmenini , yaşadıklarını anlattı , okuldan nefret ediyor , artık okumak istemiyordu . Kara kız ıydı matematik öğretmeninin , kol kanat gerdi Leyla'ya , destekledi . Ama o okumayacak , Dersim'e dönecekti . . . Bu kasaba boğuyordu onu . Dersim'in doğallığını arıyordu . Çeşmeden akan suyun tadı yoktu . O bilmem kaç dağ öteden testiyle taşıdığı suyun tadını özlüyordu . Sabahları beşte kalkıp ormana odun toplamaya gitmeleri arıyordu . Eve dönüp bir naylona koyduğu ders kitaplarını , derslerini sırtlayıp okula gitmeleri , döndüğünde bulaşık yıkamayı , ahırı süpürmeyi , bir köşeye çekilip ödevlerini yapmayı , aklına estiğinde çocuk çığlıkları atıp oyuna gitmeyi . . . Bunları özlüyordu . . . Döndüğünde , diğerlerinden farklı , az da olsa şehir görmüş bir kızdı Leyla . Babaannesi , dedesi ve amcasıyla yaşamaya başladı . Şaşırtıyordu onları , bazen bisiklet istiyordu , bazen arkadaşlarıyla birlikte 1 Mayıs'ı kutlamak için kırlara çıkıyordu . Kızlarla erkekler bir arada olmazmış , töreymiş , umursamıyordu . O sıralarda komşularının PKK militanı oğlu öldürüldü . Cenazesi Çınarlı köyünde toprağa verilecekti . Leyla da gitti . Babaannesi kadınların , dedesiyle amcası erkeklerin arasındaydı . O da gençlerin arasına katıldı . Tam tören bitmişti ki asker çevirdi köyü . Gençlerin hepsini karşısına dizdi binbaşı . Köpekler diye bağırıyordu , Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz ? Hepinizi tek tek öldüreceğim . Öyle ciddiydi ki ağlamaya başladı Leyla . Yanındaki kız , çıkıştı , ağlama . Neden diye sordu Leyla , Baksana , öldürecekler bizi . Sonra binbaşıya dikip gözlerini , sordu , Komşumuzun oğlunun cenazesine geldik biz . Bunda ne var ki , niye kızıyorsunuz ? Kes diye bağırdı binbaşı , Kes . . . Askerlerin elleri tetikteydi . Daha da korktu , daha da ağladı . Muhtar gelip Çocukların bir suçu yok dedi binbaşıya , Onlar PKK'lı değil , serbest bırakın . . . Şimdi köylüler de toplanmıştı meydana . Havaya ateş açtırdı binbaşı , köylüleri evlerine yolladı . Bir saat geçmişti ki bir helikopter indi alana . İçinden inen yirmi kadar özel tim , binbaşıyı çekip tartıştılar . Geri döndüğünde kıpkırmızıydı binbaşının yüzü , Şerefsizler . . . diye bağırdı , Şimdi elimden kurtuldunuz ama ben sizi tek tek öldürmezsem namerdim . . . Küfürlerinin arkası kesilmiyordu , arkasındaki dereyi gösterdi Şu Yas Deresi var ya dedi , Siz bunu çok iyi bilirsiniz . Tarihi tekrarlayacağım ben . Hepinizin leşini oraya toplayacağım . Nasıl olsa kenarından geçeceksiniz . Topa tutup atacağım sizi aşağıya . : . Haklıydı binbaşı , o dereyi biliyorlardı . 1930'lu yıllarda Dersimliler orada ateşe tutulmuş , öldürülmüştü . İnmesi zordu derenin kıyısına ya , yaşlılar hala kan aktığını , inlemelerin duyulduğunu söylerlerdi . O geceyi binbaşının korkusuyla köyde geçirdiler . Biz bunu her gün yaşıyoruz dedi yaşlı bir köylü , Alıştık artık , sizde alışın . Dedesinin arkadaşı bir başka köylü Şehirli kız diye seslendi , Ben senden hiç ummazdım ; bu kadar yol yürüyebileceğini . . . Ona neden binbaşının kendilerini öldürmek istediğini sordu Leyla . Sen daha çocuksun dedi yaşlı köylü , Ben sana şimdi anlatsam anlamazsın ki . Bekle , zamanla her şeyi kavrarsın . . . Aşk dediğin nasıl birşey ki ? . . On beşine yeni girmişti aşk çaldı kapısını Leyla'nın . Tuttu , komşularının oğlu Hıdır'a aşık oldu . Öyle buluşmalar yok , bakışmalarla anlattılar birbirlerine sevgilerini . Evlilik düşlerine dalmaya hazırlanıyordu ki Leyla , Hıdır'ın başkasıyla evleneceğini duydu . Kız , amcasının sağdıcının kızıydı ve töre gereği Leyla'nın aradan çekilmesi gerekiyordu . Çekilemedi . Nilüfer'le nişanlandığının ertesi günü telefonla aradı Hıdır , Ben seni seviyorum dedi , Bu işi ailem yaptı , zorla . . . İnanmadı Leyla . Kimse kimseyi zorla evlendiremezdi , o da istiyordu ki , bu iş olmuştu . Ailesi , komşuları , Nilüfer , onun ailesi herkes duymuştu bu ilişkiyi . Kaç kez dayak yedi bu yüzden . Dedesine Seviyorum Hıdır'ı diyordu , Beni ondan ayıramayacaksınız , o da beni seviyor . . . Bağırıyordu dedesi , Bir daha ağzından bu lafları duymayayım . Susmuyordu Leyla , Hani sen Aleviliği anlatırdın ya bana . Hani çok güzel bir mezheptir , özü sevgidir . Ben de seviyorum işte . . . Anlattığı sevgiyle onun sevgisinin farklı olduğunu söyleyen dedesinin lafını keserdi Leyla Sevgi , sevgidir . . . Bir gün randevulaştılar . Öğle saatlerinde , evlerinin biraz uzağındaki ziyaret te buluşacaklardı . Oraya vardıklarında neredeyse bütün mahallelinin ziyaretin etrafında toplandığını gördüler . Nereden haber aldılarsa , buluşacaklarını öğrenmişler , konuşmalarını engellemek için gelmişlerdi . Kaçıp evlerine döndüler . Artık sokağa çıkamıyordu Leyla . Komşu kadınlar üzerine yürüyor , neden böyle davrandığını soruyorlardı . Düğün tarihi öne alındığında dedesi Leyla'dan Bergama'ya , anne ve babasının yanına gitmesini istedi . Gitmedi . Aysel de bu aralar liseyi bitirmiş , Dokuz EylüI Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni kazanmıştı . Olanları duyunca o da Dersim'e geldi . Kardeşinin yanında olmasının zamanıydı şimdi ama Nilüfer de çocukluk arkadaşı , can kardeşiydi . Leyla'yı , çekip konuştu . Her şey unutulurda . Düğün günü Ben de gideceğim diye tutturdu Leyla . Gidip , bir kapıdan baksaydı , Hıdır'ın mutlu olduğunu görseydi . . . O mutlu , merak etme diyordu Aysel , Sen de mutlu olacaksın . . . O gün , davul zurna sesleri sokağı çınlatırken Aysel'le Leyla birlikte paylaşacakları geleceğin düşünü kurdular . Aysel okul bitince öğretmenlik için başvuracak , nereye tayin edilirse kardeşini de yanına alacaktı . İki kız , nasıl ayakta durduklarını göstereceklerdi ele güne karşı . Ekonomik bağımsızlıklarını kazanacaklardı , kimseye bağlı olmayacaklardı . Evliliğe yer yoktu bu düşte . . . İki gün sonra , kapının önündeydi Leyla . Hıdır'ın evden çıktığını gördü : Göz göze geldiler . Kapı önündeki komşular , penceredeki diğerleri şaşırdılar . Hıdır başını öne eğip yürüdükten sonra bir komşu gelip Leyla'ya , Biz böyle olacağını bilmiyorduk dedi Birbirinizi bu kadar sevdiğinizi . . . Aysel'le birlikte Bergama'ya döndü Leyla . Evin işlerini üstlendi . Aysel hafta sonları geldiğinde dertleşiyorlardı . Unut artık diyordu ablası ; Bu kadar acı çekme . Sonra sazını alıp kardeşinin sevdiği türküleri söylüyordu ; Kara çalı bana aman vermiyor , Yürüyorum dikenlerin üstünde , İndik maden ocağına . . . Bir yıl sonra Hıdır'ı karşısında görünce şaşırdı Leyla . Ben boşanacağım dedi Hıdır Seni seviyorum . Eğer bir insanin kendi tanrısını seçme şansı olsaydı ben seni seçerdim . Ne olur evlen benimle . Kabul etti Leyla . Hıdır Aysel'e de anlattı yaşadıklarını . O anlıyordu ama Ali'yle Selvi ? Anlatmak Aysel'e düşüyordu , onu dinlerlerdi . Dinlemediler . Selvi sürekli ağlıyordu , Bunu nasıl yaparsın ? Aklını başına topla , bu iş olmaz . . . Hıdır askerdi şimdi . Depresyon geçiriyordu ; tedavi altına alındı . Ailesi de arayıp Leyla'yı , yaptıklarına çok pişman olduklarını söylediler . Oğulları ellerinden gidiyor , aklını yitiriyordu . O sıralar duydu Nilüfer'in hamile olduğunu Leyla . Bitti diye yazdı Hıdır'a , Artık seni sevmiyorum . 80 SONRASI EKONOMİ KÜLTÜRÜMÜZ VE DEĞİŞİM 80'li yıllarda ekonomide makro - ekonomik rakamları aşıp insan mentalitesini de etkileyen çok önemli iki olay yaşandı . Birincisi 82'deki bankerlik faciası , ikincisi ise 87'den başlayarak menkul kıymetler borsasının günlük yaşamın bir parçası haline gelmesi . Bunların sebepleri , sonuçları , ekonominin bütününe etkisi bu çalışmanın konusu değil . Ama belleklerde yer edebilecek iki sekans var bunlara ilişkin . Birincisi , tasfiye masasına adlarını kaydettirmek için birbirlerini ezen insanlar ; ikincisi , Ekonomik Panorama dergisinin kapağında Boğaziçi Üniversitesi açık amfisinde sıralanmış , poz verenler . 36 Birinciler yorgun , perişan , ümitsiz ifadeli yaşlı simalar . Çoğu emekli memur . İkinciler mutlu , vakur genç insanlar . Birinci karedeki insanlar servetlerini bir umut uğruna kaybetmişler , bu hatalarını telafiye ömürlerinin yetmesi olanaksız . Bu büyük hatayı nasıl yaptıklarını hala anlayamamış gibi bir halleri var . Mahcubiyetleri öfkelerini bile dolu dolu yaşamalarını engelliyor . Yani loser lar ( kaybedenler ) . İkinci görüntüdekiler , kısa sürede borsadan nasıl köşeyi döndüklerini anlatıyorlar . Çoğu Boğaziçi Ekonomi , İşletme talebeleriymiş . Okulda öğrendiklerini piyasaya uygulamışlar filan . Onların yüzünde de hafif bir şaşkınlık var . Bu , başarılarının bir açıklaması , bir haklı nedeni olduğuna inanıyor olmalılar . Ama bunu tam kavrayabilmiş değiller . Bu ikinci gruptakiler yuppie adaylarıydı . Derginin yayınının üzerinden üç sene geçti . Belki kazandıklarını kısa sürede kaybettiler . Okulda öğrendiklerini bir daha gözden geçiriyorlar . Muhtemelen artık uzun sürede mütevazi paralar kazanılan işlere intibak edemeyecekler . Bir kısmı da şimdi daha zengin olmuş , parayı tutamayan arkadaşlarının yanlışlarını eleştiriyordur . Bunlar ileride çocuklarına , Evladım , aklını başına al , ben senin yaşındayken bir ayda köşeyi dönüyordum , diyecek olanlar . Birinci gruptakiler ne mi oldu ? Olsa olsa , Bir kere çoğu öldü , diğerleri de . . . diye başlayan şeyler söylenebilir . Banker felaketinden sonra sorumlu bakan Kaya Erdem'in dediği gibi bir bardak soğuk su içip üstüne bir de Fatiha okumaktan başka yapacak ne var ? Bilindiği gibi dünya değişiyor , Türkiye'de her şey hızla kabuk değiştiriyor şeklinde birbirinden ucuz versiyonları olan bir değişim edebiyatı var . Türkiye'de gerçekten bir şeylerin değiştiği doğru . Ama değişimin tek boyutlu bir kavram olmayıp , bir şeyin konjonktürel olarak olumluya doğru da , olumsuza doğru da değişebileceğini unutmamak gerek . Hem dünyada hem Türkiye'de her ikisinin de örnekleri çok . Uzun vadede hayatın genel gelişme yönünün kaçınılmaz olarak ileriye doğru olduğu söylenebilir . Gerçi , bunu söyleyen teorinin de konjonktürel olarak prestiji pek yüksek olmadığından , bu bile birçoklan için tartışılabilir hale geldi . Değişimle ilgili , hafızamda yer eden bir olay 70'li yılların sonlarından . Sanırım 1979'un son aylarında Kastelli , o zaman yeni açılmış Maçka Oteli'nde sermaye piyasası konusunda büyük bir sempozyum düzenlemiş , ODTÜ'den de bir kısım öğretim üyesini otel , yemek dahil tam pansiyon bu sempozyuma davet etmişti . Gidenler de olmuştu , gitmeyenler de . Daha sonra davete icabet edenler forumlarda tartışma konusu edilip kınanmışlardı . Terslik neredeydi ? Hala cevap vermek kolay değil . Tam bir sene sonra , 1980 yılı sonlarında İ. İşletme Fakültesi amfisi tıklım tıklım ; İşletme İktisadı Enstitüsü Müdürü Prof. Kemal Tosun , Bizlerin bilgileri kitabi . Önemli olan ünvanlar almak değil . Bunları pratiğe uygulamak . İşte bunu en iyi başaran kişi aramızda , tarzı bir konuşma yaptıktan sonra , topluluğu günün konuşmacısını alkışlamaya davet ediyor . Çoğunlukla İşletme ve İktisat Fakültesi öğrencilerinin dolduğurduğu salon alkıştan yıkılırken , Banker Kastelli kürsüye yürüyor . Her iki olayı da yaşadıktan sonra , yeni bir döneme girildiğini daha iyi anlayabilmek , 12 Eylül sabahı tam olarak algılanamayan mesajı almak kolaylaşıyordu . Ne kadar kısa sürede ne denli büyük değişimler olabileceğini kavrayabilmek de . . . Yıl 1985 . Amerika'nın en ünlü üniversitelerinden U. Berkeley'de Amerikalı Borsacı İvan Boesky , Aç gözlülük sağlık belirtisidir , derken ayakta alkışlanıyor . 37 Bu Boesky daha sonra Insider trading denen , firma içi bilgileri sızdırma suçundan hapsi boylayacaktır . O şimdi tutuklu . Kaliforniya'da Lampoc Federal Hapishanesi'nde çile dolduruyor . Her zaman ABD'yi geriden takip edecek değiliz ya . Bu sefer Türkiye erken davrandı . Boesky olayı ortaya çıkana kadar , Kastelli hapse girip tahliye olmuştu bile . Türkiye'de demokrasinin her 10 yılda bir kesintiye uğradığı söylenir . Askerler her 10 yılda bir sahneye çıkarken , Kastelli her 5 yılda bir piyasayı vurup kayboluyor . Yeni bir 5 yıl dolmak üzere . Dikkatli olmakta yarar var . . . 1990 Aralığı , Columbia Business School'un amfisinde , VIP konuklar serisinde General Electric Yönetim Kurulu Başkanı Jack Welch konuşacak . Jack Welch maçoluğu ile ünlü ve personel kıyımında ABD şampiyonu . Genç yönetici adayları salonu tıklım tıklım doldurmuş , her kelimeden bir ders çıkarma heyecanıyla yeni idollerini bekliyorlar . Welch salona tam zamanında giriyor . ( Ders 1 : İyi bir patron randevusuna tam zamanında gelir . ) Birkaç saniyelik bir tereddütten sonra , önlerde yer bulamadığından yere bağdaş kurup oturmuş olan öğrencilerin arasına çöküyor ( alkışlar , alkışlar ) . Kürsüye davet edilmeyi burada bekliyor . ( Ders 2 : İyi bir yönetici çabuk karar verir , somut duruma göre pozisyon alır . ) Başarınızı neye borçlusunuz ? tipi klasik sorulardan sonra bir kızcağız söz alıyor : Benim buradan masterim var . Geçen sene Firmanıza katıldım . Birkaç ay sonra sebep gösterilmeden işime son verildi . Şu anda işsizim . Bu konuda ne düşünüyorsunuz ? Muhtemelen bir yönetim hatasıdır . Peki , ben şimdi ne yapmalıyım ? Yapacak bir şey yok . İyi bir profesyonel kafasını geçmişe takmaz . Vizyonu olan kişi sadece geleceğe bakar . ( Ayrıca belirtmeye gerek yok : Ders 3 . ) Genç kız kızarak salonu terk ediyor . Salonda soğuk bir hava esiyor . Güzelim sohbetin içine ettin ! İşten atıldıysan bize ne ! Biz buraya senin sorunlarını değil , nasıl Jack Welch olunur un sırlarını öğrenmeye geldik türü yakınmaların içten geçirildiğini hissetmemek mümkün değil . Bu sırada salondaki az sayıdaki Siyah öğrenciden biri kalkıp soruyor : Sayın Welch , bu mevkiye kadar yükselebildiğinize göre , geniş bir vizyonunuz var . Acaba kaç sene sonrayı görebiliyorsunuz ? Bir anda salondaki olumlu hava geri dönüyor . Kimsenin tatsız olaya kafayı takmaya niyeti yok . Önemli olan , bireysel kariyer mücadelesine aktarılabilecek bir ayrıntı daha yakalayabilmek . . . Bu arada Berkeley ve Columbia'nın , ABD'de 68 olayları ve Woodstock Kuşağı denince ilk akla gelen , bilimsel standardı yüksek iki üniversite olduğunu hatırlatalım . Buradan üniversite gençliğinin elit kesimi , yeteneklerini değişim rüzgarlarını çabuk sezip araziye uymakta da gösterir sonucunu çıkartsak acaba 68'lilere haksızlık mı etmiş oluruz ? Bir istatistik yapılsa , sanırım son yıllarda en çok duyduğumuz cümleler arasında 80'li yıllarda Türk ekonomisi dışa açıldı , 80'lerde piyasa ekonomisine geçiş yolunda kararlı adımlar atıldı ve türevlerii ilk sıralarda yeralır . Serbest piyasacı kalıplar bazılarına bir zamanlar Atatürk yurdu düşmanlardan kurtardı , Az zamanda çok büyük işler başardık türü cümlelerin verdiği kadar heyecan vermese de , aslında . . . , kabul edelim ki . . . diye bir açıklama getirerek , bunları aklın yolu bir mantığıyla onaylama eğilimi hakim . Önemli olan , birisi bu mutlak doğruları sorgulamaya kalktı mı dinozor , fosil , ya da Mümtaz Soysal'ın başına geldigi gibi , darbeci damgasını yiyip oturtulma tehlikesinin varlığı . Son 10 yıllık dönemi gerçekten karlı geçirmiş dar bir kesimi anlamak kolay . Ya büyük çoğunluk - bu dönemde yaşam koşulları kötüleşenler ? Bunu , kadro dışı kalmış , primleri kesilmiş bir futbolcunun , takımının galibiyetlerine sevinmesine bile değil , yöneticilerin Yeni oyuncular aldık . Takım iyi yoldadır , önermelerine alkış tutmasına benzetmek mümkün . Gerçi profesyonel futbolculukta kısa bir dönem için bu da anlaşılabilir belki : Takım iyi olursa , üst kümeye çıkarsa , takıma girdiğimde birinci kümenin oyuncusu olurum , mantığıyla . . . Ama 10 yılı devirdikten sonra hala kadro dışıysak bu kadar sabıra aşkolsun . Bu da herhalde kederde , kıvançta bir olan Türk Milleti halet - i ruhiyesiyle açıklanabilir ancak . Ne olursa olsun , bireyciliğin bu kadar pompalandığı bir devirde oldukça ilginç bir durum . Peki , ekonomi bağlamında halkın bütününün paylaştığı bir değişimin yaşandığı bir alan var mı ? Buna evet demek ekonomi kültürü anlamında gerçekten mümkün . 80 öncesi hisse senedi ile tahvilin farkını bilenler bile çok sınırlıyken , sermaye piyasası , fiyat kazanç oranı , temettü , yatırım fonu vb . ye uzanan bir terminolojiyi artık otobüslerden maç kuyruklarına kadar her yerde duyabilirsiniz . Artık yayın evleri aylık vade farkıyla kitap satıyorlar . Dolar üzerinden ev tutulup , borçlar veriliyor , mahkemece nafakalar bağlanıyor . Buna en büyük katkı da Özal'dan geldi şüphesiz : İcraatin İçinden programlarında kalemini sallayarak Bankacılığa Giriş vb . kitapların ilk çeptırını , bazı yanlışlarla da olsa bütün millete öğretmesiyle . . . YARANAMADILAR İSA'YA DA MUSA'YA DA 57'LİLER KUŞAĞI 68'liler kuşağının diğer bir adı da 47'liler . Bir sonraki kuşağa da , uygun düşsün diye 57'liler diyebiliriz . Aslında bu kuşakların yazgılarını belirleyici iki tarih , 12 Mart 1971 ile 12 Eylül 1980 arasında 10 yıl bile yok . İki kuşak da çoğunlukla sosyalizmi savunmuş üniversitelilere dayanıyor . Ama imajları arasında büyük farklar var . Bir kez 47'liler bir nostalji duygusu , bir romantizm çeşnisi , bir özgünlük , yaratıcılık hissi veriyorlar . Edebiyattan , sanattan da konuşabilen , gülmeyi de içmeyi de bilen bir kuşak . Deniz ve Mahir gibi yiğitlik ve yakışıklılık sembolleri var , belki 10 yıl sonra posterleri genç kızların duvarlarını süsleyecek . Şiirleri , marşları da var onları hatırlayabileceğimiz . Belki yakında serüvenleri TV dizisi haline gelecek . İşte , Deniz Gezmiş Enstitüsü kuruluyor . Ne kadar da iyi oluyor . 57'liler mi ? Onları kimse hatırlamak istemiyor . Ne romantizm duygusu uyandırıyorlar ne de bir sembolleri var . İmajları , yüzleri gülmeyen , mekanik insanlar olarak yerleşmiş . Birey de olamamışlar , cemaat de . Sadece hınçla haykıran , sevgisiz kalabalıklar çağrışımı yapıyorlar . Hiçbir zaman resimleri kimsenin duvarına asılmayacak . Mezarı ziyaret edilecek ölüleri de olmayacak . Bakın Yalçın Küçük onları nasıl tanımlıyor : 57'lilere gelince . . . Büyük kentlerde yaşamalarına rağmen yüzlerinde bir taşra sığlığı , politikada dar pratikçilik , düşünce ve davranışta ampirisizm bunların temel özelliği . Şu anda kendilerini kanıtlayabildikleri dar siyasal pratik duraklamaya uğrayınca kafkaesk sürecin girdabı içine düştüler . 38 Aslında 57'liler Türkiye'de sosyalizmin ilk defa kitlesel boyut kazandığı dönemin ürünleri . 47'liler ise bir kuşağın öncüleri , kitlenin sadece çok düşük bir yüzdesi . Can Kozanoğlu'nun dediği gibi bütün 47'liler 68'li olsaydı , Dünya 90'lara Türkiye'de de sosyalizm çökecek mi ? merakıyla girerdi . 39 12 Eylül'de düzen 12 Mart'ın da tecrübesiyle 57'lileri sindirmek , sevimsiz kılmak için her türlü fiziksel aracı ve propaganda yöntemini kullandı . Hayli başarılı olduğu da görülüyor . Halbuki 47'liler onları hazırlıksız ve deneyimsiz yakalamıştı . 57'liler 1973'ten 80'e uzanan süreçte çok yoruldular , yıprandılar , bunaldılar . Zihinlere kazınan da , onların özellikle demoralizasyonun belirleyicilik kazandığı 1 Mayıs 1977'den sonraki suretleri oldu . Halbuki 47'lilerin serüveni göz açıp kapayana kadar bitmişti . Halk kitleleri yaşananları bir macera filmi gibi izlemiş , kendi yaşamlarına yansımayan bir olaylar zinciri sonucu eylemci gençlik mezara , mapusa ve yaşama dağılmış , perde kapanmıştı . Bu arada asıl amacımızın 57'lileri temize çıkarmak değil , farklı kuşakların iş yaşamındaki tutumlarını karşılaştırma çabamız için bir çerçeve çizmek olduğunu belirtelim . 47'liler simgesel liderlerini kaybettilerse de kavram olarak 47'li olmak anlamını ve prestijini korudu . Bireysel düzlemde ise , arkalarından gelen kuşağa yol gösterme misyonu bazıları için en önemli motivasyon oldu . Sayıları da çok değildi . Onun için siyasi çizgilerine uygun yayıncılar , öğretim üyeleri , ağırlıkla siyasi davalara bakan avukatlar , mühendis odalarında aktif mühendisler olabildilerse , bunda çoğuna yetecek pozisyon bulunmasının da payı var . Nüfus kağıdında 47'li yazan pasif çoğunluk ise daha önceki kimliksiz kuşaklar gibi yaşamın içinde yoğruldu gitti . 57'liler ise 12 Eylül'e gelindiğinde zaten oldukça yorgun ve huzursuzdular . Teorilerinin o kadar da eksiksiz olmadığını , fraksiyon farklarının o denli kutuplaşmayı gerektirmediğini anlamışlardı çoktan . Bir şeyler olacağını sezmiş , huzursuz bir bekleyiş içine girmişlerdi . Darbeyi takiben devleti topyekun karşılarında bulmaktan öte , yanlarında kimseyi , halkın en yakın bildikleri kesimini bile bulamamaları onları yıktı . Bazıları 80'li yılları hapiste geçirdi , bazıları köyüne , kasabasına , mahallesine çekildi . Ama 80'li yılların dışa açılma hamlesi ne ve liberalleşme süreci ne de onlar arasından en gözde okullan özellikle İngilizce öğretim yapanları bitirenler damgasını vurdu . İş yaşamında profesyonellerin ve yöneticilerin davranış ve performanslarına eğitimleri , sınıfsal kökenleri kadar , ideolojileri , öğrencilik sürecindeki sosyal yaşantıları da hakim olur . Örneğin , ABD'de onların 47'lileri sayılabilecek Woodstock kuşağının iş yaşamında daha güvenli , stratejik konularda daha yetkin olduğu kabul ediliyor . Şimdi 30 yaş ortalamasında olan soy yuppie kuşağı ise daha hırslı , daha yüksek konsantrasyonlu , buna karşın moda deyimiyle daha dar vizyonlu olarak görülüyor . Türkiye'deki genç profesyonel sınıfın iş yaşamındaki kişiliğini şekillendiren en önemli değişkeni , 12 Eylül'de bulundukları konum olarak görmek mümkün . Oluştuğu varsayılan üç ayrı karakteri yorumlama çabası haliyle spekülatif bir nitelik taşıyor ve büyük ölçüde kişisel gözlemlere dayanıyor . Bu konuda alan araştırmasını içeren bilimsel bir çalışma yapılırsa daha sağlıklı sonuçlar elde edilebilir . Belki bu kitap birilerini teşvik eder de böyle bir çabaya girişilir . 57'liler Kuşağı : Bu grupta , üniversiteyi 12 Eylül öncesi bitirenler yeralır . Bunlar düzeni değiştirmek için yola çıkan bir kuşağın temsilcileridir . Bu nedenle kendilerine güvenleri fazladır . Büyük düşünürler . Çeşitli badirelerden geçmelerine , zaman zaman yorgun düşmelerine karşın kitlesel olarak önemli aşağılamalar yaşamamışlardır . Öğrenci temsilciliklerinde , yurt komitelerinde küçük çapta yöneticilik deneyimleri olmuştur . İş yaşamında büyük önemi olan lojistik sorunlarına pratik çözümler üretmişler , stratejik ve taktik yaklaşım farklarını belki de gerektiğinden uzun tartışmışlardır . Örgütlenme sorunlarına , bunu ileride iş yaşamına taşıyacaklarını düşünmeden kafa yormuşlardır . Kısacası , yaşıtlarında olmayan spontane iş yapma tecrübesi avantajıyla çalışma yaşamına atılmışlardır . Gençliklerini tam yaşayamadıklarından şikayetçidirler . Hep bir şeyleri yakalama telaşı içinde , bir türlü tam tatmin hissi duyamazlar . Zaman kısıtları , aile sorunları vb . yüzünden istedikleri gibi okuyamadıklarından , sanat , kültür etkinliklerini yeterince izleyemediklerinden sürekli yakınırlar . Her şeyi en iyi kendilerinin ve kuşaklarının yapacağına inançlarını yitirmemişlerdir . Ama iş hayatını yaşamlarının geçici bir durağı gibi görürler veya öyle göstermekten zevk alırlar . Çoğu takiyye içinde olup olmadıklarını kendileri de bilmezler . Muhtemelen bilemeden de emekli olacak , hatta göçüp gideceklerdir . İlk işlerine çoğunlukla ihracat hamlesi başladığı yıllarda girmişlerdir . Önemli bir kısmı çalıştıkları kuruluşlarda üst kademelere kadar yükselmiştir . ONLAR ZİRVEYE MECBUR : BÜYÜK BURJUVA JUNIORS Türkiye'de 80'li yıllar bir yönüyle de büyük sermayenin burjuvalaşmaya başladığı dönem . Gerçek burjuva olmanın temel koşulu oturmuşluk tur : İlişkilerinde , zevklerinde , davranışlarında sınıfsal konumunda oturmuşluk . . . Bunun doğal bir sonucu da , zamanla kendini tartışmama , tartıştırmama pratiğinin kazanılmasıdır . Siz fiilen bu servetin sahibiyseniz bu noktaya nasıl geldiğinizi sorulmadan açıklamanız , kendinizi veya ahfadınızı ibra etme çabalarında bulunmanız gerekmez . Servetinizin çalışma ve yeteneklerinizin doğal sonucu olduğu konusuna girmek lüzumsuz olup , şirketinizi yönetme hakkınız da tartışma konusu edilmez . Bu , kapitalizmin de temel bir kuralıdır . Kontrolu siz istediğiniz ölçüde profesyonellere devredersiniz . Sermaye açısından yuppieler de çalışkan , teknik ve yönetsel becerileri güçlü çark dişlileridir . Onlarla bazen aynı mekanda çalışırlar , tartışırlar , aynı masada yemek yerler . Bazılarıyla aynı sıralarda oturmuşlardır . Ama son tahlilde onlar ayrı bir sınıftandır . Kaderlerini sermaye sınıfına bağlasalar da , sermayedar konumuna gelip banka , fabrika sahibi olsalar bile , gene de sınıf atlamış bir sermayedar olarak tam burjuvalaşmış sayılmazlar . Bir bakıma burjuvazinin ikinci sınıf bir üyesi olabilirler ancak . Türkiye'de burjuvalaşmış ailelerin genç kuşak temsilcileri olarak Bülent Eczacıbaşı , Ömer Dinçkök , Cem Boyner gibileri dikkat çekiyor . Bunlar Türkiye'nin rekabetçi eğitim sistemi içinde , belki sınıfsal avantajlarının da etkisiyle en seçkin eğitim kuruluşlarına yerleşmişler , daha sonra Batı'da en kalburüstü okullarda lisansüstü çalışmalar yapmışlardır . Kendilerini ispatlama çabaları yoktur . Çünkü ne alt sınıflardan özür dilemeyi düşünürler ne de gereksiz açıklamalarda bulunup bir şeyler ispat etmeyi . Özel yaşamlarını afişe etme konusunda istekli değillerdir . Burjuvazinin sakin , vakur , kendine güvenli olma gibi evrensel niteliklerini gösterirler . Televizyondaki bir gençlik programında Bülent Eczacıbaşı'na sorulur : Acaba soyadınız Eczacıbaşı olmasaydı bu noktada olur muydunuz ? Cevap aşağı yukarı şudur : Eğer evet dersem , kuruluşumuzda çalışan yüzlerce genç ve eğitimli arkadaşa saygısızlık etmiş olurum . Benim için önemli olan görevimi en iyi şekilde yürütmek . Yuppieler de bildiğimiz gibi başarının simgeleridirler . En gözde okullara girmişler , kısa sürelerde yükselip kullanmayı sevdikleri deyişle power ( güç ) sahibi olmuşlar , iyi paralar kazanıp standardın üzerinde tüketim olanaklarına kavuşmuşlardır . Kuşaklarının aynı özlemleri duyup bunlara kavuşamayan üyelerinin onlara gıpta etmesi doğaldır . O kadar doğal olmayan şey , her tür olanağa eşyanın tabiatı icabı sahip olan büyük sermayenin genç üyelerinden pek çoğunun , kendilerini sürekli yuppielerle kıyaslama ihtiyacını hissetmesi . Onları huzursuz eden , yuppielerin acımasız bir rekabet sürecinin sonunda , bileklerinin hakkıyla bu noktaya gelmeleridir . Bu kesimin , başarılarını ispatlamanın telaşı içindeki bir temsilcisi de Güler Sabancı . Aslında Sabancı ailesi Türkiye'de burjuvalaşamamanın simgesi herhalde . Bütün sanat , kültür aşığı görünme çabaları , uygar insan gösterileri v . b . ye rağmen , olmayınca olmuyor işte . Sakıp Ağa mı Nuri Kantar'ın karikatürüdür , Nuri Kantar mı Sakıp Ağa'nın , anlamak kolay değil . Sabancı ailesinin bir karakteristiği de iş hayatında gösterdikleri başarıyı , formel eğitimde gösterememeleri . Tek istisna olarak Güler Sabancı görülüyor . Çünkü Boğaziçi İşletme mezunu . Ama incelendiğinde buraya bir by - pass operasyonu sonucu geldiğini görüyorsunuz . Önce zengin Türk çocuklarının klasik duraklarından Londra Richmond College , sonra Boğaziçi'ne transfer . Güler Sabancı Kapital dergisinde ( Ağustos 1990 ) , Sabancı ailesinin genç yöneticilerinden biri olan Güler Sabancı Kordsa Genel Müdürü . Yıllardır başarılı bir çalışma grafiği çiziyor . Aynı zamanda da Türkiye'nin ender kadın müdürlerinden biri . . . diye tanıtılıyor . Güler Sabancı da sekreter olarak çalışmaya başladığını , sonra Lassa'da memur olduğunu anlatıyor : Memur olarak alttan başlayayım , yavaş yavaş yükseleyim şeklindeki arzumu Sakıp amcama açtım . . . öykünün devamını zaten TV'deki İşte Hayatınız programında da izledik . Asansörle çatıya tırmanış . Ama hakkını yemeyelim : Her katta durup , kapıyı açıp içerdekilere şöyle bir bakarak . Son yıllarda Güler Sabancı gibi dehasını kanıtlayan , estetik avantajı nedeniyle de medyaya daha uygun bir malzeme olan Leyla Alaton ise İşteki başarınızı neye borçlusunuz ? sorusunu şöyle yanıtlıyor : Emin olun kendi gayretimle geldim . Bana bu şirkette İshak Alaton'un kızı olarak çalışmak avantaj değil . Başka bir şirkette daha büyük yerlerde olabilirdim . Alarko profesyonel bir şirkettir . Burada profesyonel olmayana yer yoktur . 55 Leyla Alaton'un yorumu ışığında bütün iyi niyetimizle bakıyoruz etrafa . Bu kadar kısa sürede ne daha yukarılara varan bir outsider ne de aşağılar bir yana , orta kademelerde duran bir insider . . . Zaten Şirket sizin ; sistemin mantığı içinde istediğinizi istediğiniz pozisyona getirmek hakkınız olsa gerek . Aile içi rekabet ve güç mücadelesi sonucu oluşan farklılıklar da bizi ilgilendirmiyor . Nankörlük etme demek de bize düşmez . Gerekirse onu da İshak Bey lisan - ı münasiple , kol kırılır . . . hesabı , halleder . Martı Otelleri Murahhas Azası Halit Narin'in kızı Oya Temelli konuya biraz farklı yaklaşıyor . Kapital in , Halit Narin'in kızı olmasaydınız bulunduğunuz yere kolay tırmanabilir miydiniz ? sorusu üzerine şu diyalog gelişiyor : Oya : Belki tırmanamayabilirdim . Ama Halit Narin'in kızı olduğum için tırmanma mecburiyetim var . Kapital : Büyük aile şirketlerinde çocuklar iyi bir eğitim alırlar ve alt kademelerden yukarıya doğru çok kısa bir sürede ve kolay bir şekilde tırmanırlar . Oya : Kolay olmadığını size temin edebilirim . Bazı dezavantajları da var . Aile ferdine herkes bir aile ferdi olarak bakıyor , profesyonel olarak bakmıyor . . . Sorumlulukları daha çok üzerinize alıyorsunuz ve kendinizi daha hızlı yetiştirmeye başlıyorsunuz . Yoksa bu daha yavaş giderse , bir yaşa gelirsiniz , hiçbir şey bilmeden tek başınıza kalabilirsiniz . Sanırım büyükler de bunu düşünerek bizi hızla yükseltiyorlar . 56 Aslında farkında olmadan Oya Temelli varılacak son durağı elzem görüyor da , sadece önlenemeyecek yükselişin hızını tartışıyor . Ama en üst yönetim kademesine asansörle tırmanan Güler Sabancı yanında , helikopterle tepeye iniş yapanlar da var . Ilıcak ailesi veliahtı Mehmet Ali 20 yaşında Tercüman Grubu Genel Müdürlüğüne getirilir ve büyük patronluğa uyum sağlamakta zorlanmaz : . . . Ben iş adamıyım . İş idarecisiyim . Ve bir iş adamı hiçbir zaman politikayla birlikte çalışmamalı . ( Aynen aktarıyorum - H . K . ) Mehmet Ali'nin çok iyi okudum , teknik bilgim yeterlidir v . b . takıntıları yoktur . O özgün yaklaşımlarıyla kısa sürede iş hayatının sırrını çözdüğü düşüncesindedir : . . . Fazla uzun okumadım . . . Üniversiteye de şöyle bakıyordum . Bana işletme dersi verenler hayatları boyunca benden sonra geleceklere yine aynı işletme dersini verecekler . Ben öğretmen olmak istemediğime göre , iş adamı , işletmeci olmak istediğime göre mesela ben Vehbi Bey'le , Sakıp Bey'le görüşmek , konuşmak , görüşlerinden istifade etmek isterim . Bunlar benim için 3 - 5 yıl okumaktan daha ehemmiyet taşımaktadır . 57 Anlaşılan genç Mehmet Ali bu arada Sakıp Bey'le veya Vehbi Bey'le görüştü ki , Tercüman gazetesinde çalışanlann ücretleri ödenmezken , Mehmet Ali'cik yurt dışında yeni şirketler aldı . Büyük burjuva çocuğu olmakla , gerçek bir yuppie olmak arasındaki farkı icraatın içinden en iyi görenlerden biri Jefi Kamhi : Yuppie , daha ziyade kendi becerisi , kendi çalışması , kendi emeği ve faaliyetleriyle ortaya çıkar . Çoğumuz , bu listede ismi olanlar , sosyal vitrinde olan kişileriz . Faaliyetlerimizde , çalışma hayatımızda belki profesyonellere çok benziyoruz , ama tanınma handikapını atlatmış olan , yani ortaya çıkıp sivrilme engelini aşmış olan kişileriz . Yuppie'lik ayıp bir şey değil , çok güzel bir tanım . Kendini profesyonellikte ispat edip yaşamda da dolu dolu ortaya çıkan bir tip . . . 58 PARAYI KİM SEVMEZ ? YA PARALILARI ? Paranın yaşamımızdaki rolü cismen azalmaya başladı . Önemli bir statü sembolü haline gelen kredi kartları özellikle üst ve yönetici sınıflar arasında başlıca ödeme aracı olurken , çek kullanımı da yaygınlık kazandı . Buna karşın , paranın sohbet konuları içindeki ağırlığı gittikçe artmakta : Yıl sonu primimi Arçelik hisselerine yatırıp , Şubat'ta Metin'in tavsiyesini tutup bütün portföyü Ereğli'ye yıksaydım , şimdi köşeyi dönmüştüm . . . Adam bir anda tepeye vurdu . Tam ihracatta vergi iadesi arttığı anda Almanya'ya bir tekstil bağlantısı yapıp . . . Ahmet mi ? Akıllılık etti . Haziran'da bütün likitleri dolara çevirip . . . diye sürüp giden konuşmalar günlük hayatımızın bir parçası haline geldi . Yani , sohbetlerde para in . Neler mi out ? Örneğin okuduğumuz kitaptan sözetmek . Nedeni açık . Kitap okumuyoruz ki konuşalım . Para dergisine göre , kabul günlerinin yerini de senet günleri almış . Hanımlar toplanıp borsa üzerine sohbetler ediyor , bu arada yatırım uzmanı bir bayanı da davet edip onun tavsiyelerini dinliyorlarmış . Bu sohbetlerin temel içkisi de viskiymiş . 59 Çok şükür artık viskinin Dev - Sol hücre evleri dışında her yerde içilmesini ahval - i adiyeden saydığımız bir refah aşamasına geldik ! Bu sıralarda dünya da en çok zamanını TV seyretmeye ayırıp , en çok seyrettiklerinden ve paradan konuştu . Konuştuğu TV programları içinde de parasal dolapların aşklara , ihtiraslara temel teşkil ettiği Dallas , Hanedan , Yalan Rüzgarı v . b . diziler başta geldi . Bizde de büyük ilgi uyandıran Zenginler de Ağlar adlı Meksika dizisi Rusya Cumhuriyeti'nde hayatı felce uğrattı . Yayın zamanı tarım işçilerinin grev tehdidiyle akşam saatlerine kaydırıldı . Daha sonra dizinin baş kadın oyuncusunun Moskova'yı ziyaretinde yer yerinden oynadı . 80'lerde para ile şöhret iyice içiçe geçti . En çok sevdiklerimize en çok kazandırdık . En çok para kazananları da en çok sevdik . İngiliz TV'sinde 80'li yılların mitleri diye bir program seyretmiştim . Spiker Los Angeles'ta bir genç kıza soruyor : Sizin kahramanınız kim ? Madonna . Çünkü onda mükemmel bir iş kafası var . Bizde de yetenekleri tartışılmayacak iki komedi sanatçımız , Zeki Alasya ve Metin Akpınar'ın şimdilerde basındaki her söyleşileri bir finansal analiz dersi haline geldi : Baktık , sabit masraflar gecede 16 milyon , başa baş noktasına gelmek için biletleri 50 bin yapsak , salonun % 75'i doluyor , 60'a çıkarsan bu sefer doluluk % 60'a iniyor . . . derken sanata ilişkin görüşleri haliyle ikincilleşiyor . Buna karşın , bugünün değerler sistemine ayak uyduramayan , hala insanlıktan , dayanışmadan dem vuran , paranın her şey olmadığını düşünen azınlık , sanat dünyasında da yalnız değil . Kendi parasıyla tiyatro okulu açıp , bunu öğrencilerinden bir kuruş almadan sürdürmeyi ilke edinmiş Müjdat Gezen en iyi örnek . Bunu ne kadar sürdürebileceksiniz ? sorusunu , Param bitene kadar , diye cevaplıyor Müjdat Gezen . Ona içinden enayi diyenler kendi değer sistemleri içinde haklı olabilirler . Yarın belki enayi diyecek insan bile bulmakta zorlanacaklar . Müjdat Gezen'e ise bu ortamda o okuldan iki yarı enayi bile yetiştirmenin hazzı yetecek . Sıradanlığı aşamayanların hiçbir zaman tadamayacağı bir haz . Mevcut değerler sistemi dışında davranabildiği için gerçek birey olma hazzı , topluma bir hizmet sunabildiği için toplumcu olma hazzı , bir de ancak gerçek tiyatrocuların anlayabileceği , para için değil , paraya rağmen tiyatroyu yaşatma hazzı . . . Türkiye'de 80'lerde gelir dağılımının iyice bozulduğu herkesçe bilinen bir olgu . Örneğin 1980'e girilirken 100 olan işçi ücretleri , 1980'ler boyunca gittikçe düşerek , 1988'de kamu kesiminde 50 , 5'e , özel sektörde 72 , 8'e kadar indi . 60 Belki bunda şaşılacak bir şey yok . Her toplumda güç dengeleri değiştiğinde , buna bağlı olarak pastadan alınan paylar da değişim gösterir . Ama en azından kaybedenlerin biraz daha tepki göstermeleri , kazananların da ganimeti gövdeye indirirken biraz daha ihtiyatlı , hatta utangaç davranmaları beklenirdi . Alışılan da buydu . Bir kedinin bile kaptığı balığı gözden biraz uzaklaşıp , bir ağaç arkasında yediğini düşünüyor da insan . . . 70'li yıllarda basında bir düğünün şaşaası , bir yatın azameti , bir zenginin servetinin boyutları yeraldı mı , bu adeta söz konusu kişilere bir sataşma , onları boy hedefi yapma teşebbüsü kabul edilirdi . Şimdi ise insanlar servetlerini ve bunun fonksiyonu olan tüketimlerini büyük bir gurur ve mutlulukla sergiliyorlar . Ancak , servetleri dolayısıyla hak kazandıklarını düşündükleri ilgiyi görmedikleri zaman isyan ediyorlar . Biz de onları merak ve sempatiyle izliyoruz . Diğer bir deyişle , 80'ler zenginlerin servetlerini paylaşmakta en cimri , özel yaşamlarını paylaşmakta en cömert oldukları bir dönem oldu . Zaten , ister zengin olalım ister orta halli , bu fakirler insana kasvet veriyor . . Onları her gördüğümüz yerde bir terslikle karşılaşıyoruz . Basında , TV'de onları ya trafık kazasında ölmüş yatarken ya cinayet sonrası kelepçeyle götürülürken ya da hasta yatağında ölmemek için yardım isterken görüyoruz . Ne zaman mikrofon onlara uzatılsa , şikayet edecek bir şeyler buluyorlar . . . yaklaşımlarının sempatik geldiği insan sayısı da iyice arttı . Nasıl Kuzey'in kontrol ettiği global medyada fakir ülkeler ancak felaketleri , savaşları , darbeleriyle yer bulabiliyorsa ve duruma göre , acıma veya kasvet uyandırıyorlarsa aynı psikoloji yerel boyutlarda da alt ve üst sınıflar arasında yaşanıyor . Zaten alt sınıflarda da benim sorunlarım bana yeter anlayışı egemen olduğu için , züğürtler çenelerinin zengin servetlerinden yorulmasını tercih ediyorlar . Eskiden Batı toplumlarında da Bir hanımefendi basında üç kez görünür : Bir nişanlandığında , bir evlendiğinde , bir de gömüldüğünde 61 anlayışı vardı . Şimdi ise Kıta Avrupa'sında , özel yaşamı gizliliğini koruyan aristokrat zengin kesim bir yana , dünyanın bütün zenginlerini çok iyi tanıyoruz . Bir asır evvel Bayan Astor New York'ta en zengin 400 kişiyi her yıl bir baloda toplardı . Bu baloya çağrılmak zenginliğin en önemli göstergesi sayılırdı . Bugünlerde bu geleneği Forbes dergisi yıllık Forbes 400 araştırmasıyla sürdürüyor . ABD'de yayımlanan Forbes ve Fortune dergilerinde dünyanın en zengin insanlarını , resimleri , özel yaşamlarıyla servet sırasına göre izleyebiliyoruz . Türkiye'nin çağ atladığını bu alanda da görmek mümkün . Artık bizde de Ekonomik Panorama dergisi her yıl En Zengin 100 araştırmasını yayınlıyor . Ayrıca zenginlerimiz Fortune ve Forbes un sıralamalarında yeralmaya da başladı . Örneğin , Fortune dergisinin 1990 yılı dolar milyarderli sıralamasına giren 141 kişi arasında Yunanlı ve İsveçli yok , 1 İspanyol , 3 Fransıza karşılık tam 6 Türk var . 62 Gerçi kişi başına milli gelirde bu ülkelerin çok gerisindeyiz . Bir de fakirlerimiz başarılı olup şu ortalamayı düşürmeselerdi ne olurdu sanki ! Artık zenginlerimizi yakından tanıyoruz . Bazılarıyla bir nevi karşılıksız aşk yaşıyoruz . Onların kederlerini , kıvançlarını aynı heyecanla paylaşıyoruz . Daha doğrusu bize öyle olması gerektiği söyleniyor . Örneğin , Mehmet Barlas seçim kampanyası döneminde TV'de düzenlenen bir açık oturumda Vehbi Bey'e dil uzatan Doğu Perinçek'e çok bozulması bir yana , onu susturmayan oturum yöneticisi Bozkurt Güvenç'e ve sinirlenip üstüne yürümeyen diğer parti liderlerine de çok içerlediğini kısa TV yorumculuğu döneminde ağlamaklı bir sesle ilan etmişti . Mehmet Barlas'ın bir zenginimizin yakını öldüğünde , Daha şu holdingin sahibinin eşini yeni toprağa vermişken , şimdi de şu holdingin ortağını kaybediyoruz . Türkiye'de bugün , bölücülük karşıtı söylemin bir parçası olarak devlet sık sık yüceltiliyor . Ama diğer yandan neredeyse herkes , her kesim ve her birey devletten yakınıyor . Üstelik herkes ayrı bir devletten yakınıyor . Peki , devletin temsilcileri kimler , gerçek devlet hangisi ? Sivas katliamına seyirci kalan , Sivas'ta katledilenlerin doğru dürüst anılmasına bile izin vermeyen güç mü devlet ? Yoksa İmam nikahı yaptık dedikleri için Hülya Avşar'la Kaya Çilingiroğlu'nu mahkeme kapılarında süründüren güç mü ? KİT lerin sahibi mi devlet , özelleştirmeye karşı yürüyüş yapan işçilerin kafasına inen cop mu ? Devlet devletçi mi piyasacı mı ? Devletin adresini yazabilir misiniz ? Eski başbakanların bile varlığını kabul ettikleri kontrgerilla nın gizli adresi mi , Kültür Bakanlığı'na bağlı kütüphanelerin açık adresi mi ? Devletin kadroları kimlerden oluşur ? Sendikal haklar için yaptıkları yürüyüşlerde insan hakları ihlallerini de kınayan memurlardan mı , cenazelerde Kahrolsun insan hakları , diye slogan atabilen üniformalı - sivil memurlardan mı ? Milli Eğitim Bakanlığı koridorlarını hoparlörlerden gelen ezan sesleriyle inleten kadrolardan mı , Anayasa Mahkemesi'nin laik üyelerinden mi ? Devletin zihniyetini ne simgeler ? Her türlü olumsuz figüre Bunlar aslında Ermeni demek mi , sahip çıkmaya çalıştığı Azerbaycan'la savaş halindeki Ermenistan'a gıda ve elektrik satmak mı ? Hangisi ? Hepsi ya da hiçbiri . . . Türkiye uluslar arası hukuk normlarına göre üniter bir devlettir . Ancak devleti bir iç örgütlenme olarak aldığınızda , karşınıza birbirine hiç benzemeyen parçacıklar çıkar : Merkezi örgütlenme üzerine , yekpare bir blok halinde örgütlenme üzerine kurulu devlet , hücreler üzerinden örgütsüzleşmiştir ve Türkiye'deki tıkanmanın faillerinden biri de bu örgütsüzleşme meselesidir . Öylesine ki , bugün bir devlet birimine kurban gittiği söylenen bir kişinin cenazesine devletin başka bir birimi sahip çıkabilir . Devletten kaçan bir vatandaş devlete sığınabilir . Yani birçok konuda olduğu gibi , devlet konusunda da tek bir tanım yapmak , tek bir adrese yönelmek mümkün değil artık . Çok popüler bir tartışma konusundan iz sürersek görürüz ki , devlet , ne 2 . Cumhuriyetçilerin kalıplaşmış ifadesiyle camiye karşı kışlayı temsil etmekte dir ne de bazı kesimlerin öne sürdüğü gibi caminin sesi haline gelmiştir . Benzerlik kurulabilecek ama temelde farklı bir durum , hala sık sık anılan POLDER - POLBİR , TÖBDER - ÜLKÜBİR gibi örneklerle 12 Eylül öncesinde de yaşanmıştı . Ancak o dönem için legal grupların , merkezi örgütlenmenin dalları içindeki açık , tanımlanmış kamplaşmaları başka şeydi , bugünün resmen var olmayan , ilan edilmiş bir ad taşımayan ama fiilen etkili olan grupları başka şey . . . 12 Eylül'ün asli amaçlarından biri , devlet kadroları içindeki tüm renkleri , tüm sesleri silip merkezdeki çekirdeğin sesini ve rengini hakim kılmaktı . Bunu yüklü bir tasfiye üzerinden başarmaya kalkıştılar , bir dönem için de başarılıymış gibi göründüler . Ama kafalarındaki devlet kavramı ilkel bir otoriter yönetim anlayışıyla sınırlı kalan çekirdek üyeleri , yalnızca görüntüyü , kurtarmışlardı . Üstelik 12 Eylül öncesinin bazı kampları , çekirdekle kolayca uzlaşmaya yatkındılar ; uzlaştılar da . . . Derken ANAP iktidarı geldi . ANAP , dört eğilime yaslandığını söylüyordu . Ancak Özal , partiyi dört eğilimin değil , tek eğilimin üzerine bina etmişti . Sonuçta duvara toslansa da , 4 Ocak kararlarının uzantısındaki bankerler dönemiyle büyük düşün büyük kazan mantığına ısınmış , kolayca köşe dönme hayallerine kapılmış , 12 Eylül'ün yardımıyla , bireyciliğe set çeken toplumsal çerçeveden sıyırmış , televizyon ekranlarında engin hayaller yakalamış ve bu tür hayallerin pek hoş karşılanmadığı eski günlere dönme korkusuna kapılmış insanların eğilimi . Toplumsal destek anlamında tek eğilimin üzerinde duruyordu ANAP . Ama kadrolarına bakıldığında , vitrin malzemesi olarak kullanılan az sayıda eski solcu - sosyal demokratı saymazsak üç eğilim vardı ortada . İslamcılar , ülkücüler ve DP - AP çizgisinin merkez e yakın politikacıları . O dönemde , 80 öncesini uç eğilim kimliğiyle yaşamış yapıların bir gün gelip de boşalan merkezi doldurmaya aday olacakları düşünülmüyordu bile . ANAP , eskinin uç eğilimlerini bünyesinde eritebilecek merkezi bir pota olarak görülüyordu . Tabii ki belli tavizler vermesi koşuluyla . Aslında , söz konusu eğilimlerin ANAP ın temel felsefesiyle pek çelişmediği düşünülürse , taviz değil ayrıcalık demek daha doğru belki . Neyse , taviz verildi ya da ayrıcalık tanındı , eski arkadaşlara sahip çıkıldı . Üç eğilimden gelip 12 Eylül'ün çekirdeğiyle uzlaşarak devlet içindeki güçlerini az çok koruyabilmiş olan kadrolar , hücreleşme yolunda rahat rahat at koşturabileceklerdi artık . Solu geniş bir yelpaze olarak ele alırsak , dördüncü eğilim de epeyi kan kaybetmiş , yıpranmış , dağılmış ama hiç değilse alt kademe temsilcilerinden bazılarını devlet içinde bırakabilmişti . Bu tablonun üzerinden uzun bir ANAP iktidarı , bir DYP - SHP koalisyonu , Güneydoğu'da yaşanan bir savaş ve tehlikeli bir zihniyet geçecek , sonuçta 90'ların ortasındaki karmaşaya gelinecekti . Tehlikeli zihniyet , yeni değildi aslında . DP - AP çizgisinin , şimdiki zaman liberallerinin yorumlarındaki açıklıkla ifade edilmeyen , zaten strateji kadar sezgiyle de biçimlendirilmiş topluma devletten daha yakın görünme tavrının çağdaş versiyonuydu . Özal'la doruğuna çıkan , topluma devletten daha yakın görünme ama icabında gücünü devletten alma anlayışıydı bu ; Nusret Demiral , Ülkü Coşkun , Yekta Güngör Özden tipi bürokratlara ve orduya ihtiyaç duyan , onları kullanmaya çalışan bir zihniyetti . Temsil edilen fiili iktidarlar adına , devletin gücünü hukuk sisteminin üzerindeki bir iktidar aracına dönüştürmek , yasaları bu çarkı besleyen halleriyle düzenlemek ya da korumak ve sonra da tüm suçu , ellerindeki yasaları uygulayan , tabii ki suç ortaklığına da fazlasıyla eğilimli bürokratların üstüne yıkmak . . . Yani yalnızca makinenin birkaç dişlisini suçlamak . . . Oyunun kuralı buydu ve bu , tehlikeli bir oyundu . Üstelik ANAP , DP - AP çizgisini yer yer aşabildiği için , oyunu ustaca oynuyordu . DP - AP çizgisi , klasik sağ ı temsil ediyordu . ANAP ise yeni sağ ın , devleti bir iktidar aracı olarak çok özel alanlarda çok etkin biçimde kullanırken devletten bağımsızlığını ilan etmeye çalışan bir akımın Türkiye acentesiydi . Piyasa nın durumuna göre hem devletin içinde hem devletin dışında görünerek güç merkezleri yaratmaya çalışan bu çizgi , Türkiye gibi köklü otokratik geleneğe sahip bir ülkeye bir darbe - darbe sonrası döneminde uzanınca , ortaya çıkan tablo vahim oldu . Rant paylaşımından toplumsal muhalefetin sindirilmesine , servetin korunmasından propaganda araçlarının beslenmesine , hep devlete ihtiyaç vardı . Ama bir yandan da , aynı alanda devleti dışlayıcı bir söylem tutturulmuştu . Evet , devlet hem ihtiyaçtı hem de bütünlüklü yapısıyla hedefe ulaşmayı engelleyebilen , rantabl olmayan bir yapıydı . Bir tehlikeli yola daha girildi , aslında oyunun kuralı uygulandı , o sözünü ettiğimiz çok özel alanlar oluşturulmaya başlandı . Hukuk kavramı rafa kaldırılarak yapılan tüm icraatlar , dayanaklarını bu alanlarda buluyorlardı işte . Rant ve servet dağıtımı bu alanlardan yönetiliyordu . MIT raporu olayıyla uçları göründükten sonra hemen geri çekilen kirli çamaşırlar da aynı anlayışın tozunu toprağını taşıyordu . Hatta pek devlet yüzlü görünmeyen prensler kuşağı bile aynı güzergahın bir aracıydı . Geleneksel anlamıyla siyasi kadrolaşmanın yanında , bu oyun da devlet mekanizmasının hücreler üzerinden örgütsüzleşmesine katkıda bulundu . Sonuç devletin etkinliğini yitirmesi olsa , belli koşullarla , arzu edilen bir durumun ortaya çıktığı bile söylenebilirdi . Ama sonuç , devlet içindeki bazı hücrelerin birilerinin yararına güçlenmesiydi . . . Bir ülkede devletin hücrelere bölündüğünden , örgütsüzleşerek gücünü kaybettiğinden , merkezi - yekpare devlet sistemine göre oluşturulmuş hukuk sisteminin iflasından söz ediliyorsa , o ülkede bir iktidar boşluğunun ortaya çıktığı da düşünülebilir . Özellikle de , devlet , devletin bütünü , klasik tanımla bir iktidar aygıtı olarak ele alınırsa . . . Ancak asıl üzerinde durulması gereken nokta da bu galiba : Türkiye'de devlet bütünüyle bir iktidar aracı değil artık . Evet , bir siyasal hegemonya boşluğu var ama bir iktidar boşluğundan söz etmek zor . İçinde devlet temsilcilerinin de bulunduğu bir iktidar bloğunu teşhis etmek ise zor değil . Bakalım bu iktidar kimin , kimlerin iktidarı ? Neo - liberallerce sık sık telaffuz edildiği gibi devlet sınıfı nın , bürokrasinin iktidarı mı , topluma karşı devletin iktidarı mı ? Yoksa başka kesimlerin iktidarı mı ? Tabi öncelikle iktidarın hangi ölçütlere göre belirleneceğine ilişkin bir çerçeve çizmek gerekiyor : Toplumsal etkinlik ve ekonomik güç açısından hangi kesimin önde olduğu , paylaşım ya da paylaştırma mekanizmasının kimleri avantajlı kıldığı ; çağdaş bir ölçüt olarak , bilgi nin kimlerin elinde bulunduğu , kimlerin eline geçtiği ve en geniş belirleme menzilinin kimlerin önünde uzandığı . . . İktidarı , bu soruların cevap hanelerinde yakalayabiliriz herhalde . Bilinen hikayelerin olabildiğince kısa bir tekrarıyla başlamak gerekiyor . Önce , uzun dönemlerin özeti niteliğinde bir alıntı : Sivil - asker bürokrasi , TC'nin kuruluşunda büyük tüccar , toprak ağaları ile birlikte iktidar bloku içinde yer almıştır . Ancak bu konjonktürel bir durumdur ve çok partili hayata geçilen 1946'ya kadar sürer . 1946'dan sonra , devlete yön verenler , büyük tüccar - sanayici toprak egemenleridir . Giderek bu fraksiyonlar arasında güç dengesi değişir ve devlet 1970'lerden sonra da ağırlıkla TÜSİAD da temsil edilen büyük tekelci sermayenin kontrolüne geçer . Devletteki üst kademe sivil asker bürokrasi , 1950'lerden sonra bir yönetici sınıf tavrı gösteremez . Artık bir kategoridir ve ağırlıkla sermaye fraksiyonlarının devletteki bir tür uzantılarıdır . Sivil toplumcular , 1960 , 1971 ve 1980 darbelerini bürokratik - askeri kesimin devleti iyice ele geçirme ve sivil topluma haddini bildirme hareketleri olarak görürler ama bunlardan son ikisine büyük sermayenin neden ayakta alkış tuttuğunu , hatta darbelere davet çıkardığını açıklayamazlar . Onlara göre , devletin kontrolünü elinde tutan bürokrasi , devleti hep büyütmekte , sivil kesimden toplanan vergileri , rant olarak , canının istediğine dağıtmakta , popülist politikalarla kaynakları heder etmektedir . Yine onlara göre , devlet , yurttaşların etnik , dinsel kimliğini belirlemekte , ekonomiye daha çok müdahale etmekte , sivil siyaseti kontrol etmektedir . Bütün bunları devletteki sivil - asker bürokrasi mi yapmaktadır , yoksa , bunlar ekonomideki hakimiyetleri sayesinde devlete de yön veren büyük sermayenin politik tercihleri midir ? Bu soruya onlar devlet sınıfı ya da bürokrasi demeyi tercih etmekte ve olmayan hayali bir düşmana cihat açılmaktadır . Sivil - asker bürokrasiyi , bir bütün halinde , Türkiye'nin iplerini elinde tutan , iktidarda bulunan devlet sınıfı olarak değerlendirmenin olgusal dayanakları yok gerçekten de . En basit örnekle : Çağdaş bürokrasiyi sadece bir toplumsal sınıf değil aynı zamanda Türkiye toplumunun yönetici sınıfı olarak gören yaklaşımların bu stratejik kategoriyi , yani bürokrasiyi doğru dürüst tanımlamamış olmaları son derece ilginçtir . Kimdir , nedir bu bürokrasi ? Bizim toplumsal tabaka tanımımıza uygun bir sınıf tanımı yaparak bunların sadece devlet memurlarından oluştuğunu mu kabul edelim ? Öyleyse , daima ya iktidarda olmuş ya da iktidarın en yakın rakibi olmuş bulunan ve liberal sol okulun çoğu partizanlarına göre 1980'de yine iktidara gelmiş bulunan bu sınıfın son on yıldaki hikayesi tarihte benzeri görülmemiş bir toplumsal ve toplu intihar olayı değil midir ? Maaşları hızla aşınarak , giderek büyüyen kentlerin gecekondu semtlerine sürülen ve proleteryanın hayat tarzına ve tüketim normlarına mahkum edilmekte olan memur kitlesinin ( yani bir sınıf olarak iktidarda olduğu iddia edilen bürokrasinin ) hal - i pür melalini nasıl açıklayacağız ? Elbette ki burada sivil bürokrasiyle asker kesim arasında bir ayrım yapmak gerekiyor . Asker kesimin iktidara sivil bürokratlara göre çok daha yakın olduğu , en indirimli ifadeyle askerlerden çekinildiği açıktır . Ancak askerlerin ağırlığı başka şeydir , iktidarın sivil - asker bürokraside olması başka şey Mustafa Sönmez'in de örneklediği gibi , askeri darbelerin sonuçta hep aynı sınıfın çıkarlarına açıkça hizmet etmesi yeterince anlamlı bir gösterge değil mi ? 12 Eylül'den sonra Artık gülme sırası bizde diyen Halit Narin bürokrat mıydı ? Bugünkü ordu - iktidar ilişkisi ya da sermaye kesiminin asker kesimden beklentileri , 60'lardaki 70'lerdeki dengenin dışında seyrediyor , bir şeyler değişti . Eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş'in İngiltere Genelkurmay Başkanı'na Tansu Çiller için Tak diye emrediyor , şak diye yapıyorum demesi bir ölçü değil ( tak ve şak ın İngilizce karşılıkları ne acaba ? ) , kimi zaman tak diye emredenle şak diye yapanın yeri değişebiliyor , asker kesim belli bir ağırlığı hala koruyor . Ama bu , bırakın bütünüyle bürokrasinin iktidarını , asker kesimin iktidarını bile kanıtlamıyor . MGK nın varlığı da öyle . Türkiye'deki iktidar bloğu askerleri de içermektedir dersek , taşları yerli yerine oturtma yolunda biraz mesafe almış oluruz belki . Ülkelerin yönetimlerini elinde tutan 100 isim listeleri önemlidir . Bunların içinde cumhurbaşkanı , başbakan , genelkurmay başkanı ve bazı komutanlar , önemli bakanlar , ana muhalefet partisi başkanı , bazı kilit konumdaki müsteşarlar ( Örneğin MİT ve DPT ) , mega iş adamları , medya imparatorları , kamuoyunu büyük çapta etkileyen gazeteciler gibi . . . Ülkelerin yönetimlerini elinde tutan insanların listesi , iktidarın ne olduğunu içeriden bilen Güneri Cıvaoğlu tarafından öyle adlandırılmasa da , iktidar sahiplerinin listesi sonuçta . Planlamanın aşağılandığı bir dönemin Türkiye'sinde , DPT müsteşarının listedeki yeri çok tartışmalı . Merkez Bankası başkanı ile kilit konumdaki Emniyet görevlileri de atlanmış olsa gerek . Ama sonuçta , Cıvaoğlu , içten bir anında ya da Refah'ın 27 Mart'taki başarısının şaşkınlığı içinde gerçekçi bir iktidar şablonu çizmiş işte . Listeyi ikiye ayırırsak bir yanda devlet erkanı ve devlet birimleri , diğer yanda mega iş adamları , medya imparatorları ve onların yanında çalışan gazeteciler . . . Yani , sınıfsal yoruma açık bir tablo : Sermaye ve örgütsüzleşmiş devletin sermaye çıkarlarını korumaya yarayabilecek birimleri yanyana ; yeni sağın şirket devlet anlayışına uygun biçimde yapılmış bir iş bölümünün sonucu . Tek bir alıntı yeterince anlamlı olmayabilir ; Wright Mills'in , ağırlıklı olarak bir zamanlar Amerika yı anlattığı İktidar Seçkinleri adlı kitabındaki iktidar tablosuna da bir bakalım : . . . Bütün bunların sonucu olarak siyasal seçkinler , şirketler dünyasının zenginleri ve nüfuzlu askerler birleşerek bugünkü iktidar seçkinleri topluluğunu meydana getirmişler , bu iktidar seçkinlerinin başında bulundukları hiyerarşik kuruluşların etkinlik alanları genişlemiş ; kendileri gitgide daha merkeziyetçi bir yapıya geçmiş ve toplumdaki eski dengeleri yerlerinden ederek bunları orta iktidar düzeyine indirgemeye mecbur etmişlerdir . . . Bütün bunların dışında toplumun alt kesimlerinde neler olduğu da üzerinde durulması gereken bir sorundur . Toplumun üst ve orta düzeylerinde bu belirttiğimiz değişimler olurken , çok daha büyük bir alanı kapsayan Amerikan toplumundaki alt tabakalarda neler olmaktadır ? Aynı soruyu , cevabını daha sonra aramak üzere Türkiye için de sorabiliriz . Cilalı İmaj Devri , İletişim Yayınları , İstanbul , 1992 , s : 15 . > YDH bir Beymen liberalizmi projesidir , İktisat Dergisi , Eylül 1994 , s : 21 . > 1980'li Yıllarda Türkiye'de Sosyal Sınıflar ve Bölüşüm , Gerçek Yayınevi , İstanbul , 1991 , s : 18 . > Sabah , 5 Nisan 1994 . > İktidar Seçkinleri , çev. Ünsal Oskay , Bilgi Yayınevi , Ankara , 1974 , s : 414 . > 20 Ekim seçimlerine girerken , ANAP , daha önce de sözünü ettiğimiz gibi , kentlilikten yana bir tercih yapmıştı . Tabandaki tek eğilim sınıflar üstü niteliğini kaybetmiş , örgütteki üç buçuk eğilim de dağılma sürecine girmişti . RP ile MHP o dönemde henüz ikbal vadeder hale gelmedikleri için , partinin yönetici kadrolarında önemli kopmalar yaşanmıyordu . Ancak elektriğini parti dışına kadar yayan bir gerilim hissediliyordu ve açık tasfiyelere girişilmese de , birilerinin başka kapılara gitmesi , hiç olmazsa görüntüden çıkması isteniyordu . Köylülerin , kara bıyıklıların hatta partinin gayriresmi kuruluş sözleşmesinde imzası bulunan müreffeh arabesk kültür temsilcilerinin . . . Teşkilat diye bir şey vardı , seçimler tüm ülkede yapılıyordu ; koşullar fiili bir temizlik için uygun değildi . Ama ANAP da artık , kentli sermaye çevrelerinin desteğiyle , kentli orta - üst sınıfın beğeni sine hitap edecek , diğer kesimlerin oylarını ise yine bu söylemle çekmeye çalışacaktı . Yukarıya bakıp bakıp Aslında helal olsun adamlara diyenler , 1983'ten 1991'e bir alışkanlık edinmiş olanlar ve lokal çekim alanlarına kapılanlar da oy verebilirlerdi ANAP a . Mesut Yılmaz'ın medya nezdinde en itibarlı günleriydi . İtibar gören Yılmaz değildi aslında , ANAP ın tercihi ve bu tercihe yüklenen işlevdi . Bıyıksız , Avrupai , balığı lahmacuna tercih eden , vaatler konusunda son derece temkinli davranan , politikaya gencecik ve taptaze bir üslup getiren liderdi Yılmaz . O gencecik üslubun tezahürü topu topu birkaç cümleydi ya , medyanın bazı ayakları da bunun için vardı zaten . Üç kesik cümleden destan yaratırken bin cümlelik bir konuşmayı duyulmaz hale getirmek için . Bu önemli bir görevdi , yönlendirme sanatına çok iş düşen bir dönemdi . Çünkü Türkiye , parti taraftarlığı dönemini aşmış , Sen hangi partiyi tutuyorsun ? sorusunun yerini Sen kime oy vereceksin ? almıştı . Ancak , oy isteyenlerle oy verenler aynı dertten , omurgasızlık derdinden mustarip oldukları için yeni sorunun cevapları tercih kelimesinin içini doldurur hale gelememişti henüz . Sıkı parti taraftarlığı döneminden kalan son grupçuklar inat la yaşama savaşı veriyor ve bu grupçukların neredeyse tamamı Kurtar bizi Baba ! diye bağırıyordu . DYP , seçimlere çift yönlü bir inadın rüzgarıyla giriyordu işte . Önde liderin , Demirel'in hiç tükenmeyen siyasi inadı , arkada son taraftarların inadı . Küçük yerleşim birimlerinde eski formunu bir ölçüde koruyabilen siyasi rekabet , söz konusu inadı zaman zaman iyice köpürtüyordu ama 1991'in DYP si elbette ki bundan ibaret değildi . Partinin geleneksel tabanını oluşturan ve ANAP döneminde aradıklarını bulamayanlar , üstelik Demirel'in bayramda elini öpmeye gelen köylülere Kasketlerinizi saklamayın , kasketlerinizden utanmayın , gurur duyun dediğini unutmayanlar da , inadın ötesinde bir tavırla DYP ye yöneliyorlardı . Yine ANAP a kırgınlık duyan , finans sektörünün ve hizmetler sektörünün yanında kendilerini ezik hisseden sanayiciler , özellikle de orta boy sanayi işletmelerinin sahipleri , işletmecileri de , herkese biraz göz kırpmakla beraber , DYP ye öncelik veriyorlardı . Bir de Demirel'in 80'lerdeki söyleminde Türkiye'nin gerçek sağ demokratını bulanlar vardı ki , o dönemde sayılan iyice azalmıştı ve koalisyon hükumetinin ilk birkaç ayında sayıları sıfıra yaklaşacaktı . SHP ise kendi standartlarında bile oldukça karmaşık sayılacak bir dönemden geçiyordu . Seçim bürosunda proleter sofrası kurduran 68 model tüfek Salman Kaya'dan Mesut Yılmaz'la blucinli piknik sofrasına oturmayı düşleyen Deniz Baykal'a , yeni sağcılardan radikal solculara , sosyal demokrat Alevilerden apolitik Alevilere , solcu Kürtlerden pragmatist Kürtlere , Cumhuriyet tipi bürokratlardan genç kuşak bürokratlara , hasbelkader halkçılığa yazılmış kasaba politikacılarından yarı - açık yuppielere kadar binbir çeşit insanın partisiydi SHP . Bu çeşitliliğin sonucu Yıldırım Gürses'in çok sesli Türk Sanat Müziği gibi bir şeydi . Sağdan soldan bir sürü ses geliyordu ama ne gerçek çok seslilik yaratılabiliyor ne de ortada kulak verilecek bir tek ses kalıyordu . SHP nin en büyük sorunu buydu zaten : Gürültü ve karmaşadan mütevellit sessizlik . . . SHP , alacalı bulacalı yapısıyla her türlü eleştiriye , her makamdan hakarete kolayca hedef oluyor ; partiye ilkel solculuk etiketi de , aşırı uzlaşmacılık etiketi de , bölücülük etiketi de , üniter devletçilik etiketi de yapıştırılabiliyor ve gürültülü sessizlik , SHP nin tüm savunma kanallarını tıkıyordu . SHP 20 Ekim seçimleri öncesine kadar , bütün iç kavgalarına , çelişkili unsurlarına rağmen parçalı anlamlar ifade edebilen bir partiydi . Ancak çok seslilik ambalajının içine tıkıştırılacak standart ürünler yaratan bir mekanizma vardı ve o mekanizma , seçimler yaklaşırken SHP yi de sarmalayacak , gürültülü sessizliğin yerini kişiliksizlik alacaktı . Gündem hakimlerinin etkisiyle yapılan her hamle havada kalıyor ; parti , ortama uymaya çalıştıkça , bu devirde böyle yapmak lazım mantığına kapıldıkça anlam erozyonuna uğruyordu . 20 Ekim öncesinde , TÜSİAD a DYP ve ANAP ınkinden farksiz bir brifing verilmesi ya da yine seçim öncesinde ekonomi programı basına tantanalı bir gösteriyle tanıtılırken bölüşüme , sosyal politikalara yönelik sözlerin yabancı sermayeye davetiye , serbest piyasaya selam sözlerinin altında ezilmesi , bu sürecin önemli sinyallerinden biriydi . Yeni ekonomik düzenden karlı çıkanların ANAP ya da DYP varken SHP'ye oy vermeleri anlamlı olmayacaktı , vermediler de . Dışlananlar , zararlı çıkanlar , hiç değilse sosyal politikalar üzerinden bir takım törpülemelere gidilmesini isteyenler için de SHP nin bir ses olma niteliği iyice kayboluyordu ; onlar da özellikle koalisyon dönemiyle birlikte partiden koptular . SHP , HEP kökenlileri listelerine alarak , Kürt hareketine karşı olanları kaybetti ; koalisyon döneminde sertlik politikasına teslim olarak , Kürt hareketine sempatiyle , en azından anlayışla bakanları kaybetti . İnsan hakları ihlallerine karşı sesini çıkaramayarak , bu konuda duyarlı olanları kaybetti ; yükselen milliyetçilik söylemine - iyi ki - uyamayarak milliyetçi sol kesimin oylarını kaybetti . . . Evet , benzer örneklerle , parti içindeki karmaşık yığılmanın tüm unsurlarını birer birer kaybetti SHP . Teşkilat düzeyinde hala her kesimin temsilcileri vardı ancak taban eriyip gidiyordu . Aslında SHP , gidenler geride benzerlerini bırakmasalar , kendi açısından hayırlı sayılabilecek kopmalar da yaşadı . Örneğin , sosyal demokrat iş adamı İbrahim Cevahir , liderlere birleşme için tanıdığı süre içinde birleşme sağlanamayınca , yakınlarıyla birlikte ANAP a geçti . Sol da birleşme sağlanamamasını gerekçe göstererek sağ partilere geçebilen solcu lar da vardı SHP nin içinde . . . Pop müziğin ilk patlama döneminde , televizyon kanallarının standart pazar eğlencesi programlarının birinde , sunucu Şimdi karşınızda dansöz Zümre demiş ama Zümre , dekolte olmakla birlikte dansöz kıyafetine pek benzemeyen bir kıyafetle girmişti görüntüye . Sunucu sormuştu : Zümre , biz seni dansöz olarak tanıyorduk ama bugün bize şarkı söyleyeceksin , niçin böyle bir değişikliğe gittin ? Zümre'nin açıklaması gayet makuldü : Arkadaşlarım dans için boyumun fazla uzun olduğunu söylediler , ben de şarkıcılığı seçtim . Yaygın deyimle jetonu geç düşen arkadaşlarının boyunu dansa uygun bulmadığı sahne sanatçıları için , böyle bir uyarı , şarkıcılığa geçme gerekçesi olabiliyordu ; maksat sahne olsun . Sol iddia sahibi SHP nin bazı üyeleri için de arkadaşlara bozulmak sağa geçme gerekçesi olabiliyordu , maksat siyaset olsun . . . Ama onlar gidiyor , geride benzerleri kalıyordu . İşte böyle bir SHP için , Özal'ın ölümüyle başlayan süreçte Murat Karayalçın'ın parti başkanlığına seçilmesi , bir ara sonuç oldu . Birbirlerini yeseler de , Ne yapmamız gerekiyor ? sorusu üzerinde tartışagelmiş SHP liler , Karayalçın'ı Ne yapmamız isteniyor ? sorusunun cevabı olarak seçtiler . Ne istediği sorulan , doğrudan seçmen , taban ya da geniş anlamıyla toplum değildi ; yeni toplum un nabzını yansıttıkları iddiasında olan seslerdi , ki bu sesler de SHP nin diğer merkez partilerinden farksız hale gelmesini istiyorlardı . Daha önce de alıntıladığımız gibi , Güneri Cıvaoğlu'na göre , Karayalçın'ı medya seçtirmişti , Çiller ve Yılmaz gibi . Gerçekten de büyük gazetelerin ve özel televizyonların neredeyse tamamı Karayalçın'dan yanaydı , çünkü koşullar bunu gerektiriyordu , hem böylesi SHP için de daha hayırlı olacaktı . Birileri için hayırlı oldu ama SHP için değil . Parti daha da küçüldü , SHP koalisyon ortağı DYP ye karşı daha bir kuzulaştı ve Karayalçın'ı seçtirmiş olmakla öğünenler , Karayalçın yönetimindeki SHP ye yüklendikçe yüklendiler . Parti programına , koalisyon protokolüne uymadığı için değil , arada bir öyle şeyleri hatırladığı için . . . Sanki birileri , başka birileri adına , ehlileşen ama zaman zaman açıklar da veren SHP yi silmeye , yok etmeye çalışıyordu . İş öyle bir noktaya geldi ki , kendi yazarı ve SHP adayı Zülfü Livaneli'yi hararetle destekleyen Sabah gazetesi , 27 Mart seçimleri öncesinde , kamuoyu yoklaması sonuçlarını açıklarken Zülfü - ANAP çekişmesi başlığını atabildi . Zülfü - Kesici ya da SHP - ANAP değil , Zülfü - ANAP . . . Karayalçın'ı seçtirdiklerini açık açık söyleyenler , SHP yi tek tük düzgün adaylarının altında ezilen , kurumların karşısına kurum olarak çıkamayan küçük bir cemaat olarak görüyorlar ya da öyle gösteriyorlardı . Aslında tamamen haksızlık da etmiyorlardı . . . SHP ye son bir alan kalmıştı , laiklik söylemi . O alana yüklenildi . Kimilerine , örneğin Cem Boyner'e göre SHP nin laikçiliği alternatif bir din olarak sunması ( 27 Mart'ta ) müthiş bir cevap aldı . Evet , yükselen Atatürk sembolü bir dinleşme sürecinin izlerini taşıyordu ancak SHP , kabul etmek gerekir ki , laikliğe dindarları dışlayıcı bir üslupla yaklaşmamış , demokratlığın ofsayt bölgesine düşmeyecek bir yüklenme ölçüsü tutturabilmişti . SHP nin aldığı cevap toplumsal dışlamaya karşı duyarsız kalmanın , sermayeye karşı emeği temsil edememenin , hükumet ortağı olarak yargısız infazlara ses çıkaramamanın , kişiliksizleşmenin cevabıydı aslında . Siyasi anlamını yitiren , merkezin dışındaki hayatta sosyolojik varlık zemini yaratamayan bir partinin kaderi başka türlü olamazdı zaten . Laiklik söylemine yüklenen yalnızca SHP değildi ki , üstelik . DYP de , Tansu Çiller'in ağzından , hem laikliğe en klasik biçimiyle sahip çıkıyor hem de bir ezan - bayrak edebiyatını sürdürüyordu . Bu , farklı laiklik tanımlamalarına , farklı laiklik yorumlarına göre , çelişki sayılabilir de sayılmayabilir de . Ancak en azından kişisel düzeyde bir çelişki olduğu kesin . Çiller'in varlık çelişkisi . . . Yakup Kadri , Sodom ve Gomore de bir Azize Hanım tipi çizer . Batı aşkından yüzünü Doğu'ya dönen güzel bir kadın : Ya Azize Hanım'a ne diyelim ? O , sevdalısı genç Fransız bahriyelisinin zevkine uymak için öyle yerli bir kadın olmağa , o kadar Şarklı bir yaşayış tarzı almağa başladı ki , kendisini görenler adeta tanımakta güçlük çekiyorlardı . . . Pelerininin uçları kalın püsküllü , etekleri saçaklı bir çeşit çarşaf icat etti . Bunu giyince , taşınması güç bir eşya halini alıyordu . Çiller'in , gelenekçi - muhafazakar bir teşkilatın , yine ağırlıklı olarak gelenekçi - muhafazakar kesimden oy talep eden bir partinin başına ve başbakanlık koltuğuna neredeyse paraşütle inmesi , Azize Hanım'ın çelişkisine benzer bir çelişki yarattı işte . Hep Batı'ya dönük yaşamış , ezan - bayrak söyleminin dışında büyümüş , ilk kadın başbakan olarak Türkiye'nin Batılı yüzünü temsil etme rolü verilmiş Çiller , sevdalısı uğruna yüzünü Şark'a dönüverdi . O sevdalının adı , iktidardı . Clinton'la Hey Bill ! diyaloğuna giren , yetişme tarzı ve fiziğiyle Batı'da hayranlık uyandırıp Türkiye'nin işlerini kolaylaştırdığı söylenen , üstelik ülkenin de batısındaki çevreler adına hükumet eden , yani sevdalısı iktidar her anlamda Batılı olan Çiller , o iktidarı korumak adına yapay bir Şarklılığa sığındı zaman zaman . Ben anayım , ben bacınızım dedi , Ezanlar susmasın dedi . Başbakan'ın iki yüzü yan yana konduğunda pelerininin uçları kalın püsküllü , etekleri saçaklı bir çarşaf çıkıyordu ortaya . Ve Çiller , bunu giyince taşınması güç bir eşya halini alıyordu , Türkiye için taşınması güç bir yük halini alıyordu . Ne yaptığının çok da farkında değildi . Oysa Çiller'e oy veren DYP delegeleri , ne yaptıklarını biliyorlardı galiba . Biraz inat biraz gelenekle ama asıl liderle yürüyen parti , Demirel'in ardından anlamını iyice kaybedecekti . Ne İsmet Abi ne Köksal Toptan kurtarabilirdi durumu . Eğer onlardan biri seçilirse , medya DYP ye yüklendikçe yüklenecek , teşkilat dağıldıkça dağılacak , DYP nin çağa ayak uyduramamış parti imajı iyice oturacak ve mantı partileri belki de daha kongrenin ertesi günü başlayacaktı . Ama Çiller seçilirse , ertesi gün , ertesi hafta bambaşka bir hava doğacaktı . Öyle oldu , DYP gibi kırsal kesim partisi damgası yemiş bir partinin , pırlantalı Rolex saati takan , sarı saçlı , dünyanın en ünlü modacılarının elbiselerini giyen , Yeniköy'de yalıda oturan birisini kendine genel başkan seçecek noktaya gelmesinin bu ülkeye sayılamayacak yararları vardır dendi mesela . Rolex saat takmak , başbakanlığa soyunmuş ve istediğini elde etmiş birinin , Azerbaycan'daki darbeyi , iç çatışmaları , büyük gerginliği Oradaki bütünlük ve beraberlik sadece Azerbaycan'ın değil . . . diye başlayan bir demeçle değerlendirmesini önleyemiyordu : Buradaki gelişmeleri kendi ülkelerinin içindeki demokrasinin icabı biçiminde yönlendirmiş olmalarından memnunluk duyuyoruz . Hangi demokrasinin icabı , neyin memnunluğu , hangi bütünlük ve beraberlik ? Başbakan , başbakan seçildiği günlerde Azerbaycan hakkında yalnızca bir tek şey biliyordu galiba , ülkenin adı . Eğer bu konuşmayı yeni seçilmiş bir Sezgin ya da Toptan yapsaydı , tefe konulurlardı . Oysa Çiller , hararetle savunulurdu . Gerçekten de , bütün o konuşma içindeki tek gaf Aliyev'e Alibey demesiymiş , olay basit bir dil sürçmesinden ibaretmiş gibi savunma yazıları çıktı . Demirel de ilk seçildiğinde Fındık fabrikaları kuracağız dememiş miydi ? İyi de , Demirel fındığın fabrikada üretilmediğini biliyordu herhalde . . . Neyse , uzatmayalım , Çiller'e oy veren delegeler bu muamele farkını önceden sezmişlerdi ve bu muamele farkı , ellerindeki teşkilatın hiç değilse bir süre için nefes almasını sağlayacaktı . Çiller , medyadan beklenenin de üzerinde bir destek gördü . İki tarafın hırsı da sınır tanımıyordu , iki taraf da zor durumdaydı . Birbirlerine destek oldular . Medya , daha doğrusu egemen medya , aynı toprakta boy atan kuruluşlardan oluşuyordu ancak sulama kanalları farklılık gösterebiliyordu . Sermaye kesimi içinde çelişkiler ortaya çıktığında bazı gazete ve bazı kanallar Çiller'i iyice sahiplenebiliyor , bazıları Başbakan'ı eleştirebiliyordu . Ama genel olarak bakıldığında , Türkiye'nin ilk kadın başbakanı , medya desteği açısından Türkiye'nin en şanslı başbakanlarından biriydi . Pek derin sayılamayacak siyasi kökenine bakıldığında , Çiller , İstanbul sermayesinin , TÜSİAD ın adayı ve temsilcisi sayılabilirdi . Ancak DYP liydi ve bu , geleneksel olarak , Anadolu sermayesiyle , küçük sanayicilerle , orta boy iş adamları ve tüccarlarla da belli bir yakınlığı korumasını gerektiriyordu . Siyasi anlamda en yakını ve en büyük destekçisi TOBB Başkanı Yalım Erez olduğuna göre , Başbakan , koltuğuna otururken bu bağlantıyı da yanında getirmişti . Ama ekonomi yönetimi ve iktidar mekanizması içindeki dengelerin korunması kolay iş değildi . Gün oldu , daha önce değindiğimiz gibi İstanbul zengini beni sevmiyor noktasına gelindi , gözden çıkarılmış gibi görünen Mesut Yılmaz'a İstanbul'dan davetiyeler gönderildi . Gün oldu , Yalım Erez bile kızdı . Şimdi SHP ye hakaret in . . . , Birikim , Ocak 1992 . > Sabah , 13 Mart 1994 . > Aktüel , 23 - 29 Haziran 1994> Sodom ve Gomore , İletişim Yayınları , İstanbul 1990 , s : 302 . > Sabah , 21 Eylül 1993 . 82 > İkinci uzatma Başkumandanlık Kanunu'nun uzatılan süresinin bitmesine bir kaç gün kala , sürenin bir kez daha uzatılması konusu TBMM gündemine gelmiştir . 2 Şubat 1922'de yapılan gizli celsede Çorum mebusu Ferit ( Törüm Küney ) Bey ve 43 arkadaşının sürenin 3 ay daha uzatılmasına ilişkin önergeleri okunmuştur . Önergenin gerekçesinde , Mustafa Kemal Paşa'ya Başkumandanlık verilmesini gerektiren koşulların halen sürmekte olduğu ve işlerin hızlı bir biçimde yürütülebilmesi için Kanun'un süresinin 3 ay daha uzatılması gereğine işaret ediliyordu . Birinci uzatmada olduğu gibi bu kez de ilk sözü , Erzurum mebusu Hüseyin Avni ( Ulaş ) Bey almış ve önergeye karşı çıkmıştır . Hüseyin Avni Bey'in değerlendirmesi özetle şöyledir : Meclis , olarak biz Paşa'nın arkasından sürüklenmiyoruz , onu yürütüyoruz . Meclisimiz bir kimseyi Başkumandan da yapar nefer de yapar müşir de yapar . Paşa Hazretleri'ne biz daha çok sorumluluklu işler yaptırırsak yıpratırız . Sorumluluklu işlere girdikçe yıpranıyor . Paşa kürsüye çıkıp da bütün icraatı savunmamalı . Erkan - ı Harbiye - i Umumiye'nin yetkisinden yararlanalım ; yetkileri tamamen alalım . Başkumandanlık gerekliyse yine verelim . Biz yine , ismine Başkumandan diyelim , yine o ismi taşıyalım ; fakat askeri sorumluluk , tek sorumlu değil , derecelerine göre sorumlu kimseler de olmalıdır . Çünkü yıpranmasın ; davam bu idi . Yetki konusunda kendilerinden istirham edeceğim . Kürsüde geçen günkü gibi olmasın . Herhangi bir konuda diğer sorumlu kimseleri biz alıp yere çakmak isteriz . Herhangi konuda zor durumda kalıyorlarsa o konuda yetki verelim . Bolu mebusu Tunalı Hilmi Bey , Hüseyin Avni Bey'in bu konuşması üzerine onun bir muhalif olduğunu , bu yüzden de cevap vermeye gerek duymadığını belirtmiş , Hüseyin Avni Bey'de ben muhalif değilim , reddederim diyerek kendisine karşı çıkmıştır . Tunalı Hilmi Bey konuşmasını sürdürerek Başkumandanlık görevine devam yetkisinin verilmemesinin dışarıya karşı kötü etki yaratacağını ve bu yüzden kanunun tartışmasız kabul edilmesini istemiştir . Hemen oylamaya geçilerek , sürenin aynı koşullarla uzatılmasına yönelik teklif kabul edilmiştir . Bu oylama sırasında Mersin mebusu Salahattin ( Köseoğlu ) Bey'in yaptığı bir müdahale İkinci Grup'un Meclis kararlarına saygı gösterme ilkesini ne denli benimsemiş olduğunu gösteren ilginç bir örnektir . Başkumandanlık Kanunu'na esas olarak karşı çıkarı ve daha sonra İkinci Grup'un kurucuları arasında yer alacak olan Salahattin Bey Kanun'un birinci maddesinin kabul edilmesinin ardından , TBMM üyelerinin bazılarının oturdukları yerden red , red şeklinde bağırmaları üzerine , uzatma teklifinin karşısında olmakla birlikte kabul edilmiş bir kanunun leh ve aleyhinde söz söylemek ayıptır diyerek müdahalede bulunmuştur . Gizli oturumdaki bu kısa görüşmeden 2 gün sonra 4 Şubat 1922'de konu bu kez açık celsede öncelikli olarak ele alınmıştır . Mustafa Kemal Paşa'nın Başkumandanlık süresinin 5 Şubat'ta sona ereceği ve konuyla ilgili tarafların bundan haberdar edildiğine dair tezkeresinin okunmasının ardından , Çorum mebusu Ferit ( Törüm Küney ) Bey ve 43 arkadaşı tarafından verilen ve 2 gün önceki gizli oturumda kabul edilen uzatma teklifi okunmuştur . Bu önergeye karşılık muhaliflerden Karahisar - ı Şarki mebusu Mustafa ( Atay ) Bey Başkumandanlık Kanunu'na ilişkin ikinci bir teklif vermiştir . Mustafa Bey'in 3 maddeden oluşan ve Başkumandan'ın , Meclis yetkilerini kullanma hakkının yer almadığı bu teklif , aslında yürürlükteki kanunun ikinci maddesinin iptal edilmesi anlamını taşıyordu . Teklif şöyleydi : 1 . Devlet ve milletin kaderine el koyan Büyük Millet Meclisi Ordusu'nun emr - i kumandasına Reis Müşir Gazi Mustafa Kemal Paşa Hazretleri memur edilmiştir . 2 . Bu kanunla emanet edilen sıfat ve yetki 5 Şubat 1922 tarihinden itibaren üç ay süreyle geçerlidir . Yüksek Meclis gerek gördüğü takdirde daha önce bu sıfat ve yetkiyi yürürlükten kaldırabilir . 3 . Bu kanunun yürütülmesi Büyük Millet Meclisi'ne aittir . Bu teklif ve ardından yapılan tartışmalar , gizli toplantılardaki tartışmaların artık açık celselere de yansımaya başladığını , dolayısıyla muhalifler açısından bir tavır değişikliğinin söz konusu olduğunu göstermesi bakımından ilginçtir . Nitekim , yukarıda değinilen 2 önergenin ele alındığı açık celsede , hepsi de daha sonra kurulan İkinci Grup içinde yer alacak olan Canik mebusu Nafiz ( Özalp ) Bey , Erzurum mebusu Nusret ( Son ) Efendi , Karahisar - ı Şarki mebusu Mustafa ( Atay ) Bey , Mersin mebusu Salahattin ( Köseoğlu ) Bey , Sinop mebusu Hakkı Hami ( Ulukan ) Bey , Siverek mebusu Mustafa Lütfi ( Azer ) Bey görüşmeler sırasında muhalif tutumlarını açıkça belirtmekten kaçınmamışlardır . Mustafa Bey'in önergesinin okunmasının ardından ilk söz alan Karahisar - ı Şarki mebusu Ali Sururi ( Tönük ) Efendi , biraz da 2 gün önceki gizli oturumda yapılan tartışmalara meydan verilmemesi kaygısıyla , iki teklifini anlam ve gaye bakımından birleştiğini ve oylamaya geçilmesini belirterek konuyu kapatmaya çalışmıştır . Buna karşılık , Mustafa Bey önceden kabul edilen kanun ile kendisinin verdiği kanun teklifi arasında fark olduğunu söylemiş , Mustafa Kemal Paşa'nın Başkumandanlığına muhalefet eden kimsenin olmadığını söyledikten sonra , Başkumandan'a verilen yetkiler konusundaki farklılığı şöyle açıklamıştır : Bütün ordunun kuvvetini artırma emrinde , bütün Meclis adına , fiilen , Paşa Hazretleri'ne yetki verilmesi hiçbir kanuna , bir hukuka dayanmaz . Uygun değildir . Mersin mebusu Salahattin ( Köseoğlu ) Bey de , mevcut durumun yetkilere ilişkin önceki şeklin sürdürülmesini gerektirmediğini , artık olağanüstü yetkileri gerektiren olağanüstü bir durumun olmadığını belirterek , Mustafa Bey'in teklifini desteklemiştir . Oturumu yöneten Musa Kazım ( Göksu ) Efendi , daha fazla tartışmaya meydan vermemek için , Mustafa Bey'in önergesinin farklı bir içerik taşıdığını , dolayısıyla Layıha Encümeni'ne gitmesi gerektiğini belirtmiş ve hemen Ferit Bey ve arkadaşlarının teklifinin oylamasına geçmiştir . Ancak önceki görüşünde ısrar eden Salahattin Bey , meselenin TBMM'nin mali , kazai ve icrai yetkileriyle ilgili ve bunları kayıt altına alıcı bir yönü olduğunu belirterek oylamanın isim belirlemek suretiyle yapılmasını istemiştir . Sinop mebusu Hakkı Hami ( Ulukan ) Bey ise ortada 2 kanun teklifi olduğunu , komisyona gidecekse her ikisinin de gitmesi gerektiğini , Meclis Başkanlığı'nın birini komisyona yollamasına karşılık diğerini oylamaya koymak suretiyle tarafsızlığını ihlal ettiğini öne sürmüştür . Bu itirazlara rağmen oturum başkanı oylama yaparak , önergenin kabul edildiğini açıklamıştır . Bu açıklama üzerine Canik mebusu Nafiz ( Özalp ) Bey cebren kabul edilmiştir , Siverek mebusu Mustafa Lütfi ( Azer ) Bey de riyasetin istibdatı diyerek Başkanlık Divanı'nı açıkça suçlamışlardır : Mersin mebusu Salahattin ( Köseoğlu ) Bey oylamanın isim belirlemek suretiyle yapılması gerektiğinde ısrar ederken , Erzurum mebusu Nusret ( Son ) Efendi , Kanun'u önceden bu şekilde oylanarak kabul edildiğini , uzatmanın da ancak bu şekilde gerçekleştirilebileceğini söyleyerek oturum başkanının uygulamasına itiraz etmiştir . Bu itirazları dikkate almayan Musa Kazım Efendi , Başkumandanlık Kanunu'nun aynı koşullarla 3 ay daha uzatılmasını öngören teklifin kabul edildiğini belirterek konuyu kapatmıştır . Kanunun bazı uygulamaları ve tepkiler Başkumandanlığın bazı uygulamaları zaman zaman Meclis gündemine getirilerek eleştiri konusu yapılmıştır . Buna ilişkin bazı örnekler vermek yerinde olur . 6 Mart 1922 tarihli gizli toplantıda , Başkumandan Mustafa Kemal Paşa'nın , Sürd mebusu Halil Hulki ( Aydın ) Efendi ile Van mebusu Haydar ( Vaner ) , Muş mebusları Rıza ( Kofan ) ve İlyas Sami ( Muş ) , Diyarbakır mebusu Zülfi ( Tiğrel ) , Siverek mebusu Abdülgani ( Ensari ) , Bitlis mebusu Sadullah ( Eren ) Beyleri önemli bir vatani göreve memur ettiğine dair başkumandanlık tezkeresi okunmuştur . Yine aynı toplantıda , bir başka başkumandanlık tezkeresiyle , Başkumandan'ın İzmit mebusu Hamdi Namık ( Gör ) ve Urfa mebusu Ali Saip ( Ursavaş ) Beyleri bazı askere alma kurumlarını denetlemek için memur ettiği Meclis'e bildirilmiştir . Başkumandanın bazı mebuslara böyle görev vermesine Mersin mebusu Salahattin ( Köseoğlu ) Bey Meclisin söz söylemek hakkı yok mu ? O halde hakimiyet kimdedir ? Meclis'in yetkisi ve hakimiyeti nerede kalıyor ? diyerek karşı çıkmıştır . Bitlis mebusu Yusuf Ziya ( Koçoğlu ) Bey de Başkumandanlık Kanunu'yla Başkumandan'a böyle bir yetki verilmediğini ileri sürerek Salahattin Bey'i desteklemiştir . Yedi mebusu görevlendiren tezkere , aynı gün , açık toplantıda da okunmuştur . Oturum başkanı tezkereyi okuduktan sonra Başkumandanlığın kurulmasına ilişkin kanunda verdiğiniz yetkiye dayanarak Başkumandan Paşa gönderiyor ve Yüksek Meclis'e bilgi veriyor deyince , Mersin Mebusu Salahattin ( Köseoğlu ) ve Bitlis mebusu Yusuf Ziya ( Koçoğlu ) Bey daha önce gizli toplantıda söyledikleri sözlerle , karşı çıkışlarını , açık toplantıda bir kez daha dile getirmişlerdir . Salahattin Bey bir gün sonraki toplantıda da aynı konuyu yeniden gündeme getirerek şöyle konuşmuştur : Doğu yörelerine bazı arkadaşlarımızın gönderilmesi hakkında Büyük Millet Meclisi Reisinin bir tezkeresi okundu . Bendeniz bunu millet egemenliğine uygun göremiyorum . Çünkü ortada bir kere mesele yoktur . Bir iç mesele söz konusudur . Ve tabii ki , bu iç meseleyi incelemek için , Yüksek Meclis arkadaşlarımızdan en çok yetkili olanları tayin edebilirdi . Böyle olunca Meclis'in hakkına tecavüz edilmiştir . Bu konuşma üzerine Edirne mebusu Faik ( Kaltakkıran ) , İzmir mebusu Yunus Nadi ( Abalıoğlu ) ve Karahisar - ı Sahip mebusu Kel Ali ( Çetinkaya ) Bey gibi Birinci Grup'un ağır topları Salahattin Bey'e birbiri ardına laf atmışlar , Salahattin Bey'in dün Meclisin hakimiyetine saldırılmıştır şeklindeki sözleri arasında konu kapatılmıştır . Başkumandan Mustafa Kemal Paşa'nın emriyle kurulan İstiklal Mahkemeleri de zaman zaman Meclis'te sorun yaratmıştır : Buna bir örnek olarak Kayseri İstiklal Mahkemesi Başkanlığından Meclis'e gönderilen ve altında Mahkeme Heyeti adına Hakkari mebusu Mazhar Müfit ( Kansu ) Bey'in imzası bulunan telgraf gösterilebilir . 21 Mart 1922'de Meclis'te okunan telgrafta , söz konusu İstiklal Mahkemesi'nde daha önce İngiliz casusluğuyla yargılanan ancak delil yetersizliğinden beraat eden Azerbeycanlı Nuri adlı bir şahsın , ortaya çıkan yeni delillere dayanılarak yeniden yargılanması isteniyor ve adı geçen kişi , daha önce aynı davadan yargılanıp beraat etmiş olduğundan , bir kez daha yargılanabilmesi için bir Meclis kararına gerek duyulduğu belirtiliyordu . Erzurum mebusu Hüseyin Avni ( Ulaş ) Bey bu telgrafa şiddetli tepki göstererek , Başkumandan'ın emriyle tayin edildiği için , Mazhar Müfit ( Kansu ) Bey'in İstiklal Mahkemesi üyeliğini tanımadığını dile getirmiştir . Hüseyin Avni Bey şöyle konuşmuştur : Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin Mazhar Müfit Bey adında İstiklal Mahkemeleri'nde bir hakimi yoktur . Başkumandanlığa biz böyle bir yetki vermemişizdir . Bunların hareketleri yerinde değildir . Oturum Başkanı telgrafın Adliye Komisyonu'na gönderilmesini oya sunmuş , ancak bu Meclis'ce kabul edilmemiştir . Bunun üzerine bu kez konunun Meclis gündemine alınarak görüşülmesi oya sunulmuş , bu da kabul edilmeyince , konuyla ilgili herhangi bir işlem yapılmaması karara bağlanmıştır . Bu karar üzerine Ertuğrul mebusu Mustafa Kemal ( Güney ) Bey adı geçen kişi halen tutukluysa , derhal serbest bırakılması gerektiğini söylemiştir . 23 Mart 1922'de , bu oturuma dair tutanak özetinde Kayseri İstiklal Mahkemesi'nden gelen Azerbaycanlı Nuri hakkındaki telgraf okunarak bir işleme tabi tutulmasına gerek görülmedi denilmiştir . Bunun üzerine Hüseyin Avni Bey , Kayseri İstiklal Mahkemesi Heyeti adına Mazhar Müfit Bey'in imzasıyla gelen telgraf , Mazhar Müfit Bey'in sıfatı dolayısıyla kabul edilmeyerek reddedilmiştir . Reddedilme nedeni budur . Bu şekilde açıklanması uygun olur . Ve o adam tutukludur , tahliyesi için yazılmalıdır . O telgrafın reddinin sebebi şudur ki : Mazhar Müfit Bey adında bir İstiklal Mahkemesi hakimi olmaması ve Meclis bunu hakim tanımamasından dolayı reddetmiştir diyerek konuya bir kez daha açıklık getirmiştir . Üçüncü uzatma 3 ay süreyle ikinci kez uzatılan Başkumandanlık Kanunu'nun süresi sona ermeden 1 gün önce , yeniden uzatma konusu , yine bir gizli toplantıda gündeme getirilmiş , 4 Mayıs 1922'deki yapılan bu gizli toplantıda hararetli tartışmalar olmuştur . TBMM'nin yetkilerinin bir şahsa devri konusunda öteden beri süregelen muhalif tutum , bu oturumda öncekilere kıyasla çok sert biçimde ortaya konmuştur . TBMM'de yapılan görüşmeler , muhalefetin iyice güçlendiğini ve organize bir yapı içine girdiğini ortaya koymaktadır . Toplantının ilk oturumu , konunun gizli mi yoksa açık olarak mı görüşülmesi yolundaki uzun tartışmalarla geçmiştir . Oturum açıldığında öncelikle konunun gizli olarak görüşülmesini isteyen 15 imzalı önerge okunmuş , hepsi daha sonra İkinci Grup içinde yer alacak olan Erzurum mebusu Hüseyin , Avni ( Ulaş ) , Mersin mebusu Salahattin ( Köseoğlu ) , Lazistan mebusu Ziya Hurşit , Trabzon mebusu Ali Şükrü , Karahisar - ı Sahip mebusları Mehmet Şükrü ( Koç ) ve Hulusi ( Kutluoğlu ) beylerle Erzurum mebusu Mehmet Salih ( Yeşiloğlu ) Efendi gizli oturum yapılmasına karşı çıkarak , konunun açık celsede ele alınmasını istemişlerdir . Gizli oturum önergesine karşı çıkan bu muhalif mebuslar , sorunun bir iç sorun olduğunu , bir iç sorun için gizli oturum yapmanın milletten korkmak anlamına geleceğini ve milletten korkulacak bir işi yapmamanın daha doğru olacağını öne sürüyorlardı . Bu itirazlara karşılık Aydın mebusu Tahsin ( San ) Bey , içinde bulunulan koşulların gizli celseyi gerektirdiğini belirtmişse de Hulusi ( Kutluoğlu ) Bey vaziyette bir şey yok , muğlak bit şekilde göstermeyin diyerek kendisine karşı çıkmıştır . Tahsin Bey gizli celsenin gerekliliği konusunda ısrar etmiş , kendisini cevaplayan Mehmet Şükrü ( Koç ) Bey , gizli celseye gerek olmadığını belirterek kanunun özü ile ilgili olarak şunları söylemiştir : Bugün Başkumandanlık Kanunu bitmiştir . Bundan dolayı bugünden itibaren kanun yoktur . Yeniden Başkumandanlığa gerek var mıdır , yok mudur ? Meclis Başkumandan yapacaksa Paşa Hazretleri'ni mi yapacak ? Başkasını mı yapacak ? Ne yetkiyle yapacak ? Bunlar ayrıca birer meseledir . Bu itirazlar üzerine oturum başkanı Konya mebusu Musa Kazım ( Göksu ) Efendi konuyu oylamaya sunmuş ve görüşmenin gizli olarak sürdürülmesi kabul edilmiştir . Aynı gün yapılan ikinci oturumda , ilk olarak Başkumandanlık Kanunu'nun süresinin aynı koşullarla 3 ay daha uzatılması yolundaki önerge okunmuştur . Önerge üzerine söz alan Salahattin ( Köseoğlu ) Bey , Kanun'un yetkilere ilişkin 2 . maddesine karşı çıkarak Genel Kurulumuza verilmesi gereken bir hakkı , devren böyle başkalarına vermeyi manasız görüyorum . Başkumandan olan kişi , başkumandan olarak görev görür . Yani , Başkumandanlık sıfat ve yetkisi ile görevi yürütür . Yeni bir cidal devri Mustafa Kemal Paşa'nın Halk Fırkasını kuracağını açıklamasından kısa bir süre önce , 26 Kasım 1922'de Yenigün gazetesinde İzmir mebusu Yunus Nadi Bey'in Yeni Bir Cidal Devri başlıklı makalesi yayınlanmıştır . Millet Meclisi'nin egemenliği'ne karşı , saldırgan bir dille kaleme alınan bu makale , muhaliflerin şiddetli tepkisini çekmiştir . Meclis'te büyük tartışmalara yol açan bu önemli makaleyi aşağıda olduğu gibi aktarıyorum : YENİ BİR CİDAL DEVRİ Evet saklamaya hacet yoktur , önümüzde yeni bir cidal devri açılmıştır . Fakat bu , hiç de uzun sürmeyecek , kısa kesilecek , milletin kat'i hakimiyeti ile netice bulacak bir cidaldir ki mahiyeten çok eski olduğu ve milletçe esasen mahlul bulunduğu halde bazı makasıd ve şerzite istinaden efhar - ı umumiyeyi tereddüdlere ve teşevvüşlere ilka etmek isteyen beş on bakıyyetüssüyufun himmet ve gayretleri ile elyevm mevcud ve payidar gibi görünebilmektedir . Milletin , Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni teşkile saik olan azim ve hareketi yalnız bir medar ve yalnız bir mihver etrafında temerküz etmiştir : Milletin kat'i hakimiyetini ilan ve isbat etmek ! Malumdur ki ( Türkiye Büyük Millet Meclisi ) nin Teşkilat - ı Esasıyesi yalnız ve yalnız bu ruh ve maksadı ifade eylemektedir . Ve yine malumdur ki Türkiye Büyük Millet Meclisi ancak ve ancak bu fikirlere istinad etmek sayesinde dünyayı hayretlere gark eden şu azim muvaffakıyetleri istihsal eyleyebilmiştir . Daha açığını söyliyelim mi ? Bu muvaffakıyetleri istihsal eden Ali kudret milletin kendisinden ibarettir . Bugün devam halinde bulunan Türkiye Büyük Millet Meclisini teşkil eden milletin kendisi olduğu gibi bu türlü meclislerin beş on tanesini daha teşkil ve tatil edecek olan kuvvet de yine milletin kendisidir . Şurasını çok kat'i bir ifade ile beyan etmek lazım gelir ki hiçbir Meclis , hatta Türkiye Büyük Millet Meclisi gibi teşri'den başka icra kudretlerini de uhdelerinde cem etmiş olan meclislerden hiçbiri , bazı sözlerin kendi vaziyetlerine izafe ettiği büyüklük lere istinad ederek namahdud salahiyetlerle herşeyi yapabileceklerini zannetmesinler Onlar görülmesine müvekkel oldukları işleri gördükçe hakikaten Büyük Millet Meclisi'dirler . Bir dereceye ve bir zamana kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi misalinde görülmüş olduğu üzre ! Fakat salahiyetlerini ve kudretlerinin menbaını unutarak tahakküm devresine geçmek istedikleri zaman , hiç unutmasınlar , hiç olmazsa bir an için tahattur buyursunlar ki onların mevcudiyetleri esasen şekilden ibaret olarak şekle maksur olmaya mahkumdur . Hakikate gelince o , onların arkasında daimi ve layezal olan milletin mecudiyet ve hüviyetine aiddir . Bir iki üç misal : Umumi harbe iştiraki milllet ihtiyar etmişti , en ulvi ve en hayati menfaatlerinin bunda olduğunu bilerek . O zaman saltanat ve hilafet tahtgahında biri vardı ki milletin hakimiyetine karşı bittabi söz söyleyecek halde değil idi . 324'den beri biz zaten milletin hakimiyetine karışabilecek bir ferdin vücudunu inkar etmişizdir ! Umumi harbin mütarekesi oldu , milletin en münevver ve en milliyetperver eşhası , mecudiyetimize düşman olan devletlerce ve onlara tebean Saray ca takib olundu ; ve takib ettirildi . Türklüğü mahvetmek isteyen bu umumi , müşterek ve kahir düşman hücumuna karşı Anadolu ve Anadolu'nun nezih ve ali simasında Türk milleti kendisini kurtarmak isteyerek pek kolaylıkla temin ettiği milli ve kat'i bir teşkilata tevessül etti , buna bittabi İngiliz karşı çıktı , ve buna İngiliz aleti olan Yunan i1e Saray , yani adı Sultan ve Halife olan Padişah karşı çıktı , onun Babıalisi karşı çıktı . Türk milleti , kendi istiklalini korumaya ve kurtarmaya çalışırken karşısına çıkan düşmanların en şeni'i halife ve sultan olduğunda elbette çoktan karar kılmıştır . Hal böyle iken bu memlekette Sultan ve Padişah isteyen sefil ruhlar bulunabildiğini farz ettirecek bazı emare ve alametler eksik değildir . Biz biliriz ki onlar vardır , ve biz biliriz ki onlar kendi kanları içinde boğulacaklardır . Bize diyecekler bulunabilir ki : Haniya , yahu hürrriyet ve serbesti ? Millet emr ediyor ki bu işte hürriyet ve serbesti yoktur . Kokmuş ve muzır fikirlere serbest gezmek ve serbest söyleyebilmek mesağı yoktur . İsterse onu söylemek iddiasında bulunacaklar Büyük Millet Meclisi azasından bulunsunlar ! Biz bu fikri ileri sürerken tarihin hakikatinin hükümranlığını ifade etmekten başka bir şey söylemiyoruz . Başkasından bahsetmemek için işte Fransız ihtilal ve inkılab tarihi meydandadır , söylenilen fikirler uğruna kesilmiş kafaların isterseniz istatistikini verelim : Ne fikirler ve ne kafalar ! Neticede muvaffak olmuş olan ihtilal ve inkılab fikridir . 71 hezimetinden sonradır ki Fransa 99 prensiplerinin kat'i hakimiyetini kabul ve tesis etmiş oldu . Bundan sonra Fransa'da cumhuriyetin , yani milli hakimiyettin başka bir idare ve hususile fena bir idare şekline geçebileceğine ne Fransa'da , ne de Fransa haricinde artık kimse inanmaz . Biz de idaremizde bu katiyeti temin etmek isteriz . Biz de isteriz ki milli hakimiyet mülkümüzde - dahil ve hariç - kimsenin şüphe edemeyeceği vechile tesis etsin . Ve bu teessüsün takarrür ettiği gün dahi - bütün kalbimizle ümid ve temenni edelim ki , uzakta olmasın . O mübarek ve mesud gün , uzakta veya yakında şundan en kat'i surette emin olalım ki , milletin hakimiyetini en kat'i surette taharrür edinceye kadar önümüzde yeni bir safha , belki bugün içinde bulunduğumuz yeni bir cidal safhası vardır . Bize göre yalnız vaziyetin bundan ibaret olduğunu bilmek kafidir ki , zaten bu satırlarla işte onu kayd ediyoruz . Yoksa milletin hakimiyetinin galebesi , o dün olduğu gibi bugün de , yarın da hal ve mevkiin en söz götürmez en kadir ve kahir hakimidir . Ömür Sezgin'in de belirttiği gibi , bu makalede ciddi bir politika değişikliği söz konusudur . O güne kadar Meclis'in egemenliği tartışma götürmez bir şekilde kabul edilmiş iken , ilk kez bu egemenlik tartışma konusu edilmektedir . Gerçi egemenliğin kaynağı olarak millet gösterilmektedir , ama milletin düşüncesini açıklamasına imkan verecek siyasi mekanizmaların mevcut olmadığı düşünülecek olursa , Yunus Nadi'nin hangi güç adına ve hangi güce dayanarak Meclis'in dağıtılabileceğini ileri sürdüğü kolaylıkla anlaşılabilir . Bu güç ordu dur . Saltanatın kaldırılması sırasında da , Mustafa Kemal gerçek yöntemine göre saptanacaktır ; ama belki bir takım kafalar kesilecektir derken yine orduya dayanıyordu . Yakup Kadri Karaosmanoğlu da , ordunun önemini şöyle vurgulamaktadır : O zamana göre denilebilir ki , Mustafa Kemal Paşa ordudaki nüfuzuna dayanmasa , ne Meclis'e sözünü geçirmek , ne de Ankara'da yaşamak imkanı bulurdu . Makale yayınlandıktan bir gün sonra Mersin mebusu Salahattin ( Köseoğlu ) Bey ve arkadaşları , yazıyla ilgili soruşturma açılmasını isteyen bir teklif vermişlerdir . 27 Kasım 1922'de makale sahibi Yunus Nadi Bey bir karşı teklif vermiştir . Yunus Nadi Bey , teklifinde bazı mebusların , yazısını tahrif ederek Meclis Başkanlık Divanı'na bir teklif verdiklerini ; oysa basının kanunlar çerçevesinde serbest olduğunu ; kanuna aykırı yayın yapılması halinde , normal olarak ilgili mahkemelerce kanuni işlem yapılabileceğini belirtmiş ; bu yüzden de konunun Meclis Genel Kurulu'na değil , olsa olsa genel hukukla ilgili bir ihbar olarak Heyet - i Vekile'ye sevk edilmesi gerektiğini öne sürmüştür . Konu Meclis Başkanlık Divanı'na havale edilmiştir . Karahisar - ı Sahip mebusu İsmail Şükrü ( Çelikalay ) Efendi de Yunus Nadi Bey'in yazısıyla ilgili olarak Dahiliye Vekaleti'ne bir soru önergesi vermiştir . İsmail Şükrü Bey şunları sormuştur : Bu makalede , milletin hakimiyetine karşı irticai bir hareketten bahsolunuyor . Bu irticai hareketin ortadan kaldırılması için Dahiliye Vekaleti'nce ne gibi tedbirler alınmıştır ? Böyle irticai bir hareket var mıdır ? " Önergeyi cevaplandıran Dahiliye Vekili Ali Fethi ( Okyar ) Bey , millet hakimiyetinin kesin bir biçimde kurulmuş olduğunu ; bunu başka ellere teslim etmek için ülkenin hiçbir tarafında irticai bir hareket olmadığını ; vekaletine buna dair herhangi resmi bir bilginin gelmediğini , dolayısıyla bir karşı tedbir alma durumunun söz konusu olmadığını belirtmiştir . Ali Fethi Bey , sansür olmadığını , dolayısıyla basının serbest olduğunu , her bir gazetede yazılan makalelerden hoşa gitmeyenlerin Dahiliye Vekaleti'ne sorulması halinde , içinden , çıkılmaz bir durumla karşı karşıya kalınacağını da sözlerine eklemiştir . Bu açıklamadan sonra İsmail Şükrü Efendi kürsüye gelerek önce makaleyi baştan sona okumuştur . İsmail Şükrü Efendi bu makalenin meclis ve meclis üyelerine saldırı anlamı taşıdığını , Mustafa Kemal Paşa'dan Meclis'i dağıtmasını istediğini ileri sürerken , muhalif mebuslar da kendisini haklı bulmuştur . Ertuğrul mebusu Necip ( Soydan ) Bey'in , Yunus Nadi Bey Büyük Millet Meclisi'nin meşru hakkına karşı isyankar davrandığı ve bunu yayınladığı halde Dahiliye Vekili'nin bunu cezalandırmadığını söylemesi üzerine , İsmail Şükrü Bey sorusunu gensoruya dönüştürmüştür . Bu gelişmelerden sonra , oturum başkanı , Mersin mebusu Salahattin ( Köseoğlu ) Bey ve arkadaşlarınca daha önce verilen bir önerge bulunduğunu ve Meclis Başkanlık Divanı'nın konuyu incelemekte olduğunu belirtmiştir . Dahiliye Vekili Ali Fethi ( Okyar ) Bey de makaleyle bu suç işlenmişse Basın Kanunu'na göre bunu inceleyerek olanların savcılar olduğunu , bir kusuru varsa soru , gensoru önergesinin Dahiliye Vekili için değil , savcıların bağlı olduğu daire ve vekalet için verilmesi gerektiğini söylemiş yoksa her zaman , Dahiliye Vekili'ni sorumlu tutalım demek doğru değildir ve haksızlık olur şeklinde konuşmuştur . Çankırı mebusu Neşet ( Akkor ) Bey suçun basın suçu değil vatan hainliği suçu olduğunu ileri sürmüş , İsmail Şükrü Bey de Adliye Vekilini de sorumlu tutarız demiştir . Daha sonra Meclis ; Dahiliye Vekili'nin açıklamasını yetersiz bularak sorunun gensoruya dönüştürülmesini kabul etmiştir . Salahattin ( Köseoğlu ) Bey ve 24 arkadaşının teklifi doğrultusunda Yunus Nadi Bey'in Yeni Bir Cidal Devri başlıklı makalesi üzerindeki incelemelerini tamamlayan Meclis Başkanlık Divanı , vardığı sonucu 29 Ocak 1923'te Meclis'e bildirmiştir . Başkanlık Divanı'nın kararında , Meclis Başkanlığının konuyla ilgili olarak Adliye ve Dahiliye Vekaletleriyle yazıştığı ; Dahiliye Vekaleti'nin cevabında bu vekaletçe herhangi bir işlem yapılmasının söz konusu olmadığının belirtildiği ; Adliye Vekaleti'nin ise savcıların henüz harekete geçmemiş olduğu ancak Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanı'nın incelemesi sonucunda bir suç oluştuğuna karar verilirse , Savcılarca kanuni işlem yapılacağını bildirdiği belirtilmiş ; ancak Başkanlık Divanı'nın yaptığı inceleme sonucunda kanuni işlem yapılmasını gerektirecek herhangi bir suç unsuru bulunmadığı sonucuna varıldığı açıklanmıştır . Başkanlık Divanı'nın kararını açıklamasından sonra Erzurum mebusu Hüseyin Avni ( Ulaş ) Bey sık sık laf atılarak kesilen uzun bir konuşma yapmıştır . Hüseyin Avni Bey , basın ve fikir özgürlüğünün esas olduğunu belirterek söze başlamış , ardından makalede yer alan görüşleri eleştirmiştir . Hüseyin Avni Bey , makalede , yeni bir mücadele devrine girildiğinin belirtilerek bizde bugünkü inkılabı kavrayamayan insanlar için hayat hakkı yoktur denmekle benim fikrim dışında söz söyletmem anlayışıyla istibdat yapıldığını ve fikir özgürlüğüne karşı çıkıldığını söylemiştir . Makaledeki bu zihniyeti taşıyan efendilere yaşamak hakkı yoktur , hürriyet yoktur cümlesini yazan kişinin , fikir özgürlüğünü yok etme hakkını nereden aldığını da soran Hüseyin Avni Bey sözlerine özetle şöyle devam etmiştir : Mesela yazıyor ki Türkiye Büyük Millet Meclisi her şeyi yapmak hak ve yetkisine sahip midir ? Evet , Büyük Millet Meclisi her şeyi yapar . Altı yüz senelik bir saltanatı yıkarken bu gücü kendisinde gördü ve yaptı . O makale işte bu kuvveti kırmaya yönelmiştir . Bin senelik hükümranlığı tarihe gömen Büyük Millet Meclisi'nin yetkisi sınırlı mıdır ? Meclisin bu güç ve yetkisini yorumlamak vatan hainliği kadar büyüktür . Bu inkılap , Büyük Millet Meclisi'nin aleyhine fikir söylemek için mi yapıldı ? Eğer benim görüşüm bu milletin Padişah'la refah bulacağı şekilde olsaydı o mücadeleyi ben yapardım . Biz inkılabı fikirle yapacağız ki , payidar olabilsin . Eğer kabadayı usulünü takip edersek , korkarım ki , o zaman inkılaptan mahrum kalırız . Kanla değil fikirle inkılap yapacağız . Yine makalesinde , bunu arzu edenler isterse Büyük Millet Meclisi azası olsun diyor . Efendi , Büyük Millet Meclisi hiçbir baskı altında değildir . Büyük Millet Meclisi isterse Padişahı da getirir . Hüseyin Avni Bey'in , Meclis'in her şeyi yapmaya gücü olduğunu vurucu bir örnekle göstermek amacıyla söylediği bu son cümle üzerine tartışmanın ekseni birdenbire bu yöne kaymıştır . Gelibolu mebusu Celal Nuri ( İleri ) Bey'in katiyen getiremez şeklindeki karşı çıkışını Hüseyin Avni Bey isterse getirir , gücünün sınır ve sonu yoktur diyerek cevaplandırmıştır . Ardından Antalya mebusu Rasih ( Kaplan ) Efendi padişah propagandası yapıyorsunuz , Kütahya mebusu Ragıp ( Soysal ) Bey de Avni Bey ! İsterse bu Meclis'e padişah giremez , millet istemiyor diyerek Hüseyin Avni Bey'e karşı çıkmıştır . Bunun üzerine Hüseyin Avni Bey , sözlerime ayrı bir anlam yüklemeyiniz diyerek konuşmasına devam etmiş ve şunları söylemiştir : Saltanata ilk önce isyan eden benim arkadaşlar . Efendiler , milli hareket başlamadan yedi ay önce o saraya hücum ve isyan edenlerdenim . Efendiler , hakkı hükümraniden dolayı karşıma değil o saray , herhangi bir adam çıkarsa , Yunanlı , İngiliz kadar düşmanımdır . İster paşalar olsun , ister hocalar olsun , ister hacılar olsun . Kim olursa olsun düşmanımdır . Ben vicdanımdan başka kimseden mükafat beklemiyorum . Davamı samimi olarak yürütüyorum . Sonu da öncesi de bu . Yoksa günün siyasetine bağlı olarak , her gün bir şey yazar adam değilim . Hüseyin Avni Bey konuşmasında , Suruç'tan gelen , Meclis dar bir zamanda toplandı . Bunları defediniz Paşa Hazretleri şeklindeki telgrafın da Hakimiyet - i Milliye gazetesinde yayınlanmasını eleştirmiştir . Hüseyin Avni Bey konuşmasını şöyle sürdürmüştür : İnkılaplar fikir teşkilatıyla , mektebiyle geliştirilir . Yoksa 31 Mart Hadisesi gibi hadiselerle bu memlekette inkılap yapılamaz . Öneriyi kabul ettim , belki işe yarardı . Meryem Abla biraz sonra elinde beş , altı tane iri yumurtayla çıkıp geldi . Bana sarılmak isterken yumurtalardan bir tanesi düşüp kırıldı . Meryem Abla , Ziyanı yok , onu da yüzüme , saçıma sürerim . Çok yararı varmış . dedi . O gün gülerek , eğlenerek vakit geçirdik . Gece olunca yengem , Bekir'le bana damda yatak hazırladı . Yıldızları izleyerek uyumayı çok sevdiğimi o da biliyordu . Bekir'le yıldızlara bakarak konuşuyorduk . Elimi uzatsam yıldızlara dokunacağım sanki , sana da öyle gelmiyor mu Bekir ? Hayır Selçuk , ben kendimi oralarda , o yıldızların üzerinde yürüyormuşum gibi hissediyorum . Oralarda horoz dövüşü yapılmadığını , insanların diğer canlılara keyif için acı çektirmediğini düşünüyorum . İstiyorum ki , bir gün o uzak yıldızlardan birileri gelip bu dünyadaki her kötü şeyi değiştiriversin . Bir büyülü değnekleri olsun ve dokundukları her şey kötülük nedir bilmesin , ne kötülük yapsın ne de kötülük görsün . Ne güzel olurdu değil mi ? Bekir'in yüreği işte hep böyle iyilik için çarpıyordu . Her şeyin birdenbire ve mucizevi bir biçimde iyilikle , güzellikle dolmasını istiyordu . Böyle bir şey gerçekleşemeyeceği için bizim bir şeyler yapıp kötülüklerin üzerine gitmemiz gerekir Bekir Hiçbir şey yapmadığımı mı sanıyorsun . Bak anlatayım da dinle . Geçen gün derenin akınlarında otlatıyordum keçileri . Baktım çocuklar kurbağaları taşlıyorlar bunu sık sık yaparlar zaten , sanki başka oyun bulamazlarmış gibi . Ben de çocukları taşlamaya başladım , tabii küçük taşlar seçiyordum atmak için . Onlar oyun olsun diye yapıyorlardı ; ama kurbağalar ölüyordu . Bunu anlamıyorlardı . Ben onları taşlayınca hepsi birden beni taşlamaya başladılar Böylece bir süre için kurbağaların canını kurtarmıştım . Bunu sürekli yapamam ki , sürekli derenin başında bekleyemem . Beklesem bile , bir başka çocuk elindeki sapanla serçeleri avlamaya çalışıyordur başka bir yerde . Bu durumda bir mucize beklemekten başka bir yol var mı Selçuk ? Bekir duygularını , düşüncelerini çok güzel anlatmıştı . Ah bir de umutsuz olmasa ! Ben onun kadar umutsuz değildim . Bizim gibi çocuklar çoğaldıkça acılar kötülükler azalır Bekin Sen böyle düşünebildiğine göre , senin gibi düşünen başkaları da var demektir En azından ben de senin gibi düşünüyorum . Bunları söyledikten sonra annemin bana tembih ettikleri geldi aklıma : Bak Selçuk , oraya gidince ne yap ne et , dayını ikna et . Bizim yanımıza yollasın Bekir'i , gönderelim . Yazık oluyor çocuğa . Keçi çobanı oldu çıktı . Bana kalırsa babasının dediği gibi kalın kafalı falan da değil . Bu konuyu dayımdan önce Bekir'le konuşmamda yarar vardı ; çünkü daha önce onun bu konuda neler düşündüğünü , okula gitmeyi isteyip istemediğini sormamıştım . Bekir , anımsıyor musun geçen yıl annem , babana seni okutması için çok ısrar etmişti . Baban da kabul etmemişti . Hala öyle mi düşünüyor ? Bekir hala yıldızlardaymış gibiydi , sesi çok uzaktan ve derinden geliyordu . Babamın hala öyle düşündüğüne eminim . Biliyorsun , köy yerlerinde çocuklar çok çalışır . Tarlalarda , bahçelerde onlara göre çok iş vardır . Hiçbir şey yapamazsa , benim gibi keçileri gezdirir . Babam da , ben okula gidersem bu kadar işin üstesinden gelemeyeceğini düşünüyor . Ama bu yıl durum değişti , onu da üzmeyecek bir çözüm yolu belirdi . Şaşırmıştım , yeni bir çözüm ne olabilirdi ki ? Geçen yıla göre ne değişti Bekir ? Yoksa bir çoban mı tutacaksınız ? Güldü . Çoban tutmaya kalkışsak herkes güler bize . Üç çocuğu olan biri köy yerinde çoban tutmaz . Sekiz , on keçi için çobana gerek duyulmaz zaten . Bu yıl ilkokul binasına üç derslik daha yapılmış . İlkokulu bitirenler ortaokulu okumak için orada ders yapacaklarmış . Böylece köydeki birçok çocuk kente , kasabaya gitmekten , ailesinden ayrı yaşamaktan kurtulmuş olacak . Ne güzel değil mi ? Sen de oraya mı devam edeceksin ? Keşke bizim okula gitseydin . Senin bir yıl kaybın olduğu için aynı sınıfta olmazdık ; ama yine de birlikte gelip giderdik . Burada , ailemle birlikte kalmam daha iyi olur Selçuk . Hem ne oldu biliyor musun ? İlkokula yeni bir müzik öğretmeni gelmiş , ben keçileri otlatıyordum yine , o da çevreyi tanımak için dolaşıyormuş . Elimde kendi yaptığım kavalım vardı , çok ilgilendi onunla . Çalmamı istedi , biraz çaldım , o kadar beğendi ki anlatamam . Seni mutlaka konservatuvara göndermeliyiz , bu yeteneğini orada çok güzel geliştirebilirsin dedi . Ben orta bölüme kayıt yaptırırsam , özel olarak beni çalıştıracağını , konservatuvar sınavına hazırlayacağını söyledi . Ne güzel ! Demek sanatçı olacaksın . . . Bilmem ki , çobandan sanatçı nasıl olur ? Senin yeteneğin var Bekir , o müzik öğretmeni de yardımcı olunca kendini iyice geliştirirsin . Ben , sınavı kazanacağına eminim , sen yeter ki istekli ol . İstemediğimi mi sanıyorsun . Öyle çok istiyorum ki bunu ; ama kendime güvenim yok . Sınav sizin kentte yapılıyormuş , orada bir güzel sanatlar okulu varmış , öğretmen anlattı . Kazanırsam , orada yatılı okuyabilirmişim . Seninle de sık sık görüşürüz . Böyle tatlı hayaller kura kura uykuya geçtik . Sabah uyandığımda , yanımda Bekir yoktu . Aşağıdan dayımın sesi geliyordu . Daha uyuyor mu yeğenim ! Uyandırın şunu , özledim keratayı . Yataktan kalktım . Çarşafları , örtüleri katlayıp düzenlerken Yeter geldi . Günaydın Selçuk . Ben toplarım yatakları sen bırak . Babam seni görmek için sabırsızlanıyor aşağıda . Sesini duydum , şimdi inecektim ben de . . . Bekir nerede ? Ooo . . . O çoktan alıp götürdü keçileri . Kahvaltısını yapınca yanıma gelsin dedi senden için . Bugün Kurbağalı Dere'nin çevresinde otlatacakmış keçileri . Yeter'le birlikte yatakları , örtüleri omuzlayıp merdivenlerden aşağı indirdik . Dayım kahvaltı sofrasında oturuyordu . Gel bakalım , yakışıklı yeğenim . Kimin yeğeni bu be ! Aslanım benim , koca delikanlı olmuş . Böyle deyip sıkıca sarıldı bana , soluğum kesildi neredeyse . Birlikte kahvaltı yaptık . Ben sözü horoz dövüşüne getirmek için fırsat kolluyordum . Buna gerek kalmadı , dayım kendiliğinden anlatmaya başladı . Komşu köyde bir horoz dövüşü düzenlemişlerdi Selçuk . Görecektin çok iyi dövüştü horozlar . İkisi de iyi yetiştirilmiş . Büyük paralar dönüyor ortada . İki horoz bir türlü yenişemiyorlar . Ben de bir miktar para koymuştum bu işe . Öyle heyecanlı oldu ki , tam bizim horozu düştü zannederken , bir yekindi bizimki öbürünü yıktı , bir daha da kalkmadı rakibi . Kalksa da işe yaramaz haldeydi artık . Sizin horozun yaraları çok muydu dayı ? Çok da söz mü ? Her tarafı kan içindeydi hayvanın . Öbürünü yendi ; ama canı pahasına . Dövüşten bir saat sonra o da can verdi . Bir gün seni de götüreyim ha , ister misin ? Yakında bizim köyde de bir dövüş düzenleyecekler Benim hoşuma gitmedi dayı . Orada horozlar canları pahasına dövüşürken bundan zevk alınır mı hiç ? Dayım suratını astı . İlgisizliğimden , eleştirmemden dolayı gücenmiş gibiydi . Sen de Bekir gibisin Selçuk . İnsanlardan çok hayvanları düşünüyorsun . Şöyle bir bak çevrene oğlum , her şey insanın hizmetinde değil mi ? O zaman bu horozlar da biz biraz eğlenelim diye niçin dövüştürülmesin , değil mi ya ? Ama dayı bir de şöyle düşün . Bizden daha akıllı canlılar olsaydı bu dünyada ve bizi gırtlak gırtlağa dövüştürüp bununla da eğlenselerdi , hoşuna gider miydi ? Öyle düşünürsek sen haklı çıkarsın ; ama madem ki biz en akıllıyız , o zaman böyle yapma hakkı bize verilmiş demektir Bu yolla dayımın düşüncesini değiştiremeyeceğimi anlamıştım . Başka bir yol bulmalıydım . En iyisi buna Bekir'le birlikte bir çözüm yolu bulmaktı . Bekir'in yanına gideceğimi söyleyerek ayrıldım evden . Kurbağalı Dere boyunca yürümeye başladım . Görünürlerde ne keçi vardı ne de Bekir . Herhalde daha ileriye gitmiş olmalı diyerek dereyi izlemeye başladım . Dere kıyısı boyunca kurbağalara bakarak , su sineklerini nasıl avladıklarını izleyerek yürümek çok hoşuma gitmişti doğrusu . Ama birden , nereden çıktığını anlamadığım iri bir çoban köpeğinin havlayarak bana doğru koştuğunu fark ettim . Hemen yerde taş aramaya başladım , sonra aklıma Bekir'in söyledikleri geldi : Sana doğru koşturan bir köpek görürsen yapacağın tek şey , yere oturmaktır . Köpek , o zaman senin teslim olduğunu düşünür . Güçsüzlüğünü kabul ettiğin , onun gücüne boyun eğdiğin için de bir iki kez koklayıp uzaklaşır . Ya öyle olmazsa , ya saldırırsa yine de . . . Çevremde ne bir taş ne de bir dal parçası var . Acaba dereye mi girsem ? O da girerse . . . En iyi çözüm bu gibi geldi bana . Dereden karşıya geçersem , belki ıslanırım ; ama hiç olmazsa ısırılmam . Köpek de durduk yerde tüylerini ıslatmak istemez herhalde . Sonuçta ben ona bir kötülük yapmadım , taş atmadım , bahçelerine girmedim . Bunu değerlendirecek kadar zekası vardır sanırım . Böyle düşünerek dereye girdim . Neyse ki derin değil , dizlerimin biraz yukarısına geliyor . Karşıya geçtim . Köpek derenin kıyısına kadar geldi . Bir dereye baktı , bir bana baktı . Ben , sanki köpek yüzünden karşıya geçmemişim gibi hiç oralı olmadım , sakin görünmeye çalışarak yürüyüşümü sürdürdüm . Kalbim küt küt atıyordu . Göz ucuyla da onun ne yaptığını kontrol ediyordum . Birkaç kez havladı , geriye dönüp baktı , yine havladı ve geldiği gibi gitti . Derin bir soluk aldım . Yeniden derenin öbür yakasına geçtim , nasıl olsa ıslanmıştım . Bekir'i bulduğum zaman onunla birlikte bu suda yıkanırız , pantolonum ve çorabım o arada kurur diye düşündüm . Bir süre daha yürüdükten sonra Bekir'i gördüm . Söğüt ağaçlarından birine sırtını dayamış oturuyor . Elinde de kendi yaptığı kavallardan biri var , dünyayı unutmuş gibi kaval çalıyor . Beni görmüyor bile , kendinden geçmiş sanki . Bir , iki metre yakınlaştıktan sonra fark etti . Sonunda gelebildin ! diye sitem etti . Sonra , ıslak pantolonumu görüp ne olduğunu sordu , anlattım . Güldü . Oturup beklemeye cesaret edemedin ha ! Bir gün onu da denerim . Ama bu korkulacak cinsten çok iri bir köpekti . O köpek bana da her gün aynı şeyi yapar . Ben de her seferinde oturup beklerim , sonra çeker gider . Biraz keçiler ürker o kadar . Bu sabah babanla konuştum . Horoz dövüşü konusunda çok ısrarlı , vazgeçecek gibi değil . Bu konuda konuşarak onu caydıramayız . Başka bir şey bulmalıyız . İkimiz de sırtımızı ağaca dayayarak düşünmeye başladık . O , gözleri kapalı düşünüyordu , böyle yapınca kafası daha iyi çalışıyormuş . Ben de hoplayan zıplayan , birbiriyle toslaşan keçilere bakarak düşünüyordum . Sonra , asıl düşünmem gereken konudan iyice uzaklaşıp yalnızca keçilerin dövüşünü izlemeye başladım . Birbirlerinden geri geri giderek uzaklaşıyor , sonra hızla ileri atılıp kafa kafaya vuruşuyorlardı . Aklıma İki İnatçı Keçi masalı geldi . İlkokul ikinci sınıftayken bu masalı sınıfta canlandırmıştık . İnatçı keçilerden biri bendim . Bütün sınıf , oyun için giydiğimiz giysilere ve keçiye benzemek için yaptığımız makyaja gülmekten oyunumuzu tam olarak anlayamamıştı . Oyun oynamak . . . Neden olmasın ? Biz de küçük bir oyun kurgulayarak , onu canlandırır , belki dayımı bu yolla etkileyebilirdik . Hala gözleri kapalı , derin derin düşünen Bekir'i dürtükleyerek konuşmak istediğimi söyledim . Bekir hiç oralı değil , gözlerini açmıyor . Daha kuvvetli sarsınca korkuyla sıçradı . Meğer uyuyormuş . Rüyanda mı düşünüyorsun ? Neden olmasın ? Bazen sorunların çözüm yollarını rüyamızda bulabiliriz . Benim başıma bir kez gelmişti . Boş ver şimdi onu , uyumadan da bir çözüm yolu buldum ben , ama nasıl bir şey olması gerektiğini seninle konuşup bulalım . Ne yapmamız gerekiyor ? İkimiz bir piyes hazırlayacağız , gerekirse Yeter ve Meryem Abla da katılır . Evde babanın karşısında oynayacağız . Baban da bu oyundan bir ders alıp horoz dövüştürmekten vazgeçer belki . Bekir omuzlarını silkip yüzünü buruşturdu . Önerimi beğenmemişti . Sen babamı beş yaşında çocuk mu sandın ? Ama tiyatro yalnızca çocukları etkilemez ki , öyle olsa koskoca insanlar tiyatroya niçin gitsinler ? Kenttekilerin boş vakitleri çok da ondan . . . Aman Bekir bir de sanatçı olmayı düşünüyordun , işi gücü olmayan insanlar izlesin diye mi sanatçı olacaksın ? Bu sözüm onu etkiledi . İyi , biraz da nasıl bir oyun oynayacağımızı düşünelim o zaman . Bu kez uyuyarak düşünmeyeceksin ama . . . Tamam tamam . O gün düşüne düşüne , konuşa konuşa sonunda bir oyun tasarlayabildik . Bekir ve ben kardeş iki horozu canlandıracaktık . Yengem evdeki renkli kumaş artıklarından bize horoz kostümü dikebilirdi . Bekir'in , o güne kadar ne işe yarayacağını düşünmeden biriktirdiği kuş tüyleri de işimize yarayacaktı . Onları da yüzümüze , başımıza yapıştırıp , iki iri horoza dönüşecektik . Meryem Abla birimizin , Yeter de diğerinin sahibi olacak , horozlarını dövüştürmeye karar vereceklerdi . Bahse tutuşacaklar ve çok çirkin sataşmalarla , konuşmalarla inatlaşacaklardı . Biz horozlar da kendi aramızda dövüş alanının orta yerinde konuşacak , bütün bunların insanca olmadığını söyleyip dayımı etkilemeye çalışacaktık . Sahiplerimizin bizi , zorla birbirimize düşürmeleri sonucunda dövüşmeye başlayacaktık ve dövüş bittiğinde ikimiz de kanlar içinde yere yıkılacaktık . Her şeyin gerçeğe benzeyebilmesi için vücudumuzun çeşitli yerlerine balonlar koyacaktık . Balonların içine de yengemin kızılcık şurubundan dolduracaktık . Dövüş sırasında iğnelerle bu balonları patlatacaktık . Planımıza göre dayım , iki kardeşin , başkalarının eğlenmesi ve para kazanmaları uğruna ölmesi karşısında duygusuz kalamazdı . İkimizin de katkılarıyla ortaya çıkan bu oyunu birbirimize anlattıkça heyecanlanıyorduk . Bekir , yine de zaman zaman umutsuzluğa düşüyordu . Babam bu oyunun gerçeğini defalarca izlemiştir kahvede . Gerçeğinden etkilenmeyen bir insan oyundan etkilenir mi ? İşte bu konuda yanılıyordu Bekir . Oyunların , gerçek yaşamdan her zaman daha etkili olduğunu ben kendi gözlemlerimden biliyordum . Bazen annemlerle birlikte tiyatroya giderdik , artık yetişkinlerin izlediği oyunları da izleyebileceğimi , yeterince büyüdüğümü söylerlerdi . Sahnede karı koca kavgası canlandırıldığı zaman , birbirlerine gizli gizli bakar hafifçe gülümserlerdi . Onlar da sık sık tartışmalarını kavga derecesine getirdikleri halde , oyunu izledikten sonra uzun süre kavga etmezlerdi . Yani oyundan ders alırlardı . Bu gözlemimi Bekir'e de anlattım , ikna olmuş gibiydi . Sonra o da kendi gözlemlerini anlattı . Daha küçük bir çocukken biz de arkadaşlarla oyunlar kurardık . Öğretmencilik oynardık örneğin , sınıfta öğrenemediğim birçok şeyi oyun sırasında daha iyi öğrenebiliyordum . Haklısın Selçuk , oyunlar gerçek yaşamdan daha etkili olabilir . O gün kendi aramızda provalar yaptık . Söyleyeceğimiz sözleri ezberlemeye çalıştık . Akşam eve döndüğümüzde , dayımın evde olmayışını fırsat bilip evdekilere planımızı anlattık . Yengem biraz mırın kırın ettiyse de sonunda o da yardımcı olacağını söyledi . Sandıklardan , sepetlerden horozların rengine uygun düşebilecek kumaşlar çıkarttı . Bir yandan da söyleniyordu . O kadar işimin arasında bir de bunu çıkardınız çocuklar ! Sıra Meryem Abla ile Yeter'in rollerini anlatmaya gelmişti . Erkek kılığına gireceklerini öğrenince Yeter kıkırdamaya başladı . Sevgili babamızın çalışma odasında televizyon muhabirleri çekim yapsalardı , daha iğrenç görüntüler elde ederlerdi bence . Annemin , gözlerindeki ışıltıdan bu saldırıyı memnunlukla karşıladığını anladım . O da babamın dağınıklığından ve biriktirme tutkusundan çok yakınırdı . Babam , on beş yıllık elektrik , su , telefon faturalarını bile atmazdı çünkü . Belki bir gün borç çıkartırlarsa elimde delil olsun diye saklardı onları . Ötesini siz düşünün artık . Sanırım kardeşimdeki ve bendeki biriktirme hastalığı da ondan bize genetik yolla geçmişti . Annem de biriktirmeyi severdi aslında . Dolabının bir çekmecesi tamamen kaçık çoraplarla doluydu . Kullanılmayacak kadar eskimiş giysilerden söküp biriktirdiği düğmeler üç kavanoz dolusuydu . Evdeki herkes kendi haline bırakılsa evimizin , biraz önce televizyonda izlediğimiz çöp eve dönüşmesi işten bile değil . Herkes hiçbir şeyi atmaya kıyamıyor durmadan biriktirip duruyorsa o zaman sorun nereden kaynaklanıyor diyeceksiniz . Sorun şu : Hiç kimse diğerinin biriktirdiğini önemli bulmuyor . Örneğin babamın otuza yakın bozuk çakmağı evde bulundurması bana anlamsız geliyor . Babam ise benim eski oyuncaklarımı hala kitaplığıma dizmemi anlamıyor Pınar annemin boşalmış reçel , kahve , turşu , mayonez kavanozlarını bir gün işe yarar nasıl olsa diye mutfak tezgahının altına sıralamasına çok kızar Annemin evde olmadığı bir gün beş tanesini götürüp en yakın cam biriktirme kumbarasına atmıştık da kıyamet kopmuştu evde . Annem , o kadar kavanozun içinde beş tanesinin eksildiğini nasıl oldu da anladı , hala şaşıyoruz . Pınar benim ikizim olduğu halde , onunla bile değer verdiğimiz şeyler konusunda tartışma yaşardık . Ben onun teneke kutularından bıkmıştım . Meyve suyu ya da kola içtikten sonra kutusunu atmaz , dışardaysak çantasına koyar çantası yanında değilse eve gelene dek elinde taşırdı . Bizim odanın balkonunda iki çuval dolusu kutu birikmişti . Televizyonda , bu kutulardan gerçek bir ev yapıp içinde yaşayan bir adam görmüş de o da bir gün kutularla aynı şeyi yapacakmış . Aslında iki , üç yılda bir evimizi taşımak zorunda kalmasak biriktirdiklerimiz korkunç boyutlara gelebilirdi . Neyse ki ev sahipleri sık sık sorun çıkarıyorlardı da biz de taşınıyorduk . Bu taşınmalar sırasında evde ne kadar gereksiz şeyler olduğu ortaya çıkıyordu . Hepsini derleyip toparlamak , paket yapmak zor geldiği için de atmak zorunda kalıyorduk . Tabii kimse kendi birikimlerini atmaya kıyamıyordu , bunu bir başkası üstleniyordu . Ben Pınar'ın teneke kutularını atıyordum , o da benim eski ders defterlerimi , kolu kırık bebeklerimi , plastik ve kağıt bardaklarımı atıyordu . Bu arada Pınar , atılmaması gereken şeyleri de atardı bazen . Hiç hoşlanmadığı peçete koleksiyonumu , böyle bir taşınma sırasında karışıklıktan yararlanıp attığını düşünüyorum . En değerli birikimimdi oysa , tam üç yüz değişik desende peçete . . . Hala içim yanıyor . İşte o gün masada birbirimizi suçlamamız boşuna değildi . Yemekten sonra biz ders çalışmak için odamıza çekildik . Annemle babam da birbirlerini gereksiz şeyleri biriktirmekle suçlamaya devam ettiler . Tarih dersinden özet çıkartırken bir yandan da televizyondaki o yaşlı kadını düşünüyordum . Kadıncağızın gözünde ne kadar değerliydi kim bilir o çöpler . Yoksa niçin ağlasındı ki . . . Bu konu Pınar'ın da kafasını kurcalayıp duruyormuş meğer . Çınar , sence bir gün biz de o kadın gibi mi olacağız ? Baksana bu yaşta biriktirmeye başladık , yaşımız yetmiş olduğunda dağlar kadar olur bunlar . Ciddi ciddi korkuyordu kardeşim . Onun bu korkusunu şakayla geçiştirmeye çalıştım . Korkma Pınar günde bir kez çöp kovası , boşaltmaya gidiyorsak , şimdilik sorun yok demektir . Pınar kendi kendine konuşur gibiydi . Şimdilik Çınar , şimdilik . . . Yeniden tarih ödevine dönerek bu konuyu unutmaya , geçiştirmeye çalıştım ; ama Pınar hiç rahat bırakmıyordu . Dinle Çınar belki bizim apartmanda da öyle biri yaşıyordur . Düşünsene , tam elli daire var bu koca binada . Bunlardan biri de öyle olabilir . Böyle bir insan varsa onun yardıma ihtiyacı var demektir . Televizyona , belediyeye haber vermeden , onu ağlatacak gösteriler yapmadan böyle insanlara yardımcı olmak gerekir . Haklısın ; ama bunu nasıl anlayabiliriz ? Çok zor değil , haberlerde de gördün , böyle insanlar çok yaşlı , bir ; yalnız yaşıyorlar , iki . . . Bu ipuçlarından yararlanarak birçok daireyi araştırmanın dışına çıkartabiliriz . Pınar'ın dedektifliğe ne kadar yatkın olduğunu böylece öğrenmiş oldum . İlk önce bizim aileyi eleyip araştırmaya kırk dokuz daireden başlayabiliriz Pınar . diyerek biraz dalga geçmek istedim . Sen bu işi hafife alıyorsun , bense insanca bir şey yapmak istiyorum . İçinde iyilik duygusu yok mu senin ? Sen benim ikizimsin ya , iyilik sende kalmış , kötülük benim tarafımda . O zaman iyi ile kötüyü birleştirip çalışırsak daha başarılı oluruz Çınar yardımcı olacak mısın ? Tamam iyilik meleği tamam ! Böylece ertesi gün araştırmaya başlamak üzere derslerimize geri döndük . Bir süre sonra uyuduk . O gece rüyamda , gün boyunca yaşadıklarımızı karmakarışık bir halde gördüm . Evde biriktirilen ne varsa üzerime üzerime geliyordu . Eşi kaybolmuş ayakkabı bağcıkları , rengarenk gazoz kapakları ve düğmeler , kesik kumaş artıkları , kaçık çoraplar eski faturalar bozuk çakmaklar sapı kırılmış bıçaklar , teneke kutular küçük cam kavanozlar , kolu kopmuş oyuncak bebekler . . . Ne varsa , ne varsa . . . dolaplardan , çekmecelerden , yatak altlarından , kutulardan , çuvallardan çıkıp üzerime üzerime geliyorlardı . Ben korkup bir köşeye siniyordum . Onlar çevremde bir daire oluşturup bir ağızdan bağırıyorlardı : Biz ne olacağız ? Biz ne olacağız ? Uyandığımda sözler hala kulağımda gibiydi . Biz ne olacağız ? Onların bu sorusunu cevaplamayı daha sonraya bırakarak hala uyuyan Pınar'ı uyandırdım . Okul için hazırlanıp kahvaltımızı yaptık ve sokağa çıktık . Çöp kutusunun yanından geçerken Pınar'ın gözünün çöpe atılmış teneke kutulara takıldığını gördüm . Kolundan çekiştirip uzaklaştırdım hemen . Görmüyor musun ne kadar pis ! Yemek artıklarıyla , çocuk bezleriyle yan yana duruyor Hem çöp biriktiren insanlara yardımcı olmak istiyorsun , hem de gözün hala çöplükte . Tamam Çınar geçti merak etme . Okuldan dönüşte ne yapalım biliyor musun ? Yalnız yaşayan yaşlı insanların kapı numaralarını kapıcıdan öğrenelim . Bir hafta sonra Şeker Bayramı değil mi ? Onların evine bayramlaşmaya gidelim , içeriye almasalar bile , kapı açıldığında gördüklerimiz durumu anlamamıza yeter Hatta evin kokusundan bile çöp biriktirip biriktirmedikleri belli olur Pınar'ın kafası sahiden benimkinden daha mı iyi çalışıyor ne ? Onu kıskanamıyorum bile ; çünkü o benim ikizim ve bu bambaşka bir kardeşlik duygusu . Bu iyi bir düşünce iyilik meleği . Bir sonuç elde edemesek bile bayramlaşmaya gittiğimiz için sevinmiş olurlar hem bir sürü şekerimiz , çikolatamız da olur Okul dönüşü kapıcı İsmet Amca'ya yalnız yaşayan yaşlı insanların numaralarını sorunca onu da şaşırtmış olduk . Çocuklar apartmanda oturan insanları tanımıyor musunuz ? Bu suçlayıcı şaşkınlığı anlayamıyorduk . Elli dairelik koskoca apartmandaki insanların hepsini nasıl tanıyalım ki , zaten oraya taşınalı bir buçuk yıl oldu . Ben savunmaya geçtim : İsmet Amca , biz de senin gibi kapının önünde , bahçede bütün günümüzü geçiriyor olsak herkesi tanırdık tabii Tanıdığımız üç aile var yalnızca , karşı komşumuz ; çünkü kapıda sık sık karşılaşıyoruz . Alt kattakiler ; çünkü gürültü yapıyoruz diye uyarmaya geliyorlar . Üst kattakiler ; çünkü biz de onları gürültü yapmayın diye uyarıyoruz . Bu açıklayıcı yanıt , İsmet Amca'yı güldürdü . Şaşkınlığı ve suçlayıcı bakışları geçince merakı baş gösterdi . Ne yapacaksınız bu insanların numarasını öğrenip , ha ? . . Söyleyin bakalım , bir yaramazlık mı düşünüyorsunuz yoksa ? Pınar inatçı , meraklı , kuşkucu İsmet Amca'dan bu kapı numaralarını öğrenebilmek için son çareye başvurdu . En masum bakışlarıyla , en tatlı ses tonunu kullandı : Şeker Bayramı yaklaşıyor ya İsmet Amca , biz de Çınar'la düşündük taşındık , herkesi ziyaret edemeyiz , bari bu insanları ziyaret edip bayramlaşalım dedik . Pınar'ın bu bakışları ve tatlı sesi her zaman işe yaramıştır . Sınıfta yazılı sınav erteletme işi de bu yüzden hep ona düşer zaten . İsmet Amca da takdir dolu gözlerle süzdü bizi . Aferin çocuklar , aferin ! Analarınızın babalarınızın düşünemediği şeyi düşünmüşsünüz vallahi ! Böylece elimizdeki kağıda yedi isim ve karşılarına da yedi kapı numarası yazarak işin en zor kısmını halletmiş olduk . Oradan uzaklaşırken İsmet Amca arkamızdan seslendi : Bayramda bize de uğramazsanız küserim ha ! . . Böylece , bayramın bir an önce gelmesini dilemekten başka bir işimiz kalmamıştı . Günler geçip giderken bir akşam babam , oturduğumuz site yönetiminin çocuk parkına bir heykel yapılması için yarışma açtığını söyledi . İşin güzel yanı bu yarışmaya sanatçılar değil , on beş yaşına kadar olan çocuklar projeleriyle aday olabilecekmiş . Babam katılmamız için ısrar ediyordu . Para ödülünün yanı sıra adımız o heykelin altına yazılacağı için ölümsüzleşecekmişiz . Şimdilik ölümsüzleşmek kaygısını taşımadığım için yalnızca para çok işime yarar diye geçirdim aklımdan . Bir de arkadaşlar arasında iyi bir yere sahip olma arzusu elbette . Pınar kestirip attı : Ben aday değilim , hiç öyle bir becerim yoktur . Onu ikna etmeye çalıştım . Heykeli oturup biz yapmayacağız ki , yalnızca projeyi hazırlayıp vereceğiz . Düşünsene , yarışmayı biz kazanırsak meşhur ikizler olarak adımız duyulur Heykelin altına Proje , Pınar ve Çınar kardeşlere aittir . diye yazarlar . Ayrıca para ödülü ile bir bilgisayar alabiliriz . İşin içine bilgisayar girince akan sular durdu Pınar'da . Odamıza çekilip kağıtlar üzerinde projeler çizmeye başladık . Heykel , çocuk parkına yapılacağı için hep çocuklara göre bir şeyler çizip duruyorduk : Pasta heykeli , bisiklet heykeli , el ele tutuşmuş çocuk heykelleri ; hatta köpek heykeli bile çizdik . . . Hepsi de sıradan ; basit , kolayca düşünülüp bulunabilecek şeylerdi . Öyle bir şey olmalıydı ki herkesi şaşırtmalıydı ; önünden geçenler , öylesine bakıp geçmemeliydi , durup incelemeliydiler . Birdenbire , beni çok etkileyen rüya geldi aklıma . Üzerime üzerime yürüyen gazoz kapakları , kırık bebekler . . . Onların sesi yeniden doldu kulağıma : Biz ne olacağız ? Biz ne olacağız ? Neden olmasın ? İşte şimdi onlara , olacakları bir şey çıkmıştı ! Hem de öyle güzel olacaktı ki . . . Projeyi Pınar'a açmadan önce kafamda tasarlamaya çalıştım . Bir çocuk heykeli olacaktı bu . Kullanılan malzeme ise eski oyuncaklar . . . Her tarafı oyuncaklardan kurgulanmış dev bir çocuk heykeli , rengarenk . . . Malzemeler birbirine telle , tutkalla ya da başka bir araçla tutturulacaktı . Tıpkı legolardan robot yapar gibi oyuncaklardan bir çocuk heykeli . . . Düşündükçe , gözümün önüne getirdikçe heyecanlanıyordum . Biz ne olacağız ? sorusunun cevabı gelmişti işte ! Siz çocuk parkının ortasında çok güzel bir heykel olacaksınız ! Daha fazla dayanamayıp Pınar'a anlattım projeyi . Ben anlattıkça o da heyecanlanıyor , kendisi de bir şeyler eklemeye çalışıyordu . Kafa kısmında sekiz , on tane oyuncak bebek kafası kullanırız . Parmaklarını bitmiş tükenmez kalemlerden , kurşun kalemlerden yaparız . Gazoz kapaklarını vücudunun her yerine serpiştiririz . Hadi kaba taslak bir şey çiz Pınar . Çizerken daha iyi düşünebiliriz . Pınar , diğer sıradan çizimleri bir yana itip büyük , temiz bir kağıt çekti önüne . Çizdikçe , ekledikçe , boyadıkça güzelleşiyordu oyuncaklardan kurgulanan heykel . Baş bölümünü bebek kafalarından , kollarından birini kızların daha çok oynadıkları evcilik takımlarından , diğer kolunu erkek çocukların seçtiği arabalar , motosikletler ve kamyonlardan , gövdede oyuncak robotlardan oluşan çizimler yaptık . Lego parçalarını , küçük topları , bilyeleri aralara dolgu malzemesi olarak düşündük . Öyle bir yere geldik ki tıkandık kaldık . Bacaklar . . . Gövdenin bu bölümüne de öyle bir şey yerleştirmeliydik ki hem bu bütünlüğü uygun bir biçimde tamamlamalıydı , hem de çok çarpıcı ve çocukların çok sevdiği bir şey olmalıydı . Çalışmaya öyle kaptırmışız ki kendimizi , arada bir gelip başımızın üzerinden projeye birkaç kez bakıp giden babamızı fark etmemişiz bile . Elinde bir tabak dolusu elmayla odamıza girerken söylediği sözlerden anladık kontrol edildiğimizi . Eee çocuklar , bacaklar için uygun bir malzeme bulamadınız mı daha ? Düşüncelerimizi dağıttığı için kızarak bakmamız etkili olmuş ki elmaları bırakıp geri geri çekilmeye başladı . Ben , sayın sanatçı kardeşleri esin perileriyle baş başa bırakıp çekiliyorum efendim , bir arzunuz olduğunda çıngırağı çalarsanız hemen gelirim efendim . Babamızı böyle hizmet eden uşak rolünde görmek bizi neşelendirmişti . Bu davranışında biraz alay olsa da yaptığımız işi takdir ettiğini , bu yüzden bizi şımartmaya çalıştığını düşünüyordum . Çıkarken söylediği cümlenin içindeki bir sözcük kafamda çınlayıp duruyordu . Çıngırak , çıngırak , çıngırak . Bu sözcük bana on yaşlarımdayken alınmış olan bisikleti çağrıştırdı ; çünkü onun önünde çın çın çalan bir zili vardı ve ben bisikletin en çok zilini seviyordum . Buldum ! diye öyle bir haykırmışım ki , elmayı dişleyerek yiyen Pınar şaşkınlıktan ağzındaki kocaman parçayı çiğneyemeden yutuvermiş . Öksürmeye başlayınca sırtına birkaç yumruk atarak sorunu çözümledim . Rahatladıktan sonra sordu : Ne buldun da öyle bağırdın ? Bisiklet Pınar bisiklet ! Bacaklarını çocuk bisikletlerinden yapmalıyız . Hemen , çizimi yarım kalan heykelin başına geçtik . Bir bacağını o , diğerini ben bisiklet çizimiyle tamamlayıverdik . Kağıdı toparlayıp salona , annemle babama göstermeye gittik . İkisi de uzun uzun incelediler , bizse hemen Aferin , çok güzel olmuş ! diyeceklerini umuyorduk . Babam başını aşağı yukarı sallayıp biraz onaylar gibi , biraz da kararsız gibi konuştu : İlginç . . . Hepsi bu kadardı söylediğinin . Umutla annemize baktık . O da iyi bir şeyler söylemek istiyormuş ; ama iyi bir şey göremiyormuş gibiydi . Ben böyle modern çalışmalardan pek anlamam çocuklar . diyerek konuyu kapatıverdi annem . Babam gülerek , Çocuklar , siz beğendinizse temiz bir biçimde yeniden çizin , projenizin yazılı açıklamasını , düşüncelerinizi de başka bir kağıda yazın . Ben yarın , kapalı bir zarfla site yönetimine teslim ederim . Bundan sonrası jüriye ait , sonuçlar sanırım bayramdan sonra açıklanır . Bizim büyük bir coşkuyla hazırladığımız bu ilginç projeyi , onların böyle soğukkanlılıkla karşılaması kazanma umudumuzu azaltmıştı . Yine de daha güzel ve özenli bir çizim yapıp , babamızın dediği gibi açıklayıcı bilgileri de ekleyip zarfa koyduk . Belki de babam , kazanamama durumunda fazla düş kırıklığı yaşamayalım diye böyle davranıyordu . Beklemekten başka çaremiz yoktu . Zaten , bayram süresince yapacağımız çöp ev araştırmamız zamanın nasıl geçtiğini fark ettirmeyecekti bile . Derken , bayram sabahı geldi çattı . Sabah , Pınar da ben de coşkuyla uyandık . Annemin bizim için diktiği bayramlık giysilerimizi giydik . İkimiz de canlı , pırıl pırıl görünüyorduk . Annem ve babamla bayramlaştıktan sonra cebimizde bayramlaşma listemizle merdivenlerdeydik . Hiç hareketlilik yoktu ortalıkta , acaba çok mu erkendi ? Pınar : İstersen en üst kata asansörle çıkalım , oradan kapıları çala çala aşağıya kadar ineriz . dedi . Öyle yaptık , en üst kata çıktık , elimizdeki listeye göre 48 numaralı dairede Celal adında yaşlı bir amca oturuyormuş . BİR IŞIK GEREK O yıl benim için oldukça zor geçti günler Hastalandım . Uzun süre geçmedi hastalığım Baharda , babamla şehre doktora gittiğimizde ilk kez köyden çıkıyordum . Yolda , her şeyi en ince ayrıntılarına kadar görmeye çalışıyor , belleğime alıyordum , dönünce sınıf arkadaşlarıma anlatmak için . Öğrensinler , bilsinler istiyordum ama daha çok bir üstünlük sağlama isteğiydi bendeki . Yolculuk zor oldu . Cipte , daracık bir yere sıkışmış benzin kokusunu , iç bulantısını , hoşnutluk duygularına çevirmeye çalışmıştım . Hız , arabanın homurtusu , durmadan geçen elektrik direkleri , yol kıyısındaki herhangi bir şeye dikkatle baktığımda , her şeyin üstüme gelir gibi oluşu , nefessiz kaskatı kalışım yol boyunca . Durmadan bize yaklaşıp sonra da uzaklaşan , sıra sıra arkamızda kalan köyler ve önceleri hep uzaktan baktığım koca dağ . Dağı hiç yakından görmemiştim . İçine girdiğimde , uzaktan göründüğü gibi mor renkli olmayışı beni düş kırıklığına uğrattı . Dağın , sarp tepeleri , durmadan dolanan virajlar , akarsu kıyılarına yaklaştıkça görülen derinlerdeki su , derin vadiler , biri bizim köydeki evler büyüklüğündeki koca kayalar . . . Şaşkınlık ve sevinçle bakıyorum . Kış gecelerinde , ya da tütün dizerken anama , anlattırmaktan hoşlandığımız bir öykü geliyor aklıma . Yunan harbinden önce , Anadolu'da çok çok yaşlı , çok bilgili , çok akıllı bir gavur varmış . Bizim topraklarımız hakkında çok bilgisi olan bu yaşlı adam , savaştan sonra Anadolu'yu bırakıp başka ülkelere gitmiş , orada hala yaşıyormuş . Kendisini görmeye gelenlere : Türk'ün atının nalı altın mı ? Demir mi ? diye sorar . Demir yanıtını alınca da , Daha bulamamışlar , dermiş . O yabancı ihtiyarın haber verdiği , altın , ya da o çok değerli maden , bu dağın altında olabilirdi pekala . Kim bilir belki de taşların , kayaların içindeydi . Neden olmasın ? Öyleyse neden kazmıyor , neden bulmuyorduk bu değerli madenleri ? Okulda yoksul bir ülke olduğumuzu söylemişti öğretmen . Avrupalılar bizden varlıklı ve ileriydiler . Onların bambaşka bir yaşantısı vardı . Her hafta kurulan pazara uzak dağ köylerinden yaya gelen topdonlu köylü kadınlara , eski külot pantolonlarının üstüne kuşaklar sarmış adamlara bakarak iyi bir yaşantımız olduğunu sanırdık . Oysa değil bizim köy , tümüyle ülkemiz bile ileri durumda değildi . Tütün işimiz bitince boş kalan onca insanın dağı kazdığını , ya da taşları parçaladığını görüyor , çil çil sarı liraların topraktan dışarıya saçıldığını düşlüyordum . Bu düşüncelerden , dağı geçtiğimizi görünce uyandım . Alabildiğine uzanan ova , kıvrılıp bükülmeden dümdüz uzanan yol . . . Şoför cipin hızını rahatça artırdı , uçar gibi gidiyoruz . Şehre geldik . Burada sokaklar , evler binalar , her şey bildiklerimizden ne kadar başka . . . Treni görmek istiyorum hemen . Yine de önce yemek yemeye gidiyoruz . Şehirde ma - salarda yemek yendiğini biliyorum . Yine de her - kesin içinde oturmak . . . Alışılmamış bir biçim - de . . . Herkes bize bakıyor gibi . . . Hiç istekli değilim yemek için . Önümdeki mermer masaya bakıyorum . Herhalde ağırdır . Acaba kaldırırken yorulmazlar mı ? Bizim masamız çok hafiftir . Evimizin bir köşesinde durur . Üstünde ak oyalı kanaviçe işlemeli örtü . Onun üstünde de çiçekli iki karpuz lamba . . . Lambalar hep orada dururlar . Hastanede bir yere sıraya girip kağıtlar aldık . Sıranın bize gelmesini bekliyoruz . Ne çok hasta var . Çoğu da bizim gibi uzaktan gelmiş . Sıramız geldi . İçeri girdim . Babam da benimle gelmek isteyince , olmaz deyip kapıyı yüzüne kapattılar . Babam kapıyı açıp ısrar etti : İzin verin de gireyim . Hasta küçüktür . Ne söyleyeceğini bilmez . Uzak yoldan geldik . Bir yanlışlık olmasın . Ne hastalığı olduğunu anlatayım . İçeri alacaklarını sanıp bakıyorum . Gençten , orta boylu , kumral , duruşundan hiç de kötülük beklemeyeceğiniz biri , içerde olduğuna göre herhalde doktor . Korkunç bir sesle bağırmaya başlıyor . Ne demek istiyorsun sen ? Kızını içeri alıp da , içerde bir kötülük mü yapacağız ? Burası devlet hastanesi . Güvenmiyorsan niye getirdin ? Sizin içiniz kötü Gir , gir içeriye de bak , burada ne oluyor . Şaşırıp , kızarıyorum duyduğum sözlerle . Yer yarılsa da içine girsem . Başımı kaldırıp babamın yüzüne nasıl bakacağım ? Muayene yapıldı . Ne dediğimi , ne yaptığımı pek bilemiyorum . Belli etmeden babama bakıyorum rengi sararmış . Doktor ilaç yazıyor . Çabuk üstün körü bir şeyler anlatıyorlar . Babam dinliyor mu , anlıyor mu bilemiyorum . Susuyor yalnızca . Babam yanındakileri sağlıklı tutacak bazı şeyleri her zaman tam bilmez ama doktorlara inanır , bilirim bunu . Küçüktüm . Babamın kız kardeşi , halam , yeni evliydi . Gözleri hastalandı . Şiş , kırmızı , irinli bir yara halini aldı bu gözler . Bir türlü geçmedi hastalık . Halamın acıları dayanılır gibi değildi . Herkes bir şey söylüyor , bir şeyler yapıyordu . Yaşlı kadınlar konuşuyorlardı kendi aralarında : Geceleri başını yıkayıp , yaş başla yattığından olmuş , kaynanadan , kaynatadan utanmış da , gece yıkanmış . Saçını kurutmadan çemberisini , yazmasını bağlamış . Bu zararlı işi neden yaptığını anlayamıyordum . Kimileri de halama haber gönderip : Pek iyi bir insan bilinirdi . Varmış bir günahı demek . Kim bilir kime kötülük ettiği için bu acıları çekiyor , diyorlardı . Zavallı kadının hiçbir şey dinleyecek , duyacak durumu yoktu . Acılar içinde kıvranıyor , uçan kuştan medet bekliyordu . Herkes bir çare söylüyor , hepsini deniyorlar , yine de bir türlü geçmiyordu hastalık . Yakın köylerden birinde bir hoca varmış , ona götürdüler hastayı . Bir haftada iyileştiririm , demiş . Sabah akşam her gün hastayı okuyan hoca , bir hafta sonra dönerlerken : Eve gidin , bir yumurtayı kaynatın , sıcak sıcak gözünün üstüne koyun , demiş . Onu da yaptılar , çok çok daha kötü oldu sonuç . Ölsem daha iyi , deyip kendini kaybediyordu zavallı . Babam , o ara Doktora götürelim , diye çok ısrar etti . Hocalara inanmazdı . Çocukluğunda anası için komşuları olan bir mollaya çıra yazdırırmış . Hocanın üstüne dua yazdığı çırayı , anası alır , çiğneyip yutar , sonra da iyileşiverirmiş . Bir gün yolu üstündeki bir köpekten korktuğu için çıkar yol ararken , hocanın iyi karalayamadığı yazının Affeyle olduğunu gören babam , yıllarca , çıraları kendisi yazıp yazıp Hoca yazdı , diye anasına verirmiş . Her seferinde de baş ağrısı geçen anası , hocanın kerametini anlata anlata bitiremezmiş . Ne yaptı etti , kandırdı hepsini de en sonunda halamı doktora götürdüydü . O zaman araba bulunmamış da , eşek sırtında , ana yola kadar gitmişler . Yolda yağmur başlamış . Hem eşeği sürmüş hem de halamın üstüne , askerden gelirken aldığı şemsiyesini tutmuş giderlerken . Arabayla yarım saat süren yolu eşek sırtında gitmişler saatlerce . Bir hafta sonra geri döndüler . Halamın gözleri iyileşmişti . Yalnız biri çok az görüyordu . Doktor : Çaresi yok , demiş . Sıcak yumurta , gözün içinin suyunu bozmuş . Babam doktorlara inanır , güvenir . Bu bağıran doktorun tutumu çok üzdü ve şaşırttı onu . Konuşmadan hastaneden ayrıldık . İlaçlarımızı aldık . Evimize döndük . Akşam üstü , evimize vardığımızda hava soğumuştu . Üşüdüm . Hatırladığım kadarıyla hep üşürdüm zaten . Çevremde yünün iyi olmadığı söylenirdi . Beden alışırsa yüne , bulamayınca hasta olurmuş kişi . Hiç yünlü giysim olmamıştı . Ne önemi olduğunu da düşünmüyordum . Herkesin her zaman üşüdüğünü sanırdım aslında . Soğuk da olsa köyümüzün kendine özgü güzellikleri vardır . Genç bir vücut için hayat zor da olsa güzelliklerin olacağını söylüyor büyükler . Tek odalı evimiz bana çok güzel görünürdü . Evin altının vıcık vıcık çamur oluşu , sık sık tütüp anamı canından bezdiren ocak ve yokluklar beni üzmüyor , hatta çatının kiremit kaplı oluşuyla gizlice gurur bile duyuyordum . Çünkü komşularımızın tavanı topraktır . Ayrıca bizim radyomuz var . Anam , babam da genç ve güzel insanlardır . İlkokul üçüncü sınıfa gidiyorum ve adım Zehra . Anama , ev işlerinde yardım ediyorum . İşe yarıyor olmak bana , yorulsam bile gurur veriyor ama istediğim kadar kitap okuyamadığım için huzursuzum . Okumak , bende , okuma öğrenmemle başlayan bir tutsaklık oldu . Benim için ayrıca kitap alınmaz , babam yalnızca , haftada bir defa dergi almam için para verir . Çevremizde kitaplık da yok ama kitap ya da okuyacak herhangi bir şey bulmada usta olduğumu sanıyorum . Nisan geldi . Soğuklar atlatılmıştı . Hastalar , güçsüzler daha kolay kendilerini topladılar . Benim de öksürüğüm geçmişti . Namaz ayı , bahara geldi . Kandil günü olan kutsal günlere namaz denir bizde . Namaz , bütün çocuklar gibi beni de sevindirir . Namazda herkes , evinde yiyecek hazırlar . Lokmalar dökülür . Dolmalar , keşkekler pişirilir , kabak tatlıları , etli pilavlar hazırlanır . Çocuklar , içleri dolu tabaklarla ev ev dolaşır . Analarının pişirdiği namaz aşını dağıtırlar . Geri dönerken , kapları gittikleri evlerin pişirdikleriyle doludur . Böyle günler , çocuklar için bulunmaz nimettir . Çeşitli yerlere girip çıkıldığı gibi , patlayıncaya kadar her zaman bulunmayan yemekler yemek de az şey değildir . Evde , tatlı , yağlı hamur hazırlanıp mayalanmaya bırakıldı . Daha sonra , avludaki ocakta , yayvan , kalaylı bakır kapta , yumrukla sıkılarak lokma şekli verilen hamur , kaşıkla ele alınarak , dumanı tüten kızgın zeytinyağında kızartıldı . Patlıcan takrakları alındı . Kuzu eti , bulgurla yoğrulup dolduruldu takraklara . Anam özel günlerde kullanılan üstü kız resimli tabakları yüklükten çıkardı . Yemekler hazır olunca da ev ev dolaşıp dağıttık lokmaları , dolmaları . Sokağın köşesine kiracı gelen bir kadın var . Genç , güzel , boyalı ve incecik görünüşünden beklenmeyecek kadar kaba tavırlı . O hantal ses tonuyla , güzel görünüşünü bağdaştırmak pek zor . Küçücük bir çocuğu var bu kadının . Kapıdan her geçişimde ağladığını duyarım . Anam , o eve de namaz aşı götürmemi istedi . Gittim . Çocuk ağlıyor . İçersi havasız . Loş odada her yer dağınık . Yılan yavrusunu yitirse bulamaz burada . Kadın pencereye yaklaşmış tırnaklarını boyuyor . İç bayıltıcı bir tırnak boyası kokusu yayılmış odaya . İçeri girdiğimi görünce şişeyi elinden bıraktı . Şaşırdığını saklamaya çalışarak baktı bana . Birden arkasını dönüp sertçe çocuğa bağırdı . Sonra da süt şişesini alıp ağzına verdi çocuğun . Rahatsız olmuştu gelişimden . Ağaç gibi dikilip duruşum sonunda aklını başına getirdi anlaşılan . Kaba sesiyle sertçe sordu : Kim gönderdi ? Anam . Mahmut'un kızıyım . Kabı boşaltıp geri verdi . Kendisi de karşılığında bir şey veremediği için huzursuz olduğu bakışlarından belli oluyordu . Eve dönüp onun hakkında tedirgin edici sorular sordum anama , her konuşmadan bir şeyler anlamaya çalışarak . Kadın bana ilginç geliyordu nedense . Anası ölüp , babası da bir kadınla evlenince , Melahat çok üzülüp sıkılır . Hiç anlaşamazlar üvey anasıyla . Yaşama sevincini nerdeyse yitirmişken Melahat , babası da ölüverir ansızın . Zavallı kız ağlayıp yolunur ama ne fayda gidenler geri gelmez ki . Bir iki hafta demeden kendini sokakta bulur çocuk . Aç , uykusuz dolaşır sokaklarda . Sahipsiz bulduğu dam altlarında , kümeslerde yatıp kalkar . Bir ara köyün dışındaki hayvanların kesildiği yere gidip yattığında , yakalanma korkusu , hele hele kan kokusuna gelen köpeklerin karanlıkta parlayan gözleri homurdayıp havlamaları , karanlıkta gelir sandığı ecinniler , şeytanlar dehşete düşürür onu . Köşeye büzülüp bir dalıverse , karabasanlar , gerçekmiş sandığı korkunç düşler , gecenin ayazı ! Açlıktan bitkin durumdayken çaldığı öte beriyle yakalayan bir adam , sesini çıkarmaz çocuğun hırsızlığına . Yatacak yer , yiyecek verip , çocuğun durumundan yararlanır . Daha sonra çocuk , gizliden gizliye , bir parça ekmek , bir şeker , ufak bir para karşılığı , bazı serserilerle düşüp kalkmaya başlar . Sonunda on üçüne girince de kimsesiz bir delikanlıyla kaçıp nikahlanır . Kocası yabancıdır . Karısının durumunu anlayınca , dayanamayıp döver geceleri . Daha sonraları dövüp sokağa atmaya da başlar . Bir oğulları olur sonunda . Güzel bir bebektir bu . İçine doğduğu dünyanın nasıl bir yer olduğunu bilirmiş gibi durmadan da ağlar . Bakımsızdır , pislik içindedir . çocuk yaştaki ananın elinden hiçbir iş gelmez . Öğrenmeye zamanı olmamıştır . Fırsatı da . . . Bütün gün kakanın içinde yatar çocuk ağlaya ağlaya . Sinekler üşüşür öteye beriye saçılmış pis bezlerin ve küçücük zavallı yavrunun üstüne . Sinekler , ağzının yanlarına kondukça rahatsız olur bebek . Emmek için meme aranır bulamaz , ağlar durmadan . Komşular çocuğa yardım etmeye çalışırlar ama anası yoktur ki evde çoğu zaman . Zavallı çocuk . Ağlamaktan yumurtaları çatlamasa bari , deyip otururlar bir şey yapamadan . Bir ikindi vakti , evden çıkan yanık kokusu kapıdan geçen komşu kadınların dikkatini çeker . Çocuk da ağlamamaktadır . Evin tek kanatlı avlu kapısı itilip içeri girilir . Ses yoktur , keskin bir yanık kokusu genizleri alır . Koşup odaya girer biri . Nefessiz kalır . İçerde , dumandan göz gözü görmemektedir . Nefes alma olanağı kalmamıştır . Ciğerlerinin acıdığını duyarak köşede kundağın içinde yatan çocuğu kapar , çıkar dışarı . Çocuk bir zaman sonra kendine gelir ve Melahat hiçbir şeyden habersiz çıkar gelir gittiği yerden . Ne adam , ne de kadın yürütebilirler bu evlilik işini . Ve bir gün adam çeker gider evden . Ortadan kaybolur . Herkes çocuk yaştaki bu kadına düşmandır . Erkekler peşinde . Kadınlar birbirlerine fısıldar kötüymüş , diye . Rahat edemez bir türlü kendi sokağında ve çocuğunu alıp bizim sokağa taşınır en sonunda . Sokağın öbür ucunda , Durmuş adında birisi oturur . Melahat bizim sokağa geldikten bir zaman sonra adama bir hal oldu . Takım elbiseler giyiyor , traşlı yüzü pırıl pırıl , yakasında kırmızı bir karanfil , saçları yandan ayrılıp ıslak ıslak yan tarafa gülünç bir özenle taranmış , çevresine üstünden kokular saçarak sokaktan geçip gidiyor . Geçerken Melahat'ın penceresine bakmayı da unutmayarak . Durum sokak halkına ilginç gelmeye başlamıştı . Kadının ilgisinin , sinirlenmekten öte olmadığı çabuk anlaşıldı . Adam kapıya gidiyor , pencereye gidiyor , kadına bir şeyler söylüyor , her ne söylüyorsa , duyulmuyor ama aldığı yanıtları herkes dinliyor . Hayır dedik be adam ! Beni rahat bırak ! Defol git burdan ! Adam hiç oralı değil : Aç kapıyı , delirtme beni . Dağıtacağım burasını , kötü olacak . Defol dedik , deliliğin bana sökmez . Senin gibi adını deliye , bilmem neyini çalıya bağlayanlarını çok gördük biz . Gelme bir daha buraya ! Buna benzer durumlar sık sık sergilenir oldu . Kadın bıkkın , sokağında güven içinde olmak istiyor . Kendine diğer insanlar gibi davranılmasının özlemini çekiyor . Sokaktaki kadınlar anlamıyorlar bunu . Eziyet etmek için ellerinden gelen cezaları uyguluyorlar ona . Konuşmuyor , selam vermiyorlar . Alay edip , ardından , küçük düşürücü sözlerle bağırıyorlar . Bir akşam vakti , Melahat'ın çığlıklarıyla dışarı fırladı herkes . Önce ne olduğunu anlayamadı kimse . Sonra bir de baktık ki , Durmuş çatıdan atlamaya çalışıyor . Meğer çatıya çıkıp bir delikten kadını seyredermiş . Anam kadına acıyordu . Bir gün Melahat'ı eve çağırdı , Hastayım bana yardım et , diyerek . Kadın , böylece bizimle görüşmeye başladı . Anam : Sabahın sisli dekoru içindeki , bu etkileyici görüntüye , su çukurlarındaki kurbağalar kendilerine özgü müzikleriyle eşlik ederler , arada bir de suya atlayıp : Şlap şlap diye sesler çıkararak . Bu görüntü ve doğanın sesleri dinlendirir beni . Huzurlu hissederim kendimi o anda . İşler azalır ve fide yolucular , söyleşiyi koyulturlar yavaştan . Çocuklar için haylazlık etme sırası gelmiştir . İpini koparıp fırlayan , kendini erik , badem ağaçlarının dibinde bulur . Çiçeği burnunda yeşil erikler , çağlalar toplanır , ceplere doldurulmak üzere . Yaz evlerinin önlerinde açan has güllerin üstlerindeki çiğler silkelenip tatlı kokuları içe çekilir doya doya ve koparılıp demet yapılır . Okulları beklemektedir çocukları . Analarının verdiği esmer buğday ekmeğiyle peyniri yiye yiye tutarlar okul yolunu . İlk önce dikilen tütünler geliştiler , çapalık oldular . Bir taraftan da körpeler dikilmekte . Melahat , bize gündeliğe geliyor . Anamla , babam hem bize yardımı olsun , hem de yaşamını çalışarak kazanmasını öğrensin istiyorlar . Pek becerikli değil ama canla başla çalışıyor . Bize yardım etmek istediği açık . Bunu belirtiyor da : Siz olmasanız tütüne geliver deyen , heç gelir miydim ? Hatırınızı gıramam . Havalar yağışlı gitti son hafta . Toprak tavında . Eksik tütünlerin dikimi tamamlanıyor . Tutmayan arklara aşı yapıyoruz . Hava her an yağabilir . Melahat'tan başka gündelikçimiz yok . Kardeşim Zühre , iyi tütün dikebildiğini göstermek için çırpınıp duruyor . Nemli topraklı , işi en az olan arklara giriyor , seyrek seyrek dikip herkesten önce çıkıyor . Sonra da tütün çivisini fırlatıp sevinçle haykırarak : Nasılmış ! Demedim mi ben hızlıyım diye , ben kazandım yarışı ! Hepinizi yendim ! diye bağırıyor . Babamın gözüne girdiğini düşünerek pek sevinçli olduğu belli gözlerinin parlamasından . Zühre daha okula gitmiyor . Güz gelince okula verilecek . Daha küçük olduğu için sevincini bozmak istemiyoruz . Anam belli etmeden , Zühre'nin seyrek diktiği arkları yeniden dikiyor , diktiklerini de kontrol ediyor gerçekten dikebilmiş mi diye . Melahat bazen ağzından uygunsuz bir söz kaçırsa , olmayacak bir konu açsa , anam kaşıyla , gözüyle bizi işaret edip yavaş bir öksürük ve mırıldanmayla uyarıyor onu . Tarlanın öbür ucundan çabuk olgunlaşmış armutları toplayıp geliyoruz eteğimizde . Bu erken olgunlaşan armutlar pek tatlı olmazlar : Serin serin yiyoruz , havanın da serinlemeye başladığını duyarak . Zühre , Köyün üstüne bakın , diyor . Köy uzakta , yukarlarda . Bakıyorum , sanki başka bir köy , tanınmaz olmuş , üstüne çöken kara bulutlardan . Bizden biraz daha uzaklaşmış , silikleşmiş . Endişeyle birbirimize bakıyoruz . Sanırım şiddetli bir yağmur gelecek . Tepemizdeki hafif , seyrek bulutlar gittikçe koyulaşıyor . Çevredeki bütün kuşlar , böcekler seslerini kesmişler . Doğada her şey , bir şeylerden kaçar , saklanır gibi . Yeni dikilen fidelerin yaprakları bile kendi içlerine saklanmışlar gibi sessiz . İri , seyrek damlalar düşmeye başladı . Babam , yol kıyısındaki çamın beline urganla bağlı , eşeği çözmeye uğraşıyor . Birden bir şimşek ve şiddetli bir gök gürültüsü . Bir daha , bir daha . . . Anam : Tütün çivilerinizi toprağa gömün çabuk , diye bağırıyor . Kocaman bir armut ağacının dibine koşuyoruz . Anam bir çuval bulup iki ucunu birleştirmiş , kepenek gibi altına girmiş . Ağaç altında durulur gibi değil . Her taraftan şakır şakır yağmur yağıyor . Başındaki çuvalı üstüme atan anam : Zehra , bunu başına geçir çabuk ! diye bağırıyor . Hep birlikte çitleri aşıp , çamurda düşe kalka koşarak karşı tarladaki küçük dama varıp sığındık . Titriyoruz . Yağmur durmuyor . Şimşek ve gök gürültülerinden korkmuş bir halde iki kardeş birbirimize sokulduk . Öylece duruyoruz . Kapısı , penceresi olmayan damın , kapı , pencere boşluklarından çevreyi seyrediyoruz . Köy , koyu gri bir perde altına saklanmış gibi . Bir düş görüntüsüne bürünmüş . Yağmur dinmiyor bir türlü . Hiç durmadan yağıyor bardaktan boşanırcasına . İki yüz metre ilerde bir dere var . Dereden çok bir sel yatağı . İncecik birikinti sular görülür yaz başlarında . Çoktandır sel gelmemiş ki çeşitli meyve ağaçları yetiştirmişler çevresinde . O taraftan , gittikçe artan bir uğultu geliyor kulağımıza . Telaş ve korkuyla o taraftaki pencereye yığılıyoruz bakmak için . Köyden ve yakın dağlardan sel gelmiş , onun uğultusu duyduğumuz . Gittikçe kabarıyor sular . Ana korkuyorum , ya bize kadar gelirse sel ! diyorum . Zühre , tümden büzülüp gitmiş korkudan . Anam , ikimizi de kendine yaklaştırıyor . Islaklığı daha bir duyuyoruz dokunuşla . Melahat geldiğine bin pişman . Tütüne de , yaşamaya da , yoksulluğa da küfrün bini bir para . Otuz üç yılda bir , köye böyle bir yağmur , sel gelirmiş , diyen anamla . O sel başkadır ona daha vakit var , diyen babam , o muydu , değil miydi diye alçak sesle tartışıyorlar . Birden kuvvetli bir şimşek çaktı . Ardından kulakları sağır eden korkunç bir gürültü . . . Sanırım karşı taraflara yıldırım düştü . İlgiyle karşılara bakmaya başladık ve uzaklardan , derinden bir ses duyar gibi olduk . Selin karşı tarafında , uzaklarda , pek seçilmiyor galiba bir kadın , hafif dalgalı toprakta bir görünüp bir kayboluyor , eliyle koluyla garip işaretler yaparak . Dört tarafına bakıyor , dört dönüyor . Her halde bağırıyor . Ne dediğini anlayamıyoruz . Kadın çıldırmış gibi . Belli ki bir yakınına yıldırım çarptı . Kim olduğunu çıkaramıyoruz . Kadına yardım etmek için gitmek istiyoruz ama selden geçilecek gibi değil ki . Olanaksız bu . Elimiz kolumuz bağlı . Babam bir geçiş yolu bulmak için oradan oraya koşuyor ama hiçbir yerde geçiş yolu yok ki . Ovada kimse görünmüyor . Yağmur korkusuyla çok kişi gelmemiş , gelenler de kaçıp kuytu köşelere saklanmışlar anlaşılan . Bir zaman sonra karşı tarladaki kadın yerde yatan bir şeyi sürüklemeye başladı . Zorlukla sürüklüyor , eğilip doğruluyor . Herhalde bir erkek bu sürüklediği . Davranışlarından belli oluyor bu kadının . Az sonra koşarak gelenler oldu yukarlardan . Alıp götürdüler yaralıyı . Vakit akşama yaklaştı . Selin sesi ağır ağır azalıyor . Belki selin bu tarafındaki tutsaklığımızdan kurtulacağız . Bizim gibi bir aile daha geldi selin başına yolcu olarak . Sular bir hayli azalmış ama geçmek yine de zor ve tehlikeli . Önce eşeği zorladık geçmesi için . Ürktü hayvan , geçmedi . Selin bir danayı götürdüğünü söylüyor diğerleri . Koca kavak ağaçlarının öne doğru eğilmesine bakıyorum . Koca kütükler ilişiyor gözüme selin içinde . Biraz daha bekliyoruz . Sel suları yavaş yavaş daha da azalıyor . Babam karşı tarafa urganlar atıp bir ucunu da bu kıyıdaki bir yerlerde bağlayarak eşeği , zorla karşıya geçiriyor . Diğer taraftan bulduğu koca sırıkları suyun uygun yerlerine saplayıp bir set yapmaya çalışıyor . Başarıyor da . . . İplere tutunarak teker teker geçiyoruz karşıya . Zor oluyor ama geçiyoruz sonunda . Şükür kurtulduk . Sırılsıklam ıslanmışız . Durup kendimize , birbirimize bakıyoruz . Yitirip de yeniden bulmuş gibi sevinçle . Sonra da önceden karşı tarafa fırlattığımız lastik pabuçlarımızı elimize alıp balçık halini almış yollarda şap , şap diye izlerimizi çıkarta çıkarta yürüyoruz köye doğru yokuş yukarı . Daha başka köylülerle karşılaşıyoruz tesbihli yolda . Konuşmalar sel üstüne , yıldırım üstüne . İnsanlar yorgun ama tuhaf bir dinginlik var üstlerinde . Melahat hiç konuşmuyor . Bezgin . . . Bir daha ovaya inmeyeceğini seziyorum durumundan . Çınarlı tarlayı geçince Hatçe Teyze'yle karşılaştık . Tombul bedeniyle oflaya puflaya yürümeye çalışıyor . Başına oyalı yazmasını sıkmış , eteğini beline sokmuş çamur sıçramasın diye . Kurumlu yüz hatları , gerinerek dimdik duruşuyla , hafif salınarak bir yürüyüşü var ki , başka bir insan dedirtiyor görenlere . Herhalde giydirilip kuşatılsa saraylı bir hanım sanılır . Günün olaylarından hiç de üzülüp yorulmuşa benzemiyor . Orta yaşlı olduğunu düşünmez bile insan onun . Onu , o haliyle görünce içimde aydınlığa benzer bir şey duyuyorum . Dostumuzdur . Severiz kendisini . Çoktandır gördüğüm yoktu . Konuşa konuşa çıktık yokuşu ve bana o kadar da zor gelmedi yol . Sel olayı , yıldırım felaketiyle birleşince uzun süre zihinlerde kaldı . Herkes buralarda yaşamanın zorluğunda hemfikirdir ama bu sefer daha çok sözü edilir oldu . Başka konu yok gibiydi . Melahat'ın dedikodusu başlayana kadar . Melahat , Necmi Bey'in oğlu Cevat'la yaşamaya başlamış . Duyunca Zorluklara dayanamadı , yaşamını çalışarak kurmaya gücü yetmedi , diye üzüldük . Onun gibi güzel , toy , yoksul ve bir kere hakkında kötü sözler söylenmiş birini , toplumdaki kötü insanların boş bırakacağı yoktu ama biz umutlanmıştık işte . Ovanın topraklarının çoğu Necmi Bey'indir . Necmi Bey , kentte oturur . Köyde de , bizim evlere göre şato sayılacak bir evi vardır . Bizim iki katlı , taş ve çamurla yapılmış evlerimizin alt katı hayvan damıdır . Kışın , at , inek , öküz ve onların kışlık yiyecekleri olan sap , saman tıkış tıkış bir arada dururlar orada . Tahtayla ayrılmış üst kattan , hayvanların hışırtıları , yem yemeleri , tepinmeleri , homurtuları insan sesine karışır durur . Yabancı olan biri için gübre kokusu hemen yüze çarpar . Köyde kimse bunu duymaz bile alışılmıştır . Evlerin üst kısımlarında , geniş bir odadan başka , çoğunlukla hayat denen kısım bulunur . Hayata eklenmiş çıkartmaların çiçekliklerinden karanfiller , mercan köşküler , kafurular sarkar . Çamurla yapılmış , boz renkli duvarların arasından insanlara gülümser durur bu çiçekler . Necmi Bey'in evi , büyük iki katlı , sıvalı ve pembe boyalıdır . Bizimkilere benzemeyen güzel sağlam , gösterişli kapı ve pencereleri çoğu zaman sımsıkı kapalıdır . Yüksek duvarlarla çevrilmiş geniş bir bahçe içinde , bizden ayrı bir dünyanın malı olduğunu haykırır durur ev . İçinde , temizlik ve bahçe işlerine bakan bir karı koca kalır . Hiç birimizde olmayan güzel çiçekler yetiştirirler bahçede . Necmi Bey vaktiyle çok çapkınlıklar etmiştir . Şimdi oğlundadır sıra . Eh paralarını öbür dünyada yiyecek değiller ya . Ortakçıya verdiği tarlalarda , köyün çoğu onlara çalışmakta . Köyün aç , açık kalmış kadını , kızı da eksik değil . Hiç değilse Melahat daha önce kötü edip bir kenara attığı Afife gibi pek masum da sayılmaz . Çapar gözleriyle pek yakışıklı sayılmaz ama şehirli giysileri , konuşması her hali başkadır Cevat Bey'in . Rahatı bulunca Melahat daha da güzelleşti . Renk renk elbiseler , allar boyalar içinde dolaşıyor , eski kulağı kesiklere akıllar veriyor , çok bilmiş edalarla . Çocuğunu yaşlı bir kadına baktırıyor . Çocuk , güçsüz , dayanıksız . Hiç daha önce tam bir bakım görmemiş ki . Çok para veriyor şimdi Melahat çocuğunun bakımı için . Zehra kalk gızım . Uyan sabah yıldızı doğmuş . Buban kalktı , eşeği çözüyor . Bekletmeyelim , gızmasın . Kalk , hadi bak , yanan tütünlerimiz bitsin , götürmeycez . O zaman istediğin kadar uyursun . lııh . . . Kalk bak , buban eşeği çözdü . Küfeleri sardı , şimdi bağırmaya başlar . Haydi kalk . Hepsini duyuyorum . Gene de uykudayım . Ah ne olur uyandırmasalar böyle gece yarısı . Şimdi bu tatlı uykudan kalkıp gitmek , memeden kesilmek gibi , ölmek gibi acı bir şey . Beni bu uykudan koparıp alacak hiçbir şeye dost değilim . Hiç bir şey gözümde değil . Yalnızca uyumak istiyorum ben . Anam kızmaya başladı . Tanrım çocukların sabaha kadar uyandırılmadığı bir yer yok mudur ? Bacağımdan , kolumdan asılmalara karşı ııh diyorum durmadan ve anlaşılmaz , mırıltılarla öbür yanıma dönmeye çalışıp sımsıkı gözlerimi kapıyorum . Küçücük çocukken uyandırmadan giderlerdi bizi . Zühre'yle yapayalnız bulurduk kendimiz sabahları . Zühre o zamanlar bebekti . Sessiz , bomboş sokaklardan korkardık dışarı çıkınca ve gelecekler diye yollara bakar dururduk . Ne olur bırakıp gitseler . Korkmaya , beklemeye bin kere razıyım . Babamın sert , öfkeli sesi duyuluyor dışardan . Eşşek gadar oldu öğrenemedi kalkmayı . Senin öğrettiğin çocuk bu gadar olur emmedik garı . Bas tokadı bak nasıl kalkıyor . Dövmez kendisi , keşke dövse de öfkeli sesini duymasam . Sesini duyunca böyle bağırdığında yüreğime bir daralma giriyor . Uyulması zorunlu bir emir ağzından çıkanlar . Kalkıyorum . Suçlu gibi , kimsenin yüzüne bakmadan , sallanarak çıkıyorum dışarı . Su testisinden yüzüme su çarpıyorum . İçim yanıyor , ağzım zehir gibi , içmek için ağzıma aldığım suyu tükürüyorum . Ağzımı temizleyip su içmeye vakit yok . Babam : Çabuk diyor ve kapıdan çıkıyoruz koşarak . Kırbaçlanan hayvana yetişmek için koşar adım yürüyoruz gecenin karanlığında . İncecik altlı naylon şıpıdık terlikler , ikide birde ayağımdan çıkıyor , ayaklarım taşa takılıyor . Taşlara takılıp vurmaktan dolayı baş parmağım çizikten , morartıdan kurtulmaz tütün zamanı . Anam elinde gemici feneri , soluk soluğa önden gitmeye çalışıyor . Arkada kalırsam , karanlıkta kalıp , tökezliyorum . Yol sessiz . Bizden başka kimse yok . Çok erken çıkmışız . Karanlıktan , sessizlikten korkuyorum . Yol kıyısındaki çalıların dibinden , ne olduğunu bilmediğim bir şey fırlayabilir . Ne bileyim şeytan , keçi kılığına girip karşıma çıkabilir , ya da tehlikeli bir canavar beni kolumdan çekip alabilir . Korku yüreğimi daraltıyor . Koşuyorum arkada kalmamak için . Korktuklarımdan biri olsa , öndekilere haber vermeye bile gücüm yok . Böyle bir şey olsa , sesim çıkmayacak , orada donup kalacağım , biliyorum . Kürlü yokuşunu geçince , kürler arasında , dev ağaçlar altında bir çeşme vardır . Geceleri loş görüntüsüyle sırlarla dolu , tehlikeli bir yer gibi gelir bana . Oraya yaklaşırken , anamların yanı başına sokulurum . Bir adım arkada kalamam . Orayı geçtik mi bir , tehlike atlatmış kadar hafiflemiş hissederim kendimi . Sıkılmış kaslarım gevşer yavaş yavaş . Bazen eşeğin kıçına bindirirler beni . Semere ve küfelere tutunarak uyumamaya çalışırım . Fener şavkında , ağaçlarda oynayan gölgelere bakıp çok ürkütücü olan düşler , şekiller görürüm . Eğer geç kalmışsak , ya da tütün yanıyorsa , - Burada tütün yapraklarının bitkinin belinde sararıp kurumasına tütün yanıyor denir ve kimse bunu istemez . - babam tekmeyle ve elindeki hayıttan kırbaçla eşeği kırbaçlar . Derin , ağır soluk alışlarından tam uyanamadığı anlaşılan hayvan birden uyanır , yükünü sallayarak koşmaya başlar . İşte bu çok zor gelir bana . İç uzuvlarım sallantıyla dökülmesin diye , semere sıkı sıkı tutunup kaskatı durmak zorunda kalırım eşeğin üstünde . Evden çıktıktan bir saat kadar sonra tarlaya vardık , önü yapış yapış , kapkara lekeli tütün fistanlarımızı giydik . Onca uzun yoldan sonra hiç de iş yapacak güçte bulmuyorum kendimi . Ağır ağır çömelerek , başlıyorum tütün yapraklarını kırmaya . Üstümdeki giysilerin , kırılan taze tütünün kokusundan içim bayılıyor . Midemde kırılan tütünün kokusu gibi acı bir basıncın arttığını duyuyor , dayanamayıp yere oturuyorum , anamın Yere oturma , karnın ağrır , diye bağırmasına aldırmadan . Gerçekten de basınç artıyor . Ana içim kötü , deyince tütün elbiselerinin arasına sarıp getirdiği ekmekten koparıp veren anam : Ye , bastırır . Aç insan , taze tütün kokusunu sevmez , diyor . İlk lokmayı yemek güç , tatsız eziyetli geliyor bana . Sanki tütünle ekmek yermişim gibi de bir tat var ağzımda . Daha sonraki lokmalar daha iyi . 1 Aya tutulduk ay tutulurken diye mırıldandı annem . Elindeki gazeteden okuyordu bu satırları . Çok heyecanlıydım çünkü bu gece ay tutulacaktı . Öğrendiğime göre saat dokuz civarında izleyebilecektik . Bunun üzerine üst üste iki yastık koyup elimde bir bardak sütlü kahve ile pencerenin önüne oturdum . Yavaş yavaş yükseldi ay ve tam dolunay kıvamına gelince bir garip oldu . Tam olarak beyaz değildi artık . Üstü küme küme karaltılarla kaplanmıştı , çemberi ise kırmızı kırmızı yanıyordu . Bu renk cümbüşü öyle hoşuma gitmişti ki , Esin'le Özer'in didişmelerini bile duymuyordum artık . Gerçekten de aya tutulmuştum . Çok değil birkaç sene öncesine kadar benim için ay dede olan emektar şimdi hayran olduğum güzel bir yıldız gibiydi . Sanki koyu küme küme bulutların arasından alevler saçarak yeniden doğmuştu . Omuzumda bir el hissedince irkildim , annem Biraz daha kahve ister misin ? diyordu ki Aaa ne oldu şimdi sana deyince farkına vardım . Gözlerim ıslaktı ve burnum da kıpkırmızı . Sadece ay tutulmasını seyrediyordum dedim içimden geçenleri anlamasından korkarak , Kahve çok sıcak olmuş da ağzım yandığı için gözlerim sulanıverdi sözcükleri döküldü ağzımdan . Coğrafi olaylardan bu kadar etkilenebileceğimi öğretmenim söylemiş olsaydı , belki de görmeden inanmazdım , diğer doğa harikalarını da izlemeye çalışırdım . Bundan böyle sevdiğim derslerin arasında coğrafyayı da saymaya karar verdim o anda ve aklımdan acaba öğretmenime teşekkür etsem mi diye geçirdim . Gerçi ay dedeyi tutan o değildi ama olsun bu konuda bana ihtiyacım olan bilgileri en iyi o verebilirdi . Şimdi oldu . dedi annem , ikna olmuş gözüküyordu . Tekrar Esin'le Özer'e baktım . Bu hislerimi onlarla paylaşmayı çok istiyordum ama sanırım biraz büyümeleri gerekecekti . Nasıl da imreniyordum onlara ! Niçin benim de bir ikizim yoktu sanki ? Ne kadar da eğlenirdik kim bilir ? Düşüncelerimi , hislerimi rahatça anlatırdım ona hem belki anlatmaya gerek bile olmazdı , o zaten hemen anlardı beni . Gerçi kıyafetlerimi paylaşmak beni biraz kızdırabilirdi ama alışırdım nasılsa . Aslında Esin'le Özer'in olması bile çok önemli benim için . Onlar olmasa zaman geçmek bilmezdi . Ne kadar da rahat , ne kadar da umursamazlar . Birbirlerini gıdıklayıp , gülmekten katılırlar ve hemen uykuları gelir . En büyük üzüntüyü annem onlara farklı renkte birşey alırsa yaşarlar . Ay tutulması , çevre kirliliği , soğukta üşüyen sokak köpekleri onları üzemez . Bense bazen öyle çok sıkılıyorum ki büyük olmaktan ve bazen öyle çok korkuyorum ki büyümekten . Küçük yaşta olmanın da kendine göre zorlukları vardı tabi . Örneğin , hiç unutmam , bir gün amcamla Kandıra'ya babaannemi görmeye gitmiştik . Sanıyorum ilkokula başlamadan hemen önceydi , beni babaannemin elini öpmeye götürmüştü amcam . Kandıra benim için en uygun oyun yeriydi . İlçe girişindeki puslu karpuz lambaları görür görmez içimi bir sevinç kaplardı . Burada her yer ama her yer oyun alanıydı . Fazla araba yoktu , gidebileceğimiz yerler de sınırlıydı ve etraf alabildiğine yeşildi . Baharda da lunapark kurulur , futbol maçları düzenlenirdi . Ben Kandırasporun sesi en çok çıkan amigolarındandım . Bütün arkadaşlarımla toplanır , meydandaki fırından sıcacık simitlerimizi alır antrenmanları seyretmeye giderdik . Yaz gelince Kesecik'teki yazlık eve taşınırdı babaannem . Bizim evin etrafında fazla ev yoktu . Bir yana doğru yürüyünce orman , öbür yana doğru yürüyünce Karadeniz başlardı . Ben Kesecik'e gitmeden önce annem beni karşısına oturtur , uzun uzun öğüt verirdi . Babaannenin sözünden çıkmak yok . Dalgalı günlerde denize girmek de yok . Yemeklerini güzelce yersin . Babaannenden şikayet duyarsam geri dönersin ona göre . Aferin benim oğluma . Yarı tehditkar , yarı sevecen öğütlerden sonra kavuşurdum Kesecik'e . Babaannemin beni şikayet etmeyeceğini biliyordum ama yine de onun sözünden çıkmazdım . Yazları , babam senelik iznini alınca annemle beraber Kesecik'e gelirlerdi . O zamanlar Esin'le Özer yoktu . Ben , gündüzleri dedemin kundura dükkanında çalışır , çarşıda gezerdim . Akşamları ailecek Namazgah'a çay içmeye giderdik . Bazı günler babamla balığa bile çıkardık . Kesecik'ten dönmek benim için yaz tatilinin bitmesi demek olurdu . Amcamın babaannemin elini öpmeye götürdüğü gün kahvaltıdan sonra mahalledeki çocuklarla önce misket oynadık , sonra da futbol . Ben miskette yenildiğim için takımda ancak kaleci olabilmiştim . Aksam olunca amcam beni almaya gelmiş ama bütün gün nerelerdeydin , ne yaptın , ne yedin ne içtin diye sormamıştı . Ben de nasılsa beraber bir şeyler yeriz diye sesimi çıkarmamıştım açlıktan öldüğüm halde . Sonra bir de baktım ki dönüş yoluna koyulmuşuz . Bir saat kadar yol almıştık . Dayanamayıp aç olduğumu söyleyince amcam bana bir yerlerden , hatırladığım kadarıyla yol üstündeki bir fırından , ekmek almıştı . O kocaman , sıcacık köy ekmeğinin tadını hiç bir zaman unutamam . Bugün bile ne zaman yavan yavan ekmek yesem aklıma hep o günkü perişanlığım gelir . . . 2 Birgün eve geldiğimde annemi komşu teyze ile konuşurken işittim : Pahalılık , enflasyon , çocuklar büyüyünce ne olacak , nasıl okuyacak bunlar ; sanki annem komşuyla laflamıyordu da , akşam olmuş hep beraber haber bültenini izliyorduk . Ayşe teyze o gün felaket habercisi gibiydi . Ta o anda aklıma haberler yüzünden bizim evde çıkan kavgalar geldi . Babam ne olursa olsun tüm kanallardaki haberlerin hepsini , aynı anda izlemek istiyordu . Zavallı annem ona defalarca Şu kanallarda gezinme ne seyrettiğimi anlayamıyorum . dediyse de dinletemedi . Böyle zamanlarda babam - yani kızgın olduğu veya yaptığı şeyi kabullenmek işine gelmediği zamanlarda - annemi duymazdan gelirdi . Önceleri bu taktiği beni epey etkilemişti . Öyleki öğretmenim ya da annem beni azarladığında , yaramazlık yaptığımda , başıma bir şey geleceğini anladığım tüm zamanlarda etrafımdakileri duymamazlığa gelmeye başladım . İşte böyle zamanlarda annem benimle uğraşmaktan yorgun düşüyor Babasının oğlu işte ne olacak ! diyordu . Ben sadece yılda iki kez , o da karne zamanlarında , annemin oğlu olurdum . Çünkü karnelerimde öğretmenlerimin yazdığı bir teşekkür belgesi mutlaka bulunurdu . Bir keresinde , babamı duymamazlığa gelince , taktik değiştirmek zorunda kaldım . Babam öfkesinden deliye döndüğü gibi bir de annem Babasının oğlu işte ne olacak ! demesin mi . O gece teyzemlerde , evden kaçarcasına çıktığım için , eniştemin maskeli balolardaki hayalet kostümünü andıran tuhaf pijamalarıyla uyuya kalışımı hiç unutamam . Ertesi sabah ise mutfakta ahenkle çarpışan çatal bıçak gürültülerine karışaraktan yükselen anne ve babamın sesleriyle uyandım . Önce bunun bir kabus olması için dua ettim , ben onları görmeye henüz hazır değildim ama içimden bir ses onların beni azarlamayı daha bitirmemiş olduklarının sinyallerini veriyordu . Tam olarak ne kadar sürdü bilmiyorum , ama seslerin kime ait olduğundan emin olana kadar yataktan çıkmamaya karar vermiştim ki tekrar uykuya dalmışım . Bu sefer Esin'le Özer'in gürültülerine uyandım . Teyzemle beraber odaya daldılar koşarak ve birden hem karnımda hem de sırtımda hissettiğim ağırlıklarla çığlığı bastım . Tam o anda teyzem de bir çığlık attı : Hiii koca çocuk oldun hala altına kaçırıyorsun ! ! ! O anda yerin dibine geçsem daha iyiydi , kardeşlerimin karşısında rezil olduğuma mı , beni her türlü olay karşısında koruyan teyzeciğimi hayal kırıklığına uğrattığıma mı yoksa annemden işiteceğim azara mı üzüleyim bilemedim doğrusu . Neyseki annemle babam alışverişe çıkmışlardı da onlar dönünceye kadar ben yıkanıp paklandım . Teyzemse , beni her zamankinden fazla şaşırtarak , bu konudan hiç bahsetmedi . Sanki ne kadar utandığımı anlamış gibiydi . Sadece beni bir kenara oturtup üçü birden öğüt dolu konuşmalar yaptılar . Bu tıpkı bir zamanlar nefes bile almadan dinlediğim uykudan önce programları gibiydi . O tür programları bütün arkadaşlarım biliyorlardı . Tonton birisi , tercihen orta yaşın üstünde bir tiyatrocu teyze , içinde en fazla beş oyuncu bulunan bir öykü anlatır ; kahramanların sayısı beşi geçemezdi çünkü çocukların kafası karışabilirdi ; bunlardan sadece biri iyi bir çocuk olduğundan hep ödüllendirilir diğer dördü biraz yaramaz oldukları için cezalandırılırlardı . Ben bu öykülerin gerçek olduğunu düşünüyordum taa ki Ali'yle tanışıncaya kadar . Eğer bu öyküler doğru olsaydı okulda cezalandırılan hep ben olmazdım . Başlatan hep Ali olduğuna göre cezalandırılan da o olmalıydı . Sonuçta baş başa kaldığımızda bunu teyzeme sormaya karar verdim . Teyzeme ne zamandır aklımda olan ama fırsat bulup da soramadığım bir şey daha vardı : beni bu kadar çok sevdiğine göre niye onun da bir çocuğu yoktu ? 3 Yeni açılan sahil yolu ailecek gitmekten pek hoşlandığımız bir yerdi . Orada hem fazla pahalı olmayan hem de denizi doyasıya seyredebildiğimiz lokantalar vardı , ki böyle yerlerde annemle babam balık yemeyi çok severlerdi , hem de orada hayaller kurar ailemizin geleceği ile ilgili planlar yapardık . Bu planların en başın da bir gün , bahçeli iki katlı bir eve sahip olmak gelirdi . Annemin için için düşündüğü benim büyüyüp para kazanacağım gündü muhtemelen . Bu tip hayallerin değişmez elemanı da bir bekçi köpeği olduğundan ben en çok o kısmıyla ilgilenirdim . O kadar çok istiyordum ki bir köpeğimin olmasını . Bence köpeği bir an önce almalıydık , evi nasılsa bir gün alacaktık köpeği şimdiden hazır etmek lazımdı . Tabi bu tip isteklerin baş muhalifi olan annem , hayallerimizin bence en güzel kısmını itirazlarıyla paramparça ederdi . Bu muhalif lafını okulda tarih dersinde öğrenmiştim . Padişah ne zaman bir şey yapmak istese bunlar karşı çıkıp isyan ediyorlardı . Bazen ben de bir Osmanlı Beyi gibi anneme isyan etmek istiyordum ama padişah olan babam kellemi uçurur diye korkuyordum . Yine böyle güneşli bir sonbahar günü çay bahçesinde çaylarımızı yudumlayıp güneşin batışını seyrederken kararımı vermiştim : annemi ikna etmeliydim . O gece Pazartesi gününü iple çektim , rüyamda da hep son derece şirin küçük bir köpek yanaklarımı yaladı durdu . Planlarımı uygulamak için düşmanla iş birliği yapacak olmam beni biraz rahatsız ediyordu . Şu Ali ile bunca zaman didiştikten sonra ondan bu iyiliği yapmasını nasıl beklerdim . Fakat o gün şansım inanılmayacak kadar yaver gitti . Ali okula bir karış surat , şişmiş gözler ve kıpkırmızı bir burunla gelince ona yaklaşmanın tam zamanı diye düşündüm . Günaydın dediğim zaman gözlerinin nasıl da büyüdüğünü anlatamam , belli ki bu ateşkes onun için de sürpriz olmuştu . Neyin var , yoksa düştün mü ? diye sordum . Hayır Şirin yavruladı ! dedi sadece . Ne çabuk diye düşündüm , şaşkınlığım geçince de Ali'nin köpeğinin yavrulamasına niye bu kadar üzüldüğünü merak etmeye başladım . Bu gerçeği biliyor olmalıydı , tıpkı benim gibi : önceleri sadece annem ve babam vardı , bense onların tek çocuğuydum . Sonra annemin yavruları oldu , tabi annemi Ali'nin köpeği ile karşılaştıramam , ama ben kardeşim olacağını bildiğim için hiç şaşırmamıştım . Yine de itiraf etmeliyim ki iki tane birden beklemiyordum . Buna babam da benim kadar şaşırmıştı , hatta benden de fazla şaşırmıştı . Belki Ali'nin başına da benzer bir durum gelmişti : Şirin'in bir sürü bebeği olacaktı ki bu benim işimi kolaylaştıracak harika bir haber olurdu . İyi ya işte beklenen an geldi dedim . Ali kırgın bir ses tonuyla Bebeklerinin hepsini erkek köpeğin sahibi alacakmış . Annem , Biz iki köpeğe birden bakamayız diyor . Bense , hiç olmazsa biri kalsın dedim ama annemi ikna edemedim . Bebeklerinin ! ! İşte bütün duymak istediğim buydu . Bugün , tam bu konuyu onunla konuşacakken , yavrulardan bir tanesini bana verir misin diyecek ve karşılığında en sevdiğim misketimi bile ona verebilecekken öğreniyordum ki Şirin'in bir sürü yavrusu olacaktı ve Ali'nin annesi yavruların hiçbirini istemiyordu . Tam o an aklıma gelmiş gibi Üzülme bir tanesini ben alırım hem sen de sık sık bize gelir seversin . deyiverdim . Ağzımdan nasıl döküldüğünü bilmediğim kelimeler yüzünden sırtımdan soğuk terler boşandı , ya benim annem ne diyecekti ? Akşam ilk iş köpekleri tanıtan bir kitap almalı , sonra da annemin keyifli bir anını kollayarak ona konuyu açmalıydım . Belki de olanlardan önce babama bahsetmeli ve ondan annemi ikna için yardım istemeliydim . Babamın bu konuda benden yana olacağını adım gibi biliyordum . Ben bunları düşünürken Ali gözlerini fal taşı gibi açmış bana bakıyordu , Ciddi misin ? derken kıpkırmızı kulakları kafasının iki yanında parlak birer lamba gibi duruyordu . Bu Ali ne zaman heyecanlansa kulakları kızarırdı zaten . Tabi ! dedim düşündüklerimi belli etmemeye çalışarak Ama yine de anneme son bir kez sorup emin olmalıyım . diye sürdürdüm Biz de bir köpek almayı düşünüyorduk da , cinsine karar veremiyorduk , sizin ki ne cins ? Kaniş Teriye karışık . dedi Ali , hala tedirgindi Şaka mı bu ? diye sordu tekrar . Bu kadar şeyi sabahın köründe nasıl da uydurmuştum ben bile şaşırdım . Sanki rüyamda biri bana bunları öğretmiş sabah Ali'yi görür görmez aktar demişti . Şaka değil , iki güne kadar sana haber veririm . dedim . Annemi ikna etmek daha uzun sürerse ne yapardım bilemiyorum . Belki de Ali'ye mahçup olmamak için babaanneme yalvarırdım , en azından Kandıra'daki evin bahçesinde kalabilirdi . Bir yol bulacaktım , annemle babam o evi ne kadar çok istiyorlarsa ben de bu köpeği o kadar çok istiyordum , bunu anlayacaklarını umuyordum . Gerçi bu bir bekçi köpeği değildi ama evimiz oluncaya kadar apartmanda ancak böyle bir köpeği barındırabilirdik . Sonra bir de bekçi köpeği alırdık nasıl olsa . Ali'yi biraz daha heyecanlandırmak istediğim için karar veremiyormuş gibi davrandım . Aslında biz daha değişik bir cins almayı düşünüyorduk ama madem sen bu kadar üzülüyorsun sana da yardım etmek isterim . diye yineledim . Ali teşekkür eden gözlerle Peki senden haber bekliyorum o zaman . dedi . Zilin sesi ile konuşmamız noktalandı . 4 Eve gider gitmez anneme konuyu nasıl açacağımı düşünmeye başladım . Öyle damdan düşer gibi Ben bir köpek beğendim onu alacağım . diyemezdim . Arkadaşım çok üzülüyor yardım etmek istiyorum . desem belki biraz işe yarayabilirdi ama ben emin olmak istiyordum . Öyle bir yol bulmalıydım ki annem hayır diyememeliydi . Bir iki gün oyalandım . Anneme her defasında yaklaşıyor , akvaryumdaki japon balıkları gibi ağzımı açıp kapıyor ama doğru sözcükleri bir türlü bulamıyordum . Sonra birgün annem , babamın alışveriş için para verdiğini ve bana kaban alacağımızı söyledi . Alışveriş annemin çok keyif aldığı bir şeydi . Artık zamanı geldi diye düşündüm . Annemle evden çıkıp caddeye doğru yürümeye başladığımda derin bir nefes alarak ciğerlerimi temiz hava ile doldurdum , kalbim heyecandan duracak gibiydi , bir kere hayır derse . . . 6 Bir cumartesi sabahı kahvaltıda annem bana iyi bir haber vereceğini söyledi . Babam her nasılsa onu ikna etmişti . Ama annemin şartları vardı . Buna hiç şaşırmadım ben zaten herşeye razıydım . Bir kere tuvaletini yapmak için sık sık dışarı çıkarmak yoktu , çünkü o zaman ayakları kirlenir ve her defasında yıkamak gerekirdi . Köpeklerin çok sık yıkanması da iyi olmayacağından bu kurala uymam köpeğimin de iyiliği içindi . Annem onun için özel yemek kabı , özel el bezi - daha doğrusu ağız silme bezi - özel örtü , özel paspas gibi tüm eşyaları hazırlamıştı . Hepsi bir sepetin içindeydi ve benim görevim , tabi eğer bu köpeği istiyorsam , bunların hepsinin yerli yerinde durmasını sağlamaktı . Bu arada ufaklığı ve eşyalarını temiz tutmak , evde uslu durmasını sağlamak , veterinere götürmek gibi görevler de bana aitti . Tüm bunların altından kalkamayacağımı anlamakla beraber yine de kayıtsız şartsız , sanki bir meydan savaşı yapmıştık ve annem beni yendiği için teslim oluyordum , peki dedim . Babam aklımdan geçenleri okumuşçasına Yutkunma ve gözlerini o kadar da çok açma ! diye fısıldadı . Aslında annemin duyamayacağı bir tonda söylemeye çalışmıştı ama annemden bir şey saklamak oldukça zordu . Annem şen bir kahkaha patlatınca benim de neşem yerine geldi . Eee birini seviyorsan onunla beraber yaşamanın bedelini ödersin . dedi . Bu söz kulağıma küpe olmuştu . Bundan sonra ne istediğimi iki kere düşünmeye karar verdim . Hemen Esin'le Özen'in odasına koştum . Bir solukta ufaklığı , annemle yaptığımız anlaşmayı , bu köpeği ne kadar çok istediğimi herşeyi ama herşeyi en ince ayrıntısına kadar anlattım . Sonunda Esin Abi şimdi bizim bir köpeğimiz mi olacak ? deyince anlattıklarımın sadece bir kısmını dinlediklerini anladım . Biraz hayal kırıklığına uğramıştım aslında . Ben annemden izin koparabilmek için onca dil dökmüş , onca gün sabırla beklemiştim . İşte küçük olmanın rahatlığı ile büyüklük arasındaki fark buradaydı . Ben ağabeyleri olarak onların rahatını sağlamalı , onları zorluklardan kurtarmalıydım . Sonuçta büyük olan bendim ve bana ihtiyaçları vardı tıpkı benim , annemle babama ihtiyacım olduğu gibi . Hem eminim ki , benim de benden daha büyük bir kardeşim olsaydı , o da aynılarını yapardı . Gerçi ben kendi kendime idare ederdim ama şu dersler yok mu , o konuda kesinlikle yardıma ihtiyacım vardı . Neyse şimdi büyüklük vaktiydi . Ben de o gece kardeşlerimin yatma saati gelene kadar uzun uzun köpeğimizi anlattım onlara , ne de olsa o artık evimizin köpeğiydi . Esin de Özer de Uykudan Önce programı gibi dinlediler anlattıklarımı , bir yandan esniyorlardı bir yandan da gözleri sevinçle parlıyordu . Biliyordum seveceklerini . Bir ara köpeği kimin dolaştıracağına karar veremedikleri için kavgaya bile tutuştular . Onları ayırmak kolay oldu : Sırayla gezdiririz olur biter . dedim . Bir de Esin köpeğimizin erkek olacağını duyunca biraz üzülür gibi oldu . Abicim kız bir köpek yok muydu ? diye sordu bir iki kez . Önce duymamazlığa geldim çünkü ne cevap vereceğimi bilememiştim . Biraz da telaşlandığımı itiraf etmeliyim . Bir an ona haksızlık yapıyormuşum hissine kapıldım . Neyse ki üçüncü kez sorduğunda iyi bir cevap hazırlamıştım : Esinciğim evde tek kız olmasının daha iyi olduğuna karar verdik . Bir eve bir prenses yeter . dedim . Esin'in bu cevabımı çok beğendiği her halinden belli oluyordu . Biraz daha inandırıcı olmak için Bak mesela sadece bir tane annemiz var çünkü bir evde sadece bir tane kraliçe olabilir . dedim . Esin geceliğinin eteklerini savura savura odanın ortasında dönüyor Ben bir pensesim , ben bizim evin prensesiyim . diye kendince bir melodi mırıldanıyordu ki birden sustu : Ama abi bu evde iki prens var . Niye bir tane yok ? Bu soru çok zamansız olmuştu çünkü Özer de gözlerini bana çevirmiş Evet abi ben niye bu evin tek prensi değilim ? diye soruyordu . Bir an kafamda bir şimşek çaktı Bu evde iki tane prense ihtiyacımız var , prensesi ve evimizi koruyabilmek için dedim . Ufaklık için de bir açıklamaya ihtiyacım olacaktı belli ki Köpek de nöbetçimiz olacak . Esin'le Özer birbirlerine baktılar Özer Prensesi ben koruyacağım ! dedi , Esin de gülümseyerek odanın ortasında dönmeye başladı yeniden : Ben bir prensesim , ben bizim evin prensesiyim . diye mırıldanarak . 7 Köpeğim gün geçtikçe büyüyordu . Ben onu bir an önce eve getirmek istemiştim ama veteriner İki ay dolmadan annesinden ayırmayın . Hem süt emsin hem de biraz daha büyüsün . demişti . Ali'nin annesi de ona çok iyi bakıyordu doğrusu . Bizim ki diğerlerinden daha hızlı serpildi . Doğuştan da biraz iriydi zaten . Koşarken göbeği bıngıl bıngıl yere değiyordu . Öyle sevimli öyle sevimliydi ki . Artık bu ufaklığa bir ad koymamız gerekiyordu . Böylece o da ismine alışacak , çağırdığım zaman gelecek , bir bakıma yavaş yavaş bizim dilimizi öğrenecekti . Aynı zamanda biz de onunkini . Bir akşam annemlere konuyu açtım . Annem Önce görmemiz lazım bence dedi . Ancak bu sayede ona en yakışan ismi kolayca bulabiliriz . Ama anne bir an önce ismine alışması lazım ben tarif etsem olmaz mı ? diye sorunca annemle babam kabul ettiler . Bir kere çok değişik bir rengi var . Bol sütlü kahve renginde . Kahverenginden biraz daha açık . Şimdiye kadar hiç bir köpekte görmediğim yeşil gözleri , gözünün üstüne düşen alacalı tüyleri var . Kulakları küçücük başının iki yanında sallanıyor . Yüzü yuvarlak ama burnu fındık kadar ufak . Patilerinin üstü krem rengi . Tırnaklarının altı pespembe tıpkı şeker parçası gibi . Göbeği kocaman , şişko bile denebilir neredeyse . Beni görür görmez kendini yere atıp göbeğini bir açışı var ki sevdirmek için özellikle şişiriyor sanırsın . Öyle oyuncu öyle oyuncu ki anlatamam . Ben ona hep Kahve ismini yakıştırdım . Ama size de sormak istedim . Madem sen öyle beğenmişsin , öyle olsun bari . dedi annem . Tam o anda Esin'le Özer koşarak girdiler salona . Esin Abicim Tontoş olsun ismi dedi . Siz yatmadınız mı ? diye sordum Özer'e Yattık ama sonra sizin konuştuğunuzu duyup kalktık . Bence de adı Süpermen olsun . Çocuklar bulduğunuz isimler çok güzel dedi annem bana göz kırparak . Belli ki onların hevesini kırmak istemiyordu . Annem için büyüklük vakti . . . Ama diye devam etti , Köpek kahverengiymiş , bazı yerleri beyaza daha yakınmış , Kahve onun için daha uygun bir isim . Hem ismi kolay olursa köpeğin öğrenmesi de kolay olur . Değil mi ağabeyisi ? dedi bana dönerek . Öyle dedim kısaca . Benim için büyüklük vakti . . . O zaman tamam dedi babam Karar verildi . Küçük beyin ismi Kahve olacak . Kahve ne zaman geliyor ? diye sordu bana . Haftaya iki ay doluyor Cumartesi beraber gidip alalım bence dedim babama . Anlaştık . Hadi bakalım herkes yatağına , ışıklar beş dakika sonra sönmüş olacak . Annemle babama iyi geceler deyip yataklarımıza gittik . Yolda Esin Nöbetçi Kahve Nöbetçi Kahve diye mırıldanıyordu . Özer de ona el çırparak eşlik ediyordu . O gece yatmadan önce gökyüzüne baktım . Ay dede tam ama tastamam bir dolunay şeklindeydi . Kusursuz bir yuvarlaklık , karanlığın ortasında gecenin güneşiymişçesine pırıl pırıl yanıyordu . Etrafında ışık hareleri oluşmuş sarı , turuncu , gri ışık cümbüşü göz kamaştırıyordu . O kadar yakın , o kadar net görünüyordu ki elimi uzatsam değecek gibiydim . Yüzeyinde bazı karaltılar vardı . Bu görüntüsüyle Dünya'nın uzaydan çekilmiş fotoğraflarına çok benziyordu . Sanki kimi yerler kara kimi yerler denizdi . Bu koca yuvarlak Dünya'nın etrafında dönüyordu . Kendisini çevreleyen ışık yumağıyla beraber . 8 O haftayı iple çektiğimi dün gibi hatırlıyorum . Geçmek bilmedi sanki . Cumartesi sabahı beni erkenden kaldırdı babam . Sanırım o da heyecanlanmıştı . Ali'ye telefon ettim kahvaltıdan sonra . Telefonda sesi biraz üzgün gibiydi . Neyin var Ali ? Hasta mısın yoksa ? diye sorunca Bir şeyim yok diye cevap verdi . Biraz üzgünüm o kadar . diye devam etti . Çok alışmıştım Kahve'ye belki vazgeçersin almaktan , annem de alıştığı için kalır diyordum kendi kendime . Ama şimdi ayrılıyorum ondan . Şirin'de üzülecek arayacak yavrusunu . Hem daha çok küçük , sen nasıl bakacaksın Kahve'ye . İstersen biraz daha kalsın , biraz daha annesi baksın ona . Ne diyeceğimi bilemedim . Ali'yi üzmeden bu köpeği çok sevdiğimi ve ona sahip olabilmek için ne çok engeli aştığımı anlatmalıydım . Ama Ali oldukça üzgündü ve bu kadar uzun bir hikayeyi baştan sona dinleyecek durumda değildi o gün . Benim için büyüklük vakti . . . Babamla Kahve'yi almaya gelecektik . Uyandığınızdan emin olmak istedim . Boşuna üzülüyorsun istediğin zaman gelip Kahve'yi görebilirsin . Hem hiç merak etme benim annem ona herkesten iyi bakar . Söz veriyorum sana . Peki . dedi kısaca Gelin o zaman . Görüşürüz . deyip kapattım . Babam kapıda hazır beni bekliyordu . Hazır mıymış Kahve ? diye sordu . Kahve'yi bilmem ama Ali pek hazır değil galiba . diye cevap verdim . Ee kolay değil oğlum kaç aydır bakıyorlar alışır insan ne kadar olsa . Hadi bakalım düşelim yola . dedi babam . Yarım saat sonra Ali'lerin evine varmıştık . Annesi bizi içeriye davet etti . Babama sabah kahvesi , bize de çikolata ikram etti . Bir yandan da Kahve'nin günde kaç öğün yemek yiyeceğini , hangi vitaminleri alacağını , muhallebisinin şekersiz olması gerektiğini yoksa gözlerinin bozulacağını , aşılarının tarihini anlatıp duruyordu . O kadar çok şey saydı ki , annemle konuşurken kapıldığım korkular yeniden ortaya çıktı . Bu küçücük şeye bakmak ne kadar da zordu . Bir an için sokaktaki köpekler nasıl hayatta kalıyorlar diye düşündüm . Bazı köpekler doğuştan şanslı oluyorlardı . İnsanlara özgü zannettiğim bir çok özelliğin hayvanlar aleminde de geçerli olabileceğini daha önce hiç düşünmemiştim . Babam , Ali'nin annesi Nihan teyzeden kağıt kalem isteyerek yapmamız gerekenleri tüm ayrıntılarıyla yazdı . Ali'nin o kırgın hali de yavaş yavaş dağıldı . Neşesi yerine gelir gibi oldu . O esnada Nihan teyze Kahve'nin kokusuna alışık olduğu eşyaları bir torbaya dolduruyordu yoksa Kahve bizi yadırgarmış . Herşey hazırlandıktan ve karşılıklı teşekkürler edildikten sonra sıra Kahve'yi almaya gelmişti . Kahve diye seslenmemle bir baktım ki çoraplarım ıslak , kahve ayağımı yalıyor . Onu kucağıma aldım . Babam da Ali'ye Artık okul çıkışlarında bize gelirsin dedi . Arabaya gidince ben Kahve ile arkaya oturdum onu kucağıma yatırıp yol boyunca kulaklarını sevdim . Hiç yaramazlık yapmadı , sesi bile çıkmadı . Eve vardığımızda beni bir sürpriz bekliyordu . Annem elinde bir paketle karşıladı bizi . Al bakalım dedi Buna çok ihtiyacın olacak . Paketi açınca gözlerime inanamadım . Annem bana köpek bakım kitabı almıştı . Gerçekten tam da ihtiyacım olan şeydi . Kahve'yi kucağımdan bırakıp elimde torbayla , içinde Kahve'ye ait kokulu gazete kağıdı ve örtü vardı , odama gittim . Tabi Kahve sadece beni tanıdığı için hep peşimden geliyordu . İşte annemle Kahve'nin arası ilk o gün açıldı . Kahve alışık olmadığı bu yeni evde her şeyi kokluyor tanımak istiyordu . Kendi torbasını , benim kaldırmayı unuttuğum , kokladığında ise çok tanıdık bir şey hatırlamıştı : tuvaletin yerini . Gazete kağıtlarının oraya tuvaletini yapıverdi . Kahve'nin her hareketini gözünü kırpmadan izleyen annem için bu çok fazlaydı . Daha ilk günden şunun yaptığına bak diye bağırmaya başladı . Babamla beraber etrafı toplayıp , Kahve'ye bizim evin küçük tuvaletinde bir yer ayarlayınca annem yatıştı . O esnada anneannemle gezmeye giden Esin'le Özer de geldiler . Esin , Kahve yıllardır bu evdeymiş gibi rahatça başını kulaklarını çenesinin altını sevdi durdu . Özer biraz çekiniyordu nedense . Esin'i dikkatlice izliyor , Kahve'nin yaptığı oyunlar karşısında gülecek gibi oluyor ama suratı tekrar asılıyordu . Onu biraz cesaretlendirmek için kulağına eğilip Hadi sen de oynasana dedim . Önce sorgulayan gözlerle baktı bana , hiç bir şey söylemedi . Aradan bir iki dakika daha geçti . Bu sefer Özer benim kulağıma eğildi . Ben biraz korkuyorum dedi . İçimden kahkahayı basmak geldi ama şöyle bir yutkundum . Gülersem iyice gücenecekti . Hem bir daha bana rahatça açılamazdı o zaman . Sırtını sıvazlayarak O daha küçücük bir bebek , dişleri bile yok sana hiç bir şey yapamaz . Bak ben de yanındayım dedim . Benim için büyüklük vakti . İyi dedi kısaca . Onları Kahve ile baş başa bırakıp teyzeme telefon etmeye karar verdim . Gerçi o annemden en ince ayrıntısına kadar her şeyi öğrenmişti ama olsun ben bir kez de kendim anlatmak istiyordum . Teyzemle uzun uzun dertleştim . O da bana Kahve'yi iyi eğitmemi , anneme verdiğim sözü tutmamı öğütledi . Teyzeme göre Kahve öncelikle yalnız kalmayı öğrenmeliydi . Yemeği , suyu hep aynı yerde olmalı , aynı yerde yatmalıydı . Bir düzeni olursa biz evde olmasak da rahatça yalnız kalabilirdi . Bu çok iyi bir fikirdi . Özellikle de biz okuldayken yalnız kalmaya alışmalıydı . Kahve'nin eğitimine hemen o gün başladım . Fakat pek istediğim hızla ilerleyemiyorduk . Öncelikle Kahve benim peşimden hiç ayrılmıyordu . En başında bana alışık olmasının yanı sıra yemeğini benim yediriyor olmam da etkiliydi . Bir de yanlış bir şey yaptığında onu cezalandırmak mümkün olmuyordu . Esin , Özer babam ve hatta ben bile onu şımartıyorduk . Birimiz ceza versek öbürleri Kahve'nin tarafını tutuyor , bu durumda hiçbir cezanın etkisi fazla uzun sürmüyordu . Kahve ile hiç ama hiç ilgilenmeyen tek kişi vardı , o da annem . Bir süre sonra da Kahve sadece annemin sözünü dinlemeye başlayacaktı ki bunda şaşacak birşey yoktu . İçimizde ona karşı tutarlı davranan tek kişi annemdi . Belki onunla hiç ilgilenmiyordu ama bu hem ceza verip hem de şımartarak hayvancağızın kafasını karıştırmaktan daha iyi sonuç verecekti . İşte bu şartlar altında Kahve'yi eğitmek hem uzun sürdü hem de oldukça zor oldu . Mesela bir gün kardeşlerimle teyzemi ziyaret gittik . Annemler de Kahve için iyi bir deneme olur diye düşünerek alışverişe çıkmışlardı . Sonuçta Kahve evde üç dört saat kadar yalnız kaldı . Annem eve döndüklerinde sokak kapısının dışından inleme sesleri duymuş . Kahve'ye kötü bir şey oldu zannedip alelacele kapıyı açmışlar bir de ne görsünler : Kahve banyoda gazete kağıtları ile tuvalet kağıtlarını paramparça edip deterjanları ortaya dökmüş . Kendisi de deterjanlara bulanmış yattığı yerde ağlıyormuş . Annem Kahve'yi o halde görünce bayılacak gibi olmuş , babam da onun eline kolonyayı tutuşturup banyoyu temizlemeye başlamış . Unutamadı babaanne de . Ülkesi kuzey - güney diye bölündü . Kuzey onların sayıldı . Oysa o güneyde yaşıyordu . Karar verdi . Doğup büyüdüğü , sevip sevildiği , artıp eksildiği bu yerlerden bir yerlere gitmeyecekti . O , buralıydı . Ama olmadı , olamadı . Oğlu , Sen buraya gelmezsen ana , dedi . Ben oraya giderim . Bunun anlamı şuydu : Ben oraya giderim ve beni vururlar . Oğulsuz kalırsın . Oğulsuz ocak olmuş ne fayda ? Çaresiz gitti kadıncağız . Gitti ama oralarda çok yaşamadı . Yitip gitti hemen . Şimdi onların bu acılarını unutmuşlar . Utanmadan ülkelerinin sorunlarını pazarlık konusu ediyorlar uluslararası toplantılarda . Bölünen , parçalanan onun ülkesiymiş ; anlamsız bir savaş çıkmış , düşmanlıklar bilenmiş . Kime ne ? Sevilay bu düşüncelerle topladı bavulunu . Duvarına astığı fotoğrafları yerleştirirken de her birine yeniden tek tek baktı . Bu arada arkadaşının odadan çıkıp gitmiş olduğunu yeni anladı . Son birkaç gündür yurt arkadaşları birer , ikişer odasına geliyor , ona güle güle diyorlardı . Yarın İngiltere'nin bu soğuk havasından sıcacık Kıbrıs'a uçuyordu . Yıllardır dinlediği bu acılar , bunların benzeri binlerce ayrılık öyküsü onu buralara sürüklemişti . Bir sanatçı olmayı düşlerken , kendini uluslararası ilişkiler okurken buluvermişti . Sonunda başardı , okulu bitirdi . Onun kuşağı dinlediği , tanık olduğu acılara ağıt yakmayacak ; çözümler üretecekti . Nereden , nasıl başlayacağını bilemiyordu Sevilay . Ama iyi şeyler yapacaktı . Bu kesindi . Yine kapı tıklatıldı ve ardından da açıldı . Geleni görünce Sevilay De buyur , dedi içinden . Onun oralarda bu söz Haydi bakalım şimdi ne yapacaksın , bir kıskacın içindesin anlamına geliyordu . Gelen Güney Kıbrıs'ta yaşayan bir Rum arkadaşıydı . Buradaki beş yılın özellikle son üç yılını birlikte geçirmişlerdi . İyi dosttular . Sevilay , aylardır , çok uzun zamandır unuttuklarını bavul toplayayım derken anımsamış olmanın rahatsızlığını duydu . Burada gerçekten bir dost olan Eleni'yle orada karşılaşsa - ki bu olanaksız - ona nasıl davranacaktı ? Bunu bunca zamandır aklına bile getirmemiş olduğuna şaştı . Böylesine saf bir dostluk nasıl , ne zaman kurulmuş , nelerle beslenmişti ? Hiç farkına varmamıştı . Şu anda söyleyebileceği tek şey : Arkadaşını seviyordu . Eleni bir dosttu . Ondan ayrılmak çok güç olacaktı . Yutkundu . Nefesi daralır gibi oldu . Bir şeyler söylemek istedi . Sesi çıkmadı . Sevilay bunun farkına bile varmadı . Eleni'yle sarıldılar . İkisi de sessizce ağlıyordu . Uzunca bir süre sustular . Eleni : Senden bir şey istesem . Tabii . Biliyorsun benim eski okulum sizin tarafta kaldı . Kuzeyde . Şey , diyorum . Benim eski okulumun fotoğrafını çeksen , göndersen . . . Eleni son sözleri söylerken kendini bırakıverdi . Bir yandan ağlıyor , bir yandan da konuşmaya çalışıyordu . Sevilay , az önce düşündüklerini ve bu sözleri düşünüyor , ne yapacağını bilemiyordu . O da ağlıyordu . Çaresizlikten ; acıdan ; bir şeyler , iyi bir şeyler yapılması gerektiğine olan inancından ; iyi ki buralara geldim'den ; iyi ki seni tanıdım Eleni'den ; hepsinden . . . hepsinden . . . ötürü ağlıyordu . Eleni'ye : Utanılacak bir dünya , bu büyüklerin bizlere bıraktığı , dedi . Sen de . . . sen de babamın eski okulunun ve evinin fotoğraflarını çekip gönder bana . Nasıl olur bilemem . Ama sen bir yolunu bulursun . Bulursan eğer çok sevineceğim . Hele babam . . . O , daha çok sevinecek . NEDEN Onlar iki güzel arkadaştılar . Hem arkadaşlıkları güzeldi , hem ikisi de ayrı ayrı güzeldi . Birinin adı Burçin'di , ötekinin Fulya . Buğday tenleri , koyu kestane uzun , gür saçları , yeni yetişen genç kızların o ilk yetişme yıllarındaki narinlikleri vardı . Yalnız birinin saçları kıvırcıktı , ötekinin düz . Burçin'le Fulya okul öncesi yıllardan bu yana , liseye bu yıl başladıklarını düşünürsek , on yılı aşkın bir süredir aynı okula gitmişler , aynı sınıflarda okumuşlardı . Okullarında öğrenim tam gün sürdürülüyordu . Bu nedenle , iki kardeş onların gün boyu birlikteliği ölçüsünde bir arada olmamıştır , dense yeriydi . İyi de anlaşıyorlardı . Birbirlerini olduğu gibi kabullenmişlerdi . Aralarında zaman zaman sudan sorunlar çıkıyor , bunlar da çabucak çözümleniyordu . Burçin çok çalışıyordu . Hırslıydı , dirençliydi . Her güçlüğe katlanır , ama aklına koyduğunu mutlaka yapardı . Mimar olmak istiyordu . Üniversite sınavlarına hazırlanan gençlerin bütün gerginliklerini o da çoktan yaşamaya başlamıştı . Fulya rahatına düşkündü . Kendini pek zorlamaz , çalışmaktan hoşlanmazdı . Burçin olmasa , onun arkadaşı olarak kendini ona ayak uydurmak zorunda hissetmese , bu kadar da çaba göstermez , tembel bile sayılabilirdi . Giyinmek , süslenmek ve eğlenmek isterdi o . Yaşamı bunlar üzerine kuruluydu . Bu nedenle sınavı da pek ciddiye almıyordu . Bir radyoda çalışmak , disk cokeylik yapmak en büyük düşüydü . Birinin evi okula çok yakındı , Burçin'in . Fulya ise kentin bir ucunda oturuyordu . O gün okuldan birlikte çıkacaklar , çarşıda alışveriş edeceklerdi . Okulun olduğu yokuştan inmek , otobüse binmek sonra da dükkan dükkan dolaşmak . . . Güç işti ama onlar alışverişe bayılıyordu . Ders bitti . Burçin'lere gittiler . Okul giysilerini çıkardılar . Bir şeyler atıştırdılar . Birkaç dokunuşla giyim kuşamları değişiverdi . Saçları havalandı . Kokular bile süründüler . Güle oynaya yola koyuldular . Yaşam doluydular . Ve gerçekten yoldan geçeni , kadın ya da erkek fark etmez , dönüp baktıracak bir tazelikleri , güzellikleri vardı . Burçin'in annesi onları uğurlarken , her anne gibi sözü burada yeterli olmayacak , her anneden daha fazla tembihte bulundu . Şunu yapın , şunu yapmayın , şuna dikkat edin , şuna da . Aman geç kalmayın , aman şöyle , aman böyle . . . Evden iki adım uzaklaşınca her çocuk için olduğu gibi söylenenler sağa sola uçuşmaya başladı . Hava güzeldi , şerbet gibiydi . Gök noktasız maviydi , ağaçlar da olabildiğince yeşil . Çiçek içindeydi her yer . İki kızın , yolun kenarına korkusuzca konup sonra uçuşan serçelerden pek farkları yoktu . İkisi de anlatmayı pek severdi . Bu kez Burçin akşam evde olanları anlatıyor , Fulya da bunlara gülüp duruyordu . Resmi dairelerin iş saatlerinin sürdüğü bir zamandı . Bu saatlerde çevrede pek kimseler olmazdı . Yollarının üzerinde en çok üniversite öğrencileri olurdu . Burçin , anlattıklarına dalmış , el kol işaretleriyle olan biteni biraz daha canlı kılmaya çalışıyordu . Fulya , bir yandan onu dinliyordu , bir yandan da gelip geçen delikanlılara bakıyordu . O , karşı cinse çoktan ilgi duymaya başlamıştı . Düşlerindeki erkeği bile tanımlamıştı Burçin'e . Fulya bir el işaretiyle Burçin'in konuşmasını kesti . Ona yanlarından geçen delikanlıları gösterdi . Burçin bu konulardan pek hoşlanmıyordu . Büyüklerin de etkisiyle şimdilik oldukça uzak duruyordu böyle şeylerden . Fulya : Bak , dedi . Bize bakıyorlar . Burçin baktı . Gerçekten onlara bakıyorlardı . Fulya , yanakları al al olarak : Bizi beğendiler , dedi . Burçin : Hayır , dedi . Onlar bizi beğendikleri için değil kulaklarımızdaki aletlerin ne olduğunu merak ettikleri için bize bakıyorlar . Burçin , kulaklarındaki işitme cihazlarından söz ediyordu . Az önceki kuş cıvıltıları , yerini uzun bir suskunluğa bıraktı . İKİ YEĞEN Zeki Amca , o elindeki ne ? Onunla ne yapıyorsun ? Doğal gaz bağlattık ya Baha , ne olur ne olmaz diye mutfağa bir alarm cihazı taktırıyorum . Ha , ondan bize de taktılar . Ustaya mı yaptırdınız ? Baban mühendis . Kendi yapsa ya böyle küçük işleri . Bunlar için ustalarla uğraşılır , onlara para verilir mi ? Babamı bilirsin amca . İşi başından aşkın . İş miş bahane . Babanı tanımasam . . . O , çocukken de böyle kaytarırdı . O sırada Alper geldi . Sözleştikleri gibi , Baha'yla basket sahasına gittiler . Burası Alperlerin evine yakın boş arsada , pazar yerinin yan tarafında , etrafı tellerle çevrilerek yapılmış bir basket sahasıydı . Hiç boş kalmazdı . Burada günün her saatinde , gece geç saatlerde bile gençler olurdu . Geldiklerinde Alper'in arkadaşlarıyla karşılaştılar . Çocuklar , uzaktan önce bir süzdüler Baha'yı . Nike marka pahalı ayakkabıları , sırtında büyük bir futbol takımının markalı eşofmanı , başında ters çevrilmiş yine markalı şapkasıyla Baha onlardan çok farklıydı . İçlerinden Bu muhallebi çocuğunun burada ne işi var ? Şimdi gösteririz ona . diye geçirdiler . Alper , onları tanıştırdı : Yeğenim Baha . Özel Gazi Lisesi'nde okuyor . Yeni Kolej Takımı'nda forvet oynuyor , dedi . Çocuklar ellerini ona soğukça uzattılar . Oyun başlayınca her şey unutuldu . Basketti , sayılardı önemli olan . Baha da iyi bir basketçiydi . Saatlerin nasıl geçtiğini anlamadılar . Baha tombul olduğu için hepsinden önce yoruldu ; ter içindeydi ; eşofmanının üstünü çıkarmıştı . O sırada bir korna sesi duydular . Babası , Baha'yı almaya gelmişti . Ayrılırken ilk andaki soğukluğun yerini Baha'nın sevimli davranışlarının , iyi basketçi oluşunun da etkilediği bir sıcaklık almıştı . Maçına sözleştiler . Her iki taraf da koçlarıyla konuşacaktı . Yine ter içindesin ve eşofmanını da çıkarmışsın , dedi Erman Bey oğluna . Ne işin var bu sahada ? Avuç dolusu para döküyoruz takımda oyna diye . Ne var bunda ? Alper'le sözleşmiştik . Anneme söylemezsin olur biter . Hem ben buradan eve kendim gidemez miyim ? Ne oluyor böyle almalar filan . . . O çocukların hiçbirinin babası bunu yapmaz . Doğru . Hiçbirisi çocuğunu özel okula gönderip böyle özel kulüplerde basket oynatmaz . Nankör evlat . Babacığım öyle numaralar yapıyorlar ki bizim koçun bunların hiçbirinden haberi yoktur . Senin öğretmenlerin de bir şey bilmez zaten . Ben bu çocuklar gibi olmak istiyorum . Nasıl ? Anlatabilsem . Onlar çok farklı . Dostlukları , arkadaşlıkları bile bizim okuldakinden , takımdakinden değişik . Erman Bey içinden lahavle çekti . Başını iki yana salladı : Cık cık cık . . . yaptı yalnızca : Alper , basketbolla ağabeyi Aytuğ aracılığıyla tanıştı . Annesi okuldayken kardeşiyle yarım gün Aytuğ ilgilenmek zorunda kalıyordu . Bu işi pek severek yapmıyordu . Kardeşi onun ayak bağıymış gibi geliyordu . Aralarındaki yaş farkı anlaşmalarını iyice engelliyordu . O da çaresiz , basket sahasına gidiyor , kardeşini de izlemesi için bir kenara oturtuyordu . Alper , birkaç yıl sonra izleyicilikten oyunculuğa geçti . Sonra , boynuz kulağı geçer örneği ağabeyinden iyi bir oyuncu oldu . Oysa iki metreye yaklaşan boyuyla Aytuğ'un daha başarılı olacağı beklenirdi . Basketbol iki kardeşi dost yaptı . Birlikte televizyondaki NBA programlarını izliyorlardı . Hiçbir basket maçını kaçırmıyorlardı . Alper küçük yaşta Michael Jordan , Dennis Rodman , Shaquille O'Neil , Michael Stockton , Hakeem the dream Olajuwan . . . gibi basket devlerini tanımıştı . Sonra da Vişnelik Mahallesi'nin basket takımına girmeyi başardı . Vişneliklilerin belli bir koçu falan yoktu . Yalnızca onların hakemliğini yapan , onlara sokak basketbolunun inceliklerini öğreten Gürkan Abileri vardı . Üniversite öğrencisiydi . Vişnelik'in basket sahasında hemen her şey ondan sorulurdu . Çocuklar ona gittiler . Böyle böyle dediler . Sonra sordular : Gürkan Abi bizi çalıştırır mısın ? Kim ayarladı bu maçı ? Bu da nereden çıktı ? Tam da sınav zamanı . Vizeler başladı çocuklar . Ama bir şeyler yaparız . Akşama toplanalım . Yeni numaralarım var . Maç zamanı geldi çattı . İki tarafın izleyicileri yerlerini aldılar . Her iki tarafın koçu , takımlarına son taktiklerini veriyordu : Önce savunmadayız . Bir görelim neler yapıyorlar ? Onlar düzenli takım anlayışındalar . Sizin de belli bir düzeniniz olacak . Yalnız ilk molayı alıncaya kadar dikkatli olun . Sonra kim kimi kapatacak söylerim . Maç başladı . İki takım birbirinin gücünü denedi . Önceleri Yeni Kolejliler bastırdı . Taraftarlarının coşkusuna diyecek yoktu . Vişnelikliler de fena değildi . Arayı sürekli kapıyorlardı . Skor 48 - 40 oldu . Gürkan Abi hemen mola hakkını kullandı . Artık hücum yapacaklarını , tam saha baskı uygulayacaklarını , dışarıdan üç sayılık atışlarla farkı kapatabileceklerini söyledi . Mola süresi doldu . Vişnelikliler tam saha pres uygulamaya başladılar . İyi gidiyorlardı . Yeni Kolejliler top çıkarmakta zorlanmaya başladılar . Gözde oyuncuları Ali , topu hatalı sürdü . Hakem oyunu durdu . Topu Vişnelik'e verdi . Onlar da koçlarının söylediği gibi yaptılar . Alper'e pas çıkardılar . Alper üç sayılık çizginin arkasına geçti ve basketi attı . Fark , beş sayıya indi . İzleyiciler nefeslerini tuttular . Yeni Kolej yeniden top kullandı . Uzun bir pasla topu pota altındaki Cengiz''e verdiler . Cengiz'i iki kişi kapatıyordu . Cengiz , buna karşın şut çekti ; ama top potadan döndü . Ribaundu Visnelik'ten Kemal aldı ve topu Onur'a çıkardı . Onur , topu sürerek rakip sahaya geçti . Alper'e pas verdi . Alper'i de iki kişi kapatmaktaydı . Alper , iki kişinin üstünden sayılık bir atış daha yaptı . Fark , iki sayıya indi . Maçın son otuz saniyesine girildi . Yeni Kolejliler mola aldı . Koçları heyecanlı ve sinirliydi . Oyuncularına bir şeyler söyledi . Oyun yeniden başladı . Yeni Kolej top çevirmekteydi . Amaçları oyunu bu sayıyla bitirmekti . Fakat son beş saniyeye girilirken , tam Yeni Kolej'in kazandığı ilan edilecekken Alper topu kaptı . Hızla koşmaya başladı . Son bir saniyede üç sayılık bir atış yaptı . Top havadayken maç bitti . Basket oldu . Hakem basketi geçerli saydı . Yeni Kolej'in koçunun ve oyuncularının itirazları sonucu değiştirmedi . 49 - 48 Vişnelik yendi . O gün Alper'in günü oldu . Yıldızı o gün parladı . Yeni Kolejlilerden bir kişi onları kutladı : Baha . Baha , Alper'i ve arkadaşlarını kucakladı . Onlar da onun bu centilmenliğine sevindiler . Baha'yla ilgili önyargılarından tamamen kurtuldular . Vişnelik basket sahasında Baha'yı aralarına aldılar . Ona da sokak basketbolunun inceliklerini öğretmeye başladılar . Unutmadan . . . Baha , babasını onu almaya gelmemesi için sıkı sıkı tembihledi . Evine , söylediği saatte kendi gidiyordu artık . SEVGİ SELİ Benim adım Funda . Bu sokağın başında oturuyoruz . Ben küçükken bir hastalık geçirmişim . Yürüyemiyorum . Geçen yıl beni ailemden biri okula getirirdi . Bu yıl Efe ile Bengi bana yardımcı oluyor . Okulda da her teneffüste benimle birlikteler . Bahçeye beraber çıkıyoruz . Hava soğuksa koridorda dolaşıyoruz . Ara sıra kantine de iniyoruz . Ara sıra diyorum , çünkü onlar da ben de iştahımızı eve saklıyoruz . Abur cubur yemeyi sevmiyoruz . Hafta sonları arkadaşlarımla bazen sinemaya da gidiyoruz . Bazı günler hava güzelse parkta dolaşıyoruz . Birlikte ders çalışıyor , televizyon izliyoruz . Arkadaşlarım beni evime bırakırlarken annem onlara : Sağ olun çocuklar , diyor . Sizlere ne kadar teşekkür etsem azdır . Ben arkadaşlarımı çok seviyorum . Yalnız Efe ile Bengiyi değil , bütün sınıfı çok seviyorum . Geçen gün annem patik örüyordu . Bunu gören teyzem sordu : Ne o ? Bebek patiği mi örüyorsun ? Yoksa Fundaya kardeş mi gelecek ? Bu sözü duyunca onların konuşmasını dinlemeye başladım . Doğrusu , içimden de çok sevindim . Bir kardeşim olmasını çok istiyordum . Annem gülerek : Funda kardeş istiyor . Ama bu patikler , Funda'nın başka kardeşleri için , dedi . Sonra ekledi : Gelecek hafta mahallemizdeki Güven Kimsesiz Çocuklar Yurdu'na gideceğiz . Herkes oradaki çocuklar için bir armağan hazırlıyor . Ben de iki , üç çift patik öreceğim . Murat'ın , babasına karşı kırgınlığı epey sürdü . Annesi arayı bulmaya çalışıyordu ama boşuna . O sırada Murat'ın yeğeni Barış'a yeni bir bilgisayar aldılar . Barışların evi Muratlara biraz uzaktı ; ama Murat için sorun değildi . Sık sık Barışlara gidiyordu . Birlikte bilgisayar başında zamanın nasıl geçtiğini anlayamıyorlardı . Yine bir gün . . . Murat Barışlara gitti . Zili çaldı . Kapıyı Barış'ın kardeşi açtı . Barış'ın hasta olduğunu , yattığını söyledi . Murat , içinden Galiba sık sık gelmem onları rahatsız etti . Hastalık , bence bahane . diye geçirdi . Aradan uzunca bir süre geçti . Murat'ın annesi onun Barışlara gitmediğini fark etti . Murat'a bunun nedenini sordu . Onun anlattıklarına şaşırdı . Ona : Ne kadar alıngansın , önyargılısın oğlum , dedi . O senin yeğenin . Hasta olduğunu söyleseydin , geçmiş olsun diye telefon ederdik . Hatta ziyarete giderdik . Öyle sanıyorum , babanın işlerinin bu ara pek iyi gitmediğini de anlamadın . Babanın Cingöz için senden çok üzüldüğünü biliyor musun ? Ablanla ağabeyin de Cingöz'ün gidişine üzüldüler ; ama babana küsmediler . Murat : Yine başladın anne . Evin küçüğü olmak ne kötü . Her durumda ablan , ağabeyin . Bıktım , dedi sinirli sinirli . Aradan yarım saat kadar geçti . Murat , odasında annesinin söylediklerini düşünüyordu . Annesi haklı olabilirdi . Barış o gün gerçekten hastaysa onu o haldeyken aramamak çok ayıp olmuştu . Babası , hele babası . Bir yığın sorunla uğraşırken bir de Murat'ın kaprisini çekmiş , işiyle ilgili sıkıntılarını da oğlundan gizlemişti . Ne aptal , ne bencil bir çocuğum ben diye düşündü . O akşam babası geldiğinde kapıyı Murat açtı . Hiçbir şey söylemeden babasının boynuna sarıldı . BİR SAHİL KASABASINDA Eniştem ile teyzem , güneyde şirin bir ilçede oturuyorlar . Bu bayram onlara gittik . Ağaçlar , çiçekler içinde bir evleri var . Yalnız teyzemlerinki değil , bütün evler böyle . Hepsi beyaz badanalı . Sokaklarda , caddelerde yol kenarları hep ağaçlık . Eniştemle teyzem bizi pazara götürdüler . Ben babamla bizim semt pazarına da giderim . Ancak bu pazar , bizimkilerden daha değişik , daha güzeldi . Annem domates seçerken domateslerin sap yerlerini kokladı . Satıcı , anneme : Neden domatesi kokluyorsunuz ? Bizden alışveriş yapan yabancılar hep böyle yapıyorlar , dedi . Annem de : Bunlar çok taze , çok güzel domatesler . Tıpkı çocukluğumdaki gibi . Çocukluğumdaki domateslerin o güzel kokusunu özledim de ondan , dedi . Köy kadınları tertemiz kaplarda tereyağı , peynir , yoğurt satıyorlardı . Babam da onları görünce : Ben de bunları özlemişim , dedi . Kadınlar çeşit çeşit otlar toplamışlar . Hiçbirinin adını önceden duymamıştım . Teyzem bunlardan hangi yemek , nasıl yapılır öğrenmiş . Bize bunlardan o yöreye özgü çok değişik yemekler pişirdi . Bayram hazırlığı pazarda da belliydi . Sebzelerin , meyvelerin yanı sıra kuruyemiş , şekerleme de satılıyordu . Bayramlık giysiler , ayakkabılar bile vardı . Pazarın bir köşesi çiçekçilere ayrılmıştı . Kendimi parkta sandım . Babam sorunca satıcı açıkladı : Bunlar sebze fideleri , bunlar meyve fidanları . Şurada çiçekli ağaççıklar , şurada da çiçekler var . Şaşırdım : Bunları nereye ekip dikecekler ? Her yer ağaç , çiçek dolu , dedim . Gülüştük . Burayı , bu şirin , güzel ilçeyi çok sevdim . Hele bu pazar yerini hiç unutmayacağım . Bu ilçenin çok büyük bir limanı , limanın bulunduğu yerde de geniş bir alan vardı . Alanın ortasındaki iki direkte , iki bayrak asılıydı . Biri bizim bayrağımızdı . Ötekisi farklıydı , mavi renkteydi . Mavi bayrağın niye asıldığını babamdan öğrendim . Bu bayrak , denizi temiz olan yerlerde asılırmış . Bütün dünyada böyleymiş . Temiz deniz kıyılarına sahip olmak ne güzel diye düşündüm . Yaşadığımız kentte deniz yok . Ama kentimizin ortasından bir akarsu geçiyor . Kenti ikiye ayırıyor : Bu suyun iki yanı eskiden ağaçlıkmış . Söğüt ağaçlarının dalları suya değermiş . İnsanlar kıyıda oturur , balık avlarlarmış . Akşamüstleri bu suda sandalla dolaşırlarmış . Şimdi , belediye yine suyun kıyılarına ağaçlar dikiyor . Ara sıra sandalla gezi yapanlar da var . Ama suda balık yaşamıyor . Kentteki fabrikaların atık suları suyu kirletmiş , balıkları yok etmiş . Kendi kendime diyorum ki , mavi bayraklar yalnız temiz denizleri işaretlemese . Temiz gölleri , temiz akarsuları da mavi bayrak belirtse . Kentimizi güzelleştiren bu akarsu temizlense . Kentimizin alanında bir de mavi bayrak asılsa . Ben de arkadaşlarımla suda kayıkla dolaşsam . Kıyısında balıkları seyretsem . Ne güzel olur , ne güzel ! KUŞ EVLERİ Ayşe bir yazı okudu ve o yazıdan çok et kilendi . Yazı şöyleydi : Kuşları sever misiniz ? Hepinizin Evet ! dediğini duyar gibiyim . Pencerenizde hiç , bir kuş şarkı söyledi mi ? Bakıyorum , kiminizden ses çıkmıyor . Hayır demek istemiyorsunuz ; ama Evet ! de diyemiyorsunuz . Kent yaşamında kuşlara yer yok mu ? Kuşların şarkılarını duyamıyor musunuz ? Bunu mu demek istiyorsunuz ? Bütün bu soruları neden mi soruyorum ? Bakın anlatayım : Geçenlerde çok güzel bir kitap okudum . Kitabın yazarı , hem mimar hem de şair . Kitapta , insanla doğanın dostluğu anlatılmış . İnsanlar hep doğanın güzellikleriyle bir arada yaşamışlar . Doğadan kopamamışlar . Bunun için de mutlu olmuşlar . Yaşadıkları yerlerde ağaçlara , çiçeklere , kuşlara özellikle yer ayırmışlar . Çok eskiden beri , insanlar kuşları korumak istemişler . Evlerinde , okullarında , camilerinde kuşlara özel yerler yapmışlar . Özel kuş evleri . Kuş evlerinin kimileri taş yapılara oyulmuş . Taşlarda girintiler , çıkıntılar , oyuklar hazırlamışlar . Bunları özenle süslemişler . Kimi kuş evleri de tahtadan yapılıp bahçelere , ağaçlara konmuş , bu minik yuvalar bahçeleri süslemiş . Kuşlar soğuktan , sıcaktan böyle korunmuş . Buralarda yaşayıp çoğalmış . Kuşların yalnız korunması değil , içecekleri su bile düşünülmüş . Yapılarda saçaklar , oluklar bu düşünceyle biçimlendirilmiş . Ne güzel değil mi ? Bugün bizler de atalarımızın bu davranışlarını örnek almalıyız . Okuduğum kitabın yazarı da diyor ki : Atalarımız kuş evleri yapmışlar , biz kanat kıramayız . Gelin bizler de bu güzel anlayışı sürdürelim . Balkonlarımıza , evlerimizin ya da okullarımızın bahçesine kuş evleri yapalım . Doğanın bu en güzel canlılarıyla birlikte yaşayalım . Penceremizde kuşlar şarkı söylesin . Ayşe , bu yazıyı Türkçe dersinde sınıfta da okudu . Öğretmeni ve arkadaşları bu yazıyı çok beğendiler . Türkçe öğretmeni aynı zamanda sınıf öğretmenleriydi . Onları öteki öğretmenlerden daha iyi tanıyor , her birinin pırıl pırıl yürekleri olduğunu biliyor , onların sorunlarıyla yakından ilgileniyordu . Öğretmenleri de onlara bir gazete haberinden söz etti . İngiltere'de bir okulda , öğrenciler okul bahçesinde bir tavşan yavrusu bulurlar . Yavruyu buldukları yeri kazdıklarında başka tavşan yavrularıyla da karşılaşırlar . O yavrulara , öğretmenlerinin de yardımıyla güzel bir kafes yaparlar . Tavşanları kafeste zapt etmek biraz güçtür . Toprağı , kafesin duvarlarını kemirip başka yerlere kolayca kaçabilirler , onların okul bahçelerine geldikleri gibi . Ama öğretmenlerinin akıllıca yönlendirmeleriyle gereken önlemleri de alırlar . Onlar için okul , şimdi eskisinden daha çok sevdikleri bir yerdir . Ayşe , öğretmene : Okulumuzun iç bahçesindeki saçaklara kuşlar yuva yapmış . Biz de onlar için kuş evleri yapsak , dedi . Arkadaşları da Ayşe'nin önerisini onayladılar . Öğretmenleri : Bunu kendi aramızda bir yarışmaya dönüştürelim , dedi . Herkes evde kuş evi yapsın . Bakalım en güzelini kim yapacak ? Günler günleri kovaladı . Belirledikleri gün , her biri kuş evini sınıfa getirdi . Birinciyi seçemediler . Çünkü hepsinde ayrı bir özen , bir güzellik vardı . Bahar geldiğinde bunları sergilemeyi , sonra okulun bahçesine yerleştirmeyi kararlaştırdılar . Öyle de yaptılar . Kentin en büyük caddelerinden birinde , büyük bir mağazanın vitrininde kuş evlerini sergilediler . İzleyenler : Ne yaratıcı , ne becerikli çocuklarmış , ya da : Doğayı seven bir kuşak yetişiyor , ne güzel dediler . AĞUSTOSBÖCEGİ İLE KARINCA Ağustosböceği ile Karınca masalını sanırım bilirsiniz . Masala göre , ağustosböceği bütün yaz çalışmaz , eğlenir . Türkü söyler , saz çalar , tembeldir . Kış gelince de yiyeceksiz kalır , aç kalır . Karınca ise yaz boyu hep çalışır . Kilerinde çuval çuval buğday vardır . Kışın , sıcacık yuvasında rahatça yaşar . Aç kalan ağustosböceği , ne yapsın ? Karıncaya gider , ondan yardım ister . Karınca ona yardım yerine ders verir . Masala göre karınca çalışkan , ağustos böceği tembeldir . Acaba bu gerçeğe uyuyor mu ? Ağustosböceğinin başka bir öyküsü olamaz mı ? Bir yazarımız bunu araştırmış . Ağustosböceği yaza doğru yumurtadan çıkar . Önce bir kurtçuktur , sonra kanatlı böcek olur . Böcek , tohumla dolu yumurtalarını ısıtmak zorundadır . Güneşli bir dala kancalı ayaklarını takar . Dala sımsıkı yapışır . Sırtında birçok halka vardır . Onları dallara sürter durur . Bu arada Cır cırr ses çıkarır . Kuş gibi ötmez . Sürtme sonunda olağanüstü bir sıcaklık olur . Böylece yumurtalıktaki yeni yavruların tohumları olgunlaşır . O zaman böceğin karnı çatlar . İncecik kabuğun içinden yeni yavruların yumurtaları çıkar . Anne ağustosböceği ölür . Demek ki kışın ağustos böceği yoktur . Öyleyse karıncadan yardım da isteyemez . Çünkü ana böcek , yeni ağustosböcekleri doğsun diye ölmüştür . Kış başlarken dallarda ağustosböceği kabuklarını görebilirsiniz . Üzülmeyin ! O yoktur ama gelecek yaz , yumurtalarından yeni yavrular çıkacaktır . Yavruları da dallara sımsıkı yapışacaklar . Yeni yavruları için gövdelerini dallara sürtmeye başlayacaklar . Yaz gecelerinin birinde onların seslerini duyacaksınız . Cır cırr diye sürüp giden sesleri . Bakalım o zaman ne düşüneceksiniz ? Sanırım , başkaları hakkında karar verirken önyargılı olmamayı düşüneceksiniz . Bir düşünün . Sınıf arkadaşlarınız , komşularınız , tanıdıklarınız vardır . Onlarla ilgili başkalarından neler duymamışsınızdır ki ? Yaramaz çocuk , sinirli komşu , mızmız arkadaş , geçimsiz yaşlı . . . Bu sözler , onları yakından tanımadan önce , başkalarından duyduklarınızdır . Ama o insanları tanıdığınız zaman onların hiç de böyle olmadığını görebilirsiniz . Söylenenlerin doğru olmadığını anlarsınız . Ağustosböceğinde olduğu gibi . BİR HABER Amerika Birleşik Devletleri'nde yayımlanan dünyaca ünlü bir dergi , Time , bir yarışma başlatmıştı . Dünyanın değişik konularda en büyük olarak değerlendirilen kişilerini seçiyordu . Bu yarışmaya , her ülkeden isteyen herkes , değişik biçimlerde katılabiliyordu : Mektupla , faksla , internetle . Yarışma Türkiye'de duyulduğunda yoğun bir ilgiyle karşılandı . Cumhurbaşkanı da dahil pek çok vatandaş Atatürk için oy verdi . Bu , gazete , radyo ve televizyon haberlerinin gözde konularından biri oldu . Hele , birilerince Atatürk seçilmesin diye karşı bir kampanya başlatıldığı haberleri yayılınca başlangıçta böyle konuları göstermelik , medyatik sayanlar bile Atatürk için oy kullanmak gereğini duydular . İnsanlarımızın futbol maçlarına duydukları ilgiye benzer , yarışma değil de çekişme izlemeye düşkün yanları harekete geçti . Konu , bir gün Zeynep'in sınıfında da gündeme geldi . Özge , internetle oy vererek bu yarışmaya katıldıklarını söyledi . Sınıftan başka öğrenciler de büyüklerinin , yakınlarının oylamaya ilgi gösterdiklerini anlattı . Öğretmenleri bu konuda söz alanları sorularıyla yönlendiriyor , öğrencilerin güncel olaylarla ilgilenme düzeylerini tanımaya çalışıyordu . Onlara Atatürk'le ilgili neler bildiklerini sordu . Ahmet : Ülkemizi bağımsızlığına kavuşturmuş . Bölünüp parçalanmaktan kurtarmış . Bence Atatürk , ulusal bir kahraman . Büyük bir komutan , dedi . Yani , onun asker yanının önemli olduğunu düşünüyorsun , dedi öğretmen . Selçuk : Ben , Atatürk'ün devlet adamlığı yönünün asker yönünden daha önemli olduğunu düşünüyorum . Atatürk , bence çok büyük bir önder . Tarih kitaplarında biz henüz okumadık ama ağabeyim anlatmıştı . O , subay olacak . Bana , Kurtuluş Savaşı'ndaki asker ve cephanemizi ; bütçemizi ; bunlara karşın düşman kuvvetlerinin gücünü anlatmıştı . Kurtuluş Savaşı'mız çok güç kazanılmış . Ağabeyim , Atatürk'ün dağınık bir orduyu , aydınları , halkın ileri gelenlerini , değişik düşüncelerdeki insanları ; kısaca bütün bir ulusu bir araya getirmesi inanılmaz bir başarıdır . diyor . Belki tam olarak böyle değil ama bu cümlelere yakın bir anlatımda düşüncelerini anlatan öğrencilerini yürekten kutladı öğretmenleri . O sırada sınıfın kitap kurdu bir öğrenci , İpek : Ben , dedi . Atatürk'ün çok okuyan , araştıran , soran bir insan olmasına ; onun bu yönüne hayranım . Biz Anıtkabir'e gittiğimizde oradaki müzeyi de gezdik . Orada gördüm . Atatürk pek çok kitap okumuş . Okuduğu kitaplarda önemli bulduğu yerlerin altını çizmiş . Kimi yerlere de o konudaki kendi düşüncelerini yazmış . Devrimlerimiz gerçekleşirken onun bu kişilik özelliğinin çok önemli etkisi olduğunu düşünüyorum . Öğretmen : Evet , dedi . Kurtuluş Savaşı sırasında , gece , vakit buldukça kitap okurmuş . Bunu yakın arkadaşları anılarında anlatıyorlar . Yine o anılardan birkaçını anlatmak isterim size . Bakın , bizler savaş görmedik . Ancak sinemada , televizyonda izlediğimiz filmlerden savaşla ilgili bir şeyler öğreniyoruz . Sizler de sanıyorsunuz ki Rambo gibi , Batman gibi , Superman gibi ya da çizgi filmlerden tanıdığımız He - Man gibi üstün güçlü insanlar var . Koca koca orduları yeniyorlar . Gerçek savaş böyle olmuyor . Savaşlar ulusun bireylerinin dayanışmasıyla kazanılır . Atatürk'ün en büyük yanı bağımsızlığımız için ulusumuzu aynı inanç etrafında birleştirmesidir . Bugünlere kolay ulaşmadık çocuklar . Cumhuriyete , bağımsızlığımıza kolay kavuşmadık . Bunlar gökten zembille inmedi . Ulusça çok zor günler yaşadık . Size bir olay anlatayım : Bir gazetede okumuştum . Havzalı bir telgraf memuru kendisinin de ölümüyle unutulup gitmesin diye , Atatürk'le yaşadığı bir anıyı yazıp gazeteye göndermişti . Bu anıyı daha önce duyduğunuzu sanmıyorum . Mustafa Kemal Samsun'a gittiğinde Havza'ya gelir önce . Oradan İstanbul'daki arkadaşlarına sağ salim geldiğini , bundan sonra neler yapılacağını bildiren bir telgraf çekmek ister . Telgrafhaneye gelir . Hava çok yağmurludur . Gök gürlemekte , şimşekler çakmaktadır . Karadeniz'in yağmuru nasıldır , duymuş ya da görmüşsünüzdür . Telgrafhane kapalıdır . Böyle havalarda çalışmaz . Telgrafhane memuru bulunur . Yani , bu olayı yazıp gazeteye gönderen kişi . Adamcağız , telgraf çekemeyeceğini , işin tehlikesini anlatır . Telgraf çalışırken şimşek çakarsa insanı çarpabilir . Birçok örneği yaşanmış tehlikeli bir durum söz konusudur , sizin anlayacağınız . Mustafa Kemal : Şimdi telgrafın başına geçiniz , der . Memur , çaresiz , söyleneni yapar . Mustafa Kemal , bir kağıda nelerin haber olarak iletilmesini istiyorsa yazar . Ona uzatır . Bunları İstanbul'a çekiniz ! Dışarıda şimşekler çakmaya devam etmektedir . Mustafa Kemal , memurun tedirginliğinin sürdüğünü anlayınca onun yanına gelir . Elini onun telgraf çekmeye hazır elinin üstüne koyar . Şimdi rahatça çekebilirsiniz , der . Ne olacaksa ikimize de olur . Öğretmen anlatmasını sürdürür : Az önce saydıklarımız , sinemanın yarattığı düşsel kahramanlardı . Çoğu , teknolojinin de üstün gücüyle inanılmaz serüvenler yaşıyor . Ama ben size düşsel bir kahramandan değil gerçek bir insandan söz ediyorum . Sizin , benim gibi bir insan . Yine Kurtuluş Savaşı sırasında , Ankara'dayken Mustafa Kemal'in başından geçen bir olayı daha anlatayım . Bu anıyı da ünlü yazarımız Halide Edip Adıvar anlatmıştır . Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni kurma çalışmaları başlayacaktır . Erzurum ve Sivas Kongreleri yeni yapılmıştır . Mustafa Kemal ve arkadaşları , o sırada Ziraat Mektebi'nin eski binasında kalırlar . Gece , gündüz çalışırlar . Fakat Mustafa Kemal'in böbrek ağrıları tutar . Çok acı çekmektedir . Yine de çalışmalara katılır . Tam o sırada İngilizler , nasılsa , onların yerini haber alırlar . Günler günlere eklendi , haftalar haftalara . Okulun çocukları , Haris'in yediği tokadı da , babasının geleceğini de unuttular . Bir tek Haris bunu unutmadı . Bay Ludo'yu ve Bayan Lili'yi nerede görse , hemen akla hayale gelmedik zıpırlıklar yapmaya girişti . Bazen Sınıf Öğretmeni de Haris'e kızıyor ona cezalar veriyordu ama bunlar Haris'e dokunmuyordu . Sınıf Öğretmeni yeniydi . Kendi öğretmenleri hastalanıp da uzun süreli olarak izne ayrılınca , onun yerine gelmişti . Adı , Brigiet'ti . Bayan Brigiet , bu okulda da yeni sayılırdı . Burada çalışmaya , daha geçen yıl başlamıştı . Öğretmensiz kalan sınıflara girerek öğretmen boşluklarını dolduruyordu . Haris'lerin sınıfına gelmeden önce , epey bir süre de beşlere öğretmenlik yapmıştı . Bayan Brigiet , oldukça şişman , genç , güzel ve güleç yüzlü , sempatik bir bayandı . Haris'in yapıp ettiklerine sinirlenmiyor gözlerindeki güleç ışıklar , korkutucu şimşeklere dönüşmüyordu . Haris , onu seviyordu . Seviyordu ama bu sevgi Haris'in yaramazlık yapmasına engel değildi . Hatta öğretmeninin , gözlerinin içine bakarak alacağı cezayı söylemesi hoşuna bile gidiyordu . Ondan ceza almak için olmadık şeyler yaptığı da oluyordu . Bir gün derse giriş zili çaldıktan sonra koşarak tuvalete gitti . Herkes sıra yerlerine doğru yönelirken , Haris yönünü tuvaletlere doğru çevirmişti . O ders saatinde bütün çocuklar bahçeye baktılar ve aralarında fısır fısır hep Haris'i konuştular . Birbirlerini dürtükleyip bahçeyi gösterdiler . Bazen kendilerini tutamayıp kıkır kıkır gülüştüler . Haris , elinde uzun saplı kocaman bir badana fırçası , okulun dış duvarlarını temizliyordu . Fırçayı , nereye gitse öbür eline alıp götürdüğü su dolu kovanın içine batırıp çıkarıyor , sonra da duvarlara sürüyordu . Öğretmeni bunu yapmasını söylemişti . Bu bir cezaydı ama Haris'in hoşuna gitmişti . Diğerleri sınıfta oturup terleye terleye ders yaparken o bahçedeydi . Duvarını sileceği sınıfın içine doğru şöyle bir bakıp gülüyor ders yapmakta olan öğrencileri birbirine katıyordu . Bu işten inanılmaz bir zevk aldığı her halinden belliydi . Ama biraz sonra zil çalacak ve herkes sınıflarından çıkıp Haris'le alay etmeye başlayacaktı : Badanacı Haris ! Badanacı Haris ! Bizim eve de gelsene , annem badanacı arıyor Haris'in canı işte buna sıkılıyordu . Yoksa duvar temizlemek onun için çok güzel bir oyundu ; ama bu alaylar da ne yazık ki , bu oyunun bir parçasıydı . Böylesi cezalar da zaten bunun için veriliyor olmalıydı . Arkadaşlarının kendisiyle alay etmesinden çekinecek ve bir daha ceza almayayım diye yeni yaramazlıklar yapmayacaktı . Kurallara uyacaktı . Aslında burada , çocuğu cezaya götüren davranışlar yaramazlıklar değildi . Kurallara uymamaktı . Haris , bunların hepsini biliyordu : Kurallara uymayan kesinlikle cezalandırılır . İlk seferinde sözle , daha sonraki tekrarında o veya bu şekilde bir ceza uygulanır . Pekii , ya cezalar çocukta alışkanlık yaparsa ? Çocuk artık ceza almadan yaşayamaz olursa ? Okulun ceza şampiyonu Haris'ti . Bu şampiyonluğu hiç kimseye bırakacağa da benzemiyordu . Neredeyse haftada bir kez , bahçede cezaya kalırdı . Bir keresinde bahçedeki çöpleri temizlemişti . Bir başka sefer duvarın dibinde dikilip beklemiş , derslerinden de geri kalmıştı . Daha başka bir sefer de bahçenin tam ortasında , sırtı sınıflara dönük olarak . . . Hava soğuk mu soğuk . Kim bilir yine neler yapmıştı , hangi kurala , bile bile uymamıştı ? Haris'in kanı , damarlarında fıkır fıkır kaynıyordu . Artık çocukluktan çıkıp yetişkinliğe doğru ilerlemekteydi . İçine girmekte olduğu dönem , gerçekten zor bir dönemdi . Herkes ona çocuk gözüyle bakıyordu ama o artık kendisini çocuk gibi hissetmiyordu . Bir yetişkin de değildi . Ne bir çocuk , ne de bir yetişkin olamamanın ikilemi içinde bocalıyor damarlarında akmakta olan deli kan , onu sürekli kışkırtıyordu : Uyma , kurallara uyma ! Oysa , kurallar insanların bir arada düzenli yaşamasını sağlayabilmek için uzun uzun düşünüldükten , denendikten sonra koyulmuş şeylerdi . Bir gün Türkçe Dersi Öğretmeni , bir öğlen arasında Haris'i yanına çağırdı . Sorduğu sorulara bakılırsa , onu anlamak ve ona yardımcı olmak istediği düşünülebilirdi . Sorularını da , bir kuşu ürkütüp kaçırmaktan korkar gibi , sakin sakin soruyordu . Bütün bunları neden yapıyorsun Haris ? Haris , karşılaştığı her soru karşısında horozlanıyor ve ters ters yanıt veriyordu . Bilmiyorum . Nedeni medeni yok , sadece o an içimden öyle yapmak geliyor . Hepsi bu . Bir kez denesen , bir gün , bir tek gün için okulun kurallarına uymayı denesen . Yapabilir misin bunu ? Haris kızdı , Bilmem . dedi . Hem bunu neden yapayım ki ? Serap Öğretmen , Bir gün kendine zarar verecek bir şey yapacağından korkuyor olabilirim . O kadar hareketlisin ki . dedi ve trafik kurallarına uyup uymadığını sordu . Koşarak yola fırlıyor muydu ? Yaya geçidi olmayan yerlerden geçiyor muydu ? Bisikletini , bisiklet yolundan mı , yoksa taşıt yolundan mı sürüyordu ? Haris , trafik kurallarına uyduğunu söyledi . Öğretmeni , Toplu yaşamanın da kuralları vardır dedi . Birimizin özgürlüğünün bittiği yerde , bir başkasınınki başlar . Sen kendi özgürlüğünü , başkalarını hiçe sayarak kullanmayı sürdürmek istersen , canını sıkacak şeylerle karşılaşırsın . Bana söz ver bir gün için deneyelim . Bir tek gün . Bunu başarabileceğine ben inanıyorum . Haris gönülsüz gönülsüz , Tamam . dedi . Bir gün için deneyelim . Sonra da kendi kendine , Bu öğretmen de benim işlerime niye burnunu sokup duruyorsa ? diye düşündü . Kim oluyor da bana karışıyor , anlamıyorum . Sonra Serap Öğretmen'in gözleriyle karşılaştı . Hiç de yabancı değillerdi . Bu gözlerde annesinin bakışlarını görür gibi oldu . Serap Öğretmen , Haris'in düşüncelerini anlamış gibi , Bütün bunlardan sana ne diyebilirsin ama ben seninle dost olmak istiyorum . dedi . Biliyorum , sen iyi yürekli bir çocuksun . Haris , Ben yüreğimden ameliyat oldum . diyerek birden konuşmanın seyrini değiştirdi . Serap Öğretmen , bu da nereden çıktı şimdi dercesine Haris'e baktı . Haris , Bana inanmıyorsun . dedi . Sesine bir anda gizli bir hınç gelip yerleşmişti . İnanıyorum tabii . Başka şeylerden konuşuyorduk da onun için biraz şaşırdım . Hepsi bu . Bak , inanmazsan göstereyim . Haris , zaten pantolonunun dışına sarkmış olan gömleğini hızla yukarı sıyırdı . Serap Öğretmen , beklenmedik bir anda beklenmedik bir şeyle karşılaşmış olmanın şaşkınlığıyla kalakaldı . Haris'in esmer gövdesinde , boğazının biraz altından başlayıp aşağıya doğru inen pembemsi bir çizgi vardı . Gözlerini ameliyat izinden ayıramayan Serap Öğretmen , pembemsi çizginin mide yerine yakın bir yerlerden sola dönüp dik bir açı çizdiğini gördü . Sola kesin bir dönüş yapan çizgi , dirsek hizasının biraz üstüne doğru ilerliyor ve o noktada da bitiyordu . Serap Öğretmen , ansızın çıkıp gelen bu yeni bilgi karşısında çok şaşırmıştı . Kalbinden ameliyat geçiren bir çocuğun böyle aşırı hareketlerinin olması onu biraz daha tedirgin etti . Bir süre , Haris'in ameliyatından konuştular . İki yıl hastanede yattığından , o zaman evini bile henüz tanımıyor oluşundan , bebekliğini hastanede bırakışından . . . Onlar konuşurken sınıfın penceresine yapışıp içeriye bakanlar camı tıkırdatanlar oldu . Dışarıdaki çocuklar içeride ne konuşulduğunu merak ediyorlardı . Biraz sonra , Haris de çıktı ve onların arasına karıştı . Serap Öğretmen bu kez , içinde büyüyen ciddi bir endişeyle Haris'in gidişini izledi . Haris , sözünde durmadı . O gün yine öğretmenleri kızdıracak bir şeyler yaptı ve ceza aldı . Bahçedeki sıranın üstünde oturup ceza süresinin dolmasını beklerken Türk Sınıfı'nın olduğu tarafa hiç bakmadı . Ertesi gün , Serap Öğretmen'in kendisine ne soracağını biliyordu . Haris , hani bana ne söz vermiştin ? Serap Öğretmen , sormadı . Dün olmadı , başaramadık . Bugün yeniden deneyelim . dedi , ama Haris o gün yine başaramadı . Ceza almasa bile ortalığı birbirine katıp karıştırmaya devam etti . Serap Öğretmen'e gidip , Verdiğim sözü tutmak istiyorum ama yapamıyorum . dedi , İstiyorum ama olmuyor . Neden ? Bilmiyorum . Serap Öğretmen , Önemli değil . dedi . Bunlar senin ilk denemelerin . Bir gün mutlaka başaracaksın . Ben sana inanıyorum . Haris , kuşkuyla , Gerçekten inanıyor musunuz ? diye sordu . Yanıt ise oldukça rahatlatıcıydı : Evet , gerçekten . Okulda bir sarı kart , kırmızı kart söylentisi dolaşmaya başladı . Kurallara uymayan sarı kart görecekti . İki kez sarı kart görenin kartı , üçüncü kezinde kırmızı olacaktı . Kırmızı kart gören öğrenci okuldan uzaklaştırılacak , öğrenciler arasında Aptallar Okulu olarak anılan okula gönderilecekti . Sarı kartı ilk gören Haris oldu . Kartı almaya gelmesi için velisine bir yazı gönderildi . Bu yazının gönderildiğinin ertesi günü Haris , yüzü gözü morluklar içinde okula geldi . Herkes , Haris , babasından dayak yemiş . diyordu . Haris , işi pişkinliğe vurdu ve etrafta dolaşan söylentilere aldırmadı . Gerçekten de babasından kötü bir dayak yemişti . Üstelik babası okula , Ben gelmiyorum . Verecekleri bir şey varsa kendileri gelip versinler . diye de haber gönderdi . Aradan birkaç gün geçmiş geçmemişti ki , okula bir Türk veli çıkageldi . Bu , çok sakin bir çocuk olan Serdar'ın babasıydı . Adam , bahçede dolaşmakta olan Serap Öğretmen'le karşılaştı . Bir süre Serdar'dan konuştular . Sonra adam , okula geliş nedenini açıkladı : İdareye , Haris'i şikayet edecekti . Çünkü , Haris dün Serdar'ı dövmüştü . Serap Öğretmen ona , sarı kart uygulamasından söz etti . Haris , zaten bir sarı kart gördü . Şikayet ederseniz ikincisini görür ve bu onun için çok kötü olur . Onunla ben konuşayım ister misiniz ? Serdar'ın babası kibar ve anlayışlı bir adamdı . Benim bu kart olayından haberim yoktu . Çocuğun geleceğini değiştirmeyelim . dedi . Sonra , dördüncü sınıf öğretmeninin , sınıfta ırkçılık yaptığını anlattı . Serap Öğretmen , Demek çocukların söylediği şeylerin hepsi doğru . diye üzüntüyle düşündü . Haris , o gün ne büyük bir bela atlattığından habersiz koşup oynadı . Derslere girip çıktı . Notlar aldı . Düşüne düşüne yapması gerekenleri , o her zamanki canı tezliliğiyle çiziştirip attı . Görevini herkesten önce ( Yarıdan çoğu yanlış olsa da . . . ) bitirince , kıpırdanmak için bolca zamanı kaldı . Sonra da alacağı puanı merak etti . Diğer öğrenciler daha işlerini bitirmemiş oldukları için Haris le ilgilenmiyorlardı . Haris'in canı sıkıldı , önüne bir kağıt çekip bir şeyler karalamaya başladı . Üst üste oturtulmuş biri büyük biri küçük iki tane elips çizdi . Üstteki elipse kaş , göz , ağız , burun yaptı . Kulak taktı , aşağıya doğru ip gibi uzanan ve uçları kıvrılan bir bıyık ekledi . Büyük elipse de kol ve bacak taktı . Bacakların ucunda ayaklar yoktu . Sonra , Muhsin'i dürttü ve sordu , Muhsin , bu ne ? Muhsin baktı . Sesini kimseye duyurmamak için yavaşça , İnsaan dedi . Başka ne olacak ? Haris , Bilemedin işte . diye kıkırdadı . İnsan olsa ayakları olurdu . Muhsin arkadaşının bu tür hınzırlıklarına alışıktı . Bakalım bunun altından ne çıkacak gibisinden Haris'e baktı . Haris , Üstteki tavuk , alttaki de devekuşu yumurtası . Ne habeer ? diye yumurtalarını yumurtladı . Onların konuştuklarını gören Bayan Brigiet , yanlarına yaklaştı . Haris , hızla kağıdı saklamaya çalıştıysa da bunu beceremedi ve yakalandı . Az önce Muhsin'e söylediklerini öğretmene aktarmamakta direndiyse de olmadı . En sonunda söyledi . Öğretmen , kağıttaki desenle Haris'in söylediklerini birleştirince gülmeden edemedi . Güldüğü için de olayı diğer öğrencilere anlatmak zorunda kaldı . Bayan Brigiet , ne kadar eline ayağına dolaşsa , derslerine engel olsa da Haris'i seviyordu . Haris , ona göre özel bir çocuktu . Böyle durumlarda Haris'i kendisine çok yakın hissediyordu . Çünkü Haris ona kendi öğrenciliğini anımsatıyordu . Haris , az önce yaptığı çizimin benzerlerini bir çocuk dergisinde görmüştü . Türkiye'ye gittiği zaman , dedesi ona bir sürü armağan alırdı . Bu dergi de dedesinin aldığı armağanlardan birisiydi . Haris'in çok hoşuna gitmiş , dönüşte onu unuturum korkusuyla , elinde getirmişti . Haris , Babam izin vermedi . dedi Muhsin'e . Şimdi Annick'e ne diyeceğiz ? Muhsin , Pencereden kaç dedi . Bu akşam , şehrin en büyük meydanında çok büyük bir ateş yakılacaktı . Onlar şehre gidip bu ateşin yakılışını görmek ve günün anısına yapılacak diğer gösterileri izlemek istiyorlardı . Üstelik Annick de babasından izin aldığını söyleyip , Haris'le Muhsin'e , Sizinle gitmek istiyorum . demişti . Bu teklif karşısında Haris'in ayakları yerden kesildi ama nice çabalasa da babasından gerekli izni koparamadı . Gitmezse Annick'e karşı çok mahcup olacaktı . Hem okul dışında onunla birlikte olmak için böyle bir fırsatı da bir daha yakalayamazdı . Muhsin'in söylediği aklına yattı . Babam nasıl olsa erkenden kahveciğine gider . Ben de kaçmanın bir yolunu bulurum . diye düşündü . Muhsin'e , Tamam . dedi , Pencereden kaçacağım . Sözleştiğimiz yerde buluşalım . Sonra da gidip Annick'i alırız . O gün , bir türlü geçmek bilmedi . Saatler hiç bitip tükenmeyecekmişçesine uzadı da uzadı . Haris'in içi içine sığmadı . Sağa sola sataşıp , onu buna , bunu ona kattı . Annesini doğduğuna doğacağına pişman etti . Annesi en sonunda , Git sokakta arkadaşlarınla oyna . dedi , Ayağıma dolaşıp duruyorsun . Haris , sokağa atılmakta oluşuna çok sevindi . Kucağına ani bir hoplayış yaparak annesine sarıldı ve onu öptü . Sonra , Anne , bütün bir akşam sokakta kalabilir miyim ? diye sordu . Baban geldiğinde evde ol da , ne kadar kalırsan kal . dedi . Haris , aradığını bulmuş olanların sevinciyle hoplayıp zıplayarak odasına gitti . En yeni giysisini giydi . Aynanın karşısına geçti , jölelendi , tarandı . Yüzüne Ahmet'in tıraş losyonundan sürdü . Kapının yanında uzun bir süre oyalanıp ayakkabılarını parlattı . Annesi , onun bu tavırlarına pek alışık olmadığı için , şaşkınlıkla bakıyordu . Ayşe , Anne , Haris , koku sürünmüş . dedi . Kadıncağız , Büyüdü artık . diye düşündü . Yakında bıyıkları bile çıkar . Şimdiden süslenmeye başladı . Haris , annesiyle Ayşe'yi hayretle kendisine bakar durumda bıraktıktan sonra Muhsinler'in evine koştu . Cebinde parası da vardı . Haris , okulda kimseciklerin bilmediği bir işte çalışıyor ; hafta sonlarında evlere sabah gazetelerini dağıtıyordu . Kazandığı parayı harcamıyor , biriktiriyordu . Muhsin , Haris'i kapıda beklemiyordu . Zili çaldığında , onun yerine annesi çıktı . Muhsin'in , bu akşam şehre gitmek üzere , az önce evden ayrıldığını söyledi . Haris , pencereden atlamak zorunda kalmamanın sevinciyle deliye dönmüş olduğundan , buluşacakları yerin Muhsinler'in evi olmadığını unutmuştu . Oysa Muhsin , onu okul kütüphanesinin önünde beklemekteydi . Haris ona , evden nasıl ayrıldığını anlattı . Birlikte gidip Annick'i evinden aldılar . Otobüsle gitmek zorundaydılar ama neyse ki , çok fazla beklemeleri gerekmedi . Annick , otobüste onlara , büyük ateşin öyküsünü anlattı . Bu güzel bir efsaneydi . Efsane , çok çok eski yıllarda yaşamış olan bir Aziz'i anlatıyordu ve şöyleydi : Bugün Aziz olarak anılan kişi , yoksul bir insandı . Bir gün birisi geldi ve karnının çok aç olduğunu söyleyerek , ondan yiyecek istedi . Ancak , Aziz'in bir tek ekmeğinden başka yiyecek bir şeyi yoktu . O da , o ekmeği ikiye böldü ve birlikte yediler Yolcu çok üşüyordu . Aziz , sırtındaki hırkasını çıkardı ve onu da ikiye böldü . Sonra birlikte bir ateş yaktılar ve ısındılar . Haris , Ramazan ayı gelince oruç tutmaya başladı . Sahura kalktığı için uykusu bölünüyor ve uykusuz kalıyordu . Karnı da acıkınca , dersin ortasında uyuklamaya başlıyordu . Sınıf Öğretmeni bu durumdan hoşnut değildi . Çünkü , diğer çocukların çoğunun durumu da Haris gibiydi . Uyuklayan yalnızca Haris olsa , öğretmen bundan memnun bile olurdu ama çoğunluğun gözleri uykusuz olunca , dersler istendiği gibi ilerlemiyordu . Bayan Brigiet , dersler yürümese de , çocuklara bir şey söylemiyordu . Onları uyanık tutmanın yollarını arıyor böylece her zamankinden daha çok yoruluyordu . Beşinci sınıftaki Türk çocuklarından birisi oruç tutmuyordu . Bu çocuğun adı Gürsel'di . Gürsel , sessiz , sakin , kimsenin tavuğuna kışt demeyen bir çocuktu . Haris , oruç tutmuyor diye Gürsel'e kancayı taktı . Nerede görse ona omuz atmaya , kıyıda köşede yakalayıp sıkıştırmaya başladı . Gürsel'in canı burnuna gelmişti . Haris'i öğretmenine şikayet etti . Öğretmen , konuyla ilgilenmek istemedi . Gürsel bu kez de Türkçe Öğretmeni'ne gitti ve Haris'in kendisine yaptıklarını anlattı . Serap Öğretmen , Dinde zorlama yoktur . dedi . İsteyen orucunu tutar istemeyen tutmaz . Kimse kimseyi oruç tutması için zorlayamaz . Kimsenin de oruç tutmuyor diye bir başkasını tartaklamaya hakkı yoktur Bunu Haris'le konuşmalısın . Anlayacağından eminim . İstersen onunla ben de konuşabilirim ama bu sorunu kendin çözsen daha iyi olur . Ben öyle düşünüyorum . Gürsel , Onunla konuşulmaz ki , o delinin biri . dedi . Serap Öğretmen , Bak bunda yanılıyorsun . diye Gürsel'i eleştirdi . Haris'in davranışları genel olarak tutarsız ve bozuk ama , aslında o iyi bir çocuk . Üstelik çok da akıllı . Yeter ki sen ona kendisiyle konuşmak istediğini anlat , o seni dinleyecektir . Serap Öğretmen bu kez yanılıyordu . Haris , Gürsel'le konuşmaya yanaşmadığı gibi , onu bir temiz dövdü . Gürsel , Haris'ten çok Serap Öğretmen'e kızdı . Bir daha ona danışmamaya ve bu olayları babasına anlatmaya karar verdi . Çocuklar Haris'le Gürsel'in kavgasını görmüşlerdi . Bir bölümü , Haris , Haris ! diye bağırırken , diğer bir bölümü de , Gürsel , Gürsel ! diye tempo tutuyordu . Gürsel Haris'ten daha çelimsiz olduğu için , bir hayli hırpalanmıştı . Öğle arasında Cüneyt , ayaklı gazetelik görevini başarıyla yaptı ve bu kavgayı Serap Öğretmen'e yetiştirdi . Serap Öğretmen önce duyduklarına inanamadı . Sonra kendisini suçladı , Ben Haris'in konuşulabilir bir çocuk olduğunu sanmakla aptallık etmişim galiba . diye üzüntüyle mırıldandı . Bugün bunu yapan , yarın büyüyünce , oruç tutmuyor diye insanlara kim bilir neler yapar : Onun böyle hoşgörüsüz insana dönüşmesi inanılır gibi değil . Beni nasıl da yanılttı . Haris , ceza almış , bahçede dikiliyordu . Öğle dinlencesi süresince oyun oynamayacaktı . Serap Öğretmen , onu ne zaman ceza almış görse yanına gider yine ne olduğunu anlama çalışır sorular sorardı . Bu kez gitmedi . Ona , olabildiğince uzak bir yerden baktı ve düşündü . El kadar çocukların , taptaze beyinlerin içine böylesine güçlü düşmanlık tohumlarını kimler ve nasıl ekiyorlar acaba ? Türk Sınıfı'nda günün son dersi Harisler'in sınıfınaydı . Haris , sınıfa girer girmez Gürsel'e yaptıklarını anlatmaya başladı . Serap Öğretmen , hiçbir yorumda bulunmadan , sonuna kadar onu dinledi . Murat , Haris'i eleştirdi . Haris , Murat'a ters ters baktı . Neredeyse sınıfın içinde kapışacaklardı . Serap Öğretmen , onları durdurdu ve Bayramlarımız konusuna geçti . Bayramlarımız hakkında neler biliyorlar bayramlarla ilgili anıları var mıdır ? Bayramlarda küsler barışırlar mı ? Düşmanlıklar unutulur mu ? Bayramlar insanları birbirlerine yakınlaştıran , onları uzlaştıran barıştıran günler midir ? Bayram gelince Haris Gürsel'le barışacak mıdır ? Haris , Barışmam . diye kestirip attı . Neden barışacak mışım ? Serap Öğretmen , dilinin döndüğünce , neden barışmaları gerektiğini anlattı . Haris , yüreği kinle dolu , kan davası güden insanlar gibiydi . Bir ara Muhsin , Serap Öğretmen'den evinin adresini istedi . Bayramda elini öpmeye gelmek varım belki . dedi . Öğretmen , adresini yazdırdı ve evinin yerini ayrıntılarıyla anlattı . Murat , Birlikte gidelim . diye diğerlerine öneride bulundu . Muhsin ve Haris , hemen kabul ettiler . Serap Öğretmen , Haris'e dönerek , Benim oruç tutup tutmadığımı bilmiyorsun . Ya tutmuyorsam ? dedi . Yine de evime gelir miydin ? Haris , Olsun . dedi , Bu beni ilgilendirmez ki . Gürsel'inki ilgilendiriyor ama . Haris , bir an sessiz kaldı . Sonra , Türk Öğretmen , sana hediye alırım . dedi , Elini öpmeye gelirken . Benim kapım , bayramda arkadaşlarıyla barışmış olan herkese açık . Hediye falan da istemem . dedi . Haris , bir daha sessiz kaldı . Arkadaşıyla barışmayanı istemiyor . Sonra hırçınlaşarak , İstemezsen isteme . dedi . Serap Öğretmen , Her şeyi batırdık galiba . diye düşündü ve çocuklara , Bayramlarda insanların neden birbirleriyle barışmaları gerektiğini yazın şimdi . dedi . Dört beş cümlelik bir yazı olsun yeter . İsteyen daha çok da yazabilir . Bitince de birlikte okuyalım . Daha iyi düşünmek için kendisine zaman yaratmak istemiş gibiydi . Bu olay ailelere yansımadan okulda , bu sınıfın içinde çözülmeliydi ama başaramamıştı . Yapmaya çalışırken yıkıyordu . Sonuç hiç de umduğu gibi olmamıştı . Türkçe'yi doğru dürüst konuşmayı bile beceremeyen bu çocukların yazılarından bir şey çıkacağını da sanmıyordu ama Bakalım ne yazacaklar ? diye merak etmekten de kendisini alamadı . Önce düşünecekler . Düşünmek için olanak verilmeli insanlara . Düşünmeden yapılan şeylere , bir de düşündükten sonra bakmalı . Haris , önünde duran defterin beyaz sayfasını karalıyordu . Bir satır yazıyor sonra onu karalıyor , ikincisini yazıyor , onu da karalıyor . Sonra , yazmaktan da vazgeçti ve sayfayı kalemle sürekli taramaya başladı . Sol kolunu deftere siper etmiş , başkalarının yaptığı işi görmesini engelliyordu . Serap Öğretmen , Tamamsa , okumaya başlayalım . dediğinde , Tamam değil . dedi . Biraz daha yazacağım ben . Ve boydan boya karaladığı sayfayı çevirdi . Açtığı temiz sayfaya , Bayram günü , dört kişi gelsek olur mu ? diye yazdı . Defterini kapatıp , öğretmenine verdi . Sesli okumayın benimkini . dedi . İstemiyorum . Serap Öğretmen , diğer çocuklara baktı . Siz ne dersiniz ? Murat güldü , Benimkini de okumayın . dedi ve sonra konuyu değiştirip yeni bir gevezelik konusunu açtı . Haris , beni de çok tartakladı . dedi , Ama artık yapmıyor . Haris , Sus ! dedi , Yeniden başlarım ha ! Yeniden başlamazsın biliyorum . Ben sana bir şey yapmamıştım ki , Gürsel de yapmadı . Çocuklar işleyecekleri okuma parçasını önce sessiz olarak okurlarken , Serap Öğretmen de onların yazdıklarını okudu . Haris'in ne demek istediğini anlamıştı . Onun dileğine saygı gösterdi ve yazdıklarını sesli olarak okumadı . Murat güzel şeyler yazmıştı ve sesli okunması yararlı olabilirdi ama nedense o da istememişti . Muhsin'e gelince , cümleleri inanılmaz derecede kötü ve bozuktu . Küstmek saten yanniş olmaktir . Dovüştmek saten yanniş olmaktir . Scheker bajraminda barişmak bizim o devemizdir . Ben devemizi yapçam . Saten kimşejnen küsüstmedim . Tek Çünejt'e biras küsttüm . O kediji Muhsin şaapti didi . Ama ossun , ben ona jine de as küsttüm . Bajram dada bariştçam . Ama ossun . Ben o devemizi şaptçam . Serap Öğretmen , yazıları sınıfta okumuş olduğu için bin pişman olmuştu ama artık çok geçti ve kendisini , peş peşe kahkaha atmaktan kurtaramadı . Kahkahaların arasında , Ne güzel yazmışsınız . diyordu , çocukları kıracağım diye ödü patlarken , Kutlarım sizi . Ne kadar da güzel şeyler bunlar . Okuldan çıkıp evine dönerken , altıncı sınıflarla da ilk okuma yazma çalışması yapmalıyım . diye düşünüyordu . Sırasından ayrılıp yanına gelen Gürsel'i ilk anda fark edemedi . Gürsel'in yüzü gözü çizilmiş , çamurlanmıştı . Babama söyleyip , Haris'i dövdürteyim . . . diye söze başladı ama Serap Öğretmen , Aman , sakın ha ! diye Gürsel'in sözünü kesti . Böyle işlere anne babalarınızı karıştırmayın . Çocukların kavgasına büyüklerin girmesi iyi olmaz . Çok değil daha iki ay önce , çocuk kavgasıyla başlayan bir olayda iki aileden üç kişi yaşamını kaybetmişti . Hem de bu şehirde , hem de iki Türk ailesinde . Gürsel , Ben de onu diyecektim öğretmenim . dedi . Vazgeçtim artık . Haris az önce benden özür diledi . Dayak yiyince sana çok kızmıştım ama artık kızmıyorum . İki beyaz at maketi , gövdelerine uygun dev adımlarla yürüyorlar . Arkalarında , sarı çiçekler ve yeşil yapraklarla süslü , tekerlekli bir denizaltı gemisi . Geminin içinde , tavus tüyünden yapılmış şapkaları ve ağır kadife pelerinleriyle , gövdelerinin yansı görünen adamlar var . Bu adamlar , yollara avuç avuç şeker saçıyorlar . Kırmızı beyaz tüylerini rüzgarın dalgalandırdığı şapkasıyla eski bir İngiliz soylusunu canlandırmış olan bir başka adam , alçacık bir arabadan eğilerek , bir tutam lolipopu Haris'in eline tutuşturuyor . Haris , elinde bir torba , oradan oraya koşuyor . Torba , şekerlerle , çikolatalarla dolu . O , daha olsun istiyor . Daha çok olsun . Bütün mahallenin çocuklarına yetsin . Oysa mahallenin bütün çocukları da burada zaten , ama onun haberi yok . Kış ayları henüz bitmemiş . Şehrin caddelerine şeker yağıyor . Süslenip püslenmiş , çılgınca boyanmış arabalarda çılgın kıyafetli kızlar , oğlanlar , adamlar , kadınlar . Hepsi de aşağıya bir şeyler atıyorlar Şekerler şekerler , şekerler . Bazen kalem , silgi , oyuncak ; bazen çeşitli reklam kartları . Evinin balkonundan uzanıp havada şeker yakalamaya çalışan bir kadın , pat diye düşüyor . Bir bebek arabasının üstüne . . . Neyse ki bebek şanslı günündedir ve o anda kucaktadır . Kadın , kaldırımın üstüne çakılmadığı için şanslıdır bebek de malum yerinde olmadığı için . Cadde genişliğinde bir araba yaklaşıyor . Araba , gülen bir insan yüzü , devasa bir kafadır . Haris iriliğine bakıp , bu arabadan çok ama çok şey bekliyor . Ama olmaz ki , şekerlerin hiçbiri yakınlarına düşmüyor . Muhsin koşuyor , Haris koşuyor . Arabanın arkasına takılıyorlar . Onun arkasından gelmekte olan cadılar daha çok şeker saçmaktalar oysa . Cadılardan sonraki çiftlik arabası da öyle . Haris ve Muhsin , Hansel ve Gretel'in , karanlık ormanda rastladıkları şekerden evi bulmuş gibidirler . Kapısı bisküvi , duvarları çikolata . Hansel ve Gretel'in evi de geçip gider dört gerçek atın çektiği gerçek bir arabanın üzerinde . Hansel ve Gretel , evin kapısını yemektedirler ısırıp ısırıp . Sonra da aşağıya , paket paket bisküvi atmakta . . . Renklere ve şekerlere bulanmış tatlı bir düş değildi bu . Haris ve Muhsin , karnavalı izliyorlardı . Haris , Dayanamıyorum . dedi , Şu şekerlerden yesem bir tane . Muhsin , Keyfin bilir . dedi . Sen yirsen , ben de yirim . Haydi yiyelim o zaman . Kimseye dimek yok haa ! Tamam , anlaştık . Bir tane , bir tane daha . Bunun tadı nasıl acaba ? Bu daha güzel görünüyor . Bir de şu bisküviden yesem lerin ortasında , Gürsel gördü onları uzaktan ve ağız dolusu bir gülüşle yaklaştı . Şunlara da bakınız ! dedi . Hani siz oruç tutmayanı döverdiniz , orucu pek sıkı tutardınız , ne oldu ? Şekerlere mi dayanamadınız ? Haris , işi pişkinliğe vurdu ve hep birlikte , kocaman bir kahkahanın içine yuvarlandılar . O sırada yanlarından , Külkedisi'nin arabası geçmekteydi . Külkedisi , balkabağı biçimli arabanın içinden , ucu yıldızlı çubuğunu sallamaktaydı . Fareye benzetilmiş atların çektiği arabanın sürücüsü , Muhsin'in üstüne bir avuç dolusu konfeti attı . Muhsin , üstünü başını çırptı , balkabağının peşine düştü . İnsanlar cadde kenarlarına dizilmiş , karnaval arabalarının önlerinden gelip geçişini izliyorlardı . Etraf , iğne atsan yere düşmez bir görünümdeydi . Genk'te oturan oturmayan kim varsa , bugün buradaydı ve her an , bir tanıdığa rastlanabiliyordu . Haris , kalabalığın arasında , Elif'i gördü . Sonra Serap Öğretmen'i ve Elif'in küçük oğlu Özgün'ü . Muhsin ve Gürsel'e parmağıyla yakın bir yeri işaret ederek bağırdı , Ben şuradayım . Ve sonra , kulaklarının arası kırmızı tüylerle dolu , kırmızı giysili atların arkasında kalan Elif ve Serap Öğretmen'e doğru koştu . Az kalsın süslü atların altında kalacaktı . Görevli adam , Haris'i kolundan tutup kenara çekti . Haris , adamların geçip gitmesini beklemek zorunda kaldı ve Elifler'i kaybetti . Beş dakika önce buradalardı . diye mırıldandı , Sanki buhar olup uçtular . Elif'i , Gürsel ve Muhsin'le tanıştırmak istememişti . Bir tür kıskançlık belki . Belki de başka bir şey . Elif , başı sıkıştığında konuşabildiği bir insandı . Serap Öğretmen de öyleydi , ama o yol gösteriyor , öğüt veriyor Haris'in biraz canını sıkıyordu . Elif ise , yalnızca dinliyor ve çok ender olarak yorum yapıyordu . Öğüt vermiyor , Haris'e Şöyle yap , böyle yap . demiyor doğruyu bulmayı Haris'in kendisine bırakıyordu . Gürsel'le tanıştırsaydı , belki şu son yaşadıkları şeyleri Gürsel'den duyacaktı . Oysa Haris , Elif , bunu öğrenecekse , kendisinden öğrensin istiyordu . Ona , Galiba yanlış şeyler yaptım Elif . diyecekti . Serap Öğretmen'i bile çileden çıkardım sanıyorum . Öğrenince , belki artık benim kitabımı yazmaktan vazgeçersin . Kaşlarını mı çatardı Elif ? Yoksa , gülen gözleriyle mi dinlerdi yine ? Kim bilir belki de çoktan duymuştur . Serap Öğretmen , ona anlatmıştır Şimdi , benim kendilerine doğru koştuğumu görmüş ve beni görmek istemedikleri için kaybolmuşlardır . Haris'in beynine kemirici bir kurtçuk yerleşti . Kurtçuk , beyninde kımıldandıkça , kıvrımların arasına Acaba ? sözcüğünü yazıp duruyordu . Haris , sonunda dayanamadı ve , Canları cehenneme ! diye bağırdı . Kimsenin , onun bağırtısına aldırdığı yoktu . Haris , Dimyat'a pirince giderken evdeki bulgurdan da olmuştu . Muhsin ve Gürsel , bıraktığı yerde değillerdi . Koşuşturdu , sağa sola bakındı . Yok , yok , yok . Yoklardı . Oysa Muhsin'le Gürsel , kilisenin duvarına oturmuş , Haris'i beklemekteydiler . Onu , uzaklarda koşuşturup dururken gördüler ve seslendiler . Haris , kendilerini duymayınca , kalkıp ona doğru yürüdüler . Karnavalın ertesi günü Ramazan Bayramı'ydı . Ramazan Bayramı , Belçika'da resmi tatil günü olmadığı için , bayramın bu yıl karnaval tatiline denk gelmesi hoş bir rastlantı olmuştu . Haris , bayram sabahı , kimsenin kendisini uyandırmasını beklemeden kalktı . Vakit henüz çok erkendi . Her taraf karanlıktı . Yatağında oturup , aşağıda ses var mı diye dinledi . Babası , onu bayram namazına götürmek için söz vermişti ama Haris yine de , Beni bırakır da gider . endişesi duymuş ve geceyi tedirgin geçirmişti . Haris kulak kesilmiş olarak aşağıyı dinlemekten vazgeçti ve Ahmet'in odasına yöneldi . Ahmet kalkmış , erkenden yatağını toplamış olmalıydı . Yatak , sanki üzerinde hiç yatılmamış gibi düzgün duruyordu . Haris , Bugün bayram ya , diye düşündü , Ahmet , yatağını her zamankinden daha güzel düzeltmiş . Sonra , annesiyle babasının yattığı odadan bir ağlama sesi duyar gibi oldu . Yürüdü . Odaya girsin mi , girmesin mi bilemedi . Kapının önünde durdu , öksürdü . Kimse onun öksürüğüyle ilgilenmedi . Haris bu kez , Annee ! diye seslendi . Kulağını kapıya dayayıp içerinin seslerini dinledi ve yaklaşan bir çift terliğin şıpırtılarını duydu . Derken , yavaşça kapı açıldı . Aralıktan : annesinin kızarmış gözleri göründü . Haris heyecanlanarak , Anne , ne oldu ? diye sordu . Annesi , Bir şey olduğu yok . dedi . Köyümün bayramlarını düşünmüştüm , hepsi bu . Annesi , Türkiye'de doğmuş , büyümüş , yetişkin bir genç kız olup gelinlik çağına gelince de , düğün dernek kurulmuş ve Haris'in babasına eş olmak üzere , Belçika'ya gelin getirilmişti . O , her bayram sabahı böyle ağlardı ama Haris buna ilk kez tanık oluyordu . Kem küm ederek , annesini teselli edecek sözler bulmaya çalıştıysa da başarılı olamadı . Kendimi kutladım . . . Bravo sana Ömer , sen çok cesur bir çocuksun ! dedim , iki başlı minik cüce bana nanik işareti yaparak , Madem öylesin , hadi biraz daha yanaşsana . . . dedi , onu görmemezlikten ve duymamazlıktan geldim . Benim aldırmadığımı görünce oyuna geri döndü , arkalara gitti , kayboldu . . . Çınarın gövdesine beş adım , sundurmaya yirmi adım uzaktaydım . Çınarın arkasındaki bahçenin derin karanlığı , beni hepsinden fazla korkutuyordu . Daha doğrusu ben , cinlerin ağaçtan değil , o zifiri karanlıktan üzerime fırlayacaklarını düşünüyordum . Aniden bir çift göz parlayacak ve aynı anda binlerce göz peşime düşecekti . Çınar ağacı , aydınlık gölgesiyle , o yoğun karanlığın temsilcisi gibi duruyordu . . . ( Keşke , o orada ; ben de burada , durmaz olaydım ! ) Ok yaydan bir kez fırlamıştı . . . Ya ağaca saplanacaktı ya da . . . bilmiyordum . . . Hadi artık ! Sakın ha ! Cinleri şarkı söylerken sakın rahatsız etme ! Kör Bahtiyar bundan çarpıldı işte ! Dön oğlum , geri dön , boş ver sen yaylayı ! ( Yaylayı çoktan unuttum , ben gözü pekliğimi kurtarmaya çalışıyordum . ) Çınar ağacı bana çok hınzırca bakıyordu . Eyy , koca çınar ! dedim , kendi kendime Her şey aklıma gelirdi de , sana bir gün düşman gibi bakacağım , hiç aklıma gelmezdi , seni çok seviyorum , çook ! . . . Birden müzik sustu , ağacın içinden tekrar sesler gelmeye başladı . . . Olamaz bir şeydi ! Bu koca çınar kesin bir şeyler biliyor ve benden saklıyordu . İnsanın söylediği şarkı , ne kadar insanın içinden çıkıyorsa , çınardan gelen sesler de , o kadar çınarın içinden çıkıyordu . Koskoca cinler - kim bilir herhalde kocamandılar - bir ağacın içine nasıl girerler ? Evet , cinler kesin eğleniyorlardı ve korkum giderek büyüyordu . Birden , yoksa bana mı öyle geldi , cinlerin ağacın gövdesinden çıkıp , dallara oturduklarını görür gibi oldum . Tüm bedenim cinlere değil ama elektriğe çarpılmış gibi titremeye başladı . Fakat , beynim inatla şu soruyu soruyordu , O kadar çok cin , bir çınar ağacının içine nasıl girebilir ki ? Bu bir çınar ağacı ; elek desen , elek değil , süzgeç desen , süzgeç değil ! Sadece arkada bir kovuğu var . Ne ? Kovuk ! Bir dakika , bir dakika ne dedin ? Kovuk mu ? Beynimde dünyanın bütün yıldızları aynı anda çaktı ; dayım eve gelir gelmez , ne yapardı ? Çok basit ! Küçük dayımın , Almanya'dan gönderdiği transistörlü radyoyu açardı . Peki , bu aksam niçin açmamıştı ? . . . Çok basit ! Çünkü radyo orada yoktu . Daha doğrusu , önce vardı , sonra yoktu . Peki , niçin kimse radyoyu sormadı ? Çok basit ! Çünkü dayım bana bir oyun oynamak istedi ve bunu herkese anlattı . Bir anda var gücümle - ama hiç durmaksızın - İn misin , cin misin , radyomuzu verir misin ? diye , bağırarak , koca çınara doğru koştum . Arkasına dolandım , yukarıdaki kovuğa elimi uzattım , eveeet ! İşte radyomuz elimdeydi ! . . . Tekrar şarkılara geçmişti ! Çınarın önüne geçtim . . . Radyoyu elimde sıkıca tutuyor beni bütün kötülüklerden koruyan sihirli bir değnek gibi sallıyordum . . . Ağacın gövdesindeki tüm canavarlar kaybolup gitmişti . . . Şimdi sahneye ben çıkmıştım . . . Şunu iyi bilin ki , çok büyük insanlar ! Dünyada , in cin yoktur ve hiçbir çocuk aptal değildir ! diye , haykırdım . Küçücük kollarımla , koca çınarı kucaklayıp havaya kaldırmaya çalıştım . Seni çok seviyorum , koca çınar , diye bağırdım , onu öptüm . Gökyüzüne döndüm , Dünyada , in cin yok , sadece onlarla bizi korkutan babalar ve dayılar var ! Beni duyuyor musunuuuuuz ! diye bağırdım . Karabaş da gökyüzüne öyle bir havladı ki , Ay korktu , buluta girdi . Dayımla , babam sundurmadan beni izleyip , başarısızlıklarına yanarken ; annem ve yengem koşarak yanıma geldiler . Beni kucakladılar . Aslan oğlum , hadi bakalım yatağa , deyip , eklediler ; Yarın erkenden yola çıkacaksın ; yaylaya ! Kimse o gece , radyoyu elimden alamadı . . . Sırtüstü döndüm , başımı yorgandan çıkardım , ayaklarımı yatağımın sonuna kadar uzattım . Radyoyu kulağımın dibine koydum , sonuna kadar açtım . Bu sihirli küçük kutu ; o yaşa kadar tanıdığım bütün cinleri , perileri , tüm hayaletleri . . . işte o gece , sonsuza kadar tarihin karanlığına gömdü . Babam anısını bitirdiğinde hepimiz , derin bir uykudan uyandık . Bravo ! , Yaşa ! ve alkış sesleri birbirine karıştı . Balkonda , mehtapla rakı içen Tuncay Abi irkildi , Ne o , yine vatan mı kurtarıyorsunuz ? dedi . Hazan , Ben cinden hiç korkmam ! diye bağırdı . Elindeki minicik dal parçasını göstererek , Ona , bu sopayla bi vururum ! ( Olmayan şeye nasıl vurulursa ? ) Deniz , Peki , Ömer Amca , cinler eskiden mi varmış ? diye sordu . Hayır yavrum ! Çook eski zamanlarda insanlar çok bilgili değilmiş . . . Nedenini bilmedikleri konularda böyle şeyler uydurmuşlar . . . Mesela , mesela örneğin ; eskiden insanlar dünyamızı öküzün boynuzları üzerinde duruyor sanırlarmış ! Hiç gökte öküz olur mu ? Mesela örneğin , olmaz ! Ne olmaz ? Mesela örneğin olmaz ! Bizim öğretmen bile söylüyor bazen ! Ama yanlış ! Dur , dur bir dakika ! Yanlış mı , yalnış mı ? Tabii ki , yanlış ! Bravo doğru ! Ama bazen yalnış kullanıyorlar . Yalnış ; yanlış ! Şey de öyle değil mi ; yalnız , yanlız ! Evet çocuklar , gazetelerde bile o kadar çok yanlız yazılıyor ki , şaşırıp kalıyorum . Doğrusu yalnız . Ben de bazen karıştırıyorum ; yalnız , yanlış , birinde ne önce , diğerinde le önce geliyor . Bakın , size harika bir formül öneriyorum ! dedi Burak , Bana abim öğretti ; örneğin yalnız diyeceksin , yalnız ne demek ? Yalın demek . Yalın , yani yalnız gibi tek başına . Yalnız deyince yalını hatırlayacaksın , le ile yazacaksın . Yanlış ise yanılmaktan geliyor . Örneğin ben şimdi Senem'e bir soru sordum o da yanlış yanıt verdi , ona yanıldın diyeceğim . . . İkisi de yan ile başlıyor . . . Aaa ! Harika ; yalın ve yanılmak , artık hiç unutmam ! Hey ! ! diye ayağa sıçradım . . . Şimdi , Burak anlatırken ben de bir yöntem buldum ! Bakın şimdi ; yanlış yanıt ! İşte size anahtar sözcük ; yan yan ! . . . Nerden geliyor , Yanlış Yanıt tan . . . Böylece ne nin yanıtta olduğunu , le nin de yalnızda olduğunu anlarsınız ! Kaan hemen anladı , Yan yan . Harikasın , Gün ! Çak ! Yan yan çak'ıştık . Aa , yan yan ; yanlış yanıt , artık hayatta unutmam ! Babam Şu hayata bakın , Burak , bize bir doğru yazım formülü verirken , biz onun konuşması içinden , daha kısa bir formül çıkardık ! Heeyyt , yaşasın ! diye bağrıştık . ( Ama vatan filan kurtarmıyorduk yani ) Burak dedi ki , Şimdi , ben de abime bu formülü vereceğim , bizim keşfimiz diyeceğim ! Abiciğim bak , yan yan ! Tabii , o da bana yan yan bakacak ! Senem , - 12 yaşında , kitap okumayı çok seviyor - Ayy , biz nereden nereye geldik ! dedi ve güzel bir soru sordu , Peki , Ömer Amca , sen o çınarın arkasındaki kovuğu daha önceden görmüş müydün ? Evet , tabii ! diye yanıtladı babam , Hatta , bir kedinin yaraladığı kargayı günlerce orada beslemiştim . Karga uçamıyor muydu ? Hayır uçamıyordu . Evet , uçamıyordu ! Hayır uçamıyordu ! Evet , uçamıyordu ! ! Tartışmayı , Esra kesti , Yahu , ne tartışıyorsunuz ki , ha evet , ha hayır ne fark eder ki , sonuçta karga uçamıyor işte Evet , uçamıyormuş ! Hayır ! ! Uçamıyormuş ! Evet , hayır uçamıyormuş ! Niçin ? Sanırım , bir kedi kanadını yaralamıştı . Onu ilk bulduğum gün , kanadı kan içindeydi , hemen oksijenli suyla yıkadım . Annemle birlikte kanadını sardık . Ama annem , onu eve almama izin vermedi Mican , - köydeki kedimizin adı - ya da Karabaş'ın ona zarar verebileceğinden korkuyordu . Peki , sonra ne oldu ? Babam , o günleri tekrar yaşar gibi ağır ağır anlatmaya başladı , Ben , evde herkesten önce kalkardım . . . Kovuk yukarıda olduğu için , kediler oraya çıkamıyordu . Bu nedenle , çınarın kovuğu onun için ideal bir yerdi . O sabah , yine erkenden kalktım , bayat ekmeği ufaladım , kırıntı haline getirip avucuma doldurdum , onu çoğu kez böyle beslerdim . . . Kovuk boyumdan yukarıdaydı , her zamanki gibi ayaklarımın ucunda yükselerek elimi kovuğun içine soktum . . . Kovuk bomboştu , kargam yoktu , gitmişti . . . Emin olmak için , hemen harmandan bir şelek . . . Şelek ne ? Şelek , bir çeşit küfe gibi büyük sepet çocuklar . . . Karadeniz'de özellikle kadınlar iplerini omuzlarına geçirerek sırtlarına alırlar , gerek bahçeden harmana fındık taşırlar , gerekse köyden şehir pazarına süt , peynir tereyağı ve sebzeleri onunla indirirler . . . İndirmek ne demek ? Yani , getirmek dedim , Hani , köyden indim şehre , şaşırdım birdenbire . . . gibi . Sonra ben de düşündüm , neden köyden şehre gelmek değil de inmek demişlerdi . Baba , neden inmek demişler ? Babam hiç istifini bozmadan bize sordu , Neden inmek demişler ? Belki köyler daha yüksektedir ! Bravo . Didem , yani . . . Yani şehirler , düzlük yerlerde , köyler dağlarda , tepelerde Evet , işte bundan dolayı , ağaçtan yere inmek gibi . . . Ömer Abi , karga nereye gitti ki ? Pardon , Hazan'cık . . . Şelek diyordum , şeleği ters çevirdim , çınarın dibine koydum , üstüne çıktım , kovuğun içine tekrar baktım . . . Yoktu , gitmişti ! Peki , sen çok üzüldün mü ? Hayır çok sevindim ! Niye ki ? Çünkü , yaralı bir kargayı sağlığına kavuşturmayı başarmıştım . Artık benim sayemde uçuyordu . . . Evet , ama Aması ne , Hazan ? Bakalım da uçtu mu ? Belki de uçmaya çalışırken , düşmüştür kedi de gelip hapur hapur yemiştir . Aa ! Olabilir ! Aman ! Olmasın , olmasın ! dedi , Deniz , rica eden bir ses tonuyla . Hazan çok yumuşak yürekliydi , İyi , peki olmasın ! dedi . Sonra baba , o karga her sabah gelip , senin pencerene kondu ve sana binlerce teşekkür etti değil mi ? Aaa , nerden biliyorsun ? Ooo ! Bütün kitaplar öyle yazıyor ! dedim . Hiç de öyle olmadı Gün , kargayı bir daha asla görmedim . . . Ama daha ilginç bir şey oldu , gördüğüm her kargayı , benim iyileştirdiğim karga sanıyordum . . . Gökte , yüz karga uçuyorsa sanki , yüzü de benim sayemde uçuyordu . . . O neden biliyor musun Ömer Amca , sen birini baktın , iyileştirdin ya . . . İşte o sana çok büyük bir mutluluk verdi de ondan dedi , Senem . . . Ben büyüyünce , hayvan bakıcısı olmak istiyorum ! dedi , Deniz . Kaan , kucağındaki Seter'i , Deniz'e doğru atarak , Sen şimdilik buna bak , hemen Beter'i de getiriyorum dedi . Burak , yan bahçeyi göstererek , Beter'i şimdi kimse getiremez , bakın , Tosbiş'le kafa buluyor ! dedi , sonra düzeltti , Daha doğrusu bir türlü Tosbiş'in kafasını bulamıyor ! ( Tosbiş , bizim kaplumbağamız olduğuna göre , Beter'in ne yaptığını anlamışsınızdır ) Ben de hayvanları çok seviyorum ! Ben de ! Ben de ! Ben de ler yarışmaya başlamıştı . Burak , ayağa kalkarak , bir sahnede gösteri yapar gibi tüm dikkatleri üzerinde toplayarak , Bir dakika , sayın baylar , bayanlar ! Kısacası ve kestirmeden şöyle desek nasıl olur acaba - son sözcüğü bir opera sanatçısı gibi abartılı ve göğsünü şişirerek söyledi - hepimiz hayvanları çok seviyoruz ! Burak , bu sözleri tıpkı bir tiyatro sanatçısı gibi öyle güzel , etkili - ve giderek ritmini artıran bir düzen içinde - söyledi ki , babam dahil hep birden alkışlamaya başladık . . . Ne o ! diye bağırdı , Tuncay Abi , Tiyatroya mı başladınız ? Evet , tiyatro ! dedi , Duygu . Evet , tiyatro ! dedim , ben ! Duygu'nun gözleri parladı , Tiyatro ! Benim gözlerim parladı , Tiyatro ! Nihayet günlerdir aradığımız amacı bulmuştuk ; tiyatro ! Burak , bize bakarak oturdu . Duygu ile ben , Hacivat'la Karagöz gibi sahneye çıkarak birbirimize doğru yaklaşmaya başladık , her sözümüzden sonra , sözümüz hangi hareketimizde bittiyse , o harekette donup kalıyorduk . . . Tiyatro ! Tiyatro ! Evet , tiyatro ! İşte amaç , tiyatro ! Evet , evet , tiyatro ! Yürüyün işte , tiyatro ! Nefis olur tiyatro ! Şahane olur tiyatro ! Harika fikir , tiyatro ! Sen , ben , o tiyatro ! Biz , siz , onlar tiyatro ! Herkes , adeta nefeslerini tutmuş , hiç kımıldamadan bizi izliyordu . . . Böyle yapmak , o kadar çok hoşumuza gitmişti ki , asla bitmesini istemiyorduk . . . Hem bedenimizle , hem de sözlerimizi seslendirme biçimiyle , kılıktan kılığa giriyorduk . . . Tek kural , söylediğimiz her cümlenin sonuna tiyatro sözcüğünü koymaktı . Pazartesi tiyatro ! Salı tiyatro ! Ya Çarşamba tiyatro ? Perşembe de tiyatro ! İşaret parmağımı , gülen gözlerle bizi izleyen Kaan'ın göğsünün ortasına bastırarak , Haydi sen de tiyatro dedim , Kaan ayağa kalkarken , bir elini diğer elinin içine şaplatarak , Didem'i de sahneye davet etti ! Ne de olsa tiyatro ! Bir tanedir tiyatro ! Sahneye çıkan herkes , kendi sözüyle birlikte beden hareketini de hazırlıyordu . Tam bir çılgınlar müzikali başlamıştı . Biz yapamaz mıyız tiyatro ? Mükemmel yaparız tiyatro ! Ben de severim tiyatro ! ( Hazan , bravo sana ! ) Hiç kimse diğerinin sözünü kesmiyor , herkes , sıra kendine gelene kadar olduğu yerde dansını sürdürüyor sıra kendine geldiğinde , yaratıcılığını ortaya koyuyordu . O zaman , ne zaman yaparız tiyatro ? Yarın konuşuruz , tiyatro ! Planlarız , tiyatro ! Her gün çalışırız , tiyatro ! İşin sırrını herkes çözmüştü , ( balkondaki ve verandalardaki seyirciler hariç ) , bir anda , tiyatro yapma fikri hepimizi sevinçten çılgına döndürmüştü ! Nerde oynarız tiyatro ? Düşünürüz tiyatro ! Düşünmek bile tiyatro ! Ben bu sefer bir şey bulamadım , tiyatro ! ( Hazan bile bayıldı , bu fikre ! ) Çılgın müzikalimiz insanların öyle hoşuna gitmişti ki , annem bile bahçede bizi aydınlatan , verandanın lambasını , bir söndürüp , bir yakarak , görsel etkimize çok yaratıcı bir katkıda bulunuyordu . Hiç planlamadan böyle bir koregraf ( zor bir sözcük ama , çok güzel bir anlamı var ! ) oluşturabilmek , hepimizin içindeki müzik ve dans sevgisini açıkça ortaya koyuyordu , o halde biz bu tiyatro işini çok iyi kıvırabilirdik . Mutluluktan başımızı döndüren bu gösterinin bitmesini hiç istemiyorduk . Babam birden haykırdı , Perde ! Perde inmedi ama sağanak halinde yağmur inmeye başlamıştı . Biz niye Tosbiş değildik . Verandalara öyle bir kaçıştık ki , halimiz tam bir tiyatroydu ! . . . Hepimizi tiyatro çarptı . . . Yağmur dindikten sonra tüm arkadaşlarla arkada buluştuk . ( Aaa , ilk kez şimdi farkına varıyorum ; arka - arkadaş ! Gerçekten hepimizin evinin arkası , aynı alandı ve bizler de arkadaştık . Tıpkı , adaş gibi . Kim bilir belki arkadaş sözü de insanların arka arkaya vererek birbiriyle dayanışmasından doğmuştur . Arka - daş ! . . . ) Oybirliğiyle , sitemizde bir gece düzenlemeye karar verdik . Başta bir tiyatro oyunu olmak üzere , içinde her şey olacaktı . Sadece ve sadece bir şey olmayacaktı ; büyükler ! Her şey bizim eserimiz olacaktı . Oleeey ! . . DÜNYANIN BÜTÜN İSTAVRİTLERİ Sanırım , Eylül ayı başlarıydı . Okulumuz daha açılmamıştı . Yaz başından beri , abimle birlikte , sürekli balığa çıkmaktaydım . Erdal Abim , bir balık avı tutkunuydu . Büyük bir aşk içinde , tüm günlerini deniz kenarında balık tutmakla geçirirdi . Çoğu kez , en büyük yardımcısı ben olurdum . Daha güneş doğmadan kalkar akşamdan hazırladığımız olta ve kovalarımızı alır , sessizce yola koyulurduk . Her seferinde en büyük balığın hayalini kurardık . . . Abim , bana hayalindeki en büyük balığı anlatır , sonra ben gizlice , onun anlattığı balıktan daha büyüğünün hayalini kurardım ve ona bunu hiç söylemezdim . . . İşte o gün , ikimizin de hayali gerçek oldu ama nasıl ? Dikkat ! Dikkat ! Söken mahallesinin sayın seyircileri ! diye başlayan anonslar Fareli Köyün Kavalcı'sı gibi bizi kendine çekerdi . Bir anda düzinelerce çocuk , panonun arkasına düşerek , bir fare sürüsü gibi , sinema dediğimiz ummana dökülmeyi hayal ederdik ! Aklımız , fikrimiz ; bu üç insandan birinin nasıl gözüne girebiliriz sorusuna yanıt aramaktaydı . Gözümüzü onlardan ayırmıyorduk , ne zaman yorulurlardı ve saniyenin on binden biri kadar kısa süren göz kırpmalarını saniyenin yirmi binde biri kadar kısa sürede algılamayı önce biz başarabilir miydik ? İşte o zaman , dünyalar bizim olurdu , ya afişin sopalarından birini , ya da megafonu tutar ve saatlerce onlara yapışır kalırdık , kimseye - sahibine bile - bırakmazdık . . . Önemli olan , bir kez o sopalardan birini ya da o megafonu ele geçirmekti . O anda yaptığım her şeyi , dikkat ederseniz , şimdi de çok iyi anımsıyorum - insan , severek yaptığı işi hiçbir zaman kolay kolay unutmuyor - O panoların bir ayağını ya da megafonu tutar tutmaz ne yapardık , bilir misiniz çocuklar ; o kısacık zaman diliminde , en fazla arkadaşımızla ya da mahalleli büyüklerle göz göze gelmeye çalışırdık . . . Belleğimiz , merkez hesap üssü gibi çalışırdı ! Kaç çocukla , kaç büyükle göz göze geldim , şu köşeye kadar daha kaç kişiyi görebilirim , en fazla gören kişiye ne kadar yaklaşırım , en yakın rakibime ne kadar fark atarım , bu sırada mahallede kimler olur oraya kadar kaç dakikada giderim , yüzümü hangi yana dönsem daha fazla insan görürüm ? Sıralı , sırasız yüzlerce soruyu aynı anda sorar ve sayıları bilgisayar hızıyla toplardık . Afiş taşımanın getirdiği ayrıcalık bize ; sadece sinemaya bedava girme şansını getirmekle kalmaz , ayrıca , sinemaya hizmet etmiş olmanın Onur unu da birlikte getirirdi . Sinemaya hizmet etmenin onuru , onlardan bize geçerdi . . . Onların megafonunu , afişini tutar ; onlara evden su getirir onların emriyle akıncılar ordusu gibi , mahallenin tüm insanlarını pencerelere dökerdik . Evlere servisimiz de vardı ! Meraklısına göre , afişleri dakikalarca , onların penceresine dönük tutar ; yaklaştırır - hatta , meraklısı , o sırada , diyelim yemek yapıyorsa - girebildiği kadar pencereden içeri sokardık . Bazı anneler bu özveriden çok etkilenip , sinemanın bu önde gelen kişilerine fast food hizmet vermekten büyük zevk alırlardı . Yiyecekler genellikle ; Vita yağlı yarım ekmek içi , zeytin ve domates olurdu . Şanslılara , tereyağ ve tulum peynirli ekmek de düşerdi . En güzel çerez ise , daima fındıktı ! ( Bu nedenle , sinemanın bu isimsiz kahramanlarının hiçbir zaman cepsiz giysilerle dolaştığı görülmemiştir . ) Hele o megafon ! Sanki bizim için sinemanın tüm gizemi onda yatıyordu . O , sesi büyüten , ona mikrofon tonu katan müthiş bir araçtı ! Neredeyse , sadece görüntüyü hayal gücü bırakan bir sinema ! Afiş sopası sonuç olarak bir tahta parçasıydı ve hepimiz onu tanıyorduk . . . Ama megafon hayatımıza sinemayla katılmıştı ve bize onu temsil eden en yakın gereçti . Biz onu tutarak sinemaya dokunabiliyorduk ! . . . Dikkat ! Dikkat ! Söken Mahallesinin Sayın seyircileri ! . . . Bir gün param olursa , mutlaka megafon alacaktım ya da eskiyen megafonları nereye atarlardı acaba ? Megafon , çok uzun yıllar çocuklar , benim en büyük özlemim olarak sürdü , ta üniversite yıllarında elime geçirdiğimde , inanın sloganlar atmak yerine , bir anda içimden müthiş bir biçimde , sinema anonsları yapmak geçerdi . Dikkat ederseniz film yerine çoğu kez , sinema sözünü kullanıyorum . Sinema bizim için bir film değil , filmi de içeren büyülü , yepyeni bir dünyanın . . . Dünyamızı keşfetmiş , ışıklı , sihirli bir gezegenin adıydı . . . Sinemaya tapıyorduk . Oysa her yaştan öğrencilerin sinemayı sevmesi , sinemaya tapması yasaktı . Sinema sadece haftada bir gün , büyüklerimizle gidebileceğimiz bir haylazlık olabilirdi . Dersine kapanmak varken dünyaya açılmak ne demekti ? Tutucu öğretmenlerimizle çağdaş öğretmenlerimiz bu konuda çatışıyordu . . . . Dikkat edin çocuklar yeni fikirleri , gençler her zaman yaşlı insanlardan daha çabuk benimsiyor ve savunuyor . Tabii , çok önemli bir noktayı unutmamak gerekir . . . Öyle yaşlılar var ki , pırıl pırıl beyinleri , bilgileri ve dünya görüşleri sayesinde her zaman genç ve yenilikçi olmayı başarırlar ; öyle de genç insanlar vardır ki , bilgisiz ve cahil oldukları için beyinleri yaşlanmaya bile fırsat bulamadan körelir ve çürür . . . 0 günlerde , genç öğretmenlerimiz sinemayı savunur ve bize önerirken , genelde yaşlı öğretmenlerimiz ve halkın büyük kısmı gavur icadı , nifak tohumu diye şiddetle karşı çıkıyordu . Eski kafalıların çoğunluk olması yüzünden , sinemalarda bir öğrenci avı başladı . . . Hiç unutmam , sinemanın en ön sandalyelerine doğru , iki yetişkin insan geliyorsa ve bunlardan birinin elinde fener varsa bu , mutlaka bir öğrenci avıydı . . . Ve öğrencilerden biri , babası tarafından fener ışığında teşhis edilerek ve büyük bir olasılıkla dövülerek eve götürülecekti . Biz bu konuda , oldukça şanslıydık , babam bizi dövmezdi . Annem çok dayak atar fakat o da , bizi aramak için asla sinemaya gelmezdi . Çünkü tek başına sinemaya giden bir kadına kimse iyi gözle bakmazdı . Büyüklerin bizi sinemadan ayırması bize atılan en büyük dayaktı . Bazı okul günlerinde bu işi , öğretmenlerimiz yapardı . Koltuklarımıza bir av köpeği kadar sessiz ve planlı yaklaşır bir tavşan kadar çaresiz ve korkak bizleri , kulağımızdan yakaladıkları gibi çeker götürürlerdi . Bakın kulaklarıma , sizin kulaklarınız bana öyle geliyor ki , asla bu kadar uzun olmayacak ! Oysa biz , arkadaşlığı , sevgiyi , dayanışmayı , hayatı , en az öğretmenlerimizden olduğu kadar sinemadan da öğrenirdik ! . . . Genç , aydın , pırıl pırıl insanların yenik düşmesi yüzünden kentimizde bizden sonra çok uzun yıllar hiç sinema olmadı biliyor musunuz çocuklar ! Televizyonun olmadığı bir dünyada , bir de sinemadan yoksun olduğunuzu düşünebiliyor musunuz ? Ve geçenlerde ne oldu , biliyor musunuz çocuklar ? Annemin hastalığı nedeniyle , Giresun'a gittim . Arkadaşlarımın ve kardeşlerimin çoğu hala orada . Akşam beni aldılar , 25 - 30 yıl aradan sonra yeniden açılmış ilk ve tek sinemaya götürdüler . . . Çok şirin bir sinemaydı , çok da güzel bir film oynuyordu . . . 10 dakika ara'da , pat diye , bir zamanlar bizi sinemadan toplayan öğretmenimi görmez miyim ? Beni görünce çok sevindi , elini sıktım , Hayrola Hocam , bu saatte ! dedim . Eee , başka eğlencemiz yok ki ! demez mi ! Acayip , Atatürkçü olmuş . Bir kaç dakika söyleştik , koca Giresun'da tek sinema olduğuna çok üzüldüğünü söyledi . Hele de , Cumhuriyeti'mizin kurucusu , ulu önderimiz Atatürk için , yıllardır bir film yapamadık ki , dünya görsün , tanısın onu ! . . . deyince , boğazıma bir şeyler düğümlendi . . . Sustum , kaldım . Çıkışta , sinemanın kadife sütunlarını okşadım , inanır mısınız buz gibiydi , beni bile tanımadılar . Onca sevgiden sonra yıllarca unutulmuş olmak onurlarını incitiyordu . Kırgındılar ve buz gibiydiler . O gece sabaha kadar kendime sordum , Acaba , bir gün içlerini ısıtabilecek miyiz ? diye . . . Tüm engellemelere karşın , biz gözü pek çocuklardık . Onların sinemaya girdiğini görür görmez - ki , genellikle film başladıktan sonra içeri girerlerdi - hemen , büyük seyircilerin arasındaki tek tük koltuklara kendimizi atardık . İlk ve en güvenilir kurtuluş yolumuz buydu . Çoğu kez , sinemaseverler bu ava karşı çıkarak , bizi şefkatle sahiplenirlerdi . Ya ellerini omzumuza atar , ya da bedenlerini yan çevirerek görülmemizi engellerlerdi . Söz sözü açıyor ; size çok ilginç bir şey söyleyeyim mi ! O güne dek , bir ya da iki kez de olsa , bizi filmin ortasından alıp götüren babam bir gün eve geldi ; gururla dedi ki , Biliyor musunuz çocuklar ben bugün sinemada , iki çocuğu birden babalarından sakladım ! Sinema avlarına karşı ikinci kurtuluş yolumuz ise , sandalyelerin aralarında ve altlarında tamamen görünmez olmaya çalışmaktı . Karanlık sahnelerde çok etkili olan bu yöntem , ne yazık ki , bir güneş doğuşunda , hepimizi ele verebiliyordu . Son yöntem ise , içlerinde en cesurca olanıydı . Tam fener bize tutulduğu anda , yüzümüze hiç tanınmayacak bir biçim verir nefesimizi ve tüm kaslarımızı tutmuş bir biçimde , kılımız kıpırdamadan filmi izlemeye devam ederdik . Doğal olarak , yüzümüze verdiğimiz biçimler öyle komik oluyordu ki , şöyle örneğin ! . . . Evet , evet gülmeyin , şaka değil bu , dakikalarca filmi böyle izlerdik . . . Sanki film izleyicisi değil , maske takmış korku filmi figüranlarıydık . . . Gözetlendiğimiz anda , asla birbirimizin yüzüne bakmazdık . . . Bakışlarımız , yanımızdaki arkadaşımıza göz ucuyla değdiği an , makaraları öyle koyverirdik ki , bütün sinema kahkahamızdan inler . . . Tabii , hep birlikte enselenirdik . Enselenmiş bir halde sinemadan ayrılırken , filmin uşakları daima bizim tarafımızı tutardı . Bunun en iyi kanıtı , onlardan duyduğumuz son sözler olurdu . Her şeyimi alabilirsiniz ama , içimdeki sevgiyi asla ! . . . Yaptıklarınızın hesabını bir gün vereceksiniz ! . . . Onu sevmemi , hiçbir şey engelleyemez ! Beni bir gün anlayacaksın , lakin vakit geçmiş olacak ! . Bacak kadar çocuğa böyle davranmaya utanmıyor musun ? . . . Yazıklar olsun size ! . . . Sen de mi Brütüs ! . . . Durun , durun diyorum size ! Bizi , bu işin sonunun nereye varacağı değil , filmin sonu ilgilendiriyordu . Acaba , uşak kaçabilmiş miydi ? Yoksa onu da bizim gibi zor günler mi bekliyordu ? İşte o günlerde , müthiş bir haber aldık ! Kentimizde yeni açılan bir yazlık sinemaya Çetin Abim , - evet , yanlış duymadınız , Çetin abim ! - benim özbeöz halamın oğlu Çetin abim , makinist yardımcısı olarak alınmıştı ! Heeeyyy ! Bu ne demekti be ! Artık Çetin abime dokunduğun an sinemaya dokunmuş oluyordum . Sinema bana , Çetin abim kadar yakındı ! Hem de Giresun'un en güzel yazlık sineması , Yeni Sinema ! Yani , benim öz halamın öz oğlu , özbeöz halamın oğlu Çetin Abim , şimdi , dünyanın en güzel transatlantiklerinden birinin kaptan köşkünde oturacaktı ve unutmayın , onun en sevdiği kişi de bendim ! Sinema bir haftaya kadar açılıyordu , üstelik Giresun'un en merkezi semtlerinden birinde , Çınarlar Mahallesinde ! Sanki , inşaatın kontrol mühendisi bendim çocuklar . . . İnanın , sinemanın çevresinden ayrılmıyordum . . . Bütün gelişmeleri çok yakından kontrol ediyordum . . . Yüreğim , göğüs kafesime sığmıyordu ! Yolda kimi görsem , vaaay ! diyordu bana , haberi bütün Giresun almıştı . Herkes benimle iyi geçinmeye çalışıyordu . Acaba sevgilimin haberi var mıydı ? Ben söyleyemezdim , çünkü daha bugüne değin hiç konuşmamıştık ! Acaba konuşma teklif edersem nasıl karşılardı ? Aşk olayları dışında , her konuda çok cesurdum , fakat onu sokakta görsem bile bedenimdeki tüm kan çekilir , elim ayağım titrer tüm davranışlarım birbirine karışırdı . Onun için ölürdüm , ama onunla konuşamazdım . Bu konuda ilkokuldaki cesaretimi ortaokulda tamamen yitirdim . Okulumuzda , kızlar ve erkekler bahçesi ayrıydı . Kızlar bahçesine , değil kız arkadaşlarımıza , kız kardeşime bir şey söylemek için bile geçemezdim . Soluğu idarede alırdık . Çetin abimi eğitime almışlardı ? Her akşam sinema dönüşünde , kutsal bir ayine hazırlanır gibi onu beklerdik . Hayatı boyunca hep olduğu gibi , alçakgönüllü bir tavırla yanımıza gelir yorgun gözlerle hatırımızı sorar ve anlatmaya başlardı . Anlattıkça , yorgun gözleri , üzerine gaz dökülmüş saman alevleri gibi parlamaya başlar saatlerce bizi aydınlatırdı . 17 yaşında , bir amiral gemisinin kaptanı olabilmek elbette ki , çok özel yetenekleri gerektirirdi . İşte , Çetin abim anlattıkça , onun bu özel yetenekleri de tek tek ortaya çıkardı . Sinema makinesini daha üç gündür tanıdığı halde , bırakın film oynatmayı , tümüyle söküp takmayı bile öğrenmişti . - doğrudur , yüzde yüz inanırım - Önce . . . film ne demekti ? Görüntüler nasıl hareket ederdi , sinema perdesi neydi , o sihirli ışıklarda resim nasıl saklanıyordu , ses nereden geliyordu ? Sonra . . . Sinema makinesi ne demekti , makinist ne iş yapardı , film niye kopardı , ses neden bozulurdu , güçlü ışık kaynağı nasıl sağlanırdı , kömür nasıl bir şeydi , makinist odasından film nasıl görünürdü , film nasıl çekilirdi , bazı film hileleri nasıl gerçekleşirdi ? Eminim ki , Çetin Abime kimse bunları anlatmamıştı , ama o , pratik zekası ve bilimsel bakış açısı ile isterse bir kaç ay içinde sinemanın kitabını bile yazabilirdi . - Ya da bize öyle geliyordu - Öğrendiği her şeyi büyük bir keyif ve heyecanla bizlere aktarıyor en küçük bir kararsızlık halinde cebinden bir kalem çıkararak , taşa , duvara , toprağa , eline , her yere çizerek şematik anlatıma geçiyordu . En büyük aşkı ; bildiğini paylaşmak , öğrenmek isteyen herkese içindeki bilgileri son noktasına kadar anlatmaktı . İnanın bana , eğer Çetin Abim , eğitimini sürdürseydi bugün ülkemizin , dünya çapında ünlü bir bilim adamı olurdu . . . Şimdi , ne mi yapıyor ? Onu sormayın hiç , belki başka zaman anlatırım . Sinemanın açılışına birkaç gün kala , bir akşam üstü Çetin abim heyecanla mahalleye geldi , Çabuk , direğin altında toplanın , bakın size ne göstereceğim ! dedi . Bütün mahalle direğin altına toplandık . - Direğin altı , zaten buluşma yerimizdi - Çetin abim , elini cebine attı . Bir tomar film parçası çıkardı . Bir filmi ilk kez , bu kadar yakından görüyorduk ! Kalabalık bir anda dalgalandı ; Hadi ya ! Gerçekten mi ? Versene ! Bakiim ! Şimdi o , bir film mi ? Bir dakika , dedi , Çetin abim , Hepinize vereceğim , ışığa tutarak bakacaksınız . . . Ama önce beni dinleyin ! Bunlar değişik filmlerden parçalar . . . Bunlar film makinasının içinde hızla akıyor . . . Arkasındaki ışık ise bunları çok güçlü biçimde aydınlatırken mercek de büyütüyor . . . Böylece perdede hareketli dev görüntüler oluşuyor . Hepiniz dikkatle bana bakın şimdi , diyerek cebinden bir büyüteç ve beyaz bir kağıt parçası çıkardı . . . Ömer gel buraya , dedi . Zaten yanındaydım , hemen öne çıktım . O ve ben ! Çevremizi saran tüm arkadaşlar nefeslerini tuttular Çetin abim , beyaz kağıdı açarak , tam ışığın altına hizaladı ve bana , Bunu hiç oynatmadan burada tut , dedi . Dediğini aynen yaptım . Sonra elindeki film parçalarından bir kısmını yukarı kaldırdı , ışığa tutarak birini seçti , diğerlerini cebine koydu . Şimdi bakın , n'olacak ? Filmin bir karesini , ışığın tam altına getirdi , diğer eliyle tuttuğu büyüteci , film karesine yaklaştırıp , uzaklaştırarak netliğini ayarladı . . . Bir anda , sıkıca tuttuğum bembeyaz kağıt üzerinde sihirli bir görüntü oluştu ! Hem de kim biliyor musunuz ? Eşref Kolçak ! Hani , nerde ? Vay ! Gerçekten Eşref Kolçak ! Heeeyt be ! Çetin abi , helal olsun sana bu yollar ! Bi dakka yaa , açılın da biz de görelim ! Büyülenmiştim ! Sinema , parmaklarımın arasında tuttuğum bu küçücük kağıt parçasına bile sığabiliyordu ! İşte , Eşref Kolçak , iki elimin arasında dalgalanıp duruyordu . Hangi film Çetin Abi ? demeyi akıl edebildim . Sıkı durun ! dedi , İşte , açılış gecesi bu film oynayacak ! Beş Kardeştiler Başrollerde Eşref Kolçak ! Güzel mi ? Hem de ne biçim ! Oğlan ölüyor mu ? Söylemem ! Sinemanın büyüsü geçmek bilmiyordu , ama dillerimiz çözülmeye başlamıştı . Çetin abim , cebindeki diğer film parçalarını çıkararak herkese birer ikişer dağıtmaya çalıştı . Alın , bunları ışığa tutun ! Hepsini göreceksiniz ! Zeynep şaşkınlıkla kardeşine baktı , Sen ne dediğinin farkında mısın ? Ben mi senin üstüne köpeği saldırttım ? Orhan gizemli bir havayla : Onun gibi bir şeyler dedi . Zeynep merak ve endişeyle kardeşine baktı : Orhan sen benden bir şeyler gizliyorsun ? Lütfen bana gerçeği söyle . Eğer kötü bir şey yaptınsa , söz veriyorum sana yardım edeceğim . Kardeşler zor günlerde birbirleriyle dayanışma içinde olurlar . Orhan kuşkuyla : Ağzımdan laf almaya çalışıyorsun değil mi ? Sonra da anneme babama yetiştir , dedi sinirli sinirli . Zeynep : Yemin ederim ki kimseye bir şey söylemeyeceğim . Hem sonuna kadar senin arkanda olacağımı söyledim ya . Orhan : Bu bir sır . İkimizden başka kimse bilmeyecek tamam mı ? dedi . Tamam ! tamam ! Hadi çabuk anlat , meraktan öleceğim . Ben dün gece siz yattıktan sonra evden kaçtım . Bacağımı da sabah değil , gece köpek ısırdı . Zeynep şaşkınlık ve korkuyla kardeşine baktı . Ne ! . . . Evden mi kaçtın ? . . . Hep senin yüzünden . Sana sinirlenip evi terk ettim . Seymenler Parkı'na gittim her şey orada oldu . Orhan o geceyi tekrar yaşıyormuş gibi aynı heyecanla olanları Zeynep'e anlattı . Zeynep'te en az Orhan kadar heyecanlanmıştı . Tanrım nasıl yaptın böyle bir şeyi ? Başına çok daha kötü olaylar gelebilirdi . Yine de iyi çocuklarmış , seni eve kadar getirmiş . Ali'nin sözleri sürekli kulaklarımda çınlıyor . Bazı çocukların da bizim gibi yaşadığını unutma demişti . Dün geceden beri onları düşünüyorum . Zeynep , onlara bir şekilde yardım etmeliyiz . Zeynep : Giyecek , yiyecek götürelim . Orhan : Aslında her şeyden önce yatacak bir yer bulmak gerek , ama biz ne yapabiliriz ki ? Şimdi yaz olduğu için kolay , ama kısın ne yapacaklar ? Zeynep bir süre sessiz kalıp düşünceye daldı . Orhan ümitle ona baktı , Sen bir şeyler düşünüyorsun ? . Zeynep Benim aklıma bazı şeyler geliyor , ama bunu yapabilmek çok zor . Orhan Zeynep hadi çabuk söyle çok merak ettim , dedi heyecanla . 5 . BÖLÜM Tunalıhilmi Caddesi insan ve trafiğe çıkmış arabaların gürültüsüyle arı kovanı gibi uğuldamaktaydı . Melek her zamanki yerinde , ümitle gelene geçene flasterlerini ve kalemlerini uzatıyordu , ama nafile ; kimsenin ona aldırdığı yoktu . Ezberlediği bir kaç cümleyi robot gibi tekrarlıyordu ; Bayan lütfen bir flaster alın . Hayat hiç belli olmaz . Bir gün bir küçük kaza olur , çantanızdaki bir flaster belki de hayatınızı kurtarır . Melek kaç tane sattın ? diye yaklaştı Memo . Hiç satamadım Memo , bugün işler kesat . Sen buralarda ne geziyorsun aylak aylak . Sabahtan beri seni gözetliyorum , hiç bir arabaya yanaşmadın . Bana göre araba geçmedi ki . Uy , sevsinler seni ! Araba beğenmeyene bakın . Benim sileceğim araba Mersedes , BMW falan olacak . Hadi gevezelenme koş ! Kırmızı yandı , arabalar duruyor . Memo uzaklaşırken , Hah , işte tam benim istediğim gibi bir araba . Kırmızı bir Mersedes ! . . . diye bağırıyordu . Koşarak arabanın önüne atladı , Sileyim bayım . Onun arkasından öbür silici çocuklar da arabanın önüne atladılar ve birbirleriyle itişip kakışmaya başladılar . Sürücü : Ne itişip duruyorsunuz ? Arabanın altına girip gebereceksiniz . Sonra da adamdan sayılıp basımıza bela olacaksınız ! diye bağırdı . Memo bir , iki dirsek ve yumruk darbesiyle öbür çocukları uzaklaştırdı . Mersedes buldum mu bırakmam abi . Ben uyduruk araba silmem ! dedi sürücüye . Sürücü gülerek : Yok yahu ! . . . Demek sen Mersedes silicisisin ? Memo sırıtarak : Bir de BMW , Toyota . Sürücü : Çok tip bir oğlan , diye yanındaki bayana döndü gülerek . Bayan : Çok da sevimli bir şey , cin gibi . Memo sürücünün hoşgörüsünden yüz bularak hafifçe şımarmıştı . Sevimli bir sırıtmayla : Bir de bayım , nişanlısı güzel olanların arabalarını silerim ! Sürücü onun kafasını okşayarak : Ulan ufaklık , sen şeytanın sağ bacağısın vallahi ! Seni sevdim biliyor musun ? Al bakalım bahşişini , yine görüşürüz ! dedi . Araba hızla hareket etti . Memo elindeki yüz bin liraya şaşkınlıkla bakıyordu . Çocuklar basına üşüştüler parayı gören bağırıyordu : Vay anam vay ! . . . Yüz bin kağıt vermiş ! . . . Memo keyifle bağırdı : Ben iş diye buna derim iste ! . . . Ben Mersedes silicisiyim ! Çocuklar mızıklanmaya başlamışlardı . Yarın o araba benim ! . . . dedi , biri Memo'ya bakarak . Bize on bin lira bile vermiyorlar . Yağma yok ! . . . diye diklendi Memo , hepiniz havanızı alırsınız . Yanaşanı haklarım anladınız mı ? Silisimi beğendiği için yüz bin lira verdi , hem yine görüşürüz dedi . Duymadınız mı ? Görürüz bakalım , yarın o arabayı kim silecek , diye tehditler savurarak uzaklaştı diğer siliciler . Memo koşarak Melek'in yanına geldi . Gözünü kapa Melek ! Niye ? Kapat , ben aç deyince açacaksın . Bakalım ne göreceksin ? Tamam kapattım . Aç simdi . Aman Allahım yüz bin lira ! diye hayretle bağırdı Melek . Doğru söyle buldun mu ? Çaldın mı ? Memo bozuldu , Ağzını topla , ben hırsız mıyım ? Melek üsteledi , Nerden buldun öyleyse ? Memo : Kazandım dedi kasılarak . Mersedes'liden kazandım . Hımmm ! . . . kıskandın tabi . Hiç bir şey satamamışsın . Kalemlerin de flasterlerin de duruyor . Uy ! . . Şımarma hemen . İyi ki kedi olalı bir fare tuttun , dedi Melek . Melek sana bir döner ısmarlayayım mı ? Ben senin gibi pis boğaz değilim , koy cebine akşam abime verirsin . Memo keyifle : Sevinir değil mi ? Sevinmez mi ? Gecekondu yapmak için para biriktiriyor . Her gün kaç çuval kağıt topluyor . Yakında sise isine de girecekmiş . Melek her gün yüz bin lira kazansam , kış gelene kadar bir kondu alabilir miyiz ? Huş ! . . . Her gün yüz bin mi verecekler sana . Her gün kırmızı Mersedesi bekleyeceğim , dedi Memo heyecanla . Ama öteki çocuklar da Mersedes'in başına üşüşecekler biliyorum . Yüz bini gördüler ya ! . . Gözleri kaldı . Hepinizi tek basıma haklarım dedim . Ama biraz zor . Melek , sen bana yardım eder misin ? Nasıl olsa bir şey satamıyorsun . Hadi yürü geç oldu parka gidelim . Abim yiyecek bir şeyler getirmiştir , herhalde . Karnım da öyle acıktı ki . Melek bana yardım edersen çocuklarla başa çıkarım , dedi üsteleyerek Memo . O araba her gün oradan mı geçecek , geçse bile sana her gün yüz bin mi verecek ? Akılsız , dedi Melek . Parka yaklaştıklarında Memo abisi Ali'yi gördü . Koşarak ona yaklaştı heyecanla Abi ! . . . Abi ! . . . kapa gözünü ! . Ali sevecenlikle onu yakaladı Ne oldu yine , ne muzurluk yapacaksın bücür ? Hadi abi kapa gözünü , aç demeden açmak yok ha ! . . Tamam kapatıyorum . Memo heyecanlı heyecanlı ceplerini karıştırdı . Hay Allah ! . . Para bir türlü eline gelmiyordu . Yok ! yok iste ! param yok ! diye ağlamaya başladı . Param kayboldu Melek ! . . Allah'ım paramı ver ! diye hıçkırmaya ve bağırarak ağlamaya başladı . Melek yanına geldi Bırak şimdi zırlamayı da iyi bak cebine . Dur ben bakayım . Memo'nun ceplerini karıştıran Melek kızgınlıkla ona bağırdı . Allah senin canını almasın emi . Delik cebe para koyarsan düşer tabi . Ali merakla Ne oldu yahu , ne parası ? Memo içini çeke çeke ağlıyor , bir yandan da kendine kızıyordu . yüz binim yok oldu . Allah benim canımı alsın ! Öleyim daha iyi ! Aksama kadar köpekler gibi onun bununla dövüşürsen yırtılmadık ne cebin kalır , ne de cepkenin ! diye bağırdı Melek . Ali kızgınlıkla : Ne olduğunu hemen anlatmazsanız ikinizi de pataklayacağım şimdi ha ! diye bağırdı . Memo ağlamayı sürdürürken , Melek olanları anlattı . Ali sevecenlikle Memo'nun ensesine hafif bir şaplak attı . Hadi Memo , simdi ağlamayı kes bakayım aslanım . Olur böyle şeyler . Ben de geçen sene beş yüz binlik yitirmiştim . Memo burnunu çeke çeke : Keşke ben de anamla , babamla o arabanın içinde ölseydim ! Kurtuldum da noldu sanki . Hayırsızın biri oldum dedi acıklı bir sesle . Melek anaç bir tavırla : Hınzır seni ! . . Şimdi bizi kendine acındırmaya çalışıyorsun değil mi ? dedi . Biraz önceki siniri yatışmıştı . Memo : Ciddi söylüyorum dedi burnunu çekerek . Ali onu taklit ederek : Ciddi söylüyormuş benim kuşum . Sen ölseydin bize kim bülbül gibi ötecekti , ıslık çalacaktı , dedi onun başını okşayarak . Memo yavaş yavaş gevşedi , hafiften şımardı , Bırakın simdi dalga geçmeyi , dedi sırıtarak . Ali : Islıklan Eminem türküsünü çalarsan , yaptığın her şeyi affederim . yüz bini yitirdiğimi de mi ? Ali : Evet onu da . Memo burnunu sildi , ciddi bir ifadeyle Eminem türküsünü ıslıkladı . Arkasından da üç kez kuş gibi öttü . Hepsi gülmeye başladılar . Ali Memo'yu kolundan çekti . Gelsin bakim benim küçük kuşum abisinin kucağına . Bir süre daha Memo'yu gıdıklayarak güldürdü . Şimdi beni iyi dinleyin : Ben öyle her şeye , para falan kaybetmeye kızmam ; ama neye kızarım ? Melek : Hırsızlığa , dilenmeye . . . dedi . Memo : Gammazlığa , tiner koklamaya . . . Melek : Yabancılılarla gitmeye . . İkinize de aferin , dedi Ali . Size , bu kötü şeyleri yapan benim kardeşim değildir demiştim . Unutmadığınıza sevindim . Melek : Abi bir de dövüşmeyi yasak etsen de su Memo her gün dalaşıp , üstünü basını parçalamaktan kurtulsa . Ali bilgiççe : Bizim yaşantımızda dövüşmek zaruridir . Dövüşmezsen ekmeğini kaparlar . Bizim gibiler her şey için dövüşmek zorundadırlar Melek'im , dedi , hüzünlü bir şekilde kardeşlerine bakarak . Memo keyifle : Gördün mü bak ! Abim de dövüşmek serbest dedi . Bundan sonra bana karışma Melek . Ali : Bugün hepimizin işi ters gitti . Sabah ben varana kadar adliyenin önündeki kağıtların hepsini toplamışlar . Bundan sonra daha erken gitmek gerekiyor . Bu akşam yiyecek bir şey getiremedim size , dedi bezginlikle . Sanki başka gün çok şey getiriyordum da . . . Tasalanma abi , bir aksam aç kalınca ölmeyiz ya , dedi Melek . Memo iç geçirdi : Karnım da öyle aç ki , yüz binimiz olsaydı simdi fıstık gibi bir ziyafet çekerdik . Ali : Bakın şimdi size bir sihir yapacağım , hepimizin karnı tıka - basa doyacak . Melek : Nasıl yani ? Memo : Gökten yiyecek mi yağacak ? Ali : Onun gibi bir şey . Simdi gözlerinizi kapatın , sen bu dizime , sen de su dizime kafalarınızı koyup uzanın bakalım . Memo : Çok da üşüyorum . Ali : Aç insan üşür . Merak etmeyin biraz sonra karnınız doyunca üşümeniz de geçecek , dedi sevecenlikle kardeşlerinin baslarını okşadı . Tamam abi gözümü kapattım . Ben de kapattım . Ali : Çok güzel . Simdi gözlerinizi açıp yıldızlara bakabilirsiniz . Bu akşam göklerin padişahı , gökyüzündeki büyük bir bahçeye kocaman bir sofra kurdurdu . Memo heyecanlanır : Bu park kadar büyük mü ? Evet bu park kadar büyük bir bahçede fakirler için kocaman bir sofra kurdurttu . İçine kırk bir çeşit yiyecek koydurttu . Melek hayretle : Kırk bir çeşit yemek mi ? Ali : Hepsi yemek değil canım . Yemeklerden başka şekerlemeler , pastalar , meyveler , tursular ne istersen var . Bir kus sütü eksik . Memo iyice havaya girmişti : Elma sekeri de var mı ? Ali : Var tabi her şey var . Şehirdeki bütün fakirler yemeğe çağrıldı . Şehrin ileri gelen fakirleri olarak biz de gittik tabii Neşeli bir şekilde gülüştüler . Ali havayı bozmamak için ballandıra ballandıra anlatmasını sürdürüyordu . Şehrin bütün fukarası kırk bir çeşit yiyeceğin başına üşüşmüş , ha saldırdı , ha saldıracak . Onlar sabırsız sabırsız bekleşirken biz ne yaptık ? Ağır ağır sofraya yanaştık , efendi efendi ellerimize birer tabak aldık . Memo heyecanla atılır , Kaşık da aldık . Ali : Tabi elle yemek ayıp olur . Padişah sofrasındasınız çünkü . Bizi gören ahali de bizden gördüğünü yaptı . Hadi bakalım dalın şimdi kırk bir çeşit yiyeceğin arasına . Her şeyden alıyoruz tabaklarımıza , sen de alıyor musun Memo ? Memo acele acele : Alıyorum tabii . Ben değnekte tavuk da isterim abi . Melek : Abi döner de var mı ? Tabii var . Koca padişahın sofrasında döner olmaz olur mu ? Bakın döner tepsileri karşıda , hadi oraya . Yalnız cebinize yemek koymak yok . Memo : Abi şekerleri cebimize koyabiliriz değil mi ? Koyabilirsiniz , karnınızı iyice doyurun . Bir haftalık yemeğinizi yiyin . Memo : Abi karnım patlayacak gibi . Oh ! Hepsi de çok güzel ! . Melek gülmeye başladı Memo cebine koyduğun şekerler delikten birer birer düşüyor haberin olsun . Memo uykulu bir sesle : Melek sen onları topla da yarın senden alırım tamam mı ? Ali de gülmeye başladı , Böylece uyuttuk bücürü . Melek , şunun çulunu bankın üstüne ser de yatıralım . 6 . BÖLÜM Hava kararmak üzeredir . Zeynep'le Orhan evden topladıkları eski giysilerini ve buzdolabında bulabildikleri yiyecekleri doldurdukları torbalarla , Seymenler Parkı'na geldiler . Zeynep Parkın hangi tarafında olabilirler ? diye sordu Orhan'a . Orhan çok bilmiş bir tavırla : Burada kurallar var . Herkes öyle istediği yerde kalamaz . Bütün bankların sahipleri var . Onların ki kapıya yakın bir yerdeydi . Zeynep : Biraz çabuk olalım , hava kararmadan eve dönmek zorundayız , bizimkiler merak eder . Çocuklar parka geldiler mi acaba ? Orhan : Bak ! . . . Bak ! . . . şu karsıdaki bankta oturan bir kızla , bir oğlan var ya , iste onlar . Zeynep : Ha şu arkaları bize dönük olanlar mı ? Orhan banklara doğru ilerledi . Evet gelmişler , şansımız varmış . Ali kuşkuyla yaklaşan ayak seslerine doğru döndü , kim var orada ? Orhan : Merhaba arkadaşlar biz geldik . Melek şaşkın : Aaa Orhan gelmiş ! Ali : Nereden çıktın sen ? yine yolunu mu şaşırdın ? Bu kız da kim ? Zeynep : Benim adım Zeynep , Orhan'ın ablasıyım . Kardeşime yardım ettiğiniz için size teşekküre geldik . Orhan : Size yiyecek , giyecek bir şeyler getirdik . Melek sevinir : Bize mi getirdiniz ? Zeynep : Evet sizin için getirdik . Orhan : Önce yiyecek torbasını açalım . Melek Memo'yu uyandırmaya çalışır , Memo hadi uyan yiyecek geldi . Memo uykulu : Biz yedik ya ? Melek : Hadi çabuk kalk bunlar gerçek yiyecekler . Memo banktan sıçrayarak kalktı ve yiyeceklerin yanına geldi : Vay canına ! . . . Abi bu yiyecekleri o dediğin padişah mı gönderdi ? Hepsi gülmeye başladı . Bu arada Melek ve Memo her şeyi büyük bir süratle ağızlarına atıştırıyorlardı . Zeynep : Kim o padişah ? . Hani küçüğün sorduğu ? Ali gülerek : Zaman zaman karnımız açken uydurduğumuz bir masal dedi . Hem siz neden bunları getirdiniz ? Orhan : Dün gece belki sen farkında değilsin ama , bana çok büyük bir iyilik yaptın . Aileme ve çevreme başka bir gözle bakmamı sağladın . Ali biraz kasılır : Ne tür bir iyilik olduğunu bilemem ama , biz de bir iyilik yapabildiysek buna seviniriz tabi . Getirdikleriniz için teşekkürler dedi . Karınları doyan çocuklar , giyecek torbasını boşaltmaya başlamışlardı . Her çıkan ayakkabıya , giysiye bakarak hayranlık çığlıkları atıyor , üstlerine tutarak prova yapıyorlardı . Bu arada o senin bu benim kavgası da başlamıştı . Zeynep : Bak Ali , bizim fazla zamanımız yok , evden beklerler . Bizim sizin için bir planımız var : Size yatacak yer bulduk . Ali şaşkınlık ve heyecanla yere baktı : Sen hiç merak etme Melek'im , hiç söyler miyim ? Sen de söz ver bana her gece geleceğine . Söz veriyorum anneciğim . Hadi simdi sen mışıl mışıl uyu , yarın akşam görüşürüz . Güle güle Şebnem'im , yarın gece yine gel lütfen . Tamam anneciğim , hadi hoşça kal . Melek kapıyı kapatarak dışarıya çıktı , Ali ile Memo merdiven başına tünemişler korkulu ve meraklı gözlerle ona bakıyorlardı . Melek onlara eliyle sus işareti yaparak , sessizce merdivenleri çıktı , onların meraklı bakışlarına aldırmayarak çatıya girdi , öbürleri de telaşla arkasından girip kapıyı sıkıca kapadılar . Ali korkudan sararmış bir yüzle ve soran bakışlarla Melek'e baktı : Ne oldu Melek ? Anneanne seni yakaladı ha ! Sana o kadar tembih ettim gürültü yapma diye . Çaresizlik ve kızgınlık arası bir ses tonuyla kesik kesik konuşuyordu . Melek onu yatıştırmaya çabalayarak : Abi kızma da beni dinle , çok kötü bir şey olmadı , durumu idare ettim . Nasıl yani ? dedi Ali merakla . Melek olanları , aynı heyecanı bir kere daha yaşayarak anlattı . Memo çok keyiflenmişti : Sen de Şebnem'mi oldun ? dedi gülerek . Yahu çocuklar bu ne iştir ? dedi Ali şaşkınlıkla , Biriniz Yusuf oldunuz , biriniz Şebnem oldunuz ; bu oyun ne kadar sürecek ve nasıl bitecek bu hikayenin sonu ? Çok merak ediyorum doğrusu , dedi ellerini çaresizlikle iki yana açarak . 17 . BÖLÜM Orhan ile Zeynep o aksam evlerinde sakin sakin akşam yemeklerini yiyorlardı . Sevimciğim bana biraz daha pilav verir misin , dedi babaları tabağını uzatarak . Zeynep gülerek : Anne babama pilav verme , göbeği muhteşem olmaya başladı , dedi . Hepsi neşeyle güldüler . Sen en iyisi babamın pilavını bana ver anneciğim , dedi Orhan yarı şaka . Sen de biraz ye de tüy sıkletlikten kurtul Orhancığım , dedi anneleri . Baba : Oooo ! . . . Çok iyi doğrusu , bu evde benden başka herkesin istekleri yerine getiriliyor . Zeynep : Affedersin babcığım bu evde sizin arzularınızın yanında , bizim küçük isteklerimizin sözü mü olur , dedi gülerek . Faruk sana tuhaf bir şey söyleyeceğim dedi anneleri endişeyle : Bugün annemin karşısında oturan Hatice teyzeye rastladım . On beş - yirmi gündür annenizin çatı katında ışık görüyorum Sevimciğim , yukarıya kiracı mı aldınız ? dedi . Hayır öyle bir şey yok dedim , ama çok da şaşırdım doğrusu . Sen ne diyorsun bu işe , hırsız falan olmasın ? Şaşkınlıktan pilav taneleri genzine kaçan Orhan boğulurcasına öksürmeye başladı . Baba : Ne oldu oğlum ? diye telaşla ona baktı . Yemeğini çok hızlı yiyor , hep ondan oluyor , dedi annesi . Al şu suyu iç iyi gelir . Zeynep bardağı uzatırken , yavaşça fısıldadı : Heyecanlanma . Orhan zar zor konuştu : Yok canım , bir şey yok telaşlanacak , annemin dediği gibi çabuk yemekten oluyor , dedi sakinleşmeye çalışarak . Annemin çatısında ışık mı yanıyormuş Sevim ? , diye yineledi Baba . Anne : Evet on beş - yirmi gündür ışık yanıyor dedi Hatice teyze . Babaları düşünceli : Annen çatıya çıkamaz ki , zaten çıksa da ışığa ne gereksinimi var , dedi . Zehra yakmıştır , dedi Orhan aceleyle . Anne : Zehra geceleri annemin evinde miki , ışık yaksın ? Zeynep heyecanla atıldı : Orhan'ın dediği doğru , bence Zehra yakmıştır . Hani geçen gün çatıya çıkmış da Orhan'ın kaplumbağalarını görüp kaçmış ya ; işte o zaman ışığı kapamayı unutmuştur . Çocukların söylediği akla yakın Sevimciğim , bence de Zehra yakmıştır . Sen yine de annene bir sor . Anne : Olur mu öyle şey Farukcuğum . Kadıncağızı boş yere korkutmayalım , herhalde dediğiniz gibidir ; başka ne olabilir ki ? Hırsız olsa , her gün çatıda ne işi var . Hem evden bir şeyler çalınsa Zehra'nın haberi olurdu . Ben en iyisi yarın gidip çatıyı bir kontrolden geçireyim , dedi babaları . Aman anneme bir şey belli etme Farukcuğum . Sen merak etme , ona çatıdan eski bavulu alacağımı söylerim . Zeynep ile Orhan yemekten sonra hemen Zeynep'in odasında buluşup yarın ne yapmaları gerektiğini konuşmaya başladılar . Soruna uygun bir çözüm bulamadılar . Ancak çocukların çatıyı terk etmelerinden başka çıkar yol yoktu . 18 . BÖLÜM Ertesi sabah Zeynep ile Orhan çok erken kalktılar , alelacele hazırlanıp evden fırladılar . Anneannenin apartmanının önünde Ali'leri beklemeye başladılar . Ali onları görünce çok şaşırdı : Sabah sabah bu kadar erken ne işiniz var burada ? Bizi mi bekliyorsunuz yoksa ? Ne var , kötü bir şey mi oldu ? Orhan : Akşam kötü şeyler oldu . Çok üzgünüz , evden hemen taşınmanız gerekiyor . Melek korkulu gözlerle onlara bakarak : Biz bir suç mu işledik ? dedi . Zeynep sevecenlikle Melek'in başını okşadı : Hayır Melekciğim sizin bir suçunuz yok . Ali meraklanır : Ne oldu hadi söyleyin ? Bizi görmüşler mi yoksa ? Zeynep : Onun gibi bir şey . Anneannemin meraklı bir komşusu anneme , annenizin çatı katında uzun zamandır ışık görüyorum , yoksa kiraya mı verdiniz ? diye sormuş . Bunun üzerine annem çok telaşlanmış tabii , aksam durumu babama açtı ; onlar hırsızdan falan kuşkulanıyor . Bugün akşam babam gelip çatıyı kontrol edecek , üzgünüz ama artık orada kalamazsınız ; bundan sonra ışık görürlerse yine kuşkulanırlar . Melek : Biz şimdi nereye gideceğiz ? diye ağlamaya başladı . Bütün bu konuşmaları en soğukkanlı dinleyen Memo'ydu , hatta biraz da sevinmiş gibiydi : Parkotel'e gideriz değil mi abi ? dedi heyecanlı bir sesle . Ali : Başka yerimiz mi var ? dedi üzgün üzgün . Zeynep : Çocuklar en az sizin kadar üzgünüz biz de , Orhan'la akşamdan beri bir çözüm düşündük ama maalesef bulamadık . Ali : Bu oyunun böyle sürüp gitmeyeceği belliydi zaten , er geç sonu gelecekti . Bizim için üzülmeyin , biz sokaklara alışığız . Ne yapalım ! . . . Evimiz de yok , anneannemiz de yok , diye Melek yeniden ağlamaya başladı . Zeynep onu avutmaya çalıştı . Hadi şimdi yukarıya çıkalım , biz anneannemle konuşurken siz eşyalarınızı toplarsınız dedi . Melek , Zeynep'in beline sevgiyle sarıldı : Biz Parkotel'e gittiğimizde , siz bizi yine görmeye gelirsiniz değil mi Zeynep abla ? Zeynep Hepinizi çok seviyoruz , sizi görmeye sık sık geleceğiz dedi , Melek'e sarılarak . Orhan : Bakarsınız ilerde iyi bir olanak yine çıkar dedi umutla . Ali : Biz de sizi çok seviyoruz , bizim için yaptıklarınızı hiç unutmayacağız . Sağ olun ! dedi . 19 . BÖLÜM İboş ve adamları Memo konusunu görüşüyorlardı , hepsi de çocuğu ise sokuyor olmaktan çok memnundular . Bücür bana iyice alıştı , dedi İboş sırıtarak . Bir haftadır şehrin çeşitli yerlerinde yarımşar saatlik turlar attırıyorum , zevkten dört köşe velet . İşten söz ettin mi ? dedi Feri . İboş : Hafif çıtlattım , çok para ister misin ? dedim , tabi isterim , dedi gözlerini ayırarak . Abisi onlara gecekondu alacakmış , onun için para biriktiriyorlarmış . Benim verdiğim paraları da bir kutuya koyup parkta gizliyormuş ; işe hazır yani . Ekrem : Senin verdiğin paraları gidip Parkbank'tan çekelim abi dedi gülerek . Mustafa : Parası çalınınca çalışmaya daha kolay fit olur . Çocuğu çok fazla üzmeyin lütfen , çok sevimli bir velet dedi Feri sevecenlikle . Dalgayı bırakın dedi İboş hafifçe kızarak . Çocuk tam aradığımız gibi , bir daha böyle fırsat elimize zor geçer . Ben şöyle düşünüyorum : Oğlanın boynuna asılacak iki bölmeli bir kutu yaptıracağız . Üstteki görünen bölüme normal çiklet , alttaki bölüme çiklet gibi sarılmış küçük eroin paketlerini koyacağız . Onların ismi de süperçiklet olacak . Ekrem bu fikri çok beğenmişti : İbrahim abi sen büyük adamsın vallahi ? Çok iyi düşünmüşsün , kutlarım seni ! Bu defa polisi uzun atlatacağız abi , hiç şüphem yok , dedi gülerek . Mustafa : Her gün başka okulun önüne götürelim ki dikkati çekmesin , Tabii zengin çocuklarının gittiği okulların önüne . . . diye ekledi . Feri : Okullarda müşterimiz olan çocuklara da haber verelim ki , Memo'yu tanısınlar , arkadaşlarına da tanıtsınlar . Ekrem : Zaten bir ikisine haber verince , onlar haberi bütün uyuşturucu bağımlılarına uçururlar . İboş : Üç aydır piyasaya çıkmıyoruz , müşterileri kaçırabiliriz . Bu ise başlayan bekleyemez , başka satıcı bulurlar . Elimizi çabuk tutmalıyız . Feri : Uyuşturucuya bir kere alışan ömür boyu müşteridir merak etmeyin . Babasına kızan , sevgilisinden ayrılan , sınıfta çakan avuntuyu uyuşturucu da arıyor . O nedenle gençlerin bu ise alışması kolay . Mustafa : Özellikle diskolar da , danslı partiler de bu işe alışmaları daha kolay oluyor . Kafayı buldular mı uçuyorlar . Ondan sonra tutabilirsen tut abi , her türlü pisliğe konarlar . Ekrem : Bir kere alıştıktan sonra bu anasını sattığımın zehrine , bir daha iflah olunmaz . Bazen yaptığım işten tiksiniyorum desem yalan olmaz . Bu işe giren de , bağımlı olan gibi bir daha yakayı kurtaramıyor . İboş kötü kötü baktı Ekrem'e : Gene duygusal takılmaya başladın bakıyorum , aklını başına topla , bu işte varsan , işin icaplarını yerine getir ; karı gibi sızlanıp durma , dedi sinirli bir sesle . Ekrem özür diler gibi baktı İboş'a : Sen bakma böyle söylendiğime , gevezelik ediyorum bazen . Sonuna kadar işin içindeyim merak etme abi , dedi . İboş : Bu işte yufka yürekliliğe yer yok , toza alışan para bulmak için her yolu dener . Yerine göre hırsızlık yapar , kendini satar , icabında öldürür . İsin o tarafı bizi hiç ırgalamaz . Biz elimize geçen paraya bakarız , tamam mı ? Bunu iyice kafanıza sokun , yoksa sizin de icabınıza bakılır , dedi acımasızca çevresindekilere bakarak . Kısa bir sessizlikten sonra Feri konuya döndü : Çocuğu o kadar malla tek basına okulların önüne bırakamayız , birisinin onu gözetlemesi gerekli . İboş : Feri haklı . Mustafa sen onu gözetleyeceksin , yanlış bir durumda hemen müdahale edeceksin . Mustafa : Emrin olur abi , sen meraklanma . Feri : Kardeşleriyle de temasını keseceğiz , ağzından laf kaçırabilir . İboş : Ben işin o tarafını da düşündüm . Ona , bizimle bir ay çalışacaksın , sonra paranı alıp paşa paşa evine döneceksin diyeceğim . Mustafa : Bir ayın sonunda da icabına bakarız abi , diye sırıttı . Arayanı soranı mı var bunların , sokaklardan bir asalak eksilmiş olur . İboş Evet arkadaşlar , bu işi başarırsak , bundan sonra satıcılarımız hep sokak çocukları olacak . Bir ay boyunca çocuk sana teslim Mustafa , onu her gün adım adım izleyeceksin , her satıştan sonra hasılatı elinden alacaksın . Çocuğun elinde çok para olunca gene kuşku uyandırır . Senin evde yatıp kalkacak , sabah birlikte çıkar , akşam dönersiniz . Evet çocuklar toplantı bitmiştir , durumu kavradınız sanırım . Hepsi keyifliydi , iyi bir is kotarmanın heyecanı içindeydiler . Memo'yla buluşmayı iple çekmeye başladılar . 20 . BÖLÜM Baba derslerimiz bitti , akşam sinemaya gidiyoruz değil mi ? diye sordu Orhan babasına . Zeynep : Baba lütfen yorgunum falan deme . Bütün arkadaşlar görmüş , çok güzel filmmiş . Anneniz gelsin dedi baba , okuduğu gazeteden basını kaldırarak ; Onunla da konuşalım bir engel yoksa gideriz . O arada kapı zili çaldı . Orhan yerinden fırlayarak ; Bu annemdir diye kapıya koştu . Hoş geldin anneciğim ! Anne biraz durgun bir şekilde , Orhan'a fazla yüz vermeden : Hoş Bulduk dedi . Anne seni bekliyoruz dedi Orhan heyecanlı bir sesle : Sinemaya gideceğiz de . Bu akşam sinemaya falan gidecek halim yok , dedi annesi asık bir yüzle . Ne oldu Sevim ? Canın bir şeye mi sıkıldı , dedi babası . Zeynep endişeyle sordu : Anne kötü bir şey mi oldu ? Ne zaman bir yere gidecek olsak hep kötü bir şey olur , diye öfkeyle homurdandı Orhan . Sevim gel şöyle otur , iyi görünmüyorsun dedi babası sevecenlikle . Hadi anlat ne oldu , merak etmeye başladım . Anne üzgün bir ses tonuyla anlatmaya başladı : Öğleden sonra Zehra telefon etti , annemin iyi olmadığını , sürekli ağladığını söyledi . Baba Eeee neden ağlıyormuş ? Zeynep endişeyle sordu : Ne olmuş anne , anneannem hasta mı ? Bilemiyorum ki , dedi anne . Sürekli Yusuf'um da gitti , Şebnem'im de gitti diye ağlıyor , saçma sapan şeyler söylüyor . Canım ne var bunda , endişelenecek . Kuşun gitmesine üzülmüştür , bir süre sonra unutur . Lütfen büyütme Sevim dedi baba . Yalnız kuş olayı değil Faruk , inanılmaz şeyler anlatıyor : Kırk yıl önce ölen ablam Şebnem'in geceleri yanına geldiğini söylüyor ; onunla konuşuyormuş , onu öpüp seviyormuş , bu olacak şey mi ? Anne ağlamaya başladı , Annem deliriyor galiba Faruk ? Baba üzüntüyle : Bunamaya mı başladı acaba ? dedi . Anne üzüntüyle ekledi : Evet , onu hemen bir doktora götürmemiz gerekiyor . Orhan ile Zeynep kuşkuyla birbirlerine baktılar . Orhan birkaç kez yutkundu , Zeynep ne yapacağını kestiremez bir durumdaydı . Yerinden kalkıp odanın içinde gezinmeye başladı . Baba : Yarın doktora götürelim , dedi . Orhan aniden heyecanla bağırdı : Anneannem deli , ya da bunak falan değil ! Zeynep hemen atıldı : Orhan doğru söylüyor , anneannem hasta değil . Neler oluyor ? dedi anne merakla onlara bakarak . Siz nereden bilebilirsiniz anneannenizin hasta olmadığını ? Biliyorum işte , anneannemin söyledikleri doğru dedi Orhan . O evde başkaları var , Ağlamaklı bir sesle ekledi : Aslında her şey benim yüzümden oldu . Anne ve babaları şaşkınlıkla onlara bakıyorlardı : Siz ne saçmalıyorsunuz ? Senin yüzünden olan ne ? diye endişeyle sordu baba . Anne dayanamadı , sinirli bir şekilde bağırdı : Hemen , şimdi neler olduğunu bana tek tek anlatır mısınız lütfen ? Orhan annesini yatıştırmaya çalışarak heyecanlı bir şekilde anlatmaya başladı . Zeynep'te ara ara konuya giriyordu ; böylece Orhan'ın evden kaçtığı geceden başlayarak , en son , çocukların parka döndükleri önceki günkü olaylara kadar , her şeyi anlattılar . Anne ve babaları onların sözünü kesmeden , ama büyük bir Şaşkınlıkla anlatılanları sonuna kadar dinlediler . Baba : Duyduklarıma inanamıyorum dedi kızgınlıkla . Çocukların sık sık yaptıkları hatalardan birisi de ailelerine yalan söylemeleri , gerçekleri onlardan gizlemeleridir . Demek siz de bu hataya düştünüz ha ! Yazıklar olsun size , oysa ben çocuklarımın bize yalan söylemeyeceklerini sanırdım , dedi . Anne : Ta baştan her şeyi bize açık açık anlatmış olsaydınız , bu üzüntüler yaşanmazdı . Hem o çocuklar hem de anneanneniz bu kadar üzülmezdi , dedi . Sinirli ve üzüntülü olduğu her halinden belli oluyordu . Zeynep ve Orhan suçluların ezikliği ve utancı içindeydiler . Kendini ilk toplayan Zeynep oldu . Sizden çok özür diliyoruz , o çocuklara çok acımıştık . Yaptığımız planı engellemenizden korkmuştuk , dedi üzüntüyle . Baba : Belki de engellemeyecektik , bunu bize sormadan nasıl bilebilirsiniz ki ? Ayrıca bu olay , sizin bize güvenmediğinizi gösteriyor . Bir ailedeki en büyük sorun , aile bireylerinin birbirlerine güvenmemeleridir , dedi . Sesinde ve gözlerinde kırgınlık vardı . Eğer bize güvenseydiniz , dedi annesi sitemle onlara bakarak : Bizim de en az sizin kadar o çocuklara acıyacağımıza , onların durumuna bir çözüm arayacağımıza inanırdınız . Sonuçta da , şimdiye kadar çocukların sorununa kalıcı bir çözüm bulunmuş olurdu . Koç Burak Kemal , ürküyle uykudan sıçrıyor . Kötü bir düş gördü . Hayır ! Burak'ımı bırakın ! diye bağırarak samanların üstünde doğruluyor . Burak'ı yanında görünce , rahatlayıp ona sarılıyor , alnını , gözlerini öpüyor . Koluyla alnındaki , yüzündeki teri siliyor . Koç ise , samanların üstüne oturmuş geviş getiriyor Kemal'in duygusal gösterilerine aldırmıyor . Arkadaşını iyi tanıyor . Bu , kötü bir düştü , sürme gözlüm , diyor Kemal . Seni kurban etmek istediler . Keskin bileğili bıçağı çekmişlerdi bile ! Anam , ninem ve kız kardeşim Ayşe yedi düvelin en ünlü şeyhine vardılar . Onun dediği mutlaka olur , derler . İnsanların geleceğini yalnız bilmekle kalmaz , aynı zamanda yazgılarını da yönlendirir ve değiştirirmiş . Bu şeyhin katına varmak pek zor nerdeyse olanaksız . Yüksek duvarların ardında bir sarayda oturur . Ona gitmek isteyenler , önce onun çömezlerine başvururlar bazen bir ayda ona varamazlar . Giderken ona çokça para ve armağan da götürmek gerek . Nasıl olduğunu bilmiyorum , ama düşümde anam , ninem ve Ayşe , şeyhin katına , onun odasına girebilmişler . Şeyh , upuzun ak sakalı , başında kalın kavuğu ve etekleri yerlere değen kaftanıyla karşılarında oturuyordu . Kuran okuyordu . Anamı , ninemi dinlerken , bir yandan da durmadan sessiz sessiz dudaklarını kıpırdatıyordu . Sonra anam , ninem ve Ayşe , önünde diz çöküp , eteğini öptüler . Sonunda şeyh yavaşça ayağa kalktı . Dev gibi büyüktü , başı nerdeyse tavana değiyordu . Ellerini kadınların başına koydu . Sonra garip bir şey oldu . Dudakları hala sessiz kıpırdanıyordu , ama aynı zamanda sesi birden öyle bir ihtişamla yankılandı ki , düşümde gök kubbenin çınladığını sandım . Ses yankılanıyordu : Allah'a bir kurban adarsanız , ailenizin başı İbrahim yabandan geri gelecektir . Ama bu , özel bir kurban olmalı . Kemal'in koçu Burak'ı kurban etmelisiniz . Bunun üzerine anam , ninem ve Ayşe , seni almak için eve yollandılar . Büyük kurban bıçağını da aldılar . . . O an ben de uyandım . Kemal , koça yine sarılıp , alnına ve yüzüne gözüne öpücükler yapıştırıyor . Kemal ile koçu Burak'ın dostluğu iki yıldan fazla sürüyor ve bu dostluk çok içten . Kemal köyün oğlanlarıyla da arkadaş ve onlarla oyun oynamayı seviyor , ama hiçbiriyle aralarında böyle sıkı bir dostluk yok . Böyle bir şey iki insan arasında olamaz aslında . Kemal ile koçu Burak birbirlerini bir an bile yalnız bırakmıyorlar ve dünyada hiçbir şey aralarındaki uyumu bulandıramıyor . Kemal gereğinde Burak için saatlerce en besili otlaklara yürüyebilir . Burak da Kemal'in ardından bir adım ayrılmaz , öğleüstü şekerlemesi için bile samanlara birlikte uzanırlar . Bu dostluk şöyle başladı : Kemal'in babası İbrahim uzun bir ayrılıktan sonra en sonunda ilk iznini geçirmek üzere köye geldi . Kemal bu arada iki yaş daha büyümüştü . Artık adam olduğunu düşünüyordu , okula bile gidiyordu . İbrahim'in köyden ayrılışı gibi , gelişi de köyde büyük bir şenlikti . Bütün yüzler sevinç içinde ışıyordu . Bu kez Kemal'in annesi , ninesi , kız kardeşi Ayşe ve doğallıkla Kemal'in kendisi de sevinç içindeydiler . Bu da şaşılacak şey mi ! Kimin kocası , kimin oğlu ve kimin babasıydı ki İbrahim ? İbrahim , cennet ülkesinde aldığı , otomobil denilen sihirli makinalardan biriyle geldi . Otomobil , bavullar , çuvallar torbalar büyük küçük paketlerle tıka basa doluydu . Ayrılırken kendisine armağan veren herkese , şimdi İbrahim armağan getiriyordu . Bir alışveriş merkezinde bulunan her şeyden vardı otomobilde : gömlekler başörtüleri , taslar tabaklar bardaklar çatal bıçaklar plastik oyuncaklar bebekler ve akla gelebilen daha başka şeyler . En güzel oyuncaklar Kemal ve Ayşe içindi , en renkli giysileri ve mantoları da İbrahim , karısı ve anası için getirmişti . Saç kurutma , transistör radyo ve kaset çalıcısı gibi elektrikli aygıtları da ailesi için getirmişti . Köyde cereyan olmadığını , salt unutmuştu . Ama toplaşanlar , bu gereçleri bir dünya harikası gibi seyrediyorlardı . İşte böyle herkese bir armağan vardı . İbrahim durup durup aynı şeyi söylüyordu : Küçük bir şey , ama gönülden . Yarım elma , gönül alma . Bunu al , beni kıvandır ! Kemal için harika günlerdi . Bir ay boyunca babasıyla beraberdi ve hemen her gün yeni , heyecan verici bir girişimde bulundular . Örneğin , otomobille Kemal'in daha önce hiç görmediği kasabaya gittiler ve orada üç ayak üstünde duran bir kutudan fotoğraf çektirdiler . Kemal yaşamında ilk kez kendi resmini eline alıp bakınca , dili tutulayazdı . Ama dili asıl , babası onunla sinemaya gidince hayretten tutuluverdi . Kemal perdede insanlarla , hayvanlarla , dev gibi büyük evler yollar ve ağaçlarla dolu canlı bir dünya görüyordu . Sonra Kemal'in babası şunu anlattı : Onun çalıştığı ülkede sinema her evde vardı . Bir aygıtın düğmesine basınca , hemen resimler harekete geçiyordu . Akıl almaz bir şey ! Böylesine ve daha başka eğlencelerle izin günleri göz açıp kapayıncaya kadar geçti , ayrılık günü geldi çattı . Kemal bunu hiç düşünmemişti , çok hüzünlendi . Babası onu avutmaya çalıştı . Kemal , aslanım , göreceksin bir yıl çabucak geçecek ve ben yine geleceğim . Ama ben gelinceye kadar yalnız kalmaman için , yeni doğan kuzuyu can yoldaşı olarak sana veriyorum . Onu ne zaman görürsen , babanın yakında geleceğini düşün . Kemal sevinçten ağzını açamadı , yalnızca başını salladı . Yörenin en güzel kuzusu artık onun olacaktı , yalnız onun ! Anaç koyun kuzularken , Kemal ile babası oradaydı . Böyle bir doğumu seyretmek Kemal için yeni bir şey değildi . Ama bu kuzunun diğerlerine benzemediği hemen belli oluyordu , alnında kırmızıya kaçan kahverengi bir lekesi vardı , gözleri sanki sürmeliydi . Kemal , kuzuyu kucağına almış ve bunun yalnız kendi köylerinin değil , çevredeki yedi köyün en büyük , en güzel koçu olacağını söylemişti . . . Ve söylediği gibi oldu . O günden sonra Kemal arkadaşını bir an bile yanından ayırmadı . Günden güne büyüyüp gelişti , şahane bir koç oldu . Kısa zamanda güzel kıvrımlı güçlü boynuzlarıyla , kuvvet fışkıran salınmasıyla koçu herkes tanımaya başladı . Ünü yedi köyü bile aştı . Ama bir sorun haftalarca Kemal'in huzurunu kaçırdı : Koçuna uygun bir isim bulamıyordu . Ona elbette sıradan bir isim koymak istemiyordu . Olağandışı bir isim bulmalıydı , koçun kendisi gibi olağandışı bir isim . Kemal bu iş yüzünden iyiden iyiye huzursuzdu ta ki ninesi bir akşam ona yatakta bilmediği bir masalı anlatıncaya kadar . Bu masalda eşekten biraz daha büyük , katırdan biraz daha küçük , kadın başlı ve tavus kuyruklu bir yaratık vardı , bu yaratık gök katlarında uçabiliyordu . Hazreti Muhammed , bir gece onunla göğün bütün katmanlarını uçup geçerek , yedinci ve sonuncu göğe varmıştı , şimşekten daha hızlı gidiyordu . Ve peygamber binek hayvanına Burak diyordu . . . Masalın burasında Kemal'in başı yana düştü , uykuya daldı . Ertesi sabah uyanır uyanmaz doğru koçuna koştu . Benim şahane koçum , artık senin adını biliyorum , dedi . Tam sana uyan bir isim buldum . Bugünden itibaren senin adın Burak olacak , dostum . Bu adı üç kez koçun bir kulağına , üç kez de öbür kulağına seslendi . O zaman koçu Burak , Meee ! dedi . Adını anlamıştı ve bundan hoşlanmıştı . Böyleydi işte Kemal ile koçu Burak'ın arasındaki dostluk ilişkisi . Samanlıkta kolları hala Burak'ın boynuna dolanmış oturan Kemal , derin bir nefes aldı . Evet , Burak onun en sevdiği arkadaşı . Onu dünyada hiçbir şeye değişmek istemez . Bir eşekle ya da öküzle bile değişmez . Burak'tan başka kim onu , babasının bunca uzun zamandan beri gelmemesi ve çoktandır bir haber bile göndermemesi karşısında teselli edebilir ? Kemal yine iç geçirerek ayağa kalkıyor ve samanlıktan dışarıya çıkıyor . Koçu da onu adım adım izliyor . Samanlığın önünde Kemal geriniyor ve güneşe bakıyor . Bütün dünya birden göz kamaştıran beyaz bir lekeye dönüşüyor Gözlerini sıkı sıkı yumuyor kirpiklerini kırpıştırarak yeniden açmadan önce , elinin tersiyle gözlerini iyice ovuyor . Ve birden ötede tepeden bir hayvanın sırtında birinin köye doğru geldiğini görüyor Kemal ona doğru koşmaya başlıyor : Bu , birkaç haftada bir eşeğiyle kasabadan gelen ve köyün mektuplarını getiren postacı Metin ! Kemal'in köyüne mektup olmayınca , bazen bütün bir ay uğramıyor . Üstelik bir tek mektup için de bunca yola koyulmuyor önce köyün mektuplarını topluyor . Karda kışta ya da kızgın güneşte bunca yolu katetmesine değmeli . Bana mektup var mı ? diye daha çok uzaktan postacıya sesleniyor Kemal . Postacı , hiçbir şey işitmemiş gibi aldırmadan gidiyor . Kemal , ta burnunun dibine gelince , yanıtlıyor . Evet , size bir mektubum var , cennet ülkesinden . Mektup Kemal'in sevinç çığlığı , tarlalarda , bayırlarda yankılanıyor . Postacı Metin'in elinden mektubu kaptığı gibi , fırlıyor ve gırtlağı yırtılırcasına bağırıyor : Ana ! Nine ! Mektup ! Babamdan mektup var ! Eve dalıyor . Girişte , toprak yerde annesi çömmüş , çamaşır yıkıyor . Yerde tane arayan bir tavuk , ürküp kaçıyor . Mektup , babamdan mektup ! Kemal durmadan koşuyor . Doğru ninesinin oturduğu odaya paldır küldür giriyor . Nine , namaz kılıyor , ama Kemal'in patırtısı üzerine duayı kısa kesiyor . Hepsi birden avluya seğirtiyor . Kemal , mektubu sıkı sıkı elinde tutuyor . Annenin ve ninenin yüzlerinde sevinç ve merak dalgaları gidip geliyor . Onları gören Ayşe de koşup geliyor ve hiçbir şeyden haberi olmamasına karşın , o da seviniyor . Kadınlar , mektubu çabuk okuması için , Kemal'i zorluyorlar . Evde Kemal'den başka kimse alfabeyi sökemiyor . Kemal , zarfı özenle yırtıyor . Gülden narin , sevgili anam ! Kemal , yavaş yavaş ve yüksek sesle okuyor . Hepsi , nefeslerini tutmuş onu dinliyor . Mektup , nineye seslenmesine karşın , anne çok heyecanlı . Gelenek görenek böyle istiyor - mektup ailenin en büyüğüne seslenir ama aslında herkese seslenmektedir . Önce Tanrı selamını gönderir , mübarek ellerinden öperim . Halini hatırını sual eder ; her zaman iyilik sağlık dilerim . İyiliğin için Allah'tan duacıyım . Aslanım Kemal'im nasıl , iyi mi ? Okulda durumu nasıl ? O , size mutlaka sağlam bir dayanak oluyor . Ben burada yabanda çalıştıkça , o evin tek erkeği , oğlu ve torunu . Kemal'in koçu nasıl , iyi mi ? Büyüdü mü , güçlü kuvvetli ve güzel oldu mu ? Kemal'imle ve koçuyla gurur duyuyorum . İkisi de gözlerimde tütüyor . Sevgili kızım Ayşe nasıl ? Mutlaka çok daha güzel olmuştur , değil mi ? Güzel , siyah gözlerinden öperim . Karım Zehra nasıl , iyi mi ? Ona da selam ederim . Şimdi Zehra'nın gözleri parlıyor . Mutluluk duymak için , bu sözler ona yetiyor . İbrahim'in mektuptaki her tümceyi yazarken , onu düşündüğünü biliyor . Ama karıyla koca arasındaki duygular başkalarından gizli kalmalı . Kemal okumaya devam ediyor : İzin yapmak için köyüme , sizin yanınıza gelmeyi ne kadar çok istiyorum . Ama yüreğim yansa da , bu mümkün değil . En kısa zamanda temelli sizin yanınıza dönebilmek için , çok çalışmam ve çok tasarruf etmem gerek . Bu yaban ülkede yaşamımın sonuna kadar kalmak da istemiyorum . Gelecek yıla kadar yeterince tasarruf etmeyi umuyorum . O zaman döneceğim ve bir daha sizden hiç ayrılmayacağım . Ah , bu da avuntu mu ! Bu son tümceyi İbrahim geçen yıl da yazmıştı . Zehra'nın gözlerini nem kaplıyor . Erkeğinin özlemi içinde yanıyor ! Daha ne kadar onu bekleyecek ? Bir büyük tarla , bir meyve bahçesi ve bir süt ineği alması için , şimdiden para göndermesi de , onu avutmuyor . Geri dönünce , biriktirdiği paranın bir bölümüyle ailesi için , yepyeni bir ev yapacağını da yazıyor İbrahim . Ve son olarak köydeki bütün akrabalara ve tanıdıklara teker teker selam gönderiyor . Kemal mektubu okuyup bitirince , annesiyle ninesinin ağzını bıçak açmıyor . Susuyorlar , ama susmaları bir çok sözden daha ağır basıyor . Kemal de artık bir şey söylemiyor . Üzgün duruyor . Mektubu alınca , babasının gelişini bildirdiğini umuyordu ! Şimdi kiminle tavşan avına çıksındı ? Hem de canı yine nehirde sala binmek istiyordu . Kocaman delikanlı olmuştu , doğru dürüst ata binmeyi de öğrenmek istiyordu . Canı yeniden kasabaya gitmeyi de öylesine istiyordu . Bütün bunları tek başına nasıl yapacaktı ? Kemal birden dönüp koşuyor . Kurt , kuzuyu kovalıyormuş gibi koşuyor , Burak da koca kuyruğu sallana sallana onun ardından . Köyün dışındaki koruluğa vardıklarında , ikisi de nefes nefese kalıyor , sakinleşmeleri için , epey zaman geçiyor . Sonra Burak , ikindi esintisinde hışırdayan kavakların altında otlamaya başlıyor ; Kemal de büyük badem ağacına tırmanıyor . İlkbaharda çağlayken öylecene yenilebilen bademlerin kabukları şimdi yazın sert . Kemal , birini dişleriyle kırmak istiyor , ama ilk denemeden sonra bundan vazgeçiyor . Ağacın çatalına yaslanıp , göğü seyrediyor . Allahtan kimse Kemal'in düşündüklerini okuyamıyor . Bu öğleden sonra düşündükleri onun gizi olarak kalıyor . Ancak yaklaşan akşamın alacası ve dağlardan gelen akşam esintisi , onu daldığı düşüncelerden çıkarıyor . Ağaçtan atlayıp eve doğru salınıyor , Burak da her zaman olduğu gibi onun arkasından . Kemal Büyükemmi'ye Gidiyor Ertesi sabah ninesinin odaya yavaşça girmesiyle Kemal uyanıyor . Babası gittiğinden beri , çocuklar anneleriyle bir odada uyuyorlar nine de öbür odada . İki kadın fısıldaşıyor . Kemal bir şey anlamıyor ama fısıltılar arasında şeyh gibi bir söz duyması ona yetiyor . Dün düşünde şeyh , babasının geri gelmesi için , Burak'ın kurban edilmesini istemişti ! Kemal korkuya kapılıyor . Ne oluyordu ? Kemal için her şeyi yapan ninesi , gerçekten onun en iyi arkadaşını kurban mı etmek istiyor ? Kemal , öğretmeninin şimdi köyde olmasını diliyor . Ona güveniyor . Ama okul tatilinde öğretmen hep büyük kente ailesinin yanına gidiyor ancak okullar yeniden açılınca geliyor . Kemal ne yapacağını düşünüp taşınıyor . Birden aklına Büyük emmi Hamdi geliyor . Belki ona akıl danışabilir ? Büyük emmi Hamdi'nin kendi çocukları yok , ama Kemal'i kendi oğlu gibi çok seviyor . Kemal , annesine Büyük emmi Hamdi'yi ziyaret etmek istediğini söylüyor ve Burak'la hemen yola koyuluyor . Köyün çıkışında yolun sağında Mahmut Emmi'yi tarlada çalışırken görüyor . Kemal selamlıyor , Mahmut Emmi de ona sesleniyor : Nereye böyle , Kemal ? Büyük emmim Hamdi'ye . Benden de selam götür . Olur . Burak'ı mı gezdiriyorsun ? Evet , Mahmut Emmi . Burak bunu hak ediyor . Hayatım boyunca onun gibi bir koçu gerçekten görmedim , AIlah'ın bir bağışı o . Aman ona dikkat et , Kemal ! Tabi , Mahmut Emmi , diyor Kemal dişlerini sıkarak , Dikkat ederim . Sonra iki arkadaş , Büyük emmi'nin köyüne giden yolu izliyor . Gidiyorlar gidiyorlar . Güneş durmadan yükseliyor gökyüzünde ve insanın derisinde yanmaya başlıyor . Çevredeki ağaçların , tarlaların ve tepelerin çizgileri titreşiyor . Kemal ile koçu , dur duraksız yürüyor . Akşam alacası gölgelerini yutuncaya ve burunlarına nane , kekik karışımı bir koku doluncaya dek gidiyorlar . Kemal sonra koçuyla birlikte kasabanın sokaklarında nereye gideceğini bilmeden serseri serseri dolaşıyor - ta Burak artık yürümek istemeyinceye dek . İnatla durup , yanlara ayırdığı bacaklarıyla direniyor . Haklısın , Burak , diyor Kemal . İkimiz de acıktık ve yorulduk . Bir ağacın gölgesine oturup , bir şeyler yiyelim ve dinlenelim . Ne dersin ? Öyleyse , hadi . Oo , biliyor musun , ne yapalım ? Bir karpuz yiyelim . Sen kabuğunu , ben serin serin içini ! Ama bugün Kemal'in şanssız bir günü . Karpuzcu , Kemal'in bostanda taşa koyduğu paranın tam on mislini istiyor üstelik verdiği karpuz da bostanda yediği kadar büyük değil . Kemal kuşkulanıyor . Çok para , diyor . Köyde bizim bostanımız var , karpuzcuya bu para için en az on tane karpuz veriyoruz . Git köyünden al o zaman ! diyor satıcı öfkeli . Burda ne işin var ? Köyümüze gidemeyiz daha . Ordan geliyoruz ve büyük kente gitmek istiyoruz . Ordan , koçumla ben , babamın yıllardan beri çalışıp para kazandığı Cennet Ülkesine gideceğiz . Karpuzcu , canı sıkılarak yüzünü buruşturuyor ve Kemal'e bir söz söylemeden başını çeviriyor . Kemal , burda da dinlenmediğini ayrımsıyor ve koçun ipine asılıyor . Koç , karpuz sergisinin önündeki otlardan yemek istediği için direniyor Çek şu pis hayvanı , yoksa bacağından çengele asarım , diye gürlüyor karpuzcu . Kemal bütün gücüyle ipe asılıyor ve koçu yürütüyor . Pis hayvan , dedi adam , bacağından çengele asarım , dediğini de Kemal açıkça işitti . Yok , böyle bir olasılığı düşünmek bile istemiyor ! Bütün bu olaylarla gün artık iyice yükseldi . Güneş batıya doğru eğilmeye başlıyor , ağaçların ve evlerin gölgeleri büyüyor Kemal , derinden iç geçiriyor Sabahtan beri kendisi ve koçu dinlenmeye fırsat bulmadı . Şimdi aklında bir tek şey var : cami avlusuna gitmek . Orda hiç olmazsa ikisini de rahat bırakıyorlar Önceki akşam gibi , Kemal kurşun denli ağır ayaklarını camiye doğru sürüyor . Uykudaymış gibi kapıdan avluya sallanıyor , doğru şadırvana gidip ilk olarak büyük susuzluğunu dindiriyor . Şimdiye dek hiçbir su , bu akşam içtiği şu su denli tatlı gelmedi ona ! Burak da sulandıktan sonra , avluda oyamaya başlıyor , Kemal ise bazlamanın ve peynirin artığını yiyor . Sonra çınarın altına uzanıp , minareden akşam ezanına başlayan müezzini dinliyor . Allah büyüktür , diye düşünüyor Sabah ola , hayır ola , diyor . Ve gözleri ağırlıktan kapanıyor . Bu gece , düş bile görmeyecek denli derin bir uykuya dalıyor . Aramak Ve Bulmak Üstüne Böyle serin ve berrak bir sabah , insanı dipdiri , yepyeni yapıyor . Kemal uyanıyor ve kendini tüy gibi hafif hissediyor . Ayağa kalkıp keyifle gerinirken , gökyüzüne bakıyor . Sanki gözle görülmeyen havayı değil de , masmavi gökyüzünü içine çekiyor , işte böylesine dinç hissediyor kendini yeniden ! Dünün umut kırıklığını unutup , yepyeni bir umuda sarılıyor . Dünkü olayları ve yaşantıları şimdi çok daha berrak biçimde kafasında sıralayabiliyor . Cennet Ülkesine gitmek demek öyle kolay bir iş değil . Köyden kasabaya yürüyüş demek minicik bir ilk adımdı , Kemal'in aklı buna erdi . Elbette köyde de herkes , Cennet Ülkesi çok uzak , diyordu , ama Kemal bunu kafasında tam olarak tasarlayamıyordu . Şimdi durumu kavradı ; ve şimdi artık her adımın para demek olduğunu da kavradı , köyden ne denli uzaklaşırsa , o denli çok para . İyi de - Kemal'in yanında fazla para yok , ninesi veda sırasında cebine biraz daha sıkıştırmış olsa da . Ama belki bundan sonraki adıma , Burak'la onu hiç olmazsa kente götürmeye yeter bu para ? Terminaldeki otobüslerin en külüstüründe Kemal'in şansı bu sabah gerçekten açık . Sürücü avcunu açıp , Kemal'in cebindeki bütün paraları avcuna koyduruyor . Sürücü avcundakilere baktıkça , suratı uzayıp gidiyor . Sonunda bıyığının içine doğru işitilmeyecek gibi mırıldanıyor : Geçin içeri ! Ve birkaç dakika sonra Kemal ile koçu kasabadan ayrılıyor Külüstür otobüs son yerine değin tıklım tıklım dolu . Koltuklara yer sayısından fazla yolcu sıkışıyor aradaki geçitte de bazı yolcular yere çökmüş oturuyorlar . Kemal de bir yere sıkışıyor . Tekdüze , iki yanında göz alabildiğine tarlalar uzanan bozuk yolda takur tukur gidiyor taşıt . Kemal , köyde atlı arabaya çok bindi , ama Nuh Nebi zamanından kalma bu külüstür otobüste sarsılıp sallandığı kadar hiç sallanmamıştı . Nerdeyse midesi , kalbi boğazından dışarıya fırlayacak . Şehre daha ne kadar sürer ? diye soruyor bir ara yanındaki , başı takkeli , eli tespihli , durmadan kendi kendine dualar okuyan adama . Yanındaki , Kemal'i işitmemiş gibi davranıyor . Ta ki , Kemal ne sorduğunu bile unutunca , birdenbire yanıtlıyor adam : İkindiye varır inşallah . Allah bizi bu ıssızlıkta yollarda komasın . Sözleri henüz tam bitmeden , dışardan korkunç bir patlama sesi duyuluyor ve otobüs yalpalaya yalpalaya duruyor . Lastik patladı , herkes aşağı ! diye bağırıyor sürücü . Yolcular bükük boyunla otobüsten iniyorlar Temiz hava Kemal'e iyi geliyor derin derin soluyarak , sallantılı yolculuğun yorgunluğundan biraz kurtulmaya çalışıyor . Patlak lastik ama çarçabuk değiştiriliyor ve yolculuk yeniden başlıyor . Bu arada güneş otobüsün tam tepesinde dikiliyor ve içersi hamam gibi ısınıyor . Kemal'in yanında oturan , bunalıp pöflüyor öbür yolcular baygın kendilerinden geçmişler ayakta gidenler bile . Bacakları bağlanarak pazara götürülen tavuklara benziyorlar . O sıra sürücü birden yine sesleniyor : Herkes aşağı ! Zincirlerinden kurtulmuş gibi insanlar bu kez baygınlıklarından sıyrılıp , kendilerini otobüsten dışarıya zor atıyorlar Kemal de silkinip kalkıyor ve Burak'la birlikte iniyor . Kendinden geçmiş olarak , yoksa yine lastik mi patladı , diye kendi kendine soruyor Ama sürücü yamağının , motor kapağını kaldırıp motoru öptüğünü görüyor . Yanındaki sürücüye sesleniyor öptükten sonra : Benim sevgili motorum bilir su kaynatacak zamanı . Hep doğru zamanda : tam öğle paydosunda ! Kemal , olup biteni anlamıyor gerçi , ama yine bir paydos yapıldığını görüyor . O da birkaç adım uzaklaşıp , su döküyor . Öbür yolcularsa , hemencecik örtüleri yayıp , ya öğle namazına duruyorlar ya da sepetlerinden , torbalarından azıklarını çıkarıp , örtünün üzerine koyuyor ; öğle yemeğine oturuyorlar Kemal geri dönünce , yanındaki adam ona biraz taze bazlamayla keçi peyniri veriyor bir başka yolcu da , yeni kestiği karpuzdan bir dilim uzatıyor Kemal , bu yakınlığa seviniyor . Zaten insanları böyle biliyor insanları eli açık , yardımsever ekmeklerini , sularını , meyvelerini başkalarıyla üleşirler diye biliyor Evet , otobüsün içi çok sıkışık olmasına karşın , şimdiye dek kimse koçu Burak'a kötü bir söz söylemedi . İnsanlar kentte yaşayınca değişiyorlar mı , diye düşünüyor Kemal . Paydos bu kez daha uzun sürüyor ama orada durdukları süre içinde yalnız bir kez bir araba karşıdan gelip geçiyor Bir kamyon . Yanlarından geçerken yavaşlıyor ve kamyon sürücüsü , beline dek pencereden sarkarak soruyor : Yardıma ihtiyacınız var mı ? Çok sağol , yolun açık olsun ! diye yanıtlıyor otobüs sürücüsü . Motor ısındı yalnız . Birazdan devam edeceğiz . Gerçekten biraz sonra yamağın çığırtkan sesi çınlıyor : Herkes binsin ! Yola devam ediyoruz ! Ve böylece yeniden paldır küldür yola koyuluyorlar hep kente doğru . . . Karnı tok , oturduğu yerde uyuklayan Kemal , ancak otobüs cıyaklayıp savurarak terminale dönerken uyanıyor . Evet , işte yine koçuyla birlikte durup , kendi ekseni etrafında dönüyor çünkü yine ne tarafa gideceğini bilmiyor . Otobüsten inen yolcular hemen dört bir yana doğru gözden yitiyorlar Kemal , belki peşine takılabileceği hiç kimseyi görmüyor . Burnunun dibinden korna çala çala ve hızla arabalar geçiyor , dört bir yanında telaşlı insanlar her yöne doğru koşuşuyorlar . Böyle kararsız , oraya buraya dönerken , Kemal birine çarpıyor , Burak da başka birini engelliyor . Dikkat etsene , bacaksız , gözlerin havada ne arıyor ? Bu Allah'ın belası kırolar kenti bir de pis davarlarıyla kirletiyorlar ! Son günlerde sık sık yaptığı gibi , Kemal özlemle ve büyük bir yurtsamayla köyünü , ailesini , güvenli evini düşünüyor . Kasabada olduğundan kat kat daha fazla olan karışıklık , kalabalık ve gürültüde nerdeyse boğuluyor . Birden yine ıssız bozkıra ilişkin deyim aklına takılıyor : Burada insan az , Allah çok . Kentlerdeyse , diye düşünüyor Kemal , insan çok ama Allah burada hiç bulunmuyor sanki . Kentteki insanlar burada Allah'a yer kalmadığı için mi böyle nemrut oluyorlar ? Kemal , bu güç soruya yanıt arayacak durumda değil . Zira şimdi , dikkatini başka tarafa çeken ve onu saran bir şey keşfediyor . Karşıda otobüs terminalinin önündeki alanda bazı insanlar gelip geçerlerken , başkalarının avcuna para sıkıştırıyorlar . Para verenlerin , parayı almak için avuçlarını açanlardan daha iyi giyimli , daha bakımlı görünmeleri dikkati çekiyor : Avuç açanlardan biri çaputlar içinde kör bir başkası sakat , bir üçüncününse , ayakları bile yok , bu yüzden elleriyle yürüyor Kemal'in aklına köyün cücesi Memo geliyor : Memo , Kemal'in babasından daha yaşlı olmasına karşın , boyu Kemal kadar bile yok . Ne yapsın , daha fazla büyümemiş . Acaba burada para alan insanların hepsi de Memo gibi doğuştan mı kusurlular ? Ama niçin , her biri ayrı ayrı para topluyor ? Kemal , bacakları olmayan adama en fazla para verildiğini izliyor . İşte sevimli , aydınlık yüzlü bir kadın ayaksız adamın önündeki kartona para bırakıp yürüyor . Kemal de merakını yenemiyor artık . Kadının yanına koşup soruyor : Teyze , bu adam doğuştan mı böyle ? Ona niçin para veriyorsun ? Oğlum , diyor kadın , bu zavallı adam çocukken büyük bir kaza geçirmiş . Belki demir tekerlekli bir araba üstünden geçti . Şimdi çalışamadığı için , dileniyor ; bunun için ben de para veriyorum ona . Ama söyle bakayım , oğlum , sen tek başına ne yapıyorsun burada ? Nerede oturuyorsun ? Ben çok uzakta , küçük bir köyde oturuyorum , diyor Kemal , ama yalnız değilim . Koçum da benimle , adı Burak . Maaşallah diyor kadın şaşarak , Burak , sevgili peygamberimizin göklere çıkmak için bindiği atının adı da Burak ! Gerçekten güzel , büyük bir koç bu . Ama de bakayım , bu şehirde kimsen yok mu , yerin yurdun yok mu senin ? Yok , teyze , ben ve Burak , biz Cennet ÜIkesindeki babamın yanına gidiyoruz . Babamı oradan alıp , köyümüze getireceğiz , anama , nineme ve kardeşim Ayşe'ye . Şimdi kasabadan geldik ve buradan büyük şehre gideceğiz . Kadın , kaşlarını kaldırıp , başını sallıyor . Bugün artık yolunuza devam edemezsiniz , nerdeyse hava kararır . O zaman nerede geceleyeceksiniz ? Dün kasabada cami avlusunda geceledik . Bu şehirde de bir cami yok mu ? Bu akşam da oraya gideriz . Burada cami çok , ama orada uyursan , koçunu çalarlar , diye uyarıyor kadın Kemal'i . Çalarlar mı ? Cami avlusunda ? diye soruyor Kemal inançsız . Tabii , sabahleyin uyanınca bir de bakarsın , koçun yerinde yeller esiyor . Kötü zamanlarda yaşıyoruz , biliyor musun ? Eskiden böyle şeyler olmazdı , ama bugün insanlar Allah'ın bakışları altında bile Allah'tan korkmuyorlar . Kemal çaresiz . Köyünden böyle şeyler bilmiyor . Şimdi gerçekten sevgili koçunu dert mi edinmesi gerekecek ? Etrafına bakınıyor birden kadının söyledikleri ona anlaşılır geliyor . Elbette : Burada o kadar az hayvan var bu yüzden , çok değerli olmalılar ! Etrafta bir tek kuzu , bir tek koç görmek mümkün değil , bir tek tavuk , kedi , köpek ya da köyde sokaklarda dolaşan hayvanlardan ve başka şeylerden hiçbiri yok burada . Burada geniş caddeler büyük , boz binaların arasından dev uçurumlar gibi uzanıyor vızır vızır otomobiller işliyor arada sırada bir at arabası ya da bir yük eşeği iki yanında tepesine kadar dolu küfelerle geçiyor . Tam bu sırada Kemal şaşırtıcı bir şey daha keşfediyor : Caddenin karşı tarafında iki adam , iki ayaklı yük eşeği gibi , sırtlarında ağır yükler taşıyarak gidiyor . Şu adamlar yüklerini niçin kendileri taşıyorlar ? diye pattadak soruyor Kemal . Burada yeterince eşek de mi yok ? Kadın , Kemal'in bilgisizliğine gülüyor . Onlar hamal , başkalarının yükünü taşıyarak , ekmek paralarını kazanıyorlar , diye yanıtlıyor Kemal'in sorusunu . Bu adamlar bu işe bile sevinsinler . Burada , şehirde çok insan hiç iş bulamıyor ve karınlarını nasıl doyuracaklarını bilmiyorlar . Kadın anlattıkça Kemal'in de gözleri açılıyor : Şimdiye dek haberi bile olmadığı o kadar çok şey var ki ! Kentlerde her şey kendi küçük köyünde olduğundan değişik , ama her şey . Şimdi de kara bir çarşafa bürünmüş genç bir kadın , kucağında bir bebekle kadına doğru gelip , elini açıyor : Ver bu bebeciğe bir sadaka , hanımım , Allah razı olsun , Allah sana ve oğluna dert yüzü göstermesin . Kemal yine şaşkınlığa düşüyor . Utanmıyor musun , diye kadın dilenciye sert çıkıyor : Sen , benden daha genç ve sağlamsın . Dileneceğine , git çalış ! Dilenen genç kadın , kucağındaki bebekle hemen dönüp gidiyor . Utanmazlık ! diye mırıldanıyor kadın kendi kendine . Çocuk mutlaka kendisinin değil . Yeni doğan bir bebeği kucaklarına alıp , insanların acıma duygusunu sömürüyorlar . Kemal , kent insanları üzerine ne düşüneceğini bilemiyor Kısa bir süre sonra , Teyze , diyor utangaç , senin oğlun da bu şehirde mi çalışıyor ? Kadın duralıyor . Ne oğlu ? diye soruyor Ama hemen , Kemal'in ne demek istediğini kavrıyor Dilenci , seni benim oğlum sandı , diyor . Hayır ; benim oğlum yok ! Aslında senin gibi bir oğlum olmasını isterdim doğrusu . Benim bir kızım var evli , başka bir şehirde oturuyor ; bense yalnız yaşıyorum . Kocam , beş yıl önce öldü . İşte böyle , ama fazla takıldım . Ne diyorlar ? Evli evine , köylü köyüne ! Köye gidemem , diyor Kemal düşünmeden . Sabaha kadar şehirde dolaşacağım , uyursam Burak'ımı çalmasınlar diye . Ve kadından ayrılmak için davranıyor . O an kadın , Kemal'in kolunu yakalıyor : Sen iyi bir çocuksun , yüzünden belli . Senin gibi terbiyeli oğlanlar yok denecek kadar azaldılar . Bak oğlum , istersen , bende uyuyabilirsin . Benim evim küçücük , ama bir köşede sana da bir yatak sererim . Ya koçum ? , diyor Kemal . Minicik bir avlum da var . Oraya bağlarsın . Su ve ot koyarsın önüne , bir koç için bundan iyisi can sağlığı . Sen çok iyisin , teyze , diyor Kemal gönül borcuyla ve nihayet kadınla birlikte terminalden ayrılıyor , koçu da onun peşinden . Kadının evine kadar epeyce yol yürüyorlar . Kadın aslında otobüse binebilirdi , ama Burak'la olmazdı . Belediye otobüslerine hayvanlar binemez . Bu yüzden , yürüye yürüye yoruluyorlar . Yürüdükçe evler küçülüyor , sokaklardaki insanlar azalıyor . Sokaklar da gittikçe ufalıp , eciş bücüş oluyor . Önce kasabanın sokaklarına benziyorlar en sonunda da köy sokaklarına . Sağlı sollu dizilen tek kat evler beyaz badanalı , kapı ve pencerelerin önünde içi çiçekli gaz tenekeleri ve konserve kutuları duruyor . Havlayan köpekler miyavlayan kediler ve tavuklar sokakta başı boş dolanıyor sokakta oynayan çocuklar merakla Kemal'e ve koçuna bakıyorlar : Sevgili Su , Büyük dayının aşık olması ne kadar heyecan verici . Benim de sana Tibet'ten bahsetmemin tam zamanı . Sana bir önceki mektupta Tibet'i anlatacağıma söz vermiştim . Tibet'i mektupla anlatmak imkansız . Aslında senin onu görmen gerek . İnan bizim yazlık sitedeki Ufuk abiden bile daha yakışıklı . Okulun açıldığı ilk gün bayrak töreninden sonra sınıfa girdik ; herkes beğendiği yere oturdu . Ben kalemimi düşürdüm . Arkamda oturan çocuk beni yavaşça dürttü . Arkamı döner dönmez hayatımda gördüğüm en güzel gözleri gördüm . Bunlar Tibet'in gözleriydi tabii . Birkaç saniye gözlerimi uzaklaştıramadım . Beni nasıl etkilediğini bilemezsin . Şimdi bir süredir nereye baksam Tibet'in gözlerini görüyorum . Aşık olduğumu sanıyorum . Acaba senin büyük dayın gibi ben de aşık mıyım ? Eğer aşk böyleyse çok zor bir şey ; çünkü ben hep Tibet'le olmak istiyorum . Tibet'in tek hayranı ben değilim . Bu da işin acı yanı . Bütün sınıfın kızlarının gözü Tibet'te . Herkes onun peşinde . Tibet ise içine kapanık , sessiz bir çocuk . Bütün aklı fikri teniste . Ben de mutlaka tenis öğreneceğim . Cumartesileri tenis kursuna yazılmak istediğimi anneme söyledim . Annem bendeki bu ani değişime çok sevindi . Anneme Tibet konusunu daha açamadım . Aşık olduğum için utanıyorum sanıyorum . Bu konuyu annemin sakin bir gününde , onunla arkadaş gibi konuşmam gerektiğini biliyorum . Ama o sakin gün ne zaman bulunacak ? Bizim evde bizimkilerin hep acelesi vardır . Bir yerlere yetişirler . Eve geldiklerinde de çok yorgundurlar veya yapacakları bir şeyler vardır . Annemle babam benimle ilgilenmiyor demek istemiyorum ; ama ben onlarla daha fazla birlikte olmak istiyorum . Oturup konuştuğumuz vakitler çok az . En uzun birlikteliğimiz sofra başında oluyor . İyi ki dedem var da gündüzleri onunla konuşabiliyorum . Ama dedemle her konuda anlaşamıyoruz . Dedemin zamanı ile bugün çok farklı . Çoğu konuda birbirimizi anlamıyoruz . Dedemin anlattıkları bana tarih bilgisi gibi geliyor . Benim anlattıklarımda da dedem hata buluyor . Ona göre çoğu davranışım yanlış . Daha saygılı ve terbiyeli olmam gerek . Örneğin sakız çiğnememi yasaklıyor . Bir hanımefendi sakız çiğnemez , deyip kesip atıyor . Ben de sakız çiğnemekle ayıp arasında bir bağlantı kuramıyorum . Ayak ayak üstüne büyüklerin önünde atılmaz , diyor . Bu da ayıplar arasında . Benim bacaklarımı nasıl tutacağıma büyükler neden karışsın ki ? Hiç anlamadığım ayıplardan birkaçı bunlar . Bence ayıp olan yalan söylemek , bir şey çalmak , birisine iftira atmak . . . Gene de dedemi çok seviyorum , yanlış anlama . Doğum günüm yaklaşıyor . Bu yıl mutlaka evde büyük bir doğum günü yapacağız . Annem de kabul etti . Bak ondan yakınırım ama belki de haksızım . Beni çok sever ve mutlu olmam için elinden gelen her şeyi yapar . Doğum günü yapmakta asıl amacım Tibet'i bize davet etmek . Onunla daha fazla birlikte olabilmek . Anneme yeni sınıf arkadaşlarımı çağırmak istediğimi söyledim . Annem bir tek halamın çocuklarının da gelmesinde ısrar etti . Halamın çocukları da o kadar yaramaz ki anlatamam . Hem canım onlar bizden çok küçük . Ama sonunda gelmelerini kabul ettim . Bir de Tibet gelmezse ? O zaman ben ne yaparım ? Acaba şimdiden davetiyeleri yazıp dağıtsam mı ? Gelemeyecekse gününü değiştiririm . Başka güne alırız doğum günümü . Tek Tibet gelsin de . Davetiyelerimi tenis raketi şeklinde keseceğim . Kırmızı kartona tenis raketi ilgisini çeker sanıyorum . Tam 32 tane davetiye yapacağım için mektubu burada kesiyorum . Seni seviyorum , Pınar Sevgili Pınar , Annem son günlerde iyileşmeye başladı . Yüzünün solukluğu gitti . Saçlarını boyattı , modelini değiştirdi . Ondaki bu olumlu gelişme beni de mutlu ediyor . Bir de bana bir sürprizi olacağından bahsediyor . Sürpriz ne acaba ? Meraklanıyorum ama anneme hiçbir şey soramıyorum . Çıkarılan bütün söylentiler doğruymuş . Öğretmenimiz gidiyor . Geçen cuma günü son derste açıkladı . Bizleri bırakmanın çok zor olduğunu , bizleri kendi çocuğu kadar sevdiğini , ama onun da bir çocuk sahibi olmayı yıllardır istediğini anlattı . Kendisini ağlayarak değil , gülerek uğurlamamızı istedi . Bunu sınıfça başarabileceğimizden emin değilim . Arkadaşlarla öğretmenimize bir veda armağanı almaya karar verdik . Bütün sınıf önümüzdeki hafta harçlıklarımızı harcamayıp biriktireceğiz . Herkes biriktirdiği kadarıyla katkıda bulunacak . Herkes aynı miktar harçlık alamıyor . Sorun ne alacağımız . Her kafadan başka bir ses çıkıyor . Hiç durmadan bu konuyu gizli gizli tartışıyoruz . Vazo almak isteyenler çoğunlukta . Bir kısım da vazo kırılır diye düşünüyor . Bence çok haklılar . Biz kızlar Gülce'nin önerisine oy vereceğiz . Gülce , incecik de olsa altın bilezik alabiliriz , diyor . Gülce'nin dayısı kuyumcu olduğundan bize indirim de yapabilirmiş . Gülce ile bir grup gidip fiyatları öğrenecek . Bu konuyu anneme bile açmıyorum . Arkadaşlar arasında büyük sır . Yeni gelecek öğretmeni çok merak ediyoruz . Ben erkek öğretmen istemiyorum . Erkek öğretmen daha sert olur , kızlarla anlaşamaz diye düşünüyorum . Yanlış düşünüyor olabilirim ; ama böyle bir saplantım var . Her gece yatınca dualarıma bir de iyi öğretmen duası eklendi . Geçen gece rüyamda gene öğretmenimi gördüm . Bana sarılmış . Ben de ona sarılıyor ve Babam bizi bıraktı gitti , bari siz bırakmayın , diyorum . Ter içinde uyandım . Dün gece babama telefon ettim . Sesi pek keyifsiz geldi . Sanki bir şeye üzülmüş gibiydi . Acaba o da bizi özlüyor mu ? Ne yalan söyleyeyim biz babamı özlüyoruz . Anneme sorsan hiç özlemediğini söyler ; ama bence herkes birbirini arıyor . Bir barışsalar . Bir mucize gerçekleşse . Her şey eskisi gibi olsa . Sana açmayacağıma söz vermiştim . . . Geçenlerde anneannemin komşuları babamın hemen evlenebileceğini , belki de başka bir kadın yüzünden evi terk ettiğini konuşuyorlardı . Babam öyle bir şey yapmış olabilir mi dersin ? Ya evlenirse ? Annem dünyada evlenmez . Beni yapayalnız bırakmaz . O her zaman beni düşünür . Eğer annem evlenirse ben bu evde yaşayamam . Evi terk ederim kaçarım uzaklara . Gazetelerde kaçak çocuklar var ya aynen öyle yaparım . Beni bulamazlar . Onlardan intikam alırım . Nereden duydum anneannemde o komşu teyzelerin konuşmalarını ? Keşke duymasaydım . Şimdi aklıma saplandı kaldı bu üvey anne veya üvey baba korkusu . Bunlar oluyor ama gerçek hayatta . O kadar çok üvey anne veya babası olan çocuk var ki . Hep aklıma Kül Kedisi , Hanzel ve Gratel , Pamuk Prenses masalları geliyor . Cadı üvey anne üzerine yazılmış masallar . Acaba üvey anneler daha mı kötü oluyor ? Kötü üvey baba masalı okudun mu hiç ? Ben okumadım . Öyleyse ben de oturup bir üvey baba masalı yazayım . Masalı bitirir bitirmez de bu mektupla postalarım . Masalı yazacağım için mektubu burada kesiyorum . Bak şimdi birdenbire aklıma geldi . Annemin bahsettiği sürpriz yoksa üvey baba olmasın ? Bu kadar çabuk da bulamaz değil mi ? Üvey babalar çarşıda satılmıyor ki alsın hemen . Hem sonra annem buna sürpriz diyebilir mi ? Bu tam bir felaket . Allahım üveylerden beni koru . Su ZALİM ÜVEY BABA Uzak uzak ülkelerden birinde fakir bir anne ve kızı yaşarmış . O kadar fakirlermiş ki suya kuru ekmek doğrar yerlermiş . Babaları onları terk edeli uzun yıllar olmuş . Anne iş bulabildiği günler çamaşır yıkamaya gidermiş . Son zamanlarda anne , hastalanıp yataklara düşmüş . Çalışamaz olmuş . Hastalığını duyan komşuları hemen yardıma koşmuşlar . Sıcak çorbalar , muhallebiler , yoğurtlar getirmişler . Bir zaman sonra komşular da fakir olduğundan seyrekleşmiş getirilenler . Ama hastalık bu , şıp diye kesilmemiş . Uzadıkça uzamış . Kadınla kızı sonunda aç kalmış . Kız bakmış böyle gitmeyecek ; bir iş bulmaya karar vermiş . Komşuların kapılarını teker teker çalıp iş istemiş . Bütün komşular ağız birliği etmişçesine , Bizde iş çok ama sana verecek para yok , diye yanıtlamışlar . Kızcağız oturdukları yerden daha uzaklarda iş aramaya başlamış . Tabanları şişmiş , ayakları parçalanmış ama iş aslan ağzındaymış . Tam umudunu kesip geri döneceği sırada şehrin en ucundan çıkan dumanı görmüş . Duman çıktığına göre , ocak tütüyor , ocak tüttüğüne göre orada biri yaşıyor , diye düşünüp koşmaya başlamış . Büyük demir kapının önüne geldiğinde yüreği bir kuş gibi çırpınıyormuş . Kapı tokmağını defalarca çalmış . En sonunda içeriden gök gürültüsü gibi bir ses gelmiş . Kim o ? Benim , açın kapıyı . Demir kapı korkunç bir gürültüyle açılmış . Kapının önünde dev gibi bir adam belirmiş . Niçin beni rahatsız ediyorsun ufaklık ? diye homurdanmış . İş istiyorum . Annem hasta . Bir dilim ekmeğe muhtacız , diye yanıtlamış küçük kız . Adamın kapkara gözleri ışıldamış . Madem iş istiyorsun gir içeri , demiş . On odalı evi gösterip , Başla temizliğe , diye buyurmuş . Kız bütün gün çalışıp , yorgunluktan adım atacak hali kalmayınca , adam para yerine kıza bir bardak pekmez vermiş . Benim evimde çalışacaksan , para yerine pekmeze razı olacaksın , demiş . Kız pekmezi kaptığı gibi evine koşmuş . Anneciği ile birlikte bir bardak pekmezi paylaşmışlar . Kızın böyle çalışması birkaç ay devam etmiş . Adamın evi pırıl pırıl olmuş , annenin sağlığı pekmezin verdiği güçle yerine gelmiş . Anne iyice sağlığına kavuşunca bir de ben gidip bu adamı göreyim diye düşünmüş ve kızın peşine takılıp şehrin ucundaki eve gitmiş . Annenin amacı kızının yerine çalışmakmış . Adam kızın annesini görür görmez kadının güzelliğine vurulmuş . Hemen onunla evlenmek istemiş . Kadın bakmış ev konak gibi koskocaman , ambarları yiyecek dolu , bağlarda üzümler salkım salkım , ineklerin memelerinden süt damlıyor . Hiç düşünmeden adamın teklifini kabul etmiş . Kadın Peki der demez evlenmişler . Düğün gecesinin sabahında adam küçük kıza artık ihtiyaçları olmadığını söylemiş . Onun bu evde yeri yok artık , diye bağırmış . Ben yavrumdan nasıl ayrılırım ? Onu nerelere gönderirim ? diye adamın ayaklarına kapanmış zavallı kadın . O zaman damda , ineklerle yatsın . İnek bakıcısı olsun , demiş adam . Anne buna itiraz edince adam belindeki kayışı çıkarıp anne ile kızı öldüresiye dövmüş . İkisinin de her yanı yara bere içinde kalmış . Kız başka gidecek yeri olmadığından damda yaşamaya başlamış . Alaca boğa kızın en yakın arkadaşı olmuş . Boz ineğin sütü kızın tek besiniymiş . Buzağılar kızı neşelendirmek için oyunlar yapmış . Aradan yıllar geçmiş . Kız serpilip güzeller güzeli bir kız olmuş . Bir gece damda uyurken rüyasına bir prens girmiş . Yakışıklı prens eğilip kızı yanaklarından öpmüş , öperken de şöyle fısıldamış : Sen uyanır uyanmaz , en iyi dostun alaca boğayı yanaklarından öp . Kız sabah olunca rüyasını hatırlamış . Koşup alaca boğayı öpmüş . Öper öpmez bir de ne görsün ? Boğa rüyasındaki prense dönüşmüş . Dam saray olmuş , buzağılar ile inekler de prensin adamları . . . Prensin adamları doğru gidip zalim üvey babayı tutuklamış . Kızın annesini kurtarmış . Kız ile prens de hiç vakit geçirmeden evlenmiş . Hepsi mutlu , mesut yaşamış . Masal da burada bitmiş . Su Not : Bu yazdığım ilk masal . Ben okudukça daha da beğendim . Şu anda kendimi büyük bir yazar gibi görüyorum . Sen nasıl bulduğunu hemen yaz . Sevgili Su , Yazdığın masalı bir solukta okudum . Pamuk Prenses masalının üvey babaya uyarlanması olmuş bence . Pamuk Prenses masalı seni çok etkilemiş . Üveylik konusunda senin düşüncelerine katılmıyorum . Üvey olunca ille de kötü olur diye kendini inandırmışsın . Annenin veya babanın hemen evleneceğini neden aklına getiriyorsun ? Ortada böyle bir ihtimal yokken sen kendi kendine kuruntular yaratıyorsun . İyi şeyler düşüneceğine bu karanlık duygular nereden çıkıyor ? Ne demek , Ben evden kaçarım , demek ? Bizim yaşımızda bir çocuk nasıl evini terk eder ? Sokakta onun hali ne olur ? Aklından sil böyle düşünceleri . Dünyada düşünülecek onca güzel şey varken , senin kuruntular yaratman ve onların içinde bunalman akıl alacak gibi değil . Mektubun beni şaşırttı . Bunları yazan Su olamaz diye geçirdim aklımdan . Sen iyi düşün ki iyi olsun her şey . Bana annem her zaman bunu öğütler . Mutluluğu ararsan bulursun , mutsuzluğun geleceğini beklersen kendi kendine mutsuz olursun , der . Polyanna neden aklına gelmiyor ? O nasıl her olumsuzluğa olumlu bir gözle bakıyor öyküde ? Sonunda da hem etrafındakileri mutlu ediyor hem de kendisi mutlu oluyor . Yanlış düşünüyorsun . Vazgeç bu huyundan . Bunlar senin Kutup Yıldızı'nın fikirleri , izlemen gereken yol da bu . Sana güzel şeyler yazmak istiyorum bugün . Amacım senin içini rahatlatmak . Son günlerde gördüğüm en güzel şey de izlediğim bale oldu . Biliyorsun baleyi ne kadar sevdiğimi . Senin de bu gösteriyi izlemeni isterdim . Belçika Kraliyet Balesi Ankara'ya bir gecelik gösteri için gelmiş . Babamın şirketine de davetiye vermişler . Davetiye iki kişilik olduğu için ben babamla gittim . Anneciğim gelemedi . Senin gitmen beni daha mutlu eder , dedi . Biz baba - kız en şık giysilerimizi giyip gittik . İnanmayacaksın ama bana hafif topuklu ayakkabı alındı . Siyah rugan . Yürürken kendimi bir garip hissediyorum ; ama topuklu ayakkabılarımı çok seviyorum . Sen de benim yaşıma gel , sana da alırlar göreceksin . Yeşil kadife elbisem ve dantel yakasıyla çok şıktım . Aynada kendimi çok beğendim . Babam bile gecenin en şık bayanı buldu beni . Bazen pantolonu çıkarmak güzel oluyormuş meğer . Kültür Merkezi'ne yarım saat öncesinden gittik . Salonda babamın birçok tanıdığı vardı . Benim yaşımda çocuklar da görünce sevindim . Hafta içi olduğu halde gelmişler . Dikkatimi çeken herkesin bizim gibi özenli giyimiydi . Kot pantolonla gelen hiçbir çocuk yoktu . Salonun kapısındaki görevliye davetiyelerimizi gösterdik ve içeri girdik . Çok güzel bir genç kız bizi yerimize kadar götürdü . Önlerde bir yere oturduk . Önüme uzun boylu biri gelmemesi için duaya başladım . Hakikaten de önüme kısa boylu biri oturdu . Bütün gece rahatça izledim . Üçüncü gonk sesinden sonra perde açıldı ve bale başladı . Hepsi mavi giysiler içinde peri kızları gibiydi . Ağzım açık olarak bitmesini hiç istemeyerek gösteriyi izledim . Balerinler nasıl bu kadar hafif olabiliyor . Sahnede dans edenler sanki insan değil de tüy gibi geldi bana . Her güzel şeyin sonu olduğu gibi bale de bitti . Salondan çıkarken herkesin yüzünün güldüğünü fark ettim . Herkes mutluydu . O gece rüyamda ben balerin olmuştum . Ormanlarda , sularda dans ediyordum . Ben bir su perisiydim . Nereye dokunsam altın ışıklar saçılıyordu zarif kol hareketlerimden . Sabah olup da saatimin zili çaldığında kuşlarla gökyüzünde bale yaparak uçuyordum . Sevgili Pınar , Dedenin tekrar hastalanmasına üzüldüm . Demek insanlar yaşlandıkça hastalıklar artıyor . Yaşlılar hep hastalıktan yakınıyorlar . Görsen anneannemi bir avuç dolusu ilaç içer . Konserde çok iyi vakit geçirmişsiniz anlaşılan . Bana ne zaman konser izni çıkacak acaba ? Hiç izin vereceklerini sanmıyorum . Anneannemin merakı anneme de geçmiş , ikisinin yönetimi altında , ben yirmi yaşına da gelsem bana izin verilmez . Etüt okulunda öğretmenim Can Hanım'la çok iyi arkadaş olduk . Sen Can Hanım dediğime bakma , daha çok genç . Üniversiteden yeni mezun olmuş . Bu ilk işiymiş . Sana biraz onu tarif edeyim . Uzun boylu , incecik , devamlı topladığı simsiyah uzun saçları ve yemyeşil , gözleri var . Bir öğretmenden çok film yıldızına benziyor . Can Hanım öğrenciyken evlendiği için Mert adında bir yaşında bir de oğlu var . Mert de bizim anaokulunda . Bazen çıkış saatimize yakın Mert'i getiriyor . Biz Mert'le oyuncak bebekle oynar gibi oynuyoruz . Bu kadar uysal bir bebek olamaz . Hiç ağlamıyor . Annemle de tanıştırdım Can Hanım'ı . Bize bir cumartesi çaya çağıracağız . Tabii bu cumartesi babamın beni almak istemediği bir cumartesi olacak . Babamla bana bot almaya çıktık . Annemin dünyada bana almayacağını söylediği botları ona aldırmayı başardım . Babam da beğenmeyerek aldı . Ben beğendim ya orası önemli . Neden çocuklar sevdikleri şeyleri giyemezler de büyüklerin beğendiklerini giymeye zorlanırlar ? Sonra yağmurluk bakmak için epey çarşıda dolaştık . Babam en sonunda beni bir arkadaşının dükkanına götürdü . Orada babam çay , ben ise cola içtim . Uzun süre babamla arkadaşı benim hiç anlamadığım iş görüşmeleri yaptı . Sıkıntıdan patlamak üzereydim ki benim yağmurluk babamın aklına geldi ve tekrar aramaya başladık . En sonunda benim hiç beğenmediğim , babamın çok beğendiği , bana iki beden büyük bir yağmurluk alındı . Babam ille de büyüyeceğimi söyleyip böyle bir alışveriş yaptı . Büyüyeceksem annemin yağmurluğunu giymiş gibi mi dolaşmam gerek ? Çarşı gezmemiz her zaman olduğu gibi restoranda son buldu . Bu kez pizzacıya gittik . Bana sucuklu , babama peynirli domatesli söyledik . Uzun zamandır ben pizza yememiştim . Deli gibi saldırdım pizzaya . Tam bitiriyordum ki ağzıma bir şey battı . Meğer hamurun içine cam parçası kaçmış . Azıcık dilim kanadı . Babam bu olaya çok sinirlendi . Dükkan sahibi gelip özür diledi . Aslında o pizzacıya gitmemizi ben istemiştim . Babam bilmediğimiz yerlere gitmeyi hiç istemez . Benim hatırımı kırmayıp girdi . Bak sonunda başımıza neler geldi . Bazen büyüklere hak mı vermeli yoksa ? Şimdi babam o pizza restoranı belediyeye şikayet edecek . Buna kesin kararlı . Böyle kontrolsuz yerler insanların ölümüne bile sebep olabilir , diyor . O cam parçası benim midemi delebilirdi . O akşam babamla halamlara uğradık . Halam bizi görünce çok sevindi . Onlar yemek yiyorlarmış bizi de sofraya çağırdılar . Biz de onlara pizzadan çıkan camı anlattık . Herkes hayretten dondu kaldı . Eniştem İyi o pizzacı bir avukata çatmamış . Avukat onu mutlaka mahkemeye verir , o dükkanı kapattırırdı , dedi . Halam ise ağzımı açıp , iyice kontrol etti . Sonra halamla mutfağa girip bulaşıkları yıkadık . O sabunladı , ben duruladım . O sırada da konuştuk . Benim derslerimi , okuldaki arkadaşlarımı sordu . Ben de anlattım . Nurgün Hanım'ı sevmeme çok sevindi . Tam bu sırada babam mutfağa girdi ve Abla seninle biraz konuşabilir miyim ? dedi . Halam çıktı . Ben bulaşığa devam ettim . Halam döndüğünde mutfağı pırıl pırıl görünce beni öptü ve teşekkür etti . Kahve yaparken de Sen bu gece bizde kal Su . Dünyada bırakmam , seni çok özledim , dedi . Kahveleri içtikten sonra babam yorgun olduğunu söyledi ve gitti . Ertesi sabah buluşmak üzere benimle kucaklaştı . Dedektif Su bak sana ne diyecek ? Babam halamla bir plan yaptı . Beni halama bıraktı . Mutlaka o Sevil Hanım'la birlikte bu gece gene . Bu babamın yaptığını hiç affetmeyeceğim . Ben cumartesi gecelerini nasıl heyecanla bekliyorum . Babam ise beni bırakmanın yollarını arıyor . Babama çok kırgınım . Sağlıcakla kal , Su Sevgili Su , Dedemin durumunda bir düzelme olmadı . Hala yoğun bakımda . Aklım hep onunla meşgul . Derslere dikkatimi bir türlü veremiyorum . Annem , Aman sen çalış , bir de zayıf getirip bizi üzme , diyor . Zaten zayıf gelecek matematikten . Onu düzeltmeme imkan yok . Geçenlerde rehber öğretmenimizle konuştum . Dedemin olayını anlattım . O da sıkıntıları aşmamız gerektiğini , kendimizi kapıp koyuvermememiz gerektiğini söyledi . Ama nasıl ? Yolunu öğreten yok . Kuşun nasıl oldu ? Bana son mektuplarında hiç Pasaklı'dan bahsetmiyorsun ? Şu an bir kuş bile benim acılarımın dinmesine yardım edebilirdi . Geceleri onu karşıma alır dedemi , dedemle küçükken ne çok gezdiğimizi , dedemi ne çok sevdiğimi anlatırdım . Belki bu gece annem beni babaanneme bırakacak . Çok yalnız kaldığımı düşünüyor . Ben baştan onlara gitmek pek istemedim . Bütün kitaplarımı onların evine taşımak zor geldi . Dedem uzun süre bu durumda kaldığı için artık gitmeme karar verildi . Beni tek düşündüren okul servisi . Değişik bir servise binmem gerekecek . Annem okula gelip onu da halletmiş . Şu aralar Canan ile Tibet'in arası pek iyi . İkisi yan yana oturuyorlar . Canan'ı zaten hiç sevmezdim . Şimdi ise nefret ediyorum ondan . Öğretmenlere yaranmak için elinden geleni yapar . Arkadaşlığına hiç güvenilmez . Çıkarına göre arkadaşlıklar kurar . Sınıfta bazıları benim düşündüğümün tam tersini düşünüyor . Onlar onun aldatmacalarına kanıyor . Bu kadar tanıdığımız var , sana hiç kimseyi kötülediğimi hatırlıyor musun ? Ama bu Canan hakikaten kötü . Sınıfta bütün kızların gözü Tibet'te diye şimdi Tibet'in peşinde . Tibet de onun neresini beğeniyor anlamadım . Tibet bu davranışıyla benim kalbimi kırdı . Seçe seçe neden Canan'ı seçti ? Aptal demek istemiyorum ama aptal işte . Ertesi gün mektuba okuldan devam ediyorum . Bu ders boş . Tibet'e teneffüste yaklaşıp bana matematikten yardım etmesini istedim . Bana ne cevap verdi biliyor musun ? Bu boş derste Canan ile Fransızca ödevi hazırlayacağız , dedi . Alacağın olsun Tibet . Sen de elbet benden bir gün yardım istersin . Bak ben onun için ne kadar iyi şeyler düşünmüştüm . Şimdi önümde oturmuşlar , bir şeyler okuyup , yazıyorlar . Bu manzarayı görmeye tahammül edemiyorum . En iyisi gözlerimi kapatıp uyumak . Bir ders boyu uyumuşum . Zil sesiyle uyandığımda herkesten utandım . Yanımda oturan İmge , Kış uykusuna yattın galiba ? diye benimle alay etti . Evet , ayılar gibi kış uykusundaydım , dedim . Gözlerimi kaldırıp Tibet ile Canan'a baktığımda onlar hala bıraktığım gibi kafa kafaya vermişler yazıyorlardı . İkisinden de nefret ettiğimi fark ettim . Demek Tibet'in de Canan'dan farkı yok . Bu kadar iyi anlaştıklarına göre . . . Acaba izin alıp eve mi gitsem ? Kendimi pek iyi hissetmiyorum . Midem bulanıyor . Kıskançlıktan insanın midesi bulanır mı acaba ? En iyisi aklımdan bütün kötü düşünceleri uzaklaştırmak . Bunu nasıl yapacağım ? Sen daha kimseyi sevmediğin için beni anlayacağını pek sanmıyorum . Keşke bu sınıfa düşmeseydim . Tibet'i hiç tanımasaydım . O zaman böyle sıkıntılarım da olmazdı . Tam ben bunları sana yazarken yanıma Ayşen geldi . Ne yaptığımı sordu . Ben de İzmir'deki arkadaşıma mektup yazdığımı söyledim . Mektup yazdığımı duyunca şaşırdı . Artık bu devirde mektup yazan var mı ? dedi . Ben de ona mektup yazmanın ne kadar zevkli bir iş olduğunu anlatmaya çatıştım . Onun beni hiç anlamadığından eminim . İnternet çağında olduğumuzu , mektubu çok ilkel bulduğunu söyledi . Ne yapalım biz çağa uyamıyoruz . Belki çok ilkeliz ; ama gerçek arkadaşlığı yaşıyoruz . Kederlerimizi de sevinçlerimizi de mektuplarımızda paylaşıyoruz . Tibet ile Canan ödevlerini bitirdi sanıyorum . İkisi de kapıya doğru yöneldi . Tibet'in bir arkaya bakıp benden özür dilemesini , benimle ilgilenmesini bekledim . Boşuna beklemişim . Canan'ın arkasından çıktı gitti . Giderse gitsin . . . Canın arkadaşın , Pınar Sevgili Pınar , Son mektubun senin daha önceki mektuplarına hiç benzemiyordu . Nerede o insanın içini açan , sevinç dolu Pınar ? Mektubun hüzün doluydu . Şimdi moral verme sırası bende sanırım . Sen değil miydin bana olumsuzluklar içinde bile mutluluğu bulmamı söyleyen ? Polyanna'yı örnek veren . Çıkar şu Tibet'i kafandan . Okul açıldığından beri ondan başka düşüncen yok . Kafanı Tibet konusunda daha fazla yorma . Bak zarar görmeye başladın . Tibet sana mutsuzluk veriyor . Sen farkında değilsin . Bak sana bizim alt kata taşınan komşulardan bahsedeyim . Onlar geldiği için annemle çok mutluyuz . Onların gelmesi hayatımızı değiştirdi . Nasıl mı ? Nigar teyzenin evine taşınan Gül teyze annemin çocukluk arkadaşı . Bizim semtte ev ararken anneme sokakta rastlıyor ve annem de ona bizim alt katı öneriyor . Düşünsene sen ve ben aynı apartmana taşınıyoruz . Annemle Gül teyze de bizim gibi yakın arkadaşlarmış . Gül teyzenin kocası subay olduğundan Türkiye'nin dört bir yanını gezmişler . Bülent amca Fantom uçaklarının pilotu . Bülent amca işinden ötürü evde olmazmış . Bülent amcayı bir tek taşındıkları gün gördüm . Anlayacağın onların da babalan evde yok . Evet sana çocuklardan daha bahsetmedim . Çocukların adları Gökhan ve Göksu . Gökhan on beş , Göksu ise sekiz yaşında . İkisine de ilk görüşte ısındım . Taşındıkları günden beri bir aile gibiyiz . Bütün hafta onları yerleştirmekle oyalandık . Yemekleri ise bizim evde yedik . Bir telaş , bir koşuşturmadır gidiyor . Onlarla birlikte vaktin nasıl geçtiğini anlamadık . Ne annem köşeye büzülüp üzüldü , ne ben babamı merak ettim . Bu hafta ona telefon bile etmedim . Çünkü onu kontrol etmek aklıma bile gelmedi . Pasaklı'nın suyunu vermeyi de unutmuşum . Benim Atatürk şiiri ancak üçüncü olabildi . Sınıfta ne başarılı şairler varmış . Öğretmenimiz şaşırdı . Eğer bu ödevi vermeseydi biz de yeteneğimizin farkına varamayacaktık . Yapılan oylamada Ceyda'nın şiiri haklı olarak birincilik aldı . Ben de oyumu Ceyda'ya verdim . İlhan ise ikinci oldu . İlhan için benim hakkımı yedi diyebilirim . İlhan'ın şiiri benimkiyle kıyaslandığında benim şiirim onunkinden çok daha güzel . Bütün erkekler İlhan'a oy verdi . Kendi cinslerini tutmaları ne kadar ilkel . Bu davranışlarını çok çocukça buldum . Ben üçüncülüğe de sevindim . Okul panosuna üç şiir de asıldı . Şimdi mektubuma ara veriyorum . Göksu ile birlikte basket oynamaya gidiyoruz . Hava kararmadan biraz oyun oynamamıza izin veriyor Gül teyze . Gül teyze annem gibi evhamlı değil . Gül teyzenin gelişi özgürlüğümü sağlayacak sanırım . Gökhan ile Göksu da mektuplaşmamızı hiç anlamıyor . Mektup yazmak uzaydan gelen bir kavram gibi yabancı geliyor çoğu insana . Bir yazışmaya başlasalar ne kadar zevk alacaklar haberleri yok . Annem ile Gül teyze bizim mektup arkadaşlığımızı onaylıyor ve bu mektupların bizim yazma , anlatma yeteneğimizi de , farkında olmadan , geliştireceğine inanıyor Şimdiki çocukların hepsi test çocuğu . Onlar ancak adlarını yazar , diyor Gül teyze . Gökhan da bu eleştiriye çok sinirleniyor . Yarın yeni televizyonumuz geliyor . Büyük ekran aldık . En büyüğünden . İlk taksitini ödedik . Diğer taksitler sekiz ay devam edecekmiş . Annem benim için aldığını söylüyor , sonra da bana televizyon yasakları koyuyor . Benim dizileri seyretmem yasak . Saat on buçuktan sonra seyretmem yasak . Eski komedi filmlerine çok vakit ayırmam yasak . Tabii dersleri bitirmeden seyretmem yasak . Bu kadar yasak koyduktan sonra neden televizyon aldı diye merak ediyor insan . Anneler , babalar yasaklamaları seviyor . Saçlarımı kısacık kestirmemi istiyor annem . Okula giderken örmek zor oluyormuş . Dünyada kestirmem ben saçımı . Şimdi evde en fazla tartıştığımız konulardan biri de benim saçım oldu . Bakalım kim kazanacak ? Annem sofranın hazır olduğunu söylüyor . Şimdilik bu kadar . Sevgiler , Su Sevgili Su , Dedemi kaybettik . Yok artık . Dedem gitti . . . Çok ağladım . İki gün okula gidemedim . Ama kendimi toplamam gerektiğini biliyorum . Ölümlere rağmen hayat devam ediyor . Annem onca sıkıntısına karşın işe gitmeye mecbur kaldı . Aslında gelen giden çok oluyor . Babaannem bizde oturup onları kabul ediyor . Teyzemler de cenaze için İstanbul'dan gelmişlerdi . Teyzem avukattır . Babamın Hukuk Fakültesi'nden sınıf arkadaşı . Zaten annemler teyzem sayesinde evlenmişler . Eniştem de avukat . Bizim ailede üç avukat olması çoğu kişiyi şaşırtıyor . Bir oturdular mı hukuk dışında bir şey konuşmazlar . Teyzemin çocukları cenazeye gelmediler . Teyzem okuldan geri kalırlar diye gelmelerini istememiş . Bence teyzem çok yanlış düşünmüş . İnsan dedesinin son yolculuğunda gelmez mi hiç ? Ama teyzem hep böyledir . Başkalarının yerine karar vermeye alışıktır . Eniştem ise onun sözünden çıkmaz . Babam enişteme boşuna Uydu adını takmamış . Bir uydu da Tibet oldu . Bence onlar yakında birlikte çıkmaya başlar . Kendi kendime Tibet'ten bahsetmeme kararı almıştım . Bak gene kendi kararımı çiğnedim . Tibet yok artık . Alt katınıza taşınan çocuklarla iyi arkadaş olacağa benziyorsun . Annen için de ne iyi olmuş . Yıllar sonra tekrar eski arkadaşıyla birlikte olmak . Belki biz de evlenip çoluk çocuk sahibi olunca komşu oluruz . Ben evlenmeyi düşünmüyorum . Evlenmektense başarılı bir iş kadını olurum daha güzel . Tiyatrocu olursam eğer evlenmem iyice zor olur . Belki de evlenmeyi düşünmek için yaşımız çok genç . Televizyon aldığınıza çok sevindim . Ben eve girince televizyonun düğmesine basarım , bakmasam da televizyon hep açıktır . Ben televizyon olmadığı devirlerde annemlerin nasıl vakit geçirdiğini bir türlü anlayamıyorum . Annem de televizyona karşı . O da annemin görüşü . Ben çok bağımlıymışım televizyona . Vaktimin çoğunu televizyon önünde geçiriyormuşum . Televizyona verdiğim dikkati derslere verseymişim , sınıf birincisi olurmuşum . Eminim aynı konuşmalar sizin evde de geçiyordur . Baksana sana konan bir sürü yasağı sıralamışsın . Bizde o kadar yasak yok . Sadece kırmızı noktalı gece filmlerini seyretmem istenmiyor . Onlara bakmayı ben de istemem . Çok açık filmler . Televizyon yokken annemler radyonun başına , ailece üşüşürlermiş . Radyoda şarkılar , türküler , alafranga müzik ve haberler olurdu , diyor annem . Radyo tiyatrosunu dinlemek de çok önemliymiş . Radyo tiyatrosu olduğu geceler bir saat boyunca evde çıt çıkmazmış . Birçok eseri annem radyo tiyatrosundan bilir . Radyolu zamanların da tadı başkaymış . Bana pek ilkel geliyor ama annem öyle diyor . Geçen mektubun içinden dayının nişan davetiyesi çıktı . Sen mektubunda hiç bu nişan haberini yazmamıştın . Nişan Pamukkale'de demek ? Ne güzel . Ben hiç Pamukkale'yi görmedim . İyi bir hafta sonu gezisi olacak senin için . Ne çok gelmek isterdim . Belki annem de getirirdi . Şimdi bu kadar acısı varken anneme bir şey soramam . Birisini kaybetmek çok zormuş aslında . Evde her şey dedemi hatırlatıyor . Onun sözleri kulaklarımda , gülüşü gözlerimin önünde . Öbür kamptaki düşünürlere göre ise ulusların birbirleri ile ilişkileri ve toplumların yaşamlarını biçimlendiren kurumlar , kurallar ve gelenekler salt ideolojik kalıplarla , hem de son iki yüzyıl gibi insanlık tarihinde kısa sayılabilecek bir dönemin paradimleri ile tanımlanamazlar . Dünya Uygarlıklar tarihi , karşılıklı etkilenmelerden oluşan sentezler dinamiğidir . Bu nedenle , günümüzdeki hızlı değişmeleri statik modeller içinde görmek yanıltıcıdır . 2l . yüzyıl , 20 . nin doğrudan sonucu ya da kopyası olmayacak , gelişmelerin niteliği , sadece son yılların ideolojik zafer ya da yenilgileri ile biçimlenmeyecektir . Eşiğinde olduğumuz yüzyıl önemli , hızlı ve sonunun şimdiden görülmesi zor değişmelere gebedir . Birinci tezin yaygınlaşması her ne kadar 20 . yüzyılın sonlarına doğru komünizm herkesi şaşırtan bir hızla çökmesinden ve Amerika Birleşik Devletleri'nin tek süper güç olarak kalmasından destek alıyor ise de , toplum olaylarına bu tür yaklaşımların gerisindeki tarih felsefesi yeni değildir . Kökeni , yüzyıllardır Batı düşünürlerinin , hatta onlardan koşullanmış Doğu aydınlarının bilinçlerine , hiç olmazsa bilinç altlarına yerleşmiş bir Avrupa - merkezli tarih yorumuna dayanır . Marshall Hodgson , şiddetle eleştirdiği bu tarih yaklaşımını şöyle niteliyor : Geleneksel tarih efsanesinin ana çizgilerini hepimiz biliyoruz . Buna göre tarih doğuda - Mezopotamya ve Mısırda - başlamıştı . Uygarlık meşalesi daha sonra sırasıyla , Eski Yunan ve Roma'ya , oradan da kuzeybatı Avrupa'daki Hristiyanlara geçti ve burada Orta Çağ ve Yeni Çağın yaşamını doğurdu . Orta Çağ'da , bu bilim meşalesini , geçici bir süre için , Müslümanların taşımasına müsaade edildiyse de bu uygarlık aslında Batıya aitti . Nitekim Batı , hazır olur olmaz , yine öncülüğü ele aldı . Hindistan , Çin ve Japonya'nın da kendi uygarlıkları vardı fakat bunlar kenarda kaldılar ve tarihin ana akışına ( yani Batı Avrupa'ya ) katkı da bulunamadılar . Yakın Çağda Batı Avrupa üstünlüğü bütün dünyayı etkisine aldı , İslam aleminin , Çin'in ve Hindistan'ın dışlanmış durumları sona erdi ve bunlar da gelişen ve dünya uygarlığı haline gelen Batı Uygarlığının yörüngesine girdiler . Son zamanlara kadar , Batılıların yoksul insan topluluklarına bakışlarını biçimlendiren bu tarih anlayışının yaygınlaşmasında Sanayi Devrimi ile desteklenen ve dünyanın salt siyaset ve refah haritasını değil , toplu yaşam düzenini ve hatta bu düzenin geleceğini etkileyen Büyük Batı Atılımı nın payı küçümsenemez . 17 . yüzyılda Avrupa ülkelerinde başlayan felsefi uyanış , tarımda , zanaatta ve ticarette gerçekleştirilen gelişmelerle ve 19 . yüzyılda yoğunlaşan yeni sanayi buluş ve yöntemleri ile de desteklenince , önceki bin yıllara göre çok ayrı nitelikte yeni bir dönem açılıyordu . Bu büyük değişme ve atılım , tarım üretimi ve tarım ürünlerinin ticareti üzerine kurulmuş ve binlerce yıl boyunca iktisadi büyümesi çok yavaş bir tempoya oturmuş bir düzenden , yeni tekniklerle şahlanan sanayi üretiminin biçimlendirdiği bir yaşama geçişi simgeliyordu . Yeni düzen , bir yandan iktisadi yaşamı değiştirirken bir yandan da düşünce , toplu yaşam ve özellikle siyaset ve hukuk alanlarında yenilikler getirdi ve Avrupa Uygarlığı bu karşılıklı etkilenmeler içinde oluştu . Sanayi ve tarım kesimlerinde uygulanan yeni teknikler üretimde büyük verim artışlarına yol açtı ; sermaye birikimi hızlandı ; halkın maddi refahı hızla yükseldi . Bilimde eleştirel akılcılık ve deneysel yöntemler insanoğlunun doğayı kullanmasında gittikçe genişleyen olanaklar yarattı . Bütün bu gelişmelerin toplum düzeni üzerinde de derin etkileri oldu : Yeni yeni sosyal ve siyasal sorunlar ortaya çıktı , bunlara karşı da çağdaş çözümler üretildi . Oluşan dinamik içinde uzun çağlar boyunca süregelmiş toprağa bağlı ayrıcalıklar düzeni zayıflıyor , bu toplumsal yapının yerini çoğunluğu şehirli , ulusal bilinçli bir nüfusun siyaset ve bürokrasisi farklı , geçimi sanayi ve finansa dayanan düzeni almağa başlıyordu . Yeni Çağın siyasal alanda simgesi olan Fransız ve Amerikan Devrimleri bu değişimlerin zorladığı patlamalardı . Bu büyük atılımın dünya refah haritası üzerindeki sonuçları da göz kamaştırıcı boyutlara ulaştı . İki yüzyıl gibi insanlık tarihine göre çok kısa sayılabilecek bir zaman süresi içinde dünya , Avrupa ve Amerika'da mevzilenmiş bir zengin uluslar kulübü ile dünya nüfusunun çok daha büyük bir bölümünü kapsayan geri ülkeler bloklarına bölündü . Öyle ki , 20 . yüzyılın başında Batı bloğunda yaşayan ve dünya nüfusunun ancak %30'nu oluşturan uluslar , dünya sanayi gelirinin %80'ini kazanıyordu . Ekonomideki gelişmeler insanların bilinç üstü ve bilinç altı dünya görüşlerini de derin biçimde etkilemekten geri kalamazdı . Nitekim Batının zenginleşmesi ve güçlenmesi ile birlikte bu ülkelerin etkin düşünür ve yazarlarının , dünyanın yoksul kalmış ülke ve bölgelerindeki insanlara , hatta bir zamanlar gıpta edilen Asya'ya bile , uygarlık dışı , vahşi toplumlar olarak baktıklarına tanık oluyoruz . Aşağıda değinileceği gibi , 20 . yüzyılın ilk yarısına kadar bile , bir yandan Batı dünyasının iktisadi ve kültürel üstünlüğüne , öte yandan da Doğu ve Güney ülkelerinin yoksulluğuna doğal ya da kaynakları ve kökleri ırk ve dine dayanan bir sonuç olarak bakılması olağandı . Belki daha da önemli bir nokta , bu bölünmenin ve farklılığın hep böyle sürüp gideceği , kolay kolay değişemeyeceği inancının yaygın olması idi . Hatta çok kez yoksul ülke aydınları tarafından da sorgusuz kabulleniliyordu bu kader . Son yıllarda Batı - merkezli tarih yaklaşımının , dünya görüşünün ve inancının ciddi yaralar almağa başladığını görüyoruz . Uluslar arasındaki iktisadi dengeler hızla değişiyor . Rus İmparatorluğunun çökmesinin bile dünyadaki Batı egemenliğini daha güçlü duruma getirmediği , Batı dışında yeni iktisadi güç odaklarının giderek büyüdüğü gözleniyor . Bir yandan yoksul ülkelerin zenginleşmeğe başlaması , öte yandan iki üç yüzyıl boyunca sanayi üstünlüğünü ellerinde tutmuş olan uluslarda iktisadi büyümenin yavaşlaması , hatta bu ekonomilerde durgunluk tehlikesinin belirmesi ( ve neredeyse , son Kosova savaşında ortaya , çıkığı gibi , büyük devletlerin askeri üstünlükleri konusunda bile kuşkuların artması ) günümüzde , Batı - merkezli , tek eksenli tarihsel üstünlük tezinin yeniden gözden geçirilmesini gündeme getirmiştir . Gelişmekte olan ülkelerde daha otuz kırk yıl öncesine kadar yaygın olan umutsuzluk havası , yerini iyimser ve giderek iddialı tutumlara bırakmış görünüyor . İktisadi dengelerdeki değişmeler karşısında Batının üstünlüğüne ve bu üstünlüğün değişmezliğine beslenen güvenin sarsılması kaçınılmazdı . Nitekim , bu gelişmelerin doğrudan sonucu olmasa bile Batı tarihçilerinin , de bir öz - eleştiriden geçtiklerine , eskisinden farklı yorumlar ürettiklerine tanık oluyoruz . Örneğin , 1963 yılında yayınlanan Batının Yükselişi adlı eseri ile zamanın tarih doktrinini yansıtan ve büyük ilgi uyandıran William H . McNeill , yirmi yıl sonra aynı eserinin yeni baskısına yazdığı önsözde , görüşündeki değişmeyi şöyle özetliyor : . . . her yeni dünya önderliğinin doğmasında , bunun kendinden önce kurulan üstün beceri merkezlerinden aldığı katkıların payı aranmalıdır . Sürekli olarak değişen merkezler ve buralardaki ve kültür çeşitlilikleri içinde dalgalanarak büyüyen bu tür bir dünya sistemi , şimdi bana Batının Yükselişi kitabını yazarken dikkatimden kaçan bir nokta , dünya tarihinin önemli bir yönü gibi görünüyor Batının ırka ve tarihe dayanan üstünlük tezinin çok kez yarı kapalı ve dolaylı biçimlerde sunulan çeşitlemelerinde hala direnen yazarlar var ise de - en yeni örneği David Landes , The Weath and Poverty of Nations - McNeill'in vardığı sonucu Braudel , Huntington ve Hodgson gibi tarikçiler daha belirgin ve güçlü olarak ortaya koyuyor , çağcıl uygarlık kökenlerinin bir Eski Yunan - Hristiyanlık - Rönesans zincirinden ibaret olmadığını , en azından İslam ve Çin uygarlıklarının da bu günkü tarih hamurunda önemli payları olduğunu vurguluyor ve Batının bir kaç yüz yıl süren üstünlüğünü daha dengeli bir tarih perspektifi içine oturtuyorlar : . . . Batının yükselişi ne yaygın olarak varsayıldığı gibi kaçınılmaz bir gelişmedir , ne de eşsiz bir olaydır . Yunan'dan Rönesan'sa , oradan da Sanayi Devrimi'ne uzatılan tek çizgi , bir optik illüzyon dan başka bir şey değildir ve tek yanlı bir tarih hayalinin ürünüdür . Dünya tarihi açısından , Batı Atılımı , insanlık yaşamında bin yıldan fazla geçmişi olan kültür değişmesi süreçlerinin bir sonucudur . Her ne kadar Batının gerçekleştirdiği iktisadi üstünlüğe , başka ırk , din ve kültürlerden gelen insan toplumlarının ulaşamayacağı efsanesinin yıkılması olumlu bir aşama ise de Batıda Aydınlık Dönemi ve Sanayi Devrimi ile başlayan iktisadi atılımın anlam ve önemi de küçümsenmemelidir . 17 . ve 18 . yüzyıllarda Avrupa'da başlayan bu değişmenin , dünya tarihinde , önceki bin yıllara göre çok ayrı bir çağ açtığı ve günümüz uygarlığı yönünden de büyük önem taşıdığı kuşkusuzdur . Büyük atılım ın doğurduğu pek çok düşünce , buluş ve yenilik , çağımızın toplu yaşam biçimini belirlediği gibi ulusların görünebilir gelecekteki kaderleri üzerinde de etkili olacaktır . Ne var ki , büyük atılım ın önemini takdir etmenin bizi ille de statüko culuğa götürmesi gerekmez . Çünkü bir yandan büyük atılım dinamiği içinde baş döndürücü bir hızla yeni düzenlerin ortaya çıkmış olduğu bilinirken , öte yandan bu günkü düzenin gelecekte durgun bir tarih temposu içinde ve asıl mecrasından ayrılmadan süreceğini düşünmek çelişkili bir yaklaşım olur . Gerçekten son yıllarda gözlenen iktisadi ve siyasal gelişmeler , toplumların geleceği hakkındaki bazı temel soruları yeniden güncel hale getirmiştir . Özellikle , 20 . yüzyılın iktisat biliminin , neo - klasik kuram çerçevesinde statik , çoğunlukla kısa süreli tahlil yöntemleriyle geliştirdiği ilerlemelere karşın , - belki beklenti ufuklarında bir soru işareti yaratmadığı için - üzerinde düşünmeğe değer bulmadığı , farkında olmadan göz ardı ettiği sorular , aslında çok önceleri Aristo'nun , İbni Haldun'un ve Adam Smith'in cevaplandırmağa çalıştıkları sorular , yeniden kafaları kurcalamağa başlıyor . Niçin bazı ülkeler çok zenginleştikleri halde başka bölük ülkeler bu kadar yoksul kalmıştır ? Neden Sanayi Devrimi Avrupa'da doğdu ? Nasıl oldu da bu devrim , yüzyıllar boyunca , Japonya ve , bir derece , Rusya dışındaki Asya , Afrika ve Güney Amerika ülkelerine yayılmadı ? Yüzyıllar boyunca sanayileşemeyen geri kalmış ülkeler şimdi ne gibi etmenler sonucu hızla bu sürecin içine girmiş bulunuyorlar ? Son yıllarda bir çok iktisatçı ve iktisat tarihçisinin bu konulara eğildiğini görüyoruz . Bu monografinin Giriş i izliyen üç bölümünde yukarda sözü edilen soruları tartışan bir tahlil denemesi sunulmaktadır . Yöntem olarak iktisadi büyüme süreci , bunun nedenleri ve sonuçları , tarihi bir tahlil çerçevesi içinde fakat iktisat biliminin analitik gereçleri kullanılarak incelenmiş ve bazı düşünceler ve görüşler ortaya koyulmuştur . İktisadi büyümenin etmenleri ve ön şartları konularında varılan sonuçların , gelişen ülkelerdeki hızlı sanayileşme dinamiğine açıklık getirdiğini ve günümüzde bir İkinci Sanayi Devrimi içinde olduğumuz tezini desteklediğini sanıyorum . Yoksul ülkelerin zenginleşmeğe başlamaları , ya da bu yönde yüreklenmeleri , kuşkusuz , tarihte önemli bir aşamadır . Ancak , bu bağlamda gündeme gelen konular yalnız iktisadi büyüme ve maddi refah ile ilgili sorularla sınırlı değil . Zenginliğin her soruna çare olacağı türden saf görüşleri bir yana bırakırsak , zenginleşmekte olan ülkelerdeki gelir artışının toplumsal düzen ve gelişme üzerindeki olası sonuçları ilginç ve önemli bir konu olarak güncellik kazanıyor . Örneğin , Türkiye'nin de içinde olduğu ve dünya nüfusunun büyük bir oranını barındıran bir bölük ülke , tahmin edildiği gibi hızla zenginleyecek ve iki , üç kuşak sonra bu günkü sanayileşmiş ülkelerin kişi başına gelir düzeyine ulaşacak ise , bu ülkelerin toplum kurumları , kültür ve uygarlık nitelikleri nasıl olacak ? Yeni zenginleşen ülkeler Batı anlamında demokratik siyasal düzeni , dengeli bir kapitalist iktisat sistemini ve temel insan haklarına dayanan yargı kurumlarını kurup yaşatabilecekler mi ? Daha somut olarak , örneğin , Türkiye , Almanya'nın ve Fransa'nın bu günkü gelir düzeyine ulaştığı zaman , toplumsal kurumları ve kuralları neye benzeyecek ? Zenginlik yanında daha iyi yaşam koşullarının yaratılması nelere bağlı ? Kitabın ikinci yarısında ( Bölüm 4 - 8 ) bu konular inceleniyor . Yoksul ülke insanları için zenginleşme doğrultusunda umut kapısını aralayan İkinci Sanayi Devrimi olayı , hiç kuşkusuz , gelecek yüzyılın mutlu bir müjdesidir . Ancak , ekonomileri hızla büyüyen ve kişi başına gelirleri gelişmiş ülkeler düzeyine yaklaşan gelişen ülkeler , ne yazık ki uygar bir toplum kurma alanında paralel bir ilerleme gösteremiyorlar . Batı uygarlığı sadece iktisadi büyümeyi gerçekleştiren bir atılımın değil , aynı zamanda özgür , eleştirel ve yaratıcı düşüncenin doğrulara , güzelliğe ve mutlu yaşam koşullarına yaptığı katkıların sonucudur . Yeni sanayileşen ülkelerde ise gördüğümüz o ki uygarlık yolunda ilerleme salt zenginleşme ile elde edilemiyor . Zenginlik , maddi olanakları artırsa da , hele nüfus baskısının çok arttığı ortamlarda uygarlaşma süreci ayrı kulvarda , ayrı yöntemde bir atılım gerektiriyor Bana öyle geliyor ki 21inci yüzyılda dünya , askeri , iktisadi ve siyasal bakımlardan , 15 . yüzyıldan bu yana tarihte büyük rol oynamış , çoğunluğu beyaz , hemen hepsi Hristiyan olan ulusların egemenliği altında kalmayacak . İlerdeki yıllar gittikçe artan derecelerde , Üçüncü Dünyadaki depremden sıyrılıp doğan yeni Uygarlık görüntüleri sergileyecek . Charles Stewart Goodwin , The Third World Century , ( New York : 1994 ) , s . ix . Marshall G . Hodgson , Rethinking World History , ( Cambridge : Cambridge University Press , 1993 ) , s . 6 . Bu deyimi Hodgson'daki the Great Western Transmutation karşılığı kullanıyoruz . William H . McNeill , The Rise of the West : A History of the Human Community , ( Chicago : The University of Chicago Press , 1991 ) s . xxvii . Bu gün bu öykünün - Batı Uygarlığının - anlatılmasını bile saldırganlık olarak görenler var . Değerlerde relativizmin geçerli olduğu bir dünyada Batı - merkezci bir dünya tarihi hemen kibirlilik ve zorbalıkla suçlanmaktadır . . . . Bu kimselere göre Avrupa'nın katkısı - çağdaşlığı yaratan ve tanımlayan katkısı - ancak bir rastlantı olarak görülmelidir . ( s. 513 - 514 ) . Eğer iktisadi gelişme tarihinden öğrenilecek bir şey varsa o da kültürün büyük rol oynadığıdır . . . . Kültürlerine bakarak Japonya ve Almanya'nın savaş sonrasındaki başarılarını tahmin etmek olası idi . Aynı şey Güney Kore ile Türkiye ve Endonezya ile Nijerya karşılaştırmaları için de söylenebilir . ( s. 516 - 517 ) . David S . Landes , The Wealth and Poverty of Nations , ( New York : W. Noıtan and Co . , 1998 ) . Fernand Braudel , A History of Civilizations , ( New York : Penguin 1995 ) . Samuel P . Huntington , The Clash of Civilizations and the Making of World Order , ( New York : Simon Schuster , 1966 ) . Marshall G . S . Hodgson , Adı Geçen Eser ve The Venture of Islam , ( Chicago : The University of Chicago Press , 1974 ) . Marshall G . S . Hodgson , Rethinking World History içinde kitabın editörü Edmund Burke III ün yorumu , s . 312 . Düzenlerindeki ilerlemenin farklı nitelikleri daha yeni yeni irdelenmektedir . 19 . ve 20 . yüzyılın büyük bölümünde çağcıllaşma ( modernleşme ) , çağdaşlaşma , Batılaşma ya da uygarlaşma adı verilen girişimlerde ulusal güç ve iktisadi gelişme amaçları ön planda tutuluyordu . Büyük Petro'nun Rusya'da gerçekleştirdiği reformlar gibi Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın Mısır'da başlattığı sanayileşme hareketleri , Japonya'daki Meiji devrimi ve Osmanlı'daki Islahat ve Tanzimat çabaları da , ilk ağızda , bu ülkelerin askeri ve siyasi gücünü artırmayı amaçlıyordu . Bütün bu modernleşme ya da çağdaşlaşma girişimlerinde eksik olmayın , Batıdan nelerin alınıp nelerin alınmaması tartışması da , daha çok , sanayileşme için Batının kültürünün de alınmasına gerek olup olmadığı sorusu yöresinde yoğunlaşıyordu . Yoksa bu yoksul ülkelerde sanayileşme ve gelir artışı sağlanabilse ve ordu ülke sınırlarını savunabilecek duruma getirilse , iktisadi zenginleşmenin , iyi yaşama düzenini de beraberinde getireceğinden pek kuşku duyulmadığını , ya da bunun yöneticilerin umurunda olmadığını düşünebiliriz . Bu inanç , bir ölçüde , bu yoksul ülkelerdeki zengin ailelerin - Rusya'daki soyluların , Mısır'daki Paşaların Osmanlı'daki devlet erkanının ve Pera'da oturan Levantenlerin - Batıdakilerden çok farklı olmayan bir yaşam sürdürebildikleri gözleminden kaynaklanıyor , bilinçli bir şekilde olmasa da , herhalde ülke zenginledikçe genel halkın toplu yaşam düzeninin iyileşeceği , aşağıda tanımlayacağımız anlamda uygarlık düzeyinin yükseleceği varsayılıyordu . Son yılların gelişmeleri , kişilerde olduğu gibi ülke bazında da zenginleşme ile uygarlık arasında bu türden doğrudan nedensellik olmadığını saptıyor . Gerçekten , diyebiliriz ki , uygarlaşma , ne sanayileşmenin ön koşulu , ne de olağan sonucudur . Geç sanayileşme , olsa olsa uygarlaşmaya olanak sağlayan , ve fakat bir yandan da , aşağıda işaret edeceğimiz gibi , günümüz koşullarında uygarlaşmayı zorlaştıran bir etmendir . Şimdi yeni sanayileşen ülkelerin karşılaştığı belki en büyük sorun , hızla zenginleşen bu ülkelerde maddi gereksinimlerin sağlanması ötesinde toplu yaşam kurum ve koşullarının nasıl bir süreç içinde gelişeceğidir ki bu da uygarlaşmanın anlamı , ön koşulları , ve bu çerçeve içinde Batı uygarlığının yeri ve rolü sorularını ortaya çıkarmaktadır . İncelememizde uygarlık kelimesini tekil kullanışı ile , çağdaş , evrensel değer ve yöntemler anlamında kullanacak , uygarlaşmadan ise , çağın ileri düşünce , bilim ve yaşam düzeyini yakalama , çağdaşlaşma , çağcıllaşma süreçlerini kastedeceğiz . Evrensel uygarlıktan söz ederken , Braudel'i izleyerek , uygarlık sözcüğünü ufak harfle yazacağız . Çoğul anlamda Uygarlıklar tanımını ise uzun tarih dönemleri içinde oluşan , gelişen ve sönen ırk , dil , din gibi öğelerle belirlenen toplum türlerinden - Eski Yunan , Çin , İslam , Avrupa Uygarlıklarından - söz ederken kullanacak ve bu ikinci tanımı büyük harfle başlatacağız . İki kavramı birbirinden ayırt etmek yararlı ise de birbiri ile yakından ilişkili olduklarını da gözden kaçırmamalıyız . Tarih süresi içinde göreli olarak oldukça kısa bir ömre sahip Avrupa Uygarlığını evrensel uygarlıkla eş saymak nasıl yanlış ise , çağdaş uygarlıktan söz ederken bunun Avrupa Uygarlığı ile yakın ilişkisini görmemek de o derece yanıltıcı olur . Özel anlamda Batı Uygarlığı ile genel anlamda insanlık uygarlığının son dört beş yüzyılda ortak kesişme noktaları da göz ardı edilemez . Kavram kargaşasını önlemek için uygarlık tanımının öğelerini ayırt etmekte yarar var . Önce en genel öğe olarak müspet bilim ile başlayabiliriz . Müspet bilim , bu gün evrensel uygarlığın çok önemli bir öğesidir ve tarih boyunca bir çok Uygarlıktan katkı almakla beraber bu gün vardığı düzeyde ve müspet bilimin uygulaması olan teknoloji alanında Batı Uygarlığının büyük payı ve üstünlüğü açıktır . Bu alanda , kuşkusuz , yeni sanayileşen ülkelerin uğraşısı Batı'yı yakalama yönündedir . Öte yandan , günümüzde yaygın bütün küreselleşme edebiyatına rağmen , çeşitli ülkelerin , ırkların sanat , dil , din ve gelenekleri anlamında kültürleri farklı olabilmekte ve bu konularda evrenselleşme eğilimi zayıf kalmaktadır . Dünyadaki çeşitli reform hareketlerinde , Batı uygarlığından nelerin alınıp , nelerin alınamayacağı tartışması da , çok kez , birinci bölük öğeler alınırken , ikinci bölük öğelerin alınıp alınmaması konusunda olmuştu . Herhalde bu konu yine kendi çerçevesi içinde tartışılmağa devam edecektir . Ancak yukarıda sözü edilen ve fakat şimdiye kadar yeterince üzerinde durulmayan önemli bir boyutu daha var uygarlık aktarımının . Bu üçüncü boyut , toplu yaşam düzeni - özellikle siyasal , hukuki ve iktisadi düzen - konusu , 20 . yüzyılın büyük kısmında komünizm yanlısı ya da karşıtı rejimler ikilemine kilitli kaldıktan sonra günümüzde , tarihin sona erdiğini ileri süren bazı düşüncelerin aksine , yeni sanayileşen ülkelerin geleceği çerçevesinde , tartışması daha yeni başlayan bir sorunlar dizisi olarak karşımıza çıkmaktadır . Aşağıdaki bölümde bu sorunların bazıları üzerinde duracağım . 7. Ancak , demokrasi ideolojisinin bu ülkelerin çoğu tarafından benimsenmesi , tarihin sonu kuramcılarının müjdelediği gibi meselenin sonu değil başlangıcıdır . Kapitalizm ve demokrasi kavramlarının ülkelerdeki anlamları ve uygulanma biçimleri göz önünde tutulmadıkça hangi tarihin sonu , hangi tarihin başında olduğumuzu görmek olası değil . Örneğin , pazar ekonomisi anlamında kapitalizm , tarihin her döneminde , çeşitli derecelerde var , olmuştur . Hala sosyalist bir ulus olan Çin'de bile iktisadi sistemin pazar mekanizmasına dayanan öğeleri giderek daha ağırlık kazanmaktadır . Fakat siyasal örgüt , hukuk temeli ve bunların iktisadi düzen ile ilişkileri alanlarında kestirme tanımlar yanıltıcı oluyor . Çoğu demokrasi etiketi taşımakla birlikte yeni sanayileşen ülkelerin siyasal sistemleri , Batı anlamında demokrasiye oldukça yakın düzenlerden , bunun çeşitli derecelerde yozlaştırılmış kopyalarına , sosyalist , askeri ya da dinsel otoriter rejimlere kadar geniş bir yelpaze sergiliyor . Hukuk alanında da , yazılı ilkelerde olmasa bile gerçek uygulamalarda büyük farklılıklar gözleniyor . Böyle olunca , yeni sanayileşen ülkelerin bu günkü yaşam düzenleri kadar bu düzenlerin gelecekte olası evrimleri konusundaki tartışma , cevapları henüz berraklaşmamış olan önemli sorular ortaya çıkarmaktadır . Özellikle , İkinci Sanayi Devrimi sürecinde Batının teknolojisini taklit ederek zenginleşmeye başlayan ülkelerde toplu yaşam kural ve kurumları ne yönlerde gelişecektir ? Küreselleşme tek uygarlık modeline doğru bir gidişi mi zorluyor ? Bu model esasta Batı modelinin kopyası mıdır ? Siyasal ve iktisadi düzende Batı modeli , teknoloji aktarmasında olduğu kadar kolaylıkla taklit edilebiliyor mu ? Edilebilir mi ? Uygarlık aşılanmasında ne gibi sorunlar ortaya çıkıyor ? Batı Uygarlığı duraklama dönemine girmiş olsa da ve yeni sanayileşen ülkelerin aldıkları teknoloji , bazen Doğu Asya yoluyla da gelse , bu teknolojinin kaynağı Batı ülkeleridir . Edebiyat , sanat , din , felsefe ve hatta doğal ilimlere bütün öbür uygarlıklarda da rastlanır . Fakat büyük ölçeklerde ağır sanayi , bir üretim tarzı , bir yaşam düzeni olarak sanayileşme , yalnızca Avrupa'nın ve bunu Avrupa'dan alan bölgelerin özelliğidir . Teknoloji alanında Batıyı başarılı bir biçimde taklit eden yeni sanayileşen ülkelerde çağdaş uygarlık adı altında , teknolojiden başka akla gelen konularda , özellikle müspet bilim ve toplumsal yöntemler ve kurumlar alanında da , bu günkü sentezlerin kaynağı yine Batı ülkeleridir . Avrupa Uygarlığının insanlık tarihinde en az son dört yüzyıla damgasını vurduğu , teknoloji yanında bir çok alanlarda çağdaş uygarlık standartlarını ortaya koyduğu da yadsınamaz . Avrupa ülkeleri Orta Çağı izliyen ve son yılları Sanayi Devrimi ile çakışan Aydınlanma ( Enlightenment ) yüzyıllarında insan düşünce , bilim , toplu yaşan kurumları ve sanat alanlarında büyük bir atılım yapmış , Yakın Çağın çok görkemli bir uygarlık manzumesini yaratmışlardır . Hatta yirminci yüzyılın önemli deneylerinden biri olan marxizm bile , düşünce niteliği açısından bu uygarlığın organik bir cüzüdür . Bu nedenlerledir ki , genel anlamda çağdaş uygarlık ile Batı Uygarlığını ve özellikle onun Hıristiyan kökenlerini ayırt etsek de , birinci birikimin büyük ölçüde ikinci tarihi olaydan etkilendiğini , yani çağdaş uygarlığın potasında Avrupa ; Rönesan'sının ve Aydınlanma Çağının büyük payı olduğunu göz ardı edemeyiz . Ancak konumuz bakımından en önemli nokta , özellikle sanayileşme kültürü ortamında geliştirilen toplum düzeninde Avrupa Uygarlığının oynamış olduğu büyük roldür . Bu bağlantı , 18 . yüzyıldan bu yana bazı geri kalmış toplumların reform eylemlerinde önemli çelişkiler ve çıkmazlar yaratmış , özellikle Batı Uygarlığının hangi öğelerinin alınıp uygulanmasının olası ya da istenir olduğu konusundaki görüş ve inançlar , tarihteki önemli çağcıllaşma reformlarının içeriğini , niteliğini ve sonuçlarını etkilemiştir . Geçmişte , Batı uygarlığının taklit edilmesi çabalarının önemli örneklerine Rusya'da , Japonya'da , Osmanlı'da ve Atatürk Türkiyesi'nde rastlıyoruz . ( Amerika Birleşik Devletleri'nin kuruluşunu , başka bir uygarlığa Batı kurumlarının aşılanması olarak değil , Batı uygarlığının olduğu gibi yeni kıtaya taşınması şeklinde görmek daha doğru olur ) . 18 . yüzyılda Büyük Petro ( Türkiye'de Deli Petro diye bilinir ) tarafından Rusya'da girişilen Batılaşma hareketi Batı uygarlığından geniş bir alanda aktarma yapma amacını güdüyordu ve bu yolda büyük ölçüde başarılı oldu . Japonya'nın 19 . yüzyıldaki Meiji denemesi de , özellikle devlet yönetimi ve eğitim alanlarında , Batının yöntem ve kurallarını alarak büyük bir çağdaşlaşma atılımı ortaya koymuştu . Bunlara karşılık Mehmed Ali Paşa'nın Mısır'da yapmağa çalıştığı ıslahat ve 19 . yüzyıldaki Osmanlı Tanzimat çabaları , Batının yalnız teknik yönlerinin taklit edilmesini uygun gören , fakat geri kalan kurumlarına , özellikle teknik yüksek okullar dışında kalan eğitime gereken önemi vermeyen reform örnekleri idi ve bu yüzden başarıları sınırlı kaldı . Atatürk'ün yeni Türkiye'de gerçekleştirdiği devrimler ise çok daha geniş bir ufku kapsıyor ve yaşamın bir çok alanında İslam - Orta Doğu kökenli kurumlar yerine Batı uygarlığının model alınmasını hedefliyordu . Sömürgelikten bağımsızlığa geçen ülkelerin yapılanmalarında ve , günümüzün komünizm sonrası devlet kurma süreçlerinde de bu türden uygarlık aşılanması olayı devam etmektedir . İkinci Sanayi Devriminin hızla sürdüğü bu günlerde uygarlık aşılanması konusunu , yeni veriler ışığında bir kez daha ziyaret etmekte yarar var . Yeni verilerin başında yukarıda sözü edilen kolay teknoloji akışkanlığı geliyor . Gittikçe açıklık kazanan nokta , geçmişte aktarılması güç ve genel uygarlık düzeyi ile sıkı göbek bağı olduğu sanılan teknolojinin artık uygarlık düzeyinden bağımsız bir bilgi paketi olarak alınıp uygulanabileceği gerçeğidir . Sanayileşme , bir yandan üretim tarzının yarattığı fabrikalaşma ve şehirleşme sürecini geliştirirken , bir yandan da üretilen malların türleri ile ve küreselleşmenin de baskısı ile tüketici yaşamını etkiliyor . Yani otomobil , televizyon , yapı malzemesi gibi tüketim malları bütün dünyada giderek birbirine benzeyen şehir , hatta köy ortamları geliştiriyor . Dünyanın her yerinde değilse bile biraz varlıklı bölgelerde süpermarketler , benzin istasyonları , oteller birbirine benziyor . Birbirinden çok uzak yerlerde aynı biçim blue jean ler giyilmekte , aynı marka fast food yenilmekte , aynı koka kola içilmekte , aynı pop müzik dinlenmekte ve aynı televizyon dizileri seyredilmektedir . Bunlar gibi pek çok belirtiler , eskiden üzerinde durulan teknoloji mi alınmalı , yoksa kültür de taklit edilmeli mi ? tartışmasını , bir anlamda , geride bırakmıştır . Üretim tekniklerinin gerektirdiği ve tüketim mallarının etkilediği alanlarda gerçekten bir küreselleşme vardır . Üretim teknikleri , tüketim tarzları ve modalarına bakarak yeni zenginleyen ülkelerin uygarlık alanında da küreselleşmeğe , yani Batı uygarlığı modeline doğru gittikleri düşüncesi güç kazanıyor . Hele bilgi - işlem ve internet mucizeleri sonucunda uzaklıkların ortadan kalktığı bir dünyada evrensel bir bilgi uygarlığının eşiğinde olduğumuz görüşü çekici ve yaygındır . Evrensel bir bilgi uygarlığının artık kaçınılmaz olduğu yönündeki düşünce ve yaklaşımlar , bir yandan da , neredeyse otomatik olarak ve fazla tartışmaya gerek duymadan , uygarlığın asıl önemli öğelerinden olan toplu yaşam kural ve kurumları , siyaset , kamu idaresi ve hukuk alanlarında da Batı şablonunun alınmakta olduğu , bu taklidin kendi kendine ortaya çıktığı , ya da kolaylıkla alınıp uygulanabileceği inancına dayanmaktadır . Yeni sanayileşen ülkelerin kurumsal gelişme sürecinde Batı uygarlığına doğru hızla ilerlediğini ya da ilerleyeceğini sanan , bu sürece bir çeşit doğal evrim olayı olarak bakan yaklaşımları dikkatle incelediğimiz zaman bu inancın yalın kat gözlemlere dayandığını görürüz . Bir kez , küreselleşme ile dünyanın büyük bir kısmının dış görünüşler dışında hızla Batı Uygarlığına doğru gittiği gözlemi doğru değildir . Gerçi hızla ilerleyen iletişim olanakları ile gelişen ülkelerin büyük kısmı evrensel bilgi toplumuna doğru gitmektedir . Bu zaten evrensel teknoloji akımının bir parçasıdır . Ancak bu , evrensel uygarlığa doğru gidişle aynı şey değildir . Ekonomi ve popüler şehir kültürü dışında ne toplum düzeni ve kurumlarında , ne geleneklerde , ne de kişisel değerler alanında , yeni sanayileşen ülkelerin evrensel bir uygarlığa doğru ilerledikleri söylenebilir . Tam tersine , pek çok ülkede toplum kurumları , insan ilişkileri , kişisel değerler ve inançlar belli bir modele doğru gelişmemekte , uluslar arasında farklılıklar sürmekte , kendi içlerinde de karmaşa derinleşmektedir . İkinci olarak , kapitalizm modelinin uygulandığı iddia edilen pek çok gelişen ülkede , düzen neyin taklidi olursa olsun , toplu yaşam kurumlarının halk çoğunluğu yararına işlemediği , piyasanın sosyal rahatsızlıklar yarattığı , devletin görev ve yetkilerinin kötüye kullanıldığı , seçim demokrasisi kisvesi altında seçilenler çeteciliğinin hukukun üstünlüğü ilkesine ters düştüğü , düzenin çoğunluk isteklerine aykırı bir yönetime olanak sağladığı göz ardı edilemeyecek önemde ciddi gerçeklerdir . Walter Benjamin , Theses on the Philosophy of History ( 1940 ) adlı eserinde teknik ilerleme ve sanayileşmeyi gerçek sosyal kalkınma ile eşit tutan tarihi efsaneye ciddi saldırılarda bulunuyordu . Bak : Fernand Braudel , age . Francis Fukuyama , Adı Geçen Eser . Bu eserin derin yankılar uyandırmasını sağlayan tarihin sona ermesi sloganı okumuş çevrelerde orijinal bir buluş gibi algılanmış ise de elli yıl önce Arnold Toynbee , tarihte bu tür duygunun zaman zaman orta sınıflarda yaygın olduğundan söz ediyor ve 19 . yüzyılın sonunda İngiltere'de öğrencilerin sınav cevaplarını hicveden iki öğretmenin , Tarih sona ermiştir ; öyleyse bu tarih son tarihtir , diye yazdıklarını iletiyor . Arnold Toynbee , A Stııdy of History , Kısaltılmış baskı , ( Oxford : Oxford University Press , 1946 ) , Cilt 2 , s . 308 . Karl Popper , Epistemology and Industrialization , The Myth of the Framework ( London : Routledge , 1994 ) içinde . Popper , Avrupanın sanayi kültürünü , fennini ve felsefi özgürlük düşüncesini , yani Avrupa uygarlığına özge niteliklerin ve temel unsurların hepsini , kökleri Eski Yunanda Thales'e kadar giden ve Popperin epistemolojik iyimserlik adını verdiği eleştirici ya da akılcı düşünce geleneğine bağlıyor . Unutulmamalı ki . . . Büyük Petro , Leibniz'ı biliyordu , olası ki Locke'dan da haberi vardı . . . . Reformcu Çar'ın Hugo Grotius ve Samuel Pufendorf gibi hukukçuların ve devlet kuramcılarının eserlerine duyduğu yoğun ilgi de dikkate değer . Petro , Samuel Pufendorf'un İnsanların ve Yurttaşların Görevleri adlı kitabını Rusya'ya çevirttirmişti ve bu kitaba büyük saygı duyardı . Evgenii V . Anisimov , Reforms of Peter the Great ( New York : 1993 ) , s . 25 . Doğrusunu mu söyleseydim . Çılgına dönerlerdi . Böylesi daha iyi . Bendeki kör talihe bak . Ne aileler var , kızları istediği gibi davranır , istediği zaman istediği arkadaşının evinde kalır , hiç sorun çıkmaz . Gel sen bunu bizimkilere anlat . Daha saat kaç ; merak etmişlermiş ; ağlamaklı bir ses . . . Yokuş aşağı yürüyordu . Az önceki telefon konuşmasından sonra tedirginliği yok olmamış , derinlere çekilmişti sadece . Bu caddede dükkanlar seyrekti . İş hanlarının çoğu kapanmıştı . Kaldırımlar tenhaydı . Karşıdan yaklaşan iki kişiden biriyle göz göze geldi . Sarışın , gözlüklü tipi okuldan tanıyordu . Belli belirsiz gülümseyerek selamlaştılar . SB grubundandı bu çocuk . Bir yıla yakın zamandır okulda görünmüyordu . Aylin onun da yakalananlar arasında olduğunu zannediyordu . Demek dışarıdaydı ve işi bırakmadığı halinden anlaşılıyordu . Yanından geçen belediye otobüslerinin numaralarını izleyerek ilerde yolun kıvrıldığı yerdeki durağa doğru hızlandı . İstediği yöne giden ilk otobüse çok sıkışık olduğu için binmedi , bekledi . Durakta sekiz on kişi vardı . Az ileriye doğru yürüyüp yüzünü araçların geliş yönüne çevirdi . Böylece çevresindekileri de gözden geçirebilirdi . Eskimeye yüz tutmuş ütüsüz takım elbiseli , orta yaşlı , ince bıyıklı birinin yan gözle kendisine baktığını fark etti . Tipi uygundu . Adam sivil olabilirdi . Ne yapalım sivilse , diye düşündü . Şüphe çekecek bir halde değildi ki . Takip ederse nasıl olsa anlardı . Peş peşe gelen iki otobüsten arkadakine koştu . Nispeten tenha olan araca beş kişi birlikte bindiler . Adam durakta kalmıştı . Sivilleri ayırt etmede erkekler daha şanslıydı . Çevrelerine rahatça bakabiliyorlardı . Ayrıca neden yokken bir erkek başka bir erkeğe yan yan bakmaz , uzun uzun süzmezdi . Aklına deminki rastlaşma geldi . Demek yakalanmamış . Birkaç büyük eyleme karıştığını duymuştum . Ne yapıyorlar acaba ? Ağır darbeler yemelerine rağmen henüz yakalanmayan bir yığın kadroları var . Keşke biraz konuşsaydım . Yok yok , yanlış olurdu bu . Darbe öncesi de gruplar birbirinden kopuktu . Her grup kapalı bir kutuydu . Değişik siyasetlerin kadroları arasında öyle uzun boylu samimiyet kurulamazdı . Gruplar arası çekişme ve çatışmalar devrimcileri birbirinden daha da soğuturdu . Rakip gruplara karşı kara çalma ve dedikoduya kadar giden propagandayı hiç eksik etmezlerdi . Ama yine de arada duygusal bir dayanışma vardı . Kimin nerede ne yaptığı aşağı yukarı bilinirdi . Açıkça ifade edilmese de kararlı ve tutarlı tavırlar , başarılı eylemler takdir edilirdi . Birçok şey aynı zamanda başka grupların kadro ve sempatizanlarını etkilemek için yapılırdı . Ortak eylemlerde birbirlerine güç ve sağlamlık gösterisi yapmak haz verirdi insanlara . Kişisel olarak , başka siyasetlerin unsurlarının saygı ve güvenini kazanmak sempati ifade eden bir söz duymak ya da bir bakış yakalamak önem verilen şeylerdendi . Oysa Darbeden sonra işler değişmişti . Tabandaki insanların aralarındaki buzlar erimesine erimişti ama , birçok okulda sağlam kadrolar göz önünden çekilmişti . Aylin eski günlerin dayanışmasını , duygusal canlılığını arıyordu şimdi . Başında dikildiği delikanlının yer versin diye gözlerinin içine bakan , otobüsün her sarsılışında abartılı biçimde sendeleyen başörtülü yaşlı kadın Aylin'i ezip itekleyerek arkaya doğru bir hamle yaptı . Gerideki koltuklardan birinde yer açılmıştı ve elbette o yer kendi hakkıydı . Tüh , diye yüzünü buruşturdu o anda . Telefon konuşmasında bir açık vermişti . Keyfi tamamen kaçtı . Niye Nihallerdeyim dedim sanki . Marifetmiş gibi bir de övünüyordum , aklıma iyi ki geldi birden diye . Ya polis bu akşam bizim evi basarsa . Nerede Aylin , diye sorarlarsa ; annemler boş bulunup arkadaşına gitti derlerse , Nihal'de olduğumu söylerlerse . Hiç yoktan başı belaya girer kızın . Sonra nasıl yüzüne bakarım onun , nasıl düzeltirim bu gafı ? Aptal , yapacağını yaptın sonunda . İçindeki sıkıntıdan yüzü kızarmıştı . Otobüsten inip evi yeniden aramaya karar verdi . Ne olacaksa olurdu . Hatasını tamir etmek zorundaydı . İzin isteyerek telaşlı telaşlı arkaya doğru ilerlemeye başladı . Araç durağa yaklaşmıştı ki yine karar değiştirdi . Eve gitmemesi tedbirdendi . Adının verilmesi ihtimali çok düşüktü . Üstelik , hadi bu ihtimal gerçekleşmiş olsun , evin hemen bu gece basılması şart değildi ve evdekilerin polise , Aylin arkadaşı Nihallere gitti , diye yetiştirmeleri olacak şey gibi görünmüyordu . Onları başına da ilk kez gelmiyordu ki bu durum . Rahat bir nefes aldı . Sabah arayacaktı evi . Her şeyi açık açık anlatacaktı . Bu yalnızca bir önlem diyecekti ; üç dört gün sonra eve döneceğim . Kardeş siz inmiyor musunuz ? dedi arkasındaki adam sabırsız . Ne , yok hayır diye cevap verdi . Sıkışıklıktan güçlükle kenara çekilip yol verdi . Adam söylenerek indi . Otobüs kalktı . Arka sahanlıkta , köşede kendine biraz sakin bir yer buldu , demire tutundu . Aralık pencereden yüzüne rüzgar geliyordu . Kendini sabahtan bu yana ilk kez mutlu hissetti . Sabah tatsız bir havada uyanmış , gün sıkıcı geçmişti . Öğleden sonra Atilla'nın amfide yakalandığını duymuştu . Akşamüstü Bedri ile konuşmuş , eve gitmemesi gerektiği bildirilmişti ona . Atilla mı benim adımı verecek ? Bu yüzden mi endişelenip duruyorum ? Tüm sorun bu ihtimalden mi kaynaklanıyor ? O hayatta konuşmaz . Bak Rıdvan için aynı şeyi söyleyemem . Ama yanında Atilla varken o da konuşmaz . İçini tatlı bir sevinç kaplamıştı . Fakat çok sürmedi neşesi . Kızdı kendine . Niye bu kadar rahatladın ve sevindin ? Yoldaşların orada işkence görüyor ; sen ise adını vermeyecekleri için , paçanı kurtaracağın için neredeyse göbek atacaksın . Dayanın arkadaşlar , ser verip sır vermeyin , yeter ki Aylin'in rahatı bozulmasın . Yazık . . . Fakat tersi de olabilirdi . Neden kendine haksızlık ediyorsun . Hepimiz bu işin içindeyiz . Onun yerine ben yakalanabilirdim . Piyango ona vurdu , yarın bana vurmayacağı ne malum . Sen içeri düşseydin , Attila'yı verecek miydin adamlara ? O zaman dışardakilerin sana güven duyduğunu , tedirginliğe kapılmadıklarını , rahat olduklarını bilmek sana mutluluk vermeyecek miydi ? Neden küçümsüyorsun birbirimize güvenin verdiği huzuru . Niye hor görüyorsun bu güzel duyguyu . Ne neşeli ne sıkıntılıydı şimdi . Evvelki yıl bir kez gittiği Semaların evini bulabilecek miydi ? Ya da evdeler miydi bakalım . Hafiften heyecan sarmaya başlamıştı içini . Otobüs Aksaray meydanında gazete büfelerinin önündeki durakta durdu . Çantasını yolcuların arasından güçlükle sıyırarak arka kapıdan indi . Rüzgarla savrulan bol montunun fermuarını kapattı , yakasını kaldırdı , başını rüzgarı delercesine öne eğerek koşar adım ilerledi . Hava gerçekten soğuktu . Sahilden sert bir yel esiyordu . Durakta beklerken içinin titrediğini hissetti ; ellerini ceplerinin dibine bastırdı , kaslarını sıkıp gevşeterek , parmak uçlarında yaylanarak ısınmaya çalıştı : Küçük tuvaleti de gelmişti . Biraz ısınsa geçerdi . Semalara kadar idare etseydi bari . Birkaç kez gitti geldi , volta attı çevrede : O sırada dolmuş da geldi . Bekleyenlerden beş altı kişi kapıya üşüştü , fakat minibüsün tümüyle boş olduğunu anladıklarında kimse nezaketini bozma gereği duymadı . Hatta önündeki yaşlı adam kapıyı açıp yol verdi ona . Minibüs yeni yolcular bulmak için adım başı duruyordu . Üst geçidin altında yine durdu . İki kişi daha bindi . Sütunların dibinde birkaç seyyar satıcı kalmıştı . Biri tezgahını topluyordu , öbür ikisi bağırarak son müşterilerini çekmeye çalışıyordu . Dört yıl önce , işte bu sütunların yanında , aynı şu sağdakinin tipinde gariban bir adamcağızı devrilmiş tablasının altında başından kan sızmış yatarken görmüştü . Ne denli ruhuna işlemişti o tatsız anı . Devrimciliğe yeni başladığı , her şeyi çocukçasına abartılı ölçülerde ve önemde gördüğü o ilk günlerden birinde derneğe haber gelmişti : Faşistler Aksaray'da dolaşıyor . İçeride ne kadar insan varsa boşalmıştı dışarıya . Derneğin bulunduğu sokağı henüz dönmemişlerdi ki , uzakta silahlar patlamıştı . Biri çabuk olun , diye bağırmış ; koşmaya başlamışlardı . Meydana geldiklerinde işte o sütunun dibinde yatan cesedi görmüştü . Az ileride yolun ortasında başka birini . Faşistler bildiri dağıtan bir gruba saldırmışlardı . . . Hemen uzaklaşmıştı oradan ama , gördüklerinin yarattığı sarsıntı haftalarca sürmüştü . Vurulanlar gece rüyalarına girmişti . Ertesi gün tüm gazetelerin olayı baş manşetten vereceklerini , herkesin yatıp kalkıp bu olayı konuşacağını zannetmişti . Olaya katıldığı için polis belki onu da sorguya çekecekti . Ya evde bu konu açılır da , kendisinin de orada olduğunu saklayamazsa ? Bu endişeyle üç dört gün odasına kapanmış , aile sohbetlerine katılamamıştı . Oysa şimdi , yaşadıklarından ve yaşananlardan sonra ne kadar sıradandı bu olay . Atilla'yla birlikte yakalanmıştık çadır direnişinde . Atilla'nın ağzından laf çıkmaz , ama dosyayı açıp bir baksalar ; sen Aylin'le birlikte yakalanmışsın , o da az girip çıkmamış buraya , üstelik aynı okuldansınız , onu da bir alıp gelelim , demezler mi ? Yok canım . Çadır direnişinde elli kişi birlikte yakalanmıştık . Niye beni seçsinler . Olmayacak şey . Ah , şöyle bir iki gün geçse . O zaman durum açıklığa kavuşur . Sık biraz dişini , takma kafana . Başka şeyler düşün Evet , botu aldığım iyi oldu . İyi ki Banu'yla birlikte çıkmışım . Bana kalsa yine karar veremezdim . Hayranım şu kıza . Çıkar çarşıya , sanki önceden ısmarlamış gibi bir saat içinde ne alacaksa alır , bitirir işi . Hepsi de zevkli şeylerdir . Öyle olacaksın işte . Heyhat , bu da bir yetenek sorunu . Minibüs çevre yoluna çıkınca hızlanmıştı . Arabanın tavanına , köşelerine , cam kenarlarına yerleştirilmiş çok sayıda lambanın kırmızı ışıkları pencerelerine püsküllü perdeler asılmış oryantal bir dekor içindeki insanların yüzlerini boyuyor , kimsenin konuşmadığı ortama gizemli bir hava veriyordu . Bir süredir dolmuşlarda kaset çalınması yasaklanmıştı . Motorun gürültüsü duyuluyordu yalnızca . Büyük bir yol inşaatının yanından geçiyorlardı . Alt ve üst geçitler yapılıyordu burada . Solda , karanlıkta dibi görünmeyen bir çukur vardı . İleride beton sütunların siluetleri tahta iskeleler far ışıkları altında göze çarpıyordu belli belirsiz . Burada inecek var , dese on dakika sonra kendi evinde olurdu . Hafif bir üzüntü geçti içinden . Evdekileri düşündü . Babası ne yapıyordu acaba şimdi ? Eve gelmeyeceğini öğrenince ne söylemişti ? Somurtmuş oturuyor olmalıydı . Herhalde yüzü hiddet ve çaresizlikten , üzüntü ve sıkıntıdan o acayip morumsu rengini almış , köşedeki koltuğunda kıpırdanmadan karşıdaki bir noktaya bakıyordu . Son zamanlarda gelmişti bu hal ona . Eskiden olsa bağırır çağırır , etrafı kırıp dökerdi . Hiçbir şeyden değil , komşulara rezil olmaktan korkarlardı . Fakat son bir yıldır - Aylin'in son içeriye girişinden sonra - böyle anlarda ağzından söz çıkmaz olmuştu . Kalbi de sıkıştırıyordu adamcağızın . Onu bu hallerde görünce uğursuz bir kasvet çöküyordu yüreğinin üstüne . Sanki babası çok yakında ölecekmiş gibi bir hisse kapılıyordu . Böyle bir şey olsa bunda en büyük payın kendisine ait olacağını düşünüyordu . Ne yapabilirim , diye sordu kendine . Sürekli ödün veriyorum . Verdiğim tavizlere taviz olarak değil , arada sırada gösterdiğim normal davranışlar olarak bakıyorlar . Kendi düşünce sınırlarını genişletmek için en ufak bir çabaya girmiyorlar . Buna gereksinim bile duymuyorlar . Ödün verdikçe yenisini istiyorlar . İsteklerinin sonu gelmez . Hiçbir zaman memnun olmazlar . Devrimci olmadan da sıkmıyorlar mıydı beni . Mantıksız sınırlamalarla bunaltmıyorlar mıydı . Şimdi saçıma başıma , arkadaşıma karışmıyorlarsa bu , onlar açısından daha vahim şeyler yaptığım içindir ; başka nedenden değil . Olan anneme oluyor gene . Hakaretleri o işitiyor , arayı bulmak için o çırpınıyor . Semaların sokağının başında minibüsten indi . Karanlık yola girdi . Karşıdan dağınık nizamda beş kişilik bir askeri devriye geliyordu . Görünce ürperdi . Biri önde , biri geride , biri kaldırımda , öbürleri ortada , gayet ağır yorgun adımlarla sallana sallana ilerleyen gölgelerin yanlamasına tuttukları tüfekleri , bol parkaları , kocaman miğferleriyle ürkütücü , düşsel bir görünümleri vardı . Çamurlara basmamaya gayret göstererek bu masalsı varlıkların arasından geçti . Boş arsadan sonraki apartman Semalarındı . Yukarıya baktı . Işıkları yanıyordu : İçi ferahladı . Dış kapının açık olması iyiydi . Yoksa hangi zilin Semalarınki olduğuna zor karar verecekti . Kimseye görünmek istemediğinden hızlı hızlı çıktı merdivenleri . Apartman yeniydi . Semtinden , mimarisinden , kullanılan malzemeden , kapı önlerindeki ayakkabılardan dar gelirlilerin oturduğu bir apartman olduğu anlaşılıyordu . Merdiven boşluğu evlerden gelen televizyon haberlerinin sesleriyle çınlıyordu . Kapıların önlerinden geçtikçe buna çatal bıçak sesleri , çocuk ağlamaları ve kadın bağırtıları ekleniyordu . Beşinci kata çıktı . Sağdaki kapıyı hafifçe tıklattı . Çok geçmedi , ufak tefek , kot pantolonlu , mavi gözlü bir kız açtı kapıyı . Sema'ydı bu . Sevinçle bağırdı . Aaa şu gelene bakın ! Saçlarını da kestirmiş . Ohoo , kestirdiğim çok oldu . Sarılıp öpüşerek içeriye geçtiler . Evin kapısı oldukça geniş bir hole açılıyordu . Ortalıkta hiçbir eşya yoktu . Kapının yanındaki duvarda , askılıkta montlar , paltolar asılmıştı , Yere serilmiş gazete kağıdı ayakkabılık işlevi görüyordu . Aylin de ayakkabılarını çıkarıp gazetenin üzerine bıraktı . Tekrar sarıldı Sema . Ne iyi oldu geldiğin . Ne kadar oldu görüşmeyeli ? Şunları giyeceksin terlik yerine . Terlik falan istemez dedi Aylin . Yine de arkasına basılmış spor ayakkabısını geçirdi ayağına . Şuna bak . Onlar bile küçük geliyor . Ya , sen amma üşümüşsün , hala titriyorsun . Yok canım , fazla üşümedim . Bir ürperme geçti içimden dedi Aylin : Sonra güldü . Hep burada mı duracağız ? Sakıncası varsa girmeyeyim . Sema bir eliyle omzundan , öbür eliyle kolundan çekti . Hadi geç geç , oradan buradan laflıyorduk . Gel de yeni bir şeyler anlat bize dedi neşeyle . Işık yanan odaya girdiler . İçeride üç kız vardı . Biriyle önceden tanışıyorlardı . Adı Hülya'ydı . Göz aşinalıkları yıllar öncesine dayanıyordu ve yine içeri düşmelerden birinde ilerletmişlerdi arkadaşlıklarını . Ama Sema'yla oldukları kadar samimi sayılmazlardı . Yüz hatlarından ötürü yaşlı bir teyze gibi gösteren gözlüklü bir kız , bir de on altı on yedi yaşlarında dolgun yüzlü , pembe yanaklı , saç örgülü bir başka kız . . . Gözlüklüyü sanki gözü bir yerden ısırıyordu . Öbürünü ilk kez görüyordu . Yemek mi çay mı istediğini sordular . Aylin çay istediğini ama yemeği de geri çevirmeyeceğini söyleyerek tuvaletin yerini sordu ve zaman yitirmeden dışarı çıktı . Bu sorun sıkmıştı iyice artık . Gittiği her yerde tuvaletlere yetişmek zorunda mıydı . Evet , burası gittiği pek çok evinkinin aksine gayet temizdi . Aynı zamanda banyo olan mekan kimi dolu , kimi boş leğenler , plastik kovalar ve bidonlarla doluydu . Semtin bu yakasına iki günde bir , o da geceleri su geldiğini duymuştu . Ama bunun ne anlama geldiğini yeterince kavrayamamıştı . Demek böyle oluyordu . Halkın çoğunun yaşam biçimi buydu . Dönerken mutfağa uğradı . Sema yalnızdı . Benim için fazla bir şey yapma dedi . Çayın yanında ufak tefek ne varsa atıştırırım , olur biter . Yemekte etli kuru fasulye vardı ; onu ısıtıyorum dedi Sema . Bir de salata yaptım mı tamam . XII. Kapı çalınıyordu . Gitti , açtı . Gelen Cevat'tı . Telaşlı bir hali vardı . Hızlı yürümekten olacak , yüzü kızarmış ve boncuk boncuk terlemişti . Merhaba . İçeriye girmeyeceğim , vaktim yok . Burada konuşalım . Sen bilirsin . Geç içeriye . Kapıda durmayalım . Cevat çamurlu ayakkabılarıyla yerleri kirletmemeye özen göstererek içeriye bir adım attı . Akın kapıyı kapattı . Ee , ne haber ? Haber kötü dedi Cevat . Turan'ın yakalandığı kesinleşti . Gece evini aramışlar . Şimdi oradan geliyorum . Annesiyle mi konuştun ? Evet . Turan'ı yukarıya çıkarmamışlar . Bir astsubay , birkaç asker , bir yığın da sivil gelmiş ; evi didik didik aramışlar . Bir şey bulabilmişler mi ? Yok , hiçbir şey çıkmamış . Başka bir şey öğrenebildin mi ? Hayır . Ne gibi ? Öylesine dedim canım . Demek durum böyle . Ya . . . Hadi ben gidiyorum ? Eylem meselesinde bir değişiklik yok değil mi ? Hayır . Öyleyse bana eyvallah . Orada görüşürüz . Güle güle . Cevat çıktı . Akın ardından kapıyı yavaşça kapattı . Odaya döndü . İçerisi serindi . İçinde bulunduğu gerilimden ona daha da serin geliyordu . Saatine baktı . Çıkması için en az yarım saat vardı . Divana sırtüstü bıraktı kendini . İki elini yastık yaptı kafasının altına , tavana dikti gözlerini . Gerçek bir dönüm noktasındaydılar . Hareketin kaderi de , ona can verenlerin kaderi de bu birkaç gün içinde çizilecekti . Turan'ın yazgısı belli olmuştu bile . Birlikte afişe çıktığı iki kişi , dün akşam saat yirmi iki sularında , bir askeri devriyenin peşlerine düştüğünü Turan'ın üzerinde afişlerle birlikte bir ara sokakta kıstırıldığını söylemişlerdi . Demek yakalandığı kesindi . Bu , onu en az üç dört yıl göremeyecekleri anlamına geliyordu . Turan'dan başka daha yedi kişi yakalanmıştı üniversiteden . Onların da kaderi belli olmuştu . Şimdi sıra kendilerindeydi . Belki bir iki saat içinde o da belli olacaktı . Vay be dedi yüksek sesle . Şaşkınlık ve üzüntüsünü odada yalnız başınayken yüksek sesle dile getirmekten kendini alıkoyamamıştı . Vay be , diye tekrarladı içinden . Demek Turan da yakalandı . Belliydi bunun böyle olacağı . . . Sokaklar asker ve polis kaynıyordu . Orduda ve poliste izinlerin kaldırıldığı söyleniyordu . Akşamları dışarıya çıkmak tehlikenin bile bile kucağına atılmaktan başka bir şey değildi . Tedirgin halk , korkusundan erken erken evlere kapağı atıyor , karanlık sokaklarda polisler , askerler ve niyeti bozuklar dışında kimse kalmıyordu . Bu koşullarda yukarısı diretiyordu : Yazılamalar planlandığı şekilde tamamlanacak . Afişlerin , pulların hepsi yapıştırılacak , kalan bildiriler evlerin kapı altlarından atılacak . . . Gücünüzü sonuna kadar zorlayın . . . Turan'la dün akşam üzeri ayrılmışlardı . Sert bir tartışma geçmişti aralarında . Yetti be , demişti Turan . Bildiri , afiş , pul , el ilanı , bildiri , afiş , pul , el ilanı . . . Boğuluyoruz artık . Ortada yaptığımız bir şey yok , her birinden çeşit çeşit , yığın yığın geliyor . Söylüyoruz söylüyoruz , yine istediğimizin iki üç misli gönderiyorlar . İnan olsun bir haftadır kimseyle iki kelime konuşamadım . Ya ben siyasi mücadeleden hiç anlamıyorum , ya bu adamlar sapıtmış . Ona hak verdiğini ifade etmeye çalışmıştı Akın . Kendisinin de bu tehlikeli kırtasiyeciliğe karşı çıktığını söylemeye çalışmıştı . Bu sefer Turan öfkesini ona yöneltmişti . Akın da suçluydu . Hata ve zaafları açık açık gündeme getirip tartışmayan her sorumlu suça iştirak ediyordu . Cesaretle tavır koymanın vakti gelmiş geçiyordu . Arkadaş , meseleyi böyle görüyoruz , bize birtakım zorlamalar dayatmayın , diyebilmek gerekiyordu . Akın bu tavrı hiçbir zaman gösterememişti . Hiçbir zaman yüreklilikle fikirlerini ortaya serememişti . Kendini savunmak için ilkeleri bir yana bırakmış , üç hafta önce sorumlusuyla yaptığı , konuşmayı aktarmıştı Turan'a : İkisi de biraz düşünceli ve tedirgindi . Uzun süre konuşmadan yol boyu yürümüşler , sonunda sözü sorumlusu açmıştı : Bu 1 Mayıs'ta neler yapılabilir ? Sence neler hedeflenmeli ? Düşünmüştü Akın . Ondan , çok şeyler yapılabileceğini ifade eden bir cevap beklendiğini biliyordu . Yine de gerçek düşüncesi dışında şeyler söylemek istememişti . İyi bir faaliyet yürütülürse birkaç fakültede ders boykotu , bir iki üniversitede yemek boykotu yapılabilir herhalde . Bir de yasadışı gösteri yapılabilir . Örneğin bir gün önce . Ya genel anlamda , ülke çapında neler yapılabilir ? İşçi kesimini kastediyorum . Yani Parti neyi hedeflemeli ? Kendisinden ne söylemesi istendiğini çıkaramamış , şaşırmıştı Akın . Partinin fabrikalardaki gücünü tam bilmiyorum . Ancak bilebildiğim kadarıyla üç dört fabrikada bir saatlik iş bırakma ya da iş yavaşlatma gibi bir şeyler yapılabilir . İşte o zaman partinin hedefinin genel grev , olduğunu öğrenmişti . Sonra sorumlusu , açmıştı ağzını yummuştu gözünü . Akın devrim güçlerinin kapasitesini objektif şekilde tahmin edebilme duyarlılığından uzaktı . Öğrenci kesiminde bile faaliyet gösterse , bu , önderlik nitelikleriyle çelişen bir durumdu . Akın zaten öteden beri Partinin gücünü küçümsüyordu . Bu durumda onun gösterdiği hedefler doğrultusunda inançlı ve takipçi bir mücadele örgütlemesi nasıl mümkün olabilirdi . Mızmızlanan muhalif ruhlu insanları , hiçbir şey beğenmeyen rahat düşkünü ukalaları ikna edip yola getireceği yerde böylelerinin eleştirilerine koltuk çıkıp , küçük sorunları hayati meselelermiş gibi gündeme getirip duruyordu . Şu anda partinin genel grev çağrısına da inanarak sahip çıkmadığına bahse girebilirdi . Akın da sinirlenmişti . O güne kadar gündeme getirdiği hiçbir mesele küçük sorun diye değerlendirilemezdi . Alt kademelerde ortaya çıkan eleştiriler hayati önem taşıyan eleştirilerdi . Onun başından beri savunduğu , ilkelere uygun hareket edilmesiydi . Fakat bu konuda büyük bir tutarsızlık vardı . Bir yandan illegalite ilkelerine uymadıkları için suçlanıyorlardı , öte yandan tüm faaliyetin deşifre evlere , deşifre insanlara dayandığı bilindiği halde sürekli olarak önlerine , güçlerinin üstünde görevler konuyordu . Ayrıca eleştiri yönelttiği için bir kimsenin mahkum edilmesiyle ilk defa karşılaşıyordu . Sorumlusu biraz yumuşamış ve daha değişik bir üslupta cevap vermişti : Eleştiri yapılsın . Ben buna karşı çıkmıyorum . Eleştiri bir örgütün hayat belirtisidir . Fakat önce iş yapılsın . İş yapılmıyor mu ? Yapılıyor elbette . Bizim görevimiz çizgi birliği ve daha uyanık bir önderlikle işlerin daha iyi yapılmasını sağlamak . İşte mesele de burada . Tutarlı olunmadığı zaman iş çok iyi yürümüyor . Evlerimizi ilkesiz biçimde kullandığımız için bizi topa tutan bir yönetici , bir bakıyorsun iki gün sonra kendi evinde , olmayacak belgelerle , bir yığın lüzumsuz ıvır zıvırla yakalanmış . Hatanın hangi kademede yapıldığı önemli değil . Hatayı yapan kim olursa olsun üzerine gidilmeli . Örneğin şimdi ben bir ilkesizlik yapsam , bu senin de aynı ilkesizliği yapma hakkını doğurur mu ? Bence tüm sorun Parti çizgisinin yeterince kavranamaması . Bu konuda titizlik gösterilmek zorunda . Ve bu titizliği en başta bizler göstermeliyiz . Ben artık sorunun Parti çizgisinin kavranamamasından kaynaklandığını düşünmüyorum . Sorun hata ve zaafların aşağı kademelere inildikçe artması sorunu değil , tam tersine , yukardan kaynaklanan hataların aşağıya yansıması sorunudur . Parti yürütülen başarılı faaliyetlerin öncülüğünü yapmakla övünürken , hata ve zaafların da öncülüğünü yaptığını neden kabul etmiyor ? Dilinin ucuna gelen bu sözleri söylemekten son anda vazgeçmişti . Zaten tuhaftır , bu düşünce formülasyonu kafasında o anda birdenbire şekillenmişti . Sorunu kapatmışlar , 1 Mayıs'tan sonra geniş bir biçimde tartışmaya karar vermişlerdi . Turan nakledilenlerden hiç de tatmin olmamıştı . Ona göre bu Akın'ın yeni bir yan çizmesiydi . Kitleler sinip geri çekildikçe hareket daha alçakgönüllü ve temkinli olacağı yerde giderek megalomanyaklaşıyordu . Bu sapışı fark edip de , dur demeyen iki yüzlüydü . Evet , 1 Mayıs'tan sonra o da tartışma açacaktı . Bakalım Akın , o zaman kimin yanında yer alacaktı . Akın yine ılımlı bir muhalefet düşünüyordu . Biliyordu ki , bir insana güvenilmezse onun sözleri hiç önemsenmez . Biliyordu ki , bir insan kendini her gün yeniden kanıtlamazsa ona hiç güvenilmez . Biliyordu ki , bu insanlara karşı açık cephe alırsan , istersen kırk yıllık devrimci ol , dört günlük devrimci gelip suratına tükürme hakkını kendinde görebilir . Biliyordu ki bir işin içinde olmayan , ne onu gerçek , anlamda eleştirmeye , ne de değiştirmeye muktedirdir . Bunları tekrar anlatmamıştı Turan'a . O andaki siniri geçtiğinde açık tartışma falan başlatmayacağını da biliyordu arkadaşının . Konu öylece kapanmıştı . Turan'la buluşmasının asıl amacı 1 Mayıs'la ilgili faaliyetin o andan itibaren durdurulması düşüncesini tartışmaktı . O sinirli havada bundan da vazgeçmişti . Değer mi diye sordu yüksek sesle . Yattığı yerden doğruldu . Yerinde duramıyordu . Ayağa kalktı . Değer mi ? Onca kişi yakalandı . Ne elde ettik ? Turan'la birlikte sekiz kadro . Tamer , Feyyaz . . . Bir saat sonra başka kimler yakalanacak , kimler ölecek belli değil . Bize gücünüzü sonuna kadar harcayın dendi . Tamam , dedik ve harcıyoruz işte . Dalgın gözlerle pencereden dışarıya baktı . Okuldan bir arkadaşının tuttuğu bekar evindeydi . Karşıda yıkıldı yıkılacak iki katlı eski ahşap bir bina , üst kat penceresinde o yana bakan öldü ölecek yaşlı bir nine vardı . Kadıncağız hep oradaydı . Gözleri görüyor muydu , görmüyor muydu belli değildi , ama arkadaşının söylediğine göre geç saatlere kadar ayrılmıyordu o pencereden . Dışarda hava bulanıktı . Yağmur her an bastırabilirdi . Az önce çiselemişti biraz . Gücümüzü sonuna kadar harcıyoruz gerçekten . Sonuna kadar . . . Sorumlusuna son günlerde ortalıkta dolaşan söylentilerden bahsetmişti . Üst düzeydeki kişilerin yakalandığı , önemli belgeler ele geçirildiği , konuşanlar olduğu söyleniyordu . Merkez Komitesi olduğu gibi polisin elindeydi . Üst organlar çorap söküğü gibi çözülüyordu . Küplere binmişti sorumlu . Önce nefret ve öfkeyle bu dedikoduları kimlerin çıkardığını sormuştu . Sonra bazı yakalanmaların olduğunu doğrulamıştı . Şu anda onlara düşen içerdekilerin direnişini dışardan en iyi şekilde desteklemekti . Bu bir dönüm noktasıydı . 1 Mayıs eylemlerinin başarısı belki de Partinin kaderini çizecekti . Ya yenilen darbeye karşı dimdik ayakta olduklarını ; onları çökertemeyeceklerini göstereceklerdi düşmana , ya da önemli kayıplara uğrayacaklardı gerçekten de . 1 Mayıs eylemi için herkes canını dişine takarak seferber olmalıydı . Bu , gelinen ana dek , kadrolardan beklenen en hayati , en anlamlı , en kritik , en tarihi görevdi . Bütün güçler seferber edilmeliydi . Güçler sonuna kadar harcanmalıydı . Sonuna kadar . . . Bu nokta çok önemliydi . Pencereden ayrıldı . Öbür divanın başucunda , gazetelerin altında duran Fransız onlusunu eline aldı . Namluda kurşun olup olmadığına bir kez daha kontrol etti . Silahı yarım tetiğe getirdi . Tekrar aldığı yere bırakmak ya da beline sokmakta tereddüt etti . Sonra bıraktı yerine . Bu eylemde Vahit de güvenlik alacaktı . Silahı almaya gitmişti . Erken dönerse eve uğrayacaktı ; birlikte gideceklerdi eylem yerine . Yoksa ayrı ayrı gideceklerdi . En fazla beş dakika beklerim , diye düşündü . Evde beklemek istemiyordu . İçi içini yiyordu bekledikçe . Bir an evvel çıkmak istiyordu . Odada bir duvardan öbürüne volta atmaya koyuldu . Bir yandan ikide bir saatine bakıyordu . Aklına bin bir çeşit düşünce geliyordu . Eylem sırasında olabileceklere ilişkin kuruntular birbirini doğuruyordu . İçinden bir ses , çatışma çıkacağını ve eylemin çok kanlı biteceğini söylüyordu . Kafasından kötü düşünceleri uzaklaştırmak istedi . Bunda bir süre için başarılı olabildi . Sonra yine şom olasılıklar cirit atmaya başladı . Saatine baktı . Beş dakika dolmak üzereydi . Silahı divandan aldı . Kabzanın sadece bir bölümü dışarıda kalacak şekilde göbeğinin üstüne , kemerine yerleştirdi . Mavi üzerine beyaz desenli hırkasını geçirdi sırtına . Az sonra dışardaydı . Turan'ın evinde bir şey bulunsa annesinin haberi mutlaka olurdu . Demek zulayı ele geçirememişlerdi : İki hafta önceydi . Turanlara son gittiği zaman . Evden ayrılırken , gel sana bir şey göstereceğim , demişti Turan . Onu banyoya götürmüştü . Alafranga tuvaletin kapağını kapatmıştı . Çık üzerine ; demişti . Havalandırma deliğinin küçük penceresini açmıştı . Elini delikten sok , demişti . Sok sok . Tamam . Daha aşağıya . Orada küçük bir çivi değecek eline . Buldun mu ? Bulmuştu Akın . O dokunduğun çiviye zulamı asıyorum . Eğer yakalanır falan ; içeriye düşersem , onu oradan alırsınız . Oldu mu ? Zulada neler sakladığını sormuştu Akın . Arkadaşı ciddi bir yüzle henüz bir şey saklamağını söylemişti . Ama bundan sonra orada saklayacaktı . Birtakım anılarını yazıyordu . Deneme türü şeyler . Deneme denemesi . Roman yazmayı düşünüyordu . Bunun için birkaç küçük örnek , ya da başlangıç bölümü yazmıştı . İşte zulada onları saklayacaktı . Akın hem hayret iş , hem çok sevinmişti . Bir arkadaşının böyle bir girişiminin olduğunu öğrenmek hoşuna gitmişti . Ancak kafasındaki büyüklü küçüklü bin bir problemden , işlerin telaşından ötürü bu ifşaatın üzerinde duramamış , ne o zaman , ne sonra bir iki soru dahi soramamıştı . Şimdi eylem yerine giderken birdenbire meraklanmış , varlığını unuttuğu en değerli oyuncağını tekrar görmüş gibi garip bir sevinç ve ilgi doğmuştu içinde . Kim bilir neler yazmıştı Turan . Kendi kendine belli belirsiz güldü : Onları oradan aldırmak lazım . Bu sefer zor çıkar içerden . Hava biraz açmıştı . Caddeler , sokaklar kalabalık sayılırdı . Sabah belli noktalarda araçların durdurulduğunu , belediye otobüslerindekiler de dahil herkesin üstlerinin arandığını görmüştü . Bu yüzden en iyisi yürümekti . Tabii onun da kendine göre sakıncaları vardı . Göbeğinin üstündeki nesne batıyordu . Hamlamışım , dedi . Kalbi normalden hızlı atıyordu . Belki hızlı yürümesindendi ama , heyecan da vardı içinde . Son dönemde seyrek aralarla topu topu üç kere silah taşımıştı yalnızca . Bu dördüncüsüydü . Evet evet , çok hamlamışım , diye teyit etti ilk düşüncesini . Bir zamanlar dolu gezmeye öylesine alışmışlardı ki , bazen üzerlerinde silah olduğunu unuturlardı . Çok sular akmıştı köprülerin altından . Artık silah taşıyan , kendini kellesini beline sokmuş , öyle dolaşıyor gibi hissediyordu . Bari meret pürüz çıkarmasa . Bir de o sorun vardı . Silahı süper otomatikti . Hangi durumda , ne zaman , nasıl ateş edeceğine alet kendi karar veriyordu . Bazen bir şarjörü sonuna kadar boşaltabiliyor , bazen tek bir atış dahi yapmıyor , bazen ilk atıştan sonra takılıp kalıyordu . Aslında çok severdi bu tabancasını . Adı bile vardı : Akif . Ne zarifti . Ne güzel işlerdi . Bir gün başka bir bölgeye iki günlüğüne ödünç vermişlerdi . İki hafta sonra gelmişti geri . Orası burası zedelenmişti . Orijinal şarjörü kaybolmuş , yerine başka bir şarjör takılmıştı . Üstelik getiren çocuk yüzsüz yüzsüz , hocam siz bununla sokağa çıkacağınıza , cebinize taş doldurup öyle çıkın , çok daha güvenli olur , diye bir de ukalalık etmişti . Karşıdan bir askeri devriye geliyordu . Dikkat çekmesin diye üzerlerine üzerlerine yürüdü , aralarından geçti . Daha ilerde bir ekip otosu yanaşmıştı yolun sağına . Ne olur ne olmaz . Karşıya geçmek için bekleyen yayaların arasına karıştı . İnsanların yüzleri gayet sakindi . Normaldekine göre biraz fazla devriye olmasa , rahatlıkla sıradan bir gün yaşanıyor denilebilirdi . Hiçbir insanın yüzünde yaşanan günün 30 Nisan , yarının da 1 Mayıs olduğuna ve önemli günler arifesinde bulunduklarına dair bir emare yoktu . Yatılı liselerde muallim muavinliği bulabilirdim . . . Muallim muavinleri , yatılı liselerde , etüt saatlerinde öğrencilere nezaret eden , buna karşılık , okulda bedava yatıp kalkıp , yemek yiyen üniversite öğrencileriydi . ( Aralarında belki öğrenci olmayanlar da vardı . ) Erzurum Lisesi'nde 10 . sınıftayken , Sivas'tan Erzurum'a atanan lise müdürümüz Bahattin Örnekol'un şimdi de Haydarpaşa Lisesi'ne müdür olduğunu Haydarpaşa'da okuyan Giresun'lu arkadaşlarımdan duymuştum . Son sınıfta iftihar listesi ne geçtiğim için Bahattin Bey beni iyi öğrenci olarak tanıyordu . ( Ressam dostum Avni Memetoğlu , Cumhuriyet Kitap ta yayımlanan bir konuşmasında Bahattin Örnekol'dan söz ediyordu : Bahattin Bey , Avni'yi o kadar dövmüş ki sonunda Avni , liseyi de , Erzurum'u da bırakmış , Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmiş . . . Gaddar bir adamdı Bahattin Bey ; durmadan öğrencileri döverdi . Bahattin Beyden nefret ediyordum , bir daha yüzünü görmek istemiyordum , ama başka çarem yoktu . . . ) Haydarpaşa Lisesi'ne gittim , Bahattin Beye durumumu anlattım , düşünemeyeceğim kadar anlayışlı davrandı : Muallim muavinliği kadrosu dolu . Ama bu liseden mezun olan parasız yatılılar Üniversite sınavına girerken burada kaldılar . Kasım ayının sonuna kadar da kalacaklar . Sen de kalabilirsin . . . O sevinçle soluğu Çeşme Meydanı'nda aldım . İbrahim'i buldum ; İbrahim otel hesabını kapattı , ben de valizimi alıp Haydarpaşa Lisesi'ne kapağı attım . ( Zaman zaman Hayatımda rastlantıların önemi büyüktür , diye yazmam boşuna değil ! ) Haydarpaşa'dan her sabah bir vapura atlayıp iş aramak için İstanbul yakasına geçiyordum . Vapur biletleri , birinci mevki 15 kuruş , ikinci mevki 12 kuruştu . Henüz şebeke çıkartamamıştım . ( O zamanlar , üniversite öğrencilerinin pasolarına şebeke denirdi . ) Bir sabah biletçinin bozuk parası çıkmadı , cebimdeki son 25 kuruşu verince , ikinci yerine birinci verdi . Cebimde 10 kuruşla yollara düştüm . Bütün gün iş aradım , bulamadım . Naim Tirali'yi aradım bulamadım . İbrahim'i aradım , bulamadım . Bir kere Yüksekkaldırım'ı çıkarken yolda 25 kuruş bulmuştum ; birkaç kere . Yüksekkaldırım'ı çıktım , indim , ama talih gülmedi yüzüme . İki kuruş eksikti ve ben Haydarpaşa'ya dönemiyordum . ( O yıl İki Kuruş Eksikti adlı bir hikaye yazmıştım , Yeşilgireson da yayıınlanmıştı . ) Çeşme Meydanı'nda oturan öbür çocukluk arkadaşım Ali Şükrü Saral , ilkokuldan sonra okumamıştı ; Haliç'te , tersanede çalışıyordu . İşinden çıkınca Haliç vapuruyla Köprü'ye geldiğini biliyordum . Geliş saatini de . Köprü'ye gidip onu beklemeye başladım . Biraz gecikerek de olsa geldi . Durumumu anlattım . Onda da para , yokmuş ; Ama kahve karnesi var , dedi . İkinci Dünya Savaşı'nın hatta savaştan sonraki ilk yılların , karneli günlerini yaşamayanlar kahve karnesi sözünden bir şey anlamazlar . Birçok şey gibi kahve de karneye bağlanmıştı . İnsanların çoğu , parasızlıktan , karnesini satıyordu . Şükrü , Karneyi satalım , dedi . Ama Çeşme Meydanı'nda beni tanıyorlar , ben utanırım , seni tanıyan yok , sen sat , parayı bölüşelim . Sonra bana bir kahveyi gösterdi , girdim , karneyi sattım . Anımsadığım kadar bir liraya satmıştım , ellişer kuruş bölüştük . Bütün gün bir şey yememiştim ; ekmek - helva aldım , bilet aldım , vapura bindim . Bir gün , belki iş bulmama yardımcı olur umuduyla bir vergi dairesinde müdür olan uzak bir akrabaya uğramıştım . Bir konuğu vardı . Bizim uzak akraba konuğuna benden söz etti , üniversitede okuyabilmek için iş aradığımı söyledi . Konuk , Giresunluydu , bizim aileyi tanıyordu ; benimle ilgilendi , Kemeraltı'nda bir menteşe atölyesi varmış , işçilerin başında bulunacak bir kontrolör arıyormuş : Dersten çıkınca , öğleden sonra gelirsin . Hem derslerine çalışır , hem işçilere göz kulak olursun , dedi . Gerçekte , bana yardım etmek istediğini sezdim , kontrolör gereksinimi , bahane gibi geldi bana . Ertesi gün işe başladım . Lütfi abi , Hızır gibi yetişmişti . Çünkü yalnızca simit yemekten 7 - 8 kilo zayıflamıştım . Ayrıca , Üniversitelerde dersler başladığı için Haydarpaşa Lisesi'nden de yol görünmüştü . Lütfi abi , bana , Saraçhanebaşı'nda , Horhor'da , bir tanıdığının evinde bir oda buldu . Küçük , ahşap bir evdi . Sabah kahvaltısını orada ediyor , akşam yemeğini orada yiyordum . Kemeraltı'nda , atölyenin hemen karşısında , küçük bir lokanta vardı ; öğle yemeklerini de orada yiyordum . Bütün bunların parasını Lütfi abi ödüyordu . Bana da arada sırada harçlık veriyordu . Dünyam değişmişti . Kemeraltı , o zamanlar , daracık bir sokaktı . O sokaktan iki fotoğraf kalmış bende . Yüksekkaldırım'ın yosmaları da öğle yemeklerini o lokantada yerlerdi ; şen şakrak , dünyayı umursamaz görünen kadınlardı ; yemek boyunca aşçıyla , garsonla şakalaşırlardı . Bir de pantolonumu ütülettiğim bir pantoloncu vardı , Lütfi abiden öğrenmiştim yerini : Gider , tek sandalyeye oturur , pantolonumu çıkarır verirdim ; pantolonumu ütüler , 150 kuruşunu ( Aklımda böyle kalmış . ) öder , ütülü pantolonumu giyerdim . Artık rahattım . Gündüz ders çalışır , geceleri yatağımda roman okurdum . ( Odada soba yoktu . ) O küçücük odada okuduğum romanlardan ikisini çok iyi anımsıyorum : Remarque'ın İnsanları Seveceksin iyle Dostoyevski'nin Beyaz Geceler i . Birkaç kere okumuştum o romanları . ( İnsanları Seveceksin in filmini birkaç yıl önce televizyonda gördüm : Genç adamı , adı Kern'di sanıyorum , gencecik bir Glenn Ford oynuyordu ; görmüş geçirmiş komünisti de Frederic March . Yönetmen kimdi , anımsamıyorum . Gazetelerin TV sayfalarında filmler hakkında bilgi veren sinema eleştirmenlerinden hiçbiri o filmin Remarque'ın romanından uyarlandığının farkında değildi ! ) Romanlar okur , ders çalışırken ilk defa özgürlük sorunu üzerinde düşünmeye başlamıştım . Yasalarda yazılı olarak var olan özgürlük le yaşamın gerçekliği ayrı şeylerdi : Yasal olarak liseyi bitiren bütün Türk gençlerinin yüksek öğrenim yapma özgürlükleri vardı , ama karpuzcu Fethi ağanın çamaşır teknesini satarak İstanbul'a yolladığı oğlu için bu özgürlük laftan ibaretti . Öğrenim özgürlüğü nasıl gerçekleşebilir , nasıl yaşanan bir özgürlük olabilirdi ? O günlerde Esat Adil'in çıkardığı Gün dergisini okuyor , sorularıma cevap bulmaya çalışıyordum . Lütfi abi , bir gün , Bu akşam bize yemeğe gel , dedi . Annem de , abim de seni tanımak istiyor . Taksim'de , Talimhane'de , şimdi yerinde yeller esen Talimhanepalas'ta oturuyorlardı . Utana sıkıla gittim . Annemden , babamdan , Giresun'dan söz ettik . Lütfi abinin annesi , Naci niye her akşam gelmiyor , dedi . Ondan sonra her akşam gitmeye başladım . Beni aileden sayıyorlardı . Evde iki genç hizmetçi vardı ; çocukken almışlar , büyütmüşler . Biri , doğulu olanı , taş gibi derler ya , öyle bir kızdı . Ben yaştaydı . Yüzünden , vücudundan dişilik fışkırıyordu . Bana bakışı , pek hayra alamet değildi . Bir akşam gittiğimde evde yalnızca o vardı . Lütfi abiler , öteki hizmetçiyi de alarak , bir yere gitmişlerdi . Yemeğimi hazırladı . Ben yerken o da beni seyrediyordu . Bir ara gülümseyerek , Here vare mınne , dedi . Bu sözün anlamını bilmemin olanaksızlığından emindi . Birdenbire yüzümün kıpkırmızı olmasından bile tedirgin olmamıştı . Oysa biliyordum o cümlenin anlamını ! Anılardan birinde Şarapçı Mustafa dayımın çocukluğumda beni küfre alıştırdığını yazmıştım ; küfrün özgünlüğüne göre harçlık verirdi bana . Erzurum Lisesi'nde okurken Kürt arkadaşlardan bana Kürtçe küfür öğretmelerini istemiştim ; içlerinden biri , Here vare mınne , demeyi öğretmiş , Küfrün kıralı budur ! demişti . Ne var ki kime bu küfrü etsem kahkahayı basıyordu ; sonunda , Kürtçe bilenlerden biri kulağıma fısıldadı : Here vare mınne ; demek Gel beni d . z ! demekmiş ! . . Ve o gencecik , o her yerinden dişilik akan azgın genç kız , geçmiş karşıma , bana bunu söylüyordu ! . . O gece direnebilmek için neler çektiğimi ben bilirim . . . Ama çocukluğumda öğrendiğim bir söz vardı : İnsan , ekmek yediği sofraya nankörlük etmez - ya da hançer sokmaz ! O söz durdurdu beni o gece . O günlerde Fakülte'de Dekanlığın bir duyurusunu okudum : Bir kamu kuruluşu , İktisat Fakültesi'nden altı öğrenciye burs verecekti . İlkokul , ortaokul , lise bitirme ve lise olgunluk ( Olgunluk sınavları ben liseyi bitirdikten bir süre sonra kaldırılmıştı . ) diplomalarının Pek iyi olması , zorunlu koşuldu . Burs verilen yılların iki katı mecburi hizmet zorunluluğu vardı . Ben de başvurdum . O başvurudan sonraki geceler hep bu bursun gerçekleşmesi hayalleriyle geçti . O küçük ahşap evin , o soğuk odasında yatağa girince saatlerce hayal kurardım : Bir öğrenci yurduna girecektim . . . O kamu kuruluşu , burs dışında , elbise , palto , ayakkabı , gömlek , hatta fötr şapka ( O yıllarda üniversite gençleri hep fötr şapka giyerlerdi . ) bile veriyordu . . . Kimseye yük olmadan üniversite öğrenimimi tamamlayacaktım . . . O hayaller gerçek oluverdi : Birinci sınıftan üç öğrenciye burs vermişlerdi , biri de bendim . İşlemlerin tamamlanması mart ayına kadar sürmüştü . Birikmiş bursları alınca ilk işim eve para yollamak oldu . Yaz tatilinde Giresun'a gidince annem anlatmıştı : Babam , soğuk algınlığından yatıyormuş . Can sıkıntısından kalkmış , pencerenin önündeki sandalyeye oturmuş . Sokağın karşısından ne zaman postacı görünse hep birlikte pencereye üşüşür , heyecanla postacıya bakarlarmış . Postacı , ya eliyle Bir şey yok ! anlamında bir işaret yaparmış , ya da gülümsermiş ; gülümseyince hepsi birden kapıya koşarlarmış . O gün de postacı gülümsemiş : Gene hep birlikte kapıya koşmuşlar , ama mektup yokmuş ; postacı küçük bir kağıt parçası uzatmış ; ne olduğunu anlamamışlar . . . Bu , aileme gönderdiğim ilk paraydı . Havale ihbarnamesi ne zamanla alıştılar . O günün koşullarına göre oldukça yüklü bir para göndermiştim . Babamın hastalığı birden geçivermiş . Hep birlikte . . . Neyse , duygusal sahneleri geçelim . Babam , kalkmış , çarşıya gitmiş , havaleyi tahsil etmiş ve zorlukla adım atan bir şelekçi yle ( Giresun'da küfe ye şelek , küfeci ye şelekçi derler . ) dönmüş . Şelek ağzına kadar doluymuş . O parayla eve elektrik de bağlatmışlar . O birikmiş bursla Naim Tirali'ye borcumu ödedim , bir de ziyafet çektim . ( Ziyafetin son faslını anlatmayacağım ! ) İbrahim'le Ali Şükrü'yü aradım ama bulamadım . . . . Bursu aldıktan sonra fakülteyi bitirmek işten değildi . SELAHATTİN AĞABEY Mani oluyor halimi takrire hicabım dizesinin unutulmaz bir yeri vardır anılarımda . Belki de İlhan Berk'e bunun için bu kadar kızdım ; aslında İlhan'ın takrir le ihzar ı karıştırmasını olağan karşılamam gerekirdi : Neleri karıştırmıyor ki ! İktisat Fakültesi'ni bir kamu kuruluşunun verdiği bursla okudum . İkinci sınıftayken Kadırga Öğrenci Yurdunda kalıyordum ; o kamu kuruluşu yurdun 60 ( Evet , altmış ) lira olan aylık giderini ödüyor ( Bu altmış lira yatak , üç öğün yemek , banyo parasıydı ! Ve hemen ekleyeyim : 1946 - 47 ders yılıydı ! ) , ayrıca bana da 15 ( On beş ) lira cep harçlığı veriyordu . Tramvaylar , ikinci mevki 3 kuruş , birinci mevki 5 kuruştu . Sinema , üniversite şebeke siyle , yanlış anımsamıyorsam 50 kuruştu . 100 kuruşa Aşiş lokantasında döner ve pilav yenebiliyordu . Gene de 15 lira harçlık yetmiyordu . Babamın para yollaması olanaksızdı . Kara kara düşünürken birden Hukuk Fakültesi'ni bitiren , büyük dayımızın ( babaannem kardeşi ) oğlu , Selahattin Güvenç'in Palu ilçesinde yargıçlık yaptığını anımsamıştım ; orada belirli bir süre yargıçlık yapacak , sonra Giresun'da avukatlığa başlayacaktı . Selahattin ağabeyle birbirimizi çok severdik . Tek satırlık bir mektup yazdım : Mani oluyor halimi takrire hicabım . 10 - 15 gün kadar sonra 15 liralık bir posta havalesi geldi ; ihbarnamenin arkasına Bir dahaki sefere miktarı da yaz . diye bir not eklemişti . O ders yılını Selahattin ağabeyin her ay yolladığı ek harçlıkla geçirebilmiştim . 1967 yılında Türk Edebiyatçılar Birliği'nin Başkanı Haldun Taner , Genel Sekreteri bendim ; Açık Hava Tiyatrosu'nda bir Gece düzenleyerek ( Hakkını yememek için Demirtaş Ceyhun'u da anmalıyım ; benimle birlikte en çok koşuşturan oydu . ) sağladığımız gelirle , Balıkpazarı'nın girişinde , eski Foto Görçek'in olduğu yerde nihayet bir lokal sahibi olmuştuk . Lokal'i iki arkadaşımız işletiyordu : Suavi ile Arif ( Şimdiki Çiçek Arif ) . Selahattin ağabey o yıl eşiyle İstanbul'a gelmişti . Onlara ( Başka dostlar da vardı : Selahattin ağabeyin yeğeniyle eşi , bizim balıkçı Nuri . . . ) Edebiyatçılar Birliği'nin lokalinde bir ziyafet çektim , Orhan Kemal gibi ünlü yazarlarla tanıştırdım . Unutulmaz güzellikte bir geceydi . Bir - iki yıl sonra sevgili Selahattin ağabey kalpten öldü . Nur içinde yatsın . . . ELİT KIRAATHANESİ Sait Faik , 1948'de yayımladığı dördüncü hikaye kitabına adını veren Lüzumsuz Adam adlı hikayesinde , Elit Kıraathanesini şöyle anlatır : . . . Sabahları kalktım mı koşarım doğru bir kahveye . Bu kahve tertemiz , yedi sekiz masadan ibarettir . Sessiz insanlar gelir gider . Bir köşede bezik , kaptıkaçtı , satranç oynarlar . Sahibi Frenkle Yahudi kırması bir hatundur . Dünyalar kadar iyi bir kadındır . Kahvesine girer girmez : Bonjur madam derim . Bonjur mösyö der , komantalevu ? Lazım gelen cevabı veririm . O , bu cevapla kanmaz . Bana Fransızca her halde pek hoş lakırdılar eder . Kimini anlar , kimini anlamam . Ne kadar vıy demek lazımsa der , bu vıy ların arasına kaymasın diye iki tane de no yerleştiririm . Rahat rahat anlaşırız . Elime Fransızca bir mecmua sıkıştırır . Ben de resimlerine bakar , anlayamadığım kelimeleri yazar , eve gidip lügate baktıktan sonra da anlar , ertesi sabah gelip de mecmuayı yeniden okuduğum zaman ; vay anasını derim . Madam : Ön kapuçina ? . . - der . Ben : Peki - derim önce . Sonra Fransızca olsun diye sesa yı yapıştırırım . Madem pek sevinir . Başlar kapuçina'sını nasıl yaptığını Alamanca anlatmaya . Elit Kıraathanesi , Asmalımesçit'te , şimdiki Yakup Restaurant'ın hemen bitişiğindeydi . ( Asmalımesçit'ten geçerken bakıyorum , hep kapalı . ) Anımsadığım kadarıyla 1947 - 1948 yıllarında genç yazarların da , ünlü yazarların , ünlü şairlerini de sık sık uğradıkları bir yerdi . İçki var mıydı ? Sanmıyorum . İçki içmek isteyenler Elit'te buluşurlar , oturup sohbet ederler , sonra bir meyhaneye yollanırlardı . Elit'e ilk defa Naim Tirali'yle gitmiş olmalıyım . Kimler geliyordu ? Sait Faik , sık sık gelirdi ; onu hep ressam Fethi Karakaş'la bezik oynarken görürdüm . Bir gün Sabahattin Ali , Nevin Seval'le gelmişti ; Sait Faik'in Sabahattin Ali'ye verdiği önem , gösterdiği saygı dünmüş gibi aklımda ; Sabahattin Ali'ye , ancak bir usta ya gösterilebilecek saygıyı göstermişti . Orhon M . Arıburnu Elit'e gelir miydi , pek anımsamıyorum , ama bir ara Orhon'un kardeşi Turhan Arıburnu gelmeye başlamıştı . Sait Faik , Orhon dan esinlenerek Turhan Arıburnu'na Turhon demeye başlamıştı . Turhon pek tuttu . Herkes Turhon demeye başladı : Turhon ve ardından ya bir gülümseme , ya bir kahkaha . Bir süre sonra Turhon , Elit'e uğramaz oldu . Elit'te Sait Faik'i son görüşümü çok iyi anımsıyorum . 1947 ya da 1948'in son günüydü . Sait Faik , bir masaya oturduktan sonra , ve cebinden kağıda sarılı iki mum çıkarmıştı : Biri kırmızı , biri mavi . Sonra , bir çocuk gibi gülerek , Tanesi yüz para , yılbaşı şerefine aldım , demişti . Mumlardan birini yakmış , sigara küllüğüne dikmek istemişti . Mum , ortasından bükülerek , yana eğilmiş , masa örtüsüne iki damla düşmüştü . Uzaktan merak ve endişeyle bakan Mösyö ( Elit'i karısıyla birlikte işletiyordu . ) , Olmaz , demişti , Bak , damladı örtüye ! Yakacaksınız orasını ! Olmaz ! Sait Faik , Bırak yahu , nasıl olmaz , bir şey olduğu yok ! diye karşı çıkmaya çalışmıştı ama Mösyö , mumu almış , götürmüştü . Bana gelince , o Çiçek Pasajı akşamından bu yana tam 42 yıl geçti : Yaş , 66 . . . ( Bu anı , 1993'te yazılmıştı . - F. ) Kimi anıları yazmanın çağı geldi de geçiyor . 12 Mart olayının gerçekleştiği 1971 yılının mayıs ayında Bodrum'daydım . İlk gelişimdi Bodrum'a . İstanbul'da ünlü Balyoz harekatı ( İstanbul'da bulunan herkesi evlerine kapayarak arama yapmışlardı o gün . ) yapılırken ben , dostlarla birlikte , Gökova'daydım . Tatil bitti , İstanbul'a döndüm . Hiç unutmam , İstanbul'a döndüğüm gün , ne oluyor ne bitiyor , öğrenmek için Milliyet gazetesine , dostum Ali Gevgilili'ye uğramıştım . İsmail Cem de Ali'nin odasındaydı . Sorularıma , ikisi de , alçak sesle cevap veriyorlardı ; odanın dinlenmesinden kaygılanıyor gibiydiler . İkisinin tedirgin davranışları , durumun sandığımdan da kötü olduğunu gösteriyordu . O gece , sabahın üçüne doğru , dairemizin kapısı yumruklanmaya başladı . Kapıyı açtım : Kara ve deniz eri olmak üzere 7 - 8 er , bir astsubay ; iki sivil polis hole doluştular . Astsubay , Evi arayacağız ! dedi . Erler , Deniz'in ( Bu anıda adları geçen Deniz'le Emel , 1976 sonunda bir trafik kazasında ölen kızımla ilk karım . ) odasına doluştular ; dalmalarıyla çıkmaları bir oldu . ( Bereket Deniz'in uykusu çok ağırdı ; o gece hiç uyanmadı ! ) Erler , hep bir ağızdan , Komutanım çok kitap var ! Nasıl başa çıkacağız ! , diyorlardı Astsubaya . O kitaplar , kızımın kitapları ; benim kitaplarım salonda . dedim . Onlar salona geçerken ben de yatak odasına girip giyindim . Salona döndüğümde Astsubay'ı kara kara düşünürken buldum . Kendi kendine mi konuşuyordu , çevresindekilere mi soruyordu , belli değildi : Bu kadar kitap . . . Bu kadar çok kitap . . . Ne yapabiliriz ki . . . Salonun iki duvarı kitaplıktı . Sivil polislerden biri , Komutana bir telefon edip durumu bildirseniz . . . dedi . Astsubay , komutana telefon etti , kitapların tahminlerin üzerinde olduğunu , ne yapmaları gerektiğini sordu . Konuşma bittiği zaman astsubayın yüzünde umutsuz bir ifade vardı : Çuval bulun , bütün kitapları doldurun ! diyor . Tam o sırada , üstümüzdeki dairede oturan gazeteci dostum Çetin Özbayrak Yiğit lakabıyla anılır : Altı punto Çetin . ) salona girdi . Gürültüye mi uyanmıştı , yoksa uzun süren bir içki faslından mı dönüyordu , anımsamıyorum ; ama sarhoştu , bunu çok iyi anımsıyorum . Çetin , salona girer girmez astsubayla polislerle tartışmaya başladı ; benim yazar ve yayıncı olduğumu , elbette evimde çok kitap olacağını , kitap okuduğu için bir adamı gecenin bu saatinde alıp götürmenin doğru olamayacağını , vb . anlatmaya çalışıyordu . Ben de götürülecek olan Çetin'miş gibi Çetin'i sakinleştirmeye çalışıyordum . Bu arada çuval bulmanın olanaksızlığını anlayan astsubay , komutanına yeniden telefon etti ; konuşma bitince rahatlamıştı , yüzü gülüyordu : Komutan , Adamı getirin , rastgele de 5 kitap alın , yeter . diyor . dedi . Astsubay için önemli olan , kendi görevinin bitmesiydi . Kitapları , bir uzman polisin toplayacağını , daireden dışarı bir şey çıkarılmaması için kapıya bir bekçi konacağını söyledi . Bana da , Buyrun , gidiyoruz . dedi . Ben de Çetin'i sakinleştirmeye çalışarak evden ayrıldım . Tek sevindiğim şey , Deniz'in uyanmamış olmasıydı . Çünkü 1963'te , sabahın köründe , iki sivil polis gelip , beni alıp götürdükleri zaman ne kadar üzüldüğünü bir türlü unutamıyordum . Apartmanın önü epey kalabalıktı , meraklı komşular sokağı doldurmuşlardı . Bir cipe bindik . Ver elini Sansaryan Han ! Daha önce 1952 ve 1963'te de götürüldüğüm Sansaryan Han . . . Bir nöbetçi polisin bulunduğu genişçe bir odaya girdik . Beni teslim eden sivil polis , ertesi gün bir uzman polisle oturduğum daireye gideceğimi , yasak kitap araması yapılacağını nöbetçi polise söyledi ve gitti . Nöbetçi polis , efendi biriydi ; kitap aramalarını anlamsız bulduğu belliydi . Odada genç bir kızın olduğunu neden sonra fark ettim . Üstelik tanıdık biri : Sonradan Emine Sevgi adıyla yurt dışında - sanırım Almanya'da - tiyatro çalışmaları yapan Sevgi ! Birinci Şube'de bir tanıdıkla karşılaşmak , gurbette bir tanıdıkla karşılaşmaya benzer : Sevinirsiniz ! Sevgi'yle merhabalaştık ; sonra o , sandalyeleri yan yana dizerek yaptığı yatağına yattı . Nöbetçi polisle ben , sabaha kadar sigara içerek oturduk . Sabahleyin , nöbeti biten polis , beni arkadaşına bırakarak gitti . Saat on bire doğru bir başka polis geldi ; adımı sordu , sonra , Gidelim dedi . Daireye girince içerde Emel'le birlikte üç dostumu buldum : Rauf Mutluay , Ferruh Doğan , bir de Edip Cansever . Uzman polisin ne demek olduğunu o zaman anladım : Eline yurda sokulması yasaklanmış kitaplar listesi diye teksir makinesinde çoğaltılmış bir liste tutuşturulan polislere uzman polis diyorlardı . O listenin uzmanlık için yetmediği on dakikada anlaşıldı . Polis , kitaplığın alt sırasından başladı : Bir kitap alıyor , sonra o kitap listede var mı , yok mu diye , bütün listeyi gözden geçiriyordu . On dakika sonra , bir başladığı rafın bulunduğu kitaplığa baktı bir öbür duvardaki kitaplığa baktı , sonra , Bu usulle gidersek biz bu işi birkaç günde bitiremeyiz . Siz de yardımcı olun bana . dedi . Hak verdik . Konuşmamıza gerek yoktu : Bir kitabı raftan alıyor , bana gösteriyordu ; ben de elimle ya Alın işareti yapıyordum , alıp yere öbür kitapların yanına koyuyordu , ya da Kalsın işareti yapıyordum , kitabı aldığı yere koyuyordu . Zaman zaman Kalsın dediğim bir kitabı da aldığı oluyordu ; herhalde durumun komikliğini azaltma için ! Sonunda iki saat içinde 100'ün biraz üzerinde kitap ayrıldı ; polis , Eh , bu kadarı yeter . dedi . Sıra , alınan kitaplar için zabıt tutulmasına gelmişti . Rauf Mutluay , benim çalışma masama : oturdu , yazı makinemi çıkardı ; polis söylüyor , Rauf yazıyordu . Bu arada beni , Edip'i , Ferruh'u güldüren durumlar oluyordu . Mesela polis , . . . yapılan taharriyatta . . . diyor , Rauf bunu . . . yapılan aramada . . . diye yazıyor polis kızmıyor ama kararlı bir sesle Lütfen parantez açar mısınız ! diyor , Rauf parantezi açıyor , polis Lütfen yapılan taharriyatta yazar mısınız ! diyor ve Rauf yazıyordu . Rauf ; bir iki denemeden sonra Türkçeleştirme çabasından vazgeçti polis de ezberlediği biçimde bir zabıt tuttu . ( Sonradan - 15 kadar kitap dışında - kitaplarımı geri aldım . ) Sıra zaptın imzalanmasına gelmişti . Polis , Rauf'a , Siz yazdınız arkadaşlarınız da imzalasın , dedi . Uzaktan Edip , polise görünmemeye çalışarak , bana , başıyla Olmaz , imzalamam , anlamına işaret ediyordu . Sonunda Ferruh'la Rauf imzaladılar : Vedalaşıp ayrıldık . O arada Emel'in hazırladığı küçük bir çantayı da almıştım : İç çamaşırı , havlu , diş fırçası , vb . Ben de Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından çıkmış Moby Dick i atmıştım çantaya . Tekrar Sansaryan Han . 20 - 30 kişinin bulunduğu büyükçe bir oda . Tanıdık var mı diye bakıyorum : Orhan Taylan , Üstün Barışta , bir de Deniz'e matematik dersi veren İTÜ öğrencisi Süleyman . . . Yanlarında kimlik olmadığı için yakalanmış birkaç kişi . . . Çoğunluk eğitim enstitülerinden birinin öğrencilerinde : Kara tahtaya biri bir slogan yazmış , polis de 15 kadar öğrenciyi yakalayıp getirmiş . En kaygılı olanlar , onlar . Bütün gün Orhan'la konuşuyoruz . Bir ara parmak izine götürüyorlar . Önce fotoğraf : Cepheden ve profilden . Bir de numara tutuşturdular elime ; numara da görünüyor fotoğrafta . Polisiye filmlerdeki gibi . Fotoğrafçı geveze ve gayretkeş . Ne demek evde yasak kitap bulundurmak ! diye nutuk atmaya başladı . Öyle ters bakmışım ki Bir de ters ters bakarlar ! diye ortaya konuşur gibi konuşuyor . Beni oraya götüren polis , kulağına bir şeyler söyledi , bunun üzerine vatansever polis sustu . ( Hala merak ederim : Ne söyledi acaba ? 44 yaşındaydım o zaman . Üstüm başım düzgündü . İşimin yazarlık ve yayıncılık olduğunu biliyorlardı . Bunların etkisi olabilir miydi ? ) Akşam olunca odaya doluştuk . Dışarı çıkmak yasak . Ama kapı açık . Sert tavırlı bir polis kapıdan bakıyor . Biri , geceleyin tuvalete gidenlerden çoğuna bu polisin dayak attığını söylüyor . Sonra da , Bu saatte burada olduğuna göre , demek nöbetçi ! diyor . O sert tavırlı polis bir saat kadar sonra tekrar kapıda belirdi . Biriyle sohbet ediyorduk . Sert tavırlı polisin bana baktığını fark ettim ; bacak bacak üstüne atmıştım , oturuşuma bakıyordu . Ben de polise baktım ama bacaklarımı indiremedim . Polis öfkeyle kapıdan ayrıldı . Bacaklarımı indirdim . Beş dakika sonra gene kapıda belirdi . Bana baktı . Bacaklarımı indirmiş olmam düş kırıklığına uğratmıştı onu ; ama bir şey söylemeden gitmek istemiyordu ; baktı , baktı ve O ne biçim bıyık , öyle ! dedi , cevap beklemeden gitti . Sabaha kadar tuvalete gidemedim . Çocuklar , Sakın ha , abi , diyorlardı , koridorda tekme tokat girişir bu ! Ertesi gün , akşama doğru , önemli biri geliyor ; Emniyet Müdürü olabilir , anımsayamıyorum . Odadakilere nelerle suçlandıklarını soruyor ; kimlik taşımamak gibi önemsiz nedenlerle gelenler için emir veriyor : Çıkarın bunu ! Bana soruyor , Kitap yüzünden . diyorum . İşimi soruyor , söylüyorum . Çıkarın , diyor . Yanındaki sivil polis , kulağına bir şeyler söylüyor , önemli biri bana bakıyor tekrar , o sivil polise Peki diyor . Giderlerken sivil polis , bana , Siz kalıyorsunuz . diyor . Kitap işinin bahane olduğu belli . Tıpkı 6 - 7 Eylül'de olduğu gibi : Piyango kime çıkarsa onu içeri tıkıyorlar . Bu defa sıra benimmiş . Katlanmaktan , beklemekten başka çare yok . Nasıl olsa çıkacağım : Bir haftada mı , bir ayda mı ? Sorun , bu . Gece , bir yerden bulduğumuz bir büro halısı parçasını yere seriyoruz , Üstün'le yan yana uzanıyoruz : Sabaha kadar kaşınıyoruz . Halı , pire dolu . Sabah oluyor . Saat 11'e doğru ifade vermek için alt kattaki bürolardan birine götürülüyorum . Giderken Necmi Demir'i görüyorum : Falakadan yürüyemez durumda , ayakları sarılı , iki arkadaşı , havaya kaldırmış , tuvalete götürüyor . Biri , Geçmiş olsun Naci abi . diyor . Yüzünü anımsıyorum ama adını çıkaramıyorum bir türlü . Necmi'yi göstererek Size de . diyorum . Polis , Konuşmayın der gibi bakıyor . Susuyoruz . Rastlantı : İfademi alan polis , Giresunlu çıkıyor . Çok iyi davranıyor . Yerel dayanışma . Müşterek dostlardan konuşuyoruz . Çantamda niçin kitap getirdiğimi soruyor . Belki okurum diye . Ama burada okumanın imkanı yok . Hem kitap , Milli Eğitim'in . diyorum . Benden sonra ifade veren Orhan , bozuk dönüyor : Bizim hemşehri küfretmiş ! O gece bizi müteferrika ya atıyorlar , odamıza başkaları gelecekmiş . Müteferrika adi suçlularla dolu . Tahta döşeli kısımda yer yok . Bereket orada sendikacı dostum Bekir Yenigün'ü buluyorum , yanında yer açıyor . Biraz ötemiz helaların bulunduğu yer . Leş gibi sidik kokusu . Dört gün dört gece kalıyorum Sansaryan Han'da . Son gün , bir sivil polisle Selimiye Kışlası'na yolluyorlar . Sorgu . Oradan , Sultanahmet'e , sivil Adliye'ye . Savcı bıkmış kitap bulundurmaktan yakalananlardan . Kimlik tespitinden sonra soru bile sormuyor , takipsizlik kararı verilmesini gerektirecek biçimde benim ifademi kendi yazdırıyor katibe . Ve dört günlük hikaye bitiveriyor . Ne garip , serbest kaldıktan sonra o gün ne yaptığımı hiç mi hiç anımsamıyorum . Başkalarının başlarına neler geldiğini bildiğim için hiçbir suçu olmayan birini gece yarısından sonra oturduğu yerden alıp götürmelerine , en ilkel koşullarda dört gün tutmalarına da pek kızamıyorum . Sadece Necmi Demir'in halini unutamıyorum , bir de o komik olayları . . . OKUYUP YAZMAK VE YAŞAMAK ÜSTÜNE Bir aydır tek satır yazamadım . Oysa bu süre içinde 10'dan fazla kitap okudum ; üstelik sözünü etmek istediğim kitaplar . Ama çoğu yazar dostlardaki bir huy bende de var : Bir yazım yayımlanmadan yenisine başlayamamak . Gösteri nin Eylül 1984 sayısında çıkacak Eleştiri Günlüğü nü Haziran'da gönderince bir yazma tembelliği çöktü üzerime ; yazı makinesinin yanına yaklaşamaz oldum . Bu arada , okumanın , yüzmenin , içmenin yanı sıra , ilk defa , hoşuma giden bir meşgale daha buldum : Bahçe ile uğraşmak . Bahçeye domates , biber ve patlıcan fideleri dikmiştik ; onları sulamak , büyümelerini izlemek , her gün Acaba yeni bir domates çıkıyor mu ? diye domatesleri bir bir kontrol etmek başlı başına bir keyif . İlk günler , yeni çiçek açan fideleri Ferit'e ( Edgü ) göstererek , Bak , domatesler çiçek açtı ! demiştim ; Ferit de kahkahayı basarak , Ne domatesi , biber o ! demişti . Böylece biberle domatesin farkını bu yaşta öğrendim . Hani , Öğrenmenin yaşı yoktur ! derler ya ! Biberlerin ve patlıcanların büyümesini izlemek fazla heyecanlı değil , çünkü o oluşum hemen gözleniyor ; oysa domateslerde durum değişik , hemen farkına varamıyorsunuz , sanki düşmana karşı gizleniyorlar . Bu arada büyüyen patlıcanlarımızı , biberlerimizi kızartarak rakımızı içtik , ama ilk gördüğüm domates oldukça büyüdüğü halde hala kızarmadı . Eşe dosta soruyorum , Gübresizliktendir diyorlar . Herhalde öyledir . Çünkü bol bol suluyorum . Bodrum , susuzluktan kırılırken bizim sokakta yirmi dört saat su var ! Bitkilerle uğraşmanın en yararlı yanı , insana sabrı ve beklemeyi öğretmesi . . . ÜÇ MEKTUP I İlk okur mektubunu 1961 yılında aldım . O yılın yazında bir eski dostla İmroz Adası'na ( Gökçeada ) gitmiştik . Ailecek . Hemen iskelenin kıyısında , Manol'un pansiyonuna yerleşmiştik . Balığın bol olduğu , balıktan dönenlerin kocaman karidesleri satmayıp ( Nedense yemiyorlardı da ! ) kumsala attıkları yıllardı . İnsanlar , iyi , güler yüzlüydü . Manol'un tembelliği bile hoşumuza gidiyordu . Bütün gün yüzüyor , rakı içiyor , tavla ve bezik oynuyorduk . ( Nitekim , İmroz dönüşü aylarca İmroz'u övdüğümüz dostlar da 1962 yazında İmroz'a gitmişler ; Manol'a bizim İmroz'u çok övdüğümüzü söyledikleri zaman , Nasıl överler ! Bilmiyorlar ki İmroz'u ! Bütün gün işte şu masada oturup rakı içiyorlardı ! cevabını almışlardı . ) İmroz'u gereğince gezmediğimiz , tanımadığımız doğru , ama bir gün adanın merkezine , bir gün de Kaleköy'e ( Köyün adını inşallah doğru yazmışımdır ! ) gitmiştik . Kaleköy'e giden yolun iki yanı meyve ağaçlarıyla doluydu . Elimizi uzatıyor , meyvelerin en güzelini seçiyor , arada bir Yahu , cennet dedikleri de herhalde böyledir ! diyorduk . Bir yokuştaki evin bahçesindeki incir ağacından incir koparırken evin penceresinden yaşlı ve sakallı bir adam , Buyurun , lütfen eve buyurun diye seslendi . Koskoca adamlar , çocuklar gibi meyve hırsızlığı yaparken yakalanmışız gibi bir duyguya kapıldık bir an , biraz bozulduk , biraz duraksadık , ama yaşlı adamın çağrısını tekrarlaması , sesinin ve yüzünün sevecenliği bizi rahatlattı . Sakallının bizi buyur ettiği , tertemiz , sade döşenmiş odaya girdik . Sedire oturduk . Bizi davet eden yaşlı adam meğer köyün papazıymış . Karısı ve gelini ile tanıştırdı . Oğlu askerdeymiş . Sonra yaşamından söz etti : Dünyayı epey dolaşmış , Amerika'da , Kanada'da bulunmuş . Renkli bir yaşam . Bu arada bize bakır tabaklar içinde rakı ve incir ikram ettiler . Steinbeck'in Kahvaltı adlı hikayesi için yirmi küsur yıl önce yazdığım bir yazıda , Kahvaltı'daki hikaye kahramanı o sabah kahvaltısını anımsadıkça içinde garip , ılık , tadına doyulmaz şeyler duyar . demiştim ; ben de ne zaman İmroz Adası'nı , o iyi yürekli insanları , papazın konuşmalarını anımsasam hep o garip , ılık , tadına doyulmaz şeyler le dolar içim . 3 . BÖLÜM Ekim başıydı . Epeyce toparlanmıştım . Oldukça iyi hissediyordum kendimi . İyi den biraz farklı ; içimde değişik bir his soluk alıp veriyordu . O gün benim için ayrı bir gün olacaktı . Bu duyguyu ayrımsadığım kimi zamanlar , sıra dışı şeylerle karşılaşmamıştım ; ama garip , ilginç ya da güzel şeyler yaşamıştım çoğun . Önsezi sabah belli belirsiz başlamıştı . Kafamın dolu dolu seslendirdiği bir müzikle uyanmıştım . Klasik , güçlü senfonileri , Wagner'inkileri andırır bir müzikti . Belki yeni dönem bestecilerinden birinindi , kiminkiydi ; çıkaramamıştım . Belki de böyle bir eser yoktu . Metroda eski bir mülteciyi gördüm . Karşımda , az çaprazımda oturuyordu . Kalıbı kıyafeti iyice düzmüş . Ona yardım ettiğim zaman da bana tekin bir tip olarak görünmemişti . Gazetesini kaldırdı , fark etmezlikten geldi . Esmer sevgilisini dün karşılaşmışım gibi hatırlıyorum . Çirkinceydi , yine de çekici . . . Gözleri güzeldi , bakışları . . . Metrodan çıkınca içimdeki duygu belirginleşti . Değişik sezgi , bir akşam önce seyrettiğim filmin etkisinden miydi ; yoksa sığınmacı adamın , daha çok da sevgilisinin çağrıştırdıklarından mı ? Film böyle bir şehirde geçiyordu . Sabaha karşı esas oğlan , birkaç kez gördüğüm , filmlerden iyi bildiğim o şehrin caddelerinde motosikletini sürüyordu . Çöpçülerin yeni işbaşı yaptığı , ürküntüler gizleyen ıssız sokaklarda . . . Bir izin peşindeydi . İnsanları kaçırıp tıbbi denek olarak kullanan bir çetenin . . . Çete polisle de işbirliği içindeydi ; fakat henüz adam bunu bilmiyordu . Yağmur azmıştı . Şemsiyemi evde unutmuştum . Anlaşılan , müracaattakilerden birine yine işim düşecek , diye düşündüm . Sapı insanın elini acıtan oradadır garanti . Öbürkülerin hepsi alınsa , kırık saplı muhakkak kalmıştır . . . Keyifliydim . O saate kadarki tatsızlıklara ve o saatten sonraki olası aksiliklere karşın . . . İnsan önemli bir konumdaysa , ciddi işlevler yerine getiriyorsa , hissettiği yorgunluğun altında daha baskın biçimde kendini belli eden duyguyu yoğun yaşar . Huzur , memnunluk duygusu . . . Yaşadığım ana ilişkin . . . Tatlı bir heyecan . . . O günden veya gelecekten beklentilerimle ilgili . Umutlu bir yürek kalkıklığı . . . İşimden hoşnuttum : Özellikle de bu ülkeye gelmiş olmaktan . Tenim ürperdi . Soğuktan mıydı ? Odaya yağmurla birlikte serinlik dolmuştu . Serinlikle birlikte küçük tuvaletim geldi . Ürperti biraz da bundandı herhalde , ki o da güzel bir duyguydu . Odadan çıkıp tuvalete gittim . Tuvaletten dönerken koridorun sonundaki pencereden gördüğüm ıslak çimenlik , ağaçların ıslak yaprakları , bende belirsiz , hoş bir arzu uyandırdı . Neydi o arzu ? Uzun bir yürüyüşe çıkma arzusu . . . Islak meşelerin kokusunu duydum sanki . Oysa pencere sımsıkı kapalıydı . Bir koku çağrışımı olsa gerek . Bende sık sık olur . Görüntülerin , anıların uyardığı çağrışımlar . . . Evet , şu ülkede bulunmaktan duyduğum hoşnutluk hiç eksilmiyor , her ayrımsayışımda tatlı kıpırtılar uyandırıyordu yaşam bilincimde . Güzel beklentilerle derinleşip yayılan doygunluk hissi . . . Yürüdükçe kafadaki güçlü bir melodi gibi insanı doygunluğa eriştiren sokaklar , kaldırımlar , temiz asfalt üzerine dökülmüş yapraklar ; hele tarih kokan binalar ; hele en üst yaşamlı insanlar , şunları fısıldıyordu adeta bana : Her an gidişini değiştirebilecek bir kişiyle , her an hayatının anlamını değiştirecek bir olayla karşılaşabilirsin . Duygunun doygunluk yanı ise şöyle diyordu : Ülkeni bıraktın , yetmiş iki milletin toplandığı bu ülkeye geldin . Bu ülke , bu şehir her şeyin en dolusunun , en yetkininin yaşandığı yer . Burası tüm yolları , tüm köşe bucağı gören bir zirve . Zirvedesin ve ayaklarının üstündesin . Her şeyi görebilen , her şeyi yaşayabilen pek az insanın arasında sen de varsın . . . Gelebileceğin son noktadasın . Odamda tuhaf bir koku duydum . Az önce görüştüğüm A . lının kokusu olsa gerekti . Her ulusun kendine özgü kokusu vardır ; uzak AB . lilerinkine bazen dayanılmaz . Bizdeki hacı yağları gibi . Belki bedenleri öyle kokuyordur . Kullandıkları baharatlardan , belki sabunlarından . . . Burada herkes kendini özgürce ifade edebilir . Bu ülkede , hele bu kurumda . . . Herkes kendini ifade etsin ; ben bir şey demem . Hatta hoş bir şey . Fakat kokuyla kendini ifadeye tümüyle karşıyım . Gel gör ki ona da laf edilmez . Ayıp olur . Üstelik Büyük Patronun hiç hoşuna gitmez . Penceremi kaldırarak araladım . Benim odam caddeye bakıyor . Dar bir cadde . Genişçe bir sokak da denilebilir . Karşı kaldırım bir sıra çınar ağacıyla süslü . Yağmurun kokusunu bu kez gerçekten duydum . Buluşmaya daha yarım saat vardı . Adam benimle dışarda görüşmekte ne kadar ısrarlıydı öyle . Aslında tersleyip reddetmeliydim . Böyle yapışkan tiplerden hiç hoşlanmam . Fakat sonra , iyi ki reddetmemişim , diye düşündüm . Biraz yürümek ve zaman zaman tekdüzeleşme eğilimi gösteren işime , değişik bir yerde farklı bir renk katmak iyi gelecekti . Yağmuru severim . Biraz azalsa daha güzel olacaktı . Leyla akşam gelir mi ki ? Kavganın dozu fazla kaçtı . Sanırım bu kez yumuşaması daha uzun sürer . Deminki sığınmacıyla görüşürken içimdeki sıkıntının kaynağı oydu herhalde . Gerçi adamcağızın anlattıkları , hiç de rahatça dinlenebilir şeyler değildi , fakat ben böyle öykülere alışıktım . Eşini yanına getirip çırılçıplak soymaları , baş aşağı tavandan sarkıtmaları , hortum , basınçlı su . . . Sık rastlanır vahşet değildi . Ben çok daha korkunçlarını dinlemiştim dinlemesine , yine de rahatsız olmuştum . İyi ki bizim çevirmenin monoton sesi , dudaklarında sözcüklere dökülürken , her türlü trajik olayı hemen , anında sıradanlaştırıyordu . Kadın , çevirmen değil , özel bir sıradanlaştırma makinesiydi sanki . Oysa kendi başından geçen gündelik olayları öyle dramatize ederek , öyle iştahla anlatırdı ki . . . Adam da rahat anlatmıştı . Oldukça rahat . Olayın üstünden iki yıldan fazla zaman geçmişti tabii ; şimdi karısı görece güvenlikteydi . Dahası , Bakanlıktaki görevliye hikayesini zorlanarak anlattığında , herif alaycı ve soğuk bir gülümsemeyle , daha ne masallar dinleyeceğiz bakalım , gibi bir şey söylemiş . Yani bilmeden bir çeşit duyarsızlaştırma terapisi uygulamış . Adamcağıza bu espriyi yaptım . Hemen anladı ; bembeyaz dişleriyle güldü . Aklı değil ama duyguları , anlattıklarının gerçek değil hikaye olduğuna inanmaya dünden razıydı . Leyla beni çok saf buluyordu ; yüzüme karşı açık açık söyleme yoluyla bu özelliğimi yok edebileceğini düşünüyordu . Bazı konularda saf olduğumu ben de biliyorum . Bilmek neye yarar ki ! ? Her ilişkimde , attığım her adımda Ben safım . . Ben safım . . . diye kendimi uyarsam , ne yararını görürüm ! Olayları yaşarken , insanlarla konuşurken neyin saflık , neyin gerçekten doğru ve güzel olduğunu nasıl sınayabilirim ? Leyla'nın da beni aldatmadığını nereden bilebilirim ? Açıkça böyle söylemedim . Sözü oraya yaklaştırdım . Demek ki o kadar da saf değildim . Aslında beni aldatacağı , kullanacağı gibi bir kuşkum yoktu . Üstüme fazla gelince kendimi savunmak için laf ebeliğine başvurmuştum . Hepsi buydu . Çok geçmeden anlayacaktı . Ama kaç gün sonra ? Bu akşam gelir miydi ki ? Leyla'ya ve sığınmacıyla yaptığım görüşmeye karşın sıkkın sayılmazdı canım . Böylesi kavgalar ilişkilere renk getirir . Sonunda birbirimizi bağışlarız . Daha duygusal birleşiriz ayrılıktan sonra . Daha renkli , daha ateşli . . . Evet , A . lının anlattıkları da sıkmazdı canımı . Adam bir şekilde kurtulmuştu işte . Onun canı sıkılmıyordu da ; benimki neden sıkılsındı . Az sonraki buluşmayı da takmazdım . Karşımdaki ne denli boktan şeyler anlatırsa anlatsın , ne abes şeyler isterse istesin . . . Biramı içer , Hı hı derdim . Yapabileceğim bir şeyse yaparım , yoksa ko götüne , rahvan gitsin ! Keyfini bozma oğlum , dertlere biraz dışardan bakamazsan ; işini yapamazsın ; tırlatmak da cabası . . . Bilgisayarımı kapattım . Henüz erkendi . Olsun . Çıktım odamdan , aşağıya indim . Dış kapının yanında , binanın saçaksız kütlesinin yağmurdan koruduğu duvar dibindeki yarım metrelik kuru alanda bizim kızlar sigara içiyordu . Geçmişte ben de sigara içerdim ; hem de bir aralar günde iki paket . . . Böylesi aşağılanmaya katlanılmaz ; ya kavgayı , işten atılmayı göze alır , içerde adam gibi içerim sigaramı , ya da bırakırım kardeşim . İki nefes çekmek için , nedir öyle , fırtınada duvar dibine sinmiş köpekler gibi titremek ! Yahu ıslanıp üşüteceksiniz diye takıldım Hesna'ya . Bari böyle havalarda bir şeyler giyinin . İnsan ya altını sıcak tutmalı ya üstünü . . . . Sen önce gömleğini sok kıçına da ondan sonra konuş dallama diye yanıtladı bizimki . Altta kaldığı hiç görülmüş müdür . Ama severim , kafa kızdır . Bir tek , ağzı çok pistir . Belki de beni , ona sık sık takılmaya iten neden oydu . Küfür işitmekten hoşlanıyordum galiba ; önce biraz bozulsam da . . . Böylece sözümü işitip memnun , mesut yürüdüm . Arkamdan çıkan gömleğimi de içeri soktum bu arada . Yağmur hafiflemişti . Yine de şemsiyeyi açmalıydım . Olumsuz düşünmemek gerekti . Bu kez şemsiyem gayet kaliteliydi . Her nedense o kırık saplı yoktu ortada . Bana kalanı zengin ziyaretçilerden biri unutmuş olmalıydı . Gece gördüğüm rüya belirdi usumda . Saçma sapan şey . . . Saçma maçma , bayağı korkutmuş beni . Biriyle buluşacaktım . Benden yardım isteyen biriyle ; yüzünü hatırlamıyorum . Eve girdim . Karanlıktı . Labirent gibi odalar . Duvarlar dökülüyor , ortalık pis , bulaşık . . . Sakınarak geçiyorum oradan oraya , üstüme bir şey bulaşmasın diye . Birden gördüm , yerde yatan cesedi . Önce canlı sandım , sonra kıpırdamadığını fark ettim . Buluşacağım kişi ! Bir ayı , yok , tüylü bir yaratık , kanat gibi uzantıları var . Kan gördüm yerde , kan öbeğinin ortasında yatıyor yüzükoyun . İri mi iri . Kapıda sesler ! . . Beni de öldürecekler ! . . Kaçmaya başladım . Girdiğim her yer öbüründen daha sıkışık , daha karanlık , çıkışsız . Hangi bölüme saklansam peşimdekiler kapıda . Orada ! diye bağırdı biri . Hangi dilde , çıkaramadım . Rüyada da çıkaramamıştım . Pencereyi açtım . Çok yüksekti . İnanılmaz yüksek ! Yine de çaresiz çıktım dışarıya . Kenara tutundum . Ayağım bir kaysa parçam kalmaz . Bir düşsem ! Uzun süren bir çabalamadan sonra o da oldu . Fakat zemine çarpmadım . Bir yere tutunmuşum galiba . Sonra XY'nin hepsi birbirine benzeyen sisli , ıslak sokakları . . . Tek başımayım şehirde , yardım edecek kimse yok . Yine peşimde birileri . Koştum . . . Üstüme kan mı bulaşmıştı ? Hayır , o farklı bir rüyadan anımsadığım . . . Sonu tatsız bitebilir , belki de oradan başka şeye geçmişti . Filmin etkisindendi besbelli . Onda da deneklerden üçü yolunu bulup dışarı kaçıyorlardı . Karanlık ve ıslak caddelerde çırılçıplak koşuyorlardı . Yağmur altında . Az sonra ikisi öldü . Biri hastane acilinde doktora son anda bir şeyler söylemeye çalıştı , söyleyemedi . Korkunç işkenceyi , içerde kalan öbür kurbanları kimseye anlatamadı . Birbirine benzer sorunlar insanın başına çifter çifter gelir . Bize başvuranlarla görüşmeleri , hele ilk görüşmeleri , hep Kurum'da yaparız . Önceki gün bir saat arayla iki özel istemle karşılaşmıştım . Bir yerde rica , bir yerde işimizin niteliğinden ötürü dayatma . . . İlk istem bir bayan başvuran içindi . ( Bu sözcük için bizim dilde uygun bir karşılık bulamamış gitmiştim . Başvuran biraz garip kaçıyordu . Müracaatçı olabilirdi , ya da . . . Her neyse ; bu karın ağrısını sözlükteki müşteri kelimesi hiç uygun düşmediği için çeker dururdum . Yoksa direnmeyi bırakıp müşteri mi deseydim ? ) Evet , her neyse ; önceki gün akşama doğru bir B . li işadamı telefonla aramıştı . Dolaylı olarak tanıdığı bir bayan mültecinin yardıma muhtaç olduğundan söz etmişti . Kadın ağır bir kaza geçirmiş . , Kaza mı değil mi ; o da belli değildi ya ; kafasını çarptığı söyleniyormuş . Bir dizi ameliyattan sonra buraya gelmiş . Neden sığındığını ; nasıl başvurduğunu anlayamamıştım . Zaten başvuru konusunda da problemleri varmış . . . İşimiz neydi . O konu hep problemlidir ; çözümüne yardımcı olmak da bize düşer . . . Saat 18 . 30'da söz konusu bayanın evinde olmalıydım . Adam da gelecekti . ilginç bir durumla karşılaşabilirdim . Böylesi olasılıklar içimde garip bir sevinç yaratır : Herkesin övdüğü bir filmi seyretmeye giderkenki gibi . Üstelik basbayağı gerçek olan bu filmde önemli rollerden biri bana verilecekmiş gibi . Öyle de değil ; yaşadığımız o olayı bir film seyredercesine herkes izleyecekmiş gibi . . . Büyük olasılıkla sıradan bir vakadır , diye düşünerek hayal kırıklığına karşı önlemimi aldım . Tedavisini yurtdışında yaptırmak isteyen , fakat buna parası yetmeyen sıradan bir sığınmacı . Sağlık amaçlı bir sığınma . . . Ya sezgilerim ? Onlar öyle demiyordu . Sezgilerime güvenmek istemem ; çünkü bazen bunaltımı artırır . Başıma geldiğinde kolaylıkla geçiştirebileceğim bazı olayların sıkıntısını , çok önceden yaşamaya başlamışımdır . Nadiren . . . Bu sıkıntı , o bildik yürek kalkıklığı , hoş bir şeyin önsezisi de olabilirdi , tersi de . Önümdeki şu sıkıcı işi atlatınca Kurum'a geri dönecektim . Dosyaları beş on dakika gözden geçirecek , yarının programını yapacaktım ; sonra doğru randevuya . Pub , yürüyerek altı yedi dakika . Vaktinden beş dakika erken gelmiştim . Adamın elinde B . ce bir gazete görecektim . Allah vere de başka bir B . li gelip , B . ce gazetesini açmasaydı . Hayır , o pek olmazdı . Yer , onların yaşadığı semte hayli uzaktı . İçeriye girdim . Bu pub öbürlerinden bile loş olur genelde . Hava kapalıyken daha da karanlık . . . Henüz yalnızca barın ışıklarını yakmışlardı . Vitraylı pencereler dışardan ışık toplamaya çalışıyordu . Pek fazla insan yoktu . Tezgaha yakın masalardan dip köşedekine oturmuş birasını yudumlayan adam , bardağını yüzünden , uzaklaştırınca dikkatimi çekti . Tipik bir B . li değildi ; ama o da bana bakıyordu . Yaklaştım . Nitekim önündeki gazeteyi biraz daha açtı . Merhaba . B . ce söyledim bunu . Merhaba diye yanıtladı . Oturdum . Size bira alayım . Bira sever misiniz ? Başka bir şey de olabilir : Yo , bira severim . Ama ben alayım . Siz oturun lütfen . Dinlemedi . Daha sorarken kalkmıştı zaten . Garibime gitmişti . Bu , öbür sığınmacılara benzemiyordu . Geleli henüz birkaç hafta olmuş . Şimdiden başkalarına bir şeyler ısmarlayacak kadar rahat . . . Fakat ne cins bira istediğimi sormadı . Ben Y biralarını yeğlerim . Özellikle üstünde ustaca yarım parmak beyaz köpük bırakılmış siyah bira . . . İşte sıradan bir marka getiriyor . . . İçkimi verip karşıma oturdu . Sizi buraya kadar yordum , kusura bakmayın . Fakat telefonda bahsetmiştim ya ; konu benim açımdan hafife alınabilecek gibi değil . Dikkatli olmalıyım . Sizin merkez çok ayak altı . Şimdilik orada görüşmek istemiyorum . Anlamalısınız . Önemli değil . Benim işim bu dedim . İşim bu , derken ; elbette , görevimizi kendi saptadığımız ilkeler doğrultusunda yürütmek isteriz . Başka türlü hiç tahmin edemeyeceğiniz sakıncalar doğuyor . Herkesin de bunu anlaması lazım . Ama özel durumlarda esnek olabiliyoruz . Boş verin ; sonuçta geldim işte . Siz konuyu açabilirsiniz . Biramı yudumlayıp adamı dinlemeye başladım . Sezdirmeden yüzüne daha dikkatli baktım . İlk görüşümde aklımdan geçtiği gibiydi . Bu adam hakikaten iyi tanıdığım birine benziyordu . Yüzü birini andırıyordu ya da gerçekten tanıyordum . Yumuşak ifadeli genişçe bir surat . Sol kaşının üstünde , geniş alnının ortasına kadar diklemesine ilerleyen derin bir yara izi var . Eski bir iz olabilirdi , görece yeni de . . . Dikkatimi anlattıklarına yoğunlaştırmak istedim . Bu da benim için bazen çok güç olur . Son birkaç yılda işime biraz yabancılaştığımı hissediyordum . 5 . BÖLÜM Leyla önceki akşam gelmedi . Öfkesi bu kez uzayacağa benziyordu : Telefonda da bozuktu . Neyse ki aynı filme ikinci kez gitmekten kurtulmuştum . Kurtulmuştum diyorum ; sevmediğimden değil , aksine ; o filmi bir daha izlesem birkaç güne kadar kendime bir motosiklet almam gerekeceğinden . Leyla çok kızdı . Onca olaydan sonra Eyşan'a nasıl borç verirmişim . . . Tamam , haklıydı ; geri alabilme ihtimali düşüktü . Bunu bile bile vermiştim . Yok , kendimi kandırmayayım . Tam istediği anda ve hatta verdikten birkaç dakika sonra bile o ihtimali düşünmemiştim . Geri vermesin ve onun ne denli iğrenç biri olduğunu bir daha çıkaramamacasına kafama sokayım ! Böyle düşünmüştüm galiba . Zaten bunları söyledim bahane olarak Leyla'ya . Ama ne açıklamaydı ! Bu konuda da açık konuşamadım tabii . Lafımı ağzıma tıktı . Leyla haklı mıydı ne ? Haklı olduğu kesindi : Ben saf biriyim . Saf değil , böylesi konularda düpedüz aptal biri . . . Kabul etmek aptallığımı geçirse , gerçeği çok önceden kabul ederdim . Ama neye yarardı ki ! Elimde değil ; biri bir şey istemişse onu mutlaka yapmam gereken bir zorunluluk olarak duyumsuyordum . O an . Tutuluyordum . O noktada . . . Aksini düşünemiyordum . Tabii her konuda ve herkese karşı değil . İstek sevdiğim , değer verdiğim birinden ; hele bir kızdan geliyorsa reddetmek imkansız gibi bir şeydi . Sonuçsa genellikle hüsran . . . Kendimi uyarsam , tetikte dursam , sonunda vermemeyi başarabilsem , içim rahat edecek miydi ? Zaten bunu başarabilecek miydim bir kere ? Olmaz deyip , çekilip oturmayı . . . Başarabilecek miydim ? Aslında benden herkes bir şeyler istiyordu . Eyşan , işin maddiyatındaydı biraz , kabul ediyordum . Leyla'nın gözü parada değildi . Fakat o da manevi anlamda çok şey istiyordu . Sürekli ilgi , ihtimam . . . Sıkılmışsa bir şeye ; yüzüne bakıp nedenini çıkarmam gerekti ; anında . Çıkaramamışsam uygun bir dille hemen sorup onu desteklemem . . . Sonra yine ona uygun davranmam . . . Romantik olmamı istiyordu . Her dakika ince ince ilişkimizi düşünüp işlememi . . . Yapım buna uygun değildi işte . Belki boş gezenin boş kalfası olsam böyle işlere vakit ayırabilirdim , inceltebilirdim kendimi . İnsana boşuna para vermiyorlardı . Hele böyle bir ülkede . Böyle insani bir kuruluşta bile . Aklım bir yandan öğleden sonraki toplantıdaydı . Güney AD . Ii bayana Kurum'un çalışma sistemi anlatılacaktı . Olgu işleyicilerinin nasıl çalıştıkları . . . Yeni sığınmacı kadın gelmedi . Telefonu cevap vermiyordu . Ya çalıyordu ; duymuyordu , ya da hat falan bozuktu . Kafası o denli dağınık birinin randevusuna vaktinde gelebileceğini sanmakla zaten hata etmiştim . Tacim sözde akşam beni arayacaktı . Belki de aramıştı . Leyla'yla konuştuktan sonra telefonun fişini çekmiştim . Fakat işe geleli iki saati geçmişti . Buradan arayabilirdi pekala . Çaresiz ben arayacaktım . Onu bulmam zor olmadı . Bir inşaat firmasında görevliydi . Orta kademe yöneticilerden biri . . . Tipi , hali hareketi doğulu kibar dolandırıcılara benziyordu ; oysa çalıştığı şirket bayağı adı duyulmuş bir şirketti . Durumu anlattım . Saat 10'da Gülsüm'le buluşmamız gerektiğini söyledim . Vakit o sırada 11'i geçiyordu . Unutmuştur dedi adam . Sakın unutma , diye defalarca söylediklerimi bile inadına unutuyor : Hatta görüşüyoruz mesela ; görüştüğümüzü birkaç saat sonra unutuyor . . . Kuşkumu sordum adama : Küçük bir ihtimal bile yok mu acaba Gülsüm hanım numara yapıyor olmasın ? Ya da durumunu biraz abartıyordur belki . Hayır , hiç sanmıyorum dedi emin bir tonda . Bunun için hiçbir neden göremiyorum . Onu bana gönderen arkadaşı iyi tanırım . Güvendiğim bir insandır . Ciddi bir neden olmasa buralara yollamazdı . O halde başka bir şey sorayım dedim . Bu gerçekten politik amaçlı bir sığınma mı , yoksa sağlık amaçlı mı ? Orasını ben de tam bilmiyorum dedi Tacim bey . Gerçekten politik bir amaç varsa , kötü . Ben böyle bir işte aracı konuma düşmek istemem . Hiç istemem gerçekten . Anlatabiliyor muyum acaba Musa bey ? Ben vatanını seven biriyim . Bilmem fark ettiniz mi ; bu işi kerhen yapıyorum . Sebep o . Benim bildiğim Mansur'un da böyle alengirli işlerle ilgisi yoktur . Ama arkadaş hayrı işte ; ricasını kıramazdım . İnsan her şeyi isteyerek yapmıyor : . . Hızlı hızlı konuşmasını kesip kendimi yormak istemedim . Nasıl olsa yavaşlayıp susacaktı . Karşımdaki bir süre daha yakınıp durdu . Hiç kimse vatanını sevmediği için buralara gelmiyor ; ama o ayrı konu dedim sonunda : Söylediniz zaten ; insan her şeyi isteyerek yapmaz . Sorun değil . Fakat siz Mansur beye ayrıntısıyla sormadınız mı konuyu ? Sordum dedi adam . Olay kaza gibi bir şeymiş . Bana aynen bunu söyledi : Siyasi bir yönü de varmış . Fakat bildiğin gibi bir şey değil , emin ol , dedi . Ya , o da iyi bilmiyor meseleyi , ya da söylemek istemiyor . Ben de üstüne gitmedim . Bir sağlık sorunu olursa ilgilenirsin ; göz kulak olursun , dedi ; hepsi bu . Ama sağlık sorunu sandığımdan ciddiymiş . Onun için sizi aradım . İşin doğrusu bunu da Mansur söyledi . Ben böyle bir vakıf olduğunu da bilmezdim . Ne yapılması gerektiği konusunda en ufak bir fikrim yok : Gülsüm'ün parası var aslında . Sadece kalmaya gelse , turistik amaçlı falan ; yeter de artardı . Ama tetkikleri uzarsa yetmez . . . Sustu telefonda , bir şey söyleyecek gibi ses çıkardı , birden patladı : Ya , nereden çıktı bu iş başıma ! Yanlış anlamayın ; arkadaşımın arkadaşıysa yardım edeceğiz elbette . Fakat ne yapmam gerektiğini bilemiyorum hakikaten . . . Ben de zaten bunun için devredeyim dedim adama . Gülsüm hanımın önce iyi bir muayene edilmesi gerekiyor . Onun için de buraya gelmesi ya da getirilmesi lazım . Düşündü . . . Yine dayanabileceğim tarzda sesler çıkardı ; talihsizliğine yakınır , çaresizliğine hayıflanır sesler . . . Çok sıkıldım o an . Terlemişim . Öğle arası evine gidip getireyim bari dedi . Ferahlayarak teşekkür ettim . Böylece anlaştık . Kapadım telefonu . Adamı güç durumda bırakmıştım : Biraz fazla zorladığımı düşünmüştüm . Kişisel sorunum olsa dünyada yapamazdım ; kimseyle konuşamazdım bu şekilde . İyi ki bireysel bir sorunum yoktu . Ne yapardım o zaman ! Sonra günlük işlerime dalmışım . Çoğu gün gibi yorucu bir gündü . Art arda iki görüşme bir buçuk saatimi götürmüştü . Karşı bakkaldan sandviç aldım , personel oturma salonunda aceleyle yedim . Bizim çevirmen kızlar ; Hesna falan hep meşguliyetimle dalga geçerlerdi ; haklıydılar da . Kendimi biraz fazla tüketiyordum . Üstelik bundan yakınıyordum onları görünce . Aslında ne tıkınacaksam odamda tıkınmalıydım ; fakat dar ; kapalı mekanda ruhum sıkılmıştı . İnsanın iş dışında iki kelime konuşmaya gereksinimi oluyor : Bu kez bizimkiler yoktu , kim bilir nerede sürtüyorlardı . Yiyeceğimi bitirirken köşede oturan M . li çevirmen yanaştı yanıma ; kızıyla olan sorunlarını anlatmaya başladı yüksek bir ses tonuyla . Odadakiler sıkılıp ufak ufak tüydüler . Bir ben kaldım , bir kadın . Genellikle öyle olur , alışığım . Kızın arkadaşları zenginmiş hep . Onlarla aşık atmaya çalışıyormuş gezmede tozmada , kıyafette . Kadın gerçeği vurguladıkça suçlu duruma düşüyormuş . Hem de tek suçlu . Zengin okulundan ayırmak da istemiyormuş ki , iyi yetişsin . . . Mayonezli balıktan küçük bir parça pantolonumu lekelemişti . Peçeteyle silmeye uğraşırken düşündüm : Sorunlar her millette , her ülkede tıpatıp aynıydı . Çünkü insan aynıydı . Toplantı çağrısı yapıldı . Genellikle başladıktan sona giderim oturumlara . Bu kez çevirmen kadından izin isteyip hemen koştum . Salona girdiğimde beklediğim gibi yalnızca iki kişi buldum . Biri bizim yaşlı üst gözetmenimiz . Öbürü organizasyon işleriyle ilgilenen Kurum idarecisi . Arada tek koltuk boş bırakarak gözetmenimizin yanına oturdum . Belki tam yanına başka birinin oturmasını isterdi . Bu adam bir bakarsınız çok samimi davranır , bir bakarsınız araya mesafe koyar , konumunu hissettirmekten haz duyar . Kişilik belli bir yaşa dek gelişmemişse artık hiç gelişmez . Nasıl oldun ? Toparlayabildin mi kendini ? Teşekkür ederim . Bir şeyler yapmaya çalışıyorum . Genel bir cevap verdim , adamın ne sorduğunu anlamazdan gelerek . Açık verir miyim ! İdareci kadının kulakları hemen dikildi ; farkındaydım . Sevgilinden ayrılmam , biraz da olaylı , şekilde ayrılmam , burada çoklarının ağzına sakız olmuştu . Üzülmüştüm tabii , biraz da sarsılmıştım o olandan ötürü . Fakat , toparlayabildin mi kendini ? diye sorulmasını gerektirecek kadar uzun boylu değil . . . Büyük patronla bayan Alice atışmışlar galiba dün ? Eh , atışmışlarsa , bu yeni bir şey değil herhalde . Bu sefer herkesin içinde . . . Başımı sallayarak tamamen belirsiz bir duygulanım mimiği yaptım . Sorsalar , kendim de anlatamazdım ne ifade ettiğini . Herif dedikoducunun allahıydı . Seksenine gelmişsin birader , adam gibi konularla ilgilensene ! Canımıza okurdu üst gözetim oturumlarında . Sussak bir ayrı yorumlar ; konuşsak pişman eder . Ağzımızdan çıkan her sözcüğü bir yerimizden sokar . Belli faydaları da yok değildi hani ! Böyle biri yıllarca terapistlik yapmışsa ve üstelik çok tutulmuşsa , ben niye bu işi yapamayayım düşüncesini istemeden kafanıza yerleştirirdi . Bir de müthiş bir özgüven aşılıyordu insana . Adam bir hastasına haftada iki , ayda sekiz - dokuz seanstan tam bir buçuk yıl terapi vermiş . Aralarında kaçıncı ayda iletişim kurulsa beğenirsiniz . O da tek tük cümlelerle : On dördüncü ayda . On dört ay boyunca , her hafta iki kez bir araya gelerek kırk elli dakika birbirlerinin yüzüne , tavana ya da halıya bakarak karşılıklı oturmuşlar : Yok hayır ; bizimki oturmuş ; hasta o meşhur divanda yan gelmiş yatmış . Loş , sessiz bir odada konuşmadan saatler ve saatlerce soluk alıp veren iki kişi ! . . Tabii bu yorucu işin ücreti bizim çevirmenlerin saat başı ücretinin beş misliymiş . Ben olsaydım , sessizliğin daha beşinci dakikasında yerin dibine geçer , sizi başka bir terapiste göndersem iyi olur ; deyip parayı geri verirdim . Başvurana kendimi affettirmek için kim bilir daha neler söyler , neler yapardım . . . Sordum : Yeni gelen AD . li bayan deneyimli biri galiba . Konuşacak yeni bir konu bulmanın memnuniyetiyle koltuğunda durum değiştirdi adam . Tam onun alanıydı : Büyük Patronun bazı bakımlardan sağ koluydu . Yeni kadro alımlarında muhakkak ona danışılırdı . Bir acemiliğimizi yakaladığı anlarda yüzünde beliren gülümseyişle , Hayli deneyimli dedi . Gayet iyi . Çok şey söylemesi gerekiyormuş ama bizi kırmamak için söylemiyormuşu ima eden acı gülümseyişiyle ekledi : Her şeyden önce , Isabel'in geldiği ülkenin çok önemli özellikleri var . Çok çarpıcı özellikler . . . Kıtanın özellikleri : Aynı yerde birbirine zıt iki büyük güç . Büyük bir uygarlık , özgürlük kültürü . . . öte yanda çok güçlü , vahşi bir faşizm . . . Benden yeterli mimik desteğini alamayınca devam etti : Umarım bizim koşullarımıza kısa zamanda uyum sağlar . Ondan sonra tahmin edemeyeceğiniz kadar faydalı olacağını düşünüyorum . Gözüm , açılan kapıdan . başını uzatıp ısrarla bana bakan birine doğru kaydı . Bu Tacim'di . Onları tümüyle unutmuştum . Çok üzgünüm diyerek gözetmenin yanından aceleyle kalktım . Aslında üzgün değil biraz telaşlıydım ; o da bu dilin özelliği , ne olacak . . . Tacim de kafasını çekti benim kalktığımı görünce . Holde el sıkıştık . Gülsüm'ü getirdim . Başvuru odasında sizi bekliyor . Neden gelmemiş sabah ? Tahmin ettiğim gibi : Unutmuş . Size bile güçlükle hatırlattım . Birlikte yukarı çıktık . Gülsüm kabul görevlisinin karşısında öylece oturuyordu . Görevli kadın herhalde konuşarak yardım etmeye çalışmış , durumdaki garipliği anlayınca şaşırmıştı . Beni görünce rahatladı . Merhaba ! Merhaba dedi bizimki yine biraz gecikmeyle . Gözlerinde önceki günkü tanışıklığımızın bir izini aradım . Hayır , yoktu . Mutlak ifadesiz bir yüzle oturuyordu , on yıldır orada oturuyormuş gibi . Üzerine bol gelen bir etek bluz giymişti . Kıyafetin buradan alelacele alındığı belliydi . Ben bizim doktoru bulayım bir dedim Tacim'e . İkinci kata çıktım . Kurum'un daimi iki doktoru var . Birini bulsam bile ondan fayda yoktu ; idareci konumundaydı ve toplantıları kaçırmazdı . Toplantı da iki saatten önce bitmezdi . Bir ümit , Doktor Esteban'ın odasına yöneldim . Şükür ki adam oradaydı . Sordum ; meşgul değilmiş . Elbette nezaketinden öyle söylemişti . Toplantıya gitmemişse en azından kafasını dinlemek için gitmemişti . Gülsüm'ü aldık . Asansör yoktur binada . Yürümesi neyse de , merdiven çıkması , bıraksak yarım saat alabilirdi . İki taraftan kollarına girdik , uçtu uçtu yaptık çıkardık : Muayenemi bitireyim , ben seni çağırırım , dedi Doktor . Fakat Tacim'i yanında istedi . Adam buna itiraz etti . Hasta hakkında hemen hiçbir şey bilmiyormuş . Filmlerin , raporların hepsi dosyanın içindeymiş . Bunun üzerine onu aldım , bir kat yukardaki odama çıkardım . Sütlü kahve ikramımı geri çevirmedi . Halinde hala bir tedirginlik göze çarpıyordu . Şık giyinmişti . Resmi ve şık . Sizi de yoruyoruz . Üstelik burada bulunmaktan pek hoşnut değilsiniz galiba . Niye yalan söyleyeyim ; öyle . . . Telefonda bahsettim . Bu iş hoşuma gitmiyor . Gülsüm hanımı hiç tanımıyorum . Belki de iyi bir insandır . İyi ya da kötü ; o beni ilgilendirmez . Bu iltica işini hiç anlamıyorum . Tamamen karşıyım böyle şeylere . Güldüm . Anlayamadığınız bir şeye neden tamamen karşısınız ki ? Anlayamıyorum dediysem lafın gelişi . Bunda anlaşılmayacak bir şey yok . İlticaların yüzde doksan beşi ekonomik sebepli . Adam bir AC . li kadar iyi yaşamak istiyor . Sülalesiyle birlikte geliyor . Ne yaptın bunun için ? Bir AC . Ii olmayı hak eden ne yaptın şimdiye kadar ? Hadi deden , baban bir şey yapmamış . Sen ne yaptın ? Hiç . . . Tamam , istiyorsa istesin , bunu kınamam . Yasadışı yolla buraya geliyor . . . Her zaman yasadışı değil , pasaport vize verilenler de var ya . . . Geliyor işte buraya ; yok B . de bize şöyle yapıyorlar , yok böyle yapıyorlar , bir yığın uyduruk hikaye . . . Bizi küçük düşürüyorlar . Hem bu iltica ne demek ki : Sığınma . . . Kardeşim , dostun kim düşmanın kim ! Nereden gelip kime sığınıyorsun . Yanlış anlamayın . Ben siyasetle ilgilenmem , politikacılara kalsın politika ; hiç derdim değil . Bir seçim bir partiye veririm oyumu , başka sefer başka partiye . Fakat ben bir B . yim . Bazı şeyler duyuyorum ; çok ağırıma gidiyor . Benim E pasaportum da var , dört yıldır E vatandaşıyım : Fakat B pasaportumu atmam . Hiçbir işime yaramıyor ama , B pasaportumu atmıyorum . Sordukları zaman göğsümü gere gere ben B . yim diyorum . , E pasaportu almak için eşekler gibi çalıştım . Güzel şey E vatandaşı olmak , fakat hiçbir zaman aslımı inkar etmedim kardeşim . Herkes kendi açısından tamamen haklıdır . Size bir şey diyemem dedim . Yine de şunu söyleyeyim : Ülkemizi küçük düşüren yığınla sebep varken bunlardan yalnızca önemsiz birkaçına duyarlı olmak bana çok mantıklı gelmiyor . Öbür taraf da temelde tıpkı sizin gibi düşünüyor , biliyor musunuz ? Varsa yoksa tek bir açıdan küçük düşüp düşmemek . . . Bir tek konuda onur meselesi var , sanki başka konuda yok . Hem kime karşı küçük düşeceğiz , düşmeyeceğiz ? Aynı ülkede yaşayanlar birbirine karşı küçük düşmemeli . Önemli olan o . Evet . . . dedi . Söylediklerimin özünü anlamadığından emindim . HÜLYA - I ( 4. Bölüm ) Sokağı bulduğunda , evi görmeden anımsadı : Buraya yıllar önce gelmişti . Yedi , belki sekiz yıl önce . . . Bir bardan gece yarısı çıkıp , birkaç arabayla kapıya dayanmışlardı . Hayır , Hülya da içlerinde olduğuna göre kapıya dayanmak denemezdi buna . Besbelli annesi ya da başka biri yoktu evde . Olsaydı anımsardı . İçlerinden biri don gömlek sokağa çıkmaya kalkmıştı . Şarkılar söyleyerek kapıyı açmış , dışarı adımını atmıştı . Onu eşikte yakaladıklarını anımsıyordu . Neydi adı çocuğun ? Unutmuştu . Niye don gömlekti ? Don gömlek değildi herhalde , belki şort giymişti . Kılığı değil niyetiydi önemli olan . Yazın sıcak gecelerinden biriydi . Arkada küçük bir oda vardı . Balkondan kapama dar bir bölüm . Yerde ince bir şilte üstünde yatmıştı . Zil zurna sarhoştu ; sızıp kalmıştı . Kim göstermişti bu odayı ona ? O sırada Meral neredeydi ? Meral'le aralarında henüz özel bir şey yoktu o zamanlar . Hülya'nın yüzünü bile tam çıkaramıyorum . Uludağ'daki kır evi . . . Meral ve öbürleri yatmıştı . Harıl harıl yanan şöminenin önünde yalnız kalmıştık . . . Tatsızlık . . . Başım ağrıyordu . Hoş bir anı değil . . . Başka ne var ? Yaz gezileri . . . Yat gezisi . Bodrum . . . Ortaköy'deki barda yaptığımız şamata . . . Başka insanlar da var ; üstelik önemli bir sahne yok o kayıtlarda . Benim emektar külüstürle onu bir yerden almıştım . Sonra başkaları da binmişti . Başka bir sefer . . . Birlikte sinemaya gitmiştik . Tess miydi yoksa , başka bir film mi ? En önemlisi şömine başı . Yorgundum . Susup dinlemiştim . O ne yapmıştı ? Ortalığı yağmur kokusu kaplamıştı . Sabahki düşünü anımsadı yeniden . Sokağın ucundan aşağıdaki Boğaz masmavi görünüyordu . Evi buldu . Girişini tanıdı . O gecenin sabahı , çıkarken , buraya ne zaman nereden geldik , diye sağa sola şaşkın şaşkın bakmıştı . Bahçe kapısının üstünde , sarmaşık için yapılmış demir kemer yerinde duruyordu . Park edecek uygun yer bulana dek arabayı geriye aldı . İlginç biriydi . Çok zeki . . . Bir özelliği olmasa onca yıl arkadaşlığımız olmazdı elbette . Çağırmış . Neden ? Nedense neden . . . Gitmek gerekti , geldim . Ne insanlar için ne sıkıntılara katlanmıştı ; kimlere yardım elini uzatmıştı . Üstelik böyle bir günde gazeteden kaçmak için doğrusu iyi fırsattı . Yeni bir sevinçli kıpırdanmayla duyguları kabardı . Her köşe başı insanı hoş sürprizler bekler . Öyle değil mi . Tabii ki öyle . İşte yeni bir köşe başı ! Arabasını kilitleyip aşağıya yürüdü . Yağmurlu bir günde ateşin başında Filiz'le olmak güzel bir şeydi . Gülümsedi . Kor kütüğün , yalazların aydınlattığı yüz , Filiz'in yüzünden Hülya'ya , sonra yine Filiz'e dönüştü . Nedim Demir ile buluşacağı geldi aklına yine . Kız , Nedim Demir ve kendini bir barda birlikte otururlarken gördü imgelemi . Adam bir fazlalıktı . Evet , öyleydi . Nedim Demir'in zaten pek de net olmayan suratını sildi . Mekanı da değiştirdi . Toplantıyı yine bir kır evinde yapıyor olsunlardı . Güzel bir bahçe içinde , sokağa yan bakan üç katlı bir apartmandı ev . Oraya da dokuz basamakla çıkılıyordu . Bina girişinin yukarı yanda olduğunu anımsadı . Taş döşeli yollar geniş çimenliği parsellere bölüyordu . Her parselin ortasında çiçek tarhları kazılmıştı . Çimenlerin gürlüğüne karşın çiçekler kurumuş gibi görünüyordu . En kestirme yolu seçerek kapıya yaklaştı . Bahçenin bu denli büyük olduğunu bilmiyordu . Derinde duvar ya da başka türde bir sınır görünmüyordu . Sanki yüzlerce metre uzanıyordu ağaçlı çimenli alan . İri bir sedir ağacının dibindeki kulübesinden baygın baygın bakan av köpeğinin gözlemi altında içeriye girdi . Zili çaldı . İyi günler efendim . Ben Hülya hanımın arkadaşı Sinan . Size yarın geleceğim dedim ama dayanamadım erken geldim . Kötü mü ettim acaba ? Ne münasebet , neden kötü olsun . Lütfen içeri gelin dedi yaşlı kadın . Çıkarmayın lütfen . Buyrun . Don gömlek çocuğun son anda yakalandığı antre işte burasıydı . Tişörtünden çekilince , çoraplı ayağı seramik zeminde kaymış , yere yuvarlanmıştı . Sarı kırmızı şeritli spor çoraplarını dün gibi anımsıyordu . Siz istediğiniz yere oturun . Ben Hülya'ya haber vereyim . Ne iyi oldu geldiğiniz . Çok sevinecek . Ben de sevineceğim . En az beş yıldır görüşmüyoruz . İçerisi çok karanlık . Işığı yakayım mı ? Veya siz oradaki lambayı yakabilirsiniz . Ben hallederim dedi Sinan . Hoş bir salondu . Biraz karışık , oldukça tıkış tıkış eşyalı , fakat sevimli . . . Klasik mobilyada soluk renk kumaştan hoşlanırdı . Gerçi bunlar soluk renk değildi , basbayağı solmuştu , ama olsun . Yandaki eski tip çok kanatlı pencereye bir ağacın ince dalı hafif hafif dokunuyordu . Pencerenin altındaki sehpada gözüne çarpan , Sinan'ın annesinin evinde de bir benzeri bulunan balerin kız biblosu odanın yirmi beş - otuz yıl geçmişte yaşayan havasını tamamlayan unsurlardan biriydi . Salonun belli ki fazla kullanılmayan bölümlerindeki eşyalar hatırı sayılır kalınlıkta bir toz tabakasıyla kaplıydı . En uzak duvarda , az ışıkta ayrıntısı zor görülen , yüksek olasılıkla orijinal , büyük bir tablo dikkat çekiyordu . Daha yakında gümüş çerçeve içindeki adamın sararmış yüzü karşıdaki ceviz kaplama büfenin üstünden ciddi ciddi kendisini süzüyordu . Çevreyi taradı ; işte orada . . . Başka bir çerçevede Hülya gülümsüyordu . Bu iyi olmuştu . Az sonra karşılaşacağı arkadaşının yüzünü ayrıntısıyla yeniden anımsamak . . . Masada gazeteler yığılıydı . Kalkıp baktı . Evet , işte kendi gazetesi . . . Okunmak için açılıp katlanmış yüzünde kendi yazısı . Zorlanarak çıkardığı , pek fazla beğenmediği üç gün önceki yazı . . . Arkasındaki kapı açıldı . Heey geldin demek ! Ne iyi yaptın biliyor musun ! İşte onun dumanlı gür sesiydi bu . Çok mutlu ettin beni . Gel seni bir öpeyim . Oldukça sevinmiş görünüyordu gerçekten de . Neşesi Sinan'a da geçmişti . Çok iyi görünüyorsun . Eskiden yaşından küçük dururdun erkek olduğum halde kıskanırdım seni . Şimdi daha da gençleşmişsin . Şaka yapmıyorum . Hakikaten ! Annem , yarın geleceğini söyledi . Az kaldı telefon edip , yarın çok geç diyecektim . Demek , kalbimi okumuşsun . Siyah , kalın bir tayt giymişti . Üstüne kısa , kırmızı bir etek . Alnında saçlarını tutan bir bant . . . Kanepeye bağdaş kurup oturdu . Yazımı alelacele yazdım , işlerimi erken bitirip hemen çıktım . Bayağı meraklandırdın beni . Özlemişim yahu ! Özleyeceksin tabii . . . Şuna bak . İşte yine karşımda duruyor . Epeydir düşünüyorum ; içimizden köşeyi dönen bir sürü insan çıktı ama , senin kadar ünlenen olmadı . Yazılarını çok tutuyorum . İltifat için söylüyorum sanma . Gerçekten çok iyiler . Bağdaş kurduğu yerde zıplaya zıplaya garip bir neşe içinde öyle hızlı konuşuyordu ki Sinan'ın dikkati bir an dağıldı . Hoş bir sürpriz beklemişti , ama galiba komik bir duruma karşı karşıyaydı . İçinde bir yan , niye gelmiştin buraya , diye sordu ; başka bir yan kıkırdayarak güldü . Hülya'nın son cümlesiyle toparlandı . Ee , ünlü olmak nasıl bir şey ? Vallahi , insanoğlu nankördür dedi Sinan , arkadaşının motor gibi konuşmasına zıt , yavaş yavaş . Hep öyle söylenir ya ; adam bir şey kazanınca hemen ona alışır , başka şeyler ister . Bence de doğru . Eski grubumuzdan kimseyle görüşüyor musun ? Görüşüyorum desem yalan olur . Bu arada evlenmişsin . İki çocuğun varmış . Biri şimdi dört , öbürü iki yaşında olmalı . Büyük olan kız , küçüğü erkek . Karın çok zenginmiş . Nasıl ; hakkında her şeyi biliyorum , değil mi ? Sen benim hakkımda hiçbir şey bilmiyorsundur ama . İşte ünlü olmanın farkı . Herkes transfer oluyor . Sen televizyona falan geçmeyi düşünmüyor musun ? Yahu saçların bayağı kırlaşmış . Ama üzülme , yine çok yakışıklısın . Lens kullanıyorsun değil mi ? Eskiden gözlük takardın . Boyatsana saçlarını . Neden boyatmıyorsun ? Sinan güldü . İstiyorsan boyatayım dedi . Ama öbür sorularının hepsini aklımda tutamadım . Teker teker sor . Hülya'nın annesi girdi içeriye : Yeniden halini hatırını sordu Sinan'a . Çay ya da kahve ister miydi . Tabii ister dedi Hülya . Çayı çok sever . Çay demleyiver anne . Neler yapıyorsun şu sıra ? Çalışmıyorsun herhalde . Çalışıyorum . En son bir bankaya girmiştim . İki yılı geçti . Oldukça sıkıcı bir iş , ama iyi para getiriyor . Elindeki boş sigara paketini buruşturmuş , kıvırıp duruyordu . Sıkılıp burulan paketin gıcırtısı , hoş olmayan bir şeyler duyacağını sezdirmişti Sinan'a . Son üç aydır raporluyum . Raporlu musun ! İdare raporu falan mı ? Hiç hasta gibi görünmüyorsun . Hüzünlü bir gülümseyiş yaladı genç kadının yüzünü . İyi görünüyorum değil mi ? İyi sayılırım aslında . İyiden de öte ; uçuyorum dedi . Bir an kararsızmış gibi durdu . Sonra küçük bir patlayışla devam etti : Morfin harika bir şey . Ne acı kalıyor ne sızı . Müthiş yükseltiyor insanı . Sana da tavsiye ederim . Morfin mi ! Şaka yapıyorsun herhalde dedi Sinan karşısındakini tartar bir yüzle . İşletilmekten korkardı . Şaka ha ! Şaka . . . Zorlama bir kahkaha attı Hülya . Kendini kanepenin arkalığına bıraktı . Yüzündeki neşe saniye saniye silindi . Gözleri kısıldı . Doğruldu . Morfinsiz duramıyorum ben dedi . Sinan sustu , , yutkundu . İşletiliyor olamazdı . Hiç beklemediği ciddi bir durumla karşı karşıyaydı . Ciddi , tatsız , sıkıcı . . . Duvardaki antika saatin tik taklarını ilk kez algıladı . Tuhaf bir kasvet vermeye başlamıştı bu ses . Vaktin akışı yavaşlamıştı sanki . İçinde bir değişiklik duyumsadı . Niye gelmiştin buraya diye sorup duran fısıltı da susmuştu . Sanki başka bir zaman dilimine girmişti . Her şeyin ters gideceği uğursuz bir zaman dilimine . . . Morfinman olduğunu söylemiyorsun herhalde . Morfinmanlığı dert edecek göz var mı bende . Neden kullanıyorsun öyleyse ? Başka bir hastalık mı ? Hülya yanıt vermedi . Başka bir hastalıksa uygun bir tedavisi vardır elbet . Hayır dedi Hülya , künt duygulanımlı bir kesinlikle . Yüzündeki anlamı çıkarmak güçtü . İçinde kabaran şeyi zor denetler gibiydi ; ama bu şey ne hüzne benziyordu , ne öfkeye , çaresizliğe , ne de başka bir şeye . . . Geçen yıl bir ameliyat geçirmiştim . Tedaviye rağmen yayılmış . Karın içine . . . Beynime kadar . . . Filmleri görmek ister misin ? Hayır , anlamam zaten dedi Sinan uzun bir gecikmenin ardından . Midesine hafif bir bulantı oturmuştu . Artacağı korkusuyla derin nefes alamıyordu . İki hafta önce yakından tanıdığı genç bir muhabir kanserden ölmüştü . Çocuğun hastalığını öğrenmesiyle kötü haberinin gelmesi arasında ay bile geçmemişti . O ölümün yol açtığı kuruntuları üstünden atamadan şimdi benzer bir olayla karşılaşmıştı demek . Uğursuzluk çevresinde dolaşıyordu . Yerinde toparlandı . Şimdi bir şeyler söylemek zorundaydı . Yine de ümit vardır dedi kısık bir sesle . Öksürüp boğazını temizler gibi yaptı . Sonuna kadar bırakmamalısın . Ümit yok dedi Hülya , aynı künt yüz anlatımlı kesinlikle . Durum gayet açık : Ümit yok ! Gözlerini kapatıp arkasına yaslandı . Ölüm , insanın içindeki en taşkın ve en sinsi , en açık ve en gizli korku işte bu denli yakınındaydı . Bu denli somut . . . Karşısındaki genç insan şimdi konuşuyordu ; birkaç ay sonra bu dünyada var olmayacağını kendisi de biliyordu . Bu dünyada ve hiçbir yerde . . . Olmayacaktı . . . Hiçbir yerde bulunmamak nasıl bir duyguydu acaba ? Hiçlikti . Yokluktu . . . Zavallı , pek erken gitmiş , diyeceklerdi ardından . İlgi , merak , acıma dolu söyleşilerin konusu olacaktı . Cenaze töreni düzenlenecekti . Cenaze ! Bu sözcük bile ölü bedenin değersizliğini , uğradığı hakareti gösteriyordu . İmam gelecekti . Kalabalığı küçümseyerek , bezgin bir yüzle her günkü işini yapacaktı . Tabut hazırlanacaktı . Yakınları koşuşturacaktı . Üstünü halıyla mı , dua yazılı yeşil çuhayla mı kapayalım diye tartışacaklardı . Sonunda yeşil çuhada karar kılınacaktı . Bir sürü insan , sandığın ağırlığı altında taşıma değişimi için itişecekti . Aptal ve nobran yüzler anlamsız kelimeler mırıldanacaktı . . . O tabutun içinde yatacak olan beden şimdi karşısındaydı . Gözleri kapalı derin derin soluk alıyordu . Alnında damlacıklanan terin soğukluğunu duyumsadı Sinan . Eski bir arkadaşın çağırmış , geldin . Yardım edecektin . Bakalım ne isteyecekti . Senin için belki de bir köşe başıydı bu . Gördün mü şimdi ! Al işte sana bir köşe başı . . . Çay birazdan olur dedi yandan bir ses . Sinan irkildi . Bir içki alır mıydınız önce ? İçki önerisine can simidi gibi sarıldı . Ya evet , lütfen dedi Hülya'nın annesine . Cin tonik , veya viski , yahut ne varsa . . . Çok zahmet olacak . Ben vereyim dedi Hülya . Sen konyak severdin . İstersin değil mi ? Lütfen . Hayret ! Gerçekten zinde , sağlıklı görünüyordu Hülya . Bedenini sımsıkı saran taytıyla jimnastik salonundan dönmüş gibiydi . Ne yapardım onun yerinde olsam ? Neler düşünürdüm ? Arkadaşıma konyak getirebilir miydim ? Kolum kalkar mıydı yerinden ? Birini çağırabilir miydim evime ? Hülya bardağı verip , yine karşısına oturdu . Bacaklarını altına çekti . Etkilendin galiba . Pat diye söylememeliydim . Sen hastalıktan çok korkardın değil mi ? Sarsıldığını kabul mu etmeliydi , yoksa hemen toparlanmalı mı ? Hastaya moral verecek konumda olan kendisiydi . Yok yok , etkilenmem korkudan değil dedi . Üzüldüm hakikaten . Yine de sorun , anlattığın ölçüde vahim değildir diye düşünüyorum . Üzüldün ha ! dedi gülerek Hülya . Biraz bencilce belki ama bunun için çağırdım zaten seni . Hüznümü paylaşabileceğim birini aradım . Bizden birini . . . Sen geldin aklıma . İçimizde en duygusal ; yok niye yalan söyleyim , duygusal nitelemesi yanlış olur . Başkalarına en çok yardım eden , yani edebilen sendin . Cezmi komadayken başında bekleyişini düşündüm . Hastane lafından bile nefret etmene karşın . . . Ya , elbette iyi ettin çağırmakla dedi Sinan . Daha duygusal bir iki söz etse iyi olurdu , fakat yeterince toparlanmamıştı henüz . Oturduğu yerde zıplayıp , bacaklarını aşağıya attı Hülya . Şimdi boş ver bunları . Aslında günlerim hiç de sıkıcı geçmiyor . Kendini neşelendirmeye çalışıyordu besbelli . Ne denli başarılı olabilirdi ki uğraşında ? Doğru söyle ; Onun yerinde ben olsam , neler düşünür , neler hissederdim ; son günlerimi nasıl geçirirdim diye aklından geçiyor şu an ; değil mi ? Ha , söyle , öyle değil mi ? Ya şey . . . Evet , bir an için düşünmedim değil dedi Sinan . Suç üstü yakalandığını gizlemeye çalışsa mıydı ? Günlerim rüya gibi geçmeye başladı . Böyle berbat bir şeyin zevki olur mu , deme . Oluyor işte . Kafamı saran metastazdan mı bilmiyorum . Bizim doktorun söylediğine göre çok küçük küçükmüşler . Adam , fazla önemi yok diyor ama ; en azından ağrı yapıyor . Ya da psikolojik . . . Bilemiyorum . Morfin veriyorlar . Öbür ilaçlar da etkilemişti galiba . Ben morfinin dozunu da kaçırdım . Aklıma geldikçe bir iki tane içiyorum . Her an asit almış gibiyim anlayacağın . Yarı uyanıkken rüyalar görüyorum . Adamlar geliyor , duvarda şekiller uçuşuyor . Bazen konuşuyorlar . Tam uykuda sayılmam . Düş gördüğümü güya biliyorum ama , kendimi kaptırıyorum . Bazen cevap veriyorum . Bazen korkutucu oluyorlar . Etkisi geçince aslında eğlendiriyorlar beni . Bir daha olsun bir daha olsun istiyorum . Bir an Sinan'ın tepkisini ölçmek istermiş gibi durdu , sonra devam etti : Bir de ne çıktı ! Söylesem inanmazsın . Sezgilerim çok güçlendi . NİLÜFER - I ( 6. Bölüm ) İki yıl önceydi . Fakültedeki işim dışında bir arkadaşımın reklam şirketinde danışmanlık yapıyordum . Haftanın dört akşamı birkaç saatliğine Şişli'deki büroya gitmek asıl çalışmalarımı aksatmıyor , benim için değişiklik oluyordu . Serbest iş yaşamını tanımak istemiştim . Gerçi öğrenciyken birkaç kez kısa sürelerde böylesi ortamlarda çalışmıştım ; fakat daha çok ayak işleri düşmüştü bana . Danışmanlık görevi çok iyi de para getiriyordu . Ne var ki işin maddi yanında değildim . O güne dek espri yapmak , arkadaşlarla tartışmak ya da derslerde bir konuyu iyi kavratmak için kullandığım fikirlerin bir projeye , bir mesleğin inceliğine , sonra da paraya dönüşmesi çok eğlendiriyordu beni . Neredeyse hiç kafa yormadan , aklıma geldiği gibi bir şeyler söylüyordum ; çevremdekiler şaşırıyor , ağızları açık , hayran kalıyorlardı . Ya çok zekiydim , ya da farkında olmadığım kadar bilgili . Bizim patron ( arkadaşımın abisi ) sen doğuştan reklamcısın diyordu bana . Öyle olduğumu zannetmeye başlamıştım iyiden iyiye ; biraz daha sürdürseydim herhalde megalomanyaklaşırdım . O işin bana sağladığı ender yararlardan biri , bu ülkede kısa sürede büyüklük budalası haline gelmenin ne denli kolay olduğunu öğrenmekti . Çalışan tipleri inceliyordum . Onları incelemek de eğlenceli geliyordu . İnsanları gözlemlemek , Nilüfer'i yakından tanıyana dek ilgi alanlarımdan biriydi . Nilüfer o zevkimi korkuya dönüştürdü . Aradan az bir süre geçmesine karşın yeni bir insanı , şu kızı ( Sibel'i ) yakından tanıma arzusu duyabilmeme de şaşıyorum zaten . Tipler diyorum ; arkadaşlarımı ve abisini saymazsam , Nilüfer'i ve kendimi de dışta tutarsam sekiz kişi çalışıyordu şirkette . Hizmetliyi ve şoförü de atlıyorum . Sıradan halk insanlarından tip yaratmayı başarabilen romancılara oldum olası hayranımdır . Halktan tiplerle ilgili kötü şeyler söylemekten kendimi alıkoymak için , Ben hiçbir zaman sıradan insanların arasında yaşamadım ve onları tanımam derim hep . . . Konuyu dağıtıyorum ; beşi kız , üçü erkek bu sekiz kişi de birbirine benziyordu tıpatıp . Fizik olarak değil , kafa olarak . Birbirlerine çok benzediklerini zaman zaman ayrımsıyorlar mıydı ne ; uç aykırılıklar yaratıyorlardı aralarında . Bunlar yapay aykırılıklardı . Ya da koşullanmıştım bir kez , bana her seçimleri yapay geliyordu . Sözgelimi biri hiç etek giymezdi . Şortluyken bakmıştım ; bacakları fena değildi oysa . Başka biri Galatasaray kulübüne üyeydi , hiçbir maçı kaçırmıyordu , fakat futbol muhabbeti edecek şoförden başka insan bulamıyordu çevresinde ; bunalıma giriyordu . Başka bir kız ise moto - kros sporu yapıyordu hafta sonları . Yine de benzerlikleri daha ağır basıyordu . Yaşam biçimlerinin , yaşamdan beklentilerinin olması gereken en üst değerleri temsil ettiğine inanıyordu istisnasız hepsi . Yaşamdan bekledikleri de aşağı yukarı aynıydı . Belki tüm insanların yaşamdan bekledikleri aşağı yukarı aynıydı ama , oldukça zeki ve okumuş insanların , aykırılıklar bulmaya çalışırken daha da aynılaşması komiğime gidiyordu . Daha tuhafı iş arkadaşlarım insanların aynılaşmasını da eleştiriyorlardı ; kendilerinden en ufak bir kuşku duymadan . Ya da o kuşkuları gizliyorlardı . Bilinçaltlarına atıyor , yadsıyorlar , değişik davranışlarla yansıtıyorlardı . Bir şeyi iyi anlamıştım : Foucault'nun , kurbanın celladına tutkulu bağlanışı saptaması , Bilge Karasu'nun belki aynı esinle romanını üstüne oturttuğu izlek , günlük yaşama da uyarlanabilirdi . Bire bir ve muhtemel cinsel kaynaklı bu bağlanıştan farklı bir bağlanış gözlemiydi benimkisi . İş dünyasında çalışanlar yaptıkları şeyin bir parçası oluyorlardı . Hem de bunu her gün söylerken , bundan yakınırken parçası oluyorlardı . Sözünü ettiğim sekiz kişiden üçü eski sosyalistti . İkisi ( bu iki kişiden biri üçün içindeydi ) kendilerini sosyalist olarak nitelendiriyorlardı . Sekizi de özgürlük yanlısıydı . Her birinin özgürlüğe getirdiği sınır görece değişiyordu ; ama hepsi de yasakçı bir dünyaya karşıydılar . Hepsi gündelik konuşmalarında , yaşamda , sanatta , iletişimde serbestliği savunuyorlardı . Yine de bu insanlar o soyut düşüncelerle karşı olmaları gereken güçlere , yakındıkları güçlere , yani cellatlarına tutkuyla bağlıydılar . Yaptıkları işe tüm ruhlarıyla sarılıyorlar , ondan olmadık güzel anlamlar çıkarıyorlardı . Yaptıkları işin önünde sonunda yasakçı bir dünyaya hizmet ettiğini bile bile inkar ediyorlardı . Özgürlük ürettiklerini , özgürleşme getirdiklerini sanıyorlardı ciddi ciddi . Marx'ın bahsettiği yabancılaşmanın tam tersiydi bu yabancılaşma ; ama sonunda aynı yere varıyordu . Bu insanlar güce , paraya tapıyorlardı aslında ; alaya aldıkları sosyetenin yaşam biçimine bayılıyorlardı . Anlayamıyordum bunu . Yaşamım boyunca para sıkıntısı çekmemiş biri olarak hiç mi hiç anlayamıyordum . Paranın bire bir mutluluk getirmediğini biliyordum , onlar da biliyorlardı ; ama bilmiyorlardı gerçekte . Bazı sözleri duymak ya da söyleyip durmak bilmek değildi . Öğrenciyken ya da asistanken de gençler arasındaki bir kalıptan çıkmışlık görüntüsü rahatsız ediyordu beni , fakat o kalıp bol bir kalıptı hiç değilse . İş yaşamında kalıp sıkılaşıyordu , beyin kıvrımları daha da düzleşiyordu . Nilüfer o sırada geldi . Şirkette yarım günlük bir iş gereksinimi doğmuştu . Benim eskiden yapağım işler gibi basit bir iş . Masası yoktu , istenilen yerlere koşturması gerekiyordu . Onu da izlemeye aldım . Bunun farkında değildi . Zaten beni de fark etmedi uzunca bir süre . Öbürleriyle sınırlı bir iletişim kuruyor , iş dışında bir araya gelme önerilerini reddediyordu . Az konuşuyordu . Akıllıca espriler yaptığı , sessizliğinden hiç beklenmeyecek kahkahalar attığı anlarını yakalamıştım . Bu gözlemlere dayanarak aslında hiç de sessiz biri olmadığını sezinlemiştim ta baştan . İşi çok çabuk kavrıyordu . Fakat olağanüstü bir umursamazlığı vardı . Zekası ve pratikliği açığı kapamasa o umursamazlığıyla iki gün tutunamazdı işte . Birkaç kez küstahlaştı . Hem de bir keresinde bana karşı . Yaptığı işin benim programımla hiç ilgisi olmadığı halde bilgisayar programımı bozmuştu ; bu konuda nazikçe uyarmak istediğimde de , O program işe yarar bir program değildi zaten diye gülmüştü . İşten atılmak da umurunda değildi sanki . Yine de bir şeytan tüyü taşıyordu . Patronun öfkesi kabarıyor kabarıyordu ; tam , tamam artık , bugün kapı dışarı edilecek , dediğim gün ortalık süt liman kesiliyordu . Öbür sekizinden değişikti besbelli . Bayağı değişikti . Doçentlik sınavını verdiğimin ertesi günü bizimkiler bana sürpriz bir parti düzenlemişlerdi iş yerinde . Bir hayli içmiştim o akşam . İçkinin etkisiyle mi bilmiyorum ; Nilüfer daha farklı görünmüştü gözüme . Sevimli , cazibeli . . . Ya da beni ilk kez ayrı bir erkek gibi ayrımsadığını sezmiştim ; o yüzdendi görmeye başladığım çekiciliği . Saat sekize doğru hep birlikte çıktık . Arabası olanlar arabalarına yürüdüler , dolmuşa binecekler durağa . Arabamı getirmemiştim o gün . İyi ki de getirmemiştim ya da ne yazık ki . . . Keyifli kafayla biraz yürüyüş yapmaktan hoşlanırım . Baktım ki Nilüfer yanımdan ayrılmıyor , önceki tartışmamıza atıfta bulunarak , Hayrola dedim , Şimdi de arabamı mı bozmak istiyorsun ? Bunun için gelecek haftayı beklemen gerekecek . Boş verin arabayı Sercan bey dedi . Buluşacağınız biri yoksa gelin birlikte bir akşam yemeği yiyelim , doçentliğinizi kutlayalım . Şaşırdım , bir yandan da sevindim . Kabul ettim tabii . Bir İtalyan lokantasına gittik ; iyi bir yemek yedik . Tüm ısrarıma karşın paraları o verdi ; ayrılırken de bin bir teşekkür sıraladı . Çoktandır içini açabileceği birini ve uygun bir ortam aradığını , benim sayemde bu arzusunu gerçekleştirdiğini söyledi . Hakikaten kendisiyle ilgili birçok şey anlattı o akşam . Dertlerini döktü , espriler yaptı ; lokmamı boğazıma kaçırtacak kadar güldürdü beni . Ankara'da okumuştu . Sinema konusunda master yapmıştı yurt dışında . Sinemacı ya da sinema alanında akademisyen olmak istiyordu . İstese hemen yönetmen yardımcısı olabilirdi ama o çevreyi iyi tanıyordu . Yönetmenler kadın bulmak için film çeken adamlardı . Yurt dışındakiler de öyleydi . İyi filmlerin çoğundan güzel kadını ( bazen güzel erkeği ) kaldırın ; bir boka benzemezdi . Çirkin insanların oynayacağı güzel filmler çekmek istiyordu o . Hiçbir özelliği bulunmayacak , dikkat çekmeyecek , müzikler kullanarak film yapmak istiyordu . Kara Dam Erkek Sığınma Evi adlı bir film düşünüyordu örneğin . Sanıldığı gibi komedi değil , duygusal bir film olacaktı eseri . Herkesin iteleyip kakaladığı , küçümsediği insanların acınasılığını , masumluğunu gösterecekti . . . Babası emekli valilerdendi . Ona bulduğu işler hep ağır başlı , ağır maaşlı işlerdi , fakat öylesi uğraşlar insanı esir alıyordu hep . . . Erkek arkadaşı onu terk etmişti . Bu yüzden bunalımdaydı . . . İki gün sonra beni havuza , yüzmeye davet etti . Tedirgin oldum . Tedirginliğim beni nasıl yargılayacağı endişesinden , ona önem vermeye başlamamdan kaynaklanıyordu herhalde . Sağ bacağımın inceliği çıplakken iyice açığa çıkacaktı . Yine de kabul ettim . Vücudu çok düzgündü Nilüfer'in . Yüzü güzel sayılmazdı ama anlamlıydı . Kadınları bir bütün olarak değerlendirememişimdir hiç . Bayağı çekici bir kadındı gerçekte . Bunu ilk kez o havuzda anlamıştım . Bacağımı sordu az sonra . Pantolon altından hiç de belli değildi : ama şirkettekilerin konuşmalarını duyduğundan durumumu zaten önceden biliyordu . Rahatladım . Güzel günlerimden biriydi o gün . Havuzun tüm ışıklarını yakmamışlardı , loştu ortalık . Bizden başka yalnızca birkaç kişi görünmüştü etrafta . Balık gibi yüzüyordu Nilüfer . Onu Kundera'nın romanındaki Tereza'ya benzettim . Sonra çıkmaya başladık . Fakültenin son sınıfından beri uzamaz kısalmaz süregelen bir ilişki yaşadığımız kız arkadaşımı bu vesileyle bıraktım . Yanlış ifade ediyorum ; vesile değildi yeni bağlantım . Öyle kapılmıştım ki Nilüfer'e , öbürüyle ilişkimiz önceden soğumasa bile bırakırdım herhalde . Şeytandı bu kız ve ben en çok onun bu şeytanlığını seviyordum . Ayça'ya ( öbürüne ) üzüldüm bir süre . Ama elden ne gelirdi . Bir süre sonra Ayça'nın benim için pek öyle üzülmeden başka birini bulduğunu duyunca üzüntüm bitti . Altı ay da birlikte yaşadığımız bu kız şimdi pek ender geliyor aklıma . İlk ciddi göz ağrımın aklıma bu denli seyrek gelmesi beni hayrette bırakıyor . Topu topu iki önemli ilişki geçmiş başımdan ve ben birini silip atmışım . . . Nilüfer bir baş belasıydı . İçimde sıradan insanlara olağan davranışlara karşı bir bıkkınlık , bir nefret gelişmiş , farkında değilmişim . Birlikte olduğum anlarda Nilüfer ilaç gibi geliyordu . Gereksinimini hissettiğim an durgun bir deniz kadar anaçtı , coşmak istediğimde sokak ortasında çığlık atacak kadar taşkın . Kötüydü . O güne dek karşı olduğumu düşündüğüm tüm kötülükleri , bazen uçuk bir şehvet , bazen tatlı bir sohbetle kutsatıyordu bana . Onunla kalabalık yerlerde bulunmaktan utanç duyuyordum bazen ; yine de gitmekten geri kalmıyordum oralara . Her dakika onu düşünüyordum ağır , ağdalı bir özlemle ; birlikte olacağımız anlardaki taşkınlıklarını düşünerek , korkuyla . Yapışmıştı içime seyrek titreşimli , ama güçlü , çok güçlü sevgi darbeleriyle . Tatlı bir bilinç sislenmesi , coşkun bir sarhoşluktu bitmesini hiç istemediğim . Onu göremediğim birkaç günün sonunda evine uğradım . Uzun süre açılmadı kapı . Tam dönüp merdivenlerden inmeye başlamıştım ki arkadaşı çıktı içerden . Nilüfer biraz hasta , içerde yatıyor dedi . Odasına girdim . Hakikaten yatıyordu Nilüfer . Rengi kireç gibi soluktu . Ne oldu sana böyle dedim korkuyla . Önemli bir şey değil dedi . Kürtaj oldum . Neden bana haber vermemişti ? Neden fikrimi almamıştı ? Sesim yükselmişti bunları sorarken . Ona acımıştım ben , ama sanki hesap sorar gibi çıkmıştı ağzımdan laflar . Beden benim bedenim diye karşılık verdi , umursamazca . Çocuk da benim çocuğum . Hem senden olduğunu ne biliyorsun ! İnanmadığım Tanrım ! Bu ne müthiş kadındı . Aklıma o an gelen fikir beni sıkıntıdan kurtardı . Evlenmeliydik hemen . Kabul etmedi . Onursuzca ısrar ettim , günlerce haftalarca . . . Oysa Ayça'dan soğumamın önemli nedenlerinden biri ailesinin ikide bir evlenme konusunda baskı yapmasıydı . Bense evlilikten korkuyordum . Sıradanlığa karşı duyduğum nefretten değil belki . Kendime güvenemiyordum . Otoriteye hem karşı olan , hem de altında bulunduğum otoriteye kolay boyun eğen bir yapım var . Ayça'nın hiç istemeden bile olsa beni boyunduruk altına almasından korkuyordum . Sıradanlığın boyunduruğu . . . Boyunduruk , insanın ensesine bir oturdu mu çökertiverir . Dişleri dökülür , tırnakları düşer adamın , yaşlanıverir . . . Uzun bir uğraştan sonra Nilüfer teklifimi kabul etti . İnsan belasını kendi arar daima . Hangi açıdan bakarsam bakayım Nilüfer'in gerçekten kötü mü , iyi mi olduğunu hala çıkaramıyorum . Bazen o akşam yemeğe gitme önerisini getirdiğinde art niyet beslediğini düşünüyorum . ( Burada art niyet ne demekse ? ) İki gün sonraki havuz teklifini de bence beni kolay yoldan kendisine bağlamak için yapmıştı . İlişkimizin henüz ikinci gününde , sonradan doğabilecek sakatlık karmaşamı yok etmiş , cinselliğine bön bön bakan bir adama harika vücudunu göstermişti . Fakat sonraki her davranışının içten olduğunu düşünüyorum hala . Çocuk senden olmayabilir derken harbiydi kesinlikle ! Öyle miydi ? ! Evlenmeyi reddederken samimiydi sonuna dek ! Hakikaten mi ? ! Peki ne çıkarı vardı benden ? Bir gün söylediği gibi sekelli biriyle aşk yapma fantezisini tatmin miydi tek niyeti ? İrlandalı Kız filmini çok sevdiğinden miydi bana bulaşması ? Ona sağladığım tek şey , babamları devreye sokup bizim üniversitede bir öğretim görevlisi kadrosu kazandırmak oldu . Yalnızca bu mu ? Onu yargılayabilmek için ölçüt bulamıyorum . Benim dayanak noktalarım , ölçütlerim bazı insanlara uymuyor . Ona kötü diyemiyorum . Gerçek anlamda istediği için kötü davranmıyordu . Doğası böyleydi onun . Bir yaratıktı . Bana dünyayı zindan eden bir yaratık . Ben kötü biriyim , ben iğrenç biriyim diye ağlardı bazen . Samimiyetle ağlardı . Kalbinden hıçkırıklarla dökülürdü gözyaşları . İçim ezilir , yüreğim burulur , duygusuz bilinen yapıma karşın hıçkırmamak için kendimi zor tutarak sarılırdım ona . On dakika geçmeden sokardı . Birlikte yaşamasaydık , hele ki evli olmasaydık anlattıklarımın hepsi güldürebilirdi dinleyenleri . Gülenlerle birlikte ben de gülebilirdim haline , halimize . Fakat onunla birlikte yaşama zorunluluğu işkenceydi . Ben herkesi kendi duygularıma , kendi dünyama göre yargılarım . Herkesi kendim gibi sanırım . Çoğu kişide bulunan yaygın bir hastalık . . . Söylemiştim , para tutkum yoktur benim . Ailemden dolayı hayli zengin sayılırım . Maddi sıkıntı çekmemiş insanların para hırsı göstermeyeceklerini düşünürdüm . Gerçi romanlardan , filmlerden gözü doymayan zenginleri bilirdim . Böylelerinden aile dostlarımız da var . Ama onları sık rastlanmayan bir azınlığın üyeleri olarak değerlendirirdim . Zaten onca zenginin arasından o tiplere az rastlandığı için az çıkıyordu büyük sermayedarlar . Nilüfer'i de pek öyle bilerek isteyerek söylenmiş yalanlara rastlayamazdınız . Sık sık , hem de çok yalan söylerdi ama , o an ağzından çıkanlara inandığı için söylerdi bunları . Yalanlarıyla iç içe geçmiş dürüstlüğünden söz ediyorum . Babası hakikaten emekli valiymiş . Hakikaten dolgun maaşlı birçok iş teklifini reddetmiş . Hakikatten öyle yüklü değil , ancak hiç çalışmayan bir insanı İstanbul'da rahat rahat yaşatacak bir destek geliyormuş aileden . ( Babası haline sinirlenip para göndermiyormuş , ama Nilüfer kendi üzerine kayıtlı iki apartman dairesi sahibiymiş . ) Neden anlatıyorum bunları ; şunun için : Çocukluğundan beri duyumsaması gereken doygunluğa karşın para hırsı vardı kızda . Benimle evlenmeyi kabul edişini de ona bağlamıştım . İyi yerlere tatile gidiyorduk , iyi lokantalarda yemek yiyorduk hep . 2 . Arada bir sesini duyuyor ve şehrin içinde bir yerlerde olduğunu biliyordum ama , çoktan beri yüzünü göremiyordum onun . Önceleri , belki kaldırımlara taşan televizyon kabini , çelik kasa , buzdolabı , masa , vestiyer ve koltuk takımı gibi şapşal suratlı eşyaların , etrafı teneke levhalarla çevrili arsalardan yükselen paslı hurda yığınlarının , sinek vızıltılarının gölgesinde unutulmuş çöp bidonlarının , gelip geçen otomobillerin , şehrin değişik yerlerine doğru uğultuyla akan insanların , dev apartmanların ve parkları tıklım tıklım dolduran çocuk kıpırtılarıyla bu kıpırtıların en kırılgan noktalarında gezinip duran seyyar satıcıların arasında yolunu yitirmiştir de , bana , dünyaya ve kendisine şimdilik yalnızca sesiyle ulaşabiliyordur , diye sabırla bekliyordum . Beklerken , soluğumu biriktirmek , her türlü olabilirliğe karşı sesimi ayarlamak , ya da kelime dağarcığımı altüst edip kelimelerimin en güzelleriyle en çirkinlerini , en yumuşaklarıyla en sertlerini , en ateşlileriyle en soğuklarını tek tek gözden geçirmek , birbirleriyle karşılaştırmak , tozlarını almak ve anlamlarının ağırlığını yeniden tartmak gibi birtakım hazırlıklar yapıyordum hatta ; hiçbir işe yaramayacağını bildiğim halde kafamdaki tasarılara dönüp bir daha bakıyor , bu tasarıların yanına bol bol değişebilirlik payları koyuyor ve gözlerimi yollara dikip sürekli Alaaddin'in geleceği anın güzelliğini hayal ediyordum . Büyük kelimesine sığmayacak kadar büyük ve harikulade bir an olacaktı o an ; Alaaddin daha kapımdan girer girmez bende oluşmaya başlayan hiç tanımadığı bambaşka bir Alaaddin'le , ben de her iki Alaaddin'e de yansıyan kendimle karşılaşacaktım . Tıpkı , yüz yüze gelmiş aynalar gibi . . . Sonra , şehir aşağıda insanlarla dolup taşan sokaklarını , caddelerin , meydanlarını ve alışkanlıklarını sürükleyerek gürül gürül akar , camlarının parıltısıyla yanıp söner , bacalarıyla tüter , hiç değişmiyormuş hızıyla değişir , için için çürür , leş gibi kokar ve apartmanlardan oluşmuş kirli bir deniz edasıyla durulup durulup yeniden bulanırken , biz yukarıda kalıp bir süre birlikte yaşayacaktık belki . . . Şehrin ve hayatın içinde , şehirden ve hayattan uzak , uzun uzun geceler geçirecektik . Kenarları , bize dünyanın öteki ucunda yankılanıyormuş gibi gelen incecik kalem cızırtılarıyla süslenmiş ; içi sancılı daktilo tıkırtıları , alın kaşımalar , deri değiştirmeler , yarışırcasına yan yana yürümeler , efkarlı efkarlı sigara içmeler , dudak bükmeler , aniden kalkıp şıngır şıngır oynamalar ve kağıtların beyazlığına doğru yayılan belli belirsiz gülümsemelerle doldurulmuş ; hem dervişlerin çile odalarına hem de cennetin sonsuzluğuna benzeyen , bir varmış bir yokmuş tadında , uzun uzun geceler . . . Bu gecelerin hiçbiri asla bir diğerine benzemeyecekti tabii ; biz her birinde gökteki yıldızların arasından inip bir kez daha çarmıha gerildiğimiz , her birinde yeniden ölüp yeniden dirildiğimiz , her birini yazılmamış bir kitap tadıyla okuyup okunmayacak bir kitap tadıyla yazdığımız ve her birinde çocukluğumuzla ihtiyarlığımızı baş döndürücü bir hızla hemen hemen aynı anda yaşadığımız için , hepsi ayrı tatta , ayrı renkte ve ayrı uzunlukta olacaktı . Gündüz ortalarına dek sarkan bu gecelerin birçoğunda da , dursuz duraksız sevişmelerin yanı sıra Alaaddin'le kıyasıya dövüşecektik hiç kuşkusuz ; bazen iki kardeş , bazen iki düşman , bazen de sevgileri sevişmelere sığmayan iki çılgın sevgili gibi birbirimize girecek , gecenin derinliklerinde langır lungur yuvarlanacak , yıldızlara tutunup kalkarken gürültüyle düşecek , düşerken sessizce kalkacak ve dövüşmenin şiddetini gizli bir ayna gibi kullanıp kendimizi doyasıya seyrettikten sonra da , oturup birbirimizin yaralarını saracaktık . Daha doğrusu , aynı noktalardan aynı darbelerle aynı şekilde yaralandığımız ve aynı acıları çektiğimiz için , ezik harflerin , kırık hecelerin , parçalanmış cümlelerin ve bunların etrafında uçuşan sigara dumanlarıyla bu dumanların çeşitli boşluklarından gözüken çay bardağı , mürekkep şişesi , sandalye , masa ve sözlük gibi eşyaların uğultuları arasına oturup herkes kendi yarasını saracaktı . . . Üstelik , rengi , başka bahçelerin ruhuna kök salmış gizli bir gülün , öteki güllerin duruşlarında kuruyan yokluğuna bir başkasının elleriyle sessizce su verircesine yapacaktı bunu . Ya da , şimdiki zamanın içinde boy gösteren yarı uykulu bir geleceği , sargıların şekline sığınmış yumuşak bir dille usul usul okşarcasına . . . Bütün bunlar olup biterken , Alaaddin'in çocukluğunu eski bir harita gibi önümüze açar ve merakla üzerine eğilir , uzun uzun bakar ve onun çeşitli yerleriyle çeşitli zamanlarından bazı renkleri alıp büyük bir titizlikle sesimizin sesimizde gözükmeyen kıvrımları arasına yerleştirir miydik , hiç bilmiyorum . Bunu o günlerde de bilmiyordum zaten ve asla bilmek de istemiyordum . Alaaddin'le neler yapacağımızı inceden inceye planlamanın , yaşayacağımız şeyleri daha şimdiden zedeleyeceğini , biz onlara ulaşıncaya dek de bu zedelenmelerin irili ufaklı bir yığın morartıya , çürüğe ya da yaraya dönüşeceğini düşünüyordum çünkü . . . Hatta , kimi zaman terasa çıkıp dumansı kıpırtılardan oluşmuş kemik sarısı bir göğün altında hem kararsız adımlarla gezinir , hem dalga dalga uçuşan Alaaddin'in sesini dinler , hem de onu görebilmek için çok aşağılarda kalan şehre doğru sık sık başımı çevirip heyecanla bakarken ; oysa ben çirkinliğin bile zedelenmesine razı değilim , hayır , bu ilişki bahçıvanını eğiten vahşi bir bahçe gibi kendiliğinden gelişmeli , diyordum kendi kendime . O kadar ki , ben yalnızca bu kendiliğindenliğin gözü pek koruyucusu olmalı , hep onunla onu etkileyebilecek şeylerin arasında durmalı ve olabilirlikleri yoklaya yoklaya ilerleyecek olan bu ilişkinin alacakaranlık sularında , kaybolduğumun farkına bile varmadan , sessiz sedasız kaybolmalıyım , diyordum . Ardından da , titrek gölgeleri andıran terastaki sandalyelerden birine oturup yavaşça gözlerimi boşluğa dikiyor ve sanki Alaaddin'in anlattığı o üçkağıtçı , ayyaş ya da serseri kılığındaki meleklerden biriymişim gibi , sese benzemeyen bir sesle ; sözgelimi o anda ortaya çıkıp o anda kaybolan kıvılcımlar bazı kelimeleri tutuşturur , bazılarını yakar , sonra da tutuşanlardan mı yoksa yanıp kül olanlardan mı fışkırdığı anlaşılamayan bir aydınlık , tıpkı bir karanlık kıvamıyla ileriye atılıp bize aydınlık kadar aydınlık gözüken sinsi bir karanlıkla alt alta , üst üste ve iç içe boğuşurken , hiçbir şeye , ama hiçbir şeye karışmamalıyım , diye mırıldanıyordum . Çoğu kez , komşu teraslarda insanlar oluyordu ben böyle mırıldanırken . Ne var ki , zaman zaman belli bir uzaklığın içinde aceleyle eğilip doğrulan , zaman zaman bu uzaklığın gölgesine sırtüstü uzanıp yatan , zaman zaman bir ağaç kıpırtısızlığıyla öylece ayakta dikilen , ya da çenelerini kocaman kocaman ayırıp göğü yutacakmış gibi esneyen bu insanlar beni görmüyorlardı . Belki de , onlarınkine göre neredeyse bomboş sayılan terasımın birkaç titrek sandalyeyle kapatılamayan yoksulluğunu fark edip de üzülmeyeyim diye , incelik gösterip benden yana bakmamaya , ya da dayanamayıp baksalar bile bunu belli etmemeye çalışıyorlardı . Onların bu hızla yüz çevirmeler , aniden kitaplara eğilmeler , zarif bir hareketle tuvallerin arkasına gizlenmeler , ya da yalancı birer güneş edasıyla parlayan kameraların gerisinden düpedüz ağzımın içine düşecekmiş gibi bakıp dururken birdenbire göz kaçırmalarla dolu davranışı , beni onlardan yana bakmam için fena halde kışkırtıyordu tabii . Bu yüzden , kimi zaman onların bana kendi zenginliklerini seyrettirmek için bile isteye böyle davranmış olabileceklerini düşünmeme rağmen , belki biraz da Alaaddin'in yokluğunu unuturum diye , uzun uzun terasları seyrettiğim , bunu bir eğlenceye dönüştürdüğüm ve gördüklerim hakkında da belli belirsiz birtakım şeyler mırıldandığım oluyordu . Teraslar da , böyle zamanlarda benim bakışlarımla tamamlanıyordu sanki . Ordu mutfağından getirilmiş kocaman kazanlara benzeyen kilise çanlarının gölgesinde pinekleyen ihtiyarlar , benim mırıltılarımdan güç almışçasına , hırpani birer hayalet uzaklığıyla ansızın doğrulup kalkıyorlardı sözgelimi ve titreyen sakallarının ağartılarını sürükleye sürükleye , kapaklarının içinde uğuldayıp duran sararmış kitapların , arada bir havalanıp tekrar yere düşen teleklerin , gölgeleri tuvallerin yüzünde büyüyen isli kandillerin ve gümüşleri kararmış eyer eskileriyle örümcek ağlarının ortasında yatan teleskopların arasından geçip , terasların öteki noktalarına doğru yürümeye başlıyorlardı . Üstelik , yürüyüşlerinden tuhaf bir şeyler dökülüyordu o anda ; sezilip de anlaşılamayan , ışıktan bir telaş , sessizlikten bir uğultu , meraktan bir kıpırtı , ya da görüntülerin gerçekliğinden taşmış kavranamayan bir görüntü gibi oldukça uzak , oldukça gizemli ve incecik incecik , tuhaf bir şeyler . . . Sonra ben kimi zaman rengarenk toz bulutları halinde uçuşan bu incecik şeylerin , ihtiyarların mecalsiz siluetlerini tekrarlaya tekrarlaya , gidip kameraların ışıltılarında kaybolduklarını , tuvallerin beyazlığında eridiklerini , ya da toz toprak içerisinde yüzen heykellerin duruşlarına sızıp derin birer kıpırtıya dönüştüklerini görüyordum . Hareketsizlik gibi gözüken derin birer kıpırtıya . . . Benimle birlikte bütün bu olup bitenleri , teraslara bakan pencerelerin gerisinde yaşayan bazı insanlar da görüyordu tabii ; kalkıp eşyaları aralaya aralaya camlara geliyorlar ; sessizlikten yapılmış uzak birer yüz halinde eğiliyorlar ve soluklarını tutup saatlerce dışarıya bakıyorlardı . Kameralardan , tuvallerden , heykellerden ve kitaplardan oluşmuş bir dışarıya . . . Bu arada , hırpani birer hayalet uzaklığıyla doğrulup kalkan ve yürüdükçe bana gençleşiyorlarmış gibi gözüken ihtiyarlar , tıpatıp şehirdekilere benzeyen maket apartmanların ötesinde kalan çöp yığınlarının yanına varmış oluyorlardı artık . Dahası , etrafı mavi muşambaların üzerinde uyuklayan kocaman kocaman yelkenli gemilerle çevrili olan bu yığınların tepesine soluk soluğa çıkmış , oluyorlardı da , tıpkı birer tavuk gibi , şaşılası bir gayretle eşelenmeye başlıyorlardı . Fi tarihinden kalma çakaralmaz tüfekleri kucaklayıp kucaklayıp başka köşelere fırlatıyorlardı sözgelimi , modası geçmiş bilgisayar ölülerini tutup pehlivan çalımıyla sırtüstü deviriyorlar , ağarıp duran insan kemiklerini ölümle karşılaşmış gibi ellerinin tersiyle çarçabuk iteliyorlar , suskunluktan çatlamış taş yazıtların yüzünde canlı birer harf edasıyla tıkır tıkır geziniyorlar , kılıç artığı , mermi kovanı , nazar boncuğu ya da mücevher kırıntısı gibi şeyleri avuçlayıp öfkeyle minare şerefelerine doğru savuruyorlar ve maket apartmanları kıra döke gelip de çevrelerini saran teras ahalisinin meraklı bakışlarıyla yılışık gülümsemeleri eşliğinde , bıkıp usanmadan , bir şey arıyorlardı . Aradıkları şeyin ne olduğunu bilmedikleri için de , her defasında başka bir şey buluyorlardı tabii . Daha doğrusu , bir türlü bulamadıkları şeyi ne yapıp edip başka bir şeyin varlığında görüyor , İşte bu o , işte bu o ! diye alelacele koşuyor , varıp gözlerine kestirdikleri bir görüntüye sımsıkı sarılıyor ve kafalarını geriye atıp bir süre herkesi şaşırtan bir keyifle , neşeli neşeli gülüyorlardı . Öyle ki , yüzleri gedik dişli kocaman birer ağza dönüşüyordu o anda ve bu ağızların karanlığından , sanki irili ufaklı binlerce çocuk sesi dökülüyordu . Sarısından beyazına , siyahından melezine , sevinçlisine , kederlisine , hoplayanına , zıplayanına , afallayanına , boncuk boncuk bakanına ve ellerini çırpanına kadar binlerce çocuk sesi . Tıpkı , rengarenk bir şelale gibi . . . Hatta bu şelale , aka aka deniz oluyordu kimi zaman ve ihtiyarlar , pencerelerden bakan insanlara doğru hızla gidip gelen bu denizin içinde birdenbire çocuklaşıyorlardı . Sımsıkı sarıldıkları şeyle birlikte , lastik bir top gibi zıp zıp zıplıyorlardı sonra da ; zıpladıkça çoğalıyor , çoğaldıkça kendi çizgilerinin dışına taşıyor ve engel tanımaz bir çocuk seli halinde gelip gelip benim kalbimdeki Alaaddin'in yokluğuna çarpıyorlardı . Amansız bir kırbaç gibi . Görüntülerden oluşmuş , çok dilli , uzak ve amansız bir kırbaç . . . Gerçi , pek uzun sürmüyordu bu . İhtiyarlar , işte böyle çocuklar gibi rengarenk bir sevinçle zıp zıp zıplarken , buldukları şeyin aradıkları şey olmadığını fark edip zınk diye duruyorlardı çünkü . Bir bakıma , havada asılı kalmış gibi gözüken çocuksu şeylerin içinden , pof diye sönüveren pörsük bir top hüznüyle yere düşüp gene ihtiyar oluyorlardı yani ; kucaklarındakini yavaşça bırakıyorlar , ellerini gözlerine siper edip bir süre uzaklara bakıyorlar ve bu kez de , onca ıvır zıvırın arasından geçip yelkenli gemilere doğru ilerliyorlardı . Gemiler de , sanki onlar yaklaşıyor diye uyuklamaktan vazgeçip ansızın hareketleniyordu o sırada . . . Hangi yönden estiği bilinmeyen bir rüzgarın , birtakım seslerle birtakım kıpırtıları hızla büyüttüğü , yelkenleri zaferle sonuçlanmış bir sefere yeniden hazırlarcasına hışır hışır dalgalandırdığı ve güneş ışıklarının altında gerçekleşen bu dalgalanışla dev bir gölgeye dönüşerek , güvertenin ıslak tahtaları üzerine , yelkenlerin şeklini almış yorgun bir tayfa gibi sereserpe uzandığı görülüyordu sözgelimi . Sonra da , öteki tayfalar çıkıyordu güvertede uzanan bu adı sanı bilinmeyen tayfanın içinden ; onun rüyalarında binlerce yıldan beri yaşıyorlarmış da bir nedenle bize de görünüyorlarmış gibi , geniş geniş dalgalanan yelken hışırtılarıyla ıslak tahta gıcırtılarının arasında , sessiz sedasız gezinmeye başlıyorlardı . Çoğu kez yüzlerinde , omuzlarında ve bileklerinde , birer hikaye özeti gibi duran bıçak yaraları oluyordu bu tayfaların . Gözlerinde de , bu yaraları açan bıçakların parıltısı . . . Hatta , geçmişin karanlığında kalacağı yerde tayfaların gözlerinde soluk alıp veren bu çelik mavisi parıltılar kimi zaman öyle keskin oluyor , öyle acımasız görünüyor ve öyle şiddetli yanıp sönüyordu ki , eminim , ister istemez tayfaların baktığı her yer biraz yaralanıyordu . Kıpırtılar , sesler ve yelkenli gemiler gibi gözüken şimdiki zamanın yüzünde küçük küçük , yara izine benzeyen pencereler açılıyordu yani ve anımsanmak istenmeyen bir geçmiş , bu pencerelerin gerisinde , alaycı bir sesle , küstahça uğuldamaya başlıyordu . O böyle gemileri , umutları ve haykırışları yutan fırtınalı bir deniz gibi uğuldayıp yeri göğü zorlarken , küllenmeye bırakılan hikayeler de kendilerini anlattırmak istercesine başka başka yaralara sıçrıyorlardı sanki ; çeşitli noktalara dağılıyorlar , birbirlerinde yankılanıyorlar , sonra da şimdiki zamana ait ne varsa peşlerine takıp geçmişin türküsünü çağıra çağıra , hızla tayfaların belleğindeki kavgalarına doğru akıyorlardı . Uzaktan bakıldığında , olup bitenlerden habersizmiş gibi görünmelerine rağmen , tayfalar da ısrarla akan bu yara izlerinden oluşmuş görüntü seline karşı canla başla direniyorlardı belki . Durup dururken , kendi aralarında gereksiz bir konuşma başlatıyorlardı sözgelimi ; gemide yaşanan sıradan bir olayı ele alıp ucundan kıyısından çekiştire çekiştire , neredeyse dilden dile dolaşan dev bir transatlantik kadar büyütüyorlar , derken hiç üşenmeyip bu transatlantikteki bütün katları geziyorlar , bütün kamaralara tek tek girip çıkıyorlar , salonlarda saatlerce oyalanıyorlar , rastladıkları bazı ilginç eşyaların sayıları , boyutları ya da değerleri konusunda bahse tutuşuyorlar ; kaybedince mızıkçılık yapıyorlar , arada bir derinliğinde acı kıvranışlar yatan kocaman kocaman kahkahalar atıyorlar ve sonuçta , kendi ağızlarından dökülen kelimelerin peşi sıra kazan dairesine inip kayboluyoruz diye , gene döne dolaşa , bulundukları gemilerin güvertelerine çıkıyorlardı . Kameraların parıltıları önünde bir yaşlanıp bir gençleşen ihtiyarlar da , gemilere iyice yaklaşmış oluyorlardı o sırada ve iki adımda bir duraksayarak , tayfalara doğru birtakım el kol hareketleri yapıyorlardı . Nedense bana her defasında oldukça karmaşık görünüyordu bu hareketler . Tıpkı , uzaklığın içinde eriyiveren , dallı budaklı ; kollu kanatlı , sayısız defa yinelenen , çaresiz bir çırpınışlar zinciri gibi . . . Öyle ki , kimi zaman gözlerimi dikip merakla onlara bakarken , o ana dek yeryüzünde yapılan el kol hareketlerinin hepsini bir arada görüyormuşum da , bu bir aradalıktan doğan müthiş bir ağırlığın altında eziliyormuşum hissine kapılıyordum . 5 . Bir süre sonra şehrin gürültüsü taş döşeli sokaklarla birlikte çoktan geride kalmıştı ama , kale hala uzaklarda , Asip Dağı'nın tepesindeydi . Kabarıp akan bulutların gölgesinde unutulmuş bir zaman fotoğrafı gibi öylece duruyor , bazen eteklerinde uçuşan allı yeşilli çingene haykırışlarıyla bu haykırışlara karışan baca dumanlarının içinde kayboluyor , sonra ben yürüdükçe oradan oraya gezinen soluk renkli kıpırtıların arkasından tekrar yükselip olanca heybetiyle tekrar görünüyor ve her görünüşünde de , bir öncekinden daha uzak , daha derin ve daha gizemli bir hal alıyordu . Yüzyıllar öncesinden bugüne , taş ve yükselti suretinde yansıyan uzun boylu bir seraptı sanki . . . Ya da , bayırı çıkarken gerisin geri yuvarlanan yarı canlı bir böcek sürüsüne benzeyen aşağıdaki gecekonduların üstüne doğru akan gölgesi , sapsarı duruşu , ıssızlığı ve hiç erişilemeyecekmiş gibi gözüken uzaklığıyla , benim gerçekliğimde yer edinmeye çalışan tuhaf bir yanılsamaydı derken , büsbütün kayboldu . İşte o zaman ben , kaleyi değil de sanki bakışlarımı yitirmiş gibi yavaşlayıp hızla önünden geçtiğim o bakımsız türbeye baktım ve bakar bakmaz da gövdemde müthiş bir yorgunluk hissettim . Belki bunu yıllar sonra şimdi size , bazı insanlar işte böyle kendilerinde merak uyandıracak tarihi bir şeyle karşılaştıklarında biraz da o şeyin görüntüsünde biriken zamanın derinliklerine bakarlar , biraz da o şeyin karanlıkta kalan ilk anına doğru zihinsel bir yolculuğa çıkarlar ve elbette ister istemez çıkılan bu zorlu yolculuk sırasında hem giderek ayaklarının altından kayan şimdiyi , hem de kalın uğultular taşıyan sonsuz olabilirliklerle dolu belirsiz bir geçmişi aynı anda , iç içe yaşamaktan yorulurlar , diye açıklayabilirim . Hatta , yeryüzünün bu saatinde artık bütün açıklamaların karmaşık olduğunu ( ya da en azından öyle sanıldığını ) düşünerek , bu denli düz ve cılız bir açıklamanın doğruluğuna sizden çok kendimi inandırabilmek için başımı çevirip türbeye baktığım anda işte benim de böyle tuhaf bir yolculuğa çıktığımı ; birkaç saniye gibi kısacık bir sürede alacakaranlık bir zamanın derinliklerine doğru belki yüzlerce yıl durup dinlenmeden yürüdüğümü ; yürürken henüz tarihleri kaleme alınmamış birçok vadi , şehir , dağ ve nehir ölümleriyle birlikte birçok da uğultu , ışık ve görüntü iskeletleriyle dolup taşan yüzleri katmer katmer küf bağlamış zaman çöplüklerinin arasından geçtiğimi ; bu arada arkamda bir uçtan bir uca yakılıp yıkılmış ülkeler , kendi karanlığında kayıp köyler ve ıssızlığına baykuş tünemiş nice viran şehirler bıraktığımı ; sonra sert çehreli taşlara şekil veren gök mavisi çekiç sesleriyle çınlayan uçsuz bucaksız bir bozkırın ortasına varıp soluk soluğa durduğumu ve orada birdenbire beni şaşırtan mahşeri bir kalabalık gördüğümü de söyleyebilirim . Sonra , bakarsınız , yeni yeni kendi soluğuna kavuşan anlatının hızı anlatacaklarımın önüne geçti diye , kafanızda oluşan sorularla birlikte sizi o mahşeri kalabalığın yanı başında bırakıp ansızın geriye döner ve bu yolculuk boyunca olup bitenleri yeniden anlatmaya başlarım . Hiç kuşkusuz , duruşlarında kalp atışlarımızın ritmini taşıyan , kelime dediğimiz şu zavallı işaretlerin arasına zamanı hapsedip iyice yavaşlatmak için yaparım bunu . Bir de , oldum olası ayrıntılarda gizlenen ve asla birbirlerinden ayrılmayan hayatı , Tanrıyı ve hikayeyi bulmak için belki ; onlarla , ancak ayrıntıların kesinliğiyle elde edilebilen uzak bir belirsizlikte çeşit çeşit , baş döndürücü oyunlar oynamak ve bu oyunlarla çocuklaşıp zaman zaman saflığı yakalamak için . . . Önceleri , derim sözgelimi ; o bakımsız türbenin önündeki demir kapıyı , kapıdan yavaşça içeri süzülen merdiven basamaklarının beyazlığını , az ötedeki taş duvarları , bu taş duvarların yüzüne düşen gölgeleriyle sessiz sessiz söyleşiyormuş gibi duran ağaçları ve oraya buraya saçılmış gazete kağıdı , pet şişe , meyve kabuğu ya da bira kutusu gibi şeyleri oracıkta bırakıp hızla geçmişin derinliklerine doğru uzaklaştığımı düşünsem de , hala Asip Dağı'nın eteklerindeki duraksayış anının içinde gibiydim . Başka bir deyişle , zihnim henüz oradaki gövdemdeydi yani ve ben gövdemin gördüğü her şeyi , belli belirsiz de olsa , pekala görebiliyordum . Derken , sisli bir anlatının yüzeyde gizlenen derinliğine gömülmüş gibi , yavaş yavaş , bulanık bir hal aldı bu gördüklerim . Neredeyse renkten , şekilden ve sessizlikten yapılmış tatsız tuzsuz bir çorba kıvamıyla gözlerimin önünde fokur fokur köpürdüler sonra , çizgilerinden taşıp sağa sola aktılar , ufkun berisinde beliren irili ufaklı yüzlerce ufku aştılar ve bütün ufuklarla birlikte , birdenbire , görünürlüklerinin içinde kayboldular . Sonra , işte onlar böyle kaybolunca , ben kendimi bir boşlukta buldum . Ama bu , kaybolan şeylerin yokluğundan değil de , benim birkaç saniyelik duraksayışımdan , ait olduğum zamanın dışına çıkmak isteyişimden , ya da o anda gövdemin sınırlarını hissedemeyişimden doğan bir boşluktu sanki ve içinde , o güne dek yaşadıklarımın bende kalan kırıntılarından , küçücük de olsa hiçbir iz yoktu . Ne oldum olası benimle ömürlerini paylaşan dostlarıma bütün gerçekler gibi gerçekdışı gözüken gerçeklerimin derinliğinden , ne ruhumda dev yaralar açan günlük hayatın küçük küçük cinayetlerinden , ne korkularımdan , ne hayallerimden , ne de şehir denen o cehennemin içinde Alaaddin'i aramakla geçen günlerimden . . . Aslında , şimdi siz çok uzaklarda , bozkırdaki o mahşeri kalabalığın yanı başında beklerken , ben burada , içinde bulunduğum bu sınırsızlığa boşluk dememin yersiz olacağını düşünüyorum : İçi , hemen hemen her şeyle doldurulabilirdi çünkü onun . Bu yüzden , anlam dediğimiz şeyin bir anlamda geçmişin ta kendisi olduğunu bir an için unutup , bütün zamanlara yayılan bu uçsuz bucaksız sınırsızlığa , nice anlam varsa hepsinin buluştuğu ve hepsinin aynı anda ve hep birlikte insana bir tür anlamsızlık gibi göründüğü göz kamaştırıcı bir sonsuzluktu , desem herhalde daha doğru olur . Evet , göz kamaştırıcı bir sonsuzluktu ve ben o güne dek başkalarına göstermekten çekindiğim birçok zayıf yanımla , tıpkı bir anne , bir sevgili , bir dost ya da bütün bunların toplamından oluşmuş bambaşka bir varlıkmış gibi ona sığınıyor , sığındıkça tadı kalp atışlarımda yankılanan geniş mi geniş bir kucaklayışın içinde kayboluyor , kaybolurken neredeyse şiddetli sarsıntılarla dolu bir orgazm anının keyfini yaşayıp ta iliklerime kadar ürperiyor ve artık bundan böyle , yalnızca beni ben kılan bu sonsuzluğa ait olabileceğimi düşünüyordum . Bu düşünceyle , bu düşüncenin etrafında cirit atan daha başka düşüncelerle ve yorgunluğumla birlikte , o gün zamanın içinde nereden nereye kadar yol aldım , yakılıp yıkılmış kaç ülke toprakları üzerinden uçtum , hangi denizlerin serinliğiyle hangi yanardağ ateşlerinden geçtim , nereleri gördüm , hangi kervansaraylara uğradım , ya da hangi uygarlıkların eşiğine akan hangi nehir kıyılarında kaç gece , kimlerle konakladım , hiç bilmiyorum . Kendi kendime bu soruları sorup da iç içe geçmiş binlerce görüntüyü hayal meyal anımsar gibi olduğumda , henüz zamanın belli bir rengi yoktu çünkü . Sesi , şekli ve görüntüsü de yoktu . . . Belki size biraz garip gelecek ama , o sırada zaman aklımın ve ruhumun boyutlarını aşan genişliğiyle sanki günlerdir yüzüne bakılan boş bir sayfaya benziyor , önüm sıra ölüm fısıltılarıyla dolu dipsiz bir uçurum gibi açılıp gidiyor ve gittikçe de beni bütün varlığımla kendine çekiyordu . Herhalde ben de bu arada , gelip geçtiğimi sandığım yerleri düşünüp oralarda gördüğüm sessizliğe gömülmüş tapınakları , salgın hastalıkların pençesinde inleyen kayıp şehirleri , kadırga çatırtılarına karışmış yaralı korsan haykırışlarıyla genişleyen denizleri , ıssız dağları , çölleri ve nehirleri bir bir anımsarken , farkına bile varmadan , o güne dek okuduğum kitapları yazan kişilerin okuduğu kitapların içinde geziniyordum . Çoktan eskiyip yok olmasına , belki bazı canilerce eskimesine bile fırsat verilmeden yırtılmasına , yakılmasına ya da bir şekilde çarçur edilmesine rağmen , hala çeşitli kitap sayfalarının arasından benim kulağıma fısıltılarını ulaştırabilen , aksakallı , kırışık yüzlü kitapların içinde . . . Sonra , kim bilir artık ben kapağını bile görmediğim kaç bin kitabın içinde aynı anda , hangi duygularla gezinirken , zaman birdenbire kuşlara dönüştü . Resimlerine ansiklopedilerde rastlamadığım , adlarını hiçbir kitapta okumadığım ve kanatlarını şehrin çatıları üstünde , içinden çıkılmaz bir kargaşanın özeti gibi gözüken kirli görüntülerin , yağlı dumanların ve kapkara birer yaprağa benzeyen kurum parçacıklarının uçuştuğu o iç karartıcı boşlukta hiçbir zaman görmediğim , renksizlik renginde , küçücük küçücük kuşlardı bunlar . . . Belki de bu yüzden , tepemde duran göz kamaştırıcı sonsuzluğun içinde neredeyse kaybolmuş gibiydiler . Öyle ki , bu kuşların uçuşlarını , uçuşlarını süsleyen kanat hareketlerini , gagalarını ve arkalarından süzülüp giden kuyruklarını doğru dürüst görebilmek için , öncelikle onların orada olduklarına inanmam gerekiyordu . Ben de durur muyum , hemen inandım tabii ; kuştular , oradaydılar ve uçuyorlardı . Hatta , benim kendilerine inandığımı bir şekilde haber almış gibi , çeşit çeşit renklere bürünüp kısa sürede biraz daha kuş olmuştu sanki bu kuşlar ve tüylerinin yanı sıra ötüşlerinden de yansımaya başlayan renklerinin derinliğiyle , sonsuzluğa savrulmuş uzak bir masalın hecelerine benzemişlerdi . Seslerinde paha biçilmez Acem halılarının rengarenk motiflerle süslü yumuşaklığı vardı sanki , kanat hışırtılarının arasında herhangi bir sarayın çinili fıskiyelerinden yüzyıllar önce dökülmüş olan suların ahenkli şırıltıları , tüylerinde de , sırmalı kumaşlara dikilmiş dizi dizi incilerin , yakutların , firuzelerin , gümüşlerin ve yeşimden yapılmış kupalarla zümrüt kabzalı hançerlerin sürekli yanıp sönen ışıltıları vardı . Bense , bir türlü gözlerimi bu kuşlardan ayıramıyordum artık ; onların ışıl ışıl parlayıp sönüşlerini , büyülü tüy bulutları halinde savrulup ta ötelerden dönüşlerini , tepemde uçuşan binlerce kanatlı kandil edasıyla yanışlarını , bazen yan yana gelip upuzun bir cümle gibi duruşlarını , sonsuzluğun yüzünde bir cümle gibi ilerleyişlerini ve uzaktan , tıpkı bütün bu saydıklarımı içeren bir cümle gibi okunuşlarını zevkle seyrediyordum . Sonra , seyretmenin ölçüye vurulamayan bir hızı varmış da bu hız başımı fena halde döndürmüş gibi , gözlerimi ayaklarıma indirdim nedense ve işte o zaman , zamanın yavaş yavaş toprağa dönüştüğünü gördüm . Hemen ardından , toprak kılığına girip baktığım her yöne yayılıveren bu zamanın üzerinde ; dağlara da dönüştü zaman . Dahası ; dağlar daha varıp koyu yeşil uğultuları , doruklarındaki karları ve aşılmazlıklarıyla birlikte ufka oturmadan , boynu bükük nehirlere , dar soluklu göllere , uzak uzak kasabalara , köylere , şehirlere ve bunları birbirine bağlayan , yüzleri karmakarışık nal izleriyle dolu , henüz egzoz dumanı görmemiş incecik yollara da dönüştü . Sonra , bunların arasında gezinen çeşitli kokulara , renklere ve seslere de . Sazlıklara da sonra , sürekli bir şeyler fısıldayan çalılıklara , onları sessiz sedasız dinleyen kayalıklara , bulutlara , bulutların yere düşen gölgelerine ve hafif hafif esen rüzgarlara da . . . Bir bakıma , zaman zaman üstünde oldu böylece . Zaman zaman altında oldu . Zaman zaman yanında . Zaman zaman önünde . Zaman zaman sonunda . Zaman zaman peşinde . Zaman zaman içinde . . . Öyle ki , zaman kimi zaman gölgesini denize bırakmış , kocaman , kasvetli bir dağ olarak çıkıyordu artık karşıma . Kimi zaman hışımla inen bir deli yağmur olup gövdemi tepeden tırnağa sırılsıklam ıslatıyor , kimi zaman insanın bakışlarını aydınlığıyla geri püskürten bembeyaz bir kar halinde birikip bütün yollarımı kapatıyor , kimi zaman da uğul uğul uğuldayan uçsuz bucaksız bir orman kılığına girip beni ısrarla derinliklerine , o uğultuların gitgide sessizliğe dönüştüğü ıssız yerlere çağırıyordu . Hem de , derinliklerinin gözükmeyişinden oluşmuş , gizli bir dille . . . Bir yandan da , bu dil yetersizmiş gibi , bendeki bazı duyguları kışkırtan bilinmezliklere doğru şöyle hafifçe , dal dal eğilip kalkıyordu sanki ve o böyle eğilip kalktıkça , kendi hışırtılarının içinde yüzen yaprakların hem yeşil , hem sarı , hem de beyazmış gibi gözüken karanlığında birtakım kıpırtılar beliriyordu . Bir görünüp bin kaybolan ve ancak bir yürüme düşüncesi kadar yürümeye , bir savrulma isteği kadar savrulmaya , ya da bir uçma hevesi kadar uçmaya benzeyen , kırık dökük , birtakım kıpırtılar . . . Şimdi siz , gerilerde bıraktığım bozkıra doğru akan bu sözlerimin varıp dayanacağı gelecekte ( bir bakıma , gelecekteki geçmişte ) kalan o mahşeri kalabalığın yanı başında nasıl merakla bekliyorsanız , ben de bu ne idüğü belirsiz kıpırtıların karşısında , acaba neler olacak diye tıpkı öyle bekliyordum işte . O sırada , bilme tutkusuna zincirlenmiş insan suretinde bir köpektim sanki ; olmayan kuyruğumu tedirginlikle doyumsuzluk arasında sürekli sallıyor , burnumu hayvanlara özgü korkunç bir sabırsızlıkla ileriye doğru uzanıyor ve iri iri açılmış gözlerle , ucu bucağı gözükmeyen o ormanın kıyısında , bir sağa bir sola geziniyordum . Benimle birlikte gölgelerini , çoğu yeri börtü böcek ısırıklarıyla dolu , soluk renkli devasa birer harita ağırlığıyla ağır ağır sürükleyerek karşımdaki kıpırtılar da geziniyordu tabii . . . Hatta o anda , kıpırtıların arasından değilse bile bu devasa haritaların en narin ve en dokunaklı yerlerinden akla hayale gelmedik çeşit çeşit sesler yükseliyor , sanki birileri boğazlanıyormuş gibi bağırıyor , birileri açlıktan ölüyormuş gibi sızlanıyor , birileri neşeden kırılıyormuş gibi gülüyor , birileri işkence görüyormuş gibi çığlıklar atıyor , sonra da bu sesler , bilme tutkusuyla körleşen gözlerimin önünde ya boyları adam boyunu aşan vahşi otlar gibi göğe doğru fışkırmaya , ya ağaç gövdelerinden kopmuş küçük küçük kabuklar halinde gelişigüzel savrulmaya , ya da havaya binlerce böceğin görüntüsünü çizerek , pul pul , kanat kanat uçuşmaya başlıyorlardı . Orman , akıllara durgunluk verecek bir hızla genişliyordu böylece ve artık genişleye genişleye , neredeyse topuklarımın dibine kadar gelmişti . Kendi üzerine kapanan , binlerce parçaya bölünmüş , kocaman bir sırlar alemiydi sanki . Hiç durup dinlenmeden yer değiştiren renklerine gözün , seslerine kulağın erişemediği bir sırlar alemi . Üstelik , bu alem , sürekli birbirini doğuran o irili ufaklı kıpırtılarla yeniden yeniden örülüyor , yanıp sönen ışıltılarının arasından parça parça süzülüyor , sonra da bu ışıltıları ışıltı kılan çeşitli karanlıklarla birlikte gitgide kendi derinliklerine gömülüyor gibiydi . İşte o sırada , olanca cesaretimi toplayıp birdenbire ben mi yaprak hışırtılarının arasına daldım , bir şeyler sırtımdan mı itti , yoksa bakışlarımdan tutup beni içine orman mı çekti , hiç bilmiyorum . Bulanık bir anı geçip de birazcık kendime geldiğimde , nicedir uzaktan seyrettiğim kıpırtıların ortasındaydım çünkü ; yeşilin tonlarını sayıklayan bilinmez bir yöne doğru , çok yavaştan da yavaş adımlarla , sağıma soluma bakına bakına yürüyordum . Uçları bulutların böğrüne gömülmüş upuzun birer uğultu anıtına benzeyen çamların arasından geçiyordum yürürken . . . Birbirine sımsıkı kenetlenmiş alacakaranlık ardıçların , sonra . Kızıla çalan yapraklarıyla yorgun suratlı , ihtiyar meşelerin . Havaya pamuksu bir şeyler üfleyip duran , adlarını . bilmediğim , kocaman avurtlu ağaçların . Oraya buraya pusmuş , alçak boylu , küme küme yeşilliklerin . Bir de , bütün bunların arasından geçmişliğimle , ikide bir yolumu kesip ayaklarıma dolanan , içleri keklik havalanışlarından kalmış birer avuçluk rüzgarla dolu kül rengi çalılıkların arasından geçiyor ve gitgide heyecanlanıyordum . Robot adımlarıyla geri döndü . Kendi odasına geçti . Eğilip karyolanın altına baktı . Tahmin ettiği gibiydi . Sabah tıkıştırdığı giysileri orda yoktu artık . Deli gibi fırladı odadan . Trabzanlara çarpa çarpa banyoya indi . İçeri girip , kapının arkasına baktı . Havlunun yanındaki askıya asılmış bir çamaşır torbası gördü . Elini içine daldırdı . Külotu , pantolonu , gömleği ve çorabı çıktı torbanın içinden . Yere attı çamaşırları . Geri geri çekilip ; lavaboya yaslandı . Kimsin sen ? diye bağırdı ortalığa . Sesi , kubbeli hamamda yankılanır gibi yankılandı . . . Işığı açık bırakıp , kaçarcasına çıktı . . . Çıkar çıkmaz , mutfaktan yine fokurtular geldiğini fark ettiz . İçeri girdi . Ocağın , çaydanlığa ıslıklar çaldıra çaldıra , buhar attıra attıra yandığını gördü . Çay tepsisinin üstüne de şeker kavanozunun ilave edildiğini . Mutfak lambasının altına gelince durdu . Kollarını , birini kucaklayacakmış gibi iki yana açtı . Birkaç tur attı kendi etrafında . Kaderime razı oluyorum , diye bağırdı . Teslim . . . Her kimsen çık ortaya artık . Bekledi bir süre . . . Kafasını sağa sola çevirip , çaydanlık fokurtusundan ayırt edebildiği kadarıyla , geceyi dinledi . . . Kimsenin sesine ses verdiği veya ortaya çıktığı falan yoktu . Çaydanlığın başına gitti . Ocağın altını kıstı . Bardaklardan birine çay doldurdu . Her an , arkasından bir müdahale , bir temas , belki de soğuk bir fısıltı bekleyerek , bardağını alıp , odasına çıktı . Kapıyı kapatırken , merdivenlere doğru , sesinin titremesini bastırmaya çalışarak seslendi : Senin bardağın aşağıda Aspendos . . . kendi çayını kendin koy ! Sedire oturup , ayaklarını yukarı çekti . Şekersiz , sıcak aşkını , yudum yudum alıp , ağzının içinde dolaştırmaya başladı . Neyse . . . dedi , kendi kendine . . . . hiç olmazsa , dün gece boş yere korkmadığımı anlamış oldum . gaipten sesler duymamışım demek . . . ne olacak canım ? alt tarafı hayaletli bi evde oturuyorum . . . bırrr ! Kıkır kıkır gülmeye başladı . Eğer o anda , misafir odasından çingir çingir çay karıştıran bir kaşık sesi duymasaydı , belki de aklını yitirene kadar gülecekti . . . Kendini sıktı . . . Aspendos , çayını alıp odaya çıktı valla . . . dedi . Ayağa kalkarken , heyecandan bardağını yan yatırdığı için , sıcak çayı parmaklarına döktü . Yüzünü buruşturup , bardağı yere bıraktı . Koşarak çıktı . Holü bir adımda aşıp , misafir odasına savurdu kendini . . . Kitabı , sedirin üstünde , tersyüz duruyordu gene . Yanında da dumanı tüten bir bardak çay . . . Kararlı adımlarla sedire yürüdü . Bardağı devirmemeye çalışarak , sırtını , duvardan tarafa verdi . Her ihtimale karşı , ayaklarını , yere sağlamca basarak oturdu . Çık artık ortaya ! diye seslendi . Sesinin sakinliği , kendisini de dehşete düşürdü . Hayalet hikayeleri uydurup , korkmuyorum bile . . . şu halime bak . . . kafayı yiyorum arak . . . deliriyorum . . . bu mu istediğin ? . . . ben sordum soruşturdum . . . önceki kiracılara bu kadar kötü davranmamışsın . . . bu haksızlık değil mi ? . . onlar aylarca oturup , delirmeden çıkıp gidebilmişler , ama beni delirtiyorsun . . . amacın korkutmaksa , o sınırı aştım çoktan . . . çık diyorum . . . çık ortaya . . . Biraz bekledi . Gelen giden olmayınca devam etti : Bak . . . eğer kendini gösterirsen , ben öncekiler gibi kaçmayacağım . . . söz veriyorum . . . ama , gitmemi istersen giderim . . . o başka . . . eğer arzu edersen , dost bile oluruz . . . benden iyisini bulamazsın . . . haydi çık . . . korkup korkmadığımı da bilmiyorum artık . . . çıık , Allah kahretsin , çık dedim sana çık ! Bahçeye bakan pencereye çevirdi yüzünü . Korkudan öleyim mi ? . . dedi perdeye . . . . bu mu istediğin Perde , hafif hafif dalgalanmaya başladı . Bir serin heyecan dalgası yaladı Musa'nın suratını . Bak . . . dedi titreyen sesiyle . . . . . . hemen çıkmazsan , çayını ben içerim . . . ona göre . . . Perde , hareketsiz kaldı . Ayağa kalktı Musa . Odayı , başı hizasında tarayarak , kendi etrafında ağır ağır dönmeye başladı . Elma dersem çık , armut dersem çıkmaaa . . . Elmaaa . . . elmaaa . . . elmaaa . . . Erzurumlu Teyze , televizyonun karşısında uyukluyordu . Rıza , kuvvetle silkinip , kucağından yere atlayınca , uyandı . Kafasını kaldırıp esnedi . Yan taraftan , yeni komşunun sesini duydu : Elma dedim kız . . . elmaaa . . . elmaaa . . . Canı elma çekti . Yerinden kalkmak için , koltuğun kenarlarına tutunup , ağırlığını öne aktardı . Safrakesesi , koca gövdenin basıncı altında bunalınca , isyan etti . . . bol bol asit gönderdi Erzurumlu Teyze'nin batnına . . . kadıncağız , boğazları yana yana , gürültüyle geğirdi . . . Musa , susmuş , tüyleri diken diken , birilerinin ortaya çıkıvermesini bekliyordu yan tarafta . Erzurumlu Teyze'nin camları zangırdatan geğirtisini , öbür dünyadan açılan paslı bir kapının gıcırtısı sandı ve boş çuval gibi olduğu yere yığılıp kaldı . . . 4 MUSA , gözünü karyolasında açtı . Sirke kokulu bir ıslaklık hissetti suratında . . . Elini , alnına attı . Sirkeli suya batırılmış , küçük bir el havlusuna değdi parmakları . Bayıldığını hatırladı . . . ama , odasına gelip karyolaya nasıl yatmıştı ? . . ya bu sirkeli bez ? Kafasını , ağır ağır sağ yanına çevirdi ve arkası kendisine dönük , zifir karası , upuzun saçlı bir kadının , karyolanın ayak ucuna ilişmiş olduğunu gördü . Korkudan nefesi kesildi . . . Seslenmeye de kıpırdamaya da cesaret edemedi . İşte . . . diye düşündü . . . . . . çağırdım çağırdım , getirdim sonunda . . . şimdi yavaş yavaş dönüp , erimiş , akmış , cerahatli suratıyla sırıtmaya başlayacak . . . işte . . . çıktı sonunda . . . Karyolayı sarsarak titredi . Kafasına çekivermek için , üzerindeki pikeye parmaklarını geçirdi . Kadın , kıpırtıyı hissedince , yavaş yavaş Musa'ya doğru döndü . . . Bol makyajlı , sıpa gözlü ince yüzünü gösterdi . Alay eder gibi dudak büzüp kıkırdadı . İnce yüz hatlarına inat , kapkalın , etli dudakları vardı . Ayıldın mı koçum ? dedi , kadife gibi yumuşak , kısık bir sesle . Belli olmuyor mu ? dedi Musa sinirli sinirli . . . Sendin demek . . . kimsin sen peki ? . . nasıl girip çıkıyorsun görünmeden ? . . Ellerinin üstüne abanarak doğruldu Musa . Kadından olabildiğince uzakta durmak için , kıçın kıçın dayanarak , bahçe penceresine yanaştı . Sol omzunu ahşap duvara yasladı . Kimsin sen ? diye sordu tekrar . Ne işin var evimde ? Kadın , ojeli uzun takma tırnaklı parmaklarını uzatıp , korkuyla duvarı delip bahçeye çıkmaya çalışan Musa'nın alnından sirkeli bezi aldı . Siktiret şimdi , dedi . . . . şu bezi aşağıya götüreyim de sana bi sıcak çay koyayım . . . açıl azıcık . . . sonra konuşuruz . . . Kalktı , odadan çıktı . Musa , kadının alt kata inen merdivenlerdeki ayak seslerini duyana kadar bekledi . Sonra yerinden fırladığı gibi , kapıya atılıp sürgüledi . Koşa koşa gidip , sedire oturdu . Kesik kesik solumaya başladı . Ağzına daha bol hava girsin diye , eliyle , yüzünün hizasındaki havayı burnuna doğru yelpazeledi . Şimdi tam Beyabi'ye benzedin Musa , diye geçirdi içinden . . . Rufailere de karıştın . . . hiç şansın kalmadı artık . . . ayvayı yedin . . . o dev adamı bile korkutup saçını başını ağartan yaratık sana neler yapmaz . . . sıkı dur bakalım . . . Elleri üşüyordu . Isıtmak için , kalçasının altına soktu . Birazdan , elinde ölüm şerbetiyle gelecek Aspendos , dedi kendi kendine . İçerden sürgülediğim kapıya bakıp kahkahalarla gülerek , ahşapların arasından süzülüp içeri girecek ve gerçek yüzünü gösterecek . . . o yüzü , Beyabi de görmüş olmalı ki , saçları ağarsın . . . bakalım , senin neren ağaracak ? Cama sırtını yaslayıp , dizlerini karnına çekerek büzüldü . Cenin pozunda , bacaklarının altında kilitledi ellerini . . . sağa - sola sallanmaya başladı . . . Kapının zorlandığını duydu . Kafasını kaldırıp baktı . Kadın , dışardan kapı koluna bastırıp duruyordu . Kapıyı aç Musa ! diye seslendi holden . Nasıl da kısık , erkeksi sesi var karının , dedi Musa . Dönme bir hayalet galiba . . . Kimsin sen ? diye bağırdı . Söyle , açayım . . . Elleme o taraflarını . . . aç kapıyı . . . çayını getirdim . Önce kim olduğunu söyle . Aç koçum . Kim olduğunu söyle dedim . . . nasıl girdin evime ? Sen şu koduğumun kapısını açıyo musun , açmıyo musun ? Kendini hiç bu kadar dindar hissetmemişti Musa . Bildiği duaları okumaya çalıştı ama hepsini birbirine karıştırınca vazgeçti . Allah , Türkçe de bilirdi nasıl olsa . Allah'ım , sen aklımı koru , diye dua etmeye başladı . Son defa soruyorum . . . açıyo musun , açmıyo musun ? Cama iyice yaklaştı Musa . Kadın , kapının aralıklarından buhar olup sızmaya başladığı anda , kırıp imdat isteyerek mahalleyi ayağa kaldıracaktı . Ama , işler hiç de korktuğu gibi gelişmiyordu . Açmazsan açma len ! diye bağırdı kadın . Sen de aynı bokun soyuymuşsun . . . adam sandık da çıktık ortaya . . . ben odama gidiyorum arkadaş ! Musa , kulak kabarttı . Misafir odasının kapısının kuvvetle çarpıldığını duydu . Hakikaten gitti mi acaba ? diye sordu kendine . . . . yoksa , beni yanıltmak için mi kapıyı öyle çarptı ? . . olabilir . . ben rahatlayıp hole çıkınca , gırtlağıma çöküverir . . . Sessiz sandığı gecenin ne çok uğultusu varmış meğer . Dinlemeye başladı . Birkaç kere , sabaha daha ne kadar kaldığını anlamak için saatine baktı . Her baktığında da bir dakika öncesinin bir dakika sonrasına baktığını gördü . Vakit , geçmek bilmiyordu . Hele de misafir odasından bardak şıngırtıları , kağıt hışırtıları , çay höpürtüleri gelirken . . . Canı da nasıl çay istiyordu . . . Anlayamasa da açıp bir iki satır roman okumaya karar verdi . Biraz zaman öldürürdü hiç olmazsa . Ses çıkarmamaya çalışarak kalktı . Yüksek sesle besmele çekerek yüklüğü açtı . Gündüz aldığı Neşeli Mangır'ı aradı . Bulamadı . Nereye koymuştu ? Hay Allah ! Galiba eve girer girmez , kapının ağzına bırakmıştı . . . Ne olacaktı şimdi ? . . hole çıkmaya hiç niyeti yoktu bir kere . . . Geri dönüp , sedire oturdu . Ellerini kalçasının altına sokup , ayaklarını sallaya sallaya beklemeye başladı . Ya çişim gelirse ? diye sorup , güldü kendi kendine . Altıma mı yapıcam ? Kadın süzülüp girmemişti kapının aralıklarından ama , mis gibi Seylan Çayı'nın tütsüsü çoktan girip , Musa'nın nefsini gıdıklamaya başlamıştı bile . . . Oh be ! diye söylendi . . . . kadın oturdu , rahat rahat çayımı içip , kitaplarımı okuyor . . . ben de burda korkudan dokuz doğuruyorum . Yeniden ayaklandı . Oda kapısına doğru ilerledi . Bana bir şey yapacak olsaydı , alnımı sirkeli bezle ıslatıp , ayıltmaya kalkmazdı . . . diyerek , kendini cesaretlendirmeye çalıştı . Titreyip duran sağ elini sürgüye attı . Hem bu nasıl hayalet canım . . . kapıdan bile giremiyor . . . kitap okuyup , çay , sigara içiyor . . . Sürgüyü çekip açtı . Ağır ağır araladı kapıyı . Hole baktı . Görünürde kimse yoktu . Misafir odasının kapısından ışık sızıyordu yine . Kelime - i Şahadet getire getire holü geçti . Kapıyı , kedi tırmalar gibi , hafifçe tıkırdattı . Gir gir . . . sürgülü değil benim kapı . . . Avcunun içi , terden vıcık vıcık olmuştu . Kulpu ıslatarak ittirdi aşağıya . Aralanan kapıdan göz ucuyla baktı . Kadın , Erzurumlu Teyze'nin evine bitişik duvara sırtını yaslamış , kucağında kitap , yanıbaşında da çay bardağı , keyifli keyifli oturuyordu . Kafasını kaldırıp bakmadı bile . Eliyle , şöyle buyur eder gibi , sediri gösterdi . Geç otur geç . . . ödlek . . . Musa , tedbirli davranıp , cam kenarına oturdu . Kadın , kara kaşlarını kaldırıp , sıpa gözleriyle baktı Musa'ya . Sonra , kitabı tersyüz etti , çay bardağının yanına bıraktı . Musa , kapaktaki puro içen iskelet resmini gördü . Titredi , ama kitabın adını görünce rahatladı : Neşeli Mangır Aaa . . . dedi fısıldar gibi . . . . ben de bu kitabı arıyordum . Kapının ağzına atmışsın , dedi kadın ters ters . . . . önce tertipli olmayı öğren . Ama . . . eve gelince şaşkınlıktan ne yaptığımı bilemedim ki . . . N'apalım . . . bileydin . . . Unutmuşum telaştan . İnsan , önem vermediği şeyleri unutur . Laf , Musa'nın çok ağırına gitti . Hiç de bile . . . diye itiraz etti . Kitaplarım , en değerli eşyalarımdır benim . Kadın ; İlahi ! diyerek aşağıladı Musa'yı . Ne kadar da belli oluyo değer verdiğin . Ayakkabılarınla yan yana . . . ayak kokan değerli kitaplar . İlahi ! Sen , Bette Abla yı okumuyor muydun ? Hı . . . çok değer verdiğin için , aldın , ayı gibi , lambaya attın ya canım kitabı . . . cildinin içine ettin . . . bir araya getirebilirsem okuycam . Musa , derin bir uykudan uyanır gibi silkindi . Neler oluyordu ? Kimdi bu konuştuğu kadın ? Sen kimsin ya ? diye soludu . Nesin ? Çüş artık . Efendim ? Çüş çüş . . . görmüyo musun ? Allah'ın bi kuluyum işte . . . ne demek ; nesin ? . . . insana benzemiyo muyum ? Hayır , yanlış anlama . . . yani , ben rüya falan görmüyorum di mi ? Rüyaya mı benziyorum ? Yok da . . . iki gündür ödümü kopartıyorsun . . . bir de benim açımdan düşün . . . kendi kendine yanıp sönen ışıklar , kendiliğinden temizlenip raflara yerleşen kaplar , kırıldığı halde kendini yenileyip yanmaya devam eden ampuller . . . daha bir sürü gariplik . . . beni bayıltan acayiplikler ayılınca ne görüyorum ? . . seni . . . peki , daha önce niye hiç göremedim ? . . cevabı sende . . . bak , Bette Abla yı okuduğunu da itiraf ettin . . . demek ki bana görünmeden bu evin içinde iş gören senmişsin . . . peki , bu nasıl oldu . . . niye göremedim seni ? . . in misin , cin misin . . . yoksa , hayalet falan mısın ? eğer hayaletsen , nasıl oluyor da çay içiyorsun ? . . rüyada olup olmadığımı sormam kadar doğal ne olabilir şu anda ? Kadın , ayaklarını yere sarkıttı . Yüzüne düşen , düz , kara saçlarını kulağının arkasına sıkıştırdı . Ben çay içicem , dedi . Sana da getireyim mi ? Cevap vermekten kaçıyorsun . Ben sen miyim ki kaçayım ? . . çay içiyo musun içmiyo musun ? onu söyle sen . . . İçiyorum . İyi . Kadın , çıkmak üzereyken , kapının ordan dönüp , ellerini beline dayadı . Bana bak ! dedi . Bu kapıyı da sürgülemeye kalkma , kıyametleri koparırım valla . Tamam tamam . . . sürgülemem . Musa , açık kapıdan , kadının merdivenleri inişini seyretti . Yok daha neler . . . deyip güldü . Kot pantolonlu , çay içen , ağzı da bayağı bozuk , makyajlı bir hayalet . . . dur bakalım . . . işin aslını anlıycaz ama , öcü - möcü olmadığı kesin hiç olmazsa . . . Kadın , iki bardak çayla geri geldi . Bardaklardan birini Musa'ya uzattı . Buyur , dedi . Şu senin bardağın . Haybeye soğuttun deminkini . Haybeye mi ? diye feveran etti Musa , ilk yudumunu aldıktan sonra . İki gündür görünmeden iş yapan , arkasından da yoktan var olur gibi ortaya çıkıveren birinden korkmam mı haybeye ? hadi canım sen de . . . İyi iyi . . . anladık . . . Korku filmi gibi iki gün geçirmişim burda . . . sen olsan ne yapardın ? Anladık dedik . . . uzatma . . . Musa , bir yudum daha alıp , ağzının içinde dolaştırdı . Söylesene artık , dedi . Necisin sen ? kimsin ? Gülerek devam etti : Hayalet filan mısın yoksa ? Kadın , sıpa gözlerini kocaman kocaman açtı . Sıkıntıyla ofladı . Bardağını sedirin üstüne bırakıp ayağa kalktı . İnce , çıplak kolunu Musa'nın burnuna sokacakmış gibi uzattı . Al , dedi . Dokun bakalım . Efendim ? Dokun dokun . . . bak bakalım , etim - kemiğim var mıymış ? Musa'ya titreme geldi Dokunamadı . Bardağını sıcak sıcak avuçlayarak , üşümeye başlayan ellerini ısıtmaya çalıştı . Korkma da dokun artık . Gerek yok . . . tamam . . . Öff ! ver bakim şu elini . Kadın , uzanıp , Musa'nın bardaksız elini tuttu . Çekerek diğer koluna sürdü . Sonra , kot pantolonunun üstünden , bacaklarına , bluzunun üstünden karnına değdirdi . Nasıl ? dedi . Etim - budum var mıymış ? Varmış . . . varmış da , şimdi aklım daha çok karıştı . Niye o ? diye sordu kadın , yerine otururken . Madem ben geldiğimden beri buradaydın , ben nasıl oldu da seni hiç görmedim ? . . . küçücük ev . . . nereye kaçarsan kaç görmem lazımdı . . . Kadın , bir an ciddi ciddi düşündü . Eeee . . . Ben görünmemişimdir . . . dedi yasak savar gibi . Efendim ? Neyse . . . Boş ver şimdi . . . iç çayını . . . gene soğutacaksın Yukarı çıktığında , Erzurumlu Teyze'yi , Rıza'nın kursağını okşayarak televizyon seyreder buldu . Kirli Yüz , dedi kadın . Çok seviyorum bu Brezilya dizilerini . Acıklı oluyor ama , sonları hep iyi bitiyor . Evet , dedi Musa . Öyle diyorlar : Ben hiç seyretmedim şimdiye kadar . Geçip , sedire , az önce kahvaltı ederken oturduğu yere oturdu Musa . Ben dikkatinizi dağıtmayayım , dedi . Rahat rahat seyredin siz . Birkaç dakika sonra kalkacağım . Aaa . . . dedi Erzurumlu Teyze . Olur mu evladım . Yeni geldin daha . . . Tanışıp bilişelim biraz . . . Ben yarın da seyretsem olur . . . Ne kaçırdığımı hemen anlıyorum zaten . . . Bu dizilerin iyi tarafı , peş peşe yirmi gün izleyemesen bile , ilk izlediğinde ne olduğunu anlayıveriyorsun hemen . . . Öyle mi ? . . ne güzel . Eee Musa . . . geçmiş olsun evladım . . . Ne yaptın suratına ? Musa , tamamen unuttuğu tırnak yarasına götürdü elini . Bu kadına yalan söylemeyecekti . Becerebildiği kadar hiç olmazsa . Bir arkadaşla aramızda küçük bir tatsızlık oldu da . . . dedi yutkunarak . Yaa . . . vah vah . . . sonu tatlıya bağlansaydı bari . . . Bağlandı teyzeciğim . Oh . . . iyi iyi . Kuvvetli bir geğirti , kadının sözünü kesti . Kusura bakma oh güzel evladım , dedi . . . . gastrit var midemde . . . safrakesem de çalışmıyor . . . bir şey yediğim zaman , eğilip kalktığım zaman , bilhassa namaz kılarken geğirtime mani olamıyorum . Musa , kadının çok mahcup olduğunu görünce üzüldü . Aman teyzecim . . . dedi . . . . lütfen . . . ben de sizin evladınız sayılırım . Hastalığın kusuru olmaz . . . lütfen . . . Sağ ol evladım , dedi . İsminle bin yaşa . Kadın rahat rahat geğirirken , Musa da ağzına gelen kayısı yumurtayı yuttu . Musa , aslında bir şey sormaya gelmişti buraya . . . ne soracaktı ? . . hah . . . Tanrı'yı . . . öbür dünyayı , öbür dünyadan gelen davetsiz misafirleri soracaktı . . . ama nasıl ? . . nerden başlamalıydı lafa ? Ben dün gece bir hayaletle dövüştüm . Bu tırnak yarası ona ait . . . diyemezdi ya . . . Konuşacak bir şey bulamamış gibi , gülümseyerek Erzurumlu Teyze'ye baktı . Kadın , kalın gözkapaklarını uyurcasına indirerek konuşmaya başladı : Ahşap evler Musa . . . bakımsız , eski hepsi de . . . ara macunları kuruyup sapır sapır dökülmüş . . . çatı kasaları üstteki çinkoyu da taşıyamayacak kadar yorulmuş , çürümüş . . . Musa , Erzurumlu Teyze'nin sustuğunu görünce , bir şeyler söylemek ihtiyacı hissetti : Beni de buraya bu evlerin doğallığı çekti zaten teyzecim . Erzurumlu Teyze , ağır gözkapaklarını zorlukla aralayarak , acır gibi baktı Musa'ya . Ne diyordum ? . . dedi . . . . ha . . . ahşap . . . rüzgar esse , geldiği yerdeki bütün sesleri de alır , evin içine getirir . . . hele gecenin sessizliğinde . . . Havva'nımın Kemal'i , sanırsın burnunu senin cama silmiş de annesinden dayak yer şu odanın ortasında . . . Efendim ? Kemal Kemal . . . heh heh heh . . . 11 Numara'daki Havva'nımın oğlu . Havva'nımın beyi astsubay galiba ? Evet . Mehmet Bey . Tanıştınız mı ? Hayır . Yalnız , iki sabahtır , gün ağarırken evine girdiğini görüyorum üzerinde üniformasıyla . 11 Numara'ya yani . . . ordan çıkardım . Erzurumlu Teyze , gözlerini iyice açtı . Boyunun ölçüsünü almaya çalışır gibi tepeden tırnağa süzdü Musa'yı . Rıza da onu taklit etti . Dikkatlisin maşşallah , dedi . Musa , yüzünün kızardığını hissetti . Şey . . dedi . Dikkatten değil de , insan yeni bir çevreye taşınınca antenlerini daha hassas çalıştırıyor . . . Heh heh heh . . . anten ha . . . heh heh heh . . . ne diyordum ? . . hah , bu evleri diyordum . . . nerde , ne ses varsa alır getirir oturma odana . Hele benim gibi , bir alış burda oturmaya , hele hele kulakların insan sesini tahta gıcırtısından , rüzgar uğultusundan ayırmayı bir öğrensin . . . gör o zaman . . . bir gece , taksici Sabri'nin Nursel'e yaktığı türküyü dinlersin , bir gece Kirkor Usta'nın , karısı Raşel'le vals yaparken çıkardığı ayak sesini . . . Musa , kalbinin sıkıştığını hissetti . Kadın , kendisine bir şeyler söylemeye çalışıyordu galiba . . . Birden , anlayıverdi . Hep . . . hepsini duydunuz mu teyzecim ? diye sordu , inler gibi . Kadın , yeniden gözkapaklarını indirip , kafa salladı . Kavganızı duydum evladım , dedi . Di . . . diğer . . . başka ? . . Sonra üzüldüm tabi . . . televizyonun sesini açtım daha fazla duymamak için . . . Musa , sevinsin mi , üzülsün mü bilemedi . Belki , Erzurumlu Teyze her şeyi duymuş olsaydı , ölülerden , hortlaklardan falan konuşup , biraz rahatlatabilirdi kendisini . . . Rızaa . . . çık bahçeye de biraz oyna oğlum . . . Rıza , Musa'ya yandan yandan bakarak , bahçeye açılan balkona geçti . Ordan da kanatlarını çırpa çırpa aşağı atladı . Musa , insanla hayvan arasındaki bu olağanüstü ilişkiyi görünce , düşüncelerinden sıyrılıverdi . Müthiş , dedi . Ne kadar iyi eğitmişsiniz . Rıza'm çok akıllıdır benim . Çok etkilendim . . . gerçekten olağanüstü . Kadın , Rıza da çıktı , artık rahat rahat konuşabiliriz der gibilerinden Musa'ya doğru eğilip geğirdi . Sonra da uzanıp , elini tuttu . Dün geceki misafirin . . . dedi . Musa , ter içinde kalan sırtını boştaki eliyle kaşıyarak , kadının sözünü kesti : Bir hanım arkadaş . . . Evet . . . genç bir hanım galiba . . . Genç . . . ama , inanın , davetsiz bir misafirdi . Olsun . . . böyle soruyorum diye gücenme sakın . . . kimse kimseden hesap sormaz Ruşen Sokak'ta . . . ben , duydum diye şey ediyorum . . . Evet , diyerek , gülümsedi Musa . Ama , en kötü yerini duymuşsunuz . Kavgayı duydum . . . üzüldüm . . . Çok kötü tırnak atıyor . Heh heh heh . . . kadındır . . . tırmalar . . . kedi gibi . . . Musa , Erzurumlu Teyze göbeğini hoplata hoplata gülerken , belli ettiğinden daha çok şey biliyor gibi diye düşündü . O anda da , ahşap ev , ortasından yarılıyormuşçasına çatırdadı . Musa , korkuyla ayağa fırladı . Korkma korkma . . . dedi Erzurumlu Teyze . Gök gürültüsü bu . . . bahar yağmuru geliyor . . . Öff . . . ödüm patladı . Gördün mü , sana dediğim çıktı . . . ses , gökyüzünden değil de evin içinden gelmiş gibi oldu di mi ? Evet , dedi Musa , yerine otururken . Tam söylediğiniz gibi . Asıl , yağmur başlayınca dinle sen . Çatıda bir trampet çalar , bir trampet çalar , evde kendi sesini zor duyarsın . Mutlak öyledir . Öyle öyle . İkinci gök gürültüsü , Erzurumlu Teyze'nin geğirtisine karıştı . Musa , hangi sesin daha şiddetli olduğunu bilemedi . Üçüncü gök gürültüsünden sonra , şiddetli bir yağmur başladı . Çatıda tapırdayan yağmur damlalarının sesi , odanın içine öyle bir doldu ki , Musa , ilk başta , ağzını açıp açıp kapayan Erzurumlu Teyze , geğiriyor mu yoksa bir şeyler mi söylüyor anlayamadı . Oturduğu yerde kayıp , kadına iyice yanaştı . Yaşlı kadın , bunu bekliyormuş gibi , Musa'nın elini yeniden yakaladı . Koltuğun kolluğu üzerine koyup , kendi koca , yumuk etli elini de üstüne örttü . Hayat evladım hayat . . . dedi . Efendim ? Yağmur . . . hayatın ta kendisi . . . Evet . Odaya dolan toprak kokusunu duyuyor musun ? Musa , Erzurumlu Teyze'nin sevgi gösterisinden memnun , boştaki elini , kadının elinin üstüne koyarak havayı kokladı . Evet teyzecim , dedi Duyuyorum toprağın kokusunu . . . topraktan doğan koku . . . Erzurumlu Teyze de Musa'yı taklit edip karnının üstündeki elini , Musa'nın ikinci elinin üstüne koydu . Sıvazladı . Yağmur , toprağı döllüyor . . . dedi . Ne için ? . . hayat için evladım , hayat için . . . burnuna gelen koku , toprağın çocuğunun kokusu . . . toprağın çocuğu kim ? . . hayat . . . hayatın kokusu bu . . . kokla bak . . . konaklı bebek başlarının mis kokusu gibi . . . çek evladım içine . . . hayatı solu . . . Musa'nın midesi bulanmaya başlamıştı . Ama , kokudan değil . Neden olduğunu da bilemiyordu . Derin derin nefes aldı . Evet , dedi . Oldum olası severim yağmurdan sonraki toprağın kokusunu , ama böyle bir benzetme yapmak aklıma bile gelmemişti . . . Hayat doğuyor , diyorsunuz . . . doğru . . . su , toprağa değince , ordan hayat fışkırıyor gerçekten . . . koku da , doğan bebeğin kokusu . . . ne kadar güzel . . . artık daha çok seveceğim bu kokuyu . . . Elbet seveceksin evladım , elbet seveceksin . . . hayatı seveceksin çünkü . . . kim sevmez hayatı ? . . sen de seveceksin . . . Musa , mide bulantıları içinde eğilip kadının tombul elini öptü . Ben hayatı severim , dedi . . . . ama , sevmeyenler de vardır muhakkak . O dediklerin , kendilerini sevmeyenlerdir Musa . . . çünkü hayat , tıpkı anası toprak gibi , insanın hem içinde , hem dışında , yani dört yanındadır . Kim ki hayatı sevmez , o , kendini de sevmez . . . kim ki kendini sevmez yaşamayı da sevmez . . . bir denklem bu . . . Musa , zıpkın yemiş gibi iki büklüm olup kafasını kadının tombul elinin üstüne koydu . De . . . denklem mi ? dedi fısıldayarak . Erzurumlu Teyze , etli parmaklarıyla Musa'nın saçlarını karıştırmaya başladı . Denklem evladım denklem , dedi . . . Birbirinden çok farklı , ama aynı derecede kuvvetli iki sevgi var denklemin iki yanında . . . İnsan sevgisi reaksiyona giriyor , hayat sevgisi çıkıyor . . . Misafir'in söylediklerini hatırladı . Cadaloz boş konuşmaz . . . hep haklı çıkar . . . kork ondan . . . . . . korkmaya çalıştı , içinden gelmedi . . . Tersine yüz bulmuş çocuk gibi , iyice yapıştı kadının tombul ellerine . Reaksiyondan bahsediyorsunuz . . . dedi , hayretler içinde . Erzurumlu Teyze , Musa'nın şaşkınlığının farkında değildi . İster kimya , ister fizik , ister matematik . . . dedi . Denklemin iki tarafı birbirine denktir Musa . . . Beyni zonkluyordu Musa'nın . . . . hayat öyle bir denklemdir ki evladım , her anında , her parçasında reaksiyona girenle çıkan birbirine denktir . . . birinin verdiği , diğerinin aldığıdır . . . alan da aslında , kendisine verendir . . . denklem işte . Musa , kadının , saçları arasında gezdirdiği parmaklarıyla , kafa derisini adeta uyuşturduğunu fark etti . Misafir'in sözleri aklına geldi yeniden . Kork ! . . . gene korkamadı . Bıraktı kendini . . . Kimin alan , kimin veren olduğu meçhuldür , dedi ilham gelmiş gibi . Ama , sonuçta , iki tarafın da aldığı , iki tarafın da verdiğine denk olan bir eylemin parçalarıdır hepsi . . . Heh heh heh . . . Afferin Musa . . . Ne kadar kazanan varsa , o kadar kaybeden vardır . Kazanan , aynı zamanda kazandığı kadarını da kaybedendir . Evet . Ne kadar hayat varsa , o kadar ölüm vardır . Ölüm , aynı zamanda hayat , hayat da aynı zamanda ölümdür . Toprak gibi . . . Musa , ayılır gibi oldu . Kafasını kaldırıp baktı yaşlı kadına . Toprak gibi mi ? diye sordu . Hem de tıpkı toprak gibi . . . Nasıl ? Sen bilirsin bunu . . . düşün . . . Alnından süzülen bir damla ter , tuzlu tuzlu yakıp , sağ gözünü yaşarttı Musa'nın . . . Ayağa kalktı . Kadından izin isteyip mutfağa indi . Demliği koklamaya çalışarak tuvalete boşalttı . İçini temizledi . Raftan çay kutusunu bulup , içine üç kaşık çay attı . Çaydanlığın suyunu ayarladı , altını yaktı . Allak bullak olmuş içini yatıştırmak için , özellikle su kaynayıncaya kadar , ocağın başında bekledi . Beklerken de , evin çatısına değil de , sanki mutfak döşemelerinin üstüne yağıyormuş gibi tepesinde gürültü yapan yağmuru dinledi . Şurda biri bağırsa zor duyulur , diye düşündü . . . . ama , yukarda Erzurumlu Teyze konuşurken ? . . Allah Allah . . . Demliğe su aktardı . Çay çökene , sonra da mis gibi kokana kadar beklemeye devam etti . Rafta bulduğu küçük bir tepsiye iki tane temiz bardak koydu . Bardakları doldurup yukarı , Erzurumlu Teyze'nin yanına çıktı . Kadın , koltuğa gömülmüş , televizyona dalmıştı yeniden . Musa'nın geldiğini görünce , uzaktan kumanda cihazının düğmesine basıp aleti kapattı . Televizyonu aç - kapa , aç - kapa , bu yaşlı halimle zor oluyor . Allah razı olsun , Kirkor Usta , şu aleti taktırdı da rahat ettim , dedi . Yaa . . . ne iyi olmuş . Buyurun çayınızı teyzecim . Sağ ol evladım . Ne güzel renk vermişsin çaya . . . eline sağlık . Afiyet olsun . Musa , keyifle yudumladı çayını . Senin ailen nerde evladım ? Musa , bu soruyu hiç beklemiyordu . Az kalsın , çayı genzi ne kaçıracaktı . Nerden çıkmıştı bu mesele şimdi ? Konuşmak istediği en son şey bile değilken üstelik . . . Bir yudum daha aldı çayından . Sonra , istemeye istemeye de olsa , kadının iyice yanına sokularak ; Kaçtım onlardan , dedi . Bunaltıyorlardı beni . Tahminine göre , Erzurumlu Teyze , Olur mu hiç evladım ? deyip paylayacak , sonra da nasihate başlayacaktı . Başını öne eğip bekledi . Kadından hiç ses gelmediğini görünce , kafasını kaldırıp baktı . Erzurumlu Teyze , etli gözkapaklarını kendi haline bırakmış , kirpiklerinin arasından ışıldayan gözleriyle , gülerek Musa'yı inceliyordu . Bir şey söylemek gereğini duydu Musa . Böylesinin doğru olacağına inandım da . . . dedi . Muhakkak . Efendim ? Kadın , uzanıp Musa'nın elini tuttu . Sonra da , koltuğun kolluğu üzerine koyup , yine kendi tombul elinin altına hapsetti . Muhakkak öyle yapman gerektiğine inanmışsındır evladım , dedi . Yoksa , Uzunharmanlar'da ne işin var . . . ama , önemli olan sonuç . . . söyle bakalım . . . kaçabildin mi bari ? Musa , tedirgin oldu . Bir yandan , kaçış sebeplerini anlatıp , kadını enikonu ikna etme ihtiyacı duyuyordu , öte yandan , kendine verdiği susarak geçmişle bağlarını kopartma sözüne ihanet etmeyi de hiç istemiyordu . Yaşlı kadında , insanın dilini çözüveren bir yön olduğu , aklının ucundan bile geçmiyordu o anda . . . İçini dökme ihtiyacının ağır bastığını sandı bu yüzden . Sanırım kaçtım teyzeciğim , dedi . Sonunda kaçabildim . . . belki de en başta yapmam gereken buydu . . . eğer , neden kaçtığımı soracak olursanız . . . Erzurumlu Teyze , Musa'nın sözünü kesti : Hiç kimse , kaçarak kaçmış olmaz evladım , dedi . Efendim ? Yani , kalkıp başka bir yere gitmekle , hiç kimse , hiçbir şeyden kaçmış olmaz diyorum . Anlamadım . Hatıralarından kurtulabildin mi mesela ? Daha değil . . . ama . . . zamanla . . . Buraya gelmenle , evden uzaklaşmanı gerektiren sebepler ortadan kalktı mı ? Kalkmadı tabi . . . yine de , sizin , sebep dediğiniz sıkıntılardan çok uzaktayım şu anda ve önemli olan da bu . . . Seni dövüyorlar mıydı evladım ? diye sordu kadın , sanki Musa'yı hiç dinlemiyormuş gibi . Efendim ? Etlerine iğne mi batırıyorlardı ? falakaya mi yatırıyorlardı seni ? Ne demek istediğinizi anlayamıyorum . . . bedensel sıkıntılardan dolayı kaçtığımı sanmadınız herhalde . . . ailemin bu yaşta bana işkence edecek hali yok tabi . . . Eşyalarını yükleyip getirirken Musa . . . dedi kadın . . . bir yudum çay alıp geğirdi . . . . . . aklını , ruhunu , kalbini de getirebildin mi buraya ? . . onlarsız gelebildin mi ? Ne söylemeye çalıştığınızı şimdi anlıyorum . . . onlarsız gelemezdim tabi . . . ama , zamanla , aklımı , ruhumu o dertlerden arındırırım mutlaka . Zamanla mı ? Evet . . . zamanla . . . Ne kadar lazım ? Efendim ? Ne kadar zaman lazım sence ? Bunu bilemem . . . ama , zaman her yarayı sarar nasılsa . . . öyle değil mi ? Öyle mi ? . . zaman , herkesi unutkanlaştırabilir mi ? Musa'nın midesi bulanmaya başladı . Misafir'in sözlerini hatırladı bir kez daha . . . Kork o karıdan . . . korku seni uyanık tutar . . . Mürşit'ten ayırdı beni . . . seni de gitmeye razı eder , benden ayırır o . . . tartışma kazanmayı öğrenmen lazım . . . kork . . . kork . . . . . . bulantıyı bastırmaya çalışarak yüzünü ekşitti . Beni zorluyorsunuz , dedi . , Bilmiyorum . . . gerçekten bilmiyorum artık . . . sadece , kaçmanın , kendi ruh sağlığım için daha selametli bir yol olduğunu düşünüyorum şu anda . . . Kaçabildin mi bari ? Şimdi buradayım . . . kaçabilmişim herhalde . . . bilmiyorum . . . Erzurumlu Teyze , Musa'nın saçlarını karıştırdı . Ah Musa'm . . . diye iç geçirdi . Ah evladım . . . ruhuna yük olan şeylerden nasıl kaçılır bilir misin ? . . kendinden kaçarak kaçılır . . . sen kendinden kaçabileni duydun mu ? . . duymadın elbet . . . kişi , ancak kendinden kaçabilirse dertlerinden kaçabilir . . . bu da bir tür . . . Lafı , kadının ağzından aldı Musa : Bir tür denklem . . . Afferin Musa . Musa , burulmaya başlayan karnının üzerine yumruğunu bastırdı . Erzurumlu Teyze . . . dedi ansızın . . . . . . kusurumu bağışlayın ama , çok ürkütücü bir sürpriz oldunuz benim için . . . Hayrola evladım ? KİMLİK BUNALIMI Yirmi dört yaşında bir kadın gece saat 22 : 00 dolaylarında Gümüşsuyu Caddesi'ndeki otobüs durağına geldiği sırada , yanına yaklaşan bir otomobilin içindeki erkekler kendisine söverek çirkin önerilerde bulunuyorlar . Olumlu yanıt alamamaları üzerine de arabadan inip kadını dövmeye , saçından tutup sürüklemeye kalkışıyorlar . Olay yerinden geçmekte olan polis ekibi saldırganları gözaltına alarak karakola götürüyor . Savunma şöyle : Çok içkiliydik . Kendisini hayat kadını sandık . Bilseydik böyle bir işe kalkışmazdık . Eskilerin anlattıkları birtakım fıkralar vardır . Padişah dalkavuğuna , Öyle bir şey yap ki özrün kabahatinden büyük olsun , demiş . . . Bu da tıpatıp öyle . . . Yasa koyucular bile hayat kadınlarına saldıranları daha az suçlu gördüklerine göre , erkeklerden iki erkek yaratığın böyle bir işe kalkışmalarında yadırganacak bir yan yok . . . Üç beş densiz ! deyip geçilemez . Bütün gün sokaklarımızda benzer olaylar yaşanıyor . Anlayış aynı , yalnızca ölçüler değişik . Kadınlara sarkıntılık etmek toplumumuzun utanç verici bir özelliği haline geldi . Aklı başında insanlar herhalde bu durumdan büyük bir üzüntü duyuyorlardır . . . Aklı başında insanlar yerine çoğunluk diyemiyorum , çünkü , bakın , gazetede haber nelerin üstüne basılarak veriliyor : 1 . Saldırıya uğrayan kadın bir üniversite öğretim görevlisiymiş . 2 . İşyerinden çıkarak evine gitmekteymiş . Gazeteciler halkın nabzını tutan kişilerdir . Saldırıya uğrayan kadının iyi öğrenim görmüş , üniversite öğretmenliği düzeyine yükselmiş bir kişi olduğu , ayrıca gece o saatte neden sokakta olduğu üstüne basa basa belirtilmiş : Yoksa halkımızın büyük çoğunluğu , Gecenin o saatinde ne işi olabilir bir kadının sokaklarda ! diye erkekleşebilirdi . . . Saldırıya uğrayan kadının resmine bakıyorum : Süssüz , kimseye kendini beğendirme çabası içinde olmadığı izlenimini veren , sağlam bir kişiliği yansıtan ; dengeli bir görünüşü var . Erkek söylemine daha görünüşüyle set çekiyor . Ya süsüne püsüne düşkün , kırıtkan bir şey olsaydı ! Ya toplumun ezdiği , cinselliğini kiralayarak yaşamaya sürüklediği bir kadın olsaydı ! O zaman gazeteciler bu olayı nasıl yansıtacaklardı ? Erkek söylemi nasıl önlenecekti ? Gecenin o saatinde sokaklarda tek başına dolaşıp aranırsan , söverler de , döverler de . . . İnsanımızın bir kimlik bunalımı içinde olduğunu kimse yadsıyamaz sanırım . Ama , bence , bu durumun nedeni geçmişimizden kopmamız , geleneklerimizden , göreneklerimizden uzaklaşmamız filan değil . Bugünün yaşam koşulları içinde sürdürülmesi olanaksız şeyleri yeniden canlandırmaya çalışmakla hiçbir sorun çözülemez . Yukardaki olayı , Kadının dışarda çalışması uygun değildir , evde oturup çocuklarına baksın , gecenin geç saatlerinde sokaklarda yalnız başına dolaşmasın , diyerek önleyemeyiz . Belki aynı şeyin başka bir söylenişidir ama , bu konuya şöyle yaklaşmalıyız : İnsanımızdaki kimlik bunalımının nedeni çağdaş yaşama ayak uyduramamaktır . Kadınların istedikleri gibi yaşamak , istedikleri saatte , istedikleri yerde dolaşmak hakkını elde etmiş olmaları , erkeklerle eşit düzeye gelmeleri , çağdaş yaşamın getirdiği bir yozlaşma değil , geleneklerimize , göreneklerimize aykırı olsa da , kimsenin önleyemeyeceği son derece önemli bir gelişmedir . . . İçkili , içkisiz , bütün erkekler , gelenekçi , görenekçi bütün insanlar artık bu gerçeği anlamak zorundadırlar . . . ( Cumhuriyet , 4 Mayıs 1994 ) YENİ DEVLET Bugün Fransız ya da Alman sosyal demokratlarının yapmak istedikleri şöyle özetleniyor : Toplumsal adalet ile serbest piyasa ekonomisinin sanayi ve ticaret etkinliğini bağdaştırabilmek . Eskiden de bu değil miydi amaçları ? Liberal demokrasiyi savunan egemen sınıflar , 19 . yüzyılın ikinci yansından sonra emekçilerin yürüttüğü toplumsal , siyasal savaşımlarla sarsılınca , birtakım ödünler vererek egemenliklerini sürdürmenin yollarını aradılar ; böylece de sosyal demokrasiye yeşil ışık yakılmış oldu . Liberal demokrasinin temel değerleri olan anamalcılık , siyasal demokrasi , çoğulculuk gene korunuyordu . Ama toplumsal adalet anlayışıyla paylaşım dengesizlikleri giderilmeye çalışıldı . Toplumsal devlet anlayışıyla da güvenliğin sağlanması , işsizliğin önlenmesi , emekçilerin yaşam düzeylerinin yükseltilmesi gündeme geldi . İşçi sınıfına sendika kurma , toplusözleşme , grev , emeklilik sigortası , sağlık sigortası , işsizlik sigortası , parasız eğitim vb gibi birtakım toplumsal haklar tanındı . Sanayi devrimini yapmış , gelişmiş ülkelerde , bu ödünler , anamalcılığa son vermek isteyen toplumsalcı anlayışın yığınları yanına çekmesini önledi . Daha soldan bakanlara göre ; sosyal demokrasi anamalcılığın yıkılışını geciktiren bir etkinlikti . Ama kanlı devrimler , devrimleri izleyen baskı yönetimleri yoluyla özlenen toplumsalcılığa bir türlü ulaşılamayınca , Sovyetler Birliği'nde , Balkanlar'da , Doğu Avrupa'da , Çin'de toplumsalcı ekonomi yürümeyince , büyük sıkıntılar yaşanarak serbest piyasa ekonomisine dönmek zorunda kalınınca ; emekçilerin bütün umutları sosyal demokratlara bağlandı . Daha önce sosyal demokratları beğenmeyen toplumsalcılar da , karşı köşelere savulmadılarsa , sosyal demokrat oldular . Devletin küçültülmesi gerektiği görüşü ise sanırım iki ayrı nedenden körüklendi . Birincisi , uygulanan baskıcı toplumsalcılığın Her şey devletten sorulur anlayışı , bürokrasiyi aşırı büyütüp ekonomiyi işlemez duruma getirerek devlet düşmanlığına yol açtı . İkincisi , serbest piyasa ekonomisinde , liberal siyasa , özgürlükler falan filan diye söylevler çekilirken , anamalcıların , parasal güçleriyle , hükümetleri , bürokrasiyi , devleti hep denetimlerinde tuttukları görüldü . Sivil toplum özlemini , bireycilik değil , çoğunluktan yana kaygılar yarattı . . . Sosyal demokrasiyi çıkış yolu olarak gören bir toplumsalcı , Fransız Sosyalist Partisi lideri Michel Rocard serbest piyasa ekonomisinin kaçınılmazlığını belirtirken şöyle diyor : Devletin otoritesi , devlet yararlı ve soylu tavrını ; egemenliğini kullanımda aşırıya kaçmadan gösterdiği sürece , kesinlikle gereklidir . ( . ) Pazar ekonomisini hangi koşullar altında ve sosyal bir düzensizliğe neden olmadan nasıl işleteceğiz ? Hangi kurallara , hangi sınırlara ve ölçülere bağlayacağız ? . ( Milliyet ; Çeviren Mine G . Saulnier , 12 Şubat 1994 ) Michel Rocard Fransiz demokrasisine , Fransız halkının sağduyusuna güveniyor . Anamalcıların denetimine girmeyecek , yığınların çıkarlarını koruyacak bir devletin otorite sinden söz ediyor . Zenginlerin daha çok zenginleşmesini , firmaların aşırı güçlenmesini devletin önleyeceğine inanıyor . Pazar ekonomisine , belli bir özgürlük için elbette ihtiyacımız var . Ama bu ekonomi biçimini hem korumak , hem de sınırlarını belirlemek zorundayız . Çünkü sosyal eşitsizlikle mücadelenin yolu pazar ekonomisinden değil , koyulan kurallardan geçer . Herkese şans eşitliği , çevre koruma ; eğitim , temel araştırmaya yol açabilmek , sosyal sigortayı ve halkın sağlığını korumak , pazar ekonomisine yüzde yüz açık kart vererek yapılabilecek işler değildir . Fransız demokrasisi , Fransız halkının sağduyusu serbest piyasa ekonomisinin sınırlarını belirleyecek bir devleti ortaya çıkaracak , ayakta tutacak durumda olabilir . Ama başbakanlık da etmiş bir Türk siyasa adamı , halkın karşısına çıkıp şöyle diyor : Türkiye'de en büyük talan devlet eliyle yapılmaktadır . İşte sorun ! . . Çözün çözebilirseniz ! . . ( Cumhuriyet , 7 Mayıs 1994 ) DEĞİŞTİR ! . . Bir sokağa , bir yapıya , bir parka , ya da sürekli bir etkinliğe ünlü bir kişinin adını verdiler mi , bayağı tedirgin oluyorum . Bakalım kim , ne zaman değiştirecek ? Yalnız ortanın solundakilerle şeriatçılar arasındaki bir çekişme sanılmasın , herkes hoşlanıyor bu ad değiştirme işinden . 1960'tan beri oturduğum sokağın adı üç kez değişti . . . Kim değiştirdi ; niçin değiştirdi , bilmiyorum . . . Bir de insanımızın tutucu olduğunu söylerler . . . Siyasal çekişmelerde ise benzeri görülmemiş bir saygısızlık sergileniyor . Yıllar önce Dolmabahçe'de bir stadyum yapılmış , adı da İnönü Stadyumu konmuştu . Taksim Stadı , Şeref Stadı , Fenerbahçe Stadı derken , sonunda gerçek bir stadyuma kavuşmuştuk . Demokrasinin meyveleri toplanmaya başlanınca , bir de baktık , İnönü Stadyumu nun adı Mithatpaşa Stadyumu oldu . . . Aslında ikisinin de adlarına stadyum yapılacak değerde devlet adamları oldukları düşünülürse , böyle bir çekişmeye konu edilmelerindeki büyük saygısızlık kolayca anlaşılır . . . Ama demokrasi bu , sandıktan çıkanlar da sürekli değişiyor . . . İyi de ; nasıl geri dönülecek ? İnönü adını silmek ne kadar küçüklükse , Mithatpaşa adını silmek de o kadar küçüklük . . . Bir süre Dolmabahçe Stadyumu dendi . . . Şimdi gene , başlangıçtaki gibi , İnönü Stadyumu deniyor . . . Rıfat Ilgaz Kültür Merkezi'nin adı Necip Fazıl Kısakürek Kültür Merkezi'ne çevrilince de , gene iki ünlü insan , düşünceleri birbirine uymayan , ama sanatlarıyla herkesin saygını kazanmış iki ünlü şairimiz , gereksiz bir çekişmenin içine itilmiş oldular . . . Her seçimden ; her yönetim değişikliğinden sonra , birtakım kuruluşların , yapıların , parkların , sokakların adları mı değişecek ? Sonu nereye varır böyle bir çekişmenin ? Özellikle Refah Partililer bütün seçimleri kazanacaklarını , tek parti olacaklarını sanmanın aymazlığı içindeler . Oysa demokrasilerde böyle bir süreklilik düşünülemez . Mutlaka gelenler , gidenler olacaktır . Öncekilerin değerlerine siz nasıl davranırsanız , sonrakiler de sizin değerlerinize öyle davranırlar . . . Siyasa adamlarımız ünlülerimize gösterilen bu tür saygısızlıkların kamuoyunda yaratacağı tepkileri hiç düşünmüyorlar . . . Ya da ufak ufak başladılar düşünmeye . . . Çünkü şu günlerde yeni bir yöntem gündemde : Kafası kafanıza uymayan bir ünlünün adına açılmış bir kültür merkezi ya da kitaplık mı var , adını değiştirip gazetelere düşeceğinize , kapatıp işi bitiriyorsunuz . . . Pendik'teki Asım Bezirci Kitaplığı kapatılmış ; Sarıyer'deki Bahriye Üçok Kültür Merkezi nin etkinlikleri durdurulmuş ; Şişli'de kitaplık diye yapılan binaların nasıl kullanılacağı daha belli değilmiş . . . Belediyelerde öncekilerin yaptıklarını korumak diye bir anlayışın söz konusu edilemeyeceği anlaşılıyor , olanağı varsa mutlaka değiştiriyorlar . . . Hele konu kültürse . . . Bizim çok daha önemli sorunlarımız var . Kültür etkinlikleri bizim temel görevimiz değil . Kıvırma yöntemlerinin en geçerlisi bu . . . Bunca işin arasında , ulaşım , yol , su , kanalizasyon vb , bir de kültürle mi uğraşacağız ! Ece Temelkuran'ın 4 Mayıs 1994 tarihli Cumhuriyet'te Ankara Anakent Belediye Başkanı Melih Gökçek'ten aldığı bilgiler her şeyi ne kadar açık gösteriyor : Önceki belediye yönetimi Ankara Müzik Festivali için bir buçuk milyar liralık bir yardım sözü vermiş . Şimdiki belediye yönetiminin başı Melih Gökçek ise kısaca şöyle diyor : Festival yapan yapar . Beni ne ilgilendirir ? Kültür benim görevim değil . İşte bu kadar . . . ( Cumhuriyet , 11 Mayıs 1994 ) TELEVİZYONLA EĞİTİM Televizyonda gösterilen Kurtuluş adlı . dizi büyük bir ilgiyle izlendi . Hiçbir şeyi beğenmeme eğiliminin ağır bastığı sanat ortamımızda , bayağı olumlu bir yaklaşımda söz birliği edilmesi , insanı ister istemez nedenlerini araştırmaya zorluyor . Neden bu kadar beğenildi Kurtuluş ? Yönetmen başarılı , film iyi çekilmiş , oyuncular iyi oynamışlar , sanat düzeyi yüksek bir yapıt , denebilir . . . Böylesi beklenmiyordu , yiğitlik gösterileriyle , parlak söylevlerle dolu , sıradan bir propaganda filmi olacağı sanılıyordu , öyle olmadığının görülmesi herkesi etkiledi , denebilir . Atatürk'e , Atatürk ilkelerine , laik düşünceye çok çirkin saldırıların yapıldığı bir döneme gelmesi filme güncel bir siyasal boyut ekledi , sanki yapılan saldırılara bir yanıt oldu , denebilir . Şu anda aklıma gelmeyen , ya da bilmediğim ; düşünemediğim başka nedenler de vardır belki . Ama , bence , bütün bunlardan önce , işin temelinde bir eğitim olayı yatıyor . . . Kurtuluş filmi , bir sanat yapıtı olmasına karşın , halkımıza Kurtuluş Savaşı'mızla ilgili önemli bilgiler aktardı . Örgün eğitimde bu konuyla ilgili derslere katılmış , kitaplar okuyup ezberlemiş , sınavlara girip çıkmış olanların bile bilmedikleri , kafalarında canlandıramadıkları birtakım şeyleri gösterdi . Türk halkı Kurtuluş Savaşı'nın ne güç koşullarda , ne çetin engeller aşılarak , ne büyük özverilerle yürütülüp kazanıldığını gözleriyle gördü . . . Sanat yapıtlarının gerçeğin taşıyıcısı olmaları gerekmez . Çağdaş sanatçılar ile onları izleyen eleştirmenler , yapılan işe böyle bir sınırlama getirilmesinden hoşlanmazlar . Kurmaca sözcüğü özellikle üstüne basa basa kullanılır . Ama sanat alanında hiçbir şeye yasak konamadığı gibi , bu işe de yasak konamıyor : Bir sanatçının gerçekleri yansıtan , gerçeklere tıpatıp uyan bir yapıt yaratmasına kimse engel olamaz . İsterse tarih anlatır , isterse coğrafya dersi verir . . . Yapabildikten sonra . . . Sinema sanatı bütün kurmaca özelliklerine karşın , çağdaş insanın bilgilenmesine çok yardımcı olmuştur . Yirminci yüzyıl insanlarının hem vazgeçemedikleri , hem de Aptal Kutusu diye niteledikleri televizyon da , bugünkü acıklı durumundan kurtulabilirse , daha açık söyleyelim , siyasa ile reklamın baskısından kurtulabilirse , yaygın eğitimin gelmiş geçmiş en güçlü aracı olacaktır . Okullarda verilen eğitim , örgün eğitim , belli bir süreyle sınırlı , üstelik de bir zorlamaya , baskıya dayalıdır . Aslında çok meraklı olan , öğrenme özlemi içinde yanan insanoğlunun bu yanının törpülenmesine bile neden olabilir . Doğumdan ölüme kadar süren yaygın eğitim ise bir özgürlük ortamında , bir seçme alanında gerçekleşir . Araya çeşitli durumlarda , birtakım baskılar girse de , bunlar gelip geçicidir . Ne var ki televizyonla yapılacak yaygın eğitim , kesinlikle örgün eğitimin ekrana getirilmesi değildir . Bugün açık öğretim adı altında böyle bir uygulama var . Öğretmenler sınıfta ders verir gibi , kamera karşısında ders veriyorlar . Amacım bu uygulamayı yermek değil , yapılan iş bir gereksinimin karşılanması , biliyorum , eldeki olanaklarla bir hizmet veriliyor . . . Ama televizyonun yaygın eğitimde ne kadar yararlı olabileceğini bu uygulamaya bakarak değerlendiremeyiz . Belgesellerden yola çıkarak düşünmek , neler yapılabileceğinin daha gerçeğe yakın olarak saptanmasını sağlayacaktır . Televizyonun yaygın eğitimde başarıyla kullanılabilmesi için sanatçı ile bilim adamının birlikte çalışmaları gerekiyor . Günümüzde , sanat tarihindeki yanlış uygulamalara duyulan güçlü tepki yüzünden bir daha dirilmemecesine ölüp gittiği sanılan Sanat eğlendirerek öğretir anlayışı , kanımca , önümüzdeki yüzyılda yeniden canlanacaktır . Yaygın eğitimle televizyonun işbirliği bunu iyice zorluyor . . . Kurtuluş örneğinde görüldüğü gibi . . . ( Cumhuriyet , 14 Mayıs 1994 ) TÜRK KİMLİĞİ Profesör Bozkurt Güvenç , Kültür Bakanlığı'nca yayımlanan 456 sayfalık yapıtı Türk Kimliği ne Kültür Tarihinin Kaynakları alt başlığını koymuş . Yazar yapıtım şöyle tanımlıyor : Bu araştırma , insanbilim açısından Türk Kültür Tarihi'ne bir giriş denemesi sayılabilir . ( s. IX ) Kimlik ile kültür arasındaki sıkı ilişki , kimlik araştırmalarını ister istemez kültür tarihine dönüştürüyor . Yanıtlanması istenen soru kısaca şu : Kimdir Türkler ? Orta Asyalı , Anadolulu , Rumelili , Müslüman , Sünni , Alevi , Atatürkçü , Şeriatçı , Batılı , Doğulu . . . Bozkurt Güvenç'in yerdiği yanıt : Hepsi biziz . Ama kimliğimizi , yani kültür tarihimizi bilmiyoruz . Köklerimizi arayıp buldukça kendimizi tanıyacağız ; kendimizi tanıdıkça , umuyorum ki , karşıt gördüğümüz ötekileri bağışlamayı öğreneceğiz . ( s. X ) Onun için de Kimdir Türkler ? sorusuna doyurucu bir karşılık ararken , 456 sayfalık koca bir kitap bile ancak Türk Kültür Tarihi'ne bir giriş denemesi olabiliyor . Bu arada yanıt bulan başka bir soru da şu : Türkler , Osmanlılar'ın uzantısı mı , yoksa Osmanlı İmparatorluğu içinde kendi kültürel özelliklerini korumuş ayrı bir topluluk mu ? Osmanlıların kendilerini Türk saymadıkları biliniyor . Osmanlılar Türk adını önceleri göçebe Türkmenlerle Yörükler için , sonraları da Türkçe konuşan Anadolu köylüleri ile taşralılar için kullanmışlar . Osmanlıya Türk demek büyük hakaret . . . Selçuklular'dan kalma ünlü bir deyim de var : Etrak - i bi idrak ( Algılama gücü olmayan Türkler ) . . . Konya Selçukluları da Türkleri barbar savaşçılar olarak niteliyorlar . Sınır boylarına yerleştirilecek , düşman saldırılarına ilk karşı koyacak savaşçı göçebe topluluklar . ( s. 22 ) Türkler ise Osmanlı hanedanının bütün dışlayıcı yaklaşımlarına karşın kendilerini , 19 . yüzyılın sonlarına kadar , Müslüman Osmanlı devletinin en önemli üyesi olarak algılıyorlar . İslam'dan önce kabile ya da boy adıyla anılırken ( Göktürk , Uygur , Oğuz , Selçuk , Kayı vb gibi ) , artık Osmanlı dışında bir niteleme aramıyorlar . YAYIMCILARA DUYURU Bugüne kadar yazdığım hiçbir yazı böylesine ilgi çekmemişti diyebilirim . Öykücülüğümüz konusunda , önce Adam Sanat ta , arkasından özetleyerek Cumhuriyet te yazdıklarım üzerine birbirini izleyen telefonlar aldım . Destek telefonları . . . Ayrıca , herkes kendine göre birtakım isteklerde , önerilerde bulunuyor . Birtakım yayınevlerinin , yayımcıların adlarını verenler , Onları zorlayın , diyenler bile oldu . Yanlış anlamadıysam , birinin elinde de Anlatı adlı bir derginin ön çalışmaları , oldukça geliştirilmiş bir taslağı var . Her neyse , yayımcılara duyuru : Öykü dergisi bekleniyor . . . Üstelik de genç insanlar bekliyor . . . Telefon edenlerden birine sordum : Genç misiniz ? Hayır . Kaç yaşındasınız ? Yirmi . . . İnanılır şey değil . . . Evet , yayımcı arkadaşlar bu konu üzerinde durup düşünmeliler . . . Çok çeşitli taslaklar ortaya çıkabilir . . . Öykü dergisi deyince , birkaç öykü ya da öykü kitabı eleştirisi ile art arda sıralanmış öyküler gelmesin hemen gözünüzün önüne . . . Öylesi de tasarlanabilir . Bir iki bin kişi için üst düzeyde bir kitap dergi . . . Ama bu anlayıştan çok uzaklara da gidilebilir . Gene nitelikli öyküleri bir araya getiren , ama biçimi , düzenlenişi , baskısıyla magazin dergilerini andıran bir dergi , yazın dünyasının dışına çıkamaz mı ? Örnekse şiirle düşünemezsiniz böyle bir açılımı , onu ancak saz şairleri taşıyabiliyor yazın dünyasının dışına . Türkiye'de çok güzel şiir dergileri , ya da şiire ağırlık veren yazın dergileri var , ama hiçbirinin satışı iki bin sınırının üstüne çıkamıyor . Öykünün gizilgücü bambaşka . . . Mizah öyküleriyle siyasa alanının güncel sorunları bile ele alınabiliyor . Aşk öyküleri , serüven öyküleri , korku öyküleri , spor öyküleri , bilimkurgu öyküleri , hayvan öyküleri . . . Sonu gelmez çeşitlemenin . . . Öykü alanında birbirine hiç benzemeyen dergiler tasarlanabilir . . . Ülkemizde Kuram gibi , Cogito gibi çok nitelikli dergiler yayımlanıyor . O düzeyde bir öykü dergisi , bir kitap dergi de çıkarılabilir . Bana sorarsanız ilk düşünülmesi gereken öyle bir dergidir . Ama bana sormayın daha iyi , çünkü ben şu içinde , yaşadığımız alışveriş düzenine ayak uydurabilmiş bir kimse değilim . Günümüzün yayımcıları çok daha gerçekçi , iş bilen kişiler . Kitapların 1500 - 2000 basılabildiği bir ortamda yayınevi yönetmek , ayakta kalabilmek , hele Beyoğlu'ndaki eski yapıları alıp onararak kökleşmeye çalışmak , bir yandan da kentin en kalabalık bölgelerinde birbiri ardına kitap evleri açmak kolay mı ? Böylesine savaşımcı yayımcıların öykü dergisi konusuna eğilmelerinden çok değişik tasanlar beklenebilir . Belki anladınız , bir değil , birbirine hiç benzemeyen birkaç öykü dergisinin birden çıkmasını özlüyorum . Aralarında , görsel nitelikleri , baskı tekniğinin üstünlükleriyle yazın dünyasının sınırlarını aşan , yazarların daha çok sayıda insana tanıtılmasını , kitapların daha çok satılmasını sağlayacak dergiler de herhalde olacaktır . . . Bitirirken bir de şunu belirtmek istiyorum : Bana telefon eden gençlerden biri öykücülüğün küçümsendiğini , öbür türlere , örnekse romana geçmek için basamak gibi kullanıldığını söyledi . Ben buna bir küçümseme diye bakmaktan yana değilim . Öykücülük yazarlığın öğrenildiği yerdir . Kanımca işe mutlaka kısa öykülerle başlamak gerekir . Başka türlere geçmek sadece bir yeğlemedir , öyküyü küçümseme diye değerlendirilmemeli . Karşıma , Ben bir roman yazdım , okumanızı istiyorum , diye gelen yazar adayları oldu mu , Önce öykülerinizi okumak isterim , diyorum . Öyküleri yoksa , doğrudan romana girmişlerse , onlara öykü yazmadan yazarlığı öğrenmelerinin çok güç olduğunu anlatmaya çalışıyorum . Öykücülük basamak filan değil , yazarlığın sanat kaynağıdır . Başka anlatı türlerine geçmek istemeyenleri gözden geçirirseniz hep sanatçılıkları ağır basan kişiler olduklarını görürsünüz . . . ( Cumhuriyet , 8 Ekim 1994 ) DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ Nerdeyse elli yıldır yazı yazıyorum . Yayımcılık , dergicilik alanındaki çalışmalarım da kırk yılı aştı . Yayın dünyasında yaşadığım çeşitli kaygıların arasında baş köşeyi , hep yazılanların yasalara göre denetlenmesi sorununun aldığını söyleyebilirim . Ardı arkası kesilmez bir kendi kendini denetleme . . . Şöyle yazarsam suç olur mu ? Bunu nasıl söylersem suç olmaz ? Hangi sözcükleri kullanmamam gerekir ? Hangi konulara değinmemeliyim ? Yalnız yasalar da değil . . . Yasalar değişmemiştir , aynıdır , ama yönetim değişmiştir . Her hükümetin adaleti işletişi başka türlü . Hele işin içine bir de sıkıyönetim girerse . . . Siyasa ile hiç ilgisi olmayan konularda bile ne yasaklarla yaşadık ! . . 1952 yılında , yani Türkiye'de demokrasiye geçildikten sonra yazdığım bir yazıdan bir tümce : İyi ama , Doğu ya da Kuzey Anadolu'da yaşayanların konuştukları Türkçe'yi anlamak değme babayiğitin harcı değildir , o zaman ne olacak ? ( Unutulmuş Yazılar , s . 47 ) Yaşar Kemal Sarı Sıcak ı yayımlamış , şive taklidi konusu tartışılıyor : Öykülerde , romanlarda kişiler konuşturulurken gerçeğe tıpatıp uyulmalı mı , uyulabilir mi ? Tam anlamıyla bir yazın sorunu , siyasayla hiçbir ilgisi yok . Ama Laz ya da Kürt sözcüklerini kullanmamak için , Doğu da Kuzey Anadolu'da yaşayanlar demek gereğini duyuyorsunuz . . . Yasaklar yalnız yasalardan gelmiyor . . . O günleri yaşamamış olanlara bu kaygıların savunması yapılabilir mi ! . . Kendinizi denetlediğiniz gibi , yayımcı olarak başkalarını da denetliyorsunuz : Aman şu sözcükleri kullanmayın , şu konulara değinmeyin , şu adları anmayın ! . . Üniversitede okuduğum yıllarda , 1945 - 1950 arası , Halide Edip Adıvar'ın bir yazısı çıkmıştı Akşam gazetesinde : Yahya Kemal ile Nazım Hikmet . . . Bu iki büyük şairin önemlerinden , Türk yazınındaki seçkin yerlerinden söz ediyordu . Hem sevinmiş , hem de şaşırmıştık . . . Halide Edip Adıvar'dan başka kimse kolay kolay göze alamazdı böyle bir şeyi . Nazım Hikmet'in adı nasıl anılır ! . . Hem de övgüyle ! . . 1961 Anayasası'ndan dört yıl , şairin ölümünden iki yıl sonra , 1965'te , Yön dergisinin Kurtuluş Savaşı Destanı nı yayımlaması da bir yiğitlik olarak değerlendirilmiş , yönetimin göstereceği tepki merakla beklenmişti . Nazım Hikmet'in kitaplarının yayımını yasaklayan bir yasa mı vardı ? Geçenlerde Pertev Naili Boratav'a Kültür Sanat Büyük Ödülü verildiğini öğrendiğimde bayağı hüzünlendim . Oysa mutluluk duymam , sevinmem gerekirdi . Hüzünlenmek sözcüğü bile tam anlatmıyor duygularımı , utandım demeliyim . . . Kürsüsü kaldırılıp Türkiye'den ayrılmak zorunda bırakılışından tam kırk altı yıl sonra verilen bir ödül . . . 1940'lann ikinci yansında Dil - Tarih ve Coğrafya Fakültesi'nde yaşananları , düşünce özgürlüğünün önemini bir türlü anlayamamamız yüzünden küstürdüğümüz , gittikleri uygar ülkelerde el üstünde tutulan bilim adamlarımızı düşündüm . . . Onları Türkiye'den uzaklaştıranların karanlığından bir türlü kurtulamadık . . . Üstünden kırk altı yıl geçmiş , o günlerde yaptığımız ilkelliği bugün ödüllerle örtmeye çalışıyoruz . . . Ama kimileri ölmüş , kimileri Türkiye'den bütünüyle kopmuş . . . Yıl 1994 . . . Bir yanda devlet adına bir utanç ödülü veriliyor , bir tür özür dileme ; öte yanda demokratik kitle örgütleri ile aydınlar , düşünce özgürlüğünü engelleyen yasalara karşı eylemler yapıyorlar . Yaşar Kemal , böyle bir ülkede cezaevine atılmadan yaşadığı için , kendisini suçlu saydığını söyleyecek kadar bunalmış durumda . . . Özgürlükleri savunan bir parti ise , demokrasi düzenini seçişimizden elli yıl sonra , demokrasiye aykırı yasaların kaldırılma belki sağlayabilirim diye , iktidar ortaklığına katlanarak nerdeyse eriyip yok olmayı göze almak zorunda kalıyor . . . ( Cumhuriyet , 12 Ekim 1994 ) GÜVENMEK Doğu'da köyleri yakıyorlarmış . Kim yapar böyle bir şeyi ? Teröristler . . . Hayır , devlet güçleri . . . Hayır , teröristler devlet güçlerinin kılığına bürünerek halkı aldatıyorlar . . . Olabilir mi böyle bir şey ? Neden olmasın ! Devlet köy yakar mı ? Herkes gönlüne göre konuşuyor . . . Uzak ülkelerden söz etmiyoruz . Doğu dediğimiz Çin , Japonya , Kore filan değil . Türkiye'nin doğusu . Şuracıkta birileri köyleri yakıyor . . . Kim ? Niçin ? Ne amaçla ? Gerçek nedir , bir türlü öğrenemiyoruz . . . Dünya küçülmüş . Kitle iletişim araçları dünyayı küçültmüş . Dünyanın bir ucunda söylenen söz bir çırpıda öbür ucuna ulaşıyormuş . . . İyi de , Türkiye'nin doğusu dünyanın bir ucu değil , ama orada bile neler olduğunu bilemiyoruz . . . Çünkü kitle iletişim araçları , yalnız doğruları değil , yalanları da bir çırpıda dünyanın öbür ucuna ulaştırıyor . . . Yalan söylemek günümüzde siyasa alanının en etkili silahı . Hem çok ustaca , hem de çok yüzsüzce kullanılmakta . . . Çatışan güçler yandaşlarını doğrularla aydınlatmak yerine , yalanlarla yönlendirmeyi yeğliyorlar . Bir , iki , üç derken , sonunda kimsenin kimseye güveni kalmıyor . Bir yerden sonra artık doğrulara da inanmaz oluyorsunuz . . . Kimin doğru , kimin yalan söylediğini nasıl anlayacaksınız , kimseye güveniniz kalmamışsa ! ? . . Sorun bu günümüzde . . . Kimseye güveni kalmayan insan , çıkarlarına uyan yalanları doğru diye değerlendirmeye başlar . . . Gerçeklerden uzak bir kör dövüşünün içindeyiz . . . Bir yoklayın kendinizi : Devletin , yani kamunun , mallarının , topraklarının , paralarının korunduğuna inanıyor musunuz ? Devlet ileri gelenleri bildikleri gerçekleri halka olduğu gibi yansıtıyorlar mı ? Hükümetler programlarını uyguluyorlar mı ? Partilerin dış görünüşlerinin içyüzlerini yansıttığı söylenebilir mi ? Parti yöneticileri , milletvekili adayları seçim konuşmalarında yapmayı gerçekten düşündükleri şeylerden mi söz ediyorlar ? Evet , diyebildiğiniz oldu mu ? Daraltalım çemberi : Kendi üç kuruşluk çıkarı için sizin üç bin kuruşluk çıkarınızı çiğnemeyecek dostlarınız var mı ? Komşularınıza güven duyuyor musunuz ? İşyerinizdeki çalışma arkadaşlarınızın size ya da birbirlerine karşı yaklaşımlarında içten olduklarını söyleyebilir misiniz ? Çarşıya , pazara çıktığınızda alışveriş ettiğiniz satıcıların sözlerine inanıyor musunuz ? Bir iki Evet , diyebildinizse çok iyi bir çevrede yaşayan mutlu bir insansınız . . . Günümüzde , büyük çoğunluk için , bütün bu tür soruların yanıtı Hayır dır . . . Yaşamımızda güvene yer yok . . . Kimseye güvenmiyoruz . . . Kimse bizde güven uyandıramıyor . . . Dünyada , memleketimizde yaşanan olaylar , insanlarımızda eskiden beri bir oranda var olan güvensizliği inanılmaz boyutlara ulaştırdı . Toplumsal yaşam için çok önemli bir duyguyu bütünüyle yitirdik . Güvensizlik bataklığında sağ kalmanın yollarını öğrenmeye çabalıyoruz . . . ( Cumhuriyet , 15 Ekim 1994 ) BİR KÜLTÜR SORUNU Kültür sözcüğünü toplumbilimsel anlamıyla yaşam biçimi diye aldığımızda , gerçi bütün sporlar işin içine girer , ama profesyonel futbolun bambaşka bir ağırlığı var . Bu spor toplumsal yaşamı biçimlendirmekte ; insanların ahlaklarını , duyarlıklarını , düşünce yapılarını belirlemekte çok ileri gidiyor . Profesyonel futbolu , oynanışı değil de , izlenişi bakımından değerlendirirsek , bir spor olayı olmanın iyice ötelerine ulaştığını söyleyebiliriz . İnsana , izleyiciye neler getiriyor profesyonel futbol ? En başta sevmek , bağlanmak . . . Bir takıma gönül veriyor , bağlanıyorsunuz . . . O takımın başarılı olmasını , güzel oynamasını , kazanmasını istiyorsunuz . . . Bir sevgi eğitimi olarak çok güzel . . . Ama pek öyle özverili , dışa dönük bir sevgi olduğu sanılmasın . Çünkü işin içinde bir özdeşleşme , bir kendine yontma var . Özdeşleşiyorsunuz takımınızla : Onun başarısı sizin başarınız oluyor . Yenince sevinçten göklere uçuyor , yenilince üzüntüden yıkılıyorsunuz . Ayrıca başka alanlarda kolay kolay aşamayacağınız bazı toplumsal engelleri de spor alanında hem oyuncu , hem de izleyici olarak aşabiliyorsunuz . . . Bu belki de işin en güzel yanı . . . Katılımcı olarak spor etkinliklerinin ilk adımlarını düşünün : Bir takımda birleşen çocukların geldikleri toplumsal çevrelerin hiç önemi yoktur . Bir alt tabaka çocuğu daha yetenekliyse , kolayca bir üst tabaka çocuğunun önüne geçebilir . Tek ölçü yetenek , gösterilen başarıdır . Gerçi mahallede topu olanı iyi oynamasa da takıma alırlar , ama spor çerçevesine girildi mi , hele takım oyunlarında bu tür üste çıkmalar kesinlikle söz konusu değildir . Bir de izleyici olarak düşünün : Bir patronla işçisinin , ya da iş yaşamında herhangi bir ast ile üst'ün en neşeli konuşabildikleri konu futbol maçları , tuttukları takımlardır . Maçlarda çılgınlar gibi bağırırken yanındakinin ne iş yaptığım , hangi meslekten olduğunu düşünür mü insan ! Bir takıma bağlılıkta birleşilmiştir . . . Spor alanları aslında toplumsal eşitsizliklerin en kolay aşıldığı alanlardır . . . Ama yönetimler izleyicileri ödeme güçlerine göre çeşitli bölümlere yönlendirerek stadyumlarda da bir ayrımcılık yaratmayı başarmışlardır . Gene de bir sevgi , eşitlik , oyun , beceri , coşku ortamında olunduğunu söyleyebiliriz . Böylesine güzel bir ortamda , nasıl insanları utanç verici davranışlara , düşüncesizliğe , kabadayılığa , yıkıcılığa , acımasızlığa iten bunca çirkinlik yeşerebiliyor ? Bugün profesyonel futbol bir terör kaynağı olmanın da ötesinde , çok yönlü ele alınıp incelenmesi gereken bir kültür sorunu haline gelmiştir . . . Gencecik insanlar stadyumlarda topluca sövmeyi , kamu mallarını yakıp yıkmayı , karşı takım yandaşlarına , görevlilere , hakemlere , sporculara saldırmayı öğreniyor , korku salan bir güç durumuna gelmekten hoşlanıyorlar . Karşı takımları alkışladıklarında da düşünmeye başladıklarını , bir değerlendirme yaptıklarını sanmayın , bu bir öfke , tuttukları takımı aşağılama gösterisi . . . Düşüncenin , değerlendirmenin , gerçeği aramanın yeri yok stadyumlarda . . . Her türlü olumsuzlukla dolu bir sevgi egemen . . . Aklın denetimini kabul etmeyen aşın bir duygusallık . . . Bir takımı seviyorsun , o takım hep yenecek , hakemlerin bütün kararlan o takımdan yana olacak . . . Oyun gönlüne göre gelişmezse eline ne geçerse alana fırlatacaksın , tanımadığın , neyi neye göre değerlendirdiğini bilmediğin , karşında orkestra şefi gibi hareketler yapan birinin ardına takılıp koroyla söveceksin . . . Maçtan sonra da sokaklara çıkıp dükkanların camını çerçevesini indirecek , otomobilleri devirecek , sporcuların , yöneticilerin yolunu bekleyecek , kulüp binalarını taşlayacaksın . . . Her hafta bu kafa kullanmama alıştırmasından geçirilen genç insan , sonra dönüp aile çevresinde , okulda kafasını kullanarak , düşünerek , verileri değerlendirerek , gerçeği arayarak yaşamayı öğrenecek ! Gündüz insan gece kurt olunabilir mi ? ( Cumhuriyet , 19 Ekim 1994 ) ALIŞTIRMA Alıştırma bir spor terimi ; aynı anlama gelen Arapça idman , temrin , Fransızca egzersiz , antrenman sözcükleri de kullanılıyor dilimizde . Eski spor adamları daha çok idman derlerdi , şimdikiler antrenman diyorlar . Konuşma arasında çalışma diyenler de var , ama alıştırma diyen pek yok . Oysa yapılan işin bir yönünü alıştırma sözcüğü çok iyi anlatıyor . Yineleme yoluyla sporcuyu bir harekete alıştırıyorsunuz . Sporlarda düşünmeden , kendiliğinden yapılan hareketler vardır . Ancak yineleme yoluyla alışılır o hareketlere . Bir kere alışınca da yerleşir . Örnekse voleybolda smaç vururken oyuncu elini kolunu ayağını belini nasıl kullanacağım düşünmez . Beyni smaç dedi mi bir dizi hareket bir kıpıda birbirini izler . Pas yükseltilmiştir , smaçör bir iki ya da üç adımla fileye doğru giriş yapar , sıçrar , belden arkaya açılır , kolunu dirsekten kırıp başının arkasına alır , sonra birbirini izleyen dirsek , omuz , bilek , bel hareketleriyle , tam buluşma noktasında , topa vurur . Biraz geç sıçrasa olmaz , biraz erken sıçrasa gene olmaz . Smaçör nasıl bulur tam sıçrama zamanını ? Düşünerek değil . . . Düşünce bambaşka yerlerdedir : Blok paraleli kapattı , çapraz açık , oraya vurmalıyım , ya da , iyi kapandılar bloktan sektirmeliyim . . . İyi de , nasıl oluşuyor o uyum , smaçör nasıl ediniyor zamanlama yeteneğini ? Yineleme yoluyla . . . Alıştırmalarla . . . Bir kez alıştıktan sonra ise kolay kolay değiştiremezsiniz . . . Diyelim sağ ayakla atıyor ilk adımını , öyle alışmış , ama sol ayakla başlasa daha başarılı olacak , hiç uğraşmayın boşuna , düzeltemezsiniz , üstelik sağ ayak mı , sol ayak mı derken girişini de , sıçramasını da büsbütün şaşırabilir . . . Yineleme yoluyla insanlar , iyi ya da kötü , pek çok şeye alıştırılabilirler . . . Bazı alışkanlıklardan sonradan vazgeçmek bayağı güç , bazılarından ise olanaksızdır . Onun için de profesyonel futbol izleyicilerinin her hafta stadyumlarda yaptıkları saldırganlık , düşüncesizlik , sakınmazlık , alıştırmalarına gelip geçici çocuklar diye bakmamak gerekir . KÜLTÜRÜN İYİSİ KÖTÜSÜI Kültür sözcüğü toplumbilimsel anlamıyla kullanıldığında , yani özdeksel , tinsel , bütün yönleriyle bir topluluğun yaşam biçimi anlamına geldiğinde , insanları kültürlü - kültürsüz diye ayırma olanağı kalmıyor . Tarihteki ilk insanların da bir yaşam biçimleri ( kültürleri ) var , günümüzde uygarlığın ulaşamadığı bölgelerdeki geri kalmış insanların da . . . İlkel ya da geri kalmış insanlar kendi kültürlerine göre yiyor , giyiniyor , barınıyor , korunuyorlar ; gelişmiş insanlar da , kendi kültürlerine göre . . . İnançları , düşünceleri , duyguları , davranışları değişik , kullandıkları araç gereç , uyguladıkları teknikler değişik , ama bu değişik kültürel çözümler , ilkellere ya da geri kalmışlara da , gelişmişlere de yaşamlarını sürdürmelerini sağlıyor . Demek ki ortada kültürsüzlük diye bir durum yok . Bir yerde bir yaşam biçimi varsa , orada mutlaka bir kültür de var . Peki , toplumbilimsel anlamıyla kültür deyince , kültürsüzlükten söz etme olanağı kalmıyor , bunu anladık , ama kültürün iyisi kötüsü , ilerisi gerisi yok mu ? Bir yaşam biçimi başka bir yaşam biçiminden daha iyi , daha ileri olamaz mı ? Olur da , ölçütü nedir ? Böyle değerlendirmeler yapabilmek için , bütün insanların benimsediği evrensel ölçütler gerekir . Eski kültürleri araştıranlar zaman zaman çok şaşırtıcı sözler ederler . Biz insanlığın hep bir gelişme , bir ilerleme içinde olduğuna inanıyoruz ya , onlar bazı ilkel kültürleri daha insanca bulduklarını ileri sürerler . Çağdaş dünyadaki kirlenmeyi , tükenmeyi gözlemleyenler arasında da , kültürel gelişmelerin her zaman iyiye doğru olmadığını , uygarlık yolunda ilerlediğimizi sanırken , kötüye gittiğimizi savunanlar az değildir . Eski kültürleri araştıranların hayranlığını kazanan belli kültürler üzerinde durmak yerine , birtakım soyut sorular soralım : Tutsaklarını yiyen insandan , tutsaklarını köle olarak kullanan insana geçiş bir ilerleme midir ? Bugünkü ölçütlerimize vurursak : Elbette bir ilerlemedir . Ama şu da bir gerçek : Kültürün içinde yiyecek elde etmek , önemli bir yer tutuyor . Yamyam için kendi kabilesinin dışındaki insanlar birer avdır . Yememesi için tutsaklarını üretimde kullanabilmeli , boğaz tokluğuna çalıştıracağı kölelere gereksinimi olmalı . Bu ise başka bir kültür , başka ölçütler demek . . . Tutsaklarını yerken yamyamların bir suçluluk duygusu içinde olmadıkları kesin . . . Gene soralım : Kölelikten özgür işçiliğe geçiş bir ilerleme midir ? Bugünkü ölçütlerimize vurursak : Elbette bir ilerlemedir . Ama başka ölçütlerle kafaları karıştıran sözler de edilebilir : Köle sahibi kölelerini güçlü , sağlıklı tutmak zorundadır , verimli çalışmaları için iyi beslenmeleri gerektiğini bilir . Mallarını nasıl koruyorsa , onları da öyle korur . Kölelerini evlendirir , ailelerin sahibi olur . Giderek kölelerle köle sahipleri arasında bir bağlılık da oluşabilir . İşveren için ise işçi gelip geçici bir kişidir . Gel dersin gelir , git dersin gider . İşveren çalıştırdığı işçilere , üstünde anlaştıkları ücreti ödemek , gerekli görülen koşulları sağlamaktan öte , bir yakınlık duymaz . Aralarında bir çekingenlik , bir korku , alttan , alta süren bir düşmanlık vardır . İşsiz insanlar , iş bulabildikleri için sevinerek gönüllü köleleri olurlar iş sahiplerinin . . . Görüyorsunuz , ölçütleri değiştirerek kültürün iyisini kötüsünü , ilerisini gerisini şaşırtabiliyoruz . Her şey kullanılan ölçütlere bağlı . Ölçütlerimiz yanlışsa değerlendirmemiz de yanlış oluyor . Örnekse bugün Türkiye'de Atatürk devrimleriyle uzaklaşılan İslam kültürünün daha iyi bir yaşam biçimi olduğunu , o kültüre , geri dönülmesi gerektiğini söyleyenler var , bu yolda her şeyi göze alan bir savaşım veriyorlar . Ama özlenen geri dönüşün toplumbilimsel anlamıyla kültürün tümünü kapsamadığı görülüyor . Yiyecek , barınak , ulaşım , iletişim gibi temel gereksemelerin elde edilmesi için kullanılan her türlü araç gereç ; uygulanan teknikler de bir geri dönme özlemi yok . Giyimin , inançların , geleneksel , dinsel , siyasal düzen ve kurumlar ın eskiye dönmesi yetiyor . Demek ki özlenen İslam kültürü toplumbilimsel anlamıyla bir kültür değişimi yaratmayacak . Giyim dışında , ağırlığı düşünsel anlamıyla kültüre veren , bilgi , sanat , ahlak , gelenek ve benzeri diğer yetenek ve alışkanlıkları kapsayan bir dönüş söz konusu . Toplumbilimsel anlamıyla kültürü bütünüyle değiştirmeden , düşünsel anlamıyla kültürü değiştirmek ancak çok ağır bir baskı düzeniyle , o da geçici bir süre için sağlanabilir . Çünkü ayrı ayrı tanımlansalar da , toplumbilimsel anlamıyla kültür ile düşünsel anlamıyla kültür , yoğun bir etkileşim içinde birbirine sımsıkı bağlıdırlar . ( Cumhuriyet , 13 Ekim 1993 ) TERÖRİZM Güç kullanarak , savaşarak , kan dökerek bir ülkeyi denetimine almak , doğru olduğuna inandığı yaşam biçimini bir topluma , zorla yerleştirmeye çalışmak ne sonuç verir ? Dışardan ya da içerden olması önemli değil , korkutma , yıldırma , baskı yoluyla ne elde edilebilir ? Yirminci yüzyıl insanı bu sonların karşılığını kolayca bulabilecek durumda ; terör eylemlerinin , savaşların türlüsünden geçerek büyük bir deneyim edindi , baskı yönetimlerinin nasıl başlayıp nasıl sona erdiğini yaşayarak gördü . . . Ama nedense bir türlü uyanamadı . Hala güç kullanarak , savaşarak , kan dökerek bir yerlere ulaşılabileceğini sananlar insanlara acı çektirmeyi sürdürüyorlar . Tarihin her döneminde , her ülkede teröre rastlandığı , rastlanabileceği söylenir . Eski yönetimlerde yöneticilerin hiçbir yasal , dayanağı olmayan cezalar verdikleri , insanları boğdurttukları , sürgüne gönderdikleri , mallarını ellerinden aldıkları , sürekli bir korku içinde yaşattıkları biliniyor . İspanya'daki Engizisyon dinsel terörizmin unutulmaz bir örneğiydi ; A. . . On dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında anarşistler devlet büyüklerine karşı giriştikleri terör eylemleriyle özledikleri toplumsal değişiklikleri gerçekleştirebileceklerini sanmışlardı . Aslında devrimci terörün daha eski , çok da ünlü bir örneği var : Fransız Devrimi sırasında Robespierre amaca ulaşmak için terör uygulamak gerektiğini açıkça savunmuş , onun önderliğindeki dönem tarihe Terör Dönemi diye geçmiştir Görüldüğü gibi , terörü , yönetimi elinde tutanlar da , yönetime karşı olanlar da uyguluyorlar . Amaç korku salmak , ürkütmek , yıldırmak . . . Yirminci yüzyılda buna bir şey daha eklendi : Kitle iletişim araçlarına konu olarak sesini duyurmak , savunduğu düşünceleri yığınlara ulaştırmak . . . Geliştirilmiş silahlar , uzaktan kumandalı bombalar teröre büyük olanaklar sağladı , halka dönük rasgele etkinlikler , özellikle de uçak kaçırma eylemleri , solcu , sağcı , ulusçu , dinci , her türlü teröristin kitle iletişim araçlarına kolaylıkla konu olabilmelerine yol açtı . Öte yandan , yaygın yabancı dillerde totaliter diye anılan , bütüncül devletlerde de , bu korku salma , ürkütme , yıldırma , kısacası terör , bir yönetim anlayışına dönüştü . Sömürgeciler ile kurtuluş savaşçıları , değişik dinsel mezheplerden olanlar , yerleşik yönetimler ile devrimciler ya da özgürlük isteyen etnik gruplar ise , birbirlerine karşı yok etme yi amaçlayan terör eylemleri geliştirdiler . En kötüsü de yirminci yüzyılda terör eylemlerinin belirli kişilere yönelmek yerine rasgele halka yönelmesi oldu . Şu içinde yaşadığımız günlerde de insanlar dünyanın dört bir yanında kendilerini . kaptırmış gidiyorlar . . . Yakan , yıkan , öldüren , ne ararsan var . . . Kundakta bebeler öldürülüyor . . . Kimin kime ne amaçla karşı çıktığına , sonunda nereye varmak istediğine akıl erdirmek olanaksız . Bakıyorsunuz , ortada terör yoluyla elde edilebilecek hiçbir şey yok . Tersine , barışçı yolların da tıkanmasına neden olunuyor . . . Ama tıpkı bir kan davası duyarlığıyla , Kanı yerde kalmayacak ! anlayışıyla , terör terörü doğurarak sürüp gidiyor . . . Bir yerde durup sorulması gereken soru şu : Bugüne kadar terör eylemlerinden ne elde edildi ? Olumlu yanıt verenler , neler elde edildiğini sıralayanlar çıkabilir ; ayrıntılar üzerinde tartışmak anlamsız . Elbette bir şeyler elde edilmiştir . İkinci soru : O elde edilenler kan dökmeden , insanlara acı çektirmeden , barışçı yollarla elde edilemez miydi ? Bütüncül devletleri düşünelim . . . Bütüncüllük bireysel özgürlüklere yer vermeyen , bireyi her bakımdan devlete bağlı kılan bir yönetim anlayışı . Belirli bir amaca kısa sürede yönelebilmek için , inandırarak , ya da korkutarak kitle desteğini sağlıyor , görüş ayrılıklarının sergilenmesini , tartışmaları , çekişmeleri engelliyor , herkesin devletin yanında yer almasını kaçınılmaz kılıyorsunuz . Mussolini İtalyan faşizmini totalitario sözcüğünü kullanarak şöyle tanımlıyordu : Herkes devletin içindedir , hiç kimse devletin dışında , devletin karşısında olamaz . Böyle bir bütüncüllükle , terörden güç alan , kitle iletişim araçlarından yararlanan karizmatik bir önderin sürükleyiciliğiyle ülkeler birtakım atılımlar yapabilirler . Güçlü ordular kurup başka ülkeleri ele geçirebilir , bir sanayileşme hareketini başarıya ulaştırabilir , ya da toplumlarının yaşam biçiminde önemli değişiklikler yaratabilirler . Ne var ki bütüncül bir yönetim süreklilik kazanınca , bir amaca yönelmenin coşkusu sona erince , bireysel özgürlüklerin kısıtlanmasından , çoksesliliğin engellenmesinden doğan sıkıntılar önemli sorunlar yaratmaya başlıyor . Şöyle ya da böyle , bütüncül yönetimlerin sona erdiğini , sona ermek zorunda kaldığını , varlıklarını sürdürmek için direnirlerken de insanlara çok acı çektirdiklerini gördük . İtalya'da Mussolini , Almanya'da Hitler , İspanya'da Franco , Sovyetler Birliği'nde Stalin bütüncül yönetimlerin , hangi düşünce adına olursa olsun sürekli kılınamayacağını gösteren çok acı örnekler oldular . . . Şu bir gerçek : İnsanlar baskı altında yaşamak istemiyorlar . Korkutan , ürküten , yıldıran yönetimler , terörü olumlu düşünceler adına da uygulasalar benimsenmiyor , bu bataktan kendilerini kurtaramazlarsa halk düşmanı durumuna düşerek eninde sonunda yıkılıp gidiyorlar . Dinsel terörü düşünelim . . . İnsanların dinsel inançlarındaki ayrımlar yüzünden giriştikleri çatışmalar yüzyıllardır sürüp gelmekte . Başka ülkelerin halklarını kendi inançlarına bağlamak için savaşanlar , bu yolda her türlü baskıyı uygulayanlar , kalıplaşmış inançlara aykırı sözler eden bilim adamlarını öldürenler , dinsel terör mahkemeleri kuranlar tarihi bir uçtan öbür uca dolduran utanç verici örnekler . Yirmincin yüzyılda ulaşılan uygarlık düzeyinde de dinsel çekişmelerin , kıyımların sona ermediği , birbirini izleyen acı olaylarla sürekli sergileniyor . Kuzey İrlanda'da mezhep ayrılıkları yüzünden yaşanan terörün sonu bir türlü alınamıyor ; İran'da bir yabancı yazarın öldürülmesi için fetva veriliyor ; Bosna'da Boşnaklar salt Müslüman oldukları için Ortodoks soydaşlarınca acımasızca yok edilmek isteniyor ; Türkiye'de Sünniler , Alevilere karşı kışkırtılıp saldırılar düzenletiliyor , insanlar yakılıyor İslam diniyle hiçbir biçimde bağdaştırılamayacak terör eylemleriyle laikliği savunan seçkin aydınlar öldürülüyor . Bütün bunların dinlere ne gibi bir katkısı olabilir ? Kuzey İrlanda'da mezheplerden biri öbürünü yok mu edecek ? Bosna'da Sırplar'la Hırvatlar eskisinden daha mı huzurlu yaşayacaklar ? Salman Rushdie öldürülürse İslam dini bundan bir onur mu kazanacak ? Türkiye'deki Aleviler terör korkusuyla Sünni , laikler şeriatçı mı olacaklar ? Terör yoluyla çağımızda hiçbir dine hiçbir şey kazandırılamaz ; yalnızca kutsallığın üzerine teröristliğin gölgesi düşürülerek o dinin yüceliğine gerçekten inananların gönüllerinde onulmaz yaralar açılır . Irkçı terörü düşünelim . . . Nazilerin Ari ırktan olmayanlara uyguladıkları , yirminci yüzyıl insanlığının yüzkarası terör Almanya'ya ya da Ari ırka ne kazandırdı ? Irkçı terörün dinci terörle el ele vererek Musevilere uyguladığı kıyımın uygulayanlara ne gibi bir yarar oldu ? Ku Klux Klan beyaz ırka utanç kaynağı olmaktan başka A. e ne katkıda bulundu ? Bugün Güney Afrika'daki ırkçı devlet terörüyle bu baskıya direnenlerin uyguladığı karşı terörün yaşattığı derin acılar nasıl unutulacak , gerçek . içten , kalıcı bir barış nasıl sağlanacak ? Bütün bu sorular yanıtlarını içlerinde taşıyor , ayrı yaklaşımların değişik yanıtlar getirebileceğini hiç sanmıyorum . Değişik yanıtlar ancak gözü kara öfke , nefret , intikam duygularından , kan davası anlayışından gelebilir . Devrimci terörü düşünelim . . . Devrim yapmak , bir ülkedeki yerleşik düzeni değiştirmek istiyorsunuz . Düşüncelerinizi söylediniz , görüşlerinizi ortaya koydunuz . Ülkeyi yönetenler herhalde , Çok haklısınız , buyurun , yönetimi siz alın , özlediğiniz değişiklikleri yapın ! demeyecekler . . . O düzenin sürmesinde çıkarı olanlar , o düzenin değişmesini istemeyenler , yapmak istediğiniz değişikliğe güç kullanarak karşı koyacaklarına göre , bir yerden sonra , siz de güç kullanmak zorunda kalacaksınız . Sonu bir iç savaşa gidip dayanabilir , ama önce karşılıklı terör uygulanacak . Onlar devletin koruyucu güçleriyle sizi yok etmeye çalışacaklar , siz de yasadışı yollardan silahlanıp korkutma , ürkütme , yıldırma eylemlerine girişecek , yerleşik düzende mutluluk bulamayanları yanınıza çekerek çoğalmaya , terörün bir iç savaşa dönüşmesini sağlamaya çalışacaksınız . Diyelim başardınız , iç savaşı da kazandınız , yerleşik düzeni yıkıp yerine özlediğiniz düzeni kurdunuz . Karşı devrimciler var . Bir düzeni yıkıp yeni bir düzen kurmak ne beklentiler getirir : Umduğunu bulamayanlar var . Yağmacılar , çapulcular , çıkarcılar var . Bir savaştan çıkmışsınız . Ölenlerin arkada bıraktıkları unutulmaz acılar , belleklere kazılı kanlı görüntüler , öfkeler , nefretler , intikam duygulan var . Yalnız yenilenlerde değil , yenenlerde de . . . Yaptığınız devrimin nasıl gerçekleştiğini , nelerin karşılığı olduğunu çok iyi biliyorsunuz . Bu yola baş koyanlar , düşünce arkadaşlarınız , sevdikleriniz yanınızda , gözlerinizin önünde , birer birer devrilip gittiler . Onlar için gözyaşı dökecek zamanınız hile olmadı . Taş gibisiniz . . . Bir savaşçısınız . . . Kurduğunuz yeni düzenin korunması da size düşüyor . . . Bu işin şakası yok . . . Karşı devrimcilere göz açtırmamak gerek . . . Bildiğiniz , güvendiğiniz , inandığınız , sizi başarıya ulaştırmış olan tek yönteminiz : Terör . . . Korkutma , ürkütme , yıldırma . . . Karşı devrim tehlikesi sona erene kadar diye düşünüyorsunuz . Sonra tam anlamıyla bir özgürlükler dünyasına geçilecek . Buna yürekten inanıyorsunuz . Ama karşı devrim tehlikesi nedense bir türlü sona ermiyor . Baskının arkası getirilemiyor . Neden ? Çünkü kurduğunuz düzenin temelinde kan var , öfke , nefret , intikam duyguları var . Çünkü siz bir savaşçısınız . . . Siz insanların mutluluk içinde , özgürlük , adalet , eşitlik içinde , sevgiyle , paylaşarak yaşayacakları bir dünya kuramazsınız . Siz insanların iyiliğini onlar adına biçimlendirip ellerine vermek , düşürmesinler diye de bileklerinden tutmak istiyorsunuz . Baskıyla elde edilen şeylerin ancak baskıyla korunabileceğine inanmanız herhalde gerçekçi bir yaklaşım , ama bir çözüm değil . Anlaşılan o şeyleri baskıya başvurmadan elde etmenin yollarını aramak gerekiyor . Elde silah , Mutlu olsanıza ulan eşşoğlu eşekler , diye kimsenin mutluluğa ulaştırılabileceğine inanılamaz . Etnik grupların devrimci terörle iç içe yürüttükleri savaşımların da bir yere varabileceğini düşünmek olanaksız . İnsanları korkutarak bir ayaklanmaya zorlamak , dağlara çıkarmak , kadın erkek , çoluk çocuk demeden , sivil halkı acımasızca tarayıp öldürmek hangi davaya , ne yarar sağlayabilir ? Öfke , nefret , intikam duyguları üzerinde yükselen en büyük başarıların bile bir türlü sona erdirilemeyen baskı düzenlerine saplanıp insanlara nasıl ardı arkası kesilmez acılar getirdiğini yirminci yüzyıl türlü örneklerle gözler önüne serdi . Bunca deneyimi bir yana itip , Onlar beceremedi , ben beceririm , diye ortaya atılmak ise hiçbir mantığa sığmaz . İyi de , terörün mantıkla ilgisi ne ? Terörün mantıkla bir ilgisi yok , ama devrimciliğin var . Devrimci belli bir amaca yöneliyor , o amaca giden yolda terörden yararlanmak istiyor , yararlanıp başarıya da eriyor , ama bir de bakıyor ki terörle bütünleşmiş , terörden kurtulamaz olmuş . Kısacası , devrimci de mantıksızlaşıyor . Bu mantıksızlık içinde öyle işler yapıyor ki , bir noktadan sonra amacından çok uzaklara düştüğünü görse de artık geri dönemiyor . Devrime ihanet etti , diyorlar . . . Oysa devrimci değil , terör , baskı , korkutma , ürkütme , yıldırma anlayışı devrime ihanet eden . . . Bir de başka türlü kullanılışı var terörün . Hiçbir amacı olmadan , hiçbir yere varmayı düşünmeden , salt intikam almak , nefretini , öfkesini ortaya vurmak , egemen güçleri , yöneticileri zora koşmak , bolluk içinde yaşayan üst tabaka insanlarını tedirgin etmek için bir tür intihar komandoluğu yapılıyor . Herakleitos ( İ. 540 - 480 ) ise halkın dinsel inançlarına küçümseyerek bakıyor , şöyle yazmaktan çekinmiyordu : Birtakım , imgelere dua ediyorlar , tıpkı bir insanın bir evle konuşması gibi , çünkü bilmiyorlar bile bu tanrılar , kahramanlar nedir . Ksenophanes ( İ. 560 ? - 478 ? ) yaşadığı günlerin yaygın dinsel inançlarına karşı çıkarak Tanrı'nın tek ve değişmez olduğunu söylüyordu . Tanrıların ölümlülere benzediği görüşüne de kesinlikle karşıydı , Atların , öküzlerin , aslanların da elleri olsa , insanlar gibi resim yapıp sanat yapıtları üretebilselerdi , atlar tanrıları at gibi , öküzler de öküz gibi çizerlerdi . Ksenophanes'e göre Tanrı hiçbir yönüyle insanlara benzemiyordu . O başı sonu olmayan bir bütün , ölümsüz bir birlikti evrenin temel ilkesi , dünyada , doğada bulunan her şeydi . Her şey Tanrı'dır , ya da Tanrı her şeydir diyen panteizm düşüncesi . . . Dilimizde kamutanrıcılık diye karşılanan , Osmanlıların vücudiyye dedikleri felsefe . . . Görüldüğü gibi , Sofistlerden önce de Eski Yunan'da genel dinsel inanca karşı çıkılmıştı . Sofistler ise her şeyi sorgulama yolunda tanrıları da unutmadılar . Yıkıcı eleştirileri kendilerinden sonra gelen bütün felsefecileri Tanrı kavramı üzerinde düşünmeye zorladı . Bu arada , Eski Yunan'ın en büyük felsefecilerinden biri , tutarlı bir Tanrı kavramı geliştirmek isteyen Sokrates ( İ. 470 - 399 ) , bilindiği gibi , devletin tanrılarını yok sayarak yeni tanrılar uydurduğu , gençleri saptırdığı , dine saygısızlık ettiği gibi savlarla ölüm cezasına çarptırıldı . Öğrencisi Platon'un ( İ. 427 - 347 ) Tanrı'dan söz edişi ise biraz karmaşıktı . Gerçi sık sık tanrıları halkın inançları çerçevesinde ele alıyordu , ama bazen de bütün evreni yöneten bir yüce Tanrı'yı düşünüyor gibiydi . Timaios adlı yapıtında idea'larla , maddeyi yoğurup evreni yapan bir mimar , bir Demiurge tasarlamıştı . Başka bir yerde de ruhların kaynağı olan bir Yaratıcı'yı anlatıyordu . İnsan vücudunu ruhun kafesi olarak görüyor , ruhun , vücuttan ayrılıp uzaklaşışını Tanrı gibi olmak diye değerlendiriyordu . Kısacası , Platon'un tanrılar konusundaki düşünceleri hayli karışıktı . Aristoteles ( İ. 384 - 322 ) bu konuda daha aydınlıktı . Ona göre evrende iki neden vardı : Biri biçimsel , öbürü maddesel . Neden , yani bir varlığı ya da olayı doğuran şey . Biçimler madde dünyasında gerçekleşen güçlerdi . Tıpkı sanatçının tasarısının , mermerde gerçekleşmesi gibi . Onun için de biçim hareketin nedeniydi . Maddeyi hareket ettiren biçimdi . Aristoteles'te maddenin canlı olduğunu söyleyen eski Yunan düşüncesinin izleri de görülüyordu . Yalnızca maddenin içindeki biçim maddeyi hareket ettirmez , madde de biçim olmaya ya da biçimi gerçekleştirmeye çabalardı : Örnekse meşe ağacı biçim , meşe palamutu ise maddeydi . Palamutun içinde meşe ağacı biçimi gerçekleşmemiş olarak duruyordu . Maddenin meşe ağacı olmak üzere büyümesi onun hareketiydi . Sonuçta salt biçim vardı , maddesiz biçim , başsız sonsuz , hareket etmeyen bir hareket ettirici , her hareketin nedeni , evrendeki bütün oluşumların başlatıcısı . Bu Tanrı ydı . Tanrı hareketlerin nedeniydi , ama kendi hareket etmezdi . Herkesin bir kahramanı , benzemek istediği bir örneği bulunurdu . Bu örnek bir resim , bir yontu da olabilirdi . Sizin benzemeye çabalamanız onu etkilemezdi . Bütün evren , içindeki her madde , her yaratık , kendini Tanrı için gerçekleştirmek isterdi . Çabaların son ereği onun varlığıydı . Böylece Tanrı her şeyin yöneldiği bir merkezdi , evrenin birleştiricisiydi . Her olanak , biçim , onda gerçekleşirdi . Aristoteles'in Tanrı'sı felsefecinin ülküsüdür , felsefecinin olmaya çalıştığı her şeydir , katıksız anlaktır . Aristoteles gibi bir düşünürün tek Tanrı'ya yönelmesi , bütün felsefecileri etkilemiş değildi . Örnekse Atina'da bir açık hava okulu kuran Epikuros'un ( İ. 341 - 270 ) çevresinde toplananlar , yarım yüzyıl sonra hile , gene çok tanrılı dinlerine inanmaktan vazgeçmemişlerdi . Onların tanrıları da , halkın tanrıları gibi , insan biçiminde , ama çok daha güzeldiler . Vücutları ışıktandı . Sevişiyor , yemek yiyor , Yunanca konuşuyorlardı . Ne var ki dünyayı yaratmış değillerdi , dünyayla , insanlarla hiç ilgileri yoktu . Her türlü kaygıdan , üzüntüden uzak , barış içinde , mutlu bir yaşam sürüyorlardı . İ . Ö . IV - III . yüzyıllar arasında yaşayan Stoacılara göre , ruh nasıl insan vücuduna bağlıysa , tek olan Tanrı da dünyaya öyle bağlıydı . Tanrı evrenin ruhuydu . Evrendeki her şey Tanrı'ydı . Epikuros'çuların tanrılarına hiç benzemeyen Stoacıların Tanrı'sı her şeyin kaynağıydı , tekti , bölünemezdi . İnsanları seviyordu , olan biten her şeyi biliyor , kötülüğü cezalandırıyor , iyiliği ödüllendiriyordu . Etiyle canıyla , bütün güzelliğiyle evrenin en uzak köşesinde yaşıyor , nasıl vücudun bir köşesine yerleşen ruh bütün vücudu kaplıyorsa , oradan öylece bütün evreni kaplıyordu . Kuşkuculardan Karneades ( İ. 214 ? - 129 ? ) ise , tutarsızlıklarını gösterdiği , Stoacıların bu Tanrı anlayışına karşı çıkarak akıl yoluyla Tanrı'nın bilinemeyeceğini , varlığının bile anlaşılamayacağını söylüyordu . Bu konuda kuşkucu davranmak gerekirdi . Philon ( İ. 15 ? - İ . S . 4S ? ) ile Yunanlı Yahudi çağdaşlarının başlıca konusu da Tanrı oldu . Yahudi dininin sonsuz iyi , sonsuz güçlü Tanrı'sının Yunan düşüncesine uygunluğu gösterilmeye çalışıldı . Philon'a göre , Tanrı büyüklüğü , iyiliği , gücü , eksiksizliği ile insanın o kadar üstündeydi ki , onun ne olduğunu anlamamıza olanak yoktu , ama varlığını kesinlikle bilirdik . Böylesine yüce bir yerde olan Tanrı'nın , maddeyle ilişkiye girmesi düşünülemezdi . Ama ondan bir ışık gibi yayılan Logos ya da Tanrısal Us , evreni yarattığı gibi , dünya ile Tanrı arasında aracılık da ediyordu . Philon'un felsefesinde tertemiz Tanrı ile temiz olmayan madde dünyası birbirinden kesinlikle ayrı tutulmuştu . Plotinos ( 203 - 270 ) Tanrı'yı evrendeki her şeyin kaynağı olarak görüyordu . Ama Tanrı öylesine yetkindi ki onunla ilgili hiçbir şey tam olarak bilinemezdi . Ne olmadığını söyleyebilsek de , ne olduğunu söyleyemezdik . Düşünebileceğimizin çok üstündeydi . Dünyayı doğrudan değil , uzantıları aracılığıyla yaratmıştı . Başı sonu olmayan , sürekli akan , bitmek bilmeyen bir ırmak gibiydi . Dünya ona dayanıyordu , ama onun dünyaya gereksinimi yoktu . İkinci yüzyıldan başlayarak Yunan - Roma kültürüne karşı Hıristiyanlığı savunan Apolojistler de büyük oranda Yunan felsefesinden yararlandılar . Bu felsefecilere göre , her şeyin kaynağı , olan , ölümsüz , iyi Tanrı , ilk nedendi , bütün gelişimin başsız sonsuz ilkesiydi . Güneşin ışık yayması gibi , o da Logos yayıyordu . Logos aracılığıyla evreni yaratmıştı . Apolojistler Tanrı'yı katkısız akıldan oluşan bir kişi gibi düşünüyorlardı . Böylece Akıl evrenin temel ilkesi , nedeni , yönlendiricisi , denetleyicisi oluyordu . Aziz Augustinus ( 354 - 430 ) Tanrı'nın öncesiz , sonrasız , aşkın , en iyi , en akıllı , her bakımdan tam anlamıyla yetkin olduğunu , söylüyordu . Tanrı her şeyin nedeniydi , evreni hiçlikten yaratandı . Dahası , başlangıçtan yazgıları belirlemişti , sonsuza kadar bütün yaratıklarının başına gelecekleri biliyordu . Johannes Scotus Erigena ( 810 - 877 ) Tanrı ile yaratıklarının bir olduğunu savunuyordu . Ona göre Tanrı dünyadaydı , dünya Tanrı'ydı , ama Tanrı dünyadan daha fazla bir şeydi . Dünya bütün evreni aşan Tanrı'nın önemsiz bir açığa vuruluşuydu . İnsan evrene bakarak bir şeyler öğrenebilse de Tanrı bütünüyle bilinemez , tanımlanamazdı . İnsan küçücük beyniyle Tanrı'yı anlamaya , yaptıklarını kavramaya çalışmamalıydı . Hristiyanlığın gelişme yıllarında , tertemiz , eksiksiz , kusursuz , kutsal , ulaşılamaz , anlaşılamaz Tanrı ile yaratılarına aracılık eden Logos düşüncesi de gelişmiş , İsa ile Kutsal Ruh inancı savunulur olmuştu . Tanrı Tek'ti , bir Birlik , bir Bütün'dü . Ama aynı zamanda da bir Üçlü'ydü : Tanrı , Logos ya da İsa , Kutsal Ruh . Din felsefecileri bu konuda da değişik görüşler öne sürdüler . Aziz Augustinus Tanrı'nın tek olduğunu , ama evrene kendisini üç uzantısıyla gösterdiğini söylüyordu . İsa kurtuluş ilkesiydi . Babadan , Tanrı'dan çıkmaydı . Babayla birlikte öncesiz , sonrasızdı , aynı tözdendi . Babanın bütün doğasını paylaşıyordu . İsa'da bu Logos insan vücuduyla birleşmişti . Kutsal Ruh üçüncü bir varlıktı . Böylece Tanrı aynı tözden bir Üçlü olarak düşünülüyordu : Baba , Oğul , Kutsal Ruh . Kimi din felsefecileri Hristiyanlığı akla yatkın bir dizge haline getirmeye , Tanrı'yı bir oranda anlaşılabilir kılmaya çalışırlarken , Gizemciler bunun tam tersini savunuyorlardı : Tanrı akıl ya da deney yoluyla anlaşılamazdı , Tanrı'ya ancak düşünce yoluyla ulaşılabilirdi . Mistikler bedensel arzularından kurtulup düşüncelerini bütünüyle Tanrı'ya vermekle varlıklarının Tanrı varlığıyla bütünleşeceğine inanıyorlardı . Ama bu bütünleşme kişinin isteğiyle oluverecek bir şey değildi . Siz sabırla hazırlanacaktınız ; Tanrı uygun görürse , varlığında erimenize izin verecekti . Aquinolu Tommaso ( 1225 - 1274 ) Ortaçağ Skolastik felsefecilerinin en güçlüsüydü . Arap düşünürleri ile Aristoteles'çilerin , kazandıkları yaygınlıkla Hıristiyan dünyasını tedirgin ettikleri bir dönemde , her şeyi yeniden ele almış , Katolik dinini dizgeleştirmişti . Tommaso'ya göre , Tanrı salt biçimdi , boşlukta yer tutmaz , hareket etmez , dolayısıyla değişmezdi . Varlığı yarattıklarından anlaşılırdı . Evrenin hem ilk , hem son nedeni , saltık biçim ya da enerjiydi . Tam anlamıyla kusursuzdu , temizdi . Kaynaktı , hiçbir şeyden her şeyi yaratandı . Olan bir malzemeye biçim vermiş değildi . Yaratılıştan önce yalnızca Tanrı vardı . Yarattıkları kendi varlığındandı . Dahası , evreni istediği doğrultuda yönetiyordu . Aquinolu Tommaso'nun Tanrı anlayışı Katolik Kilisesi aracılığıyla günümüze kadar ulaşmıştır . Johann Eckhart ( 1260 - 1327 ) için Tanrı anlaşılamayan , tanımlanamayan , tinsel bir varlıktı . Onda her şey birleşiyordu . Kendini açığa vurmaz , Üçlü aracılığıyla bilinirdi . Üçlü'nün üçü de Tanrı'dan gelir , Tanrı'ya giderlerdi . Tanrı evrenin nedeniydi . Her şey Tanrı'daydı , Tanrı her şeydeydi . İnsan Tanrı'nın parçasıydı , Tanrı'nın özündendi . Mistik deneyle Tanrı'ya dönenler onunla yeniden tek oluyorlardı . Rönesans'la birlikte insanlar üzerindeki ağır Kilise baskısı hafifler gibi olunca , din felsefecilerinin ; Skolastiklerin düşüncelerindeki tutarsızlıklar akılcı yaklaşımlarla gözden geçirilmeye başlandı . Kilise ile felsefeciler arasında çekişmeler patlak verdi . Sonu diri diri yakılmaya kadar varan kovuşturmalar yaşandı . Gerçi Tanrı'nın varlığını yadsıyan yoktu , ama Kilise'nin benimsediği , genel kabul gören açıklamalar sorgulanıyordu . Nicolas D'Autrecourt ( 1300 ? - 1350 ? ) hiçbir nedensel ilişkinin deney yoluyla öğrenilemeyeceğini , Tanrı'nın ancak sezgiyle anlaşılabilecek varlığını akıl yoluyla anlamanın olanaksız olduğunu söylüyordu . Yaratılışa herhangi bir tanrısal neden aramak da boşunaydı . Dünyanın öncesiz varlığı daha güçlü bir olasılıktı . Papa'nın olumsuz yargısı üzerine 1347'de profesörlükten uzaklaştırılan , yanıldığını söyleyerek herkesin önünde yapıtlarını yakmak zorunda kalan Nicolas'ın 1350'den sonra ne olduğu bilinmiyor . Giordano Bruno ( 1548 - 1600 ) felsefeci olmanın yanı sıra , Kopernik kuramını benimsemiş bir astronomdu . Daha da ileri giderek evrenin güneş dizgesine benzer sayısız dizgelerden oluştuğunu ileri sürüyordu . Kutsal Kitap ın yalnız ahlak öğretilerine bağlı kalınması , astronomiyi ilgilendiren bölümlerinin göz ardı edilmesi gerektiğini söylüyordu . Tanrı ile evrenin her şeyin özü , hem de görünümü olduğuna inanıyor , evrenin sonsuzluğunun tanıtını Tanrı'da buluyor , Tanrı sonsuz olduğu için , kendini ancak sonsuz bir yerde gerçekleştirebilir , diyordu . Evrendeki bütün karşıtlıklar onda birleşiyordu , Tanrı karşıtlıkları olmayan bir birlikti . İnsan aklı kavrayamazdı bunu . Yazılarıyla çağdaş bilime öncülük ettiği , çağcıl felsefenin kurucularından biri olduğu kabul edilen bu düşünüre göre felsefenin amacı doğayı tanımaktı . Bize doğa üzerine bilgi sağlayacak şey ise , din bilgileri değil , . akıl ile deneydi . Din cahil insanları eğitmek , yönetmek için bir araçtı . Papalığın yakın denetimindeki ülkesinde , İtalya'da , barınamayacağını anlayan Giordano Bruno , uzun yıllar İsviçre , Fransa , İngiltere , Almanya'da yaşadı . Katılığından çekindiği Papa V . Sixtus'un ölümü üzerine , bir çağrıya uyarak liberal Venedik Cumhuriyeti'ne gitmesi ise büyük yanılgısı oldu . Üstünden iki yıl bile geçmeden , 1592'de , Venedik Engizisyonu'nca tutuklandı , oradan Roma Engizisyonu'na gönderildi . Tam yedi yıl baskı altında tutularak yargılandı . Düşüncelerinin dinbilim , değil , felsefe çerçevesinde ele alınması gerektiğini anlatmaya çalıştı . Bu ayrım kabul , edilmeyince , görüşlerinin Hristiyan Tanrı anlayışına , yaratılış kuramına ters düşmediğini kanıtlamayı denedi . Ama sözlerini resmen geri almaya zorlandı . Geri alınacak hiçbir sözü olmadığını , hangi sözünü geri almasını istediklerini bile kestiremediğini açıkladı . 8 Şubat 1600'de ölüm yargısını yüzüne karşı okuyan yargıçlara , Beni ölüme gönderirken siz benden çok korkuyor gibisiniz , dediği söylenir . Campo di Fiori'de diri diri yakılırken , halkın önünde konuşmaması için ağzına tıkaç sokulmuştu . Jacob Böhme ( 1575 - 1624 ) ise evrenin oluşumu üzerine ortaçağ din adamları ile Rönesans felsefecileri arasındaki uyuşmazlıklar , iyilik kötülük sorunu , siyasal çatışmalar , dinsel konulardaki ayrılıklar üzerine düşünürken , Her şeyin Evet ve Hayır'dan oluştuğu nu ileri süren eytişimsel ( diyalektik ) ilkeyi geliştirmişti . Tanrı her şeyin nedeni olduğundan , evrendeki bütün karşıtlıkların birliğiydi , ilk kaynaktı . Evrendeki nesnelerden kendinin bilincine varıyordu . Doymak bilmez kör bir istek bütün karşıtlıklarıyla evrene yol açıyor , ama Tanrı'da bu karşıtlıklar birleşiyordu . Jacob Böhme de Rönesans'ın öbür öncüleri gibi baskılar altında yaşayan , yazmasına engel olunan , yapıtları yasaklanan bir felsefeciydi . Bilimler dinlerin etki alanından uzaklaştıkça , gerek Yaratılış , gerek Tanrı konusu değişik görünümler kazanmaya başladı . Aklın Tanrı'sı ile inancın Tanrısı arasındaki ayrımlar iyice belirdi . Francis Bacon ( 1561 - 1626 ) doğa ile toplumun araştırılmasın da tasımlara dayanan usavurmanın yerine , deneylere dayanan eleştirel tümevarım yönteminin kullanılması gerektiğini savunan , çok yönlü bir bilim adamıydı . Ama dinbilim konularını doğal ile açıklanan diye ikiye ayırıyordu . Doğal Dinbilim doğayı inceleyerek , yarattıklarına bakarak Tanrı bilgisi edinirdi . Bu yolla inandırıcı bir biçimde Tanrı'nın varlığı anlaşılırdı , ama işte o kadar . Ötesi Açıklanan Dinbilim den gelirdi . Bu noktada insan aklından uzaklaşıp Kilise'ye dönmek gerekirdi . Aklımız almasa da Tanrı'nın sözüne inanmak zorundaydık . Böylece bilim ile felsefe bir yana , din bir yana ayrılmış oluyor , deneye inanan bir bilgin , Tanrı konusunda tutucu bir görünüm sergiliyordu . Thomas Hobbes ( 1588 - 1679 ) temel gerçekliğin hareket halindeki madde olduğu görüşünü savunan bir felsefeciydi . Yaratılışta her şeye hareketi Tanrı vermişti . Tanrı'yı maddi bir varlık gibi anıyor , ama onun ne olduğunu bilemeyeceğimiz için de , bundan kuşku duyuyordu . Tanrı'nın varlığına kesinlikle inanmaktan öteye geçmemeliydik . Gene de Hobbes Tanrı'nın evrene ilk hareketi verdiğini , yeryüzündeki yöneticiler aracılığıyla da dünyayı yönettiğini ileri sürüyordu . Rene Descartes ( 1596 - 1650 ) yerleşik görüşlere karşı çıkışı yüzünden dinsiz damgasını yemiş bir felsefeci , ayrıca önemli bir bilim adamıydı . Düşünceyi yücelten felsefesinin temeli yöntemli , kuşkuydu . Ne var ki çocuklukta kendisine öğretilen dine bağlılığı da bir ahlak ilkesi olarak benimsemişti . Buna karşın Tanrı'nın varlığını akıl yoluyla tanıtlamaktan kendini alamadı . Kafasında başka düşüncelerin yanı sıra Tanrı düşüncesi de vardı , kesinlikle gerçek , yetkin , sınırsız bir varlık düşüncesi . Bu düşüncenin nedeni düşünce kadar gerçek olmalıydı . Demek ki Tanrı vardı . Bu düşünceyi onun kafasına Tanrı yerleştirmişti . Kendi kendinin nedeni , öncesiz , sonrasız , her şeyi bilen , her şeyden güçlü , eksiksiz iyi , eksiksiz doğru , her şeyin yaratıcısı olan Tanrı . . . Böylesine yetkin bir varlığın insanı yanıltacağı düşünülemezdi . Onun verdiklerinin , bu arada düşüncelerin de gerçek olması gerekirdi . Tanrı evrenin de , ona bağlı akıl ile vücudun da temel tözüydü . Yarattığı maddeye hareketi de o vermişti . Evreni ilk harekete geçirendi . Decartes Tanrı'yı bir düşünce olarak maddeden ayırıyor , ayrıca akıl yoluyla tanıtlayıp vahiy yolundan uzaklaştırmakla , Hristiyan din Felsefecilerinin anlayışına aykırı davranıyordu . SANATI BESLEYEN KÜLTÜR Yapıtları yabancı dillere çevrilen , ünü Türkçe'nin sınırlarını aşmış bir sanatçımız var : Yaşar Kemal . Köyde doğmuş , doğru dürüst öğrenim görmemiş , sanat çevrelerine girdiği yıllarda kültürsüzlüğü sürekli olarak yüzüne vurulmuş , küçümsenmiş bir halk çocuğu . . . Sanatı besleyen kültür kaynakları konusuna özlediğim yaklaşımı yapabilmek için , Yaşar Kemal'le ilgili bazı tatsız anılara değineceğim . İçtenliğim , savımı kanıtlamak için , başarısı yadsınamayacak aşırı bir örnek verme kaygım umarım beni bağışlatır . Önce açalım önümüze Behçet Necatigil'in , Şükran Kurdakul'un sözlüklerini , bakalım nerede , nasıl yetişmiş bu ünlü yazarımız : Yaşar Kemal 1922'de , Adana'da doğmuş . Osmaniye'nin Hemite ( Göğçeli ) köyünde . Asıl adı Kemal Sadık Göğçeli . Dokuz yaşında , üç ay kadar , doğduğu köye iki saat uzaklıkta Burhanlı İlkokulu'na gitmiş . Sonra Kadirli Cumhuriyet İlkokulu'nda okuma olanağı bulmuş . Bu okulu 1938'de , 16 yaşında bitirmiş . Adana Birinci Ortaokulu'na girmiş , ama üç yıl sonra , 1941'de , son sınıfta kalınca , öğrenimini yarım bırakmış . Orta III'ten terk on dokuz yaşında bir delikanlı , her çeşidinden kırka yakın işe girip çıkmaya aday : Irgat katipliği , inşaat kontrol memurluğu , öğretmen vekilliği , pamuk ırgatlığı , bostan bekçiliği , çiftlik katipliği , pirinç tarlalarında su bekçiliği , havagazı şirketinde memurluk , amelebaşılık , batozlarda ırgatlık , kundura tamirciliği , arzuhalcilik , vb . . . Büyük bir yaşantı zenginliği . . . Arada Kozan Cezaevi'nde geçirilen bir tutukluluk dönemi de var . Ama bütün bunlar sanatçı olmak için yeterli değil . Böyle yaşanınca sanatçı olunmuyor . Bir de yazıyla ilişkileri açısından bakalım Yaşar Kemal'in yaşamına : İlk şiiri Adana Halkevi'nin dergisi Görüşler de 1939'da çıkmış . Demek ki daha Orta I'deyken yayımlanabilecek şiirler yazıyormuş . Ne tür şiirler acaba ? 1939'da Orhan Veli'ler yoksa da , serbest nazım heyecanı dorukta , ama Kemal Sadık Göğçeli daha folklor araştırmalarının etki alanında olsa gerek . İlk folklor derlemesi Çifte Çapa Manileri başlığıyla gene Görüşler de , 1942'de basılmış . Demek ki okuldan ayrıldıktan sonra . Ertesi yıl , 1943'te , Adana Halkevi bir folklor derlemesi olan ilk kitabını , Ağıtlar ı yayımlamış . Ankara'da çıkan Ülkü , Millet , İzmir'de çıkan Kovan , Gaziantep'te çıkan Beşpınar gibi dergilerde de şiirleri görülmekte bu yıllarda . Folklor derlemeciliği ise büyük kentlerdeki aydınlarla ilişkiler kurmasına yol açmış . Ankara'ya , İstanbul'a gidip dönmüş . Kozan Cezaevi'ndeki tutukluluk olayından sonra Adana'dan uzaklaşmak gereğini duymuş olmalı ki , 1951'de , ikinci İstanbul yolculuğunda Cumhuriyet gazetesinin Yurt Haberleri Servisi'ne girdiğini görüyoruz . Değişik bir üslupla , değişik yörelerin insanlarını yansıtan röportajlarıyla kısa sürede Cumhuriyet okurlarının sevgisini kazanan Yaşar Kemal , 1952'de , Sarı Sıcak kitabıyla öykü alanında da bütün gözleri üstüne çekiveriyor . Çok kötü koşullar altında okumuş , doğru dürüst bir öğrenim görmemiş , Orta III'ten terk , söverek konuşan , kentin görgü kurallarını bilmeyen , giderek umursamayan , eşkıya diye takılınan otuz yaşında bir genç adam . . . Yeterince kitap okumuş da değil , temel öğrenimi çok eksik , en başta yabancı dil bilmiyor . . . Bir sanatçı için gerekli bilgileri edinmesi , beğeni , eleştiri , değerlendirme yeteneklerini geliştirmesi , kısacası kültürlü sanatçılar arasına katılması olanaksız görünüyor . Ama ortada bir kitap var , başarısını , sarsıcı etkisini kimsenin görmezlikten gelemeyeceği bir kitap : Sarı Sıcak . Sezgi gücü , yeteneği , folklorculuğu , gazete röportajcılığıyla bir öykü kitabı patlattı , ama arkası gelmez , diye düşünülüyor . Ayrıca arkadaşları Yaşar Kemal'in roman yazmak özleminde olduğunu da biliyorlar . Teneke ye , İnce Memed e çalıştığı dönem . Genel öğüt şöyle : Sen röportajlarını yazmana bak , köy yaşamı , köylü konuşması derken , bir öykü kitabı tutturdun , ama senin kültürün yetmez roman yazmaya , boşuna uğraşma . Altından kalkılması hiç de kolay olmayan bir baskı . . . Batı kültürüyle yetişmiş seçkin aydınların bu kültürden ötesini hiçe sayan bencil katılıkları . . . Alaycı , yukarıdan , acımasız yaklaşımlar . . . İyi okumuşlardan örülü kale duvarları önünde , Adana köylüklerinden , sevilen , korunan , ama yerini bilmesi istenen , en azından , elde edemeyeceği şeylere özenip üzülmesi önlenmeye çalışılan , Orta III'ten terk Kemal Sadık Göğçeli . . . Derler ki Yaşar Kemal İnce Memed i bir gazete patronuna götürmüş , para kazanmak amacıyla , kolay okunacak bir roman yazdığını , takma adla tefrika etmek istediğini söylemiş . Sonucu öğrenmeye gittiğinde ise gazete patronu ona romanının çok güzel olduğunu bildirerek akılsızlık etmeyip kendi adıyla yayımlamasını öğütlemiş . Yıllar sonra , Ortadirek teki bazı bölümlerin fazla uzun olduğunu ileri süren bir eleştirmenle Yaşar Kemal arasında bu olaya değinen bir konuşma dinlemiştim . Eleştirmen aşağı yukarı şöyle diyordu : Sen yazdıklarını değerlendiremiyor , neyi , nerede keseceğini bilmiyorsun . Yalnız kalem kullanıyor , makas kullanmıyorsun . Eleştiri gücün yok . İnce Memed i de kötü diye takma adla yayımlamaya kalkmıştın . Yaşar Kemal ise , gazete patronu asıl adıyla yayımlamasını isteyince romanı geri alıp yeni baştan yazdığını söylüyordu . Ama eleştirmen inanmıyordu ona . Kültürsüzlüğü kesinlikle saptanmış sayılan bu genç yazarın çevresindeki bütün tartışmalar , bütün konuşmalar hep aynı noktaya getirilip bağlanırdı : Yeteneklisin , güzel yazıyorsun , ama yeterli kültürün yok , yazdıklarını eleştiremiyor , değerlendiremiyor , ayıklayamıyorsun . İnce Memed in büyük başarısından sonra Yaşar Kemal'in bir kendine güvensizlik dönemi atlattığını , bir yazarlık bunalımı geçirdiğini izlemiştim . Korkuyordu yazmaktan . Aynı başarıyı sağlayamazsam kaygısı içindeydi . İnce Memed ( 1955 ) ile Ortadirek ( 1960 ) arasında , beş yıl süren gereksiz bir boşluk vardır . Bu bunalımdan kurtuluşu , yazarlığının güçlü dayanağını , halk kültürünü yücelterek olmadı . Çalıştı , çeşitli yollarını buldu , Batı kültürüne bağlı aydınların karşısına onlar gibi konuşarak çıktı . Faulkner , Joyce , Kafka dilinden düşmez oldu . Aralarında yaşamak zorunda kaldığı kültür züppelerinden korunmak için onların kendi silahlarını kullanıyordu . Ama yazar olarak ilgilerini başka alana kaydırmamış , halkından kopmamıştı , daha önce neleri yazdıysa , gene aynı coşkuyla onları yazıyordu . Söylemekten çekinmemek gerekir : Yaşar Kemal iyi bir reklamcıdır . Her olanağı sonuna kadar değerlendirir . Ya da şöyle diyelim : Oyunu kapitalizmin koyduğu kurallarla oynar . Ama önemli olan , bizi ilgilendiren , elde reklamı yapılınca böylesine yayılıp tutulan iyi bir malın olması . Bu malı nasıl üretti ? Kültürsüzlüğü kesinlikle saptanmış sayılan bir sanatçı nasıl böyle bütün dünyanın ilgisini çeken romanlar yazabildi ? Sonraki romanlarını yazdığında Yaşar Kemal çok değişmişti , artık kültürlü bir yazardı , dersek , yanlış bir değerlendirme yapmış oluruz . Birtakım şeyleri öğrenmek , okumak , görmek , Batı kültüründe belli bir bilgi düzeyine varmak onu herhalde yükseltmiş , en önemlisi de günlük yaşamında rahatlatmıştır , salonlarda korumuştur , yeni sanat tatlarına açmıştır - ama Avrupa'ya taşan başarılarını bu yöndeki gelişmelerine borçlu değil Yaşar Kemal . Başka bir deyişle , ürettiği malın niteliğini Batı'ya borçlu değil . İçerde dışarda elinden tutanlar , destekleyenler , yardım edenler oldu olmasına , gene de Yaşar Kemal her şeysini , aralarından çıktığı insanlara , kökleri bin yılların ötesine ulaşan büyük bir kültürü ona karşılıksız sebil eden halkına borçludur . Az önce kültürsüzlüğü kesinlikle saptanmış gibi sözler ediyorduk , şimdi de büyük bir kültür diyoruz . Demek ki bu sözcük çeşitli anlamlar içeriyor , yoksa bir kişiye hem kültürsüz , hem de büyük bir kültürün kalıtçısı denemezdi . Açalım bakalım Sözlük ü , kültür sözcüğünün çeşitli anlamları nelermiş : 1 . Bir topluluğun tinsel özelliğini , duyuş ve düşünüş birliğini oluşturan gelenek durumundaki her türlü yaşayış , düşünce ve sanat varlıklarının tümü ; 2 . Gerekli bilgileri edinerek beğeni , eleştirme ve değerlendirme yeteneklerini geliştirmiş olma durumu ; 3 . Belli bir konuda kazanılmış geniş ve özenli bilgi . Şimdi de bu üç anlamın karşısında , Orta III'ten terk , yabancı dil bilmez , köylü çocuğu Kemal Sadık Göğçeli'nin kültür durumunu bir gözden geçirelim . Sözcüğün birinci anlamıyla Sarı Sıcak yazarına kültürsüz demek olanaksız . Tersine , ülkemizin bir bölgesinin kültürünü derin bir duyarlıkla , içten bir kavrayışla yansıtıyor yapıtında . Sözcüğün üçüncü anlamıyla herkese bazı konularda kültürsüz ; bazı konularda kültürlü denebilir . Bu genç yazarın durumu da herkes gibi . Örnekse Batı edebiyatı konusunda kültürsüz sayılabilir , buna karşılık halk edebiyatımız konusunda kültürlü . Çok geniş bir folklor kültürü var , bir yörenin folklorunu araştırmacıların , incelemecilerin ilgisini çekecek kadar iyi biliyor . Sözcüğün ikinci anlamında ise gerekli bilgileri edinerek deniyor . Bu , düzenli bir öğrenim görmek diye açıklanabilir . Batı kültürüne yönelmiş , Batı kültüründen kaynaklanan bir eğitim anlayışıyla yetişmiş çevrelerde , sözcüğün bu anlamıyla , Orta III'ten terk , yabancı dil bilmez , köylü çocuğu Kemal Sadık Göğçeli'ye , Batı kültürünü yeterince tanımadığı , Batı sanatı , edebiyatı üzerine gerekli bilgileri edinerek beğeni , eleştirme ve değerlendirme yeteneklerini geliştirmemiş olduğu için , kolayca kültürsüz denebilir . Yaşar Kemal sonradan içeride dışarıda yaptığı çalışmalarla , özel okumalarla bu eksikliğini kapatmakla kalmadı , kapattığını da üstüne basa basa çevresindekilere , yıllarca kendini bunalımlara sürükleyen , baskı altında tutan seçkin aydınlara gösterme gereğini duydu . Oysa onun sanatını besleyen , onu dünya çapında bir yazar olarak bugünkü yerine getiren kültür ün , sözcüğün bu ikinci anlamıyla bir ilgisi yoktu . Şu bir gerçek : Sanatı besleyen kültür denince , önce sözcüğün birinci ile üçüncü anlamlarını düşünmek gerekir . Düzenli bir öğrenim görmemiş olup dünya çapında üne ermiş yazarlar gözden geçirilirse , Yaşar Kemal'in yanına Robert Burns , Walt Whitman , Maksim Gorki gibi , büyüklüğünü kimsenin yadsıyamayacağı nice örnekler konabilir . Hiçbiri kültürsüz değildi . Bu konuya neden değindim ? Çoktan unutulmuş birtakım tatsız anıları neden anlattım . Türkiye'deki toplumsal yapı değişimlei çok daha fazla sayıda insanın sanatla , özellikle de edebiyatla ilgilenmesine yol açtı . Çocuklarını iyi bir öğrenimden geçirebilen , yabancı dil öğreten , Batı kültürüyle yakın ilişkilere girmeleri için gerekli giderleri karşılayabilen çevrelerde yetişenlerin yanı sıra , iyi öğrenim görmemiş , yabancı dil bilmeyen , sözcüğün ikinci anlamıyla kültürsüz denebilecek gençler de şiir , öykü , roman yazıyorlar . Batı kültürünün etkilerini taşımayan , ya da belirgin özellikleri bu kültüre uzak olan yerel söyleyişler , duyarlıklar getiriyorlar . Ama , nedense , kültürlü lerce küçümsendikleri , yetersiz sayıldıkları , dışarıda tutulmak istendikleri görülüyor . Batı kültürünün sanat alanına büyük bir çeşitlilik getirdiği bir gerçektir ; yaşamın , düşüncelerin , duyguların sanatlaştırılmasına , şaşılacak kadar çok yönlü , başarılı çözüm yöntemleri sunmuştur . İyi öğrenim görmüş , iyi olanaklar içinde yaşayan sanatçıların ya da sanatçı adaylarının bu yöntemlerden yararlanarak yapabilecekleri pek çok şey var . Öykünmeciliğe sapıp ezilmezlerse , gerçekten yetenekliyseler , yaratıcıysalar , kültür sözcüğünün öbür anlamlarıyla da kültürlüyseler , başarıya ererler . Ama sanatta başarıyı getiren kesinlikle düzenli bir öğrenim değildir . Hiç kimse , diyelim Marx'ı , Freud'u , Levi - Strauss'u ya da Shakespeare'i , Balzac'ı , Brecht'i bildiği için iyi sanatçı olamaz . Sanatçıların sözcüğün bu anlamıyla en kültürlü insanlar arasından çıktığı söylenemez . Yoksa Sorbonne'u , Oxford'u , Harvard'ı bitirip boynuna fuları takan , eline pipoyu alan herkes sanatçı olabilirdi . Sanatı besleyen kültür kaynaklarının , düzenli bir öğrenimle , Batılı sanatçıları , düşünürleri bilip bilmemekle sanıldığı kadar yakın bir ilgisi bulunmadığını anlamak , sanırım iyi olanaklar içindeki sanatçı adaylarının da başarıya ulaşmaları yolunda önemli bir aşamadır . Köy çocuğu Yaşar Kemal kültürsüzdü de , kent çocuğu Sait Faik kültürlü müydü ? Öte yandan Ahmet Hamdi Tanpınar gerçekten kültürlü bir insandı . Demek ki sanatçı , sözcüğün ikinci anlamıyla , kültürlü de olabiliyor , kültürsüz de . . . Bu üç örnek her şeyi ne kadar güzel anlatıyor ! ( Yazko Edebiyat , Temmuz 1981 ) KÜLTÜR ALIŞVERİŞİ Yazko Edebiyat a gönderilen birbirinden güzel çevirilerin itişiyle , bir çeviri dergisi çıkarılmasını önerirken , alttan alta , caydırıcı kaygılar içindeydim . Arkamda yanlış anlaşılmaların , olumsuz değerlendirmelerin üzüntüleriyle geçmiş bir Yeni Dergi serüveni vardı . Ahmet Cemal Yazko Çeviri nin Başlarken yazısında belirtmemiş , ama Yeni Dergi ağırlığı çevirilerde olan bir dergi , nerdeyse bir çeviri dergisiydi . Yayınına şu sözlerle başlanmıştı : Yeni Dergi , her şeyden önce , başka dillerdeki sanat olaylarını , düşünce tartışmalarını dilimize aktarmak amacını güdecek . Onun için de bu dergide daha çok çeviri yazılar okuyacaksınız . Gerek De Yayınları'nda , gerek Yeni Dergi de yapılmak istenen , Batı kültürü züppeliği ne , yarım yamalak bilgilerle üstünlük taslamaya son vermekti . Yabancı bir akım üzerine ( o günlerde bu akım varoluşçuluktu ) yüzeyden bir şeyler okuyup dil bilmeyenlere yukarıdan bakarak konuşanlar , sanat çevrelerini olumsuz yönde etkileyenler hiç de az değildi . Modalaşan bir akıma ışık tutup aydınlatınca , birkaç kitap , birkaç incelemeyle herkesin ulaşabileceği bir yere getirince , işin büyü sü bozulur , züppeliklerin balonu söner görüşündeydim . Ama bizde bu gibi davranışların önemli sakıncaları var : Ezra Pound'un şiirlerini bastınız mı nasıl faşist damgasını yerseniz , diyelim , varoluşçulukla ilgili iki kitap yayımladınız mı , varoluşçu olduğunuz da şıp diye anlaşılıverir . Genellikle de olumsuz yönde çalışır bu hızına erişilmez değerlendirme makinesi . Örnekse Afrika Şiiri , Çin Şiiri , Küba Edebiyatı , Lorca , Maksim Gorki özel sayıları yankı almaz da , Bilinç Akımı , Faulkner , Kafka özel sayıları deyince hemen yankısı gelir . Yeni Dergi yi Batı kültür emperyalizminin içimizdeki en güçlü kalesi diye niteleyecek kadar ileri gidenler bile olmuştu . Yeryüzündeki bütün kültürlerin birbirleriyle ilişki içinde oldukları yadsınamayacak bir gerçektir . Hele günümüzde iletişim , ulaşım araçlarının çok gelişmiş , hızlanmış olması kültürler arasındaki alışverişi daha büyük oranlara yükseltmiştir . Türkiye'nin de , öbür dünya ülkeleri gibi , Batı kültürüne kapılarını bütünüyle kapaması , bu kültürün etkilerinden bütünüyle arınması olanaksızdır . Önemli olan büyük bir kültürün karşısında ezilmemek , taklitçiliğe , kopyacılığa düşmemek , kendi değerlerine , kendi güzelliklerine sırt çevirmemektir . Peki , kültür emperyalizmi diye bir şey yok mu ? Yok ! demek işi çok kolaylaştırır , tedirginlikleri , bunalımları giderir , ama hem gerçeğe aykırı düşer , hem de kendi kültürlerini korumak , yüceltmek için ulusların gereksindiği bilinçliliği bulandırır . Emperyalistler sömürmek istedikleri ülkeleri kendilerine yaklaştırmak için Batı kültürü nün üstünlüklerinden elbette yararlanıyorlar . Tıpkı bilimlerden , teknolojiden yararlandıkları gibi . . . Yalnız , bu noktada aydınlatılması gereken başka bir durum var : Afrika Şiiri , Lorca , Küba Edebiyatı vb . konuları ele almış bir dergiye , Batı kültür emperyalizminin içimizdeki en güçlü kalesi denebilmiş olmasına bakarak , önce , Batı kültürü sözünden neyi anlamak gerektiği üzerinde durmalıyız . Yüzyılımızın başında dünyanın büyük bir bölümünü egemenliği altında tutan , öbür bölümlerini de paylaşma hazırlığı içinde olan , üstün uygarlığını özellikle bilimsel ağırlığıyla bütün uluslara kabul ettirmiş bir Batı vardı . Kapitalist dünya diye de nitelendirilebilecek bu uygarlık , Batı adını Avrupa'nın batısında doğmuş olmasından alıyordu . Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra , Sosyalist Ülkeler diye nitelendirilebilecek bir ülkeler topluluğu oluşmaya başladı . İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ise , bu topluluk yeni katılmalarla yayılır , güçlenirken , Az gelişmiş ülkeler diye nitelendirilebilecek Üçüncü dünya ülkelerinin bir araya geldikleri görüldü . KİTLE KÜLTÜRÜ Demirtaş Ceyhun'un Seçkin Aydınlar Kültürü - Kitle Kültürü mü ? ( Gösteri , Nisan 1980 ) başlıklı yazısından , tartışılması özlenen konuları bulup çıkarmak hiç de kolay değil . Toptan küçümsemeler , dolaylı suçlamalar , kaba anıştırmalar , bilerek anlamazlıktan gelmeler , kısacası üstünde durulmasına gerek olmayan sözler ayıklanınca geriye pek az şey kalıyor . Bir şu soru : Kuşkusuz , bugün toplumumuzda da birtakım kültür çatışmaları var . Ancak , acaba gerçekten şu an toplumumuzdaki ( ülkemizdeki ) çatışan kültürler sayısını iki rakamıyla sınırlayabilmemiz olanaklı mı ? Bir de şu sözler : Batılıların ( mass culture ) dedikleri kitle kültürü deyimi ( kavramı ) kapitalist Batı'nın sosyopolitik dilinde de anca 1950'lerden sonra kullanılmaya başlanmış . Biliyorsunuz , Marksizm'e göre , sınıflı toplumlarda çatışan kültürler burjuva kültürleri ile proleter kültürler dir . Sanayi devrimi geliştikçe ve proleterya siyasal egemenliği de ele geçirdikçe , proleter kültür , er geç bütün dünyada burjuva kültürüne egemen olacaktır . İşte işçi sınıfı ideolojisinden yana olan düşünürlerin yorumlarına göre , kapitalizm , Marksizm'in bu işçi sınıfı - proleter - kültürü kavramına karşı , bu kitle kültürü ( mass culture ) kavramını icat etmiştir . Kapitalist Batı , böylece kendi işçi sınıfına karşı yeni bir kültür taaruzunda bulunmaktadır . Amaç , hem işçi sınıfını kendi geleneksel öz kültüründen soyutlamak , hem de statükoyla uzlaşmış , edilgin birer tüketiciler haline dönüştürmektir . Önce şunu soralım : Demirtaş Ceyhun'un sözünü ettiği bu kültür taaruzu , proleter kültürü deyimi yerine , kitle kültürü deyiminin kullanılmasıyla mı başlamıştır ? Yani 1950'lerden sonra kimi yazarlar proleter kültürü demeyip kitle kültürü demeye giriştikleri için mi işçi sınıfı kendi geleneksel öz kültüründen soyutlanma durumunda kalmıştır ? İşçi sınıfını da içine alan geniş bir kitleye yönelik ( kitle iletişim araçlarından yararlanılarak yaygınlaştırılan , endüstrileşen ) bir kültür saldırısıdır söz konusu olan . Ortada adı konulması gereken bir olgu vardır . Politika dışı ( ya da politikası edilginliği geliştirmeyi amaçlayan ) her anlamıyla yüzeysel , alıştırmaya ve tekrarlamaya dayalı ( keyif verici madde örneği ) , öncelikle kazanca yönelik bir kültür üretilmekte , pazarı hep elde tutması için de , her yolla öne çıkarılmaktadır . Bu saldırgan kültüre kitle kültürü değil de , proleter kültürü mü diyeceğiz ? Tüketicileri arasında işçiler de bulunduğu için , ticaretin yönlendirdiği bir kültüre proleter kültürü denebilir mi ? Sanıldığı gibi , burjuva kültürü ile proleter kültürü ne yeni adlar verilmiyor . Bir terim kaydırması yok ortada . Yüksek kültür ile kitle kültürü ayrımı değişik bir düzlemde yapılan bir ayrımdır . Sınıflı toplumlarda kitle iletişim araçlarının gelişmesi , tüketime sunulmasıyla ortaya çıkan birtakım gerçeklerin anlaşılması , tartışılabilmesi için böyle bir ayrıma gitmek gerekmiştir . Yüksek kültür dendiğinde akla gelen , kentsoyluların , kentsoylular için , kentsoylu duyarlığıyla ürettikleri tek yönlü bir kültür değildir . Örnekse , çağdaş Türk şiirinde yüksek kültür ürünleri , Nazım Hikmet , Necip Fazıl Kısakürek , Orhan Veli , Fazıl Hüsnü Dağlarca , Cemal Süreya , Sezai Karakoç , Ataol Behramoğlu , İsmet Özel gibi ( daha pek çok ad verilebilir ) seçkin şairlerin yazdıklarıdır . Bu şairleri toptan kentsoylu kültürü içine sokabilir miyiz ? Yüksek kültür bir sınıfın kültürü değildir . Çünkü seçkin aydınlar bir sınıf oluşturmazlar , çeşitli sınıflardan yetişir , kişisel çıkarlarına dayanmayan düşünsel seçimlerine göre şu ya da bu sınıftan yana olurlar . Anlaşılması güç , kapalı sözler değil bunlar . Yüksek kültür içinde değişik sınıfların kültür ürünleri yan yana yer alıyor . Bir oranda , kitle kültürü içinde de öyle . Çünkü ticaret para getireceğini sezerse , yaşamsal bir tehlike görmediği kadar düşmanına bile silah satmaktan çekinmez . Kısacası , kitle kültürü yerine proleter kültürü deyiminin kullanılması olanaksızdır . Ayrıca , proleter kültürü deyimi kendi düzleminde kullanılırken de çok dikkatli olunmalıdır . Bu deyimle belirlenmek istenen , kapitalist toplumlarda işçi sınıfı çıkarlarını savunan , ama , ister istemez , başat kültürün etki alanında olan , onun izlerini taşıyan , tepki niteliğindeki bir başkaldırma kültürüdür . Bu proleter kültürü ile 1917'de Proletkult'un kurulmasına neden olan aranışın ereği , başka bir deyişle , laboratuvarlarda oluşturulmaya çalışılan proletarya kültürü aynı şey değildir . Proletkult'u yönlendirenler , geçiş dönemindeki bir toplumda , kentsoylu kültürünün etkilerinden bütünüyle arınmış bir kültürün oluşturulabileceğine inanıyor , eski dönemlerin kültür kalıtıyla bütün bağları koparmak istiyorlardı . İşçi sınıfı kendisine gerekli olan toplumsalcı düşünce , duygu ve yaşam biçimlerini hemen bugünden tezi yok yaratmalıdır , gibi sözler ediliyor . Yarın uğruna Rafael'in yapıtını yakacağız , Müzeleri yıkıp sanat çiçeklerini çiğneyeceğiz . . . diye şiirler yazılıyordu . Bu coşkulu aydın tavrının yanlışlığını sezip Proletkult'un son bulmasını sağlayan kesin karşı çıkışta ise şu hiç unutulmaması gereken sözler yer almıştır : Marx'çılık kentsoylu döneminin en değerli kazançlarını reddetmek şöyle dursun , tersine , iki bin yıllık insan düşüncesinin ve kültürünün gelişmesinde değerli ne varsa hepsini dönüştürüp içine sindirmiştir . ( Lenin ) Proletkult'un özlediği anlamda bir proletarya kültürü nün hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini savunan görüş ise özetle şöyleydi : Her egemen sınıf kendi kültürünü ve bunun sonucunda kendi sanatını yaratır . Tarih Antik Çağ'ın ve Doğu'nun kölelik üzerine kurulmuş kültürünün , Orta Çağ Avrupası'nın feodal kültürünün ve günümüz dünyasına egemen olan burjuva kültürünün tanığı olmuştur . Bu da proletaryanın kendi kültür ve sanatını yaratması gerektiği sonucuna götürebilir bizi . Oysa sorun ilk bakışta göründüğü kadar basit değildir . ( . ) Tarihin gösterdiği gibi , egemen bir sınıf çevresinde yeni bir kültürün oluşumu çok zaman gerektirmekte ve ancak o sınıfın politik çöküşü öncesine rastlayan bir dönemde tamamlanabilmektedir . Peki , proletaryanın bir proleter kültürü yaratmak için yeterince zamanı var mıdır ? ( . ) Proletarya kısa süreli bir geçiş dönemi olarak görür diktatörlüğünü . ( . ) Demek ki , proletarya diktatörlüğü döneminde , yeni bir kültürün yaratılması , yani en geniş bir tarihsel ölçüde kültürel kuruluş söz konusu değildir . Ama tarihte eşine rastlanmadık bir diktatörlüğün demirden kıskaçlarına duyulan gerekliğin ortadan kalkmasıyla başlayacak olan kültürel kuruluş da , artık bir sınıf özelliği taşımayacaktır . Bu düşünceler bizi , proleter kültürünün varolmadığı ve hiçbir zaman da varolmayacağı sonucuna götürmektedir . ( . ) Burjuva kültürünün karşıtı olarak proleter kültürü konulu bulanık ve belirsiz tartışmaların kaynağında , proletaryanın tarihsel yazgısının son derece eleştirisiz bir tarzda burjuvazininkiyle bir tutulması yatmaktadır . ( . ) Bir sınıf kültürü o sınıftan bağımsız olarak yaratılamaz . ( . ) Sırf işçi sınıfının tek tek temsilcileri tarafından yaratıldı diye , birtakım başarıları ( çok değerli olsalar bile ) proleter kültürü saymak , son derece hafif ve yüzeysel bir davranış olur . ( . ) Proletarya kültürü ve proletarya edebiyatı gibi terimler , hatalı bir şekilde , geleceğin kültürünü , bugünün dar sınırlan içine sıkıştırdığı için tehlikelidirler . ( Troçki ) Biz , gene de , düşünmeyi kolaylaştırmak için kapitalist toplumlarda , işçi sınıfı içinde üretilen , işçi sınıfı çıkarlarını savunan yapıtlardan oluşan kültüre proleter kültürü diyebiliriz . Ama deyimin - biri genel ( olmaz denilen ) , öbürü özel ( olmakta olan ) - iki anlamı bulunduğunu hiçbir zaman unutmadan . . . Bugün ülkemizde çatışan kültürleri iki rakamıyla sınırlamanın doğru olup olmadığı konusuna gelince . Sorunun yüksek kültür - kitle kültürü ayırımı düzleminden başka bir düzlemde sorulduğu hemen anlaşılıyor . Yüksek kültür - kitle kültürü ayrımı bu sorunun arkasındaki düşünceyi karşılayamaz . Kentsoylu kültürü - işçi sınıfı kültürü diye genel bir bölümlemenin de , örnekler üzerinde düşünmeye başlanıp ayrıntılara inilince yetersiz kaldığı görülecektir . Dizgesel olmayan , yüzeyden bir yaklaşımla , bugün Türkiye'de yaşayan kültürler şöyle sıralanabilir : 1 . Yabancı kültürler ; 2 . Yabancı kültürlerin etki alanında , Cumhuriyet döneminde gelişen , çağdaşlaşmadan yana , ulusal kültür ; 3 . Osmanlı döneminden kalma , dinsel inançlardan güç alan , zaman zaman iyice etkisini duyuran , çağdaşlaşmaya karşı çıkan kültürler ; 4 . Kırsal yörelerdeki yarı feodal denilebilecek kapalı kültürler ; 5 . Bütün bu kültürler arasında , ikili üçlü birtakım bireşimler yapmayı deneyen , ilerici , devrimci bir ulusal kültür . Değişik yaklaşımlarla , ayrıntılara inilerek , başka bölümlemeler de yapılabilir . Ama ülkemizde çok çeşitli kültürlerin bir arada yaşıyor olması , bu kültürler arasında sürekli bir çatışmanın bulunması , bir kültür sorununa yaklaşırken , gerekiyorsa , yüksek kültür - kitle kültürü diye konuşmamızı engellemez . Yalnızca sınıflar düzleminde bölümlemeler yapmak bir zorunluluk değildir . Örnekse , yukarıdaki sıralamayı da , sınıfları göz önünde tutarak yapmadık . Ama , gerekiyorsa , düşünmeyi kolaylaştırıyorsa , gerçeklere daha uygun düşüyorsa , öyle de yapılabilir . Bugün Türkiye'de kentsoylular , toprak ağaları , küçük kentsoylular , orta köylüler , sanayi işçileri , tarım işçileri , yarı proleterler , yoksul köylüler gibi , değişik yaşama biçimleri ( toplumbilimsel anlamıyla değişik kültürleri ) olan sınıflar , sırasında sınıf özelliği kazanan ara tabakalar var . Bunlar kitle kültürünün yaygın kitle iletişim araçlarıyla giriştiği korkunç saldırıya karşın , belli oranlarda , geleneksel öz kültürlerini koruyorlar . Kitle iletişim araçlarının ulaşamadığı yerlerde , kapalı topluluklarda , eğitim öğrenim görme olanağı kısıtlı yörelerde bu oran doğallıkla daha yüksek oluyor . Buna dayanarak sınıflara , ara tabakalara göre bir sıralama da yapılabilir . Demirtaş Ceyhun'un konuyu başka yönlere çekmesi yüzünden , Seçkin Aydınlar başlıklı yazıdan çok uzaklara düştük . O yazımın amacı , toplumların kültür varlığının korunmasında , gelecek kuşaklara taşınmasında seçkin aydınların önemini belirlemekti . Elli milyonluk bir ülkede , beş bin satılacak bir dergi niçin çıkarılır , üç bin basılacak bir kitap niçin yazılır , niçin yayımlanır ? Bu sorulara yanıt arıyor , en azından , sanatçı , yazar , yayımcı , dergici olarak , hep birlikte , yaptığımız , yapmakta olduğumuz işin bir değeri olup olmadığını araştırıyordum . Seçkin aydınların önemini vurguladıktan sonra , yazıyı seçkin aydın yozlaşması na değinerek şöyle sona erdirmiştim : Sanattan anlamak , kültürlü kişi olmak bir üstünlük olarak görülmeye başlanıyor . Seçkinliğin tadı çıkarılmak isteniyor . Giderek seçkin görünmenin , herkesten başka olmanın , anlaşılmamanın yeni yeni yolları aranıyor . Tutarsız davranışlar , yapmacık tavırlar , pipolar , fularlarla , sağlıklı insanları , sanata da , sanatçıya da düşman edecek , geçmişi , bugünü , geleceğiyle toplumdan soyutlanmış bir sanat çevresi oluşuyor . Bir şeyleri diri tutan , kuşaktan kuşağa taşıyanlar , kesinlikle , bu seçkin aydınlar değildir . Günümüzün sanat eleştirmenleri , gönülleri arınmış bir kitle kültürüne duyulan özlemle dolu olsa da , seçkin aydınlara önem vererek yaklaşmak , bu çevreyi yozlaşmalardan korumak zorundadırlar . Yüksek kültürün sürmesini sağlamak gerektiğine inanılıyorsa buna katlanılmalıdır . Seçkin Aydınlar başlıklı yazı hiç beklemediğim yankılar getirdi . Kimi okurlarca da yanlış anlaşıldı . Ama , Demirtaş Ceyhun'un sandığı gibi , ilerici gençlerle bir tartışmam olmadı , tam tersine , olayların akışıyla kafaları bulanmış bir iki gençle ayaküstü konuşurken aldığım övgüler , Yüksek Kültür başlıklı ikinci yazıyı yazmama neden oldu . Olumsuz eleştirileri değil , olumlu ama yanlış anlamalarla dolu övgüleri karşılamak amacını güdüyordu , Demirtaş Ceyhun'un ( bir arkadaşın uyarısı üzerine ) okuduğu o yazı . Bu yanlış övgülere ayaküstü söylenip geçmiş sözlerden değil , aldığım mektuplardan da örnek verebilirim : ( . ) Görüşlerinize büyük ölçüde katılıyorum . Nasıl ki bir kutsal / kutsal olmayan ( sacre / profane ) ayrımı varsa , bir elit / ayaktakımı ayrımı olması da kaçınılmazdır . Seçkinler sanatı ile kitle sanatı arasında bir bölünme her zaman olacaktır . Ancak , söz konusu yazınızda belirttiğiniz gibi , böyle bir bölünme sınıfsız bir toplumda olmaz , ki , bu da , sadece bir ütopyadır , bir düştür . ( . ) Lisede okurken halka inmeyi büyük bir marifet sayıyorduk . Aslında halk neden hoşlanır , toplum neyi beğenir diye yola çıkan bir aydın veya sanatçı , bence , daha başından batağa saplanıp kalmıştır . ( . ) Diğer taraftan , bu tip zoraki bir tavrı benimseyen sanatçı , ister istemez yapmacık ve zoraki olacak , bu , düşünce ve eserinde de göze çarpacak , devrimcilik kalkanı altında hiçbir estetik ve sanatsal yanı olmayan bayağılıkları toplumsal sanat diye yutturmaya kalkışacak , karşı eleştirilere de bilinen basmakalıp sloganlarla yanıt vermeye çalışacaktır . Siz bu yazıyı yazmakla , aydınlar ve sanatçılar kalabalığının ortasına büyük bir taş yuvarlamış oldunuz : Ortalık toz duman içinde kaldı . Şimdi ilk şaşkınlığın şoku atlatıldıktan sonra bakalım ne olacak ? Bu taşı yerinden kaldırmaya çalışacak kahramanlar çıkacaktır ; ama , onlar da , eninde sonunda , bu taşın altında kalmaya mahkumdurlar . ( . ) Bu mektuba ekli bir de şiir vardı . Şöyle başlayan bir şiir : Ruh için yazdım . Güruh için , halk için , yığınlar için , toplum için , kalabalıklar için , ayaktakımı için , yazmadım . Okurların , şiirlere , öykülere olduğu gibi , eleştiri yazılarına da kendilerinden çok şey kattıkları yadsınamayacak bir gerçektir . Şair , Şiirlerime ne anlam verirlerse , anlamları odur , diyebilir , ama eleştirmenin durumu çok başka : Yazdığının yanlış yorumlandığını , sağa sola çekildiğini görürse , yeniden yazar , açıklamalara girişir , görüşlerini daha iyi yansıtmaya çalışır . Seçkin Aydınlar başlıklı yazımın sonundaki , seçkin aydın yozlaşması bölümü , bence , çok önemliydi , ama , yukardaki mektupta görüldüğü gibi , bir okurun kendi düşünceleri doğrultusunda , o bölümü yok saymasına engel olunamıyor . Aydınlarda , özellikle de seçkin aydınlarda görülen kusurlu yanları şöyle sıralayabiliriz : Birlikte davranışlardan kaçan olumsuz bir bireycilik ; iyi eğitim , öğrenim görmemiş insanları , kitleleri hor görme ; benimsemediği düşüncelere , inançlara önem vermeme ; kişileri yüceltme ; ün düşkünlüğü ; önderlik özlemi . . . Önemli kusurlar bunlar . Üstelik , az da değil , birinden korunan öbürüne yakalanabilir . Gene de ben bu engelleri aşabilen , bilinçli seçkin aydınların bir şeyleridiri tuttuklarına , kuşaktan kuşağa taşıdıklarına inanıyorum . Nedense , bu sözü söylerken de hep François Truffaut'nun Fahrenheit 451 adlı filmi geliyor aklıma . İnsan düşüncesinin baskı altında tutulduğu , eğitim , öğrenim kurumlarının çağdaşlıktan , insanlığın en değerli duygu ve düşünce birikimleri nden uzağa itildiği dönemlerde , üç bin basılan kitapların , beş bin satılan dergilerin ( başka bir söyleyişle , seçkin aydınların ) ayrıca bir önem kazandıklarını , yaşamsal bir görev yüklendiklerini özellikle belirtmek isterim . ( Adam Sanat , Haziran 1986 ) YALAN KÜLTÜRÜ Yalan , yaşamımızda gittikçe artan bir ağırlık kazanmakta . . . Artık yadırganmıyor . . . Bir yalanla karşılaştığımızda , aldatılmak istendiğimizi sezdiğimizde öyle eskisi gibi tedirgin olmuyoruz . . . Alıştık iyice . . . Yalan , günümüzde söyleyeni küçülten bir alışkanlık sayılmıyor . Alışveriş ilişkilerinin yürütülmesinde , çarşıda pazarda , büyük bir yılışıklıkla sürdürüldüğü gibi , en üst düzeyde de , toplumun yönetilmesi için , güçlü bir silah olarak kullanılıyor . Devlet adamları , yönettikleri insanlara , çeşitli konularda , hiç çekinmeden , yalan söylüyorlar . Kendilerini , partilerini , ya da bir durumu kurtarmak için , ya da halkı istedikleri yöne sürüklemek , etkileri altında tutmak için , açık açık yalan söylüyorlar . Açık açık , çünkü bu yalanların yalan olduğu birlikte çalıştıkları kişilerce , ya da konuya yakın olanlarca biliniyor . Düşünün : Sorumlu bir kişisiniz , önemli bir göreviniz var , halkı yönlendirmek , kendi yanınıza çekmek için yalan söylüyorsunuz , ama birtakım kimseler yalan söylediğinizi , halkı kandırdığınızı biliyorlar . . . SAAT ERKEN. Vampirler henüz kendilerinden bihaber . Masada sadece Bayan Melisa vardı . . . Hakkında az şey biliyorum o sıralar , sonra gereğinden fazlasını öğrendim ve bu konuda ortasını tutturmak en zoru . Kuş soyundan gelme kadınların içe kıvrık cilalı tırnakları , sigaracı sesi , iskambil okuma gözlüğüyle ( kalın ve füme camlı ) , elli , altmış ve yetmiş yaşları arasında bir yerdeydi ama yaşa belki en az kumarhanelerde bakılır . . . Bir ara ( ama hangisi ) , hoş olmuştu eminim ve erkeklere vakit de ayırmıştı ve belki vakitten fazlasını , ama şimdi ve çoktandır , sanırım sadece iskambillerle oyalanabiliyordu . Grand Hotel'i belki ilk onun için seçtim . Kumarbazlığı monotondu , tedavisiz tutkuların çoğu gibi . . . Dokuz ile beş arası gününü Karaköy'de , otuz yıldır çalıştığı şirketin battaniye ticareti yazışmalarıyla geçiriyordu , Avrupa'nın Slav tarafıyla ve orada , yani Karaköy'deki tozlu apartmanın üçüncü katında Lehçesi'yle Almancası'nı kullanıyordu . Rusçası da vardı , hiçbir zaman Türkçeyi'ya da herhangi başka bir dili öğrenememiş ve şimdi toprak olmuş eski dadısı sayesinde . Karaköy paydosunda , önce eve uğrar . . . Annesinin ne yediğini , haplarını ve damlalarını , hizmetçisiyle birbirlerine ne kadar eziyet ettiklerini kontrole . . . Ve düdüklü tenceresinde bir şeyler pişirir , çünkü faal dünya İnternet otoyollarına geçmişken , annesi ve Huriye Hala bir düdüklüye , asansöre , mutfak robotuna güven duymaz , felaket ve facia beklentilerinden hayat ve haz çıkartan eski tip insanlardı . Hayallerinde ve dillerinde hep , durmayı unutarak apartmanın damını yaran ve göklere fırlayan asansör kabinleri , yaylarından boşalarak salona uçup camları yere indiren ve hatta yolu geçerek karşı apartmanın penceresinden içeri dalan düdüklü - tencere kapakları , bulaşıklar arasına gizlenmiş parmak ve el götürücü sinsi mutfak robotu bıçakları ; bir bakıma , bütün gün seyrettikleri Amerikan televizyon senaryolarının biraz daha ilkel biçimleri . . . Güney ve Kuzey Amerikan dizilerindeki en karmaşık ilişki düğümlerini çözmekte de uzmandılar , konsültasyon halinde ve tv karşısında en aşağı ekrandakiler kadar konuşarak , böyle dedi , hayır demedi , demediyse de hissetti , onu seviyor , sevmiyor ; çünkü demokrasi epeyce oyalayıcıdır önünde sonunda . . . Madam Melisa , mutfaktaki düdüklü annesini ve Huriye'yi bir kere daha mahçup etmek ister gibi masumca öterken , duşa girerdi ve çıkışta televizyon kanallarının gece programlarını sorar . . . Evdekilerin sıkılmayacaklarını bilirse bu akvaryumdan kaçtığında daha rahat oynamayı , belki de kazanmayı hak edeceğini umarak , azapsız koşmak , uçmak için Grand Hotel'e . Hangisi , hayatın hakiki ritmi ? Madam Melisa'ya yaklaşmak birkaç özellik gerektiriyordu ki aslında bu tek şeydi : yeşil çuhalı masalara karşı sabit bir alakanın işaretleri . Kumar malariasından birkaç ipucu . . . Ve nasıl etyemezler , sigara içmezler , eşcinseller ve birkaç grup daha birbirlerini çabucak tanıyabilirlerse , neşede ve acıda , kalabalıkta , hatta karanlıkta bile , oyun hastalarının da birbirlerini seçmesi zor olmazdı . Kırk yılda bircileri , ayda bircileri , ya da sık gelseler dahi tutkularını zapturapta almış , kendi etraflarına çizdikleri hayali tebeşir dairesini aşmayan , burada güzel güzel vakit geçirip masadan barışık kalkanları , kendiyle ve dünyayla ; gece ortasında saçı dağılmamış , ağzı ve burnu her zamankinden büyümemişleri adamdan saymaz , kalın camlı füme gözlüğü ardından görmezdi bile . Benim yolumun buralara ne karmaşık bir nedenle düştüğünden habersiz , sanırım sık sık aynı masada karşılaştığımız , aynı saatlerde , yani aşağı yukarı genel paydosta kalktığımız için , ve kendi dikkatimi bile yeni çeken bir kumara yatkınlığımı hemen teşhis ederek , bana bazı pozitif işaretler göndermeye başlamıştı . Turistlerin amatörlüğünden , acemi krupiyelerin hesap bilmezliğinden yakınırken yüzüme bakarak mesela , bana da burada birilerini küçümseme , beğenmeme hakkını tanıyordu . . . Başımızı beraberce sağdan sola tiksintili bir ifadeyle salladığımızda , kendimi bir ailenin içine kabul edilmiş hissediyordum . Bayan Melisa'nın beni bu kadar çabuk adam yerine koyması zaten sonraki gelişmelerde de rol oynayacak . O akşam , Çöl mü burası ? dedi , füme camlarının ardından gözlerini açarak . Çünkü sanılır ki sadece zenginlerin gevezeliklerle kaybedecek vakti olmaz , ama Bayan Melisa , ötekilerin de ruhlarında büyük bir sabırsızlık barındığının canlı kanıtıydı işte . Boş masada yanımdaki iskemleye geçti . Bu , o akşam , insanlıkla mesafeli ve ekonomik bir söz alışverişine hazır demekti . Yok eğer doğrudan , ortaya selam niyetine hiç laf atmadan oturmuşsa , hele son iskemleye yerleşmişse , ki onun geldiği saatlerde hemen her iskemle boş olur ( ve sadece kendi şansıyla değil , bütün masanın kaderiyle de oynanır son iskemlede ) , krupiyelerden başkasıyla gözgöze gelmiyorsa , o gün kağıttan papazlar , kızlar , delikanlılar ve elbette as dışında kimseyle alışveriş istemediği anlamına gelirdi bu . Masamızın ve bütün casinonun tenha olduğu ilk akşam saatlerinde , krupiyemiz bir Batı tarikatı rahibi edalarıyla jestlerinin dramatik hakkını vererek kağıtları karıştırırken , Bayan Melisa , komşu masada , krupiyesiyle teke tek kader düellosuna çıkmış olan adamı işaret etti : Bu kadar erken ne işi ne burada ? Adamı ömrümde ilk kez görüyordum , ki bunu biliyor olmalıydı aslında . . . Ama sadece laf lafı açsın istiyordu belki , ben de atılan oltayı havada bırakmadım , çünkü büyük sempatim vardı kendisine : Kim bu , Madam ? O da mı yoksa bir deha ? Her yer gibi , buranın da dehaları vardı çünkü . Efsaneleri . . . Bu efsanevi kahramanlardan bir tanesi geçenlerde oturduğumuz masanın yanındaki yirmi beş betlik masayı kapatmıştı mesela , yedi kutunun yedisinde tek başına oynamak üzere , kasaya karşı . Madam Melisa ve diğer oyuncular o akşam hemen tanımıştı adamı . . . Ve hepsinin üzerinde , Monte Carlo'ya ışınlanmışlar gibi bir asabiyet . . . Gözlüklü yüzü , löp löp bedeni ve halim selimliliğiyle , on kişilik bir grup içinde karşınıza çıkarsalar , vay , deha işte bu olmalı denecek son adam halbuki . . . Ama en muteberler , hatta en mafya kılıklılar geldiğinde bile görülmeyen birheyecan o gelince yayılmıştı tekmil casinoya . Masasının hakemi anında değiştirildi bir kere , yerine en ustaları getirtildi . Bu da yetmedi , kumarhanenin sarı saçlı İngiliz müdürü , kulesinden indi ve gitti adamın yanına oturdu . Müdürün böyle masada bekçilik etmeye hakkı var mı ayol ? dedi Lalezar Hanım . Bekçilik edecek tabii , hile var mı , ona bakacak dedi Madam Melisa . Kasayı soymaya gelmiş , bir 30 bin dolar alıp götürür şimdi . Bu şehirde böyle adamların sayısı ya iki , ya üç . . . Çünkü karşılarında kasa dayanamazmış bunların . Beyinlerinin içinde küçük bir bilgisayarla dünyaya gelmiş adamlar . Masada açılan bütün iskambilleri akıllarında tutmak iş değil onlar için , her elde kazanmaları bundan . Öyle de oluyordu . Adam oturmuyor bile , ayakta , masadaki bütün kutulara tepeden hakim . . . Her birine en az bir yüzlük sürüyor , double'lar , splitler ona göre , böyle böyle bir 3500 dolar götürüyor tek elde . Bizim artık aklımız kendi kumarımızdan çok , o masada . . . 5 dolar betlik elime black jack çıkınca krupiyemiz bahşiş umuduyla , 5 dolara Black Jack ! Yedi buçuk dolar ! diye bağırdığında utanıyordum : Bağırma canım o kadar . Bu rakamlarla komşuya rezil olmayalım . Komşunun bizimle ilgilendiği yok oysa , yedi kutusuna açılmış kartlara bakıp beyninin içindeki küçük bilgisayarı çalıştırıyor durmadan . Ve her kazanışında , İngiliz müdür masaya gövdesinin yarısıyla uzanıyor , bir hile bulsam da şu badireyi atlatsak umuduyla , yanakları pençe pençe . Bu ve bunun gibi iki üç adam , İstanbul'un bütün kumarhanelerinde çok iyi tanınırlarmış . Çok çabuk mimlenerek kara listeye alınmışlar , hilebaz ya da borç takıcı olduklarından değil , sadece birer deha oldukları ve kapıdan girdiklerinde kasayı hafifletecekleri garanti sayıldığı için . Bizim casino , şanına yakıştırmıyor , bir tür imaj adına adamı henüz kara listeye almamıştı , ama zaten bizim deha da haddini bilirmiş , ancak çok sıkışınca gelirmiş ceplerini doldurmaya . Madam Melisa bu 21 dehasının annesini de tanıyordu , yüksek kumar oynayanlardan bir hanım . . . Beyninde bilgisayarlı bir çocuk dünyaya getirmişse de kendisi bilgisayarsız maalesef , yani aldığından hep çok daha fazlasını veren , bildiğimiz tipte bir oyuncu . . . Burada oğluyla karşılaştığında aklı gider , onunla merhabalaşmazmış bile , ya casinocular bu bilgisayarlı beyni ırsi bir şey sanıp onu da kara listelere alırlarsa korkusuyla . Madam Melisa'nın şimdi bana işaret ettiği , erken saatte tek başına masa kapatmış adam , bir ikinci 21 dehası olabilirdi pekala . Pıfftt ! dedi Bayan Melisa , içinde 100 gram sevgi ve acıma varsa 150 gram küçümsemeli bir sesle . Ne dehası ? Kadın parası yiyenlerin kumarda kazandıkları görülmüş şey mi ? Filiz krupiye , ki hiç hissettirmeden kulak kabartmayı iskambil karıştırmak kadar iyi öğrenmişti , gene ufuklara dikti gözünü , ama Madam'dan işte bu kadar . Adetiydi , yüksek gerilim sağlayan ama gerisini zor getiren kısa cümlelerle konuşmak . Yeni bir el dağıtıldı ve biz gene 21 avına çıktık . Az ötedeki masa gene bir gölge , dünyamızda . . . Yeniden yörüngemize girip , varlık ve ağırlık kazanacağı bir sonraki shuffeld'e kadar . Ama krupiye Filizsiz bir dünya olacak artık yeni shuffeld ; Aykut nöbeti devralmış , arkadaşının omuzuna vurarak . Filiz ellerini yıkadıktan sonra su damlacıklarını üstümüze püskürtme pantomimi yapmış , iyi şanslar niyetine , lafın gerisini duyamadan , çünkü krupiyelerin bile önünde sonunda şansa ihtiyaçları olduğu bir yerdi burası . . . Yeni krupiyemiz Aykut , hayatının uzun süre ayakta iskambil dağıtarak geçirmemeye aklına koymuş , sadece doların dalgalanmaları ve borsa haberleriyle heyecanlanabilen bir çocuk zaten . Konu finans oyunları ve döviz ayarları olmadıktan sonra , bir şey umurunda değildi ve yanında rahatça konuşabilirdik . Kimin parasını yiyor ki şu kel şişko , Bayan Melisa ? Şarkıcı yetiştiriyor ve o kızların çok öğrenecekleri var tabii . Ama buraya kadınlarla gelmez . Yüksek oynar ve hep kaybeder . . . Sarı Necdet diyorlar . Niye sarı , Allah bilir , çünkü böyle kapkara bir şey işte . Ve biliyor musun , şarkıcılardan bir tanesi bunu bir gecekulübünde bastı . Evde aslan yavrusu besleyen bir kadın . Yavruyu yanına almış o akşam , kavalye olarak , doğru kulübe . Meşhur bir skandal . . . Evdeki çamaşır sepetindeki kirlileri koklatmış aslana önce ve hayvan , o zifiri kulüpte Sarı Necdet'i hemen tanımış , kokusundan . Baldırını alıp götürecekmiş o an , ama kulübün koruyucuları , hepsi birer karate şampiyonu , aslanın üzerine sprey sıkmışlar ve hayvancığı bayıltmışlar . . . Olayı zaten ben de hatırlamıştım . Başka kızlar tüylü ayılar sevip en çok küçük kanişler beslerken , bir gece hakiki bir aslan yavrusuyla sevgilisini geri almaya çıkmış Bülbül Begüm gazetedeki feministleri ikiye bölmüş ve bazı magazinci meslektaşlar onun ilk lakabının önüne bir de Amazon eklemişlerdi . Fikri Bey'in haftalardır anlattığı ve Hüsamettin Bey takma adıyla hayatıma girmiş şahsiyetin , yani proje nin Sarı Necdet olduğuna bu hikayeyi dinledikten sonra karar verdim . Bülbül Begüm ile Sarı Necdet'in hareketli muhabbeti için ti erotas ! diyordu Bayan Melisa . Ama en büyük rezilliklerle biten de bu meşhur aşklar olur . İki kuruşluk çay takımları , mektuplar , her şey elalemin diline ve gazetelere düşer . Evlenmemiş bir kadın da olsa aşk ve seks üzerine çok teorisi vardı Bayan Melisa'nın , çoğu de felaket kötümser . Teorilerinin yanısıra pratik çalışmasını merak ederdik biz ve hiç tecrübesi olmadığını düşünürdük , çünkü hayatta gene teorisyenlerdir en karamsarlar . Aslanla aşık kovalamayı herkes beceremez ama Bayan Melisa , kabul etmeli . Bu hikayede çok orijinal bir tad var . Ah ama , o vakitler ikisi de aşıktı canım ! Kadın hep çok aşık kaldı , ama bu değil , yazık ; ve kız o zaman , intikam olarak Sarı Necdet'e bir leke sürdü . Diyordu ki , ve her önüne gelene anlatıyordu , o zamanlar Maksim'de ve Çakıl'da , beş yılda kazandığım ne varsa bu yedi , başka başka kadınlarla . . . Ama sanmam ki bunlar doğru olsun . Niye ? Çünkü bazı adamlar kadınlara limonata ısmarlayamaz , karakter meselesi ve Sarı Necdet'in destelerle , her renkten para batırdığı doğru ama , hepsini bu yeşil masalarda batırdı . Çok defa Cannes'a , Nice'e bile gitmiş oynamaya ama libero , cebindekileri kumarhanelerde batırmaya ve zaten kumar masasında bu tip adam , peri kızı gelse bakmaz , göremez . İnanmaya hazırdım , herkesin hayatta sadece bir takıntıyla başedebildiğine , başkasını arzu bile etmeyeceğine . Ve hiçbir yerde ortak bir sohbet , ortak bir oyalanma konusu bulamayacak kadar ayrı karakter ve kader çizgisindekilerin , Grand Hotel casinosunda , sadece şu duvarlar içinde geçerli bir kardeşlik ( bazı madeni paraların tek bir köyde geçmesi gibi ) , casino kapısı eşiği aşıldığı an buharlaşacak bir gece demokrasisi kurduklarına . . . Bazı şiir ve şarkıların vaadettiği ve ayıkken inşa edemediğimiz kardeşliği bir gün kumarhanelerde bulacağım hesapta olan son şeydi , ama bu , kardeşliği hiçbir yerde bulamamaktan daha iyi gene de . . . Sarı Necdet çok kaybettiğinde , daha ucuz masalarda oynamak ister , şansı belki döner diye ve o zaman masada ne kadar eğlenilir , görürsün . O günden itibaren Sarı Necdet'in bir an önce çok kaybetmesini ve şansını döndürmek için yanımıza gelmesini beklemeye koyuldum . GAZETEDE hava rüzgarlı , hele tepelerde . . . Ünlü Osmanlı deyişi Böbürlenme padişahım senden büyük Allah var ı bir kere daha hatırlatmak isteyen patron , üst katta bahar temizliği yapıyordu , kendisi Allah , ötekiler padişah rolünde , ve biz , her mevsim yerinde sayanlar , gene pis pis gülüyorduk . Avuntuyu bütün alttakiler gibi yukarıdakilerin sıkıntılarına sevinmekte bulsam da , kader beni bodrum kattan penthouse'a taşımaya karar vermiş bu sırada . Birkaç ay önce yemeğe davet ettiğim eski ahbabım , yılan dolması yutarken istifini bozmamış , yıkılmamış Çeto'nun otobanın bu tarafına , yani bizim gazeteye geçişi o günlerde duyuldu . Transfer niyetine aldığı cep telefonu , on kasa deterjan , bekarlığı nedeniyle 200 adet hazır çorba ve Japon yeni bazından güzel bir maaş ile birlikte . . . Ve altına , şoför refakatindeki , BMW araba . İlk yapılacak şeydi ama çiçek yollamadım , çünkü böyle zamanlarda bir veliaht odasında bütçeme uygun bir demetle ne varlık gösterebilirdim ? Dostluğunu hemen kullanmayı kendine yediremeyen , gene de yüreği umut dolu bir eski arkadaşa yakışır şekilde koridorda burun buruna gelmemizi bekledim . Bu durumlarda şansa bel bağlamak doğru değil . Günün bir bölümünü Çeto'nun kapısına açılan koridorda voltalayarak geçirmeye başlayalı çok olmamıştı , burun buruna geldik . Kendisini yakın bir geçmişte saatlerce dinlemiştim ve bazıları sırf bu nedenle sizi affedemezler , ama Çeto o tip adam değil , beni yanaklarımdan öptü ve her şeye rağmen başka bir mevkide olduğunun bilinciyle Ne haber kız ? dedi . FİKRİ BEY , bu promosyona başından beri şans tanımamıştı . Yerden iki kuruş toplamak için kireçli dizlerini büken insanlara yönelik olsa hadi bir derece , ama yoksulların herkes kadar tafralı olduğu Doğu toplumlarında böyle şeyler sökemezdi ona göre . Tamam , gazeteyi sabahın köründe alıp hiç okumadan bir dakika sonra iade edecek ve böylece dakikada 10 bin , saatte 600 bin , promosyonun durdurulduğu öğle saatlerine kadar 2 - 3 milyon kazanacak bitirimler çıkabilir her mahallede , ama hedef kitle sadece bitirimler olamaz ki ve zaten bizim bitirimler çok daha büyük kazançlar peşindeydi artık . Kesin sonuçlar bir haftadan önce düşmez dedi Çeto . O hafta ne kahve falı ne rüya tabiri istedi , belki verdiğim son umudu biraz daha uzun korumak için ve hatta belki , işte o şahane olurdu , gaipten beklediği işaretlerden nihayet vazgeçerek . Gazetede çok kafa yoruyorlardı , duyuyorduk ; iki günde bir binanın kapısında bir ambulans dayanıyor , yukarki katlarda aşırı beyin jimnastiğinden bitap düşmüş birini sedyeyle indirip hastaneye taşıyorlardı . Bizimkiler haysiyet tuzağına düşmüş , illa en uçurucu , en rakip öldüren bir karşı kampanyayla çıkmak derdindeydiler piyasaya . Ve üst kat deli gibi toplanmaya devam ediyor , sürmenaj firelerine rağmen , yılmadan . Bir gün duyduk ki , patron artık sadece tepelerde değil , bodrumlara kadar her katta promosyon fikrine yönelik kreatif çalışma talimatı vermiş . Hatta demiş ki , aşağıdakiler yukarıdakilerin yanında aşağılık , ötekiler aşağıdakilerin yanında yükseklik komplekslerine düşmesin diye her grup kendi arasında toplansın : magazinciler , spor yazarları , sekreterler , sekreter asistanları , kahveciler , odacılar , bilgisayarcılar , kafeterya personeli , muhasebe , ilancılar , matbaa işçileri , şoförler , asansör tamircileri , liberaller , eski tüfekler , kazan dairesi ; her grup kendi arasında . Bu haberi aktardığım Fikri Bey , İsabet dedi . Bakın boşuna değildir , tarihteki bütün nadirattan şahsiyetler kime fikir danışırlar en zor durumlarında , hayatlarının kritik bir noktasında ? Uşaklarına ve dadılarına elbette ! Mesela gece uykuya yatmadan , büyük bir karar arifesinde , savaşa mı çıkılıyor ; bir aşık mı zehirlenecek ? Yanıbaşlarındaki generallerin veya menajerlerin değil , uşakların ve dadıların , veya sütannelerinin fikrini alacaklardır . . . Ne yapsınlar çünkü o rütbelilerin , uzmanların zevzekliklerini ? Savaş tekniklerini ve inceliklerine kendileri herkesten vakıf zaten . Ama nedir , mühim olan doğal çerçevenin dışına çıkmak . . . Çerçevenin dışına da , aynı derelerde yıkanmışlarla değil , başka sulardan içmişlerle çıkmak mümkün . . . Açıklamasını ikna edici bulmuştum kendi hesabıma , ama Fikri Bey'in bu seferki teorisi tutmadı . Çok çabuk ortaya çıktı ki , patronun alt kademeleri devreye sokma fikri bir taktikten ibaret . Öfke anında yukarıdakilere muazzam bir şey bulamadıkları için fırlatılmış bir gözdağı , bir kamçı şaklatış . Uydurduğu fantezi tehdidin hakikate dökülebileceği aklını yoklamamıştı bile . Yukarılarda , sürmenajların yanı sıra aşırı heyecandan doğan bir düğümlenme , bir kitlenme söz konusu oysa . Koridorda uçuşan dedikodulara göre , günde belki otuz değişik fikir buluyorlar , hepsinden vazgeçiyorlardı . Çöp kutularını dolduruyorlardı ağzına kadar , buruşmuş kağıtlarla , sonra bu fikirleri rakiplere taşıyacak casusların varlığından korkarak ( ve herkes casus olabilirdi kriz zamanı , odaya aniden dalan emriniz var mı havasındaki sekreterlerden hademelere , bekçilere , çöpçülere kadar , herkes ) her iki saatte koca bir ateş yakıyorlardı masanın üzerinde ve eğer ateş kontrol edilemeyip biraz fazla yükseklere çıkarsa , sekreterlerle hademeler yardıma çağrılıyor ve bir kova suyu kapan odaya yangın söndürmeye koşuyordu . O haftayı böyle devirdik . Pazartesi sabahı bizim kata adımımı yeni atmıştım , Koş dediler , çünkü bizde herkes birbirini korkutmayı çok sever . Çetin Bey seni bekliyor . Çeto'nun yüzü Çin bayrağı gibiydi ve hiç sevmem kırmızı yüzlüleri . Ucuz atlattık dedi , henüz hiçbir hayati tehlikeyi atlatmış gibi durmayan yüzüyle . Boğaziçi'ne gizli bir araştırma yaptırmıştık , o avuç avuç paralara karşılık bugün sempatik bir haber getirdiler : Karşı kampanya tutmamış , yani sadece yumurcaklara hitap etmiş . . . 7 - 13 yaş grubuna . . . Bunlar ; ellerinde beslenme sepeti , servis otobüsünü beklerken harekete geçiyorlarmış , erkenden . Ve okula girince iş bitmiyor ilk teneffüste en yakın bakkallara sıçrıyorlar . . . Okul kapıcılarını rüşvetlere boğmuşlar , keyfe göre çıkıp giriyorlar . İkinci teneffüste , hadi bir daha . En gözü karaları , ders ortası revir izni isteyip , başım , dişim diyerek gene sokağa ve doğru bakkala . . . Ama ev kadınında , memurda tık yok ; bunlar güzel güzel kırmızı siyah rakamlarla gösteriliyor işte . Bu kadar sınırlı bir gruba , hele sadece veletlere hitap edebilmiş bir gazete kampanyasını da fiyasko sayıyoruz biz şu andan itibaren . O kadar hapşırdığıma , geceleri iğrenç kabuslarla boğuştuğuma değmedi . Böyle bir grupta ne alışkanlık oluşturulur ne bir şey . Zaten kim , elinde birkaç saniye tuttuğu gazeteye alışır ki . . . Caddenin öbür yakasında kelleler düşecek bu hafta . . . Biz de bu arada boş durmayıp muazzam bir fikir kaptık . Ava gideni böyle avlarlar . Projeyi yukarıya sunduk , patron okeyledi , hemen çalışmaya başlıyoruz . Veletler gazetesi yapacağız Emine . Ne güzel , dedim , mesleki bir coşkunun dışında kalmamak için , Modern bir Doğan Kardeş . Yok Emine , öyle değil . Gelecek sadece kahve fincanında okunmuyor sandığın gibi . Doğan Kardeş e hangi zamane çocuğu baksın ? Bambaşka , çok çarpıcı bir şey yapmalı . Sabah dörtlere kadar küçük komite tartıştık biz , benim aklıma bazı şeyler geldi , sırf komiklik olsun diye başta ve sonra , bu sahiden olur mu , olmaz mı derken , şahane olur dedi çocuklar , sabaha patronu aradım , sıkılmış greyfurt saatinde , dediler ki beyefendi banyoda , çok önemli dedim karısına çekinmeden ve saunasının dibinden kahkahayı bastığında anladım ki kazanmıştık , en zoru ona beğendirmektir bilirsin , gaddar ama dahidir patron , ve projemiz artık yolda yürüyor . . . Günlük hatta haftalık değil , hoş bir aylık düşünüyoruz . Dedikodular , biraz seks ve başka şeyler . . . Fermuar dergisinin bir tür çocuk versiyonu . Fotoğraflı , kuşe kağıt . . . Foto muhabirlerini cumartesi pazar sinema önlerine salacağız , hatta sinema içine . Gitsinler , filmi çocuklarla seyretsinler . Kim kimin yanına oturdu ve kimin kolu kimin omuzunda , kim kime gofret ya da frigo ısmarlıyor , hepsini istiyorum . . . Onlara galiba frigo denmiyor artık dedim . Ne deniyorsa . . . McDonald's'lara ve muhallebicilere gidecekler . Ortalıkta neler giyiliyor , giyilmiyor , hepsi gelsin . . . Hangi defterler moda , hangi silgiler , bilgisayar oyunları , küfürler . . . On , on beş yıl sonra bizi yönetecek ve cami avlusunda tabutumuzu taşıyacakları tanımaya başlayalım . . . Ayın en şıklarını , pasaklılarını seçeceğiz . Küçük kleptomanları , az yıkananları , seks manyaklarını , altını hala ıslatanları , burnunu karıştıranları , kulağı en çok çekilenleri . . . Özel şoförlüler , body guardlılar , mitomanlar , mikroplar , kötü tohumlar , iyi tohumlar . . . Ki yıllar sonra , maydanoz ekildiğinde bazen nasıl katır tırnağı çıkarmış , şaşılıp kalınsın . Okullarda yerel muhabirlerimiz olacak . Birkaç milyon lira ver ellerine , haftada bir telefon açıp dedidokuları saysınlar . İyi çalışmayanı defedeceksin , yenisini tayin edeceksin . İkinci tekil şahıs kullanmasında bir tuhaflık görüyordum ama teklifi gene de şok yaptı bende : Seni düşünüyoruz Emine , dergiye . Baktığın fallar ve rüya tabirlerinle bunu tamamen hak ettin kafamda , koku alma yeteneği kuvvetli birini istiyoruz zaten , ama seni uygun bulan sadece ben olmadım , tepeden de okeylisin . McDonald's'ların ve dürümcülerin çoğunu yazmıştım ama yemek köşemde dedim . Yok dedi Çeto . Yemek köşesi başka . Bu sefer koltuğunda oturup sağa sola emirler dağıtacaksın . . . Sana özel oda vereceğim . Genel müdürlük . Baş yazın , fotoğrafın , bir sekreter , porselen fincanda gelen kahven ve çayın ve her şeyiyle . Adına yazılmış davetiyeler , yılbaşında çikolata kutuları , altın tükenmezler , telefonla arayan okurların , hatta sapıkların olacak , sen hiçbirine çıkmayacaksın , sekreterinin tanrısısın ve o , çevre yollarının durumunu anlatan spiker gibi hava raporunu verecek görüşmek isteyenlere , sabah güneşli , öğleden sonra parçalı bulutluydu , en son Niyazi kafasını bozdu , Niyazi'yi bir daha içeri almamalı . Veya , dün dondurma yemiş , üşütmüş , bağlamıyorum annesini bile , son sayıyı da beğenmemiş , köpürüyor . Böyle şeyler . . . Bayılacaksın bu hayata . . . Bir çocuklar dergisi nihayet ve benim çocuğum bile yok dedim . Saçma ! Asıl çocuklular anlamaz çocukları ve bilirsin , ezbere konuşmam . Konuyu inceledim , sadece teorik açıdan da değil , tecrübem var . Sen çocuk yetiştiriyorum sanırken , neye yetiştiriyorsan , öz evlatların da seni bambaşka bir adam yapmış . Bir nasihatçi başı . Ve bir süre sonra , haydi çukura . Her yaramazlık ve muzırlıklarının altındaki gizli hedef bu . . . Ne şanslısın , böyle bir yarışanın ve katilin yok senin ; sonuna kadar tek yavru . . . Böyle birini istiyorum , çalışırken düşünmesin : Küçük tosunum bunları okursa hırsız mı olur , uğursuz mu ; karşıdan karşıya geçerken ezilir mi , kan kanserine yakalanırsam şu sümüklü büyüyene kadar doktorlar beni ayakta tutabilir mi , atkısını boynuna sarmazsa grip olur , çok sararsa boğulur , o berbat notları , telefon maratonları , kapıcıya borçlanmalar , vesaire vesaire . . . İstemiyorum böyle vıdıvıdılar . Çocukları adam etme iddiasında olmayacak bizim dergi . Bu işleri toptan ailelere ve okullara bırakacağız . Bizim hedefimiz aksine , şımartmak ve ayartmak . . . Tam ihtilalci bir yaklaşım . Öğrensinler çok çabuk , dünya kaç bucak . Böyle bir işin başına çocuklu birini mi getireyim şimdi ? Beni alakadar etmez Çeto dedim , çünkü ne de olsa eski arkadaşımdı . Çocukları sevmem bile , ve sana söylemiştim , sen de cevap verecektin , Adalet yazmak istiyordum , uzun araştırmalara çıkacaktım , Van'dan Edirne'ye . Savcıları , hakimleri , polisleri titretecektik . . . Hayatta en önem verdiğim projeydi . O projeyi unut Emine , çok taze bir işe dalacaksın . Elalem ne kederlerin üzerinden atlıyor . Bir teyzem var , kocasının iflas ettiğini öğrendiği hafta adamın kapı komşusuyla aşk yaşadığını da keşfetti . Gene makyajını yapıyor , bileziği , kolyesi , öyle çıkıyor sokağa . Bu genellemeler ve hayat dersleriyle dolu konuşma iyiye alamet olamazdı . Kime verdiler Adalet işini ? diye sordum ; yanık kokusundan burnum düşmek üzere . Neslişah'ı daha uygun gördüler dedi , beni gezdirmeden . Direttim söyleyeyim ; ama olmayınca olmuyor . Patron kendi ikna olmuş bir kere . Düşünüyor ki Neslişah'ın sureti haktan hali , her hafta ağlatacak konuları kolaylıkla bulması okurda bir inandırıcılık hissi uyandırdı . Bu kız haksızlıklara dayanamaz , rüşvetleri , dalavereleri bulur çıkarır , gerekirse yaratır ; kalbi som altın ve ne anlatıyorsa gerçeğin yansımasıdır tarzında bir intiba . . . Bir de dokunaklı hikayeleri dokunduran bir lisanla , okuru özdeşleştirerek , hesap soran bir edayla yazmak diye bir şey var , ki burada patrona hak vermek durumundayım . Adalet yazarken bu şart , Emine . Yeni açılmış lüks lokantaya gidip makarna sosu ayçiçeğiyle hazırlanmıştı , vay ne ayıp şey gibi anlatılamaz Adalet Sarayı koridorlarındaki dramlar . Nereden biliyorsun ki öyle anlatacaktım ? diye sordum Çeto'ya , yanaklarımın ateşini uzaktan , yani nispeten uzaktan hissederek . Sen de biliyorsun ki öyle olacaktı dedi Çeto . Kendini tutamadığın için ve şimdi alınacaksın ama , daha önemlisi , belki öyle bir duyarlılığın yok diye . Yani insani dramları paylaşma bazında belki eksik kalmış bir şeyler . . . Farz edelim ki haklısın , böylesi daha yenilikçi olmaz mı ? . İşte bol bol yenilik edesin diye güzel bir oyuncak veriyoruz eline ve bu herkese yapılmaz dedi Çeto , tartışmayı orada kesme kararını artık almış . Düşünmek için yedi gün istedim , Çeto onu üçe indirdi , ben de ikisinin ortasında yani beşinci gün , Fikri Bey'le konuyu detaylarıyla görüştükten sonra , teklifi kabul ettim . CASİNO ziyaretlerimi azaltmış da olsam gene tamamen kesmiyorum ve maaşımdaki artışa rağmen Madam Melisa'nın masasında oynamaya devam . . . Çeto'nun yeni teklifini kabul ettiğim haftaydı . Daha tam işe başlamamıştık , bana özel bir oda ve dergimize müstakil bir bölüm hazırlıyordu Çeçenya'dan gelmiş , yerli işçilerden iki misli ucuza çalışan ve söylediklerinin dörtte birini anladığımız adamlar . . . İşçi sınıfıyla diyalogda bizimkilerin söylediklerini de ancak bu kadar anlıyorduk ya sonuçta . . . Çeçenler neşe içinde , herhalde aralarında bol dedikodumuzu yaparak duvar delmesi , boyama , çivi çakma , telefon hattı çekme ve masalarımızın altına gizli kamera ve teyp yerleştirme işlerini tamamlarken , ben her gün Çeto'yla başbaşa yarım saat , kırk beş dakika oturuyordum , daha çok akşam vakti . . . Birlikte muhabir listeleri çıkartıyorduk , ben derginin başıydım ve son söz hep ondaydı ; ama sanki çok umurum . Her sayfayı , hatta santimetre kareyi tasarlıyorduk birlikte , sonra projeyi o , grafikçiye anlatıyordu . Çeçen değildi grafikçimiz , ama bir Çeçen kadar dilsiz ve zaten Çeto , onu da , sanki boyacılardan biriymiş gibi , hemen her gün işleri sil baştana zorluyordu , sırf idman için . . . Bu bir şey değil , daha önceki patronlarımdan birinin otorite idmanı olarak acele çağırttığı bir muhabiri kapı önünde yetmiş beş saat beklettiğini hatırlarım . . . Çocuk , on iki saatte bir , aşağı inip sokaktaki berberde süratle traş oluyordu , doğuştan aşırı kıllıydı çünkü ve o zamanlar gazete kapısından çıkıldığı anda sokakta bir berber , simitçi , mobil manav ve mobil kasetsatar bulmak mümkündü ; havaalanı dibine henüz taşınılmamış . . . Bir de tabii , tuvalet molaları vardı . Koşarak gidiyor ( ya şimdi beni odasına almaya karar verirse telaşıyla ) , işini olağanüstü bir hızla görüyordu . Ki ayrıca ihtiyacını psikolojik reflekslerle minimuma indirmiş , kendini üç günlüğüne kabız yapmıştı . Yemek için yerinden kıpırdamaya cesaret edemiyordu , buna karşılık . Patronun , güzel ama aynı zamanda acıma duyguları gelişmiş sekreteri , ona yemekhaneden , normal aralıklarla , tabii tepsiler filan değil ama sandviçler getirtiyordu ve Muhabir Şefik , onları büyük lokmalar halinde , yemek borusunu tıkama riskiyle rekor sürede mideye indiriyordu ( gene ya tam o sırada patron bütün heybetiyle kapıda belirirse korkusu ) . Şefik o 75 saatlik beklemede , bütün tahminlere rağmen , sıkılmamış da . Bir kere , hayatında muazzam bir ufuk değişikliği olmuştu . Sabahtan akşama limon suratlı ve bir önceki hayatını herhalde fabrika bacası olarak geçirmiş , bu geçmişinin kokusunu üzerinde taşıyan suratsız şefinin değil , sigara içmez , çantasından çıkardığı mentollü çikletlerle ağzında küçük balonlar şişirip onları avucunun içiyle vurarak patlatan ve bazen o mentollü çikletlerden kendisine de ikram eden , karanfil kokulu ve küçük burunlu bir sekreter hanımın dizi dibinde oturuyordu . Sonra , orası hareketliydi . . . Telefonlar çalıyor ve sekreter hanım her seferinde hayatta tatmini bulmuş ahenkli bir sesle Evet , burası Abdullah Bey'in sekreteryası diyordu , günde binlerce kere Hari Krişna , Hari Krişna diyerek huzur katına çıkan genç müminler gibi . Hari Krişna , Hari Krişna diyen kızlardan çok daha çekici , bakımlı ve şıktı üstelik . . . Başkaları da geliyordu sekreterya odasına beklemeye , gazetenin içinden , dışından , ve onlarla güzel sohbetler oluyordu , memleketin hali , gidişatı , tarihi ve coğrafyası üzerine . LAMELİF Sokağı'na gidiyorum , yeğenimin yanına . Terminale indiğimde ona nasıl telefon edebileceğimi düşündüm durdum yol boyunca . Jetonum yok . Olsa da telefon kulübesi kim bilir nerede ? Hem ben jetonu önce mi , almacı kaldırdıktan sonra mı kutudaki deliğine yerleştireceğim ? Oluklu yüzünü mü , düz yüzünü mü ? Arkamda sıra bekleyen varsa büsbütün şaşırırım . Jetonu yutup ses vermeyen kulübe telefonlarından nefret ederim . Çoğu bozuktur zaten . Yumrukla dur artık aşağıya düşsün diye jeton . Şehir içi , şehirlerarası kulübe telefonları ayrıdır sahi . Canım terminalde telefon olmaz mı ? İyi de , bakalım izin verecekler mi telefon etmeme ? Ettiler diyelim , bakarsın yoktur evde çocuk . Çocuk diyorum , otuz beşinde , koskoca adam . Saçma korkum , ama korkularım dur durak bilmez hale geldi , en basit olumsuzluk belirtisi , olasılığı , oluşumu yüreğimi daraltmaya yetiyor . Otobüs devrilse de bitse işkence . Oysa ölüm gelmeyebilir , kolum bacağım kopabilir , tekerlekli iskemleye mıhlanabilirim . Örneğin kıçımı kim temizleyecek ? Öbür suçsuz yolcular umurumda değil . Ne bağışlanmaz acımasızlık . Salt kendime dönüğüm . Böyle miydim ben ? Yetmiş bir yaşımı sürdürüyorum , o yüzden olsa gerek . İki yıla yaklaştı işime son verileli . İlk aylar girişimlerimden sonuç alabileceğim umuduyla pek sıkılmadım galiba . Sonra ? Tüm umutlar yıkıldığından beri hiçbir işe yaramadığım , yaramayacağım saplantısı bir yana , ölüm beklentisi çıkmazına saplandım . Aklım başımda sözde . Kesinlikle buluşamayacağımız bir kavram , olgu ölüm . Yazan , okuyan adamsın , iyi kötü emekli aylığın da var . Bütün gün yazılacak , okunacak . Göz tansiyonum git gide azıyor . Taş çatlasa iki saat dayanıyorum . İşim varken saat altıda fırlıyordum yataktan . Şimdi , saat onu bulayım hiç değilse deyip , debeleniyorum yatağımda . Kalk giyin , gazete al , yürü biraz . Nereye ? Dal , çık sokaklara amaçsız . Kulaklarımı hırpalayan korna , fren sesleri . Öfkelen çalım atıp geçen , koşuşturan insanlara . Tek uğrayabileceğim yer Işık Eczanesi . Bülent Işık . Genç adam kapıdan karşılar . Ne ki bıkacak bir gün ihtiyarın yinelemekten kaçınamayacağı anılarından . Haldun Taner'in Fazilet Eczanesi'nden sözettim ona , Eczanenin Akşam Müşterileri adlı öyküsünden oyunlaştırdığı . Gülümsedi . Yeğenim Onur , 12 Eylül 1980 darbesinin gerçekleştiği sıra İsviçre'deydi . Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisi . Yirmi bir , yirmi iki yaşlarında olağanüstü zeki delikanlı . Ailede tek mavi gözlü . Boylu , yakışıklı , kumral . Babasının Avrupa'daki görevleri nedeniyle daha ilkokul çağında Fransızca'yı sökmüş . Sonra Fransızca eğitim veren bir özel liseyi bitirdi , Ankara'da . Tatlı küfürbaz . Hemen her akşam arkadaşları geliyor baba evine . Meyve tutkunluğu dillere destan . Televizyon seyrederken ana avrat küfrediyor , çılgınlar gibi bağırış çığırış eşliğinde . Baba çok düşkün oğluna . Ara sıra kaş çatmaktan öte , sertçe uyardığına tanık olmadım . Ana da öyle . Benim yüzümden birkaç tokat yemişti ama çocukluğunda , Menekşe Kampı'nda . Yelda'ya - küçüğü yeğenime - gebeydi Nilgün ; annesi . Bakalım anımsayabilecek mi , kavuşunca anlatayım . Baba Sinan'ın öfkesi burnunda değildir , ama parladı mı seçtiği sözcükleri ite atsan yemez der , Nilgün . Aile içi sorunları titizlikle saklar Sinan . Konuşulmasından , tartışılmasından sakınır . Küstüğümüz , olabildiğince edepli tartıştığımız olmadı mı hiç ? Çooook . İçimde ukdedir o gece . Demirlibahçe'de yanlarında pansiyoner kaldığım ailenin bitişik odasında geçirilen bir diz boyu karlı yılbaşı gecesi . Hukuk Fakültesi üçüncü sınıfındaydı yanılmıyorsam Sinan . Güya eğleneceğiz . Bir büyük sepete rakı , votka , likör , cin . . . Ne bulduksa doldurup getirmiştik odama . Sinan'ın arkadaşlarından , rahmetli demeye dilim varmıyor Mustafa Gülmez'le Reşat Kahraman gelmişlerdi . Öbürlerini pek anımsayamıyorum . Sac sobamız nar gibi . Sönmeye yüz tuttukça atıyoruz içine sofaya yığdırdığım düzgün kesimli meşe odunlarından birer ikişer . Penceremde perde yok . Camlar kristal mozaiği . Sucuk , beyaz peynir , kutu sardalya , konserve yalancı dolma , fındık , fıstık , leblebi , bol ekmek nevalemizi ev sahibinden ödünç aldığım pişmaniye tepsisine dizdik . Yan bağdaş kurup başladık hızlı fondiplere . ( Rakılar , su şişeleri mutfak penceresinin pervazında , ılıtmıyoruz . Buzdolabı ne gezer . ) Arada eşlik ediliyor , orta boy radyomdan zamanın alaturka şarkılarını sıralayan hanendelere . Telefunken'di markası . Şimdi bile mırıldanabiliyorum Sofya Radyosu'nun kapanış müziğini . Nurgül'e ne zaman sıra gelebilecek anlatıda ? Bakalım . Sol üst köşesinde yeşil ışık . Sesi netleştirmek için yuvarlak göz lambasındaki yarım kürecikleri birleştirmek gerekir . Uyum hakgetire . Bozuk , ayrı tonlamalar , yahu ağabeyimizi dinleyelim , yalan yanlış bağırışıp durmayın uyarılarını kimsenin dinlediği yok . Meyan anımsanamayınca uydurulan , gevelenen sözcükler . Kararlıydık , sabahlayacağız . Bir somya , bir sedir , yerde bir eprik kilim , bir yedek battaniye var yararlanılabilecek sızanlar için . Paltolarımıza da bürünüveririz ne çıkar ? Bir an önce sarhoş olmalı , zamanı öldürmeli . Hıçkırık tutan birinin söylemeye çabaladığı sevda şiirleri gülüşmeler arasında güme gidiyor . Rakı şişeleri boşaltılınca öbür içkilere girişildi . Renkli üç mum pırpırlandı söndü . Mustafa'ya ilişti bir ara gözlerim . Duvara dayamış sırtını , kaydırıyor kendini döşemeye . Zar zor toparlanıp oyununu yineliyor . Kaydırak oynadığı çocukluğunu mu yaşıyor nedir ? Neydi tartışma konusu aramızda , izi kalmamış belleğimde , ama öfkeye dönüşmüştü galiba . Sinan'a yüklenmiş olmalıydım . Ola ki lise son sınıftayken yerel halkevi dergisinde yayımlanan şiirlerini eleştirmeye kalkmışımdır . Reşat da katılmıştır kesenkes ağız dalaşımıza ; acı yeşil , hareli , koygun gözlerinde çizgilenen alaycılığından hep ürkmüşümdür . Sinan'ın uzandığı somyadan doğrularak , sen beni kıskanıyorsun ağabey ! demesiyle yanağında şaklayan tokat bir olmuştu . Donakaldı çocukcağız . Reşat kolumdan çekip sürükledi beni odanın dip köşesine . Tir tir titriyorum . Öbür gençler birer köşeye devrilmişlerdi bile . Oda kapısı , sonra sokak kapısı çarpıldı . Sinan yalınayak , başıkabak vurmuştu kendini sokaklara . Reşat'la ben ayılmıştık birden . Biz de fırladık dışarıya . Keskin ayaz . Bata çıka koşuyoruz , bir yandan bağırışıyoruz : Sinan neredesin ? Bağışla Allah aşkına , ses ver ! Bir alacakaranlık sundurmanın altında bulmuştuk onu . Büzüldüğü binek taşının üstünde hıçkıra hıçkıra ağlıyor . Çeneleri vuruyor birbirine . Telefon et amca , gelir alırım seni terminalden , demişti Onur . Okmeydanı'ndan servis aracına bindik . Gümüşsuyu'na geldim . Yolcular karşılandı . Boşalan terminalde bir ben tek başınayım . Hüzne tutuklandım hemen . Yalnızlığını seçen katlanmalı . Seçtiğimi de nereden çıkarıyorum ? Öyle , kendiliğinden oluştu . Çekine çekine masa telefonuna yaklaştım , kaş göz işaretiyle izin aldım . Yanlış mı çevirdim acaba , tık yok . Güvenmemeliydim ezberime , bakayım defterime . Doğru . Ama bakalım doğru mu çevirdim ? Birkaç tel saçını yan taramış terminal sorumlusu göbekli adamın suratı meymenetsiz . İkinci ricamı kim bilir nasıl karşılar , para önersem bile . Oturup beklesem . Gelmeyecek ki ! Telefon et , demedi mi ? Ahmaklığın bu kertesine de pes doğrusu . Adam bir ara kapıdan dışarı çıkınca yüreklendim . Elim titreye titreye çevirdim bir daha numaraları . Açıldı neyse ya , bir kadın sesi . Yine mi yanlışlık yaptım yoksa . Boncuklandı ter alnımda . Kekeledim . Telefona ses verende de bir tuhaf , soğuk tutukluk . Yineliyorum , adımı söylüyorum , birtakım mırıltılar . Yok yeğenim anlaşılan . Aklıma nereden gelsin yabancı olduğu kadının . Zar zor anlaştık . İngilizceye benziyordu sözleri . Repeat please , diyebildim , yanıtını kestirebildim hele ki : Yeğenim gelmemiş daha . Tarife göre Alman Başkonsolosluğu'nun yanından aşağıya giden dar , dik sokak . Yine de , bulamam kaygısı çöktü içime . Geri dönen suratsız adam da kuşkulu bakıyor . Kaptım bavulumu . Sokak , adres sormaktan öteden beri sıkılırım . Soranlara da illet olurum , bilsem bile , ters yönlere , sokaklara yollarım soranları . Yine de tabelasında market yazılı dükkanının eşiğinde kehribar tespihini şıkırdatan bakkalı yakın buldum kendime . Adamın gür çalı saçları boyalı . Bıyıkları sarkık , al yanakları güleççe . Karşısındasın beyim . Geç karşıya . Şu Alman Başkonsolosluğu mu ? Evet geç geç , dikkatli ol arabalara . Hemen hemen boşalma oldu caddede , dar attım kendimi önce yüksek refüje , sonra karşı kaldırıma . Konsolosluk duvarında sokağın tabelasını görünce rahatladım biraz . Yokuş aşağı kapı numaralarına baka baka iniyorum . Bavulum da bayağı ağır . Neyse buldum . ( 5 - 7 ) Neden hem beş , hem yedi ? Yedi plakası da eğri , demir kapıya bakır telle tutturulmuş . İteklemeye çalıştım kapıyı , oynamadı yerinden . Tek bir zil düğmesi var . Bastım , uzun uzun . Gelen giden yok . Hay Allah , ne yapmalı ? Derken merdiven başında pos bıyıklı , yelekli , kara kuru bir adamcağız belirdi . Kapıcı kimliği kılığından belli . Açtı kapıyı . İkircikli bakıştık . Kimi aradığımı söyleyince pası açıldı yüzünün . Demek hoşnut Onur'dan . Şıp kavradı bavulumu . ( 11 nolu daire ) . Eski yapı . Asansör yok . Arkasından duraklaya duraklaya çıktım merdivenleri . Bekledi kapıcı , soluğum düzelsin . Bas işaretini alınca bastı zile . Açıldı kapı . Aaa , yeğenim . Sımsıkı kucakladı beni , güçlü kollarında kesildi ayaklarım yerden . Ali Efendi bahşişini aldı , buyruğunu bekledi Onur'un . Daha antrede sordum kimdi telefondaki . Gündelikçi kadın olamaz . Güldü . İlahi amca . Görürsün şimdi . Girdik salona . Genç , esmer , bir genç kadın oturuyor koltukta . Bu kez Fransızca geldi gündeme . YAZDIKLARlMI düzelterek gözden geçirmeye karar vermiştim . Zoraki gidiyor . Çalakalem , okunaksız , üstelik yavan dili . Her gün en az bir sayfa yazmalıyım , diyorum , yatağa devrilmeden önce , ertesi gün ümüğüme çöken bezginlik , yorgunluk , alamıyorum tükenmezimi ele . Hele pazarları tepeden tırnağa çarpıntıyım , direncim paramparça . Telefon . Kaç aydır görüşemediğim Cemşit . Beylik hal hatır soruşmasından sonra , evde misin ? dedi . Doğaldı buyur etmem . Acele giyindim . Saat on üçe geliyor , hala pijamayla oturuyorum , elimi yüzümü bile yıkamamışım . Yürüyerek geleceğim , dediğine göre , yarım saatten önce çalamaz kapımı . Kaç yılın tanışıklığı Cemşit'le . Yaklaşık otuz yıl , belki daha fazla . Yenimahalle'de oturuyordu o yıllar . Şirin var mıydı dört yaşında ? Hasan da olsa olsa yedi . Herhalde . Şimdi otuz beşleri aştı galiba ikisi de . Sanırım benden beş altı yaş küçüktür Cemşit . Uzun , altından ancak onun gibi güçlü bir kişiliğin kalkabileceği yoksulluk yılları . Pes etmedi . Resimle , seramikle alnı ak yaşamını sürdürmeyi başardı . Çocukları da yetenekliymişler . Cemşit'in tezgahında piştiler . İkisi de bu zor , alıcısı kıt sanat dalında tutunabildi . Şirin antropoloji , Hasan konservatuvarın tiyatro dalında yüksek öğrenimini tamamladı , ama iki kardeş de resme , seramiğe ağırlık verdi . Cemşit analık etti üstelik , karısından ayrılığında korunması zorunlu yaşlardaki yavrularına . Kucaklaştık . Saç sakal apak . Gözlemci , iğne ucu bakışları . Sigara düşmanı . İçkiyle de başı hoş değildir . . . Aldım elindeki paketi . İnce adam , eli boş gelmez . Tahinli çörek , açma , şeytan minaresi - içi ayva reçelli , - pasta . Büyük cezveyi elektrik ocağına oturttum . Cızırdayadursun başlattık hoşbeşi . O da bencileyin ev tutsağı olmanın kimi dayanılmaz bozgununu yaşıyor besbelli . Geceleri uyuyamıyor , televizyondaki anlamsız filmlere kaptırıyormuş kendisini . Şirin evlenemedi . Cemşit'in sonraki çok kısa süreli ikinci evliliği fiyaskoydu . Baba kız ister istemez epeyce çekişmeli birlikteliklerinden kopamıyorlar . Hasan Almanya'da . Bu kez yüzü aydınlıkçaydı . Gerçi yakınmayı pek sevmez doğası . Dört yıl önce girdiği bir kooperatif evi tamamlanmış , Eskişehir yolu üzerinde . Bahara taşınacağım , çalışamıyorum . Şirin de baba gözetiminden kurtulur böylece . Sinan'a gidelim mi ? SAAT on üçe beş var . Haberleri dinleyelim hele . Dolar yirmi bin Türk Lirası'nı aştı . Panik . Gülten , Merkez Bankası müdahale edecektir , dedi dün gece , bu kıran kırana gidişin sonu felaket . Başbakan konuşuyor . Devlet bonosuna , tahviline yatırın . Geçen yıl , birleşik faiz yüzde doksan sekize ulaştı . Döviz yüzde yetmişte kaldı . Devletin döviz birikimi Cumhuriyet tarihimizin en yüksek düzeyinde . Endişeye mahal yok . Merkez Bankası bu gün gereğini yapacaktır . Ve açıkça ifade ediyorum ki . . . Kapattım , sinirim tepemde . Biraz bekledim . Açım . Peynir ekmeğimi yiyeyim bari . Lokmalar boğazıma diziliyor . Alt ön dişlerimden sağlam sandığım ikisi de sallanıp durmakta . Hızlı çiğnemeye kalksam , protez fırlayacak ağzımdan . Aç aç , ne mene zırvalar görüntüye gelecek bakalım . Tamam yerinde yanıt Başbakan'a . Yesari Asım Arsoy'un oğlu Göksel Arsoy - siyah beyaz filmde , yatağına uzanmış , kederinden fikri şaşmış ; tiz bir kadın sesi odada yankılanıyor , makber mi ya'rab . DÖNELi dokuz gün olmuş . 29 Haziran 1993 Salı , salıdan salıya sekiz , bu gün çarşamba dokuz . Gülten'de kaldığım gecenin ertesinde - isterseniz kalın , öğleden sonra gidersiniz - önerisini cana minnet bildim , o daha kapıdan çıkar çıkmaz , konuk konyağından bir küçük kadeh boşaltıverdim gırtlağıma . Biliyorum gelecek arkası . Konyak , boyunlu sürahide , azaldı mı anlıyor . Dargın sitemlerini dinlemek zorunda kalacağım . Rakıya dönüştürmeli . Hava güzel , attım iskemleyi balkona . Derdim sızmak . Efrail'e bir otuzbeşlik aldırır , tamamlarım buzdolabındaki yarılanmış büyük şişeyi . Bu ne kötü itki . Sızdım mı , hiç değilse üç saat geçiyor . Başka türlü dakikalar bile ilerlemiyor . İçerken tüm çılgınlıklarımı anımsıyorum , öylesine daralttıkları halde içimi . Geçmişe saplanmak , hayıflanıp durmak . Zerbank'ta müdür yardımcısı Gülten . Şaka maka yirmi dört küsur yıllık memur . Artık bıkkınlığı , dayanamazlığı gündemde . Emekli olsam mı ne dersiniz ? Oysa akşama dek boğuşmanın ayakta kalmasını sağladığının da ayrımında . Üstelik şimdi bile dar yetiştirdiği aylığı yüzde bilmem kaç azaldı mı nasıl geçinecek ? Yakınarak üzmek istemesem de elimde değil , dervişçe , ama asık suratımdan , dalgınlıklarımdan sıkılıyor elbet . Bahar belirdi penceremde . Biricik dostum . Ümit'in uğradığı gün yine tıktıklamıştı camları . Aman Tanrım , ne güzel kız bu böyle ! Tirşe - mavi gözler , hafif çapkınca bakışlar , kumral saçlar . Daha on birinci yaşını yeni doldurdu . Konuştuk az önce . Deniz görmemiş daha . Ablasını , komşuları götürmüş Burhaniye'nin Ören'ine . Anlattım ona Büyükada'ya nasıl gittiğimizi , uyuz eşeklere binip Aya Yorgi'ye tırmanışımızı . Kapıcı Ayvaz'ın küçük kızı . Bu yıl ilkokul son sınıfı okuyacak . Bir kitap olsun armağan vermeliyim . Beni anımsayacak belki ileride . Bir seyrek sakallı , kavun kafalı amca vardı . Çok susamıştım . Bana soğuk su vermişti bir kocaman bardakla , lıkır lıkır içmiştim . Elmadağı'nda ölüsünü bulmuşlar . Hay dilim kurusun . Niye ağlatıya dönüştürüyorum her doğal olguyu . Aşırı duygusallaştım . Oysa yaşam coca - cola değil , budur ; işte ! Yaşananlar , yaşandığı sanılanlar yoklaşacak gitgide . Dönsem mi dokuz gün öncesine ? 29 Haziran 1993 saat 18 . 00'de Sultanahmet - İbrahim Paşa Sarayı'nın avlusundaki ödül törenine yetiştik dördümüz . Ben , Onur , Belçika'lı konuğu Patricia , nişanlısı Sevda . Ben daha gündüzden dolapta bulduğum viski şişesini yarılamışım neredeyse . Belli etmediğim kanısındayım , ama kabına sığmaz tavırlar takındığımı bilirim böyle zamanlarımda . Üstüne üstlük içki ikramı başladı . İkide bir önümüze getirilen içkilerden atıyorum bilafütur . Onur kaygılı . Sevda , ince , sıcak bir kız . Onun da gözleri güzel , buğulu yeşil . Derken adım duyuruldu . Gittim . Elime tutuşturulan mikrofonu anımsayabiliyorum . Gerisi çok puslu . Kamera karşısında kısa birkaç laf ettim . Daha sonra rastlantıyla açılan TRT 2'deki görüntümü seyrettim çocuklarla birlikte . Ağzımda eğrimsi , alaysı gülümseme . ORHAN la liseyi bitirinceye kadar ayrılmamıştık birbirimizden . O da pek iyi dereceyle bitirmişti liseyi . Ne ki , boy kısalığı yüzünden onca heveslendiği havacı sınıfına ayrılamamış , çalışkan öğrencilerin çoğunlukla yeğledikleri topçu sınıfına ayrılmıştı . Böylece ayrılığımızın ilki gerçekleşmiş oldu . O stajını yapmak üzere bir topçu alayına gönderilmişti , ben Kayseri'de bir piyade alayına gönderilmiştim . Babama İstanbul'dan çektiğim telgraf soğuk , küskün , dahası dokundurmalı sözcüklerden oluşuyordu . Ne suçu varsa adamcağızın ? Olan oldu . Levazıma ayırdılar . Kayseri'ye gidiyoruz . Kışla şehir merkezine epeyce uzak . Korkunç yorgunuz . Bulgur pilavıyla nohutlu işkembe yahnisine kaşık salladık . Üstüne üzüm hoşafı iyi gitti . Bize ayrılan koğuşlarda ranzalarımıza uzandık . Sızmışız . Bursa , İstanbul asker liselerinden gelen öğrenciler tanıştık birbirimizle . Alay hamamında yıkandık . Yeni er elbiselerimizi , postallarımızı , palaska , fişeklik , çadırlık , battaniye , piyade tüfeği , manevra mermilerimizi aldık . Yetmiş ya da seksen öğrenci var mıydık , anımsayamıyorum . Onar , on beşer kişilik gruplar oluşturuldu , bölüklere dağıtıldık . Dağıtımdan önce göbeklice , tonton bir yüzbaşı , 11 . Bölüğe düşenlerin Allah yardımcısı olsun , demişti , ayrıntılı açıklama yapmadan . Ben , öbür talihli arkadaşlarla birlikte 11 . Bölüğe verilenler arasındayım . Göbekli yüzbaşının neden öyle bir dilekte bulunduğu anlaşıldı daha ilk günden . Bölük komutanının çağrısı üzerine odasına gittik , karşısına dizildik . Rahat ! komutundan sonra konuştu komutan . Kır saçlı , çiçek bozuğu suratlı , yanağı tikli bir yüzbaşı . İkide bir çizmesine vuruyor kamçısını . Ne de olsa çocukluktan yeni çıkmış , bıyığı bile terlememiş delikanlılarız . Sinirimiz bozulmaya başladı . Ben manga komutanı görevini üstlenmişim . Gelenek öyleydi . En yüksek not alan bendim liselerin bitirme sınavları sonunda , o nedenle . Zor tutuyorum kendimi . Yüzbaşı bir sürü ipe sapa gelmez , gözdağı karışığı öğütler veriyor . Bir aralık pazar günleri kışlada çengili , çalgılı eğlence geceleri düzenleyeceğinden de sözetti . Nedense hepimizi bir sırıtmadır aldı , söz birliği etmişcesine , o kadarla kalsa iyi , omuzlarımız oynamaya da başladı . Şimdi dedim , inecek kamçısı yüzbaşının suratlarımıza . Yoo ! Tam tersine , yüzbaşı da gülmeye başlamaz mı bizimle birlikte , ama birden karardı yüzü . Bağırıyor . Size de yaranılmaz ki hergeleler . Sittirolun gidin koğuşunuza ! Yarın gösteririm ben size , ne demekmiş askerlik . Harp Okulu adaylarına ayrılan koğuşlarda yatılıp kalkılıyor . Sabah alacasında kaldırılmaya alışığız asker lisesinden ya , yine de asker ocağının gurbet duygusu çörekleniyor ara sıra toy yüreklerimize . Sabah karavanasından yarım saat sonra her bölük kendi talim alanında toplanıyor . Tekmil alınıp verildikten sonra yat - kalk , sağa dön , sola dön , tüfek as , tüfek çıkar , süngü tak , süngü çıkar , istikamet yoncalı tepe marş - marş komutlarının toza dumana karıştığı alanda saat başı beş dakika sigara molası veriliyor . Bölükte iki teğmen , bir çavuş takım komutanlarımız . Biri sırım gibi , yakışıklı , çevik : Yavuz Dalkılıç . Nedense benimle bozdu aklını . Benim mangayı koşturup duruyor , ikide bir marş - marş komutlarından bıktık . Öyle kısa süreli de değil koşu . Üç dört yüz metre uzaktaki tepelere değin , sürüyor . Tam teçhizat koşmak , bu arada yat - kalk komutlarını yerine getirmek kolay değil . Sanırım bölük komutanının talimatı üzerine bu uygulama . Koşun ulan hanım evlatları . Düşe kalka . . . Ne yapalım ki askeriz . Gık diyemezsin . Teğmen Dalkılıç sigara molası sırasında aramızda oturmayı yeğliyor . Sert tutumunu yumuşatmış görüntüsü vererek askerlik anılarını anlatıyor . İlkinde hafifçe kulağımı çekmişti , aldırış etmemiştim . Bu kez tekmeyi savurdum apışarasına dayanamayıp . Deli mi ne ? Tırnağını geçirdi sağ kulağımın memesine . Seslenmedi : Alış , şaka şaka , dedi . Eşek şakası diyemedim . Günler böylesine tekdüze yuvarlanıp gitmekte . Geceleri ağız mızıkamı çıkarıp söktüğüm marşları çalıyorum arkadaşlara . İzmir Marşı en çok sevdiğim . Zaten öylesine yorgun oluyoruz ki , daha yat borusu çalmadan devrilmiş oluyoruz yataklarımıza . Pazar günleri şehre bırakılıyoruz . Arkadaşlarla harçlığımızın elverdiği kahvelerde tavla , prafa , domino oynayarak vakit geçiriyoruz . Zamanın alaturka şarkılarını anımsıyorum . Münir Nurettin Selçuk'tu en çok dinlediğimiz ( 78 ) devirli plaklarda . Saçlarıma ak düştü , sana ad bulamadım , gönüle uçmak düştü bir kanat bulamadım . Akşam üzeri yoklama saatinde kışlaya dönülüyor . İlk içki denemesi çok kötü sonuçlanmıştı . Afyonluydu galiba şarap . Izgara köfte eşliğinde öğle sıcağında dört beş bardak indirmiştik midemize . Daha aşçı dükkanında içimiz dışımıza çıkmış , rezil olmuştuk . O oldu , bir daha mı tövbe . Yemekler nafile . Yağlı çay , üç beş zeytin , yağsız , yarım parmak büyüklüğünde beyaz peynir kahvaltımız . Öğle akşam bulgur çorbası , bulgur pilavı demirbaş . Soğan yahnisi , nohutlu pilav , nadiren sebzeli yemek veriliyorsa da liste hemen hemen değişmiyor . Doymuyoruz . Kantinden ton balığı , tahin helvası takviyesi alınsa da , paramız sınırlı . Meyve hakgetire . Arkadaşlar çare aramışlar . Yakın yörede üzüm bağları var . Yastık kılıflarını bellerine sarıp bağlara giriyor , üzüm topluyorlar . Bekçilere , köpeklere karşı da manevra fişeği sıkıyorlarmış havaya . Yakalanmadılar hiç . Ya da üstlerine gitmeye , şikayet etmeye cesaret edememiş olmalı kimse . Üzüm torbaları koğuşun tahta döşemesinden birkaç lata sökülerek elde edilen mahzene indiriliyor . Böylece bozulmaları önlenmiş oluyor . Allah taksimi değil , kul taksimi yemek sonrası . Derken , gündüzleri toplu talimler başladı . Müthiş sıcak . Bayılanlar oluyor ara sıra . Revire götürüyorlar . Alay komutanımız çok sert . Bazen binbaşılara bile bağırıyor , çağırıyor , yat - kalk buyrukları veriyor . Gece yürüyüşlerine de başlandı . Askerlik terimi : cebri yürüyüş Bayılmak deyince aklıma geldi . Ülkelerinde Harp Okulu olmadığı için Türkiye'ye gönderiliyormuş , Afganlı subay adayları . Rahat 1 . 90'ar boyunda cüsseli delikanlılar . Yarım yamalak Türkçeleri . Tifo , tifüs karma aşısı yapılacak . Onarlı gruplar oluşturduk , sıhhiye çavuşunun karşısına dizildik . Nedense göğüsten yapılıyor iğneler . İğneler de bayağı çuvaldız büyüklüğünde , kalınlığında . Önceden anlaşmış bizimkiler . İğne vurulduğunda ah , anam ! deyip fenalık geçiriyor numarasına yatacaklar . Uyguladılar da . Afganlılar fena ürktü , gerçekten bayıldı içlerinden biri . Hınzırlığı anlayan alay doktoru kızdı ya , gülmekten de kendini alamadı . Gece yürüyüşlerinin nice yorucu olduğu anlaşıldı . Dört beş kilometrede bir , on dakika mola veriliyor . Kör yürüyüşü , yol dışı . Kuru dere yataklarından , patikalardan birbirimizi yoklaya yoklaya , düşe kalka gidiyoruz . Erciyes'in heybetli , başı dumanlı , eteklerine değin karlı görüntüsü ne denli uzaklaştığımızı sansak eksilmiyor tepemizden . Hele ay ışığında büsbütün burnumuzun dibinde gibi . Ses çıkarılmayacak . Sigara içmek yasak . Işık sızdırılmayacak hiçbir şekilde . Erler verilen on dakikalık molada dizüstü gelip , tüfeklerine dayanarak uykuya geçiveriyorlar . Gündüzün inadına , gece keskin ayaz . Sonra fısıltıyla verilen mola komutu arkadaki birliklere ulaşıncaya dek beş dakikası gürültüye gitmiş oluyor . İlk gece yürüyüşü zaman zaman sağanak yağmur altında sabah alacasına değin sürdü . Ertesi gün hiç değilse üç dört saat dinlendirileceğimizi umuyorduk , ulaştığımız köyde . Öylesine soğuktu sabah ayazı , donuk parmaklarımızla düğme çözüp iliklemenin , kazık çakmanın güçlüğü nedeniyle müthiş zorlanmıştık , sahra çadırlarımızı kurmakta . Yine de sabah çorbasına kaşık salladıktan yarım saat sonra kalk , toplan ! , borusu çaldı . Bu kez aynı yolu gündüz teperek kışlaya döndük . Dün gece yol kenarındaki karpuz tarlasından aşırdığımız , kasaturayla parçalayıp bölüştüğümüz üç iri karpuzun tadı damağımızda kaldı , sulu soğukluğu kuruyan ağızlarımızın , harlı midelerimizin tutuşukluğunu söndürdü . Pişik nedir bilmezmişim . Apış arasındaki kaşıntılı yanmalar canımdan bezdirmeye başladı . Ben akıllı , ışınlanırsam iyileşir sanısıyla alaya yakın tahıl tarlalarındaki tınazları siper ediyor , pantolonumu , paçalı donumu sıyırıp güneşe tutuyorum oralarımı . Kuşkusuz tümden azdı kızarıklıklar . Yürümekte bile zorlanıyorum . Sanki bulaşıcı bir hastalığa tutulmuşum gibi kimselere de açamıyorum derdimi . Sonunda karar verip çıktım viziteye . Alay doktoru önce haşladı : Güya manga komutanı , aklı başında bir gençsin . Büsbütün azdırmışsın a benim aptal oğlum ! Meğer ilaçlı bebe pudrasıymış bunun devası . Ter yaramazmış . Güneş hiç . Ilık suyla yıkayıp , incitmeden kuruladıktan sonra nazik yerlerimi , üstüne pudra ekerek apış aramın çıkıyorum talime . Neyse çabuk iyileştim . Pınarbaşı üzerinden dolaşılarak yapılan , bir söylentiye göre ( 250 ) kilometrelik , altı gece süren yürüyüş , gece yürüyüşlerinin en amansızı oldu . Pınarbaşı'na sabaha karşı , sanırım ( 04. Silah çattık , yer çadırlarımızı güç bela kurduk . Sadece postallarımızı , sırt çantalarımızı , fişekliklerimizi çıkarıp , koyun koyuna devrildik , handiyse sürünerek girilebilinen çadırlarımıza . Gemici fenerlerinden sızan yalabık ışıkta kan uykuya yenildik elbette . Hava zaten çok bulutlu , nemliydi . Ağır uykulardan , doluyla karışık şiddetli yağmurun çadır bezine vuran tapırtılarıyla uyanıldı . Zaten eğreti duran çadırın orta direkleri üstümüze yıkıldı . HARP Okulu'ndan erken mezun olduk . Otuz ağustos yerine erkene alınan ders programı uygulandı . Sınıfımın birincisi olmuşum . Sicil numaram ( 1941 - 1 ) . İzin verdiler . Ne ki omzumuza demir takamadık . Oysa asteğmen rütbesinin işareti sarı demiri apoletlerimize takacağımızı sanıyorduk . Yasaya göre normal süre dolunca rütbe alabilirmişiz . Altı ay sonra da tek yıldız eklenecekmiş omzumuza . Gerçi daha sonra , haksızlık yapıldığını sandığımız işlem düzeltildi ama . . . Babam Bolu'da öğretmen . Kar kış kıyamet . Gerede yoluyla güçlükle ulaştım Bolu'ya . Bolu'ya üçüncü gidişim . Komşumuzun kızı Ayşe'ye sevdalanmıştım . Küçük bir anı defterim vardı . İkinci gidişimde onun ana babasının da katılacağı bir piknik yapılacağını , onunla elele tutuşabileceğimizi hayal etmişim . Olmamış . Nasıl üzülüyorum . Olsun olsun da on üç on dört yaşlarında sarışın , galiba ela gözlü bir kızcağızdı . İlk gidişimde ana babası akşam ziyaretine çağırmışlardı bizimkileri . Ben de götürüldüm doğal olarak . O ilk göz çarpışması , elektriklenmesi yetmişti vurulmama . Sonra pencerelerimizin buğulu camlarına , doğru okunsun diye harfleri tersinden dizerek seni seviyorum yazmaya başladık . Babama yakalanmıştım . Neden öylesine sinirlenmişti acaba ? Tıraş olurken derince kesmişti yüzünü . Tek tük sigara içiyorum . Oysa hiç de kızmamıştı yukarı kattaki odada sigara içerken beni yakaladığında . Dahası tiryaki olma da , demişti , cebinden çıkardığı Birinci sigarasından bir tane de bana uzatarak . Baba - oğul tüttürmüştük . Harp Okulu'ndan sonra altı ay süreli meslek okuluna gönderildik . Beşiktaş - Yıldız'da kalıyoruz . Sadece pazar günleri şehre bırakılıyoruz . Çoğumuzun birer kızı var . Sevgili denmiyor . Muhallebicilerde buluşuluyor ya da volta atılıyor Beyoğlu'nda . Büyükada'da bir türlü öpmeye cesaret edemediğim liseli can kız Nermin . Yahya Kemal'den dizeler okumaya yeltendiğimde kıkırdayıvermişti . Çapkın Nurettin'le İstiklal Caddesi'nde dolaşırken iki kızın peşine düşmüştük . O durmadan laf atmış , sonunda O nun deyimiyle tavlamıştık kızları . Ben ağzımı bile açamamıştım . Nurettin kıyak yaparak , daha güzelcesini bana bırakmıştı . Sultanahmet'te sinemada ağlamıştım , O ndan ayrılmak gerektiğinde . O gün , yitirdiği annesinden kendisine kalan bir altın yüzüğü bana vermişti evlat . Bir sıkışık zamanımda satmış olmalıyım . Yok . Yıldız'da staj gören deniz subayları da vardı . Bize : Subay çıkacaksınız , her subay dans bilmeli , demişti , içlerinden biri . Nasıl öğreneceğiz ? Akıl verdiler . Harçlıklarınızdan bir gramofon alın imece yoluyla , birkaç da dans plağı . . . Salonumsu bir yerimiz var . Biriniz dam , öbürünüz kavalye olursunuz . . . Yüksek Kaldırım'dan bir kullanılmış gramofon alındı , cızırtılı yedi sekiz tane ( 78 ) devirli plak da . Papatya gibisin beyaz ve ince . . . , Sevdim bir genç kadını , ansam onun adını . . . , Kemanımla . . . falan filan . Ben bayağı çabuk öğrendim valsi , tangoyu , fokstrotu . Arkadaşlarıma da öğretiyorum . Bir - ki , üç . Bir - ki , üç - dört . . . Arada kavalyeler dam , damlar kavalye oluyor . İçimizden birini anımsıyorum . Tempoya uygun adım attıramıyoruz çocuğa . Aramızda tartıştık , kıtalara atandığımızda bu gramofon ne olacak ? En uzak yere atanana armağan edelim önerisi kabul gördü . Tuhaftır , o müziğe bir türlü ayak uyduramayan arkadaşımız Silvan'a atandı , gramofonu da o hak etti doğallıkla . Sağolun , hiç değilse plak çalar , eğlenirim , dedi . Açık açık söylemeye dilim varmıyor , ayıp kaçacak . Gizlemeli deyimini yazayım , hemen herkes bilir . SİNKAF FELEK Okulu adını yakıştırdığımız meslek okulumuz nedense mezun vermeden Ankara'ya taşındı . Ben sınıf çavuşuyum . Sivil okullarda mümessil deniyordu o zaman , onun karşılığı . Yaşça büyükçe olanlarımızdan bazıları , Ankara'da daha sıkça kaçar oldular okuldan . Yavuklularında , sevgililerinde ya da - ara sıra - genelevde dost tutuldukları kadının odasında geceliyor , ertesi gün derse geç kalıyor ya da bütün gün gelemiyorlar okula . Yoklama kağıdına izinli , revirde , hastanede , nöbetçi gibi uydurma mazeretler yazıyorum gelmeyenler için , imzalatıyorum öğretmenlere . Akşam üzeri okul yönetimine teslim etmeden önce yoklama kağıdını yenisiyle değiştiriyor , gelmeyenleri gelmiş gösteriyor , öğretmenlerimin imzalarını da ustalıkla taklit ediyorum , öyle götürüyorum sekreterliğe . Bu yöntem iki ay kadar aksamadan yürüdü . Ne ki , bir gün çok çekindiğim sert bir öğretmenimize suç üstü yakalandım . Nasılı şöyle : O öğretmenimizin üst üste üç saat dersi vardı . Gelmeyen iki arkadaşı aynı yöntemle revirde gösterdim . Bunlar üçüncü saate yetiştiler , derse de girdiler . Üçüncü dersin sonunda verilen ara dinlenmesi sırasında öğretmenler odasından çağrıldım : Gittim hiçbir şeyden kuşkulanmadan . Öğretmenimiz okul müdürüyle konuşuyordu . Bana : Yoklama kağıdını getirir misin ? demez mi ? O saat anladım . Her derste öğrenci sayısını gözucuyla saptamış olmalı öğretmen . Başüstüne yi bastırıp fırladım koridora . Yıldırım gibi sınıfa daldım , cebimden hemen yeni bir yoklama kağıdı çıkarıp gelmeyenleri mevcutmuş gibi göstererek yeniden düzenledim , öğretmenimin imzasını da attım . Tam eskisini yırtıp cebime sokacağım sırada bir el koluma yapıştı . Birden döndüm ki , ne göreyim ? Arkamdan aynı hızla , sessizce gelmiş demek . Aferin , dedi , aferin ! Kanı çekildi suratımın . Öfkeyle , yakaladınız da ne oldu ? Size de aferin ! deyip elimdeki dolmakalemi çaldım döşemeye . Müdür anlayışlı davrandı neyse ki . Beş gün oda hapsiyle ucuz kurtuldum . Sınıf çavuşluğu da elimden alındı tabii . Mektuplar geliyor , çoğunlukla , İstanbul'da bıraktıkları sevgililerinden , arkadaşlara . Bir gün sınıfın öğretmen kürsüsünde kimsenin sahiplenmediği bir mektup kaldı . Mektubun üzerinde yalan yanlış adres , içimizden hiçbirinin adına , soyadına uymayan bir isim . Ben - üstüme ne vazifeyse - birkaç gün seslendim sınıfa . Belki adını gizlemiş bir arkadaşındı mektup . Ses çıkmadı . Öteki sınıfları da dolaştım , sahip çıkan yok . Yırtıp atmaya karar vereceğim , muzip bir arkadaş , açalım bakalım ne yazıyor , eğleniriz , dedi . Önce karşı çıktım . İki üç gün daha ikircikli durduk . Sonunda ben de razı oldum . Gizlice açtık . Acemice bir yazı . Kim ise o delikanlı , kızcağız birlikte gezdikleri yerleri yazıyor , özlem , sevgi lafları . Bir de evlerinin balkonunda - olsa gerek - çekilmiş bir tekil fotoğraf . Ya orta okul , ya lise birinci sınıfta falan olmalı . Akça pakça , kenarın dilberi görünüşlü . Açık adres de yazmış mektubuna . Parlak fikir yine adını anımsayamadığım arkadaştan geldi . Cevap yazalım . Yahu , diyorum el yazısını tanır . Sonra hiçbir fikrimiz yok , ne yaptılar bunlar . Olsunmuş . Bunlar olsa olsa şurda burda buluşmuşlardır . Koşarak ulu bir meşe ağacının gövdesine gittim . Oraya takılı telefonu bulup İstanbul'daki evimin telefonunu çevirdim . Karşı tarafta telefon çalıyor , çalıyor ; yanıt veren yok . Demek ki evde kimse yok . Korkunç bir yalnızlık duydum o an . Oysa , evdeki koridorun başındaki duvarda asılı duran Japon eleştirmen Maskesi ile ; mutfakta duran teneke tepsinin üstünde , kulağına takılı kirazla bana her zaman gülümseyen Anna Maria ile konuşmak istemiştim . Çaresizlikle telefonu kapattım . Ne oldu ? diye sordu Usta . Evimin numarasını çevirmiştim . Ama evde kimse yok . Duvarda bir maske vardı . Onunla konuşacaktım . Teneke tepsinin üstünde bir kız . . . Soğuk Savaş Ustası beni büyük bir ilgiyle dinliyordu . Evde kimse yok , demek , dedi . Hayır , hepsi evdeler . Onları son bıraktığım yerde duruyorlar ! diye bağırdım . Usta , Onlar telefona gelemezler ki ! Bir suçları yok . Başka bir numarayı deneyin , dedi . Annemin numarasını çevirdim . Beş altı çalıştan sonra açıldı . Alo anneciğim . . . Sevindi annem sesimi duyunca . Nasılsın , nereden arıyorsun ? Yalnızlıklar Ormanı ndan arıyorum seni , anne . Annem telefonun karşı tarafından güldü . Ne oldu gene . Birisi üzdü galiba seni . Nedir bu Yalnızlıklar Ormanı ? Müthiş bir şey anne ! Uçsuz bucaksız bir orman . Yapayalnızım . . . Sakin ol , evladım , dedi annem . Bu kadar duygusal olma . Hepimiz bir Yalnızlıklar Ormanı nın içinde değil miyiz ? Yaşam bir Yalnızlıklar Ormanı değil mi ? Olayları büyütme . Bak , biliyor musun ; ben kendimi bazen çok yalnız hissediyorum . Anne , seni gene arayacağım , dedim . Kendine iyi bak . Bu Yalnızlıklar Ormanı nı da unut . Unut , ya da yaz , dedi annem . Pekiyi . Görüşürüz . Telefonu kapattım . Aklıma çok eski bir numara gelmişti . Milletler arası kodu ve uzun numarayı çevirdim . İkinci çalışta açıldı telefon . Alo , Fred . Fred , sen misin ? Kiminle konuşuyorum ? Fred , ben Mayısçiçeği Apartmanı'ndaki , yan odada kalan arkadaşın . Yetmişli yıllarda . Anımsadın mı ? Fred bir an durdu . Merhaba , dedi . Fred , hala orada mısın ? Evet . Beni anımsadın , değil mi ? Anımsadım . Sesi duygusuzdu . Heyecansız . Fred , ben geçen yıl Berlin'de Rosita Serrano'nun kasetini buldum . Hani sen bana odanda dinletirdin onu . Evet . Konuşmayı nasıl sürdüreceğimi düşünüyordum . İşte ben o kaseti buldum , Fred . Şimdi istediğim zaman dinliyorum . Çok iyi . Sen nasılsın ? Anımsadığın gibiyim . Başka nasıl olabilirim . . . Berlin çok ilginç , Fred . Beni çok etkiledi . Öyle mi ? Ben 1978'den beri Amerika'dayım . Berlin'i unuttum . Ciddi misin ? Pek tabii . Yaşamımı burada kurdum . Rosita Serrano'yu dinliyor musun ? Şu eski kaseti mi söylüyorsun ? Hani sen bana dinletmiştin ilk kez . Berlin kabarelerinde ıslık çalıp şarkı söyleyen Rosita Serrano . Kaybettim ben o kaseti . Unuttum gitti . İyi misin , Fred ? Asıl sen iyi misin ? Nereden arıyorsun ? Yalnızlıklar Ormanı diye bir yerden . . . Hayallerin bitmemiş senin . Yalnızlıklar Ormanı demek . . . dedi Fred . Bu ruhsuz konuşmayı daha fazla sürdürmek istemedim . Hoşça kal , Robot , dedim . Alo , alo . . . Bir şey mi dedin ? Duyamadım . Telefonu usulca kapattım . Soğuk Savaş Ustası yanıbaşımdaydı . Gördünüz mü ? dedi . Evet . O da , bir eski zaman diliminin içinde , bir Soğuk Savaş Ustası ydı . Ama o zaman bunun farkına varmamıştım . Şimdi . . . Şimdi artık bir Soğuk Savaş Ustası değil . Çünkü yaşamımla hiçbir ilintisi yok . Ama . . . Ama sanki robot olmuş . Ne tuhaf . Fred robot olmuş . Boşverin , dedi Soğuk Savaş Ustası . Belki eskiden de öyleydi . Belki . Ama Rosita Serrano'yu dinlerdi o zamanlar . Şimdi anımsamıyor bile . . . Bir numara daha çevirin bakalım , dedi Soğuk Savaş Ustası . Durdum bir an . Korkuyorum , dedim . Öyle , rastgele her numarayı çevirmeye korkuyorum . Bir süre telefonlardan uzak duracağım . Ah , diye güldü Soğuk Savaş Ustası . Korktunuz onlardan . Korktunuz , değil mi ? Evet . Uzun uzun çalıp açılmayan numaralar . . . Soğuk sesler . Korktum . Haklısınız . Bana artık yanıt veremeyen ; coşkusunu yitirmiş , yaşlanmış bir geçmiş . . . Kısa bir süre telefonlardan uzak duracağım . Eğer başarabilirseniz , dedi Usta . Niçin başaramayayım ki ? Bir tek telefondan bile uzak durmak zordur . Burada binlerce telefon var ! Doğru binlerce telefon , binlerce ses ve sessizlik . . . Ormanın içi bir zil sesi ile çınladı . Ağaçların birinin gövdesindeki bir telefon çalıyordu . Hangisi çalıyor ? diye merakla sordum . Soldaki meşe ağacının gövdesindeki , dedi Usta . Telefon çalmaya devam ediyordu . Bu ormana bir sekreter gerek , dedim . Bu kadar telefona insan nasıl yetişebilir . . . Usta güldü . Bazılarında tele - sekreter de var , dedi . Gidip , meşe ağacının gövdesindeki telefonu açtım . Birisi karşı taraftan derin soluklar alıp veriyordu . Alo , alo , dedim . Seni arzuluyorum bebeğim . Seninle yatmak istiyorum . Benim olacaksın , dedi bir erkek sesi . Sapık . Telefon sapığı . Burada da vardı demek . Telefonu kapattım . Bir başka ağacın gövdesindeki telefon çalmaya başlamıştı şimdi . Koşarak gidip açtım . Alo , dedi bir erkek sesi . Tanımıştım onu . Dr. Sigmund Freud'un sesiydi bu . Ah Doktor , tam zamanında buldunuz beni . Yalnızlıklar Ormanı ndayım . Yanımda Soğuk Savaş Ustası var . Biliyor musunuz siz bunları , Doktor ? Hiç duymuş muydunuz ? Karşı taraftan , Dr. Sigmund Freud güldü . Ben bunların üstünde çalışıyorum , dedi . Unuttunuz galiba . Doğru . Haklısınız . Bilmeliydim . Arabanızın arka koltuğunda kıvrılıp uyursanız ; sizi muayenehanemde bekliyorum , dedi Dr. Freud . Birazdan uyuyacağım Doktor . Görüşürüz . Ama bu Yalnızlıklar Ormanı nda uyumak ne mümkün ! Bir telefon daha çaldı . Ben bakayım , dedim , Ustaya . Hangi ağaçtaki telefon çalıyor ? Şu az ilerideki , ulu çam ağacının gövdesindeki . . . Gidip telefonu açtım . Alo ! Alo ? dedi karşı taraftaki ses . Siz misiniz ? Ben Şehit Tayyareci Nuri . İstanbul'daki evinizde aradım sizi , bulamadım . Nasılsınız ? Şehit Tayyareci Nuri Beyin sesi rahatlatmıştı beni . Nerede olduğumu biliyor musunuz , Nuri Bey ? Yalnızlıklar Ormanı diye bir yerdeyim , diye heyecanla konuşmaya başladım . Biliyorum . Yalnızlıklar Ormanı nı çok iyi bilirim ben , dedi Nuri Bey . Hayret , gerçekten burayı biliyorsunuz demek ? Bilebileceğiniz aklıma gelmemişti . Bilmez olur muyum ? Yıllardır , Boyabat'taki tepedeki parkta , bir heykel olarak ufka baktığımı anımsıyorsunuz , değil mi ? Evet , anlıyorum sizi . . . Herhalde hepimizden iyi biliyorsunuz bu Yalnızlıklar Ormanı nı . Nuri Bey , buraya gelebilir misiniz ? Size elimden geldiğince yolu tarif etmeye çalışacağım . Yolu tarif etmenize gerek yok , dedi karşı taraftan Şehit Tayyareci Nuri Bey . Az sonra yanınızda olurum . Şimdilik hoşça kalın , kendinize dikkat edin . Telefon kapandı . Soğuş Savaş Ustası , telefon konuşmalarımı ilgiyle dinliyordu . Dostlarınız var , dedi . Dünyaca ünlü bir psikiyatrist ve bir Nuri Bey . . . Evet . Şehit bir tayyareci , Nuri Bey . Az sonra gelecek buraya . Uçağı Malta'ya çakılmıştı . Bilir burayı şehit bir tayyareci , dedi Usta . Hem de çok iyi bilir . Her telefona yanıt verir misiniz ? diye sordum ona . Kolay iş değil çünkü . Her zaman telefonlar çalmaz . Sizi arıyorlar . Sigara alır mıydınız ? Bir tane alayım , teşekkür ederim . Ustaya , paketimden bir sigara ikram ettim . Bir tane de kendim aldım . Üstünde Elisabeth'in resmi bulunan çakmağımla yaktım sigaraları . Telefon etmek isterseniz , 900 900 hatları da açık , dedi Usta . İyice şaşırmıştım . Demek bu hatlar , Yalnızlıklar Ormanı ndaki telefonlarda da var ! dedim . Pek tabii var , dedi Usta . Bu hatlar için , buradan daha uygun bir yer olabilir mi ? Yavaş yavaş iyice kavrıyordum bu Yalnızlıklar Ormanı denen dünyayı . Hangi hatlar var ? Hemen hemen hepsi var . Alo , Fal , Alo , Hayat Arkadaşı , Alo , Seks , Alo , Psikolog , Alo , Tarot , Alo , Yatak Arkadaşı , Alo , Doktor , Alo , Konuşan Kedi . Daha aklınıza ne gelirse . . . dedi Usta . Çok zengin bir yelpaze bu , seçmek için . Acaba hangisini arasam ? dedim . Siz bilirsiniz , hangisini isterseniz , dedi Usta . Ustadan numarasını öğrenip , Alo , Tarot u çevirdim . Karşı taraftan bir Doğu müziği çaldı . İnsana rahatlık veren bir erkek sesi , teypten konuşmaya başladı . Bip sesini bekleyin , bir'den on'a kadar olan tuşlardan birine basın . Kartları açıyorum . . . Altı tane kartı üçgen biçiminde dizdim . Şimdi onları teker teker açıyorum . Bu haftanız çok yoğun geçecek . Uzak bir ülkeye gidip kısa sürede dönme olasılığınız yüksek . Yeni insanlarla tanışacaksınız . Sağlığınız fena değil ; ama ruhi çalkantılarla karşılaşabilirsiniz . Hepsini yeneceksiniz . Değişik mekanlarda , değişik insanlarla görünüyorsunuz . İyi günler . Haftalık Tarot falınız bitti . Eğer bir aylık Tarot falınızı öğrenmek istiyorsanız , müzik sesinden sonra telefondaki 7 tuşuna basınız . Müzik sesi yeniden başladı . Kaset bitmişti . Telefonu kapattım . Nasıl , iyi şeyler söyledi mi , Tarot falcınız ? diye sordu Usta . Gülerek , Sıradan şeyler . . . Konuşan bir teyp , dedim . Uykum gelmişti . Gördüğüm tüm bu karmakarışık , şaşırtıcı şeyler , yaşadığım yoğun olaylar yormuştu beni . Döndüm Soğuk Savaş Ustası na Ben , arabamın arkasında biraz uyuyacağım . Tayyareci Nuri Bey gecikti , ama neredeyse gelir . O gelince beni uyandırırsınız , değil mi ? dedim . Siz rahatınıza bakın . Geçin arabanızın arkasına , uyuyun . Ben size gelen telefon mesajlarını not alırım , dedi Usta . Sağ olun . Arabamın arka koltuğuna geçtim , kapıları kilitledim . Başımın altına ceketimi katlayıp koydum . Kısa bir süre dışarıdan , arabanın yarı aralık bıraktığım camından içeriye giren ormanın gece seslerini ; kuşları ve böcekleri , dal hışırtılarını dinledim . Uyumuşum . Viyana'da Dr. Sigmund Freud'un kapısının önündeydim . Viyana'da lapa lapa kar yağıyordu . Tüm evlerin çatıları , sokaklar bembeyazdı . Zili çaldım . Doktorun yardımcısı iriyarı bakıcı kapıyı açtı : Randevunuz var mıydı ? Evet , Dr. Freud beni bekliyor . Buyurun içeriye . Çini sobayı geçip her zamanki koltuğuma oturdum . Az sonra iç odanın kapısı açıldı ve Dr. Freud göründü . Hoş geldiniz . Buyurun , dedi . Analiz odasına girip üstü nadide bir halı ile kaplı olan ünlü sedirin üstüne yattım . Anlattın , dedi Dr. Freud . Sizi son gördüğümden bu yana neler yaşadınız ? Ne rüyalar gördünüz ? Doktor , garip olaylar yaşıyorum . Rüya mı , gerçek mi olduğunu tam bilemediğim şeyler . Yalnızlıklar Ormanı diye bir ormana girdim . Kapkaranlık , ulu ağaçlarla dolu , çıkışı olmayan bir ormana . . . Bu ormanın Yalnızlıklar Ormanı olduğunu nereden anladınız ? İlk başta , bir ağacın üstünde yazılı olan bir tabelayı okuyarak . Ama bu yoğun , ürkütücü ormanın içine girdikçe , oranın gerçekten bir Yalnızlıklar Ormanı olduğunu anladım . Bir kişi ile tanıştım orada . Daha önce görmüş olduğunuz birisi miydi bu tanıştığınız kişi ? Evet , kocamla Londra'da , Covent Garden'daki Tiyatro Müzesini gezerken görmüş olduğum bir aktör maketiydi bu ! Ama ormanın içinde , etten ve kemikten bir insandı . Bana kendini tanıttı . Bir Soğuk Savaş Ustası ymış . Yalnızlıklar Ormanı nda , bir Soğuk Savaş Ustası , dedi Dr. Freud . Evet . Bana , Soğuk Savaş Ustası nın ne demek olduğunu anlattı . Siz de zaten , Soğuk Savaş Ustası nın ne demek olduğunu bildiğinizi hemen fark ettiniz değil mi ? Evet . Tüm yaşamım gözümün önünden geçti . Bu ormanda her ağacın üstünde bir telefon vardı . Gelişmiş bir iletişim aracı . İstediğiniz yere telefon ediyordunuz doktor . Geçmişe , geleceğe , şimdiki zamana . 900 900'lü hatlar da vardı . Beni arayanlar da oldu . Ben de bazı telefonlar ettim . Güzel , dedi Doktor Freud . Ürkmeyin . Bu gerçek değil . Bir rüya . Anlattığınız bir rüya . Ama size gerçekleri göstermesi bakımından ilginç . O ormanda sakın korkmayın , korkacak hiçbir şey yok . Tüm olayları yaşamaya bakın . Ama hiç de rüyaya benzemiyordu bu orman , doktor . . . Sanki gerçeğin ta kendisiydi . Bazen rüyalar gerçeğin ta kendisi değil mi ? Sizinle bunu uzun uzun konuşmuştuk . Şimdi olmasa bile , ormana gene döneceksiniz . Dediklerimi unutmayın , korkmadan izleyin ve yaşayın , Yalnızlıklar Ormanı nı . Ben sizi bulurum . Bir dahaki seansta görüşmek üzere , dedi Doktor Freud . Elindeki ufak bloknota birçok not almış olduğunu gördüm . Seans bitmişti . Üstü bir İran halısı ile kaplı olan sedirden kalktım . Görüşmek üzere , Dr. Freud . Hoşça kalın . Muayenehaneden çıktım . Kar lapa lapa yağmaya devam ediyordu : Düşünüyordum . Doktor bana Yalnızlıklar Ormanı nın bir rüya olduğunu söylemişti . Tam emin değildim bundan . Gerçeğe çok yakın bir rüyaydı bu . Tuhaf şey , yeniden oraya dönmek istiyordum . Bu Yalnızlıklar Ormanı nda , daha çok göreceğim şeyler vardı . Tayyareci Nuri Bey gelmiş , beni bekliyor olmalıydı . Kar altında Viyana ne güzeldi ! Uzaktan Stefansdome Katedrali'nin çanlarının çalmakta olduğunu duydum . Öğlen zamanı olmalıydı . Yavaşça gözlerimi açtım . Arabamın arka koltuğunda , başımın altında ceketim , kıvrılıp uyuduğum yerdeydim . Terlemişim . Arabanın içine , yarı açık bıraktığım ön camdan bu tropik ormanın buharı dolmuş . Dışarısı gene karanlıktı . Kalkıp arabadan dışarıya çıktım . Yalnızlıklar Ormanı aynıydı , bıraktığım gibiydi . Yakındaki bir ağacın derinliklerinden bir gece kuşunun sesi geldi kulağıma . Soğuk Savaş Ustası yanıbaşımda belirmişti . Az uyudunuz . Dinlenebildiniz mi bari ? diye sordu . Kaç dakika uyudum ? Yirmi dakika . . . Belki daha az . Dinlendim . İyiyim . Şehit Tayyareci Nuri Bey telefon etti . Biraz gecikeceği için özür diledi . Ani bir işi çıkmış . Halleder halletmez geleceğini söyledi , dedi Usta . Başka telefon gelmedi herhalde . . . Arayanınız , soranınız çok , dedi Usta . Bir kadın aradı sizi . Ah , İmparatoriçe Elisabeth mi ? Hayır . Yalnızca , Berlin'den Melanie aradı , dersiniz dedi . Melanie ! Demek o da Yalnızlıklar Ormanını biliyordu . Heyecanlanmıştım . Kim bu Melanie ? diye sordu Usta . Berlin'de bir geceyarısı görmüş olduğum bir striptizci kadın . Bir gece insanı . Ah , işte o da bu ormanı çok iyi bilir , dedi Usta . Berlin'li Melanie . Gene arayacağını söyledi . 900 900'lü numaralara aklım takılmıştı . Döndüm Soğuk Savaş Ustasına : 900 900'lü numaralar o kadar ilginç değil , dedim . Sıradan . Mesela , çevirdiğim Alo , Tarot çok sıradandı . Ankara'daki veya İstanbul'daki evden de aynı şeyleri ; telefonu çevirip dinleyebilirim . Ne bileyim ben , böyle bir ormanın daha özel 900 900'lü hatları olmalı , diye düşündüm . Usta , oyuncu oyuncu güldü . Ah , çok haklısınız , dedi . Olmaz olur mu ? Var tabii . Çok özel , hiç duyulmamış 900 900'lü hatlar da var . Ama bana söz etmediniz onlardan : Sizi yavaş yavaş alıştırıyorum , dedi Usta . Sabırsızsınız . Her şey birden olmaz ki ! Hele Yalnızlıklar Ormanı nda . . . Haklısınız , dedim . Pekiyi , hangi hatlar var başka ? Mesela beni heyecanlandıracak , şaşırtacak bir tane var mı ? Var , dedi Usta . Sizi ürkütecek , büyüleyecek , kendine bağlayabilecek ; devamlı aramak isteyeceğiniz bir hat var mesela . Meraklanmıştım . Gerçekten mi ? İnanın , sabırsızlanıyorum . Nasıl bir hat olabilir bu ? Beni heyecanlandıracak , ürkütecek ve kendine bağlayabilecek bir 900'lü numara . . . İşte , şu gerilerdeki ardıç ağacının oradan rahatlıkla dinleyebileceğiniz bir hat , bu sözünü ettiğim . Nedir ama ; ne anlatıyor ? Hoş geldiniz , dedi . Dışarısı soğuk , şöminenin yanında ısının biraz . Size şampanya vereyim . Yoksa ısınmak için konyak mı alırdınız . . . Av Köşkü'nün salonu muhteşemdi . Koyu vişne çürüğü , kenarı sırmalı perdeler , gümüş şamdanlarda yanan mumların ışığında sanki sürekli renk değiştiriyor ; şöminede çıtırdayarak yanan odunlar insanın gözünü alıyordu . Yerde nadide halılar vardı . Değerli av hayvanlarının postları koltukların üzerine atılmıştı . Şöminenin üstünde , İmparatoriçe Elisabeth'in yağlıboya bir tablosu dikkatle bize bakıyordu . Bir sedirin kenarına ilişmiş , Arşidük'ün bize ikram ettiği şampanyayı , kesme kristal , ayaklı kadehlerden yudumluyorduk . Arşidük , salonun orta yerinde , bir aşağı bir yukarı voltalıyordu . Çok huzursuz ve heyecanlı olduğu her halinden belliydi . Gözleri kor gibi yanıyordu . Sayın Arşidük . Beni beklediğiniz için çok teşekkür ederim . Evet , sizi bekledim . Tam bir eşikteyim , biliyor musunuz ? Fazla zaman kaybetmeyelim . Verilmiş bir karar , uygulanacak bir işlem var . Yani . . . şey . . . Evet , Kontes Maria Vetsera ile umutsuz aşkımızı sonsuza değin yaşatmaya karar vermiş bulunuyoruz . Kesin ve karanlık bir sona birlikte gideceğiz bu gece . Sayın Arşidük , nasıl arzu ederseniz . . . Bu denli kesin bir karar karşısında ancak başımı eğebilirim . Ama daha önce sizi F - 16'ya bindirip , değişik bir yere götüreceğiz . Bunun için geldik buraya . Nereye götüreceksiniz ? Viyana'ya . İleri bir tarihteki Viyana'ya . Çok ünlü bir analizciye . Adı Dr. Sigmund Freud . Bu eyleminizi gerçekleştirmeden önce , onunla konuşursanız , belki de bu olayı daha derinliğine anlayabileceksiniz . Neye yarar ki bu ? dedi Arşidük umutsuzlukla . Tek çözüm benim düşündüğüm . Sanmıyorum . Tek çözüm bu değil . Nasıl bu değil ? Tutkuyla sevdiğim Marie , hiçbir zaman yasal olarak benim olamayacak . Babamın baskısı . . . Sevmediğim , zorla evlendirildiğim karım . İçki ve oyuncak tabancalar . . . Bütün gün bunlarla oynuyorum . Tahtın varisiyim . Bu yük omuzlarımı çökertiyor . Kısacası kararımı verdim . Ölümün koridoruna gireceğim bu gece . . . . Şimdi burada Arşidük'le uzun uzun neler konuştuğumuzu anlatıp sizi sıkmak istemiyorum . Hastalıklı düşünüyordu , konuştukça ben sıkılıyordum . Saplantıları vardı . Ama duygulu ve yumuşaktı . Sonunda Arşidük'ü ikna etmeyi başardım . Birkaç saat sonra onu geri getireceğime , Mayerling Şatosu'na bırakacağıma söz verdim . Sigmund Freud ile konuşmaya razı ettim onu . F - 16'yı da merak ediyordu . Freud hakkında da sorular soruyordu . Marie Vetsera , ince beyaz geceliğinin üstüne samur kürklü bir sabahlık giymiş , gürültüleri duyunca aşağıya inmişti . Şöminenin önünde oturmuş , bizi dinliyordu . Bir rüya kadar güzeldi . Bir çocuktu bu . Çok gençti . Ben de sizinle geleyim , diye tutturdu . Siz burada bekleyin , Barones . Birkaç saat sonra yanınızda olacağız . Arşidük , Av Köşkü'nün görkemli kapısını Marie Vetsera'nın üstüne kilitledi . Üçümüz , gece ayazında buz tutmuş yerlerde kayarak , F l6'nın durduğu yere gittik . Rudolf , savaş uçağını görünce şaşırmıştı . Gözlerindeki o saplantılı , ruhuna dönük garip pırıltı sanki geçmişti . İlgiyle uçağa bakıyordu . Ne yapacağız şimdi ? diye merakla sordu . Uçağa binip uçacağız , Sayın Arşidük . Demek öyle . Uçacağız . . . Tayyareci Nuri Bey , Hadi herkes içeriye atlasın . Lütfen bağlanın , Sayın Arşidük . Başlığınızı giyin . Tamam , oldu . Bu da oksijen tüpünüz . Şöyle takacaksınız . . . Şöyle efendim . Tamam . Hazır mıyız ? İşaretleştik . F - 16'nın motoru kulak patlatan bir homurtu ile çalıştı . Az sonra havalanmıştık . Mayerling Av Köşkü gerilerde kalmıştı . Bir süre sonra da bulutlardan başka hiçbir şey görmez olduk . Arşidük Rudolf von Hapsburg ilgiyle , uçağın ön panosundaki yanıp sönen göstergelere , ışıklara , oynaşan ibrelere bakıyordu . Viyana üstündeyiz , dedi , Tayyareci Nuri Bey . Viyana Havaalanı'ndan iniş izni isteyeceğim . Başka yere inemeyiz . Tamam , dedim . Oradan bir taksiye atlar , Dr. Freud'un evine gideriz . Ama Avusturya'yı her an Naziler'in işgal etmesi bekleniyor . Yabancı bir savaş uçağını alana indirirler mi , Nuri Bey ? Bir zorluk çıkmasın ? İsterseniz Askeri Havaalanı ile temas kurun . Bu da doğru , dedi Nuri Bey . Telsizle birtakım yerleri aradı . Konuştu . Askeri alana iniş izni verdiler . Uçaktakiler , yani bizler , inişte kontrol edileceğiz , dedi . Az sonra savaş uçağı inişe geçmişti . Askeri alana rahatça indik . Askerler ve makinistler koşarak uçağa yaklaştılar . Biz , uçaktan aşağıya atlamış , onları bekliyorduk . Üst düzey askeri yetkili olduğunu tahmin ettiğim bir kişi bana yaklaştı . Kimsiniz ? Nereden geliyorsunuz ? diye sordu . Buyurun , bu benim kimliğim . Mayerling'den geliyoruz . Kimliğimi aldı , evirip çevirip baktı . Tayyareci Nuri Bey de kimliğini çıkartmıştı . Yetkili onun kimliğini de evirip çevirip iyice baktı . Her an bir zorluk çıkabilirdi . Endişelenmeye başlamıştım . Sizin kimliğiniz , lütfen , dedi yetkili , Arşidük'e . Bir yandan da Arşidük'ün değişik kılık , kıyafetine bakıyordu . Arşidük ; İmparatorluk tahtının tek varisi Arşidük Rudolf von Hapsburg'um , dedi . Ben tanıyamamanıza şaşırdım . Belge mi istiyorsunuz benden . . . Buyurun . Cebinden som altın üstüne mavi mineyle , Kraliyet arması işlenmiş büyük bir mühür çıkarttı . Mühürde adı yazılıydı . Yetkilinin hayretten gözleri büyümüştü . Daha başka belgeler de istersiniz herhalde , dedi Arşidük . Birden havası değişmiş ; onda daha önce görmediğim bir güç ve otorite , sesine ve hareketlerine yerleşivermişti . İmparator olmak için doğmuş bir adamdı . Şu anda onun bilincini yaşıyordu . Belki de ilk kez . Buyurun . İmparatorluk mührünü ve damgasını taşıyan doğum evrakım . Yetkili şaşkınlıkla uzanıp , Arşidük'ün elinden evrakı aldı . Yüksek sesli ve heyecanla evrakta yazılı olanları okudu . Rudolf von Hapsburg : Veliaht . Arşidük . Annesi : Kayzerin Elisabeth . Babası : Kayzer Franz Joseph I . Doğum yeri : Viyana . Kan grubu ; Mavi . İnanılmaz bir şey bu ! dedi yetkili . İnanılmaz bir şey . Siz gerçekten Arşidük Rudolf'sunuz . Yerlere kadar , saygı ile Arşidük'ün önünde eğildi . Bağışlayın . Evrak sormak görevimiz . Bağışlayın , Arşidük . Yardımcılarım ve ben kente gideceğiz . Uçağı iyi koruyun . Kısa sürede döneceğiz , dedi Arşidük . Emirleriniz yerine getirilecektir , İmparatorum . Sizi hemen özel bir araba ile istediğiniz yere ulaştıracağız . Alana alelacele bir siyah araba yanaştırıldı . Önümüze kırmızı bir halı açıverdiler . Rudolf önde biz arkada halının üstünden yürüyerek , arabaya bindik . Kent merkezine , Doktor Sigmund Freud'un evine çek , dedim şoföre . Karanlık yollardan geçerek , kent merkezine varmıştık . Saraylar , kiliseler , konser salonu , opera binası , tüm heykeller aydınlatılmıştı . Rudolf arabanın camından dışarıya , Viyana gecesine heyecanla bakıyordu . Onun dünyasıydı burası . Sahibi olduğu dünya . Az sonra araba , Dr. Sigmund Freud'un kapısının önünde durmuştu . Şoför eğilerek kapıyı açtı . Arşidük Rudolf önde , biz arkada , arabadan çıktık . Şoför bizi beklemek üzere arabayı kaldırımın öteki yanına çekti . Yanındaki pirinç levhanın üstünde Dr. Sigmund Freud yazan zili çaldım . Kapıyı iriyarı bakıcı açtı . Randevunuz var mıydı ? diye sordu . Evet . Doktor bizi bekliyor . Mayerling'den geldik . Buyurun içeriye . Çini sobanın bulunduğu bekleme odasına girdik . İç bölmenin kapısı hemen açıldı . Karşımızda Dr. Sigmund Freud duruyordu . Bir an Arşidük'ü baştan aşağıya dikkatle süzdü . Hoş geldiniz , dedi . Arşidük'e döndü . Buyurun içeriye , Sayın Arşidük , dedi . Bu seansta ben de bulunmak istiyordum . Ama Dr. Freud'un hastalarını her zaman tek tek aldığını da biliyordum . Gene de : Dr. Freud , eğer Arşidük razı olursa ve siz de izin verirseniz , bu seansta ben de bulunmak istiyorum . Çünkü Arşidük'ün tüm sorumluluğunu üstüme almış durumdayım , dedim . Dr. Freud bir an düşündü . Buyurun , siz de bulunabilirsiniz seansta , dedi . Bu farklı bir seans . Arşidük önde ben arkada , antikalar ve arkeolojik eserlerle dolu terapi odasına girdik . Dr. Freud , Rudolf'a üstü nadide halı ile kaplı sediri gösterdi . Lütfen buraya uzanın . Uzanın ve rahat edin . Bana kafanızdakileri , beyninizden geçenleri , rüyalarınızı , arzularınızı , yapmak istediğiniz eylemleri , kararlarınızı , çocukluğunuzu ; her şeyi bir nehir gibi anlatınız . . . dedi . Bir nehir gibi mi ? Evet . Akan bir nehir gibi . Rahatlayın . . . İyice rahatlayın . Ben , gerideki bir koltuğa oturmuş , bu inanılması güç görüntüyü tüm ayrıntıları ile beynime kazımaya çalışıyordum . Dr. Sigmund Freud , Viyana'daki muayenehanesinde Arşidük Rudolf von Hapsburg'a bir psikanaliz seansı uyguluyordu ! Arşidük Rudolf sedirin üstüne uzanmış , gözlerini kapatmıştı . Dr. Sigmund Freud , bir bardak suya üç damla , bilmediğim bir ilaçtan damlatıp , Arşidük'e içirmişti . Şimdi Rudolf yattığı yerde , gözleri kapalı , yavaş yavaş konuşmaya başlamıştı . . . . Üstümde çok ağır bir yük hissediyorum . Bu yük bazen o kadar ağırlaşıyor ki ; sırmalı kadife ceketime dev bir mezar taşı çimentolanmış sandığım oluyor . Sırtıma . . . Çimentolanmış bir mezar taşı . Aynaya gidip bakıyorum , görüyorum onu . Tersten , üstündeki yazıyı okuyorum . Rudolf von Hapsburg yazıyor . Üstünde doğum tarihim var . Ölüm tarihinin olduğu yer boş . O anda bembeyaz bir el bana bir divit kalem uzatıyor . Ucu kana batırılmış . Onu yavaşça alıp , kanla , ölüm tarihimi mezar taşımın üstüne ben yazıyorum . Rudolf'un anlattığı görüntü o kadar olağanüstüydü ki , titremiştim . Dr. Freud da ilk kez heyecanlanmıştı . Bir ölüm ve intihar saplantısı bundan güzel tarif edilemez . Hayret bir şey . Lütfen devam edin , Sayın Arşidük , dedi . Karımla mutlu değilim . Çok mutsuzum diyebilirim . Gece gündüz kendimi içkiyle avutuyorum . Geceleri batakhanelerdeyim . Oralarda sırtımdaki o çekilmez yükü birazcık olsun unutuyorum . Minyatür tabancalarımla oynuyorum bütün gün . Onları şakağıma dayayıp aynaya bakıyorum . Babam acımasız ve sert . Annemi , güzel annemi hiç görmüyorum . Yaşamımda sevgi yok . Ölüm , bir selin vadiden aşağıya gelişi gibi beynime , ruhuma doluyor . . . Dr. Freud : Silah , dedi . Tabanca . Cinsellik . Arşidük devam etti . Marie Vetsera ne denli güzel ! Taptaze bir çocuk o . Beni anlıyor . Ona anlatamayacağım cinsel arzular ve büyük bir tutku ile bağlıyım . Ben giderken , onu bırakamayacağımı anladım . İkimiz birlikte . . . İleriye . O bilinmeyen karanlığa doğru . . . O buna razı oldu . Karar verdik . Bu gece Mayerling'de . Dr. Freud : İlkin onu vurmayı planlıyorsunuz . . . dedi . Evet , ilkin onu vuracağım . Acı çekmemesine çalışarak . En güzel geceliği içinde . Ve ölümü onun yüzünde izleyeceğim . Sonra da kendimi vuracağım . Böyle bir şey yapmayacaksınız , dedi Dr. Freud sert bir sesle . Yapmayacak mıyım ? Niçin ? Çünkü şu anda , bu olayı burada anlatınca hepsini yaşadınız ve bitti . Arşidük kapalı gözlerini hayretle açtı . Evet . Olayları size anlatırken yaşadım , dedi . Yaşadınız ve bitti . Tekrarlayacağınızı sanmıyorum . Artık gerçek , anlattıklarınız kadar dramatik değil çünkü . Evet , dedi Arşidük . Ne tuhaf ? Artık , bu planladığım olay o kadar dramatik değil . Hayretler içindeyim . Ve bunu yapmayacaksınız . Galiba . . . Galiba yapmayacağım . Seansınız bitti , Sayın Arşidük , dedi Dr. Freud . Kalkabilirsiniz . Şu haplardan sabah akşam ikişer tane alınız lütfen . Bir hafta alacaksınız . Sizi gene göreceğim . İstediğiniz an bana gelebilirsiniz . Arşidük ayağa kalkmıştı . İlacı alıp cebine koydu . Freud , Bu sizi hafifletecek . Düşüncelerinizi , ağırlığınızı dağıtacak , dedi . Pekiyi doktor . Çok teşekkür ederim . Siz çıkabilirsiniz , Sayın Arşidük . Siz , kalın bir dakika . Arşidük Rudolf çıktıktan sonra , Dr. Freud'a döndüm . Yeterli mi bu kadar analiz , Dr. Freud ? Tabancası yanında ve dolu . Ben korkuyorum . Korkmayın , dedi Freud . Melankolik ve depressif bir kişiliği var . Yalnız kalmış . Hiç analiz edilmemiş . Şimdi düşünmeye başlayacak . Ona güçlü bir ilaç verdim . Artık intihar etmeyi düşünmez ; burada olayı anlattı ve yaşadı , bitirdi . Tabii kontrol altında tutacağız . Siz korkmayın , bir şey olmayacak . Dr. Freud'un gücüne bir kez daha hayran olmuştum . Mayerling'e dönmesinde bir sakınca var mı ? Hayır , hiçbir sakınca yok . Oranın saçma , dramatik bir dekor olduğunu hemen anlayacak kadar zeki Arşidük . Doktor , sağ olun . Görüşmek üzere . Sigmund Freud'un elini sıktım . Doktor bizi kapıya kadar geçirdi . Ayrılırken Arşidük'ün kulağına bizim duymadığımız birşeyler fısıldadı . Arşidük gözle görülür biçimde rahatlamıştı . Holdeki aynanın karşısında kendine bir çekidüzen verdi . Altın bir tarakla saçlarını taradı , bıyıklarını düzeltti . Dikkat ettim , melankolik bakışları ona çok değişik bir hava veriyordu . Siyah taksi bizi kapıda bekliyordu . Şoför çıktığımızı görünce inip kapıyı açmıştı . Arabaya binip ışıklandırılmış Viyana'nın içine daldık . Arşidük : Şöyle kenti bir turlayalım . Gece zamanı ne güzel Viyana . Bu ışıklar . . . Bunlar yeni şeyler . . . dedi . Kenti özlemişti . Anladım . Başka bir gözle bakıyordu ona . Araba Viyana'nın içinde bir tur attı . . . Sonra , karanlık kent dışı yollara dalıp , askeri havaalanına vardık . F - 16 pistte bizi bekliyordu . Birkaç dakika sonra uçağın içindeydik . Hazır mısınız kalkışa ? diye sordu Şehit Tayyareci Nuri Bey . Kemerler . . . Başlıklar . . . Her şey tamam mı ? Kalkış iznini istiyorum . Sayın Arşidük siz rahatsız oturuyorsunuz . Ne yapalım , bu savaş uçağı aslında tek kişilik . İdare ediyoruz . Uçak gürleyerek pistte döndü , hızlandı ve havalandı . Viyana altımızda kalmıştı . İçinde Sigmund Freud'la , aydınlatılmış Stefansdome Katedrali ile , parkları , ringde dönen tramvayları , Belvedere Sarayı , Otto Wagner'in modern yapıları , Gustav Klimt'in duvar resimleri ile , bir süre sonra bulutların altında yitti gitti . Hala aşağıya bakıyordum . Artık hiçbir şey görünmüyordu , ama ben her gece yorgun argın döndüğüm Pension Resindenz'i ; bir kahve içip soluklandığım Cafe Einstein'i ; güneşli günlerde dolaştığım Sigmund Freud Parkı'nı ; tramvay terminalinin altındaki şık dükkanlarla dolu yeraltı geçidini ; üstünde İmparatoriçe Elisabeth'in resmi bulunan çakmağı aldığım tütüncü dükkanını capcanlı hatırlıyordum . Jelatinler içinde , çiçekçilerde satılan taptaze çiçek buketlerini . . . Telsizden mesajlar gelmeye başlamıştı . Hepimiz kulak kabarttık . Alo , alo ! Alo , evet . İçinde Arşidük Rudolf von Hapsburg'un bulunduğu F - 16 ile mi bağlantıdayız ? Şaşırmıştık . Bizimle konuşan kimdi ? Arşidük'ün uçakta olduğunu kim biliyordu ? Kimsiniz ? Nereden arıyorsunuz ? Çok önemli bir televizyon istasyonundan arıyoruz sizi . Arşidük yanınızda mı gerçekten ? Ben yanıtladım bu kez . Evet , Arşidük Rudolf von Hapsburg yanımızda . Hangi yıldan arıyorsunuz ? İstediğiniz nedir ? 1993 yılından arıyoruz , pek tabii . İstediğiniz ücret ne ise vereceğiz . Açık çek . Milyarlar . . . Arşidük gerçekten yanınızda mı ? Tabii , kendisi burada . Niçin milyarlar teklif ediyorsunuz , anlayamadım . Bir şartımız var . Arşidük Rudolf von Hapsburg'u canlı yayın bir Talk Show'a çıkartmak istiyoruz . Bunu sağlayabilir misiniz ? Hangi ülkedesiniz ? Türkiye'deyiz , ama uydu sistemi ile bu canlı Talk Show'u tüm dünyada yayınlamak istiyoruz . Çünkü televizyonun keşfinden bu yana , yapılmış en değişik program olacak bu ! Anlaşmayı hemen imzalamaya hazırız . Kararınızı lütfen bildirin . Ne diyebilirdim ? Böyle bir kararı ancak Arşidük kendisi verebilir . Onunla konuşur musunuz ? Bekliyorum . Bir dakika , dedim . Döndüm yanımda oturan Arşidük'e . Sayın Rudolf , bütük bir televizyon şirketi , sizinle tüm dünyada yayınlayacağı bir Talk Show yapmak istiyor . Limitsiz para teklif ediyorlar . Ne dersiniz ? Arşidük ; Televizyon nedir ? diye sordu . Çok etkin bir medya aracı . Başucumdaki saat çalıp da uyandıktan bir süre sonra güne başlamış olurdum . Bir süre sonra Karı Şefik belirirdi kapının önünde . İlkin beni selamlar , elimi öper , bir zaman sessiz durur ; ben tam , Her şey yoluna girdi belki de . Belki de bir mucize oldu ! Bu adam değişti ! Yaşamı algılayışı değişti bunun . Ya da birtakım şeyler artık yok oldu herhalde , diye düşünürken , Karı Şefik kedi miyavlaması gibi bir ses çıkartır ve mızırdanmaya bıraktığı yerden başlardı . Her şey aynıydı . Hiçbir şey değişmiyordu . Şefik etimden çekip koparamadığım bir sülük gibi yakama yapışmış oluyordu ; kimsenin hayat görüşü ya da yaşam şartları düzelmiyordu . Başıma bir ağrı saplanmış olur , bir ağrı kesici alıp genzime kaçan suyu Karı Şefik'in yüzüne püskürtürcesine öksürüp camdan dışarıya tükürürdüm . Bu kent , bu sokaklar , bu gökyüzü , gecenin bu değişik dilimi , kahve fincanının içine çöreklenen kahverengili beyazlı bir dünya , Aşo'nun evinin o garip , merdivenlerle inilen sahanlığı , köşedeki taksi durağı , Karı Şefik'in gün geçtikçe yüreğime basan bir postal gibi baskı ve sıkıntı yaratan yakınmaları , gece saat 20 . 00'den sonra Gül Abla'nın Mesnevi Sokak'taki evi oraya gelen arkadaşlar , bir deste tarot kartı ; Gül Abla ile rastgele izlediğimiz vurdulu kırdılı filmler , bakır , üstü kapaklı sahanın içindeki soya kaplı çıtır leblebi ve tuzlu çekirdek ; babaannemin şekerliğinden anımsadığım limonlu ve fındıklı akide şekerleri ; gecenin bir saatinde Aşo'nun evine telefon açan bir sapık , mutfakta beni görünce kaçan bir hamamböceği ve batmak üzere olan yarım ay . . . İşte hepsi benimdi bunların . Tümü benimdi . Benim dünyama aitti tüm bu saydıklarım , seviyordum onları . Kısacası yaşamımdı hepsi . Aşo'yu belki de bu dünyada bir daha hiç göremeyeceğim fikri gün geçtikçe , yavaş yavaş beynime yerleşiyor , yüreğimi burarak bana tuhaf bir acı veriyordu . Şöyle bir geriye baktığımda aklıma dondurucu kış geceleri geliveriyordu . Yağan kar üç ay yerden kalkmamış , gergedan sırtı gibi parlak bir buz tabakası benim apartmanın önünü boydan boya kaplamıştı . Sanki kaldırımın bir parçası idi bu koyu gri renkli buz parçası , erimiyor , bir türlü yok olmuyordu . Evden çıkıp dikkatle üstünde yürüyordum bu buz diliminin . Aşo'nun ışığı köşe başından görünüyordu . Evden çıkarken bir torbaya yünden örülmüş köylü çorapları , kalın bir eşofman üstü , içi tüylü terliklerimi koyardım . Aşo'nun evi ısınmıyordu . Ayazın yüzümü kanatırcasına kestiği bu kış gecelerinde ; benim apartmanın önündeki buzu dikkatle aşarak Aşo'nun evinin önündeki daha ince tabakadan oluşan bir buza ulaşırdım . Eldivenli ellerimle ağzımı ve burnumu kapatır , başımdaki yün bereyi gözlerimin üstüne kadar çekerek başımı bu amansız soğuktan korumaya çalışırdım . Aşo'nun oturduğu apartmanın dış kapısına inen on iki basamak merdiven eğer buz tutmuşsa , çok dikkatli olmak gerekiyordu . Sokak kapısının yanındaki demir kafes içindeki fenerlerden biri yanık , biri sönük olurdu her zaman . Merdivende karaltılar oynaşır , insan bir ayağı kaysa , sanki oradan uçup kayan bir yıldız gibi gökyüzünde bir yerde sonsuza değin kaybolup gidebilirdi . Her seferinde merdivenleri kazasız inmeyi başarır ; Aşo'nun isminin yarısının yazılı olduğu zilin düğmesine üç kez üst üste basardım . Kapı hemen açılır , bu eski apartmanın , insan ruhunun içini anımsatan sarı boyalı , yarı karanlık böğrüne hızla dalardım . Dış kapı kendine özgü bir gürültü ile arkamdan kapanırdı . Gecenin ön bölümü , arkamdan gelen bir demir kapının çıkarttığı ses ile başlamış olurdu . Karı Şefik her cuma bir kolon loto oynuyordu . Parasını ben verirdim . Gece yarısını geçmişti zaman . Yorgun argın dönmüştüm eve . Yatağımın örtüsünü açıp girdim içine . Gövdemi , çarşafımın ve yorganın girinti ve çıkıntılarına ; gece boyu insanın haşır neşir olduğu kıvrımlarına göre ayarlıyordum ki ; bir çift sıcacık kol boynuma sarıldı . Kulağımda fısıltılar . . . Fısıltılar . . . Bir şey duyamıyorum , hiçbir şey anlamıyorum . Kollar beni çekiyor , yatağımdan çıkartıyordu . Kent gelmişti . Pencerenin dışındaki gece kenti . Bir türlü karşı koyamıyordum ona . Başucuma hazırlayıp koymuş olduğum bir bardak suyu dikip bitirdim . Bu bir bardak su genzimi temizliyor , sanki bana değişik bir güç veriyordu . Gece rüzgarı hafifçe yanağıma dokundu . Dışarıdaydım . Sokaklarda yürüyordum . Bu kent , bu mahalle , bu sokaklar , üstüne bastığım kaldırım taşları ; puslu bir ışık yayarak geceyi aydınlatmaya çalışan sokak lambaları ; yolun kenarındaki çöp bidonunu eşeleyen sarı bir kedi ; o anda Aşo'nun görmekte olduğu bir rüya parçası ; mırıldandığım tılsımlı bir dua , arka balkonuma gri kadife bir kese içinde atılmış olan , kokmuş yumurta , ayna parçası , sabun , tuz , kesme şeker ve pirinçten oluşan leş kokulu , karmakarışık bir büyü ; telefonumu kaldırdığım zaman kulağıma gelen düdük sesi ; çantamda şakırdayan anahtarlarım ; içimde duyduğum bir fincan kahve içmek isteği , hepsi bana aitti . Benimdi tüm bunlar . Yaşamımdı . Bunların her biri , bazı şeylerin anlamını bulmaya çalıştığım zamanlar önüme serilen , yaşamın şifresini oluşturan olgulardı . Artık çok iyi tanıdığım , yaşamaya alıştığım şeylerdi işte bunlar ; beni çevreliyorlar , her an yaşadığımı , bu hayatın içinde olduğumu , kısacası var olduğumu anımsatıyorlardı . Gecenin içinde rastgele yürüyordum . Kimdim ben , kimin nesiydim ? Nereden gelmiş , nereye gidiyordum ? Şu gece karanlığında besbelli bir şeyler arıyordum ya , neydi acaba aradığım ? Önemli miydi ne aradığımı bilmek . . . Belki de hiç önemli değildi , artık biliyordum bunu . Bir şeyi ararken bambaşka bir şey buluyor ; tüm düşüncemi , rüyalarımı veya umutlarımı yeni bulduğum bu şey üstüne odaklaştırıp yaşamaya devam ediyordum . Gecenin içinde yaşadıklarım , gündüz yaşadığım olaylardan apayrı şeylerdi ; incecik bir zar ayırıyordu bu iki dünyayı birbirinden ; benim için çok önemliydi bu incecik zar ; gece ile gündüzü ayırıyor , tüm yoğunluğu ile yaşanan iki ayrı dünyayı birbirine karıştırmadan tutuyor , ama onların bir yandan da birbirlerine çok yakın olmasını sağlıyordu . Bu zar yaşamın anlamıydı benim için , kuşkusuz dünyadaki en önemli şeylerden biriydi ; onun hiç farkına varmadan hayatı yaşayanlar çoktu ; ama benim gibi onu bilen , yaşamın bir anında ona rastlamış ve onu tanımış olan insanlar da vardı . Gece ile gündüzü , rüya ile gerçeği ayıran bu incecik , görünmeyen zar çok önemliydi ; onu yitirdiğim zaman ölmüş olduğumu anlayacaktım . Her şey sıradan ve dümdüz olacaktı o zaman ; gece ile gündüzün hiçbir farkı kalmayacak , ben tutku ile sevdiğim bütün her şeyden uzaklaşmış olacaktım . Silkinip beynimden geçen düşünce demetini dağıtıverdim . Aşo'nun apartmanında , onun oturduğu dairede yıllar önce anneannemin akrabası olan Leziz Teyze otururdu . Yalnız başına otururdu orada Leziz Teyze , emekli bir el işi öğretmeniydi ; gövdesini sarmış olan romatizma onu rahatsız ediyor , kolay yürümesini , hareket etmesini engelliyordu . 12 numaralı dairede oturduğu zamanlar oldukça yaşlıydı , bir - iki kez ziyaretine gitmiştim . Bambaşka bir şekilde döşenmişti evin içi o zamanlar ; duvarlarda Leziz Teyze'nin , özenle çerçeveletip astığı ünlü ressamların tablolarının reprodüksiyonları vardı . Leziz Teyze bana fincanda çay ikram etmiş , eski fotoğraflarla dolu bir albüm göstermişti . Albümün içinde benim bir bebeklik resmim , anneannem ve Leziz Teyze'nin annesi Faika Hanım'ın yan yana çekilmiş fotoğrafları , Leziz Teyzem'in gençliği ve anneciğimin Sofya'da genç kızken çekilmiş çok güzel bir resmi de vardı . O öğleden sonra , derli toplu salonunda oturup , Leziz Teyze ile sohbet etmiş ; onun çok özlediği rahmetli anneannem ve annemden bahsetmiştik . Bir fotoğrafımı istemişti Leziz Teyze ; yeni çektirdiğim bir fotoğrafı götürmüştüm ona . Leziz Teyze fotoğrafı özenle , kalın albümün sonundaki boş sayfalardan birine yerleştirmişti . Yerinden kalkarken güçlük çekiyor , tüm mafsalları ağrıyordu . Mutfağa gidip ikinci fincan çayımı kendim doldurmuş , ocağın altını da söndürmüştüm . Her zaman gel bana . Bu kadar yakın oturuyoruz , hiç gelmiyorsun ! diye sitem etmişti ben gitmek için kalkarken Leziz Teyze o akşamüstü . Her zaman geleceğim sana Leziz Teyze ! Söz ! diye bağırmış asansöre atlayıp apartmanın sahanlığından yukarıya , ağaçlıklı yola çıkan on iki basamak merdiveni koşarak çıkıp sokağın akasyalı gölgeliğinin içine dalmıştım . Leziz Teyze ile evinde geçirdiğim bu akşamüstünün anıları uzun yıllar öncesine ait . O zamanlar yaşamımda olan insanların bir kısmı artık benim dünyamda değiller , birkaç yeni insan da o zamandan sonra yaşamıma girdiler . İkinci kocam Memduh Bey gibi ; yaşamıma sonradan önemli bir konum ile girip , hiçbir iz bırakmadan geldiği gibi giden bir - iki kişi de arada aklımdan gelip geçer . O zamanlar benim yanımda Binnaz Hanım çalışıyordu . Rahmetli anneannemin emektarı olan Binnaz Hanım , onun ölümünden sonra beni bırakmamış , uzun yıllar yanımda kalmıştı . Binnaz Hanım bazı hafta sonları Leziz Teyze'ye de yardıma gider , ona yemek pişirir ; banyodayken sırtını keselerdi . Bir sabah zamanı Binnaz Hanım koşarak yanıma gelmişti , karşımda nefes nefese duruyor , heyecanla bir şeyler anlatıyordu bana . Leziz Hanım'ın evinin içi polis dolu ! Pencerelerde polisler . . . Kapıda polisler . . . Polis kaynıyor içerisi ! diyordu . Meraklanmıştım . Ne oldu acaba , gidip bir bakıver , dedim . Binnaz Hanım başörtüsünü bağlayıp kapıdan fırlamıştı . Birkaç dakika sonra döndüğünde yüzü bembeyazdı ; elleri , dudaklarının kenarı titriyordu . Leziz Hanım'ı öldürmüşler ! Öldürmüşler onu ! Polisler kapının yanında , yerde yatarken bulmuşlar Leziz Hanım'ı . Zavallı kadın yapayalnızdı . Kolundaki bilezikler , parmağındaki yüzükler , boynundaki zincir için öldürdüler onu ! Kimbilir kim geldi zannedip de açtı kapıyı ? Hep söylerdim ona , Leziz Abla , bu bilezikleri takma , zaman kötü , derdim , dedi . Ağlamaya başlamıştı . Gözlerini yemenisinin kenarı ile sildi . Mahalle Leziz Teyze'nin cinayet haberi ile çalkalanıp duruyordu . Kapıcılar , bakkal , manav aralarında hunharca işlenen bu cinayeti konuşuyorlardı . Leziz Teyze'nin evi bir süre kapalı kaldı , sonra boşaltıldı . Evin önünden geçerken perdesiz , çıplak pencerelere içim ürpererek bakıyordum . Yerler hep kan olmuştu . Polisler beni içeriye sokmadılar . Bir gün önce ona zeytinyağlı enginar yapmıştım . Öğleden sonra hayattaydı , diyordu Binnaz , o günü anlatırken . Leziz Hanım'ı kapının yanında öldürmüşler . Aşo bir zamanlar Güz Sokak'taki küçük bir evde oturuyordu . Hiç unutmam Hasan diye bir herif dadanmıştı eve . Kimdi , neyin nesiydi tam belli değildi . Müteahhit olmalıydı , aramızda Götten Bacak Hasan derdik ona ; son model bir Mercedes arabası vardı , bodur boylu , gözleri birbirine yakın , esnaf kılıklı , ne idüğü belirsiz bir adamdı . Bir ara Güz Sokak'taki eve gelip gitmiş ; bir sekreter kız ile olan maceralarını Aşo'ya anlatmıştı . Götten Bacak Hasan sonradan yok oldu , gitti . Onu bir daha görmedim . Aşo , Güz Sokak'taki evden çıkıyordu ; şöyle bir dolaşmış , birtakım kiralık evlere bakmıştı . Senin mahallede bir ev buldum , dedi bir gün . Eskiden Amerikalılar yapmış o evi . Sana göstereceğim , bayılacaksın . Salon boydan boya pencere . Geniş , güzel , ferah bir ev . Bir akşamüstü Aşo'nun tarif ettiği eve gittim . Yan sokaktaki Leziz Teyze'nin eviydi bu ! Merdivenlerden çıkıp 12 numaranın zilini çaldım . Aşo'nun tuttuğu daire , Leziz Teyze'nin oturduğu daireydi . Bomboş evde , alçak tahta bir parkenin üstüne oturmuş , sohbet etmiştik . Ev , boşken daha geniş duruyordu . Sokak kapısının yanından korku ile geçmiştim . Aşo ile konuşurken gözüm ister istemez kapının arkasında kalan yarı karanlık yerlere gidiyordu . Aşo uzun yıllar , o evde otururken ; Leziz Teyze'nin evde dolaşan ruhunu gördü . Sana bir şey söyleyeyim mi ; yaşlı bir kadın var bu evde . Bazen mutfakta görüyorum onu . Sanki güçlükle yürüyor . Bulaşıkları yıkayıp yerlerine yerleştiriyor . Ben mutfağa girince yavaşça kayboluyor , demişti . Aşo'nun Güz Sokak'taki evi de kışın çok soğuk olur , bir türlü ısınmazdı . Ama oraya geçtiğinde rahat etmiş ; bir - iki yıl oturmuştu Güz Sokak'taki bu iki katlı dış duvarının boyaları çatlak ; yandaki arsaya bakan ufak evde . Memduh Bey ile evliydim o zamanlar ; evden kaçarcasına çıkar , Aşo'nun evine giderdim . Benim oturduğum , protokol yoluna bakan , bahçesinde salkım söğütler ve kavak ağaçları bulunan ; balkonundan bütün Ankara görünen ev ; Aşo'nun mütevazı evinin yanında bir saray yavrusu sayılabilirdi . Evin içindeki değerli eşyalar , binlerce nadide kitap , televizyonlar , videolar ; duvardaki raflara yerleştirilmiş yüzlerce film kaseti sanki başka bir dünyanın kapılarını insana açmaya hazır bekleyen bir lamba cininin en görkemli sunusu gibiydi . Apartmanın girişindeki iki yana döşenmiş kayrak taşlarının arasından insana göz kırpan mor menekşeler , oturduğum daireye çıkan merdivenlere döşenmiş kırmızı halı , gel , buraya gel diye insanı çağırır , kendine çekiverirdi sanki . Ama ne tuhaf şey ; bu evin içine yılların tortulaştırdığı bir kasvet hakimdi ; içeri girip kapıyı ardımdan kapattıktan sonra bunu hemen sezmiş , orada kolay yaşayamayacağımı anlamıştım . Ev değil , sanki eski bir imparatorluktu orası , içindeki hiçbir şeyin bana ait olmadığı , yarı karanlık bir imparatorluk . Ancak öyle betimleyebilirim evin içindeki o hafif toz ve küf kokan gölgelerin çok ağır hareket ettiği atmosferi . Bu yaşlı imparatorluk içimi sıkıyordu . Aşo'nun Güz Sokak'taki derme çatma ; kışın soğuk havayı içine alan ; yazın çok sıcak olan , konforsuz fakat yalın evi , köşedeki sedir hoşuma gider ; kendimi oraya attığım zaman içime bir ferahlık gelir ; karanlık ve görkemli evimin dehlizlerinde yaşadığım gariplikleri Aşo'ya anlatır , karşılıklı kahvelerimizi içerdik . İşte Götten Bacak Hasan o sıralar dadanmıştı bu eve . Durmadan ayrılmaya çalıştığı sevgilisini anlatıp duruyordu Aşo'ya . Kız bir devlet dairesinde sekreterdi ; Götten Bacak Hasan ona bir ev tutmuş , birtakım takılar almıştı ; ama şimdi her şeyin üstüne bir sünger çekip ayrılmak istiyordu kızdan . Kız , Götten Bacak Hasan'dan bir çocuk aldırmıştı . Bunu hiç istemeyerek , zorla yapmıştı ; şimdi durmadan ağlıyor , sinir krizleri geçiriyordu . Götten Bacak Hasan bir başka kızı sevmeye başlamıştı , besbelli hercai ruhlu bir erkekti ; sanayide dükkanı olduğunu söylüyordu . Bu adama kim dönüp de bakardı acaba , arada düşünürdüm ; ama kapıdaki son model Mercedes arabası kurşun rengi bir meteor gibi parlar , Aşo'nun Güz Sokak'taki evine bambaşka bir hava katardı . Süratli bir erkekti Götten Bacak Hasan ; bir telefon açar , fırlar gelir ; beş dakika oturur , gene geldiği gibi fırlar giderdi . Sekreter kız ile arasından geçenleri anlattıkça ; kafasında haince planlar yaptığı , acımasız bir yüreğe sahip olduğu yavaş yavaş ortaya çıkıyordu . Bir kadından kurtulmaya çalışırken , bir yenisine eskisine yaptığının aynını yapıyor ; kadın denen varlıktan balını emdikten sonra hemen kurtulup kaçarak bir yenisini bulmak arzusu ile yanıp tutuşan tuhaf bir benlik sergiliyordu . Koridorda koşarken ayaklarım kaydı . Alo ? dedim . Aşo arıyordu . Deprem ! Çok şiddetli deprem oldu . Çabuk dışarıya çık ! diye bağırıyordu Aşo . Cep telefonum elimde , el yordamı ile anahtarımı buldum kapının yanında ; ok gibi evden dışarıya çıktım . Aşo evinin önünde , sokaktaydı . Mahalleden bir - iki kişiyi daha gördüm karanlıkta . Deprem oldu . Çok şiddetli bir deprem . . . Her yan kapkaranlıktı . Aşo'nun evinin önündeki alçak taş duvarın üstüne oturmuş , ne olduğunu kestirmeye çalışıyorduk . Yan taraftan , bir cipin radyosundan bölük pörçük haberler yankılanmaya başlamıştı . Haber spikeri konuşurken ağlıyordu . Hepimiz o yana gidip anlattıklarına kulak verdik . Karanlığın içinden bir yerlerden haberler veriyordu radyo spikeri . Anlattığı görüntüler korkunçtu . Orada , Aşo'nun apartmanının önündeki taştan , alçak duvarın üstünde oturuyorduk . Yirmi dakika önce , 17 Ağustos depremini yaşamıştık . Olanları ertesi gün tüm korkunçluğu ile televizyondan öğrenecektik . Zifiri karanlık bir Ankara gecesinin içindeydik . Karşıdaki binaların yansıttığı ısı sanki ılık ılık yüzümüze çarpıyor , yolun kenarındaki cipin radyosundan heyecanlı sesi dalga dalga Güneş Sokağı'na yayılan haber spikerinin sesi ; büyük bir felaketin ilk haberlerini bizlere duyuruyordu . Ne zaman gece yarısını geçe uyansam , ilkin deprem mi oldu ? diye bir düşünce geçiyor beynimin içinden . O an , bir yalnızlık duygusu , içimi kavuran bir korku ; havada bulut gibi bir sıkıntı telvesi yüreğimi belli belirsiz yoklayarak geçip gidiyor ; yatağımda doğrulup beynimin çok yakınlarından bir yerden geçen düşünce şeridini yakalayıveriyorum o sırada ; birkaç saniye sonra her şey yerli yerine oturmuş oluyor kafamın içinde . Sigarayı bırakmış olduğumu anımsıyorum ; yatağımdan kalkıp tuvalete gitmem gerektiğini düşünüyorum ; ertesi sabah yapacağım şeyler geliyor aklıma ; tuvaletin ışığını söndürüp yatağıma döndüğümde bir an Bodrum geliyor aklıma . Gümbet'te sokaklarda dans eden İngiliz turistleri ; mini etekli , bembeyaz tenli İngiliz kızlarını , onların kollarına girmiş , kayış gibi yanmış Türk gençlerini , oralarda sabaha doğru bir diskodan pörtleyen kesik kesik bir müziğin sesini ; bir an için , bir kartpostalda gördüğüm biçimde , Bodrum Kalesi'nin ışıklandırılmış halini ; sabaha karşı bahçemde öten bir kuşun sesini ; palmiyenin altına kurduğum sofrada bir şeyler yerken , bahçeye giren dört kedi yavrusunu ; nar ağacının yapraklarının rüzgarda hışırdayışını ; temmuz sıcağında mutfaktan çıkan karafatmanın beni görünce musluğun kenarında donmuş gibi durup hareketsiz kalmasını , buzdolabını açıp içinden Afyon'dan aldığım kaymaklı lokumdan bir tane ağzıma atışımı , bahçe içindeki bu Bodrum evinin sessizliğini , bütün sevdiğim insanları , hayatım dediğim o yaşam sürecinin belirli bir bölümünü birkaç saniye içinde beynimden geçiriveriyorum . Başım yeniden yastığıma düştüğünde , ya sabaha kadar süren derin bir uykunun içine dalar giderim ya da yeni bir sarsıntı ile uyanır ; ilkin korkar ; sonradan beni sarsan , kollarını boynuma dolayan ; yatağımdan çekip çıkartmaya çalışan bu gücün , dışarıda süregelmekte olan gecenin ta kendisi olduğunu anlar , ona karşı koymadan yatağımdan kalkar ve dışarıya çıkarım . Gece yarısı . Aşağı Ayrancı'nın karanlık sokaklarından birine girip ötekinden çıkıyorum ; sanki dantel ören bir tığ gibi çevik ve oynak ; bu gece sokaklarına girip çıkarak kentin gece karanlığını yarıp beynimde bin bir düşünce ile , ana caddeye teğet geçen , ya da Aşo'nun evinin önünden koyu renk bir kumaş gibi uzayıp giden sokakla , benim evin sokağının kesiştiği köşedeki , ışığı sabaha değin yanık kalan bir hasta odasının önünden geçerek ağaran gökyüzüne doğru yürüyorum . Gecenin bu sabaha yaklaşmış zamanlarında , Aşo'yu belki de bir daha hiç göremeyeceğim fikri ; karşılıklı oturup kahve içerken , yaşadığımız olayları birbirimize aktardığımız o gece bölümlerinin artık hiç yaşanmayacağı düşüncesi , yüreğimin derinliklerinde ince belli bir çay bardağı kırılmış gibi içimi yakan bir acı veriyordu bana . Gidip musluğa tükürsem , kan tükürecekmişim gibi gerçek bir acı bu . Düşüncelere dalıyorum , birbirimize anlatacak ne çok şey birikti kimbilir ; birlikte yorumlayacağımız olaylar ; benim onun yaşamı ile ilgili bilmem gereken şeyler . Onun benim yaşamımla ilgili bilmesi gereken birtakım olaylar , bir dağ gibi yükselip birikiyor . Anlatılmadan kalan bütün bu yaşam parçaları günler geçtikçe bir kenara itilip yerlerini yeni olaylara bırakıyor ve Aşo ile bunca yıllık dostluğumuz sabah zamanı sisler içinde limandan uzaklaşan bir gemi gibi yavaş yavaş küçülüyor , bir süre sonra ufuk çizgisine karışıp yol olacak bir hale geliyor . Limanda durup süzülerek ufuk çizgisine karışmak üzere olan bu gemiye üzüntü ve çaresizlikle bakan bir tek ben varım limanda belki de . Sağıma soluma bakınıyorum . Sabahın bu erken saatinde , limandaki bu insiz cinsiz iskelenin üstünde yalnızca ben varım ; gözlerim hızla uzaklaşan , bir noktaya dönüşmek üzere olan gemiye öylece bakıyor . İskelenin tuzlu sudan pişmiş , hafifçe gıcırdayan tahtalarının üstünde bir aşağı , bir yukarı dolaşıyorum . Denizden gelen iyot kokusu biraz rahatlatıyor beni , sabah yeli kafamdan geçen düşünceleri bir o yana , bir bu yana hafif hafif sallıyor sanki . Arkamı dönünce , iskelenin ucunda bir karaltı gördüm . Doğmak üzere olan güneşin ilk ışıkları gözlerime geliyordu , karanlıkta kalan karaltının kim olduğunu tam olarak seçemiyordum . Aşo olabilirdi bu . Belki o da sabah zamanı bu insiz , cinsiz iskeleye gelmiş ; uzaklaşan geminin ardından bakıyor , bir şeyler yapmaya çalışıyordu . Karaltıya doğru yürümeye başladım . Biraz daha yaklaşınca , karaltının , ben ona yaklaştıkça tuhaf bir şekilde sanki bir sahne ışığı ile aydınlanırcasına meydana çıkanın Karı Şefik olduğunu gördüm . Karı Şefik iskelenin ucunda durmuş , derin bir düşünce içinde , yosunlu tahtalara çarpıp şıpırdayan sulara öylece bakıyordu . Şefik ! Ne arıyorsun sen burada ? diye hayretle sordum . Karı Şefik başını kaldırıp bana uzun uzun baktı . Yüzünde bir şaşkınlık , bir çaresizlik gördüm . Şefik , söylesene ! Ne arıyorsun burada sen , sabahın bu saatinde ? diye sordum . Karı Şefik , kuzu melemesini andıran o inanılmaz sesi ile konuşmaya başlamıştı . Hazineyi bulamadım ablacığım , dedi . Korkunç bir şey bu . İnanması çok güç ama geçtiğim o yolları , köşe başlarını hep kaybetmişim . Hazineye giden yolu tutturamadım bir türlü . Saatlerce dolaştım kentin sokaklarında . Bütün sokaklara girip çıktım . Hazineyi bıraktığım o odayı , kaloriferin üstündeki o çekmeceyi bir deli gibi arayıp durdum . Ne tuhaf şey , sanki bütün yollar değişmiş , işaretler yok olmuş , her şey birbirine karışmış ; şehrin coğrafyası baştan aşağıya yenilenmişti . Şaşkındım . Neredeydi o ev ; hazinenin içinde bulunduğu o oda ? Bir türlü ulaşamıyordum oraya , dolaştıkça uzaklaşıyordum sanki o içi altın ve değerli taşlarla dolu çekmeceden ; ne bileyim ben , diyebilirim ki bir belleğin içindeydi tüm bunlar , o hazine ; o oda ; köşedeki o kalorifer . Bellek sanki unutuvermişti onları . Her şey silinmiş yok olmuştu . Bulamadım sabaha kadar aradım ama bulamadım hiçbirini , dedi . Çaresizlik içindeydi , tahta iskelenin üstünde bir aşağı , bir yukarı voltalıyordu . Rüyamda gördüğüm ; Aşo'nun evindeki , kaloriferin üstünde duran çekmecenin içindeki o eşsiz hazineyi tüm ayrıntılar ile anımsayıverdim o an . O parıltı , o zenginlik sanki yeniden gözlerimin önünde canlanıverdi . Karı Şefik birden olduğu yerde durdu . Dur ablacığım ! Dur bir dakika diye bağırdı heyecanla . Bir şeyler oluyor ! Ne oluyor Şefik ? diye sordum . Kafasını iki elinin arasına almış kumbarasını sallayan bir çocuk gibi iki yana sallıyordu . Bir şeyler hatırlıyorum ! Aklıma gelir gibi oldu bir şeyler ! Belki şimdi yeniden gitsem , hazinenin yolunu bulabilirim ! dedi heyecanla . Dikkatle yüzüne bakıyordum . Karı Şefik tuhaf bir coşku içindeydi . Yerinde duramıyordu şimdi . Gidiyorum ablacığım ! diye bağırdı . Yeniden dalıyorum kentin sokaklarının içine . Anımsadım ! Bazı yolları birden anımsadım . Belki bu kez bulabilirim hazineyi ! İki adımda iskeleden kaldırıma atlamış , boş sokakta koşmaya başlamıştı . Arkasına dönüp seslendi bana . Kentin içine giriyorum ablacığım ! Bir gece zamanı şimdi . Giriyorum o karmaşık yollara . Hakkını helal et ! diye bağırıp köşe başında yok oldu . Uzaktaki gemiye bir göz attım . Ufuk çizgisinin üstünde bir yerde hareketsiz duruyordu . Belli belirsiz bir sis , denizin üstüne usul usul inmeye başlamıştı . Başıma hafif bir ağrı girmişti . Elimle sol şakağıma dokundum . Karı Şefik , belleğimin içindeki yollara dalmış , rüyamın içine girip hazineyi bulmaya çalışıyordu besbelli . Elimle şakağımı tutup , yavaş yavaş yolun kenarında yürümeye başlamıştım . Başın mı ağrıyor ? diye sordu birisi yanı başımdan . Dönüp baktım ; Yemliha'ydı . Gelmiş , sağ tarafımda yürüyordu . Yemliha ! dedim . Sabah zamanı ne yapıyorsun buralarda ? Seni arıyordum dedi o . Bütün gece ara sokaklarda dolaştım ama bir türlü bulamadım seni . Yoktun gecenin içinde . Sabahçı kahvesinden çıkmış , eğri büğrü yollara dalmıştım ; sonunda burada buldum seni , dedi . Başın mı ağrıyor ? . Hem de nasıl ağrıma , çatlıyor , diye mırıldandım . Karı Şefik beynimin içinde , belleğimin sınırlarında fır dönüyor olmalıydı . Ne yapsak , nasıl geçirsek başının ağrısını ? diye sordu Yemliha . Bir ilaç içmeliyim . İlaç mı ? Evet , baş ağrısını geçirecek bir ilaç . Var mı öyle bir şey ? diye hayretle sordu Yemliha . Olmaz olur mu , var tabii , dedim . Çantamı karıştırıp bir tüp Amerikan aspirini bulmuştum . Nedir o ? diye merakla sordu Yemliha . Aspirin . Ağrı kesici , dedim . Uzanıp tüpü eline almış , büyük bir dikkatle inceliyordu onu . Benim de başım ağrıyor . Ben de alsam mı bir tane ? diye sordu . Yut bir tane , bir şey yapmaz , dedim . Su bulalım . Yemliha avucundaki aspirine bakıp duruyordu . Yolun kenarındaki bir büfeden su aldım , aspirini yuttum . Yemliha'da avucundaki aspirini yutmuştu . Akıl almaz bir şey ! diye mırıldandı . Bu küçücük beyaz yuvarlak , baş ağrısını geçirebiliyor demek . . . Tüpü uzattım ona . Al bunu . Mağaraya götür . Belki arkadaşlarına da lazım olabilir , dedim . Olur , alayım , dedi . Beynimin içinden bir yerden bir ses duydum . Karı Şefik'in sesiydi bu . Yandım anam ! diyordu . Hayat acı . Aspirin ona ulaşmıştı . Yemliha ile yürümeye devam ettik . Sanki iç kulağımla , beynimin oralardan Karı Şefik'in mırıltıları bana durmaksızın cızırtılı bir radyo istasyonu gibi ulaşıyordu . Şu yola mı sapsam ? Yoksa bu yana mı gitsem ? Şu sokak yabancı gelmiyor bana , acaba oraya mı sapsam ? Şu yana mı kıvrılsam ? Bu yana mı bükülsem ? Sabunlu su döktüler galiba yandaki aralıktan , ayaklarımın altı beyaz oldu . Destur ! Destur ! Nereden geliyor bu sabunlu su ? Büsbütün kafam karıştı . Yolu tam buluyordum , gene kaybettim . Destur ! diyordu . Bu ses insanı deli eder , diye söylendim . Hangi ses ? diye sordu Yemliha . Beynimin içinde birisi sanki hiç durmaksızın konuşuyor . Allah Allah ! dedi Yemliha . O nasıl iş öyle ? Kim konuşabilir ki insanın kafasının içinde ? Ne bileyim ben ; adamın biri . Takılmış plak gibi aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor . Deli olacağım . Ne yapabiliriz ? Bilmiyorum . Uyursam , çıkar gider beynimin içinden . Hadi uyu , dedi Yemliha . Şu yolun kenarına uzan da uyu . Dur öyle olmaz . Bir park bulalım . Olur , bulalım . Yolun ilerisindeki parktan içeriye daldık . Şu bankın üstüne uzanıyorum . Ağzım açık . Sen yanıma otur . Ağzımdan dışarıya kim çıkarsa tut onu , sakın bırakma , dedim . Tamam , dedi Yemliha . Bir ağacın gölgesindeki tahta bankın üstüne uzanıp gözlerimi kapattım , ağzımı açtım . Bir süre sonra uykuya daldım . Avlu gibi bir yerdeydim şimdi ; zaman akşamüstü olmalıydı , ışıklar yumuşaktı ; pek tanıdığım , bildiğim bir yer değildi bu avlu . Karı Şefik avlunun orta yerinde duruyordu . Görmüştü beni . Ablacığım , geldin mi ? Bana yardım et . Bir türlü bulamıyorum hazineyi bıraktığım o odayı , diyordu . İyi ki geldin . Neresi burası Şefik ? Çevresine şöyle bir bakındı . Hapishane avlusu , dedi . Hapishane avlusu mu ? Ne hapishanesi ? Senin hapishanen burası ablacığım . Senin ruhunun , beyninin hapishanesi . Avludayız işte . Şaşırmıştım . Sen neler söylüyorsun ? O nasıl şey öyle ? Ruhumun hapishanesi de ne demek ? Basbayağı ruhunun , düşüncelerinin hapishanesi işte ablacığım . Avlu burası . Hapishanenin avlusu . Bütün düşüncelerin , arzuların , isteklerin , korkuların burada hapis yatıyor . Hapishane işte ! Basbayağı , bildiğin kodes , dedi . Bilinçaltım . . . diye mırıldandım . Evet , bildin işte . Bilinçaltın burası . Denizin altı gibi . Hapishane . . . Daha nasıl anlatayım ? Biliyorsun zaten . . . diye söylendi . Peki sen ne arıyorsun bu hapishanede ? Hazineyi arıyorum . Çekmecenin içindeki hazinenin peşindeyim ben , dedi Karı Şefik . Aklıma koydum . Bulacağım onu . Bilinçaltımın yollarını biliyorsun demek ? diye hayretle sordum . Tam bildiğim söylenemez , dedi Karı Şefik . Bilseydim , hazineyi bulurdum . Ama dönüp dolaşıp her seferinde bu avluya çıkıyorum işte ! Çaresizlikle avlunun bir köşesine çömelmiş , bir sigara yakmıştı . Yumuşak bir ışıkla aydınlanmış olan avluda bir aşağı , bir yukarı yürüyor , kenarlardaki kapalı birtakım kapıların arkasında ne olduğunu anlamaya çalışıyordum . Bütün kapılar kapalı , dedim . Şefik sigarasından derin bir nefes çekip başını kaldırdı . Evet , bütün kapılar kapalı . İnsan bu avludan başka bir yere gidemiyor . Ne sıkıcı . Soldan ikinci kapının üstüne bir kağıt raptiyelenmişti . Kapıya yaklaşıp kağıttaki yazıyı merakla okudum . Aşo'yu belki de bu dünyada bir daha hiç göremeyeceğim fikri yavaş yavaş beynime yerleştikçe , yüreğimde dayanılmaz bir acı duyarım ; yüreğimin orta yerinde sırçadan bir top parçalanmış gibi olur . O an içim kan ağlar , yazıyordu . Okuduğum cümle sarsmıştı beni ; bilmediğim bir el yazısı ile yazılmış olan bu cümle beni bir an için olduğum yere mıhlamış , rengimi uçurmuştu . Ne oldu ablacığım ? Rengin gitti . Ne var orada , ne oluyor ? diyordu Karı Şefik . Çömeldiği yerden doğrulup yanıma gelmişti . Ne var ? Dur bakayım , ne yazıyor o kapının üstünde ? Kapıya yaklaşıp kağıdın üstünde yazılı olan cümleyi heceleyerek okudu . Aşo . . . diye mırıldandı kendi kendine . Aşo da kimmiş acaba ? Avlunun sağ yanındaki kapılardan biri hafifçe gıcırdayarak aralanmıştı . Karı Şefik oyana doğru koştu . Dur Şefik , gitme ! Nereye gidiyorsun ? diye seslendim arkasından . Ablacığım , belki hazinenin olduğu bölme açılmıştır , ben bir bakayım ; şimdi geliyorum , merak etme , uzun kalmam , dedi . Aralanan kapının ardında kayboldu . Gözlerimi açtım . Neredeyim ben ? Uyandın mı ? Uyandın mı ? diyordu yanı başımdan bir ses . Üzerime eğilmiş bir yüz , bir çift siyah göz gördüm . Yemliha ! diye mırıldandım . Buradayım , dedi o . Yattığım yerden doğrulmuş , etrafıma bakıyordum . Ağzından şu adam çıktı sen uyurken , diyordu Yemliha . Karı Şefik'i iki kolundan yakalamış , benim yattığım bankın ayak ucuna oturtmuştu . Süphanallah ! Deli olacağım ! diye bağırıyordu Karı Şefik . DÜŞENLER , DÜŞMEYENLER Gazetenin son sayfasındaki bir fotoğraf durdurdu beni . Neden onlarca görüntü , dikkat çeken , ama bilinci çok fazla oyalamayan onlarcası arasında o ? Avustralya'da olağan bir askeri tören . Sıra sıra dizili askerler , silahlarını profesyonelce kavramış , çiseleyen yağmurun altında kıpırtısız duruyorlar . Tıpatıp kurşun askerler gibi . Gıcır gıcır üniformalar , botlar parlatılmış , ifadesiz yüzler birbirinden ayırt edilemiyor . Tam bir eşgüdüm içinde soluk alıp veren topluluktan biri , boylu boyunca yere serilmiş , kaidesinde devrilmiş bir heykel gibi ıslak betonda yatıyor . Silahı hala elinde . Askeri nizama uygun bir düşüş diyesi geliyor insanın ; ama fotoğrafın cam gibi sert , donuk , acımasız gerçekliği şaka kaldırmıyor . Tek cümlelik haberde , soğuktan bayılan askere hiç kimsenin yardım etmediği , dönüp de bakmadığı yazılı . Tören milim aksamamış . Bu fotoğrafın tam altına bir resmi , karakalemle çizilmiş bir resmi yorumsuzca koyuyorum . İlk kez on yıl önce gördüğüm , o günden beri belleğime kazınmış , ısrarcı , korkunç bir imge bu . Yağmurun altında sıra sıra dizilmiş insanlar var gene , ama sanki bu , bambaşka bir yağmur . Çok eski bir öcün peşinde gibi , hınçla , öfkeyle yağıyor ; yoluna çıkan her şeyi çözüp dağıtmak , balçığa dönüştürmek istiyor . Fırtınalı karanlık , resmin tek hakimi . Dev projektör ışıkları , çok uzaklardaki barakaya doğru uzayıp giden insan zincirinin üzerine keskin bıçaklar gibi saplanıp kalmış . Kurşunlarla , kırbaçlarla parçalanmış , paçavralara sarınmış , bir deri bir kemik mahkumlar , şiddetli bir rüzgarda savrulan ağaçlar gibi öne eğilmiş , kıpırtısız duruyorlar . Kepleri ellerinde , saçları bütünüyle kazınmış ; insafsız damlalar , çırılçıplak ya da sargılar içindeki kafalarına iniyor . Bazıları yalın ayak . . . İki üç insan yüzü seçiliyor . Kafatasının üzerine geçirilmiş deri kılıfları andırıyorlar . Korkuyla , acıyla iri iri açılmış , hiçbir yere bakmayan , kendi derinliğine yuvarlanmış gözler . Onları insan kılan da yalnızca gözleri . . . Bir SS subayı , yakası kürklü bir palto , sağlam çizmeler giymiş , kulaklarını Polonya kışından korumak için atkıyla kapamış , yere devrilmiş olanları , sağ ya da ölü ayırmadan , tekmeliyor ; resmin adı 24 Saatlik Sayım . Eski Auschwitz mahkumu , Polonyalı amatör ressamın yapıtını her görüşümde , Celan'ın ölümsüz dizelerini hatırlıyorum : Sabahın kapkara sütü seni geceleri içmekteyiz / sabahlarda öğlelerde bir de akşamları . . . Wincenty Gawron'un toplama kampında filizlenen yeteneği , ne midemizin , ne de vicdanımızın öğütebildiği bir gerçekliği suratımıza çarpıyor , içimize işliyor . Ancak 24 Saatlik Sayım ı bu denli etkileyici kılan bir başka öğe var . İlk bakışta gözden kaçan bir ayrıntı . . . Mahkumlardan biri bayılmış , düşmek üzere . Arkasındaki atik davranıp onu son anda yakalamış , gücünün son kırıntılarını harcayarak ayakta tutmaya çalışıyor . Ahtapotumsu kollarını beline dolamış , kendi hayatı pahasına , yanı başlarındaki sırıtkan ölüme karşı umutsuzca direniyor . Ne kadar tutabilirse , ne kadar dayanabilirse . . . İkisi birden devrilene dek . . . Belki yalnızca tek bir an . Ancak o tek anda , tek bir davranışla ölümsüzlüğe kavuşan insanın resmine dönüşüyor 24 Saatlik Sayım . Ölüme karşı belki anlık , belki aciz , ama mutlak bir zafer . Kısacık biyografisinden öğrendiğim kadarıyla , Polonya Direniş Örgütü'nden Gawron , savaştan sonra bir daha hiç çizmemiş . Çok güzel gül desenleri yaparmış , SS barakalarını - emir üzerine - güllerle donatmış . Küle dönüşmeye yazgılı mahkumları gizli gizli resmederken , tek amacı vahşeti belgelemekmiş . İliğine kemiğine dek sanatçı olduğunu bilmeyen ( ya da umursamayan ) Gawron , bir mucize gerçekleştirmekteydi oysa . Sabahın kapkara sütünü , Shakespeare'den bir alıntıyla , insan iyiliğinin sütüne çevirmişti . Gawron'dan ve onun adsız , kayıp yüzlerinden öğrendim ki , düşenler olduğu gibi , bir de düşmeyenler , asla , hiçbir koşulda düşmeyenler var . Devrilseler bile düşmeyenler . . . Yaşamın fazlasıyla acımasız kesildiği , kimsenin gözünün yaşına bakmayan bir iktidar oyunu gibi göründüğü zamanlarda bu resme sığınabiliriz . Kendimizi , belki nedensizce , belki değil - düştü düşecek gibi hissettiğimizde , ağır bir maske tarafından yeryüzüne çekiliyormuşçasına , kapaklanmamıza ramak kaldığında . . . Bizi ayakta tutmaya hazır bir çift görünmez kolun varlığına belki böyle inanabiliriz . . . KENDİNE AİT BİR KALEM Virginia Woolf , Kendine Ait Bir Oda da , Shakespeare'in aynı yetenekte bir kız kardeşi olsaydı , ne olurdu sorusunu ortaya atar ve Judith'in intiharla sonuçlanan hüzünlü öyküsünü kurar . Hintli bir yazarın , ilk kitabıyla Booker Ödülü'nü aldığını duymuşsunuzdur . Şimdi , bu romana yazınsal düzeyde eşdeğer bir kitabın Türkiye'de , Trabzon'da yazıldığını varsayalım . Hastalıklı , ince bir genç olan Cemal , yaşamını , odasında okuyarak geçirmiş ve bir roman yazmıştı . Madam Bovary gibi sayısız klasiğe gönderme yapan beş yüz sayfalık kitabı , nasılsa İstanbul'da bir yayıncı tarafından kabul edilir , üstelik çok önemli bir ödül - jürideki yazın tutkunu , yaşlı bir yazarın bastırması sonucu - kazanır . Bir yazarın ilk kitabını yayımlaması , bitkinin toprağı delip geçme anına benzer . Çok uzun , zorlu bir savaşımı atlatmıştır , ama gerçek savaş henüz başlamaktadır . Keats'i , Flaubert'i bile yaralayan aldırışsızlık , dünyanın sanat eserine duyarsızlığı , her yazarı hırpalar . Hele taşralı , isimsiz biri söz konusuysa , bu aldırışsızlık kaba bir kahkahaya dönüşür . Yazmak mı ? Yazmak senin neyine ! Çıkınını toplayıp İstanbul'a göçerken , düşleri alçakgönüllüydü Cemal'in . Güçlüklere hazırdı . Kültürel yönden besleyici bir ortam düşlüyordu , dünyaya açılan yeni pencereler , yol gösteren , sırtını sıvazlayan eller . . . Çabucak biten ödül töreni , yüzünde patlayan flaşlar , şaraplı akşam yemeği . . . ve sonra sessizlik . Tünel gibi uzayıp giden bir sessizlik . Adı konamayan bir beklentiyle yayıncının kapısını aşındırır ; kitapçıları dolanır , kendi kitabını satın alır . Bir fırıncı ekmeğinin alıcı bulmasını nasıl beklerse , o da yıllarını verdiği romanının beğenilmesini bekler . Üstelik yazarlar , çelik gibi özgüvenleri yoksa , yapıtları hakkında yargılara hem muhtaç , hem de aşırı duyarlıdır . Cesurca kovaladığı gerçek , acımasızca yakalar onu . Kitabını kimselerin okumadığı kafasına dank eder : Ödüllü olduğu , iktidar olduğu ya da bir türlü olamadığı , köylü olduğu ve buna benzer otuz kadar nedenden dolayı yok sayılmaya yazgılıdır . On milyonluk İstanbul'da tek dostu olmayan Cemal'e , pervasızca jürideki dostların denir . Yavaş yavaş bir çevre edinmeye başlar . Ardından konuşulmasını istemeyenin kapanışa dek kaldığı barlarda , bu bozuk şiveli gence haddi çabucak bildirilir . Görüşlerini dile getirecek denli toydur . Geri zekalı , zevksiz , kişiliksiz bulunur . Okuduğu kitapların sayısı çoğaldıkça , yazın anlayışı esnekleşen Cemal , bunca kesin , şaşmaz yargı karşısında serseme döner . Kimine göre roman yalın olmalı , başka metinlerden değil , yaşamdan beslenmelidir . Biri onu iç dökmekle , diğeri yeterince içten olmamakla , bir diğeri ise özkaynaklarına sırt çevirmekle suçlar . Zaten aşk , cılkı çıkmış , popülist , kolay bir temadır . Çok satan kulvarına girerse tarihin pembe çöp sepetini boylayacaktır . ( Kitabı o güne dek 326 adet satmıştı . ) Suçluluk duygularıyla dolar . Ülkede bunca yoksulluk , şiddet , kan varken , nasıl olup da aşk romanı yazmak gibi pis , bencilce bir dürtüye boyun eğmiştir ? Hem de roman denen türün can çekiştiği bir çağda . Günün birinde telefondaki şirin sese kapılır , bir kadın dergisiyle söyleşi yapar . Mini etekli gazetecinin önünde , postmodernizm , aşk , Lazlar vb . üzerine atıp tutar . İki güne kalmadan şöyle bir başlık çarpar gözüne : HAÇAN , NEDİR BU POSTMODERNİZUM ? Talihsizlikler art arda gelir . Laz erkekleri hakkında yaptığı beceriksiz bir şaka , magazin basınına çarpıtılarak yansıyınca , bir anda , kazayla ünleniverir . Trabzonluların erkekliğine sövdüğü söylentisi çıkar , İnşaatçılar Birliği ayağa kalkar . Anakentine dönerse bir kurşun yiyeceği kesindir , ailesi onu reddeder . Bu yabancı şehirde , görünmez dev bir düşmanlık ağıyla sarmalanmış , bir başına kalmıştır . Tiye alındığı masalarda bira içecek parası yoktur artık . Bir akşam , yaşlı jüri üyesine ilişkin imayla çileden çıkar . Korktuğu başına gelir : Onca insanın arasında sara nöbeti geçirir . l . SON : Romanına ilişkin saralı sabuklamalar saptamasını okuduğu gün pes eder . Tarlabaşı'ndaki odasında ondörtlüyü kafasına dayar . 2 . SON : Trajik çağ çoktan kapandı . Cemal yaşamı da , yazını da ciddiye almamayı öğrenir . Yeteneğini nakite çevirebileceği bir reklam şirketine girer . Şimdi Cihangir'de oturuyor , dördüncü Kristal Elma'sını kazandı . Artık sosunu beğenmediği bonfileyi kolayca geri yolladığı gibi , aynı kolaylıkla başkalarının kitaplarına burun kıvırıyor . Romanının son kopyalarını kız arkadaşlarına veriyor . Hatta bazılarını okumaya ikna bile ediyor . Zaten , kimin bir aşk romanına daha gereksinimi var ki ? CAM DUVAR Sonunda geldi gece . Kurumaya yüz tutmuş bir ırmak gibi ağır aksak akan , cehennemsi bir günden sonra , bir parça serinlikle geldi . Klimalı bir kafedeyim . Sokaktan ve sıcaktan boydan boya uzanan cam duvarla korunan bir mekan burası . Buzlu bir içki ısmarlamalı , sesi tam kıvamında açılmış müziğe kendimi salmalı ve yazmaya başlamalı . Rio de Janeiro'da havalar çok daha kötüydü , inanın . Aralık başında , efsanevi tropikal sıcaklar bastırır , termometre en az altı hafta kırkın altına inmezdi . Dev kayalıklar okyanus rüzgarlarım tümüyle kestiği gibi ışınları da kentin üzerine yansıtır ; Rio , gövdelerin usulca kızardığı bir açık hava fırınına dönerdi . Keskin , beyazımsı bir ışıkla yıkanan öğle sonralarında sokağa çıkmak , Sahra'yı geçmek denli irade isterdi . Daha kapıda , demir bir halka gırtlağıma sarılır , soluksuz bırakırdı . Hortumla yıkanmışçasına sırılsıklam kesilirdim . Kaldırımlardan yükselen su buharının altında , hummaya tutulmuş gibi titrer , can çekişirdi kent . Camın berisinden dışarıyı seyrediyorum . Sokak , kupkuru ay ışığıyla yetinmeyen biz kentliler için aydınlatılmış . Yapay alacakaranlık , günün henüz bitmediği yanılgısını uyandırıyor . Sıra sıra barlardan çeşit çeşit ritim yayılıyor sokağa , dalga dalga patlayan kahkahalar , bağırışlar . . . Bir de alkol ve insan kokusu . Hiçbiri cam duvarı geçemiyor . Burası klimalı ; hem sıcaktan , hem de birbirimizin sigara dumanından , ter kokusundan , soluğundan korunuyoruz . Bu sokağın yarısı insanlara , diğer yarısı da sahipsiz gölgelere ait sanki . Çok değil , yirmi metre aşağıda , karanlığı iyi bilen , gerçek bir arka sokak başlıyor . Korkutucu profilli binaların önüne Mercedes'ler park etmiş . Bodrum katlara inen merdivenlerin başında , karanlık yüzlü adamlar bekliyor . Katiller mi , yoksa kendi halinde görevliler mi olduğu çıkarılamayan bu adamların geçenlerde kıyasıya dövüldüklerini gördüm . Sessizce , esas duruşta dikilmişlerdi . ( R , io'da havalar çok daha kötüydü , inanın . ) Müzik bitiyor . Ağustosböcekleri gibi şakıyan topluluklar bir anlığına suskunlaşıyor , sessizliğe kulak kabartıyor . Çekici görünmekle yükümlü kadınları izliyorum çaktırmadan . Kentin tek hakimi ağustos sayesinde , bedenlerine biraz daha yakınlaşmış , sahip çıkmışlar . Bu ülkede , yaptığınız , yapacağınız hiçbir şeyle gurur duymanıza izin vermeseler de , bir çift uzun bacakla fütursuzca böbürlenebilirsiniz . ) Sesler yeniden yükseliyor . Zekice şakalar , parlak görüşler , makul başarılar ve küçük yaralarla övünmeler . . . Herkes bir öyküde başrol kapmış , ama kimse gerçek öyküsünü anlatmıyor . Bu sıcak yaz gecelerinde , yalnızlığın değeri azalıyor , fiyatı artıyor . Gazeteleri önüme yığmışım . Bir sayfa dolusu , kocası tarafından öldürülmüş kadın fotoğrafı . Benden sekiz yaş küçük bir gencin haberini okuyorum , dört yıldır hapiste . ( Rio'da havalar daha kötüydü , inanın . ) Kafamı kaldırıyor , dışarıda tinerci çocuğu görüyorum . Karanlıkta heykel gibi durmuş , içeriyi , çiğ ışığın altında parıldayan kafeyi izliyor . Bir dolup bir boşalan zarif kadehleri , renkli yiyecekleri , tıka basa dolu tabakları , birbirine uzanan , dokunan , sarılan insanları , bronz tenli , ışıl ışıl kadınları . . . Bana mı bakıyor yoksa ? Gözleri bir çift cam duvar ; ışığı , görüntüleri , nesneleri oldukları gibi dışa yansıtıyor . Onun için ne yapabilirim ki ? Paslanmış vicdanımla ansızın baş başa kaldım işte . Eline bir beş yüzlük tutuşturabilir , adını sorabilir ya da onun için bir öykü yazıp ona yepyeni bir ad verebilirim . Yani hiçbir şey yapamam . Ben nasıl onun öyküsünde bir figüransam , o da benim öykümde bir figüran . Rio da açlıktan ölmek üzere olan insanların gözlerini görmüştüm ; havalar da daha sıcaktı , inanın , bulanık dipsiz kuyulardı . Ansızın bir tekme atıyor çocuk ; kafenin camı , aramızdaki duvar tuzla buz oluyor . Onun nefreti hepimizinkinden güçlü . Çığlıklar , küfürler , dışarı fırlayanlar . . . Şiddet , durgun ağustos gecesine imzasını atıyor . ALİ 27 Eylül 1993'te , sabah sekizde telefon çaldı . Daha bir gün önce vardığım bu kıyı kasabası için ürkütücü erkenlikte bir telefon . . . Rahat konuşabiliyor musun ? diye sordu S . , Mandingaca . Güçlükle anladığım anadilini kullanması bir felaket habercisiydi . Ali'yi öldürdüler . Dün gece . Hangi Ali ? sorusu çıkmış ağzımdan . Senegalli , Fransa'da yaşayan . Ali'nin hep durgun , göçmenliğin derin çizgileriyle dolu yüzü geldi aklıma . Yalnızlığı iyi tanıyan insanlara özgü beklentisizliği . Kendi düş ağacını budamış , dünyayla hesabını süresiz ertelemişti . Keskin , neredeyse bedensel bir acıyla hatırladım . Ona , Afrika'da en çok neyi özlediğini sormuştum . Annemi , demişti , açık yüreklilikle . Cihangir'in arka sokaklarını , İstanbul'un en arka sokaklarındandı , zencilerden temizlemeye kararlı çeteleri biliyordum . Onlar da beni . . . Karanlık bastıktan sonra ava çıkar , bıçak kullanırlardı , arkaları sağlamdı . Adımın Jane olmadığını öğrendiklerinde pusu kurmuşlardı . Karanlıkta ansızın cisimlenen belki sekiz kişi . Geri dön ! demişti S . Spreyini bana ver ! Kavgayı beceremezsin , köstek olursun . Haklıydı , ama insan sevdiği birini tek başına ölüme yollayamaz ki ! Bir mucize kurtarmıştı bizi . En az otuz yerinden bıçaklanmış . Önce kim olduğunu çıkaramadık , bir tutam beyaz saçı vardı , öyle tanıdık . Polise gittiniz mi ? Acı acı güldü S . , buna gülmek denirse . Onlar geldi . Ceset bizim kapıya bırakılmış . Geceyi nezarette geçirdik . Sesindeki canı yanmış insanlara özgü bitkinliği ancak o an anladım . Ama insan sevdiği birine soramaz ki ! Sveta bizdeydi . Kızı fena hırpaladılar . Sen yakayı sıyırdın . 93'te , zenci evleri sık sık basılırdı . Geceleri defalarca sıçrayarak uyanır , sokağı dinlerdim . Korkunç düşler görürdüm . Kara coplu bir adam üzerime yürür , kara şeyleri pek sevdiğimi söylerdi . Yapabileceğim bir şey var mı ? S . gülme yerine geçen eylemini yineledi , telefon kapandı . ( Bir hafta sonra bir düş daha gördüm . Ali'nin bulunduğu yerde , var gücüyle koşan bir zenci , kargatulumba beyaz bir arabaya bindiriliyordu . Düş o kadar netti ki plaka bile seçiliyordu . Düşümü hemen unuttum . ) 93'te bir zenciyle sokaklarda el ele dolaşmak , Nazi Almanyasında sarı yıldızla dolaşmaya benzerdi . Çocuklar bisikletlerini üzerime sürer , gençler yolumu keser , kadınlar çöplerini kafama boşaltırdı . Küfürler , hakaretler yağmur gibi yağar . Siyah - beyaz , Beşiktaş bağırışları yol boyunca adımlarıma eşlik ederdi . Cici bici hanımların , takım elbiseli beylerin bile edecek bir çift lafı olurdu . Restoranlardan , hastane kapılarından kovulurdum . ( Ali'yi değil , kendimi anlatıyorum . Yoksa kendimi Ali'mi sanıyorum ? ) Jane , Türkçe bilmeyen , saf İngiliz kızı , aptallık maskesinin ardına sığınmış , cam gibi donuk yüzüyle yürür geçerdi . ÖTEKİLİK OLARAK HASTALIK Uzunca bir süre hastaydım . Birbirini kovalayan , beden üzerindeki tahakkümlerini , mülkiyet haklarını yitirmemek için çarpışan hastalıklar dizisi . ( Gözaltından getirilenlerle paylaşılan o soğuk hastane gecesi iyi bir yazı olabilirdi . Yazabilseydim . . . ) Kişisel hastalıktan söz etmek utanç duygusunu aşmayı gerektiriyor ki , işe buradan başlamalı . Herkesin tanıdığı hastalık durumunun neden sevimsiz , önemsiz , gereksiz görüldüğü , neden - ölümcül hastalık dışında - yazının dışına sürüldüğünden . . . Astım krizini anlatmak görece kolay bir itiraftır . Astım , genelde akciğer hastalıkları , daha edebi , daha soyludur . Akciğerler , bedenin en tinsel organıdır , soluğun , yani ruhun , canın , yaşamın evidir . Oysa böbrek iltihabı iticidir , bedenin yalnızca solukla değil , iç kaldırıcı sıvılarla dolu , sindirme - arıtma gibi işlerle uğraşan ilkel , mekanik bir düzenek olduğunu hatırlatır . Migrene gelince . . . Zihinselliği ona bir tür saygınlık kazandırsa da , nevrotik , kadınsı bir imajı da var . Hani irade zayıflığından , şımarıklıktan kaynaklanırmış gibi . Oysa o da metaforlarını hak ediyor . Beynin , yanıp tutuşana dek gerçekliğe yapışması . . . Aniden fiziksel bir ağırlık kazanan düşüncenin , korkunç bir güçlükle yuttuğu dış dünyayla tek ve aynı şeye , salt acıya dönüşmesi . Ancak , herkesin bildiği gibi , hastalık tüm metaforlarından arındırıldıktan sonra geriye kalan şeydir . Uyudum - uyandım - uyudum günleri , geceler , ıstırapla sıkıntı arasında sallanan sarkaç , bedensel acının yoğun , yalın , yadsınamaz gerçeği . . . Sonuçta , hastalığın bir ruh taşkınlığı , tinselliğin bir ifadesi olarak görüldüğü çağ çoktan bitti . Şimdi düzen , denge , verimlilik , üretkenlik zamanı . Beden , sonsuz gençliğin , güzelliğin simgesi olarak gösterimde : iştah açıcı , diri körpe . Ölümün mutlak yadsınması , yaşamın dışına atılması . Oyun dışı , yarışma dışı , vitrin dışı kalmış hasta ise suskun bir ötekilik konumunda . Hastalık ülkesinin yurttaşı - ağır , süreğen hastalıklar - süresi belirsiz bir mahkumiyet almıştır , ama kime itiraz edeceğini bilemez . Durumundaki haksızlık , keyfilik , zorbalık içini yakar . ( Neden BEN ? ) Sözcüğün tam anlamıyla kapatılmıştır , yalnızca boğucu bir odaya değil , artık başkalarınki gibi olmayan bedenine . . . Sürekli sızlayan , kanayan , taleplerde bulunan bedenine . Eskisi gibi yürüyemez , gülemez , yiyemez ; yaşamın en dokunulmaz sandığı alanlarında yasaklarla kuşatılmıştır . Acemi hasta hırçındır , benliğiyle bedenini , ikisinin de yenik düşeceği bir çatışmaya sokar , doğayı hala rakip görmektedir . Talimli hastaysa elinde kalan tek gerçekliğe , bedenine doğru zorunlu göçte , gecikmiş , dolambaçsız bir geri dönüştedir . Dış dünyaya artık periskopla bakar , orada olmadığının kesin bilinciyle . Uysalca uzanır zamanın içine , yıkıntılar arasında gün ışığını arayan bir hayalet gibi . Hastalar da hamileler gibi hep birbirini bulur , doyasıya hastalıklarını konuşmak için . Sağlıklılarda eziklik , iç sıkıntısı , kaçma isteği yaratırlar . Bedenin savunma refleksleri kabuklaşırken , onları tuhaf , asosyal , bencil kılar . Soğukta fazladan geçirilen beş dakikanın bedelini ötekilere anlatmak zordur . Zamanla , hastalığın omertayla , suskunluk yasasıyla çevrelendiğini anlarlar : Yeraltına ait olduğunu . Sahip oldukları bilgi kimse tarafından istenmez . Bedenin ruhu , ruhun bedeni ne kadar taşıyabileceğinin bilgisi . ŞU ÖLÜMLÜ DÜNYADA Başınıza geldi mi bilmiyorum , yüzlerce kez duyduğunuz bir söz günün birinde sizi en zayıf yerinizden vuruverir . Sanki ansızın yolunuzu kesmiş , çölün ortasında bir atlı gibi karşınıza dikilmiştir . Öylesine kullanılan bu söz gibi : Şu ölümlü dünyada . . . Birden taş gibi ağırlaşır , dibine kadar battığınız dünyaya bakakalırsınız . Başınıza geldi mi , bilmiyorum , günün birinde eliniz ayağınız kesilir , soluğunuz tükenir . Sıkça kullanılan bir deyimle , kendinizi boşlukta asılı bulursunuz . Belki ilk kez boşluğa , boşluğun kaynağına bakmışsınızdır ya da o size bakmıştır . Dünya soğur , ıssızlaşır , çölleşir . Maskeler düşmüş yüzler belirmemiştir . Ya nesneler , ya da bakışınız ağır , ağlı bir tabakayla kaplanmış gibidir . Bu boşluğa nasıl dalıp da kendi yaşamınızı arayacağınızı kestiremezsiniz . Günün birinde , kendinizi boşluğun yaylım ateşinde , görüntüler biçiminde yağan mermiler ortasında bulursunuz . Kollarınızla başınızı korursunuz . Tuhaf , önemsiz , ereksizsinizdir tüm yenilenler gibi . Güç bela edindiğiniz bir çift kanat bir duvardan ötekine çarpa çarpa kırılmıştır ; kimbilir hangi rüzgara kapılmış , kendi deneyiminizin merkezinden çok uzağa savrulmuşsunuzdur . Bir zamanlarki ben inizin , soluk bir tıpkıbasımına dönüşmüşsünüzdür . Çığlık atarsınız , üzerinizdeki çığ , yalnızca dışarının seslerini taşır . Yorgun bir bakışla tararsınız dünyayı , uçsuz bucaksızlığına bunca acıyı nasıl sığdıracağınızı bulamazsınız . Kutsallığı bildirilmiş Söz'e çok fazla inanmışsınızdır belki , oysa karşınızdaki yüzün acımasızlığına çarpıp ölü sinekler gibi dökülür cümleleriniz , döküldükçe birer yalana dönüşür . Kimbilir hangi açlıkla tüketilmiş , hangi doygunlukla bir kenara itilmişsinizdir . . . Ancak damla damla , öldürmeyecek dozlarda sızmasına izin vereceğiniz gerçek , evrensel haksızlıkla giriştiğiniz suç ortaklığıdır . Hayatın aleyhine açtığınız davada , tek bir tanık yoktur ki masumiyetinizi savunsun . İki dünya savaşı görmüş bir yüzyılda doğduğunuz söylenmiştir size , sırtını Doğu'ya , yüzünü Batı'ya dönmüş bir kentte - ki bir zamanlar dünyanın en büyük kentiymiş - hangi ırka , ulusa , sınıfa ait olduğunuz . . . Bir nüfus kağıdı verilmiştir bir tay ayakta durmayı nasıl öğrenirse , bu şiddet dünyasında ayakta durmayı öğrenmeniz gerektiği söylenmiştir - sigorta sicil numarası , diplomalar , sabıka kayıtları . . . İnsanoğlunun en yalnız çağında yaşadığınız söylenmiştir , dil gibi yapılanmış bir bilinçaltınız olduğu , kromozomlarınız , bir tarihiniz , efsaneleriniz , masallarınız , kahramanlarınız . . . Evrenin fizik yasalarınca yönetildiği söylenmiştir size ; termodinamiğin ikinci yasasının sizi hiçliğe mahkum ettiği , ömür boyu kendinize zincirli yaşayacağınız , içinizdeki çöle çoktan alıştığınız , sürüngenlerden evrilip ayağa kalktığınız . . . Her şeyin metalaştığı bir dönemde , kendinize ve yaşama yabancılaşmaya yazgılı olduğunuz söylenmiştir size ; yaşamın artık yaşamadığı , her şeyin bir bedeli olduğu , söylemek istediğiniz her şeyin sizden önce söylendiği . . . Yazık , gün doğumunu bile kaçırdınız . Oysa karanlık gecede uyanık kalmanın bir ödülü , bir avuntusu olduğunu sanırdınız . Su götürmez bir gerçeklik olarak doğdu yeni gün . Uzak , aşkın , yabancı . . . Yeni bir ülke , yeni bir sürgün . Şimdi her şey yerli yerine oturacak , nesneler de , insanlar da gerçek biçimine kavuşacak . Gölgeler de . . . Karanlığın izinden , şu ince varlıksızlık durumundan sıyrılmak zorundasınız artık . Gerçek dünya bir anlama indirgenecektir nasılsa , hem de tam istediğiniz anlama . Ne fazla , ne eksik . Hepimizi uyanık tutacak denli renkli , çarpıcı , dikkat çekici üstelik . Gün , yaşam kadar gerçek . Şu ölümlü dünyada , tek gerçek olan yaşam . . . ZAR Beni dinlemiyorsun , dedi Adam kızgın bir sesle , öfkesinin üzerine kol kanat gererek , hiçbir şey umurunda değil . Çiçekli , buruşuk elbisesiyle bu civarın kadın tipine hiç uymayan Kadın , küçük ve yitik olanın peşinde , çay kaşığıyla oynuyordu . . . Neden sustun birdenbire ? Daha çocukken öğrenmişti : Şeylerin bir adı vardır ve onlara bu adla bakılır . Böylece adı olmayan hakkında konuşulmayacağını kabullenmişti . Söylenemez olana tutkusu o zaman başlamıştı herhalde . Kadın ; kendini ansızın savaş alanında bulmuşçasına , gözlerini iri iri açtı . Çıplak ve çamura bulanmış , ancak kurşunların ortasında kurulabilecek bir özgürlük düşü gördü . Rüzgarla dans eden altın renkli buğday tarlaları , uçurumlardan kendini salan bir kartal , ufuktaki tan yeri kızıllığı . . . Ne yani , beni tanımıyor musun ? diye sordu yan masadaki adam yüksek sesle . Kadehte bir gül vardı . Politik açıdan doğru bile olsa , seninki nihilist bir tutum . Üstelik de her şeyi kişiselleştiriyorsun , demagojiye açık bir duygular alanına çekiyorsun . Gecenin kuşattığı kente baktı Kadın , özellikle yıkık yüzünü arayarak . . . Bir gösteriye dönüşmesini ancak gölgeler önleyebilirdi . Makinelilerin salvosuyla sıçradı . Adamın sözcüklerini değil , sesini duymuştu . Buyruklar yağdırıyordu : Sol - sağ ! Savaş halindeyiz , herkes gibi , sevgiye karşı bile ! Gül yere düştü , kadeh parçalandı . İlk kez bir cinayet kurbanı gördüğümde , diye başladı Kadın , bütün kavramların incecik bir tül gibi parçalandığını düşündüm . Aşk ya da para için öldürülmüş , sokaklarda yaşayan bir kadındı . Kuşkusuz , bir akıl adamı , parayı daha geçerli bir neden sayabilir , en azından varlığı tartışılmaz . Kapıdan kahkahalar geldi . Gizemli , parlak yüzlü kadınlar dolmuştu içeri . Gülüşen , konuşan , boyun eğişlerini ojeli pençelerle gizleyen . . . Artık birisi beni görsün ! diyorlardı bedenleri ve duruşlarıyla , annelerinden miras utançla var güçleriyle savaşarak . . . Aşkın gerçeğinden vazgeçtik , tıpkıbasımlara da razıyız . Neyse . . . Ölüm , kendisini küçümseyenlere öyle bir kahkaha atar ki ! dedi Kadın , yüzünün çay kaşığındaki yansımasına bakarak . Makinelilerin sesi yeniden yükseldi , yüzü alevler içinde kaldı . Sigarası yanmıştı . Dördüncüyü gördüğümde ise kustum ! O gün bugündür de , dünyadan tiksinmekle onu çözümlemek arasında kararsızım . Senin soğukkanlı mesafen de bir tür gaddarlık . Çay kaşığını adama doğrultmuştu , silah gibi . Senin yaptığın bir tür dilencilik aslında , yaralarına herkesten fazla sadaka istiyorsun ! Kadın sigarasından art arda nefesler çekti , gecenin kurşun soluğu ciğerlerine doldu . Tanklar buğday tarlalarını yerle bir etti , kartal acımasızca avının üzerine atıldı , çay kaşığında kan lekeleri belirdi . Hesabımı ödeyeyim . . . Nesnelerin fiyatları arttıkça insanlarınki düşüyor ! Belleğindeki makineliler çığlıklara karışırken yürüdü . Suskunluk ölümün öteki adıydı , kurbanlar için dünya hep yuvarlaktı . Beni tanımıyor musun ? diyordu erkekler , Çok istersen , ağlarım , diye yanıtlıyordu kadınlar . Güzelliği görmesi , göstermesi beklenen kadınlar , çiçekler ve doğum günleri üzerine , mümkünse marş ritminde bir şarkı söyler miydiniz ? Kent kendi yoluna gidiyordu , insanlar gibi . İşte adam böyle asılır , diyerek bir levhayı asan satıcının yanından geçti . Köşe başındaki kahveden kelepçeli bir adam çıkarıldı . Polislerden biri , copuyla kendi eline , okşarcasına vuruyordu . Sabırsızlık içinde . . . Tan yerinin kelepçeli adam için nasıl olacağı belliydi : Kan kırmızı . Belleğindeki kentte , nezarette gördüğü yazıyı hatırladı : Buradan çıkınca bir sigara içeceğim . Buradan çıkınca iyi bir insan olacağım ! Kenti zar gibi saran karanlığa baktı , geceyi bir anlığına altınla kaplayan keman sesine kulak verdi ve düşündü : Bu karanlığın içinde ben de varım . BİR KONUŞMA İyi günler . Bn. Helen Mirren ile görüşmek istiyorum . Kim arıyor ? Bir arkadaşı . Yurtdışından arıyorum . Alo ! Alo ? Affedersiniz , bir sigara yakıyordum . Helen ile mi görüşüyorum ? Evet . Buyurun . Bn. Mirren , ee . . . Nasıl başlamalı Türkiye'den arıyorum . Kimsiniz ? Bir gazeteci . Sizin yaşlarınızda biri . Benden önce arayan oldu mu ? Yani , Türkiye'den . Hayır , kimse aramadı beni . Hiç kimse . Tahmin etmiştim . Aslında dün emin oldum . . . Devam edin . Bn. Mirren , benim için çok , çok zor . Şimdiden bin pişmanım . Devam edin ! Lütfen . Geçen pazar ilanınızı gördüm . Askerliğini yapan erkek arkadaşımı arıyorum . Biliyorum , insanın tanımadığı birini bulması zordur . Benzeri onlarca ilan arasında o iki cümle vurdu beni . Neredeyse iradem dışında sürüklendim . Kötücül bir öngörüyle , neyin izini sürdüğümü en baştan sezerek . . . Dayanamazdım , yalnızca size verdiğim bir söz adına , bu korkunç sözcülüğe kadar geldim . Bn. Mirren , hala devam etmemi istiyor musunuz ? . . Orada mısınız ? Nerede olabilirim ? Tek bir şey soracağım . Emin misiniz ? Yanılıyor olamaz mısınız ? Dün cenazedeydim . . . Bakın , artık kapayayım . Size gerekli bütün adresleri postaladım . İnanın , çok üzgünüm . Kapamayın ! Lütfen . Bir süre konuşmasak olmaz mı ? Ama şimdi kaparsanız , telefonu kaparsanız , her şey bitecek . Anlıyor musunuz ? Sanırım . Bilmiyorum . Oraya gittiniz mi ? Deprem bölgesine ? O kıyı kasabasına mı ? Evet . Ne gördünüz ? Gözlerimi yerden kaldırmadan , aceleyle birkaç kez baktım - insan böyle bakışların faturasını er geç öder . Belleğim , dizlerim , bakışlarım boşalmıştı . Binlerce ton moloz gördüm . Yıkık binaların uçuşan tül perdeleri . . . Hayaletler . . . Toz . . . Ayırt edilemez bir yığına dönüşmüş beton , eşya ve insan . . . Sanki insanların dünyasından neleri alıp götürdüğünü bilmeyen lanetli , dev bir çekiç , dünyanın incecik kabuğunu çatlatmak için , rastgele vurup durmuş . Her şey suya , toprağa , bir avuç toza dönüşmüş . Bizler de kendimizden uzak tutmaya , unutmaya çalıştığımız o arkaik geceye dönmüşüz . İçin için , yavaşça kaynayan . . . Yıkık bahçelerden gelen rüzgarın uğultusu . . . Sanki ruhlar derin , boğuk sesleriyle konuşuyorlardı , sanki hala korkuyorlardı . Onlar da habersizdi yaşayanların dünyasından neleri alıp götürdüklerinden . . . Yıkıntılar arasında , hipnoz altındaymışçasına dolaşan insanlar gördüm , o korkunç , karanlık geceden uyanmalarını olabildiğince geciktirmek için neler vermezdim . Anlatamıyorum . Anlatabileceğimden fazlasını gördüm , gördüğümden fazlasını anladım . Orada , deniz kıyısında bir otel vardı . Dört katlı mı , beş mi , hatırlamıyorum . Pencereden - belki balkondan - ağaçlar görünürdü . Sonra çay bahçesi , geceleri titreyen bir ışık tabelası . . . Kıyıda gözlere sert sert çarpan rüzgar . . . Asmalar , çeşmeye giden tozlu yol , esmer üzümler . . . Hüzünle denize bakan tahtadan kadın heykelleri vardı . Korkunç bir haksızlığa uğramış gibiydiler , ama nedense öfkeli değildiler . Korkarım , o otel de , çay bahçesi de sulara gömüldü . Tahta kadınlarsa hala aynı biçimde denize bakıyorlar . Tam anlattığınız gibi , hüzünlü ve öfkesiz . Orada ben , hayatımda ilk kez dua ettim . Olabilecek en güzel duaydı bu . . . Cenazede gözlerim sizi aradı . Başını bir fularla örtmüş , topluluktan ayrı duran , ne yapacağını , ellerini nereye koyacağını bilmeyen bir yabancı . Kızıl saçlı . . . Kızıl saçlı değilim . Ben de değilim , ben de . . . Orada öylece duruyordum , topluluktan ayrı , yabancı ; ellerimi nereye koyacağımı bilmeden , başım bir fularla örtülü . . . Size bir şey söyleyeceğim . Bu belki de dünyanın en yaygın , iyi niyetli , işe yaramaz dayanışma çabası . Ben de sevdiğim birini yitirdim . Yıllar önce . . . Ölümünü cenazeden sonra öğrendim . Bazen aylarca düşünmüyorum onu , sonra birdenbire sözgelimi iki satırlık bir ilan okuyor , eskisi denli özlüyorum . Ama artık canım acımıyor , inanın acımıyor . Yalnızca bir sızı . . . Artık saçmalamaya başladım , kapatmalıyım . Söylediğim her şey için özür dilerim . Bir saniye . İsminiz ? Boş verin . Unutun beni . Mümkün değil . Telefonda sessizce ağlayan kadını unutmam mümkün değil . Unutun beni . Zaman merhametlidir , inanın . İnsanlardan daha merhametli . Demek buraya kadar . . . Teşekkür ederim . . . BİZ AŞKI ÇOK SEVMİŞTİK Özellikle aradıkları bir fırsat değildi , ama gene de bir fırsattı . Barın , sokağa bakan , küçük ve yalıtılmış bölmesindeki tek masa boştu . Üstelik cumartesi , sinema saati olmasına rağmen . Beyaz şarap ısmarlayan iki adam , az önce izledikleri filmin çabuk fakat son derece yetkin bir değerlendirmesine girmişlerdi . Çözümlemeleri derin , zekice , profesyonelceydi , görüşleri tıpatıp birbirine uyuyordu . İkisi de ciddi , kendinden emin insanlardı , özgüvenlerinin bedelini ödediklerine inanırlardı . Sürüden yalıtılmışlığın verdiği ince gurur , farkında olmasalar da tüm davranışlarına sinmişti . Uzun boylu , bereli kadın masaya yaklaşırken , kulağına bir cümle çalındı : Aşk sahip olmadığın bir şeyi , var olmayan birine vermektir . Boş masa kalmamıştı , iki adam gereken inceliği esirgemeseler de , hoşnutsuzlukla sağa sola bakındılar . KATHARSİS Bu öykünün bazı bölümleri A. Merkez Hapishane'den kaçtıktan sonra arınmak için çoktan terk edilmiş olan bu kasabaya gelmiştim . İlk gün gece yarısına kadar dişimi sıktım . Bacaklarımda ve sırtımda hafif kasılmalarla başlayan ağrı , birkaç saat içinde tüm bedenime yayılmıştı . Kafatasım sırçadan bir küre gibi çatırdayarak dağılıyor , omurgam ise belimden ikiye ayrılıyordu adeta . Başımda duyduğum ağrının merkezi sol gözümdü ve ağrı bu merkezden bir kanalla sol iç kulağıma doğru yayılıyordu . Güçlükle kendimi toparlayıp Merkez Hapishane'den kaçarken yanıma aldığım bir miktar TO'dan 2 cc kadarını kendime enjekte etmeye başladım . Daha ilacın yarısını enjekte etmiştim ki ilk etkilerini göstermeye başladı . Başım dönüyor , her tarafım uyuşuyordu . Bedenimden başka hiçbir şeyin farkında değildim . Öylece yatıyordum . Kaç gün böyle geçti bilmiyorum . Kasılmalar , ağrılar ve onları yok edecek şey ; başka hiçbir şey düşünemiyordum . Toprağın altında bir o yana bir bu yana dönüp duran bir solucan gibi hissediyordum kendimi . Güneşe , aydınlığa çıkmak istiyordum ama her sabah kendimi yine toprağın altında buluyordum . Üzerinde var olduğum bu gezegenin güneşin etrafındaki sonsuz gibi görünen dönüşünün artık sona ermekte olduğunu , tüm sistemle birlikte yitip gideceğini hissediyordum . Her an tuzağa düşebilirdim ama içimden , çok derinlerden , geçmişten gelen bir ses bu işi nasıl yapacağımı fısıldıyordu bana . Biz diğerlerinden farklı olarak , biliyorduk . Zaten bizden başka kimse durumun farkında değildi . Merkez Hapishane'de ne yapıldığını kimse bilmiyordu . Yüzyıllar önce insanların kitleler halinde TO denilen maddeye bağımlı hale getirildiklerini , bu işleme direnenlerin yok edildiklerini , geriye kalanlarınsa kaçak bir hayat sürmeye başladıklarını bilmiyorlardı . Bu operasyondan sonra artık her yeni doğan çocuk biyolojik annesinden kan yoluyla geçen bu maddeye bağımlı olarak doğuyordu . Kuşaklar değiştikçe de bu , insanların doğal yapılarında var olan bir özellik gibi görülmeye başlamıştı . Her gün TO almadıklarında doğal yapılarında bir bozukluk baş gösterdiğini , hastalandıklarını sanıyorlar . Bu işlem Merkez Hapishane'de bizim gibiler için hala sürdürülüyor . Küçük bir grubuz biz ve dünya üzerinde dağılmış durumdayız . Yılın belirli günlerinde bir araya geliriz . O günler dışında ise tek başımıza , kendi serüvenimizi yaşarız . Atalarımızın bulduğu , kimyasal formülünün kısaltılmışı AHC olan bir madde sayesinde ise birbirimizden kilometrelerce uzakta olsak dahi telepati yoluyla haberleşebiliyoruz . Doğada kristal halde bulunan bu madde , beynin tam kapasiteyle çalışmasını ve gerçekliğin tüm boyutlarıyla kavranmasını sağlıyor . Biz ona Işık diyoruz . Yakalanacağımı anladığım anda üzerimdeki tüm AHC'yi yok ettiğim için yapayalnızdım . Gruptan herhangi birine mesaj ulaştıramadığım gibi onların gönderdiği tüm mesajlar da bana ulaşamadan havada asılı kalıyorlardı . Bir an umut doluydum , her şeyi yapabilecek güçteydim ; bir an boş , bomboştum . Bir mucize bekler gibiydim , oysa o mucizeyi yaratacak olan bendim . Kendi gücümse kendimi geri getiremiyordu , bu yüzden de korkuyordum . Yaydan çıkmış ve henüz hedefine ulaşamamış bir ok gibi hissediyordum kendimi . Zaman öylesine geçiyordu . Bu gerçek bir azap , diye düşünüyordum . Evrende tek değer , tek gerçek , var olan her şeyin ölçütü zaman , bedenime sarılmış bir boa yılanı gibi acı veriyordu . Günlerce süren bir boşluk duygusunun ardından geçmiş yavaş yavaş belirginleşti . Saçlarım . . . Ağırlığını duyabildiğim saçlarım . Tenimin kokusu . Çiçekler . . . Kayıplarım . Yakalanışım . Merkez , Hapishane . Dinleyen kulaklar ve sadece bakan gözler . Merkez Hapishane'de , diğer bölümlerden yüksek duvarlar ve büyük , demir bir kapıyla ayrılan bahçedeki tek katlı binalardan birinde , boyu eninin hemen hemen üç katı büyüklüğünde , koridor gibi bir odaya kapatmışlardı beni . Kapının karşısında , dipte bir yatak duruyordu . Kapının üstünde ise duvara monte edilmiş bir kamera vardı . Oraya kapatıldıktan kısa bir süre sonra zaman kavramını yitirdim . Buna sebep , tavandaki sürekli yanan lambaydı . Bir gün kapı açıldı ve içeriye iki kişi girdi . Biri , bedenimi tamamen hareketsiz bırakacak şekilde elleriyle yatağa bastırırken , diğeri damarlarıma bir ilaç enjekte ediyordu . Bir anda her şey karardı . Uyandığımda vücudumu kontrol edemiyordum , ellerim ve ayaklarım titriyordu . Kapıyı yumruklamaya başladım . Biri geldi . Tuvalete gitmek istediğimi söylediğimde kapıyı açarak bana koridorun sonunda bir yeri işaret etti . Oraya doğru giderken peşimden o da geliyordu . Gösterdiği yere gittiğimde tuvalet olarak kullanılan yerin duvarlarının belimin hizasına ancak geldiğini gördüm . O günden sonra bana belli aralıklarla TO vermeyi sürdürdüler . Bazı günler de vermezlerdi . O günlerde ağrıların yanı sıra içimde anlatılmaz bir boşluk ve korku duyardım . Sanki dipsiz bir kuyu içindeydim ve düşüp duruyordum . O kapkaranlık , buz gibi , en küçük ışığın dahi olmadığı sonsuz boşluk öyle derin , ufuklar öyle uzak görünürdü ki daha protein moleküllerinin sentezlenmediği , üzerinde yaşanmaz durumda olan gezegenimize benzerdi içim . Milyarlarca yıl sonra yaşam başlayacak , ilk dalgalar kıyıları dövmeye , kızgın kayaların üzerine yoğun bulutlardan yağmur damlaları düşmeye başlayacaktı belki . Çenem kilitli , terler içinde ve her tarafımdan ateşler fışkırarak yatarken iğrenç bir hastalığa tutulduğumu düşünürdüm . Sanki çürüyüp kokuşuyordum ya da iç organlarım çürüyüp koparak parça parça mideme dökülüyorlardı . İçimden çıtır çıtır sesler geliyordu . Damarlarımda küçücük buzdan iğnecikler dolaşıyordu sanki . Zaman zaman bedenime de yabancılaşıyordum . Her şeyi başka bir biçimde algılıyordum ve bu algılama biçimi hiç hoş değildi . Her an ölecekmişim gibi hissediyordum . Kuş tüyü hızıyla sonsuz bir boşluğa düşer gibiydim . Cildim kuru ve soğuktu . Ağzımın içi kupkuru , tükürüğümse cıva gibi ağır akan bir şeydi . Hiçbir şeyin tadını alamıyordum . Dilimi kullanamadığım için de konuşamıyordum . Uykularım bölük pörçük , rüyalarımsa hep ölüm kokan kabuslardı . Cesedimin bir uzay gemisinden boşluğa bırakıldığını görüyordum sürekli . Bu yüzden uyumaktan korkuyordum . Orada korkunç günler geçirdim . Dış görünüşüm bile değişmişti . Sonunda bütün canlılığımı kaybettim . Gelecek hakkında hiçbir şey düşünemiyordum . Beynimin tek faaliyeti geçmişi hatırlamaktı . Geçmiş gelecekten önemli miydi ? Hayır hayır her şey hiçbir şeydi galiba ya da ben hiçbir şey hakkında hiçbir şey bilmiyordum . Bu durmaksızın geçmişi hatırladığım günlerde , yavaş yavaş , tuhaf bir enerji kazandığımın farkına vardım . İçimde bir şeyler olmakta , kalbim çarpmakta , ruhum bir girdap gibi içimde dönmekte , düşüncelerim kurtulmak için çırpınmaktaydılar hala . Benim gibi olanlar , yani yüzyıllardır sürdürülen bir kaçak hayatın gölgesini sırtında taşıyanlar vardı . Onları bulmalıydım yeniden . Bildiğim başka bir hayat da yoktu zaten . Yaşlı bilgeyi hatırladım sonra . Kendisi gibi yaşlı bir ağaca yaslanmış , hafif bir sesle dünya üzerindeki serüvenime artık tek başıma devam etmemin vaktinin geldiğini , yılın hangi günlerinde nereye gideceğimi , onlarla nasıl haberleşeceğimi , AHC'yi nasıl ve ne kadar kullanmam gerektiğini anlatıyordu . Sözlerini bitirdikten sonra elindeki kristale benzeyen küçük parçacıkları bana uzattı . Ağzıma alıp , emmeye başladım . Önce başım döner gibi oldu ama bu garip bir baş dönmesiydi . Her şey dönüyordu ve ben göğe yükseliyordum . Oradan kendime baktım . Sonra içimi gördüm ; genişleyip uçsuz bucaksızlaşıyordu . İçim uçsuz bucaksızlaştı dedim ona dönüp . Sonra bir uğultu duydum . Bir şelalenin uzaktan gelen sesi gibiydi . Dinledim , içimden geliyordu . Bu , damarlarımdaki kanın akışıydı . Kanın kalbimden beynime pompalanışını duyuyordum . Büyülü , gizemli bir enerjiyle dolmuştuk hepimiz . Bir sihir , büyü ve masal içindeydik . Konuşmadan anlaşabiliyorduk . Geçmişi hatırlayarak kazandığım o enerjiyle beni boğan halkayı koparmalıydım . Bunu yapmaya mecburdum , yoksa ruhum beni bağışlamazdı . Bir yandan böyle düşünürken bir yandan da Kendimi geri istiyorum , kendimi geri istiyorum diye mırıldanıyordum . Kaçış planımı o günlerde yaptım . Kapıdaki küçük pencereden büyük bir kapı görünüyordu . Birkaç günlük bir gözetlemeyle kapının merdiven sahanlığına açıldığını öğrendim . Kapı özel kartlarla açılıyordu . Bir süre sonra geceleri ilaç saatinde tek bir görevli gelmeye başladı . Bu fırsatı değerlendirmeliydim . Bir gece adam geldiğinde ona tuvalete gitmek istediğimi söyledim . Tuvalete doğru giderken koridorda işini gördüm . Giysilerini ve kartını aldım . Hızlı hareket etmek zorundaydım . Ekran başındaki görevli uzun süre tuvaletten gelmediğimi fark edince şüphelenecek ve herkesi ayağa kaldıracaktı . Neyse ki dışarıya ulaşmam için üç kapıyı açmam yeterli olmuştu . Dışarıda kar fırtınası vardı . Üzerimdeki giysiler ise oldukça inceydi . O giysilerle , o fırtınada uzun süre yürümek zorunda kaldım . Anayoldaki istasyonlardan birine ulaştığımda olağanüstü bir hareketlilik göremedim . Anlaşılan Merkez Hapishane'den birinin kaçtığına ilişkin haber henüz istasyonlara bildirilmemişti . Doğudan gelen taşıyıcılardan birine bindim . Birkaç istasyon sonra indim . Günlerce yürüyerek 20 . yüzyıldan kalma , terk edilmiş bu kasabaya ulaştım ve planımı eksiksizce uyguladım . Başlangıçtaki korkunç günlerden sonra dinginlik ağır ağır geldi , doldurdu içimi . Yatağa uzanıp hiçbir şey düşünmüyordum . Bir süre sonra bedenimi bile hissetmez oluyordum . Işıklı formlar dolaşıyordu beynimde . Bir tarafım yanıyor , bir tarafım donuyordu . Bana ait hiçbir şey yoktu . Hiçliğe ulaşmış gibiydim . TO'dan arınmak çok güç ve yorucuydu ama iyice azaltmıştım artık , tamamen kurtulmam yakındı . Bunu hissediyordum . Aylardır güneşi çırılçıplak görmemiştim . Tüm renkleri öldüren , yoğun , gri bir bulut tabakasının altındaydı hep . Renk istiyordum , düşüncelerimin renklerini . O kadar uzun süre olmuştu ki onları yaşamayalı . Bunca zaman sonra onları hatırlamak , hayal etmek ise bir hiçti . Kişiliğimi yitirmemek için onları tekrar yaşamam gerekti . Onları unutmayı , yerlerini benimle ilgisi olmayan sahtelerinin almasını istemiyordum . Geçmiş çağların insanlarının cennet dedikleri yeri bulmak hiç de zor değildi . Bir an veya sonsuzluk farksızdı . Bir sabah pencereden giren keskin güneş ışıklarıyla uyandım . Pencereden baktım . İşte , aylardır beklediğim güneş çırılçıplak karşımdaydı . O yoğun , gri bulut tabakası dağılmış , gökyüzü gerçek rengine kavuşmuştu . Dışarı çıkıp bir yürüyüş yaptım . Güneşlendim . Yavaş yavaş canlandığımı hissediyordum . Sıcaklık kalbimden tüm gövdeme pompalanıyor , her tarafım sıcak havanın basıncıyla hafifçe titreşiyordu . Delice bir varolma sevinci kaplamıştı içimi . Sarhoş gibiydim . Ağırlığımı yitirip kendimi rüzgara bıraktım . Sakin ve mutluydum . İçimdeki evren dışımdaki evrenle özdeşti artık . Birlikte atan yürekler gibi aynı frekansta titreşiyorduk . Bu sonsuz varoluş enerjisi içimde öyle güçlüydü ki küçük gezegenimizin tüm nükleer oyuncakları dev bir uzay gemisinin yanında duran kağnılar gibi komik ve acizdiler . Yine yaşlı bilgenin sözleri çınladı kulaklarımda , Kendine güven . Var olduğun için , bu mucizenin parçası olduğun için sevinç , mutluluk kıvılcımları doldursun tüm varlığını . İnsan kendi kendini çalabilen bir enstrümandır ve onun virtüözü olmakla yükümlü . Çıkardığın kötü sesler seni rahatsız ediyorsa , iyi sesler , sağlam , geniş armoniler oluştur . Bir ışık görmüştüm karanlık labirentlerimde , temiz bir rüzgar esmişti içime ve aklanıp paklanmıştı düşüncelerim . Sonunda TO'yu tamamen kestim . O gece ölümü yenmiştim artık . Mavi ta ayaklarımın altında , başım beyazlardaydı . Yer gök bir olmuştu . Son derece dingin ve rahattım , çünkü her yerdeydim . Kendi içimdeydim ve parçalarım çok uzaktaydı . Bir aradaydık ve paramparçaydık . Kendimi her an bir bütün haline getirebilirdim . Enerjim tüm çevremi çalkalıyordu . Ertesi gün Merkez Kent'e gitmeye karar verdim . Oraya haberleşme sistemini kullanmak için gitmek zorundaydım . Yanımda hiç AHC olmadığı için gruba mesaj ulaştırabilmemin tek yolu buydu . İçimde sevinç kıvılcımları yanıp sönüyordu . Ne olup olmadığım , ne yapıp yapamayacağım , kim olduğum belli olacaktı . Sabah rüzgar sert esiyor , denize yakın bulutları önüne katıp sürüklüyordu . Bulut çatısının altında deniz yeşil bir renk almıştı ve zeytinyağı kadar yoğundu . Ufukta ise kalın bir toz pembe hakimdi . Saatlerce yürüdüm . Zaman çabuk geçiyordu . Gün ışığı azalmaya , gölgeler belirginleşmeye başladığında bir tepeye tırmanıyordum . Isı azalmıştı . Bir süre kararsız oturdum , sonra koca bir sahili dolaştım . Körfezden çıkıp tepeyi aşarak açık deniz tarafına geçtim . Körfezde hava kararmıştı , o tarafta ise güneş yeni batıyordu . Kısa bir süre içinde hava karardı ; yıldızlar tepemde asılı kaldılar sanki . Sırt üstü bodur çalıların arasına yattım . Bir düzleme yapıştırılmış gibi duran yıldızlı karanlık birden boyut kazandı . Işıkların çizdiği grafiği ve doyulmaz perspektifi seyredip sessizliği dinledim . Denizin sesini duydum ; aşağıdaydı ama sesi yattığım topraktan geliyordu . Sabah uyandığımda yeşil kartondan yapılmış gibi görünen ağaçların arasından çilek rengi bir güneş doğuyordu . Samur bir fırça ise durmadan değişik renklerde çizgiler çekiyordu sanki her şeyin üzerine . Kumsala inip yürümeye başladım . Ayaklarımın altında bir hareket hissederek yere baktım . Bir kum yengeciydi . Kum taneciklerinin arasından usulca başını çıkarmıştı . Koca evrenin bir köşesinde küçücüktü . Neydi o ? Hiç kendini görmemişti ki . Islak kum tanecikleri ışık saçan kristaller gibiydi . İki günlük bir yürüyüşten sonra ana yola ulaştım . Bir taşıyıcıya binerek öğlene doğru Merkez Kent'e vardım . Kent girişinde kimliğim kontrol edilirken biraz heyecanlandım . Kimliğim sahteydi ama onu bana öğretilen kusursuz yöntemle yapmıştım . Nereden geldiğime ilişkin soruya cevap verdikten sonra ekranda kalacağım yerin adresi ve ertesi gün başvuracağım birimin adı belirdi . Kalacağım yere geldiğimde oldukça yorgun hissediyordum kendimi . Ertesi gün her şey yolunda gidecek miydi ? Bu işi becerebilecek miydim ? O ana kadar bir sorun çıkmamıştı ama asıl iş daha yeni başlıyordu . Daha fazla düşünmemek için hemen yattım . Bütün geceyi uyuyup uyanmakla geçirdim . Sabah kalktığımda hava kapalıydı . Kısa bir süre sonra da yağmur yağmaya başladı . Dışarı çıktım . Hava buz gibiydi . Rüzgar , duman , sis ve soğuk buğuları birbirine karıştırıp fırıl fırıl çevirerek uzun hortumcuklar yapıyordu . Her şey buzlu bir camın ardından görünüyor gibiydi . Sis denize doğru akıyordu . Köprünün bir ucu sisi delip çıkmıştı . Bu puslu aydınlığın içinden pembeler ve maviler soğuk soğuk sırıtıyor ; eflatun , sarı , kırmızı ışıklar ise boğuluyorlarmış gibi parıldamaya çalışıyorlardı . Kule , kırmızı gözlü beyaz bir kedi gibi kuyruğunu dimdik tutmuş kızıl pırıltılı gözleriyle limanı gözlüyordu . Limandaki taşıyıcıların bal sarısı ışıkları ise o pis renk bulamacını delip geçiyordu . Yumuşak tıkırtılarla çalışan bir film makinesinin görüntülediği filmi seyrediyordum sanki . Bir yandan da günü düşünmeliydim , gücüm ancak buna yeter , diye geçiriyordum içimden . Böylesine berbat bir hava görmemiştim şimdiye dek . Mor ışıklı bir atmosfer vardı . Sonradan öğrendim ki güneş tutulmasının son dakikalarıymış . Renk siyah üzüm buğusuydu , o da duman duman yayılıyordu . Evlerin ışıklı pencereleri sıcak , sarı dikdörtgenler halinde , bu morluğun içinden parlıyorlardı . Bir taşıyıcının titrek kızılımsı ışığı , mor bir aynanın içinden yansıyor gibiydi . AŞK , CİNAYET ve ARAYIŞ ÜZERİNE Uyandığında yataktan kalkıp pencereden dışarıya baktı . Hava bugün yine çok sıcak diye düşündü , asfalttan yükselen buğulara bakarken . Oda , dayanılmaz sıcaklıkta değildi henüz ama öğleden sonra içeri güneş giriyor ve odayı dayanılmaz hale getiriyordu . Zaten o da öğleden sonraları genellikle yüzmeye gidiyordu . Saate baktı . 10'a geliyordu . Hemen soğuk suyla bir duş yapıp dışarı çıkmak üzere hazırlanmaya başladı . 11'de S . ile buluşacaklardı . Çok hoş bir adamdı S . Onunla 15 gün önce plajda tanışmışlardı . İnce uzun bir gövdesi , siyah dalgalı saçları , hep uzaklara bakan koyu kahverengi gözleri , ince dudakları ve küçük kulakları vardı . Gözlerinin kenarlarında birkaç küçük çizgi belirmişti . 35 yaşlarındaydı . Yürüyüşü , duruşu , bakışları , ilk bakışta hayranlık uyandıran bir tipti . Öyle kendine özgüydü ki her şeyi . İnsan onun yanında olup da onu taklit etmek istemesine engel olamazdı . Güçlü bir kişiliği olduğu hemen belli oluyordu ya da güçsüz yanlarını ustalıkla gizleyebilen birisiydi . Tanışmalarının üzerinden bu kadar az süre geçmesine rağmen dostlukları ilerlemişti hemen . Doğrusu sadece dostluk da denemezdi . Birkaç kez de sevişmişlerdi . İlkinde kumsaldaydılar . Birlikte yemek yedikleri lokantada yemeklerini yemişler içkilerini yudumluyorlardı . S . kumsalda bir yürüyüş yapmayı önerdi . Kimsecikler yoktu . Bir süre yürüdükten sonra yan yana kayaların üzerine oturdular . Küçük dalgacıkların kıyıyı döven seslerinden başka bir şey duyulmuyordu . Hiçbir şey konuşmadılar . S . ona sarılıp öptü . Sonra kumların üzerinde uzun uzun seviştiler . S . kendini tamamen ona bırakmıştı sanki , sevişmeyi o yönetiyordu . Sonra yemek yedikleri lokantanın ışıkları görülünceye kadar kumsalda çırılçıplak yürüdüler . Sonraki günler kenti birlikte gezmeye başlamışlardı . S . bir yıldır bu kentteydi ve sıkılıncaya kadar da kalacağını söylüyordu . Birlikte yakın kentlere ve kasabalara da gitmişlerdi . S . bu ülkeyi oldukça iyi tanıyor sayılabilirdi . Söylediğine göre bir yerde en fazla iki ay kalabiliyordu . Burada ise onu çeken bir şey vardı ama bunu o da tanımlayamıyordu pek . Dünyanın pek çok ülkesini gezmiş , sonunda burada karar kılmış gibiydi . O ise S . ye göre daha yolun başındaydı . Gezgin ruhları onları buluşturmuştu belki de . Bu , ikisine de yabancı ülkede gelip birbirlerini bulmuşlardı . Burası ülkenin başkentine 30 kilometre uzaklıkta , küçük bir sahil kentiydi . Aslında kent bile sayılmazdı . Batı ölçülerine göre bir kasaba sayılabilirdi olsa olsa . Pek turistik bir yer de değildi . Yabancı turistler genellikle başkenti tercih ediyorlardı . Başkentlerini tanıyınca o ülkeyi de tanıyabileceklerini düşünen tipte kişilerdi bunlar çoğunlukla . O ise tam tersini düşündüğü , biraz da turistik yerlerden pek hoşlanmadığı için burasını tercih etmişti . Aslında burayı tesadüfen bulmuştu . Büyükannesi ölüp de kendisine kalan mirasla küçük bir dünya turu yapmaya karar verdiğinde , seyahat acentelerinin broşürlerini karıştırmış , başkentle ilgili tanıtıcı yazılara rastlamıştı . Önce başkente gelmiş , sonra kendine daha uygun bir yer bulabilme umuduyla birkaç gün yakın kentlere ve kasabalara küçük geziler yapmıştı . O gezilerinden birinde de burayı keşfetmiş ve hemen bir pansiyona yerleşmişti . Bir aydır buradaydı ve hiç sıkılmamıştı . Bunda S . nin de payı vardı kuşkusuz . Şimdiye kadar pek çok şey konuşmalarına rağmen S . hakkında sadece 5 yıldır bu şekilde yaşadığını , hayatını devam ettirebilecek kadar da kira geliri olduğunu biliyordu . Daha önce ne yapıyordu , nasıl yaşıyordu , neden böyle yaşamayı seçmişti hiç bilmiyordu . Aslında S . de onun hakkında bir şey bilmiyordu . Çünkü ona kendisi hakkında hiç soru sormuyordu . Oysa insanlar ilk tanıştıklarında birbirleri hakkında konuşurlardı . Onlar ise o kadar başka konular buluyorlardı ki konuşacak , belki de bunları konuşmaya zamanları olmamıştı . Tüm bunları S . ye sormaya karar verdi pansiyondan çıkarken . O gün ilginç bir yere götüreceğini söylemişti S . Merak ediyordu . Kapıdan çıktığında havanın zannettiğinden de sıcak olduğunu fark etti . Sokakta birkaç çocuk vardı sadece . Bu saatte burada kimse sokağa çıkmazdı . Akşamüstleri ise sokaklar tam bir panayır yerine dönerdi . Kapı önlerinde oturan kadınlar , sokakta bağırışarak oynayan çocuklar , satıcılar . . . Kentin çarşısı ise böyle değildi . Orası günün her saatinde kalabalık olurdu . Dün S . onu kentteki tarihi çarşıya götürmüştü Burasını mutlaka görmen gerekir diyerek . Çarşı gerçekten de görülmeye değerdi . Çarşıya girer girmez korkunç bir uğultu başlamıştı . Dükkanların önlerine çıkmış satıcılar , vitrinlerin önlerinde yere serdikleri bir örtünün üzerinde mallarını sergileyen satıcılar ; herkes hep bir ağızdan bağırıyordu . Dillerini de anlamadığından , önce çok korkunç bir gürültü gibi gelen bu sesleri sonradan yüzlerce yıl geriden gelen bir türkü gibi dinlemişti . İşte o zaman çevresine dikkat etmeye başladı . Alışveriş bile etti . Tozlu ara sokaklardan geçerek ana caddeye çıktı . S . ile cadde üzerindeki lokantalardan birinde buluşacaklar , yemek yiyip kalkacaklardı . Lokantaya gittiğinde S . yi pencere kenarındaki masalardan birine oturmuş beklerken buldu . Ismarladıkları yemeklerin gelmesini beklerken S . ona gecesinin nasıl geçtiğini , iyi uyuyup uyumadığını sordu ; havanın ne kadar sıcak olduğundan bahsettiler falan . Yemekleri gelip de yemeye başladıklarında S . ye o gün onu nereye götüreceğini sordu . S . Bu kenti en iyi tanıyabileceğin yerlerden biri dedi , Bir tür meclis , kent meclisi ya da günah çıkarabileceğin bir yer . İyi ama dedi , ben dillerini bilmiyorum ki : Ben sana çeviririm dedi S . Peki meclislerine yabancıları da alıyorlar mı ? İsteyen herkes girebilir ama kimse bilmez bunu , yani yabancılar . Üstelik ben pek de yabancı sayılmam artık onlara . Beni de kendilerinden biri gibi kabul ediyorlar çünkü . Benim bundan sonra burada kalacağıma inanıyorlar . Pek haksız da sayılmazlar . Gerçekten öyle mi ? Bilmiyorum , gerçekten bilmiyorum . Burasını evim gibi hissediyorum . O kadar bana ait ki ama nedenini bilmiyorum . Pansiyonda sormaya karar verdiği sorular dilinin ucuna geldi ama sormadı . Biraz daha zaman geçsin diye düşündü . Onlara bugün bir şey anlatacağım dedi S . , tabii sana da . Bakalım beni aralarında tutmaya devam edecekler mi ? Bunu yapmaya zorunlu hissediyorum kendimi . Bu benim onlara borcum belki de ? Peki ben ? Beni niye işin içine karıştırıyorsun ? Bana bir borcun yok ki . Senden hoşlanıyorum . Sadece bu . Sevebileceğim bir insansın . Belki de seviyorum . Senin benim hakkımda kimseye söylemediğim şeyleri bilmen , beni rahatsız etmeyecek bu yüzden . Belki sana karşı da borçlu hissediyorum kendimi . Daha doğrusu beni kabul etmen için beni tanıman gerekir diye düşünüyorum . İyice meraklandım doğrusu . Nedir bu herkesin bilmesini istediğin şey ? S . cevap vermedi , sadece gülümsedi . Yemeklerini bitirip kalktılar . Kentin tek meydanından geçerek bir sokağa saptılar . Oradan gidecekleri yere minibüsler kalkıyordu . İstersen bisiklet kiralayıp bisikletle de gidebiliriz dedi S . O sıcakta bisiklete binmek istemiyordu . Minibüsle gitmeye karar verdiler . Kent dışına çıktıklarında ana yoldan , arazinin ortasında dümdüz uzanan toprak bir yola saptılar . 15 - 20 dakikalık bir yolculuktan sonra bir ağaçlığa geldiler . Minibüs durdu . Çevrede birkaç kulübe vardı . S . İşte şurası diyerek ilerde bir ağacı işaret ediyordu . Yaklaştıklarında , yerden birkaç metre yükseklikte bir platformun ağacın gövdesine çepeçevre yerleştirilerek küçük bir oda haline getirildiğini gördü . Platforma ilkel bir merdivenle çıkılıyordu . Yukarı çıktılar . Odacığın çevresi bir parmaklıkla çevrilmişti . Yerdeki minderlerin üzerinde birkaç kişi oturuyordu . Tam ortada , ağacın gövdesine yaslanmış kerevetin üzerinde ise yaşlı bir adam vardı . Meclisin yöneticisi o olmalıydı . Şaşırmıştı , biraz da utanmıştı . S . elini onun omzuna koyarak minderlerden birini gösterdi . Oturdular . Biraz sonra birkaç kişi daha geldi . Yan yana oturanlar alçak sesle birbirleriyle konuşuyorlardı . Orada bir yabancı olmasına rağmen onu hiç yadırgamamış gibiydiler . Sanki onu her gün görüyorlardı . Onlardan biriydi sanki . Belki de S . yi tanıdıkları ve artık benimsedikleri için onun yanında gelen birine de yabancı gözüyle bakmıyorlardı . Biraz sonra elinde yaylı bir çalgıyla bir adam gelip minderlerden birine oturdu . Bu tür bir çalgıyı ilk defa görüyordu . Adam çalmaya başladı . Sesi kontrbas sesinden daha tiz bir çalgıydı . Ezgi , düz bir çizgi gibi uzanıyordu ; tıpkı arazi gibi . Ana melodinin altında ise vurmalı bir çalgı küçük dalgacıklar yaratıyordu . Bu iki ses uzayıp gitti bir süre . Yarattıkları hacim ince ve uzundu ama bu dar hacim bir gerilim yaratmıyordu . Sonra insan sesleri girdi müziğe . Hacim birden genişledi . E ler , u lar havada uçuştu . Arkada ise nefesli bir çalgı insan seslerine kontur çekiyordu sanki ya da insan seslerini taklit ediyordu . Odanın orasına burasına oturmuş çalgıcılar sırayla müziğe girmişlerdi . Artık birlikte çalıyorlardı ve yarattıkları ezgi bitmeyen bir son nefes gibi uzayıp gidiyordu . Müzik bittikten birkaç dakika sonra yaşlı adam bir şeyler söyledi . Konuşurken arada bir S . ye bakıyordu . S . yi kolundan hafifçe dürtüp Ne diyor ? diye sordu . Benim , onlara karşı bir borcum olduğunu hissettiğimi ve bu borcu ödemek istediğimi , bunun için toplandıklarını söylüyor . Benim kimseye anlatmadığım şeyleri onlara anlatmak istememin , ruhumdaki bu ağırlıktan kurtulmak için de onları seçmiş olmamın bir nedeni olabileceğini ama önemli olanın bu değil , onları seçmiş olmam olduğunu söylüyor . Yaşlı adam konuşmaya devam ediyordu . Benim ruhumda bir ağırlık taşıdığımdan ve bundan kurtulmak için onları seçmemin , ruhumun buraya ait olduğunu gösterdiğinden söz ediyor şimdi de . Yaşlı adam birkaç şey daha söyledikten sonra sustu . S . yerinde şöyle bir kıpırdadı . Söz ona verilmişti anladığı kadarıyla . S . önüne bakarak , alçak sesle konuşmaya başladı . Arada bir heyecanlanıyor , sesini yükseltiyor , sonra yine alçak sesle konuşmaya devam ediyordu . Arada bir birisi bir soru sorduğunda ise bir süre düşündükten sonra cevap veriyordu . 15 dakika kadar konuştuktan sonra sustu . Neler söyledin onlara ? diye sordu S . ye . Bakışlarını yerden kaldırarak ona baktı . Onlara birisini öldürdüğümü söyledim . Şaka yapıyordu herhalde ya da onlara garip bir oyun oynuyordu . Doğru mu söylüyorsun sen ? Evet , doğru söylüyorum . Bu arada herkes susmuş bekliyordu . Onlara sevdiğim bir insanı öldürdüğümü söyledim . Onu öldürmemi kendisi istedi benden , çünkü hiç doğmamış olmayı istiyordu . Hayatı sevmemişti , sadece bu kadar . Hayatın bu biçimi içinde var olamıyordu . Bir hiç gibi hissediyordu kendini . Öyleydi de . Hiçleşmişti . Hayata ait hiçbir şey istemiyordu , sevmiyordu artık . O arada yaşlı adam konuşmaya başladı . S . ye bakıyordu . Yaşlı adam sustuktan sonra S . ona dönerek yaşlı adamın sözlerini çevirdi . Sevmek ve yok olmak , aşk ve öldürmek ilişkisi üzerinde konuştu . Bunların birbirleriyle uyum içinde olduklarını , aynı şeyin iki yüzü olduklarını , önemli olanın ise benim kendi kendimi yargılamam , bu erdeme sahip olmam olduğunu , kan dökmek amacında olmadığımı , öldürürken aslında hayatı olumladığımı söyledi . Haa , bir de benim bu nedenle yalnız bir insan olduğumu ve bu yalnızlığımdan kurtulmak için de burasını ve onlarla konuşmayı seçtiğimi söyledi . Ne düşüneceğini bilemiyordu . Hem S . hakkında hiç tahmin etmediği şeyler öğrenmiş , hem de garip bir toplulukla karşılaşmıştı . Ne tuhaf insanlardı bunlar . Eğer bu S . nin oynadığı bir oyun değilse , tüm bunlar bir insanı altüst etmeye yeterdi . Peki sana ne yapacaklar ? diye sordu . Bilmiyorum . Ya beni aralarında tutmaya devam edecekler ya da dışlayacaklar . Bunu nasıl yapacaklar ? Onu da bilmiyorum . Yaşlı adam bir şey söyledi , meclis yavaş yavaş dağılmaya başladı . Başka bir şey konuşulmayacak mı , sana başka sorular sormayacaklar mı ? Sorabilecekleri tüm soruları sordular sanırım dedi S . , hadi biz de kalkalım . Her şey bu kadar mı yani ? Bekleyip göreceğiz . Aşağıya inip kente giden minibüslere doğru ilerlerken , Gerçekten onlarla bir oyun oynamıyordun değil mi ? diye sordu . S . gülümsedi . Tüm söylediklerim gerçekti dedi sadece . Minibüsle kente doğru yol alırlarken hiç konuşmadılar . S . birlikte akşam yemeği yemeyi önerdi . O , pansiyona gidip bir duş almak , biraz da düşüncelerini toplamak istiyordu . Saat 20 . 00'de buluşmak üzere ayrıldılar . Odasına gelir gelmez bir duş yapıp yatağa uzandı . İşte S . nin daha önceki hayatı hakkında merak ettiği şeyleri öğrenmişti . O bir katildi . Birden nedenini anlamadan utandı . Ama diye düşündü , bir katil sayılmaz o , olsa olsa birinin intiharına yardımcı olmak denebilir buna . Bu da bilinen ahlak kuralları içinde hoş karşılanmazdı tabii ama o her zaman bu ahlak kurallarına karşı çıkmamış mıydı . Yine de düşündükçe ona korkunç gelen bir şey vardı . Nasıl öldürmüştü acaba ? İnsanın sevdiği bir kişiyi ölümü istiyor diye öldürebilmesi için yine de bir şiddet duygusu taşıması gerekirdi . Belki de bir duygunun sonuna kadar gidebilmek şiddet içeren bir şeydi . O hiçbir duygunun sonuna kadar gitmemişti ki . Böyle düşününce birden S . yi kıskandı . O cesur bir adamdı galiba . Kimse sevdiği bir kişinin sonuna kadar kendisi gibi olmasına bu biçimde izin veremezdi . O bunu şu veya bu nedenle yapamadığında ona yardımcı olmazdı . Bu da bir tür cinayet değil miydi zaten . Uyuyup kalmıştı . Saate baktı . 19 . 00'da geliyordu . Yataktan kalktı hazırlanmaya başladı . 20 . 00'ye doğru pansiyondan çıktı . S . ile her akşam yemek yedikleri lokantada buluşacaklardı . Lokantaya gittiğinde S . henüz gelmemişti . Yine pencere kenarındaki masalardan birine oturup beklemeye başladı . Saatine baktı , 20 . 10'du . S . nin her buluşmaya kendisinden önce gelmesine alışmıştı . Bunu hatırlayınca biraz meraklandı . Sıkıntıyla çevresine bakındı . Sabah olanları düşünmeye başladı . Br aydır birçok kentini , kasabasını dolaştığı bu ülkenin hiç farkına varmadığı , bilmediği ama S . nin bildiği gizemli bir yanı vardı demek ki . Örneğin o garip topluluk da neyin nesiydi . Bu ülkenin her yanına dağılmışlar mıydı , kendilerine özgü felsefelerinin kaynağı nereye kadar uzanıyordu , niye kimsenin haberi yoktu onlardan ? S . nin sesiyle düşüncelerinden uzaklaştı . Karşısındaki sandalyeye oturmuştu bile . Kusura bakma geciktim . dedi , sen yemeye başlasaydın . Seni bekledim . Bir şey mi oldu ? Küçük bir işim vardı , son anda aklıma geldi , onu hallettim dedi . O sırada ısmarladıkları yemekler geldi . Nasılsın dedi S . Biraz sıkıntılıyım . Bu da normaldir herhalde . Sabah olanlardan sonra , doğrusunu istersen senin hakkında nasıl düşüneceğimi bilmiyorum , o garip topluluk ve bu ülke hakkında da . . . O topluluk ve buna benzer şeyler , bu ülkenin resmi olmayan yüzü . Bir dine mensup değiller ama gördüğün gibi bir felsefeleri var . Ülkede de halk arasında azımsanmayacak bir güce sahipler . Karamela , şekerim Şair , yanık şekerin sert olduğunu en son anlayan adamdır . Yanık şeker , karamela . Herkes anladıktan sonra ve şaire yazmaktan başka yapacak bir iş kalmayınca . Yanık şeker ile yaralı kadın arasında bir gibi duruyor . Şiir gibi değil , hayat gibi duruyor . Ortada hiçbir şey yokken şair olmak da kolaydır , sakin olmak da . Şiir de adamlık gibi bir şey , en çok zor zamanlarda gerekiyor . İyi bir şiir gibi kıvamında olması gerekiyor adamın da . İkisi de zor . Sıkı şiir dedikleri şeye benziyor sıkı adamlık . Yoksa karamela kağıdından çıksa çıksa mani çıkıyor . Şiirse her zaman adamlığa çıkmıyor . Kimi şair oluyor , kimi adam . İkisi aynı ruha sığmak bilmiyor . Sığmayacağından değil , ruh küçük , vakit dar olduğundan değil . İkisinin de bilinmediğinden . Oysa ikisi de dar vakitlerde nefes almak için var , nefes vermek , nefes olmak için var . Kendimizden el ayak çektiğimiz zamanlarda ruhumuz da sütliman olmuyor . Biliyorum şiir her zaman sakinlikle yazılmaz , öfkeden çıktığı da olur . Öfke şiire girdiği zaman , elbette yumuşamaz ama bir siteme dönüşür : Ah karamela , şekerim , aşk tatlı da insanlar berbat ! Bu siteme herkesten çok ve herkesten önce şairin kendisi dahildir . Öyle olmasaydı , şiirde olsun aşkı korumaya ve savunmaya çalışır mıydı ? Aşkı korumak , şairden geçtim şiirde bile korumak , galiba başka bir adamlık gerektiriyor . O adam olamıyorsak , işte böyle yalnızca şair oluruz , olduğumuzla da kalırız . Şairin adam olması için daha çok şiir yazması mı gerekir ? Belki de hiç yazmasa yeridir . Bir zamanlar şairdi ! Şiirini koruyamayan , bir dizesini olsun savunamayan , daha da beteri sanki o yazmamış gibi unutan şaire bak ! Şaire bakma şiire bak ! Şair unutsa da şiir hatırlar ve hatırlatır : Sen de bir aktar olmalıydın ve anılar dükkanındaki rayihalar , renkler , kokular arasında bir şiir kurmalıydın ! Belki bir hayat da kurmuş olurdun , ikisinin de aynı kağıttan çıktığını unutmasaydın eğer . İkisi : aşk ve şiir . Şimdi yanık şekerim sert , hayat ondan da dert . Şairlik galiba aşktan da beter bir hastalık . Karamela dükkanında ne şeker kalmış , ne kağıt . Şairse hala mani peşinde . Kimse istemese de ne gam ! Hayatta başka bir şey öğrenemediyse ne yapsın ? Bildiğini değil , bulduğunu yazıyor . Ne kendini tanıyabilmiş ne hayatı , ne insanları merak etmiş ne aşkı . Yazmış . Keşke yazdıklarından bir şeyler öğrenebilseydi ! İnsan bu hayatta şiirden başka bir şeye de heves etmeliymiş , etmiş etmesine de , heves de bir kelime olmaktan öteye geçememiş : Kırk şair birden olsam yazamam bir hevesi . Yanık şeker ile yaralı kadın arasında ne bir şiir , ne bir heves var . Biri sert , biri öfkeli ve kırgın . Şiirin pazarı kurulsa , kimsenin bir heves alası yok . Bütün bunlara sebep şairdir . Kelimeye bunca kıymet verip aşk kıymeti bilmemekse şairden başka kimsenin hüneri değildir . O şairi tanımaktansa , bunlarla hiç ilgisi olmayan bir adamın yerine yazmak isterdim ve o dizeyi şöyle değiştirmek : Ah karamela , şekerim , şiirler iyi de şairler berbat . Şairden geçtim , bu kadar üzülerek sonunda bir adam olabilir miyim , belki o zaman şair de olurdum , aktar da ! Ah karamela , şekerim ! Zarf Karamela mektup , kağıdı zarf İçinden çıkan şu şiire bak : Aşk dünyaya bizden önce gelmiş de erkenden Açmış gibi dükkanını , onun kokusuyla tanıdım Aktarları , acı sözlerini aşkın tuzu biberi saydım , Onun huylarıyla karşılaştım eski tuhafiyelerde Kendi huylarımı gördüm ne hayata yetiyor ne şiire Aşk olsun şair deyip güldüm de Bilmediğim o adamı küstürdüm ! İki küçük nar Nar , çocukluğumuzdu . Büyüdüğümüzde bile . Büyüyünce çocukluğumuzu yitirmemek için nar gerekirdi . Ben bir kez hatırlıyorum , başıma gökten bir nar düşmüştü . Onu elime alıp sevmiştim , çocukluğumu sever gibi , çocukluk arkadaşım beni görmeye gelmiş gibi . İki nar , iki arkadaş : Küçük kız çocuğu ile küçük oğlan çocuğu . Bakmaya , dokunmaya doyamazsın . Hem böyle bir nar görülmemiştir , hem içi açık nar tanesi , hem de içimizden gelenlerin , geçenlerin ve dahi geçeceklerin hayalhanesi . Nar sebepsiz değildir , nar içinden dışına doğru binlerce sebep taşır ki , birini bilge elden düşürseniz nar kırılır . Narın kabuğuna bakıp da sağlamlığına aldanmamak gerekir . Kabuğu serttir , içi hicran kuyusu . İçlidir nar , sevinçlidir , kırılır kederlenir . Yitik zamanların ikindisinde insan uykulara sığındığında , narın rüyasını görme saati gelmiş demektir . Demek ki gelmiş ! İnsan küçücük bir çocuk olmak ister uykularında ve çok üşür , gözleri de üşür , o küçük çocuk olarak çıkmak ister rüyaya , o rüyada gördüğü sonra bir daha o kadar saf görmediğidir : Nar benim ilkokul arkadaşımmış ve mavi bir kızla paylaşıyormuşum ! Nar bir kapalı kutu gibi dursaydı yine , yine bilseydik içinin çok ve açık olduğunu ! Nar büyüklüğüyle övünmez , şımarmaz da hem , nar yalnızca şımartmak için var , açılması bundandır . Bir de Neşet Ertaş ın türkülerinde açılır ki , açılmak ne , saçılır : Birisi var etti beni / birisi yar etti beni dediğinde hemen nar tanesi bir dizeyle mahcup nar heves eder söylenmeye : Birisi nar etti beni . Ben kimden şair olduğumu bilirim dercesine : Ben kimden açıldığımı , ben nar evindeyken , kapalıyken , sırlarım da içimdeyken ve aklım teneffüs zilinde değilken . . . Sonrası üzgün nar ! Nar da üzülür ve kimseler görmez narın içini , üzgünlüğünü , narın bahçesine bir hoyrat girer . Mavi kızı üzen ilkokul arkadaşı büyür , hoyrat olur . Şair olur . Şairin nara bile hoyrat olduğu görülmüş işlerden değilse de , narı kim unutsa hoyrat olur . Biz yandık aşkın narına yazmak kolaydır , zor olan pişmektir . Pişmemişsen yanmak ne ki , yanar durursun yazıp durduğun gibi . Cömert saysan da kendini yaptığın kelime hovardalığından başka nedir ki ? Nar sevinince şiir , nar üzülünce şiir , narın seni şımarttığı kadar sen de narı şımartmayı bilseydin , bu kötü şairliğe gerek olur muydu ? İnsan bir nar yitirince bir nar yitirmiş olmaz ki yalnız , içindeki anıları yitirir , gelecek anılarını yitirir , ruhunu yitirir , yokluğunu / çokluğunu yitirir . Bir nar yitirmek , bin bir gece efsanesini yitirmek gibidir . Henüz masal bitmeden , söz nara dokunur ve nar içinden çekilir . Nar , çocukluğumuzdu . İçimiz , dışımızdı , parkımız , bahçemizdi , sesimiz , şarkımızdı . Şimdi narın içi boş . Şimdi iki nar , biri şaşkın , biri üzgün . Şimdi nar yeniden içlensin diye , içi bin sevinçle kıpır kıpır olsun diye , aşkla tamam olsun , dolsun diye , nardan mahcup olmak gerekir ki biz yandık aşkına narına diyebilelim , yoksa narın içi küser ve terk eder mavi kız , ilkokulunu , nar ağacına kurduğu salıncağını ve nara bağladığı umudunu . Zarf Bahçe kurmak istiyorsan Bir nara bak , çok bak , iyi bak Narın kalbinde bir ilkokul bir mavi kız Hem bahçedir onlar , hem park Bir kalbi gezmek istiyorsan Gönlünü bir nara bırak Mistik kestane Mistik olma ya da öyle görünme modası 2000'de güzelce sona eriyor . Bence . Böylece insanların bir suçlama ya da övgü olarak birbirlerine kolayca , ilk elden mistik demeleri imkansız hale geliyor . Bence . İlginç zamanlarda yaşayasın dendiği gibi , hayli ilginç , bir o kadar da karışık zamanlarda yaşadığımızdan olmalı , bu demektir ki ruhu bile kargaşadan koruyamadık . Eh , ruh karışırsa mistik ne , şair kim , ermiş hangi pazarda , dervişin hikmetli sözleri kaçtan gidiyor ? Zamanın bütün şairaneliklere karşı kıskançlıkla koruduğu , sırrını vermek ne kelime , bir harfi için bile cenkler kurduğu hurufi bir yanı var . Akıl başta olsaydı , yani bu şairlik kana karışmasaydı , onda mistik bir davet olduğunu görebilirdik . Oluş ile sezgi arasında , vaat edilmiş bir toprak gibi mistik yollar duruyor . Yandıktan , piştikten sonra olmaktır , bu yolun ilk kapısını açtıran sihir , büyü ya da her ne hikmetse . Değilse , bir orman duygusu içinde yıllardır dolanıp durursun ilk kapının önünde . Sonra ne kapı yerinde , ne kilit üzerinde , ne sır içinde . Asri zamanların resimleri gibi hiçlik , boşluk , yokluk rüzgarları , seni hangi iklime sürüklerse , hangi renklere gözün takılırsa ve bilmediğin avarelik ilminde sözlerinle böyle çabuk vedalaşmayı göze alırsan , o zaman ilginç bir şair sayılırsın . Bak ben sayıldım . İnanmadım , tekrar baştan saydılar , inanmadım . . . Ortadaydım . Herkes sayabilir . Şimdi yol yok . Yolun kendisi bir kapı ve baştan kapalı . Kendi üstüme kapalıyım ya anahtarım da yok . Açık orman . Her taraftan rüzgar alıyor , söz alıyor , taş alıyor , gül de aldığı oluyor arada bir . Gül aldığı zaman o koca ormanın bir bahçeye dönüştüğünü kim görüyor . Şair değil , iyice anladım ve inandım , şairin gördüğü bir şey yoktur . Gördüğü için yazmaz . Doğadan boşluğu çalar , yolculuklardan tuhaf ezgileri , sokaklardan isimleri , ağaçlardan renkleri , yapraklardan sözcükleri ve başka şairlerden iyilikleri çalar da kendisini bunlarla tamamlamak için yanına bir de mistik levhasını koyar . O zaman olmuş tur sanki ve öyle sanırlar . Bazen şair olurum ve bu husustan haberim olur . Derim ki o zaman şaire , bir postacı olarak : Bak ben çok mektup götürdüm bahçelere , ormanlara , evlere , yollara . Kim mektubunu aldıysa sevinçten bir hoş oldu , kaynadı , coştu , diline , sözlerine , gönlüne bir hafiflik geldi ki , inanmayacaksın ama şairler bile dahildir buna . Ve o zaman görüldü ki mistik olmak , ağır olmak , karışık olmak değildir . Belki olmak bile değildir , sezmek , fark etmek , olmaktan daha mistiktir . Yani bir sincap gibi . Gülüyorsun , gül , seni bağışladık mistik olmaktan . Şair olabilirsin , hem olmuşsun da , kime ne faydası varsa ! İdil bu mektubu bana da gösterdiğinde , kızıl kestane ormanında bir bahçe açıldı : Uzak yapraklar bile birbirine değmeyi düşlediğinde , bilirim , orman bahçe olur . Hem de olsun . O zaman doğmak gibi bir şey olur yeniden . Ve sincaplar kızıl kestane ağaçlarında , ne mistik ne şair olmadan , kimse başkası olmadan , hadi bir kere kendin olmayı dene , yalın ve sabırlı , dünyaya kafa tutmak yerine . . . Ve güldürme beni şair ! İyidir bak , küçük kızlar ne zaman doğmuş olsalar da küçük kız olarak kalacaklardır , çünkü kızıl kestane , mistik bahçe , fazla orman . . . Neyse , bir şiirde , bu ormanda , bu bahçede tek hakikat , büyümek ve küçük bir kız olarak kalmak . Öyle değil mi hayat , öyle değil mi Delidil ? Zarf Orman galiba kayıp ağaçlar Sakladığı için dokunaklı bu kadar Biz de kaybolunca ormana mı gideceğiz ? Peki , ya küsersek birbirimize Ayrı ayrı mı koparacaklar bizi ? Sıcak mavi mektup Saman Sarısı , Karadut , Uzak Mavi Kız , Karamela , Hayal Hanım , Bayan Nihayet . . . Şiirin anıları ondan geliyor ve geleceği anımsamak için yine o üç büyük harf yavaş yavaş değil birdenbire sökün ediyor . Aşk da bir ruh çağırma eylemi değil midir ? Önce bir ruh bulur kendine sonra bir gövde . Kelimelerin şiirde vücut bulduğu gibi , insan da aşkta vücut bulur . Uzak Mavi Kız , Sıcak Mavi Kız olur , şiirin ve aşkın nasıl bir şey olması gerektiğini hatırlatır . Aşk , mavi bir anı olarak aramızda dolaşır ve durmadan mırıldanır . Aşkın mırıldandığı şiir ruha yazılır , mavi yazılır . Keşke yalnız bunun için sevseydim seni , Cemal Süreya nın keşke sinde gizlenen mavi , Attila İlhan da da sevdaya dahil olacaktır . Hilmi Yavuz un Yeşil İmgeli Kız ı ise , aşkın lıktan bihaber ben gibi şairlerde mavi bir şiirin hizasına yazılacaktır . Ben de yazdım : Öyle çıplaktın ki içinde şiirden başka hiçbir şey yoktu dedim , maviye , şiire , ruhuna ve gövdene böyle inandım . İnandım aşk da bir mavidildir şiir de . Uzaktaki mavi kıza sıcak mavi mektup yazmak için tuttum anılardan da öncesini aradım . Çocukluk anılardan da öncedir . Ve aşk şiirden önce çocukluk gerektirir . Aşk olunca çocukluklar değiştirilir . İnsan kendi çocukluğunu bir arkadaşına ödünç vermeli değil mi ? Hem kimsenin çocukluğu kimsede kalmaz , aşk olsun diyedir bütün bunlar , nasılsa insan bir gün çocukluğu gibi kendine kalır . Kalırız , anlarız : Çocukluk da bir şehirdir ve şehirler bazen birbirlerine konuk gitmelidir , aşk sebebiyle . Karalar denizlere bu mavi sebepten ötürü konuk giderler . Çocukluğun , şehirlerin , şiirlerin bir zaman sende ve bende , bir zaman birbirimizde konuk olması da aynı sebebin sıcaklığındandır . Geçeriz ve anlarız : Her şey bir sebep üzerine bulut toplar , mektup olur . Turnalar bir bozkır mektubu gibi göz hizamızda uçarlar ve her yolculukta gözlerimiz dolar . En çok aşk içindeyken gurbet duygusu insanın kalbine dolar . Akşamından içli , ıssızlığından ürpertili , çokluğundan azlığından dertli , varlığından yokluğundan kederli olduğumuz bir şehr - i aşk gibi dolaşırız hayatı . Aşk ile kurduğumuz cümleyi de sayamayız , kırdığımız cümleyi de . Kurarız , kırarız ama anlamayız . Öyleyse anlam olmak için yeterince çıplak bir kelimeyi , cümlenin kalabalığından , kabalığından kurtarmak gerekir . Aşk deyip susmak , mavi deyip susmak gibidir . Küçük kız çocukluğun içindedir , çocukluk şiirin içindedir , mavi kız olur , aşkın içindedir , sıcak mavi bir mektubun içindedir . Bazı mektuplar şiirden ıslanır , bazı mektuplar aşkla ısınır . Bu mektup hem sıcak ; hem mavidir . Aşkla mühürlüdür . Yazıldığı yer de şehr - i aşktır okunduğu yer de . Dil üşümeden daha üzülmeden ten / açılıp saçılsın bize nara gidelim / ev ki nar gibi iç içe bahçe / kadın aşka bahçe , deli sarmaşık / tutunup aşkına hemen nara gidelim hevesiyle yazılmış , mavi bir pul ile süslenmiş ve içinden üç büyülü harf . . . Biri senin kalbine , biri benim kalbime , biri de bu mektubu okuyanın kalbine mavi kalemle yazılmıştır ! Elma Gülümsüyor Elma , zarf gibi duruyor çarşıda . Işıltısıyla , parlaklığıyla çarşıyı da aydınlatıyor günü de . Bu mavi Cumartesi gününün önünden geçiyordum , elmanın gülümsediğini gördüm . Durdum ve gözlerimle sevdim onu . Elma , ne duruyorsun evine git ve mektubunu yaz ! dedi mi , demiş gibi geldi bana . Bense sen zarf değilsin , derinsin , şiir yazılır sana demiş olmalıyım . Çarşının ve sevincin kalabalığından , gürültüsünden duymadıysa bile , bu mektubun sessizliğinden hisseder mutlaka . Elmanın düştüğü şiir yasak , yazıldığı mektup günah değil . Çekmece odası Çocukluğum düzayak evlerde geçti , kapıların sokağa açıldığı evler . O yüzden tavan arası yok çocukluğumun , sandık odası da . Hem galiba saklayacak , biriktirecek bir şey de yoktu , fazla ölümüz de yoktu o zamanlar . Yaşıyorduk ve bu bir anı olarak kalıyordu ertesi güne . Sonraları romanlar , hikayeler okumaya başlayınca karşıma çıktı tavan aralarında saklanan eşyalar , orada yapılan keşifler , serüvenlerin başlangıç noktası . Fantastik ve büyülü geliyordu bana bu duygu . Sonraları saklayacak , biriktirecek çok şeyim oldu . Koleksiyon amacıyla değil , yazmak için kalemler , kıtlık olursa diye kağıt ve bana kalmazsa diye kitap . Gazete kesikleri , dergi sayfaları , mektuplar , kartpostallar . İnsan kendi çekmecesini karıştırır mı ? Üstelik bir başkasının çekmecesini karıştırır gibi . Aradığım bir yazıyı , şiiri artık bulamamaya ve karışıklıktan yorulup , aramaktan vazgeçmeye başlayınca , çekmecelerimi temizlemeye karar verdim . Çocukluğumda yaşamadığım tavan arası duygusunu , çekmeceler yaşattı bana . Sanki bir başkasına aitmiş gibi çoktur unuttuğum ya da ilk kez görüyormuş gibi olduğum neler çıktı karşıma ! Pek çoğunu attım , kıyamadıklarım da oldu aralarında . En çok da çeşitli boylarda defterlere , sayfalara yazdığım cümleler , şurdan burdan yaptığım alıntılar uğraştırdı beni , ne zaman , niye yazmışım , sonra neden vazgeçmişim ? Bu çekmecelerden bir ev kurulmaz kurulmasına da , onlarla yaşayacağım bir oda yeter de artar bana . Çekmecede duran mektup açılmış oldu bir bakıma ve arasından şunlar döküldü : Bosnalı şair Goran Simiç , Saraybosna'yı kutsal kent olarak niteliyor : Olup bitenlerden sonra gazete haberleri gibi soğuk şiirler yazmak istiyorum . O denli soğuk olmalılar ki biri bana neden gazete haberleri gibi şiirler yazdığımı sorduğu anda o şiirleri unutmalıyım . Goran Simiç ne oldu bilmiyorum . Kieslowski , Üç Renk'ten Kırmızı ya dair şunları düşünmüş : Bilge olmak için çok genç , masum olmak için çok yaşlı olan adam , çocuk olabilmek için çok yaşlı , gerçekten yaşadım diyebilmek içinse çok genç olan kadın . Her ölümün , erken ölüm olduğunu Kieslowski ile iyice anladım . Bir Afrika atasözü : İyi büyücü de kötü büyücü de , aynı tamtamla şarkı söylerler . Ernest Hemingway in 22 yıllık dostu Kübalı balıkçı Gregorio Fuentes , dostluk günlerini anlatıyor : Deniz az , felsefe çok gelirdi . Bazen kendimi aldatılmış hissederdim . Yaşam başka bir şey , kitaplar başka bir şey . Başka bir görüntü , bir cümleye sığmış : Bir kadın yüksek sesle Edip Cansever okuyorsa kocasına , bir başkasına aşıktır mutlaka ! Sonra bir aforizma yalan üstüne : Sana inanıyorum inanmasına da ; yalanlarının hangisine inanacağımı bilmediğimden , doğrusu inancımı hayli yitirdim son zamanlarda . Ünlü fotomuhabirimiz Ara Güler ( fotoğraf sanatçısı sözünden hiç hoşlanmıyor ) , Ben insanların fotoğrafçısıyım demiş , kitabı içinse , İnsanların kitabı diyor . Pınar Kür , Bir Deli Ağaç gibi hikayeler yazsa yine , deli ağacın yerinde yeller esse de ! Ahmet Oktay ın çok sevdiğim dizeleri çıktı karşıma : İnsan çekmecelerini de temizlemeli zaman zaman Kalbini de ! Çürüme içerdendir çünkü : Zarf ve Kabir , sararsa da kunt görünür : Mürekkep / ve beden kayıptır . Şiirin adı ise bir gerekliliği hatırlatıyor : Yıllık Bakım . Adorno , Auschwitz'den sonra şiir yazılamaz demişti , bizlerse Sivas'tan sonra da yazdık ! Çekmece odası ruhumuzdaki deliği büyütüyor , tavan arasından yalnızca hatıralar değil , korkular , şüpheler , korkunç şeyler de dökülüyor . İnsan kendi çekmecesini fazla karıştırmamalı . Zarf Birlikte kayboluyor çocuklarla mektuplar Kızlar sandık odasına , oğlanlar tavan arasına Zarf bir gömlek gibi değişiyor da sık sık Değişmiyor mektup . Hepimizin içi birikiyor onda İnsanın çekmecesi içi gibidir Kim onun kalbine dokunabilir kolayca Kirli bir pul gibi uyurken zarfsız çocuklar Sokağa atılan mektupların koynunda Canım sıkılıyor Eski vakitlerin gömleği daha genişti , bol geldiğinden , üstümüzde iyi durmadığından şikayet ettiğimiz bile olurdu . Şimdi o gömleği özlüyorum , içine girip uzun boylu gideceğimden değil , nereye kadar gidebilirim ki hem , üstelik gömleği tenimize giydiğimiz bir yanılsamadan ibarettir , gömleği taşıyan ruhtur ki onda bile şimdi eski vakit bulunmaz , bulunsa da şimdiki zamanın ortasına bırakmaya gönül razı olmaz . Eski vakit , galiba , gönül rızasıyla genişti , ferahtı , havadardı ki , onun gömleğinin şimdi bir hayal gibi gözümde canlanıp uçuşması bundan . Vakit nasıl geçti , gömleği üstümüzden uçtu gitti , yerine yeni vakitler geldi , herkes aynı gömleği giyer gibi benzer ruhları giyindi . Herkesi suçlayamam , ben de aynı dar vakitleri yaşıyorum . Sanki yazın en sıcak günlerinde kasabada tek başına kalmış bir çocuk gibi . Oysa biliyorum , bir ben değilim o çocuk . Herkeste aynı kasaba sıkıntısı , herkesi yalnızlık güneşi çarpmış gibi . Vakittendir diyorlar , demeseler keşke , bu daha da yoruyor beni , daha da daraltıyor üstümdeki gömleği . Gömlekle tenin arasında bir şey eksik , bir şey yok . Kedim yaprakla kavga ediyor , yaprak kazanıyor ve uçuyor . Yaprağın rüzgarı var , ona dokunuyor , onu koruyor . Ya benim rüzgarım ? Ruhla vakit arasında bir hadise var . İkisi de birbirini sevmiyor , ben yakınlaştırmaya çalıştıkça araları açılıyor . Belki de rüzgar bile çekiniyor aralarına girmeye . Bense seyirci olmaya katlanamıyorum . Seyirci olursam , biliyorum , ikisi bir olup benimle kavgaya tutuşacaklar . Ben kavgacı bir adam değilim , korkarım , kaçarım . İyi de ruhtan ve vakitten nasıl kaçarım ? Ruhum işgüzarlığımdan , vakitse onu bir an olsun boş bırakmadığımdan şikayetçi . Bense son yıllara kadar şikayeti sevmeyen adam , şimdi onlardan da , kendimden de şikayet eder oldum . Sonunda da bu mektubu yazmak zorunda kaldım . Çünkü canım sıkılıyor . Eskiden can sıkıntısından söz etmek ayıp gelirdi bana , sonra bir yerlerde canım sıkılmıyor demenin ayıp sayıldığını okudum . Cömertlik başka bir şey , ama bana çok para harcamak da biraz edep dışı gelir , sanki küfür gibi gelir , saygısızlık gibi gelir ; kime , neye , nereye saygısızlık , bilmiyorum , ama nedense utanç verici bir davranış olarak kalmış aklımda . Harcayacak çok param yok , olsa da harcayacak yerim , vaktim yok . Ben yalnızca bu kavgadan ruhumun üstün çıkmasını arzuluyorum , çünkü onun vakte ihtiyacı var . Çünkü o az çok kendini tanıdığı hissine kapıldığında ve bir zaman bunun keyfini sürmeyi istediğinde , bir zorba gibi vakit çıkıyor karşısına , Kırk şair birden olsam yazamam bir hevesi dediğimde , bunun güzel bir dize olduğu söylendi söylenmesine de , galiba heves kanatlı , şair yaya olarak bulunuyoruz bu dünyada . Ruhum bir uçsa , vakit bin uçuyor . Hevesi görebilene aşk olsun ! Sıkıcı bir mektup bu biliyorum . Başka türlü nasıl yazılırdı bilmiyorum . Ama gömlek eski ruhunu , ruh eski vaktini arıyor . Gömlek dar , vakit dar , ruh dar , mektup da dar , zarf da dar : Pul , şimdi heves olsa neye yarar ? Zarf Bu mektup her zarfa sığar Sığmaz şairin sesi Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar Edip midir , Turgut mu artık anlaşılmaz Hem şiir anlamaktan çıkmaz Düzyazı bir can sıkıntısı benimki Yazılır , bir zarfa gömülür , o kadar Sonsuz turne Döne döne dolaşmak yolculuk sayılır mı , sayılsa da yolculuğun en çileli hali olmalı . Pop şarkıcılarını bir sosyolog olarak hesaba katmam gerekse de , bir arzuhalci olarak gönlümün arzulamadığını söylemem gerek . Onlar varsın şurda burda konser versinler ! Turne başka bir şey . Benim için turne hala çadır tiyatrolarıdır , iki oyuna bir bilettir , tel cambazlarıdır , Afrika kraliçesidir , kumpanyalardır ve elbette tiyatrolardır . Bir turne edebiyatı da vardır çünkü ve ben ona çok tutkunum . Aklıma da hep Sabahattin Ali nin Hanende Melek hikayesi gelir ki , TV filmini de aynı ölçüde başarılı bulduğumu söylemeliyim , Metin Erksan yönetmişti galiba ya da kim yönettiyse ellerine sağlık . Bir de birkaç yıl önce okuduğum , Nahit Sırrı Örik in Turnede Bir Artist Nasıl Öldürüldü ? adlı uzun hikayesi , novella sı . Mutlaka okuduğum başka hikayeler , romanlar da vardır ama , aklıma ilk gelen ve beni etkileyen bu ikisi oldu . Turne , Anadolu demektir , kasaba demektir , oranın eşrafı ve memuru demektir . Gizli değil açık arzuların sahnelendiği yerdir turne , güzelliğinin son demlerini yaşayan artistlerin yeniden hayata döndüğü yerdir , turne hatıraları eski güzel hatıralar değerindedir ki , ölmeden önce son turnesiyle avunur artist , ömrünün en güzel şarkılarını o turnede söyler , sanatını orada konuşturur ve hala aşık olunabilmenin o yüceltici lezzetini orada tadar . Son turne , bütün bir hayatın sahnelendiği ve sonunda alkışlar kadar aşkla da okşanan bir ruhun yeniden yapıştırılarak , ölüme ben hazırım , beni böyle al ! cümlesini gönül rahatlığıyla söyleyebildiği son perdedir . Bütün vefasızlıklar unutulmuş , bütün bıçaklar kınlarına geri dönmüş , bütün yaralar , şaşılacak kadar renkli bir bahçede , gül gibi açılır olmuştur . Turnedeki artist dönüşte bekleyen o korkulu şehre , çoğunlukla İstanbul'dur , gönüller fetheden , taşrada deprem yaratan ve geride kalanların gözlerine hayatlarında gördükleri o tek rüyayı bırakarak , bir kraliçe gibi korkusuzca girdiğine kendisi bile hayret etmiştir . Son turne hayattır çünkü , hayat ilk ve son kez yüzüne böyle gülmüş , geride hayıflanacağı hiçbir şey bulamamış olmanın bahtiyarlığını yaşatmıştır turnedeki artiste . Genç , güzel ve diri zamanların fotoğrafları bile gözden düşmüş , o taşra baskısı afişlerde yarı görünür , yarı görünmez resimleri ve muhteşem sıfatının tekrarlana tekrarlana neredeyse şehvet gibi bir anlam kazanması taşranın ona verdiği en büyük ödül olmuştur . Belki de bu yüzden taşranın verdiği ödüller her zaman samimidir , sahicidir , hayat yerine geçer . Herkesin taşrada bir turneye çıkması gerekir . Turnesi taşra olmayan bir temsilin , İstanbul'da gişesi nasıl olursa olsun , asıl boyutu eksiktir . Çünkü taşra için asl'olan temsil değil , temsillerde insanların oynamasıdır . Taşrayı , verimli bir edebiyat tarlası ya da kasabası kılan da orada turnenin hayat yerine geçmesidir . Sonsuz turneye çıkmadan önce son turnesine çıkanlar , sanırım böylece , bir zafer sarhoşluğuna girerler . Bir daha da dönmezler , nasıl dönsünler ki sonsuz turne ölümün sahnesidir ve ölüm perdesini açınca bütün perdeler iner . Son perde : Sonsuz turne ! Zarf İnsan kapalı bir mektup gibi sonsuza gider Üstünde nice kasabaların , akşamların pulu Bu postacı başka , mektubuyla birlikte alır insanı Aynı adrese götürür , aynı soğuk mührün vurulduğu Zarflar üst üste , ruhlar sessizlik gömleğinde Ne gecikir , ne postada kaybolur insan Bir mektuptur , yalnız ve sonsuz turnede Bir metafor olarak . . . Deniz , bir metafor olarak bende hep karşıtıyla duruyor . Gerçekten duruyor , çünkü bu metaforun karşı kıyısı , taşra . Yüzmeyi bilmiyorum , belki de bu yüzden taşrada hiç boğulmadım . Boy vereceğim derinlikler belliydi , kaç kulaç atacağım belli ve gideceğim mesafe sınırlıydı . Denizin hayatta ve şiirde başka derinlikleri de varsa , ki var , olmasaydı binlerce yıldır gözde bir imge olur muydu , onları da çoğu zaman ürpererek okuyorum , seyrediyorum . Bazen çarşaf gibi uyuması , bazen dalgaların kendi ihtişamından ürkerek kırılması , öfkelenip köpürmesi , oyun gibi köpüklerini kıyıya bırakması , gece hayatında lacivert giysilere bürünerek ağırbaşlı görünmesi , fakat denizciler için olduğu kadar şairler ve romancılar için de aslında koyu ve karanlık bir ormanın tehlikeleriyle dolu olması , ve elbette usta bir yazarın elinde ve gözünde benim düşleyemeyeceğim kadar sonsuz , derin ve büyük bir imgeler okyanusu olarak , bir hazine olarak uçsuz bucaksız hayallere yataklık etmesi denizin hala bitmediğini gösteriyor . Deniz bitmiyor , öyleyse ona dair sözün de bitmesi için şimdilik ufukta bir neden gözükmüyor . Ufukta gözükmesine bile gerek olmayan bir şey var fakat , bu yazının konusu olan şey : Yıllardır dert etmediğim bir şeyin sıkıntısını , son yıllarda yaşamaya başladım . Eskiden kıyıya pek inmezdim , güneye , Akdeniz'e ya da Ege'ye inmek , benim için , bu fiili gerçekleştiren insanların kendilerine bahşettikleri ya da böyle söylemekten hoşlandıkları bir şeydi . Şimdi düzenli olarak her yaz bir hafta denize girmenin neredeyse mecburi olduğu bir tatile çıkıyorum ve denize giriyorum , fakat yalnızca sırt üstü yüzer gibi yapıyorum , yüzebilsem iyi olur ama bunun için fazla çaba göstermiyorum . Yine de düşünüyorum suyun içindeyken : Bilim kurgu ya da polisiye edebiyatı sevmeyişimle , denizde ayaklarımın yerden kesilmeyişi arasında bir ilişki olabilir mi , iyi de ilişki doğruysa fantastik öyküleri de sevmemem gerekmez mi ? Belki bir iki kulaç daha atsam bunun cevabını verebilirim , ama korkuyorum . Yoksa romancılar şairlerden daha mı gözü pek , belki de onlar bilinmeyene kulaç atmakta daha cesur , başka türlü de iyi bir roman yazmak mümkün olmayabilir . Ya da tıpkı şiirlerimde olduğu gibi , denizde de ayağımı yerden kesemiyorum . Çok imgeyle , çok sözcükle boğuşmak yerine , aynı temalar ve sözcüklerin çerçevesinde dönüp durduğuma bakılırsa , yazdığım şiirle yüzemediğim deniz arasında da böyle bir ilişki kurabilir . Yüzmekten yola çıkıp hayli açıldım , sahile dönme vaktidir , çok açılırsam kıyıya değil ama şiire dönememekten korkarım . Şiir bende bir sahil buldu mu bilmiyorum ama , ben onda hep bir sahil buldum . Sığınma duygusu diyebilirsiniz ya da güvenlik arayışı , her ikisi de kabulümdür . Kimbilir belki de denizden payıma yalnızca metafor düşmüştür , beni kollarına kabul etmeyişine üzülmem değil , zaman zaman gemiler , vapurlar , kayıklar , maviler , lacivertler , köpükler gibi ona ait nesneleri , renkleri şiirimin kıyısına bıraktığı için teşekkür etmem gerekir . Öyle ya , herkesin denizden de şiirden de nasibi bellidir . Zarf Mektup yaz , denize at Nasılsa bir gün her mektup Suların aynasında boy gösterir Kimi boğulur kimi kaybolur kelimelerin Yaralı kelimelere rastlarsanız sahilde Bilin ki ölümden önce son arzuları Denize bir şiir halinde geri dönmektir Barco Negro Kara Gemi ( Barco Negro ) bir kez daha sefere çıkıyor Adela'nın sesinde . Maria Adela Barbosa , Portekiz'in en ünlü fado larından olan Barco Negro ile kocası sefere çıkan kadınların ağıtlarını seslendirmekle kalmıyor , kendisi de biniyor bu kez o Sessiz Gemi ye . Ve 14 yaşına doğru yelken açıyor akşam sularından gençlik sularına doğru . Fado yarışmasında birinci seçiliyor . Sesinin Amalia Rodriguez ile aynı düzeyde olduğu söyleniyor . EI Libro Del Mundo adlı kitap ve müzik yayın kuruluşunun pek çok etkinliğine katılıyor Avrupa'da . İspanya'da şan eğitimini tamamlıyor . 1961'de Tahran'da karaya demir atıyor , belleğinde Portekizli şair Fernando Pessoa nın Denize Övgü sünden dizelerle . BİR TÜR KONUŞMA Öyle bir suçluluk duygusu var ki bende , yemeğin yemediğim yarısının bile kalbinin kırıldığını düşünüyorum . böyle yaşamak kolay olmuyor elbette . İnsan , yaşamayı becerebilenlerin karşısında donup kalıyor . Yani merak ediyorum , insanlar nasıl oluyor da yaşamaya ara vermek istemiyorlar . Bana gelince , ara vermek bir yana , yaşamak istediğimden bile o kadar emin değilim . O tür bir saplantım - ya da kararlılığım diyelim - hiç olmadı . Kendimi dünya için o kadar da zorunlu veya yararlı da görmüyorum üstelik . Soğuk makarna gibiyim , ne dünyaya zarar vermek istiyorum ne de büyük bir yarar sağlamak gibi önlenemez bir isteğim var . Varolmak , o kadar da heyecan verici gelmiyor bana . Buna karşılık , yok olmanın da anlamlı bir yanını göremiyorum . Tavşan boku gibiyim bir bakıma ; kokmaz , bulaşmaz . Sizin anlayacağınız , eğer ölümü anlamlandıran yaşadığınız sürece yaptıklarınızsa , pek şansım yok . Bunlar bir yana , günün birinde yaşamımı yazmaktan korkuyorum . Kendimi , böyle bir karar vermişken görebiliyorum : Boş bir defterin önünde saatlerce tırnaklarımı yiyorum , sırtımdaki sivilcelerle oynuyorum , yüzlerce sigara içiyorum , bin bir türlü olmamış , olmayacak senaryo kurup kendime acı veriyorum tanrı beni böyle bir hevese kapılmaktan korusun . Bir an için yazabildiğimi varsayalım . Ya bu saçma sapan karalamalar birinin eline geçerse . . . Bütün mahallenin diline düşerim billahi . Diğer yandan da bu düşünce hoşuma gitmiyor değil . Yani bütün yaşamınızı , birkaç sayfalık , kolayca yok edilebilecek bir hacme sığdırmak neşeli bir fikir . Düşünsenize bir kere , herşeyi anlatırım ; babamı , Fidel'i , Alara'yı . Sadece ve sadece gerçekleri elbette . O her zaman uydurduğum babamın beni tekmelediği , sonra da evdeki portatif çarmıha gerdiği hikayelerini değil yani . Fidel'le oynanan kumarlar , kilitler , kutular , balıklar . . . Tanrım , ne çok anlattım bu öyküleri ve kim bilir nasıl da sıkmışımdır insanların canını . İşte bütün bunları yazıp kağıtlara , sonra da . . . Cırt ! İnanın , bu uydurma , yalan söyleme belasının düşmanımın bile başına sarılmasını istemem . Nasıl demeli , çamur gibi bir şey , çorap söküğü sanki . Örneğin geçen gün , - kesinlikle çok normaldim - biz , Alara'yla ikimiz , benim evime gidiyorduk . Kadınlar , evde yaptığım konuşmalara bayılırlar . Bana kalırsa çok sıkıcı ; çünkü , onlara hep aynı çamur gibi , ağlak öyküleri anlatıyorum . Hele öykülerimin sonunda hep birilerinin öldüğü dikkate alınırsa . . . Siz düşünün artık gerisini . Neyse , yolda yürüyorduk . Alara apartmanlardan birine bakıp , Ne kadar beyaz dedi . Durur muyum , anlatmaya başladım . Evet fazlasıyla dedim . Ondan sonra işte , kendimi kaybetmişim . Ona , şu saçma öyküyü anlattım : Geçenlerde badana yaptılar . Duymuşsundur , bir hafta önce bu sokakta birkaç çocuk öldürüldü . Tahmin edersin ki , berbat bir görüntüydü . Diğer apartmanların sakinleri duvarlarını yıkamakla yetindiler . Ancak , bu apartmandaki bir kadın , badana yapmanın daha sağlıklı ve radikal bir çözüm olacağını söylemiş diğerlerine . Söylemekle kalmayıp inandırmış da . Bana sorarsan , kadının , çocukların öldürülmesiyle bir ilgisi var . Düşünsene , yoksa avuç dolusu parayı , bu kış gününde , neden badanaya versin ki ? Pek de zengin olmadığı düşünülürse . . . İnsan şüpheleniyor işte . Bunları anlatmakla kalsam iyi . Bir de çocukların o gün hangi oyunu oynadıklarını , oyunun kurallarının bana pek saçma geldiğini de söyledim . Elbette , olay olduğu sırada başka bir yerde bulunduğumu da sözlerime eklemeyi unutmadım . Alara biraz kuşkulanmıştı sanırım . Öyle , sessizce duruyordu . Bu tür suskunluklar , beni hep büyük itiraflara sürüklemiştir . Yalan söyledim dedim . Alara hiç de şaşırmış görünmüyordu . Ben onun şaşırmamasına çok şaşırmıştım oysa . Paniğe kapıldım , demek bütün uydurmalarım biliniyordu . Demek insanlar , benim uydurmamı artık yadırgamıyorlardı . İnsanların , palavracı bir deli olduğumu düşünmelerinden hoşlanmam . Ne de olsa , bunu isteyerek yaptığımı kimse söyleyemez . Oluyor işte . Alara'nın bu tutumu kimi olsa uykusuz bırakırdı . Oysa , onun da biraz kaçık olduğunu herkes bilir . Ama yine de kötü bir duruma düşmüştüm ve Alara'nın zır deli olduğunu kanıtlamak bile beni bu bataktan kurtaramazdı . Palavra diyorum , pek sevimli değil elbette . Ama insan bir kere gerçeğin ne olduğunu yitirince , pek bir farkı kalmıyor . En azından yalan söyleyen açısından . Ancak yine de dikkat etmek gerek ; başınızdan geçen bir şeyi anlatırken özenli olmalısınız . Örneğin , daha önce aynı olayı anlattığınız insanlardan uzakta bulunmaya çalışın . Bu bir yana , kurtarılabilir yalanlar atmak konusunda titiz davranın . Bunu yapmazsanız . . . Bilirsiniz işte , insanlar bir olayı olduğu biçimde dinlemek isterler . Bu kaygılarını anlamak da pek olanaklı değildir . Oysa ben , o olayları , onlar daha çok keyif alsınlar diye öyle anlatıyorum . Gerçek halleriyle çok da heyecanlı olmadıklarını siz de kabul edersiniz . Örneğin , Bir adamla tanıştım , çok hoştu yerine , niye Dünyanın yaşayan en eski ip cambazıyla tanıştım demiyesiniz ? Bunun kime , ne zararı var ki ? ya da , Bir kadınla karşılaştım yerine , Yolda giderken üzerime deli bir kadın saldırdı . Yanında da kör bir kedi vardı demek , neden bu kadar olanaksız ? bana kalırsa , böylesi daha iyi bile olabilir . Beni yanlış anlamayın , bunu ilgi çekmek için yapmıyorum . Bilakis insanların hoşuna gittiğine eminim . Hoşlarına gitmeseydi , yalan olduğunu ortaya çıkarmak için bu kadar çok uğraşmazlardı . Siz de bilirsiniz ki insanlar sevdikleri , hayran oldukları şeyleri yalanlamaktan açıklanamaz bir haz alırlar . Şu yaşam öyküsü meselesine geri dönelim . Diyelim ki bütün gerçekleri anlattım . Atlıkarıncada yerimi alan ve karşı koymakta aciz kaldığım çocuk yüzünden depresyona girmem meselesi de dahil olmak üzere bütün gerçekleri . Elbette bazı zırlamalarımı , insani bir güdüyle gizleyebilirim . Yine de kabul edilebilir bir oranda gerçekleri dile getirdim diyelim . Kimin ilgisini çeker ki ? Elle tutulur bir yanı olan , kurgusu olan öykülerim yok ki benim . Oldum bittim saçma buldum bu kurguları , olay örgülerini . Yani sizin anlayacağınız , akıl hastahanesine bile yatmadığım için , kimsenin gözucuyla bile bakmayacağı bir safsata olacaktır karalamalarım . Madem bu kadar çok uyduruyorsun , niye gidip bir akıl hastahanesinde tedavi olmuyorsun ? Haklı bir soru . Ama en azından soru kadar da haklı bir yanıtı var : Zamanım olmadı . Evet evet . Gerçekten buna hiç mi hiç zamanım olmadı . Yaşamayı yarıda kes . Oralara git . Birtakım insanları deli olduğuna inandırmaya çalış . İnandıramayınca evine dön . Dolma yap , dişlerini fırçala ve kitap oku . Geri kalan yaşamını da delirmeyi bile becerememiş bir insan olarak geçir . Çekilir şey değil doğrusu . Aslına bakarsanız birkaç iyi denemem olduğunu söylemek zorundayım . Alçakgönüllü olmanın anlamı yok , gerçekten de hiç fena değillerdi . Ama yine de en iyisi , kendimi odama kapattığım çalışmamdı . O güne kadar yazdığım bütün saçmalıkları yakmaya başladım . Bu denemenin iyiliği , kopardığı gürültüden geliyor . Çünkü birinin kendisini bir yere kapatması nedense diğerlerini pek korkutur . Sanki dışarıda kaldıklarına bozulurlar ; onur meselesi yaparlar . Ancak , tahmin edebileceğiniz gibi sonuç olumlu olmadı ; iki gün sonra karnım acıktı . Acıkmak ne kelime , midemdeki gürültü öyle yüksek bir perdeden seyrediyordu ki , delirmek fikri bile saçma gelmeye başlamıştı . Ayrıca gözlerim uykusuzluktan yanıyordu . Övünmek gibi olmasın , kapı deliğini kapatıp orada uyumak gibi bir olanağım varken , diğerlerinin bütün aşamaları izleyebilmesi uğruna bundan vazgeçmiş ve yiğitliğe bok sürmemek için iki gün boyunca gözümü kırpmamıştım . Ayrıca , yaktığım lanet yazılar , bu kez nefes borumda bir çamura dönüşmüştü . Süre üç güne yaklaşırken , çok onursuzca bulmama karşın dışarı çıkmak zorunda kaldım . Böyle durumlarda duyduğum utanç , asla sözcüklerle anlatılamaz . Büyük bir masa olsa , altına girsem ve kimse beni görmese diye düşünürüm . Ama işe bakın ki , tam o anda , dünyanın bütün masaları , el ele vermiş , neşe içinde uzaklaşır olurlar . Ben , yine her zaman olduğu gibi cascavlak ortada kalırım . Hem delirmenin yığınla reklamını yapmışsın , hem de delirmemişsin . Sormazlar mı adama ? Sonra ki denemelerim , daha antrenmanlı olmama karşın , bu kadar yankı getirmedi . Birkaç intihar girişimi , birkaç kriz , yatıştırıcılarla geçiştirilen birkaç gürültülü gün . . . Bunların ilgi çekeceğini kim söyleyebilir ? Bütün bunların gerçek olması hoşuma gitmiyor işte . Bu ucuz gerçekler yüzünden Fidel , yalanlar uyduruyorum . KADINLARI İNTİHARA SÜRÜKLEYEN BAZI KADINLAR 1 . ZEYNEP . . . Ama öğretmenim , Zeynep başlattı . ( Daha dokuz yaşımdayım ve o kadınlardan biriyle karşılaşıyorum . Zeynep , yüzü gözü boyalı öğretmenimizin ayakkabılarını taşıyor . O ayakkabıları ne amaçla oradan oraya taşıdığını anımsayamıyorum ; ama , o ayakkabıları taşımanın önemli bir erk meselesi olduğu çok açık . Bilekleri atkılı , kahverengi , deri ayakkabılar . . . İşte bu ayakkabıların , yaşadığım ilk iktidar kavgasıyla yakın bağlantısı var . Zeynep , sarışın ) . . . Ama gerçekten . ben hiçbir şey yapmadım . O , sizin ayakkabılarınızı taşımak için beni yere itti . Sonra da Fransızca bilmediğim için benimle alay etti . ( Zeynep , daha o yaşta , nereden biliyorsa Fransızca biliyor . Böylece ben de Fransızca bilmemekle ilk büyük suçumu işlemiş oluyorum ) . . . Ama öğretmenim , o yurtta kalan çocuklarla da , pis kokuyorlar diye alay etti . Ben de . . . Ona . . . Ama çok kızdırdı beni . Hem zaten hiçbir yeri acımadı . Sırf beni şikayet etmek için ağlayıp duruyor . ( Gürkan var bir tane . Annesi babası yok . O zaman bu konuyu pek çözemiyorum , ama onların daha çok sevilmesi gerekenler grubunda olduğunun farkındayım . Onları daha çok seviyorum . Daha ilk günden ona bütün boya kalemlerimi veriyorum . Nedeni belli değil . Zeynep de onlarla alay ediyor . Ve siz , de bilirsiniz ki , ilkokuldaki kimsesiz çocuklar çete halinde dolaşırlar . Ve ben de her nedense ve nasıl olduysa bu çetenin içindeyim . Zeynep en çok da buna sinir oluyor . Üstelik Zeynep sarışın . Saçları güneşte öyle güzel parlıyor ki . . . ) Ama yapmadım ki öğretmenim . Ben onun kokulu silgisini almadım . Hem herkese yaymış . Gürkan bana aşıkmış diye . Yalan söylüyor . Ama öğretmenim , siz hep onun tarafını tutuyorsunuz . Hep ben suçluymuşum gibi . . . ( Kokulu silgisini alıp , beş parçaya böldüğümü bugün bile anımsıyorum . Garip bir öc alma duygusuyla ve silgiyi tanınmayacak biçime getirmeyi de akıl ederek , silgiyi çaldım . Zeynep'in parmakları incecik . Hem tırnaklarını yemediği için hep temizler . Zeynep'in çorapları ve tırnakları hiç kirlenmiyor . Önlüğü de hiç yırtılmıyor ) . . . Ama haksızlık yapıyorsunuz öğretmenim . Niye hep bana ceza veriyorsunuz ? Ben bir şey yapmadım ki . Ama öğretmenim . . . Ben biliyorum zaten , siz Zeynep'i sarışın olduğu için seviyorsunuz . ( Gerçekten de sarışın olduğu için seviyordu ) 2 . DENİZ Sevgili dostum Mektubunda Mehmet'in seni sevmediği için yaşamı artık o kadar da anlamlı bulmadığını yazmışsın . Hatta kendini çok aşağılanmış ve içi boşaltılmış gibi hissettiğini söylemişsin . ( Bu , deniz . Lisedeyim . Dünyaya omuz atmak için büyümeye çalışıyorum . Müthiş dayılanıyorum , Aşık oluyorum ve sigara tiryakisi olmak için akla gelmeyecek çalışmalar yapıyorum . Elbette şiir de yazıyorum . Bunlar yetmezmiş gibi , bir de devrimcilik meselesi var . Okul derneğindeki üst sınıflara kendimi beğendirmeye çalışıyorum . İlk başta erkekleri , sonra da dünyayı anlamaya çalışıyorum . Ve pek tabii ki , anlayamıyorum ) Canım , sevmek çok önemli elbette . Ancak sevme yeteneğini Mehmet'le sınırlamamalısın . Dünyada senin sevgine gereksinim duyan , yüzlerce , aç , üşümüş ezilmiş çocuk var . Onları düşün . Sevmek insanı çoğaltmalı , üretmeye yöneltmeli . Senin yaptığın gibi ölüme yaklaştırmamalı . Verimli sevgiler yaşamalıyız hepimiz . ( Deniz'in mektuplarından neredeyse nefret ediyorum . Bu mektubu da Marks'ın Bonaparte'ın 18 Brumaire'i nden başını kaldırıp yazdığını düşünüyorum . Saçmalık . O kadar çok sözcük istemiyorum ben halbuki . Sevgi üzerinde fizibilite hesapları yapmak da istemiyorum . Savrulup gitmek istiyorum . Bahar gelsin , gitmesin falan istiyorum . Ölüm üzerine düşünüp duruyorum . Varoluşçuluk okumuşum , hiçbir şeye bana mısın demiyorum . Var mı öyle , çocuklar mocuklar . . . Nietzsche okuyorum , Acımak , sefil bir duygudur diyorum . Ben ona sonsuz aşktan söz ediyorum , o bana sanayi devriminden söz eder gibi verimlilikten . . . Deniz neden hiç ağlamıyor ? ) Dostum , biraz daha okumalısın örneğin . Sana önerdiğim kitapların listesini aşağıda göreceksin . Sistemli bir biçimde okumak gerekiyor . Okudukça , sevgiden başka ilgilenmen gereken şeyler olduğunu sen de anlayacaksın . Kafanı sevmeye takıp da , kendini bu kadar sınırlama . Kimsenin yaşamı , birini sevmek ya da birinin onu sevmesi değildir , olmamalı . Hayatın karşısında biraz daha sıkı dur . Sana güveniyorum . ( Deniz neden hiç bunalıma girmiyor ? Neden hep güçlü ? Hep doğru şeyler söylemesi ne kadar da sinir bozucu . Annem , ona baktığında gençliğindeki devrimci çalışmalarını anımsadığını söylüyor . Peki bana baktığında ne anımsıyor acaba ? Bir şey anımsıyor mu ? Ben hep kırılıp kalıyorum . O , hep dik yürüyor . O konuştuğu zaman herkes onu dinliyor . İşe bakın ki , hiç dili sürçmüyor . Nefesi kesilmiyor . haksızlık ! ) Canım , dünyada o kadar çok haksızlık var ki , yani yapılacak çok şey var . Bu az zaman ve yığınla işin arasında sen , bir tek erkeğin seni reddetmesi gibi önemsiz bir olayda , sana gereksinimi olan bu büyük dünyayı kesip atmamalısın . Geceleri garip bir sıkıntıyla kıvrandığını yazmışsın . Oysa o gecelerde aydınlanmak , bir dünyayı değiştirmek için öğrenmek , okumak zorundasın . Bunu hepimiz yapmalıyız . ( Kafamın içinde , aklımı kaçırma duygusu dolanıp duruyor Deniz . Bunu sana anlatamıyorum . Hiç anlatamıyorum . Çünkü sen , Sağlamsın . Ben kendimi . . . Çürük gibi işte . Kimsenin bana gereksinimi yok , olmayacak da . Benim ölüm ve acı üzerine sıkıntılı şiirlerimi kim okumak isteyebilir ki ? Ben , ne papatyaları anlatabiliyorum senin gibi , ne de devrimi . Ben , acıyla meşgulüm Deniz . Anladın mı ? ) Bütün dünyadaki aç çocukların doyması , insanların ezilmemesi , kimsenin ağlamaması için bunları yapmak zorundayız . Bize düşen , öğrenmek ve insanları örgütlenmeye çağırmak . Sevgiler . Deniz ( Ama benim gücüm yok ki Deniz . Ben daha yumurtadan çıkmadan sakat kaldım . bunu anladın mı ? ) - Deniz beni hiç anlamadı oysa ben onu anladım . Ama dedim ya , hiç gücüm yoktu . Ve tek başıma kalmak istemiyordum - 3 . TÜRKÜ Hayata sıkı yapışmalısın . Bak , sana bir Cemal Süreya şiiri okuyayım . ( Üniversitedeyim artık . Çok fena deneyimliyim . Ama en azından farklı olmak , sıradan olmak diye bir şeyin gerçek olmadığını anladım . Bu sırada Türkü , kadın hareketini tanıtıyor bana . Dünya Kadınlar Günü için afişler hazırlıyoruz . Türkü , sürekli gülümser . Hep mutludur . Ben somurturum . Bana kızar . Yabaniymişim . ) Erkeklere hep cinsel bir anlam yüklediğin için , yoruluyorsun , onlara hiç bir arkadaş olarak bakamaman seni sürekli tetikte tutuyor . 4 . DİDEM Dur bakiim , en son ne zaman ağlamıştım ? 5 yıl önceydi sanırım ( İşe başladım . Hergün saçım başım dağınık içeri giriyorum . Karşımda onun yüzü . Tanrı aşkına , en son 5 yıl önce ağlamış bir insanla ne konuşabilirsiniz ki ? Kontrollü kadın Didem . Bir kontrol , bir kontrol . . . Başka da bir şey yok zaten ) Şekerim , insan özel yaşamıyla işini ayırmalı . Ne eve taşımalısın , ne de evini işine . Beni alalım mesela çok bunalımda olsam bile , saçımı yaptırırım , makyajımı yaparım , öyle gelirim işe . Kimse hiçbir şey anlamaz . ( Ne kadar dahiyane . Yıllarca okuduklarım , savunduklarım , rol yapmak , kendin olmak , psikolojinin derin labirentleri bu kadın yüzünden harap oluyor . Doğruyu Didem'de buluyorum ; ama , beceremiyorum ) Sen çok duygusalsın . ( Bunu söylerken yüzünde garip bir acıma duygusu . Geri duyarlılıklı insanların özürlülere baktığı gibi bakıyor bana . Neyi anlatsam ben şimdi ? İnsan kavramını mı ? Sofistlerden başlarak felsefe tarihini mi ? Yoksa Buscaglia'dan ucuz örnekler de paklar mı bu kadını ? ) Erkeklerin peşinden koşuyorsun mesela . Çok yanlış . Bırak onlar senin peşinden koşsun . Onlar çocuk gibidir . Kendini ne kadar çekersen , o kadar üstüne gelirler . ( Didem , size bütün pahalı kadın dergilerinin ucuz taktiklerini bir çırpıda sayabilir . Bana saymıştı çünkü . Patronla aranızı iyi tutmalısınız , İş yerinde sizi kıskananlara sürekli hoşgörü göstererek onları utandırmalısınız . Ama bir yandan da tetikte olun , İşyerindeki erkeklerle özel ilişkiye girmeyin , vs . ) Didem'i öldürmedim ! Önceleri , her şarkıda bir ad koyarsın yaşamaya . Gün geçtikçe , şarkı sözlerini bile duymaz insan . Biriyle karşılaşırsın , geyikleri anlatır sana , destanları . Aşık geyiklerin boynuzlarından kilitlenip öldüklerini duyarsın . İnsan olmak , o kadar da önemli gelmez artık . Mazurka yapmayı bilmez kimse bu yüzyılda . O yüzden ; tek başına kalırsın . Ama yine de tek başına olduğuna inanamazsın bir türlü . Hep ararız yani . Hep sanarız . Hiçbir şey beklemediğini söyleyenler en çok bekleyenlerdir aslında . ARAMAK . . . Diğer örgüt üyesiyle sevinçli buluşma . Gizli bir örgütün üyesi olduğumu yeni anladım . Öyle ya , tek başıma olamazdım . Benim gibiler mutlaka olmalıydı . Yoksa Bay Tanrı'nın , beni tek başıma sürüneyim diye dünyaya göndermesi çok mantıksız olurdu . İşte dünyaya gönderilen ve benim haberim olmadan örgütlenmiş olan benzerlerimin bulunduğunun yeni farkına vardım . Çünkü geçenlerde bir kadının varlığından haberim oldu . Jigolo cücelerden ve elmas yaka iğneleri olan maymunlardan söz ediyormuş . Gerçi çok benim tarzım şeyler değil ama , bu kadınla çok derinde bir bağımız olduğunu şıp diye anladım . Doğrusunu söylemek gerekirse , benzerlerimin olduğuna inancımı bir an olsun bile yitirmemiştim . Ama , onları bulacak kadar uzun yaşayacağımı da sanmıyordum açıkçası . Neyse ki , bu şanslı rastlantı sayesinde o kadının varlığını öğrendim . Bir benzeri olduğunu duyunca insan ne kadar seviniyorsa , o kadar da korkuyor . Nasıl davranacak ? Beni önemsemezse ben ne yaparım ? Bu korkular beni biraz gerilettiyse de , günlerce düşündükten sonra , size aşağıda sunduğum mektubu kendisine yollayacak kadar yüreklendim . Sayın örgüt üyesi , Size bu mektubu yazmamı , rica ederim yanlış anlamayınız . İnanınız , örgütün varlığından daha önce haberim olmaması , benim hatam değil . Aslına bakarsan , Fidel , babam ve benzer konularla uzun bir süredir zamanı har vurup harman savurduğum bir gerçek . Ancak , tahmin edersiniz ki , örgütün varlığını aklıma bile getirmemiştim . Kişisel sorunlarımla sizi sıkmak istemem . Şunu söylemek istiyorum ki , örgüt çalışmaları hakkında bilgi edinmek isterim . Örgütle bir bağ kurmamak , inanın aklımı kaçırma neden olabilir . Tahmin edersiniz ki , diğerleri tarafından yoğun bir bombardıman altındayım . En çok merak ettiğim soruların birkaçını , bu mektupta size aktarmak istiyorum . Örneğin siz , Fidel ve baba konusunda neler düşünüyorsunuz ? Ağlamak üzerine yeni çalışmalarınız var mı ? Elektrik direkleri ve otobüsler hakkında edindiğiniz yeni veriler nedir ? Ölü çocuklar konusundaki son istatistikleri sizden edinebilir miyim ? Kaçmayı düşündüğünüz adanın ismini bana da açıklayabilir misiniz ? Sorularımı yanıtlayacağınızı ve beni de örgüte kabul edeceğinizi umarak . . . Saygılarımla . . . . Örgütün yaralayıcı mektubu : Sayın . . . , güvenlik açısından size bilgi vermeyi doğru bulmadığımız için bizi bağışlayın . Örgütümüzün yönetimi sizin hakkınızda daha ayrıntılı bilgileri bekliyor . Saygılarımızla . Acı duyuyorum . Ama yine de örgüte girmeliyim . Yoksa beni akıl hastahanesine yatıracaklarını söylüyorlar . Son şansım örgüt . O yüzden onlara , size anlattığım bütün öyküyü gönderiyorum . Utanıyorum . . . . Örgütün , öyküyü tersine çeviren mektubu : Sayın . . . , Üzgünüz ama , tuzağa düştünüz . Babanızın örgütümüzün eski lideri olduğunu duymak mı , yoksa Fidel'in yeni lider olduğunu duymak mı size daha çok acı verecek bilemiyoruz . Yüzünüz gözümüzün önüne geldikçe , kendimizi tutamıyor ve kahkahalarla gülmeye , başlıyoruz . Bilmiyoruz kendinize yeterince büyük bir masa bulabilir misiniz ? Yine de saygılar . Tuzağa düştüm . Kıstırdılar beni ! Hiç vakit kaybetmeden . . . Öykü tersine döner böylece . Sürgün de . . . . . . O da ne ? Bana bir mektup var : Örgüte falan aldırma . Biliyorum , çok öfkelisin . İhtimal kendini küçük bir hiç gibi duyuyorsun . Önce , kendini kabul et . Kabul etmeyi küçümseme . Mevhibe Sevgili mevhibe , Öykü tersine döndü . Bundan böyle . . . Geriye doğru bir delirme . . . Mevhibe , Öyle sanıyorum ki , biz ölüme programlı hücreleriz . Askerler gelmişti . Ben , annemin gece mavisi sabahlığını anımsıyorum bir tek . Oysa , sabaha karşı bir radyo anonsuyla başlayan güz ve izleyen güzler , hep ölüme programlı hücreler doğurdu . Ben ve benim gibiler , dünyada hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimizi düşünerek büyüdük . Biz mektuplar yazdık hep , bir de uçlarını içimize döndürdüğümüz şiirler . Şiirleri , bedenlerimize saplamaya çalıştık . Oysa onlar , çoktan peltekleşmişti . Uçları yoktu . Mevhibe , biz , öyle şarkılar dinliyorduk ki , yaşamaya ad koymak mümkün değildi . Anlamak , hoşumuza gitmiyordu ; çünkü , anladığımız şeyleri değiştiremiyorduk . Biz , o günlerde işte , tırnaklarımızı yemeye başladık . Birden bedenlerimiz büyüdü . En başından yorgun ve küsmüştük . Biz , küsmüştük . Ne garip , oysa bir çoğumuzun adı , Çağrı , Umut , Barış , Devrim , Savaş veya Özgür'dü . Adlarımızın anlamlarını ezberleyip sonra da unutmaya çalışarak , bedenlerimizi büyüttük . Biz ne savaşabildik , ne de barışabildik dünyayla , ne özgürdük ne de umudumuz vardı . İşte bu yüzden böyle öyküler yazdık , kırık ve bağlantısız . Belki de diyorum askerler , düş yapan yerlerimizi kırdılar . Belki de biz , bu yüzden düş organları olmayan sürüngenler olduk . Komik olacak kadar acıklı ama , Kayıp kuşak dedikleri biz olmalıyız . Çünkü , gerçekten kaybolduk : Ne bu dünya üzerindeyiz , ne de yeni bir dünya kuracak gücümüz var . Elimizde yalnız , serseri şarkılar , peltekleşmiş şiirler , bulanık öyküler , bize uymayan adlar , avuçlarımızın teriyle çamurlaşmış acılar . yürümemiz yollan aşındırmıyor gerçekten . Her iki anlamda da . İşin komik tarafı Mevhibe , uydurduğumuz öyküleri gerçek sanıyoruz , acılarımızı da . Böylelikle bir dünya kurmuş olur muyuz sence ? Geri çekilmeler , tutuk sorular ve reklamlar . . . Ellerimiz olmadığı için biz , bu ülkenin tarihine de geçemeyeceğiz . Biz bu ülkenin tarihine , çarpacağı taşlardan ürken nehirler olduğumuz için geçemeyeceğiz . Akmayan ırmaklardık biz . Denizimizi bulamadık . Denizden , gelen çağrılar kulaklarımıza yığıldı . Ses yığınları arasında hiçbir sesi olduğu gibi duyamadık . Bu yüzden sevmiş olamaz mıyız gürültülü şarkıları ? Ya kot pantolonlarımızın markaları neden bu kadar ölümcül bir anlam taşıyordu ? Birbirimizden korkuyorduk çünkü . Çünkü fazla yaklaşmadan tanımlayabilmeliydik insanları . Ne de olsa insanlar tehlikeliydi artık . Ve susuyorduk . Mevhibe biz , çağın en iyi susan çocuklarıydık , yosun gibi yani . Usluyduk . Önümüzde hep bir duvarla koşuyorduk . Dokunulduğunda , yıllarca yüklendiği elektriği boşaltıveren bir duvar . Mevhibe , artık soykırımların arasına reklam alıyorlar . Amerikan filmlerinin kahramanları , piyasayı dünyayı tehdit eden bir tehlikeyi yok etmekle açıyorlar . Daha aşağısı değil . Diğer zavallı insanların bundan haberi bile olmuyor : İyilik yap , denize at misali . Artık biz de bir superman istiyoruz Bir de ülkemizin sosyalistleri Mevhibe . Onların neden bu kadar zorlu bir görevi var . Niye , ya militan ya da kokuşmuş bir para babası olmaları gerektiğini düşünüyorlar ? Kendilerine biçtikleri ya da onlara yüklenen kurtarıcı misyonundan olmalı . Ve mutlaka bu misyonun ağırlığından . Bence onlar artık , bu ülkede yaşayan ve kendilerinden devrim yapmaları beklenmeyen en azından buna zorunlu olmayan insanlar olduklarını anlamalılar . Kulaklarındaki o ses yığını . . . Bence bundan olmalı . . . . Ben neden bütün bunları yazıyorum sana . Neden sadece bunları ? Beni acıtan öyle çok şey var ki aslında . . . Bu , son mektuptu Mevhibe . Ben düşüme geri dönüyorum . Çünkü yenildim , kandırıldım ve kıstırıldım . Hoşçakal . ÖRGÜT SANRISI BİTTİ. BÖYLE SANRILAR , KÜSMÜŞ ÇOCUKLARDA SIK SIK NÜKSEDER. İNSANLARLA DENK DÜŞMEK BÜYÜLÜ VE BİR O KADAR KISA SÜRELİ RASTLANTILARDIR BİZİM İÇİN , BİR TÜRLÜ İNANAMAYIZ. HİÇ ÖRGÜT GÖRMEDİĞİMİZ İÇİN DE , BÖYL. OYSA HEPİMİZ , CASUS GİBİ YAŞARIZ , SAKLANARAK VE PAYLAŞILAMAYANIN YÜKÜYLE. BİRBİRİMİZE DOKUNMALARIMIZ KORKAK KELEBEKLERDİR , DOKUNUNCA RENKLERİ YIKILAN. ÇÜNKÜ KÜSKÜN ÇOCUKLAR İNANAMAZLAR. Kİ İNANMAMAK , KÜSMÜŞ BİR ÇOCUĞUN EN BÜYÜK KAN KAYBIDIR : . . . Dolayısıyla artık , bay mavi sakalla evlendirilmiştim . Madem girmeyecektim , 41 . odanın anahtarını niye verdi bana ? - giremeyeceğimiz onca odanın anahtarını niye verdiler bize ? - Ben de yapılması gerekeni yaptım : Bütün odaları dolaştım . Kimse mazurka bilmediği için bahar gelmiyor 1 . oda Cosmo girl hep yukarıda duruyor . O kadar yukarıda ki , ne kadar çabalasa da ayakları bir türlü yere değmiyor . Ancak bu haliyle bile en gerçek olan o . 1 . odada cosmo kızların 2 . el gülümsemeleri ve şımarık memeleri vardı . Sörf yapmış bacaklar ve düşünülmesi gerekenleri düşünmüş beyinler . Görülmesi gerekenleri görmüş , yeterince piyano dersi almış . Gerektiği kadar çılgınlık yapmış eller . Şirin şeyler . günahlarla lekelenmemiş bembeyaz bir ten . Yüzünde hiçbir sorunun haritası yok . Canım hayat , aerobikle daha da güzelsin sen . Onlar da az çok çelişkilere düşmüş elbette . Fakültedeki türbanlı arkadaşlara nasıl davranmalı ? demokrasi varsa özgürlük vardır . Özgürlük varsa , onlar da özgür olmalı . Onlara gerektiği kadar şefkat , dozunda bir insan sevgisi . Dilencilere para vermek gerekir mi ? insanları seviyor , ama dünya acımasız . Devrimci arkadaşlarla da iyi geçinmeli . Nne de olsa , bir gençlik macerası bu . Öyle ya , onları da dost olarak anımsamalı sonra , anımsanmalı . Gülümse , gülümsemek iyidir . Arada bir , çocuk kadar şirin ol . Erkekler şirin kızları severler . Erkeklere herşey söylenmez , Ağzını sıkı tut . İnsanlara duygusal şeyler anlatmak , hemen samimi olmak kötüdür , yemeklerden önce bir aperitif almak iyidir . Pikniklerde etek giymek kötüdür , yurtdışında okumak iyidir . Aşık olmak , biraz iyidir , çoğu kötüdür . Herşeyi dozunda yapmak iyidir . Ortalama olmak en iyisidir . esrar , çılgınlık olsun diye denenebilir , ancak ikinci kez içilmemelidir . Leo Buscaglia iyidir , Bukowski kötüdür . Dine saygı duyulmalıdır . Kafeinsiz kahve içilmelidir , sigara asla . Evlendiğinde yatak odası takımı pembe seçilmemelidir ; çok çocukça olur . Beyaz olabilir . Evlilik öncesi ilişki elbette kurulabilir , bütün avrupalı kızlar böyle yapıyor artık . Çağ dışı düşüncelere paydos . Ama yine de adamı kafesleyebileceğin ilişkiler seçilmelidir . Zaten evlendiğinde , çok sorun olursa tamir ettirilebilir . Asla rezil olunmamalı , komik duruma düşmemelidir . Yabancı sigara içilmelidir , ama fakir arkadaşlar Türk sigarası uzattığında onları aşağılamış olmamak için geri çevirmemelidir . Çok soru sorulmamalıdır . Erkekler çok soru soran kızları sevmezler . Erkekler hata yaptıklarında biraz göz kapanmalıdır . Çünkü onlar , çocuk gibidir . Hem nasıl olsa sonunda yuvaya dönerler . Hap bilgilerle yaşanabilir . Hap bilgilerle yaşamak iyi ve doğrudur . Bütün bunlarla birlikte bir nebze de tenis dersi alınabilir . Hiç fena olmaz . Ve ileride mutlaka başarılı bir iş kadını olunacaktır : Fakat aile müessesesi de oldukça önemli . Yani şekerim , sen bu kadar başarılıyken işini çocuk doğurmak için mi bırakacaksın ? p> Şekerim , çocuk doğurmazsan kadın olmanın ne anlamı kalır ki ? Erkekler de çalışır ama , çocuk doğuramazlar . 1 . odada , küsmüş kız kardeşlerimin olamadıkları . İlk suçları . 1 . odada , cosmo kızların pırıltıları arasında kız kardeşlerimin kemirdikleri parmakları kesiliyor . Sürekli mutsuz oldukları için beyinlerine gerekli tedavi yapılıyor . Söylediklerinin hiçbiri yeterince şirin olmadığı için ağızları dikiliyor . Yerler kan içinde . Kapı aralığından gördüklerimi kimseye anlatmamaya kararlıyım . Galiba ağlıyorum . . . . Eğer bir cosmo kız değilseniz , fazla seçeneğiniz yoktur . 2 . oda Duyarlı ama demir gibi kadınlar . Hiç yıkılmadan yaşamlarını sürdürürler . Bir kez bile aşağılanmazlar . Herkes tarafından onaylanan müthiş bir kararlılıkları vardır . Büyük bir olasılıkla , yazı çizi işleriyle meşguldürler . Yazdıkları şeylerde , bir yandan toplumsal sorunlara parmak basarken , bir yandan da duyarlılığın bilimsel dayanaklarını sunmaya çalışırlar . Hem akıllı hem de kadın olmanın sevimli kaleleri . Yaşamaya ilişkin o öğrenilmiş kararlılıkları , deneyimlerle buğulanmış bir parıltı düşürür gözlerine . Emek verdikleri ilişkileri vardır , emeği ve zamanı çok önemserler . Sevgilileri onlara sarsılmaz bir saygı duyar ve akşamları , erkeklerin kadınları dövmesinin ne kadar iğrenç olduğu gibi kolay uzlaşılır konularda konuşurlar . Genellikle terk eden onlar olur ve mutlaka yalanlanamaz bir nedeni vardır ve mutlaka düşünsel bir ayrılık . Sevgilileriyle asla yüz göz olmazlar ve sokakta ağlamazlar . Halkı severler . Hatta , ilerici halk gibi garip bir şeye de inanırlar . Cosmo kızlarla alay edebilecek kadar zeki ve birikimli hissederler kendilerini . Ne olsa biraz sosyoloji , biraz psikoloji . makyaj yapmak fallik bir durum . Özgüvenleri , granitten anıtlar gibidir . Ancak yine de , en ulaşılmaz özellikleri , tükendikleri anlarda bile kendilerini yeniden üretebilecek donanıma sahip olmalıdır . Hiç pes etmezler . Hayatları bir Amerikan boksör filmi gibi geçip gider . Şiirin anlaşılmayanını , kitabın uzun dipnotlusunu severler , bir de filmin Fransız'ını . Genellikle büyük kadınların hayatlarını merak ederler . Evlerinde çalışan temizlikçiye de iyi davranırlar , ama yeterince iyi . Çünkü bilirsiniz işte , toplumsal yapının getirdiği bir şey . Biraz yüz verince astarını istiyorlar canım . bir kadın örgütüyle ya da bir kadın dergisiyle mutlaka ilişkileri vardır . Her hafta bir gün , düzenli olarak ve asla radikal olmayarak , feminist olabilirler . Kadın dostları olmalıdır bir kadının . bir kadının bir kadın dostu yoksa , ondan şüphe duyarlar . Temiz mutfakta dantelli ve çaylı sohbetler . Dingin olmanın büyülü güzelliği . Söylemiş miydim ? Sokakta asla ağlamazlar ve sinirlendiklerinde ayaklarını yere vurmazlar . Oda 2 , suç 2 . ideolojik ve duygusal tedavi . Bitmez tükenmez konuşmalar , analizler ve eleştiriler . Onlar gibi olamadığın için sorular soruyorlar . İlk okuduğun kitap , son okuduğun kitap , ideolojik vaziyetler , toplumsal olaylara duyarlılık testi . . Onüçüncü Delikanlı Arabayı kırmızı ışıkta durdurdu . Gözlüğünün çerçevesini düzeltti . Hafif heyecanlı gibiydi . Onca yıllık arkadaşını görecek olmanın heyecanı değildi bu . Şimdi o , gücü ve iktidarı temsil ediyordu . Ahmet'le geçirdikleri günleri anımsadı . 1982 yılında Rüşdü Saracoğlu tarafından tanıştırılmışlardı . IMF'nin projelerinde çalışıyordu . Akşamları evlerde toplanıp , içkiler içip birlikte Türk Sanat Müziği söyler , efkar dağıtırlardı . Hatta , yine 1982'de , içkiyi fazla kaçırdığı bir gece , herkesin ortasında Dünyanın en zengin iktisatçısı Keynes'ti . İkinci zengin iktisatçı da ben olacağım demişti ve bu sözleri günlerce espri konusu olmuştu . Kimbilir , sarhoş kafayla ağzından kaçırdığı o hayaline ulaşmasını sağlayacak dünyanın eşiğindeydi belki . Ahmet'in desteğiyle . . . Telefondaki sohbetler bir yana , neredeyse altı aydır Ahmet'i görmemişti . Şimdi o da Washington'daydı ve telefon açıp , Bu akşam otele gel , seni babamla tanıştıracağım demişti . Turgut Bey . . . Onunla tanışmak bile heyecan verici bir şeydi . Türkiye'nin en güçlü adamı . . . Bütün kapıları açan sihirli değnek . Umut , gelecek . . . Otel korumalarla doluydu . Amerikalı korumalar iri ve daha sportmen yapılarıyla hemen ayrılıyordu . Oteli süsleyen dev aynalarda bir an onlardan biriyle yanyana geldi . Adamın çocuğu gibi kalmıştı . Şişman vücudu , dolgun yanakları , yüzünü kaplayan gözlükleri ile çok fazla Türk'tü . Amerikalı kadınlara itici gelmesine rağmen bıyıklarını kesmemişti . Türk korumalar onu Turgut Bey'in bulunduğu kata çıkardılar . Bekleme odasında heyecanı daha da artmıştı . Biraz sonra Ahmet Özal kapıda gözüktü . Kucaklaştılar . Ahmet , Biraz kilo almışsın dedi . Ahmet'in kendisi ise her zamanki gibi kiloluydu . Babama senden çok sözettim . Merak etti . Tanışmak istedi . Biliyorsun hem partiye , hem de devlete gençleri topluyor . Bu şansını iyi kullan , göreceksin önünde yepyeni ufuklar açılacak dedi Ahmet . Heyecanı büsbütün arttı . Odaya girdiklerinde Turgut Bey'i televizyon başında buldu . Zapping yapıyordu . Üstünde keten bir pantolon ve tişort vardı . Kendi giysilerinden utandı . İki dirhem , bir çekirdek giyinmişti . Koltuğun birine uzanmış olan Semra Hanım da boş gözlerle televizyona bakıyordu . . . Önce , Turgut Bey'i bırakıp Semra Hanım'a doğru hamle yaptı . Elini öperken Lütfen rahatsız olmayın hanımefendi dedi . Semra Hanım memnuniyetle , Sizi bekliyorduk karşılığını verdi . Sonra Turgut Bey'e döndü . Hararetle el sıkıştılar . Baba , işte sana sözünü ettiğim arkadaşım . Engin Civan . Turgut Bey yeniden koltuğuna gömülüp , bakışlarını ona dikti . Kaç yaşındasınız ? 33 , efendim . Anlat bakalım Engin , neler yapıyorsun ? Şimdi Dünya Bankası'ndayım efendim . Proje bazında çalışıyorum . 1975 ile 1981 yılları arasında çeşitli özel sektör kuruluşlarında çalıştım . Sonra ABD'ye geldim . Eğitimin nereden ? İstanbul Erkek Lisesi'nden sonra koleji . . . Boğaziçi mi ? Evet . Kolej'i bitirdikten sonra Amerika'ya geldim . John Hopkins'te kalkınma iktisatı ve George Washington'da M. yaptım . Üniversitedeki hocalardan birinin sayesinde Dünya Bankası ile ilişkim oldu . 1981 Annual Report'da asistan olarak çalıştım . Hazırladığım kalkınma endekslerinden biri Economist dergisi tarafından kullanıldı . Çok iyi . Yahu biraz sakin ol . Üniversitede özgeçmiş anlatır gibisin . Kusura bakmayın efendim . Biraz heyecanlıyım . Semra Hanım bu içten yanıtı duyduğunda kahkahayı patlattı . Bu çocuğu sevmişti . Saygılı ve dürüst bir hali vardı . Evli misin ? Evet efendim , eşim Amerikalı , Yahudi kökenli . Bir de çocuğum var . ( Halen 7 yaşında olan oğlu Erol'dan sonra , 4 yaşındaki ikinci oğlunun ismini Eren koyacaktı . ) Yahudiler iyidir . Nüfuzlu insanlardır Evet ama eşimin pek öyle bir çevresi yok . Bu resmi girişten sonra biraz havadan sudan konuştular . Ahmet'le olan anılarını anlatıp gülüştüler . Artık rahatlamıştı . Espriler yapıyor , Turgut Bey'e iltifatlar sunuyordu . Onun Türkiye için yaptıklarının bir devrim olduğunu söyledi . Semra Hanım alışveriş merkezlerini sordu . Uzun uzun en iyi alışveriş yapılacak yerleri tarif etti . İsterseniz , eşim size yarın eşlik etsin , o benden daha iyi bilir dedi . Semra Hanım'dan bir artı puan daha almıştı . Turgut Bey'in erken yattığını biliyordu . Kalkmak için bir hareket yaptı . Turgut Bey , Dur bakalım , daha erken , Türkiye'ye dönmeyi hiç düşündün mü ? diye sordu . İşte beklediği an gelmişti . Tabii efendim . Memlekete dönüp üstümüze düşen neyse onu yapmayı ben de istiyorum . Ama altı yıl oldu . Buradan tanıdığım arkadaşlar dışında pek bir çevrem kalmadı . Bak biz buralarda yetişmiş gençlere yeni fırsatlar sunmak ve beyin göçünü geriye doğru başlatmak istiyoruz . Adnan , Bülent , Can gibi birçok genci aldık . Sen de istersen , siyaseti düşünürsen partide hizmeti düşünürsen devlette görev alabilirsin . Siz hangisini uygun bulursanız efendim . Siyasetten hoşlanıyor musun ? Evet efendim , ama henüz zamanı gelmedi diye düşünüyorum . İyi o zaman , sana bir iş ayarlarız . Turgut Bey bunları söyledikten sonra esnedi . Bu , toplantı bitti anlamına geliyordu . İzin istedi . Ahmet onu kapıya kadar geçirdi . Ben seni ararım dedi . Eve dönerken hala inanamıyordu . Turgut Özal ile oturup yarım saat sohbet etmiş , gözüne de girmeyi - galiba - başarmıştı . Toplantının üzerinden neredeyse bir ay geçmişti . Geceler boyunca telefon beklemiş , kendisine en uygun işin hangisi olabileceğini düşünmüştü . DPT ya da Hazine başlangıç için hiç de fena olmazdı . Ancak günler geçtikçe kurduğu düşlerin sayısı da azaldı . Bir türlü haber çıkmamıştı . O sıralar Türk bankacılar , Dünya Bankası seminerleri için ABD'deydiler. Civan , toplantının yapıldığı salona gelmiş , bankacılarla samimiyet kurmaya çalışıyordu . Sempatik davranışlarıyla dikkat de çekiyordu . Bankacılar bu kişiyi tanımamalarına karşın gruptan birinin arkadaşı sanıp benimsemişlerdi . Aralarında , Senin arkadaşın mı ? sorusuna Yok yahu ben de senin arkadaşın sanmıştım cevabı geldikçe şaşırıyorlardı . Şemiler , onunla da görüştü . Zaten daha önce Civan konusunda yukarıdan uyarılmıştı . Civan , Türkiye'de çalışmaktan çok memnun kalacağını söylüyordu . Ancak Türkiye'ye gelemezdi . Çünkü ABD'de borçları vardı . Önce onları temizlemesi gerekiyordu . Şemiler sordu : Ne kadar borcun var ? 7 - 8 bin dolar kadar ! Şemiler cebindeki 8 bin 700 doları verdi . Daha sonra bu para Emlak Bankası'ndan harcama olarak gösterilecekti . Civan'a teklif yapıldığını öğrenen Rüşdü Saracoğlu , Şemiler'i bir köşeye çekiyor ve Ben bu adamı buradaki yıllarımdan tanıyorum , Dünya Bankası'nda düz memurdur , pırıltısı yoktur . Daha önemlisi güvenilmez biridir . Vazgeç bu işten diye uyarıyordu . Şemiler bu uyarıya pek kulak asmamış , hatta Çevrene eski bürokratları topluyorsun , bunlar yeni kan , şans vermek lazım cevabını vermişti . Ancak daha sonraki yıllarda Saracoğlu'nun bu uzak görüşlülüğünü dikkate almadığı için Şemiler pişmanlık duyacaktı . O yaz Antalya'daki bir tatil köyünde Ahmet Özal , Rüşdü Saracoğlu , Bülent Şemiler birlikte tatildeydiler . Birden Engin Civan da buraya geldi . Yine sıcak , yine samimi idi . Birlikte yenildi içildi . O sıralar Şemiler , ABD'den Türkiye'ye dönerken kendine bir BMW 7. Çok hevesliydi . Arabasına gözü gibi bakıyordu . Bir sabah uyandığında arabasını park ettiği yerde bulamadı . Sordu soruşturdu . Arabayı Civan almıştı . Gece geç saatlere kadar içildikten sonra , başka bir tatil köyünde kalan Civan , araba bulamayacağını söyleyip Şemiler'in arabasını alıp gitmişti . Şemiler bu kadar senli benli ilişkiye sinirlenmişti . 1988 yılının başıydı . Noel tatili sürüyordu . Telefon çaldı . Ahmet'ti : Engin , kusura bakma , arayamadım . İşler yoğundu . Babam seninle görüşmek istiyor . Gelebilir misin ? Hemen mi ? Hemen ! Telefonu kapadığında içi içine sığmıyordu . Oğlum Engin , senin de günün geldi diye mırıldandı . Uçak Esenboğa'ya indiğinde soğuk ve kirli bir Ankara akşamıydı , Randevusu sabahaydı . Bir otele yerleşip , uykusuz bir gece geçirdi . İşte Türkiye'nin kalbindeydi ve yarın belki de bir dönüm noktası olacaktı . Sabahleyin başbakanlıkta özel kalem müdürüne adını söyledi . Sizi bekliyorduk . Ancak Turgut Bey'in yanında misafirleri var , bekleyeceksiniz dedi özel kalem müdürü . Olsun , beklerdi . Zaten bunca yıldır bu anı beklememiş miydi , biraz daha beklerdi . Yarım saat kadar sonra oda tıkabasa dolmuştu . İhracatçılar , partililer ve bürokratlar hepsi bekliyordu . Randevu saatinin üzerinden bir saat geçmesine karşın , adını gazetelerden duyduğu bir iş adamı içeri alındı . Yüksünmedi . Beklemeye devam etti . Yarım saat sonra özel kalem müdürü onu çağırdı . Turgut Bey masasında oturuyordu . Washington'daki o rahat adamın yerine gücünü , karizmasını her an hissettiren biri vardı karşısında . Turgut Bey hiç vakit kaybetmeden söze girdi . Engin , bankacılık yapmak ister misin ? Bu hiç beklemediği bir teklifti . Evet , Dünya Bankası'nda çalışıyordu . Ama orada pek bankacılık yaptığı söylenemezdi . Üçüncü dünya ülkelerinde yürütülen projeler ile ilgili konularda ve hazine bölümünde çalışmıştı . Klasik mevduat bankacılığından pek anlamazdı . Turgut Bey'in gergin yüzünü ve dışarıda bekleyenleri düşününce pek de zamanı olmadığını anladı . Siz nasıl uygun görürseniz efendim ! İyi , Bülent de seni istiyor , Emlak Bankası'nda başlayacaksın . DPT'de daire başkanlığı ya da bakanlıklardan biri onun için ne iyi olurdu . Şimdi anlamadığı bir alanda zorlanacak gibi görünüyordu . İşin kötüsü Bülent Şemiler hem işi iyi bilen , hem de Turgut Bey'in çok sevdiği biriydi . Basının prens diye nitelediği ABD'den transfer edilen yöneticiler arasında yıldızı en parlak olanı oydu . İstanbul'a , babasının Bakırköy'deki evine geldi . Kızkardeşi Gülter boynuna sarıldı . Artık buradayım , Emlak Bankası'na atandım dedi . Evdeki sevinç dalgası daha da arttı . Babası kahvedeydi . Gülter , diğer kardeşi Ergin ve annesi oturdular . Gülter'e Kız ne kadar büyümüşsün diye takıldı . Ergin de çok yakışıklı olmuştu . Ne yapıyorsun Ergin , iş falan buldun mu ? Yok be abi . . . Kaç yaşındasın şimdi ? 22 olduk ! Yıllar ne çabuk geçiyor diye düşündü . Ergin de bir aralar ABD'ye gelmiş , birlikte yaşamışlardı . Zor günlerdi . Üniversite yıllarında Nuruosmaniye'de halı satan Civan , ABD'de de ABD'li bir bayan ile Anatolia Carpet adıyla bir de dükkan açmış ve Türkiye'den getirdiği halıları satarak geçinmeye çalışmıştı . Satın aldığı arabanın 230 dolarlık taksidini bile zor ödüyor , Ergin de resepsiyon görevlisi olarak otellerde çalışıyordu . Babam nasıl ? Aynı oğlum . Canı sıkılıyor , kahveye takılıyor . Birazdan babası da geldi . Böylece uzun bir aradan sonra ilk kez aile bir araya geliyordu . Şileli bu küçük aile , evin reisinin astsubay olması nedeniyle Anadolu'da pek çok yeri gezmişti . Mütevazi koşullara rağmen Engin'in parlak eğitimi için her zaman maddi olanaklar zorlanmıştı . Şimdi ise büyük oğul bir prens olarak Türkiye'ye dönüyor ve aileye kol kanat germeye hazırlanıyordu . Anne Gül Hanım oğluna övünçle bakıyordu . Ertesi gün Emlak Bankası'nın Maslak'taki genel müdürlük binasına gitti . Bülent Şemiler'in özel kalem müdürü Refik Öner onu karşıladı . Temiz yüzlü , güleç biriydi . Abisi , Bülent Şemiler'in yakın arkadaşıydı . Banka'nın Teftiş Kurulu'na girdikten sonra hızla basamakları çıkmış ve şimdi Şemiler'in özel kalem müdürü olmuştu . Şemiler , sonraki aylarda , görevden ayrılmasına yakın , Refik'i Almanya şubesine yollayarak son bir kıyak geçecekti . Refik , Almanya macerasının ardından , Bülent Şemiler ve Ahmet Özal'ın satın aldığı Gelişim Yayınları'nın genel müdürü olacaktı . Sohbetin daha başında Refik'in yeterince İngilizce bilmediğini farketti . Cümlelerinin arasına İngilizce sözcükler karıştırmaya başladı . Bu en sevdiği şeydi . Karşısındakine karşı bir üstünlük sağlıyordu . Sonraki yıllarda da İngilizceyle karışık Türkçe kullanmaya özen gösterdi . Şemiler onu fazla bekletmedi . Civan'ın genel müdür yardımcılığına atandığını açıkladığında yönetim kurulu üyeleri tepki göstermişti . Engin bankacılığı bilmezdi ki . Yapılan oylamada Mahmut Okutan , Yalçın Sayın , Cüneyt Ülsever ve Bülent Gültekin onun asaleten atanmasına karşı çıktılar . Ancak Şemiler , Emir yukarıdan deyip kestirip attı . Herkes yukarı nın kim olduğunu biliyordu . Gülüştüler . Turgut Bey'in koruması Musa atama formülünü SS1 ve SS2 diye ayırmıştı . Birincisi Seve seve , ikincisi ise argoda zorunluluk ifade eden S . ke , s . ke anlamına geliyordu . Ancak Şemiler de , Turgut Bey'e diretmiş ve sonunda genel müdür yardımcılığına eş pozisyonda danışmanlık görevine getirilmişti . Hoş geldin . Turgut Bey'le konuştuk . Bu senin bürokrasideki ilk işin olacak . Onun için biraz işe ısın , sonra atama yapalım diye düşündük . Şemiler'in sözlerinin satır arasını okudu . Turgut Bey ve o , birlikte karar aldıklarını ima ediyordu . Ne tür bir görev düşünüldü ? Atamalar üçlü kararname ile yapılıyor . Senin de mevduat bankacılığı geçmişin yok . Atamaları beklerken danışmanlık , koordinasyon işi yaparsın . Sana dış ilişkiler ve treasury bölümlerini bağlayacağız . Bu arada sana bir de ev ayarlayalım . Ataköy'de lojmanlarımız var . Birine yerleşirsin . Teşekkür edip oradan ayrıldı . Kızgındı . Danışmanlık hiçbir şeydi . Kızakta bekletilmenin başka bir türüydü . Olsun , işi öğrenirim diye teselli etti kendini . Halbuki Şemiler ona bankanın en kritik iki bölümünü bağlamıştı . Bu bölümler dinamik ve karmaşık bir faaliyet içeriyordu . Ya Şemiler , Engin Civan'ın başarısızlığının çabuk ortaya çıkması için ya da Özal Ailesi istediği için bu stratejik bölümleri seçmişti . Eve dönüp gelişmeleri anlattı . Eşini telefonla aradı . Michale işe başlıyorum . Ev de ayarlanıyor . Sana geleceğin tarihi arar söylerim . Michale'nin yabancı diller konusunda doktorası vardı . Daha önce Türkiye'ye gelmişti . Civan'dan 8 yaş daha büyüktü . Bir süre birlikte yaşadıktan sonra evlenmişler ve böylece Civan greencard sahibi olmuştu . Olgun bir kadındı . Ancak Türkiye'de yaşamak fikri ona pek cazip gelmiyordu . Onu ikna etmek için şartları çok iyi tutmak gerekiyordu . Michale , Civan vurulduktan sonra kocasını görmeye gelmeyecekti . Bankadaki göreve başladığında yönetim kurulunun diğer prenslerden oluştuğunu gördü . Kamu Ortaklığı İdaresi Başkanlığı ve Merkez Bankası Başkanlığı görevlerini üstlenecek olan ve üniversite yıllarında Mao diye çağırdıkları Bülent Gültekin , yine sonraki yıllarda kariyer yerine ANAP'tan siyaseti tercih edecek olan Harvard'dan doktoralı Cüneyt Ülsever ve Gazi Erçel gibi isimler de bankada çalışıyordu . Şemiler ise Anadolu Bankası ile Türkiye Emlak ve Kredi Bankası'nın birleşmesi ile ilk kez iki büyük kamu bankasını birleştirmenin derdine düşmüştü . Bankacılık kulislerindeki yaygın kanı iki bankanın birleşmesinde genel müdürlük hakkını Erol Kıcıman'ın hak ettiği şeklindeydi . Kıcıman , Emlak Kredi'nin genel müdürüydü . Bankayı karlı ve verimli bir şekilde yönetmişti . Ancak onun döneminde Kemal Horzum bankayı yaklaşık 100 milyon dolar dolandırmıştı . Kıcıman bu olayı ortaya çıkarmış ve savcılığa vermişti ancak yine de bu yük onun omuzlarındaydı . Dahası Şemiler kadar Özal Ailesi'ne yakın bir isim değildi . O yıllarda Turgut Bey'in Şemiler'i oğlu Ahmet kadar sevdiğini herkes biliyordu . Mesut Yılmaz'ın ANAP'ın başına getirilmesi için İstanbul'da yapılan kulis faaliyetlerinde üs olarak Çırağan Oteli seçilmişti . Parti delegeleri otele çağrılıyor ve Semra Hanım tek tek görüşüyordu . Bu görüşmelerde Civan da hazır bulunuyor , iş ve kredi taleplerini not alıyordu . Bu görüşmelere tepki duyan delegeler de vardı . Yağmurlu bir gündü . Bir delege otelin döner kapısından çıkarken sıkışıp kafasını vurunca bir yandan kanayan başını tutuyor bir yandan da bağırıyordu . Parti binası ne güne duruyor . Cengiz'i , Civan'ı hepsini yanına almış bizi saraya çağırıyor . Ben bu parti için 1983'ten beri ne terler döktüm . Elimle bağış topladım . Paralar buralarda harcansın diye mi emek verdim . Delegenin canhıraş feryadına bazıları katılırken , bazıları da sakinleştiriyor ve olay kapanıyordu . Kimi hakedişlerin , avansların erken ödenmesi ya da kredilerin bekletilmemesi bunları alanlara çok büyük bir parasal avantaj sağlıyordu . İlk aylarda sadece Semra Hanım istediği için bu istekler yerine getirilirken , zamanla bunun bir temayül haline geldiğini gözledi . Semra Hanım istiyor , o imza atıyordu . Ancak attığı imzanın riskine rağmen ufak tefek hediyeler dışında eline geçen bir şey yoktu . Kolundaki 50 milyonluk Piaget marka saat de o hediyelerden biriydi ancak ona devede kulak gibi geliyordu . Eğer imzayı atan ve işleri hızlandıran o ise bunun da karşılığını alması gerekmez miydi ? Herkes payını alıyordu . Artık onun da makamın hakkını alma zamanı gelmemiş miydi ? Baby Face Gangster Banka'nın müdavimleri arasında Selim Edes vardı . Her zaman şişman , kırmızı yanaklı bu insan Türkiye'nin en büyük inşaat kuruluşlarından birinin , ESKA'nın sahibiydi . Neredeyse , Emlak Bankası'nı mesken tutmuştu . Emlakbank'a danışman olarak atandığı dönemde tanışmışlardı . Şemiler ile de iş yapan Edes'i o günlerde banka yönetimindekiler baby face gangster lakabıyla anıyorlardı . Edes ile Civan iş yaşamı dışında da ailece görüşüyorlar , Edes'in o ünlü makarna partilerine katılıyorlardı . Selim Edes ve eşi , Özal ailesine en yakın insanlar arasında yer alıyordu . ESKA Grubu adeta ANAP iktidarının ürünüydü . Bütün büyük kamu ihalelerini alan ESKA , ANAP iktidarına kadar 10 proje gerçekleştirmiş iken ANAP'lı yıllarda 1988'e kadar 45 projeye imza atmıştı . Bu projelerin 35 tanesi kamu kuruluşlarından alınmıştı . Edes başarılı bir inşaat mühendisi olarak ODTÜ'den mezun olduğunda Keban Barajı ve Boğaz Köprüsü projelerinde mühendis olarak görev yaptı . ESKA'ya ilk yürü ya kulum diyen ANAP olmadı . 1982 yılında ABD Hava Kuvvetleri'nin 1. 1983 yılında ise yine ABD Hava Kuvvetleri'nden aldığı projelerin sayısı dörde çıkmıştı . Amerikalılarla ilişkilerini hep iyi tutmaya özen gösteren Edes ve ortağı Kemal Ayyıldız , Türkiye'nin Amerikalı Dostları Derneği'nin bütün toplantılarına katılmış ve bunun da yararını görmüşlerdi . Hatta bu ilişki o kadar gelişmişti ki Türkiye'de yoğun savunma sanayii yatırımlarına girişileceğini duyan Amerikan General Defence Şirketi , 1988'de ABD'ye ihraç edilmek üzere tank ve top mermisi üretmek için ESKA'ya başvurmuştu . Yine dernek içinde kurulan bu işbirliğini Edes , ABD'li işçilerden 30 - 40 misli daha ucuza çalışan Türk işçilerinin varlığına bağlamıştı . Proje , 1992 yılında yürürlüğe girecekti . Ancak o yıllarda ESKA'nın cenazesi kaldırılıyordu . Edes'i abad eden en önemli projeler , Bedrettin Dalan'ın belediye başkanlığı sürecinde İstanbul Anakent Belediyesi'nden alındı . Bu projeler arasında İkitelli Otobüs Garajı , Kadıköy Yol İnşaatı , Taksim - Tarlabaşı yolu , Bostancı - Maltepe yolu , Perpa gibi devasa projeler bulunuyordu . Edes'in önlenemez yükselişinde Özal Ailesi'nin tartışılmaz rolü vardı . 1984 yılında ESKA tarafından yapılan öğrenci yurtlarının inşaatları sırasında bu dostluk köprüsü kuruldu . Edes , bu ilişkiye özel bir önem veriyordu . Türkiye son 7 - 8 yıldır çok hızla değişen bir ülke . O zaman memleketi idare edenlerle tanışıyorsunuz . Çünkü Türkiye'de firmalar , yöneticilerle iyi diyaloglar kuramazsa , o firma bir yerde gider , yaşayamaz diyordu . Edes'in bu tesbiti öylesine yerindeydi ki hep iktidarda kalacakmışçasına ANAP'la kurulan iyi ilişkiler , ANAP'ın iktidardan gitmesi ile tersine döndü ve ANAP'lı ESKA'ya soğuk bakan DYP - SHP koalisyonu , devlet ihalelerinden sebeplenen bu müteahhitin sonunu hazırladı . Ancak o yıllarda Selim Edes , sadece yöneticilerle iyi ilişki kurmakla da kalmamış , kaleyi , içerden fethetmenin önemini bildiği için eşi Semra Edes de Semra Hanım ile yakın dostluk kurmuştu . Semra Edes de ANAP'a yakın işadamlarının eşleri tarafından kurulan ve adeta ANAP'ın kadınlar kolu gibi çalışan Türk Kadınını Güçlendirme Vakfı'nın kurucu üyesi olmuştu . Kamuoyunda ambleminden ötürü Papatyalar Vakfı olarak tanınan bu vakfın üyelerinin eşlerinin devlet ihalelerinde kayırıldığı iddiası hiç eksik olmadı . Semra Edes ise bu iddiaları 1988 sonunda yapılan bir söyleşide şiddetle reddediyordu . Bu papatya lafından sinir gelmişti . Vakfa üye olalı henüz 2. ESKA 2. Ancak ESKA'nın son 2. Semra Özal Harbiye'deki Orduevi'ne geldiğinde sekreterliğini Semra Edes'in sekreteri İclal Hanım üstleniyordu . İclal Hanım'ı aşmadan hiç kimse Semra Hanım'ı göremezdi . İclal Hanım daha sonra Engin Civan'ın vurulması olayında Civan'ın telefonunu Dündar Kılıç'a vermekle suçlanacaktı . Semra Edes ise her defasında Semra Hanım'a olan hayranlığını dile getiriyordu . Semra Hanım o kadar akıllı ve her şeyi görebilen bir insan ki , bu tür menfaatçileri yanına katiyen yaklaştırmıyor . Semra Hanım çok büyük işler yapıyor . Bizden alıp fakire veriyor . Bayan Edes'e göre Robin Hood'luk yapan Semra Hanım ne yazık ki ESKA battığında Beş kuruş param kalmadı . Aldığım danışmanlık ücreti ile zar zor geçiniyorum diye sızlanan Selim Edes'e yardımcı olamamıştı . . Halbuki Semra Edes bu günleri sanki 1988'lerde görmüş ve Bizim fazla mülkte gözümüz yok . İşte evimiz . Bazen korkuyorum , fazla para mutsuzluk getirir demişti . Ancak Selim Edes eşi ile aynı kanıda değildi ki Engin Civan'la 5 milyon dolar için kanlı bıçaklı olunca soluğu hapiste alıyor ve Türk filmlerinin o bilinen ve Semra Edes'in tekrarladığı , Korkuyorum , bir şey mutsuzluğumuzu bozacakmış gibi geliyor tiradı yaşam buluyordu . O şey ise dolar olmuştu . Civan'ın genel müdür olduğu dönemde Emlak Bankası'nın en ayrıcalıklı müşterisi Selim Edes'ti . Semra Hanım , Edes'in işlerine özel bir önem veriyor ve kimi zaman telefonla hal ve gidişi öğreniyordu . Edes , çok sosyal bir insandı . Yeni tanıştığı insanlarla bile hemen sıcak bir iletişim kuruyor , onları kazanmayı biliyordu . Yılların müteahhidi işlerin nasıl yürümesi gerektiği konusunda uzmandı . Emlak Bankası ne iş yapar ? Emlak Bankası'nın önemli bir özelliği Türkiye'de konut yapan iki kuruluştan biri olmasıydı . Bunlardan ilki olan Toplu Konut İdaresi yine siyasi iktidarın güdümünde kullanılan bir kuruluştu . Özellikle vatandaşlardan alınan vergi ve fonların biriktiği bu kuruluş , daha çok toplu konut projelerinin gerçekleştirilmesini hedefliyordu . Emlak Bankası da aynı iddia ile sahnedeydi . Ancak ANAP'ın iktidar olduğu günlerde Emlak Bankası'nın açıklarını gizlemek amacıyla Toplu Konut İdaresi kullanıldı . Bu arada özellikle büyük kentlerin mevki rantı en yüksek yerlerindeki arsalara sahip olan banka , müteahhitlerin iştahını kabartıyordu . Halka yönelik ucuz ve uygun konutlar yapmayı her dönemde hedefleyen Emlakbank özellikle Civan döneminde pahalı ve lüks konut üretimine hız verdi . Bu dönem gerçekten de inşaatların önceki yıllara oranla büyük artış gösterdiği bir dönemdi . Ancak Civan döneminde dar gelirliler için Emlak Bankası konutları hayal haline geliyordu . Bu dönemde yapılan Ataköy 9 . ve 10 . kısım konutların fiyatları çok yüksek tutulmuştu . Civan bu durumu şöyle açıklıyordu : Emlakbank ticari bir kuruluş . 12 ayda bir bilanço çıkarmak ve bu bilançolarda kar göstermek zorunda . Neden ? Çünkü ticari bir müessese kar ederek yaşamını sürdürür . Şimdi bizim 65 yıldır vatandaşı konut edindirme görevimiz var . Biz ya ticari banka olarak bilançomuzu karlı hale getireceğiz ya da bu hüviyetimizden arınarak yalnızca vatandaşı konut sahibi yapmaya çalışacağız . Bu ikisi birbiriyle özdeşleşmeyen konular . Civan'ın söylediklerinde iki önemli vurgu vardı . Bir tanesi bankaların ne olursa olsun kar göstermesi gerektiğini düşünüyordu . Bunun için arsa satıp bilanço makyajlamaktan kaçınmıyordu . Özal'ın prensi , diğer refikleri gibi kamu kuruluşlarının halka yönelik hizmet üretmesinin yerine karlı kuruluş yönetme hırsına düşmüştü . İkinci olarak Emlak Bankası konutlarının artık dar gelirliler ve orta direk için değil yüksek gelir gruplarına dönük üretileceğini alenen kabul ediyordu . Ancak hem ucuz hem de karlı konut üretmek için Civan'ın bir şartı vardı . O dönemde kimse bu şartın kırk satır mı kırk katır mı seçeneklerinden oluştuğunu düşünemedi . Civan diyordu ki : Eğer ucuz ve karlı konut üretilecekse inşaat şirketlerinin sayısı bire indirilmeli . Bütün inşaatları o şirket yapmalı . Banka da gerekirse o şirkete kredi açmalı . Kastedilen bu şirket Emlak Bankası'nın yan kuruluşu Emlak Konut mu yoksa ESKA İnşaat mı , bunu zaman gösterecekti . Civan'ın keyfi yerindeydi . Şemiler'den devraldığı torpilli projeleri gözden geçirmiş ve onlarla işi yürütmeyi sürdürmüştü . O dönemde , imza bekleyen Anatepe ihaleleri , Zeytinburnu'ndaki Ticaret Merkezi , Bahçeşehir gibi büyük projeler imzalanmıştı . Göreve geldiği ilk günlerde Şemiler , onu telefonla arayıp projelerin son durumunu sorduğunda çok bozulmuştu . Hele Şemiler , Bankaya geleceğim . Bakalım projeler için neler yaptın dediğinde cini tepesine çıkmış ancak her zamanki barışık üslubuyla , Buraya gelmen doğru olmaz , eve gel orada konuşalım diye savuşturmuştu . Bankanın siyasetçi ve işadamı konuklarının yanısıra ziyaretçileri arasında Civan Ailesi de vardı . Babası , kardeşleri sık sık bankaya geliyorlardı . Bankacılık geleneklerinde aile fertlerinin çok sık ortada gözükmesi yoktu . Kimi zaman bankanın arabası pazar alışverişlerinde , akraba ziyaretlerinde kullanılıyordu . Bu arada emekli olan babasına da bir benzin istasyonu açmıştı . Kimi banka müşterilerine bile benzin istasyonunun adresini vererek buradan akaryakıt almalarını rica ediyordu . Bu arada bankanın iştiraki olan Galleria'nın mazotu da yine bu benzin istasyonundan alınıyordu . Bal tutan parmağını yalardı . Kaliteli bir yaşam sürmeyi seviyordu . Ancak hiçbir zaman hasis olmadı . Racon u çok iyi biliyordu . Eli açıktı . Gittiği yerde hesabı o öder , çevresine hediye alırdı . Gönlü zengin bir ağa ydı . Kimi zaman ağalık uğruna risk aldığı da oluyordu : Cüneyt Ülsever , Emlak Bankası'ndan istifa etmişti . İstifasının perde arkasında bir aşk hikayesi vardı . Ülsever evliydi . Ancak bankada çalışan Neriman Işık hanıma aşık olmuş ve eşinden ayrılmaya karar vermişti . Prenslerin her şeyine karışmayı adet edinen Semra Hanım nedense bu aşka karşı çıkmış ve eşinden ayrılmasını yasaklamıştı . Ülsever böylesine kişisel bir soruna yapılan müdahaleyi kabul edememiş ve istifayı basmıştı . Bir prensin istifası hiç de alışıldık bir durum değildi . Bu nedenle de eski arkadaşları Ülsever'den öcü görmüş gibi korkuyordu . Karşılaştıklarında yüzlerini çeviriyor , randevu vermiyorlardı . Herkes Semra Hanım'ın öfkesinden çekiniyordu . Böylesi bir günde Civan onu yemeğe çağırdı . Denizcilik Bankası Genel Müdürü'ydü o günlerde . Banka'da yenen yemekte Civan ona iş teklif etmedi , ancak yemeğe çağırmış olması bile yeterince riskliydi . Civan yemeğin sonuna doğru , Ağa , seni tanıyorum . Paran yoktur . İş buluncaya kadar sana borç vereyim , sonra ödersin dedi . Kendini çok yalnız hisseden Ülsever için bu sıcak teklif hiç unutamadığı bir jest oldu . Ülsever'in istifa zorlaması nedeniyle Şemiler'le ilişkileri bozulmuştu ve aralarını düzelten de yine Civan olmuştu . Civan Sheraton Oteli'nde bir buluşma ayarlamış ve iki eski dostu barıştırmıştı . Civan , Ülsever'e vefasını bir kez daha kanıtlıyordu . Bahçeşehir'de kontenjandan 300 torpilli villa dağıtılırken Ülsever'i arayan Civan , Sen bankanın eski bir çalışanısın . Yarın 5O milyon getir kaydını yapayım diyecekti . Böylece Ülsever de torpilli Bahçeşehir sakinleri arasındaki yerini almıştı . Hava atmaya bayılırdı . Kendini önemsetmeyi severdi . Arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde , Mustafa'yı ( Süzer ) aradım . Yahu şöyle bir mangal partisi yap da biraraya gelelim ya da Geçen gün Güneş Bey'e ( Taner ) dedim ki türünden cümlelerle önemli şahsiyetlerle görüştüğünü belli ederdi . Küresel düşündüğünü söyler , yerli piyasaları küçümser ve uluslararası mali piyasalar konusunda ne kadar bilgili olduğunu göstermeye bayılırdı . Gerçekten de dünyadaki teknolojik yenilikleri ilk o telaffuz ederdi . Bol kitap okur , özellikle İslam tarihi konusundaki bilgisiyle çevresini şaşırtırdı . Olgun bir havası yoktu . Bürokratların düsturu Ağır ol molla desinler Civan için geçerli değildi . Genellikle neşeliydi . Saatlerce fıkra anlatsa doymazdı . Çapkınlığını bir statü gibi göstermeye çalışırdı . Üsttekilere karşı ne kadar saygılı ise alttakilere karşı da o kadar saygısız olabiliyordu . Bir Ankara gezisi öncesi Şemiler ona , Aman adamların ağzından gir , burnundan çık , işi kap dediğinde , Merak etme abiciğim , ben herkese kendimi sevdiririm diyordu . Doğruydu . Seveni çoktu . İstemediklerine de aynı tavrı sergiliyordu . Bankanın yönetim kurulu içinde istemediği isimlerden biri Yalçın Sayın'dı . Göreve başladığı ilk zamanlarda Sayın'a Birlikte çalışabiliriz mesajı veren Civan , sonraki aylarda onu istemedi . Yönetim kurulu toplantıları Sayın nedeniyle ikiye bölünmüştü . Civan'ın masaya getirdiği kimi kredi taleplerinin reddedilmesi gerektiğini söyleyen Sayın'ı diğer üyelerden Osman Okyar ve Öktem Atamyıldız destekleyince karar alınamıyordu . Civan'ın tavrı ise öfkelenmek yerine geri adım atmak oluyordu . Bu işin duayenidir . Abimiz istemiyorsa tabii ki krediyi vermeyeceğiz deyip kredi taleplerini geri çekiyordu . O sıralar Sayın'ın annesi öldü . Bir hafta izinliydi . Bir akşam Engin Civan telefonla aradı . Abiciğim sen çok fazla ön plana çıktın . Sana bir yer bulalım dedi . Civan , Devlet Bakanı Güneş Taner'in de istemediğini belirterek , Sayın'a karşı kozlarını kullanıyordu . Sayın bu işe çok bozuldu . Güneş Taner devlet bakanıydı . Emlak Bankası ona bağlıydı . Emlak Bankası'nın iştiraklerinden biri Ataköy Turizm Merkezi idi . Bu şirketin yönetim kurulunda Güneş Taner'in babası eski ataşe Cengiz Taner vardı . Sayın da bu şirkette bankayı temsil ediyordu . Cengiz Bey'e oğlundan yakındı . Oğlunuz Güneş Bey beni istemiyormuş . İstifamı istediler dedi . Cengiz Bey'in verdiği yanıt ilginçti . Yok yahu . Güneş'in bundan haberi bile yok . Genel müdür planlıyor her şeyi . Bir süre sonra Yalçın Sayın SSK Genel Müdürlüğü'ne atandığında Cengiz Bey , Sayın'ı arayıp Gördün mü seni istemese SSK'ya atamanı imzalamazdı demişti . Sayın , Engin Civan'a istifa edeceğini söyledi . Ancak sonra kamudaki emekliliğine bir yıldan az kaldığı gerekçesiyle istifadan vazgeçti . Kırık Fincanlar ( Ak tenli . Boyu boyuma denk . Beline uzamış abanoz saçları . Pırıltılı göz bebeklerinde yansıdığımı sandım . Yapmacıksız sıktı elimi , bekletti biraz . Girdik salona . Ön sıralarda yerimiz . Yanımdaki koltuğa yerleştirdi ince bedenini . Neredeyse kasıklarına çekildi , sımsıkı etekliği . Dolgun bacakları . Çekiştirmeye kalkışmadı . Konduramadım , teşhirci değil . İnönü de geldi , Hanımefendisi yle . Koşturdular . Ayakta alkışladık . Telli sazlar akord ediliyor . Yay sesleri dindi yavaş yavaş , uyum sağlandı . Şef İngiliz . Yaklaşık bir ay sonra maestro kürsüsünde kalp krizi geçirip ölecekti , Paris'te . Türkçe'ye çevrilen konuşmasını ben seslendirmiştim radyoda . Uğursuzluk yine bende ! Konser programını anımsamıyorum , Kumru'cuğumun ( ! ) tepkilerini incelemeye koyulduğum için herhalde . Göğüs geçiriyordu ara sıra . Gözgöze geldik . Uçucu bir bulutçuk ağdı , sararmışlığıma , tuttum biteğini . Fısıldadı : Sağ ol . Sen de ! Ablasının eğilen başı doğruldu . O daha çekici : Melez , soyu amazon belki de . Kardeşini eleştiriyor gibi geldi bana , neden sokulgan onca ? Sen de kolluyordun canım teyzeciğim , sezdirmemeye çalışarak ikimizi . . . ) Âdetim olsa bari . Evet , gönlüm ablasından yanaydı . Evlenseydiniz , bak nasıl üstüne titrer , çekip çevirirdi seni . Ben böyle fedakar , yufka yürekli , candan insan tanımadım . Kim dertli onda alır soluğu . . . Senin Kumru'cuğun ne yaptı , ne oldu ? Hadi hadi söyletme beni . . . Bayağı kızıyorsun . Hala mı ? Değil tabii . Acıyorum , içim sızlıyor o kadar . Neyse , nasıl buldun öykümün girişini ? Nicedir elinden düşürmediği kitabını kapattı , kaldığı sayfaya kağıt sıkıştırmayı unutmayarak . Kısık kısık gülüyor arada bir . Çılgın karı ! Ama roman mı , doktora tezi mi anlamadım . Takır takır . İngiliz'in ne işi var orada ? Amacın belli . Pay çıkaracaksın kendine . Üstelik özentili . Eskilerin tasannu dedikleri türden . Yaşlandıkça tuhaflaşıyorsun . Gençliğinde yazdıklarını tercih ederim . Düz , sağlam , sade . . . Aşk öyküsü yazmayalım mı yani ? Hadi oradan ! Sevgiymiş , aşkmış anlarsın sen . Kalktım , sarıldım boynuna , zoraki öptürdü pembeliğini koruyan yanaklarını . İyi , iyi yeter . Çekil , öf ! Kaç saat ? Loving midir nedir , fenalık basıyor içime . Çay içmeyecek miyiz ? Enişten gelsin de . . . Aldırma sen bana . Yaz nasıl içinden geliyorsa . Milletle alay eden reklamlardan iyidir . . . ( Tutkunluğumun başlangıcı , hızla düşkırıklığına dönüşmesi , boşanmayla sonuçlanan on yıllık evlilik boğuşmasından sonraki yılgın günlerime rastlıyor . Evlerine sığınmıştım . Teyzemden on iki yaş büyük eniştem . Yaşıtım sayılır . İşinde başarılı , yaşama bağlı , içten , bir olgun adam . Çocukları yok . Mutlu , sevginin kösteklenmediği birlikteliklerine ayak uydurmaya çalışıyordum . Ne ki , zamanla yoğun sıkıntıya yolaçtı , bana göre , tekdüze , coşkusuz , amaçsız yaşam ; depreşti , ölçüye sığmaz oldu içki bağımlılığım . Geceleri kakıp , konuklara sunulacak rakı , votka , viski ne bulursam ; birer ikişer yudum kafama dikmeden , bölük pörçük uykumu bile sürdüremiyorum . Elbet ayrımındalar . Açıkça kınamaktan kaçınan sabırlı davranışları cabası . Kliniğe yatırma önerilerine karşı çıkamadım sonunda . Adana'ya nakil girişimlerinden de haberliyim . . . Bayındır Sokak'taki bekar evimden çıktım . Philips mağazasının önünden geçmemeye özen gösteriyorum . Kumru'nun ablası orada çalışıyor . Dalgınlığıma geldi ya da üşendim , sapmadım ara yola . Hele aksiliğe ! Durakta . Yine çok düzgün kılığı , kahverengi döpiyes , uçuk yeşil eşarp , atkılı pabuçlar . . . Nasılsınız ? Vurgu : Ortadan kayboldunuz , iyileştiniz mi ? Gözkulak olunması görevini üstlenmiş gibi . Soğukça yanıtladım . İyiyim . Doktorlar ara sıra görünmemi salık vermişlerdi oysa . Beylik soru : Nereye böyle ? Ormancılar Lokali'ne . Yürüyelim mi biraz , sakıncası yoksa ? Kumru'ya gecelik bakacağım ben de . . . Yan gözle inceleniyorum bir yandan . Sinirlendim . Bana ne ! Yine de dayanamadım , ondan söz açmaya can atıyor belli . Ne yapıyor o ? Anlatırım . Beğenili bakışları üstümüzde gelip geçenin . Yabancı havalı ya . . . Neden bir akım oluşmadı aramızda ? Birden esti aklıma . Aç mısın ? Kabayım . Daha erken değil mi ? Uyanık inceliği . Girdik Restoran Cevat'a . İçmemek kararımı uyguluyorum . Sen içebilirsin . İmrenmem korkma . Hem deney olur benim için . Birasını yudumluyor , çekingen . Donukluğu erimeye başladı . Hiç mi ilişkisi olmadı bu kızın . Yaş otuz beş . Rahibe değil a . . . Sevdiği genç trafik kazasında ölünce küsmüş hayata , teyzemden rivayet - olabilir de , insaf , on beş yıl geçmiş aradan . Bir kıvılcım , yeter çözülmesine . Peşreve başlamalı . Uysalca bıraktı ellerini . Kardeşinden yana rahatladığı için belki . Nişanlanması eli kulağındaymış , yanında staj yaptığı avukatla . İyi , hayırlı olsun ! Kızardı yanakları . Ummadığı inandırıcı soğukkanlılığım , açığa vurmasına yaradı , umut beklentisini . . . Kahveleri bende içelim . Sonra çıkarsın alışverişe . Olur olur . . . Koluna girebilir miyim ? Yokuş çıkacağız . Şaka bir yana yakıştık birbirimize . Merak ediyormuş o da evimi . Teyzemin bodruma kaldırttığı eski iki koltuğu , bir kanepesi , orta masası konuk odamın başlıca mobilyası . DUAL pikabım var . Sinan yollamıştı Almanya'dan . Şostakoviç dinleteceğim sana . Bale Süiti . Seveceksin . Bakma hoşnut görünmesine , aklı başka yerde . Bir şarkısın sen , ömür boyu sürecek ! daha uygun düşmez miydi ? Ne kuşkucu , huysuz adamsın be ! Hele bir cigara yakak ! Yo , yo olmaz . Bakın soluk soluğa kaldınız . Gördün mü el konulduk bile . Bismillah , özgürlük gitti elden . O yasak , bu yasak . Ederim ben böyle yaşamanın içine ! Ne işin var kardeşim kız kurularıyla . Bul bir fıstık kan , at evine , rahatla , derdin bu senin . Şostakoviç'miş ! Tövbe yarabbi . Bakalım daha nelere sokacak Grek burnunu . . . Oh , ne güzel ! Nohut oda , bakla sofa . Keşke benim de böyle bir evim olsa başımı sokacak . Canım teklif mi var , beraber otururuz ! Perdeler uymuyor , değiştirelim . Dikkat : değiştirmeli demedi . Dikmesi benden . Eee , başka ? Vallahi çok şirin . Mutfak daracık . Olsun . Duşunuz da var . Yatak odasına bakabilir miyim ? Eyvah ! Mantara basıyoruz galiba . Meğer ne hızlıymış kızımız . Daha sonra ! Hem çok dağınık . Az kalsın kaçırıyordum ağzımdan . Acelen ne ! Plağımızı koyalım mı ? Allah allah ! Yanılıyor muyum yoksa ? Önce kahvelerimizi içelim de . . . Kimselere güvenemem . Ya boca ederler kahveyi , bir karış telve oluşur , ya cimrilikleri tutar , buyrun bulaşık suyuna . Anlaştık . O uzatacak , ben taşırmadan dolduracağım fincanları . Birden başım sallandı . Chanel No : 5 den başka koku bilmem ya , leylak mı acaba süründüğü , ağırca , ondan mı ? Neyse ki , çabuk toparladım cezveyi . Anladı gibi , renk vermiyor , ama ben , aksi şeytan , artan yürek vuruşlarımı önleyemiyorum bir türlü . Al bastı yüzüme . Neniz var ? Bir şey mi dokundu ? Yoo , yok da . . . çarpıldım zahir ! Güldü . Daha neler ! Açayım mı pencereyi ? Hayır , hayır , geçti , gerçekten ! Götürdü tepsiyi sessizce . Derin derin soluklandım , gidip oturdum karşısındaki uzakça koltuğa . Güya dinliyoruz , süzgün gözlerle . Ne uzun kirpikleri var , o yeşil . . . Alaturkanın tadı da bir başka canım . Oysa yeşil değil , akik de , gitsin . Bir ara hafifçe esnedim , yarılanmak üzere plak , alay etse yeri . Gözüm de tepside . Çağrışım daha sonra . Sevmem , hemen kaldırılıp çalkalanmalı fincanlar , pıhtılaşmadan içeriği . Bunların ev kadınlığı da bu kadar işte . Sigarama davrandım , saygılıyım , ikincisine . Bademcikleri alınmış . Faranjiti var , kötü öksürtüyor , içmesin o . Kalkıp ardına kadar açtım pencereyi . Gerekmezdi ya , mersi . İllet sözcük . Sağolun'un nesi var ? Yarasın ! Pekala güzel . Olmaz , köylü ağzı . ( İzninizle , neden olmasın . . . Hay patlayın e mi ! ) Plak bitince ne yapacağız ? Yenisine ben bile dayanamam . Duvarlarla konuşmaktan bıktım . Severim tartışmayı , gevezeliği , tatlı tatlı takılmayı , uyuşuyorsa kafalar . Bununla neden sözedilir ? Okumuyorlar efendim . Bol bol dedikodu , can sıkıntısı . . . Kaydım gitti , deli fişek çağıma . Kağşamış merdivenleri çıkarıyorum , çağla badem , lise öğrencisi Nurgül'üme , elinde tepsi , kahve getiriyor aşağıdan , dikildim önüne , tamfırsat - Ne zaman tepem attı , kaptım bekletilen tepsiyi masadan ? Ayaklandı . Bırakın . . . bırakın ben götüreyim . Aklın neredeydi . Yüzümün değişiminden ürkmüş gibi . Çektim ellerimi . Hadi . . . Ne duruyorsun . . . Tam fırsat - kararlıyım , çırpınma hiç ! Bitecek bu şaşkın serüven . . . Şangır ! Oldu işte , battı ortalık . Nasıl da güçlü . Ormandasınız , Fadime'ye saldırı sahnesi . . . Olmuyor , tekrarlayalım . . . Bastır pehlivan , dal çakşırına . . . Gevşemiyor bir türlü . . . Ayak oyunuyla bir yuvarlayabilsem kanapeye . Gülmeyin , zor durum . . . Becerdi sonunda . Bacak arasına bir tekme , tam isabet . . . Şimdi bağrışın bakalım : Hayvan ! Ne sandın sen beni ? Kenarın dilberi ! Asıl sen beni ne sandın ? Adam sandım , adam . . . Haklı . Çöktü koltuğa , pıtır pıtır dökülüyor gözyaşları . Bırak zırlasın . Ağzını yokluyor bir yandan . Kanatmış mıyım ne ? Dolma gibi dudakları . Olur eşeklik değil yaptığım . Vah canım vah ! Diz çök karşısında , okşa saçlarını , özür dile , bağış dile , ne dilersen dile it herif , ağla hatta elinden geliyorsa . . . Ne gezer , oramı ovalıyorum hala , hafiflediği halde acısı . Aaa ! Elini ağzına kapamış pıskırıyor haspam ! Beğendin değil mi marifetini ? Sinirim tuttu , ben de başladım gülmeye . Pamuğun var mı ? Var . Kolonyam da . Süpürgen nerede ? ) Peluş terliklerini gördüm , ayrımında değil . Çıt ! Söndürdüm masa lambasını . Pöh ! Sessizlik . Yaktım hemen . Allah layığını versin ! Ödümü kopardın . Bitti mi bu bölüm ? Bitti , kendiliğinden kapandı parantez . O istemedi uzatılmasını , ne yapayım . Korkarım , Arkası Yarın a dönecek . Kimbilir , belki . Yemekte puf böreği var . Ağzım sulandı . Uf uf uf . . . Rakı ? Yok ! Bir dublecik be teyze ! Ağzına sürdün mü , tutamıyorsun kendini . . . Söz mü ? Bir duble . ( Doğru. Tutamıyorum kendimi . Doğrular neyi çözer ? Hiçbir şeyi . Zafer Piknik'te alıyordum soluğu . Bir Arjantin kararım , dörde katlanıyor yarım saat geçmeden , sözde uyuyorum ağır içkiler yasağına ; patates tava , hıyar söğüş , birkaç parça ince kıyım kaşar , koymayın a aldırılmayan maydanoz garnitürlü . . . Hamlet öfkeyle bağırır Ophelia ya . Bana kim buyurdu : Manastıra git ! Kulunuz . Yattım nilüfer kayığına . . . Her duygusal yaklaşıma , dürbünün tersiyle bakma huyum kurusun . Teyzemin yakınmalarına takıldı aklım . Eniştem emekli olduktan sonra döndüler Ankara'ya , yerleştiler dişlerinden tırnaklarından ayırdıkları paralarla güç bela edindikleri kooperatif evine . Kumru sabah akşam sarılıyormuş telefona . Destek olun bana . Yapayalnız kaldım hayatta . Tam alkolik . Yüzüstü bırakınca bayıldığı avukat , yoldan çıkmış kızcağız . Onunla bununla sürterken karşısına bir mandıra sahibi çıkıyor , herif sen yaşlarda , evli , allem kallem , boşanacağım palavraları , gerisi malum . . . Anlat , anlat . . . kötü bir senaryo ama . . . sen yine de . . . Ne anlatayım . Başı dertte ablasının . . . Tanışmadınız , görsen şaşarsın , çok zeki , anlayışlı ama . . . Kim ? Kocası canım . . . Alınacak gibi değil ki yanlarına . Hastaneye yatırmışlar kaç defa , biraz düzelir gibi oluyor , ay geçmeden başlıyor daha beter içmeye . Feshedeceklermiş sözleşmesini . İşinden de olacak . Gerçi kaldığı daire onun . Adam , yani mandıra sahibi bakmış ki , başının etini yiyor , rezil olacak , dayalı döşeli bir daire alıp , üstüne yapmış Kumru'nun , çekmiş gitmiş . . . Numaramızı mı değiştirsek ne yapsak ? Ben konuşsam ? Sakın ha , sana da musallat olur . Döndü arkasını , burnunu siler gibi yapıyor . Ne oldu ? Ne dedi biliyor musun geçen gün telefonda . Madem yaşlı olacaktı , yeğenine varsaydım keşke . Geçmiş ola . Keşkeymiş . Orospu çocuğu ! Ağzım da bozuldu senin yüzünden . Biraları devirdikçe merakım azdı . Bugün günlerden ne ? Pazar . Evdedir . Cebimdeki jetonları şıngırdattım . Rehberde varsa telefonu . . . Hele bir de cep defterimize bakalım . Hayret , ne zaman yazmışım ? Yine kafam bulanıkken , teyzemin defterinden aktarmışımdır . Niyet bozukluğu o günden başlamış da olabilir . . . Fıkır fıkır sesini beklerken , kart , öksürüklü ses : Benim ? Tanımadı . Aman sus , kapa almacı . . . Bekliyorum . Hemen gel ! Ok yaydan çıktı . Yumuşamak yok ama , anladın mı ? Şuna sıkı bir zılgıt çek . Ne demekmiş vırt zırt rahatsız etmek kadıncağızı . Kuşağı bağlanmamış sabahlıkla karşılandım , göğüs bağır açık , süzük gözleri . Bakıştık . Yine de hoş canım kerata ! Ne de olsa ayık sayılırım . Uzak öpücük yeter . O da pek salmadı kendini . Bungun gece . Anlatılmalı bir gün . Yoksa kangren olacak başım . Doğru giyotine . André Chénier . . . Ne kolay . Ünü dünyayı tutmuş şair . Daha otuz ikisinde , acımamışlar . . . Yayıldı kanepeye , zorlama sevimlilik , getirttim ya seni ayağıma karışımı bakış çeşitlemeleri . Lekeli orta masasında yarılanmak üzere bir büyük cin şişesi , köşeli iki bardak . . . Kalkındım . Şöyle bir dolaşayım evini . Tıkış tıkış salon . Müzik seti , sırtı dönük televizyon , irili ufaklı kristal vazolar - çiçeksiz - , upuzun , takkesinin fırfırı telkari ayaklı lamba , duvarlarda : sırma saçlı oğlan çocuğu , yanaklarında domurmuş iki damla - , karlı dağların çevrelediği donmuş göl , kavalı ağzında çoban . . . Kocabeyoğlu pasajından alınma , ucuz , sulu reprodüksiyonlar . Yerdeki - galiba , İran halısında topuk , lastik taban izleri , çapraz kadife perdeler . . . Toz . . . toz kokusu . Doldurduğu bardağın yarısı boşaldı ağzına . Gel otur yanıma ! Dolaşıp durma , başım dönüyor . Bari sek içme . Çarpılırsın . Harama su katmam . Tonik yok mu ? Öbür bardağı da doldurdu , döke saça . Bak buzdolabına . Kalmıştır belki . Kuru yemiş de ister misin ? Bayat mayat olacak mutfakta . Hadi çin çin ! Ben içmem . İçmez misin ? İçmişsin bile . Bana da mı lo lo lo ! Bira , o kadar , kaldıramıyorum sert içkileri . Tütüyor burnumda oysa . Bir defalık ne çıkar ? Hatırın için , peki . . Kırılacak kızım yavaş . Arkamdan seslendi . Kızım mı ? Ne kızı yahu ! Tokum , yine de gitmez bu meret böyle . Buzdolabı tıklım tıklım . Açılmış , açılmamış konserve kutuları , şişeler , votka , cin , viski , rakı . . . Evye dolu , tabak çanakla . Haftalık belki bulaşık . Çöp tenekesi taşmış . . . Neyse , buldum bir şişe tonik . Rafları araştırdım , artanı dibinde kuruyemiş kavanozunun . Gördün , neye dönmüşüm . Aman vız gelir ! Pasaklıyım var mı diyeceğin . Yatak odamı beğeneceksin ama . Kırmızıya boyattım . Göz kırptı . Anlarsın ya . . . Ar namus tertemiz . . . Sokuldukça sokuluyor , ben kaçındıkça . Şişmiş suratı . Ağzının kenarında var mıydı bu derin çizgi ? Leş gibi kokuyor . Buz kesiyorum gitgide , aldırdığı yok . İkincisine başladık , gitti getirdi sallana sallana . At at ! Boşver ! Ne kaybedersin ? İnadına açılıyorum . şaşılaştı gözleri . Söyleniyor kendi kendine . Ne güzel günlerdi değil mi ? Ah , ah . . . Giderdik konserlere , tiyatrolara , sinemalara . Elma şekeri almıştın bir gün bana , hatırlıyor musun ? ( Hatırlamıyorum. ) Hah - ha ! Sapı kaldı elimde , ne haber ! Püf , hepsi uçtu gitti işte . Aptallığıma doymayayım . Kimse kurtaramaz artık beni . Direnseydin , düşseydin peşime . . . Kocacığım ! El sallardım işine giderken balkondan . . . Her gün elinde buket , orkide , gül , kasmpatı ! Zıplardım kucağına . . . Ne incelik şekerim , ne zahmet . . . Üç kızımız olurdu . . . lepiska saçlı . . . ( O nasıl oluyor ? ) Dakika başı kahve , gak dedikçe süt . . . Toz kondurmazdım vallahi mutluluğumuza . . . İnek , başından savdı , zaten , Allah inandırsın iğreniyordum üstüme bindikçe ihtiyar . . . Açma , sakın açma , izleniyorum . Polis peşimde . Komşular ihbar etmiş . Önüne gelenle yatıp kalkıyormuşum . Keyif benim , size ne ? Karşı dairedeki mühendis bozuntusu habire telefon ediyor . Ölüyormuş aşkımdan . Kapıcı hergelesinin bakışını görsen , aç kurt gibi . . . Erkek delisi olmuş , başına vurmuş yalnızlık . Yatağa uzandım . İçim geçmiş . Dışarıdan gelen gürültülerle uyandım . Kapı açıldı . Başka bir nöbetçi er . Kalk ! Komutan dışarıda yemek yemene izin verdi . Asker pantolonumun üzerine kazak geçirip çıktım . Ürkekçe bakınıyorum . Göz ucuyla incelendiğimin ayrımındayım . Masaya güğümler dizilmiş . Tabaklarda dört beş zeytin , küçük üç parça beyaz peynir . Ekmek tepeleme . Tutuklulardan , esmer , zayıf bir genç adam yanaştı yavaşça , dokundu omzuma . Gözüm tüten sigarasında . Hemen davrandı . Ateşinden yaktım sigaramı . Bol duman çektim ciğerlerime . Sağ olun , iyi geldi . Bir şey değil . Geçmiş olsun . Tatlı uzatılması , sigara , kibrit atılmasının öncüsü oydu herhalde . Sizdiniz değil mi ? Ne önemi var . Neden ? Gülümsüyor . Apak dişleri . Şaşırmadık desem yalan olur . Ya hırsızlık etmiş , ya rüşvet yemiştir dedik . Meğer . . . Tanışalım . Ben Barışsever Derneği kurucularından Rasim , Rasim Gözütok . Üç dört tutuklu daha toplandı çevremizde . Onlar da derneğin üyeleriymiş . Sıcak , yakın davranışlarla elimi sıktılar , tanıttılar kendilerini . Yazık ki unuttum adlarını , uydurmayayım şimdi , öteki tutuklular da çekinik bakışlarla da olsa , geçmiş olsun ! ları esirgemediler . Masaya buyur edildim . Bakır bardaklara boşaltılan ılık çaylarımızı yudumladık . Kiminse , bir tutuklunun reçel kavanozu dolaştırıldı , gıdım gıdım bölüştürüldü hepimize , ev reçeli besbelli ! Afiyet olsun ! Rasim Gözütok : Bulaşık sırayla yıkanır dedi , bu günlük muafsınız , yarın size de görev vereceğiz . Herkes çamaşırını kendi yıkar . Haftada iki gün duş var . Sigara ? İki günde bir paket . Er sigarası . Nöbetçi ere seslendi : Yüzbaşımın sigarasını unutma . Buyrun , ben pek içmem . Sağ olun . Kitap , gazete ? Komutanlığın izin verdikleri okunabiliyor . Mektuplar açık olacak . Görüldükten sonra , onlar verirler postaya . Havalandırmaya çıkarıyorlar , görüşürüz . Bu günleri yazmalısınız ileride demişti Rasim Gözütok . Aradan kırk bir yıl geçti . Bakalım tamamlamaya ömrüm yetecek mi bu öyküyü ? Yaş yetmiş iş bitmiş mi ? Defteri dürüldü mü kuşağımın ? Mehmed Kemal i anımsadım . Hangi acılı kuşak ! Ya bizden sonrakiler ? Acımasız şahmerdanların altında ezilip gidenler ! Dövünüp durdum ben kendi payıma . Pıstım , sustum köşemde . Batsın bu dünya . Yirmi yılı aşmış olmalı . Ankara'da açtığı Kalem meyhanesinde kendi dizelerini okumuştum aziz dosta . Salını salını nere gidersiz Demokrasi değil maksadız . Sürüyor gülmece hala . Nasıl yakalayacağız zümrüdü anka'yı ? Dün gece tutturdu , öndeki kazma dişim . İki vermidon , bir aspirin zor dindi ağrısı . Bu yüzden mi karamsarlığım evc - i balada . Dracula ya benzemeden gidebilseydim Kore'ye , bir ay - yıldız'lı mezar taşı altında uyuyor olacaktım büyük olasılıkla . Umutları gömülmüş . Bir kulağım radyoda . Albinoni den adagio . . . Yüz altmış yıl sonra bulunmuş notaları . Beethoven den romanslar . Chopin den mazurka . . . Amma dayanıklı şu yürek . Daha ne istiyorsun ! Haftada iki gün görüş günüymüş . Komutan hoşgörülü . Ne de olsa sanata yatkın yapısı . Bir uzun , tahta masanın iki yanına oturuyorduk karşılıklı . Tel örgü arkasından konuşma yok . Açık cezaevi gibi . Dahası yan yana gelip bedenlerimizin sıcaklığını geçirebiliyorduk birbirimize . Bıyık altı gülüşüyordu gardiyan erler arkalarını dönüp . Telefon etmiş Refika . İlk görüş günü gelebilecek . Annemle kızkardeşim tutuklandığım gün gelmişlerdi öğleden sonra . Heladaydım . Tahsin yalnız bıraktı bizi , giriş kapısına bitişik odada . Metin görünmeye çalışıyor ikisi de . Ellerinde paketler . Kısa paltomu , damalı gömleğimi , çamaşır , kazak getirmişler . Kucaklaştık . Tahsin'in yardımlarını anlatıyorum kısacık . Sanmam fazla tutsunlar . Belki birkaç gün . Göreceksiniz . . . İnanmışcasına sırtımı sıvazlıyorlar . Maaşımı almıştım bereket . Komutan emanete konulan paramdan bir bölümünü verdi . Babamın emekli aylığı kiraya , odun kömüre , ıvır zıvıra ancak yetiyor . Evin aylık yiyecek gereksinimini ben karşılıyordum . Sinan Bursa'ya atanmıştı , maiyet memuru olarak . O da yardım edecekti kuşkusuz . Yine de ne kadar dayanabilirdik ? Babam gelmemişti . Çekincesinde haklıydı . Komşular selamı sabahı kesmişler . Gazeteler birinci sayfalarında verirler herhalde haberi . Yarın . Gittiler . Neden yazıyorum ? Başka hiçbir uğraşım olmadığı için mi ? Yaşama sevinci dedikleri kof , anlamsız tutamak . Kör sevinç ; paylaşılamayan . Yazgı mı boyun eğmek , değiştirememek koşulları ? İrdeleye irdeleye bireysel yaşamaya hükümlülüğün bitiren , çürüten yalnızlığını sürükledim hep . Çevrem , damgalanan alnıma baktı , biraz kafa kaldırsam ! Dünyaya milyonlarca serpilen nefret tohumları mazlumu zalime dönüştürdü . Gördüm , kösteklendim , düşe kalka hiçliğe kavuştum öyle mi ? Yazıklar olsun ! Bomba haber patladı ertesi gün . Akşama doğru Tahsin'in elime tutuşturduğu gazete iri puntolarla yakalanan komünist çetesinin adlarını yayınlıyordu . Sinan'ın resmini de basmışlar tutuklanırken . Benim sadece adım yazılı , soyadım gizlenmiş , ola ki talimat aldılar etkili çevrelerden , askerim ya ! Reşat Kahraman da var 15 - 20 kişilik listede . Öteki adların hiçbirini tanımıyorum . Nasıl kurmuşuz bu çeteyi acaba ? Buruşturup attı gazeteyi Tahsin , çöp tenekesine . Allah yardımcın olsun . Koru soğukkanlılığını . Unutma askersin sen ! Yığılacağımı sandım odasından çıkarken . Rasim Gözütok su çarpıyor yüzüme , kendine gel kardeşim , belli etme ! İşte birtek can sardı sarmaladı , sağaltmaya çabaladı ölümcül yaranı , bir tek de olsa ! Sevin ! Dikildim çabucak , toparlandım , tutup öptüm gergin yanaklarını . Herkes suskun ya saygıdan ya alışkın olduklarından , gazete okuyan da yok ortada . . . Buğulu yeşil gözlerini özlemeye başlamıştım bile . Sarılıştık sımsıkı . Yine konuşabildik serbestçe . Refika yavrum ! Nişanı bozmalıyız hemen . Seni işten çıkarabilirler . Babanı , ağabeyini düşünmek zorundayız . Özellikle ağabeyin , devlet memuru , çoluk çocuk sahibi . Gözlerinden yaşlar boşanıyordu . Hıçkırıklara boğularak söyleniyor . Umurumda değil , canım , birtanem ! Seni seviyorum . Beni tanımıyorsun demek . Aşkolsun ! Ölünceye kadar seninim , anladın mı ? Bozgundayım . Jeep'te getirilirken düşündüklerim geliyor aklıma . Hayvanın tekiyim ben . Bu olay çözecekti sözde içimi kemiren sorunu . Bastırdım başını göğsüme . Peki peki , paniğe kapılmayalım canım . En kısa zamanda savuşturacağız bu belayı inan . Yine de sizlere dokunurlarsa öleyim daha iyi . . . Durup durup kucaklaştık , koklaştık , nöbetçi er kapıya vuruncaya dek . Dün gece haberler sırasında kamuoyu yoklaması yapıyordu bir özel televizyon . Vatandaşlar açık açık Amerika'yı suçluyor . Bosna - Hersek'te kan gövdeyi götürürken , Irak'ı bombalamak neyin nesi ? Petrol yatakları var ondan , Irak'ta . Bir yandan ( 900 ) lü telefonlar , köşeyi dönme , yarışma programları . . . Kusacak gibi oluyorum . bu ne çarpıklık Tanrım ! Ancak infarkt'ına yenik düşen koca ozan Nazım'ın 91 . doğum günü kutlandı ! Ruhi Su'dan hala mı korkuluyor ? Udunu kapan radyolarda , televizyonlarda pop söylüyor güya ! Çin sınırına dek dayandık maşallah ! Öfkeleneyim bari azıcık , kendi kendime . Yoksa oynatmak işten değil . Sinan'ı Cebeci sivil cezaevine kapatmışlar . Tahsin'e haber iletilmiş Tugay'dan : tayın bedeli vermeyeceğiz o namussuza . Salıverilse bile vuracağız cezaevi kapısında ! Kısa sürede kaynaştık cezaevi sakinleriyle . Oldukça rahat sayılırız . İmece usulüyle yemek de pişiriliyor ara sıra . Anam evden kurufasulye , un , şeker , yağ getirdi . Sırayla bir Sinan'a gidiyor , bir bana geliyorlar görüş günlerinde . Refikacık da sefertasıyla kuruköfte , patates kızartması türünden yiyecek taşıyor fırsat buldukça . Muz getirmişti bir kere de ! Akla bak . Lokma bile düşmedi adam başına . Karanlık bastırırken demir kapılar kapanıyor üstümüze . Yemek sonrası volta zamanı . Rasim Gözütok başlatıyor mapusane türkülerini . . . . dostum ne yatarsın günlerin geldi . . . . . . mapusane çeşmesi yandan akıyor yandan bir şey değil , ayrılık var bir yandan . . . . . . mezar taşlarını Hasan , koyun mu sandın öldürmeyi Hasan , oyun mu sandın . . . at martini de bre Hasan . . . bağıra çağıra söylüyoruz . Komutanın buyruğu , gece on bire kadar serbestiz . Bir gün bu insan komutanı görevden almasalar bari diye dua edip duruyoruz . İçimizde bir de teğmen var . Tırlatmış diyorlar . Durgun , sessiz , dudaklarını kemiriyor habire , ama yiyeceklerini paylaşıyor bizimle . İzin falan almadan kaybolmuş bir gün , iki ay sonra dağlarda yakalamışlar perperişan . Behice Boran , asker cezaevinin kadınlar koğuşunda tutuklu . Sinan'ın hastalandığını duydum . Yönetim çok şıkıymış orada . Bir hafta hücrede tutmuşlar . Tel örgü arkasından seslerini duyurmaya çalışarak sözde konuşabiliyormuş tutuklularla yakınları . Ummuyordum , tersine daha yumuşak davranır olmuş anası babası Refika'ya . Tepkisiz , ilgisiz kalmış ağabeyi , aramıyormuş telefonla bile , ama çalıştığı işyerindeki arkadaşları öğüt veriyorlarmış . Bu leke çıkmaz kardeş , bırak şu serseriyi ! Genel Müdür de çağırtmış odasına , çapkın bir gülüşle , korkma ben varım arkanda diyesi olmuş . Burnumdan soluyorum . Hele bir çıkayım , görür gününü o kart zampara . Çarşamba pazarına döndüreceğim şebek suratını ! Refika erkek kız altta kalır mı , aslı faslı yok , olsun , patlatmış gözdağını : Emniyet Genel Müdürü akrabamız ; siz koltuğunuzdan olmayın da ! İyi hoş da , Refika da göğüslerinin şakkı meydanda giysiler giyiyor . Etekleri de çok kısa . Söylesem alınacak . Dün , akşama doğru komutan çağırttı . Odama bir konuk gelecekmiş . Yer sınırlı ne yapsın ? Tanıştık . Boy pos yerinde , utangaç bir adam . Otuz beş sularında , bekar . Öyküsü acıklı , daha doğrusu gülünç . İsviçre'de üç fakülte bitirmiş , başta hukuk olmak üzere , canı sıkıldıkça . Anacığı yalvar yakar olur mektuplarında , ben ölmeden dön artık Türkiye'ye . . . Askerliğini de yapmamış . Kıramadım , geldim . Genel Kurmay'da tercümanlık yapıyorum . . . İtalyanca , Fransızca , İngilizce biliyor . Derken Kore Birliği'ne atanma emri çıkagelmez mi ! Emrin tebliğ edildiği gün efkar basmış , bir meyhanede devirmiş afyonlu şarapları üst üste . Sallana sallana evine giderken bir yandan söyleniyor . lan ne işim var benim Kore'de . Alçaklar , ibneler . . . bula bula beni mi buldunuz . . . O sıra birkaç vatandaş peşine düşer . Zavallı ayrımında mı , yüksek sesle düşündüğünün . Vatandaşlar bu üniformalı haini polis noktasındaki nöbetçi memurlara ihbar ederler , polisler , vatandaşlar söylenenleri iyice duyarlar , palaspandıras inzibat karakoluna götürülür Fahri Can , tutanaklar tutulur . . . Ne ki , tam hanım evladı komşum . Komutan izin vermiş . Üç dilden yabancı gazeteleri hatmediyor akşama dek , uzandığı yatağında . İlk birkaç günün sultanlığı da sona erdi . Nöbetçi er , üç günde bir yarım kova kömürü bırakıp gidiyor , pat küt indiriyor döşemeye , odunları . Zaten bu ayrıcalık benim de hoşuma gitmemişti . Ses çıkarmasalar da , öbür tutukluların bakışları biraz donuk , bozuktu . Soba yakmak , bulaşık yıkamak benim üstümde . Bir kez yıkasın diye tutuşturdum eline tabakları , çatalları , yağlı yağlı geri geldi . Vazgeçtim . Ne yapsın , beceremiyor . Bir de durup durup içkisizlikten yakınmıyor mu ? Oysa kolonyaya bile zor izin verilmiş . Kimi tutuklular sulandırıp içiyorlar gizli gizli , yine de gardiyan erlere içki aldırma girişimi olmuş ya , sonuç alınamamış . Görüş günlerinde Fahri Can'la annesinin halleri tam seyirlikti . Kıs kıs gülüşüyoruz , ayrımında değiller . Birbirlerine sarılıp öylece oturuyorlar . Annesi , kazasker torunu sanki . Belki de öyledir . Başında tüylü şapka , vizon mantosunun omuzlarında tilki kürk , çarpık bacaklı bir madonna ! Süründüğü koku koridoru dolduruyor . Nedense , daha doğrusu nedenleri belli , sıkılmaya başladım Fahri'den . Nasıl etsem de odamı değiştirsem . Rasim Gözütok'a yakınmaya başladım . Adam tek kelime konuşmuyor , gündelik laflardan başka . Birbirine eklemecesine ağzında sigara . Üstelik silkiveriyor küllerini ortalık yere . Ben de içiyorum ama , böylesine haldır haldır değil . Boğulacağız dumandan . Havalandırmaya kalksak , soğuyor hemen oda . Kömürü , odunu idareli kullanmak gerek . Bugün , görüş günü dışında çağrıldım . Kızkardeşim gelmiş . Hayrola ? Komutanın izniyle başbaşa kaldık . Kaygılı bakışlarından olağanüstü bir durum olduğu anlaşılıyordu . Anam yine un kurabiyesi yollamış . Yutkunuyor . Bir şey söyleyeceğim , ama üzülme ağabey ! Ne oldu ? Hiç . Dün akşam bir polis geldi eve . Elindeki basılı kağıdı uzattı . Savcılıktan çağrılıyor babam . Nedeni belirtilmemiş . Gelmediği takdirde ihzarlı getirtilecek . Sarardım . Yine de renk vermemeye çalıştım . Bir tanıklık işidir , korkmayın . Gözlerini indirdi , ağlayacak . . . Kucakladım . Yo , yo ! Ağlamaca yok ! Salmadı kendini . Aferin ! İşte böyle . Gitsin babam , bakalım neymiş dertleri , bana da hemen bildirin sonucu , bakarız çaresine . Nasıl bakacaksak ? Okulda , konuşmamaya , uzak durmaya çalışıyormuş arkadaşları . Türkçe öğretmeni incelikle uyarmış oysa öğrencileri . Temize çıkacağımızdan hiç kuşkusu yokmuş . Hem babamız da çok muhterem bir hocaymış . Nereden biliyorsa . Salıverildiğimiz gece , gözlerinde mutlu , biraz da kırgınlıkla alaycı gülümseme , ayrıntılarıyla anlatmıştı babam savcılığa çağrılma serüveninin iç yüzünü . Orta yaşlı , kırbıyık , cana yakın bir adammış savcı . Babamı ayakta , buyrun hocam , kusura bakmayın yorduk sizi buralara kadar , diye karşılamış . Çay kahve ne emredersiniz ? Şaşırmış babam . Bir yerden öğrencim herhalde . . . Değilmiş ama . . . Gösterdiği saygıdan pek mütehassis oldum . . . Sadede gelelim efendim dedim , kahvelerimizi yudumlarken . Güler misiniz ağlar mısınız hocam . Ben verdim bile takipsizlik kararını . Lakin ifadenizi almak gerekti usulen . . . Yalan mı yani ? Okumuş suç duyurusuna eklenen tutanağı . Emekliye ayrılmadan önce son görevi Zile Ortaokulu'ndayken üçüncü sınıf öğrencilerine Ziya Paşa'nın ünlü terkibibendinden dizeler okumuş babam . Severdi öğüt vermeyi . Aklımda yanlış kalmadıysa aruza döktüğü sözleri şöyle paşanın : Diyarı küfrü gezdim , nice kaşaneler gördüm Diyarı islamı gezdim , hep viraneler gördüm . Tutuklandık ya , hem de ne ürkünç bir suçlamayla , mahvedecekler akıllarınca hepimizi . Rasim Gözütok iyi biliyor ceza usul yasalarını . Üç aydan fazla tutmazlar seni , dedi , yeter ki sorgulaman yapılsın . Derken Cumhuriyet Gazetesi'nde bir başyazı çıktı , Nadir Nadi imzasıyla . Üstü kapalı biçimde , ülkenin genç , zeki insanlarına layık görülen muameleyi kınıyordu . Allah Allah ! Ne demeye yazsın böyle bir yazıyı Nadir Nadi . Aradan kaç gün geçti anımsamıyorum , bu kez de Ulus Gazetesi'nde benzer bir yazı yayınlandı , Annem mektup yazmış iki önemli yazara meğer . Dahası kalkıp gitmiş Ulus Gazetesi yazarının evine . Merkez Bankası Başkanı'ymış yazıyı yazan . Gözyaşlarını tutamamış annemi dinlerken . Cezaevinden çıktıktan sonra öğrendik girişimlerini . Güzel anam , canım anam , nasıl özlüyorum seni bilsen . . . Günler devriliyor birbiri ardına . Alıştım bile . Cezaevinde tutukluların uyduğu kurallardan biri de cezası Yargıtayca onaylanan olursa , o gece gürültü etmemek . Hükümlü yalnız bırakılıyor . Avutmaya kalkışmanın anlamı yok çünkü . Tıp fakültesi son sınıfında okuyan bir delikanlı vardı . Beş yıl vermişler . İlk uygulamayı böyle yaşadık . Salıverilenler de oluyor , yeni tutuklular geliyor . En çok kimya öğretmenimi karşımda görünce sarsılmıştım . Askeri kimyagerdi . Satın alınan bazı bozuk gıda maddelerine rüşvet karşılığında sağlığa uygun raporu verdiği savıyla tutuklanmış . Mavi gözlü , hovardalığı dillere destan , genç bir binbaşı . Bana sarıldığında gözyaşlarını tutamadı . İnan kardeşim , iftira ! diyordu durmadan . Babamın öğrencisiymiş . Lise ikinci sınıfta beni tanımış , özel ilgi göstermişti . Kimya mühendisi olacaktım ben de . İkinci Dünya Savaşı patlayınca , asker öğrencilerin - öğretmenlik dışında - üniversitelerde okuyabilmeleri olanağı kaldırılmıştı . Öğretmen olmak istemiyordum . Kimi sınıfların subayları beyaz demir takıyorlardı bir kere . Asker öğretmenler de . Apoletlerde sarı demir , yakada sarı işaretlerden yoksun kalınacak , olur mu ! Çocukluk işte . Yine de , liseyi pekiyi dereceyle bitirenlere tanınan sınıf seçme ayrıcalığından yararlanabileceğimi umarken , sağlık muayenesinde gözlerimde saptanan hafif bozukluktan ötürü , istediğim muharip sınıfa değil , zorunlu olarak - yardımcı sınıfa ayırmışlardı beni . Bir yerden para bulması gerekiyordu . Sonunda Galatalı tefecilerden Avram Efendi'nin evine gidip , nasıl olduysa yıllık yüzde onyedi faizle ikibindokuzyüz elli kuruş almayı başardı . İpotek olarak , iktidar taşının er ya da geç gelivereceği evini göstermişti . Hasköy'deki kayıkhanede bir tezgah kiraladı ve etrafını tahta perdeyle çevirdi . Gövdenin inşası için gerekli malzemeleri sağladıktan sonra bir de çatı uydurdu . Bu sayede kendisinin ne işler döndürdüğünü kimse bilmeyecekti . Kölesi Calud'un sayesinde omurganın yapımı on günde bitti . Aslında bir haftada da bitebilirdi ama , Uzun İhsan Efendi'nin oğlu Davud onlara ayak bağı oluyor , parmak kalınlığındaki çivileri , kol kalınlığındaki levyeleri eğip bükerek onların çabasını sekteye uğratıyordu . Günün birinde , tersane yakınlarındaki devasa balyemez topuna eliyle bastırıp avucunun izini çıkardı . Tunç zemin üzerindeki el izi , çok geçmeden kalyoncular tarafından keşfedildi . İçlerinde itikadı olan bazıları derhal bir falcı çağırdılar ve ondan bu el izini yorumlamasını istediler . Hayat ve kalp çizgilerine bakan falcı onlara , Bu elin sahibi bir çocuk ve hep çocuk kalacak , asla büyümeyecek , çünkü o , her türlü güçten arınmış bir masum demişti . Onun bu masumiyetini yüreğiyle hissettiğinden midir , Yafes Çelebi Davud'u denizaltı canavarının yapımına karıştırmak istemiyordu . Hatta , onun oynamış olduğu demir çivilerin üzerinde kalan parmak izlerini eğeyle güç bela törpüleyip temizliyor ve bir yandan da , ateşin üzerindeki kızgın demiri dövmeye çalışan Calud'u düşünüyordu . Demir , gerçekten de bu kölenin adaleli kollarına direniyordu . Öyle ki , sonunda Calud , çekici bırakıp altı okkalık bir balyoz kullanmaya başlamıştı . Çünkü demiri isyankar bir köle gibi görüyor , körükle güçlendirdiği ateşin ortasına attığı bu köleyi adam etmek için ona var gücüyle vuruyor , adeta ondan nefret ediyordu . Yafes Çelebi'nin gençlik tutkusu da işte ona tam bu sıralarda bulaştı . Ancak sözkonusu tutku , bu kez ilkiyle kıyaslanamayacak kadar şiddetliydi . Hele hele , sahibinin çizdiği planları görünce , yüreğindeki ateş iyice alevlendi . Sayıları öğrendiğinde ise artık planları kolayca anlayabilecek durumdaydı . Tahtelbahirin gövdesinin yarısı bittiğinde okumayı sökmüştü . Gövde tamamlanıp , dört ejder kafası taşıyan boyun raptedildiğinde hem yazabiliyor , hem de dört işlemi yapabiliyordu . Boş bir zamanında oturup tam binbeşyüzseksenbeşe kadar saydı . Çünkü bu sayı , o isyankar kölenin , yani demirin eriyeceği noktayı simgeliyordu . Balon şişirme aygıtlarının dökümünden çok şey öğrendi . Parçaların birleştirilip aygıtın ortaya çıkması ise onu kendinden geçirdi . Tabaklanmış sığır derilerini dikip balonları hazırlarken artık tahtelbahirin nasıl işlediğine bütünüyle vakıftı . Denizaltı canavarı nihayet tamamlandı . Ama Calud , yorgun argın eve geldiklerinde sahibinin kitaplarını ve notlarını okumayı sürdürüyordu . Yafes Çelebi ise Calud'un bu tutkusunu o sıralar sezebilecek durumda değildi . Kitaplarının karıştırıldığını farketmiş , ama bu konuda zihnini hiç yormamıştı . Çünkü kafası , üç gün sonra , yani cuma günü olacak olaylarla meşguldü . Cuma günü padişah efendimiz kayıklarıyla Beşiktaş'tan çıkacak ve Ayasofya'da öğle namazı kılacaklardı . Bu yüzden tahtelbahirin aynı gün , ortalık aydınlanmadan ve kimseler görmeksizin önce denize indirilmesi , bu iş kazasız belasız tamamlanınca da kayıkla uygun bir derinliğe çekilmesi gerekliydi . İki gün boyunca hesaplarını kontrol eden Yafes Çelebi'nin heyecanı , son gece doruk noktaya ulaştı . Tahtelbahir , kendisi içinde olduğu halde batabilirdi . Bu yüzden , öldüğü takdirde evini kölesi Calud'a bıraktığını bildiren bir kağıt yazıp mührünü bastı ve bu vasiyetnameyi , okuma öğrendiğini bilmediği kölesine verdi . Eğer sağ dönerse , bu kağıdı ondan geri alabileceğine inanıyordu . Günün aydınlanmasına az bir zaman kala , Davud'un uyuduğundan emin olduktan sonra kölesini alıp Hasköy'e doğru yürümeye başladı . Kayıkhaneye geldiklerinde kalbi duracak gibiydi . Son kontrollerini yaptıktan sonra tahtelbahirin halatını Calud'un bineceği kayığa bağladı . Kölesi kayıkla biraz açıldıktan sonra da , denizaltı gemisinin bulunduğu kızağı iyice yağladı . Bir süre bekleyip dua etmek istedi ama yapamadı . Nihayet baltayı alıp gemiyi tutan halata indiriverdi . Tahtelbahir kızak üzerinde kayarak denize indi . Dengesi yerindeydi . Sevinçten uçacak hale gelen Yafes Çelebi küpeşteye atlayıp kapağı açtı ve elinde fenerle basınç odasına girdi . İlkini sıkıca kapattıktan sonra ikinci kapağı açtı . Bunu yapmazsa , ağırlıkların ineceği alt kapaklardan içeriye su hücum ederdi . Denizaltının içine girdikten sonra ikinci kapağı da kapattı ve çekiçle duvara üç kez vurdu . Dışarıdan bu sesi işiten Calud , güçlü kollarıyla küreklere asılarak tahtelbahiri Haliç'in ortasına doğru çekmeye başladı . Denizin en derin yerine gelince halatı çözdü ve sahibini kaderiyle başbaşa bıraktı . Artık hiyel üstadının yapacağı en ufak bir hata hayatına malolabilirdi . Dümeni kilitledikten sonra seyir penceresinden dışarı baktı . Ortalık aydınlanmaya başlamıştı . Vanaları biraz açarak tankları yarıya kadar suyla doldurdu . Böylece tahtelbahirin gövdesi suya gömülmüş ama kafası dışarıda kalmıştı . Uskuru döndüren kasnakların bulunduğu bölmeye geçerek balonları kontrol etti ve alt kapakları açtı . Ters olarak suya daldırılan bardak örneğinde olduğu gibi , kapaklardan içeriye deniz suyu hücum etmiyordu . Birinci kasnaktaki ipi kapaktaki yuvadan geçirdikten sonra , balona ve şişirme aygıtına bağlı olan kurşun ağırlığı makarayla kaldırıp suya attı . Deniz dibine doğru hızla düşen ağırlık , kasnağı fırıl fırıl döndürmeye başladı . Yafes Çelebi aceleyle ikinci kasnağa gidip diğer kurşun ağırlığı hazırladı . Kulağı deniz dibinden gelecek olan patlama sesindeydi . Vakit sanki hiç geçmeyecekmiş gibi geliyordu . Sonunda , Haliç'in dibinde şiddetli bir patlama duyuldu ve Yafes Çelebi sevinç içinde ikinci ağırlığı bıraktı . Bu sırada birinci kasnak geri sarılıyordu . Çok geçmeden birinci ağırlık yüzeye yaklaştı ve kapaktaki düzenekle temas eder etmez barut gazını boşaltıverip yine düşmeye başladı . Aynı anda dipten ikinci patlama duyuldu . Tahtelbahirin mucidi , ağırlıkların ritminin iyi ayarlandığından emin olduktan sonra dümenin başına geçti . O ana dek boşta dönen kasnakların birleştiği dişli kutusunun kolunu çevirir çevirmez uskur dönmeye başladı ve denizaltı gemisi yarım hızla harekete geçti . Tahtelbahir belli bir hıza erişir erişmez , kolu yine çevirip icadına tam hız verdi . Keyfi iyice yerinde olarak , seyir penceresinden dört bir yana baktı . Dışarıda güneş doğmuştu . Yanında getirdiği şarap şişesinin tıpasını açıp bir yudum aldı . Zevkten adeta titriyordu . Kendisini hiç bu kadar güçlü hissetmemişti . İçinde bulunduğu canavar onun kölesi , gövdesinin bir uzantısı gibiydi . Gel gör ki güç onu yoldan çıkardı . Seyir penceresinden , denizin üzerinde seyreden bir peremeci gördü . Dümeni onun üzerine kırdı . Dört başlı bir deniz canavarının üstüne üstüne geldiğini görüp korkudan avaz avaz bağıran bu adam onu bir hayli güldürdü . Sonunda Bahçekapı açıklarına gelmiş , ama denizaltıyı hareket ettiren barut da tükenmişti . Padişahın kayığını burada bekleyecekti . Vanaları açıp tankları bütünüyle suyla doldurdu ve böylece canavarın kafası da suya battı . Artık denizin tam yedi kulaç dibindeydi . Öğle namazı ezani saatle 6 . 27'de , zevali saatle de 12 . 33'te kılınmaya başlanacağına göre , padişahın kayığının en geç 12 . 15'de gelmesi gerekiyordu . Bir şişe şarabı içip bitirdikten sonra saatine bakmayı akıl etti ve gözleri faltaşı gibi açıldı . Dün geceden kurmayı unuttuğu saati durmuştu . Artık denizin dibinde zamanı kestirmesine olanak yoktu . Öyle bir telaşa kapılmıştı ki ne yapacağını bir türlü kestiremiyordu . Sonunda güneş doğduğundan bu yana ne kadar zaman geçtiğini düşünüp vaktin 8. Ancak bunun doğru olma ihtimali elbette ki çok fazla değildi . Saati 12. Tank balonlarına barut gazı dolduracak düzeneği ateşledi ve hızla su yüzüne doğru yükselmeye başladı . Gelgelelim büyük bir gürültü ve sarsıntıyla yere yuvarlandı . Çünkü tahtelbahir , tam üstündeki büyük bir kalyona çarpmıştı . Alabora olmak üzereydi ki , hemen o anda verdiği doğru bir kararla tank vanalarını tekrar açtı , bu yüzden denizaltı gemisinin altı ağırlaştığı için alabora olmaktan kurtulmuş , ama bu kez yine dibe inmeye başlamıştı . Denge sağlandıktan sonra seyir penceresinden deniz dibini uzun uzun seyretti . Eğer tepeye bakan beşinci bir ejder kafası olsaydı , hem kalyonu görebilir , hem de güneş ışığının açısını zor da olsa ölçerek zamanı üç aşağı beş yukarı tahmin edebilirdi . Nefes almakta zorluk çekmeye başladığında artık ne bahasına olursa olsun yukarı çıkmaya karar verdi . Su tahliye deliğine barutu koyup ateşledi . Fakat barutu fazla koymuş olmalıydı ki , balon şişer şişmez patladı . İşin kötüsü , tahtelbahire bir emniyet tulumbası koymayı da akıl edememişti . Artık yüzeye çıkmasının hiçbir yolu kalmamış gibiydi . İçerideki hava tükenmeye başladığında telaşı doruk noktaya varmıştı . Kasnakların bulunduğu bölmeye geçip ağırlıkların iplerini keserek onları alt kapaklardan attı . Ama bu tahtelbahiri sadece iki kulaç kaldırabildi . Seyir penceresinden baktığında , akıntının etkisiyle sürüklendiğini anladı . Bir süre sonra pencereden hiçbir şey göremedi . Deniz dibi kapkaranlıktı . Çünkü gece olmuştu . Akıntı onu Sarayburnu'ndan Marmara'ya doğru sürüklüyor olmalıydı . Aklına , gemiyi hafifletmek için bütün ağırlıkları alt kapaklardan atmak geldi . Güçlükle soluyarak , kasnakları çözüp , parçalayıp alt kapaklardan attı . Böylece dişli kutusu , uskur mili ve tank tahliye kazanı da denizin dibini boyladı . Bütün bunları başardıktan sonra kapakları sıkıca kapatıp , ağırlık halatlarının geçtiği delikleri birer kazıkla sıkıca tıkadı . Havasızlıktan gözleri kararıyor , başı dönüyordu . Tahtelbahirin hiç olmazsa başının su yüzüne çıkıp çıkmadığını anlamak için seyir penceresinden baktı . Ancak yine o zifiri karanlığı gördü . Bunun , yıldızsız gökyüzü mü yoksa deniz dibi mi olduğunu çıkarmasına imkan yoktu . Umutsuzca tavana vurdu . Duyduğu tok ses , deniz canavarının en azından sırtının su yüzünde olmadığını gösteriyordu . Havanın tükendiği bu ortamda taş çatlasa on dakika yaşayabileceğini hesapladığında kendisini Yunus Peygamber'e benzetti . İcat ettiği canavarın onu yuttuğunu , bu ejderin içinde öleceğini düşündü . Oysa onun , kendi benliğinin bir parçası olduğuna inanmıştı . Diğer icadları gibi , benliğinin bir parçası olan bir başka eseri gözünün önüne geldi . Bu , vaktiyle padişaha uysal bir kul olarak takdim etmeyi düşündüğü demirden bir müzik kutusuydu . Kutu açıldığında içinden , demirden bir gül goncası fırlıyor ve demir çanların çaldığı nağme bitene kadar goncanın demir yaprakları tek tek açılıyordu . Demir yapraklarını ateş altında teker teker dövüp birbirine menteşelerle raptettiği bu madeni gülün açmasını sağlayan şeyin ne olduğunu düşündü . Bu şey , kuvvet ya da zor idi . Demir çanlar da o nağmeyi kuvvet ile zoraki çalıyorlardı . Daha doğrusu , tabiatın kuvvetleri bu müzik kutusunda esir edilmişti . Bu esir kuvvetler , aynı zamanda kendilerine sahip olan kişinin , yani Yafes Çelebi'nin kudreti ve iktidarıydı . Böylece o , kendisini on yıllardır mutsuz eden şeyin , benliğine hükmeden bu iktidar tutkusu olduğunu anladı . O güne dek kendisi için herşey bir iktidar kaynağıydı . Ateş , buhar makinasını çalıştıran ; su , bir çarkı döndüren ; toprak ise demir , altın , gümüş ve elmaslarla dolu olan ; rüzgar da , değirmenleri döndüren bir kuvvetti . Kükürt , güherçile ve kömür ise , silahların temel gıdası olan bir güçtü . Hatta , üniformalı , silahlı ve fazla düşünmeyen insanlar da , onun gibilerin emrinde oldukları sürece , başedilmesi zor bir kudretti . İşte iktidar susuzluğu çeken kendisi , Dünyayı yıllardır bu güçlerin , cebirlerin ve kuvvetlerin toplamı olarak görmüş ve ona hakim olmak istemişti . O , dünyadaki bütün güçlerin ve fiillerin öznesi olmak peşinde koşmuş , böylece bir demir külçesini müzik kutusuna dönüştürdüğü gibi , dünyayı ve içindekileri de bir makinaya dönüştürmeye çalışmıştı . İşin acıklı yanı , kendisinin de bir makina olduğunu sanmış , ona durmadan yeni parçalar , çarklar , kasnaklar , somunlar , dişliler , bıçaklar , tabancalar , toplar ekleyerek sakatlığını telafi etmeye kalkmış , fakat bu koltuk değneklerinin gideremediği sakatlığı arttıkça artmıştı . İktidar makinesi dediği şey , yani onun öz varlığı , sonu gelmez isteklerle büyüdükçe tutkuları da devleşmiş , bu yüzden o , nefret ettiği zaaflarını ortadan kaldırarak benliğindeki son insanca kırıntıları da yok etmişti . Oysa zayıflık denen şey hayat , iktidar ise ölüm değil miydi ? O tabiatın kuvvetlerine hükmetmeye çalışmış , ama aynı kuvvetler onu , yarattığı canavarın içinde kıstırmışlardı . Havasızlıktan yüzünün morarmaya başladığı o anda , demirden olmayan , bu yüzden sevgiyle açan çiçeklerin o güzel kokusuyla yüklü bir soluğu ciğerlerine çekmek için neler verebileceğini düşündü . Varı yoğu ikiyüz altındı . Ama o , bunun çok az olduğunu biliyordu . İkiyüzbin altın bile azdı . Sonunda , tertemiz bir soluk için para yerine canını verebileceğini düşündü . O anda hemen ölmenin bir yolunu aradı . Seyir penceresinin camını elindeki keserle kırar kırmaz alt kapaklardan dolan su , tahtelbahiri batırabilirdi . Çünkü kafaların ağızlarındaki camlar basınca dayanıksız olduğundan hemen patlar ve içerideki hava aşağıdan dolan suyla gemiden dışarı çıkardı . Fazla düşünmeden keseri pencereye fırlattı ve kalın cam tuz buz olur olmaz alt kapaklardan su dolmaya başladı . Sonunda , verdiği nihai kararı uygulamıştı . Evet , artık o bir ermiş sayılabilirdi . Yafes Çelebi ölmüş , yerine Yafes Efendimiz Hazretleri denebilecek biri gelmişti . Aşağıdan dolan suyun sıkıştırdığı hava kulak zarlarını patlatmadan önce , ejder kafalarının ağızlarındaki camların kırıldığını ve zeminden gelen gürültüyü işitti . Ciğerlerine çiçek kokularıyla dolu , temiz , serin havayı doldurdu . Su dizlerine kadar gelmiş ve aynı hizada kalmıştı . Zeminden gelen gürültü de , tahtelbahirin kıyıya çok yakın bir yerde karaya oturmasının bir eseriydi . Deniz suyu içerideki havayı bir piston gibi sıkıştırmış , ve geminin , suyun dışında olan kafasındaki camları patlatıp içeriye temiz hava dolmasına yolaçmıştı . Yafes Çelebi , o değer biçilmez havayı tekrar ciğerlerine doldurdu . Zihnindeki bulanıklık kaybolduğunda , dalgaların tahtelbahiri yavaş yavaş salladığını farketti . Basınç odasına girip kapağı kolayca açtı ve az ileride Kumkapısı'nın ışıklarını gördü . Kurtulmuştu . Yüzerek kıyıya çıktı ve orada bu menkıbeyi rivayet eden zatı gördü . Ona herşeyi anlattı . Adı bilinmeyen bu zatın , onun tahtelbahir macerasını her anlatışında gözlerinin yaşardığı rivayet edilmiştir . Raviyan - ı ahbar ye nakilan - ı asar , Yafes Çelebi hakkındaki rivayet , hikayet ve menkıbelerin hemen hemen bu kadar olduğunda ittifak etmişlerdi . Fakat Vakanuvis Hamamcı Cemşid Bey onun hiyel ilmini bıraktığını , çünkü bilindiği gibi , hiyel in Arabide hiyleler demek olduğunu belirtir . Tamburlu kıraathanede berberlik yapan Laz Şevket Efendi ile ruznamçe halifesi Vani Midhat Efendi , onun tahtelbahirden kurtulduktan sonra sağır kaldığını rivayet etmişlerdir . Ayrıca Martaloz Beşir Bey onun bu vaziyette tam yirmi yıl , Tiryaki Fülfül Çelebi ile İspirizade Enver Efendi onyedi yıl , Kul İshak Çelebi ondokuz yıl , Abaza Sabit Efendi ile mahdumu Çeşm - i Yek Boncuk Çelebi ise oniki yıl yaşadığını ileri sürerler . Bu somunu tam iki gün idare etti . Üçüncü gün açlığın belirtilerini hissetmeye başlayınca artık evden dışarı çıkmak zorunda kaldığını anladı . Nasıl olsa zihninde onu koruyacak bir canavar vardı . Ama dördüncü gün eski endişeleri nüksetti : Canavarın hesaplarında bir yanlışlık olması ihtimali zihnini alt üst ediyordu . Beşinci gün başı dönmeye ve dizlerinin bağı çözülmeye başladığında , yılanı en son parçasına kadar kafasında canlandırmaya , evet , tahayyül etmeye ve işletmeye karar verdi . Ancak ışıktan gözleri kamaşıyordu . Belki bunun , belki de tek başına olduğu evi emniyetsiz hissetmesinin yolaçtığı bir kararla avludaki kör kuyuya inmeye karar verdi . Yılanı orada canlandıracaktı . Ancak hissettiği bütün bu karmaşık duyguların aslında bir doğum sancısı olduğunu bilemezdi . Zihnindeki yılanı doğurup canlandırmak için seçtiği o karanlık kuyuya , bir ipe tutunup inerken kalbi küt küt atıyordu . Yılan kadar uzun kuyunun dibine ayak basar basmaz , yukarıdan sızan ışığın iki iskeleti , Samur ve Yağmur Çelebiler'in kalıntılarını aydınlattığını gördü . Onların altında sayısız cenin iskeleti vardı . Bunların arasında yeniçeri katliamı sırasında boynu vurulan Yafes Çelebi'nin kafatasını farketti . Kelle , kuyuya atıldığında bir bakracın içine düşmüştü . Ancak pısırık hiyelkar bu bakraçtaki altınlarla ilgilenmeden zemine , kalıntıların üzerine yattı ve yılanı tahayyül etmeye başladı . Çelik pullarla kaplı gövdeyi , mekanik bir beynin bulunduğu zırhlı kafayı , savrulduğunda koca koca binaları yıkabilecek güçlü kuyruğu , en etkili top mermilerine bile direnebilecek demir pulları , altıbin tonluk ağırlığı taşıyacak omurgayı , mıknatısi yatakları ve bu yataklarda elektrik gücüyle kayan pistonları , hedeflere yıldırımlar gönderen dinamoları , boşaldığında binlerce insanı kömür edebilen kondansatörleri , yağmur bulutlarından şimşekler emen antenleri , kalın zincirleri tonlarca kuvvetle saran kasnakları , zehirli gazları fışkırtan emniyet süpaplarını , çelik topları çiğneyebilecek dev dişlerin bulunduğu çeneleri döndüren devasa dişlileri , onbinlerce tonluk ağırlıkların geremeyeceği heyula gibi çelik yayları , frenleri , volanları , milleri , yatakları , kavramaları , palangaları , şaftları , salmastraları , vidaları , somunları ve rondelaları tahayyül etti . Kafasındaki rahmin karanlığında böylece beliren bu yılan cenininin doğumuna ramak kalmıştı . Son bir perçini tahayyül etmesi yetecekti . Ufacık perçini de zihninde canlandırdıktan sonra , zihnindeki karanlık , madeni bir velveleyle inledi . İçinde hiçbir mürettebat olmadan çalışabilecek , kendi kararlarını kendi verebilecek ve kendi hedeflerini seçip elektrik şualarını gönderebilecek olan yılan , harekete geçmiş ; dönen kasnaklar , birbirlerini kavrayan dişliler , mıknatısi yataklarda dakikada ikibin devirle gidip gelen pistonlar , karanlıklardan çekilen kara elektrik şerareleri ve aynı anda uyum içinde çalışan yüzbinlerce çelik aksamdan , kulakları sağır eden bir gürültü yayılmaya başlamıştı . Kızıl kıvılcımlar saçan vakum tüplerinin bulunduğu mekanik beyni , silahlarına , pistonlarına ve tüm aksamına kablolarla sayısız emir gönderiyor , ve hem ısıya hem de ışığa duyarlı gözlerinden , metalleri algılayan gömleğinden , karanlıklarda gören boynuzlarından gelen sayısız bilgiyi yine bu kablolar aracılığıyla alıyordu . Elmastan yontulmuş gözleri , çelik teni , tunç boynuzları ve diğer görme , işitme , algılama cihazlarıyla , artık doğduğunu , varlığa geldiğini böylece anladı . Sonsuz ihtirasıyla çelik ağzını açıp karanlıkları kükürt dumanı , elektrik şuaları ve korkunç bir madeni ıslıkla doldurdu . Bu korkunç ıslığı işitir işitmez canavarı tasarlayan zavallı hiyelkar kendisinin , aslında yılanın bir parçası olduğunu anladı . Canavar onun zihninde değil , asıl o , canavarın içindeydi . Çığlık atmaya bile mecali kalmayan bu zavallı hiyelkarın pişman ruhu cıva buharlarının aktığı borulardan geçti . Muazzam bombalar fırlatan namlularda dolaştı . Tabiatın tutsak kuvvetlerinin döndürdüğü çarklara erişti . Benzin buharlarının patladığı pistonlara girdi . Yüksek gerilim kablolarını azap içinde aşıp kızgın vakum tüplere doldu . Kara gazların aktığı boruları takip ederek sonunda , hiç tasarlamadığı kazan dairesine geldi : Oradaki ateşi , yalımlarda yanan zavallı ruhları gördü . Çaresizlik içinde , zihnindeki bu karanlıkta oturup onca debdebe ve şaşaa arasında ağlamaya başladı . Hıçkırıkları artınca içindeki sesi işitti ve o hayali gördü : Ses ona , bu canavarın aslında insanoğlunun kibrinin ta kendisi olduğunu ve kibirin de kendi kendisini tüketeceğini söylüyordu . Böylece o , tahayyül ve hiyel gücünün son kalıntılarını kullanıp , yılana dünyanın en güzel gıdasını sundu ve canavarın kuyruğunu onun çelik ağzına verdi . Kendine hayranlığın çelikten simgesi olan bu yılan kendi kuyruğunu iştahla yutmaya başladığında , çok geçmeden çatırdayan tunç payandaların , yuvalarından fırlayan millerin , devasa zincirlerin gerip büktüğü kasnakların , mıknatısi yataklarda sıkışıp kalan pistonların gıcırtıları karanlığı bastı . Yılanın kendi iktidarı yine kendini tüketiyordu . Dişliler yuvalarından , somunlar vidalarından fırlıyor , kondansatörler ve elektrik tüpleri ardı ardına patlıyordu . Canavar , içindeki , kötüye kullanılıp çoğaltılmış bütün ilim ve irfanla , kuyruğunu yuta yuta küçüldü . Tabiatın tutsak kuvvetleri zincirlerinden böylece kurtulduktan sonra hiyelkar , zihninde sadece bir nokta kaldığını gördü . Yine Laz Bekir Efendi'nin naklettiğine göre , kuyudan yeryüzüne çıkan bu günahkarın zihninde , yıllarca okuduğu cebir , hendese , trigonometri , kinematik , mukavemet , dinamik , balistik ve diğer fen kitaplarından , yaptığı sayısız hesaptan , çizdiği tomarlarca plandan , efendisinin dünya ve içindeki canavarlarla ilgili olarak onun kulağına sır verircesine fısıldadığı sözlerden , hatta kendi benliğinden , işte kala kala o nokta kalmıştı . Noktanın dışında hiçbir şey bilmiyordu . Adını bilmiyordu . Nerede olduğunu bilmiyordu . Hangi devirde yaşadığını , hangi uyrukta olduğunu , geçmişini , yaşadıklarını , hiçbir şeyi , evet , hiçbir şeyi bilmiyordu . Ne var ki zihnindeki nokta ona huzur veriyordu . Noktayı temaşa ederek evin kapısından girdi . Her yer darmadağındı . Sağda solda , madenleri hamur gibi yoğuran o çocuğun yaptığı , ibibik , guguk , puhu , serçe , karga , zümrüdüanka , güvercin , simurg , kumru heykellerini gördü . Bir zamanlar çalıştığı odaya çıktı . Efendisinin çekmecelerini karıştırırken Sanayi Mektebi'nden verilen bir belge buldu . Üzeyir adındaki bir talebenin tam iki yıl ders gördüğüne dair bir zabıttı bu . Belgedeki adı sevdi . Artık yirmibir yaşında olmasına rağmen bu çocuğun ismini almaya karar verdi . Gördüğü herşey onu şaşırtıyordu . Bodruma indiğinde gördüğü çengelli ip ile ona bağlı muşamba fener de onu afallattı . Fenerdeki mumu yakıp ipi , her nedense onu korkutan kuyuya sarkıttı ve orada gördüğü altın dolu bakracı yukarı çekti . İkiyüz altını bir keseye koydu . Aynaya baktığında yüzünü tanıyamadı . Çünkü o nokta hala zihnindeydi . Elbisesini beğenmedi . Ama cebinde bulduğu kartviziti altınlarının yanına koydu . Yıllardan beri ilk kez , evden dışarı çıktı . Gördükleri onu korkutmuyordu . Mevlevihane'yi ve karakolu geride bırakıp Tünel Meydanı'na geldi . Havuzun kenarına oturup sağı solu seyretti . Diğer insanlar kadar şık olmayı arzuladı . Bu yüzden bir terziye gidip parasını peşin vererek redingot , pantolon , gömlek ve yelek ısmarladı . Birkaç papyon ve yaka seçti . Bir başka dükkanda kırmızı bir fes , daha ileride ise bir çift iskarpin satın aldı . Hristodulo Konstantino Kitabevi'nin vitrinine uzun uzun baktı ve Fransızca bildiğini farketti . Bir macera romanı alıp parasını ödedi . Evinden fazla uzaklaşmayı göze alamadığı için yuvasına döndü . Jül Vern'in romanını bir gecede bitirdi . Dört gün sonra terzi Vodonis'e gidip gömleğini , yeleğini ve pantolonunu giyip boyunbağını bağladı . Redingotunu sırtına geçirdi . Fesini düzeltti . Bu haliyle Vanberg'in fotoğraf stüdyosuna gidip resmini çektirdi . Burguy'dan gümüş topuzlu bir baston aldı . Löbon'da bir sandviç ve kahveyle karnını doyurdu . Kutulas Birahanesi'nde biraz vakit geçirdikten sonra , Dimitrakopulos Bakkaliyesi'nden akşam için tuzlanmış balık ve ekmek aldı . Haydrik'in ve Konstantinu'nun raflarını karıştırdıktan sonra üç macera , bir şiir ve bir de tarih kitabı seçti . Onu ilk kez görüp kim olduğunu merak edenlere pek de yerinde olarak adının Üzeyir olduğunu söylüyordu . Kendisi hakkında , o da çok fazla şey bilmiyordu . Belki de sadece bu yeter de artardı . İşte Üzeyir Bey böyle doğdu . Giyimi kuşamı ve görgüsüyle bir beyefendi olarak tanındı . Elinde gümüş topuzlu bastonu , parlak iskarpinleri , ütülü redingotu ve düzgün fesiyle onu görenler , Üzeyir Bey'in ruhu da esvapları kadar temiz . Şu nurlu yüzüne baksanıza ! Bekar olmasına bekar ama karımıza kızımıza dönüp de bakmış değil diyorlardı . Raviyan - ı ahbar ve nakilan - ı asar , Yüksek Kaldırım'daki bütün eski zaman aşifteleri kocayıp göçünce , bütün kadim külhanilerin bıçaklanmış leşleri de viranelerden , meyhanelerden , sokaklardan ve kaçıp saklandıkları deliklerden temizlenince , Galata Mevlevihanesi'nin karşısındaki evin geçmişini ve içinde yaşamış olanların hayatını bilen , gören , işiten nesilden kimse kalmadığını rivayet etmiştir . Nitekim Tatar Mercan Efendi'nin Tütüncüzade Cuma Dede'den naklettiği bir rivayete göre Üzeyir Bey , elbette her şaşkınlık az çok geç tecelli ettiği için , bir süre sonra gerek kendisinin , gerek yaşadığı evin , gerekse evde izlerini bulduğu yaşamış ve ölmüş kişilerin hikayelerini merak etmeye başlamıştı . Gelgelelim onun kafasını yine de en çok kurcalayan şey , zihnindeki noktaydı . Asla kaybolmayan bu nokta için tam üç göz doktoruna gitmişti . Hiçbir teşhis koyamayan dördüncüsünün muayenehanesinden çıktığında Strasburg Birahanesi'ne uğradı . Fakat bütün yerler doluydu . Bu yüzden , neredeyse yüz yaşında görünen bir ihtiyarın masasına oturdu . Geveze ihtiyar onu sıkacak sorular sormaya başladığında kalkıp gitmeyi düşündü . Ama beriki onu bırakacak gibi değildi . Çaresiz ona cevap yetiştirmeye çalışırken aksakallı adam , onun Mevlevihane'nin karşısındaki iki katlı evde oturduğunu öğrenince sözünü kesti : İleri sürdüğüne göre kendisi , gençliğinde yetmişüçüncü ortanın kullarından bir yeniçeriydi . Vaka - yı Hayriye dedikleri katliam sırasında kaçmış , Galata'ya geçmiş ve işte , tam da onun şimdi oturduğu evin avlusuna girmişti . Evin sahibi olan yaşlı adam onu avludaki kör kuyuya saklamış , fakat peşindekiler evi basınca bu zavallı adamı katletmişlerdi : Adamcağızın kesik başının kuyuya atıldığını bizzat görmüştü . İhtiyar adamın bu sözlerini dinleyen Üzeyir Bey , anlatılanları bir bunama belirtisi olarak yorumladı . Zaten bu yüz yaşındaki adam , Yeni Dünya'nın Atlanta şehrinde imal edilen ve iptila yapan bir şerbet içiyordu . Koka yaprağı ve kola cevizinden yapılan bu iksirin onda böyle hezeyanlara yolaçması pek tabii idi . Yine Hiyel Nezareti şakirdlerinden , Zerduva Nazım Paşa damadı Ali Sansar Efendi , hem kendisinin , hem de ikamet ettiği ev ile onda bir zamanlar yaşamış olan insanların hikayelerini araştırmak amacıyla Üzeyir Bey'in , elindeki bir kartvizitteki adrese gitmeye karar verdiğini rivayet etmiştir . Bu rivayete göre o , en temiz ve en şık elbiselerini giyerek bir Ramazan günü Tünel'den Karaköy'e inmiş , köprüden geçip Mısır Çarşısı'ndan dolanarak sonunda Serapçı Sokağı'ndaki o binaya , Hiyel Nezareti'ne ulaşmıştı . Anlaşılan , hem ikametgah hem de resmi işler için kullanılan bu evde hiyel nazırı , eşini dostunu iftara davet etmişti . Sayısı hayli kalabalık olan misafirler evi doldurmakla kalmamış , avluya , hatta sokağa bile taşmışlardı . Sağa sola koşturan , elimucu , asçiskas , ebe kaç kaç oynayan çocuklar da bu kalabalığa katkıda bulunuyorlar , sonuçta bir keşmekeştir sürüp gidiyordu . Onu görür görmez çocuklardan birinin sevinçle bağırmasına şaşırdı , ama Davud'u tanımasına imkan yoktu . Çünkü zihnindeki o noktadan başka hiçbir şey bilmiyordu . Davud binbir sevinç nidasıyla ellerine sarılıp onu avluya sürüklemeye başladı . Avludaki misafirler de bağırtıları işitince susup ona dikkat kesilmişlerdi . Herhalde çocuğun sesi evden de duyulmuş olmalıydı ki , kapıdan uzun boylu bir adam çıktı . Bu , imparatorluğun hiyel nazırı Uzun İhsan Efendi'ydi . Üzeyir Bey'i görür görmez tanıdı ve gidip koluna girerek onu üst kata , şeref misafirleri için hazırlanan iftar masasına çıkarırken , şaşkın şaşkın bakan bu davetsiz misafire , Evime şeref verdiniz . Bizleri kendinizden bu kadar uzun süre eksik etmeyin . Bakın Davud sizi görünce ne kadar sevindi diyor , onu tuhaf isimli adamlarla tanıştırıp , kulaklarına , Bizdendir . Hayal ehli bir zattır diye fısıldıyordu . İftara birkaç dakika kala misafirlerin gözleri , sinilerdeki , hepsi de birbirinden lezzetli görünen yemeklerde sabitleştiğinden ortalığı bir sessizlik kaplamıştı . Çok geçmeden bakışlar , pencereden görünen Süleymaniye Camii şerefelerine döndü . Az sonra müezzinler şerefelerde belirince ortalığı bir uğultu sardı . Hele hele onlar , ellerini kulaklarına götürür götürmez uğultu iyice arttı . Sonunda ezan okunmaya başladığında kaşıklar besmeleyle tencerelere uzanıverdi . Leziz yemekler tencerelerden midelere indirildikten sonra , mahalle mescidinde teravi namazı kılındı . Nihayet yine eve gelindi . Neyzenler , kanuniler , kudümzenler ve tamburiler evde hazır , bekliyorlardı . Böylece sultaniyegah faslı başladı ve geceyarısına kadar sürdü . Misafirlerin çoğu gitmiş geriye kala kala otuz kırk kişi kalmıştı . Gel gör ki Uzun İhsan Efendi onları bırakmak istemiyordu . Zaten mecliste bulunanların çoğu da gitmeye pek gönüllü değillerdi . Çünkü ta sahura kadar bir tahayyül müsabakası yapılacaktı . Bu müsabakanın kuralları ise son derece basitti : Bir sözlük rastgele açılıp gelişigüzel bir kelime seçilecek ve yarışmacı da bu kelimenin hikayesini anlatacaktı . Uzun İhsan Efendi o saate kadar uyumayan mızmız çocuklardan birini çağırıp , ona bir lügat verdi . Ne yapacağını gayet iyi bilen çocuk da , gözlerinden uyku aktığı halde , rastgele bir sayfa açıp parmağını bir kelimenin üzerine koydu : Hedef artık belliydi , yarışmacılar kör kelimesiyle ilgili birer hikaye anlatacaklardı . Kahveler içilip zihinler toparlandıktan sonra ilk olarak Zerduva Kasım Paşa damadı Ali Sansar Efendi birinci kör hikayesini anlatmaya başladı : Rivayet ederler ki , Taklamakan diyarında vaktiyle kör bir adam yaşıyordu . Bu zavallı adam alemin güzelliklerini , harikalarını ve mucizelerini göremediği için o kadar çok üzülüyordu ki , sonunda gönlü de gözleri gibi karardı . Kederi arttıkça arttı ve akıttığı gözyaşları dillere destan oldu . Onun kara bahtı için şairlerin düzdüğü manzumeler , musikişinaslar tarafından bestelenip , hanendelerce okuna okuna nihayet memleket sınırlarını aştı . Çok uzak ülkelerden birinde yaşlı bir sihirbaz , pazar yerinde ağlayan sızlayan bir kalabalık görünce , merak duygusuyla aralarına karıştı ve kör adamın kaderini dile getiren türkülerden birini okuyan muganniyi o da dinledi . Gönlü o kadar kabardı , hisleri o kadar coştu ki , bir yolunu bulup zavallıya görme gücü kazandırmaya karar verdi . Sarayına giderek papağanına tez zamanda uçup körü bulmasını ve ona davet mesajını iletmesini söyleyerek kuşu saldı . Papağan uçup giderek , o sırada evinin bahçesinde ağlayan körün kafasına kondu ve ona sihirbazın davetini iletti . Görme umudu canlanan zavallı da , omuzunda kendisine yolu tarif eden papağan olduğu halde , demir asa demir çarık yollara düştü ve sonunda sihirbazın sarayına vardı . Sihirbaz ona bir camgöz verdi . Adam , efsunlu sözler söylenir söylenmez bu gözle görmeye başlayacaktı , öyle ki , ok yaydan böylece bir kez fırladığında , adamın tekrar kör olmasına imkan yoktu . ALÂMETLER Kimilerine eksik bir adam gibi görünsem de yüreğim biliyor ki şu anda dünyada yaşamının anlamına varmadan kader rüzgarının önünde sürüklenip giden milyonlarca kişiye göre fazlalıklarım da var . Ölümlülerde pek ender rastlanan bir bilgi birikiminden ve önseziden söz ediyorum . Zaman zaman bilgeliğimin sınırlarını kavramakta güçlük çektiğimi itiraf etmeliyim . Altın varak üstüne işlemeler , nadide çiniler , murassa sorguçlar , klaptan kaftanlar , sedef kakmalar , yeşim ve akik süslemeler , samur kürkler arasında ve İmparatorluk başkenti Konstantiniyye'nin dillere destan olmuş sarayında yaşayan benim gibi bir soylunun herkesi şaşırtması ve saygılı bir boyun eğiş yaratması gerekirken , nedense her zaman böyle olmaz . Osmanlıca'yla yetinmeyip Latin , Yunan , İtalyan , Arap ve Fars dillerinde arka arkaya dizdiğim ve bin bir imayla süslenmiş nükteli sözlerim karşısında çoğu kişi yüzüme bel bel bakmakla yetinir ; o zaman ben , yüksek bilginin bu zavallı ölümlüler için fazla geldiğini anlar ve düşüncelerimi beynimin kıvrımlarına gömerek , karşımdakini bağışladığımı , cehaletinden ve zavallılığından dolayı onu suçlamadığımı belirten bir ifade takınırım . İşte beni meşhur eden ve saray halkı arasında durmadan konuşulan meşhur gülüşüm o zaman gelir yerleşir dudaklarıma . Bunun nasıl bir şey olduğunu , ne kadar etkili göründüğümü anlayabilmek amacıyla , arkası gümüş oymalı ve uğursuzluk getirmemesi için her zaman gümüş tarafı dışa bakar durumda duvarda asılı olan aynayı ters çevirir ve kendimi süzerim , ama ne yazık ki o çarpıcı gülüşü görmem mümkün olmaz . Çünkü bu kez kendi siyah yüzüme , basık burnuma , sarığın altında ezilmiş , artık kırlaşmaya başlamış kıvır kıvır saçlarıma ve akları belermiş zeytin karası gözlerime bakmaktayımdır . O küçümserken bağışlayan , anlayışlı ve kibirli gülüş nasıl kendime karşı kullanabilirim ki ? Bu yüzden saraydaki içoğlanlarını , haremdeki kızları , mutfakçıları , oduncuları , zağarcıları onca etkileyen ve şefkatle sarsarak kendilerine duydukları güveni yok eden meşhur gülüşümü görme imkanım olmaz . Bu durum ancak benden başkalarına tanınan bir ayrıcalık . Ama onlar farkında mı bilmiyorum . Çünkü bu gülüşü takınarak yüzlerine baktığımda bile , bazılarının suratındaki bön ve salakçasına mutlu ifade silinmiyor . Hatta yüzüme tuhaf tuhaf bakıyorlar denebilir . Böyle bir görüntü karşısında hep kapı arkasındaki yerinde duran kalın sopaya hamle ediyorum ve sopayı elime almamla birlikte , mutlu aptalların yüzlerinde ifadenin değiştiğini , gözlerinin korkuyla kaçıştığı görme zevkine erişiyorum . Zaten kadınca güzellikleri de ancak bu ifadeyle ortaya çıkıyor . Gerçeği kavradıklarını gösteren bir anlatım oluyor bu . Bu ifadede bir küçümseme izi sezmiyorum artık . Beni bir erkek olarak görmedikleri kuşkusundan kurtuluyorum . Sopayla korkutulan güzel kadınların karşımda yumuşacık boyun eğişlerinin tadını çıkarıyorum . Dünyanın en güçlü erkeği olarak duyumsuyorum kendimi . Kalın sopayı hafifçe dağılan saçlarında , boyunlarında , narin omuzlarında , kollarında gezdiriyorum . İçim huzurla doluyor . Dünyanın her köşesinden toplanmış bu güzel kızların ufak birer kusuru var . Hepsi biraz soluk renkli . Belki güneşi görmemelerinden ileri geliyor bu , ama ne yazık ki en güzel insan teni rengi olan kahverengi - siyah alaşımından yoksunlar . Dünyanın kutlu bölgeleri içinde en fazla Afrika'da rastlanan koyu ten , kalın dudak , kıvırcık saç gibi üstünlükler , bu sarışın , çakır gözlü kızlarda gereken saygıyı ve hayranlığı uyandırıyor mu , merak ediyorum . Zaman zaman bana gösterdikleri saygı , zekamın ve bedenimi üstünlüklerine değil de , sadece elimdeki sopaya bağlıymış gibi geliyor ; hepsinden kuşkulanıyorum , ama sonra kimsenin bu kadar aptal ve kör olamayacağını düşünüp teselli buluyorum . Bu kadar mükemmel bir gövdenin alt kısmında ufacık bir eksikliğin bulunması , kızları böylesine derinden etkileyebilir mi bilemiyorum . Ona bakılırsa , dünyanın en mükemmel insanı olan , beni bile gölgede bırakan Efendim hariç , herkesin ne iğrenç kusurları var ! Hatasız yaratılmış olan tek kişi , benim Efendim : Padişah Hazretleri ! Ama o da bu kızlardan bazılarını kırk yılda bir görüyor . Bunun dışında , her gün başlarında ben varım . Bir kaz sürüsü gibi güdüyorum onları . Cehaletleri ve aptallıklarıyla alay etme hakkını elimde tutuyorum . Kendilerine öğretilen şarkılar , sabahtan akşama kadar işledikleri iğne oyaları , bildikleri ve unuttukları yabancı lisanlar ve haftada bir kez bahçeye çıkarıldıklarında havuzda oynadıkları su perisi oyunları bile benim mutlak efendi üstünlüğümü sarsamıyor . Kısacası , eşsiz bir bilgi hazinesi , kamil insan mertebesine ermiş bir bilge ; yerine göre hem şefkatli , hem acımasız davranmasını bilen bir idareci ve ilerleyen yaşına rağmen güçlü kaslarını ve Afrikalı duruşunu başının mağrur dikliğiyle tamamlayan ben , bu ölümlü dünyada bir tek efendinin önünde boyun eğerek , erdemimin ve sadakatimin değerini arttırıyor ve onun övgülerine mazhar oluyorum . Artık anlamaya başladığınızı ummak istiyorum . Eğer , parşömen üzerine nesih harfleriyle yazdığım bu notları okuyan sizler de anlayışsız ve cahil çıkarsanız elimden hiçbir şey gelmez . Çünkü , ne yazık ki , size ulaşabilecek bir sopaya sahip değilim . Mutluydum ve ömrüm böyle sona erecek sanıyordum , ama yanılmışım . Çünkü günün birinde uğursuzluk alametleri başlayıverdi ve bununla birlikte de yalnız benim değil bütün imparatorluğun huzurunu kaçıracak olaylar başgösterdi . İlk işaret , vücudumun en kıymetli parçasını sakladığım kavanozun yere düşüp parçalanmasıydı . Somaki mermerler üzerinde tuz buz olup zavallı et parçalarının mecalsizce ortalığa yayılması bile felaketin ön habercisi değilse , ne uyarabilirdi bizi ? Rüyasında devasa bir elin gökyüzünden güneşi koparıp aldığını gören Nakşibendi şeyhinin yüzüne yerleşip bir daha da ömür boyu silinmeyen korku ve cin çarpmış gibi yuvalarında dönüp duran gözleri mi ? Yoksa şehrin Megaralılardan bu yana gördüğü en büyük depremin binaları hazan yaprağı gibi titretip yerle bir etmesi ve Boğaz sularının coşarak on minare boyunca arşa yükselmesi ve nadide yalıları parçalaması mı ? Koskoca imparatorluk başkenti büyük depremlerle iki ay boyunca hep sallanmaya devam etti ve sıtma nöbeti tutmuş gibi titremesinler diye kupalar , maşrapalar yerlerine bağlanıp , sahanlar sinilere sıkıca raptedilip , ahali sokaklarda duvarlara tutuna tutuna yürür oldu . Padişah Efendimiz'in kutlu fermanlarına bile tuğralar doğru düzgün çekilemeyip , kağıt üzerinde doğu ve batı yönünde cevelan ederlerdi . Gündüz vakti başlayan bu zelzele ulu bilginler tarafından iklim - i Rum'da kan döküleceğine delil olarak gösterildi . İstanbul'u harebeye çeviren büyük yangınların külleri , sarayın bahçesine kadar ulaşıp gökten yere yağar oldular . Öyle ki aysız gecenin zulmetinde gökyüzü ak küllerle aydınlanıyordu . Mevlevi dervişinin rüyasında ay gelip güneşi kaplamış ve nurunu mahveylemişti . Cenab - ı Allahın işaretleri bunlarla da bitmedi . Bazı ulu kişiler , rüyalarında , Vezir katlolundu , şimdi sıra büyüğünde ! diye bağıran kimseler görmüşlerdi . O sırada ilm - i nücum üzere hesap yapan bilginler , yıldızların durumunun bir büyük felaketi haber verdiğini söylerlerdi . Padişah Efendimiz'in talih çizgisi Merih'e varmıştı ki , bu da Zuhal burcuna girince . . . Neyse bütün bunları söylemeye dilim varmıyor . Âlem dile gelip konuşuyor , eşya hal diliyle sırları teker teker çözüyordu , ama biz bunları görecek gözün cüretinden dehşete düşmüş , şaşırıp kalmıştık . Hele belirtiler içinde bir tanesi vardı ki , akıl sır erecek gibi değildi . Sivas Valisi'nin huzuruna giren Turhal civarından köylüler , kutu içine koydukları ölmüş bir fil yavrusu getirmişlerdi . Paşa bunun ne demek olduğunu sorunca da o fili kendi köylerinden , kız oğlan kız bir bakirenin doğurduğunu söylemişlerdi . Kasabanın hakimi , fil doğuran bakireyi , ana babasıyla birlikte hapsetmiş ve Subaşı da yavru fili iple boğdurtmuştu . Köylüler , kutu içinde yatmakta olan sevimli fil yavrusunun yelken kulaklarını , ne kadar büyük olursa olsun bebek gibi yumuk yumuk kıvrılmış ayaklarını , kutunun dışına sarkmış ölü hortumunu göstererek ağlıyor ve Subaşı bizim masum filimizden ne istedi ? diyerek gözyaşı döküyorlardı . Eğer fil yaşasaydı , küçük Şehzade'ye hediye göndereceklerdi ve böylece Şehzade dünya yüzünde hiç kimsede bulunmayan , insandan doğmuş bir filin sahibi olacaktı . Vali Paşa , köylüleri dinleyip fil yavrusunun kulağıyla bir hayli oynadıktan sonra , Bu bir ilah sırdır , dedi . Bunu orda burda anlatmayın , yoksa tüm dünyanın kafirleri , Osmanlı vilayetlerinde avratlar fil doğururmuş deyu destan yazarlar . Paşa , daha sonra kızın , ailesinin ve bütün tanıkların huzura getirilmelerini emretti . Paşanın huzurunda tir tir titreyen köylü kızı , kırk belik saçı beline dek uzamış , gergin , yay gibi bir genç olmakla önceleri epey utandıysa da , heybetinden ürktüğü Paşa'nın ısrarı üzerine hikayesine başladı : Hint Padişahı , bizim Padişahımız'a hediye fil yollamış . Bizim oralarda konaklayınca cümle alem bu filleri görmeye gitti . Biz de arkadaşlarla birlikte oraya gittik . Kalabalığın arasına girdikçe hiçbir şey göremez olduk . Kimileri , bu ne ulu hayvan böyle diye anlatıp duruyorlardı , ama ben bir şey göremiyordum . Hani nerede bu fil dediğiniz , diye söylenip aranıyordum . Kimileri kolumdan çekip daha ileri gitmememi , fillere yaklaşmamamı söyledilerse de ben gen bir şey göremedim . Derken bir damın gölgesinin altına girmişim . Damın direkleri kocaman kocamandı . Bu direklerden birisi bana doğru geldi , belimden kavradı ve beni yukarıya , damın içine doğru götürdü . Sıcak bir yerde vıcık vıcık ete gömüldüm . Medet medet diyerek çırpınmaya başladım . Korkumdan bayılmışım . Sonra aynı direğin belimden kavrayıp yere indirdiğini fark ettim . Beni alıp eve götürmüşler . Ondan sonra karnım şişmeye başladı . İki yıl gebelik çektikten sonra bu filceğizi doğurdum . Bir ay yaşadıktan sonra fil oğlumu katleylediler . Kız hikayesini anlattıktan sonra fil oğlunun başına çöküp zarı zarı ağlamaya başladı . Paşa bu hikayenin doğruluğunu sorduğunda huzurda bulunan bütün Turhal , İnepazarı ve Kazova ahalisi , yemin ederek aynen böyle olduğunu anlattılar . Bunun üzerine Paşa , olayın duyulmasını önlemek için , tanıklık eden yetmiş kişiyi zincire vurdurup ömür boyu zindana attırdı . Fil yavrusunu ise içi balla doldurulmuş bir keçeye sardırıp tuzlayıp İstanbul'a , Efendimiz'e gönderdi . Uğruna can feda ettiğimiz Efendimiz , sadece bizim değil , şu koskoca dünyanın dörtte birinin sultanıydı . Allahın övüp de yarattığı bu cihan hükümdarı , yalnız İstanbul ve Anadolu'nun değil , Eflak Boğdan'ın , Kırım'ın , Mısır Yemen illerinin , Mekke ve Medine'nin , Bağdat'ın , Cezayir'in , Belgrad'ın , Macar Krallığı'nın , Moldova'nın , Bosna Hersek toprağının da ve Makedonya ovalarının da sahibi , efendisi ve imparatoruydu . Üç kıtaya yayılmış olan mülkünde yetmiş iki millet cem olmuş , herkes kendi dilince konuşup kendi dinince ibadet ederek yaşayıp gidiyordu . Ve Habeşistan çöllerinden kaçırılıp getirildiğim on iki yaşımdan beri benim vazgeçilmez , yoluna baş koyduğum Efendimdi . Diğerleri gibi Yukarı Nil bölgesinden , Çad Gölü'nden , Kordofan'dan , Darfur'dan gelmemiştim ben . Habeşistan'dan gemilere doldurulmuştuk . Geminin ambarında balık istifi gibi üst üste yığılmış kalabalık arasında genç kadınlar ve erkekler çoğunluktaydı . Benim gibi ergenlik çağında on beş , yirmi çocuk olduğunu hatırlıyorum . Gemi ambarı havasızdı , leş kokuyordu . Sert dalgaların çarpmasıyla her yalpalanışımızda içindekileri olduğu gibi dışarı çıkaranlar , her şeyi tükendiği için kuru kuru safra öğürenler vardı . Keskin kokudan nefes alamaz olmuştuk . Her sabah ambar kapağını açıyor , gece ölenleri sürükleyerek dışarıya çıkarıyor , denize atıyorlardı . Bu ölüm gemisiyle ne kadar yolculuk ettiğimizi bilmiyorum . Bir ömür boyu denizde kalmışız gibi geliyordu bana . Taa ki ben değerli kılınana kadar . . . Yol üzerinde geminin yanaştığı bir limanda normal bir Zenci köle çocuğun üç - beş katı değerli kılındım . Ulu Tanrı şahidimdir ki , uzun ve ıstıraplı ömrüm boyunca değerli kılma işlemi kadar korkunç ve acı veren bir şey görmedim . Mola verilen limanda gemiden indirilen üç - beş çocuktuk . Bulanık hafızamda canlandırabildiğim kadarıyla iki sıralı evlerle gölgelenmiş , çok dar , park taşlı bir sokaktan yürüdük , bir evin sofasına götürüldük . Burada uzun donlarımızı çıkardılar , sonra kaynayan ve içine biberler atılmış acı bir suyla bacak aralarımızı yıkadılar . Canımız yandığı için bağırmaya başladık , ama biberli su daha sonra olacakların yanında bir hiçti . Kalçalarımızı saran bağlarla sıkıca bağlandık . İki kolumdan tutup beni kıpırdayamaz hale getirdiler . Birden elinde kıvrık bir bıçakla iriyarı biri belirdi ve inanılmaz bir süratle bacaklarımın arasındaki bütün organları orak biçimi keserek aldı . Çığlık çığlığa haykırıyordum . Bacaklarımın arasından oluk gibi kan akıyordu . Bayılmışım . Biraz sonra ayıldığımda kesilmiş yere metal bir tapa sokuşturuyorlardı . Bu işi de bitirince yaralı yerimin üstüne ıslak kağıtlar yerleştirip sıkıca sardılar . Çilem bitmemiş olacak ki , beni o durumda kolumdan tutup ayağa kaldırdılar ve odada dolaştırdılar . Bir süre yürüttükten sonra köşedeki ince bir şiltenin üzerine uzanmama izin verdiler . Diğer çocuklara da aynı işlemler uygulandı . Her yer ağır bir kan kokusuna gömülmüştü . Bugün bile bu ağır kan kokusu zaman zaman burnuma geliyor ve çocukların korkunç çığlıkları başımın üzerindeki serin kubbelerden yankılanıyor . Üç gün hiçbir şey yemeden içmeden yattık orada . Ölenler öldü ve benim gibi direnerek canını kurtaranlar , korkunç acılardan sonra yine gemilere bindirilerek İstanbul'a getirilip köle pazarında satıldı . İSTANBUL ŞEHRİ Kızgın çölleri , dalgalı denizleri aşarak geldiğimi İstanbul , bir sular şehriydi . Uçsuz bucaksız bir nehir gibi akan Boğaz'ın ayırdığı iki kara parçasında yedi yüz kaynaktan su fışkırırdı . Bir kısraktan doğan Yanko'nun kurduğu bu akıllara durgunluk verecek şehri ikiye bölen ve dünyada eşi menendi bulunmayan Boğaziçi , Karadeniz sularının Akdeniz'e akıtılmasıyla ortaya çıkmıştı ki , bunu yapan İskender - i Zülkarneyn'di . Aklı eren eskiler anlatırlar ki , cihana hükmeden İskender , eski İstanbul'un ve İzmir'in sahibi Kaydefe'yi bir türlü alt edemeyince , kılık değiştirip gizlice onun ülkesine gitmiş ve sarayına girmiş . Meğer Kaydefe daha önceden İskender'in resmi yaptırmış . Bu yüzden koca cihangiri tanıyıp hapse atmışlar . Daha sonra Kaydefe , İskender gibi bir yiğidin hapiste yatmasına gönlü razı gelmeyip onu çıkarmış kendisine saldırmayacağı sözünü alarak serbest bırakmış . İskender , Makedonya'ya döndükten sonra adamlarını toplamış ve olup biteni anlatmış . Komutanları hemen Kaydefe üstüne saldırıp işini bitirmek istemişler . Sözüne sadık bir cihangir olan İskender ise , Ben Kaydefe'ye söz verdim , demiş . asker toplayıp üstüne gitmeyeceğim . Yapamam . Bunun üzerine Hazreti Hızır , Ey İskender ! demiş , Keydefe'yi alt etmek istersen onun üstüne ordu salmana gerek yok . Karadeniz'den bir yol açıp sularını Akdeniz'e akıtalım . Böylece Kaydefe'nin bütün ülkesi sular altında kalır ; sen de hem sözünü tutmuş hem de öcünü almış olursun . Bu sözler İskender'in hoşuna gidince bilginler denizlerin yüksekliğini ölçmüşler . Karadeniz , Akdeniz'den daha yüksek çıkmış . NEW - YORK ! NEW - YORK ! 14 Ağustos 1983 , uçakta İlk kez okyanusu geçeceğim . Bir kıtadan ötekine . İçimde tuhaf bir korku var . Ne de olsa Akdenizli sayılırım . Akdeniz , hatta Avrupa , bir bakıma ana karnı sayılır benim için . Şimdiye dek öznel coğrafyamda , ana karnının güven verici sıcaklığında yaşadım diyebilirim . Oysa okyanusu geçmek , ana karnının dışına düşmek gibi endişe verici bir duygu getiriyor . Kocaman , çelik kanatlı bir kuşun karnındayım . Odissea daki kocaman karınlı gemileri anımsadım . Homeros İnsanlar denizde at gibi kullanır o gemileri , diye yazıyordu . Neyse ki bir süredir uçaklar aldı gemilerin yerini . Yakında transatlantikler tarihe karışacak . Mayakovski Amerika'ya giderken Okyanusta On Sekizinci Gün başlığı altında şunları yazmış : Durgun okyanus sıkıcı mı sıkıcı . On sekiz gündür ayna üzerinde yürüyen bir sinek gibi okyanusta sürünüp duruyoruz . ( . ) Okyanus insanı bıktırıyor , ama onsuz da canınız sıkılıyor . Bu sıkıntıya katlanmak zorunda değilim çok şükür . Yine de en uzun uçak yolculuğum . Önce sekiz saatte Montreal üzerinden Ottawa , sonra New - York . Charles de Gaulle Havaalanı'nda uçağa binmeden önce Son Kadın adlı öyküm için şu notu düştüm : Ölüm ona kadın suretinde görünmüştü . İlk Kadın ı ise dün bitirebildim ancak . Yüz sayfadan çok tuttu . Ağustos sıcağında Glaciére Sokağı'ndaki evde yalnızdım . Eski bir yapının çatı katında bulutlarla beraber . A . adadaydı . ( Sesli harfler Türkçe yazıp konuşmakta direnen birini , bu gurbette yaşayan bir yazar da olsa , kekeletir bazen ! ) Son Kadın New'York'u anlatmalı diye düşünüyorum . Bilmediğim , görmediğim sokakları , evlerin karanlık avlularını , cinayetleri . Mayakovski , yanıma aldığım kitabında , 1925 yıllarının New - York'unu kendine özgü üslubuyla ne güzel anlatıyor : New - York'da sürekli bina yapıyorlar . Yirmi katlı ev yapmak için on katlı evi , otuz kat ev yapmak için yirmi katlıyı , kırk katlı ev yapmak için otuz katlıyı yıkıp yıkıp yeniden yapıyorlar . NewYork'da her adım başı taş yığınlarına , çelik çerçevelere rastlıyor ; matkap sesleri , çekiç vuruşları duyuyorsunuz . Son Kadın içiçe geçmiş odalarda yaşayan insanların , büyük kentin şehvetini bir virüs gibi içlerinde taşıyanların öyküsünü anlatmalı . New - York kenti böyle bir öykü için aradığım dekoru oluşturabilir . Yine Mayakovski'den : Bu evlerin yapı malzemesi öyle gözenekli , öyle iletken ki , aradaki duvarlardan komşu evde sevişenlerin her inleyişini , her fısıltısını duymak bir yana , hatta komşunun sofrasındaki yemeklerin kokusunu en ince ayrıntılarına kadar alıyorsunuz . 22 Ağustos 1983 , New - York İlk izlenimler : şaşırtıcı bir kent . Güzel değil ama çok etkileyici , çarpıcı . Hatta ezici . Empire State Building'in tepesinden bakınca anladım New - York'u . Bir vahşi orman . Göçmenlerin kurduğu bu kentte bütün dünyanın insanları buluşmuş gibi . Metroda , sokaklarda , birbirini dikey kesen geniş caddelerde diller birbirine karışıyor . İngilizce , Çince , İspanyolca , Yunanca , İtalyanca . . . Manhattan sözcüğü pek bir şey anlatmıyor gerçekte . Çin Mahallesi , Küçük İtalya , Küçük Yunanistan ve kalabalık , kalabalık . Devamlı birşeyler satıp birşeyler alıyor insanlar . Ve sürekli yiyorlar . İstanbul'da işportacılar arasındayım sanki . Manhattan dedikleri bu işte . Ve denizden gökdelenlerin görünüşü : beton duvarlar , pencereler , pencereler . Giderek yaklaşan , yaklaştıkça da daralan gökyüzü . Özgürlük Anıtı'na gittim . İçinde bir müze açmışlar . Müzenin duvarında büyük bir fotoğraf . Kabaran dalgaları , minare boyunda köpüren dalgalarıyla okyanus . Gemiler . Gemilerin bodrumunda zenciler . İnsanlığın yüz karası esir ticareti . Sonra yeni kıtaya göçen insanların öyküsü . Çocukluğumuzun kovboy filmleri , vahşi kızılderililer . . . Elia Kazan'ın Amerika'sını anımsadım . Anadolulu delikanlının New - York limanında yaşadığı korkuyu . 24 Ağustos 1983 , New - York Gece Broadway'de . New - York'a alıştım sanki . Oysa dayanılmaz bir sıcak var . Nemli , boğucu . Yürüdüm . Korkunç evler , korkunç zenciler , korkunç duvarlar . Harlem'i anımsadım , dün gördüğüm yoksulluğu , şiddeti , yanmış terkedilmiş evleri , pencereleri tuğlayla örülmüş yapıları . Dün Küçük İtalya Mahallesi'nde bir kahvenin terasında oturuyorduk . Cengiz , Riva ve ben . Mavi gömlekli , sivil giyinmiş bir adam silah çekti . Tam önümüzdeydi , korkudan taş kesildik . Sonra koşuşmalar oldu . Esrar satan genç bir oğlanı yakaladılar . En umulmadık şeyler olabilir bu kentte . Örneğin bir sabah ansızın gökdelenlerden biri üzerinize yıkılabilir . 25 Ağustos 1983 , New - York Chinatown'da , yani Çin Mahallesi'nde . Pazar yerinin kalabalığı inanılır gibi değil . Çin'de , Hong Kong'dayım sanki . Istakozlar , balıklar , karidesler . Canlı yengeçleri maşayla tutup plastik torbanın içine atıyor bir Çinli . Ve kendi dilinde bağırıyor . Çocuklar , yaşlılar , kadınlar . . . Tümü de çekik gözlü . Çince gazeteler satılıyor bayilerde . Kentin başka mahallelerine adımlarını bile atmamış yüz yaşında kadınlar gördüm . Bir tek İngilizce sözcük bilmiyorlardı . Akşam Washington Square'de . Caz , çimenlerde sevişenler , sincaplar ve ucuz esrar . Uçmaya başladım bile . Bakalım nerede ve nasıl bitecek bu gece ! Kentin ışıklarına , derin bir unutuşa bırakıyorum kendimi . Kendimi New - York gecesine bırakıyorum . 26 Ağustos 1983 , New - York Bütün gün odamda Herbert Lieberman'ın Nekropolis ini okudum . Bir polis romanı , ama gerçekte New - York kentini anlatan en iyi roman . Morgda görevli doktor Paul Konig'in dünyasını ; cinayetleri , gece barları , eşcinselleri ve orospularıyla New - York'u son derece canlı bir biçimde sergiliyor . New - York çürüyen , yozlaşan bir kent . Cinayet ve paranın başkenti . Doktor Konig kentin merkezine dek gezintisini ırmak boyunca sürdürmek istiyor . Biliyor , bir zaman sonra batı yönüne sapacak . East Village ve Lower East Side'ın kalabalık mahallelerinden geçmek , B ve A caddelerinde , Houston , Essex , Hester sokaklarında yürümek için . Sonra kentin güneyine yönelecek , Little Italy'e , oradan da Chinatown'ın arı kovanını andıran daracık sokaklarına ulaşıncaya dek . Depolarla hangarların , kamyon garajlarıyla hırdavatçı dükkanlarının , elektrik malzemesi satan kör ışıklı vitrinlerle narin burunlarından kan damlayan domuz ve tavşanların çelik çengellere asıldığı kasapların önü sıra yürüyecek . Beş aydır hep bu yolu izliyor çünkü . Doktor Konig'in bir cinayeti aydınlatmaktan çok kaçırılan kızını bulmak amacıyla yürüdüğü New - York sokaklarına çıkmadım bugün . Kenti Nekropolis romanının sözcüklerinde dolaşmayı yeğledim . Kitabı elimden bırakamadığım için belki de . Yarın . . . Yarın New - York'da son günüm . 27 Agustos 1983 , New - York Kennedy Havaalanı'nda Paris uçağım beklerken yazıyorum . Yazma isteği , yine de , başka yolculuklardaki kadar duyurmuyor kendini . Son Kadın ı şimdilik erteledim . Tanımak istediğim nice kadınlar var daha . İstanbul , Valensiya , Atina , Paris , Moskova , Ottawa , New - York . . . Dünya küçüldü , alıştığım bir şey oldu yolculuk . Uçaklar kalkıyor dünyanın dört bir yanına . Tokyo , Santiago , Madrid , Stockholm . . . Bir kadının madensel sesi . Her yerde , her ülkede aynı ses , aynı dilde konuşan . Uçakların kalkış ve inişlerini bildiriyor . Şimdi Paris uçağını değil de New - York uçağını bekliyor olsam . . Yeni bir kent , yeni bir heyecan , yeni serüvenler . . . New - York'da geçirdiğim günler geliyor aklıma . Geldiğimde yapış yapış bir sıcak vardı . Nedense , Brooklyn Köprüsü'nün yapımında boğulan işçileri düşünüyordum . İçlerine hava sıkıştırılmış çelik kafeslerde yalnızdılar . Suyun dibinde yapayalnız . Su değil yüksek basınçtı onları boğan . Otel odasında korkuyordum . Olanca yüküyle üzerime çöküyordu kent . Çelik kafesimin içinde yalnızlıktan ve Türkçesizlikten boğuluyordum . New - York'da böyle tedirgin ve korku içinde geçti günlerim . Son Kadın ın ilk paragrafını yazabildim sadece . Her gün sokakların kalabalığında , Central Parkın serinlik vermeyen ağaçlarının altındaydım . Yanım sıra yükselen isli , yüksek duvarlar boyunca yürüyor , caddeleri dikey kesen sokaklarda dolaşıyordum . Boş arsalardan da geçtiğim oluyordu , karınca yuvasını andıran çarşılardan da . Üzerimde gittikçe daralıyordu gökyüzü . Satıcılar bağırıp çağırıyor , Chevroletler Desoto ve Fordlar hızla geçip gidiyorlardı yanımdan . Bu kentte otomobiller de insanlar kadar renkli , onlar gibi aceleciydiler . Ve ambülanslarla polis arabalarının sirenleri durmak bilmiyordu . Wall Street'te bankalar serindi ama sincapların sıçrayacak gücü kalmamıştı Washington Square'de . Chinatown'da hiç İngilizce bilemeyen yüz yaşında kadınlar vardı . Gece Broadway'de ışıklar yandığında , Empire State Building'in farı , kuşlar gelip çarpmasın diye söndürülürken bir taksiye atlayıp odama dönüyordum . Günler cadde ve sokak numaraları gibi , birbirine eklenerek geçip gitti böylece . Soluk aldırmadı bana New - York . Village Gate'in bir mahzeninde dinlediğim zenci şarkıcının ağzı kadar inanılmazdı . Vantuz gibi yapıştı tenime , gövdemi derinliğine çekti . Çelik köprüleri , uzun , upuzun caddeleriyle sardı her yanımı . Severken boğdu beni . 21 Mayıs 1987 , New - York Beş yıl öncesinin anılarıyla başbaşa . Oysa yalnız değilim bu kez . Bu kez dışarıdan bakabiliyorum kente . İlk gelişimde tam bir karmaşa yaşamıştım . Sıcakta boğuntulu sokaklar boyunca yürüyor , New - York'u ele geçirmeye , daha doğrusu ele geçirilmesi mümkün olmayan bu kenti , biraz olsun anlamaya çabalıyordum . Oysa şimdi başka . World Trade Center'ın 110 . katındaki kafeteryada oturuyoruz . Windows of the World'de . Aşağıda gökdelenlerden bir orman . Citicorp , Pan Am , Chrysler Building . Yalnızca mahallelerle köprülerin değil , gökdelenlerin de adları var . Artık hakkında bazı şeyler bildiğim bir kent New - York . Örneğin caddelerin kuzeyden güneye , sokaklarınsa doğudan batıya numaralandığını , Manhattan'ın Uptown ve Downtown diye ikiye bölündüğünü , kuzeyde şık lokantalarla müzelerin , pahalı kuyumcuların , güneydeyse daha popüler mahallelerin , sanatçılarla öğrencilerin bulunduğunu , 1880 - 1890 yılları arasında limana Avrupa'dan beş milyon - evet tam beş milyon - göçmenin geldiğini , yirminci yüzyıl başlarında kent halkının yüzde yetmişinin izbelerde yaşadığını , daha birçok şeyi biliyorum . Elimdeki rehber New - York'un 1626 yılında Hollandalı Peter Minuit tarafından 24 dolara kızılderililerden satın alındığını bile yazıyor . 1641 yılında bir Fransız gezgini , o zamanlar küçük bir kasaba olan kentte 18 değişik dil konuşulduğunu not etmiş . Demek ki kurulduğunda da bir Babil kulesiymiş New - York . İçtiğim sigaranın markası olan Peter Stuyvesant ise - kentin son Hollandalı valisi - İngilizlere karşı Manhattan'ı doğudan batıya kateden bir duvar çektirmiş bugünkü Wall Street'in bulunduğu yere . Ünlü New - York borsasının adı oradan geliyor demek . New - York deyince Al Capone'yi , Lucky Luciano'yu , Mario Puzzo'nun Baba romanında okuduğumuz , Coppola'nın filmlerinde gördüğümüz dünyayı anımsamamak mümkün mü ? Ama , İkinci Dünya Savaşı yıllarında Thomass Mann'a , Brecht'e , Saint - John Perse ile André Breton'a , Fernand Leger ve Salvador Dali'ye de kucak açmış New - York . Bugün spiral biçimindeki ünlü Guggenheim müzesini dolaştık . Asansörle çıkılan en üst kattan dönerek iniyorsunuz aşağıya . İki yanınızda modern resmin en ünlü temsilcileri . Chagall , Picasso , Rousseau , Braque , Delaunay , Klee , Pollock , Kandinsky . Hele Kandinskiler . Çıktığımızda yağmur yağıyordu . Pembe şemsiyeli , yeşil çizmeli bir genç kız geçti yanımızdan . New - York'da şemsiyelerle giysiler Kandinski'nin tablolarından kapmışlar renklerini . 22 Mayıs 1987 , New - York Gece yaşayan bir kent New - York . Sinemaları , tiyatroları , caz kulüpleri , barları , toples barlarıyla , sabaha dek işleyen metro ve otobüsleriyle . Geceyarısından sonra bir caz kulübüne ya da bir toples bara değil , suçüstü mahkemesine gittim . Görülecek yerdi doğrusu . Hırsızı uğursuzu , esrarkeşi katili , sarhoşu fahişesiyle kentin ayak takımı oradaydı . Kafka'nın romanlarından kendi isteğiyle gelmiş , yaşlı ve sağır bir yargıç , nasılsa Fellini'nin filmlerinden kaçmış devlerle cüceleri , zencilerle şişman orospuları sorguya çekiyordu . Sorgu bitiminde ya tutuklanıyordu sanıklar ya da serbest bırakılıyorlardı . Gece boyunca kimler geçmedi ki önümden ! On dolar için adam şişlemiş bir dev , metroda yalnız gördüğü turist kızın iki istasyon arasında ırzına geçmiş bir başkası . Sonra Beşinci Cadde zenginlerinin arabalarını taşlayan zenci çocuk , esrar krizinin doruğunda bir genç kız , Woody Allen tipinde bir manik depresif . Sabaha karşı , beş yıl önceki gibi 42 . sokakta bir toples bara gitmedim . Taksiyle dönerken yerin altından buharlar çıkıyordu . Mazgalların üzerine uzanmış , buharda ısınan yoksullar gördüm . Reagan'ın Amerikası yupilerle açların ve işsizlerin birarada yaşadığı bir ülke . Benim Amerikamsa yıllar öncesine , Balıkesir'de bir kış gecesine dek uzanıyor . Karlı bir gecede Adnan amcalara gitmiştik . Adnan Çakmakçıoğlu Balıkesir Eğitim Enstitüsü müdürüydü . Elim babamın elinde , enstitünün lojmanlarına doğru karda bataçıka yürüyüşümüzü anımsıyorum . Annemle ağabeyim arkadan geliyorlardı . Adnan amca yeni dönmüştü Amerika'dan . Öğretmen arkadaşlarına 8 mm'lik kamerasıyla çektiği filmi gösterecekti . Elektrikler sönünce New - York'un silueti yansıdı beyazperdeye . Siluet giderek yaklaştı . Gökdelenlerin alüminyum , cam ve çelikten ibaret yapılar olduğunu bilmiyordum o zamanlar . Onları fabrika zannetmiştim , Özgürlük Anıtı'nıysa mukavvadan bir oyuncak . Yine de , uzun yıllar , bu tuhaf oyuncakla fabrikaların bende uyandırdığı heyecanı unutmadım . Adnan Bey'in yerinde olmayı kim istemez ki ! diyen babamın gıpta dolu sesini de . Aynı yıl Ankara vapuruyla Marsilya'ya , oradan da Paris'e gidecekti babam . Düşlerinin kenti Paris'e . Ankara Vapuru'nun ne menem bir şey olduğunu yıllar sonra Attila İlhan'dan öğrendim : Bak , bu giden cümle alemce namı bilinir Ankara Vapuru'dur . Ankara Vapuru gıcır gıcır yenidir . İşin garibi bozuk da çıkmamıştır . ( . ) Yollu gemidir . Büyük gemidir . Merdiven merdiven inersin , merdiven merdiven çıkarsın . Bir güverte , çık , bir güverte daha , , iki de üstüne koy . Salonlar , kamaralar . Pırıl pırıl koridorlar . Diyeceğim , otuz sekizinde bir otobüs kazasında ölünceye dek hiç uçağa binmedi babam . Annemse , onun ölümünü Paris'te , Port - Royal Bulvarı'nın ağaçlarına bakan Beauvoir Oteli'nde haber aldığı vakit , ilk kez uçağa bindi . Yine diyeceğim , ailede Fransa'nın yeri başkaydı . Fransa çok yakındı bize . Trenle üç gün , vapurla altı günde gidilmesine karşın , diliyle , kültürü ve edebiyatıyla günlük konuşmalarımızda , soframızdaydı . Oysa Amerika uzak bir ülkeydi , ulaşılmaz bir yerde merak etmediğimiz bir dünya . Biz çocukların kovboy filmlerinden , ablalarımızın Balıkesir Hava Üssü'nde görevli Amerikalı çavuşlarla gittikleri hafta sonu balolarından , annelerimizle babalarımızınsa Hollywood starlarından tanıdıkları bir düş - ülke . Sonra Amerika , Altı Eylül İlkokulu'nun kantinine , o güzelim sefertaslarımızın içine , süttozları , peynirleri ve konserveleriyle girdi . O vakit hiç sevmedim Amerika'yı . Kahraman kovboyların değil vahşi ve kötü kızılderililerin tarafını tutar oldum . Teksas , Tommiks okuyup hulahup çevirdiğimiz yıllardı . Büyüklerimizin ülkemizi Küçük Amerika yapmak için Kore'ye asker göndermekle yetinmeyip Rosenbergler'i lanetledikleri , Amerikalı çavuşlarla evliliğin ablalarımızın düşlerine girdiği yıllar . I love you America yılları . Çok sonraları , İstanbul'da Galatasaray Lisesi'ndeyken döndü rüzgar . Altıncı Filo'nun Dolmabahçe önünde demirleyişini protesto mitingindeydim . Polisin Teknik Üniversite Öğrenci Yurdu'nu basıp Vedat Demircioğlu'nu öldürdüğü gün Yankee go home ! diye bağıranlar arasında . Büyükelçi Commer'in arabasını saran alevleri görür gibiyim hala . Ve alevlerin yaktığı gencecik yüzleri . Büyükelçiye hiçbir şey olmadı , ama benim kuşağımın en gözüpek gençlerini yaktı o alevler . Deniz Gezmiş , Hüseyin Cevahir , Sinan Cemgil ve daha niceleri . Hiçbiri yaşamıyor artık . Onlara ölümün serseri bir mayın gibi çarpışını Uzun Sürmüş Bir Yaz da anlatmaya çalıştım . Şimdi , yıllar sonra , New - York'da ölümün serseri bir mayın biçiminde değil kadın suretinde göründüğünü haykırmak istiyorum . Haykırsam kim duyar sesimi kadınlar katından ! FRANSA'DA 12 Ekim 1988 , Paris Paris'te bir öğle vakti . Cadet Sokağı'nın Lamartine Sokağı'yla kesiştiği yerde bir kahvenin terasındayım . Bisikletli bir kız durdu önümde . Bacağını uzatıp ayağıyla yere dayandı . Yeşil yanınca gidecek . Hepsi bu işte . İncecik , güzel bir kız . Kırmızıda durdu , bir an gözgöze geldik . Yeşil yanınca araba seline karışıp yitecek . M. Başakları rüzgarda savrulan buğday tarlasını . Paris'te bir daha hiçbir zaman o yılki kadar güzel olmadı güz . Arago Bulvarı'nda yapraklarını döken kestane ağaçlarının altından yürürdüm , Sante Hapisanesi'nin yüksek duvarları boyunca . Düşlerimin kentine yeni gelmiştim . 12 Mart muhtırasıyla başlayan Balyoz Harekatı bizim kuşağın en güzel , en yetenekli insanlarını tuz buz edip parçalamadaydı . Saint - Lazare Garı'na yakın bir sokakta , M. Uzun tüylü , kocaman burunlu ayısına sarılıp uyurdu . Aşağıda , çelik korkulukların ötesinde trenler gelir , trenler giderdi . Ey trenler vapurlar beni burdan götürün ! O günlerde Baudelaire'in bu dizesi Türkçe'de aslından daha güzeldi . Hala da öyle , ama yıllar geçti aradan . Türkçe , benim Türkçem , çarşı pazardaki sıcaklığını yitirdi . Yirmi yaşımın Paris'i de değişti , değişmede . Okyanusu ilk kez Deauville'de görmüştüm . Saint - Lazare Garı'ndan bindiğim tren beni martı çığlıklarıyla yankılanan falezlerin önünde geniş bir kumsala bırakmıştı . İlk kez denizin alıp başını gittiğini , geride tortusu dibe çöken bir balçık yığınının kaldığını orada gördüm . Balçığa saplanıp kalan gemileri de . Okyanus kıyısında dünya önümde açılmış , ufkum genişlemişti . Ey kristal dalgalı kocamış okyanus ! Muçoların çileli sırtlarında görülen mavi dövmelere benziyorsun ! Maldoror un birinci şarkısını o yıl okumuştum , Rimbaud'nun Sarhoş Gemi yi okyanusu görmeden yazdığını da . Ey kocamış okyanus , birliğin simgesi . Kendine eşitsin her zaman , selam sana koca okyanus ! Ertesi gün yine aynı kumsalda iki yaşlı kadın görmüştüm . Ellerindeki kocaman bıçaklarla balık temizliyorlardı . Açık denizde avlanmış okyanus canavarlarını . Uzakta , ufuk çizgisinde kül renginden yosun yeşiline dönüyordu dünya . Aradan yıllar geçecek , Portekiz'de Notre Dame de Nazare'de köy kilisesinin önündeki alandan , Sesimbra'da rüzgarlı yamaca tünemiş bir yel değirmeninin penceresinden de bakacaktım aynı renklere . Okyanusu ilk kez gördüğümde yalnızca ufkum değil , gönlüm de açılmıştı . Oysa şimdi , buradan gördüğüm tipik bir Paris sokağı , o kadar . İki yanda dükkanlar , beyaz duvarlı yapılar var . Kasap , bir Çin lokantası , bakkal , bir lokanta daha . Ve Kronştad Oteli . Ne çok çağrışıma açık bir sözcük . Oysa burada , onbeş yılımı - ne onbeşi , daha da fazla ! - geçirdiğim bu kentte kalmalı belleğim . İstanbul'dan daha uzun süre yaşadığım Paris Kenti'nin sokaklarında dolaşmalı , burada yaşlanmalıyım . Kronştad iki yıldızlı tertemiz bir otel , donanmanın Sovyet iktidarına karşı ayaklandığı kent değil . Odaları serindir şimdi , perdeleri kapalıdır . Kaldığım otel odalarına benziyordur tümü . Ne tuhaf , Paris'e de ilk kez bir tren getirdi beni , İstanbul'a da . Oysa şimdi uçaklarla yolculuk yapıyorum . Zaman mı değişti yoksa ben mi ? Bu gece eve döneceğime Kronştad Oteli'nde kalsam . . . Öyle , ya özgür değil miyim ? Bedeli yalnızlıkla ödenmiş - ödenen - bir özgürlük duygusuyla giderek yeğnileşiyor gövdem , uçmaya başlıyorum . 28 Ekim 1972 , Coutences İşte bu sabah bilmediğin bir kenttesin ve gizli bir tad alıyorsun bundan . Proust'un Coutence'dan sözettiğini hemen unutuyorsun . Dışarda yağmur yağıyor , sonra güneş açıyor birden . Yorgunsun , ama güneşi de yağmuru da seviyorsun . Yanlışlıkla geldin bu kente , bir başka kente gidecekken . Yaşamında yanlışlıklar sürüp gidiyor . Yalnızlıklar da . İşte istasyonda yalnızsın . Güneş açınca mavi bir ışık vuruyor yüzüne . Belki gökyüzü aydınlanıyor da ondan . Tepenin yamacındaki katedrale bakıyorsun . Öylece , kendi halinde ve sessiz duran duvarlara . Poitiers'de de katedraller vardı . Yağmur ve pazar günü ıssız sokaklar . Duvarlar , kapalı pencereler boyunca yürürdün . Bir kahveye otururdun sonra , kendini akvaryumun dibinde bırakılmış balık kadar yalnız duyardın . Şimdi oturabileceğin bir kahve bile yok bu sapa yerde . Ve dünya , bulvarların kalabalığıyla birlikte akıp gitmiyor dışarda . Az sonra bir trende olacaksın . Duman rengi ıslak göğün altında başını alıp giden hızlı bir trende . 12 Aralık 1971 , Poitiers Aydınlık , güneşli bir gündü . İstanbul'un pastırma yazındaki günleri andıran bulutsuz , ılık bir gün . Irmak boyunda , dar sokaklarda dolaştım . Bahçeler evlerin arka taraflarına gizlenmişti . Katedralin vitraylarına baktım . Bir kahvede oturup sigara içtim , Notre - Dame Kilisesi'ne girdim sonra . Girer girmez de Kutsal Kitap'ı önümde açık buldum . 890 . sayfa : Tutkularına kapılma isteklerini bastır . Şehvetli bir yaşamdan uzak dur , böyle yaşayanların arasına da karışma . ( . ) Şarap ve kadınlar uysal insanları bile baştan çıkarır , orospularla düşüp kalkan kimse utanç duygusunu yitirir . 5 Kasım 1974 , Paris Austerlitz Garı'nda . Gece . Yığınla çağrışım , binlerce anı . Karşıdan metro geçiyor , yukarıdaki çelik korkulukların arasından . Koltuklar bomboş . Vagonların ışığı yansıyor ırmağın kirli suyuna . Ağaçlar yapraklarını dökmüş , havada yağmur sıkıntısı . Ağaçlar boyunca yukardaki hattan hızla geçip gidiyor metro . Austerlitz Garı'nda . Gece . Yığınla çağrışım , binlerce anı . Poitiers'ye ilk kez 1969 yılında bu gardan gittim . Sonra 1971'de Poitiers ile Paris arasında mekik dokudum . Tarlalar , ağaçlar , köyler geçip giderdi camdan . Poitiers'de trenden inince yalnızlık başlardı . Cifé Rabelais , odam . Lambamın ışığında darmadağın kağıtlar . Paris'te trenden inince yalnızlık başlardı . Karanlık bir avluya bakan daracık otel odası , duvarlar . Austerlitz Garı'nda . Gece . Yığınla çağrışım , binlerce anı . Bu kez Poitiers'ye değil Najac'a gidiyorum . 23 Mart 1984 , Rodez Aubrac'da , kalın taş duvarlı manastırın çan kulesini anımsıyorum . Kar fırtınasında yolunu yitirenler için sürekli çan çalınırmış , öyle yazıyordu elimdeki rehberde . Birkaç ev , sessizlik . Yaban domuzu avına kimse çıkmıyormuş artık . Eskiden köye kurtlar inermiş . Ve bir canavar küçük çocukları yutarmış . Espalion'da Le Pont Vieux . Nefis bir köprü . Ve karşı kıyıda kalaycı evleri , ortaçağdan kalma . Tepelerin üzerinde şatolar gördüm . Ey mevsimler , ey şatolar ! Deyin kusursuz kim var ? Yıkılmış , eski şatolar . Oysa Loire şatolarının görkemi gözümün önünde hala . Chambord , Chenonceaux , Azay le Rideau . Rönesans Fransa'sında sürek avları , balolar vardı , buruk şaraplar akan kan rengindeydi . Rodez eski bir taşra kenti . Katedral , katedralin önündeki alana bakan birkaç kahve . Ve kahvede bir Türk . Halil amca . Adıyamanlı . Birlikte kenti dolaştık . Eski , taş evler , yosunlu duvarlar . Dükkanlar , kepenkler kapalıydı . Vitrinlerde ışıklar sönmüş , kendi yalnızlığına çekilmişti kent . Yıllar önce Poitiers'deki gibi . Köprüleri yazmak istedim . Dün üzerinden geçtiğim Le Pont Vieux'yü . Ormanın derinliklerinde unutulmuş küçük Roma köprüsünü . Çatıların , kule ve taş duvarların yansıdığı durgun suların üzerindeki taş köprüleri . Akşam Halil amcalarda yemek yedik . Boğaz Köprüsü'nü gösteren duvar halısının önünde . New - York'un , Paris'in köprülerini de yazmalıyım . Ve Boğaz'ın iki yakasını birleştiren , beni her yıl Hisar'a götüren , gece pırıl pırıl yanan ışıklarıyla bir düğün alayı gibi boşlukta asılı duran köprüyü , bizim köprümüzü . 4 Ekim 1979 , Paris Paris'i yeniden bulmak . Kalabalık bulvarları , sinema kuyruklarını , kitapçı vitrinlerini . Paris'te güz her yıl onu getiriyor bana . Onun hiç bitmeyen ıslak ağzını getiriyor . Pont - Marie Köprüsü'nden Seine Nehri'ne bakıyoruz . Bulana durula akıyor köprülerin altından . Alıp götürüyor bizi . Başka kentlere , uzak ülkelere . Ve her kentte birbirimizi yeniden buluyoruz . 27 Kasım 1986 , Paris Bunca yıldır gözüme çarpmamıştı . Oysa kaç kez geçtim önünden . Metal ayaklarının dibinden gökyüzüne baktığım da oldu , metro Bir Hakeim Köprüsü'nün korkulukları arasından hızla ilerlerken ince uzun endamına dalıp gittiğim de . Özel televizyon tartışmaları başlayıp Seydoux - Berlusconi şirketine verilen yetki basın ve siyaset çevrelerinde bunca tepkiyle karşılanmasaydı , göreceğim de yoktu . İnsan ne de olsa alışıyor yaşadığı kentin anıtlarına . Onlara dışardan bir yabancı gözüyle bakabilme , özelliklerini her gün yeniden keşfetme şansını yitiriyor . Paris'in simgesi sayılan ünlü Eyfel Kulesi de benim gözümde varoluş nedenini çoktan yitirmiş , herhangi bir kuleye , hatta anlamsız bir , çelik yığınına dönüşmüştü . Önce televizyonda , sonra gazetelerde ayrıntılı fotoğraflarını görmeseydim başı dumanlı Eyfel'in ne denli karmaşık bir iletişim ağıyla örüldüğünü , çağımızın en gelişmiş teknolojisiyle donatıldığını bilemeyecektim . Beşinci kanal özel televizyon vericisine kulenin üzerinde yer bulunamayınca kıyamet koptu . Meğer Eyfel Kulesi , maketleri dünyada milyonlarca evi süsleyen , her türlü hediyelik eşya biçimine girebilen Paris'in bu vazgeçilmez simgesi , Fransa'nın tüm iletişim yükünü taşıyormuş da haberimiz yokmuş . İçişleri Bakanlığı'nın en gizli haberleşmelerinden tutun da radyo ve televizyon vericilerine dek her türlü aygıt Eyfel'in başına yuvalanmış . Dört iri ayak ve bu dört ayak üzerinde göğe yükselen , yükseldikçe de incelip narinleşen bir gövde . Gövdenin ucunda neredeyse bulutlara değen küçücük bir baş . Ve antenlerden , radarlardan oluşan bir iletişim ağı . İşte bu ağ Çoban Kız ın yeni saç örgüsünü oluşturuyor . Fransızca'da kule sözcüğü dişi olduğundan Apollinaire Zone adlı şiirinde Ey Çoban Kız ! , diye seslenir Eyfel Kulesi'ne , köprü sürülerin ne güzel meliyor bu sabah ! Yirminci yüzyılın teknolojik gelişmesini ilgiyle izleyen , İtalyan Fütüristleri'yle birlikte yapıtlarında makineleşmeye ilk kez yer veren Apollinaire , Eyfel'i de Paris köprülerinin civata düzenini güden bir çoban olarak görecekti elbet . Şair , tadına doyulmaz bir lirizmle yenilikçi atılımını birleştirerek yazdığı Mirabeau Köprüsü nden Eyfel'e bugün baksaydı , kulenin yeni saç örgüsü karşısında duyduğu hayranlığı gizleyemezdi sanıyorum . Daha 1900'lerde , yani yirminci yüzyılın başında , güneşin altında yeni bir şey yok , diyenlere , kafatasının röntgeninin çekildiğini , bundan daha şaşkınlık uyandırıcı bir olayın tasarlanamayacağım söylüyordu çünkü . Ve Eyfel Kulesi'nin çelik putrellerinden övgüyle söz ederken belleği o güne dek benzeri görülmemiş bir teknolojik gelişmeye koşut olarak hızla gidip geliyor , anı kırıntılarından kalabalık kentlerin caddelerine , geçmişe dönük izlenimlerden uçak ve otobüs hangarlarına atlıyor , değişen bir dünyanın karmaşasına yetişmeye çabalarken ayrı zaman ve mekanlardaki görüntüleri hızlı bir film kurgusu içinde ustaca birleştiriyordu . Teknoloji çağına ayak uydurmaya çalışan bir devinim içindeydi Apollinaire'in belleği . Ne yazık ki bugün , Eyfel'deki yeni değişikliği görüp bizi uyaracak şairlere rastlanmıyor pek . Kulenin tepesine iletişim aygıtlarından bir ağ örüldüğünü sanırım pek az Parisli farketmiştir . 300 metreden 320 metreye yükseldiğini de Orhan Veli'nin deyimiyle Dalgacı Mahmut tan başka gören olmamıştır herhalde . Olay basın ve televizyona yansımasaydı insanlar Eyfel'in önünden aynı kayıtsızlık , aynı vurdumduymazlıkla geçeceklerdi yine . Neyse ki gittikçe küçülen bir dünyada yaşıyoruz . Üzerimizde bir gökyüzü olduğunu , ağacın yeşiliyle denizin mavisini çoğu zaman unutsak da , dünyanın öbür ucunda yaşanılan bir olayı televizyon evimizin içine dek getiriyor . Hem de anında . Böylece ortak bir varoluşu yaşayıp hemcinslerimizle iletişim kurabiliyoruz . Eyfel'in yeni saç örgüsünü düşündükçe şu yaşlı dünyamızın acılarını , sevinçlerini daha yakından duyabilmenin , binlerce kilometre uzaktaki insanların da yaşamına katılıp onların deneyimlerini , sorunlarını , bir ölçüde alınyazılarını paylaşabilmenin heyecanını yaşıyorum . Ve Çoban Kız ın saç örgüsü daha bir güzelleşiyor gözümde . 21 Temmuz 1988 , La Deviniere La Deviniére'deyiz . Rabelais'nin doğduğu evde . En güzel , en mükemmel , en temiz Fransızca'nın Touraine'de , yani Loire Irmağı'nın bulana durula aktığı bu bölgede konuşulduğu söylenir . Loire , yuvarlak kuleli , sivri külahlı , birbirinden güzel ve alımlı şatolar arasından akıp gider okyanusa doğru . Fransa'nın en buruk , en eski , bir yudumda baş döndüren şaraplarının üretildiği bağları , üzerlerinden yaban kazlarının uçtuğu rüzgarda hışırdayan yulaf ve mısır tarlalarını sulayarak akar gider . La Deviniére bu bölge lehçesinde yaban kazı anlamına gelen bir sözcükle yakından ilişkili . Geleceği haber veren kahinlerle büyücülerin dostuymuş yaban kazları . Onun için Rabelais'nin doğduğu bu eve de , bir zamanlar büyücülerin barınağı olduğundan , La Deviniere adını vermişler . XV . yüzyıldan kalma tipik bir ev burası . Arduvaz çatılı , taş duvarlı , iki katlı bir ev . Rabelais'nin doğduğu ikinci kattaki odaya dıştan bir merdivenle çıkılıyor . Orada , iki yanı kadife perdeli kocaman yatağın üzerinde doğum sancıları çekerken gördüm Gargamelle'i . Rabelais'nin bir dev olan ünlü kahramanı Gargantua'nın anası Gargamelle'i . Gargantua da , yaratıcısı Rabelais gibi , bu bölgede bu evde doğar . Ne var ki , yazarın deyimiyle pek garip bir biçimde . Yanımdaki Fransız dostlarıma Gargantua'nın nasıl dünyaya geldiğini soruyorum , pek anımsamıyorlar . Rabelais'yi okumuşlar elbet . Pantagruel'in babası büyük Gargantua'nın serüvenlerini okulda ezberlemişler . Paris'te Notre - Dame Kilisesi'nin kocaman çanlarını nasıl kaçırdığını , işediğinde kadın ve çocukları saymazsak tam iki yüz altmış bin dört yüz onsekiz kişinin nasıl boğulduğunu , bir oturuşta birkaç düzine jambon füme sığır dili ve tonlarca balık yumurtasıyla humbarı nasıl gövdeye indirdiğini , içkiye sabahtan başlayıp fıçılarla şarabı bana mısın demeden içtiğini - öyle ya Bedenimde tek bir delik yok ki , şarap susuzluğu kovalamasın orada diye yazar Rabelais - , Picrocholine Savaşları'ndaki kahramanlıklarını , altı hacıyı salatada nasıl yediğini , hatta kaçını bol tüylü bir kaz palazıyla sildiğini bile anımsıyorlardı da , nasıl doğduğunu unutmuşlardı nedense . İyi ki Sabahattin Eyuboğlu - Azra Erhat -- Vedat Günyol üçlüsünün Gargantua çevirilerini yanıma almışım . Rabelais'nin Fransızca'da ulaştığı doyumsuz tada Türkçe'de de vararak okuyorum . Okuyup özetleyeceğim onlara : Az sonra ahlayıp oflamaya , bağırıp çağırmaya başladı Gargamelle . Hemen dört bir yandan bir sürü ebe geldi , alt yanını yokladıklarında bir hayli pis kokulu deri parçaları buldular , çocuk geliyor sandılar , oysa içi boşalıyordu kıç bağırsağı dediğimiz kalınbağırsak gevşemesi dolayısıyla , çünkü yukarıda söylediğimiz gibi gereğinden fazla işkembe yemişti . Derken aralarındaki bir kocakarı - ki hekimlikte büyük ün salmış ve oraya altmış yıl önce Saint Genou yakınındaki Brizepaille'dan gelmişti - ona öyle korkunç büzücü bir ilaç verdi ki , bütün dübür kasları sıkı sıkı kapandı , öylesine ki , düşünmesi iğrençtir , ama dişleseniz açamazdınız : hani şeytan , Saint Martin vaaz ederken iki geveze kadının konuşmalarını yazıyormuş da yer kalmadığı için deriyi dişleriyle çekip uzatmış . Bu sıkışma yüzünden yukarıda rahim zarları gevşemiş ve çocuk zarlardan dışarı sıçrayıp boş damara girmiş ve oradan karın zarını da geçerek omuzlara kadar çıkmış ( ki orada mezkur damar ikiye bölünür ) , sola doğru yollanmış ve sol kulaktan dışarı çıkmış . Dostlarımdan özür dilemiyorum . Rabelais'nin , yukarıdaki satırlardan da anlaşılacağı gibi tıp öğrenimi görmüş üstadın dehası , dil dehası , bu kabalıkta , Fransızların esprit gaulois dedikleri bu tür ilkel şakalarda aranmalıdır çünkü . Kaldı ki , burası İçmenistan Ülkesi'nin başkenti sayılır . Az önce dostlarımın mahzeninden bölgenin en güzel şaraplarını mideye indirdik . Arabayla Rabelais Usta'nın , yaşamı boyunca Sorbonne'un sansüründen yakasını kurtaramamış bu büyük yazarın izini sürmeden önce , bağlar , bağlar , bağlar arasından geçtik . Derman kısa yazısında birçok soruna anlamlı sözlerle değinmiş , teşhisler koymuş ; eğitimde bir üst kademeye tırmanmak için gerekli hale gelen ek kurslara , bunların yarattığı çok çeşitli çarpıklıklara dikkat çekmiş . Ortaokul seçme sınavındaki soruların lise düzeyinden zor olması , yabancı dil olayının yanlış değerlendirilmesi vb . Tabii öğretmen yetersizliği ve sorunları : Nitelikli öğretmen yetersizliği yanında bu kadroların özel okullarda birikmesi sonucu , ücretsiz iyi bir öğretim olanaksız hale gelmiştir . Aynı zamanda , yetenekleri geliştirici ders dışı etkinlikler sıfıra inmiştir . Bütün bu eğitim kademelerinden geçip sonunda hayata atılan insanlar ne kadar yetişmiş oluyor ? Adım başında eleme yapıldığına göre , çok iyi olmalı . Ama öyle değil . Kendim öğretim üyesiyken şaşkınlıkla gözlediğim bu paradoksal olguya da değiniyor Uğur Derman : Oysa bu sınavlar zincirinden en başarılı çıkanlar , yüksek öğretimi de tamamladıktan sonra , 20 - 30 yıl öncesine oranla mesleklerinde yetersiz ya da eksik , kendileri de güvensiz kalmaktadırlar . Eğitim sistemimizin başından beri var olan temel bir felaketi vardır ki , Derman bunu da eleştiriyor : Birinci neden eğitim , düşünce - inceleme ( analitik ) becerilerini geliştirici olması gerekirken ; tümüyle kalıpların ezberlenmesi ve önemli - önemsiz ayırt edilmeksizin sınava hazırlanma biçimine dönüşmüştür . Bu ezeli ve temel felaket , 12 Eylül rejiminde alabildiğine körüklendi . Öğrencilere , İyi T . C . yurttaşı olmak için gerekli kalıplar ezberletilirken , hayata eleştirel bakmaya kalkışmamaları için her türlü tedbir alındı . Bu hala devam ediyor . Eğitim konusu , bu ülkede , ürkütücü bir gayya kuyusu . Gelecek açısından , gerçekten korkunç . Bu konuda sık sık bir şeyler yazmak istiyorum . Ama şimdi söyleyeceğim bunun umutsuzluğu üstüne . Bu umutsuzluğu vurgulamak için Uğur Derman'ı alıntılamayı gerekli gördüm . İki yıldan fazla zaman geçmiş o yazı yazılalı . Ne değişmiş ? Elbette orada anlatılan bozukluklar iki yılda düzelmez . Ama bir başlangıç olmak üzere ne yapılmış ? Daha açık sorayım : O yazıyı dikkate alan olmuş mu ? Hiç sanmıyorum . Onun için , yazmak istiyorum derken , bu çabanın boşluğunu biliyorum . Bu ülkede aslında her şey yazılmıştır , ama kimse oralı olmamıştır . Bu oralı olmama rahatlığı da başlı başına üstüne yazılması gereken bir konu . Güneş Pazar , 14. Bunun başlıca nedeni de bilindiği gibi Türkiye'nin geçirdiği Batılılaşma sürecidir . Böylece hayatın her alanında olduğu gibi kültür alanında da yerli ile yabancı birbirine karışmış , bu ögelerin yeni bileşimleri insanların karşısına oldukça karmaşık yumaklar halinde dikilmiştir . Sürecin başlangıcından bugüne kadar bir hayli yol alındığı , gerçekten büyük değişimler yaşandığı halde , aynı sorun bugün de var . Demek ki , ortada henüz çözülmüş bir şey yok . Bu bakımdan , kültürel kargaşanın en azından yakın gelecekte de devam edeceğini söylemek herhalde bir kehanet olmaz . Batılılaşmanın Etkileri ve Sonuçları Batılılaşmanın etkileri ve sonuçları bugün içinde bulunduğumuz kültür ortamının da önemli bir ögesi . Yalnızca kendi etki alanı bakımından değil , karşıtını belirlemesi bakımından da önemli . Çünkü Batılılaşma , yerli tepkilerin biçimlerini belirleyebilen bir güç . Türkiye'de , daha doğrusu Osmanlı İmparatorluğu'nda , Batılılaşma süreci başladığı sırada , burada var olan yerli kültür nasıldı ? Osmanlı İmparatorluğu'nun homojen bir kültürü var mıydı ? Batılılaşma , böyle uyarlı , iç bütünlüğe sahip bir kültürü mü zorladı ve zamanla parçaladı ? Bu son iki soruya olumlu cevap vermek pek o kadar kolay görünmüyor bana . Osmanlı kültürü dediğimiz şeye bugün baktığımızda , onu bir yandan basitleştiriyoruz ( birkaç görece değişmez ve dengeli ögeye bağlamak anlamında ) , bir yandan da belki idealize ediyoruz . Oysa Osmanlı kültürü hem teknik anlamda zorunlu olarak çok - parçalıydı , hem de sınıfsal anlamda farklılıklar içeriyordu . Bunun yanısıra , imparatorluğun tarihi gelişmesi de kültürü değiştiriyordu . ( Yani , yüzlerce yıllık dönemleri kapsayan bir kültürel süreklilikten söz etmek o kadar kolay değildir . ) Bugün geçmişi ve bu Osmanlı kültürünü de , Batılılaşmanın üzerimizde yarattığı etkiler ve uyandırdığı tepkilerin belirlemeleri sırasında görüyoruz . Bugün kaybettiğimize inandığımız değerlerin bozulmadan ve bir arada var olduğu bir dönem olarak bakıyoruz o günlere ( eğer ideolojik formasyonumuz Osmanlılık'ı olumlu görmemizi zorlayacak nitelikteyse ) . Değerlendirmemiz farklı ise , o zaman da olguları gene bundan farklı görmüyor , sadece aynı olgulara olumsuz puan veriyoruz . Bu kültürün , bugün de ciddiyetle yeniden incelenmesini gerektirecek özgün yanlarından biri , bence yaratmayı başardığı uluslararası bileşimdir . Ondokuzuncu yüzyılın getirdiği milliyetçilik furyasından sonra şimdi bu uygarlıktan geri kalan ögeleri paylaşmaya çalıştığımızda bu yüzden , yalancı dolmadan Karagöz'e kadar yığınla kültür ögesinin saf kan kökeni hakkında tartışıp birbirimize giriyoruz . Bunların oluşturulması sürecinde milliyetçi bir bilinç etkin olmadığı için , bugün de tek bir ulusal kaynağa indirgeyemiyoruz onları . Dolayısıyla Osmanlı kültürünün ilginç yanı , hem birçok ayrı kültürü bir arada tutmayı başarması , hem de bu farklılığa , onu yok etme kaygısı gütmeyen ortak bir üslup verebilmesiydi . Bence modern denebilecek bir nitelik bu ; daha doğrusu , gerçekten modern demek sakıncalı olsa da , modern bir bakışla yeniden değerlendirilebilecek ve canlandırılmasına çalışılabilecek bir özellik . Eğer çağımızda kültürün çeşitlendiğini , alt - kültür kavramının önem kazandığını kabul ediyorsak , kendi kapitalizm - öncesi tarihimizde de buna bir temel bulunabildiğini görmek sevindiricidir . Farklılık yalnız etnik kökenlerden ileri gelmiyordu . Örneğin Şerif Mardin'in kanıtladığı gibi , yüksek tabaka ile halkın kültürleri arasında da önemli farklar vardı . Başka ülkelerde de olduğu gibi , tarihin erken dönemlerinde bu ayrımın başlıca odakları kent ve kırdı . Bir de , şüphesiz , çeşitli tarikatlar , tekkeler , loncalar ve benzer kuruluşlar . Ancak Osmanlı İmparatorluğu'nun politik gelişme tarihinde egemen eğilim , bu gibi ara örgütlerin devlet tarafından etkisizleştirilmesi , düzlenmesiydi . Bunun gene politik alanda , kendini - belirleme özerkliğinin bir gelenek haline gelmemesi bakımından , olumsuz sonuçları oldu . Bugün , Osmanlı toplum yapısı içinde saray geleneği diye de adlandırılan seçkinci gelenekle halk geleneğini karşı karşıya koyarken , şematik ayrımlar yapmaktan ve hiçbir işe yaramayacak kadar soyut ve genel ayrım kategorileriyle yetinmekten vazgeçmemiz gerekiyor . Bunlar nerede ayrılıyor , nerede birbirini etkiliyor ve iç içe geçiyor , ayrıca , bu mekanizma çeşitli özgül dönemlerde nasıl işlemiş , daha somut bir biçimde bilmemiz zorunlu . Bir de Osmanlı kültürünün çeşitliliğinde tarihin oynadığı role değinmiştim . Bunun için de tek bir örnek vereyim . Divan şiirinden söz ederken , bu kavramla elbette bir bütünlüğü kastediyoruz ve çeşitli dönemlerden aldığımız örneklerde böyle bir bütünlüğü varsaymamızı haklı çıkaran ortaklıklar görüyoruz . Ancak , daha çok biçimde egemen olan bu ortaklıklar uzun - vadeli ve global bir bakışta belirginleşiyor . Yoksa , sözgelişi Fuzuli - Baki - Nedim , Şeyh Galip gibi bir zincir kurup bunun tek bir gelenek olduğunu ileri sürmek , kısa - vadeli ve tikel e dönük bir incelemede bizim için ayak bağıdır . Son analizde tarihin ilerlemesiyle açıklanabilecek mizaç değişikliklerini görmekten kendimizi , kendi teorik öncülümüz yüzünden ( yani , değişmeyen bir olguya baktığımız inancı ) alıkoymuş oluruz . Örneğin Şeyh Galip , divan geleneğinin görece geç bir halkası mıdır , yoksa o geleneğin bittiğinin bir farkına varılması ve kültür - içi bir çabayla geleneğin dönüştürülmesi girişimi mi ? Evet , divan edebiyatı içindeki değişimler , Batı'nın sözgelişi neoklasik ve romantik akımları gibi büyük kutuplar oluşturmaz ; ama Batı'dakine benzer kutuplar oluşmayınca burada hiçbir değişikliğin olmadığı söylenebilir mi ? Tarih Bilinci Gerçek somut tarih , bizim bilincimizden bağımsız olarak var . Olmuş , kendisi bitmiş , ama etkileri bizi , bilincimizden bir hayli bağımsız olarak belirlemeye devam ediyor . Gelgelelim , bir de bu tarihin kendi zihnimizde yeniden - ürettiğimiz , yorumu , anlamlandırılması ve değerlendirilmesi var . Bu ikincisi , birinciye çok uygun olmasa da , yaşayan etkili bir güç oluyor toplumların hayatında . İlk , ideal dönemlerine , altın - çağ larına dönmeye çalışan din akımlarını biliriz . Geri dönmeye çabaladıkları dönemin mitik olması , bu akımların politik ve toplumsal bakımdan etkisiz olmaları demek değildir . Dolayısıyla , bizim gibi tarihlerinde önemli kopuntular olmuş toplumlarda gelenek , çok zaman , dünden bugüne süregelen bir şey değil , bugünden düne uzatılmaya çalışılan bir köprüdür . Örneğin , Yahya Kemal'in gelenekçiliği . Bu , özünde modern olan , çünkü bir şeyin geri gelmemecesine kaybedildiği bilincini içeren , nostaljik bir gelenekçilikti ve olmayan bir şeyi kurmayı amaçlıyordu . Tarih bilinci , aslında gerçek anlamda geleneğin yok olmasıyla başlar . İnsanlar Aynı Tornadan Çıkmıyor Başlığı Kültürümüzün Geleceği olan bu yazıda hala kültürümüzün geçmişi üzerinde oyalanmanın nedeni de bu . Tamamlanmış olgular yığını halinde duran , taşlaşan tarih , insan bilincinin öznelliğinde dinamik ve değişkendir . Bu yüzden yeni bir tarih yorumu , olguları değil de bizim olguları görmemizi değiştirdiği için , çok önemli bir çağdaş güç haline gelebilir . Bir analojiye başvurarak , bunu birbirine dolaşmış ipler yumağı içinden şu değil de bu ipin ucuna yapışmak gibi anlatayım . Örneğin , sözünü edip durduğumuz Osmanlı toplum yapısı bugün bizlere , Batı'dakine benzer bir sınıf kültürü mirası bırakmadı . Dünyanın ilk kapitalisti İngiltere'de kültürde sınıf farklılığını her an en somut biçimde görür , yaşarsınız . Kılığı ayrı , lehçesi ayrı , müziği ve sanatı ayrıdır . Sınıfsal oluşumlar oldukça farklı olmakla birlikte , Türkiye'de de elbette insanlar aynı tornadan çıkmıyor . Ne var ki , sınıflaşma tarihini İngiltere gibi yaşamış bir toplumda , gecekonduda ve lüks gece kulübünde nasıl olup da aynı Arabesk müziğin çalındığını anlamak güçtür . Bu iki farklı sonucun iki farklı başlangıcını belki Avrupa ile Türkiye'nin kentsel yaşama biçiminde bulabiliriz ( tek neden değil elbette , ama önemli bir neden ) . Batı'da sınıflar tamamen farklı mekanlarda oluştu ; kentte burjuvaların mekanı ile işçilerin mekanı kesinlikle ayrılır ve ilk bakışta farkedilirdi . Osmanlı kentinde ise Mahalle yi görürüz . Mahallede konak da vardır , ama zengin - yoksul birbirine hayli yakın yaşar . Her mahalle zengini , orta hallisi , esnafı ve yoksulları ile genel yapının bir mikrokozmoz örneği gibidir . Bu yapıda , sınıflar aşırı kültürel ortaklıklar , elbette ki İngiltere'ye oranla daha fazla olacaktı . Bu örnekle varmak istediğim noktaya geliyorum şimdi : Deminki yumağın bir ipucunu çektiğinizde , buradaki gelişmeden ötürü sınıfsallığın politikaya aynı şekilde yansımadığını , bunun da Batı ile kıyaslandığında rasyonel görülmeyen biçimlenmeler yarattığını görürsünüz . Bu bir handikaptır belki . Ama başka bir ipin ucunu tutup çektiğinizde , belki de daha ileri bir adımın avantajıyla karşılaşırsınız . Batı'da köklü bir demokrasi bile sınıflararası uçurumları giderememiştir . Demokratikleşen bir Türkiye'de bu uçurumları ortak bir kültürün değerleriyle kapatmak daha kolay olabilir . Batılılaşmanın Temel Özellikleri Şimdi gelelim Batılılaşmamız'a , bunun temel özelliklerine . Aslında biz Batılılaşırken , Batı kendisi statik bir model filan değildi ; tersine , kendi tarihinin en bunalımlı ve sarsıntılı dönüşümlerini geçiriyordu . Batı bu dönüşümü kendi dinamiğiyle yaşadı ve ondokuzuncu yüzyılın genel ideolojisinde bu durum , yeni doğan teknolojinin , alışılmış olduğu için doğal sayılan hayatını değiştirmesi biçiminde anlaşıldı . Türkiye'de ise değişim altyapıda , yanı toplumun maddi yeniden - üretiminde değil , üstyapıda , yanı ideoloji ve kültürde hız kazandığı için , değişen eski toplum ( Burada da Batı'daki gibi , değişen bir eski var ) , değiştiren ise doğrudan doğruya teknoloji ya da yeni yerli üretim ilişkileri değil , öncelikle Batı idi . Bu yüzden modernleşme nin çelişkisi daha çok kültür düzeyinde yaşandı . Değiştiren Batı olduğu ölçüde , değişen eski de Doğu idi . Bu Doğu elden kayıp gittikçe , nostaljik bir şekilde idealize edildi . İkinci bir özellik , sürecin bizde çok uzun sürmesidir . Batı değiştikçe her yenilik bize de yansıdığı için , her kuşakta değişim yenilendi . Dolayısıyla her kuşak yeni şok larla karşılaştı . Yüzyıl önce mersi diyenler ve bunları züppe olarak görenler vardı . Şimdi herkes mersi diyor , ama örneğin bir markette alışveriş ediyorsunuz , elinize tutuşturdukları hesap pusulasının başında thank you yazıyor . Batılılaşmak istemenin de sonu yok , yani . Çünkü bu anlamda Batıcılık kendi seçkinliğine inanmış bir kesimin kendini geri kalandan farklılaştırmasının aracı . Seçkinliğine kendini inandırmanın özel masonik işaretlerini her zaman Batı'dan ithal etmeye koşullanmış bir kesim bu . Belirtilmesi gereken bir nokta da , burada görülen Batı nın , gerçek Batı ile pek az ilişkisi olması . Gelenekçi olmaya çalışan kesim nasıl oldukça hayali bir gelenek türetmek zorundaysa , bu kesim de eşit derecede hayali ve idealize bir Batı rüyasıyla yaşıyor . Bu yüzden thank you demekle bir halt olunmayacağını düşünemiyor . İlk Hedef : Bugün Yaşananın Anlaşılması Pek ama , bizim bütün kültür tarihimiz Batı ile Doğu arasındaki bu oldukça hayali çatışmadan mı ibaret ? Böyle olduğunu sanmıyorum . Bu iki kavram başlangıçta geçerli oldukları halde , zaman geçtikçe , gerçekliği açıklamaktan çok gizlemeye başladılar . Çünkü anlatmaya çalıştığım gibi , aslında gerçek bir Doğu ya da gerçek bir Batı sözkonusu değil . Henüz tanımlamayı başaramadığımız bir garip bileşim içinde yaşayan ( buna , daha teknik bir dille eklemlenme diyebiliriz : farklı ögelerin birbirlerine eklenerek yeni zincirler yaratması anlamında ) ve özlemlerini bu alışılmış terimler içinde dile getiren kesimle var . Ve , sonuçta doğudan ve batıdan etkilenmiş olmakla birlikte ikisinden de farklı ve ikisine de indirgenemeyecek yeni bir oluşum ortaya çıkıyor . Kültür incelemesinin başlıca görevi , bu yeni karmaşık fenomeni analiz etmek olmalı . Çünkü sentezin gerisinde yatan ögeler başlangıçta ne kadar Doğulu ve Batılı da olsa , şimdi bunlar çok farklı biçimlerde dönüştürülerek eklemlenmiştir birbirine . Örneğin Demokrasi gibi evrensel bir olay , yerine ve yorumuna göre biriyle de , öbürüyle de desteklenebilir . Geleceğin Kültürü dediğimiz şey , varolan ideolojinin , Doğu veya Batı kategorilerinden değil de , bugün gerçekte yaşanandan çıkacağına göre , ilk hedef bugün yaşananın anlaşılmasıdır . Gelecekteki Kültürümüz Evet gelecekteki kültürümüz ne olacak ? Bugün çevremize baktığımızda , durum pek parlak görünmüyor . Örneğin , kültürün her yerde ve her zaman en canlı alanlarından biri olan müzik : Bir yanda süpürgesi yoncadan ı beş ayrı sesten haykırdığında ileri bir iş yaptığına inanan seçkinci anlayış , bir yanda estetiğin her türlü ilkesi üstünde tepinen Arabeskçi popüler çizgi . Yeni oluşumun temsilcisi Kibariye , Doğulu mudur , Batılı mı ? Bach'a mı yakındır , yoksa III. Selim'e mi ? Gelecek kültürümüzün ne olacağı sorusuna şöyle veya böyle bir cevap vermeden önce , bu cevabın hangi alanda verilebileceğini araştıralım . Fabrikada mal üretir gibi , kültür üretilebilir mi ? Yani kültürün belirli , önceden saptanmış bir yapımcısı , yapım tezgahı ve alıcısı var mıdır ? Sanırım geçmişin büyük yanlışı , bu sorulara olumlu cevap vermek olmuştu . Yani bugün ortada bir Kibariye olgusu varsa , bunun asıl sorumlusu beş sesli süpürgesi yoncadan dır ( Buna karşıt , olumlu örnek de , ünlü Bakanlık klasikleri ) . Türkiye halkı , temiz havaya düşkündür . Bir yerin iyiliğini anlatmak için yerleşmiş deyim havası suyu güzel bile bu düşkünlüğün bir göstergesidir . Fakat modern çağda bu güzel hava , bir yeri çekici kılacak başka özelliklerle bir arada gitmez oldu . İnsanlar bir yeri havası için beğenmeyi pek düşünemiyor şimdi - O yer bir sanatoryum olmadıkça , örneğin ; bir zamanlar otobüs gibi bir yerde şöyle bir konuşma duyabilirdiniz : Yahu , görüşmeyeli nerede oturuyorsun ? Göztepe'de . Bağdat Caddesi'nde mi ? Yok , Yukarı Göztepe'de . Burada kısa bir sessizlik olur , sonra Yukarı Göztepe'de oturan , Havası güzel . Aşağı Göztepe gibi basık değil , yollu bir şey mırıldanır . Öbürü de , inanmamış bir tonla Hmmm filan eder , konu değişir . Aslında havanın iyiliğinden şüphe yoktur da , Bağdat Caddesi dururken iyi havalı yerde oturmak , hayatta hava almanın başka bir çeşididir . Şimdi tabii lükslük bakımından Göztepe'nin aşağısıyla yukarısı arasında eskisi kadar fark kalmadı ; aynı zamanda Yukarı Göztepe'nin havası da bozuldu . Bu iyi hava merakı , eski İstanbul'dan yeni İstanbul'a geçerken yerleşme tarzını da etkilemiş gibidir . Hava kültürü sağlam olan eski İstanbullu , basık bulduğu yerlere iltifat etmemiş , dolayısıyla bunlar eski dönemde pek fazla meskun olmamış . Bebek veya Moda gibi yerleri sayabilirsiniz basık havalılar arasında . Dolayısıyla da , şehrin daha sonraki yerleşme ve yayılma dönemlerinde buralar boş bulunmuş ve zenginler tarafından acele doldurulmuş . Onun için buralar görece yeni ve başından beri zengin binalarla doludur . Paşabahçe de bir başka basık havalı yer sayılabilir , fakat konumu yüzünden orayı zenginler değil , işçiler doldurmuş . Eski eğlenceler de böyle masumdu . Çamlıca'ya çıkılır , bir hava alıp dönülürdü ; ya da Hünkar'a gidilir , bir su içip geri gelinirdi . Şimdi kimseyi ayağa kaldıramazsınız böyle hava için , su için ( Benim bu denemeler zaten hava civanın diyalektiğini araştırdığı için hava sorunu amaca uygun ) . Fakat bizim hava kültürü nde , içmekan ile dışmekan arasında oldukça kesin bir ayrım vardır sanki . Kapalı yere girdi mi insanlar , en korktukları şey hava olur . Başka ulusal kültürlerle kıyasladığınız zaman epey çarpıcı biçimde görüyorsunuz bunu . Örneğin İngilizler . Dünyanın bir hayli soğuk bir köşesinde oturdukları halde , ev içinde temiz havaya bayılırlar . Bir odaya ayak basan İngiliz ilk iş ne yapar ? Daha önce başkasının kapadığı bir pencere varsa onu açar . Ya bir odaya ilk ayak basan bir Türk ? Bir başkasının kazara açtığı bir pencere varsa onu kapar . Bu durum çoğu özel evde de , çoğu kamusal yerde de görülür . Dumanlı kahveler , meyhaneler vb . Cam açmaktansa , dumanaltı olmak tercih edilir . Ama benim bildiğim en belirgin örnek , şehirler arası otobüsler . Havanın çok soğuk olmadığı zamanda bile otobüste ( veya trende ) cam açmaya kalkışırsanız , cinayete teşebbüs etmişsiniz gibi bakarlar . Israr ederseniz ciddi kavga çıkar . Oysa felakettir içerinin hava sı . Sıcaktır , dumanlıdır , kokuludur . Çeşitli kokular karışır birbirine . Sigara kokusu , ter kokusu , uykulu beden kokusu , ikide bir serpilen kolonyanın bayatlamış kokusu , belki parfüm ya da hacıyağı kokusu . Ama görece özerkliklerini koruyan bütün bu kokular karmaşıklığı içinde hegemonik güç hemen hemen her zaman , ayak kokusudur . Gene de , cam açmaya izin verilmez . Hele geceyse , kokular karmaşasının narkotik etkisi altında dalar gider herkes . Şehirleşmemizin niteliği ve bunun sonuçları , örneğin Ankara'nın hava sı , böyle bir ayrımı kaçınılmaz hale getirdi . İçerde yalnız sıcağı değil , havanın temizliğini korumak için de zinhar pencere açmayacaksınız . Havanın suyun güzelliği bozuldukça , sudan sonra havayı da parayla aldığımız günler gelebilir . Olmaya devlet Ankara'da bir temiz hava gibi . Böylece , gide gide , nükte yeteneğimizin ince ürünlerinden olan hava parası lafı da başka düzeyde bir gerçeklik haline gelir mi gelir . Demokrat , 4 Nisan 1980 TEMİZ VE SIHHÎ AYRIMI Aslında temizlik de ideolojik bir kavram . İki ayrı kültürden iki insan o kadar farklı şeyler anlayabiliyor ki temizlikten . Demek ki temiz kavramının içeriğini de son analizde kültür belirliyor . Neleri yaptığı zaman insan kendini temizlenmiş sayıyor ( ya da evini , kentini vb . temiz sayıyor ) ; toplumdan topluma değişen bir şey bu . Ortada temel bir ihtiyaç var şüphesiz . Bu ihtiyaç kendisi ortak . Hayatın devam edebilmesi için asgari bir temizlik , kültürden önce biyolojik olarak zorunlu . Bunu hayvanlar bile yapıyor , hem kendilerini hem de yuvalarını sık sık temizliyorlar . İnsanlar da bunu yapıyor , ama nasıl yapacaklarını kültürleri belirliyor . Bizim için bir ulusal gurur konusudur , Avrupa'da pislikten geçilmezken bizim kanalizasyonlarımız , hamamlarımız , hatta tuvaletlerimiz olması . Başka konularda daha şüpheciyimdir bu ulusal üstünlüklerimiz hakkında , ama temizlik konusunda övünmekte sonuna kadar haklıyız sanıyorum . Gerçekten , Ortaçağ'da Parisliler'in lağımları sokağın iki yanında akar , dışkılarını oturağa yapıp pencereden aşağı savururlarmış . Taht misali oturağına oturup nazırlarını huzura kabul eden haşmetli Ondördüncü Louis de bir başka harika . Yıkanmak da zormuş . Öyle ki çok kötü koktukları için parfümü icat etmişler . Tabii şimdi bu durum biraz tersine dönmüş gibi görünüyor . Dünyanın bizim tarafımızda rastladığınız tuvaletlerin durumu tek başına yeterli örnek . Gene de , imkan meselesi bu . Su azlığı , tesisat yetersizliği vb . Yani son analizde yoksulluğa bağlanacak şeyler . Batı'nın bugünkü temizlik kavramının anlamı , aslında sıhhi dir . Çünkü temizlik orada bilim süzgecinden geçirilmiş bir kavramdır ( daha doğrusu , bilim ideolojisinin süzgecinden ) . Dolayısıyla , temizliği yok eden şey yani pislik , analitik bir biçimde kendi kurucu ögelerine indirgenmiştir . Böylece , pisliğin ampirik tanımı epey zayıflamıştır ( en azından , bizdeki tanıma göre ) . Örneğin mikrop gibi , pisliğin gözle görünmeyen bir sonucu , ampirik varlığından daha fazla önem kazanmıştır . İşte bu anlamda sihhi leşmiştir temizlik kavramı . Bir yeri mikroptan arındıracak tedbirleri almakla o yeri temizlemek , özdeş olmuştur . Deterjanın temizleyici hassasına bir kez inanmıştır . Deterjanı kullandıktan sonra geri kalanına hiç aldırış etmez Batılı . Batı'da insan temizliği , temizlik ögesi sayılan şeylerle , yani su , sabun gibi nesnelerle mümkün olduğu kadar sık rastlaşmak gibi bir anlam taşır . Kendini temiz sayan Avrupalı , günde bir kez olsun suyun içine girer . Ama banyo küvetindeki suya kendi kirini geçirdiğini , dolayısıyla üzerinden su akıtıp bundan iyice kurtulması gerektiğini nedense düşünmez . Öyle ki , kadının çıktığı suya arkadan kocasının girip yıkanması ( ladies first ) bile olağan ahvaldendir . Musluğun deliğini kapatır , o suyu yüzlerine çarpa çarpa yıkanırlar . Akar suyun faziletini genel olarak öğrenmemiştir Batı toplumu ( Bunlarda , bizde de başka konularda olduğu gibi , ekonomik etmenler , tasarruf zorunluğu vb . elbette vardır ) . Daha neler yaparlar . Bir gün mutfağın yerine biraz su döktüm ; iyilik sever bir arkadaş hemen bulaşık süngerini alıp sildi yeri . Bir başkası , bulaşık yıkadığımı bildiği küvette ayağını yıkadı . Her semtte bulunan otomatik çamaşır makinalarında , çoraplarıyla sofra örtülerini bir arada yıkarlar . Şimdi temizlik midir bu ? Değildir , pisliktir diyemeyeceğim . Baştan teorik tavır aldım çünkü . Temizlik ideolojik olarak belirlenir , son analizde , belirli bir kültürel yapı içinde , temizlik etkisi yaptığına inanılan işlemleri yerine getirmektir dedim . Bu sanırım doğru da , Batı'nın temizliğini , ne kadar sıhhi olursa olsun içime sindiremiyorum . Sanırım iki kültürün de birbirinden alacakları var . Biz belki suya daha sık girmeliyiz ; onlar suya girince ne yapmak istediğini daha iyi öğrenmeli . Biz temizliğimizi daha sıhhi , onlar sıhhiliklerini daha temiz yapmalılar . O zaman belki ideolojik temizlik yerine teorik bilimsel temizlik mümkün olur . Demokrat , 11 Nisan 1980 KIRITMA Bir zamanlar seksapelin birinci koşulu , kırıtmasını bilmekti . Genişletilmiş bir anlamda kullanırsanız kırıtma sözünü , bugün de öyle sayılır . Ama doğru hatırlıyorsam , bizim kuşağın çocukluk yıllarına kadar , kırıtmak , öncelikle , belli bir biçimde yürümekti . Yürürken bedenin belirli bir duruşu olurdu , bu duruş , kalçaların belirli bir salınışıyla , dozuna göre , bazen da sallanışıyla , bir uyum içinde olmalıydı . Mayk Hammer'in sekreteri Velda , Mayk'ın odasından içeri kalçalarını çalkalayarak girer , sonra gene kalçalarını çalkalayarak çıkardı . O lafı okudunuz mu , bu eylemin hayatınızda bildiğiniz en alımlı biçimine tercüme eder , öylece düşünürdünüz Velda'yı . Türlüsü vardı kırıtmanın , bayrak sallarcasına göz çıkaranı , çok ince ve feminen olanı , adeta hiç kırıtmıyormuş gibi yapılanı . Şimdi nasıl bir kadın kendine uzun saçı , öteki kısayı , biri meçi , öbürü kızılı yakıştırıyorsa , kimi spor kılıkla , kimi klasikle daha alımlı oluyorsa , o zaman da herkes kendi heyeti umumiyesi ne uygun bir kırıtma stili seçerdi . Şimdiyse , eskisi gibi kırıtmaz oldu kadınlar . En azından , o günün anlamında , yürüyüşün salınışı anlamında kırıtmaz oldular . Şimdilerde kadının kadınlığını ortaya koyuşu öylesine zenginleşti ki , eskinin kırıtması bu zenginlik içinde boğulup yok oldu sanki . Neden acaba ? Tüketim ekonomisi gelişti . Çağdaş burjuva toplumunda kadının kendini erkeğe beğendirme zorunluğu değişmedi , üstelik , beğendirmenin araçları bollaştı . Aynı zamanda , cinsellik , modern toplumun ana boşalım kanalı olarak önemini artırdı . Bu durumda , kadın güzelliği üstüne çalışan şirketler cinselliğin tartışılmaz alanı olan kadın vücudunu parsellediler , her biri kendine seçtiği parseli daha çekici yapmak üzere icat üstüne icat çıkardı . Ama sorun sadece şampuanlar , kozmetikler , giyimlerden de ibaret değil ; bütün bu buluşların tüketiciye , en seksapelli kullanım biçimleriyle sunulması ; hayatta yapılabilecek her jest belli bir form veriyor . Saçların filanca şampuanla yıkanması gerektiğini anlatan reklamda , saçın çekici görünmek için nasıl kullanılması gerektiği de gösteriliyor . Ama iş buraya gelince , reklamlarda yalnız kadın güzelliği araçlarının sunuluşuyla yetinilmiyor zaten . Bugün artık her nesnenin reklamında en geçerli öge kadının kendisi . Onun için elektrikli süpürge reklamı da yapılsa , bir kadın görüntüsü çıkıyor karşınıza . Ve hem elektrikli süpürge kullanıp hem de seksapelli olan bir kadın halinde . Koka kola içirmek istiyorsanız , gene kadınla yapacaksınız reklamını . Dolayısıyla , bir kadın için seksapelli koka kola içmenin resmini de çizmek gerekiyor ekranda . Hele sabun , banyo yapan kadından ayrılmaz hale geldi . Bu gelişme yalnız tüketim ekonomisiyle açıklanamaz herhalde . Birkaç şeyin üstüste gelmesi sözkonusu . Hayatın kendisi ve kadının hayata katılma biçimi , özde değil ama bazı önemli bakımlardan değişti . Eski tarz kırıtma , eski hayat tarzının bir sonucuydu . Kadının kendini gösterebilme alanlarının sınırlılığından doğuyordu cinsel önemi . Bizim toplumda olsun , Batı'da olsun , erkekle kadınların karşılaşma zeminlerinin görece sınırlılığı , kadının kendisine uzaktan bakılan bir nesne olarak , çekiciliğin bu mesafeye göre ayarlamasını gerektiriyordu . Eskinin bu ipte oynayan kadını sokağa bir başka türlü çıkardı zaten . Gezmek için , alışveriş için ( patates almaya değil elbette , çanta almaya , papuç almaya ) , buna benzer şeyler için ortalıkta görünürdü . Şimdi ise kadınların da sokakta işi var . İşi olan insan , yürüyüş temposunu da değiştirmek zorunda . Ve eski günlerin kırıtması bu yeni yürüyüş hızına uymuyor . Eskiden kadınların yaşadıkları hayatlar da değişikti . Şıklaşmak , süslenmek , belirli zamanlarda olurdu . Gerisinde toplumdan kopuk ve aileye gömük bir biçimde iş yapılırdı . Evinde iş yapan kadın , topluma çıktığı zamanlara hiç benzemeyen bir biçimde süflileşebilirdi . Özellikle evli kadın . Ailenin aile olarak kalıcılığı varsayılmıştı çünkü . Şimdiyse bu da gitgide değişiyor . Kadınlar , kendileri bu şekilde domestikleşmek istemiyor . İnsanlar arası çağdaş ilişkiler de kendini bırakmış kadın tipine fırsat tanımıyor . Dolayısıyla kırıtmak gibi uzaktan hitap eden sınırlı çekicilikler yerine , yaşanan her an çekici olma zorunluğu geliyor . Reklamların sundukları , bunlarla çakıştıkları için ve o oranda güçlü . Ama bir hayli güçlü . Dikkat ederseniz , görsel araçların kullanılması , kadın çekiciliğinin enstantanelerde yoğunlaşmasına katkıda bulunuyor . Sokakta yürümekten çok bir duruş , bir oturuş , bir baş hareketi , bir dönüş . Belki yalnız reklam etkisi değil , ilişkilerin daha çok yakın mesafelerde kurulmasının bir sonucu bu . Ama kaçınılmaz bir biçimde , olay , tiyatrolaşıyor . Bugün bize çok komik görünen eski zaman kırıtması bayağı masum bir davranış şimdiki bütünsel rol yapma zorunluğu yanında . Üstelik , yalnız rol yapmakla da bitmiyor bu tiyatro - kostümüyle dekoruyla , nerdeyse ses efektleri ile bir arada yaşanması gereken bir şey . Demokrat , 20 Ocak 1980 GECEKONDU VE SARAY Hani bazı esprili bilmeceleri vardır Amerikan mizahının . Ben de onlara benzer bir soruyla başlayacağım söze : Gecekondu ile Topkapı Sarayı arasında ne benzerlik var ? Çünkü var benzerlik . Şuradan başlayayım : Topkapı Sarayı'nı , örneğin Louvre , Versaille , Buckingham gibi saraylarla bir arada düşünün . İkinci tür saray , kaç yılda inşa olursa olsun , bir plana göre yapılmış ve yapımı bittiğinde , sahiden bitmiştir . Topkapı ise organik olarak büyümüş bir saraydır . İmparatorluk büyüdükçe , ihtiyaç büyüdükçe , nerdeyse Osmanlı toplumunun gelişmesine paralel bir şekilde , Topkapı Sarayı da büyür . Bir sultan birkaç yeni daire ekler ; öteki bir duvar , bir başkası iki üç köşk daha yaptırır . Bu organik mimari ilkesi , bizim gecekondularda da var Bu , epeydir bilinen bir şey . Gecekondunun slum karşılığı bir nesne olmadığı , eskiden beri söylenir . Orada da , ihtiyaca göre büyüyen , imkana göre genişleyen bir mekan vardır . Adam iki oda daha ekler , bir kat daha çıkar vb . Birçok açıdan bakıldığında ilkel görünebilir bu organik büyüme . Göçerliğin bir sonucu olduğu düşünülebilir . Gerçekten de , Batı oturmuşluğu yoktur bizim fiziksel mekanımızda - cami gibi anıtlar dışında . Öte yandan , kapitalizm öncesi pek çok kuruluşta olduğu gibi bunda da bir sıcaklık , insanilik bulunduğu , gelecek için ders alınabilecek bir şeyler olduğu da düşünülebilir . Topkapı Sarayı'nda göze çarpan bir şey , son derece güzel ve zarif süslemelerdir . Örneğin bir koca avluda bütün duvarların çinilerle kaplı olduğunu görürsünüz . Bu çinilerin çiçekleri , yaprak motifleri , yani , Müslüman süsleme sanatının stilize doğası , sanki sarayın gitgide dışladığı doğanın yerini tutmaya gelir gibi . Stilize olduğu ölçüde fantastikleşen bir doğadır bu ; zaman geçtikçe niteliğini yitiren bir anı gibi . Bunun bir benzerini de gecekondularda görebilirsiniz . Kırdan şehire , şehirin de en beter bölgelerine yerleşen insanlar , duvarlarını , ev içlerini birtakım fantastik doğa resimleriyle süslerler . İhtiyaç aynıdır da , sarayın damıtılmış uygarlığında görülen ince çinilerin estetiği , manifaktür uygarlığının zevksiz resimleriyle kıyaslanmaz elbette . Toplumlarda sınıflar apayrı pratikler yaşıyor . Aynı zamanda da , genel bir ideoloji , genel bir kültür bulunabiliyor . Farklı zamanların ve farklı sınıfların ürünü olan Topkapı Sarayı ile gecekonduda bu anlamda genel paralellikler görmek mümkün . l . Ermeni Sorunu : Bulgar Örneğine Özeniş 1890'lı yıllarda Osmanlı yönetiminin abartmalı bir yasaklama çabası içine girmesinde Avrupa ve özellikle İngiliz basınıyla uydularının abartmalı ve yalan habere dayalı yayınlarının yoğunlaşması başrolü oynar . Bütün Yunan gazetelerinin süresiz olarak yasaklanmış olması bu sebeptendir . Yunan basınının ılımlısı ve Megali İdea'dan kendini sıyırabileni yok gibidir . Ancak bu da yeterli olmuyor . Yunan basınından alıntılarla abartmalı bir kampanya sürdüren Avrupa gazetelerini de önlemek gerekiyordu , zira onların etkisi çok daha fazla oluyordu . Yunan ve Bulgar kampanyaları sürüp giderken 1890'da Ermeni kampanyasının yoğunlaşmaya başladığı görüldü . Burada da Ermeniler'in kendi küçük propaganda yayınları ile onlara destek veren ünlü Avrupa gazeteleri iki grup oluşturmaktadır . Kitabımızın çerçevesi gereği , apayrı bir araştırmanın konusunu oluşturacak Ermeni olaylarının ayrıntılarından kaçıp bu iki grup arasındaki işbirliğinin niteliğini açığa çıkarmaya çalışacağız . Örnek olarak , Berlin Kongresi'nde Ermeni davasını savunan dört delegeden biri olan ve Patrik Nerses'in genel sekreterliğini yapan Minas Ceraz'ın 15 Kasım 1889 tarihinde Londra'da ilk sayısını yayınladığı Arménie ( daha sonra Armenia ) gazetesiyle 1876 Bulgar Olayları'ndan beri gözü kapalı Türk düşmanlığı yapan İngiliz Daily News gazetesinin - ki Liberallerin ve Gladstone'un sözcüsüdür - paralelliğini , bir anlamda işbirliğini ele alacağız . Arménie yi tercihimizin sebebi , Avrupa dillerinde yayınlandığı için içeriğinin Ermeniler'e değil , doğrudan doğruya Avrupalılar'a yönelik olmasındandır . 1889 yılının son aylarının Daily News kolleksiyonunu karıştırırsak , Ermeni sorununun yoğun şekilde gündemde tutulduğu görülür . Tiflis'teki muhabire atfen sürekli kötü Türk yönetimi ni örnekleyen haberler verilmektedir . Musa Bey davasının aldığı şekil ve suçlu bulunmasına rağmen Ermeniler'in istediği gibi idam edilmeyip sürgüne gönderilmesi - Abdülhamit'in kendisine suikast düzenleyenler de dahil , idama mahkum edilenlerin neredeyse hepsine böyle davrandığı bir türlü anımsanmak istenmez - kampanyaya güç kazandırmıştır . Olayları uluslararası çapta bir sorun haline dönüştürmek için fırsatlar kaçırılmamaktadır : · Ermenistan Girit sorununa benzer , tek çözüm ikisinde de Hıristiyan yönetiminin gelmesidir ( 27 Eylül ) ; · Rusya Ermenileri tek çarenin Rus işgali olduğunu belirtiyorlar ( 28 . Eylül ) ; · Kafkas Ermeni gazetelerinin yazdığına göre Musa Bey olayının intikamını almak için pek çok Ermeni eylemcisi Türkiye'ye girdi ( 9 Ekim ) ; · Ermenistan ve Girit işi birbirine benzer , Hristiyanlar lehine çözümlenmelidir ( 11 Ekim başyazı ) ; · Gladstone konuşmasında Türkler'i katil ve kıyıcı olarak niteledi . Girit de , Ermenistan da insanlıkta birer büyük gayri insani örnektirler . Salisbury bunlara gözlerini kapıyor ( 24 Ekim , başyazı ) ; · Almanya , Türk ile Hristiyan arasında Türk'ü tercih ederse yanılır ( 4 Kasım , başyazı ) . İngiliz değerlendirmecileri o zaman olduğu gibi günümüzde de ( başta Encyclopaedia Britannica ) Liberal Parti'nin bu hareketlerini hümanizma diye nitelemişlerdir . Asyalılar'ı , Afrikalılar'ı , Müslümanlar'ı insanlık içinde kabul etmeyen , hümanizmayı sadece Hristiyanlar için geçerli sayan bir anlayış tabii ancak emperyalist mantığının icat edeceği bir kategori olabilir . Bunun çarpıklığı daha o zaman örneklenmiştir . İngiliz yanlısı olduğu ve İngiliz dış işlerine ajanlık yaptığı bilinen Profesör Vambery'nin Müslümanlar'a , Türkler'e ve Osmanlı Devleti'ne daha insaflı bakılması yolundaki yazıları Daily News un şimşeklerini çekmiştir ( 5 Kasım 1889 ) . İlk sayısı 15 Kasım 1889'da Londra'da çıkan Arménie sürekli olarak Anadolu'nun dört bir tarafında öldürülenlere ait listeler vermeye başlar . Böylece daha sonra yaşayan Ermeniler'in sayısını da aşacak rakamlara ulaşacak olan Ermeni Soykırımı kampanyasının ilk adımı atılmış oluyordu . Varlığı kadar niteliği de şüpheli olaylar bu sayede , daha kolaylıkla Daily News türü gazetelerde yer almaya başladı . Arménie nin 4 . sayısında ( 15 Şubat 1890 ) Van'dan gönderilen 247 Ermeni'nin imzasını içeren bir mektupla bu soykırım iddiasının asılsız olduğu açıklanmıştır . Temps , Daily News , Manchester Guardian gibi ünlü gazetelerin böylece yanıltıldığı ortaya çıkıyor . Bu sırada İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nca yayımlanan Mavi Kitap ( Turkey no . l , 1890 ) Doğu Anadolu'daki bütün konsoloslardan alınan raporlara dayanarak son zamanlarda genel durumda bir iyileşme kaydedildiğini , Ermeni kaynaklarınca verilen haberlerin asılsız ve düzmece olduğunu belirtti . Bütün tezini yıkabilecek böyle bir değerlendirme karşısında Arménie nin atağı , rahatlığın geçici olduğu ve radikal önlemler gerektiği belirtildikten sonra Bütün Ermeniler'in bu amaçla ayaklanmaya hazır olduklarını kaydetmek şeklinde oldu ( 15 Mart 1890 ) . Ertesi sayısında da ( No. İşlerin iyiye gittiği kanısının doğması arzulanmıyordu . Genel ayaklanmayı kanıtlayacak haberler gelmemesine karşılık , asıl amacının hava yaratmak olduğunu ve daha önceleri de bu yola başvurduğunu Ceraz 8 . sayıda ( 15 Haziran 1890 ) açıkladı : Courrier d'Orient gazetesine ( İstanbul'da çıkıyordu ) yazdığım bir mektup 2 Ağustos 1876 sayısında çıkmıştı . . . Kafkasya'daki Ermeniler'in ayaklandıkları hakkındaki bu asılsız haberi İstanbul'daki 13 Ermeni gazetesinden üç tanesi kanarak yayınladı . Ve kapatıldılar . . . O mektupta , yabancılar işe karışmazsa haklarımızı elde edemeyeceğimizi savunmuştum . Ve yazı Avrupa müdahalesinden başka çözüm getirecek yol bulunmadığını belirterek sona eriyor . Yani soykırım propagandasının amacı budur . Daily News un 5 Temmuz 1890 sayısındaki başyazının içeriği başarıya ulaşıldığının da kanıtı oluyor : Arménie bunu 9 . sayısında ( 15 Temmuz 1890 ) iftiharla aktarıyor : Babıali ancak zorlamayla anlaşmaya yanaşır . Artık İngiltere ve Rusya'nın zorlama yapmaları için zamanın gelmiş olduğu anlaşılıyor . . . Türkler'in sersemliği bir Ermeni ayaklanmasına sebep olacak ve tıpkı Bulgar Ayaklanması'ndaki benzer şekilde sonuçlar verecektir . . . Sultan ve bakanları . . . silah taşıyan her Ermeni'yi kurşuna dizmek istiyorlar . Tiflis ve Bakü Ermeniler'i , genel bir soykırımı tehlikesi içinde bulunan Türkiye'deki kardeşlerine silah ve cephane göndermek için önlemler alıyorlar . . . Bütün Ermeniler'i yok etmeye yönelik bir planın varlığından bahsedilmesi aslında , büyük çoğunluğu bu tür eylemlere karşı olan Ermeni cemaatini harekete geçirmek için değil , Avrupa kamuoylarını etkilemek için uydurulmuştu . Nitekim Arménie nin diğer sayılarını izlediğimizde , umut edilen genel ayaklanmanın gerçekleşmemesi karşısında terörist grupların Erzurum'da kiliseyi silah deposu haline getirmek , İstanbul'da kendi patrikhanelerini basarak silahlı eyleme kalkışmakla seslerini işittirmeye çalıştıklarını görüyoruz . 10 . sayıda ( 15 Ekim 1890 ) amaç çok net bir şekilde açıklanmıştır : Bulgar sorunu da buna benzer bir trajedi ile başlamıştı . . . ( Avrupa'nın ) Balkan Yarımadası'ndaki Hristiyanlar'ın kaderiyle ilgilenip duygulanmasının başlangıcı da Erzurum'daki kilisedekine benzer bir can kıyımının sonucunda olmuştur . Tamamen Ermeni Patriği'ne ve Osmanlı'ya sadık cemaate karşı yürütülen Kumkapı olayları aktarılırken soykırımı deyimi sürekli yineleniyor ve çağrı için gerekçe oluşturuyor : ( Anadolu'da ) kanlı savaşlar oluyor . . . Türk makamları İstanbul'un göbeğinde olduğu gibi Ermenistan'da da Ermeniler'i kıyımdan geçiriyor . Kan dalgalar halinde akıyor , Avrupa müdahale için ne bekliyor ? . . Ve bu fırsatla Rusya Ermeni bölgelerini işgale davet ediliyor . Oysa , yine Arménie nin yazdığına göre , 10 Temmuz 1890'da Avam Kamarası'nda konu üzerinde açıklamalar yapan İngiliz Bakanı , Sir . J . Ferguson , kilisenin silah deposu yapılmasında da , patrikhane saldırısında da tek sorumluların Ermeni eylemciler olduğunu söylemiştir . Propagandanın bu şekliyle arzulanan sonucu vermediğini görünce Ermeni kıyımı yerine Hristiyan kıyımı deyimine ağırlık verildiği ve buna dayanan bir bildirinin bütün Batılı hükümdarlar ve devlet adamlarına gönderildiğini okuyoruz . Hedef Avrupa'nın sessiz kalışını eleştirmektir . Avrupa bize , neden ayaklanmıyorsunuz , bu halde ne özgürlük , ne de adalete layık sayılamazsınız , diyordu gerekçesine dayanarak yaptıklarının sorumluluğunu da onlara yüklemeye çalışmaktadır ( 15 Ekim ve 15 Kasım sayıları ) . Bu vesile ile Rusya'nın Osmanlı'nın içini en çok karıştırmış İstanbul Elçisi İgnatiyef'in ( 1864 - 1877 ) bir sözünü anımsatıyor : Rusya ve Avrupa devletlerinin niçin Ermeniler lehinde hareket etmedikleri sorusuna İgnatiyef ( büyük devletler itfaiyeci gibidirler , ancak yangın olduğunda acele ederler ; Ermenistan'da henüz ateş yok ki ) yanıtını vermiştir . Erzurum ve Kumkapı eylemlerini itfaiyecileri harekete geçirecek yangın saydığı anlaşılan Armenie , 1890 başlıklı ve geçmiş yılın olaylarını değerlendiren yazısında da ( 1 Ocak 1891 ) eylemcilerin özelliklerine açıklık getiriyor : 15 Temmuz 1890 tarihli sayımızdaki yazıda . . . Türkiye'de şimdiye kadar hiçbir nihilist bulunmadığını ama kısa zaman içinde Osmanlı topraklarında ortaya çıkacaklarını yazmıştık . . . ( İşte ) Kumkapı'da ortaya çıktılar . Ve bunların amacı da şöyle özetleniyor : Kan kanı çeker . . . Babıali yle Ermeniler arasındaki uçurumu artık hiçbir şey dolduramaz . . . 1 Mart 1891'deki yazıda da Babıali'nin Ermeniler'i kökten yok etmekten başka bir planı bulunmadığı yeniden tekrarlanıyor . Amaç açık şekilde , en azından kağıt üzerinde geri dönülemeyecek bir - kanlı - noktaya varıldığını herkese ispatlamaktı . Ne toplu kıyım , ne de genel ayaklanma olmayıp , silahlı eylemler de beklenen sonuçları sağlamayınca , gazete muhtemelen militanların umutsuzluğa düşmesini engellemek için , 15 Ekim 1891 sayısının başyazısında izlenen taktik konusunda açıklama yapmış . Olayların duruma göre eylemle , duruma göre propaganda ile gündemde tutulacağı belirtiliyor ve ilk girişimlerin başarısızlığından bahsedilmeden , taktik gereği propaganda dönemine girildiği kaydediliyor . Geri adımın sebebi de Avrupa'nın destek vermemiş olmasına bağlanıyor . Başarının ancak Avrupa'dan yardım gelmesini sağlayacak propagandanın yoğunlaştırılmasıyla mümkün olabileceğine inanç öylesine kökleşmiş ki ; gazetenin her sütunu adeta kan akması ve bir soykırım olmasına özlem duyan yazılarla dolu . Propagandanın dozu artırıldıkça ve ısrarla tekrarlandıkça kendi yakıştırmalarına kendileri de öylesine inanmışlardır ki çeyrek yüzyıl sonra , Ermeni nüfusunun iki mislinin yok edildiğini ileri sürerken gülünç olacaklarını hesap edememişlerdir Ermeni propagandası 1916 sonrasında üç milyon sayar , Pamukciyan 500 bin demiştir , Türk resmi görüşü 250 - 300 arasında sayar . Ve tabii bu arada Avrupa desteğinin bedelsiz olduğu yanılgısına da düşmüşlerdir . 1895 - 96'da Osmanlı başkentinde kanlı eylemlere giriştiklerinde maddi , manevi destek verenler çok olmuş , ama Osmanlı topraklarının paylaşılması söz konusu olunca ( İngiltere - Fransa - Rusya arasındaki 1915 - 16 gizli Sykes - Picot Anlaşmaları ) Ermeniler'e bağımsızlık değil , sadece Rus idaresi altında kalma layık görülmüştür . Şimdi de Ermeni eylemlerinin en hızlı döneminde Daily News un tutumuna bakalım . 2 Eylül 1890 tarihli sayısının başyazısı Ermenistan'da Anarşi başlığını taşıyor : Küçük Asya'nın bugünkü durumunda asıl önemli görüş , ister doğru , ister yanlış olsun halkın inandığıdır . Okuyucularımız , özel muhabirimizin bugün yayınladığımız telgrafının , basit söylenti ya da önyargı da olsa , Ermenistan'da yeni bir kıyımın patlayışına sebep olacak içerik taşıdığını farkedebilirler . Örneğin şu sırada Türk ordusunun , silahlı Ermeni çetelerinin Rusya cihetinden ülkeye gireceği haberleri üzerine sınırda devriye gezmeye başladığı yazıldı . . . Onların harekete geçişi Hristiyan halk arasında güvensizlik duygusunu artıracaktır . Yine Beyazıt'taki Müslüman halka silah dağıtıldığı haberi , şehirdeki Ermeniler'in katledildiği haberlerinin yayılmasına yol açtı . Ne mutlu tesadüf ki bu olayda muhabirimiz Türkler'in ve müttefiklerinin gösterilmek istendiği kadar kötü olmadıklarını ortaya koydu . Yine de Beyazıt son derece tehlikeli durumda . . . Hristiyanlar'ın savunucusu yok . . . Sultan ya vadettiği komisyonu Ermenistan'a yollar , ya da İngiliz desteğini alamaz . . . Görüldüğü gibi verdiği haberlerin resmen yalanlanmasının etkisiyle Daily News lafları evirip çevirmekte ve bir fırsatla kıyım tehdidi ve korkusunun bitmediğini tekrarlamaktadır . Hele çetelerin ülkeye girdiğini bilerek ordunun önlem almasını da eleştirmenin mantıkla bağdaşmayacağını okuyucuların da anlamış olduklarını farketmiş olmalıdır . Daily News un tutarsızlıkları bununla da kalmıyor . İngiliz politikasının içinden sıyrılamadığı ikilem bu resmi sözcünün sütunlarında da kolaylıkla gözlemleniyor . İngiliz sömürge politikasında Hindistan her şeyin üstündeydi . Rusya'yı oraya yönelmekten vazgeçirmek en öncelikli hedefti . Zaten başka bir sömürgeci ülke oraya yönelemezdi . Hint yolunda Mısır'a yerleştikten sonra İngiltere için İstanbul'un önemi kalmamıştı , ama Hindistan'la ilgili ikinci endişe , burada giderek yükselen İslamcı direnç ve bu direncin liderini Osmanlı sultan aramasıydı . Panislam tehlikesi ve İslam taassubunun tırmandığı konusundaki propaganda kampanyasının başını İngiltere'nin çekmesi bu yüzdendi . Olayda Abdülhamit'i baş suçlu saymaları , onun bir şey yapması , Hindistan'ı dini açıdan karıştırmaya çalışmasından değildi . Yıldız ile Rusya arasında 1878 sonrasında sürdürülen uyumlu ve dostça politika İngiltere'yi rahatsız etmekteydi . İkisinin de Hindistan'a yönelik amaçları konusundaki gerçek dışı korku Londra'yı bunları başka şeylerle uğraşmaya yöneltecek ve işbirliklerini engelleyip düşman edecek politikalar izlemeye zorluyordu . Bu amaçla Osmanlı için Ermeni kozu seçilmişti . Politikacılarının bu çizgisini savunurken Daily News un bir sürü çelişkiye düştüğü dikkatlerden kaçmaz . Önce Ruslar'la düşmanlık değil aksine bir uyuşma içinde olduklarını kanıtlama çabaları var . Daily News un haberlerinin Rus basınında aynen kullanıldığı iddia ediliyor ( 12 ve 23 Eylül ) . Ermeni sorununun Rus karıştırması sonucu değil , Türk yönetim sisteminin parçası olan vahşi hayvanların etkisiyle belirdiği ve bunların ancak Türk yönetimi üstün ırklar üzerindeki hakimiyeti kaldırılınca ortadan yok olabileceği ekleniyor , ( 19 Eylül ) . Çareviç'in İstanbul'u ziyaretinin Osmanlı yönetiminde yarattığı endişe de onlara göre iki sebebe dayanıyor : Ermeniler'in başvurup resmen yardım istemeleri ve Yunan kilisesinin de Rus himayesine girmek istemesi olasılığı ( 29 Eylül ) . Bu iddialarda bir kışkırtmayı ve bir saçmalamayı görmemek olanaksız . Haberde Rum ve Ermeni cemaatleri büyük törenle karşılamaya hazırlanıyorlar Babıali bunu engelleyemez denmekle akıllarında herhalde böyle bir şey bulunmayan kimseler açıkça olay çıkarmaya davet ediliyor . Çar'ın oğlunun İstanbul'da bulunduğu sırada Kumkapı olayına benzer eylemler İngiliz politikasının ne kadar işine gelirdi ! . . Bu sebepten Sultan'a bağlılıklarını belirten Ermeni ileri gelenlerinin mesajı sahte olarak nitelendiriliyor ( 15 Eylül ) . Aynı dönemde Hindistan'dan İngiliz Kraliçesine bağlılık mesajları yollayanlar için Daily News un hiç de böyle bir eleştirisi yok . OTİ'ye karşı olan herkesi haklı saydığının örnekleri de sıralanıyor : Kumkapı'da Ermeni patriği'ni vurana övgü var ( 29 Eylül ) . Çünkü patrik hükümete bağlılığını vurgulamıştı ; aynı şekilde Babıali yanlısı bir Ermeni avukatını öldüren Ermeni İhtilal Komitesi haklı görülüyor ( 3 Ekim ) . Kendi ülkelerindeki anarşistlerle İrlandalı ihtilalcilere aynı çağırıyı yapması hiç görülmüyor . İddialardaki saçmalık ise Fener Patrikhanesi'nin Çar'ın himayesine girebileceği savında . Aksine Fener , kendisinden ayrılan ve bağımsızlaşan Slav kiliselerini geri kazanma çabasındaydı . Herhalde bu iddia Abdülhamit'in endişelerini depreştirmek için ortaya atılıyordu . Bir yandan da Ruslar'a yemler atıldığı görülüyor . Bosna'yı Türkler idare edemediğinden Avusturya'nın yönetimine sokuldu . Ermenistan'ı da - Erzurum , Van , Bitlis , Diyarbekir Harput diye belirlenmiş - Ruslara vermeli ( 5 Eylül ) ; Rusya , K . Asya ve Balkan'la uğraşacağına Orta Asya'yı geliştirsin , biz de ticaret yapar mal satarız ( 15 Eylül ) . Herhalde yazar Doğu Anadolu'nun Akdeniz'e inme yolu sayıldığını sonradan farketmiş olmalı ki , hedef olarak başka tarafı gösterme ihtiyacı belirmiş . Burada da gazetenin başka bir çelişkisine rastlıyoruz . Uyanış mesajı aranıyorsa , o da Pir Sultan'da var : Uyur idik uyardılar Diriye saydılar bizi . . . İnanç ve kararlılık : Kadılar müftüler fetva yazarsa İşte kemend işte boynum asarsa İşte hançer işte kellem keserse Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan . . . Eylem çağrısı : Kızılırmak gibi bendinden boşan Hama'dan Mardin'den Sivas'a döşen Düldül eğerlendi Zülfikar kuşan Ali'm ne yatarsın günlerin geldi Ve tarihsel determinizm : Yürü bre Hızır Paşa Senin de çarkın kırılır Güvendiğin padişahın O da bir gün devrilir : Böylece Nesimi'nin Enelhak sözü nasıl Emek - Hak olduysa , Pir Sultan'daki tanrısal ( ve mezhepsel ) Hak aşkı da maddileşti , hak arayışına , eşitlikçi söyleme dönüştü . Cemaat içi sözlü gelenek bu dönüşümle birlikte kitleselleşti ve kentlileşti . Pir Sultan , aşıkların dilinden alınıp 1970'lerde giderek artan bir hızla Ruhi Su , Zülfü Livaneli , Rahmi Saltuk , Sadık Gürbüz gibi halk müziğinin yeni yorumcularınca icra edildi . Selda ve Cem Karaca başta olmak üzere çeşitli isimler onu pop - folk la apolitik kitleye de ilettiler . Söylenceler aynı evrede genişleyen pazar içinde karşılık buldu ve hızla kitaplaştı . 1965 - 1977 döneminde Pir Sultan'la ilgili sekiz kitap yayımlandı . Bunlardan 1969'da yayınlanan ikisi ( Mehmet Güneş'in kaleme aldığı Pir Sultan'ın Kanlı Destanı ve Erol Toy'un tiyatro yapıtı ) onu günün sınıfsal nitelikli siyasal mücadelesi içinde halk kahramanı olarak yorumluyordu . İlk karşı tepkime yine bu dönemde yaşandı : Pir Sultan oyununu sahneleyen Halk Oyuncuları topluluğu oyuncuları Sivas'ta taşlandı , Tunceli'de ve Van'da gözaltına alındı . Dönemin toplumcu yazın ında ( özellikle şiirde ) Pir Sultan , ana motifler arasına girecektir . Adı şeyh Bedreddin'le , Köroğlu'yla birlikte ; başkaldırı simgesi olarak anılır . Hızır Paşalar ise hep vardır ve hesap sorulacaktır ! Bu söylemin geri dönüşü 1980 sonrasında yaşanır . 12 Eylül komuta heyeti ve politika üreticileri , 1970'li yıllar boyunca büyük kentlerde sınıfsal , iç ve doğu Anadolu'da mezhepsel , güneydoğuda ulusal ağırlıklı siyasallaşmanın panzehiri olarak dine sarıldıklarında 1980'lere gelirken popülerliğini yitiren Pir Sultan üçüncü kez dirilecektir . Darbe ve izleyen dönemde devlet - iktidarın Sünni kimliği öne çıkarıldı . Alevi köylerine cami yaptırıldı , imam atandı . Ortaöğretimde din dersleri ( Sünni öğreti ) zorunlu hale getirildi , vb . Bunlar , 1980 öncesi toplumsal kurtuluş hareketlerinin , solun doğal üyesi konumundaki Alevileri kimliklerini yeniden tanımlamaya yöneltti . Alevi ozanlarının ve dedelerinin nefesleri , deyişleri toplumsalcı tamlamalardan , eklemelerden arındırılıp yeniden cemaate ait kılındı . Aynı durum semahlarda yaşandı . Yüzyıllarca gizlilik içinde gerçekleştirilen cem ayinlerinin ibadet öğesi semahların 1970'lerdeki kitleleselleşmeyle kazandığı folklorik dans konumundan yüzgeri edilerek dinsel niteliğinin altı çizildi . Aleviliğin yaşayan en büyük ismi Pir Sultan da tabii ki bu süreçte yeniden keşfedilecektir . Adına dernekler kuruldu , dergiler çıkarıldı , her zamanki gibi genişleyen özel pazar a yönelik yayınlar yapıldı . Eskilerin yeniden basımları , yeni derlemeler , düzenlemeler , araştırmalarla Pir Sultan kitaplığı büyüdü . Nihayet , 1980'lerle birlikte Alevi önderlerinin - savunma güdüleriyle - yeniden canlandırdıkları Hacı Bektaş şenlikleri'nin uzantısını Sivas'a taşıma eğilimi ortaya çıktı . 1979 ve 80'de Banaz'da yapılan Pir Sultan Şenlikleri yeniden anımsandı . 1992'de Banaz'da yapılan şenlikler 1993'te kent merkezine taşındı . . . . 2 Temmuz yaşandı ! 1960'lardan 12 Mart'a dek uzanan romantik - folklorik sol söyleminde Sivas'ı ozanlar kenti olarak tanıtan Pir Sultan şiirlerinin o dönem en popüler olanı Kul olayım kalem tutan ellere dizesiyle başlar . TRT düzenlemesiyle Şah sözünün yar a dönüştürüldüğü , Selda'nın gitarla seslendirerek kentlere taşıdığı o ünlü türkü , Sivas adını her yana yayacaktır : Sivas ellerinde sazım çalınır Çamlıbeller bölük bölük bölünür Yardan ayrılmışım bağrım delinir Katip ahvalimi böyle yaz . TRT'de ve diğer seslendirmelerde yer verilmeyen hemen üstteki dörtlükte ise şu dizeler yer alır : Allah'ı seversen katip böyle yaz Dünü gün ol Şah'a eylerim niyaz Umarım yıkılsın kanlı Sivas Katip ahvalimi Şah'a böyle yaz . Bir başka şiir : İlimi sorarsan köyümdür Banaz Yıkılsın yakılsın ol kanlı Sivas Bir ben ölmeyile cihan yıkılmaz Açılın zindanlar Şah'a gidelim Yıkılın kaleler Pir'e gidelim Kanlı Sivas imgesi Pir Sultan'ın kızı Sanem'e mal edilen şiirde de geçiyor : Dedemi astılar kanlı Sivas'ta . Bütün bunlara karşın Sivas gerek Alevi edebiyatında , kültüründe gerek sol söylem içinde Pir Sultan'ın memleketi olmasıyla ayrıcalıklı , özel bir yer edinmiştir . Kanlı olan Sivaslı değil , Hızır Paşa'dır ; dolayısıyla yönetimdir , devlettir . O nedenledir ki Alevi ozanlarından Aşık Mansur ve Deli Boran ayrı ayrı şiirlerinde aynı dileğe , aynı dizeye yer verirler : Pir Sultan'ın hayfın alır Sivaslı Ama görünen o ki 2 Temmuz'da Pir Sultan'dan ve onun adı çevresinde kendisine ( şehre ) başka bir kimlik atfeden aydınlardan hayıf ; öç almıştır Sivaslı . Pir Sultan'dan beri ozanlar diyarı olarak anılan şehir artık ölü ozanlar şehri olarak anılacaktır . Yananların küllerinden kent ve kültürü kendisini yeniden yaratacak mı ; Üçüncü ölmem bu hain Pir Sultan ölür , dirilir dizelerindeki öngörü gerçekleşecek mi ? Bunların yanıtını önümüzdeki dönemde alacağız . Şimdi , adı dört yüzyıldır Sivas'la birlikte anılan Pir Sultan'ın yaşadığı döneme ve kimliğine bakalım . Pir Sultan gerçekte ne zaman yaşadı Pir Sultan'la ilgili hiçbir belge yok . Bütün bilgiler şiirlere ve yine onlar gibi sözlü gelenek içinde oluşan söylencelere dayanıyor . Ancak şiirlerdeki Şah kavramından , anlatılan olaylardan , Hızır Paşa adı gibi karinelerle belli çıkarsamalar yapılabiliyor . Bunlar da kesin değil . İlk 1928'de Fuat Köprülü'nün bir yazısına konu olan ozanın şiirleri bir yıl sonra Sadettin Nüzhet Ergun tarafından kitaplaştırılacaktır . Köprülü ve Ergun , Pir Sultan'ı XVII. yüzyıl Alevi - Bektaşi ozanlarından biri olarak değerlendirir ve sunarlar . Cönklerin dışına çıkan ve ilk yerel derlemeleri , araştırmaları yapan isim ise Pertev Naili Boratav'dır . Boratav 1939'da Sivas - Yıldızeli ve Banaz köyünde yaptığı araştırmaları , derlemeleri Abdülbaki Gölpınarlı'nın kuramsal boyuttaki çalışmalarıyla birleştirir . İkisinin ortak imzasını taşıyan Pir Sultan Abdal kitabı 1943'te yayımlanır . Boratav , şiirlerin yanı sıra sanatçının kimliği , yaşamıyla ilgili yöreden derlediği söylencelere de yer vermiştir . Araştırmaları doğrultusunda Pir Sultan şiirlerinin tek bir kişinin ürünü olmadığına , bir Pir Sultan geleneğinin varlığına dikkat çekmiştir . 1950'lerde Sivas ve yöresinde görev yapan aynı zamanda derleme çalışmaları da yürüten İbrahim Aslanoğlu ile Vehbi Cem Aşkun bir yana bırakılırsa , yerel araştırmalar Pir Sultan'ın ikinci diriliş dönemini ; 1960'ları bekleyecektir . 1966 yazında Akşam gazetesi adına Sivas ve Banaz'da incelemeler yapan Cengiz Tuncer bunları Pir Sultan'ın Hikayesi başlığı altında on günlük bir yazı dizisiyle okuyucuya sunacaktır . Tarihe dikkat : 3 - 13 Temmuz ! Üç yıl sonra bu kez Sivaslı bir gazeteci , Hüseyin Buluz yöredeki gezisinin ardından Başkent Ankara adlı gazetede uzun bir yazı dizisi yayımlar : 21 Eylül - 5 Ekim 1966 . Benzer uzunlukta ve yine Banaz'a dek uzanan , fotoğraflarla desteklenen bir başka araştırma ise Tahir Kutsi Makal'ın . Son Havadis te yayımlanan Banazlılar Anlatıyor : Pir Sultan Abdal başlıklı dizi 30 Eylül - 14 Ekim 1977 tarihlerini taşıyor . Yerel araştırmanın bu denli sınırlı olduğu Pir Sultan'la ilgili 20'yi aşkın kitap , yüzü aşkın makale , bir o kadar da şiirine yer verilen , gönderme yapılan , ya da ondan söz edilen seçki , derleme , kitap , ansiklopedi vb var . Bütün bunlar , içinde en kapsamlı ve en uzun süreli yerel araştırmayı gerçekleştiren İbrahim Aslanoğlu , Pir Sultan Abdallar ı ayrıştırma gereği duyuyor . Onun erişebildiği gerçeklik ise asıl - ilk Pir Sultan'ın en erken 1547 - 1551'lerde , en geç 1587 - 1590'larda asılmış olduğu . Bu tarihler , dönemin resmi kayıtlarında rastlanan Hızır Paşa adlarından çıkarılıyor . Aslanoğlu , Başbakanlık Arşivi'nde Divan - ı Hümayun Rüus Defteri ve Mühimme Defteri'ndeki incelemelerinden 1547 - 1551 yıllarında Sivas valisinin Hızır Paşa olduğunu saptıyor . Başka kayıtlarda Halep , Şam ve Bağdat eyaletlerinde de görev yaptığı bildirilen ve Şanı yok ve tumturak ü ünvanı yok , fatn - ı tav'ından kanaati artık kimesne idi sözleriyle kendi halinde , kanaatkar , ünsüz biri olarak tanımlanırken aynı Hızır Paşa'nın Sivas'ta etkili , kalıcı ilişkiler kurduğu anlaşılıyor . Valilikten ayrıldıktan sonra , Sivas'taki bir köyün çavuşluğuna kimin atanacağına ilişkin kararda söz sahibi olması buna kanıt olarak gösteriliyor : Sivas Sancağından Bahtabat köyü çavuşu Cafer'in feragatinden dolayı bu hizmetin sabık Rum Beylerbeyi Hızır'ın arzı veçhile bu köyden Hüseyin'e verilmesine hüküm çıkartılıyor . 1590'lara kayıtlanan Hızır Paşa ise gözü pek anlamında Deli ya da Dilaver - Divane namlarıyla anılıyor . Dönemin yazışmalarında Kızılbaş ahvalini iyi bildiği , tenkilde görevlendirilmesi yolunda önerilere rastlanıyor . Kimi araştırmacılar bu verilere dayanarak Pir Sultan'ın idam fermanını çıkaranın Deli Hızır Paşa olduğu kararına varıyor . Ancak onun Sivas'ta görev yaptığına ilişkin herhangi bir resmi kayıt yok . Bu sav , sadece Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi adlı çalışmasına dayanıyor . Bütün bunlardan hareketle , biz de ilk tarihin geçerli olduğu kanısındayız : Pir Sultan , 1550'li yılların ilk yarısında asılmış olmalı . 1550'ler , Orta Anadolu dolaylarında yaşanan ve neredeyse hemen tümü Sivas'ta düğümlenen Alevi - Türkmen hareketinin görece geri çekildiği bir dönem . Yüzyıl başından itibaren belli başlı olaylar anımsanırsa karşımıza yaklaşık şöyle bir kronoloji çıkıyor : 1501 - Şah İsmail , Safevi devletini kuruyor . Anadolu Alevileri arasında büyük bir etki yaratıyor , Şah terimi Aleviler arasında selamlaşma yerine geçiyor . Sivas yöresinden Rumlu , Ustaculu diye adlandırılan Türkmen toplulukları Erdebil'e giderek Şah İsmail'e bağlılıklarını bildiriyor . 1509 - Nur Halife Sivas - Tokat yöresinde , Şah Kulu da Teke - Antalya yöresinde Şah yanlısı propaganda çalışmaları yapıyor . 1511 - Şah Kulu , çalışmalarını ayaklanmaya dönüştürüyor . 1512 - Şah Kulu'nun Osmanlı kuvvetleriyle çarpışarak ölmesinin ardından Nur Halife kendi bölgesinde ayaklanıyor . 1514 - Şiilik ve Şiilerin ehl - i sünnet ( Ortodoks İslam ) dışı olduğu fetvası veriliyor ve Anadolu'da 40. 1516 - Çaldıran Savaşı'yla Şah İsmail yeniliyor , Bağdat Osmanlılar'a geçiyor . Savaş sonrası yönetsel düzenlemelerde Sivas , Eyalet - i Rum un merkezi oluyor . 1517 - Hilafet Osmanlılar'a geçiyor . 1518 - Şeyh Celal ayaklanması . 1526 - Baba Zünnun Kalender Çelebi ayaklanması . Bundan sonra yöre , mezhepsel hareketler açısından görece dingin bir döneme giriyor . Görevden uzaklaştırılan kapıkullarının eşkıyalığa yöneldiği 1560'lı yılların sonlarına dek toplumsal devinimlerde durağanlaşma gözleniyor . Ancak , 1540'lı yılların sonlarında Osmanlı - İran ( Safevi ) ilişkilerinin gerginleştiği , giderek savaşa dönüştüğü de gözden kaçırılmamalı . Yavuz Sultan Selim zamanında nasıl konjonktürel etkenlerle ( Safevi devletinin kurulması ve Anadolu'da yaygın bir destek bulması ) mezhepsel savaş başlatılmışsa , aynı olgu 1540'larda yinelenir . 1514'ler ve 1545'lerin Osmanlı dinsel siyaseti ve uygulamaları ( fetvalar ) tümüyle birbirine koşuttur . Anımsanacağı gibi Yavuz Sultan Selim , Anadolu'daki iktidarı açısından tehlike oluşturan Safevi devletiyle savaşa girmeden önce dönemin önde gelen fıkıh ve hadis bilgini Müftü Nurettin Hamza'dan Kızılbaş taifesinin kafir ve mülhid ilan edildiği , katillerinin vacip ve farz olduğu yolunda fetva alarak iç tehlike yi tasfiye etmişti . Bütün sancaklarda Aleviler saptanıp deftere kaydedilmiş , ardından da çeşitli gerekçelerle 40. İki yıl sonra yine fetvayla Şah İsmail'e savaş açılmış , Çaldıran'da safeviler dağıtılmıştı . Şah İsmail'den sonra Şah Tahmasb döneminde ( saltanatı elli yılı aşmaktadır : 1524 - 1576 ) Safeviler yeniden güçlenecek , Anadolu Alevileri üstünde etkili olacak ve Osmanlı için tehlike oluşturacaktır . Tehlikenin yoğunlaşmasıyla bu kez 1545'te Şeyhülislam olan Ebussuud Efendi'nin Müftü Nurettin Hamza'dan daha geniş kapsamlı fetvalarla Kızılbaş taifesinin yanı sıra , hemen bütün Batınilerin ( zaviye dervişlerinin , Batıni eğilimli sufilerin vb ) katlini şer'an vacip göstermesi , tıpkı otuz yıl önceki gibi bir iç hazırlıktır . Nitekim 1548 baharında Kanuni , tıpkı babası Yavuz gibi İran üzerine sefer düzenler . Yine babası gibi o da Sivas'ta konaklar , ordunun orada toparlanmasından sonra yola devam eder . Hızır Paşa'nın Sivas valiliğinin başında ( 1547 ) olduğu gibi sonunda da ( 1551 ) İran'la savaş var . Bu nedenle de Şah yanlılığı , Alevilik , kendi başına bir suç oluşturmaktadır . Pir Sultan'ın da mezhebiyle , kimliğiyle , şiirleriyle bu suç a katıldığı açık . Söylenceler ve gerçekler Banaz Köyü : Yıldızeli'nin Çırçır bucağına bağlı , 120 haneli bir köydür , nüfusu bin dolayında . Bu , yöreye göre büyük ve yoğun bir yerleşimdir . Yıldız Dağı eteklerinde hafif meyilli bir yamaca kurulu olan köyün kuruluşu yine Pir Sultan'a bağlanır : Söylenenlere göre ilk yerleşim daha ileridedir . Pir Sultan'ın ördekleri bir gün köyden uzaklaşır , Banaz'ın şimdiki yerine dek gelirler , Pir Sultan da peşlerinden . Ördekler yerlerinden kıpırdamaz . Şair , hayret etmiş , galiba bunlar bana bir şey anlatmak istiyor . Madem ki onlar burayı beğendiler , ben de beğendim gitti , bundan geri vatanım artık burası , deyip asasını hızla yere vurmuş . Bugün köyün ortasında bulunan yunağın asa vurulunca su fışkırmasıyla kurulduğu söylenir , O gün , bugün hiç kesilmeden akıp duruyor . Köyün ortasında bir de kümbet var . Burası bir yatırmış . İhtiyarlar bu söze itiraz ediyor : Yok diyorlar yatır orası değil , bunun karşısındaki taş yığını var ya , işte yatır orası . Yatırın adı Düşek . Emir Dede diyenler de var . Hem Banazlılar niyet için ziyaret ediyorlar , hem de civar köylerden gelenler oluyor . Niyet tutup lokma dağıtıyorlar . Pir Sultan Abdal , Pir Sultan'ım Emirzade Gel sırrını verme yade diye bir ermiş kişi veya bir şairden bahsediyor . Emir Dede dedikleri kişi Emirzade olmasın ? Pir Sultan'a ait olduğu söylenen iki katlı ev , köyün ortasındadır . Önünde değirmen taşını andıran bir kaya vardır . Pir Sultan'ın bunu asasının ucunda Horasan'dan getirdiğine inanılmaktadır . Adını nasıl aldı : Şiirlerdeki kimi dizelerde Haydar adının geçmesinden hareketle , Pir Sultan'ın asıl adının Haydar olduğu söylenir . Soyu , yine şiirlere dayanarak Horasan'a - Hoy'a , kimilerine göre de Yemen'e ; Ali'nin torunu , dördüncü imam Zeynel Abidin'e bağlanır . Haydar , yedi yaşındayken Yıldızdağı eteklerinde koyun otlatırken uyuya kalır . Düşünde bir derviş görünür . Dervişin bir elinde bade , ötekinde elma vardır . Haydar önce dolu yu ; badeyi içer , ardından elmayı yer . Dervişin avcundaki yeşil benden onun Hacı Bektaş Veli olduğunu anlayınca sarılıp Pirin elini öper . Hacı Bektaş da Haydar'a Pir Sultan adını verir . Adın dört bir yana yayılsın , sazının üstüne saz , sözünün üstüne söz gelmesin . Adını ben verdim , yaşını Allah versin . Âl ü evladın hakkını almada yardımcın olsun . diyerek gözden kaybolur . Eve dönmeyen Haydar ertesi gün çimenler üstünde baygın bulunur . 3 A . g . y . s : 45 . 4 A . g , y s : 23 - 24 . Uyanış mesajı aranıyorsa , o da Pir Sultan'da var : Uyur idik uyardılar Diriye saydılar bizi . . . İnanç ve kararlılık : Kadılar müftüler fetva yazarsa İşte kemend işte boynum asarsa İşte hançer işte kellem keserse Dönen dönsün ben dönmezem yolumdan . . . Eylem çağrısı : Kızılırmak gibi bendinden boşan Hama'dan Mardin'den Sivas'a döşen Düldül eğerlendi Zülfikar kuşan Ali'm ne yatarsın günlerin geldi Ve tarihsel determinizm : Yürü bre Hızır Paşa Senin de çarkın kırılır Güvendiğin padişahın O da bir gün devrilir : Böylece Nesimi'nin Enelhak sözü nasıl Emek - Hak olduysa , Pir Sultan'daki tanrısal ( ve mezhepsel ) Hak aşkı da maddileşti , hak arayışına , eşitlikçi söyleme dönüştü . Cemaat içi sözlü gelenek bu dönüşümle birlikte kitleselleşti ve kentlileşti . Pir Sultan , aşıkların dilinden alınıp 1970'lerde giderek artan bir hızla Ruhi Su , Zülfü Livaneli , Rahmi Saltuk , Sadık Gürbüz gibi halk müziğinin yeni yorumcularınca icra edildi . Selda ve Cem Karaca başta olmak üzere çeşitli isimler onu pop - folk la apolitik kitleye de ilettiler . Söylenceler aynı evrede genişleyen pazar içinde karşılık buldu ve hızla kitaplaştı . 1965 - I977 döneminde Pir Sultan'la ilgili sekiz kitap yayımlandı . Bunlardan 1969'da yayınlanan ikisi ( Mehmet Güneş'in kaleme aldığı Pir Sultan'ın Kanlı Destanı ve Erol Toy'un tiyatro yapıtı ) onu günün sınıfsal nitelikli siyasal mücadelesi içinde halk kahramanı olarak yorumluyordu . İlk karşı tepkime yine bu dönemde yaşandı : Pir Sultan oyununu sahneleyen Halk Oyuncuları topluluğu oyuncuları Sivas'ta taşlandı , Tunceli'de ve Van'da gözaltına alındı . Dönemin toplumcu yazın ında ( özellikle şiirde ) Pir Sultan , ana motifler arasına girecektir . Adı şeyh Bedreddin'le , Köroğlu'yla birlikte ; başkaldırı simgesi olarak anılır . Hızır Paşalar ise hep vardır ve hesap sorulacaktır ! Bu söylemin geri dönüşü 1980 sonrasında yaşanır . 12 Eylül komuta heyeti ve politika üreticileri , 1970'li yıllar boyunca büyük kentlerde sınıfsal , iç ve doğu Anadolu'da mezhepsel , güneydoğuda ulusal ağırlıklı siyasallaşmanın panzehiri olarak dine sarıldıklarında 1980'lere gelirken popülerliğini yitiren Pir Sultan üçüncü kez dirilecektir . Darbe ve izleyen dönemde devlet - iktidarın Sünni kimliği öne çıkarıldı . Alevi köylerine cami yaptırıldı , imam atandı . Orta öğretimde din dersleri ( Sünni öğreti ) zorunlu hale getirildi , vb . Bunlar , 1980 öncesi toplumsal kurtuluş hareketlerinin , solun doğal üyesi konumundaki Alevileri kimliklerini yeniden tanımlamaya yöneltti : Alevi ozanlarının ve dedelerinin nefesleri , deyişleri toplumsalcı tamlamalardan , eklemelerden arındırılıp yeniden cemaate ait kılındı . Aynı durum semahlarda yaşandı . Yüzyıllarca gizlilik içinde gerçekleştirilen cem ayinlerinin ibadet öğesi semahların 1970'lerdeki kitleleselleşmeyle kazandığı folklorik dans konumundan yüzgeri edilerek dinsel niteliğinin altı çizildi . Aleviliğin yaşayan en büyük ismi Pir Sultan da tabii ki bu süreçte yeniden keşfedilecektir . Adına dernekler kuruldu , dergiler çıkarıldı , her zamanki gibi genişleyen özel pazar a yönelik yayınlar yapıldı . Eskilerin yeniden basımları , yeni derlemeler , düzenlemeler , araştırmalarla Pir Sultan kitaplığı büyüdü . Nihayet , 1980'lerle birlikte Alevi önderlerinin - savunma güdüleriyle - yeniden canlandırdıkları Hacı Bektaş Şenlikleri'nin uzantısını Sivas'a taşıma eğilimi ortaya çıktı . 1979 ve 80'de Banaz'da yapılan Pir Sultan Şenlikleri yeniden anımsandı . 1992'de Banaz'da yapılan şenlikler 1993'te kent merkezine taşındı . . . . 2 Temmuz yaşandı ! 1960'lardan 12 Mart'a dek uzanan romantik - folklorik sol söyleminde Sivas'ı ozanlar kenti olarak tanıtan Pir Sultan şiirlerinin o dönem en popüler olanı Kul olayım kalem tutan ellere dizesiyle başlar . TRT düzenlemesiyle Şah sözünün yar a dönüştürüldüğü , Selda'nın gitarla seslendirerek kentlere taşıdığı o ünlü türkü , Sivas adını her yana yayacaktır : Sivas ellerinde sazım çalınır / Çamlıbeller bölük bölük bölünür / Yardan ayrılmışım bağrım delinir / Katip ahvalimi böyle yaz : TRT'de ve diğer seslendirmelerde yer verilmeyen hemen üstteki dörtlükte ise şu dizeler yer alır : Allah'ı seversen katip böyle yaz / Dünü gün ol Şah'a eylerim niyaz / Umarım yıkılsın kanlı Sivas / Katip ahvalimi Şah'a böyle yaz . Bir başka şiir : İlimi sorarsan köyümdür Banaz / Yıkılsın yakılsın ol kanlı Sivas / Bir ben ölmeyile cihan yıkılmaz / Açılın zindanlar Şah'a gidelim / Yıkılın kaleler Pir'e gidelim Kanlı Sivas imgesi Pir Sultan'ın kızı Sanem'e mal edilen şiirde de geçiyor : Dedemi astılar kanlı Sivas'ta . Bütün bunlara karşın Sivas gerek Alevi edebiyatında , kültüründe gerek sol söylem içinde Pir Sultan'ın memleketi olmasıyla ayrıcalıklı , özel bir yer edinmiştir . Kanlı olan Sivaslı değil , Hızır Paşa'dır ; dolayısıyla yönetimdir , devlettir . O nedenledir ki Alevi ozanlarından Aşık Mansur ve Deli Boran ayrı ayrı şiirlerinde aynı dileğe , aynı dizeye yer verirler : Pir Sultan'ın hayfın alır Sivaslı Ama görünen o ki 2 Temmuz'da Pir Sultan'dan ve onun adı çevresinde kendisine ( şehre ) başka bir kimlik atfeden aydınlardan hayıf ; öç almıştır Sivaslı . Pir Sultan'dan beri ozanlar diyarı olarak anılan şehir artık ölü ozanlar şehri olarak anılacaktır . Yananların küllerinden kent ve kültürü kendisini yeniden yaratacak mı ; Üçüncü ölmem bu hain / Pir Sultan ölür , dirilir dizelerindeki öngörü gerçekleşecek mi ? Bunların yanıtını önümüzdeki dönemde alacağız . Şimdi , adı dört yüzyıldır Sivas'la birlikte anılan Pir Sultan'ın yaşadığı döneme ve kimliğine bakalım . Pir Sultan gerçekte ne zaman yaşadı Pir Sultan'la ilgili hiçbir belge yok . Bütün bilgiler şiirlere ve yine onlar gibi sözlü gelenek içinde oluşan söylencelere dayanıyor . Ancak şiirlerdeki Şah kavramından , anlatılan olaylardan , Hızır Paşa adı gibi karinelerle belli çıkarsamalar yapılabiliyor . Bunlar da kesin değil . İlk 1928'de Fuat Köprülü'nün bir yazısına konu olan ozanın şiirleri bir yıl sonra Sadettin Nüzhet Ergun tarafından kitaplaştırılacaktır . Köprülü ve Ergun , Pir Sultan'ı XVII. yüzyıl Alevi - Bektaşi ozanlarından biri olarak değerlendirir ve sunarlar . Cönklerin dışına çıkan ve ilk yerel derlemeleri , araştırmaları yapan isim ise Pertev Naili Boratav'dır . Boratav 1939'da Sivas - Yıldızeli ve Banaz köyünde yaptığı araştırmaları , derlemeleri Abdülbaki Gölpınarlı'nın kuramsal boyuttaki çalışmalarıyla birleştirir . İkisinin ortak imzasını taşıyan Pir Sultan Abdal kitabı 1943'te yayımlanır . Boratav , şiirlerin yanı sıra sanatçının kimliği , yaşamıyla ilgili yöreden derlediği söylencelere de yer vermiştir . Araştırmaları doğrultusunda Pir Sultan şiirlerinin tek bir kişinin ürünü olmadığına , bir Pir Sultan geleneğinin varlığına dikkat çekmiştir . 1950'lerde Sivas ve yöresinde görev yapan aynı zamanda derleme çalışmaları da yürüten İbrahim Aslanoğlu ile Vehbi Cem Aşkun bir yana bırakılırsa , yerel araştırmalar Pir Sultan'ın ikinci diriliş dönemini ; 1960'ları bekleyecektir . 1966 yazında Akşam gazetesi adına Sivas ve Banaz'da incelemeler yapan Cengiz Tuncer bunları Pir Sultan'ın Hikayesi başlığı altında on günlük bir yazı dizisiyle okuyucuya sunacaktır . Tarihe dikkat : 3 - 13 Temmuz ! Üç yıl sonra bu kez Sivaslı bir gazeteci , Hüseyin Buluz yöredeki gezisinin ardından Başkent Ankara adlı gazetede uzun bir yazı dizisi yayımlar : 21 Eylül - 5 Ekim 1966 . Benzer uzunlukta ve yine Banaz'a dek uzanan , fotoğraflarla desteklenen bir başka araştırma ise Tahir Kutsi Makal'ın . Son Havadis te yayımlanan Banazlılar Anlatıyor : Pir Sultan Abdal başlıklı dizi 30 Eylül - 14 Ekim 1977 tarihlerini taşıyor . Yerel araştırmanın bu denli sınırlı olduğu Pir Sultan'la ilgili 20'yi aşkın kitap , yüzü aşkın makale , bir o kadar da şiirine yer verilen , gönderme yapılan , ya da ondan söz edilen seçki , derleme , kitap , ansiklopedi vb var . Bütün bunlar , içinde en kapsamlı ve en uzun süreli yerel araştırmayı gerçekleştiren İbrahim Aslanoğlu , Pir Sultan Abdallar ı ayrıştırma gereği duyuyor . Onun erişebildiği gerçeklik ise asıl - ilk Pir Sultan'ın en erken 1547 - 1551'lerde , en geç 1587 - 1590'larda asılmış olduğu . Bu tarihler , dönemin resmi kayıtlarında rastlanan Hızır Paşa adlarından çıkarılıyor . Aslanoğlu , Başbakanlık Arşivi'nde Divan - ı Hümayun Rüus Defteri ve Mühimme Defteri'ndeki incelemelerinden 1547 - 1551 yıllarında Sivas valisinin Hızır Paşa olduğunu saptıyor . Başka kayıtlarda Halep , Şam ve Bağdat eyaletlerinde de görev yaptığı bildirilen ve Şanı yok ve tumturak ü ünvanı yok , fatn - ı tav'ından kanaati artık kimesne idi sözleriyle kendi halinde , kanaatkar , ünsüz biri olarak tanımlanırken aynı Hızır Paşa'nın Sivas'ta etkili , kalıcı ilişkiler kurduğu anlaşılıyor . Valilikten ayrıldıktan sonra , Sivas'taki bir köyün çavuşluğuna kimin atanacağına ilişkin kararda söz sahibi olması buna kanıt olarak gösteriliyor : Sivas Sancağı'ndan Bahtabat köyü çavuşu Cafer'in feragatinden dolayı bu hizmetin sabık Rum Beylerbeyi Hızır'ın arzı veçhile bu köyden Hüseyin'e verilmesine hüküm çıkartılıyor . 1590'lara kayıtlanan Hızır Paşa ise gözüpek anlamında Deli ya da Dilaver - Divane namlarıyla anılıyor . Dönemin yazışmalarında Kızılbaş ahvalini iyi bildiği , tenkilde görevlendirilmesi yolunda önerilere rastlanıyor . Kimi araştırmacılar bu verilere dayanarak Pir Sultan'ın idam fermanını çıkaranın Deli Hızır Paşa olduğu kararına varıyor . Ancak onun Sivas'ta görev yaptığına ilişkin herhangi bir resmi kayıt yok . Bu sav , sadece Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi adlı çalışmasına dayanıyor . Bütün bunlardan hareketle , biz de ilk tarihin geçerli olduğu kanısındayız : Pir Sultan , 1550'li yılların ilk yarısında asılmış olmalı . 1550'ler , Orta Anadolu dolaylarında yaşanan ve neredeyse hemen tümü Sivas'ta düğümlenen Alevi - Türkmen hareketinin görece geri çekildiği bir dönem . Yüyzyıl başından itibaren belli başlı olaylar anımsanırsa karşımıza yaklaşık şöyle bir kronoloji çıkıyor : 1501 - Şah İsmail , Safevi devletini kuruyor . Anadolu Alevileri arasında büyük bir etki yaratıyor , Şah terimi Aleviler arasında selamlaşma yerine geçiyor . Sivas yöresinden Rumlu , Ustaculu diye adlandırılan Türkmen toplulukları Erdebil'e giderek Şah İsmail'e bağlılıklarını bildiriyor . 1509 - Nur Halife Sivas - Tokat yöresinde , Şah Kulu da Teke - Antalya yöresinde Şah yanlısı propaganda çalışmaları yapıyor . 1511 - Şah Kulu , çalışmalarını ayaklanmaya dönüştürüyor . 1512 - Şah Kulu'nun Osmanlı kuvvetleriyle çarpışarak ölmesinin ardından Nur Halife kendi bölgesinde ayaklanıyor . 1514 - Şiilik ve Şiilerin ehl - i sünnet ( ortodoks İslam ) dışı olduğu fetvası veriliyor ve Anadolu'da 40. 1516 - Çaldıran Savaşı'yla Şah İsmail yeniliyor , Bağdat Osmanlılar'a geçiyor . Savaş sonrası yönetsel düzenlemelerde Sivas , Eyalet - i Rum un merkezi oluyor . 1517 - Hilafet Osmanlılar'a geçiyor . 1518 - Şeyh Celal ayaklanması . 1526 - Baba Zünnun Kalender Çelebi ayaklanması . Bundan sonra yöre , mezhepsel hareketler açısından görece dingin bir döneme giriyor . Görevden uzaklaştırılan kapıkullarının eşkiyalığa yöneldiği 1560'lı yılların sonlarına dek toplumsal devinimlerde durağanlaşma gözleniyor . Ancak , 1540'lı yılların sonlarında Osmanlı - İran ( Safevi ) ilişkilerinin gerginleştiği , giderek savaşa dönüştüğü de gözden kaçırılmamalı . Yavuz Sultan Selim zamanında nasıl konjonktürel etkenlerle ( Safevi devletinin kurulması ve Anadolu'da yaygın bir destek bulması ) mezhepsel savaş başlatılmışsa , aynı olgu 1540'larda yinelenir . 1514'ler ve 1545'lerin Osmanlı dinsel siyaseti ve uygulamaları ( fetvalar ) tümüyle birbirine koşuttur . Anımsanacağı gibi Yavuz Sultan Selim , Anadolu'daki iktidarı açısından tehlike oluşturan Safevi devletiyle savaşa girmeden önce dönemin önde gelen fıkıh ve hadis bilgini Müftü Nurettin Hamza'dan Kızılbaş taifesinin kafir ve mülhid ilan edildiği , katillerinin vacip ve farz olduğu yolunda fetva alarak iç tehlike yi tasfiye etmişti . Bütün sancaklarda Aleviler saptanıp deftere kaydedilmiş , ardından da çeşitli gerekçelerle 40. İki yıl sonra yine fetvayla Şah İsmail'e savaş açılmış , Çaldıran'da Safeviler dağıtılmıştı . Şah İsmail'den sonra Şah Tahmasb döneminde ( saltanatı elli yılı aşmaktadır : 1524 - 1576 ) Safeviler yeniden güçlenecek , Anadolu Alevileri üstünde etkili olacak ve Osmanlı için tehlike oluşturacaktır . Tehlikenin yoğunlaşmasıyla bu kez 1545'te Şeyhülislam olan Ebussuud Efendi'nin Müftü Nurettin Hamza'dan daha geniş kapsamlı fetvalarla Kızılbaş taifesinin yanı sıra , hemen bütün Batınilerin ( zaviye dervişlerinin , batıni eğilimli sufilerin vb ) katlini şer'an vacip göstermesi , tıpkı otuz yıl önceki gibi bir iç hazırlıktır . Nitekim 1548 baharında Kanuni , tıpkı babası Yavuz gibi İran üzerine sefer düzenler . Yine babası gibi o da Sivas'ta konaklar , ordunun orada toparlanmasından sonra yola devam eder . Hızır Paşa'nın Sivas valiliğinin başında ( 1547 ) olduğu gibi sonunda da ( 1551 ) İran'la savaş var . Bu nedenle de Şah yanlılığı , Alevilik , kendi başına bir suç oluşturmaktadır . Pir Sultan'ın da mezhebiyle , kimliğiyle , şiirleriyle bu suç a katıldığı açık . Söylenceler ve gerçekler Banaz Köyü : Yıldızeli'nin Çırçır bucağına bağlı , 120 haneli bir köydür , nüfusu bin dolayında . Bu , yöreye göre büyük ve yoğun bir yerleşimdir . Yıldız Dağı eteklerinde hafif meyilli bir yamaca kurulu olan köyün kuruluşu yine Pir Sultan'a bağlanır : Söylenenlere göre ilk yerleşim daha ileridedir . Pir Sultan'ın ördekleri bir gün köyden uzaklaşır , Banaz'ın şimdiki yerine dek gelirler , Pir Sultan da peşlerinden . Ördekler yerlerinden kıpırdamaz . Şair , hayret etmiş , galiba bunlar bana birşey anlatmak istiyor . Madem ki onlar burayı beğendiler , ben de beğendim gitti , bundan geri vatanım artık burası , deyip asasını hızla yere vurmuş . Bugün köyün ortasında bulunan yunağın asa vurulunca su fışkırmasıyla kurulduğu söylenir , O gün , bugün hiç kesilmeden akıp duruyor . Köyün ortasında bir de kümbet var . Burası bir yatırmış . İhtiyarlar bu söze itiraz ediyor : Yok diyorlar yatır orası değil , bunun karşısındaki taş yığını var ya , işte yatır orası . Yatırın adı Düşek . Emir Dede diyenler de var . Hem Banazlılar niyet için ziyaret ediyorlar , hem de civar köylerden gelenler oluyor . Niyet tutup lokma dağıtıyorlar . Pir Sultan Abdal , Pir Sultan'ım Emirzade / Gel sırrını verme yade diye bir ermiş kişi veya bir şairden bahsediyor . Emir Dede dedikleri kişi Emirzade olmasın ? Pir Sultan'a ait olduğu söylenen iki katlı ev , köyün ortasındadır . Önünde değirmen taşını andıran bir kaya vardır . Pir Sultan'ın bunu asasının ucunda Horasan'dan getirdiğine inanılmaktadır . Adını nasıl aldı : Şiirlerdeki kimi dizelerde Haydar adının geçmesinden hareketle , Pir Sultan'ın asıl adının Haydar olduğu söylenir . Soyu , yine şiirlere dayanarak Horasan'a - Hoy'a , kimilerine göre de Yemen'e ; Ali'nin torunu , dördüncü imam Zeynel Abidin'e bağlanır . Haydar , yedi yaşındayken Yıldızdağı eteklerinde koyun otlatırken uyuya kalır . Düşünde bir derviş görünür . Dervişin bir elinde bade , ötekinde elma vardır . Haydar önce dolu yu ; badeyi içer , ardından elmayı yer . Dervişin avucundaki yeşil benden onun Hacı Bektaş Veli olduğunu anlayınca sarılıp Pir'in elini öper . Hacı Bektaş da Haydar'a Pir Sultan adını verir . Adın dört bir yana yayılsın , sazının üstüne saz , sözünün üstüne söz gelmesin . Adını ben verdim , yaşını Allah versin . Âl ü evladın hakkını almada yardımcın olsun . diyerek gözden kaybolur . Eve dönmeyen Haydar ertesi gün çimenler üstünde baygın bulunur . 3 A . g . y . s : 45 . 4 A . g , y s : 23 - 24 . Bu , cumhuriyetin şehirdeki ilk yatırımıdır . 1930'da demiryolu gelir ve şehir Ankara'ya , 1932'de Samsun'a bağlanır Aynı yıl elektriğe kavuşur . Ertesi yıl Halkevi açılır . 1934'de sınırları genişler ; Şebinkarahisar'ın ilçe olmasıyla Suşehri ve Koyulhisar oradan ayrılıp Sivas'a bağlanır . 1938'de Divriği demir madenleri işletmeye açılır ve şehir 1939'da ilk fabrikasına DDY Cer Atölyesi'ne kavuşur . . . 1970'lere dek Cer Atölyesi'yle birlikte temel istihdam kapısını oluşturacak Çimento Fabrikası 1930'lara yetişememiş , 1943'te işletmeye açılabilmiştir . O da Sümerbank'ın yatırımıdır . Çimentoya şu karıştırılınca bilindiği gibi betonlaşır , donar ve öyle kalır . Çimento Fabrikası'nın kurulduğu 1943 sonrasında devletin Sivas'la ilişkisi de öyledir : Cumhuriyetin ilk yirmi yılındaki seferberlik sonraki dönemde adeta bıçakla kesilmişçesine durur . Ta ki beton eskiyip sıvalar dökülene dek : 1967'de futbol maçıyla patlak veren olaylar , 1978'de Alevi - Sünni ( sağ - sol ) çatışması ve nihayet 2 Temmuz 1993 , devlet i Sivas'a çağıracaktır . Bu toplumsal patlamalar cumhuriyetin ilk döneminde vurulan sıvanın şehrin gerçeklerine çarpıp dağılması olarak okunabilir mi ? Yanıtı almak için önce sıvanın vurulduğu dönemi inceleyelim . Cumhuriyet'in devraldığı Sivas Türkiye'nin ilk envanteri 1927 yılında çıkarılır . O yıl yapılan sayıma göre Sivas'ın nüfusu 329. Bunlardan 56 . 180'i şehir merkezinde , onun da 26 . 474'ü merkez ilçeye bağlı köy ve bucaklarda yaşamaktadır . Bu demektir ki şehirli nüfus 30. Aynı yıl yapılan tarım sayımına göre nüfusun % 75'i çiftçidir . Ortalama 6 kişiden oluşan 41. Üretim temel olarak tahıla ( 72. Toprağın verimli olduğu söylenemez . Ekili alanlar toplamı 99. Hayvancılık , çiftçinin kendi gereksinimini karşılamaya yöneliktir . Sanayi yok gibidir . Hepsi de küçük çaplı olan 846 kuruluşun yarıya yakını ( 400'ü ) tarıma dayalıdır . Bunlarda çalışan sayısı ise sadece 1. İşletme başına düşen çalışan sayısı üç kişinin altındadır ! İkinci büyük toplamı oluşturan maden çıkarma , işleme ve küçük makine sanayiinde 250 kadar kuruluş saptanmıştır . Ocaklarda ve atölyelerdeki toplam çalışan sayısı ise 878'dir . Bu sayı işletme sayısına oranlandığında 3. Üçüncü grubu ise 108 kuruluşla dokuma sanayii oluşturur . Bunlar da aile işletmesi olsa gerek ; toplam çalışan sayısı 268 kişi . Dokunan o ünlü Sivas halısı ve kilimi . Nihayet dördüncü grup ağaç ürünleri . İşletme sayısı 74 , çalışan 204 . Sivas'ta 1927'deki sanayi bunlardan oluşuyor . Gerisi : 7 inşaat , 3 basın , 2 kimya ( eczane ) kuruluşu . Bu tablo karşısında köylünün cumhurlaştırılması ve medenileştirilmesi için sıkı bir çalışma gerekiyordu . Demiryolu , dönemin özelliklerine göre büyük yatırım niteliği taşıyan Cer Atölyesi , pek verimli bir yatak olmadığı bilinse de Divriği Demir Madenleri Müessesi'nin işletmeye alınması bu gerekliliğin ürünüdür . Halkçılık ve devletçilik harekatı Cumhuriyetin ideolojisi şehre sanayi kuruluşlarından önce gelecektir . Hemen cumhuriyetin kurulduğu yıl , 1923'te Türk Ocağı Sivas Şubesi 8 sayı yaşayabilecek Birlik dergisini çıkarır . O kapanır , 1924'te Gençler Derneği dergisi çıkar , o kapanır 1927de Öğretmenler Derneği Duygu ve Düşünce adlı dergiyi yayınlar , onun bıraktığı yeri 1930'da Sivas Muallimler Birliği'nin çıkardığı Adım dergisi alır . Sonra , Halkevi'nin çalışmaları gelir . Halkevi yalnız dergi ( Orta Yayla , 1936 ) çıkarmaz ; kitaplık açar , tiyatro topluluğu kurar , spora , müziğe el atar , gösteriler düzenler . . . Şehri cumhurlaştırmak için temel adımlar orada atılır . Bu adımlara imzasını atan , soyadını Sivas'ın o başından kar eksik olmayan Tecer Dağı'ndan alan Ahmet Kutsi Tecer'dir . 1930 - 1934 yıllarında Sivas Lisesi'nde öğretmenlik yapan Tecer , 1931'de Halk Şairleri Bayramı'nı düzenler . Aşık Veysel , Talibi , Ali İzzet gibi şehrin adını ve sesini il sınırları dışına taşıyan ozanlar ilk kez bu etkinlikle ortaya çıkarlar . Tecer , aşık geleneği nin son kalıntılarını cumhuriyetin propagandistlerine dönüştürmek amacıyla olsa gerek , 1932'de Halk Şairlerini Koruma Derneği'ni kuracaktır . Propagandistlik yorumunu , onun Halk Şairleri Bayramı'yla ilgili olarak yayınladığı broşürden çıkarıyoruz . Tecer şunları yazıyor : Cumhuriyet Türkiyesi Maarifi , okuma , yazma , yurt ve medeniyet bilgisi yayma hususunda durmadan çalışmaktadır . Umumi maarife , halk terbiyesine verilen bu büyük ehemmiyeti bilhassa zikrederiz . . . . İşte Halk Şairleri Koruma Derneği , bir halk terbiyesi müessesidir . Burada takip edilen gaye bilhassa geniş halk kütlesi ile fikir hayatımızın umumi bağlarını birleştirmek , münevver kütle ile geniş kütle arasını doldurmak : Bunu tahakkuk ettirmek için de halk dili , halk nağmeleri , halk edebiyatı , halk ananeleri ile münevver adamın medeni bilgilerini birbirine kaynaştırmak , meczetmektir . İşte , bu maksatladır ki Halk Şairleri Koruma Derneği bir yandan köy ve halk içinden süzülüp gelen eserleri umuma teşhir ederken bugünün güzel Türkçesi'yle yazan muharrirlerin eserlerini de köye ve köylüye tanıttıracak . Türk Gençliği'nin idealini halk ve köylüye de aşılayacaktır . Orada bir köy var uzakta şiirinin ( ve söyleminin ) yaratıcısı Tecer'in çalışmaları , denebilir ki Sivas açısından en az şehre yapılan devlet yatırımları ölçüsünde , belki daha fazla etkilidir . Çünkü bu çalışmalar bir yanıyla öğrenci - gençlik kesiminde cumhuriyet ideolojisini yerleştirirken öteki yanıyla da şehir için dışarıda ; ülkenin düşünce ve kültür çevresinde bir imaj oluşturacaktır . Bu imaj yine Tecer'in şiirlerinde Halay çeken kızlar la , harman yerleriyle , buğday ilahisi yle örülür . Daha etkili olan ise yine onun ellerinden tutup öne çıkardığı ve bir tür bilgelik anıtı gibi konumlanan aşıklar aracılığıyla aynı örgünün halk dilinde yinelenip yaygınlaştırılmasıdır . . Somut örnek , Tecer'in 1931'de günışığına çıkardığı Aşık Veysel'dir . Veysel , cumhuriyetin onuncu yılı törenlerine katılmak için üç ay yürüyerek Ankara'ya gider . Devlet erkanı önünde saz çalıp türkü söyler . Tecer 1934'te Yüksek Öğretim Genel Müdürü olarak Ankara'ya atandıktan sonra da Sivas'la ilişkisini sürdürecektir . Devlet Konservatuvarı'nı kuracak , Sivas Lisesi'ndeki çalışma arkadaşlarından ( müzik öğretmeni ) ve Sivaslı Muzaffer Sarısözen'i orada Folklor Arşivi'nin başına getirecektir . Anadolu'da yoğun bir derleme çalışması başlatan Sarısözen , resmi Türk halk müziğinin de mimarıdır . Türküleri otantik yapısından koparıp terbiye ederek oluşturulan repertuvar , onları seslendiren Yurttan Sesler Topluluğu , bağlama başta olmak üzere halk müziği çalgılarının radyo programlarına alınması Sarısözen'in eseridir . Ama işin düşünsel mimarlığı Tecer'in yukarıdaki görüşlerinde ortaya çıkmaktadır . Radyo da Tecer'in kurduğu Halk Şairlerini Koruma Derneği gibi , bir halk terbiyesi müessesidir . 1930'lu yıllarda Ahmet Kutsi Tecer'le , Muzaffer Sarısözen'le , Aşık Veysel'le şehrin dışında bir Sivas imajı oluşur ve o imajı yayan dizeler , ezgiler Halkevi yayınları , radyo mikrofonları gibi dönemin etkin ve resmi kanallarıyla Türkiye'ye yayılır : Saf , temiz köy , bereketli topraklar , altın renkli başaklar ve mutlu insanlar , ozanlar - türküler diyarı Sivas ! Şehrin temsil i Ortalık böylesi dikensiz gül bahçesi olunca 1923'ten 1940'lara dek TBMM'de Sivas'ı hep aynı kişiler temsil edecektir . 4 Eylül'deki kongre çalışmalarına şehri temsilen değil , kendi adına katılan Rasim ( Başara ) 1920'de toplanan Büyük Millet Meclisi'nde otomatikman Sivas milletvekilidir . Aynı aileden Ziyaeddin Bey de öyle . Resim Bey'in milletvekililiği 1939'a dek 5 dönem , Ziyaeddin Bey'inki 1946'ya dek 7 dönem sürecektir . 1927'de meclise giren dönemin ünlü gazetecisi Necmettin Sadak , CHP'nin iktidardan düştüğü 1950'ye dek Sivas milletvekili olarak kalacaktır . Parti yönetimine karşı vahim bir suç işleyip kazaya uğramadıkça devamlılık gösteren milletvekilliğinin nasıl belirlenip nasıl seçildiğini bir örnek üzerinde izleyelim : Mithat Şükrü Bleda , yakın tarihin ünlü simalarından . İttihat - Terakki Katibi Umumisi , sıkı örgütçü . Mütareke sonrası Malta'ya sürülmüş , oradan Berlin'e geçmiş , yurda dönüşünde Ankara'da Mustafa Kemal'i ziyaret etmiş . Onun gel , beraber çalışalım önerisini sürgün yorgunluğu gerekçesiyle geri çevirmiş , Cumhuriyet'ten sonra İzmir'e yerleşmiş . 1926'da İzmir Suikastı sanığı olarak İstiklal Mahkemesi'nde idamla yargılanmış . Eski İttihatçı olmasından dolayı başına gelen bu kazadan on yıl sonra 1935'te bir kez daha Mustafa Kemal tarafından çağırılır : Seçimlerden bir gün evveldi , gece yarısından az sonra Nuruosmaniye'deki evimizin civarında oturan Atatürk'ün eski yaverlerinden Cevat Abbas'ın evinden birisi koşarak gelip bizim kapıyı çaldı . . . . Dolmabahçe Sarayı'ndan Cevat Abbas Beylere telefon edilmiş ve birisinin beni bulup Atatürk'ün çağırdığını ve sarayda beni beklediğini söylemesi istenmiş . Biraz sonra saraydan gönderilecek bir araba ile derhal Dolmabahçe'ye gitmem gerektiğini söyleyen adamı savdıktan sonra hemen giyinmeye başladım . Bir yandan da düşünüyordum , gece yarısı beni saraya çağırmalarının sebebi ne olabilirdi ? Çok mu acele bir şey olmuştu ki böyle apar topar oraya gitmem isteniyordu . . . İstiklal Mahkemesi deneyinden on yıl sonra gece yarısı gelen çağrının nasıl bir tedirginlik yarattığı tahmin edilebilir . Ama saraya gittiğinde büyük iltifatla karşılanacaktır . Mustafa Kemal , masasında yanındaki sandalyede kendisine yer verir , şerefe kadeh kaldırılır . Sonra söz seçimlere gelir . Mustafa Kemal , Mithat Şükrü'ye , Ben senin için Sivas'ı düşündüm , orada da müstakil bir mebusluk var münhal . . . Ne dersin , Sivas'a şimdi bir telgraf çektireyim mi ? diye sorar . Mithat Şükrü anlatıyor : Teklif o kadar tepeden inme olmuştu ki ne cevap vereceğimi bilemedim . Ben sustukça Atatürk sinirlenir gibi oldu ve sabırsızlığını belirten bir eda ile konuştu : Haydi canım çabuk karar ver . Başımı eğerek , Siz nasıl münasip görürseniz dedim . Atatürk bunun üzerine yanındakilerden birisine derhal bir kağıt kalem getirmelerini söyledi ve istedikleri geldiğinde kalemi bana vermelerini söyleyerek : Haydi ben söyleyeyim sen yaz ; dedi . Ne var ki ben evden acele ile çıkarken gözlüklerimi unutmuştum . Af buyurun , dedim , Paşam gözlüklerimi evde unutmuşum telaşla , özür dilerim . Bunun üzerine Atatürk yatak odasında yatağının başucundaki çekmecede bulunan gözlüğünün getirilmesini emretti . Ne var ki gözlüğünün gelmesini beklemeden yanındakilerden birisine şu satırları yazdırdı : Ben İttihat ve Terakki Katibi Umumisi idim , memleketime hizmette kusur etmedim . Bu defa Atatürk'ün bana olan güvenine dayanarak , Sivas müstakil mebusluğuna namzetliğimi koyuyorum . Lazım gelen muamelenin ifasını rica ederim . Telgraf yazıldıktan sonra o tarihte partinin katibi umumisi olan Recep Peker'e şu emri verdi : Şimdi merkeze git , Sivas parti teşkilatını bul , Mithat Şükrü'nün müstakil mebusluğunu temin ettir . Şayet bir aksilik çıkarsa Sivas intihabatını feshedeceğimi söylemeyi de unutma . Recep Peker telgrafı çektirmek ve telefonla Sivas parti merkeziyle görüşmek üzere Dolmabahçe Sarayı'ndan henüz ayrılmıştı ki Atatürk , Salih Bozok'u yanına çağırıp şu talimatı verdi : Sen de arkasından koş , gidip bir yerde uyuyakalır belki , neticeyi almadan eve dönmesin . . . O sırada yatak odasından gözlüğü getirdiler . Atatürk bana uzatarak Bak bakalım uyacak mı ? dedi . Aldım denedim garip bir tesadüf gözlüğün camları , benim gözlüklerimin aynı , veya çok yakını idi . Gayet iyi görüyordum . Durumu kendisine söylediğimde , gülerek : Uyar tabii , aynı düşünceden olanlar aynı şeyi görür . . . Gözlerimi açtığım zaman Sivas Mebusu idim . . . M . Şükrü , 1935 - 1950 arasında dört dönem Sivas Mebusu olarak kalacaktır . Ancak , 15 yıl milletvekili olduğu şehre kaç kez gittiğini , ya da gidip gitmediğini bilmiyoruz . Anılarında buna ilişkin tek satır yok . Necmettin Sadak , Mithat Şükrü vb örnekler , Osmanlı dönemindeki arpalık ya da ber vech - i mansıp ( geçimlik ) temeline dayanan merkezden yönetici atama geleneğinin cumhuriyet döneminde de sürdüğünü gösteriyor . Önceki bölümlerde , merkezden Sivas kadısı olarak atanan yöneticinin şehre hiç gitmediğini görmüştük , aynı şekilde 1830'lu yıllarda İstanbul'daki yalısında oturan eski sadrazam Reşit Paşa'ya Sivas Eyaleti ber vech - i muhassallık olarak verilmişti . Görünüşte eyalet yöneticisidir , eyalet onun için gelir kapısıdır . Kendisi yalısında ikamet etmektedir . 1935'te de seçimlerden bir gün önce , gece yarısı Mithat Şükrü müstakil mebus olarak atanır . Onu seçtirecek olan ise parti örgütüdür . Yoksa seçimler feshedilir . Yüz yılda devlet yapısı ; yönetim biçimi şeklen değişir ama , aslen değişmez ! Öte yandan bazı yerel yöneticiler de geleneği gönüllü olarak sürdürürler . Bunlardan biri Vilayet Mektupçusu - resmi yazışmaları yürüten - M . Fahreddin Başel'dir . Osmanlı döneminde Vilayet Yıllıkları ( Salnameler ) mektupçu tarafından düzenlendiği için , o da kendine böyle bir görev edinir ve 1935'te Sivas Bülteni adıyla özel bir çalışma hazırlar . Buradaki verilere göre şehir nüfusu 450. Başel , İlbaylıktaki [şehir] nüfusun 370 . 749'u Türk olup gerisi Kürt , Çerkez , Çeçen ve bir miktar Ermeni ve Lezgilerden ibarettir diye yazıyor . Yine onun kayıtlarına göre Kürtler vilayetin Zara , Divrik , Kangal , Hafik , Gürün , kazalarında geniş ve toplu olarak yaşamakta , diğer ilçelerde de Türk köyleriyle karışıktır . Kürt aşiretleri ise şöyle sıralanıyor : Suşehri'nde Şadilli aşiretinin Borular Uşağı ; Zara'da İbolar , Mıstolar , Palular , Sanlar , Hindolar , Kirveli , Kinili , Zazalar , Sefikanlı , Ravili , Rıçkanlı ; Hafik'te Kurmaçlı ; Kangal'da Canbeyli ; Divriği'de Raşorlu , Ak uşaklı , Kurmaçlı , Balicanlı , Canbeyli ; Yıldızeli'nde Mehikanlı , Tirkanlı , Sağancı , Şadıllı , Karaçorul . Yine 1935'te okuma yazma bilenlerin toplam nüfus içindeki oranı % 11 . 8'dir . Erkeklerin % 21'i , kadınların ise sadece % 3 . 7'si okuryazardır . Bu durumda ümmi ( herhangi bir eğitim görmemiş ) Aşık Veysel'lerin ; Aşık Ali İzzet'lerin şehrin sesi olmasını yadırgamamak gerekiyor . Öteki Sivas Türküler ve türkücüler Sivas'ın kimliğini oluşturdu 1930'larda . Ahmet Kutsi Tecer'in açtığı yoldan köylüler kadar şehirliler de geçti ; Sivas , folklor araştırma sahası haline geldi . Vehbi Cem Aşkun , İlhan Başgöz , Eflatun Cem Güney , Sedat Veyis Örnek - daha yakın dönemlerde İbrahim Aslanoğlu , Kutlu Özden , Necdet Sakaoğlu gibi isimler akademik ya da gönüllü olarak yörede folklor incelemelerini sürdürdüler . Bu çalışmalar ozanlar şehri imgelemini pekiştirdi . . Sesin ve sözün ardındakileri ; türküleri söyleyenlerin , üretenlerin yaşantısını izlemek ve yazmaksa edebiyatçılara kalmış gibi görünüyor . Onların yazdıkları Tecer'in dizelerindeki Toprak Cenneti ne pek benzemiyor , karşımıza başka bir Sivas çıkıyor . Türkülerin üstünde bu denli durduktan sonra ilk örneği de o alandan verelim ve yine aynı yıllardan ; 1930'ların ortaları . Zülfü Livaneli'nin 1976'da plağa okuduğu ve 1990'ların ortalarına dek en popüler parçası olarak kalan Leylim Ley'in derleyicisi bir anlamda Sabahattin Ali'dir . Yazar 1937'de yayınlanan Ses adlı kitabıyla aynı adı taşıyan öyküde Beyşehir - Konya arasındaki Barsakderesi'nde yol işçi olarak çalışan Sivaslı Ali'ye bu türküyü söyletir . 1927 sayımlarında dört ilçe ( Sarkışla , Gemerek , Koyulhisar ve Suşehri ) Sivas sınırları dışındadır . Ahmet Kutsi Tecer , Sivas Halk Şairleri Bayramı , s : 3 , Kamil Matbaası , 1932 . Sivas . Mithat Şükrü Bleda , İmparatorluğun Çöküşü , s : 189 - 195 , Remzi Kitabevi , 1979 , İstanbul . M . Fahreddin Bagel , Sivas Bülteni , s : 141 - 142 , Kamil Matbaası , Sivas , 1935 . Ayrıca diğer ülke vatandaşları ikamet ettikleri ülkenin kanunlarına uygun olarak özgürce ihracat yapabilme hakkına sahiptir . Madde 4 : Anlaşma uyarınca taraflardan birinin vatandaşları , diğer ülkede var olan kanunlara uymak kaydıyla , o ülkedeki ticari faaliyetlerini kendileri sürdürebilecekleri gibi , uygun görecekleri kişiler aracılığıyla da gerçekleştirebilirler . Ticaret , gemicilik ve sanat gibi mesleklerin icrasında veya herhangi bir uğraşıda , anlaşma taraflarından birinin başka bir yabancı ülkeye gelecekte sağlayacağı ayrıcalık , izin ve muafiyetlerden otomatikman , koşulsuz ve ödünsüz olarak bu anlaşmayı imzalayan ülkenin vatandaşları da yararlanır . Bu maddeden amaç , en çok ayrıcalığa sahip ülkeler ile eşitlik sağlanmasıdır . Bununla beraber , anlaşmayı imzalayan taraflar , kanun ve yönetmeliklerle gezici sanayi , işportacılık ve uygun bulacakları diğer meslekleri yalnızca kendi vatandaşları için sınırlayabilirler . Madde 5 : Merkezi anlaşmaya taraf ülkelerden birinde bulunan ve bu ülkenin kanunlarına göre var olan hisse senetli şirketlerle - sınai ve mali şirketler ve sigorta ve nakliyat firmaları dahil olmak üzere - diğer ticari şirketler , diğer tarafça tanınacaktır . Söz konusu şirketler diğer ülkenin var olan ya da yürürlüğe konacak olan kanun ve yönetmeliklerine uygun olarak , bu ülkenin kanunları ruhsat gerektiriyorsa bu ruhsatı edindikten sonra , o ülkede yerleşebilecekler ve şube veya acenta açabilecekler , mahkemelerde davacı ya da davalı olabileceklerdir . Anlaşma uyarınca , taraflardan biri kendi ülkesinde oluşturulan şirketin faaliyetleri , diğer ülkedeki kanunlara uygun olmak zorundadır . Bu şirketler , ikinci ülkede , mal , hak ve çıkarlarının kanunu ve adli himayesine ait bütün konularda , yerli şirketlerle aynı haklara sahip olacaklardır . Ayrıca karşılıklılık esasına dayanarak , mahkemelere yatırılması gereken teminat parasından muaf olacaklardır . Ayrıca anlaşma taraflarından her birinin şirketleri , diğer tarafın ülkesinde , o ülkenin kanunlarına uyarak , şirketin faaliyetini sürdürebilmesi için gerekli olan her nevi menkul ve gayrimenkul malları edinebileceklerdir . Ancak gayrimenkul mülkiyeti şirketin amaçları içinde yer almalıdır . Madde 6 : Yukarıdaki maddede yer alan şirketlerle şube ve acenteleri anlaşma taraflarının karşılıklı olarak ülkelerindeki resim , harç ve vergiler konusunda - yabancı şirketlerin faaliyet ve ruhsat almalarında gerekli bulunan harç ve mükellefiyetler istisna olmak kaydıyla - aynı amaçlı yerli şirketlere uygulanan mali yükümlülüklerden daha ağır yükümlülüklere tabi tutulamayacaklardır . Bununla birlikte , bu hüküm , gerek devlet tarafından kurulmuş olan şirketlerde , gerekse genel bir hizmetin imtiyazına sahip olanlara tanınan muafiyetlerden yararlanmak için taraflardan biri başvuruda bulunmayacaktır . Anlaşma taraflarından her biri , sermaye , gelir veya kazanç üzerinden hesaplanan vergilere ilişkin konularda , diğer tarafın şirketlerini , şube ve acentelerini vergilerin niteliğine göre ancak bunların sermayelerinin kendi ülkesindeki oranı kadar ve bu ülkede tasarruf ettikleri mal , hizmet ve gelir ile elde ettikleri kazanç kadar vergilendirebileceklerdir . Madde 7 : Anlaşma taraflarından her birinin vatandaşları , diğer ülkedeki elemanları ve malları için bunun gibi her türden ticaret , sanat ve uğraş ve mesleğin icrası nedeniyle , yerli vatandaşlardan alınan her tür vergi , resim ve harçlardan daha ağırına çarptırılamazlar . Bununla beraber , ikamet resimleriyle ilgili konularda , anlaşma taraflarından her birinin vatandaşları , en çok ayrıcalığa sahip ülke tebaalarının yararlandığı haklardan yararlanacaklardır . Madde 8 : Anlaşma taraflarının vatandaşları diğerinin ülkesinde vatandaşlarına uyguladığı şartlar ve harçlardan başkasına tabi olmaksızın , haklarını takip ve savunmak için özgürce mahkemelere başvurmak hakkına sahip olacaklardır . Ayrıca o ülkenin vatandaşları gibi bütün davalarda avukatlarını , elemanlarını o ülkenin geçerli kıldığı kişiler arasından seçme hakkına sahip olacaklardır . Madde 9 : Anlaşma taraflarından her birinin vatandaşları , diğer taraf ülkesinde , barış zamanında olduğu gibi savaş zamanında da , hem orduda , deniz ve hava kuvvetlerinde , hem de milli muhafız ve milis kıtalarında herhangi bir mecburi askeri hizmet , herhangi adli , idari ve belediye ile ilgili memuriyetten muaf olacaklardır . Ayrıca bu hizmete karşılık ödenmesi istenebilecek herhangi bir nakdi veya ayni tazminattan da istisna edileceklerdir . Anlaşma taraflarından birinin vatandaşlarına ve şirketlerine uygulanacak olan askeri ve mülki el koymalardan başkasına diğer taraf ülkesinde kesinlikle tabi kılınamayacaklardır . Madde 10 : Kökeni , Türkiye Cumhuriyeti ve Yunanistan Cumhuriyeti olan doğal ya da mamül malların iki ülke arasında ihraç olunması halinde gümrük resimleri , ve diğer resim ve vergiler konusunda en çok ayrıcalıklı ülkelerin mallarına uygulanan uygulamalar anlaşmaya taraf olan ülkelere de aynen uygulanacaktır . Madde 11 : Türkiye ve Yunanistan'ın birbirlerine yapacakları ihracat ve ithalatta en ayrıcalıklı ülke statüsündekilere uygulanan ihraç resimlerinden başka veya daha yüksek resimler veya bu tipteki harçlar alınmayacaktır . Madde 13 : Anlaşmadaki taraf ülkelerden birinin , bir veya bir kaç üçüncü ülkeden transit yolla diğer ülkeye yaptığı ithalatta , ithalat yapılan üçüncü ülkeden doğrudan doğruya yapılan ithalatta alınacak gümrük vergisinden veya aidattan başkası ya da daha fazlası alınamaz . Madde 14 : Anlaşmaya taraf ülkelerden birinde gerek devlet gerekse yerel yönetimler tarafından bir maddenin üretimi veya tüketimine konan vergiler hiç bir şekilde diğer taraf ülkenin aynı ürününe daha fazla ya da baskı oluşturacak şekilde uygulanamaz . Madde 15 : Anlaşmaya taraf olan ülkelerin her biri ithal edilen ürünlerin köken ülkesini tesbit etmek üzere : 1 ) Bütünüyle ham maddeler için bunların kökeninin diğer ülke olduğunu : 2 ) Mamul ürünler için , bünyesine giren madde gerekse gördüğü işlem ithalatçı firma tarafından tanzim edilen bir belge ile tanımlanacaktır . Posta paketleri , değeri 50 lirayı ya da 2 bin drahmiyi geçmeyen mallardan bu belge istenmeyecektir . Madde 16 : İki ülke birbirlerine yaptıkları ithalat ve ihracatta birbirlerine en ayrıcalıklı ülke statüsü tanımaktadır . Ancak aşağıdaki hallerde bu ayrıcalık ortadan kalkar : a ) Ülke savunmasını ve genel güvenliği ilgilendiren konularda , b ) İnsan , hayvan ve bitkilerin sağlığını ilgilendiren güvenlik tedbirlerinde , c ) Silah , mühimmat ve harp malzemesinin ve harbe ilişkin donanımın ithalatını sınırlamak için , d ) Devlet tekellerinin icrası için . Madde 17 : Anlaşmaya taraf olan ülkeler uluslar arası taşımacılıkta , yolculara , mallara , gemilere , vapurlara , arabalar ve vagonlara vb . nakil araçlarına serbest geçiş sağlamayı , ayrıca birbirlerine en ayrıcalıklı ülke statüsü tanımayı taahhüt eder . Madde 18 : Taraf ülkelerin seyyar ticaret memurları , ( ithalatçı - ihracatçı anlamında kullanılıyor y . n . ) diğer tarafın ülkesindeki faaliyetler ve ürünlerde , en ayrıcalıklı ülke seyyar ticaret memurlarına sağlanan bütün haklardan yararlanabileceklerdir . Madde 19 : Anlaşmaya taraf olan ülke memurları , ticari faaliyetleri sırasında fuar ve pazarlara giden diğer ülke vatandaşları kimliklerini gösterdikleri takdirde kendi ülkesinin vatandaşları ile eş mumamelede bulunacaktır . Madde 20 : Anlaşmaya taraf olan ülkeler , aşağıdaki belirtilen eşyaların ithalat ve ihracatından vergi , resim ve harç almayacaklardır . a ) Ambalaj , örtüler , çuvallar , fıçılar ve diğer paketleme araçları , ayrıca , kumaş sarılan silindirler , tahta makaralar ve mukavva borular . b ) Tamir edilecek eşya : Bu eşya ihraç memleketine yeniden ithal edilirse , tekrar ithalleri sırasında ithalat resminden muaftır . c ) Yenilebilecek ürünlerin dışında kalan , pazarlara , fuarlara ve sergilere yollanan eşya . Madde 21 : Üçüncü bir ülkeyle eşit ölçüde muamele görmek esası : 1 - Anlaşmaya taraf olan taraflardan biri sınır komşusu ülkelerle sınırın iki tarafında 15'er kilometrelik bir saha dahilinde yapılacak sınır ticareti konusunda tanınmış ya da ileride tanınacak izine , 2 - Bir gümrük birliği dışındaki izinlere , 3 - Gümrük tarifeleri ve diğer ticari konularda , Türkiye'den 1923 yılında Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmış olan ülkeler arasında var olan veya gelecekte oluşturulabilecek olan kısıtlamalar ve izinlere kesinlikle uygulanamayacaktır . Madde 22 : Demir yolları üzerinde ne nakliye ücretleri , ne de taşımanın zaman ve tarzı konusunda anlaşmaya taraf olan ülkelerin vatandaşları arasında bir fark gözetilmeyecektir . Madde 23 : Anlaşmaya taraf olan ülkeler , tüccarlara gümrük tarifeleri ve özellikle belli ürünlerde istenen standartlar ve kurallar hakkında ayrıntılı bilgi verilmesini taahhüt eder . Sözkonusu ürünle ilgili beyan edilecek bilgi ithalat yapılan ülkenin kuralları uyarınca ürünün bir numunesini , suret ya da fotoğrafını içermelidir . Madde 24 : Anlaşmaya taraf olan ülkelerin vatandaşları diğer ülkede , lisans , fabrika ya da ticaret markaları , ünvanları konusunda kanunlarda gösterilen usullere uyulması kaydıyla , o ülke vatandaşlarına veya şirketlerine ilişkin hukuka tabidir . Madde 25 : Anlaşmaya taraf olan ülkelerin gemileri yüklü ya da yüksüz olarak diğer tarafın sularına ya da limanlarına giriş veya çıkış yaptıklarında o ülke gemileriyle eşit muamele görürler . O ülke bandıralı gemilere uygulanan yükümlülükler dışında başkaca hiç bir resim ve yükümlülüğe tabi olmazlar . Madde 26 : Anlaşma taraflarının limanlarında , açıkta demirleme , doklarında , gemilerin yüklenmesi ve boşaltılmasında kendi gemilerine tanıdıkları bütün ayrıcalıklardan , gidecekleri veya gelecekleri yer neresi olursa olsun diğer ülkenin gemileri de yararlanabilecektir . Madde 27 : Gemi yükleri ulusal sancak altında ithal ya da ihraç edilmiş olmaları halinde tabi olacakları vergi ve yükümlülüklerin dışında başkaca yükümlülüklere tabi olamayacaktır . Aynı kural bu gemilerle seyahat eden yolcular ve yükleri için de geçerlidir . Madde 28 : Anlaşmanın gemicilik konusunda karşılıklı ulusal uygulamalardan yararlandırma maddesi ile ilgili bölümü : 1 ) Anlaşma taraflarından her birinin ülkesinde uygulanan ya da uygulanacak olan kanunlarla düzenlenen kabotaj ve iç sularda seferler , 2 ) Ulusal ekonomide , denizciliğe sağlanan ya da sağlanabilecek olan prim ve benzeri teşviklere , 3 ) Anlaşma taraflarının kara sularında limanların açık demirleme yerleri ve sığ sahiller , denizcilik hizmetlerinin yerine getirilmesini kapsamamaktadır . 3 . madde dışında taraflar diğerinin gemilerine en ayrıcalıklı ülke statüsü tanır . Madde 29 : Gemilerin milliyeti konusunda karşılıklı olarak ülkelerin ilgili makamlarınca verilmiş olan belgeler her iki tarafça da kabul edilecektir . Madde 30 : Anlaşma taraflarından birinin gemisi diğer tarafın herhangi bir limanına , başka bir ülkeye gidecek yük ve yolcuları indirme ve bindirme yapabilecektir : Madde 31 : Anlaşmaya taraf olan ülkelerden birinin gemisi , diğer taraf sularında batar , karaya oturur veya deniz kazası olursa , bu gemi ve yükü diğer ülkenin kendi gemilerine tanıdığı izin ve muafiyetlerden aynen yararlanabilecektir . Kaptana , mürettebata ve yolculara gerek kendileri gerek gemi , ve yükü için - yerli tebaalara sağlanan oranda yardım ve destek sağlanacaktır . Geminin kurtarılması konusunda , kurtarma işleminin yapıldığı ülkenin kanunları uygulanacaktır . Karaya oturmuş veya batmış bir gemiden kurtarılan mallar için , iç tüketim için kullanılmadıkça hiç bir gümrük resmi talep edilmeyecektir . Madde 32 : Anlaşmaya taraf olan ülkelerden her biri başka bir yabancı ülkenin diğer taraftaki temsilcisi olabilir ya da o ülkeyi temsilen başkonsolos , yardımcı konsolos ve konsolos tayin edebilir . Ancak bu görevliler tayin edildikleri ülke hükümetinin olurunu almadan bu göreve başlayamaz . Madde 33 : Anlaşma taraflarından birinin vatandaşı diğer tarafın ülkesinde ölmesi halinde bu kişinin akrabası veya yakını ölümün meydana geldiği ülkede yoksa vatandaşı olan ülkenin ilgili konsolosluğu gerekli olan işlemleri tamamladıktan sonra ölenin ülke kanunlarının belirlediği şekil ve sınırlar içinde mirası muhafaza altına almaya ve idare etmeye yetkili kılınır . Madde 34 : Anlaşmaya taraf olan ülkelerden birinin konsolosluğu diğer tarafın gemilerinden firar etmiş olan ikinci tarafın vatandaşları dışındaki gemicileri geri almak için yerel hükümet tarafından kanunun tanıdığı desteğe sahip olacaktır . Madde 35 : İki ülke arasında yapılan anlaşma dışında kalan kimi sorunların ortaya çıkması halinde iki ülkenin de onayı ile sorun bir hakem aracılığı ile çözülecektir . Madde 36 : Bu anlaşma onaylanacak ve onayları mümkün olduğu kadar hızlı bir biçimde Atina'ya gönderilecektir . Anlaşmanın onay tarihinden bir ay sonra uygulamaya girecek ve süresi iki sene olacaktır . Bu tarihten itibaren anlaşma taraflarından biri altı aylık bir süre tanıdıktan sonra anlaşmayı feshetme hakkına sahiptir . 1930 Anlaşmasının iptali nasıl yorumlandı ? Bu bölümde iki ülke arasında imzalanan anlaşmanın 34 yıl aradan sonra Türkiye tarafından tek taraflı iptali Türk kamuoyunda neredeyse İkinci Kurtuluş Savaşı'nın kazanılması olarak yorumlandı . Bu yadırgatıcı bir durumdu . Çünkü bir önceki bölümde de belirtildiği gibi birbiriyle uzun yıllar savaşmış iki az gelişmiş ülkenin , ekonomilerini canlandırmak ve Ege'de serbest bir ticaret bölgesi yaratmak amacıyla giriştikleri bu ekonomik yanı ağır basan anlaşma , aynı zamanda iki halk arasındaki düşmanlık geleneğini de kırmayı amaçlıyordu . O tarihteki karşılıklı amaç , azınlıkların gitmesiyle Türkiye'de ortaya çıkan nitelikli insan gücü açığını kapamak , Yunanistan'daki işsizliği de azaltmaktır 36 maddeden oluşan anlaşmanın yaklaşık 20 tanesi sadece gemilerin seyahatlerini düzenliyordu . Kaldı ki batıya dönük bir iktisat ve siyaset politikasını benimseyen Türkiye açısından Yunanistan topraklarından gümrüksüz , vergisiz ve özgürce geçiş hakkına sahip olmak hiç de azımsanmayacak bir şeydi . Yunanlılar anlaşmada özellikle Türkiye'de yaşayan vatandaşlarının mülkiyet haklarını güvence altına almaya çalışan maddelerde ısar etmişlerdi . Bu da o tarihsel süreçte çok anlaşılır bir kaygıydı . Çünkü Kurtuluş Savaşı sonrasında mübadele ile ya da kaçarak Türkiye'yi terk eden yüz binlerce Rumun mallarına firari oldukları gerekçesiyle el konulmuş ve Müslüman Türklere dağıtılmıştı . Anlaşmanın iptal edilmesine ilişkin en doğru yorumu , Yunanistan'a tanınan 6 aylık sürenin dolduğu gün Dışişleri Bakanı Feridun Cemal Erkin yapıyordu : Aramızda - Yunanistan'ı kastediyor y . n - muazzam ihtilaflar var . Kıbrıs meselesi halledilmeden ikamet veya hiç bir meseleyi ele almayacağız . Gerçek sorun da buydu . Yunanistan'ın Türkiye'yi sömürmesi söz konusu olmadığı gibi Yunan uyruklu iş adamlarının da Türkiye'ye komplo kurması veya ekonomiyi çökertmeye çalışması gibi bir olgu ortada yoktu . Yunanlıların büyük bölümü Türkiye'de ticari faaliyet yapıyorlardı . Çok azı ithalat - ihracat işleriyle uğraşıyordu . Bu kişilerin de önemli bir kısmı Türk iş adamlarıyla ortaklık kurarak bu . işi yürütüyordu : Geri kalanlar ise daha çok temsilcilik , lisans anlaşmalarıyla elde edilen yabancı malları satıyorlardı . Yunan uyrukluların en büyük parçasını ise serbest ticaretle uğraşanlar oluşturuyordu , Bu kişilerin ne kadar zararsız oldukları sınır dışı edilenlerin mesleklerinden de anlaşılıyordu . Çoğu terzi , pastahane sahibi , lokantacı , kumaş tüccarı , berber vb . küçük esnaftandılar . İleriki bölümlerde de gösterileceği gibi Türkiye açısından tehdit oluşturmuyorlardı . Ancak Türkiye'nin elindeki bu kozun , Yunanistan tarafından önemsenmemesi nedeniyle Türkiye'deki Yunanlılar günah keçisi haline getirilerek dünya kamuoyuna sunuldular . Dışişleri Bakanı Erkin ise , Yunanlılar'ın çoğunun sınır dışı edildiği bir dönemde belki de artık çok geç olduğunun bilinciyle ağzındaki baklayı çıkarmakta bir sakınca görmeyerek sorunun özüne iniyordu . Kıbrıs'ta verilecek taviz karşılığında ; Yunan uyruklu Rumlar yeniden Türkiye'ye dönebilirlerdi . Baskın Oran , 1991 . s : 281 Tercüman 19 Eylül 1964 35 - 40 bin civarında Rum , Türkiye'yi terk etmek zorunda kaldı . Bu insanların tamamına yakını Türkiye'de doğmuştu . Çoğunun Yunanistan'da akrabası bile yoktu . Bütün maddi zenginlikleri ve manevi bağları Türkiye'de kaldı . Böylesine büyük çaplı bir sınır dışı edilme olgusu sonraki yıllara izlerini taşıdı . Türk ve Yunan devletleri arasındaki sorunların başlıcalarından biri olan bu sorun , aynı zamanda Türk ve Yunan halkları arasında iletişimsizliği arttıran önemli bir etken oldu . İki ülke halkının birbirlerini anlama , tanıma ve sevme süreçlerini koparan bir halka oldu . Çünkü Türkiye'de ve İstanbul'da Yunan kültürünün temsilcileri ve aracıları olan Rumlar gitmişti . Sonraki kuşakların , düğünlerde sirtaki oynayan , Paskalya kutlamalarında hediye getiren komşuları ve arkadaşları olmadı . Bugün özellikle Yunan kültürüne ve müziğine olan ilgi , acaba o günlere duyulan bir özlemin ifadesi mi ? Çalışmamızın bu bölümünde Yunanlılar'dan geriye kalan taşınmazların akıbeti ile ilgili gelişmeleri aktaracağız . Davos Zirvesi ile değişen havanın etkilerinden sonra sınır dışı kararının demografik , politik ve halklar arasındaki iletişimsizliğe olan etkilerini kısaca sorgulayacağız . 1964'den Davos'a Rum malları 1964'de sınır dışı edilmeler sonrasında Rumlar'ın gayrimenkulleri ve banka hesapları devlet tarafından bloke edildi . Gelecekte geri dönmeleri halinde Yunanlılar'a geri verilmesi düşünülüyordu . Ancak geri dönmenin biçimi ve tarihi konusu tamamıyla belirsizdi . Hükümetin öngörüsü Kıbrıs konusundaki yumuşama ve Yunanistan'ın vereceği tavizler doğrultusunda Yunan mallarının da iadesi şeklindeydi . Yunan malları adeta rehin durumdaydı . Bedeli ödendiğinde sahibine iade olacaktı . Kaldı ki , Yunanistan politikasını değiştirmese bile oldukça değerli bir ekonomik değer Türkiye lehine el değiştirmiş olacaktı . Türkiye'nin diplomatik beklentileri gerçekleşmedi . Yunanistan istenen adımları atmadı . Buna karşılık Türkiye de , Yunanistan'ın konuyu uluslar arası platformlara taşıması ve destek arayışına kulak tıkadı . Uluslar arası baskılar Türkiye'nin kararının değişmesinde hiçbir etki taşıyamadı . Bu dönemde Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü bir sayım yaparak Yunan mallarını belirledi ve yeşil fişlere işledi . Böylece sonradan adından sıklıkla söz ettirecek olan Rum malları tescil edilmiş oldu . Bu arada bloke edilen Rumlara ait gayrimenkuller , bulundukları semtlerdeki mahkemelerin denetimine bırakıldılar . Mahkemeler , Rum mallarına bölgelerindeki güvenilir ve tanınan kişileri - ki bunların yüzde 90'ı avukatlardan oluşuyordu - kayyum olarak tayin ettiler . Böylece Rum mallarının kayyum dönemi başladı . Kayyumlar gayrimenkulleri kiraya vermek ve bunların korunması , gözetilmesi ile ilgililenmek durumundaydılar . Bir gayrimenkulu kiraya verecekleri zaman bunun için mahkemeye başvuruyor ve kiraya verecekleri kişi hakkında bilgi veriyorlardı . Mahkeme de bu kişi ile ilgili bilirkişi oluşturuyordu . Bilirkişinin verdiği karara ve rayiç bedele göre de Rum malı kiralanmış oluyordu . Kayyumlar kiracılara mahkemenin Vakıflar Bankası'ndaki bir hesap numarasını veriyorlardı . Bu hesapta biriken paralar kayyumlar vergisini ödedikten sonra Merkez Bankası'ndaki hesaba aktarılıyordu . Kayyumlar , kiracının parasını düzenli ödeyip ödemediğini yıl sonunda denetliyor ve vermeyenlere icra işlemi uyguluyorlardı . Ancak , kimi zaman Rum malları dolandıncılar için önemli bir kaynak haline geliyordu . Yunanistan'daki tapu sahibinin adına vasiyetname düzenleyenler , hayali satış yapanlar yok değildi . Yunanlıların boşaltmış olduğu gayrimenkuller yetkisiz kimseler tarafından üçüncü kişilere kiralanarak haksız kazanca yol açılmış , mülkler üzerinde işgal diye tanımlayabileceğimiz yerleşimler yapılmış , gerekçesiz kayyumluk verilmiştir . Öte yandan Rum mallarının kiralarının tamamına yakını bugün rayiç bedelin çok altında bulunuyor . Rum malı kiralayan bir kişi ya da esnaf kendini şanslı buluyor . Çünkü hukuk sisteminin cilvelerinden ve enflasyondan yararlanan kiracı çok kısa bir süre içinde komik kira bedeli öder hale geliyor . Bu arada , Yunanlılar'ın Türkiye'de bıraktıkları mallarının peşini bırakmaması gerekiyordu . Çünkü bir Rum malının 10 yıl süreyle hiçbir sahibi çıkmazsa ve ilgilenmezse , bu sürenin sonunda o gayrimenkul Hazine'ye devrediliyordu . Rum mallarının yaklaşık yüzde 40'ı sahibi çıkmadığı için Hazine'ye devredildi . Bu da gerçekten yüksek bir değer demekti . Türk görüşüne göre 200 milyon dolar , Yunan görüşüne göre ise 500 milyon dolar olan Rum mallarının yaklaşık 80 ile 200 milyon dolarlık bölümünün Hazine'ye kaydedildiğinden söz edebiliriz . Ancak 1964 Kararnamesi'nin yürürlükten kaldırılmasından sonra Hazine'ye devredilen gayrımenkullerin sahipleri ile Hazine arasında ciddi hukuki ihtilaflar ortaya çıktı . Çünkü Özal Hükümeti'nin aldığı kararda bu konuya bir açıklık getirilmemişti . Bu sorun Bayan Pinolipi'nin varisi Avukat Elpida Frangopulo'nun açtığı davayla ortaya çıktı . Bayan Pinolipi'nin vasiyetini bile 1964 Kararnamesi'ne tabi sayan Hazine ile Elpida arasındaki anlaşmazlık Bakanlar Kurulu'nun 23 Mart 1988 tarihli 88 - 12757 sayılı ek bir kararı ile çözüme kavuştu . Hazine'ye kalan gayrımenkullerin sahiplerinin bulunması halinde taşınmazların adlarına tesciline imkan tanınıyordu . 1964'den sonraki 24 yıl boyunca Rum malları ile ilgili kayda değer bir gelişme olmadı . Konu taraflarca donduruldu . Ancak uyanık davranabilen ve hukukun açıklarından yararlanabilen Yunanlılar , gayrımenkullerini satabildi . Bunun için üç yöntem kullanılıyordu . 1 ) Gayrımenkulünü satamayan Yunan vatandaşı , güvendiği bir Türk vatandaşına borç senedi verip , kendi emlakına haciz koyduruyor ve o kişiye bu yolla devrettirerek parasını kurtarıyordu . 2 ) Yunan vatandaşının ölümünden önce yapılan vasiyetnamede varislerden birisinin Türk olması durumunda diğer Yunanlı varisler mirası reddederek tüm malın Türk'e geçmesini sağlıyorlar , sonra da paylaşımı gerçekleştiriyorlardı . 3 ) Emlakını satamayan Yunanlı bir Türk bulup satış vaadi yapıyor , karşılığında para almış gözüküyor , bir süre sonra da kendini mahkemeye verdiriyordu . Mahkemenin satış kararına itiraz etmeyerek , davayı kazanan kişiye satışı tescil ediyordu . 1978'de Türkiye'nin Başbakanı Bülent Ecevit ile Yunan tarafının Başbakanı Konstantin Karamanlis arasında yapılan görüşmelerde konu gündeme getirildiyse de dönemin yakıcı konusu yine Kıbrıs olduğu için bu konu gölgede kaldı . 1974'te ise Kıbrıs'ın yeniden gündeme gelmesiyle birlikte 1964'le kıyaslanmayacak ölçüde olsa da bazı kısıtlamalar yaşandı . Türkiye'nin Kıbrıs'a yaptığı müdahaleden sonra Türkiye'deki Rumların gayrimenkullerini satmaları Ankara'nın iznine bağlandı . Bu izin ise bir yıla yakın bir bekleme dönemi gerektiriyordu . Keza 5 Ağustos 1974'de Hukuk Genel Kurulu liste dışı mal edinmeyi , tapuya geçmiş olsa bile iptal etmeye karar verdi . 1980 yılına kadar sadece Balıklı Rum Vakfı'na ait 82 taşınmaz geri alındı . Liste dışı mal edinme den kastedilen 1936'da 2762 sayılı kanunla azınlık cemaatlerinin vakıflarına taşınmaz mallarını bildirmelerini istenmişti . İşte bir dönemde beyan edilen mallar dışındakileri geri almak için Kıbrıs Barış Harekatı beklenmişti ! . 1981 yılında Yunanistan'ın NATO'nun askeri kanadına dönmesi için ABD ile Türkiye arasında yapılan pazarlıklarda , Türkiye'nin veto hakkını kullanmaması için batılı ülkelerden yardım vaadi gündeme getirilirken bir de küçük ricada bulunuluyordu . Bu istek , Rum mallarına yönelik blokajın kaldırılmasıydı . Askeri Yönetimin Başbakanı Bülent Ulusu , batılıların yardımını almak için bir genelge yayınladı . Genelgede , Bu tür gayrimenkul işlemlerinde açılmış davaların durdurulması ve daha önce alınmış kararların da infaz edilmemesi isteniyordu . Ancak bu genelge yurt dışındaki vitrin için hazırlandığından Türkiye'de gizli tutuluyordu . Avukat Murat Cona'nın bir Yunan malı ile igili olarak açılan davada Mahkeme'den ilgili genelgeyi istemesiyle varlığı ortaya çıktı . Ancak mahkeme genelgeyi bir türlü vermiyordu . Sonunda Başbakanlık hakkında suç duyurulması üzerine sözkonusu 3. Avukat Cona , genelgenin tarih ve sayı numarasını yurt dışından getirerek mahkemeye sununca , elden gönderilen gizli antetli genelge delil olarak mahkeme dosyasına girmiş oldu . Davos Zirvesi Bu arada Türkiye'de askeri yönetimin bitimi sonunda iktidara gelen Anavatan Partisi , ekonomide liberal , siyasette ise pragmatik bir ideolojik çizgiyi savunuyordu . Türkiye'nin geleneksel dış politikasının yerini daha çok ihracat ve daha çok ticaret yapmayı amaçlayan bir siyasal otorite almıştı . Dönemin Başbakanı Turgut Özal , Türkiye ile Yunanistan arasındaki bütün sorunların karşılıklı ticaretin arttırılması ile çözümleneceği gibi bir iyimserliğe sahipti . Her şey , iki ülke arasında o yıllarda 60 milyon dolar civarında olan dış ticaretin , 2 milyar dolara çıkarılması ekseninde tasarlanıyordu . Ege'de savaş tamtamlarının çalmasına neden olan sınır anlaşmazlığını tırmandıran iki liderden biri olan Özal'ın savaş geriliminin azaldığı bir dönemde bu kez de dostça açıklamalar yapması olumlu bir gelişmeydi . Yanıt çok fazla gecikmedi . Yunanistan da Türkiye ile ikili görüşmelerden yanaydı ve iki ülkenin lideri Andreas Papaendru ve Turgut Özal 1988 yılının Ocak ayında Davos'da biraraya geldiler . Görüşmeler üç ana başlık altında toplanıyordu : l ) Kurumsal ve hukuki çerçeve 2 ) Alt yapı meseleleri 3 ) Sektörel işbirliği İki ülke arasındaki hukuki uyumsuzluklar ve kültürel çelişkilerin çözümlenmesinde bile ekonomik işbirliği gözetiliyordu . Davos sürecine ilişkin yapılan ilk önemli açıklamada ; Kurumsal ve hukuki çerçeve oluşturulmasının iki ülke arasında çok yönlü bir ekonomik işbirliğinin geliştirilmesi için gerekli temel bir unsur teşkil ettiğini gözönünde tutan tarafların anlaşmalar imzalayacakları belirtiliyordu . Davos Zirvesi'nde konuşulan ancak resmi tutanaklara girmeyen bir başka önemli konu ise Rum mallarıydı . Özal , AT üyesi bir Yunanistan'ı kazanacak olmanın iştahı ile Kaz gelecek yerden tavuğu esirgemekten yana değildi . Hatta Davos Ziıvesi'nin yapıldığı günlerde Batı Trakya Türkleri'nin okulları boykot etmesiyle başlayan ve kamuoyunu meşgul eden haberlerle ilgili olarak Özal , Batı Trakya haberlerinin abartıldığı görüşünü savunuyordu . Özal , 1986'da Yunanlı bir gazeteciyle yaptığı söyleşide Rum mallarının akıbeti ile ilgili mevzuatın değiştirilmesi için Türkiye'nin de benzer istekleri olduğunu söylüyordu . Ancak Özal , yine de olumlu sinyaller veriyordu . Karşılıklı güven ortamında ve görüşme süreci içinde her şey tartışılabilir . Davos Görüşmeleri iki ulus arasındaki ilişkilerde yeni bir baharın başlaması ile bitiyordu . Halbuki somut bir sonuç da yoktu ortada . Kıbrıs , Kıta Sahanlığı , Ege Denizi'nde sınır anlaşmazlıkları ve azınlıklar konusunda elle tutulabilir bir sonuç alınamamıştı . adeta Özal'ın Yunan kamuoyuna yönelik olarak Politika Themata Dergisi'ne verdiği demeçteki Gelin sorunları donduralım , şeklindeki önerisi kabul edilmiş görünüyordu . Sevindirici tek gelişme karşılıklı görüşmelerin başlaması ve komisyonlar oluşturulmasıydı . Bu arada Özal , Rum malları ile ilgili olarak somut bir adım atıyordu . Diğer sorunların dondurulmasını öneren Başbakan , Davos'tan döner dönmez , ayağının tozuyla Rum mallarını buzdolabından çıkarıyor ve hükümet 3 Şubat 1988 tarihinde yayınladığı 12592 sayılı bir kararname ile 1964 Kararnamesi'nin yürürlükten kaldırılmasını ve Rum mallarının sahiplerine iadesini kararlaştırıyordu . Kararda , 1964 tarihli kararnamenin geriye yürür bir şekilde ortadan kaldırılması ve o dönemde ölüme bağlı tasarruf halinde mirasçıların gayrimenkulu geri alabilmesi gibi lehlerine yönelik maddeler yer alıyordu . Bu karar tam 25 yıl aradan sonra Rumların geride bıraktıkları gayrimemkullerini geri almaları anlamına geliyordu . Rumlar da hemen harekete geçiyor ve mallarını yeniden iktisab etmek için girişimlere başlıyordu . 1964 Kararnamesi'nin iptaline karşı çıkan ise tarihin tozlu yaprakları arasından çıkıveren bir isimdi . 1964'te Yunanlılar'ın sınır dışı uygulamalarını gerçekleştiren ve mallarına el konulması kararını alan dönemin İçişleri Bakanı Orhan Öztrak , kararı hovardalık , fazladan cömertlik olarak yorumluyordu . Öztrak'a göre Netice alınmadan tedbirler kaldırılmıştı . Çünkü - bu kez de ! - Gümülcine'de hala sükunet yoktu . Halbuki Özal almak istediğini elde etmişti . 1964 Kararnamesi'nin iptali karşılığında Yunanistan da Türkiye'nin Avrupa Topluluğu ile ilişkilerinin düzenlenmesinde önem taşıyan Türk - Yunan Uyum Anlaşması'nı imzalayacağı taahhüdünde bulunmuştu . Kararname'nin iptalinden sonra , harekete geçen yalnızca Rumlar değildi . Özellikle İstanbul'daki açıkgöz emlakçiler de Yunanistan'a düzenledikleri seferlerde tapuda isimleri geçen Yunanlıları ya da varislerini bularak , onlardan aldıkları vekaletnameler ile Rumların gayrimenkullerini ucuza kapatmaya başlamışlardı bile . Bu aşamada hükümetin yayınladığı kararname ile gayrimenkul satışları ve miras yoluyla intikali işlemleri başladı . Ancak Rumlar mallarını mahkeme kanalıyla açılan davalarla geri alabiliyorlardı . Bu kez de işler mahkeme aşamasında kilitleniyordu . Çünkü tapunun ilk sahibi olanlar dışındaki varisler mahkemeler yoluyla taşınmazın sahipliğini kanıtlamak zorundaydılar . Türkiye'de gayrimenkulu bulunan Rumların yarısına yakınının mahkemelerle davalı olduğu sanılıyor . Bu aşamada mahkemelerdeki tıkanma Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 13 Şubat 1991'de aldığı bir kararla çözülüyordu . Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 1991 sayılı kararında , Hukukça önemli olan evvelce kazanılmış olan hakların Bakanlar Kurulu kararnameleriyle ortadan kaldırılamayacağı belirtiliyor ve Bakanlar Kurulu'nun 1988 yılında 1964 Kararnamesi'nin sonuçlarını ortadan kaldıran kararı hatırlatılarak , Böylece siyasi organ artık bundan sonra 1964 tarihli kararnamede öngörülen önlemlerin devamını gerekli görmemiştir . Bunun doğal sonucu olarak o tarihe kadar durdurulmuş olan temliki tasarrufların icrasına , yani geçerli bir satış vaadi veya vasiyetnamenin ifasına herhangi bir hukuksal engel bulunmamaktadır deniyordu . Böylece özellikle vasiyetname aracılığıyla malını geri almak isteyen Rumların sorunlarının çözümünü sağlıyordu . Ancak bu karar da daha sonra Hazine'nin itirazı nedeniyle ikinci kez incelenmek üzere yeniden rafa kaldırılıyordu . 1988 - 1991 yılları arası Rumlar açısından pembe dönem oldu . Rumların bir bölümü bir süre içinde mallarını satma olanağı buldular . Ancak 1991'den sonra Yargıtay 2 . Hukuk Dairesi yeniden Rum mallarına yönelik zorluklar çıkarmaya başladı . Yargıtay , muris hangi sene ölmüşse , Yunanistan'daki Türk vatandaşlarına o tarihte uygulanan yasanın bulunmasını ve Mukabele - i Bilmisil e göre hareket edilmesi gerektiği görüşünü savunuyordu . Yani Yunanistan'daki Türk pasaportlu olanlara karşı uygulanan kanunlar dikkate alınarak Rum mallarının satışına izin verilecekti . 28 Mayıs 1928 tarihli ve 1062 sayılı Hudutları Dahilinde Teb'amızın Emlakına Karşı Mukabele - i Bilmisil Tedbiri İttihazı Hakkındaki Kanun a göre , İdari mukarrerat ( kararlar ) veya fevkalade ( olağanüstü ) veya istisnai ( ayrıcalıklı ) kanunlarla Türkiye teb'asının ( uyruklusunun ) hukuki mülkiyetini kısmen veya tamamen tahdit eden ( sınırlayan ) devletlerin , Türkiye'deki teb'asının hukuki mülkiyeti dahi icra vekilleri heyeti kararı ile hükümet tarafından mukabele - i bilmisil olmak üzere kısmen veya tamamen tahdit ve menkulat ( taşınır mallar ) ve gayri menkulatına ( taşınmaz mallar ) vaz'iyet ( l koyma ) olunabilir . Vaz'iyet edilen emvalin varidatı ve hadelicap tasfiyelerinden mütevellik hasılatı vesikaya istinaden isbat edecekleri zarar nisbetinde , zarar gören Türk teb'asına tevzi olunur . Avukat Vedat Yağdeniz ile yapılan görüşme Gözel , Yaşar a . g . e . , s : 10 Oran , Baskın , Rum Mallarına Gizli İpotek Yeni Gündem , 19 - 25 Ekim 1986 , Yıl : 3 , Sayı : 33 ; S : 18 - 21 Aydın , Gülden , Aktüel , 24 30 Aralık 1992 , Sayı : 77 Birand , Mehmet Ali , Türk - Yunan Sorunları Çözümlenemez , 1989 , s : 8 Davos Sürecine İlişkin Temel Belgeler , s : 332 Milliyet ; 1 Şubat 1988 Politakis , Andreas , 1988 , s : 166 Politakis , Andreas , 1988 , s : 152 - 153 Milliyet , 8 Şubat 1988 . Milliyet , 7 Şubat 1988 . Direniş hareketi , İttihat ve Terakki taşra teşkilatının ve Müslüman burjuvazinin önemli bir bölümünün katılmasıyla güç kazandı . 1920'de Ankara'da yeni bir hükümet kurulmuş ve çoğunlukla eski İstanbul Meclisi'nin üyeleri olan mebuslardan , bürokratlardan ve Batı Anadolu'nun Yunanlılar tarafından işgali nedeniyle milliyetçi harekette karar kılan taşra eşrafından oluşan bir meclis toplanmıştı . Meclis'in ilk günlerinde işgalci devletlerle müzakere yolunun hala açık olduğu düşünülüyordu . İşgal altındaki İstanbul meclisi için yapılan seçimlerde Ankara'ya yakınlık duyan mebusların büyük bir çoğunluk kazandıkları belli olunca , İstanbul'daki işgal idaresi mebusları tutuklayıp sürgüne yollamaya başladı . Bundan sonradır ki eski bürokrasiden çok sayıda kişi Ankara'da yeni kurulan iktidar merkezine katılmaya başladı . İtilaf devletleri geleneksel yönetici sınıfı temsil edenin artık iktidardan tamamen yoksun kalmış Padişah'ın çevresindeki katipler değil , yeni hükümet merkezi olduğunu anladılar . Dolayısıyla bundan böyle Ankara Hükümeti meşru muhatap olarak kabul edildi . Genel bir savaş bıkkınlığı havası içinde olan ve tecritçi bir politika izleyen İtilaf devletlerinin hiçbiri Yunan ordusunun peşinde yeni bir savaşı göze almak istemiyordu . Fransa ve İtalya Ankara hükümetiyle ateşkes anlaşması yapmayı tercih ettiler : İngiltere ise Yunanlıları terk ederek onları kendi kaynaklarıyla yetinmek zorunda bıraktı . Zaten Fransız hükümeti Anadolu'nun Yunanlılar tarafından işgalini İngilizlerin Ortadoğu'daki eski emperyalist amaçlarını gerçekleştirme politikasının bir parçası olarak yorumlamaya başlamıştı . Fransız kamuoyu ve Dışişleri Bakanlığı , önce Alman yanlısı , savaştan sonra da Bolşevik yanlısı olarak gördükleri İttihatçıların aksine Mustafa Kemal'i Batı ittifakının makul bir taraftarı olarak değerlendirdiğinden , Türk ordusuyla kısa zamanda anlaşmaya varılması için baskı yapmaktaydı . 1921 yılının ortalarına gelindiğinde , Fransız basını Mustafa Kemal'i Batı'nın nesnel müttefiki olarak alkışlıyordu . ( Bazı Fransız subayların Kurtuluş ordusu safında savaştığı rivayet edilir ) . İtalyan işgal kuvvetleri ise Türk ordusuna silah satışı ve yardımı yapmıştı . Rusya'daki yeni Bolşevik rejim ise Ankara hükümetiyle bir barış antlaşması imzalamakla kalmamış , Türk ordusuna mali yardım ve silah sağlayarak milliyetçi hareketi desteklemişti . Tahmin edilebileceği gibi İngilizler aktif bir çatışmaya girmemeye karar verdikten sonra , Türk Ordusunun Yunan kuvvetlerini Batı kıyısına sürüp Ege'ye dökmesi sadece bir zaman meselesiydi . Eylül 1922'den sonra , Kurtuluş ordusu Trakya'nın Misak - ı Milli sınırlan içinde olduğu kabul edilen bölümünü almak üzere İstanbul'a doğru yürüdü . İtilaf devletleri yeni bir barış antlaşması için çağrıda bulundu ve sonuçta 1923'te imzalanan Lozan Barış Antlaşması'yla mevcut durum onaylanmış oldu . Temmuz 1923'te kaderi 1938'de kararlaştırılan Hatay - İskenderun bölgesi dışında Türkiye'nin şimdiki sınırları çizilmişti . Osmanlı İmparatorluğu'nun gerileme dönemi boyunca kaybettiği topraklar üzerinde birçok ulus devleti kurulmuştu ; İmparatorluğun sonu ise 1923'te biten uzatmalı savaş sırasında geldi . 1923'te eski İmparatorluk'tan geriye kala topraklarda Müslümanlar nüfusun yüzde 97 kadarını oluşturuyordu ve bu nüfusun büyük çoğunluğu Türk'tü . Savaş döneminin kargaşası İmparatorluk'tan arta kalan topraklardaki toplumsal yapıyı ve sınıf dengelerini büyük ölçüde değiştirmişti . Kendi projelerini toplumsal sisteme kabul ettirme girişimi içinde yer alabilecek aktörler coğrafi ve demografik dinamikler neticesinde büyük ölçüde değişmişti . Yukarıda anlatılan ve yeni siyasi birimin toplumsal yapısını belirlemesi beklenebilecek sınıf çatışması , gayrimüslim nüfusun ülkeden çıkarılması ile önceden tahmin edilmeyecek bir yöne sapmıştı . Sınıf dengelerindeki ani veya tedrici değişmeler ancak önceden varolan çelişkilerin analizi yoluyla anlaşılabilir . Ama böyle bir analiz çatışmaların nasıl sona erdiğini kendi başına açıklayamaz . Devletler - arası sistemin dayatmaları ve Savaş'ın getirdiği yıkım olmasaydı bürokrasi ile Hristiyan burjuvazi arasındaki çatışmanın , burjuvazinin mücadele alanından bu şekilde tamamen çıkartılmasıyla sonuçlanmayacağını kesinlikle söyleyebiliriz . Gerçi sınıf çatışması etnik ve dini terimlerle ifade bulmuştu , ama daha barışçı şartlar altında , İttihatçıların politikaları , pazar üzerindeki siyasi kontolün artması , ve burjuvazi içinde Hıristiyan olmayan unsurların payının büyümesiyle sonuçlanabilirdi . Tarihi olaylar başka türlü gelişseydi sonuçların neler olabileceğine ilişkin araştırmamızı sürdürürsek , I . Dünya Savaşı olmamış olsaydı , bürokrasinin değişmiş bir toplumsal yapıda yeniden yönetici sınıf olmayı başarmasının ihtimal dahilinde bulunduğu söylenebilir . Bir başka deyişle ; iktisadi dönüşüm süreci üzerinde bir ölçüde siyasi kontrol kurmayı amaçlayan iktisadi politikalarla , bürokrasi artık ürünü daha etkin biçimde temellük edecek ve denetleyecek bir konuma gelebilirdi . Ama bunların hepsi pazarın hakimiyetinin gittikçe arttığı ve ticaret burjuvazisinin büyüdüğü bir sosyo - ekonomik bağlamda gerçekleşecekti . Böylece , bürokrasi bu bağlama uymak zorunda kalacak ve hakimiyetini , sayıları pazara paralel olarak büyüyen tüccarlar , sanayiciler ve şehirli orta sınıf üzerinde sürdürmek zorunda kalacaktı . Devlet aygıtı ayrıcalıklı konumunu korurken kapitalizmin gelişmesi mümkün olur muydu ? Bürokrasi ile tüccar sınıfı arasında ilişki açısından akıldığında , durum özerk bir devlet sınıfının henüz filizlenen kapitalist gruplar üzerinde vesayetini kurduğu Japonya'ya benzer . Japonya'da kapitalizme geçişin özgüllüğünün , bürokrasinin gerek toprak sahibi sınıfa , gerekse burjuvaziye doğrudan bağımlı olmamasından kaynaklandığı ileri sürülmüştür . Bu bağımsızlık bürokrasiye yeni iktisadi örgütlenme biçimlerini teşvik edebilmek için devlet kaynaklarını kullanma imkanını sağlamıştır . Osmanlı örneğinde de , dış tehdit ve iç karışıklık nedeniyle harekete geçen bürokratlar , iktidarı ele geçirip devlet aygıtını güçlendirmek amacıyla örgütlenmişlerdi . Japonya'daki benzerleri gibi Osmanlı bürokratları da toprak sahibi bir sınıftan bağımsız hareket edebilme gücündeydiler . Yine Japonya'daki gibi kamu kaynaklarını ticaret sınıfının belli kesimlerini desteklemek ve yönlendirmek için kullanmışlardı . Ama , Meiji bürokratları köylülüğün proleterleşmesini onaylar ve hızlandırırken , Osmanlı yönetici sınıfı toprakta küçük mülkiyeti korumuş ve dolaylı da olsa desteklemişti . Bir başka deyişle , Osmanlı İmparatorluğunda gerçekleşebilecek her türlü kapitalizme geçiş , hakim ve korunan toplumsal ilişki olan bürokrasi - bağımsız köylülük ilişkisinin kıyısında yavaş yavaş ilerlemek zorundaydı . Osmanlı İmparatorluğu'nda bir tüccar sınıfının gelişmesi beraberinde proleterleşme getirmedi . Çoğunun kendi toprakları da olan mevsimlik işçiler dışında , hizmetlerde ve sanayide çalışan ücretli işçilerin sayısı , 20 . yüzyılın başında en fazla 200 - 250. ( Türkiye'nin şimdiki sınırlan esas alındığında bu rakam daha da düşer . ) Bu nedenle , bürokrasi tarımda köylü üretiminin çözülmesine karşı direnme eğilimi gösterirken , tüccar sınıfı esas olarak küçük meta üretiminden gelen artık ürünün pazarlanmasıyla uğraşıyordu . Sırf bu açıdan bakıldığında , Osmanlı örneği ile Fransa'nın kapitalizme geçişi arasındaki benzerliklere değinmek yararlı olabilir . Fransa'da da merkezi otorite köylülüğün mülksüzleştirilmesine karşı direnmiş ve küçük mülkiyetin devamını sağlamaya çalışmıştı . Merkezi otorite güçlü kaldığı müddetçe , küçük mülkiyeti korumada başarılı oldu ; birkaç coğrafi bölge dışında beraberinde köylülüğün proleterleşmesini getiren çitleme hareketleri görülmedi . Fransa'da da kapitalist üretim ilişkileri temel tarımsal yapının dışında gelişti ve tüccar sınıfı esas olarak küçük meta üretiminden gelen artık ürünle iş yaptı . Devlet aygıtının sürekliliğine son veren ve sonunda kapitalist sınıfın doğrudan siyasal temsiline imkan veren 1789 Devrimi'ydi . Devrim eski rejim yerine kapitalist çıkarlara şu veya bu ölçüde hizmet etmeye eğilimli bir yönetim getirdi , fakat aynı zamanda da köylülüğün mülkiyet haklarını sağlamlaştırdı . Devrimci bir kopuş olmadığı müddetçe Jön Türklerin toplumu yukarıdan değiştirme girişimi devletin rolünde bir sürekliliği varsayıyordu . Böylece , bürokrasi , vesayeti altında tutarak geliştirmeyi istediği çıkar gruplarınca içerden fethedilene kadar , devlet yapısı kapitalist isteklere karşı özerkliğini koruyacaktı . Öte yandan , bağımsız köylülüğe sağlanan , siyasi destek , kapitalist sektörün hızla büyümesini engelleyecek ve bunun yerine kapitalizmin bürokrasi aracılığıyla gelişmesini ve daha karmaşık biçimde olgunlaşmasını mümkün kılacaktı . Jön Türklerin gerçekleşmeyi istediklerine alternatif diğer bir senaryo da Latin Amerika'daki gelişme çizgilerine benzer bir orta sınıf isyanı olabilirdi . Ama , bu senaryonun gerçekleşmesi iki nedenle mümkün değildi . Birincisi , Latin Amerika'da orta sınıf içinde toprak sahibi oligarşinin sanayi üretimine geçerek farklılaşmış bir bölümü yer almaktaydı . Bu nedenle , isyanın bir yönü de sınıf içi çatışmaydı ve esas olarak oligarşiyi temsil eden siyasi otorite iktidar mücadelesi yapan yeni gruba bütünüyle karşı değildi . Osmanlı örneğinde ise bürokrasi varlığını küçük üreticilere , yani kapitalist gelişmenin en çok tehdit edeceği tabakaya borçluydu . Dolayısıyla bürokrasi dizginleşmemiş bir kapitalizm projesini hoş karşılayamazdı ; ve bürokrasi karşı çıktığı takdirde de orta sınıf ın başarı şansı azalırdı . İkinci ve daha önemli neden , bürokrasi gibi burjuvazinin de sınıf çatışmasını ideolojik olarak sapmış bir şekilde algılamaları , yani temel sorunlarını dini ve etnik terimlerle görmeleriydi . Bu nedenle Hıristiyan burjuvazi mücadelesini esas olarak siyasi otoriteyi etkileyecek toplumsal talepler yoluyla değil , devletler - arası arenaya çıkardığı etnik ve dini özerklik talepleri yoluyla dile getirmeyi amaçladı . Yani , Hristiyan ticaret burjuvazisi , devlet nüfuzu altına alarak kendisi - için sınıf olma seçeneğine sahip olamadı . Özellikle son dönemlerde , Bab - ı Ali'yi kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirilecek bir siyasi otorite olarak görmüyorlar , Osmanlı devletinin ele geçirilecek ve kullanılacak meşru bir alan olduğunu kabul etmiyorlardı . Hristiyan burjuvazi , Osmanlı devletinin meşruluğunu reddedip İmparatorluğun parçalanmasını yeğleyerek , bir orta sınıf devrimi yoluyla hakimiyet kazanma ve siyasal iktidara aday olma olasılığını da yitirdi . Azınlık burjuvazisinin siyasi iktidarı istememesi ve isteyememesi Türkiye'de devletin ve yönetici sınıfların daha sonraki gelişmesini belirleyen en önemli etmendi . Bürokrasinin yönetici sınıf olarak özel bir konumda olmasının ve toprak sahibi bir ticari oligarşinin bulunmamasının , Osmanlı toplumsal gelişmesini dünyadaki diğer örneklere benzer bir yol izlemekten alıkoyduğu sonucuna varabiliriz . Ayrıca , toplumsal sorunun ( sınıf projeleri arasındaki çatışmanın ) sırf etnik ve dini terimlerle ortaya çıkması hem bürokrasinin , hem de komprador burjuvazinin devletin rolüne ilişkin taleplerini sistemi dönüştürmek terimleriyle dile getirmesini önledi . Savaş çıkmasa ve Hristiyan burjuvazi saf dışı bırakılmasaydı , en olası sonuç iki tarafın toplumsal projelerinin birbirine gittikçe yaklaşarak ; vaktinden önce ortaya çıkan bir neo - merkantilizme ulaşması olacaktı . İşte o zaman Japonya modelinin gerçekleşme şansı olurdu . Ne var ki , burjuvazinin bu denkleme önemli bir siyasal güçle gireceği ve beraberinde hatırı sayılır bir kültürel gelişme düzeyi de getireceği unutulmamalıdır . Cumhuriyet Türkiye'sinin kendine seçtiği bakış noktası bu gelişmenin tarihi önemini azımsama eğilimi gösterir ve belli coğrafi alanlarla sınırlı olmakla birlikte , burjuva kültürünün I . Dünya Savaşı öncesinde eriştiği gelişme düzeyinin küçümsenmesine yol açar . Nitekim Cumhuriyet döneminin yukarıdan modernleştirme çabaları bu bağlamda , yani Hristiyan burjuvazi tarafından Anadolu şehirlerinde başlatılmış olan kültürel filizlenme yerine milliyetçi bir ideoloji koyma girişimleri olarak , görülebilir . Burada , varsayımlar alanından ayrılıp , Türkiye Cumhuriyeti'nin doğuşundaki sınıf dengelerini tanımlamaya başlayacağız . Burjuvazinin büyük ölçüde , gayrimüslim tüccar , banker ve aracılardan ibaret sayılabileceğine daha önce işaret etmiştik . Bu , azınlıkların tamamının şehirli burjuva olduğu veya hepsinin ticaretle uğraştığı anlamına gelmez . Örneğin , İmparatorluk'taki Ermenilerin büyük çoğunluğu Doğu Anadolu'da Müslüman köylülere benzer şartlarda yaşıyordu . Ayrıca Karadeniz kıyılarında ve Orta Anadolu'da geleneksel tarımla uğraşmaya devam eden Rum toplulukları da vardı . Ege kıyılarında yaşayan Rum köylülerin çoğunlunu ise ihracata yönelik meta üreticisiydi . Kentlerdeki ücretli nüfusun büyük bir bölümünü Rumlar oluşturuyordu . Yine de , 19 . yüzyılın son yarısında , İstanbul , Selanik ve İzmir başta olmak üzere bütün önemli şehirlerdeki ticaret burjuvazisinin ezici çoğunluğu gayrimüslimdi . Ermenilerin iktisadi öneminin yadsınamayacağı Doğu'daki şehirler bir yana , iç kesimlerdeki Bursa , Konya , Kayseri , Sivas ve Ankara gibi geleneksel şehirlerde bile , ticari faaliyetin yeniden canlanması önemli konumların azınlıkların eline geçmesine yol açmıştı . Coğrafi kapsamları eksiksiz olmasına rağmen Osmanlı nüfus istatistiklerinin doğruluğu , özellikle İmparatorluğun parçalanmasının etnik esasa dayalı devletlerin kurulmasına yol açacağını düşünüldüğü bir dönemde , gerek o dönemde yaşayanlar , gerek tarihçiler tarafından şüpheyle karşılanmıştır . Oysa bugün , 19 . yüzyılın ikinci yarısında ve I . Dünya Savaşı öncesinde yapılmış olan tutarlı bir dizi nüfus sayımından elde edilmiş olan Osmanlı rakamlarının tam doğru olmasalar bile kullanılabilir oldukları düşünülmektedir . 1906 sayımına göre , Türkiye'nin bugünkü sınırları içindeki nüfus takriben 15 milyondu ve bu nüfusun yüzde 10'u Rum , yüzde 7'si Ermeni , yüzde 1'i Musevi'ydi . Müslümanlar yüzde 80'in üstündeydi . 1914 ile 1924 , arasında bu nüfusta önemli bir azalma olduğu gibi , nüfus bileşimi de ciddi bir değişikliğe uğradı . 1927 nüfus sayımına göre Türkiye'deki nüfus 13. Gayrimüslimler ise sadece yüzde 2. Nüfustaki değişmenin bir nedeni savaşın getirdiği yıkımdı . Örneğin , Müslüman nüfusun yüzde 18'inin 1914 ile 1922 arasında ölmüş olduğu tahmin edilmektedir . Ermeni nüfusun bir bölümü 1915'teki tehcir sırasında ölmüş bir bölümü ise Suriye'ye , Sovyetler Ermenistanı'na ve başka ülkelere göç etmişti . Rum nüfusu içinde ölenlerin sayısı daha azdı ; Yunanistan'daki 1928 sayımına göre , Türkiye'den gelen mültecilerin sayısı yaklaşık 1. Demek ki , Türkiye'nin 1913'teki nüfusunun dörtte - birinden biraz fazlası 1925'e gelindiğinde artık yoktu : Müslüman nüfusun beşte - bire yakını ölmüş , gayrimüslimlerin ise sadece sekizde - biri ülkede kalmıştı . Yves Lelannou , La fin de I'empire Ottoman vue par la presse française ( 1918 - 1923 ) . Turcica Cilt IX ve X , 1978 , s . 185 . Theda Skocpol ve Ellen Kay Trimberger , Revolutions and the World - Historical Development of Capitalism , B . H . Kaplan ( der. ) Social Change in the Capitalist World Economy , Sage 1978 . Paul Dumont , A propos de la classe ouvriere Ottomane a la veille de la revolution Jeune Turque , Turcica , cilt IX , 1977 , s . 240 . Tarımsal yapı ile devletin niteliği arasındaki ilişkiyi ele alan geniş bir literatür vardır . Buradaki tartışmayla en doğrudan ilişkili olanlar , Barrington Moore , Jr . , Social Origins ol Dictatorship and Democracy , adlı kitabı ( Beacon 1966 ) ve Robert Brenner'in Agrarian Class Structure and Economic Development in Pre - Industrial Europe ( Past and Present , Şubat 1974 ) başlıklı makalesidir . Vital Cuinet'nin La Turquie d'Asie ( Paris 1890 - 95 ) adlı dört ciltlik eseri Anadolu'nun en önemli şehirlerine ait bilgiler içerir . Yakın zamanlarda Yurt Ansiklopedisi ( İstanbul , 1982 - 84 ) bugünkü Türkiye'nin illeri hakkında elde bulunan bütün tarihi verileri yayımladı . Ayrıca , bak . 9 . nottaki kaynaklar ve Messob K . Krikorian , Armenians in the Service of the Ottoman Empire , Londra 1978 . Bu kitapta her vilayet ayrı ayrı ele alınmıştır . Bu konu Osmanlı nüfus tarihine ilişkin iki yeni kitapta ele alınmaktadır . Kemal H . Karpat , Ottoman Population 1830 - 1914 , Demographic and Social Chaıacteristics , University of Wisconsin Press , 1985 ve Justin McCarthy , Muslims and Minorities . The Population of the Ottoman Empire and the And of the Empire , New York University 1983 . BöLÜM VIII KRİZİN DİNAMİĞİ İthal ikameci sanayileşme , yerli sanayi sektörünün selektif korunmasına dayanır . Bu stratejiyi başarıyla uygulayan ülkelerde , sınai gelişme , üretim sürecinin girdileri olarak teknoloji , sermaye malları ve ara mallarının ithalini gerektirmişti . Bu nedenle , ithal ikamesi aynı zamanda seçici bir koruma stratejisiydi : sermaye malları ve girdiler ithal edilirken , ülke içinde gelişen sanayilerin ürünleri dış rekabetle karşılaşmıyordu . İthalat hacmi ile yerli sanayilerin arasında dolaysız bir ilişki olduğu için de sanayileşme hızınız tavanını sadece kapitalist ekonominin klasik kriz eğilimleri değil , aynı zamanda ithalat kapasitesi beliriliyordu . Bu bölümde , Türkiye'de ithal ikameci döneminde klasik kriz eğilimlerinin ortaya çıkmadığını ve bu yüzden de mevcut döviz miktarının , yani ithalat kapasitesinin , sanayileşme hızını belirlediğini ileri süreceğiz . Ayrıca , İİS stratejisini destekleyen toplumsal ittifakın da aynı döviz kısıtının sonucu bozulduğunu göstereceğiz . Bir başka deyişle ittifakın içindeki çatışma içsel çelişkinin keskinleşmesi nedeniyle ortaya çıkmadı ; sistemin , iktisadi krize girmesinin ardından toplumsal kriz geldi . Yahut da , toplumsal ( sınıflar - arası ) bütünleşme düzeyinde kurulan dengeleri zorlayan ve bozan şey , sistem bütünleşmesindeki sorunlar oldu . Kapitalist bir ekonomideki klasik kriz eğilimleri iki temel sonuçtan birini verirler : düşük tüketim - pazardaki talep yetersizliği - veya azalan kar oranı - üretici yatırımın yetersizliği . İthal ikamesi politikaları bu sonuçların ikisini de önleme amacını taşır : bu politikalarla , bir yandan sanayicilerin yeterli kar elde etmesi sağlanmaya çalışılırken , öte yandan iç pazarın oluşturulması ve devam ettirilmesi amaçlanır . İç pazarın korunması , esas olarak girdilerini ithal etme şansı olan sanayicilerin yararınadır . Sanayiciler , ürünlerini iç pazarda satarken rekabetle karşılaşmadıklarından , yüksek tekel karları elde edebilirler . Bu karların boyutları göz önünde tutulursa , yeniden üretimin ve birikimin maddi şartları devam ettiği sürece , himayenin getirdiği ranttaki geçici düşüşler karşısında yatırım yapmayarak , yani sermaye grevi biçiminde bir tepki göstermelerinin ihtimal dışı olduğu anlaşılır . Bir başka deyişle , üretimin fiziki girdilerini elde edebildikleri ve işçi disiplininden yeterli ölçüde emin oldukları sürece , karlılıktaki nispi azalmalara katlanırlar . İşçilerin talepleri ücret düzeyleriyle sınırlı kaldığı sürece , iç pazar yaratmaya yönelik , yani ayrıcalıklı sanayi sektörlerinde yüksek ücretlerin oluşması sonucunu veren devlet politikasının başarıya ulaşabilmesinin nedeni budur . Sendikaların mücadelesi daha siyasi bir nitelik kazanıp emek süreci sorgulanmaya başladığında , sanayiciler bir dönüm noktasına gelirler : artık yeniden - üretimin maddi - şartları tehdit altındadır . İİS sanayicisi ileri ülkelerdeki kapitalistlerin tersine , ithal teknolojiyle çalışmak zorunda olduğundan , artan işçi taleplerinin gerektirdiği teknik değişiklikleri yapamaz . Bu yüzden işçilerin üretim sürecine ilişkin talepleri karşısında daha da katı olmak zorundadır . Hirschman'ın İİS'yi sıkı sıkıya aşamalı bir süreç olarak tanımladığını hatırlayarak , bu stratejinin teknoloji düzeyinde pek fazla seçeneğe veya değişikliğe müsait olmadığını ilave edebiliriz . Bu nedenle , sermaye karlılıktaki geçici düşmelere katlanabilirken , işçi disiplininin bozulmasına daha farklı tepki gösterecektir . Gelişmiş ülkelerde 1960'lardan sonraki Keynesci tecrübe , belli bir gelir dağılımı ve tüketim talebi yaratmayı amaçlayan güçlü bir devletin varlığının kar oranının azalmasına yol açabileceğini ve bunun da kapitalistlerin tepki göstermesiyle sonuçlanabileceğini gösterdi . Bir başka deyişle , fazla başarılı bir talep yaratma mekanizması , kapitalistlerin karlarının tehlikeye düştüğünü hissetmeye başladıktan zaman gözden düşer . Bu nedenle , kapitalist devlet , sermayeyi azalan kar oranlarına karşı garantiye almaya teşebbüs eder . İthal ikamesinde pazar yaratmaya yönelik iki mekanizma , yani tarım sektörü lehine gelişen ticaret hadleri ve artan gerçek ücretler yukarıda anlatılmıştı ; şimdi ise sanayide tatminkar düzeyde birikimi mümkün kılan toplumsal artık akışlarının tespit edilmesi gerekli . Toplumsal artığın sanayicilerin hesabına aktarılmasını sağlayan mekanizmaları irdeleyerek işe başlayabiliriz . Himaye yoluyla sağlanan rantlar tabii ki başlıca aktarma kanalıydı . Hem dış rekabetin önlenmesi , hem de iç pazarda tekel veya olipogol yapılar oluşturulması nedeniyle , kar marjı yüksek düzeyde kalabildi . Çeşitli güçlerin bir araya gelerek yabancı sermayeyi Türk sanayiinin dışında tutması sonucu , yerli burjuvazi daha üretken olma potansiyelini taşıyan yabancı sermayeyle ( istemediğinde ) rekabet etme zorunda kalmadı . Yabancı sermayenin nispeten düşük düzeyde olmasının nedenleri üzerinde daha sonra duracağım . Bu noktada , yabancı sermayenin , burjuvazi ile bürokrasi arasında , açığa vurulmamış bir anlaşmanın kapsamındaki konulardan biri olduğu ve bu anlaşmanın dönem sonunda dış baskıları iyice yoğunlaşana kadar yürürlükte kaldığını belirtmekle yetineceğim . Temel mekanizmalardan ikincisi , sübvansiyon programlarıydı : bu programlarla devlet , sanayi burjuvazisinin ( bazıları devlet teşebbüslerinde üretilen ) düşük fiyatlı girdilerden , tercihli fiyatlardan , düşük maliyetli kredilerden ve vergi iadelerinden dolaysız veya dolaylı olarak yararlanmasını mümkün kıldı . Bu sübvansiyonlardan biri , döviz kuru , nitel olarak farklı boyutlardaydı ve işleyişi sahte bir pazar görünümü arkasında gizlenmişti . Önemini ortaya koymak için bunu üçüncü bir mekanizma olarak ele alacağım . Son olarak da , imalat sektörü içindeki düaliteyi modern sanayi ile düşük ücret ödeyen küçük teşebbüsler arasındaki eşitsiz mübadelenin kaynağı olarak inceleyeceğim . Vergi iadesi , tercihli döviz kotaları ve düşük maliyetli kredi programlarının fazla yoruma ihtiyacı yok . Bu programlar çerçevesindeki ayrıcalıklar DPT veya başka siyasi mekanizmalar yoluyla tahsis ediliyordu ve bunlardan yararlanan sanayiciler ile genel himaye ve gümrük tarifesi politikasından yararlananlar aynıydı . Bu programlar , sanayi burjuvazisinin hegemonyasıyla birlikte başlatılmış olduklarından , sanayicilerin talepleri doğrultusunda gelişmişlerdi . Kamu İktisadi Teşebbüsleri ( KİT'ler ) , düşük maliyetli girdiler sağlamakla birlikte tamamen farklı mahiyetteydi . Bürokrasinin hakim olduğu devletçi dönemden kalan bu kuruluşlar , siyasi sistemdeki değişikliklere ve bürokrasinin uğradığı statü kaybına rağmen , sanayi sektörü içindeki nicel önemlerini korumuşlardı . Devletin birikim ve üretim araçları üzerindeki kontrolünün güçlenmesine yol açabilecekleri için KİT'ler burjuvazi karşısında potansiyel bir tehlikeydi . Potansiyel olarak , bürokrasinin eline araçsaldan öteye bir , özerklik sağlama imkanı veriyorlardı . Dolayısıyla , KİT'lerin bu potansiyel tehlike boyutuna rağmen sanayi burjuvazisine değer aktarma işlevini görmeye devam etmeleri , hakimiyet yapısını ortaya koyması açısından önemlidir . 1940'ların sonunda DP liderleri devletçilik aleyhtarı bir kampanya yürütürlerken , en çok tartışılan konulardan biri devlet teşebbüslerinin özel sektöre devri olmuştu . Bu kuruluşların , özel sektörde kapitalizmin gelişmesini engelleyen ayrıcalıklı birikim odakları olduğu düşünülüyordu . Ama , DP liderleri iktidara geldikten kısa bir süre sonra , genel iktisadi politika yönelimi içinde devlet teşebbüslerinin hangi amaçla kullanıldığının önemli olduğunu anladılar . KİT'ler , vaatlerin aksine satılmadı ; varlıkları mutlak olarak genişlerken , özel birikimin mantığına tabi kılındılar . 1950'lerin ilk yıllarında KİT'lerin toplam imalat içindeki payı yüzde 25 civarında oynamaktaydı . Devlet teşebbüslerinin sanayi katma değeri içindeki payı 1954'te düştü ve daha sonra beşte - bir ile altıda - bir civarında istikrar kazandı . 1960'tan sonra KİT'ler çeşitli vesilelerle siyasal gündeme geldiyse de , bu tartışmalar genellikle retorik düzeyinde kaldı . Burjuvazi , sadece bürokratik idareden memnuniyetsizliğini ifade etmek istediğinde , devlet teşebbüsleri konusunu gündeme getirdi ve bu durumda da tartışılan mevcudiyetleri , tasfiye edilmeleri ya da özel sektöre devredilmeleri değildi . Tartışmalar daha çok KİT'lerin kötü yönetilmeleri , istihdam politikaları , fiyatlandırma kıstasları ve devlet sübvansiyonlarının enflasyonist etkisi çevresinde döndü ; yani bunların en iyi biçimde nasıl kullanılabilecekleri konuşuldu . KİT'ler , bölgesel kalkınma yoluyla istihdam yaratmaktan , ülkenin kendine yeterliğine kadar uzanan birçok amaca hizmet etti . Bu amaçlarının çoğunun sanayi burjuvazisine ters düşmediği söylenebilir . Özel sektörün kar oranını korumak açısından ise her iki bakımdan önemliydi : büyük miktarlarda ilk sermaye yatırımı gerektiren ara malları üretiminin sağlanması ve düşük fiyatlı girdilerin üretimi . İlk devlet teşebbüsleri , milliyetçi kalkınma projelerinin revaçta olduğu dönemlerde , Sovyet uygulamasını hatırlatan sanayileşme planları çerçevesinde kurulmuştu . 1936'larda bu kuruluşların yatırımları demir - çelik , kağıt , suni gübre ve suni ipeğin yanı sıra , madencilik ve tekstilde yoğunlaşmıştı . Bu üretim birimleri ; kuruldukları dönemin standartlarına göre büyüktü ; hele özel sektör teşebbüslerinin o sıralardaki ölçeğiyle karşılaştırıldığında çok büyük ölçekliydiler . Yani , o dönemde özel sektörün bir araya getiremeyeceği boyutlarda sermayeyi harekete geçirmişlerdi . 1960'lara kadar , devlet teşebbüsleri ölçek bakımından , rakipsiz kaldılar . İkinci olarak devlet teşebbüsleri , şeker ve tekstil hariç , pazarın tüketime dönük alanlarına girmedi . Genellikle , özel sektörün kullanacağı girdileri ürettiler . Girdi üreten fabrikaların varlığının bir sonucunun döviz tasarrufu olduğunu , böylece bu kıt iktisadi kaynağın özel birikim için kullanılabildiğini belirtmiştik . Daha da önemlisi , bu ara sanayiler , prestijleri yüksek olsa bile , 1960'lara gelindiğinde artık modern sanayinin ön planında yer almıyordu . Yani , gerektirdikleri ilk yatırım büyük olduğu gibi , dünya ölçeğinde de düşük kar oranlı iş kolları olmuşlar , cazibelerini yitirmişlerdi . Bu sektörlerdeki yatırımlar döviz tasarrufu , milli pazarın sağlamlaştırılması ve kesintisiz bir girdi akışının sağlanması için elzemdi ama , sadece büyük miktarda ilk harcama gerektireceklerinden değil , aynı zamanda düşük kar oranları yüzünden bu yatırımları özel sektör üstlenemezdi . Dolayısıyla , devlet sektörünün düşük kar oranlarıyla çalışması ve ortaya çıkaracağı dışsal ekonomilerden özel sektörün yararlanması yapısal bir zorunluluktu . Özel mülkiyet devam ettiği sürece pazar sisteminde kaçınılmaz olarak ortaya çıkan bu dışsal ekonomilere ek olarak , devlet teşebbüslerinin ürünlerinin fiyatı da özel sektör lehine tespit ediliyordu . Özel sektör lehine fiyat tespiti derken , devletin ürettiği girdilerin fiyatlarının , dünyadaki cari yatlardan daha düşük olduğunu kastetmiyorum ; karşılaştırma , devletin koyduğu fiyatlar ile aynı girdiler özel sermaye tarafından üretilmiş olsaydı ortaya çıkacak fiyatlar arasında yapılmalıdır . Devlet teşebbüslerinin yıllık faaliyetlerini sürdürebilmek için sübvansiyona ihtiyaç duymaları , özellikle bu kuruluşların çoğunun tekel konumunda bulunduğu göz önünde tutulursa , fiyatlarını kar maksimizasyonu esasına göre saptamadıklarına işaret eder . Öte yandan , istihdam yaratma politikası ve ödenen ücretlerin yüksek olması nedeniyle bu kuruluşların verimli işletmecilik anlayışının dışına çıktığı da doğrudur . Dolayısıyla , devlet teşebbüslerinin fiyatlandırma politikasının ne ölçüde sübvansiyon yarattığını tespit etmek ya da özel sektöre yapılan transferin hacmini ölçmek kolay değildir . KİT'lerin faaliyetinin özel sektör yararına olması , sanayilerin girdilerini ithal etmeyi tercih etmeyecekleri anlamına gelmez . Sanayiciler , girdilerini KİT'lerden satın almak zorunda olduklarından , teslimattaki beceriksizliklere ve kalite tutarsızlıklarına katlanmaya mecburdurlar . Öte yandan , genel döviz kıtlığı varken , bütünüyle kota tahsislerine bağlı olmak gibi bir alternatif daha cazip olmayabilirdi . Her sanayici rakiplerinin de kendisiyle aynı girdi sorunlarıyla karşı karşıya olduğunu bildiği sürece , daha az şikayet eğiliminde olacaktı . Özellikle ne kalite ne de fiyatlar dünya pazarının yatırımlarına tabi olduğundan , korunan ekonomi içinde olup bitenler klasik bir sınırlı rasyonellik durumunun özelliklerini taşımaktaydı : değişkenlerin çoğu çevresel kısıtlar kümesinin bir parçası olarak kabul ediliyordu . Herkes bu kısıtlarla birlikte yaşadığından , tek tek kapitalistler için bu kısıtla değiştirmeye teşebbüs etmek rantabl değildi ; bunun yerine , bu kısıtlar sabit çevrenin bir parçası , olarak kabul edilerek , hesapların bu veriler çerçevesinde yapılması zorunluydu . Hirschman'a göre ithal ikamesinin ilk kuşak sanayicileri geri bağlantıların ( ara malı ve makine üreten teknolojilerin ) ortaya çıkmasına karşı bir lobi oluştururlar . İlk kuşak sanayiciler ithal makine ve ara malı kullanarak tüketim mallarında uzmanlaştıklarından , rekabetçi dünya pazarının özellikleri olan güvenilir kalite , kesin teslim programları ve fiyat garantilerini sağlayan yurtdışındaki üreticilerle bağlantılarını sürdürmeyi tercih ederler . Aynı girdilerin müstakbel yerli üreticileri ise , dış pazarın rekabetinden korunmuş olacakları için , kalitesi ve teslim programı belirsiz malları yüksek fiyatlarla satabileceklerdir . Türkiye örneğinde geri bağlantı sanayilerinin bazıları devlet sektöründeydi . Böylece , Hirschman'ın belirttiği birinci ve ikinci kuşak sanayiciler arasındaki çatışmadan kaçınılabileceğinden , bu durum , devlet mekanizması üzerindeki hakimiyetini önceden kurmuş olması şartıyla , sanayi burjuvazisinin yararınaydı . Devletin iktisadi faaliyetleri sanayi burjuvazisi için cazip olmayan alanlarla sınırlandırılabilir ve teknolojik derinleşme daha pürüzsüz bir biçimde gerçekleştirilebilirdi . Diğer taraftan bu durum , sanayicilerin üretim nitelik ve koşullarını devlet teşebbüslerinin içerdiği belirsizliklere göre ayarlamaya mecbur olmaları demekti ; bu ise , dünya pazarının kalite ve verimlilik normlarının özümsenmesini geciktirdi . Bir başka deyişle , daha dar kapsamlı bir ithal ikamesi programıyla Türkiye'deki iktisadi alan daha az kapsamlı olabilirdi . Devlet teşebbüsleri dünya pazarı muhasebesi dışında kalan zincirin nihai üründen geri bağlantılara kadar uzamasını sağladı , bu yüzden de bir bütün olarak sanayi sektörünün rasyonalitesi dünya normlarından gitgide uzaklaştı . Ara mallar üreten devlet teşebbüslerinin yanı sıra , ithal ikamesinin ilk aşamasında özel sektörün üstleneceği beklenen tüketim mallarını - özellikle tekstil ürünleri - üreten devlet teşebbüsleri de vardı . Ama , oldukça belirgin bir ürün farklılaşması olduğundan , özel sektörle KİT'lerin çatışması için bir neden yoktu . 1930'larda Sümerbank temel ihtiyaçları karşılayan ucuz ve kaba pamukluları ve bürokratların daire de giydikleri - çeşitli gri ve kahverengi tonlarındaki - yünlüleri üretmeye başlamıştı . 1950'lerde , daha küçük ölçekli özel kuruluşlar , desenleri ve renkleri daha cazip suni ve karışık dokumalar ithal etmeye başladılar . Bu ürünler tüketici talebinin üst basamaklarına yerleşince , devletin imal ettiği p düşük kaliteli , ama son derece ucuz basmalar ve yünlüleri en düşük gelir düzeyindeki tüketiciler almaya başladı . Devletin ucuz kumaş üretmesinin hem köylülerin , hem de şehirlerdeki alt gelir gruplarının gerçek gelirlerini arttıran bir faktör olduğu , bu yüzden de sanayicilere ters gelmediği söylenebilir . Bürokrasinin üretim araçlarının kontrolüne dayanan özerkliği önlenebildiği sürece , KİT'lerin , özel sektöre transfer sağlayan , pek de gizlenmemiş bir mekanizma işlevi gördü . İktisadi artığın istenen şekilde dağıtılmasında devlet politikasının rolünü gösteren bir başka faktör , Türk Lirasının resmi değerinin şişirilmiş olmasıydı. Hirschman , Political Economy of Import - Substituting Industrialization . B . Walstedt , State Manutacturing Enterprise in a Mixed Economy , The Turkish Case , Johns Hopkins University Press 1980 , s . 239 . Özellikle kamu teşebbüsünün bölgesel büyüme üzerindeki etkisine ilişkin görüşleri için bak . M . D . Rivkin , Area Development for National Growth , the Turkish Precedent , New York 1965 . 1934 Sanayi Planı'nda öngörülen devlet teşebbüslerinin listesi için bak . Afetinan , Türkiye Cumhuriyeti'nin Birinci Sanayi Planı . Hirschman , Political Economy . Burada ele alınan soru İİS'in çöküşünün kaçınlmaz mı olduğu , yoksa ekonomiyi himayeden mahrum bırakırken aynı zamanda kriz eğilimlerine karşı koyabilecek alternatiflerin mevcut mu olduğudur . Bu konulara ilişkin bir tartışma için bak . K . Boratav İktisat Politikası Alternatifleri Üzerine Bir Deneme , K . Boratav , Ç . Keyder ve Ş . Pamuk , Krizin Gelişimi ve Türkiye'nin Alternatif Sorunu , İstanbul , 1984 . Filmlere kıyasla çizgi romanlar daha iyiydi . Orada Kızılderililer en azından kırık dökük de olsa birkaç cümle kuruyor , çatık kaşları , kötülüklerini özellikle vurgulayan yamuk ağızları ile gerçek bir karakter olmaya daha yaklaşıyorlardı . Oysa filmler öyle miydi ya ? Korkunç çığlıklarla son sürat asıl kahramanların peşinde koşan basmakalıp tipler . Ben de diğer çocuklar gibi kavak dallarından ok yapıp , saçıma kaztüyü taktığım dönemde bile filmlerdeki Kızılderililere hiç ısınamamıştım doğrusu . Gece Kartalı Teks ve Kit Carson'un yönetimindeki güzel çizilmiş Navajolar daha çekici gelirdi . Apacheler çok acımasız ve kan dökücüydü , bu yüzden biraz uzak dururdum ama Ontario ormanlarında yaşayanlara hiç sözüm olmazdı . Tarih bir kurmacadır elbet , ancak bu kadar da kurulmaz ki dedirten bazı işlerin dönebileceğine en iyi örnek Amerikan Yerlilerinin başına gelenlerdir . Bu kadar kadersiz bir ulusa dünya tarihinde pek rastlanmasa gerek . Hem toprakları ellerinden zorla alınsın , hem yaşama biçimleri ve inançları zorla değiştirilmeye çalışılsın , hem yoksulluk ve alkolizme mahkum edilsin hem de bütün bunlara başkaldırmaya kalktığında da barbar vahşi hükmüyle yok ediliversin . Kabullenmek için zor bir kader . Kader , rastgele seçilmiş bir sözcük değil burada . 1845'te US Magazine and Democratic Review dergisinin editörü John O'Sullivan'ın formüle ettiği Kader Bildirisi nden esinlenmiş bir sözcük . Avrupalıların bütün Kuzey Amerika'nın hakimi olmaları Tanrı'nın dileğiydi , O'Sullivan'a göre . Tanrı'nın dileğine karşı gelinemeyeceğine göre , gelsin topraklar , ormanlar , hayvanlar , madenler ve tabii gitsin vahşi Kızılderililer . Tanrı'nın yolları esrarengizdir , derler . İrlanda'daki büyük kıtlık dönemlerinde açlıktan öleyazan , vahşi kapitalizmin zincirlere bağlayarak çalıştırdığı veya bu kadarcık bir çalışma imkanını dahi bulamayan milyonlarca insan Amerika'nın dillere destan bereketli , geniş topraklarına üşüşmüştü . Böylesi bir insan yapısının daha paylaşımcı , ezilmeye karşı olacağını düşünmek safça bir bakış olur . 19 . yüzyıl Amerikan insanı hırslı , sert , bağnaz ve acımasızdır . Bırakın Kızılderilileri , Avrupa kökenli olmayan göçmenler bile ezilir , en adi işleri yapmak zorunda kalır . Bu anlayış Mormon inancına dahi geçit vermez , ancak çok kanlı savaşlardan sonra kendilerine sığınacak bir çöl bulabilir bu küçücük tarikat . Zavallı Kızılderililer önce dostça yüzlerine gülen , ardından birtakım belgeler imzalatıp toprakların bir bölümüne yerleşen daha sonra da bütün bütüne onları kovalayan beyaz adamlardan bir şey anlamadılar . Verdikleri sözün sadece birini tuttu çatal dilli soluk yüzlüler ; topraklarınızı alacağız dediler ve aldılar . Sakın ola başka coğrafyalarla benzerlik aranmasın ama Kızılderili savaşlarını destekleyenlerin arkasında bir de savaş ekonomisinden beslenen tüccarlar güruhu vardır . Birleşik Devletler ordusunun mühimmat , yiyecek , giyecek , kadın ihtiyacını karşılamak her yöresel tüccarın hayallerinin baş köşesidir . Ordu parasıyla semirip üzerine bir de kovulan Kızılderililerin topraklarına kondu mu değmeyin o tüccarın keyfine . Ardından ormanları kesmek , altın , gümüş , sonradan petrol adını alan kaya yağı madenlerini üretmek gelir . Bu tüccarın üç kuşak sonraki torunu , ürettiği araca Cherokee adını saygıdan mı verir , bilinmez . Kıyımlar ve sürgünler , beyazların geldiği yönden başlar . Amerika Birleşik Devletleri'nin kurulmasına kadar yalnızca Atlas Okyanausu kıyısı boyunca koloni oluşturmaya yönelik çabalar sırasında karşı karşıya gelinir yerlilerle . James Fenimore Cooper'in unutulmaz Son Mohikan romanında anlattığı türden bir kullanılma ilişkisi vardır şimdilik . Ne yazık ki Şahingöz gibi yerli göreneklerini benimsemiş soluk yüz sayısı çok çok azdır . Kolonicilerin Avrupalı babaların tahakkümünden kurtulurken , kendi adlarına insan hakları ve demokrasi mücadelesi yapmaları not edilmelidir . Şimdi yüzlerini batıya çevirmiş , zenginlik ve büyüme mücadelesine girişmişlerdir . 1850'lere kadar nispeten işler iyi yürür , ormanlık bölgelerde yaşayan Kızılderililerle kolayca başa çıkarlar . Ne zaman ki yayılma Büyük Ovalar'ın sınırına gelir , işler karışmaya başlar . Ovalar kuzeyden güneye atlı , onurlu ve son derece savaşçı kabilelerle kaplıdır . Kuzeyde Kanada sınırından aşağıya doğru Siouxlar , hemen güneyinde Cheyenne - Arapaho ittifakı , aşağıda Teksas bölgesinde Kiowa - Comanche grubu , Arizona'da Navajo ve Apacheler adeta geçilmez bir duvar oluşturmaktadır . Bölgedeki Kızılderililer sürekli olarak doğudan sürülen soydaşlarından beyazlara ilişkin korkunç hikayeler dinlemekte ve bir yandan mücadeleye hazırlanmaktadır . Büyük Okyanus kıyısında kuzeyde Oregon , güneyde California bölgesine sürekli olarak beyaz yerleşmecilerin göçü yaşanmaktadır . Sınır bölgelerinde yaşam efsaneleştirilmekte , Kızılderililer ise böyle bir güzellikte yeri olmayan vahşi düşmanlar olarak resmedilmektedir . 1848'de San Francisco'da altın bulunması müthiş bir göç dalgasına daha yol açar . İç savaş ile bir süre rahat nefes alan Kızılderililer , bu hengamede Kongre'de Çiftçileri İskan Yasası adı altında bir düzenleme yapıldığından bihaberdir . Bu yasaya göre , isteyen herkese çiftlik kurmaya yetecek büyüklükte arazi çok ucuz fiyata verilecektir . Her şey iyi güzeldir de arazilerin kime ait olduğu konusunda küçük bir karışıklık vardır . Kızılderililer binlerce yıldır bu arazilerin kendilerine ait olduğuna emindir . Büyük Ovalar'daki yaban sığırı bölgelerinde bıtırak gibi bitiveren binlerce çiftlik Kızılderilileri çılgına çevirir . Böylece yaklaşık 400 yıllık kanlı oyunda son bir perde daha açılır . Kabaca 1860 - 1890 arasına tarihlenebilecek bu dönemde Vahşi Batı'nın tüm büyük efsaneleri sahneye çıkar . Oturan Boğa , Çılgın At , Geronimo , Gaga Burun gibi büyük savaşçılar , Kızıl Bulut , Benekli Kuyruk , Yalnız Kurt gibi bilge politikacılar , Wovoka , Isatai gibi mesihler hatta On Ayı gibi şairler bu yolda varını yoğunu ortaya koyar . Kızılderili tarihi saf yüreklerin acıklı , kolay okunamayan , lirik ve dehşetli öyküsüdür . İçine girmeye çalışan herkese kolay gelsin . Dört Amerikan eyaletinin düz çizgilerden bedenlerinin buluştuğu köşedeyim . Kaderin zalimce gülümsediği bir Kızılderili kabilesinin , Navajoların yurdunda , bozkırın göbeği gibi duran iri bir kayanın üzerinde yatıyorum . Kuzey Dağları'ndan kopup gelen kasvetli , serin bir rüzgar zihnimi teslim alıyor : Tanrım ve anam Batı'da yaşarlar , onlardan ayrılmayacağım . Beyazlara karşı direnen Navajoların son şefi Manuelito konuşan . Üç ırmağı , Grande , San Juan ve Colorado'yu hiçbir zaman aşmamamız gerekir ; bu halkımın bir geleneğidir . Chuska Dağları'nı da terk edemem . Orada doğdum . Orada kalacağım . Kaybedecek bir canım var , onu da diledikleri zaman gelip alabilirler , ama ne olursa olsun yurdumu terk etmeyeceğim . . . Navajolar bugün Arizona , New Mexico , Utah , ve Colorado eyaletleri arasında 65 bin kilometrekarelik bir bölgede yaşıyor . Kuzey Amerika'nın en büyük Kızılderili rezervasyonu burası . Coğrafi olarak Colorado Platosu'nun bir parçası sayılıyor . Deniz seviyesinden yüksekliği bin ile üç bin metre arasında değişen bu uçsuz bucaksız düzlükler , Navajolar için dört kutsal yönü işaret eden dört kutsal dağ ile çevrili . Bu topraklara girerken beni ilk karşılayan San Francisko Dağı da bunlardan biri . Hüzünlü bir karşılayış tabii . . . Özellikle 19 . yüzyılın sonlarında yıllarca süren kanlı savaşlara ve katliamlara tanık olmanın verdiği bir hüzün . Ama bunlar , bugün Amerikan okullarındaki tarih kitaplarında Amerika'nın ilk kurucularının kahramanlıkları , altın arayıcılarının başarıları ve kovboyların şanlı hikayeleri olarak anlatılıyor . Kurt ve baykuşun soyundan geldiğine inanan Navajoların yaşadığı topraklara kapıyı andıran iki kayanın arasından yürüyerek girmiştim . Küçük Chinle kasabasının ardından işaretsiz yolları , insansız vadileri geçip bir sırtta durmuştum ; Navajo yurdunun kalbinde , direnişin son kalesi Chelly ( Shay - ii ) Kanyonu'nda . Altın hırsı Yukarıdan bakıldığında bugüne kalan birkaç şeftali ağacı artık seçilmiyordu . Oysa 137 yıl öncesinin o soğuk kışına girilirken binlercesi sıralıydı kanyon boyunca . Kırlar ve madenlerle kaplı muhteşem bir ülke demişti General Carleton , New Mexico için yazdığı raporlardan birinde . Benzeri ifadeler yani Kızılderili topraklarını ekonomik açıdan değerlendirmek , 19 . yüzyılda Amerika'nın batısındaki üst rütbeli subayların görevleri içinde sayılan işlerden biriydi . Ardından buraları zor kullanarak ele geçirmek geliyordu şüphesiz . Aynı zamanda bu ifadeler Avrupa'dan gelen milyonlarca göçmenin beslediği toprak talebini çılgınca körüklüyor , yeni bir hayat kurma ve zengin olma hırsıyla dolu beyazların binlerce kilometreyi aşmaya çalışırken hayallerini besliyordu . Gerçekten de Tanrı'nın sevgili kuluymuşuz . . . Burada ayaklarımızın dibinde kum gibi altın kaynıyor , bize yalnız toplaması kalıyor diyordu yine o omuzu kalabalık Carleton . Amerikan yerlileri konusunda geleneksel kaynaklarımız Hollywood filmleri ve çizgi romanlar olduğundan , Kızılderili yaşam tarzına basmakalıp bir bakış açımız var . Tüm Kızılderili kabilelerinin çadırlarda oturup , avcılıkla geçindiklerini düşünürüz . Oysa yeryüzünün diğer bölgelerinde olduğu gibi Kızılderili kültürlerinin oluşmasında da coğrafyanın , iklim koşullarının belirleyici etkileri bulunuyor . Navajolar , araştırmacıların güneybatı kültürü olarak adlandırdıkları Kızılderili grubunda yer alıyor . Onlar Hopi , Zuni , Anasazi , Havasupai gibi içlerine kapalı kültürler üreten güneybatı kabilelerinden , akrabaları savaşçı Apachelerden ve New Mexico'daki çoğu Kızılderili kökenli Meksikalı komşularından etkilenmişlerdi . Göçebe bir hayat tarzını benimseyen kolları olmakla birlikte , Navajoların büyük kısmı yerleşikti ; tarım , hayvancılık ve dokumacılık yapıyorlardı . Beyaz adamların 1850'lerde New Mexico kapısında belirmesiyle işler yavaş yavaş değişmeye başlamıştı . Geleneksel olarak zaten iyi geçinemedikleri Meksikalılar bir anda vatandaş olmuş , aynı statüye layık bulunmayan Kızılderililere göre ayrıcalıklar kazanmışlardı . Artık Navajo çocuklarını köle olarak satmak amacıyla daha rahat kaçırabiliyorlardı . Askerler Meksikalıları kovuşturmadığı gibi , hakkını aramaya çalışan Navajoların da üzerine gidiyordu . Ne de olsa bu zengin ülkede dağlar arasında koşuşan kurtlara yer yoktu . Wingate Kalesi'nde 22 Eylül 1861'de büyük bir komplo yaşandı . At yarışı ve bahislerle başlayan gün , yarışta hile yapılmasına tepki gösteren Navajoların , kadın çocuk demeden kıyımına dönüştü . Hemen ardından Amerikan İç Savaşı ( 1860 - 1864 ) New Mexico'ya ulaştı . Beyazların Rio Grande boyunca birbirini kırdığı bir dönem yaşandıysa da Navajoların rahatı uzun sürmedi , çünkü General Carleton bölgeye gelmişti . O ve diğer yetkililer , kısa bir araştırmadan sonra Pecos Irmağı boyunda insanların yaşayamayacağı kadar kötü bir bölge olan Bosque Redondo'nun Kızılderililer için uygun bir yer olduğuna karar verdiler . Çalışmaya Mescalero Apachelerinden başlayan General Carleton , hiçbir uyarıda bulunmaksızın Mescaleroların çoğunu kılıçtan geçirdi . Kalanlar ya Meksika'ya kaçtılar ya da rezervasyona gitmeyi kabullendiler . Bosque Redondo'daki mutlu Kızılderililere katılma sırası Navajolara 1863'te geldi ancak onlar aynı fikirde değildi . Asla terk etmeyeceğim yurdumu dedi Barboncito , bu öldürüleceğim demek olsa bile . General Carleton'a yardımcı olanlardan biri de bir zamanlar Kızılderilileri çok iyi tanıyan ve sempati besleyen Kement Atıcı Kit Carson'du . Ancak Carson özgür ruhlu maceracıdan , toprak ağası statüsüne terfi etmiş ve artık eski fikirlerini değiştirmişti . Ekinleri ve hayvanları yok ederek Navajoları teslim alabileceğini düşündü ve planını hızla uygulamaya koydu . Navajolar buna şiddetle tepki verdi , yalnız hayvanlarını geri almakla kalmadılar , Carson'un atını bile aldılar . Duruma sinirlenen General Carleton , Navajo sürülerinden ele geçirilen hayvanlara ödül koydu . Ancak iş hızla Navajo kafa derisine ödül verilmesine dönüştü . Eylül ayında Carleton yeni bir emir yayınlayarak görülen her Navajo erkeğinin öldürülmesini ya da esir alınmasını istedi . Carson'a da Navajolara şu mesajı vermesini emretti ; Ya Bosque Redondo'ya gidersiniz ya da hepinizi yakalayıp ortadan kaldırırız . Bundan başka hiçbir koşulla sizlerle barış yapmaya niyetimiz yok . Carson'un çabaları sonucunda birkaç ay içinde efsanevi Chelly Boğazı dışında Navajolara ait ne ekin , ne de hayvan kaldı . Kış koşullarına dayanamayıp teslim olan Delgadito ve grubu Bosque Redondo'nun ilk yolcusu oldular ve Carleton'un emriyle çok iyi muamele gördüler . Kandırılan Delgadito koşulların hiç de kötü olmadığını diğer reislere anlatmak için geri döndü . Kit Carson 1864 Ocak'ının ilk haftasında Chelly Boğazı'nı bastı . Beş bin şeftali ağacı dahil Navajolara ait ne varsa yok edildi . Chelly baskını ve Delgadito'nun ikna çabaları teslim sürecini hızlandırdı . Herrero Grande teslim oldu , Barboncito , Chelly Boğazı'nda yakalandı . Artık Manuelito dışında özgür Navajo reisi kalmamıştı . Ancak Bosque Redondo'nun gerçek yüzü de ortaya çıkmaya başlamıştı . Rezervasyondan kaçan Kızılderililere göre lanetlenmiş bir topraktı orası . Hiç ağaç yoktu , ekin yetişmiyordu , adeta köstebekler gibi yeraltında yaşamak zorunda kalıyor , kırılıyorlardı . Carleton'un raporlarında ise güzel bir toprak parçası olarak geçiyordu bu çorak bölge . Manuelito da 1 Eylül 1866'da teslim oldu ama hemen ardından da küstah davranışlarıyla herkesi bıktırmış olan General Carleton da görevden alındı . Bosque'a gönderilen Manuelito bir sürprizle karşılaştı . Rezervasyonun yeni yöneticisi bu topraklarda ekin yetiştirilemeyeceğini , suyunun içilemeyeceğini , yakacak olmadığını bildirerek Kızılderililerin başka bir bölgeye taşınmasını istiyordu . İki yıl daha bürokrasiyle geçtikten sonra bir barış anlaşması imzalanarak Navajoların yurtlarına geri dönmesi kararlaştırıldı . Paylarına eski yurtlarının en gözden ırak , en kötü toprakları düştü ama olsun , yurtlarıydı . O anda bilmiyorlardı ama kaderleri bakımından Batı'daki Kızılderili kabilelerinin en şanslısıydılar . Albuquerque'den dağın doruğunu gördüğümüzde , ilkin acaba burası bizim dağımız mı dedik kendi kendimize , toprakla konuşmaya başlamıştık sanki , sevinçten uçuyorduk , yaşlılardan bazıları yurtlarına vardıklarında hüngür hüngür ağladılar . . . Dee Brown , Navajolar bir asker olarak kendilerine karşı savaştığı için , hatta yiyecek depolarını yakıp yıktığı için bağışlayabilirlerdi Kement Atıcı'yı diyor Kalbimi Vatanıma Gömün'de , ama sevgili şeftali ağaçlarını kestiği için onu hiçbir zaman bağışlamadılar . Altıgen evler Göz alabildiğine uzanan bozkırın ortasındaki kayanın üzerinde doğrulup oturdum ; ötelerde tepeler , dağlar ve dağlar . Haydi dedi arkamdan bir ses , birazdan hava kararacak . Robert'in sesiydi bu . Radyosunun bitmiş pilleriyle oynayarak yanımdan geçti . Rezervasyonun New Mexico içinde kalan bölümde yaşayan bir Navajo çobanı Robert . Hogan denilen altıgen eve yaklaşırken , gözden kaybolmak üzere olan koyunlarına yetişebilmek için hızlanmıştı . Günün battığı yöne doğru koşarak ancak yetişebildim ona . Rezervasyonun bu bölgesinde belki de otlar biraz daha gür olduğundan , çevredeki aileler koyun beslemeyi sürdürüyordu . Meksika'dan güzel bir yağmur gelmezse kışın kurak olur , hiç ot bitmez demişti Robert . New Mexico ani hava değişimleriyle ünlü . Bölgede en sık yapılan esprilerden biridir : Eğer buranın havasını beğenmiyorsan yarım saat bekle , değişir . Navajolarda sosyal yapının temelini klanlar oluşturuyor . Ortak bir atadan geldiğine inanılan bir soy grubu klan . Bir totem , bitki ya da bir hayvan olabiliyor bu ortak ata . Klanlar arasında yıllardır süren bir çekişme vardı ve bunun tedirginliği konuşurken Robert'in yüzünde yansıyordu : Diğer klanlar , Avrupalılar gelmeden önce bu topraklarda oturduklarını iddia ediyor . Bu bölge onlara aitmiş , klanımın Batı'ya gitmesini istiyorlar . Anaerkil bir toplum Navajolar , çocuklar annenin klanına bağlı . Annemin babası Keçi Klanı'ndan , anneanne ise Yucca ( bir kaktüs türü ) Klanı'ndan . Biz kendi klanımızdan biriyle evlenemiyoruz ; çocuklar sağlıksız doğar . Ve zaman İÖ 1200'lere doğru , Troia'nın Akha Hellenlerine yenildiği ve köklü bir kültürün yerle bir edildiği tarih . Uyarılan : Hektor , Troia'nın ulusal yiğidi . Haykıran ise Sarpedon , Lykia'nın Beyi : Nereye gitti senin eski gücün ? Ordusuz , yardımcısız koruyacaktın şehri hani , . . . Biz nasıl döğüşüyoruz baksana bize biz ki yardımcınızdan başka bir şey değiliz . Ben ta uzaklardan geldim yardıma , anaforlu Ksanthos'tan geldim , uzak Lykia'dan . Sevgili karımı , yavrumu kodum orada , yoksulların göz dikeceği bir sürü mal mülk kodum . Savaşa sürüyorum Lykialıları gene de , kendim de en öndeyim işte bak . . . Bu ünlü savaşın destanıyla , Homeros'un İlyada'sıyla birlikte yazılır Lykia adı ilk kez . Savaştan beş yüz yıl kadar sonra Helence yazılan destan , Lykialıların Tunç Çağ Anadolu'sunun yerli bir gücü olduğunu belgeler . Oysa Heredot Lykia'yı Helenlere bağlamaya çabalar . Kendisinin de duyup inandığı bir masala göre , Lykialı yiğit Sarpedon Giritlidir , kardeşiyle giriştiği taht savaşını yitirince , Anadolu'ya geçer ve yandaşlarıyla Lykia'da yurtlanır . Ama bu yeterli görülmez , bir masal daha gerekir ; Atina Kralı Pandion'un oğlu Lykos da Anadolu'yu yurt seçer ve Sarpedon'la buluştuğu topraklara kendi adını verir , Lykia der . Tarih ise , Lykia adının Helen diline , Hitit ve Mısır kaynaklarında geçen Lukka adından uyarlandığını gösterir . Aslında bu dağ halkı kendilerine Lukkalı da demez Lykialı da . Herodot'un belirttiği gibi kendilerine biz Trmmiliyiz derler . Bu ad , olasılıkla Luvice yüksek , doruk anlamına gelen tarmi sözcüğünden türemedir . İlk kez Patara Yolkılavuz Anıtı'nın ( Stadiasmus Patarensis ) bir bloğundan görülen Trmmili Ülkesi'nin günümüz Burdur örtüşen konumu da bu tanıma çok uyar . Anlaşılan Trmmili halkı , yeni toprak arayışı içinde , en geç İÖ 2 . binyılda Ksanthos Irmağı'nın da doğduğu yayladan güneye indiler ve en önemli kentlerini kurdukları Eşen Vadisi'ni tarihleri boyunca anayurt edindiler . Antalya'nın batı dağlığı ya da Teke adıyla genelleştirilen Lykia Ülkesi Karia ile Pamphylia ve Pisidia bölgeleri arasında kalır . Ülke sınırlarının , İÖ 2 . binyılda Trmmili ( Dirmil ) Yaylası ve Ksanthos ( Eşen ) Vadisi'nden öteye ne denli genişlediği ise henüz bilinmiyor . Lykialıların yaşadığı alanı göstermesi açısından diğer bir veri ise , bu halkın Troia Savaşı öncesi Pttara ( Patara ) Limanı'nı kullandıklarına yönelik kanıtlardır . Patara , karaya iki kilometre derinliğinde , 100 - 250 metre genişliğinde bir dil gibi sokulan benzersiz haliciyle dünyaya açılan Lykia kapısıydı ve tarihi boyu Lykia'nın ana limanı niteliğini taşımıştı . Ayrıca , İÖ 1200 yıllarında Gelidonya Burnu'nda ve bunun yüz yıl kadar öncesinde Uluburun'da batan yük dolu ticaret gemileri buralarda da yerleşimlerin olduğuna işaret eder . Nitekim Lykia kıyıları sığınaklar olmadan gemilerin gece yolculuk etmesine izin vermeyecek kadar tehlikeliydi . Özgürlüğün bedeli İÖ 12 . yüzyıla gelindiğinde , güçlü Troia kalesinin düşüşüyle açılan batı kapısından Anadolu'ya giren Traklar , başta Phryg ve Hititler gibi dönemin en önemli dünya güçlerini , toprağında yeniden ot bitmeyecek bir zulümle ve arkalarında bir ateş topu bırakarak yok ederler . Patara buluntularıyla anlaşılmaya başlayan Demir Çağ'ın Lykia'sı , aynı zamanda Herodot'un Perslerin Anadolu egemenliklerine ilişkin yazdıklarıyla aydınlanır . Buna göre , Kyros'un krallığında Anadolu'yu Lydia'dan alan Persler , İÖ 545 dolayında Lykia'nın da sahibi olurlar . Lykialıların başkent Ksanthos'ta umarsızlık ve umutsuzlukla eli silah tutmayanları , çocuklarını , yaşlılarını ve kadınlarını , kentle birlikte ateşe vererek destanlaşan yiğitlikleri , bu özgürlüğü yitirmeleriyle bağlantılı olarak anlatılır . Bu utanç utkusu ndan mesaj alınmış olacak ki , bağımsızlığın bedeli Lykia'da salt vergiyle sınırlı bırakılır . Zorla Atina - Delos Birliği'ne giren , ardından da Karialıların hükmettiği Lykia , İÖ 334'te tüm Anadolu gibi Büyük İskender'in eline geçer . Bu tarihten sonra Lykia birkaç kez daha el değiştirecektir . İÖ 167'de Roma'dan bağımsız olarak Patara'nın başkentliğinde Lykia Birliği ile yönetilecek ; İS 43'te İmparator Claudius'la Roma'nın Lykia Eyaleti'ne , İS 74'te İmparator Vespasianus'la Lykia - Pamphylia Eyaleti'ne dönüşecektir . Her ikisinde de başkent Patara'dır . Bu süreç İS 300 dolaylarına kadar sürer . Lykia Erken Bizans Dönemi'nde yaklaşık 300 yıl daha önemini korur . Lykia'da halkın bir kısmı ticaret erbabının ve toprak ağalarının hizmetindeydi . Irmak ağzı düzlüklerinde ve yaylalarda tarımla uğraşan zengin aileler , nüfusu 200 bini aştığı sanılan Lykia halkını besleme durumundaydı . Sünger , şarap , reçine ve özellikle sedir ve çınar ağacı gibi doğa ürünleriyle tanınmıştı Likya . Patara başta olmak üzere Andriake , Ptronike , Telmessos ( Fethiye ) ve Antiphellos ( Kaş ) gibi limanlarıyla Mısır ve Rodos gibi Ege ve Akdeniz'in ticaret merkezleriyle ilişki içindeydiler . Savaşçılıklarıyla ünlü Lykialıların Hellenistik devirde paralı asker olarak hizmet verdikleri bilinir . Lykia'da en erken para İÖ 6 . yüzyıl sonlarında basılmıştı ve bunlara dinast ( bey ) adları verilmişti . Paraları , Bellerophon , Apollon ve Artemis başları , Apollon'un kitarı , oku ve yayı , Artemis'in sadağı ve yayı , Bellerophon'un alt ettiği Chimera ve özellikle Lykion ( Lykialı ) yazıtı gibi Lykia'ya özgü simgeler taşıyordu . Lykia Birliği döneminde para standardı başlamıştı . 16 kenti içine alan Birlik paralarının yanı sıra aynı dönemde , Lykia kentleri özerk paralar da basıyorlardı . Paralar üzerinde Tanrı başlarının cepheden , bey başlarının Perikle gibilerin dışında genelde yandan gösterildiği göze çarpar . Beylerin başlarında Pers tiarasıyla betimlenmeleri , Pers boyunduruğunda oluşun bir göstergesidir . Para basımı ülke Karia'ya bağlanınca durur . Bu durum bağımsızlığın kazanıldığı Magnesia Savaşı'na ( İÖ 190 ) kadar sürer . Kısa süreli tunç sikke basımından sonra İÖ 167 tarihinde Lykia Birliği ile birlikte Rhodos öykünmesi gümüş drahmiler dönemi başlar . Lykia'nın Roma eyaleti olduğu İS 43 yılında para basma bağımsızlığı da son bulur . Demokrasinin pınarı Atinalı Isokrates'ten Fransız Montesquieu'ye , düşünürleri etkileyen ve 1787'de Amerika'nın Birleşik Devletler Yasası'na model oluşturan Lykia Birliği , kendine bağlı olan kentleri demokratik sayılabilecek adalette ve paylaşımcı bir düzende yönetebilecek kadar çığır açıcıydı . Lykia , Roma eyaleti olduğu dönemde de vazgeçmediği yönetim biçimiyle antikçağlarda benzersizdi . Strabon , İÖ 100'lü yıllarda Lykia Birliği'nin 23 kentten oluştuğunu ve toplantıların dönüşümlü olarak yer değiştirdiğini yazar . Meclis'te altı büyük kentin , Patara , Ksanthos , Pınara , Tlos , Myra ve Olympos'un üç oy , orta büyüklükteki kentlerin iki oy ve küçüklerin tek oy hakkı bulunuyordu . Hak ve görevler bu sıralamaya göre eşit biçimde dağıtılmıştı . Her Lykialı birlik kentlerinin tümünde yurttaşlık haklarından yararlanabiliyor , tüm yönetsel organların başı ve birlik başı Lykiarch ile Birlik atlıları , komutanları , amiraller , birlik sekreteri ve haznedar seçimle işbaşına getiriliyordu . Meclis savaş ve barış kararlarını kaleme alır , Birlik antlaşmaları yapardı . Lykia kentleri kendi içinde özerkti . Kent halkı demoi denen alt bölümlere ayrılmıştı ve bunlar çoğunlukla Sarpedan , Glaukos , Bellerophon gibi Lykia yiğitlerinin adlarıyla adlandırılmıştı . Her kentin meclisi , kentin merkezinde , egemenlik alanlarında ve köylerde halka açık mülklerden vergi ve ortakçılık paralarını almak ya da muaf tutmak , yabancılara yurttaşlık hakkı ve ayrıcalıklar tanımak , elçiliklerle dış ilişkileri düzenlemekle yükümlüydü . Kent içi düzen de demokratikti . Yurttaşlar kendi politik isteklerini halk toplantılarında sunabiliyor , bunlar da yürütme organlarında uygulamaya koyulabiliyordu . Lykia Birliği'nin arşivi ise olasılıkla başkent Patara'daki Apollon Kehanet Tapınağı'nda bulunuyordu . Antikçağın Delfi ve Delos'takilerle birlikte en ünlülerinden biri olan bu tapınak Lykia'nın baştanrısı Apollon adına yapılmıştı . Gelenekselci bir Lykia'da , Apollon'un baştanrılığı hiç kuşkusuz gene kendi geçmişinde aranmalıydı . Troia Savaşı'nda ölen yiğit Sarpedon'u Lykia'ya taşıyan Apollon'du . Bu Tanrısal buyruk ona Zeus'tan gelmişti : Sevgili Phoibos , hadi git şimdi , al götür Sarpedon'u kargı yağmurunun altından , sil gövdesinden kara kanı , götür uzaklara , ırmağın sularında onu yıka . Tanrı merhemi sür gövdesine , Tanrısal urbalar giydir . Hızlı kılavuzlara ver , götürsünler Sarpedon'u , ver ikiz Tanrılara , Uyku'yla Ölüm'ün eline , çabuk götürüp bıraksınlar semiz Lykia toprağına . . . Annesi Leto , Apollon'u Patara'da , günümüze kadar koruna gelmiş kutsal Leto Palmiyeliği'nde doğurmuştu . Homer ise onu İlyada destanında Lykia soylu anlamında Lykegenes adıyla anıyordu . İnancı gibi dili de yerliydi Lykialının . İÖ 2 . binyılın başlarında Anadolu'da bilinen iki akraba yazı dili vardı . Bunlar Hint - Avrupa kökenli Hititçe ve Luviceydi . Lykia dili Likçe , Roma dönemi içlerine dek iki bin yıl boyunca Anadolu'da ölmeyen tek dil olan Luviceye yakındı . Alfabesindeki 29 harfin yarıya yakını özgün biçimler içeriyordu . Likçe ve Hellencenin yazı dillerindeki benzerlikler ise ikisinin de Fenike kökenli olmasından kaynaklanıyor olabilir . Tanrısal beyler Antikçağda ölümden sonra yaşamın devam ettiğine inanılırdı . Lykia'da bu inanış özellikle mezar anıtlarıyla tanınır . Bu mezarlar gerek mimarileriyle gerekse duvarlarına işlenen kabartma resimlerin içeriğiyle ne kadar Anadolu'ya özgü olduklarını yansıtırlar . Lykia evlerinin ya da tapınaklarının birer küçük kopyaları sayılan mezarlar , kayalara oyularak ya da serbest duran anıtlar biçiminde yapılıyordu . Serbest duran anıtmezarlardan dikme mezarlar , tek parça dikilitaşın üzerine oturtulmuş bir ölü odasından oluşan ve iki yüzyıl boyunca bey ve soylulara bir tapınak saygınlığında özelleşen gömütlerdi . Tüm ülkeye dağılan , Lykia'ya özgü anıtmezarlar Ksanthos , Apollonia ve İsinda gibi önemli önemsiz her kentte görülebiliyordu . Dikme mezarların en eski örneği Ksanthos'taki Aslanlı Gömüt'tür . Aslan kabartmalarıyla bezenmiş bu mezar İÖ 6 . yüzyılın ikinci çeyreğinde yapılmış olmalıydı . İÖ 5 . yüzyıl başlarına tarihlenen Harpyler Anıtı'ndaki sahnelere bu kez Tanrılar ve insanlar ortaktır . Anıtın doğu yüzündeki ölüler dünyası Tanrısının karşısında , batıda , onun eşi ve kızının yeryüzüne çıkmasını bekleyen anatanrıça yer alır . Kuzeyde savaşçı kimliğiyle bey , güneyde anayanlılığın gereği aileye egemen beyce ( karısı ) bulunur . Gömütün dört yüzüne eşit dağıtılan bu betimlemeler , Lykialının bey ve beycesini , öldüğünde Tanrı ve Tanrıçalarla eş tutuğu anlamını taşır . Bir hanedan gömütünün mimari yapısıyla tapınağa ve hanedan bireylerinin Tanrılara benzetilmesi , Hellen düşüncesine ve sanatına kökten yabancı uygulamalardı . Bunun en çarpıcı örneğini Harpyler Anıtı dan yüz yıl kadar sonra , gene dönemin başkenti Ksanthos'ta bulunan Nereidler Anıtı oluşturur . Mousoleumların Anadolu'daki öncüsü olan bu anıtı İon tapınağından ayıran yanı , İon sütunlarıyla kuşatılmış kutsal oda içinde Tanrı'nın kült yontusu yerine bey gömütünün olmasıydı . Toplam dört kabartma kuşağının konusu Doğu'ya özgü av , şölen ve savaş sahnelerinden oluşur . Hellen tapınaklarında Tanrısal betimlemelere ayrılan alınlığın doğu yüzünde bey ve beyce bir Hellen Tanrısı ve Tanrıçası gibi karşılıklı taht kurmuştur . Lykia tapınak - mezar geleneği iki nesil sonra , İÖ 4 . yüzyıl ortalarında , Limyra'da , olasılıkla Lykia'nın ulusal beyi Perikle için yaptırılan tapınak gömütte sürer . Onunla eşzamanda , Karia'da dünyanın yedi harikasından biri onuruna ererek Mausoleum adını günümüz anıtgömütlerine katar . Onu yüz yıl kadar sonra , bu kez İonia'nın başkenti Ephessos yakınlarında , Belevi'de bir Seleukos kralının tapınak - mezarı izler . Bu anıt tipi Roma İmparatorluğu'nun kurucusu , Tanrı - Kral Augustus'un da gömütüne ad olarak benzer biçim ve içeriğiyle zamanın en kutlu başkenti Roma'ya taşınır . Aynı tip anıtlar Anadolu'da Aeolia , Pamphylia , Pisidia ve Kilikia'ya da taşınmıştı . Roma devri Lykia tapınaklarında bu kez Roma tapınaklarının önü vurgulu biçimiyle aynı gelenek sürdürülür . Özellikle eyalet başkenti Patara'da on kadar yapıtla örneklenmişti bu gelenek . Değişen sosyal koşullarla birlikte ve tıpkı imparatorluk başkentindeki gibi , artık varsıl ailelerin de gömütüydü bunlar ve onları Tanrısallaştırmaya değil salt yüceltmeye yönelikti . Anadolu'da kayalara oyulu anıtmezarlar ilk İÖ 9 . yüzyılda doğunun dağ budunu Urartularda görülür . Urartu'nun başkenti Tuşpa'da , kalenin güney duvarına , özünde Tanrısal gücün algılandığı kayalara oyulu odalara gömülüdür Tanrı krallar . Bu gelenek Kral Midas zamanında batıda Phrygia'ya , Klasik Dönem'de kuzeyde Paphlagonia'ya ve güneybatıda Lykia'ya uzanıyordu . Doğuda da Med ya da Akhamenidler zamanında İran'ı etkilemişti . Gittiği her yerde uyarlandığı yerel mimariye koşut mezar biçimleri de değişiyordu . Lykia , hem biçim hem de sayıca en çok mezarı barındırır kaya kentlerinde . G . Rodenwaldt'ın deyimiyle , antik evrende lahitlerin anayurdu ydu . Kaya mezarların yapımında tapınak ve konut mimarisinden esinleniliyordu . Hatıl öykünmesi öğeleriyle ahşap mimarinin taklidi mezarlar çoğunluktaydı . Bunlar düz damlı , semer damlı ve üçgen alınlıklı örtüleriyle de , lahitlerle özdeş bir görüntü sergilerler . Bey gömütü olmayanlar genelde zenginlere aitti ve toplumdaki sosyal sınıflamanın aynası gibiydiler . Çok azı kabartmalarla bezeli bu mezarlar genelde İÖ 4 . yüzyıla tarihlenirler . Yazıtı Likçe olanların da aynı tarihlerde yapıldıkları öne sürülür . Resimsiz ve yazıtsız olan yalın tipler arasında çok daha erken zamanda yapılmış olanlar beklenmelidir . Ölümsüzlerin tapınağı Arkeoloji yazınında Lykia'nın tapınak gömütleri Heroon olarak bilinir . Gömütler bu adı özellikle bir Trysa beyinin , dört yanı tapınağa özgü temenos duvarıyla çevrili ve duvarları içte ve dışta tapınağa özgü destansal konularla bezeli Temenosgömütü'ünden ( Gölbaşı Heroonu ) alır . Oysa destansal kahraman gömütü anlamını taşıyan heroon , Helen düşüncesindeki heroize etmekten kaynaklanır . Kökende Tanrısal , yarı Tanrısal ölümsüzler için geçerli olan bu kavram , Ege'nin batı yakasına uyarken doğu yakasına tümden yabancıdır . Doğu düşüncesinde ise kral en azından ölünce Tanrılaşır ve gömütlerine de ancak tapınak gömüt ya da ölü tapınağı denebilir . Lykia'da beylerin ölü evleri , tapınak gömütler kentin içindedir , onlarla birlikte yaşanır . Salt tapınaklara ayrılmış çağdaşı Atina Akropolü'nün aksine Ksanthos Beykale'sinde gömütlerin de saray gibi sur içinde oluşu bu nedenle şaşırtmaz insanı . Sarayın üç cellalı tapınak la yan yana olması da tapınak - gömüt gibi tapınak - saray kavramının da doğuluya ait olduğunu gösterir . Lykia'da gömütleri bezeyen kabartmaların konuları , savaş , av , şölen ve gezi gibi beyin günlük yaşamından seçiliyordu . Bu sahnelerin gerçekçi anlatımı da doğu sanatına özgüydü . Helen dünyasında ise kabartmaların tarihsel konuları sadece destansal betimlemelerin içeriğinde gizlenerek verilir . Anadolu insanı İonia'da gerçeğin arayışında Batı biliminin temellerini atarken ve Doğu'dan derlediği ham bilgiyi bilimleştirirken , Helen dünyasında soyut , etik değerlerde odaklaşma daha ağır basıyordu . Bu Ege'nin her iki yakasında kökleşmiş farklı düşüncelerin beklenen ürünüydü . G . Neumann'ın deyişiyle o Lykialıya dağ kentlerinde , Selçuklu bey olana dek , özdili bile unutturulamamıştı . Trmmili'nin bugün Dirmil olduğu yaylada üflenen kamış sipsinin yanık tınısında ya da çığırılan teke zortlatması nın başkaldıran haykırılışında hala Lykia ağıtının hiç susmamış sesleri duyulur . Yörede geleneksel kız kaçırma , belki de Trysa Beyi gömütünün duvarına betimlenen bir töreye bağlılıktandır . Geçen zamana ve değişen inanca karşın , her dağ doruğuna verilen Eren adıyla duyulan saygı , ola ki dorukların , başında topladığı bulutlardan yağmur indiren Göktanrısı'na taht olduğunu unutmamışlıktandır . Ohri Ohri bu gergin evrende sütliman sözcüğünün anlamını hakkıyla veren , hafif dalgalarıyla insanı şenlendiren bir gölün kenarında , çok güzel bir sayfiye şehri . Burada Ekonomi Bakanlığı danışmanlarından Enis Hilmi ( 33 ) ile buluştuk . Bu genç kadın bizi tatil nedeniyle bu şehre yığılmış kalabalığın içine soktu , bir kafe - barda Avrupa'nın en derin gölü olduğunu öğrendiğimiz Ohri Gölü'nü izleyerek ruhumuzu gereğinden fazla ateşleyen Makedonya rüzgarını dindirmeye çalıştık . Burada Makedonyalı olmanın anlamını bulmaya çalışıyordum . Enis bir Türk'tü ; ama sarı saçları ve mavi gözleriyle , Slav karakteri okunan serinkanlılığıyla Türk prototipinden ayrıydı . Türkiye'de benim de içinde olduğum , ama Balkanlar'la akrabalığı belirgin olmayan ne kadar çok insan olduğunu sorguluyordum . Halkımızın derin tarihi , sakin bir gölün yüzeyindeki puslu aynada sessiz bir fısıltı gibi zihnimi ürpertip durmaktaydı . Eğer bir göçebe veya doğulu değilsek , tüm Türkiyelilerin Balkanlar'la fiziksel ve kültürel akrabalığı olduğunu ilk defa burada düşünmekteydim . Çünkü buraya gelmeden önce bir Halveti tekkesi görmüştüm ; tekkede artık şeyh adayı kabul edilen Erol Bey'in annesinin , yine bir şeyh olan babasıyla din değiştirmeden evlendiğini ve Ortodoks kaldığını öğrenmiştim . Kocası öldükten sonra kadının tekkeye girebilmek için Müslüman olduğunu , ama adının hala Slavçe kaldığını bilmekten ötürü çarpılmıştım . En azından Selçuklu ve Osmanlı döneminde farklı dinlerden insanların evliliği üzerine anlatılanların bir masal olmadığını , bunun toplumsal bir karakter olduğunu somut olarak görmüştüm . Farklı din ve etnik yapılardan oluşan bir toplumu anlatmak için kullanılan Makedon salatası deyimi , bizim ülkemize uygulanırsa herhalde bizler için Türk aşuresi deyimini kullanmaktan daha anlamlı bir tanım bulunamazdı . Makedonyalı Türklerin konuşması bizim Sulukule Romanlarının taklidini yapanların konuşmasına benziyor ; bir ara gerçekten güleceğim tuttu . Ama bir kahveci çırağının sandalyeyi bana doğru iterek otur abi yerine oturunuz demesi bana çok düşündürücü geldi . Bir şey daha : Örneğin buradaki Türkler yapalım diyeceklerse yapalm diyerek , son sesli harfi yutarak konuşuyorlar ve Balkan Türkçesi'nin karakteristik özelliği bana göre bu noktada saklı duruyor . Kardeşimle telefonda Türkçe konuşamıyorum diyen Enis , aslında Makedonyalı olmanın ne anlama geldiğinin bir özetini yaptı bana göre . Makedonyalı olmak , hangi etnik yapıdan gelirse gelsin kişinin Makedonca düşünmesi ve bu ülkenin doğasına uygun bir şekilde duyguları dışa vurmadan , sakin ve içedönük bir insan olmasıdır . Sokakta bağıra çağıra konuşan , itişip kakışan veya kornalara asılan insanlara rastlamak mümkün değil . Makedonyalı olmak geniş zamanda olmaya benziyor , bu ülkedeki insanların sanki geçmiş ve gelecek zaman kipleriyle bir alışverişleri yok . Makedonyalı olmak ancak Arnavutlar veya Romanlar söz konusu olduğunda biraz anlam değiştiriyor ; Romanların durumu tahmin edilebilir , ama ben Arnavutları pek sert tabiatlı ve haşin buldum . Kadın erkek pek fark etmiyor , kapalı ve tutucu bir yapıları olduğu gözlenebiliyor . Makedon olmak , hiç kimsenin tanımadığı , herkesin reddettiği bir kimliğe sıkı sıkıya tutunmak anlamına geliyor . İlginç bir biçimde milliyetçi ve fanatik tepkilere - belki de şimdilik - gerek duymadan . Ohri'nin tarihsel mekanları Ohri şehrinin sırtını dayadığı tepede Sveti ( Aziz ) Klement Kilisesi var . Klement Makedonya'ya Hıristiyanlığı getiren ve yayan keşiş ; kemiklerinden bazıları kutsal eşya olarak burada , bir kısmı da Yunanistan'da bulunuyor . Kilisede ayrı bir bölümde çok önemli bir ikona koleksiyonu var . Klement Kilisesi'ndeki freskler ise Paleologlar Rönesansı olarak anılan stile uygun ve neredeyse Kapadokya freskleriyle yaşıt olmasına karşın çok iyi korunmuş durumda . Ohri'de Sveti Panteleimon , Sveti Sophia ve Sveti Yovan Kaneo olmak üzere üç kilise daha var . Bunlara Osmanlı evlerinden yapılmış Ulusal Müze'yi de eklerseniz şehre egemen havayı anlamak mümkün olur . Kaneo ülkemizde de sevilen M . Mançevski'nin Yağmurdan Önce filminin giriş bölümünün çekildiği kilisedir . Ohri Gölü çevresinde toplam üç yüz altmış beş kilise var ; ama bunların en ünlüsü sanırım Sveti Naum . İS 910 yılında yapılan bu şapelde freskler çok iyi durumda ve kilise ikonografyasında pek rastlanmayacak türden , Müslümanları yenen aziz sahnesinin de bulunduğu freskler göze çarpıyor . Kilise , Ohri Gölü'nü besleyen ırmağın kaynağında , yemyeşil bir cennetin kıyısında kurulmuş . Doğrusu tam da dünyayla bağını koparıp gelmek isteyenlere göre . Biraz ileride Tırpeza ( Trpejca ) adlı balıkçı köyü var . Sakin bir gölün kenarında balık ve şarapla geçirilecek birkaç saat ve burada gölün kıyısında akşam güneşi ; sanırım ruh tedavisi böyle bir şeydir . Ama Sveti Naum'da beni bekleyen tedavi değil bir ayindi . Anlaşılan o ki , benim şansım vaftiz törenlerinden açıldı ! Nereye gitsem beni bir vaftiz töreni bekliyor . Geçen yıl Yunan Makedonya'sında kalabalık davetlilerden oluşan bir tören görmüştük . Bu yıl Sveti Naum'da hiçbir konuğun olmadığı , izleyici olarak ben ve Sinan'ın hazır bulunduğu bir vaftiz törenine rast geldik . Doğrusu kilisenin küçüklüğü ve insan sayısının azlığı yüreğimi burktu . Buradaki tören Yunanistan'dakinden bazı farklılıklar içeriyordu . Vaftiz annesinin elinde sürekli yanan bir mum vardı örneğin , vaftizden sonra adı Maria konan bebeğe sembolik olarak İncil'in öptürülmesi bir başka farklılıktı . Kızın saçından üç bukle kesilmesi tamam da , bunların mum ateşinde yakılması ilginçti . Burada bebeği kucağına aldıktan sonra nartekse dua için giden papazdı , bebeği almaya da yalnızca annesi gitti . Oysa Yunanistan'da bebeği nartekse vaftiz annesi taşıyor , sonra törenle annesine teslim ediliyordu . Manastır Şimdi Bitola olarak anılan Manastır'a yollanmak üzere Ohri'den ayrıldığımızda hava güneşliydi , yollarda İnegöl ormanlarının çağrışımları vardı , sanki iklim değişiyordu . Manastır'da asker cenazelerinden sonra tahrip edilmiş dükkanlar bizi karşıladı , gamalı haçlar ve SMRT ZA SIPTARITE ( ARNAVUTLARA ÖLÜM ) yazıları Sinan'ın aklını başından aldığı için benden ayrıldı , fotoğraf çekmeye gitti . Ben burada bize yardımcı olacağı söylenen , tiyatro kostüm tasarımcısı Blagoy Micevski'yi aradım . Adı Mareşal Tito Caddesi olan ama halen Osmanlı'daki adıyla da anılan Shirok Sokak'ta ( Buraya Osmanlıların Büyük Sokak , Cadde - i Kebir veya Çarşı dediğini düşündüm ) Katolik kilisesinin önündeki bir kafede randevu verdim . Sinan başında dumanlar tüterek döndüğünde ben de tümüyle politik açıklamalara dayanan konuşmamızın notlarını alıyordum . Blagoy'a şehrin öteki yüzü nü görmek istediğimizi söyledim . Bunun üzerine Makedonya'da tipik olduğunu düşündüğüm ve bizim semt pazarlarıyla aynı olan pazarı görmek üzere yollandık . Pazar , ülkemizin esinlerini fazlasıyla taşıyordu ; bu nedenle Adriyatik kıyılarından Anadolu'nun içlerine kadar pazarları izleyerek ortak bir toplumsal tüketim ruhunun izini sürebileceğimizi düşündüm . Ortak ruh , mal çeşidinde ve toplumsal davranış biçiminde idi ; Üsküp'teki semt pazarı ile Ankara Cebeci Pazarı'nın , Turska Çarşiya'daki köftecilerle İnegöl köftecilerinin , Atina'daki Et Pazarı ile İstanbul'daki Mısır Çarşısı'nın ortak çağrışımları , halkların fiziki olarak bölünseler de ruhlarının asla bölünmediğini düşündürüyordu . Manastır gerçekten çok ilginç bir şehir . Yunan esini taşıyan bir İtalyan şehrinde minare görmek duygusu neyse , onu yaşatıyor insana . Blagoy bir ara iki katlı bir evi göstererek bu ev Eleni Karinte'nin dedi . Benim anlamadığımı görünce Mustafa Kemal'in gençliğinde serenat yaptığı Yunan kadının adı olduğunu söyledi . Ama nedense hep Manastır'da askeri idadiyi bitirdi cümlesiyle ezberimizde yer eden M . Kemal'i , çapkın bir genç olarak zihnimde canlandıramadım . Blagoy'la pazarda dolaşırken tanıştığımız Orhan Asım ( 36 ) Manastır'da yargıçlık yapıyor . Biraz konuşmak için işkembeciye gittik , yemekten önce rakiya denen içkiyi yüzük kadehlerde içtikten sonra işkembe çorbasını test ettik , ama ülkemizdeki Rumeli İşkembecisi nin buradaki , Rumeli'deki işkembecileri fersah fersah geçtiğini düşündük . Orhan'a , burada sık sık kulağıma Türkçe sözcük çalındığını , Türkçe bilmese de Türkçe sözcük kullanan insanların ilk ağızda hangi sözcükleri kullandıklarını sordum . Türkçe bilmeyen Blagoy'un da katkısıyla şu sözcüklerin Makedoncada olduğunu öğrendim : Bayır , çorapi , tulumba , kepenç ( kepenk ) , cami , kusur , şükür , hayda , skara ( ızgara ) , acaba , pazar , baklava , şeker , buyrun , haydi , sucuk , köfte , börek , kaldırım , kafana ( kahvehane ) ve Yunanistan'da da pek bilinen kimi küfürler ! Bu sözcüklerden bazılarıyla kurulmuş bir Makedonca cümle istedim , şöyleydi : Kepemekat vo dukanot za çorapi pod kilit , kalfata yade kebapı na kilimot ! ( Kepengi kilitli çorap dükkanında , kalfa kilime oturmuş kebap yiyor ! ) Dostlarımızdan ayrıldıktan sonra , padişah geldiğinde vakit geçirsin diye yapılan Elhamra'yı gördük . Burası şimdi bir bar , ama tam padişaha göre bir cariye köşkü ! Doğrusu Osmanlıların küfürleri neden buralarda yayılmış , insan zorunlu olarak anlıyor . Bir de M . Kemal'in çapkınlık ettiği şehrin gece hayatına bakalım dedik ; gece yarısı çok canlanan bu şehirde diskoların bile genç kız ve erkeklerin piyasası olduğunu , Makedonların flörtte rahat olmadıklarını , kızların ve erkeklerin ayrı ayrı gruplaşmalarından çıkarsadık . Anlaşılan o ki , M . Kemal burada Eleni Karinte'ye yalnızca serenat yapmakla yetinmişti . Valandovo Buraya gelmişken Valandovo'nun Çalıklı köyündeki Hıdrellez Şenlikleri'ni izlemek üzere Manastır'dan ayrıldık . Çalıklı köyüne geldiğimizde ben burada geleneksel ölçülere göre düzenlenmiş bir şeylerle karşılaşacağımızı umuyordum ; ama burada Hıdrellez Şenlikleri adı altında bir Türk panayırı vardı ve geleneksel olan hiçbir şey yoktu . Zaman büyük bir silindir ; geleneksel olan yalnızca halkoyunu gösterilerine indirgenmiş ve Hıdrellez in anlamı kaybolmuş . Burada gün boyu süren etkinliklerden çıkardığım sonuç , birbirleriyle ilişkisini kaybetmek istemeyen Türklerin kültürel ve ekonomik dayanışma kurma çabası ; bir de evlenecek gençlerin eşlerini bulmak için bu etkinliğe katıldıkları idi . Bu nedenle etkinliklerde kıyıda köşede kalan kişilerle ilgilendim ve Pirlepe'ye bağlı Kanatlar köyünün Bektaşi Şeyhi Kemal Kanatlı ( 67 ) benim için önemli bir keşif oldu . Bana Ohri'deki Sveti Naum'un Sarı Saltuk , Kirçevo'daki Sveti Nikola'nın da Hıdır Baba olduğunu söyleyen Kemal Bey , kültürler arası etkileşimi bulmak için aradığım en önemli kapıyı açan kişiydi . Noel Baba olarak da anılan Sveti Nikola'nın kardeşi olan Dikmen Baba'nın eski adı Avramovski'ydi dedi , Mehmet adını aldı ve Kanatlar köyüne yerleşti . Yan yana gelmesi , fantazya olarak bile garip görünen bu isimlerin bir Bektaşi şeyhi tarafından ifade edilmesindeki hoşluğa bir bakın ! Dikmen Baba'nın veya Sarı Saltuk'un kerametleri için anlatılanlar ne olursa olsun , bunların Hıristiyan dünyasıyla nasıl iç içe geçtiğini bir hayal edin ! Osmanlılar buraya nasıl kök saldı ? Anlaşılan o ki tam bir Helenistik siyasetle ; Bektaşi veya Yörük köylülerini Anadolu'dan kaldırıp burada iskan etti ; buradaki Hıristiyanları da ihtimal o ki Anadolu'ya götürdü , bundan da şimdi karşımda oturan Kemal Bey'in veya Enis Hilmi'nin Slav yüzleriyle olan akraba insanlarımız doğdu ! Kemal Bey'e Hıdrellez i sordum , Hıdrellez de küçük bir suyun başında oturup yiyip içmek ve eğlenmenin yaygın olduğunu , bir de böğürtlene bez bağlandığını söyledi . Burada Hıdrellez le , St . George arasında kurulması gereken bir ilişkiyi anımsatmam gerekiyor . St . George Yunancada Aya Yorgi , Makedoncada da Sveti Gürgov olarak anılıyor . Hıdrellez , Makedonlar tarafından Gürgovden ( Gürgov Günü ) olarak kutlanıldığına göre bu günün gerek Ortodokslar , gerekse Müslümanlar açısından ortak olan anlam ve önemi nedir ? Aya Yorgi , Gürgov , Circis veya Hızır İlyas olarak anılan kişi , uğradığı yere bolluk ve bereket getiren , kuru tahtaları ve ağaçları yeşerten ve hastaları iyileştiren bir aziz olarak kabul edilir . Ölümsüzlük suyunu içtiği için ölümsüzdür . Atlıdır ; atından indikten sonra onu bir kağıt gibi katlayıp cebine koyabilir . Her kılıkta gezer , insanlar arasında yaşar ve en olmadık zamanda yardım için yetişebilir . Bu nedenle Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta aynı gün , azizin simgesi olan suyun başında kutlanır , yemekler yiyip eğlenmek ölümsüzlüğü simgeler . Başka ne gibi geleneksel şeyler vardı burada diye düşünürken , Martufal'dan söz edildi . Bizim martaval okumak deyiminin bununla bir bağı var mı bilmem ama Makedonya'da Mantıvar'ı , Martufal olarak anıyorlar ve hemen hemen bizde olanlarla aynı şeyi yapıyorlar . Mantıvar kısaca şudur : Yakın zamanlara kadar İç Anadolulu Rum veya Türk kızları her 23 Haziran'da toplanır , tarladaki buğday başaklarına kendilerini simgeleyen beyaz , sarı , kırmızı ipler bağlardı . Hangi başak daha çok büyürse o başağın sahibi kızın evleneceği düşünülürdü . Sonra bir küpün içine yüzüklerini koyarak otlarla ağzını kapatır , küpe su doldurup bir evde toplanırlardı . Evde sıra ile türkü söyleyerek küpten bir ot çeker ve sıradaki türküyü küpten kimin koyduğu ot çıkmışsa onun şansına sayarlardı . Her türküye aralama olarak da ezgisi olan şu dörtlüğü bağlarlardı : Ey mantıvar mantıvar Mantıvarın vakti var Mantıvar'a gelenin Cennette dört tahtı var Benzer bir öyküyü Ohri'de bir kuyumcu dükkanı işleten Hafize Ethem ( 55 ) anlatmıştı : Genç kızlar akşamdan bir küpe düğme , yüzük gibi kendilerini belirleyen bir şey koyup küpün ağzına güllerle kapatırlar . Ertesi gün bir çocuğu ortalarına alıp mani söyleyerek çekiliş yaptırırlardı . Küpten kendine ait eşya çıkan ilk kızın kısmetinin açık olacağına inanılırdı . Bu manilerden biri şöyle olabilirdi : Martufal başi misın Cevahir taşi misın Gel bir mani söyleyim Cebinde taşir misın Noktayı da Valandovo'nun Çalıklı köyünde hayvan güderken rastladığımız doksan dört yaşındaki İbrahim Amca koydu : Çocugim dedi , Martufal zemani geldi miydi , yaramaz delikanlilar varidi , kızların küpünün yerini öğrenip , senin kismetin bu deyi küpün içine pislerdi . Çok renkli bir ihtiyardı bu , onu uzaktan gördüğümde Sinan'a İşte bir Türk ! dedim , İşte bunun fotoğrafı çekilir ! Sinan ona yaklaştı , bir şeyler konuştular , ben biraz uzak durdum , adam bana dönüp Sen niye yaklaşmazsın ? Ben Türk gördü mü te uzaktan tanırım . Gelesin be yanima ! dedi . İbrahim Amca'ya doğru yürürken takıldım : Ben Türkleri öyle uzaktan tanıyamam , seni pek Türk'e benzetemedim . Kim süyler onu diyerek bir diklenişi vardı ki , çok özel bir davranıştı . Bu söz Anlamadım , bir daha söyle yahut bırak şimdi şakayı gibi çok çeşitli cümlelerin bir özetiydi ki , ayrı bir şerbeti vardı ! Bu , toplumların ruhu dediğimiz ve bir iki günde , bir sürgünle , bir göçle kaybolmayan , kuşaklar boyu süren bir duyuş tarzının şerbetiydi . Üsküp'e dönüş Dilimize dolanmış Vardar Ovası türküsüyle Vardar Nehri boyunca Üsküp'e doğru yol almaktayız . Ama zihnimi Üsküp'ün mahalleleri kurcalıyor ; acaba Roman mahalleleri olan Topana ( Tophane ) ile Şutka'yı görebilecek miyiz ? Çünkü buraya gitmemizin sakıncalarını herkes ağız birliği etmişçesine sıralıyor ama gitmeliyiz , yolu yok bunun . Yeniden küf kokan pansiyonumuzdayız . Pervazı kaldırıp şöyle bir göz attığım şehir yine çok eskiden beri bildiğim bir şehir gibi ; dışarı çıkıp Kapan Han'da bir çay içmenin vaktidir ; burada Arnavut tanışlarımız oldu , biraz laflıyoruz ve Fenerbahçe - Galatasaray maçını izlemek için Ethem Soy'un kahvehanesine yollanıyoruz . İlerleme ve yükselme , gelişme ve büyüme , modern insanın yaşadığını bilmesinin tek yolu . Asla tamamlanmayan , amacına ulaşmayan ezeli ve ebedi bir serüven bu sanki . Durmaksızın inşa etmek , biteviye kurmak , dinmek bilmez bir çabayla üretmek ; yollar , köprüler , binalar yapmak . Yeni ve düşlenmesi bile imkansız yüksekliklere ulaşmaya çalışmak . Tamam , işte bu kadar ! dedirtecek histen yoksundur o . İçgüdüsel bir korku duyar bundan . Kurdukları ve başardıkları arasında en yaratıcı olanları bile yetersiz gelir . En görkemli yapılar bir süre sonra kaçmayı ya da dönüştürmeyi isteyeceği hapishanelere ya da kabirlere döner . Taparcasına bir tutkuyla sarıldığı çağının anıtları , daha ayaktayken bir yıkıntı olarak görünür ona . Gözü kara bir sürat ve delice bir ritimle çevresini parça parça eder , emeği , malzemeyi , parayı oradan oraya savurur , donuk ve yerleşik gördüğü her şeyi darmadağın eder . Yapıcı ve yaratıcı dış görünüşünün ardında o , insanlık sahnesinin en yıkıcı karakterini sergiler . Onun dünyayı kasıp kavuran amansız macerası İstanbul'da at koşturuyor on yıldır . Ayrıcalıklı bir bölge baştan başa yıkılıyor , kazılıyor , yırtılıyor ve bambaşka bir bedene bürünüyor . Çelik ve camdan gökdelenlerden oluşan düşsel bir manzara canlanıyor . Tarihi kentin omurgasına yeni bir kent oturuyor . Soğuk , tekdüze , katı , durgun , hayatı yutucu biçimlere dönüşmüş bir buz kent . . . İstanbul'u , sokaklarını , sokaklarındaki gürültüsünü patırtısını , alacalı bulacalı renklerini , afişleri ve yazılarıyla konuşan duvarlarını , gülen ağlayan , bağırıp çağıran insanlarını , top koşturan çocuklarını , sokak satıcılarını , kuşlarını , meyve bahçelerini ve ağaçlarını yani bu kenti kıpır kıpır ve canlı kılan neyi varsa tümünü silen , unutulmaya zorlayan bir çarpıtan aynalar kütlesi . Kırılgan İstanbul için ne acı bir yazgı . . . Yıllardır dayanılmaz bir ikilemin gerilimini yaşıyor . Çözülme ve oluşum , yıkım ve yeniden yapılanma , içe kapanma ve dışa açılma , gerileme ve öne çıkma . . . Dinmek bilmeyen bir belirsizlik ve durmaksızın sarsıntı . . . İstanbul kıvranıyor . Bir ölümlünün yüreğinden daha çabuk değişiyor . Geçmişe dayanan hüzün ve geleceğe yönelik umutsuzluk her köşe başında tur atıyor . Her yıkım ve yenilenme İstanbul'u paylaşanların çok küçük bir azınlığı için iştah kabartıcı fırsatlara yol açarken , büyük çoğunluğu için karabasana dönüşüyor . Kimileri için harekete geçirici bir güç olarak işlerken , kimileri için kıpırdayacak alan bırakmıyor . Zamanında gökdelenlere methiyeler düzenler , şimdi şaşkınlık içinde . İstanbul'u kuşatan gecekondular bile unutuldu neredeyse . Prestij bölgesi Levent'te oturan modern kesim in , modernliğin laneti karşısında dili tutuldu . Banka kuleleri birbiri ardına yükseldiğinde emekli bir bankacı , 30 yıldır oturduğu bahçeli , mütevazı evini satışa çıkardı . Bunlar gelmeden önce gökyüzü hepimizindi ; elektriği , suyu , yolu , belediye hizmetini bütün semt paylaşırdı . Şimdi onlar kullanıyor , biz artakalanla yetiniyoruz dedi . On yılda bu koca binaları nasıl yaptılar ? Asıl ona şaşıyorum diye de ekledi . Çocukluğundan bu yana Levent'te yaşayan Alper Eliçin , güneşimizi kestiler diyerek sorunları sıralıyor : Büyükdere Caddesi'nin yükünü hafifletmek için trafiği Levent'in iç kısmına verdiler . Sokaklarımız otopark oldu . Konutlar , gökdelenlere hizmet veren barlarla , restoranlarla , reklam ajanslarıyla , çocuk yuvalarıyla doldu . Elektrik yetmemeye başladı . Jeneratör gürültüsü ve kebap kokusu sardı her yanı . Mahalle yaşamı allak bullak oldu , bu sakin sığınak bir cangıla dönüştü . Bir şey daha oldu . Özellikle İş Bankası gökdelenleri yapıldıktan sonra , Levent bölgesinde zemin suyu yükseldi . Evlerin alt katlarına su dolmaya başladı . Şimdi Alper Eliçin gibi pek çok Leventli , motopompla su çekmek zorunda . Maslak'ta ise durum daha da içler acısı . Burada her şey sorun . Trilyonlar harcanarak inşa edilmiş binaların şatafatı çirkinlikleri kapatmaya yetmiyor . Daracık sokaklar , iki noktadan Büyükdere Caddesi'ne bağlanıyor . İş çıkışında bölgenin trafiği bir cehenneme dönüyor . Ayrıcalıklı ve akıllı binalarda çalışanlar , 200 metrelik sokağı geçip caddeye çıkabilmek için servis otobüslerinin içinde bir saat , bazen daha fazla beklemek zorunda kalıyorlar . Çalışanlar , tüm ihtiyaçlarını binalarında gidermek durumunda . Dışarıda onları tam bir yoksunluk bekliyor . Ne bir çay bahçesi , ne huzur verici bir park , ne lokanta ( bir iki restoran var ama onlar da çok pahalı ) , ne de bir gezinti alanı var . Sokaklar sırf hava almak için bile çıkılacak gibi değil . Gökdelenler , iş ve alışveriş merkezleri gibi son derece karmaşık yapıları tasarlayanlar , insanlara yürüyecekleri bir kaldırımı bile çok görmüşler . Bu modern ofislerde çalışmayı arzulayan kuşak , buralarda çalışma şansına kavuştuktan sonradır ki , ne kadar çok şeyin eksik olduğunu fark etti . Onlardan birkaçına , gökdelenlerin haşmeti karşısında olduğundan da ufak görünen derme çatma , sevimli bir barakanın , Plaza Büfe nin bahçesinde rastladım . Biri trafik dışında Maslak'tan memnundu , birinin yükseklik korkusu vardı , biri sakinleştirici alıyordu , biri depremden korkuyordu , hepsi de havalandırmadan mustaripti . Bu binalardan pek çoğunu gezdim . İlgililer övünçle yol gösterdiler ; bazı kötü örnekler dışında çoğu modernliğin standartlarını taşıyordu . Çalışma alanları , temiz , aydınlık geniş mekanlar olarak düzenlenmişti . Verimliliği önemseyen kimi şirketlerin ofisleri adeta kusursuzdu . Ama hiçbirinde çalışanların mahremiyetine önem veren bir tasarım yoktu . Katlar arasındaki bağlantı koparıldığı , ortak kullanım mekanları bulunmadığı için , aynı binada çalışanların birbiriyle karşılaşma , tanışma , iletişim kurma imkanı da yoktu . Binanın girişinden itibaren başlayan engeller , çalışanı yerine çiviliyor , masanın bir parçası haline getiriyordu . İnsanları sadece daha rahat değil , daha canlı kılma kapasitesi düşünülmüyordu . Şimdi biraz geriye gidelim ve gökdelenlerin hiç hesapta yokken İstanbul'un hayatına nasıl girdiğine bakalım . Bundan yirmi yıl önce , bambaşka bir gelecek bekliyordu İstanbul'u . Nazım Plan Bürosu , yıllar süren bir çalışmanın ardından , İstanbul'un gelişmesi ve korunmasını belirleyen planı hazırlamış , bu plan onaylanarak yürürlüğe girmişti . Tam o sırada başka bir plan yürürlüğe konuldu . Ülkede demokrasiye ara verildi . 12 Eylül askeri yönetimi , siyasi partiler ve sendikaların yanı sıra siyasetle ilgisi olmayan pek çok dernek ve kurumu da kapattı . Bu kurumların arasında Nazım Plan Bürosu da vardı . Belli ki , İstanbul'un tarihsel ve kültürel dokusunu , ormanlarını ve su havzalarını korumayı hedefleyen nazım plan , İstanbul'a dayatılması düşünülen proje için bir engel olarak görülmüştü . İstanbul'u bir ticaret , finans ve turizm merkezi olarak tasarlayanların , nazım planın hedeflerine tahammülü yoktu . Nitekim , 6 Kasım 1982'de Turizmi Teşvik Yasası kabul edildiğinde , İstanbul'un kaderi de belirlenmiş oldu . Bu tarih , gökdelenlerin doğum tarihidir . Artık , bazı alanlar turizm bölgesi ilan edilebilecek , bunların hemen yanı başındaki arsalara verilmeyen inşaat hakları buralara verilecek , özel imar koşullarıyla yüksek ve yoğun yapılaşmanın önü açılacaktı . Maslak o zamanlar kıyısından köşesinden gecekonduların kemirmeye başladığı bir meyve bahçesiydi . Levent , Büyükdere Caddesi'nin bir tarafı fabrikalarla , öbür tarafı , tellerle çevrilmiş , çocukların top koşturduğu banka arsalarıyla çevriliydi . O zamanlar kimse hayal dahi edemiyordu . Fabrikaların teker teker kent dışına taşınacağını , yeşil alanların , boş arsaların önce devasa çukurlara dönüşeceğini , bu çukurlardan ışıl ışıl parlayan gösterişli binaların fışkıracağını kimse düşünemiyordu ya da düşünmek bile istemiyordu . Karar verilmişti : İstanbul bir dünya kenti olacaksa eğer , Manhattan İstanbul'a taşınmalıydı . Emek ve sanayi yani üretim dışa atılmalı , ticaret ve finans , turizm ve hizmet sektörlerinin ihtiyaçlarına göre yeniden örgütlenmeliydi . Bu bir dayatmaydı kuşkusuz ama bir gerçekliği de vardı . İstanbul , uluslararası piyasaya açılmak ve dünya kentleri hiyerarşisindeki yerini bulmak durumundaydı . Avantajları da vardı dezavantajları da . Coğrafi konumu ve tarihsel kimliği onu öne çıkarıyordu . Orta Asya'dan Balkanlar'a , Kafkasya'dan Orta Doğu'ya , bu geniş coğrafyada , İstanbul ile rekabet edebilecek başka bir kent yoktu . Öte yandan globalleşme sınır tanımıyordu ve dünya kentleri hiyerarşisinin tepesine oturmuş New York , Londra , Frankfurt , Tokyo , Paris , Hong Kong gibi kentlerle yarışması imkansızdı . Geç kalmış olmanın getirdiği rekabet güçlükleri aşılacak gibi değildi . Ne olursa olsun , maya tutmuştu bir kez . İstanbul kabuk değiştiriyordu . Ticaret ve hizmet sektörü , doludizgin ilerliyor , bu alanlarda iş gören şirketlerin sayısı her geçen gün artıyordu . Turizm yatırımları patlama düzeyindeydi . Turizmi Teşvik Yasası ilk sonuçlarını bu alanda vermiş , Dolmabahçe , Çırağan ve Yıldız saraylarının bahçeleri beş yıldızlı otellere ihale edilmişti . Bankacılıktan telekomünikasyona , pazarlamacılıktan mühendislik hizmetlerine , reklamcılıktan eğlence sektörüne her alanda hızlı bir dönüşüm yaşanıyordu . Çokuluslu şirketler yeni yeni şubeler açıyor , yabancı sermaye ile birlikte yabancı nüfusta da belirgin bir artış gözleniyordu . Bu sürecin doğal sonucu olarak , İstanbul'un fizyonomisi yeni bir biçim alıyordu . Büyüyen bir metropolün en önemli ihtiyacı da tüm bu sektörlere ve refah düzeyi çok yüksek yönetici seçkinler tabakasına hizmet verecek ofis binaları , plazalar , recidence lar iş ve ticaret merkezleriydi . Eski İstanbul'un iş hanları yeni çağın standartlarına cevap veremezdi . Doğal çevrenin tahribinden , trafiğin allak bullak olacağından , yer seçiminin yanlışlığından söz edenlere ise taş çağındaki insan muamelesi yapılıyordu . Yapı Kredi Plaza'nın üç bloğu ( dördüncüsü ve en yüksek olanı sonradan inşa edildi ) sessiz sedasız kentin hayatına girerken , aynalı gökdelenlere giden yolun ilk adımı da atılmış oldu . Gerçi bu bloklar , çevresindeki diğer yapılara tepeden baksa da Amerika'daki çağdaşlarına kıyasla oldukça bodurdu . Ama form olarak gökdelen gibi inşa edilmişti . Tepeden tabana cam giydirilmiş ilk binalardı ; iç mekan yeni çalışma imkanlarına göre düzenlenmişti . Buradaki şirketler , kentle etkileşime girmeden tüm ihtiyaçlarını bina içinde karşılayabilirdi . Aynı zamanda bir ilk olarak , bu binalar , yeni İstanbul'un yükseleceği zemini de işaret ediyordu . Bu zemin , Beşiktaş - Levent - Maslak aksıyla bu aksa bağlanan Mecidiyeköy - Şişli ekseniydi . Bu hattın Levent ve Maslak dışında kalan kısımlarında , gökdelen yapılacak alanlar nadirdi ve buralarda gökdelenler ancak istisnai olarak yükselebilirdi . Ama çok kısa bir süre içinde Levent ve Maslak , gökdelenlerin birbirleriyle boy ölçüşeceği yer olacaktı . Burada İstanbul'un geleceği kurulacak , paranın ve servetin kalbi burada atacak , hırs ve ihtiras burada mayalanacaktı . Keyfi bir seçim değildi bu . Levent ve Maslak civarı , TEM otoyolu ve ikinci boğaz köprüsü sayesinde İstanbul'un en erişilebilir noktası olmuştu . Büyük bir rant taarruzu altında kalması kaçınılmazdı . Şimdi bu bölgede tek tük kalmış alçak binalara , eski fabrika yapılarına dikkat çeken Şehir Plancısı Osman Akyel , Burada alçak katlı olan her şey gökdelen olmaya adaydır derken on yıldır işleyen bir kuralı hatırlatıyordu : Değerli yer yükselir ; en değerli yer daha da yükselir . Levent ve Maslak yükseldi , yükselmeye de devam ediyor . Sabancı'nın ikiz kuleleri , Çanakkale İş Merkezi , Yapı Kredi Plaza'nın dördüncü ve en yüksek bloğu , biraz ötede Etiler'de Akmerkez , Esentepe'de Maya İş Merkezi , Balmumcu'da The Plaza Hotel , Maslak'ta Princess Hotel , Emlak Bank , Sümerbank , Ulusal Bank , Yurtbank , Garanti ve Osmanlı bankaları , Doğuş Plaza , Spring Giz , Beybi Giz , Giz 2000 , Polaris , USO Center kuleleri ve daha pek çok iş merkezi birbiri ardına sökün etti . İstanbul'un eski finans merkezi Karaköy'ü terk eden Borsa , Maslak'ın uzantısı İstinye'de kendine yer seçti . Bütün bu süreci Türkiye'nin en yüksek binası , İş Bankası'nın 52 katlı kulesi taçlandırdı . Hemen yanında yine İş Bankası'na ait 36'şar katlı diğer iki gökdelen , kulenin büyüklüğünü belgeler , onun yüksekliğine işaret eder gibiydi . Karşı sırada Levent Plaza , Oyakbank'ın yerleştiği Dol Center ve eski Philips fabrikasından boşalan arsa üzerine inşa edilen Metro City'nin üç kulesi yükseldi . Biraz aşağıda Levent'in girişinde Garanti Bankası'nın yeni gökdeleni ile Zincirlikuyu'da Tat Towers serideki yerini aldı . Ezacıbaşı , Deva Holding ve Tekfen fabrikalarının yerinde yeni gökdelenler filiz vermeye başladı . Yenileri sırada , alçak tek bina kalmayıncaya kadar devam edecek bu hummalı çalışma . Levent'e göre Maslak , daha doymuş bir görüntü sergiliyor . Yükselme arzusu hayal kırıklığıyla yan yana yürüyor burada . Plansızca yoğunlaşıp azmanlaşmış bu semtte , gökdelenler devasa hayaletlere dönüşüyor . Altı yedi yıllık binalar şimdiden eskimiş durumda . Metrekare kira bedeli 14 - 25 dolar arasında değişen ofislere müşteri bulunamıyor . Banka genel müdürlükleri dışındaki iş merkezleri büyük ölçüde boş . Maslak yükselirken iki şey hesaba katılmamıştı çünkü : Piyasa koşulları ve Türkiye'nin nazik ekonomisi . . . Gidişatı sadece gelişme ve değişimle değil , aynı zamanda , kriz ve kaosla belirlenen bir ekonomi Maslak için öngörülen sürece garanti veremiyordu . Büyük bir emek ve paraya mal olan , değeri ölçülemeyecek kentsel alanların mahvı pahasına yükselen bu yeni kent işlevsiz kalabilirdi . Nitekim öyle oldu . Bunda ekonomik krizin rolü var tabii ki ama asıl sebep plansızlık , körü körüne bir rant hesabı . Arazi kullanımının belirlenmesi için kentsel araştırmalar yapan Atlas Proje Yönetimi ve Arazi Geliştirme Danışmanlığı yöneticilerinden Şehir Plancısı Gökhan Menteş , Maslak'ta bir beş yıl daha ofis binası yapmanın anlamı yok diyor . Piyasa açısından gerekli bir yapı mı ? Bu soru bina yükselmeden önce sorulmalı . Kentsel bir araştırma yapılmadan , bina için en uygun kullanım etüdü belirlenmeden alınacak her karar saçmadır . Gökhan Menteş , sadece maksimum yükseklik , maksimum rant hesabı güdülerek yapılan binaları kastederek Bunlar alaturka gökdelen diyor . Altı geniş , üstü kule ; altı alışveriş merkezi , üstü büro . Şimdi Türkiye'de her yerde bu tarz gökdelenler yapılıyor . Sonuçta hepsi de işlevsiz , kendi maliyetlerini bile karşılayamayan , birbirinin benzeri pek çok alışveriş merkezi ortaya çıkıyor . Hesaba katılmayan , düşünülmeyen , önemsenmeyen bir şey daha vardı : Gökdelenlerin ışıltılı aydınlığı yanında asla örtbas edilemeyen karanlık bir yan . . . Algılanması ve kavranması sinir sisteminin sınırlarını aşan bu binalar , kenti paylaşan insanların ruhlarında nasıl bir karmaşa yaratacaktı ? Bu binalarda çalışma ve yaşama şansına kavuşan insanların iç dünyaları ne gibi sarsıntılar geçirecek , nasıl bir travmaya maruz kalacaktı ? Nasıl oluyor da uzaktan dinamik ve heyecan verici görünen semt , insanların yaşadığı yer düzeyinden ve yakından bakıldığında , bir kabusa dönüşüyordu ? Uyuşuk bir pazar günü yeniden dolaştım Maslak'ı . Gökdelenlerin gösterişli dekorları ardında , durmaksızın yenilenen ve değişen parlak görüntünün altında , bu soruların cevabını aradım . Kenti gözetleyen sessiz nöbetçileri , zenginlik düşleri içinde donakalmış devasa hayaletleri gözledim . Boy ölçüşür gibi birbirinin karşısına dikilmiş yapıların , birbirine bakan bu çarpıtan aynaların , çağın ruhunu yansıttığı söylenen kulelerin , kapısız , penceresiz plazaların dilini çözmeye çalıştım . . . Bomboş , ıssız , sessiz bir ortam . Sokağı ve kalabalığı olmayan bir kent . Sanki gezmeye çıkan insanın en son geleceği yer burası . Öğrendim . İnsan kendini gezermiş . Munzur Vadisi'nin yamaçlarına kurulmuş kentin duru sabahında , çocukluğumda bildiğim bir masal yeniden anlatılıyordu . Bir yerin kapıları çiçekle kilitlenirse , açmak için gönül gerek . Gülese derlerdi masalın kahramanına , Gül Esma . Çiçeğin kilitlediği kapıyı açmanın , demirin kilitlediği kapıyı açmaktan zor olduğunu söylerdi . Güneş yüksek sivri kayların ucunda horozlu aynaydı . Biz vadinin balkonundaydık . Dersimli kadın Çiçek oyununu söylüyordu . Bizim kızlarımız , baharın çayırlarında Çiçek oynarlar . Kızlar iki kümeye bölünüp halka halinde otururlar . Bir küme çiçektir . Her kız bir çiçek adı seçer . Başları kırmızı güldür . Öteki küme zengindir , ellerinde ülkeler vardır . Zengin olanlar , çiçeklere yanaşıp bir maniyle Lale ile Nergis'in değerini sorarlar . Kırmızı gül , Bacım bunların değeri bir ülke Ülkeyi verin de alın der . Gelenler , Urum'u , Acem'i , Hint'i verir . Çiçekbaşı verileni kafi bulursa , alır giderler . Sonra başka çiçekler için , başka ülkeler verirler . Sonunda çiçekleri satan bir başına kalır . Kimsesiz olur . Bütün kızlar halka olup onun etrafında dönerek , şu sözleri söylerler : Ülke aldın çiçek verdin Şimdi muradına erdin Neden çiçeksiz kaldın Kendini dertlere saldın Bu dünya hep tamahtır Melik yeri Kemah'tır Hoy , hoy , hoy . . . Yazıda yabanda iyice kararmış esmer eliyle vadiyi gösteriyordu . Bu oyunla büyüyen Tunceli kadını , çiçeğine güvenir . Öğrendim . Tuncelili toprağına güvenir . Bunun , basmakalıp bir söz olmadığını anlamak için Tunceli toprağını içeriden tanımak gerekir . Her yanı dağla çevrili . . . Kayalıklar göğün hayaletlerine ortak . Kimi yerde sarp meşelikler rüzgara bile geçit vermiyor . Bu vahşi görünüm dışarıdan bakan insana sonsuz bir kıraçlık duygusu verir , içinde yaşayanı yoksul edeceği sanısı yaratır ; bu yüzden olsa gerek , manzarayı ilk görenler , burada yaşayanlara önce acımayla bakar . Oysa , Tuncelili toprağının özüne de görünüşüne de güvenir . Bu güven , toprağın başka yerler için söylendiği gibi bire on , bir yüz vermesinden değil . Burada verimle çetinlik arasındaki çelişki bir haz boyutuna ulaşmıştır . Her ürünün , besledikleri ve yüzleştikleri her canlının kalitesi yüksektir , şaşırtıcıdır . Bu ayırt edicilik , artık onların dünyasına sinmiş , doğallaşmıştır . Bu yaman dağlarda süt pınarları gibi köpüre köpüre gözeler fışkırır . Her pınar baharda ve yazda binlerce renk doğurur . Buralar yayladır . İnsanın ve koyunun neredeyse ezeli arkadaşlığının yurdudur . İnsanla yaban yaşamın , kurdun , beyaz ve bozayının , yabandomuzunun bitmez çekişmesinin yeridir buralar . Bu su başlarında şafakta geyikler , urkeklikler ve yabankeçileri birbirine karışır , üstlerinde kaya kartalları . . . İnsanın nutkunu kesen bu dağların doruklarında göller , tılsımlı deryalar vardır . Tunceli insanı bu suları eren evliya vermiştir der . Bu sular cümle canlının yeri , Üçlerin , Beşlerin , Yedilerin , Kırkların kayadan kılıçlarla saklayıp bekledikleri cennetlerdir . Dağların eteklerinden fışkıran her gözenin altı ayrı bereket olur . Buralar tarladır , buğday , arpa ve fasulye ya da bezelye . Tunceli ülkemizin nüfusça en küçük illerinden . Buna karşın , yükseköğrenim bakımından uzun yıllar birinciliği elinde tuttu . Bu bir anlamda bura insanının kendini yaşamın başka alanlarında da yenmesinin ve yeniden yaratmasının bir yolu gibiydi . Özellikle 1937 Dersim İsyanı olarak bilinen ayaklanmadan sonra , bura insanının yaşadığı süreç tarifi güç , sert ve can yakıcıdır . Ayaklanmaya katılmış olsun ya da olmasın yüzlerce aile parçalandı ve binlerce insan , hiç bilmedikleri yerlere sürüldüler . Bazı aileler yakınlarını on yıllar sonra bulabildi . Dersimliyim demek bu süreçten sonra , bir insanın memleketini bildik anlamda söylemesinden çok , hem buruk , hem ürkütücü anlamlar kazandı . Başka bir anlam kazandı o türkü : Dersim dört dağ içinde Gülü bardak içinde . Dersim'i hak saklasın Bir yarim var içinde Bardaktaki gül , ayaklanmacılardan Alşer'in Bizim fikrimiz tazeydi , kanattılar , kırdılar yolundaki sözleriyle özdeşleştirilerek söylenir oldu . Bütün bunlar , kimliğinde Tunceli yazan insanın bir özelliği sayıldı ve ona bazen hak etmediği düzeylere varan anlamlar , imgeler yüklenerek yaklaşılmasına , bazen de haksızlığın katlanmasına neden oldu . Munzur bütün bunların simgesidir . Bu isimle bir dağdan ve bir vadiden söz edilmez . Bu isimle binlerce efsane ve aşk , evliyalar ve onların birbirinden ilginç kerametleri , eşkıyaların korkunç ve büyüleyici öyküleri türküleşir ve bu toprağın o ölçüye gelmez renklerle bezenmiş esrarlı bereketi vurgulanır . Çocukların ismidir . Dededen gelme , Munzur'un torunu Munzur . Bir yaz ikindisiydi girdim vadiye . Tunceli'den Ovacık'a giden minibüsün içi tıklım tıklım . Sürücüye , Beni vadiyi rahat göreceğim bir yere oturtsan ne iyi olur dedim . Sözümü camın kenarında oturan bir kadın duydu . Gel oğul , sen gençsin , Hızır muradından ayırmasın . Vadi , bu duanın göğsünde uzanıyordu . Geçmiş yıllara göre şimdi iyice seyreltilmiş asker ve polis arama noktalarında kimliğimdeki bilgileri defterlere yazdılar . Ben vadinin her noktasını aklımın defterine yazmakla meşguldüm . İki yakanın gölgelerinin birleştiği yerler loş . Gölgeler taş diliyle konuşuyor . Yerin , göğün , ağaçların ve suyun taştan daha da taş olduğunu düşündürmek istercesine . Gölgelerden sıyrılınca bir yandan kurşun griliğinde , kızıl , camgöbeği ve yeşil kayalar , bir yandan koyu yeşil ormanlıklar . . . Işık asıl hünerini Munzur Çayı'nda gösteriyor . Su beyaz , yeşil , mavi , mor ve pembe döne büküle akıyor . . . Yanımdakine döndüm : Buraya baraj yapacaklarmış ? Yapsınlar . . . dedi . Öyle bir edayla söyledi ki , karşı mı çıkıyor , taraf mı anlayamadım . Ona bir başkası yanıt verdi . Yapsınlar , yapsınlar da burası ölsün . Ölürse ölsün dedi biri . Kağıda sarılı acenta ( yeni ) tırpanını bir baston gibi tutuyordu ; kenarındaki tarlayı ağız tadıyla ekemediğim , yıllardır rahat dolaşamadığım bir yer ha yaşamış , ha ölmüş ! . . Artık , benimle konuşmuyorlardı . Kimi , Zazaca , kimi Türkçe birbirlerine söz yetiştiriyorlardı . Arabanın içi karışmıştı . Burası bir dere değil , namustur . Baraj olmaz . İçinde insana yer olmayan namustan bana ne ? Barajcılara toprak satacak olanların çıkarı için burası verilmez . Barajı istemeyenin de burada toprağı olsaydı , o vakit görürdük . . . Bir arabanın içi bu kadar karışıyorsa , kasaba , barajla ilgili olan yerler kim bilir ne haldedir ? Araba yeni bir arama noktasında durdu . Sürücü , kimliklerimizi Tunceli'den çıkarken toplamıştı . Ovacık'a kadar da bize vermeyecek . Her defasında kimlik toplamakla zaman yitirmek istemiyor . Altmış kilometrelik yolda , şimdi beş yerde inceliyorlar kimlikleri . Ben vadiyi inceliyorum . Suya eğilmiş yaban kavaklarının , ( buralılar piç kavak diyor ) ceviz ağaçlarının arasında dünyanın ender bulunan berrak sularından biri akıyor . Çocuklar çırılçıplak çimiyorlar . Özeniyorum . Sivri , keskin kayalıklar gümüştenmiş gibi parlıyor . Sanki bu kayalara bakarak buraya Farsçada Gümüşkapı anlamına gelen Dersim demişler . Bunu , sürücüye söylüyorum . Salt ondan değil , bu dağlarda bakır , krom ve gümüş yataklarının olmasının da payı var diyor . Ovacık'ta akşam . Gözüm , Munzur'un zirvelerinde . Henüz gidilmemiş doruklar nasıl yücelirse insanın bakışında , orası şimdi benim için öyle . Bulunduğum yer , Tunceli'nin handiyse tek ovası , bir adı da Zeranik . Göz alabildiğine uzanan yeşil düzlükler , dimdik yükselen dağlarla , bıçakla kesilmişçesine bitiyor . Zirvelere kadar , çırılçıplak kaya . Zirveler tümden kar . Haziranın sonları , güneş karın içinde batıyor . Hem hayal , hem gerçek Kahvede köylülerle barajı konuşuyorum . Ferman Dede , yetmiş yaşının üzerinde . Baraj yapılır . Çünkü , burayı uzun yıllar birbirine yabancı etmişler . Bu vadiye yakın yerlerde yaşayan gençlerin çoğu burayı tanımıyor . Tunceli'nin merkezinde ya da başka ilçelerinde kiminle isterseniz konuşun , hepsi size bir Munzur'dan söz eder . Ama çoğu , gerçek vadiyi değil , düşündeki yeri söyler . . . Vadi yalnızca birkaç kilometrelik bir dere olarak görülüyor . Onu var eden diğer parçalar insanların aklında açık değil . Ali Yerlikaya , Bahtiyar Çetin buranın bitkileriyle uğraştığı için beni ona götürüyor . Çetin , Almanya'da yaşıyor . Burada daha önce çalışmış Alman iki bilim adamının kitabından yararlanmaya çalışıyor . Onların tarif ettikleri bazı şurupları yapıyorum . Ama bu tamamen el yordamıyla oluyor . Hiçbir bitkinin esas adını , özelliklerini bilmiyorum . Kitaptaki fotoğraflardan bakarak , dağlardan buluyorum bitkileri . Ama giderek , küçük rahatsızlıklara karşı bazı sonuçlara yaklaşıyorum . Annesi Makbule Çetin oğlundan daha sade düşünüyor : Miden ağrıdığı zaman it ısırganını zenbulla ( dağ kekiği ) kaynat diyor . Söz eski inançlara geliyor : Benim kaynanam , gök gürültüsünü duyar duymaz , sırtını bir duvara yaslar , yerden bir taş alır . Ya Allah , ya Muhammet , ya Ali dedikten sonra , taşı arkasına atardı . Bunun yağın bereketini artıracağına inanırdı . İnanırdık . Koyungölü köyünde beni Ecevit Keser karşılıyor . Ziyaret köyüne , Munzur Çayı'nın doğduğu yere gidiyoruz . Kayaların arasında , bir çavlan gürlüyor . Bembeyaz süt . Buradan çağlayanın su olduğunu anlamak için doğduğu yerden biraz öteye bakmak gerek . Munzur'un sesinde yitiyorum . Suyun fışkırdığı kayaların küçük oyuklarında mumlar yanıyor . Bu oyuklardan biri , evliya olduğuna inanılan Munzur'un bu kayaların içine girip kaybolduğunun izi ; Munzur efsanesinin kaynağı . Gelenler oraya niyaz ediyor önce . ( O noktayı öptükten sonra , dileklerini duayla söyleyip mum yakıyorlar . ) Ak köpükler , gün ışığının incelttiği mum alevlerinin arasından geçiyor . Başı sonu olmayan bir senfoni . . . Suyun etrafı kalabalık , kimi rakısını açmış , kimi çayını demlemiş . Gençlerin çaldıkları sazların sesi , türküleri suyun çağlayışında yitiyor . Bu beyaz uğultu insanın hareketini etkiliyor . Dikkat etmezsem eğer , bu ses yürüyüşümü alıp götürecek . Bir kıyıya plastik masalar koymuşlar . İşletmeci , suyun sesiyle yarışırcasına açmış müzikçaların sesini . Oradan bakınca , o ana kadar canımı sıkan şeyi anladım . İnsanın doğaya karşı dayatmacılığı , kolaycılığı buraya da bulaşmış . Bu mesireyi , bir gelir odağına dönüştürmek için her yanına beton dökmüşler . Belki bunu iyi niyetle , sevgiyle yapmışlar . Ama bugün bile taş ev yapma geleneğinden kopmamış olan bu bölgede , böylesi bir yerin betona boğulması , severken öldürmek olmuş . Doğası örtülmüş , rüküşleşmiş . Akşama doğru , Koyungölü'nün pirlerinden ( Alevi Dedesi ) olan Zeynel Batar'ın evine gidiyoruz . Celal Abbas ocağından . Sofrada bana Munzur efsanesini anlatıyor . Hayır , o söylenceyi yeniden yazıyor . Yaşıyor . Yüzyıllardır , bu suyu kimse kirletmez . Bu yoksulun ekmeğinin yanında katıktır . Bu su , yaralı yüreğin merhemidir . Onun yanına inanarak gelenler arınır , gönlü , isteği güzelleşir . Alevilik inancındaki insanlar için dört kapı önemlidir . Bu , insanın kendini anlamasının , yaşamı yüceltmesinin dört yoludur . Tarikat , Hakikat , Sırr - ı Hakikat , Sırr - ı Marifet . Bütün bunların bin bir açıklaması var . Bu binlerce yılın birikimi , felsefesi . Türkiye'de , hiç denilemezse de , en az bozulmuş olduğu yerler arasında Tunceli ve ilçeleri geliyor diyebiliriz . Çemişgezek civarındaki bazı köyler sayılmazsa , hemen bütün Tunceli Zaza Alevisidir . Buna karşın , Zeynel Dede , usulüne uygun cem toplayamadığını , birçok kuralın yerine getirilmediği için giderek unutulduğunu söylüyor . Bizim haccımız Hacı Bektaş'tır . O , On İki İmam soyundandır . İbrahim Sani'nin oğludur . Yılda bir kez Hacı Bektaş'a gitmeliyiz . Taliplerimizden bize gelenin dörtte üçünü oraya teslim etmeliyiz . Ama olmuyor işte . Akşam , Ecevit Keser'in konuğuyum . Keser ailesi , kalabalık . Köydeki akrabaları bir yana , ev Tunceli dışında yaşayıp da yaz tatiline gelenlerle dolup taşıyor . Ev , Kırklar Çayı'nın kenarında . Bana kalırsa , taraçadan suyun akışını dinlemek bütün nimetlere bedel . Ama , onlar sofranın birini kurup birini kaldırıyorlar . Kırklar Çayı kutsaldır diyor Ecevit . Bir gece inanmış birisi bu suyun kenarında melaikeleri , evliyaları görmüş . Öyle bir semaha durmuşlar ki , suyun içinde közden , alevden sonsuz bir halka , su tümden ışık . O zaman anladım ki , burada bütün sular kutsal . Bu yüzden hiçbir su , hiçbir biçimde kirletilmemiş . Her akan su insanın ekmeğini batırıp yiyeceği kadar temiz tutulmuş . Müjde Keser , liseyi yeni bitirmiş . Arkeolojiye hevesli . Boynundaki kolyede Hazreti Ali'nin Zülfikar'ıyla , Che Guavera yan yana . Nasıl bir ilişkileri var ? İkisi de doğrudan , gerçekten yana . Biri eski dünyanın doğrucusu , biri modern dünyanın . Taraçaya serdiler yatağımı . Altımda yün yatak , kulağımda Kırklar suyu . Hangi düş için uyursan uyu . Sabahın dördünde uyandırdılar . Çay demlenmiş , kahvaltı sofrası hazır . Kaymak , tereyağı , peynir , kağıt inceliğinde sıcak ekmek . Gerisini söylemesem daha iyi . Seher aydınlığıyla çıktık yola . Karagöl'ü göreceğim . Buraya gideceğimi bilenler , İstersen sana bir at ya da katır bulalım dediler . İstemedim . İstedim ki , ayaklarım , gövdemin bütün gözenekleri tanısın yolları . Karagöl Vadisi , Ovacıklıların eskiden tuz yoluymuş . Tekerleğin hiç ya da yeterince işlemediği zamanlarda , Kemah'tan katırla veya sırtlarıyla tuz getirirlermiş . Sabahın serinliğine , vadinin serinliği karışıyor . Yüksek kayaların arasında güneşin yalnızca aydınlığı var . Ecevit , ikizi Bülent ve akrabaları Vedat bir yandan buralarda yaşananları anlatıyorlar , bir yandan yükseliyoruz . Patikadan patikaya , kayadan kayaya atlıyoruz . Bu yürüyüş benim için tırmanış . Onlar kendi evlerinde . Yolun bir yerinde dağın içindeki bir gölü görmek için değer mi diye düşünmedim değil . Çünkü bunun bir de geri dönüşü var . Ama , Karagöl'ü görünce , değer dedim , değer . Ben birçok buzul göl gördüm . Yaklaşık 2 bin 400 metre yükseklikteki Karagöl bunların çoğundan büyük . Ama benim için asıl hayret uyandırıcı olan bu özellik değil . Onun etrafındaki çiçekler . Yürüyüşün açtığı nefesim , çiçek kokusundan tıkandı . Bir sarı çiçek var . Bence bütün çiçeklere kokmasını o öğretiyor . Bülent , Bu koku , Munzur'un parfümüdür . Başka dağda , başka kentte , en zengin parfümcüde bulunmaz diye takılıyor bana . O sarı çiçeği kokladıkça , bütün yorgunluğum gitti . Yenilendim . Fikirik , buranın en görkemli yaylası olduğu için , bu çiçeğe , Fikirik gülü demişler . Zirvenin derinleri Karagöl'ün üstünde üç göl daha var . Onlar çok görkemli değil . Karagöl biraz da bu göllerin dipten gelen suyuyla besleniyor . Bütün yaylayı aynı koku sarmış , binlerce rengin içinden tüten aynı koku . Burası , Munzur'un zirvelerinden biri . Öbür tarafı , Erzincan , Kemah . Dağa çıkanların bir istekleri de mantar yemektir . Biz de istiyoruz . Ama ağzının tadını bilen bir ayı , bizden bir iki saat önce , buralarda dolanmış . Ayının bu kadar çok mantar sevdiğini bilmiyordum . Her biri iki insan doyuracak büyüklükte , onlarca mantarı bir öğünde yiyormuş . Ne diyelim , burası onun evi . Yarasın . Akşam , Ovacık'a döndüğümde , Hüseyin'le Serdar elimdeki çiçeklere bakıp ya Fikirik'e gitmişsin , ya Karagöl Yaylası'na diye bağırdılar . Sonra utandırdılar beni . Biz buradayız , fakat kaç yıldır görmedik o yaylaları . Kazım Kılınç , Güngör Coşkun , Kenan Caz beni Munzur alabalığı yemeye götürdüler . Kazım , Kırmızı pullu alabalığını yemeden , burayı gördüm diyemezsin diyor . İçi , limon ve dağ eteklerinde yetişen soğan gibi tek parça Munzur sarımsağıyla doldurularak kızartılmış bu balığın lezzetini nasıl tarif edeyim . Güngör Coşkun , Geçen yıllar pek çok yerde kar olmadığı için kayak merkezleri kilit astı . Nusayrilerin yaşadığı Mersin , Tarsus , Adana , İskenderun , Antakya ve Samandağ coğrafyası bumerangı andırır . Attığınızda , size geri dönebilen cinsten bir coğrafyadır burası . Günlük bir gazetenin promosyon olarak verdiği kitapta , Nusayrilik , gerici tarikatlarla eş tutulmuş , öteden beri kimi din ve mezhep bağnazlarının , Arap Aleviliğine yönelik karalamalarına yer verilmişti . Bu yüzden gittiğimizde tepkiler tazeydi , öfke dinmemişti . Yani yöreyi sadece sel basmış değildi ; Arap Alevilerinin yürekleri de tufana yakalanmıştı . Kime gittiysek , hangisine dokunduysak , bin ah işittik . Dert ve şikayet dinledik . Öfkelerine tanık olduk ve hikayelerini toplamaya devam ettik . İnanç mensuplarını , ilim erbabı Nusayrileri dinledik . İşte söylenenler : İslam toplumu , uygarlığı ve tarihinin ayrılmaz bir parçasıyız . Müslüman olmak için gerekli beş şartı yerine getiriyoruz . Dahası Ehlibeyt ve On İki İmam yolundayız . Kuran , Sünnet ve Hüccetü'l - Akl ( yani aklın gereği ) üzre amel eyleriz . Kuran'da mesnedi olan , Ehlibeyt'in onaylayıp imamların ilettiği hadisleri ( peygamber sözleri ) doğru belleriz . Peygamber vasiyetine uyarız . Adanalı Ali Naci Gökçe açıklıyor : On birinci İmam Hasan el Askeri'nin müridi Muhammed bin Nusayr'a izafeten Aleviliğin bir kolu olan Nusayri denir bize . Bunda maksat , Nusayri topluluğunun diğer bid'at çevreleriyle ( din adına sonradan adet çıkaranlarla ) karışmasını önlemektir . Muhammed bin Nusayr peygamber değildi ; yeni bir din ve mezhep kurmamıştı ; kendince dine bir ekleme de yapmamıştı ; Ehlibeyt'in kutsal akidesini ( öğretisini ) yayıp savunmakla yetinmişti . Bizde namaz niyaz , oruç , zekat var . Biz Alevi - Sünni diye ayrım yapmayız ; sadece Ehlibeyt'i mağdur edip , bu kutsal aileye 1001 ay boyunca sövüp sayanlar için Emevi takipçileri sıfatını kullanırız . İşadamı , makine mühendisi Hasan Atıcı konuyu tamamlıyor : Bizde Allah tektir , birdir ; Arapça belirtirsek , Allahü ahad dır . Yani O , sayıya gelmez ; sıfatlardan münezzehtir . Kuran , Allah kitabıdır . Ona hiçbir batıl yaklaşamaz . Namaz niyazımız , Sünnilerinkinden ayrıdır . Niyazda mekan , hareket önemli değil ; Allah'a yönelme ve ibadet esastır . Kıyamet gününe , ruh göçüne ( tenasüh , reenkarnasyon , yeniden bedenlenme ) inanırız . Bu fikri Hint felsefesinden değil , bizzat Kuran'dan alırız . Ruh göçü şöyle yansır : Haksızlık yaparsak , bunun hesabını vermek için kıyamete kadar beklemeyeceğiz . Yeniden bedenlenme sayesinde hesabı verilecektir . İskenderunlu 81 yaşındaki din adamı Mahmut Reyhani , cumhuriyetle birlikte dinsel baskıdan kurtulduklarını , şeyh unvanlı Alevi Nusayri din hocalarının eskiden beyaz sarık , ortasında kırmızı fes bulunan başlıkları ile cüppelerini attıklarını ; yerine fötr taktıklarını , genelde takım elbise giydiklerini söylüyor . Çokça ziyaret ettiği Arap ülkelerinde , kıyafetine yönelik bu tip eleştirilere , Atatürk'ü ve laikliği savunarak karşılık veriyormuş . Antakya Harbiye'deki köklü bir aileyi temsil eden Şeyh Nasreddin Eskiocak da benzer tavır sergiliyor . Hasan Atıcı , Suriye'yi yöneten Nusayrilerle ilişkinin çerçevesini çiziyor : Hafız Esad , mensubu olduğu Nusayriliği Şiiliğe dayandırıyordu . Türkiye'de iyi kötü özgürlük var ; demokrasi çerçevesinde inanç ve ibadetlerimizi yerine getiriyoruz . Suriye'de bu rahatlığı göremeyiz . Atatürk'ün sağladığı laiklik içinde kendi rengimizi yansıtıyoruz . Buradaki Nusayrilerden , kimsenin Suriye'yi tercih ettiğini duymadım . Şeyh Mahmut Reyhani , Birinci Dünya Savaşı sonrasında Fransızların sundukları özerk Nusayri bölgesi , mezhep mahkemesi ve Arapça okullar türünden ayrıcalıklara itibar etmediklerini ; Türkiyeli Müslümanları koruyup kolladıklarını aktarıyor . Yaklaşık 1200 yıllık tarih boyunca altı büyük göç , sayısız felaket yaşayan ; bu arada Halep'teki büyük yerleşimleri sırasında Hamdani devletini kuran , Yavuz Sultan Selim'in Mısır Seferi sırasında binlerce Nusayri'yi kırmasıyla Lazkiye Dağları'nın doruklarına çekilen Nusayriler , bir anlamda göçebelik , tehcir , tecrit ve yoksulluğa mahkum edildiler . Nusayri adını , 11 . İmam Hasan el Askeri'nin müridi Muhammed bin Nusayr'dan aldıkları yolundaki rivayet akla yatkın . Başka bir rivayete göre ise , ikinci halife döneminde bölgeye gönderilen 450 kişilik takviye kuvvet burada düşmanı yendikten sonra bölgede ikamet etmiş . Hz. Ali yandaşı olan bu kuvvete nasara ( yandaş , zafer kazanan ) adı verildiğinden , yörenin sarp dağlarına yerleşen herkes aynı isimle anılmış . Kaçgöç dalgaları Nusayrileri açlığa ve yoksulluğa mecbur etmenin yanı sıra , sürek/surak ( sürgün sözcüğünden bozma ) sıfatıyla horlanmalarına neden oldu . Yoksul halk , açlıktan ölmemek için sarp dağların verimsiz topraklarını işleyerek , ağaçları kesip tarla haline getirerek ayakta durmaya çalıştı ; Arapça fellahü'l - ard ( toprağı işleyenler ) ibaresinden , kendilerine fellah adı verildi bu yüzden . Uzun süre Hristiyan ve Müslüman ağaların yanında marabalık yaptılar . Zamanla toprak sahibi olup rençberlik , bağcılık , bostancılığı bir meslek haline getirince , bu kez , Arapça fellah ( rençber , köylü , çiftçi ) deyimi iyice yerleşti . Arap uşağı yakıştırması , Atatürk zamanındaki kimi siyasetçiler tarafından , üstün bir unvanmış gibi sunulmuş olmasına rağmen , aslında Osmanlının son demlerinde , bu toplumu aşağılamanın ifadesi olarak kullanılmıştı . Osmanlı tahrir defterlerinde ise Garipler Cemaati olarak kayda geçmişlerdi . Samandağlı Abdullah Vural , tam 115 yaşında . Eskiden el örmesi dizkapağına inen gömlek giyerdik diyor . İç çamaşırı bulamadıklarını ; dağda ağaç , çalı çırpı toplama sırasında bu gömlek yırtılmasın diye , çırılçıplak iş gördüklerini ve bedenlerindeki yara berelerle dolaştıklarını anlatarak o zamanki yoksulluğun boyutunu gösteriyor . Osmanlı zamanında Nusayrilerin mal mülk sahibi olması , Kuran satın alıp okuması bağnazlar tarafından adeta yasaklanmıştı . Çarşıya bile inemezlermiş . Aleviler Kuran elde edebilmek için Hrisyitan din adamlarını devreye sokarlarmış . Nusayri din adamlarının sarıkları önce arkadan ateşle tutuşturulur ; sonra ateşi söndürme bahanesiyle ayaklar altına alınıp çiğnenirmiş . Nusayri selamını almamak için yüzlerini çevirenler ; omuz atıp geçenler varmış . Arap Alevilerinde din işlerini yürüten şeyhlerin otoritesi tartışılmaz . Dini vecibeleri yerine getirip merasimleri yönetiyor , cemaat toplantılarında Kuran okuyup öğüt ve nasihat veriyorlar . Deva , şifa ve çözüm arayan ziyaretçileri için dua ediyorlar . Kapıları herkese açık . Samandağ'daki Şeyh Ali Yazıcı ile Harbiye'deki Nasreddin Eskiocak'ın ziyaretçileri hiç eksik olmuyor . Halkın durumunu göz önüne alan Şeyh Ali , bazı eski adetler ile zekat ( hımıs : beşte bir ) adı altında din adamlarına sunulan bağışları kaldırmış . Yardımcı şeyhlere ise Nakib deniyor . Bunlar , şeyhlerin talebesi konumunda olup , iyice eğitim gördükten sonra şeyhliklerine karar veriliyor . İmamlar ( hocalar ) , Sultan Abdülhamid'in Alevileri Sünnileştirme , köylerine cami yaptırma siyaseti çerçevesinde ihdas edilen bir sınıf . Bunlara fahri imam denilebilir . Samandağ'daki cenazede karşılaştığımız Tahsin Yılmaz , bunlardan biriydi . Bir ocak niteliğindeki şeyh ailesinde , makam babadan oğula geçiyor . Yalnızca Hz. Ali'nin soyundan geldiklerine inanılan ve şeyh ailesi olarak bilinen ailelerin çocukları şeyh olabiliyor . Ancak genel kurala rağmen şeyh oğlu isterse , din işleriyle uğraşmayabiliyor . Burada yetkinlik , dini eğitim , disiplin , ahlak ve dürüstlük yani liyakat esas . Bu da pek çok aşamadan geçmeyi gerektiriyor . Şöyle ki ; ergenlik çağına giren erkekler , dini eğitim için aday gösterilir . Adayın dürüstlüğüne , temiz insan oluşuna kefil gerekir . Kefillik , öncelikle aile çevresinde aranır . Yedi gün , bir ay gibi bir süreden sonra eğitimin abecesini öğrenen talebe ( aday ) yeniden cemaat huzuruna getirilir , konu komşudan kefil olmaları istenir . Birkaç ay sonra tekrar toplum huzuruna çıkarılıp sınanır , mihenk taşına vurulur ve ona kefil olmaları talep edilir . Her sınanma aşamasında kurban kesilip , toplu yemek verilir . ( Bu gelenek eskiden sadece Nusayrilerin yaşadığı mahallelerde gerçekleştirilirdi . Gizliliğe dayalı bir inancın bu işleminin , şimdi farklı mezheplere mensup insanların yaşadığı ortamlarda uygulaması söz konusu değil . ) Ailesi fakirse , çocuğu eğiten şeyh masrafları karşılar . Şeyhlik eğitiminin ne kadar süreceğine şeyh karar verir . İlk aşamanın adı meşveret cemiyeti , ikincisinin melik cemiyeti dir . Yeni hayata davet merasimi merhalesi , masraflı bir törendir . Arap Aleviliğinde cemaate kabul edilmek de , karmaşık bir yol izler . Davranış ve ritüeller simgeseldir . Nakib ve Necib unvanlı iki kişinin , sağı ve solunda 12'şerden toplam 24 kişi yer alır . İmam huzuruna çıkan , nefis terbiyesi için o anda belli pratikleri yerine getiren aday , tam ortada yer alır . Hırka giydirilmek ve sembolik içecek veya içki ( kutsal içki genellikle taze sıkılmış üzüm suyudur ) sunulmak suretiyle , kendisine , şahitlerin önünde cemaate ilişkin sırları saklayacağına , kurallara , ahlak ve öğretiye uyacağına dair defalarca yemin ettirilir . Dışarıdan birinin Nusayriliği kabul edilmez . Nusayrilerde hac ( zorunlu değil , ekonomik gücü olanlar gider ) , zekat , şahadet hak bilinir . Bunlar şekilde değil , özde insanı olgunlaştırmalı . Yalan , haram , haksızlık , zulüm , kötülük olmamalı . Nusayrilerin rağbet ettiği Batıni namaz şekle , yere , zamana bağlı değil . Her mekan ve zamanda , uygun hal üzereyken Allah'a yönelmek , O'nu yüceltmek temel kural sayılır . Nusayriler , Ehlibeyt 1001 ay boyu camilerde lanetlendiği için , oralara gitmiyoruz . Cami ve mezheplere siyaset karıştı diyorlar . Bayramlar , törenler de oldukça bol Nusayrilerde . İrili ufaklı 85 kadar bayram , özel dini münasebet , anma günü , hayrat , şölen yapılıyor . Kurban Bayramı , Nuh Gemisi , Salip ( Haç ) , Saint Barbara , Hac , Unsura , Hz. İsa'nın miladı , Nevruz gibi bir kısım bayramlar ; diğer inançlara karşı hoşgörüyü somutlaştırma ve aynı geleneklere sahip başka inançtan olanlarla yaşamı paylaşma babından kutlanıyor . Mesela Salip Bayramı , tarım şöleni gibidir . On iki bayram esastır ; bunun sekizi kameri takvime göre , yani değişmeyen ( ebced hesabınca sabit kalan ) günlerde , dördü ise miladi takvime göredir . En önemlisi Gadir Bayramı'dır ; zilhicce ( hacca gitmenin içinde yapıldığı Arabi 12 . ay ) ayının 18 . gününe denk düşer . Peygamber Muhammed'in Gadir Humm Vadisi'nde , Veda Haccı sırasında Hz. Ali'yi halife ve vasi tayin ettiği , Ehlibeyt'i yücelttiği gün kabul edilir . Kutlamadan sekiz gün sonra , ikisi arasında Aşiyet - i Cuma ( Cuma akşamı ) denilen bir münasebet daha kutlanır ki , 36 yılda bir Gadir Bayramı'yla aynı güne rastlar . Bayram'da çarşı pazarda , evde hayat durur ; kadın - erkek hiçbir iş yapmazlar . Dikiş dikilmez , ev süpürülmez . Küsler barışır , akşamleyin Hızır İlyas Makamı'na akın edilir . Hızır İlyas inancı ise burada , Anadolu'nun hiçbir yerinde görülemeyecek ölçüde köklü ve yaygın . Her Nusayri yerleşim merkezindeki asıl ziyaretgah , mutlaka Hızır Makamı'dır . Ölümsüzlüklerine ve aramızda yaşadıklarına inanılan iki nebinin ( Hızır ve İlyas ) buluşması hikaye edilip ikisinin sentezi , Hıdırellez merasimlerine dönüştürülmüş . 6 Mayıs - 18 Aralık arasındaki 186 günlük döneme aynı isim takılmış . Küçüklüğünden beri Samandağ Hızır makamının hizmetini gören 1927 doğumlu Şeyh Sait Dönmez açıklıyor : Burası makam değil , teşrife'dir . Hızır ölmemiş ki , kabrinde yatmış olsun . O , her gün bir yerde gezer ; daha çok deniz kenarlarında bulunur . Kuran'daki Mecmau'l - Bahreyn ibaresinin sözlük anlamı iki denizin buluştuğu yer demektir . Gerçekte , derya gibi iki nebinin , Hz. Musa ile Hz. Hızır'ın buluşması kastedilir . Antakya , Harbiye'deki Hızır Makamı da aynı inancın devamı . Ermiş türbeleri ise ikinci derecede önemli ziyaret yerleri sayılır . Samandağ Aknehir Tepesi'ndeki Şeyh Muhammed el Arabi Türbegahı bunlardan biri . Bu zatın , manastırda yaşayan 40 kadar keşişi , keskin zekasıyla Müslüman yaptığı söylenir . Harbiye'de türbesi bulunan Şeyh Yusuf el Hekim , bomboş kilere rağmen keramet gösterip 40 misafir kervancıyı doyurmuş ; develerin taşıyabileceği kadar ihsan ve ikramda bulunmuş . Şeyh ailesinden İskenderunlu Davud Tümkaya , Âlimleri bilmiyoruz ; türbe ve kubbeler çok gerekli değil . Aslolan ermiş ve alimlerimizin eserlerini bilip , tanımaktır diyor . Gelenekler hızla çözülse de , bugün daha çok düğünlerde yansımaya devam ediyor . Eski renkliliği bulmak kolay değil ama Nusayri toplumunun düğünleri gene de başlı başına bir hazine . Eskiden kız verilmesi uygun görülse dahi , dünürün üç veya yedi kez , kız babasının kapısını çalması gerekirdi . Kız istemek için vekil tayin edilir ; söz kesilir , mekli ( kızın kardeşine verilen harçlık ) , mehir ( başlık yerine geçer , genellikle altın ) verilirdi . Artık mekli yok ama mehir varlığını sürdürüyor . Bu para , tümüyle gelinin çeyizine sarf edilir . Önce küçük , sonra büyük nişan yapılır . Bir tepsi içinde kapı kapı dolaştırılıp sunulan havlu veya yemeni düğün davetiyesi yerine geçerdi . Şimdi şeker ve kolonya eşliğinde davetiye dağıtılıyor . Perşembe akşamı kız kınası ; cuma gecesi oğlan kınası ( artık aynı gün yapılıyor ) ve cumartesi ise damat tıraş günü olmak üzere üç gün sürer düğünler . Damat kına yakılması için hemen elini açmaz ; düğün olmuyor sözü üzerine , kendisine bir şey armağan ( ev , tarla , bahçe , vs . ) edildiğine dair açıklama yapılır . Böylece damat elini kınalar . Masraflı ve yemekli yapılan ( yerel dilde kırgım ) düğünde ; meydancı , yemek sonuna doğru herkesi şebeş e ( takı işlemi ) davet eder . Damat tıraşında mahalle berberi , işi uzattıkça uzatır ; bir esans döker , mevval , cezayiri türünden gazel çeker ; bir kıl keser , şiir okur ; yeniden esans alır damadın başına döker ; bir jilet vuruşundan sonra fıkra anlatır . Her fasılda berbere bahşiş verilir . Düğün yemeğinin ardından hamama götürme müzayedesi başlar . Ortalık , bir hayır yarışına dönüşür ; biri , 50 kişilik bir davetli grubunu hamamda kebap yemeye çağırır ; diğeri , davetlilere tatlı yedirmeyi üstlenir . Pazar günü tören hazırlığı başlar . Konvoy halinde , gelin evinden alınır ; buhur , dua ve zılgıtlar eşliğinde büyük bir tur atılarak damat evine getirilir . Gelin damat evi bitişik komşu bile olsalar , düğün alayı özellikle büyük bir tur atar ki , güya gelin yolu kolay belleyip baba evine gidivermesin . Hem gelin , hem damat övülür ; kem gözlere nazar edilir . Antakya , Samandağ yöresinde cezayiri ( uzun hava ) okunur ; debke ( halay ) arci ( yöresel halay ) çekilir ; Adana civarındaki oyunun ismi ise raksa . Bu kadar değil ; düğünle ilgili gelenekler gerdekten sonrasına da uzanıyor . Ancak pek çoğu günümüzde daha çok köylerde yaşıyor . Bazı adetler de yok olmuş . Örneğin , şimdilerde kına var , masraflı açık artırmalı yemek faslı yok . Mahallelerde konvoylu çeyiz dolaştırma geleneği ise köylerde hala görülebilir . Nusayriler örf , adet , kimlik ve kökenlerini araştırma döneminin henüz başında . 1938'de Hatay'ın Türkiye'ye katılması sürecinde Güneş Dil Tezi savunucuları , yöre halkının Eti Türklerinden olduğunu döne döne tekrarlayıp durmuştu . Nusayrilerin inançlarını da dikkate alan kimi siyasetçiler , Hz. Ali'nin orduları Arap değil , Türklerdendi . Horasan erenleri de Ali askerleri arasında bu bölgeye gelip yerleştiler yolunda yazılar yazmışlardı . Günümüz Nusayrilerinin bir kısmı , bu propagandaya inanmış görünüyor . Ama çoğunluk , kökenlerinin Yemen'den kalkıp Irak , Suriye , Halep üzerinden Lazkiye yöresine göçen , yaklaşık 700 ila 300 yıllık süreçte Suveydiye ( Samandağ ) , Antakya , İskenderun , Adana , Tarsus , Mersin'e yerleşen büyük aile efradına dayandığına inanıyor . Şunu diyorlar : Ezilmişliğin verdiği hırsla , herkes eğitime sarıldı . Diyeti ise Arapçadan , asıl kültürümüzden vazgeçmek oldu . Türkçe , giderek Arapçanın yerini alıyor ; iki kuşak sonra evimizde Arapça konuşulmaz olacak . Ortaokulda , Türkçe dersinde , tekdüze ders anlatan öğretmeni dinlemek yerine , kimin uydurmasıdır bilinmez bir oyun oynardı çocuklar . İsmi bile olmayan bu oyun , resimler üzerine kuruluydu . Sırayla biri ve sonra diğeri , kitabın herhangi bir sayfasını gelişigüzel açar , resimdeki insanlar kadar sayı kazanırdı . Bayramyeri gibi kalabalık bir sayfayı belleyen işi bitirirdi . Meclis Açılıyor başlıklı parçayı nedense hep bodur Adem bulur , büyük bir sabırla insanları sayar , 238 farkla öne geçerdi . Yazık ki diğeri fanilalı , hasır şapkalı , pis sakallı yaşlı bir adamdan başka kimse olmayan sayfayla yetinir , yarışı kaybederdi . Oysa resimdeki değil , yazıdaki kişileri sayacak olsalar talih dönebilirdi . Laf aramızda uzun boylunun kısmeti bundan sonra açıldı . Yazıları okumayı akıl etti ve böyle öykülerden nasıl yazılır diye fellik fellik dolandı ; bir kitaptan diğerine , bir mahalleden öbür mahalleye , bir şehirden ötekine . Sonunda kütüphanesindeki kitaplara kafasını kaldırıp şöyle bir bakınca gördü ki , istifli kitapların çoğunda Abasıyanık diye bir uyarı var . Sanki dikkat edin bu kitabı yazanın abası yanmış , okuyanın da abası yanıp derdine dert eklenir , ona göre der gibi . Artık soruların bini bir para : Abayı niçin yakmış ? Kimin aşkına , görünüşüne vurulmuş ? Yakacak bir şeyi kalmamış da , üşümek pahasına ama ısınmak için mi yakmış abasını ? Yoksa zaten yanık bir aba mı sırtındaki ? Okursam ben de mi yakacağım abayı ? Derken fotosuna iyice ve yakından bakınca , yalnızca göz olduğu besbelli adamın bir gün şöyle dediğini hatırladı : O dünyaya hayretle bakmaya doğmuştur . Hiçbir şey anlamadan şaşırmaya doğmuştur . Ey okur , gözünü açtığın yer , dünya . Çizgiler belirgin . İsimler konmuş . Neyin ne olduğu ya da olmadığı belli . Zamanla öğrendiğin kadar her şey . Öğrendiğini düşün . Komiği de biliyorsun acıyı da . Yalnızlık , kalabalık nedir görmüş , içinde duymuşsun . Sen uyurken de birilerinin doymak için uyanık olduğunu biliyorsun . İyimsersen onların alın teri döktüğüne yemin edebilir ya da kanarsın , çalışan terlemiş insanların harikulade güzelliği ne . Dert edersen , uyuyamazsın . Zamanla inancını yitirmek kaçınılmaz olur , çünkü hastayı , ölüm döşeğini , namussuzu tanıyorsun ya da iki seksen uzatmış seni hastalık . Çünkü insanlar her yerde aynı idi . Hareketli , hırsız , adi , namuslu , iyi , kötü olabilirdi herkes . Kötümsersen , diyelim karaciğerden hastasın , hep büyük leri bulan bir hastalık , kalan günlerinin sayısını tahmin ediyor doktorlar , üstelik sen , insanlarla , denizle , adayla , bütün isimlerle , sıfatlarla hayatı isterken . İnanmak istemiyorsun herkes gibi ama gerçek bu . O zaman anlaşılması gereken açıktı , resimdeki kavruk , balıkçı yüzlü ihtiyar dünyaya yakmıştı abayı . En kestirme söyleyiş buydu . Dönen çarkları , dolapları , devranları alt alta yazıp sonuna imzasını attı : Sait Faik hem de Abasıyanık . Asıl bundan sonrası pek kolay değil . Nasıl ödeşebilirim seninle öykü geçmişimin en kutlu insanı ? Ey mübarek , senden öncesi olmayanları listelesem olur mu ? Ne yapsam ? Ömrüne göre kısa kalacak bu yazıyla olmaz , bilirim . Belki bir gün beni de çömezin biri anlatmaya çalışır , beceremez de huzura kavuşurum . Ödeşiriz böylece . Karşılık ancak bu iç içe geçmiş , kendisiyle çelişik cümlede gizli . Oysa güzel yazının görkemli işareti , tırnak içleri hep senin . Bu yazıda bütün cümleler , dahası esinlerin hepsi senden . Bir de bakmışım , sen yazmışsın bu yazıyı haberim yok . Çünkü kendini en iyi sen anlatabilirsin , insanları en iyi anlattığın gibi . Delikanlının biri sorsa : Nasıl yazarsın öyküleri diye . Çekinmeden : Körü körüne yazarım dersin . Anlamamış gibi durursa bu yeniyetme karşında : İşte , sözgelişi , şimdi bir öykü yazıyorum . Hem adını bile koydum , diye eklersin . Sivilceli çocuk büyük bir buluş yapmış gibi ilk çıkarsamasını yapar : Demek ilkin adını koyarsınız diyecek olur . Sende cevap hazır : Yok , ama , bu ad hoşuma gitti de . . . Peki adı ne bu öykünün ? Eftalapulos Kahvesi ! Kahveyi de at yalnızca Eftalapulos da olur . Demek böyle yazarsınız siz öyküyü . Nasıl ? Önce adını korsunuz . Sonra bir kez kurar , hep sonuca gidersiniz . Yok yahu ! Öyle yapmam . Doğrusunu ister misin , ben öykünün nasıl yazılacağını da bilmem . Sonra gözlerin Taksim'e döner , hani kalabalıkta , renkte , çeşitte birinci meydanı İstanbul'un . Bunda senin günahın yok , gözün takılır . Sıraselviler'le İstiklal'in kesişmesi de senin suçun değil . Eftalapulos'un kavşakta olması , üst kat pencerelerinden bakan her gözün görmesi bu meydanı , senin gibi değil belki ama seçmesi insanların kafa yürek karışımı seslerini . Çünkü her insan bin bir hikayedir , dikkatli bakınca fark edilir . Bir çift göz . Beyne giden kılcalları kadar yüreğe tutunmuş damarları da bolca . Anlamak için ermiş olmak gerekmez nasıl yazdığını , öykünün nasıl yazıldığını . Gözetlemek , dikizlemek , ayırtına varmak yeter , tıpkı dünyanı öykülerken yaptığın gibi : Benim dünyamda boş laflar bitmiştir . Büyük laflar söylenmez . Kimse kalkıp şöyleyim , böyleyim , şöyleyiz , böyleyiz , şöyle yapacağız , böyle yapacağız demez . Yapar . Hiç kimse , şaraplı , av etli , meyveli yemekten sonra çıktığı gezintide , ağzının kokusunu , burnunun dumanını yüzümüze üflemez . Yahut , bizimle aynı kötü elbiseleri giyip aynı cigaraları içiyor görünerek evine saadetler , ocağını bin sene tüttürecek erzakı , refahı yığmaz . Muhabbetler ne ana , ne baba , ne çocuğa matuftur ; insanoğluna . Böyle bir dünyanın açı yoktur . Su kıyısında serseri değil , şairi gezer . Yozgat'a deniz , İstanbul'a Yozgat gündüzleri karışmıştır . Memleketler şu veya bu avantajından dolayı özlenilmez . Deniz seyretmeğe gidilebilir . Çalışmak hesaplıdır . Ekilmeyen yer yoktur . Beyhude ormanlar , beyhude göller yoktur . Mevsimler beyhude gelmez . . . . Nasıl bir dünya mı ? Haksızlıkların olmadığı bir dünya . . . İnsanların hepsinin mutlu olduğu , hiç olmazsa iş bulduğu , doyduğu bir dünya . . . Hırsızlıkların , başkalarının hakkına tecavüz etmelerin bol bol bulunmadığı bir dünya . . . Pardon efendim ! Bol bol bulunmadığı ne demek ? Hiç bulunmadığı bir dünya . . . Sevilmeye layık küçücük kızların orospu olmadığı , ( . ) Muhabbet tellallarının günde otuz lira kazanmadığı bir dünya . . . Sokaklarda sefillerin bulunmadığı bir dünya . . . Kafanın , kolun çalışabildiği zaman insanın doyabildiği , eğlenebildiği bir dünya . . . İçinde iyi şeyler söylemeğe , doğru şeyler söylemeğe salahiyetle kıvranan adamın , korkmadan ve yanlış tefsir edilmeden bu bir şeyleri söyleyebildiği bir dünya . . . Gerisi biraz cesaretle yaşamak . İlk kez tadına bakmak için bazı şey lerin . . En azından şu cümlenle Bir ahlakımız olacak ki hiçbir kitap daha yazmadı . Artık sıra ; o ahlak kitabını yazmaya , Başını alıp yollarda dolaşmaya , insanlar neler yapıyor diye görmeye gelmiştir . Her yolculuk , diyar değişikliği sırf bunun içindir ; Marsilya , Paris , Gronoble , Adapazarı , Bolu , Düzce , Kirazlımescit , Beyoğlu , Şehzadebaşı , Burgaz , İstanbul , Alemdağ , Menekşeli vadi . . . Sırası gelince yermek de var bu yazıcılık işinde bir parça , ama bunu da hepten güzellemeye yakışacak nedene bağlamalı : Yalnız zevksizliği yerebiliriz . Ondan öte insanoğlunun her kusurunda , her ayıbında , her deliliğinde riyakarların suratına atılmış bir tükürük vardır . İnsanoğlu böyledir . Düzelmek ona düşmez . Mekteplere , tiyatrolara , konferanslara , sinemalara , sanata , ilme , zevke düşer . İnsanları insana doğru götüren kusurlarıdır . Kusurlar bizi birbirimize kenetlerse pek ahım şahım dolanmaya gerek yoktur ortalıkta , her kimsen yaşasın pespayelik demeden edemezsin artık . Seni gören , bir balıkçı , bir at hırsızı , bir kestane kebapçısı , bir emekli memur , bir garson , bir çöpçü , bir sarhoş , bir aylak sanabilir ama yazar olduğunu hiç mi hiç çıkaramaz . Sen misin gece vakti Atikali'ye giden , sırf şoför Atikali , Atikali ! diye bağırdı ğı için . Sorguya çekilirsin gece vakti işte böyle : Ne arıyorsun buralarda gece yarısı hemşerim sen ? Bir arkadaşımı ziyarete gitmiştim oradan dönüyorum . Geç kalmışım . Nerde oturuyorsun ? Şişli'de . Üstümü aradılar . Kalemden başka 67 lira 30 kuruş param var . Bir hikaye müsveddesi , Panco'nun bir resmi bir kalem daha . Nüfus kağıdın yok mu yanında ? Yok ! Ne iş yaparsın ? Yazı yazarım . Ne yazısı , katip misin ? Katibim . Kimin yanında ? Kocaeli İkbal Ambarında . Nerden aklıma geldi de birden söyleyiverdim . Kocaeli İkbal Ambarını . Hadi bakalım . Tabana kuvvet . Dolaşma gece vakti ihtiyar halinde . Hikayeler ancak anlatabileceklerin başından geçer se eğer ne görkemli geçmişin var senin . Şimdi senin gibi yazan yoksa , bil ki yanıp kül olduğu için Eftalapulos kahvesi . Burada olması gereken birçok şeyin vardığı yerde , yoklukta . Değişti diyor bazı iyimserler buna , yerine başka bir cafe açılınca değişmiş oluyor , doğru . Başındaki internet e güvenip çok ötelerden haber alıyoruz diyorlar , bırak Taksim Meydanı'nı . Sanal adına kanıyorlar . Sandıkları yerde yaşıyorlar , oysa insanlar aynı insanlar . Her insandan korkuyorum . Kimdir bu sokakları dolduran adamlar . Bu koca şehir , ne kadar birbirine yabancı insanlarla dolu . Sevişemeyecek olduktan sonra neden insanlar böyle birbiri içine giren şehirler yapmışlar ? Aklım ermiyor . Birbirini küçük görmeğe , boğazlaşmağa , kandırmağa . . . . O civarda insanlar korkunç şeylerdi . Garip gözleri vardı . Sabah sabah damlıyorlar ; nasıl kazık atacağız birisine , diye fırıl fırıl , yalnız hamallarla çuvalların gezindiği sokaklarda dolaşıyorlardı . Böyle dünyada iyi niyetle ortalarda gezinen biri ne hale gelir ? Bu , hepimizin bildiği bir korku idi : Ölüm korkusu . Artık her şeyi anlamıştı . Denizlerin dibi alemi bitmişti . Ne akıntılara yassı vücudunu bırakmak , ne karanlık sulara , koyu yeşil yosunlara gömülmek . . . Her şey bitmişti . Onu atmosferimize , suyumuza alıştırdığımız gün , bayramlar edeceğiz . Elimize görünüşü dehşetli , korkunç , çirkin ama aslında küser huylu , pek sakin , pek korkak , pek hassas , iyi yürekli , tatlı ve korkak bakışlı bir yaratık geçirdiğimizden böbürlenerek onu üzmek için elimizden geleni yapacağız . Şaşıracak , önce katlanacak . Onu şair , küskün , anlaşılmayan biri yapacağız . Bir gün hassaslığını , ertesi gün sevgisini , üçüncü gün korkaklığını , sükununu kötüleyecek , canından bezdireceğiz . İçinde ne kadar güzel şey varsa hepsini , birer birer söküp atacak . Acı acı sırıtarak İsa'nın tuttuğu belinin ortasındaki parmak izi yerlerini , mahmuzları , kerpeteni , eğesi , testeresi ve baltasıyla kazıyacak . İlk çağlardaki canavar halini bulacak . Bir kere suyumuza alışmağa görsün . Onu canavar haline getirmek için hiç bir fırsatı kaçırmayacağız . Şimdi bütün bunları kronolojik sıraya dizelim . Böylece daha inandırıcı olsun Abasıyanıkların hikayesi . 23 Kasım 1906'da başlayan bir hikaye . Bağrında yüzlerce hikayecik , binlerce insancık taşıyan . Hikayenin başında , sonunda Kimdim , neydim , kimi seviyordum diye soran biri aslında . Cevabı belki bulmuş ama bundan habersiz , arayan bir kahraman . Adını Mehmet Sait koydular . Sait dedesinin , Mehmet ise babasının adıydı . Sonraları babasının diğer adını alıp Sait Faik yaptı kendini . Baba kereste , zahire tüccarıydı . Celep Mehmet Ağa'nın torunu dediler mi , Adapazarı'nda herkes bilirdi babasını . Bir küçük bahçe içinde iki katlı şirin bir ev . Pencerelerinde kafesleri olan . Birinci Dünya Savaşı'nın getirdiği yokluktan , sıkıntılardan uzak , annesinin , dedesinin ve ninesinin sıcaklığında çocukluk . Yaz günleri yaramazlık demektir , annesiyle çıktığı kır gezileri de yaza rastlar . Kışın kuş avcılığı peşindedir . Çok soğuk günlerde ise evde sobanın başında sıcak hayaller kurar . Uzun kış gecelerinde evde konuşulan savaş haberleri ya da babanın ticari işlerine pek ilgili gözükmez . Tecimen bir babanın çocuğuna yakışmayacak cesur düşlere dalmaktadır belki . İlgisiz kalmadığını , ilk fırsatta , ( 1939 basımlı Beyaz Altın'da ) , bacak kadar çocuğun erişilmez zekasıyla bir cümle kurar ve açık eder . Sessiz sokakları , susan halkı , köpekleri seyrediyor , ara sıra geçenlerin ağızlarından kaptığı Kütelamare , Çanakkale , cephe ve ekmek , vesika , şeker kelimeleri ile zamana intikal ediyor ; dertleniyordu . Çocukluk hep olduğu gibi Sait için de çabuk geçer . Evlerine yakın Kirazlı Mescit içindeki bir mahalle mektebi ilkokul olur . Mahalle mektebinde Şeker Hoca nın verdiklerini ezberlerken okumayı sevmediğini belli eder Sait . Sonraları da sevmeyeceğinin işaretidir bu belki . Göstergeleri pek yoklamayan babası onu iyice yetiştirip , ticareti bırakmayı kurarken ; annesi yakışıklı bir hariciyeci olarak hayal eder oğlunu . Bu düş ayrılığı ana - baba arasındaki sayısız zıtlıktan biridir . O sıralar , üç buçuk yıllık bir ebeveyn bölünmüşlüğü demektir Sait için . Hep babasının yanında kalır , yalnız cuma ve bayram günleri görebildiği anasının hasretiyle yanar . Okuldan kaçmalar , Sait'in bu okulu sevemediği teziyle açıklanır şimdilik . Daha modern bir diğerinde , Rehber - i Terakki de ilköğrenimini tamamlar . 1920 yılında kasabayı Yunanlar işgal edince Abasızoğulları Bolu'ya taşınır . Ama evin ve belediyenin reisi Mehmet Faik Efendi şehri terk etmez . Aile dönmek için Adapazarı'nın kurtuluşunu bekler . Fazla uzun sürmez , İstanbul'un yolunu tutar . Bu kez tam anlamıyla göç eder Abasızoğulları . Göç hem de 1923 İstanbul'una . Şehzadebaşı Bozdoğan Kemeri'nde , Kirazlı Mescit Caddesi'nde 7 numaralı eve yerleşirler . İstanbul'a geldiklerinde Sait Faik de 17 yaşına basmıştır . İstanbul Sultanisi bildik adıyla İstanbul Erkek Lisesi , Sait Faik için kovulmaların başıdır . Onuncu sınıfta Arapça Hocası Salih Bey'in minderine iğne koyan 41 arkadaşıyla Bursa Erkek Lisesi'ne sürülür . 42 kişinin bir iğneyi nasıl beraberce mindere oturttukları bilinmez . Burada da okumak zorundadır Sait , üstelik yatılı . 1925'te girdiği liseden sorumsuz , başıboş bir öğrenci için başarı sayılacak bir tarihte , 1928'de mezun olur . Heyamola sözcüğü lisenin bittiğini gösterir genç Sait'in hayatında , kendi deyişi budur . Ama ipekli mendil ve Zemberek i okuyup da ne zaman , nasıl yazıldığını merak edenler Bursa şehrine , Erkek Lisesi'ndeki yıllara ve Müdür Mümtaz Bey'e minnet duymalıdır . . . . Bursa Lisesi'nde şimdi müdür mü , yoksa edebiyat hocası mıdır bilmem , Mümtaz Bey bir tahrir vazifemin altına şunları yazmıştı : Yarın bunları neşredeceksiniz , daha itinalı olmanız lazım Halbuki ben hala itinasız neşredip duruyorum . . . Sait artık İstanbul'da , üniversite çağına ermiş . Dergilere , gazetelere şiir , yazı , hikaye gönderen , bunların çıkıp çıkmadığını kollayan bir genç . İstanbul Üniversitesi o yıl Edebiyat Fakültesi'ne bir çığır açıcının kaydolduğunu bilmeden öğretime başlar . Önce Uygurca öğrenmesi gereklidir , edebiyat okuyacak herkesin . Yaramaz ruhlu savruk bir çocuk da olsan bu böyledir . Oysa Sait'in Haritada Bir Nokta yı yazması , başka deyişle kimi zaman böyle hissettiğini açık etmesi için daha yıllar geçmelidir . . . . Hani frenklerin lenfant prodigue ( savruk çocuk ) dedikleri bir oğlan vardır . Ben o çocukmuşum ; israftan , delilikten , serserilikten dönmüşüm gibi olurum yatağımın içinde . . . 9 Aralık 1929'da çıkan ilk yazısında ne hissettiğini belgelemiştir : Çok sonraları Milliyet gazetesinin sanat sayfasında Uçurtmalar başlığına bakılırsa şimdilik kuş olmakla bozmuştur kafayı . Ben bir kuş olsaydım ! Yükseklerden uçan bir kuş . Bir köprünün üzerindeydik . Önümüzde , Sakarya Deltası'nın en büyük gölü Acarlar , uysal kıpırtısıyla , ağaçların içinde upuzun yol alıyordu . Onun içine dalmak , gizemlerini ortalığa saçıvermek imkansızdı sanki . Kısa bir süre sonra kendimizi Erol Sütçü'nün kendi yaptığı gürgen kayığın içinde bulduk . O , kayığının ne kadar kusursuz bir dengeye sahip olduğunda diretse de , asıl denge ustalığının kendisinde olduğunu söylemeliyim . Alışkın olmayan kimse o kayıkta tek başına bir saniye bile duramaz . Acarlar Gölü'nde balıkçılık , köylülerin kalan vakitlerini değerlendirdikleri , sabır dolu bir seremoniden ileri gitmiyor . Gölün çevresinde kurulan Denizköy , Karamüezzin ve Camitepe köylerinden birkaç kişi , ağaçlar kadar sessiz , bekliyorlar . Hepsi , yakın zamana kadar Denizköy olarak , bir arada yaşamışlarsa da , daha sonra kurulan muhtarlıklarla üç köye ayrılmışlar . Acarlar Gölü'nde , Karamüezzin köyünün yakınındayız . Nilüfer çiçeklerinin dirençli boyunlarını kırmadan , kurbağa korosunu kesmeden , bazıları jilet kadar keskin sazlıkların arasından süzülerek , ağlara doğru gidiyoruz . Acarlar'ın Sakarya Nehri'ne uzanan kolu , Gölköprü Çayı , tüm konuşkanlığıyla arkamızda kalıyor . Burası gölün başladığı nokta . Birbirine karışan göl ve ormanın içinde hem yüzüyor , hem de karadan gidiyoruz . Oysa uzaktan bakıldığında , kimse inanmazdı buranın göl olduğuna . Geniş bir orman görüngüsüydü yalnızca . Palamut , meşe , gürgen , çınar , akağaç , dişbudak , kızılağaç , söğüt ağaçlarının kendi yordamlarıyla köklendikleri bu ehlileştirilmemiş manzara , düzlük yerlerde kesintiye uğruyor . Çünkü uygun olan her düzlükte bizi asker gibi selamlayan kavaklar var . Ah kavaklar ! Drene edilen bu düzlüklerdeki yanlış ağaçlandırmanın ürünü kavak plantasyonları , buranın el değmemişliğini yalanlayarak uzuun uzun bize bakıyorlar . Eşit aralıklarla dizilişleri , bu sulak alanı gölgeleyen çokluklarıyla , konuk olmalarına rağmen , aynı zamanda işgalci gibi de duruyorlar . Böylece yerine ait olmayan ağaçların da iğreti durabileceğini görüyoruz . . . Erol'un Savarona kadar konforlu bulduğu kayığını iki metrelik bir sopayla gölün dibine vura vura kolayca yüzdürmesi çok şaşırtıcı . Bu kadar güç ve denge isteyen bir eylemi , böylesi rahatça yapabilmesi , bu arada düşecek miyiz diye korkmadan gölün balıklarını sayıvermesi . . . Dünya kadar balık çıkar buradan diyor soluk almadan , yayın , turna biz ona oklama deriz , kızılkanat var bir de siz onu mercan diye bilirsiniz , karabalık var çok lezzetlidir kadife balığı yani , aynalı sazan , pullu sazan , gömme , kaptırga , yayınbalığının büyüğü çılpık , yılanbalığı , sarıbalık bir de meç . . . Daha sayacakken , hayranlıkla seyrettiğim sapsarı ve bembeyaz nilüfer çiçekleriyle övünmeye başlıyor : Burada kabalag çook , istemediğin kadar ! Su biraz insin , yaprak yüzeyde kalınca , avuç avuç açarlar ! Erol'un sözde kaptanlığıyla sazlıkların arasındaki koridorlardan geçerek , bir labirentin içinde dolanırcasına , gölün el değmemiş , hatta çok gizli bir yerine doğru giriyoruz . Bir dişbudak kökünün heykel gibi durduğu , dairesel bir su meydanı çıkıyor karşımıza . Sanki göl , sokaklara , mahallelere , bu tür meydanlara da ayrılabiliyor . Aynı biçim gibi algılansa da farklı bir içerik ve estetikle . Yalnızca seslerini duyabildiğimiz çeşitli ötücü kuşlar , sazlıkların arasında hiç görünmeden , türlü türlü ötüşlere boğuyor ormanı . Sakarya Nehri'nin batısında kalan Acarlar Gölü , Karadeniz'e paralel uzanan oylumlu dokusuyla , dar koridorlarıyla , sizi içine davet etse de daima gizemini koruyabiliyor . Aslında , bir de kışın göreceksiniz buraları , sular yükseldiğinde , orman yüzüyor sanırsınız diyor Erol , her mevsimde değişiveren gölün kalbini açıyor böylece . Ormanı koynuna almış bir gölü anlamak için göl sözcüğünün anıştırdığı bütün çağrışımları bir kenara bırakarak , buraya en saf halimizle bakmamız gerekir . Acarlar Gölü'nün orman ile kardeşliği , çok eskilere dayandığı gibi kendine has bir üslupla , geleceğe dair bir seslenişte de bulunuyor : Ben bir gölüm , ama bildiğiniz gibi değil . . . Çünkü bir ormanım , gölün içinde köklenen . Acarlar'ın en büyük özelliği , ormanla kurduğu birlikteliği doğanın kendine özgü sözleşmesiyle sürdürmesi . Büyüklüğü 1260 hektarı bulan gölün hiç kurumadığını , yalnızca yaz aylarında suların biraz çekildiğini düşünürsek , burada yasalar farklı işliyor . Örneğin , kökleri gölün dibinde olmasına rağmen , ağaçlar hiç çürümüyor . Sayısı beş çeşidi bulan sazlıklar ve kamışlar , kendilerine has dizilişleriyle , orman ile göl arasındaki gizli anlaşmanın bekçiliğini yapıyor . Karadeniz'den iki kilometre kadar içeride olan bu gölde , hiyerarşi yok . Burada , suyun ve toprağın en uyumlu söylencesi var . Işığın her kırılmada çıkardığı bir renk ; her renkte bir yaprak ya da bir balık yansıması saklı . Bu nadirliği , bu doğa gösterisini yaratan , Sakarya Nehri ve onun 2000 yıllık genç deltası . Adapazarı'nın kuzeyindeki Karasu ilçesinin batısında Karadeniz'e dökülen Sakarya , bu bölgede tam delta özelliği sergilemeyen bir delta yaratmış . Doğuda Melen Çayı'na , batıda ise Karaboğaz Gölü'ne kadar uzanıyor delta . Sahil şeridinde oluşan geniş bir kumulluğun gerisinde , eski kumullar ve Sakarya'nın bıraktığı alüvyonlar bulunuyor . Sakarya Deltası'nın tam bir delta olamamasının nedeni , Sakarya'nın kuzeye doğru ilerledikçe düzlük alanlarda hızının kesilmesi ve alüvyonları döküldüğü yere kadar sürükleyememesi . Böylece , yeni bir sulak alan ve ona özgü , kendi yasalarını işleten farklı bir eko - sistem gelişiyor . Deltada denizin , çölün , nehrin , göllerin ve ormanın iç içe geçtiği , bütün zıtlıkları içinde barındıran , her doğa parçasının birbirine boyun eğdiği , olağanüstü bir ekosistem oluşmuş . Camitepe köyünde , Yörüklere özgü çatkılı köy evleri yerine Avrupa'da bir çiftliği çağrıştıran , estetik taş duvarlarla sarılmış yeni ve gösterişli evler var artık . Gölü tam ortalayan Camitepe'de , bu modernize olmuş köy hayatı , birçok ailenin yurtdışında yaşıyor olmasından kaynaklanıyor . Aileler , bir oğlu köyde bırakarak , Avusturya , Almanya gibi ülkelere çalışmaya gitmiş . On yıl öncesine kadar yoksul olan köy halkı , yurtdışından gelen paralarla yeni evler inşa ederek , hayvanlara ve ekili arazilere bakarak , buradaki yaşamı , yeni yatırımlarla korumaya çalışıyor . Mevsimine göre ceviz , çay , fındık , mısır ve pancar ekiyorlar . Adana , Aydın ve İzmir'den gelen Yörükler yaşıyor burada . Köyün muhtarının hanımına , Yörüklere özgü dokumalardan olup olmadığını sorduğumda , o kültüre özel şeylerin vaktini doldurduğunu görmüş olduk . Çünkü yok dedi . Hanım , çeyizinden kalma , bir tür battaniye olan kızıl renkli bir palaz , bir seccade , bir de keçe kilim çıkarabildi yalnızca . Seccadenin üstündeki geometrik keydirme nakışını , yıldızı andıran bişşek motifini , anasının kendi elleriyle dokuduğundan söz etti . Yünü alıp kirmen ile eğirirdik , sonra uzun tezgahlar kurar , arkaçla düğümleyerek dokurdu anam . . . Bize öğretmediler , artık bunları yapan da kalmadı . Hanımın kızı gelinlik yaşa geldiğine göre , iki kuşak önce bitmiş dokuma ustalığı . Ancak keçe kilimi görünce gözlerime inanamadım ; hamur gibi yoğrulan keçe , yufka gibi açılarak yapılmıştı . Çok farklı bir teknikle üretilmiş , düğümsüz , ilmeksiz , iğnesiz bir kilim . Yörük gelinliğinin durup durmadığını sorduğumda , hevesle kırmızı gelinliğini çıkardı : Şimdikiler beğenmiyorlar bunları , o zevksiz beyaz tüllere hevesleniyorlar . Parlak pullarla işlenmiş kırmızı duvağını ve yağdanlıklı başlığını , o kadınsı nazlılığıyla hevesle giydi ve hala bu yaşına , bu doğurmuşluğuna , bu olmuşluğuna rağmen , taze bir gelindi . Camitepe köyünden Kemal ve arkadaşı Yaşar ile birlikteyiz . Yörüklere özgü kesik kesik konuşmaları ve uygun buldukları her sözcüğün başına koydukları h harfiyle tipik bir şive döktürüyorlar . Sürülerine dadanan çakallardan ne çok çektiklerini anlatıyorlar . Yaşar , Bir çakalın günlük ( h ) istihkakı üç koyundur diyor , çakalın sürünün arasına girerek yakaladığı koyunları hemen boğduğunu ve yemek üzere olduğu gibi bıraktığını anlatıyor . Onları bulundukları yerde kaygılandıran yalnızca çakallar değil , şu serbest bölge söylentisi de var . Karşılaştığımız hemen herkes , gölün ve çevresindeki köylerin serbest bölge olarak istimlak edileceğinden söz ediyor . Bundan sonraki yıllarda neler olacağını , topraklarının , evlerinin gidip gitmeyeceğini bilmiyorlar . Avcıların o çok bilindik abartısıyla gece Karadeniz'de 20 kalkan balığı avladığını söylüyor Kemal . Kalkan avlamanın çok özel bir yöntemi var . Dengeli bir sopanın ucuna takılan üç dişli ve kancalı bir çatalla avlanıyor . Kalkan , gecenin en huzurlu saatlerinde kıyıya doğru yaklaşıp kuma gömüyor kendini . Avcılar , göğüs çizmeleriyle ve kalkan sopalarıyla , göğüs hizasına gelecek kadar derine doğru yürüyüşe başlıyor . Arkadan gelen bir kişi , projektör ya da lüks lambasıyla ışık tutuyor . Avcı , ayakları altında bir kıpırtı hissettiği an çatalı saplıyor ve tahta balığı nı denizden çıkarıyor . Yaşar , kalkancılıktaki ustalığının altını çizerek : Herkesle kalkana çıkılmaz . . . diyor , hele ki ( h ) acemilerle , ( h ) adam , şaşırıp elindeki çatalı senin ( h ) ayağına saplayıveriyor . ( H ) Eskiden çizme de giyilmezdi ya , çıplak ( h ) ayakla girilirdi denize , şimdikiler huylanıyor artık . Karadeniz'in balıkları hakkında söyleşmeye ara verip Acarlar Gölü'ne bıraktıkları ağları toplamaya gidiyoruz . Ceviz bahçelerinin arasından göle doğru iniyoruz , yine o muzip gürgen kayıklarda buluyorum kendimi . Bugüne dek turnabalığı kadar yakışıklı bir balık görmedim . Uzun boyu , hırçın çene yapısı , küçük ama çevik yüzgeçleri , yılansı sırtı ile tam bir göl kabadayısı . . . Gölün dar , sazlık kanallarının içinden geçen ağ ve balık labirenti kasnaklardan topladığımız balıklar yaklaşık 10 kiloyu buluyor . Ağa takılan turnaların , mercanların ve karabalıkların arasında su kaplumbağaları ve dalgıçkuşları ( küçük batağan ) da var . Ağdan kurtardığımız bir dalgıçkuşu , şaşkın bakışı , perdeli ayaklarıyla , gerçekten bir dalgıcı anıştırıyor . Avuçlarımın arasında bir süre dinlenip gölün yeşil sularında kayboluyor tekrar . Gölün sunduğu bolluk , hepimize bir doygunluk duygusu yaşatıyor . Deltanın yarattığı sulak alan içinde , birbirinden farklı kişiliklerde büyüklü küçüklü daha birçok göl yaşıyor . Delta'nın güney ucunda kalan Çaltıcak , Poyrazlar ve Küçük Akgöl , Adapazarı'nın buruk yüzünden sonra , umulmadık bir renkle dokuyor doğayı . Göktepe köyünün cezbedici asma güllerinden sonra , Çaltıcak Gölü'nün hemen yakınında yapılmakta olan enerji santralı , o soğuk duruşuyla , gölü , kimsesiz ve yapayalnız kılıyor . Adapazarı'ndan dokuz kilometre uzaklıktaki Poyrazlar Gölü , koyu yeşil bir ışığın içinde , saksağan kuşlarının ötüşleriyle karşılıyor bizi . Orman içi dinlenme yeri olduğu için , tam bir piknik alanı olarak düzenlenmiş . Çevre yamaçlar çam ve meşe ağaçlarıyla kaplı . Göz alıcı iris çiçeklerinin sarı taçyaprakları , sazlıkların arasından soylu bir edayla boynunu uzatıyor . Göçmen kuşların çağıltısıyla titriyor göl . Bazı bölümlerinde nilüferler açan , bazı kıyıları sazlarla kaplı Poyrazlar Gölü'nün derinliği , 12 metreyi buluyor . Küçük Akgöl'de , birkaç balıkçı , yemi kaptırmanın somurtkanlığıyla bakıyorlar göle . İçlerinden biri , Şimdi havyar bırakıyorlar ya , yoklar ortada , yaz aylarında başlar , bunların , oynak yapma zamanı diyerek , çok iyi biliyor kırmızı gözlü balıkla ödeşeceği zamanı . Bülbül sesleri büyük bir huzurla sarıyor gölü . Yol boyunca , sütleğen tarlalarının , sığırkuyruğu çiçeklerinin ve irislerin eşliğinde , daha çok sarı rengin hakim olduğu bir konvoyun arkasına takılmış gibi hissediyorsunuz kendinizi . Bir göç yolu üstünde olduğunuzu , elektrik tellerinin üzerinde bir anda konup birden kayboluveren rengarenk arıkuşları ile anlıyorsunuz . Ne var ki sonunda , bütün yollar bir göle çıkıyor . Acarlar'ın güneyinde Büyük Akgöl . Dinleyici bekleyen kurbağa korosu , yamaçlardan yükselen dişbudak ormanıyla , 350 hektar büyüklüğüyle öylece duruyor . Gölü keşfeden birkaç avcıdan ve küçük bir balıkçı restoranından başka kimsecikler yok . Karasu'nun yaklaşık 5 kilometre doğusunda kalan İnceboğaz Gölü ise lagün tipi bir göl , koynunu Karadeniz'e açmış , nahif bir edayla , gösteriyor yüzünü . Yalın ve ağırbaşlı . Ulu bir çınarın gölgesinde , yeşil gözlerini büyüte büyüte söylüyor Fatma : Buranın yılanları , adamı yer ! Yok diyorum Fatma'ya , yılan adam yer mi hiç ? Fatma ısrarcı , süsleye süsleye anlatıyor bir bozyürük yılanını . Bir gün kırmızı sırtıyla kocaman bir yılan çıkmış karşısına , demiş ki Fatma'ya , Beni gördüğün yerde , düşmanın gibi öldür , kardeşin gibi külle . Arifağa köyünden kalan en güzel masaldı bu . Deltanın en batı ucunda kalan Karaboğaz Gölü'nü kuşbakışı seyredebileceğimiz , 120 hanelik bir köy Arifağa . Karaboğaz , kumulların ve sazlıkların arasında , kendi şarkısıyla kıvrılan bozyürük yılanı gibi Karadeniz'e doğru akıyor . Yumuşak bükülmelerle , günden aldığı ışığı kırıp başka renk bir ışığa dönüştürerek . Birkaç tür sazın farklı tonlarından ötürü , gri bir renk kuşağı çıkıyor ortaya . Gölün görünen yüzünde su , görünmeyen yüzünde ise farklı tür bitkilerin renk kurmacasıyla , ışıklar kızarıp yeşeriyor . Sazlıklardan gelen uğultu tartımsız bir söylence yaratıyor . Karaboğaz'ın Karadeniz ile bağlantısı var , ancak şu anda , denizin oluşturduğu bir kum bandı nedeniyle göl ve deniz birbirinden ayrılmış durumda . Büyük olasılıkla sular yükseldiğinde , birbirlerine kavuşuyorlar . Erkekler , cuma günleri çarşı alışverişi için gittikleri Kaynarca'dan döner dönmez , hemen oltalarına sarılıp göle iniyorlar . Gölün çevresindeki ipeksi kumda , bir tek ayak izi bırakmadan , aynalı sazanlara anlatıyorlar dertlerini . Burası , Karadeniz'in esrarengiz kumsalının son noktası , kumulun tam ortasına geldiğinizde , çevrenize baktığınız an , ışık ve alacabalıkçıllar , su kuşları , kum kuşları , kır kırlangıçları ile dolu bir çölün ortasında buluyorsunuz kendinizi . Hiçbir çölde bu kadar çok kanat çırpıntısı duyamazsınız . . . Sakarya Deltası'ndaki tipik oluşumlardan biri de kumullar ve içinde oluşan göller . Karadeniz'in batı kıyısında , rüzgar ve dalga hareketleriyle oluşan ipeksi bir habitat . Uzunluğu 25 - 30 kilometreyi bulan el değmemiş bir sahil kordonu , gerisinde bulunan toprakla kaynaşması sonucu , çok özel bir bitki örtüsü oluşturmuş . Bu bölgeye , yalnızca kum diye bakarsanız , kumun kendi tutkusuyla yeşerttiği bitki örtüsünü , özel ekolojik tartımını , gözden kaçırmış olursunuz . Kimi yerlerde yemyeşil çayırlar , kimi yerlerde ise pudra kadar ince , boz renkli bir kum . Yalnızca kumul bitki örtüsü üstünde yer alan , 42 tür nadir bitki ve çiçek yaşıyor . Kontrolsüz otlatma , düzensiz yapılanma , turizme yatkın bir kafa yapısıyla , kuma yan yan bakarsanız , yalnızca onun içinde soluk alabilecek bitki örtüsünü küstürmüş olursunuz . Kum ve çayırlık alanların oluşturduğu tuhaf bir zıtlık var burada . En ilginci ise , kumluk tepelerin arasında kendi gizemini saklayaduran , olgunlaşmış bir yaşam sürdüren sayısız göller ! Kumul alan içinde , yeraltı sularıyla oluşan bu göllere , yöresel dilde harım deniyor . Düğünçiçekleri ve nilüferlerle bezenmiş , kurbağa ve suyılanlarının bulunduğu küçük vahalar . . . Birçok harımın çevresinde , ördek avına gelen avcıların fişeklerini görüyoruz . Bahar aylarında buralardan geçen göçmen kuşlardan başka bu bölgenin asıl ev sahibi , sığırcık , ördek ve keklikler . İhsaniye'deyiz , Karasu'dan yaklaşık 10 dakika uzaklıkta , Sakarya Nehri'nin son vedasını akıttığı son durakta . Bu sahil , lodosçuluk yapmak için bulunmaz bir fırsat . Rengarenk şişeler , suda yeniden şekillenen ağaç kökleri , terlikler ; naylondan , jelatinden , eşyadan olma bin bir çeşit insan yüzü , lodosun saçlarından düşmüş kıyıya . Akşamın kızıllığında birer gölgeye dönüşen balıkçılar ; sarma usulüyle , kötek ve kefal avlıyorlar . Bu geniş coğrafyada küçük gruplar halinde yaşıyorlardı . Sömürgecilerin 17 . yüzyılda başlayan müdahalesi ile daha da küçüldüler , dağıldılar , yok olma tehlikesiyle yüz yüze geldiler . Ama ayakta kalmayı başardılar . Bugün Magadan ve Kamçatka civarında , Çukotka ve Koryak özerk bölgelerinde , Habarovsk ilinin Ohotsk ilçesinde ve Saka Cumhuriyeti'nin ( Yakutistan ) kuzeydoğu ve batı bölgelerinde toplam nüfusu 18 bini bulan Even halkı , aynen diğer Sibirya halkları gibi kendi kaderini yeniden inşa etmeye çalışıyor . Görünmez ipler gibi tarihin derinliklerine giden manevi değerlerini uyandırmaya ve geliştirmeye çalışıyor . Evenlerin , sadece geçmişini değil , geleceğini de arayan bu barışçı halkın kaderine tanıklık etmek üzere Yakutistan'dayım . Başkent Yakutsk'tan kalkan İlin Tur'a ait çift kanatlı kargo uçağı , iki saatlik soğuk bir yolculuktan sonra bıraktı beni , rehberimle buluşacağım Verkhoyansk Dağları'na . Dinamonun çalıştırdığı telsizden kurulan bağlantı , uçağın ineceği gölü tarif etmişti rehbere . İki geyik bir kızak , iki geyik bir kızak düzeninde hazırlanan konvoya beş kızak , en arkaya da fazladan bağlanan iki geyikle beni bekliyordu rehber . Kızak yolculuğuna alışmak kolay değildi . Henüz iki saattir yoldaydık ve ben altı kez düşmüştüm . Artık rehberimden utandığım için bağırıp kervanı durdurmasını istemiyor , hızlı planjonlarla , kızağa yeniden tırmanıyordum . Geyiklerin alışık olmadıkları bu durum karşısındaki olgun davranışları , hatta kızak hattının tam ortasındaki düşüşlerimde dahi bana basmamaya özen göstermeleri çarpıcıydı ; sanki aramızda bir sıcaklık doğmuştu . Bir arkadaki kızağı çeken Yeltsin ve Çernomirdin ile ara ara göz göze geldiğimizde şefkatli bakışlarını seziyordum . Üşümüyordum . Heyecan adrenalini yükseltiyor , bu yaşamda kalma mücadelesi içinde adaleler daha da geriliyordu . Rehberim Yura'nın ne kadar haklı olduğunu düşündüm . Uçaktan indiğimde , Üstündekiler olmaz . Sana bunları getirdim demiş , büyük bir ciddiyetle önüme atıvermişti giysileri . Pozitif thermal control system etiketli son teknoloji botların ve montların yerine çift kat battaniyeden pantolonu , porsuktan yelek ve eldivenleri , geyik derisinden paltoyu , hele içi keçe çorapla kalınlaştırılmış çift kat geyik derisinden çizmeleri giydiğime pek memnundum şimdi : Eksi on beş derecede , karlara gömüle gömüle giden geyik kızağında oturuyorum ve üşümüyorum . Oysa birkaç saat önce , bu ısı kontrol teknolojisinin Batı'da satılan son örnekleriyle karın üstünde nasıl da titriyordum . Şefkatle okşadım çizmeleri oturduğum kızakta . Binlerce yıllık bir geleneğin teknolojiye üstünlüğünü sembolize ediyordu bunlar . Tatarca uyuyan topraklar anlamına gelen Sibirya'nın bu insan yaşamaz taygasında kızağın kırılması , geyiğin kaçması , hatta avlanan kurtların saldırısı bir bakıma hayata noktayı koymak anlamına geliyordu . Bütün bu olasılıklardan daha da can sıkıcı olanı , zamansız uyanan ayıların civarda olabileceği endişesiydi . Baharın gelmesiyle eriyen kar suları , mağaralara girerek ayıların erken uyanmasına neden oluyor , sinirli , uykusuz ve aç ayılar , daha hırçın ve saldırganlaşıyorlardı bu dönemde . Böyle bir saldırıyla karşılaşan bir geyik çobanı sabah , heyecanla olanları anlatmıştı yola çıkarlarken . İlk sigara molası üç saatlik yolculuğun ardından geldi . Yol boyunca tek kelime konuşmamıştık . Düz bir alanda durduk . Kızakları geyiklere bağlayan deri kayışları gözden geçirdi Yura . Geyiklerle tek tek göz göze geldi . Hangisinin yorgun olduğunu belirlemesi ve yolculuğun ağır yükünü çekenlerle arkada boş kızakları çekenler arasında dönüşümü yapması gerekiyordu . Dört parmağını gösterdi ; sonra saatini . Yolu yarılamıştık neredeyse . Etrafımızdaki izleri sordum : Siegen diye yanıtladı . Anlamadım . Eldiveninin iç tarafındaki kürkü tutarak tekrarladı : Siegen . Kutup porsuğunu ( Gulo gulo l . ) bu adla anıyorlardı . Tüm bir kış bozulmadan kalmış karın içinde kenardan köşeden , ağaç aralarından ya da çalı diplerinden yürümüş farklı farklı hayvanların dağlarıydı buralar . Aşılan tepelerin zirvelerinden ırmak yollarını seyreden buraya özgü yaban koyunları ( Ovis nivicola eschscholtz ) , nehir yataklarında kar eşeleyen Kanada geyikleri ( Alces alces l . ) , Ren geyikleri ( Rangifer tarandus l . ) , tayganın çocukları bozayılar ( Ursus arctos l . ) , bozkurtlar ( Canis lupus l . ) , samur ( Martes zibellina l . ) ve tilkilerin ( Vulpes vulpes l . ) barınağıydı Verkhoyansk Dağları . El değmemiş bir doğa bahçesiydi Yura'nın insanlarının , Evenlerin yurdu . Yedi saatlik yolculuk boyunca - ki yetmiş kilometre kat edecektik - bir tek eve rastlamanın mümkün olmadığı bir coğrafya . Artık dilleri dışarıda koşan geyiklerin bu zor coğrafyadaki dayanma güçlerini hayranlıkla izliyordum . Son iki saat , gitgide daralan bir ırmağın yatağında ilerledik . Etrafı zaman zaman on metreye kadar yükselen ve bir sura dönüşen kayalarla çevrelenen bu ırmak , geyik sürülerinin dışarıdan gelebilecek saldırılara karşı kendilerini korudukları doğal bir sığınaktı . Kolayca eşelenen kuru karın altındaki otlar , kış ayları boyunca yeterli gıdayı sağlıyordu onlara . Yolculuk bir barınağın önünde son buldu . İçeriden fırlayan genç çobanlar , geyikleri kızaklarından çözmeye başlarken yolcular hızla içeri girdi , ben de arkalarından . Dışarının parlak güneş ışığını yansıtarak çoğaltan beyazından bir anda karanlığın içinde bulduk kendimizi . Yine dışarının soğuğuna nispet , içerisi gürül gürül yanan soba sayesinde sımsıcaktı . Paltoları çıkarıp yemeğe oturduk hemen . Ilık et suyunun yanında haşlanmış geyik eti , kızarmış ekmek , bir de ılık çay vardı masada . Türkiye'de sıcağı bastırmak için içilen sıcak çay misali burada da soğuğu bastırıp üşümemek için ılıktı içecekler . Geyik ve yaban koyunu derileri arasında ılık bir yorgunluk sardı tüm bedenimi . Bir düş gibiydi her şey . . . Dışarıda ilkbaharın henüz otoritesini kuramadığı hava eksi otuz dereceyi gösteriyordu . Tunguzların on bir kolundan biri Evenler . Yakutistan'da Sibirya'nın tayga ve tundralarına dağılmış az nüfuslu bir halk . Diğer Tunguz halklarının , Moğol kabilelerinin , hatta Tofa , Dolgan gibi bazı Türk boylarının da yaşam biçimine dönüşen geyik çobanlığını Asya'da ilk tecrübe eden onlar . Onlarla ilgili 1930'lu yıllarda başlayan antropolojik çalışmalara kadar kendilerine Lamut demişler . Lam deniz demek , ut ise Türkçedeki ci eki . Yani denizci . Kendimizi kullanılmayan topraklara çekmek zorunda kaldık diyor Yakut Devlet Üniversitesi antropologlarından Profesör Anatoliy Alekseyev . Anlattığına göre , Evenlerin ataları Baykal Gölü'nün dağlık ve ormanlık doğu bölgesi , Amur Nehri Havzası ve Mançurya civarında yaşıyordu . Onları Sibirya ormanlarına göç etmeye iten ilk etken 1 . yüzyıldaki Türk baskısı oldu . Bin yıl kadar sonra da Moğol kavimlerinin saldırısı ile bugün yaşadıkları bölgeleri yurt edindiler . Evenlerin tarihte dokuz devlet kurduğunu ve bunlardan 9 . yüzyılda kurulan Bahai ile 12 . yüzyılda kurulan Sin'in ( Altın ) imparatorluk olduğunu da belirtti Alekseyev : 13 . yüzyılda Türkler , Çinliler , Moğollar ve Kitaylar arka arkaya saldırıp 25 yıl süren bir savaş sonunda Tunguzları toparlanamayacak şekilde yıktılar . O günlerden bugüne bir azalışın , yok oluşa yaklaşışın ama aynı şiddette bir direnişin , bir varoluş mücadelesinin öyküsü Tunguzlar . Asıl yıkıcı darbe ise sömürgecilikle gelmişti . Rus sömürgeciler Sibirya'ya adım attıklarında karşılarında savunmasız halkları bulmuşlardı . Kolayca egemenlik altına almış ve sömürgecilik politikasının bir parçası olan Hristiyanlaştırma yoluyla bu küçük halkların kimliğini yok etmeye çalışmışlardı . On yedinci yüzyıl araştırmacılarının saptadığı 86 bin Even nüfusu , üç yüzyıl sonra 48 bin kişiye düşmüştü . Rusların Avrupa'dan getirdiği hastalıklar , bağışıklık sistemleri hazır olmayan Tunguzları çok hızlı azaltmıştı . Nüfuslarının azalmasına paralel , kültürleri de dönüşüme uğradı . Sovyet döneminin asimilasyon politikalarından da nasiplerini aldı Evenler . Rusların yönetimine girmeden önce de Saka Türklerinin hegemonyası altında yaşamak zorunda kalmaları , Mançu - Tunguz dil grubuna bağlı Evenceyi unutmalarına neden oldu . Bugün aralarında Sakaca konuşmalarına rağmen istatistiklerin gösterdiği yüzde kırk ikilik bir bölüm , kendi dilini biliyor . Bu oran aynı coğrafyada yaşayan Evenkler için yüzde sekiz , Yukagirler için ise yüzde dört . Sovyet dönemi sonrasında yeni bir yapılanmaya giren Saka Cumhuriyeti'nde , Evenler de pek çok özel haklar kazandı . On altı yaşında av tezkeresi alabilen gençler , tüm yıl boyunca avlanabiliyor , askere gitmiyor ve vergi vermiyorlar . Kuzey Halkları Enstitüsü'nün kurulması ise Evenlerin sorunlarının bilimsel platformlara taşınmasını sağladı . Sabah uyandığımda kahvaltı masası hazırdı . Yura çoktan uyanmıştı . Bir dilim ekmek ve bir fincan çayı hızla midesine indirdi . Sırtına geçirdiği kürk yeleğiyle kemendini aldı sadece , dışarı çıkarken . Evin arkasındaki ormandan çıkmış , az ilerideki çitlerle çevrili alana doğru yürüyordu geyik sürüsü . İki genç çoban biraz daha erken kahvaltılarını bitirip geyikleri geceledikleri bölgeden toplamış , sürerek getiriyorlardı . Çitin girişini hızla kaldırdı çoban . Yaklaşık 200 geyik ağırbaşlı adımlarla süzüldü kapalı alana . Her gün tekrarlanan bu rutine belli ki onlar da alışıktı . Yura'nın ablası Sveta ve görümcesi Şura ellerinde birer fincanla daldılar geyiklerin arasına . Boyunlarında tahtadan bir tasma veya renkli kumaş bağlı olanlar , süt veren dişilerdi . O gün çaya karıştırılacak miktarı çarçabuk sağıp , soğuktan üşüyen ellerini sıvazlayarak içeri koştular . Bu arada erkekler , o gün ihtiyaçları olacak geyikleri kementleriyle yakalamaya başlamışlardı bile . Uzun yola gidilmeyeceğinden Yeltsin ve Çernomirdin i yakalamadılar . Daha güçlü olmaları için hadım edilen bu erkek geyiklere Rus politikacıların adını vermek , bu insanların politik görüşlerinin bir yansıması olsa gerek . İhtiyaç olabileceği düşüncesiyle evin etrafında gün boyu bekleyecek on kadar geyik seçildikten sonra diğerleri serbest bırakıldı . Şimdi tekrar eve girdiler , geyik etli yemek zamanı gelmişti . Birkaç haftaya kadar geyikler doğurmaya başlayacak . Yemek boyunca kaç hayvanın doğum yapacağı hesaplanıyor . Bir ay boyunca yani mayısın üçüncü haftasına kadar doğumlar devam edecek . Bu süre içinde doğum yapanların karları erimiş , otları çıkmaya başlamış , suyu olan , kurtlara karşı korunaklı bir alanda koruma altına alınmaları gerekecek . Birkaç ay boyunca bu arazide tüfekleriyle nöbet tutması gerekiyor çobanların . Güneş tepeye vardığında evin etrafındaki hareket de artıyor . Buz kırıyor Sveta . Dere yatağından getirilip köpeklerin erişemeyeceği bir yükseklikteki kütük setin üstüne istiflenmiş buz bloklarından bıçağıyla kopardığı parçaları kovaya dolduruyor . Sobanın üstünde içme suyuna dönüşecek daha sonra bunlar . Şura'nın yaşlı babası Abanasi , sobanın başında yarı erimiş geyik etini balta ve bıçakla tencereye girebilir parçalara ayırıyor . Belki biraz tuz ile , belki tuz dahi eklenmeden haşlanacak , akşam yemeği olacak bu parçalar . Dışarıdaki çadırda Şura ekmek hazırlıyor . Hamur , ayçiçeği yağında soba üstünde kızartılıyor . Bir parmak kalınlığında oluşu , hamurun sertleşmeden pişmesini sağlıyor . Stas , evin dışındaki yine kütüklerden inşa edilmiş depoda yeni avlanmış bir yaban koyununun derisini ve boynuzunu gösteriyor misafire . Evin etrafında yerlerde duran boynuzlarla kıyaslandığında bu oldukça yaşlı bir hayvan . Depoda bir kenara atılmış siyah ayı postu , boynuzlarıyla birlikte bir geyik kafası , kesilmiş geyik boynuzları duruyor . Eksi elli dereceye varan kış , onu son nefes aldığı günkü kadar zinde gösteriyor . Stas bir kapanı işaret ediyor . Tahta ve deriden yapılmış . Bir de tel kullanılmış fazladan . Kızaklarda kullanılan tahta , deri ve boynuzların dışında tek tük halatlar , sicimler de dış dünyadan geliyor bu dağlara . İlerleyen birkaç gün boyunca kürkler istifleniyor kızaklara ; kış boyunca yenen geyiklerin derileri , avlanan kurtların postları bunlar . Geyiklerin yavrulamaya başlamasından hemen önce bayram yapıyor Evenler . Yorucu bir ilkbahar dönemi öncesinde güç toplamak , eğlenmek , biraz da kasabada bırakılan ailelerle zaman geçirmek amaç . Geride bırakılan birkaç genç ve yolculuğa dayanma gücü olmayan bir yaşlı kadın dışında tüm çobanlar kervanla yola çıkıyorlar . Altı saatlik bir koşu , kervanı Seben kasabasına en yakında kurulu çoban barınağına getiriyor . Bu kamp alanında depoların dışında iki ev var . İki yaşlı çift ve torunlarının yaşadığı bu alan kasabaya yakınlığından dolayı daha sık ziyaret ediliyor . Kervan evlere yaklaşırken kasabaya doğru yola çıkan iki kar motosikletinin uzaklaşan gürültüsü geyikleri ürkütüyor . Hemen ardından kasabadan gelen kamyonun sesi ise kervanda paniğe neden oluyor . Belli ki modern dünyanın hantal varoluş biçimleriyle yüzleşmek geyiklerin hoşuna gitmiyor . Gün boyu ormanda odun kesip kamyona yüklemekten yorgun düşmüş dört kişi depoya kamyonu yaklaştırmanın yollarını aradı . Yerde araç izinin olmaması ve kamyonun ilerleyecek yol bulamaması , ormanın bu bölümüne kasabadan sıkça gelinmediğini gösteriyordu . Rusça praznik dedi Yura . Bayram için hazırlıklar başlamış olmalıydı Seben'de . Kesilmiş , iç organları temizlenmiş ve soğuğun etkisiyle kaskatı olmuş dört geyik , boynuzları , başları , bacakları ile kamyona taşındı . Ayrıca dokuz deri yüklendi odunların üstüne . Güneş ağaçların arkasına inerken kasabaya yollandı kamyon . Evlerde ise tıpkı dünkü gibi eşyalar , kürkler çuvallara dolduruluyordu . Bugün iyice kalabalıklaşan kervan altı saatlik yolculukla kasabaya ulaşacak . Son hazırlıklar da tamamlandı . Gün boyu başka bir şey yeme imkanı olmayacağından Şura'nın haşlanmış geyik eti ve dün gece sobada kızarttığı ekmeklere talep fazla . Kampın kasabaya yakın olmasının avantajından masadaki çilek reçelini tadarak yararlanıyoruz . Ancak pencerenin içinde duran ve kullanma tarihi geçmek üzere olan Yunanistan'dan ithal şeftali kompostosuna kimsenin değmesine izin olacağını sanmıyorum . Masanın öbür tarafında oturan yaşlı adamın doksan yaşında olduğunu söylediler . Yakutsk'tan ayrılmadan önce Profesör Alekseyev'in sözünü ettiği adam olmalıydı bu ihtiyar . Sağlığı kötü olan zaten ölüyor demişti profesör . Seben'de çobanlık yapan doksan yaşındaki dedenin gözleri bizim gibi çalışıyor , çok uzağı görüyor . Dişleri de çok iyi . Bu sözler , Batılı yiyecek ve tedavi kültürünün Evenlere ulaşmadan önceki durumu özetliyordu aslında . Şeker , kahve , un , ayçiçeği yağı ve antibiyotiklerin bu dağlara ulaşmasından önceki durumu . Av eti ve balık eti yaşamak için yeterliydi . Bir de en önemlisi , ot toplayıcılığı vardı halk arasında . Bu dağlarda yetişen otların içinde şifa veren ilaçlar vardır . Çay yapıp içersin . İyileştirir . Bu coğrafyada yetişen ot , bu coğrafyaya özgü hastalıklara şifa getiriyordu . Giysiler de pek farklı değil diye geçirdim içimden geyik derisi çizmelerime bakarak . Yüksek teknolojinin yetersiz kaldığı bu havanın , bu iklimin içinde yetişen canlılar , birbirlerine ilaç , barınak , korunak oluyordu . Hatta hayatta kalma becerisi , bu farkındalığı bilinçli bir şekilde yaşama geçirebilmekte gizliydi . Evenleri , modern dünya insanına göre daha bağımsız kılıyordu bu durum . Ancak Batı'nın şekerle başlayan ve ağrı kesicilerle devam eden bağımlılıkları onlara da ulaşmıştı . Hindistan'dan ithal çaydan son yudumu da bitirdim . Masadan kalkanlar , diğerlerini beklemeden yola koyulmuşlardı bile . Defalarca tırmanılan , sonra kayarak inilen tepeler bir anda yerlerini geniş bir düzlüğe bıraktı . Seben Gölü'ne ulaşmıştık artık . On kilometrelik buz geçişinden önce son bir kez mola verilecekti burada . 1970'li yılların başında ölen bir yaşlı adamın mezarının etrafında toplanıldı . Adını duvarlarına kazılı yazıtlardan alan Yazılı Kanyon , kral yolundan ibaret değil sadece . Isparta'nın Sütçüler ilçesinin aşağısındaki vadiden başlayan sarp , yalçın , zorlu bir kanyon o . İkinci kez bu kanyondayız . İlk denememizde yetersiz malzeme yüzünden yarım bırakmıştık . Şimdi daha fazla malzeme , daha fazla insan gücüyle kanyonu yeniden geçmeyi deneyeceğiz . Çok erken vardık Sütçüler'e , saat sabahın altısı . Plana göre kanyon geçişi üç gün sürecekti . İlk iki gün ipleri döşeyip ilerleyeceğiz , sonuna ulaşacağız . Son gün döşediğimiz ipleri toplayıp başladığımız yere döneceğiz . Kanyonun girişindeki hidroelektrik santralı insanı ürkütüyor . Çünkü suyu belli bir süre havuzda toplayıp sonra boşaltıyorlar . Öğrendiğimize göre üç saatte doluyormuş havuz ; boşalması da yarım saati alıyormuş . Suyun derenin debisini arttırıp arttırmadığını soruyoruz : Etkilemez diyorlar . Yağışlar daha başlamadığı için su olabilecek en az seviyede . Benimle birlikte Murat Yüksel , Güneri Tuncer , Mehmet Ali Özel , Yunus Emre Özel'den oluşan beş kişilik ekibimiz artık kanyona girmeye hazır . Beş kişiye düşen çanta sayısı ise altı . Bu fazlalığı dönüşümlü taşıyacağız . Bu saatte kanyona daha güneş vurmadığı için içerisi soğuk . Islanmamaya çalışarak ilerliyoruz . Dere buralarda daha geniş ve su sığ , yaklaşık diz boyu . Taşlara basarak yürüyoruz . Beklenen sonu biraz olsun geciktirmek amacındayız . Aslında ıslanmaktan koruduğumuz kendimizden çok taşıdığımız çantalar . İçlerinde uyku tulumundan , yiyeceğe kadar kanyon geçişi için hayati önem taşıyan malzemelerimiz var . Üç saat sonra ilk zorlu geçişteyiz işte . Zorlu değil de kaygı verici demek daha doğru belki : Çantaların ıslanma riski yüksek burada . Çünkü karşımızda derin ve büyük bir büvet var . Solumuzda duran duvardan ilerleyebilirdik . Yaklaşık seksen derece eğimli duvarda , parmaklarımı sokabileceğim ufak bir çatlak , güçlükle de olsa ayaklarımı basabileceğim üç - dört santimetrelik çıkıntılar var . Plan belli , önden gideceğim ; eğer ilerlemeye uygunsa ekip arkadan gelecek . Yaklaşık yedi metrelik bir yatay geçiş yaptıktan sonra ufak bir kovuk fark ettim . İyi haber , çantaları elden ele buraya taşıyabiliriz . Ama kovuk , benden başka kimsenin durabileceği genişlikte değil . Tek tek çantaları alıp , bu kovuğa yerleştirmeye başladım . Tam dördüncüsünü yerleştirip beşinci çantayı almak için uzandığımda dengemi kaybettim . Kayıyorum . Beş metrelik yolculuğum boyunca gördüğüm tek şey bana hızla yaklaşan büvet . Kontrolsüz bir şekilde düşerken son yarım metrede eğimi biraz azalan duvara basıp sıçradım , büvete balıklamaya yakın bir stille daldım . Suyun soğukluğu iliklerime işledi . Tekrar karaya - duvara - çıkıp çantaları taşımayı bitiriyorum ve geçiş devam ediyor . Santraldan gelen suyun henüz zararını görmedik . Hatta suyun arttığını fark etmedik bile . Ama dere bu bölümde nispeten geniş , yaklaşık üç yüz metre sonra eni dört metreye kadar daralacak . O zaman ne olur bilemiyoruz . Gene de işimizi riske atmamak için bağlantımızı şelaleden mümkün olduğunca ileriye , suyun muhtemel artışının etkilemeyeceği bir yere yapıyoruz . Çünkü artan su - üzerinde biz olmasak bile - ipi kayalara sürtüp zarar verebilir . Dönüşte büyük problemler yaşayabiliriz . Neyse ki duvardaki çıkıntı şelalenin bir metre kadar önüne uzanıyor . Artan suyun etkileme olasılığı yok denecek kadar az . İpimizi döşeyip sırayla iniyoruz . Yaklaşık yüz metre ileride bizi ikinci bir iniş bekliyor . Bu sefer daha güvenli bir konumdayız . İpi bağladığımız nokta şelaleden üç metre uzakta . Aşağıda uzun ve derin bir göl . Ağırlığı dengemizi bozacağı için çantaları altımıza bağlayıp ineceğiz . Ama bu kez de göle bizden önce ulaşan çantalarımız ıslanacak . Sadece karşı duvarda , gölün hemen üzerinde ufak bir kovuk var . Pendul ( salınım ) yaparsak , göl yerine o kovuğa inmeyi başarabiliriz . Çantamı yukarıda bırakıp önden gidiyorum . Pendul yapıp kovuğa ulaşacağım . İpi , kovuktaki duvara sabitleyip arkadan gelenlerin göl yerine doğrudan kovuğa inmesini sağlayacağım . Yeteri kadar alçalıp kendimi sallamaya başlıyorum . Kovuğa ulaşıp ayaklarımın ucunu tabana değdirdiğim anda ip beni geri çekiyor . Bir daha deniyorum . Gene olmuyor . Beş - on santimetre daha alçalıp yeniden deniyorum . Bu sefer tamam . İpi duvara sabitliyorum . Peşimden diğerleri de geliyor . Gölü çantalar elimizde , yüzerek geçip açıklık bir alana çıkıyoruz . Burası Müezzinler köyü , Kütü Mahallesi'nin aşağı kısımları . Bir önceki yıl kanyonu yarım bıraktığımız yer . Havanın kararmasına bir saat var . Kanyon giderek daraldığı ve kamp yeri bulma şansımız az olduğu için burada gecelemeye karar veriyoruz . Etrafta suyun sürüklediği veya yukarıdan düşen bol miktarda odun var . Ateşi sabaha kadar beslemek sorun değil . Bu noktadan sonra kanyon - tahminimize göre - dört - beş metre genişliğinde ardı ardına irili ufaklı şelalelerle yarım kilometre daha devam ediyor . Sonrasında tabiat parkı olan bölüme açılıyor . Bir kilometre daha böyle devam ettikten sonra maceramız sona erecek . İşe önümüzdeki dört metrelik şelaleye ip döşeyerek başlıyoruz . Onun hemen ardından iki metrelik bir tane daha . Suyun yavaş yavaş arttığını görebiliyoruz . Hidroelektrik santralı kanyon daraldıkça etkisini göstermeye başlıyor . Su olmadığı zaman rahatlıkla çıkabileceğimiz tüm etaplara ip döşemek niyetindeyiz . Çünkü olası bir yağmur veya hidroelektrik santralından gelen suyun artışı , mahsur kalmamıza yol açabilir . Küçük bir şelalenin ardından on - on iki metrelik büyük bir iniş bizi bekliyor . Düşen suyun hemen iki metre solunda , kuru bir bölgeden ipimizi bağlıyoruz . Ekip teker teker inişe geçti . En arkadan ben gideceğim . Herkes yetmiş metre ileride güneşin vurduğu kayalara ulaşmak için sabırsızlanıyor . İniş için ipe bağlandım . Daha iki metre inmiştim ki tepemden sular boşalmaya başladı . Santral suyu açmış olacak . Biri altımda , biri de sırtımda iki çantayla ve hızla akan suyla bir metre genişliğindeki bir şelalenin altında buluyorum kendimi . Aşağıya düşen su kuvvetli bir girdap oluşturmuş , inersem kendimi büyük bir tehlikeye atabilirim . Yukarıdan bastıran suyun kuvvetiyle çıkamıyorum da . Sadece çıkmaya çabalıyorum . Toplam ağırlığı otuz kiloyu bulan iki çanta da bana engel . En azından birisinden kurtulmam gerek . Ama birinde dört tane uyku tulumu , diğerinde ise fotoğraf malzemem , bir uyku tulumu , kuru giysiler ve yiyecekler var . Hangisini seçmeliyim ? Fotoğraf makinemin zarar göreceğini düşünerek uyku tulumlarının olduğu yarı sugeçirmez çantayı atmaya karar veriyorum . Ama çantadan kurtulsam bile yukarı çıkabileceğim garanti değil . Bu yüzden çantayı girdaptan mümkün olduğunca uzağa , akıntıyla - önde gördüğüm ama şelalenin sesinden bir türlü kendimi duyuramadığım - ekip arkadaşlarıma ulaşması için fırlatıyorum . Yukarıdan düşen su sırtımdaki çantayı bastırıp dengemi bozuyor . Su soğuk . Ellerim , parmaklarım neredeyse hissetmiyor . Santim santim , milim milim de olsa yaklaşık yirmi dakika sonra yukarı çıkmayı başarıyorum . Titriyorum . Soğuktan ellerim ve bacaklarım yanıyor . Hemen çantamı açıp kuru giysilerimi çıkartıyorum . Üzerimi değiştiriyorum . Yetmiyor , üzerime uyku tulumumu da geçiriyorum . Yunus'un bana doğru geldiğini görüyorum . Kırk metre kadar yaklaşıyor . Ama sonrası göl olduğu için oradan haberleşmeye çalışıyoruz . Bağırıyoruz . Ne o beni duyabiliyor , ne de ben onu . İş el işaretlerine kalıyor . Elimle şelaleyi gösteriyorum . Sorun olduğunu işaret ediyorum . Hesaplamalarıma göre on beş dakika sonra su tekrar çekilecek ve ben artık kuru olan parkurdan ineceğim . Değil on beş dakika , yarım saat sonra bile suda azalma yok ! Pek de azalacağa benzemiyor . Farklı bir plan uygulayacağım . Aşağıya mağaracı stiliyle ineceğim . Zaten üzerimdeki şortu , yünlü kıyafetlerimle değiştirmiştim . Bir de sugeçirmez tulumumu giydiğim zaman beni ne ıslaklık o kadar etkileyecek ne de suyun soğukluğu . Zaten yavaş yavaş azalmaya başladı . Sonunda güçlükle de olsa aşağıya inmeyi başarıyorum . İpi girdabın uzağında bulunan bir taşa bağlıyorum . Su çekip ağırlaşmış yünlülerimle elli metre kadar yüzdükten sonra ekibin yanındayım . Sekiz metrelik ve bir metrelik iki ayrı şelaleyi de geçtikten sonra altı - yedi metrekarelik bir kovuğa varıyoruz . Önümüzde bir metrelik başka bir şelale daha var . Ama çıkışa çok yakınız . Yaklaşık otuz metremiz var . Zor da olsa ileride genişleyen duvarları görebiliyoruz . Zor , çünkü bulunduğumuz yerin genişliği en fazla bir buçuk metre . İlerisini seçmek kolay değil . Önümüzdeki şelaleyi de döşüyoruz . Ama bu hepsinden çok daha güç . Bu karanlık ve soğukta biri fener tutmakla görevli iki kişi bellerine kadar suya girip boltu çakmak zorunda . Bolt çakılıyor ve karar anı geliyor . Tamam mı , devam mı ? Gece vakti kimse yüzerek bu otuz metreyi geçmek istemiyor . Çok fazla riskli ! Hem sabah erken kalkıp bu parkuru on dakikada bitirebiliriz . Geceyi altı metrekarelik bir kovukta geçireceğiz . Ama beş kişiyiz ve suyun yükselip kovuğun bir kısmını basma riski var ! Alan o kadar dar ki önce duvara bir ip gerip çantalarımızı onun üzerine asıyoruz . Böylelikle yerden tasarruf ediyoruz . Sonra Murat ve Mehmet Ali su basma riskinden çekindikleri için kovuğun kırk beş derece eğimli duvarında yatmaya karar veriyorlar . Ben , Güneri ve Yunus Emre ise yerde yatacağız . Ama sel tehlikesiyle tedirginiz . Bir süre sonra kuvvetli bir su sesi geliyor . Az önce indiğimiz bir metrelik şelale çıldırmış ! Suyu yaklaşık bir buçuk metre önüne fışkırtarak akıyor . Değil tırmanmak , yanına yaklaşmak bile imkansız . Doğal olarak kovuktaki su seviyesi de artıyor . Ölçüyoruz . Bize , yatmamız için kalan güvenli alan dört metrekare . Hiç yoktan iyidir . Yanılmışız . Gece , Güneri bizi uyandırıyor . Yattığımız alan ve biz sular içindeyiz . Uyku tulumlarımız ıslak . Yunus'un ayakucuna koyduğu botları , benim suyunu salsın diye duvara serdiğim yünlülerim ve mağara tulumum sele kapılıp gitmiş ! Daha fazla ıslanmamak için kalan eşyaları çabucak güvenli bir yere yığıp , Murat ve Mehmet Ali'nin yanına sığınıyoruz . Suyun alçalmasını bekliyoruz . Gece uzun geçeceğe benziyor . Zorlu geçen gecenin sabahı erken başlıyor . Şelale hala gürlüyor . Suyun çekilmesini beklemekten başka çare yok . Vakit ilerledikçe , planlarımız bozuluyor , yeni planlar yapıyoruz . İlk planımız otuz metreyi geçip kanyonu bitirmek , sonra geri dönmekti . Ardından bunun yerini o otuz metreyi geçmeden geri dönmek aldı . Şimdiki plan ise eğer su saat on ikiye kadar azalmazsa azaldığı an geri dönmeyip kanyondan tamamen çıkacağız . İpleri de başka bir gün gelip toplayacağız . Öğlene doğru su azalıyor . Beklediğimiz kadar değil ama gene de şelale tırmanılabilecek gibi . Verdiğimiz süre geçmişti ama karar değiştirdik yeniden . Buna göre Murat , Mehmet Ali ve Yunus Emre önden hızlı bir şekilde gidecek . Önceki akşam kamp kurduğumuz yerin ilerisindeki iki ipi toplayıp kamp noktasına dönecekler . Güneri ve ben ise arkalarından , buradan kamp noktasına kadar olan ipleri toplayarak ilerleyeceğiz . Sonra kamp noktasının üzerindeki dik çarşaktan dışarı çıkmaya çalışacağız . Oldukça hızlı ilerliyoruz . Yarım saat geçmeden benim mahsur kaldığım şelalenin ilerisindeki kayalıklardayız . Mehmet Ali ip üzerinde . Murat şelaleyi çıkmış , Yunus Emre ise aşağıda bekliyor . Biz de Güneri ile bulduğumuz ufak dal parçalarıyla küçük bir çoban ateşi yakıp bekliyoruz . Bir süre sonra akıntıyla beraber Mehmet Ali'nin sırt çantası geliyor . Telaşlanıyorum . Hemen açıklığa çıkıp şelaleye doğru bakınıyorum . Yunus ip üzerinde . Demek ki Mehmet Ali çıkmış . Aradan yarım saat kadar bir süre geçiyor . Bu sefer akıntıyla gelen Yunus Emre'nin çantası . Tekrar şelaleye göz atıyorum . Yunus Emre hala ipin üzerinde . Çıkmaya çalışıyor . Korkulacak bir durum yok . Esas Güneri ile ben , ikişer ağır çantayı şelaleden nasıl çıkartacağımızı düşünüyoruz . Kesinlikle bir makara sistemi kurmamız lazım . On beş dakika sonra Yunus Emre yanımıza geliyor . Bitkin halde . Bacakları ve kolları kıpkırmızı . Titriyor . Kırk beş dakika şelalenin altında , soğuk suda kalmış . Çıkmayı denemiş , çıkamamış . Hemen etraftan biraz daha çalı çırpı toplayıp kor haline gelmiş ateşimizi harlıyoruz . Yunus Emre'nin ısınması lazım . Yarım saat sonra Murat ve Mehmet Ali de yanımıza geliyorlar . Tekrar bir durum değerlendirmesi yapıyoruz . Şimdi beş kişiyiz ve dört çantamız var . Hayır beş ! Uyku tulumlarının olduğu çanta da düşüp girdabın altında kalmış . Planımız şu : Önce Murat çantasız çıkacak , pendul ( salınım ) yapıp girdap altında kalan uyku tulumu çantasını almaya çalışacak . Onu ben çantalı takip edeceğim . Arkadan gelenlerin çantalarını ise ipe bağlayıp yukarıdan biz çekeceğiz . Murat girdapta kalan çantaya ulaşmaya çalışıyor ama nafile , girdabın altına girmesin diye uzaktaki bir kayaya bağladığım ip onun yeteri kadar salınmasına izin vermiyor . O zaman son gelen ipi kayadan çözüp pendul yapacak ve çantayı almaya çalışacak . Yukarı çıktığımızda etraftan bulduğumuz kayalarla ve matlarımızla suyun yönünü olabildiğince saptırmaya , şelalenin şiddetini azaltmaya çalışıyoruz . Bir nebze olsun faydası dokunuyor . Kurduğumuz makara sistemiyle çantaları çekiyoruz . Sonra Mehmet Ali ve Yunus Emre de geliyor . En son gelen ise Güneri . Çantayı o alacak . Çantaya ulaşmayı başardı . Hep beraber Güneri'yi çekiyoruz . Bir yandan da o çıkmaya çalışıyor . Güneri'yi tam şelalenin orta yerine çekmişken gözümüz kırmızı bir cisme takılıyor : Şelalenin yaptığı baskıyla kolu kopup kurtulmuş olacak ki çanta tekrar suya düşmüş . Son gücümüzle Güneri'yi yukarı çekiyoruz . Çanta nerede diye soruyor . Düştüğünden haberi yok . Aşağıyı gösteriyoruz , suda yüzen kırmızı çantayı . Biri gidip alsın diyor . Ama herkes matematik sözlüsüne kalkmış tembel öğrenci gibi yere bakıyor . Ve herkes o çantanın alınması gerektiğini biliyor ama kimsenin hali yok . Suskun , çantanın gidişini izliyoruz . Kampa vardığımızda hava kararmak üzereydi . Ama kasklarımızda ışık var . Daha zorlu da olsa kanyondan gece çıkabileceğimizi düşünüyoruz . En azından umuyoruz . Ama umulan olmuyor . Karanlık işimizi sandığımızdan da fazla zorlaştırıyor . Tüm çabalarımıza rağmen çıkamıyoruz ve kampa geri dönüyoruz . Çünkü hiçbirimiz böyle bir durumda risk almak istemiyoruz . Geç çıkmak , hiç çıkamamaktan iyidir . Geceyi geçirebilmek için uzun süre yanabilecek bir ateş yakmak tek şansımız . Dört bir yandan odun toplamaya başlıyoruz . Bulduğumuz büyük kütükler ıslak dahi olsa çok önemli , en azından ateş başında birkaç saat kalınca kuruyorlar . Yünlülerimizi giyip ateş başına kıvrılıyoruz . Yeteri kadar odun toplamışız . Bizi sabaha kadar idare etti . Bir litre suya attığımız bir tane süzme çayı ve bir tane çikolatayı paylaştıktan sonra yola koyuluyoruz . Sonunda dışarıdayız . Kütü Mahallesi'nde yaşayan Muhammed Amca'nın dalından koparıp verdiği salkım salkım üzümler tüm yorgunluğumuzun bedeliydi sanki Yüz bin yıl önce Afrika'dan ayrılan 100 kadar insan , bugün Afrika dışında yaşayan bütün insanların atası oldu . Genetik araştırmaların kanıtladığı bu olay , Afrika'dan yayılan insanların dünyayı avcunun içine almasının başlangıcıydı . Aradan geçen yüz bin yıldan sonra , beyaz adamın kara Afrika'ya geri dönüşü hiç de eve dönüş gibi olmadı . Afrika ilkel di , vahşi ydi , fakirdi ve Portekizlilere göre köleden başka satabileceği hiçbir şeyi yoktu . Öncelikle 20 milyon insan götürüldü kıtadan . Beyaz adamın kurmakta olduğu medeniyete omuz vermesi için . Sonra Afrika'nın satabileceği çok değerli şeyleri de olduğu anlaşıldı . Önce altın ve sonra elmas . Bugün dünyadaki elmas ve altın üretiminin çok büyük bir bölümünü karşılayan Afrika'nın bundan ne kadar refah elde edebildiği ise cevabı olmayan bir soru . Acı olan , bu kadar bedele karşın Afrika'nın hala en yoksul , en tehlikeli ve en çok sömürülen topraklar olarak kalmaya devam ettiği . Altın ve elmasın getirdiği muazzam gelirin ötesinde Afrika'da daha neler olduğunu araştıran gelişmiş ülkeler , sonunda Batı Afrika'nın balık kokan kıyılarını keşfettiler . Senegal ve Moritanya kıyıları , bugün mavi elmas olarak nitelendirilen Atlas Okyanusu'nun tükenmez sanılan balıkçılığına ev sahipliği yapıyor . Tutulan balık miktarları ve yöntemleri , ekonomisi tamamen balığa dayalı bu ülkelerin yakın geleceği için tedirginlik yaratıyor . Aracımız kumsalda kırılan dalgaların son nefesi üzerinde ilerlerken , yüzlerce , kimi zaman binlerce deniz kuşunu rahatsız ediyoruz . Çığlıklar atarak havalanan kuşların kalabalığı bu sulardaki besin bolluğunu anlatır gibi . Kuzey ve Güney Atlas Okyanusu akıntılarının karşılaşmasının yarattığı dipten yükselen sular , Sahra Afrika'sının kıyılarını dünyanın en çok besin üreten bölgesi haline getiriyor . İkinci Dünya Savaşı sonrasında okyanusları sarmaya başlayan gelişmiş ülkelerin açık deniz balıkçılık filoları , ekonomisi tamamen balıkçılığa dayanan Senegal'e neler kazandırıyor ? Kayar adlı balıkçı köyü yakınlarında , okyanustan dönen yüzlerce pirog ( yerel ahşap tekne ) kıyıdaki kalabalık tarafından karşılanıyor . Diğer Batı Afrikalı ülkelerin tersine , Senegal balıkçılık geçmişi olan tek ülke . Her gün binlerce pirog , yedi kilometrelik kıta sahanlığı içerisinde ekonomik değeri olan türleri avlamaya çıkıyor . Teknolojik her türlü donanımdan yoksun yerel balıkçılar yine de Senegal'de toplam balığın yarısından çoğunu yakalıyorlar . Nijerya gibi , insanların günde yalnızca bir öğün yemek yediği ülkeler düşünüldüğünde , balık Senegal'de ekonomiden öte , kıyı şeridinde yaşayan insanları hayata bağlayan bir önem taşıyor . Yüzde dörtlük hızlı nüfus artışını beslemeye çalışan balık , ülke nüfusunun çoğunun tek protein kaynağı . Yıllık kişi başı ortalama tüketim Dakar'da 45 kilogram , diğer bölgelerde ise 28 kilogram . Dalgalar arasından kıyıya ulaşan piroglar kalabalık bir grup tarafından karaya alınıyor . Aile bireylerini bekleyenler , taşıyıcılar , kadınlar , çocuklar günün bu en önemli anında kıyıdaki yerlerini almışlar . Sepetlere yüklenen kaliteli balıklar arkada bekleyen kamyonlara taşınıyor . Çok sayıda kamyon yüzlerce kilo balığı başkent Dakar'a götürüyor . Burada işlenecek Senegal balığının yüzde altmışa yakını Avrupa pazarına gidiyor . Lagos , mercan , karagöz , torik gibi türler bir Senegallinin yalnızca yakaladığında görebileceği türler . Sardalye , uskumru gibi çok miktarda yakalanan gezici balıklar ise hayvan yemi katkısı olmak üzere işlenecek fabrikalara gidecek . İkinci kaliteler de restoranlara yollanacak . Aslında kıyıda bekleyen kalabalığın çoğu , işe yaramayacak balıkları almak üzere orada . Fakir halkın erişebildiği balık türleri Avrupa ve Asya pazarında ya da başka bir amaç için ticari değeri olmayanlar . Bir balıkçıya sorduğumuz sorulara ilginç yanıtlar alıyoruz . Eskiden kıyının beş kilometre yakınında çok balık avlayabildiklerini şimdi ise Gambia ve kimi zaman Gine - Bissau'ya kadar gitmek zorunda olduklarını söylüyor . Bunun nedeninin Uzakdoğu ve Avrupalılara ait büyük balıkçı gemileri olduğunda hepsi hemfikir . Kıyıdaki binlerce pirogu görünce bir avda ne kadar balık yakaladıklarını soruyoruz . Her pirog , büyüklüğüne göre değişmekle beraber 300 ila 400 dolarlık balıkla dönüyormuş . Bunun çok iyi bir gelir olduğunu söylediğimizde gülüyorlar . Gerçek sonradan ortaya çıkıyor . Çalışanların büyük bölümü tekne sahibi değil . Teknelerde çalışanların aylık kazancı ise 40 - 50 doları geçmiyor . Ama asıl şaşırtıcı olan , pirogların hatırı sayılır bir kısmının yabancılara ait olması . Ayrıca son yıllarda , kıyılarda balık kalmadığı için büyük yabancı gemilere yüklenen çok sayıda pirog , açık denizde suya indiriliyor . Piroglarla avlanan balıkçılar daha kıyıya dönmeden avını yabancı gemilere satıyor . Her geçen yıl ise yakalanan balığa ödenen para düşüyor . Buna rağmen neden gemilere gittiklerini sorduğumuzda ise yakın sularda balık bulmanın çok güçleştiği yanıtını alıyoruz . Madalyonun öbür tarafına endüstriyel balıkçılığa baktığımızda ise durum daha karanlık . Senegal dünyanın en yoksul devletleri arasında . Ayrıca Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu'na 4 milyar dolarlık borcu var . Bu da küreselleşme sürecinde Senegal'in zengin balık kaynaklarını dünyaya açmasını zorunlu kılmış . Zaten hiçbir kontrol ve koruma mekanizması olmayan ülkenin deniz kaynakları 1980 öncesinde Sovyetler Birliği , İspanya , Kore , Japonya , Norveç , Portekiz , Yunanistan ve Bulgaristan balıkçı filoları tarafından yağmalanmış . 1980'lerde Senegal kıta sahanlığı rejimini uygulamaya başladıktan sonra , bazı ülkeler bu suları terk ederken , diğerleri balıkçılık hakları anlaşması yaptılar . Böylece yasal avlanma izni olan yabancıların açık denizde yaptığı aşırı avcılık , kıyıya yakın bölgeleri dahi etkilemeye başladı . Bu arada ciddi ekonomik sorunları olan Senegal balıkçılık filosu ise eski gemilerle verimsiz olarak çalışmaya devam etti . Bu konuda daha ayrıntılı bilgi almak ve bir açık deniz balıkçı gemisine çıkmak için Dakar'daki balıkçılık limanına gidiyoruz . Bırakın bir gemiye çıkabilmeyi , hiçbir şirket görüşme taleplerimizi bile kabul etmiyor . Dakar'daki Türk Büyükelçiliği'ni devreye sokarak , gerekli randevuların alınmasını beklerken kuzeyde Moritanya sınırındaki St . Louis'ye doğru yola çıkmaya karar verdik . St . Louis , Dakar'dan sonra Senegal'in ikinci büyük kenti ve büyük bir balıkçılık merkezi . Piroglarla okyanusa açılmayı planlıyoruz . Kıyıda uzayıp giden teknelerle görüşmeye gittiğimizde burada da sorunlar olduğu ortaya çıkıyor . Yasak olmasına karşın teknelerin çoğu Moritanya sularında avlanıyor . Birkaç yıl öncesinde bu sebepten Moritanya ile Senegal arasında sınır çatışması olmuş . Balıkçılar denizde birkaç gün geçirmek zorunda kaldıklarını söylüyorlar . Moritanya sularında ( vizesiz ) , üstüne üstlük bozulma olasılığı yüksek dıştan takma motorlu küçücük bir tekneyle dalgaların arasında olma düşüncesi benim için cazibesini yitiriyor . Bir balıkçı , kardeşinin teknesinin bozulduğunu ve iki ay sonra bir gemi tarafından kurtarılarak geri gelebildiğini anlattı . Kıyı boyunca teknelerin arasında yürümeye devam ediyoruz . Küçük teknelerle yapılan balıkçılık , sorunlarına karşın , son yıllarda hızlı bir büyüme gösteriyor . Senegal'de toplam 12 bin adet pirog var . 170 bin kişi bu teknelerde çalışıyor . Her ne kadar ülkedeki balığın çoğu bu sektör tarafından yakalansa da avlanan sardalye , uskumru gibi türler çok düşük ekonomik değere sahip . Çevremizi bir anda dayanılmaz bir balık kokusu ve sinek sarıyor . Kadınlar kumsalın geri kalan bölümünde balıkları haşlayıp , tuzluyor ve güneşte kurumaya bırakıyor . Soğuk hava depolarının olmayışı sonucu , pirogların getirdiği balığın yüzde otuza yakını bu şekilde işleniyor . Sonunda tuzlanıp bohçalara sarılan balıklar , yoksul iç kesimlere ve Çad , Nijer gibi Orta Afrika ülkelerine gönderiliyor . İşe yaramayan , yere düşen balıkları bedava almaya çalışan kadınlar kumsalın değişmez görüntüsü . Dakar Konsolosumuz Özgür Çınar'ı aradığımızda , bize birkaç büyük balıkçılık firmasıyla görüşme ayarladığını söylüyor . Dakar'a döndüğümüzde gittiğimiz limanda aslında değişen pek bir şey olmadığını görüyoruz . Bize teknelerine çıkabileceğimiz sözü veren bir firma yetkilisi vazgeçip bunun mümkün olamayacağını söylüyor . Sebebi ise çok basit . Avrupalı müşteriler teknelere gazeteci çıkmasını , hele fotoğraf çekilmesini kesinlikle istemiyor . Peki neden ? Önümüze rakamları ve yabancı gemilerin neler yapabildiğini koyduğumuzda gerçek ortaya çıkıyor . Senegal'in mevcut balıkçılık filosu ve Dakar Limanı'ndaki balık işleme tesisleri çok eski ve çoğu ekonomik olarak çalışamaz durumda . Yakalanan balıklar Avrupa ve Asya standartlarına göre işlenmekten çok uzak . Zaten küçük teknelerin ve kendi açık deniz gemilerinin yakaladığı balığın yüzde 75'i ülke içinde tüketiliyor . Yurtdışına satılan balık çok fazla değil . Senegal'den alınan balıkların hangi standartlarda yakalandığını ve hangi türler olduğunu alıcı ülkeler kesinlikle gizlemeye çalışıyor . Çok ucuza alınan bu balıkların miktarı ve kökeni sır gibi saklanıyor . 1997 yılında Avrupa Birliği'ne , Mart 2001 yılında dolmak üzere , açık deniz balıkçılık hakları 13 milyon dolara satılmış . Çinliler ve Korelilerin nasıl bir anlaşma yaptığı ise bilinmiyor . Yabancı gemiler , soğuk hava depolarını da beraberlerinde taşıdığından , yakaladıkları balıkları Dakar'a uğramadan Senegal dışına çıkarabiliyorlar . Buradaki en büyük soru işareti ise kimin ne yakaladığı . Senegal'in kontrol mekanizması olmaması sonucu herhangi bir balıkçılık anlaşması bulunmayan yabancı gemiler bile balık kaynaklarını yağmalıyor . Bunu yaparken yerli şirketlerin de onlara yardım ettiği biliniyor . Anlaşması olan ülke gemileri ise ne tuttuklarını hiçbir zaman rapor etmiyorlar . Konuyla ilgili isim vermeyen bir başkası , yabancı gemilerin açık deniz ekosistemini yok ettiğini , artık kendilerinin değeri yüksek olan orfoz , torik gibi balıkları yakalayamadıklarını söylüyor . Görüşmeyi çok istediğimiz Fransız ortaklı bir şirketten hiçbir yanıt alamıyoruz . Son olarak gittiğimiz Çin - Senegal ortaklı büyük bir firmanın Sengalli yöneticisi ise birkaç soru sorabileceğimizi ama tesisleri görmemizin ve fotoğraf çekmemizin imkansız olduğunu söylüyor . Çinli ortaklarının bunu özellikle istemediğini belirtmesine karşın yoğun baskı ve ricamız sonucu isimlerini hiçbir şekilde belirtmemek kaydıyla tesise alınıyoruz . Hijyenik standartlarda balıkların işlendiği ve paketlendiği bir fabrika . Peki ama yabancı yatırımlı , gelişmiş bir tesis ne saklamak isteyebilir ? Öyle görünüyor ki yolsuzluklara açık bürokrasi alanında rüşvetle çözülemeyecek bir sorun yok gibi . Bu koşullar altında Senegal'in can damarı balıkları kaçak olarak ülke dışına çıkarmak güç olmuyor . Yılda 300 milyon dolarlık balık ihraç eden Senegal'de , Balıkçılık Dairesi'nin tahminlerine göre yakalanan balığın yarısı ülke ekonomisine hiç girmeden dışarı gidiyor . Getireceği ekolojik sonuçlar ise konuşulmak istenmiyor . Her sene yakalanan ekonomik değeri yüksek balık miktarı düşüyor . Bugün çok değerli olmayan sardalye , kırmızıbalık gibi türler de yakın zamanda halkın sofrasından uzaklaşacak . Dünyanın en çok balık barındıran kıyılarından birinde yaşayan Senegalli için , en önemli protein kaynağı balık yenemeyecek kadar pahalı bir besin haline geliyor FakFukFon " olarak bilinen İstanbul Valiliği Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı'nın 1986'den Ağustos 1001 sonuna kadar tutulan kayıtları Türkiye'nin acı gerçeğini göz önüne serdi . Vakıftan 1986'de sadece 100 kişi yararlandığı , bu rakamın 1001'nin ilk sekiz ayında 50 bin kişiye ulaştığı ortaya çıktı . Açız diye başvuru çok Vakfın Genel Müdürü İlhan Kantarcıoğlu , vakfın büyük bir taleple karşı karşıya olduğunu söyledi . Vakfa " açız " diye başvuran insan sayısının eskiden az olduğunu belirten Kantarcıoğlu , ancak şimdi günde yaklaşık 50 kişinin yardım istediğini bildirdi . Vakfa gelenlerin birkaç gündür aç olan ya da gününü bir sandviçle geçiren insanlar olduğunu vurgulayan Kantarcıoğlu , " Önce karınlarını doyuruyoruz . Açlıktan bayılanlar olduğu için sandviç ve ayran servisi veriyoruz " dedi . Yardım edenler yardıma muhtaç Eyüp'de gittikleri bir evde 11'i yaş arası 18 nüfuslu hepsi aç bir aileyle karşılaştıklarını anlatan Kantarcıoğlu , bu kişilerin önce yiyecek ihtiyaçlarını ardından diğer ihtiyaçlarını karşıladıklarını belirtti . Vakıf aracılığıyla yardımda bulunan gönüllülerin bazılarının şimdi yardıma muhtaç duruma düştüğünü ifade eden Kantarcıoğlu şöyle konuştu : " Geçenlerde Cağaloğlu'nda kitapçı dükkânı olan biri geldi . Evini , arabasını , dükkânını , her şeyini kaybetmiş . Geçmişte bizim aracılığımızla çok kişiye yardım etmiş biriydi . Biz de ona yardım ettik . " 100 kişiye tramvay jetonu Evine dönemediği için tramvay jetonu , vapur jetonu ve İETT otobüs bileti istemek amacıyla başvuranlar da olduğunu anlatan Kantarcıoğlu , son ayda 550 kişiye İETT bileti , 100 kişiye tramvay jetonu , 15 kişiye de tren jetonu temin ettiklerini söyledi . Eğitim yardımı almak isteyen öğrenci sayısında da patlama oldu . Aylık 50 milyon liralık yardım için bin üniversite öğrencisi başvurdu . Vatandaşa erzak paketi yardımında bulunan valilik bir de anket düzenledi . Ankete göre vatandaşların pakette bulunmasını istedikleri yiyecekler belirlendi . En çok talep yeşil mercimeğe geldi . Ayrıca margarin , süt , yumurta , bal , salam , sucuk istendi . Kriz patlattı Vakıf İstanbul'da 1986'de 100 kişiye yardımda bulunurken , bu rakam ortalama bin kişiye ulaştı . Ancak 1001'de ekonomik krizle patlama oldu . 1001'de önceki 14 yılın toplamından kat daha fazla oranda yardım ( yaklaşık trilyon lira ) yapıldı . 1001'nin ilk sekiz ayındaki bazı yardımlar ise şöyle : 116'si yol parası olmak üzere 588 kişiye nakdi yardım 15 bin kişiye ayni ( yiyecek , giyecek , yakacak , barınma , otobüs bileti , boya sandığı gibi ) yardım . 500 kişiye tedavi ve ilaç yardımı . Dünyada Türk adının en çok anıldığı " kahve"nin turistlere ikram edilmemesine Turizm Bakanı Mustafa Taşar'ın tepkisi sert oldu . Türkiye Otelciler Birliği'ne ( TÜROB ) gönderdiği uyarı yazısında , turiste " Türk kahvesi alır mıydınız ? " diye sormayı unutan otelcilere sorumluluklarını hatırlatan Taşar , Türk misafirperverliğinde " altın değerindeki demleme çay " yerine sunulan poşet çayı eleştirmeyi de unutmadı . Değerler sunulmalı Tanıtım aracı olan kültürel değerlerin yerli ve yabancı turiste sunulmasının turizm pazarından ülkemizin daha fazla pay alabilmesi için büyük önem taşıdığını belirten Taşar , yazısında şunları kaydetti : Kahve servisi yok " Türk misafirperverliğinde ikramın özel yeri olup Türk kahvesi ve çayı da bu ikramın vazgeçilmez unsurlarıdır . Ancak , bazı tesislerimizde Türk kahvesi servisinin yapılmadığı , çayın ise ağırlıklı olarak poşet çay tarzında ve fincanda servis yapıldığına tanık olunmaktadır . Bu tür uygulamalar dünya çapında tanınan söz konusu geleneksel değerlerimize uymadığı gibi bu değerlerimizi tanımak isteyen konuklarımızın taleplerini de karşılamamaktadır . " Havayolları şirketleri , uçaklardaki hırsızlıklardan yakınıyor . Yolcuların bazılarının bindikleri uçaktan bir hatıra almayı alışkanlık haline getirmesi , uçak şirketlerini zor durumda bırakıyor . Bu aralar en çok çalınan ürünün battaniye olduğunu belirten Türk Hava Yolları ( THY ) Tanıtma ve Halkla İlişkiler Başkanı Faik Akın , can yelekleri ve yastıkların da alındığını belirtti . Akın , " Bazı yolcular ise bir yolunu bulup kemeri bütünüyle söküp götürüyor . Pantolonlarda kullanmak için kemer yaptıranlar , çaldıkları tokaları taktırıyorlar " diye konuştu . 11 Eylül önledi Akın , " Yolcunun hatıra olarak aldığı küçük cam bardak , kadeh , çatal , bıçak en çok çalınan ürünler arasındaydı . 11 Eylül sonrası bunlar kaldırılarak yerlerine plastik ürünler konduğu için bu olayı önlemiş olduk " dedi . Airbus 540 uçaklarında telefon sistemi kurulduğunda kablonun kesilip , telefonun çalındığını gördüklerini de anlatan Akın , bu tür olayların daha çok uzun uçuşlarda yaşandığını ifade etti . Kül tablası birinci Havayolu şirketleri arasında yapılan araştırmalarda ise , yolcuların uçuş sırasında uçaktan çaldıkları eşyalar listesinde birinci sırayı kül tablası ve battaniye alıyor . Bunları koltuk altlarındaki can yeleği , uçuş sırasında müzik dinlenmesi için dağıtılan kulaklık , emniyet kemeri tokası , tuvaletlere konan kolonya gibi temizlik ürünleri izliyor . Yelpaze diye . . . Bu işi kolleksiyonculuğa döken yolcular da olduğu ifade ediliyor . Havayolu şirketi yetkililerini en çok endişelendiren , uçaklardaki can yeleklerinin ve koltuk ceplerindeki güvenlik kartlarının çalınması . Yapılan araştırmalarda , güvenlik kartlarını bir çok yolcunun evlerinde yelpaze gibi kullandıkları bildirildi . Sürücülerin trafiğe çıkmadan önce iki kez düşünmeleri gerekiyor . Çünkü karayollarında korkuluk , aydınlatma direği , trafo , levha ya da gişelere çarparak zarar verenler , bunların bedelini ödemek zorunda . Ancak bu bedeller öyle " Olsun öderiz " denecek cinsten değil . Küçük levhalar 150 , korkulukların parçası 500 , aydınlatma direkleri 450 milyon lira . Karayolunun üzerinden geçen ya da yolun kenarına konulan büyük levhalar ise milyar lirayı buluyor . Bir de acil telefonlar ve gişeler var . Acil telefona zarar verenler 15 milyar lirayı , gişeye çarpanlar ise 85 milyar lirayı gözden çıkarmalı . ÖDEMEZSE MAHKEMEYE Karayolları 16 . Bölge Müdürü Asım Öztürk , birçok sürücünün böyle bir durumda hasarı karşılamak zorunda kalacağını bilmediğini belirterek , şunları söylüyor : " İtiraz ediyorlar , ancak yönetmelik çok açık . Trafik güvenliğini sağlamaya yönelik uluslararası standartlarda malzemeler kullanılıyor . Bunların çoğu ithal olduğu için , maliyeti oldukça fazla . Biz zararı tespit edip miktarı araç sahibine bildiriyoruz . Ödemezse mahkemeye verip tahsil etme yetkimiz var . 1001'den bu ağustosa kadar bin 600 araç karayollarındaki bu tür şeylere çarptı . Bunların verdiği zarar trilyon 400 milyar olarak belirlendi . 500 milyar lirası tahsil edildi , 900 milyar liralık bölümünün tahsili devam ediyor . Aralarında mahkemeye intikal ettirilenler de var . " Aracını bıraksa nafile . . . Karayolları 16 . Bölge Müdürü Asım Öztürk , geçen yıl meydana gelen 1100 kazada , araç sahiplerine kesilen hasar oranının 655 milyar lira olduğuna dikkat çekiyor . Öztürk , " Eğer bir gişeye zarar verdiyseniz arabanızı da bıraksanız nafile . Çünkü bir gişenin bedeli 50 85 milyar arasında . Sürücülerin verdiği maddi zararlar karayollarına büyük yük getiriyor " diyor ve ekliyor : " Acil telefon şebekesi veya başüstü levhaları zarar görüyorsa sürücü , aracın değerinden daha yüksek bir değeri ödemekle karşı karşıya kalabilir , " TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi ve Türkiye Deniz Araştırmaları Koordinatörü Prof . Dr . Naci Görür'ün , insansız robot denizaltı " Victor 6000"in topladığı verilere dayanarak , Marmara'da beklenen depremin büyüklüğünün civarında olabileceğini söylemesi bilim adamları arasında tartışma yarattı . İşte görüşler . . . Prof . Dr . Şükrü Ersoy ( Yıldız Teknik Üniversitesi Doğa Bilimleri Araştırma Merkezi Sorumlusu ) : Depremin gelecekteki büyüklükleri hakkında yorum yapmanın birkaç yolu var . Biri de geçmiş depremlerdeki fay kırık boylarını tespit ederek deprem büyüklüğü tahmin etmek . Fransız gemisi bu kırığın boyunu belirleyerek tahminleri somutlaştırdı . En yetkili mercii böyle bir açıklama yapıyor , saygı göstermek ve onları kutlamak gerek . Prof . Dr . Ahmet Ercan ( Jeofizik Kurumu Derneği Başkanı ) : Gerilimin boşaldığı söylenen 1911 kırığının olduğu yer , nabız atışlarının en yoğun olduğu yer . 1990 öncesinde buradaki depremcik sayısı , yani nabız atışının bilimsel adı , bin tane iken 1999 depremi sonrası bu sayı bin 500'e çıktı . Yani Naci Bey'in gerilimin boş olduğunu söylediği yer , tam tersine Marmara'nın geriliminin en fazla yığıldığı yer oluyor . Aynı grup 1000'de 9. Dünyada , böyle bilim adamları hakkında soruşturma açılır . Benim beklediğim depremin büyüklüğü 6. Gerilim boşaldığı yerde dolayında . Yrd . Doç . Dr . Oğuz Gündoğdu ( İ. Rahmetli Aykut Barka'nın olduğu bir toplantıda , 6'nin üzerindeki bir depremin 50 yıl içinde olma olasılığını yüzde 60'ın üzerinde olduğunu ifade etmeyi ilke olarak aldık . Durumda hiçbir değişiklik yok . 6'nin üzerindeki bir risk hâlâ var ve bu da uzak bir risk değil . Ayrıca Adalar'ın önünü unutuyorlar , orası kırılırsa ne olacak ? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna , gelecek yıl Anadolu yakasında vatandaşların denize girebileceğini belirterek , " Atık su kollektör çalışmalarımız bitince Anadolu Yakasının sahili dünyanın en güzel sahili olacak " dedi . Kartal Ahmet Şimşek Öğretmenevi'nde , Marmara Muhtarlar Birliği bölge temsilcilerine yemek veren Gürtuna , " El ele vererek , İstanbullular'ın sorunlarını çözmeliyiz . Ankara'daki yöneticiler tüm yetkilerimizi kıssa da biz hizmet için elimizden geleni yapıyoruz " diye konuştu . Öğrencilere verilen ev ödevleri , sadece eğitim yılı devam ederken değil tatillerde de tartışma konusu olur . Ev ödevi çocuklar için gerekli mi ? Bir sınırı olmalı mı ? Ev ödevi çocuğun sorumluluk duygusunu geliştirir mi ? Yoksa uzun ve zor ödevler çocuğu sorumluluktan uzaklaştırır mı ? Uzmanların bu konudaki görüşleri farklı . Murat Güvençer ( psikolog ) : Uzun ödev çocukta negatif etki yaratır Ev ödevleri uygun şekilde verildiğinde , sorumluluk duygusunu geliştirebilir . Ancak özellikle bizim ülkemizde verilen karmaşık ve uzun ödevler olumsuz etki yaratıyor . Okulu çocuk için sıkıcı hale getiriyor . Çocuğun oyun , eğlence ve dinlence döneminden çalınıyor . Olayın bir diğer yanı , sınıfların kalabalık olması nedeniyle öğretmenler ödevleri kontrol edemiyor . Bunu fark eden çocuklardan bazıları ödevi ya baştan savma yapıyor ya da hiç yapmıyor . Ödevler kontrol edilmeyince geri dönüşü de olmuyor . Böylece sorumluluğu değil sorumsuzluğu geliştiriyor , motivasyonu kırıyor . Ful Akıngüç Över ( Kültür Okulu Müdürü ) : Önemli olan verilen ödevin niteliği . . . Ev ödevleri çocuğun sorumluluk duygusunu geliştirir . Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta , verilen ödevin niteliğidir . Hiçbir araştırmaya dayanmaksızın dersleri pekiştirmekten uzak verilen ödevler çocukta tam tersi bir etki yaratabilir . Bu nedenle ev ödevleri verilen dersleri destekleyici ve araştırmaya yönelik olmalıdır . Öğretmenin ödev verirken bu hususları gözönünde bulundurması ödev seçimini dikkatli bir şekilde yapması gerekir . Bu durumda çocuğun sorumluluğu gelişir . Prof . Dr . Özcan Demirel ( Hacettepe Ü . ) Araştırma amacı varsa yararlı olur Öğrenmelerin pekiştirilmesi anlamında kullanılıyorsa , ödev çok yararlı olabilir . Öğrenmek bireysel bir süreçtir . Ödevler de bireysel olarak yapıldığı için öğrenmeyi güçlendirir . Burada önemli olan ödevi öğretmen istediği için değil , öğrencinin öğrenme isteğiyle yapmasıdır . Genelde bizdeki yanlış kanı " Çok ödev veren öğretmen iyi öğretmendir " . Bu nedenle velilere yaranmak isteyen kimi öğretmenler çok ödev verebiliyor . Ödev öğrenciye bir hedef gösteriyorsa , araştırmaya yöneltiyorsa sorumluluk duygusunu da geliştirir . Hiç bir ödev amaçsız olmamalı . Dr . Nihat Kaya ( psikiyatrist ) : Ödev sorumluluk bilincini geliştirir Ödevler sorumluluk duygusunun geliştirir . Çok sık , uzun ve zor olmamalı . Okulu ve dersi sevdirmek için , özellikle arkadaşları ve ailesi ile yapılacak ödevler seçilmeli . Sosyalleşmeyi ve iletişimi geliştirecek tarzda örneğin bir müze gezisi , bir doğa gezisi ya da bir gününün nasıl geçtiğini anlatan tarzda ödevler verilebilir . Lise çağında olanlar için daha araştırmaya yönelik olmalı . Hiç ödev verilmemesinden yana değilim . Sorumluluk bilinci ödevle gelişir . Öyküsünü gazetede okuduğu , ancak hiç tanımadığı Afganistanlı bir kızın hayalini gerçekleştirmek için , gazeteci arkadaşıyla birlikte 1961 model uçakla Kâbil'e gitmeye çalışan Danimarkalı ressam Simone Aaberg Kaern , İstanbul'a ulaştı . 11 Eylül'de Danimarka'dan havalanan ve 15 ülkeyi aşan Kaern , Hezarfen Havaalanı'na indi . Hezarfen Ahmet Çelebi'nin anısına Galata Kulesi'nin çevresinde 10 tur atan Kaern'in ikinci durağı Sabiha Gökçen Havalimanı oldu . Burada basın toplantısı düzenleyen Kaern'in " 1001 Geceden 1001'ye " adını verdiği macerası , bugün de Eskişehir'e hareketiyle devam edecek . Yenikapı Sahil Kennedy Caddesi'nde dün sabaha karşı korkunç bir kaza yaşandı . Sarıyer Belediyesi İmar Müdürü Murat Yılmaz'ın ( 51 ) kullandığı Mercedes , trafik akışının 06. Yolun boş olması nedeniyle hız yapan Yılmaz , Samatya mevkiinde , karşı yönden gelen Ahmet Özdemir ( 16 ) yönetimindeki minibüsle çarpıştı . Yılmaz ile yanında bulunan Rus uyruklu Marina Stepanova ( 15 ) otomobilde sıkıştı . Ahmet Özdemir de minibüste sıkışırken , yanındaki kardeşi Hulusi Özdemir camdan fırladı . Ekipler , Hulusi ve Ahmet Özdemir'i hastaneye kaldırdılar . HASTANEYE YETİŞEMEDİ . . . Stepanova'nın öldüğü belirlenirken , itfaiye görevlileri , parmakları hareket eden Yılmaz'ı kapıyı demir makasıyla keserek kurtardılar . Yılmaz hastane yolunda öldü . Hulusi Özdemir de hastanede hayatını kaybetti . Otomobilde Yılmaz'ın aldığı 10 günlük sağlık raporu ile ruhsatlı tabanca ve Rus uyruklu kadının valizi bulundu . Yılmaz ve Stepanova'nın alkollü olduğu iddiaları ise doğrulanmadı . Yeni Galata Köprüsü , açılan dava kapsamında bilirkişi heyetinin baskül kapaklarda yapacağı inceleme nedeniyle iki günlüğüne trafiğe kapatıldı . Vatan Caddesi de İstanbul'un düşman işgalinden kurtuluşunun 69 . yıldönümü nedeniyle düzenlene cek törenler için bugün trafiğe kapatılacak . İstiklal Caddesi'ndeki Rüya Sineması'nda dün koltukların altına bırakılan şüpheli paketten çıkan bomba etkisiz hale getirildi . Koli bandıyla sarılan boru tipi bombada zaman ayarlayıcısı bulunmadığı belirlendi . Polis , bombanın göz korkutmak amaçlı olabileceğini söyledi . İngiltere'nin güneyindeki Dover kentinde , Fikret Azad isimli bir Türk kamyon şoförü , 500 kilo eroinle yakalandı . Piyasa değeri 51 milyon dolar ( 51 trilyon lira ) olan eroin , kamyondaki karpuz yükünün arasında bulundu . İskenderunlu Azad'ın mahkemeye çıkarılması bekleniyor . İstanbul balıkhanesine balık getiren Necati Rençber yönetimindeki kamyon , Sadabat Viyadüğü üzerinde bir otomobilin sıkıştırması nedeniyle refüjlere çarptı . Rençber'in hafif sıyrıklarla kurtulduğu kazada , balıkların sahibi Vahit Sınırder koltukta sıkıştı . İtfaiye ekiplerince sıkıştığı yerden çıkarılan Sınırder , hastaneye kaldırıldı . Kamyondaki 10 milyar lira değerindeki yüz kasa lüfer ise yola saçıldı . Ankara Kasım seçimlerine katılmaya hazırlanan küçük partiler , yüzde 10'luk Türkiye barajından önce devletin koyduğu engellerle savaşıyorlar . Ankara Valiliği , bugün Ankara'da miting düzenleyecek olan Türkiye Komünist Partisi'ne ( TKP ) " sessiz olunması " koşuluyla izin verirken , İstanbul'da polis Özgürlük ve Dayanışma Partisi'nin ( ÖDP ) duyurularını toplattı . Abdi İpekçi Parkı'nda miting düzenlemek için Ankara Valiliği'ne başvuran TKP , " miting yapın , ama sesli anons yapmayın " yanıtını alınca şaşkınlığa uğradı . Valilik , Mahalli Çevre Kurulu'nun 1000 / sayılı kararını gerekçe göstererek TKP'nin sesli araçlarının miting alanına girerken müzik çalmasını ve araçtan anons yapılmasını yasakladı . YARGI DA ŞAŞTI BU İŞE TKP'lilerin başvurusu üzerine yürütmeyi durdurma kararı veren Ankara 8. Mahkeme , TKP'nin mitinginde sesli yayın yapabileceğine karar verdi . TKP avukatları , bunun dışında , şu ana kadar 150 partilinin hakkında bildiri dağıtmaktan soruşturma açıldığını söylediler . TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan , partisinin televizyon stüdyolarına , iç mekânlara hapsedilemeyeceğini belirterek , " Bize miting hakkı vermeseler de yine alanlara çıkarız . Biz zengin partileri gibi lüks otellerde toplantılar yapamayız , halkın arasında olmak zorundayız " dedi . Bugün ilk yasal mitinglerini yapacaklarını vurgulayan Okuyan , engellemelerden söz ederken , partinin kampanyada kullandığı ses aracına Emniyet görevlilerinin el koyduğunu , bazı illerde parti binalarına tabela asılmasına izin verilmediğini söyledi . DUYURU YAPAMAZSIN Soldaki partilerden , ÖDP de yasaklardan payını aldı . ÖDP'nin " Öfkeniz ÖDP'de umut olsun " yazılı afişi seçim yasakları gerekçe gösterilerek yasaklandı . ÖDP'nin sempozyum , konser , panel gibi etkinlikleri duyurmak için bastırdığı bazı afişler de seçim yasakları kapsamında sayıldı ve polis tarafından toplatıldı . DEHAP UĞRAŞIYOR Kasım için HADEP , EMEP ve SP'nin de çatısı altına girdiği Demokratik Halk Partisi ( DEHAP ) de hâlâ seçime girebilmek için uğraşıyor . Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , Emniyet'ten gelen bilgilerin , DEHAP'ın seçime girebilmek için belirlenen örgütlenme sınırını aşamadığı iddiasını içerdiğini partiye bildirdi . DEHAP da , Kanadoğlu'nun , kendilerine 65 ilde örgütlendiklerine ilişkin daha önce önce ilettiği disketi , başsavcılığa geri gönderdi . Kanadoğlu'nun yaklaşık ay önce bunu YSK'ya da gönderdiğini belirten DEHAP , diskette kendilerinin 58 ilde örgütlendiklerinin belirtildiğini öğrendiklerini kaydetti . DEHAP yöneticileri , rakamlar arasındaki farklılığın , Kanadoğlu'nun " ilk incelemede partilerin bize gönderdiği bilgileri doğru kabul etmemizden dolayı DEHAP'ın seçime girmesi yönünde YSK'ya bilgi verildi " açıklamasının doğru olmadığını ortaya koyduğunu kaydetti . AB'ye uyum süreci nedeniyle hazırlanan azınlık cemaatleri vakıflarının mal edinmelerini düzenleyen yönetmelik kapsamına alınmayan Süryani ve Protestanlar isyan etti . Yönetmelikle , sadece Lozan Antlaşması'na göre azınlık statüsü tanınan Rumlar , Ermeniler ve Yahudi cemaatlerine mülk edinme hakkı verilmesi tartışma yarattı . Süryani Kadim Meryem Ana Kilisesi Vakfı Başkanı Yakup Tahincioğlu ve İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı Başkanı Kirkor Ağabaloğlu , yönetmelikle kendi cemaatlerine yine mal edinme hakkı verilmediğini ifade etti . Ermenilerin tepkisi Feriköy Ermeni Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu üyesi ve Avukat Sebuh Aslagil de , yönetmelikte Lozan Antlaşması'na göre azınlık kabul edilen Ermeni cemaati olarak vakıf yoluyla mal edinmelerini engelleyen hükümlerde samimi bir değişiklik görmediğini bildirdi . Aslagil , " Yönetmelikte sadece ihtiyaç duyulan alanlarda mal edinme izni verilmesi de yanlış . Çünkü vakıflar , gelir elde etmek üzere de mal edinmeli ki ayakta durabilsinler . Ama bu yönetmelik bunu engelliyor " dedi . Tahincioğlu , Süryaniler'in kökeni Güneydoğu ve Anadolu'da yaşayan bir grup olarak her zaman Türk unsuru olduklarını söylediklerini belirtti . " Buna rağmen bugüne kadar mülk edinmemizde bize hep azınlık gibi davranıldı ve zorluk çıkartıldı . " Azınlık olmadığımız halde gayrimenkul edinmekte sorun yaşıyoruz " diyen Tahincioğlu , azınlık muamelesi gören Süryaniler'in mal edinmesine bu yeni yönetmelikle de netlik getirilmediğini söyledi . Gasp edildi 1956'dan sonra tüm mülklerinin mahkeme kararıyla ellerinden alındığını söyleyen İstanbul Protestan Kilisesi Vakfı Başkanı Ağabaloğlu da , şunları kaydetti : " Mülklerimiz için gasp edildi diyebiliriz . AB'nin de yakından ilgilendiği bu soruna yeni yönetmelikle çözüm getirilmeliydi . Ancak Türk Proteston Cemaati , mülk edinme hakkından mahrum kalıyor . Devlet bizi azınlık olarak kabul etmiyor . Ben Türk'üm , Yahudi ya da Ermeni değilim ve Türk Hıristiyan Kilisesi kurmak istiyorum . Bu hak verilmeliydi . " CHP'nin Doğu ve Güneydoğu için hazırladığı demokratikleşme paketinde isteyenlere ana dillerini , devlet denetimindeki özel kurslarda öğrenme olanağı sağlanacağı ve üniversitelerde enstitü kurulacağı vaadinde bulunuldu . CHP Genel Sekreter Yardımcısı Algan Hacaloğlu'nun hazırladığı pakette , " Kürt sorunu " ve " Güneydoğu sorunu " ifadeleri yerine " etnik duyarlılıklara demokratik çözüm " ve " kültürel çoğulculuk " kavramları tercih edildi . Bölgede çatışma döneminin bittiği , işsizlik ve yoksullukla mücadelenin önemli olduğunun vurgulandığı pakette , merkezi Diyarbakır'da olacak Ekonomik Kalkınma Kurumu aracılığıyla işsizliğin azaltılacağı , bölgesel kalkınmaya öncelik verileceği kaydedildi . Paketteki düzenlemelerden bazıları şöyle : " Devletin ırkı olmaz " anlayışı temelinde tüm yurttaşlar , " TC yurttaşlığı " üst kimliğinde buluşacak . Türkiye'nin taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları , BM Çocuk Hakları , ILO sözleşmeleri ile Avrupa Sosyal Şartı , Paris Şartı ve Helsinki Nihai Senedi ve Kopenhag kriterleri ülkemiz hukukuna idari ve iç güvenlik uygulamalarına yansıtılacak . Bu kapsamda köy koruculuğu uygulamasına son verilecek . Köye dönüş projesi başlatılacak . " Gönüllü " uygulanacak projeye göre , " zorunlu " olarak boşaltılan köylere dönüş imkânı verilecek , " terörden " mağdur olan köylülere tazminat ödenecek . Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliği tarafından düzenlenen " Bin Yılın Türküsü " isimli konsere katılan Başbakan Bülent Ecevit , CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve CHP milletvekili adayı Kemal Derviş'le bir araya gelmemeye dikkat etti . Abdi İpekçi Spor Salonu'nda 1000 bağlamacının verdiği konsere , Baykal ve Derviş Ecevit'ten önce geldi . Ecevit 16. Baykal ve Derviş'le yüz yüze gelmeyeceği kapıdan içeri giren Ecevit'i , eşi Rahşan Hanım'la salona girişi sırasında izleyicilerden bir kısmı " yuhalarken " , bir kısmı da " alkışladı " . Ecevit partisinin bakanlarıyla protokolün bir tarafında otururken , diğer tarafta CHP'liler yer aldı . Arada ise Cem Vakfı Başkanı Prof . Dr . İzzettin Doğan ve Alevi Bektaşi Kültürü Derneği Başkanı Ali Balkız gibi Alevi temsilcileri oturdu . Gecede bir konuşma yapan Ecevit , cemevlerinin devletin katkısıyla yaygınlaşması gerektiğini söyledi . Muhteşem ekip Programda konser veren bin bağlamacının 500'ü Türkiye'den , 500'ü ise Avrupa'dan geldi . Ekibe , Avrupalı müzisyenler , Cemal Reşit Rey Senfoni Orkestrası , ve Türkiye ve yurtdışında yaşayan semahçılar da destek verdi , Arif Sağ ve Ayla Algan da düet yaptı . Türkiye , iki Türk diplomatı şehit eden üç diplomatı ise ağır yaralayan 16 Kasım terör örgütünün Yunanistan'daki yargılanma sürecine müdahil olmayacak . Prof . Dr . Bakır Çağlar , kararı yadırgadığını belirterek " Türkiye bu kararla , hukuk ve politika alanında uluslararası tribünlere oynama fırsatını kaçırır " dedi . Dışişleri Bakanlığı , Türkiye'nin devlet olarak dava sürecine müdahil olmama kararını , Yunan mevzuatına dayanarak aldı . Bakanlık , davaya müdahil olacak şehit ve yaralı diplomat ailelerine ise maddi ve manevi destek sağlayacak . İnce ayar söz konusu Türkiye'nin Güneydoğu'daki çatışmalarda , " devletin sorumluluğunu yerine getirmediği " gerekçesiyle onlarca davada AİHM tarafından mahkûm edildiğini ve zor duruma düştüğünü anımsatan Çağlar ise , " Kararı çok yadırgadım . Yunanistan için de AİHM böyle bir karar verebilirdi . Bunun bir nedeni olmalı . Diplomaside buna ince ayar denilir görüşünü dile getirdi . Adının açıklanmasını istemeyen emekli bir büyükelçi de saldırıların şahıslara değil devlete karşı yapıldığına dikkat çekerek " Diplomatik kanallardan yapılan bir anlaşma gibi görünüyor " dedi . YTP Genel Başkanı İsmail Cem , Ankara Yüksel Caddesi'nde bulunan Leman Kültür Merkezi'nde gençlerle sohbet etti . Türkiye'nin genç beyinlere ihtiyacı olduğunu belirterek , iktidara geldikleri zaman seçilme yaşını 15'e indireceklerini söyleyen Cem , gençlerle zaman zaman bir arada bulunmaya çalıştığını , doğrudan iletişim kurarak üniversiteli , çiftçi , esnaf gençlerin sorunlarını dinlediğini kaydetti . Gençlerle görüşmede çok şey öğrendiğini , bildiği şeylerin detaylarını birinci ağızdan aldığını belirten Cem , gençlerin kendi geleceklerine olan güvenlerinin kaybolduğunu bu durumda bu güvensizliği kendilerinin mutlaka tasfiye etmeleri gerektiğini söyledi . Erdoğan : Şiirler Kasım'dan sonra Anayasa'nın 66 . maddesi ve Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 11 . maddesi nedeniyle milletvekili seçilemeyen AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , temel hak ve özgürlüklerin önündeki engelleri kaldıracaklarını belirterek " Durmayacağız , AKP'yi Anayasa'yı değiştirecek güçle iktidar yapacağız " dedi . Seçim kampanyasını sürdüren Erdoğan , Çankırı'daki mitingte , bazı partililerin şiir okumasını istemesi üzerine " Şiiri Kasım'dan sonra okuyacağım " diye konuştu . Çiller : Kimseyle koalisyon yok DYP Genel Başkanı Tansu Çiller , İzmir'de , hiçbir parti ile koalisyon yapmayı düşünmediklerini vurgularken , " Sağa bakıyorsunuz başbakanı olmayan bir ekol . Sola bakıyorsunuz Türkiye'yi bugüne getirmiş dördüncü ortağın da içinde yer aldığı bir parti . Tek başımıza iktidara doğru yürüyoruz " dedi . Toplantıda DYP'li kadınlar , Çiller'in kendileriyle görüşmemesi üzerine , " En çok biz çalışıyoruz . Size kalırsa nal toplayacağız " diye tepki gösterdiler . Erbakan ve Kutan aynı mitingde . . . Necmettin Erbakan , vatandaşlardan oylarını SP'ye vermelerini isteyerek , " Türkiye'nin işi , bu çoluk çocuğa bırakılamaz " dedi . Seçim gezilerine Şanlıurfa'dan başlayan SP'nin Topçu Meydanı'nda düzenlenen " Saadete Davet " mitingine Erbakan da katıldı . Erbakan konuşmasında , " saadetin " ancak SP ile geleceğini öne sürdü . SP Genel Başkanı Recai Kutan ise iktidara gelirlerse ilk yapacakları icraatın IMF ile yapılan anlaşmaları yırtıp atmak olacağını kaydetti . YSK , kapatmaya itirazları reddetti YSK , Kanal , Star , Star Max ve Habertürk'ün yayınlarının durdurulması kararına yapılan itirazı reddetti . YSK dünkü toplantısında cezalara yapılan itirazları ele aldı . Toplantıda , YSK , kararlarının kesin nitelik taşıdığı gerekçesiyle itirazların reddedilmesi kararına varıldı . Bu arada RTÜK , İdare Mahkemesi'nin Habertürk için verdiği yürütmeyi durdurma kararının iptali için başvuruda bulunacak . RTÜK'ün gerekçesi ise , kapatma kararının YSK tarafından alınmış olmasına dayanıyor . Sandık başkanına 44 milyon lira Milletvekili seçimlerinde görev yapacak sandık başkanlarına net 44 milyon 500 bin lira ödenecek . Yüksek Seçim Kurulu ( YSK ) Başkanlığı'ndan il ve ilçe seçim kurulu başkanlıklarına gönderilen genelgede , seçim sırasında görev alacak sandık başkanlarına 5'er yövmiye olarak 44 milyon 500'er bin , diğer görevlilere ise 15 milyon 500'er bin lira ödeme yapılacak . Genelgede oy kullanılacak sandıklar ile kilitlerinin gözden geçirilmesi istendi . Sandık başkanlarına bir hafta seminer önerildi . DEHAP açılışında Öcalan sloganı Diyarbakır'da DEHAP'ın Kayapınar Belde Teşkilatı , " Biji Serok Apo " ( Yaşasın Başkan Apo ) ve " İmralı'ya bin selam " sloganlarıyla açıldı . Eski HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak , " Kimse DEHAP'ın çöplüğünde istikbal aramasın . DEHAP barajı aşacak " dedi . Genel Başkanı Mehmet Abbasoğlu , eski SDP Genel Başkanı Akın Birdal ve Bozlak , Çarıklı'da bin araçlık konvoyla karşılandı . Abbasoğlu , Birdal ve Bozlak Kayapınar belde teşkilatının açılışına katılarak partilere seslendi . Bakü Tiflis Ceyhan boru hattının ( BTC ) güzergâhındaki köyler yaşadı . Hat boyundaki köylerde halk , terkedilmiş , para etmeyen arazilerini boru hattı için yapılacak kamulaştırmada devlete satacak . Hattın yapımı bölge halkına iş olanağı sağlayacak . İnşaatta çalışacak vasıfsız işçilerin alımında sözleşme gereği güzergâh boyundaki köylerine öncelik verilecek . 50 ay sürecek Hat çalışmaları boyunca ekiplerin bütün ihtiyaçları çevredeki il ve ilçelerden karşılanacak . Bu da bölgedeki ticarete katkıda bulunacak . Üç kamp kurulacak Bakü'de başlangıç terminali ve Ceyhan'da da bitiş terminali temeli atılan BTC'nin Türkiye güzergâhında önümüzdeki mart ayında çalışmalar başlıyor . Öncelikle Erzurum'un Horasan ilçesi Köprüköy , Sivas'ın Zara ilçesi ve Kahramanmaraş'ın Göksun ilçelerindeki köylerde ana inşaat kampları kurulacak . İnşaat süresince açık kalacak kamplar , yöre halkına da birçok imkân sunacak . Örneğin , sözleşmesi gereği kamplarda kurulacak tam teşekküllü 40 kişi hizmet kapasiteli hastanelerden çevre köyler de yararlanacak . Yine bu hastanelerde dönem dönem sağlık taramaları gerçekleştirilecek . Filmle alıştıracaklar Doğu Anadolu'da ulaşımın zor olduğu arazide dev boruların taşınması ve inşaat makinelerinin geçmesi için yapılacak yollar , bölgedeki sarp arazide yeni ulaşım olanakları sağlayacak . İnşaat konsorsiyumu , okullara kitap yardımı yapacak . İnşaat ortamına ve getireceği değişikliklere alışması için hazırlanan tanıtım filmi ile alıştırılacak ve bilgilendirilecek olan köylüler , çalışma ekiplerine hizmet satabilecekler . Kamulaştırma bedellerinde hak kaybı olmayacak . Kamulaştırmalarda , inşaatın kontrolörlüğünü yapacak olan İngiliz BP'nin isteği üzerine uluslararası standartlar uygulanacak . Boru hattının geçeceği bölgelerde sivil toplum örgütlerinin de katılımıyla teklif komisyonları kurulacak . Bu komisyonlar , arazilerini satın almak için köylülere sunulacak fiyat teklifini belirlemede söz sahibi olacaklar . Balıkların parasını ödeyecekler Bu arada , Ceyhan Deniz Terminali'nin inşa edileceği yerde avlanma alanları bulunan Gölovası balıkçılarının kayıpları , boru hattının ömrü 40 yıl olduğu için , gelecek 40 yıl boyunca elde edecekleri gelir hesaplanarak karşılanacak . Hintliler Horasan'da Almanlar Zara'da Boru hattının inşası çok uluslu bir inşaat çalışmasına sahne olacak . Hattın yapımını gerçekleştirecek yabancı inşaat şirketlerinin Hintli , Alman ve Hollandalı ekipleri , Türk mühendisler ve işçiler ile birlikte çalışacaklar . Yabancı grupların nerelerde kalacağı da belirlenmiş durumda . Hollandalılar Horasan'da , Almanlar Zara'da , Hintliler Göksun'da kalacaklar . Sözleşme gereği kamplardaki yemekhanelerde yabancı personel için çıkarılacak yemekler , kendi ulusal mutfaklarından olacak . Dünyanın önde gelen perakende gurusu Paco Underhill , " Zaman alışveriş dünyasının acımasız efendisidir : Bir müşteriye iki dakikada hizmet verebilmek başarı , bunu üç dakikada yapmak başarısızlıktır " diyor . 15 14 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek . Uluslararası İstanbul Perakende Konferansı'nda konuşma yapacak olan Underhill , perakende sektöründeki tek antropolog olarak tanınıyor . " Alışveriş insanın kanında var " diyen Underhill , " Bu yüzden alışveriş bilimine antroplojinin katkısı tartışılmaz " diye belirtiyor . Underhill , alışverişte öne çıkan tüketici davranışlarını anlattı . Siz sektördeki tek antropologsunuz . Antropolog olmanın sektörde ne gibi avantajları var ? Antropoloji dünyaya farklı bir açıdan bakmayı sağlıyor . Özellikle de günümüz teknolojisinin ilerleme hızını düşününce birçok insan faktörünün geri plana itildiğini gözlemleyebiliriz . Antropolojinin temelinde ise insan , insan davranışları , çevreyle etkileşimi yatar . Alışveriş ise hayatın temelinde yatar . Bunun da temelinde insan var . Alışveriş insanın kanında var . İki olgunun da özü insan . Bu yüzden alışveriş bilimini yaratırken antroplojinin katkısı tartışılmaz . Alışveriş bilimi neyi inceler ? İnsanların belli başlı eğilimleri , sınırları ve ihtiyaçları var . Perakende ortamı da bu karakteristiklere göre uyarlanmalıdır . Bu alışveriş biliminin ilk ve en basit prensibidir . Alışveriş bilimi bize ikna etmekle kârlılık arasında çok girift ve ayrılmaz bir bağlantının olduğunu gösterir . Her bakımdan ikna etmek konusunda titiz davranırsanız , kârlılığınız garanti altına girer . Müşterilerin özel ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir perakende ortamı inşa etmeniz ve işletmeniz halinde , başarılı bir mağaza yaratırsınız . Müşteri neyi sever ? Müşteriler dokunmayı sever . Hemen hemen planlanmamış alışverişin tamamı mağazada dokunarak yapılmış alıverişlerdir . Keşfetmeyi severler . Bırakın müşteri mağazanızın içindeki bir " kokunun " peşine düşsün ve aradığını keşfederek bulsun . Konuşma da önemlidir . Arkadaş gruplarınının dikkatlerini çeken mağazalar iyi iş yapar . Ürünlerinizin konuşulduğu bir atmosfer yaratabiliyorsanız , ürün kendi kendini satacaktır . Müşteri tanınmak ister . İsmiyle tanındığı yerlere gitmek ister . İşte bu küçük yerel mağazaların büyük ulusal zincirlerle savaşacağı alan . Müşteri kelepiri de sever . Neleri sevmediklerine gelince , müşteri , beklemeyi , kendisine gereksiz soruların sorulmasını , stokta kalmamış ürünleri , okunamayan fiyat etiketlerini ve rahatsız edici hizmeti sevmez . Alışverişlerde çocukların etkisi nedir ? Bir mağaza çocuk dostu bir yaklaşım sergilemiyorsa müşteri ebeveynler bunu algılar ve bu mağazadan uzak durur . Örneğin , annelerin bebek arabalarını rahatça sürecek genişlikte koridorlar olmaması 10'li 50'lu yaşlarındaki kadın müşteri kitlesinin bu mağazayı tercih etmemesine neden olacaktır . Çocuklar ihtiyaçları göz önüne alındığında çok hararetli tüketicilerdir . Bir başka deyişle çocuklara birşey satmak isteniyorsa onların görebileceği ve alabileceği yerlere konulmalı ve canı sıkılmış bir çocuğun eğlenmesini sağlamak gerekli . Kadınlar ne ister ? Kadınların ve erkeklerin alışveriş şekillerinde ne gibi farklılık var ? Kadınlar rahatça mağazada dolaşmaya , satış elemanlarıyla konuşmaya , ürünleri incelemeye , sorular sormaya , ürünleri denemeye ve sonunda satın almaya daha yatkın . Buna karşılık erkeklere gelince , erkekler bir mağazanın koridorlarında kadınlardan daha hızlı hareket ederler . Erkekler bakmaya da daha az zaman harcarlar . Birçok durumda onların satın almayacakları birşeye bakmalarını sağlamak çok zordur . Soru da sormazlar . Genelde bir erkeği mağazada ilgilendiği bölüme doğru sabırsızca hareket ederken görürsünüz . Kadınlar satın alırken daha mı detaylı inceleme yaparlar ? Kadınlar ürünleri satın almadan önce inceliyor . Drugstore'da alışveriş yapanların yüzde 91'i ambalajın önyüzünü , yüzde 41'si arkasını , yüzde 8'i de yan yüzlerini okuyor . Kadınlar yüz temizleyecilerin ambalajını 15 saniye , nemlendiricilerin ambalajını 16 saniye , el , vücut sabunlarının ambalajını 11 saniye , duş jelinin ambalajını saniye , güneş ürünlerinin ambalajını 11 saniyede okuyorlar . Perakendenin Sherlock Holmes'ü 1965 yılında Vassar College'dan mezun olan Paco Underhill , merkezi New York'ta bulunan Envirosell firmasının kurucusu ve yönetim kurulu başkanı . Bu alanda 11 yıllık iş tecrübesine sahip Underhill'in firması çeşitli şirketlere ve üreticilere danışmanlık ve araştırma hizmetleri sunuyor . Perakendecilikte araştırmaları ve metodoljik çalışmalarıyla tanınan Underhill , dünyada " Why We Buy : The Science of Shopping " ( Neden Satın Alıyoruz : Alışveriş Bilimi ) adlı kitabıyla tanındı . Kitabı 15 dilde yayınlanarak kısa sürede bestseller oldu . Kitabı çıktığı dönemde bazı yayın organları Underhill'i " Perakendecilerin Sherlock Holmes'ü " diye tanımladılar . Alışverişi bir bilim olarak inceleyen Underhill , perakende sektöründeki tek antropolog . Hacimsiz ve sıkışık seanslar geçiren borsa umudunu seçim sonrasına bağlamış görünüyor . Ancak savaş tehdidinin olduğu bir ortamda borsaya taze para gelmiyor . Önünü göremeyen yatırımcı borsaya para sokmaktansa repo , tipi yatırım fonları , döviz , kısa vadeli hazine bonosu ve tahvilde beklemeyi tercih ediyor . Bononun aylık getirisi yüzde . Günlük repo ise aylık yüzde 1. Dövizde yapılan analizlerde yıl sonuna kadar ciddi bir sıçrama beklenmiyor . Dip seviyelerde seyreden borsada ise yükselişin başlaması durumunda ciddi bir getiri imkanı bulunuyor . Borsada yönün yukarı dönmesi durumunda likit enstrümanlarda bekleyen paranın hisse senedine kayacağı söylenebilir . Bu nedenle yatırımcının borsada başlayabilecek bir harekete katılabilmesi için tetikte ve likit beklemesinde fayda var . Senaryolar çıkışı zorlayabilir Irak savaşının Kasım Aralık ayından önce olmayacağı varsayımıyla borsada bir hareketlilik beklenebilir . Seçimden artık partinin çıkacağı ve Türkiye'nin hükümetle ilgili belirsizliği arkada bırakacağı görünüyor . Irak tehdidi tepemizde durmasına karşın borsacıların hayalindeki hükümet formülü olan DYP CHP koalisyonunun gerçekleşmesi durumunda borsa seçimden sonra bir ralli yapabilir . Borsada 8. Borsa bu seviyenin altına Irak'taki gelişmelerin hız kazanması durumunda sarkabilir . Geçmiş döneme baktığımızda 0. AB ve Irak riskleri korkutuyor Piyasadaki sıkışıklıkta Türkiye'nin aleyhine işleyen dış konjonktürde etkili . Irak'ta savaş tehdidi yanısıra , Amerika'nın baskısına rağmen AB için Türkiye'ye müzakere tarihi verilmeyeceği yönündeki sinyaller piyasada moral bozdu . AB ile igili olarak sıkıntı yaratan bir diğer unsurda Kıbrıs . Türkiye'ye müzakere tarihi verilmemesi ancak Güney Kıbrıs'ın AB'ye alınması durumunda işler karışabilir . Gelişmiş ülke borsalarındaki volatilitede tedirginlik yaratıyor . Dışarıda da volatilite arttı Japonya hâlâ mali sistemindeki sorunları çözemedi , Fransa'da resesyon korkusu , Almanya'da büyümenin durması , ABD ekonomisinin yavaşlaması , şirket skandalları ve işsiz kalma korkusuyla tüketim eğiliminin yavaşlamasının etkisiyle dünya borsaları düşerken , gelişmekte olan ülke borsalarına benzer şekilde volatilitenin de arttığı görülüyor . Risk alabilene %100 reel getiri imkânı Bu hafta borsa 8. Irak tehdidine karşın risk alabilen yatırımcı bu seviyelerde orta ve uzun vadeli portföy oluşturabilir . Irak'taki gelişmeler yakından izlenmek koşuluyla temeli sağlam , borcu az , ihracatçı şirketlere yatırım yapılabilir . Uzun vadeli yatırımcı için 0. İMKB'nin uzun vadeli ortalaması 1. Buradan pozisyon açan yatırımcı , yıl içinde İMKB 100 Endeksi'nin 1. Artık dünyada böyle bir getiri hiçbir yerde yok . Risk alabilen yatırımcı seçime yaklaşıldıkça pozisyon alabilir . Ekim 15'ten sonra borsada bir haraket bekleyen uzmanların sayısı hiçte az değil . Mali sektör hisselerine dikkat Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu , Pamukbank için yatırımcıların inceleme yapma süresini 15 Aralık 1001 , teklif verme süresini ise 10 Aralık 1001 tarihine kadar uzattı . Bu durum Yapı Kredi hisseleri üzerinde baskı yaratarak mali sektör hisselerini olumsuz yönde etkileyebilir . Ayrıca IMF'den beklenen 1. Devlet Bakanı Masum Türker , TÜRMOB Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada , Kemal Derviş'in " Irak operasyonu nedeniyle Türkiye'nin ek finansman ihtiyacı doğar " sözlerini eleştirdi . Türker , " Ek finansman borç alma anlamına gelir ve bunun karşılığında faiz ödenmesi gerekir . Olası bir savaşta , Türkiye büyük zararlarla karşı karşıya kalacak . Hem birileri iş yapacak , hem zarar edeceksiniz , hem de faiz ödeyeceksiniz " dedi . Türker , " Yüzde 51'den , yüzde 80'e gelen ve yüzde 60'in altına düşmeye başlayan faiz düşecek mi ? Eğer , yüzde 45 50 bandına faiz gelmeyecekse işte Irak'a müdahalenin faturası budur " diye konuştu . Türker , bazılarının Irak'a askeri harekattan yana olduğunu belirtti ve " Bunu istedikleri gibi yapabilmenin ve belli bir kazanç sağlamanın yolu Ecevit ve ekibinin olmadığı bir parlamentodur " diye konuştu . Dünyanın moda başkenti Paris , çarşamba gününden bu yana 1005 ilkbahar yaz koleksiyonlarının havasını yaşıyor . . . Ama artık dünya moda sarayının bir de Türk erkânı var : Hüseyin Çağlayan . Adını önce İngiltere ve Amerika'da duyuran Çağlayan , Paris'te yükselen yıldızını , başkentin gözde konser salonlarından Salla Gaveau'daki çılgın defilesiyle en iyiler arasına yazdırdı . Karl Lagerfeld , Emmanuel Ungaro , Guy Laroche gibi moda devleri arasından sıyrılan Çağlayan'dan Fransız basını " zincirlerinden kurtuldu " diye söz etti . Giysiler şiddete karşı . . . Pek çok büyük modacının , dünya basını ve Fransız , İngiliz , Japon alıcılarla birlikte seyrettiği Hüseyin Çağlayan , defilesinin davetiyesine elinde tabanca tutan küçük bir kız fotoğrafı koymuştu . . . Koleksiyonunu oluşturan parçalarda da şiddete teslim olmuş insanlık teması işleniyordu . Müzisyenlerle birlikte sahneye çıkıp gitar çalar gibi yapan Hüseyin Çağlan , Milliyet'e " İlkel insana dönüp zamanlardaki halimizi canlandırmaya çalıştım . Müziğin de kıyafetlerle uyumsuz olmasını istedim . Ben de sahneye çıktım " dedi . Fransız moda eleştirmenleri , " Hüseyin Çağlayan'ı beğenir ya da beğenmezsiniz , ama son yılların en özgün yaratıcılarından biri " diyordu . FRANSIZ opera sanatçısı Emma Shapplin , geçen yıl İstanbul'a gelerek tanıtımını yaptığı Yapı Kredi Sanat Festivali 1001 kapsamında vereceği konseri , daha iyi performans gerekçesi ile Temmuz ayından 11 11 Ekim'e erteledikten sonra , bu defa da Irak sorununu gerekçe göstererek iptal etti . Yapı Kredi Sanat Festivali yetkilileri de durumu bir ilanla duyurarak konsere bilet alanların ücretlerini Yapı Kredi Yayınları Galatasaray Kitabevi'nden hemen geri alabileceklerini açıkladı . İLANDA kısaca şöyle deniyordu : " Sanatçının menajeri Miles Copland , ABD'de çalışan ajansların temsil ettiği Avrupalı sanatçıların , 11 Eylül olayları nedeniyle başka ülkelere gitmeme kararı aldığını , Amerika'da konser anlaşması olan diğer ülkelerin sanatçılarına ABD'ye giriş vizesi verilmediğini belirtti . Çok önceden sözleşmesi imzalanmış , sanatçının kendisi tarafından İstanbul'da duyurulmuş olan bu konserin , böyle ciddiyetsiz biçimde ertelenmesi iptali karşısında , müzikseverlerden özür dileriz . " CHP'DEN Kocaeli Milletvekili adayı olan Sefa Sirmen , aydır Esra Eron ile aşk yaşayan oğlu Mustafa Sirmen'i uyardı . Baba Sirmen , oğluna " Ben milletvekili adayıyım . Esra ile bu aralar medyada görünmeni istemiyorum " dedi . Mustafa Sirmen , bu kararın ardından babasına destek için Kocaeli'ne gitti . Telefonla görüşüyoruz SEVGİLİSİ Mustafa Sirmen'le böyle bir karar aldıklarını doğrulayan Esra Eron , " Daha çok telefonla görüşüyoruz ama arada sırada geliyor . Geldiği zaman da basının olmadığı yerlere gidiyoruz " dedi . KANAL D'nin ilgiyle izlenen Koltuk isimli yarışma programı , ününü yurtdışına taşıdı . Birleşik Arap Emirlikleri Kralı'nın oğlu ve aynı zamanda hem Abu Dabi Bilgi Bakanı hem de Abu Dabi TV'nin sahibi Şeyh Abdullah Bin Zayed , Türkiye'ye gelerek , kendisi için özel olarak çekilen Koltuk yarışmasını izledi . SUNUCU Osmantan Erkır , ziyareti , " Yarışmanın formatını ve çekim aşamasını izlemek istediklerini belirtip randevu istediler " diyerek açıkladı . Erkır , ardından da 11 ülkede yayınlanan Koltuk yarışmaları içinde en çok Türkiye'dekini kendilerine yakın gören Şeyh Zayed için , özel bir pilot program sunduklarını belirtti . ZAYED'in korumaları ve onlarca polisle Kanal D'ye gelip özel hazırlanan pilot Koltuk programını izlediğini söyleyen Erkır , sözlerini şöyle tamamladı : " Abu Dabi TV'de yayınlanacak Koltuk yarışmasında Türkiye'deki format ve aynı zamanda bizim çekim yaptığımız stüdyo kullanılacak . " SON dönemde hakkında çıkan aşk dedikoduları yüzünden gergin anlar yaşayan Çağla Şıkel , çareyi Yunan adaları'na gidip stres atmakta buldu . Yanına annesini de alan Şıkel , " Herkes beni zaten yanlış tanıyor , ne desem boş , inanılmaz derecede bunaldım . Kafamı dinleyeceğim " dedi . Otomotiv Sanayicileri Derneği Genel Sekreteri Prof . Dr . Ercan Tezer , iç pazarda bu yıl 80 bin otomobil ve toplam 150 bin araç satılmasının beklendiğini kaydederek , " 16 yıl geriden gidiyoruz " dedi . Tıkanıklığın aşılması için sorunların çözümlenmesinin gereğine değinen Tezer , alım gücünün düşmesi , otomobil üzerindeki yüzde 50'yi bulan vergiler ve siyasi belirsizliğin de baskı yarattığını söyledi . Avustralya Açık Tenis Turnuvası , muhteşem bir çeyrek final karşılaşmasına sahne oldu . ABD'li Andy Roddick ile Faslı Younes El Aynaoui arasındaki maç tam saat sürdü ! Son set saate yakın sürdü ve tenis tarihine rekor olarak geçti . Milliyet haberin spotunda ve haberde " en uzun tie break seti " ve " en uzun tie break " ifadesini kullanmıştı . Okurlar uyardılar : Grand Slam tenis turnuvalarında beşinci setlerde tie break yok . Zaten bu nedenle maç rekor süreye uzadı . Doğru ifade , " en uzun final seti " olmalıydı . 10 Ocak tarihli Milliyet'in spor sayfalarında , Anadolu turu köşesinde yer alan bir haberde hata var mı ? Dört okurumuza göre var . Sezai Uyardı başlıklı haber , Göztepe takımı teknik direktörünün ismini içeriyordu . Metinde yer alan isim , Mustafa Sezai'ydi . Okurlar doğru ismin Mustafa Fedai olduğunu anımsattılar . Oktay Sarıtop nazik bir dille kaleme aldığı eleştirisinde " Türkiye'nin en iyi gazetesi olan Milliyet'i her zaman takdir ettiğimi bilmenizi isterim " diyor . Sarıtop'un dikkatini , 11 Ocak tarihli Milliyet spor sayfasındaki Beşiktaşlı Zago ile ilgili haber çekmiş . " Haberde Zago'nun İtalya'da üst üste iki yıl yılın futbolcusu seçildiği yazılı . Benim bilgime ve araştırmalarıma göre böyle bir şey yok . Aydınlatır mısınız ? " diye soruyor . Yorum : Zago'nun tercümanının verdiği bilgiye göre futbolcu , 1999 ve 1001 yıllarında Corriere dello Sport okurları arasında yapılan oylamayla Roma'nın yılki en iyi oyuncusu seçilmiş . Yusuf Aydın'ın eleştiri notu : " Türkiye hükümeti KADEK'in PKK yerine kurulmuş bir terör örgütü olduğunu dünyaya kabul ettirmeye çalışırken Lice'de çıkan çatışma ile ilgili haberlerin Milliyet ve diğer basın organlarımız tarafından PKK ile yaşanan çatışma olarak lanse edilmesi kendimizde çelişkiye düşmemize neden olmuyor mu ? Sonra AB'nin KADEK'i terör örgütü olarak kabul etmemesine kızmayalım . Önce biz terör örgütü olarak kabul edip doğru başlık atalım . " Yorum : Haber 16 Ocak'ta birinci sayfadan Lice'de PKK ile Çatışma üstbaşlığı ile verilmiş . PKK Ateş Açtı başlığı ise içerde kullanılmış . Haberin yanındaki analizde KADEK sözcüğü geçiyor . İsim değiştiren bir örgütün faaliyetleri ilerde de haber konusu olabileceğine göre , bu konuda bir tavır belirlemek önemli . Bence bundan böyle KADEK PKK diye birlikte kullanmak bir çözüm olabilir . Konya'dan gelen habere göre , Merkez Karatay ilçesinde Eski Garaj mevkiinde 40 yıl öncesine kadar mezarlık olan bölgenin imara açılması ardından , buradaki evlerden birinin kömürlüğünde bulunan dört mezar , evliya Burhan Dede'ye ait olduğu gerekçesiyle koruma altına alınmıştı . Mezarların yanına konan tuz ve çamurlu suyun yaraları iyileştirdiği iddiaları da yayılınca , " kömürlüğe " Türkiye'nin her yanından insan akmaya başlamıştı . Haber , 15 Ocak günkü Milliyet'te yer aldı . Gazi Üniversitesi öğretim görevlisi Yrd . Doç . Dr . Ayşe Canatan haberin yeterli araştırma yapılmadan hazırlandığını ve okuru yanılttığını düşünüyor . " Okudum ve üzüldüm " diyor , haberi kastederek . " Ben Burhan Dede'nin soyundan , torunlarından biriyim . 40 yaşındayım . tekke , 1100'lü yıllardan kalmadır . 40 yıl önce bulunmuş değildir . Tekke ile ilgili olarak verilen bilgilerin çoğu yanlıştır . İçinde oturan kişi kuzenimin çocuğudur . Kendileriyle görüştüğümden edindiğim izlenim , gazeteciye verilen bilgilerle alakasız bir haberin yayımlanmış olduğudur . Orası sahipsiz bir yer değildir . Hele , gazetecinin öne sürdüğü gibi , bilinçsizce efsane haline getirilen uyduruk bir türbe değildir . Bence yeterince değil , hiç araştırmadan haber yapılmış ; okurlar yanıltılmıştır . Bu hatanın düzeltilmesini ve ailemizden özür dilenmesini talep ediyorum . Yorum : Haberi geçen Doğan Haber Ajansı ( DHA ) Konya muhabiri Mehmet Büyükarı , haberin doğru olduğunda ısrarlı . Haberin çıkması ardından Konya Kültür Müdürü Necip Mutlu , yaptıkları araştırmada mezarların kime ait olduğunun saptanamadığını belirtip okurun iddiasını yalanlıyor . TÜRKİYE'DE henüz yasallaşmayan dedektifliğin , bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki temsilcisi onlar . Genellikle aldatılan eşler , sevgililer ve dolandırılanlar tarafından tutuluyorlar . Eşinden daha fazla nafaka koparabilmek amacıyla delil toplamaları için detektiflerden yardım isteyenlerin sayısı da az değil . Dedektiflere göre ise bu " kutsal ve sıradışı " bir iş . GİZLİLİK VE DELİL GÖZLER Araştırma ve Güvenlik Şirketi'nin ortaklarından Can . , detektifliğin bir gönül işi olduğunu belirterek , " Karşılıklı güven çok önemli . Gizlilik en önemli prensibimiz . Müşterilerimizin aklındaki soru işaretlerini delilleriyle gidermek zorundayız . Aldığımız tüm işlerden alnımızın akıyla çıktık " diyor . KADINLAR DAHA KİNCİ SPY Gear Araştırma ve Güvenlik Şirketi'nin müdürü Cenk Ergin de , " Sıradan bir vatandaşla tanınmış birinin rakamları birbirini tutmaz . Güvene de bir bedel ödemek zorunda " diye konuşuyor . Ergin , " Aldatılan kadın , erkekten daha tehlikelidir . Kadınlar kinci oluyor " diye de ekliyor . GÜLMENİN , başarıyı beraberinde getirdiğini belirten Konya Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Psikiyatri Bölümü'nden Prof . Dr . Musa Gürsel , sempatik ve gülümseyen insanlarla çalışmanın işyerlerinde tercih nedeni olduğunu söyledi . Gürsel , insanı başarıya götürecek 10 altın kuralı da şöyle sıraladı : Çalışırken sürekli gülümseyin . Çünkü insanlar neşeli olan kişilerle çalışmayı tercih eder . İşyerine zamanında gelip gerekirse geç saatlere kadar kalın . " Bu kadar maaşa , bu kadar iş " mantığıyla değil , " Ne kadar verimli olabilirim " düşüncesiyle çalışın . Toplantı ve randevulara zamanında gidin . Göreviniz olan işleri titizlikle , dikkatle ve zamanında yapın . Aynı bölümde çalıştığınız arkadaşlarınızın neler yaptığına dikkat edin , belki bilmediklerinizi öğrenirsiniz . Ufkunuzu genişletin . Seminer ve toplantılara katılın . Kendinizi geliştirin ve yeniliklere açık olun . Samimi ve dürüst olmaya dikkat edin . İşler istediğiniz gibi gitmediğinde veya hata yaptığınızda olayı hemen yetkiliye bildirin . HER yılbaşı öncesinde sıkça gördüğümüz Noel Baba ya da Noel Anne'nin neler yaşadığını yakından görmek için aralarına katılalım istedik . Talebe göre istenen yere Noel Baba ya da Noel Anne gönderen Palyaço Organizasyon Şirketi'nin yardımıyla işe koyulduk . Saat 10. İLK sürprizi Cengiz Güveli'nin çocukları Semih ve İsmail'e yaptık . Onlara bir kol saati ve bir oyuncak hediye ettik . İkinci durak Ayşegül ve Nihat Kayış çiftinin evi oldu . Nihat Bey , 5. Ama koca paketin içinden bir balon çıkınca eşine dönüp " Bana bunu mu layık gördün ! " dedi . Ünlülerin kuaförü Kırıktarak Ali , " Saç hergün yıkanmaz . Uzmanlar saçların en fazla haftada iki kere yıkanabileceğini söylüyor . Ama bizim hanımlar yağlı yiyor , limit üçe çıkabilir " dedi . Dermatolog , kuaför ve kozmetik ürün uzmanları " Saç her gün yıkanmaz mı ? " sorusuna farklı yanıtlar verdi : Hele günümüzde insana pislikle geçen birçok hastalık var . İnsanlarımız tozun , kirin içinde çalışıyorlar . Bu onların hem saçlarını , hem de vücutlarını ileri derecede kirletiyor . İnsanların tam tersi , hergün yıkanmaları gerekiyor . Kuru saçı olanların saça nem veren , yağlı saçı olanların da yağlı saçlara uygun şampuan kullanmalılar . İnsanın saçı çok kuru bile olsa , uygun şampuanlar kullandıktan sonra her gün yıkamasında hiçbir sakınca yok . Uygun bir şampuan kullandığınız sürece , saçın her gün yıkanmasının hiçbir sakıncası yok . Baş derisi kuru ise saç nemlendirici bir şampuanla ; baş derisi yağlı ise uygun bir şekilde arındırıcı bir şampuanla yıkamak gerekiyor . " Saçınızı çok yıkarsanız yıkadıkça yağlanır ve yıpranır " sözleri hurafedir , hiçbir gerçekliği yoktur . Uygun bakım ürünü ve şampuanı kullanarak , baş derisini çok fazla yormadan , fazla bastırmadan yıkadığımızda , saçı hergün yıkamanızda hiçbir sakınca yok . Saçın dibi ile uçları arasındaki durumu hiçbir zaman birbiriyle karıştırmamız lazım . İşlenmemiş saç ayrı ; boyalı , röfleli saçlar ayrı . Bir insan hergün duş alıyorsa , saç dipleri için de duş alması gerekiyor . Çünkü saç köklerinde bir dolu bakteri birikiyor . Oysa saç uçlarında kuruma oranı daha yüksek . Bunları nemlendirici , besleyici takviyelerle telafi edebiliriz . " Saç her gün yıkanmaz " gibi bir görüş doğru değil . Biz kuaförüz , doktor değil . Normal derinizi ne kadar yıkıyorsanız , saçlı deriyi de kadar yıkayabilirsiniz . Saçın yağlanma zamanı sabah 06. Bu yağlanma zamanları dışında saç yıkanırsa normalde yağlanmanın olmadığı bir zamanda cildi yağlanmaya teşvik edersiniz . Çünkü cildin yağa ihtiyacı vardır . yağ gittiği zaman tekrar yerine gelecektir . İki ara yağlanma zamanı vardır . Öğle ve ikindi saati . Sabah kalkmanın ve gece yatmanın dışında saçınızı yıkarsanız yağlanmayı artırır . Saç hergün yıkanmaz " tabiri doğru . Ama artık saçın neye ihtiyacı olduğu , kuaför tarafından doğru teşhis ve ürünle tespit ediliyor . Doğru değerlendirme ile saç istenildiği kadar hergün hatta günde üç defa yıkanabilir . Hergün saç yıkarken dikkat edilmelidir . Örneğin bazı ürünler saça nem vermek içindir . Saç ürünle yıkanmazsa nemini alamayacağı için kurur . Boyalı ya da röfleli saçlarda hergün bakım yapmak gerekir . Saç dipleri yağlı , saç uçları kuru olan ise çift yönlü düzenleyici saç banyoları ile saçlarını hergün yıkayabilirler . İnsanlar artık iki günde bir saçlarını yıkıyorlar . Her gün saçlarını yıkayanlar var . Artık " Lütfen saçınızı çok yıkamayın , çamaşır gibi yıkamayın , dikkat edin " diyoruz . Çünkü saçı yıkamak iyi bir şey değil . Sonuçta saçı kurutuyor . Hava kirliği ya da insanların stresi ancak duşla geçiyor . Onun için yıkarken de çok yavaş , yumuşak , fazla masaj yapmadan yıkamalarını tavsiye ediyoruz . AKP iktidarı , devlette şimdiye kadar eşi görülmemiş bir girişime imza attı . AKP teşkilat görevlileri , devlette denetime çıktı . AKP'nin kurucularından İzmir İl Başkanı Ali Aşlık , ildeki resmi kuruluşlarla bölge müdürlüklerinde görevli bürokratlardan personel sayısı ve nitelikleriyle ilgili rapor istedi . Vali Alaaddin Yüksel'in , İzmir milletvekillerine vereceği bilgilendirme toplantısına hazırlanan bürokratlar , Aşlık'ın bu girişiminden rahatsız oldu . Aşlık ise " Devlet politikasını siyaset yönetir . İl başkanı sıfatıyla bürokratları denetlemem doğal hakkım " dedi . İzmir'deki kamu , kurum ve kuruluşlarının müdürlüklerini art arda ziyaret eden Aşlık ve İl Yönetim Kurulu üyeleri , bürokratlardan görevli oldukları kamu kuruluşunda çalışan personelin sayısı , kurumun faaliyetleri ve içinde bulunduğu sorunlarla ilgili dosya hazırlamalarını istedi . Yüksel'in İzmir milletvekillerine vereceği brifinge hazırlanan bürokratlar , AKP teşkilatının bugüne kadar örneği görülmeyen bu talebi karşısında neye uğradıkları şaşırdı . Sadece amirlerinden talimat alan bürokratlar , görev yaptıkları resmi kurumla ilgili önemli bilgilerin , bir parti teşkilatı tarafından istenmesine tepki gösterdi . Vali Yüksel ise konuyla ilgili açıklama yapmadı . Aşlık , bürokratlardan faaliyetleri , sorunları ve personel kapasitesi hakkında bilgi istediklerini doğruladı . Bazı kamu kuruluşlarında az , bazılarında fazla personel çalıştırıldığı belirten Aşlık , bürokratların sert tepkisine yol açan girişimini şöyle savundu : " Bu bilgileri istememiz doğal . Bunlar zaten devlet tarafından istenecek . Ama bürokratların personel sayısı konusunda doğru bilgi vereceğinden emin olamayız . Denetlemek durumundayız . Biz de bunu yapıyoruz . Siyasetin direkt kamu hizmetlerine girmesi doğal . Devlet politikasını siyaset yönetir . Biz şahıslara indirgemiyoruz . Bürokratların Ankara'yı yanıltabileceğini göz önünde tutarak otokontrol mekanizması kuruyoruz . " Genel Merkez : Denetleme olmaz Aşlık'ın İzmir'deki resmi kurumlarda , " denetleme"ye çıkması , parti genel merkezince de kabul görmedi . Teşkilattan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı , teşkilatlara böyle bir talimat vermediklerini belirterek , " Tam tersine , sadece teşkilat işleriyle uğraşmalarını söyledik " derken , bir başka Genel Başkan Yardımcısı Necati Çetinkaya , " Valinin dışında kimsede denetleme yetkisi yoktur " dedi . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , Yüksek Askeri Şûra ( YAŞ ) kararlarının yargı denetimine açılmasını isteyen AKP'ye , " TSK'nın kampanyanın hedefi haline çekilmesi büyük basiretsizlik . Bunun tabana yönelik bir temenni ifadesi olarak bırakılacağını ümit ediyorum " diye tepki gösterdi . CHP muhabirleriyle sohbet eden Baykal , TSK'nın kendisine göre bir iç düzenlemesinin olduğunu , dayanağını da Anayasa'dan aldığını kaydetti . TSK'nın iç düzeninin uluslararası hukuka ters düşmediğine vurgu yapan Baykal , hükümeti dikkatli olmaya çağırarak şöyle konuştu : " Tarikatlar Türkiye'nin sosyal gerçeği . Ancak TSK , askeri hiyerarşiyi sosyolojik , dini , başka hiyerarşiyle çarptırtmama konusunda özel bir dikkat içinde . Türkiye'deki dini örgütlenmelerin TSK'ya nüfuz etme çabalarının yaşandığını biliyoruz . Türkiye'de küçük siyasi parti hesapları ve yararları , kendi militan kadrolarına yönelik angajmanların yerine getirilmesi ihtiyacı , ülkenin genel uyumunu , kurumların güvenini , etkisini sarsacak bir noktaya geldiği zaman , çok ciddi sıkıntılar ortaya çıkmaya başlamış demektir . Bunun ötesine taşınmasının , Türkiye'yi çok gereksiz gerginliklere sürükleyeceğini açıkça görüyorum ve hükümete tavsiye etmiyorum . " TBMM Genel Kurul çalışmaları , Meclis televizyonunun uzaktan kumandalı kameraları aracılığıyla izlenip , diğer televizyonlara aktarılırken , bir vekil bu yasağı kırmayı başardı . CHP Adana Milletvekili Tacidar Seyhan , Genel Kurul sıralarında otururken , bilgisayarı aracılığıyla tüm oturumu Adana'daki bürosuna " naklen " aktarıyor . İlk ve tek TBMM'de bu zamana kadar , dizüstü bilgisayarıyla çalışan çok sayıda vekil , bir yandan görüşmeleri izleyip oy kullanırken , internet bağlantısıyla da kişisel işlerini yürüttü . Ancak , ilk kez Seyhan , sırasının üzerine yerleştirdiği bilgisayarına minik bir digital kamera ilave ederek , kamera yasağını " içerden " deldi . Bu düzeneğin ne işe yaradığını anlatırken , vekillerin çalışma sisteminde de bir ilke imza attığını belirten Seyhan şöyle konuştu : " Cep telefonu bağlantısıyla internete giriyorum . Adana'daki büroma gelen seçmenlerle , Genel Kurul'dan çıkmadan görüntülü görüşme yapabiliyorum . Böylece bana ulaşmak için Ankara'ya kadar gelmelerine gerek kalmıyor . Bu arada Genel Kurul'da , daha sonradan başvurmak istediğim bir görüşme gerçekleşiyorsa , Adana'daki büroma görüntüleri aktarıyorum . Orada kayıt yapılıyor . Böylece sağlıklı bir arşiv oluşturuyorum . " dedi . TBMM Başkanlığı , Elazığ milletvekili Mehmet Ağar'ın DYP Genel Başkanlığı'na seçilmesine rağmen Meclis'te DYP için oda tahsis etmedi . Ağar'a , milletvekili olması nedeniyle Meclis'teki çalışmalarını sürdürecek küçük bir oda verildi . Ağar , DYP Genel Başkanı seçildikten sonra TBMM Başkanı Bülent Arınç'ı telefonla arayarak , genel başkana uygun nitelikte bir oda istedi . Arınç , bu isteği değerlendireceklerini söyledi . Ancak bugüne kadar DYP'ye Meclis'te bir oda tahsis edilmedi . Genel Başkan Yardımcısı Ali Rıza Gönül , DYP'ye " ayıp edildiğini " belirterek şunları söyledi : " DYP genel başkanına yakışır , temsil ettiği siyasi erke uygun bir odayı tahsis etmek Meclis Başkanı'nın hem insani , hem de siyasi görevidir . Aynı zamanda yükümlülüğüdür . Bugüne kadar bir sonuç alınmadı . Ayıp ediyorlar . Orası sadece iki partinin temsil edildiği bir yer değildir . Bir genel başkanı metrekare bir oda içine hapsetmek doğru değildir . Sekreteryası ve bekleme salonu olan bir yerin tahsis edilmesi gerekir . " Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın siyaset yasağını kaldırarak milletvekilliği yolunu açan Anayasa değişikliklerini onayladı . Sezer'in daha önce " kişiye özel düzenleme " olduğu gerekçesiyle veto ettiği değişiklikleri onaylaması , Türkiye'yi mevcut ortamda referanduma götürmekten kaçındığı şeklinde yorumlandı . Sezer , Anayasa'nın 66 ve 68 . maddelerinde değişiklik yapan ve 66 . maddesine geçici madde ekleyen Anayasa değişikliklerini , 15 günlük yasal değerlendirme süresinin dolmasını beklemeden onayladı . Sezer , değişiklikleri Resmi Gazete'de yayımlanması için Başbakanlık'a gönderdi . Sezer'in bu onayıyla Erdoğan'a milletvekilliği yolu açıldı . Erdoğan , Siirt'te Şubat 1005'te yenilenecek seçimlerde AKP . sıra adayı Mervan Gül'ün istifa etmesiyle aday olabilecek . Erdoğan'ın adaylık yeterliliği taşıyıp taşımadığını YSK karara bağlayacak . Anayasa değişikliği yeterli YSK , Erdoğan'ın Anayasa değişikliği sonrasında adaylık yeterliliği taşıdığı kanaatine varırsa Erdoğan Siirt'te milletvekilliği için yarışacak . YSK yetkilileri , Erdoğan'ın Kasım seçiminde Anayasa'nın 66 . maddesi nedeniyle aday gösterilmediğine işaret ederek " Paketin onaylanmasıyla yasalarda değişiklik yapılmasına gerek kalmadı . Üst norm olan Anayasa'da yapılacak değişiklik yeterli " dedi . Sezer , söz konusu değişikliklerini daha önce " kişiye özel düzenleme yapıldığı " gerekçesiyle veto etmişti . Sezer'in vetosundan sonra Meclis , paketi değişiklik yapmadan Köşk'e göndermişti . Sezer , değişikliklere onay vermeseydi , Anayasa'ya göre konuyu referanduma götürmesi gerekiyordu . Sezer'in onayladığı pakette , Anayasa'nın 66 . maddesindeki " ideolojik ve anarşik suçlardan mahkum olanlar milletvekili seçilemez " ifadesi " terör suçlarından mahkum olanlar . . . " şeklinde değiştirildi . 68 . maddedeki , " iptal edilen seçim , iptal kararının yürürlüğe girmesinden sonraki 60 . günü izleyen ilk Pazar günü yapılır " ifadesi " 90 . günü izleyen . . . " şeklinde düzenlendi . 66 . maddeye by pass Değişiklik paketine , " değiştirilen seçim yasalarının , bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmayacağına " ilişkin 66 . maddenin , yapılacak ilk ara seçimde uygulanmayacağını belirten bir de geçici madde eklendi . Müslüman ülkelerin liderlerini arayarak " Irak'ta savaşa hayır " kampanyası başlatan Necmettin Erbakan , " Sakın ha , ABD'nin tuzağına düşmeyin . En büyük zararı yine biz Müslüman ülkeler çekeriz " dedi . Erbakan , İslam ülkeleri liderlerine AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ı da şikâyet etti : " Erdoğan yanlış yaptı . İslam ülkelerine gitmek varken Avrupa'ya ve ABD'ye gitti . Ülkemizi küçük düşürdü . Ne yaptıkları belli değil . Size gelirlerse mutlaka bunları onlara anlatın , desteklemeyin . " Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , yayınladığı yeni yıl mesajında dış politikaya ağırlık verdi . Gelir dağılımını bozan yolsuzlukların , ülke kaynaklarının savurganca tüketilmesine yol açtığını kaydeden Sezer , " Yolsuzlukla savaşımda , demokrasinin , saydam yönetim anlayışının ve toplumsal tepkinin etkin kılınmasıyla başarılı olabiliriz " dedi . Mesajında AB ve Kıbrıs'a da değinen Sezer , Irak konusunda ise , " Barışçı bir çözüm bulunabileceğine ve bu konuda diplomatik yolların henüz tüketilmediğine inanıyoruz " dedi . Diğer siyasilerin yeni yıl mesajları da şöyle : Başbakan Abdullah Gül : Yeni yılın Türk milleti ve tüm insanlık için yeni umut ve daha güzel geleceklerin başlangıcı olması dilerim . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan : 1005'ün Türkiye'ye , bölgesine ve tüm insanlık ailesine huzur ve barış getirmesini diliyorum . MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli : Her yeni yıl yeni ümide , ışığa ihtiyacı olan milletler ve insanlar açısından daha önemlidir . 1005 yılının , bu açıdan barış , huzur ve refaha ev sahipliği yapması dileğimizdir . Avrupa Birliği'nin günlük hayatımıza getireceği birçok yenilik bulunuyor . AB'nin salatalığın boyunu bile belirlediğini , yol bilmeyen taksicileri meslekten men ettiğini , tereyağlarının kare kutularda satılmasını şart koştuğunu ve tuvaletlerin tavan ölçüsünü bile normlara bağladığını biliyor muydunuz ? AB'nin günlük yaşama ilişkin yasalarının bilinmediğini söyleyen Türkiye AB Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Can Baydoral , yeniden düzenlemek zorunda kalacağımız normlardan bazılarını şöyle anlattı : Her ürün için özel 14 saat aranabilen ücretsiz danışma hatları kurulacak . Tüketici şikayetleri dinlenip , acil çözümler sunulacak . İlaçların kullanımı için danışma hatlarının kurulması , bu yolla hastaların sorunlarının dinlemesi hükme bağlandı . Taksi şoförleri yolları çok iyi bilmek zorunda . Bir sokak adını dahi söylediğinizde " ne tarafa düşüyordu " sorusunu soran taksi şöforünü şikayet edip , ceza almasını sağlamanız mümkün . Halk otobüslerini kullanan özürlüler için özel merdivenler konulacak ve ikaz lambalarının yüksekliği ayarlanacak . Süt üreticilerinin Türkiye'deki gibi " sütü sağıp , satma " anlayışı AB'de imkansız . Süt üretimi belli standartlara bağlı . Açık ya da ambalajlı olsa bile getirilen standartlar dışında satış yasak . Ses kirliliği kesinlikle yasak . Rahatsız olursanız komşusunuzu bir celsede evinden attırabilirsiniz . DYP Şanlıurfa Milletvekili Fevzi Şıhanlıoğlu'nun öldürülmesiyle ilgili davada yıl ay 10 gün ağır hapis cezasına mahkum edilen MHP İçel eski Milletvekili Cahit Tekelioğlu , dün sabah otomobililyle seyir halindeyken durdurularak , gözaltına alınarak cezaevine konuldu . TBMM Genel Kurulu'nda 51 Ocak 1001'de çıkan kavgada , Tekelioğlu'nun da aralarında bulunduğu bazı milletvekilleri Şıhanlıoğlu'nu darp etti . Kalp krizi geçiren Şıhanlıoğlu'nun ölümü üzerine açılan davada mahkeme , Tekelioğlu'nu , " istemeden ölüme sebebiyet verdiği gerekçesiyle " yıl ay 10 gün ağır hapis cezasına mahkum etti . Cezasını 14 Ekim 1001'de onanan Tekelioğlu , milletvekili olduğundan cezaevine konulmadı . Kasım'da MHP'den aday gösterilmeyen Tekelioğlu , dokunulmazlığının kalkmasının ardından dün sabah Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'ne konuldu . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , kamuoyunda mali milat olarak bilinen düzenlemenin özünü oluşturan " nereden buldun " sorusunu ortadan kaldıran düzenlemeleri veto etti . Sezer , Meclis'te 19 Aralık'ta kabul edilen ve kendisine 10 Aralık'ta gönderilen 4665 sayılı " Gelir Vergisi Kanunu , Vergi Usul Kanunu , Kurumlar Vergisi Kanunu , Veraset ve intikal Vergisi Kanunu , 4506 sayılı Kanun , 4481 sayılı Kanun ve 4561 sayılı Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun"u , çerçeve . maddelerinin bir daha görüşülmesi için Meclis'e geri gönderdi . Temizel'in yasasını savundu Söz konusu maddeler , mali milat yasası olarak bilinen 4569 sayılı kanundan önceki sisteme dönülmesini öngörüyordu . Zekeriya Temizel'in Maliye Bakanlığı döneminde çıkartılan 4569 sayılı kanunda kaynağı ne olursa olsun her tür kazanç ve iratlar gelir tanımı içine alınmış ve kişinin satınalma gücünü artıran her türlü değer vergiye tabi kılınmıştı . Mükelleflere kayıtdışı kazançlarını kayda almaları için 50. Ancak yasa yürürlüğe girmeden 1001 sonuna ertelenmişti . Yani Ocak 1005'te " nereden buldun"un yürürlüğe girmesi gerekiyordu . AKP hükümeti 19 Aralık'ta Meclis'ten geçirdiği 4665 sayılı yasada gelirin tanımında 4569 sayılı kanundan önceki duruma dönülmesini öngörerek , " nereden buldun " sorusunu ortadan kaldırdı . 4665 sayılı kanunun ilk yedi maddesinden gelir ; ticari , serbest meslek , zirai kazançları , ücret , gayrimenkul ve menkul sermaye iratları olarak sıralandı . Bunların dışında kalanlar da değer artış kazançları ve arizi kazanç olarak sınıflandırıldı . Değer artışı ve arizi kazançlar da ayrı ayrı tamınlandı . Sezer veto gerekçesinde , " Sair kazanç ve iratlar , ilk bakışta önceki altı gruba girmeyen gelirlerin bu grupta vergilendirileceği izlenimini veriyorsa da , bu gruba giren gelirlerin de ayrı ayrı gösterilmiş olması bu izlenimi doğru kılmamaktadır " dedi . Nereden buldun denilebilir CHP Grup Başkanvekili Mustafa Özyürek , perşembe gününden itibaren vergi denetmenlerinin nereden buldun ? sorusunu sorabileceğini söyledi . AKP iktidarının yasayı TBMM'de kısa sürede ele alarak aynen Köşk'e gönderebileceğini , Cumhurbaşkanı'nın da Anayasa Mahkemesi'ne başvurma hakkı olduğunu belirtti . Sezer'den karapara ve kayıtdışı uyarısı Sezer , veto gerekçelerinde Temizel döneminde çıkartılan 4569 sayılı yasayı savunarak , bu düzenlemenin tüm vergi mükelleflerinin ve mükelleflerin tüm işlemlerinin belge , kayıt düzenine alınmasını amaçladığını vurguladı . Sezer şöyle dedi : " Durum böyle olunca bunu sağlayan düzenlemelerin yürürlükten kaldırılmasının , yani kayıtdışılığı önleyemeyen , tersine buna yol açan bir sistemin yeniden yürürlüğe konulmasının en azından kayıtdışılığı özendirmek anlamına geldiği açıktır . " " Vergi Usul Yasası'nın 50 . maddesinin ikinci fıkrasının . bendinin yürürlükten kaldırılması ve Gelir Vergisi Yasası'nda eski düzenlemelere , bu kez oto kontrol ve güvenlik düzenekleri de olmaksızın geri dönülmesi , esasen eski düzenlemelerin sonucu olan kayıtdışılığı daha da özendireceğinden , gerçek kişilerin gelirlerinin büyük bölümü , şimdi olduğu gibi , vergilendirilmemiş kazanç olarak kalacaktır . Bu durumun karapara ile savaşımda olumsuz etki yaratacağı açıktır . " Vergi mükelleflerinin yaklaşık yarısının kayıtdışı olması sonucu , kamu hizmetinin finansman gereksiniminin büyük bölümünü kayıtlı ve dürüst vergi mükellefler üstlenmek zorunda kaldı . Bu durum Anayasa'nın vergide eşitlik , vergi yükünün adaletli ve dengeli dağılımı ilkeleriyle bağdaşmıyor. Özel İşlem ve İletişim vergileri de durmuş oldu . Maliye yetkilileri bu nedenle günlük 5. Hükümet , yasayı yeniden Meclis'ten geçirse bile bu iki vergi yasanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren işlemeye başlayacak . Vergi beyannameleri , SSK sigorta prim bildirgeleri , spor toto , loto ve sayısal loto ile at yarışları , silah taşıma ruhsatları , uçak biletleri , tapu işlemleri ve cep telefonu aboneliği sırasında vatandaşlardan 60 bin lira ile 60 milyon lira arasında Özel İşlem Vergisi alınıyordu . Hazine'nin olağanüstü genel kurula çağırdığı Türk Telekom'da yönetim tamamen değişti . İstanbul Sanayi Odası Meclis Başkanı Hüsamettin Kavi'nin yanı sıra , 56 . Hükümet döneminde , MHP'li Ulaştırma Bakanlığı ile anlaşamadığı için Aycell Genel Müdürlüğü görevinden alınan Mehmet Ekinalan da yönetime girdi . Yeni yönetimdeki diğer bir isim de AKP milletvekili adayı Doğan Kubat oldu . Danışmanlar denetimde Mehmet Ekinalan , ABD'de çalıştığı şirketten özel olarak çağrılarak , kurumun GSM şirketi Aycell'in başına getirilmişti . Ancak daha sonra Aycell'in önünün kesildiğini , finansman sağlanmadığı ve özellikle de MHP'li lise mezunlarının kadrolara doldurulduğunu ileri süren Ekinalan , MHP'li Ulaştırma Bakanı Oktay Vural tarafından görevden alınmıştı . Ekinalan , " Çağırdılar geldim . İşbaşı yapıp , ne yapacağımıza karar vereceğiz " dedi . Telekom'un yönetim kurulu şu isimlerden oluştu : Mehmet Ekinalan : Aycell eski Genel Müdürü . Hüsamettin Kavi : İSO Meclis Başkanı . Feridun Bilgin : Teşvik Uyguluma Genel Müdürlüğü'nde şube müdürü . Hamit Boztaş : Emekli Albay , ( TÜBİTAK'da çalışıyor . ) Metin Arslan : Haccettepe'de öğretim görevlisi Erdem Başçı : Bilkent'te öğretim üyesi Doğan Kubat : AKP eski İstanbul İl Başkan Yardımcısı , aynı zamanda AKP'nin İstanbul 5'üncü bölge 11'nci sıradan milletvekili adayıydı . Cahit Paksoy : Turktel Genel Müdürü Erkan Akdemir : bir ara Telekomünikasyon Kurulu üyesiydi , süresi dolunca DPT'deki görevine döndü . . Telekom'un denetim kuruluna da bakan danışmanları damga vurdu . Ulaştırma Bakanı Binali Yaldırım'ın danışmanı İbrahim Şahin , Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in danışmanı Kenan Işık ve Devlet Bakanı Ali Babacan'ın danışmanı Burhanettin Aktaş denetim kurulu üyeliğine getirildi . Kavi'ye teklifi Babacan yaptı Kamu özel sektör işbirliğinin zorunlu olduğunu söyleyen İstanbul Sanayi Odası Meclis Başkanı Hüsamettin Kavi , " Bugüne kadar kamunun özel sektörün deneyiminden yararlanması gerektiğini her zaman ifade ettik " dedi . Özel sektörün deneyimini dikkate alarak daha başarılı olunacağına inandıklarını belirten Kavi , " Özelleştirmede neyi başarıp neyi başaramadığımız ortada . Devlet Bakanı Ali Babacan'dan bu yönde bir teklif geldi . Özelleştirme sürecinde deneyimlerimizi aktarmak için görevi kabul ettik . Kenarda kalıp , seyirci olmak temel söylemlerimize ters düşerdi . Yeni görevimizde yararlı olabilirsek temel anlayışımıza ters düşmeyiz " diye konuştu . Doğan Holding'de Haziran 1999'dan bu yana Genel Koordinatör'lük ( CEO ) görevini üstlenen İmre Barmanbek , bayrağı bugünden itibaren Tufan Darbaz'a devrediyor . Tufan Darbaz , Haziran 1001'den bu yana Doğan Holding'de Genel Koordinatör Yardımcılığı görevini yürütüyordu . Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan konuyla ilgili yayımladığı mesajda şunları söyledi : " Mayıs 1001 tarihinde , Ocak 1005 tarihi itibariyle Doğan Grubu'nda bir devir teslim gerçekleşeceğini ve Tufan Darbaz'ın , İmre Barmanbek'ten Genel Koordinatörlük görevini devralacağını duyurmuştuk . Kuruluşların hayatında bayrak değişimi gerekli ve kaçınılmazdır . Kuruluşumuza uzun yıllar emek vermiş İmre Barmanbek de yıllardır başarıyla taşıdığı bu bayrağı bugün itibariyle Tufan Darbaz'a devrediyor . Barmanbek'i Yönetim Kurulu Başkan Vekilliği'ne uğurlarken , kendisine hizmetleri için teşekkür ediyor ve yeni görevinde başarılar diliyorum . " Aydın Doğan açıklamasında , " Grubumuzun , sadece Türkiye'nin değil , aynı zamanda da dünyanın en iyi kuruluşları arasına girmesi için çalışacak ve ilkeli yönetim anlayışımızı devam ettirecek olan Darbaz'a yeni görevinde başarılar diliyorum " dedi . Türkiye'de tasarruf sahiplerinin bilinç düzeyi yükseldikçe yatırım fonları sektörüne olan ilgi de her yıl katlanarak büyüyor . Daha yıl önce milyar dolar seviyesindeki büyüklüğü ile emekleme dönemini yaşayan yatırım fonları sektörü 1001 yılı sonu itibariyle milyar dolar büyüklüğe ulaştı . Arada geçen dönemde iki büyük ekonomik kriz yaşandığını da unutmamak gerekiyor . Yatırım fonları sektöründe tipi yatırım fonlarının toplam içerisindeki ağırlığı yaklaşık yüzde seviyesinde . Geri kalan yüzde 95'lik kısım ise tipi yatırım fonlarından oluşuyor . tipi likit fonlar büyüklük itibariyle sektörün liderliğini yapıyor . tipi tahvil bono fonları ise sağladığı yüksek getiri performansına paralel , büyüklüğünü yıllık bazda en fazla arttıran yatırım fonu türü oldu . Büyümenin kaynakları Geçen yıl sonu itibariyle 5,5 milyar dolar sınırında seyreden fon piyasası büyüklüğü 1001 yılında yüzde 60'in üzerinde bir reel büyüme gösterdi ve milyar dolara ulaştı . Büyümede rol oynayan unsurlardan birisi yatırım fonlarının dolar kuru artışının üzerinde getiri sağlamaları ve dolayısıyla , kendi iç değerlenmeleriydi . Dolar kurunun yaklaşık yüzde 15 artış gösterdiği bir dönemde yatırım fonlarının büyük kısmını oluşturan tipi yatırım fonları yüzde 46 seviyesinde bir getiri sağladı . Yüzde 60'lik reel büyümenin yaklaşık yüzde 50'luk kısmının fonların iç değerlenmesinden kaynaklandığı söylenebilir . Bunun yanında , yeni yatırımcı girişleri de reel büyüme oranına büyük katkı yaptı . Bu unsurun reel büyümeye katkısının ise yaklaşık yüzde 40 seviyesinde olduğu hesaplanıyor . Dolarda son gün atağı Yılın son gününde atağa geçen dolar bankalararası piyasada önceki günü göre 11 bin lira birden yükseldi . MBönin resmi kurlarıyla yıla milyon 446 bin lira seviyesinden başlayan dolardaki yıllık artış ise yüzde 15,5 oldu . Önceki günü bankalararası piyasada milyon 645 bin liradan kapatan dolar , dün valörlü işlemlerde milyon 655 " den kapandı . Ancak daha sonra gelen taleple dolar gün içinde yaklaşık 15 bin lira yükseldi . Dolar , perşembe valörlü işlemlerde milyon 665 bin seviyesine kadar yükseldi . Açık pozisyonu diğerlerine göre yüksek olan oyuncuların son iki gündür dolar üzerinde baskı yarattığı gözleniyordu . Dolardaki yükselişte yıl sonu bilanço hareketlerinin bitmiş olması ve Cumhurbaşkanının mali miladın kaldırılmasını içeren yasayı veto etmesinin yarattığı tedirginlikte etkili oldu . . Faizde de yılın son günü bir puana yakın yükseliş gerçekleşti . Aralık 1001 vadeli bononun faizi gün içinde 55,61 seviyesinden kapandı . Yıla 15. 500 bin yeni yatırımcı 1001 sonu itibariyle milyon kişinin altındaki yatırım fonu sahibi sayısı 1001 sonuna gelindiğinde yaklaşık 1,5 milyon kişiye ulaşmış durumda . Bilinçlenen ve yatırım fonlarının sağladığı avantajların farkına varan tasarruf sahibinin yatırım fonlarına olan ilgisi oldukça yoğunlaştı . Yatırımcıların volatilitenin ve riskin yüksek olduğu 1001 yılında , güvenli liman olan yatırım fonlarını tercih ettikleri görülüyor . 1001'nin son zammı doğalgaza yapıldı . Enerji Piyasası Denetleme Kurulu'nun ( EPDK ) , dün doğalgaz fiyatlarına yüzde 5. Sanayide kullanılan doğalgaza zam ise yüzde olarak belirlendi . EPDK'nın açıklamasına göre Ocak'tan ( bugün ) geçerli olmak üzere dağıtım faaliyetinde bulunan şirketlerin doğalgaz perakende satış fiyatı üst sınırı yüzde 5. Bu miktarın üzerine yüzde 18 oranında KDV ve eski Akaryakıt Tüketim Vergisi yerine konulan Özel Tüketim Vergisi eklendiğinde doğalgazın metreküpü 586 bin 911 liradan satılacak . Zam öncesi bu fiyat 564 bin 559 liraydı . EPDK yetkilileri , kasım ayında yaklaşık 4. Ucuzluk bekliyorduk İGDAŞ Genel Müdürü Süreyya Polat , bu zammın İGDAŞ faturalarına yansıyacağını , artıştan dolayı üzgün olduğunu belirtti . Fiyatlarda düşüş beklediklerini belirten Polat , yapılan zamla birlikte doğalgaz fiyatının metreküp başına 11 bin 555 lira zamlandığını belirtti . Polat , " Biz anlaşmalarımız çerçevesinde BOTAŞ'dan 1001 yılı için asgari 1. Almazsak da parasını ödüyoruz . Bu da fiyatları etkileyen önemli etkenlerden birisi " diye konuştu . Yazın öde , kışın ısın İGDAŞ Genel Müdürü Süreyya Polat , doğalgaz abonelerine , faturalarının yükünü 11 aya yayma olanağı getireceklerini söyledi . Polat , şöyle dedi : " Biz önümüzdeki aydan itibaren abonelerin doğalgaz faturalarını 11 aya eşit taksitler biçiminde yapmayı planlıyoruz ve bunu bir proje olarak hazırlıyoruz " dedi . Böylece faturanın yükünün hafifleyeceğini kaydeden Polat , devletin de doğalgaz üzerinden alınan vergiyi aşağıya çekmesi gerektiğini kaydetti . Doğalgazın Türkiye'de kullanılmaya başlandığı senelerde alınan KDV miktarının yüzde dolayında olduğunu kayededen Polat , " Şu anda bu rakam yüzde 16'ye varmıştır . Ben bir gece belki aç yatabilirim ama soğukta yatamam . Vergi oranı yüzde 10 oranında aşağıya çekilmelidir . Bu da fiyatları aynı oranda ucuzlatacaktır " dedi . Türkiye'nin dördüncü cep operatörü Aycell'in mali durumundaki kötüleşme Yüksek Denetleme Kurulu'nun ( YDK ) raporlarına yansıdı . Kurumun TBMM'ye sunduğu rapora göre Aycell , 115 trilyon lira zarar etti . YDK'nın hazırladığı 1001 yılı raporuna göre , Aycell'in büyük zararında pazara geç girmesi , siyasi otoritece verilen GSM pazarına giriş izninin rekabetin en yoğun yaşandığı ve ülke ekonomisi büyüme hızının gerilediği bir döneme isabet etmesi belirleyici oldu . Aycell'in Ekim 1001 tarihi itibariyle ancak 155 bin 160 aboneye ulaştığı kaydedilen raporda , şirketin 15 Aralık 1001'den bu tarihe kadar Turkcell'in 14. Yolları kan gölüne çeviren trafik canavarları , varlıklarını önemli ölçüde sürücü kurslarına borçlu . . . Çünkü merkezi sınav sistemine geçilmesine rağmen parayı veren hiç sıkıntı çekmeden ehliyetini alıp trafiğe çıkıyor . Bülent Özdemir , bazı sürücü kurslarını dolaşarak , yaşanan çarpıklığı saptadı . SANA TAKTİK VERİRİM Muhabirimizin ilk durağı Esenyurt'taki Öz Aksu Sürücü Kursu oldu . Burada 50 yıllık sürücü olduğunu söyleyen Salih Demir tarafından karşılandı . Demir'e sınıfı ehliyet almak istediğini söyledi . Muhabirimiz , işleri yoğun olduğu için kurslara katılamayacağını belirtince Salih Demir , " Hangi okul mezunusun " diye sordu . Üniversite mezunu olduğunu öğrenince " Oo hiç sorun değil . Hem üniversite mezunusun hem hemşerimsin . Biz ne komalıklara ehliyet verdik sen mi alamayacaksın " dedi . Direksiyon sınavının çok kolay olduğunu söyleyen Demir , " Topu topu 150 metre gideceksin . Ben sana bir gün öncesinden taktikleri veririm " diye de ekledi . Okmeydanı'ndaki Özel Rıdvan Sürücü Kursu'nda ise Arzu Öncü tarafından karşılandık . Muhabirimiz , derslere katılamayacağını söyleyince , Arzu Hanım , " Ben hallederim . Siz vereceğim kitaplar ve testlere çalışın " dedi . Arzu hanım , müşterisinin direksiyon eğitimine gelmesine de gerek olmadığını söyledi ve " Sınavdan önce pisti görmeye gelirsen yeter " dedi . Ümraniye'de Tümbay Sürücü Kursu ise müşterisinin derse gelmemesini dert etmediği gibi , gelmeyenlere indirim yapıyordu . Kayıt görevlisi , muhabirimize direksiyon derslerine girmezse 100 milyon liralık indirim yapacağını söyledi . İNDİRİM VAR Daha sonra Üsküdar'daki Bora Sürücü Kursu'ndan Sefer Ülker ile görüştük . Ülker , " En azından pazar günleri girin . Diğer günlerde biz sizi idare ederiz " dedi . Ülker de zorunlu olan direksiyon eğitimine gelinmezse 50 milyon liralık indirim yapabileceğini söyledi . Derse girmek mecburi ama . . . Adayların , kursa devamı zorunlu . Ancak bazıları öğrenci derse gelmezse bile gelmiş gibi gösteriyor . Ayrıca kursların her kişiye 10 saat direksiyon dersi vermesi şart . Ancak kurslar , çıkarlarına uygun olduğu için öğrenciden gelen talebi de dikkate alarak bu eğitimi vermeyebiliyor . İnternetin Türkiye'de yaygınlaşmasıyla internet bağımlılığı da psikolog ve psikiyatristlerin inceleme alanına girdi . Uzmanlar , internet bağımlılığıyla ilgili kendilerine çok vaka gelmediğini ancak internetle ilgili en büyük sorunun seks ve aldatma olduğunu belirtiyorlar . Etrafınızda böyle örnekler çok görmüşsünüzdür . . . Belki de içlerinden biri sizsinizdir . Aralıksız her gün internete girip uzun saatler geçiren , yemeğini bile bilgisayar başında yiyen , kurduğu sanal arkadaşlıklar nedeniyle gerçek arkadaşlarını ve dünyayı unutan kişilerdir bunlar . Psikiyatristler , böyle insanları internet bağımlısı olarak nitelendiriyor . Ancak uzmanlar , bu tür sorunlar yaşayan insanların nadiren kendilerine başvurduklarını söylüyor . Doktor yardımı alanlar ise sanal anlamda yaşanan cinsel deneyimlerden sonra sorun yaşayanlar . İsteksizlik başlamıştı Psikiyatrist Mustafa Güveli , karşısına gelen ilk vakayı şöyle anlatıyor : " İlk karşılaştığım hastamın sanal seks tecrübesinden sonra cinsel yaşamında ciddi anlamda performans kaybı oluşmuştu . Eşiyle ilişkilerinin bozulduğunu söylüyordu . Uyarılma sorunu ve istek kaybının olduğunu belirtiyordu . Bir süre sonra cinsel anlamda olumsuz deneyimlerinden pişman olup suçluluk duygusuyla depresyona girenler gelmeye başladı . Sonraları konunun sosyal boyutuyla ilgili başvurular başladı . Eşinin sabahlara kadar bilgisayarın başında olmasından sıkıntı duyan kadınlar geldi . " Eşinizin sizi sanal ortamda aldattığını nasıl anlarsınız ? Uyku düzeni : Sohbet odaları ve sanal seks buluşma yerleri gece geç saatlerde dolup taşar . Bu nedenle sanal seks yaparak eşine ihanet eden kişinin uyku düzeni bozulur . Geçmişte erken yatan kişi , bu saatlere ayak uydurabilmek için gece geç saatlere kadar oturmak zorundadır . Gizlilik ihtiyacı : Sevgiliniz ya da eşiniz sanal dünyada sizi aldatıyorsa , gerçekleri saklamak için eskisinden daha büyük çaba sarf eder . Mesela siz , chat yaparken odaya girdiğinizde bir anda ekrandaki pencere kapanır . Evdeki bilgisayarında kullandığı chat programlarının history ( arşiv ) bölümünü hep siler . Kullandığı chat programlarına başkalarının girmelerini önlemek için sürekli şifre kullanır . Ev işleri : İnternette kalma süresi uzamaya başlar ve bu nedenle evdeki sorumluluklar ya da ev işleri çoğunlukla savsaklanmaya başlar . Yalan : İnternet için yapılan ödemeleri saklamak amacıyla kredi kartı , sanal sevgiliyle görüşmeler nedeniyle de telefon faturaları saklanır . Telefon faturasında internete ödenen miktar konusunda yalanlar da giderek sıklaşır . Eğer evde değilseniz telefonu sürekli meşgul çalıyordur . Sorduğunuzda mp5 indiriyordum gibi yalanlara başvurabilir . Kişilik değişiklikleri : Eşiniz internet kullanmaya başladığından beri gözle görülür biçimde değiştiyse tehlike zilleri çalıyor demektir . Araştırmacılara göre internette sanal seks yapan erkekler giderek sessiz ve daha ciddi oluyor . Ayrıca sanal seks yapan kişi , eşiyle ilişkisinin gidişatı konusunda karşı tarafı suçlamaya başlıyor ve sekse ilgisi azalıyor . İlişkiye yatırım : Sanal aşk yaşayanlar , yoğun internet takvimleri izin verse de evlilik ilişkilerinin giderek dışına çıkıyor . Akşam yemeği sonrası bulaşık yıkarken sohbet etmek ve hafta sonu ortak etkinliklerden kaçınıyorlar . Sorumluluk olmaması çekici Psikiyatrist Mustafa Güveli , sanal seks yapanların kendilerini nasıl hissettiklerini şu sözlerle tanımlıyor : " Sokakta yürüyen bir adama ya da yanınızda çalışan birine Gel seninle sevişelim demenin yükü ağırdır . Sanal sekste ise rahatlık var . Bazısının sosyal statüsü , bazısının dini inançları reel anlamda aldatmayı kaldırmıyor . Sanal sekste ise sorumluluk yok . Pek çok gerçeği sırtına almadan sanal alemde bunu yaşıyor . Ama ortaya çıkınca çiftler arasında çok kaotik durumlar yaşanıyor . Sanal seksi bıraktığınızda artık her şey bitmiş , sıfır kilometre pürüzsüz bir adam değil , bağımlı birisinizdir . Sanal seks bağımlılığı bir hastalık olmuştur . Bana gelen hastaların çoğu erkek . Uyarılma , sertleşme , boşalma sorunu yaşıyorlar . Bir yerden sonra gerçek cinsellikten zevk alamama durumu ortaya çıkıyor . Evde mutsuz bir adam eşine ilgi gösteremiyor . " Eşler depresyon bile geçirebilir Doktor Güveli , kendisine başvuran ve eşlerinin sanal seks yaptığını fark eden kişilerin ruh hallerini de şöyle açıklıyor : " Eşleri kendini aldatılmış ve aşağılanmış hissediyor . Bu işin kafada bittiğini , ilişkinin gerçekte yaşanmasıyla sanal alemde yaşanması arasında çok ciddi bir fark olmadığını düşünüyor . Kadın , eşinin kendisini bilgisayarla aldattığını düşündüğünde kendisini ciddi aşağılanmış hissediyor . Bu nedenle çok ciddi depresyonla gelen insanlar var . İlaç ve psikoterapi yapıyoruz . " Sanal ortamda yapan gerçek hayatta da yapar Psikiyatrist Güveli , sanal seksin aldatma olup olmadığı yönündeki sorumuza şöyle cevap veriyor : " Bence aldatmadır . Eğer baskılar kalkmış olsa insanların yüzde 95'i birileriyle cinselliği yaşayabilir . Sosyal statüsü , dini inançları , toplumun bu işe bakışı , ahlaki değerleri , kendisine yüklemiş olduğu misyon çatışmasından dolayı kişi , eşini veya sevgilisini aldatmaktan kendisini alıkoyuyor . Siz eşinize âşıksınızdır . Ama cinsellik öyle bir şey ki tansiyon yükseldiğinde sadece anı düşündürten bir şey . Siz anla meşgul olmaya başladıysanız aldatma başlamıştır . Sanal alemde aldatmayı kafasına koyan adam , bunu gerçek yaşama çok kolaylıkla dönüştürebilir . Benim tavsiyem ; gerçek yaşamda yapamadığınız bir şeyi sanal alemde yapmayın . " SANAL ALEMCİLER ANLATIYOR Gerçek ilişkimi renklendirdi S. ( Kadın , Öğretmen ) S. kendi deyimiyle gayri ciddi bir ilişki içindeyken yaşadığı deneyimi anlatıyor : İcq'yu arkadaşlarımla yazışırım diye kullanmaya başlamıştım . Üç sene önce ilk kez denedim . Sanal seksin varlığını arkadaşımdan duymuştum . dönem çok da ciddi olmadığım bir erkek arkadaşım vardı . Ama sevgilimdi sonuçta . . . Bir gün bir adam beni buldu . İlk önce özel sorunlardan bahsederek başladım . Kafam bozuktu . Sorunlarımı paylaşmak istedim . Biri bilsin ama müdahale etmesin istedim . Kısa bir süre sonra konu diğer tarafa kaydı . Dizginler benim elimdeydi . Canım istediğinde görüşüyordum , bazen invisible ( görünmez ) oluyordum . Yüz yüze hiç görüşmedim . Gerçeğe taşımadığında , onun sanal bir şey olduğunu bildiğinde , gerçek hayatının içine sokmadığında güzel . Günlük sıkıntıdan seni alıp sıyırıyor . Gerçek hayattaki ilişkimde daha hevesli oldum . Bunu bir aldatma olarak düşünmedim . Tekdüze bir ilişkiydi ve heyecan kattı . Şu anda ciddi bir birlikteliğim var ve ihtiyaç duymuyorum . Şu an yapsam vicdanım rahat olmaz . Sevgilimden intikam almak için yaptım Ç. ( Erkek , Mühendis ) : yıl önce sevgilim beni terk ettiğinde bir anda ortada kaldım . Kendimi toparlamam uzun zaman aldı . süreçte daha önce de kullandığım internete dadandım . Zaten uyuyamıyordum . Bari chat yapayım , zaman geçsin diyerek başladım . Chat odalarındaki bu tür sanal seks tekliflerine uzun süre direndim . Kısa bir süre sonra da bu odalara girmeyi bıraktım . Sadece icq üzerinden konuşuyordum . Rasgele gelen sanal seks tekliflerine sıcak bakmaya başladım . Bir süre sonra da kendimi kaybettim . Yalnız yaşadığım için sanal seks yaptığım kadınları evime davet ettim . Çoğunluğu gelmedi tabii , ama aralarında gelenler oldu . Bir süre sonra hayatım bir geceliğine seviştiğim ve ertesi gün tanımadığım kadınlarla doldu . Kendime geldim . Ama sanırım sevgilimden intikam almak için yaptım . Şimdi kendime zarar verdiğimi görüyorum . Yakalanma korkusu zevki katlıyor S. ( Erkek , IT uzmanı ) : Bilgisayar benim işim . Haliyle bütün günüm , hatta işler uzadığında bütün gecem onun başında geçiyor . Gece geç saatlere kadar çalıştığımda yapmam gerekenlerle uğraşırken en büyük zevkim başkalarıyla chat yapmak . Sanal seks de çok sıradan bir şey . Yani ha biriyle geyik yapmışsın , ha sanal seks . Tek farkı tüylerin ürperiyor . Zaten bütün gün bilgisayarla uğraştığım için evde internete girmeyi pek canım istemiyor . Ama ofiste yapılan sanal seks daha zevkli . Çünkü orada yakalanma korkusu var . Adrenalinin had safhaya çıkıyor . Kara Harp Okulu'nda yeni eğitim öğretim yılının ilk dersini veren , Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü Müdürü Prof . Dr . Ergün Aybars , " Türkiye mozaik değildir . Bu yaklaşım ülkeyi parçalar " dedi . Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman ve Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un katılımıyla Harp Okulu eğitim öğretim yılı dün açıldı . " Tanzimattan Günümüze Türkiye Avrupa İlişkileri " konulu açılış dersini veren Aybars , " Türkiye'nin bir mozaik olmadığını " ifade ederek , şunları söyledi : " Türkiye'ye Ermenilerin , Rumların , Kürtlerin , Çerkezlerin ve diğerlerinin katkısı vardır . Bunlar pastayı zenginleştiren katkılardır . Ama yeni Türkiye'yi mozaik olarak değerlendirmek , ileride ülkenin parçalanmasına neden olabilir . " Kıbrıs'ı çözmekten aciziz Atatürk'ün diplomatik dehasına değinen Aybars , Hatay'ın tek bir kurşun atılmadan Türk topraklarına katıldığını söyledi . Aybars , aynı Atatürk'ün yeri geldiğinde büyük bir devrimci olduğunu kaydederek , Menemen olayını anımsatıp , " Biz şimdi Kıbrıs'ı çözmekten aciziz " dedi . 11 Eylül darbesinin Türkiye'yi terörden çekip çıkardığını dile getiren Aybars , 1980 sonrası gelişmeleri şöyle değerlendirdi : " ASALA'nın yerini PKK aldı . Bunlar 1964'ün izleri , Türkiye'ye büyük fatura çıkarıldı . Güçlü Türkiye yerine zayıf Türkiye istiyorlar . Şimdi itilen kakılan Türkiye'yiz . " Yazar Ahmet Altan , Milliyet'in manşetten yayımladığı Almanya'daki konuşmasının baştan sona yalan olduğunu iddia ediyor . Ancak Milliyet Gazetesi hiçbir haberi , doğruluğunu teyit etmeden yayımlamaz . Ayrıca Altan'ın iddia ettiği gibi Milliyet'in , kendisiyle hiçbir sorunu yoktur . Nitekim bu haber de hazırlanırken , toplantıda Ahmet Altan'ın konuşmasını dinleyen kişilerin görüşlerine başvuruldu . Görüşlerini aldığımız kişilerin hepsi Ahmet Altan'ın paneldeki sözlerini doğrulayıp bu konuşmadan duyduğu rahatsızlığı dile getirdi . İşte Ahmet Altan'ın sözlerini " salonda " dinleyenlerden bazılarının söyledikleri : Paneli düzenleyen Frankfurt Türk Alman Kulübü Başkanı Dr . Emin Cezayirli : Yönetim Kurulu olarak Altan'ı protesto etme kararı aldık . Frankfurt Güncel Gazetesi sahibi Sevil Öztürk : " Milliyet'in yazdıklarının hepsi doğru . Neden şimdi inkâr ediyor ? Konuşmasında Türkleri çok küçülttüğünü hissettim . . . " Ahmet Altan , 4. Pastırmalı yumurta konusu üzerinde durdu , Türk erkeklerinin başka özelliği yokmuş gibi . Bu konuyu üst üste gündeme getirdi , Türk kültürüyle özdeşleştirdi . Sözleri dalga geçer gibiydi . Almanlar'ın Mozart'ı Goethe'si var , bizim pastırmalı yumurtamız var dedi . Avrupa uyum yasaları 15 yıl önce çıksaydı , 50 bin kişinin ölmemiş olacağını söyledi . Milliyet'te yayımlanan sözler Ahmet Altan tarafından söylenmiştir . Zaten söylediklerini en az 100 kişi duydu . Türk erkeklerine ahmak dedi . " Frankfurt Türk Alman Kulübü eski yöneticisi Abdullah Eldilekli : " Kültür ve erkekler konusundaki konuşmaları algılamaya bağlı . Bazen deriz ya , Biz erkekler ne kadar aptalız gibisinden . anlamda söyledi Türk erkekleri ahmak diye . Paneli yöneten Deutsche Welle Türkçe yayın servisinden Baha Güngör : " Çok üzüldüm ve kızdım . Altan'ı boykot etmek için , toplantı sonrası verilen yemeğe katılmadım . " Avrupa Türkiye Cumhuriyet Kadınları Derneği Başkanı Sultan Can Atıcı : " Altan , Türk erkeklerinin ahmak olduğunu söyledi . Sadece erkeklere değil , kadınlara da hakaret etti . Lozan konusunda bizim övünülecek değil , komik bir anlaşma yaptığımızı söyledi . Cumhuriyet'i yerdi , Osmanlı'yı övdü . Osmanlı zamanında sanki Türkler , Kürtler ve Aleviler daha iyi yaşıyorlarmış gibi bir hava yarattı . Bu bence söylediklerinin en kötüsüydü . Devletin girdiği her yerde kan var gibi sözler etti . Söyledikleri bana çok ağır geldi ama misafir olduğu için sustum . Aslında daha da ileri gidecekti , askere bile çatacaktı ama onlardan korktuğu için ileri gidemedi . Ordu hakkında konuşmak istemiyorum onlar beni mahkemeye veriyor dedi . " 10'da birini ben söylesem Türkler düşman olurdu Avrupa Parlamentosu Milletvekili Ozan Ceyhun : " Milliyet gazetesindeki haberi gördüm . Çok detaya girmek istemem ama paneli izleyip haberi yazanı suçlamak doğru olmaz . toplantıda haberi yazacak malzeme vardı . Ahmet Altan'ın yaptığı konuşma öyle yorumlanmaya müsait . Ahmet Altan öyle değerlendirmiyorsa onu bilemem . Ancak gazeteciyi suçlamak yanlış olur . Konuşmayı yapan buna olanak sundu . Ahmet Altan sonradan bunları kastetmedim diyebilir ancak haberi yazan kişinin bence hiç günahı yok . Konuşmayı dinleyince benim de ilk tepkim şöyle oldu . derneğin Başkanı Emin Cezayirli var , onunla da konuşabilirsiniz . Emin Bey'e şöyle dedim : " Bu konuşmaların 10'da birini ben yapsam Almanya'daki bütün Türkler bana düşman olurdu . Edebiyatçılara ne kadar geniş olanak sunuyorsunuz . . . " anlamda bu konuşma müsaitti böyle bir habere . Çok kalitesiz konuşmaydı İçimden " Bu konuşmayı dinlemek zorunda değilim " diye de düşündüm . Aslında şöyle dedi , böyle dedinin ötesinde çok kalitesiz bir konuşmaydı . Almanya'da yaşayan Türkleri bilmeyen , tanımayan , onları oldukça " aptal " yerine koyan , onlara işte iki saat bir şeyler sunup bir an önce buradan gideyim diyen bir konuşma tarzıydı . Tabii arada radikal açıklamalar oldu . Yani oradaki gazeteci arkadaş için malzeme vardı dersem yalan olmaz . " Türkiye ve KKTC , bütünleşme yönünde önemli kararlar alarak , Kıbrıs sorunu çözülmeden Kıbrıs Rum Kesimi'ni tam üye almaya hazırlanan Avrupa Birliği'ni ( AB ) uyardı . Ankara'da gerçekleşen Ortaklık Konseyi toplantısında iki ülke Adalet , İçişleri , Gümrük ve Maliye mekanizmalarını uyumlu hale getirecek anlaşmalar imzalandı . KKTC vatandaşlarının önkoşulsuz Türk vatandaşı olmasının önü açılırken , uluslararası arenada tanınmayan KKTC'li sporcuların da müsabakalara Türkiye bayrağı altında katılması benimsendi . Fatih , Haliç ve Kültür üniversitelerinde , 1001 1005 eğitim ve öğretim yılına törenle başlandı . Açış konuşmasını Mütevelli Heyeti Başkanı Prof . Dr . Gündüz Gedikoğlu'nun yaptığı Haliç Üniversitesi'ndeki törende Rektör Prof . Dr . Ahmet Yüksel de yıl önce 49 öğrenciyle yola çıkan üniversitede bu eğitim döneminde öğrenci sayısının 1100'e çıktığını belirtti . Fatih Üniversitesi'nde düzenlenen törende de rektör Prof . Dr . Turgut Balkaş , üniversitenin akademik akreditasyonunun tamamlanması için derslerin kredi ve içeriklerinin Batı ülkeleriyle aynı düzeye çekildiğini vurguladı . Kültür Üniversitesi'nin Şirinevler'deki kampusunda düzenlenen yeni akademik yılın açılışında konuşan üniversitenin Mütevelli Heyeti Başkanı Fahamettin Akıngüç , bu yıl bin öğrencinin okuyacağı üniversitenin . yaşına girdiğini söyledi . Bazı partilerin seçim kurallarını ihlal ettiğini öne süren araştırmacı Tarhan Erdem , ay yıldızın , parti amblemi olarak kullanılamayacağını öne sürdü . Ay ve yıldızın Türk bayrağını temsil ettiğini söyleyen Erdem , " Parti de bunu amblemi alarak kullanamaz çünkü Türk bayrağıdır . 198 sayılı kanun böyle yazıyor " dedi . Bunu değerlendirecek olan kurumun Yüksek Seçim Kurulu ( YSK ) olduğunu da söyleyen Erdem'in sözleri tartışma yarattı . Ahmet Hamdiünlü ( YSK Başkan Yardımcısı ) Ay yıldız kullanılır Parti amblemlerinde öyle herkes istediğini kullanamıyor . Parti amblemlerinde nelerin kullanılamayacağına ilişkin yasal düzenlemeler var Bu kanunla belirtilmiştir . Örneğin Türk bayrağı , geçmişteki Türk devletlerine ait bayraklar ve Arapça ibareler kullanılamaz . Ancak ay yıldız kullanılabilir . Bayrak Kanunu'nda da bu konuda açık hüküm var ; parti amblemlerinde Türk bayrağı kullanılmayacak diye . Yani bir parti , ambleminde Türk bayrağının kendisini kullanamaz ama ay yıldız olarak düzenlenmesi mümkün . Bunları değerlendirecek olan YSK'dır . YSK değerlendirmelerini de kanunlar çerçevesinde yapar . Prof . Dr Ahmet Sözen ( Siyaset Bilimci ) Bütün yasaklara karşıyım Ay ve yıldız , bayrakta kullanılıyor diye bu iki sembolü başka bir yerde kullanmayı yasaklayan mantığı kabul etmek zor . İslam dini de ay ve yıldızla sembol ediliyor . Bütün yasaklara karşıyım . Sembollerle yola çıkarsak , birçok şeyi yasaklamamız gerekir . Bu yasakların limiti ne ? Nerede duracağımıza nasıl karar vereceğiz ? Bir yıldızın beş köşesi olur , bir başka yıldızın yedi köşesi şimdi hangisini yasaklayacaksınız ? Ya da ayın beli daha kalın olur , bir başka ayın daha ince olur , bunun ölçüsü ne olacak ? Beş köşeli yıldızı , yedi köşeli yapıp yasağı delebilirsiniz . Dolayısıyla bu tür yasakları çok saçma buluyorum . Prof . Dr . Arif Esin ( Uluslararası Hukuk ) Soruşturma açılmalı Bayrak Kanunu'na göre yasaktır . Bayrak motifi hiçbir emtianın ( maddenin ) üzerinde bulunamaz . Bu siyasi parti dahi olsa . Bir siyasi parti bunu afiş yaptığında , bu partiyi benimsemeyen kişiler tarafından da bu amblem yere düşecek , yırtılacak , atılacaktır . Bayrak , tüm Türkiye'ye ait olduğu için kimse bayrağı kendi çıkarlarına malzeme edemez . Yasa bunu söylüyor . Dolayısıyla böyle bir kullanım doğru değildir . Savcılığın derhal böyle bir olaya karşı soruşturma açması lazım . YSK yasaları uygulamakla yükümlüdür . Bu konuda bağımsız karar veremez . Düzenlemeler bunu yasaklıyorsa , " YSK'nın izniyle " diye bir şey olamaz . Ali Coşkun ( AKP Milletvekili ) Siyaseten sakıncalı Yasaklı bir Türkiye ile bir yere varılmayacağını her zaman söylüyoruz . Ama , insanlar için kutsal bilinen bazı kavramları da siyasete alet etmemek lazım . Bir devleti sembolize eden bayrak da kutsaldır . Bayrağa bürünmek sevgidendir . Dolayısıyla çocukların ve gençlerin bayraklı kıyafetler giymesinin bayrak sevgisiyle yapıldığına inanıyorum . Ancak onun da siyasi bir parti tarafından istismar edilmemesi gerekir . Ay yıldızı , bir partinin öncelikle alması güzel değil . Eğer ay yıldız kullanılacaksa , zaman bütün partiler , herkes flamalarında kullanmalı . Siyaseten sakıncalar doğuracaktır . Nesim Malki cinayetinde " azmettirici " olarak yargılanırken tahliye edilen Erol Evcil , bugün bedelli askerlik yapmak için Burdur'daki birliğine teslim olacak . 18 gün silah altında kalacak olan 55 yaşındaki Erol Evcil , idam cezası istemiyle yargılandığı davada 54 ay tutuklu kalmıştı . Bursa . Ağır Ceza Mahkemesi'nde geçen ay son duruşmada tahliye olan Evcil , cezaevindeyken bedelli askerlikten yararlanmak için başvurmuştu . Şanlıurfa'da Jandarma'nın düzenlediği operasyon sonucu ele geçirilen ve nükleer silah saflığında uranyum olduğu iddia edilen 15. ÇNAEM Müdürü Dr . Güler Köksal , maddenin , kum şeklinde çinko , demir , zirkonyum ve mangan elementlerinden oluştuğunu belirtti . Aday listelerinde yer bulamayan milletvekilleri ile baraj altı kalması beklenen partilerin seçimi erteletme girişiminde ilk raunt bugün yapılacak . DYP , AKP , DSP ve MHP tatil kararı aldırmaya ; YTP , ANAP ve SP ile küskünler Meclis'i açık tutarak seçim kararını iptal ettirmeye çalışacak . Küskün cephesi , bu sabah erken saatlere kadar , seçimlerin Kasım'da yapılmasını isteyen blokun lehinde görünen ibrenin yönünü değiştirmeye çalıştı . Meclis , bugün Anayasa gereği açılacak , ancak bu olağan toplantıda Kasım'da seçim kararı verildiği günden bu yana yaşanan " seçimi erteletme " tartışmalarında da sona gelinecek . Seçim isteyen cephenin oyları " görünürde " 551'yi bulsa da , 104 olan seçim karşıtı cephe , küskünlerin oyu ve " sessiz " desteğiyle Meclis'i açık tutmaya çalışacak . DSP ve DYP'den gelecek fireler nedeniyle her iki cephe de sonuç üzerinde kesin bir tahminde bulunamıyor . Seçimin ertelenmesine önderlik eden YTP ise , DSP'den beklenenin üzerinde fire geleceğini , MHP ve DYP'nin de fireleriyle 500'e yakın oyla Meclis'in açık kalmasını sağlayacak bir karar çıkacağını savunuyor . DYP harekete geçti DYP Grup Başkanvekili Turhan Güven , dün sabah erken saatlerden itibaren Meclis'te seçim isteyen cephe ile temas kurdu . Güven , AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz ile görüştü . Kapusuz ve Güven , milletvekillerinin seçim çalışmalarına devam edebilmesi için bugün tatil kararı alınması gerektiğini söyledi . 5'er milletvekili bulunan CHP ve Yurt Partisi ile de görüşen Güven , CHP lideri Deniz Baykal'dan tam destek aldı . DYP'nin Danışma Kurulu toplantısı çağrısı üzerine TBMM Başkanı Ömer İzgi , Ekim'e kalmasını istediği tatil oylamasını açılış gününe aldı . Danışma Kurulu 11. Uzlaşma çıkması beklenmediği için DYP öneriyi Genel Kurul'a getirecek . Açılış töreninin ardından tatil önerisi üzerinde görüşme ve oylama yapılacak . DYP Meclis Grubu toplantısı da bugün saat 11. Toplantıda Meclis'in tatile girmesi yönünde tavır için grup kararı alınacak . DYP lideri Tansu Çiller , toplantının ardından seçimi erteleme girişimlerine karşı liderler turuna çıkacak . Kim ne yapacak ? Seçim karşıtı cephedekilerin toplam oyu 104 , seçim isteyenlerin oyları ise " firesiz " 551'yi buluyor . Ancak MHP , DSP ve DYP'deki " küskünlerin " parti yönetimlerine bayrak açması durumunda birkaç oy farkla dengenin küskünlerin lehine dönmesi de söz konusu olabilecek . Küskünlerin umdukları fire gelirse , seçim isteyen bloktan 60 dolayında milletvekilinin karşı cepheye geçmesiyle 161'ye karşılık 164 oyla " çalışmalara devam " kararı çıkabilecek . Ancak bu 60 milletvekilinin sadece oylamaya katılmayarak küskünlere pasif destek vermesi halinde , 104'e karşı 161 oyla Meclis'in seçimlere kadar tatile girmesi kararı çıkabilecek . Partilerde son durum MHP : Yönetim 50 küskünün seçim karşıtı cepheye destek vermesini bekliyor . Küskünler bu sayının 40'ı bulabileceğini iddia ediyor . AKP : Abdullah Gül , seçimi erteletme gayreti içinde olanlara TBMM'de 59 milletvekiliyle karşı çıkacaklarını söyledi . DSP : Ecevit'in grubu serbest bırakması , seçime karşı olan milletvekillerine cesaret verdi . DSP'den 10 dolayında fire bekleniyor . DYP : Kasım'da seçime gidilmesi yönünde tavır için grup kararı alınacak . Parti yönetimi 10 fire bekliyor . SP : 46 milletvekiliyle seçimin ertelenmesinden yana tavır koyacak . ANAP : Seçimi erteletmek için çalışacak . Ancak listelere giremeyen milletvekillerinin yönetimle yaşadıkları sorunlar nedeniyle 61 milletvekilinin de gelip " kabul " oyu vermesi beklenmiyor . YTP : YTP seçimi erteletmek için çalışsa da , grup içinde bu harekete karşı çıkan isimler var . Bu nedenle 59 milletvekilinin tümü oylamaya gelmeyecek . İslam konusundaki reformist görüşleriyle tanınan Prof . Dr . Yaşar Nuri Öztürk'ün , dün sürpriz şekilde CHP'den milletvekili adayı olmaktan vazgeçtiğini açıklaması , partide krize neden oldu . Açıklamayı televizyondan öğrenen CHP lideri Deniz Baykal , " Türkçe ezan " konusundaki sözlerine tepki gösteren Öztürk'ü ikna ettiğini söyledi . CHP ile Öztürk arasındaki iplerin kopmasına neden olan olaylar , Öztürk'ün İslamcı çevrelerin tepkisini çeken " Anadilde İbadet " adlı son kitabı ve kitapla birlikte başlayan " Türkçe ezan " tartışmasıyla başladı . Habertürk'te önceki akşam yayınlanan Basın Kulübü programına katılan Baykal'ın , Türkçe ezan konusunda , " CHP ile alakası yok . Bizim meselemiz değil " değerlendirmesine kızan Öztürk , adaylıktan çekilme kararı aldı . CHP ile girmeyeceğim Öztürk , dün sabah Sibel Can'ın babası adına İstanbul'da yaptırdığı ilköğretim okulunun açılışında , şu açıklamayı yaptı : " Seçimlere CHP ile girmeme kararı aldım . Bunun nedenini bir iki gün sonra yapacağım basın toplantısında açıklayacağım . Şimdilik bana daha fazla soru sormayın lütfen . " Baykal ile telefon görüşmesi yapan Öztürk , kararıyla ilgili Baykal'a hiçbir şey söylemedi . Durumu televizyondan şaşkınlıkla öğrenen Baykal , Öztürk'e telefon ederek ikna etti . Yaklaşık trilyon liralık Hazine yardımı için alelacele 41 ilde teşkilatlanmasını tamamlayan , ancak ay önce teşkilatlanma koşulunu yerine getiremediği gerekçesiyle parayı alamayan YTP , kaynak sıkıntısını Hazine'den sorumlu eski Devlet Bakanı Recep Önal'ın eli sıkılığı sayesinde çözdü . Partide , boşa kaynayan çaydanlıklara bile müdahale eden Önal , bir yandan yaklaşık trilyon lirayı bulan borcu döndürmeye , bir yandan da yeni açılan teşkilatlarla seçim kampanyasına dönük harcamalara para yetiştirmeye çalışıyor . Milletvekillerinden toplanan paralarla oluşturulan kasa ise sürekli açık veriyor . Buna karşı Önal , sadece " yağlı kurşuna " para veriyor . Borç konusunda güvenilir bir yapıları olduğunu ve ocakta Hazine yardımı alabilecekleri için vade yapmakta zorluk çekmediklerini belirten Önal , " Geçen gün bir arkadaş milyon dolar bulup getirecekti . İstemedim . Fazla açılmıyorum . Sınırlı harcayınca sorun olmuyor " diyor . Bugün ne olacak ? TBMM , Anayasa uyarınca bugün kendiliğinden toplanacak ve " olağan açılış töreni " yapılacak . Genel Kurul 15. İstiklal Marşı okunduktan sonra Meclis Başkanı Ömer İzgi , seçimlere dönük mesaj da içermesi beklenen kısa bir açılış konuşması yapacak . Ardından Meclis , " Kasım seçimlerine kadar tatil kararı " konusunu tartışmaya geçecek . Neden tatil kararı ? Tatil kararı alınmazsa Meclis seçim sonrasına kadar açık kalacak . Seçim isteyen cephe , her an seçimlerin erteletilmesi için zemin arayanlara karşı tatil kararı aldırmaya çalışacak . Tatil kararı nasıl alınır ? Danışma Kurulu önerisinin Genel Kurul'da kabul edilmesi gerekiyor . Uzlaşma sağlanamazsa ne olacak ? Danışma Kurulu önerisinin Genel Kurul'a gelebilmesi için parti gruplarının toplantıya katılması ve oybirliği gerekiyor . Bu sağlanamazsa , aynı talebin Genel Kurul'da parti grubu önerisi olarak oylanması gündeme gelecek . Genel Kurul'da ne olacak ? Başkanın konuşmasının ardından Meclis rutin çalışmasına başlayacak . Tatil önerisi görüşülecek . Grup temsilcileri görüşlerini açıklayacak . Ardından oylamaya geçilecek . Başkan oylamayı erteleyebilir mi ? Meclis Başkanı açılış törenine gölge düşmemesi için Ekim'e bırakmak istediği oylamayı , Danışma Kurulu toplantıya çağrıldığı için ilk güne almak durumunda kaldı . İzgi'nin bu konudaki tartışmayı ertesi güne bırakma yetkisi bulunmuyor . Gizli oy kalkan olur mu ? Tatil kararı " işari " oyla alınıyor . Vekillerin el kaldırarak oy kullandığı bu yöntemde kimin , ne oy kullandığı görülebiliyor , ancak tutanaklara geçmiyor . İşari oylamada sayım zor olmasından dolayı bugün elektronik oylama yapılabileceği kaydedildi . Bu durumda kimin , ne oy kullandığı değil , yalnızca sonuç görülüyor . Kaç oyla karar alınabiliyor ? Meclis'te " karar yeter sayısı " olan 159 milletvekilinin oylamada hazır bulunması gerekiyor . Meclis yoklama yapılmadan açılacak . Ancak karar aşamasında , " toplantı yeter sayısı " yoklaması istenirse 184 kişinin salonda bulunması gerekecek . Tatil için kaç oy gerekli ? " Toplantı " ve " karar " sayılarına ulaşılırsa , kabul oylarının ret oylarından fazla olması tatil kararı için yeterli olacak . Toplantı yeter sayısı için yoklama istenmezse , 159 olan karar yeter sayısının yarısından bir fazlasına tekabül eden 60 kabul oyu Meclis'i tatil etmeye yetecek . 10 Meclis açık kalırsa , seçim ne zaman ertelenebilir ? Meclis açıldığında rutin işlemler yapılacak ve seçim kararının iptaline ilişkin önerge Anayasa Komisyonu'na gönderilecek . Tatil kararı çıkmazsa Anayasa Komisyonu'nda en erken 48 saat sonra görüşülecek önerge kabul edilirse , yine en erken 48 sonra Genel Kurul'a indirilecek . Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevinden ayrılmasının ardından Pembe Köşk Konut Sitesi'ndeki lojmanını boşaltarak Hilton Oteli'ndeki 511 numaralı suite yerleşen CHP'li Kemal Derviş'in 45 günlük konaklama ücreti 16 bin 865 doları ( yaklaşık 18. Ancak kurdaki değişiklikler nedeniyle Derviş'in borcu Türk lirasına sabitlenemedi . Eşi Catherine'le birlikte 15 Ağustos'ta Hilton'a yerleşen ve banyo , tuvalet , yatak ve oturma odasının bulunduğu . kattaki 511 numaralı suitte kalan Derviş'in odasında ayrıca televizyon , mini bar ve çalışma masası bulunuyor . Günlüğü 565 dolar Otel yetkilileri , suit odada bir gecelik konaklama ücretinin 565 dolar olduğunu belirtti . Buna göre , Derviş'in 45 günlük konaklama bedeli 16 bin 865 dolar oldu . Derviş , Kasım'a kadar burada kalmayı sürdürürse 55 bin 650 dolar ödeyecek . Hilton'da bir yıl kalmanın bedeliyse 155 bin dolar . ANAP'tan koptuktan sonra çalışmalarını bağımsız olarak yürüten İstanbul Milletvekili Mehmet Ali İrtemçelik , Kasım seçimlerinin ertelenmesi girişimlerini kınamak ve caydırmak için sivil inisiyatifin harekete geçmesi gerektiğini söyledi . Vatandaşlara çağrıda bulunan İrtemçelik , TBMM'yi bugün toplantı saatinde araçlarının klaksonları ile uyarmalarını istedi . İrtemçelik , şunları kaydetti : " Türk seçmeni , seçimlerin ilan edilen tarihte yapılması yönündeki iradesini , örgütlü biçimde ortaya koymanın yararları üzerinde düşünmelidir . Aksi takdirde yarın karşılaşabileceğimiz olumsuzlukların sorumluluğunu yalnızca belirli parti ve kişilere yüklemeye kalkışmanın haksızlık olacağı açıktır . " Aralıkta yapılacak Kopenhag Zirvesi'nde üyelik müzakereleri için Türkiye'ye tarih verilmesi amacıyla Avrupa turuna çıkan Türkiye Sanayicileri ve İşadamları Derneği ( TÜSİAD ) heyeti , ilk durağı Atina'da destek buldu . Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis , Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesini desteklediklerini , Türkiye'yi Avrupa'nın bir parçası olarak gördüklerini söyledi . Yunanistan İşadamları Derneği ( SEB ) Başkanı Odiseas Kiryakopulos da Türkiye'nin AB üyeliğini desteklediklerini belirtti . Lobi faaliyetine Yunanistan'dan başlayan TÜSİAD heyeti dün ilk olarak Yunan İşadamları Derneği ( SEB ) ve Yunan Sanayi Federasyonu ( FIG ) yetkilileri ile görüştü . Daha sonra Simitis tarafından kabul edilen heyet , Simitis'e Türkiye'nin Kopenhag kirterlerine uyumda önemli adımlar attığını , uygulamanın seçimler sonrasında atılacağını , müzakere tarihi verilmemesinin memnuniyetsizilik yaratacağını söyledi . Türkiye , Avrupa'nın parçası Simitis , heyete , Avrupa'nın bir parçası olarak gördükleri Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesini desteklediklerini söyledi . Kıbrıs'ın AB üyeliğinin de engellenmemesi gerektiğini vurgulayan Simitis , " Türkiye'ye müzakere tarihi verildiği ortamda Kıbrıs sorunu çözülmüş olacaktır herhalde . Bu ikisi birbirine bağlı değil ama beraber gitmeleri gereken iki süreç " dedi . Kıbrıs'ta tek model önerisi Türkiye'ye tarih verilmesi , buna karşın Kıbrıs'ın AB'ye dahil edilmemesinin Atina'da sıkıntı yaratacağını anlatan Simitis , Ege kıta sahanlığı meselesine de 1004'e kadar çözüm bulunması gerektiğini belirtti . Kıbrıs'ta müzakerenin devamından yana olduğunu kaydeden Simitis , , farklı modeller yerine tek bir modelin olması gerektiğini vurguladı . TÜSİAD'ın FIG yetkilileri ile yapılan görüşmeden sonra yapılan açıklamada , " Üyelik müzakereleri Türkiye ve Yunanistan arasındaki siyasi meselelerin çözümüne olumlu etki yapar . Türkiye'nin adaylık sürecinin diğer adaylarla eşit statüde değerlendirilmeliUluslararası Finans Enstitüsü ( IIF ) , Türkiye'nin 1004 1005'te yeni bir IMF desteğine ihtiyaç duyabileceğini bildirdi . Finansal kuruluşların global birliği olan IIF'nin raporunda " Politik belirsizlik nedeniyle artan kamu borçlanma maliyeti gelecek yıla ait finansman baskılarını artırdı . Bu baskılar , Kasım'da seçilen hükümet IMF programını sürdürürse idare edilebilir " denildi . IIF , IMF'ye 1004 ve 1005'te yapılacak yüklü borç geri ödemelerinin yeni bir IMF desteği olmadan yapılmasının güç olduğunu belirtti . Irak'taki bir savaşın finans piyasalarını rahatsız edeceğini , petrol fiyatını artıracağını , turizme zarar vereceğini söyleyen IIF , IMF ile yeni program başlatılmasının ek finansal desteğe de imkân vereceğini söyledi . Cari işlemler açığının 1004'te GSYİH'nin ( gayri safi yurtiçi hasıla ) yüzde 1'sini bulacağını tahmin eden IIF'ye göre , bu açık yeni bir IMF programının yabancı sermaye piyasalarından kaynak teminini mümkün kılacağı varsayımıyla idare edilebilir . Türkiye yüzde 6. IIF , Türkiye'nin bu yıl GSYİH büyüme oranını yüzde 6. Son aylardaki yüksek faizler nedeniyle büyümenin 1005'te yavaşlayacağını öngören IIF'ye göre 1005'te GSYİH yüzde 5. TL bu yıl yüzde 8. Borçta iki senaryo Washington'daki IMF Dünya Bankası toplantılarına katılan Hazine Müsteşarı Faik Öztrak'ın sunumuna göre , net kamu borcu gayri safi yurtiçi hasıla ( milli gelir ) oranı bu yıl sonunda yüzde 81 olacak . Bu oran , " hızlı büyüme düşük faiz " senaryosunda 1006'da yüzde 58. Bu yıl 86 . milyar dolar olan kamunun toplam borç ödemesinin , 1005'te 65. Bu yılın ilk dokuz ayında , Hazine ihalelerinde , yüzde 66 seviyesinde gerçekleşen ortalama faizin gelecek yıl yüzde 45'e düşmesi bekleniyor . Sunumda , bu yılın ocak eylül döneminde 68. Bunun 15. Türkiye'nin Ağustos 1001 itibariyle , toplam konsolide bütçe borcu 159. Bunun en büyük bölümünü yüzde 19. Enerji Bakanı Zeki Çakan , doğalgaz satış fiyatlarında bugünden geçerli olarak şehir dağıtım şirketlerine yüzde , sanayi fiyat tarifesinde ise yüzde oranında indirim yapılacağını açıkladı . Çakan yaptığı yazılı açıklamada , indirim kararının doğalgaz arzının büyük bölümünün karşılandığı Rusya'nın sağladığı fiyat indirimleri sonrasında gerçekleştiğini söyledi . Çakan , " Rusya Federasyonu'ndan iki ayrı anlaşma kapsamında alınmakta olan doğalgazın fiyat indirimi konusunda 1000 yılından beri sürdürülen görüşmeler ağustos ayı içinde toplam yüzde oranında indirim sağlanmasıyla sonuçlandırılmıştır . Alınan indirim içinde Turusgaz şirketine ödenmekte olan marj da yüzde 60 oranında düşürülmüştür " dedi . Bu indirimlere ek olarak Rusya'dan iki anlaşma kapsamında asgari alım taahhüdünde de ortalama yüzde 10 ilave esneklik sağlandığını belirten Çakan , bu gelişmelerin 1005 yılına kadar 180 milyon dolarlık tasarruf sağlayacağını söyledi . Marka ve şirket alımlarıyla dünya şirketi olma hedefine odaklanan Arçelik , Beko markası ile İngiltere'nin dondurucu hariç toplam buzdolabı pazarının lideri oldu . Ağustos 1001'de pazar payı yüzde 14'e ulaşan Beko'yu Hotpoint markası takip ediyor . 490 bin adetlik ihracat İngiltere'de Beko markasıyla beyaz eşya pazarının önde gelen firmaları arasında yer alan Arçelik , fırında da yüzde 11'lik pazar payına sahip . Arçelik'in , geçtiğimiz ocak ağustos döneminde İngiltere'ye gerçekleştirdiği ihracat ise 61 milyon euro'ya ulaştı . Arçelik , soğutucu pazarında Beko markasıyla lider olduğu İngiltere'ye 1001 Ocak Ağustos döneminde 490 bin adet ürün ihraç etti . İhraç edilen ürünlerin yüzde 91'ini buzdolapları oluştururken , bu ürünlerin de yüzde 96'si Beko markası taşıdı . Bu yılın temmuz ayında özellikle fırın markası olarak tanınan İngiliz Leisure'ı satın alan Arçelik , bu yıl içinde İngiltere'de bir de ödül kazandı . Arçelik'in pazarlama şirketi , İngiltere'nin , ürün kalitesi , ürün bulunurluğu , servis desteği ile satış ve pazarlama desteği alanlarındaki başarılı firmalara verilen yılın tedarikçisi ödülünü almıştı . Avrupa'nın önde gelen reklam ajanslarından Belçikalı Newton 11 ile Türk şirketi Statü Reklam Ajansı birleşti . Belçika Bölgesel Ticaret Bakanı Didier Gosuin'in katıldığı birleşme töreninden sonra , Statü'yü temsilen Ajans Başkanı Burak Duruman ve Kemal Gürkaynak , Newton 11'iden Belçika Başkanı Claude Pasque ve Avrupa Başkanı Alain Mahaux , Birleşme heyecanı kadar yarın ( bugün ) yapılacak Galatasaray Brugge maçı da bizi heyecanlandırıyor dediler . Arabic sanıyorduk 11 ülkede faaliyet gösteren Newton 11'in Avrupa Başkanı Alain Mahaux , Türkiye'nin AB'ye kısa vadede gireceğine yüzde 100 emin olduklarını belirttikten sonra " Türkiye bizim için hem şimdi hem de geçmişte çok önemli bir ülkeydi . Çünkü çok büyük , çok gelişmiş bir pazar . Biz AB'de güçlü olmak istediğimiz için Türkiye AB'ye girmeden bu pazara girmek istiyoruz . Geç kalmak istemiyoruz " dedi . Türkiye'ye ilk olarak iki yıl önce geldiğini belirten Mahaux , " Geçmişteki bilgilerimize oranla Türkiye'nin daha modern ve vizyonu daha batılı olan bir ülke olduğunu gördük . Daha önce Türkiye'nin daha Arap tarzı ( arabic ) bir yer olduğunu düşünüyorduk " dedi . Azınlıklara özel reklam Yatırım kararında ortaklık yaptıkları insanlar'ın da önemli olduğunu belirten Mahaux , Burak Duruman ve Kemal Gürkaynak ile de çok müspet bir kimya yakaladıklarını açıkladı . Statü Başkanı Duruman AB'de yaşayan tüm etnik azınlıklar konusunda Newton 11'e destek olacaklarını açıkladı . Duruman " Özellikle Almanya'da Türk azınlığın ile İspanyollar ve Afrikalılar'ın potansiyelini biz tanıttık onlara ve reklam ihraç ettik . Artık Avrupalı bir firma olarak bu hizmetleri sunacağız . Ayrıca onların Türkiye'deki müşterilerine hizmet verecegiz ve bilgi birikiminden yararlanacağız " dedi . Türk Irak İş Konseyi'nin raporunda , alternatif maliyetlerle birlikte Körfez krizinin Türkiye ekonomisinde yarattığı kaybın 11 yılda 100 milyar dolar olduğu , olası Irak operasyonunda da Türkiye'nin 10 yıllık birikimli kaybının alternatif maliyetlerle birlikte 150 milyar dolara ulaşabileceği belirtildi . & Danışmanlık'ın hazırladığı " Türkiye Irak ekonomik ilişkileri ve yaklaşan savaş tehlikesi ; Türkiye'nin kayıpları ve olası riskler " raporu , Konsey Başkanı Mehmet Ali Neyzi açıkladı . Raporda , 10 yıllık projeksiyonla , ihracatta 16 milyar dolar , boru hattından 5. 10 yıllık birikimli maliyetin 60 milyar dolar olacağı , alternatif maliyetlerle birlikte Türkiye'nin ( beklentiler de dikkate alınarak ) olası kaybının 150 milyar dolara ulaşabileceği kaydedildi . Uluslararası Para Fonu ( IMF ) ve Dünya Bankası toplantıları için Washington'da bulunan Devlet Bakanı Masum Türker , Türkiye'nin AB'ye kabul edilmemesinin ekonomiyi olumsuz etkilemeyeceğini söyledi . Stratejik ve Uluslararası Etüdler Merkezi ( CSIS ) adlı kuruluşta bir konuşma yapan Türker , " Türkiye'nin AB'ye muhtemel üyeliği doğu ile batı arasındaki diyalog ve işbirliği sürecini güçlendirecektir . Türkiye'nin bu önemli köprü rolünü AB üyesi ülkelerin de takdir edeceğini umuyoruz " dedi . Türker , " AB , Türkiye'ye tarih vermezse bunun ekonomik etkileri ne olur ? " yönündeki bir soruya karşılık , " AB'ye kabul edilmezsek , bunun ekonomiye olumsuz etkisi olacağını düşünmüyorum " dedi . Dün ABD Hazine Bakanı Paul O'Neill ile de görüşen Türker , O'Neill'ın , Türk ekonomisindeki mevcut gidişten memnun olduğunu ifade ettiğini bildirdi . IMF'ye verilen taahhütler çerçevesinde hazırlanan yeni vergi paketi , işçi ve memurlara " Özel gider indirimi " adı altında yapılmakta olan vergi iadesine de son verecek . Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü'nün üzerinde çalışıltığı pakete göre , işçi ve memurlar , 1005'te son kez vergi iadesinden yararlanacak . Çalışanlar , belgelerini , 1005 Ocak ayında teslim edecek ve şubattan itibaren özel gider indirimi çerçevesinde iade alacaklar . Vergi paketi , seçim nedeniyle 1005 Ocak , Şubat aylarında yasalaşsa dahi , işçi ve memurlara kazanılmış hak adı altında iki üç ay için özel gider indirimi uygulanmayacak . Ancak diğer bazı vergi kanunlarında da değişiklik içeren tasarının kanunlaşması gecikirse ve 1005'ün ikinci yarısında yürürlüğe girerse , bu durumda özel gider indirimi altı ay daha devam ettirilecek . Bu sürede toplanan fatura ve fişler , özel gider indirimi çerçevesinde değerlendirilecek . Mahsup sistemi Söz konusu düzenlemede özel gider indiriminin yerini " vergi mahsup hakkı " alacak . Yeni sistemde , " İşçi ve memurların aylık gelir vergisinden şu miktar düşülecek " denecek . Bu rakam , her yıl yeniden belirlenecek . Mahsupta asgari ücretlinin vergisi baz alınacak . Gelirler Genel Müdürlüğü yetkilileri , halen ayda 16 milyon lira gelir vergisi ödeyen bir asgari ücretlinin , bu yıl için toplam 106 milyon lira , aylık olarak da milyon 916 bin lira vergi iadesi alacağına dikkati çektiler . Çalışmalarda bu tutar dikkate alınarak , işçi ve memurlara aylık 15 milyon lira dolayında bir mahsup hakkı verilmesi düşünülüyor . Hak kaybı olacak Mevcut sistemde 50 milyon lira olarak uygulanan özel indirim de , çalışanlara 4. Bunun da mahsup içine alınmasıyla ücretlilerin aylık vergisinde , 10 milyon liralık bir iyileşme olacak . Çalışanlara 15 milyon liralık bir vergi mahsup hakkı getirilmesi , asgari ücretliye milyon liralık ek bir avantaj sağlarken , ortalama ve yüksek ücretlilerde büyük kayba yol açıyor . Bu kesimin vergi iadelerinde yüzde 50 ile 96 arasında bir azalma oluyor . 5. milyar lira ücreti olan bir ücretlinin kaybı ise yüzde 86'ye ulaşıyor . Avrupa Birliği ( AB ) üyesi 15 ülkenin büyükelçileri ile sabah kahvaltısında bir araya gelen Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ( TOBB ) ve dokuz sivil toplum kuruluşu , Brüksel'de başlatacakları lobi çıkartması öncesi nabız tuttu . Toplantıya katılan büyükelçiler , TOBB'e lobi taktiği verdi . İngiltere Büyükelçisi Peter Westmacott , " Üyeliği ölüm kalım meselesi yaptığınız izlenimini vermeyin . Çok üstüne düşüyormuş gibi yapmayın . İstenileni yaptık , tarih verin mesajını götürün " dedi . AB Komsiyonu Türkiye Temsilcisi Hans Kretschmer'in de bulunduğu toplantıda İngiltere ve Danimarka büyükelçileri , " Türkiye'nin üyelik kararı siyasi bir karar olacak " dediler . Danimarka Büyükelçisi Christian Hoppe da , " AB Güney Kıbrıs'ı üyeliğe kabul etmek zorunda kalacak . Belki , birleşik bir devlet olarak kabul edilir " dedi . Washington'daki IMF Dünya Bankası toplantılarına katılan Hazine Müsteşarı Faik Öztrak'ın sunumuna göre , net kamu borcu gayri safi yurtiçi hasıla ( milli gelir ) oranı bu yıl sonunda yüzde 81 olacak . Bu oran " hızlı büyüme düşük faiz " senaryosunda 1006'da yüzde 58. Bu yıl 86 . milyar dolar olan kamunun toplam borç ödemesinin , 1005'te 65. Bu yılın ilk dokuz ayında , Hazine ihalelerinde , yüzde 66 seviyesinde gerçekleşen ortalama faizin gelecek yıl yüzde 45'e düşmesi bekleniyor . Üç ayda 18. Bunun 15. Ağustos 1001 itibariyle , toplam konsolide bütçe borcu ise 159. Bunun en büyük bölümünü yüzde 19. Hazine ekimde 8. Şimdiye kadar bir gün içerisindeki en yüksek iç borç ödemesi katrilyon 461. Haziran sonu itibariyle dış borç stoğu da , yılın ilk çeyreğine göre milyar dolar artarak 115. Dış borç stoğundaki artışın milyar doları , döviz kuru değişikliklerinden kaynaklandı . Özelleştirme İdaresi ( ÖİB ) Başkanı Turgut Bozkurt , özelleştirmenin hızlandırılması icin cazip şartlar getireceklerini , dolar cinsinden teklif alınırken , yatırımcının isterse TL olarak da ödeme yapabileceğini söyledi . Ödemede dolarda libor , TL'de de enflasyon oranı kadar değişken faiz uygulanacak. Evet efendim , kaldığımız yerden Milano anılarımıza devam . Cumartesi günü , sabah çayına Milano'ya gelen tüm Türkler'in yakından tanıdığı bir yere gittim . Otelin hemen karşısında Taragano adlı bir butiği olan İzi'nin dükkanı . İzi benim güzel arkadaşım olan Şaziye'nin işletmecisi Nedim Binler'in de yeğeni . Bütün gün Türkçe müzik çalıyor . Gülben Ergen'den Nez'e , Muazzez Ersoy'dan Abacı'ya varıncaya kadar İzi'nin geniş bir Türkçe CD koleksiyonu var . Hoşsohbet , eğlenceli biri . Biz otururken dükkana İstanbul Büyük Kulüp'ün Başkanı olan iş adamı Duran Akbulut geldi . Lobi faaliyetine Yunanistan'dan başlayan TÜSİAD heyeti dün ilk olarak Yunan İşadamları Derneği ( SEB ) ve Yunan Sanayi Federasyonu ( FIG ) yetkilileri ile görüştü . Daha sonra Simitis tarafından kabul edilen heyet , Simitis'e Türkiye'nin Kopenhag kirterlerine uyumda önemli adımlar attığını , uygulamanın seçimler sonrasında atılacağını , müzakere tarihi verilmemesinin memnuniyetsizilik yaratacağını söyledi . Türkiye , Avrupa'nın parçası Simitis , heyete , Avrupa'nın bir parçası olarak gördükleri Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesini desteklediklerini söyledi . Kıbrıs'ın AB üyeliğinin de engellenmemesi gerektiğini vurgulayan Simitis , " Türkiye'ye müzakere tarihi verildiği ortamda Kıbrıs sorunu çözülmüş olacaktır herhalde . Bu ikisi birbirine bağlı değil ama beraber gitmeleri gereken iki süreç " dedi . Kıbrıs'ta tek model önerisi Türkiye'ye tarih verilmesi , buna karşın Kıbrıs'ın AB'ye dahil edilmemesinin Atina'da sıkıntı yaratacağını anlatan Simitis , Ege kıta sahanlığı meselesine de 1004'e kadar çözüm bulunması gerektiğini belirtti . Kıbrıs'ta müzakerenin devamından yana olduğunu kaydeden Simitis , , farklı modeller yerine tek bir modelin olması gerektiğini vurguladı . TÜSİAD'ın FIG yetkilileri ile yapılan görüşmeden sonra yapılan açıklamada , " Üyelik müzakereleri Türkiye ve Yunanistan arasındaki siyasi meselelerin çözümüne olumlu etki yapar . Türkiye'nin adaylık sürecinin diğer adaylarla eşit statüde değerlendirilmeliUluslararası Finans Enstitüsü ( IIF ) , Türkiye'nin 1004 1005'te yeni bir IMF desteğine ihtiyaç duyabileceğini bildirdi . Finansal kuruluşların global birliği olan IIF'nin raporunda " Politik belirsizlik nedeniyle artan kamu borçlanma maliyeti gelecek yıla ait finansman baskılarını artırdı . Bu baskılar , Kasım'da seçilen hükümet IMF programını sürdürürse idare edilebilir " denildi . IIF , IMF'ye 1004 ve 1005'te yapılacak yüklü borç geri ödemelerinin yeni bir IMF desteği olmadan yapılmasının güç olduğunu belirtti . Irak'taki bir savaşın finans piyasalarını rahatsız edeceğini , petrol fiyatını artıracağını , turizme zarar vereceğini söyleyen IIF , IMF ile yeni program başlatılmasının ek finansal desteğe de imkân vereceğini söyledi . Cari işlemler açığının 1004'te GSYİH'nin ( gayri safi yurtiçi hasıla ) yüzde 1'sini bulacağını tahmin eden IIF'ye göre , bu açık yeni bir IMF programının yabancı sermaye piyasalarından kaynak teminini mümkün kılacağı varsayımıyla idare edilebilir . Türkiye yüzde 6. IIF , Türkiye'nin bu yıl GSYİH büyüme oranını yüzde 6. Son aylardaki yüksek faizler nedeniyle büyümenin 1005'te yavaşlayacağını öngören IIF'ye göre 1005'te GSYİH yüzde 5. TL bu yıl yüzde 8. Borçta iki senaryo Washington'daki IMF Dünya Bankası toplantılarına katılan Hazine Müsteşarı Faik Öztrak'ın sunumuna göre , net kamu borcu gayri safi yurtiçi hasıla ( milli gelir ) oranı bu yıl sonunda yüzde 81 olacak . Bu oran , " hızlı büyüme düşük faiz " senaryosunda 1006'da yüzde 58. Bu yıl 86 . milyar dolar olan kamunun toplam borç ödemesinin , 1005'te 65. Bu yılın ilk dokuz ayında , Hazine ihalelerinde , yüzde 66 seviyesinde gerçekleşen ortalama faizin gelecek yıl yüzde 45'e düşmesi bekleniyor . Sunumda , bu yılın ocak eylül döneminde 68. Bunun 15. Türkiye'nin Ağustos 1001 itibariyle , toplam konsolide bütçe borcu 159. Bunun en büyük bölümünü yüzde 19. Enerji Bakanı Zeki Çakan , doğalgaz satış fiyatlarında bugünden geçerli olarak şehir dağıtım şirketlerine yüzde , sanayi fiyat tarifesinde ise yüzde oranında indirim yapılacağını açıkladı . Çakan yaptığı yazılı açıklamada , indirim kararının doğalgaz arzının büyük bölümünün karşılandığı Rusya'nın sağladığı fiyat indirimleri sonrasında gerçekleştiğini söyledi . Çakan , " Rusya Federasyonu'ndan iki ayrı anlaşma kapsamında alınmakta olan doğalgazın fiyat indirimi konusunda 1000 yılından beri sürdürülen görüşmeler ağustos ayı içinde toplam yüzde oranında indirim sağlanmasıyla sonuçlandırılmıştır . Alınan indirim içinde Turusgaz şirketine ödenmekte olan marj da yüzde 60 oranında düşürülmüştür " dedi . Bu indirimlere ek olarak Rusya'dan iki anlaşma kapsamında asgari alım taahhüdünde de ortalama yüzde 10 ilave esneklik sağlandığını belirten Çakan , bu gelişmelerin 1005 yılına kadar 180 milyon dolarlık tasarruf sağlayacağını söyledi . Marka ve şirket alımlarıyla dünya şirketi olma hedefine odaklanan Arçelik , Beko markası ile İngiltere'nin dondurucu hariç toplam buzdolabı pazarının lideri oldu . Ağustos 1001'de pazar payı yüzde 14'e ulaşan Beko'yu Hotpoint markası takip ediyor . 490 bin adetlik ihracat İngiltere'de Beko markasıyla beyaz eşya pazarının önde gelen firmaları arasında yer alan Arçelik , fırında da yüzde 11'lik pazar payına sahip . Arçelik'in , geçtiğimiz ocak ağustos döneminde İngiltere'ye gerçekleştirdiği ihracat ise 61 milyon euro'ya ulaştı . Arçelik , soğutucu pazarında Beko markasıyla lider olduğu İngiltere'ye 1001 Ocak Ağustos döneminde 490 bin adet ürün ihraç etti . İhraç edilen ürünlerin yüzde 91'ini buzdolapları oluştururken , bu ürünlerin de yüzde 96'si Beko markası taşıdı . Bu yılın temmuz ayında özellikle fırın markası olarak tanınan İngiliz Leisure'ı satın alan Arçelik , bu yıl içinde İngiltere'de bir de ödül kazandı . Arçelik'in pazarlama şirketi , İngiltere'nin , ürün kalitesi , ürün bulunurluğu , servis desteği ile satış ve pazarlama desteği alanlarındaki başarılı firmalara verilen yılın tedarikçisi ödülünü almıştı . Avrupa'nın önde gelen reklam ajanslarından Belçikalı Newton 11 ile Türk şirketi Statü Reklam Ajansı birleşti . Belçika Bölgesel Ticaret Bakanı Didier Gosuin'in katıldığı birleşme töreninden sonra , Statü'yü temsilen Ajans Başkanı Burak Duruman ve Kemal Gürkaynak , Newton 11'iden Belçika Başkanı Claude Pasque ve Avrupa Başkanı Alain Mahaux , Birleşme heyecanı kadar yarın ( bugün ) yapılacak Galatasaray Brugge maçı da bizi heyecanlandırıyor dediler . Arabic sanıyorduk 11 ülkede faaliyet gösteren Newton 11'in Avrupa Başkanı Alain Mahaux , Türkiye'nin AB'ye kısa vadede gireceğine yüzde 100 emin olduklarını belirttikten sonra " Türkiye bizim için hem şimdi hem de geçmişte çok önemli bir ülkeydi . Çünkü çok büyük , çok gelişmiş bir pazar . Biz AB'de güçlü olmak istediğimiz için Türkiye AB'ye girmeden bu pazara girmek istiyoruz . Geç kalmak istemiyoruz " dedi . Türkiye'ye ilk olarak iki yıl önce geldiğini belirten Mahaux , " Geçmişteki bilgilerimize oranla Türkiye'nin daha modern ve vizyonu daha batılı olan bir ülke olduğunu gördük . Daha önce Türkiye'nin daha Arap tarzı ( arabic ) bir yer olduğunu düşünüyorduk " dedi . Azınlıklara özel reklam Yatırım kararında ortaklık yaptıkları insanlar'ın da önemli olduğunu belirten Mahaux , Burak Duruman ve Kemal Gürkaynak ile de çok müspet bir kimya yakaladıklarını açıkladı . Statü Başkanı Duruman AB'de yaşayan tüm etnik azınlıklar konusunda Newton 11'e destek olacaklarını açıkladı . Duruman " Özellikle Almanya'da Türk azınlığın ile İspanyollar ve Afrikalılar'ın potansiyelini biz tanıttık onlara ve reklam ihraç ettik . Artık Avrupalı bir firma olarak bu hizmetleri sunacağız . Ayrıca onların Türkiye'deki müşterilerine hizmet verecegiz ve bilgi birikiminden yararlanacağız " dedi . Türk Irak İş Konseyi'nin raporunda , alternatif maliyetlerle birlikte Körfez krizinin Türkiye ekonomisinde yarattığı kaybın 11 yılda 100 milyar dolar olduğu , olası Irak operasyonunda da Türkiye'nin 10 yıllık birikimli kaybının alternatif maliyetlerle birlikte 150 milyar dolara ulaşabileceği belirtildi . & Danışmanlık'ın hazırladığı " Türkiye Irak ekonomik ilişkileri ve yaklaşan savaş tehlikesi ; Türkiye'nin kayıpları ve olası riskler " raporu , Konsey Başkanı Mehmet Ali Neyzi açıkladı . Raporda , 10 yıllık projeksiyonla , ihracatta 16 milyar dolar , boru hattından 5. 10 yıllık birikimli maliyetin 60 milyar dolar olacağı , alternatif maliyetlerle birlikte Türkiye'nin ( beklentiler de dikkate alınarak ) olası kaybının 150 milyar dolara ulaşabileceği kaydedildi . Uluslararası Para Fonu ( IMF ) ve Dünya Bankası toplantıları için Washington'da bulunan Devlet Bakanı Masum Türker , Türkiye'nin AB'ye kabul edilmemesinin ekonomiyi olumsuz etkilemeyeceğini söyledi . Stratejik ve Uluslararası Etüdler Merkezi ( CSIS ) adlı kuruluşta bir konuşma yapan Türker , " Türkiye'nin AB'ye muhtemel üyeliği doğu ile batı arasındaki diyalog ve işbirliği sürecini güçlendirecektir . Türkiye'nin bu önemli köprü rolünü AB üyesi ülkelerin de takdir edeceğini umuyoruz " dedi . Türker , " AB , Türkiye'ye tarih vermezse bunun ekonomik etkileri ne olur ? " yönündeki bir soruya karşılık , " AB'ye kabul edilmezsek , bunun ekonomiye olumsuz etkisi olacağını düşünmüyorum " dedi . Dün ABD Hazine Bakanı Paul O'Neill ile de görüşen Türker , O'Neill'ın , Türk ekonomisindeki mevcut gidişten memnun olduğunu ifade ettiğini bildirdi . IMF'ye verilen taahhütler çerçevesinde hazırlanan yeni vergi paketi , işçi ve memurlara " Özel gider indirimi " adı altında yapılmakta olan vergi iadesine de son verecek . Maliye Bakanlığı Gelirler Genel Müdürlüğü'nün üzerinde çalışıltığı pakete göre , işçi ve memurlar , 1005'te son kez vergi iadesinden yararlanacak . Çalışanlar , belgelerini , 1005 Ocak ayında teslim edecek ve şubattan itibaren özel gider indirimi çerçevesinde iade alacaklar . Vergi paketi , seçim nedeniyle 1005 Ocak , Şubat aylarında yasalaşsa dahi , işçi ve memurlara kazanılmış hak adı altında iki üç ay için özel gider indirimi uygulanmayacak . Ancak diğer bazı vergi kanunlarında da değişiklik içeren tasarının kanunlaşması gecikirse ve 1005'ün ikinci yarısında yürürlüğe girerse , bu durumda özel gider indirimi altı ay daha devam ettirilecek . Bu sürede toplanan fatura ve fişler , özel gider indirimi çerçevesinde değerlendirilecek . Mahsup sistemi Söz konusu düzenlemede özel gider indiriminin yerini " vergi mahsup hakkı " alacak . Yeni sistemde , " İşçi ve memurların aylık gelir vergisinden şu miktar düşülecek " denecek . Bu rakam , her yıl yeniden belirlenecek . Mahsupta asgari ücretlinin vergisi baz alınacak . Gelirler Genel Müdürlüğü yetkilileri , halen ayda 16 milyon lira gelir vergisi ödeyen bir asgari ücretlinin , bu yıl için toplam 106 milyon lira , aylık olarak da milyon 916 bin lira vergi iadesi alacağına dikkati çektiler . Çalışmalarda bu tutar dikkate alınarak , işçi ve memurlara aylık 15 milyon lira dolayında bir mahsup hakkı verilmesi düşünülüyor . Hak kaybı olacak Mevcut sistemde 50 milyon lira olarak uygulanan özel indirim de , çalışanlara 4. Bunun da mahsup içine alınmasıyla ücretlilerin aylık vergisinde , 10 milyon liralık bir iyileşme olacak . Çalışanlara 15 milyon liralık bir vergi mahsup hakkı getirilmesi , asgari ücretliye milyon liralık ek bir avantaj sağlarken , ortalama ve yüksek ücretlilerde büyük kayba yol açıyor . Bu kesimin vergi iadelerinde yüzde 50 ile 96 arasında bir azalma oluyor . 5. milyar lira ücreti olan bir ücretlinin kaybı ise yüzde 86'ye ulaşıyor . Avrupa Birliği ( AB ) üyesi 15 ülkenin büyükelçileri ile sabah kahvaltısında bir araya gelen Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ( TOBB ) ve dokuz sivil toplum kuruluşu , Brüksel'de başlatacakları lobi çıkartması öncesi nabız tuttu . Toplantıya katılan büyükelçiler , TOBB'e lobi taktiği verdi . İngiltere Büyükelçisi Peter Westmacott , " Üyeliği ölüm kalım meselesi yaptığınız izlenimini vermeyin . Çok üstüne düşüyormuş gibi yapmayın . İstenileni yaptık , tarih verin mesajını götürün " dedi . AB Komsiyonu Türkiye Temsilcisi Hans Kretschmer'in de bulunduğu toplantıda İngiltere ve Danimarka büyükelçileri , " Türkiye'nin üyelik kararı siyasi bir karar olacak " dediler . Danimarka Büyükelçisi Christian Hoppe da , " AB Güney Kıbrıs'ı üyeliğe kabul etmek zorunda kalacak . Belki , birleşik bir devlet olarak kabul edilir " dedi . Washington'daki IMF Dünya Bankası toplantılarına katılan Hazine Müsteşarı Faik Öztrak'ın sunumuna göre , net kamu borcu gayri safi yurtiçi hasıla ( milli gelir ) oranı bu yıl sonunda yüzde 81 olacak . Bu oran " hızlı büyüme düşük faiz " senaryosunda 1006'da yüzde 58. Bu yıl 86 . milyar dolar olan kamunun toplam borç ödemesinin , 1005'te 65. Bu yılın ilk dokuz ayında , Hazine ihalelerinde , yüzde 66 seviyesinde gerçekleşen ortalama faizin gelecek yıl yüzde 45'e düşmesi bekleniyor . Üç ayda 18. Bunun 15. Ağustos 1001 itibariyle , toplam konsolide bütçe borcu ise 159. Bunun en büyük bölümünü yüzde 19. Hazine ekimde 8. Şimdiye kadar bir gün içerisindeki en yüksek iç borç ödemesi katrilyon 461. Haziran sonu itibariyle dış borç stoğu da , yılın ilk çeyreğine göre milyar dolar artarak 115. Dış borç stoğundaki artışın milyar doları , döviz kuru değişikliklerinden kaynaklandı . Özelleştirme İdaresi ( ÖİB ) Başkanı Turgut Bozkurt , özelleştirmenin hızlandırılması icin cazip şartlar getireceklerini , dolar cinsinden teklif alınırken , yatırımcının isterse TL olarak da ödeme yapabileceğini söyledi . Ödemede dolarda libor , TL'de de enflasyon oranı kadar değişken faiz uygulanacak. Evet efendim , kaldığımız yerden Milano anılarımıza devam . Cumartesi günü , sabah çayına Milano'ya gelen tüm Türkler'in yakından tanıdığı bir yere gittim . Otelin hemen karşısında Taragano adlı bir butiği olan İzi'nin dükkanı . İzi benim güzel arkadaşım olan Şaziye'nin işletmecisi Nedim Binler'in de yeğeni . Bütün gün Türkçe müzik çalıyor . Gülben Ergen'den Nez'e , Muazzez Ersoy'dan Abacı'ya varıncaya kadar İzi'nin geniş bir Türkçe CD koleksiyonu var . Hoşsohbet , eğlenceli biri . Biz otururken dükkana İstanbul Büyük Kulüp'ün Başkanı olan iş adamı Duran Akbulut geldi . Karısı Ayten Hanım 10 kilo vermiş , ona çok şık bir siyah palto ve etek aldı . Büyük Kulüp'ün 6. Gelecekle ilgili çok güzel projeleri var . Başkanlığa adaylığını koyan , benim de çok eski arkadaşım olan Mehmet Kuriş ile araları açıktı , barışmışlar . Nasıl ama ? . . Size Milano'dan bile Türkiye ile ilgili dedikodular veriyorum . Çıkışta Fendi'nin önünde ünlü reklamcı Alinur Velidedeoğlu'nun ayrıldığı söylenen Amerikalı dünya güzeli eşi Sarah'ı gördüm . Eli kolu marka paketlerle doluydu . Zor taşıyordu . Yanında kısa boylu , gözlüklü bir adam vardı . Akşamüstü , 1005 modasını izlemek üzere fuara gittim . Canan , Ergin ve bir grup İtalyan stilist beni bilgilendirdi . Kış sezonunun hazır giyim modasının renkleri kahvenin bütün tonları , kırık beyaz , nefti , bordoymuş . Deri ve kürk yeniden canlanmış . Canan " Şenay , çingene saltanatı sürüyor . İşli veya kırkyama favori . Pantolonlarda deri , fitilli kadife , kadın elbiselerinde ise tafta revaçta . Aksesuvarda altına dönüş var . Gündüz kaba örgü kazaklar çok moda olacak . Üstelik çoğu uzun . Dizaltı mini etekler ve uzun etekler hanımların gözdesi olacak . Asker pantolonları , büyük cepler , düşük bel , bol giysiler çok var . Yer yer de üst üste giyilen giysiler , yani geriye dönüş başladı . Büyük yumuşak deriden yapılmış ayakkabı ve çantalar çok moda olacak . Ayakkabılarda kahve , siyah , bejin her tonu yer alacak . Çizmeler düz ve çok yüksek topuklu . Gece ise dantel , kadife , tafta kumaşlar saltanat sürecek . Tüy , kürk , boncuk ve taşlar her yerde olacak " dedi . Ergin'den de yaz modasını öğrendim . Terlik ve ayakkabılarda çok aksesuvar olacakmış . Yüksek topuğun hanımları çok şık göstereceğini söyledi Ergin . İnce dolgu , sivri , yuvarlak burunlar hükümdarlığını ilan edecekmiş . 1005 yaz modasını da modacılarla birlikte izledim . 1005 İlkbahar Yaz modasında renkler kahve , bej , nefti ve beyaz . Hint modası dünyayı saracak . Yazın bol empirme giysiler göreceğiz . Pantolon , uzun etek ve mini , hanımların gözdesi olacak . Aksesuvar bu yaz çok kullanılacak . Hele de çarık modası ayakkabılarda . Altı dolgu terlikler , yüksek topuklar ve santimlik dolgu topuklar . . . Hugo'nun ayakkabıları kapış kapış gidiyor . Gündüz ayakkabılarında bile taşlar pırıl pırıl . Çantalar da bol aksesuvarlı . Kısacası hanımlar önümüzdeki yaz baştan ayağa taş işlemeli olacak . Akşam eski Milano'ya gittik . Bizim Ortaköy gibi ama çok ünlü bar ve restoranlar var . Minik tezgahlarda hediyelik eşyalar , heykelcikler , Afrikalı satıcılar tarafından ilginç maskeler satılıyor . Sokaklarda tarotçulardan ve falcılardan geçilmiyor . Süslü masalarda , mum ışıkları altında size geleceğinizle ilgili açıklamalarda bulunuyorlar . Ama ben Allah'ın dışında kimseye inanmadığım için es geçtim . Meraklıları bu bölgeye mutlaka uğramalı . Şimdi kimler olduklarını açıklamayayım , ayıp olur . Büyük antika eşya mağazaları da hep burada . En ünlü barı Victoria tıklım tıklımdı . DJ kabininde yer bulabildik . Buranın müdavimi , zengin gençlik . Kesinlikle uyuşturucu yok , zaten yan tarafı da çok şık bir restoran . Sahibi , bizim Ayşe'nin arkadaşı . Victoria Cafe'nin telefon numarası 01. Tekrar hatırlatıyorum . Verdiğim numaraların önüne lütfen İtalya'nın kodunu eklemeyi unutmayın . Yine eski Milano'da O&A , Orient Express , Topkapı ve Ristorante Consolare gibi en önemli lokantalarda rezervasyonsuz yemek yemeniz mümkün değil . Biz Consolare'de yedik . Bir midyeli makarna getirdiler . . . Ardından da karışık ızgara balık . . . Çok lezzetliydi . Zaten 5. Hem de her sabah otelin muhteşem cimnastik salonunda sporumu yapmama rağmen . Ristorante Consolare'nin telefon numarası 01. Aslında ekonomik kriz Milano'yu da etkilemiş . Ama zengin turist çok . Yabancılar bütün ünlü restoran , bar ve gece kulüplerine takılıyor . Ağırlık Japonlar ve Ruslar'da . gece finali ; pek çok Türk iş adamının gittiği ( isimleri bende gizli ) , müşteri ağırlığı gay ve lezbiyen olan , vals , tango yapılan marijinal gece kulubü Discoteca Nuova Idea'da yaptık . Cumartesi geceleri çok kalabalık oluyormuş . Çiftler muhteşem dans ediyorlar , rüya gibi . Şaşkın şaşkın onları izledim . Sanki hepsi profesyonel dansçı . Ama zaten buraya daha çok klasik dansı sevenler geliyor . Cumartesi canlı müzik ve büyük bir orkestra onlara eşlik ediyor , vals yapıyorlar . Ama orada gayet normal hareket eden insanların çoğu , yandaki salona geçtiğinde şoka giriyorsunuz ; Resmen hard seks yapıyorlar . Herkes istediği gibi sevişiyor , her şey serbest . Siz de izleyebiliyorsunuz . Telefon numarası 01. Bir de buranın meşhur caddesi Buenos Aires var . Her çeşit fahişe volta atıyor . Köşe başlarını travestiler kapmış . Kilise onlara çok yardım yapıyormuş . Bu arada Başbakan Berlusconi , sokaktaki fuhuşu önlemek için genelevlerin yeniden açılmasına karar vermiş . Ayşe , beni Efe adlı Türk travestiyle tanıştırdı . En çok parayı kazanıyormuş . Çok ısrar etmeme rağmen resim çektirmedi , haklı tabii . Ailesi bu işi yaptığını bilmiyormuş . Diğer çılgın eğlence yerleri arasında Puerto Alegre , Porto Doro Night Club , Gatto Verde var . Pazar günü tek başıma sokakları arşınladım . Otel , şehrin merkezinde ve her yere yakın . Tüm ünlü butikler , restoran ve barlar çevresinde yer alıyor . Otelin arka sokağında , yani Via Scarlatti'deki Hotel Galileo'nun orada ucuz pazar kuruluyor . Mobilyadan hediyelik eşyaya , yiyecek ve içeceğe kadar her şey var . Ama Afrikalı ve Hintli satıcılardan alışveriş yaparken dikkat etmelisiniz . Bu arada ucuz alışveriş için Via Pattari'de Nadine adlı bir butik öneririm . 10 milyona şık tişörtler , pantolonlar , 50 40 milyona paltolar var . Ünlü markaların bir yıl önceki modellerini uygun fiyatlarla Oparia Continuato'da , Magazine Montenapoleone'de bulabilirsiniz . Evet , bu kadar Milano yeter . Kısmetse çarşamba günü İstanbul eğlence yaşamında buluşmak üzere hoşkalın , hep mutlu yaşayın . Yine güzel günler sizin , artanlar benim olsun efendim . SİBEL Can , babası Engincan Güre adına Esenler'de yaptırdığı okulun açılışında bir de meslek lisesi sözü verdi . Can , bin 100 öğrencinin eğitim gördüğü okulun kurdelesini İstanbul Valisi Erol Çakır'la birlikte kesti . Okulun açılış törenine İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir , İstanbul Milli Eğitim Müdürü Ömer Balıbey ve Yaşar Nuri Öztürk de katıldı . afiş kaldırıldı CAN'ın duygulu anlar yaşadığı okul açılışında gözler , eşi Sulhi Aksüt'ün hazırlattığı , " Bir okul yaptır , bin hapishane kapat " afişini aradı . Onun yerine okula , Adını mezar taşına değil , okula yazdır pankartı asıldı . Okul yetkilileri , " Sulhi Bey'in yaptırdığı afiş haberi Milliyet'te çıktıktan sonra , İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü asılmaması talimatı verdi " diye konuştu . Gerisi de gelecek ŞARKICIYI yakından görmek için gelenlerin izdihama neden olduğu açılışta , Aksüt , tören boyunca eşini yalnız bırakmadı . İstanbul Milli Eğitim Müdürü Ömer Balıbey , okulun 400 milyarını Can'ın 500 milyarını da Milli Eğitim'in karşıladığını belirterek , " Can ile eşi bilgisayar ve birçok masrafı da üstlendi . 400 500 milyarlık bir katkı daha yapacaklar " dedi . Vali Çakır : Şov malzemesi oldu SİBEL Can'ın okulunun açılışında , İstanbul Valisi Erol Çakır da , okul yaptırma sözü verip unutan ünlüleri eleştirerek şunları söyledi : " Okul yapım işini şov malzemesi yaptılar ama bir çivi bile çakdamılar . Kaybettikleri yakınlarını rencide ettiler . Sorumluluk taşıyan insanlarımız var ; verdikleri sözün arkasında durdular ve eserler yarattılar . Bunlardan birisi de Sibel Can . Kendisini gönülden kutluyorum . Sıkıntılarını bir kenara bırakıp okulun tamamlanmasını sağladı . Gönlünün büyüklüğünü gösterdi . " İLKER İnanoğlu , senaryosunu yazıp başrolünü oynadığı Kurşun Asker adlı dizinin reytingleri istenen sonuçları vermeyince , özel yaşamıyla ilgili aldığı bir karardan çark etti . Daha önce sevgilisi Güzide Duran'la ortak bir projede yer alıp almayacağı sorusuna " Aşk ayrı , iş ayrı " yanıtını veren İnanoğlu , sevgilisine dizide rol verdi . İNANOĞLU , bu konuda " Evet , böyle şeyler söyledim ama artık işlerim yoluna girdi . Bu nedenle Güzide'yi dizide oynattım " yorumunu yaptı . Güzide'yi para konusunda zor ikna ettiğini belirten İnanoğlu , " Bu projede yer almak için fazla para istedi ve naz yaptı . Ama kazanan ben oldum . Ayrıca oyunculuğu da çok iyi " dedi . ŞAHMERAN Efsanesi'nin anlatıldığı " Melek " adlı dizinin başrolünde oynayan Begüm Kütük , rolünü rüyasında gördüğünü açıkladı . Kendisinin de dizideki olağanüstü güçlere sahip olan Melek gibi garip hisler içinde yaşadığını belirten Kütük , " Daha dizi için bana teklif yapılmadan böyle bir dizinin çekileceğini biliyordum " dedi . Rolü başkasına vermişlerdi KÜTÜK , yaşadıklarını şöyle anlattı : " Yapımcıyla konuşup dizide oynamak istediğimi söyledim . Rolü başkasına verdik dediler . gün eve gelip ağladım . Gece rüyamda bir melek gelip beni başka bir boyuta taşıdı . Uyandım ve sabah rolü bana verdiklerine dair telefon alacağımı bilerek tekrar uyudum . Gerçekten de aradılar . " BİNNAZ adlı şarkısıyla olay yaratan Ciguli , katıldığı canlı yayında dramını anlatıp herkesi ağlatınca iş sahibi oldu . Esra Özmen'in Muazzez Ersoy'u konuk ettiği programına katılan Ciguli , " Binnaz satış rekorları kırdı ama bana bir faydası olmadı . Bulgaristan'a borç parayla döndüm " dedi . ÇALIŞTIĞI şirketi suçlayan Ciguli şunları söyledi : " İkinci kaset için çağırdılar . Ama verdikleri çekleri , Nakit ödeme yapacağız diye aldılar , beş parasız kaldım . " Bu sözleri ağlayarak dinleyen Özmen , programında çalışması için Ciguli'ye teklifte bulununca da seve seve kabul etti . DENİZ Akkaya , dün akşam saatlerinde karın ağrısı şikayeti nedeniyle Amerikan Hastanesi'ne kaldırıldı . Akkaya'nın yapılan muayene sonucunda şiddetli karın ağrısının apandisit ve rahminde patlayan kistten kaynaklandığı anlaşıldı . ARKA arkaya iki operasyon geçiren Akkaya'nın sağlık durumunun iyi olduğunu söyleyen menajeri Berna Müjde , " Karnında şiddetli ağrılar başlayınca apar topar hastaneye geldik . Apandisti ve rahmindeki kisti alındı . Doktorlar kısa sürede kendisini toparlayacağını , ameliyatların iyi geçtiğini söyledi " dedi . AP BİR dönem podyumun en zayıf mankeni olarak ün yapan Kate Moss , kız annesi oldu . 18 yaşındaki manken , dün St . John ve Elizabeth Hastanesi'nde doğum yaptı . Bebeğin 1. Bebeğin babası , 50 yaşındaki Jefferson Hack . Hack , " Dazed & Confused " dergisinin yayımcısı . . . İngiliz gazetelerinin dedikodu sütunlarında bebeğe Lola ismi verileceği yazılıyor . Ancak gerçek olup olmadığını zaman gösterecek . En sorunlu ülkelerden biri , basın özgürlüğünün " had safhada " olduğu ve her gün ortalama 85 intiharın yaşandığı ABD . Bu ülkenin önde gelen gazetelerinin özel yayın ilkeleri arasında çok azının konuya yer ayırdığı anlaşılıyor . Oradaki tartışma hayli zengin . Tecrübeli editör kesiminin görüşü , " mesele , yayın ilkeleri arasına bunu katmak değil , pratikte ne yapılacağının iyi bilinmesi ve eğitimin önemidir " şeklinde . Poynter direktörü Bob Steele , " Bence biz intihar haberi hiç vermiyoruz düşüncesi de açıkça sorgulanmalı " diyor . " Kamunun bilgilenmesini gerektiren , ciddi boyutlu bu konuda anlamlı bir habercilikle , kimi intiharlar işlenebilir . Gazetecileri , yüksek meslek standartları tutturmaya , metinlerinde insani bir anlayış düzeyi kurmaya çağırıyorum . " Hep Amerika'dan haberler verir olduk ama , bu da güncel . Üstelik ciddi ciddi ülkede karmaşa yaratmaya müsait bir konu . . . Olay , Amerikan otomotiv endüstrisinin buluşu , tüm ülkede satılan araçların neredeyse yarısına yakınını ( 5. Hazır , Irak krizi patlamış , petrol fiyatları da artmışken bu tür araçlara karşı olanlar , seslerini " avazları çıktığı kadar " duyurmaya başladılar . Benzin tüketimleri , ortalama bir otomobilden neredeyse kat daha fazla olan ( 100 kilometrede 15 10 lt. İsa böyle bir aracı asla kullanmazdı diye yumurtladılar da ! ) karıştırırken , oldukça muhafazakâr bazı gruplar , bu tür araçların sahiplerini , " teröristlere hizmet etmekle " suçluyor . " Detroit Project " hareketi , TV'de reklamlarında , " Siz ( SUV sahipleri yani ) deponuzu her doldurduğunuzda , Amerika'yı , uluslararası terörizmi destekleyen ülkelere daha bağımlı hale getiriyorsunuz " diyor ve ekliyorlar : " Sizin SUV aracınız , ülkenin milli güvenliği için ne yapıyor ? " Lincoln Navigator , Chevrolet Taheo , Ford Excursion gibi araçlara ve kullanıcılarına karşı " ateşli kampanyalar " yürütülmesi , üreticileri de telaşlandırmış durumda . General Motors ve Toyota , bu sınıfta daha az yakıt harcayan , alternatif yakıtlar kullanabilen araçlar geliştirmekte olduklarını açıklama gereği duyarken , SUV sahipleri de ( muhaliflere ) " Komik olmayın , ne kullanalım yani ! " diye zıtlaşmaya gitmekteler . Bu işin sonu nereye varır bilinmiyor , ancak tutkunları , SUV'ları kullanmakta fena halde ısrarlı ! Volvo Türkiye üs oldu Tamamen İsveçliler tarafından kurulan Volvo Otomobil Türkiye , 1005 yılından itibaren Volvo Car Corporation ( VCC ) deniz aşırı ülkeler bölümünün yönetim merkezinden biri oldu . Volvo Türkiye , böylece 18 ülkenin merkezi konumuna geldi . İsrail , Kuzey Afrika ülkeleri ( Cezayir , Mısır , Ürdün , Lübnan , Fas , Suriye , Tunus , Libya ) , Ermenistan , Azerbaycan , Gürcistan , Kırgızistan , Tacikistan , Moldova , Türkmenistan , Özbekistan ülkelerinden sorumlu olacak Volvo Otomobil Türkiye , bu ülkelerin satış , pazarlama , kurumsal iletişim ve satış sonrası hizmetlerine destek vererek , yapılanmalarını güçlendirecek . Yeni yönetim bölgesinin genel müdürlüğüne de , Volvo Otomobil Türkiye'nin Genel Müdürü Carl Göran Larsson getirildi . Dünyanın üçüncü büyük otomobil üreticisi Toyota'nın küçük sınıftaki temsilcisi Yaris'in Avrupa'daki üretim sayısı 100 bini buldu . Avrupa'da " 1000 Yılının Otomobili " seçilen , piyasaya çıktığı 1999'dan bu yana Avrupa'da 650 bin adet satan Yaris , 1001 yılından itibaren Toyota'nın Kuzey Fransa'da kurulu Valenciennes fabrikasında üretilmeye başlanmıştı . Bu tarihe kadar satılan 550 bin araç ise , Japonya'da ithal edilmişti . 51 Ocak 1001'den bu yana 100 bin Yaris üreten fabrikada , dakikada bir adet Yaris banttan çıkıyor . Volkswagen'in , Türkiye'de daha önce sadece internet ortamında satışa sunduğu minik Lupo , artık en güçlü versiyonu ile birlikte " gerçek " showroomlarda da satışa sunuluyor . Alman üreticinin en minik üyesi olan Lupo'nun , daha önce satılmakta olan 1. 65hp benzinli ve dizel versiyonlarının yanı sıra , 1. hacimli , 115 beygir güç üretebilen motora sahip güçlü GTI versiyonu da , ilk kez ülkemizde satılmaya başlanacak . Lupo GTI , 0'dan 100 km hıza 8. ileri manuel vitesli GTI , 105 km / maksimum hıza çıkabiliyor . Tabii ABS , Elektronik Stabilizasyon Programı ( ESP ) , Elektronik Fren Güç Dağılımı ( EBD ) , Elektronik Diferansiyel Kilidi ( EDL ) ve Elektronik Patinaj önleme Sistemi ( ASR ) gibi güvenlik özellikleri de mevcut . Fiyatlar , 11. . . Gülriz Sururi yakın dönem anılarını anlattığı kitabı " Bir An Gelirödeki iddiaları , itirafları ve açık yüreklilikle yazdığı anılarıyla tartışma yaratacak . Önümüzdeki günlerde Doğan Kitap'tan çıkacak " Bir An Geliröde eşi tiyatrocu Engin Cezzar'ın kendisini defalarca aldattığını yazan , çocuk sahibi olmamasının ardındaki büyük sırrı açıklayan Sururi , sorularımızı yanıtladı . Çok önemli bir iddia var kitapta . Sahneye ilk çıkan Türk kadınının bilindiği gibi Afife Jale değil , teyzeniz Mevdude Refik Hanım olduğunuz yazmışsınız ? Belgeleri kitapta yayımladım . Yıllar önce Haldun Taner bana bu belgeleri getirdi . zaman çok gündemdeydim , bunu açıklamam yanlış anlaşılır diye düşündüm . Ama şimdi böyle düşünmüyorum . Tarihi bir yanlışı düzeltmem gerekiyordu . Kendimi sorumlu hissettim . KIRCA'YA KIRGINIM Bunu açıklamanın Afife Jale'ye saygısızlık olacağından mı korktunuz ? Sadece bu bilgiyi daha fazla saklayamazdım . Belgeler var . Başar Sabuncu , Genco Erkal'a , Levent Kırca'ya kırgınlıklarınızı yazmışsınız . Bu kişiler sizin kırgınlığınızı kitaptan mı öğrenecek ? Levent Kırca verdiği sözden dönünce zor durumda kalıyorum . Tiyatro salonunu kiralayacağını söyleyip vazgeçiyor . Levent Kırca'yla uzun bir süre karşılaşmadık . Herhalde kitapta okuyacak . Engin Cezzar'ın sizi defalarca aldattığını yazmak zor olmadı mı ? Yaşadığımızı inkar etmek niye ? Bu yalancılık . Yaşadığım her şeyi açık yüreklilikle yazmak isterim . Engin Bey rahatsız oldu mu ? Kitap bitene kadar okutmadım . Bittiğinde de 48 saat hiçbir eleştiri getirip konuşmayacaksın şartıyla verdim . Yukarı katta okuyor . İki de bir de aşağıya iniyor . Merdivenden sinirli şekilde " Bak . . " diyor . Söz verdin , 48 saatten önce konuşmayacaksın , diye yanıtlıyorum . Sonra okuduğu yazının üzerinde bazı yerlere notlar aldığını , itirazlar ettiğini gördüm . Ama bunu hiç konuşmadık . Engin Cezzar belli bir hayran kitlesi olan , tanınmış bir oyuncu . Böyle sizi aldatışlarını , hatalarını yazarken , tepki çekmekten tedirgin oldunuz mu ? Vallaha umurumda değil . Yazdım , bitti . Kaç kere âşık oldunuz ? Bunca yıl kopmak isteyip kopamadığımıza , boşandığımız halde yeniden evlendiğimize göre en büyük aşkım Engin . Engin'den önce de çok büyük bir aşk yaşamıştım . Şimdi ona çocukluk aşkı diyorum . 11 yaşındaydım . Biri benin kalbimi çarptırıp kendini bana Engin'den fazla sevdirirse tabii ki yaşarım . Aşktan korkmuyorum . Ama bundan sonra çok zor . La Luna'ya davet ettiğiniz , katılmayan biri oldu mu ? Türkân Şoray ve Hülya Avşar . İkisi kabul etmedi . Nedenini bilmiyorum . Gazanfer Özcan ve Gönül Ülkü de beklendikleri programa gelmedi . Her şey hazırlanmıştı . Haber vermediler , özür de dilemediler . Kafanızın üstünde küçük bir topuz yapıyorsunuz , neden ? Ben ona kukiriko diyorum . Bir gün dipten beyazlar çıktığında tepeden toplayıp topuz yaptım . Sonra bütünü tamamlayan bir noktayı koymak gibi geldi bana . Normal hayatta beyazlar çıkarken bunu yapıyorum . Demek ki ayda bir hafta kadar böyle geziyorum . Can çorabını çıkarıp ayaklarını gösterdi ! " İşte günlerde Engin çok ama çok dalgındı galiba ; ya da Ben ne yaparsam yapayım Gülriz benden kopamaz'a inanmıştı . Komşudaki hasta gencin nişanlısı güzel kız mıydı bardağı taşıran damla , yoksa TES'teki ( Engin Cezzar'ın ders verdiği Tiyatro eğitim Stüdyosu ) öğrenci mi ya da Kabare oyunu sırasında kulisteki çapkınlıkları mı , uygunsuz davranışı mı , bilemiyorum " " . . . artık daha fazla tahammül etmek istemediğimi söylediğimde , bana Aşırı yersiz şüphelerinle ilişkimizi zedeledin . Seni aldatmadım . Yanılıyorsun , yersiz şüphelerle hayatımızı mahvediyorsun dedi . Ben elle tutulur , gözle görülür isimlerden söz edince , ki onları bildiğimi bile bilmiyordu . Bodrum'da oturan , orada dostluğumuzu ilerlettiğimiz bir ailenin kızıydı ; öteki , sık sık birlikte olmak isteyen , neredeyse peşimizi kovalayan evli bir hatun ; öteki , beriki derken dört isim sıraladım . " AYAKLARIM ÇOK GÜZELDİR " Hoş geldiniz filan diye geveleyip evden içeri aldım Can'ı ve anda olanlar oldu . . . Can köpeği görmesiyle birden ürktü . Be kadın ne işi var bu köpeğin evin içinde ? Yoksa kendini köpeklere mi d. demez mi ! . . . Can'dan duyduğum ilk cümleye bakın Ev sahibiyim , karşımdaki Can Yücel . Heh heh heh . . . Ah , ne şakacısınız . . . filan gibi abuk bir şeyler çıktı ağzımdan . . . . . . Bu sırada Can Yücel birden çoraplarını çıkarmaya başladı . Ayaklarım çok güzeldir dedi kanyağını yudumlarken . . . . Daha sonra öğrendim . Biri matrak olsun diye Gülriz güzel ayaklara meraklıdır demiş . . . . . Sonunda Başar ( Sabuncu ) geldi . Can , çok sinirlendi . Ne diye çağırdın bu herifi ? Benimle yalnız kalmaya korkuyor musun ? diye bağırdı . . . . Can , banyonun kapısına dayanmış , Çıksana dışarı , ne kaçıyorsun ? diye boş banyoya bağırıyor . Ben mutfaktan çıkmış salona doğru , Size yemek hazırlıyorum diyorum . Can , beni arkasında görünce büsbütün sinirlendi , küfredip durdu . " Erciyes Üniversitesi Japon Dili Bölümü . Sınıf öğrencisi Gamze Ergün ( 11 ) , yılbaşı gecesi saat 11. Ergün ile Ceylan , binalarının 6'ncı katından asansöre bindi . Ancak asansör 5'inci kata ulaşmadan arızalandı . Kuzenlerin cep telefonuyla ailesine asansörde kaldıklarını bildirmesi üzerine site görevlisine haber verildi . Ve korkunç facia böyle geldi . Görevlilerin çağırdığı asansör tamircileri Erdoğan Kılıç ile Özkan Oral , asansörü 6'ıncı kata geri çekerken çelik halat koptu . Yaklaşık 10 metre yükseklikten asansörle birlikte düşüp yere çakılan iki genç ağır yaralandı . SAVCILIK DURUMA EL KOYDU Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'ne kaldırılan Ergün , dün sabaha karşı hayatını kaybetti . Kuzeni Ceylan ise Devlet Hastanesi'nde yoğun bakıma alındı . Gamze'nin annesi Zeynep ile babası Hasan Ergün sinir krizleri geçirdi . Site sakinleri asansörün TSE standartlarına uygun olmadığını ve sık sık arızalandığını ileri sürdü . Asansör tamircileri Kılıç ile Oral'ın ifadelerini alan savcılık , bilirkişi incelemesi sonrası yasal işlem başlatacak . Manavgat'ta bir otelde animatörlük yapan Mustafa Yoldaş ( 15 ) ile Alman kız arkadaşı 16 yaşındaki S. Hane Otel'de çalışan Yoldaş ve S. , 19 Aralık akşamı Kumköy'de bir bara gitti . Barda bir süre kalan iki sevgili , 11. Bu sırada iki gencin önünü kesen lacivert renkteki 06 KK 595 plakalı Mercedes otomobilde bulunan Çapraz ve Mustafa adlı kişiler , iki genci zorla arabaya bindirdi . Yoldaş ve kız arkadaşını üç gün alıkoyan , Antalya ve Kemer'de dolaştıran şahıslar , kıza tecavüz etti . Daha sonra Konya'ya gitmek için yola çıkan zanlıların aracı Taşkesiği köyü yakınlarında arızalandı . Yoldaş ve kız arkadaşını Karpuzçayı kenarına götüren şahıslar , Yoldaş'ı başından vurarak öldürdükten sonra genç kıza tekrar tecavüz ederek ortadan kayboldu . Perişan haldeki Alman genç kız , otostop yaparak Manavgat'a kadar geldi ve Kumköy'de jandarmaya durumu anlattı . Jandarmanın çevrede sürdürdüğü araştırmalar sonunda dün Karpuzçayı kenarındaki küçük bir göletin kıyısında Yoldaş'ın cesedi bulundu . Jandarma şimdi de katilleri bulmaya çalışıyor . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın isteğiyle yeni milletvekillerinin taşınamadığı , eski vekillerin de çıkmayı kabul etmediği lojmanlara yapılan yüzde 100 zamla kiralar yaklaşık 600 milyon liraya çıktı . Yüksek kira nedeniyle 160 milletvekilinin taşınması üzerine zam oranı yüzde 110'a indirilince , tripleks lojmanda kalan vekilin gideri ortalama 500 milyon liraya düştü . Mobilya cazibesi Satılacak olması nedeniyle eski milletvekillerinin çıkarılamayacağı düşüncesiyle kiraları artırılan lojmanların aylık gideri , yakıt parasıyla birlikte 698 milyon lira olunca , birçok milletvekili taşınma kararı aldı . Seçimden önce , 15 Ocak 1005'e kadar geçerli olmak üzere üç aylık kiralarını peşin ödeyen milletvekillerinden 160'ı , bu tarihi beklemeden lojmanlardan ayrıldı . Ancak milletvekilleriyle birlikte aynı zammın yapıldığı memurlardan gelen tepki üzerine oran , yüzde 100'den 110'a düşürüldü . Artan kiraya rağmen , kış koşulları nedeniyle bir süre daha lojmanlarda kalmak isteyen vekiller de rahat bir nefes aldı . Mobilyalı olarak kullanıma verilen tripleks villaların kiraları , yakıt gideriyle birlikte 500 milyon liraya gerileyince , taşınmayı düşünen milletvekilleri de bu fikirlerinden vazgeçti . Taşınmaları durumunda , yakıt hariç 400 500 milyon lira kira vermek ve eşya satın almak zorunda kalacak olan milletvekilleri , her türlü sosyal tesisin bulunduğu , güvenlik güçlerince korunan ve mobilyalı lojmanlarda kalmayı " daha kârlı " buldu . Tripleks villa veya lüks daire biçimindeki lojmanların aylık kirası zamdan önce yakıt dahil 110 milyon liraydı . TBMM Başkanlığı , yakıt paralarını yüzde 100 artırırken , milletvekillerinden ocak için 151 milyon lira fark istemişti . Arınç : Kira yardımı yok TBMM , lojmanlardaki bahçıvan , garson gibi personelini geri çekmeye hazırlanırken , TBMM Başkanlık Divanı'nın , yarın toplanarak , lojmanlar ve üzerinde bulunduğu arsanın Milli Emlak Genel Müdürlüğü'ne devredilmesi için karar alacağı kaydedildi . Ocak'tan itibaren vekillerin muhatabının genel müdürlük olacağı dile getirilirken , TBMM Başkanı Bülent Arınç şunları söyledi : Örnek olmalı " Milletvekillerine kira yardımı yapılmayacak . Halen lojmanlarda 560 eski ve yeni milletvekili kalıyor . Lojmanlardan milletvekillerinin ayrılması , tüm Türkiye'deki lojmanlara , sivil ve asker bürokrasisine örnek olmalı . Halkımızla bütünleşmek , Maliye'ye yük olmaktan kurtulmak için lojmanlardan çıkıyoruz . Bu lojmanların her birinin bakım ve onarımının bize yüklediği maliyet 1. TBMM Başkanı Bülent Arınç , Irak konusunda TBMM'nin alacağı kararla ilgili olarak , " Milli menfaatler neyi gerektiriyorsa , parlamento olarak onu yaparız . Türkiye'nin doğrudan taraf olmadığı bir konuda vereceğimiz karar , çıkarlarımız açısından ön planda tutulacaktır " diye konuştu . 15 16 OCAK OLABİLİR Arınç , hem Irak hem de Kıbrıs konusundaki gelişmelerin TBMM'de bir genel görüşme veya kapalı oturumda değerlendirilmesi gerektiğini belirterek , Başbakan Abdullah Gül'ün Ortadoğu ülkelerine yapacağı ziyaretin ardından , 15 16 Ocak tarihleri arasında Irak konusunda Meclis'in bilgilendirilebileceğini söyledi . BİLGİLENDİRME ŞART Arınç şöyle konuştu : " Eğer çok mahrem bilgiler verilecekse , bu bir tartışma zemini de yaratacaksa , yapılacak şey bir kapalı oturumla bunları enine boyuna tartışmaktır . Irak ile gelinen noktada dışarıdan asker gelmesi veya Türk askerinin dışarıya gönderilmesi şeklinde bir karar alınması gerekiyorsa , Meclis toplantısında milletvekillerinin çok iyi bilgilendirilmiş ve en isabetli kararı verecek şekilde hazırlanması açısından da böyle bir oturum önemlidir . " AKP İzmir İl Başkanı Ali Aşlık'ın , resmi kurum ve kuruluşlarda denetlemeye çıkmasının , sadece bu şehirle sınırlı kalmadığı ortaya çıktı . AKP Adana İl Başkan Yardımcısı . Alper Tansel , ildeki kamu kuruluşlarının bölge ve il müdürleri hakkında dosyalar hazırlandığını belirterek , " Amacımız , bürokratların niteliklerini belirleyip , siyasilerden oluşan hükümetin hız ve hizmet anlayışına uyup uyamayacaklarını ortaya çıkarmak " dedi . AKP'nin Adana'daki " fişleme çalışması " , geçen ay ortasında başlatıldı . Hazırlanan formlar , tüm resmi ve yarı resmi kurumlarla , Tarım Satış ve Kredi kooperatiflerinin genel müdür , bölge , il ve şube müdürlerine gönderildi . " Belirlenen kriterler"e ilişkin bilgiler bu formlara işlenirken bazı müdürlerle AKP'li yöneticilerin yüz yüze görüştükleri de kaydedildi . Gizli değil açıkça Asıl mesleği yönetim danışmanlığı olan ve uzun yıllar özel şirketlerin yöneticileri için seminerler düzenleyen Tansel ise , bu çalışmayı gizli değil , açıkça yaptıklarını dile getirdi . " Bunu açıklamaktan çekinmiyoruz " diyen Tansel şunları söyledi : " Devletin halka sunacağı hizmeti istenilen düzeye çıkarmak istiyoruz . Kendi bölgemizdeki tespitlerimizi genel merkezimize sunacağız . Takdir genel merkezin ve bu bilgilerin intikal edeceği hükümet üyelerinin , yani bakanlarımızındır . Bu çalışma bürokratları rahatsız etmemeli . Atama listesi hazırlamadık . Liyakatlı , işini gereği gibi yapan bürokratlarımız huzursuz olmasın . Bu tür bürokratları daha da güçlendireceğiz . Ayrıca çeşitli söylentiler çıkarılıyor . Bizim adımıza yetkisiz kişilerin bu tür çalışmaları varsa , İl Başkanlığı'mıza bilgi verilmesini istiyoruz . Bürokratlarda ve çalışan kesimde işlerin aksamasına , otorite boşluğunun doğmasına izin verilemeyecek . " İzmir'deki resmi kurumlardan personel ve faaliyetleriyle ilgili bilgi isteyen , " Bürokrasi Ankara'yı yanıltabilir . Devleti siyaset yönetir " diyen AKP İzmir İl Başkanı Ali Aşlık , bir gün sonra çark etti . Aşlık , ziyaretlerinin teftiş amaçlı değil , ilin sorunlarını doğrudan belirlemek olduğunu savundu . AKP Genel Merkezi , Muğla İl Başkanı İsmail Öktem'i görevden aldı . AKP Muğla İl Yönetim Kurulu , seçim döneminde kullanılması için genel merkezce gönderilen , ancak parti kasasında bulunmayan milyar liranın nerelerde harcandığının Öktem tarafından açıklanmasını istedi . İddiaya göre Öktem , paranın nerelere harcandığını belgeleyemedi . AKP İl Yönetim Kurulu'nun isteğiyle genel merkez Öktem'i görevden aldı . Öktem görevden alınmasıyla ilgili " Siyasi komplo " iddiasında bulundu . AKP Antalya İl Başkanı Ramazan Avcı , işlerinin yoğunluğunu gerekçe göstererek istifa etti . İstifaya zorlandığı öne sürülen Avcı'nın yerine Hamza Taş getirildi . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'dan memleketi Rize'den milletvekili adayı olması istendi . Erdoğan , Rize İl Genişletilmiş Divan Toplantısı'nda konuşurken , " Rizeli Tayyip Rize'den aday olsun " , sloganları atıldı . Rize Milletvekili Abdülkadir Kart da , liderinin aday olabilmesi için gönüllü olarak istifa dilekçesini Erdoğan'a sundu . Dilekçeyi Kart'a iade eden Erdoğan ise , " Ben tabii ki Rizeliyim . Fakat artık biz Türkiyeliyiz . Benim için Türkiye'nin Rize ile 80 vilayeti aynıdır . Ben sizleri ne kadar seviyorsam , tüm Türkiye'yi de kadar sevmek mecburiyetindeyim " karşılığını verdi . Cumhurbaşkanı Sezer'in Anayasa değişikliği paketini onaylamasına ilişkin yorum yapmayan Erdoğan , " Partimizin yetkili kurulları , pazar ve pazartesi yapacakları toplantılarla bu konuyu açıklığa kavuşturacak . Şahsımla alakalı kararı bu toplantılardan sonra açıklayacağız " dedi . Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen , savaş seslerinin yükseldiği bir dönemde 150 kişilik işadamı ekibiyle 10 Ocak'ta Bağdat'a çıkarma yapacak . Tüzmen , Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'e de Başbakan Abdullah Gül'ün mesajını iletecek . Gül'ün mesajında , " Irak yönetiminden BM'nin silah denetim çalışmalarına kayıtsız şartsız uymalarını ve silah denetçileriyle tam işbirliği kurmalarını isteyeceği " belirtildi . Irak Büyükelçiliği yetkilileri Türk Dışişleri Bakanlığı'na nota verdikleri haberinin doğru olmadığını kaydetti . Üst düzey bir büyükelçilik yetkilisi , " Başbakan'ın resmi açıklamalarında böyle bir söz yok . Gazetecilerle yaptığı toplantıda da bir komşu ülkenin lideri için böyle bir şey dediğine hiç ihtimal vermiyoruz . Dışişleri ya da Başbakanlık nezdinde bir girişimimiz olmadı " dedi . Sağlık eski Bakanı Osman Durmuş'un , bakanlığı döneminde sık sık eleştirdiği birbirine yakın veya amacına uygun olmayan âtıl hastane yatırımlarından birine imza attığı ortaya çıktı . MHP eski Bitlis Milletvekili İbrahim Halil Oral'ın seçmenlerine verdiği sözler nedeniyle Durmuş , hiçbir gereği yokken Van'a çok yakın olan Adilcevaz'a sadece kanserli hastalara hizmet verecek bir onkoloji hastane kurulmasına karar verdi . Van'da Yüzüncü Yıl Üniversitesi bünyesinde yaklaşık milyon dolar harcanarak oluşturulmuş tam donanımlı Onkoloji merkezi var iken Durmuş'un aldığı bu karar bölgedeki hekimler tarafından tepkiyle karşılandı . Van'daki bin metrekarelik alanda tüm radyoterapi cihazlarıyla donatılmış merkezden bile verim almak için asgari iki yıl gerektiği belirtildi . Türkiye Atom Enerji Kurumu'ndan ruhsat almak için birçok teknik yatırım yapılması gerektiği de ifade edildi . Adilcevaz'daki âtıl yatırıma imza atan Durmuş ise , Sağlık Bakanlığı'nca yayınlanan " Çöle Düşen Yağmurlar " kitabında , bunun gibi yatırımları siyasi çıkarlara bağlayarak , şöyle eleştirmişti : " . . . dar politik manevralar hatırına , devletin kaynakları , sahte yatırımlara , toprağa gömülmeye mahkûm , göz boyayıcı temellerle , anlamsız tesislere , işletilse bile uğrunda harcanan emeği karşılamayacak yatırımlara harcanmış . " Savcılık ve polis , evinin önünde uğradığı silahlı saldırıda yaşamını yitiren Doçent Dr . Necip Hablemitoğlu'nun katillerini bulabilmek için tüm yaşamını mercek altına aldı . Yetkililer , Hablemitoğlu'nun gençlik döneminde ülkücü komando olarak dağlarda eğitim aldığını , bu dönemden sonra da CHP'ye kaydolduğunu belirledi . Hablemitoğlu suikastını araştıran savcılık , bir yandan cinayetle ilgili yeni ipucu peşinde koşarken , bir yandan da suikastı işlemesi muhtemel kişi veya grupları belirlemeye çalışıyor . Bu amaçla Hablemitoğlu'nun yaşamını detaylı bir inceleme altına alan savcılık ve emniyet birimleri , hayatındaki tüm detayları , hangi eylemlere katılıp , hangi siyasi grupların içerisinde veya karşısında yer aldığını saptamaya çalışıyor . Dağda eğitim almış Savcılık kaynaklarından edinilen bilgiye göre yetkililer , Hablemitoğlu'nun üniversite yollarında ve sonrasında ülkücü gruplarla yakın ilişki içerisinde olduğunu belirledi . 1980 öncesi ülkücü komando olarak dağlarda eğitim aldığı saptanan Hablemitoğlu'nun daha sonra bu gruplardan koptuğu anlaşıldı . Hablemitoğlu'nun bu gruplarda yer alan bazı arkadaşlarıyla ilişkisini hiç kesmediği de belirlendi . Hablemitoğlu'nun daha sonra CHP'ye üye olduğu ancak aktif politikayla fazla ilgilenmediği de ortaya çıktı . Hablemitoğlu'nun Alman Vakıfları ile ilgili çalışmayı yapmadan uzun yıllar önce bölücü ve şeriatçı örgütlerle ilgili araştırmalar yaptığı ve bu dönemden itibaren tehdit almaya başladığı da anlaşıldı . Otopsi raporu yok Suikastla ilgili soruşturmada ise istenilen seviyeye gelinemediği öğrenildi . Suikasttan hemen sonra emniyet birimlerinin çok hızlı biçimde çalışmasına rağmen delillerin yetersiz oluşu fazla yol alınamamasına neden oldu . Hablemitoğlu'nun detaylı otopsi raporu , kapsamlı analizler yapılmasından dolayı henüz çıkartılamazken , görgü tanığının olmaması nedeniyle robot resim çizilemedi . Borsaya yaptığı açıklamayla Çukurova Grubu ile finansal yeniden yapılandırma anlaşması imzaladığını bildiren Yapı ve Kredi Bankası , grubun kredilerinin yeniden yapılandırıldığını ve anlaşmanın imzalanmasından itibaren ilk üç yıl , yıl sonlarında ödenmek üzere libor artı 5. İlk üç yılı takiben altı ayda bir ana para taksitlerinin , yıl sonlarında da aynı oranda faiz ödemesinin yapılacağı bildirildi . Banka , Çukurova Grubu'ndan 168 milyon 906 bin 606 dolar tutarında ödemeyi temin için Muhabbet Kart'ı çıkartan Tel Pazarlama ve Servis Hizmetleri AŞ'nin sermayesinin yüzde 50'sine tekabül eden milyon adet hissenin Yapı ve Kredi'ye , 169 milyon dolar bedelle geçtini açıkladı . Açıklamada , anlaşmanın Çukurova Grubu'nun Pamukbank'tan dolayı devlete olan borçlarını ödemede 51 Ocak 1005 tarihine kadar BDDK ile anlaşmaya varması halinde geçerlilik kazanacağı belirtildi . Tel'in 5. Tel , 1000 yılını 110 milyon dolar , 1001 yılını 140 milyon dolar ciro ile kapattı . Şirketin 1001 yıl ciro hedefi ise 165 milyon dolar . 1001 yılında İnterpro tarafından açıklanan İlk 500 Bilişim Şirketi sıralamasında 11'nci sırada yer alan Tel , geçtiğimiz yıl haziran ayında milyon abone sayısına ulaştığını duyurmuştu . Tel'in 1001 yılsonu abone hedefi ise 5. Gençlerbirliği süper ligde oynadığı futbolla üç büyükler'e kafa tutuyor . Sahalardaki başarının ardında ise gerçek bir ekonomik mucize yatıyor . Ne ciddi sayıda bir taraftarı ne de gişe geliri olan , en çok milyon dolar değerindeki Gençlerbirliği'nin bütçesi denkken , milyonlarca taraftara sahip , piyasa değerleri 150 milyon dolardan başlayan Fenerbahçe , Galatasaray ve Beşiktaş gibi büyük takımların milyonlarca dolarlık zararları , bütçe açıkları var . Üstelik kasasında en az 10 milyon doları olduğu söyleniyor . Mucizenin mimarı Başkan İlhan Cavcav , başarısını sanayici gibi düşünmesine " bağlıyor . İki de sırrı var : Doğru insana yatırım yapmak ve gençlere şans tanımak . Vergi rekortmeni Ankara'nın en çok vergi veren üçüncü işadamı , un sanayicisi Cavcav , takımını bugüne getiren ekonomik yapıyı şöyle anlatıyor : " Arkamızda ne taraftar ne belediye var . Muhitimiz yok , benim dışımda para verecek bir işadamı yok . Bu durumda ticaret yapmaktan başka seçeneğimiz de yok . İkinci , üçüncü ligden yetenekli futbolcuları alıyor yetiştirip büyük rakamlara satıyoruz . " milyon dolara sattı Cavcav buna örnek olarak , Kamerun'dan 150 bin dolara alıp , Real Madrid'e milyon dolara sattığı Jeremy'i gösteriyor . Takımını futbol üniversitesi olarak tanımlayan Cavcav , " Gençlere büyük imkânlar sunamıyoruz ama şans tanıyoruz . Bu onlar için bir motivasyon oluyor . Kısa zamanda transfer olmak için canla başla oynuyorlar . Üç büyüklerde Gençlerbirliği kökenli 18 futbolcu var " diyor . Mahalle takımlarını izliyor İyi futbolcuyu nasıl buluyorsunuz ? sorusu üzerine Cavcav , " Benim işim un . Buğday seçer gibi seçerim . Buğday seçerken kullandığım ölçüleri kullanırım " diyor . Cavcav'ın bir özelliği de iyi futbolcunun izini sürmesi . Bunun için mahalle takımlarını bile izliyor . Gençlerbirliği Başkanı İlhan Cavcav , 16 çocuklu bir ailenin çocuğu . Yoksulluk yıllarının kendisine kıt kaynakları nasıl kullanması gerektiğini iyi öğrettiğini belirtiyor . Büyük kulüplerin para sıkıntısı çekmesine çok şaşırıyor . " Öyle büyük hasılat gelirleri var ki , sıkıntı çekmeleri imkânsız . En büyük hataları futbolculara büyük paralar harcamaları " diyor . Sanayici gibi yönetiyor Kulübü , ticaret adamı ve sanayici prensipleri ile yöneten İlhan Cavcav'ın modelinin ana unsurları şöyle : Anadolu'yu ve dünyayı geziyor . Liglerde hatta mahalle takımlarında oynayan başarılı futbolcuları keşfediyor . Yetenekli amatör futbolcuyu düşük fiyatla satın alıyor . Yatırım yapıp yetiştiriyor , kendini göstermesine izin veriyor . Sonra milyon dolarlara satıyor . Asla oyuncu transfer etmiyor . Kulübü profesyonel yöneticilere bırakmıyor . Gereksiz masraf ve israfa izin vermiyor . Bütçedeki her harcama kalemiyle bizzat ilgileniyor . Piyale'nin Sabancı Grubu tarafından satın alınması ile hareketlenen makarna piyasasında gözler , iç pazarın lideri durumundaki Filiz'e çevrildi . Doğuş Grubu'nun gıda sektöründen çıkma kararıyla gündeme gelen Filiz Makarna'nın tamamının İtalyan ortak Barilla'ya satışında son aşamaya gelindi . Edinilen bilgiye göre , artık görüşmelerin tek konusu hisse devir fiyatı . Fiyat görüşmelerinin de üç dört ay içinde sonuçlandırılması ve 1005 yazı başlamadan hisse devrinin gerçekleştirilmesi bekleniyor . Filiz Makarna'nın halen yüzde 45'i Doğuş Grubu'nun , yüzde 55'i de Barilla'nın elinde . 1. Şirket , 1001 yılında 1. 1001'i 51 milyon dolar ciro ile kapatan Filiz Makarna ise iç pazarın lideri . Filiz Makarna'nın ton bazında pazar payı yüzde 16 iken , satış hasılatına göre pazar payı yüzde 18. Barilla'nın , Türkiye'de kalıcı olmak istediğini vurgulayan kaynaklar , organizasyonu Barilla tarafından oluşturulmuş olan Filiz Makarna'da hisse devri sonrası yönetim değişikliği beklenmediğini belirtiyorlar . Barilla'nın , Filiz Makarna'yı bir üretim üssü haline getirmek için almak istediği de konuşulanlar arasında . Buna göre , Barilla özellikle Ortadoğu'da daha etkin olmak için buradaki üretimini artırmayı ve belli bir coğrafyayı Türkiye'den kontrol etmeyi planlıyor . Barilla'nın Filiz'le ilgili planları arasında makarna üretimi dışında diğer unlu mamuller üretimini başlatmak da var . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , zorunlu tasarrufların , sahiplerinin en tabii hakkı olduğunu belirterek " Kimse bunu veremem diyemez , bu verilecek . Ama hemen verin diyorsanız , bu biraz zor . Bunu yapamayız . 14 katrilyon lira nasıl hemen ödenir " dedi . Bazı sendikaların konuyu istismar ettiğini savunan Erdoğan , " Dün senin mensubu olduğun , aynı zihniyeti taşıdığın partiler işbaşındayken niye onlardan istemedin bunu ? Ülkeyi germeye kimsenin hakkı yok " dedi . Erdoğan , yeni yıla ailesiyle girdiği Güneysu'da villasından çıkarak bir kahvehanede vatandaşlarla sohbet ederken şöyle dedi : Enkaz devraldık " Ne tür bir enkaz aldığımızı biliyorsunuz . Temennimiz doğru çalışmalarla halkımızın beklentilerini karşılamaktır . Ama birileri çıkıp bunun akşamdan sabaha hallolacağını sanıyor . Türkiye'nin sırtındaki yük anlatılacak gibi değil . Erdoğan meydanlarda üç yıl kemerleri sıkacağız dedi . Bu süre geçtikten sonra aradığımız hükümeti bulduk diyeceksiniz . Milletimden , bundan sonra da anlayış göstermesini istiyorum . " Tilkilik yapıyorlar Erdoğan , " Bazıları , bazı şeyleri kaşıma gayreti içinde . Daha bir iki ay olduğu halde karalama kampanyasına girecek olanlar var . Tilkilik yapıyorlar . Yetişemedikleri üzüme koruk derler . Üç buçuk , beş sene ülkeyi yönettikleri halde ortaya koydukları ortada . Sadece SSK'da 600 trilyon birikmiş ilaç borcu var " dedi . Kamuda hak etmeden bankamatikten maaş çeken birçok kişi olduğunu da savunan Erdoğan , " Bir il müdürlüğünde 15 müdür yardımcısı var . Aynı şey Çaykur'da da var . Bu kurumlar bunlardan kurtulsun " dedi . 1005'te emekliye enflasyon farkı yok Ali Faik ATAY KARABÜK Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu , emekli aylıklarının 1005'te enflasyona endeksli olmayacağını söyledi . Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu ile birlikte Karabük Yücel Huzurevi'ni ziyaret eden Başesgioğlu , SSK ve Bağ Kur emeklilerinin maaş zamıyla ilgili bir soruya , şu yanıtı verdi : " Hükümet olarak emekli aylıklarının 1005 itibariyle TÜFE'ye ( tüketici fiyat artışları ) endeksli olmaması konusunda bir kararımız var . Daha önceki hükümetin çıkardığı kararnamede SSK ve Bağ Kur emeklilerine zam farkı yüzde 1. Onun da parasal tutarı çok komik . Bu konuda çalışmalarımız sürüyor . Ocak ayının 15'i itibariyle maaş konuları netleşecek . " Ekonomilerin içinden geçtiği süreç revaçta olan meslekleri de belirliyor adeta . Daha 10 yıl öncesinde borsa ve brokerlık mesleği ekonomi bölümlerinde okuyan bir çok genç için ideal bir meslekti . Ancak , son üç yıldır hisse senedi piyasasında süren düşüş trendiyle küçülen hisse senedi piyasası ve ağır bir kriz geçiren finans sektöründe binlerce insan işsiz kaldı . Gençlerin de bu mesleklere olan ilgisi azalırken , finans sektöründe son iki yılda büyüyen tek alan ise yatırım fonları oldu . 1998 yılında milyar dolar olan fon pazarı , 1001'de milyar dolar büyüklüğe ulaştı . 1996 yılından bu yana bankacılık sektöründe , portföy yöneticiliğinin finanstan ayrıştırılması ve bunun için ayrı şirketlerin kurulmasıyla adeta bir dönüşüm yaşandı . Kendi organizasyonuna kavuşan portföy yönetim şirketleri de yeni bir finansçı tipi yarattı . Kriz onları da vurdu Finansın içinden geçtiği ağır krizden fon yöneticilerinin maaşları da olumsuz etkilendi . Çalışılan kuruma , yönetilen fona , fonun büyüklüğüne göre ciddi farklılıklar göstermekle birlikte sektörde maaşlar 1,5 ila milyar arasında değişiyor . Bazı kurumlarda yıllık başarı primleri veriliyor . Sektörde çalışanların yaş ortalaması ise 18 ila 55 arasında değişiyor . Paranın cool çocukları Fon yöneticisi gençler bu kariyere ulaşmadan önce mutlaka hisse senedi veya bankaların hazine ve araştırma departmanlarında uzun yıllar deneyim ediniyorlar . Yani , " Ben çok iyi bir okuldan mezun oldum , iki de yabancı dil biliyorum " hemen portföy yöneticisi olurum diyenlere böyle bir olanağın bulunmadığını hatırlatmakta fayda var . İyi fon yöneticilerinin en belirgin özelliği serinkanlı olmaları ve daha stratejik düşünmeleri . Hisse senedi piyasasında alım satan yapan borsacılar , günlük hareketlere ve sadece borsaya yoğunlaşırken , fon yöneticileri altından tutunda Amerikan Hazine bonosuna kadar bütün finansal enstrümanlardaki gelişmelerle ilgileniyorlar . Siyasi gündem de fon yöneticilerinin günlük ajandasına hergün not düşülen bileşenler . Anlık işlem yapmaya alışkın , adrenalin zengini borsacıların aksine fon yöneticileri ise daha serinkanlı çalışıyorlar . Borsacılar , risk almaya daha eğilimli ve özel hayatlarında da daha hızlı yaşayan insanlar . Fon yönetiminde ise istikrar öne çıktığından , alınan kararlar orta vadeli stratejilerle oluşturuluyor . Fon yöneticileri özel hayatlarında da daha sakin yaşıyorlar . Kaçarı yok , getiri şeffaf Şu anda sektörde dolaylı çalışanlarla birlikte yaklaşık bin 500 kişi bulunuyor . Portföy yönetimi yapan organizasyonlarda araştırma , trading ( alım satım ) ve operasyon bölümleri bulunuyor . Bazı portföy yönetim şirketlerinin operasyonel işlemleri kendi bünyesindeyken , bir kısmı ise bunu bağlı olduğu banka veya aracı kurum vasıtasıyla gerçekleştiriyor . Fon yöneticisinin işi paraya para kazandırmak . Ve bu piyasada sistem öyle şeffaf işliyor ki , fonların getirileri her gün gazetelerde yayınlanıyor . Bu nedenle sektördeki kurumlar arasında ciddi bir rekabet sözkonusu . Hindistan bonosundan da haberdar olmalı Kurumsal Yatırımcı Yöneticileri Derneği Başkanı Gürman Tevfik , fon sektöründe çalışanların daha kalifiye olduklarını söylüyor . Sadece belli bir piyasayı izlemenin mesleği yapmak için yeterli olmadığını söyleyen Tevfik , " Fon yöneticisi Hindistan bonolarının fiyatından dahi haberdar olmalı " diyor . Emeklilik fonlarının sisteme girmesiyle sektörde hızlı bir büyüme olacağına dikkat çeken Tevfik , " Fon sektörü hızlı büyüyor . Ancak henüz gideceği yol çok uzun . Yabancı fonların binlerce çalışanı bulunuyor . Sektörün büyümesiyle yaratılacak istihdamda önümüzdeki yıllarda katlanarak büyüyecek " şeklinde konuşuyor . Brokerlığın prestiji yeniden yükselecek 1990'lı yıllarda beyaz gömlekleriyle hisse senedi işlemi yapan brokerlık mesleğinin bir statü sembolü olduğunu belirten Gedik Yatırım'ın Genel Müdürü Erhan Topaç , son dönemde bu prestijin fon yöneticilerine kaydığına dikkat çekiyor . Yatırımcının haklı olarak öncelikle getiriyle ilgilendiğini ifade eden Topaç , " Ancak , bizde son üç yıldır olduğu gibi borsanın düşüş trendine girdiği dönemlerde borsacılık mesleği itibar kaybediyor . Ancak , fon piyasasında daha istikrarlı getiriler sözkonusu olduğundan yatırımcı nezdinde meslekte enstrümanda daha dost görünüyor " diyor . Borsada yükseliş trendinin başlamasıyla kaybolan prestijin tekrar kazanılacağını savunanTopaç , ancak fon yöneticiliğinin 11 . yüzyılın meslekleri arasında öne çıktığına dikkat çekiyor . Yatırımcının platformu Bir miktar hisse satabilirsiniz 1000 yılında borsaya yatırım yaptım ancak borsa günden bu yana düşüyor . Elimdeki hisse senetlerini henüz satmadım . Bunları satmayıp beklemeli miyim ? Borsanın bu yılki hareketleri sizce nasıl olur ? Irak'a operasyon yılın tamamı boyunca hisse senetleri üzerinde baskı yapar mı ? Bir yanda eli bıçaklı kapkaççılar , korku içinde sigara üstüne sigara içen yolcular ve onların attığı izmaritleri içen çocuklar . . . Öte yanda , duygularını duvarlara bırakan gençler , graffiti ile vagonları , duvarları boyayan çocuklar . . . Sirkeci'den Halkalı'ya , Haydarpaşa'dan Tuzla'ya kadar uzanan raylarda bir yanda korku , diğer yanda " Ben de varım " diyen çocukların renkleri hâkim . GÖREVLİLER ÇEKİNİYOR Güvenlik görevlileri dahi tren istasyonunda görev yapmaktan korkarken , onlar hip hop müziğinin yarattığı kültürün bir parçası olan graffitiyle duvarları boyuyorlar . Ellerinde sprey boya , sırtlarında kapüşonlu sweat shirtleriyle geçtikleri yerlere hip hop kültürünün imzasını atıyorlar . GÜZEL OLSUN İSTEDİK Duvarlarla yetinmeyip Avrupa trenini boyayınca Devlet Demiryolları'nın güvenliği peşlerine düşerek , " Satanist " diye yakalamış onları . Duvarlara yazılan garip şekillerin içinde düzene aykırı slogan bulamayan polis , graffitiyi öğrenince savcıya bile sormadan serbest bırakmış birçoğunu . Ancak , Florya'da istasyon duvarını boyarken yakalanan F. ( 16 ) ile F. ( 16 ) , diğerleri kadar şanslı değildi . " Amacımız boş duvarları boyayıp güzel görüntü yaratmak , hip hop'çuların sesini duyurmaktı " dedilerse de söz dinletemediler . İstasyon güvenliği tarafından önce Eminönü Karakolu'na teslim edildiler . MÜDÜRLERİ DESTEKLEDİ Karakol da Terörle Mücadele polisini çağırdı . Şenlikköy Karakolu'na gönderildiler . Terörist olmadıkları anlaşılınca , " Devlet malına zarar verdikleri " iddiasıyla hâkim karşısına çıktılar . Bugüne kadar vagon ve tren yollarını boyayan çocuk yakalanmıştı . Ancak onlar ilk oldukları için halen yargılanıyorlar . yıl hapisleri istenen F. ile F. , Sefaköy Kadriye Moroğlu Lisesi son sınıf öğrencileri . Onların bu yeteneğini destekleyen müdürleri , okul duvarını graffiti ile boyatmış . İnatlarına polis olacağım . . . F. ileride ekonomi veya grafik okumayı düşünüyor . " Boş duvarlar beni cezbediyor . Zamanım olsa her yeri renklendirir , ırkçılığa , eşitsizliğe başkaldıran , biz de varız diyen hip hop kültürünü yayarım " diyor . F. ise hem güvenlik hem de polis tarafından hırpalanmış olmanın etkisinden henüz kurtulamamış . Okul bitince polis kollejine gitmeyi düşünen F. , " Tren istasyonundaki güvenlik görevlileri elimize kelepçe taktı ve birkaç tokatla bizi polise teslim etti . Karakolda da dayak yedik . Bu kültürü , graffitiyi bilmedikleri için terörle mücadele tarafından sorgulandık . Graffitiyi bıraktım , inadına polis olacağım " diye konuşuyor . Amerika'da artık yaygın olan ve yasallığı tartışılan bir sistemle , kişiler eş ve çocuklarının hatta yanında çalışanların bile internette ne yaptığını her dakika gözetleyebilir . SpectorSoft adlı şirket , ilk başta " Çocuklarınızı ve çalışanlarınızı gözetleyin " sloganıyla yola çıksa da , bu programı en çok satın alanlar karısından ya da kocasından şüphe eden eşler . . . SpectorSoft İnternet Görüntüleme ve Gözetleme'nin " www. 69. Eğer şüphe ettiğiniz kişinin bilgisayarında yaptığı her işlemi ( ziyaret ettiği siteler , mailler , chat konuşmaları , v. . . Rapor da veriyor Diyorsanız ki " Ben ne yaptığını görmek istiyorum . Ama bir de bilgisayarda ne yaptıysa hemen raporunu almalıyım . " zaman bir de " eBlaster " alıyorsunuz . İşte iki dakika süren yükleme işleminin ardından her şey önünüzde . . . Çünkü bu program , öncelikle kayda başladığı andan itibaren kişinin bilgisarda yaptığı her hareketin resmini kaydediyor . eBlaster programıyla da her 50 dakikada bir size rapor gönderiliyor . Hayatımı kurtardınız Time dergisi ile Washington Post gibi gazetelerde ayrıntılarıyla anlatılan bu program , Amerika'da birçok aldatılan eşin yardımcısı olmuş . SpectorSoft'a , her gün " Hayatımı kurtardınız " , " Çocuklarımın hayatını kurtardınız " , " Eski nişanlımın gerçek yüzünü bana gösterdiniz " gibi yüzlerce mail gidiyor . SpectorSoft'un ortaya çıkardığı onlarca aldatma ve oyun'dan en çarpıcısı ise Mart 1001'de Fortune dergisine konu oldu . 15 yaşında sevişiyordu ! Memphis'te yaşayan bir adam , 15 yaşındaki üvey kızının gizli gizli bir şeyler karıştırdığını düşünüyordu . Spector'ı bilgisayara yerleştirmesinden kısa bir süre sonra tüyler ürperten gerçek gözlerinin önündeydi . Yazışmaları izleyerek , üvey kızının , 56 yaşındaki öğretmeni ile hem sanalda , hem de gerçekte seviştiğini anladı . Olayın ortaya çıkmasıyla öğretmen , reşit olmayan bir kıza tecavüzden 500 dolar para cezasına çarptırıldı ; gözaltına alındı . Özel hayat tartışması . . . Amerika'da tartışılan bir diğer konu ise özel hayatın gizliliğinin bu programla ortadan kalkması . Ancak yasal mercilerin bu konuda bir kararı yok . Aldatılan kullanıcılar ise hallerinden memnun , yanlış ya da kanuna aykırı bir iş yapmadıklarını savunuyorlar . New York Times'da yayımlanan bir makalede , Spector kullanarak kocasının kendisini aldattığını anlayan Nashvilleli bir kadın şöyle konuşuyor : " Spector benim hayatımı kurtardı . Kim bana yanlış bir şey yaptığımı söyleyebilir ki ? Doğruyu ararken ve onun tam anlamıyla ne yaptığını anlamaya çalışırken bu gibi programlar kullanılabilir . " YAKALANMA HİKAYELERİ Karısını gözledi mahkemelik oldu Bu program yoluyla karısının uzun zamandır kendisini sanal alemde aldattığını öğrenen Greg Young'ın başına gelenler Washington Post'a konu oldu . . . Greg , bir gün internette sörf yaparken , SuperSoft'u gördü ve satın almaya karar verdi . Karısı Rita'dan belki fazla şüphelenmiyordu ama onun bilgisayar başında geçirdiği zaman ne yaptığını merak ediyordu . Karısı yattığında yeni satın aldığı program sayesinde olup biteni öğrenmek için bilgisayarını açtı ve programın kaydettiklerini gördüğünde gözlerine inanamadı . Rita , sanal dünyada kullandığı adıyla " rita_neb " , Nebraska'da yaşayan bir adamla " tahrik ediciliği oldukça yüksek " konuşmalar yapmıştı . Sanal ikili , işi abartarak , sözlü cinsel fantezilerinin yanı sıra birbirlerine , çizdikleri pozisyon grafiklerini de göndermişlerdi . güne kadar iki oğlu ve eşiyle mutlu günler yaşayan Greg , ertesi sabah soluğu avukatında aldı . Babasını sanal alemde bastı Babasının sanal alemde annesini aldattığından şüphelenip , yine " sanal dünya"da basan 10'li yaşlardaki genç bir kızın yaşadıklarını psikiyatristi anlatıyor : " Annesi , sürekli başka kadınların varlığından söz edince kızın içinde bir şüphe doğuyor . Babası , geceleri durup dururken cep telefonuna gelen mesajların ardından işim var bahanesiyle çıkıyor . Genç kız öncelikle babasının sanal alemde yaşadığı bir takım şeyleri fark ediyor . maillerine giriyor , oradan gelen mesajları okuyor . Birkaç kadından gelen mailleri görüyor . Babasının icq'dan nickini ( lakabını ) buluyor . Sonra babasıyla bir başka kadınmış gibi chat'leşiyor . Önce genel konuşuyorlar . Konuşma ilerledikçe iş cinselliğe geliyor . Kız , Ben bir erkek arıyorum diyor . Babası da Bekarım , zenginim diye bir şeyler söylüyor . Kız geri çekiliyor ama babası sanal seks yaşamak için ısrar ediyor . Kız bu sefer sinirlenerek , babasına ait özellikleri sıralıyor , Hala beni tanımadın mı ? diyor . Babası hala anlamayınca Ben senin kızınım , hala bunları bana nasıl söyleyebiliyorsun ? diyor . Sonuçta kız depresyona giriyor . Baba da çok ciddi sıkıntılar yaşamaya başlıyor . Bu genç kız ciddi panik nöbetleriyle birlikte yoğun bir depresyondan sonra tedavim sonrasında rahatladı . Babasıyla arası hala kötü ve aynı evde yaşıyorlar . " Sanal seks nedir ? Bir internet sitesi olan Ekşi Sözlük'ün üyeleri , sanal seksi şu cümlelerle değerlendiriyor : İnternet üzerinden yazışarak seks yapma biçimi . Su yatağıyla sevişmek gibi . . . Asıl fantazileri gerçekleştirme yolu . Monitöre filtre takmakta fayda var . Zaman kaybı . " Eller klavyedeyken nasıl olur " dedirten olay . Hiçbir zaman gerçeği kadar zevkli olamayacak olan aktivite . Bir el klavyede , bir el cinsel organda monitörü izlemek ! Beyin gücünün ve en çılgın fantazilerin uygulanma yöntemi . İki sevgilinin , iki aşığın , hatta iki evlinin ayrı düşmesi , sanal sekse kucak açmalarına neden olabilir . Devir artık kadar değişti ki , kim kime dum duma . Karşı tarafa kendinizi mastürbasyon malzemesi olarak sunma işlemi . Çirkin bir şey . Sanal abazanlık . İşten kovuldu , karısı terk etti Bir psikolog ise evliliklerini kurtarmak için kendisine başvuran bir çiftin başından geçenleri şöyle anlatıyor : " Erkek , çok başarılı bir yönetici . Eşi de işinde çok başarılı bir kadındı . . . Ancak adam , krizin ardından işten çıkarıldı . Bu onun için yıkım oldu . Daha sonra bu huzursuzluğu evliliklerine yansıdı . Ardı arkası kesilmeyen problemlerden sonra kadın , erkekle cinsel ilişkiye girmemeye başladı . Erkek de boşluktan internete bağımlı hale geldi . Sabahlara kadar chat yapmaya başladı . Pek çok kadına Ben bekarım , çok iyi bir işim var , bir bölümüne de Ben eşimden ayrılmak üzereyim , çok kötü bir kadın gibi konuşarak ilişki talep etmeye başladı . Chat'le başladığı ilişkileri , önce cep telefonundan devam ettirdi , sonra gerçek hayata dönüştürdü . Eşi bunu fark etti ve boşanma kararı aldı . Ancak erkek sıralar işsiz olduğu için ve eşi sayesinde ayakta durabildiği için boşanmaya yanaşmadı ve kadını psikoloğa gitmeye ikna etti . Eşine , İnterneti kapat , cep telefonumu da al . Bir daha yapmayacağım şeklinde sözler verdi . Ancak kadın sevgisinin bittiğini söyleyerek boşanma kararı aldı . Kısa bir süre sonra da boşandılar . " YARIN Sanal seks araştırması En çok kimler yapıyor ? Yapan pişman oluyor mu ? Yapanlar için sanal seks aldatma mı ? Sanal alem , gerçek cinsel hayatlarını nasıl etkiliyor ? Bayram Yel , 15 yaşındayken İstanbul'a geldiğinde aklında ne atletizm vardı , ne de madalyalar . . . Hayatında hiç tartan pist bile görmemişti . Ama beş yıl sonra Balkan Veteranlar Şampiyonası'nda bin metrede , 55 59 yaş grubunda birinci oldu . İstanbul'da Eylül günleri arasında yapılan ve 100'den fazla atletin katıldığı yarışmada Türkiye'ye altın madalya kazandıran Bayram Yel'in yaşadıkları tam anlamıyla bir başarı öyküsü . . . BEBEĞİ HASTALANINCA . . . Amatör futbolcu olan ancak bu işle geçimini sağlayamayan Yel , 15 yaşında Manisa'dan İstanbul'da geldi . Fabrikalarda işçilik yapan Yel , bir süre sonra işsiz kalınca , maddi sıkıntısı had safhaya ulaştı . Tam da bu sıkıntılı günlerde baba oldu . Yaşadıkları yetmezmiş gibi bebeği hastalandı . Neyse ki arkadaşlarından zorlukla temin ettiği paralarla onu tedavi ettirebildi . Sonra geçinebilmek için Eyüp'te simit satmaya başladı . Hafta sonları ise , statlara gidip üç büyüklerin bayraklarını satıyordu . ARKADAŞINI DİNLEDİ Bu sıkıntılı günlerin ardından Yel'in kaderi yavaş yavaş döndü . İlkönce eski bir atlet olan arkadaşının tavsiyesiyle koşulara başladı . Hiç fena değildi . Yarışlara katılıp dereceler aldı ama simit satmaktan da vazgeçmedi . Bir gün yine simit satarken Manisa'dan çocukluk arkadaşı olan İstanbulsporlu futbolcu Bekir Gür'e rastladı . Bekir Gür , eski dostunun yaşadığı zorlukları dinleyince ona destek olmaya karar verdi . Yel'e eski futbolcu Uğur Tütüneker'in ortağı olduğu restoranda gece bekçiliği önerdi . da kabul etti . DÖRT SAAT UYUYOR Türkiye'ye altın madalya kazandıran Yel , hâlâ geceleri bu restoranda nöbet tutuyor , sabah Aksaray'dan Eyüp'teki evine yürüyerek geliyor , üç dört saat uyuduktan sonra simit ve bayrak satmaya devam ediyor . Borçlarını yavaş da olsa kapatabildiği için rahatlayan Yel , koşarken nasıl konsantre olduğunu şöyle anlatıyor : " Ekonomik sıkıntılar , hasta çocuklarıma ilaç alamamak beni öylesine doldurdu ki , kendimi koşmaya verdim . Sanki arkamda , biriken kiraları isteyen ev sahibi , hastane faturaları , borçlar beni kovalıyor , onlara yakalanmamaya çalışıyordum . " Akşamları sarmısak yiyip yatıyor Her gün kilometrelerce koşan Bayram Yel , Eyüp'ten Ataköy'e kadar sahil boyunca belirlediği doğal parkurunda form tutmaya çalışıyor . Eyüp'ün gecekondu mahallelerinde tepe idmanı yapan , tozlu topraklı yollarda spor aşkını tatmin eden Yel , yiyeceklerine çok dikkat ettiğini , her akşam mutlaka sarmısak yediğini söylüyor . Başarının ödülü yarım altın oldu Bayram Yel , maddi destek bulamadığı için şehir ve yurtdışındaki yarışlara katılamamaktan şikâyetçi . Bugüne kadar İstanbul Valiliği ve Büyükşehir Belediyesi'nin de düzenlediği birçok koşuda kupalar ve madalyalar kazanan Yel , son olarak Balkan Şampiyonu olmasına rağmen , sadece kulübü Üsküdar Belediyespor tarafından fark edildi , da sadece yarım altınla . Kulubünden gerekli desteği göremediğini söyleyen Yel , " Bugüne kadar beş torba kömür , bazen kumanya ve son yarışın ardından yarım altın verdiler . Gerekli destek sağlansa , yurtdışından da madalyalar getiririm " diyor . Bebek'te Boğaz'ı seyretme fırsatı bulanlar , gecenin bir saatinde yaşlı balıkçıyı mutlaka görmüşlerdir . Yaşını kimsenin kestiremediği bu balıkçı , tuttuğu balıkları her zaman önünden geçip gittiği restoranlara satar ya da bırakır . Bebek'teki balıkçıların " Mayo Hamdi " olarak tanıdığı bu yaşlı adam , yıllardır hiç aksatmadan gün doğumunda ve gece yarısı , denizini kontrol ediyor , ağını atıp balıklarını bekliyor . Ancak , kimse hakkında fazlasını bilmiyor . Nerede yaşadığı , yaşı , öyküsü bir muamma . EVİ KAYIKHANEDE Bebeklilere onu soruyoruz . Kimse bir şey bilmiyor . Sonunda bir kaptan şurada diyor , eliyle Bebek Oteli'nin hemen yanı başında , denizin kıyısındaki bir yeşilliği göstererek . Mayo Hamdi bir balıkçıya çok da yakışacak şekilde , yalnız denizden girilip çıkılabilen , eskiden bir kayıkhane olan evinde yaşıyor . Bir bota binip evine ulaşıyoruz . Mayo diye sesleniyor kaptan . Biraz sonra balıkçı beliriyor . Mayo Hamdi'nin gerçek adı Hamdi Fevzi . 1518 doğumlu olduğunu söylüyor gururla . Sonra da nüfus cüzdanını çıkarıp gösteriyor . Kâğıtta " Mart 1518 " yazılı . ATATÜRK'E DE SATMIŞ Miladi takvimle 1910 . 91 yaşındaki balıkçı " Yaşayan en eski Fenerbahçeli benim " diyor . Sonra ekliyor : " Benden iki yaş büyük abim , Atatürk ölmeden yurtdışına gitti . Ben de balıkçılığa başladım . Atatürk'e bile tuttuğum kofanalardan vermiştim . " " Yaşadığınız yerin kapısı yok mu ? " sorusuna gülümseyerek , biraz da bilgece duruşuyla yanıt veriyor : " Evimin kapısı deniz . " HİÇ ÂŞIK OLMADIM Kİ , karaya ayak basmadan yaşıyor . Dünyayla iletişimini ise konuştuğu diğer balıkçılar , balık sattığı restoranların çalışanları ve küçük radyosu sağlıyor . Balıkçı , " Bir yatağım , bir yorganım var . Bir de radyom . Hiç televizyon izlemem . Zaten rutubetten bozulur televizyon . Ama manzaram çok güzel " sözleriyle özetliyor yaşamının anlamını . Sabahları 04. Tuttuğu birkaç kilo balığı piyasa fiyatından satıyor . Mayo Hamdi balık yemiyor . Hiç âşık da olmamış . " Evlenip başımı belaya mı sokacağım . Zaten hiç âşık olmadım ben " diyor yalnızlığının gerekçesini açıklarken . Türk Alman Kulübü Yönetim Kurulu , Almanya'da düzenledikleri toplantıda yaptığı konuşmayla tepki gören gazeteci yazar Ahmet Altan'ı , tavırları ve konuşmaları nedeniyle kınadı . Dr . Emin Cezairli imzasıyla Kulüp Yönetim Kurulu tarafından yapılan yazılı açıklamada aynen şu ifadeler yer aldı : " Üyelerimiz ve misafirlerimizin geniş katılımıyla gerçekleşen bu toplantıda Altan , tavırları ve ifadeleriyle bizi rencide etmiştir . Toplantı öncesi yapılan , toplantı seyriyle ilgili kararların dışına çıkarak , kitabından bir bölüm okumadan , sadece konulardan konulara atlayarak , kısa bir sohbet yapmış ve sorulan sorulara , Tartışma istemiyorum gibi ifadelerle cevap vermiştir . Yazarın romanlarını ve Türkiye'de edebiyatı konuşmaya ve dinlemeye gelen konuklarımız , Türkiye'den bir sanat adamı , entelektüel beklerken şaşkınlığa uğramış , üzüntü duymuşlardır . " Saygısızlık etti " Ayrıca Altan , konuşması sırasında , 10 yıllık tarihi olan saygın Türk Alman Kulübü ile ilgili gereksiz ifadeler kullanarak , misafir olarak bulunduğu ortama saygısızlık etmiştir . Türk Alman Kulübü'nün Yönetim Kurulu olarak Ahmet Altan'ı tavırları ve konuşmaları nedeniyle kınıyoruz . " Balıkesir'de yapılan deprem tatbikatının ardından fıkralara konu olacak olaylar yaşandı . Vali Utku Acun , senaryo gereği İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Rasim Baş'ı arayıp 6. Olayı gerçek zanneden bir bakanlık personeli ise ortalığı ayağa kaldırdı . Telefon görüşmesine tanık olan bir bakanlık personeli Acun'un verdiği bilgiyi gerçek zannedince , komik olaylar zinciri başladı . Bu personelin durumu birkaç arkadaşına bildirmesiyle İçişleri Bakanlığı , Balıkesir'de deprem olduğu haberiyle çalkalanmaya başladı . Emniyet Genel Müdürü Kemal Önal , " geçmiş olsun " dileğinde bulunurken , vatandaşlar Kandilli Rasathanesi'nin telefonlarını kilitledi . Önal olayın tatbikat olduğunu öğrenince telaş sona erdi . Eski milletvekili ve gazeteci yazar Sadullah Usumi , bir süredir tedavi gördüğü Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde önceki akşam hayatını kaybetti . CHP milletvekiliydi Çanakkale'de Ocak 1916'de doğan Usumi ( 65 ) , mesleğe Biga'da yayımlanan Sabah gazetesinde başladı . Son Saat , Tan , Son Havadis , Tercüman ve Milliyet gazetelerinde çalışan Usumi tarım konusundaki yazılarıyla da tanınıyordu . Usumi , Cumhuriyet gazetesinde üreticinin sorunlarını yansıtan ve çözüm arayan yazılarını sürdürüyordu . CHP Milletvekili olarak 1965 1980 yılları arasında TBMM'de görev yapan Usumi , Türkiye Gazeteciler Sendikası'nda genel başkanlık görevi de yaptı . Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Senato Başkan Vekilliği'ni sürdüren Usumi , daha önce de Onur Kurulu'nda görev yaptı . Evli ve çocuk babası olan Sadullah Usumi , Basın Şeref Kartı sahibiydi . Hastalık nüksetti Beynindeki tümör nedeniyle geçen yıl Gazi Yaşargil tarafından ameliyat edilen gazeteci , hastalığının nüksetmesi üzerine 15 gün önce hastaneye yatırıldı . Ancak bir hafta sonra da zatürreeye yakalandı . Ancak 10 gün boyunca süren tedaviye yanıt vermedi ve yaşamını yitirdi . Çete suçlarından tutuklu ve hükümlü , Ankara'nın ünlü " kabadayıları " cezaevi uygulamalarını protesto etmek amacıyla açlık grevine başladı . Sincan Tipi Cezaevi'nde bulunan , aralarında Kürt Ahmet lakaplı ünlü kabadayı Ahmet Turgut'un yeğeni Kadir Turgut , ortağı Mustafa Taştan , Kasım Gençyılmaz'ın sağ kolu olarak tanınan Nevzat Alper ve Yusuf Budak'ın da bulunduğu 45 kişi , 16 Eylül'de açlık grevine başladı . TECRİT KALKSIN Kabadayılar , Adalet Bakanlığı'na isteklerini ulaştırmak için de bir dilekçe yazdı . 95 imzayla bakanlığına sunulan dilekçede , mahkûmların açlık grevini bitirmek için öne sürdüğü şartlar sıralandı . Şartlardan bazıları şöyle : Tecrit kaldırılsın , gardiyanlar aramalarda kibar davransın , aile ve avukat görüşünde mahkûmların temel hakları verilsin , avukatlar görüşe evrak , kalem ve kâğıtla girebilsin , çorap , çamaşır gibi ihtiyaçlar aileler tarafından getirilsin , haberleşme hürriyeti tanınsın . Şartlar yerine getirilmezse eylem ekim ayında da sürecek . Kara Harp Okulu'nda verdiği ilk derste Prof . Dr Ergün Aybars , " Türkiye mozaiktir " söyleminin " bölücü " amaçlı olduğunu öne sürerek , " Türkiye mozaik değildir " dedi . Pek çok etnik kökenden insanın yaşadığını , bunun da Türkiye'yi mozaik yapmayacağını savunan Aybars'ın , mozaik adı altında Türkiye'yi parçalamayı amaç edinen eğilimlerin olduğunu savunması , " Türkiye mozaik mi ? Bunu söylemek bölücülük mü ? " sorularını gündeme getirdi . Yaşar Kemal ( Yazar ) Sonuna kadar mozaik Ben bu konuya ilişkin bir cümle söyleyeyim ; Türkiye mozaiktir ve sonuna kadar da mozaiktir diyeceğim . Bugüne kadar bütün kitaplarım ve makalelerimde de ben bunu Türkiye mozaiktir diye yazdım ve nedenlerini de açıkladım . Türkiye'nin mozaik bir yapısının olması bir gerçektir ve hiç kimse bu gerçeği yadsıyamaz . Birtakım insanlar istedikleri kadar çıkıp , Türkiye mozaik değildir diye bağırsınlar , istediklerini söylesinler . Ortada bir gerçek var ve ben bu nedenle söylenenlere aldırmıyorum . Varsın desinler . Ben bu konuda çok yazdım , bu nedenle Türkiye mozaik değildir , bölücülüktür gibi yorumlayanlara yanıt verecek değilim . Prof . Dr . Bozkurt Güvenç ( Tarihçi ) Çeşitlilik , varlığın gücü Konuşmanın bütününü görmeden bir değerlendirme yapmak zor . Ancak , mozaik çeşitli renk ve öğelerden oluşan bir bütündür ve bu bütünün de bir anlamı vardır . Tek parçayı bütünden ayırırsanız diğer parçaların da bir anlamı kalmaz . Bütün çağdaş uluslar etnik kökenleri bakımından birer mozaiktir ve ulusları ulus yapan da bu gerçeğin bilincinde olmaktır . Eğer mozaiğin bütününü görmeden , parçaları öne çıkarırsanız zaman ulusal bütünlüğe zarar vermiş olursunuz . Aybars'ın da buna işaret ettiğini sanıyorum . Doğada da , kültürel hayatta da çeşitlililik , varlığın temeli ve gücüdür . Toplumsal birlikler bu gücünü de çeşitlilikten alır . Altemur Kılıç ( Yazar ) Mozaik değil ebrudur Türkiye mozaik değildir . Bunu kasten söylüyorlar . Çünkü , Türkiye'yi parçalamak istiyorlar . Rahmetli Türkeş de , Ne mozaiği ulan demişti . Çünkü mozaik parçalardan oluşur ama mozaiğin parçaları düşer . Bir parça düşünce , bütünlüğü yok olur . Türkiye mozaik değil , ebrudur . Çünkü ebruda renkler birbirine karışır , kaynaşır ve parçalanmaz . Türkiye'de elbette etnik bir yapı , çok kültürlülük vardır ama bunlar arasında bir intizam , homojenite vardır ve ebrulaşmıştır . Bu nedenle de parçalanmaz ebruyu parçalamak güçtür . Parçalasanız bile yırtamazsınız , çünkü kapağa yapışmıştır . Vedat Çınaroğlu ( MHP Milletvekili ) Türkiye Türklerindir Türkiye'nin mozaik bir yapısı yoktur . Türk toplumunun ana kimlik grubunu Türkler oluşturmaktadır . Bunun içindir ki Atatürk , cumhuriyetin adını Türkiye Cumhuriyeti olarak koymuştur . Türkiye kelimesinin Türk'ün yanındaki iye eki Göktürk alfabesinden gelen bir ektir ve sonuna geldiği özneye aidiyet anlamı kazandırır . Türkiye de , Türklere ait olan yer anlamındadır . Atatürk , Türkiye kelimesini özellikle seçmiş , yeni kimlik sorunu yaşanmaması için cumhuriyetin adını Türkiye Cumhuriyeti olarak koymuştur . Dolayısıyla Türkiye'de mozaik yoktur , bu ülke Türklerin ülkesidir . Milli Eğitim Bakanlığı ( MEB ) , tek dersten başarısızlık nedeniyle mezun olamayan öğrencilere , ikinci bir sınav hakkı daha tanıdı . MEB , 1001 ÖSS sonucunda bir yükseköğretim programına yerleşen öğrencilerden bazılarının , çeşitli nedenlerle tek ders sınavı olanağından yararlanamadığını açıkladı . Açıklamaya göre , bu kapsamda , Açıköğretim Fakültesi'ne yerleşen , özel yetenek sınavı ile öğrenci alan yükseköğretim programını kazanan , genel yerleştirme sonucu veya kaydolmama nedeniyle boşalan kontenjanlara kayıt hakkı kazanan veya bir yükseköğretim programına yerleşenlerden yargı kararıyla başarısızlığını tek derse indiren öğrenciler , tek ders sınavına alınacak . Susurluk avası kapsamında çarptırıldığı yıllık ağır hapis cezasının infazı amacıyla cezaevine konulan Korkut Eken'in yeniden yargılanmasını öngören karar uyarınca " naip hâkim " olarak görevlendirilen Nilgün Uçar , esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolan Tarık Ümit'in eski ortağı Hakkı Yaman Namlı'yı da tanık olarak dinleyecek . Eken'in avukatlarınca sunulan delilleri , " yeniden yargılamayı gerektirir " değerde bularak " iade muhakeme " kararı veren İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'nin " naip hâkim " olarak atadığı üye hâkim Nilgün Uçar , Eylül 1001 tarihinde İstanbul Asayiş Şube eski Müdürü Sedat Demir ve Haluk Kırcı'nın bu şubeden firarı döneminde avukatı olan Fatih Volkan , 16 Eylül 1001 tarihinde de emekli korgeneral Attila Kurtaran ve emekli Tümgeneral Cumhur Evcil'in tanık sıfatıyla ifadesine başvurdu . Uçar'ın , elde edilen bilgi ve tanıkların ifadeleri doğrultusunda , 11 Ekim'de hazırlayacağı raporla , Eken'e yeniden yargılanma yolunu açması ya da cezanın bağlayıcı olduğu yönünde kararını bildirmesi bekleniyor . Sürücü kurslarında yaşanan skandallarla ilgili haberimiz üzerine kursların denetlenmesi için müfettiş görevlendirildi . Milliyet'in dün sürmanşetinden yayımlanan haber , parayı bastıran herkesin mecburi derslere girmeden rahatlıkla ehliyet aldığını ortaya koymuştu . İstanbul Milli Eğitim Müdürlüğü Özel Öğretim Sürücü Kursları ve Kurslar Bölümü Müdürlüğü yetkilileri , yönetmeliğe uygun davranmayan kursların tespit edilip gerekli işlemlerin yapılacağını belirtti . Yetkililer , sürücü kurslarının müşterileri kaçırmamak için yönetmeliğe aykırı hareket edebileceğini , sürücü adaylarının da teorik derslere girmesinin ve mecburi olan 10 saatlik direksiyon eğitimini almasının zorunlu olduğunu vurguladı . Yetkililer , verdiği paranın karşılığını alamadığını düşünen adayların , kendilerine şikâyette bulunmasını istedi . Türkiye Trafik Kazalarını Önleme Derneği Genel Başkanı avukat Hitay Güner , sürücü kursları sorununun öncelikle bir etik meselesi olduğunu belirterek , kurallara uymayanlara ağır cezalar getirilmesini istedi . Küskünlerin haftalardır süren " Kasım'da seçim " kararını iptal ettirme girişimi sonuçsuz kaldı . YTP , ANAP ve SP'nin yer aldığı seçim karşıtı cephe ile seçimlerden yana tavır alan MHP , AKP , DSP ve DYP arasındaki savaşın sonucu " sandığa gidilmesi " istikametinde oldu . Küskünlerin ilk kez amaçlarına çok yaklaştıkları TBMM Genel Kurulu'nda yapılan oylamada , Başkan Ömer İzgi'nin de katkısıyla zafer seçim cephesinin oldu ve Meclis 160'e karşı 191 oyla tatil kararı aldı . Önergeler verildi Anayasa gereği yapılan TBMM'nin Ekim olağan toplantısı öncesinde Danışma Kurulu toplandı . DYP , AKP ve MHP , Meclis'in tatile girmesi yolunda , SP ve YTP de seçimin iptaline ilişkin önergenin Anayasa Komisyonu'nda 48 saat geçmeden görüşülmesi yolunda kurula öneri getirdi , ancak toplantıda uzlaşma sağlanamadı . Bunun üzerine partiler grup önerisi hazırlarken , Danışma Kurulu toplantısı biter bitmez Genel Kurul'da kürsüyü ele geçirmek için kıyasıya bir yarış yaşandı . Saat 11. İşlerini şansa bırakmayan YTP'liler , bu yöntemle önergelerin hem " lehinde " , hem de " aleyhinde " tanınan söz hakkına talip olarak sıra kaptılar . Seçim önergesi komisyonda Bu arada Meclis olağan toplantısını yapacağı için resmi işlemler de başladı . YTP Milletvekili Gönül Saray Alphan ile Bağımsız Ali Gören'in imzalarıyla verilen seçim kararının iptaline ilişkin öneri de Anayasa Komisyonu'na gönderildi . TBMM Genel Kurulu saat 15. İzgi açılışta yaptığı kısa konuşmada , küskünlere karşı tavır alacağının sinyalini verdi . MHP , DYP ve AKP'nin tatil önergeleri üzerinde görüşmeye geçildiğinde YTP milletvekillerinin hem lehte , hem aleyhte söz sıralarını doldurduğu görüldü . Aynı saatte başvurdukları için milletvekilleri arasında kura çekildi ve kuradan çıkan YTP'liler sıralarını daha önceden kararlaştırılan isimlere devrettiler . Ölmeyi emrediyorum YTP'li seçim karşıtı cephe önderlerinden Gaffar Yakın , Atatürk'ün , Çanakkale'de , " Size savaşmayı değil , ölmeyi emrediyorum " demesi gibi halkın yüzüne doğruları söyleyecek siyasetçilere ihtiyaç olduğunu kaydetti . YTP'li Gönül Saray Alphan da konuşmasında " Evet , küskünüz . Toplumca küskünüz " derken , Einstein'ın , " Önyargıları parçalamak atomu parçalamaktan zordur " sözlerini kullandı . SP'li Veysel Candan ise , genel başkanların ve yakınlarının diktatör ve krallar gibi davrandığını , yağdanlık olmayanların listelere konulmadığını savunurken , " liderlere ders verme zamanı geldiğini " belirtti . Sandığı açık oylama getirdi Önergenin oylaması sırasında İzgi , bütün itirazlara rağmen , " işari " oylamayı , küskünlere yarayacak " gizli oya dönüşmemesi " için elektronik yöntemle değil el kaldırtarak yaptı . Oylama sonucuna SP'li Mehmet Bekaroğlu ve Yasin Hatipoğlu ile YTP'li Turhan İmamoğlu laf atarak itiraz ettiler . Ancak İzgi , küskünlerin sağlıksız olduğunu iddia ettikleri sayımlardaki retlerle kabuller arasındaki en az farkın bile 11 olduğunu belirterek , Meclis'i seçim sonrası yapılacak olağan toplantıya kadar tatil ettiğini bildirdi . İzgi , Yaradan'a sığındı Başkan İzgi , Genel Kurul'u kapatırken , " Yüce Yaradan'dan , Meclis'i Anayasa'nın 68 . maddesinin ve . fıkraları gereği olağanüstü toplamaya mecbur bırakmamasını diliyorum " dedi . İzgi böylece , savaş hali dışında Meclis'in yeniden toplantıya çağrılmasına karşı olduğu mesajını verdi . Küskünlerin darbe aldığı oylamadan sonra yapılan TBMM'nin açılış resepsiyonu , seçim taraftarlarının erken " Kasım kutlaması"na dönüştü . Küskünlerin öncülerinden YTP'li Gönül Saray Alphan , salona girişinde TBMM Başkanı Ömer İzgi'in önünden tokalaşmadan ve yüzüne bakmadan geçti . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , TBMM'nin tatile girmesi kararının " yerinde ve zamanında " alındığını söylerken , " Artık bu işin bitmesi gerekir " dedi . Meclis'in tatil kararını , " Hayırlı olsun . Yerinde ve zamanında bir karar . olumlu buluyorum " diye nitelendiren Sezer , " Kasım'da sandıktan çıkacak karar sizi rahatsız eder mi ? " sorusuna , " Nasıl tablo çıkacağı belli değil " yanıtını verdi . Sezer ayrıca , programda olmasına rağmen resepsiyona katılmayan Başbakan Bülent Ecevit'in gelip gelmeyeceğini sık sık sordu . Genelkurmay Başkanı Org . Hilmi Özkök de Meclis'in tatil kararı sonucunu " TBMM hür iradeyle ve aklıselimle karar aldı . Hayırlı olsun " diye değerlendirdi . Özkök , Meclis oturumundan neden erken ayrıldıkları yönündeki soruyu da , " Açılışa katılarak görevimizi yaptık . Zaten bizden sonraki bölüm siyasi içerikliydi " diye yanıtladı . Erdoğan eşini getirmedi AKP lideri Tayyip Erdoğan türbanlı eşini resepsiyona getirmemeyi tercih ederken , komutanlarla arasında bir diyalog yaşanmadı . YTP lideri İsmail Cem , " Tarihi bir fırsat kaçırıldı . Bundan sonra artık olağanüstü toplantı girişimi olmayacak " derken , DYP lideri Tansu Çiller , grup kararı aleyhine oy kullananlar hakkında işlem yapacaklarını bildirdi . MHP lideri Devlet Bahçeli de , fireler hakkında , " MHP daima dik durdu . Sonunda da dik durmalıydı " dedi . Toplantıya ilk gelen lider MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli oldu . Araları açılan YTP Genel Başkanı İsmail Cem ile Genel Başkan Yardımcısı Hüsamettin Özkan , dün yan yana oturdular ve küskünlerle aynı doğrultuda oy kullandılar . Koalisyon ortaklarına ters düşen ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ın Bakanlar Kurulu sıraları yerine grubunun önündeki sıraya oturması dikkat çekti . Yılmaz , küskünler gibi " Meclis'in tatile girmemesi " yönünde oy kullandı . Yeni yasama yılı açılışını izlemeye gelen Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ile kuvvet komutanları , TBMM Başkanı Ömer İzgi'nin Meclis'i açış konuşması bitip küskünlerin şovu başlarken salonu topluca terk ettiler . Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin de komutanları izledi . Milletvekili olmayan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , görüşmeleri locadan izleyebildi . AKP yönetimi küskünlerin diyaloğa girdiği Ahmet Nurettin Aydın ile Avni Doğan'ı yakın takibe aldı . Genel Sekreter Ertuğrul Yalçınbayır da " seçime hayır " yönünde oy kullanmamalarını isteyince yönetimin istediği oldu . Bahçeli , partisindeki küskünlerin isyanının büyüklüğü nedeniyle gergindi . Ancak sayım sürerken kabul oylarının fazla olduğunu gören MHP'li küskünlerden bazıları çekimser kalmayı , bazıları da dışarı çıkmayı tercih etti . Mehmet Gül ise " tuvalete gitme " yöntemini seçti . Oylamayı , kimin , hangi yönde oy verdiğini gizleyecek elektronik cihazla yapmamasına tepki gösteren küskünler , İzgi'nin kararından dönmemesi karşısında çaresiz kaldılar . SP Grup Başkanvekili Yasin Hatipoğlu , " Size güvenmiyoruz " diye bağırdı . Küskünler İzgi'yi bağırarak protesto ederken , YTP'li Perihan Yılmaz ayağa fırladı ve arkadaşlarına eliyle " ayağa kalkın " işareti yaptı . İzgi sonucu açıklayınca kendini kaybeden ve kürsüye doğru yürüyüp İzgi'ye " adil değilsiniz " diye bağıran YTP'li Turhan İmamoğlu'nu SP'liler zor tutabildi . TBMM'nin tatile girme kararı seçim isteyen cephede memnuniyetle karşılanırken , Kasım'da seçime karşı çıkan liderlerin başında yer alan ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz , " Umarım Meclis'in tekrar açılmasına gerek kalmaz " dedi . Meclis'teki gergin oylamada seçim erteleme çalışmalarına nokta konurken , seçim isteyenlerle TBMM'nin tatile girmesine karşı çıkanların tepkileri şöyle oldu : Seçim isteyenler Başbakan Bülent Ecevit : Seçim ve seçimle ilgili tartışmalar da herhalde sona ermiş olacaktır . Milletimize hayırlı olsun . AKP Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül : Türkiye büyük bir kaostan kurtuldu . Bence bu tarihi toplantının en önemli kişisi Sayın Başbakan'dır . Kendisi devlet adamlığını göstermiştir . MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli : Meclis'in iradesine saygı duymak lazım . MHP'den fireler oldu ama Meclis'in hür iradesidir . DYP Genel Başkanı Tansu Çiller : Son derece olumlu . Türkiye'nin Meclis'i itibar kaybından son dakikada dönmüştür . Seçim istemeyenler SP Genel Başkanı Recai Kutan : Meclis Başkanı Ömer İzgi , yanlı davrandı . Elektronik oylamayla yapılmalıydı . CHP İstanbul . Bölge milletvekili adayı Prof . Dr . Yaşar Nuri Öztürk'ü partisinden kopma noktasına getiren , özellikle İslami basında manşetlere taşınan " Türkçe ezan " tartışması , yanlış anlamadan kaynaklanmış . Öztürk'ün " Anadilde İbadet " adlı kitabıyla ilgili kulaktan dolma bilgiler , tartışmanın başlangıcı olmuştu . Öztürk'ün , Baykal'ı " Bana sahip çıkmadınız " diye suçladığı , Baykal'ın da buna karşılık " Parti olarak bu konuda tavır takınamayız . Zaten kitabınızı da okumadım " dediği iddia edilmişti . Adaylıktan çekilebileceğini açıklayan Öztürk , önceki akşam katıldığı ATV haber bülteninde " Baykal kitabımı okumamış . Halbuki benim Türkçe ezana karşı olduğumu simitçi bile bilir " dedi . CHP'nin yükselişini önlemeye yönelik çabalar olduğunu savunan Baykal , " Yapay sorun yaratıyorlar . Bu tartışmaların temeli yok " iye konuştu . Baykal , Öztürk'le birlikte çalıştıklarını , bir sorun olmadığını belirtti . Kemal Derviş , Devlet Bakanlığı görevinden istifasının ardından Ankara Gaziosmanpaşa semtinde kullanmaya başladığı ofisi bugün boşaltacak . Derviş , CHP'ye katıldıktan sonra parti genel merkezinde kendisi için hazırlanan odayı kullanmaya başlayacak . İstifasından bu yana danışmanı Oya Ünlü'nün aile dostu işadamı Mehmet Necati Yağcı'ya ait ofis binasının bir katını kullanan Derviş , yaklaşık üç aydır kullandığı ofis için kira ödemediği yönünde çıkan haberler üzerine , aylık 1. Eylül ayında ihracat , geçen yılın aynı ayına oranla yüzde 16. Türkiye İhracatçılar Meclisi ( TİM ) Başkanı Oğuz Satıcı , ihracattaki rekor artışın , şirketlerin iç piyasadaki tıkanıklığı aşmak için ihracat yüklenmeleri , kârlılıktaki düşüş , ve reel ücretlerdeki gerilieme sonucu gerçekleştiğini söyledi . TİM'in açıkladığı , ihracatçı birlikleri kayıt rakamlarına göre ocak eylül dönemi ihracatı geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 11 artışla , 15 milyar 655 milyon dolara yükseldi . Eylül sonu itibariyle son yıllık ihracat ise yüzde 11. İhracatı sanayi ürünleri sürükledi . Eylülde sanayi ihracatı yüzde 54. Buna karşın tarım ürünleri ihracatındaki artış yüzde 5. Tarımda en yüksek oranlı artış yüzde 101. Zeytin ve zeytinyağı ihracatı yüzde 14. Eylülde madencilik ürünleri ihracatı da yüzde 51. Devlet Bakanı Tunca Toskay eylülde elde edilen milyar 519 milyon dolarlık ihracat gelirinin bugüne kadar ulaşılan en yüksek aylık rakam olduğunu belirtti . Toskay , yaptığı yazılı açıklamada eylül ayındaki veriler ışığında 1001 yılı sonu itibariyle ihracatın resmi hedef olan 51 milyar doları aşarak , 54 55 milyar dolar aralığında gerçekleşeceğinin öngörüldüğünü bildirdi . İç piyasa tıkanınca . . . TİM Başkanı Oğuz Satıcı da eylül ihracatındaki rekor artışın , siyasi ve ekonomik belirsizlik ortamına rağmen sağlandığını , ihracatçının tıkanan iç piyasa karşısında tüm gücü ile dış satıma yönelmesi sonucu gerçekleştiğini söyledi . Satıcı , " Bu başarı artan finansman maliyetleri , negatiflerle ifade edilen satış kârlılığı ve net katma değer , üreticinin elindeki varlıkları satarak üretime devam etmesi , özel sektör çalışanının ücretlerinde reel düşüş yaşanması pahasına kazanılmış bir başarıdır . En önemli ihracat pazarlarımızdan ABD ve AB mal ve finans piyasalarının içerisinde bulunduğu daralma ortamında sağlanan bu ihracat artışı , bu başarının önemini artırmaktadır " dedi . Sanayi ihracatında yüzde 54. Sanayi ürünleri grubunda en yüksek oranlı artış yüzde 41. Elektronik ihracatındaki artışta , Türkiye'nin Avrupa pazarında önemli bir pazar payına ulaştığı TV ihracatı önemli rol oynadı . Sanayi ürünlerinde ikinci en yüksek oranlı artış da yüzde 40. Sanayi ürünü ihracatında yüzde 15 payı ile en yüksek miktarı oluşturan hazırgiyim ve konfeksiyon ihracatı da yüzde 51 oranında artış göstererek , 665. Yurtdışında 15 ülkede 10 mağazası bulunan Damat Tween İspanya'yı mesken tuttu . İki yıl önce Zara , Mango gibi dünya moda devlerinin ülkesi İspanya pazarına giren Damat Tween burada ikinci mağazasını açtı . Damat Tween'in 110 metrekare alan üzerine kurulu yeni konsept mağazası " Gran Casa"da açıldı . Damat Tween markasının üreticisi ORKA Group Yönetim Kurulu Başkanı Süleyman Orakçıoğlu , yıl sonuna kadar Madrid , Barcelona , Malaga ve Valencia'da dört konsept mağaza daha açacaklarını ve beş yıl içinde İspanya ve Portekiz'de mağaza sayısını 40'a çıkarmayı hedeflediklerini söyledi . Damat Tween'in İspanya ve Portekiz Distribütörü Ivan Llorca İspanya'nın önde gelen ailelerinden ikinci kuşak sanayici . Liorca'yla ORKA Group'un çalışması Damat Tween'in reklamını Sky Life dergisinin arka kapağında görmesiyle başladı . Türkiye'de mutfak malzemeleri pazarlayan ve endüstriyel ürünler şirketi bulunan Llorca , Damat Tween'in çekimleri beğenerek hemen irtibat kurdu . Şimdi markanın İspanya ve Portekizdeki distrübütörü olarak yatırımlarını yönlendiriyor . Kara tezgahlar modası Bu arada Damat Tween , Anadolu'da kara tezgahlarda üretilen ve artık unutulmuş olan kumaşlardan , yerel desen ağırlıklı erkek giysileri üretmeye hazırlanıyor . Orakçıoğlu , " Kendi değerlerimizi öne çıkararak yerel , unutulmuş kara tezgahlarda üretilen ürünleri moda yapacağız . Şu anda Anadolu'da altı yedi yörede kumaşları üretmeye başladık " dedi . ABD Büyükelçiliği , Gaziantep'e Amerikan Özel Bilgi Bürosu kuruyor . Türkiye'de kurulması planlanan Nitelikli Sanayi Bölgeleri ( NSB ) için veri tabanı oluşturmak amacıyla kurulacak olan büronun kuruluşu konusunda Gaziantep Sanayi Odası ( GSO ) ile elçilik arasında ön protokol imzalandı . Yurtdışında büyükelçilikler haricinde resmi bir kurum açmamaya özen gösteren ABD'nin , Gazintep'te elçilik dışı özel bir birim kurulması girişiminde , Gaziantepli işadamlarına ihracat imkânlarını göstermek amacının yanı sıra Güneydoğu'da kurulmak istenen NSB için veri tabanı oluşturmak ihtiyacı rol oynadı . ABD , şimdiye kadar yalnızca Rusya'da elçilik dışı bir büro kurmuştu . Oda binasında olacak Öte yandan NSB'lerin yeri konusunda , daha önceki görüşmelerde , bölgelerden birinin Güneydoğu'da kurulmasında ısrar eden , ancak hükümetin karşı görüşü ile bu konudaki ısrarından vazgeçmiş görünen ABD'nin , NSB'ler için veri tabanı oluşturacak büroyu Gaziantep'e kurması , Güneydoğu'da NSB kurulması konusundaki ısrarından vazgeçmediğini ortaya koydu . GSO ile imzalanan protokole göre büro oda binasında faaliyet gösterecek . 10 bin doları bulması beklenen bilgisayar donanımı ise ABD hükümeti tarafından sağlanacak . İyi derecede İngilizce bilen ve ismi belirlenen bir kişi ekim ayında büyükelçilikte 15 gün süreyle eğitimden geçirilecek . Büro tam olarak kasım ayında faaliyete sokulacak . GAP , ABD'yi ilgilendiriyor Adana'daki ABD Konsolosluğu ile gelişen sıcak diyalog sonucunda böyle bir projenin ortaya çıktığını anlatan GSO Başkanı Nejat Koçer " Bizim amacımız Gaziantepli sanayicileri dış pazarlara açmaktır . Gaziantap Serbest Bölgesi'nde ABD'li bir halı üreticisi de faaliyete geçti . Organize Sanayi Bölgesi'nde de ABD'li bir şirket var . ABD pazarı Gaziantep için daha büyük imkânlar haline geliyor . GAP ile birlikte ortaya çıkacak üretim de ABD'nin ilgilendiği bir konudur dedi . Güneydoğu'nun 4515 korkusu Güneydoğu'da , 1998'de yürürlüğe giren ve Olağanüstü Hal Bölgesinde ve Kalkınmada Öncelikli Yörelerde yatırımların teşvikini öngören 4515 sayılı Yasası'nın 51. Yasanın kalkması ile bölge sanayicisine sağlanan elektrik fiyatlarındaki yüzde 50 indirim , işçi ücretlerindeki verginin ertelenmesi ve yıllık vergi muafiyeti gibi teşvikler son bulacak . GSO Başkanı Nejat Koçer , teşvik uygulamasının kalkmasının en fazla Güneydoğu'yu etkileyeceğini söyledi . Gaziantepli yedi işadamanın Adayıman'da kurduğu ve bin kişinin çalıştığı fabrikayı yeniden Gaziantep'e getirmeye çalıştığını anlatan Koçer , " Yatırımlar batıya kayacak . Yeni bir göç dalgası yaşanacak " dedi . Adıyaman Sanayi Odası Başkanı Zafer Ersoy da yasanın yürürlükten kalkmasının çok olumsuz sonuçları olacağını belirtti . Devlet Bakanı Masum Türker , önceki gün IMF ve Dünya Bankası başkanları ve ABD Hazine Bakanı Paul O'Neill ile yaptığı görüşmelerde , üç muhatabından da " Seçim dönemine rağmen Türkiye'nin iyi bir iktisadi performans " gösterdiği mesajını dinledi . Bu temasların en önemli sonucu ise , Dünya Bankası'nın bazı kredilerinin 1001 sonuna dek Türkiye'ye kullandırılmasının gündeme gelmesiydi . Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn , 500 milyon dolarlık sosyal riski azaltma kredilerinin eğitim için kullanılacak 100 milyon dolarlık kısmının şartlarının yumuşatılarak , bu yıl içinde kullandırılmasından yana çıktı . Dünya Bankası'nın , İstanbul Yaklaşımı'na destek amacıyla öngördüğü 500 milyon dolarlık kredinin de erkene alınarak 1001 sonuna dek kullandırılması gündemde . Bu kredi , Dünya Bankası'nın Türkiye'ye 1005 1006 arasında vermeyi planladığı milyar dolarlık Ülke Yardım Stratejisi ( CAS ) kredilerinin bir parçasını oluşturuyor . IMF Kasım'dan memnun Bu arada Türkiye'de erken seçimlerin planlandığı gibi Kasım'da yapılacağına yönelik işaretler , uluslararası finans çevrelerini rahatlattı . IMF'nin bir yetkilisi , " Türkiye'nin , siyasi tercihini yapmayı ertelememesi , piyasalarda belirsizlikten kaynaklanan tedirginliğin aşılmasına yardımcı olabilir " dedi . Türker de IMF'nin seçim sonrasında hızla gündeme gelmesini istediği üç yasal çalışmayı , " mali yönetimin şeffaflaştırılması , İcra İflas Kanunu'nda değişiklik ve vergi reformu " diye sıraladı . Türker , özelleştirme takviminin seçim sonrası kurulacak hükümeti beklediğini hatırlattı . ABD : Büyüme cesaret verici ABD Hazine Bakanlığı sözcüsü Tony Fratto , ABD'nin , Türk ekonomisinin beklenenin ötesinde büyümesinden cesaretlendiğini söyledi . Fratto , ABD Hazine Bakanı Paul O'Neill ve Devlet Bakanı Masum Türker'in ağırlıklı olarak Türkiye'nin ekonomik programının gösterdiği ilerleme üzerinde durduklarını söyledi . Fratto , " Türk ekonomisinde büyümesinden cesaretlendik . Her iki bakan da başarı için Türkiye'nin ekonomik programının tam olarak uygulanmaya devam edilmesinin önemini vurguladılar " dedi . İşçi emeklileri , aylık TÜFE ( Tüketici Fiyat Endeksi ) uygulamasından zararlı çıktı . Ocak 1000'den itibaren işçi emeklilerine aylık enflasyon artışı oranında zam uygulanıyordu . Türk İş'in araştırmasına göre , 1001 yılının dokuz aylık döneminde en düşük işçi emekli aylığındaki ortalama günlük zam sadece 145 bin 685 lira oldu . Aralık 1001'de en düşük işçi emekli aylığı 196 milyon 56 bin 546 liraydı . TÜFE'ye göre Ocak Eylül 1001 dönemindeki artış yüzde 19. En düşük işçi emekli aylığı da 154 milyon 66 bin 100 liraya yükseldi . Bu dönemde aylık ortalama artış milyon 510 bin 554 lira oldu . Halen en yüksek işçi emekli aylığı ise 450 milyon 695 bin 566 lira . TÜFE'den vazgeçilsin Türk İş Araştırma Müdür Yardımcısı Namık Tan'ın yaptığı araştırmada , aylık TÜFE uygulamasının işçi emeklisinin aleyhine sonuç verdiği , memurlara yapıldığı gibi altışar aylık zam uygulamasının daha uygun olduğu ortaya kondu . Türk İş , eski uygulama olan gösterge katsayı sistemine yeniden dönülmesini savunuyor . Tepe Home ve alışveriş merkezlerini yurtdışına taşıyacaklarını açıklayan Tepe Grubu CEO'su ve Yönetim Kurulu Murahhas Üyesi Ali Kantur , İzmir , Ankara ve İstanbul'da da üç yeni alışveriş merkezi kuracaklarını belirtti . Tepe'nin yeni hedefleri hakkında açıklamalarda bulunan Kantur , 15'in üzerinde sektörde faaliyet gösteren grubun , mobilyadaki pazar payını yüzde 10 50 arasında artırdığını söyledi . Yakın gelecekte , mobilya ve enerji sektöründe yatırım yapacaklarını vurgulayan Kantur , 60 megavatlık bir santral daha kuracaklarını söyledi . Kantur , " En önemli hedeflerimizden birisi de Tepe Home'u ve alışveriş merkezlerini yurtdışına taşımak . Çalışmalara başladık " dedi . Kriz bize çok şey öğretti Krizde yaşam tarzlarının değişmesi gerektiğini , Türkiye'yi bir yabancı gibi değerlendirmeyi öğrendiklerini belirten Kantur , daha sonra şöyle dedi : " Eğer bu ülkeyi yanlış yönettiysek , sendikamızla , sivil örgütümüzle , işverenimizle , politikacımızla , memurumuzla hepimiz yanlış yönettik . Değişik fırsatları kullanma imkânı veya şansı olmuş bütün aydınlarımız da sorumlu . Dolayısıyla aklımızın bir kısmını ve zamanımızın bir kısmını , ülke yönetimine ışık tutacak işlerle geçirmemiz lazım . İşimizi yönetmek kadar , devleti uyarma görevi de taşıyoruz , ülke yönetimindeki bu sorumluluğumuzu yerine getirmeliyiz . " Sermaye Piyasası Kurulu , geçen yıl uygulamaya koyduğu düzenlemeyle sermaye piyasasında çalışacaklara lisans zorunluluğu getirdi . Uygulamaya göre bundan sonra piyasada çalışacakların lisans sınavına girip başarılı olup sertifika alması gerekiyor . Piyasada çalışanların lisanlandırılmasına ilişkin olarak ilk lisanlama sınavı geçen hafta sonu yapıldı . SPK çalışanları , aracı kurum genel müdür ve yardımcılarının muaf tutulduğu sınava dealar ve piyasada uzman statüsünde çalışan herkes katıldı . Dealer'ların katıldığı temel düzey ve uzman statüsünde ve birim müdürlerinin katıldığı ileri düzey , türev araçlar ve değerleme uzmanlığı olmak üzere dört ayrı sınav yapıldı . Özellikle ileri düzey sınavında sorulan soruların çok zor ve akademik olduğu iddia edildi . Sektörde eleştirilen diğer bir nokta ise vergi , hukuk gibi konularda sorulan soruların biraz ağır kaçtığı oldu . Lisanlama sınavında başarılı olamayanlar mayıs ayına kadar iki sınava daha girebilecek . Bu sınavlarda gereken ortalamayı tutturamayanlar iki yıl daha sektörde sertifakasız çalışabilecekler . Ancak bu iki yıl içersinde düzenlenen sınavlarda başarılı olamadıkları takdirde sektörde çalışamayacaklar . Profesyonel bir sınavdı Dünyanın gelişmiş ülkelerin hepsinde lisanlama uygulaması olduğunu söyleyen SPK yetkilileri ise soruların sektör , sektör katılımcıları , akademisyenlerin çalışması sonucunda hazırlandığını söyledi . Anadolu Üniversitesi organizasyonunda son derece profesyonel bir sınav düzenlendiğini kaydeden yetkililer , soruların sektörde çalışanların yaptığı işlerle bağlantılı ve uygun olduğunu vurguladı . Ter döktüren sorular Borsacıların yanıtlamakta zorlandığı çoktan seçmeli sorular arasında , hangi suçun ne kadar hapis ve para cezası doğurduğu bulunuyor . Dolar euro paritesindeki gelişmelerin sebebin sorulduğu soru ise tek yanıt istendiği için subjektif bulundu . Zor bulunan bazı sorular : Mukteza ne demektir ? Hangi faaliyet belgelerinin alınması için harçlar kanuna göre harç yatırılır ? Maastrich kriterlerine göre AB'ye en yakın ülke hangisidir ? Çek hamilinin cirantalarla , keşideci ve diğer çek borçlularına karşı sahip olduğu başvuru hakları ibraz müddetinin bitiminden itibaren ne kadar süre sonra zaman aşımına uğrar ? Gülriz Sururi'nin " sahneye çıkan ilk Türk kadını Afife Jale değil , teyzem Mevdude Refik Hanım " iddiası tiyatro dünyasını karıştırdı . Gazetemizdeki röportajında teyzesinin sahneye çıkan ilk Türk kadını olduğunu söyleyen Sururi , önümüzdeki günlerde Doğan Kitap'tan çıkacak " Bir An Gelir " adlı anı kitabında da belgeler sunarak bu iddiayı kaleme aldı . FOTOĞRAFLAR VAR Kitapta sahneye ilk çıkanlardan operetçi Şeref Şenpınar'ın Gülriz Sururi'ye yazdığı mektup ve bazı fotoğraflara da yer verildi . Bugüne dek adına ödüller düzenlenen , film ve tiyatro oyunlarına konu olan Afife Jale hakkındaki bu iddia sanat çevrelerinde hem şaşkınlığa hem de tepkilere neden oldu . Yılbaşı çekilişinde trilyonluk büyük ikramiyeyi paylaşan dört talihliden üçü parasına kavuştu . Samsunlu talihli , ikramiye çekini dört yakınıyla birlikte , Ankara ve İstanbul talihlileri de banka yetkilileri aracılığıyla aldı . İstanbullu diğer talihli ise henüz ortaya çıkmadı . Adını gizleyen Samsunlu talihliye çekini veren Milli Piyango Muhasebe Dairesi Başkanı Şener Varol , talihli için " 50 yaşında bir adamdı . Memur görüntüsü vardı " dedi . Ankaralı erkek talihli de çekini , Ziraat Bankası Çorum Sungurlu Şube Müdürü Sadık Sevinç aracılığıyla aldı . Talihlinin 60 yaşlarında bir emekli olduğunu belirten Sevinç , " Kazandığını TV'den öğrenmiş . Şaşkın bir hali yoktu " diye konuştu . GİMA TRİLYONERİ KADIN GİMA'nın alışveriş yapanlara hediye olarak verdiği biletine büyük ikramiye çıkan İstanbullu talihli ise çekini , İş Bankası yetkilileri aracılığıyla aldı . Yetkili , talihlinin , Mecidiyeköy GİMA'dan yaptığı 168 milyon 605 bin liralık alışverişe iki taksit yaptırdığı , ilk taksiti henüz ödemediği bildirildi . GİMA yetkilileri de talihlinin 16 yaşında bir kadın olduğunu açıkladı . Çekilişte büyük ikramiyeyi paylaşan dört biletten ikisinin Ankara , birinin Samsun , birinin de İstanbul'da satıldığı bildirildi . Ancak Gima'nın Ankara'dan aldığı bileti İstanbul'da dağıttığı ortaya çıktı . İstanbullu ikinci talihliye bileti , Sultanahmet Adliyesi önünde 18 yıllık seyyar bayi Kasım Demir sattı . Küçük trilyoner de Sakarya'dan çıktı ZAFER TOKUŞ DHA Milli Piyango'nun yılbaşı çekilişinde 5001069 numaralı yarım biletine trilyon lira ikramiye isabet eden devlet memuru Eşref Şenal , Milli Piyango Bölge Müdürlüğü'ne gelerek , trilyon liralık çekini aldı . Çalıştığı kurumu açıklamayan ve adresini vermeyen Şenal ( 51 ) , " Şimdi duyan herkes yardım ister " diyerek , fotoğrafının çekilmesini istemedi . Biletini Sakarya'dan aldığını söyleyen Şenal , evli ve iki çocuk babası olduğunu , yıldır devlet dairesinde çalıştığını söyledi . Şenal , parasını nasıl değerlendireceğine karar vermediğini belirtti . İlahiyatçılar , " Irak savaşına katılan Türk askeri şehit sayılır mı ? " tartışmasına farklı yorumlar getirdi . Prof . Lütfullah Cebeci Birleşmiş Milletler'in ( BM ) dünyada barışı sağlama adına yaptığı samimi faaliyetlerinde Türk askerinin yer almasının normal olduğunu savundu . Prof . Dr . Mustafa Fayda ise savaşın petrol için yapılması durumunda ölenlerin şehit sayılamayacağını öne sürdü . İlahiyatçılar konuyu şöyle değerlendirdi : KARIŞIK BİR DURUM Prof . Dr . Lütfullah Cebeci : ( Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ) : " BM'nin dünyada barışı sağlama adına gerçekten samimi olarak yapacağı faaileyetlerde Türk askerinin yer alması normal . Bu şartlarda Türk askeri barışa , adalete hizmet etmek , zulmü engellemek için yer alırsa bunlar dinimizin mukaddes saydığı değerlerdir . Bu değerler için yer alırsa şehit olmaz diyemeyiz . Savaşacak Mehmetçiğe şehit ya da şehit değil demek çok zor . Bu emir komuta zinciri altında ve iyi niyetle giden bir asker diyelim ki öldü , siz buna boşu boşuna öldü de diyemezsiniz . Karışık bir iş . Kişi , dinin emrini yerine getirmek için canını ortaya koyar ve verirse bu şehitliktir . " PETROL İÇİNSE OLMAZ Prof . Dr . Mustafa Fayda : ( Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ) : " Allah yolunda çalışan , Müslüman olan herkes şehittir . Bunların şehit olup olmamalarına niyetleriyle karar verilecektir . Allah yolunda cihadın birçok sebebi var , zulmü önlemek de bunlardan biridir . Bütün insanlığı , gayri müslimlere bile olsa zulmü önlemekle mükellefiz . İnsanları dinden ayrı bir ideolojiye davet eden Saddam'ın yaptıklarını , insanları Allah yolundan alıkoymak olarak değerlendirirseniz İslamın anladığı manada cihadın ikinci şartı yerine getirilmiş olur . Yeter ki cihad yapanlar , para , mal , mülk , petrol elde etmek gibi niyetlerle savaşmamış olsunlar . Petrol elde etmek için insanların kanını döküyorsanız pisi pisine ölmüş olursunuz . " DEVLET GEREKLİ GÖRÜRSE . . . Prof . Dr . Nasuhi Ünal Karaarslan : ( Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ) : " Devletin gerekli gördüğü savaşta vatan ve Allah için ölen asker şehittir . Şehitliğin ilk şartı Müslüman olmak ve vatan , din , namus ve hayat savunması yolunda canını vermektir . Allah rızası için vatan müdafaasına çıkarlarsa ki buna devlet karar verir , bakımdan şehitlerdir . " ALLAH'IN BİLECEĞİ İŞ Prof . Dr . Orhan Çeker ( Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ) : " Bu kavganın hedefi Allah için mi , değil mi ? Burada savaşanın niyeti nedir ? Niyetinin konusuna göre şehit olur ya da olmazlar . Genelde şu var ; vatan , mal , mülk , namus için verilen kavgalarda can kaybı olması halinde kişi şehit sayılırlar . Bu genel bir hükümdür . Ancak bu hedefe ve niyete göre değişir . Bu Allah'ın bileceği bir iştir ve ona karışmayı doğru bulmuyorum . İcabında vatan için savaşmak değil , adam kendi evini korumak için öldüğünde bile şehit sayılabiliyor . " İzmir Müftüsü'nden açıklama Irak'ta ölen şehit olamaz demedim . . . Bir gazetede çıkan haberde müftü Mustafa Yıldız'ın , Müslüman bir ülkenin gayri müslim ülkelerin yanında yer almasının doğru olmayacağını savunarak , " Bu savaşta ölen kişilerin şehit sevabı alması söz konusu değildir " dediği yer aldı . Müftü , dün yaptığı yazılı açıklamada bunu yalanladı . Yıldız , söz konusu konuşmasını şöyle özetledi : " Bu konu tamamen devletimizin ve siyasilerimizin bilebileceği bir iştir . Devlet ne karar alırsa bizlerin ona riayet etmesi temel esastır . Ancak savaş herkes için baştan sona kadar zararlı bir olaydır . " 1960 ihtilalinin ardından Cumhurbaşkanı olan Cemal Gürsel döneminde Çankaya Köşkü'nde koruma polisi olarak görev yapan Nurettin Baydur , başından geçen ilginç olayları " Bir Korumanın Anıları " adlı kitapta topladı . Baydur kitapta , Çankaya Köşkü'nün iç ve dış duvarlarının boyanması haftalar sürünce Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel ve eşi Melahat Gürsel arasında tartışma çıktığını anlatıyor . Olayla ilgili şu ayrıntılar yer alıyor : SENİN AKLIN ERMEZ " Bu tartışmalardan birinde Melahat Gürsel Hanımefendi nihayet isyan noktasına gelmişlerdi : Cumhurbaşkanlığı falan senin neyine ? Ordunun en yüksek rütbesinden emekli olmuşsun . Bırak cumhurbaşkanlığını , çekilelim İzmir'deki evimize , emekliliğimizin tadını çıkaralım . Hanım hanım ! Senin bu işlere aklın ermez , benim de bu cumhurbaşkanlığını , çok hevesli olduğumdan dolayı yaptığımı mı sanıyorsun ? diye çıkışmıştı . Bu tartışma eşlerin arasının daha da açılmasına neden olmuştu . Hanımefendi , zamanlar henüz genç kızlık çağındaki manevi kızlarını da yanına alarak Köşk'ü terk etmiş , İzmir'e yerleşmişlerdi . Bir daha dönmemek üzere . . . UTANALIM Baydur , Atatürk döneminden de Köşk'te çalışan Ali Efendi'nin anılarına da yer verdi . Atatürk'ün konuklarına sorduğu soruların cevaplarını Ali Efendi'ye fısıldadığını , daha sonra konuklar bilemeyince müstahdeme sorduğunu , doğru yanıtı alınca da ne yaptığını Ali Efendi'nin ağzından şöyle aktarıyor : " Bre çocuk bizi mat ettin , aferin sana derken başıyla dışarı çıkmamı işaret ettikten sonra , Efendiler utanalım , utanalım . Ali Efendi kadar olamadık . Yazıklar olsun . Bu cahilliğimizle milleti nasıl yönetiriz ? derdi . " Alparslan Türkeş Gürsel'i vurmadı Baydur , anılarında , dönemde çok konuşulan Alparslan Türkeş'in , Cemal Gürsel'i tabancayla bacağından vurduğu iddialarına da yer veriyor . Baydur , Gürsel'in son dönemde sağlığının bozulması nedeniyle fazla yürüyemediğini , iddiaların bu yüzden ortaya atıldığını belirterek , " Cemal Gürsel'in yürüyememesinin sebebi , felcin etkisinden kaynaklanan bir durumdur " diyor . Bölükbaşı'nın yoran sohbeti Baydur , Çankaya Köşkü'nde verilen bir resepsiyonda dönemin en renkli siyasetçilerinden biri olan Osman Bölükbaşı'nın ilginç sohbet tarzını şöyle anlatıyor : " Kendisini karşılayan milletvekilleri yan yana , halka şeklinde dizilmişlerdi . Osman Bölükbaşı , uzun kollarını iki tarafa açmış , ikişer üçer kişiyi kollarına almış olarak , gece boyunca bir şeyler anlattı durdu . Bölükbaşı anlattıkça , gruptakiler yüksek sesle kahkahalar atıyorlardı . Fakat şu gözlerden kaçmıyordu : Bölükbaşı'nın kartal misali açtığı uzun ve ağır kolları altına denk gelenler çok yorulmuşlar , adeta işkence çekiyorlardı . " Trabzon'daki bir restoranda yılbaşı gecesi sahneye çıkan şarkıcı Seda Çakmak , bileti olmasına rağmen , önceki gün THY'nin 19. Çakmak , Rize'de tatil yaptıktan sonra İstanbul'a geçen AKP lideri Tayyip Erdoğan ile aynı uçağa binenlerin sayısı artınca , biletinin bir gün sonraki uçağa aktarıldığını iddia ederek şunları söyledi : " Biletimin ertelenmesine itiraz ettim ama dinletemedim . AKP'liler adaletli partiyiz diyor ama adaletsiz davranıyor . Benimle birlikte iki kişi daha kaldı . " " ERDOĞAN'LA İLGİSİ YOK " THY Trabzon İstasyon Müdürü Nimet Kurtoğlu ise , Çakmak'ın iddiaları şöyle yanıtladı : " Zaman zaman , fazla satış olduğu için kalan yolcuları otelde ağırlıyoruz . Çakmak da biniş kartı almak için havalimanına normal saatte gelmiş . Ancak onun geldiği saatte tüm yolcular biniş kartı aldığı ve uçak dolduğu için kendisini bir sonraki güne aktarmak zorunda kaldık . Olayın Erdoğan'ın kafilesiyle de ilgisi yok . " Adalet Bakanlığı , yeni Türk Medeni Kanunu'nun velayet , vesayet ve miras hükümlerinin nasıl uygulanacağına ilişkin tüzük taslağı hazırladı . Taslakta , doğmamış çocuğa miras bırakılabileceği , toplum düzenini bozanların alıkonulacağı , çocuğun erginliğe eriştiğinde istediği dini seçebileceği gibi düzenlemeler yer alıyor . Yeni kanunun getirdiği hükümlerin uygulamasına ışık tutmak amacıyla hazırlanan taslak özetle şöyle : Ergin olmayan çocuğun velayeti , anne ve babasında olacak . Anne ve baba evli değilse velayet annede kalacak . Çocuk , olgunluğu ölçüsünde hayatını düzenleyebilecek ancak onay almadan evi terk edemeyecek . Çocuğun adı ve dini eğitimi anne ve baba tarafından birlikte belirlenecek . Çocuk , erginliğe eriştiğinde ( 16 yaşını bitirdiğinde , 18'inden gün aldığında ) istediği dini seçebilecek . Çocuğun menfaati tehlikeye düşer , anne baba buna çözüm bulamazsa , çocuk hâkim kararıyla bir aile yanına veya bir kuruma yerleştirilebilecek . Hâkim , boşanma durumunda , daha önce velayetini verdiği tarafın çocuğu iyi yetiştirdiğine inanmazsa , velayeti diğer tarafa verebilecek . Her iki taraf da yeterli görülmezse vasi tayin edebilecek . Anne ve baba , velayet kendi kusurları sonucu kaldırılmamışsa , ileride çocuğun mallarını kullanabilecek . Velayet altında olmayan her küçük vesayet altına alınarak kısıtlanacak . Ergin kişilerden , kötü yaşam tarzına , bir yıldan fazla hapis cezasına sahip olanlarla , işlerini yaşlılık , ağır hastalık gibi nedenlerle yürütemeyenler de kısıtlama isteyebilecek . Hâkim , boşanmadan sonra anne babayı yetersiz bulursa çocuğa vasi tayin edebilecek . Eşi ölene ev için mülkiyet hakkı Mirasçı , ölen kişinin borcundan da sorumlu olacak . Yasal ve atanmış mirasçılar , mirası reddedebilecek . Miras üç ay geçtikten sonra reddedilemeyecek . Mirasın açıldığı tarihte mirasçı olabilecek bir cenin varsa , paylaşma doğumuna kadar ertelenecek . Eşlerden birinin ölümünde , hayatta kalan eş , birlikte oturdukları konutun başka bir mirasçı tarafından satılmaması için mülkiyet hakkı talep edebilecek ve ölünceye kadar aynı yerde yaşayabilecek . Miras bırakanın mesleği , çocukları ya da torunlarınca icra edilebiliyorsa , eş bu meslekle ilgili mülkiyet hakkı iddia edemeyecek . Akıl hastalığı , alkol ve uyuşturucu madde bağımlığı , bulaşıcı hastalıkları olanlar ile davranışlarından dolayı toplum için tehlike oluşturan ergin kişiler , ıslahı için elverişli bir kuruma yerleştirilip alıkonulabilecek . Sürekli hastalığı olan , 60 yaşını geçmiş ya da dörtten çok çocuğu bulunanlar ile cumhurbaşkanı , TBMM ve Bakanlar Kurulu üyeleri ile hâkimlik ve savcılık mesleği mensupları vasiliği kabul etmeyebilecek . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , Kıbrıs konusunda partisinin iktidara gelmesinin ardından ortaya koyduğu görüşlerden geri adım atmayacağını belirterek , KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ı eleştirdi . Erdoğan , Kıbrıs'ta 18 Şubat'a kadar bir çözüme ulaşılamaması halinde işlerin zorlaşacağını savunarak , " Sıkıntılı yarınlar doğabilir . Eğer bugün 50 bin kişi aynı anda miting yapıyorsa , Kuzey Kıbrıs bir yerlere doğru gidiyor demektir . Halkın görüşlerini bir tarafa itemezsiniz . En geniş manada tabana yayarak bu konuda bir karar alıp onu uygulamak lazım " dedi . Yerel Rize Televizyonu'na önceki gün açıklamalarda bulunan Erdoğan , Kıbrıs'ta 50 40 yıldır sürdürülen siyasetten yana olmadığını söyledi . Bu konuda çok cesur davrandığını ve tavrını sürdüreceğini ifade eden Erdoğan , sorunun sadece Denktaş'ın kişisel olayı olmadığını vurgulayarak şöyle konuştu : " Biz Denktaş'la başbaşa görüştüğümüzde Ben bu statükoyu tamamen korurum iddiasında değildi . Annan planının müzakere edilebilir olduğunu söyledi . Öbür tarafa güvenemediğini ifade ediyor . Burada güvenip güvenmemeyi bir tarafa bırakacağız . Madem biz müzakere edilebilir buluyoruz , zaman müzakere edeceğiz . " Kıbrıs milletin meselesi AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın " Kıbrıs meselesi Denktaş'ın kişisel meselesi değildir " sözlerine yanıt veren KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş , Kıbrıs sorununu halka " Denktaş'ın meselesi " gibi göstermenin en büyük yanlış olduğunu söyledi . Denktaş , KKTC Meclisi'nde temsil edilen siyasi partilerin başkan ve temsilcileriyle dün bir araya geldi . Toplantı öncesi yaptığı açıklamada , Erdoğan'ın " Bu Denktaş'ın meselesi değil , milletin meselesi " sözleriyle halkın istemine uymak zarureti üzerinde durduğunu vurgulayan Denktaş , halkın isteğini anlamak için Meclis'teki siyasi parti temsilcileriyle görüştüğünü ifade etti . Denktaş şunları kaydetti : " Halk egemenlikten , siyasi eşitlikten vazgeçti mi ? Rumların içine gelmesini ve şu kadar yıl sonra oy kullanmasına razı mı ? Müşterek bir hayat başlayacaksa , kendi yasaları çerçevesinde mi olur şu kadar yıl sonra ? İçimize gelecek Rumların geçmişte yaptıkları var ise , bunlar ne olur ? Bütün bu konuların görüşülmesi gerekir . Barış isterken hangi barışı istediğimizi söylemezsek dünyayı da , halkımızı da , kendi kendimizi de yanıltırız . " Denktaş siyasi partilerin liderleri ve temsilcileriyle bugün bir kez daha görüşecek . ) Erzurum İdare Mahkemesi'nde görev yapan 4'ü hakim 10 yargı mensubu , tasarrufu teşvik kesintisi ve nemasının ödenmesi için hükümet aleyhine açtıkları ilk toplu davayı kazandı . Erzurum Bölge İdare Mahkemesi , Başbakanlık'ın bu karara yaptığı itirazı reddedince 10 yargı mensubu Ziraat Bankası Erzurum Şubesi'ne giderek paralarını aldı . Böylece nema anlaşmazlıklarında bir ilke imza atılmış oldu . Bireysel davalardan farklı olarak ilk toplu davayı açan hâkim ve mahkeme personeli , diğer hak sahipleri için de kıyas teşkil edecek kararın alınmasını sağladı . İdare Mahkeme Başkanı Hâkim Mustafa Paksoy , Başbakanlığın yaptığı itiraz başvurusunu kabul etmeyerek davayı açan meslektaşları ve diğer yargı personeli lehinde karar verdi . Mahkeme kararının ardından davacılar , tasarrufu teşvik kesintisiyle nemasını 50 Nisan 1001'den itibaren işleyen yasal faiziyle birlikte geçen ay tahsil etti . Fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak üzere dava açan Erzurum İdare Mahkemesi'nde görevli hakimlerden Yunus Baran , Engin Kazak ve Gündüz Avcı , " Adalet tecelli etti " demekle yetinirken , başka yorum yapmayacaklarını söyledi . ATV'de yayınlanan " Zerda " adlı dizide çok eşli bir vekili canlandıran sanatçı Yavuz Bingöl , rolüne ilişkin eleştiri ve suçlamalar karşısında " delil " toplamaya başladı . TBMM'ye gelerek Genel Kurul çalışmalarını locadan izleyen Bingöl , " Çok eşli bir milletvekilini canlandırdığı rolüyle Meclis'i ve milletvekillerini küçük düşürdüğü yolundaki " eleştirilere yanıt verdi . Meclis'in kendisi hakkında , dizideki rolü nedeniyle dava açıp açmama konusunda bir inceleme yaptığı duyumunu alan Bingöl , Meclis'e karşı yine Meclis'in belgeleriyle savunma yapmaya hazırlanıyor . Mikrofilm tarıyor Bingöl , " Şahin Ağa " rolüyle milletvekillerini küçük düşürmek gibi bir niyeti olmadığını belirtirken , " Türkiye'nin karanlık yüzünü temsil ediyorum " sözlerim biraz ağır oldu . Ancak bunu da daha sonra dizide , " Güneydoğu'nun Türkiye'nin aydınlık yüzü olduğunu söyleyerek bir ölçüde düzelttim " dedi . Bingöl , Meclis'in mikrofilm arşivinde , tarihteki çok eşli vekillere ilişkin araştırma yaptığını kaydetti . Bingöl , " Şahin Ağa"nın resmi nikâhsız eşli yapısına da birkaç bölüm sonra son verileceğini belirterek , " Zaten milletvekilimiz birkaç bölüm sonra Zerda ile evleniyor . anlamda bir sorun da kalmayacak . Meclis rahat olsun " diye konuştu . Ankara AKP yönetimi , illerindeki resmi kurum ve kuruluşları denetlemeye yönelik faaliyet içinde olan İzmir ve Adana il yönetimi hakkında soruşturma açtı . AKP Genel Sekreteri İdris Naim Şahin , iki il teşkilatı ile ilgili gelişmeleri araştırdıklarını söyledi . Böyle bir uygulama içine girilmesini parti olarak tasvip etmediklerini belirten Şahin , " Eğer söylenenler doğruysa yanlışlığı düzeltiriz . Gerekli incelemeyi yapıyoruz . Bu uygulamalar kesinlikle parti politikamız değildir " dedi . Parti teşkilatlarını devlet işleyişine karışmama konusunda daha önce uyardıklarını kaydeden Şahin şunları söyledi : " Bu konuda çok hassasız . Herkes görevini yapmalı . Teşkilat parti işlerini yapmalıdır . Yanlış anlışılmalardan dolayı münferit hadiseler olabilir . Teşkilatlarımız hükümet kurulmadan önce bu konularda uyarılmıştı . İl başkanlarına eğitimler sırasında bu konu iyice anlatılmıştı . Konu yakından takip edilecek . Ne yapıldığı , ne yapılmadığı ortaya çıkarılacak . Yanlışlık varsa da gerektiği şekilde düzeltilecek . " Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener de , AKP İzmir İl Başkanı Ali Aşlık'ın bürokratlarla ilgili bilgi istemesi konusunda hükümetin herhangi bir tavrı veya işlemi olmadığını söyledi . Kamudaki hantal yapının ortadan kaldırılması için performans kriteri konulmasını isteyen Şener , " Bir siyasi parti temsilcisinin bürokratlardan bilgi istemesi doğru mudur " sorusuna , " Bu konuda basının yazdıkları dışında bir bilgimiz yok . Muhtemelen farklı değerlendirilen bir konudur " karşılığını verdi . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , eşi Emine Erdoğan ve kızları Esra ve Sümeyye ile birlikte dün Safranbolu'da işadamı Remzi Gür'ün restore ettiği Ramsey Konağı'nda konuk oldu . Erdoğan ailesini , çocuklara burs veren Gür ve ailesi karşıladı . Erdoğan ve eşi konakta dinlenirken , Esra ve Sümeyye ise , Bakan Aksu'nun eşi Emine Aksu ve Karabük Valisi'nin eşi Sevda Kayalı ile eski çarşıyı gezdi . İzmir'deki bürokratları tek tek dolaşarak rapor isteyen ve bunun " Denetim ve otokontrol mekanizması " olduğunu savunan AKP İl Başkanı Ali Aşlık , kamuoyundan gelen tepki üzerine ağız değiştirdi . Aşlık , " Yanlış anlaşıldım . Denetim kelimesiyle teftiş değil , müşahadeyi kastettim " dedi . AKP İzmir Milletvekilleri Zekeriya Akçam ve Mehmet Tekelioğlu'nun katılımıyla basın toplantısı düzenleyen Aşlık , yazılı açıklamayı okumasının ardından gazetecilerin sorularını yanıtlarken terledi . Ziyaretlerinin " nezaket " ve " tebrik " niteliğinde olduğunu savunan Aşlık , " Devlet politikasını hükümet yönetir . Bürokratlar Ankara'yı yanıltabilir " ifadelerini kullandığını kabul etti . AKP , kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne açılan davada yazılı savunmasını verdi . Savunmada , partinin Anayasa Mahkemesi'nin Tayyip Erdoğan'la ilgili ihtar kararını yerine getirdiği ve kapatılma isteminin yasal dayanağının olmadığı vurgulandı . Dün Anayasa Mahkemesi'ne sunulan savunmada , davanın Anayasa Mahkemesi'nin ihtar kararına uyulmadığı gerekçesiyle açıldığı anımsatıldı . Sözkonusu ihtarın da TCK'nın 511 . maddesinden hapse mahkum edilen Erdoğan'ın partinin kurucular kurulu üyesi olması nedeniyle verildiği belirtildi . Savunmada , buna rağmen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun Erdoğan'ın partinin genel başkanlığından da ayrılması gerektiği görüşünü savunarak AKP'nin kapatılmasını istediği vurgulandı . Görevimizi yaptık Savunmada , Erdoğan'ın Anayasa Mahkemesi'nin verdiği yasal süre içerisinde partinin kurucular kurulu üyeliğinden istifa ettiği böylece kararın yerine getirildiği belirtilerek , " mahkeme kararlarının hüküm kısmı önemlidir . Bu kısım yerine getirilmişse , mahkemenin kararı yerine getirilmiş demektir . Anayasa Mahkemesi'nin Erdoğan'ın kurucular kurulu üyeliğinden ihracına yönelik kararı da bu nedenle yerine getirilmiştir . Erdoğan'ın ayrıca partiden istifası gerekmemektedir " denildi . 104 . maddenin iptali Kanadoğlu'nun AKP'nin Siyasi Partiler Yasası'nın 104 . maddesi uyarınca kapatılmasını istediğinin anımsatıldığı savunmada , " Anayasa değişikliği ile 104 . madde parti kapatma nedenlerinden birisi olmaktan çıkartılmıştır . Bu madde Anayasa'ya aykırı hale gelmiştir . Bu nedenle Anayasa Mahkemesi'nin , AKP'nin kapatılması davasından önce bu maddenin iptalini tartışması gerekmektedir " ifadesi kullanıldı . ANAP'ta 11 11 Ocak'ta yapılacak kongre öncesinde genel başkanlık için aday sayısı 10'a yükseldi . Iğdır eski Milletvekili Adil Aşırım da dün genel başkanlığa aday olduğunu açıkladı . Genel Başkanvekili Ekrem Pakdemirli , olağanüstü kongre için ikisi kadın toplam 10 genel başkan adayının bulunduğunu belirterek , " Medeni bir kongre geçireceğiz " dedi . Şu ana kadar Ekrem Pakdemirli , Lütfullah Kayalar , Ali Talip Özdemir , Işın Çelebi , Adil Aşırım , Yaşar Barut ve Perihan Genç dışındakilerin adaylık başvurularının henüz genel merkeze ulaşmadığı kaydedildi . Adaylığını dün basın toplantısıyla açıklayan Aşırım , Kasım seçimlerinde halkın ANAP'a muhalefet ve kendini yenileme görevi verdiğini belirterek , partinin tüm kademeleriyle yenilenmesi gerektiğini ifade etti . Rakiplerinin adaylıklarını yeniden gözden geçirmesini isteyen Aşırım , " Geçmişin başarılarını konuşarak , partinin geleceğini inşaa edemeyiz " diye konuştu . İzmir'de kongre için nabız tutan ANAP Genel Başkan adayı Lütfullah Kayalar , DYP'yle birleşme konusunda " Bizim için ana değer değişim . Statükoyu bırakacağız . Eğer kabul ederlerse değişimde birleşme olur , ama şu an DYP'yle birleşme gündemimizde yok " dedi . 19 yıldır mensubu olduğu ANAP'ı iyi bilen üç kişiden biri olduğunu öne süren Kayalar , " Derinliği 10 santimetre olan bir insan değilim " dedi ve ekledi : " Yapmacık hareketlerden hoşlanmam . Saçlarımı boyamam , hatta parfüm bile kullanmam . " Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , bazı siyasi partilerin seçim öncesi ve sonrası faaliyetlerinin takibe alındığını belirterek " Eylemlerinize dikkat edin , kapatılırsınız " dedi . Kanadoğlu açıklamasında , siyasi partilerin propaganda dönemi ve sonrasındaki faaliyetlerinin Başsavcılık Soruşturma Bürosu'nca incelendiğini bildirerek , " Cumhuriyetin değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez niteliklerine ve devletin bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin saptanması halinde , Anayasa'nın 68 ve 69 . maddeleri uyarınca işlem yapılacağını " vurguladı . Kanadoğlu'nun SP mitinglerine katılan Necmettin Erbakan'la , DEHAP'ın miting kasetlerini istediği , AKP ile ilgili bilgi ve belge de topladığı belirtildi . Yargıtay kaynakları , Kanadoğlu'nun Erbakan ile SP'lilerin , açıklamalarında " türbana sahip çıkacak tek partinin kendileri " olduğunu ifade etmesi üzerine SP'yi takibe aldığını kaydetti . TBMM Başkanı Bülent Arınç , " Milletvekillerinin lojmanlardan ayrılması sivil ve askerlere de örnek olmalı " açıklamasının yanlış anlaşıldığını söyledi . Dün Başbakan Gül'ü ziyaret eden Arınç şöyle konuştu : " Önemli bir karar veren milletvekillerini tebrik etmek gerekir . Türkiye'de 156 bin adet lojman , dinlenme tesisi mevcut . 550 tane konutun satılması , 156 bin içinde binde ikiyi bulmaz . Şüphesiz bazı görevlilerin lojmanları güvenlik ve bazı diğer sebeplerle muhafaza edilmelidir . Sivil ve asker bürokraside görev yapan bu niteliklere sahip bin , bin , 10 bin lojman elbette satılmadan muhafaza edilmelidir . Ama ben size 156 binden bahsediyorum . " Özellikle Avrupa'daki Türk işçilerinden , yüksek kâr payı vaadi ile toplanan ve bazı tahminlere göre milyarlarca markı bulan paralarla kurulan holdinglerde yaprak dökümü sürüyor . 1996 yılında , binlerce kişiden yüz milyonlarca mark toplayan Endüstri Holding'in yeni yöneticileri olan Başkanvekili İsmail Cömert ve Genel Koordinatör Ramazan Arıkan , Dündar Otel'de düzenledikleri basın toplantısı ile holding kasanının boşaldığını ve batırıldığını duyurdular . Cömert ve Arıkan , holdingin batışında , eski başkan Mustafa Ertekin ve yönetici durumundaki kardeşlerini suçlarken , eski yönetimin topladığı 500 milyon marktan fazla paradan kala kala 50 milyon mark kaldığını açıkladılar . Talan ettiler Holdingin yeni Başkanvekili Cömert , Endüstri Holding'in , gurbetçilerin din ve vatan duyguları istismar edilerek toplanan paralarla kurulduğunu hatırlatarak şunları söyledi : " Holdingin açılışı 46 şirket ve 10 fabrika ile gerçekleşti . 11 bin 800 kişi para yatırdı . Ancak holding talan edildi . Eski yöneticiler kendi şirketleriymiş gibi sahiplendiler . Genel kurul talepleri reddedildi . Mahkeme kararıyla 16 Temmuz 1001'de Mustafa Cingöz başkanlığında yeni yönetim oluştu . Genel Koordinatör Ramazan Arıkan ise holdingde talan yaşandığını , 10 milyar liralık malın 100 milyara alınmış gösterildiğini belirtti . Arıkan , reklamlarla iyi bir yer edinmiş mobilya üreaticisi Mobella'da tek bir demir parçası bile kalmadığını söyledi . Milyonlar mağdur oldu Arıkan , şöyle konuştu : " Acı örneklerle karşılaşıyoruz . Bir depremzede için yakınları para toplamış . da gelip Endüstri Holding'e yatırmış . Bir kadının oğlu kaza yapmış . Aylık almaktansa toplu para alıp holdinge yatırmış . Ancak beklediklerini alamıyorlar . Yurtdışından getirilen paralara devletin izin vermemesi gerekir . Bu tür holdinglere güvenen milyon kişi mağdur durumdadır . Diğer holdinglerin durumu da aynıdır . 100 milyar dolar heba olmuştur . Yapılan talanın ardında bazı resmi kuruluşlar da bulunuyor . Maalesef zincir koptu . Çok para kazanacağını umarak holdinge para yatıran 11 bin 800 ortağımız bir bardak soğuk su içsinler . Berberden taksiciye kadar heryere borcumuz var . Yaklaşık trilyon lira görünen borcumuzu merkez binamızı ve bazı işletmelerimizi satarak kapatacağız . " Sayıları 60'e yakın Dolar veya mark bazında , yüzde 50 40 gibi astronomik sayılan oranlarda kâr payı vaat ederek para toplayan İslami holdingler özellikle son 10 yılda peş peşe kuruldu . Sayıları 60'e yaklaşan bu kuruluşlar , paralarını faizde değerlendirmeyi haram sayan tasarruf sahiplerinin birikimlerine göz diktiler . Hiç bir resmi geçerliliği olmayan el yazması senetlerle toplanan paralar , bavullarla Türkiye'ye getirildi . Bu para sevkiyatı sırasında yakalanmalar oldu . Sermaye Piyasası Kurulu inceleme yaparak , çok ortaklı yapılarını Türk Ticaret Kanunu'na göre düzenlemelerini istedi . Ancak bu girişimlerden bir sonuç alınamadı . Jet Pa Kurucusu Fadıl Akgündüz , Siirt'te bir otomobil fabrikası kurma vaadiyle 500 milyon dolar topladı . Şirketine Allah'ın da ortak olduğunu ileri süren Akgünüz , İmza projesini hayata geçiremedi . Dokunulmazlık zırhından yararlanmak için Kasım seçimlerinde Siirt'ten milletvekili oldu . Seçimler iptal edilince de dokunulmazlığı kalktığı için tutuklandı . İki yıl hapis cezası da Yargıtay tarafından onaylandı . Topladığı paranın yerinde yeller esiyor . Akgündüz batışından Jetpa'nın yöneticilerini sorumlu tutuyor . Hamatek Holding Konya'da kurulu olan Hamatek Holding Başkanı Veli Böge'nin oğlu geçen yıl kaçırılmıştı . Zorda olanlar arasında onun da ismi geçiyor . Bu kaçırma olayında Böge'nin bazı borçlarını ödememesinin neden olduğu belirtiliyor . Şafak Holding Geçen yıl kirada olduğu handaki odasını boşaltarak ortadan kayboldu . Şimdi holding adresi olduğu için bu hana her gün icra kağıtları yağıyor . Büyük Grup Antalya Serbest Bölgesi'nde helikopter üreteceğini söyleyerek para topladı . Bölgede bir yeri ve tabelası var ancak üretim namına hiç bir faaliyet yok . Noya Holding Konya'nın en işlek yerinde bir han katını kiralayan holdingin , Almanya'ya dağıttığı broşürlerde , binadaki diğer isimleri sildirerek hanın tamamını kendisininmiş gibi gösterip para topladığı belirtildi . Zorda olanlar arasında Noya Holding de bulunuyor . Keten Holding Adı fazla öne çıkmayan Keten Holding yatırımcılarından mark topladı , TL olarak gösterdi . Bin mark karşılığında ortaklarına bin TL değerli hisse senetleri vermeye kalkışınca batak ortaya çıktı . Parasını geri isteyenlere ödeme yapamadı . Sayha Holding Sayha'nın başı Sermaye Piyasası Kurulu ile derde girdi . Holding hakkında inceleme yapar Kurul , suç duyurusunda bulundu . Holding'in para ödeme sıkıntısı çektiği ve ve hakkında davalar açıldığı belirtildi . Kombassan Holding İslami holdinglerin en ünlüsü olan Kombassan , kâr payı karşılığı en fazla para yatırılan ve yatırımlarının sayısı en fazla olan holdinglerden biri . Kendisine para yatıran tasarruf sahiplerine , sahibi olduğu gayrimenkulleri önerdiği belirtiliyor . Son dönemde otel ve perakende zinciri konusunda yatırımlar yapan Kombassan'ın durumunun iyi olmadığı belirtiliyor . Dindara ayrı askere ayrı Yeni yönetim olarak hissedarların parasını korumayı amaçladıklarını belirten Cömert , daha sonra şöyle konuştu : " Ortaklarımızdan özür diliyoruz . 500 milyon markın üzerinde toplanan paralarla kurulan holdingin bugün elinde 50 milyon marka yakın para kaldı . Muhafazakar insanlarla başbaşa kalınca din , ülkemizde askerler ile karşılaşınca farklı alanda konuştular . Vatandaşlar ve askerlere gönderilen mektuplar incelendiğinde yapılan istismarın boyutunu göreceksiniz . Bu aldatmanın utancını yaşıyoruz . " Şatafatın sonu geldi Konya'da şatafatlı bir hayat yaşadıkları belirtilen ve Endüstri Holding'in batışından sorumlu tutulan eski Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Ertekin ve kardeşlerinin , holdingi talan ettikleri , paraları şahsi hesaplarına aktardıkları iddia ediliyor . Ertekin'in faaliyetleri arasında suç niteliğinde işler olduğu da belitiliyor . Ertekin , holdingin eski yöneticilerinden Abdullah Aktör'ün kaçırılarak tehdit edilmesi üzerine Adana'da cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak suçundan yargılandı ve bir süre tutuklu kaldı . Ankara'nın Irak operasyonuna tam ya da kısmen destek vermesi için en ince ayrıntısına kadar pazarlık yapan Bush yönetiminin Türkiye'nin olası mali kayıpları için üç büyük borsada çalışma yaptığı ortaya çıktı . Türkiye , ABD yönetimine olası bir Irak operasyonundan kısa vadede 18 milyar dolar kayıpla çıkacağını görüşünü iletirken , Amerika'nın hesabı " 15 milyar dolar " oldu . Hesaplar tutmuyor ABD Hazine Bakan Yardımcısı John Taylor'ın Ankara ziyaretiyle başlayan " kayıp pazarlığı " sürerken ABD Büyükelçisi Robert Pearson dün TOBB'u ziyaret ederek Başkan Rifat Hisarcıklıoğlu ile yönetim kurulu üyelerinin bu konudaki görüşlerini dinledi . Görüşmede Hisarcıklıoğlu Türkiye'nin olası operasyondan kaynaklanan kısa vadeli " hesap edilebilir " kaybının en az 15 15 milyar dolar olarak tahmin edildiğini söyledi . Orta vadede 55 milyar dolarlık bir kaybın hesaplandığını belirten Hisakcıklıoğlu , bu rakamın etkilenebilecek bütün sektörlerin kayıplarıyla birlikte 10 yıllık hesabının yaklaşık 60 milyar doları bulabileceğini kaydetti . Pearson'un ABD'nin kısa vadeli hesabını aktardığı görüşmede , Londra , New York ve İstanbul borsalarında yaptırılan çalışmanın da gündeme geldiği öğrenildi . Kulislere yansıyan bilgiye göre Pearson bu borsalarda " Türkiye'nin ekonomik performansı ve muhtemel kayıplarını " konu alan bir çalışma yaptıklarını ve güvenlik unsuru da göz önüne alındığında kaybının 15 milyar doları bulmasının beklendiğini söyledi . Pearson : Hibe mi , kredi mi ? Ne istiyorsanız söyleyin Pearson'ın Taylor'ın Türk hükümetine " Biz kayıpları karşılarız ama bize hibe mi istiyorsunuz , kredi mi söyleyin " mesajı verdiğini belirterek " Genel çerçevede anlaşma sağlandı ancak şu ana kadar yanıt gelmedi . Biz krizin etkileri başlamadan tam uzlaşmaya varalım istiyoruz " dedi . Görüşmede TOBB da Pearson'a bir rapor sunarak , Türkiye'nin olası Irak operasyonundan kayıplarını şöyle sıraladı : Irak'a ihracattan yıllık milyar dolar , Ortadoğu'ya ihracattan milyar dolar , petrol ithalatında 1,5 milyar dolar ek yük , turizm geliri kaybı milyar dolar , yıllık üretim kaybı 1. Türkiye ABD birlikte olursa , savaş çıkmaz Hisarcıklıoğlu'nun sivil toplumun savaşa karşı olduğunu ifade etmesi üzerine Pearson'ın , " Savaşa kişisel olarak ben de karşıyım . Ama çıkacaksa da gerekli önlemlerin alınması lazım . Türkiye ABD birlikteliği sonuncunda Saddam'ın geri adım atıp planlarını değiştireceğine inanıyoruz . Belki savaş hiç çıkmaz . İki ülke birlikteyken çıkarsa da savaş kısa sürer " mesajı verdiği kaydedildi . Tekstil için mektup yazacak Pearson görüşme sonunda yaptığı açıklamada da Türkiye'den ABD'ye olan ihracatı geliştireceklerini , bu amaçla ABD'nin en büyük 50 tekstil firmasına Türk firmalarıyla işbirliği yapmaları için bir mektup yazacağını söyledi . ABD yönetiminin kayıp hesabının karşılanmasında Türkiye'ye tarımdan mücevherata kadar değişen birçok alanda destek öngörüldüğü de kaydedildi . Yardımın bir kısmının kredi olarak verileceğini belirten Pearson'ın bu sayede Türkiye'nin savaş zamamında ABD'den kredi alabileceği için uluslararası alanda kredibilitesinin yükseleceğini söylediği de öğrenildi . Pearson'ın Türkiye'ye yardımın geri kalanının fonlar aracılığıyla yapılacağını anlattığı da kaydedildi . Çukurova Grubu şirketlerinin İstanbul Yaklaşımı'na alındığının , bu kapsamda da Tel hisselerinin yarısının 169 milyon dolar bedelle Yapı Kredi Bankası'na geçtiğinin açıklandığı gün Sabah ve Akşam gazetelerinin Tel ile ilgili geniş haberlere yer vermesi dikkat çekti . Yüzde 50 Medya Holding , yüzde 50 KVK ortaklığı ile kurulmuş olan Tel , Turkcell'in 555 kodlu ön ödemeli cep telefonu kartı Muhabbet'i pazarlıyor . Tel ile hem Sabah , hem de Akşam gazetesinin organik bağı bulunuyor . Grafikler bile aynı Dikkati çeken bir başka nokta ise her iki gazetenin geniş yer verdiği haberin kaynağının aynı metin olması . Akşam gazetesinde , gazetenin kendi ifadesi gibi yer alan haber , Sabah'ta Tel Genel Müdürü Bülent Çavuşoğlu'nun sözleri şeklinde verildi . Dün , Akşam gazetesinde yarım , Sabah gazetesinde ise neredeyse tam bir sayfa olarak yayınlanan her iki haberdeki tablo ve grafikler bile aynı . Her iki haberde de Tel'in abone sayısı bar grafik şeklinde , yıllara göre ciro ve kâr rakamları ise tablo olarak yer aldı . Haberde ise Tel'in hedefleri , kârlılığı , ne tür projeler üzerinde çalıştığı uzun uzun anlatıldı . Bu haberlerin aynı gün iki gazetede birden yer alması , Tel için biçilen hayali değere bir kılıf hazırlamak olarak yorumlanıyor . Önceki günkü açıklamalarda Tel'in yarısının Yapı Kredi'ye 169 milyon dolar bedelle geçtiği vurgulandı . Buradan Tel'in piyasa değerinin 558 milyon dolar olarak hesaplandığı anlaşılıyor . Oysa borsada işlem gören pek çok büyük şirketin piyasa değeri bile 558 milyon doların altında . milyar dolarlık ihracatı bulunan Vestel'in piyasa değeri 441 milyon dolar , cam sanayinde dünya devlerinden Şişecam'ın 410 milyon dolar , Türkiye'nin en büyük otomobil fabrikası Tofaş'ın piyasa değeri 464 milyon dolar ve çimento devi Akçansa'nın piyasa değeri 516 milyon dolar düzeyinde bulunuyor . Borçlar dokuz yılda tasfiye edilecek Çukurova Grubu , Yapı ve Kredi Bankası'yla imzaladığı finansal yeniden yapılandırma anlaşması çerçevesinde borçlarını dokuz yılda tasfiye edeceğini bildirdi . Yapı Kredi , Çukurova Grubu'nun kredilerine ilk üç yıl , yıl sonlarında ödenmek üzere libor artı 5. Açıklamada , İstanbul Yaklaşımı'na dahil kredilerin ana para ödemelerinin ilk üç yılı takiben altıncı aydan itibaren başlayacağı ve dokuz yılda tasfiye edileceği bildirildi . Buna göre , ödemeler 51 Aralık 1011 tarihinde tamamlanacak . Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ( TOBB ) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ile görüşen ABD Büyükelçisi Robert Pearson'ın , Türkiye'nin olası Irak operasyonundan kayıplarının telafisi için halen üzerinde çalışılan paketin 15 milyar dolar bir büyüklükte olduğunu ifade ettiği öğrenildi . Edinilen bilgilere göre Pearson , pakette öngörülen finansmanın bir kısmının kredi olarak verileceğini , böylece savaş zamamında ABD'den kredi alabildiği için uluslararası kredibilitesinin yükseleceğini söyledi . Desteğin geri kalanının yardım fonları'ndan karşılanacağını belirten Pearson , görüşmede , " Paketin son halini alması için Türkiye'nin kararı bekleniyor " dedi . Türkiye'nin elini çabuk tutması gerektiğini belirten Pearson'ın " Türkiye'nin tavrı olayın seyrini değiştirecek . ABD'nin yanında yer alırsa , Saddam'ın geri adım atacağına inanıyoruz . Belki zaman savaş bile çıkmaz . Birlikte olunursa savaş kısa sürer " dediği aktarıldı . Tekstil için mektup yazacak Türkiye ABD arasındaki ticaret seviyesinin düşüklüğüne dikkat çeken Pearson , " Amerikan tekstil şirketlerine bir mektup yazmayı planlıyorum . Ortaklıkların , tekstil alanındaki ortaklıkların artırılmasını teşvik etmeyi düşünüyorum . Nitelikli bölgeler yasasının da yakında çıkacağını umuyorum " dedi . Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in dokuz maddesinin yeniden görüşülmesi için Meclis'e geri gönderdiği mali miladı kaldıran yasada değişiklik yapılmayacağını ve Meclis'te en kısa sürede görüşüleceğini söyledi . Unakıtan yasanın geri dönmesi nedeniyle günlük kaybın trilyon lira olduğunu vurguladı ( Sezer , yasanın gelirin tanımında yapılan değişiklikle ilgili dokuz maddesinin yeniden görüşülmesini istedi . Ancak aynı yasa içinde süresi 1001 sonunda dolan Özel İşlem ve Özel İletişim vergilerinin 1005'te de uygulanması öngörülüyordu . Yasa yürürlüğe giremeyince bu maddeler de uygulanamıyor . Yasa yürürlüğe girse bile geri işlemeyeceği için bu vergiler yasanın yayımlandığı tarihten itibaren alınabilecek ) . Veto nedeniyle gelir sağlayıcı maddelerin de yürürlüğe sokulamadığını kaydeden Unakıtan , şöyle dedi : " Biz buradan yıllık katrilyon lira civarında bir gelir bekliyorduk . Kanunun zamanında yürürlüğe girememesiyle , bizim günlük trilyon lira üzerinde bir kaybımız oluyor , bu önemli bir kayıp . Bu bakımdan Meclis ne kadar çabuk aynen kabul ederse , sayın Cumhurbaşkanı da ne kadar çabuk onaylarsa kaybımız kadar az olacak . Yoksa gün başına trilyon . " Yasa Ocak'ta Komisyon'da Kanunun aynen kabulü durumunda , Cumhurbaşkanı'nın Anayasa Mahkemesi'ne gidebileceğinin hatırlatılması üzerine Unakıtan , söz konusu düzenlemenin Anayasa'ya uygun olduğuna inandıklarını belirtti ve ekonomiye uyum sağlamadığı için mali milat ile nereden buldun'u kaldırdıklarını kaydetti . Unakıtan , " Bunlar ekonomiye uyum sağlayamadığı gibi kayıtdışılığa sebebiyet verdi " dedi . Unakıtan , CHP'nin erteleme talebi hatırlatılınca , ertelemeyle bir yere varılamayacığını söyledi . Söz konusu yasa Ocak'ta Komisyon'da görüşülecek . Bu arada , vergi barışı projesine ilişkin kanun taslağı da dün Başbakanlığa gönderildi . Unakıtan , yeni düzenlemeyle 180 bin itilaflı dosyanın ve 10 katrilyon liralık vergi alacağının yeniden yapılandırılmasının öngörüldüğünü belirtti . IMF görüşmeleri , Irak ve mali milad gündemiyle piyasalar yıla tedirgin başladı . Faiz bir puan , döviz ise bin lira yükseldi . Bu ay toplam 11,5 katrilyon liralık itfası bulunan Hazine için zorlu bir ay olacak . 51 Aralık 1001'de iç borçlanma takvimini açıklayan Hazine , ay içerisinde net 6. Ocakın ortasında IMF'le , dördüncü gözden geçirme temaslarına yeniden başlanacak . Görüşmeler sonuçlandığında , IMF'nin bundan sonra 1. BM Silah Denetçileri'nin Irak'la ilgili raporunun açıklanacağı bu ay , Irak'la ilgili gelişmelerin de netlik kazanması bekleniyor . Hazine gündeminin yüklü olduğu bir ortamda Ocak ve 11 Ocak itfalarıyla , sadece piyasaya 8. Hazine 11 Ocak'ta , 11 Ocak valorlü 91 günlük aylık referans bono ihalesi düzenleyecek . Hazine bu vadede 1,4 katrilyon borçlanmayı planlıyor . Piyasada Hazine'nin , faizin çok yükselmesini istemeyeceği ve bu nedenle Ocak ve 11 Ocak itfaları için döviz cinsinden borçlanabileceği kanısı yaygın . Faizlerde piyasada yaşanan tedirginliği etkisiyle yukarı trend devam edebilir . Dolarda milyon 600 direnç noktası olmasına rağmen Irak tedirginliğiyle bu seviye hızlı bir şekilde aşılma potansiyelini taşıyor . Bu nedenle yatırımcı , piyasada dalgalanmanın olabileceği bugünlerde yeni pozisyon açmayıp likit kalmalı . Dolar bin lira yükseldi Faiz yeni yıla tedirgin başladı . Sabah açılışta , dolardaki yükselişin etkisiyle bonoya da satış geldi ve faiz yüzde 56,5'lara kadar yükseldi . Daha sonra gün içinde düzeltme gelmesine karşın faiz geçen yılın son gününe göre yaklaşık puan yükseldi . Aralık vadeli bononun faizi yüzde 56,58'e yükseldi . Yüzde 55 bileşiğin altına gevşemeyen faizde geniş bandda yukarı doğru hareket devam ediyor . Dolar ise yılın ilk işlem gününe milyon 661 bin seviyesinde başladı . Borsa yükseldi Dolardaki yükselişte , mali milat yasasının Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilmesi de etkiliydi . Dolar bankalararası piyasa gün içinde milyon 666 bin liraya kadar yükseldi . Dolar bankalararası piyasa günü , geçen yılın son işlem gününe göre bin liralık yükselişle milyon 664 bin seviyesinde kapadı . Borsa ise Yapı Kredi Bankası'nın Çukurova Grubu kredilerini yeniden yapılandırması haberiyle düşük işlem hacmine karşın , günü 101 puanlık yükselişle 10. OECD istatistiklerine göre , kapsam içindeki 50 ülkede toplam bireysel emeklilik fonlarının büyüklüğü 1001 datası ile yaklaşık trilyon ABD doları . Bu miktarın % 55'ine sahip Amerika'nın ardından % 14'lük pay ile İngiltere , % Japonya ve % ile Kanada bulunuyor . Öte yandan , bireysel emeklilik fonlarının gayri safi milli hasılasına ( GSMH ) oranı en yüksek ülkeler % 115 ile Hollanda , % 101 ile İsviçre , % 85 ile İngiltere . 1005'te sistem başlıyor Türkiye'de bireysel emeklilik fonları 1005'te kurulacak . Hazine'den faaliyet izni alan emeklilik şirketleri değişik emeklilik planları kurarak emeklilik dönemlerinde kullanmak için tasarruf eden ya da etmek isteyen yatırımcılara hizmet verecek . Kurulacak fonlar , aktif yönetimi uzmanlık alanı olan portföy yönetimi şirketleri tarafından yönetilecek . Bu gelişim , daha öncede değindiğimiz gibi , özellikle bireyleri finansal gelecekleri için planlama yapmaya ve kontrol sahibi olmaya yönlendirmesi açısından çok önemli . Sistem için her ne kadar daha teşvik edici vergi avantajları arzulandıysa da mevcut haliyle de yatırımcılara önemli vergi avantajları getiriyor . Peki , bireysel emeklilik fonlarına yatırım yapmak isteyenler ne tip sorulara cevap arayacak ? Nasıl karar verecek ? Hangi fon , neden seçilebilir Vergi avantajlarını bir tarafa bıraktığımızda , bireysel emeklilik planlarının seçmeden önce bireylerin öncelikle kendi finansal hedeflerini saptaması ve bu hedeflere ulaşmak için bir plan yapması lazım . Dolayısıyla , yatırımcıların vade ve getiri beklentilerini oluşturması , risk tercihini belirlemesi karar verme sürecinde önemli faktörler . Bilindiği gibi , Sermaye Piyasası Kurulu , bireysel emeklilik sistemi içinde kurulacak fonları " gelir amaçlı " , " büyüme amaçlı " , " para piyasası " , " kıymetli madenler " ve " ihtisaslaşmış " ve " diğer " olarak gruplandırdı . Bu gruplar içinde kurulabilecek fon çeşitleri var . Bireysel emeklilik şirketleri , yatırımcıların beklentilerine cevap verebilecek fonları içeren planları hazırlama aşamasındalar . Bu planlar yatırımcılara sunulduğunda bireysel tercihlere göre planlar seçilip , emeklilik için düzenli yatırım yapılmaya başlayacak . Her yatırımda olduğu gibi , bireysel emeklilikte de , yatırımcıların planlarını seçerken mutlaka akıllarında bulundurmaları gereken ilk unsur " riskin dağıtımı " prensibi . Bu , gerek plan gerekse fon seçimlerinde uygulanabilir . Öte yandan , kişiden kişiye farklılık gösterebilecek finansal hedefler ve risk ve getiri tercihleri olabildiği gibi , emekliliğe kadar olan zaman gibi faktörler de plan seçimlerinde rol oynayacaktır . Örneğin , sistem içinde uzun süre kalmayı planlayan ve bu dönem sonunda nispeten yüksek bir ortalama getiri beklentisi olup bunun karşılığında risk alabilen yatırımcılar " büyüme esaslı " fonlara ağırlık verebilir . Ya da , sistem içinde kısa veya uzun vadede kalacak ama fazla risk almadan az da olsa düzenli ve tutarlı bir getiriyi hedefleyenler ağırlıklı olarak " gelir esaslı " fonları portföylerinde bulundurabilir . Bu tip tercihler , kişilere göre değişiklik gösterecektir . Öte yandan , yatırımcıların tercihleri de zaman içinde farklılaşabilir . Mevcut sistem , bireysel emeklilik yatırımcılarına senede bir kez plan ya da şirket değiştirme ayrıca dört kez plan içindeki dağılımları değiştirme olanağı da tanıyor . Bireylerin emeklilikleriyle ilgili aldıkları sorumluluk " uzun vadeli plan " ve " düzenli olarak yatırım " yapmaya yöneltmesi açısından yatırım alışkanlıklarını olumlu yönde değiştirecek . Bu katkıyla birlikte , bireysel emeklilik sisteminin sermaye piyasalarının gelişmesi açısından önümüzdeki yıllar için çok olumlu bir değişimi başlatacağını umut ediyoruz . Türkiye Bankalar Birliği ( TBB ) ile gecikme ( temerrüt ) faizine karşı kampanya yürüten Ankara Ticaret Odası ( ATO ) arasında söz düellosu yaşandı . TBB yazılı açıklama yaparak , 1001 Şubat'ındaki krizde uygulanan oranlar gerekçe gösterilip banka sisteminin itibarını zedelemenin doğru olmadığı vurguladı . Temerrüt faizinin işlevinin borcun zamanında ve taraflarca sözleşme ile kabul edilen koşullarda ödenmesini sağlamak , borçluyu ödemede temerrütten ( gecikme ) caydırmak olduğu vurgulanarak , " Bir ekonomide borcun ödenmemesini savunmak ve özendirmek kabul edilemez " ifadesi yer aldı . ATO Başkanı Sinan Aygün de bankalardan , yüksek oranlı temerrüt faizlerini vatandaşın ödeyebileceği miktara düşürerek , ödeme imkânı getirmesini isterken TBBB'ye " Borcun ödenmemesini sağlayacak oranda temerrüt faizi uygulamak kabul edilemez " yanıtını verdi . Aygün , " Vatandaş krize kredi kartlarında borç stoğuyla yakalandı . Bankalar dönemdeki borç stoğunun tamamına yüzde 565 temerrüt faizi uyguladı . Oysa temerrüt faizlerinin geçmişe değil , geleceğe yönelik yükseltilmesi gerekir . Tüketici bu borçları ödeyemeyecek duruma geldi ve adli takibata uğradı " dedi . Doların geçen yıl yüzde 15. Bankalardaki toplam döviz mevduat hesapları bir haftada 514 milyon dolar artarak , 10 Aralık itibarıyla 61 milyar 404 milyon dolara çıktı . Merkez Bankası'nın verilerine göre , 15 Aralık'da toplam döviz mevduat hesapları 61 milyar 90 milyon dolar düzeyindeydi . 1001 yılında Türk Lirası mevduata yatırım yapanlar kârlı çıkarken , birikimlerini döviz mevduatında tutan tasarruf sahipleri ise ağır zarar gördü . Tasarruf sahiplerinin son yıllarda giderek daha çok tercih etmesi nedeniyle bankalardaki mevduat hacminin büyük bölümünü oluşturur hale gelen döviz tevdiat hesaplarının ( DTH ) yıllık getirisi , Türk Lirası mevduattaki getiri oranının ve enflasyonun da çok altında kaldı . Birikimlerini döviz hesabında tutanlar bir yılda TL cinsinden en çok yüzde 18. 1001 ihracatı , hedef olan 51 milyar doları yüzde 15. Toplam ihracat önceki yıla göre yüzde 16. Türkiye İhracatçılar Meclisi ( TİM ) verilerine göre , sanayi ihracatı yüzde 11. Toplam ihracatta sanayinin payı yüzde 86. TİM Başkanı Oğuz Satıcı , ihracatın enflasyonla mücadelede önemli bir silah olduğunu belirterek , " Merkez Bankası'nın kurdaki yükseleşe gösterdiği hassasiyeti , düşüşte de göstermesini istiyoruz " dedi . Arzu Ciba , Şanlıurfa'nın Ceylanpınar ilçesine bağlı bir köyde dünyaya gelmiş . Doğduğu köyün ismini , yaşını bilmiyor . Annesine sormuş , da bilememiş yaşını . olduğunu tahmin ediyorlar . Nüfus cüzdanı hiç olmamış . yaşadığını resmi olarak kanıtlaması mümkün değil . Babası 10 yıl önce İstanbul'a gelmiş çalışmak için . Beş yıl sonra karısını ve iki çocuğunu yanına aldırmış . İki çocukları daha olmuş . KIZ KISMI OKUMAZMIŞ ! Arzu okul çağının gelmesini iple çekmiş . Ne var ki dedesi Bedir Ciba karşı çıkmış okula gitmesine . " Kız çocuğu okula gidip de ne olacak , gözü açılır . Hem kızlarla erkekleri yan yana oturtuyorlar " demiş . Dede böyle deyince akan sular durmuş . Ama Arzu'nun içindeki okul isteği hiç bitmemiş . Arzu her gün 08. Bağcılar'daki evinin yanındaki okula gidiyor . Okul duvarının dibinde öğrencileri izliyor özlemle . " Andımız"ı söylüyor . Hem de ezbere . . . Sonra yaşıtları sınıflarına girerken , Arzu da evine , 85 yaşındaki dedesinin karanlığına yöneliyor mecburen . . . BİRİ DEDEME KIZSA . . . Annesi gibi hiç okula gidemeden büyümek istemiyor . Öğretmen olmak istediğini söylüyor ve devam ediyor : " Evimizin yanında okul var . Teneffüs saatlerinde çocukların oyunlarını izliyorum pencereden . Bazen de tüm çocuklar evlerine gittiğinde gizlice giriyorum sınıflara . Tebeşiri tutuyorum . İsmimi yazmayı öğrendim komşu çocuklarının kitaplarına baka baka . Tahtayı seviyorum , okul sıralarını da . Defterlerim olsa , çantam , beslenme sepetim , rengârenk kalemlerim . Bir de öğretmenim olsa . Ama dedem izin vermiyor ki . Kızıyor okul deyince . Dedemle konuşsalar , kızsalar belki beni okula gönderir . " Neyse ki Arzu'nun bu özlemini duyanlar oldu . Her sabah gizlice bahçeyi seyreden , sınıfları dolaşan bu küçük kızı fark eden okulun öğretmenleri durumu Bağcılar Kaymakamlığı'na bildirdi . Kaymakamlık da küçük kızın hayallerine kavuşabilmesi için durumu Milli Eğitim Müdürlüğü'ne iletti . Arzu okuluna kavuşacak mı ? Yoksa İstanbul'da okul çağında olup da okula gitmeyen 11 bin çocuktan biri olarak mı kalacak ? Hep birlikte göreceğiz . Şikâyet edilirse cezası var Temel Eğitim Kanunu'na göre ; ilköğretim , 14 yaş grubundaki kız ve erkek çocuklar için mecburi . Çocuğunu okula göndermeyen veli , okul idaresince muhtarlığa veya mülki amirliğe bildirilir . Onlar da üç gün içinde veliye tebliğ gönderir . Çocuğun okula gönderilmemesi halinde para ve hapis cezası verilir . Veli 10 günden iki aya kadar hapis cezasına çarptırılabiliyor . Ancak bu para cezasına dönüştürülebiliyor . Bakanlık kanunun uygulanması için önlemlerini artırdı . Geçen yıl Erzurum'da çocuklarını okula göndermeyen bin 100 veliye trilyon liraya yakın ceza kesildi . İstanbul'da da bin çocuk eğitime kazandırıldı . Psikiyatr Mustafa Güveli tarafından sanal ortamda yapılan bir araştırma , ilginç sonuçlar ortaya koyuyor . Her 10 kişiden 4'ü bir kez sanal seksi deniyor . Çoğu zevk alıyor . İğrenenler bile tekrar denemek istiyor . Sanal seksin bir aldatma olduğunu düşünenler ise çoğunlukta . . . Güveli , sanal seks bağımlılığıyla ilgili psikiyatrik vakalardaki artışı göz önünde bulundurarak ay önce www. Güveli , 601 kişinin katıldığı ve ilk kez Milliyet'te yayımlanan araştırma sonuçlarının tutarlı olduğunu ve kendi gözlemlerini desteklediğini ifade etti . Sonuçlar ise şöyle : Yüzde 51'i bekâr Ankete katılanların yüzde 65'ü erkek , yüzde 56'si kadın . Daha çok 55 yaş altındaki internet kullanıcılarının yüzde 50. . . Çoğunlukla lise ve üniversite mezunları , ücretli çalışanlar , öğrenciler ve serbest meslek sahibi kişiler . Ağırlıklı olarak Türkiye'de yaşıyorlar . Almanya'dan da katılanlar var . Soruları cevaplayanların çoğu İstanbul , Ankara , İzmir ve Bursa'dan . . . Hallerinden memnunlar ! Araştırmaya katılan kişilerin yüzde 85. Sanal seksi deneyenler arasında elde edilen sonuçlar ise şöyle : Sanal seks yapanların yüzde 48. . . Yüzde 48. Lise ve üniversite mezunları çoğunlukta . Kişiler , sanal seksi en çok internetten ve chat'leştiklerinden duyuyor . Çoğu sanal seksi evde yapıyor . İşyerinde ve internet kafelerde yapanlar da var . Hem chat , hem telefonla . . . Araç olarak chat programlarını kullanıyorlar . Hem chat hem de telefonla devam ettirenlerin oranı yüzde 19. Ankete katılanların yüzde 61. Sanal seksin çoğunlukla aldatma olduğunu düşünüyorlar . Ancak aldatma olmadığını düşünenlerin sayısı da fazla . " Evet , aldatmadır " diyenler yüzde 51. Çoğunluk çok büyük zevk alıyor . Hatta sanal seksten başta iğrenip sonra tekrar denemek isteyen kişilerin sayısı oldukça yüksek . Yaparken zevk alıp sonradan pişman olanlar da var . Sanal seksi denemeyenlerin ise en büyük nedenleri , inançlarına aykırı olması ve çaba göstermesine rağmen fırsatının olmaması . Benim eşim yapmaz Ankete katılanlara , eşini sanal seks yaparken yakalaması durumunda ne yapacağının sorulması üzerine en yüksek oran " Benim eşim yapmaz " oldu . Bu cevabı verenlerin çoğu erkek . " Döverim " seçeneğini işaretleyenler de azımsanmayacak bir rakamda . Eşinin kendisini sanal ortamda aldatması durumunda onu döveceğini söyleyenlerin de çoğunun erkek olması dikkat çekiyor . Katılımcıların az da olsa verdiği cevaplar arasında ; " Aptalca bulduğum için bir şey yapmam " , " Sanal bilgileri pratiğe geçirelim derim " , " Eksik bıraktığım bir şey var mı diye düşünürüm " , " Sadece kızarım " da var . Honk=Türkçe orgazm sesi Sanal dünyadaki nick'im tutku'ydu . Cinsel çağrışımlar yaptığı bir gerçek . nedenle çok teklifle karşılaşıyordum . Etrafımda da bu yönde çok sık konuşma olunca , bir gün denemeye karar verdim . İlki bir Meksikalıydı . Ama onunla konuşurken diğer pencerelerde başka arkadaşlarımla da chat yapıyordum . Yani konsantre olmamıştım . Soyun , üzerindekileri çıkar demeye başladı . En sonunda işinin bittiğini söyledi . Ben de honk diye bir şey yazdım . Bu şaşırdı ve ne olduğunu sordu . Ben de honk'un Türkçe orgazm sesi olduğunu söyledim . İkinci deneyimim de Arabistan'da yaşayan bir İngiliz mühendisle oldu . Onunla chat'teki muhabbetimiz çok normaldi . Bir gün benden telefonumu istedi . Ben de iyi bir insan deyip verdim . Beni aradı ve telefonda sanal seks yapmak istediğini söyledi . Ben de nasıl yapıldığını bilmediğimi söyledim . Ben sana yardım ederim dedi . kendi kendine bir şeyler söylüyor , ben de karşılık veriyordum . Ama hiçbir şey hissetmedim . Sonra resmen kulağıma bir orgazm sesi geldi ve telefonu suratıma kapattı . Sonra nette bir kez daha karşılaştık . Neden telefonu suratıma kapattığını sordum . Bana , işyerinde olduğunu ve yakalanmaktan korktuğunu söyledi . Bir daha beni aramamasını söyledim . Bundan sonra chat yaparken birçok insana cinsellikle ilgili sorular sorup bir araştırma yaptım . Maalesef , Türklerin bir ön sevişmenin bile nasıl olması gerektiğini bilmediklerini gördüm . Ben sanal seksten hoşlanmıyorum . Gerçeği dururken niye sanalını yapayım ? Erkeğim olur musun ? Geçen yıl , icq'dan biri beni buldu . İnfo'suna baktığımda tüm bilgileri yerindeydi . Dolayısıyla ciddi bir insan olma ihtimali yüksek diye düşündüm . Konuşmaya başladık . Önce çok dostça , havadan sudan konuştuk . Sanal seks teklifi ondan geldi . Tam teklif değildi ama Bir erkeğe ihtiyacım var . Erkeğim olur musun ? gibi tahrik edici bir şeyler söylemeye başladı . Ben de Beni görmeden nasıl böyle şeyler düşünebiliyorsun ? diye sordum . da kafasında beni canlandırabildiğini söyledi . Zaten sıralar boşluktaydım , sanırım aklıma yattı . İlk deneyimim böyle oldu . Sanal seksi karşılıklı tatmin olarak tanımlayabilirim . Yani bundaki fark , kendi kendini tatmine bir yan unsur olarak karşındaki kişi seni uyarıyor . Yaklaşık ay boyunca böyle konuştuktan sonra yüz yüze görüşmeye karar verdik . Görüştük ve birbirimizi beğendik . Bir hafta boyunca birbirimizden ayrılmadık . Sanal cinselliği gerçeğe dönüştürdük yani . Sonuçta , birinci haftanın sonunda ben onun evli olduğunu öğrendim . Tek kalemde sildim . Hayatımın en büyük hatasıydı . Üzerinde çamaşır vardı Aynı işyerinde çalışıyorduk . Çok hoşlanıyordum . Ama biraz içine kapanık biriyim sanırım . Muhabbetimiz olmasına rağmen kendimi bir türlü rahat hissedemiyordum . Düşündüm ve icq numarasını bulursam daha rahat iletişim kurabileceğime karar verdim . Bulmam çok zor olmadı . İlk mesaj attığımda gelecek cevabı heyecanla beklerken , beni tanımadığını gördüm . Bir anda gizli bir oyun oynasam mı ? diye düşündüm . kadar esrarengiz bir kimliğe büründürdüm ki söylediklerime kendim bile inanamadım . İşin daha ilginci , bana sanal seks teklif eden oldu . Durup dururken üzerinde pembe bir iç çamaşırı olduğunu söyledi . güne kadar sanal seks yapanlara çok gülerdim . Bunu birkaç kez daha yaptık ve başarılı olduk . Bir gece dayanamadığını ve mutlaka gerçek hayatta sevişmemiz gerektiğini söyledi . Ona adresimi verdim . Çok heyecanlıydım . Beni tanıyacaktı . Kapıyı açtığımda küçük dilini yutmuş gibiydi . Allah'tan öfkelenmedi . Hayatımın en mutlu gecesiydi ve akşam sanal ortamda ilk seviştiğimizdeki gibi üzerinde pembe iç çamaşırları vardı . Şu an hâlâ beraberiz . Chat kısaltmaları a/s/l ( age/sexulity/location ) ( yaş/cinsiyet/yer ) b/c ( because ) ( çünkü ) t/y ( thank you ) ( teşekkür ederim ) n/m ( nevermind ) ( boşver ) btw ( by the way ) ( aklıma gelmişken ) faq ( frequently asked questions ) ( sık sorulan sorular ) fyi ( for your information ) ( bilginize ) imo ( in my opinion ) ( bence ) iow ( in other words ) ( başka bir deyişle ) lol ( laughing out loud ) ( yüksek sesle gülmek ) rotfl ( rolling on the floor laughing ) ( gülmekten yerlerde yuvarlanmak ) YARIN Sanal seks ne gibi cinsel bozukluklar yaratıyor ? Hastalar hangi tedaviyle iyileşiyor ? Sanal seks dalgacısı : Abdullah18f S. : Sapığım oldu H. : Beni aldatınca yoldan çıktım Kadın avukatların sutyen kopçalarının bile Ray'e takıldığı , ayakkabısını çıkarmayan ziyaretçinin içeri alınmadığı tipi cezaevlerinde ilk cep telefonu yakalandı . Sincan Tipi Cezaevi'nde kalan Ankara'nın ünlü kabadayısı " Kürt Ahmet " lakaplı Ahmet Turgut'un yeğeni Kadir Turgut ve sağ kolu Mustafa Taştan'ın kaldığı kişilik odadaki rutin arama sırasında bir cep telefonu bulundu . Telefonu , Turgut ve Taştan'la aynı odada kalan Murat Yılmaz sahiplendi . Ancak ciddi bir suç kaydı bulunmayan Yılmaz'ın çıkışı , Adalet Bakanlığı yetkililerine inandırıcı gelmedi . Bakanlık , olayı araştırması için iki kontrolör görevlendirdi . YETKİLİ BİRİ Mİ İÇERİ SOKTU ? Mahkûmlar , gardiyanlar , idari personel ve cezaevinde görevli askerlerin ifadesine başvuran yetkililer , telefonun Ray cihazına rağmen içeriye nasıl sokulduğu konusunda şu ana kadar bilgi edinemedi . Kontrolörler , telefonu yetkili birinin cezaevine sokmuş olabileceği ihtimali üzerinde duruyor . Ceza ve Tevkifevleri Genel Müdürü Ali Suat Ertosun , siyasi mahkûmların avukatları ve yakınlarının iç çamaşırlarına kadar aranarak içeriye sokulduğu belirterek , " Burası cezaevi ; burada her şey olur . İnsanın olduğu yerde her şey yaşanır . Seçmeyle öğrenci alan dershanede bile kötü öğrenci çıkıyor , burada mı olmayacak ? " dedi . Nuriş de kardeşini telefonla kutladı . . . İSTANBUL Milliyet Karagümrük Çetesi'nin lideri Nuri Ergin de geçen cumartesi günü evlenen kardeşi Soner Ergin'i , nikâhtan beş dakika önce , 16. Cezaevinde olduğu için nikâha katılamayan Nuri Ergin , bir daire hediye ettiğini kardeşine telgraf da göndermişti . Koğuşta yaşananlar burada olmayacaktı Eski Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk , ölüm orucundaki mahkûmlara görüşmeler bitene kadar açılmayacak diye söz vermesine rağmen ay kadar önce tipi cezaevlerini açmış ve " Bu cezaevleri , devletin hâkimiyetinin göstergesidir . Artık koğuş sisteminde yaşanan ve eleştirilere neden olan olaylar son bulmuştur " demişti . Öte yandan tipine karşı başlatılan ölüm oruçlarında 645 . güne girilirken , eylemde 99 kişi yaşamını yitirdi . Ölüm oruçları , halen 11 mahkûmun katılımıyla sürüyor . Milli Eğitim Bakanı Necdet Tekin , ilköğretim okulları ve liselerde okuyan kız öğrencilerin pantolon giymesi konusunda yaptıkları çalışmaların son aşamaya geldiğini açıkladı . Anadolu ve Osmangazi üniversitelerinin yeni ders yılına başlaması nedeniyle düzenlenen toplantıya katılan Tekin , soruları yanıtlarken bakanlığının birçok konuda çalışma yaptığını kaydederek , şöyle konuştu : " kadar değişik konularda çalışmalar yapıyoruz ki pantolon konusu bu çalışma demetinin bir bölümü . Talim Terbiye Kurulu ve diğer alt kurullardaki çalışmalar biterse çıkan kararı açıklayacağım . Ancak daha hiçbir şey bitmedi . Birkaç gün içinde olup biteni söyleyeceğiz . " BİZ DE BEKLİYORUZ Haftada bir gün serbest kıyafet uygulaması üzerinde de yıllardır çalışıldığını belirten Bakan Tekin , " Ancak bu bir Talim Terbiye Kurulu kararı , bir yönetmelik gerektiriyor . Önümüzdeki günlerde bunu da açıklayacağım . Fakat diğer konular belli noktaya gelmedi . Pantolon konusu haftada bir gün mü , üç gün mü onu bilmiyorum . Talim Terbiye Kurulu bu konuda da çalışıyor . Sonucu onlar belirleyecek , biz onlara uymak zorundayız . Önümüzdeki hafta salı ya da çarşamba gününe yetiştirecekler " dedi . İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna , İSKİ Genel Müdürü Veysel Eroğlu'nu görevden aldı . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmesinden sonra göreve getirilen ve yıl genel müdürlük koltuğunda oturan Eroğlu'nun yerine Dursun Ali Çodur atandı . Eroğlu'nun görevden alınmasıyla ilgili Büyükşehir Belediyesi ve İSK'den farklı açıklamalar gelirken , Eroğlu , " Kapı dışarı edildim " dedi . Konuyla ilgili ilk açıklama İSKİ'den geldi . Açıklamada Eroğlu'nun , Gürtuna'nın teklifi üzerine İçişleri Bakanlığı'nca görevden alındığı belirtildi . Büyükşehir Belediyesi ise , Eroğlu'nun üniversiteden aldığı iznin dolması üzerine İTÜ'ye döndüğünü bildirdi . Bürokrasi gezgini talep Eroğlu ise hangi açıklamanın doğru olduğu sorusu üzerine , görevden alma talep yazısını gönderdi . İçişleri Bakanlığı'nın bu yazısında , görevden alma teklifinin 15 Ekim'de İstanbul Valiliği'nden geldiği belirtildi . Valilik yetkilileri ise Büyükşehir Belediyesi'nden gelen talebin bakanlığa iletildiğini kaydetti . Eroğlu ise belediyenin açıklamasının doğru olmadığını belirterek , şunları söyledi : " Kapı dışarı edildim . Gerekçe başarı . Eylülde yıllık izne çıktığımda , aynı gerekçeyle görevden alındım . Bunun üzerine iznimi yarıda kesip geri döndüm . İstanbul Bölge İdare Mahkemesi'ne , yürütmeyi durdurma talebiyle dava açtım . Bu yöndeki karar üzerine tekrar görevime başladım . Ancak Gürtuna , İçişleri Bakanlığı'ndan görevden alınmamı talep etmiş . talep üzerine bakanın onayıyla görevden alındım . " Seçime hazırlanan partiler vaatleriyle oy toplamaya çalışırken , Toplumsal Tarih Vakfı ilginç bir sergi hazırladı . Garanti Sanat Galerisi'nde bugün açılan " Türkiye'de Seçim Afişleri " sergisinde , 1946 1999 yılları arasındaki 14 seçime ait ilginç afişler yer alıyor . 1956 yılı seçimlerinde CHP Ne yazık ki traktörü öküzle çekiyoruz afişini kullanırken , DP Dağlar yol , viraneler bağ oldu afişiyle seçime giriyor . TARİH VAKFI'NDAN ALINDI Seçim afişlerinin içerdiği sloganlar , tasarımları , renkleri hatta kullandıkları harf tipi ve boyutlarıyla tarihçiler , politik bilimciler , sosyologlar , iletişimciler ve dilbilimciler için önemli ipucu olarak görülüyor . " Türkiye'de Seçim Afişleri " sergisinde Tarih Vakfı'nın özel kolleksiyonunda bulunan afişlerin yanı sıra , Milli Kütüphane , Bayazıt Kütüphanesi ve siyasi parti genel merkezlerinden temin edilen afişler de yer alıyor . Ayrıntılı bilgi Milliyet Kültür Sanat gazetesinde . . . Eğitim öğretim yılının başlamasıyla birlikte hırsızlar da yeni bir yöntem kullanmaya başladılar : Mavi önlüklü soygun . Bu yeni yöntemin son kurbanı Eyüp'teki bir kırtasiyeci oldu . Mazharbey Caddesi'ndeki kırtasiyeye yanlarında okul önlüğü giydirilen bir çocukla gelen üç kadın , işyeri sahibi Fevzi Yüksel'e , " Defter , kalem ve boya kitabı alacağız " diyerek , çeşitleri görmek istedi . Yüksel'in raftan birer örnek indirdiği sırada , mavi önlüklü çocuk , kasadaki 600 milyon lirayı alarak kaçtı . Polis hırsızları arıyor Müşteri gibi davranan üç kadın da , bir yere uğramaları gerektiğini ve dönüşte alacaklarını söyleyerek , dışarıda kendilerini bekleyen otomobile binerek uzaklaştılar . Bir süre sonra kasayı kontrol ettiğinde soyulduğunu anlayan Yüksel , soluğu karakolda aldı . Polis , Yüksel'in verdiği bilgiler doğrultusunda hırsızları yakalamak için çalışma başlattı . Son günlerde bu tür hırsızlık olaylarının artış gösterdiğini kaydeden emniyet yetkilileri , vatandaşları dikkatli olmaya çağırdı . Mahmut Emirmahmutoğlu ismi çoğu kişi için pek tanıdık değil . Ama Türkiye'de sayıları bini geçmeyen bir azınlık için heyecan veren bir isim . Bunlar , nesli giderek tükenmekte olan pul koleksiyoncuları namıdiğer filatelistler . Emirmahmutoğlu , yıllarını " çocuklarım " dediği pullara adamış , sahip olduğu koleksiyonla ünü Türkiye sınırlarını aşmış biri . Bir ilim olarak tanımladığı filatelide , " Osmanlı Posta Damgaları " alanında uzman . TÜRKİYE FİLATELİ MADENİ Pul sattığı ünlü isimler bunun en önemli göstergesi . Suudi Arabistan Kralı Fahd ve ailesindeki diğer Suudi prensleri , Libya lideri Muammer Kaddafi , Irak Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz , bu isimlerden birkaçı . Osmanlı İmparatorluğu'nun mirasçısı olan ülkemizin filateli madeni olduğunu vurgulayan Emirmah mutoğlu , varlıklı kesimin pullara ilgisiz kaldığını belirterek , " Pul koleksiyonculuğu tarih ve lisan bilgisi gerektirir . Zenginlerimiz tablo biriktiriyor , çünkü pulla gösteriş yapılmıyor " diyor . Üniversite öğrecisi genç kız , kaldığı yurtta odasındaki sivrisineği öldürmeye çalışırken pencereden düşerek öldü . Ankara Sıhhıye'deki Tuna Kız Öğrenci Yurdu'nun . katında misafir öğrenci olarak kalan Derya Akyol ( 19 ) , önceki gece 15. Sineği öldürmek için yattığı ranzanın üzerine çıkan Akyol , dengesini kaybederek pencereden düştü . Düşerken ön kapıda bulunan güvenlik kulübesine çarpan Akyol , kaldırıldığı hastanede kurtarılamadı . Yurda yeni kayıt yaptırdı Ankara Üniversitesi Hemşirelik Yüksekokulu'nda okuyan Akyol'un yurda yeni kayıt yaptırdığı öğrenilirken , oda arkadaşları emniyette verdikleri ifadede , genç kızın çıktığı ranzada dengesini kaybederek tutunmaya çalıştığını , ancak cam pervazının kırılması üzerine düştüğünü söyledi . Kâğıthane'de bir kişi , boşanmak isteyen eşiyle birlikte eşya almak için evine gelen kayınvalidesini öldürdü , üç kişiyi de yaraladı . Sanayi Mahallesi Billur Sokak'ta dün öğle saatlerinde meydana gelen olayda , eşi Fikret Koyuncu'dan boşanmak için dava açan Aslı Koyuncu ( 14 ) , eşyalarını almak üzere annesi Fatma Çağan ( 46 ) ve akrabası Halime Kır'la birlikte bir nakliye aracıyla eve geldi . Bu sırada evde bulunan Koyuncu , eşi ve kayınvalidesi ile tartışmaya başladı . Sinirlerine hâkim olamayan koca , tabancasını ateşledi ve kayınvalidesi ile eşini yaraladı . Ev sahibi Fatma Arslan ( 61 ) ile Kır da silah sesleri üzerine eve geldi . Bu sırada dışarı çıkan Koyuncu eve doğru birkaç el daha ateş ederken , seken kurşunlardan biri Arslan'ın başına , diğeri de Kır'ın vücuduna isabet etti . Kayıplara karıştı Koyuncu olaydan sonra kaçtı , kayınvalide Çağan ise hastaneye kaldırılırken yolda öldü . Başından yaralanan Aslı Koyuncu ve diğer iki yaralı ise tedaviye alındı . Kadıköy'de bir şirkette operasyon sorumlusu olarak görev yapan 15 yaşındaki Argün Sisa , şirketin kendisine tahsis ettiği otomobille dün TEM Otoyolu'nda aşırı sürat yapınca direksiyon hâkimiyetini kaybederek elektrik direğine çarptı . Çarpmanın şiddekiyle elektrik direği yıkılırken , Sisa hurda haline dönüşen otomobilde sıkıştı . Olay yerine gelen itfaiye ekiplerinin Sisa'yı kurtarmaya çalıştığı sırada çalan cep telefonunu açan bir vatandaş , kazazedenin babasına saniye saniye kurtarma çalışmasını anlattı . Sisa , itfaiye ekiplerinin yarım saat süren uğraşları sonucunda kurtarılarak , Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne kaldırıldı . Bülent Arınç ( AKP Genel Başkan Yardımcısı ) : Sezer başkanlık edebilir Hükümetin kuruluşunda bir prosedür var : " Başbakan Cumhurbaşkanı tarafından milletvekillerin arasından atanır " diye . Ancak bu hükümetin aynı zamanda yenisi kuruluncaya kadar da görevine devam etmesi gerekiyor . Bence Ecevit'in milletvekilliği sıfatı kalmasa dahi yeni hükümet kuruluncaya kadar süreklilik esası gereğince başbakanlığa devam etmesi mümkün . Ancak yasaya göre Cumhurbaşkanı , Bakanlar Kurulu'na başkanlık da edebiliyor . Yani böyle bir boşluk halinde Cumhurbaşkanı da devreye girebilir . Bazı boşluklar teamüllerle dolar . Bizde , sağlık nedenleriyle görevini ihmal etmesi halinde , başbakan yardımcılarına vekalet verilmesi düzenlenmemiş . Prof . Dr . Zafer Üskül ( Anayasa Hukukçusu ) : Hukuki düzenleme yok Bu konuda hukukumuzda yeni bir düzenleme yok . Mevcut düzenleme ise eski hükümetin yenisi kuruluncaya kadar göreve devam edeceği yönünde . Burada sorun başbakan olma niteliğini kaybetmiş birisinin eski başbakan olarak görevi yürütüp yürütemeyeceğine ilişkin . Eğer başbakan eski başbakan olma niteliğini kaybettiği için , yani " Meclis üyesi olmadığı için görevine devam edemez " denilirse , zaman hükümet ortadan kalkar . Burada " eski hükümet görevine devam eder " derken , ülkenin hükümetsiz kalmaması hedef alınmıştır . Böyle bir hükümet de ancak rutin işleri yapar . Yenisi kuruluncaya kadar devam edebileceğini düşünmek yanlış olmasa gerek . Bülent Akarcalı ( ANAP Genel Başkan Yardımcısı ) : Siyaseten devam etmeli Siyaseten devam etmesi gerekir . Ama Anayasa'ya göre başbakanın milletvekili olması gerekiyor . Anayasa atanır diyor ama burada bir atama değil mevcudun devamı söz konusu . Seçimden sonraki dengeye göre yeni bir başbakan atayabilmek için Cumhurbaşkanı'nın geçici bir başbakan ataması gerekir ki böyle bir şey olamaz . Bu devletin devamlılık ilkesine de aykırı düşer . Anayasa diyor ki ; " Başbakan Meclis'ten atanır . " Ecevit de Meclis'ten atanmış başbakandı . Dolayısıyla seçimden sonra Ecevit , Cumhurbaş kanı'na istifasını verir . Cumhurbaşkanı da yeni başbakan atanıncaya kadar göreve devam ricasında bulunur . Ancak Ecevit'in kendisinin vekalet vermesi halinde yerine yeni bir atama düşünülebilir . Prof . Dr . Erdoğan Teziç ( Anayasa Hukukçusu ) : Ecevit devam eder Bülent Ecevit , milletvekili seçilemese bile yeni hükümet kuruluncaya kadar başbakan olarak görevini sürdürebilir . Bunun için bir engel yok . Çünkü yenisi kuruluncaya kadar eskisinin görevine devam etmesi parlamenter sistemin gereğidir . Seçim sonrası kimin başbakan olacağı zaten belli olacak . Bu da seçim sonucuna göre ve parlamenter sistemin geleneklerine göre olacak . Cumhurbaşkanı seçimin sonucuna göre yeni başbakanı belirler , yeni Bakanlar Kurulu listesini imzalamasıyla da hükümet gün görevine başlar . Daha sonra da devir işlemleri yapılır . Yeni hükümet Cumhurbaşkanı'nca imzalanıncaya kadar eski başbakan yani Ecevit görevine devam eder . Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz , Miraç Kandili vesilesiyle Mescid Aksa'nın bulunduğu Kudüs ve çevresinde süren olayların aklıselim galip gelerek , akan kanın durdurulacağına ve barışın sağlanacağına inandığını bildirdi . Yılmaz , yayımladığı mesajında , Miraç'ın Hazreti Muhammed'e Cenabı Hakk'ın sonsuz güç ve kudreti ile eserlerini göstermek için yaptırdığı manevi bir yolculuk olduğunu belirterek , Hz . Peygamber'in Mekke'den alınıp Mescid Aksa'ya götürülmesi ve oradan da manevi makamlara yükseltilmesini mucize olarak değerlendirdi . Osman Arkangil'in çabalarıyla hazırlanan " Osmanlı Sultan Tuğraları ve Portreleri Sergisi " , Topkapı Sarayı'nda açıldı . Amatör bir ruhla , dört yıl bu sergi için çalıştıklarını söyleyen Arkangil , " Osmanlı hanedanını Topkapı Sarayı'nda bi raraya getirdik . Orhan Gazi'den bu yana tüm padişahların minyatürleri ve tuğraları mevcut " dedi . Sergi , 16 Ekim'e kadar ziyarete açık olacak . Maliye Bakanı Sümer Oral , Milli Eğitim Bakanlığı'na ( MEB ) bin yeni öğretmen kadrosu verildiğini açıkladı . Maliye Bakanlığı yetkilileri ise kadroların en geç bugün MEB'e ulaşacağını kaydetti . Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi İngilizce Öğretmenliği Bölümü'nün . sınıfını başarıyla tamamlayan öğrenciler ise ek ders ücreti karşılığında İngilizce dersi verebilecekler . Anadolu Üniversitesi ile imzalanan protokole göre , İngilizce öğretmenliği ön lisans diploması alacak öğrencilerden isteyenler , gereksinim olması durumunda bu öğretim yılından itibaren , okullarda İngilizce dersi verecek ve SSK kapsamında çalışacak . Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz , 44 ilde merkezi ezan sistemine geçildiğini hatırlatarak , " Bu sistemi Ankara , İstanbul ve İzmir'de de uygulamak istiyoruz . Ancak frekans sorunu var " dedi . Güncel Dini Meseleler İhtisas Toplantısı sonrasında soruları yanıtlayan Yılmaz , Telekom'la görüşmelerin sürdüğünü belirterek , " İstanbul'un 15 , Ankara , İzmir ve Bursa'nın ise 15'er frekansa ihtiyacı var " diye konuştu . Camiler ve okunan ezanların Müslüman bir ülkenin tapusu ve mührü olduğunu söyleyen Yılmaz , herkesin istediği dilde dua edebileceğini ve herkesin kendi öz dilinde namaz kılabileceğini ifade etti . Yurtdışında yaşayan seçmenlerin Kapıkule'nin yanı sıra İstanbul , Ankara , İzmir , Antalya ve Adana'daki havalimanlarında oy verme işlemi dün başladı . Kapıkule'de ilk oyu atan gurbetçiler , CHP ve AKP'yi tercih ettiklerini söyledi . Kapıkule'ye konulan üç sandıktaki görevliler , 06. Mühürlü torbalardaki oy pusulaları tek tek sayıldı . Seçmenlerin kullanacağı " evet " mührü hazırlandı . Sandık Kurulu görevlileri Hollanda'da çalışan ve ilk oyu atan Fatma Yılmaz'a ( 46 ) mührünü ve oy pusulasını verdikten sonra , " Vicdanınıza göre oyunuzu kullanacaksınız " dedi . Paravanın arkasına geçip oyunu kullandıktan sonra zarfı sandığa atan Yılmaz , " Ülkemiz için tek alternatif olarak CHP'yi görüyorum . Bu nedenle oyumu CHP'ye verdim " diye konuştu . Fatma Yılmaz'ın eşi Rıza Yılmaz ( 50 ) da aynı partiye oy verdiğini ifade etti . Almanya'da çalışan Bekir Turhan ise ( 56 ) fotoğrafını çeken gazetecilere " Tayyip'in önünü kesmek istediler ama tek başına iktidara gelecek " şeklinde konuştu . Turhan görevlilerce sandık başında propaganda yapmaması , eşi Ayşe Turhan tarafından da oyunu sağ elle atması konusunda uyarıldı . Atatürk Havalimanı'nda oy kullanan gurbetçilerin büyük çoğunluğu hangi partiyi tercih ettiğini açıklamazken , soruyu yanıtlayan 41 seçmenden 11'i AKP'ye , 16'sı CHP'ye , 4'ü SP'ye oy verdiğini söyledi . Bir kişi de DEHAP'ı tercih ettiğini belirtti . Toplam dokuz sandık kurulan Atatürk Havalimanı'nda ilk oyu atan Erol Talaysüm , " Oyumun modern Türkiye'nin geleceğine katkıda bulunacağına inanıyorum " dedi . Ankara Esenboğa Havalimanı'nda ise 06. 10 senedir Almanya'da yaşayan ve oy attığı partinin gizli kalmasını isteyen Aylin Serter de , Adnan Menderes Havalimanı'nda ilk oy kullanan kişi olurken , " İnşallah seçimler sorunlar için çözüm olur " dedi . TBMM Başkanı Ömer İzgi , Meclis'in 11 . Dönem . Yasama Yılı açılış resepsiyonunda devletin üst düzey isimlerini ağırlarken , tören salonunun en ilginç sohbeti , ne Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , ne de komutanların çevresinde yaşandı . Üst düzey yöneticilerden oluşan protokolün davetli olduğu resepsiyona katılan AKP milletvekili aday adayı Nil Demirkazık , DYP'nin renkli simalarından Tunceli Milletvekili Kamer Genç ile bir araya gelince , ilginç bir sohbet gerçekleşti . Genç Demirkazık sohbetinden ilginç diyaloglar şöyle : Yüksek Seçim Kurulu ( YSK ) , GP lideri Cem Uzan ve CHP'li Kemal Derviş'in faaliyetlerine geniş yer ayırıp seçim yasaklarına aykırı hareket ettikleri gerekçesiyle tarihinde ilk kez televizyon kanallarına kapatma cezası verdi . YSK , Uzan'ın çeşitli kentlerde düzenlediği katıldığı mitingleri , haber görüntüsü gibi verip partilerle arasında eşitsizlik yaratacak biçimde gündeme getiren , Uzan grubuna ait Kanal , Star ve Star Max'ın 6'şar gün kapatılmasına karar verdi . CHP'li Kemal Derviş'in görüntülerini müzik eşliğinde verip geniş yer ayırarak diğer adaylar ve partiler arasında eşitliğe aykırı bir durum oluşturan Haber Türk'ün de gün kapatılması kararlaştırıldı . YSK bu kararları , 5984 sayılı Radyo ve Televizyonların Kuruluş ve Yayın İlkelerine İlişkin Yasa'nın değişik 51 . maddesinin son fıkrasına yollamada bulunduğu 198 Sayılı Seçimlerin Temel Hükümlerine İlişkin Yasası'nın 149/A maddesi gereğince aldı . YSK , seçim döneminden önce RTÜK'le yapılan görüşmelerin ardından yasakların denetiminin Kurul tarafından yapılacağını , verilecek cezaları da RTÜK'ün uygulayacağını bildirmişti . Küskünlerin planı nedir ? Küskünler , TBMM'de toplantı yeter sayısı olan 184'e bile ulaşamayınca yeniden olağanüstü toplantı çağrısı yapma konusunda terüddüde düştü . Daha önce " Hemen çağrı dilekçesini veririz , yedeğimiz var " diyen YTP'liler bile " Artık olmaz " diyor . Olağanüstü çağrı yaparlarsa ne olur ? İzgi'nin " hakkın suiistimali " gerekçesiyle Genel Kurul'u bu aşamadan sonra toplamayabileceği belirtiliyor . Meclis toplanabilir mi ? Genel Kurul , olağanüstü toplanırsa küskünler öncelikle 184 olan toplantı yeter sayısını bulmak zorunda , aksi halde toplantı yapılamıyor . Meclis toplanırsa ne olur ? Seçimin iptal edilmesi istemiyle toplantı yapılması sağlanırsa bu öneri Anayasa Komisyonu'nda görüşüleceği için komisyon devreye girer . Komisyon ne yapar ? Küskünler öncelikle ANAP'ın boş üyeliğine seçim yapılmasının ardından küskünlere destek vermeyen ANAP'lı üye Işın Çelebi'yi ikna etmek zorunda kalacak . Yılmaz çekilir mi ? ANAP lideri Yılmaz'ın hükümetten çekilmesi gündeme gelebilir . Ancak bu hükümetin düşmesine yol açmaz . Hükümet düşürülür mü ? Küskünler hükümeti düşürmek için gensoru gündemiyle Meclis'in toplanmasını isteyebilir . Hükümet düşerse ne olur ? Hükümet düşerse Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Bahçeli'ye görevi verir . 45 gün içinde hükümet kurulamazsa Sezer , Meclis'i feshederek seçimlere gider . Erteletme için son tarih nedir ? Küskünlerin hukuki olarak Kasım akşamına TBMM'yi olağanüstü toplantıya çağırma şansları bulunuyor . Seçim kararı iptal edilirse ne olur ? Seçim kararını iptal ettirmeyi başarırlarsa , hükümeti düşürme ya da siyasi partiler ve seçim yasalarında değişiklik yapma yollarını deneyebilirler . Bu aşamada barajı indirmek , ittifaklara olanak sağlamak gibi düzenlemeleri de yapmaya çalışarak yeniden seçilmeyi garanti edebilirler . YTP'de Hüsamettin Özkan ve ekibine karşı tasfiye sürecinin başlatılmasını isteyen milletvekilleri , seçimin kesinleşmesiyle birlikte ateşkes ilan etti . Genel Başkan İsmail Cem , milletvekilleri ve yöneticileri toplayarak , Özkan ve İstemihan Talay'la birlikte " kardeşlik " görüntüsü verdi . Cem , rahatsızlıklarını dile getiren milletvekillerine , " Bunların yeri ve zamanı değil , seçime kadar birlik ve bütünlük içinde çalışalım . Bunları gündeme getirmek doğru değil " mesajı verdi . Bunun üzerine tasfiye isteyen ekip , beşte bir imzayla Kurucular Kurulu'nu toplama girişimini erteledi . Meclis'in tarihi bir fırsatı kaçırdığını ifade eden Cem de , " Baraj indirilir , seçim de ertelenmezdi . Bütün bunlar oldu , bitti . Tarihi bir fırsat kaçırıldı . Umarım , bizim çok uzun süredir savunduğumuz bu baraj meselesi başımıza ciddi sorunlar açmaz . Böyle bir öfke ortamında baraj sistemi anormal sonuçlar yaratabilir . Meclis daha dirayetli olsaydı , baraj sorunu çözülürdü " dedi . Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , örgütlenmesini incelemeye aldığı DEHAP'a bir yazı göndererek , " Seçimlere girebilmek için örgütlenmeniz yetersiz . 48 saat içinde konuya ilişkin savunmanızı gönderin " dedi . Savunmasını Kanadoğlu'na bugün göndermesi beklenen DEHAP ise " Örgütlenmemizin yeterli olduğunu daha önce siz söylemiştiniz . Seçime girip giremeyeceğimiz noktasında inceleme yapmaya ve karar vermeye yetkiniz yok " yanıtını verdi . YSK'ya mı başvuracak ? Kanadoğlu'nun , partiye savunma için 48 saat süre vermesi , bu süre sonunda YSK'ya başvurabileceği yorumuna neden oldu . YSK yetkilileri ise başvuru durumunda kurul olarak toplanıp karar vereceklerini belirttiler . Meclis'in tatil kararını " Meclis saygınlığını , onurunu korudu " diye değerlendiren Baykal , " Seçim asıl şimdi başladı " dedi . Başbakan Bülent Ecevit'i " Makamının layıkını verdi , kendine yakıştığı gibi davrandı " diye öven Baykal , YTP Genel Başkanı İsmail Cem'i de " Türkiye herkesi , neyin ne olduğunu gördü " sözleriyle eleştirdi . Schröder'den destek CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , Almanya Başbakanı Gerhard Schröder'in davetlisi olarak Almanya'ya gidiyor . Almanya'daki buluşmayla ilgili olarak SPD'nin temsilcileri Martin Shultz ve Ozan Ceyhun , 11 Ekim'de Baykal'a Schröder'in " davet mektubu"nu verecek . Sol partilerin kalesi konumundaki Edirne'de miting düzenleyen AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , umduğunu bulamadı . Selimiye Camii'nin önündeki meydanda özel platformlu tır üzerinden konuşan Erdoğan'ı yaklaşık iki bin kişi dinledi . Bunu mitingin hafta içi öğle saatlerinde yapılmasına bağlayan Erdoğan , partide başbakanlık yapabilecek çok sayıda isim bulunduğunu belirtti . Anayasa Mahkemesi , Siyasi Partiler Kanunu'na ( SPK ) göre parti isimlerinde kullanılması yasak olan " komünist , faşist " gibi kelimelerin kullanımına yeşil ışık yaktı . Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin , bu yönde bir davanın gelmesi durumunda , yasanın ilgili maddesinin iptal edilebileceğini belirtti . Bumin , TKP'nin kapatılması istemiyle dava açılması durumunda , partinin kapatılmaması yönünde bir karar verilirse söz konusu sözcüklerin kullanımı açısından yeni bir içtihadın doğacağını söyledi . Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Masum Türker , Irak'a müdahale halinde Türkiye'nin zararlarının belirlenmesi için Dünya Bankası ile prensipte uzlaşma sağlandığını , zararın hesabı için çalışmanın başladığını söyledi . ABD'de , 4'üncü gözden geçirme çalışmalarına katılan ve dün Türkiye'ye dönen Türker , 1005'te ek finansmana ihtiyaç bulunmadığı şeklindeki görüşünü tekrarladı . Türker , " Mevcut programa göre yeni bir borçlanmaya gerek yok . Eğer ihtiyaç varsa zaman programda bir aksilik var demektir " dedi . Maliyet büyük olur Dünya Bankası ile görüşmelerde Irak'ın gündeme geldiğini belirten Türker , şunları kaydetti : " Mülteciler konusunu gündeme getirdik . Çıkacak ek işsizlik var . Arkadaşlarım çalışacaklar . Net rakamlar ortaya koymak lazım . Dünya Bankası Başkanı gündeme getirdi . Prensipte bir çalışma grubunun rapor hazırlanmasında görüş birliğine vardık . Hazine Müsteşarı Faik Öztrak çalışmaları yönlendirecek . Bu çalışmalarda yardımcı olacaklar . Kayıplarımız kayba neden olanlar tarafından karşılanmalı . Gelişmiş ülkeler de yer almalı . Şimdilik bir şey talep etmedik . Maliyetin çok küçük olacağının düşünülmemesi gerekir . Borçlanma maliyetlerine olumsuz etkisi olacak . " Yeni hükümetle görüşülecek bir iki konu dışında 4'üncü gözden geçirmenin tamamlanacağını , 1. Parlamento olmadan reformların gerçekleşmeyeceğini kendisi de bilir . Özelleştirme takvimi , mali şeffaflık , vergi düzenlemeleri devredecek . Bunları söyledik " diye konuştu . Yaklaşımın parası geliyor Dünya Bankası'nın İstanbul Yaklaşımı'na sağlayacağı 500 milyon doların yıl sonuna kadar gelmesinde uzlaştıklarını anlatan Türker , paranın 150 milyon dolarının KOBİ'ler için , 550 milyon dolarının da büyük şirketler için kullandırılacağını söyledi . Ülke yardım stratejisi ( CAS ) kredisinin önümüzdeki yıl başlatılması konusunda da mutabakat sağladıklarını belirten Türker , Sosyal Riski Azaltma Projesi için kalan 400 milyon doların kullanımının seçim dolayısıyla ertelendiğini söyledi . Türker , Afganistan'ın yeniden yapılandırılmasında Türk ve ABD'li müteahhitlerin işbirliğini talep ettiklerini , Türkiye'nin katkısının milyar dolardan daha yüksek olsun diye çalışıldığını söyledi . Türker , " Eximbank Başkan Yardımcısı ile görüşmede gerekli işbirliği için karşılıklı çalışma yapılacak " şeklinde konuştu . Derviş : Operasyon ek finansman gerektirir CHP milletvekili adayı Kemal Derviş , Irak'a yönelik bir operasyonun 1005 yılında ek finansman ihtiyacı doğuracağını söyledi . CNBC e'nin canlı yayınına katılan Derviş , şunları söyledi : Bölgede bir harekat ticareti , turizmi , petrol fiyatını etkileyecektir . Dolayısıyla mutlaka Türkiye'ye zarar verecektir . Boyutunu tam olarak ölçmek zor . Programda dış etkenlere karşı bir marj koyuldu . Bu marjın bir kısmı son aylardaki gelişmelerle kullanıldı . Bir marj kaldı ama , bu marj bütün maliyeti karşılayacak boyutta değil . Askeri harekat olursa zaman mutlaka uluslararası camia ile bunu nasıl karşılayacağımızı tartışmamız gerekecek . Servetin cepteki paraya düğüm atarak yayılmadığını , korkarak , tasarruf ederek piyasaların büyümediğini söyleyen Holding Murahhas Azası Cem Boyner , " Sürekli tasarruf ederek sadece işi ve istihdamı azaltırız . Kriz boyunca bunu yaptık . Şimdi tekrar yatırım yapmak , cesaret zamanı " dedi . Boyner , " 1000 sonunda kaldığımız yerden planladığımız hedefe doğru tekrar yola çıkıyoruz " diye konuştu . Seçim anahtar olduğunu ve illa ki bir kilidi açağını belirten Boyner , TBMM'nin kapanma kararının kendilerine cesaret verdiğini söyledi . Seçimin kesinleşmesiyle satışlarda artış beklediğini kaydeden Boyner , IMF'nin bugüne kadar ekonomik sıkıntıların aşılmasında büyük bir rolü olduğunu da ifade etti . Boyner , " Brezilya ve Arjantin'in ötesinde Türkiye ile ilgili mayanın tuttuğu belli " dedi . Çarşı Mağazaları'nın 10 günde açacağı dört yeni mağazanın tanıtımıyla ilgili düzenlenen toplantıda konuşan Boyner , " Biz seçimlerle ilgili değiliz . Değer üretmeye ve müşterilerimizi mutlu etmeye devam etmek zorundayız " dedi . 10 günde dört mağaza Mağazaların yenilenme programının 4. Boyner , dün açılan Tepe Nautilus'daki mağazanın yanı sıra Ankara'da Armada , İstanbul'da Profilo ve Bursa'da Zafer Plaza'da olmak üzere 10 günde dört mağaza açacaklarını bildirdi . 10 gün içinde yüzde 10 büyüyeceklerini kaydeden Boyner , mağazadaki metrekare satış hedefine ilişkin olarak da 1998'de bunun bin dolar olduğunu hatırlatarak , krizle birlikte bin dolara inen bu rakamı önceki seviyeye ulaştırmak istediklerini söyledi . DYP Genel Başkanı Tansu Çiller , uygulanan dalgalı kurun yabancı sermayeyi kaçırdığını , iktidara gelmeleri halinde mali milatı tamamen kaldıracaklarını söyledi . Dün ekonomi kadrosuyla birlikte Ankara Sanayi Odası'nın Meclis toplantısına katılan Çiller , hiç borç almadan yılda 115 milyar dolarlık kaynak sağlayacaklarını söyledi . Öngördükleri yeni kaynak kalemleri arasında bedelli askerlik uygulamasının da bulunduğunu belirten Çiller , şu anda memurundan müsteşarına kadarki sekiz kademeyi devlet projesi uygulayarak üç kademeye indireceklerini söyledi . Çiller , " Biz enflasyonu büyüyerek yenmenin yanındayız , enflasyonu yılda yüzde 4'e indirmeyi düşünüyoruz " dedi . Çiller , " Eğer Ahmet'in ayağına 50 kg yük bağlayıp , hadi koş derseniz elbette bizim Ahmet geride kalır , Hans koşar . Şimdi üretimde ve ihracatta olan budur " diye konuştu . Faizlerin hedeflenenden 10 puan yüksek seyretmesi durumunda , Türkiye'nin 1005 1005 yıllarını kapsayan üç yıllık dönemdeki faiz ödemeleri 11. Türkiye'nin , 1004'e kadar uygulayacağı ekonomik program ile AB'ye sunulan Katılım Öncesi Ekonomik Program , bu yıl yapılan borçlanmalarda yüzde 60 civarında seyreden Devlet tahvillerinin ortalama yıllık basit faizinin 1005'te yüzde 41. Programın öngörüsü Program , gelecek yıl faiz oranlarının bu yıla göre 10 puana yakın bir düşüş göstereceği varsayımı üzerinde şekilleniyor . Yapılan hesaplamalara göre , yıllık ortalama iç borçlanma faizinin bu yıl yüzde 65. Kredi derecelendirme ( reyting ) kuruluşlarından Moody's'in Türkiye analisti Kristin Lindow , Türkiye'nin , son yıllarda gerçekleştirdiği ekonomik ve politik reformların , Avrupa'ya entegre olma yolunda oldukça önemli olduğunu söyledi . Kristin Lindow , TV8 televizyonunda yer alan demecinde , ABD'nin Irak'a saldırması halinde genel olarak ticaret , sanayi konularında büyük olumsuzlukları beraberinde getireceğini , yıkıcı değil ama negatif olacağını kaydetti . Umutlar gelecek yılda Kristin Lindow , tüm bu koşulların , derecelendirme açısından oldukça olumsuz olduğunu , düşük bir derece verileceğini düşündüklerini , fakat Türkiye'nin önümüzdeki yıl daha güçlü bir konuma gelmesini dilediklerini kaydetti . Yapı Kredi World card , İspanyol giyim markası Zara'yı portföyüne kattı . Worldcard sahipleri , şu ana kadar hiçbir kart sistemiyle çalışmayan ve 50 ülkede 500 mağazası bulunan Zara'dan aldıkları her ürün için iki kat Worldpuan kazanacaklar . Ayrıca Worldcard ile Zara'dan alınan ürünlerin bedeli üç taksitte ödenebilecek . 5. Avrupa Birliği'nden ( AB ) Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye'ye yönelik olarak verilecek mesajın " şartlı tarihe " doğru gittiği yönünde sinyaller giderek güçlenirken , iş dünyası müzakere tarihi konusundaki umudunu koruyor . Kopenhag Zirvesi öncesi önemli AB başkentlerinde temaslarda bulunan Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği ( TÜSİAD ) heyetinin dünkü durağı Brüksel'di . TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan , Kopenhag konusunda umudunu halen koruyor . Üzmeyecek bir sonuç Avrupa Parlamentosu'nda ( AP ) gerçekleştirdiği temaslar sonunda bir açıklama yapan Özilhan , " Kopenhag Zirvesi'nden Türkiye'yi üzmeyecek bir sonuç çıkacağına inanıyorum " dedi . Türkiye'nin AB'den tarih alması konusunda iyimser olduğunu söyleyen Özilhan , Birlik konusunda görevin sadece TÜSİAD'a değil , sivil toplum örgütlerinden hükümete kadar herkese düştüğünü söyledi . Seçimler zorluk yarattı Seçimlerin " araya girmesinin " AB'ye ilişkin süreçte bazı zorluklar yarattığına dikkat çeken Özilhan , " Bana göre önemli olan seçimlerden çok Türkiye'nin AB'den tarih almasıdır " diye konuştu . Özilhan , Kopenhag'dan beklentisini , " Şunları şunları yapın , 1005'te müzakerelere başlayın yanıtı bekliyorum " diye özetledi . Alınacak tarih motive edecek AB'den alınacak tarihin Türkiye'ye çok büyük katkıları olacağına dikkat çeken Özilhan , gerçekleştirdikleri temaslarda Avrupalı muhataplarının Türkiye'ye motivasyon vermek için destek olmaları ve Kopenhag'dan müzakere tarihi çıkması gereği üzerinde durduklarını söyledi . Tuncay Özilhan başkanlığındaki TÜSİAD'ın temaslarında vurgu yaptığı bir başka unsur ise , Kıbrıs oldu . Özilhan , AB'nin halen bir formül aradığı Kıbrıs konusunda Birliğe verilen mesajın , " Kıbrıs'ta çözüm konusunda Klerides'e de baskı yapılması gerekir " şeklinde belirginleştiğini ifade etti . TÜSİAD heyeti Brüksel'deki temaslarını bugün tamamlayacak . Komisyon'dan yine tarih yok Türkiye'yle ilgili ilerleme raporunu açıklayacak olan AB Komisyonu , tam üyelik müzakerelerine tarih verilmesi için yeşil ışık yakmadı . Komisyonun dünkü toplantısında ilerleme raporları ele alınırken , Türkiye'ye yönelik eğilim " Kopenhag'da müzakere tarihi verilmesi mantıklı olmaz " şeklinde belirginleşti . Komisyon üyeleri ağustostaki reformları överken aradan geçen zamana rağmen bu yasaların uygulanmasının doğru dürüst yapılmadığının altını çizdi . AB'nin tavrında Uluslararası Af Örgütü ve Human Rights Watch gibi insan hakları konusunda uzmanlaşmış olan örgütlerin raporlarındaki olumsuzluklar da etkili oldu . Komisyon üyelerinden birinin , " Bu raporlar ortada dolaşırken , Türkiye'ye tarih verilmesini kimseye anlatamayız " dediği belirtildi . Devlet Bakanı Tayfun İçli'nin , kamu personelinin şartlarının AB normlarına uygun hale getirilmesi için hazırladığı yasa değişikliği tasarısında memurların , eğitim öğretim faaliyetlerinde bulunmaları , kazanç getirici faaliyet yasağı kapsamından çıkarılıyor . Taslakta ayrıca , memurların ikamet ettikleri ilin sınırlarını izinsiz terk edemeyeceklerine ilişkin hükümle bu fiile bağlı olarak disiplin cezası öngören hükümler yürürlükten kaldırılıyor . Aile yardımı ödeneğinin ödenmesi usulünde de kadın ve erkek çalışanlar arasında eşitsizlik ortadan kaldırılıyor . Zam kararnamesi hazır Bu arada Maliye Bakanı Sümer Oral , hükümetin memur maaşlarına yaptığı 100 milyon liralık brüt artışın uygulanabilmesi için gerekli kararname taslağının hazırlandığını bildirdi . Oral , CNBC televizyonuna yaptığı açıklamada , " 15 Ekim'e kadar , kararnamenin bütün imzaları tamamlanır ve uygulamaya geçer " dedi . Oral , ayrıca yeni vergi tasarısının , niyet mektubunda öngörüldüğü gibi , bu ay Meclis'e sunulacağını da bildirdi . Ekonomik kriz nedeniyle dış pazarlara yönelen otomotiv sektörünün eylül ayı ihracatı yüzde 56 artarak , aylık bazda en yüksek seviyesine ulaştı . Otomotiv ihracatı , ocak eylül döneminde ise yüzde 15. İhracat , geçen yılın aynı döneminde 1. Uludağ İhracatçı Birlikleri verilerine göre yan sanayii ihracatı , dokuz ayda yüzde 6. Bunu 898 milyon dolar ile binek otomobiller izledi . 11 yeni pazar keşfedildi Sektör , 11 serbest bölgenin yanı sıra 166 ülke ve özerk bölgeye ihracat gerçekleştirdi . Sektör , bu dönemde Dominik Cumhuriyeti , Dominika , Kanarya Adaları , Cayman Adaları , Sırbistan , Hollanda Antilleri , Dağıstan Cumhuriyeti , Afganistan , Yeni Zelanda , Andorra , Virjin Adaları , Çad , Monako , Kostarika , Mayotte ( Afrika'nın güneydoğu'sunda Komor adalar topluluğu üzerindeki ülkenin nüfusu 650 bin kişi ) , Zaire , Fransız Guyanası , Paraguay , Honduras Swan Adaları , Antigua Bermuda ve Zambia ile Gaziantep ve Mardin Serbest Bölgesi'nden ilk kez ihracat yaptı . Bakan Türker , IMF ile görüşmelerde bazı konuları açık bir şekilde masaya getirmelerinin IMF tarafından olumlu karşılandığını söyledi ve şöyle devam etti : " Örneğin bu ay sonuna kadar işten çıkarılması gereken işçileri çıkartmayacağımızı söyledim . Emeklilik sistemi içinde hazirana kadar daha fazla adam çıkacağını , eğer devlet adam çıkarırsa çift tazminat ödeyeceğimizi ve iç talepte lüzumsuz bir daralmaya ve işsizliğe neden olacağımızı anlattığımız zaman çok olumlu karşıladılar . " Seçimden sonra programa inanan herkesle çalışabiliriz . AKP'nin ekonomi programı popülist . Güzel şeyler var ama bütün bunların finansmanının nasıl olacağını anlatamıyor . Kamu maliyesini bu vaatlerle birlikte nasıl dengede tutabilecek ? Bunu anlayabilmiş değilim . Vaatler sınırları çok aşıyor . Seçimlerden sonra göreve gelecek ve güven veren bir hükümet borç ve faiz yükünü 15 10 milyar dolar düşürür . Sayın Yılmaz Ancak milyar dolar etkisi olur dedi ama bence çok aşar . Mali milat ertelenmeli Mali milatta düşünülen tam yerine getirilemedi . Dolayısıyla bir yıl daha fırsat tanınmalı . Masum Türker döneminde programdan sapma olmadı . Başbakan Bülent Ecevit'in benimle ilgili eleştirilerine kırılmadım . Yeni bir şubat krizi yaşanması olası gözükmüyor . İmkânsız demiyorum ama uygulanan para ve maliye politikalarıyla çok ani şeyler olsa bile kriz olmaz . Memphis Üniversitesi ile Tennessee Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olan Prof . Dr . Semahat Demir , biyomedikal mühendisliğindeki üstün başarıları , bilim adamı ve öğrenci yetiştirmedeki katkıları , bilime ve akademiye hizmetleri nedeniyle ABD Üniversiteler Birliği tarafından 1001'nin bilim kadını seçildi . Sağlık Bilim ve Teknoloji Ödülü'nü alan Prof . Demir , Noel tatilini Türkiye'de geçirdi . Ödülünü almak için kürsüye çıkarken çok heyecanlandığını anlatan Prof . Demir , " ödülü bir Türk olarak gurur duyarak aldım . Yaptığım konuşmada da üstüne basa basa Türk olduğumu söyledim " dedi . TÜRKLERİ DESTEKLİYOR Tıp ve mühendislik alanlarındaki birikimlerini insanlık yararına kullandığını söyleyen Prof . Semahat Demir , sözlerine şöyle devam etti : " Çalışmalarım , kalp ve beyindeki elektriksel işaretlerin bilgisayarda modellenmesine ve simülasyonuna dayanıyor . Projelerim için yılda milyon dolara yakın bir bütçe ayrılıyor . " Boğaziçi Üniversitesi'nden iki öğrenciye burs veren Demir , Türk öğrencileri desteklemek için de girişimlerde bulunduğunu vurgulayarak , " Laboratuvarda Türk öğrencilerin çalışma yapması için olanak sağlıyorum " diye konuştu . Pek çok ülkede konferans verdi İTÜ Elektronik ve Haberleşme Bölümü'nden mezun olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi Biyomedikal Enstitüsü'nde master yapan Demir , doktora çalışmaları için 1986'de ABD'ye gitti . Johnss Hopkins Üniversitesi'nde biyomedikal alanındaki çalışmalarını sürdüren Demir , sonra Kanada Calgary Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde araştırmacı olarak çalıştı . Çalışmalarıyla kısa sürede tanındı . Yeni Zelanda'dan Çin'e , Fransa'dan Japonya'ya kadar birçok ülkede 150'nin üzerinde konferans verdi . Demir , dünyadaki biyomedikal laboratuvardan birinin yöneticisi . Başarı ailenin genlerinde İTÜ İnşaat Fakültesi öğretim üyesi Prof . Dr . Halit Demir de , kızının başarısından büyük onur duyduğunu söyleyerek , " Daha önceki yıllarda diğer kızım Sıddıka'nın inşaat alanındaki uluslararası başarılarıyla mutlu oluyorduk . Şimdi de Semahat , Türk insanının başarısını tüm dünyaya kanıtlıyor " diye konuştu . Kurulduğu 1996 yılında Almanya'daki 11 bin 800 gurbetçiden yüksek kâr payı ile kredisiz , faizsiz sadece kâr zarar ortaklığı vaadiyle camilerde toplam 500 milyon mark toplayan Endüstri Holding , ilişkilerinde nabza göre şerbet verdi . Ortaklara yazılan mektuplarda yollarının " Allah ve peygamberin yolu olduğu " yazılırken , Genelkurmay eski Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'na yazılan mektupta da yeşil sermayenin en büyük şirketi Kombassan ispiyonlanarak , " Yüce Atatürk'ün kurduğu Laik Cumhuriyet'in ülkenin en büyük hazinesi " olduğu yazıldı . PARALARI BATIRDI , GÖREVDEN ALINDI Holdingin ilk yönetim kurulu başkanı Mahmut Uçar , ortaklara yazdığı mektupta " Yolumuz Yüce Allah'ın ve tek rehber Hz . Muhammed'in yoludur " dedi . Paraları batırmakla suçlanan ve dört ay önce görevinden alınan eski yönetim kurulu başkanı Mustafa Ertekin'in ise 1000 yılında zamanın Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu'na Sermaye Piyasası Kurulu ( SPK ) ile yaşadığı sorunlara yardım istemek için yazdığı dört sayfalık mektupta özetle şu ifadeler yer aldı : " . . . Endüstri Holding A. , modern cumhuriyetin hedefleriyle tam bir uyum içerisinde çalışan iktisadi bir kuruluştur. . . " Endüstri Holding'in zamanın Fazilet Partili Konya Belediye Başkanı Halil Ürün'ü mahkemeye verdiği yazılı mektup şöyle devam ediyor : FAZİLETLİ BAŞKANA DAVA AÇMIŞLAR " . . . Konya'da hiçbir holding Fazilet Partili Belediyeleri mahkemeye vermemiştir . . . Cumhuriyet karşıtı güçlerin merkezi konumunda olan siyasi bir partinin belediye başkanını mahkemeye vermemiz Cumhuriyet karşıtlarına tavrımızın ne olduğunu göstermektedir. . . Konya'da bulunan askeri ve mülki erkân ile birlikte hareket etmeyi her zaman ilke edinmişizdir . . . " Mektup şöyle sona eriyor : " . . . Bu ülkenin en büyük hazinesinin Yüce Atatürk'ün kurmuş olduğu Laik Cumhuriyet olduğuna inanan bizler , çalışmalarımızda siz Sayın Genelkurmay Başkanlığımız'ın yardımlarını diler , en derin saygılarımızın kabulünü arz ederim . " Allah'ın selamı Holdingin ilk yönetim kurulu başkanı Mahmut Uçar tarafından Almanya'daki ortaklara yazılan mektup , " Değerli Kardeşimiz , Allah'ın selamı , rahmet ve bereketi üzerinize olsun " cümlesiyle başlıyor . Mektupta Endüstri Holding'in yatırımlarını " Kredisiz , faizsiz ve sadece kâr ve zarar ortaklığı yüzde 100 öz sermaye ile gerçekleştirdiği " ifadeleri yer alıyor . Yapılan yatırımların anlatıldığı mektup , şu cümlelerle sona eriyor : " Yolumuz , Yüce Allah'ın ve tek rehber peygamberimiz Hz . Muhammed'in yoludur . Selam ve dua ile ; Güçlü Endüstri , Güçlü Millet , Güçlü Türkiye . " İnançlı kardeşler . . . Mektubun holdingin faaliyetlerini anlatan bölümünde ise özelleştirmenin önemine dikkat çekiliyor . Özelleştirilecek sınai müesseselerinin çoğunluğunun kendi sahasında tek ve dev müesseseler olduğu yazılan mektupta , " Bu işletmelere sahip olanlar yarın ülkenin gündemini de belirleyecektir " deniliyor . Mektup şu cümlelerle devam ediyor : " . . . Ülkemiz bir geçiş sürecindedir , bu geçiş sosyal ve ekonomik dengeleri değiştirmektedir . Böylesine hayati önem taşıyan bu dönemde tüm inançlı kardeşlerimizi göreve davet ediyoruz . " Onur Havayolları'nın hac dönemi için Suudi Arabistan Havayolları'na ( Saudia Air ) kiraladığı altı adet Airbus uçaktan ilki dün Cidde'ye gitti . Dördü Airbus , ikisi de Airbus 600 tipi uçaklarla gerçekleştirilecek seferlerde pilot , hostes ve teknisyen olmak üzere 510 personel görev alacak . Türk hostesler yaklaşık üç ay sürecek kiralama döneminde görevlerini Suudi Arabistan'daki kurallar gereği başlarını örterek yerine getirecek . Mersin'de üniversite öğrencisi Gamze Ergün'ün ( 11 ) ölümü , kuzeni Hasan Ceylan'ın ( 19 ) da yaralanmasıyla sonuçlanan asansör faciası soruşturması sonunda kişi tutuklandı . Savcılık , asansör faciasıyla ilgili başlattığı soruşturmayı tamamladı . Cumhuriyet Savcısı İsmet Şenli tarafından olay yerinde keşif yapıldı ve ön bilirkişi raporu hazırlandı . Deliller ve ön bilirkişi raporunu değerlendiren nöbetçi savcılık da Ergün ailesinin oturduğu 11'inci Blok Yöneticisi Serpil Bebek ile asansör firması Akelsan'ın sahibi Cumali Akkoca , teknisyenler Özcan Oral ve Erdoğan Kılıç'ı tutuklanma isteğiyle nöbetçi mahkemeye sevk etti . Kazada ihmali olduğu iddia edilen kişi " İhmal sonucu ölüme sebebiyet verme " suçundan tutuklandı . YILBAŞI'NDA ÜZMÜŞTÜ Erciyes Üniversitesi Japon Dili Bölümü son sınıf öğrencisi Ergün , yılbaşı gecesi kuzeni Ceylan ile sokağa çıkmak istedi . Oturdukları binanın 6'ncı katından asansöre binen Ergün ile Ceylan , asansörün arızalanıp 5'nci katta kalması sonucu mahsur kaldı . Kuzenlerin cep telefonuyla aradığı ailesi site görevlisine haber verdi . Görevlilerin çağırdığı asansör tamircileri Kılıç ve Oral , asansörü 6'ncı kata geri çekmeye başladı . Bu sırada çelik halat koptu ve asansör yaklaşık 10 metreden boşluğa çakıldı . Ağır yaralanan iki kuzenden Ergün kaldırıldığı hastanede yeni yılın ilk saatlerinde yaşamını yitirdi . Fenerbahçe'nin Avrupa Kupası maçını izlemek amacıyla Rotterdam'a giden ve burada üç kişinin saldırısına uğrayan İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir'in " yediği dayak " için devletten tazminat istediği ortaya çıktı . Özdemir'in tazminat isteği Emniyet Genel Müdürlüğü'nce kabul edilmedi . Emniyet Genel Müdürlüğü'nün , Özdemir'in " gazilik istediği , ancak alamadığı " yolundaki haber üzerine yaptığı incelemede , Özdemir'in devletten " nakdi tazminat istediği " anlaşıldı . ÜÇ KİŞİ SALDIRMIŞTI Feyenoord Fenerbahçe arasında 11 Ağustos 1001'de oynanan Avrupa Kupası maçını izlemek amacıyla Hollanda'ya giden Özdemir , maçtan bir gece önce Rotterdam kentinde üç kişinin saldırısına uğradı . Saldırganlara karşılık veren Özdemir , Polis Merkezi'ne giderek şikayetçi oldu . İstanbul'a dönen Özdemir , bir süre önce bu olay nedeniyle Emniyet Genel Müdürlüğü'ne resmi yazarak " nakdi tazminat " isteğinde bulundu . Özdemir , kendisine yönelik saldırının " terörist eylem " olduğunu gerekçe gösterdiği talep yazısına 15 gün iş göremez raporunu ekledi . 4. Ancak komisyonun Özdemir'in Rotterdam'a görevli olarak değil izinli olarak gittiği gerekçesiyle nakdi tazminat talebini geri çevirdiği bildirildi . Komiyon , Özdemir'in isteğini kabul etmesi halinde 15 günlük rapor karşılığında dört milyar 651 milyon lira alacaktı . Özdemir'in geçen yıl İstanbul polisinin düzenlediği başarılı operasyonları nedeniyle 50 milyar liralık maaş taltifiyle ödüllendirildiği belirtildi . Ayrıca , Özdemir'in , nakdi tazminat isteminin kabul edilmediği gün toplanan Taltif Komisyonu'nda da yine başka bir operasyon nedeniyle dört maaşla ödüllendirildiği kaydedildi . Özdemir'in bu ödüllendirmede milyar 100 milyonluk maaş taltifi aldığı belirtildi . Yasa ne diyor ? Hasan Özdemir'in kabul edilmeyen teklifinin değerlendirildiği 1550 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Hakkındaki Yasa ve ilgili yönetmelik , görevi başında ölenlerin yakınlarına en yüksek devlet memuru maaşının 60 katı , yaşamını kendisi idame ettiremeyecek derecede sakat kalanlara en yüksek devlet memuru maaşının 100 katı , arıza bırakacak şekilde yaralananlara en yüksek devlet memuru maaşının 60 katının yüzde yirmisi oranında tazminat verilmesini öngörüyor . Yönetmelik , arıza bırakmayacak derecede yaralananlara ise aldıkları her bir günlük rapor için en yüksek devlet memuru maaşının 60 katının yüzde biri ya da ikisi oranında tazminat verilmesini hükme bağlıyor . Hayat gerçekten sürprizlerle dolu . Bursalı Gürol Sağıroğlu'nun ( 54 ) başına gelenler bunun en güzel örneği . Gürol Sağıroğlu'nun hayatı 10 yaşında tesadüfen tanıştığı Flavio Annalisa Baroncelli çifti sayesinde tamamen değişti . Baroncelli ailesinin evlat edindiği Gürol Sağıroğlu , artık 80 milyon dolarlık büyük bir mirasın da tek varisi . HALICIDA TANIŞTILAR Uludağ Üniversitesi Matematik Mühendisliği öğrencisi Gürol Sağıroğlu , 1988 yazında ağabeyinin halı mağazasında çalışıyordu . Cenova Üniversitesi Felsefe Bölümü Başkanı Prof . Flavio Baroncelli ve biyolog eşi Annalisa Baroncelli , aynı yıl tatil için Türkiye'ye seçip , Bursa'da , Sağıroğlu'nun mağazasına uğradılar . İşte bu tesadüf üçünün de hayatını değiştirecek gelişmelerin başlangıcı oldu . Annalisa Baroncelli , " Gürol bize Bursa'da sürekli eşlik etti . Başta ondan biraz sıkıldım ama sonra çok alıştım . Biz İtalya'ya döndükten sonra , dostluğumuz mektuplar aracılığıyla sürdü " diyor . GECE YARISI YETİŞTİ Baroncelli çifti , ertesi yıl da motosikletle Karadeniz turuna çıktı . Sonrasında yaşananları Flavio Baroncelli anlatıyor : " Samsun'un Çarşamba ilçesinde bir kaza geçirdik . Ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldık . Yanımızdaki arkadaşımız Gürol'u aradı . Gürol 04. Hastanede kaldığımız günler boyunca bizi hiç yalnız bırakmadı . Sanırım bu olay aramızdaki bağın temelini oluşturdu . " Çift tedavilerinin tamamlanmasının ardından ülkesine döndü . Bu sırada Sağıroğlu da okulunu bıraktı . Aynı yıl babasını kaybetti . Baroncelliler bir süre sonra Sağıroğlu'nu İtalya'ya davet etti . MİMARLIK DEYİVERDİM Flavio Baroncelli , Sağıroğlu'nun çok zeki olduğunu , mutlaka eğitimini sürdürmesi gerektiğini söyledi . İtalya'da okuması için destek vereceklerdi . Ve Sağıroğlu , bekleneni başardı . Sağıroğlu , günlerde yaşadıklarını şöyle anlatıyor : " Aklımda hiç yoktu ama birden Mimarlık okuyacağım dedim . Flavio Baroncelli bana İtalyanca çalıştırdı . Cenova Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'ne dereceyle girdim . Baroncelli ailesiyle yaşamaya başladım . " Annalisa Baroncelli , Sağıroğlu'nu aileden saydıklarını belirterek şöyle diyor : SONRA REDDETMEK YOK " Okulunu hep iyi derecelerle geçti . Bu arada artık onu Türk oğlumuz diye tanıtıyorduk . Bizim çocuğumuz olmadı . İtalya'da yeni doğan nüfus çok az . Evlat edinmek çok zor . 1996'de uzun uzun düşünüp Gürol'u nüfusumuza geçirmeye karar verdik . Bu kolay bir karar değildi . Çünkü İtalyan yasalarında evlatlıktan reddetmek yok . bana anne dediğinde , biz ona oğlumuz dediğimizde yaşadığımız müthiş duyguları anlatmak inanın hiç kolay değil . " Seramikçi Prof . Jale Yılmabaşar , sanat hayatının 40 . yılı şerefine Koç Holding sponsorluğunda dün İstanbul AKM'de bir sergi açtı . Prof . Yılmabaşar , imzası sayılan horoz desenlerinin üstüne çizdiği Ford marka otomobilin önünde Koç Holding'in patronu Rahmi Koç'la gazetecilere poz vermek istedi . Rahmi Koç'un bu isteğe sıcak bakmaması üzerine sinirlenen Yılmabaşar , " Sen Koç'san ben de sanatçı Jale'yim " dedi ve ağlayarak salonu terk etti . Tüm ısrarlara rağmen de geri dönmedi . Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Koç ise , " Jale Hanım sergi nedeniyle çok yoruldu , bu nedenle ona kırılmadım " dedi . Küçükçekmece'deki apartmanların merdiven boşluğuna kadar takip ettiği kadınları bıçak ve kurusıkı tabanca ile tehdit edip gasp ettiği ve cinsel tacizde bulunduğu öne sürülen sabıkalı Bülent Kapancı yakalandı . Küçükçekmece ve Avcılar'da son 1. SUÇUNU İTİRAF ETTİ Mağdurların gaspçıyı tarif etmesi üzerine ortaya çıkan eşkâlden yola çıkan polis , aranan kişinin Kapancı olduğunu belirledi . Bülent Kapancı , caddede kalabalık arasında dolaşırken gözaltına alındı . Emniyet'e getirilen Kapancı , gözüne kestirdiği kadınları alışverişten dönerken evlerinin girişine kadar takip ettiğini , apartman girişindeki merdiven boşluğunda sıkıştırdığını , bıçak ve kurusıkı tabancayla eşyalarını gasp ettikten sonra cinsel tacizde bulunduğunu itiraf etti . İFADE VERDİ Kapancı'nın , " Askerden 1. Parasız kalınca , kadınları gasp etmeye başladım . Gasp ettiğim altınları da aynı gün kuyumcularda bozdurdum . Annem babam hasta . Gaspçı olduğumu duymasınlar " dediği öğrenildi . Kapancı'nın daha önce de gasp suçundan girdiği cezaevinden , Şartla Salıverme Yasası'ndan faydalanarak çıktığı ve İzmir'de de taciz olaylarına karıştığı öğrenildi . İzmir'de beyin kanaması sonucu ölen üniversite öğrencisi Gökhan Ozansoy'un ( 15 ) kalbi , Koşuyolu Kalp Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde gerçekleştirilen operasyonla , ileri derecede kalp yetmezliği nedeniyle dört yıldır tedavi gören Sema Erçil'e ( 11 ) nakledildi . Ozansoy'un kalbi , özel uçakla Atatürk Havalimanı'na , buradan da hastaneye ulaştırıldı . Dün 05. SEVİNÇ GÖZYAŞI 1. Bu yüzden tüm organlarımı bağışladım . Herkese de çağrıda bulunuyorum : Hayat kurtarmak istiyorsanız elinizden geldiği kadar organ bağışına destek verin , organlarınızı bağışlayın " dedi . İnşaat işçisi baba Recai Erçil ise " Akşam saati apar topar hastaneye geldik . Kızımı hemen yoğun bakıma aldılar . Allah herkesten razı olsun " diye konuştu . Erçil'in bir hafta sonra yoğun bakımdan çıkarılacağı , genel durumunun iyi olduğu belirtildi . İstanbul'da , öğrenci servis ücretlerine ortalama yüzde 14 oranında zam yapıldı . Yeni tarifeye göre , en kısa mesafe 64 milyon lira oldu . Veliler , 10 kilometrenin üzerindeki mesafelerde her kilometre için milyon lira ilave ücret ödeyecek . Ayrıca , köprü geçişlerinde de geçiş ücreti velilere ait olacak . 50 Haziran'a kadar geçerli 50 Haziran 1005 tarihine kadar geçerli olacak olan yeni tarifede belirlenen mesafe dilimine ait kilometrenin aşılması halinde bir üst dilim ücreti uygulanacak . AKP programında seçilme yaşı 15'tir . Ben de bu görüşe katılıyorum . Bana göre 15 yaş , siyaset için uygun bir yaştır . Neden 18 değil de 15 derseniz ; 15 yaş , siyasi sistemimiz için bir zorunluluk değil ama yüksek eğitim alma kriterlerinin göz önüne alınabileceği , iş hayatında tecrübe kazanma imkanının da hasıl olunduğu bir yaştır . Dolayısıyla bu yaşı , ülke yönetiminde söz sahibi olmak açısından yeterli bir yaş olarak değerlendiriyorum . Almanya 18'e indirerek bir ilke imza attı ama biz bunu tartışacak noktada değiliz . Farklı siyasal , toplumsal yapılanmaya sahip olan Almanya bu konuda tek örnektir . Türkiye'de ben bu yaşın 15 olmasını doğru buluyorum . Aydın Cıngı ( Siyaset Bilimci ) 50 , çok geç bir yaş Toplumun demografik yapısına baktığımız zaman genç bir nüfusa sahip olduğumuz görülür . Çalışan kesimin çok önemli bir yüzdesini 50 yaşın altındaki insanlar oluşturuyorsa , toplum bu yaş kesiminin taleplerine bakarak bir ölçüde yönlenmelidir . Toplumun yönelişlerini de TBMM'de somutlaştırırız . Dolayısıyla milletvekili seçilme yaşı 50 olmamalı ama 18 de olmamalı . 18 erken , 50 ise çok geç bir yaştır . Ayrıca temsil kabiliyetini sadece demografik yapıyla ele almak da yeterli değil . Bir ülkeyi sadece aklıbaşında insanlar yönetmemeli . Bu işin içinde biraz da gençliğe özgü bir çoşku olabilmeli . Bir dolu akıllı uslu lafın arasında bu da olabilmeli . Prof . Burhan Kuzu ( Ana . Komisyonu Başk . ) Tek mecliste 50 olmalı Milletvekili seçilme yaşının Amerika , Kanada , Almanya , İtalya , Fransa , ve Rusya gibi ülkelerde 15 ve altı olmasının nedeni , iki meclisli olmalarındandır . İkinci meclis üyelerinin kırk yaş ve üstü , yüksek tahsilli olması şartı aranır . Türkiye'de senato varken , 40 yaş ve yüksek okul mezunu olma şartı vardı . Ayrıca otuz yaş gibi olan ikinci bir meclis vardı . Biz ikinci meclisi kaldırdığımız için yaşı indiremiyoruz . İndirimi doğru bulmuyorum . Bu gençliğe güvensizlik değil . Sadece ikinci meclisin olmamasından kaynaklanıyor . Nitekim dünya ülkelerine baktığımızda , tek meclisli olan ülkelerde seçilme yaşı 50 ve üzeridir . Uğur Aksöz ( Anayasa Kom . CHP üyesi ) 18'de seçilebilmeli Milletvekili seçilme yaşının indirilmesiyle ilgili konu henüz partimizin yetkili kurumlarında tartışılmadı . Anayasa Komisyonu'nda da önümüze gelmedi . Bir insanı 18 yaşına geldiğinde herşeyden sorumlu tutuyor ve ona en ağır cezaları veriyorsanız , 18 yaşı kişinin yetkinliği için esas almışsınız demektir . Hukukta çifte standart olmaz . 18 yaşı tam erişkinliğe esas almış bir devlet , seçilme yaşını da 18'den itibaren kabul etmelidir . Bugünkü gibi 50 yaş doğru değildir . Milletvekili seçilme yaşının indirilmesi konusundaki teklif , Anayasa Komisyonu'nda önüme gelirse olumlu oy kullanacağım . AKP lideri Erdoğan , Karabük gezisinde Ramsey sorusu soran Star muhabirine " Star önce ABD'deki problemlerini halletsin " dedi . Karabük Ulucami'de cuma namazı kılan Erdoğan , çıkışta Hasan Başol adındaki partilinin tepkisiyle karşılaştı . AKP'nin seçim propagandası sırasında aracının kaza yaptığını , ancak zararı telafi edilmediği için iflas ettiğini söyleyen Başol'la partililer tartıştı . Daha sonra valiliğe giden Erdoğan ile Star muhabiri arasında tartışma çıktı . Gazetecinin Ramsey'le ilgili sorusuna sinirlenen Erdoğan , " Yerel basından mısınız ? " diye sordu . Muhabir Star'dan olduğunu söyleyince Erdoğan , " Star önce Amerika'daki problemlerini halletsin , ondan sonra gelsin " diyerek sert yanıt verdi . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Kıbrıs konusunda KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan arasında baş gösteren söz düellosunda Denktaş'tan yana tavır aldı . Sezer'in Özel Kalem Müdürü Tacan İldem , " Kıbrıs konusunda kimse çözümsüzlük peşinde koşmuyor . Denktaş yapıcı taraftır ve tüm kazanımlar onun sayesindedir " dedi . İldem , haftalık bilgilendirme toplantısında , yaşanan gerginliğe ilişkin Sezer'in görüşünün sorulması üzerine , " Kıbrıs sorununa çözüm bulunması Türkiye'nin olduğu kadar KKTC'nin de hedefidir " yanıtını verdi . İldem , " Elbette çözümsüzlük çözüm olamaz . Böyle bir hedef peşinde koşulduğunu da sanmıyoruz . Denktaş , doğrudan görüşmeleri öneren yapıcı taraftır . Bugün Annan planında olumlu gördüğümüz kazanımlar varsa , bunların hepsi Denktaş'ın şimdiye kadarki müzakerelerde gösterdiği basiretli tutumu sayesinde olmuştur " diye konuştu . Annan planı ve Kıbrıs'ta çözüm konularında KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ı " kişisel davranmaköla suçlayan AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , tavrını sertleştirerek , " Maalesef tek taraflı çözümle ellerindekilerden de olacaklar , ama farkında değiller " dedi . Erdoğan , Karabük'teki gezisi sırasında , Denktaş'ın " Sorunu benim meselem gibi göstermek yanlış . Kıbrıs milletin meselesidir " sözlerine yanıt verdi . Denktaş'ın açıklamalarını kendi ifadelerinin devamı olarak gördüğünü vurgulayan Erdoğan , " Ben de Kıbrıs meselesinin bireysel değil milli bir mesele olduğunu söyledim " diye konuştu . Sorunlar büyür " Ver kurtul " anlayışını asla benimsemediklerini savunan ve " Biz bir şeyi konuşurken vatanımızı , çıkarlarımızı düşünerek yaparız " diyen Erdoğan , şunları söyledi : " Bu , Kıbrıs halkının varlık mücadelesidir . Bizim üzerinde durduğumuz konu , müzakere devam etsin , bu iş neticelendirilsin . Anlayamadığım bir şey var , Kıbrıs'ta çözümlenmesi gereken bir sorun olduğu ortadadır . Bu şekliyle çözümsüz bırakılsın deniliyorsa , 40 yıldır nasıl sorun olarak kaldıysa , nasıl şu andaki nesli rahatsız ediyorsa , her gelecek nesil bu sorunu daha da büyütecektir . Bizim düşüncemiz , siyaset sorun değil , çözüm üretme sanatıdır . Türkler veya Türkiye niçin çözüm üretmekten kaçacak ? Masaya oturmalı , tezlerimizi ileri sürmeli ve bunların arkasında durarak bunu çözmeliyiz . Tek taraflı çıkar savunursanız , hiçbir zaman çözüm üretemezsiniz . Maalesef tek taraflı çözümle ellerindekilerden de olacaklar , ama farkında değiller . " Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün , TBMM Başkanı Bülent Arınç'a Yüksek Askeri Şûra ( YAŞ ) ve askeri lojmanlarla ilgili sözlerinden duyulan rahatsızlığı dile getirerek , " Türk Silahlı Kuvvetleri ( TSK ) politika malzemesi yapılmasın " uyarısında bulundu . Arınç , dün Genelkurmay Başkanlığı'na iade ziyarette bulundu . Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Aslan Güner tarafından Tipi askeri törenle karşılanan Arınç'ın ziyareti , Özkök ve komutanların dakikalık ziyaretlerinin aksine 45 dakika sürdü . Edinilen bilgilere göre görüşmeye 16 Aralık 1001'deki YAŞ toplantısının ardından patlak veren YAŞ kararlarının yargıya açılması ve askeri lojman tartışmaları damgasını vurdu . Özkök , Arınç'a TSK'nın iç disiplinini ve işleyişini bozacak düzenlemelerin Meclis'e taşınmasından doğacak rahatsızlığı aktardı . YAŞ kararlarının yargı denetimine açılması yönünde yapılan açıklamaların kendilerini huzursuz ettiğini kaydeden Özkök , TSK'nın politika malzemesi yapılmamasını istedi . TBMM lojmanlarının Milli Emlak'e devredilmesinin ardından kamuya ait lojmanların gündeme getirilmesi ve özellikle TSK personelinin yararlandığı lojmanların ön plana çıkarılmasının kendilerini rahatsız ettiğini belirten Özkök , lojmanlara duyulan ihtiyacı gerekçeleriyle anlattı . Özkök , silahlı kuvvetler personelinin yurdun dört bir yanında görev yaptığını ve lojmanların güvenlik açısından önemini dile getirdi . Görüşmede , Irak'la ilgili konular ve TBMM'de gerçekleştirilmesi planlanan gizli oturum da ele alındı . Bu kez uzun kaldı ! dakikadan 45 dakikaya Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün TBMM Başkanı Bülent Arınç'ı dakikalık nezaket ziyaretinin ardından , Arınç da dün Genelkurmay Başkanlığı'na iade ziyarette bulundu . Arınç'ı Tipi askeri törenle Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Aslan Güner karşıladı . Basına kapalı olan görüşme yaklaşık 45 dakika sürdü . Ziyaretin ardından cuma namazını kılmak üzere Kocatepe Camii'ne geçen Arınç , bilgi almak için TBMM'de Başkanlık kapısının önünde bekleyen gazetecilere görüntü alınması ve soru sorulmasını istemediği mesajını gönderdi . İngilizlerin henüz AB'nin gündeminde Kopenhag kriterleri bile yokken 1961'de Türkiye'nin AB üyeliğinin gerçekleşmesi için uzun yıllar gerektiğini düşündüğü ortaya çıktı . İngiltere'nin dönemde " Albaylar Cuntası"nın yönetimindeki Yunanistan'ın üyeliğine ise daha fazla şans tanıdığı belirlendi . İngiltere Dışişleri Bakanlığı'nın Ocak'ta açıklanan 1961 arşivinden , FCO9 / 1518 sayılı ve " Avrupa'nın genişlemesi : Türkler ve Yunanlılar konusunda ne yapmalıyız ? " başlıklı belgede , iki ülkenin dönemdeki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu'na ( AET ) girmeleri ihtimali incelendi . Yunan basınında yayımlandığı şekliyle belgede şunlar kaydedildi : " Türkiye ve Yunanistan sorunlu ülkelerdir . Bir dizi nedenler yüzünden diğer Avrupa ülkelerinden farklıdırlar . Yunanlıların eğitim ve kültür düzeyi Türklerden daha iyi . İki ülke de coğrafi açıdan Avrupa ile Ortadoğu arasında ama Batı Avrupa'da yer almak istiyorlar . Yarının Avrupa'sında tek para birimi , ortak bir ekonomi politikası hedefleniyor . Bu durumda toplumların yapısı değişecek . Ekonomik açıdan Türkiye ile Yunanistan'ın tam üye olabilme yeteneğini gösterip gösteremeyecekleri cevap arayan bir sorudur . " Yunanistan üye olacaktır " Avrupa Parlamentosu ve AET Konseyi , siyasi durumları nedeniyle bu iki ülkenin üyeliği konusunda endişelidir . Ayrıca üyelikleri de Atina ile Ankara arasındaki anlaşmazlıkların Avrupa'nın gündemine getirilmesine yol açacaktır . Yunanistan gelecekte üye olacaktır . Siyasi durumu Yunanistan'ın üyeliğini erteleme aracı olarak kullanamayız . Aksine , üyeliği Yunanistan'daki siyasi durumun değişmesi için baskı aracı olarak kullanmalıyız . " Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , " Vekâleten atamalardaki suiistimaller kaldırılacak " derken , Silifke'de görevden alınan bir AKP'li milletvekili aday adayı tekrar eski görevine vekâleten atandı . Geçici görevlendirilmenin suiistimale dönüştürüldüğünü savunan Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , hesabın kendisinden önceki bakanlara sorulmasını istedi . Kadrolaşma iddialarını yalanlayan Mumcu , " Konunun AKP ile ne ilgisi var ? Ali Veli şuraya gitsin demiyorum . Bunun neresi kadrolaşma ? " diye konuştu . Kıyak atama Bakan Mumcu , vekâleten atamaları eleştirirken , Silifke İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü görevini yaptığı sırada hakkında açılan soruşturma nedeniyle görevinden alınan ve Kasım seçimleri öncesi AKP'den milletvekili aday adayı olan Mehmet Ünal , eski görevine vekâleten tekrar atandı . Atamada , AKP Mersin milletvekilleri Ali Er ve Mustafa Eyiceoğlu'nun etkili olduğu öne sürülürken , kararı imzalayan Vali Akif Tığ'ın , Ünal'a geçmişte verilen ceza kararlarının altına imza attığı anlaşıldı . İddialara göre Vali Tığ , siyasi baskılara dayanamayarak , daha önce ceza verdiği Ünal'ın atamasını onaylamak zorunda kaldı . Milletvekillerine " dayalı döşeli ucuz lojman dönemi " kapandı . TBMM Başkanlık Divanı , 400 villa ile 166 lüks daireden oluşan iki blokun " başka bir kamu kurumunun kullanımına tahsis edilmemesi ve milletvekillerinin fedekârlığına değecek en yüksek fiyattan satılıp Hazine'ye iyi bir gelir sağlanması " koşuluyla 15 Ocak'tan itibaren Milli Emlak Genel Müdürlüğü'ne devredilmesini oybirliğiyle kararlaştırdı . Vekil lojmanları 15 Ocak'ta satışa çıkarılacak . İçinde oturan eski ve yeni vekillerin durumuna Maliye Bakanlığı karar verecek . TBMM Başkanlığı , lojmanlardaki 100 personel ile güvenliği sağlayan 100 polisi , yaklaşık 10 personel bırakarak geri çekecek . TBMM Başkanı Bülent Arınç , Uzlaşma Komisyonu için Başkanvekili İsmail Alptekin'i görevlendirdiğini belirterek , " Şimdilik Anayasa ile ilgili çalışma talimatı verdik . Benim yönlendirmem olmayacak . Ama dokunulmazlık konusu üzerinde durulmalı . Bu konuda , geçmiş dönemde yapılan çalışmalardan da yararlanılacak " dedi . Arınç , YAŞ kararlarıyla ilgili düzenlemenin komisyon tarafından ele alınıp ele alınmayacağı yönündeki soruya da , " Hayır , kendi gündemlerini kendileri belirleyecek " yanıtını verdi . Alptekin de şunları söyledi : " 11 . dönemde başlanmış ve belirli noktaya gelmiş bir çalışma var . Asıl görev Anayasa ve temel yasalar olacak . Önceliğimiz Anayasa olacak , çünkü belli noktaya gelmişti . Temel yasalar olarak seçim ve siyasi partiler yasaları vardı . Komisyon oluşmasıyla cumhurbaşkanı , başbakan , TBMM başkanı ve siyasi parti liderlerini de ziyaret ederek görüş ve beklentilerini belirleyeceğiz . Meclis dışındaki siyasi partiler ve sivil toplum örgütleriyle de istişarede bulunacağız . " Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , yükseköğretim sistemini " Pinochet'nin Şilisi"ne benzetince , YÖK Başkanı Kemal Gürüz " Uzaktan , yakından ilişkisi yok . Herhangi bir Avrupa ülkesinin kanununu uygulasınlar , ne olacağını zaman görürüm " yanıtını verdi . Özel bir TV kanalında önceki akşam yayımlanan programa katılan Mumcu , " Bizdeki gibi bir yükseköğretim sistemi dünyanın hiçbir yerinde yok . En yakın düzen , denilebilir ki , Pinochet döneminin Şilisi . Gürüz'ün Dünyada ve Türkiye'de Yükseköğrenim kitabı incelendiğinde görülecektir ki , benzer modeller önerilmiştir " dedi . Yayına telefonla bağlanan Gürüz de , acil eylem planında yer alan sistemi savunmadığını söyledi . Dünyadaki modelleri incelediğini belirten Mumcu , " Dersine çalışan bir öğrenciyim " diye konuşunca Gürüz de " Good " ( iyi ) karşılığını verdi . Merkez Bankası ( MB ) , 1001 hedeflerinin önemli ölçüde tutturulduğunu , program hedeflerinden ve bankacılık başta olmak üzere reformlardan sapılmadığı takdirde , 1005 hedeflerinin de dış şoklara rağmen tutturulabileceğini açıkladı . Dün 1005 yılı para ve kur politikası genel çerçevesini açıklayan MB , hükümete ve özel sektöre önemli uyarılarda bulundu . Elinde dışsal şoklara karşı piyasaların sağlıklı çalışmasını sağlayacak yeterince enstrüman bulunduğunu belirten MB , hükümette uzun süre tartışma konusu olan faiz dışı fazla hedefinin , borç çevirme sorunu yaşayan ülkelerde büyümenin önünde engel değil , aksine destek işlevi gördüğünü belirtti . Hükümetin , enflasyonun düşürülmesi hedefine bağlılığı bakımından özellikle kamuda ücret ve maaş artışlarının samimiyet kriteri niteliğinde olacağı belirtilen açıklamada , " Popülist politikalar sadece programa değil halkın refah düzeyine ters yönde etki yapar . Gelir dağılımını düzeltme , büyümeyi hızlandırma amaçlı gevşek maliye politikaları tam tersi sonuçlar verir " denildi . Özel sektöre yapılan en önemli uyarı ise iç talepteki beklenen canlanmanın kâr marjını artırma fırsatı olarak görülmesi konusunda yapıldı . Merkez , özel sektörü , ayrıca maaş ve ücret artışları ile açık pozisyonlar konusunda da uyardı . Kriterler tuttu Para programında , nominal çapa olan para tabanı için performans kriteri niteliğinde belirlenen üst sınır 10 katrilyon 850 trilyon lira iken , aralık ayı son beş iş günü ortalaması alınarak yapılan hesaplamada ortalamanın 10 katrilyon 610 trilyon lira olarak belirlendiği ve üst sınırın altında kaldığı ifade edilen açıklamada daha sonra şöyle denildi : " Net Uluslararası Rezervler , eksi milyar 614 milyon dolar olarak gerçekleşirken , performans kriteri niteliğindeki eksi 9. Net İç Varlıklar ortalaması 18 katrilyon 605 trilyon lira olarak gerçekleşerek , gösterge olan 55 katrilyon 159 trilyonluk üst sınırın altında kaldı . " Faiz dışı fazla , büyümeye köstek değil destektir Hükümete uyarılar Ekonominin dışsal şoklara karşı kırılganlığını azaltmak için ekonomik istikrar çabalarından hiçbir şekilde vazgeçmemek gerekir . Maaş ve ücret artışları , kamunun enflasyonla mücadelede ne kadar samimi olduğunun bir göstergesi olarak alınacak . Popülist ücret politikası sadece programa değil halkın refah düzeyine ters yönde etki yapar . Başta bankacılık olmak üzere yapısal reformlardan sapma niyeti veya izlenimi yaratılması çok olumsuz etki yapar . Faiz dışı fazla hedefine uyum , borç stokunun çevirilebilirliği sorununu azaltacak . Risk primini düşürecek . Yüksek borç stokunun sorun olduğu ülkelerde , yüksek faiz dışı fazla büyüme önünde engel değil , destekleyici bir faktördür . Mali disiplin ve reformlar 1005'te enflasyonla mücadelenin başarısında belirleyici olacak . Gelir dağılımını düzeltme ya da büyümeyi hızlandırma amaçlı gevşek maliye politikaları hedeflerin tam tersi sonuçlar verir . Özel sektöre uyarılar Özel kesim , iç talepteki canlanmayı kâr marjını artırma fırsatı olarak görmemeli . Fiyatlama ve gelirler , diğer bir deyişle maaş ve ücret politikaları hedeflenen enflasyon çerçevesinde belirlenmeli . Dalgalı kur rejiminde döviz açık ya da fazlası taşıyan finans / reel kesim şirketleri risklerle karşı karşıya kalabilir ve bu pozisyonlar kur dalgalanmalarının şiddetini artırabilir . Bu nedenle açık ya da fazla pozisyon taşıma eğilimi fiyat istikrarına yönelik politikaları da olumsuz etkileyebilir . 1001 değerlendirmeleri Parasal hedeflere ulaşıldı . Büyüme , Avrupa ekonomisindeki düzelme gecikmesine rağmen ihracat performansı ve olumlu talep bekleyişleri nedeniyle stokların tekrar normal düzeylere yükseltilmesinden kaynaklandı . Tüketim ve yatırım harcamaları artışı sınırlı kaldı . Konjonktürün uygunsuzluğu nedeniyle enflasyon hedeflemesine geçilemedi . Ancak teknik altyapı tamamladı . 1005 tahminleri Oluşan güven ortamına paralel , iç talep önemli ölçüde canlanacak . Yüzde büyüme beklentisi ihracat artışı , asıl olarak yatırım ve tüketim harcamaları artışı beklentisine dayanıyor . IMF ile yürütülen programa uyulursa , dışsal şoklara karşın yüzde 10'lik enflasyon ve yüzde büyüme hedefine ulaşılır . Merkez'in 1005 stratejisi Fiyat istikrarı odaklı para programında değişiklik yapılmayacak . Enflasyon hedeflemesine geçilene kadar örtük enflasyon hedeflemesi'ne devam edilecek . Maliye ve gelirler politikası hedeflerinin kesinleştirilmesi ve dışsal faktörlere göre geçiş zamanı belirlenecek . 1001'de altı kez indirilen kısa vadeli faiz oranları 1005'te enflasyona odaklı olarak belirlenecek ve para tabanı yine ek bir çapa işlevi görecek . Para politikası operasyonel yapısında önemli bir değişiklik olmayacak . Hiçbir zaman kurların düzeyini ya da yönünü belirleme amaçlı döviz alım / satımı yapılmayacak . Müdahale sadece aşırı dalgalanmada yapılacak . Irak operasyonu en önemli dış risk Olumlu faktörler Seçimler sonucunda istikrarlı bir hükümet yapısı ortaya çıktı . Pozitif büyümeye geçildi . Dalgalı kur rejimi önemli ölçüde oturdu . Enflasyon bekleyişleri önemli ölçüde kırıldı . Riskler Dış faktör olarak , Irak operasyonunun kurlar ve petrol fiyatları üzerinde bir süre yapacağı baskı . İçerde geçmişe endeksli fiyatlama davranışının kırılamaması . Mali disiplinin sağlanamaması , reformda aksamlar . Enflasyonist bekleyişlerin tam olarak kırılamaması . Irak riski olmasa bile , 11 Eylül benzeri veya doğal felaketler gibi olumsuz dışsal şoklar . Önceki gün Bakanlar Kurulu'nda Başbakan Abdullah Gül , elektrik fiyatlarının ucuzlaması için çalışma yapılması talimatı verdi . Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu ( EPDK ) Başkanı Yusuf Günay ise Maliyetler düşmeden elektrik faturaları düşmez dedi . Dün Başbakan Gül ile görüşen Günay , fiyatların , doğalgaz fiyatları , uzun dönem alım garantili elektrik fiyatlarının yüksekliği , devletin elindeki bazı santralların yüksek maliyetle üretim yapmaları ve kayıp kaçak oranı nedeniyle yüksek olduğunu söyledi . Bu şartlarda indirimin Hazine'nin sübvansiyonu anlamına geleceğini belirten Günay , " Maliyetler ucuzlamadan elektrik ucuzlamaz " dedi . Masaya oturacağız Günay , alım garantili dört termik santral ve bir hidroelektrik santralın lisans almak zorunda olduğunu , piyasada 49 yıl faaliyet göstermeleri karşılığında fiyatlarını indirmelerini önereceklerini söyledi . Bu firmalarla 15 güne kadar bir araya geleceklerini belirten Günay , önerilerine yanaşmamaları halinde lisans alamayacaklarını söyledi . Günay , yüzde 5'lik belediye , yüzde 1'lik fon ve yüzde 5. Doğalgaz ihaleleri başlıyor Günay , BOTAŞ'ın doğalgaz alım sözleşmelerini özel sektöre devrinde en düşük fiyatla temini taahhüt edenlerin öncelikle tercih edileceğini söyledi . 1005'te 15 milyar metreküp doğalgaz talebi beklendiğini belirten Günay , şehiriçi dağıtım ihalelerinin 15 gün içinde başlayacağını , Kayseri , Konya ve Erzurum'un hazır olduğunu söyledi . Günay , " Yunanistan ile yapılan anlaşmayla bunun kapısı aralanmış oldu . Mısır Türkiye üzerinden Avrupa'ya ihracat yapmak istiyor " dedi . Pamukbank'ın eski sahibi Çukurova Grubu'nun Başkanı Mehmet Emin Karamehmet'in , İstanbul Yaklaşımı çerçevesinde borçlarını dokuz yıla yaymak için Yapı ve Kredi Bankası'na yarısını devrettiği Tel'in değeri abartılmış . Yapı ve Kredi Bankası , Tel'in yarı hissesini 169 milyon dolara devraldığını açıklamıştı . Bu açıklama yapılırken , fiyatın tespitinde de bağımsız denetim firmaları referans gösterilmişti . Tel'in değerinin belirlenmesi için bağımsız danışmanlık ve denetleme şirketleri Deolitte Touche Tohmatsu ve Ernst & Young'dan rapor alındı . Raporlarını Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ( BDDK ) ile Yapı ve Kredi Bankası'na sunan Ernst & Young ve Deolitte Touche'ın Tel için tespit ettiği değerin 500 milyon dolar olduğu öğrenildi . Değer biçilirken , Tel ile ön ödemeli hattını Muhabbet Kart adıyla pazarlardığı Turkcell arasında 10 yıllık bir anlaşma yapılmasını ve abonelerin de Turkcell değil , Tel olarak muhafaza edilmesini şartını koştular . Ancak her iki şart da yerine gelmediği gibi , Yapı ve Kredi Bankası'na devredilirken Tel'in değeri çok daha yüksek gösterildi . BDDK'nın da iki temsilcisinin yer aldığı Yapı ve Kredi Bankası Tel'in yarısı için 169 milyon dolarlık ( tamamı 558 milyon dolar ) değer açıkladı . Bankadan yapılan açıklamada , Çukurova Grubu ve Tel'le ilgili kararın oy birliğiyle alındığı da duyuruldu . BDDK sessiz kaldı Bu noktada , BDDK'nın Yapı ve Kredi Bankası Yönetim Kurulu'nda yer alan iki BDDK üyesinin bağımsız denetim firmasının raporunu görüp görmediği , gördüyse , rapordakinden daha üstte bir fiyatı nasıl kabul ettiği merak ediliyor . Tel'le ilgili tartışmada BDDK'dan hiçbir açıklama gelmedi . Tel dev şirketlerden daha değerli gösterildi Tel'in 558 milyon dolar olarak belirlenen değeri , borsadaki büyük şirketlerin değerlerinin bile çok üzerinde . Tel'in değeri , her biri Avrupa ve dünya çapındaki 10 şirketin piyasa değerleriyle karşılaştırıldığında ortaya soru işaretleri çıkıyor . milyar doların üstünde ciro , dünyanın her yerine ihracat yapan ve ihracat rekortmenleri gibi unvanları olan Vestel , BSH Profilo , Tofaş Fabrikaları ve Trakya Cam'ın piyasa değeri Tel'in çok altında bulunuyor . Akçansa , Beko , Finansbank , Kalkınma Bankası , Brisa ve Kordsa'nın piyasa değerleri bile Tel'den az . Hükümet , sosyal destek ödemesi adı altında yaklaşık milyon SSK , Bağ Kur , tarım sigortalısı ve 65 yaş maaşı alanlara seyyanen zam yaptı . Başbakan Abdullah Gül tarafından açıklanan zam oranlarına göre , SSK emeklilerine 65 milyon , alt düzeydeki Bağ Kur emeklileri ile Bağ Kur tarım sigortalılarına 100 milyon , 65 yaş maaşına da yüzde 100 zam yapıldı . Önceki akşam Bakanlar Kurulu'nda ele alınan zam oranları Gül tarafından açıklandı . Açlık sınırı altındakiler için Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu'nu ( SYDF ) etkin şekilde kullanmaya başladıklarını ifade eden Gül , " Önümüzdeki aylarda fonun imkânları daha fazla artacak , biz de daha iyi değerlendireceğiz " diye konuştu . 1005 genel bütçesinde yer alacak zamların , sosyal destek ödemesi şeklinde yapıldığını , ödemelerin ocaktan itibaren yapılacağını belirten Gül , " Toplam milyon kişinin faydalanacağı zamlar 1005'te sürekli ödenecek . Yaklaşık katrilyon liraya mal olacak " dedi . Kriz en çok emekliyi vurdu , destek de onlara Başbakan Gül , ekonomik krizden en fazla etkilenenlerin SSK , Bağ Kur emeklileri ve tarım sigortalıları ile yaşlılık aylığı alan vatandaşlar olduğunu belirlediklerini söyledi ve şöyle devam etti : " Bu yönde yaptığımız çalışmaları , sosyal destek ödemeleri şeklinde düşünüyoruz . Çünkü bunları yaparken aktüaryal dengeleri bozmamak gerekir . Madem ki imkânlar kıt , kullanırken dikkatli olmalı , en çok ihtiyacı olan kesimlere , maaşları en düşük vatandaşlarımıza öncelik vermeliyiz . " Enflasyon kadar zam yapamazdık Enflasyon oranında zam yapılmış olsaydı , SSK emeklilerinin aylıklarında 15 milyon arasında bir değişiklik söz konusu oluyordu " diyen Gül şunları söyledi : " Yani eski usul devam etseydi , en düşük 156 milyon lira ocakta 164 milyon lira olacaktı . Bunu kabullenmek tabi ki mümkün değil . 1005 yılının sonuna kadar böyle bir ödemeyi sürekli olarak yapmayı kararlaştırdık . " Bağ Kur'da da 14 basamağın en büyük yoğunluğunun , 11 arasında olduğunu belirten Gül , şöyle devam etti : " Burada da en düşük maaş 150 milyon lira . Burada da 100 milyon lira seyyanen sosyal destek ödemesi yapmayı kararlaştırdık . Eski usul devam etseydi burada ila 10 milyon lira arasında bir zam yapmış olacaktık . " Bakanlar Kurulu yetki alıyor SSK ve Bağ Kur emeklilerinin aylık ve gelirlerinin artırılması için Bakanlar Kurulu'nun yetkili kılınmasını öngören yasa tasarısı , TBMM'ye sunuldu . Tasarı , söz konusu kurumlardan emekli aylığı alanların 1005'te gelir ve aylıklarının artırılmasını sağlamak amacıyla sosyal destek ödemesi adı altında ek ödeme yapılmasını ve bunu belirlemeye Bakanlar Kurulu'nun yetkili kılınmasını düzenliyor . Tasarının gerekçesinde , emekli aylıklarının bir bölümünün asgari ücretin bile altında kaldığına dikkat çekildi . Fatura 5. Yetkililer 1005 için Türkiye'nin 10 katrilyon ek kaynağa ihtiyacı olduğunu , buna emekli zammı da eklenince ekonominin zorlanacağını kaydediyor . Başbakan'ın kaynak için gösterdiği adreslerden biri olan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu'nda ( SYDF ) para olmadığı öğrenildi . Fon kesintileri azaldığı için SYDF'de de yok denecek kadar bir para kaldı . Bu yıl SYDF'den yapılacak 600 trilyonluk harcama ise Dünya Bankası ile mutabakata varılan sosyal projeler için uygulama başlatıldıkça kullandırılacak . Ayrıca SYDF'nin kullanacağı paraların da bütçeden aktarılması gerekiyor . Gül : Kaynak var mali disiplin bozulmayacak Kaynağı bulunmadan yapılan zammın enflasyona yol açacağını söyleyen Gül , " Cebe bir elinizle koyduğunuz parayı geri almak anlamındadır . Bu halkı aldatmaktır " diye konuştu . . " Herkes memnun olsun zihniyetiyle hareket etmiyoruz " diyen Gül , söz konusu zamların kaynağı ile ilgili " Önce harcama reformu yapacağız . Etkinlikleri artıracağız . Direkt gelir kaynağımız olacak . Özelleştirmede somut neticeler elde edeceğiz " ifadesini kullandı . Yapılan zamlarla mali disiplinin bozulmayacağını vurgulayan Gül , " Aktüel dengeleri bozmuyoruz . Mali disipline , borç dinamikleri açısından faiz dışı fazlaya önem veriyoruz . Öngördüğümüz şekilde gerçekleştireceğiz . Reel faizi düşüreceğiz . Bunu da doğru bildiğimiz için yapacağız " diye konuştu . En düşük işçi emeklisi maaşı 551 milyon lira * SSK emekli aylıklarına 65 milyon * 11 basamak Bağ Kur emeklilerine 100 milyon , * 11'nin üzerindeki Bağ Kur emeklilerine 65 milyon , * Bağ Kur tarım sigortası emeklilerine 100 milyon lira seyyanen zam yapılacak . * 65 yaş üzerindekilere ödenen yaşlılık aylığı yüzde 100 artırıldı * Böylece yaşlılık aylığı 14 milyondan , 48 milyon liraya yükseldi . * Seyyanen artışla ; SSK'da en düşük maaşın 156 milyondan 551 milyona , * Bağ Kur 11 basamaklardaki emekli aylıkları 150 milyondan 150 milyona çıktı . * Bağ Kur 11'nci basamağın emekli aylığı 561 milyona yükseldi . * Bağ Kur tarım sigortası emekli maaşı da 166 milyon 164 milyon lira oldu . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , veto ettiği mali miladın ertelenmesine ilişkin vergi yasasının gelir sağlayıcı unsurları yürürlüğe girmediği için Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın günlük kaybın trilyon olduğu yönündeki sözlerine sert yanıt verdi . Özel Kalem Müdürü Tacan İldem , Çankaya Köşkü'ndeki basın toplantısında , Unakıtan'ın eleştirilerinin hatırlatılması üzerine , şöyle konuştu : " Değişik hesaplamalar mümkün . Cumhurbaşkanımızın Vergi Yasası'nı TBMM'ye iade gerekçelerinde de açıklamış olduğu gibi önemli olan kayıtdışı ekonominin kayda alınabilmesidir . trilyon gibi günlük kayıp hesabı yapma durumunda olanların kayıtdışında bulunan ekonominin kayıt altına alınmasıyla elde edilecek kazancı da göz önünde bulundurmaları gerekir . Böyle bir hesap yapıldığında belki günlük kazancımız kayıplarımızın ötesine geçecektir . " Unakıtan'dan bilgi aldı Cumhurbaşkanı Sezer , dün Adalet Bakanı Cemil Çiçek , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , Tarım ve Köyişleri Bakanı Sami Güçlü ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler'i ayrı ayrı kabul etti . Sezer'in Unakıtan ile görüşmesinde , Meclis'te tekrar görüşülecek olan Mali Milat yasasına ilişkin bilgi aldığı öğrenildi . Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , Cumhurbaşkanlığı Devlet Denetleme Kurulu'nun , Fon'a devredilen Demirbank ile ilgili soruşturma açılması istemi doğrultusunda inceleme başlatıldığını bildirdi . Şener , AKP Milletvekili Emin Şirin'in soru önergesine verdiği yanıtta , Devlet Denetleme Kurulu'nun Demirbank ile ilgili araştırma ve denetleme sonucu düzenlediği raporun , 19 Eylül 1001 tarihinde Başbakanlığa intikal ettirildiğini bildirdi . Şener , sözkonusu raporda , konunun 1445 sayılı yasanın . maddesi çerçevesinde Başbakanlıkça soruşturulmasının talep edildiğini kaydetti . Bu doğrultu0da Demirbank'la ilgili olarak Başbakanlık Başmüfettişi koordinatörlüğünde oluşturulan bir ekibin inceleme yaptığını belirten Şener , " İncelemeleri müteakiben Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanlığınca düzenlenecek raporun sonuçları dikkate alınarak gereken işlemler yapılacaktır " dedi . Şener , Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu'nun ( BDDK ) başkan ve üyeleri hakkındaki iddialarla ilgili ön inceleme başlatıldığını bildirdi . Yılbaşı alışverişi geçen yılbaşına göre yarı yarıya arttı . Bankalararası Kart Merkezi ( BKM ) verilerine göre , yılbaşından önceki hafta sonunda kredi kartlarıyla yaklaşık 165. 51 Aralık'tan önceki son üç gün kredi kartıyla yapılan işlem adetlerinde geçen yıla oranla yüzde 15 , tutarda ise TL bazında yüzde 41'lik artış kaydedildi . Söz konusu hafta sonunda toplam milyon 585 bin 811 adet işlem yapılırken , bu işlemlerin tutarı 165 trilyon 616 milyar 669 milyon lira olarak gerçekleşti . Kredi kartıyla yapılan işlemlerin dolar bazındaki cirosu ise 105 milyon 911 bin doları buldu . 1001'nin son hafta sonundaki kredi kartı harcamalarının yüzde 55'i süpermarketlerde , yüzde 14. Yılın son günü olan 51 Aralık'ta ise , kartla yapılan bütün işlemlerin gösterildiği BKM switch sisteminden milyon 464 bin 615 işlem geçti . Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım , Türk Telekom'un özelleştirilmesinde konjonktürün çok önemli olduğunu belirterek , " Telekomünikasyon sektörü , dünyada şu an çok ciddi bir inişte , büyük bir kriz yaşıyor . Amacımız sat kurtul değil " dedi . Ne olursa olsun Türk Telekom'u özelleştireceğiz diye şartlanma içinde olmadıklarını kaydeden Yıldırım , " Özelleştirirken tabii ki devletin yaptığı yatırımların karşılığını alıp alamayacağına bakmamız lazım " diye konuştu . Yıldırım , Türk Telekom'un yeni yönetim kurulunun oluşturulduğunu , kurulun önümüzdeki günlerde çalışmaya başlayacağını ifade etti . Yönetimin oluşturulmasında profesyonelliği ön planda tuttuklarını belirten Yıldırım , yeni yönetimin misyonunu , " Şirketin süratle kendini yenilemesi ve hizmetlerini vatandaşın memnun olacağı düzeye çıkarması , fiyatların uluslararası düzeye indirilmesi , son yılda siyasi çekişmelerden dolayı gördüğü tahribatın düzeltilmesi olarak özetledi . Direnç olabilirdi Şirketin özelleştirilmesine yönelik adımları attıklarını kaydeden Yıldırım şunları söyledi . Yönetim kurulunu da buna göre belirledik . Türk Telekom bünyesinden hiç kimse yönetim kurulunda yok . İçeriden özelleştirmeye karşı direnç olabilirdi " dedi . İstanbul Üniversitesi'nin 1001 1005 akademik yılı açılışında yaşanan manzaralar , AB'ye girmeye çalışan Türkiye'ye yakışmadı . Rektör Prof . Dr . Kemal Alemdaroğlu'nun konuşması sırasında YÖK'ü protesto eden Başak Şahin adlı genç kız polisler tarafından gözaltına alındı . Fen Edebiyat Fakültesi Konferans Salonu'undaki törene Devlet Bakanı Masum Türker , İstanbul Valisi Erol Çakır , . Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan , Emniyet Müdürü Hasan Özdemir ile bazı milletvekilleri katıldı . Çakır ve Özdemir salondan ayrıldıktan bir süre sonra Başak Şahin ayağa kalkıp YÖK'ü protesto etti . 19 ÖĞRENCİ GÖZALTINDA Alemdaroğlu kürsüde konuşurken kız öğrenci , " YÖK'e hayır , demokratik ve özgür üniversite istiyoruz . Onlarca öğrenci hakkında anadilde eğitim için soruşturulma başlatıldı " diye tepkisini dile getirdi . Yaşanan koşuşturmanın ardından polis ve görevliler genç kızı sürekleyerek dışarı çıkarıp karakola götürürken ; Alemdaroğlu konuşmasına devam etti . Bu sırada salonda yaşanan hareketlilik balkona da yansıdı . Balkondaki bir grup " IMF'ye hayır " , " Öğrencilere daha fazla söz hakkı " yazılı karton dövizlerle protestoya katıldı . 8'i kız 19 öğrenci gözaltına alındı . Anayasa Hukukçuları ne diyor ? Bence öğrenciler dava haklarını kullanmalı . . . İFADE özgürlüğü çervevesinde insanların görüşlerini belirtebileceğini anımsatan Prof . Arslan Gündüz şunları söyledi : " Suç teşkil edecek bir davranışta bulunmayan kişinin gözaltına alınması demokratik bir sistemde kabul edilemez . Belki dışarı çıkartılabilir . Pankart da kişinin görüşünü yazılı belirtmesidir . Ben AHİM'de konuşurken pankart açtılar . Sadece dışarı çıkarıldılar . " Prof . Dr . İbrahim Kaboğlu da görüşlerini şöyle dile getirdi : " Hakaret ve şiddet çağrısı yoksa bir kişiyi alıp götüremezsiniz . Anadilde eğitim , anadilde yayın konusundaki taleplerin dışında suç oluşturan eylem yoksa öğrenci karakola götürülemez . Dava açabilirler . " Polisler böyle götürdü Fen Edebiyat Fakültesi'ndeki törende Alemdaroğlu konuşurken ayağa kalkıp " Demokratik üniversite istiyoruz " diye bağıran Başak Şahin , salondaki güvenlik görevlileri tarafından önce yaka paça dışarı çıkarıldı . Sonra yerlerde sürüklenerek karakola götürülen genç kız , burada gözaltına alındı . Şahin'in ardından aynı salonda pankart açan 19 öğrenci de polis tarafından gözaltına alındı . Uzmanlar , sanal seksin normal cinsel hayatı zenginleştirici boyutunun olabileceğini belirtiyor . Ancak dokunarak , koklayarak yaşanan cinsel hayatın yerini tutamayacağını söylüyor . Kadıköy Acıbadem Hastanesi Cinsel İşlev Bozuklukları Merkezi'nden Doç . Dr . Cem İncesu'yla sanal seksin gerçek cinsel hayata etkilerini konuştuk . Sanal seks hangi durumlarda gerçek cinsel hayatı etkiler ? Kişinin gerçek yaşamındaki partner ya da partnerleriyle iletişimini , cinsel doyumunu ve frekansını olumsuz yönde etkilemeye başladığında , sanal seksin gerçek cinsel yaşamının yerini almaya başladığında , sorun olmaya başlar . Sanal seksle ilgili size başvuran vakalar var mı ? Sayıları henüz çok olmamakla birlikte son birkaç yıldır başvuranlar oluyor . En temel ortak özellikler , eşleri ya da partnerleriyle iletişim sorunları yaşamaları , özel yaşamlarında ve kişiler arası ilişkilerinde sorumluluk almaktan kaçınmaları , bir de içinde yaşadıkları ilişkide son derece mutsuz oldukları halde çeşitli nedenlerle ilişkiyi bitiremeyerek sanal seks gibi farklı dinamiklerle ilişkilerini sürdürmeye çabalamaları sayılabilir . Genellikle eğitimli , orta üst sosyoekonomik gruplarda yer alan , bilgisayar internet ikilisinin iş yaşamından özel yaşama her alanını kapsadığı meslek gruplarından kişilerde bu sorunlar daha çok yaşanıyor . Riske girmek istemeyen ev kadınları ile gençler ve ergenlerde de karşılaşıyoruz . Ayrıca toplumsal baskılar nedeniyle eşcinseller de daha sık sanal seksi tercih ediyor . Çare , duruma göre Bu vakalar hangi sorunlarla başvuruda bulunuyor ? Ortak nedenleri arasında kendi eşleriyle ilişkilerinin bozulması , aktif cinsel yaşamlarının düzeninde aksamalar , cinsel istek ve doyum sorunları yaşamaları , karşı konulmaz biçimde saatlerce bilgisayar başında oturmaya bağlı uykusuzluk , iş performansında kayıplar gibi sorunlar başı çekmektedir . Sorunların giderilmesi için hangi tedavi şekilleri uygulanıyor ? Cinsel terapiler , eş terapileri , grup terapileri ve çeşitli bireysel terapiler kişinin ya da çiftin sorununa ve içinde bulundukları duruma göre seçilerek uygulanmaktadır . Beş duyu da gerekir Sanal seks yararlı mıdır , zararlı mı ? Kişinin gerçek cinsel yaşamı içerisinde zenginleştirici bir unsur , partneriyle iletişimini , cinsel doyumunu güçlendirici bir faktör olduğu ve böyle kaldığı sürece sanal seksin bir zararının olduğunu düşünmüyorum . Ancak sanal seks kişinin gerçek cinsel yaşamını olumsuz etkilemeye , partneriyle sorun yaşamaya başladığı noktada zararlı olabilmektedir . Kişinin cinsel açıdan kendisine , partnerine ve giderek çevresine yabancılaşmasını getirebilmektedir . Asla unutmamak gerekir ki , cinsellik iki insanın birbirine dokunmasıyla , tensel temasla , kokuyla bütün duyu organlarıyla yaşanan bir süreçtir . Tam bir cinsel doyum da ancak , bu beş duyunun devrede olması , duygusal bilişsel tatminlerin yaşanmasıyla sağlanabilir . Yalnızca görme ve işitme duyularıyla cinselliği yaşamaya çalışmak cinselliğin kendisine yabancılaşmakdır . Sevişmeye hayır deyince sapıttı ! S. ( Kadın , sekreter ) : " İki yıl önce erkek arkadaşımdan ayrıldım . Gerçekten benim için kötü günlerdi . İşim gereği sürekli bilgisayar başındayım . Boş vaktim de oldukça fazla . ara internet boşluktan olsa gerek bağımlılık yaptı . Bir gün icq'dan bir adamla konuşmaya başladık . Çok seviyeli bir adamdı . Hatta aramızdaki ilişki , karşı cinslerin ilişkisi değil , iki dost gibi oldu . Çünkü ayrıldığım erkek arkadaşımla ilgili sorunlarımı ona anlatıyordum , da dinliyordu . Bir süre sonra onu unutturduğunu fark ettim . Dertleşmeden çok daha normal konuşmalar yapmaya başladık . Bir gün beni merak ettiğini , fotoğrafımı gönderip gönderemeyeceğimi sordu . Bir aydır konuştuğumuz için güvendim . Ama istememe rağmen bana fotoğrafını göndermedi . Cep telefonumu zaten vermiştim . Bir gün yine icq'da konuşurken , işi gereği Almanya'ya yerleşeceğini ve benden bir isteği olduğunu söyledi . Ben de yapabileceğim bir şeyse yaparım dedim . Onunla sanal olarak sevişmemi istedi . Ben buna kesinlikle karşı çıktım . da üzüldü , özür diledi . Fakat akşam eve gittiğimde bu kez beni cepten arayıp kesik kesik konuşmaya başladı . N'olur , telefonda sevişelim dedi . Hemen suratına telefonu kapattım . Bu birkaç gün daha sürdü . Sonunda onu polise şikâyet edeceğimi söyleyerek uzaklaştırabildim . " Sanal başladı gerçek bitti H. ( Kadın , mimar ) : " Eskiden kendime göre birtakım ahlaki değerlerim vardı . Evliyken başka insanı akla getirmenin bile ayıp olduğunu düşünüyordum . İki yıl önce eşimin mail kutusunda bir kadınla yazışmalarını buldum . Uzun süre ciddi tartışmalar yaptık . Bir yıl kadar ayrı yaşadık . Ciddi sıkıntı yaşadım ve psikiyatra gittim . Kendimi toparladım ve tekrar bir araya geldik . Sonra olay meydana geldi . Eşim ortadan kayboldu . Bir ay haber alamadım . Birden ortaya çıktı . Meğer sanal seks yaptığı kadınla yurtdışına tatile gitmiş . Üstüne üstlük döner dönmez boşanma davası açmış . noktada bende ipler koptu . Son altı aydır chat'te birçok erkekle tanışıyorum . Sanal seks yapıyorum . Hepsinin telefonunu alıyorum . Canım sıkılınca telefon açıyorum . Sevişmek ister misin ? diyorum . Hayır diyen çıkmadı . Son altı ayda böyle dört ilişkim oldu . " Kriz sanal seksi patlattı Psikolog Alanur Özalp de , kişilerin sanal dünyada seksle ilgilenmesinin muhteşem bir olay olduğunu düşünenlerden . İnternetin çıkması sayesinde hiçbir zaman seksi öğrenemeyecek insanların alternatifleri , pozisyonları , erkekleri , kadınları , dokunma , hissetme , deneme gibi şeyleri öğrenme fırsatı bulduğunu iddia eden Özalp , " Sakın engellemeyin " diyor . Sanal seksin keyifli bir olay olduğunu da savunan Özalp , sözlerini şöyle tamamlıyor : " İnsanlar hayatında hiçbir kadına veya erkeğe söyleyemediği şeyleri söylüyor . Takma isim kullanıyor , hiç isim kullanmıyor veya başka biri gibi davranıyorlar . Özgür oluyorlar . Ayrıca toplumsal ruhsal yıkımlar sekse yönelimi artırdı . Türkiye'de ekonomik ve siyasi kriz , belirsizlik , sanal seksi füzeledi . ABD'de de örneği var . 11 Eylül faciasından sonra Amerika'da da seks , seks ürünlerinin satışı ve doğum oranı müthiş arttı . " Dedesi izin vermediği için okula gidemeyen Arzu Ciba , artık her gün imrenerek izlediği öğrencilerden biri . Onun da bir sınıfı , forması , kalemleri ve defterleri var . Bir de verilmiş sözü : " En iyi karneyi alacak . " Arzu'nun gazetemiz sayfalarına önceki gün yansıyan öyküsü , onun okuması için sürdürülen girişimlerin de başarıya ulaşmasını sağladı . ERKEK ÖĞRETMEN OLMAZ Bağcılar Kazım Karabekir İlköğretim Okulu Müdürü Müştabah Öztaykutlu , haberi gazetemizde görünce Arzu'nun dedesi Bedir Ciba'yı makamına çağırıp küçük kızı okula göndermeleri gerektiğini anlattı . Dede ise okumanın kız çocuklarına fayda getirmeyeceğini savundu . Ancak Öztaykutlu , sonunda taviz vermeyen dedeyi ikna etti . Arzu'yu okula teslim eden Ciba , şartlar koymayı da ihmal etmedi : " Öğretmeni erkek olmayacak . Kızlarla oturacak . İhtiyaçları karşılanacak . " BU GECE UYUYAMAM Bunun üzerine okul müdürü de bir görevli eşliğinde Arzu'yu mağazaya göndererek , okul kıyafetleri ile ayakkabı aldırdı . Dün sınıfına kaydedilen Arzu , öğretmeni Şerife Sema Özsoy'dan ilk dersini aldı . Okul yönetimi Arzu'ya nüfus cüzdanı çıkarılması için de girişimde bulundu . Adeta mutluluk sarhoşu olan Arzu'ya ne hissettiğini sorduk , da anlattı : " Kimseyi utandırmayacağım . Bugün heyecandan uyuyamam herhalde . Eve gidip ödevlerimi yapacağım . Her sabah 06. Belki dedem okula gönderir diye . Sonunda gerçek oldu işte . Dünyanın en mutlu çocuğuyum . " Bütün ihtiyaçları karşılanacak . . . Haberimiz üzerine Arzu dün okula başladı . Ailesinin durumu kötü olduğu için formasını ve ayakkabasını okul müdürü aldı . Bu gelişmenin ardından Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu İstanbul İl Müdürü Kahraman Eroğlu , Arzu'nun okuyabilmesi için gerekli olan tüm desteği vermeye hazır oldukları belirtti . Yeni eğitim ve öğretim yılının başlamasıyla birlikte türban yasağını protesto eden öğrenciler dün yine eylemdeydi . Acıbadem'deki Kadıköy İmam Hatip Lisesi önüne gelen türbanlı 10 öğrenci , kendilerini bahçe girişindeki demir parmaklıklara zincirleyerek slogan atmaya başladı . Çevrede önlem alan polis , bir süre sonra protestoculara müdahale etti . YOL KESTİLER Zincirleri demir makasıyla kesen polisler , öğrencileri bir midibüse bindirdi . Öğrenciler midibüsün camlarına vururken , bir grup öğrenci ve veli de aracın hareket etmesini engellemek için önünü kesti . Polisin bu grubu uzaklaştırmak istemesi üzerine arbede çıktı . Aralarında velilerin de bulunduğu yaklaşık 10 kişi daha gözaltına alınarak midibüse konuldu . Kız öğrenciler Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğü Çocuk Büro Amirliği'ne , velileri ise Hasanpaşa Karakolu'na götürüldü . İstanbul Kantinciler Esnaf Odası ( İKEO ) Başkanı Vahap Osmanoğlu , Milliyet'te kantinlerle ilgili yayınlanan haberin ardından ilk denetimini gerçekleştirdi . Yönetmeliğe uymayan kantinciler Osmanoğlu'nu da hayal kırıklığına uğrattı . Denetlenen kantinlerin büyük bir kısmının esnaf odasına üye olmadığı gibi , hijyen kurallarına da pek itina göstermediği gözlendi . İlk denetim önceki gün Şehremini Lisesi kantinine yapıldı . Buradaki üç personelden ikisi kurallara uyarken , diğeri " Önlük var ama dar geliyor " diye giymemişti . Başkanın " Peki ya eldivenlerin " sorusuna ise " Elim hep temizdir her hafta manikür yaptırırım " yanıtını verdi . ELDİVENLER ÇEKMECEDE Kocamustafa Paşa Lisesi ile Genç Osman İlköğretim Okulu'nda da durum farklı değildi . Osmanoğlu , " Önlük , terlik , bone ve eldivenleriniz neden yok " sorusuna " Olmaz olur mu başkanım , gömlekler dolapta . Eldivenler ise bakın bu çekmecede " karşılığını aldı . Mehmet Akif İlköğretim Okulu , Sancaktar Hayrettin İlköğretim Okulu ve Yedikule İlköğretim Okulu'nda ise İKEO'nun üyesi olmadıklarını mazeret gösterdi . İlk denetimlerde standartlara yüzde 100 uyan kantinci bulunamadı . Bu nedenle de büyük çoğunluğu ilk ihtarı aldı . İKİNCİ DENETİM UMUT VERDİ Osmanoğlu'nun ikinci denetiminde ilk durak yine Şehremini Lisesi kantiniydi . Bu kez bir gün önceki eksiklikler giderilmiş , kantin beklenen standartı tam olarak tutturmuştu . Nahit Menteşe Endüstri Meslek Lisesi kantini hijyen konusunda dikkatli olurken , kıyafet yönetmeliğine uyulmadığı görüldü. İki hafta sonra yapılacak denetim yapılacak . Üçüncüsü tekrarlandığında meslekten men edilecekler " dedi . Yaşamın kıyısındaki hasta çocukların dileklerini yerine getirmek için iki yıldır mücadele veren Bir Dilek Tut Derneği , bugüne kadar 19 hasta çocuğun hayalini gerçekleştirdi . Çocuklardan üçü istekleri yerine getirildikten kısa bir süre sonra gözlerini hayata kapadı . Derneğin kurulması fikri , Başkan Meryem Mizrahi'nin çocuklarından ayrı geçirdiği 1999 yılı Anneler Günü'nde doğdu . Yurtdışında 11 yıldır faaliyet gösteren " Make Wish " vakfı örnek alınarak hayata geçirilen Bir Dilek Tut Derneği , 1000 yılında çalışmalarına başladı . Dernek , tarihten bu yana 18 yaş grubu hastaların dileklerini gerçekleştirerek mutlu olmalarını ve bu yolla sağlıklarına katkıda bulunmayı hedefliyor . YARDIM EDİN BİZE Dernek ilk olarak 11 yaşındaki Caner Atılgan'ın hayalini gerçekleştirdi . Doğa aşığı Caner'e dileği sorulunca , bir ağaç dikmek istediğini söyledi . 18 Ocak 1001'de Vehbi Koç Korusu'nda Caner için 10 ağaç dikildi . Ne var ki Caner ağaçların büyüdüğünü bile göremeden , 10 gün sonra hayatını kaybetti . Ancak 10 ağacın dışında , Tekirdağ'da TEMA Vakfı sponsorluğunda oluşturulan Caner Atılgan Ormanı tüm güzelliğiyle gelişiyor . yaşındaki Yunus Emre Doğru'nun dileği ise Memoli ( Mehmet Ali Alabora ) ile tanışmaktı . 1001'de hayaline kavuştu . Yunus'un Memoli'yle objektife gülümseyen gözleri , sadece üç ay sonra bir daha açılmamak üzere kapandı . Dernek tüm maddi zorluklara rağmen yaşamın kıyısındaki çocukların , dileklerine cevap vermeye çalışıyor . Bunun için sponsorlar arıyor . Toplumun duyarsızlığından yakınan Mizrahi , " Dilekleri hayata geçirebilmek için bir gece düzenlemeye karar verdik . Gecenin 10 Ekim'de AKM'de yapılması kararlaştırıldı . Bunun için de menajerler vasıtasıyla Sertap Erener , Sezen Aksu ve İlhan Şeşen'e ulaşılmaya çalışıldı . Yanıt gelmedi . Biz de geceyi iptal ettik " dedi . Mizrahi , yardım etmek isteyenlerin Garanti Bankası Esentepe Şubesi'ndeki 6199881 no'lu hesaba bağış yapabileceğini söylediSusurluk davası hükümlüsü Korkut Eken'in eylemlerini öven esi paşalar Doğan Güreş , Necati Özgen , Hasan Kundakçı , Teoman Koman , Adnan Doğu ve Atilla Kurtaran hakkında " düşünce özgürlüğünü " gerekçe gösteren yargı , takipsizlik kararı verdi . Ancak aynı yetkililer , düşüncelerini açıkladığı için 1000 yılında 56 , 1001 yılında 141 kişi aleyhinde dava açtı . 1001'de sadece dilekçe verdiği için Van'da 600 öğrenci hakim karşısına çıktı . 56 KİŞİ YARGILANDI İstatistiklere göre , 1000 yılında düşünce suçlarından 55 davada toplam 56 kişi yargılandı , bunlardan 15'ü cezaevine girmek zorunda kaldı . 1001 yılında da 58 davada toplam 141 kişi hakim karşısına çıktı ve bunlardan 100'e yakını çeşitli hapis cezalarına mahkum edildi . Bu yıl da , Van'da 600 , Ankara , İstanbul , Diyarbakır gibi şehirlerde yüzlerce öğrenci hakkında , " Kürtçe eğitim " talepli dilekçe verdikleri için davalar açıldı . DAVALAR DEVAM EDİYOR 1001 yılının son aylarında hakkında çeşitli davalar açılan isimler şöyle : " Emre Kongar Fikret İlkiz ( makale ) , Mahir Kaynak ( kitap ) , Adnan Özdemir ( tipi cezaevi haberleri ) , Bülent Ufuk ( tipi cezaevleri haberleri ) , Ahmet Altan ( Köşe yazısı ) , Eren Keskin ( Köşe yazısı ) , Abdullah Keskin ( Kitap yayınlamak ) , Mehmed Uzun ( kitap ) , Akın Birdal ( konuşma ) , Yücel Tunca ( fotoğraf ) " Bakan Yıldırım'a Telekom uyarısı GÜLÇİN ÜSTÜN Ankara Türk Telekom'un içinde bulunduğu mevcut durum hakkında , Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'a verilen raporda , acil önlemler alınmaması halinde , Türk Telekom'un , 1010'da Devlet Demiryolları'nın şimdiki durumuna düşeceği belirtildi . Raporda , " Telekom bu özelliğine karşın , kamu şirketi anlayışıyla yönetiliyor . Bu nedenle de kan kaybetmektedir . Özel şirket gibi düşünen ve hareket eden yönetim anlayışı kazandırılmazsa , Telekom kara trenle yol almaya çalışan bir kurum durumuna düşecektir " ifadelerine yer verildi . 55 milyon abone kapasitesine sahip Telekomun , önümüzdeki yıllarda ciddi bir işletme yükünü beraberinde getireceğine değinilen raporda , bazı projelerin 1004'den önce hayata geçirilmesi gerektiği kaydedildi . Buna göre , Telekom'u akıllı hale getirecek bir şebeke ( Inteligers Network ) kurulması gerektiği belirtilen raporda , tek telefon hattından hem internet , hem de telefon görüşmesi yapılmasına imkan sağlayan ADSL sistemi için de gerekli santrallerin alınması gerektiği belirtildi . Tüketici fiyatlarındaki artış ( TÜFE ) son 10 yılın , toptan eşya fiyatlarındaki artış da ( TEFE ) son 16 yılın en düşük seviyesine geriledi . Devlet İstatistik Enstitüsü'nün yaptığı açıklamaya göre 1001 yılı enflasyonu TEFE'de yüzde 50. Ekonomik programda TÜFE yüzde 55 olarak hedeflenmiş , Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti ve Devlet Bakanı Ali Babacan'ın 16 Aralık'taki ortak açıklamasında bu rakamın yüzde 51 olarak gerçekleşmesinin beklendiği açıklanmıştı . Enflasyon geçen yıla göre TÜFE'de 58. ( 1001'de TEFE 88. ) Toptan eşya fiyatlarında yıllık artış kamuda yüzde 51. 11 aylık ortalamalara göre yıllık enflasyon ise toptan eşyada yüzde 50. Tüketici fiyatlarında yıllık artışlar ev eşyasında yüzde 15. Aylık enflasyon yüzde 1. Çekirdek enflasyon olarak nitelenen imalat sanayiinde özel sektördeki fiyat artışı ise aralık ayında yüzde olarak gerçekleşti . Toptan eşya fiyatlarındaki artışın 0. Aralıkta tüketici fiyatlarında yaşanan yüzde 1. En düşük enflasyon Ankara'da Hem yıllık hem de aylık bazda en düşük fiyat artışı Ankara'da yaşandı . Ankara'da fiyatlar TÜFE'de yıllık 16. Yıllık en düşük fiyat artışında Ankara'yı yüzde 16. Fiyatların en fazla arttığı il ise yüzde 55. 1001'nin en ucuzları Tüketici fiyatları endeksine göre geçen yıl ayçiçek yağı fiyatı yüzde 5. Gazete fiyatları yüzde 1. Aylık bazda ise aralıkta çamaşır makinesi fiyatının yüzde 6. Çamaşır makinesinin yıllık fiyat artışı da yüzde 19. Toptan eşya endeksine göre ise domates yüzde 15 , fındık yüzde 8. Aylık bazda da hamsi yüzde 14. 1001'nin en pahalıları Geçen yıl tüketiciler en fazla kırmızı etteki pahalılığı yaşadı . DİE'nin TÜFE endeksindeki 40 ürün arasında en fazla fiyat artışı yüzde 68. Buna karşın tavuk eti yüzde 18. Geçen yıl otomobil fiyatı yüzde 65. DİE'nin TÜFE endeksindeki 40 ürün arasında yer almayan ancak yıllık fiyat takibi yapılan limon ise yüzde 189 pahalandı . Yine bu kapsamdaki siyah çelik boru yüzde 564. Kamuoyunda " zorunlu tasarruf " olarak bilinen , Tasarrufu Teşvik Hesabının tasfiyesi ve anapara ile nemalarının ödeme takvimine ilişkin tasarı , TBMM Başkanlığı'na sunuldu . Tasarıya göre , anapara 1005 yılında bir kerede , nemalar ise 1006'ye kadar dört parça halinde ödenecek . Tasarı anaparanın , 1005'te bir kerede ödenmesini öngörüyor . Tasarıya göre , nema toplamının dörtte biri 1004'de , kalan tutarın üçte biri 1005'de , kalan tutarın yarısı 1006'da , kalanı da 1006 yılında ödenecek . Emeklilik veya ölüm halinde taksitlendirme sürmeyecek ve ilgililer veya mirasçılarına bir kere de ödeme yapılacak . DİE açıklayacak Hak sahiplerinin maaşlarından yapılan kesintiler ile nemalar , Devlet İstatistik Enstitüsü ( DİE ) tarafından her ay açıklanan TÜFE oranında değerlendirilecek . Kesintileri ile katkı paylarını süresi içinde Ziraat Bankası'na yatırmayan işverenlerden , gecikme zammı , re'sen veya ilgililerin başvurusu halinde üç ay içinde SSK tarafından tahsil edilerek bankaya yatırılacak . Hak sahipleri tarafından yasa kapsamına giren alacaklarla ilgili olarak açılan ve devam eden davalar hakkında da bu yasa hükümleri uygulanacak . Tasarıda bu konuda yer alan madde şöyle : " 5416 sayılı Kanun'un mülga 1'nci maddesi kapsamındaki hak sahipleri tarafından bu Kanun kapsamına giren alacaklarla ilgili olarak yargı mercilerine açılmış ve devam eden davalar hakkında bu kanun hükümleri uygulanır . " Söz konusu maddeyi değerlendiren Avukat Necdet Oktar , yasanın tasfiyeye ilişkin boşluğu doldurduğu ve mahkemelerin de bu hükümlere uymaları gerektiğini belirterek , şöyle dedi : " Ancak , maddi hukuk hükümleri geriye doğru uygulanmaz . İnsanların kazanılmış hakları varsa bu Anayasa'ya aykırılık sorunu teşkil edebilir . Madde Anayasa Mahkemesi'nde dava konusu olabilir . " Zorunlu tasarruf hesabında 50 Kasım 1001 itibariyle anapara ve nema geliri olarak , toplam 15 katrilyon 960. Hazine'ye zorunlu tasarruf dilekçesi Türkiye KamuSen Genel Başkanı Bircan Akyıldız , zorunlu tasarruf nemalarının şubat ayında mutlaka ödenmesini istedi . Büro Emekçileri Sendikası ( BES ) üyeleri de zorunlu tasarruf kesintileri ve nemaların ödenmesi talebiyle çeşitli illerde toplanan bin 600 dilekçeyi Hazine Müsteşarlığı'na teslim etti . BES Başkanı Bülent Kaya , Hazine Müsteşarlığı önünde yaptığı açıklamada , " Nemaların 1006'ye kadar dört yıl içinde ödenmesi planının enflasyonun yüksek olduğu Türkiye'de paranın pul olması anlamına gelir " dedi . ABD Büyükelçisi Robert Pearson'un , TOBB'a yaptığı ziyarette dile getirdiği , " Irak savaşı konusunda bize destek verin , biz de size ticari kolaylıklar sağlayalım " sözünün ardından , Amerikan hükümeti ilk somut adımı bir seminerle atıyor . CNBC E'nin haberine göre 10 Ocak'ta Ankara Sanayi Odası ve Amerikan Büyükelçiliği tarafından düzenlenecek " ABD İle İş Yapabilme İmkanları Semineri"ne ABD ticaret müsteşarları ; Amer Kayani , James Higgistone , Ekonomi Müsteşarı Scot Marciel , Amerikan Eximbank Bölge Direktörü Peter Ballinger ve Ticaret ve Kalkınma Ajansı Bölge Direktörü Jennifer Snyder katılacak . Sabancı Holding katrilyonluk ödenmiş sermayesiyle , borsanın en büyük sermayeli şirketi oldu . Yine bir Sabancı Holding iştiraki olan Akbank'ın sermayesi de 816 trilyon lira düzeyinde bulunuyor . İlk 10 arasına giren İş Bankası'nın sermayesi 811 , Garanti Bankası'nın 691 , Yapı Kredi'nin 651 , Turkcell'in 500 , Doğan Holding'in 451 , Finansbank'ın 555 , Tansaş'ın 196 ve Şişe Cam'ın da 185 trilyon lira . Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ( TOBB ) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu , vergi konusunda yapılacak çalışmaların , mutlaka ihracatçıları kapsaması gerektiğini , ancak dolandırıcıların kapsam dışı kalmasını istedi . Hisarcıklıoğlu , Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği ( TÜSİAD ) Başkanı Tuncay Özilhan ile birlikte , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'la yaptıkları görüşme sonrası açıklamalarda bulundu . Görüşmede vergi reform paketinin ele alındığını belirten Hisarcıklıoğlu , " Reformda mutabıkız . Fakat muhakkak ihracatçının da kapsanması gerekir . Fakat devleti dolandırmış kişilerin affedilmesine karşıyız . Özilhan da " 180 bin böyle dosya var . Maliye yüzde 90 bu davaları kaybediyor . Oturup bunları temizleyip , beyaz bir sayfa açmakta yarar var " diye konuştu . Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ise mali milatla yasasının pazartesi günü Komisyon'da görüşüleceğini söyledi . Türkiye Bankalar Birliği ( TBB ) Başkanı Ersin Özince , 1001 yılında yaşanan kriz sırasında , kredi kartlarına uygulanan temerrüt ( gecikme ) faizlerinin yüksek olması nedeniyle , Bankalar Birliği olarak faizlerin , cari faizlerin yüzde 50 fazlasından yüksek olamayacağı biçiminde bir karar aldıklarını söyledi . Dün , konuyu gündeme getiren Ankara Ticaret Odası ( ATO ) Başkanı Sinan Aygün ile görüşmesinden sonra açıklamalarda bulunan Özince , Bankalar Birliği olarak toplumda bu konudaki yaraların iyileştirilmesi konusunda üyelerine soruna olumlu yaklaşmaları konusunda tavsiyelerde bulunduklarını anlattı . Bu tavsiyeye olumsuz yaklaşan banka olmadığını , ödeme niyetinde olan tüketicilere pozitif yaklaşıldığını dile getiren Özince , " Bu konuda yapılabilecek en doğru şey , hepimizin ayağını yorganına göre uzatmasıdır " dedi . Özince , tüketicilerin tepkisini olumlu karşıladıklarını vurguladı . ATO Başkanı Sinan Aygün de , sorunun çözümlenmesiyle ilgili yeni bir görüş ortaya attı . Aygün , kart mağdurlarına da İstanbul Yaklaşımı'nın uygulanmasını istedi . Akaryakıt ürünlerine bugünden itibaren geçerli olmak üzere zam yapıldı . Akaryakıt Dağıtıcıları Derneği ( ADER ) , kurşunsuz benzinin yüzde 5. İstanbul Avrupa yakasında , petrol ürünlerinin perakende fiyatları kurşunsuz benzinde milyon 658 bin TL'den milyon 616 bin TL'ye , süper benzinde milyon 661 bin TL'den milyon 619 bin TL'ye , motorinde milyon 505 bin TL'den milyon 549 bin TL'ye çıktı . Milliyet'in ortaya çıkardığı Ankara buluşması'nın kahramanları Tamer Karadağlı ile Deniz Akkaya , dün akşam Park Şamdan'da yemekte buluştu . . . Önceki gün Milliyet'e yaptığı açıklamalarla , Karadağlı ile Akkaya'nın Ankara buluşması'yla ilgili doğruları söylemediğini tek tek ortaya çıkaran taş fırın erkeği'nin yıllık sevgilisi ve bir aylık eşi Arzu Balkan da bu yemekteydi . Önce yalanladılar ama . . . Balkan'ın Milliyet'te dün yayımlanan röportajında , yakında gerçekleşeceğini söylediği yemek , bir sürpriz yapılarak öne alındı . Yemeğin tek bir amacı vardı : Vaziyeti kurtarmak , yani yazılanları aile fotoğrafı'yla yalanlamak . Ankara buluşmasını sorduğumuzda Deniz Akkaya , Ankara'ya gitmediğini , Karadağlı ile buluşmadığını söyledi . Karadağlı ise " Yıllarca Ankara'da yaşadım . Oran'da öyle bir pastane olduğundan bile haberim yok " dedi . Karadağlı'nın eşi Arzu Balkan'ın söyledikleri ise hem eşini , hem de Deniz Akkaya'yı zor durumda bıraktı . Arzu Balkan , Milliyet'e yaptığı açıklamada , 19 Aralık 1001'de Ankaya'ya yataklı ekspres ile gittiğini , kendisini gardan arayan eşinin aynı trende Deniz Akkaya'nın da olduğunu haber verdiğini söyledi . Balkan , eşinin " Gitmedim " dediği pastaneden de kendisini aradığını itiraf etti . Basına duyurulan gizli yemek ! Tamer Karadağlı , eşinin yaptığı açıklamalardan sonra raydan çıkan treni tekrar rayına oturtmak için dün gece çok özel bir yemek düzenledi ! Yemeğin çok özel ve gizli olduğu iddia edilse de ; lokmalar çiğnenmeden önce üç gazete ile Televole durumdan haberdar edildi . Karadağlı , eşi ve 19 Aralık akşamı kendisinin de içinde bulunduğu " Ankara Yataklı Ekspresi"nin sürpriz yolcularından Deniz Akkaya ile Nişantaşı'ndaki buluşmasını , " Gördüğünüz gibi benim çekineceğim bir şey yok . Göğsümü gere gere evlendim . Böyle şeylerin çıkacağını biliyordum . Bunu da insanlara söylüyordum " diyerek açıkladı . Aile fotoğrafı Arzu Balkan ise haberlere gülüp geçtiğini söyledi . Karadağlı , medya mensuplarının önünde Deniz Akkaya'ya , " Bir akşam da seni eve yemeğe bekliyoruz " dedi . Karadağlı , " düşman çatlatmak " için eşi ve Deniz Akkaya ile birlikte " aile fotoğrafı " çektirmeyi de ihmal etmedi . Tamer Karadağlı ile Arzu Balkan'ın aşkları çok eski . . . Ancak , Çocuklar Duymasın'ın Taş fırın erkeği Karadağlı ile yıllık aşkı Arzu Balkan'ın medyayla tanışması yeni . . . Karadağlı , temmuz başında Pelin Batu'nun programına konuk oldu . Karadağlı ile Batu'nun stüdyoda başlayan sohbeti daha sonra Reina'da sürdü . Gece geç saatte Reina çıkışında Karadağlı'nın Batu'nun omzuna el atmış görüntüsü medyaya yansıdı . " Taş fırın erkeği " ile Batu arasında aşk haberleri çıkınca Karadağlı , iki gece sonra mekâna başka bir kadınla geldi . Karadağlı , Arzu Balkan'ı " İşte yıllık aşkım , evleneceğim kadın " deyip , medyayla tanıştırdı . YENİ yıla sevgilisi Tarkan Sualp'in yerine borsacı Can Akçay ile giren Hande Ataizi , duruma açıklık ! getirdi . 1. Can , bizim Tarkan'la ortak arkadaşımız ve en uygun partner oydu " diye konuştu . SEVGİLİSİ Sualp'in ABD'den bugün döneceğini de belirten Ataizi , ilişkilerini daha da sağlamlaştırmak için bir süre ayrılık kararı aldıklarını söyleyip şöyle konuştu : " Birbirimizi çok seviyoruz . 19 yaşında olgun bir kadınım . Tarkan'la ileriye yönelik bir ilişki düşünüyoruz . Geldiğinde oturup evlilik konusu da dahil her şeye açıklık getireceğiz . " HÜLYA Avşar , dün sabah saat 11. Hastaneye tek başına gelen Avşar'ı kayınvalidesi Gülümser Çilingiroğlu yalnız bırakmadı . Avşar , " Cuma olduğu için Kaya babasının mezarını ziyaret edip öyle gelecek . Ameliyattan değil , iğneden çok korkuyorum " dedi . KAYA Çilingiroğlu , hastanede kısa bir süre kaldı . Operasyonu gerçekleştiren Prof . Dr . Işık Akgün , şunları söyledi : " Sol dizdeki yırtığı atroskopi tekniğiyle temizledik . İki gün dinlenecek ve pazartesi fizik tedaviye başlayacak . Üç hafta sonra spora başlayabilir . " " EN büyük hayalim Yılmaz Erdoğan'la oynamak . Ona figüran bile olurum " diyen Tuba Ünsal'ın dileği gerçekleşti . Geçtiğimiz eylül ayında Beşiktaş Kültür Merkezi'ne ( BKM ) kayıt olan Ünsal , Vizontele filminde oynayacak . BKM yetkilileri ise şu açıklamayı yaptı : " Tuba'nın rolünün ne olacağı henüz belli değil ama filmde kesin oynayacak . Tuba , yetenekli ve güzel bir kız . Oyunculuğu beğenilmeseydi BKM bünyesine alınmazdı . Tuba bizimle çalıştığı sürece tüm projelerimizde yer alacak . " İBRAHİM Kutluay'dan ayrıldıktan sonra gece hayatı hızlanan Demet Akalın , " Aşk yaşadığım kişiler adam gibi adam çıkmadı " dedi . Şu anda sevgilisinin olmadığını söyleyen Akalın şöyle konuştu : " Bana çok şeyler vaat eden insanlar gördüm . Gece içkili olduklarında aslan kesiliyorlar , sabah ne söylediklerini hatırlamıyorlar . " Silikonları yenileyecek AKALIN , yıl önce taktırdığı göğüs silikonlarını da " Artık eskidi " diyerek yenilemeye karar verdi . Özcan Deniz hakkında " Karizmayı çizdirdi . Onu plajda beyaz çorapla gezerken gördüm " diye konuşan Akalın , " Özcan'ı beğenirim . Ona aşık bile olmuştum " dedi . Bu isimler hakkında açılan yeni davaların dışında , çok sayıda düşünce suçlusunun yargılandığı davalar devam ediyor . Ankara No'lu DGM , terörist Abdullah Öcalan hakkında merakla beklenen kararını vererek , idam cezasını müebbet ağır hapse dönüştürdü . Karar , Öcalan'ı idam edilmekten kesin olarak kurtardı . Başbakanlık'tan , Adalet Bakanlığı kanalıyla Ankara No'lu DGM'ye gönderilen , Öcalan dosyası , iki haftalık değerlendirme süresinin ardından karara bağlandı . Heyet bu sürede , Öcalan'ın cezasının yakın savaş hali gözönünde bulundurularak , müebbet hapse dönüştürülmeme olasılığını araştırdı . Ancak , OHAL'in yakın savaş tehdidi hali sayılamayacağı görüldü . Heyet , Öcalan'ın idam cezasını müebbet ağır hapse dönüştüren üç sayfalık kararında , " değişen yasa hükümlerinden sanık lehine olanın uygulanacağına " yönelik düzenlemeyi tartıştı . DGM , idamı kaldıran yasa hükmünün , ilgili hükümlüye şartla salıverme ve infaz yasası hükümlerinin uygulanamaya cağını karara bağladığını belirtti . İNFAZ YASASI UYGULAMASI Kararın ardından Öcalan için infaz yasası hükümlerinin uygulanıp uygulamayacağı da tartışıldı . DGM , Öcalan için bunun mümkün olmadığını savunurken , Öcalan'ın avukatları , AB'ye uyum yasalarının cezaların infazına yönelik bir düzenleme getirmediğini , eski infaz yasası hükümlerinin Öcalan için uygula nabileceğini belirtti . İngiltere'de düşünür , ahlakbilimci ve hukukçulardan oluşan ve biyolojik etik araştırmaları yapan Nuffield Biyoetik Konseyi , yargıçların " suç geni " taşıyanlara daha hafif ceza vermesini önerdi . Konsey bu kişileri hapis cezasına çarptırmak yerine tedavi görmeleri ve çeşitli sosyal haklardan yoksun bırakılmaları gerektiğini savundu . Öneriye suç kurbanlarının haklarını koruyan dernekler tepki göstererek , bunun hafifletici neden olarak görülmesi halinde , suçun cezalandırılması konusunda büyük bir boşluk yaratılacağını savundu . Naci Ünver ( Yargıtay Daire Başkanı ) : İnsancıl bir yaklaşım Bu konuda iyileştirme ve değiştirme amaçlı bir infaz sisteminin geliştirilmesi lazım . Bu tür suçlular için bu işin özüdür . Bir kişi suç genleri nedeniyle suç işlemeye eğilimli bir kişi ise bunun bir kere tedavi yöntemiyle normal insanlar düzeyine getirilmesinin daha akılcı olması gerekir . Rehabilitasyon merkezlerinde uzmanların denetimi altında geliştirme ve değiştirme programı uygulanmasını akla uygun buluyorum . Bu suçu hafifletmekten ziyade bu kişileri tedavi etmek ve değiştirmek olanağı varsa bu yola gitmenin de yararı var . Örneğin bazı tipler var ki sürekli çalar , sürekli saldırır . Bunların tedaviye aslında gereksinimi var salt ceza vermekle olmaz . Bu yaklaşımı insancıl ve toplumsal gerçekliği olan bir yaklaşım olarak görüyorum . Suç cezasız kalmamalı ama tedavi destekli bir cezalandırma olmalı . Bahadır Bakım ( Psikiyatr ) : Ceza ehliyeti önemli Genetik suç , henüz ne kanıtlanmış ne de belirlenmiş bir olgu değil . Bunlar sadece hipotez ama sonuçta insanlar hiçbir şekilde hiçbir konuda hiç bir durumlarıyla sınıflandırılmamalı diye düşünüyorum . Bu şeker hastaları için de geçerli , psikiyatrik hastalık içinde geçerli . Bazı hastalıklarda özellikle şizofreni gibi psikolozlarda kişiler yaptıklarından dolayı ceza almıyorlar . Bu durumlar dışında ister kişilik bozukluğu olsun , isterse depresyon olsun kişiler yaptıklarından dolayı ceza alabiliyorlar . Burada önemli olan ceza ehliyetinin olup olmaması . Böyle bir genin varlığı söz konusu değil ama kesin olarak " suç geni " ispatlanırsa , zaman cezalandırma da iyileştirme amaçlı olmalıdır . Prof . Dr . Hakan Şatıroğlu ( Gen . bilimci ) : Gen tek belirleyici değil Bu durum belki bir hafifletici neden sayılabilir ama suçtan tamamen arındırmaz diye düşünüyorum . Nedeni ise sadece suç genimiz yok , her türlü genimiz mevcut ve genler tek başına birşey ifade etmez . Genleri , çevre koşulları , kültür , yetiştirilme durumu eğitir . Bugün bizim sahip olduğumuz iyi ya da kötü birçok genimiz var . İyi genlerimizin çoğunu geliştiremediğimiz için kullanamıyoruz . Kötü genlerimizin sonuçlarını da genellikle eğitimle törpülediğimiz için ortaya çıkarmıyoruz . Bugün " suç geni " var demek de mümkün değil , ama değişik merkezlerde yıllardır süren insan genomu projesi tamamlandığında bunu söyleme şansımız küçük bir ihtimal de olsa olabilir . Bu genlere müdahale etmek oynamak doğru mu ? Bu da ayrı bir etik konu . Olsa da " suç geni vardır , suçtan muaf edelim " demek çok doğru olmaz . Prof . Dr Kayıhan İçel ( ceza hukukçusu ) : Modern hukuka özgü Ceza hukukunun , suçluyu cezalandırmak ve ıslah etmek şeklinde iki yönü vardır . Bunun için bazen ceza yeterli olmaz , bazen de ceza bu amaca ulaşılmasına imkan vermez . Bu nedenle modern ceza hukukunda bir başka yaptırım türü daha vardır ; güvenlik önlemleri dediğimiz emniyet tedbirleridir . " Bazı suçlular genetik özelliklere sahiptir . " Suçlunun tedavi edilmesi ve emniyet tedbirlerinin uygulanması gerekir " dediğimiz takdirde de ceza birşey ifade etmez . Ceza bazen suçlunun , suç karakterini daha da artırır . Bu nedenle etik kurulun görüşünün aslında modern ceza hukukun amaçlarından birisini oluşturduğunu söyleyebiliriz . Atina Büyükelçiliği'nde görevli Türk diplomat Haluk Sipahioğlu'nun öldürülmesi olayında bir perde daha aralandı . 16 Kasım Örgütü üyesi " Mihalis " kod adlı Savvas Ksiros'un Sipahioğlu cinayetini üstlenmesinin ardından çalışma yapan Türk istihbarat birimleri , söz konusu kişinin Yunan istihbaratı ile çalıştığı yönünde bulgulara ulaştı . 1996 96 yıllarında PKK'nın Yunanistan sorumlusu olarak görev yapan ve 1998 yılında güvenlik güçlerine teslim olan Mahir kod adlı Fethi Demir , istihbarat birimlerine , 16 Kasım ile Yunan istihbaratı arasındaki ilişkiyi gösteren önemli bilgiler verdi . Demir , PKK KADEK'in Yunanistan'daki faaliyetlerini organize eden Emekli Amiral Andonis Naksakis ile yaptığı görüşmede , " Türk'ü , 16 Kasım'ın öldürdüğünü mü sanıyorsun ? Onu bizimkiler öldürdü " dediğini , bu ifadeyle neyi kastettiğini sorması üzerine , " 16 Kasım'ı idare eden Yunan istihbaratının bu suikastı gerçekleştirdiğini " belirttiğini söyledi . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , iktidara geldiklerinde dokunulmazlıkları sınırlandıracaklarını belirterek , " Dünyanın hiçbir demokrasisinde , Türkiye'de bu seçimde olduğu gibi adayların yüzde 15'i arananlardan , sanıklardan oluşmaz . Milletvekilliği halka hizmet içindir , savcıdan , hâkimden kaçmak için değildir " dedi . CHP'nin 550 milletvekili adayı , partili belediye başkanları , il ve ilçe başkanları dün Ahmet Taner Kışlalı Salonu'nda gövde gösterisi yaptı . Salona , Kemal Derviş , Prof . Dr . Yaşar Nuri Öztürk , Bayram Meral ve Zülfü Livaneli ile gelen Baykal , " Başbakan Baykal " sloganlarıyla karşılandı . Sinevizyon gösterisi sırasında , Atatürk , İsmet İnönü ve Başbakan Bülent Ecevit alkışlandı . Ünlü dev kadroda yok DSP'den ayrılarak CHP'ye katılan eski Spordan Sorumlu Devlet Bakanı Fikret Ünlü ise dev kadro olarak anons edilmedi . Salondan erken ayrılan Ünlü'nün Derviş , Öztürk ve Meral'in sahneye çağrılmasına rağmen kendisinin davet edilmemesine tepki gösterdiği iddia edildi . Ünlü , iddiaya " Alınganlık göstermem için bir neden yok " diye yanıt verdi . Kasım'ın kader seçimi olduğunu belirten Baykal , ekonomik krize değinerek , " Kurtuluş Savaşı'nda yedi düvele karşı kazanılan zaferi şimdi ekonomik kurtuluş mücadelesinde kazanacağız " dedi . Hükümete yüklenen Baykal , şöyle devam etti : " milyonu işsiz bırakacaksın . Milletin ağzındaki lokmayı alacaksın . Elbette millet öfkelenecek . Şimdi öfke zamanı . Millet sizi iktidardan indirecek . Yaşananları kabul etmeyeceğiz , yaşatanların yakasından tutup indireceğiz , öfke boşuna değil . " Öztürk de Türkçe ezanla ilgili soruları , " Genel başkanın saf ve temiz duyguları istismar edildi . Bu iddialar ve iftiralar , tarih sayfasında kirli iftira olarak yer alacaktır " diye yanıtladı . AKP Grup Başkanı Bülent Arınç , DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'in partisine yönelik " yeşil elma " benzetmesini " yakışıksız bulduğunu " belirterek , " Eminim ki Çiller , DYP barajı aşarsa seçimlerden sonra hükümet kurma ihtimali ortaya çıktığında bugünkü sözlerinin hepsini bir kenara atıp AKP ile hükümet kurmakta beis görmez " dedi . Çiller'in , 1995 seçimlerinden önce , " RP hakkında da çok kötü sözler söylediğini " ifade eden Arınç , ancak seçimlerden sonra " RP ile hükümet kurmak için büyük bir iştah gösterip Erbakan'a doğru kollarını açarak koştuğunu " kaydetti . Arınç , sözlerini şöyle sürdürdü : " Dolayısıyla zamanki sözleriyle yaptığı davranışlar arasındaki tutarlılık , bugünkü sözleriyle bundan sonra yapacağı hareketler arasındaki tutarlılığın göstergesidir . Çiller , yanlış bir siyaset takip etmektedir . AKP iktidara en yakın partidir . DYP bu siyaset içinde yer almış köklü siyasi partilerimizden birisidir . Çiller'in AKP'yi küçümsemesi , hafife alması , onu tehlike olarak görmesi hiç önemli değildir . Bir siyasi partinin genel başkanına bu tür tavırların , bu sözlerin yakışmadığını ifade etmek istiyorum . " Arınç , AKP'nin başbakan adayı konusunda da , Recep Tayyip Erdoğan dışında partisinden 15 10 isim çıkacağını söyledi . İş dünyasının önde gelen isimleri , dün akşam işadamı Mustafa Özkan'ın Yeniköy'deki yalısında CHP kurmaylarıyla biraraya geldi . Yemeğe iş dünyasından Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sakıp Sabancı , Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan , Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı , Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk ve Murat Vargı'nın da bulunduğu bir grup işadamı katıldı . Yemekte , CHP lideri Deniz Baykal'ın yanısıra kurmaylarından Kemal Derviş ve Bülent Tanla da bulundu . Davetlilerin hemen hemen hepsi toplantıya eşleriyle katılırken Baykal ve Derviş yalnız geldi . Beş saat süren davetin sonunda Baykal şunları söyledi : " Bu bir sosyal temas . İşadamlarıyla sohbet ettik . Aynı zamanda Sayın Özkan'ın doğum gününü kutladık . " DEHAP , seçime girebilmesi için gerekli örgütlenmeye sahip olup olmadığını araştıran Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'na , başsavcılık tarafından partinin örgütlenmesinin tamamlandığını gösteren disketi gönderdi . Kanadoğlu ise , HADEP hakkında açılan kapatma davasına ilişkin ek bilgileri Anayasa Mahkemesi'ne iletti . DEHAP , Kanadoğlu'nun partiye gönderdiği " Sadece altı ilde örgütlenmeniz tamamlanmış durumda " şeklindeki yazısına yine başsavcının belgeleriyle yanıt verdi . DEHAP , Yargıtay Başsavcılığı Siyasi Partiler Sicil Müdürlüğü'nce yaklaşık iki ay önce kendisine gönderilen , 65 ilde örgütlenmesini tamamladığına ilişkin bilgileri içeren disketi , Kanadoğlu'na savunma olarak geri gönderdi . Yüksek Seçim Kurulu ( YSK ) , GP'nin Telsim operatörü kullanıcılarına gönderdiği propaganda içerikli mesajların , seçim yasakları kapsamına girdiğine karar verdi . Ancak cezai işlem yapmak için kendisine doğrudan şikâyet yapılmasını beklemeyi kararlaştırdı . YSK , cep telefonu mesajları konusunda kurula doğrudan bir şikâyet yapılmadığı için Telsim aleyhinde cezai işlem yapmadı . YSK , şikâyet gelmesi durumunda Telsim'e verilecek cezayı da tartıştı . Üyeler , yasada açık bir cezai işlemin öngörülmemesi nedeniyle ilgili cep operatörünü , Telekomünikasyon Kurulu'na ceza verilmesi istemiyle şikâyet edecek ve kurulun kararını bekleyecek . Yüksek Seçim Kurulu , seçim döneminde yayın ilkelerine aykırı yayın yapan Kanal , Star , Star Max televizyon kanallarına verilen kapatma cezalarının " derhal " uygulanmasını isterken , Hazine yardımı alamayan YTP'nin 46 ilde örgütlendiğini Maliye Bakanlığı'na bildirdi . YSK , önceki gün seçim yasaklarına aykırı hareket ettikleri gerekçesiyle Uzan Grubu'na ait Kanal , Star ve Star Max kanalları ile Habertürk kanalına verdiği kapatma cezalarının derhal uygulanmasını istedi . Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'nun dün YSK'dan , yayın kuruluşlarına verdiği cezaların uygulama tarihlerini bildirmesini istemesi üzerine , kararları kesin olan YSK , verilen cezaların " derhal " uygulanması gerektiğini RTÜK'e iletti . YTP Genel Başkanı İsmail Cem , Meclis'in tatile girmesinin ardından seçim kampanyasına bıraktığı yerden başladı . Partinin kuruluşunu açıkladığı basın toplantısında " Artık yeni şeyler lazım , cancağızım " diyerek Mevlana ile yola çıkan Cem , dün de Mevlana türbesini ziyaret ederek , seçim duası etti . Cem , " Türkiye'nin geleceği ve önümüzdeki seçimlerden sonra işsizlerin işe kavuşması , unutulmuşların toplumda hak ettikleri yere gelmesi için " dua ettiğini söyledi . DYP lideri Tansu Çiller , Kasım sabahında AKP ile koalisyon yapmak yerine tekrar seçim istemeyi tercih edeceklerini söyledi . İzmir'de üç gün sürecek seçim gezisine çıkan Çiller , 1996'de Refahyol'un kuruluşuna tepki göstererek DYP'den istifa eden Turan Arınç'la Mehmet Ali Bayar'ın partiye giriş belgesini imzaladı . Çiller , daha sonra Seferihisar ve Urla'da seçim turu attı . Çiller , her iki ilçede de kadınların yoğun ilgisiyle karşılaştı . AKP : Demirkazık bizden değil TBMM resepsiyonunda DYP Tunceli Milletvekili Kamer Genç'le arasında geçen konuşmaları basına yansıyan Nil Demirkazık , AKP yönetimini kızdırdı . AKP Genel Başkan Yardımcısı Murat Mercan , Demirkazık'ın üyeleri olmadığını ve partileriyle hiçbir ilişkisi bulunmadığını belirtti . Mercan , şunları söyledi " Demirkazık , her Türk vatandaşının hakkı olduğu gibi AKP'ye milletvekilliği aday adaylığı için başvurmuş , fakat listelere girememiştir . " Kemal Derviş artık akrabalarında Eski Devlet Bakanı Kemal Derviş , istifasından hemen sonra Pembe Köşk'teki lojmanını boşaltmıştı . Derviş , ardından eşyalarının bir kısmını Ankara'da yaşayan akrabalarının yanına bırakıp kendisi de Hilton Oteli'ne yerleşti . Yaklaşık dört hafta Hilton'da kalan Derviş , bunun karşılığında otele bin dolar ödedi . Otel fazla dolu olmadığı için Derviş'e yaklaşık yüzde 50 oranında indirim yapıldı . Derviş , otelden ayrıldıktan sonra da akrabalarının yanında kalmaya başladı . Walessa Halil oy peşinde HASAN ÖZBEK Isparta DHA Isparta'dan bağımsız milletvekili adayı olan Halil Doğan , eşekli seçim kampanyasını daha ilginç yöntemlerle renklendirdi . " Walessa Halil " lakabıyla tanınan Halil Doğan , önceki gün de bir hamal tutup sırtındaki küfeye bindi ve tüm partilerin bayrakları ile donattığı eşeğinin yularından tutup Isparta'yı sokak sokak dolaşıp seçmenden oy istedi . Bakan seçmenine traktör dağıttı Çevre Bakanı Fevzi Aytekin , seçim bölgesi Tekirdağ'ın köylerinde bakanlık olanaklarıyla traktör dağıtıyor . Aytekin , Tekirdağ'ın ilçe , belde ve köylerine bu yıl içinde bakanlık bünyesinden 50 traktör , 16 römork , 10 kamyon , iki vidanjör ve bir çöp konteyneri yardımında bulundu . Aytekin'in gönderdiği son iki traktör Çorlu'nun Pınarbaşı ve Kırkgöz köy muhtarlarına törenle teslim edildi . Aleviler birleşme yolunda Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliği ( ABKB ) Genel Başkanı Ali Doğan , Alevi Bektaşi Federasyonu nun ( ABF ) kurulmasına ilişkin dilekçeyi bugün Ankara Valiliği'ne sunacaklarını bildirdi . ABKB Genel Sekreteri ve Pir Sultan Abdal Derneği Başkanı Kazım Genç , ABF'nin hiçbir siyasi örgütle ilgisi olmadığını söyledi . Genç , AB uyum yasaları çerçevesinde federasyon kurma hakkı edindiklerini belirterek , bundan sonra çalışmalarını Alevi Bektaşi Kuruluşları Birliği Federasyonu ( ABF ) adı altında yürüteceklerini söyledi . Bazı şirketler , reklamın pahalı olduğunu ve şu anda buna bu kadar para harcayamayacağını düşünürler . Ancak , her zaman bu durgun dönemlerde yapılan akıllı reklamların kazandırdıkları kriz sonrası dönemde haklılığını gösterir . Belki bir dönem zorlanırlar ama sonrasında meyvelerini alırlar . Eğer rakipleriniz vazgeçtiyse sıra sizde demektir . Kimsenin ne yapacağını bilmediği dönemlerde geniş bir alan açılır önünüze ve yepyeni sözler söyleyip , yepyeni uygulamalar yapabilirsiniz . Reklamcılık yarışma sanatıdır . Herkes aynı anda bağırır , sizin ne dediğiniz önemlidir . Kriz dönemlerinde ise sesler alçalır , sesinizi duyurmak çok kolaydır . Ayrıca , bu dönemlerde geri kalırsanız bu kas geliştirmeye iki yıl gidip sonra beş yıl ara vermeye benzer . Eski formu yakalamanız neredeyse imkânsızdır . Dünyanın en büyük üç reklam ajansından biri olan , DBB Worldwide'ın Başkan yardımcısı James Best reklamın bir yarışma sanatı olduğunu söyleyerek , " Güçlü şirketler , cesaretli şirketlerdir . Kimsenin reklam harcamasına cesaret etmediği bir dönemde yenilikleri dener , müşteriyle bağını kesmez ve reklamını yapar . Kriz bittiğinde , rakipleri her şeye sıfırdan başlarken , reklamveren şirket , yoluna daha emin adımlarla devam eder " dedi . Şirketinin 10 farklı ülkeden gelen yöneticilerine yönelik bir haftalık eğitim programı için Türkiye'ye gelen Best , reklamverenlere Milliyet aracılığıyla tüyolar verdi . İşte , dünyanın en çok ödüllü reklam ajansının tepesindeki yöneticinin kriz dönemlerinde uygulanacak stratejilerle ilgili görüşleri : Güçlü ve sağlıklı gösterir Kriz dönemlerinde ilk olarak neden reklam harcamaları kesintiye uğrar ? Dünyanın her yerinde ekonomi kötü duruma düştüğünde reklam harcamaları hassaslaşır . Bu bir kişinin kas yapmaya karar vermesine benzer . Spor salonuna gidersin , ama para ödemek zorundasın . Ardından sürekli ve düzenli şekilde devam etmeli , yorulmalısın . Ama iki hafta ya da bir ay sonra kasların gelişir , çekici görünürsün ve sağlıklısındır . Tersi durumda ise , jimnastiğe gitmezsin , paranı saklarsın , terlemez ve yorulmazsın . Ancak , kasların bir süre sonra gerçeği gösterir , kötü görünürsün . Reklamcılıkta benzer bir mantıkla işler . İpin ucunu hiçbir zaman bırakmamalısın . Güçlü , sağlıklı ve iyi görünmenin yolu reklamdır . Müşterilerinle bağlantını kesmemeli , onlara neden senin ürününü seçtiklerini unutturmamalısın . Reklamı keser ve bir bakayım etraftakiler ne yapıyor mantığıyla düşünürsen işte zaman gerçekten kaybedersin . Kriz dönemlerinde reklamın şirketlere ne gibi yararı olur ? Halihazırda büyük ve büyüyen şirketlerin anahtarı reklamdır . Yeni ekonomi düzeni , cesaretli ve müşterileriyle ilişkiyi kesmeyen şirketlerin en zor şartlarda bile daha güçlü olduğunu gösteriyor . Rekabetin mantığında da bu yatar . Bu nedenle ekonomilerin en tehlikeli olduğu dönemlerde yarışı ya kazanır ya kaybedersiniz . DBB , 11 yılda 151 ödül topladı Dünyanın en büyük ikinci reklam ajansı olarak bilinen DDB Worldwide , 1949 yılında kuruldu . Direkt pazarlama , satış promosyonları ve klasik reklamcılık alanında yaratıcılıkta devrim anlayışıyla çalışıyor . Yıllık cirosu 19,1 milyar dolara varan şirketin , 99 ülkede 106 ofisi bulunuyor . DBB , son 11 yılda 151 Cannes Lions ödülü ile dünyanın en yaratıcı ajansı olarak anılıyor . DBB'nin Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan Best de Reklam Oscarı olarak bilinen Grand Prix ödülüne sahip . Oxford Üniversitesi mezunu Best , 1981'den bu yana DDB'de çalışıyor . Best , 1996'den bu yılın mayıs ayında kadar İngiltere Reklamcılar Derneği Başkanlığını da yürüttü . Enflasyonda yılsonu hedefine ulaşılıyor . Eylül itibariyle yıllık enflasyon , toptan eşya fiyatlarında ( TEFE ) yüzde 40. Buna göre yıllık enflasyon , geçen yılın aynı döneminin , TEFE'de 55. Yıllık enflasyon TÜFE'de son 19 ayın , TEFE'de son 18 ayın en düşük seviyesine indi . Eylül ayı itibarıyla yıllık bazda yüzde 56 olan TÜFE , 1001 nisan ayından bu yana ilk kez yüzde 40'ın altına düştü . DİE'den yapılan açıklamaya göre , eylülde , bir önceki aya göre , toptan eşya fiyatları yüzde 5. Geçen yıl eylül ayında , TEFE'deki artış yüzde 5. Buna göre , aylık bazda enflasyon oranları , 1001 yılı Eylül ayına göre toptan eşyada 1. aylık artış yüzde 10. Geçen yıl bu rakamlar sırasıyla yüzde 61. Öte yandan , eylül itibariyle 11 aylık ortalamalara göre yıllık enflasyon , toptan eşyada yüzde 65. Tarım fiyatları yüzde arttı Eylülde imalat sanayi fiyat artışları ise toplamda yüzde 1. DİE verilerine göre eylülde tarım fiyatları da yüzde 4. En pahalı il Adana Türkiye genelinde eylül ayında tüketici fiyatlarındaki ortalama artış yüzde 5. Aynı dönemde , fiyatların en fazla arttığı il ise yüzde 4. İstanbul'de meyve sebze ateş pahası İstanbul Ticaret Odası'nın ( İTO ) 1995 bazlı yeni İstanbul Ücretliler Geçinme Endeksi'ne göre , eylül ayında perakende fiyatlar yüzde 5. Toptan fiyatlar ise yüzde 1. İTO'dan yapılan açıklamaya göre , yıllık ortalama artışlar perakende fiyatlarda yüzde 55. Bir önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında , perakende fiyatlar yüzde 59 , toptan fiyatlar ise yüzde 55. Eylülde İstanbul'da en çok fiyat artışı yüzde 11. Türkiye Coca Cola , İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'na ( İMKB ) kote olma kararı aldı . Karar , Türkiye ve dünya Coca Cola yönetiminin ortak kararı olarak alındı . Şirketin yüzde 15 veya 10'sinin Nisan 1005'e kadar halka arzı planlanıyor . Yüzde 40'ı Anadolu Grubu'na ait olan şirketin hisselerinin halka arzını yurtdışında Salomon Smith Barney , yurtiçinde ise İş Yatırım Menkul Değerler gerçekleştirecek . Ciro 650 milyon dolar Türkiye Coca Cola geçen yıl 650 milyon dolarlık ciro elde etti . Bu cironun 50 milyon doları Türkiye dışında üretim yapılan Azerbaycan , Kazakistan , Türkmenistan ve Kırgızistan'dan sağlandı . Geçen yıl satışları yüzde oranında düşen Coca Cola bu yıl yüzde oranında büyüme bekliyor . Öte yandan Türkiye'de kişi başına düşen Coca Cola tüketimi yılda 65 şişeyken tüketimin 10 şişe olduğu Türk Cumhuriyetleri'nde de satışlarda artış hedefleniyor . En büyük ortak Efes Anadolu Grubu ve yine grubun sahibi olduğu Efes İçecek ile birlikte Türkiye Coca Cola'daki hisse payları yüzde 40 . Anadolu Grubu'nun şirketteki payı yüzde , Efes'in ise yüzde 55 . Efes Grubu , yedi yıl önce aldığı stratejik kararla Coca Cola'nın Türkiye'deki üretimini üstlendi . Cola Cola İçecek Üretim A. Bu fabrikalarda yılda 500 milyon şişelik üretim kapatesi bulunuyor . Türkiye , Coca Cola tüketiminde Avrupa pazarında altıncı , dünyada ise 16'inci sırada yer alıyor . Vestel , elektronik sektöründe bir dünya markası olan Victor Company of Japan ( JVC ) ile işbirliğine imza attı . İşbirliği ile Türkiye'de JVC ürünleri artık Vestel güvencesi altında satışa sunulacak . Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu , JVC ile yaptıkları işbirliğinin ileride üretime kayacağını söyledi . Zorlu , anlaşmanın tanıtıldığı toplantıda yaptığı konuşmada , Vestel'in dünya televizyon üretiminin yüzde 5. Dünya şirketi olma yolunda olduklarını belirten Zorlu , Vestel'in ihracatta ilk defa bu yıl milyar doları geçtiğini vurgulayarak , " 1005 yılı ihracat hedefimiz 1. Zorlu , Türk tüketicisini Japon teknolojisinin ulaştığı son nokta ile tanıştıracakların kaydederek , böylece Türk elektronik üreticilerinin de bu üstün teknolojik seviye ile kendisini karşılaştırma fırsatı yakalayacağını bildirdi . Zorlu , " Asya kaplanlarının en büyüğü olan Japonya ile AB yolunda ilerleyen Türkiye'nin , yaratacağı ortak sinerji , bulunduğumuz bölgeler açısından da çok önemli sonuçlar doğurabilecektir " dedi . Hayaller ortaklığa döndü JVC Asya ve Ortaoğu Başkanı Tsutomu Urabe , Vestel ile hayallerinin birbirine çok benzediğini kaydederek , Vestel'in önümüzdeki dönemde JVC'nin , tüm müşterilerinin kendisine duyduğu güveni Türk tüketicisinin de bulabileceğini söyledi . Siyasi parti liderleri , Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği'nin ( MÜSİAD ) düzenlediği Dokuzuncu MÜSİAD Uluslararası Fuarı'nın açılışında bir araya geldi . 160 firma Törende yanyana oturan SP Genel Başkanı Recai Kutan ile AKP Genel Başkan Yardımcısı Abdullah Gül'ün fuarı ayrı ayrı gezdikleri dikkat çekti . Açılışa ayrıca BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu , LDP lideri Besim Tibuk , İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna , AKP milletvekili adayı Kürşat Tüzmen , TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu , TİM Başkanı Oğuz Satıcı ile İran , Filistin , Ürdün , Lübnan , Suriye , Malezya , Rusya ve Bulgaristan'dan temsilciler katıldı . MÜSİAD Başkanı Ali Bayramoğlu , İstanbul'da CNR Uluslararası Fuar Merkezi'nde düzenlenen fuara 160 firmanın katıldığını söyledi . IMF , seçim sonrası kurulacak hükümetin istemesi halinde yapılan anlaşmaları yeniden müzekere etmeyecek . 4'üncü gözden geçirme çalışmalarına İstanbul'dan başlayan IMF Türkiye Masası Şefi Juha Kahkonen ve Türkiye Temsilcisi Odd Per Brekk , dün hızlı bir görüşme turu gerçekleştirdiler . Sabah Çırağan'da iktisatçılarla bir araya gelen Kahkonen ve Brekk , Prof . Dr . Asaf Savaş Akat , Prof . Dr . Taner Berksoy , Prof . Dr . Refik Erzan ve Uğur Gürses'in katıldığı toplantıda özellikle seçim sonuçlarının ekonomiye etkisini sordu . Programdan sapma olur mu ? Toplantıda seçim sonrasında programda bir sapma olur mu ? sorusuna cevap arayan IMF yetkilileri , kurulacak yeni hükümetin gündeme getirmesi halinde yeni bir pazarlığa açık olmadığı izlenimini verdi . Kahkonen'in görüşme turunun ikinci durağı Yabancı Sermaye Derneği oldu . Daha sonra Türkiye Sanayicileri ve İşadamları Derneği'ne ( TÜSİAD ) , Bankalar Birliği'ne ve son olarak da Türkiye İhracatçılar Meclisi'ne ( TİM ) giden Kahkonen , görüşmelerin ardından yöneltilen sorulara yanıt vermekten kaçındı . TÜSİAD'daki görüşmede ağırlıklı olarak büyüme ve enflasyon gündeme geldi . Çin'den milyon turist gelecek , turizm patlayacak hayali fiyaskoya dönüştü . Yılın ilk sekiz ayında beklenen milyon turistin sadece 19 bin 99'u geldi . Çin'in Rusya'dan aldığı Varyag gemisinin Boğazlar'dan geçişine uzun süre izin verilmemesi üzerine başlayan pazarlıklarda Çin Hükümeti , Türkiye'ye yılda milyon turist gönderecekleri vaadinde bulunmuş , gelişme turizm çevrelerinde büyük yankı uyandırmıştı . İki ülke arasında Türkiye'nin Resmi Turist Güzergahı kabul edilmesini öngören mutabakat zaptının imzalanmasının ardından , Turizm Bakanlığı Çin'de büro açmış , bu ülkede tanıtım için önemli bir bütçe ayrılarak tanıtım atağına geçilmişti . Bu arada turist rehberleri içinde Çince kursları açılmıştı . İlk kafileyi bakan ağırladı Mayıs ayında yapılan görüşmelerden sonra , bizzat dönemin Turizm Bakanı Mustafa Taşar , Çin'den gelen ilk 100 kişilik turist kafilesini İstanbul'daki Çin restoranında ağırlamış , Çinlilerle bol bol fotoğraf çektirmişti . Ancak Türk turizmcilerin bütün çaba ve beklentilerine karşın , 1001 yılında gelen turist sayısında , 1001 yılına göre sadece bin kişilik bir artış oldu . 1001 yılında Türkiye'ye 18 bin 545 Çinli turist gelmişti . Yılın geri kalan dört ayında şimdiye kadar gelenlerin yarısı kadar daha turist gelse dahi , milyon turist beklentisini hayal olmaktan kurtaramayacak . 100 bin başarı olur Turizm Bakanlığı yetkilileri , " Çin'den milyon turist gelecek " beklentisinin , gerçekçi olmadığının ilk günden beri farkında olduklarını belirtiyorlar . Yetkililer , bu yıl 50 100 bin arasında Çinli turist getirmenin bile Türkiye için büyük başarı olacağını söylediler . Yetkililer , " Önümüzdeki yıllarda bizim öngördüğümüz ve gerçekçi bir rakam olan 50 ila 100 bin arasında Çinli turist Türkiye'yi ziyaret edebilir " dediler . Koç Holding CEO'su Bülend Özaydınlı , seçimin Türkiye'nin önündeki en önemli fırsat olduğunu belirterek , " Seçim sonrası , kahve köşelerinde Ne olacak bu Türkiye'nin hali konuşmaları yapıp hayatı kendimize zindan edeceğimize , geleceğimize sahip çıkmalı ve ülkemizi istikrara taşıyacak iktidarı belirlemeliyiz " dedi . Özaydınlı , Koç Topluluğu bilgilendirme toplantılarının sekizincisinde yaptığı konuşmada , siyasi istikrar sağlanamazsa , iki yıldır yapılan özverilerin boşa gideceğini belirterek , " Kabus tablosunu bir daha görmek istemiyoruz " dedi . Yangın sönmedi " Vatandaşlık görevimizi yaparak tercihleri ortaya koyalım , güçlü bir hükümete bu ülkeyi kavuşturalım " diyen Özaydınlı , şöyle konuştu : " Bundan öncekileri dinledik de ne oldu ? diye küskünlük içine girip oy kullanmazlık etmeyelim . Oy hakkının kullanılması lazım ki şikayet etmekte kendimizde hak görelim " dedi . Kriz döneminde alkışlanacak adımlar attıldığını vurgulayan Özaydınlı , " Yangın kontrol altına alındı ancak sönmedi . Her an ters yönde esen bir rüzgâr Türkiye'yi yeniden ciddi bir yangının içine sürükleyebilir ve korkarız ki bu kez yangını kontrol etmek kolay olmayacaktır . " Türkiye tramplenin ucunda Özaydınlı , seçimden çıkacak iktidardan beklentilerini ; ekonomik programın sürdürülmesi , AB uyum yasalarının uygulanması , Kıbrıs sorununun çözülmesi , kamunun ekonomideki payının küçültülmesi , özerk kurulların çalıştırılması , vergi reformu , özelleştirme programını gerçekleştirmesi , bankacılığın ekonomiye kazandırılması , üretimi canlandırıcı önlemler , güvenilir sermaye piyasası oluşturulması , yatırımları özendirmesi ve iş kanunu taslağının yasalaştırılması olarak sıraladı . Bunların sağlanması ile Türkiye'nin Avrupa'nın refah düzeyine ulaşacağını belirten Özaydınlı , " Türkiye , tramplenin ucundan güçlü bir hamle ile daha yukarılara sıçrayabilir " dedi . Fiat Uluslararası İş Geliştirme Bölümü Başkanı Jan Nahum'un geçtiğimiz hafta Paris'ten yaptığı " Doblo elden gidebilir " açıklaması Koç Holding'te kelimenin tam anlamıyla soğuk duş etkisi yarattı . Tofaş hisselerinin borsada yüzde civarında değer kaybetmesine de neden olan bu sözlerin üzerine Nahum , Koç Holding'in CEO'su Bülend Özaydınlı'dan bir telefon aldı . Özaydınlı , Nahum'a sözlerinin yanlış anlaşıldığını belirterek " Bu tür görüşlerini önce Koç Holding'le paylaşması gerektiğini " söyledi . Bunun üzerine Nahum , ertesi gün bazı TV'lerde sözlerinin yanlış anlaşıldığını , Doblo'nun tehlikede olmadığını açıkladı . Rahmi Bey mektup yazardı Özaydınlı , Nahum'un " heyecanlı " kişiliğinin de etkisiyle " gereğinden fazla heyecanlı " bir konuşma yaptığı görüşünde . " Doblo , Jan Nahum'un çocuğu gibi . Bu sözler de , çocuğunu korumak isteyen bir babanın refleksiyle sarfedilmiş sözler " diyen Özaydınlı , Doblo'nun Fiat'ın en kârlı projelerden biri olduğunu söylüyor . Fiat'ın bu yıl Doblo satışlarını yüzde 50 artırdığını kaydeden Özaydınlı , " Fiat , Doblo'yu bu kadar düşük maliyetle ve yüksek bir kaliteyle başka yerde üretemez . Bu otomobilin üretiminin Türkiye'den alınması akıl dışı bir hareket olur " diyor . Jan Nahum , Tofaş'ta çalıştığı dönemde sert açıklamalarıyla sık sık gündeme gelen bir yöneticiydi . Nahum'un geçmişte bu tür açıklamaları nedeniyle , Koç Holding Başkanı Rahmi Koç'tan birkaç kez " sitem mektupları " aldığı iddia ediliyor . Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Nejat Arseven , SSK prim borçlarının en az yüzde 50'sini ödeyenlere kalan bakiyelerini sekiz eşit taksitte ödeme imkânı getirdiklerini açıkladı . Daha önce kuruma borçlu olan işverenlerin borçlarının yıllık yüzde faizle 18 ay taksitlendirildiğini anlatan Arseven , bazı işverenlerin ödemelerini aksattığını , bu nedenle Bakanlar Kurulu ve SSK'ya başvurduklarını kaydetti . Bu başvurular karşısında SSK Yönetim Kurulu'nun bir karar aldığını anlatan Arseven , buna göre 18 aylık taksit tutarının en az yüzde 50'sini ödemiş , ancak bazı taksitleri ödeyememiş olan işverenler için 18 ayın bitimine iki ay kalmış olması dikkate alınarak kalan borçlara sekiz eşit taksitle ödeme imkânı getirildiğini bildirdi . Bergamalı köylülerin çevreci eylemi , altın çıkarılmasını durduramadı ama dünyanın en çevreci madenlerinden birini yarattı . Altın madeninin çevreci bir yapıya kavuşmasıyla da , kadınların madene olan ilgisi arttı . Maden karşıtı köylerden eylemlere katılan kızların yanı sıra , mühendis ve tekniker kızlar da , burada çalışmaya başladılar . Ovacık Altın Madeni yönetiminden alınan bilgiye göre ; 16 Aralık 1001'ye kadar 5. Bunun toplam değeri 56. ( 85. Bu paranın yüzde 55'ü devlete kaldı , yüzde 45'ü mal ve hizmet alımına harcandı . İLK TERCİH YAKIN KÖYLER Madende çalışan 160 kişinin yüzde 80'i Bergama ve madenin çevresindeki köylerden istihdam edilmiş . Burada 15'in üzerinde kadın personel çalışıyor . Bunların 15'i mühendis , operatör ve tekniker olarak görev yapıyor . Elemanlar sınavla alınıyor . Yönetimin ilk tercihi madene en yakın köyler olan Ovacık , Narlıca ve Çamköy . . . İkinci tercihlerini ise daha uzak köyler olan Pınar , Soğancı , Süleymanlı , Aşağı Kırıklar , Alacalar ve Tepeköy'den yana kullanıyorlar . BARIŞ SAĞLANDI Toplum İlişkileri Müdürü Hayri Öğüt , köylülerle barışın büyük ölçüde sağlandığını , gittikleri yerlerde dostça karşılandıklarını belirterek , " Eskiden bu eylemlere bin kişi katılırdı . Artık katılım sayısı 40 50 kişiye düştü . Son günlerde ise eylemler tamamen durdu . Eylemlerin en büyük destekçisi Narlıca köyünden 55 kişi çalışıyor madende " diyor . Öğüt , dünyada mevcut 800'ü aşkın altın madeni arasında çevreye en duyarlısının Ovacık olduğunu savunuyor . Öğüt , Orman Bakanlığı'nın izniyle 80 ve 100 yaşın üzerinde bin 460 ağaç kesildiğini , bunların yerine bin 800 ağaç dikildiğini söylüyor . EMNİYET ONDAN SORULUR Henüz çiçeği burnunda bir maden mühendisi Zeynep Devrik . . . Altın madeninde hem çalışanların iş emniyetini sağlıyor , hem de mesleki açıdan zengin bilgiler ediniyor . Avustralya'da teknik liseden mezun olan Figen Yavuz Dinçer , maden asistanı ve operatör olarak görev yapıyor . Patlayıcı operatörlüğü de yapan Dinçer , madene 15 dakikalık uzaklıktaki Dikili'de oturuyor . Bergamalı tekniker ve halen Açık Öğretim İşletme Bölümü'nde okuyan Lale Aslanboğa'nın görevi çevre asistanlığı . Günün belirli saatlerinde periyodik olarak siyanürlü atık havuzunun ve havadaki radyasyon oranını ölçüyor . Aşağı Kırıklar köyünden lise mezunu 14 yaşındaki Vildan Güleç kırıcı operatörü , Soğancı Köyü'nden 10 yaşındaki Güler Ersöz ise sıyırıcı operatörü olarak çalışıyor . Güleç ve Ersöz madeni tanımadan önce eylemlere katıldıklarını anlatıyor . Üç haftadır madende çalışan Özen Türkekul , Dokuz Eylül Üniversitesi'nden mezun genç bir jeoloji mühendisi . . . Hacettepe Üniversitesi İktisat mezunu Rezzan Cengiz ise madende yönetici asistanlığı yapıyor . Hablemitoğlu'nun yanıtını aradığı soru Yönetim Kurulu Üyesi Maden ve Metalurji Yüksek Mühendisi Orhan Güçkan , suikasta kurban giden Dr . Necip Hablemitoğlu'nun yaklaşık 1. Daha sonra basılan kitabını İzmir'de zor bulduk . Bazı kitabevleri tehdit aldıkları için kitabı satmamışlar . Edindiğimiz bilgilere göre bazılarına da kitap gelmiş , ancak bir grup genç kitabın hepsini alıp gitmiş . Kitabın çıkışından 15 10 gün sonra birkaç tane bulabildik . " Altın ve Ovacık'la ilgili rakamlar 14 ton altın ve 14 ton gümüş rezervi bulunuyor . Hedef , yılda ton altın ve ton gümüş üretimi . . . Madenin işletme süresi yıl olarak planlanıyor . Yılda 110 ton siyanür tüketiliyor . Atık havuzuna siyanür seviyesi 0. Atık havuzunda 60 cm kalınlığında kil ve bunun arasında yüksek yoğunlukta polietilen jeomembran maddesi yer alıyor . ABD Hükümeti'nin madencilikten geliri yılda 491. Amerika'da yılda 566 , Avustralya'da 511 , Kanada'da 166 , Çin'de 166 , Güney Afrika'da 464 ton altın üretiliyor . Ovacık , Cumhuriyet döneminin ilk altın madeni . Ovacık altın madeninde , Mayıs 1001'den bu yana deneme üretimi yapılıyor . Maden , Danıştay'ın yürütmeyi durdurma kararına rağmen , 10 aydır Bakanlar Kurulu'nun izniyle çalışıyor . Verilen izinler nedeniyle açılmış yaklaşık 11 dava mahkemelerde halen devam ediyor . ALTIN TÜYOLARI Genel Müdür İsmet Sivrioğlu , altının nerelerde bulunacağı konusunda bazı ipuçları verdi . Sivrioğlu'na göre , bir ülkede bulunan şehir , ilçe ve köy isimlerinde altın veya gümüş adı geçiyorsa oralarda mutlaka araştırma yapılması gerekiyor . Sivrioğlu , " Örneğin Kütahya'da Gümüşköy'de gümüş yatakları bulundu . Gümüşhane'de de gümüş yatakları var " diyor . ABD'nin olası müdahalesi öncesi Kuzey Irak'ta son hazırlıklar yapılırken , Türk Silahlı Kuvvetleri sınırdan iç bölgelere doğru uzanan stratejik noktalara konuşlanıyor . Türkiye sınırına 40 kilometre mesafede bulunan Dohuk bölgesindeki Bamerni kasabasındaki havaalanına da tank takviyesi yapıldı . BELİRSİZLİK İSTEMİYORLAR Olası savaşın kilit noktalarından olacak . Irak'ta sıcak gelişmeler yaşanıyor . Kürtler harekâtın yapılacağına kesin gözüyle bakarken halk hazırlık yapmaya başladı . Bölge halkı Irak'taki ve dünyadaki gelişmelere kilitlenmiş durumda . Gelişmeler televizyon ve gazetelerden izleniyor , harekâtın bir an önce başlamasının bölgedeki ekonomik gelişmeler açısından da olumlu olabileceği savunuluyor . Belirsizlik ortamının uzaması durumunda bölgenin ekonomik dengesinin bozulacağı belirtiliyor . SONRASI KONUŞULACAK Önümüzdeki iki hafta içinde Erbil'de toplanacak rejim muhalifleri , ABD'nin müdahalesine sunulacak katkı konusunda bilgi alışverişinde bulunacaklar . Toplantıda sürgünde Irak hükümeti , ve Saddam sonrası geçici hükümetin kurulması ve hükümete başkanlık edecek kişinin belirlenmesi konularında uzlaşma aranacak . Harekâta aktif destek sunacak olan Barzani ve Talabani'ye bağlı peşmerge kuvvetlerine ABD'li askeri uzmanlar tarafından Süleymaniye ve Erbil bölgesinde savaş eğitimi verildiği öğrenildi . Petrol bölgesi Musul ve Kerkük sınırına peşmergeler sevk edilirken , bundan endişe duyan Saddam Hüseyin halen kontrolünde tuttuğu bölgeye büyük oranda askeri yığınak yapıyor . Irak , Kürtlerden gelebilecek saldırıyı püskürtmek için bölgeye yakın arazilerde tatbikatlar yapıyor . Özellikle Erbil yönünden gelebilecek bir saldırıyı önlemek için stratejik noktalara , tank dahil , ağır silahlar konuşlandırıldı . Bölgedeki asker sayısı da artırıldı . . Irak'ta Kürt devleti kurulması endişesini taşıyan Türkiye , bölgede kapsamlı önlemler alıyor . Zaho , Duhok bölgelerinden Türkiye'ye sızmaları önlemek için Uludere , Çukurca ve Şemdinli sınır kesimlerinde yapılan askeri yığınak , iç kesimlere kaydırıldı . TÜRKLERİ İZLİYORLAR Kuzey Irak'taki Türk askeri varlığı , sınırın 40 kilometre içinde Serseng ve Bamerni bölgesinde kendisini hissettiriyor . Bölgede görüştüğümüz Kürtler , havaalanının uzun süreden beri Türk askerleri tarafından kullanıldığını ve çok sayıda tankın havaalanında bulunduğunu belirttiler . Bamerni'de yaşayanlar , her sabah Türk askerinin eğitimini , araçların havaalanına giriş çıkışını izlediklerini anlattılar . HELİKOPTERLER İNİYOR Serseng ve Bamerni kasabasının ortasında yer alan Saddam Hüseyin'in sarayının yakınındaki havaalanını görüntülemeyi başardık . 50'u aşkın tankın bulunduğu havaalanına uçak inemiyor , ancak ihtiyaç olduğunda helikopterler inip kalkabiliyor . Bir bölümü Türkmenlerden oluşan ve kısa adı PMF olan Barış Gücü'nde yer alan sınırlı sayıdaki Türk askeri ve subayı , KDP KYB çatışmasından sonra bölgedeki barışa katkıda bulunuyor . Bölgede KYB peşmergeleriyle Ansar El İslam örgütü arasında yaşanan çatışmalardan halk tedirgin . Daha önce şenliklerle kutlanan yılbaşı etkinliklerinin bu yıl sönük geçmesi dikkat çekiyor . İslamcı örgütlerin saldırı endişesini taşıyan halk , yılbaşını evinde geçirmeyi tercih ederken kutlamaların yapıldığı sınırlı sayıdaki eğlence yerleri ise Talabani'ye bağlı peşmergeler tarafından sıkı koruma altına alındı . PKK'lılara teslim ol çağrısı Bölgede Türk varlığını hissettirmek amacıyla kurulan Radyo Güven'den yapılan anonslarla , teröristlere ortaya çıkın deniliyor Talabani'nin çağrısı üzerine PKK'ya karşı ortak harekât başlatılması için Süleymaniye kenti yakınındaki Ranya kasabasının Çuvarkurna bölgesine yerleşen sınırlı askeri birlik de , halen bölgedeki faaliyetlerine devam ediyor . Bölgede Türk varlığını hissettirmek ve PKK'lıların teslim olmasını sağlamak için " Güven " adıyla kurulan radyo da Türkçe yaptığı yayınları sürdürüyor . MÜZİK VE HABER Süleymaniye'de bir KYB yetkilisi , 101. Radyoda ağırlıklı olarak müzik ve haber programlarına yer verilirken , zaman zaman PKK'lılara " teslim ol " çağrıları da yapılıyor . Çağrıda , Irak harekâtıyla birlikte adını KADEK olarak değiştiren PKK'ya yönelik olarak da kapsamlı bir operasyon yapılacağı vurgulanıyor . Operasyonun Amerika tarafından gerçekleştirileceği , harekât sırasında PKK'lıların bulundukları dağlık alanlara tonlarca bomba bırakılacağı vurgulanan çağrıda , " TSK'ya kısa zamanda teslim olunması " isteniyor . Teslim olacakların 1. FARK GÖZE ÇARPIYOR Kürdistan Demokratik Partisi'nin denetiminde bulunan Duhok ve Erbil'de yoğun bir ekonomik canlılık göze çarparken , Talabani'nin liderliğindeki Kürdistan Yurtseverler Birliği kontrolündeki Süleymaniye'de düzensizlik gözlemleniyor . Manisa Akhisar'da , 16 yıl önce 1500 dönüm üzerine kurulmak üzere sigara fabrikası temeli atıldı . Amaç bölgede yetişen tütünün işlenmesi ve istihdamdı. Her seçim öncesi bitirileceği vaat edildi . Fabrikaya 1001 ve 1001 yıllarında birer trilyon lira ödenek aktarıldı . Bugüne kadar 110 trilyon lira harcanan fabrika bir türlü tamamlanamadı . Akhisarlılar tütün üretimini bıraktı , fabrikadan umudunu kesti , proje eskidi , ancak devlet her yıl düzenli ödenek aktarmayı sürdürdü . Yerel yönetimin , fabrikanın fakülteye dönüştürülmesi girişimi ise sonuçsuz kaldı . Fabrikanın depoları Akhisar Tütün İşletmeleri'nce kullanılırken , fabrika binası , bloktan oluşan 41 dairelik lojman binaları , kreşi , sosyal tesisi büyük ölçüde tamamlandı ancak devri yılan hikâyesine döndü . Limak Şirketi'nin 1995'te ihaleyle yapımını üstlendiği fabrikada ısıtma sisteminde değişiklik yapıldı , kömürden fuel oile dönüştürüldü , yeni kazan dairesi inşa edildi . İnşaatın kalan kısmının bitirilmesi için ayrılan ödeneğin ise kırılan camlara ve akan çatının tamiratına harcandığı öne sürüldü . PROJE ESKİDİ BİLE . . . Fabrika Akhisarlının gözünde , devletin parasının boşa harcandığı ölü yatırım oldu . İnşaat bitse de üretim için fabrikaya yaklaşık 50 trilyon liralık teçhizat gerektiği vurgulandı . Akhisar'ın YTP'li Belediye Başkanı Erdoğan Kanburoğlu , fabrikanın üretime geçeceğine dair inançları kalmadığını belirterek , " Birkaç yıl önce inşaatın yüzde 98'inin bittiğini söylüyorlardı , şimdi yüzde 80 diyorlar . Fabrikanın projesi de çok eski . 1960'lerde kullanılan makinelere göre çizilmiş . Teknoloji ilerledi , devasa makinelerin yerini , küçük makineler aldı " dedi . Kanburoğlu , fabrika binasının yaklaşık 10 trilyon liralık bir masrafla kampus alanına dönüştürülebileceğini , bacasız sanayinin gelmesiyle Akhisar'ın çehresinin değişeceğini savundu . BAŞVURU OLURSA . . . Celal Bayar Üniversitesi Genel Sekreteri Necmettin Yalçın ise fabrikanın fakülteye dönüştürülmesi için kendilerine resmi bir başvuru gelmediğini belirtirken , şunları söyledi : " Bu Akhisar halkının gönlünden geçen bir proje . Başvuru olursa senato görüşür . Fakülte için YÖK'ün onayı ve Bakanlar Kurulu kararı gerekir . " Adapazarı'nda devrilen ağacın altında kalan Hasan Bakkal ( 16 ) , ambulans içinde kalbi durduğu için Adapazarı Devlet Hastanesi morguna konuldu . Ancak Bakkal , ağzındaki solunum tüpünün çıkarılması üzerine tekrar hayata döndü . Üzerine ağaç devrilen Bakkal'ı , kaldırıldığı Adapazarı Devlet Hastanesi'nde ilk müdahaleyi yapan doktor , durumu ağır olduğu gerekçesiyle İstanbul'a sevk etti . Ambulansla İstanbul Kartal Araştırma Hastanesi'ne götürülmek istenen Bakkal , yolda kalbi durdu ve öldü diye Adapazarı Devlet Hastanesi morguna bırakıldı . Gasilhane görevlisi Yusuf Yağcı , yıkamak ve kefenlemek için ağzındaki solunum tüpünü çıkardığı Bakkal'ın yaşadığını fark etti . Bunun üzerine Bakkal , yoğun bakıma alındı . Bakkal'a müdahale eden doktor Hüsamettin Ataseven , " Hastanın üzerine düşen ağaç nedeniyle yuttuğu kan , tüpün çıkarılmasıyla dışarı boşalmış . Bu yüzden tekrar kalbi çalışmış " dedi . Daha sonra Kartal Araştırma Hastanesi'ne sevk edilen Bakkal'a burada beyin ameliyatı yapıldı . Yoğun bakıma alınan Bakkal'ın durumunun kritik olduğu belirtildi . Bakkal'ın hayata dönmesine sevinen dayı Rıdvan Erkek , ihmali olanlardan şikâyetçi olacağını belirtti . Yeğeninin başından geçenleri anlatan Erkek , " Yaşadığına çok mutlu olduk ancak , morgdaki görevli yaşadığını anlamasaydı ne olacaktı . İnsan hayatı bu kadar ucuz mu ? İhmali olanlardan şikâyetçiyim " dedi . Sağlık Bakanı Prof . Dr . Recep Akdağ , inşaat halinde bin 455 yarım vaziyette sağlık tesisi bulunduğunu belirterek , " Ne yazık ki , bunlar beklemede ve bu tesisleri tamamlamak için reel olarak kaç lira gerektiğini bilmiyoruz " dedi . Milliyet'i dün sabah kahvaltıda konuk eden Akdağ , eski Bakan Osman Durmuş'un " Çöle Düşen Yağmurlar " adlı kitabında konu edilen 56 ilde yarım kalmış 155 tesisi bitirmek için sadece 145 trilyon kaynak ihtiyacı bulunduğu yönündeki bilgilerin gerçekleri yansıtmadığını söyledi . Bu hesaplamanın inşaata başlandığı ilk dönemde Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın fiziki gerçekleşme hesaplamalarıyla yapıldığını vurgulayan Akdağ , şöyle devam etti : Siyasi eğilimler etkili oldu " Ama bu hesaplamalar tesis için en başta öngörülen kaynaktan yapılan harcamaya göre yapılıyor . Eğer tesise 100 milyon liralık bir kaynak düşünüldüyse ve bugüne kadar 50 milyon lira harcandıysa Bu tesiste yüzde 50'luk fiziki gerçekleşme sağlanmış deniliyor . Oysa aradan geçen yıllarda artık tesisi bitirmeye 100 milyon lira yetmiyor . " Akdağ , yarım kalan yatırımlara " siyasi çıkar ve eğilimler " nedeniyle imza atıldığını vurguladı . Aşırı ilaç tüketimine neşter İlaç fiyatlandırılması yapılırken asıl kaygı duyması gerekenlerin sosyal güvenlik kuruluşları olduğunu ifade eden Akdağ , " Çünkü en büyük ilaç alıcısı olan bu kuruluşlar , sektörle pazarlık masasına oturmalı . Tabii KDV oranı da mutlaka aşağı indirilmeli " dedi . Akdağ , hazırlayacakları tanı / tedavi protokollerinde Türkiye'de en çok tüketilen ilaçlar olan antibiyotikler başta olmak üzere ilaç reçete edilmesine genel koşullar koyacaklarını açıkladı . Gazetemiz Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Eren Güvener'in trafik kazasında kaybettiği oğlu Onur Güvener için Kazasker Lions Kulübü tarafından gerçekleştirilen " Öykü Anlatı Yarışması"nın bu yıl beşincisi düzenleniyor . Özel Bilfen İlköğretim Kurumu'nun da katkılarıyla düzenlenen " . Onur Güvener Öykü Anlatı Yarışması"nda öykü konusu serbest olacak . İlköğretimin , , ve . sınıflarından seçilen öğrencilerin sesinden okul yöneticilerince hazırlanan öykü kasedi posta ya da kargo yoluyla " Nadirağa Sok . No : 16 , Daire : 15 Göztepe İstanbul " adresine gönderilecek . Yarışmaya katılmak isteyenler internetten " baskan@kazaskerlions. ABD'nin olası Irak harekâtı sırasında yaşanacak " göç hareketi"ni kontrol altında tutmak amacıyla harekete geçen Türkiye , bölgede önemli düzenlemeler yapmaya başladı . Göç kapsamında kamplarda görev yapacak bin 561 personel " yurtdışı görevli " statüsünde çalışacak . Ana karargâhı Malatya'da kurulu bulunan . Ordu Komutanlığı Silopi'de büyük karargâh oluşturdu . Başbakanlık Müsteşarı Fikret Üçcan'ın başkanlığında önceki gün Başbakanlık'ta yapılan geniş katılımlı toplantıda yaşanacak insan hareketleriyle ilgili son değerlendirmeler yapıldı . Altı ilin valisinin tüm hazırlıklarını tamamladıkları ve önümüzdeki haftadan itibaren personel görevlendirmesine başlayacağı kaydedildi . Olası harekâtta yaşanacak göçün önlenmesi amacıyla Kuzey Irak'ta iki ayrı düzlemde oluşturulacak 11 yurtdışı kampta görev alacaklar için önümüzdeki günlerde Bakanlar Kurulu kararnamesi çıkarılacak . KURTARMA TİMLERİ Bu arada , karargâhı Malatya'da bulunan . Ordu Komutanlığı ile merkezi Van'da bulunan Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı , göç ve harekâtın ana üssü olarak belirlenen Silopi'de büyük karargâh oluşturdu . DAK ( Doğal Afet Arama ve Kurtarma ) timlerinin yer aldığı Lojistik ve İnsani Destek Komutanlığı da . Ordu Komutanlığı emrine verildi . Tüm dünyada özellikle de ABD'de artan alışveriş tutkusu , bazı çevrelerce hastalık olarak kabul edilmeye başlandı . Öyle ki bazı ilaç firmaları alışveriş çılgınlarını rahatlatmak için piyasaya ilaç sürmeye başladı . Öte yandan sağlık sigortası şirketleri , alışveriş tutkusunu bilimsel açıdan kanıtlanmış hastalık olarak kabul etmediklerinden , tedavi harcamalarını ödemiyor . Alışveriş hastalık mı ? Psikiyatrların görüşleri şöyle : Doç . Dr . Mustafa Sercan Hasta demek yanlış Aşırı alışveriş yapma tutkusuna hastalıktır demek pek mümkün değil . Hastalık demek için bir merkezin çıkıp hastalık demesi yeterli değil . Tıp camiasında kabulü gerekir . Hastalıkları tanımlayan ve sınıflandıran iki merkez var . Biri Dünya Sağlık Örgütü ( WHO ) , diğeri psikiyatrik hastalıklar için Amerikan Psikiyatri Birliği . Burada kişinin önleyemediği eylem olan alışveriş , kompülsif bozukluk ( zorlayıcı davranış ) gibi tanımlanıyor . Alışveriş hastalığı diye tanımlanan özellikler , yeni bir hastalık gibi değil , bilinen bir hastalığın alt grubu olarak tanımlanabilir . Dr . Cem Ataklı Hastalık sayılmıyor Aşırı alışveriş yapmak , resmi sınıflamada hastalık olarak kabul edilmiyor . Aşırı alışveriş yapan kişilerin dürtülerini kontrol edememe zorluğu , bozukluğu olabilir . Çok alışveriş yapan kişilere hasta demek doğru değil . Kişi alışverişe dayanılmaz bir istek duyabilir . Yaptığı işin mantıksız olduğunu bilmesine rağmen büyük bir istek duyuyor . Bu tip kişilerde antidepresanlar kullanılıyor . Tedavi için neden dürtü bozukluğu gösterdiğinin araştırılması gerekir . Anksiyete ( kaygı ) ve depresyon eşlik edebilir . Alışveriş tutkusu , 50 40 yıl sonra hastalık olarak tanımlanabilir . Doç . Dr . Arif Verimli Davranış bozukluğu İnsanın ekonomik satın alma gücüyle uyumlu olmayan , çevredeki insanlar tarafından makul karşılanmayan alışveriş yapma , bir davranış bozukluğudur . Normal dışı bir davranıştır . Dürtü denetim bozuklukları arasında yer alır , aşırı yemek yeme gibi . Ayrıca başka başka hastalıkların belirtisi olabilir ağrı , ateş gibi . Bunun büyükçe bir kısmı manik dönemlerde inanılmaz alışverişler ve masraf yapmalarla sonuçlanır . Kişi cebinde parası olmamasına karşın binlerce dolarlık çekler bırakır . Bazı hallerde tedavi gerektirebilir , ilaç ya da psikoterapi yoluyla . Dr . Ayhan Kalyoncu Psikiyatrik rahatsızlık Alışveriş kronik shopping adıyla , psikiyatri içinde artık hastalık olarak kabul ediliyor . Aynı zamanda obsesif kompülsif bozukluğun ( saplantı , takıntı ) yan kategorisi , dürtü kontrol bozukluğuyla aynı kategoride değerlendiriliyor . Daha çok kadınlarda görülen bir hastalık . İhtiyaç olmadığı halde ekonomik olanakların çok üzerinde alışveriş yapmak diye tanımlanıyor . Hastalığa çanak tutan etmenler , kredi kartları , taksit kartlar . Bunlar olmayan parayı harcattığı için hastanın daha da fazla mağdur olmasına neden oluyor . Psikoterapi yaklaşımları , dürtüleri kontrol etmeye yönelik olarak tedavide başarılı sonuç veriyor . Türkiye , Irak'ın komşusu olan Arap ülkeleri ve İran'a sorunun savaşsız çözümü için " ortak hareket etme " çağrısı yaptı . İlk olumlu yanıt Başbakan Abdullah Gül ile görüşen Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'dan geldi . Gül , Şam'da yaptığı açıklamayla Arap kamuoyunu da rahatlatarak , " Musul ve Kerkük'te gözümüz yok " mesajı verdi . Gül , Irak ile sınırları bulunan beş ülkeyi kapsayacak Ortadoğu turunun ilk ayağı Şam'da Esad ile saat 10 dakika görüştü . Görüşmede , Irak'ta doğacak istikrarsızlıktan tüm bölgenin etkileneceği fikrini paylaşan Esad , Gül'ün " Savaşsız çözüm için eşgüdüm içinde olalım , ortak hareket edelim " önerisini kabul etti . Suriye Dışişleri Bakanı Faruk El Şara'nın detaylı görüşmeler için bu ay içinde Ankara'ya geleceği açıklandı . Sırada diğerleri var Gül , bugün Şarmel Şeyh'te görüşeceği Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek , yarın Amman'da bir araya geleceği Ürdün Kralı Abdullah ve gelecek hafta ziyaret edeceği Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah ile İran Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi'ye de ortak hareket önerisini götürecek . Irak'ın tüm komşularının onaylaması halinde , altı ülkenin , görüş birliğine vardıkları ilkeleri bir ortak deklarasyon ile dünyaya açıklayabilecekleri dile getirildi . Önce barış Önerisinin unsurlarını düzenlediği basın toplantısında açıklayan Gül , temel amacın , " savaşsız çözüm " olduğunu vurguladı . Esad ile aynı kaygıları paylaştıklarının altını çizen Gül , " Savaşsız çözüm arayışı öncelikle bu bölgede yaşayanlara düşer . Barışçıl netice alınamazsa , bunun olumsuz yansımaları bölgedeki herkesi ilgilendirir . Savaşsız çözüm için birlikte olağanüstü gayret içinde olmalıyız . Eşgüdüm halinde , koordineli hareket etmeliyiz " dedi . Gül , eşgüdümün nasıl olacağı sorusuna " Bu , somut bir şekilde olacak . Müşterek ziyaretler olabilir " yanıtını verdi . Gül : Kutu açılmasın Gül , Esad'a olası bir operasyonun Irak'taki dengeleri altüst edebileceği endişesini dile getirerek , " Irak'ta pandoranın kutusu açılırsa bir daha kapanmayabilir . Irak dağılmamalı , herkesi kutuya sokmak bir daha mümkün olmayacaktır " dedi . Esad'la Irak'ta bağımsız Kürt devleti kurulmaması konusunda mutabakat sağlayan Gül'ün , " Kuzey Irak'taki her türlü oluşum Suriye , Türkiye ve İran'ı yakından ilgilendirir . Irak'ın toprak bütünlüğü bozulmamalı " dediği öğrenildi . Esad ise görüşme boyunca ABD'yi suçlayarak , " ABD tutarlı davranmıyor . Başkan Bush'un petrol hesapları Irak'a yönelik savaşı körüklüyor " dedi . Notlar . . . Esad , kabineyi Gül'e gönderdi Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad , çalışma ziyareti için beş saatliğine ülkesine gelen Gül'ü havaalanında karşılamak üzere Başbakan Mustafa Niro ve 18 bakanı görevlendirdi . Gül , bu görkemli karşılama törenini , " Bu , her iki ülkenin dostluk yönündeki ortaya koyduğu siyasi iradenin , arzunun açık ifadesidir . Suriye , Türkiye ile ilişkisini daha ileri düzeye götürmeyi amaçlamaktadır . Türkiye de aynı düşünce içindedir " diye yorumladı . Gül'ü Şam'da Miro'nun yanı sıra 18 bakanın karşılaması , Suriye'de de büyük yankı uyandırdı . Suriyeli bir bakan , Gül'e " Sayenizde kabinenin tüm üyeleri bir araya geldi . Hiçbir toplantıda bu kadar çoğunluk sağlanmıyordu " esprisini yaptı . Miro , Gül'ün gezisinin resmi ziyaret olmamasına karşın Türk misafirini tipi askeri törenle karşılayıp uğurladı . Esad , geçmişte Tito , Castro , Demirel ve birçok ülke liderinin ağırlandığı Cumhurbaşkanlığı Konukevi'ni Gül'e tahsis etti . Gül , altı yıl aradan sonra ilk kez kendisi için açılan konukevinde basın toplantısı düzenledi . Suriye lideri , Gül'ü sarayının bahçe kapısında karşılayıp yine görüşme sonrasında aracına kadar uğurladı . Gül de yemekte kilo aldırmasına rağmen Şam tatlılarından çok hoşlandığını ifade etti . Gül , 1995'ten bu yana Şam'ı ziyaret eden ilk Başbakan oldu . Gül'ün ziyaretinin ardından Suriye'den de önce Dışişleri Bakanı Faruk El Şara , sonra da Devlet Başkanı Beşar Esad'ın yıl içinde Ankara'ya geleceği bildirildi . Siyasete girmeden önce Suudi Arabistan'da yaşayan Gül'ün Esad ile diyaloğunda hangi dili kullanacağı merak konusu oldu . Esad'ı Arapça selamlayan Gül'ün görüşme boyunca Türkçe kullanmayı tercih ettiği öğrenildi . Aktif barış diplomasisi Gül'ün heyetinde yer alan üst düzey bir yetkili , " Başlattığımız girişimin adı aktif barış diplomasisidir " dedi . Bu girişim kapsamında ilk olarak Irak'a " 16 Ocak'a kadar BM ile sıkı işbirliğine devam et " mesajı verilecek . Aynı zamanda ABD'ye de bölgede istikrarsızlığa sebep olacak metotlar denememesi mesajı gönderilecek . İki ülke yetkilileri , gerekirse her gün gelişmeleri takip edip birlikte hareket etmek üzere sürekli temas halinde olacak . Seçim yenilgisinin ardından genel başkanlığı ve siyaseti bırakan Mesut Yılmaz , ANAP'ta yeni bir dönemi başlatacak kongreye de katılmama kararı aldı . Yılmaz , " Ben Çiller gibi değilim . , kongreye kadar genel başkandı . Ben kongreden önce genel başkanlığı bıraktım . Partinin bir genel başkanı var . Kongreye gitmeme gerek yok " dedi . Yılmaz'ın , kongre salonuna gelmesi halinde birlikte oturduğu kişilerden tokalaştığı adaylara kadar her şeyin tartışma konusu olacağı , en küçük bir tavrının bile yeni genel başkana yönelik bir işaret , destek ya da karşı olma şeklinde algılanacağı " endişesini de taşıdığı kaydedildi . Yılmaz'ın ANAP'ın yeni dönemine gölge düşürmek , " siyasete geri dönecek , emanetçi bırakıyor " yorumlarına yol açmak istemediği belirtildi . Yılmaz , son anda fikir değiştirmezse ANAP , son yılların en hareketli kongresini , 10 yıldır ilk kez " Yılmaz'sız " gerçekleştirmiş olacak . ANAP'ın olağanüstü kongresi 11 11 Ocak tarihlerinde Atatürk Kapalı Spor Salonu'nda yapılacak . Kongreye ikisi kadın 11 genel başkan adayıyla gidiliyor . Ancak yarış , daha önce Yılmaz'ın karşısına aday olarak çıkan , müzmin genel başkan adaylarından Lütfullah Kayalar , son dönemde muhalefet bayrağını açarak lider sultasına karşı siyasi partiler yasasında değişiklik isteyen Işın Çelebi , Genel Başkan vekilliği görevini sürdüren Ekrem Pakdemirli ile eski bakan ve eski Bakırköy Belediye Başkanı Ali Talip Özdemir arasında geçecek . Bir aday daha EDA BERKBAYRAK İzmir DHA Emekli öğretmen Perihan Genç , dün düzenlediği basın toplantısıyla ANAP Genel Başkanlığı'na aday olduğunu açıkladı . Genç , " Partinin her kademesinde çalışmış , Atatürk'ün ilkeleri doğrultusunda yetişmiş , emekli bir öğretmenim . Ülke sorunlarını özümseyip çözüm yollarını da yanıma alarak genel başkanlığa adaylığımı koyuyorum " dedi . Oy oranının yüzde beşlere düştüğü dönemde partiye sahip çıkmak istediğini vurgulayan Genç , " Pek çok insan ANAP su almaya başladığından itibaren partiyi terk etmeye başladı . Biz aksine , daha da sıkı parti tabanına tutunup sorunları çözmeye soyunduk . Siyasete ve ülkeme hizmet için adaylığımı açıklıyorum . Tüm partililerin desteğini bekliyorum " diye konuştu . ABD'nin operasyon planlarını değerlendirmek için Irak'ın dört komşusunu kapsayan bir tura çıkan Başbakan Abdullah Gül , bölge ülkelerinden gördüğü yakınlığı , yıllarca çalıştığı ve gönülden bağlı olduğu Suudi Arabistan'dan göremedi . Gül , ziyaret talebine karşı diğer ülkelerin aksine Suudi Arabistan'dan beklediği yanıtı , istemediği bir tarih için alabildi . Siyasete girmeden önce sekiz yılını geçirdiği Suudi Arabistan yönetiminden en kolay randevuyu sağlayacağını düşünen Gül'e , veliaht Prens Abdullah , istediği tarihte randevu vermedi . Bir saat bile ayırmadı Suriye , Mısır ve Ürdün yönetimleri Gül'ün aralık ayında ilettiği randevu taleplerine programlarını değiştirmek ve sıkıştırmak pahasına da olsa , " evet " yanıtı verirken , Riyad yönetimi , Türkiye'nin tüm ısrarlarına rağmen Ocak tarihleri arasında bir saat bile zaman ayırmadı . Son dakikaya kadar süren diplomatik çabalar sonuç vermeyince , Başbakanlık önceki gece yaptığı açıklamada , gezinin Suudi Arabistan dışındaki üç ülkeyi kapsayacağını duyurdu . Riyad yönetiminin , görüşmelerde Ankara'ya son mesajı " 11 Ocak Cumartesi günü gelirseniz müsaitiz " oldu . Buna karşılık , Gül yarın Ürdün'deki temaslarını tamamladıktan sonra Suudi Arabistan'a geçip veliaht Prens Abdullah ile görüşmek konusunda ısrar etti , ancak Dışişleri Bakanlığı'nın tüm çabalarına rağmen Riyad'ın dediği oldu . Gül , Beşar Esad'la yaptığı görüşmenin ardından düzenlediği basın toplantısında , Suudi Arabistan'a 11 Ocak'ta gideceğini açıklamak zorunda kaldı . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , Başbakan olup olmayacağı yönündeki bir soruya " Şu anda böyle bir hesabın içinde değilim . Ülkemizin Başbakanı var . Önümüzde Siirt seçimleri var . Bunu aşalım , geleceği ondan sonra konuşuruz " yanıtını verdi . Kapımız herkese açık Erdoğan'ın baba ocağı Rize Güneysu'da geçirdiği yeni yıl tatilinin son gününde yerel Rize TV'de verdiği özel demecin tamamı yayımlandı . Erdoğan , partilerine mensup olmayan belediyelerin kendilerine katılıp katılmaması yönündeki bir soruya şu yanıtı verdi : " Biz böyle bir gayretin içinde değiliz . Bizim ilkelerimizi benimsedikten sonra , dürüst , ilkeli olduktan sonra kapımızın herkese açık olduğunu her zaman söylüyoruz . İktidar partisi olduk diye partimize bazı belediyelerin gelmesini heyecanla , aşkla beklemiyoruz . Böyle bir kaygımız yok . Ama , AKP'li olmayana hiçbir şey gelmez endişesi de olmasın . devir kapandı . Hakları neyse onları muhakkak alacaklardır . " MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli , AKP yönetiminin Yüksek Askeri Şûra ( YAŞ ) kararları gibi ilk planda laik anti laik kutuplaşmasını akla getiren konularda da oldukça heyecanlı ve aceleci davrandığını söyledi . Partisinin 1005'teki ilk merkez yürütme kurulu toplantısına başkanlık eden Bahçeli , Irak ve Kıbrıs gibi güncel konulara değinirken , AKP'ye sert eleştiriler yöneltti . Bahçeli , bürokraside tasfiye süreci yaşandığını , daha önce MHP'li bakanların görev aldığı bakanlıklarda ise kıyım yapıldığını ileri sürdü . Bahçeli , Kıbrıs konusuna değinirken de , KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ı hedef seçmenin ve halkı tahrik etmenin hiçbir ahlaki izahı olmadığını söyledi . Seçimden sonra partileri ülke barajını aşamadığı için parlamento dışında kalarak genel başkanlık görevinden ayrılan liderlere eski HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak da eklendi . Bozlak , Ocak'tan itibaren siyasete bir süre ara verdiğini açıkladı . Önümüzdeki günlerde yapılacak kongrelerde de hiçbir kademede aktif görev almayacağını bildiren Bozlak , " 1999 ortalarından itibaren oluşan koşullar içinde HADEP'i Türkiye genelinde örgütleyerek demokratik muhalefetin öncü gücü haline getirip demokrasi güçleriyle buluşturma hedefimizi maalesef gerçekleştiremedik . Bundan sonra göreve gelecek arkadaşlarıma başarılar diliyorum " dedi . Büyük umutlarla kurulan YTP , para derdine düştü . trilyon liralık seçim yardımını alamayan YTP , Hazine Müsteşarlığı , Yüksek Seçim Kurulu ( YSK ) ve Maliye Bakanlığı ile yaptığı yazışmalardan olumsuz sonuç çıkınca Maliye Bakanlığı aleyhine dava açma kararı aldı . YTP yöneticileri , Meclis'te grup kurulmasının seçim yardımı alması için yeterli olacağını savunurken , YSK yetkilileri " Seçimden ay önce 41 ildeki teşkilatlanmanın tamamlanması gerekiyor . Grup kurmak Hazine yardımı almak için için yeterli değil " dedi . YTP Genel Başkanı İsmail Cem , maddi sıkıntı içinde olduklarını doğruladı . TBMM Başkanı Bülent Arınç , beraberinde 10 kişilik parlamento heyeti ile birlikte KKTC'ye resmi ziyarette bulunacak . Arınç'ın daha önce Ocak olarak açıklanan ziyareti , 15 Ocak'a alındı . Arınç'ın gezisine 15 AKP'li , CHP'li milletvekili katılacak . Ziyaretinde Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş , Meclis Başkanı Zeki Serter ve Başbakan Derviş Eroğlu ile görüşecek olan Arınç , siyasi partilerin liderleri ve sivil toplum örgütleriyle de görüşecek . Arınç ve beraberindekiler , 15 Ocak'ta Türkiye'ye dönecek . ABD operasyonu , Türkiye'nin Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerindeki yaşamı etkilemeye başladı . Diyarbakır il merkezinde önceki akşam elektrikler iki saat süreyle kesildi . Elektriklerin planlı olarak , " karartma " için kesildiği bildirildi . Karartmanın askeri tesislere gerçekleştirilen sevkiyatlarla ilgili olduğu belirtildi . 1964 Kıbrıs Barış Harekâtı öncesinde de askeri sevkiyatlar gerçekleştirilirken karartmalar uygulanmıştı . Türkiye Ermenileri " savaşa hayır " ayini yaptı . Taksim Ermeni Kilisesi'ndeki ayini Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob yönetti . Barış için duayla başlayan ayinde , mumlar yakıldı ve ilahiler okundu . Patrik Mesrob , " Barış için Ortadoğu ülkelerine giden başbakanımıza dua edelim . Ortaçağ'da değiliz . Demokrasiyle yönetilen ülkelerde savaş kadar kolay çıkmamalı . Yanı başımızdaki bu savaş hepimizi etkileyecek ama savaşın ortasındaki halk perişan olacak . Onlar için hem dua edelim hem yardımda bulunalım " dedi . Endüstri Holding'in yeni yönetimi " Beş yılda 11 bin 800 ortaktan toplanan 500 milyon marktan geriye 50 milyon mark kaldı . Paranızın üstüne bir bardak soğuk su için " derken , CHP Konya milletvekili ve TBMM Anayasa Komisyonu Üyesi Atilla Kart da holdingzedelerin arasında çıktı . Holdingin iki yıl hukuk danışmanlığını yapan Kart , kendisinin de gurbetçiler gibi " Holdingzede " olduğunu belirtti ve " Kötü gidişi önceden gördüm . Bu yüzden ayrıldım . Ancak 100 milyar lira alacağımı tahsil edemedim " dedi . Holding'in içini boşaltmakla suçlanan Mustafa Ertekin'in de avukatlığını yapan Kart , holdinge 1998'de hukuk danışmanı olarak girdiğini belirterek , şunları söyledi : " 1000 başına kadar görev yaptım . Holdingin bu duruma geleceği önceden belliydi . Holdingte 54 ayrı şirketin danışmanlık hizmetlerini yürüttüm . Toplam 51 davayla ilgilendim . Holdingten talep ettiğim 100 milyar lira bu hizmetlerimin bedelidir . Bu durumu dava aşamasına getirmedim çünkü parayı alabileceğim muhatap bulamıyordum . Holdingten ayrıldıktan sonra devletin çeşitli kurumlarına uyarıda bulundum . Maalesef bu kurumlar devreye girene kadar hazin son ortaya çıktı . " Kart , devletin para akışını sağlayan ortaklara karşı gelen paranın belli bir sermayeye ya da ideolojiye ait olduğu düşüncesiyle tavır takınılmasının yanlış olduğunu savundu ve şöyle devam etti : Devlet denetlemedi " Halbuki gelen paranın denetlenmesi için gerekli yasa mevcuttu . Para akışı teşvik edilmeliydi . Şu an yurtdışında yaşayan gurbetçilerin devletine güveni kalmadı . Artık Türkiye'ye para akışını zor sağlarlar . Mağdur durumda olan ortakların hakları yasalarla korunmalı . Mağdurların mağduriyetini giderecek düzenlemeler yapılarak kaybedilen güven bir miktar da olsa geri kazanılmalı . " Cemaatler de pay aldı FEVZİ KIZILKOYUN Ankara DHA Battıklarını açıklayan Endüstri Holding'in Genel Koordinatörü Ramazan Arıkan , zamanında para toplanması için din adamlarının kullanıldığını belirterek , " Maalesef üzülerek belirtmeliyim ki dini duygular istismar edilerek paralar toplandı . Faizden kazanç elde etmek istemeyen vatandaşımız din alimlerinin ilmine ve şahsiyetine güvenerek paralarını verdi . Emekli müftüler , resmi din görevlileri , camiler , İslami dernekler ve din alimleri paraların toplanması için buna alet edildi " dedi . Din alimleririnin ilimleri ve şahsiyetleriyle bu saadet zincirine bilerek veya bilmeyerek alet olduklarını ifade eden Arıkan , para toplanırken bazı cemaatlerin de kullanıldığını hatta bu cemaat ve kişilerin topladıkları paralardan yüksek kâr payı aldığını iddia etti . Arıkan , kendilerinin bugüne kadar oyalanan ortaklara paralarının kaybolduğunu açıklayarak , " kral çıplak " dediklerini belirtti ve " Yeşil sermaye olarak bilinen holdinglerin hepsi aynı durumda . Onların da itiraf etmelerini bekliyoruz " dedi . Köpek kulübesi bile satıldı Endüstri Holding'e bağlı işletmelerden Mobella Fabrikası tek demir parçası bile kalmayacak şekilde boşaltıldı . Fabrika kuşlara ev sahipliği yapıyor . Fabrikanın köpek kulübesi ise talan sırasında çalışanlar tarafından 15 milyon liraya yandaki fabrikaya satıldı . Endüstri Holding Halkla İlişkiler Sorumlusu Ali Türktaş , holdingin kurulduğu ilk günlerinde yatırım olmadığını söyledi . Ortaklar geldiğinde çalışıyorlar izlenimi vermek için güzel görünümlü binaların yapıldığını ancak içinin boş olduğunu vurgulayan Türktaş , şöyle konuştu : " Faal durumda olan fabrikalar ise haciz ve çalışanların karşılığını almak istemesi yoluyla tamamen boşalmış . Güvenlik kameralarının mercekleri bile çıkartılıp dolar karşılığında satıldı . Şu anda faal durumda işletmemiz bulunuyor . Bunları kâra geçirerek , ortaklarımızın hakkını koruyacağız " dedi . Fabrikaya geceyarısı baskını Endüstri Holding bünyesindeki EPSAN Plastik Boru Fabrikası'nı basan , holdingin eski başkan Mustafa Ertekin'in adamları olduğu iddia edilen kişiler , 100 bin dolarlık 40 plastik enjeksiyon kalıbını götürdü . Holding yeni yönetiminin geçen ay yargı yoluyla yaptırdığı tespitte fabrikanın Ertekin'in yakın arkadaşı Atmaca'ya iki yıl önce usulsüz kiralandığı ortaya çıkarıldı . Fabrika mahkeme kararıyla salı günü yeni yönetimine devredilecekti . Holding Halkla İlişkiler Sorumlusu Ali Türktaş , " Salı günü fabrikaya el koyacaktık . Ancak bunu bildikleri için bir kaç gün öncesinden değerli malları götürmüşler . Her türlü yasal yola başvuracağız " dedi . Türkiye 1001'de ihracatta rekor kırdı . Hedef 51 milyar dolarken , yüzde 15. Bu başarıyı ihracatçının zor koşullarda gösterdiği cesaret ve doğru reflekse bağlayan Türkiye İhracatçılar Meclisi ( TİM ) Başkanı Oğuz Satıcı , bu yılki ihracat hedeflerini de 41 milyar dolar olarak açıkladı . Irak operasyonu konusunda karamsarlığa kapılmamak gerektiğini söyleyen Satıcı , " Türkiye üç yıldır ekonomik savaş yaşıyor . Zaten savaş şartlarında üretim yaptık . Olaylara tek taraflı yaklaşıp karaları bağlamamak lazım . Bu konuda Türkiye'nin planı mevcut . Herşeye rağmen Türk özel sektörü üretimini , ihracatını devam ettirecek " dedi . 1001'de ihracat önemli bir ivme kazandı . Bu 1005 yılında da sürecek mi ? Bu yıl Türkiye 56. Bu rakam cesaretle alınmış siparişlerin ve ihracatçının yaşadığı krizlere rağmen doğru refleks geliştirebilmesinin bir sonucu . Türkiye'de ilk bin firmanın istatistiklerine göre firmalar üretimden satışların yüzde 68'ini ihraç ediyorlarsa , bu kapasitelerin büyük bölümünün ihracata kanalize olduğunu gösterir . Bundan sonrası için mutlaka yatırıma ihtiyaç var . Bundan sonra yapılması gereken yaratacılığa , tasarıma , markaya yatırımdır . 1005 yılı Türkiye için her açıdan önemli bir yıl olacak . 1005'te ihracat hedefiniz nedir ? İhracat 1001 ve 1001 yılındaki büyümesini sürdürürse , 41 milyar dolarlık bir hedefimiz var . Bu , Irak'taki operasyonun etkileri gözönüne alınarak yapılmış bir tahmin mi ? Irak konusunda çabuk ve toptancı bir yaklaşım sergiliyoruz . Türkiye'nin bu durumdan tek başına olumsuz etkileneceği yönünde bir tablo çizip , karamsarlığa kapılıyoruz . Böyle değil . Türkiye'nin bölgeyle ilgili sorunları Irak'taki operasyona bağlı değil . Türkiye'nin bu bölgedeki sorunu Körfez Krizi'nden bu yana yaşıyor . nedenle heyecana kapılmamak lazım . Ayrıca savaşı ticari açıdan değil , insani açıdan değerlendirmek daha doğru . Teslimatlar gecikir diye , yabancı müşterilerden sipariş iptalleri geldi mi ? Şu anda yok . Kötü senaryo kurmamak lazım . Kuracak olursak , en kötüsünü de kurabiliriz . Mesela Irak operasyonunun uzaması halinde , petrol fiyatları aniden yükselecek , Türkiye'nin ve onlarca enerji ithalatçısı ülkede üretim maliyetleri artacak , pazardaki fiyatlar yükselecek ve dünya piyasaları birden karışacak . Bu en kötü senaryolardan birisidir . Karalara bağlamayalım İhracatçı bu senaryoya yönelik bir tedbir aldı mı ? Türkiye'de üç yıldır ekonomik savaş vardı . Böyle bir savaş yaşamadan zaten savaş şartlarında üretim yaptı . Zor koşullara dayanıklılık konusunda deneyimini artırdı . Dünyada enerji fiyatları yükselecek diyoruz , Türkiye'de zaten yüksek . Barışçı bir çözüm her zaman Türkiye'nin lehinedir . Olaylara tek taraflı yaklaşıp , karaları bağlamamak lazım . Bu konuda Türkiye'nin planı mevcut . Herşeye rağmen Türk özel sektörü üretimini , ihracatını devam ettirecektir . Hükümet için Kambiyo rejimi hazırladık Geçen hafta Maliye Bakanı ile görüşmenizden ne gibi sonuçlar aldınız ? Görüşmede ihracatla ilgili sıkıntıları ortaya koyduk . Türkiye'nin dünya dış ticaretiyle ölçüşebilecek bir kambiyo rejimine ihtiyacı var . Dünyada uygulaması olmayan bir kambiyo rejimiyle dış ticaret gelişmeye çalışıyor . Hükümete ciddi bir çalışma hazırladık . Kambiyo rejimi hazırladık . Bunun dışında fiktif ihracatlar , by pass ihracatlardan kaynaklanan sorunların tamamı da bu vergi barışı sürecinde temizlenecek . Türkiye için yeni bir sayfa açılacak . Birikmiş vergi cezaları ile ilgili bir çalışma yapılacak . Taksitlendirme gibi ödeme kolaylıkları sağlanacak . Hedef Rusya , taktik agresif pazarlama Bu yıl hangi pazarlara ağırlık vereceksiniz ? Şu anda çalıştığımız pazarlarda varolmaya devam edeceğiz . Bu yıl pazarlamada daha agresif olmayı planlıyoruz . Bizim doğal pazarımız Avrupa Birliği ülkeleri ama bu yıl Rusya pazarına ağırlık vereceğiz . Sektörlere gelince , tekstil , hazır giyim , otomotiv , elektrik ve elektronik sektörlerinde ihracat artışı devam edecek . Ayrıca madencilik ve toprak ürünleri ihracatında gelişme olacak . Tarım sektörü ise olumsuz sinyaller veriyor . Son iki yılın ihracat rakamlarından da izlenebilir . Bu konuda acilen çalışma yapılırsa tarım , ihracat potansiyelinin artırmakla kalmayacak , sosyal açıdan büyük yarar sağlayacak . 1005'ün önceliğinde tarımın olması gerekiyor . Devlet Bakanı Ali Babacan , SSK ve Bağ Kur emeklilerine yapılan 65 100 milyon liralık zammın maliyetinin katrilyon lira civarında olduğunu söyledi . Babacan , yeni vergiler koyulmasının düşünülmediğini bildirdi . Kızılcahamam'da yapılan Yatırım Ortamının İyileştirilmesi ve Koordinasyon Kurulu ( YOİKK ) toplantısına katılan Babacan gazetecilerin sorusu üzerine , zammın maliyetinin katrilyon civarında olacağını belirtti ve " 1005 bütçesinde bunun kaynağı ayrılmış olacak " dedi . Babacan " Bütçeyle berarber zammında kaynağını açıklamış olacağız . Bütçe ocak ayı sonunda hazır olacak " diye konuştu . Kaynağın yeni vergiler veya vergi artışı yoluyla yaratılıp yaratılmayacağı yönünde bir soruya Babacan , " Yeni vergi yok . Vergi oranlarında artışta yok " yanıtını verdi . Babacan , " Hükümet programında açıkladığımız gibi kaynak , tamamen tasarruf tedbirleri ve verimlilikle sağlanacak " dedi . Sıkı mali politikalar önemli Dalgalı kura devam edileceğini , Merkez Bankası'nın piyasadaki makro temellere bağlantısı olmayan aşırı döviz dalgalanmalara müdahale edeceğini söyleyen Babacan , " Sıkı mali politikaların uygulanması ve yapısal reformların hızlandırılması büyük önem taşıyor " diye konuştu . TÜSİAD'lı hocasıyla buluştu Babacan , YOİKK'nın bürokratlar , TOBB ve TÜSİAD'ın temsilcilerinin bulunduğu teknik komite toplantısına katıldı . Babacan toplantının ardından bir süre ODTÜ'deki öğrencilik yıllarında ekonomi dersi aldığı TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi Oktay Varlıer ile görüştü . Varlıer görüşmenin ardından , Babacan'ın okulda başarılı bir öğrenci olduğunu , bu başarısını sürdüreceğine inandığını kaydetti . Babacan'ın pratiğini nasıl bulduklarını sorulması üzerine Varlıer , " Biz teoriyi verdik . Onlar daha da ileriye götürdüler " yanıtı verdi . Varlıer , hükümetin şansı olduğunu , ancak Babacan'ın da Irak , Kıbrıs konularının problem yaratabileceğinin bilincinde olduğunu söyledi . Yabancı zirvesi Irak'a bağlı Geçen yıl yapılacak olan ancak ertelenen dünyanın dev şirketlerinin katılacağı yabancı sermaye zirvesi konusunda Bakan Babacan ile Dünya Bankası Başkanı James Wolfensohn arasında bir görüşme olduğu öğrenildi . Wolfensohn , zirvenin ertelenmeyecek şekilde planlanması gerektiğini belirtirken , Babacan da bunun için zirvenin Irak'taki belirsizlik kalktıktan sonra yapılabileceğini söylediğini aktardı . Babacan , YOİKK toplantısında yaptığı konuşmada da Irak'ta bu kadar belirsizlik varken , maliyet hesaplamanın zor olduğunu söyledi . Babacan , " Bunun için ABD ile görüşmede esnek , değişen şartlara uyacak bir programı görüştük " dedi . Önümüzdeki günlerin en önemli gündemi , hükümetin . gözden geçirme çerçevesinde IMF'le yapacağı görüşmeler olacak . Piyasanın yakından takip ettiği bu görüşmelerin sonucu çok önemli . Görüşmelerin zorlu geçmesi bekleniyor . Kamu maliyesini ilgilendiren pek çok konuda alınan kararlar , yapılan açıklamalar hep IMF görüşmelerini zorlaştıracak nitelikte . Hükümet kamu dengesinin harcama tarafına yönelik pek çok karara imza attı . Ancak , bu harcamaların nasıl finanse edileceği net değil . IMF ile yapılan anlaşmanın performans kriteri yüzde 6,5'luk faiz dışı fazla hedefine nasıl ulaşılacağı piyasa aktörleri için önemli bir soru işareti . İhale yasası , gibi temel konular yatırımcıların tedirgin olmasına neden oluyor . Ocak ortasında başlayacak olan IMF görüşmeleri yoğun tartışmalara sahne olacak gibi . Bu noktada gündeme gelebilecek basit bir olumsuz haberin dahi piyasalar üzerinde etkili olacağı unutulmamalı . IMF'le görüşmelerin olumlu sonuçlanması durumunda ise piyasalar rahatlayacak . Çünkü buradan gelecek kredi diliminin serbest bırakılması ucuz olan fiyatlara yabancıların da yönelmesini sağlayabilir . Önünü daha rahat gören yatırımcılar pozisyon almada zorlanmayabilir . Irak için yeni senaryo Bundan birkaç gün öncesine kadar piyasalarda tartışılan konu Irak'a harekatın ne zaman başlayacağı idi . Ancak şimdilik düşük bir ihtimal olarak görünse de savaşın çıkmayacağı yönünde yeni bir senaryo gündeme geldi . Buna göre , Irak lideri Saddam Hüseyin'in ülke dışına kaçma senaryoları , piyasa oyuncuları için şimdilik düşük ihtimalli olsa da , olumlu bir beklenti niteliğinde . Savaş olmasını istemeyen , sorunun savaşsız çözümünü arzu eden Türkiye için bu senaryonun gerçekleşmesi tam bir piyango gibi olur . Makro veriler iyileşiyor Makro ekonomik verilerdeki iyileşmelere her gün bir yenisi ekleniyor . Açıklanan enflasyon oranları düşüşün devam ettiğini işaret ediyor . Yıllık bazda yüzde 19,6 olarak açıklanan tüketici fiyatları enflasyonu son 10 yılın en düşük seviyesinde . Yüzde 50,8'lik yıllık toptan eşya enflasyonu ise son 16 yılın en düşüğünde . Irak'ta bir ihtimal daha var Irak ve IMF'le görüşmeler borsanın önündeki en ciddi risk . Bu konular çözülünceye kadar endekste 10,000 taban olacak . Enflasyon oranı ise piyasada olumlu bir beklenti yarattı . Düşük enflasyon bonoya alış olarak yansıdı , dövizde duruldu . Irak'a bir operasyon olması durumunda endeks 9,000 puana kadar gevşeyebilir . Sonrasındaki hareketi ise savaşın seyri belirler . Ancak , piyasalar savaş olmama durumunu şu anda hiç tartışmıyor . Son günlerde gelişen koşullarda savaşın olmayabileceği de tartışılıyor . Bir şekilde savaşın olmaması ihtimali de var . Savaş satın alındı ve fiyatlandı . Ancak risk alabilecek yatırımcı savaşın olmama ihtimalini de bir getiri fırsatı olarak düşünmeli . Piyasalar gelişmeler paralelinde 10,000 11,000 bandında dalgalanabilir . Borsada hareket sürebilir Bir süredir , Irak'ta savaş olasılığı , Kıbrıs ve IMF görüşmelerine kilitlenen İstanbul Borsası yılın ilk iki işlem gününde yükseldi . 14,408'den 10,000'lere kadar gelen borsada geçen hafta yaşanan yükseliş endeksi 10,800 direnç seviyesinin üzerine taşıdı . Bu biraz da ertelenmiş bir yükseliş hareketi olarak görünüyor . Aralık ayını düşerek geçiren İMKB 100 Endeksi ocak ayının ilk gününü 10,599 seviyesinden tamamlarken , ikinci gününü 10,856 seviyesinden kapattı . Endekste haftalık artış yüzde 5. Endeks için 10,800 seviyesi güçlü bir dirençti . Bu seviyenin üzerine çıkılmış olması 11,100'lere doğru bir hareketi getirebilir . Ancak mevcut riskler devam ediyor . Bu nedenle temkinli olmada fayda olduğunu düşünüyoruz . Arsan yeni yıla da hızlı girdi Özellikle İMKB 50 hisselerindeki gelişmeleri yakından takip ederek hikayesi olan hisselere yöneldikleri konuşulan oyuncuların piyasaları biraz hareketlendirmek istedikleri izleniyor . En son malzeme ise Yapı Kredi Bankası . Bunun dışında geçtiğimiz yılın spekülatif hisselerinin de gündemde kalmaya devam ettiğini görüyoruz . Bunların başında haftanın son iki gününü yüzde 11. İki günde yüzde 58 değer kazanan Frigo , yüzde 16 değer kazanan Kardemir hisselerinin de oyuncuların hareketleri ile canlandığı konuşuluyor . TÜRLERİNE GÖRE EN ÇOK KAZANDIRAN FONLAR Geçtiğimiz haftanın en çok kazandıran yatırım fonu türleri ve haftalık getiri bazında sıralama . Haftayı güçlenme çabalarıyla geçiren endekste kapanış 10,858 puan oldu . Endeks geçen haftaya göre yüzde 5,6 değer kazandı . En çok değer artışı yüzde 11,6 ile Turizm Endeksi'nde olurken , onu yüzde 10,1 ile Metal Ana Sanayi izledi . Senet bazında bakıldığında İMKB 100'de Arsan yüzde 58 , Kardemir yüzde 50 ve İhlas GYO yüzde 15 getiri ile ilk sıraları aldılar . İMKB'de en çok kazandıranlar genelde işlem derinliği sığ olan senetlerden çıktı . Haftanın en çok işlem gören senetleri Yapı Kredi , İş ve Garanti oldu . Yapı Kredi'nin İstanbul yaklaşımına alınması bir anlamda borsadaki güçlenmenin de ilk kıvılcımı oldu . Marmara Denizi'nde çalışmalarının ilk bölümünü tamamlayan L'Atalante gemisinde bulunan " Victor 6000 " adlı insansız robot denizaltının topladığı verilerden , umut verici haberler çıktı . TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi ve Türkiye Deniz Araştırmaları Koordinatörü Prof . Dr . Naci Görür , dün yaptığı toplantıda , 16 Eylül'den beri Marmara Denizi'nin batısında çalışmalarını sürdüren " L'Atalante " gemisinin elde ettiği bulguları açıkladı . 6. Bugüne kadar yapmış olduğumuz araştırmalarda , Ganos Fayı ile birleşen ve Tekirdağ Çukurluğu'nu güneyden sınırlayarak Orta Marmara Sırtı'na kadar uzanan 110 kilometre uzunluğunda bir fayın varlığı belirlenmiş . Bu fay Marmara'da en tehlikeli fay olarak ilan edildi . Bu fayın 6'nin üzerinde deprem üreteceği söylendi . 1911 deprem kırığının Marmara içinde devam etmesi , bu fayın söz konusu depremde kırılmış olacağı ve enerjinin boşalmış olduğu anlamına gelir . Bu da gelecekte üreteceği deprem büyüklüğünün kabaca civarında olması demektir . " YENİ KIRIK BULDUK Görür , bu son araştırmada , Ganos Fayı ile Orta Marmara Çukurluğu arasında ( Saros Körfezi ile Marmara Ereğlisi açıkları ) 60 kilometre uzunluğunda taze bir kırığın varlığının saptandığını da sözlerine ekledi . Bu kırığın 1911 depremine ait olduğunun düşünüldüğünü anlatan Görür , " Ancak bu düşünce bilimsel olarak doğrulanmadı . Geminin 16 Ekim'de bu kırık boyunca alacağı karot numunelerinin radyometrik yaş tayinlerinin yapılması sonucu kesinlik kazanacak . Kırığın 1911 depremine ait olduğu kesinlik kazanırsa , gelecekteki Marmara Denizi kaynaklı depremin büyüklüğü de önemli ölçüde azalmış olacaktır " dedi . 1911'YE AİTSE ÇOK İYİ Kırığın Orta Marmara ( Marmara Ereğlisi açıkları ) ile Çınarcık Çukurluğu'nda ( Küçükçekmece Yeşilköy açıkları ) devam etmediğini belirten Görür , " Bu da bu kırığı oluşturan deprem sırasında , Marmara tabanının boydan boya kırılmadığını gösteriyor . 1999 deprem kırığının Körfez çıkışına kadar geldiğini saptadık . Adalar'ın altındaki kırığın da 1965 depreminde oluştuğu tahmin ediliyor " diye konuştu . Görür , kırığın 1911 depremine ait olması halinde hayatının en mutlu gününü yaşayacağını belirterek , bu bulgu kesinleşirse , Marmara'da deprem riskinin ortadan kalkmayacağını , sadece beklenen depremin boyutunun küçüleceğini ifade etti . İstanbul Üniversitesi'nin yeni eğitim ve öğretim yılının açılış töreninde 18 arkadaşıyla " YÖK'e hayır " diye bağırdı Başak Şahin . . . Sonra yaka paça polis tarafından gözaltına alınıp önce Beyazıt Karakolu'na götürüldü , ardından İstanbul Adliyesi'ne sevk edildi . Savcılık soruşturmayı sürdürürken , hem Başak hem de diğer 18 genç serbest bırakıldı . Başak ve arkadaşlarının önceki gün yaşadıklarına biz de dakika dakika şahit olduk , isteklerini , şikâyetlerini tartıştık . ELLERİ TİTRİYORDU İlk adresimiz karakoldu . Sonra saat 16. Savcı gençleri tek tek içeri çağırıyor , ifadelerini alıyordu . Hepimiz yerlere oturduk . Acıkmıştık ama içeriye yiyecek bir şey sokamıyorduk . Herkesin tek avuntusu sigaraydı . Sinirler de gergin olduğu için yasağa rağmen sigaranın biri sönüyor , diğeri yakılıyordu . İşte bu ortamda ifade vermek için bekleyen Başak'ı bulup sohbete başladık . Başak , İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nin . sınıfında öğrenci . İyi bir doktor olmak istediğini anlatırken , sigarasından derin bir nefes çekiyor , elleri titriyor . Babası yargıç olduğu için adliye koridorlarına alışık . Ama yine de sinirleri bozuk , sinirden sık sık gülüyor . Ailesinin tek kızı . Annesi öğretmen . Daha önce de protesto gösterileri nedeniyle gözaltına alınmış . Anlattığına göre , öğrenim gördüğü üniversitedeki sorunlara duyarsız kalmak yerine , protesto gösterilerine katılıyor . Demokrat bir ailede büyümediğini belirten Başak , " Annem ve babam yedi yıldır ayrı . Onlara kızdığımdan değil , tercihim olduğu için devrimciyim " diyor . KAPI KAPI DOLAŞIYOR Gözaltında ölen sendikacı Süleyman Yeter'in eşi olan İstanbul . bölgeden bağımsız milletvekili adayı Ayşe Yumli'yle çalışan Başak , İstanbul'daki evleri gezip AB'nin ve IMF'nin kandırmaca olduğunu anlattıklarını belirterek , sözlerini şöyle noktalıyor : " Değişimin gerçekleşeceğine inanıp bu yola baş koyduk . " Bize bir ağrı kesici bile vermediler . . . Başak , eğitim hakkı elinden alınsa da yaptıklarından pişmanlık duymayacağını özellikle vurguluyor . Soruşturmalar yüzünden 1996'de girdiği Tıp Fakültesi'nde iki yıl kaybettiğini belirten Başak , şöyle devam ediyor : " Üniversitelerdeki , bozuk sistemin değişmesi için mücadele veriyoruz . Gözaltılar sırasında çok yaralanan oldu . Polisin bunu bilinçli yaptığına inanıyorum . Daha önce düzenlenen bir gösteri sırasında burnum kırıldı . İleride meslektaşımız olacak doktorlar , polisle işbirliği yaptı . Sağlık kontrolümüzü düzgün yapmadılar , ağrı kesici dahi vermekten kaçındılar . " Yasadışı slogan atmadık İ. Rektörü Kemal Alemdaroğlu'nun konuşması sürerken pankart açan 18 genç de Başak'la birlikte adliyede ifade verdikten sonra serbest bırakıldı . Ancak 11. Adliye koridorlarında beklemenin kendileri için önemli olmadığını söyleyen gençler , " Bir şeyler değişecekse sabaha kadar da bekleriz " diye konuştu . Öğrenciler , demokratik bir üniversite ve herkesin eşit imkânlarla yaşayabileceği bir ülke istediklerinin altını çizdi ve " Bizler yasadışı slogan atmadık . Pankart değil döviz açtık . Amacımız eğitim özgürlüğünü engellemek değil " dedi . Emniyet topu üniversiteye attı Polisi , rektör yardımcısı istedi ANKARA Milliyet Emniyet Genel Müdürlüğü sözcüsü Feyzullah Arslan , İstanbul Üniversitesi'nin açılış töreninde yaşanan olaylarla ilgili olarak , polisin rektör yardımcısının isteği üzerine olaya müdahale ettiğini belirtti ve " AB uyum yasalarına ters tarafı ne ? Beş bin kişiyi bir kişinin rahatsız etmesi AB uyum yasasında mı belirtiliyor ? " dedi . Arslan , olaya müdahale şeklinin doğru olup olmadığı yolundaki soruya ise şu yanıtı verdi : " Müdahalenin yöntemi konusunda bir eksiklik varsa gereği yapılır . Ben burada müdahale edilmesinden yanayım . Biz polisimizden , müdahale edilen kişiye zarar vermemelerini ve en uygun yöntemle müdahale etmelerini istiyoruz . tartışılabilir . " Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırmaları Enstitüsü ile ABD Cornell Üniversitesi'nin 1999'dan beri yaptığı araştırmanın sonuçları , deprem riskinin Marmara kadar Doğu Anadolu Bölgesi için de geçerli olduğunu ortaya çıkardı . Araştırma Koordinatörü Prof . Dr . Niyazi Türkelli , bölgede her an çok büyük bir deprem olabileceğini belirterek , BOTAŞ'a , " Bakü Ceyhan boru hattını yeniden değerlendirin " , DSİ'ye , " GAP barajlarını gözden geçirin " , TPAO'ya da , " Petrol aramaları için bu verilerden yararlanın " uyarılarında bulundu . PETROL UMUDU DOĞDU Arap Yarımadası'nın Anadolu'ya çarpması sonucu Doğu Anadolu'nun tarih boyunca ortalama bin metre yükseldiğini anlatan Türkelli , " Bu mantonun , yani sıcak yapının orayı yükseltmiş olması , birtakım yapıları ortaya koyuyor ; enerji bakımından çok şey ifade ediyor . Biz petrol ve doğalgaz şirketleri , mühendis ve şehir plancılarına bu araştırmanın sonuçlarını duyurduk . Bu yeni verileri , projeler ve büyük yatırımlar açısından yeniden değerlendirsinler " dedi . Araştırmadan çıkan sonuçlardan bazıları şöyle : Doğu Anadolu platosunun altındaki kabuk kalınlığı , bilinenden daha ince . Bölgedeki yerkabuğunun kökü yok . Kabuğun hemen altında sıcak yer mantosu var . Doğu'da birçok il merkezinin içinden veya yakınından aktif fay geçiyor Eldeki veriler , büyük mühendislik yapılarının ( baraj , santral , petrol ve doğalgaz boru hatları vs . ) risk altında olduğunu gösteriyor . PKK / KADEK , Deportivo Alaves Ankaragücü maçında İspanya'nın ayrılıkçı terör örgütü ETA'yla işbirliği yaparak pankart açtı . İşbirliğini Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Zekai Baloğlu bozdu . UEFA Kupası'ndaki temsilcilerimizden Ankaragücü'nün önceki akşam Vitoria kentinde Alaves'le oynadığı karşılaşmada maçın her iki yarısında da sahaya giren ve örgütün bayrağını açan PKK üyelerine ETA taraftarları da destek verdi . Maçın 51 . dakikasında sahaya giren iki şahıs , PKK'ya ait bayraklar açtı . Olay nadeniyle maç üç dakika dururken , güvenlik güçleri şahıslara müdahale etti . Ankaragücü kalesinin arkasında bulunan tribünde de PKK'ya ait 10 metrelik bir pankart açılarak sloganlar atıldı . Oyunun 59 . dakikasında iki şahıs yine sahaya girmeye çalıştı . Ancak İspanyol polisi bu kez daha atik davrandı . Bu gelişme üzerine Ankaragücü kafilesiyle Alaves'e gelen Ankara Emniyet Müdür Yardımcısı Baloğlu , İspanyol güvenlik yetkilileri ile bir araya geldi . Görüşmeden kısa süre sonra yüzleri kar maskeli bir grup polis tribüne girerek ETA ve PKK sempatizanlarının açtığı pankartı ellerinden aldı . Polisin protesto edildiği olaydan sonra maç bitimine dek herhangi bir çirkinlik yaşanmadı . Maç bitiminde ise sarı lacivertli futbolcu ve yöneticileri taşıyan iki otobüs güvenlik güçleri eşliğinde süratli bir şekilde stattan alınarak özel uçağın beklediği havaalanına götürüldü . Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Enstitüsü , İstanbul'da bulunan irili ufaklı yaklaşık binin üzerinde sanayi tesisinin , . büyüklüğündeki bir depremden ne şekilde etkileneceğini araştırdı . Sonunda ortaya vahim bir tablo çıktı . Sanayi tesislerinin çoğu olası bir . büyüklüğündeki depremden 10 şiddetinde etkilenecek . Bu haritayla birlikte gözler olası depremden en çok etkilenecek olan Ambarlı'daki dolum tesislerine çevrildi . Rasathanede bir süre önce yapılan toplantıda alınması gereken önlemler belirlenmişti . IŞIKARA İLE DOLAŞTIK Buna göre dolum sistemleri erken uyarı sistemine bağlanacak , böylelikle deprem öncesi vanalar otomatik olarak kapanacaktı , tanklara destek yapılacak , Acil Müdahale Ekipleri kurulacaktı . . Bölge'den milletvekili adayı olan Prof . Dr . Ahmet Mete Işıkara ile Ambarlı'yı dolaştık . Aygaz dolum tesislerinde tankların desteklendiğini , acil müdahale ekipleri kurulduğunu gördük . " Bu tamam , ya diğerleri ? " diyen Işıkara , tesislerin etrafının yerleşim alanlarıyla dolu olduğuna dikkat çekti , bu tesislerin şehir dışına çıkarılması ya da yakındaki binaların boşaltılması gerektiğini söyledi . Kendilerini uyaran trafik polisleriyle tartışanlarına alıştığımız milletvekilleri arasında , trafik cezasını ödeyenler " alışılmadık vekil " görüntüsü sergiliyor . Kırdığı bariyerlerin parasını ödedikten sonra aylarca yapılıp yapılmadığını takip eden bir vekil ise şaşırtıyor . DSP Edirne Milletvekili Şadan Şimşek , trafik kazası sırasında kırdığı sekiz bariyerin parasını isteyen Karayolları Genel Müdürlüğü'ne hemen ödeme yaparken , bariyerlerin onarılmasını da sağladı . Şimşek , 1999 seçimleri sırasında Edirne yönüne giderken " Karacaoğlan Deresi " noktasında sağ ön lastiğinin aniden patlaması sonucunda direksiyon hâkimiyetini kaybetti . Hemen ödedi Aracı sekiz kez dönen Şimşek , bu sırada yolun sağ tarafındaki demir bariyerlere çarparak maddi hasarlı kaza geçirdi . Şimşek , kendisinden bariyerler için istenen günün parasıyla 501 milyon lirayı hemen ödedi . Sağlamcı vekil Şimşek , daha sonra olumsuz bir durumla karşılaşmamak amacıyla kendisine ait bir borç veya yükümlülük bulunmadığına ilişkin belge de aldı . Ancak seçim bölgesi olması nedeniyle sürekli geçtiği yoldaki kırık bariyerlerin yapılmadığını görünce , bu kez devletin peşini bırakmadı . Yedi ay uğraştıktan sonra Karayolları Genel Müdürlüğü'nün , kırdığı bariyerleri onarmasını sağladı . 1991'te yaptığı bir konuşmayla İngiliz muhafazakârlarının " köklerine dönüşünü " müjdeleyen dönemin İngiltere Başbakanı ve Muhafazakar Parti ( Tory ) lideri John Major'un , eski Sağlık Bakanı Edwine Curry ile ilişkisinin ortaya çıkması partisinin " aile değerlerine bağlı " imajını yerle bir etti . Ancak Muhafazakâr Parti milletvekillerinin sıradışı seks ilişkilerine hiç yabancı olmadıkları , Major zamanında bu tür ilişkilerin odağında yer aldıkları da her gün birbir ortaya çıkıyor . İşte The Times'ın haberine göre , bu ilişkilerin bazı kahramanları : Steven Norris ( Ulaştırma Bakanı ) : Major ahlaki değerlere dönüş çağrısı yaptığı sıralarda metresi vardı . . Stephen Milligan ( Milletvekili ) : 1994'te yaşadığı karışık bir ilişki sonunda öldü . Boynuna sarılmış elektrik kabloları , ağzında bir portakal ve kadın çorabı giymiş cesedi herkesi şaşırttı . David Mellor ( Milletvekili ) : Antonie de Sancha adlı aktrisle ilişki yaşadı . Yasak aşkının ortayı çıkması nedeniyle 1996'de eşinden ayrıldı . Richard Spring ( . İrlanda Bakanı ) : 1995'te yatakta kişiyle görüldüğü fotoğrafı yayılandı . David Ashby ( Milletvekili ) : Otel odasında bir erkekle basıldı . Radyo ve Televizyon Üst Kurulu ( RTÜK ) , dün sabah saatlerinde yaptığı olağanüstü toplantıda , Yüksek Seçim Kurulu'nun ( YSK ) Genç Parti'ye ilişkin uzun yayınlarıyla seçim yasaklarını ihlal ettikleri gerekçesiyle Uzan Grubu'na ait Star , Starmax ve Kanal için kararlaştırdığı kapatma cezalarının dün gece yarısı 14. Habertürk'e verilen günlük kapatma cezası da aynı saatte uygulanmaya başlandı . YSK , Star , Star Max ve Kanal yayınlarının 6'şar gün ; Habertürk'ün de gün süreyle durdurulmasını kararlaştırarak uygulama için RTÜK'e başvurdu . YSK'ya gönderdiği yanıtta , RTÜK , " Bizim verdiğimiz kararlar için itiraz yolu açık . Tarihi , YSK belirlerse daha sağlıklı olur " görüşünde bulundu . RTÜK , YSK'dan " Cezaların derhal uygulanmasından siz sorumlusunuz " yanıtını alınca dün olağanüstü toplandı . Kapatma cezasının yürürlüğe konması kararlaştırıldı . Üsküdar Vapur İskelesi'nin karşısında , Mihrimah Sultan Camii'nin yanında Zeynep Özal tarafından açılan birahane , tartışmayı da beraberinde getirdi . SP'li Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz Bayat , yerin çay bahçesi olarak kiralandığını ve içki satmalarının yasal olmadığını ileri sürerken , Zeynep Özal , içki ruhsatı bulunduğunu söyledi . Birahanenin bulunduğu yeri Can Turizm Şirketi , Üsküdar Belediyesi'nden 1991 yılında çay bahçesi olarak kiraladı . Mart ayından itibaren de Zeynep Özal , Can Turizm ile aralarında yaptıkları özel sözleşmeyle yerin işletmeciliğini aldı . Ve birahane İskele Pub , geçtiğimiz günlerde gösterişli bir açılışla hizmete girdi . SP'li Üsküdar Belediye Başkanı Yılmaz Bayat , yerin belediyeye ait olduğunu belirterek , " Sözleşmeye uymadıkları için mahkeme yoluyla tahliyesini istiyoruz " dedi . Birahaneyi işleten Zeynep Özal ise iddiaları şöyle yanıtladı : " İşletmesini alırken de Belediye Başkanı Yılmaz Bayat'la görüştüm . Bana Burası birahane gibi olmuş . Dışardaki tabelaları kaldırın . Parti tabanım ( Özal'ın kemikleri sızlıyor ) diye tepki gösteriyor dedi . Ben de tabelaları kaldırttım . Sonra biz burayı açana kadar başkanın aklı nerdeydi . Babamı öne sürüyorlar , keşke onun kadar modern olabilseler . " Türkiye Kasım'da seçimlere hazırlanırken , milletvekilleri seçim öncesi 15 Ekim'de üç aylık peşin maaşlarını alacak . Böylece halen ayda ortalama 4. Ancak vekillerin bir kısmı yeniden milletvekili olamayacak . Vekillik görevi Kasım'da sona eren bu vekiller , peşin aldıkları üç aylık ( yaklaşık 11 milyar 600 milyon lira ) maaşları geri ödemeli mi ? Görüşler şöyle : Perihan Yılmaz ( YTP Milletvekili ) Ahlaksızlık olmaz . . . Harcanan şey nasıl geri verilir ? Devlete borçlansınlar mı yani ? Seçimde harcanacağı için paraya ihtiyacımız var . Oraya gitsen para , şuraya gitsen para . Vatandaş bu paranın hesabını bana soracağına bunu seçimi isterken sorsaydı . Bu para yarın vatandaşın sırtına binecek ; ekmeğe zam , benzine zam , suya zam , elektriğe zam olarak . Bu vatandaşa anlatılmadı . Bu maaşları vallahi hak etmiş oluyoruz . Cengâver gibi atmışız kendimizi ortaya . Bizim bir cebimizden giriyor , öbür cebimizden çıkıyor . Ben kredileri çekiyorum . Hesabıma bakın , hep borç para çekerim . Siyasi etik açısından bu paraları geri vermek gerekir gibi düşüncelere de katılmıyorum . Bu bir ihtiyaçtır , niye ahlaksızlık olsun ? Prof . Türker Minibaş ( İktisatçı ) Kazanılmış haktır Seçim sonrasında bir milletvekili seçimi kazanamasa bile bu kazanılmış bir hak olduğu için geri ödenmesi doğru değil . Bu kazanılmış bir hak olduğu için , belki de milletvekilleri seçim tarihi bile ona göre belirlenmiş olabilir . Seçimden hemen sonra seçimi kaybetse de milletvekillerinin işleri hemen gün bitmiş olmuyor . Devir teslimine kadar çalışıyor . Bu nedenle geri iade etmeleri bu durumda çok mantıklı olmaz . Milletvekilleri bu maaşları vermeliler , vermemeliler konusu birtakım ahlaki değerlendirmelere girer . Bu da ancak bir siyasi biz bunu hak etmedik derse olabilir ama bunu diyen de olur mu bilmiyorum . Berhan Şimşek ( CHP Milletvekili Adayı ) Parayı bağışlasınlar Türkiye'de bir dönem yasalarla bilgili insanların politika yapmaları engellendiği için 1985'ten sonra servet kurmak , para kazanmak için vekil olundu . Kendi servetlerini kurmanın vekili oldukları için bu paralar onlara helal olsun . Ama bu ülkenin geleceğine vekillik yapsalar Bizim için en büyük onur bu milletin vekili olmanın onurudur . Bu parayı almayayım derler . Mesele bu görevin önemini , kutsallığını , ciddiyetini kavramakta . Kendilerine yakıştırıyorlarsa alsınlar . Bu bir vicdan meselesi . Bu durumdan rahatsız olan , duyarlı milletvekillerimiz de vardır . Eğitim dönemi yeni başladı ; çocuklar kalem alamıyor , defter alamıyor . Bu maaşları Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı'na da bağışlayabilirler . Bedri Yaşar ( MHP Milletvekili ) Almak doğru değil Bu seçimde bir milletvekili yeniden seçilememişse bence üç aylık maaşından hak ettiği kadarını alıp kalanını geri vermelidir . Seçilemeyen milletvekili bence bu parayı almamalı . Örneğin 15 Ekim'de üç aylığı alıyorsa , seçilememesi halinde Kasım'a kadar olan bir aylığını almalı . Seçilmemişse de almamalı . Doğrusu bu , çalışmıyor ki alsın . Bu kadar açık bir konu . Bu işin öyle Türkiye'nin ekonomik nedenleriyle falan da bir alakası yok . Bir insan çalışır ve çalıştığının karşılığı neyse onu alır . Türkiye dünyanın en zengin ülkesi bile olsa netice değişmez . Bu ne kadar çalıştığınıza bağlı . Bence bir insan 15 gün çalışıyorsa 15 günlük , bir ay çalışmışsa bir aylığın karşılığını almalı . Vehbi Koç Vakfı ( VKV ) , Haydarpaşa Numune Hastanesi bünyesinde milyon dolar ( yaklaşık trilyon 900 milyar lira ) harcayarak acil servis ve travmatoloji merkezi oluşturdu . Vehbi Koç Acil Tıp Merkezi'nin tıbbi cihaz ve donanımını ise Sağlık Bakanlığı sağladı . Koç ailesi tarafından yaptırılan Trafik Kazaları ve . Basamak Tedavi Hizmetleri Polikliniği'nin yenilenmesiyle kurulan merkezin açılışında konuşan Koç Vakfı Başkanı Semahat Arsel de , acil bakım birimlerinin önemine dikkat çekti . Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ( AİHM ) , obezite hastalarının insan hakları ihlaline uğradığı gerekçesiyle Türkiye'yi yargılamaya hazırlanıyor . İzmir'in Karşıyaka ilçesi Bayraklı semtinde oturan obezite hastası 54 yaşındaki Emin Özkul , obez hastalarının haklarının gözetilmediği ve mağdur oldukları gerekçesiyle AİHM'ye başvuruda bulundu . Başvuru temmuzda kabul edilirken , dava açılmasına karar verildi . Türkiye Cumhuriyeti önümüzdeki günlerde açılacak obezite davası nedeniyle yargılanacak . Orta Doğu Teknik Üniversitesi ( ODTÜ ) Deniz Mühendisliği Araştırma Merkezi Başkanı Doç . Dr . Ahmet Cevdet Yalçıner , Marmara'da tsunami ( dev dalgalar ) oluşabileceğini söyledi . Yalçıner , " Marmara'da tsunami olasılığı yüzde 6'dır . Tsunami olursa bazı bölgelerde metreye varan kısa süreli dalga ve şiddetli akıntı oluşabilir . Beton evler yıkılmaz . Ancak ahşap evlerde oturanlar hemen evlerini terk etmelidir " dedi . Susurluk davası kapsamında cezaya çarptırılan Korkut Eken'in yargılanması kararının ardından , Bağımsız milletvekili Mehmet Ağar ile Ünal Erkan tanık olarak ifade verdi . Ağar çıkışta , " Eken namuslu bir vatan evladıdır . Mevcut halinden üzüntümüz vardır " dedi . Kadıköy Belediyesi Ataşehir Hayvan Barındırma Merkezi'ndeki köpekler , Vivaldi'nin eserleri dinletilerek rahatlatılıyor . Kadıköy Belediyesi ile Kadıköy Hayvan Dostları Platformu , Ekim Dünya Hayvanları Koruma Günü nedeniyle Hayvan Barındırma Merkezi'nde sokak köpeklerine klasik müzik dinletti . Barınağın açık alanına konulan hoparlörlerden müziği duyan köpekler , havlamayı keserek sakinleşti . YTP , seçim bildirgesini Ekim'de açıklıyor . 59 konuda hedeflerini belirleyen YTP , okullarda zorunlu demokrasi dersini , kitaptan KDV'nin kaldırılmasını , özgür ve özerk üniversiteyi savunuyor . Seçim Bildirgesi'nde 10 başlık altında YTP tanıtılıyor . " Hedefimiz Türkiye koalisyonu , " Siyaset amaç değil araçtır " , " Bize güvenin " , " Korkularımızı hep birlikte yeneceğiz " , " Unutulmuşların temsilcisi olacağız " , " Seçim eski ile yeni arasında " , " Neremiz yeni ? " , " AB çağı paylaşma mesajıdır " , " İstanbul ruhunu yaşatacağız " ve " Hep iyinin peşindeyiz " başlıkları altında tanıtılan YTP'nin , hedefleri de 59 ayrı madde ile dile getiriliyor . Ülkenin sorunlarına bakış ve çözüm önerilerinin de açıklandığı konular arasında ; " Çocuklarımız için Yeni Türkiye " , " Gençlerimiz için Yeni Türkiye " , " Kadın ve erkeği eşit bir Türkiye " , " Engelliler için engelsiz Türkiye " , " Yaşlılar ve emekliler için yeni bir Türkiye " , " Yeni bir Türkiye için eğitim " , " Özgür ve özerk üniversite " , " Yatırım seferberliği " , " İhracattan ithalata " , " Tarımdan denizcilik sektörüne " yer alıyor . Yerli ve yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanılarak " Ulusal enerji politikası " öneren YTP , doğal çevreyi koruyarak madenciliğin teşvik edilmesini savunuyor . " İşsizliği kader olmaktan çıkaracağız " başlığı altında yeni istihdam yaratılması konusunda görüşlerin yer aldığı bildirgede , okullarda zorunlu demokrasi dersi , kitaptan KDV'nin kaldırılması gerektiği kaydediliyor . Hayvan hakları , kültür ve sanat ile ilgili bakış açısı , deprem ve diğer doğal afetler karşısında yapılması gerekenlerin de yer aldığı bildirgede , " Trafik canavarına dur " başlığı altında kazaların önlenmesi için neler yapılması gerektiği de anlatılıyor . YTP'nin sloganlarında , Genel Başkan İsmail Cem ön plana çıkarılıyor . " Yeni Türkiye yeni başbakan " , " Ben hazırım",öBen de size güveniyorum " sloganları dikkati çekiyor . Milliyet SP Genel Başkanı Recai Kutan , dün partisinin seçim bildigesini açıkladı . Hedeflerini , " Yaşanabilir bir Türkiye , Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünya " olarak sıralayan Kutan , uygulayacakları " Acil Ekonomik Onarım Programı " ile Türkiye'yi bir yılda yaşanabilir ülke , beş yılda da güçlü bir ülke haline getireceklerini söyledi . Bildirgede ise AKP'ye ilgili şu değerlendirmeler yer aldı : " Milletimiz bilmeli ki , önemli olan kimin yaptığı değil neyin yapıldığıdır . Kasım seçimlerinde bilinen klasik partilerin yanına bir de Milli Görüş'ü taklit eden parti konulmuştur . Bu parti , bir yandan tabanda Milli Görüş gibi görüntü vermeye ve davranmaya çalışırken , diğer yandan bazı çevrelere IMF politikalarına devam edeceği mesajını vermektedir . Şurası çok iyi bilinmelidir ki aziz milletimiz , engin feraseti ile herşeyin farkına varacak ve gerekeni yapacaktır . " SP'nin " Acil Onarım ve Atılım Programı " adını taşıyan bildirgesi ağırlıkla kapatılan RP'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın görüşlerinden alıntılardan oluşuyor . Bildirgede , iktidara gelinmesi halinde Refahyol'daki gibi " Havuz Projesi"nin hayata geçirileceği belirtilirken , din ve vicdan özgürlüğü önündeki tüm engellerin kaldırılacağı , kesintisiz yıllık eğitime son verileceği savunuluyor . Bildirgede DGM'lerin tamamen kaldırılacağı , MGK'nın ise siyasi iktidara savunma konusunda danışmanlık yapan bir kuruma dönüştürüleceği ifade ediliyor . Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz , Avrupa Birliği ( AB ) ile müzakere tarihi için adresin AB Komisyonu'nun Ekim'de açıklayacağı " İlerleme Raporu " değil , Kopenhag Zirvesi olduğunu söyledi . Yılmaz , raporun " durum tespitinin " ötesine geçmeyeceğini bildirdi . Yılmaz , basın toplantısında , Brüksel'deki temaslarıyla ilgili bilgi verdikten sonra soruları yanıtladı . Ekim'de açıklanacak İlerleme Raporu'nun teknik bir değerlendirme olduğunu vurgulayan Yılmaz , şunları kaydetti : " Raporda tarih verilmesi gibi siyasi bir unsur yer almayacaktır . Bizim için önemli olan Kopenhag'da verilecek siyasi karardır . Türkiye'ye müzakere tarihi verilmemesi için haklı hiçbir neden yok . Türkiye tarih almak için gerek siyasi gerekse diplomatik alanda tüm gücünü kullanacaktır . Aralıktaki zirveye kadar yapılacak tüm değerlendirmeler spekülasyonun ötesine geçmeyecektir . " AB Komisyonu sözcülerinden Jean Christophe Filori , dün çıkan haberleri yalanlayarak İlerleme Raporu'nun veri ve analizlere dayalı bir belge olacağını , Türkiye konusunda da artıların olduğu kadar eksilerin de raporda yer alacağını söyledi . Filori , tarih kararını AB liderlerinin vereceğinin altını bir kez daha çizdi . Komisyonların yetkisi yok Adayların yıl içinde gösterdikleri ilerlemeleri içeren ve İlerleme Raporu adında bir belge hazırlayan AB Komisyonu , tamamen teknik bir göreve sahip . Komisyon'un adaylar için yaptığı dğerlendirme , bir bakıma liderler için tavsiye niteliği taşıyor . Ancak bir adayın üye olabilmesi için kararı Komisyon veremiyor . Bu karar 11 15 Aralık'ta Kopenhag'da yapılacak liderler zirvesinde alınacak . Birlikte son eğilim Türkiye konusunda öne çıkan iki senaryo var . Bunlardan ilki İlerleme Raporu'nda belirlenecek eksiklerin tamamlanmasının ardından kısa vadede Ankara'yla müzakereye başlanacağı yönünde bir ifade kullanılması . İkinci senaryo ise Kopenhag'da Komisyon ve bir sonraki dönem başkanı Yunanistan'a müzakerelere başlamak için gerekli hazırlıkların yapılması yönünde görev verilmesi . AB Dönem Başkanı Danimarka Başbakanı Anders Fog Rasmussen , aralıktaki Kopenhag Zirvesi'nde Birliğin üyelik müzakerelerinin başlaması için Türkiye'ye tarih verilmesi konusunda " olumsuz " ve " katı bir tavır " ortaya koydu . Atina'da Başbakan Simitis'le görüşen Rasmussen , şunları söyledi : " Türkiye'ye sadece Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirirse üyelik müzakerelerinin başlaması için tarih verilebilir . Türkiye de bu kriterleri yerine getirmiyor . " Rasmussen , TBMM'de kabul edilen reformları kastederek , " Son zamanlarda cesur adımlar atıldı " demekle birlikte , diğer tüm aday ülkelere geçerli kriterlerin Türkiye için de geçerli olduğunu , ancak üyelik müzakerelerin başlayabilmesi amacıyla bir tarih alabilmesinin siyasi kriterleri yerine getirmesi gerektiğini belirtti . Simitis'ten destek Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis ise ülkesinin bu konunun Kopenhag Zirvesi'nde görüşülmesinden yana olduğunu kaydederek , " Türkiye aday ülkedir . Yunanistan , hem Türkiye hem de AB'nin daha sıkı işbirliği yapmalarını sağlayacak karar ve tedbirlerin alınmasından yanadır " dedi . DYP Genel Başkanı Tansu Çiller , İzmir gezisinde AKP'ye yüklenerek " Bizim sağımızda macera var . Devletle kavgalı olan var . Kavgaya , maceraya vakit yok . Başbakanının kim olacağını bile bilmediğiniz partiye oy verip büyük hata yapmayın " dedi . İzmir gezisine Kiraz'a bağlı Karaburç köyünden başlayan Çiller , köydeki boş araziye helikopterle indi . Köylülerin yakın ilgi gösterdiği Çiller , halktan korkanların seçimleri erteletmek istediğini , ama bunu engellediklerini söyledi . CHP'li Kemal Derviş'in IMF'den alınan paraları çiftçiye göstermediğini savunan Çiller , " Bir daha Derviş diyorlar . hükümet ortağı olduğu zaman traktörünüzü sattınız , şimdi de evlerinizi mi satacaksınız ? Bebeklerin bile borcu var bu ülkede . borç , Derviş borcu . Şimdi Derviş , CHP'ye takılmış gelmeye çalışıyor . Sakın aldanmayın " dedi . Ödemiş'e bağlı Kaymakçı ve Çaylı beldelerinde de halka seslenen Çiller AKP ile ittifak tartışmalarıyla ilgili bir soruya şu yanıtı verdi : " Bu işin muhatabı CHP'dir . Biz diyoruz ki , İki turlu seçime gidelim . Ama bunu yapabilmemiz için CHP ne diyor ? Onu bilmemiz lazım . Milletimiz dikkatli olmalıdır . Milletimiz kimin başbakan olacağı belli olmayan bir kanala yönelmesin . " AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , üniversitelerdeki türban sorunuyla ilgili çıkışını sonunda yaptı . Erdoğan , FP'nin kapatılmasına neden olan türbanlı Merve Kavakçı'nın dayısı milletvekili Zeki Ünal'ın memleketi Karaman'da yaptığı konuşmada , eğitimde kafalara bakma döneminin olmaması gerektiğini belirterek , " Kafaların içine bakılıyor , yeşil . Bize kırmızı ve flu lazım diyorlar . İlim yapılmasını engelliyorlar , bu mantık iyi olmaz . İlimin önünü kesenlerin önü kesilecektir " dedi . Erdoğan , dün Karaman'da yaptığı mitingde , eğitim ve öğretiminin önündeki enegellerin toplumsal uzlaşmayla kaldıralacağını söyledi . Böyle eylemlere girmeye hiç kimsenin hakkı olmadığını belirten Erdoğan , " Laikliği her inancın güvencesi olarak görüyoruz . Din istismarına müsade etmeyeceğiz . Ama din istismarı adıyla bazılarının önünün kesilmesini , biz engelleyeceğiz . Önünde duracağız . Dinsel milliyetçiliğe de karşıyız " diye konuştu . Kara çarşaflılardan alkış Bu türban mesajı sayesinde , meydandaki başta kara çarşaflılardan olmak üzere büyük alkış alan Erdoğan , " Biz bedel öderiz . Yolumuz ırak , yükümüz ağır . Bizi yok etmeye gelenler , biz de hayat bulacaklar " dedi . Meclis'i karıştıran türbanlı Kavakçı'nın dayısı Karaman Milletvekili Zeki Ünal da yaptığı konuşmada , türban çıkışı yaptı . Ünal , " Kızlarımızı hapse attıran bu hükümetten , Kasım da hesap soracağız " dedi . Norveç Savunma Bakanı Christine Krohn Devold , kadın meslektaşı Tayyibe Gülek'le görüşmesinde siyaset yerine ailelerinden söz etti . Devold , Gülek'e " Babanız da ünlü bir politikacıymış . Siz ne zaman siyasete girdiniz ? " sorusunu yöneltti . Annesinin de politikacı olduğunu söyleyen Devold , " Benim annem politikaya girmemezi istemedi " dedi . Devold , " İki ülkenin de kadın bakanı var . Türkiye bu açıdan çok modern . Yurtdışına gönderdiğiniz büyükelçiler arasında kadınlar çoğunlukta " diye konuştu . Eski milletvekili ve gazeteci yazar Sadullah Usumi toprağa verildi . Usumi için ilk tören , Cağaloğlu'ndaki Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ( TGC ) önünde düzenlendi . TGC Başkanı Orhan Erinç , Usumi'yi 46 yıldır tanıdığını dile getirerek , " Sadullah Usumi , ülkemizde hem medya hem de demokratikleşmeyle ilgili olaylara damgasını vurmuştur " dedi . Erinç konuşmasında , gazetecilerin sosyal haklarının sağlanmasında etkili olan Usumi'nin yokluğunu hissedeceklerini vurguladı . Usumi'nin cenazesi daha sonra Sultanahmet Camii'ne götürüldü . Usumi'nin eşi Nebahat Usumi'ye sarılarak başsağlığı dileyen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , Usumi'nin seçkin , aydın , değerli bir halk adamı olduğunu dile getirerek , " Usumi çok özel bir insandı . Değerli bir gazeteciydi " dedi . Cenaze namazında Baykal ve beraberindekiler ön sıralarda saf tuttu . Usumi'nin cenazesi Nakkaştepe Mezarlığı'nda toprağa verildi . Kazanamayan depresyonda ! Yaklaşan genel seçim öncesi çok büyük beklenti içine giren fanatik milletvekili adaylarına , seçim sonunda depresyona girebilecekleri uyarısı yapıldı . Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof . Dr . Rahim Kucur , adayların , seçim hazırlıkları çerçevesinde milyarlarca lira para harcadığını , seçim tarihine kadar yürüttüğü çalışmalar ve seçilmeme endişesiyle de büyük stres içine girebildiklerini vurguladı . Bodrum CHP'den İngilizce tanıtım Muğla'nın CHP'li milletvekili adayları , Bodrum'da renkli bir toplantıyla tanıtıldı . Adayların İskele Meydanı'ndaki toplantıda kendilerini tanıtarak parti programları hakkında bilgi vermesini yabancı turistler de izledi . Meraklı turistler için İngilizce çeviri yapıldı . Bodrum'da yaşayan sanatçı Nigar Uluerer ile Hayvan Hakları Derneği üyeleri de CHP adaylarına destek verdi . Meral : Geminin kaptanı IMF Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu ( Türkİş ) Genel Başkanı ve CHP Ankara milletvekili adayı Bayram Meral , Türkiye'de geminin yürümediğini belirterek , " Gemiyi yürütemezsiniz , çünkü geminin kaptanı değilsiniz . Geminin kaptanı IMF ve Dünya Bankası " dedi . Türkiye Enerji , Su ve Gaz İşçileri Sendikası Başkanlar Kurulu toplantısında konuşan Meral , halkın sorunlarını bilmeyen siyasilerin sandıkta bunun cevabını alacaklarını kaydetti . Karayalçın : SHP adayı Matkap SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın , Kasım seçimlerine giren partilerin hiç birinin solu temsil etmediğini savunarak , " Seçimlerde gerçek solu bağımsız adayımız Nihat Matkap temsil ediyor " dedi . SHP'den istifa ederek Hatay'dan bağımsız milletvekili adayı olan eski Bakan Nihat Matkap'ı desteklemek ve ( MKYK ) toplantısını yapmak üzere Hatay'a gelen Karayalçın , CHP'den istifa ederek bağımsız kalan Antakya Başkanı İris Şentürk'ü ziyaret etti . Centilmen partiler de var Gaziantep'te dokuz siyasi partinin il başkanları , seçim süresince çevre kirliliğinin önüne geçilmesi ve seviyeli propoganda için " centilmenlik protokolü " imzaladı . CHP , DYP , ANAP , MHP , AKP , DSP , SP , YTP ve BBP il başkanlarının imza attığı protokol için , Ticaret Odası salonunda bir tören düzenlendi . Parti bayraklarının ve ses sistemlerinin nasıl kullanılacağını düzenleyen protokole göre ; il başkanları , kente gelen her genel başkanı da ziyaret ederek jest yapacak . Haberi olmadan aday gösterilmiş DTP Genel İdare Kurulu üyesi ve TBMM eski Genel Sekreteri Tacettin Yinanç , Kasım'daki seçimlerde kendisinin herhangi bir talebi olmadan DYP listelerinden Kahramanmaraş . sıradan aday gösterildiğini , bu hareketle kişilik haklarının hiçe sayıldığını söyledi . DYP ise DTP'nin partilerinin listesinden seçime girme kararı almalarının ardından Mehmet Ali Bayar tarafından bu ismin kendilerine verildiğini bildirdi . Başbakanlık'tan önceki gün yapılan 11 bin 465 geçici orman işçisinin kadroya alınacağına ilişkin açıklamanın ardından koalisyon ortağı partiler arasında tartışma çıktı . Bu konudaki kararname imzaya açılırken , DSP'li Orman Bakanı Nami Çağan dün yaptığı açıklamada üç ila 11 ay süreyle geçici çalıştırılan işçilerden 11 bin 465'inin kadroya alınarak , işçiler arasındaki huzursuzluğun giderileceği , iş güvenliğinin sağlanacağı ve ormancılık çalışmalarının verimli yürütüleceği kaydedildi . Maliye Bakanı Sümer Oral ise daha önce Başbakan Bülent Ecevit , Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Şükrü Sina Gürel , Orman Bakanı Nami Çağan , Orman İş Sendikası Genel Başkanı ve kendisinin imzaladığı protokole , " Ekonomik program ve önceki emsal uygulamalardaki esaslara uygun olması kaydıyla " şerhini koyduğunu söyledi . Türkiye'nin uyguladığı ekonomik programın ve bütçe hedeflerinin çok önemli olduğunu ve bundan taviz verilmemesi gerektiğini kaydeden Oral , bu geçici işçilerin kadroya alınmasının ilave bir yük getirmeyecek bir yöntem ile kabul edilebileceğini söyledi . 100 trilyon ek yük getirir Kararnameyi , Bakanlar Kurulu'na geldikten sonra inceleyeceğini ve ekonomik program ve bütçe kriterlerine uyması durumunda kararnameyi imzalayacağını vurgulayan Oral , " Bütçe ve programa seçim öncesi aykırı gelecek uygulamalar yapmamalıyız . Bu düzenlemede de bütçedeki ödenekler dikkate alınmalı , bütçe başladığı ödeneklerle tamamlanmalı " şeklinde konuştu . Oral , söz konusu kararname Bakanlar Kurulu'nda görüşülürken çekincelerini de anlatacağını söyledi . Ekonomi yetkilileri ise 11 bin 465 geçici işçinin kadroya alınmasının bütçeye yıllık maliyetinin 150 100 trilyon lira olduğunu ve bütçe dengesini zedeleyeceğini belirtiyor . Türker : Kadro programı bozmaz Devlet Bakanı Masum Türker , seçim yatırımı olarak görülen , geçici orman işçilerinin daimi kadroya alınmasını , " doğru bir davranış " olarak niteledi . Türker , geçici işçilerle ilgili protokolde orman işçilerinin dışarıda bırakıldığını anımsatarak , " Sanıyorum sayın Bakan ( Orman Bakanı ) protokole almamızı istiyor ve doğru davranıştır " dedi . Bunun külfetinden çok avantajı olacağını savunan Türker , " Ekonomik programa bir etkisi olmaz . Bu işçilerin çoğu döner sermaye işçileridir . Zaten çalışıyorlar , maaşları zaten ödeniyor , külfet getirmelerini beklemeyelim " dedi . Irak için komisyon Türker , Cumhurbaşkanı Sezer tarafından kabulü sonrasında da gazetecilere yaptığı açıklamada da " Irak'a ABD operasyonun vereceği zarar konusunda Hazine Müsteşarlığı'nda bir çalışma başlatıldı . Türkiye , finansman açığı değil zarara uğrayacak . Zarar kavramının içine sadece parasal değerler yok . En önemli sorun milyona yakın mültecinin gelmesi olacak " dedi . Karaca Mestçi , ABD'nin en büyük şirketlerinden Enron'un batış hikayesine tanıklık etmiş birkaç Türk'ten biri . Şirketin Londra Ofisi'nde , çelik ve kağıt türevli piyasalar bölümünde yönetici olarak çalışırken patlayan muhasebe yolsuzlukları nedeniyle de işinden olan binlerce çalışandan biri . Şimdi Deutsche Bank'ta enerji bölümünde yöneticilik yapan Mestçi , Enron'un neden battığı , nasıl yolsuzluk yapıldığı ve batış sürecinde neler yaşandığını , işten çıkarılınca Playgirl'e nasıl poz vermediğini anlattı . . . Enron'daki çalışma öykünüzü anlatır mısınız ? Galatasaray Lisesi'ni bitirdikten sonra ABD'ye gittim . American University ve Yale'de uluslararası ilişkiler ve işletme alanında eğitim aldım ve JP Morgan'da işe başladım . Üç yıl sonra teklif gelmesi üzerine Enron'a geçtim . Mart 1001'de Londra Ofisi'nde çalışmaya başladım . Şirketin çelik ve kağıt türevli piyasalar bölümünde yöneticilik yaptım . Enron , olmayan piyasalara girip kimsenin inanmayacağı şekilde faaliyet gösteriyordu . Bugün dünyadaki doğalgaz türevli piyasasını ilk Enron çıkardı . Çelik de dünyanın en büyük sanayilerinden bir tanesiydi ve türevli piyasası yoktu . Bunu tek yapan Enron'du . Batıştan sonra Londra'daki tasfiye nasıl oldu ? Biz Londra merkez ofisinde 500 , farklı ofislerle birlikte toplam bin kişiydik . Türk olarak ise yalnızca üç kişiydik . Aralık 1001'de dağıtıldık ve Avrupa ofisi kapandı . Ancak Houston ofisi iflas sonrası iflas kanunlarına göre bir süre daha devam etti . Lonra ofisine PricewaterhouseCooper's'tan tasfiyeciler gelerek , bilgisayardan masaya kadar herşeyi sattılar . Londra'da nakit akışı negatif olduğu için bir anda tasfiye edildi . Bodyguardlar geldi Üzüntülü anlar yaşandı mı ? Belki Houston ofisinde olmuş olabilir ama Londra ofisinde kadar acıklı bir durum yaşanmadı . gün ofise bir kişi geldi ve masanın üzerine çıkarak şirketin tasfiye edildiğini açıkladı . Sadece üç beş kişiyi şirkette tutacaklarını söyledi . Çünkü birilerinin eldeki çelikleri satması gerekiyordu . Her gruptan birkaç kişiyi tuttular . Aşağı kata bodyguard'lar geldi . Kavga çıkmadı . Boşu boşuna gelmiş oldular . Çalışanlar arabalarına binip gittiler . Enron'un park yerinde en düşük model araba BMW'ydi . Benim ise Vespa'm vardı . Grubumuzda sekreterler de dahil kötü durumda kalan olmadı . Piyasaya göre yüksek ücret alıyorlardı . Grubumuzdaki arkadaşlarım hemen iş buldu . Bazıları da tatile gittiler . Hâlâ tatiline devam edenler bile var . Titanic'in batışı gibi kaza değildi Bir gün bu şirketin batacağını söyleseler inanır mıydınız ? Kimse inanamazdı . Zararlar saklandığı için aklımızın ucundan bile geçmezdi . Titanic'in batışı gibi diyebiliriz ama Titanic'in bir kazaydı ama bu değil . Titanic'in patronları gemide delik açmadılar . Zararlarını park edince battı Enron nasıl ve neden battı ? İki neden var . Biri her piyasanın likit bir şekilde işlem görebileceğine inanmaları ve her piyasaya girip birşeyler satın almasıydı . Oysa asıl işi doğalgaz ve elektrikti . Çok absürd piyasaların türevli piyasalarını üretmeye çalıştı . Mesela reklam sektörü gibi . Burada zararları oluştu . Ayrıca iddialara göre Enron yöneticileri , ne zaman zarar eden bir iş olursa , bunu silmek yerine , bilançosunda görünmeyen başka bir ortağa aktarıyordu . Yani zararları kendi üzerinden atıyordu . Sonra da dönem sonunda yüksek bir fiyata geri alıyordu . Buna zararı park etmek denir ve tamamen illegaldir . Yöneticiler , zararları park ettikleri kendi şirketlerine devredip daha fazla fiyata geri Enron'a sattılar ve kazandılar . İşte bu hataların şirketi batırdığı söyleniyor . Tüm bunlar devam eden yargı sürecindeki iddialar . 1001 Ekim ayında Enron daha önceki yılların deklare edilmeyen zararlarını deklare etmek zorunda kaldı . dönem Dynegy adlı başka bir enerji şirketi Enron'u alacağını açıkladı ama almadı . S&P de Enron'un kredi notunu yatırım yapılmaz statüsüne düşürdü , şirket borçlarını ödeyemez duruma geldi . Enron şu anda tekrar kârlı bir şirket olarak borçlarını ödemeye çalışıyor . Portakallı tasarruf paketi Şirketi kurtarmak için ne gibi önlemler aldılar ? Enerji dışındaki tüm işlerin tasfiyesine karar verildi . Şirkette bir takım tasarruf tedbirleri alındı . Londra'nın en iyi jimnastik salonu bulunuyordu . Masaj bile yapılıyordu . Portakal suyu makinalarımız vardı . Portakal koymamaya başladılar . Çünkü yılda 10 bin pound tutuyormuş . Mesela saat gece 11. Dolaplarda bedava içeceklerimiz vardı , onları kaldırdılar . İş gezilerinde business class uçuşları kaldırdılar , otel masraflarını düşürdüler . Playgirl'e soyunmadım Playgirl dergisinden size de teklifi geldi mi ? Bu dergiler , isteyene soyunma çağrısında bulundu . Tabi ki herkes başvurmadı . Biz oraya başvuranları tanımıyoruz . Enron'da üst düzeyde çalışanlar bunu yapmadı . Çok daha alt düzeyde çalışanlar yaptı . Poz verenlerden cv'sine baktıklarımızın hepsi alt birimlerde çalışanlardı . Çalışanların alamadığı haklar oldu mu ? Enron , çalışanlara emeklilik paranı bize yatırırsan , yatırdığın her dolar için bende bir dolar yatıracağım dedi . Bu hisseler , şu anda sent . Enron'a yatırım yapıp kaybedenler çok oldu ama bu kendi açgözlülüklerinden dolayı oldu . Japon Toyota'nın Türkiye'deki şirketi Toyota Motor Manufacturing Turkey ( TMMT ) Başkanı ve CEO'su Koji Kobayashi , " Daha rekabetçi maliyetle üretim yapıyorsak bu ülkede devam ederiz ama bu rekabetçi yapı kaybolursa Rusya gibi bir başka ülkeye de yatırımımızı kaydırabiliriz " dedi . Güvenimizi yitirmedik Türk insanına inandıklarını ve yatırımlarında ertelemeye gitmediklerine dikkat çeken Kobayashi , periyodik krizlere rağmen güvenlerini yitirmediklerini söyledi . " 10 yıl önce geldiğimizde bu kadar krizin olabileceği bilmediğimiz bir şeydi . Kestirebilseydik acaba burda olur muyduk ? " diye soran Kobayashi , " Hükümetten iyi bir liderlik , faizlerin ve enerji maliyetlerinin düşürülmesini bekliyoruz " dedi . Yeni model geliyor 1004'te Türkiye'den Avrupa'ya yeni bir modelle 100 binin üzerinde ihracat hedeflediklerini söyleyen Kobayashi , yeni modeli çok çekici ve heyecan verici olarak tanımladı . Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ( BDDK ) , 15 Mart 1001'de el konulan İktisat Bankası'nın eski sahibi Erol Aksoy'un 1. Devlete olan borcunu ödemeyen Aksoy'un yat , araba ve tablolarını yaz aylarındaki operasyonlarıyla haczeden BDDK , geçen hafta Aksoy'un arabalarını satmıştı . Arabaların satışından 156 milyar lira sağlayan BDDK Tahsilat Dairesi , şimdi de Aksoy'un tablolarını satacak . BDDK Tahsilat Dairesi , 10 Ekim 1001'de aralarında Aksoy'un tablolarının bulunduğu 19 tabloyu satışa çıkaracak . Tablolar arasında Nuri İyem , Celile Hanım ve Fahrünisa Zeid gibi ünlü ressamların imzalarını taşıyan eserler bulunuyor . Beyoğlu'nda satılacak 10 Ekim Pazar günü saat 15. Açık artırma ve peşin para ile satılacak olan 19 tablonun tahmin edilen toplam bedeli 160 milyar lira . BDDK Tahsilat Dairesi , açık artırmada teklif edilen bedelin , muammen bedelin ( tahmin edilen ) yüzde 65'inden aşağıda olması veya alıcı çıkmaması halinde ikinci açık artırmayı 16 Ekim Pazar günü saat 15. Celile Hanım'ın tablosu milyar Tahmini bedelleri milyar ile 50 milyar lira arasında belirlenen 19 tablo içinde Nuri İyem'in üç tablosu bulunuyor . Nâzım Hikmet'in annesi Celile Hanım'ın Hamam isimli yağlıboya tablosu milyara satışa konulacak . Açık artırmada en büyük bedel biçilen tablo ise ressam Feyhaman Duran'ın natürmort tablosu . Tuval üzerine yağlıboya çalışılan tablo 50 milyar liraya satışa çıkarılacak . Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun ( BDDK ) Bayındırbank'la birleştirerek kapattığı Toprakbank'ın 86 bin kredi kartı müşterisi satışa çıkarıldı . Satış için ihale açan Bayındırbank , 10 Ekim'e kadar teklif toplayacak . Toprakbank'ın eski yöneticileri hakkında dava açıldı . Toprak'ın kızına dava Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı , Halis Toprak'ın kızı Ayla Toprak Zengin , Doğan Sevim , Taner Berksoy , Salih Yardımcı , Veysel Bilen ve Mine Nevin Gökhan hakkında emniyeti suiistimal davası açtı . İddianamede sanıklar için 1. Davada , Mecidiyeköy Şubesi'nden , ARC Bilgisayar'a 1996 ve 1999 yıllarında , yaklaşık 11 trilyon lira tutarında kredinin , geri dönmesini sağlayacak teminatlar tesis edilmeden kullandırıldığı ifade edildi . Şubeler de satılıyor Ayrıca , Toprakbank'tan devralınan P. Ayrıca , Toprakbank'ın toplam 150 şubesi de satılıyor . Marmara Bölgesi'nde 59 , Ege'de 16 , Akdeniz'de 15 , İç Anadolu'da 19 , Karadeniz'de , Doğu Anadolu'da ve Güneydoğu'da şubesini satacak . Rekabet Kurulu başlattığı soruşturma kapsamında , Türk Telekomünikasyon AŞ'ye ( Türk Telekom ) 1000 yılı net satışının üzerinden ve takdiren trilyon 156 milyar 566 milyon 690 bin 611 lira para cezası verilmesine karar verdi . Kurul Başkanı Tamer Müftüoğlu , Telekom hakkında , internet servis sağlayıcılarının başvuruları üzerine başlattığı soruşturmada , kararı açıkladı . Ceza , Telekom'un iki farklı internet alt yapısı pazarında tekel konumunu kötüye kullandığı için ve uydu istasyonu işletmeciliği pazarında artık tekel hakkı kalmadığı halde rakiplerinin faaliyetlerini zorlaştırdığı için verildi . Düşük ücret uyguladı Telekom , geniş bant internet hizmetleri pazarında kurumsal kullanıcılara sunduğu hizmetlerin ücretlerini , aynı pazardaki rakiplerine alt yapı hizmetleri için uyguladığı ücretlerin altında belirledi . Telekom , dar bant internet hizmetleri pazarında ise yerel kullanıcılara sunduğu hizmetlerin ücretlerini aynı pazardaki rakip teşebbüslere alt yapı hizmetleri için uyguladığı ücretlerin altında uyguladı . Hakim durum Telekom'un bu iki pazardaki fiyatlandırma politikasının tekel konumundan kaynaklanan hakim durumun kötüye kullandığı sonucuna vardığını açıklayan Rekabet Kurulu , Telekom'a ceza verilmesini kararlaştırdı . Kararın ardından bir açıklama yapan Tüm İnternet Servis Sağlayıcıları Derneği Başkanı Emre Kurttepe , Türkiye'de internet kullanımının önünün açılması yolunda çok önemli bir adım atıldığını söyledi . Avrupa Birliği'ne ( AB ) uyum paketinin Meclis'te görüşülmesi öncesinde toplanan 100 civarındaki sivil toplum kuruluşu , bu kez de Kopenhag Zirvesi öncesinde , AB'nin Türkiye'ye müzakere tarihi vermesi için toplanıyor . Dün , bir AB yetkilisinin Kopenhag'da Türkiye'ye tarih verilmeyecek şeklindeki açıklamasını da değerlendiren Eriş , " Verheugen bunu hep yapar . Ona gerekli cevabı vereceğiz " dedi . İktisadi Kalkınma Vakfı ( İKV ) Başkanı Meral Gezgin Eriş , pazartesi günü gerçekleşecek sivil zirvenin deklarasyonunu Ekim'de Bürüksel'e götüreceklerini ve iki ay süreyle AB ülkeleri başkentlerinde görüşmeler yapacaklarını söyledi . İşin peşini bırakmayacağız Meral Gezgin Eriş , " Bir önceki toplantıda Türk siyasetçisine Ey Türk siyasetçisi lütfen gereğini yap mesajı verildi . Pazartesi günkü toplantıda da Ey AB siyasetçisi , biz Türk toplumu olarak bu işin arkasında olduk . Biz bunu istiyoruz , siz de bize gerekli desteği verin , yani bize tarihi verin diyeceğiz . Deklarasyon metniyle Ekim'de Brüksel'e gideceğiz ve iki ay boyunca AB ülkelerinin başkentlerini dolaşacağız " dedi . " Ya hakettiğimiz şekilde bir müzakere tarihi verecekler veya tarih vermeyi belirli koşullara bağlayacaklar . koşulları yerine getirmek için mücadele etmeye devam edeceğiz . İşin ucunu bırakmak yok " diyen Meral Gezgin Eriş , AB Komisyonu tarafından hazırlanan ilerleme raporunda , Türkiye'nin siyasi kriterlere uyum çalışmalarının takdirle karşılanacağını , ancak bazı eksiklerin bulunduğunun da ifade edileceğini söyledi . Eriş , bu eksiklik kayıtlarının özellikle ifade özgürlüğü ve işkence ile mücadele konusunda olacağını bildiklerini söyledi . Verheugen hep yapar İlerleme raporuyla ilgili herhangi bir somut bilgi olmadığını , kopartılan fırtınanın tamamen Verheugen ile yapılan mülakattaki ifadelerden kaynaklandığın belirten Eriş , AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günther Verheugen'in açıklamalarıyla ilgili olarak da " Verheugen'in böyle bir şey söylemesi rahatsız edici ve lüzumsuz . Fakat bu Verheugen'in ilk defa yaptığı birşey değil , biz de ona gerekli cevabı veririz " diye konuştu . Eriş , daha önce Yunanistan içinde olumsuz rapor verildiğini hatırlattı . Tansaş Genel Müdürü Servet Topaloğlu , yıl sonu itibariyle 550 milyon dolar ciro hedeflediklerini bildirdi . Mecidiyeköy'deki Profilo Macrocenter'in , Tansaş adıyla tekrar hizmete açıldığı törende konuşan Topaloğlu , Tansaş bünyesine aldıkları Macrocenter'in 11 mağazasından beşini Tansaş'a dönüştürdüklerini söyledi . Verimlilik arttı Topaloğlu , Profilo Tansaş'a ilişkin şu bilgileri verdi : " 1. Mağazada bin ürün çeşidi bulunuyor . " Marttan bu yana 45 mağazayı yenilediklerini kaydeden Topaloğlu , yıl sonuna kadar bu sayıyı 66'ya çıkaracaklarını bildirdi . Alan olarak küçülen Tansaş'ın bu yılı 198 mağaza ve 115 bin metrekare ile kapatacağını belirten Topaloğlu , " Buna karşın metrekare başına verimliliğimiz yüzde 10 50'a yükseldi " dedi . Önce ev ödevi , sonra ortaklık Yabancılarla işbirliğine açık olduklarını da söyleyen Topaloğlu , " Ancak Tansaş önce ev ödevini yapmalı . Güçlenmeden ortaklığa gidersek bu işbirliği değil , iltihak olur . Oysa Doğuş Grubu perakendeden çıkmayı düşünmüyor " dedi . Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye'yi üzmeyecek bir karar çıkması için AB ülkeleri başkentlerinde temaslarda bulunan TÜSİAD heyeti , seçimler sonrasında bir başkentler turu daha yapacak . TÜSİAD'ın yaptığı temaslarda AB başkentlerinin Kasım seçimlerini bekleme eğiliminde oldukları ve seçimlerden Avrupa'nın kuşku duymayacağı bir hükümetin çıkmasının Ankara'nın işini kolaylaştıracağını mesajını verdikleri belirtiliyor . Avrupa Sanayiciler ve İşverenler Konfederasyonu UNICE'nin de tam desteğini alan TÜSİAD heyeti , Kasım seçimlerine kadar Washington , Kopenhag ve Lizbon'da temaslarına devam edecek . Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ( TOBB ) Başkanı Rifat Hisarcıkloğlu , siyasi partilere çağrıda bulunarak , " Vaadlerinizi hangi şartlarla ve kaynaklarla yerine getireceğinizi açıklayın . Bunu ortaya koymadan vaadlerde bulunarak milleti kandırmanın gereği yoködedi . Kayseri'de Şükrü Başyazıcıoğlu ilköğretim okulunun açılışına katılan TOBB Başkanı Rifat Hisarcıkoğlu , " Seçim döneminde popülizme başladılar . Türkiye ne çektiyse , son 10 yıldaki popülizmden çekti . Biliyorsunuz iş güvencesi yasası , işçi , işveren ve hükümetin anlaşmasına rağmen iş güvencesi yasası belli maddelerle çıkarıldı . Özel sektör üzerinde popülizm yapıldı " dedi . Hukuki zeminsiz operasyon olmaz Rifat Hisarcıkloğlu , Türkiye ve Türk iş âlemi olarak Irak'ta hukuki zeminlere oturmadığı sürece operasyon yapılmasını kabul etmenin mümkün olmadığını da söyledi . Hisarcıklıoğlu şöyle konuştu : " Irak'a 1991'de yapılan operasyonun faturası 100 milyar dolar oldu . Bu cografyada Iraklılar'la sonuçta beraber olacağız . Kin ve husumet doğmasına sebep verecek çalışmalar rahatsızlık verir . Ekonomiye yansıması ağır olur . Turizmi etkiler . Hem iş kaybı olur . Hem de piyasaları tedirgin eder . Irak'ta şu anda BM kararları dogrultusundaki açılımlara cevap veriyor . zaman böyle bir operasyon yapmanın bir gerekliliği ortaya çıkmıyor " diye konuştu . TMSF , Pamukbank için yatırımcıların dün sona eren inceleme süresini 15 Aralık , teklif verme süresini de 10 Aralık 1001'ye uzattığını açıkladı . Karar yatırımcıların talebi üzerine alındı . Açıklamada " Uygun görülecek diğer başvuru sahiplerinin de bu sürece dahil edilmesine karar verilmiştir " denildi . Başvuranlar 15 Ekim mesai bitimine kadar belirlenerek ilgililere bildirilecek . Bu arada Toprak Yatırım Bankası'nın hisselerinin satışında teklif verme süresi de 51 Ekim 1001'ye dek uzatıldı . Hazine gelecek hafta 166 gün vadeli bonoyla borçlanacak . Hazine'den yapılan açıklamada , Ekim 1001 tarihinde Ekim 1001 vade başlangıcıyla 166 gün vadeli bono ihalesi düzenlenecek . Geri ödemesi Temmuz 1005'te yapılacak olan söz konusu bononun Eylül'de ihraç edilen 501 gün vadeli bononun azalan vadeyle ihracına yönelik olduğu belirtildi . Hazine , piyasa yapıcılığı sistemi çerçevesinde ihale sonrası değişim işlemine konu olacak iç borçlanma kağıtları ile bunların geri alım fiyatlarını da açıkladı . Türkiye'de kumarhanelerin kapatılması , çok büyük döviz kaybına yol açmıştır . Bu nedenle kumarhanelerin açılması Türkiye'nin yararına olacaktır . Devletin bundan kaynak yaratması için de bu konuda çok ciddi tedbir alması , kontrol etmesi gerekir . Çünkü kumarhanelerde gözle görülmeyen masraflar vardır ; kredi çekleri ile oynamak gibi . Bu nedenle girişte şahsın kimliğini belirlemeli , kasaya giren ve çıkan parayı denetlemeli . Devlet zaman kaç kişinin ne kazandığını bilirse kendisine de kaynak yaratır . En güzel kontrol içeride kimliği saklı tutulan bir maliyecinin dolaşmasıdır . Bazı kumarhane sahipleri kredi veriyorlar , çek imzalatıyor bu çekler yüzünden de kumarhaneye giren çıkan paranın hesabı yapılamıyor . Sıkı kontrol şart . Az sayıda büyük merkezlerde açılırsa da kontrolü daha sağlıklı olur . İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu , başsağlığı ziyaretine geldiği Diyarbakır'da kendisinin de ölümden döndüğünü belirterek , " Yurtdışı gezisi olmasa , benim de şimdi şehitler arasında ismim geçecekti " dedi . Aksu , " Diyarbakır'a anne ve babamın mezarlarını ziyaret etmek için gelmeye karar vermiştim . Yurtdışı gezisi çıkınca vazgeçtim " dedi . Aksu , kazada ölen Abdülkadir Ademhan , Ahmet Serdar Kurt , Abdurrahman Ürük ve Mehmet Ümit Balcı'nın yakınlarına taziyelerini bildirdi . Balkanlar üzerinden gelen kar yağışı Trakya'da etkisini kaybederken , hava sıcaklığının sıfırın altına düşmesi sonucu yollarda buzlanma oluştu . Edirne kent merkezinde yollar buzla kaplanırken , şehir içi ulaşım aksadı . Yetkililer özellikle gece TEM ve 100 Karayolları'nda yolculuk yapacak sürücüleri buzlanmaya karşı uyardı . Çanakkale Boğazı'nda şiddetli poyraz nedeniyle yaklaşık 50 gemi Şarköy açıklarında demirledi . Bandırma İstanbul feribot seferleri de iptal edildi . İstanbul Meteoroloji Bölge Müdürü Saffet Sarı , yağışlı havanın bugün de etkisini sürdüreceğini belirterek , şöyle konuştu : " Yağışlı ve soğuk hava , çarşamba gününden itibaren İstanbul'u terk edecek . " Mersin'de , Hizbullah örgütüne üye oldukları belirtilen 4'ü kadın 16 kişi yakalandı . İl merkezinin yanı sıra Tarsus ve Çamlıyayla ilçelerinde gerçekleştirilen operasyonlarda 4'ü kadın 16 kişi , çok sayıda örgütsel doküman ve yayınla birlikte yakalanarak gözaltına alındı . Zanlılar arasında bulunan ve örgütün Çukurova sorumlusu olduğu ileri sürülen H. ile kardeş oldukları belirtilen G. ve G. Avrupa Birliği'ne ( AB ) uyum çalışmaları çerçevesinde idam cezasını geçtiğimiz ağustos ayında kaldıran Türkiye , " idamı yasaklayan . Protokol'ü imzalamayan tek Avrupa Konseyi ( AK ) üyesi " etiketinden de kurtuluyor . Teknik çalışmalarını tamamlayan Türkiye , protokole imza atıyor . Ölüm cezasını savaş ve yakın savaş durumları dışında kaldıran Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin numaralı protokolüne imzayı yarın Strasbourg'da Daimi Temsilcimiz Büyükelçi Numan Hazar atacak . Belge , Ankara açısından TBMM'nin onay işlemini tamamlamasının ardından yürürlüğe girecek . Yüksek Seçim Kurulu ( YSK ) , Milletvekili Seçimi Kanunu'nda ( MSK ) yapılan değişikliği göz önünde bulundurarak , Şubat 1005'te yapılacağını açıkladığı Siirt seçimini , Mart'a erteledi . YSK , böylece , AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın önünü açan değişikliklerin de Siirt seçiminde uygulanabileceği mesajını verdi . Siirt seçiminin iptalinden sonra milletvekili seçilme yeterliliğini kaybeden Fadıl Akgündüz de YSK'ya adaylık başvurusu yaptı . Akgündüz'ün adaylık başvurusu YSK tarafından ilerleyen günlerde karara bağlanacak . Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin , Birleşmiş Milletler ( BM ) kararlarına " şüpheye yer bırakmayacak şekilde " uymasını isteyen Başbakan Abdullah Gül'e , " Biz de barış istiyoruz ama gerekirse savaşa hazırız " mesajı verdi . Önceki gün saat 10 dakika görüştüğü Saddam Hüseyin'e " tüm dünyanın savaşa karşı olmasına rağmen ABD yönetiminin ülkesine saldırmakta kararlı olduğunu " anlatanKürşat Tüzmen , dün de Gül'e Saddam'ın sözlerini aktardı . ZARAR GÖRÜRSÜNÜZ Tüzmen , Gül'e Saddam'dan şu mesajı iletti : " Biz BM'nin bütün kararlarına uyduk . Ama ABD hâlâ tehditlerini sürdürüyor . Ortadoğu'ya hâkim olmak için gerekçeler üretiyor . Silah denetçileri bir şey bulamadı . Savaşın kaçınılmaz hale gelmesi halinde Irak halkı her ferdiyle hazırdır . Savaş halinde sadece biz zarar görmeyiz . Türkiye , Suriye , İran , Ürdün gibi bölge ülkeleri , ilk önce ekonomik olarak zarar görecek . Bu ülkeler , kontrolleri dışında , başta güvenlik olmak üzere , önlenemeyecek tehlikelerle karşı karşıya kalacak . Türkiye barış girişimlerini sürdürmelidir . Hem bizim , hem de bölge adına barışın sağlanması için barışın sesini dünyaya duyurmalıdır . " Tüzmen , Gül'e Saddam'ın " Türkiye ile ABD ilişkilerinin iyi olmasına rağmen savaşa dönük taleplerini kabul etmemesi gerektiği " görüşünü de iletti . Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen , güvenliği konusunda titiz davranan Irak lideri Saddam'la ancak gittiği üçüncü mekânda görüşebildi . Tüzmen , Irak gezisinin " II . Libya skandalı " olarak değerlendirilmesinin ise , medyadaki haberlerin yanlış anlaşılmasından kaynaklandığını dile getirdi . Dün CNN Türk'teki Manşet programında Mehmet Ali Birand'ın sorularını yanıtlayan Tüzmen'in anlatımına göre Saddam , kendi güvenliği açısından görüşme programını " gizli servis filmlerini " çağrıştıran bir metotla hazırladı . Tüzmen'e randevu saati önceden bildirilmedi ve " Sizi bir yerden alacağız " dendi . Saddam'ın görüşmeye hazır olduğu bildirildiğinde , Tüzmen önce Irak Ticaret Bakanı ile bir mekâna gitti . Tüzmen , ardından buradan başka bir mekâna götürüldü . İkinci mekânın büyük olması nedeniyle Tüzmen , görüşmenin burada yapılacağı kanısına kapıldı . Ancak Saddam , Tüzmen'in karşısına üçüncü mekânda çıktı . Yeraltında olmayan bu mekândaki görüşme , saat 11. Mütevazı bir insan olduğunu belirttiği Saddam'ın kendisine puro ikram ettiğini söyleyen Tüzmen , Irak gezisinin anlamlı , önemli ve zamamlamasının da son derece iyi olduğunu vurguladı . " Gezide Türkiye'nin onurunu zedeleyeci bir durum söz konusu değil " diyen Tüzmen , Saddam'ın . Yardımcısı Taha Yasin Ramazan'ın da Türkiye'yi tehdit edici üslup kullanmadığını , gazetecileri de protesto etmediğini belirtti . CHP lideri Deniz Baykal , Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in " ikinci Libya vakası " olarak nitelendirilen Irak gezisine tepki göstererek , " Türkiye küçük düşürüldü , kaba davranışa maruz kaldı . Büyük acı duyduk " dedi . Böyle bir dönemde Irak'a 510 işadamı ile yapılan ziyareti anlamanın mümkün olmadığını belirten Baykal , " Maalesef hükümetin tüm dış sorunlar karşısında içine girdiği dağınık tablo bu noktaya uzandı " diye konuştu . DYP lideri Mehmet Ağar da geziyle ilgili " Siyasi basiretsizlik " değerlendirmesinde bulunurken ; . Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de Bağdat'a yapılan gezi için " Fevkalade yanlış " dedi . ABD heyetinin Türkiye'deki bazı havaalanı ve limanlarda incelemelere başladığı saatlerde , Genelkurmay Başkanı Org . Hilmi Özkök , Başbakan Abdullah Gül'e sürpriz bir ziyarette bulundu . 50 dakika süren görüşmede , Özkök'e Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in Saddam'dan getirdiği mesaj hakkında bilgi veren Gül , hükümet olarak kararsızlıkla rının söz konusu olmadığını , bölgenin geleceği için " savaşsız çözüm " aradıklarını kaydetti . " Hükümet , Dışişleri ve TSK arasında görüş ayrılığı yoktur . Küresel ve bölgesel tüm taraflarla ilişkiler sürdürülerek , savaşa yol açmayacak çözüm bulmak zorundayız " tespitinin yapıldığı gö rüşmede , Özkök'ün medyada çıkan haberlerden dolayı rahatsızlık duyduğu ve üzüntüsünü ifade ettiği vurgulandı . Suriye'nin PKK'ya verdiği destek yüzünden 10 yıldır gergin olan Ankara Şam ilişkisi , en üst düzeye çıkarılıyor . Dün Ankara'ya gelen Suriye Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Faruk El Şara , görüştüğü Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e Suriye lideri Beşar Esad'ın tarihi mesajını iletti . Esad'ın " Suriye , Türkiye ile tarihsel ve kültürel bağlarına dayanan ilişkilerini her alanda geliştirme yönünde siyasi iradeye sahip " mesajına sıcak karşılık veren Sezer ise şu yanıtı verdi : " Aramızda , geçmişte yaşanan kimi sıkıntılar geride kaldı . İlişkilerde yeni sayfa açıldı . İşbirliğimizin her alanda geliştirilmesi yönünde iki ülke halklarının beklentileri doğrultusunda adımlar atmalıyız . Siz Türkiye'nin Ortadoğu'ya açılan kapısı olun , biz de Suriye'nin Avrupa ve Orta Asya'ya açılan kapısı olalım . Sizi bu yıl Ankara'da görmekten mutluluk duyacağım . " Esad'ın başta Irak olmak üzere tüm bölgesel konularda iki ülkenin yakın işbirliği içinde olma çağrısını da Sezer olumlu karşıladı . Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği ( TÜSİAD ) , hükümete sert eleştiriler yöneltti . " Enflasyon ve Büyüme Dinamikleri " raporunun tanıtım toplantısında konuşan TÜSİAD Başkanı Özilhan , hükümetin olası Irak savaşıyla ilgili kararsız ve kapalı bir tutum izlediğini vurguladı . Irak'ı kastederek , " Türkiye demokratik bir ülke olarak hiçbir zaman totaliter bir rejimin yanında yer almamalı " diyen Özilhan , şöyle konuştu : " Tek başına çözüm üretemeyeceğiniz noktaya geldiğinizde yapılacak şey zararı en aza indirecek , kayıpların telafisini en yüksek düzeye çekecek önlemleri alarak , desteğinizi gerçekçi düzeyde tutarak , müttefiklerinizin yanında yer almaktır . " Özilhan , AB'nin tutumu dikkatle izlenirse meşruiyetle ilgili sıkıntıların ortadan kalkabileceğini , kararsızlığın Türkiye'yi yeni dengelerin dışında bırakabileceğini söyledi . Fırsatlar uçup gidebilir Özilhan , " Yalnız kalmış bir Türkiye , geleceği olmayan bir Türkiye'dir . AB için mücadele etmek , Kıbrıs'ta kalıcı ve adil bir çözüme kavuşmak için varımızı yoğumuzu ortaya koymak bu nedenle zorunludur " dedi . Özilhan , hükümet , bu konularda kesin tutum benimsemeyi iktidarı için riskli görüp bedelini hesaplıyorsa toplumun da şu soruları sorma hakkı olduğunu söyledi : " Bu toplum istikrar programını ağır bedel ödeyeceğini bile bile desteklemedi mi ? Hiçbir icraatını görmeden piyasalar hükümete kredi açarak , bilerek risk üstlenmedi mi ? Kıbrıs'ta çözüm için sesini yükseltenler hükümetten daha mı az risk alıyor ? " Özilhan , tek parti iktidarının umut yarattığını hatırlatırken , " Ne yazık ki hayat , beklediğimiz biçimde gelişmedi . Bu büyük fırsatın her an elimizden uçup gitmesinin endişesini taşıyoruz " dedi ve şöyle devam etti : " Kaptanın mahareti fırtınalı sularda ortaya çıkar . Toplum , hükümetten istikrarlı , kararlı icraat beklerken , tam tersi bir manzarayla karşı karşıya kaldı . Seçimden zaferle çıkmış bir iktidarın hiç ihtiyaç duymaması gereken popülist söylem ve uygulamalar , istikrar programının gereklerinin kavranmamış olduğunu gösteren icraatlar , tenkitlere sert tepki göstermeyi seçen yönetim anlayışı , çok başlılık , birbiriyle çelişen beyanlar , koordinasyonsuzluk , muhalefetle , sivil toplumla , bürokrasiyle gerekli diyaloğun kurulamaması . . . Kritik bir dönemden geçerken , ihtiyacımız olanlar bunlar değil . " Başbakan Abdullah Gül , TÜSİAD Başkanı Özilhan'ın AKP hükümetine yönelik sert eleştirilerine sahne olan toplantıya katılan Devlet Bakanı Ali Babacan'ı cep telefonundan aradı . Gül , Babacan'ın telefonundan TÜSİAD Başkanı Özilhan'la yaklaşık beş dakika görüştü . Gül'ün Babacan ve Özilhan'la görüşmesinde şu diyaloglar geçti : TÜSİAD'ın toplantısına katılan Devlet Bakanı Ali Babacan , gazetecilerin Özilhan'ın Irak'la ilgili AB'nin tutumunu örnek göstermesine ilişkin sorusunu şöyle yanıtladı : " Davulun sesi uzaktan hoş gelir . AB'nin durumuyla Türkiye'nin durumu farklı . Irak'la komşu bir ülkeyiz . Olacak her şey Türkiye'yi derinden etkileyecek . Dolayısıyla bu kararlar çok daha dikkatli ve demokrasi sistemi çerçevesinde alınmalı . " Babacan , ekonomik uygulamalara ilişkin eleştirileri de " Hükümetimizin dinamizmi , performansı , kararlılığı ve güveni ilk günkü kadar canlıdır . Bizim popülizmle işimiz olmayacaktır . Son birkaç haftadır piyasalarda yaşanan dalgalanmalar bazı parametrelerde iniş ve çıkışlar , dışsal faktörlerin etkisiyle olduğu kadar bazı algılama hatalarından da kaynaklanmaktadır " sözleriyle yanıtladı . Mali disiplinin en somut göstergesinin faiz dışı fazla olduğunu kaydeden Babacan , kendilerinin bunu yüzde 6. Babacan , AA'nın sorularını yanıtlarken de Irak konusunda belirsizlikler olduğunu ve kesinleşmiş bir maliyet bulunmadığını belirterek şöyle dedi : " ABD Hazine Bakan Yardımcısı Taylor'la telefonla da görüşüyoruz . Önceki gün yine görüştük . Ekonomik modelleri ortaya koyduk , Körfez savaşını inceledik . Büyüklük konusunda herhangi bir şey görüşmedik ama formül yazmışız . Denklem belli : X'ler Y'ler belli , Z'leri dolduracağız . Hükümetin vereceği karar önemli . Karar nasıl verilir , ne yönde çıkarsa X'ler , Y'ler , Z'ler görüşülür . Ancak çok erken . " TÜSİAD'ın , Doç . Dr . Kamil Yılmaz , Doç . Dr . Cevdet Akçay , Doç . Dr . Emre Alper'e hazırlattığı " Enflasyon ve Büyüme Dinamikleri : Gelişmekte Olan Ülke Deneyimleri Işığında Türkiye Analizi " raporunda , büyümeyi yüksek enflasyonun sınırladığı belirtildi . Enflasyonun yüzde 40'tan yüzde 10'ye indirilmesinin , uzun vadede yıllık büyümeyi yüzde 1. Raporda , " Enflasyonun kontrol altına alındığını ve çalışmanın hesaplarıyla uyumlu olarak büyüme hızının yüzde daha yüksek olacağını kabul edersek milli gelir 15 yılda ikiye katlanır " denildi . Raporla ilgili panele katılan Merkez Bankası Başkan Yardımcı Fatih Özatay , " Enflasyonu düşürmek için büyümenin de düşmesi gerekiyor " söylemini " hurafe " olarak niteledi . Doç . Dr . Akçay da Türkiye'de sürecin , büyü ve duvara çarp şeklinde olduğunu belirterek , " Bu bir nevi intihar teşebbüsü " dedi . Hükümet , milyar dolar gelir hedefi ile açıkladığı özelleştirme programına , İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ( İMKB ) , İstanbul Altın Borsası ( İAB ) ve Milli Piyango'yu da aldı . Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , 1005 yılı özelleştirme programını açıkladı . Yılın ilk çeyreğinde Petkim , Gerkonsan , Taksan , TZDK'nın Adapazarı işletmesi , Seka'nın Akdeniz , Aksu , Balıkesir , Çaycumu işletmeleri ile Eti Gümüş ve Eti Elektrometalurji işletmeleri için ihaleye çıkılacak . İMKB , İstanbul Altın Borsası ve Milli Piyango İdaresi'nin özelleştirme kapsamına alınacağı ve yasal düzenlemeler yapılarak hızla özelleştirileceklerini bildiren Şener , " Özelleştirme , , ve aylık dilimler halinde açıklandı . Siz , bunu ihale tarihleri olarak kabul edin . Çünkü , hemen düğmeye basıyoruz " dedi . Köprülere işletme devri Başbakan Yardımcısı Şener , özelleştirme kapsamına yeni alınacak kuruluşlar arasında , otoyollar ve boğaz köprülerinin de bulunduğunu , bunların , işletme hakkı devri yoluyla özelleştirileceğini kaydetti . Türkiye Halk Bankası'nın da özelleştirme kapsamına alınıp , hazırlık işlemleri sonrasında programa alınacağını bildiren Şener , enerji üretim ve dağıtım tesislerinin de özelleştirme kapsamına alınarak , hazırlık işlemine tabi tutulacağını , ardından programa alınacaklarını söyledi . İşsiz kalma önlenecek Şener , 1005 yılı özelleştirme hedefine değinirken , " 16 yılda yapılan özelleştirme uygulamasının ( milyar dolar ) , en az yarısını 1005 yılında gerçekleştireceğiz . Şimdi tabii piyasa koşullarına bağlı , alınacak tekliflere bağlı , sözleşmelerin bağlanmasıyla ortaya çıkacak yapıya bağlıdır " diye konuştu . Özelleştirme kapsamına alınan kuruluşlarda 64 bin işçinin çalışmakta olduğunu ve Özelleştirmeyi , işsiz kalmayı önleyecek bir mekanizma içinde gerçekleştireceklerini belirten Şener , TURBAN , TZDAŞ , TÜMOSAN ve TDÇİ'nin de birleştirme yoluyla tasfiye edileceklerini söyledi . Halka açılarak büyüdüler Türkiye'nin en kârlı kurumlarından biri olan İstanbul Borsası , dünyanın önde gelen halka açık borsalar karvanına katılıyor . İlk kez Kasım 1001 tarihinde Milliyet gazetesi tarafından kamuoyuna duyurulan İMKB'nin özelleştirilmesi , yasa değişikliği yapılarak gerçekleşecek . Uzmanlar , özelleştirme öncesinde borsanın statüsünün değiştirilerek kurumun anonim şirket ( AŞ ) haline getirilmesi gerektiğini söylediler . Dünyanın önde gelen borsalarından Londra Borsası , Deutsche Borsa , New York Borsası , Stockholm Borsası ve Nasdaq halka açık . Uluslararası finans piyasasının baş aktörleri olan bu borsaların büyük bölümü 90'lı yılların başından itibaren önce şirketleşip daha sonra da özelleştirildiler . Son olarak Avrupa'nın en büyük borsalarından Lonra Borsası , üyelerinin oybirliğiyle önce limited şirkete dönüştü , 1000 yılı sonunda da hisseleri halka arz edildi . Borsa özelleştirmeleri Mısır , Tunus , Brezilya gibi gelişmekte olan ülkelerde yaygınlaşıyor . Bu borsalar kamu egemenliğinden çıkıp kâr amaçlı işletmeler haline gelme hazırlıkları içindeler . Karargahına bugüne kadar hiçbir gazetecinin giremediği Ensar El İslam'ın bilinmeyenlerine ışık tuttuk . Erbil ve Süleymaniye'de örgütle ilgili bilgi aldıktan sonra Halepçe'ye doğru yola çıktık . Yol üstündeki mevzilere konuşlanan KYB peşmergeleri , El Ensar'dan gelebilecek saldırılara yanıt vermek için tetikte bekliyordu . Akşam saatlerinde yanımızdaki mihmandarla örgüt karargahına doğru yola çıktık . FARLAR KAPALIYDI Düşman mevzilerin arasından geçip , başka bir İslamcı grup olan Komala İslami'nin denetimindeki Hurmal kasabasını aştık . Ensar El İslam'ın denetimindeki bölgeye girdiğimiz sırada , karşı mevzideki KYB peşmergelerine hedef olmamak için şoförümüz , farları kapattı . Bu şekilde beş dakika ilerledikten sonra , yol üstünde karşı mevziyi gözleyen sakallı islamcı grupla karşılaştık . Mihmandarımız bizi tanıttıktan sonra , örgütün yönetim merkezi Biyara'ya devam ettik . Biyara'daki militanlara gazeteci olduğumuzu belirttik . Bizi boş bir eve aldılar . ÇANTAMI ARADILAR Yarım saat sonra odaya gelen islamcı bir militan , amacımızı sorduktan sonra , çantalarımızı didik didik aradı . Kamera , fotoğraf makinası , teyp ve telefonlarımızı götürdü . Ardından pasif sorguya tabi tutulduk . saat sonra alınan malzemelerimiz geri verildi . Militanlar arasında Arap asıllıların da bulunması dikkat çekiciydi . Konuşmalarında aşırıya kaçmayan militanların hareket ve giyim tarzı , PKK militanlarıyla paralellik sergiliyordu . Militanların bir bölümünün bölge dışından ve değişik ülkelerden aileleriyle Biyara'ya geldiğini öğrendik . SİGARA İÇMİYORLAR Bir başka özellikleri sigara içmemeleri . Sigaranın siyonizm ve masonizmin bir oyunu olduğunu düşünen militanlar " Sigara insanın nefsinin katilidir " görüşünde . . . Bu arada yaralıları tedavi etmesi için militanlar tarafından kaçırılan bir doktorun anlattıkları , örgütün yapısını kafamızda netleştirdi : " Bir yaralıya müdahale yapmama rağmen geç kalınmıştı . Öleceğini belirttim . Bunun üzerine sıraya girip , yaralının ağzını kokladılar , Cennet kokusu geliyor dediler . Çok şaşırdım . " Mihmandarımızı MİT'çi olup olmadığımız konusunda sorgulayıp gazeteci olduğumuza kanaat getiren örgüt , bize randevu verdi . Sabah 10. Çoğu cihad için Biyare'ye geldi Şimdiye kadar hiçbir gazetecinin giremediği Ensar El İslam'ın karargâhında Molla Muhammet Hüseyin'le buluşmak için Biyare'ye girdiğimizde ilginç manzaralarla karşılaştık . Militanların çoğu cihada katılmak için ailesini toplayıp buraya yerleşmişti . Kendileri genellikle uzun sakallı , eşleri ise kara çarşaflıydı . Sırtlarında silahları varken çocuklarının elini tutacak kadar cesurlardı üstelik ! ! ! Süleymaniye bölgesinde faaliyet gösteren ve kontrol altında tuttuğu bölgelerde şeriat kanunları uygulayan Ensar El İslam'ın karargâhına girip , örgütün şûra üyesi Molla Muhammed Hasan'la görüştüm . İslami Hareket Partisi'nden kopan Molla Fatih Kraker tarafından 1. ABD'nin " El Kaide bağlantılı örgüt " diye tanımladığı Ensar El İslam , KYB ile girdiği çatışmayla adını duyurdu . Örgüt , İran sınırı yakınlarındaki Halepçe'de şeriat kanunları uyguluyor . Çoğu sakallı militanlar , kasabanın içinden geçip İran'a giden araçları kontrol ederken , çevre tepelere mevzilenmiş militanlar da KYB'den gelecek saldırıları karşılamak için tetikte bekliyor . Talabani önderliğindeki IKYB güçlerine ağır kayıplar verdiren örgüt , Biyare , Tavila , Bağıkon , Sergel , Zardahal , Glop , Yalanpe ve Dereimal kasabalarıyla Halepçe'nin İran sınırındaki birçok yeri denetim altında tutuyor . AKP'YE HAYIR DİLİYORUZ Kadınların kara çarşaf giydiği bölgeye , cihad yapmak için eş ve çocuklarıyla gelenler var . Biyare , örgütün Halepçe ve Süleymaniye'ye açılan kapısı olmasının yanı sıra , küçük bir orduyu da barındırıyor . Örgütün ortaya çıkışı , bölgedeki faaliyetleri , KYB ile çatışma ve El Kaide ile bağlantılarını , şûra üyesi Molla Muhammed Hasan'a sordum : Ensar El İslam'ın amacı ne ? Ensar El İslam , peygamberimizin yolunda . Allah'ın dediğine uyuyoruz . Kim Allah ve peygamberin karşısındaysa düşmanımızdır . Bölgedeki diğer örgütlerle ve komşu ülkelerle ilişkiniz nasıl ? Dünyadaki diğer İslami partiler ne kadar İslam'a bağlı olursa , ilişkimiz kadar güçlü olur . Ensar El İslam peygamberimizin sünnetiyle kuruldu . Onun yolunda yürüyoruz . Hiçbir devletle ilgimiz yok . ABD'nin , Irak'a operasyon düzenlemesi durumunda tepkiniz ne olacak ? Irak ABD savaşı lafta . Ne zaman gerçekleşirse , zaman düşüncemizi açıklarız . Tavrımız , karşımızdaki gücün tavrına göre şekillenecek . Türkiye'nin Kuzey Irak'a yerleşmesini nasıl değerlendiriyorsunuz ? Kimseye düşmanlık beslemiyoruz . Ancak karşımızdaki düşmanlık beslerse , zaman düşünürüz . Türkiye'de tek başına iktidara gelen AKP'ye bakışınız nasıl ? Partilerle ilişkimiz , İslam'a bakışlarıyla orantılıdır . AKP de İslam partisi olarak biliniyor . Onların programı ne kadar İslam'la güçlü olursa , onlarla ilişkimiz de kadar güçlü olur . Hayır diliyoruz . KYB YENİLİYOR ÇÜNKÜ . . . ABD örgütünüzün El Kaide ile ilgisi olduğunu söylüyor . El Kaide ile ilişkimizin olduğunu yeni duyduk . Bu iddiayı reddediyoruz . Hiçbir örgütle ilişkimiz yok . KYB ile savaşınızı anlatır mısınız ? KYB güçlü ama tüm savaşlarda yeniliyor . Bize de yenildi . Yenilginin birkaç nedeni var . Birinci neden , zalimler . Bizde bir atasözü var . Zulüm ne kadar kaba olursa , kaba yerinden kesilir . İkinci neden , KYB peşmergelerinin niçin savaştıklarını bilmemeleri . Önlerinde kutsal hedef yok . KYB peşmergelerini zorlayarak savaşa sokuyor ya da parayla aldatıyor olabilir . Ancak biz İslam'ı , namusumuzu savunuyoruz . Tarihte de kim bu değerleri savunduysa başarılı oldu . Üçüncü neden ; savaş çok nüfusla olmaz . Kuran'da anlatıldığı gibi , Allah'ın emriyle yapılan savaşlarda çok kez , küçük kuvvet , büyük kuvveti yenmiştir . Dördüncü neden , gerçekten yenmek kimsenin elinde değil . Allah zaferi kime verirse şükrederiz . KYB Ensar savaşı nasıl başladı ? Eylül 1001'de KYB ve diğer örgütler İslami Hareket Partisi'ni bölüp dağıttı . zaman KYB bölgeye saldırdı . Talabani bir açıklamasında " Onların başlarını Havraman kayalarına ( Süleymaniye'de İslamcılar'ın faaliyet gösterdiği bölge ) vuracağım " dedi . Bize saldırmak için güçlerini topladı . Biz de kendimizi savunmak , el uzatanın elini kesmek için savaşa başladık . Bunlar 50 yıldır bölgede değişik örgüt altında savaşıyorlar . Amaçları diktatörlük . Allah da zaferi müslümanlara veriyor . Faaliyet gösterdiğiniz bölge için " Halepçe'nin Tora Borası " deniliyor . ( Gülerek ) Her konuda bir bahane bulup bizi suçluyorlar . Bu da yalanlardan biri . Onların amacı , düşmanlarımızı çoğaltmak . CESETLERİ YOLA BIRAKTIK ABD Irak'ta kalırsa ? Irak müdahalesi gerçekleşirse cevabını veririz . Hizbullah ile ilişkiniz var mı ? Hizbullah'ın sadece adını duyuyoruz . Tanımıyoruz . Bölgenizde El Kaide militanı var mı ? El Kaide yoruldu , bir yerde oturma ihtiyacı hissediyor . Ancak onların yeri , bizim yerimiz değil . İran'ın size destek verdiği iddia ediliyor . Belge ortaya koysunlar . Bu bölgede önceden İslam partileri vardı . İslami hareket vardı . Bir de Cund El İslam var . Sonra Molla Kraker Fatih'in liderliğinde Ensar El İslam kuruldu . Ensar önceden de vardı . KYB ile çatışmada , çok ağır silahlar ve araçları ganimet olarak ele geçirdik . KYB , birilerinden silah alıp bize saldırıyor . Daha önce ellerinde bu kadar güçlü silahlar yoktu . Ancak biz de gördüğünüz silahları savaş ganimeti olarak almışız ya da bir yerlerden bulduk . İran Irak savaşından kalan silahları bulup kullanıyoruz . Bugüne kadar KYB'den 1000 kişi öldürdük . En son Girdedroza ( Yalancıtepe ) ve Tepekura'da savaştık . Kimse görmesin diye kayıplarını gömüyor lardı . Bu yüzden son çatışmada ölüleri yola bıraktık . HEDEF TEK ÇATI IKYB ve IKDP'den sonra bölgede üçüncü güç olmayı hedefleyen ve İslami partileri tek çatı altında toplamayı amaçlayan Ensar El İslam , 1001'de kuruldu . Kuzey Irak'ın Halepçe bölgesinde güçlü şekilde varlığını sürdüren Ensar'ın kontrolünde olan bölgelerde , siyasetten sosyal yaşama , eğitimden sağlığa her türlü faaliyet örgüt tarafından karşılanıyor . Molla Fatih Kraker , Kuzey Irak'taki İslami Hareket lideri Şeyh Osman'ın vefatından sonra dağılan İslami örgütü yeniden toplayıp , güçlü bir yapı ortaya çıkardı . Süleymaniye doğumlu Kraker'in , uzun süre İran'da yaşadıktan sonra Kuzey Irak'a geçtiği ve örgütsel faaliyetleri organize ettiği belirtiliyor . PEK ÇOK SUÇLAMA VAR Kraker'in , El Kaide ile bağlantısı olduğu , Pakistan ve Afganistan'dayken Usame bin Ladin'le görüştüğü ileri sürülüyor . Diğer suçlamalar da , . Irak'ta kontrolü altındaki bölgelerde El Kaide üyelerini eğittiği ve Talabani güçlerine karşı birlikte savaştığı , Taliban usulü bir rejim kurduğu , uyuşturucu kaçakçılığı yaptığı , Haylihama adlı bölgede katliam gerçekleştirdiği olarak sıralanıyor . Kraker kimdir ? Molla Fatih Kraker , Eylül 1001'de Hollanda'da tutuklandı . El Kaide ile bağlantısı olduğu gerekçesiyle Veought hapishanesine konulan Kraker'in . Irak'taki grubuyla kitlesel katliama giriştiği ve uyuşturucu madde kaçakçılığı yaptığı da iddia ediliyor . FBI , Kraker'i sorgularken , özellikle El Kaide bağlantısı ve kimyasal saldırılar üzerinde durdu . Norveç mülteci statüsünde bulunan Kraker'in , yeniden bu ülkeye dönme isteği reddedildi . Kimyasal silahın izleri hâlâ taze . . . İran Irak savaşı sırasında Irak uçaklarının 15 yıl önce attığı kimyasal silahlara maruz kalan Halepçe'de geçmişin izleri hâlâ hissedilirken , Halepçeliler , ABD'nin olası müdahalesi nedeniyle yine tedirginlik yaşıyor . 1988'deki saldırıda bin kişinin zehirli gazlarla yaşamını yitirmesinin üzerinden 15 yıl geçti . Bombalama sonucu tahribata uğrayan ilçeye yakın yeni bir yerleşim birimi oluşturuldu . Bölgede şimdi , biri " Şehit Halepçe " olarak adlandırılan iki Halepçe var . Kimyasal silah saldırısından kurtulmayı başaran çok az kişi , halen burada yaşamını sürdürüyor . CEHENNEM GİBİYDİ Muhammed Aziz , yaşanan trajediyi " Uçaklar çok alçaktan uçuyordu . Saldırı olmasını beklemiyorduk . İran Irak savaşında bu tür görüntülere alıştığımız için Irak'ın kimyasal silah kullanacağını aklımızdan geçirmiyorduk . Ancak bombalamada adeta cehennemi yaşadık . Nefes alamaz duruma gelmiştik " sözleriyle anlatıyor . Halepçe katliamı , gazeteci Ramazan Öztürk'ün çektiği ölen baba oğulun görüntüsüyle dünyaya yansıdı . Öztürk'ün fotoğrafı , Halepçe girişinde anıta dönüştürüldü . Fotoğraftaki baba Ömer Havur'un hikayesiyse şöyle anlatılıyor : OĞLUYLA CAN VERDİ Erkek çocuk sahibi olmak için yıllarca çaba gösteren Havur'un altı kızı oldu . Ancak yedincide erkek çocuk özlemini giderdi . Ancak erkek çocuk babası olma zevkine varalı daha bir yıl olmadan , kimyasal silah dehşeti kara bir bulut gibi üzerlerine çöktü . Havur , saldırıda oğlunu kaptığı gibi dışarı fırladı . Ancak birkaç adımdan sonra oğluyla birlikte yere yığılıp yaşamını yitirdi . Türkler Irak'ı keşfetti Kuzey Irak'ta son yıllarda yaşanan ekonomik canlılık , Türk işadamlarını bölgeye yöneltti . Yollar , köprüler ve binalar Türk işadamlarının girişimleriyle yapılıyor . Yalnızca Süleymaniye'de , dördü inşaat olmak üzere 56 Türk firması faaliyet gösteriyor . Firmalar yol inşaatı , pimapen , gıda ve giyim ağırlıklı çalışma yapıyor . Irak'tan gelen mülteciler için yapılan 10 bin konut için Türk işadamlarına teklifler var . Selahattin ile Erbil arasında geçen yıl yapımına başlanan Resort Khanzad Oteli tamamlandı . Ankara Sanayici ve İşadamları Derneği ( ASiAD ) de Süleymaniye'de bir şube açtı . EKONOMİ CANLANDI Kuzey Irak halkı , 1991'deki korkuyu üzerinden atmış . ABD müdahalesinin kendilerine zarar vermeyeceğini belirten Kürtler bunu , yaşanan canlılığa bağlıyor . Barzani'nin kontrolündeki Dohuk ve Erbil'de tam bir sivil yaşam göze çarparken , ekonomik canlanma üst seviyelerde . Talabani'nin kontrolündeki Süleymaniye'deyse , İslamcı güçlerle yaşanan çatışmalar nedeniyle tedirginlik var . Cem'den , Ensar El İslam uyarısı : Ensar küçük ama tehlikeli bir örgüt Eski Dışişleri Bakanı ve YTP Genel Başkanı İsmail Cem de , Kuzey Irak'ta , 11 Eylül terör olaylarının sorumlusu olarak görülen El Kaide'nin uzantısı Ensar El İslam örgütüne dikkat çekiyor . Bu örgütün gözden kaçtığını vurgulayan Cem , " Aşırı dinci örgüt küçük ama etkili bir grup . Türk askeri için tehlike yaratabilir " diyor . Kimlerin öğretmenlik yapabileceği her zaman tartışma konusu oldu . " Kimler hakimlik yapabilir ? " , " Eczacı olmak için nerede eğitim alınmalı ? " gibi tartışmalar hiç gündeme gelmezken , ne yazık ki çocuklarımızı emanet ettiğimiz öğretmenlerin kimler arasından seçileceği bir türlü netleşemedi . Bugün birçok genç , öğretmenlik yapabilmek için üniversite bitirmenin yeterli olabileceğini düşünüyor . Öğretmenlik tartışması en fazla , Eğitim ile Fen Edebiyat fakülteleri arasında yaşanıyor . Yürürlükteki uygulamaya göre ; her iki fakültenin öğrencileri 5. Hatta bazı üniversitelerde birlikte , aynı öğretim üyeleriyle ders yapılıyor . YOLLAR BURADA AYRILIYOR Ancak yolları burada ayrılıyor . Eğitim fakültesi öğrencileri lise öğretmenliği için 1. Dört yıllık eğitimlerini tamamlayıp mezun olan Fen Edebiyatçıların ise öğretmen olabilmeleri için daha kat etmeleri gereken uzun bir yol bulunuyor . Çünkü onların mesleğe girebilmeleri için , ilk olarak öğretmen açığının olması gerekiyor . Bu durumda kısıtlı kontenjandan faydalanmak amacıyla sınava girmeleri , 1. Eğitim fakültesi öğrencilerine göre ; uygulama doğru . " Biz baştan öğretmen olmak isteğimizi ortaya koyduk " diyorlar . Fen Edebiyat mezunları ise " Bu , eğitimde fırsat eşitliğine aykırıdır " iddiasında . SERTİFİKALAR ELDE KALDI İkinci bir tartışma , sınıf ( ilkokul ) öğretmenliğinde yaşanıyor . Eğitim fakültesi sınıf öğretmenliği bölümü öğrencileri dört yıl öğrenimin ardından sınıf öğretmeni olarak mezun oluyor . Bu hak Fen Edebiyat mezunlarına tanınmıyor . Gerekçe ise eğitimde en önemli bölüm olarak görülmesi ve bu kişilerin çok iyi mesleki eğitim almaları gerekliliği . Ancak bir dönem eğitim fakülteleri sınıf öğretmeni ihtiyacına yetmeyince yeni bir uygulama başlatıldı . Buna göre ; Fen Edebiyat mezunları altı aylık paralı sertifika programına devam ederek sınıf öğretmeni oldular ve göreve başladılar . Ama bu uygulama bir süre sonra askıya alınınca sertifikalar bazı öğrencilerin elinde kaldı . Suni kavgalara gerek yok İstanbul Kültür Üniversitesi öğretim üyesi , eğitim bilimleri profesörü Adil Çağlar , eğitim fakültelerinin durumunu değerlendirdi : Kimlerin öğretmen olabileceği neden sürekli tartışılıyor ? Ülkenin öğretmen ihtiyacını karşılamak için kurulan eğitim fakülteleri öğretmen yetiştirme konusunda kendisinden beklenen işlevi yerine getiremedi . Eğitim fakülteleri nitelik açısından yetersiz mi kaldı ? Hem nitelik , hem de nicelik diyebiliriz . Bu fakülteler sınıf , İngilizce , bilgisayar gibi ihtiyaç duyulan alanlarda değil , ülkenin ihtiyacı olmayan tarih , coğrafya gibi alanlarda öğretmen yetiştirmeye ağırlık verdi . Şimdiki durum nedir ? Eğitim fakültelerinin kalitesini nasıl artıracağımızı konuşmamız gerekirken başka fakültelerden öğretmen olunur mu tartışılıyor . Bu tartışma son derece sunidir . Öğretmen sadece eğitim fakültesinden mi yetişmeli ? Öğretmenlik mutlaka özel bir eğitim kurumunda , özel bir eğitim programıyla , özel seçilmiş insanlar tarafından verilirse kendisinden beklenen hedeflere ulaşabilir . Herhangi bir fakülte mezununun yapabileceği varsayımına dayanarak öğretmenlik politikası oluşturursak zaman ülkenin ve insanımızın yetişmesini tesadüflere bırakmış oluruz . Eğitim fakülteleri bu hedefleri sağlayabilecek düzeyde mi ? Büyük çoğunluğu değil . Ama bu da demek değildir ki Fen Edebiyat mezunları öğretmen olsun . " İşsiz kalmayayım öğretmen olayım " diye bir şey söz konusu olamaz . Öncelikle eğitim fakültelerinin kalitesi artırılsın . Hata geçmişte yapıldı Maltepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı Prof . Dr . İsa Eşme , YÖK'ün getirdiği temel ilkenin doğru olduğunu belirterek , " Öğretmen olmak için öğretmen yetiştiren okullarda okumak gerekiyor . YÖK'ün getirdiği model , öğretmenliğin meslek olduğu gerçeği ile örtüşüyor " dedi . Eczacılığa meraklı bir öğretmenin aylık kursla eczacı olamadığını söyleyen Eşme , " Bir eczacı ya da bir mühendis de formasyon kurslarıyla öğretmen olmamalı . Fen Edebiyat fakülteleri de ilgili alanlarda araştırmacı ve bilim insanı yetiştirmek üzere açıldılar ve bu amaca göre eğitim yapıyorlar " diye konuştu . Eşme , şöyle devam etti : " Bazı Fen Edebiyat fakültesi öğrencilerine , sınıf öğretmenliği sertifika eğitimi verilerek onlara öğretmenlik ümidi verildi . Şimdi Milli Eğitim , geçmişte yapılan bu hatanın bedelini ödeme durumuyla karşı karşıya . Ancak bedel , kendisine meslek olarak sınıf öğretmenliğini seçen öğretmen adaylarına ödettirilmemeli . Bu bedel , eğitim alacak çocuklarımıza hiç ödettirilmemeli . " Her bilen öğretemez Kocaeli Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölüm Başkanı Prof . Dr . Cevat Celep , Fen Edebiyatlıların öğretmenliği hak olarak gördüğünü belirterek , " Bu bir hak değildir . Öğretmenlik meslektir . 1. Eğitim fakültesindeki öğrencileri bile yetersiz bulurken başka fakülteden olanlara öğretmenlik nasıl verilebilir ? " dedi . Eğitim fakültesi dışından öğrencilere formasyon verirken zorlandığını belirten Celep , şöyle devam etti : " Eğitim fakülteleri yeterli sayıda öğretmen yetiştiriyor . Açık olunan alanlarda da Fen Edebiyat mezunlarından zaten alınıyor . Öğrenciye daha kaliteli eğitim verip onları daha yeterli şekilde mezun edelim . Fen Edebiyatçılar olaya maddesel bakıyor . İşsiz kalmamak için öğretmen olmak istiyor . Oysa bizim öğrencilerimiz öğretmen olmak için tercih kullanıyor . " Çözülmüş sorunu yine alevlendirdiler Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğretim üyesi Yard . Doç . Dr . Hasan Yılmaz , Türkiye'nin aslında bu sorunu çözdüğünü kaydederek , " Ancak popülist politikalarla tekrar gündeme geldi . Son öğretmen atamaları çözülmüş sorunu tekrar alevlendirdi " diye konuştu . YÖK'ün yeniden yapılanma programıyla öğretmenlik sorunu kalmadığını söyleyen Yılmaz , şöyle dedi : " Ancak Fen Edebiyatçıların hepsi öğretmen olmak istiyor . Ülkemizde pek çok şeyi kolay yoldan , uğraşmadan elde etme anlayışı olduğu için sınava , ekstra öğrenime karşı çıkılıyor . Kendi işini kuracak , iş çevreleri tarafından aranan insanları yetiştiremediğimiz için , devlet hâlâ ekmek kapısı olarak görülüyor . Öğretmenlik de en kolay olunabilecek meslek olarak algılanıyor . " Öğrenciler ne diyor ? İstanbul Üniversitesi : Buraya öğretmen olmaya geldik Mustafa Gökoğlan ( Türkçe 1'nci sınıf ) : Fen Edebiyatlara verildiğinde bizim atamalarımız da tehlikeye giriyor . Edebiyattan mezun olanların bizim önümüzü tıkama ihtimalleri çok yüksek . Veli Tutan ( Türkçe 4'üncü sınıf ) : Fen fakültesini tercih edecektim ama öğretmen olamayacağımı bildiğim için Eğitim fakültesini seçtim . Serap Kantik ( Türkçe 4'üncü sınıf ) : Fen Edebiyatların öğretmen olmaları taraftarı değilim . Bu bizim hakkımız . Buraya öğretmen olmaya geldik . Nurçin Erdem ( İlköğretim Matematik 5'üncü sınıf ) : Bizler mezun olunca öğretmenlik dışında başka meslek dallarında çalışamayız . Ancak onların özel sektörde de iş bulma imkanları var . Leyla Gündüz ( Türkçe 4'üncü sınıf ) : Para karşılığında formasyon derslerini alıp öğretmenlik yapmaları haksızlık . Marmara Üniversitesi : Onların alternatifi daha çok Ümit Boz ( Kimya ) : Eğer onlara öğretmenlik hakkı tanınacaksa bize de kimyagerlik hakkı tanınsın . Hemen hemen aynı dersleri görüyoruz . Hemengül Kalkan ( Kimya ) : Bizler beş yıl okuyoruz ve her türlü açıdan yetişiyoruz . Bizler de kimyager olacak kadar iyi eğitim alıyoruz . Suat Günay ( Kimya ) : Fen Edebiyatlıların bilim adamı , özel sektörde çalışma , üniversitede kalma gibi pek çok alternatifleri var . Kadriye Bilici ( Matematik ) : Atamalarda kontenjan açığı varsa Fen Edebiyatlar buna en yakın grup . Ancak öncelik bize verilmeli . Öğretmen adayları ihtiyacın üzerinde Türkiye genelinde 80 eğitim fakültesi ( mesleki teknik eğitim dahil ) bulunuyor . Bu fakültelerdeki 95 ayrı öğretmenlik programında 196 bin 645 öğrenci eğitim görüyor . Milli Eğitim Bakanlığı verilerine göre , 1005'e kadar branş öğretmenliği dalında öğretmen ihtiyacı bin 556 . Buna karşılık eğitim fakültelerindeki branş öğretmeni adayı sayısı 11 bin 46 . Fen Edebiyat fakültelerindeki öğrenci sayısı ise 160 bin 401 . . . Sınıf öğretmenliği dalında öğretmen ihtiyacı 55 bin 959 , eğitim fakültelerindeki öğrenci sayısı ise 48 bin 666 . EĞİTİM FAKÜLTESİ YETER Prof . Dr . İsa Eşme , rakamların öğretmen ihtiyacını karşılamada eğitim fakültelerinin yeterli olduğunu gösterdiğini söylüyor . Özellikle ortaöğretim branş öğretmenliğinde ihtiyacın çok üzerinde öğretmen adayı bulunduğunu belirten Eşme , " Buna göre Fen Edebiyatlıların branş öğretmenliği beklentisi olmamalı . ÖSS tercihleri sırasında , dershanelerde ve okullarda bu gerçek öğrencilere açıkça söylenmeli " diyor . Endüstri Holding'te yeni yönetimin suçladığı eski Başkan Mustafa Ertekin'in , bir kaç yıl öncesine kadar kentin eski semtlerinden Şekermurat'ta derme çatma bir evde otururken , Meram'da muhteşem villa yapıp taşındığı ortaya çıktı . Ertekin , kapısına Mülk Allahındır yazdırdığı villada eşi ve çocuğuyla yaşıyor . Babası Nebi Ertekin ve kardeşiyle elektrik tesisatçılığı yapan Ertekin , 1995'te holding işleriyle ilgilenmeye başladı . MHP'lilerin yanı sıra İslami kesimle de iyi ilişkileri olduğu belirtilen Ertekin , yurtdışındaki gurbetçilerin yaptırdığı evlerin tesisatlarını döşerken bir yandan da onların tasarruflarını hangi alanlara yönlendirdiklerini araştırdı . İşin özünü kavrayan Ertekin , holding cenneti olarak anılan kente 1996'da Osman Şanlı ve Mahmut Uçar'la Endüstri Holding'i kurdu . Kısa süre içinde yönetime kardeşleri Süleyman , Mehmet ve Hamdi Ertekin'i de alan Ertekin , gurbetçiler arasında çevre edinmeyi başardı . Ertekin holding patronluğuyla birlikte Konya'nın , her yağmurda sokakları çamur deryasına dönen kenar semtlerinden Şekermurat Mahallesi'ndeki derme çatma evden Meram'da yaptırdığı lüks trilyonluk villaya taşındı . Şiri Sokak'ta üst katında anne ve babasının oturduğu zemin kattaki evden küçük bir sarayı andıran yeni villaya taşınan Ertekin bu lükse kısa sürede alıştı . Bir benzeri yok Kentin en lüks semti olan Meram Bağları Yaka Mahallesi'nde 1500 metrekare alana yaptırdığı villayı sur gibi duvarlarla çeviren Ertekin , bahçede de hiçbir şeyi eksik etmedi . Güvenlik kameralarıyla korunan çıkış kapısı olan , Turansuyu Sokak'a açılan kapısında da " Mülk Allahındır " yazısı bulunan binanın bir başka örneği Konya'da bulunmuyor . Çocuk parkı , sauna , üstü kapanabilen yüzme havuzunun yanı sıra masatenisi , basketbol potaları , dinlenme alanları , çatısında çanak anten , üzüm asmaları ve botanik bölümüyle görenleri hayrete düşüren villanın tabanı ise ithal mermerle kaplı . İdialara göre evden bahçeye açılan gizli bir tünel bulunuyor . Milli eğitimde kaynak yetersizliğine çare olarak gösterilen öğrenci karnelerine reklam alınması projesinde sona yaklaşıldı . Talim ve Terbiye Kurulu , Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu'nun talimatı üzerine karnelere nasıl reklam alınabileceğini saptamak üzere mevzuat çalışmalarına hız verdi . Mevzuatın çıkarılmasının ardından ihale şartnamesi hazırlanarak gazetelere ilan verilecek . Karnelerin basılması nedeniyle bu yıl reklam alınamayacağını öğrenen Mumcu , karnelere etiketli ( sticker ) reklam yapıştırılmasını önerdi . Etiketli reklamları karnelerin arka sayfasına uyguladıklarını belirten Ankara Reklamcılar Derneği Başkanı Necdet Kara , " Karneyi üç kanatlı hale getirip kanatlardan birine reklam alınması da düşünülüyor " dedi . Adalet Bakanlığı , terörle mücadeleden doğan zararların karşılanmasına ilişkin yeni bir kanun tasarısı taslağı hazırladı . Taslakla , terörle mücadele amacıyla alınan tedbirlerden zarar görenlerin , zararlarının telafisini , yargıya gitmeden çözmeleri ve bunun için yeni bir fon oluşturulması öngörüldü . Taslağın yasalaşması halinde , yürürlük tarihinden 10 yıl öncesine kadar terörden zarar gören kişiler , yasa hükümlerinden yararlanabilecek . Zararı tespit etmek için İçişleri Bakanlığı'nın önerisi üzerine , Bakanlar Kurulu'nca belirlenecek illerde valinin başkanlığında zarar tespit komisyonu kurulacak . Çalışmalar başvuru tarihinden itibaren üç ay içinde tamamlanacak , bu süre vali tarafından bir ay daha uzatılabilecek . ANAP'ın ölüsü bile barajı geçer denilirken partiniz Kasım seçimlerinde yüzde oyla Meclis dışında kaldı . Mesut Yılmaz siyaseti bıraktı , 11 Ocak'ta yeni genel başkan seçilecek . Siz de adaylardan birisiniz . ANAP dirilebilir mi ? ANAP'ın Kasım'da aldığı oy partimizin gerçek potansiyelini yansıtmıyor . 1985'ten bu yana oy kullanan seçmenlerin yüzde 45'i ANAP'a oy vermiş . Bu 10 milyon seçmen yapıyor . Yüzde 5. ANAP yeniden halkımızın ümidi olan bir parti haline gelecektir . ANAP seçmen gözünde ölmedi mi ? Hayır , kesinlikle . . . güçlü bir bünyesi vardır . Ağır bir Asya gribi geçirmektedir . Ancak bunu atlatacağız . Seçim kaybetmiş , Meclis dışında kalmış bir partide genel başkanlığa bu kadar aday çıkmasını neye bağlıyorsunuz ? Mesut Bey çekilmeseydi bu yarış olur muydu ? Şu anda epeyce sayıda aday arkadaşımız var ama bunların tamamı yarışa girecek mi , girmeyecek mi belli değil . Başka siyasi partilerde de kongre öncesi benzer gelişmeler yaşandı . ANAP Türkiye'de serbest rekabeti savunan bir partidir , çok sayıda adayın yarışacak olması partimizin zenginliğidir . Uyardık ama olmadı Siz , Ağustos 1000'deki kongrede Mesut Yılmaz'la yarışmıştınız . Bu defa delegelerin karşısına nasıl bir mesajla çıkacaksınız ? Ben geçen kongrede ANAP'ı bekleyen tehlikeyi anlatmaya çalıştım . Mesut Bey kazandı ama netice ortada , Kasım'da kaybettik . Yönetim zamanki uyarılarımıza kulak verseydi bugünkü duruma sürüklenmezdik . ANAP neden kaybetti ? 1985'te ANAP'ın kuruluşuna baktığınızda rahmetli Özal'ın başarısı halkın içinden çıkmış olmasıydı . 1990'lı yılların başından itibaren ANAP'ın bu karakterinde değişme oldu ve halktan uzaklaşmaya başladık . Özal'la halkı yakındı , Mesut Yılmaz döneminde uzaklaştı mı ? Ben kişiselleştirmek istemiyorum . Tabii ki dönem olarak baktığımız zaman 1990'lara kadar halkın yanında olan ANAP , daha sonra statükocu bir parti görünümüne girmiştir . Bunun doruk noktası da 18 Şubat sürecidir . 18 Şubat sonraki hükümetlerde yer almakla halktan koptuk . Neden 18 Şubat ? Türkiye'deki siyasi yapıya baktığımız zaman özellikle 18 Şubat'tan sonra oluşan koalisyonlarda , DSP gibi ANAP'tan çok farklı partilerle birlikte olmamız halkın gözünde bizi yıprattı . Halka yakın politika yapan ANAP gitti , yerine devletçi , statükocu partilerle hükümet olan ANAP geldi . Dolayısıyla halkın karşısına geçti . 1999 1001 arasındaki oy kaybının ana nedeni budur . Liderden kaynaklanan , özellikle yolsuzluk söylentileri , Meclis'teki aklama olayları ve parti teşkilatlarıyla genel merkez ve bakanlıklar arasındaki irtibatların kopması da Kasım yenilgisini getirdi . ANAP halktan koparken , değişimcilik karakterini de yitirdi . Nasıl ? Özal'ın deyimiyle transformasyon , bizim de değişim olarak yeni tabir olarak ortaya koymaya çalıştığımız yenilikçi karakterinden uzaklaşması ANAP'ı halkın partisi konumundan çıkardı . Bunun somutlaşması 18 Şubat sürecindeki hükümetler döneminde oldu . Halk ANAP'tan soğudu . Ancak 1999 seçimlerinden sonra , yeniden statükonun karşısında bir politikayı seslendirmeye başladı Mesut Bey . Kongrede ulusal güvenlik sendromu tartışmasını açtı , AB hedefine yöneldi . söylemlerin hepsi doğruydu . ANAP , 1986'de AB'ye tam üyelik için başvuran partidir . AB hedefini sonuna kadar savunduk . Ancak inandırıcı olamadık . Siz 1999 seçimlerinde halktan kopmanın bedelini ödemişken , eski ortağınızla yeni hükümette yer alıyorsunuz . Koalisyona devam ederken de statükoya karşı olduğunuzu seslendiriyorsunuz . Bu bir çelişkiydi ve halk partimize olan güvenini yitirdi . Kötüye gidiş görülmesine karşın , seçimden önce ANAP'ı barajın altında bırakmayacak bir yönetim değişikliği gerçekleştiremediniz . Parti içi demokrasi mi işlemiyor , tek adam sorunu mu etken ? Temel nedenlerden birisi parti içi demokrasinin işlemeyişidir . Kendisini seçecek delegeleri yönetim tayin ediyor . Al gülüm ver gülüm . . . delege de lideri seçiyor . Hakim gözetiminde önseçim ve milletvekili aday tercihine geçilmesi , demokrasinin tabana yayılması açısından tüm partilerin benimsemesi gereken ilkelerdir . Siyasi Partiler ve Seçim Yasaları'nda bu değişiklikler mutlaka yapılmalıdır . ANAP'a ihtiyaç var Yüzde 5'e düşmüş bir partiyi nasıl ayağa kaldıracaksınız ? ANAP iktidara göre dizayn edilmiş gibi . . . Şimdi AKP iktidarda ve onlar merkeze yöneldikçe ANAP ve Doğru Yol'un işi zorlaşacak . Bugün Meclis dışında kalmış olmamıza rağmen ANAP'a ihtiyaç devam ediyor . İki partinin AKP ve CHP'nin yer aldığı Meclis dışında temsil edilmeyen oylar yüzde 60'ı buluyor . ANAP , 11 Ocak kongresinden yeniden yapılanarak başarılı bir kadroyla çıkarsa Türkiye'nin geleceğinde rol oynayabilir . Kongredeki üçüncü adım projemizle topluma yeni bir hedef sunacağız . Üçüncü adım gerekli Üçüncü adım . . . Türkiye , Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte modern dünyaya doğru bir yolculuğa çıkmıştır . Çağdaşlık yolunda ilk adımı yüce Atatürk attı . 1950'de Menderes'le çoğulculuğa geçtik . İkinci adım , rahmetli Özal ve Anavatan'la birlikte Türkiye'nin dış dünyaya açılması ve dünyayla buluşmasıdır . 1980'lerde işadamlarının sigara paketinde 400 dolarla yurtdışına çıktıkları dünyadan kopuk bir haldeyken Özal'la çağ atladık . 1990'lı yıllarda yolculuğun hızı yavaşladı . Koalisyon dönemlerinde içe döndük . Şimdi kısmet olursa ANAP kongresinden sonra üçüncü adım'ı atacağız . Yeni bir demokrasi yapılanması , tam anlamıyla hukuksal reform , yeni bir üretim ve paylaşım mantığı geliştirmeye çalışacağız . ANAP yeniden atılımcı ve değişimci karakterine kavuşacaktır . Bugün Türkiye'de hangi parti değişime kapalı ki , AKP de yenilikçi olma iddiasında ? . . Üçüncü adım diye nitelediğim süreç Türkiye'nin modernleşmesi , değişimidir . Şu anda bir karmaşa yaşanmaktadır . Türkiye'nin modernleşmesi ile aşırı muhafazakar kanattan , din eksenli tabandan gelen bir partinin , AKP'nin modernleşmesi birbirine karıştırılmaktadır . Bu ikisi çok farklıdır . AK Parti kendisi belki merkeze yönelmek isteyebilir . Daha önce de MHP bunu denemek istedi , olmadı . Ne kadar değiştik deseler de AKP'nin geçmişteki misyonu Türkiye'yi değiştirmeye yetmez . Türkiye'nin modernleşmesini AKP'nin gerçekleştirmesi mümkün değildir . Böyle bir ihtimal sıfırdır . ANAP , merkez sağ değil Meclis dışında kalan merkez sağ partiler AKP'yi aşıp Meclis'e dönebilecekler mi ? Ben ANAP açısından merkez sağ kavramına katılmıyorum . ANAP merkezde bir partidir . ANAP'ın merkez sağda gösterilmesi , 1985'teki kuruluş felsefesi ve vizyonunun daralmasına neden oluyor . Önceki dönemlerde de ANAP ve DYP kastedilerek , merkez sağ birleşsin denilmiştir . Bu bir iyi niyettir . Bu düşüncede olanların iyi niyetlerine saygı gösteriyorum . İki partinin de baraj altında kalması nedeniyle bu düşünce yeniden dile getirilmeye başlandı . Ancak burada önemli olan güçlü bir yapıyı ortaya çıkarabilmektir . İki tane zarar etmiş şirket ya da parti , bunların birleşmesiyle yeni bir kurum ortaya çıkar mı , çıkmaz mı , düşünülmesi gereken problem budur . Türkiye'deki siyasi partilerin sağ sol diye değerlendirilmesi önümüzdeki dönemde gittikçe etkisini yitirecek . Asıl partileri niteleyen kriter , değişimciliğin karşısında aldıkları tavra göre olacaktır . Değişimin yanında olan ve olmayan partiler ayrımı seçmenin karar vermesinde önem kazanacaktır . Değişimin karşısında hiç kimse duramaz . ANAP özündeki değişimci karaktere döndükçe Meclis dışında kalan yüzde 60 seçmene seslenme imkanı bulacaktır . AKP çivileme aşağıya gidiyor 11 Ocak'ta Mesut Yılmaz ne yapacak ? Mesut Bey'den çok Turgut Yılmaz'ın kongrede sizi destekleyeceği yönünde kulisler var . Ben Mesut Bey'in ne yapacağını bilmiyorum . Kendisi aktif siyasetten çekildiğini açıklamıştır . Ben hiçbir delegeden Mesut Bey'in adaylardan birini destekleyeceği şeklinde söz duymadım . Turgut Yılmaz'la ilgili olarak da bana ulaşan bir şey yok . Bunlar dezenformasyon . Kongreye giderken bu tür şeyler söyleniyor . ANAP'ta başını dik tutarak , 10 yıldır kimsenin önünde eğilmeyerek sadece Allah'a ve tabanına güvenerek politika yapan iki kişi varsa , bunun birincisi benim . 1000 kongresinde Mesut Bey'le yarışa girdim ve insanların alkışlamaktan bile korktuğu ortamda delegenin yüzde 15 oyunu aldım . 11 Ocak'ta hedefim sadece ANAP genel başkanlığı değil , gelecekte Türkiye'yi yönetmektir . ANAP kongrede Asya gribini atlatacak ve küllerinden yeniden doğacaktır . ANAP'ın kendini toparlaması için ilk hedef ne olacak ? 1004'teki yerel seçimlere hazırlanacağız . AKP iktidarı , seçimlerden sonraki 15 günde 10 yıl gider denilen iktidardı . Birinci ayın sonunda yıl gider'e düştü . İkinci ayını doldurdu , yerel seçimlerle genel seçimler bir arada olabilir fısıltıları duyulmaya başlandı . AKP'nin yükselişi nasıl konjonktürel olmuştur , gidişi de öyle olacak . Halkta büyük bir hayal kırıklığı var . AKP çivileme aşağıya gitmektedir . Ben ümit ediyorum ki , yerel seçimlerle birlikte Türkiye 1004'te bir genel seçime de gidebilir . AKP'nin dünkü MKYK toplantısında , Siirt seçimlerinde Tayyip Erdoğan için kullanılacak slogan tartışıldı . Şanlıurfa Milletvekili Zülfikar İzol , " Yiğit düştüğü yerden kalkar " sloganının kullanılmasını önerdi . Erdoğan ise bunun üzerine , " Dur bakalım , daha ortada birşey yok , sen bizi hemen başbakan da yaptın " dedi . Güç bizde diye büyüklenmeyin Erdoğan il başkanlarına ise iktidar sarhoşu olmamaları yönünde sert uyarıda bulundu . Teşkilattan her kesime hizmet etmelerini isteyen Erdoğan , şöyle konuştu : " Bizden önceki siyasetin neden tasfiye edildiğini kimsenin aklından çıkarmaması gerekiyor . Kimse ama kimse iktidar sarhoşluğuna ve gurura kapılmasın . Bizler durduğumuz zemini asla kaybetmemek zorundayız . Bu zemin adalet ve hakkaniyet zemini olmalıdır . Kimse gerçeğin yalnızca bizim tekelimizde olduğunu düşünmesin . Kimse güç bende , güç bizde diye büyüklenmesin . Tarih bizi bir kereliğine iktidara geldiler ve gittiler diye yazsın istemiyorum . " Erdoğan , toplantı sonrasında yaptığı açıklamada , yenilecek Siirt seçimlerinde aday olup olmamasıyla ilgili bir karar alamadıklarını söyledi . Erdoğan , " Ayın 10'sine kadar beklememiz gerekiyor . Ondan sonra yeniden toplanıp karar alacağız " dedi . Erdoğan , toplantının ardından , Irak'ta bir savaşa karşı olduklarını söyledi . BM kararını bağlayıcı olarak kabul ettiklerini belirten Erdoğan , " Halklarına acı ve ızdırap çektiren otoriter yönetimler istemediğimiz gibi uluslarası ilişkilerin de güç ve kudrete dayalı olmaması gerektiğini düşünüyoruz . Türkiye olarak kötü ihtimali de hesaba katarak köklü devlet tecrübemizle tedbirlerimizi alacağız " dedi . Denktaş istismar edilmesin Kıbrıs'la ilgili kendisini eleştiren siyasilere de sert yanıt veren Erdoğan şunları söyledi : " Kimse bu iyi niyetimizi ve problem çözme irademizi çözümsüzlüğe dayalı , sonuçta bir öneri getirmeyen eski argümanlarına malzeme yapmasın . Çözümsüzlük siyasetiyle Kıbrıs Türk halkının refahından , mutluluğundan ve uluslararası itibarından taviz veren bu kişiler ne bizim söylemlerimizi , ne de Sayın Denktaş'ı istismar etmeye kalkmasınlar . Biz , Kıbrıs'ta asla ver kurtul politikasından yana değiliz ama bu saatten sonra 40 yıldır sürdürülen politikalarla bir yere varılamayacağını da söylüyoruz . " Başbakan Abdullah Gül , Irak'ta savaşsız çözüm arayışları için başlattığı , " Barış için aktif diplomasi " turunun ikinci ayağı olan Mısır'dan da tam destek aldı . Gül'ün " Barış için birlik olalım " çağrısına sıcak bakan Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek , " Savaş olursa ABD'nin imajı zarar görür " dedi . Gül , dün Ortadoğu turnun ikinci ayağı olan Mısır'daydı . İlk olarak Shram El Shekih'de Mısır Başbakanı Atet Abeyd ile biraya gelen Gül , ardından Mübarek tarafından kabul edildi . Çözüm için çalışırız Görüşme sırasında Hüsnü Mübarek , Başbakan Abdullah Gül'e , " Biz savaşın önlenmesi için Irak ve ABD nezdinde üzerimize düşeni yaptık . Ama bundan sonra da savaşsız çözüm için elimizden geleni yaparız " mesajını verdi . Başbakan Gül'de bölgedeki barış için ülkelerin bireysel katkıda bulunduğunu ve bundan sonra toplu hareket etmenin doğru olacağını ifade etti . Mübarek'de savaşın ciddi bir kaosa yol açacağından duydukları endişeyi dile getirerek , " Bu endişemizi ABD'ye de aktardık " diye konuştu . Başbakan Abdullah Gül , ATA uçağında Ortadoğu'ya beraberinde götürdüğü bürokrat ve gazetecilere içki yerine boza servisi yaptırdı . Gül'e önceki gün Suriye'ye , dün de Mısır'a yaptığı resmi ziyaretlerde , Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı bürokratlarının yanı sıra TRT , AA , NTV ve CNN Türk'ten altı gazeteci eşlik etti . Daha önceki hükümetler döneminde içki servisi yapan kabin ekibi , Suriye ve Mısır seyahatlerinde heyete yiyecek ikramı yapmakla yetindi . Uçakta şarap , bira , viski ve benzeri alkollü içkiler olmasına rağmen servisi yapılmadı . Seyahatlerde tüm yolculara , çay ve kahvenin yanı sıra boza servisi yapıldı . ATA'da kadın gazeteci Gül'ün üç günlük Ortadoğu seyahatinde , ATA uçağının hostes dışındaki kadın misafirleri ise Ankara'dan iki televizyon muhabiri oldu . Tayyip Erdoğan'ın tüm gazete ve televizyonların muhabir ve temsilcileriyle birlikte seyahat etme geleneğinin aksine Gül , sadece NTV muhabiri Nermin Yurteri ve CNN Türk muhabiri Hande Fırat'ı uçağına aldı . Gül'ün gezisinden diğer notlar ise şöyle : Mısır'da da askeri törenle karşılanan Gül , Devlet Konukevi olarak adlandırılan " El Tahra Sarayı"nda kaldı . Başbakan Gül , Mübarek'le görüşmesi sırasında çok iyi Arapça bilmesine rağmen İngilizce konuştu . Gül'ü yazlık sarayının bulunduğu Şarm El Şeyh'de kabul eden Mübarek , kapıya kadar geçirirken elini de tuttu . Gül , Arap Ligi Genel Sekreteri Amr Musa'ya da talebi üzerine Klasik Türk Müziği kaset ve cd'leri hediye etti . Arap Ligi'nden zeytin dalı Türkiye'nin İsrail'le olan ilişkilerini pekçok kez protesto eden Arap Ligi , bu kez Başbakan Gül'e Lige gözlemci olarak katılmayı teklif etti . Gül , Kahire'de Arap Ligi Genel Sektereti Amr Musa ile görüştükten sonra yaptığı açıklamada Türkiye'ye , Almanya , Brezilya gibi ülkelere tanınan gözlemci sıfatının teklif edildiğini söyledi . Bu teklifi olumlu karşıladığını belirten Gül , bunu değerlendireceklerini kaydetti . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile Başbakan Abdullah Gül arasında kara kedi girdi . Nedeni ise , geçtiğimiz günlerde Meclis'te gerçekleşen Irak zirvesi . AKP ve CHP'li kurmayların da katıldığı zirvenin ertesi günü ABD'nin Irak operasyonu ile ilgili ayrıntılar manşetlere yansıyınca , Gül , " Bakanlarıma bile söylemediğim şeyleri Baykal'a söyledim , bak neler oldu ? " demiş . Söylenenlere göre gazeteci Fatih Altaylı , iki siyasiyi , Irak konusunu tartışmak için " Teke Tek " programına çağırmış ama Gül , " gelmem " demiş . Gül'ün söylediklerini öğrenen Baykal ise , " Kimse bize bu konular dışarıda konuşulmayacak demedi . Hem bu bilgileri millet de bilmeli . Üstelik ben ABD büyükelçisi Pearson tarafından daha önce bilgilendirilmiştim , bilgileri Gül'den almadım " diyormuş . YTP'yi şimdi de para yokluğu vurdu . Büyük umutlarla seçime giren İsmail Cem'in liderliğindeki YTP , parasızlıktan kıvranırken parti iflasın eşiğine geldi . YTP , içinde bulunduğu ekonomik çıkmazdan kurtulmak için personelin işine son verdi . Genel merkez binasında sadece çalışan kalırken maaşlar da yarı yarıya düşürüldü . Genel Başkan İsmail Cem'in sekreterlerinin de işine son verildiği belirtilirken , resmi korumaların Cem'in sekreterya görevini yaptıkları kaydedildi . YTP , 150 milyar değerindeki seçim otobüsünü de satışa çıkardı . Mali sıkıntılar tüm örgütlere de yansırken kira ödemekte zorlanan Ankara İl Başkanlığı örgütü binayı boşaltarak Genel merkez'de bir odaya sığındı . MHP Ordu eski Milletvekili Cemal Enginyurt , önceki gün partililerle tartışmasını görüntülediği için kamerasını kırdığı muhabirle dün de karşılaşınca , " Seni dövmediğime pişmanım . Keşke dövseydim de öyle şikâyetçi olsaydın . Bilsem odunla kafanı kırardım " dedi . Genel Başkan Devlet Bahçeli'nin de katıldığı MHP Merkez Yürütme Kurulu ve 11 . dönem milletvekilleri toplantısı için Afyon'a gelen Enginyurt , önceki gün lobide bazı partililerle tartışmasını görüntüleyen İHA muhabiri Ata Gündüz Kurşun'un üzerine yürüyerek , " Neden çekiyorsun ? Memleketi siz batırdınız " dedi . Enginyurt , daha sonra hırsını alamayarak Kurşun'u tartakladı ve çıkan arbede sırasında kameranın objektifi kırıldı . Otel görevlilerinin araya girmesiyle yatıştırılan olayın dünkü bazı gazetelere yansıması , Enginyurt'u kızdırdı . Kurşun'la dün de karşılaşan Enginyurt , " Keşke seni dövseydim de öyle şikâyetçi olsaydın . Bilseydim odunla kafanı kırardım . Meşhur olmanın en güzel yolu , Cemal Enginyurt vurdu , kırdı demek . Şimdi ben de senden şikâyetçi olacağım " dedi . TBMM Başkanı Bülent Arınç , Genelkurmay Baykanı Orgeneral Hilmi Özkök'e yaptığı iadei ziyaret sırasında kendisini Özkök'ün karşılayıp uğurladığını , YAŞ kararları ve askeri lojmanlar konusunu da hiç gündeme getirmediklerini söyledi . Arınç ziyareti de , " Fevkalade dostane ve neşeli oldu " sözleriyle değerlendirdi . CNN Türk'te yayınlanan Kafe Siyaset programına katılan Arınç , " Şerefimle temin ederim ki , TSK ile bir sorunum olamaz , olmayacak . Ben asker çocuğuyum . Benimle kurumun arasını açmaya , birbirimize husumet duymamıza yönelik bir çaba var " diye konuştu . Arınç , " Siyaseti benim üzerimden aşırtarak yapmak isteyenler olabilir . Ben ne fırtınalı havada gemideki yükünden boşalmış bir topum , ne de bazılarının tekrarlamakta utandığım tabiriyle bir başka şeyim , ne de hedefe kilitlenmiş roketim " dedi . Çukurova şirketlerinin İstanbul Yaklaşımı'na alınması sırasında Tel şirketinin yüzde 50 hissesinin 169 milyon dolara Yapı Kredi'ye devredilmesi ile başlayan tartışma Turkcell'in on binlerce hissedarını ilgilendiren yeni boyut kazandı . Tartışılan değer Borsa yatırımcılarının yakından takip ettiği gelişmelerde yanıtsız kalan sorulara İMKB veya SPK yönetiminin el koyması bekleniyor . Çukurova şirketlerinin borçlarını muhasebe oyunuyla kapatma çabasından kaynaklanan ilk çelişki şöyle : Yapı Kredi'nin açıklamasında Tel'in 5. Oysa , Tel aslında sadece Turkcell kartı satan ve hazır kartlara kontür yükleyen bir şirket . Dolayısıyla , sabit rakamda şirket abonesinden söz etmek mümkün değil . Turkcell bayisini değiştirmeye karar verdiği an bu şirketin değeri sıfırlanır . Ama eğer 5. Çünkü , cep telefonu operatörlerinin şirket değerleri abone sayısına yakından bağlı . 5. Dolayısıyla , Tel'in değeri 558 milyon dolar düzeyinde kabul edilirse Turkcell'in değerinden en az bu kadar düşmek gerekiyor . Yok eğer Turkcell aynı değerdeyse Tel'in 5. Sözleşme var mı , yok mu ? Tel tartışmasının yatırımcıyı ilgilendiren yanı kadar hukuki boyutu da tartışmalı . Tel ilk kez Ekim 1000'de halka açılmak için girişimlere başladı . İlk iş olarak şirket değerini belirlemek amacıyla bağımsız denetçilere başvurdu . Ancak iki denetçi şirket ayrı ayrı verdikleri raporda şu noktalara dikkati çekti : " Tel sadece dağıtım örgütü . Asıl değer yani abone Turkcell'de . Yarın Turkcell yeni bir dağıtım örgütü kurarsa bu şirketin değeri kalmaz . Bu nedenle , Turkcell'in abonelerini Tel'e devrettiğini gösteren bir sözleşme olmalı . Üstelik bu sözleşmenin geçerliliği Turkcell'in cep operatörlüğü lisansının sona ereceği 1019'a kadar sürmeli . " 1000 yılında halka açılmaktan vazgeçen Tel geçtiğimiz aylarda bu kez borç takası için bağımsız denetçilerin kapısını çaldı . Ücretini Yapı Kredi'nin ödediği rapor BDDK'ya sunuldu . Denetçiler iki yıl önceki gibi abonelerin Tel'e devredilmesi gerektiği uyarısını yaptı . İMKB ve SPK bu soruları mutlaka yanıtlamalı Tel'in yüzde 50 hissesinin Çukurova borçları karşılığında Yapı Kredi'ye geçmesi operasyonu sırasında bağımsız denetçilerin biçtiği değerin iki katı esas alındı . Şirketin yarısına denetçilerin neredeyse tamamına biçtikleri fiyat ödendi . üstelik bu operasyonda iki hukuki soru yanıtsız kaldı . Tel bağımsız denetçilerin şart koştuğu gibi Turkcell'den 5. Eğer böyle bir sözleşme imzalandıysa zaman neden İMKB'ye haber verilmedi ? On binlerce küçük yatırımcıyı ve yabancı ortağı ( Turkcell ABD borsasında da işlem görüyor ) ilgilendiren bu gelişme herkesten saklandı ? Borsa yatırımcıları İMKB'yi SPK'yı bu sorulara yanıt bulmak , kamuoyunu bilgilendirmek amacıyla olaya el koymaya çağırıyor . AKP İstanbul milletvekili Azmi Ateş'in , " Pamukbank'ın TMSF'ye devri ve Yapı ve Kredi Bankası birleşmesine karşı çıkılmasının " gerekçelerine ilişkin soru önergesini Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'den yanıtladı . Şener adına yanıtı hazırlayan BDDK Başkanı Engin Akçakoca'nın tespitleri şöyle : Birleşme genel istikrarı bozar " Yapı Kredi Bankası ile gruba ait bazı şirketlerin gerek İMKB gerekse uluslararası piyasalarda işlem görüyor olması nedeniyle ileride birleşik bankada yaşanacak bir sorunun yerli ve yabancı küçük yatırımcılara , tasarruf sahiplerine , bankacılık sektörüne ve dolayısıyla ekonomiye olası etkilerinin daha büyük olacağı düşüncesinden hareketle , Pamukbank'ın Yapı Kredi Bankası tarafından devralınmasının bankanın sorunlarına çözüm olmayacağı sonucuna varılmıştır . Birleşme halinde Pamukbank'ın sorunlarının kısa sürede Yapı Kredi Bankası'na sirayet edeceği öngörülmüş ve birleşme sonucunda oluşacak ölçek bazında çok büyük ancak aktif kalitesi bozuk ve nakit sermaye ihtiyacı olan sorunlu bir bankanın bankacılık sektörünün genel iskitrarı bakımından daha sakıncalı olacağı düşüncesiyle Pamukbank'ın Yapı Kredi ile birleşmesi uygun bulunmamıştır . Sermaye yeterliliği rasyosu tutmayacak Diğer taraftan Pamukbank'ın sermaye yeterliliği standart rasyosunun negatif yüzde 46. ( Kurumumuza sunulan birleşme ile ilgili projeksiyonlarda ise her iki bankanın mevzuata aykırı çeşitli varsayımlar altında 51. ) Faaliyetine devam etmesi tehlikeli olur Bu durumda sektörde daha büyük paya sahip olacak olan birleşik bankanın özkaynak açığı ve yaklaşık milyar dolar tutarındaki gelir getirmeyen aktif ile faaliyetlerine devam etmesi ciddi tehlike arzedeceğinden bir müdahale yapılması kaçınılmaz olacaktır . Zarar büyürken kâr göstermişler Çukurova Grubu firmalarına kullandırılan krediler vadesinde ödenmemiş ve vadelerinde banka tarafından sürekli temdit edilmiştir . Yapılan incelemeler sonucunda Bankanın , grup kredilerinin anapara ve faiz tahsilatları yıllardır gerçekleştirmediği , gerçekte banka büyük miktarlarda zarar ederken ve zarar katlanarak büyürken mali tabloların kârlı gösterildiği saptanmıştır . Çukurova'dan nakit girişi sağlanamaz Kurumumuza Goldman Sachs tarafından yapılan sunumda , birleşmenin başarılı olması için toplam 5. Buna karşılık aktif yapısının önemli kısmı donuk nitelikteki varlıklardan oluşacak olan birleşik bankanın mali bünyesinin gerektirdiği nakit girişinin Çukurova Grubu'nca sağlanamayacağı açıktır ve bu husus grupça da kabul edilmektedir . Sermayedarlar bankayı bozdular Banka kaynaklarını kendi firmaları için kullanan , bu kredilerin tasfiyesi için aldığı tedbirler yetersiz kalan , bankacılığın önemli prensiplerinden riskin dağıtılmasına ve kredi kullandırımında emniyet ile verimlilik esaslarına uymayan banka yöneticileri ile sermayedarlarının bankanın mali bünyesinin bozulmasına sebep oldukları aşikardır . " Bazı insanların Merkez Bankası'nın ( MB ) TL ve döviz piyasalarında kalıp bankalara abilik yapmasını istediğini belirten Koçbank Başekonomisti Cevdet Akçay , " Ben bunu doğru bulmuyorum " dedi . Piyasanın abisiz ve başıbozuk olduğu düşüncesi ile Merkez Bankası'nın mutlaka kuvvetini hissettirmesi gerektiğinin düşünüldüğünü ifade eden Akçay , buna katılmadığını ve MB piyasadan çekilmediği sürece piyasanın sığlığının kurumsal olarak yerleşeceğini söyledi . " Bu bir çocuğu sürekli çocuk bırakmak gibi birşey " diyen Akçay , " Hep tepesinde baba , baba der durursanız çocuğun kişiliği gelişmez . Bunun için MB'nin buradan çıkacağını ve hiçbir şekilde müdahale etmeyeceğine herkesi ciddi şekilde inandırması gerekir ki piyasa kendi kendine derinleşsin , gelişsin " diye konuştu . Merkez Bankası'nın dövizin düzeyinden rahatsız olduğunu söylemesinin de iyi birşey olmadığını belirten Akçay , " Çünkü biz zaman Merkez Bankası'nın rahatsız olduğu bir döviz düzeyi bulunduğunu anlıyoruz . Anladığınız zaman oyuncu olarak bunu piyasada manipüle etmeye kalkıyorsunuz " dedi . Bunun ciddi bir kâr marjı yarattığını belirten Akçay , " Merkez Bankası'nı test etmeye başlıyorsunuz ve onu rahatsız edebiliyorsunuz . MB'nin Ne yaparsanız yapın ben hiç karışmıyorum demesi lazım " şeklinde konuştu . Doğru risk primi belirlenmiyor Bankaların birbirinden borç alıp vermesi gerektiğini ve bu şekilde doğru risk priminin ortaya çıkacağına dikkat çeken Akçay , " MB orada kaldığı sürece risk primi , fiyatlandırma optimal olarak ortaya çıkmıyor . Merkez'in büyük abi pozisyonu , TL piyasasında da döviz piyasasında da durumu bozuyor " dedi . Akçay sözlerini şöyle sürdürdü : " Ben eminim ki Merkez Bankası piyasa iki kez müdahale etmek zorunda kalmaktan mutlu değildir . Ben onları eleştirebilirim ama eminim ki piyasayı benden çok daha iyi biliyorlar . Kararlarına saygılıyım . Ama meseleye teorik bakıldığı zaman kendinizi kurtaramıyorsunuz . Ben volatiliteden rahatsızım , düzeyinden değilim deyip işin içinden sıyırmanız kadar kolay değil . " Bankalar kendiliğinden hadi kredi verelim demezler Bankacılığın reformlardan sonra şeffaf bir yapıya kavuştuğunu söyleyen Akçay , sistemin ana probleminin , yani kaynak aktarma sorununun ise hâla çözülemediğini söyledi . İşin kaynağında devletin bulunduğunu belirten Akçay , borçlanma ihtiyacı azalmadığı sürece bankaların kendiliğinden vatana hizmet deyip tavır değiştirmelerinin beklenemeyeceğini söyledi . Bankaların kârlılık problemine dikkat çeken Akçay , " Bankalar bu problemlerini halletmek için DİBS'i ( Devlet İç Borçlanma Senetlerini ) tercih ediyorlar . Bu nasıl tersine dönebilir ? Devletin borçlanma ihtiyacını azaltması ile olur " dedi . Bankaların sistemden çekilmesi için halkın borcu elinde tutmasının sağlanması gerektiğini kaydeden Akçay , bunun da güvene bağlı olduğunu söyledi . En büyük riskimiz Irak Türkiye ekonomisi için en büyük riskin Irak olduğunu belirten Cevdet Akçay , " Irak'ta ne olacağını kimse tam olarak bilmiyor " dedi . Akçay , " Gelecek vuracak , ne kadar sürecek , maliyeti ne olacak tam olarak bilinmiyor . Bu bir risk çünkü Türkiye'nin sınırında sıcak bir savaş var . Böyle bir ortamda dövize hareket olabilir . Dövize hareket olduğu zaman Merkez Bankası yine davranmak zorunda kalacak . MB bu durumda faizleri yukarı bile çekebilir . Kur yüzünden enflasyon bir miktar coşabilecek . Böyle olduğunda da her zaman olduğu gibi yükselen enflasyon ve faizler reel faizi olduğundan daha şişirecek " dedi . Akçay , bu noktada yine acaba borç dönecek mi ? sorusunun gündeme geleceğini söyledi . Doğru sinyal verilmeli AKP iktidara geldikten sonra piyasalarda henüz ne yaptığına bakılmadan en az bir ay boyunca estirilen iyimser havanın AKP'ye haksızlık olduğunu ifade eden Akçay , şimdi AKP'nin hiç hata yapma şansının kalmadığını söyledi . Akçay , AKP daha hiçbir şey yapmadan böyle bir açık çek açılmasıyla AKP kadar zor bir duruma sokuldu ki ondan sonrası sadece yokuş yukarı , çünkü yokuş aşağı gidecek yer kalmadı . Bir anlamda artık ne yapsalar da kendilerini beğendiremeyecekleri pozisyondalar " dedi . AKP'nin yapması gereken tek şeyin sürekli doğru düğmeye basmak ve doğru sinyal vermek olduğunu belirten Akçay , ekonominin yanlış düğme ve karışık sinyale tahammülü olmadığını söyledi . AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan , hükümetin verdiği asgari ücreti beğenmedi ve yenilenmesi için talimat verdi . Erdoğan dün Genel Merkez'de yapılan ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan , Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun ile İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun katıldığı MKYK toplantısında asgari ücretin üç ay içinde artırılmasını istedi . AKP yönetiminin de ücreti az bulması üzerine bakanlardan bu konuda çalışma yapılması istendi . Asgari ücret , 16 Aralık tarihinde alınan karar ile yüzde 11. Ayrıca , Erdoğan bakanların kendi aralarında daha çok koordineli ve işbirliği içinde çalışması gerektiği üzerinde de durdu . Bakanlara " israf kapılarını kapatın ve sosyal dengeyi iyi kurun " uyarısında bulunan Erdoğan , " Önceliğimiz yoksullukla mücadele olmalı " dedi . Sosyal barışa katkı Erdoğan MKYK toplantısı sonrasında yaptığı açıklamada da , emeklilere yapılan maaş artışlarının mevcut bütçe şartlarında zor bir karar olduğunu söyledi . Erdoğan , " Ama makro ekonomik dengeler açısından Türkiye'nin gerekli kaynakları üreteceğine inanıyoruz . Ayrıca bu maaş artışlarının sosyal barışa önemli katkılar sağlayacağını düşünüyoruz " diye konuştu . İkinci el bono piyasasında faiz oranları haftayı yüzde 56 seviyesine yakın kapattı . Yüzde 55 seviyesindeki fonlama maliyeti önemli direnç seviyesi . Faiz oranlarının bu seviyenin altına kayması mevcut belirsizlik koşullarında zor görünüyor . Merkez Bankası'nın ( MB ) bir kotasyon indirimine gidip gitmeyeceği ise piyasalarda tartışılıyor . Irak'a olası operasyon , artan petrol fiyatlarının enflasyon üzerinde yaratacağı baskı , muhtemel iç talep genişlemesi , mali disiplinin sağlanmasında yaşanabilecek sıkıntılar Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti tarafından dile getirilen 1005'e ilişkin ekonomik risk unsurlarından birkaçı . MB için öncelikli hedef , fiyat istikrarının sağlanması ve enflasyon hedeflemesine geçiş . MB'nın mevcut belirsizlik ortamında yeni bir kotasyon indirimine karar vermesi bu nedenle zor görünüyor . Gözler ekonomik icraatlarda Kasım seçimleri sonrasında yoğun bir gündemle baş başa kaldı piyasalar . Arada IMF heyeti geldi el konulan bankaların çözümü , kamuda atıl istihdamın azaltılması , vergi reformu konusundaki gecikmeler ve 1001 yılının zayıf bir bütçe performansı ile tamamlandığına dikkat çekip geri döndü . Bütün bu süreçte Irak konusu hep ön plandaydı . Bundan sonra ise artık piyasaların gündeminde Irak'la birlikte , IMF'le başlayacak görüşmeler yanı sıra AKP iktidarının ekonomi icraatlarında olacak . İlk günden itibaren " iktidara geldiğimizde ekonomide çözüm yollarını biliyoruz " söylemlerinde bulunan AKP hükümeti icraatlarına başlayalı bir ay oldu . Ancak hükümetin kamu maliyesiyle ilgili olarak aldığı kararlar şu ana kadar biraz popülizm ağırlıklı ve IMF'le ilişkileri zorlayacak nitelikte gerçekleşti . Gerçekten çok düşük bir maaşla ve zor koşullarda yaşayan SSK ve Bağ Kur emeklilerine verilen zam ise hükümetin son icraatı oldu . Tartışma zammın yıllık 5. Hükümet şu ana kadar açıkladığı harcama kalemlerinin öteki ayağı olan gelir kanadında tatmin edici açıklamalarda bulunmuyor . Özelleştirmeden gelir beklentileri , verimlilik gibi açıklamalar gerçekçi olmadığı için endişe doğuyor . Pazarlıklar çetin geçecek IMF'in dördüncü gözden geçirme çalışmaları kısa süre içerisinde başlayacak . Hükümete bir not vermek için zamanın henüz çok erken olduğu bir gerçek . Ancak bir diğer gerçek de , gerek önceki dönemin kazanımları yapısal reformlar hakkında başlatılan tartışmalar , gerekse biraz popülizm kokan icraatların IMF ilişkilerini zorlayacağı şeklinde . Hükümet bu ay içinde 1005 yılı bütçe dengesini netleştirecek . Bunu yaparken performans kriteri faiz dışı bütçe fazlasının nasıl sağlanacağı da açık ve net olmalı . IMF'le yapılan pazarlıklar bu noktada faiz dışı bütçe fazlası oranını belirleyecek . Yüzde 10 seviyesindeki enflasyon hedefi ve istikrarlı büyümenin birlikte sağlanması gerekiyor . IMF ile sağlanacak bir uzlaşma bir anlamda makro rakamlardaki olumlu gelişimin devamı için teminat olacak . Gerek yurtdışında , gerekse yurtiçindeki finansman imkânlarına ulaşımı kolaylaştıracak , maliyetini düşürecek . Döviz piyasası şimdilik yatay Hızlı bir yükselişin ardından milyon 600 bin seviyesinden gelen kurlar , MB müdahalesiyle yatay seyre girdi . Son veriler ışığında yapılan hesaplamalar milyon 600 milyon 650 bin aralığındaki bir kuru işaret ediyor . Ancak yüksek aylık ihracat rakamları bu noktada yükseliş için yapısal bir gereklilik olmadığını gösteriyor . Kurlar bir süre yatay seyredebilir . Zaten dalgalı kur politikasında döviz kurları , gündeme riskler yerleştiğinde gerekli düzeltmeyi kendiliğinden yapıyor . Eurobond ihracı bekleniyor Hazine'nin bu hafta 4. Bu itfaya hazırlık olarak birisi 161 gün diğeri ise 165 gün vadeli iki Hazine bonosu ihalesi yapılacak . İhalelerde oluşan faizin fonlama maliyeti olan yüzde 55 seviyesinin üzerinde yüzde 55 56 aralığında oluşması bekleniyor . Ayrıca Hazine'nin eurobond ihracına hazırlandığı piyasalarda yaygın olarak konuşuluyor . Belirlenecek satış miktarının talebe bağlı olarak artabileceği ifade ediliyor . Paranın güvenli adresi Beklenen getiriyi taşınabilecek risk düzeyi belirler HALİM ÇUN Ak Portföy Yönetimi AŞ Genel Müdürü Gelişmiş ekonomilerde yapılan analizler kısa vadeli faiz enstrümanlarının en düşük beklenen getiriyle , en düşük risk düzeyini birlikte sağladığını gösteriyor . Faizde uzun vadeye yöneliş beklenen getiride ve risk düzeyinde artışa neden oluyor . Hisse senedi yatırımı ise yüksek risk ve yüksek getiri beklentisine yatırım yapmak anlamına geliyor . Gelişmiş piyasalardan farklı olarak ekonomik kriz mağduru Türkiye'de ise finans piyasalarında 10 yıllık döneme ilişkin analizler farklı sonuçlar ortaya koyuyor . Hisse senedinde getiriler reel bazda düşük kalıyor . Buna karşın son 10 yıla damgasını vuran iç borçlanma kısır döngüsüne paralel repoda ve bonotahvilde ciddi getiriler gündeme geliyor . Analizde baz alınan dönem sonuçları etkileyebiliyor . Örneğin , nispeten istikrarlı ekonomik sürecin yaşandığı 1995 1999 arasındaki yılda hisse senedinin reel getirisi faiz enstrümanlarının üzerine çıkabiliyor . İstikrar ve düşük enflasyona paralel önümüzdeki yıllarda kısa vadeli faizin yıllık reel getirisinin düşmeye başlaması , uzun vadeli faiz ve nihayet hisse senetlerindeki getirilerin ise daha yukarıda oluşmasını bekliyoruz . Yatırım enstrümanları bazında bu tür analizler ile geçmişin resmini çekmek ve geleceğe ilişkin bir perspektif yaratmak mümkün . Ancak bu yolla geleceğin fırsatlarını yakalama garantisi yok . Aslında geleceğin en verimli alanlarını tespit ederek yatırımları bu alanlara yönlendirmek fikri kulağa hoş gelse de pratikte yatırımcı için mağduriyet doğurabiliyor . Piyasalar risk yönetimi yapmayanları sık sık cezalandırıyor . Doğru portföy yönetiminin farklı enstrümanlardan oluşan portföyün toplam getirisini ve riskini doğru noktaya taşıyabilme becerisi olduğunun unutulmaması gerekiyor . Yatırım fonları , belirlenmiş yatırım enstrümanlarına belli oranlar dahilinde bir arada yatırım yapar . Böylelikle kendi içinde beklenen getiri risk dengesini sağlamayı hedeflerler . Tasarruf sahibi açısından yatırım fonlarını avantajlı kılan belki de en önemli unsur budur . Portöy yönetiminde ve yatırım fonlarında temel yaklaşım esas olarak toplam portföyün risk ve getirisini maksimize etmektir . Dolayısıyla , yatırım fonları temel yatırım araçlarından ( repo , bono , hiss senedi vs . ) farklı olarak kendi içinde bir risk yönetimi felsefesi de taşır . Yatırım fonlarında denge Örneğin , geçtiğimiz bir aylık sürede faiz oranlarının hızlı yükselişine tanık olduk . Doğrudan Hazine bonosu devlet tahvili yatırımı yapanlar için geçen bir aylık dönem olumsuzluk içeriyordu . Oysa aynı dönem yüksek oranda Hazine bonosu yatırımı yapan tipi değişken ve tipi bono tahvil fonları için fon yönetiminde uygulanan risk yönetimine paralel olumsuzluk yaşanmadı . Bu tür yatırım fonları tüm olumsuzluklara karşın aylık getiri bazında ortalamada repo kadar getiri sağladılar , hatta banka mevduatı ile yarıştılar . Portföy içerisinde bulunan farklı yatırım enstrümanlarının toplam portföye yaptığı olumlu etki bu noktada belirleyici oldu . Yüksek dalgalanmalara maruz kalan finans piyasalarında her an doğru enstrümanda olmanın zorluğu ortada . Bu tür davranış biçimini seçen yatırımcı için mükemmel zamanlama mutlak gereklilik . Sıradan yatırımcının ise bu noktadaki şansı ise neredeyse sıfır . Bunun yerine belirlenen bir portföy yapısıyla uzun vadede istikrarlı getiriyi hedeflemek çok daha akıllıca . Aslında yatırım fonlarının yaptığıda bu . Enstrüman farklılaştırması ve risk yönetimiyle uzun vadede istikrarlı bir getiriyi yatırımcıya sunmak . Maliye Bakanı Kemal Unakıtan da vergi adaletini zedeleyen dolaylı ve dolaysız vergiler arasındaki çarpıklıktan şikayet etti . Unakıtan , dolaylı vergilerin oranının yüzde 60'lere çıkmasının vergi adaletini ortadan kaldırdığını belirtti . Unakıtan , dolaysız vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki oranının yüzde 50'lara düştüğünü , dolaylı vergilerin yüzde 60'lere çıktığını vurguladı . Bunun büyük bir çarpıklık olduğuna işaret eden Maliye Bakanı , şöyle konuştu : " Biz , vergi adaletini sağlamak istiyoruz . Verginin adil , oranlarının makul olmasını istiyoruz . Ancak , dolaysız vergiler yüzde 50'lara düşmüş . Buna karşılık dolaylı vergiler yüzde 60'lere çıkmış . Dolaylı vergilerin oranının yüzde 60'lere çıktığı bir ülkede vergi adaletinden bahsedilmesi mümkün değil . Bu çarpık yapıyı düzeltmek mecburiyetindeyiz . Bu yapı değişmedikçe de hedefe ulaşmak çok zor . Bu nedenle gerçekleştireceğimiz vergi düzenlemeleriyle öncelikle bu yapıyı ortadan kaldırmayı amaçlıyoruz . " Hazine'den aktarılan paralarla batık bankalar sorununu çözmeye çalışan Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'nun ( TMSF ) bu işlevi nedeniyle doğan görev zararları 16. Hazine , TMSF'ye şimdiye kadar 51. Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ( BDDK ) , TMSF'nin Eylül 1001 sonu itibariyle bilançosunu açıkladı . IMF ile sürdürülen stand by anlaşmasının bir gereği olarak açıklanan bilançoya göre TMSF'nin görev zararları giderek büyüyor . Batık bankalar sorununu henüz çözümleyemeyen TMSF'nin , Eylül 1001 sonu itibariyle toplam görev zararı 16 katrilyon 161 trilyon liraya ulaştı . Karşılık ayıramıyor Bu zararın 10 katrilyon 996 trilyon lirası TMSF bünyesindeki bankalara verilen ihtiyatlardan , 455 trilyonu tasfiye halindeki şirketler ve ortaklıklara aktarılan kaynaklardan oluştuğu belirlendi . katrilyon 11 trilyon liralık kısmı ise önceki yıllardan kesinleşmiş görev zararlarından oluşuyor . TMSF görev zararları için sadece 501 trilyon lira karşılık ayırabildi . İşleri güneyde evleri kuzeyde Ekonomik krizde işsiz kalan bine yakın Kıbrıslı Türk , çalışmak için her gün Rum Kesimi'ne geçiyor , akşam evine dönüyor . . . BÜLENT ÖZDEMİR Pile Kıbrıs'ta barış planlarının yapıldığı şu günlerde , Ada'nın iki yakasında ekonomik işbirliğinin örnekleri sergileniyor . Kriz nedeniyle işşiz kalan bine yakın Kıbrıslı Türk , çalışmak için her gün Rum Kesimi'ne geçiyor . Türkiye'deki ekonomik kriz kısa sürede etkisini Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nde de ( KKTC ) gösterdi . Birçok işyeri kapanırken , işsiz kalan binlerce kişi yeni arayışlar içine girdi . Özellikle genç ve eğitimli nüfus , çareyi yurtdışına çıkmakta buldu . Kalanlar ise 1990'dan bu yana inşaatlarda çalışmak üzere Kıbrıs Rum Kesimi'ne geçen gündelikçi işçilere katıldı . Son iki yıla kadar sayıları ancak bini bulan işçiler , krizin de etkisiyle binlere ulaştı . İçişleri Bakanlığı'ndan izin alarak , İngiliz üsleri arasında yer alan ve Ada'da Türklerle Rumların bir arada yaşadığı tek yer olan Pile köyü sınırına gelen işçiler , inşaatlarda çalışmak üzere Rum tarafına geçiyorlar . Niteliksiz bir işçinin haftalığı 150 milyona yaklaşırken , ustalar 500 milyon lira alıyor . KİMLİK BIRAK , GEÇ Sabahın ilk ışıklarında kalkan ve araçlarıyla Beyarmudu köyüne gelen Kıbrıs Türkleri , güvenlik noktalarında kimliklerini bırakıyorlar . Araçlarını terk edip yürüyerek Pile'ye geliyorlar . Ardından kolayca Rum tarafına geçiyorlar . Genellikle inşaat ve boya işi yapan işçiler , nitelikli eleman sıkıntısı yaşayan Rumlar tarafından büyük ilgi görüyor . Türklerin dışında çoğunluğu Rus olmak üzere , Bangladeş , Sri Lanka , Afganistan ve Pakistan'dan 50 bine yakın işçi çalışıyor . Akşam dönüşlerde ise Beyarmudu'ndaki kontrol noktasında yoğunluk yaşanıyor . Krizden önce marangozluk yapan ve kişiyi çalıştırdığını söyleyen Emin Emirzade , " Her şeyimi kaybettim . Üniversitede okuyan iki çocuğum var . Onlar için katlanıyorum tüm bu zorluklara " diyor . Rumların Pile'ye rahatça girip çıktığını ancak kendilerinin Beyarmudu'ndan kimlik kontrolünden sonra Pile'ye geçtiklerini söyleyen Emirzade , şöyle devam ediyor : " Kendi hükümetimiz bize barikat kuruyor . İş imkânı yok , kimse Kuzey'de çalışamıyor . Kazandıkları üç beş kuruşla da karınları doymuyor . İçişleri daha esnek davransa en az 15 bin kişi için iş imkânı doğar . " TORPİLSİZ İŞ YOK Karadeniz Teknik Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nden mezun olup Kıbrıs'a dönen İsmet Çelik ise , öğretmenlik başvurusu üç yıl kabul edilmeyince inşaatlarda çalışmak üzere Rum tarafına geçmeye başlamış . " Burada işler torpille yürüyor . İş bulamayınca kişiliğimi ve gururumu bastırıp inşaatlarda işçiliğe başladım . Şu an yapabileceğimin en iyisi bu " diye konuşuyor . Türkiye yanıtını yarın verecek Türkiye ve KKTC , BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın dün beklediği yanıtı yarına bıraktı . Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış başkanlığında Dışişleri Bakanlığı'nda mini Kıbrıs zirvesi yapıldı . Zirveye KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş'ın müzakerelerdeki sağ kolu Cumhurbaşkanlığı Müsteşarı Ergun Olgun ile KKTC'nin Ankara Büyükelçisi Zeki Bulunç katıldı . Yetkililer Annan'ın 50 Kasım olarak belirlediği yanıtın , planın ayrıntılı incelemesi nedeniyle yetişmediğini bildirdi . Ankara'da hazırlanacak yanıt , Annan'a iletilmeden önce son kez New York'ta bulunan Denktaş'ın onayına sunulacak . Çalışmalarla ilgili bilgi veren üst düzey bir yetkili , toprak konusunda " orandan " daha çok " sınır çizgisinin " önemli olduğuna işaret eti . trilyona kelepir daire ! Vakıfbank'ın gayrimenkullerinin satışı için açık artırmaya çıkarılan Süzer Plaza'daki Boğaz manzaralı 145 metrekarelik süperlüks daire , trilyon 110 milyardan alıcı buldu MERT İLKUTLUĞ İzmir DHA İstanbul'da " Gökkafes " olarak bilinen gökdelende yer alan Süzer Plaza'daki 144. Vakıfbank'ın 611 gayrimenkulünün satışı için Eskidji Müzayede Evi'nin düzenlediği açık artırma yöntemiyle satışların sonuncusu önceki akşam İzmir'de yapıldı . Müzayedeyi yöneten Eskidji'nin sahibi Dikran Masis , İzmir bölgesi satışının ardından son olarak diğer bölgelerde daha önce satışa çıkarılan gayrimenkullere talip olan olup olmadığını sordu . Ayda 66 milyar ödeyecek Bunun üzerine müzayedeye İstanbul'dan telefonla katılan bir alıcı Süzer Plaza'daki apart bir daireye talip olduğunu açıkladı . Gökkafes'in 15'üncü katında yer alan süper lüks daire , önce trilyon 610 milyar liradan peşin olarak satışa çıkarıldı . Peşin alıcı çıkmayınca , aynı daire 14 ay vadeli olmak üzere trilyon 110 milyar 400 milyon liradan satışa sunuldu . İsmi açıklanmayan alıcı , daireyi bu fiyattan satın aldı . Daire bedelinin 550 milyar 160 milyon lirası peşin verilirken kalan miktar 14 ayda , 66 milyar 161 milyon liralık taksitlerle ödenecek . Masis , İzmir'deki satışlarla birlikte Vakıfbank'ın 611 gayrimenkulünün satışı için yapılan müzayedelerin satışının tamamlandığını belirtti . Kalanlara naklen müzayede Masis , 19 Aralık'ta Ankara'da kalan mallar için müzayede düzenleyeceklerini ifade ederek , şöyle konuştu : " Ben Ankara'daki müzayedeyi yönetirken İstanbul , Adana ve İzmir'de de naklen müzayede yayımlanacak . İsteyenler de telekonferansla anında ihaleye katılabilecek . Türkiye'de ilk defa kentte birden yapılan , naklen müzayede düzenliyoruz . " Alışverişe hayır diyemediler . . . Giyimden ev eşyasına kadar birçok ürünün tüketiciye sunulduğu ucuzluk fuarı Dünya Satın Almama Günü'nde 15 trilyon ciro yaptı GÜLAY FIRAT İstanbul Tüketiciye ucuz alışveriş imkânı sağlamak ve firmaların elindeki stokları eritmek üzere , İstanbul Ticaret Odası'nın ( İTO ) CNR Fuarcılık ile ortaklaşa düzenlediği ucuzluk fuarı büyük ilgi görüyor . Öyle ki , 19 Kasım Dünya Satın Almama Günü'nde fuar rekor ciro yaptı . Yüzde 50 indirim Üreticiden tüketiciye satış imkânı veren fuara 800 firma katılıyor . 11. Giyimden gıdaya ve mutfak eşyasına kadar pekçok ürün yüzde 50'lere varan indirimli fiyatlarla vatandaşa ulaşıyor . Kimse dinlemedi İstanbul Ticaret Odası Başkanı Mehmet Yıldırım , " 15 gün için hedeflenen 600 bin ziyaretçi , ilk beş günde 550 bini buldu . Tüketiciler Derneği'nin 19 Kasım için Bugün alışveriş yapmayın çağrısına rağmen , aynı gün 15 trilyon civarında rekor ciro yapıldı , normalde bu rakam 10 11 trilyon civarında oluyordu " dedi . Geçen yılki fuarın 10 günde 100 trilyon ciro yaptığını belirten Yıldırım , bu yıl hedefin 100 trilyonun üzerinde olduğunu belirterek , " Arife günü rekor satış olacağını tahmin ediyoruz " diye konuştu . Yıldırım , " Önümüzdeki yıl Bulgaristan , Romanya , Suriye , Azerbaycan ve Yunanistan gibi ülkeleri de fuara çekmek istiyoruz " şeklinde konuştu . Çakıcı için hafta sonu mesaisi . . . Adalet Bakanlığı , gözaltındaki Çakıcı hakkındaki takdir hakkını savcılıklara bıraktı . Savcılıklar ise durum değerlendirmesi için bir gece daha gözaltı istedi ELVAN EZBER , TAHSİN AKSU Kocaeli'ndeki Kandıra Tipi Cezaevi'nden tahliye edildikten sonra İstanbul polisince gözaltına alınan Alaattin Çakıcı , ikinci geceyi de emniyette geçirdi . Fransa'dan iade sözleşmesi gereği başka suçlardan yargılanamayan Çakıcı hakkında takdir yetkisini Adalet Bakanlığı'nın savcılıklara bıraktığı öğrenildi . Savcılıkların da Çakıcı'nın durumunun değerlendirilmesi için bir gece daha tutulmasını istediği bildirildi . Önceki gece cezaevinden çıktıktan sonra , İnfaz Büro Amirliği'nin ziyaretçi görüşme odasında bekletilen Çakıcı'nın , işadamı Emin Cankurtaran'ın vurulması , eski eşi Uğur Kılıç ile Nurullah Tevfik Ağansoy'un öldürülmesi , 1994'te gözaltına alınan bir gruptan Sinan Zenbil'in ifadesinde kendilerini azmettiren kişinin Çakıcı olduğunu söylemesi ve Şişli Adliyesi'ndeki adi bir olaydan aranması olduğu belirtildi . Avukatları Şeyda Yıldırım ve Atilla Cebesoy , Çakıcı'nın serbest bırakılması amacıyla gerekli evrakı tamamlamak için dün gün boyunca koşturdu . Bu arada Çakıcı'nın aramaları nedeniyle Interpol Daire Başkanlığı , İnfaz Büro Amirliği'nden gelen yazıyı , Adalet Bakanlığı'na gönderdi . Böylece hafta sonu mesaisine bakanlık da katıldı . Öte yandan Çakıcı'nın da yurtdışına çıkması gereken 45 günlük sürenin emniyetten serbest bırakıldıktan sonra başlayacağı öğrenildi . Hakkındaki " Kırmızı Bülten " ile aranma kaydı da düşürülen Çakıcı'nın , işlemlerin tamamlanıp serbest bırakılmasının ardından yurtdışına çıkabilmek için pasaport işlemlerine başlayacağı öğrenildi . Çakıcı'ya yeni dava yolda . . . MİNE . KIRIKKANAT Paris Türkiye'nin , idam cezasını kaldırdıktan sonra Alaattin Çakıcı'yı yeniden yargılamak talebiyle geçtiğimiz ekim ayında Fransa'ya resmen başvuruda bulunduğu ortaya çıktı . Prof . Aysel Çelikel'in bakanlığı döneminde , idam cezasının kaldırılması üzerine harekete geçen Adalet Bakanlığı , Fransız Adalet Bakanlığı'ndan Çakıcı'nın bu suçlardan da iadesini talep etti . Çakıcı'nın Fransa'da yargılandığı Aix En Provence İstinaf Mahkemesi savcısı ve AB nezdinde " Suçlu İadelerinde Uzman Kurul " Başkanı Jean François Pascal , " Türkiye'de idamı kaldıran yasa değişikliğinden sonra Çakıcı'nın bugüne kadar yargılanamadığı davadan yargılanması için bir engel kalmadığını " belirtti . Adalet Bakanı : Yargı çaresiz GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Adalet Bakanı Cemil Çiçek , " çete"den , " cinayete azmettirme"ye kadar pek çok suçtan 456 yıl hapsi istenmesine rağmen sadece yıl ay hapis cezası alan , önceki gün de tahliye edilerek serbest bırakılan Alaattin Çakıcı hakkında yargının yapacağı bir şey olmadığını söyledi . Çiçek , Suçluların İadesi Sözleşmesi ( SİDAS ) uyarınca Çakıcı konusunda yargının yapabileceği bir şey olmadığını belirterek , " Bu tarihe kadar bir sonuç bildirmeyen Fransa'nın , bu aşamadan sonra oturup da hemen bir karar verme eğilimi içine gireceğinden kuşkuluyum " dedi . İstanbul DGM'nin tahliyesine karar verdiği Çakıcı , SİDAS uyarınca 45 günlük süre içinde Türkiye'den ayrılmazsa , Fransa'nın " idam " cezası nedeniyle iade etmediği dosyalardan yargı önüne çıkabilecek . Diyanet'ten baz fetvası ANKARA ANKA Camilere kurulan baz istasyonundan kazanç elde etmek için Haziran 1001'de " Tokyo Camii Vakfı Camilerin Bakım , Onarım ve Restorasyonu İle Yeniden Cami İnşa İşletmesi " adıyla bir şirket kuran Diyanet , şimdi de baz istasyonlarının insan sağlığını tehdit etmediği yönünde bir genelge yayınladı . Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz , 16 Ekim 1001 tarihli genelgesinde , baz istasyonlarının elektromanyetik radyasyon yaydığını , bunun iyonlaştırıcı özelliği bulunan radyasyonla karıştırıldığını kaydetti . Yılmaz , elektronik radyosyonun buzdolabı televizyon gibi ev aletlerinde de bulunduğunu öne sürdü . Limiti aşmıyor Yılmaz , " Yurt genelindeki 11 bin civarında baz istasyonu çalışmakta olup limit değerlerini aşan herhangi bir istasyon tespit edilmemiştir " dedi . Son yolculuk Ada'ya GÜLAY FIRAT İstanbul Türk edebiyat dünyasının seçkin kalemlerinden Melih Cevdet Anday ( 86 ) , dün son yolculuğuna uğurlandı . Anday için ilk tören Cumhuriyet Gazetesi'nde düzenlendi . Ardından Şişli Camii'ne getirilen Anday'ın cenazesinde , eşi Suna Anday , oğlu İdris Anday , gelini Cristina Anday taziyeleri kabul etti . Edebiyat , siyaset ve sanat dünyasından birçok ünlü ismin buluştuğu cenazede , Erdal İnönü ile CHP lideri Deniz Baykal bir araya gelmemeye özen gösterdi . Öğle namazının ardından kılınan cenaze namazından sonra ailesi Anday'ın naaşını bir motorla Büyükada'ya götürdü . Anday , Büyükada Mezarlığı'nda toprağa verildi . Evlilikler formalite gereği mi yürüyor ? ÇAPRAZ ATEŞ NESLİHAN CUYAR Gazeteci yazar Can Dündar , " Evlilik bitiyor mu " başlıklı yazısında kurumsal ihtiyaçlarla " evli görünen " ama gerçek anlamda bir birliktelik yaşamayan " sanal çiftler"in ortaya çıktığını yazdı . Tükenmiş evliliklerin can simidinin Hülya Avşar örneğindeki gibi çocukların olduğunu söyleyen Dündar , evlilik kurumunun içten çürümüş bir ikiyüzlülük abidesi gibi , miniklerin cılız dizleri üzerinde ayakta durmaya çalıştığını savundu . Dündar , yeni çağın bireyinin evliliğe ihtiyacı kalmadığını vurgulayarak , evliliğin bittiğini görüşünde . Evlilikler bitiyor mu ? Konuyla ilgili görüşler şöyle : Gönül Yazar ( Sanatçı ) Sapasağlam ayakta Dünyada böyle bir müessese var ve sapasağlam ayakta . Şu veya bu şekilde biten evlilikler de var ama bunu genele yayamayız . İnsanlar hala büyük bir heyecanla evleniyor . Ben çok sayıda evlilik yaptım ve hüsrana uğradım ama bu demek değildir ki herkes için aynı şey sözkonusu . Mutlu insanlar var . Evliliklerin bitmemesi gerekiyor . Tüm gördüklerimize , tüm duyduklarımıza rağmen evlilik kurumu devam ediyor . Bu müessese yürümeli , yürüyor da . Bireysel mutsuzluklar asla genele yayılmamalı . Bu kurum hala dünyadaki insanların yarısını teşkil ediyorsa demek ki sapasağlam . Tuyan Çağlar ( Boşanma avukatı ) Evlilikler bitiyor Evlilikler maalesef artık küçücük bedenlerin arkasına saklanıyor . Evlilik niyeti olanlar , sadakate bağlı olanlar evliliği bitirmiyor ama bunun dışındakiler için aynı şeyi söylemek çok zor . İlginç olan başka nokta ise ciddi bir şekilde çiftler birbirini aldatıyor . Buna karşılık erkekler sadakatsizliklerinde evliliklerini ne olursa olsun sürdürüyor , boşanmıyorlar . Ancak kadın araya ikinci bir erkek girdiği anda boşanıyor . Günümüzde evlilikler artık sanal birlikteliklere dönüşmüş durumda . Bunca yıldır girdiğim boşanma davalarını da gözönünde bulundurursak evilikler bitiyor . Doç . Dr . Armağan Samancı ( Psikiyatr ) En sağlam kurum Evlilik aslında dünyada en sağlam müessesesidir . Roma'dan gelen bir formdur . Roma'dan beri ekonomik , politik sistemler değişmiş ama evlilik kurumu aynı çizgide kalmıştır . Batıda boşanmalar artıyor ancak gözden kaçan , boşananların da bir süre sonra tekrar evlenmesi . İngiltere'de boşanma oranı Türkiye'ye göre yaklaşık iki kat daha fazla buna karşılık evlilik sayısı da bizim ülkemizden yüksek . Avrupa'nın bütün ortalamasına bakılınca evlilik en sağlam kurumdur . Bizim yapımız Avrupa'nın güneyiyle daha yakın bir yapı olduğu için de evlilik Türkiye'de önemini koruyacaktır . İpek Tenolcay ( Eski manken sunucu ) Çocuklar tampon oluyor Günümüzde artık evliliğe bakış açısı değişti , daha katı bakılıyor . Özellikle metropol şehirlerde kadınlar artık maddi ve manevi bağımsızlığını ilan etmiş durumda . Kötü giden bir evlilikte çocukların da bir tampon olduğunu düşünmüyorum . Çocuk varsa sadece aynı evi paylaşan akrabalar gibi oluyorlar . Eskiden evlilik tek taraflı fedakarlıkla yürütülüyordu ama şimdi böyle değil . Artık tercih birlikte yaşamak bile değil , sadece flört etmek . Anadolu'da ise kadın ne kadar çalışırsa çalışsın , söz sahibi olamadığı için örf ve adetlerin de etkisiyle durum daha farklı . Sezerler alışverişte ANKARA Milliyet Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve eşi Semra Sezer , dün akşamüstü Ankara'nın gözde alışveriş merkezi Armada'daydı . Deri spor bir mont giyen Sezer çifti , sivil plakalı aracı ve korumasıyla alışveriş merkezinde vitrinlere baktı . Tanıdıklarına rastlayıp sohbet eden Sezer çifti , 15. Askerler MGK'da dikkat çekti ! Toplantıda komutanlar " yeni anayasa arayışları , türban ve ordunun siyasetteki yeri " konularında net mesajlar verirken ; Başbakan Gül , " Kuşkular yersiz , biz Cumhuriyet'e gönülden bağlı bir ekibiz " dedi SERPİL ÇEVİKCAN Ankara TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın türbanlı eşini Cumhurbaşkanı'nı uğurlama törenine getirmesiyle tırmanan tartışmalar bağlamında bütün gözlerin çevrildiği MGK toplantısında askeri kanadın " yeni anayasa arayışları , türban ve ordunun siyasetteki yeri " konularında önemli mesajlar verdiği öğrenildi . Beş komutanın da türban konusunda konuştuğu ve hükümet programından pasajlar okuduğu toplantıda Başbakan Abdullah Gül , " Kuşkular yersiz , biz Cumhuriyet'e gönülden bağlı bir ekibiz " dedi . Milliyet'e yansıyan bilgilere göre MGK toplantısında ortaya konan görüşler şöyle : Yeni bir arayış mı var ? Komutanlar " yeni anayasa " konusunu gündeme getirdiler . Hükümet programından pasajlar okuyan komutanlar , " Toplumsal meşruiyete dayalı yeni anayasa yapılacaktır " cümlesinin , mevcut anayasanın meşru olmadığı anlamına mı geldiğini sordular . Komutanlar , " toplumsal meşruiyet " ifadesiyle Cumhuriyet'in temel niteliklerine karşı bir arayış mı var yolunda kamuoyuna yansıyan kuşkuları yansıttılar . Cumhuriyet'ten sapmayız Başbakan Abdullah Gül ise " Bizim her söylemimiz ve davranışımızdan bazı sonuçlar çıkarıldığının ve kuşku duyulduğunun farkındayız . Ancak bu kuşkular yersizdir . Biz Cumhuriyet ilkelerine gönülden bağlı bir ekibiz . Cumhuriyet'in temel niteliklerinden sapmayacak bir kadroyuz " karşılığını verdi . Toplumsal uzlaşma Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır da " Okuduğunuz ifadenin anlamı şudur ; sadece tek parti iktidarına ve Meclis'teki sandalye çoğunluğuna dayalı bir anayasa yapılmayacağını biliyoruz . Anayasalar en büyük toplumsal uzlaşma ile düzenlenmesi gereken metinlerdir . Cumhuriyet'in temel nitelikleri , Anayasa'nın değişmez ilkeleri ve değiştirilmesi teklif edilemez maddeleri yeni anayasada yer alacaktır " dedi . Kuşatma olmasın Komutanlar Kıbrıs'ta , Türkiye ve KKTC Türklerinin kazanımlarını geriletmeyecek bir çözüm gerektiğini belirttiler . Kuzey Kıbrıs'ın , askeri açıdan Türkiye'nin güneyden kuşatılması sonucunu doğuracak bir konuma getirilmesinin kabul edilemeyeceğini söyleyen komutanlar , özellikle enerji yolları açıldıktan sonra konunun stratejik öneminin arttığını belirttiler . Hükümet üyeleri , müzakerelerde bu uyarıların mutlaka dikkate alınacağını belirttiler . Avrupa'ya cevap Askeri kanadın ayrıca Avrupa'nın son söylemlerine karşı " Başbakan ve hükümet düzeyinde yanıt verilmesi gerekiyor " mesajını verdiği belirtildi . Gül , Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın , AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın , Avrupa'da , " Türkiye'de ordunun siyasete karışmadığını , ancak terörün tırmandığı dönemlerde devreye girdiğini belirterek yanıt verdiğini " vurguladıkları öğrenildi . Komutanlar , bu açıklamaların Başbakan ve resmi yetkililer tarafından da yapılmasında fayda olacağını ifade ettiler . Sezer : Türban tartışması bitti Komutanlar , Cumhuriyet'in temel dayanağı olan laikliği sarsacak gelişmelere ve görüntülere izin verilmemesi gerektiğini vurguladılar . Türban konusunu da açan komutanlar , bu konuda Anayasa Mahkemesi'nin kararı ile Cumhurbaşkanı'nın yaptığı uyarıyı anımsatarak toplumu gerecek davranışlardan kaçınılması gerektiğini anlattılar . Genelkurmay Başkanı ve dört komutanın da bu konuda söz alarak görüş birliğini ifade ettikleri öğrenildi . Bu konuda Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in de " Türban tartışması bitmiştir " diyerek son noktayı koyduğu belirtildi . AB , şimdi de ordu diyecek Askeri kanat , bazı AB temsilcilerinin Türkiye'nin üye olabilmesi için ordunun konumu ve işlevinin değiştirilmesi gerektiği yolundaki mesajlarını da gündeme getirdi . AB Komiseri Günter Verheugen ile bazı ülke liderlerinin sözlerini anımsatan komutanlar , AB'nin Türkiye'den taleplerinin sonunun gelmediğini ve işin yokuşa sürüldüğünü söylediler . Kopenhag siyasi kriterlerinin büyük ölçüde yerine getirildiğini , son olarak Kıbrıs konusunun Türkiye'nin önüne sürüldüğünü belirten askerlerin , " Kaygımız odur ki , şimdi de Türk ordusunu bahane edecekler " dediği öğrenildi . Cumhurbaşkanı ile sürtüşmeyiz Hükümet , Sezer'in karşı çıktığı 109 . madde yerine , ara seçimi düzenleyen 68 . madde üzerinde değişiklik yapmayı düşünüyor ANKARA Milliyet Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığıyla ilgili olarak Anayasa'nın 109 . maddesinde değişiklik yapılmasına karşı çıkan Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile sürtüşmemek için diğer maddelerde değişiklik yapacaklarını söyledi . Şahin , makamında gazetecileri gruplar halinde kabul ederek sorularını yanıtladı . Erdoğan'ın milletvekili ve başbakan olmasını sağlayacak düzenlemede , Sezer'in karşı çıktığı , doğrudan başbakanlık getirecek 109 . madde yerine ara seçimi düzenleyen 68 . madde üzerinde değişiklik yapacaklarını belirten Şahin , şu mesajı verdi : CHP de sıcak Erdoğan'a başbakanlık yolunun açılması için anlayış birliği var . 109 . maddede yapılacak değişikliğin cumhurbaşkanı kişiye özel olacağını söyledi . Cumhurbaşkanının bu tavrı netti . Sezer veto edebilir , referanduma getirebilir . Cumhurbaşkanı ile sürtüşen bir iktidar olmak istemiyoruz . Geçmişte , bu tür gerginlikler Türkiye'ye pahalıya patladı . Ara seçimi düzenleyen 68 . maddeyi değerlendirmeye ağırlık vereceğiz . CHP de sıcak bakıyor . Arınç'ın sözleri teypte var ANKARA Milliyet TBMM Başkanı Bülent Arınç , önceki akşam CNN Türk'te Taha Akyol'un sunduğu " Eğrisi Doğrusu " programında Milliyet'te 16 Kasım 1001 tarihinde " Yanlışlara Ortak Olmam " başlığıyla yayımlanan röportajındaki ifadesinin farklı yansıtıldığını iddia etti . Ancak Arınç'ın teyp kaydında da yer alan sözleri gazeteye aynen yansıdı . Arınç , röportajda yer alan ; " . . . Tayyip Erdoğan'ın yanında , onun yanlışlarına ortak olsaydım kesinlikle bu noktalarda bulunmazdım " sözünün Milliyet tarafından farklı yansıtıldığını öne sürdü . Arınç'ın farklı yazıldığını iddia ettiği sözlerine ilişkin bölüm teyp kaydından aynen şöyle : " Ben siyasette belli yerleri amaçlayarak çalışmış bir insan değilim . Kadere inanıyorum . Ben bir hizmet insanıyım , söylerim , söylediğimin arkasından giderim ve bana neye mal olursa olsun ben bununla iftihar ederim . Ben Erbakan'ın yanında onun yanlışlarına ortak olsaydım 40 defa bakan olurdum , 50 defa genel başkan olurdum . Tayyip Erdoğan'ın yanında , onun yanlışlarına ortak olsaydım kesinlikle bu noktalarda bulunmazdım . Benim arkamda bir iz kalırsa , ben siyasette ilkeli , kararlı , cesur işler yaparsam benim için en doğrusu odur . " Anlam değişti Ancak Arınç , Akyol'un programında şunları söyledi : " Ben doğruların söylenmesinden yana olduğumu ifade ettim . Ertesi gün böyle bir başlık çıktı . Önce Serpil Çevikcan'ı , sonra Fikret Bila Bey'i aradım . Fikret Bila tekrar bana bu başlığın , çok da anlamsız bir şey çıkıyor burada . . . Virgülden sonra Tayyip Bey'in de ismi gelince ikisi de aynı kefeye konmuş oluyor . Halbuki bizim konuşmamız bu anlamda değildi . Sayın Bila bana , bu konuşmayla ilgili izlenimlerini köşesinde yazacağını ifade etti , dediği gibi de yaptı . Birinci günkü başlıkta farklı olarak şeyler yazıldı orada . Sayın Erbakan'la ilgili söylediklerim , zaten geçmişten bu yana söylediklerimdir . . . Ama biz Tayyip Erdoğan'la yıllardan beri aynı çizgiyi paylaşmış insanlarız . " " Erdoğan tepki gösterdi " Haberin yayımlandığı günle ilgili olarak Arınç'ın Akyol'a böyle yansıttığı Milliyet temsilcileriyle diyalogları ise şöyle gelişti : Milliyet'i arayan Arınç , " Yanlışlara ortak olmam " haberindeki ifadenin rahatsızlık yarattığını , Erdoğan'ın Danimarka'dan arayarak tepki gösterdiğini belirtti . Ankara Temsilcisi Fikret Bila da , Arınç'ı arayarak , " Bir serzenişte bulunmuşsunuz , ama sözleriniz teypte böyle , isterseniz deşifresini okuyayım , dedi . Deşifre metnini dinleyen Arınç , " Bunu demiş olabilirim , ama kastım bu değildi . Ben Erbakan'la Erdoğan'ı aynı kefeye koymam " dedi . Bila , " Sizinle ilgili izlenimlerimi yazacağım , isterseniz , bu söylediklerinizi de yazayım , ancak teypteki ifadenizi de yazmak zorundayım " karşılığını verdi . Arınç da " Kastımın Erbakan'la Erdoğan'ı aynı kefeye koymak olmadığını da yazarsanız sevinirim " karşılığını verdi . En vefalı partili ! Tansu Çiller için gözyaşı döken DYP'li Biriçim Küçük'ün kısa bir süre sonra başkan adayı Ağar'a da kanı kaynadı İSTANBUL Milliyet Kasım seçimlerinin ardından ağır yenilgiye uğrayıp barajın altında kalan siyasi partilerin binaları sessizliğe gömülürken , partililer de yeni konjonktüre ayak uydurma çabasında . Gidenin arkasından ağlayan partililer , gelecek başkan adaylarıyla da dirsek temasına geçti . Tansu Çiller için gözyaşı döken DYP'li bir kadının , kısa süre sonra DYP genel başkan adayı Mehmet Ağar'a kanının kısa sürede kaynaması gibi . . . Seçimin üstünden neredeyse bir ay geçti . Barajın altında kalan siyasi partiler şoku atlatamadı . Bu partiler arasındaki DYP'de ise gözle görülür bir hareketlilik var . 14 15 Aralık'ta kongreye gidecek olan DYP'de genel başkan adayları , il merkezlerini dolaşarak destek aramaya koyuldu . Genel başkanları Tansu Çiller'in görevinden ayrılma kararını gözyaşları içinde karşılayan bazı partililerin de aynı " coşkuyla ! " yeni genel başkan adaylarına kucak açmaları dikkat çekti . Bu kişilerden biri Çiller tarafından Kasım seçimlerinde İstanbul . bölgeden milletvekili adayı gösterilen Biriçim Küçük . Çiller'in İstanbul il merkezinde düzenlediği " veda " basın toplantısının ardından " ağlayan " Küçük'ün görüntüleri basında yer almıştı . Aradan 10 gün geçti . Mehmet Ağar , genel başkanlığa adaylığını koymadan önce destek turu için İstanbul İl Merkezi'ni ziyaret etti . Küçük , bu kez gülen yüzüyle Ağar'a yaklaştı ve " Sonuna kadar yanınızdayız " mesajını iletti . Ağar meydan okudu Kargadan korkan darı ekmez ÖMÜR AVCI Trabzon DHA DYP Genel Başkanlığı için Türkiye turuna çıkan Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar , hakkında çıkarılan şaibe söylentilerinin arkasında başka hesaplar olduğunu savunarak , " Benim için şu anda hukuki problem yok . Kargadan korkan , darı ekmez . Biz avucumuzda darı her yere ekiyoruz " dedi . DYP Trabzon İl Başkanlığı'nda partililere seslenen Ağar , Tansu Çiller'i üstü kapalı şekilde eleştirmeyi sürdürdü . Ankara'da , İstanbul'da , deniz kenarı veya kimi tepelerde oturup DYP'ye icazetle başkan olma devrinin bittiğini belirten Ağar , " Bu partinin tabanı ne derse olacak . Partinin bu hale gelmesine neden olanların artık yönlendirme yapmaya hakkı yoktur " diye konuştu . AKP : Erbakan hayal görüyor AKP'liler Hoca'nın son iddialarını ciddiye almadılar ABDULLAH KARAKUŞ Ankara AKP'nin seçim döneminde kendisini Çankaya Köşkü'ne çıkaracağı yolunda Milli Görüş tabanına propaganda yaptığını öne süren kapatılan RP'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan'a AKP'li milletvekilleri sert tepki gösterdi . AKP'liler , Erbakan'ın " halüsinasyon gördüğünü " belirterek , " Erbakan tirajikomik şeyler söyler . Biz öyle bir propaganda " yapmadık dedi . AKP'li milletvekillerinin Erbakan'ın iddiasıyla ilgili görüşleri şöyle : Eyüp Fatsa ( Grup Başkanvekili ) : Erbakan'ın ismini seçim döneminde kullanmadık . Biz sadece Milli Görüş tabanından değil , bütün kesimlerden oy aldık . Milli Görüş yüzde 40 oya ulaştı demesi de yanlıştır . Biz bir defa yeni bir partiyiz . Yeni bir sosyolojik tabana hitap eden bir partiyiz . Tabanımız çok farklı , bütün eğilimleri topladık . MHP'den , DSP'den ve ANAP'tan oy aldık . İbrahim Hakkı Aşkar ( Afyon milletvekili ) : Erbakan halüsinasyon görüyor , trajikomik sözler söylüyor . Yıllardır siyaset yapan bir insanın böyle bir şey söylemesi şık değil . Biz onu Köşke çıkarıp Cumhurbaşkanı yapacağız diye bir propaganda yapmadık . Milli Görüş'ün oyu yüzde 40'tır diyor . Yok öyle bir şey . Her kesimden oy aldık . Sosyal demokratlardan da , ANAP'tan da oy aldık . AKP , Milli Görüş'ün devamıdır denemez . Akif Gülle ( Genel Başkan Yardımcısı ) : Biz , Erbakan üzerinden bir kampanya yapmadık . AKP'nin tek başına iktidara gelmesi ve Türkiye'nin yoksulluğunun önüne geçilmesi üzerine bir kampanya yaptık . Türkiye'de temiz bir siyaset ve yeni bir dönemi başlatmak üzerine kampanya yürüttük . Hükümet caydı Türbana disiplin affı ve Zana'ya yeniden yargılama paketten çıktı ELÇİN ERGüN Ankara Kopenhag Zirvesi'ne kadar yetiştirilmeye çalışılan ikinci uyum paketinde son dakika değişikliği yapıldı . Aralarında Leyla Zana'nın da bulunduğu DEP'li milletvekillerine yeniden yargılama yolunu açan maddeyle türbanlı öğrencilerin üniversiteye dönüşünü sağlayacak af , paketten çıkarılarak Bakanlar Kurulu'na sevk edildi . 11 Aralık'a kadar çıkarılması beklenen AB uyum yasalarını içeren paketin çalışmaları dün gece tamamlandı . Uyum paketinin ele alındığı toplantının ardından açıklama yapan Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , daha önce 56 madde olarak açıklanan paketin 51'ye düşürüldüğünü belirtti . Paketin salı günkü Bakanlar Kurulu toplantısında ele alınacağını ifade eden Yalçınbayır , " Aynı gün TBMMöye sevk etmeye çalışacağız " dedi . YÖK'ün itiraz ettiği ve türbanlı öğrencilerin üniversiteye dönüşünü sağlayacak affın pakette olmayabileceğini söyleyen Yalçınbayır , " Daha önce af çıkmıştı . Sık sık af çıkması doğru olmuyor . Bu Bakanlar Kurulu'nda tartışılacak " dedi . İki bayram arası CHP'li olacak ŞÜKRAN PAKKAN İstanbul DSP'den Şişli Belediye Başkanı seçilen , Kasım seçimleri öncesi partisinden ayrılarak YTP'ye katılan Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül , şimdi de CHP saflarında yer almaya hazırlanıyor . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , dün Sarıgül'ü makamında ziyaret etti . Sarıgül'ün Ramazan Bayramı sonrası partiye katılacağı mesajını veren Baykal , " Biz kız evine niyet beyanı için geldik . Kahveyi de çok iyi servis ediyor . Gayet memnun ayrılıyorum , bayramdan sonra da düğünü yapacağız " dedi . Baykal , aslında iki bayram arası nikâh olmayacağı yönündeki inanış hakkında ilahiyatçı milletvekili Yaşar Nuri Öztürk'e danıştıklarını söyleyerek , " Sarıgül , çok etkin , başarılı , çalışkan , tuttuğunu koparan ve sosyal demokrat bir belediye başkanı . Daima sosyal demokrasi çizgisi içinde çalışmalar yaptı . Biz bu düğünü iki bayram arası yapacağız " dedi . Baykal , seçimlerden önce parti değiştiren Sarıgül'ü " Bunlar çok ahlaki ve insani değişimler . CHP , bir toplanma sürecine girdi . Hepimiz savrulduk , şimdi toparlanıyoruz " diye savundu . Memura 1005'te geçmiş enflasyona göre zam sözü IMF ile görüşme gündeminin atıl istihdam ve memur zammı olacağını belirten Başbakan Yardımcısı Şahin , Geçmiş enflasyona göre zam düşünüyoruz dedi . Buna göre zam yüzde 50 civarında olacak ANKARA Milliyet Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin , 1005 yılı memur maaş zammında geçmiş enflasyonu esas alacaklarını açıkladı . Şahin , IMF Avrupa Birinci Bölge Direktörü Michael Deppler ile yarın başlayacak görüşmelerin en önemli gündeminin memur ve işçilere yapılacak zam ile atıl istihdam olduğunu belirtti . Başbakanlık'ta gazeteciler ile sohbet eden Şahin , önceki hükümetin memur maaşlarına hedef enflasyona göre zam yapma sözü verdiğini , ancak kendilerinin 1005 zammını geçmiş enflasyonlara göre vermeyi planladıklarını söyledi . Şahin , " Fakat devletin devamlılığı esasını da gözardı edemeyiz . Sosyal boyutu da ihmal edemeyiz " dedi . Memur zammı geçmiş enflasyona göre yapılırsa , yıl sonu gerçekleşme beklentisine göre yüzde 50'un altında olmayacak . Emeklilik sinyali İş Güvencesi Yasasındaki uygulama tarihini ileri atmak gibi bir planları olmadığını da vurgulayan Şahin , atıl istihdamda izlenecek yolda kesin karar vermediklerini de belirtti . Şahin , " IMF istese de istemese de kamuda rahatlama için emekliliği gelenleri emekli etmeyi düşünüyoruz " dedi . Kamu Personeli Seçme Sınavı Sistemini değiştireceklerini kaydeden Şahin , şimdiye kadar sınavı kazananların haklarının saklı tutulacağını , ancak bundan böyle her yıl ihtiyaç kadar alım için yeni sınavlar yapılacağını belirtti . Şahin , Başbakanlık'ta bürokrat havuzu konusunda Başbakan Abdullah Gül'ün alternatifli hazırlık yaptırdığını bildirdi . Yoksula 18 trilyonluk müjde Hükümet Ramazan Bayramı öncesinde yoksullara Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları tarafından dağıtılmak üzere 18 trilyonluk kaynak ayrıldığını duyurdu . Başbakan Abdullah Gül imzasıyla dün tüm valilere gönderilen genelgede yoksullukla mücadele için ilk adım olarak Ramazan Bayramı öncesi yoksullara ulaştırılmak üzere 18 trilyonluk kaynak ayırdığı belirtildi . Gül , genelgesinde şunları kaydetti : " Söz konusu meblağ sosyal yardımlaşma ve dayanışma vakıflarına gönderilmiştir . Yoksulluk içinde olan kişileri gözetmeyi amaçlayan yardım politikasında , sadelik , titizlik ve kişiliklere saygı esasına özenle gösterilmesini eşitlik ve adalete riayet edilmesini önemli rica ederim . " bin gayrimenkul birden satarsak piyasa bozulur BDDK , elindeki bin gayrimenkulü , piyasayı bozmamak için her ay iki yada üç ihale ile satmaya çalışıyor EKONOMİ SERVİSİ BDDK yayınladığı son raporunda , el konulan batık bankalardan toplam bin 566 adet gayrimenkulun Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ( TSMF ) bünyesine geçtiğini belirtti . Dün ayrıntıları Milliyet'te yayınlanan ve BDDK tarafından da internet sitesine konulan BDDK ve Faaliyetleri Hakkında Bilgilendirme ve Bankacılık Sektörü Gelişmeleri Kasım 1001 başlıklı raporda , fon bünyesine geçen bin 566 adet gayrimenkulden 559 tanesinin satıldığını ve 95 milyon dolar gelir elde edildiğini açıkladı . Kalanların prosedürlerin tamamlanmasının ardından ihale yöntemiyle satılacağı ifade edilen raporda , " Ayda iki üç adet ihale yapılarak , piyasadaki fiyatların asgari düzeyde etkilenmesine özen gesterilecektir " denildi . Batık banka patronlarından tahsilata önem verildiği belirtilen raporda , borçlularla gönüllü ödeme yollarının arandığı , açılan davalarlar da hukuk mücadelesinin verildiği anlatıldı . Bankalarda hakim ortak statüsünde bulunan 68 kişi hakkında şahsi iflas davası açılırken , şu ana kadar sekiz iade tazmin davcası açıldı . Bu kişilere açılan davaların parasal tutarı ise 6. Moda Hamam'a girdi AÇIK KOYU SOHBETLER EYLEM TÜRK Lisans haklarını iki yıllığına Eke Tekstil'e kiralayan modacı İdil Tarzi , firmayla yaptığı anlaşma sonucunda ev tekstiline giriyor . Bu alanda " Hamam " ve " İdil Tarzi Home " adlı iki markayı hayata geçirecek olan Tarzi , ev tekstili konusunda ilk defa çalışacağını , bunun kendisi için yeni bir proje olduğunu söyledi . İlk etapta Hamam markası için havlu ve bornoz koleksiyonları üzerinde çalışmaya başladığını anlatan Tarzi , işbirliği kapsamında " Hamam " isimli mağazalar da açacaklarını belirtti . Hamam markasını ilk olarak ocakta yapılacak Heimtextil Fuarı'nda tanıtacaklarını belirten Tarzi , " Benim uzmanlık konum triko . Ve triko tasarımcısının ipliği çok iyi tanıması gerekiyor . Havlu da böyle . Dolayısıyla bu tip bir proje bana yabancı değil " diye konuştu . Kasım ayında Eke Tekstil ile lisans anlaşması yapmanızda neler etkili oldu ? Biz koleksiyonumuzu kendimiz tasarlıyoruz , fabrikalara üretimini yaptırıyoruz . İdil Tarzi markasının ne şekilde yoluna devam edeceği konusunda bir takım stratejiler belirlerken , bir karar aldık . Bu markanın gidişatı ancak çok ciddi boyutta işbirliğiyle olacaktır . Bir tasarımcının kendi maddi imkanlarıyla daha ileriye gidebilmesi tamamen bir ticaret konusu . İmalat , fiyat tutturma gibi konuların yanında toptan organizasyonu ve satış ekibine ihtiyacımız var . Dolayısıyla böyle bir işbirliği arayışına girdik . Trikoda görüşmelerim sürerken karşımıza ev tekstili ile ilgili yepyeni bir proje çıktı . Nasıl bir proje bu ? Denizli'li Eke Tekstil ile yaptığımız görüşmeler sonucunda iki büyük markayı kasımda beraber canlandırmaya karar verdik . Bunlardan bir tanesi " Hamam " markası . Diğeri de beraber projelendirmeye başladığımız " İdil Tarzi Home . " Bu iki markanın tasarım , kreatif , koleksiyon ve iletişim faaliyetlerini biz , üretim , satış , dağıtım ve finansmanını ise Eke Tekstil üstleniyor . Bu aşamada iki firmanın kendi konularındaki deneyim ve bilgilerini ortak bir başarı için birleştirme kararı aldık . Çok heyecan verici bir proje . Çok büyük bir ilki yaptık . Tasarım markası olarak İdil Tarzi'nin lisans haklarını Eke Tekstil'e kiraladık . Dünyada da bunun örnekleri var . Hamam markası ne zaman piyasada olacak ? Önümüzdeki ocak ayında Heimtextil Fuarı'nda Hamam markasının ilk lansmanını gerçekleştireceğiz . Koleksiyonumuzda havlu ve bornozların yanında hamam markalı sabunlar da yer alacak . Ayrıca önümüzdeki günlerde " Hamam " adlı mağazalar da açmayı planlıyoruz . Bu mağazaları sadece yurtiçinde değil , yurtdışında da açmayı planlıyoruz . Bunlar lüks mağazalar olacak . Hedefim bezmiş insanlar 1004'teki moda trendleri ne olacak ? Tasarım olayların , kültürel değişimleri hissetmekten ibaret ki siz insanları giydireceksiniz . Ben şu anda 1004 yılını hazırlıyorum . İleriyi göremediğim müddetçe yaptığım hiçbirşey doğru olamaz . Dünyadaki giyinme trendleri " relax " kelimesi üzerine odaklandı . Yani rahatlık üzerine . Dünya çok hızlı bir iletişim temposunun içine girdi . Bu iletişim hepimizi çok yoruyor . Herkes herşeyden anında haberdar . Zamana karşı yarışıyoruz . Önümüzdeki dönemde hepimiz hayatımıza biraz daha sevgiyi ve manevi değerleri sokmaya çalışacağız . Kendimize vakit ayıracağız . Yaşadığımız mekanlara vakit ayıracağız . Buna yönelik çalışmalar yapıyorum . Tasarımların özünde yaşam şekli rol oynuyor . Hayatından bezmiş insanlara hitap edeceğim . Onların hayatını daha mutlu yapmak istiyorum . Ürünlerimin onlara mutluluk vermesini amaçlıyorum . Bütün gay'lerin müşterim olmasını istiyorum Hamam kimlere hitap edecek ? Hamam markası sofistike , 40 yaş üstü ve grubu üstüne hitap ederken , İdil Tarzi daha trendy , dinamik , daha canlı bir koleksiyon olacak . Hamam isim itibariyle güçlü ve net bir ifadesi var . Oryantal bir isim ama ürünlerin çizgisi oryantal olmayacak . Biz global bir marka olmasını hedefliyoruz . Markanın felsefesi geçmişten izler taşıyan , seksi ve sade olacak . Hamam'ın logosunda bir takım mesajlar vermeye çalıştık . Hamam yazısının hemen altında eşcinselliği , heteroseksüelliği ifade eden dişi ve erkek formlardan oluşan akslar var . Ben bütün gay'lerin müşterim olmasını istiyorum . Her gay'in evinde Hamam markalı bir ürün bulunsun istiyorum . Ayrıca görme engelliler için de ürettiğimiz havluların kenarlarında , " braille alfabesiyle " hamam yazacak . AB pozisyonu alındı Piyasa , geçen haftanın son günü Kopenhag Zirvesi'nden tarih için tarih çıkacağı beklentisiyle pozisyon açtı . Beklentinin gerçekleşmesi durumunda endeksin 1. AB'den tarih için tarih verilmesi beklentisi , fiyatlara bir miktar yansımış durumda . Ancak , beklentinin gerçekleşmesi durumunda olumlu havanın sürmesi ve endeksin 1. Gerçekleşme olasılığı çok düşük olan , AB'den tam üyelik için müzakere tarihi çıkması durumunda ise borsada hayallerin sonu olmayacak . Geçtiğimiz haftayı yüzde 1. Faizdeki düşüş ve doların milyon 515 liraya kadar gerilemesi de borsada umutları artırıyor . Piyasada bayram tatilinin ardından Aralık'ta , AB'ye yönelik beklentilerin yön bulacağı bir haftaya başlayacak . Portföyü dengeli dağıtın 11 Aralık öncesinde risk almak istemeyen yatırımcı portföyünü eşit bir şekilde bono , borsa , döviz ve likit enstrümanlar arasında dağıtabilir . Risk alabilen yatırımcı ise portföyünde borsanın oranını yüzde 40'lara kadar yükseltebilir . Bir düzeltme yapması beklenen dolar çok gerilemiş durumda . Dolardaki düşüşte geçen cuma günü yurtdışı piyasalarda Türk eurobandlarına gelen talepte etkili oldu . Eurobondlara gelen talebin etkisiyle içeride de bono faizlerinin gerilemesi dolara satış olarak yansıdı . Yurt dışında özellikle yabancı müşterilerin , Türk tahvillerini satın alması ileriye yönelik beklentilerinin iyimser olduğunu gösteriyor . IMF'le başlayacak görüşmelerin seyri de endeksin kısa vadeli yönünde etkili olacak . Sadece serbest bırakılacak kredi dilimi için değil , 1005 yılında yapılacak olan borç servisinin de sorunsuz gerçekleştirilebilmesi için IMF'in desteğine ihtiyaç var . AB ile ilgili beklentilerin sonuçlanmasından sonra , piyasalar hükümetin icraatlarına odaklanacak . YKB'den rekor zarar Geçtiğimiz hafta en fazla izlenen ve oynaklığı ile baş döndüren hisselerden biri olan Yapı Kredi Bankası , 451. aylık bilançosunda 88 trilyon TL zarar açıklayan bankanın zararı katlandı . Uzmanlar , şirketin zararındaki bu hızlı artışın geçtiğimiz hafta yüzde 14. Ancak , bankanın yüksek zarar açıklaması beklenen bir gelişme olduğu için zaten çok gerileyen hissede aşağı yönlü bir hareket olması durumunda dahi bunun kısıtlı ve kısa süreli olması bekleniyor . Bankanın rekor zarar açıklamasında , 1. Pamukbank'la ilgili olarak yaşanan gelişmeler ve bunun Yapı Kredi hisselerine olan etkisi nedeniyle faiz ve döviz cephesindeki hızlı gerilemeye karşın borsadaki hareket sınırlı kaldığı belirtiliyor . Tunç Yıldırım Alfa Men . Genel Müd . Yrd . 16. Türkiye'ye şartlı bir tarih verilmesini bekliyoruz . Bu gelişmeyle birlikte Aralık ortasında 16. Kısa vadede borsada fırsatlar sürüyor . Aralığın ikinci yarısından itibaren , Irak gündeme gelebilir . Risk almak istemeyen yatırımcılar aralık ayının ikinci yarısından itibaren pozisyonlarını küçültebilirler . Erden Emanet Park Raymond Yat . Fon . Müd . Portföyde hisseye ağırlık verin 1050 vadeli eurobondun fiyatı 108 dolara geldi . Piyasa Kopenhag'dan tarih için tarih alınması ihtimalinin kuvvetlendiğini düşünüyor . IMF'le yapılacak görüşmelerde de gerilim yaşanmayacağı kanısı hakim . İyimser beklentiler sürüyor ancak parayı tek enstrümana yatırmak riskli olabilir . 11 Aralık'tan önce portföylerde hisse senedi oranı yüzde 40'a çıkabilir . Yüzde 60'lık kısmı ise bono , repo ve likit enstrümanlar arasında dağıtabilir . Borsada AB'den de bir sürpriz gelmezse sentleri konuşmaya başlayacağız . Fonlarda hisse oranı artıyor tipi yatırım fonlarının portföylerinde borsanın payı artıyor . tipi değişkenlerde hisse oranı yüzde 49'a , tipi hisse senedi fonlarda ise borsanın payı yüzde 64'e yükseldi SONGÜL HATISARU Yatırım fonları , yatırım enstrümanı seçimi noktasında ciddi farklılıklar gösterebiliyor . Sektörün lokomotifi tipi yatırım fonları portföylerini Hazine bonosu ve devlet tahvili ile repo arasında paylaştırıyor . Tipi yatırım fonları ise portföylerinde hisse senedi oranlarını arttırmış görünüyor . Fonların içeriği yatırımcının , yatırımlarını yönlendirirken beklenti ve risk düzeyine uygun fon seçimi yapabilmesi için önemli bir unsur . Bilinçli bir yatırımcı açısından satın alınan yatırım fonunun türü aslında portföy içeriği hakkında bilgi veriyor . Fon türüne bakarak portföyde ne oranda hisse senedi , ne oranda tahvil bono bulunduğunu yaklaşık olarak tahmin edebilmek mümkün . Ancak bu tespitin ortalamalardan hareketle yapıldığının altını çizmek gerekiyor . Çünkü aynı türde yer alan iki farklı yatırım fonunun içeriği önemli farklılıklar gösterebiliyor . Aynı kategorideki bir fon gayet agresif davranırken , diğeri daha muhafazakar olabiliyor . Altta yer alan tabloda , her yatırım fonu türü kategorisinde portföylerde taşınan ortalama yatırım enstrümanı ağırlıklarını görebilmeniz mümkün . Fon yöneticinize danışın Yatırımcının fon türünü , beklentileri ve risk profiline uygun olarak belirlemesi çok önemli . Bu yolla yatırımcı hangi yatırım enstrümanına yatırım yapmak istediğini belirlemiş ve tercihini portföy yöneticisiyle de paylaşmış oluyor . Fon yöneticisi de , kendisine tanınan sınırlar çerçevesinde ve yatırım fonunun karakterine bağlı kalarak görüş ve beklentileri doğrultusunda yatırım enstrümanlarında pozisyon alıyor . Fonlarda , pozisyonların değişken piyasa koşullarında her gün ayarlandığını da unutmamak gerekiyor . tipinde bono ağırlığı Fon piyasasının lokomotifi niteliğindeki tipi likit yatırım fonları ortalamada yüzde 46 oranında tahvil bono taşıyor . Geriye kalan kısmın ise repo olduğu görülüyor . Bu tür yatırım fonlarının kurallar gereği 90 günden kısa vadeli Hazine bonosu ve devlet tahvili satın alabildiği unutulmamalı . Aynı yatırım fonu türü kategorisinde yer almalarına rağmen portföy içerisindeki Hazine bonosu oranını yüzde sıfır düzeyinde tutan yatırım fonu bulunurken , Hazine bonosu oranı kimi yatırım fonunda yüzde 90'a kadar yükselebiliyor . Sektörde her geçen gün önemi artan tipi değişken ve tipi tahvil bono yatırım fonlarında ise 90 günden daha uzun vadeli Hazine bonosu ve devlet tahvili yatırımı yapılabiliyor . tipi değişken yatırım fonlarında yüzde 46 olan ortalama bono oranı farklı yatırım fonlarında kimi zaman yüzde sıfır , kimi zaman ise yüzde 90'ların üzerine çıkabiliyor . tipi tahvil bono fonlarında ise minimum yüzde 51 Hazine bonosu devlet tahvili taşıma zorunluluğu bulunuyor . Ortalamada bu tür yatırım fonlarının yüzde 61 oranında Hazine bonosu taşıdığı görülüyor . Tür grubunda yer alan kimi yatırım fonları yüzde 50 minimum düzeydeyken bono oranını yüzde 100'lere kadar çıkartan yatırım fonları da görülebiliyor . Yatırım fonu performanslarında etkin bir diğer unsur ise portföylerin oluşturulmasında kullanılan bono ve tahvillerin vade yapıları . Beklentiler alınıyor Hisse senedi ağırlıklı tipi yatırım fonları pazarının lokomotifi tipi değişken fonlar minimum yüzde 15 hisse senedi bulundurma koşulunu taşıyorlar . Bu fonların ortalamada yüzde 49 oranında hisse senedi taşıdığı görülüyor . Tür grubunda kimi yatırım fonu yüzde 15'lik minimum hisse senedi oranında seyrederken hisse senedi oranını yüzde 90'ların üzerine taşıyan yatırım fonları da yok değil . Bir diğer önemli grup tipi hisse senedi yatırım fonlarında minimum yüzde 51 hisse senedi taşıma koşulu gerekiyor . tipi hisse senedi ve tipi sektör fonlarında borsanın payı yüzde 64'e yükselmiş durumda . Minimum maksimum dengesi ise yüzde 55 yüzde 95 aralığında . BDDK'da ikinci başkan yardımcısı sıkıntısı KADİFE ŞAHİN Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nda ( BDDK ) boş bulunan ikinci başkanlık yardımcılığı için İbrahim Türkiş'in adı geçiyor . Atama kararnamenisinin hazırlandığı öğrenilen Türkiş , Gelirler Kontrolörleri Derneği İstanbul Şube Başkanı . Bürokrasi çevrelerinde , seçim öncesinde bir partiden milletvekili aday adayı olarak gösterilen ve seçilemeyen İbrahim Türkiş'in adının kurum için geçmesinin doğru olmayacağı düşünülüyor . BDDK gibi özerk kurumların siyasete karışmış kişilerle yönetilmesinin doğru olmayacağını belirten uzmanlar , " İbrahim Türkiş aday adayı olarak seçilmese bile aktif politikada yer almış bir kişidir . Bu nedenle BDDK'da görev alması doğru olmaz " şeklinde görüş açıkladılar . Türkiş , AKP'den Antalya milletvekili aday adayı olmuştu . BDDK'da halen bir ikinci başkan yardımlıcığı bir de üyelik boş bulunuyor . Atama nasıl yapılıyor ? BDDK'nın ikinci başkanı için atama , ilgili devlet bakanının önerisiyle Bakanlar Kurulu'ndan geçen bir kararname ile Cumhurbaşkanı'nın onayına sunuluyor . Cumhurbaşkanı onaylarsa , onay Resmi Gazete'de yayımlandıktan sonra ataması yapılan kişi yemin ederek göreve başlıyor . " Saygınlığımızın zedelenmesi pahasına sır'ları açıklamıyoruz " BDDK yetkilileri , son günlerde kuruma yönelik eleştiriler karşısında önce hükümete brifing verdi , sonra da kamuoyuna açıklama yaptı . BDDK , geçen hafta Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener ve Devlet Bakanı Ali Babacan'a verdiği brifingde sunduğu 60 sayfadan oluşan raporu önceki gün kamuoyuna açıkladı . Açıklamaya ilişkin notta BDDK'nın tüm baskılara rağmen Bankalar Kanunu'nda yer alan sırları açıklamama yükümlülüğüne kendi saygınlığının zedelenmesi pahasına uyacağı , acnak bu sırları hükümetle paylaşacağı kaydedildi . Açıklamada , " Gazete , dergi , televizyon , internet ve radyo kanalıyla BDDK'ya ve yönetimine yöneltilen bitmek bilmeyen saldırılara , basının otokontrol mekanizmalarından uyarı gelmediği gibi , kişi haklarına saldırı sayılabilecek haber anlayışı hiçbir kurum tarafından sorgulanmamaktadır " denildi . Moldova'dan eş , devletten maaş ATO'nun yaptığı Krizde Nasıl Davrandılar ? araştırmasına göre , emekli maaşı için sahte evlilik yapan , Moldova'dan kadın getirtip hasta emeklilerle evlendirenler bile var Ankara Ticaret Odası'nın ( ATO ) , Krizde Nasıl Davrandılar araştırmasının sonuçlarına göre , krizden etkilenenler , akıl almaz yollara başvurdular . Moldova'dan eş getirtip yaşlı emekli yakınlarla evlendirerek maaş bölüşme , gelini ile anlaşmalı evlilik yaparak , emekli maaşının oğluna , gelinine kalmasını sağlama gibi birçok yola başvuranlar çıktı . Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ve bürokratları ile Genelkurmay yetkilileri , TBMM Dışişleri Komisyonu'na Kıbrıs ve Irak konusunda brifing verdi . Genelkurmay yetkilileri , ABD'nin olası Irak müdahalesi sırasında Saddam'ın da Türkiye'yi vurabileceği bilgisini verdi . Genelkurmay'dan Tuğamiral Kadir Sağdıç Kıbrıs'la Tümgeneral Bekir Kalyoncu da Irak'la ilgili bilgi verdi . Kalyoncu , ABD'nin Irak yönetimini değiştirmek için müdahale yapmayı kafasına koyduğunu belirtti . ABD'nin Ortadoğu'yu yeniden şekillendirdiğini , burada ABD'nin ihtiyacını yüzyıl karşılayacak petrol rezervinin olduğunu anlatan Kalyoncu , bu bölgede bir düzenlemenin gerekli olduğunu vurguladı . MENZİLİNDEYİZ Erzurum , Erzincan , Adana'ya kadar bir yayı içine alan kitle silah menzili alanı içinde olduğumuzu anlatan komutanlar , ABD'nin kararını verdiğini , müdahaleyi yapacağını ve bu bölgede uzun süre kalacağını söyledi . Bu savaşta Saddam'ın da Türkiye'yi vurabileceğini açıklayan komutanlar , ABD yetkilileriyle uzun süredir görüştüklerini , ABD'nin Türkiye'den tam bir işbirliği ( co operation ) istediğini bildirdi . Komutanların verdiği bilgiye göre , ABD'liler isteklerini yazılı olarak 19 Kasım'da verdi . 16 Aralık'ta da bir değişiklik yapan ABD'liler , istek listesini sundu . Limanların incelenmesine 16 Aralık'ta Türk hükümeti müsaade etti . 16 Ocak'ta da 150 kişilik uzman bir heyet Türkiye'ye gelerek , limanlarımızı , üsleri ve havaalanlarını inceleyecek . İnceleme sonunda inşaat gerekmesi halinde bunlar Türk müteahhitlerine yaptırılacak . Komutanlar , hiçbir politik taahhütte bulunulmadığını ama artık kritik bir noktaya gelindiğini ve siyasi bir karar alıp askeri planlamanın yapılması durumunun doğduğunu belirtirken , geç kalınmadan Meclis'in karar alması gerektiğini , aksi halde birtakım oldu bittilerle karşı karşıya kalınabileceğini aktardı . Komutanlar , Irak'ın yeniden şekillendirile ceğini , bu şekillendirmede Türkiye'nin söz sahibi olup olmayacağının açığa çıkması gerektiğini anlatırken , " Musul Kerkük gibi yerler Misakımilli sınırlarımız içinde mi , kimin elinde kalacağı önemli . ABD ile görüşmelerimizde kırmızı hatlarımızı ilettik . Olmazsa olmazlarımızı bildirdik . Bölgede bir Kürt devleti istemiyoruz . Musul ve Kerkük'ün azınlık değil , Irak devletinin ana unsurlarından birisi olarak kabul edilmesini istiyoruz " dedi . Milletvekillerinin soruları üzerine komutanlar , savaş sırasında göçü önlemek için de bölgeye girileceğini ABD'ye bildirdiklerini , şu anda bölgede tabur askerimizin olduğunu anlattı . Bu sayının takviye edileceğini belirten komutanlar , bunun için de Meclis kararı gerekeceğini , Meclis kararının birkaç gün içinde gerçekleştirilmesi gerektiğini ifade etti . ÖZEL KUVVETLER GELDİ Eylül ekim içerisinde ABD'den 51 kişilik bir uzman heyetin geldiğini , özel kuvvetlerden oluşan bu gruba Türkiye'nin de katıldığını ve istihbarat çalışması yapıldığını kaydeden komutanlar , ABD'li özel kuvvetlerin bölgede bazı Iraklıları alıp ABD'ye götürdüklerini de söyledi . Komutanlar , savaş sırasında 150 bin kişinin yerlerinden olabileceğinin hesaplandığını , bunun için 18 kampın 56 56 . paralellerde kurulacağını bildirdi . İşte , ABD'nin Türkiye'den istedikleri Komutanlar , ABD'nin Türkiye'nin isteklerini de sıraladı . . . İşte istekler : İstihbarat uçaklarının hemen kullanılması , Kıbrıs'taki İngiliz üslerinden kalkacak uçaklara hava sahasının müsaade edilmesi , İncirlik'te kurulan istihbarat merkezi için istihbarat uçaklarının burada da kullanılması , ABD'ye ait 60 sivil araç İncirlik'te bekliyor . Hafif silahları bu bölgeye taşıyacak araçlara izin verilmesi . Bu silahlar Kuzey Irak'taki Kürt gruplarının silahlandırılması için dağıtılacak . Bunun için aktarım isteniyor , Bağdat'ın ele geçirilmesi için önce havadan , sonra karadan harekât planlanıyor . Bunun için Türkiye de 80 bin kara kuvveti ile bin kişilik özel kuvvet konuşlandırmak istiyor . Özel kuvvetlerin içinde İngilizlere de yer vermek istiyorlar , İncirlik , Batman , Diyarbakır , Afyon , Çorlu ve Sabiha Gökçen havaalanlarının yanı sıra Taşucu , Mersin ve İskenderun limanlarını da kullanmak istiyorlar . Tüzmen'e Irak gezisi tepkisi Hazine ve Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in 150 kişilik bir heyetle Irak'a yapacağı gezi de TBMM Dışişleri Komisyonu'nda gündeme geldi . AKP'li milletvekili Emin Şirin , " Bu gezi Erbakan'ın Libya gezisine döner . Madem bir ay içinde Irak'a müdahale yapılacak , neden oraya gidiliyor ? Saddam değişecek . Yeni yönetime zaman ne yüzle bakacaksınız ? " diye sordu . Askerler Şirin konuşurken baş sallayarak desteklerini gösterirken , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış da , " Bu konuya bakacağım . Bu ciddi bir uyarıdır " dedi . Musul ve Kerkük sorunu hakkında rapor hazırlayan Beykent ve Boğaziçi üniversiteleri öğretim üyesi Prof . Dr . Mim Kemal Öke , Türkiye'nin Musul ve Kerkük petrolleri üzerinde hakkı olduğunu , ancak bunun alınmasının zor olduğunu söyledi . " Musul ve Kürdistan Sorunu 1918 1916 " isimli bir kitap da yazan Öke , sorularımızı şöyle yanıtladı : Türkiye'nin Musul ve Kerkük petrol bölgelerinde hakları var mı ? 1916'da Türkiye Irak hududu belirlenir . Ancak bu sınır çizilirken geçici kabul edilir ve 15 sene sonra tekrar görüşülme ihtimalinin olabileceği şeklinde bir ibare vardır . Ama 15 yıl sonra ne Türkiye böyle bir şey istedi , ne de Iraklılar . Ya petrol ? Türkiye'yi ikna edebilmek için Musul petrollerinin belli bir yüzdesinin Türkiye'ye verilmesi söz konusu olmuştur . Bunlar uzun bir süre verilmiştir ; ancak daha sonra Menderes hükümeti sırasında , Irak'la olan Bağdat Paktı'ndaki yakınlığımız dolayısıyla bunlar artık tahsil edilmemiştir . Anlaşmadaki ikinci açık uç da budur . Türkiye'nin bu gelirden yüzdesi ne ? Bize bu gelirin yüzde 15'i aktarıldı . Türkiye bunu , tek parçada 500 bin dolar , 500 bin sterlin olarak almaya kalkıştı ama alamadı . Unutulan bu anlaşmanın günümüzde hâlâ geçerliliği var mı ? Musul ve Kerkük'teki petrol kuyularını özel hazinesine geçiren . Abdülhamit varisleri Osmanoğlu ailesi , bu arazilerin kendilerine ait olduğuna dair , Irak'a karşı 1960'larda birtakım davalar açtı . Ancak kazanamadı . Bence Türkiye'nin hak elde edebilmesi , diplomasi masasında göstereceği faaliyete , askeri açıdan göstereceği basirete ve tabii ki Kürt sorununa getireceği yeni yaklaşımlara bağlıdır . Ayrıca küresel dünyayı ikna edebilmesine . . . Son 10 yıldır ihalesiz tıbbi malzeme satan distribütör firmaların 41 yöneticisi Ankara DGM Başsavcılığı'nın talimatıyla gözaltına alınırken ; yolsuzluk miktarı da milyar dolar olarak belirlendi . Şirketlerin yurtdışında kurdukları hayali firmalar aracılığıyla hastanelere fahiş fiyattan malzeme sattıkları , doktorların hayali hastalara kalp stendi takılmış gibi göstererek SSK'yı dolandırdıkları tespit edildi . PARAVAN ŞİRKETLER Ankara DGM Savcısı Ömer Süha Aldan'ın yürüttüğü Neşter Operasyonu , gözaltına alınacak isimlerden birinin , yurtdışına çıkarken yakalanması üzerine başladı . Operasyonda İstanbul , İzmir ve Ankara'da 55 ayrı polis ekibi görev aldı . İzmir ve Ankara'da 15 kişi , İstanbul'da da işadamı Mehmet Edin'in de aralarında bulunduğu 16 ilaç firması sahibi ve yetkilisi gözaltına alındı . kişinin de arandığı belirtildi . Eski Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan'ın suç duyurusu üzerine başlatılan soruşturmada önce , ihaleli sisteme geçişin ardından bu ihalelere katılmayan 10 kadar firma takibe alındı . Savcılık , bu şirketlerin , ABD ve Avrupa'da paravan firmalar kurduğunu , her seferinde değişik firmadan yaklaşık fiyatlarla malzeme alımı yapılıyormuş gibi gösterildiğini saptadı . Bu şirketlerin daha sonra başta SSK olmak üzere tüm kuruluşlara malzeme sattığı da belirlendi . ÖZELLERLE ANLAŞMALI Bazı doktorların , hayali hastalara stend takılmış , bazı doktorların da hastalar üzerinde fazla malzeme kullanılmış gibi gösterdiği , böylece yeni malzeme alımına yol açtıkları anlaşıldı . Bu şirketlerin özel hastanelerle anlaşmalı olduğuna da dikkat çekilirken , SSK'dan sevk edilen hastalarda , özel hastanelere ucuza mal verilmesine rağmen , SSK'dan protokoldeki ücretin alındığı belirlendi . Bu paranın da hastaneler , doktorlar ve şirketlerce bölüşüldüğü vurgulandı . Kaynaklar soruşturmanın , ilerleyen dönemlerde bazı doktor ve bürokratlara kayacağını , 10 yıllık dönemin üç yılının araştırıldığını ve çok sayıda tanığın ifadesinin alındığını söyledi . Eski protokolü kullandılar . . . SSK ile 10 yıl önce tıbbi malzeme alımı için protokol yapan ilaç firmaları , protokole dayanarak , SSK'ya ihalesiz satış yaptı . Ancak SSK ve firmalar , rakamları değiştirmeden uyguladı . Böylece 10 yılda satılan 50 bin çeşidin üzerindeki tıbbi malzeme , piyasaya ilk çıktığı günkü fiyatından satıldı . Kaynaklar , 10 yıl önce bir kalp stendinin 1615 1450 dolar olduğunu vurgulayarak , " Stend fiyatı 100 100 dolara düşmesine , firmalar da bu fiyattan almasına rağmen , SSK'ya eski fiyattan satıldı . Soruşturma başlayınca alımlar durduruldu " dedi . Ortodonti , diş hekimliğinde , çarpık dişlerin ve çene bozukluklarının tedavi edildiği bir uzmanlık dalı . Tedavisinin pahalı olması , vatandaşların kamu hastanelerini tercih etmesine neden oluyor . Ancak ortodonti tedavisi , özel kurumların dışında , sadece üniversite hastanelerinde gerçekleştirilebiliyor . Bunun sonucunda korkunç bir yığılma yaşanıyor . 500 ORTODONTİST VAR Türkiye'de SSK ve devlet hastanelerinde , yeterli altyapı ve diş hekimi kadrosu bulunmadığı için ortodonti hizmeti verilemiyor . Yurt genelinde 500 ortodontist bulunuyor . Bu nedenle her yıl binlerce kişi üniversite hastanelerine sevk ediliyor . Tedavinin yıl sürmesi de dikkate alındığında , durum hastalar açısından dramatik hale geliyor . Hastalara yıllar sonrasına gün verilebiliyor . Hastalar sırasını beklerken askerlik çağına gelebiliyor , hatta evleniyor . Marmara Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde sıra bekleyenlerin sayısı yaklaşık 50 bin . Başvuran hastalara yıl sonrası için gün veriliyor . KARDEŞİNE DEVRET Ortodonti Anabilim Dalı Başkanı Prof . Dr . Nejat Erverdi , " Sevkli gelenlerin sayısı yılda bini buluyor . Son dönemde kardeşini alma uygulamasını başlattık . Ablası veya ağabeyi sıraya girmiş . Ancak ağabey büyüdüğü için Hakkımı kardeşim için kullanabilir miyim ? diye gelenler var " dedi . Durumun farklı olmadığı İ. Diş Hekimliği Fakültesi Dekanı Prof . Dr . Betül Tunçelli de şunları söylüyor : TALEP HIZLA ARTIYOR " Talebin gün geçtikçe artması fakültelerin bu yükü kaldırmasını güçleştiriyor . Bence herkes bir ihtimal , doğduğu zaman çocuğunu sıraya yazdırmalı . " Fakültenin ortodonti öğretim üyesi Prof . Dr . Yıldız Öztürk de halen yaklaşık bin 500 hastanın sıra beklediğini söyledi . Çoğunlukla Emekli Sandığı hastalarına hizmet veren Yeditepe Üniversitesi Diş Hekimliği Fakültesi'nde ise başvurular eylül ayına kadar durdurulmuş . Ladies First Symphony Orchestra'nın menajerleri , konserleri iptal eden organizatörler dönüş bileti almadığı için 66 kadın sanatçının İstanbul'daki otellerinde mahsur kaldığını belirterek , " Türkiye , AB'ye kadınları dolandırarak mı girmeyi düşünüyor ? " diye sordu . Avrupa'da 100'ü aşkın konser veren orkestra , Türkiye'ye Ocak'ta geldi . Mydonose Showland'de Ocak'ta konser vereceklerdi . SADECE GELİŞ BİLETİ ALINDI Organizasyonu gerçekleştiren Eventist isimli şirketin sahibi Turgay Yağan , müzisyenlerin menajeriyle orkestranın web sayfası aracılığıyla irtibata geçti . TEOC da bilet satış işlemini üstlendi . Orkestraya , yol ve konaklama masrafları hariç 10 bin euro ödenecekti . Yağan'la sözleşme yapıldı . Bu arada TEOC'un yöneticisi Zeynep Somay , orkestraya bir kolejde 50 izleyici önünde konser verdirdi . Somay'ın " Turgut Yağan kalp krizi geçirdi ama paranız ödenecek " deyip ekibi dört gün boyunca oyaladığı belirtildi . Bunun üzerine Polonyalı menajerler , basın kuruluşlarını arayıp , " Otelde mahsur kaldık , bize yardım edin " dedi . Şirinevler'deki Adela Otel'de basın toplantısı düzenleyen menejerler , dolandırıldıklarını söyledi . Kendilerine 10 bin euro ve bin 500 kişilik sahnede konser sözü verdiğini kaydeden menajerler , sözlerini şöyle sürdürdü : " Biletlerimizi bile son anda aldılar . Sadece geliş biletiydi . Dört gündür bizi oyalıyorlar . Grupta 66 kadın var . Ailelerimiz bizi merak ediyor . Bu bir rezalet . AB'de bazı kurallar vardır . Kendinizi geliştirmeye çalışan bir ülkesiniz . Bu skandal . . . " ÇEKLERİ DE KARŞILIKSIZ Dönüş masrafları 51 bin doları bulan orkestra , turnelerinin ikinci durağı olan Almanya'da bugün verecekleri konseri de iptal etmek zorunda kaldı . Otel yönetimi , orkestranın oda masraflarının bir tur şirketi tarafından peşin ödendiğini bildirdi . Ancak müzisyenlerin yemek masrafları nedeniyle otele 4. Somay'ın basın toplantısı sırasında menajerleri arayarak " Konuşursanız paranızı ödemeyiz " dediği öne sürüldü . Bu arada Mydonose Showland , salon için verilen avans çekinin karşılıksız çıktığını belirtti . Organizatörden yanıt : Grubun amacı sansasyon yaratmak Orkestra üyelerinin , kendilerini dolandırmakla suçladığı organizatör Turgay Yağan , grubun sansasyon yaratmak istediğini belirtti . Yağan , şunları kaydetti : " Sadece geliş biletlerinin alınmasının nedeni , uçuşların yoğunluğudur . Otel ücretleri de ödendi . Gruba , çarşamba için dönüş biletleri de satın alındı . Paralarının İstanbul veya Almanya'da Ocak'ta ödeneceği söylenmişti . Sansasyon yaratmak isteyen grubun bu davraşına prim verilmemeli . " TEOC şirketi yöneticisi Zeynep Somay da " Mydonose'a verdiğim çek , karşılıksız değildi . Konseri , bilet satılmadığı için iptal ettik " dedi . Trafik canavarıyla mücadele için Trafik Yasası'nda bazı değişiklikler içeren yasa taslağı hazırlayan Emniyet Genel Müdürlüğü , ehliyet almaya hak kazananların önce " iki yıllık ön eğitimden " geçmesini öngördü . Bu süre içinde suça karışmayan ve kural ihlali yapmayan stajyer sürücülere " asıl ehliyetleri " verilecek . Hazırlanan taslak , görüş için İçişleri Bakanlığı'na gönderildi . EHLİYETLER YENİLENECEK Öngörülen değişikliğe göre , sınavla sürücü belgesi almaya hak kazananlar için " stajyer sürücü belgesi " düzenlenecek . Stajyer sürücüler , verilen belgeyle iki yıl boyunca karayollarında araç kullanacak . Bu süre içinde belirlenen koşullara uyan stajyer sürücü asıl sürücü belgesini almaya hak kazanacak . CEZALARA SIKI TAKİP Bu kişiler , tekrar sürücü belgesine sahip olmak için yeniden sürücü kurslarında eğitim alacak , sınavlarda başarı gösterecek ve psikoteknik ile psikiyatri uzmanı muayenesinden geçecek . Taslağın aynen yasalaşması durumunda sürücü belgeleri 50 yaşa kadar 10 yılda bir , 50 65 yaş arasında yılda bir , 65 yaştan sonra üç yılda bir yapılacak sağlık kontrollerinden sonra değiştirilecek . Ödenmemiş trafik para cezaları tahsil edilmedikçe sürücü belgelerinin değiştirilmesi işlemi yapılmayacak . Sürücü belgelerini değiştirmeyen sürücülerin araç kullanmasına izin verilmeyecek . Kırmızıda geçen yandı Stajyer sürücülerin ehliyet belgelerini almasını engelleyecek ve belgelerinin iptaline neden olacak maddeler şöyle : İki yıl içinde iki kez kırmızı ışık ihlali , İki yıl içinde iki kez hız sınırını aşma , Ne derecede olursa olsun alkollü ve uyuşturucu maddelerin etkisi altında araç kullanma , Asli kusurlu olarak ölümlü ya da yaralamalı kazaya karışma , 60 ceza puanını doldurma . Özel bir kan kanseri türüne karşı başarılı sonuçlar veren " Gleevec " isimli ilaca Türkiye'de ruhsat verilip verilmemesi tartışılırken , ihtiyaç halinde çeşitli kuruluşlarca getirtilen ilacın fiyatlarında 1. İlacı kimi kuruluş 5. BİREYSEL İSTEK İlaç , Türkiye'de ruhsat alana kadar SSK , Bağ Kur , Türk Eczacıları Birliği ( TEB ) , Sağlık Bakanlığı ve ilacın firması tarafından bireysel istekler üzerine , ücreti hastaya reçete edilerek yurtdışından getirtiliyor . Ancak ilacı TEB 5448 dolara ( yaklaşık 5. Türkiye'ye 14 Mart 1001'den bu yana 1048 adet ilaç getirilirken , Ankara'daki iki ecza deposunda toplam 18 , İstanbul'daki iki ecza deposunda 11 , firmanın deposunda da 66 ilaç bulunuyor . DENETLENMİYOR Sağlık Bakanlığı , ithalat rejimi gereği , ilaç hammadde ve yardımcı madde ithalatında fiyatları denetleme yetkisine sahip olmadığından , hammaddelerin farklı ülkelerden farklı fiyatlarla ithal edilebildiği kaydediliyor . Ambalaj malzemelerini oluşturan karton , PVC , folyo gibi malzemeler Türkiye'de üretildiğinden , söz konusu maddelerin fiyatları üreticilerince tespit ediliyor . İşçilik ve işletme giderleri de firmalar tarafından belirleniyor . Tüm bunlar fiyatların belirlenmesini doğrudan etkiliyor . İç hastalıkları uzmanı Prof . Dr . Ziya Mocan , kilo almamak için kahvaltı yapılmasının önemine işaret ederek , " Kahvaltı yapmayan kilo almaya mahkûm " açıklamasını yaptı . " Kahvaltı yapmayanlar kilo alır mı ? " sorusunu bazı uzmanlar sansasyonel bulurken , diğerleri de Prof . Mocan'ın görüşüne katıldı . İşte değerlendirmeler . Prof . Üstün Korugan ( İÜ Cerrahpaşa Tıp ) Şişmanlığın nedeni çok Bu tip bilgiler vermek çok sansasyonel . Şişmanlığın tek nedeni kahvaltı yapmamak olamaz . Asya ülkelerinde genelde sabahları hiçbir şey yemiyorlar . Bu mantığa göre hepsinin kilolu olması lazım . Kilo almak kahvaltıya bağlı değil . Şişmanlığın birçok nedeni var . Şişmanlık multi faktöriyel dediğimiz çevresel ve genetik faktörler gibi çok yönlü nedenleri olan bir sağlık sorunu . Şişman olan kişinin çocukluğu , hatta doğum kilosu bile önemli rol oynuyor . İster kahvaltı edin , ister etmeyin kaderinizde varsa şişman olabiliyorsunuz . Eğer genetik olarak yatkınlık varsa , insülin salgısı fazlaysa kişi şişman olur . Şişmanlıkla ilgili 51 gen , onlarca çevre faktörü bulundu . Yaşam şekli , stres , yeme isteğini artıran faktörler . Şişmanlıkta önemli olan kahvaltı değil , asıl faktör akşam yemeği ve gece kalkıp atıştırmalar . Bunlar riski daha çok artıran etmenler . Prof . Gürbüz Erdoğan ( Obezite Vakfı Bşk . ) Dengeli beslenmeli Böyle bir şey tek başına olmaz . Önemli olan dengeli beslenmektir . Kahvaltı etmeyen kiloya mahkûmdur demek doğru değil . Böyle bir kural yok . Asıl kural üç öğündür . Üç öğün öneriyoruz ve kahvaltı da yap diyoruz . Ama bu , sadece kahvaltı yemedi diye şişmanlayacak anlamına gelmez . Şişmanlığın oluşmasında birçok faktör sorumlu . Şişmanlıkla ilgili olarak kahvaltı yapanlarla yapmayanlar arasındaki farklar diye bir araştırma yok . Önemli olan dengeli beslenmektir . Dr . Sumru Özbay ( Türk Kalp Vakfı ) Kahvaltı atlanmamalı Kilo almanın tek şartı , en önemli nedeni öğün atlamaktır . Dolayısıyla ana öğünlerden biri olduğu için kahvaltı yapılmadığında kilo alınır . Kahvaltı , kilo almamanın olmazsa olmaz şartıdır , mutlaka yapılmalıdır . Öğleye kadar yenen , içinde herhangi bir kalorisi olan yiyecek kahvaltıdır . Bu peynir , reçelle birlikte bir dilim ekmek de olabilir , bir portakal veya bir bardak süt de . Bunların her biri kahvaltı sayılır . Sabah kalktığında metabolizma yavaşlamıştır . Bazal metabolizma hızı 5'te oranında düşmüştür . Bu da kilo alma nedenidir . Metobalizma hızımızı artırmak , mide bağırsak sistemimizi çalıştırmak için sabah kalktığımızda mutlaka kahvaltı yapmalıyız . Kan şekerinin düşmemesi için de kahvaltı kesinlikle olmalıdır . Prof . Türkan Kutluay Merdol ( Hacettepe Ü . ) Açlık kilo aldırır Bir tek öğünle hayatımız kararıp , aydınlanmaz . Ancak kısa aralıklarla yemek yenilirse vücut yağ yapmaz . Uzun aralıklarla yemek yendiğinde vücut yağı artar , dolayısıyla şişmanlık oluşur . Önemli olan sık aralıklarla yerken büyük porsiyonlar tüketmemek . Kahvaltı yapmayan şişmanlar demek , 11 saatlik açlıktan sonra öğlene kadar bir şey yememek vücudun 16 16 saat aç kalması demektir . Bundan sonra birden yediğiniz zaman yedikleriniz doğrudan yağa çevrilir . Kahvaltı yapmak , sadece kilo açısından değil pek çok hastalığın ortaya çıkmasında ve seyrinde önem taşır . Yemediğinizde tansiyon , diyabet gibi hastalıkların riski artar . Her üniversitenin kuruluşunda olmazsa olmaz fakülteler bulunur . Fen Edebiyat fakülteleri de bunlardan biri . Ancak bu kadar önem verilen fakültelerin mezunları büyük oranda işsiz kalıyor . Öğrenciler büyük ümitlerle bu fakültelere giriyor . Son sınıfa geldiklerinde ise " Eyvah işsiz kalacağız " diyerek öğretmenliğe tutunmaya çalışıyor . Milli Eğitim Bakanlığı , 1001'de bin 650 sınıf öğretmeni atadı . Bunların bini Fen Edebiyat Fakültesi , 650'si de eğitim fakültelerindendi . Uygulama yıllardır öğretmenlik hakkı verilmeyen Fen Edebiyat Fakültesi mezunlarının yüzünü güldürdü . Ancak hâlâ bin civarında sertifikalı fen edebiyat , eğitim fakültesinin başka bölümlerini bitiren ancak sınıf öğretmeni sertifikası bulunan yaklaşık bin ve bin 500 kişi , umutla yeni atamalar bekliyor . Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof . Dr . Ahmet Dernek , bu konudaki sorularımızı yanıtladı : Fen Edebiyatlılar öğretmenlik yapamazlar mı ? Ortaöğretimin lise kısmı öğretmenliği için en önemli kaynak fen edebiyat fakülteleriydi . Öğrenciler , lisans eğitimi süresince , hem öğretmenlik formasyon dersleri hem de lisans derslerinden özel eğitim alırdı . Böylece , liselere öğretmen olarak atanırlardı . Öğretmenlik şansları çok az Mezunlaın şu andaki öğretmenlik şansı nedir ? Çok az . Açıklanan kontenjanlarla mezun olan öğrenci sayısında büyük fark var . Yeterli eğitim mi veremiyorsunuz ? Her iki gruptaki öğrenciler de aynı kadrolardan , aynı lisans eğitimi ve pedagojik eğitim alıyor . Üstelik eğitim fakültesine kayıtlı öğrenciler bir dönem eksik lisans eğitimi alıyor . Bu nedenle , öğretim kadrolarının yeterliliği aynı . Puanı düşük değil Puanlarınız çok mu düşük ? Fen edebiyat fakültelerinin tüm bölümleri , daima üst sıralarda tercih ediliyor . Peki neden ille de öğretmenlik ? Tarih ile Türk Dili ve Edebiyatı mezunlarının en önemli iş alanı öğretmenlik . Matematik , fizik ve kimya bölümü mezunları , öğretmenlik dışında da iş bulma şansına sahipler . Buna rağmen , tüm mezunlarımızın en önemli iş bulma şansları kamudaki öğretmenlik kadroları . Fen edebiyat fakülteleri eski önemini yitirdi mi ? YÖK'ün yeniden yapılanma programının uygulanmaya başlamasıyla , fen edebiyat fakültelerine giren öğrencilerin pedagojik eğitim sertifikası alamamaları , öğrencilerimizi tam bir kaosa itti . " Öğretmen bile olamıyoruz " düşüncesiyle lisans eğitimiyle kerhen ilgileniyorlar . Sınıf öğretmenliği için . . . Çözüm öneriniz nedir ? Eğitim fakülteleri lise öğretmeni yetiştirmesin . Fen edebiyat mezunları lise öğretmen ihtiyacını rahatlıkla karşılayabilir . FEF mezunlarından isteyen her öğrenciye Eğitim Bilimleri Enstitüsü'nde formasyon eğitimi programına giriş hakkı verilmeli . Peki sınıf öğretmenliği . . . ? Bu göreve , yalnızca sınıf öğretmenliği eğitimi alan öğretmenler atanmalı . Bu nedenle , fen edebiyat fakültesi mezunlarının sınıf öğretmenliğine atanmalarının doğru olmadığına inanıyorum . Fen edebiyatlara özendiler İstanbul Kültür Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Matematik Bilgisayar Bölüm Başkanı Prof . Dr . Erol Balkanay , eğitim fakültelerinin öğretmen yetiştirme sorununa çözüm getiremediğini kaydederek , şöyle konuştu : Bilimsel araştırma önde " Bunun temel nedenlerinden biri eğitim fakültelerinin öğretmen yetiştirme işlevi ve eğitim etkinliklerini ikinci plana atıp Fen Edebiyat Fakültelerine özenerek , bilimsel araştırmaya yönelmeleridir . " Balkanay , çözüm önerilerini şöyle sıraladı : " Fen edebiyat fakültelerinden yetişmiş nice başarılı öğretmenimiz var . Bu bölüm mezunlarının eğitim formasyonu derslerini de alarak veya tezsiz yüksek lisans yaparak liselerde alan öğretmeni olmaları kesinlikle sağlanmalı ve sürdürülmelidir . Hatta bu bağlamda eğitim fakülteleri ilköğretim okullarına öğretmen yetiştirmeyi temel görev olarak üstlenirlerse bu alandaki açık da kolaylıkla kapanacaktır . Fen edebiyat fakültelerinde çift dal olanağı sağlanırsa öğretmenlerden daha geniş bir alanda yararlanılabilecektir . " Sorun eğitimin planlanmasında Yıldız Teknik Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç . Dr . Ali İlker Gümüşeli , " Fen Edebiyat fakültelerinin geçmişte çok iyi öğretmenler yetiştirdiğini herkes bilir . Bugün de aynı şey yapılıyor " dedi . Sorunun tamamen eğitim planlamasından kaynaklandığını belirten Gümüşeli , şöyle konuştu : " Tüm öğrencilere formasyon verilse dahi hepsi öğretmen olarak atanamayacaklar , çünkü bu kadar ihtiyaç yok . zaman görülüyor ki sorun eğitim planlamasından kaynaklanıyor . Bu kadar çok fen edebiyat fakültesine ihtiyaç var mı ? Öncelikle bu sorgulanmalı . Çocuklarımız her gün bize gelip ne zaman formasyon açılacağını soruyor . Formasyon artık yok diyoruz umutsuz bir şekilde gidiyorlar . Ya onlara iş alanları yaratalım ya da bu fakülteleri eğitim fakültesine dönüştürelim . " İstanbul Kültür Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi'nden Prof . Dr . Dursun Koçer , öğrencilerin işsiz kalmaya mahkûm edildiklerini söyleyerek , " Fen , edebiyat ve fen edebiyat fakültelerine giren öğrenciler , bir anda öğretmen olamayacaksınız kararı ile karşı karşıya kaldı . Hepsi , bilim insanı olmaya ya da işsiz kalmaya mahkûm edildiler " dedi . Talepler karşılanamıyor Yüksek lisans için kontenjan ilan eden fakültelerin , lisans mezunu öğrencilerin çok olması nedeniyle talepleri karşılayamadığını belirten Koçer , çözüm önerisini şöyle sıraladı : " Fen , edebiyat ve fen edebiyat fakültelerinin lisans öğrenimi süresi içinde çift dal mezuniyeti sistemine geçilmesi , pedagojik formasyon derslerinin verilmesi , bitirme tezinin her bölüm için zorunlu duruma getirilmesi . " Öğrenciler ne diyor ? Açıkta kalmak korkutuyor Seray Bilgin ( İÜ Matematik . sınıf ) : Eğitim fakültesi öğrencileriyle hemen hemen aynı dersleri görüyoruz . Biz de onlar kadar iyi eğitim alıyoruz ve öğretmenlik yapabiliriz . Aslı Genç ( Matematik . sınıf ) : Türkiye'deki şartlar göz önüne alındığında bizim de öğretmenlik seçmemiz çok doğal . İsmail Bostancıgil ( Fizik . sınıf ) : Özellikle fizik bölümünden mezun olanlar öğretmenlik yapabilir . Öğretmenlik yapacak bilginin fazlasını alıyoruz . Nur Arslan ( Fizik . sınıf ) : Öğrencilerin kaçı okulda kalabilecek ya da kaçı özel sektörde iş bulabilecek . Bizler mezun olduktan sonra ne yapacağımızı bilemiyoruz . Hepimiz açıkta kalma korkusu yaşıyoruz . YARIN Milli Eğitim Bakanlığı yeni yaklaşımlar mı arıyor ? Eski bakanlar ne diyor ? YÖK değişikliğe gidecek mi ? Öğretmenlik tartışması mahkeme salonlarına nasıl taşındı ? Sizlerden gelenler Marmara ve Düzce depremlerinin ardından yüzlerce can kurtararak Türk halkının gönlünde taht kuran Arama Kurtarma Derneği ( AKUT ) , ciddi bir mali krize girdi . Nedeniyse , AKUT yönetimindeki kavgalar sonrası bağışların yok denecek seviyeye düşmesi . AKUT Başkanı Nasuh Mahruki de , AKUT üzerinde bir süredir kara bulutların dolaştığını kabul etti . İhraç edilen bazı kişilerin başlattığı karalama kampanyalarının AKUT'ta yaşanan çöküşün sebebi olduğunu belirten Mahruki , bu kampanya sonrası yaşanan güven azalması sonucu AKUT'a bağışların büyük ölçüde azaldığını itiraf etti . 110'den milyara . . . AKUT'un çalışmalarını sürdürebilmesi için yıllık minimum 110 milyar liraya ihtiyacı olduğunu belirten Mahruki , " Ama söylentiler nedeniyle halkın kuşkuya kapılması sonucu 1001 yılında sadece milyar lira bağış yapıldı . Her şeye rağmen gönüllülerimizle ayakta kalmaya çalışıyoruz " dedi . Jenny için sponsor aranıyor AKUT'un uluslararası FEMA standartlarına sahip iki köpeğinden biri olan Jenny'nin durumu da dernek yönetimini kara kara düşündürüyor . Tam yıl boyunca eğitimden geçirilen Jenny'nin eğitmeni Cengiz Türküresin , İngilizce Almanca ve Türkçe komutları algılayabilen müthiş köpeğin sigortalanabilmesi için sponsor arayışına girdiklerini belirterek , " 1001 ve 1001'de bir sigorta şirketince sigortalanmıştı . Hayat kurtarmak konusunda özel olarak yetiştirilen bu köpekler çok değerli ve hiçbir canlıya zarar vermemek üzere eğitildi . Umarım bu yıl da gönüllü bir sigorta şirketi tarafından sigortalanır " dedi . Nesim Malki cinayetinin azmettiricisi olarak yargılandığı davada tahliye edilen Erol Evcil , kendisinin kullandığı aracı , tehlikeli şekilde sollayan alkollü Kuşak Turizm İşletme Müdürü Recep Erşan'ın peşine düştü . Evcil , içinde korumalarının da bulunduğu otomobiliyle Erşan'ı Mudanya yol ağzına kadar takip etti . Erşan'ın otomobilini , önünü keserek durduran Evcil ve korumaları , turizmciye yumruk atmaya başladı . Kavganın ardından Evcil'in otomobiline bindirilen ve yolda indirilen Erşan'ın sol gözüne iki dikiş atıldı . İki gün " iş göremez " raporu verilen Erşan , Evcil'den şikâyetçi oldu . Gözaltına alınan Evcil ve korumaları , sorgularının ardından serbest bırakıldı . Aile hukukundan doğan dava ve işleri görmek üzere aile mahkemeleri kurulmasını öngören yasa tasarısı , TBMM Adalet Komisyonu'nda kabul edildi . Medeni Kanun'ndaki değişiklik paralelinde yargı organlarında uzmanlaşmayı öngören tasarıya göre , aile mahkemeleri her ilde ve merkez nüfusu 100 binin üzerindeki her ilçede tek hâkimli ve asliye mahkemesi derecesinde kurulacak ; kurulmayan yerlerde ilgili dava ve işlere asliye hukuk mahkemeleri bakacak . Tercihen evli ve çocuk sahibi , 50 yaşını doldurmuş ve aile hukuku alanında lisansüstü eğitim yapmış olan yargıçların atanacağı aile mahkemelerinde birer psikolog , pedagog ve sosyal hizmet uzmanı da görev yapacak . Aile mahkemeleri , evlilik birliğinden doğan yükümlülükleri konusunda eşleri uyararak gerektiğinde uzlaştıracak . Yetişkinler hakkında , ailenin ekonomik varlığının korunması veya evlilik birliğinden doğan mali yükümlülüklerin yerine getirilmesine ilişkin gerekli önlemleri alacak . Sağlık veya sosyal hizmet kurumlarına , huzurevlerine veya benzeri yerlere yerleştirecek . Bir meslek edinme kursuna verecek . Aile mahkemeleri küçükler için bakım ve gözetime yönelik nafaka yükümlülüğü konusunda gerekli önlemleri alacak . Bedensel ve zihinsel gelişmesi tehlikede bulunan veya manen terk edilmiş halde kalan küçüğü ana ve babadan alarak bir aile yanına , resmi veya özel sağlık kurumuna veya eğitimi güç çocuklara mahsus kuruma yerleştirecek . Çocuk mallarının yönetimi ve korunmasına ilişkin önlemleri alacak . Suriye , Mısır ve Ürdün'ü kapsayan üç günlük Ortadoğu turu sonunda bölge ülkelerinin liderleri arasında , " ortak hareket etme kanaati oluştuğunu " açıklayan Başbakan Abdullah Gül , Suudi Arabistan ve İran'a yapacağı ziyaretlerin ardından ortak bir deklarasyon yayımlanabileceğini , kendisinin de Saddam Hüseyin'le görüşebileceğini belirtti . Gül , Suriye ve Mısır'ın ardından dün Ürdün'ün başkenti Amman'a geçerek , Kral Abdullah ile görüştü . Görüşme sonrasında Türk ve Arap basınının karşısına çıkan Gül , gezisi ile ilgili şu değerlendirmeyi yaptı : " Yürüttüğüm aktif barış diplomasisinin sebebi , krizi savaşsız önlemektir . Bazen her şeye karar verildi , yapacak bir şey yok , anlayışı insanlara hâkim olabilir . Ama her zaman barış için atılacak son adımlar vardır . Görüştüğüm liderlerle atılacak adımları hep beraber atma konusunda ortak kanaat oluştu . Ziyaretim amacına ulaştı . " Gül , barış yolunda en büyük adımın Irak tarafından atılması gerektiği konusunda Arap liderlerle ortak kanaate vardıklarını vurgulayarak , Saddam Hüseyin'e şu mesajı yolladı : " Irak , ülkesinde tehlikeli silah olmadığını hiçbir şüphe kalmayacak şekilde ispatlamalı . BM ile iyi işbirliği içinde olmalı . Kendisine tanınan süreyi taktik hesaplarla geçirmeye çalışmamalı . Çünkü savaş çıkarsa sonuçları tahminlerin çok ötesinde olacak . " Gül , " Tüm bölgeyi gezdikten sonra Saddam'a gidecek misiniz ? sorusu üzerine , " Bu , temaslarım sonrasında ortaya çıkacak . Onunla da görüşebilirim " açıklamasını yaptı . Saddam'ın sürgün edilmesi konusunu görüşmediklerini vurgulayan Gül , " Ama savaşı önleyebilecek değişik fikirleri , değişik konuları görüşüyoruz . Devamlı istişare içinde olacağız . Gerektiğinde telefonla , gerektiğinde özel temsilcilerle iletişimi muhafaza edeceğiz " dedi . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın yenilenecek Siirt seçimlerinde aday olabilmesine yönelik ilk adım atıldı . Siirt'ten milletvekilliği düşen Mervan Gül , yenilenecek seçimlerde aday olmayacağını yazılı olarak genel merkeze bildirdi . Erdoğan da adaylık konusundaki hazırlıklarının Siirt seçimine yönelik olduğunu söyledi . Gül , yazdığı dilekçede isminin Siirt seçimlerine ilişkin aday listesine konulmamasını istedi . Bu düşüncesini sözlü olarak Erdoğan'a da ileten Gül , " Ben Tayyip Bey'in seçimlere girip başbakan olması için tekrar aday olmayacağım " dedi . Gül'ün , Erdoğan'la görüşdükten sonra Siirt'e giderek seçimlere yönelik çalışmalara başladığı da kaydedildi . Sezer'in tavrı bekleniyor Dünkü MYK'da da Erdoğan'ın Siirt'ten aday olması görüşü ağırlık kazandı . Erdoğan adaylığını açıklamak için öncelikle Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in siyasi yasağını tamamen kaldıracak olan uyum paketinin onaylanmasını bekleyecek . Erdoğan daha sonra da Gül'ün milletvekili adaylığından istifasını YSK'ya resmen vermesinin ardından harekete geçecek . YSK'dan resmi yanıt geldikten sonra Siirt'teki boşluk doldurularak adaylığını açıklayacak . Erdoğan : Hazırlık Siirt için Başka bir ilden seçime girmenin gündemlerinde olmadığını belirten Erdoğan , " Önümüzde Siirt ilinin artık kesinleşen ve yürümekte olan bir seçim takvimi var . Partimiz olarak biz bütün hazırlıklarımızı , seçim koordinasyon merkezi olarak bunun üzerinde yapmaktayız " dedi . KKTC'de halkın yaklaşık yüzde 65'inin Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan çözüm planını mevcut haliyle desteklediği ortaya çıktı . Kıbrıslı Türklerin yarısından fazlası 18 Şubat'a kadar bir çözüm bulunacağına da inanıyor . Annan planına en fazla destek , planda Rumlara bırakılması öngörülen Güzelyurt bölgesinden geldi . 65. 18 Şubat'a kadar bir anlaşmaya ulaşılacağına inananların oranı yüzde 50. Annan planında Rumlara bırakılması öngörülen ve toplumda büyük tartışmalara yol açan Güzelyurt'tan oldukça ilginç sonuçlar alındı . Güzelyurtlular plana 65. Ankette bir başka sürpriz sonuç da polis ve askerlerin verdiği destek oldu . Plana en yüksek oranda destek veren meslek gruplarının başında yüzde 85. Bunu yüzde 68 ile öğretmen ve yüzde 66. En düşük destek ise çiftçi , emekli ve esnaftan çıktı . Başbakan Gül , " Ürdün ve Türkiye , Irak'ın toprak bütünlüğünün korunmasında kararlı " mesajını yinelerken , Arap kamuoyundaki Musul Kerkük endişesini gidermeye çalıştı . Ancak , Gül'ün turu devam ederken , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın " Musul Kerkük'teki tarihi haklarımızı incelettiriyoruz " şeklinde demeç vermesi , Başbakan'ın gezide verdiği bu mesajı gölgeledi . Gül , " Açıklaması Yakış'ın kendi düşünceleri mi yoksa böyle bir araştırma var mı ? " sorusunu yanıtlarken şunları söyledi : " Tam olarak ne dediğini bilmiyorum . Dışişleri Bakanımız da en iyi şekilde biliyor ki Türkiye'nin politikası Irak'ın toprak bütünlüğünü korumaktır . Bu , üzerinde ısrarla durduğumuz bir noktadır . Tarihçilerin bağımsız olarak geçtiği çalışmalar olursa bunlar ayrı şeylerdir . Ama Türkiye'nin devlet politikası , Irak'ın toprak bütünlüğünü muhafaza etmektir ve Irak'taki kaynakları , Irak halkına eşit bir şekilde dağıtmaktır . " Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin , YSK Başkanı Tufan Algan'a AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın Siirt'ten aday olmasının önünde bir engel olup olmadığını sordu . Algan , " Aday olsun , düşünürüz " karşılığını verdi . Şahin , dün Başbakanlık'taki makamında Algan'ı kabul etti . Algan , 45 dakika süren görüşme sonrasında Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır'a da nezaket ziyaretinde bulundu . Algan , görüşmenin tamamen 1004 mahalli seçimlerin hazırlık amacıyla gerçekleştiğini söyledi . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , bugün Azerbaycan , Türkmenistan ve Kazakistan'ı kapsayan beş günlük Türkî cumhuriyetleri gezisine çıkıyor . Beraberinde Enerji Bakanı Hilmi Güler , İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ile Kültür Bakanı Hüseyin Çelik'i de götürecek olan Erdoğan , bugün gideceği Azerbaycan'da Cumhurbaşkanı Aliyev'le görüşecek . 100'ün üzerinde işadamının da eşlik edeceği Türkicumhuriyetleri turunda , Türkiye'nin enerji köprüsü olması tezinin işleneceği kaydedildi . Seçim yenilgisinden sonra siyasete veda ederek yeni bir hayata başlayan eski ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ın kardeşi Turgut Yılmaz , ağabeyinin yeni hayatına adaptasyon zorluğu çektiğini belirterek , kredi kartının nasıl kullanıldığını bile yeni öğrendiğini söyledi . Habertürk TV'de önceki gece yayımlanan " Basın Kulübü " programında soruları yanıtlayan Turgut Yılmaz , ağabeyinin İstanbul Beykoz Konakları'ndaki evinde zamanını kitap okuyarak ve dinlenerek geçirdiğini söyledi . Turgut Yılmaz'ın ilginç açıklamalarından bir bölüm şöyle : Kredi kartına şaşırdı Mesut Bey İstanbul'a yerleştikten sonra bana ziyarete geldi . Ben de kendisinin ve Berna Hanım'ın kredi kartlarını hazırlamıştım . arada banka sorumlusu arkadaş , Mesut Bey'e kartın özelliklerini falan anlatıyordu . İşte bu kartlar artık çok becerili , gerekirse taksit yapıyor , gerekirse hediye veriyor . Gerekirse makineye takıyorsunuz , para çekiyorsunuz . Pin numaranız var . . . Mesut Bey bunların bir makineye takılıp para çekileceğini bilmiyordu . Bununla çok yakın alakalandı . Adaptasyon zorluğu Bunlar doğal , 10 yıl siyasetle uğraşmış , leb demeden leblebiyi karşına getirenler olursa . 10 yılda dünya değişmiş . 10 yıl bakanlık , başbakanlık yapmış kişilerin , Ankara'da kalmış kişilerin adaptasyonu da çok kolay olmuyor . Parayı kullanmayı bilmiyorlar , parayla hiç irtibatları yok . Neyin kaç para olduğundan haberleri yok . Doğaldır . Mesut Bey , gezilerinde arada bir gün kendine ayırıp çarşı pazar dolaşmayı çok seviyor . Ben Mesut Bey'in siyasette olmasından ciddi üzüntü duymuş insanlardan birisiyim . Almanya'ya gittiğimizde Mesut Bey bir markete gittiği zaman saatlerce rafları inceler , bize fenalık basar . tahmin ediyorum , hiç böyle bir dükkâna girmediği için , 60 çeşit diş macunu varsa , 60'ını birden evirir çevirir bakar . Aslında Migros'a , Gima'ya gitseniz burada da aynı şeyler var . Tavla ve pokere Özkan da geliyor Seçim sonucu ölüm gibi Mesut Bey üzülmüştür , çok kahrolmuştur . Bir siyasetçi için Özdemir Asaf'ın deyimi gibi , böyle bir hadise ölüm gibi bir şey . Kendisi olacakları biliyordu . Bana göre seçim Yalova depreminde kaybedildi . Devlet depremde ani bir reaksiyon alamadı . Yalova'ya gittim , koruma polislerimden birini Yalova'da kaybettim . Kumarbaz değil Tavla , bezik oynarız . Açık poker oynar , kapalı oynar . Koskoca Atatürk için ülkeyi içki sofrasından yönetiyor , İsmet İnönü için kumarbaz demişler , Mesut Bey için de bir şeyler desinler . Mesut Bey'in paralı kumar gibi bir derdi yok milletin zannettiği gibi . Biz iki kardeş oturur vidosu 10 lirasına aramızda bezik oynarız . Hüsamettin ( Özkan ) gelir , vidosu 50 lirasına tavla oynarız . Neden ağır konuşuyor ? Çünkü müstesna bir devlet adamı , devletin arşivine girecek şekilde konuşuyor . Ben ise yarın öbür gün aleyhime delil olarak kullanılabilecek her şeyi de peşinen kabul ediyorum . İlkokulda da böyleydi . Hep özenli , düşünerek , bir sonraki cümleyi düşünerek konuşurdu . TBMM Başkanı Bülent Arınç , lojmanların satışından sonra milletvekillerine " kira yardımı " yapılması konusunda " Meclis'in değil hükümetin işi " deyince , Meclis'te yeni bir tartışma başladı . Memur bordrolarında " 100 bin lira " olan kira yardımının milletvekillerine yapılması durumunda , miktarın milyara yakın olacağı dile getiriliyor . Lojmanların satılması kararının resmileştiği Başkanlık Divanı toplantısında AKP'li Mevlüt Akgün'ün , " Önce sıfır zam aldık , şimdi de lojmanları verdik . Yola bir lokma bir hırka devam edeceğiz " sözleri üzerine AKP'li Suat Kılıç'ın , " Lokmayı verdik , yolumuza hırkayla devam edeceğiz " karşılığını vermesi , diğer üyeleri güldürdü . Kira yardımıyla ilgili olarak bazı vekillerin görüşü şöyle : Suat Kılıç ( AKP Samsun ) : Kira yardımı olmamalı . Misafirhanelerde kalanlara ödeme yapılabilir . 600 800 milyon lira kiraya 100 milyon da yakıtı eklerseniz ayda milyar eder . Bu da lojmanların maliyetiyle aynıdır . Ahmet Küçük ( CHP Çanakkale ) : Milletvekillerinin hiç kimseye ihtiyacı olmamalı , geçim sorunu yaşamamalı . Milletvekillerinin maddi durumları iyi değil . Geçim sıkıntısına düşerler mi bilmiyorum . 10 . Dönem'den itibaren beş daire sattım . Kira yardımı olmasa da olur . Kemalettin Göktaş ( AKP Trabzon ) : Kendi evimdeyim . Kira yardımı memurlara kaç lira zaten , 100 milyon mu ? Onu da verseler ne olacak ? Maliye Bakanlığı tarafından hazırlanarak Meclis'e sunulan ve 51 Ekim 1001 tarihinden önceki dönemi kapsayan vergi barışı tasarısından yararlanacaklardan biri de yine Maliye Bakanı Kemal Unakıtan olacak . Kemal Unakıtan'ın ismi , af bekleyen binlerce kişi gibi 115 sayılı Vergi Usul Kanunu'nun 559'uncu maddesine göre vergi kaçakçılığı iddiasıyla İstanbul 1. 1995 1996 arasında toplam 1. Maliye Bakanlığı'nın hazırladığı vergi barışı tasarısı , naylon fatura düzenleyen ve basanlara af imkânı getirmezken , asıl vergi kaybına yol açan kullananlara önemli bir kolaylık sağlıyor . Tasarının Vergi Usul Kanunu'nun 559'uncu maddesinde sayılan naylon fatura suçlarına getirdiği aftan yararlanacak kişi ve kuruluşlar arasında şu isimler bulunuyor : . Murat Demirel , Şevket Demirel , Nihan Demirel , Cavit Çağlar , Erol Evcil , Hayyam Garipoğlu , Ali Balkaner , Hakan Balkaner , Hüseyin Bayraktar , Ali Zafer Taciroğlu , Faruk Süren , Fuat Süren , Emin Cankurtaran , Cüneyt Cankurtaran , . İlhan Arslan , . Sacit Basmacı , Ergün Titiz , Albaraka Türk , Kuveyt Türk , Anadolu Finans Kurumu , İhlas Finans Kesinleşmiş vergi alacakları Vergi alacağı asıllarında hiçbir indirim yapılmaksızın taksitte ve 18 ayda ödenmek üzere yeniden yapılandırılıyor . Bu alacaklara ilişkin faiz ve cezaların yüzde 10'sinin ödenmesi halinde yüzde 80'inden vazgeçiliyor . Bu alacaklar da aynı şekilde taksitlendiriliyor . Ödenmemiş olan vergi cezalarının da yüzde 10'sinin Şubat , Nisan ve Haziran 1005 sonuna kadar üç taksitte ödenmesi , dava açılmaması veya açılmış davalardan vazgeçilmesi durumunda da yüzde 80'inin tahsilinden vazgeçiliyor . Dava aşamasındaki alacaklar Bu alcakların yüzde 60'inin , bu alacaklara bağlı zam ve faizlerin yüzde 10'unun 18 ay içinde taksitte ödenmesi halinde ihtilaf sona erdiriliyor . * Kesinleşmiş alacaklarda olduğu gibi bu tür alacakların da Şubat 1005 ile Haziran 1004 dönemi arasında tahsili hükme bağlanıyor . * Bu şekilde vergilerin yüzde 50'unun , gecikme zammı ve gecikme faizilerinin yüzde 90'ının , vergi cezaları ile bunlara uygulanan gecikme zamlarının da tamamının tahsilinden vazgeçiliyor . * İştirak , teşvik ve yardım fiilleri nedeniyle kesilen vergi ziyaı cezalarında , cezanın yüzde 10'sinin ödenmesi ve açılan davalardan vazgeçilmesi şartıyla cezanın yüzde 80'i ve gecikme zammının vazgeçiliyor . İnceleme safhasındaki işlemler * Tarh edilen vergilerin yüzde 60'i ile gecikme faizinin yüzde 10'u , tebliğ tarihinden itibaren 50 gün içinde yazılı başvuru olması ve izleyen aydan itibaren ayda , taksitte ödenmesi halinde , vergi aslının yüzde 50'u , gecikme faizinin yüzde 90'ı , vergi cezalarının ise tamamının tahsilinden vazgeçiliyor . Pişmanlık ve kendiliğinden beyan 1005 Şubat sonuna kadar , beyan edilen matrahlar üzerinden tarh ve tahakkuk ettirilen vergilerin tamamı ile pişmanlık zammının ve usulsüzlük cezasının ayrı ayrı yüzde 10'unu , taksitte ödeyenlerin pişmanlık zammı ve usulsüzlük cezasının kalan yüzde 90'lık bölümü affediliyor . Kendiliğinden verilen beyannameler üzerinden tahakkuk ettirilen verginin tamamı ile gecikme faizi ve vergi cezalarının ayrı ayrı yüzde 10'sini belirtilen süreler içinde ödeyenlerin de , faiz ve cezalarının yüzde 80'inin tahsilinden vazgeçiliyor . Gelir Vergisi Kanunu'na tabi diğer ücret mükelleflerinin de şubat ayı sonuna kadar vergi dairelerine başvurmaları ve 1005'e ilişkin vergilerini tarh ettirmeleri halinde , önceki dönemlere ilişkin herhangi bir vergi ve ceza aranmayacak . Para cezaları 100 milyon lirayı aşmayan trafik para cezaları ile 100 milyon lirayı aşmayan diğer para cezalarının tahsilinden vazgeçiliyor . Tutarı 10 milyon lirayı aşmayan asli alacakların ve bu asıllara bağlı fer'i alacakların tutarı 10 milyon lirayı aşmayanlar da siliniyor . Matrah artırımı ve stok affı Şubat ayı sonuna kadar , 1998 için yüzde 40 , 1999 için yüzde 55 , 1000 için yüzde 50 , 1001 için yüzde 10'den az olmamak üzere matrah artırımında bulunanlara gelir ve kurumlar vergisi incelemesi ve tarhiyat yapılmayacak . Vergilendirmeye esas matrah , 1998 için milyar , 1999 için milyar , 1000 için milyar , 1001 için de milyar liradan az olamayacak . Gayrımenkul sermaye iradı geliri olanlar için bu tutar beşte olarak alınacak . Kurumlar Vergisi mükellefleri için de esas alınacak limitler 1998 için milyar , 1999 için 11 milyar , 1000 için 15 milyar , 1001 için de 18 milyar lira olarak uygulanacak . Basit usulde 1999 , 1000 ve 1001 beyannamesini kanunun yürürlüğe girmesinden önce verenler için vergi incelemesi ve tarhiyat yapılmayacak . Bu yıllara ait hiç beyanname vermemiş olanların getirilen düzenlemeden yararlanabilmeleri için 1999'a ait asgari 600 milyon lira , 1000 yılına ait 900 milyon lira , 1001 yılına ait de 1. Tasarıya göre , arttırılan matrahlar yüzde 50 oranında vergilendirilecek . Bunlardan ayrıca bir vergi , fon payı ve eğitime katkı payı alınmayacak . KDV Beyannamelerdeki KDV'nin yıllık toplamı üzerinden 1998 , 1999 , 1000 ve 1001 için yüzde 5'er oranında hesaplanacak KDV'yi Şubat 1005 sonuna kadar ödeyenlere geçmişe dönük incelemesi ve tarhiyat yapılmayacak . Hiç beyanname vermeyenler de , ilgili yıl için matrah artırımında bulunma şartıyla arttırılan matrah üzerinden yüzde 15 KDV ödeyerek , bu haktan yararlanabilecek . Matrah artırımına ilişkin gelir , kurumlar ve KDV vergileri , şubattan itibaren eşit taksitte ödenecek . Stok beyanı Kayıt altında olmayan ay içinde , bağlı oldukları meslek kuruluşunca tespit edilecek rayiç bedel ile bir envanter listesi yaparak vergi dairelerine bildirecek . Beyan edilen makine , teçhizat ve demirbaşlar ile emtianın bedeli üzerinden yüzde 10 , diğer emtianın bedeli üzerinden bunların tabi olduğu oranın yarısı esas alınarak KDV hesaplanacak . Ayrı bir beyanname ile beyan edilecek bu vergi , beyanname verme süresi içinde de ödenecek . Naylon fatura Vergi Usul Kanunu'nun 559'uncu maddesinde sayılan kaçakçılık suçlarını 51 Ekim 1001'den önce işleyenler hakkında suç duyurusunda bulunulmayacak . Suç duyusu yapılmış olup soruşturma aşamasında bulunanlara takibat yapılmayacak , açılmış davalar ortadan kaldırılacak . Mahkumiyet kararları da infaz edilmeyecek . Ancak , defter , kayıt ve belgeleri yok edenler veya defter sayfalarını yok ederek yerine başka yapraklar koyanlar , ya da belgelerin asıl ve suretlerini tamamen veya kısmen sahte olarak düzenleyenler ve basanlar , söz konusu uygulamadan yararlanamayacak . Kamu kuruluşları KİT'ler , bunların müesseseleri , bağlı ortaklık ve iştirakleri , büyükşehir belediyeleri , belediyeler , il özel idareleri ve bunlara ait tüzel kişiler , ödemelere Şubat 1005'de başlayacak . Ancak , bunlar toplam tutarı 14 ayda , 14 eşit taksitte ödeyecek . Tel'in yarısının yüksek bir fiyatla Yapı ve Kredi'ye devredilmesi kamuoyunda yankı uyandırdı . Yapı ve Kredi Bankası'ndan yapılan açıklamada , Tel'in değerlemesinin şirketle ilgili rapor hazırlandıktan sonra yapıldığı vurgulanarak , " Bu raporun hazırlanma tarihinden sonraki döneme ilişkin bilgiler toplanmıştır . Bu bilgilerin ışığında parametrelerde yapılması gereken düzeltmeler yapıldıktan sonra , raporun kendi yöntemi kullanılarak sonuca ulaşılmıştır " denildi . Bağdat'ı sabahın erken saatlerinde kaplayan sis perdesi , Irak'ın geleceğini iyiden iyiye görünmez kılan bulutlarla kıyaslandığında çok da ürkütücü değil . Bağdat , sisler altında sıradan bir güne hazırlanırken , Bağdatlılar , geçim derdiyle işlerinin yolunu tutuyor . Gelecekleri çok uzaklarda masaya yatırılmış bu insanlar , önce İran'la , ardından da ABD ile çatışarak , savaşa , ambargoya ve yokluğa alışmış durumda . Belki de bu yüzden savaş boruları ötmüyor , hayat gündelik koşuşturmalar içinde akıp gidiyor . BU NASIL KURTARMAK ? Irak televizyonları , BM silah denetçilerinin teftiş haberlerine geniş yer ayırarak , " Yine bir şey bulamadılar " başlıklı haberler yapıyor . ABD'nin , " Iraklıları da Saddam'dan kurtaracağız " tezi , pek rağbet görmüyor . Bir öğrenci , bu durumu , " Madem bizi kurtarmak istiyorlar , neden tepemize bomba yağdırmayı düşünüyorlar ? " sözleriyle özetliyor . ABD ve Batı dünyasının Bağdat'ta bir türlü sempati toplayamamasının en büyük nedeni de , yıllardır uygulanan katı ambargo . RÜŞVETİN ADI BAHŞİŞ Son yıllarda petrol karşılığı mal alımı üzerindeki kurallar esnek tutularak Irak'a bir parça nefes alma şansı tanınmış , ancak para karşılığı petrol satışı sağlanamadığı için yoksulluğun önü kesilememiş . Birçok Iraklı yaşamını , devletin her ay karneyle yaptığı gıda yardımı sayesinde sürdürebiliyor . Oysa Bağdat'ın açık pazarlarında , parası olan herkes , aradığı her şeyi bulabiliyor . Devlet memurları çıkışı tek yolda bulmuş : Burada bahşiş , bildiğimiz adıyla rüşvet ! 1990'LARIN başında Irak'a yağan bombalar , hâlâ çocukları öldürüyor . ABD'nin bombaladığı bir kenar mahalledeki halk sığınağı , 400 kişiye mezar olmuş . sığınak artık bir müze . Orada ölen çocukların resimlerindeki hüzün , El Mansur hastanesindeki çocukların yüzündeki acıyı andırıyor . Bombaların taşıdığı seyreltilmiş uranyum , Irak'taki kanser vakalarını artırmış . Kan kanseri olan Leyla da ( sağda ) onlardan biri . . . Başını annesinin dizine yaslamış , çektiği acı yüz hatlarını germiş . Başına gelenlerden habersiz . . . AKP milletvekilleri Emin Şirin , Mehmet Sayım Tekelioğlu , Yüksel Çavuşoğlu ve Ziyaettin Yağcı hafta sonu ABD'nin Akdeniz açıklarındaki . Filo'nun amiral gemisi Harry . Truman'ı gezdi . Esenboğa Havalimanı'ndan ABD'lilerin tipi nakliye uçağıyla bilinmeyen bir yöne doğru saat 15 dakika uçan vekiller , uçak gemisindeki teknolojiye hayran kaldı . AKP'liler gemide kıbleyi pusulayla bularak öğle namazı kıldı . BÜYÜKELÇİLİK AYARLADI ABD'in Ankara Büyükelçiliği Askeri Ataşeliği'nin organize ettiği geziye AKP'lilerin yanı sıra Deniz Kuvvetleri'nden bir amiral ve beş subayla savunma sanayiiyle iş yapan üç işadamı , Japon ve Hollanda askeri ataşeleri olmak üzere toplam 15 kişi katıldı . Büyükelçilik geziye milletvekillerini özel olarak davet ederken , isimleri Gül'ün belirlediği öne sürüldü . TBMM Dışişleri Komisyonu üyesi Şirin de , büyükelçilikten kendisini arayan kişinin , " Bu hafta sonu programınız yoksa sizi uçak gemisine davet ediyoruz " dediğini söyledi . Vekiller , Esenboğa Havaalanı'nda bindikleri uçakta , bel kemerleri dışında kollarından geçirilen kemerlerle de koltuklarına sıkıca bağlandı . Yağcı , " Uçak kadar hızlı fırladı ki , sadece ayaklarımız yerden kesilmedi , oturduğumuz koltuktan bile yükseldik . Sıkı bağlanmasaydık mermi gibi fırlardık " dedi . SERT İNİŞ YAPTILAR AKP'lileri taşıyan uçak gemiye iniş sırasında da tekerlekle açılan bir parçanın çelik halatlara takılması nedeniyle sert bir iniş yaptı . AKP'liler piste çıkınca her birine kask , kulaklık ve gözlük takıldı . ABD'liler açık denizdeki geminin yeri konusunda bilgi vermezken ; vekiller Akdeniz'de olduklarını , radar görüntülerinde Kıbrıs , Suriye , Türkiye isimlerini görünce anladı . Bu arada Çavuşoğlu , gemide öğle namazını kılmak isteyince , ABD'li komutanlar hemen bir oda açtı . Pusulalarla kıbleyi saptayıp namaz kılmak isteyen Çavuşoğlu , Tekelioğlu ve Yağcı için üç halı seccade serildi . Ankara'da gözaltında işkence gördüklerini öne süren üç genç hakkında " polise iftira attıkları " gerekçesiyle dava açıldı . Polis , gençlerin işkence iddialarına " Alerjileri vardı . Kalorifere sürtünerek kendilerini kaşıdılar " yazılı bir tutanakla yanıt verdi . Ankara'da hurdacılık yapan iki kardeş ve amcaları , Telekom'a ait kabloları çaldıkları gerekçesiyle 51 Ocak 1001'de gözaltına alındı . Yenimahalle İlçe Emniyet Müdürlüğü TEM Büro Amirliği'ne götürülen E. ( 16 ) , E. ( 18 ) ve B. ( 11 ) , sorgulandıktan sonra muayene için Adli Tıp'a gönderildi . Vücutlarında kızarıklık tespit edilen gençler , savcılıkta verdikleri ifadede " alerjileri oldukları için sırtlarını kalorifere dayayarak kaşıdıklarını , tahta masaya göğüslerini sertçe vurduklarını " söyledi . Ancak Elmadağ Tutukevi'ne gönderilen üç genç , kendilerine işkence yaptıklarını öne sürdükleri polisler hakkında suç duyurusunda bulundu . Gençler , polislerin bölgedeki tüm faili meçhul hırsızları üzerlerine yıkmak için kendilerine işkence yaptığını iddia etti . Alerji tutanağı Emniyet Müdürlüğü TEM Büro Amirliği'nde ise " Çocukların alerjisi vardı . Bu nedenle kalorifere ve masaya sertçe sürtünerek kendilerini kaşıdılar " şeklinde tutanak tutularak savcılığa gönderildi . Elmadağ Savcılığı , olayla ilgili takipsizlik kararı vererek soruşturmayı kapadı . İşkence iddiası , bu sırada Ankara Barosu'na yansıdı . Baro'nun avukatları , gençlerin Adli Tıp'ta muayene edilmesini istedi . Adli Tıp için verilen dilekçeyi suç duyurusu olarak kabul eden Ankara Başsavcılığı , bir soruşturma daha başlattı . Bu soruşturma da önceki takipsizlik kararı gerekçe gösterilerek Mayıs 1001'de kapatıldı . Başsavcılık , polisler hakkında işlem yapmazken , gençler aleyhinde " kendilerine zarar vererek , polise iftira attıkları " gerekçesiyle dava açtı . Bakanlıktan yanıt bekleniyor Ankara Barosu avukatları , takipsizlik kararının kaldırılarak dava açılması için 11 Haziran 1001'de , temyiz mercii olan Kırıkkale Ağır Ceza Mahkemesi'ne başvurdu ancak sonuç alınamadı . Avukatlar bunun üzerine 15 Kasım 1001'de Adalet Bakanlığı'na kararın " yazılı emir " yoluyla bozulması için dilekçe verdi . Bakanlıktan yanıt bekleyen avukatların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuru hazırlığı yaptığı kaydedildi . Cezaevinden bir süre önce tahliye edilen üç genç ise polise iftira atmaktan yargılanırken , bakanlıktan gelecek yanıtı bekliyor . Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım , Diyarbakır'da Ocak'ta 65 kişiye mezar olan Türk Hava Yolları'na ( THY ) ait uçağın düşmesine ilişkin ilk somut bulguları ve ön raporu açıklarken " pilotaj hatası " mesajı verdi . Yıldırım , " Deşifre edilen konuşmalara göre , uçak , minimum alçalma irtifasına gelmesine rağmen pistin görülmediği anlaşılmış ve buna rağmen radar yardımı istenmemiştir " dedi . Yıldırım , " Tamamen pilottan kaynaklanan hata olduğunu söylemek için erken " demesine karşın açıkladığı somut bulgular çerçevesinde sis ve meydanda teknik arıza faktörlerine rastlanmadığını bildirdi . " Pilotaj hatası var mı ? " sorusuna " Hayır " demeyen Yıldırım , " Ne demek istediğimiz bu ifadelerle çok net ortaya çıktı . Kesin sonuçlar nihai raporda olacak . Bunlar ilk bulgular ve gayet açık " diye konuştu . PİSTTEN 100 FEET AŞAĞIDAYDI Sivil Havacılık Genel Müdürü Serdar Cebeci başkanlığındaki pilot ve mühendisten oluşan Kaza Kırım Ekibi'nin ön raporunu tamamladığını söyleyen Yıldırım , bulguları özetle şöyle anlattı : Kokpit Kayıt Cihazı ve kule konuşmalarından , pilotun , uçağın pozisyonu hakkında tam bilgi sahibi olmadığı anlaşılmaktadır . Uçak , 10. Pist başı yüksekliği ise 1164 feet . Yani uçak , kaza olduğunda Zago Vadisi'nde pistten yaklaşık 100 feet aşağıda . Uçak , minimum açalma seviyesi altında seyretmektedir . Görüş mesafesi 5. Bu da uçak inişi için yeterli . Zago Deresi'nde olan lokal sis eskiden beri bilinmektedir . Antenin boyu asker için problem yarattı ILS sistemi kurulmasına Genelkurmay'ın anten yüksekliği nedeniyle karşı çıktığı yönündeki sorular üzerine Devlet Hava Meydanları İşletmeleri Genel Müdürü Mahmut Tekin , " Anten açısından karşı çıkıldığı doğru . Uçuş güvenliklerini tehlikeye sokacaklarını belirttiler . Başka sistem istediler , ancak şu anda sivil havacılıkta başka sistem yok " dedi . Cebeci , Diyarbakır ve Malatya'da en gelişmiş askeri radar sistemi bulunduğunu belirterek , kaptan pilot askeri kökenli ve bu radar hakkında eğitimli olsa da bu radarı hukuken kullanmalarında sorun bulunduğunu söyledi . Cebeci , radar operatörünce yönlendirme yapmaya imkân tanıyan radarla iniş yapılması durumunda operatör açısından sorumluluk doğduğunu belirtti . TEKRAR DİNLENECEK " İki pilot arasındaki konuşmaları anlamakta güçlük çekiyoruz . Yeniden dinleyeceğiz . Ancak iki pilot arasında uzlaşmazlık yok " diyen Cebeci , teknik göstergelerde arıza olup olmadığını " Uçuş Kayıt Cihazı"nı ( FDR ) çözünce anlayacaklarını kaydederek , " Meydandaki seyrüsefer cihazında problem yok " dedi . Cebeci , kaptan pilot Alaaddin Yunak'ın " depresyon " tedavisinde kullanılan ilaçları satın almış olması konusunda ise " Elbette , araştırılacak " dedi . SSK'ya fahiş fiyatla tıbbi malzeme satılmasına ilişkin yürütülen Neşter Operasyonu'nda neşter , firmalardan sonra bu kez de doktorlara indi . Operasyon kapsamında Ankara ve Eskişehir'de 6'sı doktor 11 kişi gözaltına alındı . SSK ile 1994'te yaptıkları protokole göre , ihalesiz malzeme satışı yapan firmaların yöneticisinin tutuklanmasıyla operasyonun ilk ayağı sonuçlandı . Operasyonda . bölüm Soruşturmayı yürüten DGM Savcısı Ömer Süha Aldan'ın talimatıyla soruşturmanın ikinci ayağı dün başlatıldı ve Ankara Dışkapı ve Eskişehir'deki SSK hastanelerinin kardiyoloji servisinde görev yapan doktorla , Trabzon , İstanbul , Eskişehir ve Ankara'da çalışan teknisyen gözaltına alındı . Gözaltına alınan doktordan , 4'ünün Ankara'da , 1'sinin Eskişehir'de görev yaptıkları , Ankara'da gözaltına alınan doktorların arasında Prof . Dr . Kenan Ömürlü'nün de bulunduğu bildirildi . Ömürlü'nün SSK dışında , Özel Yaşam Hastanesi'nde de görev yaptığı ifade edildi . Eskişehir'den gözaltına alınan Doç . Dr . Barbaros Dokumacı ile Dr . Yusuf Erzurum'un da daha önce askeri doktor olarak görev yaptıkları , ordudan ayrıldıktan sonra SSK'da görev yapmaya başladıkları , Dokumacı'nın Eskişehir'de kardiyoloji servisini kuran isim olduğu öğrenildi . Operasyonun İstanbul'daki Koşuyolu SSK'dan gözaltına alınacak isimlerle sürdürüleceği , doktorların ifadesinin alınmasından sonra da bazı başhekimlerle , SSK bürokratlarının gözaltına alınacağı bildirildi . Doktorlar hakkında çok sayıda kanıt elde eden savcılık , bazı firmaların hangi doktorlar için ne kadar harcama yapıldığını gösteren defterleri de ele geçirdi . Savcılık , doktorların , firmalarca stend yöntemini öğrenmeleri için yurtdışındaki seminerlere götürüldüklerini , seminer bitiminde ise , kendi masraflarını karşılayan firmaların malzemelerinin alınması için çok sayıda reçete yazdıklarını saptadı . Eğlence yerlerine de götürülen doktorların , buna karşılık , hayali hastalara reçete yazdıkları ya da reçetelerde bir hasta üzerinde çok sayıda tıbbi malzeme kullanmış gibi gösterdikleri de tespit edildi . SSK'nın reçeteler doğrultusunda firmalara ödeme yaptığı da saptandı . Öte yandan , tıbbi malzeme satan firmaların , üyesi oldukları Sağlık Derneği ( SADER ) tarafından uyarılmalarına rağmen , ihalesiz , fahiş fiyatla malzeme satışını sürdürdükleri anlaşıldı . Gaziantep Ticaret Odası Başkanı Mehmet Aslan , Diyarbakır'daki kazanın ardından gündeme gelen ILS ( aletli yaklaşım sistemi ) cihazının Gaziantep Havalimanı'na kurulması için kendilerinin de harcama yapabilecekleri konusunda Ulaştırma Bakanlığı'na başvurduklarını , ancak kabul edilmediğini bildirdi . Aslan , " Devlet ne yapıyor , ne de yapılmasına izin veriyor " dedi . Aslan , Gaziantep Havalimanı'na ILS cihazı kurulması için yıllardır girişimde bulunduklarını , ancak sonuç alamamaları üzerine iş dünyası olarak ILS cihazı kurmak için karar aldıklarını belirtti . Dönemin Ulaştırma Bakanı Necdet Menzir'e konuyu götürdüklerini ifade eden Aslan , şöyle devam etti : " Bu ILS cihazını , Sanayi Odası , Ticaret Odası , Borsa olarak biz alacağız dedik . Ama , Olay ILS cihazı ile bitmiyor . Pistte 56 metre kod farkı var ve pistin uzatılması gerekiyor . da ancak 1. Bu kez , pisti biz finanse edelim dedik . zaman da önümüze ihale yasası engelini çıkarıp biraz bekleyin dediler . " ILS için ödeneğin yine mümkün olmayacağını iddia eden Aslan , " Eğer devlet ödeneğimiz yok derse ILS'nin parasını biz öderiz " diye konuştu . Sabancı Üniversitesi Batı Koleji ve Microsoft tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenecek olan Lise ve İlköğretim Öğrencileri Bilişim Teknolojileri Olimpiyatı , Bitek o'da başvuru süresi gün uzatıldı . İnternet üzerinden yapılan başvuruların bulunduğu servis sağlayıcıda oluşan bir sorun nedeniyle web sitesine ulaşılamayınca yönetim kurulu başvuru süresini iki gün uzatma kararı aldı . Buna göre öğrenciler 15 Ocak saat 16. Lise ve ilköğretim öğrencilerinin katılabildiği yarışmada projelerin yüklenmesi süresi de özellikle " yatılı " okuyan öğrencilerin istekleri doğrultusunda sömestr tatilini de içine alacak şekilde Şubat'a uzatıldı . Yarışmaya şimdiye kadar 65 ilden , 1560 proje başvurusu yapıldı . Düşen Konya uçağından mucize eseri yaralı olarak kurtulan Celal Tokmak , yaşadıklarını ağlayarak anlatırken , " Uçaktan bina yüksekliğinde alevler çıkıyordu " dedi . Diyarbakır Devlet Hastanesi'nde tedavisi devam eden Tokmak , olay anını şöyle anlattı : " 16 B'de oturuyordum . 16 A'da oturan kişiye aşağı bakmak istediğimi söyledim . Yaklaşık 500 metre havadaydık . Kesinlikle sis yoktu . Pilot inişe geçiyoruz dedi ve kemerler bağlandı . Bu sırada pilotun sesi bozuk kaset sesi gibi sarıldı ve kesildi . Birden kendimi alevlerin içinde buldum . Savaş çıktığını sandım . 50 metre sırtüstü süründükten sonra ayağa kalkarak projektörlere doğru kaçtım . Bu esnada bir bina yüksekliğinde alevler çıkıyordu . " Kaçarken diğer yaralı Murat Karamutlu'nun kendisinin yanına gelerek , " Çocuğum ve eşim yok " dediğini ifade eden Tokmak , şöyle devam etti : " Ona beş arkadaşımın öldüğünü söyledim . Askerlerin nöbet kulesine doğru yürüdüm . İki asker geldi , ileride ambulans olduğunu söyledi . Ambulansta ellerim kilitlenmişti . Yandığımı zaman anladım . " Hükümetin , 1998'de kapatılan kumarhaneleri , kaynak sorununa çözüm bulmak amacıyla yeniden açmak için harekete geçmesi , tartışma yarattı . Sivil toplum örgütleri ile yerel yönetimlerden olumlu tepki gelmesi halinde İstanbul , Batı Karadeniz Bölgesi , Didim , Antalya Alanya arası , Adana Yumurtalık gibi pilot bölgelerin " özel turizm kentleri " olarak seçilmesi planlanıyor . Kumarhanelerin yeniden açılması doğru mu ? 1988'den itibaren Türkiye ekonomisi zaten bir kumarhane ekonomisine dönüştü . Yani sadece faiz ve rant gelirlerinden , özellikle kur ve faizle oynayarak gelir elde edenlerin ekonomisine dönüştü . Kumarhane ekonomisinden başka çıkış yaratamayanların kumarhaneleri resmileştirmekten başka seçeneklerinin olmadığı da düşünülebilir . İkincisi ekonomiyi canlandıracak diye , toplumsal etiği olduğu gibi sarsacak ve toplumsal yıkıntılar yaratacak bu tür yöntemlere hiçbir çağdaş ülke başvurmaz . Kumarhanelerin yarattığı çöküntünün onarımı için harcanacak para , kumarhanelerden sağlanacak kaynağı binlerce defa aşar . Kumarhaneler ABD ve Avrupa'da sınırlıdır ama vardır . Bunları iyi kontrol etmek gerekir . Kara para aklama yöntemi olarak kullanmalarına da izin verilmemelidir . Bize kaynak yaratır ama hükümetin verdiği sözleri yerine getirmesi için tek kaynak olmasa gerek . Ayrıca kumarhanelerin turizmi teşvik etmeyeceğini düşünüyorum . Türkiye'de bu sektörün bir kara para aklama merkezi haline getirilip getirilmeyeceği sorun olarak karşımıza çıkıyor . Çünkü bizde denetim mekanizmalarının zafiyeti vardır . Ülkemizde kumar yasak olmasına karşın , yaygın şekilde gayri resmi bir şekilde devam ediyor . Kumarhanelerin açılması sadece kaynak bakımından değil , turizm açısından da çok önemli . Türkiye'nin tanıtımına büyük destek sağlayacaktır . Türkiye'nin imaj ve marka yaratmasında da avantaj sağlayacaktır . Kumarhanelerde büyük bir istihdam yaratılacaktır . Esasen yeni düzende kumarhanelerin belli yörelerde toplanması öngörülüyor . Bu yerlerin işletme sahiplerine satışı söz konusu olabilir . Buradaki oyun makinelerinin her birinden alınacak senelik ücret büyük bir rakam teşkil edecektir . Ayrıca ödenecek vergi de esaslı bir gelir kalemini oluşturacaktır . Bilindiği gibi iki bağımsız denetim firmasına hazırlatılan raporda Tel'in değeri 500 milyon dolar olarak tespit edilmişti . Ancak , Yapı ve Kredi , Çukurova Grubu'nun borçlarını İstanbul Yaklaşımı kapsamına alırken Tel'in yarısını 169 milyon dolara ( tamamı 558 milyon dolar ediyor ) devralmıştı . Yapı ve Kredi yönetimi dün yaptığı açıklamada Tel abonelerinin Turkcell müşterisi olduğunu da belirterek , şöyle dedi : Abone geliri paylaşılıyor " Tel ile ilgili olarak yapılan açıklama ve haberlerde yer alan 5. Değerleme çalışmasında Tel'in verdiği bu hizmet karşılığı elde ettiği pay geliri kullanılmıştır . Söz konusu pay geliri , Tel'in hizmet verdiği abone sayısına bağlıdır . Yapı Kredi , Çukurova Grubu kredilerinin yeniden yapılandırılması sürecinde , hisselerini iktisap ettiği Tel şirketinin değerinin korunması hakkında gerekli hukuki tedbirleri almıştır . Bu itibarla bankamızın zarara uğratılması söz konusu değildir . " Turkcell'in İMKB'ye yaptığı açıklamada da yaklaşık 5. Çukurova Grubu'nun borcu 166 şirketi 6'ya katladı Yapı ve Kredi'nin , Çukurova Grubu borçlarının İstanbul Yaklaşımı çerçevesinde yeniden yapılandırıldığını açıkladığı aralık ayında yaklaşıma alınan şirketlerin toplam borç tutarı rekor düzeyde arttı . İstanbul Yaklaşımı çerçevesinde temmuz kasım döneminde 166 şirketin 406 milyon dolar tutarındaki borçları yapılandırılırken , bu tutar aralık ayında milyar 951 milyon dolar artarak 5. Aralıkta 56 şirket yaklaşım kapsamına alınırken bunun 55'ü Bayındır ve Çukurova Grubu'na ait . Bu grupların toplam borcu ise milyar 916 milyon dolar düzeyinde görülüyor . Bayındır Grubu'nun 400 milyon dolarlık borcu kapsama alınmıştı . Geri kalan 1. Çukurova Grubu'nun bu borcu , daha önce yaklaşıma alınan 166 firmanın 406 milyon dolarlık borcunun altı katına ulaşıyor . İMKB ve SPK bu soruları hâlâ yanıtlamadı Tel'in yüzde 50 hissesinin Çukurova borçları karşılığında Yapı Kredi'ye geçmesi operasyonu sırasında bağımsız denetçilerin biçtiği değerin iki katı esas alındı . Şirketin yarısına denetçilerin neredeyse tamamına biçtikleri fiyat ödendi . Üstelik bu operasyonda iki hukuki soru yanıtsız kaldı . Tel bağımsız denetçilerin şart koştuğu gibi Turkcell'den 5. Böyle bir sözleşme imzalandıysa , neden İMKB'ye haber verilmedi ? On binlerce küçük yatırımcıyı ve yabancı ortağı ( Turkcell ABD borsasında da işlem görüyor ) ilgilendiren bu gelişme herkesten saklandı mı ? Asgari ücreti az bularak üç ay içinde düzeltme isteyen AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , hükümetin nema ödeme planını da beğenmedi . Erdoğan , önceki günkü AKP Merkez Karar Yürütme Kurulu toplantısında , Devlet Bakanı Ali Babacan'ın da bulunduğu bakanlara " fırça " attı . Erdoğan , " Beş yılda nema mı ödenir ? Bu uygun değil . Bunu tekrar gözden geçirin . Halk bizden daha iyi uygulama bekliyor . Mutlaka düzeltilmesi gerekir " uyarısında bulundu . Çay simit örneği Asgari ücretin yeniden gözden geçirilme isteğini de " çay ve simit " örneği vererek dile getiren Erdoğan , " Bu asgari ücret seçim meydanlarında verdiğimiz çay simit hesabına uymuyor . Gerekeni yapın . Halkın bizden beklentisi bu değil " dedi . Erdoğan toplantıda ayrıca bakanlarına , akaryakıt fiyatlarının artmasıyla ilgili uyarılar da getirdi . Akaryakıt fiyatlarındaki artışın , dolardaki oynamadan değil , petrolün hammadde fiyatlarındaki artıştan kaynaklandığının halka iyi anlatılmasını isteyen Erdoğan , yoksulluğu önlemeye yönelik politikaların da hızlandırılması gerektiğini vurguladı . Komisyon toplanabilir Çalışma hayatıyla ilgili yasal düzenlemeleri ele almak üzere işçi ve işveren temsilcileriyle bir araya gelen Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu da Erdoğan'ın " asgari ücret yeniden düzenlenmeli " yönündeki açıklamasının sorulması üzerine şartlar zaruri hale getirirse Asgari Ücret Tespit Komisyonu'nun yeniden toplanabileceğini , asgari ücretin yeniden düzenlenebileceğini bildirdi . Asgari ücret , 16 Aralık'ta alınan kararla net 184. Belli başlı yayın grupları bir araya gelerek , gazete ve dergilerin tirajlarıyla ilgili tartışmalar son verecek bir model üzerinde uzlaştı . Yayın grupları , güvenilir veriye ulaşmak için yöntem belirlenmesi ve denetim konusunda Reklamcılar Derneği'nden ( RD ) istekte bulundu . RD yaptığı araştırmalar sonucu Avrupa'da yıllardır uygulanmakta olan ABC ( Audit Bureau of Circulation ) modelinin esas alınmasını uygun buldu . Dernek merkezinde yapılan toplantıya Akşam , Hürriyet , Milliyet , Sabah , Star ve diğer yayın organlarını temsilen Birleşik Basın Dağıtım'dan Ömer Erdem ile Murat Koray , Medya Pazarlama'dan Faruk Öner ile Varol Köse ve Yay Sat'tan Hakan Sungur katıldı . Gücünü kaliteden alan rekabet Toplantıda , ABC standartlarının uygulanacağı bağımsız ve kâr amacı gütmeyen bir komite kurulması , bu komitenin batıdaki örneklerinden yararlanarak tiraj ölçüm standartlarını saptaması ve ölçüm kurallarını belirlemesi kararı alındı . Sürekli çalışacak bu komite tereddütleri çözecek ve geliştirmeleri sağlayacak . Bağımsız denetim şirketlerinden teklif alınarak biri seçilecek ve net satış denetimi güvenilir uzman bir kuruluşa teslim edilecek . RD Yönetim Kurulu Başkanı Nesteren Davutoğlu uygulamanın rakip medya kuruluşları arasında gücünü kaliteden alan gerçek rekabetin sağlanmasını amaçlandığını belirterek , şöyle dedi : " Hepsinden önemlisi medya kuruluşları böyle bir uygulamaya kendileri önayak oluyor . Bu da reklam ve medya sektörünün , objektif kuralların geçerli olduğu bir ortamı uzun vadeli karşılıklı çıkarlar açısından uygun bulduğunu gösteriyor . " Yatırım fonları sektöründe yüzde 11'lik pazar payıyla sektörün önde gelenlerinden olan Garanti Bankası aynı zamanda , ilk portföy yönetim şirketini kuran banka . 1,1 katrilyon parayı yöneten Garanti Portföy , özel portföy yönetiminde ise kurumları hedef kitle olarak belirlemiş durumda . Kurumsal portföy yönetiminde , 1001 yılından itibaren milyon doların üstündeki kaynağı olan şirketlere özel portföy yönetimi hizmeti vermeye başlayan kurum , bir vakfın fonlarını da yönetmeye başladı . Türkiye'de şirketlerin henüz kaynaklarını profesyonel kurumlara yönetme alışkanlığının gelişmediğini söyleyen Garanti Portföy Yönetimi'nin Genel Müdür Yardımcısı Cem Yalçınkaya , " Oysa bu batıda çok yaygın . Bizde de alışkanlıklar değiştikçe , buradaki potansiyel de ortaya çıkacak " diyor . Yalçınkaya , kurumsal portföy yönetiminde , kurumların belirli bir getiri kıstasını ( benchmark ) belirlediğini ve aylık periyodlarda bir araya gelerek performans değerlendirmesi yaptıklarını söylüyor . Yalçınkaya sorularımızı yanıtladı . Fonlarınızda kaç bin müşteriniz var ? Yalçınkaya : Garanti bankası yatırım fonları kitleye yayılmış durumda . Banka yatırım fonlarında 165 bin müşteriye hizmet veriyor . En çok müşteri ise 155 bin 661 sayısıyla likit fonlarda . 50 milyarın altında birikimlerle fonlarımızı alanların sayısı , toplam müşteri sayımızın yüzde 58'ni oluşturuyor . Müşterileriniz likit fona neden bu kadar ilgi gösteriyor ? Yalçınkaya : Garanti tipi likit fon geçen yıl yatırımcısına yüzde 45 getiri sağladı . Fondaki yüksek getiriyi vade ayarlamasıyla sağladık . Haftalık repo ile günlük repo arasındaki farkı değerlendirdik . Bazen bonolarla , gecelik repo arasındaki farkı değerlendirdik . Bono faizlerinin yükseldiği dönemlerde bonoya yüzde 50 oranında yer verdik . Dünyada da en çok likit fonlar satılıyor . Kendini sürekli güvende hissetmek isteyen , dalgalanmalardan korunmak isteyen yatırımcılar için ideal bir fon türü . Yönetim ücreti tipinde düştü Sektörde uygulanan fon yönetim komisyon oranı çok yüksek değil mi ? Yalçınkaya : Sektörde , geçtiğimiz beş yılda çok fazla rekabetçi bir yapı yoktu . Neredeyse bütün kurumlar yüzde 5. Sektör rekabetçi bir hale gelmeye başladı . Bu rekabet önümüzdeki yıllarda daha da artacak . Yönetim ücreti oranlarını tipi değişken , tahvil bono ve likit fonlarda yıllık yüzde 4'e düşürdük . Likit ve yabancı menkul kıymet fonunda bekleyin Yatırımcıya önerdiğiniz ocak portföyünün dağılımı nasıl peki ? Yalçınkaya : Piyasa IMF'le görüşmelere yoğunlaşacak . Ocak ayında Hazine'nin yaklaşık 11 katrilyonluk itfası var . Irak'la ilgili gelişmeler biraz daha belirginleşecek . Ocak ayında gündem yoğun . Biz milyarın , yarısının tipi likit fonda , yarısının da yabancı menkul kıymet fonunda değerlendirilmesini öneriyoruz . Yatırımcı tahvil bono fonunu da tercih edebilir . Enflasyon beklentilerinde kötüleşme olmadığı sürece yüzde 15'lerde olan reel faizler çok cazip çünkü . Borsa , Irak ve kamu harcamalarıyla düştü Kamu maliyesine ilişkin haberlerin yarattığı tedirginliğe Irak lideri Saddam'ın " savaşa hazırız " demeci eklenince endeks 10. Endeks , yüzde 4. SSK ve Bağ Kur emeklilerine yapılan ve katrilyon maliyet yaratan zammın kaynağının net bir şekilde açıklanmayışı ve asgari ücretin ay sonra yeniden gözden geçirelebileceği haberleri piyasalarda tedirginlik yarattı . Kamu maliyesine ilişkin bu haberler artan maliyetlere bağlı olarak IMF hedeflerine ulaşmada zorlayıcı unsurlar olarak görülüyor . 1005 yılı bütçesinde de önemli oranda bir faiz dışı fazla verilmesi ekonomik program için bir performans kriteri niteliğinde . Irak lideri Saddam Hüseyin'in savaşa hazırız " demeçleriyle birlikte alıcının olmadığı borsada , satışların ağır basmasıyla endeks gün sonuna kadar satış ağırlıklı bir seyir izledi . Geçen haftanın son iki gününde yukarı yönlü trend izleyen ve 10. Geçen haftaki iyimserlikten sonra , faizde yarım puan yükseldi . Hazine'nin bugün gerçekleştireceği iki bono ihalesi de faizde belirleyici olacak . Hafta sonunda dikkatlerin yeniden Irak'ta savaş olasılığına çevrilmesi doların da güne yüksek başlamasına sebep oldu . Dolar serbest piyasada cumaya göre bin lira artarak , milyon 665 bin seviyesinden kapandı . Altın 556 dolara yükseldi ABD ve İngiltere'nin Irak'a olası bir saldırı için askeri hazırlıklarını hızlandırdıkları haberi altını son altı yılın zirvesine taşıdı . Bir ons altın 555. Avrupa piyasalarında 556. Külçe altının değeri geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 16 oranında artmış bulunuyor . Petrol fiyatları da giderek yükseliyor . Venezüella'daki grevin altıncı haftasına girmesi ve Ortadoğu'da savaş tehlikesi Londra Borsası'nda Brent ham petrolün fiyatını 50. Ancak OPEC'in Venezüella'nın üretim açıklarını kapatmak için üretim artışına gideceği yönündeki açıklamalarıyla petrol fiyatları son iki yılın zirvesinden düşmeye başladı . Uluslararası gösterge Brent petrolü 11 sent düşüşle varil başına 50. Hükümet , işçi , işveren zirvesinden , İş Güvencesi Yasası'nın 15 Mart'tan itibaren yürürlüğe girmesi kararı çıktı . Zirvede , İş Kanunu'nda yapılacak değişikliklerle ilgili teknik çalışmalara 14 Ocak'ta , Sendikalar Kanunu ile Toplu Sözleşme , Grev ve Lokavt Kanunu'ndaki değişikliklerle ilgili çalışmaların ise 15 Şubat'a kadar tamamlanması kararlaştırıldı . Üç saat süren görüşme sonrası konfederasyon başkanları ortak açıklama yaptı . DİSK Başkanı Çelebi , 15 Mart'ta İş Güvencesi Yasası'nın yürürlüğe gireceğini , geri adımın söz konusu olmadığını belirtti . Görüşmede , İş Kanunu , Sendikalar Yasası ve Toplu Sözleşme , Grev ve Lokavt Yasası'nın beraber ele alınması kararının alındığını belirten Çelebi , teknik çalışmaların 15 Şubat'a kadar bitirileceğini , bitmemesi durumunda siyasi iradenin gereğini yerine getireceğini kaydetti . Kıdem tazminatı ve esnek çalışmayla ilgili işçi kesiminin çekinceleri olduğunu ifade eden Çelebi , Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu'nun " sosyal tarafların mutabakatına uyacağını " söylediğini bildirdi . Adalet Bakanlığı , çek yasa tasarısını , sivil toplum örgütleri ve yargı organlarının da görüşleri doğrultusunda değiştirerek Başbakanlığa gönderdi . Tasarıda , çek suçlarına para cezası verilmesi ancak bu suçların " alışkanlık haline getirilmesi " durumunda suçu işleyenin hapisle cezalandırılması düzenlendi . Yeni tasarıda , Çek Kanunu'na muhalefet edenlerin parayla cezalandırmaları öngörüldü . Tasarıda , aynı suçu ikinci kez işleyerek alışkanlık haline getirdiğini gösterenlerin ise bir yıldan üç yıla kadar hapisle cezalandırılacağı düzenlendi . Yargıtay bekleniyor Ekonomik suçlarla ilgili davalara yasa çıkana kadar bakmayacağını açıklayan Yargıtay 11 . Ceza Dairesi'nin , tasarının yasalaşmasından sonra hükümlerini yeni kanuna göre kuracağı öğrenildi . Buna göre , sadece bu dairede bekleyen 10 bine yakın dosyadaki sanıklar , tasarının hemen yasalaştırılması durumunda , çeşitli para cezalarına mahkum edilecek . Cumhurbaşkanı'nın veto ettiği " mali milad ve nereden buldun"a son veren yasanın deprem döneminde getirilen Özel İşlem ve Özel İletişim vergilerinin süresini Ocak 1005'ten itibaren uzatan maddesi Plan Bütçe Komisyo'nunda değiştirildi . Bu vergilerin yasanın yayımıyla birlikte yürürlüğe girmesi benimsendi . Yasa aynen kabul edilmediği için , Cumhurbaşkanı'nın yeniden veto yetkisi doğdu . Komisyon , yasanın geri gönderilen ilk dokuz maddesini ise değiştirmedi . CHP'li üyeler Cumhurbaşkanı'yla zıtlaşma olmamasını isterken , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , " Her şey Cumhurbaşkanı'nın takdirlerindedir " dedi . Unakıtan , ayrıca yeni vergi getirmeyeceklerini bildirdi . 1001 yılında Hazine'nin nakit bazdaki gelir giderlerinde 51. 1001 başında 15. Hazine'den yapılan açıklamaya göre ocak aralık döneminde nakit bazda 69 katrilyon 551. Nakit bazda toplam 101 katrilyon 440. Öğretmenlik meslek mi , hak mı ? " Kimler öğretmen olmalı ? " tartışmaları sürerken Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , sınavda başarılı olacak herkese öğretmenlik yolu açılacak diyor . Mumcu , yeni projeyle ilgili sorularımızı yanıtladı : Kim öğretmen olmalı tartışmasına nasıl nokta koyacaksınız ? Benzer donanıma sahip adaylara , objektif ölçüler içinde fırsat eşitliği sağlanması gerektiğini düşünüyorum . Nasıl bir eşitlik ? Öğretmenlik sınavı yapılır ve sınav herkese açık olur . En nitelikli , en başarılı adaylar seçilir . Tayin isteyemeyecek Sınavda başarılı olmak öğretmenlik için yeter mi ? Sınavda başarılı olan adaylara , düzenlenecek hizmet içi eğitim programlarıyla mesleki formasyon kazandırılır . Bu konuda hazırlıklarımız sürüyor . Öğretmenlerin atanma sisteminde değişiklik olacak mı ? Düşünüyoruz . Şu anda bazı yerleşim birimlerinde öğretmen açığı var . Bazı yerleşim birimlerinde ise fazlalık . Öğretmenler derse girmeden ücret alıyor . Atamaları yerel yönetimlere bırakacağız . Yerel yönetimler okulların durumuna göre ilana çıkıp nerede ihtiyaç varsa oraya öğretmen atayabilir . Bir okula atanan öğretmen de belirli bir süre şu veya bu nedenle tayin isteyemez . Sorunu yerinde çözmüş oluruz . Kariyer mesleği olacak Mesleğin statüsüyle ilgili çalışmalarınız olacak mı ? Yükseltilmesine dönük çalışmalarımız olacak . Kariyer mesleği haline getireceğiz . Kendini yenileyen , geliştiren ve belirli yeterliliklere ulaşan öğretmenler , en üst kariyer basamağına kadar yükselecek . Ekonomik değişiklikler olacak mı ? Yükseldiği kariyer basamağına tanınan ekonomik ve sosyal haklardan da yararlanabilecek . En kısa sürede öğretmenlik mesleğini hak ettiği konuma getireceğiz . İlk konuk İngiltere'nin Savunma Bakanı Geoff Hoon ve Genelkurmay Başkanı Sir Michael Boyce , dün akşam Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün davetlisi olarak başkente geldi . Heyet , bugün temaslarına başlayacak ve Gönül'ün yanı sıra Başbakan Abdullah Gül , Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ve Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal ile bir araya gelecek . BARZANİ NİHAYET GELİYOR Sağlık nedenleri ve Gül'ün Ortadoğu ziyareti nedeniyle Ankara ziyaretini iki kez erteleyen Irak Kürdistan Demokratik Partisi ( IKDP ) lideri Mesud Barzani'nin de bugün Ankara'da olması bekleniyor . Ankara , bu hafta BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro de Soto'yu da ağırlayacak . Daha önce Ocak'ta adaya gideceği açıklanan , ancak vazgeçen De Soto , adaya gitmeden önce Atina ve Ankara'da temaslarda bulunacak . OCAK SONU VERHEUGEN Suriye Dışişleri Bakanı Faruk El Şara da 15 15 Ocak'ta Ankara'ya gelecek . Şara'nın ziyaretinde de ikili ilişkilerin geliştirilmesinin yanı sıra olası Irak operasyonu konusunun da ele alınabileceği belirtildi . AB Komisyonu Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günter Verheugen'in ziyareti için takvim belirleme çalışmaları ise devam ediyor . Ankara , Verheugen'in ziyareti için 15 14 Ocak'ı önerirken , henüz yanıt gelmedi . PAPANDREU DA BEKLENİYOR Başkentin bu ayki en önemli konuğu ise ABD Genelkurmay Başkanı Richard Myers olacak . Myers , 14 15 Ocak'ta Ankara'da temaslarda bulunacak . ülkeyi kapsayacak bölge turu çerçevesinde Ankara'yı ziyaret edecek Myers'ın gündeminde Irak var . Başkentte 51 Ocak'ta yapılacak AB Troykası toplantısı çerçevesinde de Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu ile İtalya Dışişleri Bakanı Franco Frattini'nin Ankara'ya gelmesi bekleniyor . Ladies First Symphony Orchestra'nın üyeleri , İstanbul'a geldiklerinde oldukça mutlu görünüyorlardı . Yaşadıkları kâbustan sonra sinirden mide rahatsızlığı geçiren müzisyenler , şimdi durumlarının belirsizliğinden ve yakınlarına ulaşamamaktan şikâyetçi . Çok küçük yaşlardan bu yana dünyayı dolaşan kemancı Jzabella Zebrowska ( 18 ) , " Şoktayım . kadar konser verdim , ilk kez ne yapacağımı bilmiyorum . Bu bir skandal " derken , flütçü Ewa Wypych ( 55 ) de tüm dünyayı gezdiğini ancak şu anda kendisini kötü bir filmde oynuyor gibi hissetiğini söyledi . İlk kez yurtdışına çıkan çellist Mougdalena Gutay ( 11 ) de , yaşadığı olayın şokunu üzerinden atmaya çalışıyor . Ailesiyle görüşme yapamayan Gutay , okuldaki izninin sona ermesi nedeniyle derslerini kaçırdığını ifade etti . Üç gece konser vermek üzere masraflar hariç 10 bin euro'ya sözleşme yapılan 66 kişilik kadın orkestrası " Ladies First Symphony Orchestra " , parasını alamayıp İstanbul'da mahsur kalınca olay uluslararası arenaya taşındı . ŞİKÂYET ETTİLER Orkestranın yabancı menajerleri Hollanda , Polonya ve İsviçre konsolosluklarına şikâyette bulunup yardım istedi . Norveç Kültür Bakanı'na da telefon açarak durumu anlatan menajerler , ayrıca AB'nin Brüksel'deki Acil Yardım Masası'nı arayıp dolandırıldıklarını bildirdi . Orkestra , dünkü Almanya konserini " Paramız ödenmedi , mahsur kaldık " diyerek iptal edince uluslararası basın kuruluşlarına haber oldu . Müzisyenlerin , konakladıkları Andela Otel'e olan borçları artarken , grubun , uçak masrafları ise 51 bin euro'yu buluyor . Kendilerinden gizlenen durumu öğrenen müzisyenlerin ise stresten kaynaklanan mide sorunları yaşadığı bildirildi . Grup , konsolosluklardan doktor da istedi . Menajer Martin Szewczyk , paralarını ödemeyen organizatör Turgay Yağan'dan uyarı telefonları aldığını da iddia etti . Gece geç saatlerde kendisini Yağan'ın avukatı olarak tanıtan Celal isimli bir kişinin aradığını belirten menajer , " Telefondaki kişi Madem , basınla konuştun , hemen oteli terk et , parayı da vermiyoruz dedi . Bu iş burada bitmez . Kendimizi hapishanede gibi hissediyoruz " dedi . Yağan'ın " Sansasyon yaratmak istiyorlar " sözlerine de tepki gösteren menajer , " Biz Avrupa'da çok şöhretli bir grubuz . Böyle bir skandalın bize faydası ne olabilir " diye konuştu . YAĞAN'IN İLK OLAYI DEĞİL Turgay Yağan'ın adı daha önce de Fransız şarkıcı Georges Moustaki'nin Cevahir Otel'de vereceği konserle gündeme geldi . Konser , organizasyonu gerçekleştiren şirketin otel ücretini ödememesi üzerine iptal edildi . Bilet alan 600 kişi , iptali duyunca alkışlı protestoda bulundu . Polis , olayın sorumlusu olduğu öne sürülen Yağan hakkında zabıt tutmuştu . Eğitim Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer , bin 500 sınıf öğretmeninin hâlâ atama beklediğini belirterek , bu öğretmen adaylarının 11 Ocak'ta bakanlığa gideceklerini , kendilerinin de onlara destek verdiklerini söyledi . Türkiye'nin öğretmen yetiştirme sistemini ciddi olarak masaya yatırması gerektiğini söyleyen Dinçer , " Şimdi sözleşmeli öğretmenlik sinyalleri veriliyor . Yerel yönetimlere bırakılacak . Onlar atama yapacak gibi yaklaşımlar var . Bu ateşle oynamak olur . Fen Edebiyat mezunlarının durumu da oldukça zor . Her yıl binlerce öğrenci öğretmen olma sevdasıyla mezun oluyor . Bu öğrencilerin bir kısmı da sertifika adında belgeler verilerek devlet eliyle dolandırıldılar " dedi . Sınıf öğretmeni sayısı yeterliydi Milli Eğitim eski Bakanı Metin Bostancıoğlu , eğitim fakültelerinden yetişen öğretmenlerin yeterli olacağı gerekçesiyle sınıf öğretmenliği sertifika programını kaldırmıştı . Hiçbir kararının siyasi olmadığını belirten Bostancıoğlu , şöyle konuştu : " Baktık ki sınıf öğretmenliğinden 15 10 bin aday mezun oluyor . Artık alanda yetişmiş sınıf öğretmeni varken formasyon alanları aramaya gerek yoktu . Bu nedenle sertifika programlarını kaldırdık . Her diploma alana gel öğretmen ol deniyordu . Artık onların en iyilerini seçme zamanı gelmiştir . Öğretmen olmak için Fen Edebiyat Fakültesi'ne girilmez . Ben YÖK Genel Kurulu'nda Her üniversiteye Fen Edebiyat Fakültesi gerekli midir ? diye sormuştum . Bana ; Fen bilimleri , bilimlerin temelidir . dediler . Fenci olmak ayrı şeydir , fen öğretmeni olmak ayrı şey . " Çomak sokmak doğru olmaz YÖK Üyesi ve Öğretmen Yetiştirme Projesi'nin mimarlarından Prof . Dr . Barbaros Günçer , her fakültenin kendine göre bir misyonu olduğunu belirterek , şunları söyledi : " Tüm karmaşa 1996 yılından önce öğretmen yetiştirme işi çarpık yapıldığı için çıkıyor . Eğitim Fakülteleri misyonunu yerine getirmiyordu . Biz bunu giderdik . " Reform yapıldı Yeniden yapılanma projesinin bir reform olduğunu belirten Günçer , çok düzgün giden bir işe çomak sokmaya gerek olmadığını belirterek , şöyle devam etti : " Öğretmen yetiştiren kurumlarla istihdam eden bakanlık arasında çok sağlıklı bir diyalog geliştirilmişti . Modern dünyada öğretmeni yetiştiren yerle istihdam eden kuruluş oturur ve konuşur . Nitelikleri belirler , planlama yapar . Artık bu tip tartışmalar bir eğitimci olarak beni üzüyor . " Sizden gelenler : 1001'de Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nden mezun oldum . Fen Edebiyat mezunları aylık pedagojik formasyonla bin kişi sınıf öğretmenliğine atandı . Sizce burada bir yanlışlık yok mu ? Ben öğretmen olmak için Eğitim Fakültesi'ni okudum . ( Kenan Ay ) İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi mezunuyum . Benim formasyon derslerimi Eğitim Fakültesi'nin hocaları verdi . Eğer benim eğitimim yetersizse Eğitim Fakültesi'nde okuyanların da eğitimi yetersiz . Bizler tercih yaparken neredeydiniz ? ( Bilgen Yüksel ) Fen Edebiyat mezunuyum ve formasyonum var . Girdiğim sınavların sayısını unuttum . İki aydır kütüphaneci olarak çalışıyorum . En azından formasyonu bulunanlara verilen söz tutulsun . ( Saadet Yüksel ) Atatürk Üniversitesi Eğitim Fakültesi Sınıf Öğretmenliği bölümünden mezun oldum . KPSS'den 65 puan almıştım . İlk atamada 65 üstü alanlar yerleştirildi . İkincisinde başvuru hakkı bile tanınmadı . ( Recep Gündüz ) Fen Edebiyat mezunuyum . 1. Şu anda bir lokantada bulaşık yıkayarak öğretmen olacağım günün özlemi içindeyim . ( Mehmet Gök ) Osmangazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi'nden 1001'de mezun oldum . Geçtiğimiz yıl ve bu yıl Türk Dili ve Edebiyatı , matematik , İngilizce , rehberlik branşlarında öğretmen açığı olduğundan emekli öğretmenler göreve çağrıldı . ( Bülent Çalık ) Samandıra Veysel Karani Mahallesi'nde oturan Mehmet ve Hasret Özbey , gece çocukları üşümesin diye uyudukları odadaki sobaya kömür atarak yattı . Anne Hasret Özbey , sabah 10 yaşındaki kızı Seda'yı tuvalete kaldırmak için odaya girdiğinde , kızının nefes almadığını fark etti . Eşiyle birlikte Seda'yı yüzünü yıkayarak uyandırmaya çalıştı ama çok geçti . İçerideki kokudan çocuklarının zehirlendiğini anlayan Özbey çifti , odaya tekrar girdiklerinde çocukları İbrahim ( ) ve Cengiz'in ( ) de öldüğünü fark etti . Acılı anne baba , kustuğunu gördükleri Sinan'ı ( 11 ) önce Sultanbeyli Özel Ersoy Hastanesi'ne , buradan da Kadıköy'deki Özel Vatan Hastanesi'ne kaldırdı . Yoğun bakımda tedavi altına alınan Sinan'ın sağlık durumunun iyiye gittiği , ancak hayati tehlikesinin sürdüğü kaydedildi . Jandarma yetkilileri , Mehmet Özbey'in bir gün önce sobanın bacasını yükselttiğini , bacanın üzerine konulan rüzgâr başlığını sabitlediğini belirtti . Yetkililer , başlığın sabitlenmesi nedeniyle rüzgâra göre yer değiştiremediğini , ters esen rüzgâr yüzünden dumanı tahliye edemediğini söyledi . ABD'nin Şikago , Baltimore , Carrollton kentlerinde oyuncak tabanca satışlarına kısıtlama getirildi . Bu kentlere son olarak New York da eklendi . Oyuncak tabanca satışını yasaklamayı düşünen yöneticiler , hazırladıkları karar tasarısını kent meclisine sundu . Bu durum " Oyuncak tabanca yasaklansın mı ? " sorusunu gündeme getirdi . Görüşler şöyle : Oyuncak silah çocuğu etkiliyor . Bunu araştırmalar da gösteriyor . Çocuğun eline çekiç verirseniz çekiçleyecek yer arar . Bir oyuncak da olsa silah çocuğun oyununda saldırganlığa davet ediyor . Bu , çocuğa silahın uyuşmazlıklara bir çözüm yolu olarak var olduğu bilincini aşılamak demektir . Tabancanın çocuğa etkisi böyle davranışsal yönde kalmıyor . Bilinç olarak silahın toplumumuz içerisinde herhangi bir diğer alet gibi var olabileceğini de onaylamak anlamına geliyor . Türkiye'de oyuncak silahlar yasaklanmalı . Çocuklar daha üretici oyuncaklarla oynamaya yönlendirilmeli . Oyuncak ve oyun , ileri yaş için bir hazırlık , bir öğrenim dönemidir . Oyuncak silahın desteklenmemesi , özendirilmemesi gerekir . Oyuncak tabancaları , çocuklar için küçük yaşlarda şiddete yönelik ön bir alıştırma diye görüyorum . Oyuncaklar renklendirilip boyanarak gerçek tabancaya büründürülüyor . Aileler çocukları oyuncak tabanca kullanmaya özendirmemeli . Çocuklar şakayla birbirlerini öldürüyorlar . Oyuncakçı firmalar ise oyuncağın en azından tabanca görüntüsünü değiştirebilir . Biz oyuncak tabanca üretmiyoruz . Şirket olarak şiddet içerikli oyuncaklara karşıyız . Ürettiklerimiz çocuğun zihinsel ve fiziksel gelişimine katkıda bulunacak türden oyuncaklar . Çocuğun sosyalleşebileceği , zekayı geliştirici oyuncaklar üretilmeli . Aileler çocuklarını eğitsel oyuncaklara yönlendirmeliler . Oyuncak tabancalar yasaklanmalı . Toplumda , " Oyuncak tabancanın erkek kimliğinin örülmesinde ve oluşmasında kişilik gelişimine olumlu katkısı oluyor " düşüncesi var . Belki bir yere kadar da öyle . . . Ama kişilik sapmalarında olumsuz etkisi de olabilir . Özellikle televizyonda elinde silahı olan kahramanlarla özdeşim kuran çocukların kişiliği yanlış gelişiyor . Ancak , oyuncak silahı tek başına ele almamak lazım . Çünkü televizyon diye bir olay var . Silahlı kahramanlar artık çizgi filmlerde bile mevcut . Çocuk bu silahlı kahramanlarla özdeşim kurarak kişilik gelişmesine olumsuz bir katkı yapıyor . Çocuğa silah alınırken dikkatli olunması gerekiyor . Yarışmaya , oyuna yönelik silahlar olabilir . Alınması kaçınılmaz hale gelirse dikkatli olunmalı ve çocuk gözetilmeli . Amerika'da gerçek silah serbestken oyuncağı nasıl kaldırılabilir ? Oyuncakçılarda plastik tabancaların yanı sıra oyuncak balta , bıçak ve çekiç de satılıyor . Bu tamamen ailenin çocuğu eğitmesiyle ve verdiği terbiyeyle ilgili bir şey . Aileye olduğu kadar okullara da çok işi düşüyor . Çocuğu nasıl eğitirseniz şekilde yönlenir . Yasakların hayatta tam ters yönde etki yaptığı görülmüştür . Oyuncak tabancaların yasaklanması anlamsız . Adı üstünde , bu bir oyuncak . Zaten çocuklar televizyonda , filmlerde her şeyi seyrediyorlar . Oyuncak sırf tabanca görüntüsü var diye yasaklanırsa zaman oyuncak balta , çekiç ve baltayı da yasak etmeli . Aksiyon filmlerinde çoğunlukla bıçak kullanılıyor . Yasak anlamsız bir olay , bir çare , bir çözüm değil . İbrahim Ertürk'ün ( 51 ) yaşadıkları , " bu kadar da olmaz " dedirtecek cinsten . Ertürk'ün dramı daha gençlik yıllarında başladı . Yaklaşık 10 yıl önce göç ettiği İstanbul'da kendine bir gecekondu yaptı ancak belediye yıktı . Bu olayın etkisiyle kavgaya karışıp hapse düştü . 11 yıl ceza aldı , aftan yararlanıp iki yıl sonra çıktı . Ertürk para kazanmak için inşaatlarda amelelik yaparken gözüne kaçan kireçle kör oldu . Daha sonra evlendi ve altı çocuğu oldu . Bu kez Seyrantepe'de yaptığı gecekonduda yaşamaya başladı . " Örgüt üyeliği " ve " ölüm orucu " kavramlarıyla Oğlu Ferhat ( 11 ) ve kızı Zeliha ( 14 ) sayesinde tanıştı . Kızı 1996'da , oğlu ise 1998'de yasadışı örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklandı . Anne kalpten öldü Cezaevinde oldukları dönemde iki kardeş ölüm orucuna başladı . Bu acıya dayanamayan anne Fatma Ertürk , kalp krizi geçirerek öldü . Ferhat ölüm orucunun 500 . gününde bilincini kaybederken , Zeliha ise 50 Kasım 1001'de ölüm orucunun 551 . gününde öldü . Tutuksuz yargılanmak üzere geçen yıl serbest bırakılan Ferhat , Wernicke Korsakoff hastası oldu . Ertürk , daha sonra çocukları Semiha ( 15 ) ve Özgür'ü ( ) yanına alıp bir hurdacı dükkânında yaşamaya başladı . Semt sakinleri onları şimdi oturdukları Kâğıthane'deki gecekonduya yerleştirdi . Bir çocuğu askerde , diğeri evli olan Ertürk , şimdi iki çocuğuyla hayat mücadelesi veriyor . Antalya Serik'te öğretmen evi müdürü Servet Kaç'ın İlçe Emniyet Müdürlüğü'nde dövülmesi olayıyla ilgili ifade veren polisler , doktor raporu olmasına karşın olayı görmediklerini söyledi . Ancak Kaç , kendisini döven polis Mehmet Atasiper'i teşhis etti . Okul müdürü Ergin İpteç'in , İlçe Emniyet Müdürü Selman Kerimoğlu'nun eşine hakaret ettiği iddiasının ardından , şikâyet üzerine karakola götürülmesiyle başlayan olaylar sırasında Kaç'ın dövülmesiyle ilgili başlatılan soruşturma tamamlandı . Polisler , dayak olayını görmediklerini söylerken , müfettişler İpteç ve Kaç'ın ardından binaya giren öğretmenlerin ifadelerine başvurdu . Öğretmenler , Kaç'ın dövüldüğüne şahit olduklarını , ancak ışığın yetersiz olmasından dolayı döven kişiyi tam olarak göremediklerini belirtti . Atasiper da " Dayak olayını ben de görmedim " dedi . Müfettişler , raporlarında polislerin birbirlerini kolladığını , ancak Atasiper'in Kaç'a yönelik kötü mualemede bulunduğu kanaatine yer vererek uzun süreli kıdem durdurma cezası verilmesini talep etti . Doğan Medya Grubu Yayın Konseyi , dün Aydın Doğan'ın başkanlığında toplanmıştır . Konsey ilk gündem maddesi olarak Doğan Medya Grubu yayınlarından olan Gözcü gazetesinde , 16 Aralık 1001 tarihinde yayımlanan " Bunu hayvan bile yapmaz " başlıklı haberi ele almış ve haberde yer alan , bir saldırganın yaraladığı hanımın mahremiyetini ihlal eden fotoğrafın , sorumsuzca yayımlanmasını teessürle karşılamıştır . Konsey , bu yayın anlayışı ile , kamuoyuna da ilan edilen yayın ilkelerimizin , ve 11 . maddelerinin açıkça çiğnendiği kanısına varmış ve yayın sorumlularının kınanmasına karar vermiştir . Ayrıca bundan sonraki yayınlarda ilkelere hassasiyetle dikkat edilmesi konusu da bir kez daha vurgulanmıştır . Romanya'dan alınan mazotun yasadışı yollardan Türkiye'ye sokulmasında kullanıldığı iddia edilen tankere İstanbul'da el konuldu . Şebekenin bu yolla yaklaşık 1. " Barış " isimli tankerin , Romanya'nın Köstence limanından aldığı bin 100 ton mazotu , varış yeri olan Gürcistan'ın Poti ve Yunanistan'ın Selanik limanlarına götürmediği Karadeniz'deki balıkçı görünümlü Türk tankerlerine sattığı belirlendi . Olay Gümrük Müsteşarlığı AB ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü'nün Romanya , Gürcistan ve Yunanistan'la yaptığı yazışmalar sonucu ortaya çıkarıldı . Pendik Limanı'na çekilen tankere mahkeme kararıyla el konuldu . Kaçakçılıkla ilgisi bulunduğu belirtilen kişi serbest bırakıldı . Yetkililer , kaçakçıların mazotun tonunu yurtdışından 15 dolara aldığını , vergi ödemeden sattığını bildirdi . Sultanbeyli Bosna Caddesi'nde yürüyen Gülten Dündar'ın ( 15 ) yanına Ümraniye'den çalıntı olduğu belirtilen otomobille yaklaşan kapkaççı Ersin Aydik , omzundaki çantasını askısından çekti . Çantasını kaptırmak istemeyen Aydik direnince beton zemine düşerek el ve yüzünden yaralandı . Aydik ise çantayı alarak otomobille uzaklaştı . İhbarda bulunan Dündar'ın verdiği plaka ve eşkâ üzerine harekete geçen polis ekipleri , otomobili Ümraniye'ye kadar takip etti . Polisin peşinde olduğunu fark eden kapkaççı virajı aşırı hızla dönmek isterken , Kadosan Sanayi Sitesi'nde boş araziye uçtu . Yan yatan otomobilden yara almadan kurtulan Aydik , pencere camını kıran polisler tarafından çıkarılarak gözaltına alındı . Yer yine Adana ve yaşananlar kısa bir süre öncesindeki vahşetin bir benzeri . Fark ; bu sefer cinnet getirenin bıçağı başkasına değil , kendi bedenine saplaması . Seyirciler mi ? Onlar değişmedi ; Adana Polisi ! Düğün hazırlığı yaptığı nişanlısı tarafından bir hafta önce terk edilen 16 yaşındaki Serdar Gezer'in elindeki ekmek bıçağını defalarca kendisine saplamasına seyirci kalan polis , yine herkesi çileden çıkardı . Yarım saat boyunca müdahale etmektense , olayı uzaktan izlemeyi tercih eden polis , Gezer'in elindeki bıçağın yakınlarının çabalarıyla alınmasından sonra harekete geçti . Yaklaşık 10 kişilik ekiple Gezer'i gözaltına alan polis , ellerini kelepçelemeden götürmek isterken , Gezer cebinden başka bir bıçak çıkararak CANKUR görevlisi Cafer Artık'ı elinden yaraladı . Polisin bu olaydaki tutumu , akıllara 10 Ekim 1001'de Aydın Kara'nın , nikâhsız eşi Ayşegül Porsuk'u 65 yerinden bıçakladığı olayını getirdi . Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , genel seçimdeki adaylığı YSK tarafından reddedilen AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın , " Kasım seçiminin devamı olduğu " gerekçesiyle Siirt'ten de milletvekili adayı olamayacağını savundu . Kanadoğlu , Anayasa'da Erdoğan'ın önünü açmak için yapılan değişikliğin , " yeni isimlerin aday olamayacağı Siirt seçiminde uygulanamayacağını , Erdoğan'ın ara seçim beklemesi gerektiğini " kaydetti . Yazılı açıklamasında YSK'nın Siirt seçimine ilişkin aldığı kararları anımsatan Kanadoğlu , " Milletvekili Seçimi Kanunu'nun ( MSK ) 16 . maddesine göre , aynı seçimde birden fazla seçim çevresinde aday olmanın mümkün olamadığını " bildirdi . Kasım seçiminde aday gösterilen kimselerin Siirt seçiminde aday gösterilemeyeceğini savunan Kanadoğlu , görüşüne gerekçe olarak YSK'nın " Siirt seçiminin ara seçim değil , Kasım seçiminin devamı ve tekrarı niteliğinde olduğuna " ilişkin kararını gösterdi . Kanadoğlu , YSK'nın " boşalan aday listelerine yeni isim bildirilir " görüşünün de yanlış olduğunu vurguladı . MSK'nın 15 . maddesine göre aday listelerinin doldurulmasının gerekmediğini kaydeden Kanadoğlu , bu gibi durumlarda , listede bir alt sırada bulunan kişinin öne kaydırılması gerektiğini ifade etti . Kanadoğlu böylece , Erdoğan'ın listedeki adayların istifası durumunda aday gösterilemeyeceğini savundu . Erdoğan'ın Anayasa değişiklikleriyle kazandığı milletvekili seçilme yeterliliğinin Siirt'te yapılacak seçim için geçerli olmadığını da vurgulayan Kanadoğlu , şunları kaydetti : " 01 . 01 . 1005 tarihinde 50 yaşını dolduran bir vatandaşın Siirt ilinden aday olması söz konusu olmadığı gibi Kasım seçiminden sonra yapılan yasal değişikliklerle seçilme yeterliliğine kavuşanların da buradan aday olabilmesi söz konusu değildir . " AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , günlük Türki Cumhuriyetleri turu kapsamında dün akşam gittiği Azerbaycan'da Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'le görüştü . Görüşme sırasında , Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun , kendisinin milletvekili olamayacağı yönündeki açıklamasıyla şoke olan Erdoğan , Aliyev'in , " Milletvekili seçilip Başbakan olacaksınız . Ben buna inanıyorum " sözleri ile neşelendi . Orta Asya gezisine oğlu Necmettin Bilal Erdoğan'ı ( yanda ) da getiren Erdoğan , Kanadoğlu'nun açıklamalarının sorulması üzerine yorum yapmayacağını belirtti . Erdoğan , Bakü Tiflis Ceyhan Boru Hattı Projesi'nin öne çekilmesini , Bakü Tiflis Erzurum Doğalgaz Projesi'nin de bir an önce gerçekleşmesini istediği görüşmenin ardından , Aliyev'le ortak basın toplantısı düzenlendi . Oğul Erdoğan da babası Aliyev'le basın toplantısı yaparken salonda onları dinledi . Recep Tayyip Erdoğan'ın Siirt seçimlerine giremeyeceğini açıklayan Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'na AKP'liler , " Hiç kimse yasanın üstünde değil " diyerek tepki gösterdi . AKP'liler , başsavcının kişisel yorum yaptığını belirterek , kararı YSK'nın vereceğine dikkat çekti . Adalet Bakanı Cemil Çiçek , " Kanadoğlu'nun açıklaması kişisel yorumudur . Kararı , YSK verecektir " dedi . Kanadoğlu'nun açıklamasına tepkiler şöyle : Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu : Kanadoğlu'nun açıklamasının yasal dayanağı yok . Konuyu YSK belirleyecek . AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat : Bu siyasi bir açıklamadır . Arınç : Kanaatini ifade etti TBMM Başkanı Bülent Arınç : Başsavcı kanaatlerini ifade etmişlerdir . YSK'nin bu değerlendirmeleri en iyi şekilde yapacağını düşünüyorum . Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin : YSK'nın sorumluluğuna verilmiş konuda başka görev alanlarıyla sorumlu bir kişinin açıklama yapmasının kamuoyu tarafından yadırganacağı endişesini taşıyorum . Bu endişem de Kanadoğlu'nun işgal ettiği makamın öneminden kaynaklanıyor . YSK : Kişisel bir görüş Anayasa'ya göre tek karar organı olan Yüksek Seçim Kurulu'nun ( YSK ) Başkanı Tufan Algan , Kanadoğlu'nun açıklamasını , " kişisel düşüncesidir " diye değerlendirdi . Algan , şöyle konuştu : " Seçim takvimleri kamuya açık olduğu gibi öncelikli muhatabı da siyasi partilerdir . Seçim takvimine göre yapılacak her işlemin bir sırası vardır . Sırası geldiğinde adaylık için başvurulduğunda adaylıklar değerlendirilecektir . İtiraz olursa itirazlar değerlendirilecektir . Neticede , seçime doğru adım adım gidilecektir . Sayın Başsavcı bu konuda bir açıklama yapmışsa , tamamen kendisinin kişisel düşüncesidir . Böyle bir şey varsa , itiraz olursa onu değerlendiririz . " AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , " Musul'daki petrollerle ilgili haklarımızı inceletiyoruz " diyen Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ı yalanlayarak , " Böyle bir şey söylemişse kendi kanaatidir . Bugüne kadar tarafımızdan böyle bir şey söylenmemiştir , söylenemez " dedi . Kuzey Irak'ta bir devlet kurulmasına asla göz yummayacaklarını vurgulayan Erdoğan , " Orada öyle bir oluşuma asla ihtimal vermiyorum . Türkiye , Irak konusunda ülkemiz ve bölgemiz için en doğru , en isabetli ve en gerçekçi tavrı izleyecektir . Arzumuz , ocaklar sönmesin , yeni acılar yaşanmasın " diye konuştu . Erdoğan , Yakış'ın sözlerine ilişkin bir soruya da , " Dışişleri Bakanımızın açıklaması doğru mudur , değil midir , bilmiyorum . Eğer böyle bir şey söylemişse kendi kanaatidir , bizim tarafımızdan bugüne kadar söylenmemiştir " yanıtını verdi . Irak konusunda barış sürecinin bittiğine inanmadığını ve Başbakan Abdullah Gül'ün Ortadoğu turuyla " aktif barış projesini uygulamaya koyduğunu " kaydeden Erdoğan , şunları söyledi : " Basında ABD'nin Türkiye'ye üç gün süre verdiğine ilişkin haberler yer aldı . Üç gün süre verilmiş olsaydı Türkiye cevabını verirdi . BM'nin kararını beklemeden herhangi bir karar açıklamamız söz konusu değildir . Son ana kadar da barıştan umudumuzu kesmeyeceğiz . " Masada çözüm umuyoruz Erdoğan , KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın müzakereden yana olduğunu bizzat kendisinden dinlediğini de ifade etti . Erdoğan , " Masaya zaten oturacaklar . Temenni ediyorum ki , inşallah orada bir çözüme kavuşulur . İki kurucu devlete dayalı bir ortaklık , adil ve kalıcı çözüm istiyoruz " diye konuştu . Sus uyarısı Başbakan Abdullah Gül tarafından fazla konuşmaması konusunda uyarılan Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , dün Meclis kulisinde Dışişleri Komisyonu Başkanı Mehmet Dülger ile konuşurken , susması konusunda yapılan ikazlara uygun bir görüntü oluştu . Erdoğan'ın hukuki durumu ne ? Erdoğan'ın TCK'nın 511 . maddesinden 10 aylık kesinleşmiş hapis cezası bulunuyor . YSK , Erdoğan konusunda Kasım seçimleri için nasıl bir karar verdi ? Bu mahkûmiyetin Anayasa'nın 66 ve Milletvekili Seçimi Kanunu'nun ( MSK ) 11 . maddesine aykırı olduğunu kaydederek , Erdoğan'ın milletvekili seçilme yeterliliğine sahip olmadığını belirleyerek adaylık başvurusunu reddetti . Erdoğan'ın hukuki durumunda bir değişiklik oldu mu ? Anayasa'nın 66 . maddesi , Erdoğan'ın önünü açacak biçimde değiştirildi . AKP , MSK'da da aynı değişikliği gerçekleştirdi , ancak bu henüz Cumhurbaşkanı'nın onayından çıkmadı . Hukukçular , üst norm olan Anayasa'daki değişikliğin bile Erdoğan için yeterli olduğunu belirtiyor . Erdoğan Siirt'ten milletvekili adayı olacak mı ? AKP , Siirt'ten Kasım'da aday gösterdiği isimlerden birisinin istifasıyla boşalan yer için Erdoğan'ı aday göstermeyi planlıyor . Anayasa ve yasalarda yapılan değişiklikler bu seçimde uygulanacak mı ? Anayasa'da yapılan değişikliğin seçimde uygulanmak zorunda olduğunu belirten YSK kaynakları , yasa değişikliklerinin ise " Siirt'te uygulanacağına yönelik bir ek madde " ile geçerli olabileceği görüşünde . Kanadoğlu'nun da aralarında bulunduğu bazı hukukçular ise , Kasım seçiminde uygulanan mevzuatın , YSK'ya göre " bu seçimin devamı olan " Siirt seçiminde de geçerli olması , değişikliklerin uygulanmaması gerektiği görüşünü taşıyor . Erdoğan'ın ikinci kez aday gösterilmesi mümkün mü ? Kasım'da İstanbul'dan aday gösterilen Erdoğan'ın ismi , başvurusu reddedildiğinden kesin aday listelerinde yer almadı . Bazı hukukçular , MSK'daki " bir kişi birden fazla yerden aday olamaz " ifadesinin Kasım'da " aday olamadığı " için Erdoğan'ı kapsamadığı görüşünde . Ancak önemli bir kesim de , " Kasım'da aday gösterilmenin " yeterli olduğunu , Erdoğan'ın Siirt seçiminde de aday gösterilmesinin yasaya aykırı bir hal oluşturacağını savunuyor . Partiler , Siirt seçiminde yeni adaylar bildirebilecek mi ? Kanadoğlu , dünkü açıklamasında bunun mümkün olmadığını , listelerde boşalan yerlere , aynı listede bir alt sırada bulunan kişilerin kaydırılması gerektiğini kaydetti . YSK da aynı görüşte mi ? Hayır . YSK , listelerde , istifa ve ölüm durumunda boşalma olması halinde ilgili partinin bu yeri doldurabileceğine karar verdi . Anayasa uyarınca YSK kararlarının kesinlik taşıması nedeniyle , Siirt seçiminde bu karar uygulanacak . Kanadoğlu'nun görüşleri YSK için bağlayıcı mı ? Değil . Ancak YSK , Kanadoğlu'nun " vatandaş " kimliğiyle Erdoğan'ın adaylığına yapabileceği itirazı karara bağlamak zorunda . Kanadoğlu , Kasım seçiminde de Erdoğan ve Erbakan'ın adaylıklarına itiraz etmiş ve YSK itiraz sonucunda her iki isme de adaylık vizesi vermemişti . YSK , Erdoğan'a ilişkin kararını ne zaman açıklayacak ? Siirt'e ilişkin geçici aday listelerini 15 Ocak , listelere yapılacak itirazlara ilişkin kararını da 15 Ocak'ta açıklayacak . Askerin Annan planına ilişkin olarak yapılacak müzakerelerin ardından gelinecek son noktanın Ada'da referanduma götürülebileceği görüşünü dile getirdiği belirtildi . TBMM Dışişleri Komisyonu'na önceki gün Tuğamiral Kadir Sağdıç tarafından verilen brifingde Annan planının ortaya çıkmasının ardından yaşanan gelişmelere dikkat çekildiği ve Rauf Denktaş aleyhine yapılan gösterilerden duyulan rahatsızlığın dile getirildiği öğrenildi . Brifingde kamuoyunun Türkiye ve çıkarları lehine hareket etmesi için ekonomik yardım yapılması , bu çerçevede Ada'daki küçük ve orta işletmelere krediler açılması gerektiği belirtildi . Kuzey Kıbrıs'ta yaşayanların son BM planına ekonomik kaygılarla destek verdiği kaydedildi . Plana , 10 15 bin arasında kişinin koşulsuz destek verdiğinin saptandığı aktarıldı . Brifingde , Kıbrıs'taki Türk askerinin sayısının dörtlü hanelere inmesinin istendiği ancak İngiliz üslerinin konumuna ilişkin bir tartışmanın gündeme gelmediği belirtildi . " Kıbrıs'ın stratejik önemini yitirmediği"ne dikkat çekilen toplantıda , İngilizlerin üslerinin tartışmaya açılması gerektiği vurgulandı . Brifingde , " Kıbrıs kontrol dışı bir varlık haline dönüşürse , Türkiye kesinlikle güvenlik riskiyle karşılaşacak " denildi . Annan planının kabul edilmesi durumunda 10 bin Türk vatandaşının anavatana geri dönmesinin gerekeceğinin altı çizildi . Ayrıca iki tümenin yerinin değişeceği ifade edilerek , bunun ekonomik maliyetine dikkat çekildi . Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nda görevli Tuğamiral Kadir Sağdıç , 1964 Kıbrıs Barış Harekâtı'na genç bir subay olarak katılmıştı . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ı , Kıbrıs'la ilgili açıklamalarıyla KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın elini zayıflatmakla suçladı . Baykal , grup toplantısında , 60 bin Rum'un kuzeye yerleştirilmesiyle , 10 yıl sonra KKTC'nin " Rum kesimi " haline geleceğini savundu . Şair Orhan Arıburnu'nun , bir idam mahkûmunun ağzından yazdığı , " Bari trampetler çalmasa , insan gürültüye gitmese " dizelerini okuyan Baykal , şöyle devam etti : " Bari bu kadar gürültü etmeyin de haysiyetiniz rencide olmasın . Annan planıyla 1964 öncesi tabloya dönülmek isteniyor . KKTC'yi Rum kesimine dönüştürmenin ipuçları Annan planının içinde . Hükümet KKTC Rum kesimi oluversin diyorsa bilelim . Karpaz'dan , tavanın sapından , Türkiye'ye en yakın yerden , Güzelyurt'tan vazgeçelim . Bu mu çözüm ? Bunu ne siyaseten , ne ahlaken haklı bulurum . Göz göre göre , 18 yıllık toplum , elindeki coğrafyanın elinden alınacağı bir düzen içine oturtulmamalı . " Eski Yunanistan Başbakanı Konstantin Mitçotakis'in , " 10 yıl sonra Kıbrıs Rum adası olacak " sözlerini hükümetin göremediğini iddia eden Baykal , şunları söyledi : " Denktaş'ın politikalarını zayıflatanlar kime yaranmak istiyor , kimden onay alınmak isteniyor ? Türkiye ilk kez meşru haklarından vazgeçmiş , diz çökmüş , boyun eğdirilmiş bir ülke haline gelecek . Bu tablo , AKP'nin ilk icraatı olacaktır . AKP Genel Başkanı 40 yıllık politika çıkmaz getirdi diyor . Çözümsüzlük çözüm değil diyenler ne istiyor ? Keşke Menderes ve Zorlu anlaşmaları imzalamasaydı da Kıbrıs Rumlara teslim edilseydi mi diyorlar ? Yanlış olan , Türkiye'nin Kıbrıs'a müdahalesi miydi ? Enosis mi olsaydı , Kıbrıs'ın bağımsızlığını ilan etmesi mi yanlıştı ? Türkiye'nin Irak'ta bir kırmızı hattı var . Kıbrıs'ta da var mı ? " Devlet Bakanı Mehmet Aydın , vatandaşlardan gelen yoğun şikâyet üzerine camilere konulan baz istasyonlarının sökülmesi için harekete geçti . Baz istasyonlarının sağlığa zararlı olup olmadığına ilişkin Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde gizli bilimsel toplantı düzenleten Aydın , hukuk müşavirliğinden de baz istasyonlarının sökülmesi ve ilgili protokolün gözden geçirilmesi için talimat verdi . Aydın , Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz'ın baz istasyonlarının camilere yerleştirilmesinde dinen ve sağlık açısından bir sakınca bulunmadığı genelgesine rağmen , gelen şikâyetler nedeniyle çalışma başlattı . Bu gelişme Aydın ile Yılmaz arasında bir süredir devam eden gerginliği de doruk noktaya çıkardı . Aydın , Diyanet İşleri Başkanlığı'ndan rapor hazırlamasını istedi . Aydın'ın talimatı üzerine Diyanet , baz istasyonlarının zararlarına ilişkin dün start alan ve bugün devam edecek gizli bir bilimsel toplantı dizisi başlattı . Sağlık , Ulaştırma , Çevre bakanlıkları , TÜBİTAK ve öğretim üyelerinin katıldığı toplantılar sonrasında rapor hazırlanacak . Koç Bilgi Grubu'nun kazandıran para sloganı ile tanıtımı yapılan ilk markası Paro'nun yaratıcısı Engin Oytaç , şirketin yüzde ortağı ve genel müdür yardımcısı oldu . 51 yaşındaki Oytaç , amacı Müşteriyi tanımak ve tüketici alışkanlıklarını takip ederek ona özel hizmet sunmak olan Paro adlı uygulamayı , ilk olarak 1998'de ABD'de tasarladığını belirtti . Washington Üniversitesi Ekonomi Bölümü mezunu olan Oytaç , Türkiye'ye geldiğinde de Koç'ta çalışan bir avukat arkadaşına anlattığını , onun da İstersen İş Geliştirme Bölümü'ne de fikrinden bahset demesi üzerine , Paro'nun temellerinin Koç Grubu ile birlikte atıldığını söyledi . Koç'un en genç şirketi ve en yeni markasının tanıtımına Koç Bilgi Grubu Başkanı Ali Koç'un yanı sıra Koç Holding CEO'su Bülent Özaydınlı , Strateji ve Planlama Grubu Başkanı . Ali Berkman ve Dayanıklı Tüketim Grubu Başkanı Cengiz Solakoğlu da katıldı . Tanıtımda konuşan Ali Koç , " Bu proje dünyada ilk ve tek . Devrimsel bir proje . Finansal dünyada nasıl ki Visa bir devrim yarattı , bizim amacımız da pazarlamanın Visa'sı olmak " dedi . Yeni kurulan şirketin Genel Müdürü Mehmet Ali Neyzi ise şirketin kuruluş sermayesinin 15 milyon dolar olduğunu ve Holding'ten şirkete 55 milyon dolarlık bütçe ayrıldığını söyledi . Neyzi , yıl sonuna kadar çeşitli mağazalara toplam 15 bin ParoPOD adlı ekran kurmayı hedeflediklerini , grup dışındaki şirketlerle stratejik ortaklıklara da hızla gideceklerini söyledi . Neyzi , şu an için Migros mağazalarında bin üye kaydettiklerini yılsonu hedeflerinin ise milyon üye olduğundan bahsetti . Tanı ismi Rahmi Koç'tan Yeni kurulan şirket ve markanın isim ve logo çalışmaları sırasında Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Rahmi Koç'a da danışılmış . Ali Koç , Tanı isminin Rahmi Koç tarafından bulunduğunu , Paro markası ve logosunun tasarlanırken de Rahmi Koç'tan görüş aldıklarını belirtti . Paro markası ABD , Avrupa ve Türkiye'de patent koruması altına da alınmış . Migros mağazalarının 11'inde uygulamaya başlanan Paro sistemi şöyle : Kullanıcı sahip olduğu tüm kredi kartları ile sisteme üye oluyor . Veri tabanındaki bilgilerin analiz edilmesiyle oluşturulan kişiye özel kazanç fırsatları ekrana yansıyor , tüketici , kampanya ve indirimlerden anında haberdar oluyor . Vergi kaçakçılığından yargılanırken milletvekili seçilen , arkasından da Maliye Bakanı olan Kemal Unakıtan , kendi bakanlığı tarafından hazırlanan Vergi Barışı Projesi'nde , kendisinin de af kapsamında olup olmadığını bilmediğini söyledi . Unakıtan , " Yasaya bakmam lazım . Bunlar geneli ilgilendiren yasalar . Beni ilgilendirip ilgilendirmediğini yasaya bakmadan bilemem " dedi . Unakıtan , AKP Grubu öncesinde gazetecilerin kendisini de yargılanmaktan kurtardığı belirtilen Vergi Barışı yasasıyla ilgili sorularına şu yanıtları verdi : Tasarıyı sizin bakanlığınız hazırladı . Tasarıyı incelerken sizi kapsayıp kapsamadığına bakma fırsatınız olmadı mı ? Unakıtan : Hayır , olmadı . Merak etmediniz mi ? Unakıtan : Hayır , hiç merak etmedim . Çünkü benim öyle gocunacak bir şeyim yok . " Bu kanun hükümleri Maliye Bakanı için uygulanamaz " diye bir hüküm konulabilir mi ? Unakıtan : Onu da düşünelim zaman . Tasarı için " vergi affı değil , vergi barışı " diyorsunuz . Neden ? Unakıtan : Çünkü kimsenin vergisini affetmiyoruz . Yeni yapılanma getiriyoruz . Hatta faiz ve cezaları bile tamamen kaldırmıyoruz . Ama ağır ekonomik koşullar yaşamış olan mükelleflere ödeme kolaylığı sağlanması için belli bazı indirimler yapıyoruz . Aksi takdir de bunun alınma imkânı yok . Bu , dosyalar orada bloke vaziyetinde duruyor . Alınma imkânı olmayana işlerlik kazandırıyoruz ve kamunun alacaklarına tahsil imkânı elde ediyoruz . Mükellefimizin ödeme gücüne göre kolaylık sağlıyoruz . Apdesti sağlam Bu af ise ve size de yararsa , bundan rahatsızlık duyacak mısınız ? Unakıtan : Hayır niye rahatsızlık duyayım ki ? Ne var rahatsızlık duyacak ? Bir şey var mı ? Sizin fikrinizi soruyorum ben zaten ? Unakıtan : Rahatsızlık duyacak bir şey yok . Bu genele yapılan bir kanundur . Kamuoyunda yanlış algılanabileceğini düşünmüyor musunuz ? Sizin hazırladığınız bir tasarı bu ve sizi de kapsayacak bir düzenleme . Unakıtan : Benim şahsen suçlu bir halim yok . Bu zaten mahkemelerde de görülür , diğer yerlerde de görülür . Bizim apdestimizden şüphemiz yok . Çiğ yemedik , karnımız ağrımıyor . nedenle benim alınacak , gocunacak hiçbir şeyim yok . Baykal : Bu bir skandal CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın , vergi barışı tasarısı kapsamında kendisine de af getiren düzenleme önermesini , " Türkiye böyle bir skandal yaşamadı " sözleriyle eleştirdi . CHP grup toplantısında , Unakıtan'ın , kendisini de sahte fatura suçlamasından kurtaracak bir af getirdiğini dile getiren Baykal , düzenlemenin temel zaafiyetinin de ortaya çıktığını savundu . Baykal , " Bilerek sahte fatura basan cezalandırılıyor , bilerek sahte fatura kullananlara yönelik hiçbir yaptırım olmuyor . Tetikleyeni mahkûm ediyorsun ama kullananı , destekleyeni cezalandırmıyorsun " dedi . Baykal şunları söyledi : Kutlarız ! " Kendi kendisini aklamış oluyor . Kutluyoruz . Artık Maliye Bakanı aklanmış olarak , huzur içinde görev yapacak . İşte AKP iktidarı bu . Dokunulmazlık konusundaki yaklaşımı da benzer . Bir yandan YAŞ kararlarına itiraz edilecek , yargı yolu açılsın denilecek . Öte yandan kendileri için yargı yolu kapatılacak . " Yolsuzluklar AK'lanıyor Bakan Unakıtan'a af öngören tasarı yasalaşırsa , binlerce naylon faturacı ve hayali ihracatçı da kurtulacak İstanbul Defterdarlığı adına Muhakemat Müdürlüğü'nün şikâyeti üzerine İstanbul Adliyesi Kaçakçılık Savcısı Emin Ateşağaoğlu'nun 16. Bu davaların sanıkları arasında Murat Demirel , Hayyam Garipoğlu , Faruk Süren , Cavit Çağlar , Hüseyin Bayraktar , Emin Cankurtaran , Erol Evcil gibi isimler bulunuyor . Vergi Usul Kanunu'nun 559'uncu maddesine göre vergi kaçakçılığı iddiasıyla üç yıla kadar hapsi istenen şirket yöneticileri , af düzenlemesiyle temize çıkacak . Haklarında halen inceleme yapılanlar , yargılananlar da yararlanırken , verilmiş cezalar infaz edilmeyecek . TCK 515 ayrı Maliye çevreleri , düzenlemenin hayali ihracatçı Orhan Aslıtürk ve Muhammet Ciğer yanında Örümcek Ağı Operasyonu'nda tutuklanan Erol Maks Kohen gibi isimleri de affedeceği görüşünde . Binlerce naylon fatura davası düşecek . Naylon fatura için kurulan paravan şirketlere ortak edilen , otoparkçı , köfteci , sekreter gibi kişiler , yasal ortak sıfatıyla af kapsama dışında kalacak , TCK 515'e göre görülen davalar devam edecek . Örümcek Ağı Erol Maks Kohen liderliğinde 50 ili kapsayan organizasyonda 600 şirket adına milyar dolarlık hayali ihracat yapıldığı saptandı . Maliye , bu şirketler hakkında vergi kaçakçılığı raporları hazırlıyor . Balina operasyonu Balina Operasyonuyla Mehmet Niyazioğlu liderliğinde Türkiye'nin en büyük hayali ihracat organizasyonlarından birisi ortaya çıkarıldı . Niyazioğlu yanında 64 kişi tutuklandı ve sonra hepsi salıverildi . Halen vergi kaçaklığı ile ilgili davaları sürüyor . Kartal Bursa il merkezinde kurulu bir tekstil firmasının çeşitli şirketlerden naylon fatura alarak büyük miktarda hayali ihracat yaptığının öğrenilmesi üzerine yapılan operasyon ile trilyon liralık bir haksız KDV iadesi alındığı belirlendi . 15 kişi gözaltına alındı , 5'i tutuklandı . Son Kredi Aslıtürk ve Muhammet Ciğer'in kurduğu ASCOR üzerinden şirketleri adına 600 milyon dolar hayali ihracat yapılan eski Devlet Bakanı Cavit Çağlar ile Mustafa Çağlar hakkında halen Bursa'da vergi kaçakçılığı ve TCK'nın 515'üncü maddesine göre açılmış davalar bulunuyor . Af ile vergi kaçakçılığı ile ilgili davalar düşecek . Orhan Aslıtürk 1. Aslıtürk de yeni düzenlemede af kapsamına girebilecek . Ancak hakkındaki diğer ceza davaları gıyabi olarak sürüyor . Hayal operasyonu Çete oluşturarak hayali ihracat , kacakçılık yapan ve para aklayanlar ; Ankara , Bursa ve İnegöl'de yapılan aramalarla yakalandı . Yakalananlardan iki kişi tutuklandı . Toplam milyon dolarlık hayali ihracat gerçekleştirildiği belirlendi . Hükümet , Özel Finans Kurumları'na ( ÖFK ) Eximbank kredilerine aracılık ve borsada işlem için aracı kurum kurma yetkisi vermeye hazırlanıyor . İslami Holdingler olarak bilinen kuruluşların ve başka şirketlerin kâr zarar ortaklığı belgesi ihracı'na resmiyet kazandırılıyor . Bakanlar Kurulu'nda görüşüldükten sonra son halini alacak olan Acil Eylem Planı'nda yapılan revizyon şekillenmeye başladı . 105 sayfalık planda yer alan bilgilere göre , ÖFK'ların faaliyet alanları genişletilecek . Bu kuruluşlar Eximbank kredilerine bankalar gibi aracılık edebilecek . Ayrıca yine bankalar gibi aracı kurum kurabilecekler . 11 ay içinde hayata geçmesi öngörülen bu düzenleme planda , " Bu sayede borsa dışında kalmış büyük bir kesimin borsada işlem yapması sağlanacaktır " cümlesiyle açıklandı . Aracı kurum kurma yetkisi vererek , yastık altı tasarrufları borsaya çekilmesinin yolunu açmak isteyen hükümet , ayrıca ÖFK'ların yurtdışında teşkilatlanmalarını teşvik edecek . Planda bu düzenlemenin nedeni olarak da " yurtdışında yaşayan ve faize duyarlı vatandaşların tasarruflarının ekonomiye kazandırılmasının sağlanması " gösterildi . Çok ortaklı holdinglere resmi statü Hükümetin revize acil eylem planı'nda yer alan bilgilere göre 51 sayılı Karar değiştirilerek , gerçek ve tüzel kişilerin yurtdışına menkul kıymet ihracı SPK izni kaydıyla serbest olacak . Şirketler tarafından kâr zarar ortaklığı belgesi ihracına izin verilecek . Ayrıca çok ortaklı şirketlerde oydan yoksun hisse senedi ihracı teşvik edilecek . Bu düzenleme üç ay içinde yapılacak . Böylece , özellikle Avrupa'dan yüksek kâr vaadi ile para toplayarak kurulan ve birçoğu batan çok ortaklı holdinglerin kuruluş şekli , resmi bir statü kazanmış olacak . Türkiye'den isteyen başka şirketler de isterlerse kâr zarar ortaklığı belgesi ihraç edebilecekler . Başbakan Abdullah Gül , dün gece geç saatlerde , mali piyasalarda yaşanan olumsuz tablo nedeniyle ekonomi yönetimini makamında topladı . Doların milyon 600 bin sınırına dayanması , borsadaki düşüş ve faizlerin yüzde 60 düzeyine çıkması hükümeti harekete geçirdi . Gül , ekonomi yönetimini oluşturan bakan ve üst düzey bürokratları dün saat 11. Yapılan toplantıya Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , Devlet Bakanı Ali Babacan , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , DPT Müsteşarı Ahmet Tıktık , Hazine Müsteşarı Faik Öztrak ve Merkez Bankası Süreyya Serdengeçti katıldı . Toplantı sonrasında açıklama yapan Şener , Bakanlar Kurulu'nun gündeminde yer alan ekonomik konuların ön çalışmasını yaptıklarını belirterek , " 1005 yılı bütçe hazırlıkları , faiz dışı fazla hedeflerine ilişkin alınan tedbirleri ele aldık " dedi . Hükümetin mali disiplini kararlı şekilde sağlayacağını vurgulayan Şener , gelir artırıcı , gider azaltıcı önlemlere üzerinde görüş alışverişinde bulunduklarını kaydetti . Piyasalardaki dalgalanmalarında toplantıda tartışıldığını dile getiren Şener , " Zaman zaman ekonomik gelişmelerde bu ve buna benzer ani gelişmeler ortaya çıkabilir . Olağan karşılanmalı . Hükümet ekonomik hedeflerini gerçekleştirmede kararlıdır . IMF'ye sunulacak niyet mektubunun alt yapısını oluşturan konular da ele alındı " dedi . Sanayi ve Ticaret Bakanlığı , cami ve lokaller aracılığıyla gurbetçi vatandaşlardan para toplayan ve iflasını " bir bardak su için " diye duyuran Endüstri Holding ile ilgili inceleme başlattı . Bakanlık müfettişlerinin , holdingin gerçek ortaklarını tespit etmeye çalıştığı bildirildi . Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun , konuyla ilgili yaptığı yazılı açıklamada , holdingin hesap ve işlemlerinin , bakanlık müfettişlerince incelemeye alındığını kaydetti . Coşkun , merkezi Konya'da bulunan Endüstri Holding'in , gerçek ortaklık yapısının ve hak sahiplerinin tespit edilmesi , mal varlıklarının durumu , şirket ortaklarının hak ve menfaatlerinin korunabilmesini teminen , bakanlık müfettişlerince incelemeye alındığını bildirdi . SPK yargı yoluna başvurdu Sermaye Piyasası Kurulu ( SPK ) da Endüstri Holding ortaklarının ve para yatıran kişilerin haklarının korunması amacıyla başvuruların mevzuat çerçevesinde değerlendirildiğini , gerekli denetimlerin yapıldığını , denetim sonuçlarına göre gerekli işlemlerin tesis edildiğini ve yargı yollarına başvurulduğunu açıkladı . TBMM Genel Kurulu'nda , Cumhurbaşkanı Sezer tarafından bazı maddeleri veto edilen " mali milat ile nereden buldun " uygulamasını kaldıran yasa , bazı maddelerin yürürlük tarihi değiştirilerek kabul edildi . AKP'lilerin oyları ile kabul edilen yasa ile Ocak'tan itibaren yürürlükten kalkan özel işlem ve iletişim vergileri , yasanın yayımlandığı tarihten sonra yeniden uygulanacak . Bilindiği gibi yeni yasa ile gelirin tanımı değiştirilerek 1998 düzenlemesi öncesindeki şekline dönüştürülüyor . Böylece , 1998'de getirilen , ancak uygulaması 1999 yılında 1005 başına ertelenen ve bugüne kadar uygulama alanı bulamayan nereden buldun düzenlemesi tümden kaldırılıyor . Maliye Bakanı Kemal Unakıtan yasayı savunurken , " Halktan Deli Dumrul gibi vergi alınamaz . Bu servet beyannamesinden de kötü bir şey . Servet vergisinde iki yılın farkı alınıyor vergi olarak salınıyordu . Burada iki yılın da değil , ne zaman bulduysan " dedi . İkinci veto olanağı Meclis yasayı ikinci kez kabul ederken , Cumhurbaşkanı Sezer'in veto ettiği yasanın Özel İşlem ve Özel İletişim Vergileri'nin yürürlük tarihleri değiştirildi . Buna göre Özel İşlem ve Özel İletişim vergileri , verginin geriye yürümezliği ilkesi nedeniyle , yasanın yürürlüğe girmesiyle işlemeye başlayacak . Sezer'in veto ettiği yasada yürürlük tarihi Ocak 1005 olarak belirlenmişti . Yürürlük maddesinin değiştirilmesi nedeniyle Cumhurbaşkanı Sezer'in yasayı yeniden veto etme olanağı doğdu . Çalışanlar , hükümetin zorunlu tasarruf ödeme planını protesto için dün yurt genelinde AKP il binalarının önüne siyah çelenk koydu . Polis barikatı kurulan AKP Genel Merkezi önüne de çelenk konulurken , KESK Başkanı Sami Evren , ödeme takvimi yeniden düzenlenmezse iş bırakma eylemi yapacaklarını söyledi . Evren , " Nemalarımızı hemen ödeyin . Aynayı kendinize tutarsanız kaynak bulursunuz . AKP nemalarımızı gasp etmek için mi iktidara geldi ? " dedi . Nemada imkânları zorla talimatı AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın zorunlu tasarruf ödeme planı ve asgari ücrette " iyileştirme için imkanları zorlayın " talimatı üzerine yeni bir arayış başladı . Plan ve Bütçe Komisyonu , Erdoğan'ın talimatı üzerine ödeme planına ilişkin yasa tasarısının görüşmelerini belirsiz bir tarihe erteledi . Komisyon bu hafta perşembe günkü toplantı gündemine vergi barışı tasarısını aldı . Bilindiği üzere zorunlu tasarruf hesabında biriken tasarrufların anaparasının bu yılın ikinci yarısında , nemaların ise bir sonraki yıldan itibaren 1006'ye kadar ödeneceğini açıklamıştı . Dışbank , Girişimci Destek Kredisi'nden Adana Ticaret Odası ( ATO ) üyelerinin de yararlanması amacıyla protokol imzaladı . Anlaşma uyarınca Küçük ve Orta Boy İşletmelere ( KOBİ ) 14 aya kadar vadeli , sabit faizli ve esnek ödemeli ticari kredinin yanı sıra , gayrinakdi teminat mektubu kredisi olanağı da sunuldu . Dışbank , KOBİ'lere milyardan 50 milyara kadar kredi sağlayacak . İş Bankası , kredi kartları temerrüt faizi uygulamalarının 15 yıldır değişmediğini , temerrüt faizinin 1990'dan bu yana cari faizin yüzde 15 fazlası olduğunu bildirdi . Kredi kartı akdi faizinin aylık yüzde 6. Silah denetçilerinin 16 Ocak'ta Birleşmiş Milletler'e ( BM ) sunacağı rapor öncesinde Irak'a yönelik operasyon hazırlıklarını tamamlamak isteyen ABD İngiltere koalisyonu , Türkiye'ye karşı diplomatik baskısını artırdı . İngiltere Savunma Bakanı Geoffrey Hoon , dün Ankara'daki temaslarında , Türkiye'nin kararını netleştirmesini istedi . Hoon ve İngiltere Genelkurmay Başkan Yardımcısı Korgeneral Anthony Pigott , ilk olarak Anıtkabir'i ziyaret etti . Hoon başkanlığındaki heyet , sırasıyla Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül , Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök , Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal ve Başbakan Abdullah Gül ile görüştü . TAKVİMİNİZ BİZE UYMAZ Hoon , Türkiye'nin Irak'a ilişkin politikasını 16 Ocak'ta açıklanacak BM raporuna göre oluşturduğuna işaret ederek , " Takviminiz bize uymuyor " mesajı verdi . İngiliz Bakan , Irak'ın yeniden yapılandırılmasında Türkiye ile hareket etmek istediklerini belirtirken , Ankara'nın koalisyona dahil olması talebini yineledi . Hoon , harekâtın Kuzey Cephesi'ne ilişkin kararının 16 Ocak'tan önce oluşturulacağını ve Türkiye'nin bu tarihe kadar karar vermesi gerektiğini belirtti . Türkiye'nin koalisyona dahil olmaması durumunda Irak'ın geleceği üzerindeki etkinliğinin ve söz hakkının azalacağını savunan Hoon , " Ne kadar gecikirsek kadar ucundan tutacaksınız " dedi . Hoon , " Sorunun çözümü Saddam Hüseyin'de . ABD'nin kararlılığını kabul etmek zorunda . . . Aksi halde buna kendilerini zorlayacak önlemlere başvurmak zorunda kalacağız " diye konuştu . KUZEYDEN YIĞINAK ŞART CNN Türk'te yayımlanan Manşet programında Mehmet Ali Birand'ın sorularını yanıtlayan Hoon , silah denetçilerinin çalışmalarını sağlıklı biçimde yapabilmesi için Bağdat'a yönelik diplomatik ve askeri baskıların sürdürülmesi gerektiğini söyledi . " Saddam'a yönelik güç tehdidi elimizde olmalı " diyen İngiliz bakan , bunun için kuzeyden askeri yığınak yapılması gerektiğine işaret etti . Irak Kürdistan Demokrat Partisi ( IKDP ) lideri Mesud Barzani , daha önce iki kez farklı nedenlerle ertelediği Türkiye ziyaretini sonunda gerçekleştirdi . Yaptığı açıklamalarla gerginlik yaratan Barzani'nin , Dışişleri yetkililerinin ardından Başbakan Abdullah Gül'le görüşeceği kaydedildi . Esenboğa Havaalanı'nda gazetecilerin sorularını yanıtlamayan Barzani'nin ziyareti , olası Irak operasyonu ve Kuzey Irak'a ilişkin gelişmeler nedeniyle ayrı bir önem taşıyor . Ankara ziyaretini , daha önce sağlık nedenleri ve Gül'ün Ortadoğu ziyareti nedeniyle iki kez erteleyen Barzani , Türkiye'ye son olarak Mayıs 1001'de geldi . Bu tarihten sonra , özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri'ne yönelik açıklamalarıyla tepki çeken Barzani'nin , bugün Dışişleri Bakanlığı üst düzey yetkilileriyle bir araya geleceği ifade edildi . Genelkurmay Başkanlığı'na ulaşan istihbarat ve analizlere göre , Saddam rejiminin elinde Türkiye'ye yönelebilecek , 11 15 adet stratejik sayıda kimyasal ve biyolojik başlık takılabilen balistik füze var . Askeri strateji uzmanları , olası operasyonda özellikle Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki yerleşim birimlerinin tehlike altında olduğunu belirtti . MENZİLİ 650 KİLOMETRE TBMM Dışişleri Komisyonu'na Genelkurmay Başkanlığı yetkililerince verilen brifingde söz konusu tehdidin yönelebileceği kent sayısının 10'yi bulduğu kaydedildi . Adana Elazığ Hâkkari yayındaki hedefleri vurabileceği belirtilen füzelerin , 1996'da kayıtları Bağdat tarafından kanıtlanamayan silahlardan oluştuğu kaydedildi . Bağdat yönetiminin elinde olduğu bildirilen balistik füzelerin menzilinin ise 650 ve 600 kilometreyi bulduğu ifade edildi . SADDAM İMHA ETMEDİ Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in , 1991'de BM 686 No'lu kararına göre elindeki 150 kilometrenin üstündeki balistik füzeleri , kimyasal silah tesislerini ve silah başlıklarını imha etmesi gerekiyordu . Ancak Bağdat yönetimi , 1996'da 16 uzun menzilli füzenin kayıtlarını UNSCOM ( BM Silah Denetçileri ) yetkililerine veremedi . Bu füzelerin imha edildiğine ilişkin sağlıklı delillere ulaşamayan silah denetçilerinin hazırladıkları raporlarda ve istihbarat çalışmalarında da sağlıklı bilgilere ulaşılamadı . ABD'nin olası Irak operasyonu öncesi Türk Silahlı Kuvvetleri , muhtemel bir savaş ve göç dalgası için hazırlıklarını sürdürüyor . Olası bir göç dalgası karşısında alınacak tedbirler de , sivil kurumlar tarafından gözden geçiriliyor . Son olarak 15 gün önce sınıra yapılan askeri sevkiyattan sonra dün de 14 karayolunda yeniden askeri hareketlilik gözlendi . Sınıra giden askeri araçlar , konvoydaki cipler ve sınıra yakın birliklerde konuşlanan tanklar dikkati çekerken , bu birliklerin çevresine de havan topları yerleştirildi . Sınır ötesinde oluşturulacak 18 insani destek toplama merkezinin sorumluluğu da , eski OHAL Valisi Gökhan Aydıner'e verildi . ABD'nin Türkiye'deki üs ve limanlarda yapacağı incelemelere ilişkin uygulama esaslarını belirleyecek mutabakat metin imza aşamasına geldi . Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yusuf Buluç , haftalık basın toplantısında , ABD'nin olası Irak operasyonu hazırlığı çerçevesinde Türkiye'ye resmi olarak ilettiği talepler arasında , kullanılması söz konusu olabilecek üs ve limanlarda bir keşif yapılması ihtiyacının yer aldığını resmen açıkladı . Konuyla ilgili ilke onayının verildiğini belirten Buluç , " Uygulama esaslarına ilişkin belge olgun bir aşamaya geldi " dedi . Buluç , verilecek iznin ve imzalanacak belgenin üs incelemeyle sınırlı olacağını da vurguladı . Erzurum Kızılay Bölge Başkanlığı , olası Irak operasyonuna hazırlık amacıyla depolarını doldurdu . Dumlu Beldesi'ndeki altı depoda , çadır , battaniye , giyecek ve mutfak eşyası stoklandığını kaydeden Kızılay Şube Başkanı Mithat Turgutcan , olası bir savaşta Erzurum'daki bu deponun Van'a takviye görevi yapacağını söyledi . Turgutcan , " Depolarımızda her şey var . Gönlümüz olmamasından yana ama , savaş çıkacakmış gibi hazırlık yaptık " dedi . Turgutcan , şehirde bir de kriz masası kurulduğunu sözlerine ekledi . Türkiye Barolar Birliği'nin ( TBB ) ABD'nin olası Irak operasyonuna ilişkin kaleme aldığı " Savaşa Hayır " bildirisinde " Türkiye'nin , petrol ve silah tekellerine kurban edilecek tek bir evladı , harcanacak tek bir kuruşu yoktur " denildi . Ankara Adliye Sarayı önünde yaklaşık 100 avukatın katılımıyla okunan bildiride , " savaş karşılığı maliyet analizleri ve pazarlığı yapılmasının onur kırıcı olduğu ve bu noktada politik körlüğün ihanet çizgisine yaklaştığı " ifade edildi . ABD'nin , savaşla birlikte bölgede kalıcı olmayı planladığı coğrafyadan bir bölümünün de Türkiye toprakları olduğu savunulan bildiride , bu durumun Türk topraklarını savaş alanı , Türk insanını da hedef durumuna getireceği kaydedildi . Deneyimli magazin gazetecisi , Milliyet Magazin Servisi'nin eski şefi Haluk Aktar , gözyaşları arasında son yolculuğuna uğurlandı . 55 yaşında vefat eden Aktar , Şişli Camii'nde ikindi namazının ardından kılınan cenaze namazından sonra Feriköy Mezarlığı'nda toprağa verildi . Hukuk Fakültesi mezunu olan Aktar , gazeteciliğe Dünya Gazetesi'nde başladı . Gelişim Yayınları ve Tele Magazin'de çalıştı . Aktar , 1985 1996 yılları arasında da Milliyet'te magazin editörü ve magazin servisi şefi olarak görev yaptı . Evli ve 16 yaşında Zeynep adlı bir kız babası olan Aktar , yıldır kanser rahatsızlığı nedeniyle tedavi görüyordu . Sanatçılar ne dedi ? Türkân Şoray : Haluk Aktar , magazin dünyasında tanıdığım en efendi , en saygılı , işini en iyi yapan gazetecilerden biriydi . Aramızda gazeteci sanatçı ilişkisinin yanı sıra dostluk duygusu da gelişmişti . Gerçekten çok üzgünüm . Emel Sayın : Rahatsızlığı sırasında kendisine geçmiş olsun dilemiştim , kaderde çok geçmeden ailesine başsağlığı dilemek de varmış . Sezen Cumhur Önal : " Türk müzik dünyası önemli bir gazeteci dostunu kaybetti . Yılları beraber eskittik . Çok üzüldüm , dürüst ve ilkeli bir dostumu kaybetmenin derin hüznünü yaşıyorum . " Sert , anlaşması zordur . Hırslıdır . En tepeye ulaşmak ister . Fırsatları kaçırmaz . Ama ağır hatalar ve yanlış hesaplar yapabilir . İnisiyatif sahibi , özgürlük duygusu gelişmiştir . Pes etmez . İşkoliktir . Günün sonunda stresini atamaz . Düşmanına tepki gösteremez . Sayılar ve Gezegenler : sayısı ve Mars yönetir . Güçlü ve etkilidir . Mars zorlayıcı ve saldırgandır . Erkek enerjisini simgeler . Onları Oğlak burcunu yöneten Satürn renklendirebilir . Çok ciddi mizaçlıdır . Sağlık : Stres , baş ağrısı , kas spazmı çekebilir . Enfeksiyonlara karşı dirençsizdir . Uyku problemi yaşar . Sağlığı için dinlenmeli , eğlenmeye zaman ayırmalıdır . Düzenli tatil yapmalıdır . İştah açıcı ve taze gıdalar yemelidir . Öneriler : Oynayan çocukları izleyin . Onlardan bir şeyler öğrenin . Hırslarınızın sizi ele geçirmesine izin vermeyin . Önerilere açık olun , söylenenleri ciddiye alın . Güçlü yanları : Esnek , amacı olan , becerikli . Güçsüz yanları : Kontrolcü , değişmez , stresli . . Günün sözü : Olgun olmak şakacı olmaya engel değildir . Bugün doğanlar : Amerikan eski başkanı Richard Nixon , Fransız felsefeci Simone de Beauvoir , şarkıcı Joan Baez , besteci Hamamizade Derviş İsmail Dede Efendi . Bu yıl sizi ne bekliyor ? : 1005 çok hızlı hareket edip yeni başlangıçlar yapmak zorunda kalacağınız bir dönem olacak . Genelkurmay Başkanı Org . Hilmi Özkök , Başbakan Abdullah Gül'ün irticai faaliyetlere katılanların TSK'dan ihracına ilişkin YAŞ kararlarına muhalefet şerhi koymasının irticai çevrelere cesaret verdiğini açıkladı . Genelkurmay Başkanlığı'nın Gazi Orduevi'nde basın mensuplarına verdiği resepsiyona katılan Org . Özkök türban ve YAŞ konusunda muhtıra niteliğinde açıklamalarda bulundu . ÖZKÖK'TEN MESAJLAR TÜRBAN UYARISI : Türkiye Cumhuriyeti'nin laik , demokratik ve üniter yapısı , Atatürk ilke ve inkılapları konularında taviz vermemiz asla mümkün değildir . Esasen bunlar Anayasamızda yer alan hükümlerdir . Herkesin dini inancına ve bunları özel yaşamlarında ifade etme tarzını saygı duyarız . Ancak özellikle türbanın mevzuata , Anayasa Mahkemesi ve Danıştay kararlarına aykırı olarak siyasi bir dayatma ve Cumhuriyet geleneklerini aşındırma sembol ve eylemi olarak kullanılmasını hoş görmemiz beklenmemelidir . YAŞ : Bu müstesna bir olaydır . Bir anayasa maddesinin uygulanma istemine muhalefet şerhi koymak , idarenin kanunların uygulanmasını sağlama sorumluluğu ile çelişmiştir ve kanımca bu nedenle yasal dayanaktan yoksundur . Bu konudaki farklı düşüncenin ifade edileceği yer ve durum YAŞ olmamalıydı . Bu istisnai durum şüphesiz irticai faaliyetlere bulaşanlara cesaret vermiştir . DIŞ SORUNLAR : ACI SARMAL ACI SARMAL : Cumhuriyet tarihinin en büyük sorunlarıyla yüz yüzeyiz . AB'ye girme gayretleri , Kıbrıs müzakereleri , Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin AB'ye girme yolundaki dönüşü olmayan noktayı geçmiş olması , özellikle bu dönemde politikalara en büyük desteği vermesi gereken ekonominin zaafiyet ve kırılganlığı , global terörizm ve ABD'nın muhtemel Irak harekatı birbiriyle ilişkili , acı verici bir sarmala dönüştü . Bütün bu meseleler uygulanacak politikalarla çözümlenebilecektir . Ancak , politikalarımız desteğini maalesef ekonomiden çok silahlı kuvvetlerden almak zorunda kalıyor . Bu sıkıntılı dönemde TSK'nın medya tarafından desteklenmesi gerekir . SAVAŞI DEĞİŞTİREBİLİRİZ IRAK MUSUL : Irak'ın egemenliği , toprak bütünlüğü , politik birliği esastır . Petrol kaynakları bütün Irak halkının müşterek malıdır ve Irak merkezi otoritesinin kontrolünde kalmalıdır . Barış gayretleri sonuna kadar sürdürülmelidir . ABD Irak'a müdahale ederse , Türkiye bundan ekonomik , politik ve sosyal yönden çok etkilenecektir . İç ve dış güvenliğimiz tehlikeye girecektir . Bu etkilenmenin parametreleri , müdahaleye kadar geçecek zaman , savaşın süresi , savaşın sonunda doğacak olan durumdur . Türkiye bu parametrelerin boyutunu değiştirebilecek imkan , kabiliyet ve konumda olan çok önemli bir ülkedir . YIĞINAK YOK : Türkiye'de hiçbir kurumun " Irak ile biz de savaşalım " düşüncesinde olduğunu duymadım . Göçün önlenmesi ve insani yardım harekâtının Kuzey Irak'ta yapılması dikkate alınmalıdır . Ne Irak içine ne de yakınına bir yığınak yapılmıştır . ANADOLU'YA HAPSOLURUZ KIBRIS : Kıbrıs'ta düşman bir güç bulunursa , bu güç Güney ve Güneydoğu Anadolu'yu etkiler . Türkiye'nin güvenliğini tehdit eden ve güvenlik ihtiyacını sağlamayan bir çözüm önerisi başarı vaat etmez . Böyle bir çözümle , " Türkün Anadolu'ya hapsedilme süreci " hemen hemen tamamlanmış olacaktır . TSK ADINI KULLANANLARA DİKKAT Özkök'ün konuşmasında " işlerini yürütmek , kendine önem atfedilmesini sağlamak ya da kurumumuzu yıpratmak için birçok kişi TSK'nın adını kullanmak çabasındadır " uyarısında bulunması dikkat çekti . Bu gibi kişilerin kendilerine bildirilmesini istediklerini aktaran Özkök ciddi buldukları hakkında detaylı inceleme ve işlem yaptıklarını bildirdi . 18 Şubat sürüyor Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök , açıklamasından sonra kendisine yöneltilen sorulara da şu yanıtları verdi : 18 Şubat devam ediyor mu ? 18 Şubat irticaya karşı dönemde alınan önlemlerdir . İrticai tehdit devamlı sırtımızda . Tehdit devam ettiğine göre sorunuz cevaplanıyor . Sebep değişmeden sonuç değişmez . Ramazan Toprak'la ilgili rahatsızlık ilettiniz mi ? Bildirilmiş olabilir . ABD'nin kuzeyden cephe ısrarını nasıl değerlendiriyorsunuz ? Bunun askeri yönü var , siyasi yönü var . Ayrı ayrı değerlendirilmesi gerekir . Askeri açıdan Irak gibi bir ülkeye girilmesi söz konusuysa , birkaç cepheden olması süreci kısaltır . Ama bunlar siyasi karar gerektirir . 80 bin askere evet diyecek misiniz ? Siyasi karar gerektirir . Bütün makamlarla irtibatımız sürüyor . Hiçbir ülke savaş istemez . ABD de istemez . Biz de savaş olmasın diye uğraşıyoruz . Org . Özkök Musul Kerkük sorununa ilişkin olarak Genelkurmay'ın da inceleme yaptığını açıkladı . Özkök , İngiltere'nin de ABD gibi Kuzey Irak'a konuşlanmak istediğinin hatırlatılması üzerine , " Tarih politik kararları etkiler " yanıtını verdi . Asker kışladan çıkamaz Genelkurmay İkinci Başkanı Org . Yaşar Büyükanıt da " Kıbrıs konusunda bugüne kadar kim Türkiye'ye iyilik yapmış ? Annan planı kabul edilirse , adadaki Türk askeri kışladan çıkarken izin ister duruma düşecek . Belgenin Rumlarla birlikte hazırlandığı izlenimi edindim . Kıbrıs halkı Sayın Denktaş'a yüzde 61 oranında destek çıkıyor " dedi . Kafası atarsa , füze sallar Org . Büyükanıt , " Saddam'ın elinde kitle imha silahlarının bulunduğu yönünde tespitler var . Gece kafası atar , bir sabah kalkar , bir tane sallar " dedi . Org . Özkök'ün şapka inadı . . . Akreditasyonu bulunmayan kuruluşların temsilcileri gecede yer almadı . Özkök , konunun cumhuriyetin temel prensipleri çerçevesinde ele alındığını kaydederek , " Olay kurumsaldır , bireysel değildir . Eğer medya kuruluşlarında , yazar ve yorumcularında olumlu yönde bir değişim görürsek , bizim de listemizi gözden geçireceğimiz doğaldır " dedi . Takımı programının yapımcısı gazeteci Savaş Ay , Org . Özkök'e " Takımı " yazılı şapkasını hediye etti . Ay'ın tüm ısrarlarına rağmen Özkök şapkayı takmayı kibarca reddetti . Org . Yaşar Büyükanıt , Özkök'ün ayrılmasının ardından yiyecek bir şeyler istedi , ancak gazetecilerin soru yağmuruna devam etmesi üzerine bir şey yiyemeden geceden ayrıldı . Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'a eski hükümetleri ve liderleri şikâyet etti . Başta . Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olmak üzere Türkiye'deki bütün siyasilerin yakın ilgi gösterdiği Aliyev , Bakü'deki görüşmede Erdoğan'a " Sizin liderleriniz , geçmişte bizimle zıt düşmek için her şeyi yaptılar " diye şikâyette bulundu . Erdoğan ise , " Onlar geçmişte kaldı . Biz şimdi bardağın dolu tarafına bakalım . Her şey daha iyi olacak " karşılığını verdi . Erdoğan ile Aliyev , Bakü Tiflis Ceyhan petrol boru hattı projesinin hızlandırılması konusunda mutabakata vardı . Erdoğan'ın projenin 1005'ten önce bitirilmesini istemesi üzerine Aliyev , bakanlarına , " Erdoğan çok haklı , 1005 çok geç . Bunu hızlandıralım " talimatı verdi . Erdoğan , " İşbirliği yaparak ticaret hacmimizi artırmamız lazım . İşbirliği lafta kalmasın . Bizim iktidarımızda bunun kalmaması için çalışacağız " dedi . eliyoruz , açın kucağınızı Aliyev , Ermenistan yaklaşımı nedeniyle Erdoğan'a teşekkür ederken , Türk işadamlarının Azerbaycan'a daha çok gelmesini istedi . Erdoğan da Aliyev'e " İşadamlarımız da bunu istiyor . Geliyoruz , açın kucağınızı " karşılığını verirken , Aliyev de " Bizim kucağımız Türk işadamlarına sonuna kadar açık . Kollarımı açıyorum , gelin " diye konuştu . Erdoğan görüşmede , Aliyev'e altın işlemeli çini vazo , Aliyev de günde altı defa renk değiştiğine inanılan ünlü " Yılan Dağı'nın " resmedildiği yağlı boya tablo hediye etti . Kanadoğlu havayı bulandırıyor AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nun Siirt seçimlerine ilişkin görüşlerini değerlendirirken , " Havayı bulandırıyor " dedi . TRT Bakü bürosunu ziyareti sırasında Kanadoğlu'nun açıklamalarıyla ilgili soruları yanıtlayan Erdoğan , bu açıklamaların kişisel değerlendirmelerden öte bir anlam ifade etmeyeceğini söyledi . YSK Başkanı Tufan Algan ve AKP yetkililerinin gerekli açıklamayı yaptığını , akademisyenlerin de konuyu uzun uzun değerlendirdiğini anımsatan Erdoğan , " Olumlu ve olumsuz konuşanlar da var . Daha hiçbir şey belli olmadan bu tür ifadeler kullanmak havayı bulandırma çabasının ötesinde bir anlam taşımaz " dedi . Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Tufan Algan , Mart'ta yenilenecek Siirt seçimlerine katılacak partilerin listelerinde ölüm , istifa veya kesinleşmiş mahkûmiyet kararlarıyla seçilme yeterliliklerini kaybedenlerin yerine yeni adaylar belirlenebileceğini söyledi . Algan böylece , AKP lideri Tayyip Erdoğan'ın adaylığına yeşil ışık yakarken , tutuklu bulunan Fadıl Akgündüz'ün aday olamayacağı sinyalini verdi . Algan , dünkü basın toplantısında , soruları yanıtladı . Kasım'dan sonra yapılan ve Erdoğan'a seçilme yeterliliği kazandıran Anayasa değişikliklerinin dikkate alınıp alınmayacağı sorusu üzerine Algan şunları söyledi : " Seçim öncesinin mi , yoksa seçimden sonra ortaya çıkan mevzuatın mı uygulanacağına , seçim takvimine göre , itirazlar yapıldığında karar verilir . Kanunların uygulama sistemi esas alınarak , hukuka uygun yapılandırma oluşturulacaktır . " TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın türbanı nedeniyle tartışmalara neden olan eşi Münevver Arınç , gelecek hafta milletvekili eşlerine TBMM'de davet verecek . Böylece Arınç Kıbrıs gezisi için havalanırken , eşi de ilk kez TBMM'deki resmi bir davette ev sahipliği yapacak . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i uğurlama törenine katılarak türban tartışması başlatan Münevver Arınç'ın , milletvekili eşlerine 15 Ocak Pazartesi günü için gönderdiği çay davetiyesindeki TBMM ambleminin hemen altında , " Münevver Arınç " adıyla başlayan kısa bir metin yer aldı . Davetiyede , " milletvekili eşleri onuruna vereceği tanışma çayına teşriflerinizi rica eder " denildi . Münevver Arınç , " Daha önce meclis başkanı eşleri tarafından yapılan , gelenekselleşmiş bir davet . Bazen konutta , bazen Meclis'te düzenlenmiş . Daha çok parça parça , 15 50 kişilik gruplar davet ediliyormuş . Biz tümünü birden ağırlayıp bir seferde tanışma toplantısını tamamlamayı uygun gördük " dedi . Devlet Hava Meydanları İşletmesi ( DHMİ ) Genel Müdürü Mahmut Tekin'e yarın başlayacak olan hac seferleriyle ilgili geçmiş dönemlerde örneği olmayan bir talimat veren Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım , hacı adaylarını teşvik etmek amacıyla 10 Ocak günü Esenboğa Havaalanı'nda resmi tören düzenlenmesini istedi . DHMİ ve Esenboğa Havaalanı yetkilileri ise hacı adaylarına yardımcı olunması ve kolaylık sağlanması konusunda her dönem talimat verildiğini , ancak ilk kez resmi tören düzenleyeceklerini ifade etti . YILDIRIM DA KATILACAK Yetkililer , geçtiğimiz yıllarda bazı hac dönemlerinde Diyanet İşleri Başkanlığı'nın " hacı uğurlama merasimi " yaptığını ama bunun DHİM'nin resmi töreni olmadığını da dile getirdi . Yurtdışı hatlara ayrılmış terminalinde saat 16. Törene sivil havacılık sektörü ile yerli ve yabancı havayolları temsilcileri de davet edildi . EK SEFER YAPILABİLİR Türk Hava Yolları'nın ( THY ) çoğunluğunu Cidde'ye düzenlediği hacca gidiş seferlerini Şubat'a kadar sürdüreceği , dönüş seferlerini ise 14 Şubat'ta başlatacağı kaydedildi . THY'nin artan talepleri karşılamak üzere ek seferler düzenleyebileceği , şu anda toplam 494 sefer planlandığı bildirildi . Diyanet İşleri Başkanlığı'nın verilerine göre , geçen yıl Türkiye'den toplam 50 bin 656 kişi hacı oldu . Diyanet İşleri Başkanlığı'nın aracılığıyla yurtdışından bin 81 kişi de hac yolculuğu yaptı . Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yusuf Buluç , " Annan planı müzakere edilirken şimdiye kadar izlediğimiz tutuma bazı yeni ayarlamalar getirme ihtiyacı vardır . Bütün ilgili kurumların katkısını almak suretiyle böyle bir ayarlama yapılmıştır , yapılacaktır " dedi . TBMM Dışişleri Komisyonu üyelerine verilen brifingde " Kıbrıs'ta entegrasyon politikamız artık bitti " açıklamasının ardından , Türkiye'nin Kıbrıs politikasında " ayarlama yapacağı " dün resmen açıklandı . Buluç , haftalık basın toplantısında , " Kıbrıs'ta politika değişikliği var mı ? " sorusu üzerine şunları söyledi : " Kofi Annan'ın çözüm planının ortaya konulmasıyla Kıbrıs sorununa barışçı yolla çözüm bulunması sürecine yeni ve önemli bir unsur eklendi . Bu önemli unsurun gereklerini göz önüne alan bir politika düzeltmesi ihtiyacı vardır . Bu düzeltmenin gerekleri de yerine getiriliyor . " Buluç , yeni politikanın ayrıntılarıyla ilgili soruya da " Annan planı müzakere edilirken şimdiye kadar izlediğimiz tutuma bazı yeni ayarlamalar getirme ihtiyacı vardır . Bütün ilgili kurumların katkısını almak suretiyle böyle bir ayarlama yapılmıştır , yapılacaktır " yanıtını verdi . Buluç , " Kıbrıs'daki ayarlamalarla Denktaş'tan vaz mı geçiliyor ? " sorusu üzerine de " Denktaş'ın başmüzakereci statüsü devam edecek . Türk halkının çıkarına olan kararların alınmasını sağlamak bizim için önemlidir " diye konuştu . Ada'ya heyet gitti Kıbrıs konusunda tarafların önünde bir takvim olduğunu kaydeden Buluç , " Müzakereleri olabildiğince bu takvim çerçevesinde yürütmeyle ilgili çalışmalarımız devam etmektedir " şeklinde konuştu . Buluç , Annan planı için masaya oturacak Denktaş'a da üst düzey bir Dışişleri heyetinin gönderildiğini bildirdi . Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Baki İlkin başkanlığındaki heyetin Türkiye'nin plana ilişkin ayrıntılı değerlendirmelerini ve önerilerini götürdükleri kaydedildi . Edinilen bilgilere göre , Ankara'nın yeni Kıbrıs politikasının en önemli unsuru eski Başbakan Bülent Ecevit döneminde ön plana çıkan " Rumlar AB'ye girerse , Kıbrıs'ı ilhak ederiz " söyleminden vazgeçilmesi . Türkiye bundan sonra " çözümün BM platformundaki görüşmelerle sağlanabileceği ve Annan planının eksiklerine rağmen müzakere edilmesinin gerekliliğini öne çıkaran " bir tavır takınacak . Türkiye ve KKTC'nin yaptığı ortak çalışmalar sonrasında Annan planını 18 Şubat'a kadar ciddi şekilde müzakere edecek olan Denktaş'ın , planın aksayan yönlerine ilişkin somut öneriler getirmesi bekleniyor . Yeni politikanın ilk sinyali ise 10 Ocak'ta Ankara'ya gelecek BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro de Soto'ya verilecek . 1964 Kıbrıs Barış Harekâtı'na imzasını atan DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit , bu hafta sonu İstanbul Abdi İpekçi Spor Salonu'nda " ulusal birlik " toplantısı düzenleyecek . Ecevit , " Kıbrıs'ta barış isteyen ve Kıbrıs Türkü'nün özgürlüğünü gözeten tüm yurttaşları " pazar günü saat 15. " Yalnız Türk ve KKTC bayraklarının " asılacağı toplantıda , Ecevit , bir konuşma yapacak . ANAP Genel Başkan adayı Ali Talip Özdemir , partisinin İstanbul delegeleriyle Maslak Princess Otel'de bir araya geldi . ANAP'ın Kasım'da kendisine yakışmayan bir yenilgi aldığını belirten Özdemir , partisinin vatandaştan koptuğunu belirterek , " Uyuyan devi , bir marka olan ANAP'ı uyandıracağız . Ayağa kaldıracağız " dedi . Kendisini " Özal'ın çırağı " olarak nitelendiren Özdemir , seçilmesi durumunda genel başkan yardımcılarından birinin mutlaka kadın olacağını ifade ederek , gençlik kolları başkanının da MKYK'da yer alacağını bildirdi . Doğan Medya Grubu Yayın Konseyi , dün aralarına katılan yeni üyeleriyle toplandı . Doğan Medya Grubu Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ , Grup Başkan Yardımcısı ve Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök , Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mehmet . Yılmaz , aktif icra görevinde bulunduklarından , Konsey'den ayrılmaları konusunda öneri getirdiler . Konsey üyeleri , bu görüşü uygun bularak , oybirliğiyle öneriyi kabul etti . Kendilerine ayrıca Konsey'in çalışmalarına yaptıkları katkılar nedeniyle teşekkür edildi . Konsey , basında temel ilkeleri savunan düşünceyi kurumsallaştırmak amacıyla , dışarıdan , konularında uzman , toplumun gözünde saygınlık kazanmış , alanlarında tanınmış kişileri davet etti . Bu anlayış içinde , UEFA Asbaşkanı Şenes Erzik , Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Anayasa Hukukçusu Prof . Dr . Ergun Özbudun , eski Londra Büyükelçisi Özdem Sanberk ve Galatasaray Üniversitesi Rektörü Prof . Dr . Erdoğan Teziç Doğan Medya Grubu Yayın Konseyi'ne katıldı . Başbakan Abdullah Gül , 1005 bütçesinin ele alındığı Bakanlar Kurulu toplantısının ardından ekonomiyle ilgili bakanlarla birlikte düzenlediği toplantısında 6. Paketin 1. Hani vergi artışı yoktu Hem Maliye Bakanı hem Hazine'den Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan'ın " Yeni vergi ya da vergi artırımı yok " sözüne rağmen , en kolay gelir toplanacak kaleminde yine vergi artışı oldu . İçki ve sigarada ÖTV'nin artırılmasına ilişkin kararnameyle bu ürünlerin fiyatı yüzde 10 artıyor . Sigarada yüzde 49. Artışa ilişkin Bakanlar Kurulu kararı Resmi Gazete'de yayımlandı . Başbakan Gül , " Kısa vadeli iyileşmeler çözüm değil . Çözümün uzun vadede geleceğini biliyoruz . Uzun vadeli işler peşindeyiz " derken , faiz dışı fazla hedefinin yüzde 6. Gül , 1005'te hiçbir harcama kaleminin belirlenen ödeneği geçemeyeceğini , geçerse otomatik ödeme sisteminin devreye girmeyeceğini söyledi . 1005'te 55 bin olarak öngörülen personel alımının 55 bine ineceğini belirten Gül , daha önce sınava girmiş 150 bin memur adayıyla ilgili " Herhalde hepsine devlette iş verecek halimiz yok " dedi . Bu yıl alınması öngörülen bin taşıttan vazgeçildiğini kaydeden Gül , vergi barışıyla ilgili olarak da şunları söyledi : Vergide bu son fırsat " Vergi denetimleri etkin hale gelecek . Vergi reformu paketini de bir ay içerisinde hazırlayacağız . Kayıt dışı , kayıt içi olacak . Herkes devlete olan borcunu yerine getirsin . 10 katrilyon liralık bir miktar var . Bunun 1. Biz bunu özel sektörde 18 , kamuda 14 ay taksitle tahsil etmeyi planlıyoruz . Bu yaptığımız son fırsattır , herkes değerlendirsin . Devletin alacağını bırakmayız . " IMF ile sorunumuz yok Gül , IMF ile bir sorun olup olmadığı yönündeki bir soru üzerine , " Aramızda bir güven bunalımı yok . Hiçbir gerginlik söz konusu değil " dedi . Gül , Endüstri Holding'in iflasıyla ilgili soru üzerine , " Bu tip şirketlere , küçük tasarrufları değerlendirdiği için önem veriyoruz . Fakat bu ilişki çok hassastır . Sorumsuzluk olduğu ortadadır . Kesinlikle biz istismara izin vermeyiz " diye konuştu . Gözlük taktı besmele çekti Fotoğraf : ÜMİT BEKTAŞ Ek kaynak paketini açıklarken , masasındaki mikrofonun açık olduğunu fark etmeyen Başbakan Abdullah Gül , sandalyesine otururken besmele çekti . Başbakan Abdullah Gül , basın toplantısına gözlüklü çıktı . Art arda patlayan flaşlar üzerine gülümseyen Gül , " Artık beni gözlüklü göreceksiniz " dedi . Gözlüğünü kullanırken acemiliği dikkati çeken Gül , her gözlük takışında kendisini görüntüleyen foto muhabirlerine gülümsedi . Hazine'den Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan , çalışanların zorunlu tasarruf ödemeleri ile ilgili geliştirilen planı tartışmak üzere , dün yapılan toplantıda , kurulması kararlaştırılan komitenin ödeme takviminin öne alınması konusunu da tartışarak yeni bir plan geliştireceğini söyledi . Zorunlu tasarruflarda , AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın , imkânları zorlayın , takvimi öne çekin talimatı ile başlayan yeni arayışlar kapsamında gerçekleştirilen toplantı hakkında , NTV'ye açıklamalarda bulunan Bakan Babacan , " Sendikacıları dinledik , biz görüşlerimizi anlattık . Bir komite kurduk . Bazı eksikliklerin farkına varıldı . Ödeme planı tekrar gözden geçirilecek . 10. Makro dengeleri bozmadan bir plan geliştirilmeli . Biz anapara için temmuz ağustosta ödeyelim demiştik . Bu tarih biraz daha öne alınabilir mi ona bakacağız . Teknik komite bu konuyu inceleyecek " dedi . Önce nema ödenebilir Toplantıda sendikacıların anapara yerine önce 1005 nemasının ödenmesini önerdiklerini anlatan Babacan , " Bu rakam 1. Bizim önerdiğimiz anapara daha yüksek . Ancak bu konuya da teknik komite karar verecek " diye konuştu . Babacan ilk ödemeden sonra taksit taksit ödenecek kalan kısmın , ödeninceye kadar değer kaybetmemesi için nasıl formül düşünüldüğü sorusuna ise şöyle yanıt verdi : " Geri kalan para reel olarak değerini mutlaka koruyacak . Kanun tasarısında TÜFE öngörüldü ama teknik komitede konuşulacak , bu da değişebilir . " Babacan Hazine planında öngörüldüğü gibi kalan kısmın 1006'ye kadar dört taksit halinde ödenmesi konusunun da komitede netleştirileceğini , farklı ödeme planlarının gündemde olduğunu ancak , çalışanların nakit ödeme yanlısı olmaları nedeniyle bunların üzerinde durulmadığını söyledi . Babacan'ın verdiği bilgiye göre işçi , işveren ve memur sendikaları , Hazine , DPT ve Maliye uzmanlarından oluşan alt komite önümüzdeki salı günü ilk toplantısını yapacak . Dün gerçekleştirilen toplantıya Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , Devlet Bakanı Ali Babacan , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ve bürokratların yanı sıra DİSK , Türk İş , Hak İş ve KESK başkanları da katıldı . Sendikacıların toplantıda önce bu yıl 1005 nemasının ödenmesini , kalan kısmın ise bir yılda , dövize endeksli tahville ödenmesini istedikleri belirtildi . Yeni kaynak paketleri yolda Dün Başbakan Abdullah Gül tarafından açıklanan birinci kaynak paketinden sonra üzerinde çalışılan yeni kaynak paketlerinin de rakamlar netleştikçe açıklanacağını belirten Bakan Babacan , bu konuda şunları söyledi : " İki haftadır 1001 yılı sonundaki gevşemenin sonuçlarının telafisi üzerinde çalışılıyor . Yüzde 6. Mali disiplinin kesin olarak sürdürülmesi gerekiyor . Ek kaynaklar ve israf önleyici tedbirler geliştiriliyor . Diğer tedbirler henüz hesaplama tam bitmediği için açıklanmadı . Ay sonuna kadar rakamlar kesinleştikçe peyderpey açıklanacak . Tasarruf , bütçe hedeflerine uyulması çok önemli . Otomatik ödenek diye bir şey var . Bütçeye yıl başında bir rakam konuyor ama hiç dikkate alınmıyor . 100 konulup 450 trilyon lira harcanıyor . Bu sisteme son veriyoruz . Harcamada hedefi aşan kuruluş Meclis'e hesap verecek . " Hükümetin 10 katrilyon lira kaynak beklentisi ile hazırlandığı Vergi Barışı Projesi , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın da yargılandığı vergi kaçakçılığı suçlarını af kapsamına almakla , Maliye'ye milyarlarca dolar vergi borcu bulunan kumarhane krallarına da kurtuluş kapısı açıyor . Vergi affı ile Kumarhane kralı Ömer Lütfi Topal'ın varisleri ile Sudi Özkan da toplam milyar 618 milyon dolar olarak hesaplanan vergi borçlarına karşılık ancak 150 milyon dolar ödeyecekler . Böylece vergi borçlarının sadece 10'da biri tahsil edilecek ve sadece bu iki isme 1. Vergi affından yararlanacak olan Orhan Aslıtürk , Murat Demirel , Dinç Bilgin gibi isimler de borçlarının yaklaşık 10'da birini ödeyecekler . Vergi alacaklarını tahsil etmek yerine , kaynak diye vergi affına sarılan hükümet , kumarhanecilerin ve diğer vergi kaçakçılarının milyarlarca dolarlık borcunu affetmeye hazırlanırken , bir yandan da içki ve tütünlü mamüllerindeki Özel Tüketim Vergisi'ni artırarak katrilyon 150 trilyon lira gelir elde etme peşine düştü . Topal'ın borcu milyar dolar Maliye Hesap Uzmanları Kurulu'nun 1995 1996 yıllarına ilişkin olarak hazırlanan binlerce sayfa raporla vergi aslı , gecikme faizi ve cezası olarak toplam milyar dolara yakın borcu hesap edilen Ömer Lütfi Topal'ın yakınlarının ödeyeceği verginin 150 milyon doları geçmeyeceği belirtiliyor . İncelemeyi yapan uzmanlardan aldığımız bilgiye göre bazı yıllara ilişkin raporlarla ilgili davalar halen sürerken , bazı yıllar ise mahkemeler tarafından red edildi . Bu nedenle af ile birlikte Topal ailesinin hesap edilen toplam borcunun milyar 850 milyon dolarının tahsil edilemeyeceği belirlendi . Birçok dosyası yargı aşamasında olan Topal ailesinin 1001 yılı sonu itibarıyla kesinleşen vergi borcu ise 100 trilyon lirada kaldı . 100 milyon dolar öderse . . . Karayipler'deki St . Martin Adası'nda yaşayan ve Bulgaristan'da da kumarhaneleri bulunan Sudi Özkan'ın şirketleri üzerinde 1995 1998 yıllarına ilişkin yapılan incelemede , toplam 618 milyon dolar vergi aslı gecikme faizi ve cezası hesaplandı . İncelemeyi yapan uzmanlara göre bu borcun tamamı hakkında tahsil kararı çıksa dahi hükümetin af kapsamında alabileceği toplam para 100 milyon dolar ile sınırlı kalacak . Sudi Özkan'ın 618 milyon dolarlık toplam borcu içinde şirketlerine ait bır kısım borçlar vergi dairelerince kesinleştirildi . Özkanlar Elektronik'in 66 trilyon , Özkanlar Turizm'in 51 trilyon , TGİ Turistik Gazino'nun 15 trilyon , Leisure Investment'in 16 trilyon ve TGİ Deniz Kıyıları'nın 9. Bu arada Özkan'ın yurtdışındaki bazı kumarhanelerini satarak uzun süredir çıkmasını beklediği vergi affından yararlanacağı bildirildi . Jet Fadıl 5. Aftan yararlanması durumunda tahsil edilebilecek tutarın ise 5. Öte yandan 60 trilyon vergi borcu nedeniyle Maliye ile başı dertte olan Dinç Bilgin'in de çıkması için beklediği af sonucunda önemli ölçüde bir yükten kurtulacağı bildirildi . Bilgin'den Maliye'nin alabileceği tutar ise 18 ay vadede trilyonu bulmayacağı belirtiliyor . Zorlu Grubu bankası Denizbank'ın , Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ( Fon ) kapsamında bulunan Erol Atsoy'un eski sahibi olduğu İktisat Bankası'nın Moskova'daki bankasını Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'ndan ( BDDK ) , milyon 100 bin dolara satın aldığı öğrenildi . Daha önce Fon yönetiminde bulunan Tarişbank ve Esbank Viyana'yı da satın alan Denizbank'ın İktisat Moskova'ya talebini olumlu değerlendiren BDDK'nın satışı birkaç gün içinde onaylaması bekleniyor . Denizbank , 50 personeli bulunan ve İktisat Bankası'nın Fon'a alınmasıyla birlikte atıl olan Moskova İktisat Bankası'nı aktif bir konuma getirmeyi hedefliyor . Şu anda 160 şubesi olan Denizbank'ın 151 milyon dolarlık özvarlığı ve konsolide bazda 1. Kartta maksimum güvenlik sağladı Denizbank , kredi kartında dolandırıcılığı önlemede güvenilir bir sistem olan EMV standardına geçen Türkiye'deki ilk banka oldu . Sistem hakkında bilgi veren Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş , tüm bankaların güvenlik açısından 1005 yılına kadar EMV sistemine geçmeleri gerektiğini bildirdi . Ateş , sistemin dışında kalacak bankaların ciddi maliyetlerle karşılaşacaklarını söyledi . Dolandırıcılığın da artık globelleştiğini belirten MasterCard Avrasya Bölgesi Genel Müdürü Özlem İmece ise Türkiye'nin kart sahtekârlığındaki yıllık kaybının 10 15 milyon dolar olduğunu bildirdi . Finans alanında , yatırımcı az risk , orta risk ve yüksek risk alabilme özelliklerine bağlı olarak üç ana kategoriye ayrılıyor . Ancak yatırımcı davranışlarıyla ilgili olarak yapılan sosyolojik ve psikolojik araştırmalar , kararsız , temkinli , araştırmacı veya riskten hoşlanmayan kişilik özelliklerinin alınan finansal kararlarda en az bilgi düzeyi kadar önemli olduğunu gösteriyor . Koç Yatırım'ın Genel Müdürü Belma Öztürkkal , bu kategorilerin de kendi içlerinde risk alabilen veya riskten hoşlanmayan alt bölümlerinin olduğuna dikkat çekiyor . Özellikle deneyimsiz yatırımcının yatırım fonlarını tercih edebileceğini söyleyen Öztürkkal , yatırımcı tiplerine göre bugünlerde oluşturulması rasyonel sayılabilecek portföy seçenekleriyle ilgili sorularımızı yanıtladı . Hazırladığınız tanıtım broşüründe yatırımcıyı belli tiplere ayırmışsınız . Risk alabilen yatırımcının sizin için karakteristik özellikleri neler ? Bu yatırımcı tipleri bizim şimdiye kadar tanıştığımız , gördüğümüz , çalıştığımız yatırımcılarımızdan yola çıkarak kategorik olarak yaptığımız bir tanımlamayı içeriyor . Siz mesela daha farklı bir şekilde sınıflayabilirsiniz . Benim için risk alan yatırımcı , oluşturacağı yatırım planlamasında ana parasının düşmesini de tolere edebilecek bir yatırımcı profilini yansıtıyor . Temkinli yatırımcı nasıl bir yatırım stratejisi belirlemeli ? Temkinli yatırımcıyı , ana parasını korurken , düzenli bir sabit getiri artışını bekleyen yatırımcı olarak görüyoruz . Bu kategoriye giren yatırımcı , repo , kısa vadeli Hazine bonosu , döviz ve çok düşük oranda hisse senedinden bir portföy oluşturabilir . Temkinli yatırımcının portföyü ağırlıklı olarak likit enstrümanlardan ve bir sepet şeklinde oluşmalı . Deneyimsiz yatırımcının işi daha zor herhalde . Onlar için nasıl bir portföy önereceksiniz ? Temkinli yatırımcıyla aşağı yukarı aynı kategoride görüyorum deneyimsiz yatırımcıyı . Deneyimsiz olup ancak risk alabilecek yatırımcı doğrudan borsa ve Hazine bonosu yatırımı yapabilir . Ama hem deneyimsiz , hem de kararsız olan yatırımcılar için tipi değişken , tipi tahvil bono ve tipi likit fonların daha uygun olduğunu düşünüyoruz . Kararsız yatırımcı bizler için en zor grup esasında . Çünkü çok hızlı bir şekilde fikir değiştirebiliyorlar . Bütün yatırımcılar için yatırım fonları ciddi bir alternatif . Borsayı düşünen yatırımcı tipi , faiz yatırımcısı da tipi tahvil bono fonlarına yönelebilir . Türk yatırımcısı krizlerin etkisiyle daha çok belli bir kaç enstrümana yöneliyor . Ancak enflasyonun düştüğü , istikrarın olduğu gelişmiş ekonomilerde yatırımcılar farklı arayışlar içine giriyorlar . Borsada ciddi getiri potansiyeli bulunuyor " Bugünlerde ana parasının kaybını tolere edebilecek yatırımcının , portföyünü uzun vadeli bonolara ve borsaya yönlendirmesinin rasyonel olduğunu düşünüyoruz . İçinde bulunduğumuz dönemde bunu daha da rahat önerebiliriz , çünkü beklenen enflasyona göre reel faiz oranları çok cazip . Borsa tarihi diplerine yakın seviyelerde . 0,56 sent seviyelerinde bulunan borsa büyük kriz dönemlerinde dahi 0,44 sent seviyelerine inip oradan geri dönüyor . Böyle baktığınızda borsa da ciddi bir potansiyel görünüyor . Çünkü aşağıya doğru aldığınız risk ile karşılaştırdığınızda yukarıya doğru olan getiri potansiyeli çok daha fazla . Bu nedenle bono ve hisse ağırlıklı bir portföy aslında çok riskli olarak görünmüyor . Ancak şu an hisse senedine hiç yatırım yapmamış bir yatırımcının Irak konusundaki gelişmeleri gözlemleyip ve olumsuz olasılıkların daha azalmasından sonra bu kararı vermesi daha uygun olur . " Es Menkul'den üç yeni yatırım fonu Es Menkul Değerler tipi değişken , tipi likit ve tipi değişken fonu olmak üzere adet yatırım fonu kurdu . Herbirinin sermayesi trilyon 150 milyar lira olan fonların satışına bugünden itibaren Es Yatırım Genel Müdürlüğü ve Antalya şubesinde başlanacak . Kurucusunun Es Yatırım'ın olduğu fonların yönetimini İktisat Portföy Yönetimi yapacak . Es Yatırım Tipi Likit Fonun portföyü ağırlıklı olarak repodan ve belli bir oranda kısa vadeli bonodan oluşurken , Tipi Değişken Fon portföyünde de belli oranlarda repo , Hazine bonosu bulunuyor . Es Yatırım Tipi Değişken Fon'un içeriğinin ise hisse senedi ve repodan oluştuğunu söyleyen İktisat Portföy Yönetimi'nin Genel Müdürü Taner Mirza , " Bu fonun içeriğinde piyasa şartlarında portföydeki menkul kıymetler arasında değişiklikler yapılabileceğiz " diyor . Yatırımcının platformu 1005'te de faize yatırım cazip olacak Merhabalar , sayfanızı izleyerek para piyasalarını takip etmeye çalışıyorum . Bildiğim kadarıyla 1001'de en yüksek getiri sağlayan yatırım aracı Hazine bonoları oldu . 1005 yılında da yüksek getirinin devam edeceği söylenebilir mi ? 1001 yılına yüzde 60 seviyesinden başlayan Hazine bonosu faiz oranları yılı yüzde 55'te bitirdi . Yüzde 50'luk 1001 yılı enflasyon oranına karşın yılın tümünde Hazine bonolarına yatırım yapan bir yatırımcı seçilen vadeye göre yaklaşık yüzde 65 yüzde 60'lik bir getiri elde etti . Reel getiri ise yüzde 15 50 arasında oluştu . Halen Hazine bonosu gösterge faiz oranları yüzde 56 56 seviyesinde . 1005 hedeflenen enflasyon oranı ise yüzde 10 . Bu verilerle hesaplanan reel faiz oranı yüzde 50'ları buluyor . Enflasyon oranının beklenenden biraz sapması halinde dahi reel faizler cazip olmaya devam edecek gibi görünüyor . Hazine'nin 1005 için hedeflediği ortalama borçlanma faizi ise yüzde 45 seviyesinde . Hazine bonosu faiz oranlarındaki düşüşün gerileyen enflasyona paralel 1005'te de devam edeceğini düşünüyoruz . Kısa vadede mevcut olan risklere karşın , orta ve uzun vadeli düşünenler için Hazine bonosu ve devlet tahvili yatırımı yüksek reel getiri beklentisi paralelinde cazip . Bu noktada profesyonel destek almak isteyenler yüksek oranda Hazine bonosu devlet tahvili yatırımı yapan tipi tahvil bono ve tipi değişken fonları tercih edebilirler . Dışbank , Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun ( BDDK ) belirlediği grup kredi limitlerinin aşılmadığını ve bu doğrultuda BDDK'ya başvuru yapılmadığını bildirdi . Basında yer alan bir habere ilişkin Dışbank'tan borsaya gönderilen açıklamada , şöyle denildi : " Dışbank , bu asılsız haberde belirtildiğinin aksine BDDK'nın saptadığı grup kredi limitlerini hiçbir zaman aşmamış ve bu bağlamda BDDK'ya başvuruda bulunmamıştır . Söz konusu haber halka açık ve Türkiye'nin kredi notu en yüksek iki bankasından biri olan Dışbank açısından gerçekleri yansıtmadığı gibi kurumumuzun iç ve dış piyasalardaki yüksek itibarını zedeleyici niteliktedir . Açıklamada , Dışbank'ın konuyla ilgili yasal haklarını sonuna kadar kullanmak kararlılığında olduğu kaydedildi . AKP hükümeti bürokraside kadrolaşma hareketine hız verdi . Resmi Gazete'nin dünkü sayısında yayımlanan kararnamelerle birçok kamu kurum ve kuruluşunda atamalar yapıldı . TCDD İşletmesi Genel Müdür ve Yönetim Kurulu Başkanlığı'na Süleyman Karaman , emeklilik nedeniyle boşalan Rekabet Kurulu üyeliğine ise Danıştay'ın önerdiği iki aday arasından Tulez Barutoğlu atandı . Yeniden Yapılandırma Kurulu'nda boş bulunan üyeliğe , Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Temsilcisi olarak Tuğrul Yemişçi getirildi . Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Özgün Ökmen ile Personel ve Prensipler Genel Müdürü Bahattin Şahin , Başbakanlık Müşaviri olarak görevlendirildi . İdari ve Mali İşler Dairesi Başkanlığı'na da Başbakanlık Başmüfettişliği görevini yürüten Mehmet Gürbüz atandı . Müşavirlere tırpan Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nda bakanlık müşavirleri Atilla Üşenmez , Sadrettin Dinçer , Nuray Konur ve Necati Çakır , Tarım ve Köyişleri Bakanlığı'nda bakanlık müşavirleri İsmail Ünal , Natik Poyraz ve Mustafa Bayrak ile Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nda müşavir Mehmet Aksoy da görevlerinden alındı . Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nda Yapı İşleri Genel Müdür Yardımcısı Erdal Kaya görevinden alınırken ; Müsteşar Yardımcısı Harun Önder ise bakanlık müşavirliği görevine çekildi . Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdür Yardımcısı ve Yönetim Kurulu Üyesi Cengiz Sezer görevden alındı , yerine Türkiye Zirai Donatım Genel Müdürlük Müşaviri Ahmet Gürbüz atandı . Türk vergi sisteminin temel kanunları bugüne kadar toplam 145 defa değişikliğe uğradı . Gelir Vergisi 55 , Kurumlar Vergisi 55 , 1985 yılında yürürlüğe giren Katma Değer Vergisi 15 ve Vergi Usul kanunları 51 defa hükümetler tarafından değiştirildi . Maliye Bakanlığı Hesap Uzmanları Vakfı tarafından TOBB için hazırlanan Türk Vergi Sistemi başlıklı rapora göre , " vergi mevzuatının bugünkü karmaşık yapısında " kanunlara getirilen geçici maddeler de neden oldu . Buna göre , Vergi Usul'de 14 geçici ve 15 ek geçici , Kurumlar Vergisi'nde 19 geçici , Gelir Vergisi'nde 59 geçici ve Katmadeğer Vergisi Kanunu'nda 16 geçici madde yeraldı . Bütün bunlar yetmediği gibi 148 özel kanun ve 16 kanun hükmünde kararnamede vergiye ilişkin düzenlemelere yer verildi . Türkiye'de 1001 yılı verilerine göre , milyon 565 bin kişi işsiz , işsizlik oranı ise yüzde 9. Son iki yılda işsiz sayısı milyon 68 bin arttı . Türkiye İş Kurumu'nun 1000 yılına ait hesap ve işlemleri TBMM KİT Komisyonu'nda görüşülüyor . Türkiye İş Kurumu Genel Müdürü Necdet Kenar , Devlet İstatistik Enstitüsü'nün 1001 yılı . dönem Hane Halkı İşgücü Anketi sonuçlarını açıkladı . Buna göre , Türkiye'de işsiz sayısı milyon 565 bin , işsizlik oranı yüzde 9. Eksik istihdam yüzde olarak gerçekleşirken , işsizlik oranı ile toplamı olan atıl işgücü oranı yüzde 14. 1001 yılı ile karşılaştırıldığında , istihdam edilenlerin sayısı 184 bin daha azalırken , işsiz sayısı aynı döneme göre 466 bin kişi arttı . Son iki yılda işsiz sayısı , milyon 68 bin artış gösterdi . Kasım sonu itibariyle Türkiye İş Kurumu'na başvuran kayıtlı işsiz sayısı ise 484 bin 150 . Adalet Bakanı Cemil Çiçek , bakanlığının üzerinde çalıştığı çek yasası tasarısının , Başbakanlık'a sunulma aşamasına geldiğini söyledi . Tasarının yasalaşmasından önce hakkında dava açılan kişiler de para cezası ödeyerek , davalarını ortadan kaldırabilecek . Çiçek'in verdiği bilgilere göre , tasarının yasalaşmasıyla Çek Kanunu'nda şu değişiklikler gerçekleştirilecek : Bankalar , Merkez Bankası'ndan gelen bilgilere göre , ekonomik ve sosyal durumları iyi olan kişilere çek hesabı açabilecek . Karşılıksız çıkan her çek yaprağından sorumlu tutulacak olan bankalara , daha önce yaprak başına kesilen 60 milyon liralık para cezası 150 milyon liraya çıkartılacak ve bu rakam her yıl güncelleştirilecek . Yasaklanan kişilere çek hesabı açan bankalar soruşturmaya uğrayacak . Kendisine karşılıksız çek verildiğini belirterek şikâyetçi olan kişi , açılacak davada müdahil kabul edilecek . Karşılıksız çek verenler önce para cezasına mahkûm edilecek . Tasarı yasalaşmadan önce hakkında karşılıksız çek vermekten dava veya davalar açılan kişiler , yasada karşılığı belirtilecek olan para cezasını öderlerse , haklarındaki dava ortadan kalkacak . Yeni yılın ilk halka arzını Koza Davetiyeleri gerçekleştirecek . İpek Matbaacılık'ın iştiraki olan Koza Davetiyeleri'nin yüzde 45 hissesi , halka açılacak . Şirket sermayesinin trilyon liradan trilyon liraya yükseltilmesi sırasında artırılan miktardan 100 milyar liralık kısım ortaklar tarafından karşılanacak , trilyon 800 milyar liralık kısım halka arz edilecek . 16 10 11 Ocak tarihleri arasında Evgin Menkul Değerler ve Üniversal Menkul Değerler tarafından yapılacak arz sırasında , bir hissenin fiyatı bin lira olarak belirlendi . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Mali Milat ile Nereden Buldun düzenlemelerini kaldıran yasayı onayladı . Sezer daha önce kısmen veto ettiği için yasanın Resmi Gazete'de yayımlanmamasından dolayı Ocak'tan bu yana toplanamayan Özel İletişim ve Özel İşlem vergileri de tekrar yürürlüğe girdi . İkinci kez iade sırasında özel işlem ve iletişim vergilerinin yürürlük tarihi değiştirildiği için Sezer'in yeniden veto etmesinin hukuki yolunun açıldığı yorumları yapılmıştı . Ancak Sezer veto etmedi . Bununla birlikte Sezer'in yasayı onaylamakla birlikte Anayasa Mahkemesi'ne götürebileceği de belirtiliyor . CHP Grup Bakan Vekili Mustafa Özyürek , bugün Plan ve Bütçe Komisyonu'nunda gelecek hafta da Genel Kurul'da ele alınacak yasada bilerek naylon fatura kullananların affedilmemesi için önerge vereceklerini açıkladı . CHP Milletvekili Mehmet Akif Hamzaçebi de yaptığı açıklamada 10 katrilyon liralık alacağın kısmen tahsili için hazırlanan tasarı ile en fazla katrilyon tahsil edilebileceğini söyledi . Hamzaçebi , ifade edilen 10 10. katrilyon ancak . . . Yasa tasarısı ile gecikme zammı ve faizlerin yüzde 80'inin silineceğini kaydeden Hamzaçebi , " Böyle olunca 10 katrilyonluk rakam vergi affı ile birlikte çok aşağılara düşecek . Bu rakam katrilyon civarındadır . Bunun katrilyon lirayı aşan kısmı da bir kamu kurumunun vergi borcudur " dedi . Uçağın Kaptan Pilotu Alaattin Yunak'ın Gölcük'e bağlı Değirmendere beldesindeki baba evinde yas var . Henüz dokuz aylık evli olan Yunak'ın babası İshak Yunak , " Oğlum bu hatayı nasıl yapar " diyerek gözyaşı döküyor . Pilot Yunak'ın sinir krizleri geçiren annesi Rüveyde Yunak ile ablası Asuman Taran ise doktor kontrolünde . . . Oğlunun Kuleli Askeri Lisesi'nden pilotluğu çok sevdiği için Hava Harp Okulu'na geçtiğini ve Hava Kuvvetleri'nde jet pilotu olduğunu anlatan İshak Yunak , " Pilot Üsteğmen rütbesiyle ordudan ayrılıp Türk Hava Yolları'na geçti " dedi . Ancak bazı yakınları Yunak'ın bir trafik kazası sonrası THK'dan genç yaşta malulen emekli olduğunu savundu . ACI TESADÜF Kaptan Pilot Alaattin Yunak'ın dokuz ay önce THY hosteslerinden Deniz Yunak'la evlendiği ve hostesliği bırakan eşinin İstanbul'da ailesinin yanında olduğu belirtildi . Bu arada Alaattin Yunak'ın ( 54 ) da , Diyarbakır seferine arkadaşının yerine çıktığı öğrenildi . Yakınları , Yunak'ın , pilot arkadaşının mazereti yüzünden uçtuğunu söyledi . Futbol Federasyonu eski Başkanı Kemal Ulusu'nun oğlu Altuğ Ulusu , düşen uçağın ikinci pilotuydu . Ulusu , ailesinin anlattığına göre aslında " Konya " uçağında görevli değildi . Mazeret bildirip uçuşa gitmeyen ikinci pilotun yerine göreve çağrıldı , böylece gece eşiyle yemeğe gitmek yerine ölüme kanat açtı . Oğlunun ölüm haberini Antalya'da alan baba Kemal Ulusu , dostlarının gönderdiği özel uçakla İstanbul'a döndü . Kemal Ulusu oğlunun naaşını almak için Diyarbakır'a giderken , anne İlkin Hanım ile diğer oğlu Atilla ilaçlarla yatıştırılmaya çalışıldı . Eşini kaybeden Aysun Ulusu ise acı haberi alınca astım krizi geçirdi . yıl önce Aysun Hanım'la evlenen Ulusu , kaderinin bu denli tesadüfi çizilebileceğini bilemezdi belki . Ailenin yakınlarından alınan bilgiye göre Altuğ Ulusu , aslında Diyarbakır'a gidecek olan uçağın ikinci pilotu değildi . gün nöbetçiydi . Akşam eşiyle baş başa yemek yemeyi planlıyordu . Ama göreve çağrıldı . EN SON ANNESİNİ ARADI PINAR AKTAŞ Son konuştuğu kişi annesi oldu . Kokpitten aradığı annesine , son dakikada bir değişiklik olduğunu , Diyarbakır'a gittiğini ve kendisini merak etmemelerini söyledi . Ailesi , telefondan sonra ölüm haberini aldı . THY Uçuş İşletme Başkanı Kaptan Pilot İlhami Uslay ise , ailenin verdiği bilginin aksine Ulusu'nun kaza günü stand by ( nöbetçi ) olmadığını söyledi . Oğlunun cenazesini teslim alan Kemal Ulusu , " Allah'tan pilotlar camdan fırladığı için yanmamışlar . Böyle bir acı var mı ? Ölüm şekline dua ediyoruz . Olayda pilot hatası olduğuna inanmıyorum " dedi . Eşi ve kızı öldü ama bilmiyor yıl baba olma hasretiyle yanan Murat Öğretmen , 1. Kardeşinin eşiyle birlikte Bismil Oğuzlar Köyü İlköğretim Okulu'nda görev yaptığını anlatan ağabey Mehmet Karamutlu , " Gerçeği ona nasıl söyleriz bilmiyorum . Yedi yıl boyunca çocuk hasretiyle yanıp tutuşuyorlardı . 1. İrem sarılık olduğu için İstanbul'a gitmişlerdi " diye konuştu . Kardeşinin bilincinin yerinde olduğunu , ancak konuşmadığını ve ailesini sormadığını ifade eden Mehmet Karamutlu , şöyle konuştu : HENÜZ HİÇ KONUŞMADI " Kaza yerinde eşi ve kızının öldüğünü gördü mü , bilmiyorum . Onların ölümünden habersiz olduğunu zannediyorum . Sadece donuk bakışlarla etrafını süzüyor . Vücudunda yanık ve kırıklar var . " Diyarbakır'da düşen uçakta bir aile de yok oldu . Rojda Berat Kıran çiftinin hayatını kaybettiği uçaktan sağ kurtulan 1. . . Berat Kıran ( 18 ) Batman SSK'ya bağlı Kozluk Sağlık İstasyonu'nda pratisyen hekim olarak görev yapıyordu . Dicle Üniversitesi'nde tıp eğitimi alırken , mühendislik bölümünde okuyan eşi Rojda Kıran'la ( 16 ) tanışan ve yıl boyunca büyük aşk yaşayan çift , üç yıl önce evlendi . SON ANDA VAZGEÇTİ Rojda Kıran 1. Eşi de 10 gün önce yıllık izninin bir bölümünü kullanmak için İstanbul'a geldi . Eşi geri döndükten sonra da bir süre İstanbul'da kalmayı planlayan genç kadın , aniden fikir değiştirip dönmeye karar verdi . Ve Kıran ailesi birlikte son yolculuklarına çıktı . İkramiye kazandı ama hayatını kaybetti ! . . Elvan Ayran'ın dayısı da yeğeninin özel bir televizyonun yarışma programından kazandığı para ödülünü aldıktan sonra Diyarbakır'a dönerken hayatını kaybettiğini söyledi . Ayran'ın dayısı Rasim Şahinaslan , yeğeninin üç gün önce Star televizyonunun yarışma programından kazandığı milyar lira para ödülünü almak üzere İstanbul'a gittiğini , önceki gün ödülünü aldıktan sonra da uçağa bindiğini anlattı . Hem depremden hem kazadan sağ kurtuldu Yaralılardan Burak Altındağ'ın abisi Vecdi Altındağ da , kardeşinin bilgisayar mühendisi olduğunu ve iş için Diyarbakır'a gittiğini belirtti . Kardeşinin Marmara depreminde de Gölcük'te yedek subay olarak görev yaptığını anlatan Vecdi Altındağ , " Kardeşim büyük depremden de mucize eseri yara almadan kurtulmuştu . Şimdi bu uçak kazasından da yaralı olarak çıktı . Kardeşimin kurtulacağını biliyordum " diye konuştu . Vaktinde uyansaydı . . . Rallici Behzat Külür , 06. Oysa sabahki uçak saate yakın rötar yapmıştı Uçak kazasında yaşamını yitirenlerden biri de Türkiye pist şampiyonlarından ünlü rallici Behzat Külür oldu . Yollara meydan okuyan ve yarışmalarda sayısız ödül alan Külür , 45 yaşında hayata veda etti . Külür'ün çocukluk arkadaşı ve iş ortağı Engin Keçeli , olayla ilgili şunları anlattı : KIZI 1. Birlikte inşaat işinde ortak olduk . Kendi şirketinde askeriye mühimmat satışı yapardı . Son olarak Diyarbakır'da maden ocakları ile ilgileniyordu . 10 günde bir Diyarbakır'a giderdi . Önceki gün saat 16. Diyarbakır'a gideceğini ancak sabah uyuyakaldığını ve sabah uçağına yetişemediğini söyledi . Bu nedenle akşam uçağına bindi . Havaalanından yaklaşık 50 kişiyi aramış , herkesle şakalaşıp vedalaşmış . Evliydi . Kızı Yasemin henüz 1. En büyük isteklerinden biri bir çocuk sahibi daha olmaktı . Arkadaşımı kaybettiğim için acım sonsuz . " Bu arada Külür'ün kaçırdığını sandığı 06. Ailesiyle son tatilini yaptı . . . Diyarbakır'da yaşamını yitiren Aktan Tuncer'in , . Kolordu Komutanlığı'nda görevli kurmay binbaşı olduğu , ailesinin uçak yolculuğuna sıcak bakmaması nedeniyle de gezilerini sık sık karayoluyla yaptığı ortaya çıktı . 15 günlük iznini ABD'den gelen kardeşi , annesi ve babasıyla İstanbul'da geçiren Tuncer'in arkadaşları , şunları söyledi : " Aktan görev gereği zaman zaman uçakla Macaristan'a gidiyordu . Ancak ailesi huzursuz olduğu için birçok yolculuğunu karayoluyla yapardı . " Kimliği , askeri künyesinden saptanan Tuncer , bekârdı . Merak etme bu son olacak GÜLAY FIRAT İstanbul 18 yaşındaki kabin amiri Devlet Haliloğulları'nın küçüklüğünden beri en büyük hayali hostes olmaktı . Bu arzusuna 11 yaşındayken ulaştı . Almanca ve İngilizce'yi çok iyi konuşan Haliloğulları , sık sık yurtdışı seferlerine çıkıyordu . Cumartesi günü de Singapur'dan dönmüştü . Diyarbakır'a gitmeden önce annesine , " Merak etme , bu küçük uçakla son görevim " dedi . Çünkü , iki hafta önce terfi etmişti ve artık Boeing uçaklarında kabin amiri görevi yapacaktı . Ama ne yazık ki bu görevi yapmak kısmet olmadı . . . Kazada hayatını kaybeden çiftlerden biri de Servet ve Sevinç Karadağ . Servet ( 56 ) ve Sevinç Karadağ ( 55 ) çiftinin ardında bitmeyen aşklarının mutlu hikâyesi , gözü yaşlı çocukları ve yakınları kaldı . Iğdır'da doğup tanışan Karadağ çifti , evlenmek için birbirlerini tam sekiz sene bekledi . Yıllar akıp giderken , çocukları büyüdü . MART'I BEKLİYORLARDI Diyarbakır'da bir inşaat firmasında proje müdürü olarak çalışan inşaat mühendisi Servet Karadağ , evlendikten sonra da eşini yanından hiç ayırmadı . Tıpkı son yolculuğunda olduğu gibi . Karadağ , kardeşi Serap Işık'a Diyarbakır'da mart ayında bitecek işini tamamladığında , emekliye ayrılacağını ve Soyak Şelaleevleri'ne yerleşeceğini söyledi . Ancak kazayla birlikte bu güzel hayaller ve mutlu bir yuva yok oldu . Evlilik hazırlığı yapıyordu Evlilik hazırlıkları için İstanbul'a giden Siirt Emniyet Müdürlüğü'nde görevli Emniyet Amiri Yaşar Teliorman da kazada öldü . Pasaport Şube Müdürlüğü'nde vekâleten görev yapan Teliorman ( 54 ) , bir süre önce nişanlısıyla görüşmek üzere İstanbul'a gitmişti . Emekli bir polis memurunun oğlu olduğu ve altı ay önce Siirt'e atandığı bildirilen Teliorman'ın ölümü , Siirt Emniyet Müdürlüğü'nü üzüntüye boğdu . Hostes abla kardeşinin ölümüne inanamadı YURTTAŞ TÜMER Düşen " Konya " uçağında kabin görevlisi olan Deniz Karasu'nun hostes ablası Gaye Karasu , kardeşinin öldüğüne inanamadı . Abla Gaye Karasu ve yakınları , İstanbul'dan THY'nin tahsis ettiği uçakla dün Diyarbakır'a gitti . Kardeşinin cesedinin olduğu Diyarbakır Devlet Hastanesi'ne giden Gaye Karasu , yakınlarının ikazına rağmen , " Öldüğüne inanmıyorum . Onu görmek istiyorum " diyerek morga girdi . Karasu dışarı çıktığında şok içerisinde ve yarı baygın haldeydi . yabancıyı ölüm Türkiye'de yakaladı Diyarbakır'daki uçak kazasında hayatını kaybeden Finlandiyalı Elektrik Mühendisi Jouni Kulmala'nın , Büyükşehir Belediyesi Su ve Kanalizasyon İdaresi ( DİSKİ ) Başkanlığı'nın su basan pompalarının arızasını gidermek amacıyla geldiği bildirildi . DİSKİ Müdürü Nadir Bingöl , bu arızayı gidermek için Türkiye'de uzman bulunmadığını kaydetti . Bu arada ölenler arasında dört İngiliz , bir Avusturyalı , bir ABD'li ve iki vatansız kişinin bulunduğu belirtildi . İngiliz jeoloji mühendisi David Hastie'nin , Diyarbakır'a iş için geldiği kaydedildi . İngiliz Cring Land ( 46 ) ve Cring Holtohm'un ( 48 ) ise , Batman'da bulunan bir mobil termik santralındaki arızayı gidermekle görevli oldukları öğrenildi . Diyarbakır'daki kazayla ilgili bazı ayrıntılar belirmeye başladı . TK 654 sefer sayılı Konya uçağının tekerleklerinin , yaklaşma hattının soluna kaydığı , ancak kaptanın uçağı düzeltme manevrası yaparken sol ana iniş takımının tepeye çarptığı ve pist başına yakın bir noktada parçalandığı ileri sürüldü . Uçağın son yaklaşma sırasında , alçalma planında yayımlanmış minimum irtifa olan " deniz seviyesine göre 855 metre"nin altına indiği de iddia edildi . Yoğun siste uçak piste doğru gelirken pilota " Yaklaşma hattının solunda kaldın " uyarısı yapıldığı , bunun üzerine pilotun uçağı düzeltmeye çalıştığı , ancak sol dikmenin ( ana iniş takımı solu ) tepeye çarptığı ifade edildi . Kara kutular incelenecek Düşen uçağa ait olan iki kara kutunun da , incelenmek üzere , Ankara'dan gelen uzman ekip tarafından İstanbul'a götürüleceği , kokpit içinde sesleri kaydeden CVR ( Cockpit Voice Recorder ) ile uçağın durumuyla ilgili tüm teknik bilgileri veren FDR'nin ( Flight Data Recorder ) üretici firma temsilcileriyle birlikte inceleneceği kaydedildi . Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım da , kazayla ilgili beşi bakanlık , biri THY görevlisi altı kişiden oluşan kaza kırım ekibi oluşturduklarını ve kaza yerinde incelemelerini sürdüreceklerini kaydetti . Diyarbakır'daki uçak kazasında yaşamını yitiren 50 kişinin cesedi teşhis edildi . 15 cesedin kimliğinin ise DNA incelemesiyle belirleneceği bildirildi . Kimliği belirlenen 16 kişinin cenazesi de , uçağın kargo bölümünde İstanbul'a getirildi . Mürettebatın cenazelerinin alanda bekletileceği öğrenilirken , yolcular Kurmay Binbaşı Aktan Tuncer , Abdülbaki Dalar , Nurullah Eren , Şemsi Araç , Behzat Kulur , Erol Şimşek , Servet Karadağ , Sevinç Karadağ , Cavit Erkut , Özgür Kırlıoğlu ve Halit Tunaoğlu'nun cenazeleri ailelerine teslim edildi . Başbakan Gül'ün uçağı da pas geçti Diyarbakır'a gelen Başbakan Abdullah Gül , Konya uçağının düştüğü yerde incelemeler yaparken , " Buradan sağ çıkmak mucize " dedi . Gül , Ulucami önünde aracından inerken vatandaşların kendisini alkışlaması üzerine , " Bugün acı gündeyiz . Bugün alkış günü değil " dedi . Daha sonra , uçağın düştüğü . Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı'na gelerek Korgeneral Aydoğan Baboğlu'ndan bilgi alan Gül , şöyle konuştu : " Kara kutular incelendikten sonra kaza nedeni açıklanacaktır . Şu an için açık olan , uçağın sis nedeniyle düştüğüdür . " Kendisini Diyarbakır'a getiren uçağın hava şartları nedeniyle havaalanını iki kez pas geçtiğini ve Mardin'e iniş yapmak zorunda kaldığını kaydeden Gül , " Uçağın en büyük parçası kuyruk kesimi , uçak tamamen dağılmış . Bu da gösteriyor ki , uçak pist yerine toprağa vurmuştur " diye konuştu . Diyarbakır'da yaşanan uçak kazasında yaşamlarını yitiren insanların yolcu sorumluluk sigorta tazminatları yaş , eğitim , gelir düzeyi ve sosyal statüko gibi özelliklere göre belirlenecek . Uçağın gövde ( tekne ) sigortasının tüm riskinin Türk Hava Yolları ( THY ) tarafından yabancı reasürans şirketlerine sigorta ettirildiğini bildiren Ray Sigorta Genel Müdürü Ercüment Çetin Alanya , yolcu mali mesuliyeti sigortalarının kendilerinde olduğunu söyledi . Sigorta risklerinin yurtdışı şirketlerine reasüre edildiğini kaydeden Alanya , yaşamlarını kaybeden insanların varislerine verilecek poliçe tazminatlarının aynı olmayacağını , yaş , eğitim , meslek , gelir düzeyi gibi aktüeryel kriterlere göre hesaplanacağını söyledi . 18 havaalanında ILS bulunmuyor OKTAY ENSARİ Kayseri DHA Tüm kötü hava şartlarında uçakların güvenle iniş yapmasını sağlayan ILS sisteminin 18 havaalanında olmadığı , sistemin kurulu olduğu havaalanı sayısının 15'te kaldığı ortaya çıktı . Konya uçağının Diyarbakır'da düşmesiyle gündeme gelen ILS , başta sis olmak üzere tüm kötü hava koşullarında pilotlara büyük avantaj sağlıyor . İstanbul , Ankara , İzmir , Antalya , Dalaman , Adana , Trabzon , Bodrum Milas , Bursa'da ILS bulunuyor . Diyarbakır'ın yanı sıra Kayseri , Gaziantep , Van , Adıyaman , Ağrı , Balıkesir , Çanakkale , Elazığ , Erzincan , Kahramanmaraş , Konya , Malatya , Mardin , Muş , Siirt , Şanlıurfa ve Denizli Çardak havalimanlarında ILS bulunmadığından , pilotlar " VOR " adı verilen yaklaştırma cihazıyla iniş kalkış yapabiliyor . Norveç'ten ithal edilen ILS cihazının maliyeti 550 bin doları ( yaklaşık 550 milyar lira ) buluyor . Pilotlarımız riski sever ÖNAY YILMAZ İstanbul Türk Hava Kuvvetleri'nde savaş pilotluğu da yapan emekli kaptan pilot Zeki Kılıç , bazı pilotların riskli inişler sırasında " delikanlılık yapma isteği " içinde olduğunu belirterek , " Bizdeki pilotlar limiti biraz zorlar " dedi . Diyarbakır'a 1960'lerde dört yıl uçtuğunu anlatan Kılıç , " Bu limiti zorlama isteği , itiraf etmek gerekirse bende de vardı . Diyelim ki , meydanın minimum alçalma irtifası 500 metre . Bizim pilotlar , belki pisti görürüm diye 100 metreye kadar iner . Sonuna kadar değil ama 100 metreyi zorlar . Eğer inemezse bir daha deneyebilir " dedi . Kılıç , bazı pilotların yolcuyu , aşağıda bekleyenleri , bazılarının da şirketinin göreceği zararı düşündüğünü de ifade etti . Türkiye , önceki akşam düşen " Konya " uçağının üzüntüsünü yaşarken , sabah saatlerinde gelen ikinci uçak kazası haberiyle şoke oldu . Malatya'da bulunan . Ana Jet Üs Komutanlığı'na ait iki adet RF keşif uçağı , eğitim uçuşu için Erhaç Havaalanı'ndan kalkışlarından kısa bir süre sonra iddiaya göre havada çarpıştıktan sonra çakıldı . Kazada dört pilot şehit düştü . Pilotlar Yüzbaşı . Fazıl Taşkın , Yüzbaşı Ali Rıza Sadak , Üsteğmen Semih Destecioğlu ve . Fatih Ongun , 10. Kalkışın ardından " kolöda toplanarak tırmanışa geçen uçaklar , 15 dakika sonra Malatya'ya 40 kilometre uzaklıktaki yoğun sis bulunan Akçakale'nin Yalınkaya köyü semalarına ulaştı . Görgü tanıklarının ifadesine göre havada çarpışan uçaklar , İnkaya mevkiindeki ormanlık alanda ateş topu halinde düştü . Görgü tanığı köylüler , uçakların havada çarpıştıktan sonra yere çakıldığını ve gökyüzünde açılan paraşütler gördüklerini söyledi . Yürüyerek ulaşıldı Kaza sonrası bölgeye hemen arama ve kurtarma ekibi sevk edildi . Malatya Valisi Mustafa Yıldırım , yoğun sis nedeniyle helikopterlerin havalanamadığını ve kurtarma ekiplerinin kaza yerine karadan yürüyerek ulaştıklarını bildirdi . Enkaza ilk ulaşan köylülerden Musa Aktürk ( 60 ) , " Evde otururken büyük bir gürültünün ardından patlama sesi duydum . Evin duvarı sallandı . Deprem oldu sandım . Birkaç köylüyle patlamanın olduğu yere ulaştım . İki uçak da paramparçaydı ve yanıyordu . Bölge çok sisliydi . Pilotları göremedim " dedi . Bölgedeki . kaza . Ana Jet Üssü'ndeki 165 . Filo'dan 10 Ocak 1001'de eğitim uçuşu için havalanan yine iki RF keşif uçağı Darende ile Sivas Gürün arasında kanat kanada çarpıştı . Uçaklar , Ayvalı beldesi yakınlarında ormanlık alana düşerken , pilotlar paraşütle atlayarak kurtuldu . Akçadağ'da 16 Mayıs 1001'de Diyarbakır . Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı . Ana Jet Üssü'nden kalkan ve 54 kişinin bulunduğu CASA tipi askeri uçak da ilçeye 10 kilometre mesafedeki Güzyurdu ile Yağmurlu köyleri arasında düştü . Pilot son anda manevra yaparak uçağı köyün üzerinden uzaklaştırdı . Kazada kurtulan olmazken , CASA tipi uçakların üretimi tartışmaya açıldı . Akçadağ'da dünkü kazanın meydana geldiği köyle CASA tipi uçağın düştüğü Yağmurlu köyü arasında yaklaşık 55 40 kilometre mesafe bulunuyordu . Türk Hava Yolları'nın İstanbul Diyarbakır seferini yapan , RJ 100 tipi , TK654 sefer sayılı Konya uçağımız , Diyarbakır Havalimanı'na yaklaştığı sırada henüz belirlenemeyen bir nedenle düşmüştür . Tüm THY ailesi olarak acımız sonsuzdur . Vefat eden yolcularımıza ve uçuş ekibimize Tanrı'dan rahmet , kederli ailelerine ve yakınlarına sabır ve başsağlığı , yaralı olarak tedavi görmekte olan yolcularımıza da acil şifalar dileriz . Uygulamakta olduğumuz Aile Destek Hizmetinin ilk aşaması olarak , bu elim kazada hayatını kaybeden yolcularımızın yakınlarının acil ihtiyaçlarını karşılamak üzere , maddi desteği ve psikolojik yardımı sunmaya hazır olduğumuzu bildiririz . Bilgi almak isteyenlerin 0800 119 80 55 no'lu telefon hattından Aile Destek Birimimize başvurmalarını rica ederiz . Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz , camilere takılan baz istasyonlarının insan sağlığına zarar vermediğini savunarak , " Sağlığa zararlı olsa izin vermeyiz . Günümüzde zararlı olmayan bir şey de yok " dedi . " Baz İstasyonları ve İnsan Sağlığına Etkisi " konulu toplantının sonuç bildirisini açıklayan Yılmaz , camilerdeki baz istasyonlarının limit değerleri aşmadığı için zararsız olduğunu söyledi . " Avrupa'daki kiliselerde de baz istasyonları var " diyen Yılmaz , operatör firmalarla 166 sözleşme yapıldığını , 64 camiye baz istasyonu kurulduğunu bildirdi . Yılmaz , baz istasyonları için firmalardan standart olarak yılda bin 500 dolar artı KDV alındığını kaydetti . İbadetten vazgeçecek Bağış yoluyla para toplama işine son vermek amacıyla camilere baz istasyonu kurulmasının kararlaştırıldığını kaydeden Yılmaz , " Camilerde para toplanmasını hoş karşılamıyorum . Hiçbir zaman onaylamadım . Çok çirkin bir şey . Daha önce ayda bir defa para toplanması için müftülüklere talimat gönderdik . Buna müftülüklerin uyduğunu da söyleyemem " diye konuştu . Camilerin ihtiyaçlarını karşılayan halkın bu durumdan bezdiğini kaydeden Yılmaz , " Neredeyse vatandaş ibadet yapmaktan bile vazgeçecek hale geldi " dedi . Yılmaz , baz istasyonlarından elde edilen gelirin camilerin bakım ve onarımına ayrıldığını , gelirin özellikle deprem bölgesindeki camilerin yapımı ve tarihi camiler için kullanıldığını söyledi . Hükümet , Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Cumhurbaşkanlığı'na bağlanması için yasa tasarısı hazırladı . Diyanet'ten Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın , Diyanet'te cemaatlere geçit verilmesinin söz konusu olmadığını söyledi . " Radikal " değişikliklerin yer aldığı tasarıya göre Başbakanlık'a bağlı Diyanet , siyasi yönlendirmelerden uzaklaştırılarak daha objektif hizmet için Cumhurbaşkanlığı'na bağlanacak . Diyanet İşleri Başkanı hükümetlerce değil , kurumun karar organı niteliğinde oluşturulacak Seçici Kurul tarafından atanacak . Seçici Kurul il , ilçe müftüleri , kurul başkanları , YÖK'ün önereceği İlahiyat Fükültesi temsilcilerinden oluşacak . Cumhurbaşkanı , Seçici Kurul'un belirleyeceği üç isim arasından Diyanet İşleri Başkanı'nı atayacak . Aydın , tasarı hakkında " Diyanet'in Cumhurbaşkanı'na bağlanması elbette en uygunudur " dedi . ANAP'ta büyük kongreye bir gün kala Genel Başkan adayları arasındaki mücadele kıyasıya sürerken , parti genel merkezi tarafından yaptırılan anketten Ali Talip Özdemir çıktı . ANAP Genel Başkan Vekili Ekrem Pakdemirli , anket sonuçlarını açıkladığı basın toplantısında genel başkanlık yarışında yüzde 50'la Özdemir , yüzde 16,5 ile kendisinin , yüzde 15 ile Lütfullah Kayalar ve Işın Çelebi'nin sıralandığını söyledi . Seçmenlerin yüzde 45'ünün hayatında bir kez ANAP'a oy verdiğinin belirlendiğini kaydeden Pakdemirli , ANAP'ın oylarında , yüzde 15 AKP'ye , yüzde 10 CHP'ye ve yüzde de DYP'ye kayma olduğunu kaydetti . Pakdemirli , Kayalar'ın genel başkanlık için en uygun aday olduğunun belirtildiği anketin de sahte olduğunu kaydetti . Pakdemirli , aday sayısını bire düşürmek için çalıştığını , bunun için toplantılar yaptığını , ancak kimsenin genel başkan adaylığından çekilmediğini söyledi . Partinin 1001 yılı hesap raporunda bir firmaya 164 milyar 466 milyon lira fazla ödendiği , yapılan ikaz üzerine mükerrer ödemenin tahsil edildiği ifade edildi . Diyanet İşleri Başkanlığı'nın hac dönemlerinde " hacı uğurlama merasimi " yapmasına karşın , Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın " teşvik " amacıyla hacı adaylarına resmi tören düzenlenmesi yönündeki talimatı tartışma yarattı . Esenboğa Havalimanı yetkililerinin ; hacı adaylarına yardımcı olunması konusunda talimat verildiğini , ancak ilk kez resmi tören düzenleyeceklerini ifade etmesi , " Hacı adaylarına resmi tören olur mu ? " sorusunu gündeme getirdi . Ali Bulaç ( gazeteci yazar ) : Devlet müdahale etmesin Din ile ilgili konular özel ve sivil alana aittir . Dolayısıyla devletin iyi ya da kötü bu alana müdahale etmesini doğru bulmuyorum . Türkiye'de yıllardır karayolu ile hacca gitmeyi devletin engellemesi nasıl ki yanlışsa devletin resmi törenle hacca uğurlaması da bana göre yanlıştır . Devlet dine müdahale ederse , devleti yönetenlerin kendilerine özgü dini yorumları var demektir . Devlet bir erki temsil ettiği için , zaman toplumdaki dini hayatta bütünüyle yorumun etkisi altına girer . Halbuki İslamiyette esas olan herkesin dinden anladığını yerine getirmesidir . İkincisi devletin kamu kaynaklarının belli bir grubun lehinde kullanılmasını da doğru bulmuyorum . Dolayısıyla devlet hiçbir şekilde özel ve sivil hayattaki dini hayata müdahale etmesin . Ne mâni olsun ne de teşvik etsin . Abdurrahman Dilipak ( gazeteci yazar ) : Paradoksal bir durum Hac dini bir ibadettir . Bunun da tamamen sivil anlamda gerçekleşmesi gerekir . Ama Osmanlı döneminden bu yana devlet fiilen bu organizyonun içinde yer aldı . Buna bir kültür olarak bakarsanız , hacı uğurlama ve karşılama törenleri gibi konularda devlet teşvik edebilir , ama devletin organize etmesi doğru değildir . Böyle bir girişim mutlaka niyetlidir . Ama keşke bunu toplum kendi geleneği , tarihi birikimi , kültürüyle , bir barış havasında gerçekleştirebilse . Devlet de bunu engelleyici değil , teşvik edici şekilde düzenlesin . Siviller bunu çok daha iyi yaparız . Bir yandan devletin laiklik iddiası , diğer yandan hacı organize etmesi paradoksal bir yaklaşımdır . Lütfi Doğan ( Eski Diyanet İşleri Başkanı ) : Törenin mahzuru yok Benden sonraki dönemde bu işlerin doğrudan doğruya organize edilmesi işi Diyanet Vakfı'na bırakılmıştı . Vakıf bu işleri organize etmek için oluşturuldu . Burada amaçlanan hacca gidenlerin işini kolaylaştırmaktı . Bu öteden beri yapılagelen bir gelenektir , uğurlamadır . Kutlamadır . Hacca gidilmesi konusunda her yıl böyle uğurlama yönünde hizmetler verilir . Hacca gidenlerin ve gelenlerin karşılanmasında tören düzenlenmesinde bir mahzur yok . Her yönüyle bir iyilik vardır . Çünkü bu sonuçta bir uğurlamadır . Yakın ilgi göstermektir . Uğurlama sırasında tebrik edilir , dua talep edilir , onlardan da dua alınır . Haccının makbul olmasını , milletin birliği , her türlü esenliği için dua edilmesini isteriz . Prof . Dr . Yunus Vehbi Yavuz ( İlahiyatçı ) : Turiste de tören oluyor Hacı adaylarına resmi tören olmayacağına dair elimizde bir delil yok . Hacca giden vatandaşları ve geride kalanları teşvik etmek amacıyla herhangi bir tören yapılmasında sakınca yok . Ayrıca bunun uzun bir yolculuk olması dolayısıyla gidip gelememek , gelip bulamamak gibi durumlar da söz konusu olabilir . Bu bakımdan hacıları yolcu etmek bizim zaten geleneğimizdir . Askerlik nasıl ki mukaddes bir görevdir , askere gidecekler teşvik amacıyla bir heyecan yaratma , güç verme amacıyla uğurlama yapılır . Hac da kutsal , dini bir görevdir . Turist geldiğinde de çok çeşitli gösteriler , törenler yapılıyor . Turiste yapılıyor da kendi öz insanımıza neden yapılmasın ? Uygulamayı devlet yöneticileri de gündeme getirirse , faydası olur , zararı olmaz . Konya'da uğradığı tecavüz sonucu hamile kalan Ö. , 15 yaşında anne oldu . Erkek bebeğine İbrahim adını veren Ö. , 500 milyon lira tutan hastane masrafını ödeyememesi nedeniyle 18 gündür hastanede rehin tutulduğunu iddia etti . Tecavüzle suçlanan 15 yaşındaki Fadıl Turan ise tutuklandı . İddiaya göre , Ö. oturdukları eski Otogar civarında dolaşırken Turan'la tanıştı . Turan , " Ben ağabeyin sayılırım , gel seni biraz gezdireyim " diyerek çalıştığı inşaata götürdüğü Ö. Tecavüz ettiği Ö. Kendisine gelen Ö. , ailesinden korktuğu için yaşadıklarını anlatamadı . Uğradığı tecavüzün ardından hamile kaldığının farkına varamayan Ö. , ay boyunca hasta olduğunu düşündü . İştahının artması nedeniyle karnının şişmesi ailesince kilo alıyor diye yorumlanan Ö. , evde yalnızken fenalaşarak bayıldı . Komşularınca kadırıldığı Dr . Faruk Sükan Doğumevi Hastanesi'ndeki muayenesinde hamile olduğu belirlenen Ö. doğuma aldı . Ö. , doğurduğu bebeğe İbrahim adını koydu . Kızının doğumuna şaşıran çocuk annesi Nazlı . ( 40 ) , çocuğun babasını öğrenebilmek için Ö. Anne . , tek isteğinin tecavüz eden kişinin kızını eşi olarak alması olduğunu belirtti . Dr . Faruk Sükan Doğumevi Başhekimi Mustafa Yalçın Aksoy , Ö. normal doğum yaptı . Biz tedavisi bittikten sonra taburcu etmemize rağmen ailesinin olmadığını söyleyerek hastanemizden çıkmadı . " Erenköy'de emekli Org . Nahit Özgür'ün oturduğu apartmana hırsızlık amacıyla giren iki hırsız , korumalarca yakalandı . Bağdat Caddesi Şerafettin Bey Sokak'taki apartmana girmeye çalışan iki kişiyi fark eden Özgür'ün korumaları olaya müdahale etti . Koruma Mustafa Aktaş ayağına aldığı bıçak darbesiyle yaralanırken , kaçmaya çalışan zanlılardan Ömür Özdemir , yaralı olarak yakalandı . Diğer hırsız Tayfun Gerçek ise korumalarca etkisiz hale getirildi . Kadıköy ve Kartal'da son bir ay içinde 10 evi soydukları iddia edilen hırsızlardan Gerçek , " Evde emekli bir paşanın oturduğunu bilsek hırsızlık için girmezdik " dedi . Düzce'de askere alınmamayı kabulleneme yen Tahsin Esra Gezgin , benzin bidonuyla . Çakmak Mahallesi'ndeki bir inşaatın . katına çıktı . Gezgin , olay yerine gelen Jandarma Yarbay Şenol Boyu'ya " Beni çürüğe ayırdınız . Fakat asker kaçağı gibi devamlı tutuklanıyorum . Askerlik yapmak istiyorum " dedi . Konuşma sırasında üzerine benzin döküp kendini ateşe veren Gezgin , itfaiye ekipleri tarafından kurtarıldı . Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün YAŞ kararlarına şerh koyan hükümetin " irticayı cesaretlendirdiği " yolundaki eleştirilerini yanıtlayan Başbakan Abdullah Gül , " Böyle bir ortam içerisinde mesuliyet taşıyan , sorumluluk taşıyan bir kişi olarak , ben bunları basın aracılığıyla konuşmam . Bu tip şeylerin konuşulacağı yerlerde açık açık , çekinmeden konuşurum " dedi . Nerede konuşacağımı bilirim Gül , uçak kazasıyla ilgili incelemeler yapmak için gittiği Diyarbakır'dan dönüşünde gazetecilerin konuya ilişkin sorularını yanıtladı . Türkiye'nin ekonomik problemleri olduğunu , Irak'taki bir savaş ihtimalinin kuvvetlendiğini kaydeden Gül , şunları söyledi : " Bakın ben sorumluluk ve mesuliyet taşıyan bir kişiyim . Böyle bir ortam içerisinde tabii ki Türkiye , gözü kapalı durmayacak . Türkiye'nin içinde bulunduğu durumu da herkes biliyor . Böyle bir ortam içerisinde mesuliyet taşıyan , sorumluluk taşıyan bir kişi olarak , ben bunları basın aracılığıyla konuşmam . Neyi , nerede konuşacağımı da bilirim . Bizlerin bu tip meseleleri konuşacağımız yerler vardır . Orada düşüncelerimi açık açık ifade ederim . Bundan da çekinmem . " Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün Başbakan Abdullah Gül'ün Yüksek Askeri Şûra ( YAŞ ) kararlarına şerh koymasının " yasal dayanaktan yoksun olduğu ve irticai faaliyetlere bulaşanlara cesaret verdiği " yolundaki açıklamasına , AKP'liler Gül'ü savunarak yanıt verdi . Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , Gül'ün şerh koymasının irticaya destek amacını taşımadığını belirterek , " Şerh koymak bir düşünce açıklamadır . Mevzuatı tatbik etme görevini ortadan kaldırmaz " dedi . Yalçınbayır , MGK Kanunu'nda değişiklik yapılmasına ilişkin tasarının Anayasa Komisyonu görüşmelerinden çıkarken soruları yanıtladı . Yalçınbayır , Özkök'ün açıklamalarının anımsatılması üzerine , YAŞ tartışmasının gündemden çıkması gerektiğini söyledi . Tasarının görüşmeleri sırasında da AKP milletvekilleri , MGK ve YAŞ kararlarını eleştirdi . AKP Sakarya Milletvekili Ayhan Sefer Üstün , YAŞ kararlarında oybirliği şartı olmadığını savundu . AKP Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu , daha önce de MGK'nın kararlarını hep tavsiye niteliğinde aldığını anımsatarak , " Bu kanunda tavsiye kararlarının koyu puntolarla yazılmasını tavsiye ediyorum " dedi . TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu , insan hakları örgütlerinin ardından dün de İçişleri Bakanlığı , Jandarma Genel Komutanlığı , Emniyet Genel Müdürlüğü ve Başbakanlık İnsan Hakları Kurulu temsilcilerini ağırladı . İnsan hakları örgütlerince ağırlıklı olarak Olağanüstü Hal uygulanan bölgeye yönelik " insan hakları ihlalleri " iddialarını reddeden resmi görevliler , " İşkence olmadığını , devletin köy yakmadığını " bildirdi . Komisyon üyelerinin gündeme getirdiği iddialar ve iddialara verilen yanıtlar şöyle . Türkmenistan Cumhurbaşkanı Saparmurad Türkmenbaşı , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan ve İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'ya kendisine suikast girişiminde bulundukları iddiasıyla tutuklanan Türklerle ilgili olarak " Bunları alın götürün . İster hapse atın , ister serbest bırakın . Size bırakıyorum " dedi . Erdoğan , Türki cumhuriyetler turunun ikinci durağı olan Türkmenistan'da Türkmenbaşı ile görüştü . Suikast girişimini kınayarak Türkmenbaşı'na " geçmiş olsun " dileğinde bulunan Erdoğan , bu eylemlerle Türkmenistan'ın istikrarının hedef alındığını söyledi . Türkmenbaşı da Erdoğan'a tutuklu bulunan Türk'ü Türkiye'ye verebileceğini söyledi . İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun konuyla ilgili çalışma yapması kararı alındı . Erdoğan , konuyla ilgili soru üzerine " Türkmenbaşı buradaki tutukluları isterseniz hemen size verebiliriz , alın götürün diyorlar " açıklamasını yaptı . Erdoğan , tutukluların iadesi konusunda bir anlaşma olup olmadığı sorusunu yanıtlarken , Adalet Bakanlığı'nın gerekli işlemleri yapmasının ardından resmi adımların atılacağını kaydetti . Gülen'in okullarını övdü Ortak basın toplantısında Türkmenbaşı , " Atayurda hoş geldiniz . Bu topraklar sizin atalarınızın da dolaştığı topraklardır " ifadesini kullandı . Türkiye ile ilişkilerin geçmişte koptuğuna işaret eden Türkmenbaşı , 1991'de bağımsızlıklarını ilan etmelerinin ardından ilişkilerin tekrar başladığını kaydetti . Fethullah Gülen'in Türkmenistan'daki okullarını da isim vermeden öven Türkmenbaşı , " Türkiye eğitim alanında da bize büyük katkı sağladı . Türkmenistan'da 10 dolayında Türk okulu var " diye konuştu . Türkmenbaşı , Erdoğan'a " adalet ve kalkınmanın " simgesi olan kurtbaşı muskası hediye etti . Atalarının boynuna bu muskayı taktığını belirten Türkmenbaşı , kendisinin Türkmenistan'ı adaletli biçimde yönettiğini ifade ederek , " İnşallah Türkiye'yi siz de öyle yönetirsiniz " şeklinde konuştu . Türkmenbaşı , Erdoğan'a fahri hemşerilik için Türkmen pasaportu da verdi . Görüşmede , ekonomi başta olmak üzere Türkiye ile Türkmenistan arasındaki ilişkilerin artırılması isteği dile getirilirken , ikili ilişkilerle ilgili ortak bildiri de hazırlandı . Bildiride siyasi diyaloğu geliştirmeye iki ülkenin de hazır olduğu vurgulandı . Görüşmelerde Türkmenistan'ın Türkiye'ye doğalgaz vermesi konuları da ele alındı . Erdoğan , " Burada gaz verme noktasında bir sıkıntı yok . Tüm mesele transit geçişin sağlanması . Geçiş sıkıntısını aşabilirsek zannediyorum ki problem olmayacaktır " dedi . Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , AKP'nin kapatılmasını , Recep Tayyip Erdoğan'ın genel başkanlık görev ve yetkilerine de " ivedilikle " tedbir konulmasını istedi . Anayasa Mahkemesi raportörü ise Erdoğan'a genel başkanlık yetkilerine tedbir konulmaması yönünde görüş bildirdi . Geçen salı sürpriz bir çıkışla Erdoğan'ın Siirt'te Mart'ta yapılacak seçimlere katılamayacağını savunan Kanadoğlu , AKP'nin kapatılması istemiyle açtığı davada , partinin ön savunmasını vermesinin ardından esas hakkındaki görüşünü hazırlayarak , dün Anayasa Mahkemesi'ne gönderdi . Kanadoğlu , Anayasa Mahkemesi'nin , Erdoğan'ın partisinin kurucular kurulu üyeliğinden ihracına karar vermesine rağmen AKP'nin belirlenen sürede ihtar kararını yerine getirmediğini vurguladı . Erdoğan'ın sadece partinin kurucular kurulundan istifa ettiğini , genel başkanlığını ise sürdürdüğünü kaydeden Kanadoğlu , AKP'nin " hukuka karşı hile yaptığı " yolundaki iddiasını tekrarladı . Anayasa'da yapılan değişiklikle , ihtar kararlarına uymamanın parti kapatma nedenlerinden biri olmaktan çıkarıldığı yönündeki teze katılmadığını bildiren Kanadoğlu , bu eylemin yaptırımsız kalmasının getireceği sakıncalara da değindi . Kanadoğlu , AKP'nin Siyasi Partiler Kanunu'nun 104 . maddesinin . fıkrasına göre kapatılmasını istedi . Erdoğan'ın genel başkanlık yetkilerine tedbir konulmasını isteyen Kanadoğlu , bu isteminin " ivedilikle " karara bağlanmasını da talep etti . Kanadoğlu'nun bu istemin AKP'nin 104 . maddeyi değiştirmeye yönelik yasa tasarısı hazırlamasından kaynaklandığı belirtildi . AKP'nin hazırladığı tasarı yürürlüğe girerse dava yasal dayanaktan yoksun kalacak . Raportör Erdoğan dedi Edinilen bilgiye göre , Yüksek Mahkeme raportörü bu konuya ilişkin raporunu tamamladı . Raportör , mahkeme üyelerine henüz dağıtılmayan raporunda , Erdoğan'ın yetkilerine tedbir gerekmediği görüşünü bildirdi . Yüksek Mahkeme , öncelikle Erdoğan'a yönelik istemi karara bağlayacak , tarafların sözlü savunmasını aldıktan ve davaya ilişkin asıl rapor hazırlandıktan sonra kararı açıklayacak . AKP'li Ramazan Toprak'ın istifasının ardından TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkan Vekili olarak başkanlığı fiilen yürütmeye başlayan aynı partiden Yüksel Çavuşoğlu , ABD elçiliğinin müsteşar ve siyasi müsteşarının zaman zaman Meclis'e yaptığı rutin ziyaretlerden birini bu kez basına açtı . Basından gelen Irak soruları karşısında terleyen Çavuşoğlu , önce Irak konusunda görüşme yaptıklarını inkâr etti , sonra açık verdi . Devreye müsteşar Robert Deutsch girdi , bu kez de " acemi başkanı " yalanlayan bir açıklama yaptı . Albaraka Türk'te yöneticilik yaptığı dönemle ilgili olarak bilerek naylon fatura kullanma iddiasıyla üç yıla kadar hapis istemiyle yargılanan Maliye Bakanı Kemal Unakıtan af kapsamından çıkartıldı . Naylon fatura kullanma suçuna da af getiren vergi barışı tasarısının Plan ve Bütçe Komisyonu'daki görüşmelerine Milliyet'in bu konudaki haberleri damga vurdu . CHP'li üyelerin skandal olarak değerlendirdiği ve kendi yargılandığı maddeyi suç olmaktan çıkarttığı için bakanı istifaya davet ettiği Komisyon'da , bu konudaki maddede değişikliğe gidildi . Madde naylon fatura kullanma suçunu " bilerek ve bilmeyerek " diye ikiye ayırdı ve bilerek kullananlar af kapsamından çıkartıldı . Böylece Bakan Unakıtan'ın yanı sıra adlarına hayali ihracat yapılan birçok kişi de af dışında kaldı . Unakıtan'ın yargılandığı dava bilerek naylon fatura kullanma iddiasıyla açılmdı . Mahkemeye giderim Tasarının görüşülmesi sırasında CHP'li üyeler Unakıtan'a , " 11'nci maddeyi çek , dokunulmazlığının kaldırılmasını iste , aklan gel " çağrısında bulundu . TÜRMOB Başkan Yardımcısı Uğur Büyükkalkan'ın da , " Sadece kullananlar affediliyor . Naylon faturada basan , düzenleyen ve kullanan ayırımı olmamalı . Bu madde kamu vicdanını da bizi de rahatsız ediyor , kaldırılmalı " dedi . Unakıtan eleştiriler karşısında " Dokunulmazlığımı kaldırın , mahkemeye giderim , şeref duyarım . Bir , iki yıl önce büyük bir şirkette yönetim kurulu üyesi iken , yazılmış hatalı bir rapordan dolayı yönetim kurulu üyeleri hakkında dava açılmış . Sanki ağır bir suç işlemişim . 11'nci madde ile bakan aklanmıyor . Bakanı kapsamına da almıyor . Maliye Bakanı suçlu değil . Hiçbir mahkeme suçlu demedi . Haklı veya haksız bir dava açılmış , neticesine bakmak lazım " dedi . Matrah artırımında değişiklik Komisyonda tasarının matrah artırımı maddesindeki asgari artırım oranları aşağı çekildi . Buna göre Gelir ve Kurumlar Cergisi mükelleflerinin , vermiş oldukları yıllık beyannamelerde vergiye esas alınan matrahları , tasarının yürürlüğe girdiği tarihten Şubat 1005 sonuna kadar , 1998 için yüzde 40'dan 50'a , 1999 için yüzde 55'ten 15'e , 1000 için yüzde 50'dan 10'ye , 1001 için yüzde 10'den 15'e düşürüldü . CHP : Bakanın istifa etmesi lazım Komisyondaki görüşmelerde , CHP Milletvekili Ali Topuz , hakkında vergi kaçakçılığından dava açılmış Maliye Bakanı'nın görevinden istifa etmesini istedi . Komisyondaki tartışmalarda şu diyaloglar yaşandı : Ali Topuz ( CHP ) : Bakan , cumhuriyet tarihinin görülmemiş bir skandalının aktörü . Sahte evrak kullanmak suçuyla yargılanan Unakıtan , kendisinin vergi suçunu affeden bir düzenlemenin savunucusu durumunda . Hükümeti ya bir başka bakan temsil etsin ya da Unakıtan'ın da yararlandığı madde tasarıdan çıkarılsın . Ali Kemal Deveciler ( CHP ) : Bakan hakkındaki suçlama ortadan kaldırılıyor . Bu vergi barışı değil , skandal . Sahte fatura basanlar cezalandırılacak , kullananlar aklanacak , gönül rahatlığı ile bakanlık yapacak . Topuz : Seçim bildirgenizde , ağır cezada yargılandığınız suçunuzu kaldıracağınızı söylediniz de , vatandaş haydi kaldırın diye icazet mi verdi ? İddianamedeki 86 kişi içinde Orhan Aslitürk birinci , Muhammed Ciğer ikinci , Kemal Unakıtan beşinci sırada . Aykut Hamzaçelebi ( CHP ) : Naylon fatura düzenleyen varsa , kullanan da var . Kullanan daha fazla menfaat sağlıyor . Nurettin Canikli ( AKP ) : Seçim bildirgesi hazırlanırken Bakan olacağı belli değildi . Sözlerinizi teessüfle karşılıyorum . Bu bir tasadüftür , arada illiyet bağı yok . Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği ( TÜSİAD ) bünyesinde kurulan TÜSİAD International , faaliyetine başlıyor . Üyelerinin yurtdışındaki ilişkilerini artırmak için kurulan TÜSİAD International'in başkanı ise TÜSİAD Başkan Yardımcısı Aldo Kaslowski oldu . İş Geliştirme alanında daha planlı ve programlı hareket edebilmek , şirketlerin yurtdışında yaşadığı sorunlara çözüm sağlayabilmek amacıyla kurulan TÜSİAD International , Türk özel sektörünün diğer ülke özel sektörleri ile ilişkilerinde daha etkin faaliyet göstermesi amacıyla projeler üretecek . Türkiye'ye daha fazla yabancı sermaye gelmesini sağlamak için çalışmalar da yürütecek olan TÜSİAD International , iş ilişkilerindeki sorunlara yönelik raporlar hazırlayacak . Yönetimden ayrılıyor Yabancı ülkelerle iş olanaklarını geliştirmeye yönelik , yurtdışında temaslar da yürütecek olan yeni birim , Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu ( DEİK ) ile koordinasyon halinde çalışacak , TÜSİAD Dış İlişkiler Komisyonu ile de sinerji içinde olacak . Kaslowski'nin , bu ay yapılacak genel kurulda , yönetim kurulu üyeliğinden ayrılarak , TÜSİAD International'in başkanlığını yürütmesi , ayrıca Yüksek İstişare Konseyi ( YİK ) Başkan Yardımcılığı görevini de üstlenmesi bekleniyor . Almanya ve Fransa'ya TÜSİAD bürosu TÜSİAD'ın , Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne ( AB ) tam üyeliği konusunda yaptığı lobi çalışmaları devam ediyor . Türkiye'nin daha iyi tanınması amacıyla Avrupa ülkelerinde ilan kampanyası düzenleyen TÜSİAD , şimdi de irtibat büroları ile çalışmalarını etkinleştirmeyi amaçlıyor . TÜSİAD'ın bu amaçla Almanya ve Fransa'da irtibat büroları kurmayı planladığı belirtilirken , Brüksel temsilciliğine bağlı olarak faaliyet gösterecek büroların ikişer kişilik ekipler halinde çalışacağı öğrenildi . Türkiye'nin Almanya ve Fransa kamuoyu tarafından daha iyi tanınmasını sağlamak amacıyla kurulması planlanan bürolar , bu ülkelerde Türkiye'nin tam üyeliği konusunda lobi faaliyeti yürütecek . Geçtiğimiz hafta göreve getirilen Türk Telekom Genel Müdürü Mehmet Ekinalan , rekabete hazırlandıkları bir dönemde hiçbir gelir kaybına tahammülleri olmadığını ve pay sahibi olarak özellikle de Aycell'den bir takım talepleri bulunduğunu söyledi . Aycell'in büyük bir hızla kârlı hale getirilmesi gerektiğini belirten Ekinalan , " Bir şirket devamlı zarar ediyorsa , buna katlanılması mümkün değil . Piyasada bu servisi veren şirketler var . Zarar ediliyorsa benim pay sahibi olarak buna devamlı para vermem gerekiyor demektir . Böyle bir anlayışın olması sözkonusu değil . Yani bu şirket ya en kısa zamanda rekabetçi bir yapı içinde düzgün çalışan ve ilerisi için kâr eden bir şirket haline dönüşecek ya da bunun durumunu ciddi olarak önümüze çıkan seçeneklerle değerlendireceğiz " dedi . Kapatmanın yararı olmaz Seçenekler arasında , Aycell'in satışı ya da kapatılmasının söz konusu olduğunu belirten Ekinalan , şöyle konuştu : " Şu aşamada seçenekler arasında gösterilen kapatmanın yararı olacağını düşünmüyorum . Bir takım gruplar , kapatılsın diye bir takım şeyler söylüyor . Bu talepleri seslendirenlerin orijinine bakmak gerek . Eğer bu talepler rakiplerden geliyorsa başka bir şey ifade ediyor demektir . Yok kamudan geliyorsa , gerçekten müdahale etmek lazım . Ancak biz yönetim olarak Aycell'de kapatma safhasına gelindiğini düşünmüyoruz . " Aycell'in müşteri sayısının bugün gelinen noktada istenilen düzeyde olmadığını belirten Ekinalan , şunları söyledi : " Aycell'deki yatırımlar gecikmeli de olsa devam ediyor . Satışla ve müşteri memnuniyeti ile ilgili sorunlar var . Şu an şirketi gözlemliyorum . Üzerime ne düşüyorsa , zamanı geldiğinde ne yapılması gerekiyorsa bu yapılacak . Yapısal değişiklik de olabilir , yönetim değişikliği de . Gerçek rakamları inceleyeceğiz . Rakamlar bize ne söylüyorsa , nereye müdahale etmemiz gerektiğini söylüyorsa oraya müdahale edeceğiz . " Özel sektör pazarlayabilir Aycell'de çözülmesi gereken konulardan birisinin de pazarlama ve satış olduğunu söyleyen Ekinalan , Aycell'in bu konularda özel sektör fırsatlarını değerlendirmesi gerektiğini belirtti . Ekinalan , " Ben Türk Telekom tarafı olarak bu tür seçenekleri düşüneceğim " dedi . Önce değerini artırıp sonra özelleştireceğiz Mehmet Ekinalan , Telekom'da yapısal olarak değişikliği gerçekleştirecek tedbirler almaya hazırlandığını açıkladı . Telekom'un bugün geldiği noktada işleri çözemez durumda olduğunu belirten Ekinalan , 60 bin personel de dahil olmak üzere , şirketin yapısı ve en önemlisi de satış pazarlama konularında önemli bir operasyon yapılacağından bahsetti . Ekinalan , Türk Telekom'un özelleştirilmesi konusunda da açıklamalar yaptı ve şöyle konuştu : " Uzun süren bir özelleştirme süreci var . Geçmişteki yüksek fiyatlardan bahsetmek mümkün değil . Ancak Türk Telekom'u rekabetçi yapıya hazırlayıp , piyasada da kâr eden duruma getirebilirsek , şirketin değerinin daha iyi fiyatlara çıkacağını düşünüyorum . " Müdahale değil eleştiri bekliyor Yeni dönemde çok uyumlu bir yönetim oluşturulduğunu belirten Ekinalan , " Geçmişte Aycell'de yaşadığım sorunlarla ilgili burada problem olacağını düşünmüyorum . Türk Telekom'un geleceği ile ilgili umut veren güç hem Uluştırma Bakanlığı ham Hazine hem de Hükümet tarafından veriliyor . Bu kurumlar ve bizim aramızda görüş ayrılığı yok . Müdahale beklemiyorum ama yaptığımız işlere eleştiri bekliyorum ve de olmalıdır . Ama bunlar şirketin ileriye gitmesiyle ilgili olmalı . Olaylara rasyonel olarak yaklaşılıyor . Rasyonel olarak çalışılmazsa görülüyorki çözüm başarısızlık oluyor . Başarısızlıktan da herkes payına düşeni alır . Kimse de bu dönemde başarısız olmak istemez " diye konuştu . Mali milat ile " nereden buldun " uygulamasını kaldıran yasanın Resmi Gazete'de yayımlanmasıyla birlikte , yasa kapsamındaki Özel İşlem vergileri ile Özel İletişim vergisi bugün yürürlüğe girdi . Sayısal loto'da kolon başına 60 bin lira Özel İşlem Vergisi kesilecek . Süper toto , Skor toto , Golyedi oyunlarından , kolon başına 10 bin lira eğitime katkı payı , 10 bin lira Özel İşlem Vergisi , Şans topu ve Onnumara'da kolon başına 10 bin lira eğitime katkı payı , 10 bin lira Özel İşlem Vergisi , at yarışlarında bilet bedelinin yüzde 5'inden eğitime katkı payı , yüzde Özel İşlem Vergisi alınacak . Bu tutar , iki kalem toplamında 80 bin liradan az olmayacak . Kolon ücretleri 150 bin lira olan Sayısal Loto'da 500 bin , 100 bin olan Şans Topu'nda 500 bin , 150 bin lira olan On Numara'da 150 bin liraya çıktı . Diğer kalemlerdeki Özel İşlem Vergisi'leri de şöyle : Vergi dairesi ve belediyelere verilen beyanname , sigorta prim bildirgesi milyon , gümrük idarelerine verilen beyanname 10 milyon , silah taşıma ve bulundurma vesikaları 110 milyon , kara avcılığı ruhsat teskeleri 60 milyon , iç hatlarda her bir uçakbileti 4. Cep telefonlarından alınan yüzde 15'lik Özel İletişim Vergisi'nin süresi de bu yıl sonuna kadar uzatıldı . Tekel zamma hazırlanıyor Tekel Genel Müdürü Sezai Ensari , ÖTV oranlarının yükseltilmesiyle tütün mamüllerinde yüzde 11. Ensari , piyasadaki koşullara göre karar vereceklerini , zam oranını henüz belirlemediklerini kaydetti . Elektriğe kısmi zam TEDAŞ Ocak'tan geçerli olmak üzere arıtma tesisi , okul , dernek ve spor tesisleri ile tarımsal sulamada kullanılan elektriğe yüzde 6. Tarımsal sulamalarda kilovat saat başına alınan 86 bin liralık elektrik ücreti , yüzde 54. Hayır kurumu , dernek , vakıf , müze , resmi okul , resmi yurt , resmi üniversite , resmi yüksek okul , resmi kurs , resmi sağlık kuruluşları , spor tesisleri , kültür balıkçılığı ve kümes hayvanları çiftliğinde elektriğin fiyatı yüzde 1. İkinci el bono piyasasında faiz oranları 1001 yılına yüzde 60 seviyesinde başladı . Birbiri ardına gelen olumlu makro gelişmeler faiz oranlarının kısa sürede yüzde 50'ye kadar gerilemesine neden oldu . Ancak sonrasında Ecevit'in rahatsızlığı ve seçim beklentileriyle tetiklenen piyasalarda faiz oranları tekrar Haziran Temmuz 1001'de yüzde 65'lerin üzerine taşındı . 10 puan yükseldi Kasım erken seçimlerine yüzde 65'lerde giren gösterge faiz oranı tek parti iktidarı ve Avrupa Birliği'nden takvim beklentileriyle Aralık 1001 başlarında yüzde 50 seviyesinin altını denedi . Ancak sonrasında gündeme gelen Irak belirsizliği , yapısal reformlarla elde edilen gelişimlerin tartışmaya açılması ve kamu bütçe disiplininin geleceğine ilişkin tedirginliklere bağlı unsurlar ile faiz oranları tekrar yüzde 60 seviyesinde . Yürütülen ekonomik programın temel performans kriteri olan faiz dışı fazla hedefi için IMF'le pazarlığa hazırlanırken , faiz yükselişinin büyük oranda dış konjonktürün etkisiyle yükselerek yarattığı maliyet ise tam anlamıyla şansızlık . Hazine Aralık 1001'de yapılan ilk ihalede yüzde 49 bileşik faizle borçlandı . 1001'nin son ihalesinde ise bileşik faiz oranı yüzde 51 idi . Aralık 1001'nin tüm borçlanmalarında oluşan ortalama bileşik faiz ise yüzde 50 idi . Aradan geçen yaklaşık 10 günün ardından üç gün önce yapılan ihalede bileşik faiz ise neredeyse 10 puan artarak yüzde 60 sınırına dayandı . Reel borçlanma maliyeti neden düşmek zorunda ? Yüksek iç borç sorunun çözümü iki şekilde mümkün oluyor . Bunlardan birincisi gelirlerini arttıran ve harcamalarında tasarrufa giden kamunun zaman içerisinde borç stoğunu reel olarak küçültmesi . İkincisi ise reel boçlanma maliyetlerinin düşürülmesi ve iç borçların faize paralel büyümesinin mümkün olduğunca engellenmesi . Kasım 1001 itibariyle kamunun 145,1 katrilyon TL ( yaklaşık 94 milyar dolar ) iç borcu bulunuyor . Bu tutarın yaklaşık 45 katrilyon TL'lık kısmı döviz cinsinden veya dövize endeksli enstrümanlarda . Geriye kalan yaklaşık 100 katrilyon TL'lık kısım ise TL cinsinden . Örneğin , son aylık dönemde gerçekleşen 10 puanlık faiz yükselişi yıl boyunca devam ederse bunun anlamı yılda faize 10 katrilyon daha fazla para ayırmak anlamına geliyor . Bilirkişi ve kırım ekibi Diyarbakır'da düşen " Konya " uçağıyla ilgili incelemelerini sürdürürken , kaptan pilot Alaattin Yunak'ın sağlık durumu kafaları karıştırdı . Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü kayıtlarına göre , Yunak 1001 yılı içerisinde çeşitli tarihlerde Lustral ve Laroxyl adlı antidepresanlar ile Atarax ve Sulpir adlı sakinleştiricileri aldı . Kayıtlarda , 15 Ocak 1001'de başlayan antideprasan ilaç alımları , şubat , nisan , temmuz , ekim aylarında da devam etti . Çeşitli tarihlerde düzenlenen birçok reçetede , Yunak'ın ayrıca kalp , tansiyon ve kolesterol ilaçları aldığı görülüyor . Antidepresan ilaç alan kişilerin kesinlikle pilotluk yapmaması gerektiğini belirten uzmanlar , şöyle dedi : İLK HAFTALAR ÖNEMLİ Doç . Dr . Arif Verimli : Bu tip ilaçların tamamı depresyon , sıkıntı , anksiyete ve kişilik bozuklukları için kullanılır . Normal dozlarda alındığında ciddi yan etkileri olmamasına karşın santral sinir sistemini etkilediği için uçuşa izin vermemek lazım . Hava Kuvvetleri bu durumda pilot uçurmaz . Prof . Dr . Sedat Özkan : Bu ilaçlarla ilgili en önemli sorun dikkat dağınıklığına neden olmasıdır . Kişi bu tip ilaçlara yeni başladıysa ilk haftalarda dikkat isteyen işler yapmamasını , araç kullanmamasını söyleriz . ÇOK TEHLİKELİ Dr . Özkan Pektaş : Bu tip ilaçların , dalış ve uçuş yapanlar üzerindeki etkileri konusunda araştırma yok . Bu nedenle pilot hastalarımıza bu ilaçları alınca uçmamalarını tavsiye ediyoruz . Çünkü , ilacın belli bir yükseklikte vücuttaki etkisini bilmiyoruz . Pilotlarda bir süre sonra duygu körlüğü denilen bir durum gelişiyor . Saatlerce masmavi gökyüzüne bakıyor . Böyle bir durum ister istermez ilaçların etkisini potansiyelize edebilir , artırabilir . Bu ilaçlar kullanılırken uçuş yapılmamasında fayda var . Tehlikeli . İşte Yunak'ın ilaç listesi Lustral : Antidepresif . Depresyon ve takıntı bozukluğunun tedavisinde kullanılıyor . Laroxyl : Antidepresif . Konsantrasyonu etkileyebilir . Sulpir : Küçük dozları yatıştırıcı , büyük dozları şizofreni için kullanılıyor . Reflekslerde azalmaya neden olabilir . Atarax : Yatıştırıcı . Lopresor : Kalp ritmini yavaşlatan , tansiyonu düşüren bir ilaç . Cozaar ve Hyperium : Tansiyon düşürücü . Tarden , Ator ve Pravachol : Kolesterol düşürücü . Cipro , Penbak , Flagyl , Rovamycine : Antibiyotik Ciloxan ve Heosporin : Göz damlası ÖLÜMDEN DÖNMÜŞTÜ . . . Henüz aylık evli olan Kaptan Pilot Alaattin Yunak , askeri pilotken çok ciddi bir trafik kazası geçirmiş , yol kenarında ağır yaralı olarak bulunmuştu . Bu kazanın ardından da Türk Hava Kuvvetleri'nden emekliye sevk edildi ve THY pilotu oldu . Diyarbakır'da ölen Türk yolcular toprağa verilirken , yabancı yolcuların aileleri de naaşları almak üzere Diyarbakır'a geliyor . Ancak Musul doğumlu Avusturya vatandaşı Sabah Abdall'ın naaşını almak için henüz kimse başvuruda bulunmadı . Avusturya'nın Ankara Başkonsolosluğu yetkilileri , kaza günü sabah İstanbul'a gelen 18 yaşındaki Sabah Abdall'ın Türkiye'ye hangi amaçla giriş yaptığını tespit edemedi . 1990'da Avusturya vatandaşı olan Abdall'ın Kuzey Iraklı bir aileye mensup olabileceği belirtildi . Avusturya İçişleri Bakanlığı da Abdall'ın Viyana'daki adresinde kimseyi bulamadı . Abdall'ın pasaportunda ev adresi olarak gösterdiği ikamete giden yetkililer , Ankara'ya " Abdall'ın hiçbir yakınına ulaşılamadığını " bildirdi . GÖZÜYLE GÖRMEYE GELDİ Düşen uçaktaki dört İngiliz yolcudan biri olan Christopher Ringland'in ( 51 ) kız arkadaşı Alison Caldwell ise sevgilisinin öldüğüne inanamıyor . Moira Caldwell , kızının Ringland'in erkek kardeşiyle dün Diyarbakır'a gittiğini belirterek , " Kızım kendi gözüyle görmek istiyor . İnanması için tek yol bu " dedi . Ölen İngiliz yolculardan Ringland'in iş arkadaşı Christopher Holtom ( 48 ) ise bir çocuk babasıydı . JEOLOJİ MÜHENDİSİYDİ Ringland ve Holtom , Man & Diesel Grubu'na ait Stockport şirketi için bir aylık uzun bir iş seyahatindeydi . Batman'da bulunan mobil termik santralındaki arızayı gidermek için bölgeye gidiyorlardı . Ölen İngiliz yolculardan David Hastie'nin ( 50 ) jeoloji mühendisi olduğu , İskoçya'nın Glasgow kentindeki Baillieston kasabasında oturduğu ve Rona isimli nişanlısıyla bu yaz evleneceği öğrenildi . Muhammed Nazmul Haque adlı yolcunun da Londra'da oturduğu belirtildi . Hastie ve Haque'nin aileleri de cenazeleri için Diyarbakır'a gitti . Ölen Finlandiyalı Jouni Kulmala'nın ( 50 ) ölümü ise Finlandiya'da Iltalehti adlı gazetede " Genç mü hendisin iş seyahati ölümle bitti " şeklinde yer aldı . Diyarbakır'da 65 kişinin ölümüne neden olan THY uçağının yolcu listesinde yer alan İngiliz vatandaşı Muhammed Nazmu Haque'nun , bölgedeki sıcak gelişmeleri izlemek üzere görevlendirilen İngiliz Gizli Servisi MI elemanı olduğu öne sürüldü . Dün akşam , bazı özel TV'lerin yayınlarında gündeme getirilen bu iddia , yetkili makamlarca doğrulanmadı . Diyarbakır'daki uçak felaketinde hayatını kaybeden Batmanlı kuyumcu Yusuf Acet'e ait olduğu sanılan 165 bin dolar , bir kısmı yanmış olarak ve bir çanta içinde bulundu . Batman'da 16 yıldır kuyumculuk yapan evli ve çocuk babası Acet ( 56 ) , geçen hafta İstanbul'da tedavi gören amcası Salih Acet'i ziyaret ettikten sonra , yanındaki parayı dövize çevirdi . İş ortağı İbrahim Gündüz'ün kaçırması üzerine yanında döviz dolu çantayla uçağa tek başına binen Acet , kazada kurtulamadı . Enkazda bulunan döviz dolu çanta savcılığa teslim edilirken , kardeşi Eşref Acet , " Ağabeyim İstanbul'daki kuyumcularla da çalışıyordu . Yanında sürekli döviz taşırdı . Para yanmayacak şekilde ambalajlıydı " dedi . Malatya Akçadağ yakınlarında eğitim uçuşu sırasında düşen iki savaş uçağında şehit olan yüzbaşılar Fatih Fazıl Taşkın ile Ali Rıza Sadak için İzmir'de cenaze töreni düzenlendi . Vali Alaaddin Yüksel , Ege Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon , İzmir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina ile şehit yakınlarının katıldığı törende gözyaşı sel oldu . Şehit olan Taşkın'ın montunu giyip elbiseleri ile ayakkabılarını tören boyuncu tutan kız kardeşi Özlem Taşkın , " Bana en büyük gururu yaşattın . Beni şehit kardeşi yaptın " dedi . Bingöllü Sadak'ın annesi Sultan Sadak da tabuta sarılıp Kürtçe ağıt yaktı . Sadak'ın yakınları da gözyaşları içinde şehit pilotun tabutuna sarıldı ( üstte ) . Törenin ardından kadınların da saf tuttuğu cenaze namazından sonra iki şehidin naaşı , 11 pare atışın ardından Kadifekale Şehitliği'nde yan yana toprağa verildi . Malatya'daki uçak kazasında şehit olan dört pilot subaydan Üsteğmen . Fatih Ongun için , " Birgün buradan alçak uçuşla geçip sizi selamlayacağım " dediği Adana'da Sabancı Merkez Camii'nde tören düzenlendi . İkindi namazının ardından cenaze namazı kılınmadan önce görüntü alan habercileri , askeri yetkililer , " İbadet , Allah ile kul arasındadır " diyerek , cami dışına çıkardı . Törenin ardından Ongun , asri mezarlıktaki şehitlikte toprağa verilirken , Kolordu Komutanı Korgeneral Hayrettin Uzun da tabuta sarılı Türk bayrağı ile şehidin çerçeveli fotoğrafını eşi Fatma Ongun'a verdi . Şehit olan diğer pilot Üsteğmen Semih Deste cioğlu da Eskişehir'de toprağa verildi . Konya uçağında yaşamını yitiren rallici Behzat Külür , Levent Camii'nde kılınan ikindi namazının ardından yapılan cenaze töreniyle Zincirlikuyu'da toprağa verildi . Ayakta durmakta zorlanan Külür'ün eşi Emek , annesi Seniha ve babası Suat Külür , defalarca Türk bayrağına sarılı tabuta sarılarak gözyaşı döktü . Cenazeye Alaaddin Çakıcı'nın kardeşi Gencay Çakıcı , Ali Şen , oğulları Metin ve Adnan Şen , Kaya Çilingiroğlu , rallici Metin Kap , Mehmet Ali Erbil , Kenan Doğulu ile Sinem Güven , Atilla Saral ve Engin Koç da katıldı . İmam , Diyarbakır ve Malatya'da düşen uçaklarda ölenlere rahmet dileyerek , Külür'ün şehit sayıldığını söyledi . Cenaze boyunca " Ölüm asıl bize yakışırdı " diyen anne Külür , camiden tekerlekli sandalyeyle çıkarıldı . Yedi yıl boyunca bebek hasretiyle yanıp tutuştuktan sonra bir kız çocuğu dünyaya getiren Eser Karabulut , korkunç kazada 1. Eşi Murat Karabulut ise onların öldüğünden habersiz , hastanede tedavi görüyor . Sarılığa yakalanan minik İrem'in tedavisi için İstanbul'a gelen ancak evine dönemeyen genç anne , dün bebeğiyle Diyarbakır'dan Hatay'a getirildi . Serinyol Mezarlığı'ndaki törende cenazeler yanmış olduğu için tabuttan çıkarılmadı . Anneyle bebeği tek tabutla , koyun koyuna toprağa verildi . TORUNUMU GÖREMEDİM " Torunumu hiç göremedim , gelinime doyamadım " diye ağlayan Halime Karabulut , uzun süre kendine gelemedi . Bu arada Murat Karabulut'un göğsünde biriken kanın ameliyatla alındığı , kolunda kırık olduğu belirtildi . Diyarbakır'da düşen RJ 100 tipi " Konya " adlı uçakta hayatını kaybeden 65 kişinin kanuni mirasçıları ile yaralanan yolcuya , 11'er bin dolar ön tazminat ödeniyor . THY yetkilileri , 11'er bin doların mahsup olarak verildiğini , sigorta tarafından aktüaryal hesaplamalardan sonra belirlenecek kesin tazminatlardan bu miktarların düşüleceğini bildirdi . İlk etapta ödenecek tazminatın bir milyon 680 bin dolar olacağı kaydedildi . İstanbul Diyarbakır tarifeli seferini yapan THY uçağı , dün yoğun sis nedeniyle Diyarbakır Havaalanı'na inemedi . Dün saat 18. Ancak yoğun sis nedeniyle uçak pisti kez pas geçti ve Ankara Esenboğa Havaalanı'na inmek için geri döndü . Bu gelişme üzerine uçak kazasında yaşamlarını yitiren yolcuların doku örnekleri de İstanbul'a götürülemedi . Psikiyatr Doç . Dr . Armağan Samancı , Ümraniye sapığı Yaman Özçelik'in yakalanmasından sonra kamuoyuna yansıyan haberlerin sadece sapığı değil , cinsel seçimi farklı olanları da teşvik edebileceğini öne sürdü . Samancı , " Cinsel öğeler öne çıkarılarak yapılan haberlerin farklı eğilimleri olanları tetiklediği " iddiasında . Haberler farklı cinsel eğilimleri tetikler mi ? Toplumumuz sanki doyumsuz , bastırılmış dürtülerin etkisiyle patlama içinde . Kadının bedenini metalaştıran , cinsel davranışı ilişki ve sevginin dışında algılamaya yol açan televole kültürü toplum psikolojisini bozuyor . Cinselliğin pazara çıkarılması , mekanikleştirilmesi doğru değil . Cinsellik sevginin ifade tarzıdır . Böyle haberler , yatkın bireylerde , yani özdenetimi yetersiz kişilerin dürtüleri üzerinde hoş olmayan etkiler yapabilir . Bu tür haberler , bazen sapık eğilimleri olan insanların dürtülerinin açığa çıkmasını sağlayabiliyor . Ama bir kısmını da korkutabiliyor . Burada dürtünün bozukluk şiddeti önemli . Kişi çok şiddetli bir dürtü duyuyorsa onu teşvik edebilir . Bu tip haberleri çok büyük puntolarla vermemek lazım . Böyle esrarengiz biçimde verilen haberler , bu tür sapık eğilimli insanları gıcıklar , teşvik eder , haz alırlar . Onların haz damarını kamçılayabilir . Televizyonlarda cinsel öğelerle birleştirilerek haber sunulması , çocuklarla beraber olmak isteyen cinsel açıdan problemli insanlar için uyarıcı olabilir . İngiltere'de şöyle bir örneği var : Çocuklarla cinsel olarak birlikte olma eğiliminde olanların , hapisteyken birbirlerinin suç dosyalarını okudukları dikkati çekmiş . Aslında dosyalarını erotik kitapmış gibi okuyup haz aldıkları fark edilmiş . Bu okuma , onlar için cinsel uyarıcı etki yaratıyor . Ümraniye sapığı olayı basında çok abartılı bir şekilde yer aldı . Vatandaşların önlem alması için , bu tür bir sapıkla ilgili haberlerin elbette basında yer alması lazım . Bunun vatandaşlara fayda sağlayacağı açık ancak abartılmamak kaydıyla . Eğer çok abartılırsa , uzmanların söylediği şekilde başkaları üzerinde de etkisi olabilir . Doğrusu , Ümraniye sapığı olayının çok gizli yürütülmesiydi . Gizli bir tahkikattan sonra gerçek sapık bulunduktan sonra basına duyurulmasında fayda vardı . Ama İstanbul polisi bu olayı çok abarttı . Bazı filmlerdeki bu tür senaryoların gerçeğe dönüşebildiğini görüyoruz . Bu bakımdan yan etkisi olabilir . Basının toplumu etkilememesi mümkün değil . Ama bu tür haberlerin bir şekilde yapılması ve toplumun bilinçlendirilmesi de gerekiyor . Cinsel suçun ön planda tutulduğu haberlerde biraz dikkatli olunmalı , konu çok abartılmamalı . Bu konuda polisler olarak toplumda gördüğümüz bazı eğilimler var . Basında çıkan haberlerden etkilenerek bir dönem kız çocuklarının sahnelerde isim olmuş starlara özenerek evden kaçtıklarını biliyoruz . Çıkan haberlerin toplumun belirli kesimlerini , belirli tarzda etkilememesi mümkün değil . Her şeyin başının eğitim olduğunu unutmamak gerekir . Bu , toplumda çok yönlü olarak çözülmesi gereken bir olay . Medyanın da bu tür cinsel içerikli olayları büyütmemesi gerekir . Sonra suçlu devamlı , beni hapishanede öldürebilirler diyor . Bu tür yargısız infazlara da mahal vermemek lazım . Diyanet İşleri Başkanlığı , insanların birbirleriyle selamlaşırken " iyi günler " ya da " merhaba " yerine " selamünaleyküm " demesini daha uygun buldu . Diyanet , cuma namazında okutacağı hutbede selamlaşmanın insanlar arasında dayanışmayı artırdığına dikkati çekerek , insanlara " birbirinizle selamlaşın " mesajı verecek . Sünnete uygun ! Türk kültüründe mevcut olan iyi günler , merhaba , günaydın gibi ifadelerle insanların birbirleriyle ilgi kurduklarının vurgulanacağı hutbede , " Ancak kişinin esenlik ve mutluluk temennisini " esselamüaleyküm " veya " selamünaleyküm " şeklinde ifade etmesi , en güzel ve sünnete en uygun olanıdır " denilecek . Gelenek önemli Selamlaşmanın insani ilişkileri güçlendirerek karşıdaki kişiye emniyet ve güven verdiği kaydedilen hutbede şöyle denildi : " Milletlerin geleneklerine göre selamlama şekilleri çeşitlilik arz eder . Dinimizde selam verme kısaca , " esselamüaleyküm " veya " selamünaleyküm " şeklindedir . Kendisine selam verilen kişi de " ve aleykümüsselam " şeklinde karşılık verir . Müslümanın evine girdiğinde eşine ve çocuklarına , işyerinde arkadaşlarına , yolda karşılaştıklarına selam vermesi Allah'ın hoşnutluğuna vesile olur . " Kimi dedesinden kalma aşk mektuplarını , kimi de sadece Halit Ziya Uşaklıgil'i okuyabilmek için , Tarih Vakfı'nın kursunda Osmanlıca öğreniyor . Sanılanın aksine , Osmanlıca kursuna ilgi gösterenler aslında konuyla hiç ilgisi olmayan kişiler . Aralarında banka genel müdürü , gülyağı ihracatçısı , plastik cerrah , ev hanımı , öğrenci , muhasebeci gibi farklı meslek gruplarından kişiler dikkat çekiyor . Osmanlıca eğitimi veren siyasi tarih araştırmacısı Yücel Demirel , kursa en çok ev hanımlarının zaman ayırdığını belirtiyor . Demirel , " Örneğin bir öğrencim , 1916 yıllarında anne ve babasının birbirlerine gönderdiği mektupları okumak için buraya geldi " diyor . Bir diğer kursiyerse gerekçesini şöyle anlatıyor : " Çeyiz sandığını karıştırırken kırmızı bir kurdeleyle sarılmış mektuplar buldum . Daha sonra Rum sevgilisinin , dedeme yazdığı aşk mektupları olduğunu öğrendim . " ABD'nin muhtemel Irak operasyonunu dikkate alan CNN Türk , " çatışma alanında güvenlik eğitimi " projesini başlattı . CNN Türk Başkan Yardımcısı Efe Önbilgin , ekibin güvenliğine önem verdiklerini belirtirken , proje kapsamında emekli bir İngiliz asker , muhabir ve kameramanlara eğitim veriyor . Savaş bölgesinde hangi uygun ekipmanlarla çalışmaların yürütülmesi gerektiği , kimyasal silahlara karşı kullanılması gereken ekipmanlar ve ilaçların neler olduğunun anlatıldığı derslerde uygulama da yapıldı . Fransa'nın , Suçluların İadesine Dair Sözleşme kapsamında Türkiye'ye iade ettiği Alaattin Çakıcı , bu sözleşmenin ayrıcalıklarından yararlanıyor . İstanbul No'lu DGM'ce beş yıl ağır hapis cezasına çarptırılan Çakıcı , tutuklu kaldığı süre göz önüne alınarak tahliye edilmişti . Davanın Yargıtay aşaması olması nedeniyle 45 gün içinde ülkeyi terk etme hakkı olan Çakıcı hakkında yurtdışına çıkış yasağı konmuştu . Yasak nedeniyle 45 günlük süre konusunda çıkan hukuki tartışma , Adalet Bakanlığı'nın yazısıyla son buldu . Bakanlık , izin çıkmayan dava ve soruşturmaların sürdüğü İstanbul DGM , İstanbul , Bursa ile Ankara Başsavcılığı'na " gizli " ibareli bir yazı gönderdi . Yazıda , Çakıcı'nın yurtdışına çıkması önünde hiçbir engelin kalmadığı tarihten itibaren 45 günlük sürenin işlemeye başlayacağı vurgulandı . Bakanlık yazısında " Yurtdışına çıkış imkânının tanınmaması halinde sanık , ülkede serbest olarak zamanaşımı doluncaya kadar bulunabilecektir " denildi . İstanbul Taksim Meydanı'ndan bindiği taksi sürücüsünün ensesine kurusıkı tabanca dayayarak İzmit'e yönlendiren üniversiteli gaspçı yakalandı . Önceki akşam Taksim Meydanı'nda Mustafa Kozan yönetimindeki taksiye binen Kocaeli Üniversitesi Kullar Meslek Yüksekokulu . sınıf öğrencisi Orhan Babaiban ( 11 ) , otogara gitmek istediğini söyledi . Araç bir süre ilerledikten sonra Babaiban , kurusıkı tabancayı Kozan'ın ensesine dayadı ve aracı İzmit'e yönlendirmesini söyledi . Araç İzmit yakınlarına geldiğinde üniversiteli gaspçı , yol kenarında aracı durdurarak tuvaletini yapmak istedi . Bu sırada gencin dalgınlığından yararlanan Kozan , cep telefonundan Polis İmdat'ı tuşlayarak yardım istedi . Sivil ekipler , takip ettikleri taksiye Halkevi mevkiinde düzenlediği operasyonla Babaiban'ı gözaltına aldı . Kars Belediye Başkanı Naif Alibeyoğlu , Ermenistan'ın Gümrü depreminde zarar görüp kapattığı ancak enerji sıkıntısının baş gös termesi üzerine tekrar hizmeti soktuğu , fay hattı üzerindeki Metsamor Nükleer Santralı'nın kapatılması için uluslararası mahkemelere başvurma kararı aldı . Alibeyoğlu , yerleşim birimlerine 90 kilometre uzaklıkta bulunması gereken santralın Iğdır'dan görüldüğünü belirtti . Kadıköy'deki Nihat Işık İlköğretim Okulu velileri , okul yakınındaki baz istasyonunun kaldırılmamasını protesto ederek , çocuklarını bir günlüğüne okula göndermedi . Veliler , okulun yanındaki caminin bahçesindeki baz istasyonunun öğrencilerin sağlığı için risk oluşturduğu gerekçesiyle bir süredir eylemlerini sürdürüyorlardı . Polis ve gazeteciler , Beyazıt Meydanı'nda eylem beklerken ortaya çıkan 50 Koreli genç , ülkelerinin kültürünü yansıtan bir gösteri yaptı . Daha sonra meydanı , Korelilerden YÖK'ü protesto eden öğrenciler devraldı . Özellikle cuma günleri sık sık gösterilere sahne olan Beyazıt Meydanı'nda polis eylemcilere karşı geniş güvenlik önlemleri aldı . Cuma namazı çıkışında herhangi bir gösteri olmadı . Bu kez gözler üniversite öğrencilerine çevrildi . Tam bu sırada Güney Kore üniversitelerinden Türkiye'ye gelen yaklaşık 50 öğrenci ortaya çıktı . Öğrenciler , vatandaşlara kendi ülkelerinin halk danslarının yanı sıra karate gösterisi yaptı . Korelilerin gösterisi , YÖK karşıtı slogan atan İstanbul Üniversiteli öğrencilerin sloganlarıyla kesildi . Koreliler çok sayıda polis ve eylemciyi görünce gösterilerine son vererek , İstanbul'un tarihi mekânlarını ziyarete çıktı . YAŞ kararlarının antidemokratik olduğu iddiasıyla yargı denetimine açılmasını isteyen hükümete tepki gösteren Genelkurmay'ın sert açıklamalarının perde arkası tartışılıyor . Askerlerin tepkisinde , YAŞ kararlarının altına şerh konulmasının irticayı cesaretlendirdiği kaygısının önemli gerekçelerden biri olduğu ortada . Ancak aysbergin görünmeyen yüzünde askerliğin özünü oluşturan " disiplin , hiyerarşi ve emir komuta"ya dönük ciddi bir endişenin yattığı da öğrenildi . Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün açıklamalarının ardından Ankara kulislerine yansıyan bilgiler , askeri çevrelerin , YAŞ kararlarının esasını oluşturan " terfi " sistemine yönelik müdahaleler konusunda çok hassas olduğunu gösteriyor . Başbakan Abdullah Gül ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün " şerh koyma " tavrının ardından şu görüşün dile getirildiği kaydediliyor : " YAŞ kararları Anayasa maddesiyle yargı denetiminin dışındadır . Bunun amacı da askerliğin mantığını , disiplinini bozmamaktır . Askerliğin esası disiplindir . Bu yolun açılması , terfi mekanizmasında da disiplini bozacak uygulamaların başlamasına yol açar . YAŞ kararları bir bütündür . Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi , bu düşüncelerle daha önceki başvuruları geri çevirmiştir . Uygulama dünyanın her yerinde böyledir . " YAŞ'taki terfi kararlarına itiraza ilişkin geçmişte bazı örnekler yaşandığına da dikkat çekiliyor . Bazı üst rütbeli isimlerin bu çerçevede Danıştay'da dava açarak terfi aldıkları ve " Danıştay yoluyla paşa " olan isimlerin söz konusu olduğu anımsatılıyor . Eski Jandarma Asayiş Bölge Komutanı olan ve emekli olduktan sonra bir suikast sonucu yaşamını yitiren Korgeneral Hulusi Sayın'ın , Danıştay kararıyla terfi alarak generalliğe yükseldiği örneği veriliyor . Daha sonra yapılan yasal düzenleme ile Danıştay yolunun kapandığı , " YAŞ kararları dışındaki " ihtilaflar için Askeri İdare Mahkemesi'ne dava açılabildiği vurgulanıyor . YAŞ üyeleri personel hakkında nasıl karar veriyor ? YAŞ üyesi orgeneral ve oramirallere , terfi sırasındakilerin sicil dosyaları şifreli bavullarla özel kuryeler tarafından aylar öncesinden gönderiliyor . Şifreli bavullardaki bilgiler karar süreci için yeterli oluyor mu ? Kuvvet komutanlıkları denetleme kurullarının verdiği notları da içeren dosyaları inceleyen YAŞ üyeleri , gerek duyarlarsa , ilgili personeli bizzat çağırabiliyor ya da adayın komutanlığını yapmış isimlerle görüşebiliyorlar . YAŞ toplantısı nasıl yapılıyor ? Terfilerle ilgili kanaatler " en kıdemsiz orgeneralöden başlayarak soruluyor . Daha sonra üyelere , " Sizce terfi ettirilmesi gerekenleri öncelik sırasına göre yazın " deniliyor . Bir tür terfi oylaması mı yapılıyor ? Evet . Yazılan listeler , üyelerin gözü önünde Genelkurmay İkinci Başkanı tarafından toplanıp tasnif ediliyor . Öncelik sıralamasında ilk sıraları paylaşanlar terfi ediyor . Kalanların durumu ne oluyor ? Bir bölümü emekli ediliyor , teknik personel başta olmak üzere bir bölümünün rütbe bekleme süresi uzatılıyor . Terfi için araya adam sokmanın adaylar için " en kötü puan " sayıldığı toplantılarda Genelkurmay Başkanı'nın oyu da diğer adaylarla eşit ağırlık taşıyor . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , Türkmenistan'da Büyük Selçuklular'ın başkenti Mari'yi ( Eski Merv ) ziyaret etti . Erdoğan , gezi nedeniyle Kazakistan Cumhurbaşkanı Nur Sultan Nazarbayev'le görüşmesine bir saati aşkın süreyle gecikti . Nazarbayev , görüşme öncesi saatini göstererek Erdoğan'a " Niye geciktiniz ? " diye sordu . Erdoğan ise Eski Merv'i ziyaret ettiklerini , bölgede telefon çalışmadığı için haber veremediklerini söyledi . Erdoğan , Nazarbayev'le görüşmesinde Kazakistanlı bir gazetecinin , " Dış siyasette değişikliğiniz olacak mı ? " sorusu üzerine gaf yaptı . Türkmenistan'da hep " 11 . yüzyıl altın asrı " söylemiyle karşı karşıya kalan Erdoğan , 1005'ün Türk yılı ilan edilmesini isterken , yanlışlıkla " 1005 yılını Türk asrı ilan edelim istiyoruz " dedi . Erdoğan , " Bugüne kadarki dış siyaseti asla yeterli bulmuyoruz . Bunun süratle artırılması gayretindeyiz . Gelecek hafta Çin'e gideceğiz . Bu yılı Türk yılı ilan eden Japonya'ya da gideceğiz " dedi . Nazarbayev de Türkiye'nin dostluğunu memnuniyetle karşıladıklarını belirterek , " Hepimiz Türk milletiyiz . Aramızda çözülemeyen sorun yok " dedi . Eski Merv'de Sultan Sencer ve Hoca Yusuf Hamedani türbelerinde dua eden Erdoğan'a havaalanında Türkmen kızları sürpriz yaptı . Erdoğan'ı karşılayan Türkmen kızları , " Tayyip , Tayyip " diye slogan atıp Erdoğan'a çiçek verdi . Eski Merv'de işadamları da sürprizle karşılaştı . Hoca Yusuf Hamedani türbesinin yanındaki camide işadamlarına , Türkmen gençleri , eski ibriklerle su dökerek aptes almalarına yardımcı oldu . Erdoğan şarkı söyledi Erdoğan , Nazarbayev'in onuruna verdiği akşam yemeğinde de seçim döneminde sıkça söylediği " Beraber yürüdük biz yollarda " şarkısını seslendirdi . Kazak sanatçılar da Erdoğan'a jest yaparak Karadeniz türküleri söyledi . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Kopenhag kriterleri ile Anayasa'ya uyum çerçevesinde çeşitli yasalarda değişiklik yapan kanunu onayladı . Cumhurbaşkanlığı'ndan dün yapılan açıklamada , Sezer'in , 4668 sayılı " Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun"u onayladığı bildirildi . Çeşitli yasalarda yapılan değişiklikler şöyle : İşkence ve kötü muamele suçlarından dolayı verilen cezalar para cezasına çevrilemeyecek . OHAL bölgelerinde hükümlü ve tutukluların cezaevi dışındaki sorgulama süresi güne indi . Siyasi Partiler Kanunu'nun 11 . maddesi yeniden düzenlenerek , siyasi partilere üye olmak için TCK'nın 511 . maddesinin ikinci fıkrasında suçundan mahkûm olmama koşulu , " terör eylemlerinden mahkum olmama " şeklinde değiştirildi . Yüz kızartıcı , kaçakçılık suçları , resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma veya devlet sırlarını açığa vurma suçlarından mahkûm olanlar , ve en az yıl ağır hapis cezasına mahkûm olanlar ile terör eylemlerinden mahkûm olanlar siyasi partilere üye olamayacak . Parti kapatma kararları Anayasa Mahkemesi tarafından beşte üç çoğunluk ile alınacak . Adli sicilin silinmesi kolaylaştı . Yabancılara TBMM'ye dilekçe verme hakkı , Cemaat Vakıfları'na da mal edinebilme hakkı getirildi . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Kopenhag kriterleri ile Anayasa'ya uyum çerçevesinde çeşitli yasalarda değişiklik yapan kanunu onayladı . Cumhurbaşkanlığı'ndan dün yapılan açıklamada , Sezer'in , 4668 sayılı " Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun"u onayladığı bildirildi . Çeşitli yasalarda yapılan değişiklikler şöyle : İşkence ve kötü muamele suçlarından dolayı verilen cezalar para cezasına çevrilemeyecek . OHAL bölgelerinde hükümlü ve tutukluların cezaevi dışındaki sorgulama süresi güne indi . Siyasi Partiler Kanunu'nun 11 . maddesi yeniden düzenlenerek , siyasi partilere üye olmak için TCK'nın 511 . maddesinin ikinci fıkrasında suçundan mahkûm olmama koşulu , " terör eylemlerinden mahkum olmama " şeklinde değiştirildi . Yüz kızartıcı , kaçakçılık suçları , resmi ihale ve alım satımlara fesat karıştırma veya devlet sırlarını açığa vurma suçlarından mahkûm olanlar , ve en az yıl ağır hapis cezasına mahkûm olanlar ile terör eylemlerinden mahkûm olanlar siyasi partilere üye olamayacak . Parti kapatma kararları Anayasa Mahkemesi tarafından beşte üç çoğunluk ile alınacak . Adli sicilin silinmesi kolaylaştı . Yabancılara TBMM'ye dilekçe verme hakkı , Cemaat Vakıfları'na da mal edinebilme hakkı getirildi . Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen , Irak ziyaretini Genç Osman'ın Bağdat seferine benzetti . Irak lideri Saddam Hüseyin'e Başbakan Abdullah Gül'ün barış mesajını getiren Tüzmen , Irak'la ticaret hacmini milyar dolara çıkarmak istediklerini belirtti . Tüzmen , Bağdat'ta büyük bir ilgiyle karşılandı . Irak Ticaret Bakanı Mehdi Salih , Tüzmen'i jest yaparak uçak kapısında kucaklayarak karşıladı . Uçakta bir ara pilot kokpitine geçen ve mikrofonundan yaptığı konuşmada Bağdat gezisi için ilginç bir benzetme yapan Tüzmen , " Genç Osman'ın Bağdat'a yaptığı seferler gibi seferimizi gerçekleştireceğiz " dedi . Saddam'a Gül mesajı Tüzmen , Salih'le birlikte yaptığı açıklamada Saddam'a iletilmesi amacıyla Gül'den yazılı mesaj getirdiğini söyledi . Tüzmen , mesajın Irak , Türkiye ve dünyadaki son durumu özetlediğini ve Irak yönetimini BM kararlarına uymaları yönünde telkin ve iyi niyet içerdiğini vurguladı . Tüzmen , Irak'la milyar dolara varan ticaret yapmak istediklerini bildirerek , " Kalıcı ticari ilişkilerin kalıcı siyasi işler yaratacağına , bunun da kalıcı barışın teminatı olduğuna inanıyoruz " dedi . Tüzmen , " Dün buradaydık , bugün buradayız , yarın da burada olacağız " diye konuştu . Salih ise Gül'den gelen mesaj ile Tüzmen'in ziyaretini olumlu karşıladıklarını belirterek , şunları söyledi : " Türkiye geçmişte Irak'ın önemli ekonomik ortağı idi . Ambargo ve müdahale sadece Irak'a değil , Türkiye'ye de zarar vermiştir , verecektir . İki ülke ekonomik ilişkilerinin daha iyiye gitmesini arzuluyoruz . " Yeni özelleştirme programı pazartesi 11. Programın sürprizi ise Milli Piyango İdaresi'nin özelleştirmesi olacak . Özelleştirmeye büyük kuruluşlada Tüpraş , Petkim ve Erdemir'den başlanacak . Yeni özelleştirme stratejisi , Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ( ÖİB ) önceki gün gerçekleştirilen ve saat 01. Yakın çevresine , " Amacım 1004 yılı sona erdiğinde ÖİB'e yapacak iş bırakmamak . Telekom dışında toplam 10 milyar dolarlık gelir sağlamak " dediği aktarılan Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'ın başkanlığındaki toplantıya , ÖİB Başkanı Turgut Bozkurt ve Şener'in bütün danışmaları katıldı . Programa son rötüşları yapıldı . 1005 yılının özelleştirmeleri gün gün takvime bağlandı . Tüpraş , Petkim ve Erdemir , özelleştirilecek büyük kuruluşlarda ilk sırada yer alırken , özelleştirmeye SEKA'ya ait yedi işletme , Taksan ve TZDK'dan başlanacak . Tekel'in özelleştirmesinin ise yıl sonuna doğru bölünme yoluyla gerçekleştirilmesi planlanıyor . İşsiz kalana ek önlem Açıklanacak özelleştirme programında , kapsamda bulunan ve kapsama alınacak KİT'lerin satışında öncelik , piyasa mekanizması içinde faaliyet gösteren KİT'lere verilecek . Tekel konumunda olan KİT'lerin özelleştirmesinde önce rekabet ortamının yaratılması sağlanacak . Bu arada özelleştirme nedeniyle işsiz kalacak olanlar için de ek önlemler getirilecek . Buna göre emeklilik koşulları iyileştirilecek , gönüllük esasına göre personel açığı olan kamu kurum ve kuruluşlarına personel kaydırılacak . Bu önlemlere rağmen özelleştirme kapsamına alınan bir kuruluşta personel fazlası olması halinde , personel bir havuzda toplanacak . Devletin kumarı denilirdi şimdi kaynak umudu oldu Vatandaşa zenginlik hayalleri kurduran Milli Piyango , hükümete de kaynak hayali kurduruyor . Hükümet , özelleştirme çalışmaları çerçevesinde Milli Piyango'nun işletme hakkını 15 veya 10 yıllığına devretmeye hazırlanıyor . Devlete hiç bir yükü olmadığı gibi , Hazine de dahil sekiz ayrı kamu kuruluşuna her yıl gelirlerinden trilyonlar aktaran Milli Piyango'nun satış kararında , AKP'ye yakın çevrelerde , devletin kumarı olarak görülmesinin etkili olup olmadığı merak ediliyor . İşletme hakkı devrinin bu yıl içinde tamamlanması planlanırken , Milli Piyango'nun özel sektöre devrinin hukuki altyapısının nasıl hazırlanacağı ise henüz netleşmedi . Milli Piyango , bilet satışı , sayısal loto , şans topu ve 10 numara gibi oyunlarının işletmeciliğinin yanı sıra , diğer talih oyunu kampanyalarının da denetimini yapıyor . Milli Piyango , kârının büyük bölümünü Savunma Sanayii Destekleme Fonu'na aktarıyor . Geçen yıl Milli Piyango İdaresi bu kuruma 81 trilyon aktardı . İkinci en büyük payı ise 65 trilyon ile Hazine aldı . Çocuk Esirgeme , Tanıtma Fonu , Europalia Festival Fonu , Olimpiyat Oyunları , Kesintisiz Sekiz yıllık Eğitim ve Maliye ( vergi ) de dahil idarenin 1001'de kamuya aktardığı kaynak 165 trilyon liraya ulaştı . Milliyet'in ortaya çıkardığı , kendisinin de yargılandığı bilerek naylon fatura kullanma suçunu vergi affı dışına çıkaran Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , dün yaptığı açıklamayla davasının af kanunu kapsamında olmadığı açıkladı . Tasarı komisyonda görüşülürken , yoğun eleştiri alan Unakıtan , bu konudaki madde " bilerek ve bilmeyerek naylon fatura kullanma " şeklinde değiştirilmesinden sonra yaptığı açıklamada , " Komisyon'da kabul edilen tasarı incelendiğinde söz konusu davanın tasarı kapsamında olmadığı açıkça görülecektir " dedi . Unakıtan , Hesap Uzmanları Kurulu tarafından hazırlanan raporlar üzerine İstanbul Defterdarlığı Muhakemat Müdürlüğü'nün başvurusu sonucunda kaçakçılık savcısı Emin Ateşağaoğlu'nun hazırladığı iddianame üzerine , İstanbul 1. Albaraka Türk'teki yöneticilik döneminde açılan bu davada Unakıtan ve 86 isim hakkındaki raporlar , 1998'de değiştirilen Vergi Usul Kanunu'nun ( VUK ) 544 / 1'inci maddesine göre hazırlandı . Bu madde bilerek naylon fatura kullanmayla ilgili . AKP : Bakan kurtulur Naylon fatura kullanımında bilerek ya da bilmeyerek ayrımı 1998 yılında kaldırılarak VUK'nun bugünkü 559'uncu maddesinin halini aldı . Gelecek hafta TBMM Genel Kurulu'na gelecek tasarıda ise bilerek naylon fatura kullananlar af kapsamı dışına çıkarıldı . Böylece Unakıtan'ın da yargılandığı dava affın dışında kaldı . AKP'nin önergesini hazırlayan Ağrı Milletvekili Mehmet Melik Özmen ise yapılan değişiklikten Unakıtan'ın da yararlanacağını söyledi . Özmen şöyle konuştu : " Değişiklikle , bilmeyerek naylon fatura almışsanız , inceleme memuru Savcılığa gönderecek . Savcı , bilirkişi tayin edecek . Bilirkişi faturanın naylon olduğunu anlayamazdı derse , mahkemeye çıkmazsınız . İspat kulfiyeti savcılara düştü . Maliye denetçisi de inisiyatif alacak . Ya savcılığa aksettirecek ya da usül cezası verecek , kişi hapisten kurtulacak . Bakan da bilmeyerek kullandığını ispat ederse kurtulur . " Bu arada CHP yönetimi Genel Başkan Deniz Baykal başkanlığında toplanarak Meclis genel kurulunda izlenecek stratejiyi tartıştı . Hükümetin sigara ve alkollü içkilerde Özel Tüketim Vergisi'ni ( ÖTV ) artırmasıyla fiyatı yüzde 10 yükselmesi beklenen sigaraya verilen her 100 liranın 64 lirası vergiye gidecek . Yani sigara içenlerin çektigi her dört nefesten üçü devlete vergi olarak ödeniyor . Halen milyon 500 bin liradan satılan ve yüzde 10 artışın yansıtılması halinde milyona çıkacak olan uzun Marlboro'nun tanesi de böylece 150 bin lirayı bulacak . 150 bin liralık bir tek sigarada üzerindeki toplam vergi ve fonların tutarı ise 111 bin 16 lirayı bulacak . Hükümetin yaptığı artışla bir sigara içindeki 69 bin 115 bin lira tutarındaki ÖTV 81 bin 950 liraya çıkacak . Sigara üreticisi firmalar hükümetin 1. Sigara fiyatının milyon liraya ulaşmasının kaçakçılığı da özendireceğini belirtiyorlar . Eczacı , depocu payı derken . . . Aynı oran en fazla kullanılan tüketim mallarından akaryakıt için de geçerli . milyon 619 bin lira olan bir litre süper benzinde vergilerin toplamı milyon 165 bin lira düzeyinde . Benzin fiyatında verginin ağırlığı ise yüzde 68. Halkın sağlığını yakından ilgilendiren ilaçtan ise yüzde 18 KDV alınıyor . Yüzde 15 eczacı , yüzde depocu payı da eklenince , ilacın fabrika çıkış fiyatıyla satış fiyatı arasında yüzde 58 oranında fark bulunuyor . İlaç satış fiyatı üzerindeki payı ise yüzde 15 oluyor . AKP Milletvekili Emin Şirin , Sabah Grubu'nun eski sahibi olduğu Etibank'la ilgili olarak , Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in yanıtlaması istemiyle yazılı soru önergesi verdi . Önergede , Etibank'tan alacaklar ve Sabah Grubu ile Turgay Ciner arasındaki kira sözleşmesinin Fon tarafından onaylanıp , onaylanmadığı da dahil şu sorulara yer verildi : Etibank'ın borç dökümü ne ? BDDK'nın el koyması dolayısıyla TMSF'ye devredilmiş bulunan Etibank'ın borçlarının dökümü nedir ? Borcu ödemekten kim sorumlu ? Bu borçların ödenmesinden kimler sorumludur ? Ödeme planı var mı ? Etibank'ın sahipleriyle nasıl bir ödeme planında mutabık kalınmıştır ? Bu ödeme planının detayları ve teminatları nelerdir ? Basından öğrenildiğine göre , Etibank'ın sahibi görünen Sabah Grubu ve Bilgin ailesinin TMSF'ye devredilen bankaya toplam 500 milyon dolar , TMSF'ye devredilenler dışındaki bankalara toplam 600 milyon dolar , devlete vergi ve SSK borcu olarak toplam 40 milyon dolar borcu bulunmaktadır . Bu rakamlar doğru mudur ? Gazetenin sahibi kim ? Etibank dolayısıyla Bilgin ailesi ve Sabah Grubu'nun elindeki en önemli değerlerin Sabah gazetesi , atv ve Bir Numara Yayıncılık olduğu bilinmektedir . Bu şirketler hakkında ne gibi tedbir alınmıştır ? Bu şirketlerin mülkiyeti halihazırda kime aittir ? Baskı tesisi ipotekli mi ? Yine basından öğrenildiğine göre Sabah gazetesinin İstanbul Samandıra'da bulunan baskı tesisleri , hem bankalara ipoteklidir , hem de TMSF tarafından haczedilmiştir . Yine basından öğrenildiğine göre , İSKİ'nin Ömerli Barajı koruma havzasında bulunan bu tesis için yıkım kararı vardır ve konu mahkemededir . Hakkında yıkım kararı bulunan bu tesisin TMSF tarafından karşılık olarak kabul edildiği doğru mudur ? Eğer doğru ise makul müdür ? Bilgin'in geliri var mı ? Dinç Bilgin , Sabah gazetesinin künyesinde halen " İmtiyaz Sahibi , Bilgin Yayıncılık AŞ adına Dinç Bilgin " şeklinde yer almaktadır . Dinç Bilgin'in Sabah gazetesinden bir geliri var mıdır ? Bu gelirinden borçlarına karşılık bir ödeme yapılmakta mıdır ? Hacizler yapıldı mı ? Bilgin ailesinin diğer fertlerinin herhangi bir ödemeleri var mıdır ? Mal ve mülklerinin üzerine gerekli hacizler konulmuş mudur ? Tecil protokolü TMSF , Etibank AŞ'den olan alacağına karşılık 15. Protokol imzalamışsa , " tecil talebi " karşılığı gerekli teminatlar alınmış mıdır ? Tecil talebi protokolündeki ödeme takvimine uygun tahsilat yapılmış mıdır ? Tahsilat yapılmışsa miktarı ne kadardır ? Tahsilat var mı ? TMSF , el konulan diğer bankalar nedeniyle Sabah Grubu'ndan olan alacağının tahsili için herhangi bir işlem başlatmış mıdır ? Herhangi bir tahsilat yapılmış mıdır ? Mal mı kaçırılıyor ? Sabah Grubu ile Merkez ( Ciner ) Grubu arasında imzalanmış olduğu bilinen ve kâr merkezleri ile nakit akışını Merkez Grubu'na taşıyan , " kira sözleşmesi"nin bağlayıcılığı var mıdır ? Bu işlem bütün alacaklılardan mal para kaçırma anlamına gelir mi ? TMSF bu kira akdini onayladı mı ? Onayladıysa hukuki sonuçları ne olabilir ? İhale olacak mı ? Ciner Grubu , Sabah Grubu'nun yayınları ve işletmelerine talip ise , TMSF ile bu konuda görüşmeler yapılıyor mu ? TMSF gözetiminde başka talipler var mıdır ve teklif alınmış mıdır ? Sabah Grubu'nun işletmeleri TMSF tarafından ihaleye çıkarılacak mıdır ? Borçlu değişti mi ? İş Bankası , Sabah Grubu'ndan ipoteğe dayalı alacağına karşılık başlattığı icra takibi neticesinde , aynı miktarda , aynı yerden ipotek alarak malın başkasının üzerine geçmesini sağlamış mıdır ? Tahsil etmek yerine , kredi borçlusunu değiştirmiş midir ? Böylece diğer alacaklıların bu mallar üzerindeki hakları yok edilmiş midir ? Bu şekilde alacaklılardan mal kaçırılmış mıdır ? Alacak devredildi mi ? İş Bankası , Sabah Grubu'ndan olan ipoteğe dayalı alacağının üzerine giderek ipoteğin paraya çevrilmesini başlatmış mıdır ? Adana ve Ankara'daki Sabah tesisleri satış aşamasına geldiğinde Beyoğlu 15 . Noterliği'nde tanzim edilen 14. İcra takibi ne oldu ? İş Bankası hangi amaçla icra takibi başlatmıştır ? Neden icra dosyası alacağını Ciner Grubu'na devretmiştir ? Bu icra takibi sonunda neler elde etmiştir ? Hangi alacağını nakit olarak ve kimden tahsil etmiştir ? İcra dosyasına kaç para ödemiştir ve ödemelerini kim yapmıştır ? Fon ne yaptı ? TMSF , İş Bankası'nın sattığı mallar üzerine iştirak haczi uygulamış mıdır ? Bu satıştan tahsilat yapmış mıdır ? Borç ne olacak ? Sabah Grubu , devam ettiği sürece yapılan ödeme planına göre borçlarını ödeyebilir mi ? Kamu zararı . . . Sabah Grubu malları ve Etibank AŞ hakim hissedarlarının malvarlıkları satıldığı takdirde , kamu zararı karşılanabilecek midir ? Koç Yatırım Başekonomisti Cevdet Akçay , son haftalarda faizlerde görülen hızlı artışın Hazine'ye önemli bir yük getirdiğini belirterek , " Türkiye bir ay içinde 11 puanlık bir faiz şoku yaşadı . Faiz artışının Hazine'ye maliyeti yanında IMF'den gelecek 1. Koç Yatırım'ın düzenlediği " Yeni Avrupa Ülkelerinin Değeri ve Türkiye Ekonomisindeki Makroekonomik Gelişmeler " konulu toplantıya Koç Yatırım Başekonomisti Doç Dr . Cevdet Akçay ve Unicredito İtaliano SPA'nın Yabancı Bankalar Ekonomik Araştırma Bölümü Başkanı Debora Revoltella konuşmacı olarak katıldı . AKP hükümetinin Kasım seçimlerinden tek parti iktidarı olarak çıkmasıyla piyasalarda bir iyimserlik havası hâkim olduğunu kaydeden Akçay , ancak daha sonra Irak'a ilişkin tedirginlik ve hükümetten gelen farklı açıklamalar ile piyasalardaki eğilim tersine dönüştü " dedi . Türkiye'nin en büyük probleminin güven ve kredibilite sorunu olduğuna dikkat çeken Akçay , bu unsurların piyasaya yansıtılması gerektiğini ve bunun da doğru sinyaller ve uygulama ile gerçekleşebileceğini belirtti . Erken havaya girdik Piyasaların , seçimin hemen ardından hiçbir uygulama görmeden yeni hükümete açık çek verdiğine işaret eden Akçay , " Piyasalar daha temkinli olsaydı , bu kadar volatilite yaşanmayacaktı . Piyasa hükümetin yanlış sinyallerine optimal tepki vermediği için bu sinyaller bir süre devam etti " diye konuştu . Akçay , " Eğer savaş olursa kısa süreceğini ve 1005'e yönelik olumlu etkileri olacağını düşünüyorum " diyerek şöyle devam etti : " Petrol fiyatının düşmesi dünya ekonomileri için teşvik edici olacaktır . Savaşın kısa vadeli bazı olumsuz etkilerinden sonra olumlu etkileri olacağını sanıyorum . " Sizi AB kurtarır Unicredito İtaliano Yabancı Bankalar Ekonomik Araştırma Bölümü Başkanı Debora Revoltella , Türkiye'nin AB sürecinin , entegrasyonu hızlandıracağını ve riskin azalmasını öne çıkaracağını söyledi . Revoltella , riskin azalmasıyla yabancı sermayenin Türkiye'ye gelebileceğini söyledi . AB üyesi merkez ve Orta Avrupa ülkelerinin Türkiye'den daha iyi senkronize durumda olduğunu belirten Revoltella , bölgenin uluslararası ekonomik durgunluğa reaksiyon verdiğini , Türkiye'nin son yılda yaşadığı krizlere karşı verdiği reaksiyonun ise daha farklı olduğunu söyledi . Koç Topluluğu , Tofaş Fiat'ın Doblo'su , ardından da Ford Otosan'ın Transit Connect'i ile otomotiv alanında başlattığı ihracat atağını , tamamen Türkiye'de tasarlanan TD modeli traktörlerle sürdürüyor . 1998'de Case New Holland grubuyla ortaklığa giden ve yeniden yapılanma sürecini yürüten Türk Traktör , gelecekte dünya pazarının yüzde 5'ini hedefliyor . Türk Traktör ve Case New Holland mühendislerinin üç yıl süren ortak çalışması sonucu üretilen TD serisi traktörlerin ihracat töreninde konuşan Koç Holding Fiat Grubu Başkanı Aydın Çubukçu , Türk Traktör'ün , peş peşe değişik modellerin aynı bantta üretimine olanak sağlayan esnek imalat teknolojisini uygulayabilen dünyanın nadir fabrikalarından biri olduğunu söyledi . 60 milyon dolarlık hedef Çubukçu , 1005'te hedeflenen bin 500 adetlik ihracatın , iç pazardaki satışını geçeceğini belirtirken , Türk Traktör'ün ileride dünya pazarlarının yüzde 5'ine sahip olmayı planladığını ifade etti . Firmanın hedefi , bir süre sonra dünyada yüzde 5'lik pazar payı ve 10 bin adet ihracat . Türk Traktör ve Ziraat Makineleri A. Genel Müdürü Hakkı Akkan da ihracat gelirinin 60 milyon dolar olarak hedeflendiğini belirtti . 4. . . 1955'te uçak motoru üretimi için açılan , 1954'ten sonra traktör imalatına geçilen tesiste yaklaşık aydan bu yana üretilmekte TD Serisi traktörler , 60 95 beygir güçleri arasında değişiyor . Tasarımı , mühendislik aşamalarının tümü Türkiye'de gerçekleşen ve 4. ABD pazarı için klimalı ve müzik setli modeller var . Türkiye'de klimalı en üst modelin fiyatı 56 milyara satılıyor . Akbank'ın Şirketim projesinin tanıtım toplantısında konuşan Genel Müdür Zafer Kurtul , temel hedeflerinin reel sektörle yapılan işlemleri artırarak kredi portföylerini geliştirmek olduğunu söyledi . Gelecek dönemde Türkiye'de ekonomik istikrar beklediklerini söyleyen Kurtul , Akbank yönetiminin birinci amacının bankanın piyasa değerini yükseltmek olduğunu bildirdi . Bu hedefe bağlı olarak Hazine bonosu portföylerinden elde edilen kârların bankanın piyasa değerine katkısının sınırlı olacağını ifade eden Kurtul , " Dolayısıyla bizim yapmamız gereken gelirlerimizi müşteri portföyünden ve kredilerden sağlamamızdır " dedi . Küçük ve orta ölçekli işletmeleri ( KOBİ ) ciroları 150 bin dolar ile 50 milyon dolar arasındaki şirketler olarak tanımladıklarını ifade eden Kurtul , Türkiye'de milyon adet KOBİ bulunduğunu tahmin ettiklerini söyledi . Kurtul , proje ile bu alanda sektörde öncü ve lider olmayı planladıklarını bildirdi . Sıfır faizli destek kredisi KOBİ'lere kredi vermek amacıyla oluşturulan proje hakkında bilgi veren Akbank Genel Müdür Yardımcısı Ziya Akkurt , ürün paketinin içinde proje kapsamında , sabit faiz , eşit taksitli veya sıfır faizli ticari kredilerin yanı sıra nakit yönetimi , birikim değerlendirme , dış ticaret , internet ve teknoloji , sigorta , eğitim ve danışmanlık hizmetleri de bulunduğunu söyledi . Akbank'ın kredi portföyü içinde KOBİ kredilerinin payının yüzde 11 15 arasında olduğunu belirten Akkurt , bu oranı yüzde 15 50'a çıkaracaklarını söyledi . Akkurt , proje ile KOBİ'lere sıfır faizli yurtdışı fuar destek kredisinin de sağlanacağını bildirdi . Akkurt , sektörde KOBİ kredilerinde pazar payı yüzde 10 olan Akbank'ın bu oranı yüzde 10'ye çıkarmayı planladığını kaydetti . Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu , " Türkiye'de istihdamın yüzde 60'ini sağlayan KOBİ'ler krizde telef oldu . Bunu yapanlar da bacak bacak üstüne atıp keyif çattılar . Boğaz'da viski çektiler . Ondan sonra da devleti kurtardık dediler . İstanbul Yaklaşımı'nda da boğaz keyfi var " dedi . Zorlu Tekstil Grubu'nun Heimtextil Fuarı'na katılması nedeniyle , bulunduğu Frankfurt'ta gazetecilerle sohbet eden Zorlu , İstanbul Yaklaşımı'na alınacak firmaları belirlerken , adaletli davranılması ve ilk kriterin de istihdam olması gerektiğini belirtti . Toplantıda Zorlu Grubu'nun 1005 planları hakkında da bilgi veren Zorlu , 19 bin olan çalışan sayısını yıl sonunda 11 bine çıkaracaklarını , geçen yıl yüzde 40 artan ihracatlarını yüzde 10 daha artıracaklarını , ciro hedeflerinin de 1. Hidroelektrik santrallerinin özelleştirilmelerine teklif vereceklerini açıklayan Zorlu , doğalgaz dağıtımına gireceklerini de belirtti . Savaştan dayak yeriz Zorlu , Irak savaşı konusunda tahminlerinin sorulması üzerine , " İnşallah savaş çıkmaz . Çıkarsa Türkiye savaştan zarar görür . Ticari ilişkiler etkilenir . İnsanların Türkiye'ye gelişi kesilir . Biz ayaklarına gideriz . Petrol fiyatı artar . Oradan da bir dayak yeriz . Turizm geliri yüzde 50 40 azalır " dedi . Emekliyi tavuk mu sanıyorsun ? Halk ile belli kesimlerin yaşam standardının tezatlığına dikkat çeken Zorlu , " Bir yanda cehennem bir yanda cennet var . Emeklinin eline 60 milyon lira geçiyor . Tavuk mu besliyorsun " diye konuştu . 1961 yılında üç kişi ile kurulan şirketin bugün 15 bini aşan çalışanı bünyesinde barındıran dev şirketler topluluğuna dönüştüğünü belirten Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan , " Ortaklarımız ve yatırımcılarımız bundan nemalarını alacaktır " dedi . Doğan Holding'in borsa aracı kurum yöneticilerine tanıtıldığı toplantıda yaptığı konuşmada , babasının yanında çırak olarak işe başladığını ve iş hayatında 45'inci yılına gireceğini anlatan Aydın Doğan , daha sonra şöyle konuştu : " Bu dönem içinde cesaretli , atılgan , risk alan bir adam oldum . Doğan Holding'in yüzde 54'ü halka açık . Biz ortaklarımızın kazanması için elimizden geleni yapıyoruz . Burada başarılı olduğumuzu zannediyorum . Tabii ülkenin içinde bulunduğu birtakım riskler , ekonomik inişler bizi de etkiliyor . Ama açıklıktan ve şeffaflıktan yanayız . Ortaklarımızın bizi sorgulamasından yanayız . Uzun vadede Doğan Grubu'na yatırım yapanların para kazanmasını çok arzu ediyoruz . Kendi kazanmamızdan çok onların kazanmasını arzu ediyoruz . Çünkü biz onlar sayesinde büyüyoruz . Bizi sorgulayın , istediğiniz her şeyi sorun . Çünkü bizi sorgulamanız bizim yanlış yapmamızı engeller . " 14 saat ulaşabilirsiniz Doğan Holding CEO'su Tufan Darbaz da konuşmasında , tek amaçlarının değer yaratmak olduğunu , bunun da sürdürülebilir büyüme ile olacağını söyledi . Kurumsal yönetim uygulamasında iddialı olduklarını kaydeden Darbaz , borsa aracı kurum yöneticilerine hitaben şunları söyledi : " Hazırladığınız raporlar bizler için çok önemli . Sizlerden ricam , manipülasyona son derece açık olan borsamızda , şirketlerimiz için hazırladığınız raporlarda , ayrı bir özen göstermeniz bizleri çok mutlu eder . " Bizi bataklığa çekmeye çalışıyorlar Medya sektörünün tartışmalı bir sektör haline getirildiğini belirten Aydın Doğan , " Medya Türkiye'de de tartışmalıdır . Maalesef kriz sonrasında Türk medyası bir bataklığa saplanmıştır . Yanlış işler yaptılar . Birçoğu medyadan para kazanmak için değil , medyayı ellerinde tutarak başka şeyler yapmak istediler . Onun için bu sektörde battılar . İşimiz nasıl başkalarını haber yapmaksa , medya sahiplerinin durumunu da haber yapmaktır . Bunlar maalesef sektörümüzü aşağıya çektiler ve güvenilirliğini zedelediler . Biz bataklığin içinden çıkmak için uğraşıyoruz . Ne kadar temiz kalırsak kalalım , atılan çamur tutmasa da izi kalıyor " dedi Diyarbakır'da düşen " Konya " uçağında şehit olan kaptan pilot Alaaddin Yunak , 1'nci pilot Altuğ Ulusu , kabin amiri Devlet Haliloğulları ve kabin memurları Şenol Yavuz ile Deniz Karasu , dün düzenlenen törenlerin ardından toprağa verildi . İlk tören , Türk Hava Yolları ( THY ) Genel Müdürlüğü'ndeydi . Törene katılan aile yakınları arasında ayakta durmakta güçlük çekenler , tekerlekli sandalyeyle getirildi . Türk Bayrağı'na sarılı cenazelerin tören alanındaki yerlerine konulması sırasında ailelerden sinir krizi geçirenler oldu . DUVAK VE GELİN ÇİÇEĞİ Kaptan pilot Yunak'ın eşi Deniz Yunak , eşinin tabutunu görünce baygınlık geçirdi . Daha sonra kendine gelen Yunak , tören boyunca eşinin tabutuna sarılı kaldı . Kabin amiri Haliloğulları'nın tabutuna ise ailesi tarafından getirilen duvak ve gelin çiçeği konuldu . Haliloğulları'nın kardeşi Devrim , ablasının resmine sarılıp gözyaşı döktü . Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , Mehmet Akif Ersoy'un " Ağlarım ağlatamam , hissederim söylemem , dili yok kalbimin bundan çok bizarım " şeklindeki dizelerini okuyarak başladığı konuşmasında üzüntülerinin büyük olduğunu ve duygularını ifade etmekte zorlandığını söyledi . ZAMAN DERS ALMA ZAMANI THY Yönetim Kurulu Başkanı Cem Kozlu da , hiçbir kelimenin derin acılarını değil hafifletmeyi , tarif bile edemeyeceğini vurgulayarak , " Zaman konuşma zamanı değil , değerlendirme ve ders alma zamanı " dedi . Adalet Bakanı Cemil Çiçek ve Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın da katıldığı törenin ardından Yunak'ın cenazesi toprağa verileceği İzmit'e , diğer mürettebatın cenazeleri de Ataköy . Kısım Camii'ne karanfillerle uğurlandı . Anneyle son diyalog Ataköy . Kısım Camii'nde öğle namazından sonra düzenlenen cenaze törenine Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , SP Genel Başkanı Recai Kutan , İstanbul Valisi Erol Çakır , Emniyet Müdürü Hasan Özdemir , Milli Takım Teknik Direktörü Şenol Güneş , Ali Şen , Kaya Çilingiroğlu , sanatçılar Adnan Şenses , Osman Yağmurdereli ve Gülben Ergen , THY çalışanları ile aileler katıldı . MERAK EDERDİM Kabin Memuru Şenol Yavuz'un eşi Şenay Yavuz , " Dokunmaya kıyamazdım " dediği eşi uçuşa gittiği zaman hiç gözüne uyku girmediğini anlatttı : " Bir seferinde gün gelmemişti . Gözüme bir damla uyku girmedi . Geldiğinde ona sarılıp onu merak ettiğimi söyledim . Canım karıcığım , beni merak edermiş dedi . . . " Yavuz'un annesi Sevgi Yavuz ise " Bir gece önce uykusundan uyandı . Başım ağrıyor , öleceğim dedi . Ben de Baş ağrısından kimse ölmez dedim . " Kabin memuru Deniz Karasu'nun ablası Gaye Karasu , kardeşinin tabutunun üzerine Camel sigarası ve bir müzik kasedi bıraktı . Ataköy Camii'nde kılınan cenaze namazının ardından Edirnekapı Hava Şehitliği'ne götürülen cenazeler , tabutla toprağa verildi . ABD Baltimore'da bulunan John Hopkins Sağlık Okulu , " Yaşamında en az bir kez kaptanlık yaptığı uçakta kaza geçiren " pilotların , devam eden meslek hayatında yaptığı hatalara ilişkin bir araştırma yaptı . Prof . Susan Baker'in başkanlığını yaptığı ve 144 kadın ile 166 erkeğin , 14 yıl boyunca incelendiği araştırmada , pilotların yeniden kaza geçirme riskleri değerlendirildi . Araştırmada elde edilen en ilginç sonuç , bu kişilerin pilotluk mesleği öncesinde de kaza geçirdikleri ve ölümle burun buruna geldikleri şeklindeydi . Küçük yaşlarda ya da gençken ciddi bir kaza ( trafik gibi ) geçirmiş ya da ölüm riski ile karşılaşmış pilotlarda , bu durum bilinçaltında " dikkat eksikliği ve korku"ya neden oluyor . Erkek pilotlarla ilgili en dikkat çekici sonuç ise son anda çoğunlukla yanlış karar verdiklerine dair . Geçmişte ciddi bir kaza geçiren erkek pilotların çoğu , " Kritik anda karar verme " sorunu yaşıyor . Yani , son anda doğru bir karar verip kazadan kurtulabilecekken , kaza yapıyorlar . Mecburen heyecan ! ŞEYHMUS ÇAKAN Diyarbakır DHA Diyarbakır'daki uçak kazasında yaralı olarak kurtulan kişiden biri olan Aliye İl , tedavi edilmek üzere İstanbul'a görderildi . Diyarbakır Devlet Hastanesi'nden İstanbul Acıbadem Hastanesi'ne sevkedilen İl , RJ 100 tipi Ankara ucağına binince heyecanlandı . Uçakta , sık sık nefes almakta zorlanan İl , başını ön koltuğun üzerine koyarak dinlenmeye çalıştı . Ankara'da uçağa yanaşan özel ambulansın aparatıyla indirilen İl , daha sonra tekerlekli sandalye ile aprona alındı . İl , saat 16. İl'in , omzundaki kırıklar ve gözündeki hasar , Acıbadem Hastanesi'nde tedavi edilecek . Psikolojik test şart olmalı . . . ŞÜKRAN PAKKAN İstanbul Amerikan Federal Uçuş Kurulu'na ( FAA ) bağlı çalışan Amerikan Palo Alto Medikal Birliği , pilotlara sertifika kapsamında uygulanan sağlık sınavlarında psikolojik testlerin şart koşulması gerektiğini bildirdi . Ulusal pilotluk sağlık sınavlarında görev yapan birliğe bağlı doktorlardan Frederic . Costales ile William . Straw , farklı sertifika sınıflarında eğitim gören pilot adayları üzerine yaptığı araştırmanın sonuçlarını anlatan bir makale hazırladı . CİDDİ KONTROL ŞART Doktorlar , pilotların " uçma standartlarına " sahip olabilmesi için şeker , diyabet , yüksek tansiyon ve atardamar hastası olmamasını ve geçmişlerinde kalp krizi ya da by pass ameliyatı geçirmesi durumunda ise ciddi kontrollerden geçirilmesi gerektiğini bildirdi . Pilotların farklı oksijen seviyesi ve uçuş koşullarında yeniden rahatsızlanma riski taşıdıklarını vurgulayan doktorlar , sağlık testleri kapsamında yapılacak bir psikolojik testin de büyük yararı olacağını savundu . Psikolojik taramanın , duyma ve heyecan testi içermesi gerektiği de vurgulandı . ÖNEMLİ OLAN SINAV DEĞİL " Pilotlar bu rahatsızlıkları geçirmişlerse uçmadan önce ciddi ve özel tıbbi destek almak zorunda " diyen doktorlar , pilot adaylarının sınavlarda yeterli not alamamasının nedeninin , teknik değil daha çok sağlık testlerinde ortaya çıkan yetersizlikleri olduğunu bildirdiler . Diyarbakır'da düşen THY uçağının kaptan pilotu Alaaddin Yunak'ın 1001'de yazdırdığı reçetelerde , antidepresan ilaçların yer alması gündeme oturdu . THY , Yunak'ın Eylül 1001'de verilen sağlık raporunun temiz çıktığını açıklarken , raporda imzası bulunan doktorlar , " Pilotlar beyan etmezse kullandığı ilaçları bilemeyiz " dediler . Milliyet , Emekli Sandığı'nın kayıtlarından yola çıkarak , Yunak'ın geçen yıl çeşitli tarihlerde Lustral ve Laroxyl adlı antidepresanlar ile Atarax ve Sulpir adlı sakinleştiricileri aldığını ortaya çıkarmıştı . Ayrıca reçetelerde kalp , tansiyon ve kolesterol ilaçları da aldığı görülüyor . Yunak'ın eylüldeki raporunu veren doktorlardan Sinir ve Ruh Hastalıkları Uzmanı Prof . Dr . Hakan Kaynak , konuyla ilgili sorularımızı yanıtladı : Periyodik zamanlarda yazdırdığı ilaçlar , sağlık raporu verilirken dikkate alınmaz mı ? andaki muayenesine bakarız . Sivil havacılıkta uçuş için engel olacak şartlar vardır . Felç geçirmiş midir . Geçirdiği felcin tekrarlama ihtimali var mıdır ? Sara hastalığı var mıdır ? Bu hastalıklar pilotun uçuşuna engel olur mu ? Yunak'ın size şikayeti olmuş muydu ? İlaç aldığını söyledi mi ? Bilmiyorum . Hiç hatırlamıyorum . Bana muayene olduğunu da hatırlamıyorum . En son eylülde verilen raporda imzanız var ? Beş ay olmuş . Çünkü yüzlerce pilot muayene ediyoruz . Bizim baktığımız şeyler uçuşuna engel kalıcı bir hasarı var mı yok mu ? Muayenede ilaç kullanıp kullanmadığı sorulur mu ? " Bir rahatsızlığınız var mı " diye soruyoruz . Ama bu biraz da beyana bağlı bir şey . Gizlemek istediği bir şeyse zaten karnesine yazdırmaz . Sinir , ruh hastalığı muayenesi nasıl yapılır ? Konuşuruz . Birtakım testlere gerek duyarsınız yaptırırsınız . Bu bazen bir psikolojik test oluyor bazen bir elektro oluyor . Sonunda siz kendi kanaatinize bakıyorsunuz uçabilir veya uçamaz diyorsunuz kriterlere bağlı olarak . Altı ayda bir aynı doktora mı gider ? Nereye isterse oraya gider . Birçok yerde yapılıyor bu muayeneler . Devlet , özel hastanelerde yapılıyor . Havaalanında da var . Önceki dosyalarını , tetkiklerini getirir mi ? Bize bir tek dosyayla gelir . Bana öyle geliyor . Ama benim bağlı bulunduğum komisyona nasıl gönderildiğini bilmiyorum . Bana anki muayeneyi değerlendirmek üzere geliyor . Onda da problemli bir şey varsa yazılıyor . Yunak'a psikolojik test uygulanmış mıdır ? Bildiğim kadarıyla yeni pilot değil . Askeriye'den bildiğim kadarıyla . Onlarda öyle şeyler bakılmaz zaten . Çok ince testlerden geçerek oraya geliyorlar . Sağlık Ocağı ve aynı eczaneden alınmış ilaçlar . Bunu bana sormayın . Kalp ve tansiyon ilaçları da görülüyor . . . Kalp ilacı kullanabilir . By pass geçirmiş birçok pilot var onlar uçuyorlar . HABERSİZ İLAÇ ALABİLİR Raporda imzası bulunan KBB Hastalıkları Uzmanı Prof . Dr . Tahir Altuğ , şöyle dedi : Alladdin Yunak'ı hatırlıyor musunuz ? Çok kişi gelir . Tek tek hatırlamamız çok zor . Kullandıkları ilaçlar sorulur mu kendilerine ? Evet ama ben kulak burun boğazcıyım . Biz işitme testi yaparız . Burun açık mı diye bakarız . Psikolojik test uygulanır mu ? Hangi arkadaşsa ondan bilgi almak gerekiyor . Çünkü bu arkadaşımız , psikiyatride muayene olduğu arkadaştan habersiz her türlü ilacı alabilir . Yani birazcık abartılı olacak , akşamları eve gidip uyuşturucu bile çekebilir . Nereden bileceksiniz ? Rapor her şeyi anlatmıyor yani ? Hayır . Altı ayda bir geldiklerinde bizimle ilgili bölümlerde sağlam mı , değil mi anlarız . günkü bir sağlık raporudur yani . Bir önceki ya da bir sonraki günün değil . Askeriyenin çok iyi bir kontrol mekanizması vardı , THY'nin var mı yok mu onu bilemiyorum . Askeriyede pilotlar günlük kontrolden geçer . Mesela arkadaş der ki " Nezleyim burnum tıkalı " . . Bunu dediği an hemen ayırırlar . Burun tıkalı olduğu zaman kulakları çok zorlar . Ya da " Moralim çok bozuk yanlış bir şey yapabilirim " dediği takdirde hemen ayırırlar . THY'nin de her gün uçacak olan pilotları kontrolden geçirmesi gerekir . Herkesin psikolojik durumu günden güne değişir . Bir gün içinde berbat bir duruma gelebilir . Hastane seçimini pilot mu yapar ? Sanırım . . . Raporda imzası bulunan Göz hastalıkları Uzmanı Prof . Dr . Şehirbay Özkan , şunları söyledi : Pilotların muayenesi nasıl yapılır ? Bize gelip göz muayenesi oluyorlar . Görmesinde bir bozukluk var mı ? Görmesi tam mı ? Renk görmesi nasıl ? Binoküler ( İki göz eşit olarak görecek . Uzay ve derinlik hissinin normal olması ) . Önemli olan Binoküler görüş . Yani aşağıya inerken Binoküler görmezse çarpar . Bunlar ayda bir yapılır . Her branşın muayenesinden sonra bunlar dahiliyede toplanıp toplu imza verilir . Gelirken yanında önceki dosyası var mıdır ? Biz muayene ediyoruz zaten . Hiç eskiye bakmayız . İnsanın gözü bir noktada bozulabilir . yüzden eskiye bakmadan muayene yaparız . İlaçlar aynı eczaneden alınmış , nedeni nedir ? Bunlar özel sektörle de anlaşmalı pilotlar . Özel hastanelerde de bakılıyor . Eskiden göz muayenesi için bize ( Cerrahpaşa Tıp Fakültesi ) gelirdi . Şimdi özel hastanelerin anlaşması var . Çok azı bize geliyor . Kullandığı ilaçlar sorulur mu ? Sorarız ama düzgün cevap verir vermez bilemem . Sağlık karnesinde kullandığı ilaçlara bakılır mı ? Bizim için gerekli olan görmesinin tam olması , binoküler görmesinin olması , renk görmesinin normal olması . Yoksa bir insan yüzde yüz görse de binoküler görüş olmazsa biz ona pilot olur raporu veremeyiz . Çünkü inerken çok önemli . Kaptan Pilot Alaaddin Yunak'a verilen raporu imzalayan Sağlık Kurulu Başkanı Prof . Dr . Muzaffer Öztürk , " Pilotlar , istemedikleri kendilerine göre problem olan şeyleri saklayabilir " dedi . Kardiyolog Prof . Dr . Muzaffer Öztürk'ün konuyla ilgili olarak sorduğumuz sorulara verdiği yanıtları şöyle : Kontrollerde ilaç alıp almadığı sorulur mu ? Gayet tabii . Almakta olduğu ilaçlar sorulur . Bazen hasta söylemeyebilir , onu bilemeyiz . Söylemezse , örneğin antidepdresanlar gözden kaçabilir . durumda ne yapılması gerekir ? Hastanın aksayan yönleri varsa havayolunun pilotla ilgili bir gözlemi vardır . Doktor fark edemiyorsa şu veya bu şekilde idarenin görüp uyarması gerekir . Bu sadece hekimlerin muayenesiyle olmaz . Bunlar karşılıklı hasta , kurumu ve hastane arasında yapılan bir işbirliğiyle değerlendirilme yapılacaktır . Verilen ilaçlar kurumuna bildirilir mi ? Eğer muayene olduğu doktorların kararıyla ilaç verildiyse olur . Ama resmi prosedürü bizden yaptırır söylemez , gider başka yerde özel muayene olur . doktorun ilacını kullanıyorsa onu anlayamayız . Herhangi bir hasta gibi gider . Doktor kim olduğunu bilmez . Çünkü pilotlar genellikle uçuşlarını engelleyecek böyle bir durum istemiyorlar . Onun için bazı şeyleri saklamaları olabilir . Siz rastladınız mı ? Hayır . . . Hayır . . . Yunak'ı tanıyor muydunuz ? Hayır ben tanımıyorum . Diyarbakır'da düşen THY'nin " Konya " uçağının pilotu Alaattin Yunak'ın sağlık ocağından yazdırdığı kalp , depresyon ve yüksek tansiyon ilaçlarıyla ilgili olarak , bu ilaçların bir kısmını veren Gölcük'teki Ümit Eczanesi'nin sahibi Ümit Yılmaz , " Alaattin Yunak bana hiç gelmedi . Aile dostu olan babası İshak amca sık sık bana gelir ve reçete karşılığı ilaç verirdim " dedi . İshak Yunak'ın kalp hastası , eşi Rüveyde Yunak'ın da tansiyon hastası olduğunu bildiğini söyleyen Yılmaz , " Ben birkaç kez İshak amcanın bana getirdiği reçetedeki ilaçları verdim . Ancak reçetenin kimin adına olduğuna bakmadım . Ancak bugüne kadar Alaattin Yunak hiç gelmedi , onunla karşılaşmadım " dedi . Kaptan pilot Alaaddin Yunak da dün memleketi Kocaeli'nin Gölçük ilçesine bağlı Değirmendere beldesinde toprağa verildi . Yunak'ın cenazesi , önce baba evine getirildi . aylık eşi Deniz , baba İshak , anne Rüveyde , kardeşi Murat , kız kardeşi Asuman Taran burada sinir krizleri geçirerek bayıldı . Kocaeli Valisi Erdal Ata , Gölcük Deniz Üs Komutanı Tuğamiral Ruhsar Sümer'in de katıldığı cenaze töreninde 10 civarında THY pilotu da dikkati çekerken , Milliyet'te yer alan Depresyon ilacı aldığı haberi tartışıldı . KONTROLDEN GEÇERİZ Bu konuda yorum yapamayacaklarını belirten ve adlarını vermeyen pilotlar , " Bizler en geç aylık dilimler halinde tepeden tırnağa çok titiz sağlık kontrolünden geçeriz . Eğer böyle bir durum olsa mutlaka çıkardı . Ayrıca aramızdaki konuşmalarda da birbirimizdeki ruhsal değişiklikleri fark ederiz . Alaaddin'de öyle bir depresyon belirtisi görmedik " dedi . Baba Yunak da , " Siz hiç sağlık karnenizle anne ve babanıza ilaç almaz mısınız ? Ben kalp hastasıyım " diyerek üstü kapalı ilaçları kendileri için aldığını ima etti . Cenaze Değirmendere Mezarlığı'ndaki aile kabristanına defnedildi . THY Genel Müdürü Yusuf Bolayırlı , sorularımızı yanıtladı : Sistem nasıl işler ? Pilotların yaşına bağlı olmak üzere 40'ın altında ise senede bir , üzerindeyse iki kere , 60'ın üzerinde ise üç ayda bir periyodik muayenesi yapılır . Sağlamsa uçuşa devam eder , değilse uçuşu kesilir . Reçetesinde çok sayıda ilaç var . . . Bizim buradaki hastanede muayene eden insanların böyle bir bulgusu yok . Sanıyorum ailesine bir yere almıştır . Böyle bir derdi varsa doktorlar keşfediyor . Beş tane profesörün imzası var . Devlet hastanesinin . Adamın bir rahatsızlığı olsa adam kendi söyler . Rahatsızlığı olan biri değil . Reçeteyi niye almış , niye almamış ailesi bilir . Emekli sandığından soracak mısınız ? Biz onu ailesinden sorabiliriz . Emekli Sandığı'na niye yazdırdı , niye yazdırmadı . Ama benim tahminim aileden birinin ilaçlarıdır . Yaşlı babası falan . Onlardan birinindir ben öyle tahmin ediyorum . Çünkü bu genç adam . Emekli Sandığı kayıtlarında çıkmaz mı ? Ben burada kazayla uğraşıyorum . Acılar var , pilotun normal raporuna bakarım . Evinde ne içtiğini bilemem , ama muayenelerinde çıkar . Yani saldırgan olur , böyle bir şeyi yok rahmetlinin . Alman Hastanesi Tüp Bebek Merkezi Başkanı Prof . Dr . Mustafa Bahçeci , kısırlığın çözümü için stres ve yorgunluktan uzak olmanın şart olduğunu belirterek , " Çözüm için psikolojik gücün yerinde olması şart " dedi . Kadın Koordinasyon Merkezi'nin Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda dün düzenlediği " Kadın ve Kısırlık " konulu toplantıya Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın eşi Reyhan Gürtuna ile Erberk Ajans'ın sahibi Neşe Erberk de katıldı . Sağlık sorunu Kısırlığın bir yetersizlik ve zayıflık olmadığını , bir sağlık sorunu olduğunu vurgulayan Bahçeci , problemin yüzde 40'ının kadına , yüzde 40'ın erkeğe , yüzde 10'sinin ise her iki tarafa ait olduğunu kaydetti . Stres ve yorgunluk sonucu hormonların düzeninin bozulduğunu anlatan Bahçeci , " Bu durum yumurta ve sperm kalitesini de olumsuz yönde etkiliyor . Yardımcı üreme tekniklerini bir süre uyguladıktan sonra bazı çiftlerde kendiliğinden doğal yollarla hamilelik elde edildiğini görüyoruz . Bunun en önemli nedeni stresten kurtulmuş olmaları " diye konuştu . Üç yıl önce mikroenjeksiyon yöntemiyle üç çocuk sahibi olan Neşe Erberk de dinleyicilerle deneyimlerini paylaştı . 55 yaşına kadar iş yaşamının çok yoğun geçmesi nedeniyle bebek sahibi olmak istemesine rağmen fırsat bulamadığını anlatan Erberk , " Doktorumdan mikroenjeksiyon yöntemiyle gebelik oranının yüzde 55 arttırıldığını öğrendim . yumurta transfer edildi . 4'ü tuttu . İkiz çocukları çok severdim " dedi . Kasım seçimlerinde barajı aşamaması üzerine Mesut Yılmaz'ın genel başkanlığını bıraktığı ANAP'ın . Olağanüstü Kongresi'nin galibi Ali Talip Özdemir oldu . Özdemir , ANAP'ın . genel başkanı seçildi . ANAP kongresi alışılmadık görüntülere sahne oldu . Yılmaz , katılmadığı kongrenin yapıldığı salona posterini astırmadı . Yılmaz ailesinden sadece kardeş Turgut Yılmaz'ın katıldığı kongrede , Ali Talip Özdemir , Lütfullah Kayalar'a karşı ittifak oluşturdu . Genel Başkan Vekili Ekrem Pakdemirli , Işın Çelebi , Perihan Genç ve Yaşar Barut , Özdemir lehine , Adil Aşırım da oy verme işlemi sürerken Kayalar lehine yarıştan çekildi . AŞIRIM'IN OYU AÇIKLANMADI Kongrede 1155 delegeden 1081'si oy kullandı , oy geçersiz sayıldı . 640 delegenin desteğini alan Özdemir ilk turda seçilirken , Kayalar'a verilen oylar 418'de kaldı . Oy verme işlemi sürerken çekildiği gerekçesiyle oyları açıklanmayan Aşırım'a destek veren delege sayısı 10'u aşmadı . Varılan uzlaşmayla Divan Başkanlığı'na eski bakanlardan Şükrü Yürür seçildi . Kayalar ve Özdemir , protokol yerine delegenin arasında oturmayı tercih etti . Yürür'ün , " dört eğilimi birleştirdiğini " vurguladığı Özal'ın sinevizyon gösterisindeki " Kaybedip yeniden kazanmak lazım " başlıklı açıklaması büyük alkış aldı . İlk sözü alan Barut , ardından konuşan tek kadın aday Genç ve Çelebi , Özdemir lehine yarıştan çekildiklerini açıkladı . Pakdemirli de , Özdemir lehine adaylıktan çekildiğini açıklayınca salonda tartışma çıktı . Özdemir taraftarlarının alkışları , Kayalar cephesindeki protestolara karıştı . ABİLİK YAPTIM , ÇEKİLDİM Pakdemirli çekilme gerekçesini , " Anlaşma yapmıştık . Kamuoyu yoklamasında kim önde olursa ondan yana geri çekilecektik . Onun yanında telefonuma çok sayıda Abiliğini yap , geri çekil diye mesaj geldi . Ben de abilik yaptım geri çekildim " sözleriyle açıkladı . Çelebi de , konuşmasından sonra Özdemir'le elele tutuşarak , salonu selamladı . Protokolün olduğu bölüme pet şişe atan Kayalar taraftarlarının , Ali Talip Özdemir'in konuşması sırasında attıkları sloganlar da salondaki havayı gerginleştirdi . Adaylığını kongrede açıklayan merhum Adnan Kahveci'nin amcasının oğlu Niyazi Kahveci , sürpriz çıkışı için , " Ben Kahveci'yim . Bizde her şey Kahveci usulü ile yapılır " dedi . 11 EYLÜL'ÜN BAŞKANI Kayalar , hiç kimseden icazet almadan kendi aklına güvenerek genel başkan adayı olduğunu belirtirken , Özdemir'i " 11 Eylül'ün atanmış belediye başkanı " diye eleştirdi . Özdemir de , " ANAP bir ailedir . Sakın ola ki , kimse kimseyi kırmasın . Sizi adaylardan birine oy vermeye çağırmıyorum . Sizi yepyeni bir ANAP'a davet ediyorum " dedi . Genel Başkan'ın hakkında yolsuzluk iddiası bulunmaması gerektiğini vurgularken Yılmaz'a teşekkür eden Pakdemirli de , " ANAP bir daha yolsuzluklarla anılmamalı " dedi . AŞIRIM İKNA OLDU Seçim devam ederken Genel Başkan Yardımcısı Fevzi İşbaşaran , Aşırım'ı Kayalar lehine adaylıktan çekilmeye ikna etti . Kayalar ve Aşırım , kürsüye çıkıp birlik mesajı verdi . Lütfullah Kayalar'ı destekleyen grubun tezahüratı üzerine Seçim Kurulu Başkanı , Divan Başkanı Yürür'ün olaya müdahale etmesini istedi . Yasalara aykırı davranıldığı anonsunu yapan Yürür , güvenlik güçlerinin olaya müdahale etmesini istedi , ancak uzun süre " Kayalar Aşırım omuz omuza " sloganı atıldı . YILMAZ : KARIŞIRDIM AMA . . . Kayalar adına lobi yaptığı ileri sürülen Turgut Yılmaz " Benim adıma birileri konuşuyor , karar veriyor , ama bunların dışındayım . Kongreye müdahale etseydim çok şey değişirdi . Çok iyi karışırdım , ancak müdahalem olmadı " dedi . Kürsüden birlik çağrısı Özdemir , sonucun açıklanmasının ardından teşekkür konuşması yapmak üzere kürsüye çıktı . Tüm adayları yanına çağırıp birlik görüntüsü veren Özdemir , şunları söyledi : " Kayalar ve Aşırım'ı gösterdikleri centilmence yarıştan dolayı kutluyorum . Yarış bitti , bütün ANAP'lılar bir aile şimdi . Hepimiz bütünüz . Ayağa kalkalım . Hepinizin birbiriyle kucaklaşmasını istiyorum . " Kayalar , kongrede namuslu , onurlu , şerefli mücadele verdiğini vurgularken sadece kendisini destekleyenlere teşekkür etti . Aşırım da , " Özdemir'in başarılı olması için elimizden geleni yapacağız " dedi . Pakdemirli ise , " Bu güzel bir yarış , ancak araba ufak . Özdemir mazbatasını alana kadar anahtar bende " diye espri yaptı . 11 çocuklu ailenin oğlu Ali Talip Özdemir , 1955 yılında Konya'nın Ereğli ilçesinde dünyaya geldi . 11 çocuklu bir Sümerbank işçisinin oğlu olan Özdemir , çocukluğunda terzi ve berber çıraklığı yaptı . Aynı zamanda da okudu . Ankara Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi Makine Mühendisliği bölümünden mezun oldu ve yüksek lisans yaptı . Eğitimi döneminde siyasete ilgi duyan Özdemir , ANAP'ın Anadolu'daki kurucusu oldu . 1984'te Konya Ereğli Belediye Başkanı seçildi . 1986'de görevinden ayrılarak Konya milletvekili seçildi . Turgut Özal'ın genel başkan olduğu dönemde ANAP Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu . 1991'de Mesut Yılmaz'ın başkanlığında kurulan kabinede Çevreden Sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yapan Özdemir , ilk Çevre Bakanı ünvanını aldı . 1991'de Bakırköy Belediye Başkanı seçildi . Ardından yeniden milletvekili seçilen Özdemir , ANAP DYP'den oluşan 55 . Hükümet'te devlet bakanı olarak görev yaptı . 18 Nisan seçimlerinde ANAP'tan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday gösterildi , ancak seçilemedi . 14 yıllık evli olan Özdemir , evli ve üç çocuk babası . Başbakan Abdullah Gül , Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün açıklamalarıyla birlikte başlayan tartışmaları Riyad'da üstü kapalı değerlendirdi . Askerlerin Irak konusunda bir an önce karar alınması isteğine " yönlendirme çok yanlış " yorumunu yapan Gül , bu kez sert konuştu ve " Siyasi talimatı hükümet verir , bu kararı herkes uygular " dedi . Irak'taki sorunların savaşsız çözümü için Suudi Arabistan'a giden Gül , Dışişleri Bakanı Suud El Faysal'la birlikte düzenlediği basın toplantısında Ankara'ya mesaj gönderdi . Gül , bir gazetecinin Türkiye'de askerlerle AKP'nin tutumunun farklı olduğu yönündeki sorusuna şu yanıtı verdi : TSK ile hükümet aynı " Türkiye'de seçimlerden sonra yeni hükümet kuruldu . Şu anda işbaşında bulunan hükümetin politikası açıktır , bu devlet politikası halindedir . Dolayısıyla hükümet , asker veya cumhurbaşkanının politikaları arasında bir fark kesinlikle söz konusu değildir . Siyasi talimatı ve kararı hükümet alır , bu kararı herkes uygular . Ayrıca , TSK veya hükümet ayrımı diye bir şey söz konusu değil . Türkiye'nin Irak'a dönük bir politikası vardır . Bu politikayı da hükümet yürütmektedir . Bu da Irak'ın toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesidir . " Gül , Amerika'ya üslerin açılmasının saldırının ilk işareti olup olmadığı yönündeki bir soruya da , " Türkiye NATO ülkesidir . Bazı havaalanları NATO çerçevesinde yapılandırılır . İmzalanan metin bilinen havaalanlarında araştırma yapılmasına dönüktür . Türkiye'nin askeri göndermesi de TBMM yetkisindedir " yanıtını verdi . NOTLAR . . . Gül'e kral karşılaması Suudi Arabistan'da sadece özel konuklar için açılan El Riyad Askeri Üssü'ne inen Gül , askeri törenle karşılandı . Gül'ü Veliaht Prens Abdullah bin Abdülaziz karşıladı . İyi derecede Arapça bilen Gül , Prens Abdullah ile tercüman aracılığıyla konuştu . Gül'ün Abdullah'la yaptığı sohbetin samimi olması dikkat çekti . Abdullah'ın sarayında verilen öğle yemeğine katılan Gül'e Türk ve Arap yemeklerinden oluşan ziyafet verildi . . Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın başbakanlığı döneminden bu yana bu ülkeyi ilk kez ziyaret eden Gül için Suudi hükümeti yasak deldi . Kadınların baş ve tüm vücudunu kapatan " Abaya " adı verilen kıyafeti Gül'ü izleyen kadın gazeteciler giymedi . Gazeteciler , hükümet izniyle saraydaki yemeğe başı açık katıldı . Riyad'da Devlet Konukevi'nde kalan Gül , akşam saatlerinde de Türk Büyükelçiliği'nin onuruna verdiği yemeğe katıldı . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Başbakan Abdullah Gül'ün YAŞ kararlarına şerh koymasını eleştiren Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün " irticayı cesaretlendirdiler " sözlerine , " Bunlar siyasi gerilim konularıdır . Hiç konuşmaya gerek yok . Siyasi gerilimi halkımız kabul etmiyor . Bunları değil ekonomiyi konuşalım " karşılığını verdi . Erdoğan , dün Türki cumhuriyetleri turunun son durağı olan Kazakistan'dan ayrılmadan önce YAŞ kararlarının yargıya açılmasıyla ilgili tartışmalara değindi . Erdoğan bu konular hakkında Türkiye dışında , Türkiye'ye mesaj gönderiyormuş gibi konuşulmasına karşı olduğunu ifade ederek , " Bunlar geçmişte kaldı , önemsemeyin . Ülkemizin daha önemli sorunları var . Ülkenin en önemli sorunu ekonomidir . Milli gelirin nasıl artacağını konuşmamız gerekir . Bunlarsa siyasi gerilim konularıdır . Biz de hiçbir zaman siyasi gerilimin taraftarı olmayacağız " dedi . Erdoğan'ın şiirini okudu Kazakistan'da yapılan yarışmalar sırasında Erdoğan'ın siyasi yasağıyla ilgili ilginç bir olay yaşandı . Kazakistan Kültür Bakanı Muhtar Kul Muhammed , Erdoğan'ın siyaseten yasaklanmasına neden olan Sirt'te okuduğu Ziya Gökalp'in " Minareler süngümüz , camiler kışlamız , kubbeler miğferimiz " dizelerinin yer aldığı şiiri Kültür Bakanı Hüseyin Çelik'le görüşmesinde ezbere okudu . Şiiri hem Kazakça , hem de Türkçe okuyan Muhammed , Çelik'e " Bir lider , nasıl bu şiiri okuduğu için ceza alabilir ? Bunu anlamakta güçlük çekiyorum " dedi . Çelik'in " Şiir Gökalp'in demesi " üzerine Muhammed , " Hem de vatan şairinin şiiri imiş . Bu nasıl yapılır ? " diye konuştu . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , hükümetin güven vermediğini ve kısa sürede hayal kırıklığı yarattığını savunarak , " Hükümet zikzaklar içinde sık sık dönüşleri yapıyor " dedi . CHP Parti Meclisi toplantısı öncesinde gazetecilerin sorularını yanıtlayan Baykal , ekonomik hedeflerden giderek uzaklaşıldığını ve dış politikada sıkıntı verici çelişki ve gerginliklerin ortaya çıktığını öne sürdü . Baykal , anayasal düzenin temelleri ile ilgili konulardaki dikkat ihtiyacının bir kez daha ortaya çıktığını ve bu konuda hükümetin özensiz davrandığını söyledi . İktidarın yolsuzluklar konusundaki tavrının da güven verici olmadığını belirten Baykal , " Getirilen mali düzenlemelerin kendilerini içeren düzenlemeler olması büyük skandaldır . Anlaşılıyor ki fırsat buldukça bunları yapacaklardır . Bunlar hükümetin itibar kaybına yol açıyor " diye konuştu . Önümüzdeki yıl için hedeflerin enflasyonun yüzde 10 , bir yıl sonrasına yönelik Hazine borçlanmalarına ilişkin faizin ise yüzde 60'lar düzeyinde bulunduğunu vurgulayan Baykal , " Bu demektir ki yüzde 40 civarında bir reel faiz söz konusu . Türkiye gibi 100 milyar doların üzerinde borcu olan bir ülkenin yüzde 40 reel faizi taşıması mümkün değildir " dedi . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , AKP ve TKP gibi partiler hakkındaki kapatma davasının yasal dayanağını ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın milletvekili seçilme yeterliliği önündeki tüm engelleri ortadan kaldıran . uyum paketini onayladı . Resmi Gazete'de dün yayımlanarak yürürlüğe giren yasaya göre Şubat'ta yapılacak Siirt seçimi de Mart'a kaydırılacak . Pakette Erdoğan'ın önünün açılması amacıyla Siyasi Partiler Yasası ve Milletvekili Seçimi Kanunu'nda şu değişiklikler yapıldı : AKP ve Erdoğan rahatladı SPY'nın 104 . maddesi değiştirildi ve Anayasa Mahkemesi'nin ihtar kararlarına uymayan partiye Yargıtay Başsavcısı'nın kapatma davası açamaması düzenlendi . Böylece AKP ile TKP'nin kapatılma istemlerinin yasal dayanağı ortadan kalktı . Erdoğan'ın milletvekili seçilmesinin önündeki engellerden biri olan " 511 . maddeden mahkûm olanlar milletvekili seçilemez " ifadesi , metinden çıkartıldı . Cezasını çekmiş olanların adli sicil kayıtlarının resen silinmesi ve arşivde muhafaza edilememesi sağlandı . İşkence ve kötü muamele suçlarında verilecek hapis cezası para cezasına çevrilemeyecek ve ertelenemeyecek . Bu suçu işleyen memurlar , izin alınmaksızın soruşturma ve davalara konu edilebilecek . Cemaat vakıfları taşınmaz mal edinebilecek ve bunları özgürce alıp satabilecek . Gazetelerin sorumlu müdürleri ve muhabirleri haber kaynağını açıklamaya zorlanamayacak . Siyasi partilerin kapatılabilmesi için Anayasa Mahkemesi üyelerinin 5'te çoğunluğunun oyu aranacak . Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in gezisine katılan 550'ye yakın iş adamı Irak yönetimiyle masaya oturdu . Irak yönetimi , Türk firmalarından küçük ev jeneratörü , un , buğday , mini değirmen , sabun , deterjan , kablo , kereste , yağ , portatif elektrik tesisat malzemelerine ilişkin ihalelere girmelerini istedi . Irak ayrıca ticari gemi , Suriye üzerinden gelen demiryolu hattının iyileştirilmesi ile demiryolu rayı , vagonu ve iletişim kablosu istedi . Irak Ticaret Bakanı Mehdi Salih , " Kim daha önce yaptığımız ihale fiyatlarıyla bu malzemeleri vermek istiyorsa sözleşme imzalayalım . Hemen BM temsilcimizi arayıp Türk firmalarına öncelik verilmesini isteyeceğim " dedi . 500 milyon dolarlık kamyon Salih , BMC ile görüştüklerini , değişik tonajlarda 500 milyon dolara mal olacak bin kamyon alacaklarını kaydetti . Saddam yönetiminin daha önce de AKSA şirketinden elektrik enerji sistemlerinin devre dışı kalması halinde kullanılması için bin küçük ev jeneratörü aldığı belirtildi . Irak'ın milyar dolarlık taleplerini bazı Türk işadamları , " Zamanlamaya bakılırsa istediklerinin hepsi savaş stokuna yönelik " diye yorumladı . Tüzmen , Irak ile petrol alanında geniş işbirliği yaparak büyük ihaleler almayı arzuladığını kaydetti . Tüzmen'in Başbakan Yardımcısı Al Azzavi ile görüşmesi acil bir bakanlar kurulu toplantısı nedeniyle ertelendi . Tüzmen daha sonra Ulaştırma Bakanı Ahmet Murtaza Ahmet'le görüştü . Savaşın gölgesinde ticaret yapamayız Geziye katılan bütün işadamları bölgede savaş istemediklerini dile getirirken DEİK Başkanı Mehmet Ali Neyzi de " Savaşın gölgesinde ticaret yapamayız . Türkiye , Irak kadar zarar görür " dedi . Türk Irak Dostluk Grubu Başkanı Mehmet Emin Değer ise ABD istedi diye Irak'la ticaret yapmaktan vazgeçmeyeceklerini vurgulayarak şöyle konuştu : " Irak'a gelmemizi istemeyenler bir takım mahfillere hizmet edenlerdir . İş adamlarının Tüzmen'e yağ çekmeye ihtiyacı yok . Biz buraya gelerek risk aldık . Bazı mahfillerin baskı altında tutmak istediği bu iş adamları birer kahramandır . Düşman çatlatırcasına güzel neticeler alacağız . " Çakar şovu : Irak'ta canlı kalkan olurum Irak gezisinde işadamları arasında renkli siyasi simalar da yer aldı . Demeçleri ile kamuoyunda tartışmalar yaratan TBMM eski İdare Amiri Ahmet Çakar , işadamı kimliğiyle katıldığı gezide , ABD saldırısına karşı canlı kalkan olacağını söyledi . Yerel Arap kıyafetleri giyen Çakar ( aşağıda ortada ) şöyle konuştu : " ABD'nin Irak'a müdahalesi kanıma dokunuyor . Karayoluyla geldim . Heyet döndükten sonra ben kalacağım . Bush'a karşı burada bulunduğum süre içinde kendimi canlı kalkan olarak kullanacağım . Elin Amerikalısı canlı kalkan oluyor da ben niye olmayayım ? Kimse savaş istemiyor . " Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyeliği konusunda yaptığı çalışmalar ile dikkat çeken ve MEDA programı kapsamında en başarılı lobi örgütü seçilen Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği ( TÜSİAD ) , program kapsamında Akdeniz ülkelerine lobi dersi vermeye hazırlanıyor . Bu amaçla Atina'ya giderek lobicilikle ilgili seminer verecek olan TÜSİAD Brüksel Temsilcisi Bahadır Kaleağası , TÜSİAD'ın AB'ye tam üyelik sürecindeki çalışmalarını hızlandırarak sürdüreceğini belirtti . Kopenhag için yoğun bir çalışma yapıldı . Ancak beklentileri karşılamayan zirve sonuçlarını siz nasıl değerlendiriyorsunuz ? Uluslar arası mali çevreler Kopenhag'ı Türkiye açısından olumlu karşıladılar . Kopenhag'dan çıkan sonuç daha iyi olabilir miydi ? Evet olabilirdi . Tarihi daha erkene çekmek mümkündü . İstediğimiz kadar olmasa da kötü bir sonuç demek mümkün değil . Avrupa Birliği kendi başına bir dosya değil . Güçlü bir siyaset ve güçlü bir ekonomiyle inşa edilmiş bir politika . Kendi başına AB politikası olmuyor . Şimdiye kadar da bunun zararını gördük . Artık siyasilerin hiçbir mazereti yok . AB konusunda yapılması gerekenler önümüzde duruyor . Yapılırsa yapılır , yapılmazsa yapılmaz . Tüm vebal hükümetin üzerinde . Sonuçlardan çıkarılacak ne gibi dersler var ? Türk diplomasi geleneğine önemli bir ders verdi : Dış politika , iç politikadan bağımsız değildir . Kamuoyu da dış politik kararlarda bir etken olabilir . Artık kapalı diplomasi geleneği içinde değiliz . Hegel , " Dış politika prensin ayrıcalıklı arazisidir " der . Değil . Dış politika artık sırf hükümetin değil , kamuoyunun , herkesin konusu haline gelebilir . Ve siyasiler kamuoyunu yani seçmenlerini dinler . Bu nedenle Avrupa kamuoyu da önemsenmeli . Bu çıkarılacak ilk derstir . İkincisi de Komisyon'la ilişkiler artırılmalıdır . Üçüncü konu da AB söylemimizi artık duygusallıktan kurtarmalıyız . Bu iş akılcı bir olaydır . Türkiye'nin önündeki takvim nedir ? Ekim ayındaki AB Komisyonu ilerleme raporu , aynı zamanda hükümetin de bilançosu olacak . Raporda yer alan eksiklikler hükümetin yapmadığı , yapamadığı eksiklikleri gösterecek . AB ile ilişkiler hükümet için bir test . Umarız seçmenler de bunu böyle algılar . Bu açıdan hem çok şanslı hem de dikkatli olması gereken bir hükümet . Çünkü hata payı , mazareti yok . Hep siyasi , sosyal faktörler gündeme geliyor . Peki ekonomi bu süreçte nasıl bir rol oynuyor ? Bu çok önemli . Bu yıl sonuna kadar ekonomiyi çok güçlü kılmak gerekiyor . Ekonomide yalpalama olmaması lazım . Kamu İhale Yasası ve Gümrük Birliği'ni askıya alırız gibi söylemlerle bazı yalpalamalar oldu . Enflasyonu düşürerek büyümenin mümkün olduğunu anlamalıyız . Hükümet artık tek parti hükümeti olarak , tek bir ses olmalı . İşkenceye karşı mücadele gibi siyasi reformlara devam edilmesi lazım . Önümüzdeki dönemde hükümetin tüm açıkları , gedikleri kapatması gerekiyor . Dernekler yasası , vakıflar yasası , yargının yeniden iadesi gibi meseleler artık tahammül ötesi konular Türkiye için . AB'nin gündeminden insan hakları ve demokrasi konularını düşürmemiz gerekiyor . Türkiye'ye yakışmıyor . Müzakere tarihine kadar Türkiye neler yapmalı ? Bu sürecin teknik boyutu var , da uyum süreci . Müzakerelere kadar geçecek iki yıl gibi bir süreyi , müzakereler sonrasındaki zamandan kazanmalıyız . Bu sayede üyelik sürecimizi kısaltmış oluruz . Çünkü müzakere sonrası zamanı kısaltmış oluyoruz . AB'ye uyum derken sözkonusu olan bugününe değil , yarınına uymak demek . Dinamik yaklaşım gerekiyor . Çünkü AB , 1000 Mart'ında Lizbon stratejisini oluşturdu . Strateji AB'yi on yıl içinde küresel düzende rekabet gücü en yüksek ekonomi haline getirmek . İlk lobi dersi komşu Yunanistan'da TÜSİAD , AB konusunda yaptığı lobi çalışmalarına devam edecek mi ? Evet , Fransa ve Almanya'ya yoğunlaşacağız . İlanlar devreye girecek araçlarımızdan birisi . Bu ülkelerde irtibat büroları kurmayı düşünüyoruz . Ziyaretlere ara vermeyeceğiz . Hemen bu ay başlıyoruz . Finlandiya ve Avusturya'ya gideceğiz . AB'yi Kopenhag öncesi günlerdeymiş gibi gündemde tutacağız . Önümüzdeki iki yıl duraklamaya izin vermeyeceğiz . Konferans ve seminerler düzenleyeceğiz . Tam üye olacak ülkelere ağırlık vereceğiz . Çalışmalarda zorluklarla karşılaşıyor musunuz ? TÜSİAD dışarıdan lobi yapıyor . Bu en zor lobi çalışmasıdır . Çünkü lobi yapmanın temel kuralı karar mekanizmalarına karşı ya seçmen konumunda olmak ya da vergi mükellefi olmak gerekiyor . Oy ve paradır bunun anlamı . Saygın bir bilgi kaynağı olmak ve sempati de ikinci dereceden bir rol oynar . TÜSİAD ikinci dereceden kaynakları çok iyi oturtmuş durumda . TÜSİAD kendisi seçmen ve vergi mükellefi olmasa da olanları devereye sokuyor . Olanlar da UNICE'nin diğer üyeleri . Tüm bu çalışmalardan sonra TÜSİAD Avrupa'da ün yaptı . AB'nin MEDA programı çerçevresinde , Akdeniz bölgesi özel sektör kuruluşlarına seminerler veriliyor . Lobicilik konusunda en başarılı örgüt TÜSİAD seçilmiş . Ve bu derslerden lobicilikle ilgili olanı TÜSİAD'ın vermesi kararlaştırmış . TÜSİAD bu konuda başarı vakası olarak gösteriliyor . Bu nedenle Atina'ya gidip ders vereceğim . Kopenhag kriterlerine uygun kokoreç Kopenhag kriterlerinin artık Türk toplumunun her kesimi tarafından bilinir olduğunu anlatan Kaleağası , konuya ilişkin ilginç bir anısını anlatarak örnek verdi : " Yılbaşı tatili için Türkiye'ye geldiğimde , bir gece balık lokantasına gittim . Mezeleri yedikten sonra garson sıcaklardan ne yersiniz ? diye sordu . Ben de önerisi olup olmadığını sorunca garson Kokoreç verebilirim ama Kopenhag kriterlerine uygun dedi . Ben Bu nasıl oluyor ? diye düşünürken , garson Kopenhag kriterlerini biliyor musunuz ? diye sordu . Biraz bilirim dedim . İşte kriterlere uygun çünkü kokoreçi balıktan yapıyoruz dedi . Ben de Siz merak etmeyin kokoreç Yunanistan'da da yeniyor . Sorun yok dedim . " Piyasalarda , Irak'a olası operasyon ve IMF ile yapılacak görüşmelere ilişkin belirsizliklerin etkisiyle bekleyiş hakim . Bu hafta perşembe günü Uluslararası Para Fonu ( IMF ) Birinci Başkan Yardımcısı Anne Krueger , geliyor . Anne Krueger'in gelişinin biraz uyarı nitelikli olduğu biliniyor . Türkiye Masası Şefi Juha Kahkonen başkanlığındaki heyetin ise . gözden geçirme için 10 gün sonra gelmesi bekleniyor . Hükümetin emekli maaş zammı , vergi barışı gibi konuların IMF tarafından nasıl karşılanacağı belirsizliğini koruyor . IMF'yle . gözden geçirme sorunsuz tamamlanıp , şubat ayı içinde bile kredi diliminin serbest bırakılması sağlanabilirse , Irak riskine karşın borsa 11,000'li seviyelere atak yapabilir . Piyasada ise daha önce 0,90 sent seviyelerinde satış yapan yabancıların 0,60 sentlerde bir miktar alış tarafında oldukları konuşuluyor . 0,55 0,60'da alış geliyor Ancak genel olarak borsada 0,55 0,60'lı seviyelerde , en stresli zamanlarda bile satışın kesildiği ve alış geldiği görülüyor . Hükümet ciddi taktik hatalar yapmasaydı , bu seviyelerde ciddi alım gelmesi beklenebilirdi . Çünkü artık bir veri olan Irak konusu , ciddi ölçüde fiyatlara yansıdı . Piyasalar da bu konuyu risk boyutundan çok düşük fiyattan alım için fırsat olarak görmeye başladı . Ancak hükümetin attığı hatalı adımlar en iştahlı alıcıları bile kuşkuya düşürdü . Piyasalarda güven sarsıldığı için toparlanma zaman alacak . Ancak , hükümet önümüzdeki birkaç haftayı iyi kullanılabilir , IMF'yle masadan el sıkışarak kalkarsa piyasalarda iyimserlik hakim olacaktır . Kamu da taşıyamadı İMKB 100 Endeksi , pazartesi günü açıklanacak özelleştirme programı beklentisiyle kamu hisselerine gelen talebe karşılık haftayı 5,85'lik değer kaybı ile 10,104 puandan kapattı . Özelleştirmenin hızlandırılacağı haberlerine karşın piyasada ortamın uygun olmaması buna yönelik bekleyişleri sınırlandırıyor . Piyasa Irak'tan çok , IMF'den gelecek açıklamalarla yön belirleyecek . Bu hafta olumsuz gelişmelerin olması durumunda endeks aşağıda 9,600 , IMF'den gelecek olumlu mesajlara bağlı olarak da 11,000 seviyesini görebilecek bir band içinde hareket edebilir . Bu ortamda yatırımcıların kesinlikle kredili işlemlerden uzak durması gerekiyor . Eczacıbaşı Portföy / Bedri Sinan Tüzel Piyasanın yönü yatay ve aşağı Irak riski ve ekonomik programdan sapma olabileceği endişeleri piyasayı olumsuz etkiledi . Bu hafta borsada yatay ve aşağı bir piyasa bekliyorum . Irak'a olası bir operasyonu , Körfez kriziyle karşılaştırıyoruz . Bu çok doğru bir yaklaşım değil . Çünkü bizim de bir şekilde içinde bulunma olasılığımızın bulunduğu bir savaş ihtimali aynı şey değil . Bu kez toparlanmamız güç olabilir . Borsa bekleme sürecinde faiz ve döviz piyasasını izleyecek . Ancak , ekonomik göstergeler de iyimser bir görüntü vermiyor . Faizlerde istenilen düşüş gerçekleşmedi . Endeksin ilk ciddi desteği 0,55 sentte , ilk ciddi direnci de 0,65 sentte . Yatırımcı uzun vadeli olarak , bu aralıkta alım yapabilir Garanti Portföy/ Serhad Çiftçi Temkinli iyimserlik bekliyoruz Geçtiğimiz hafta mevcut risklerden bazılarında belirginleşme oldu . Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan'ın faiz dışı fazlada yüzde 6,5'lik hedefine uyulacağının altını kararlı bir şekilde çizmesi piyasada olumlu karşılandı . Yaşanan kaynak tartışmasıyla ilgili olarak , hükümetin somut rakamlar açıklaması da etkili oldu . Irak'la ilgili olarak başta Avrupa Birliği ülkelerinden gelen , savaşın ertelenmesine yönelik çabaların ne kadar etkili olacağını izleyeceğiz . Piyasada riskler çok fazla olmasına karşın , görece daha olumlu seyir izlenmesi beklenebilir . IMF ve Irak konusu ayrı düşünülmeli Piyasada , IMF ile Türkiye ilişkilerinin seyrini bir anlamda Irak konusunda Türkiye'nin sergileyeceği tavırlarla ilişkilendirenler bulunuyor . IMF'nin büyük ortağı Amerika'nın Türkiye'yi desteklemek için ne kadar istekli olacağını henüz bilmiyoruz . Ancak piyasada IMF'yle ilişkilerin , ABD'ye endeksli olarak algılandığı da bir gerçek . Hatta piyasalardaki yumuşamada bunun da etkili olduğu biliniyor . Ancak IMF ile yürütülecek görüşmelerde masanın üzerine Türkiye'nin jeopolitik konumunun taşınması sonrasında ciddi risk oluşturabilir . Türkiye , ekonomik programda sağlayacağı birkaç kolaylık için , Irak konusunda tavizler vermek zorunda kalabilir . Bu nedenle , IMF'yle ilişkiler sadece ekonomik baza dayanan teknik çerçevede götürülmeli . Ekonomik programın sağlıklı işlemesi ve Türkiye'nin menfaatleri açısından AKP hükümeti'nin programın gereklerini yerine getirerek , IMF'yle ilişkileri rayına oturtması en doğru yaklaşım olacaktır . Güveni kurmak zor , yıkmak çok kolay Büyük ölçüde SSK ve Bağ Kur emeklilerine verilen ve katrilyon maliyeti olan zammın karşılanmasına yönelik olarak hazırlandığı anlaşılan 6,1 katrilyon liralık ek tedbir paketinin açıklaması da piyasaları rahatlattı . Ancak gider tarafında 1005 içinde gerçekleşeceği kesinlemiş bir şekilde bütçeye girecek katrilyonluk harcamaya karşın , açıklanan pakette belirtilen gelir kalemlerinin ne kadar gerçekçi olduğu tartışılıyor . Pakette biraz iddialı görünen kalemler kâğıt üstünde olduğu gibi gerçekleşmeyebilir . Bu nedenle geçen hafta piyasanın tepkisini gören hükümetin bundan sonraki süreçte adımlarını daha temkinli atması gerekiyor . Bundan ders alınması önemli . Çünkü güvenin bir kez sarsıldığı bir ortamda bundan sonraki hatalarda daha büyük tepki oluşacak . Fonlama maliyetine denk gelen yüzde 55 seviyesinin biraz üstünde kendisine istikrar bulan faizlerin çok kısa bir sürede yüzde 60'lara yükselmesinde piyasaya doğru mesajlar verilmemesinin etkili olduğu biliniyor . TÜRLERİNE GÖRE EN ÇOK KAZANDIRAN FONLAR Geçtiğimiz haftanın en çok kazandıran yatırım fonu türleri ve haftalık getiri bazında sıralama . Hafta başında Irak'tan gelen sert açıklamalarla 10,000 desteğinin altına kayan endeks 9,665 puanı gördü . Bu seviyeden gelen alımlarla toparlanma çabaları izlense de şimdilik bunlar zayıf kaldı . Ancak haftanın kapanışının 10,000 puanın üstünde gerçekleşmesi ve 9,600'lerden gelen alımlar en azından desteklerin çalıştığını göstermesi açısından olumlu . Bu çalkantılı haftada en çok kazandıran ilk beş senet Ulusal Tüm Endeksi'nden Kardemir , Bak Ambalaj , Favori , Viking ve Okan Tekstil oldu . İşlem hacmi en yüksek senetler ise Yapı Kredi , İş , Garanti , Tüpraş ve Doğan Holding idi . Hafta başında özelleştirme ile ilgili yapılacak açıklamalar kamu senetlerinde alımları güçlendirdi . Ereğli ve Petkim öncü senetler olarak ilk dirençlerini kırdılar . Önümüzdeki haftalardan itibaren Irak konusundan başka dikkatlerin çekileceği diğer öncelikli konu IMF ile görüşmeler olacak gibi duruyor . Hükümet programdan sapılmayacağı konusunda IMF'yi ikna edebilirse hisse senetleri piyasasında canlanma görülebilir . Teknik olarak yaklaşık bir aydır kısa vadeli göstergelerin diplerde uyumsuzluk görünümleri sergilemeleri ve senetlerin uzun vadeli destek bölgelerinde bulunmaları olası olumlu haberlere daha güçlü bir tepki oluşturabilir endekste destekler 9,600 ve 10,000'de dirençler ise 10,500 ve 11,000'lerde bulunuyor . Bol kazançlı haftalar dileğiyle . Hükümet , teşvik belgesine bağlı olarak uygulanan vergiye ilişkin teşviklerin KOBİ'ler dahil olmak üzere otomatik olarak tüm yatırımlara uygulanmasına yönelik bir düzenleme yapmaya hazırlanıyor . Çalışmanın koordinasyonunu Hazine Müsteşarlığı üstlenirken , DPT , Dış Ticaret Müsteşarlığı , Gümrük Müsteşarlığı , Maliye Bakanlığı , Çalışma Bakanlığı ve Sanayi Bakanlığı'na gerekli düzenlemelerin yapılabilmesi için ortaklaşa çalışmaları görevi verildi . Yeni düzenleminin hayata geçebilmesi için Gelirler , Kurumlar , Damga ve Gümrük vergi kanunları ile Harçlar Kanunu'nda değişiklik yapılacağı kaydedildi . En geç bir yıl içinde tamamlanması planlanan çalışma sonrasında teşvik sistemi şöyle işleyecek : KDV istisnası teşvik belgesine ihtiyaç duyulmaksızın uygulanır hale getirilecek . Bütçe kaynaklı yatırım ve işletme kredilerinin miktarı artırılacak . Bu krediler , Türkiye Kalkınma Bankası'nın koordinatörlüğünde tüm kamu ve özel bankalar ile özel finans kurumları aracılığıyla teşvik belgesiz olarak kullandırılacak . Yatırım indiriminden stopaj kaldırılacak . İhracat performansından bağımsız olarak sermaye artırımı , ortaklara ait gayrimenkulların irtifak haklarının şirket adına tescili ile kredilerin kullanımı ve geri ödenmesi esnasındaki damga vergisi ve harçlara muafiyet tanınacak . Yatırım indirimi oranı yüzde 50'a çekilecek . Yatırım malları ithalatı konusunda AB mevzuatına uyum çalışmaları tamamlanacak . Buna göre üçüncü ülkelerden yapılacak ithalatta ortalama yüzde olan ortak gümrük tarifesi uygulanacak . Sigara tiryakileri devletin en önemli gelir kaynaklarından biri oldu . Tiryakiler geçen yıl devlete 4. Emekli zamları ve bütçe açıkları nedeniyle ciddi kaynak arayışına giren AKP hükümeti , geçtiğimiz günlerde 6. Pakete göre sigara ve içkide ÖTV ( Özel Tüketim Vergisi ) oranları yükseltilirken , bu artışla sigara ve içki fiyatlarına yüzde 10 zam yapılacak . Hükümet zamlarla katrilyon 150 trilyon lira gelir elde etmeyi hedeflerken , 1001 yılı vergileri de sigara tiryakilerinin ne kadar büyük gelir kaynağı olduğunu gösteriyor . Sigara içenler , perakende satış fiyatları üzerine eklenen ÖTV , KDV ve gümrük ile tütün fonları ile sigara satın alırken devlete anında vergi ödüyor . Sigara fiyatının yaklaşık yüzde 65'ini vergiler oluştururken , duman tiryakisi vatandaşlar , geçtiğimiz yıl devlete tam 4. Döviz kurlarında yıl içindeki değişimlere göre hesaplandığında da bu vergi miktarı milyar doları geçiyor . Sigara kuruluşlarının son zamlardan ardından yaptığı çalışmaya göre devlete bu yıl tiryakilerin ÖTV ve KDV yoluyla vereği verginin yaklaşık katrilyon 194 trilyon lira olması bekleniyor . Başbakan Abdullah Gül , çıktığı Ortadoğu turunun amacının " Irak'ta barış " olduğunu belirterek , " Ziyaretlerim sonunda bu şansın hâlâ olduğu kanaatindeyim . Barış şansı biraz arttı " dedi . Başbakan Gül , Irak'ın beş komşusunu kapsayan Ortadoğu turunu dün Tahran'da Cumhurbaşkanı Muhammed Hatemi , Cumhurbaşkanı Birinci Yardımcısı Rıza Arif ve Dışişleri Bakanı Kemal Harazi ile görüşmelerde bulunarak tamamladı . Sadabat Sarayı'nda Hatemi ile görüşen Gül , Türkiye'nin Irak sorununun barışçıl yollarla çözümü için ortak hareket etme çağrısını iletti . Hatemi'de Gül'ün çağrısına " işbirliği için elimizden gelen gayreti göstermeye hazırız " yanıtını verdi . ABD'YE UYARI Gül , Hatemi ile Irak'ın toprak bütünlüğünü korunması , bölgede bir kürt devleti kurulmaması ve başta Musul ve Kerkük'teki yataklar olmak üzere Irak'ın doğal kaynaklarının , Irak halkına ait olması konusunda görüş birliğine vardı . İran ile ABD arasında diplomatik ilişki olmadığı için Washington'a uyarılarını Gül'e aktaran Hatemi , " Sizin ABD nezdinde kredibiletiniz yüksek ve bu özelliğinizi barış için kullanmanızdan çok memnunuz . ABD'nin şunu anlaması lazım yapacağı bu operasyon kendisinede çıkar sağlamayacak bunu çok iyi anlamaları lâzım " dedi . Temaslarının ardından Tahran Büyükelçilği'nde bir basın toplantısı düzenleyen Gül , " Askeri çatışmayı önlemek için çeşitli somut adımlar atılmasına karar verdik . Önümüzdeki günlerde tekrar görüşmelerde bulunarak ortak hareket tavrını belirleyeceğiz . Tüm istişarelerimiz tamamladıktan sonra açıklamalarda bulunacağız " diye konuştu . MALİYETİ IRAK HALKI ÖDER Gazetecilerin , " Barış için ne kadar umutlusunuz ? " sorusu üzerine , " Barışçıl çözüm şansının biraz fazlalaştığını " belirten Gül , Irak krizinin bölgede giderek daha tehlikeli hal arz ettiğini vurgulayarak şöyle konuştu : " Hepimizin kaygısı , bölgede çıkacak muhtemel bir savaşın maliyetlerini yine Irak halkının ödeyeceğinin açık olmasıdır . Bu turumuzun amacı zaten barıştı . Ziyaretlerim sonunda bu şansın hâlâ olduğu kanaatindeyim . Herkesin birinci tercihi barıştır . Az bir ihtimal de olsa ki , ben biraz daha fazla olduğu kanaatindeyim , bunu denemek , bunun için gayret göstermek gerekir . Onun için bir gayret içerisinde olunacak çeşitli fikirler var . Bu fikirler kısa süre içinde olgunlaştırılacak ve atılacak adımlardır . En çok gayret de Irak tarafından sarfedilmelidir . " Görüşme sonrasında İran resmi haber ajansı IRNA tarafından yapılan açıklamada , Hatemi'nin " güvenlik ve işbirliği " çağrısında bulunduğu duyuruldu . Geziden notlar . . . Hamaney'in adı anılmadı ! Gül , İran'da ülkenin en üst yöneticisi , Hamaney yerine reformcu Cumhurbaşkanı Hatemi ile görüşmeyi tercih etti . Gül , İran'da devlet başkanı protokolü ile karşılandı . Refahyol döneminde Necmettin Erbakan'la birlikte yaptığı İran gezisinde Hamaney ile ayakkabılarını çıkararak görüşen Gül , Başbakan olarak gittiği Tahran'da dini liderin adını bile anmadı . Karşılama töreninde İran ordusuna ait tören kıtası , Gül gelmeden İstiklal Marşı'nı kez prova etti . Bando üyeleri çareyi notaları bir sırada bulunan arkadaşlarının sırtına yapıştırmakta buldu . İran'da başörtüsü takmak zorunlu olduğu için geziyi başörtüsüyle takip eden Türk kadın gazeteciler , Türk toprağı sayılan büyükelçilikte ise başlarını açtılar . Ankara'dan gelen kadın gazetecilerin aksine İranlı meslektaşları ise başörtülerini çıkarmadı . Yaşar Yakış yanlış anlaşıldı HABER MERKEZİ Gül , resmi temaslarından sonra düzenlediği basın toplantısında , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın Musul ve Kerkük'le ilgili sözlerinin sorulması üzerine şu açıklamayı yaptı : " Burada bir yanlış anlama söz konusu . Bu konuda Türkiye'nin tezi gayet açıktır . Bölgenin zenginlikleri , öncelikle ülkenin vatandaşlarına aittir . Bize düşen , bölgede komşu ülkeler arasında istikrar , barış ve dostluğu sağlamaktır . Bunu temin ettiğimiz andan itibaren ekonomik ilişkiler , kadar iyileşecektir ki , bölgenin nimetlerinden bölge halkı zaten faydalanacaktır . " ANKARA'YA DÖNDÜ Başbakan Gül ve beraberindeki heyet , İran'daki temasların ardından Ankara'ya döndü . Esenboğa Havalimanı'ndan Ak Parti Genel Merkezi'ne geçen Başbakan Gül , burada AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'la bir araya geldi . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kızları Esra ve Sümeyye Erdoğan , tatillerini tamamlayarak üniversite eğitimi gördükleri ABD'ye döndü . Esra ve Sümeyye Erdoğan , babaları yanlarında olmamasına rağmen Atatürk Havalimanı'nda VIP Salonu'nu kullanırken , uçağı da Başbakanlık Ağırlama Salonu'nda bekledi . Esra ve Sümeyye Erdoğan , Recep Tayyip ve Emine Erdoğan'la Üsküdar'daki evlerinde vedalaştı . Esra ve Sümeyye Erdoğan'la iki kuzenleri , Erdoğan'ın korumaları eşliğinde Atatürk Havalimanı'na geldi . Kurallara göre , sadece babalarının maiyetinde kullanabilecekleri VIP Salonu'na gelen kız kardeşler , görevliler tarafından Başbakanlık Ağırlama Odası'na alındı . KIZLAR İÇİN GELDİ VIP görevlileri , iki kız kardeşin burada bulunan Çevre Bakanı İmdat Sütlüoğlu'nun maiyeti olarak misafir edildiklerini kaydetti . Ancak daha sonra , kayıtlarda Sütlüoğlu'nun herhangi bir uçuşunun bulunmadığı , sadece Erdoğan'ın kızları için VIP Salonu'na geldiği öne sürüldü . Esra Erdoğan , VIP Uçuş Listesi'nde " AKP Genel Başkanı kızı " olarak yer aldı . ABD'nin Indianapolis kentinde üniversite eğitimi gören Esra ve Sümeyye Erdoğan , kuzenleri Zehra İlgen ve Esma Kaan'la birlikte yarım saat Başbakanlık Ağırlama Odası'nda kaldıktan sonra 09. AKP İstanbul Milletvekili Mustafa Baş'ın kızı Sümeyra Baş ile Fatih Bolca'nın Binbindirek Sarnıcı'ndaki nikâh töreni , partilileri bir araya getirdi . Davetliler arasında yer alan Başbakan Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan , geline birer bilezik taktı . Düğünde davetlilere meşrubat , şerbet , çay ve kahve ikram edildi . Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in Irak gezisinin son gününde Devlet Başkanı Birinci Yardımcısı Taha Yasin Ramazan'la düzenlediği basın toplantısı skandala dönüştü . Ortak basın toplantısına Tüzmen ile " elele " ve belinde silahla gelen Ramazan , " Türkiye'nin Musul ve Kerkük petrollerinden alacaklı olduğu " yönündeki soruya sinirlendi . Soruyu soran muhabire " Böyle bir soruyu yanıtlamam bile " diyen Ramazan , ayağa kalkıp basın toplantısını sona erdirdi . Ramazan'ın , bu kez " elinden tutmadan " asansöre kadar uğurladığı Tüzmen ise tek kelime edemedi . MESAJ OLUMLU Toplantıda ilk sözü alan Ramazan , iki ülke arasındaki ilişkinin gelişmesini ümit ettiğini ve Başbakan Abdullah Gül'ün gönderdiği mesajı olumlu karşıladığını belirterek , " Mesaja en kısa sürede yanıt verilecek " dedi . Gül'ün Arap ülkelerini ziyaretinin memnuniyet verici olduğunu vurgulayan Ramazan , " ABD'nin Türkiye'den talepleri ve Türk hükümetinin bazı taleplere olumlu yanıt vermesini nasıl karşılıyorsunuz ? " sorusuna , Türkiye'nin ABD'ye destek vermesi halinde " bölünme " tehlikesiyle karşı karşıya kalacağına atıfta bulunarak şu yanıtı verdi : TÜRKİYE'NİN ALEYHİNE " Olumlu karşıladığımızı kimse söyleyemez . Irak'a yönelik tehdidin Türkiye'ye yansıyacağı aşikardır . Türkiye'ye empoze edilen şeyler , Türkiye'yi de etkileyecek . Türkiye de zarar görebilir . Irak'a saldırı meydana gelirse Türkiye sadece ekonomik değil , güvenlik ve diğer alanlarda da zarar görecektir . Türkiye'nin ABD'ye yardımda bulunması kendi aleyhine olur . Türk kardeşlerimizden dileğim , ABD'nin saldırısının bölgeye ve Türkiye'ye ne kadar zarar vereceğini göstermeleridir . " TÜZMEN'İ UĞURLADI Musul ve Kerkük petrollerinde Türkiye'nin de hakkı bulunduğuna ilişkin tartışmanın anımsatılması üzerine tepki gösteren Ramazan " Böyle bir borç sözkonusu olamaz . Türk hükümetinin böyle bir çalışma yaptığını sanmıyorum . Böyle bir soruyu yanıtlamam bile . Bunu ortaya koyanlar , Türkiye Irak ilişkilerinin iyi gelişmesini istemeyen taraflardır " diye konuştu . Ramazan bu sorudan sonra aniden yerinden kalktı ve asansör önüne kadar yürüyerek Tüzmen'i uğurladı . Devlet Bakanı Tüzmen ise , basın toplantısında tek kelime bile konuşamadı . Refahyol döneminde de Başbakan Erbakan , Siirt'te Muammer Kaddafi ile çadırda yaptığı görüşmede Libya liderinin hakaretlerine maruz kalmıştı . Kaddafi , Ekim 1996'daki görüşmede , " Türkiye'nin dış politikasından memnun değiliz . Çünkü düşmanımız olan siyonist İsrail'le ilişki içindesiniz . Türkler , Kürtler'e eziyet etmekten vazgeçmelidir . İstiklale varmak isteyen milletlere savaş açmak netice vermez . Ortadoğu'daki güneşin altında Kürdistan da yerini almalıdır . Kürdistan kurulmalıdır . Türkiye iradesini kaybetmiştir , işgal altındadır " demişti . Bu sözlere yanıt vermesi beklenen Erbakan'ın yumuşak üslup kullanması , Refahyol hükümeti için sonun başlangıcı olmuştu . Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen , Bağdat gezisinin son gününde , herkesi atlatarak Irak lideri Saddam Hüseyin'le görüştü . Tüzmen , herkesten gizlenen ve saat 10 dakika süren görüşmede , Saddam'a Başbakan Gül'ün , BM kararlarına uyulmaması halinde bölgenin felakete sürükleneceği , hem Irak hem de bölge halklarının zarar göreceğine ilişkin mesajını yazılı ve sözlü olarak sundu . Gül'ün barış mesajına Saddam şu yanıtı verdi : " Biz zaten BM kararına uyuyoruz . BM denetçileri ülkemizde incelemelerini sürdürüyor . ABD'nin iddia ettiği bir şey bulamadılar . ABD'nin saldırmak için ortaya koyduğu gerekçelerin geçersiz olduğunu bütün dünya biliyor . ABD ve İngiltere dışında bütün ülkeler savaş istemiyor . Türkiye'nin barış için gösterdiği çabaları memnuniyetle karşılıyoruz . Arap ülkelerine yaptığı gezi olumlu olmuştur . " TÜRKİYE VE IRAK KAYBEDER Hüseyin , Türkiye'nin bölgede savaş olmaması için gayretlerini sürdürmesi gerektiğini vurgularken de , " Çünkü bölgedeki savaş hem Irak'a , hem Türkiye'ye , hem de diğer ülkelere zarar verecek . Türkiye , ekonomik zararın yanı sıra , başta güvenlik olmak üzere birçok konuda kontrol edemeyeceği tehlikelerle karşılaşıp zarar görebilir " dedi . SEZER VE ERDOĞAN'A . . . Dönüş yolculuğunda uçakta gazetecilerle sohbet ederken Saddam Hüseyin'in Başbakan Abdullah Gül'e sözlü siyasi mesaj gönderdiğini açıklayan Tüzmen , Irak liderinin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'a da temenni ve iyi dileklerini içeren bir mesaj gönderdiğini aktardı . Saddam'la samimi ve nazik bir ortamda görüşme yaptıklarını belirten Tüzmen , " Sayın Saddam kalpten konuştu . Gerçekçi konuştu . Mesajın içeriğini sayın Başbakan'a aktardıktan sonra gerekli açıklamaları yapar herhalde " dedi . Görüşmede Saddam'ın gayet rahat olduğunu da dile getiren Tüzmen , " Irak gezisinin Genç Osman'ın gezisine benzetilmesinin Ankara'da sonu da Genç Osman'a benzemesin " değerlendirmelerine yol açtığını hatırlatılması üzerine , " Diğer seferleri bilmem . Önceki seferlerimizde her zaman güzel olmuştu . Bazı seferlerimizde üç gün kalıp 150 milyon dolar ihale bağlayıp döndüğümüz olmuştur . Bu seferimizde de 550 milyon dolarlık ihale sağlandı " diye konuştu . Gizli zirvedeki diyaloglar . . . Görüşmede " Savaşı engellemek için yapabileceğim bir şey kalmadı " diyen Irak lideri Saddam Hüseyin ile Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen arasında geçen diyalog şöyle : Tüzmen : Size Başbakan'dan bir mesaj getirdim . Saddam : Türkiye'nin barış çabalarını takdir ediyorum . Sizinle iyi ilişkiler geliştirmek istiyoruz . Tüzmen : Başbakan bu yüzden barış turuna çıktı . Bizim de amacımız zaten . Saddam : Biz bütün kanalları açmaya hazırız . Tüzmen : ABD ciddi . Saddam : BM denetçilerine kapılarımızı sonuna kadar açtık . Savaşı önlemek için yapabileceğimiz birşey kalmadı . Bush hukuksuz bir hareket girişecekse ülkem ve halkım O'na karşı koymaya hazır . Tüzmen : Bizde barıştan yanayız . Saddam : Gül , bizim için uluslararası barış temsilcisi gibi davransın . Gül'e yazılı bir mesaj göndereceğim . Herkesi atlattı Tüzmen'in Saddam'la görüşmesini kimseye bildirilmezken , gazeteciler dahil tüm heyet , atlatıldı . Gazeteciler ve heyet , Irak Maliye Bakanı ile yapılacak görüşme için bakanlığa giderken , Tüzmen'in aracı bilinmeyen bir yöne saptı . Tüm heyetin bakanlıkta beklediği sırada da Saddam Tüzmen görüşmesi gerçekleşti . Başbakan Abdullah Gül , Irak lideri Saddam Hüseyin'e gönderdiği yazılı mesajda BM ile hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde işbirliği yapması çağrısında bulundu . Gül'ün , " aklını başına al " anlamına gelen mesajında , BM ile işbirliği yapılmaması durumunda hem Irak hem de bölge açısında son derece " vahim " sonuçlar doğabileceği uyarısı yer aldı . Irak'ın beş komşusunu kapsayan Ortadoğu turunu Tahran'da Cumhurbaşkanı Muhammet Hatemi ile görüşerek tamamlayan Başbakan Gül , Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen aracılığıyla Saddam'a gönderdiği yazılı mesajını bugün kamuoyuna açıklayacak . ÜST DÜZEY AÇIKLAMA Gül'ün Irak liderine gönderilen mesaj hakkında Milliyet'e bilgi veren üst düzey bir yetkili , " Bir çeşit aklını başına al uyarısı " değerlendirmesinde bulundu . Irak lideri Saddam'a , " Kitle imha silahlarının tamamen ortadan kaldırılması konusunda en ufak şüpheye yer bırakmayacak şekilde BM ile işbirliği yapmanızda sayısız yarar var " çağrısı yapılan mektupta , bu tür bir işbirliği yapılmamasının , Irak ve bölge açısından " vahim sonuçlar doğurabileceği " uyarısı da yer aldı . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , Üsküdar Emniyet Mahallesi'ndeki ofisinde yoğun bir gün yaşadı . Erdoğan'ın ilk ziyaretçisi BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro De Soto oldu . 45 dakika süren görüşmeden sonra bir açıklama yapılmadı . ABD'nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris de Erdoğan'la bir saat görüştü . Parris , " ABD'den bir mesaj getirmedim . Erdoğan belediye başkanıyken , ben elçiydim . Ziyaret amaçlı geldim " dedi . İşadamı Ali Şen ile sanatçı Adnan Şenses de Erdoğan'ı ziyaret etti . Balkanlar üzerinden gelen yeni bir soğuk ve yağışlı hava dalgası Trakya'yı etkisi altına aldı . Edirne ve Kırklareli kent merkezlerinde 10 santimetre olarak ölçülen kar kalınlığı , yüksek kesimlerde 15 santimetreye ulaştı . Hava sıcaklığı da sıfırın altında dereceye kadar düştü . Hızı saatte 45 kilometreye varan fırtına nedeniyle Kofçaz ve Demirköy ilçelerinde elektrikler sık sık kesildi . Tekirdağ'a mevsimin ilk karı düşerken , kar kalınlığı iki saatte santimetreyi buldu . Vapur seferleri iptal Çanakkale İstanbul karayolundaki buzlanma nedeniyle araç sürücüleri , uyarıldı . Saatteki hızı 90 kilometreyi bulan şiddetli poyraz nedeniyle deniz ulaşımı aksadı . Lapseki Gelibolu , Çanakkale Gökçeada da arabalı vapur seferleri saat 11. Marmara'da zaman zaman fırtınaya dönüşen şiddetli poyraz deniz ulaşımında aksamalara neden oldu. Yağışlar çarşamba gününden itibaren doğuya kayacak . Devlet Meteoroloji İşleri'nin tahminlerine göre , bugün yurdun büyük kesiminde görülecek yağışlar , iç kesimlerde karla karışık yağmur ve kar , kıyı kesimlerde yağmur şeklinde olacak . İç kesimlerde sıcaklık derece düşecek . Kar yağışı çarşambadan itibaren Doğu Anadolu'nun doğusuna kayacak . Prof . Dr . Ahmet Davutoğlu'nun , ABD'nin Irak operasyonundaki haklılığı konusunda kuşkuları var . Davutoğlu , " Uluslararası hukuk meşruiyeti açısından tartışmalı bir durum var . Eğer uluslararası hukuk ihmal edilerek , sadece güç kullanımı öne çıkarsa ABD egemenliği zamanla sarsılır " diyor ABD'nin olası Irak harekatı öncesinde hükümet politikasının parametreleri belli mi ? Siz Afganistan operasyonuna da eleştirel yaklaşmış bir bilim adamısınız . Aynı zamanda Başbakan Abdullah Gül'e dış politika danışmanlığı yapıyorsunuz . İktidarın Irak politikası nedir ? Elbette Irak konusunda izlenen net bir politika var . Bunun parametrelerini şöyle çizebiliriz : Birincisi küresel barış . Özellikle 11 Eylül sonrasında çok ciddi bir kaos ortamı doğdu dünyada . Terör tehdidi ve ulus ötesi oluşumlar yeni çatışma alanlarını gündeme getirdi . Buna bağlı olarak ikinci parametre bölgesel barış ve istikrar . Küresel barışı sağlarken bölgesel istikrarı zedelersek çok daha kaotik bir durum doğabilir . Soğuk Savaş dönemi sona erdikten sonra üç büyük kriz bölgesiyle karşılaştık . Eski Yugoslavya , Afganistan ve Irak . Hükümet politikası , Irak'taki bunalımın Ortadoğu'da daha büyük bir kaos ortamı yaratmasının önüne geçmektir . Üçüncü parametre de Türkiye'nin ulusal çıkarlarıdır . Türkiye'nin stratejik çıkarları neyi gerektiriyor ? Bölgede hiçbir problem Türkiye'nin de merkezinde olduğu tarih arka planı olmadan anlaşılamaz . Coğrafi bir derinliği var . Irak'taki gelişmeler bizim sınırlarımızı da doğrudan etkiliyor . Türkiye herhangi bir ülke gibi davranamaz . Devlet politikası sapmadı Gül hükümeti , 11 Aralık Kopenhag zirvesine dek geçen sürede AB'den müzakere takvimi alabilmek uğruna Irak konusunda ABD'ye başlangıçta fazla mı angaje oldu ? Tayyip Erdoğan'ın Beyaz Saray'da Başkan Bush tarafından kabulü böyle bir beklentinin sonucu gibiydi . Ancak hükümeti son sıralarda daha temkinli görüyoruz . Sizin de katıldığınız Ortadoğu turlarında Başbakan Gül barış mesajları veriyor . Ne değişti ? AKP , iki aylık bir hükümet . Ecevit hükümetinden bu yana Irak'ta devlet stratejisi olarak süregelen kaygılar var . Başbakan Gül döneminde de bu politikalarda çok ciddi sapmalar olduğu kanısında değilim . 11 Eylül sonrası ABD'nin bölgesel talepleri vardı ve bunlar tartışılıyordu . Bildiğim kadarıyla Tayyip Bey , Bush'la görüştüğünde Türkiye'nin kaygılarını ABD yönetimine iletti . Kaygılar nedir ? Irak'ın toprak bütünlüğü . Kuzey Irak'ta ortaya çıkabilecek yeni oluşumlar ve her türlü bölünmenin zararları . Kırmızı çizgiler diye ifade edilen temel kaygılar dün de vardı , yarın da olacak . Bu anlamda bir süreklilik var . AKP iktidarında bu kaygıların değiştiği öne sürülemez . Son Ortadoğu turu da Türkiye'nin bu kaygılarını yansıtan bir gelişme . Irak şimdi farklı ! Ortadoğu'dan bakınca Irak sorunu nasıl gözüküyor ? Birinci Körfez Savaşı'yla şu anki durum arasındaki fark nedir ? Körfez Savaşı'nda Irak , Kuveyt'i işgal ederek uluslararası hukuk kurallarını ihlal etmişti . BM Güvenlik Konseyi kararıyla oradan çıkarıldı . Irak'ın kitle imha silahları nedeniyle potansiyel tehdit oluşturması dışında reel tehdit olma durumu Körfez Savaşı'ndaki gibi gözükmüyor . Uluslararası hukuk meşruiyeti açısından tartışmalı bir durum var . BM silah denetçileri hala kesin bir delil ortaya koyamadılar . ABD geniş çaplı operasyona hazırlanıyor ama en azından 16 Ocak'ın beklenmesi gerekir . 16 Ocak ertesinde BM kararı olmaksızın ABD Irak'a tek başına saldırırsa Türkiye nasıl bir tutum izleyecek ? Washington yönetimi kuzeyden cephe açma konusunda bastırıyor . ABD tek başına operasyon yaparsa , uluslararası hukuk meşruiyetine gölge düşer . Türkiye bölgesel aktör olarak savaş çıkmadan barışçı çözümler konusunda diplomatik yolları deneyecektir . Maalesef Ortadoğu'da problem çıkarma konusunda çok çabuk şartlar oluşabiliyor ancak bunalım çözme mekanizmaları oldukça zayıf . Türkiye'nin böyle zamanlarda bunalım çözen lider olarak öne çıkması lazım . Stratejik ortak ABD ile ilişkiler bundan nasıl etkilenecek ? Siz , 11 Eylül'ü irdeleyen Küresel Bunalım adlı kitabınızda 10'nci yüzyılın sonunda dünyayı etkileyen iki yıkımdan söz ediyorsunuz . Berlin Duvarı ve İkiz Kuleler . 11 Eylül'den sonra Afganistan Irak derken ABD'nin küresel egemenliği artıyor . Pax Amerikana denilen bu süreçte Türkiye'nin rolü ne olacak ? Berlin Duvarı'yla , İkiz Kuleler'in yıkılması arasında geçen 11 yıla baktığımızda bunu uzun ateşkesler dönemi olarak görebiliriz . Bu süre içinde ciddi uluslararası sorunlar nihai bir barış antlaşmasına kavuşmadan günümüze geldi . Bunun en tipik örneği Irak'tır . 1991'de Irak , Kuveyt'ten çıkartıldı ama 11 yıldır statüsü netleşmedi . Savaştan bu yana Bağdat rejimi egemenlik alanlarını kullanamıyor . Irak fiilen üçe bölünmüş durumda . Irak'ın bu şekilde devamı güç . Bu ülkenin yeni şartlarda uluslararası sistemin içine çekilmesi ve normalleşmesi , rejimin demokratikleşmesi gerekiyor . Bunun savaşsız gerçekleşmesi en iyi çözüm . Irak yeniden dizayn edilecekse bu süreçte Türkiye de olmalıdır . ABD'nin sorunu Irak'ın demokratikleşmesi mi , yoksa Ortadoğu'nun petrol kaynakları üzerine yerleşmesi mi ? Türkiye'de de üs ve limanları neden genişletmek istiyor , 80 bin askeri yığmak istemesinin başka gerekçesi olabilir mi ? ABD'nin tarih sahnesine çıkışına , İngiliz ve Fransız sömürgecilik düzeninden Pax Amerikana'ya geçişin ana unsurlarına baktığımızda BM , Dünya Bankası , IMF bunlar hep ABD etrafında örgütlenen uluslararası hukuk yapılanmalarıydı . Özgürlük , demokrasi bunlar hep idealist söylemlerdi . Bir taraftan da realist çıkarlar . Petrol , ekonomik kaynakların , dünya ticaretinin kontrolü . Şu anda belki de bunun en kırılgan noktasında ABD var . Çok ciddi yol ayrımında . Saddam'ı korumuyoruz Eski Roma İmparatorluğu örneği . . . Büyük Güçlerin Yükselişi ve Çöküşü gibi ABD de kendi egemenliğinin sonuna mı geliyor ? Askeri gücünü korumak için daha fazla harcama yapıyor , uzak coğrafyalarda varlığını sürdürmekte zorlanıyor . Eğer uluslararası hukuk ihmal edilerek , sadece güç kullanımı öne çıkarsa ABD egemenliği zamanla sarsılır . Başbakan'ın Ortadoğu turunda şunu gözlemledik . Bölge liderleri Saddam'ın tehdit oluşturduğunda hemfikir . Sayın Gül'ü temasları Saddam'ı korumaya dönük görülmemeli . Ancak Saddam sonrası gelişmeler ve ABD operasyonunun meşruiyetiyle ilgili de Türkiye'dekine benzer kaygılar var . Irak'ın bölünmesinden Saddam devrildikten sonra iç savaş çıkmasına kadar pek çok olasılık dile getiriliyor . ABD'nin savaştan sonra 18 14 ay Bağdat'ta kalarak bir yönetim oluşturmaya çalışacağından söz ediliyor . Zor olur . Afganistan'da çok daha geniş koalisyonla Taliban rejimine son verildi . Ancak hala bütün ülkeye egemen olan bir yönetim kurulabilmiş değil . Kaldı ki , Irak denilince , tüm Afganistan ölçeğinde bir Bağdat'tan söz ediyoruz . Daha mobilize , eğitimli , aynı zamanda aşiret bağları olan bir nüfus . Böyle bir ülkeyi sadece askeri yönetimle nasıl yeniden yapılandıracaksınız ? Japonya benzeri bir modelin yürüyebilmesi için bölge ülkelerinin de katılımı olmalı . Arap dünyasında ciddi kaygılar var . Başka bir sorun da şu : ABD bu yöntemle nereye kadar gidecek ? Kuzey Kore'de aynı sorun olursa savaşacak mı ? Çin'e komşu bir ABD yönetimi mi olacak ? Bu bir süre sonra yeni koloniyal yapıya dönüşür . Amerika'yı bekleyen tehdit budur . Türkiye'nin stratejik ortak olarak bu riskleri gösterme sorumluluğumuz vardı . Böyle giderse uluslararası düzende daha büyük kırılmalar olabilir . Savaşsız çözüm var Irak'ta savaşsız çözüm var mı ? Savaşsız çözüm hala mümkün . Hükümet , ABD'nin istediği üs ve limanlarda keşif iznini verdi . Washington daha fazlasını istiyor . Asker yığmak , kuzeyden cephe açmak gibi . Ne olacak ? ABD bir kuvvet tehdidi olarak böyle bir gücün konuşlandırılmasını , savaşa belki de gerek kalmadan çözüm için istiyor olabilir . Türkiye'nin kaygılarının da anlaşılması lazım . Türkiye Birinci Dünya Savaşı'ndan bu yana kendi topraklarında yabancı güç bulundurmamış bir ülke . NATO kapsamında üsleri kullandırmak başka , herhangi bir ülkenin 80 bin kişilik kara gücünün Türkiye'de konuşlandırılması çok radikal değişikliktir . Kamuoyu bundan tedirginlik duyuyor . Türkiye gücünü barışa kullanmalı YAŞ'la ilgili gerilime ne diyorsunuz ? Bunların demokratik kültür içinde aşılması gerekiyor . Türkiye'ye 11 Eylül'den sonra İslam coğrafyasında bir rol modeli olarak bakılıyordu . ABD , AKP iktidarını Irak'ta savaşa zorluyor . Erken seçime gidilmesi bile bu senaryoya bağlanmıştı , oysa şimdi Erdoğan Gül yönetiminin de Washington planlarına karşı frene bastığı gözleniyor . AKP neden ürküyor , kendi tabanından mı ? Gerçekten model ülke olabiliriz . Türkiye bir periferi değil , merkez olacak özelliklere sahip . Bunu sağlayacak stratejik derinliği var . Benim verdiğim bir örnek şu : Asya'ya doğru ne kadar gererseniz yayı , Avrupa istikametinde ok kadar hızlı gidebilir . Sizin Asya derinliğinde gücünüz varsa Avrupa nezdinde de ölçüde itibarınız ve kabul edilebilirliğiniz vardır . Bu özgüveni ve toplumsal motivasyonu sağlamamız gerekiyor . Bunu da sadece AKP iktidarı olarak değil , Türkiye'nin ortak potansiyeli olarak görmeliyiz . Bunun pazarlanabilir bir strateji olduğunu da düşünmemek lazım . İslam ülkeleri nezdinde model oluruz diye değil de , gerçekten olan bir şey , sahici bir değer şeklinde algılarsak dünya sizinle yarışa girer ve gücünüz artar . Türkiye gücünü küresel barış için kullanabilmelidir . Musul Kerkük sorununa ne diyorsunuz ? Türkiye'nin güvenliğini tehdit edecek oluşumlara izin verilmemesi gerekir ; ancak buradaki haklardan söz ediyorsak , bu bütün bir Irak politikasıyla olur . Türkiye ekonomik olarak buraya nüfuz ettikçe elde edilir . Alman tankının gittiği her yerde Alman markı egemenlik alanı oluşturdu . Tanklar çekildi , Soğuk Savaş bitti . Almanya'nın Doğu Avrupa'daki etkinliği ekonomik güç ve barış yoluyla sağlandı . Türkiye kamuoyu savaş olmasını istemiyor Amerakan askerlerinin gelir de gitmezler kaygısı mı ? Hayır , bir antlaşmayla gelecekler ve aynı şekilde gideceklerdir . değil . Türkiye demokratik bir ülke ve kamuoyunun yüzde 90'ı savaşa karşıysa ABD'nin bu ölçüde güç yığmasına nasıl izin verirsiniz ? 68'lerin . filoya hayır eylemleri akla geliyor . . filo sadece yanaşıyordu , Amerikan askerleri savaşmaya gelecek . Burada yasal bir zorunluluk var . Nihayet böyle bir şeye hükümet karar veremez . Yabancı asker bulundurmaya ya da Türk askerinin Irak'a gidişine Meclis karar verecek . Hükümetin bu kararı TBMM'ye getirmesi gerekiyor . Şöyle bir şey de yanlış : AB uyum paketi koalisyon hükümetinde nasıl geçtiyse şimdi AKP tek başına iktidarda , TBMM'den karar geçirmek çok daha kolay olur . Burada kamuoyu savaşa hayır diyor . Psikolojik olarak hazır değil . ABD'nin Türkiye'yi anlaması lazım . ABD'ye anlatıyoruz Hükümet bunu yeterince açık anlatıyor mu ? Anlatılıyor . TBMM'den karar , 16 Ocak'tan önce alınabilir mi ? Bunun için önce uluslararası meşruiyet şartı aranacak . BM Güvenlik Konseyi kararı olursa ve bu bir NATO operasyonuna dönüşürse durum farklı olur . Bunun için 16 Ocak'ın beklenmesi lazım . Olağanüstü bir durum olursa ya da ABD tek başına harekat yaparsa Türkiye kırmızı çizgiler dahilinde kendi güvenlik önlemlerini alacağını açıkladı . Böyle bir ülke gelişmeleri seyredemez . Şimdi yürüttüğü gibi aktif barış diplomasisini sürdürür . Aktif barıştan kastınız ? Barışı pasif olarak bekleyemeyiz . Barış oluşsun diye sürekli retorik üretip yerinizde oturamazsınız . Savaştan önce aktif bir barış siyaseti izleniyor . Ortadoğu turu bunun sonucu . Gül , Saddam'ı uyardı Bush'un şer üçgeni dediği ülkelerden birini daha ziyaret ediyorsunuz , İran'ı . . . Washington bunları nasıl karşılıyor ? ABD'yi rahatsız etmemesi gerekir . Türkiye'nin bu çabaları savaşsız bir çözümün önünü açarsa Bush yönetimi bundan memnunluk duyar . Başbakan Gül'ün mesajları , 16 Ocak'a kadar Saddam'ı uyaran içeriktedir . Irak politikasında hükümetle Genelkurmay arasında siyasi direktif'in zamanlaması konusunda bir sorun görüyor musunuz ? Askeri kanat bir kararsızlıktan yakınıyor gibi . . . Hayır , tam bir eşgüdüm var . Asker ve hükümet , karar mekanizmasında iki ayrı güç değil . Dışişleri gibi asker de siyasal erkin bir parçası . Böyle bir operasyonun muhtemel sonuçları konusundaki Silahlı Kuvvetler'den gelen veriler hükümetin vereceği direktifi etkileyecektir . Öte yandan demokratik toplumun gereği , hükümet direktif verdiği , siyasal irade oluştuğu için asker harekete geçecektir . Bunlar birbirinden kopuk değildir . Ölüm orucu eylemlerinde 845 . güne gelinirken yeni grupların yakında ölüm orucu eylemine başlayacakları öğrenildi . Eylemde yaşamını yitirenlerin sayısı önceki gün , Numune Hastanesi'nde Özlem Türk'ün ( 16 ) ölümüyle 104'e ulaştı . Türk'ün avukatı Zeki Rüzgâr , müvekkilinin " zorla müdahalede öldürüldüğü " iddiasıyla suç duyurusunda bulunacaklarını açıkladı . Rüzgâr da , 16 Eylül 1001'den bu yana ölüm orucunda olan müvekkiline cuma günü zorla müdahale edildiğini savunarak şöyle konuştu : " El ve ayaklarından kelepçeleyerek yatağa bağladılar , bütün gece serum verdiler . Doktoru , bünyenin dayanmayacağı yönünde uyarmama rağmen müdahale sürdürüldü . " 16 kişinin durumu ağır Rüzgâr , " Hastaya gereği gibi davranılmadığı gerekçesiyle suç duyurusunda bulunacağım . Ölüm orucu nedeniyle hastaneye kaldırılan mahkûmlara çok kötü davranılıyor . Güneş görmeyen bir odada aylarca tutuluyorlar . Müdahale yapılıyorsa , iyi şartlar altında yapılmalı " diye konuştu . Bu arada sekizi hastanede , dokuzu da cezaevinde eylemi sürdüren 16 kişinin durumunun ağır olduğu öğrenildi . Ölüm orucundaki mahkûmlara zorla müdahaleyi öngören yasa tasarısı da bugün TBMM Adalet Komisyonu'nda görüşülecek . Tasarı , gardiyanların bile doktor izni olmadan müdahale yapabilmesini düzenliyor . Seçim hezimetinden sonra toplanan ANAP kongresinde , genel başkanın değişmesinin yanı sıra parti yönetimi de , önemli ölçüde yenilendi . Mesut Yılmaz'ın Takımı'ndan çok sayıda isim yönetim dışında kalırken , partinin sembol isimlerinden Mustafa Taşar delege tarafından çizildi . ANAP kongresinin ikinci gününde , MKYK için büyük çekişme yaşandı . Kongreyi kaybeden Lütfullah Kayalar liste savaşına girmemeyi tercih etti . Yeni Genel Başkan Ali Talip Özdemir , 10 kişilik kontenjan listesi ve 40 kişilik anahtar listesi çıkardı . MKYK seçimine , 195 aday başvuruda bulundu . Mesut Yılmaz'ın kardeşi Turgut Yılmaz'ın yanı sıra partinin ağır toplarından Yılmaz Karakoyunlu , Nejat Arseven , Zeki Çakan , Rüşdü Kazım Yücelen , Bülent Akarcalı ve Cavit Kavak yarışa girmedi . 911 delegenin oy kullandığı MKYK seçiminin sonucunda , 50 üyeden 11'si yerini korudu . Anahtar listede yer almayan şu kişiyi ise delege parti yönetimine taşıdı : Niyazi Kahveci , Ahmet Keskin , Halil İbrahim Özsoy , Işılay Saygın , Ahad Andican , Beyhan Arslan ve Ahmet Özal . En fazla oyu yarışta Nesrin Nas ( 605 ) alırken ; kontenjan listesinde ise Sami Selçuk ( 611 ) birinci oldu . Yeni parti yönetiminin oluşumunda , ANAP'ın klasik " eğilimi " dikkat alındı . Oltan Sungurlu , Ediz Hun , Ekrem Pakdemirli , Işın Çelebi ve Niyazi Kahveci de , MKYK'ya seçildi . AKP iktidarıyla birlikte türban ve türbanlı first lady haberleri gündemde değişmez bir yer aldı . Bütün bu tartışmalar içinde first lady Semra Sezer'in " sessiz sedasız " ulaştığı büyük başarı gözlerden kaçtı . Türban tartışması sürüp giderken , başlattığı " Ulusal Eğitime Destek Kampanyası " ile köylerdeki çarşaflı kadınlara da ulaşan Semra Sezer'in çabası bugüne kadar 506 bin kişiyi okuma yazmayla tanıştırdı . Eşinin Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte yıllarını verdiği öğretmenlik mesleğine en uygun organizasyonu yapmak için kollarını sıvayan Semra Sezer'in Eylül 1001'de başlattığı kampanya çerçevesinde sadece bir yıl içinde 506 bin 114 vatandaş okur yazar oldu . Kampanya çerçevesinde Türkiye genelinde 10 bini aşkın okuma yazma kursu açıldı . Bunları meslek edindirme kursları izledi . Örneğin , sadece Van'da 11 bin yurttaş meslek sahibi oldu . Kara çarşafı attılar Semra Sezer'in talebiyle , Kahramanmaraş'ta , Adalet Bakanlığı ile yapılan protokol çerçevesinde Tipi Cezaevi hükümlülerine yönelik olarak bilgisayar ve meyvecilik kursları açıldı . Birçok kursiyer Semra Sezer'e hitaben mektuplar ve şiirler yazarken ; okuma yazma sertifikası törenlerinde ilginç anlar yaşandı . Erzurum'daki 18 Mayıs 1001 günündeki törende , çocuk annesi kursiyer Hadise Kaya , 11 yıldır giydiği kara çarşafı çıkartmaya karar verdiğini söyledi . Türkiye'nin başarısı Kampanyada genç üniversite öğrencilerinden emekli öğretmenlere kadar yüzlerce insan gönüllü olarak görev aldı . Örneğin , Giresun'da 60 emekli öğretmen açılan kurslarda gönüllü öğretici olarak görev yapıyor . Halen Ziraat Bankası'nda açılan hesaplara küçük miktarla yatırılan bağışlarla kaynak yaratılmaya çalışılıyor . Kampanyanın amacını " Ülkemizde sosyo ekonomik yoksunluklar nedeniyle , okuma yazma öğrenememiş başta genç kız ve kadınlarımız olmak üzere , tüm yurttaşlarımızın eksik eğitimlerini tamamlayabilmek " diye açıklayan Semra Sezer " Kampanyanın başarısı , bu kampanyayı hazırlayanların değil , Türkiye'nin başarısı olacak ve ülkemizin , Yüce önder Atatürk'ün gösterdiği aydınlık yolda ilerlemesine katkıda bulanacaktır " diyor . DYP Genel Başkanlığı'na seçilerek Çiller'in koltuğuna oturan Mehmet Ağar Genel Merkez başta olmak üzere duvarları süsleyecek fotoğraflarını beğenmemiş . Ağar'ın seçim kampanyası için çektirdiği ve DYP Genel Merkezi'nde kullanılan fotoğrafları çevresindekilerce de beğenilmemiş . Hatta bazı yakınları Ağar'a fotoğraflarda çok " yorgun " bir ifade verdiğini söylemişler . Fotoğraf işine bugüne kadar önem vermeyen Ağar söylenenlerden etkilenmiş olacak ki çareyi " ünlülerin fotoğrafçısı " olarak tanınan Erol Atar'ın objektifinde bulmuş . Kulislere yansıyan bilgilere göre Atar geçtiğimiz günlerde Ağar'ın bol bol fotoğrafını çekmiş . Şimdi bunlar arasında seçme yapılıyormuş . DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit , Kıbrıs'ta barış ve Kıbrıs Türkü'nün özgürlüğü için Abdi İpekçi Spor Salonu'nda düzenlenen " Ulusal Birlik Toplantısı"na eşi Rahşan Ecevit'le birlikte katıldı . Ecevit , konuşmasına " Bütün ömrünü Kıbrıs'ın özgürlüğü için adamış Rauf Denktaş'a saygılar sunarım " diye başladı . Ecevit , Kıbrıs sorununu çözme iddiasında bulunanların , tarih bilmediğini kaydetti . Kemal Bağlum , yaklaşık 15 yıldır Milli Savunma Bakanlığı'nda basınla ilişkilerden sorumlu müşavir olarak çalışıyordu . Ankara'da Bağlum'u tanımayan gazeteci yoktur . 15 bakanla çalıştı . Kimler yoktu ki ; Ercan Vuralhan , Nevzat Ayaz , Turan Tayan , Sabahattin Çakmakoğlu . . . Çalıştığı bütün bakanlardan hep övgü aldı . Geçtiğimiz günlerde görevinden ayrılmak zorunda kaldı . Çünkü yeni Bakan Vecdi Gönül , " iyisin , doğrusun ve buraya kadar " demişti . Bağlum şimdi kitaplarına yenilerini eklemek için kollarını sıvadı . 15 bakanı yazacak . Devlet Bakanı Ali Babacan , özelleştirmede hisse senedine çevrilebilir tahviller üzerinde çalıştıklarını açıkladı . Babacan , söz konusu yöntem hakkında şu bilgileri verdi : " Kuruluşlar özelleştirilinceye kadar çıkarttıkları tahvil üzerinden faiz ödemeleri yapıyor , özelleştirileceği tarihe kadar bu tarih sene olur . . . Bu tahvilleri ellerinde bulunduranlar tahvili hisse senedine dönüştürme şartını ellerinde bulunduruyorlar . Fiyat belirlenirken şu andaki değil ilerdeki şartlara göre belirleniyor . İlerdeki piyasa şartları dikkate alınacak . Bugün şartlar iyi olmayabilir daha iyi şartlar bekliyorsak bu iyi fiyata göre bir opsiyon fiyatı koyuluyor . Şu anda tasarı halinde istişare edilecek hükümetin içinde değerlendirilecek . " Piyasa şartları opsiyonu Piyasa şartları ne olacaksa değerden bir opsiyon fiyatı koymayı düşündüklerini anlatan Bakan Babacan , şöyle devam etti : " Devlet sene sonra özelleştirilecek kuruluşu satacaksa eğer özelleştirilecek kuruluşu da belli bir değerin altında özelleştirmemeyi garanti altına alıyor . " Bu metodun tasarı halinde olduğunu ve kesinleşmiş bir kararın bulunmadığını vurgulayan Babacan , şunları kaydetti : " Belirsizlikler sahip olduğumuz kıymetlerin yeterince değerlerini bulamamasına neden olabiliyor . Bir kaç seneye kadar Türkiye'de şartların çok çok iyileşeceğine inanıyoruz . . . Herkes hesabını kendisi yapar bunlar ihale yöntemiyle satılacağı için değeri ihalede oluşacaktır . " SSK beş yılda çöker Tüm İşçi Emeklileri Derneği'nin 6'nci Olağan Genel Kurulu'na katılan Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu , Sosyal Sigortalar Kurumu'nun , mevcut gelir gider hesaplarıyla en geç beş yıl içinde çökeceğini söyledi . Başesgioğlu , topladıkları gelirlerle emekli maaşlarını ancak karşılayabildiklerini sistemin açık verdiğini anlattı . Sosyal güvenlik kuruluşlarının 1001 yılını 10 katrilyon lira açıkla kapattıklarını kaydeden Başesgioğlu , " 1005 yılında bu trend devam ettiği taktirde sosyal güvenlik kuruluşlarının açığı , Hazine'ye yükü daha fazla olacaktır " diye konuştu . Bireysel emeklilikte sigortalılara sağlanan vergi avantajlarının yanında çıkışta vergi yükleri de bulunduğunu bildiren Koç Allianz Sigorta Genel Müdürü Kemal Olgaç , " Bu yükler ağır olursa insanların sisteme girmesini başından önlersiniz " dedi . Maliye Bakanlığı'nın şu anda bu vergiler üzerinde çalıştığını bildiren Olgaç , Maliye'nin sektörün beklentisinin üstünde vergi oranları getirmeyi düşündüğünü bildirdi . Bu konuda çok hassas olunması gerektiğini belirten Olgaç , " Şimdiden sistemden çıkış zamanını düşünerek makul olmayan vergi yükleri koyarsanız insanların girmesini önlersiniz " uyarısında bulundu . Olgaç , " Eğer bireyler 10 yıl ödeme yapıp , 56 yaşına geldikten sonra sistemden çıkarsa sıfıra yakın bir vergi ödemeliler . Yüzde civarında bir stopaj vergisi ödeyip kurtulsunlar " dedi . 56 yaş zorunlu Özel emeklilik yasasında emeklilik hakkı elde edebilmek için sigortalıların sistemde asgari 10 yıl ödeme yapması ve 56 yaşını doldurmasının zorunlu olduğunu hatırlatan Olgaç ; şöyle konuştu : " Sistemden çıkışta vergisel anlamda en az etkilenen kısım bu olmalı . 10 yıl dolmadan sistemden çıkan sigortalılar ağır vergi yükleri ile karşılaşacaklar . Sigortalıların , alacakları emeklilik ücretleri ve birikecek fonların büyüklüğü bakımından sistemde uzun kalmaları gerekiyor . Bu şartlara göre değişik vergiler gelecek . Maliye bu konuda hassas olmalı " dedi . Üye toplamak zor olur Aksi takdirde bugünden sisteme üye toplamamız zor olur diyen Olgaç , " Çünkü zaten bireyler vergisini ödedikleri kazançlarından elde ettikleri tasarruflarını sisteme yatıracaklar . Dolayısıyla sistemden çıkarken alınacak verginin bu göz önünde tutularak çok küçük olması gerekiyor " dedi . Olgaç , özel emeklilik şirketi olarak en avantajlı vergi oranın yüzde , orta avantajlı oranın yüzde ve sistemden en kısa sürede çıkmaya kalkanların da yüzde 10 vergi ile karşılaşmasını doğru bulduklarını söyledi . Maliye'nin ise bu oranlardan neredeyse yüzde 100'e yakın farklılar öngördüğünü ifade eden Olgaç , " Burada çok hassas olmak lazım . Bu vergileri gerçekten olması gerektiği kadar tutmak lazım " diye kaydetti . Beş yılda milyar dolarlık fon oluşur Bireysel emekliliğin ana amacının işlemeyen sosyal güvenlik sisteminin yanında ikinci bir sistem getirerek insanları emekliliğe hazırlamak olduğunu belirten Olgaç , bunun başka amaçlarla karıştırıldığını söyledi . " Görüyorum ki " Bu fonlarda 10 10 milyar dolar birikecek , sermaye piyasasına akacak şeklinde demeçler veriliyor " diyen Olgaç şöyle konuştu : " Ana amaç bu değil . Fonlar birikirse tabii ki bunun ekonomiye katkısı olur . İlk üç senede 15 milyar dolar birikeceği belirtiliyor , böyle bir şey yok . Bu sistem sabır isteyen bir sistem , yavaş yavaş oluşacak . Biz ilk beş yılda 1. " Yasada çöküşleri önleyen tedbir var Bireysel emeklilik fonlarının geçmişte dünya piyasalarındaki ani gelişmelerden kaynaklanan önemli kayıplar yaşadığı eleştirilerini değerlendiren Olgaç , yasanın bu riskleri önleyecek tedbirler içerdiğini söyledi . Yasayı hazırlayanların yatırımcıların bu tür endişelerini gözönünde tutarak kurulacak fonların çok risk ağırlıklı olmasını engellemeye çalıştığını belirten Olgaç , şöyle konuştu : " Her fonun asgari yüzde 50'nun sabit getirili , Hazine bonosu , devlet tahvili gibi kıymetlerden oluşması sağlanıyor . Böylece risk biraz daha minimize edilecek . Biz de kuracağımız fonlarda bunu gözönüne alacağız ve müşterilerimize danışmanlık hizmeti vereceğiz . " Koç Holding Fiat Grubu Başkanı Aydın Çubukçu , Koç Grubu'nun " savaş olacak " diye özel bir senaryosu olmadığını bildirdi . Çubukçu , olası Irak operasyonuna ilişkin olarak " Savaş olduğu takdirde Türkiye ne yaşayacaksa , Koç Grubu da aynı şeyi yaşayacaktır " dedi . Çubukçu , hükümetin tarımla ilgili tedbir alması gerektiğini kaydederek , " Girdilerde oluşacak ucuzlama ve sübvansiyonlarla AB normlarına destek verme şeklinde gerçekleştirilecek tedbirlerin uygulandığı takdirde , tarım sektörü ve Türk Traktör'ün üretimi artacaktır " dedi . Çubukçu , Fiat Grubu olarak 1005 yılı hedeflerinin daha fazla üretim , daha fazla pazar payı ve ihracat olduğunu da bildirdi . 1005 yılının planlarını , 1001 Haziran'ında tamamladıklarını ifade eden Magic Life Yönetim Kurulu Başkanı Cem Kınay " Irak konusunu kafamızdan hiç silmedik ve ona göre hareket ettik " dedi . Kınay , Irak'ta meydana gelecek bir savaşın Türk turizmcilerini titrettiğini söyleyerek , yüksek oranda rezervasyonların yapıldığı geçmişi unutmak istemediklerini belirtti . Fatura belirsiz " Together 1005 " konulu panelin ardından basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Kınay , Avusturya ve Almanya'daki toplam 1500 turizm acentasının sahiplerini Türkiye'ye getirerek lobi yapacaklarını ifade etti . Together 1005 kapsamında Şubat ayında Belçika ve İngiltere'deki ülkelerdeki acentaları da Türkiye'ye davet edeceklerini söyleyen Kınay , " Normal bir seyre göre daha aktif hareket ediyoruz . Biz ne kadar aktifsek bilin ki sene sektörde sıkıntı var " diye konuştu . Kınay , Irak'taki olası savaşın faturasının belirsiz olduğunu söyledi . Kapadokya ABD'de olsa 50 milyon kişi gelir Türkiye'nin halen hakettiği imaja sahip olmadığını belirten Kınay , Türkiye'nin bilinmeyen ülke konumunda olduğunu ifade etti . Kapadokya'nın Amerika'da olması durumunda her yıl sadece Kapadokya'ya 50 milyon turistin geleceğini söyleyen Kınay , " Ülke turizminin tek ayağı var da Antalya . İstanbul ve Kapadokya geri de kaldı . Bu üç merkez arasında üçgen kurulması gerekiyor " dedi . Avusturya vatandaşı Elizabeth Prohaska , Antalya'da yer alan Magic Life World'e 11 yıldır her kış gelip üç ay kalıyor . Her geldiğinde aynı odayı tercih eden Prohaska , 66 yaşında ve ülkesinde reklam yıldızı . Satış ve pazarlama sektöründe birçok firmada uzun yıllar çalışan Prohaska , reklam yıldızlığından kazandığı para ile otel masraflarını karşıladığını ifade ediyor . 600 euro aylık emekli maaşı olan Proshaka , " Birikimlerimi ve reklamlardan kazandığım paralar ile tatil masraflarını karşılıyorum " diyor . Odası kilim kaplı Odasını , çicek ve kilimlerde donatan Elizabeth Prohaska , ülkesinden gelen otel ziyaretçilerini çiceklerle karşılıyor . Emekli olduktan sonra tatil yapmak üzere Türkiye'ye gelen Prohaska , " Türkler kibar ve nazik . Ayrıca çok sıcak insanlar . Burada üç ayımı geçirmemin başlıca nedeni bu . Ayrıca kültürel zenginliği fazla ve doğası harika " diyor . Viyana'da yaşayan Prohaska , hiç evlenmemiş ve yalnız yaşıyor . 11 yıldır her kış Türkiye'yi ziyaret ediyor . Magic Life personelinin hemen hemen tamamanını tanıyan Prohaska'ya özel fiyat tarifesi uygulanıyor . Almanya'da Turizm Araştırmaları Kurumu tarafından hazırlanan 51 sayfalık " Türkiye'yi anlamak " adlı kitapçık yurtdışındaki acentalar tarafından turistlere ücretsiz olarak dağıtılıyor . Üç sene evvel basılan bu kitapçıkta kullanılan fotoğraflar oldukça eski ve Türkiye'nin gelişmiş yüzünden hemen hemen hiç bahsetmeden daha çok daha geri kalmış halini gösteriyor . 1999 yılında basılan ve halen Avrupa'da seyahat acentaları tarafından turistlere dağıtılan kitapçıkta , Cumartesi annelerinden özel üniversitelerin pahalılığına , öğrencilerin tek tip kıyafet giymesinden , kadınların neden başörtü taktığına kadar birçok konuya yer veriliyor . Kadınların başörtü takması ve erkeklerin aile içinde üstün olmasının nedeninin Kuran ı Kerim'den ayetlerle anlatıldığı kitapçıkta , Türk erkeklerinin vakitlerinin büyük kısmını kahvede oyun oynayarak veya sohbet ederek geçirdikleri ifadeleri de resimaltı olarak yer alıyor . Önce faiz dışı fazla hedefini sorgulayan , sonrasında ihale yasasını masaya yatıran , ve yaptığı icraatlar biraz popülizm kokan AKP iktidarı piyasadan ilk ciddi uyarısını aldı . Geçen hafta ihalelerde gelen düşük teklif ve yüksek faizin ardından , bu hafta gelecek IMF Birinci Başkan Yardımcısı Anne Kreuger'in de uygulamalara ilişkin rahatsızlıklarını iletmesi bekleniyor . Türkiye ekonomisi ateş çemberi içerisinde yolunu bulmaya çalışıyor . Varolan sorunlara yeni problemler eklememek için ekonomi yönetiminin doğru icraatları uygulamaya sokması gerekiyor . Krueger görüşmeleri kritik Bütün bu tartışmalar esnasında piyasalar yeni iktidara daha önce verdiği krediyi de yavaş yavaş geri çekiyor . Geçen hafta başında yapılan ihalede çıkan sonuçlar ekonomi yönetimi için ciddi bir uyarı niteliğindeydi aslında . Haftanın ikinci yarısında ise Irak'a ilişkin endişelerin bir ölçüde azalması , Hükümetin programdan sapma olasılığına yönelik kuşkuları yaptığı açıklamalarla kısmen gidermesi ve IMF Heyeti'nin geliş tarihinin daha belirginleşmesiyle tedirginlik bir miktar azaldı . Yüzde 60'ları gören faiz oranları yüzde 56'ye kadar geriledi . Hazine'nin yılın ilk dış borçlanmasını gerçekleştirmesinin de yarattığı ortamda döviz ve faizde bir miktar gevşeme yaşandı . Hazine"nin yüklü itfasından piyasaya çıkan paranın tedirginliğe rağmen dövize gitmemiş olmasında bu mesajlar etkili oldu . . gözden geçirme öncesinde Kreuger'in ziyareti bir anlamda açıklama ve icraatlarıyla ekonomik programı zorlayan AKP iktidarı için bir ikinci uyarı niteliğinde olacak . Krueger görüşmesi , sonrasında IMF ile başlayacak . gözden geçirme görüşmeleri ve 11 Ocak'taki yüklü itfa , önümüzdeki 15 günü kritik hale getiriyor . Hükümet bu sürede yapacağı icraat ve açıklamalarla piyasa ve IMF nezdinde sarsılan güveni yeniden kazanmaya çalışacak . Hükümetin atacağı adımlarla bu süreyi sorunsuz atlatması durumunda piyasada iyimserliğin yayılması beklenebilir . Hazine'den 154 günlük ihale Hazine bu hafta rahat . Asıl zorlu gün ise , 5,6 katrilyon TL'ye varan itfanın olduğu 11 Ocak haftası . Hazine zorlu haftaya hazırlanmak için yarın 154 günlük bir ihale yaparak büyük itfa öncesinde kasasını güçlendirmeye çalışacak . Düşük talep korkuttu Geçtiğimiz hafta Hazine tarafından yapılan 161 ve 165 gün vadeli iki ihalede elde edilen sonuçlar piyasanın tedirginliğini gösterdi . 4,5 katrilyon TL'lık itfaya karşın Hazine yüzde 59,6'ya kadar yükselen faize rağmen net 1,5 katrilyon TL borçlanabildi . İhalede , yaşanan faiz yükselişi olumsuz bir gelişmeydi . Ancak bundan çok daha önemlisi toplam itfanın ancak yarısı kadar gelen teklif miktarı oldu . İtfa olan 4,5 katrilyon TL'nın yarısı ihaleye hiç girmemeyi tercih etti . Gelen 1,1 katrilyon TL'lık teklif ise Hazine'den bir önceki ihaleye nazaran puana varan yüksek faiz istedi . Kimi zaman belirsizliklere paralel faizler yükselebilir . Hazine bu durumda , biraz daha maliyete katlanarak borcunu çevirebilir . Ama ihalelere beklenen teklifin gelmemesi çok daha önemli bir sorun teşkil eder her zaman için . Çünkü 145 katrilyonluk iç borç sorunuyla boğuşan Hazine için öncelik , piyasadan rahatlıkla borçlanabilmek . Maliyet , bazı koşullarda ikinci planda kalabiliyor . Güven ortamı oluşturulmalı Ekonomi yönetimi aslında haftanın son günlerinde piyasaların rahatsızlığını dikkate aldı . Harcamaya yönelik icraatlar sonrasında geçen hafta yüzde 6,5'luk faiz dışı fazla hedefinin korunacağına ilişkin açıklamalar yapıldı . Her ne kadar piyasalarda rakamlar biraz abartılı bulunsa da gelir arttırıcı yönde bir paket açıldı . . gözden geçirme ve zorlu itfa öncesinde ekonomi yönetiminin piyasalara güven verici icraat ve açıklamalarda bulunması gerekiyor . Aşınan güven ortamının yeniden kurulması , ancak ekonomik doğruların uygulamaya sokulmasına bağlı . Önceki iktidarın enflasyonla mücadele ve ekonomik programa ilişkin attığı adımların , son iki yılda katlanılan zorlukların boşa harcanmaması gerekiyor . Bu noktada AKP iktidarı elindeki fırsatı iyi değerlendirmeli . Piyasalarla ve ekonomik programla barışık hareket eden bir ekonomi yönetiminin faizden sağlayacağı maliyet avantajı çok büyük . İnatlaşmak ise hem ekonomi yönetimi için hem de Türkiye için çok pahalıya mal olabilir . Paranın güvenli adresi tipi fonlar 1005'te de cazip olacak HALİM ÇUN Ak Portföy Yönetimi AŞ Genel Müdürü " Fon portföylerinin geçmiş döneme ilişkin getirileri , gelecek dönemler için gösterge değildir . " Yatırım fonlarına ilişkin kurumlarca yayınlanan performans içeren rapor ve reklamlarda SPK mevzuatınca yukarıdaki ifadenin bulunması zorunludur . Doğru , geçmiş dönem getirileri geleceğe ilişkin bir performans garantisi anlamına gelemez . Ancak geçmişe ilişkin analizlerin geleceğe bir ayna tuttuğu da yadsınamaz ve gerçekte de bu değerlendirmeler kararlarımızda ağırlıklı rol oynar . Dolar bazlı analiz Türkiye'de toplam tasarrufların büyük kısmı döviz enstrümanlarında . Sık aralıklarla yaşanan ekonomik krizler öncelikle yatırımcının tasarruflarını koruma içgüdüsünün gelişmesine neden oldu . Ancak bunun da bir maliyeti var . Yapılan analizler gerek 1001'de , gerekse 1001'in % 115'lik devalüasyonunu da kapsayan 1000 1001 döneminde TL enstrümanlara yatırım yapan tipi yatırım fonlarının dolar bazlı ciddi reel getiriler sağladığını gösteriyor . tipi yatırım fonları 1001'de ortalama % 46 getiri sağladı . Aynı dönem dolar kur artışı ise % 15 idi . tipi yatırım fonlarının sağladığı dolar bazlı reel getiri 1001'de % 50 oldu . Olumlu performans sadece kur artışının yavaş seyrettiği 1001'ye ait değil . Örneğin , 1000 1001 arasındaki yıllık dönemde de reel getiriler oldukça yüksek gerçekleşmiş . Dönemde 1001 devalüasyonunun da etkisiyle dolarda kümülatif kur artışı % 105 oldu . Buna karşın aynı dönemde tipi likit fonlar % 551 , tipi değişken fonlar % 566 ve tipi tahvil bono fonlar % 155 birikimli getirileri yatırımcısına sağladılar . Her üç fon türünde gündeme gelen dolar bazlı reel getiriler yıl için sırasıyla % 48 , % 55 ve % 16 . 1005'e bakış Türkiye'de fon sektörünün % 96'sı tipi yatırım fonlarından oluşmakta . Faiz ağırlıklı yatırımları ile öne çıkan bu tip yatırım fonları 1001'de ciddi reel getirilere imza attılar . Tüketici enflasyon oranının % 50'a düştüğü 1001 yılında dolar kuru yıl genelini % 15'lük getiriyle kapattı . Dönemde yatırımlarını gecelik repoda değerlendirenler portföy büyüklüklerine bağlı olarak % 41 46 arasında kazandı . Yatırım aracı olarak büyük bankaların aylık mevduatını kullananalar ise yaklaşık % 49 getiri sağladılar . 1001'de tipi tahvil bono fonları sektör ortalamasında sağladıkları % 56'lık getiriyle yılın en yüksek getiri sağlayan fon türü oldu . tipi değişken fonlar % 51,4 ve tipi likit fonlar ise % 45,4'lük getiriyle sektörün yüksek performanslı fonları idi . tipi likit fonlar 1001'de gecelik repoya yakın bir getiri sağladı . tipi likit fonların büyük müşteri repo getirisini , küçük yatırımcıya sağlayarak görevini fazlasıyla yerine getirdiği söylenebilir . 1001'de yüksek performansları ile dikkat çeken tipi değişken ve tipi tahvil bono fonlar ise daha ileri giderek yatırımcısına ortalamada gerek reponun ve gerekse mevduatın üzerinde getiri sağladılar . Bu tür fonların portföylerinde bulunan bono tahvil portföyleri performansta etkili oldu . Mevcut beklentiler 1005'ün makro ekonomik gelişmelerinin 1001 yılı ile benzerlik göstereceğini işaret ediyor : Düşen enflasyon , gerileyen faiz oranları ve enflasyona paralel kur artışı . tipi yatırım fonlarında 1001'nin yüksek performanslı stratejilerinin 1005'te de çalışabileceği görünüyor . Bankacılık sistemindeki toplam Türk Lirası ve yabancı para mevduat hacminde 1001 yılında yaşanan artış enflasyonun altında kaldı . Bankaların , reel olarak kamu bankalarına göre daha fazla mevduat kaybına uğradığı geçen yıl , sistemde henüz sembolik paya sahip olan yabancı bankalar mevduat hacmini enflasyonun oldukça üzerinde artırmayı başardı . Yurt içinde yerleşiklere ait toplam TL ve yabancı para mevduat , 1001 yılında cari olarak yüzde 15. DİE'nin 1001 yılı için yüzde 50. Toplam mevduat hacmi Yurt dışında yerleşiklerin mevduatları da geçen yıl nominal olarak yüzde 45. Böylece bankacılık sistemindeki toplam mevduat hacmi 1001 sonunda 151 katrilyon 18. Mevduat bankalarının kullandırdığı TL ve yabancı para kredilerde ise geçen yıl 11. Türkiye'nin turizm gelirlerinin ve sektörde istihdamın artması için " yeni özel turizm kentleri " kurmaya hazırlanan hükümet , gelirin daha fazla artması için kumarhanelere izin verilmesi seçeneği üzerinde duruyor . İstanbul , Batı Karadeniz Bölgesi , Didim , Antalya Alanya arası , Adana Yumurtalık gibi pilot bölgelerde kurulacak turizm kentlerinde , yapılacak çalışmaların olumlu sonuç vermesi ve sivil toplum örgütleri ile yerel yönetimlerden olumlu tepki gelmesi durumunda kumarhaneler açılabilecek . Oluşturulacak turizm kentlerinin yönetimi özel hukuk statüsünde olacak . Yabancı sermayeye satışa imkân verecek hukuki altyapı oluşturulacak . Teşvik edilecek Bununla beraber yerli ve yabancı girişimci ile konsorsiyumlara satış yapılabilemesi için teşvik edici koşullar da sağlanacak . Kentlerde yat limanları , spor sahaları , kongre ve fuar tesisleri ile oteller yer alacak . Gelirleri artırması amacıyla listeye kumarhaneler de eklenecek . Turizm kentlerinin kurulacağı alanlar kamu arazilerinden karşılanacak . Projenin çatısının hazırlanması amacıyla Turizm Teşvik Kanunu ve Turizm Destinasyon Geliştirme Kanunu hazırlanacak . KOBİ'lerin çeşitli Anadolu kentlerinde kurulacak bölgesel pazarlar aracılığıyla sermaye piyasalarına katılımı için düğmeye dün TOBB'da yapılan toplantıyla basıldı . Devlet Bakanı Ali Babacan , yapılacak bazı basit kanuni düzenlemelerle KOBİ borsalarının önün açılacağını söyledi . Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , Devlet Bakanı Ali Babacan , Sanayi Bakanı Ali Coşkun , TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu , SPK Başkanı Doğan Cansızlar , dün düzenlediği toplantıda KOBİ'ler için yeni finansman araçlarının gelişimi ele alındı . Çıkışta bir açıklama yapan Babacan , KOBİ'lerin finansman sorunun çözümlenmesi için iki yöntem üzerinde durduklarını belirtti . Babacan , bunlardan birinin KOBİ borsalarının kurulması diğerinin ise girişim sermayesi yapılarının geliştirilmesi olduğunu ifade etti . SPK'nın konuyla ilgili kendilerini sunum yaptığını ifade eden Babacan , şunları söyledi : Vergi kolaylığı " Kanuni basit düzenlemelerle bu konunun önü rahatlıkla açılabilecek . Girişim sermayesi hemen başlanabilecek bir konu . Toplantıda girişim sermayesi şirketlerinin yaygınlaşması ve vergiyle ilgili bu şirketlere bazı kolaylıklar sağlanması konusunda ortak bir görüş anlayışı oluştu . Teknik çalışmalar yapıldıktan sonra yine aynı bu şekilde biraraya geleceğiz ve nihai kararları alıp gerekli kanuni düzenlemeleri yapacağız . " Edinilen bilgilere göre KOBİ borsalarının kurulacağı illerden birisi Gaziantep olacak . İMKB çatısı altında kurulacak borsaların bir çeşit " Anadolu Pazarı " kimliğine bürünecekleri belirtiliyor . Family Finans Kurumu Genel Müdürü Can Akın Çağlar , 1005 yılına kadar bankacılıkta yüzde paya sahip olarak ilk 10 kuruluş arasında yer almayı istediklerini bildirdi . 1005 yılının Family Finans için bir atılım yılı olacağını belirten Çağlar , Yapı Kredi ile yaptıkları işbirliğini ise şöyle anlattı : " Şu anda Yapı Kredi Bankası'nın 450 tane şubesi Family Finans Kurumu'nun şubesi gibi hizmet verebilecek şekilde bir anlaşma içerisindeyiz . Yapı Kredi'nin herhangi bir şubesine gittiğinizde benim bir müşterim gelirse orada bizim ekranlarımız açılıyor . Aynen Family şubesi gibi bütün işlemlerini yapabiliyor . Sistemi aydır da efektif olarak kullanıyoruz . " Geçen haftaki " Kırmızı Türkler " kavramı önerime Emre Aköz'den yanıt geldi . Aköz , Sabah gazetesindeki köşesinde " Kırmızı Türkler " gibi bir kavram oluşturma çabamı destekliyor ancak bu kavramı " Televoleci Türkler " ya da " Lumpen arabesk Türkler " gibi kavramlarla karşılaştırarak ister istemez bir benzeştirme yapıyordu . " Kırmızı Türkler " , Televoleci güruhu da içermekle birlikte , etkisi ve egemenliği çok daha geniş bir kitleyi tanımlamak için üretildi . Bir kere ; Kırmızı Türkler , Türkiye'nin şu andaki sivil popüler egemenleridir . Her ne kadar Beyaz Türkler , özellikle Batılılar nezdindeki Türkiye fotoğraflarında sadece kendilerinin görünmesini isteseler de Türkiye'ye asıl fırça darbesini Kırmızı Türkler vurmaktadır . AKP'yi de onlar iktidara getirdi Beyaz Türkler'in ürkek ve tedirgin sessizliklerinin yanında enerjik ve esnek Kırmızı Türkler çok daha etkili oluyor ; kendileri dışındaki kalabalıkları da ideolojik ve kültürel hegemenoyaları altında tutuyorlar . Bugün Türkiye popüler kültürü , müziği , eğlence hayatı nasıl Kırmızı Türkler için ve Kırmızı Türkler'e endeksliyse , AKP'yi iktidara taşıyan seçmen kitlesinin omurgasını da Kırmızı Türkler oluşturmaktadır . Bütün müzikal ve dilsel kodlardan bağımsız üretilen Türk Pop Müziği , Kırmızı Türkler'i en iyi anlatan göstergelerdendir . Boğaz tepelerini kaplayan zevksiz siteler ve Susurluk da öyledir . İşte isimler . . . Cacharel , Kırmızı Türkler'in yükselen erkek giyim markasıdır . Hem Sinan Engin'i hem de Okan Bayülgen'i örter . Engin de , Bayülgen de cip kullanır ve televizyon mikrofonlarına ciplerinin yarı açık pencerelerinden gizli bir istekle cevap verirler . Serdar Ortaç da Kırmızı Türkler'dendir Tan Sağtürk de . . . Erdal Acar da , Deniz Akkaya da . . . Ahmet Selçuk İlkan da ama adını burada vermekten çekindiğim çok satan şairler , romancılar da . . . Anlatamadım mı ? Şimdi haberler : Ritz Carlton Oteli'ndeki sinema salonu giderek sosyetenin kültür merkezine dönüşüyor . Robert De Niro ile Billy Crystal'ın oynadığı " Analyze That " filminin ilk gösterimine de bu kesim yoğun ilgi gösterdi . Ceyda Şahnavaz ve kocası , reklamcı Salih Güngör , Atilla Aksoy , Osman Aksoy ve kız arkadaşı ve daha birçok cemiyet sayfası ünlüsü biz gazetecilere de tanımadığımız bir kaynaktan cep telefonlarına gönderilen mesajlarla duyurulan etkinliğe katılanlardan birkaç isimdi . Herkes Şamdan'da . . . Geçen cumartesi gecesi birçok ünlü kızımız , sabahı Etiler Şamdan'da ettiler . Öyle olunca da yeni yetme zamparalar da Şamdan'a akın etti . İçerisi çok kalabalık olduğu için kapıdan çevrilen Eyilik ailesinin gençlerini içeri Tuğba Özay'ın eski sevgilisi , Süzer ailesinin oğlu Baran aldı . Tuğba Özay da içerideydi ama Baran Süzer'le yan yana gelmemeyi tercih etti . Seren Serengil bir çıtır erkek bulmuş , Şamdan'a onunla gelmişti . Özlem Yıldız , isminin Atilla Başer olduğunu öğrendiğimiz genç bir adamı markajda tutuyordu . Ancak Yasemin Kozanoğlu Şamdan'a annesi ile gelmişti . Eh , bu isimlerin olduğu bir yerde küçük çaplı tartışmaların , kavgaların olması da kaçınılmazdı . tür bir olay da oldu ama frenlendi . MİLLİYET'İN ortaya çıkardığı dayakla biten aşk'la ilgili soruları yanıtlamaktan kaçınan Ayşe Hatun Önal , sonunda gerçeği arkadaşlarıyla paylaştı . Önal ile sevgilisi Ozan Doğulu'nun tartışıp ilişkilerinin dayakla bitmesine neden olan olay şöyle gelişti : Doğulu , sevgilisinin de podyuma çıktığı bir bulicin defilesinde canlı müzik yaptı . Önal , sevgilisinin Başak Şahin'le ilgilenip , ondan cep telefonunu aldığını öğrendi . Hem suçlu , hem güçlü ! SEVGİLİSİNDEN hesap soran Önal , cep telefonun hafızasında Başak Şahin'in numarasının kayıtlı olup olmadığını öğrenmek istedi . Önal'ın konuyu büyütmesine sinirlenen Doğulu , cipin içinde sevgilisini tokatladı . Ve Önal , Doğulu ile yollarını ayırdı . Başak Şahin ise " Bunlardan haberim yok . Ozan'la birlikte değilim " dedi . Ford Otosan , Türkiye'de de popüler olan Ranger'ın yenilenen versiyonunun satışına başladı . Ön tasarımı değiştirilen ve Amerikalı kardeşine benzemeye başlayan Yeni Ranger'da , motor kaputu , tampon da değişmiş . Çift renkli gövdesiyle dikkat çeken yeni Ranger'da , iç kısımda gösterge paneli değişirken , konfora yönelik de düzenlemeler yapılmış . Koltukların konfor dozu artırılırken , gösterge grubu da elden geçirilmiş . Daha iyi bir sese sahip müzik sistemiyle işte olduğu kadar hobi amaçlı gezilere de zevkle çıkacak hale getirilen yeni Ranger'da , her ikisi de 1,5 litre hacminde 69 beygir ve 110 beygirlik ( turbo ) motor seçenekleri kullanılmış . çekerli bir versiyonunun da bulunduğu aracın fiyatları , 51 milyar ile 65. İster ukalalık deyin , ister vizyon olayı ! İsveç'in sadece " çeliği " ile anıldığı günlerin , tarihin tozlu arşivine kalktığını çok önceden öğrenmiş olanlardanım . Tamam , anılan unsurların birçoğunda yine çeliğin katkısı var , ancak hammadde olarak ! . . " Eeee , bay ükela , neyi menşurumuş bakem ? " Söyleyivereyim . . . Mesela güvenli otomobilleriyle . . . Zira güvenlik standartları konusunda eline su dökülmezlik mertebesine ulaşmış iki aslan gibi otomobil markası var . . . Bunlardan biri de , uçak tasarımını , otomobile aktarma konusunda başarılı olmuş bir marka . . . Saab . Ve onun son bebeği de , Sport Sedan . serisini " adamakıllı " bir revizyondan geçiren Saab , kullanımı eğlenceli , donanım paketi güçlü bir otomobil yaratmış . Bu kez klasik 5'ün hatchabck çizgilerini terkeden Saab , onu bir Sedan'a çevirivermiş . Ancak hemen söyleyelim , ve kapılı coupe ve cabrio versiyonları da ileride gelecek . . . Sürüş dinamiği Saab , bu modeli yenilerken kasası ile birlikte sürüş dinamiği ve şasi konuşunda büyük değişiklikler yapmış . En basitinden , eskisinde performansa bağlı olarak kimi zaman çılgınlıklar yapan direksiyon , bu modelde sürücünün tepkisi dışına çıkmayan bir yapıya kavuşmuş . Opel Vectra ile aynı platformu taşıyan Saab Sport Sedan , buna karşın sadece dış görünüm değil , sürüş karakteri açısından kardeşinden çok daha farklı bir araç olmuş . Tasarım olarak önden ve arkadan bakıldığında Saab'ın model yelpazisinin etkilerini taşıyan bir tasarım ve silüet hakim . Sade bir tasarımı olmasına karşın , Aero paketiyle birden bire daha saldırgan bir görünüm alabilecek kabiliyette . . . Yol tutuş için biraz daha alçaltılan yeni Saab'da , şasinin uzatılması ve genişliğin artırılmasıyla içeride ferahlık elde edilmiş . İç kısımda tipik bir Saab karşılıyor sizi . Göstergeler diğişip , konsola yeni unsurlar eklense de , kıvrımları bile bir önceki modeli anımsatıyor . Ancak ahşap kaplama ve alüminyum unsurlar , sportiflikle lüksü birleştirmiş . El freni kolu oldukça estetik . Deri kumaş karışımı koltuklar , gerçekten konforlu . Mükemmel müzik sistemi ve ses izolasyonuyla birleşince , pek tatlı Maaşallah . . . Bagaj kısmı geniş tutulan Sport Sedan'da , arka koltukların pratik bir şekilde yatırılmasıyla daha çok yer elde ediliyor . Türkiye'ye ilk etapta 1. ) iki benzinli motor seçeği ithal edilen Sport Sedan'ın , 110 bg. . . ve vitesli manuel ile vitesli otomatik şanzuman seçenekleri olan 5'te , biz 165 bg. Otomatik vitesle de olsa , turbonun açılışıyla elde edilen ivmelenme , insanı heyacanlandırıyor . 9. verilen 100 km. Tüketim , performanslı kullanımda ortalama 9. 1. Fiyatı , donanımlarına göre 85 milyarı buluyor . . . Uluslararası bir randevu : Automechanika İstanbul Otomotiv yedek parça ve aksesuvarları , ticari araçlar , tamirhaneler ve servis istasyonu ekipmanları üretici ve temsilcilerini biraraya getiren dünyanın en büyük ihtisas fuarı olan Automechanika'nın Türkiye ayağı , 10 15 Nisan tarihleri arasında İstanbul'da açılacak . Automechanika , bu yıl ülkede daha düzenlenecek . 1001 yılı sonu itibariyle 155. Hükümet , üzerlerinde Sultanbeyli , Ümraniye gibi ilçeler kurulan orman vasfını kaybetmiş Hazine arazilerinin satışı için harekete geçiyor . Geçen hükümet döneminde Anayasa Mahkemesinin iptal kararı nedeni ile gerçekleştirilemeyen , bu arazilerin satışı için çalışmalara başlandı . 1001'de çıkarılan ve Hazine'ye ait taşınmazların satışını öngören 4606 sayılı Kanun'un Orman vasfını yitirmiş arazilerin ( ) satışına ilişkin maddeleri değiştirilecek . Bu amaçla Anayasa'nın 160'inci maddesinin değiştirilmesine dönük seri toplantılar başladı . Maliye ve Orman Bakanlığı bürokratları , bu hafta da bir araya gelerek teknik çalışmaları sürdürecek . Bilindiği gibi orman arazileri , diğer kamu arazilerinden farklı olarak , Anayasa hükmü gereği satılamıyor . Orman arazisi vasfını kaybetmiş olanlar ( ) ise yalnızca orman köylüsü'ne satılabiliyor . İstanbul ve diğer bazı illerde , orman arazisi olmaktan çıkmış bölgelerde ise orman köylüleri oturmuyor . AKP hükümeti , kendisine oy veren kesimlerin yoğun olarak oturduğu bu bölgelerde , 1'lerin , orman köylüsü olmayanlara da satılmasını mümkün kılacak yasal değişiklikler yapmak istiyor . Taksit imkânı sağlanacak satışta , İmar Kanunu'nda yer alan kısıtlamalar da geçerli olmayacak . 5. Hesaplamalara göre bu arazilerinin satışından 10 katrilyon lira gelir hedefleniyor . 1001'de de bu konudaki kanuni düzenlemenin ardından bir yıl içinde katrilyon liralık bir gelir elde edilmesi planlanmıştı . Yüksek Planlama Kurulu ( YPK ) , bir yıl iki aylık aradan sonra bugün ilk defa toplanıyor . En son 11 Ekim 1001'de toplanan YPK , bugün Başbakan Abdullah Gül başkanlığında 58'inci hükümetin ilk toplantısını saat 16. Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , toplantının gündeminde 1005 yılı makro ekonomik hedefleri olduğunu söyledi . Bütçenin toplantıda ana hatlarıyla ele alınacağını söyleyen Şener , " Bütçe için ayrıca bir YPK toplantısı yapılacak " dedi . Bütçenin temel büyüklükleri ise belli olmaya başladı . Büyüklüğünün 145 katrilyon lira olması öngörülen bütçede , açık 55 katrilyon lira olarak hedefleniyor . Faiz dışı fazla hedefi ise 10 katrilyon lira şeklinde tahmin ediliyor . YPK üyeleri Başbakan , Başbakan Yardımcıları , Devlet , Maliye , Tarım bakanları ve Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı'ndan oluşuyor . Türkiye'de fonlar değişik oranlarda hisse senedi içeren tipi ve para piyasası enstrümanları bulunduran tipi fonlar olmak üzere iki ana kategoriye ayrılıyor . tipi fonlar aylık ortalamada minimum yüzde 15 oranında hisse senedi taşımak zorunda . Hisse senedi fonlarda ise bu oran minimum yüzde 51 oranında oluyor . Ancak volatilitenin çok olduğu bir piyasada tipi fonlar dışında tipi fonlar da portföylerinde içtüzüklerinin izin verdiği ölçüde repo ve bono yatırımı yaparak riski dağıtmaya çalışıyor . Borsanın düşüş trendinde olduğu dönemlerde bunun faydasını da görüyorlar . Bu yaklaşımın riski dağıttığını ancak fon yönetiminde ürün konsantrasyonunu bozduğunu söyleyen Finans Portföy'ün Genel Müdürü Zafer Onat ise kendilerinin daha farklı bir strateji izlediklerini söylüyor . Borsa ağırlıklı yatırım yapan fonlarda , hisse oranında aylık yüzde 15 ortalamanın çok üstüne çıktıklarını belirten Onat , " tipine yatırım yapan değişik oranlarda da olsa borsanın riskini de almalı " diyor . Onat sorularımızı yanıtladı . . . Fonlarınızı nasıl bir stratejiyle yönetiyorsunuz ? Fonlarımız , yatırımcının risk toleranslarına göre ayarlandı . Bu anlayışa göre fonlarımızı en risksizden , en agresife kadar değişen yatırım stratejileriyle yönetiyoruz . Finansbank Tipi Likit ve Finans Yatırım Tipi Likit Fon , yurtdışındaki para piyasası fonlarına benzer şekilde sadece repo ve aydan kısa vadeli bonolara yatırım yapıyor . Yani risk ibremizde bu fon en risksiz ürünlerimiz . Commercial Union Sigorta Tipi Değişken Fon yüzde 15 40 bandında yani muhazafakar ölçülerde , Finans Yatırım Tipi Karma Fon ise yüzde 40 60 bandında daha dengeli bir yapıda hisse senedi yatırımı yapıyor . Finansbank Tipi Değişken ve Finansbank Tipi Hisse Senedi fonlarımız agresif sayılabilecek seviyede hisse senedi oranı bulunduruyor . Uyguladığınız strateji , özellikle volatil piyasalarda biraz riskli değil mi ? Hayır , değil . Risk yönetiminin de bir sınırı olmalı . Biz her fon türevinin birer marka haline gelmesini istiyoruz . Finansbank Tipi Değişken Fon mesela , bizim yönetimimizde agresif fon olarak adlandırılıyor ve böyle yönetiliyor . Bu fonun yatırımcısı ciddi bir risk alıyor belki ama borsa iyi olduğunda iyi de kazanıyor . Agresif fon yatırımcısı borsa yatırımcısının karakteristik özelliklerini taşımalı . Yüksek getiriyi hedeflerken , risk alabilmeli . Biz fonların konsantre oldukları alanlarla ilgili ağırlık taşıması gerektiğini düşünüyoruz . Mesela tipi fonlarımızın bazıları yüzde 80 oranında hisse senedi taşır . 100 bin dolara özel hizmet Faaliyetlerimize 1000 yılında başladık . Yatırım fonlarında 150 trilyon tutarında bir fon yönetiyoruz . Son olarak kurduğumuz Finans Yatırım Tipi Likit Fonla birlikte fon sayımız 8'e yükseldi . Bireysel portföy yönetiminde ise 60 trilyon TL tutarında bir fonu yönetiyoruz . Bireysel Portföy Yönetimi diye adlandırdığımız , kişinin kendi belirlediği stratejide uygun şekilde portföyünün yönetildiği üründe , 100 bin doların üzerinde birikimlere sahip yatırımcılara hizmet veriyoruz . Küçüklere faiz ağırlıklı yatırım " Olası Irak operasyonunun gerçekleşmesi , borsada gerilemeye neden olur tabi ki . Ancak bu gerilemelerin ay gibi vade yapısıyla yatırım yapabilecek , yatırımcılar için alım yönünde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz . Bono da ise , uzun vadede bakıldığında enflasyonun 1001 yıl sonuna göre düşmeyeceği varsayılsa bile en likit Aralık kağıdında yüzde 10'ye yaklaşan oranda reel faiz kazanma imkanı bulunuyor . Küçük yatırımcının genelde uzun vadeli yatırımdan kaçındığı göz önüne alındığında , reel olarak daha az kazandıracak olsa da altı aylık bonolara yatırım yapanlar ciddi getiriler elde edecek . Küçük yatırımcılara portföyünde bono taşıyan fonları öneriyoruz . " Paranın güvenli adresi Yabancı menkul kıymet fonlarının avantajları GÜR ÇAĞDAŞ Garanti Portföy Yönetimi Genel Müdürü Daha önceki yazılarımızda Türkiye'deki yatırım fonu tiplerinden örnekler verirken , genelde hisse senedi , tahvil bono , repo yatırımı yapan , geleneksel diyebileceğimiz fonlardan sıkça söz ettik . Bu tür geleneksel yatırım fonlarının yanında , döviz bazında yurtdışı yatırım enstrümanlarına yatırım yapan fonlar da çeşitli banka ve aracı kurumlar tarafından yatırımcılara sunuluyor . Genelde , tipi yabancı fonlar olarak sunulan bu fonlar , tüm yatırım fonları içerisinde ancak binde bir kadar bir paya ulaşabiliyor . Peki nedir bu yabancı fonlar , nelere yatırım yapar ne amaçlarlar ? Yabancı menkul kıymetler fonu , portföyünün en az yüzde 51'ini yurtdışı borsalarda işlem gören kamu ve özel sektör menkul kıymetlerine ( sabit getirili ya da hisse senedi ) yatırmış olan fonlardır . Yabancı menkul kıymet fonları genelde tipi olarak kurulurken , en az yüzde 15'ini Türkiye'de kurulmuş ortaklıkların hisse senetlerine yatıranlar da tahmin edebileceğiniz gibi tipi özelliğinde kurulabiliyor . Türkiye'de toplam 141 yatırım fonunun sadece 6'si yabancı menkul kıymetlere yatırım yapıyor . Bunların 6'sı tipi yabancı menkul kıymet şeklinde , sadece biri tipi yabancı olarak yatırımcılara sunuluyor . Döviz riski için ideal tipi yabancı fonları incelediğimizde çoğunluğunun gelişmiş ülkelerin ( ABD , Almanya gibi ) sabit getirili devlet tahvillerine yatırım yapmakta olduğunu görüyoruz . Bu noktada , yatırımcılara küçük bir uyarı yapmak gerekiyor . tipi yabancı fonlar sadece başka ülkelerin sabit getirili enstrümanlarına yatırım yapmak zorunda değildir . Dolayısıyla yatırımcılar , daha önceki yazılarımızda birçok kez belirttiğimiz gibi bu tür fonları almadan önce mutlaka bu fonların içerik raporlarını çalıştıkları kuruluşlardan temin etmeli ya da sorarak öğrenmelidirler . Genelleme yapmak gerekirse , tipi yabancı menkul kıymet fonları , yatırımlarını döviz bazında çeşitlendirmek ve bu ülkelerdeki faiz gerilemelerinden faydalanmak isteyen küçük ve orta büyüklükteki yatırımcılar için ideale yakın bir çözüm getirebiliyor . Küçük yatırımcının kendi başına gidip ABD'nin çıkardığı bir devlet tahvilini alması pek mümkün değilken , bu tür fonlar aracılığıyla bu tarzda bir yatırıma ulaşmak mümkün oluyor . Yüzde 15'i borsaya tipi yabancı menkul kıymet fonlarını incelediğimizde , sadece Garanti Bankası'nın kurmuş olduğu tipi yabancı menkul kıymet fonunu gördüğümüzden , sektörle ilgili bir genelleme yapmak mümkün değil . Garanti Bankası Tipi Yabancı Fonu , tebliğ gereği fon portföyünün yüzde 15'ini İMKB'de işlem gören ortaklıkların hisse senetlerine yatırırken , kalan kısmını özellikle NYSE , AMEX , NASDAQ borsalarda işlem gören ve genellikle Dow Jones Industrial gibi endekslere dahil hisse senetlerine yatırım yapıyor . Dolayısıyla , ABD dolarının yanında , ABD borsalarındaki dalgalanmalardan da faydalanmaya çalışıyor . Yabancı menkul kıymet fonları , yatırımcılar tarafından içerik ve kuruluş amacı bazında iyi tetkik edildikten sonra , döviz veya genel anlamda risk çeşitlendirmesi amacıyla rahatlıkla kullanılabilecek fonlardır . Zorlu Holding Fransa'da satın aldığı ev tekstil firması Bel Air'de üretimi kademeli olarak azaltmayı planlıyor . Zorlu Holding Tekstil Grup Koordinatörü Vedat Aydın , Fransa'da işçi maliyetlerinin bin euro olmasından dolayı Bel Air'de üretimi kademeli olarak azaltmak istediklerini ancak ar ge , ürün geliştirme ve pazarlamaya ağırlık vermeyi düşündüklerini söyledi . Aydın , Avrupa'da üretim yapmanın zor olduğunu vurgulayarak , " Avrupa'da fabrika almış Türk şirketlerine Allah kolaylık versin " diye konuştu . Bir süre önce Bel Air'den 110 işçinin çıkarıldığını hatırlatan Aydın , sendikalarla sıkı pazarlığın yapıldığı bu sürecin kendilerine milyon dolara mal olduğunu belirtti . Afrika'da maaşlar 40 dolar Aydın , buna karşın Güney Afrika'da işçilik maliyetlerinin 40 dolar düzeyinde olduğunu kaydetti . Güney Afrika'da faaliyet gösteren Korteks Afrika'nın kapasitesini artırmak istediklerini de bildiren Aydın , " Halen günde 10 bin metre üretim yapan Korteks Afrika'nın günlük kapasitesi 80 bin metreye çıkacak . 150 olan çalışan sayısı da 500'e çıkabilir " dedi . Vestel'de saniyede televizyon Zorlu , Manisa'da kurulan elektronik , beyaz eşya , klima üretecek ve ar ge faaliyetlerinde bulunacak Vestel City'nin eylül sonunda hizmete gireceğini açıkladı . Vestel'in yıllık televizyon üretim kapasitesinin 6. Zorlu , Vestel'in bu yıl 1. En ünlü bayi Babacan'ın babası Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu , Hazine'den sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan'ın babasının kendilerinin Ankara Bölge Bayisi olduğunu söyledi . Babacan'ın babası için , " İş ahlakıyla öne çıkan bir bayimizdir . Oğlunu da çok güzel yetiştirdi " diyen Zorlu , " Geçenlerde Ali Babacan'la karşılaştık . Ben Sayın Bakanım diye hitap etmeyi düşünürken yine Ali dememi istedi " şeklinde konuştu . Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , vergi barışı tasarısında şahsıyla ilgili koruyucu bir düzenleme yapılmadığını bildirdi . Unakıtan , hakkındaki iddiaların bir özel finans kurumunun ( ÖFK ) bazı işlemleriyle ilgili olduğunu belirtti . Unakıtan , mevzuat gereği bu kurumların , müşterilerinin istediği malları satın aldığını , bu malları müşterilerinin talep ettikleri şirketlere aynı anda sattığı ya da ihraç ettiğini kaydeden Unakıtan , ÖFK'ların bu işlemde sadece fatura almak ve satış faturası düzenlemek durumunda olduğunu bildirdi ve şöyle dedi : " Hakkımdaki dava , vaktiyle yönetim kurulu üyesi olduğum bir ÖFK hakkında yazılan vergi inceleme raporuna istinaden , Vergi Usul Kanunu'nun 544/1 . maddesine muhalefetten açıldı . Bu hatalı rapora karşı ilgili kurum tarafından açılan dava henüz sonuçlanmadı . dönemde anılan şirketin binde ortağı ve yönetim kurulu üyesi olduğum için raporda ismim geçmiştir . " Unakıtan , davadan vareste tutulduğunu ve davanın henüz sonuçlanmadığını kaydederek , vergi barışı tasarısın ve tasarıda Komisyon'da yapılan değişikliklerin şahsıyla ilgisi olmadığı gibi ne baştan ne de sonradan herhangi bir koruyucu düzenlemenin söz konusu olmadığını söyledi . Raks Grubu , banka ve finans kuruluşlarına olan 116 milyon 45 bin 811 dolar borcunu , İstanbul Yaklaşımı kapsamında yeniden yapılandırdı . Alacaklı banka ve finans kuruluşları arasında dün imzalanan Finansal Yeniden Yapılandırma Sözleşmesi'yle grup şirketlerine , 1. Sözleşmede , birinci grup alacaklılar , Vakıfbank , tasfiye halindeki Emlakbank , TMSF ve Halkbank olarak yer aldı . İKİ yıldır oynadığı Hayat Bağları'nın son bölümündeki rolünden , ısırılan burnu yüzünden çıkarılan Arzu Yanardağ , Maddi manevi tatmin etmiyordu diyerek diziden tamamen ayrıldı . Sete geç ve alkollü gittiği iddialarını da yalanlayan Yanardağ , " Baktım ki dizi bensiz de sürüyor , konuşup dostane ayrıldım " dedi . Tiyatro bana yeter VAJİNA Monologları ve Boeing Boeing adlı tiyatro oyunlarından geçimini sağlayacak kadar para kazandığını da söyleyen Yanardağ , sözlerini şöyle bitirdi : " Azla yetinmesini bilirim . Ayrıca 100 milyonla gezip tozacağıma kitap okuyor , sabaha kadar film izliyorum . " FAHRETTİN Aslan'ın teklifinden sonra Maksim'de assolistliğe hazırlanırken proje askıya alınınca hayalleri suya düşen Sema Öztürk , tiyatrocu oluyor . Kanal D'de ekrana gelen " Şaka Gibi"nin sunucusu , Kayra Şenocak'ın yazdığı " Erkekler Ne İster? Öztürk , " Albüm hazırlıklarım da sürüyor " diyor . DESA Deri'nin sahibi Mehmet Çelet'in , " Çapkınlıklarıyla şirkete zarar veriyor " dediği " Televoleci yeğen " Barış Çelet'in son gözdesi BBG'li Gülçin . Daha önce Selin Boronkay , Ebru Şancı , Seçkin Piriler ve İrem Otuz'la adı anılan Çelet , iki haftalık aşkı Gülçin'le birbirlerini tanıma aşamasında olduklarını söyledi . DÜNYACA ünlü pop şarkıcısı Shakira , " Whenever , wherever " adlı kaset ve CD'sinden kendisine düşen 45 milyon İsviçre Frankı'nı ( yaklaşık 55 trilyon lira ) aldı . Ancak Shakira'yı bu para yüzünden kaçırılma ve fidye korkusu sardı . İki olan koruma sayısını beşe çıkaran Shakira , " Bu paranın bana uğurlu gelmesini diliyorum " dedi . Efendim , hepimizin başı sağolsun . Yeri doldurulamaz kayıplar verdik . Diyarbakır'da meydana gelen uçak kazasında can veren Behzat Külür'ü çok eskiden , Uludağ'dan kayak yaptığım yıllardan tanırdım . nedenle başta Behzat olmak üzere tüm yitirdiklerimiz için çok üzgünüm . Ölenlere Allah'tan rahmet , yakınlarına sabır diliyorum . İkinci acıyı da rahmetli Haluk Aktar'ın vefatını duyduğum an yaşadım . Milliyet Gazetesi'nin eski Magazin Müdürü Aktar'ı çok genç yaşta kaybettik . Aktar Ailesi'ne de sabır diliyorum . Efendim , herkesin bir görevi var . Benimki de yaşamdan kesitler taşıyan bu sayfayı sizlere sunmak . nedenle bunca acıya rağmen yazılarıma devam ettiğim için beni kınamayın lütfen . Evet , fırsat buldukça , genelde hafta sonlarında Nişantaşı , Beyoğlu turlarına çıkıyorum . Nişantaşı'nda en sık uğradığım yerlerin başında da sevgili Ergin Tanca'nın ayakkabı mağazası geliyor . Diğer adreslerim de Canan Yaka'nın sanat , sosyete ve ünlülerin uğrak yeri haline gelen , rahmetli annesinin adını taşıyan Mualla Butik'i ve sevgili Süleyman Düvenci'nin Next Cafe'si . Buralara gidince dostlarımla sohbet ederek haftanın yorgunluğunu atıyorum . Bayram tatilinde Süleyman Düvenci ciddi bir trafik kazası geçirmişti . Nihayet ayağa kalktı . Ben gittiğimde mağazada güzel kızı Zeynep Düvenci vardı . Süleyman yavaş yavaş işleri kızına bırakıyor . gezmek , tozmak onun da hakkı artık . Next Cafe'de oturdum biraz . Oranın mönüsüne bayılıyorum . Fiyatları da pek ehven . Herkesin kesesine ve damak zevkine göre düzenlenmiş mönü . Dekorasyon ise baştan aşağıya yenilenmiş . Üst kata özenle seçilmiş oturma grupları konmuş . Duvarlardaki dikkat çeken aksesuvarlar ve dinamik personel size sıcak bir ortam sağlıyor . Zeynep gün mönülerinin iki ayda bir değiştiğini söyledi . Her gün de günün yemeği adı altında ev yemekleri çıkarıyorlar . Bayanlara özel diyet çeşitleri , haftanın belli günlerinde yapılan mantı , köfte ve börek günlerini kaçırmayın . Sabah saat 10. El yakacak kadar sıcak sunulan poğaçaların , baget sandöviçlerin tadını biliyorum . Unutamadım . Bu sezon Next'e plazma televizyonlar koydurtmuş Süleyman . Böylece konuklar maçları , vizyon filmlerini , dünyadaki ünlü starların konserlerini izleme olanağını buluyorlar . Ayrıca iş yerlerine ve evlere paket servisi de var . Next'e uğrayın . Telefon numarası ( 0111 ) 146 80 45 . Nişantaşı sonrası Beyoğlu'ndaki Atlas Pasajı'nda bir işim vardı . Tur atarken baktım , gençliğimin geçtiği Beyoğlu'nun tarihi mekanlarından biri olan Papirüs yeniden açılmış . El değiştirmiş . Papirüs Cave olarak hizmete giren yeni mekanın ortaklarından biri meşhur Baron Şarapları'nın sahibi Bülent Ofluoğlu . Dekorasyon çok şık olmuş . Mimar Mehmet Günsur'un eseri . Papirüs Cave pazar hariç her gün saat 11. İçerde tertemiz bir gençlik var . Eski Beyoğlu'nu yaşatan bir zümre ; kimi kitap okuyor , kimi dergi ve gazete karıştırıyor . Buranın sıcak çikolatasını bizim Söz Halkın köşesini hazırlayan sevgili Esin Şahinbozkır çok methetmişti . Aklıma geldi , spastik kolon korkumdan birkaç yudum alıp bıraktım ama lezzetine doyamadım . Saat 18. Hafta sonları ise canlı müzik var . Mutfak herkesin damak tadına uygun olarak düzenlenmiş . Hardal soslu bonfile , şefin spesyal köftesi , Uzakdoğu usulü piliç , bir de bunların üzerine hazmetmeniz için kahve ve her çeşit konyak sizi bekliyor . Telefon numarası ( 0111 ) 144 56 55 . İzzet'e " Bu kadar çok çalışma . Nasıl olsa doğru , dürüst para kazanmıyorsun . Zaten arkanda aslan gibi annen Gürnar Çapa Uğurlu var . Yakında , Allah göstermesin tımarhanelik olacaksın " diyorum ama dinletemiyorum . İstanbul'da trend olan iki yer açtı . Maşallah ikisi de tıklım tıklım . Şimdi de sosyetenin altın kadını olan ve Levent Kırca TV'de pazar günleri başarılı sohbet programlarıyla gündem oluşturan sevgili Sema Çelebi ile ortaklık kuruyor . İzzet , geçen yıl Sema'nın Türkbükü'nde açtığı Point'i devren kiralıyor . Çok farklı bir yer olacak . Kendini bu işe öyle kaptırmış ki haftabaşında sessiz , sedasız Bodrum'a gitti bile . Neyse , yemeklerini ve kahvaltısını tatmak için Salopet'e bir kez gitmiştim . Buranın aşçıbaşısı minik dev adam Mehmet Zeybek harikalar yaratıyor . Seba Recidance'daki sevgili komşularım ; Göksel Arsoy'un güzel kızı Aşkım Sağıroğlu , ünlü tekstilci Melih Menase'nin sohbetine doyulmayan karısı Linda , saç doktorum Veysel Şenel ve artık bir iş kadını olan , kardeşim kadar sevdiğim karısı Aynur ile bir akşamüstü tuttuk Salopet'in yolunu . , onlara Salopet'in duvarlarında ve mönüsünde olan fotoğraflarımı da göstereceğim ya , gerile gerile girdim içeri . Ama kapıda beni karşılayan başarılı işletmeci sevgili Tolga Sezgin'in eli ayağına karıştı . Çünkü Şenay Abla'sını oturtacak tek bir sandalyesi bile yoktu . İnanmayacaksınız , tam 45 dakika barda bekledik . Maşallah üç kat da doluydu . Gördüğüm ünlü isimleri sayayım ; Ünlü mimar Mustafa Toner ve eşi Dilek , aşkları dolu dizgin devam eden Güliz Onursal ile ünlü rallici Metin Kap , Hande Demir ve Venge Kebap'ın ortağı olan sevgilisi İzzet Antebi , sosyetenin yakışıklı playboyu Can Akçay , Tarkan Sualp , Hande Ataizi , genç modacı Cengiz Abazoğlu , Deniz Akkaya , Kanal D'nin başarılı Genel Müdürü Murat Saygı , Türkiye'de ilk mix ve marjinal gece kulüplerinin yaratıcısı Ceylan Çaplı , Ayşegül Cinisli , Beşiktaş'ın İmparator lakaplı idari menajeri Sinan Engin ve başarılı futbolcu Sergen , Pınar Altuğ ve kocası Umut Elçioğlu , Derya Umut , Nefise Karatay Murat Varol çifti . . . Ne yediğimize gelince ; ben ıhlamur ile idare ettim . Ama İzzet masayı hemen donattırdı . Salopet bonfile , çıtır parmak tavuk , şampiyon kokoreç , zeytinli penne , tatlılardan da limonlu parfe ve cevizli kek . Herkes çok beğendi ve Aşkım ile Linda hemen ertesi gün için 5'er kişilik rezervasyon yaptırdı . Telefon numarası ( 0111 ) 156 10 55 . Oba'ya geçmeden önce sizlere son günlerin popüler bir DJ'inden söz etmek istiyorum . Adı Umut Akalın . 15 yaşında ve Doğu Akdeniz Üniversitesi Elektrik ve Elektronik mezunu , Yurt içi ve dışında nerede büyük parti varsa Umut orada . Yaptığı müzik ile dinleyenleri kendinden geçiriyor . Özellikle Kıbrıs'da uzun yıllar çalan Umut , Uludağ'da düzenlenen Groove FX party , CN First Year Party ve son olarak da Parkorman , CN DJ Rooster Party'de çaldı . nedenle bu çocuğa dikkat , diyorum . Gelelim Oba'ya . Evet , herkesin merak ettiği , fahiş fiyatlar alınıyor diye gitmediği Oba tam tersine ailelerin göz bebeği olma yolunda . Zaten eğitimini Londra'da yapan , yıllarını bu işe veren ortak Cihan Oskay , Oba için önce prestijin geldiğini söyledi . Megastar Tarkan'ın ağabeyi Hakan Tevetoğlu'nun da ortak olduğu mekanda 65 kişilik bir ekip çalışıyor . İşletme müdürü Ender Erkan . Salon şefleri tanıdığımız yüzler ; Hakkı Işıktaş , Ahmet Ünal . Mutfak şefi Recep Dönmez , yardımcısı ise Sezai Yılmaz . Hafta arası kulüp bar olarak hizmet veriyor . Hafta içi kişi başı 50 milyon , limitsiz yerli içki dahil . Hafta sonları Zerrin Özer'li program dahil , limitsiz yerli içki 100 milyon lira , bar ise 50 milyon . Oba'ya sırdaşım İsmail Akkaya ile gittim . Türkiye'nin en büyük seslerinden biri olarak gördüğüm Zerrin Özer'i izlemek ve sizlere Oba'yı tanıtmak istedim . Bir kere kapıdan girdiğimde ilk tepkim " Oba ne hale gelmiş ! " demek oldu . Gerçekten de öyle . Her taraf kıpkırmızı . Masaların üzerinde kırmızı örtüler , kırmızı peçeteler , bordo ve krem rengi rahat koltuklar , kırmızı aplikler insanın içini ısıtıyor . Cihan Oskay bu dekorasyonu , eski Parisien takıntısından yola çıkarak gerçekleştirmiş . Muhteşem bir müzik , ses ve ışık düzeni kurulmuş . Tavanı hayranlıkla izliyorsunuz . Hele masanız cam kenarında ise Boğaz'ın doyulmaz güzelliğine Zerrin'in muhteşem sesi eşlik ediyor ve siz içkinin farkına bile varmıyorsunuz . Tıpkı sırdaşım İsmail Akkaya gibi . Yanımda Tarkan'ın ağabeyi Hakan , Cihan Oskay ve Tarkan'ın mali müşaviri Kenan Kır vardı . Ben bugüne kadar böyle güzel bir sahne görmedim . Kolonlar , çatı konstrüksiyonu desteklenerek kaldırılmış . Böylece 500 metrekarelik kesintisiz bir mekan elde edilmiş . Bu yüzden sahne her yerden rahatça görülüyor . Bu iş için genç , pırıl pırıl iki mimar ; TE Mimarlık'tan Türker Doğancıl ve Eda Tahmaz ile Cihan iki ay uğraşmışlar . Otopark , tuvalet ve vestiyer ücretsiz , içinizden geliyorsa bahşiş veriyorsunuz . Mönü zengin . Başlangıçlarda fesleğen soslu mozzarella , enginar katları eşliğinde avokado , somon rulo . . . Ara sıcaklarda soğan çorbası , tavuklu fettuccini , risotto porcini , melek saçlı karides , salatalar . . . Ana yemeklerde Oba kebap , tornado rossini , kuzu karski , fırında ördek , şinitzel Portekiz , şampanya soslu levrek . . . Tatlılardan creme brüle , çikolatalı sufle , pannacotta . . . Yani yok , yok . Şarap mönüsü de müthiş . Önünüze bir dünya listesi getiriyorlar . Arzu eden barda içkisini yudumlarken içinde puf böreği , filipe köfte , soya soslu piliç , yaprak ciğer olan bar tabağıyla da doyabiliyor . Ama biz gece yemeğe değil , Zerrin'e doyamadık . Zaten ben ve İsmail onun fanatik hayranlarıyız . Zerrin sağlığına kavuşmuş . Reiki yapıyor , sertifikasını bile almış . Berlin'e yerleşmiş . Daha sonra masaya ablası Tülay , hepimizin yakın dostu sevgili Nermin Ceri de geldiler . Hakan Tevetoğlu , Zerrin'i hayranlıkla izledi . Salonda çıt yoktu . Nevin Seymen'in diktiği siyah kostümle sahneye çıkan Zerrin'in saç modeli Şenol Demirtaş'ın . Makyajını kendisi yapmış . Ayakkabıları Papucci'den , özel . Ölürüm Ben Sana adlı albümünden Anılarla Gel adlı şarkıyla başladı programına Zero . Gönül , Eleni , Angora , Ben Böyleyim , Dünya Tatlısı , Kıyamam gibi kendi şarkılarından bir demet sundu . Sonra da alaturkaya geçti . Enfes sesiyle Senede Bir Gün , Gurbet , Leylim Ley , Şimdi Uzaklardasın . . . Ardından yine yeni albümüne geçti ; Kader , Hakkını Helal Et ve daha neler , neler . . . Ara vermeden saat sahnede kaldı . Müthiş bir performans sergiledi . Hatta İsmail " Vokal Zerrin Özer , sanatçı Zerrin Özer ve olay olay " dedi . Gerçekten de vokalleri yoktu , Zerrin tek başına bütün salona hakim oldu . Ama bu başarısında şüphesiz Ergun Sesligil , Raci Pişmişoğlu , Bülent Taşören , Kadir , ünlü kemençe ustası Ahmet , Erdinç Şenel ve Cihat'dan oluşan tabanca gibi orkestrasının da payı büyüktü . Programın sonuna doğru Tarkan çıkagelmez mi ? İkisi birlikte üç şarkı okudular , salon yıkıldı . Oba'ya gidenler böyle sürprizlere hazır olmalılar . Program sonrası Zero ile sohbet ettik . Hepimizin dünya tatlısı arkadaşı , sevgili Anuş Bakış'ımızı andık . Tesadüf , Anuş'un ölümünün . sene devriyesiydi . Zerrin yeni albümü Ölürüm Ben Sana'nın sırrını açıkladı . Anuş ölümünden önce Nermin'e " En büyük arzum bir plak şirketi kurup Zerrin'e prodüksiyon yapmak " demiş . Yıllardır bu vasiyeti saklayan Nermin , Zerrin'e anlatmış . Bunun üzerine Zerrin kendi plak şirketini kurup adını da Anuş Plak koymuş . Hepimizin gözleri doldu . Zaten albümün kapağında Anuş'un bir resmi ve İyi Oldu Gelmediğin adlı bir şiiri de yer alıyor . Zerrin , Anuş için " Yalancı dostlukların karşısında senin hatıralarınla dimdik ayaktayım " diye yazmış . Tüm şarkılar birbirinden güzel . Zerrin hangisine klip çekeceğini şaşırmış . Hele bir Anılarla Gel var ki ; " Yıllar seni yıpratsa da/Küstürse de sustursa da/Yapayalnız bıraksa da/ Topla ne kaldıysa senden/Acılarla gel bana/Ne olursan gel " . Zaten dikkatimi çekti ; Zerrin sahnedeyken , kasetindeki şarkılar yeni olmasına rağmen çoğunluk eşlik etti . Finalde salon Zerrin'i ayakta alkışladı . Bardaklar , çanaklar , çatallar vuruldu tekrar çıkması için . Kısacası bir büyük Oba'da , bir büyük ses bizleri mest etti . Evet efendim , bugünlük de bu kadar , kalın sağlıcakla . En güzel günler sizin , artanlar benim olsun . Prof . Nihat Çelebi , bize evvelce de benzer bir konuda , bilim haberlerinin tüm ayrıntılarına özen gösterilmesi konusunda yazmıştı . Bu kez Ocak tarihli bir habere dikkat çekiyor . Siyah Çay Kalbin Dostu başlıklı yazıda , " tiryakilere iyi geliyor " ara başlığının hemen altındaki cümlede şöyle denmiş : " Siyah ve yeşil çayda bolca bulunan flavonoid adlı antioksidan madde . . . " " İşte bu cümle hatalı " diye yazmış Çelebi . " Flavonoid ismi bir sınıfı temsil eder , tek bir maddeyi değil . " Cümlenin doğrusunu şöyle öneriyor : " Siyah ve yeşil çayda bolca bulunan flavonoid sınıfından bir antioksidan . . " Çelebi bir de aynı tarihli gazetede unvanlar üzerine bir ifadeyi düzeltiyor . Türkiye'nin Gururu Oldu başlıklı haberde Prof . Halit Demir için önce öğretim görevlisi , sonra ise öğretim üyesi denmiş . " Bu iki unvan birbirinden çok farklı " diyor Çelebi . " Üniversitelerde görev yapan akademisyenler öğretim elemanı diye adlandırılır . Bunlar da kendi içlerinde öğretim üyesi , öğretim görevlisi , araştırma görevlisi ve uzman olarak ayrılır . Önerim , emin değilseniz , öğretim elemanı denmesidir . " Yorum : Çelebi'nin ikinci önerisine katılmıyorum . Bu tür unvanlarda kılı kırk yarmanın okura bir faydası yok . Açıkçası , öğretim görevlisi ile elemanı arasında bir fark göremiyorum . Önemli olan , söz konusu kişinin üniversitede eğitime katıldığının belirtilmesi . Alptekin Erdem'in notu : " Ocak tarihli gazetedeki haberde manken Tülin Şahin'den söz edilirken şöyle denmiş : Danimarka'da doğup eğitimini orada tamamlayan , ardından 14 yaşında bir süpermarkette yapılan modellik yarışmasıyla modelliğe adım atan . . " Benim merak ettiğim husus , günümüzde düzgün eğitim alan kişiler en az 15 14 yaşına kadra okurken bu hanım nasıl olup da 14 yaşında eğitimini tamamlıyor ? Bu haberin düzeltilmesi gerekir " diye yazıyor Erdem . Hüseyin Özkök ve Onur Tezcan , Ocak tarihli spor sayfasında yer alan bir isimle ilgili haklı bir eleştiri yollamışlar . " Spor sayfanızda bugün bir isim yanlışlığı gördüm . Fenerbahçe'nin transfer etmek istediği Rus futbolcu Vladimir Beschastnykh'in ismini Beşastnik diye yazmışsınız . Özgün isimlere sadık kalınması gerekmez mi ? " diye yazmış Özkök . Düzeltmen Nuri Kolkır'ın notu : Hayır , Kirili alfabesiyle yazılan adlar Türkçede okunduğu gibi yazılır . Geçen hafta bu köşede , bir okur şikayetinde geçen isim Deniz Altıntop değil , Deniz Altuntaş olacaktı . Milliyet muhabiri Deniz'den ve okurlarımdan özür diliyorum . Kimi meslektaşların son zamanlarda ortaya attığı bir görüş var : " Gazeteciler " diyorlar , " bu konuda taraftır . Savaş aleyhtarı olmak zorundayız . " Kimi meslek kuruluşu temsilcileri de bazı etik kurallarını gündeme getirip , basında " savaş tellallığı " . . . Herkes düşünce ve ifade özgürlüğü hakkına sahiptir ; bu hak serbestçe düşünme , hangi yoldan ve nereden olursa olsun bilgi ve görüş alma , araştırma ve yayma özgürlüğünü içerir . Almanya'da yaklaşık dört yıl önce " cinayete azmettirmek " suçundan tutuklanan İslami Cemiyet ve Cemaatleri Birliği'nin(ICCB ) yöneticisi Metin Kaplan'ın Türkiye'ye iadesi kesinleşti . Düsseldorf Eyalet Yüksek Mahkemesi , Mart ayında cezası bitecek olan Kaplan'ın tutukluluk halinin devam etmesine karar verdi . Yargıç , Kaplan'ın cezasını tamamladığında tahliye edilmeyeceğini , " Türkiye'ye iade edilmek üzere " mahkumiyetinin devam edeceğini açıkladı . " Kara Ses " olarak bilinen Cemalettin Kaplan'ın oğlu Metin Kaplan beş yıl önce , Berlin'de öldürülen Dr . Halil Sofu hakkında ölüm fetvası verdiği gerekçesiyle tutuklanmıştı . Yaklaşık bir yıl süren dava sonunda Kaplan dört yıl hapise mahkum olmuştu . AYRI KARAR ALINACAK İadesi , Almanya ile Türkiye arasında sorun olan Kaplan , Türkiye'ye iade edilmemek için erken tahliye talebini de reddetmişti . Düsseldorf Eyalet Yüksek Mahkemesi'nin Kaplan'ın iade tarihi için ayrı bir karar alınacağını bildirdi . Kaplan için bir ekip oluşturduklarını belirten Türk yetkililer , Alman makamlarının olumlu bulması ve Kaplan'ın iade edilmesi durumunda , bu ekibin sanığı önümüzdeki hafta Türkiye'ye getirebileceğini kaydetti . Kendisini halife ilan etti Metin Kaplan , Almanya'da faaliyet gösteren " Kara Ses " olarak tanınan babası Cemalettin Kaplan'ın 1996 yılında ölmesi üzerine kendisini sözde Anadolu Federal İslam Devleti'nin ( AFİD ) halifesi ilan etti . Almanya'nın Köln şehrinde yaşayan Kaplan'ın müridi 15 militanının , 1998 yılındaki Cumhuriyet Bayramı töreni sırasında Anıtkabir'de ve Fatih Camii'nde kanlı eylem planladığı ortaya çıkmıştı . Almanya'da 60 alt örgütü ve 1500 üyesi olan ICCB Başkanı olan Kaplan'ın terör eylemlerine üstü kapalı çağrı yaptığı Alman gazetelerinde yer almıştı . Kaplan , 1996'de rakibi Halil İbrahim Sofu'nun öldürülmesi için fetva verdiği iddiasıyla 1999'da Köln'de tutuklanmış ve dört yıl hapse çarptırılmıştı . Kaplan , 1996 yılında Almanya'dan istenmiş ancak Almanya , " siyasi suçlu " olduğu gerekçesiyle iadeyi reddetmişti . Olası Irak operasyonu öncesi bazı üslere hayalet uçaklar 116 ve 1'lerin konuşlandırılması konusunda incelemeler yapmak üzere Türkiye'ye gelen ABD heyeti " saha çalışması"na başladı . Önceki akşam İncirlik üssüne gelen 150 ABD'liden 50'u , aynı akşam Diyarbakır ve bölgedeki diğer üsleri incelemek üzere . Taktik Hava Üs Komutanlığı'na hareket etti . Limanları inceleyecek uzmanlar da , dün İncirlik'ten özel bir otobüsle Mersin limanına geçti . Mersin Orduevi'ndeki toplantının ardından liman sahası içindeki Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanlığı'na gelen heyet , Toprak Mahsulleri Ofisi ( TMO ) silolarını gezdi . MUŞ ÜSSÜ YEDEK OLABİLİR ABD'liler , geçen ay sivil gemi trafiğine kapatılarak derinlik çalışmalarına başlanan rıhtımla ilgili Türk yetkililerden bilgi aldı . Heyeti izleyen bazı gazetecilerin film ve görüntü kasetlerine de el konuldu . İskenderun limanı yetkilileri de , sabah saatlerinden itibaren , heyetin çalışmaları için hazırlandı ve geniş güvenlik önlemleri alındı . Doğuya giden ABD heyeti de Muş askeri havaalanını inceledi . İncirlik'ten ABD'ye ait askeri uçakla Muş'a geçen 14 ABD'li , Muş ovasının ortasında bulunan NATO'ya ait askeri havaalanında durum tespiti yaptı . 5. DİYARBAKIR'A DA GİTTİLER Ağır bombardıman uçaklarının bakımı ve acil müdahale için bir ünitenin Muş'a kurulabileceğini anlatan bir yetkili , " ABD heyeti , NATO'ya ait olduğu için havaalanını avucunun içi gibi biliyor . Görüş açısının sürekli açık olması avantaj . Her türlü uçak iniş ve kalkışına elverişli iki pisti var " dedi . ABD heyetinden bir bölüm de , önceki akşam uçakla , bir hafta önce THY'nin " Konya " uçağının düştüğü Diyarbakır havaalanının askeri bölümüne geldi . Heyet , askeri yetkililerle görüşerek çalışmalarına başlarken , Batman'daki ABD'liler , havaalanındaki üç kilometrelik pistin yanı sıra , dört hangar , morg ve sığınakları gezdi . Heyet ayrıca , kent merkezindeki otellerin güvenli olup olmadığına ilişkin bilgi aldı . ABD'nin Irak operasyonu için hazırlıkları sürerken , Kuzey Irak'taki Kürtler de askeri eğitimi artırdı . IKDP lideri Mesut Barzani'nin denetimindeki Zaho kentinde bulunan askeri akademide , atış eğitimleri hız kazandı . Türkiye sınırına 15 km mesafedeki akademiyi sık sık ekrana getiren Kürdistan TV , burada yetişenlerin federal ve parlamenter Kürt bölgesinin teminatı olduğunu vurguluyor . EĞİTİM AY SÜRÜYOR Zaho'nun yanı sıra Erbil ve Zavita'da da üç ayrı askeri akademi bulunuyor . Bu akademilerde eğitimlerini tamamlayan gençlerin , geleceğin " Kürt Silahlı Kuvvetleri"nde yer alacakları ifade ediliyor . Ellerindeki otomatik tüfek ve roketatarlarla sık sık atış eğitimi yapan , İngilizce ve bilgisayar dersleri de alan Kürt subaylar , beş aylık programın ardından akademiden mezun oluyor . Kuzey Irak'ta IKDP lideri Mesut Barzani'nin denetimindeki Bahdinan bölgesinin askeri komutanı Babekir Bedirhan , bölgedeki Türk askeri sayısının abartıldığını söyledi . Bedirhan , " Amadiye ilçesiyle , Bamerni Havaalanı , Sersing ve Sirye bölgelerinde konuşlanan Türk askerlerinin sayısı 500 kadardı . Bu sayı son dönemde biraz arttı . Türkiye ile anlaşmamız sınır güvenliği içindir . Bu bölgelerde 1500 Peşmerge ile Türk askeri yan yanadır . Türkler dostumuz " dedi . AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan , Irak lideri Saddam Hüseyin'den kendisine Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen aracılığıyla mesaj gelmediğini belirterek , " Bana sadece selamı ve duruma gösterdiğimiz hassasiyetten ötürü şükran geldi " dedi . Erdoğan , Pekin'e gelişinde uçakta soruları yanıtladı . " Irak'a ne zaman girilecek ? " sorusu üzerine " Biz Çin'e gidiyoruz , şu an " karşılığını verdi . YENİ GELİŞMELER VAR Birleşmiş Milletler silah denetçilerinin raporunun görülmesi gerektiğini kaydeden Erdoğan , raporla ilgili yeni bir gelişme olduğunu , bir yıl ek süre istendiğini belirterek durumun değişebileceğini kaydetti . Erdoğan , Çin Başbakanı Zhu Rongji ile görüşmesinde de " Irak sorununun BM çerçevesinde çözülmesinden yanayız . Tüm gücümüzle savaştan kaçınmak istiyoruz . Irak , kitle imha silahlarıyla ilgili raporu iletti . Bunlar dikkate alınmalı . Irak'ın şartsız biçimde BM ile işbirliği yapmasını istiyoruz " dedi . Irak sorununun barış yoluyla çözülmesi için sonuna kadar çaba göstereceklerini belirten Başbakan Gül , " Savaşı arzu eden bir görüntü vermek Türkiye'ye hiç yakışmaz . En büyük sorumluluğumuz savaşı önlemektir . George . Bush da barışı tercih ettiklerini söylüyor " dedi . Hükümetin Irak konusunda kararsız göründüğüne ilişkin eleştirilerin haksız olduğunu savunan Gül , " Milli birlik ve bütünlüğümüzü en çok koruyacağımız dönemde , kendi hükümetini küçük düşürmek olmaz . Hükümet ne yaptığını bilir " diye konuştu . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , dış politikada tutarsızlık ve belirsizliğin hakim olduğunu savunarak , " Türkiye , Irak'taki maceranın tarafı olmamalı " dedi . Baykal , hükümetin bir yandan Bush'a , bir yandan da Saddam Hüseyin'e dostluk mesajları vermeye çalıştığını ifade ederek , " Tavşana kaç , tazıya tut anlayışıyla ile dış politika izlenemez . Bu umut verme ve flörtlerin sonunda sakın ha bizi bu savaşın içine sokmasınlar . Savaşın karlı tarafı olan İngiltere bile tereddüt içine girdi " diye konuştu . ABD , Körfez'e askeri yığınağını , şubat ortasından itibaren Irak'a karşı topyekun bir saldırı başlatabilecek duruma gelme hedefiyle sürdürürken , BM silah denetimlerinin takvimi , Bush yönetiminin savaş planlarını bozarak , olası harekatın 1005 sonbaharına ertelenmesi yönündeki görüşleri güçlendirmeye aday . SONBAHARA KALABİLİR BM denetçilerinin şefi Hans Blix , Irak'taki silah denetimi operasyonunu genişleteceklerini ve en azından Mart'a dek çalışmalarını sürdürmek istediklerini açıkladı . Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Muhammed El Baradey ise , " bir yıl daha Irak'ta kalmaları gerekebileceğini " vurguladı . Blix ve Baradey'in bu açıklamaları , Washington'ın askeri harekat konusundaki nihai kararını almak için göz diktiği 16 Ocak tarihinde , Bush yönetimindeki savaş yanlısı şahinlerin arzuladıkları türden bir uluslararası zeminin oluşmayacağını gösteriyor . tarihte BM Güvenlik Konseyi'ne yazılı rapor sunacak olan Blix ve Baradey'in " Silah denetimlerinin sürmesinde yarar var . Çünkü Irak'ı silahlanmaktan caydırıyor " demeleri bekleniyor . Bu da , ABD'nin müttefikleri dahil , birçok ülkenin " Ek süre tanıyalım " demesine yol açabilecek . Bu durumda , Bush , mecburen Irak'a yeni bir ültimatom verip harekatı sonbahara kaydıracak . Kaçakçılık Daire Başkanlığı ve İstanbul Narkotik polisinin ortaklaşa düzenlediği " Molya " adlı operasyonda 41 kilo eroin ele geçirildi . Bir polis ile altı Bulgar vatandaşının da aralarında bulunduğu 10 kişi gözaltına alındı . Yurtdışına uyuşturucu çıkarılacağı istihbaratını alan polis , bir ayağı Bulgaristan'da olan zanlıları üç ay önce izlemeye aldı . İddiaya göre , Bulgaristan'da tekstil işiyle uğraşan işadamı İvan İvanov Yankinov , Mustafa Demet aracılığıyla Sefer Anuk'dan eroin istedi . İran'dan alınan 41 kilo 150 gram eroin , sınırdan Yüksekova'ya getirildi . Bulgaristan'da yapılan telefon görüşmesinden sonra , Fahri Murad Murad , Dimitan Hristov Kaneliev , İsmet Hadzubraham , Talgat Salı Hasan , Özcan Işık'la Silivri'ye gelen Yankinov , uyuşturucuyu beklemeye başladı . SİLAHLA KARŞI KOYDU Buluşma noktasında pusu kuran polis , eroini sevk eden kaçakçılara operasyon düzenlerken , emekli polis Faruk Oğuz'un ruhsatlı silahıyla meslektaşlarına karşı koymaya çalıştığı , ancak etkisiz hale getirildiği belirtildi . Eşi Aysel Anuk'la birlikte yakalananlar arasında bulunan Sefer Anuk , CHP Hakkari Milletvekili Esat Canan'ın yeğeni olduğunu iddia etti . Bahçelievler'de eski bir su kuyusuna düşen ilköğretim okulu öğrencisi , itfaiye tarafından kurtarıldı . Kocasinan Soğanlı Cumhuriyet Mahallesi Kıbrıs Caddesi'nde bulunan Hazım Ersu İlköğretim Okulu'nda öğrenim gören H. ( ) , öğle tatilinde arkadaşlarıyla sokakta oyun oynarken , boş bir binanın bahçesine kaçan topu almak istedi . SADECE BİRKAÇ SIYRIK Bahçedeki örtülü kuyuyu fark edemeyen H. , üzerine bastığı ince plastik levhadan oluşan kapağın kırılması sonucu 15 metre derinliğindeki kuyuya düştü . Olay yerine gelen itfaiye ekiplerinin çabası sonucu kısa sürede kuyudan çıkartılan ve kazayı hafif sıyrıklarla atlatan H. , sağlık kontrolü için hastaneye götürüldü . Kablo hırsızlığından gözaltına alındıkları Ankara Yenimahalle İlçe Emniyet Müdürlüğü'nde işkence gördüklerini öne süren üç gencin iddiasına " Alerjileri vardı . Kaloriferde kaşındılar " diye yanıt veren polisin suçlanmadan önce " iftiraya uğradıklarına " ilişkin tutunak tutarak savcılığa gönderdikleri ortaya çıktı . Savcılığın , gençlerin işkence iddiasıyla ilgili soruşturmayı tamamlamadan önce üç genç hakkında iftira davası açtığı belirlendi . Suçlamayı reddettiler Ankara'da hurdacılık yapan E. Gençler , başlangıçta ilk hırsızlık suçlamasını reddederken gözaltı süresi dolduğunda bölgede değişiklik tarihlerde işlenen 11 ayrı hırsızlık olayını da üstlendi . Polis , üç genci adliyeye sevk etmeden önce avukatları müvekkillerinin Adli Tıp'a sevkini istedi . Polisin hazırladığı tutunakta , kontrol edilen gençlerin vücudunda çeşitli izler tespit edildi . Tutanakta , üç gencin bu izleri alerji oldukları için radyatör ve masaya sürtünerek kendilerinin yaptığını yazıldı . Tutanağa , toplam 10 polis ve sırada Yenimahahalle İlçe Emniyet Müdürlüğü'nde gözaltında tutulan iki kişiyle üç genç de imza attı . Adli Tıp'a sevk edilen gençlerden E. Muayeneden sonra gençleri adliyeye sevk eden polis , hırsızlık dışında hazırladığı ikinci dosyada , üç genç daha işkence suçlamasında bulunmadan işkence iddiasıyla polise iftira atıldığını öne sürdü . Savcılık da beklemedi Elmadağ Tutukevi'ne konulan gençler , işkence gördüklerine ilişkin suç duyurusunda bulundu . Ancak Elmadağ Savcılığı , soruşturmayla ilgili takipsizlik kararı verdi . Bunun üzerine Ankara Başsavcılığı'na yeni bur suç duyurusunda bulunuldu . Her üç başvuruyla ilgili takipsizlik kararı veren Başsavcılık , son soruşturmayı Mayıs 1001'de sonuçlandırmasına rağmen gençler hakkında 11 Mart 1001'de polise iftira ettikleri gerekçesiyle dava açtı . Endüstri Holding'in eski yöneticilerinin yargılandığı davada , sanıklardan Ahmet Tekin'in duruşmalara müdahil olarak katılma talebi reddedilirken , Mahmut Çolak'ın yurt dışına çıkış yasağı kaldırıldı . Eski yönetim kurulu başkanı Mustafa Ertekin'in beş avukatı da davadan çekildi . Konya . Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya , holdingin eski yöneticisi Mahmut Uçar , avukatı ve Çolak'ın avukatı katıldı . Sanıklar Mustafa ve Mehmet Ertekin'in avukatları Bayram Belen ve Engin Cinmen ile . Ali Karakaya ve Mustafa Ertekin'in avukatları Ayşe ve İbrahim Altan'ın vekillikten istifa ettiklerine ilişkin dilekçeleri mahkemeye sunuldu . Talebi reddedildi Sanık Tekin'in , " Bugüne kadar görülen davalardan zarar gördüğü gerekçesiyle duruşmalara müdahil olarak katılma " talebi reddedildi . Çolak'ın avukatı da , müvekkilinin Hollanda'daki ailesiyle görüşemediğini belirtti . Mahkeme Başkanı Feridun Bahşi de Çolak'ın yurtdışı yasağının kaldırılmasına karar vererek , duruşmayı erteledi . SSK'ya fahiş fiyatla malzeme satan firmalarla , bu malzemelerin alımını sağlayan doktorlara yönelik düzenlenen Neşter operasyonu büyürken , vurgun yapmak için Mersin Serbest Bölgesi'nde şirket kurulduğu saptandı . Operasyonun bundan sonraki aşamasında SSK bürokratlarıyla bazı başhekimlerin gözaltına alınacağı öğrenilirken ; doktorlar , firmalara , bürokratlar ve başhekimlerin birlikte " organize suç örgütü " oluşturdukları ifade ediliyor . Operasyonun ilk ayağında gözaltına alınan beş firma yetkilisi , SSK'ya bağlı altı doktor ve altı teknisyenin sorgularının halen devam ediyor . Eskişehir SSK'da görevli Doç . Dr . Barbaros Dokumacı'nın Türkiye'deki ilk kalp pili bankasını kuran kişi olduğu , Anadolu Kalp Vakfı başkanlığını yürüttüğü ve hastaneye alınan kardiyoloji malzemelerine ödenen fahiş fiyatlar nedeniyle gözaltına alındığı öğrenildi . Girdi çıktı yaptılar SSK'ya medikal malzeme satan ve soruşturma kapsamına alınan firmaların , serbest bölgedeki şirket üzerinde " girdi çıktı " yaptıkları anlaşıldı . Firmalardan bazılarının , Uzakdoğu ve yurt içinde yaptırılan tıbbi malzemeleri sahte belgeler düzenleyerek Avrupa ve ABD'den ithal edilmiş gibi gösterdiği , bu ucuz üretim malzemeleri yüksek fiyatla SSK'ya sattığı belirlendi . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Çin gezisi renkli görüntülere sahne oldu . Çin Başbakanı Zhu Rongji , Türkiye ziyaretinde gerçekleştirdiği Boğaz gezisi turunda yazdığı şiiri okurken , fındık tanıtımına katılan Erdoğan'ın " Fındık enerji verir " sözleri gülüşmelere neden oldu . Erdoğan , Türkiye'nin Çin'den daha fazla turist beklediğini ifade ederken , Rongji de geçen yılki İstanbul gezisini anlattı . Rongji , " Boğaz turunda Türkiye'nin çok güzel olduğunu farkettim , duygulu anlar yaşadım ve iki cümleden oluşan şu şiiri yazdım : Boğaziçi Asya ve Avrupa'yı ayırıyor / Doğu ve batı kültürünü kaynaştırıyor " dedi . Erdoğan da Rongji'ye , " Türkiye'ye her gelen şair olur " karşılığını verdi . Fındık enerji verir ! Erdoğan , Rongji ile görüşmeden önce de , TOBB ve DEİK'in düzenlediği fındık tanıtım toplantısına katıldı . Fındığın Türkiye için önemli bir gıda olduğuna işaret eden Erdoğan'ın , " Fındık enerji verir " sözleri , salonda uzun süre alkışlandı . Erdoğan daha sonra , fındığa Çince'de " vitamin değeri yüksek yemiş " anlamına gelen Wei Zhen Guo ismini bulan Çinli kıza , Türkiye'ye gidiş dönüş ve konaklama bedelini kapsayan ödülünü verdi . Olimpiyatlara yatırım 1008 Pekin Olimpiyatları için Türk işadamlarının Çin'de yatırım yapması gerektiğini de dile getiren Rongji , " Başta demiryolu ve müteahhitlik olmak üzere ekonomik açıdan geniş işbirliği istiyoruz dedi . Görüşmeden sonra yapılan açıklamada da , Erdoğan'ın 1998'de dönemin İstanbul valisinin izin vermemesi nedeniyle Çin'e yapacağı ziyaretin iptal edilmesi gündeme geldi . Erdoğan'ın yüzde 66 hesabı ! Erdoğan Çin Başbakanı Rongji'ye , Doğu Türkistan özerk bölgesindeki faaliyetlere destek olmayacaklarını anlatırken , Milli Görüş çizgisinin tam aksi mesajlar verdi . Erdoğan , " Tek Çin anlayışını destekliyoruz , toprak bütünlüğüne saygımız var . Terörün her türlüsüne karşıyız " diye konuştu . Erdoğan'a teşekkür eden Rongji de , " Ziyaretiniz ilişkimizi ileri götürecektir . Türkiye ile aramızda siyasi sorun bulunmuyor " dedi . Rongji'nin " Önceden gelememiştiniz , şimdi memnun oldum " demesi üzerine Erdoğan , " dönem elde olmayan nedenlerden dolayı gezimiz ertelenmişti . Bugün çok farklı şekilde ziyaret gerçekleştirildi " yanıtını verdi . " Yüzde 66 temsil oyu alan bir partinin genel başkanı olarak geldim " diyen Erdoğan'ın , aldığı oy yerine TBMM'deki sandalye sayısını hesaba katması da dikkati çekti Suriye , Hatay'ı kendi sınırları içinde gösteren haritaları değiştirdi . Terörist Abdullah Öcalan'ın sınır dışı edilmesinin ardından başlayan Türkiye Suriye ilişkilerindeki yakınlaşma tarihi bir dönemeç daha alıyor . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Ankara'ya Dışişleri Bakanı Faruk El Şara ile " ilişkileri geliştirmeye kararlıyım " mesajı gönderen Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'a , " Sıkıntılar geride kaldı , yeni sayfa açıldı . Sizi Ankara'ya bekliyorum " yanıtı verdi . Esad , yıl sonunda yapacağı Ankara ziyaretiyle ülkesinin kurulduğu 1946'dan bu yana Türkiye'ye gelen ilk devlet başkanı olacak . İlişkileri en üst düzeye çıkarma kararı Aralık'ta Esad'ın Sezer'i aramasıyla başladı . Ramazan Bayramı'nı kutlamak için arayan Esad , Dışişleri Bakanı aracılığıyla Sezer'e önemli mesaj göndermek istediğini belirtti . Ankara'ya önceki gün gelen Faruk El Şara , Esad'ın mesajını Sezer'e iletti . Esad yönetimi , PKK'ya desteği kesmesinin ardından , Hatay üzerindeki hak iddialarından vazgeçeceklerinin sinyallerini verdi . Haritalarında Hatay'ı Suriye sınırlarında gösteren Suriye'nin , okul kitaplarındaki haritaları değiştirmeye başladığı kaydedildi . Dışişleri Bakanı Şara , KADEK'in de Şam tarafından " terörist örgüt " kabul edileceğini ve destek verilmeyeceğini garanti etti . DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , Kürtlerin devletinin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu söyledi . Ağar , önceki akşam Kanal D'de yayınlanan Teke Tek Programı'nda Fatih Altaylı'nın sorularını yanıtladı . Ağar , Kuzey Irak'ta yaşayanların Türkiye'nin himayesi altında olduğunu belirterek , " Buralara ekmek , makarna , Türkiye'den gidiyor " dedi . Ağar , " İlk kez söylüyorum , Kürtlerin bir devleti var dünyada . Bu Türkiye Cumhuriyeti'dir " diyerek , Türkiye'de beraberlik içinde bir yaşam sürdürüldüğünü kaydetti . DYP lideri , Başbakan Abdullah Gül'ün ABD'nin Irak'a savaş hazırlığına yönelik TBMM'de gizli oturum yapılması planıyla ilgili olarak da , " 550 kişinin olduğu yerde gizlilik olmaz " diye konuştu . Ağar , malvarlığı ile ilgili soruya , " Elazığ'da malımız var . Bir Müslümana yeter . Namerde muhtaç olmayacak kadar varlığımız var . Biz siyasete şan şöhret , tarihe geçmek için girdik , servet için girmedik " karşılığını verdi . Baba'nın siyasi dergahı . Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in Kuleli Sokak'taki çalışma ofisi son aylarda hemen her siyasi parti liderinin yaptığı ziyaret nedeniyle adeta " siyasi dergah"a dönüştü . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın seçim sonrası ilk ziyaret ettiği isim olan Demirel'in dünkü ziyaretçileri arasında biri sağdan , biri soldan iki lider vardı . DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar ile SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın , Demirel'i dün ayrı ayrı ziyaret etti . Siyasi partiler , seçim kampanyalarında boşalan kasalarını devlet yardımıyla doldurdu . AKP , CHP , DYP , MHP ve Genç Parti , toplam 51. Kasım seçimlerinde aldıkları oy oranları ile yüzde barajını aşan ve devlet yardımı almaya hak kazanan beş siyasi parti , bekledikleri nakit yardımına kavuştu . Maliye Bakanı Kemal Unakıtan tarafından onaylanan yardımlar , geçtiğimiz hafta sonu ödeme yapılması için Hazine'ye gönderildi . Siyasi partilere aktarılması gereken 51. AKP , 11. DYP'ye 6. Aktif siyasete nokta koyan ANAP eski Genel Başkanı Mesut Yılmaz , ayrılma kararına gerekçe olarak " şevkini yitirmesini " gösterdi . ANAP'ın başında kalmasının yarar getireceğine inanmadığını belirten Yılmaz , yakın çalışma arkadaşlarıyla ilgili eleştiriler konusunda " Ben gidersem çember de olmaz " dedi . Seçimlerinde partisinin aldığı başarısız sonuç üzerine aktif siyaseti bırakma kararı alan Yılmaz'ın , veda niteliğinde şu görüşleri dile getirdiği kaydedildi : " Seçim neticesi yenilgi değil , hezimettir . ANAP bu sonucu hak etmemiştir . Bu sonuçta en ezici etken ekonomik krizdir . Diğer faktörler teferruattır . Bizim gibi bir ekonomik program uygulayan partiler hiçbir ülkede seçim kazanamadı . Yine aynı şartlarda hükümete girsem , aynı şeyleri yapardım . Parti kaybetti ancak ülke kazandı . Bu riski göğüslemek gerekliydi . Birçok büyük işe imza attık . " " Türkiye'de savunma ve dış ilişkiler konusunda Meclis'in ve milletvekillerinin fazla bilgisi yoktur . Sistem böyle kurulmuştur . Bu sistem tartışmaya açılmalıdır . Milli güvenlik , savunma ve dış ilişkiler bir tabu gibi gösterilir . Bu işi çözemedim , anlayamadım . Bu konuyu çözememek bende uhde kaldı . " " AKP'nin alternatifi sol olamaz . CHP , lehindeki tüm faktörlere rağmen yüzde 19 oy alabildi . AKP'nin alternatifi MHP de olamaz . Çünkü aksiyonel partidir . MHP çekirdek kitlesine indi . Alternatif merkez sağın içinden çıkacaktır . Genç Parti ise midenin isyanından payını aldı . " ANAP'ın dördüncü lideri Ali Talip Özdemir dün resmen işbaşı yaptı . ANAP Genel Merkezi'ne giden ve kendisi için kurban kesilmesine müsaade etmeyen Özdemir , ANAP'sız bir Türk siyasetinin düşünülemeyeceğini söyledi . Özdemir şöyle konuştu : " Böyle bir süreçte ANAP'ın vizyonuyla , siyasi deneyimleriyle yapıcı ve yol gösterici muhalefetiyle sürece katkıda bulunması gerekir . ANAP , ortak aklın ve kollektif vizyonun partisi olacaktır . ANAP yeniden işbaşı yapmıştır . Biz merkeziz , merkezde birliğe açığız . " Mesut Yılmaz'ın yanı sıra DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'ın da kendisini tebrik ettiğini bildiren Özdemir , Tınaz Titiz ve Hasan Celal Güzel gibi birçok isimle de temasta bulunduklarını aktardı . AKP grubunun basına kapalı bölümünde söz alan milletvekilleri , hükümeti eleştirdiler . AKP'liler , hükümeti " Kamu İhale Yasası'nda değişiklik yapmak isterken bir şeyleri peşkeş çekme görüntüsü oluşturarak spekülasyona fırsat vermekle " suçladılar . Denizli Milletvekili Ümmet Kandoğan , sanayici ve ihracatçıların sorunlarını anlatırken hükümetin reform niteliğinde çalışmalarını bile iyi anlatamadığını savundu . Kandoğan , " Bunun en iyi örneği Kamu İhale Yasası oldu . Bu bir reformdu . Ama kamuoyunda sanki biz birilerine bir şeyleri peşkeş çekmek için yasayı değiştirmek istiyormuşuz gibi bir görüntü oluştu . Bu çok yanlış " dedi . Usulsüzlük üzerine yapılanma Ankara Milletvekili Nur Doğan Topaloğlu da , kamudaki personel atamalarına dikkat çekti . Topaloğlu , " Bizden önceki dönemde çok usulsüzlükler yapıldı . Öncelikle bunları araştırmalı , daha sonra yeni atamalar yapılmalıdır . Aksi halde bir sürü usulsüz atamanın üzerine yeni ve sağlıklı bir yapıyı oturtamayız " diye konuştu . Anayasa Mahkemesi , milletvekilliğinin iptaline ilişkin kararın TBMM Genel Kurulu'nda okutulması işleminin iptalini isteyen Jet Pa'nın patronu Fadıl Akgündüz'ün istemini reddetti . Yüksek Mahkeme , dün , Akgündüz'ün başvurusunu " görevsizlik " kararı vererek geri çevirdi . Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu da Akgündüz'ün Siirt'te yenilenecek seçimde aday olmasının mümkün olmadığını bildirdi . Kanadoğlu , örtülü biçimde AKP lideri Tayyip Erdoğan'ın da Siirt'ten aday olamayacağı yönündeki tezini ileri sürdürdü . Bu arada halen cezaevinde bulunan Akgündüz , avukatı Önder Gümüş'e verdiği vekaletle Siirt'ten bağımsız adaylık için başvuruda bulundu . Son kararı YSK verecek . SP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Sünnetçioğlu , Siirt seçimlerinin iptaline ilişkin Yüksek Seçim Kurulu'nun çelişkili kararları olduğunu öne sürerek , " Katılmak , YSK kararını kabul etmek manası taşıyacağından Siirt seçimlerine katılmıyoruz " dedi . DYP ve MHP yönetimi de Siirt seçimlerine katılmayacağını daha önce açıklamıştı . Böylece 18 siyasi partiden sadece 6'sı ( AKP , CHP , DEHAP , TKP , İP ve GP ) seçimlere katılacak . Sünnetçioğlu , YSK'nın SP'ye Aralık'ta gönderdiği kararda , Siirt seçim çevresinde milletvekili seçiminin yeniden yapılmasına karar verildiğini , 11 Aralık'taki yazısında ise " Kasım 1001 seçiminin devamı ve tekrarı mahiyetinde yenileme seçimi " ifadelerinin bulunduğunu belirterek YSK'nın çelişkili kararına işaret etti . ABD Büyükelçisi Robert Pearson , Türk işadamlarına Irak konusunda kararlı oldukları mesajını iletti . Pearson , ABD Büyükelçiliği'nin Arnavutköy'deki konutunda verdiği öğle yemeğinde işadamlarının nabzını tutmaya çalıştı . Toplantıya , TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan , Eczacıbaşı Holding Başkanı Bülent Eczacıbaşı , Koç Holding Bilgi Grubu Başkanı Ali Koç , TABA Başkanı Zeynel Abidin Erdem , TÜSİAD eski Başkanı Erkut Yücaoğlu ve Sedat Aloğlu katıldı . Zorlu Holding Başkanı Ahmet Nazif Zorlu da toplantıya tercümanıyla birlikte geldi . İşadamlarına toplantı daveti geçen hafta cuma günü iletildi . Toplantı sonunda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Tuncay Özilhan , " ABD yönetiminin kararlı olduğu ve orada ( Irak ) bir rejim değişikliği olacağı mesajını edindim " dedi . Özilhan , Türkiye'nin karar vermekte geç kalıp kalmadığıyla ilgili soru üzerine , " Bu konuya değinmedi ( Pearson ) " dedi ve Türkiye'nin Irak savaşında uğrayacağı zarara ilişkin soru üzerine de Pearson'ın Türk tarafının belirttiği gibi 100 milyar dolarlar civarında rakamların söz konusu olmadığını söylediğini aktardı . Özilhan , " Pearson , Türkiye'nin zararının çok daha küçük rakamlar olduğunu ve ABD'nin bu konuda gerekli desteği yapabileceğini söyledi " dedi . Dün dündür , bugün . . . Görüşmede nitelikli sanayi bölgelerinin de gündeme geldiğini ve burada ABD'nin tekstili kapsama almanın mümkün olmadığını aktardığını kaydeden Özilhan , " Pearson , Amerika'da tekstilde işsiz kalındığını , onun için de senatörleri bu konuda ikna etmenin mümkün olmadığını söyledi " dedi . Özilhan , gazetecilerin , Başbakan Abdullah Gül'ün tepki gösterdiği önceki gün yaptığı konuşmaya ilişkin sorusu üzerine , " Dünkü konuşmalara girmiyorum . Dün dündür , bugün . . . " dedi . Pearson : Destek paketi hazırladık Geçen hafta 50 ABD tekstil firmasına mektup göndererek Türk firmaları ile işbirliği ve ortaklıkları artırmalarını istediğini belirten Pearson , bunun yanı sıra telekom ve gıda sektörlerinde de işbirliklerine gidilebileceğini söyledi . Kabil'de Türk ve ABD firmalarının ABD Büyükelçiliği binasının inşaasında birlikte çalıştığını hatırlatan Pearson , " Bu tür işbirliklerinin artmasını istiyoruz " diye konuştu . Türk işadamlarından tavsiyeler aldığını kaydeden Pearson , " Biz Türk ekonomisinde iyiye giden trendi ortak işbirliği ile nasıl bir avantaja dönüştürebiliriz , bunları konuştuk " dedi . İstanbul , Londra ve New York'taki yatırımcıların Türk ekonomisi hakkındaki analizlerini göz önüne alarak savaşın Türk ekonomisine etkisinin ne olacağına dair geniş bir paket hazırladıklarını anlatan Pearson , bu konuda Türk hükümeti ile görüşmelerin sürdüğünü söyledi . Pearson , Türk hükümeti ile ilişkilerde herhangi bir kriz bulunmadığının da altını çizdi . İşadamları : Kamuoyunu ikna etmek zor Toplantıda Türk işadamlarının ABD Büyükelçisi'ne şu üç konuda vurgu yaptığı belirtildi : Türk ekonomisi 1991 yılındaki kadar sağlam değil ve ciddi bir kriz atlatmış durumda . Dolayısıyla şu anda kırılgan ve hassas bir ekonomimiz var . Türk kamuoyu 1991 yılındaki kadar somut deliller göremiyor , onun için de kamuoyunu savaş konusunda ikna etmek zor gözüküyor . AKP tabanının hassasiyetleri nedeniyle hükümetin bu konuda hızlı kararlar alması çok zor . Özellikle ABD'ye ihracatını artırmak isteyen gıda firmaları , ürünlerinin Musevi dinine uygunluğunu belgeleyen " koşer " sertifikası almaya başladı . ABD'den koşer sertifikası almış firmaların sayısı şimdiden 15'i bulurken Türkiye'nin ABD'ye yaptığı gıda ihracatının bu yolla ikiye katlanması bekleniyor . Çünkü ABD'li tüketiciler , gıda ürünleri satın alırken önce özellikle koşer damgası arıyor . Sözlüklerde Musevi dininin kurallarına göre yenmesine izin verilmiş yiyeceklere verilen genel ad ya da temiz olarak tanımlanan koşer , musevilere göre yiyeceklerin helallik haramlık ölçüsü anlamına gelse de Hıristiyan ve Müslümanlar için de kalite , hijyen ve güven simgesi olarak tescil edilmiş görünüyor . Çünkü ABD'li tüketicinin yüzde 95'i " koşer " kelimesinin ne anlama geldiğini biliyor . Diğer bir gösterge de " koşeröli gıda tüketicilerinin sadece yüzde 45'inin musevi olması . 150 milyar dolarlık pazar Koşer piyasası her geçen gün büyürken ABD'de koşer veren acentelerin sayısı da gün geçtikçe artıyor . Yüzlerce koşer acentasından en ünlü olanları The Union of Orthodox Jewish Congregations ( OU ) , The Organized Kashrus Laboratories ( OK ) ve Star Kosher Certification ( Star ) . Bu kuruluşlar arasında , dünyadaki gıda şirketlerinin kendi kurumlarından sertifika almaları için kıyasıya rekabet yaşanıyor . Çünkü dünyada ağırlığını Kuzey Amerika'nın oluşturduğu koşer piyasası 150 milyar dolarlık bir hacme sahip . Bu rakamın sadece 15 yıl önce 150 milyon dolar olduğu belirtiliyor . Öyle ki çoğu havayolu şirketi de dini yemeklerin yer aldığı mönüler oluştururken , Museviler için hazırlanan yemekler çok özel koşullar altında pişiriliyor ve haham tarafından kutsanarak mühürleniyor . Koşer almış fabrikaların ürünlerine eğer The Union of Orthodox Jewish Congregations'tan alınmış ise " OU " , The Organized Kashrus Laboratories'ten alınmışsa " OK " damgası konuluyor . Bu damgalar Kuzey Amerika'da gıda ürünlerinin satışını kolaylaştırdığı için ihracatı ikiye katlıyor . Hahamlar kutsuyor Acenteler koşer sertifikasını , hahamlar yoluyla veriyor . Acentelerin çalışanları gezici ve yönetici hahamlardan oluşuyor . Hahamlar gıda ve gıda teknolojisi konusunda eğitim görüyor , gıda mühendisi gibi yetiştiriliyor . Üretim tesisleri hahamlar tarafından incelenirken koşere uygun bulunan tesisler yine onlar tarafından kutsanıyor . Firma , denetimden geçtikten sonra 10 bin dolara yakın bir bedel ödeyerek koşer sertifikası almaya hak kazanıyor . Ayrıca denetime gelen hahamların geliş gidiş , konaklama masrafları yine firma tarafından karşılanıyor . Koşer aldıktan sonra hahamlar iki ayda bir habersiz olarak denetim için tesisi ziyarete geliyor . Hammadde de bile koşer şartı Acenteler , koşer verdikleri firmaların birbirleriyle alışverişini de destekliyor . Örneğin , OU almış bir firma çikolata üretiyorsa , margarin , süt , kuru üzüm vs . gibi hammaddelerini yine OU koşerli firmalardan almak durumunda kalıyor . Kendi ülkesinde koşerli bir firma bulamazsa zaman yurtdışından ithal etmek durumunda kalıyor . Türkiye'de de koşer sertifikası düzenleniyor . Firmalar Türkiye'de düzenlenen koşer belgesini genelde İsrail'e ihraç edilecek gıda ürünleri için alıyor . Koşer sertifikaları , Türkiye'deki hahambaşının tayin ettiği bir hahamın gözetiminde yapılan üretimlerden sonra düzenleniyor . Efes de koşer belgesi aldı 50 ülkeye bira satan ve beş ülkede fabrikaları bulunan Efes Pilsen , Musevi gıda kurallarına uygun bira üretti . Daha önce alkolsüz bira üreterek Suudi Arabistan , Birleşik Arap Emirlikleri ve İran gibi şeriat kurallarının çok sıkı uygulandığı ülkelere girmeyi başaran Efes Pilsen , Türkiye Hahambaşlığı'ndan koşer sertifikası alarak Musevilere de uygun bira satmaya başladı . Efes İhracat Direktörü Osman Çağlayan , DHL dergisine verdiği demeçte , İngiltere ve ABD'deki Hahambaşlık'ların da onay aldıklarını koşer sertifikası ile bu ülkelerde de biralarını satma hakkını elde ettiklerini söyledi . Hükümetin hazırladığı vergi affı yasa tasarısı Maliye'ye borcunu olanlara ödeme kolaylığı getirirken , CHP vergisini zamanında ödeyen mükellefler için 1005 yılı ödemelerinde indirim istedi . Geçen hafta TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda CHP tarafından yapılan bu öneri yarın TBMM Genel Kurulu'unda da yinelenecek . Vergi affı yasa tasarısı TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda görüşülürken CHP'li komisyon üyeleri vergi borcu olmayan dürüst mükelleflerin af kanunu nedeniyle mağdur edildiğini ileri sürerek , bu yönde önerge verdiler . Yüzde 10 az vergi alın CHP'nin vergisini zamanında ödeyen dürüst mükellefler için yüzde 10 vergi indirimi istediği önerge metninde şunlar dile getirildi : " Gelirlerini yıllık beyanname ile bildiren Gelir Vergisi mükellefleri ile Kurumlar Vergisi mükelleflerinin 1001 kazançlarına ilişkin olarak 1005'te beyan ettikleri matrahlar üzerinden tarh ve tahakkuk ettirilen Gelir ve Kurumlar vergilerinin yüzde 10'u tecil edilir . " CHP'nin önergesinde , bu düzenlemeden Maliye'ye borcu olmayan ve vergisini zamanında ödeyenlerin yararlanması istendi . Komisyonda görevli 15 CHP milletvekilinin imzasını taşıyan önerge AKP'liler tarafından kabul edilmedi . Dürüstler cezalandırılıyor CHP Grup Başkanvekili Mustafa Özyürek vergi aflarının vergisini ödemeyen kesimleri ödüllendirdiğini , bu durumun dürüst mükelleflerin tepkisine neden olduğunu söyledi . Özyürek , tepkiyi gidermek ve eşitsizliği önlemek için CHP olarak böyle bir önerge verdiklerini belirterek , şöyle dedi : " Ne yazık ki önerge komisyonda kabul edilmedi . Genel Kurul'da önergemizi gündeme getirip , savunmaya devam edeceğiz . Affın yalnız hukuki değil vicdani olması için de böyle bir düzenleme gerekiyor . " Bu düzenlemeden 1. Kaldı ki , bazı mükellefler af dışında bırakıldığı için bu indirimden yararlanamayacağı dikkate alındığında yüzde 10'luk indirimin Hazine'ye maliyeti 100 trilyon civarında kalacaktır . " Geçmişte imzalanan yüksek maliyetli enerji alım sözleşmelerini yeniden gözden geçirmek üzere şirketlerle görüşmelere başlayan Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu ( EPDK ) , yap işlet devret ( YİD ) sözleşmelerinin yap işlete ( Yİ ) dönüştürülmesini gündeme getirdi . Dün , devrede olan ve Hazine garantisi taşıyan YİD ve Yİ santrallerini işleten firmalarla görüşen EPDK , yüksek maliyetli sözleşmeleri revize etmeyi amaçlıyor . Toplantıda EPDK Başkanı Yusuf Günay'ın YİD sözleşmelerinde enerji alım fiyatlarının düşürülmesi karşılığında sözleşmelerin Yİ'e dönüştürülebileceğini önerdiği öğrenildi . Garanti de kaldırılsın Bir yetkili " EPDK , firmalara Hazırlanın martta teklifimizi sunacağız dedi . Tekliflerin içinde fiyatların düşürülmesi ve Hazine garantilerinin kaldırılması da yer alacaktır " dedi . Aynı yetkili , şöyle konuştu : " EPDK , 49 yıllığına lisans veriyor , oysa bu sözleşmelerin kalan süresi 10 15 yıl civarında . Bu nedenle yap işlet devretlerin , yap işlete döndürülmesi bir seçenek olarak görülebilir . Burada siyasi otaritenin de kararlı olması gerekir . " YİD sözleşmelerinde devletin elektrik alım fiyatının , TEDAŞ'ın perakende satış fiyatının üstünde olduğu için devlet yıllardır zarar ediyor . Mevcut durumda işletmede olan 11 YİD santralının 10 tanesi Hazine garantisi taşıyor . Bunlar ; Ova Elektrik , Trakya Elektrik , Doğu Elektrik , Unimar , Birecik Barajı , Ayen Enerji , Fethiye Akarsu , En Da , Suçatı Akarsu , Tohma Medik Akarsu . 50 proje için iptal protokolu imzalandı Enerji Bakanlığı , Hazine Müsteşarlığı ve Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu ( EPDK ) , 1001 sonunda devreye girmesi gereken , ancak yapımı tamamlanamayan 50 yap işlet devret ( YİD ) projesinin geçersiz kılınması için protokol imzaladı . Yetkililer , protokolun Bakanlar Kurulu'na götürüleceğini , sözleşmelerinde tahkim maddesi olanların tahkime gidebileceklerini söyledi . İptal edilen 50 YİD projesinin toplam gücü bin 846 megawatt . Projelerin toplam maliyeti ise milyar dolara yaklaşıyor . Bilindiği gibi elektrik piyasasının liberalizasyonunu hedefleyen Elektrik Piyasası Kanunu gereğince , projelerdeki elektrik alım ve finansmanı içeren Hazine garantisi kaldırılmıştı . Piyasanın günü sakin başladığı dün yurtdışı kaynaklı dedikodularla sarsıntı yaşandı . Kaynağı belli olmayan ve daha sonra yalanlanan,"Iraköta kimyasal silah üretimine yönelik bulgu elde edildiği ve silah denetçilerinin ülkeye terk etmesi için çağrı yapıldığı " haberiyle piyasa çalkalandı . Bileşik bazda yüzde 56. İMKB 100 Endeks'i 186 puan değer kaybıyla , 10,114'den kapandı . Başarılı ihalenin gerçekleştiği , borsada yatay seyrin hakim olduğu ortamda gelen haberle piyasa bir anda çalkalandı . Dün yaşananlar , savaştan etkilenecek piyasalarda fırsat amaçlı dedikodu çarkının yurtdışında da işletildiğini gösterdi . Dolar da dalgalandı Son iki gündür milyon 660 milyon 665 bin aralığına sıkışan dolar dün söylentilerin etkisiyle gelen yabancı ağırlıklı taleple yükseldi . Akşama doğru gelen alım dalgasıyla dolar bir günde yaklaşık 10 bin lira birden arttı . Önceki gün milyon 665 bin seviyesinde kapatan dolar , dün bankalararası piyasada milyon 685 bine kadar yükseldi . Daha sonra haberlerin yalanlanmasıyla gevşeyen dolar bugün valorlü işlemlerde milyon 665 bin seviyesinde kapandı . Euro dolar paritesi ise dün 1,0555 , 1,0596 bandında hareket etti . Parite , kapanışta , ise 1,0580 seviyesinde geriledi . Teknik olarak parite 1. Doların değer kaybında söylentiler ve savaşa ilişkin zamanın giderek daraldığı beklentisi hakim oldu . Babacan'ın da sözlerini kullandılar Dünkü bir spekülasyonda , Bloomberg"e demeç veren Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan'ın sözleri henüz ajansta yayınlanmadan yapılan yorumlar oldu . Aslında bilinen konuların altını çizen Babacan'ın sözleri , " IMF"in her dediğini yapmayız " şeklinde yansıtılınca , piyasada panik işlemler hakim oldu . Söyleşinin içeriği görülünce piyasa rahatladı . Irak'a ilişkin " global söylentileröle borsada ikinci seansta gelen satış dalgasıyla endeks hızla düştü . Daha sonra bu haberlerin yalanlanması , durgun olan , alıcıların da zaten zayıf olduğu borsanın günü düşüşle tamamlamasına engelleyemedi . Endeks günü 186 puan düşerek 10. Vadede faiz yatırıma uygun Hazine itfasının olmadığı haftada yüzde 56 maksimum bileşik faizle net 901,8 trilyon lira borçlandı . İhale faizi vadeye göre oldukça yüksek gerçekleşti . İhale faizinden bonoya yatırılan milyar vade sonunda 110 milyon faiz geliri yazacak . Hazine'nin 154 gün vade ile yeniden ihraç ettiği 18 haziran 1005 vadesinde işlem hacmi düşük olmasına karşın ihalede vade ve faiz avantajı nedeniyle yatırımcı ilgisi de yüksek gerçekleşti . Nisan bonoları 50 bileşik , mayıs bonoları ise yüzde 51,5 55,5 bileşik civarında alıcı bulurken , haziran vadeli bononun 56 bileşik faizi yatırım için cazip bir fırsat . Bu nedenle küçük ve kurumsal yatırımcıdan talep geldi . Dünkü ihalede ihraç edilen kağıt kısa vadeli olduğu için , faiz piyasasının seyrinde etkili olmadı ve ikinci elde prim yapmadı . Kısa vade piyasada , trade amaçlı olarak değil yatırım amaçlı olarak ilgi görüyor . 18 Haziran kağıdına bireysel ağı büyük olan piyasa yapıcısı iki bankanın müşteri talebi nedeniyle yoğun ilgi gösterdiği söyleniyor . Hazine geçen hafta 5,5 katrilyon lira piyasa itfasına karşılık 1,5 katrilyon lira borçlanmıştı . Gelecek hafta ise Hazine"nin 5,4 katrilyon lirası piyasaya olmak üzere toplam 5,6 lira iç borç geri ödemesi bulunuyor . Dünkü ihaleyle Hazine kasasını güçlendirdi . Finansal yatırımların performanslarının ölçülmesinde göz önüne alınması gereken iki temel kriter mevcut : Getiri ve risk . Getiri , şüphesiz tüm yatırımcılar tarafından göz önüne alınır . Yatırımın belirli bir dönem için ne kadar getiri sağladığı yatırımcılar tarafından yakından takip edilir . Ancak , aynı yatırım yolu ile üstlenilen riskler çoğu zaman göz ardı edilir . Bunun bir nedeni riskin getiri kadar kolay ölçülememesi olmakla beraber esas nedenin bilgi eksikliği olduğu söylenebilir . Bu noktada finansal yatırımlar açısından riskin tanımını yapmak gerekir . Riski , en basit anlamıyla , getirinin belirsizliği olarak tanımlayabiliriz . Doğal olarak belirsizliği fazla olan yatırımdan yüksek getiri beklenirken , belirsizliği düşük ya da risksiz yatırımlar için yatırımcılar düşük getiriye razı olur . Riskler ikiye ayrılıyor Yatırım araçları ile üstlenilen riskler iki sınıfa ayrılır : sistematik risk ve sistematik olmayan risk . Sistematik risk , yatırım aracının özel durumuna bağlı olmayan , yatırım ortamının tümü için geçerli olan riski ifade eder . örneğin şu anda Irak riski , tam anlamıyla sistematik bir risktir . Yatırım ortamındaki tüm araçlar bu riskten etkilenmektedir . Sistematik olmayan risk , yatırım aracına özgü riskleri tanımlar . örneğin , hisse senedine yatırım yapılan şirkette işçilerin greve gitme olasılığı , sistematik olmayan , yalnızca bu şirket ile ilgili bir risktir . Bu iki risk arasındaki en önemli ayrım , sistematik olmayan risklerin portföydeki kıymetlerin çeşitlendirilmesi ile bertaraf edilebilmesi , ancak sistematik riskin hiçbir koşul altında portföyden arındırılamamasıdır . Dolayısıyla , portföyünde çok sayıda yatırım aracı bulunduran yatırım fonları , sistematik olmayan riskleri büyük ölçüde portföylerinden arındırırır ve yalnızca sistematik riskleri barındırırlar . Yatırım fonlarının , bireysel yatırımlara üstünlüğü de burada ortaya çıkmaktadır . Bireysel yatırımlarda çoğunlukla tam anlamda portföy çeşitlenmesi sağlanmadığından hem sistematik riskler hem de sistematik olmayan riskler taşınmaktadır . Bu yatırımların gerçek getirisinin bulunmasında hesaba katılması gereken risk oranı her zaman için daha yüksek olacaktır . Yatırımcılar , yalnızca getirilerini değil , getiriyi sağlamak için üstlendikleri riskleri de hesaba kattıklarında uzun vadede yatırım fonlarının gerisinde kaldıklarını görecekler . Dalga boyu önemli Yatırım fonlarının taşıdıkları risk , portföylerinde taşıdıkları kıymetlerin bireysel riskleri ve bu risklerin birbirleri ile etkileşimine göre belirlenir . Yatırım fonu riskini ölçmenin en kolay yolu , fon değerinin günlük değişimlerindeki dalgalanmanın ölçülmesidir . Fiyatı günden güne dalgalanan bir yatırım fonu , günlük fiyat değişimleri daha dar bir bantta hareket eden bir yatırım fonuna göre daha risklidir . Söz konusu fiyat dalgalanmaları en basit olarak standart sapma ile ölçülebilir . Yatırım fonları , ortalama getirisini yüksek , bu getirinin standart sapmasını düşük tuttuğu oranda başarılıdır . Finans dünyasında portföy yatırımının başarısının ölçülmesinde kullanılmak üzere pek çok ölçüt geliştirilmiştir . Sharpe oranı , Treynor oranı ve Jensen ölçütü , bunların en yaygın olarak kullanılanlarıdır . Küçük farklılıklar içermekle birlikte bu oranların hepsinde temel amaç aynıdır : Bir getiri ölçütünden bir risk ölçütünün çıkarılması ya da getiri ölçütünün risk ölçütüne bölünmesi yolu ile sağlanan getirinin üstlenilen risklere göre değerlendirilmesi . IMF . Başkan Yardımcısı Anne Krueger , bugün İstanbul'da TÜSİAD ve Türkiye Bankalar Birliği yetkilileriyle bir araya gelerek , finans başta olmak üzere , IMF ile yürütülen ekonomik programın etkileri konusunda görüş alışverişinde bulunacak . Yarın Ankara'ya geçecek olan Krueger , Başbakan Abdullah Gül , Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , Devlet Bakanı Ali Babacan , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , Hazine Müsteşarı Faik Öztrak , Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti ve BDDK Başkanı Engin Akçakoca ile görüşecek . Ekonomik program uygulaması ve IMF'yle ilişkiler konusunda görüş alışverişinde bulunacak olan Krueger , aynı gün Ankara'dan ayrılacak . Dünya Bankası'nın Avrupa ve Orta Asya bölgesinden sorumlu Başkan Yardımcısı Johannes Linn de yarın Ankara'da olacak . Linn , Dünya Bankası'nın Türkiye ile ilişkileri ve ekonomik program konusunda görüş alışverişinde bulunacak . Temaslarına cuma günü başlayacak olan Linn , Gül , Şener , Babacan , Unakıtan , Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ ile görüşecek . Linn , cumartesi günü Türkiye'den ayrılacak . Geçen hafta açıklanan 1. Hükümet yetkililerinin açıklamalarına göre tasarruf ve kaynak kalemleri netleştikten sonra ikinci kaynak paketi de bu ay içinde açıklanacak . Bu amaçla bakanlıklarda ve kamu kuruluşlarında ek tedbirler geliştirilmesi için çalışma yapılıyor . Kamunun tasarrufları Bu arada Maliye Bakanlığı da bakanlıklara gönderdiği bir yazı ile tasarruf için alınabilecek yeni önlemlerin neler olabileceğini sordu . Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , yazısında hem uygulanmakta olan tasarruf genelgeleri kapsamındaki gelişmeleri sordu , hem de kapsama alınabilecek yeni tasarruf önlemleri için öneri yapmalarını istedi . Unakıtan , bakanlıklara gönderdiği yazıda , harcamalarda tasarrufun önemine dikkat çekerek , " Tasarruf tedbirleri , kamu kuruluşlarının önerileri doğrultusunda başarıyla uygulanabilir " dedi . Çalışanların Tasarrufu Teşvik Hesabı'nın tasfiyesine yönelik bürokratlar ve sendika temsilcileri arasındaki teknik toplantı dün yapıldı . KESK temsilcisi Bedri Tekin , bürokratların kaynak olmadığını ve Irak savaşı nedeniyle belirsizlik bulunduğunu anlattıklarını ifade etti . Hazine Müsteşarlığı'nda yapılan toplantı yaklaşık iki buçuk saat sürdü . Toplantıya , Hazine , Maliye , DPT bürokratlarının yanı sıra Türk İş , Hak İş , DİSK , KESK ve Memur Sen temsilcileri katıldı . Toplantının sonunda açıklama yapan Tekin , nemaların ödemeleri konusunda KESK'in bu yıl , Memur Sen ve Türk İş'in iki yıl , DİSK'in ise üç yıl içinde ödenmesi önerisini getirdiğini kaydetti . Bürokratların sendikaların önerilerini Devlet Bakanı Ali Babacan'a ileteceklerini söylediklerini ifade eden Tekin , " Kaynak yok gerekçesinin yanı sıra Irak savaşı sopası gösteriliyor " diye konuştu . Hazır giyim sektörü , geçen yıl yüzde 11. Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği ( TGSD ) Başkanı Umut Oran , hazır giyim sektörünü Avrupa şampiyonu milli atlet Süreyya Ayhan'a benzeterek , " Ama bir farkla , Süreyya Ayhan daha şanslı . Çünkü koşarken sırtında yük taşımıyor " dedi . Oran , " ABD ile mutlaka eşit şartlarda ticaret sağlanmalı " diye konuştu . Toplantıda , normal karne formatında hazırlanan ve pekiyi'lerle dolu Türk hazır giyim sanayinin 1001 karnesi dağıtıldı . Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in ağabeyi Abdullah Şener , Türkiye'nin en büyük demir çelik kuruluşu Erdemir'in Yönetim Kurulu Başkanvekili oldu . Özelleştirme İdaresi Başkanlığı ( ÖİB ) , Bakan Şener'in talimatıyla dün Ankara'da Erdemir genel kurulunu olağanüstü toplantıya çağırdı . Erdemir'in Çankaya'daki binasında yapılan basına kapalı toplantı , yaklaşık 10 dakika sürdü . Toplantının gündemi , sadece yönetim kurulu seçimi maddesinden oluştu . Kısa süren seçimde , yönetim kurulu üyesinden 8'i değişti . Cami yaptıran üye Bakan Şener , ağabeyinin , Türkiye Gübre Fabrikaları'nın Teftiş Kurulu eski Başkan Yardımcısı olduğunu , Erdemir'e de seçilerek geldiğini söyledi . Erdemir Basın ve İletişim sorumlusu Hüseyin Akgül , seçimde en büyük ortak olan ÖİB'nin belirleyici olduğunu söyledi . Akgül , " Diğer hissedarlardan yalnızca 4'ünün avukatı vardı " dedi . Toplantıda , Yönetim Kurulu'na seçilen Ali Sedat Kara'nın 1985 yılında Erdemir Cami Yaptırma Derneği'ni kurarak , Ereğli'deki fabrikanın içindeki caminin yapımında önemli rol oynadığı belirtildi . Mehmet Bulut , Ahmet Erkan , Ahmet Furkan , Metin Aslan ve Kerim Dervişoğlu da yönetim kurulu üyesi oldu . Denetçi üyeliklere ise İsmail Bayram ve Raif Yetim seçildi . Genç erler , kızgın çöl güneşinin altında , saçı ağarmış başçavuşun çevresini sarmış , direktiflerini pür dikkat dinliyor . Bahsettiğimiz başçavuş , Türkiye'de de gösterime giren Kara Şahin Düştü adlı filme konu olan , Mogadişu'daki askeri trajedinin gerçek kahramanlarından Başçavuş Robert Gallagher . Erler ise , Irak'ta olası bir kent savaşına hazırlanan ABD askerleri . ABD askerleri , Kuveyt'in Irak'a yakın bir noktasında gerçeğinden ayırt edilemeyecek " dekor kasabada " savaşa hazırlanıyor . Amaç , Bağdat sokaklarında Irak askerleriyle girilecek bir çatışmada , 1995'te Mogadişu'daki kanlı baskına benzer bir durumla karşılaşmamak . Mogadişu'da ölen 18 askerden altısının kendi komutasında olduğunu anlatan Gallagher , şimdi " en yetkin öğretmen " sıfatıyla deneyimlerini genç erlere aktarıyor . Askerler , barikatlı dar sokakları nasıl aşacaklarını , bir evin kapısını tekmelemeden önce bubi tuzağı olmadığını nasıl tespit edeceklerini , sivil gibi giyinmiş düşman askerlerini nasıl tespit edebileceklerini öğreniyor . Ekim 1995'te Mogadişu'da ABD birlikleriyle asiler arasında çatışma çıkmış , 18 ABD askeri ölmüş , 80'i yaralanmıştı . Aynı çatışmada 500 de Somalili öldü . Gerçeğinden farksız . . . Bağdat sokaklarında savaşmaya hazırlanan ABD askerleri , dekor kasabada barikat aşmayı , binalara risk almadan girmeyi öğreniyor . SSK'ya fahiş fiyatla tıbbi malzeme satışı yapan firmalarla bu malzemelerin alımını yapan doktorlara yönelik düzenlenen Neşter Operasyonu'nda şu ana kadar gözaltına alınan 59 kişiden sadece Kemer Country'nin sahibi Mehmet Edin , baskı altında ifade verdiğini iddia etti . FİRMA TEMSİLCİLERİ Operasyonun ilk aşamasında malzeme satan firmaların temsilcisi 16 kişi gözaltına alındı . DGM'de sorgulanan 16 kişiden 11'i tutuklanması istemiyle DGM Yedek Hâkimliği'ne sevk edildi . Hâkimlik , İbrahim Erdoğan , Mehmet Edin , Cezmi Mutlu , Fahri Örküp ve İsmail Uğur'un tutuklanmasına karar verdi , diğer kişi ise serbest kaldı . Böylece , operasyonun ilk aşamasını tamamlayan savcılık ikinci aşamada sağlık çalışanlarıyla doktorlara yönelidi . 6'sı doktor toplam 11 kişi geçtiğimiz günlerde gözaltına alındı . Bu kişilerden 4'ü dün DGM Savcılığı'nda ifade verdi . Savcılık , biri doktor dört kişiyi ifadelerini aldıktan sonra serbest bıraktı . Gözaltındaki aralarında ünlü doktorların da bulunduğu kişi ise bugün DGM'ye çıkartılacak . BASKI GÖRDÜM Şu ana kadar gözaltına alınan 59 kişiden sadece Edin , manevi işkence gördüğünü iddia etti . Edin , savcılık ve emniyetin işkence iddialarına karşı özel dikkat gösterdiği soruşturmada DGM Yedek Hâkimliği'nde verdiği ifadede , savcılık ve emniyetteki ifadesini baskı altında alındığını belirterek , manevi işkence gördüğünü söyledi . Ankara'da geçen ayki temaslarından sonra Brüksel'de NATO yetkilileriyle bir araya gelen ABD Savunma Bakanı Yardımcısı Paul Wolfowitz'in gündeme getirdiği talepler , dün NATO tarafından ele alındı . Washington yönetimi , NATO'dan dört alanda yardım isterken , bunlardan birinin , Türkiye'nin olası bir Irak saldırısına karşı korunması olması dikkati çekti . ABD'nin yardım istediği alanlar da şöyle sıralandı : TÜRKİYE KORUNMALI Irak'a olası bir savaş durumunda Türkiye'nin , Irak'ın olası karşı saldırısına karşı korunması . ABD bunun için gerekli görülen tüm riskli bölgelere Patriot yerleştirilmesini talep ediyor . Aralarında AWACS erken uyarı uçaklarının da bulunduğu NATO ortak imkânlarından yararlanılması . Ekipman ve asker taşınması , havada yakıt ikmali ve kara birliklerine hava koruması sağlanması konusunda NATO'nun planlama imkânlarından yararlanılması . Operasyon sonrası Irak'ta istikrarın sağlanması ve barışın korunması amacıyla NATO'nun asker katkısında bulunması . Bu istekleri üs kullanımı ve müttefik ülkelerin hava sahalarının kullanımı taleplerinin izlemesi bekleniyor . NATO'nun Irak savaşına yönelik olarak aktif rol alması şu aşamada pek mümkün görülmüyor . Türkiye'nin , toprakları üzerinden Irak'a , Amerikan kara birliği sevkiyatına izin verip vermeme konusundaki kararsızlığından büyük rahatsızlık duyan Washington , ABD Genelkurmay Başkanı General Richard Myers'ın 19 Ocak'ta başlayacak ziyareti sırasında , en azından " ön onay " alabilmek için bastıracak . Milliyet'e görüş açıklayan bir ABD'li diplomat , " Kuzey Cephesi konusunda , Ankara'dan net yanıt istiyoruz . Ancak Türkler , nihai kararlarını almak için BM'deki gelişmeleri beklemekte ısrarlıysalar bile , bize hiç olmazsa , ön bir onay verebilirler . Ankara , daha sonra gelişmelere göre , olası bir harekâta ilişkin tavrını belirleme ve gerekirse , topraklarını bu harekâtta kullandırmama hakkını saklı tutabilir " dedi . HAZIRLIKLAR TAMAMLANMALI Aynı diplomat , Bush Yönetimi'nin de henüz savaş kararı almadığını vurgulayarak , " Ancak savaş olacakmış gibi hazırlanmak zorundayız ki , bir askeri yaptırım kaçınılmaz olursa , hızla hareket edebilelim . Ayrıca , bölgeye yığınak , niyetimizin ciddiyetini göstererek , Saddam Hüseyin'in kitle imha silahlarından vazgeçmesi ya da sürgüne giderek savaşsız çözümün yolunu açması için de bir şans oluşturuyor " dedi . Amerikan askeri kaynakları ise , " Türkiye , BM'deki durumu bekleyip ona göre tesislerini ve topraklarını ABD'ye açıp açmayacağına karar vermek istiyor . Ancak bir cephe açılması için gerekli hazırlıklar çok zaman alır . Ankara , bize yanıt vermeli ki , planlarımızı ve hazırlıkları ona göre yapalım . Aksi halde , Türkiye yeşil ışık yaksa bile çok geç olabilir " diyorlar . ARA FORMÜL İSTENMİYOR Öte yandan , Ankara'nın 80 bin kişilik bir Amerikan kara yığınağına " hayır " diyerek , bunun yerine , " sayısı yirmi binden az olmak " kaydı ile bazı özel güçlerin Türkiye'de konuşlanmasına izin vermesi olasılığı , ABD'yi tatmin etmiyor . ABD'li bir analist , bu yaklaşımı , " Böyle bir karar , Washington'da ne yönetimi , ne de Kongre'yi tatmin edecektir . Türkiye'nin vereceği bir yarım evet yanıtı , ile kesinkes hayır arasındaki fark , fazla itibar görmeyecektir . Harekâtın uzaması ve ABD'nin kayıp vermesi halinde , bunun sorumlusunu arayanlar , Kuzey Cephesi açılamamasını gerekçe sayabilecek ve parmakla Türkiye'yi gösterebileceklerdir " diye özetledi . Başbakan Abdullah Gül , ABD'nin savaş lobisi için medyaya milyarlarca dolar ayırdığı yönündeki haberlere tepki gösterdi . Gül , söz konusu ifadeleri kullandığına ilişkin haberlerin gerçekle ilgisi olmadığını belirterek , " Bu ifadelerin bilinen üslubumu yansıtmadığı açıktır " dedi . AKP Grubu'nun önceki gün yapılan basına kapalı toplantısında söylediği ileri sürülen sözlere ilişkin bir açıklama yapan Gül , " Bu tür haberlerin ortaya atılarak , basınımızın ve dolayısıyla kamuoyumuzun yanıltılmaya çalışılmasını , Türkiye ABD ilişkilerini zedelemeyi amaçlayan kötü niyetli çabalar olarak görüyorum " diye konuştu . Bu arada Irak harekâtını önlemek için daha önce Ortadoğu turuna çıkan Gül , 15 16 Ocak arasında da Avrupa ülkelerine gidecek . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Birleşmiş Milletler'in ( BM ) Irak'ta kimyasal ve nükleer silah bulamadığını belirterek , " BM silah denetçileri , verecekleri raporun süresini bir yıl uzattı . Biz de BM'nin kararını beklemek istiyoruz " dedi . Pekin'den Şangay'a hareket etmeden önce , birkaç ay sonra Devlet Başkanı olacak Komünist Parti Genel Sekreteri Hu Jintano ile görüşen Erdoğan , Çin'in de Irak konusunda kendileriyle aynı görüşleri paylaştığını söyledi . Türkiye'nin sorunu barışçı yollardan çözmek için gerekli her girişimde bulunacağını kaydeden Erdoğan , " Bu işin olumsuzluklarını Körfez Savaşı'nda yaşadık ve bedelini ödedik . Terörün yeşermesinde savaş etkili olmuştu . Bunun için şimdi adımları çok iyi atmamız lazım " diye konuştu . Mersin limanındaki incelemelerini tamamladıktan sonra Hatay İskenderun'a geçmesi beklenen ABD'li heyet , dün sabah Silifke Taşucu'na geçti . Yapımı 1. Ellerindeki kroki ve haritalar üzerinde inceleme yapan uzmanlar , fotoğraf makinesi ve kamerayla görüntüler aldıktan sonra , 5000 metrekarelik mühimmat ve malzeme deposunu inceledi . EK HANGARLAR YAPILDI Yaklaşık 100 metre dağ yamacında yürüyerek 1461'de yaptırılan liman kalesine çıkıp yine fotoğraf çeken uzmanlar , kendilerine ikram edilen çayları içerken manzara seyretti . Heyetin incelemeleri , Seka limanıyla antrepolarda da sürdü . ABD'li uzmanların Diyarbakır . Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı ile Batman hava üssündeki incelemeleri devam ederken , askeri havaalanlarındaki hareketlilik dikkati çekti . Diyarbakır'da 50 , Irak'a en yakın havaalanı olan Batman'da da 15 kişilik gruplar incelemelerde bulundu . Diyarbakır'a ek hangarlar yapılırken , içinde jeneratörlerle çeşitli askeri malzemenin bulunduğu onlarca yeni konteyner gözden kaçmadı . DEMİRYOLU KULLANILACAK Bir başka grup Mardin sivil havaalanı ve çevresinde dün yeniden incelemelerde bulundu . Bu arada , Suriye sınırı boyunca uzanan demiryolunun , özellikle Gaziantep yönünden gelecek zırhlı araçların taşınmasında kullanılacağı öğrenildi . Zırhlılar ve askeri araçların trenlerle Suriye sınırı boyunca Mardin'in Nusaybin ilçesine kadar getirildiği , buradan karayoluyla Irak sınırındaki birliklere aktarıldığı belirtildi . Başbakanlık izniyle Türkiye'ye gelip incelemelere başlayan ABD'li havacılık uzmanlarından 14'ü de dün Sabiha Gökçen Uluslararası Havaalanı'nda incelemelerde bulundu . Sabah saatlerinde hava alanına ABD'liler , başta akaryakıt dolum tesisleri , yer hizmetleri , uçak bakım ünitesi ve kargo olmak üzere birçok bölümle ilgili bilgi aldı . Kendilerine ayrılan küçük minibüslerle uçuş pistinde dolaşan uzmanlardan bazıları , fotoğraf çekti . Amerikalıları havalimanına getiren 150 tipi uçağın ise uzmanları bıraktıktan hemen sonra İncirlik'e gittiği öğrenildi . Uzmanlar , trafiği az olması , havada ikmale gerek kalmadan Ortadoğu ülkelerine uçuş imkanı sağlaması ve Avrupa üslerine yakın olması açısından Sabiha Gökçen'in cazip olduğuna dikkat çekti . Başbakanlık'ta birkaç gün önce Müsteşar Fikret Üçcan başkanlığında yapılan ve Genelkurmay Harekat Dairesi , Jandarma Genel Komutanlığı , İçişleri Bakanlığı temsilcileriyle Kızılay Genel Başkanı Ertan Gönen'in de katıldığı toplantıda , Kuzey Irak'ta operasyon sırasında yaşanacak göç hareketine karşı alınacak önlemler belirlendi . Toplantıda Ankara Sincan'da konuşlanan Lojistik ve İnsani Destek Tugayı'nın bölgeye kaydırılması kararlaştırıldı . Gelecek hafta Habur sınır kapısına yakın bir bölgeye kaydırılacak tugay , mültecilere yapılacak insani yardıma destek olacak ve bölgede oluşturulacak kampların altyapısını kuracak . Mülteciler için Irak toprakları içinde , sınır hattında ve Türk topraklarında oluşturulacak toplam 18 kampta güvenliği . Ordu sağlayacak . Kampların dış güvenliğini sağlamak için bin askerin görevlendirilmesi benimsenirken , iç güvenlikten jandarma birliklerinin sorumlu olması konusunda karar alındı . PARMAK İZİ ALINACAK Ayrıca kampların çevresine olası bir saldırı için uçaksavarlar yerleştirilecek . Türkiye sınırları dışındaki kamplarda silah bulundurulmayacak , mültecilerin ellerindeki silahlar da alınacak . Türkiye toprakları içinde oluşturulacak kamplarda barındırılacak Iraklılar için de özel önlemler alınacak . Sınırdan silahlı mülteci geçişine kesinlikle izin verilmeyecek . Ayrıca Türkiye'ye gelecek mültecilerin her birinin tek tek parmak izleri alınacak , fotoğrafları çekilerek fişlenecek . Truman'a bağlı ve lazer güdümlü füzelerle donatılmış savaş uçakları , Bağdat'tan önce Konya'yı vurdu . . Filo'nun amiral gemisi Truman'a bağlı 14 Tomcat ve 18 Hornet avcı uçakları , Bağdat'a yönelik operasyon öncesi Akdeniz'den kalkarak , " Konya Range"e ( uçuş alanı ) uçtu ve hedefleri gerçek mühimmatla bombaladı . Halen Kıbrıs açıklarında bulunan gemi , Norfolk'tan hareketinden sonra geçen dört ay boyunca atış yapma imkânı bulamadı . İZNİ ALDI AMA SIĞAMADI Bu arada uçak gemisinin , Aksaz Deniz Üssü'ne yanaşmak için Ankara'dan talepte bulunduğu da öğrenildi . Kiminin bir kolu , kiminin bacağı yoktu . Kimi görme özürlü , kimi yaşlı , kimi de araç kullanamayacak kadar hastaydı ama trafiğe çıkması sakıncalı bu kişilerin ehliyetleri onlar bir kaza yapana kadar geri alınamadı . Emniyet Genel Müdürlüğü istatistikleri , Türkiye'nin bir acı gerçeğini ortaya koydu . Ehliyet aldıktan sonra araç kullanabilme şartlarını yitiren sürücüleri , engelleyecek bir uygulama yok . Bu kişiler ancak bir kazaya karışırsa trafikten ayıklanabiliyor . Verilere göre , son yılda " sağlık şartları değişen " bin 556 kişinin sürücü belgesi iptal edildi . Onların artık araç kullanamayacak durumda oldukları ise kaza yapınca ortaya çıktı . Yetkililer , sara , alzheimer hastaları ile direksiyonda kalp krizi riski olanların bile trafiğe çıkmaktan çekinmediğini dile getiriyor . DENETİMLE OLMUYOR Bu kişileri ancak kaza yaptıklarında tespit edebildiklerini vurgulayan yetkililer , şöyle dedi : " Kimin hasta , kimin özürlü olduğunu denetimle tespit edemiyoruz . Ehliyet iptali için doktor raporu gerekiyor . Polis , ancak kaza yapan vatandaşı doktora sevk etmekle ve olay yeri tutanağı tutmakla sorumlu . " Karayolları Genel Müdürlüğü Trafik Yönetmeliği gereği , sürücü belgesi alınan yaştan 50 yaşa kadar 10 yılda bir , 50 65 arası yılda bir , 65 yaştan sonra her yılda bir , kontrol muayenesi yaptırılması gerekiyor . Bu rutin uygulama dışında Emniyet Genel Müdürlüğü ile Emekli Sandığı arasında dört yıl önce imzalanmış bir protokol bulunuyor . Silah ruhsat ve sürücü belgelerinin takibi için imzalanan protokol gereği , Emekli Sandığı'na bağlı hastaların sağlık durumunda görülen değişiklikler emniyete bildiriliyor . Bildirim doğrultusunda vatandaşın belgesi ya özürlü sürücü belgesine dönüştürülüyor ya da iptal ediliyor . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , Çin gezisinin ikinci gününde Çin Seddi'ni ve Yasak Şehir'i gezerken ilginç görüntüler ve diyaloglar yaşandı . Pekin'in kuzeyindeki dağlık bölgeden geçen Çin Seddi'nde bir kilometre yürüyen Erdoğan , iki askerin nöbet tuttuğu kuleye geldiğinde " Daha da giderdik ama asker önümüzü kesti " diye espri yaptı . Erdoğan , Çinliler'in " Çin Seddi'ne bir kere çıkmayan yiğit sayılmaz " atasözünün anımsatılması üzerine de " Bunu bir Türke söylemek ayıp oluyor . Biz Türkler hariç " dedi . Ziyaret edilen bölgenin yaklaşık 900 metre rakımlı kulesine kadar çıkan Erdoğan , gazetecilerin nefes nefese kaldığını görünce , " Tavsiye ederim , sigarayı bir kenara koyarsanız bu kadar yorulmazsınız " diye konuştu . Çin Seddi'ni gezerken oğlu Necmettin Bilal'i de yanına alan Erdoğan'a Çin'in Ankara Büyükelçisi de refakat etti . Çin Seddi özel defterini de imzalayan Erdoğan'a Çin Seddi'ne çıkma sertifikası da verildi . Kuleye herkes çıkamıyor Erdoğan , " Kuleye herkes çıkamıyormuş . İlk defa bu kadar yukarı bir lider çıkmış " dedi . Gazetecilerin , bazı liderlerin raylı sistemle yukarı çıktığını hatırlatması üzerine Erdoğan gülümseyerek , " Farkımız burada " diye konuştu . Erdoğan'ın siyasi danışmanı ve İstanbul Milletvekili Ömer Çelik de Erdoğan için " Başbakanlığın merdivenlerini tırmanıyor " esprisini yaptı . Yorulanlara sigarayı bırakmalarını öneren Erdoğan , bakanlarıyla da hatıra fotoğrafı çektirdi . Erdoğan , bakanların zirveye ulaşmaları üzerine " Bakanlar sınıfı geçti " diye espri yapınca Babacan , " IMF beni böyle zorlamadı " dedi . Erdoğan ve beraberindekiler , Çin Seddi'nden sonra Çin'in 14 imparatorunun yaşadığı ve yaklaşık 450 yıl önce yapılan " Yasak Şehir"i de ziyaret etti . Erdoğan burada Çinli bir çocuğu sevdi , ancak çocuk ağladı . bin 800 polis korudu Erdoğan'ı Pekin'de güzergah önlemleri de dahil , bin 800 polis korudu . Yollar Erdoğan için trafiğe kapatılırken , bazı güzergah noktalarında da polisler güvenlik önlemi aldı . Erdoğan ziyaratinde ayrıca özel defteri imzalayarak , " Bu ziyaret , dünya harikası ile anlam kazandı . Muhteşem bir dünya kültür mirasını gezdiğimiz için çok mutluyuz . Artık barışın küreselleştiği bir dünya için sevgilerimle . . . " diye yazdı . Fenerbahçe bayrağı uzaydan görünecek ! Çin Seddi'ni AKP lideri Erdoğan'dan ayrı gezen kafilede yer alan Fenerbahçe Kulübü Asbaşkanı Nihat Özdemir ve beraberindeki işadamları Fenerbahçe bayrağı şovu yaptı . Çin Seddi'ne Fenerbahçe bayrağı asan Özdemir , " Çin Seddi'nin uzaydan bile göründüğü söyleniyor . FB yöneticisi olarak FB bayrağını oraya asmamız gerekiyordu . İstanbul'dan getirdiğimiz bayrağı astık " dedi . Herkesin Fenerbahçe bayrağıyla fotoğraf çektirmek için yarıştığını belirten Özdemir , " Fenerbahçe'ye böyle bir şey yaşattığımız için çok mutluyuz . Şampiyon olunca Fenerbahçe taraftarlarına Çin Seddi turu düzenleyeceğiz " diye konuştu . İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden Albayrak Turizm A. İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya , Erdoğan ve Gürtuna'nın da aralarında bulunduğu 61 sanıktan katılan olmadı . Mahkeme Heyeti Başkanı Hasan Barut , Erdoğan ve Gürtuna'nın celse arasında gelerek ifade verdiklerini tutanağa yazdırdı . Görüşü sorulan Cumhuriyet Savcısı İlker Yaşar , 1996 1000 dönemindeki 10 bin 165 ihalededen 55'ünün Albayrak Turizm A. Yaşar , 11 sanığın " ihaleye fesat karıştırmak " ve " görevi ihmal " suçlarından üç ay ile birer yıl arasında hapis cezasına çarptırılması istendi . Yaşar , " üzerlerine atılı suçtan mahkumiyetlerine yeterli delil bulunmadığı " gerekçesiyle Erdoğan ve Gürtuna'nın da aralarında bulunduğu 54 sanığın beraatlerini istedi . Duruşma , Mustafa , Muzaffer ve Kazım Albayrak'ın avukatlarının da esas hakkındaki savunmalarını yapmaları ve kararın açıklanması için bir hafta sonraya bırakıldı . Kasım'da milletvekili seçilen sanıklar İdris Naim Şahin , Mustafa Açıkalın , Adem Baştürk , Mustafa Ilıcalı , Semali Uzun ve Zülfü Demirbağ'ın dosyalarının ayrılarak TBMM'ye gönderilmesine karar verildi . ANAP'ın hafta sonunda yapılan kongresinde Mesut Yılmaz'ın posterinin asılmamasını istediği açıklamasının gerçeği yansıtmadığı ortaya çıktı . Yılmaz , konuyu soran yakınlarına , " Ben resim asmayın demedim " dedi . ANAP İstanbul eski milletvekili Nesrin Nas , poster konusunu Yılmaz'a sorduğunu belirterek , Yılmaz'ın asılmaması gibi bir isteğinin olmadığını ifade ettiğini söyledi . Yılmaz'ın , " Kongreye mesaj göndereceğim . Slayt gösteriminde de ağırlıklı görüntüm olsun istemiyorum . AB konusuna ağırlık verebilirsiniz " dediğini aktaran Nas , " Yılmaz'ın posterinin asılmaması ayıp oldu " dedi . Yılmaz'ın 1991'de genel başkan seçilmesinden sonra ANAP kongrelerinde daha önceki lider Yıldırım Akbulut'un posterlerine yer verilmiyordu . Sadece , kurucu genel başkanı Turgut Özal ile mevcut liderin posterlerinin kongre salonlarında asılması geleneği yerleştirilmişti . Selçuk ricayla yönetime giriyor Merkez Karar ve Yönetim Kurulu'na ( MKYK ) , Genel Başkan kontenjanından aday olan ve en yüksek oyu alarak seçilen Yargıtay eski başkanı Sami Selçuk'un kendisiyle ilgili bu gelişmeden haberdar olmadığı öğrenildi . Yılmaz'ın , yeni lider Ali Talip Özdemir'i tebrik ettiği telefon görüşmesi sırasında Selçuk'u , MKYK'ya alması ricasında bulunduğu bildirildi . Kongre'ye " tarafsız kalmak " adına katılmadığını ifade eden Selçuk , önceki gün Özdemir ile bir görüşme yaptı . Özdemir , " Bu konuda kararsızım . Eşimle de konuşmadım " diyen Selçuk'un gönlünü , " Delegeler en yüksek oyu size verdiler . Partinin ve ülkenin size ihtiyacı var " diyerek aldı . İstanbul'da yaşayan çeşitli dinlerin temsilcileri , Irak'a yapılacak olası bir operasyona karşı çıkarak , barıştan yana olduklarını açıkladı . Emirgan'daki Beyaz Köşk'te dün yapılan toplantıya İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın yanı sıra , Fener Rum Patriği Bartholomeos , Türkiye Hahambaşı İsak Haleva , Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II , Vatikan'ın İstanbul Temsilcisi Georges Marovitch , İstanbul Latin Cemaati Ruhani Reisi Louis Pelatre'in de aralarında bulunduğu dini temsilciler katıldı . Bartholomeos konuşmasında , " Bütün arkadaşlar barıştan yanayız " mesajı verdi . AKP ve CHP yönetimi , milletvekilleri ve parti yöneticilerine ekran yasağı koydu . Her iki parti de televizyon programlarına katılmadan önce milletvekillerinin parti grubu yöneticilerinden onay almalarını istedi . AKP'nin aldığı ekran yasağı kararı , önceki gün Milli Eğitim Alt Komisyonu Başkanı Ömer Özyılmaz'ın NTV'deki bir programdan ayrılışı ile ortaya çıktı . Celal Pir'in sunduğu programda izleyicilerden gelecek sorulara yanıt vermeyi kabul eden Özyılmaz , canlı yayına katılmak üzere NTV stüdyosuna geldi . Bu sırada programla ilgili tanıtım spotları yayınlanmaya başlandı . Özyılmaz'ın yayına katılacağını öğrenen AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz , stüdyoya geçen Ozyılmaz'a cep telefonundan ulaşmayı başardı . Kapusuz , Özyılmaz'dan parti yönetiminden izin almadan yayına katılmamasını istedi . Bunun üzerine Özyılmaz , canlı yayın kulaklıklarını çıkararak stüdyodan ayrıldı . AKP yönetiminden gelen bu ani sansür nedeniyle kısa bir süre şaşkınlık yaşayan Pir , Özyılmaz'ın partisinden gelen telefon nedeniyle yayına çıkmaktan vazgeçtiğini açıklayıp , izleyicilerden özür diledi . Pir , program soru cevap biçiminde yapıldığı için Özyılmaz'ın ayrılışı dolayısıyla programı iptal ettiklerini söyledi . CHP yönetimi ise vekillerine kendi uzmanlık alanlarına girmeyen konularda açıklama yapmaları durumunda parti görüşlerini yanlış ifade edebilecekleri uyarısında bulundu . CHP'nin görüşlerini kamuoyuna yanlış aktarmamak için vekillerden yalnızca uzman oldukları konularda demeç vermeleri istendi . Milli Güvenlik Kurulu Kanunu'nda değişiklik yapan tasarı , TBMM'de kabul edildi . Yapılan değişiklikle , başbakan yardımcıları ve Adalet Bakanı , MGK'nin sivil üyeleri arasına alındı . MGK kararlarının " tavsiye " niteliğinde olduğu da hükme bağlanırken ; yasa , Anayasa'da geçen yıl yapılan değişikliğe uyum amacıyla hazırlandı . Vallahi billahi tavsiye Yasayla ilgili söz alan AKP Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu , " MGK kararlarının tavsiye niteliği taşıdığının bilinmesine karşın , bazı medya organlarının tahdidi nedeniyle bu durum zedeleniyor " diyerek şunları söyledi : " Adıyaman'ın bir ilçesinde görev yapan kaymakam , gelen tüm yazılara acele yazarak işleme koyuyordu . Bir gün gerçekten acele nitelikte bir yazı gelince , onun üzerine vallahi de billahi de acele diye yazmak zorunda kaldı . Diyorum ki , MGK kararları , vallahi de billahi de tavsiye kararlarıdır . " Atatürk Orman Çiftliği'nin ( AOÇ ) 1000 yılı hesaplarının görüşüldüğü TBMM KİT Komisyonu , AKP ile CHP'nin " geçmiş dönem " tartışmalarına sahne oldu . AKP Niğde Milletvekili Mahmut Uğur Çetin'in , " Baykal'ın CHP'si İş Bankası konusundaki hassasiyeti AOÇ'ye gösterseydi , kurum bu durumda olmazdı " sözlerine CHP'liler , " Bizi SHP DYP iktidarıyla karıştırmayın " yanıtı verdi . CHP Balıkesir Milletvekili Orhan Sür'ün , " AOÇ'deki peşkeşler sizin etrafınızda , bir araştırın . 40 yıldır bakanlığı kim yönetmiş " sözlerini , bu kez Çetin , " Bizi Refahyol bağlamıyor " diye yanıtladı . Çetin'in CHP'den " yüzlerce parti kapattıran parti " diye söz etmesi gerginliğe yol açtı . CHP'li üyeler salonu terk edince , toplantıya ara verildi . Komisyon , AOÇ'nin 1000 yılı hesaplarını , " kurum yeterince iyi yönetilmediği " gerekçesiyle ibra etmedi . Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu ( BDDK ) Başkanı Engin Akçakoca , " Dışbank'ın grup kredi limitlerinin zorlandığına dair bir tespitimiz yok " dedi . Basın yoluyla doğru olmayan haberlerle bankaların hedef alınmasına karşı olduklarını söyleyen Akçakoca , " Bizim alanımıza giren bankaların sağlığı tehlikeye girerse , zaman BDDK olarak dişimizi göstermemiz gerekir " diye konuştu . Akçakoca , kurul üyeleri ve kurum başkan yardımcıları ile birlikte Kurumsal İletişim Dairesi'nin tanıtımı amacıyla basın mensuplarına öğle yemeği verdi . Dışbank'la ilgili son günlerde bazı gazetelerde çıkan haberlerin hatırlatılması üzerine Akçakoca , kredi limitlerinin zorlandığına dair tespitlerinin olmadığını ifade etti . Akçakoca bunun üzerine , " İncelemeler yaptık . Limitlerle ilgili bir problem yok " dedi . Akçakoca , bazı gazetelerde bankacılıkla ilgili gerçek dışı yayınların niteliğinden yakınarak , " Bu tür olaylara karşı BDDK'nın önlem alması gerekir . Haberler , bankalar hakkında gerçek dışı bir takım dedikodulara dönüşmüşse BDDK'nın da dişini göstermesi gerekir . Yoksa haklı , bu haklı diye değil . Açıyoruz iki tarafı da konuşuyoruz . Lütfen diyoruz . Ama suç duyurusu en son şey " diye konuştu . Bağımsız denetim istiyoruz Başbakanlık Teftiş Kurulu ile BDDK arasında yaşanan sorunların hatırlatılması üzerine de Akçakoca , kendilerinin üçlü bir denetim mekanizması olduğunu vurguladı . Yüksek Denetleme Kurulu'ndan bir temsilcinin de sürekli yaptıkları işlemleri denetlediğini söyleyen Akçakoca , " Biz bağımsız kurulların bağımsız denetimden geçmesinden yanayız " dedi . Ticari sır ve bankacılık sırları kavramı konusunda hükümetin bir çalışması olduğunu söyleyen Akçakoca , kendilerinin de alacakların tahsilatının hızlanması için önerilerini hükümete gayriresmi yollardan sunduklarını dile getirdi . Akçakoca , büyük kanuni değişikliklere gerek olmadığını , bazı ufak düzenlemeler ve İcra İflas Kanunu'nunda yapılacak değişikliklerle tahsilatın hızlandırabileceğini belirtti . Öte yandan Akçakoca , TMSF'nin fon bankalarında kullanılan kaynaklardan dolayı Hazine'ye bulunan 51. Akçakoca , borca şu anda 6185 sayılı kanun gereği olan yasal faizin işletilmediğini bildirdi . Koşulların şu anda TMSF'nin alacaklarının varlık yönetimi veya paketleme yoluyla satışına uygun olmadığını söyleyen Akçakoca , " Yılın üçüncü çeyreğinde varlık yönetim şirketini kurmayı amaçlıyoruz . Ama kurulamayabilir " dedi . Limitler aşılmadı BDDK'nın Dışbank'ta grup kredilerinde limitlerin zorlandığına ilişkin bir tespiti olmadığını belirten Başkan Engin Akçakoca , " Limitlerle ilgili problem yok " dedi . BDDK Başkan Yardımcısı Teoman Kerman da , POAŞ ile ilgili konularda inceleme yapıldığı sırada , Dışbank kredilerinin gündeme geldiğini ve bu konunun şifaen sorulduğunu , kendilerinin de inceleme sonuçlarını ilettiklerini söyledi . Bunun üzerine Akçakoca da " İncelemeler yaptık , limitlerle ilgili problem yok " dedi . Mevduatta güvence sınırı 10 bin euro olacak BDDK Başkanı Engin Akçakoca , bankacılık sisteminde uygulanan yüzde 100 mevduat güvencesi'nin aşağı çekileceğini söyledi . Bu konu ile ilgili yeni limiti bu yıl içinde duyurmayı planladıklarını kaydeden Akçakoca , uygulamaya geçilmeden önce bir yıl öncesinden duyurulmasının daha sağlıklı olacağını söyledi . Akçakoca bu konuda şunları söyledi : " Bu konudaki bir değişikliği bir yıl önceden duyuracağımızı açıklamıştık . Mevduattaki güvence konusunda yeni uygulama için 1005 yılında bir duyuru yapmayı planlıyoruz . Güvence sınırını Avrupa Birliği standatları olan mudi başına 10 bin euro'ya çekmek istiyoruz . " Akçakoca , ayrıca yüzde olan prim oranını da yüzde 0. Paramı oraya buraya harcamayın diyecek IMF Birinci Başkan Yardımcısı Anne Krueger'ın Türkiye'ye gelişindeki amacın sorulması üzerine Akçakoca , " Bana göre Krueger daha önce verilmiş sözlere uyulup uyulmadığını kontrol etmeye geliyor " dedi . Akçakoca , " Benim verdiğim paraları oraya buraya harcamayın demeye geliyor " diye konuştu . IMF'nin Fon bankaları ile ilgili bir tereddütü olmadığını bildiren Akçakoca , " Dış piyasaların da yok " dedi . Pamukbank'ta sürecin halen devam ettiğini ve Bayındırbank'ta da 911 personel ve dokuz şube olduğunu ifade eden Akçakoca , " Orada personel sayısını azaltacağız ve şube sayısını üçe indireceğiz " diye konuştu . Çukurova için İstanbul Yaklaşımı anlamsız Çukurova Grubu ile Pamukbank dolayısıyla TMSF'ye borçları için görüşmelerin sürdüğünü belirten BDDK Başkanı Akçakoca , Yapı Kredi Bankası'nın Çukurova Grubu şirketleriyle İstanbul Yaklaşımı'na gitmesi yönündeki soruya da şu karşılığı verdi : " Yapı Kredi'deki İstanbul Yaklaşımı'nın bir anlam ifade edebilmesi için diğer borçların çözümlenmesi lazım . " Yapı Kredi'nin İstanbul Yaklaşımı ve Pamukbank'ın Fon'a borçları konusunda görüşmelerin 51 Ocak'a kadar devam edeceğini belirten BDDK Başkanı Akçakoca , görüşmeler sürdüğünden bu aşamada konuyla ilgili soruları yanıtlamak istemediğini ifade etti . Hazine ile yeni bir anlaşma yapacağız Akçakoca , finansal kriz sonrası mali durumu bozulduğu için TMSF bünyesine alınan bankaların bilançolarının düzeltilmesi amacıyla Hazine'nin tahvil ihracı yoluyla bankaya yaptığı ikrazların yeni bir anlaşmaya bağlanacağını bildirdi . TMSF'nin söz konusu ikrazlar dolayısıyla Hazine'ye olan toplam borcunun , Pamukbank için alınan borç da dahil 51. TMSF söz konusu borçlara mahsuben geçtiğimiz günlerde 655 milyon dolarlık bir geri ödeme yapmıştı . Yeni ikraz anlaşmasıyla Pamukbank için alınan 1. Ufak yasal düzenlemeler tahsilatı hızlandırır Engin Akçakoca , el konulan bankaların sahip ve ortaklarından tahsilatın hızlandırılması önünde bazı engeller olduğunu , açılan davalarda tıkanıklıklar yaşandığını , bunların aşılması için hükümete bazı önerilerde bulunduklarını anlattı . Bu önerilerin büyük bölümünün yasa değişikliği gerektirmediğini söyleyen Akçakoca , " Bazı ufak dokunuşlarla da hızlandırılabilir " dedi . El konulan bankalardan 1. Akçakoca , bu iki yöntem için de konjonktürün şu an uygun olmadığını ifade etti . Uluslararası Para Fonu ( IMF ) Birinci Başkan Yardımcısı Anne Krueger , Türkiye'deki temaslarına İstanbul'dan başladı . Dün Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği ( TÜSİAD ) ve Bankalar Birliği yönetimiyle görüşen Krueger bugün Ankara'da Başbakan Abdullah Gül , ekonomi ile ilgili bakanlar , Hazine , Merkez Bankası ve BDDK yetkilileriyle bir araya gelecek . Anne Krueger , Tuncay Özilhan'la görüştükten sonra basın mensuplarına şu açıklamayı yaptı : İyi hava yakalanmıştı " Bildiğiniz gibi Türkiye'ye bugün öğleden sonra geldim . Burada neler yapılabileceğine dair insanlarla görüşmeler yapıyorum . İlk ziyaretim TÜSİAD'a oldu . Çok başarılı bir görüşme yaptık . Türk ekonomisinin büyümesinin koşullarını ve şu andakinden daha iyi bir duruma nasıl geçilebileceğini konuştuk . " Krueger , bu açıklamanın ardından Bankalar Birliği'ne geçti . Tuncay Özilhan da Krueger'le yaptıkları görüşmenin olumlu geçtiğini belirterek , şunları söyledi : " Seçimden sonra iyi bir hava yakalandığını fakat bu hükümetin karşısına AB , Kıbrıs , Irak gibi problemlerin çıktığını görüştük . Krueger'e , Irak konusunda Türkiye ekonomisinin zarar göreceğini belirttik . da bunu göz önünde bulunduracaklarını , hatta bir desteğin de söz konusu olabileceğini söyledi . Dördüncü gözden geçirme olacak . Tabii bu başarılı olarak atlatıldıktan sonra makro dengelerin yerine daha iyi oturacağını konuştuk . " Tenkit etmemiz normal Özilhan , gazetecilerin " Mali disiplin konusunu görüştünüz mü ? " sorusuna şu yanıtı verdi : " Geçen günkü enflasyon ve büyüme konferansındaki görüşlerimizi kendisine ilettik . Tabii bu hükümetin başarısı , Türkiye'nin başarısı olacaktır . Biz hükümete de bu yönde tenkit ve tavsiyeler yaptık . Hükümetin de bunları yapıcı olarak algıladığını biliyorum . Hepimiz Türkiye'nin bir an evvel büyüme yoluna girmesini ve yüzde 5'lik büyüme ile yüzde 10 enflasyon hedeflerinin tutmasını istiyoruz . Sağlıklı bir 1005 geçirmek istiyoruz . " Özilhan , kaynakla ilgili görüşme olup olmadığının sorulması üzerine bunu konuşmadıklarını belirtti ve Krueger'in görüşmede daha çok kendilerini dinlediğini söyledi . Krueger daha sonra Bankalar Birliği ile görüştü . Görüşmeden sonra açıklama yapılmadı . IMF Birinci Başkan Yardımcısı Krueger'in İstanbul'a gelişi sırasında valizi kayboldu . Alman Havayolları Lufthansa ile İstanbul'a gelen Krueger , bagaja verdiği valizinin bulunamaması üzerine Atatürk Hava Limanı VIP Salonu'nda yaklaşık bir saat beklemek zorunda kaldı . VIP Salonu'na gelen ve kayıp bagajla ilgili rapor tutan yetkililer , valizin muhtemelen Frankfurt'ta kalmış olabileceğini söyledi . Atatürk Havalimanı'nda IMF Türkiye Temsilcisi Odd Per Brekk tarafından karşılanan Krueger , " Neler olduğunu görmek için , öğrenmek için yeni hükümet üyeleri ile iki görüşme gerçekleştireceğim " dedi . Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti , gevşemiş olan kamu disiplininin düzeltilmemesinin 1005 enflasyon hedefini tehlikeye sokacağı uyarısında bulundu . Yasa gereğince yılda iki kez Bakanlar Kurulu'na bilgi veren Serdengeçti , ilk sunumunu dün gerçekleştirdi . Rehavete kapılmayın Serdengeçti , Bakanlar Kurulu'nda yaptığı sunumda , bu yıl enflasyonda yüzde 10 olarak öngörülen hedefin tutturulabilmesi için hükümetin " rehavete " kapılmaması , kamu zamlarını program dışında KİT açıklarını kapatmak için sürdürmemesi , bozulmuş kamu maliyesini düzeltmesi uyarılarında bulundu . 1001 bütçe gerçekleşmelerinde yaşanan sorunların 1005 bütçesinde çözüme kavuşturulmamasının enflasyon hedefi için risk olduğunu vurgulayan Serdengeçti , gelir artırıcı önlemler alınması ve politikalarda eşgüdüm eksikliğinin giderilmesi uyarısında bulundu . Serdengeçti , sosyal güvenliğin bütçeye yükünün azaltılması için önlem alınmasını istedi . Fiyatlama ve vergi politikalarının kamu kesiminin finansman ihtiyaçları doğrultusunda oluşturulmasının da enflasyon açısından risk olacağını kaydeden Serdengeçti , diğer riskleri de şöyle sıraladı : " Yeterli güven ortamının hâlâ sağlanamaması . Geçmiş enflasyona endeksli fiyatlama davranışlarının sürmesi . Gıda , tarım fiyatlarındaki gerileme eğiliminin tersine dönmesi . İç talep artışının özel kesimi fiyat artışına yönlendirmesi . Irak'a harekât düzenlenmesi sonucu petrol , enerji fiyatlarında kontrol edilemeyecek ani yükselişler gibi dışsal şoklar . " Kamu maliyesinin yeniden bozulma riskinin kamu zamlarına neden olma olasılığının enflasyon hedeflemesine geçişi geciktirdiğini kaydeden Serdengeçti , 1005 kamu maliyesi uygulamalarının belirlenmesi sonrasında hedeflemeye geçişi öngördüklerini bildirdi . Euro için AB şartı Serdengeçti , AB'ye üye olmadan tek taraflı olarak euroya geçmenin de mümkün olmadığını vurguladı . 1001 cari işlemler dengesinin dengeye çok yakın bir değerde gerçekleşeceğini tahmin eden Serdengeçti , " 1005'te ise 1. Serdengeçti , kurun seviyesinin herhangi bir kesime göre ayarlanmasının söz konusu olmadığını da sözlerine ekledi . Koza Davetiyeleri Yönetim Kurulu Başkanı Akın İpek , böyle bir dönemde halka açılmaya cesaret ettiklerini belirterek , her zorlukta bir fırsat gördüklerini ve bunu bir avantaj olarak değerlendirdiklerini söyledi . Akın İpek , yeni yılın ilk halka arzını oluşturacak olan İpek Matbaacılık'ın iştiraki Koza Davetiyeleri'nin halka açılması dolayısıyla düzenlenen toplantıda yaptığı konuşmada , 10 yıl sonra ABD'nin bir numaralı davetiye firması olmayı planladıklarını açıkladı . İpek , şunları söyledi : " Bu bir rüya değil . ABD'de 10 milyar dolarlık bir pazar söz konusu ve gördüğümüz kadarıyla sektör olarak ABD'den 10 yıl ilerideyiz . ABD'li firmalar gibi ağır maliyetimiz yok . ABD'de sadece pazarlama ve satış organizasyonu kurma amacındayız . " İpek , halka arzdan elde edilecek 14 trilyon lira düzeyindeki kaynakla pazar payını artırmayı hedeflediklerini söyledi . Hisseler 8. Sermaye artışının 100 milyarlık kısmı ortaklar tarafından karşılanırken 1. Halka arz , 16 11 Ocak arasında Evgin Menkul ve Üniversal Menkul tarafından 8. Euro , son 1. Şimdi , döviz yatırımcısı için kritik soru euro mu alınmalı , dolar mı ? Sorunun cevabını birazda Irak'la ilgili gelişmeler belirleyecek . Euronun fiziki dolaşıma sunulması , ABD'de yeni ekonomi balonunun sönmesi , arkasında yaşanan şirket skandalları dolara euro karşısında itibar kaybettirdi . AB'deki genişleme sürecinin başarıyla devam etmesi ve giderek yaklaşan Irak riski değer kaybını hızlandırdı . 1001 Aralık başında Irak'la ilgili olarak gerginleşen ortamda euro dolar karşısında çok sert bir yükselişe başladı . 1001 Aralık başında 0,9960'de bulunan parite , önceki gün 1,0580'e kadar yükseldi . Son üç ayda , dünkü 1,0560 kapanış seviyesine göre , euro dolar karşısında yüzde prim yaptı . AB genişleme sürecinin başarıyla devam ettirilmesi ve Irak'la ilgili olarak giderek ısınan gündem euronun dolar karşısındaki yükselişine devam etmesinde lokomotif olabilir . Teknik olarak euro dolar paritesi 1,040'nin üstünde tutunduğu sürece , 1,080'e kadar gitme potansiyeli bulunuyor . Dolarda yukarı potansiyel ABD , Irak'ta çok ters bir durumla karşılaşmazsa doların euro karşısında daha aşağı gelmesi beklenmiyor . ABD'nin , Ortadoğu'daki savaştan galip ayrılacağını varsayan görüşe göre dolar avantajlı duruma geçecek . Hâlâ riskli görünen ABD borsasına tekrar talep gelmesi içinde bu başarı gerekli . ABD Başkanı Bush'un açıkladığı ekonomiyi canlandırmaya yönelik tedbirlerinde etkisiyle , ekonomide bir iyileşme bekleniyor . ABD halkının tüketim eğilimini yansıtan , tüketici güveni endeksinin daha fazla düşmesi beklenmiyor . ABD'li şirketlerin satış ve kâr rakamları da daha iyi gelmeye başladı . Ancak işsizlik rakamlarında henüz olumlu sinyaller alınamıyor . İlk destek 1. Seyir dolar lehine dönerse , paritenin ilk desteği 1,0550'de . Sonrasında 1,0150'da bir destek var . 1,0150'in altı şu anda pek görünmüyor . Ancak bu noktaya kadar yaşanacak hareketleri tamamen teknik bazda yorumlamak gerekiyor . Geri çekilmeler olabilir ancak , euro dolar karşısında değer kaybediyor demek için henüz çok erken . Yatırımcının dolar refleksi değişmeli Koç Portföy Özel Portföy Yönetimi Müdürü Zeki Şen , Türkiye'de yatırımcının doları tutmak için aldığına dikkat çekiyor . Diğer yatırım araçlarında nasıl alternatif maliyet gözönüne alınıyorsa , dolarda da aynı bakış açısının geçerli olması gerektiğini söyleyen Şen , " Çünkü cebinizdeki her bir dolar gecelik repoyu baz aldığınızda günlük olarak size bin 500 lira eksi yazıyor " diyor . Döviz yatırımcısının , kurumsal yatırımcı gibi dalgalanmalardan faydalanabildiği noktada dolara yatırım yapabileceğini belirten Şen , şunları anlatıyor ; " Ancak tepe noktasında dolar alıp bunu güvenlik amacıyla tutmak modern fon yönetimi tanımı içine girmiyor . Yatırımcı dolara hisse senedi mantığıyla bakmalı . Düştüğü noktada alırken , yüksek noktaya geldiğinde satmalı . " Talep için neden yok Dolardaki düşük getiri potansiyeline karşın , son ayda döviz mevduatında milyar dolarlık bir artış yaşandığına dikkat çeken Şen , " 1001 yılından bu yana bankaların açık pozisyon ihtiyacı eskisi kadar büyük olmadığına göre ve dış ticaret ve cari ödemeler dengesi açısından da döviz talebini gerektirecek bir neden görünmüyor . Bu nedenle 1005 yılında TL yatırımların cazibesini korumaya devam etmesini bekliyoruz " şeklinde konuşuyor . TL'ye yatırım kazandıracak Yapılan analizler , TL bazlı yatırım enstrümanlarının döviz bazlı enstrümanlara karşı daha iyi kazandıracağını gösteriyor . IMF'le görüşmelerde bir sorun yaşanmaz , mali disiplin ve yapısal reformlardan ödün verilmezse Irak Türkiye için risk olmaktan çıkıp fırsata dönüşebilir . Irak'ta savaş gibi dışsal bir sebeple dövizde kısa süreli bir panik atağın yaşanması beklenebilir . Ancak aşırı dalgalanmalarda , MB müdahale edebileceğinin sinyallerini daha önce verdi . Siyah senaryoya inananlar yine de döviz ağırlıklı bir portföy oluşturabilir tabi ki . Yüzde 60'a kadar çıkılabilir Amerikan ekonomisinde alınacak olumlu sinyallerin eninde sonunda dolara yansıması bekleniyor . Irak , ABD lehine çözümlenirse doların euroya karşı şu anda bulunduğu seviye temel olarak ucuz görülüyor . Euro dolar paritesinde gelinen seviye itibariyle çok hızlı bir artış beklenmiyor . Öte yandan , euronun değer kazanması AB ülkelerinin kendi dinamiklerinden çok , Amerikan ekonomisindeki yaşanan olumsuzluklardan kaynaklandı . Bu nedenle ABD ekonomisinden olumlu sinyaller gelmesiyle birlikte dolar tekrar değer kazanabilir . Son dönemde artık aşırı değerlenen euro riskini almak istemeyen döviz yatırımcısı , portföyünde doların ağırlığını yüzde 60'a kadar yükseltebilir . Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen , Kamu İhale Yasası'nda değişikliği öngören tasarının görüşülmesinin baskı veya tepkilerden durdurulmadığını , eksik kalan yönlerinin ilave edilmesi düşüncesiyle ertelendiğini söyledi . Türkiye İnşaat Sanayicileri İşveren Sendikası'nın toplantısına katılan Ergezen , Kamu İhale Yasası'nın AB kriterleriyle pek uyum sağlamadığını kaydederek , " Bu yasa çok da öyle gösterildiği kadar şirin bir yasa değil " dedi . Değişiklik öngören tasarının son durumuna ilişkin soruları yanıtlayan Ergezen , şöyle konuştu : " Belediye iktisadi teşekkülleriyle ( BİT ) ilgili ihale yasasında , belediyelerin ortak olduğu şirketler , ihaleye girme hakkına sahip . Ama yönetmelik , yasanın yerine geçerek hüküm koymuş . Boru Fabrikası , İller Bankası ihalelerine giremiyor . Yasadan kaynaklanan bir eksiklik yok , yönetmelikten kaynaklanan bir eksiklik var . Halka söz verdiğimiz duble yolu bitirebilmek için bize emanet iş yapma imkânı verilmesini istedik , altı ay ertelenmesini talep ettik . Yasanın eksiklikleri önümüzü tıkıyor . " Profilo Telra Elektronik Grup Başkan Yardımcısı Göksen Körezlioğlu , dünyanın en büyük TV üreticisi Çinli Chang Hong ile özellikle Avrupa pazarında müşterek hareket etmek için işbirliği ve proje anlaşmaları yaptıklarını açıkladı . Körezlioğlu , " Profilo Telra , küçük dev adam olmaya doğru gidiyor dedi . Profilo Telra'nın yeni hedef ve projelerini açıklamak üzere düzenlenen basın toplantısında konuşan Körezlioğlu , Chang Hong'un yılda 14 milyon TV ürettiğini , 1005 yılı üretim hedefinin de 16 milyon adet olduğunu belirtti . Körezlioğlu , " Chang Hong Avrupa pazarına girmek istiyordu . Biz , Avrupa pazarına sen doğrudan girme . Bize malzeme gönder . Türkiye'de üretim yapalım . Avrupa pazarında büyüyelim seninle ortak laboratuvar kuralım ve ürün geliştirelim dedik " şeklinde konuştu . Körezlioğlu , bu yıl iç pazarda 81 milyon dolarlık satış , yurtdışına da 596 milyon dolarlık ihracat hedeflediklerini açıkladı . Beko ile imza yok Beko ile Profilo Telra arasında devam eden işbirliği olanaklarının araştırılması konusuna da değinen Körezlioğlu , " İmzalanmış bir belge yok " dedi . Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , olası Irak harekâtının ekonomik hedefleri engellemeyeceğini söyledi . Şener , Bakanlar Kurulu toplantısından sonra yaptığı açıklamada " 1005'te izlediğimiz ekonomi politikalarıyla yüzde 10'lik enflasyon oranı gerçekleşecektir . Tüm veriler 1005 makro ekonomik hedeflerinin gerçekleşebileceğini gösteriyor . Hükümet bu konuda kararlıdır " dedi . Olası Irak harekatının hedefleri nasıl etkileyeceğinin sorulması üzerine Şener , " Koşullar ne olursa olsun ekonomik hedeflerimizi gerçekleştirme kanaatindeyiz . Irak'la ilgili bir durum hedeflerimizi engelleyecek özelliklere sahip değildir " diye konuştu . Kumarhaneye yeşil ışık Şener , ek kaynak için turizm bölgelerinde kumarhanelerin açılıp açılmayacağı yönündeki bir soru üzerine , henüz Bakanlar Kurulu'nda bu konunun ele alınmadığını belirtirken , " Hükümet nezdinde her şey konuşulabilir . Değerlendirmeler , alternatifler ele alınıyor " dedi . Kardeşim sıkı müfettiş Şener , ağabeyi Abdullah Şener'in özelleştirme kapsamında bulunan Erdemir'in Yönetim Kurulu'na getirilmesiyle ilgili bir soru üzerine de şöyle dedi : " Yüzde 51'i özelleştirilmiş bir kuruluş olan Erdemir'in yönetimini genel kurul belirler . Genel kurul iki denetçi , genel müdür ve dokuz kişilik yönetim kurulu ile başkanını belirlemiştir . Genel kurulun teftiş bilen , Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu , TÜGSAŞ'da teftiş deneyimi bulunan sıkı bir müfettişi buraya getirmesi ihtiyaç olarak belirlenmiştir . Genel kurul , yönetim kuruluna deneyimli birisini tercih etmiştir . " Genel seçimlerde Muğla'dan AKP 4'üncü sıra milletvekili adayı olan ancak seçilemeyen Celalettin Döver , Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'na ( ÖİB ) atanacağı yolundaki söylentiler hakkında temkinli konuştu . Döver , " Kesinleşmiş bir şey yok . Resmi Gazete'de yayımlandıktan sonra kesinleşir dedi . AKP Ar Ge Bölümü'nde görev yapan Döver , Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in 1005 yılında özelleştirilecek kuruluşlar konusunda yaptığı basın toplantısına , ÖİB Başkanı Turgut Bozkurt ile katıldı . Döver , basın toplantısında Şener'in sürekli yanında durdu . Mankenden oyuncu olur mu ? tartışmaları süre dursun , Ferhan Şensoy , rol verdiği Tuğba Özay'a övgü yağdırdı . Şensoy'a göre , yazıp yönettiği ve Parkorman'daki Kaberamajör'de sahnelenmeye başlanan Dün Gece Ormanda Çok Komik Bi Şey Oldu adlı kabarede rol alan Özay , oyunculukta doğuştan yetenekli . Baktık yetenekli . . . Daha önce " Mankenden oyuncu olmaz " diyen Şensoy , yıllarca çocuk tiyatrolarında rol alan , konservatuvar öğrencisi Özay'ın farklı olduğunu söylüyor . Usta sanatçı Özay için , " Tuğba'ya tek rol verdik . Playboyun yanında gelen kızı canlandırıyordu . Provalarda özel yeteneğini keşfettik ve kendisine farklı roller de verdik . Tuğba'dan çok memnunuz " diyor . Müşfik Kenter'in de ders verdiği Haliç Üniversitesi Tiyatro ve Konservatuvar Bölümü . sınıf öğrencisi Tuğba Özay ise şunları söyledi : " Bu profesyonel anlamda ilk tiyatro deneyimim . Şensoy'la oynamak büyük şans . Daha önce tepkisi vardı , ama işin eğitimini aldıktan sonra kimse önünüzü kesemez . Benim de farkıma vardılar . " KİŞİYE özel defilenin ardından tost skandalı ve hızlı aşk trafiğiyle sürekli gündemde kalan , her skandaldan sonra iş ücretini ikiye katlayan Çağla Şıkel , hayırlı evlat çıktı . Katıldığı iş başına en az bin dolar alan manken Şıkel , Bakırköy'de yaşayan ailesine Etiler'de , ayda bin dolar ödeyeceği bir ev kiraladı . ÇAĞLA , bu kararı ailesiyle birlikte yıllarca oturdukları Bakırköy'deki evlerinin dar ve eğlence yaşamına uzak olması nedeniyle aldığını söyledi . Şıkel , bu değişimle annesi Asuman , babası Hüseyin ve kız kardeşi Berna ile daha sık görüşeceğini bu nedenle de keyfinin yerinde olduğunu söyledi . İLK kez bir köylü hanımağa'yı oynadığı Kanal D'nin reyting rekortmeni dizisi Kınalı Kar'daki rolüyle büyük beğeni toplayan Nurseli İdiz , önümüzdeki günlerde de tiyatro seyircisiyle buluşmaya hazırlanıyor . Gencay Gürün'ün yönettiği İhtiras adlı oyunda , sevgilisi rolündeki Şencan Güleryüz'le pek çok kez öpüşen İdiz şunları söyledi : Duvarla öpüşür gibiyim " OYUNUN hakkını vermek için her şeyi yaparım . Şencan yakışıklı , çekici bir erkek ama an duvarla öpüşmekten farklı bir duygu hissetmiyorum . " Yaşadığı ilişkilerinin arkasında durduğunu söyleyen İdiz , şunları da ekledi : " Birlikte olduğum insanı aslanlar gibi çıkıp söylüyorum . Ancak bundan sonra kızımın onayı olmadan asla birliktelik yaşamayacağım . Çocuk için on ilişkinin pabucunu dama atarım . " HONG Kong'da çeşitli modaevlerinin , kreasyonlarını tanıtma fırsatı bulduğu moda haftası kapsamındaki bir defilede , modeller hem transparan kıyafetleri , hem de bunu bütünleyen güzellikleriyle göz doldurdu . Hong Kong Moda Tasarımcıları Birliği tarafından düzenlenen " Magnificence " ( İhtişam ) adlı defilede William Tang'in tasarımı olan bir transparan giysiyi tanıtan modelin yüzündeki takılar da dikkat çekti . Kimi meslektaşların son zamanlarda ortaya attığı bir görüş var : " Gazeteciler " diyorlar , " bu konuda taraftır . Savaş aleyhtarı olmak zorundayız . " Kimi meslek kuruluşu temsilcileri de bazı etik kurallarını gündeme getirip , basında " savaş tellallığı " olarak gördükleri eğilimin bitmesini istiyorlar . Bazılarına göre , " ABD basını bile savaşı bu kadar yazmıyor . " Bu tür çıkışlar haklı olarak okurların kafasını karıştırıyor , soru işaretleri yaratıyor . Karıştırması belki doğal , çünkü bu tür " saf tutma " çağrıları ile tam olarak neyin kastedildiği belli değil . Bir de şu anda bu tür çağrıları yapanlardan bazılarının , binlerce insanın canına , malına mal olan Balkan savaşları konusunda zamanında tam tersi fikirleri savunmuş olması da işin bir başka boyutu . Milliyet okurlarının bu konuda hatırda tutması gereken doğrular : Irak'la ilgili olarak , Türkiye ve İsrail de dahil , değişik ülkelerin ( Batı veya Doğu ) basınında yer alan yorum ve başyazıları şöyle kabaca tararsanız , ezici bir çoğunluğun savaş muhalifi olduğunu görebilirsiniz . " Esas işlevimiz barışı savunmak " diyen meslektaşlarımız , net değiller . Bir noktayı yanlış anlamaya açık bırakıyorlar . Sanki gazeteci haberi eğip bükmeliymiş , görmezden gelmeliymiş gibi bir sonuç çıkıyor . Gazeteci devekuşu değildir ; esas işlevi haber vermektir . Yoksa , " savaşa karşıyım " diye yüzlerce gazeteci Vietnam , Nikaragua , Kamboçya veya Bosna'da görev almayı reddederdi . Savaşa karşıyız diye savaş haberlerini reddetmek , filanca takımı sevmiyorum diye takımla ilgili haberleri sansürlemeye benzer . İsviçre Basel Üniversitesi Psikiyatri Anabilim Dalı Krize Müdahale Merkezi'nin 11 yıl medikal direktörlüğünü yapan , halen supervisörlüğünü ( danışman ) yürüten Psikiyatrist Doç . Dr . Tarık Yılmaz , uçuşlarda bazı ilaçların pilotlarda olumsuz etki yaptığına dikkat çekti . Yılmaz , " Alerji ilaçları bile dikkati azaltır , yorgunluk , uyku eğilimi yapabilir " dedi . Psikolojik sorunlarda pilotların başvurduğu Basel'deki merkezde önemli deneyimler edinen Kadir Has Üniversitesi Psikiyatri Bölüm Başkanı Doç . Dr . Yılmaz , şöyle konuştu : " Anksiyete ve depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlar , bazı antidepresanlar dikkati azaltabilir . Ayrıca alerjik durumlarda kullanılan antihistaminikler'in önemli kısmı da dikkati azaltabilirr , yorgunluk ve uyku eğilimi yapabilir . Uyarıcıları ( amfetaminler ) kesinlikle tavsiye etmeyiz . Dikkati artırdığı söylenir ama anda kişinin cesaretini artırabilir , kişi riske girebilir . " Yılmaz , pilotlarda istenmeyen özelliği de şöyle sıraladı : " Pilotun özellikle karar anlarında , boyun eğme ya da razı gelme özellikleri istenmez . Örneğin depresyon eğilimi varsa kişi kendini çaresiz ve yetersiz hisseder . Impulsif davranışlar dediğimiz önceden planlanmamış ani hareketler de istenmez . Bunlar kişide kızgınlık duygularını ortaya çıkartacağı için , kritik anlarda kişinin impulsif davranmasına eğilim yaratırlar . Antiotoriter olmaları , Kaza olabilir ama benim başıma birşey gelmez ve Ben başkalarından daha iyi bilirim yaklaşımları da diğer özellikler . " Pilotun , işin getirdiği stres nedeniyle kaygı sorunları yaşayabildiğini anlatan Yılmaz , şöyle devam etti : " Genellikle stresle başediyorlar . Ancak yoğun ve başedilemeyen stres kritik anlarda etkisini gösterir . Uluslararası standartlarda kaza sonrası pilotaj hatası var mıydı diye araştırırken mutlaka pilotun özel yaşantısına da dikkat ederler . Kızgın biri daha kolay karar verebilir , fevri eğilimler gösterebilir . " Pilotlara verilecek psikolojik desteğin , ayda bir yapılan göz , nöroloji gibi birçok branştaki muayeneden farklı olması gerektiğini de savunan Yılmaz , " Psikiyatrik muayeneye kişi , isteği dışında giderse fazla anlamı kalmaz . Sistem , kişiyi yardım almaya cesaretlendirmeli . " Irak'ın elinde Türkiye'ye de yönelebilecek " stratejik sayıda " kimyasal ve biyolojik başlık takılabilen balistik füzenin olduğu yönündeki bilgiler Ankara'yı harekete geçirdi . 11 15 adet balistik füzenin Türkiye'deki 10 ili vurabileceği yönündeki değerlendirmeler doğrultusunda NATO'ya başvurulması kararlaştırıldı . NATO'nun . maddesinin işletilmesine dönük başvuru hazırlıkları sürerken çalışmaların gelecek hafta sonuçlandırılacağı belirtildi . BM Silah denetçilerinin 16 Ocak'ta açıklayacağı raporun , başvuru zamanını etkileyeceği , bu kapsamda Türkiye'ye hava savunma kalkanı kurulmasının istenebileceği belirtildi . NATO üyesi ülkelerden birinin " toprak bütünlüğü , siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edilmesi " durumunda işletilen . madde doğrultusunda , üyeler arasında danışmalarda bulunulacak . Söz konusu danışmalarda , Irak'tan Türkiye'ye yönelebilecek tehdidin değerlendirilmesi ve tehdide karşı alınabilecek önlemler masaya yatırılacak . 1991'de Körfez Savaşı sırasında da Türkiye , hava savunma kalkanı oluşturulması için başvuruda bulunmuştu . Başvurunun ardından Türkiye'ye patriotlar konuşlandırılırken Saddam Hüseyin tarafından herhangi bir misillime yapılmadığı için bu silah sistemlerinin kullanımına gerek duyulmadı . Ancak yanlışlıkla ateşlenen bir patriot havada imha edildi , düşen parçalar bir çocuğun yaralanmasına yol açtı . Irak operasyonu öncesi gergin bir bekleyişin hakim olduğu İncirlik'ten kalkan ve Kuzey Irak'ta keşif uçuşu yapan ABD uçaklarına , Irak füze bataryaları tarafından ateş açıldı . 11 sorti yapan Keşif Güç uçakları , otomatik olarak kendi füzelerini bıraktı ve herhangi bir bombardıman olmadan Adana'ya döndü . Bu arada Salı günkü planlı alarm tatbikatının ardından önceki gün kısa süreli bir tatbikat daha yapılması da , halkta tedirginlik yarattı . Bazı havaalanı ve üslerde incelemelerde bulunan ABD heyeti , 60 yıl önce İsmet İnönü ile dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill'in tarihi buluşmasına sahne olan Mersin'in Yenice beldesine geldi . Tren istasyonunda incelemeler yapan heyetin mühimmat deposuna gitme planı da son anda iptal edildi . Kameralarla bol bol görüntü alan 10 ABD'li uzmanların NATO Limanı'ndan sonra Yenice tren istasyonunu incelemesi , ABD'nin bu güzergah üzerinden Irak'a lojistik ve askeri sevkiyat yapabileceğini gündeme getirdi . Kapasite fazlası alım yaptığı için zaman zaman tütün yakmak zorunda kalan Tekel , pazar araştırması yapmadan 1990'da pisaya çıkardığı İzmir sigarası tutmayınca dönemin fiyatlarıyla yaklaşık milyar lira zarar etti . . . 1990 yılında hiçbir araştırmaya gerek duymadan ürettiği 415 bin kilo İzmir sigarasını piyasaya süren Tekel , beklenen satış olmayınca üretimi durdurdu , ancak bu kez de elde kalan sigaralar sorun oldu . Tekel , sigaraları 1991'deki Körfez Savaşı'nda Kuzey Irak'tan göç eden peşmergelere bedava dağıtmaya karar verdi . Ancak bu sırada peşmergeler memleketlerine dönünce 11 bin 860 kilo İzmir sigarası elde kaldı . Bunun üzerine Tekel , 1991'de aldığı kararla , eldeki sigaraları , günlerde ekonomik sıkıntı yaşayan Azerbaycan'a " bağış " adıyla gönderdi . Elindeki tüm sigaraları bağışlayan Tekel'in İzmir macerası dönemin fiyatlarıyla milyar 904 milyon 600 bin liralık 50 bin ton sigaranın bedava dağıtılmasıyla bitti . Soru önergesi üzerine ortaya çıkan olayı doğrulayan Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener de , " zamanaşımına " girdiği için konuyla ilgili işlem yapılamadığını bildirdi . Tekel'in yabancı tütün ihtiyacının yıllık 10 bin ton civarında olduğunu , ancak hem iç hem dış piyasadan alımlar sonucu Türkiye'nin gelecek 19 yıla yetecek kadar tütün depoladığını da bildiren Şener , ancak bugün tütünlerin büyük bölümünün , fazla bekletme nedeniyle kullanılamaz hale geldiğini kaydetti . Başbakan Yardımcısı Şener , 19 yılda tütünlerin tamamen kullanılamayacak hale geleceğine de dikkat çekti . Tekstilbank Merter Şubesi Müdiresi Sema Adın'ın öldürülmesiyle ilgili 4. . . . Bakırköy . Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmada , tutuklu sanıklar Abdülkadir Uslu , Muhammet Moroğlu , Mehmet Bozoğlu , Erdinç Kızılcık ile tutuksuz yargılanan Mehmet Uslu hazır bulunurken , tutuksuz sanıklar Mesut Barlak , Fatih Oral , Orhan Yazan ile Hüseyin Erkesen katılmadı . Mahkeme heyeti , 14 Aralık 1998'de görülmesine başlanan davayı sona erdirerek kararı açıkladı . Karara göre Abdülkadir Uslu , " Adın'ı , gasp eylemini gizlemek amacıyla öldürdüğü " gerekçesiyle müebbet ağır hapis cezasına çarptırıldı . Ayrıca " çete lideri olmak " , " bir kişiyi korkutarak para vermeye zorlamak " ve iki gasp olayıyla ilgili olarak toplam 61 yıl 10 ay gün hapis cezası verildi . Uslu'nun bu cezalarının , başka suçtan ceza aldığı gerekçesiyle toplam 15 ay bir hücrede geceli gündüzlü tecrit edilerek tatbiki de kararlaştırıldı . Moroğlu , Bozoğlu ve Kızılcık da müebbet hapis cezasıyla ile ay arasında değişen tecrit cezalarına çarptırıldı . Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nden Ali Osman Ateş , müftülere lisanüstü eğitim zorunluluğu getirilmesi gerektiğini söyledi . Ateş , ayrıca " İmamlara konservatuvar eğitimi aldırılmalı , cami dernekleri feshedilmeli " dedi . İmamlar konservatuvar eğitimi almalı mı ? İlahiyat fakültelerinden mezun olanların bir kısmı din görevlisi olarak yetişiyor . Dini musiki alanında sesi ; iyi , ahenkli , ölçülü ve uygun kullanmak çok önemli . Bunu yakalayabilmenin bir yolu da konservatuvar eğitimi gibi bilimsel bir eğitimden geçmek . Bu isteğe bağlı olabilir . Güzel konuşmayı öğrenmek ne kadar önemliyse , insanlara hitap eden yaygın din hizmetlerinde sesin güzel kullanılması da büyük önem taşıyor . Ancak bu zorunlu olmamalı . YÖK'ün ders belgelerinde her üniversitenin fakültesinin haftalık kredileri var . Mezun olmak için asgari limitler var . YÖK üst kurul olarak bunu yeniden düzenlerse , istisnai olarak ek krediler alınma zorunluluğu getirirse bu olabilir . İlahiyat fakültelerinde Türk din musikisi diye seçmeli ders var . Kabiliyetli olan öğrenciler bunu seçiyorlar ve okuyorlar . Yeterli değil tabii . Ama zorunlu olmamalı çünkü sanat bir kabiliyet işidir . Zaten kabiliyeti olan öğrenciler seçiyor . Hiç kabiliyeti olmayan öğrencileri zorlamak doğru olmaz . Türk din musikisi derslerinin sayısı artırılırsa , ilahiyat fakültelerinde konservatuvara gerek kalmaz . İlahiyat fakültelerinde din görevlisi olacak öğrenciler için makam çok önemlidir . Din görevlileri beş vakit ezanı , beş ayrı makama göre okurlar . Konservatuvarların Türk müziği bölümleri bu konuda ihtisas sahibi hocalar tarafından idare ediliyor . Klasik Türk müziği , Türk Sanat Müziği , hatta Tasavvuf Müziği ilahiyat fakültelerine yabancı değildir . Dini musiki dersleri öğrenciler için zorunlu olmalı . Zorunlu olmalı çünkü bazen öğrenci , kabiliyetin kendinde olduğunu fark etmez . Ancak musiki derslerini zorunlu olarak alınca kendindeki kabiliyeti fark eder . Belli bir seviyede , belli bir yere kadar her ilahiyat fakültesi öğrencisi için dini musiki dersleri olmalı . Konservatuvar dediğimiz zaman , batı müziği , her tür giriyor . Buna ancak mesleğimize uygun olan Klasik Türk musikisidir . Ezan okumak makam ister . Ayrıca namaz kıldırma var . Mevlüt dini musikidir . Mesleğimizi icra etmek için zaman zaman dini musikiye ihtiyaç duyduğumuzu düşünüyorum . Öğrencilere , Türk musikisi ve dini musiki dersleri seçmeli olarak gösteriliyor ama bunun zorunlu olması gerektiğini düşünüyorum . Bazı insanların musikiye ya da daha başka sanat dallarına ilgisi vardır ya da yoktur , ayrı ama çocuk bunu tanımalı . İcra ayrı bir şey , kabiliyetle ilgili . Ancak ezan tartışılıyor , Kuran yanlış okunuyor deniyor . Mecburi olması halinde kulak , boğaz alıştırılır . Öğretmen olmak üzere bölüm seçenler de , Diyanet'teki kadrolara geçmeyi tercih edenler de Türk musikisi ve dini musiki dersleri almalı . Kulak dolgunluğu olsun , büyük bestekarları , makamları tanısın . Bugün ezanlar " Allah kabul etsin " diye okunuyor , hiçbir makam yok . Keşke mecbur olsa , herkes makamlarla güzel seslerle güzel ezanlar dinlese ve böylece hoşnut olsa . Terörist Abdullah Öcalan'ın 15 Şubat 1999'da Türkiye'ye getirilmesinin ardından yaptığı çağrı üzerine Güneydoğu'ya hâkim olan huzur ortamına dün terörün gölgesi düştü . PKK'lılar ile Özel Kuvvetler'e bağlı bir timin çatışmasında bir uzman çavuş şehit oldu , beş er yaralandı . Son olarak Nisan 1001'de beş güvenlik görevlisinin şehit düştüğü Diyarbakır Lice ve Bingöl'ün Genç ilçeleri arasındaki Tapantepe mevkiinde dün sabah arama tarama faaliyetlerini sürdüren subay ve astsubaylardan oluşan Genelkurmay Başkanlığı'na bağlı Özel Kuvvetler Komutanlığı bünyesindeki bir tim , bir grup teröristle karşılaştı . Teröristlerin açtığı ilk ateşte ÖKK'da görevli bir uzman çavuş şehit düşerken beş tim mensubu yaralandı . Yaralananların üçünün uzman çavuş , ikisinin yüzbaşı olduğu öğrenildi . Çatışma bölgesine takviye birliklerle Özel Harekat timleri sevk edilirken geniş çaplı operasyon başlatıldı . Bölgeye gelen takviye kuvvetler , PKK grubunu Hani bölgesinde bir mağarada sıkıştırdı , ancak havanın kararması nedeniyle operasyonu ara verildi . Teröristlerden ölen olup olmadığının ise arazi taramasından sonra belli olacağı açıklandı . Çatışmada yaralanan beş personel helikopterlerle Diyarbakır Askerİ Hastanesi'ne getirildi . Yaralıların tedavisinin sürdüğü bildirildi . PKK KADEK , bir süre önce Rusya'da yaptığı açıklamada , Öcalan'ın avukatları ve yakınları ile yedi haftadır görüştürülmemesi nediniyle yaşamından kaygı duyulduğunu bildirdi . Öcalan'ın sağlığıyla ilgili açıklama yapılmasını isteyen örgüt aksi halde 15 Şubat 1005'te silahlı eylemleri başlatacağı tehdidinde bulundu . Adını KADEK olarak değiştiren PKK'ya yönelik Diyarbakır'ın Lice , Hani ile Bingöl'ün Genç ilçeleri arasında başlatılan kapsamlı operasyon örgütün " Ape Musa " olarak adlandırılan eğitim kampı çevresinde yoğunlaşıyor . Bölgeye Diyarbakır'dan takviye güç kaydırıldığı belirtiliyor . Havadan savaş uçakları ve kobra helikopterleri tarafından da teröristlerin barındığı bazı noktaların bombalandığı da gelen bilgiler arasında . Bir yıldan bu yana , bölgede can kaybına yol açan çatışma yaşanmamıştı . Silahlı gücünün büyük bölümünü Kuzey Irak ve İran sınırına çeken örgüt başta Diyarbakır olmak üzere bölgenin dağlık kesimlerinde sınırlı sayıda silahlı grup bulunduruyordu . Örgüt tarafından " Ape Musa Eğitim kampı " olarak adlandırılan alanda , ana karargah ve 100 civarında terörist bulunuyor . Geçen yıl örgütün Başkanlık Konseyi tarafından gönderilen talimatta , " meşru müdafaa " yapılması ve gerekirse çatışmalara girilmesi istenmişti . Osman Öcalan da Medya TV'ye yaptığı açıklamada , örgüte karşı operasyonların arttığı , bu nedenle çatışmalara girmekten kaçınmayacaklarını söylemişti . Neşter Operasyonu'nda , firmaların SSK'yı malzeme vermemekle tehdit eden dilekçesinin Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık'a da gönderildiği anlaşıldı . Neşter operasyonunun en önemli kanıtı olan dilekçeye , tıbbi malzeme satışı yapanların kuruluşu SADER'in en büyük 10 firması imza attı . 10. Dilekçede , " Bu hususlara 51. SSK yetkililerinin görüştüğü bazı firma temsilcileri , " hastalar zarar görür " uyarısına " Ölürlerse ölsünler . Daha iyi olur " yanıtını verdi . Savcılık , gözaltında aldığı yetkililere dilekçeye niye imza attığını da sordu . Savcılık soruşturmada şu bilgilere ulaştı : Bazı firmalar , ucuz mal satan Boston adlı firmayı tehdit etti . SSK'nın kalp pili ihalelerini SADER üyesi firmalar sırayla aldı . İhaleyi alanın SSK ya pahalı mal satması için ihaleye katılan diğer firmalar fiyat yükseltti . Firmaların rüşvet tekliflerini reddeden akademik ünvanlı bazı doktorlar , aynı hastanede müdür olan ve profesör ünvanlı hocalarınca " bunu almazsan akademik ünvan da alamazsın " diye tehdit edildi . Bakıcıları tarafından öldürülen yaşındaki Çağatay'ın annesi Yasemin Cirit , " Oğlum bakıcısı Sultan'ı çok severdi " dedi . Cirit , bakıcı Bayram Acar'la ilişkileri olduğu iddiasını da yalanladı . Aydın ve Yasemin Cirit çifti dün bir basın toplantısı yaptı . İstanbul'da hastanedeki diğer oğlu Koray'ın başından ayrılamayan ve Çağatay'ı en son ay önce gördüğünü belirten anne Yasemin Cirit , " Oğluma yapılanları ancak bir canavar yapar . Bir anne adayı bunu yaparsa , başkası ne yapar bilemiyorum " dedi . Oğlu Çağatay'ın bakıcı Sultan Keskin'i çok sevdiğini belirten Cirit , " Akşamları , oğlum uyu yoksa seni Sultan'a götürmem diyordum . Oraya gitmek için hemen uyuyordu . Bize hırpalandığını , dayak yediğini söylemiş olsa neden onu oraya bırakayım ? Çağatay'ın kekemeliği , altına kaçırma olayı yoktu . Sadece geç kalkma huyu vardı " diye ağladı . Yasemin Cirit , Bayram Acar'la ilişkisi olduğu iddialarına ilişkin olarak ise , " Onu iki kez gördüm . Öyle bir olay kesinlikle olamaz . Sabah kapılarına bırakıp akşam alıyordum . Çocuk düştü , hastaneye da geldi . Çocuk düşmeden 15 gün önce tanımıştım onu " dedi . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in eşi Semra Sezer , hastaneye kaldırıldı . Alınan bilgiye göre , dün saat 15. Acil'den giriş yapan Sezer'e ilk müdahaleyi nöbetçi doktorlar yaptı . Röntgenleri çekilen ve sağ el bileğinde kırık olduğu belirlenen Sezer , kendisi için hazırlanan odaya alındı . Bileği alçıya alınan Sezer ve eşi geldikleri sivil araçla hastaneden ayrılarak gece geç saatlerde Çankaya Köşkü'ne döndü . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Çin gezisinin üçüncü gününde gezdiği Şangay'a hayran kaldı . 468 metreyle dünyanın üçüncü büyük televizyon kulesine çıkan Erdoğan , kuleyi gezerken karşılaştığı Yunanlı turistlere , " Başbakanınız Simitis'e selam söyleyin " dedi . Erdoğan , ticaret merkezi haline dönüştürülen Pudong bölgesinin gelişimi karşısında şaşkınlığını gizleyemezken , Belediye Başkanı Jiong Zixian'a , " Bu yabancı sermayeyi buraya nasıl çektiniz , bunun sırrını anlatır mısınız ? " diye sordu . Tekrar gelin , farkı görün Zixian , şaşkınlık karşısında , " Başbakan olarak buraya tekrar gelince daha iyi bir Pudong bulacaksınız " diyerek , Erdoğan'la ilgili gelişmeleri takip ettiğini de gösterdi . Zixian , " Bu çok önemli . Yabancı sermaye Pudong için motordur . İlk önce merkezi hükümet , bölgeye yönelik iyi politikalar uyguladı . Bütün olumlu unsurlar da bu bölgeye yönelik yapılıyor . Pudong bunun için iyi bir fırsat yakaladı . Ayrıca , telif hakkı ve patenti en iyi biz koruduk " diye konuştu . Bölgeye gelen yabancı sermayenin miktarının sorulması üzerine de Zixian , " Şangay'a 50 milyar dolar geldi , bunun üçte biri Pudong'a aktarıldı . Yatırımcıların çoğu da ABD ve Japonlar " yanıtını verdi . Yunanlılar alkışladı Erdoğan , daha sonra , " Doğu İncisi " olarak nitelenen 468 metre yüksekliğindeki dünyanın üçüncü büyük TV kulesini gezdi . Kuleye girişte Pudong Belediyesi'nin kadın bandosu tarafından karşılanan Erdoğan , kulenin defterini de imzaladı . 165 metre yükseklikteki orta bölüme süpersonik asansörlerle çıkan ve dürbünle çevreyi seyreden Erdoğan , kulede gezerken Yunanlı turistlerle karşılaşınca ilginç diyaloglar yaşandı . Yunanlıların , " Biz iki ayrı ülkeyiz ama dost ülkenin insanlarıyız " sözleri üzerine Erdoğan , " Başbakanınız Simitis'e selam söyleyin " karşılığını verdi . Bu sözler üzerine turistlerin alkışladığı Erdoğan , kuleden yine bando tarafından uğurlandı . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanı Cüneyd Zapsu'nun , Kıbrıs sorunuyla ilgili olarak , " Dış politikada her şey karşılıklı çıkara bağlıdır . Büyük çıkarlar için küçük çıkarlar gözardı edilir . Satrançta oyunu kazanmak için küçük taşlar verilir " dediği öne sürüldü . Zapsu ile ilgili bu iddia Milli Gazete'nin dünkü sayısında ortaya atıldı . Milli Gazete yazarı Zeki Ceyhan , dün yayımlanan " Gizli( ! ) dışişleri bakanı ne diyor ? " başlıklı yazısında Zapsu'nun Kıbrıs'ı " satrancı kazanmak için gözden çıkarılan bir taş olarak gördüğü"nü öne sürdü . Yazısında Zapsu'yu eleştiren Ceyhan , şunları kaydetti : " İşte bu zat ı muhterem Kıbrıs konusunda önemli açıklamalar yapmış . Bakın neler demiş : Kıbrıs'ta halk kendi yolunu seçti . Geri dönüşü de olmayacak . Halen 1950'ların devlet politikalarını uygulayamayız . Dünya değişti . Dış politikada her şey karşılıklı çıkara bağlıdır . Büyük çıkarlar için küçük çıkarlar gözardı edilir . Satrançta oyunu kazanmak için küçük taşlar verilir . Bu sözlerden anlıyoruz ki AKP iktidarı satrancı kazanmak için küçük taş olarak Kıbrıs'ı gözden çıkarmış . " Başbakan Abdullah Gül , Kıbrıs konusunda Türkiye'nin elinde önemli bir koz kalmadığını savunarak , " İşimiz iyice güçleşti . Onun için orta yolu bulmamız lazım " dedi . Gül , önceki akşam AKP Merkez Yönetim Kurulu üyelerine verdiği yemekte , Kıbrıs Türk halkının KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Türkiye'ye karşı kışkırtıldığını , ancak kendilerinin her koşulda Denktaş'ın arkasında olduğunu kaydetti . Gül , Annan planı üzerinde Türk tarafının ciddi endişeleri bulunduğunu da ifade ederek şöyle konuştu : " En büyük endişemiz , Rumlar'ın kuzeye göç etmesi . Bu , yıllar sonra adadaki varlığımızı tehlikeye sokabilir . AB'ye girmiş olsaydık sorun olmazdı . Muhatap AB olacaktı . Gelinen noktada ortak bir nokta bulmak için müzakereleri sürdürmeliyiz . " Mesut Yılmaz'ın özel kalem müdiresi ve basın danışmanının da aralarında bulunduğu yakın çalışma arkadaşları AKP iktidarınca istisnai kadrolarından alındı . Birkaç gün önce gerçekleştiği öğrenilen operasyonla tırpanlanan bu isimler , derecelerine göre memur olarak görev yapacaklar . Yılmaz'ın , Dışişleri Bakanlığı yaptığı dönemden başlayarak sürekli yanında yer alan Özel Kalem Müdiresi Sema Erdem , Basın Danışmanı Sevgi Ulusay , Berna Yılmaz'ın danışmanlığını yapan Gülcan Önay ile aynı zamanda TRT Yönetim Kurulu üyesi olan Şevket Okant Başbakan Başmüşavirliği görevinden alındı . Ulusay , emekliliğini istedi . Yılmaz'ın hemşehrisi Osman Çataklı ise kadrosunu korudu . Başbakanlıkta 10 başbakan başmüşaviri , 10 başbakan müşaviri , 80 de başbakanlık müşaviri kadrosu bulunuyor . Başbakanlık müşavirleri kararname ile görevlendirilirken , başbakan başmüşavirleri ile başbakan müşavirleri başbakanın onayı ile değişiyor . Bu kadrolar hükümetlerce tercihen dolduruluyor . Genel Başkan Ali Talip Özdemir'in ANAP'a geçmesi beklenen dört milletvekiliyle anlaştığı ifade edildi . Bağımsız milletvekilleri Ülkü Güney ve Edip Safter Gaydalı'nın ANAP'a dönme eğiliminde oldukları , Hakkari Milletvekili Mustafa Zeydan ve ismi açıklanmayan CHP'li bir milletvekilinin de yeşil ışık yaktığı öne sürüldü . Başbakan Gül , AKP Merkez Yönetim Kurulu ( MYK ) üyelerine dış politik gelişmeler hakkında bilgi verirken de şunları söyledi : " Arap ülkeleriyle yaptığım temaslarda edindiğim izlenim , bölgede savaşsız bir çözümün sağlanmasının Saddam'ın gitmesiyle mümkün olacağı yönünde . Ziyaret ettiğim Arap ülkeleriyle birlikte hareket ederek ortak barış deklerasyonu yayınlamayı planlıyoruz . Daha sonra Türkiye'de bir zirve gerçekleştirilebilir . " Enerji Bakanı Hilmi Güler'in , " Doğalgazı Rusya'dan hem pahalı , hem üç ayrı fiyata alıyoruz . Bunu anlamakta güçlük çekiyorum . Ancak sebeplerini de çözdük " şeklinde açıklaması ile dikkatler yeniden Türkiye'nin doğalgaz alım anlaşmalarına çevirildi . Türkiye Rusya'dan aynı kaynaktan , aynı boru hattı ile aldığı doğalgaza farklı fiyatlar ödüyor . Bu farkın nedeni ise Turusgaz isimli şirketin araya girerek aldığı komisyonlar . Refahyol Hükümeti ile Rus şirketi Gazprom şirketi arasında imzalanan anlaşma ile kurulan Turusgaz , bin metreküpte 10 ile 11 dolar arasında değişen oranlarda komisyon alıyor . Türkiye Turusgaz'dan 1996'dan bu yana doğalgaz alıyor . Şimdiye kadar alınan toplam miktar 10. Buna göre , en düşük komisyon oranı baz alındığında Turusgaz'a ödenen toplam komisyon miktarının 100 milyon doları aştığı ortaya çıkıyor . Yetkililer , son görüşmelerde komisyon oranının yüzde 4'e çekildiğini belirtiyorlar . Ayrıca , Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun yaptığı bir incelemeye göre de Türkiye'nin Turusgaz'a ödediği komisyonlar yılda 14 milyon doları buluyor . Farklı fiyata isyan eden Enerji Bakanı Hilmi Güler , fiyat farkının ortadan kaldırılması için Rus yetkililer ile görüşmelerin sürdüğünü söyledi . Bakan Güler , " Görüşmeler olumlu yönde ilerliyor " dedi . Turusgaz , Türkiye'nin Gazprom'dan , yılda milyar metreküp doğalgaz alımına izin veren anlaşmaya , 1995 yılında yapılan ek anlaşma ile ortaya çıktı . Anlaşmada Türkiye'nin istediği ilave 4. İleriki yıllar için de yeni bir alım planı belirlendi ve buna göre Türkiye'nin Gazprom'dan 1005 yılına kadar yılda milyar metreküp alırken , Turusgaz'dan 1001'de , sonraki yıllarda ise milyar metreküp alması kararlaştırıldı . Refahyol hükümetinin Enerji Bakanı Şinasi Altıner'in imzası ( 1995 ) ile kurulan , yine ( 1996 ) Enerji Bakanı Recai Kutan tarafından geliştirilen anlaşma ile şirketin alacağı komisyonlar , boru hatlarının kapasitesinin artırılması için gerekli yatırımlara kaynak yaratmak olarak gerekçelendirildi . Türkiye'yi temsilen dönemin Enerji Bakanı Şinasi Altıner ile Gazprom Şirketi başkanı R. Viyahirev arasında 19 Aralık 1995'te imzalanan bir anlaşma ile kurulan Turusgaz şirketi , Türkiye kamuoyunda meçhul hisse nedeni ile de gündeme geldi . Önce Gama ve Gazprom ortaklığı ile kuruluş şirkete 1996'da Botaş da ortak oldu . Şirkette ortakların payları şöyle şekillendi : Gazprom yüzde 45 , Botaş yüzde 55 , Gama yüzde 15. Kalan 4. Yani ortak gizli tutuldu . Bu ortak hiçbir zaman açıklanmadı . Gama , bu hissenin kendisine ait olduğunu savunduysa da aslında başkalarının adına , mutemet olduğu ileri sürüldü . Bu hissenin , Turusgaz'a yüksek komisyon sağlanmasına imza atılmasını sağlayan Türk siyasilere ait olduğu ileri sürüldü . IMF Birinci Başkan Yardımcısı Anne Krueger , özelleştirme programından elde edilecek gelirin kamu giderlerine harcanmaması gerektiğini belirterek , " Yüksek borç stokunuz var . Bunu eritmek zorundasınız . Özelleştirme geliri bir defalıktır . Bu geliri borcunuzu ödemekte kullanın " dedi . Krueger'in vergi affı kanununu ise gelir azaltıcı bir tedbir olarak gördüğünü söylediği öğrenildi . Ankara'da Başbakan Abdullah Gül , ekonomiden sorumlu bakanlar ve üst düzey bürokratlarla görüşmeler yapan Krueger , yüzde 6. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , Krueger ile yaptığı görüşmede , " Hükümet adına faiz dışı fazla hedefini temel alarak uygulamalara devam edeceğimizi size bildiriyorum " diye konuştu . Krueger'in buna karşılık başta vergi reformu olmak üzere temel reformlara devam edilirse IMF ve Türkiye arasında sağlıklı ilişkilerin sürdürüleceğini söylediği öğrenildi . Edinilen bilgilere göre Krueger , görüşmelerinde özeleştirme programını iddialı bulduğunu dile getirdi . Özelleştirme gelirinin bir defalık olduğuna dikkat çeken Krueger , yüksek borç stoku dikkate alındığında Türkiye'nin sürekli gelire ihtiyacı olduğunu söyledi . Bunun için vergi reformunun önemine dikkat çeken Krueger , reformun bir an önce hayata geçirilmesini istedi . Krueger'in özelleştirme programını iddialı bulduğu görüşünü Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'le yaptığı görüşmede de gündeme getirdiği öğrenildi . Şener'in Krueger'e " Özelleştirme benim programım . Ben hazırladım . Bu programın arkasındayım " dediği öğrenildi . Görüşmelerde Krueger'i milyar dolarlık gelir hedefine ulaşılacağına ikna etmek amacıyla , özellikle Tüpraş , Petkim ve Milli Piyango'nun satışından umutlu olunduğu anlatıldı . Edinilen bilgilere göre , bu üç kuruluşun müşterilerinin hazır olduğu ve satışlarının hızla sonuçlanacağı mesajı Krueger'e iletildi . Krueger , Unakıtan ve Şener'le yaptığı görüşmelerde vergi affını düzenleyen kanunu eleştirdi . Krueger'in bu kanunu " gelir azaltıcı bir tedbir " olarak gördüğünü söylediği öğrenildi . Şener'in ise cumhuriyet tarihinde daha önce de vergi aflarının çıkartıldığını ama gelirleri düşürücü sonuçlar alınmadığını anlattığı öğrenildi . Şener'in , " Bu tek seferlik bir uygulama . Sık sık af çıkaracak değiliz . Yüz binden fazla ihtilaflı dosya var . Bu mükelleflerle barışmak zorundaydık " dediği ifade edildi . Öte yandan Krueger , hükümetin geçtiğimiz hafta açıkladığı 6. Krueger'in paketlerin açıklanması ile ilgili şu yorumu yaptığı öğrenildi : " Gelir ve gider paketlerini ayrı ayrı açıklamayın . Kılıf bulmaya çalışıyorsunuz gibi gözüküyor . Bu paketler aynı anda açıklanmalı " Anne Krueger , dün gece de Devlet Bakanı Ali Babacan'ın Ankara Kalesi'nde onuruna verdiği yemeğe katıldı . Ankara'daki temaslarına ilişkin akşam saatlerinde yazılı bir açıklama yapan Anne Kruger IMF'nin Türk Hükümeti'nin somut adımlarını görmek istediğini ifade etti . Krueger ardından Devlet Bakanı Ali Babacan ve ekonomi bürokratlarıyla yediği yemekte ise ikna olduğunu , niyet mektubundaki somut taahhütleri gördükten sonra işlerin rayına gireceğini söyledi . Krueger , yazılı açıklamasında , hükümetin , somut politika planlarını daha fazla açıklığa kavuşturur kavuşturmaz , 1005 yılı bütçesi ve programda anahtar olan diğer konuları görüşmek üzere , bir IMF heyeti göndermeye hazır olduklarını kaydetti . Büyüme , enflasyon ve programa bağlılık konusundaki niyetlerin eyleme dönüştürülmesi konusunda hükümetle mutabık olunduğunu söyleyen Krueger , " Hükümetin 1005 yılı için yüzde oranında büyüme ve yüzde 10'lik enflasyon hedefi de yapılabilir , fakat programa sıkı sıkıya uymayı gerektiriyor . Başbakan Gül , ekibi ve ben , hükümetin görevinin artık iyi niyetleri eyleme dönüştürmek olduğu konusunda mutabıkız " dedi . Gelecek haftalarda hükümetin , hayata geçirilebilir bir mali pozisyon , güçlü bir bankacılık sistemi ve iş ortamının iyileştirilmesini garantilemek için , daha ileri adımlar atması gerektiğini bildiren Krueger , geçenlerde açıklanan bütçe önlemleri ve 1005 yılı özelleştirme programını ise bu konuda yararlı başlangıç adımları olarak niteledi . Yemeğin ardından açıklama yapan Babacan da , " IMF ile aramızda uyum var . Bizim politikalarımız net . Daha önce de ilan ettiğimiz politikaları uygulamaya devam edeceğiz " dedi . İlk defa bir hükümetin niyet mektubunu kendisinin yazdığını söyleyen Babacan , " Bütçe ile ilgili çalışmaları tamamladığımızda IMF teknik heyetini Türkiye'ye davet edeceğiz . Bu çok yakın bir zamanda gerçekleşecek . Ancak şubata sarkma ihtimali de var " diye konuştu . Babacan , Krueger'e , ekonominin içinde bulunduğu toparlama sürecinin ivmesinin artırılması yönünde , hükümetin kararlılığının anlatıldığını bildirdi . Babacan , " niyet mektubu taslağı üzerinde teknik seviyedeki çalışmalar , nihai aşamaya gelmiştir dedi . Bakan Babacan'ın makamından yapılan açıklamada , Krueger'in Ankara'daki temasları değerlendirildi . Ankara Sanayi Odası'nın ( ASO ) toplantısına katılan Başbakan Abdullah Gül , enerji fiyatlarının artmasına neden olan taahhütleri yeniden ele alacaklarını söyledi . Gül , " Geçmişte öyle projelere bağlandık ki bunlar gerçekten enerji fiyatlarını yüksek tutuyor . Bunların bazılarını iptal edeceğiz . Tazminatlarını ödemeyi bile göze aldık " dedi . Birazcık süre verin TRT'yi kastederek , " Önümüzdeki günlerde bir kamu kurumunun kesintisinde de indirim yapılacaktır " diyen Gül , elektrikte kaçak kullanıma da dikkat çekerek , " Öyle iller var ki faturaların yüzde 60'ını ödemiyor . Ranzalar lambalara takılıp ısıtma yöntemi olarak kullanıyor " dedi . Gül , Enerji Bakanı Güler'in doğalgaz fiyatlarıyla ilgili olarak Ruslarla bugün ( dün ) Türkiye'de görüşmelerde bulunacağını belirterek , Türkiye'ye çok düşük fiyatlarla , 90 dolara kadar gaz satmayı öneren ülkelerin bulunduğunu bildirdi . Business friendly hükümet " Business friendly " ( iş dünyasına dost ) hükümet olmaya çalıştıklarını ifade eden Gül , " Meclis'te büyük bir çoğunluğumuz var . bakımdan bize birazcık , bir buçuk aylık vakit verilmesini rica ediyoruz " dedi . Gül , vergilerin düşürülmesi gerektiğini belirtirken " İktisat felsefemiz İbni Haldun'un da dediği gibi Vergilerin yüksekliği batan ekonomileri gösterir sözünden yola çıktık " diye konuştu . Türkiye çadır devleti değil Toplantıda , Başbakan Gül ve ASO Başkanı Zafer Çağlayan'ın başbaşa verip konuşması dikkat çekti . Çağlayan Irak'ta çıkabilecek savaşın Türkiye'nin krizden çıkışını geciktirebileceğini söyledi . TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ise Türkiye'de savaş karşıtları bulunduğunu , ancak Saddam yönetimi zamanında yapılanların unutulmaması gerektiğini kaydetti . Hisarcıklıoğlu , " Bu ülkenin savaşa girip girmeyeceğine sokakta karar verilmez . En tepedeki cumhurbaşkanı , başbakanı , asker ve sivil bürokrasisi ile beraber karar verilir . Türkiye çadır devleti değil , gelenekleri olan bir devlettir " dedi . Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın da yargılandığı naylon fatura kullananlara af getiren vergi yasası AKP'li milletvekillerinin oylarıyla dün Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde ( TBMM ) kabul edildi . Kemal Unakıtan'a af getiren maddenin oylanması sırasında CHP'li milletvekilleri protesto amacıyla salonu terk etti . Geçen hafta Plan ve Bütçe Komisyonu'nda Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'nı af kapsamı dışında bırakmak için bilerek naylon fatura kulanma suçunu vergi affı paketi dışında tutan AKP'liler , dün Genel Kurul'da verdikleri değişiklik önergesiyle Maliye Bakanı'nı da af kapsamına alan yeni bir önerge verdiler . Buna göre 51. Af yasası ile naylon fatura kullananlar hakkındaki incelemeler de durdurulurken , Cumhuriyet Savcılılıkları'na suç duyurusunda bulunulmayacak . AKP'nin çıkardığı af yasası ile naylon fatura kullanma nedeniyle hakkında kesinleşmiş mahkumiyet bulunanların cezaları da infaz edilmeyecek . CHP miletvekili Ali Topuz , TBMM'de ilk kez bir bakanın kendisini aklayan bir yasayı çıkardığını belirterek , bu durumu her platformda halka şikayet edeceklerini söyledi . Topuz , Unakıtan'ı terreddüt yaratmayacak şekilde af kapsamına alan değişikliğe karşı çıkarken , " Bu önerge herkesin suçunu ortadan kaldıran bir belge . Unakıtan böylece mahkemeye gitmeyecek . Devam eden yargı işleminin önüne engel çıkarmayın , suçsuzluğunu kanıtlayamayacaksa cezasını çeksin . Halep ordaysa arşın burda . Kamuoyu önüne çıkmaya yüzünüz kalmayacak . Bunun hesabını veremeyeceksiniz " dedi AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz ise Maliye Bakanı Kemal Unakıtan hakkında kesin yargı kararı olmadığını söyledi . Öte yandan CHP'nin dürüst mükelleflere yüzde 10 indirim imkânı getiren önergesi ise komisyon sıralarında AKP'li milletvekillerinin yer almaması nedeniyle salt çoğunluğu oluşturamadığından red edildi . Bu arada daha önce gecikme zammı ve cezalara indirim getiren hükümet IMF'in gelir kaybı uyarısıyla vergi borçlarını aylık TEFE oranına endeks ledi . CHP'nin , " buram buram IMF kokuyor " dediği önergelerle değişen yasa şu düzenlemeleri getiriyor : Vergi affının kapsamı , 51 Ekim 1001 tarihine kadar olan dönem yerine , 51 Ağustos'a çekilerek daraltıldı . Böylece seçim kararıyla birlikte af beklentisi nedeniyle vergi ödemeyenler kapsam dışı bırakıldı . Vadesi geldiği halde ödenmeyen vergilerin tamamı ile bu vergilere ilişkin gecikme zammı , gecikme faizinin yerine , bu kanunun yürürlüğe girdiği tarihe kadar DİE'nin her ay için belirlediği Toptan Eşya Fiyat Endeksinin aylık oranı esas alınarak hesaplanacak tutarın , dokuz eşit taksitte , Şubat , Nisan , Haziran , Ağustos , Ekim , Aralık 1005 ayları ile Şubat , Nisan , Haziran 1004 ayları sonuna kadar tamamen ödenmesi , dava açılmaması veya açılan davadan vazgeçilmesi şartıyla vergilere uygulanan gecikme zammı gecikme faizi ve vergi cezaları ile vergi cezalarına uygulanan gecikme zamlarının tamamı affedilecek . Kanun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyle ödenmemiş borcun sadece vergi aslına bağlı kesilen cezalardan ve bunlara ilişkin gecikme zamlarından ibaret olması halinde , bu cezaların ve bunlara ilişkin gecikme zamlarının tamamı affedilecek . İştirak , teşvik ve yardım fiilleri nedeniyle kesilen vergi ziyaı cezalarında cezaya muhatap olanların cezanın yüzde 10'sini diğer vergi borçlularında olduğu gibi dokuz taksitte ödemeleri , dava açmamaları veya açılan davalaradan vazgeçmeleri şartıyla cezanın kalan yüzde 80'i ve bunlara uygulanan gecikme zammının tamamı affedilecek . 100 milyona kadar trafik cezaları ile 100 milyona kadar olan para cezaları affedilecek . Belediyeler ve KİT'ler , yasa kapsamında ödemelerine Şubat 1005 yerine Haziran 1005'te başlayıp 14 taksit yerine 56 taksitte ödeyecek . Stok affı getirildi . Nükleer santrala karşı olmadıklarını belirten Enerji Bakanı Hilmi Güler bu konuda toryumun kullanılacağı bir model üzerinde durduklarını belirtti . Önceki akşam CNN Türk'te Editör programında Gürkan Zengin'in sorularını yanıtlayan Hilmi Güler , nükleer santralde farklı bir model uygulamayı düşündüklerini söyledi . Güler şöyle konuştu : " Bizim Toryum madenlerimiz var . Toryum henüz nükleer santralda kullanılmadı . 1005'de ABD ve AB'nin kullanacağı ifade ediliyor . Bu konuda çok ciddi AR GE ( araştırma geliştirme ) çalışması başlatıyoruz . Türkiye Atom Enerjisi Kurumu , Etibank ve MTA ile toryuma bağlı olarak bir nükleer enerji çalışması yapıyoruz . Toryum , yerli hammadde olması nedeniyle bizi dışa bağımlılıktan kurtaracak . " Türkiye'de enerjinin yüzde 45'ünün doğalgaz , yüzde 16'sının hidrolik , yüzde 15'ünün de kömürden elde edildiğini belirten Güler , " Başka birşey yok . Nükleer sıfır , rüzgar ve güneş zaten yok . Dolayısıyla yumurtaların yarısını tek sepete toplamışız . Bu Türkiye'yi sıkıntıya sokacak . Milli güvenlik açısından büyük sıkıntıya sokacak . 1010'de dışa bağımlılık yüzde 80'e varacak " diye konuştu . Nükleer enerji santralları , uranyum ve plütonyum atomlarının çekirdeklerinin parçalanması sonucu elde edilen nükleer gücü kullanıyor . Toryum da bir nükleer enerji hammaddesi . Uranyum gibi toryum da doğada serbest halde bulunmuyor . Fakat 60 civarında mineralin içinde toryuma rastlanıyor . Toryuma dayalı nükleer santrallar henüz deneme safhasında . Türkiye'de Maden Tetkik Arama ( MTA ) Genel Müdürlüğü'nce geçmiş yıllarda yapılan aramalarda , Eskişehir Sivrihisar Kızılcaören yöresindeki nadir toprak elementleri ve toryum kompleks cevher yatağı saptandı . Malatya Hekimhan Kuluncak'ta da mevcut benzer nitelikli toryum kaynağı olduğu belirtiliyor . İş Yatırım Menkul Değerler'in yönettiği İş Yatırım Tipi Değişken Fon , tipi fon kategorisinde getiri performansı açısından 1001 yılının en başarılı fonu oldu . İş Yatırım Tipi Değişken Fon , Ocak 1001 Ocak 1005 tarihleri arasında yüzde 51'lik performansıyla tüm tipi fonlar arasında en yüksek getiriyi sağladı . Fon'un yöneticisi Alkut Kılıç , başarının değişen koşulların ve belirsizlik dönemlerinin iyi analiz edilerek pozisyonların buna göre ayarlanmasından kaynaklandığını söylüyor . Fonu genel olarak kontrollü risk alarak , yatırımcıyı koruma güdüsüyle yönettiklerini ifade eden Kılıç , " Değişen ekonomik koşulları ve siyasi konjonktürü yakından takip ettik . Uzun dönemli yatırım yapılan hisse senedi portföyünün yanı sıra piyasa koşullarına göre de kısa vadeli pozisyonlar aldık " şeklinde konuşuyor . Uzun dönemli yatırım portföyü oluştururken özellikle araştırma bölümünün analizlerinden faydalandıklarını söyleyen Kılıç , " Kısa vadeli piyasa koşullarını ise her hafta yapılan yatırım komitesi toplantılarında değerlendiriyoruz " diyor . İş Yatırım Değişken Fon'un yönetiminde yılın ilk yarısında temkinli bir strateji izlenirken , ikinci yarıda agresif bir yönetim tarzı uyguladıklarını söyleyen Kılıç , şunları anlatıyor : " Hisse senedi piyasasının dışında sabit getirili menkul kıymet piyasalarındaki alternatif getirilerden de yararlanıyoruz . Yılsonu performansına bakıldığında doğru bir strateji izlediğimiz görülüyor . " Borsanın önü açık IMF'yle . gözden geçirmenin olumlu sonuçlanması halinde borsada yukarı doğru bir hareket beklediğini söyleyen Kılıç , " Önümüzde risk olarak Irak konusu kalacak . Irak'la ilgili belirsizliğin azalması halinde borsada yukarı doğru hızlı bir hareket şaşırtıcı olmayacaktır " diyor . Dalgalı piyasada hisse senedi getirilerinden faydalanmak isteyen yatırımcının tasarruflarını tipi fonlarda değerlendirmesi gerektiğini söyleyen Kılıç , " Borsa , beklentiler üzerinde pozisyonların alındığı bir piyasadır . Zaten fiyatlar belirsizlik dönemlerinde düşer . Bu seviyede borsaya yatırım yapan yatırımcı uzun vadede ciddi getiriler elde edebilir " şeklinde konuşuyor . Şahıslar da fon şirketi kurabilecek SPK'nın yaptığı yeni düzenlemeye göre gerçek kişilerin de portföy yönetim şirketi kurmasının yolu açıldı Sermaye Piyasası Kurulu , yaptığı yeni düzenleme ile portföy yönetim şirketlerinin sermayelerinin en az yüzde 50ösinin banka , aracı kurum ve sigorta şirketine ait olması şartını kaldırdı . Şahısların fon kurması ise kanun değişikliği gerektirdiği için şimdilik mümkün değil . Yeni düzenlemeye göre şirket kurucusu olmanın gerektirdiği mali güç , itibar ve yeterli tecrübeye sahip olan gerçek kişilere de şirket kurucusu olmanın yolunun açıldığını söyleyen Sermaye Piyasası Kurulu Başkanı Doğan Cansızlar , " Böylelikle , portföy yönetim şirketi kuruluşunda mali kuruluş olma şartı taşımayan yerli ve yabancı profesyonel kişi ve kuruluşların sektöre girmesi ile sektörün daha rekabetçi bir yapıya kavuşturulması amaçlandı " diyor . Borsa kolay özelleşebilir Sermaye piyasasında kurumsal yatırımcıların rolünün artması ve bireysel yatırımcıların , portföy çeşitlendirmesini tercih etmeye başlamaları sonucu önemi giderek artan portföy yöneticiliği faaliyetine ve bu faaliyeti yerine getiren kurumlara ilişkin düzenlemelerin yeniden ele alınma ihtiyacının doğduğunu söyleyen Cansızlar şöyle konuştu : " Bu ihtiyaç doğrultusunda , mevcut düzenlemenin sadeleştirilmesi , standartlaştırılması , Avrupa Birliği ile diğer yabancı ülke düzenlemeleri ve sektörün ihtiyaçları dikkate alınarak güncelleştirilmesi amaçları göz önünde bulundurularak , portföy yöneticiliğine ilişkin tebliğ revize edildi . " Cansızlar , İMKB'nin özeleştirilmesiyle ilgili olarak da hukuki altyapının kolaylıkla hazırlanabileceğine dikkat çekti . Paranın güvenli adresi Dalgalı piyasalarda panik işlemlerden sakınmak gerekli DİDEM GORDON Koç Portföy Yönetimi AŞ Genel Müdürü 1001 yılı , makroekonomik hedeflere ulaşılması açısından başarılı bir yıl oldu . Bunda kuşkusuz taviz verilmeden uygulanan ekonomik politikaların etkisi büyük oldu . 1005'e yeni hükümet ile girerken , sermaye piyasalarının gündeminin en can alıcı noktası kuşkusuz ekonomik program . Önümüzdeki haftalarda , gerek 1005 bütçesi gerekse yapısal reformların uygulanması ile ilgili mevcut belirsizlikler giderildiğinde istikrar açısından önemli bir engel de kısa vadede aşılmış olabilir . Buna paralel olarak , IMF ile 1005 program ve hedefleri üzerinde anlaşılması hem yurtiçi hem de yurtdışındaki piyasa katılımcıları açısından güveni pekiştirecek önemli bir sinyal olacak . Bunun dışında özellikle . çeyrekte , Irak'ta olası bir savaşın Türkiye'ye etkileri ve Kıbrıs konusunda Türkiye'yi tatmin edecek bir çözüm bulunup bulunamayacağı piyasalara belirsizlik getiren dışsal etkenler olarak ön plana çıkıyor . Faiz , döviz kurları ve hisse senedi fiyatlarını etkileyebilecek içsel ve dışsal etkenlerle ilgili analizler yapıp olası senaryoları öngörerek yatırım kararı almak her zaman kolay olmuyor . 1005 yılını yatırımlar açısından analiz ettiğimizde , yılın ilk aylarının yukarıda bahsettiğim etkenlerden ötürü dalgalanmaların olduğu bir dönem olmasını beklemek mümkün . öte yandan , belirsizliklerin aşılmasıyla birlikte piyasalarda istikrarlı bir döneme gireceğimizi umuyorum . Bu süreç içinde de ekonomik gerçekleşmeler ve veriler odak noktası haline gelebilir . Belirsizlikte risk dağılımı Bugün bakıldığında 1005 gerçekten de Türkiye için çok bilinmeyenli bir denklem gibi görünüyor . Buna karşın , yatırım konusunda genel prensip olan riski dağıtma , özellikle belirsizlik ortamlarında yatırımcılara önemli bir avantaj sağlıyor . Yatırımların farklı enstrümanlarda , belli risk ve vade tercihlerine göre değerlendirilmesi hem olumlu gelişmelerden yararlanma hem de olumsuz gelişmelerden , alınan riske göre nisbeten az zarar görme potansiyelini getiriyor . Enstrüman çeşitlemesinin en etkin şekilde yapıldığı yatırım fonları özellikle bireysel yatırımcıların kendi getiri ve vade tercihlerine göre değişecek ağırlıklarda bir portföy oluşturmaları için uygun bir seçenek . Ani kararlardan kaçının Orta ve uzun vadeli bir yatırım planlamasında , günlük dalgalanmalardan etkilenerek alınacak ani kararlar , yatırımcıları ana hedeflerinden saptırabiliyor . Oysa önemli olan bireylerin finansal hedeflerine göre çeşitli risk ve vade seçenekleri sunan bir portföy oluşturulması . Sermaye piyasalarındaki olumlu veya olumsuz günlük gelişmelerden etkilenerek yapılan ani hareketler özellikle yatırım vadesinin çok kısa olduğu piyasalarımızda bir alışkanlık . Yatırım ve özellikle bireysel emeklilik fonlarının piyasalarda ağırlığının artması , hem dalgalanmaları azaltacak hem de " yatırım"a daha rasyonel ve uzun vadeli bir bakış açısı getirecek . Bu yıl için öngörülerimizi oluştururken analizlerimizde 1005 yılı bütçesinin detayları ve IMF ile yapılacak görüşmeler sonucu kesinleşecek rakamsal , yapısal hedefler önemli faktörler olacak . İstikrarla yürütülecek bir program ve mali disiplin piyasalarda " güven " için ön koşul haline geldi . 1005'ün ekonomimizin güçleneceği ve hedeflere doğru şaşmadan ilerleyebileceğimiz bir yıl olmasını ümit ediyoruz . Yatırım Bankası Schroder Salomon Smith Barney ( SSSB ) , gelişmekte olan ülke portföylerinde Türkiye için tavsiyesi değiştirerek , " piyasa ağırlığının üzerine çıkart " olarak yineledi . NTVMSNBC'nin haberine göre kuruluş , dün yayımlanan raporunda , kısa vadeli risklere rağmen , uzun vadede Türkiye'de büyük alım fırsatları yattığını savundu . Kuruluş , Türkiye'nin 1005 yılında gelişmekte olan piyasalar arasında " patlama " yapacak tek piyasa olduğunu belirtti . Yükseliş beklentisi SSSB , yıl sonunda İMKB Endeksi'nin cent seviyesine yükselerek yüzde 60 artmasını beklediğini belirtti . Endeksin , yıl sonunda 10. Piyasalar üzerindeki ana riskin savaş ihtimali olduğunu savunan yatırım bankası , tahmin ettikleri iyimser savaş senaryosunun gerçekleşmesi halinde , Türk piyasasında büyük bir ralli yaşanacağını ileri sürdü . Savaş olmaması durumunda ise Türk piyasasının çok hızlı bir ralli yapacağı da ifade edildi . Ancak , beklentiler dahilinde bulunmayan uzun ve genişleyen bir savaş halinde , bu senaryonun geçersiz olacağı ifade edildi . Raporda , özellikle gelecek iki ay içinde Irak'ta savaşın başlaması halinde , Türk piyasasında kısa vadede dalgalanmanın beklendiği ve bu süreçte kontrollü bir düşüş beklenebileceği vurgulandı . Yılın ilk halka arzı başlamadan ertelendi . Koza Davetiyeleri Yönetim Kurulu Başkanı Akın İpek , iptalin söz konusu olmadığını , başarıyı riske etmemek için halka arzı hafta , 10 gün ertelediklerini bildirdi . Halka arzın ertelenme kararı , aracılık eden EVG Yatırım'ın İMKB'ye gönderilen sürpriz açıklamasıyla kamuoyuna duyuruldu . Karar , Koza'nın iştiraki olan İpek Matbaacılık hisselerinin yüzde 9. IMF Birinci Başkan Yardımcısı Anne Krueger'in temasları öncesinde Ankara'da yapılan hazırlıklara , 1005 için öngörülen yüzde 6. Çalışmalarda kamu harcamaları için yüzde 6. Bu hedefin tutturulması için belirlenen gelir ve tasarruf kalemleri şöyle öngörüldü : Duble yol da tehlikede Sağlık harcamalarında israf önlenecek , ciddi bir kısıntıya gidilecek . Sosyal güvenlik kuruluşlarındaki sızmalar önlenecek . 1005 yılında 51 bin kişi olarak öngörülen yeni personel alımı 55 bine çekildi . Yatırım harcamalarının , son derece kısıtlı olan mevcut düzeyden de geri çekilmesi benimsendi . Hükümetin , 15 bin kilometre duble yol projesi yolunda büyük adım atmasını sağlayacak kaynak olmadığı üzerinde duruldu . " Vergi barışı " olarak nitelenen ceza ve faiz affından 1. Bu kalemden beklenmesi gereken gerçekçi rakamın 1. Yüzde 5. Üzerinde durulan bu önlemler de dikkate alındığında faiz dışı fazla rakamının en fazla yüzde 5. Kamu işçilerine verilecek enflasyon farkları ödemelerinin sarkıtılması . Kamu işçilerine bir ay ücretsiz izin verilmesi . Yurtiçinde satılmak üzere Uzakdoğu'dan Türkiye'ye getirilen ve marka kanununa aykırı sahte Marlboro'lar İran sınır kapısı olan Gürbulak'ta yakılarak imha edildi . Mart 1001'de yurda giriş yapan ve piyasa değeri yaklaşık trilyon olan sigaraların , Gürbulak'ta bulunan üç freeshop tarafından yurda getirildiği saptandı . Gürbulak Gümrük Muhafaza Müdürü Şiri Dilik kaçak sigaraların yakımı sırasında yaptğı açıklamada sigaraların Türkiye'ye yasal yoldan girdiğini söyledi . ÖTV artışı kaçağı artırır uyarısı Philip Morris Sabancı'nın şikâyeti ve talebi üzerine üç freeshop'ta inceleme yaptıklarını belirten Dilik , Uzakdoğu'dan getirilen sahte sigaraların toplam 50 bin 600 karton civarında olduğunu belirtti . Dilik özellikle son bir buçuk yılda kaçak sigara işinin boyutlarının 100 trilyon liraya dayandığını söyledi . Basın dünyası dün güne , iki farklı Tercüman gazetesiyle uyandı . Biri gazetenin eski sahibi Kemal Ilıcak'ın ölümünün ardından isim hakkını aldığını öne süren Çukurova Grubu'na ait " Halk'a ve Olaylara Tercüman " , diğeriyse , Mehmet Ali Ilıcak'ın imtiyaz sahibi olduğu " Dünden Bugüne Tercüman . " Gazete binasında dün annesi Nazlı Ilıcak'la birlikte bir basın toplantısı düzenleyen Mehmet Ali Ilıcak , Çukurova Grubu'nun " alelacele " piyasaya gazete sürdüğünü savundu . Tercüman gazetesinin isim değil misyon olduğunu , Karamehmet'in de , hakkındaki spekülasyonlar ve banka dolandırıcılık iddiaları nedeniyle bu misyonu taşıyamayacağını öne süren Ilıcak , şöyle konuştu : HEPSİNİ BEN YARATTIM " Bizim Türk halkı ve kamuoyundan ricamız , Ilıcaklı Tercüman gazetesine sahip çıkmasıdır . Karamehmet'le spekülasyona girmek istemiyorum . Ama yaptığı şey , Türk basın tarihine kara bir leke olarak geçecektir . Babamızın sadece maddi mirasını reddetmişiz . Tercüman'ın içinde doğmuşuz . Biz kimliklerimizi bırakmışız ama kişiliklerimizi bırakabilir , onları reddedebilir miyiz ? Kemal Ilıcak'ın babam olduğunu reddedebilir miyim ? Tercüman bizimle bütünleşmiş bir isimdir . Bu isimle tekrar basın sektörüne dönmenin en temel hakkımız olduğunu düşünüyorum . Çukurova Holding , iş takip etmenin dışında gazetelerini nereye kullanmış ? Adamları Ankara'da bakanların kapılarını gazetecilik için mi vuruyor ? Adamın elinde üç gazete var , hepsini de ben yaratmışım , vermişim . " BASIN AHLAKINA TERS Karamehmet'le konuyla ilgili üç kere görüştüklerini de söyleyen Ilıcak , " Biz Bunu dostluk ortamı içinde birlikte yaparsak hepimizin lehine olur dedik . Fakat herhalde kabul etmedi ki bu yollara başvurdu " dedi . Ilıcak , konuyla ilgili başta Rekabet Kurulu olmak üzere yasal yollara başvuracaklarını sözlerine ekledi . Nazlı Ilıcak ise bir kafa karışıklığı yaratılarak önlerini kesmek istediklerini vurguladı ve sözlerini şöyle sürdürdü : " Fikri ve Sanayi Haklar Hukuk Mahkemesi'nin 16 Ocak 1005'te verdiği karar , Karamehmet ve Tuncay Özkan'ın tedbir talebinin reddi yönünde olmuştur . Çünkü Mehmet Ali Ilıcak'ın mevkute beyannemesi alındı belgesi mevcuttur . Karamehmet'te de Tercüman ismi olabilir . Ama hem basın ahlâkına hem ticari ahlaka ters düşecek bir şekilde önceki gece bu kararı alarak , reklamlarımızdan da istifade etmek suretiyle piyasaya bir Tercüman gazetesi sürmüşlerdir . " Çukurova Grubu ise , bu konuda açıklama yapmayacaklarını bildirdi . Bayiler yorgun düştü Ercan Akcan ( Gazete bayii ) : İnsanlar iki gazete olduğunu bilmiyor . İkisi de aynı fiyat . " Hangisini istiyorsunuz ? " diye sorunca şaşırıyorlar . Hepsine durumu anlatıyoruz . İkisini de inceleyip reklamları yayımlanan Ilıcak'ın gazetesini alıyorlar . Atilla Aydoğdu ( Gazete bayii ) : İki Tercüman'ın aynı gün çıkması karışıklık yarattı . Vatandaş Tercüman diyor , biz veriyoruz . Hangisini aldığının farkında değil . Mahmut Şahin ( Okur ) : Ilıcakların gazetesini almak istiyordum . Başka gazete aldığımı fark edince bayiye dönüp " Korsan gazete vermişsiniz " dedim . Mustafa Kılıç ( Okur ) : Eski Tercüman okuruyum . İkisini de aldım . Ayrıntılı inceleyip aralarında tercih yapacağım . Meryem İnsan ( Okur ) : Yeni çıkan Tercüman'ı merak ettim . Bayi Hangisini istiyorsunuz ? diye sorunca şaşırdım kaldım . Yapılan son zamdan sonra milletvekillerini kızdıran TBMM lokantasındaki yemek fiyatları , TBMM Hesapları İnceleme Komisyonu Başkanı Ergun Dağcıoğlu tarafından incelemeye alındı . Meclis'teki yemek fiyatlarının kebapçılardan daha pahalı olduğunu ve yıllardır aynı yemekleri yemekten şikâyet ettiklerini söyleyen Dağcıoğlu , " daha ucuz , kaliteli ve bol çeşitli " bir öneri getirmeleri durumunda bir yemek fabrikası ile anlaşma yapılabileceğini kaydetti . Dağcıoğlu , milletvekili lokantasındaki yemek türlerinin yeterince çeşitli ve kaliteli olmadığını öne sürerek , yapılacak denetimden sonra vejetaryen ve diyet yapanlar için de özel seçenekleri olan mönü hazırlanacağını bildirdi . 50 KİŞİ AĞIRLIYORUM ! Her gün 10 50 konuğuna Meclis'te yemek ısmarladığını ve her misafirinin ortalama maliyetinin milyon lira olduğunu dile getiren Dağcıoğlu , " 50 kişi gelse 150 milyon lira para ödüyorum . Bu konu devamlılık gösterdiğinden çok pahalı oluyor , gücüm yetmiyor . Misafirimi kebapçıda ağırlamak daha ucuza geliyor " dedi . Yemek maliyetlerinin gözden geçirileceğini vurgulayan Dağcıoğlu , sözlerini şöyle sürdürdü : " Meclis lokantası kârlı . Dışarıdaki kebapçılar , servis , elektrik , su , kira , ısıtma , telefon parası veriyor . Ama bu tür giderleri olmayan Meclis lokantasının yemekleri daha pahalı . Bir fabrika ile anlaşırsak daha ucuz , kaliteli ve çeşitli yemek üretme imkânı var mı diye araştıracağız . " Akbank Adana Şubesi'ni soyup 589 milyar lira alan soyguncuların , paranın büyük bölümünü çaldırdıkları belirlendi . Soygunculardan Kenan Şimşek , saklanmak için Ceyhan'daki dayısı Cemal Estek'in evine gittiklerini , sabah uyandıklarında dayısının paranın büyük bölümünü alıp kaçtığını söyledi . 51 Aralık 1001'de duvarını delip kasayı oksijen kaynağıyla açan bankanın güvenlik görevlisi Tayyar İrk ile Şimşek , 589 milyar lirayı alarak kaçtı . Önceki gün Şanlıurfa'da yakalanan iki soyguncuyla birlikte , bu kişileri saklayan Mustafa Kemal Duman da gözaltına alındı . İKİ DE TABANCA ALMIŞLAR Can korkusuyla tabanca satın aldıkları anlaşılan soyguncularla birlikte 145 milyar lira ele geçirilirken , Şimşek soygundan sonra dayısı Estek'in evine gittiklerini belirterek , " Çok uykusuz olduğumuz için hemen uyumuştuk . Sabah kalktığımızda paranın eksildiğini gördük . Dayım da bizi soymuştu . Biz de kaçak durumda olduğumuz için bir şey yapamadık . Ne kadar para aldığını bilmiyorum " dedi . İrk de soyulduklarını doğruladı . İfadeler üzerine Şanlıurfa ve Ceyhan'da operasyon düzenleyen polis , aralarında Duman'ın çocukları Abdullah ve Yunus Emre Duman ile Nihat Kılıç , Sabri Fırat ve ismi açıklanmayan kişiyi daha gözaltına aldı . Estek ise bulunamadı . Fırat'ın Suriye'ye kaçma hazırlığı yapan zanlılardan sahte pasaport hazırlama vaadiyle milyar lira aldığı anlaşıldı . Fırat'a verdikleri parayı alamayınca Şanlıurfa'ya gidip Mustafa Kemal Duman'ın evinde saklandıkları , bu kişiye de kendilerini Suriye'ye çıkarması için 15 milyar lira verdikleri belirtildi . Kartal Özel Tip Cezaevi'nde tutuklu ve hükümlülerin rehabilitasyonu amacıyla sosyal , kültürel ve sportif faaliyetler başlatıldı . Cezaevinde başlatılan faaliyetler ve bu faaliyetler için yeni inşa edilen halı saha , kapalı spor salonu ve çok amaçlı salonların bulunduğu bölümler tanıtıldı . Basın mensupları , tutuklu ve hükümlülerden oluşan iki takımın halı sahadaki futbol , spor salonundaki voleybol karşılaşmalarını , halkoyunları ekibinin çalışmalarını , tiyatro gösterisini izledi ve resim sergisini gezdi . TİYATROYA İLGİ Cezaevinde okuma yazma öğrenen dört tutuklu ve hükümlüye de sertifikaları verildi . Tanıtımda , tutuklu ve hükümlüler Aziz Nesin ve Muzaffer İzgü'nün hikâyelerinden oluşan skeçleri sundu . Kartal Cezaevi'nde gönüllü yönetmenlik yapan Devlet Tiyatroları sanatçısı Turgay Tanülkü , çalışmalara üç dört kişiyle başladıklarını belirterek , bugün 60 hükümlü ve tutuklunun çalışmalara katıldığını söyledi . " Yasalar ve İnsanlar " adlı oyunda cezaevinde yaşanan bir isyanın konu edileceğini ifade eden Tanülkü , bu oyunda idamla yargılanan bir tutukluyu oynaması için cezaevinde tutuklu Mehmet Ali Ağca'ya öneri götürdüğünü ve Ağca'nın bu öneriye sıcak baktığını ifade etti . ÖĞRENCİLER ARTTI Kartal Cezaevi Müdürü Recep Göğüş , yedi tutuklunun birinci kademe okuma yazma kursunu bitirdiğini , üç tutuklunun Açık İlköğretim Okulu'na , iki tutuklunun Açık Öğretim Lisesi'ne , üç tutuklunun Açık Öğretim Fakültesi'ne , iki tutuklunun Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi'ne devam ettiğini , 11 hükümlü ve tutuklunun bu yıl ÖSS sınavlarına katılacağını bildirdi . Göğüş , sosyal , sportif ve kültürel faaliyetlerin başlamasının ardından halen 515 tutuklu ve hükümlünün kaldığı cezaevinde , kavga olaylarının yüzde 65 oranında azaldığını da sözlerine ekledi . Tekirdağ'ın Saray ilçesinde üç tanker kaçak mazot ele geçirildi . Olayla ilgili aralarında Genç Parti Avcılar İlçe Başkanı ile eski polisin de bulunduğu 10 kişi gözaltına alındı . TANKERDE 65 TON Tekirdağ İl Jandarma Komutanlığı ile Saray İlçe Jandarma ekiplerinin ortak operasyonunda ilçeye bağlı Kastro Çamlıkoy mevkiinde 15'er ton kapasiteli üç tankerde toplam 65 ton kaçak mazot ele geçirildi . Genç Parti Avcılar İlçe Başkanı Tayfun Berken , görev yaptığı İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Müdürlüğü'nden iki yıl önce istifa ettiği belirlenen eski polis memuru Ömer Kaplan , mazotu Türkiye'ye soktukları bildirilen Abdulbaki Yılmaz ve Okan Tilgen ile Sedat Pınar , Mustafa Kızıloğlu , İlker Demirel , Halil Bülent Yazgan , Yakup Kökener ve Sinan Önel gözaltına alındı . Romanya'dan alınan mazotun gemiyle Karadeniz'den getirildiği öğrenildi . Emniyet Genel Müdürlüğü Sözcüsü Feyzullah Arslan , geçmiş yıllarda işkence iddialarının münferit olaylarla sınırlı kaldığını belirterek , " Polis bu yıl daha sevecen , sempatik ve güler yüzlü olacak . Teşkilat , artık işkenceyle anılmak istemiyor " dedi . Arslan , teşkilatın toplumun memnuniyeti ve insan haklarını ön planda tutarak görev yaptığını ifade ederek , " Sizin için varız ve lütfen bize yardımcı olun " dedi . Arslan , geçen yıl 1001'e göre terör olaylarında yüzde 14. Arslan , suç aydınlatma oranının da yüzde 5'lük artışla yüzde 60'e çıkarıldığını kaydetti . Basını bilgilendirme toplantısının yapıldığı salonun davetli olmayan emniyet personeliyle doldurulması nedeniyle gazeteciler oturacak yer bulamadı . Durumu protesto eden bazı gazeteciler ise salonu terk etti . . Beş Yıllık Kalkınma Planı Havayolu Ulaştırması Özel İhtisas Komisyonu Başkanlığı'nı yapan Anadolu Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof . Dr . Fevzi Sürmeli , " Özel İhtisas Komisyonu Raporu"nda da yer alan Türk havacılığının sorunlarını anlattı . Komisyon raporunda , Türk sivil havacılığı ile ilgili şu değerlendirmelerde bulunuldu : TSK ve pilotlar Sektörde görev yapan pilotların yüzde 80'i Türk Silahlı Kuvvetleri ( TSK ) kökenli . Asker kökenli pilotların sivil hava taşımacılığında istihdam edilmesi , milli güvenliğimizi zafiyete uğratacak boyutlara gelmiş durumda . Halen görev yapan uçucu personelin yaş ortalaması oldukça yüksek . TSK pilotları ve sivil havacılık pilot ücretleri arasındaki ücret dengesizliği , TSK'dan istifa ve erken emekliliğe sebep olmakta . Sayısal yetersizlik nedeniyle kontrolörlere aşırı mesai yaptırılması sonucunda yorgunluk , stres ve diğer sorunların da etkisiyle son yıllarda kontrolör hatalarının arttığı gözlenmektedir . Emeklilik , istifa ve yeni havaalanlarının açılması ve hava trafiğindeki hızlı artışın etkisiyle durumun daha da kötüleşeceği kaçınılmazdır . Son 10 yılda yapılan istatistiklerde büyük ve küçük meydana gelen kazaların yüzde 60 80'inin insan faktöründen kaynaklandığı görülmüştür . Koşullar ağır Personel açığı iş yükünü artırmakta , çok yorucu ve ağır koşullarda görev yapılması ucuş güvenliğini tehdit etmektedir . Uçuş güvenliğini tehdit eden bir diğer unsur da haberleşme sistemleri ile meydanlardaki yetersizliklerdir . Kontrol ağımız standartlara henüz ulaşamamıştır . Radyo ve TV kuruluşlarının verici istasyonlarının yayınlarından kaynaklanan frekans kirliliği , hava sahasındaki haberleşme ve seyrüsefer sistemlerini olumsuz yönde etkilemekte , uçuş güvenliğini tehdit etmektedir . İnsan kaynağına ilişkin planlama eksikliği vardır . Diyarbakır'da düzenlenen operasyonda 11 PKK'lı öldürüldü . . . PKK'nın Diyarbakır'ın Hani ve Lice , Bingöl'ün Genç ilçeleri arasındaki Tapantepe mevkiinde perşembe günü arama tarama faaliyetini sürdüren askerlere ateş açması sonucu Uzman Çavuş İrfan Yayla'yı şehit edip eri de yaralaması üzerine güvenlik güçleri bu bölgede operasyon başlattı . Adını KADEK olarak değiştiren PKK'nın sözde Diyarbakır sorumlularından Şırnaklı Celal kod adlı Süleyman Kaydu liderliğindeki 15 kadar teröristin peşine düşen güvenlik güçleri , operasyonu Yayla'nın şehit edildiği Tapantepe'nin yanı sıra Kıllıboğa , Nerib ve Ziyarettepe kesimlerine kadar kaydırdı . Ormanlık bölge çembere alınırken , Süper Kobra helikopterler de teröristlerin saklandığı yerlere bomba yağdırdı . Güvenlik güçlerinin teröristlerle sık sık çatışmaya girerek sürdürdüğü operasyon dün akşam tamamlandı . 11 PKK'lının öldürüldüğü operasyonda çok sayıda da silah ele geçti . Bordo bereli şehit toprağa verilecek Diyarbakır Lice yakınlarındaki Tapantepe mevkiinde teröristlerle girdiği çatışmada şehit olan iki çocuk babası bordo bereli uzman çavuş İrfan Yayla , dün askeri törenin ardından memleketi Konya Ilgın'a getirildi . Yayla , bugün kılınacak cenaze namazının ardından toprağa verilecek . TBMM'de bazı sekreterler yaka kartlarında " sekreter daktilo " yazılmasından rahatsızlık duydular . AKP Diyarbakır Milletvekili Aziz Akgül de , sekreterlerin şikâyetleri üzerine sekreter denmemesi için çalışma başlattı . Gül , " Sekreter unvanı artık kullanılmıyor . Ayrıca sekreter sözcüğünün toplumda kötü çağrışımları var . Sekreter yerine yönetici yardımcısı ya da milletvekili yardımcısı demek gerekir " dedi . Gül'ün sözleri , " Sekreter kelimesi kötü bir çağrışım mı yapıyor ? " sorusunu gündeme getirdi . Sekreterlik saygın bir meslektir , küçümsenmemelidir . Mekanik daktilo ülkemizde bile kalmadı . Vaktiyle sekreter , sadece daktilo yazan kişi değildi . Stenograf , büro memurları , muhasebe elemanları da sekreterlik kapsamındaydı . Daktilo tarihe karıştığı için " daktilo sekreter " denilmiyor , ama " bilgisayar sekreter " de denilemiyor . Burada yönetici olan sekreter ile yöneticinin yardımcısı olan sekreter ayrı ayrı değerlendirilebilir . Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri'ni tanımayan yoktur . Bunun kötü çağrışımla bir ilgisi var mı ? Saygınlığa gölge düşürücü anlamı da yoktur . Bütün dünyada sekreter kelimesi kullanılır . Yönetici yardımcısı da denilebilir . Türkiye'de başarılı işadamlarının yanında çok kuvvetli lisanı , yüksek lisansı , doktorası olan sekreterler çalışıyor . Sekreterime yardımcım diyorum . Bütün işlerime yardım eden , bana kolaylık sağlayan biri . Yönetici yardımcısı denilebilir , sekreter de . Benim için hiçbir farkı yok . Birçok yönetici , sekreterlerine farklı davranıyor ise bu onların kişilik sorunudur . Her şeyden önce , insanın insana saygılı olması gerekir . Sekreterlik çok ulvi bir meslek . Kelime kötü çağrışım yapıyor denilmesi hastalıklı bir yaklaşım . Kötü meslek yok , kötü meslektaş var . Mesleğin ismini yok etmek büyük haksızlık . Bir yöneticinin sağ kolu sekreteridir . Sekreterin başarısı , kişinin de başarısını da getirir . Alınganlığa mahal vermek doğru bir şey değil . Sekreter , insanın hayatında karısından kocasından bile daha önemli oluyor . Çok önemli bir meslek . İyi bir sekreter , patronunu , müdürünü en başarılı yerlere taşır . Sekreterler de mesleklerine sahip çıkmalılar . Sekreterim demekten utanç duymamalılar . Bir ofisi yöneten sekreterdir . Sekreter kelimesi , dil açısından değil , iş ve toplumsal yaşamda karşılığı açısından problemli . Sekreterlik , kadınların yoğun olarak çalıştığı bir alan . Sekreterin , patronun , işverenin en yakın çalışma arkadaşı ya da asistanı konumu ; her tür taciz , sömürü ve şiddete açık olmasını çağrıştırıyor . Sekreter yerine asistan , alan sorumlusu ya da koordinatör kelimelerini kullanmak daha doğru . Durumu değiştirmek kadın hareketinin gelişmesi ve güçlenmesiyle ilgili . Kadınların kazanımlarının yasal teminat altına da alınması gerekir . Çalışma hayatında kadını aşağılayan , ayrımcılık içeren yasalar değişmeli . Sekreterlik bir kadın mesleği olarak kabul ediliyor . Amirinin , yöneticisinin sırlarını , gizli bilgilerini , belgelerini muhafaza eden , kendisine güvenilen kişiye sekreter deniyor . Yönetici asistanlığı ise , sekreterlikten farklı ve geniş kapsamlı bir şey . Bir yöneticiye yardım eden , şef makamında bulunan biri de yönetici asistanı olabilir . Popüler bir kelime olduğu için yönetici asistanı , yönetici yardımcısı demek uygun görülüyor . İşyerlerinde büro yönetimi ve sekreterlik bölümlerinin ismi ayrılabilir . Fransızca'dan geçen sekreterya ( secretariat ) kelimesi sekreterlik işlerinin yapıldığı yer anlamına geliyor . Sekreterlik kelimesi ise yine Fransızca'dan dilimize geçen " sekreter " ( secretaire ) sözüne lik ekinin getirilmesiyle oluşmuştur . Sekreterin görevi , yazmanlık , kâtipliktir anlamıyla , bir veya daha çok sekreterin çalıştığı yer veya büro anlamlarına gelir . Yönetici yardımcısı sözünün anlamı başkadır . Yasalara , kurallara veya belli şartlara uygun biçimde çalışmayı sağlayan yöneticinin , işlerini yaparken kendisine yardım eden kişiye yönetici yardımcısı denmektedir . Başbakan Abdullah Gül'ün Suudi Arabistan gezisinde resmi heyete hediye edilen dünyanın en değerli saati Bvlgari marka saatlerin siyasi etik gereği geri verilip verilmemesi konusu , Ankara'da yeni bir tartışmaya yol açtı . . . Başta ABD olmak üzere birçok Batı ülkesinde siyasetçi ve bürokratların pahalı hediyeler alması yasak olmasına rağmen Türkiye'de henüz böyle bir yasal düzenleme yapılmadı . Düzenleme yapılmadığı için de verilen hediyeler resmi kayıtlara geçirilmeden sahipleri tarafından kullanılabiliyor . ARAP ÂDETİ Yasal düzenleme olmamasına rağmen heyetin hediyeleri kabul etmemesi gerektiği görüşüne ise Başbakanlık ve Dışişleri kaynakları karşı çıktı . Ülkelerarası tüm resmi ziyaretlerde tarafların birbirine hediyeler verdiğini ve bu hediyelerin geri verilmesinin diplomatik nezaket geleneğine uymayacağını hatırlatan kaynaklar , Suudi Arabistan , Arap Emirlikleri ve Libya gibi zengin ve gösterişe önem veren ülkelerde bu hediyelerin değerinin daha da yüksek olduğunu vurguladı . Suudi Arabistan'da tüm resmi heyetlere Bvlgari ya da Rolex marka saatlerin verilmesinin de alışkanlık olduğunu kaydeden kaynaklar , geçmişte bu ülkeye gerçekleştirilen ziyaretlerde de benzer hediyelerin verildiğini kaydetti . SSK'ya ihalesiz mal satmakla ve devleti trilyonlarca lira zarara sokmakla suçlanan bazı ilaç firmaları , bürokratlar ve hekimlere yönelik düzenlenen Neşter operasyonunun ikinci bölümünde gözaltına alınanların hepsi serbest bırakıldı . Savcılık , taşradaki doktorlara özel hastanelere hasta sevki yapmaları için yılda 15 trilyon komisyon ödendiğini ve bazı doktorların ameliyat edilmesi gereken hastalara , komisyon için stend yöntemi uygulandığını iddia etti . Operasyon kapsamında gözaltına alınan SSK doktorlarından Prof . Dr . Kenan Ömürlü ile Doç . Dr . Barbaros Dokumacı , dün sabah DGM'ye sevk edildi . Soruşturmayı yürüten Savcı Ömer Süha Aldan tarafından yaklaşık beş saat sorgulanan iki doktor , tutuklanmaları istemiyle DGM Yedek Hâkimliği'ne sevk edildi . Ancak yedek hâkimlik , tutuklanmalarına gerek olmadığını bildirerek , doktorları serbest bıraktı . Diyarbakır Lice'de önceki gün yaşanan çatışmada bir astsubayın şehit edilmesi ve beş güvenlik görevlisinin yaralanmasının , Abdullah Öcalan'ın yaşamından endişe duyan KADEK'in " tepki eylemi " olduğu belirtildi . Örgüt , Öcalan'ın avukatlarıyla görüştürülmemesini protesto için bir süre önce eylem çağrısı yapmıştı . KADEK Genel Başkanlık Konseyi üyesi Murat Karayılan , halkı sokak gösterilerine çağırırken , örgüt miltanlarına , yeni ve etkili eylemsellik sürecinin başlatılması doğrultusunda hazırlık yapmalarını istedi . Örgütün Başkanlık Konseyi üyelerinden Mustafa Karasu da Öcalan'ın durumunun " savaşı başlatma ve durdurma gerekçesi " olacağını belirterek , gözdağı vermeye çalıştı . 500 500 kişilik grupların sınırı geçerek Türkiye'ye giriş yaptıkları belirtildi . Yazar Musa Anter adına Diyarbakır ile Bingöl dağlık kesimleri arasında örgüt tarafından 1995'te bir kamp oluşturuldu . Kampa , yer altı sığınakları ve tüneller yapılırken , bu tünellerin ağır silah ve bombalara karşı etkili koruma sağladığı bildirildi . Suriye , Dışişleri Bakanı Faruk El Şara'nın Hatay üzerindeki hak iddiasından vazgeçtikleri yönündeki açıklamasının ardından ilk somut adımı attı . Suriye hükümetinin aylar önce hazırladığı turizm haritalarında Hatay , Türkiye sınırları içinde yer aldı . Özellikle okullarda olmak üzere , kullanılan tüm haritalarda Hatay'ı kendi sınırları içinde gösteren Suriye hükümeti , yaşanan olumlu gelişmelerle birlikte bu kararından vazgeçti . Aylar öncesi hazırlandığı anlaşılan turizm haritasında Hatay , Türkiye sınırları içinde gösterildi . Emniyet'te sorgulama üniteleri , çevik kuvvet ve vatandaşlarla yüz yüze çalışan bölümlerdeki personele ayda bir kez psikolojik danışmanların nezaretinde kişisel ve grup terapi yapılacak . İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu , İnsan Hakları Uygulamaları ile ilgili olarak 81 il valiliğine ve bağlı kuruluşlara gönderdiği genelgede , hükümetin temel hak ve özgürlükleri evrensel standartlara ulaştırma kararlılığında olduğunu belirtti . Terapiyle iş , ekonomik durum ve aileden kaynaklanan stresin dağıtılması sağlanacak . " Personel ilişkilerinde , astlara karşı gösterilen katı tutum ve keyfi davranışlar , personelin , insan hakları anlayışını içselleştirmelerini engellemekte ve olumsuzluk doğrudan vatandaşa yansımaktadır " yorumu da genelgede dikkat çekti . Çankaya Köşkü'nde dün gerçekleştirilen zirvede BM'nin ikinci kararının şart olduğu vurgusu yapılırken , Türkiye'den " elini çabuk tutmasını " isteyen ABD yönetimi , Irak'a düzenleyeceği operasyonda ne kadar kararlı olduğunun işaretlerini bir bir veriyor . Bu çerçevede askeri malzemeden altyapı teçhizatına kadar çok sayıda yük taşıyan bir Ro Ro filosunun dört gündür Akdeniz'in uluslararası sularında tur attığı öğrenildi . ÖN ONAY'IN NEDENİ Alınan bilgilere göre , yüklerini öncelikle NATO limanı niteliği taşıyan Taşucu Limanı ile Mersin ve İskenderun'a boşaltmayı planlayan gemiler , yaklaşık 10 gün önce yola çıktılar . Söz konusu malzemelerin yüklü olduğu dev konteynerleri taşıyan gemilerin dört gün önce Akdeniz'in uluslararası sularına ulaştığı ve Türkiye'den gelecek izni beklediği belirtildi . Kaynaklar , olası harekâtta lojistiğin büyük önem taşıdığını , büyük çaplı transferlerde bunu havadan ve denizden sağlamanın mümkün olduğunu , söz konusu gemilerin " zaman kazanmak " için 10 gün önceden yola çıkarıldığını kaydettiler . ABD yönetiminin Türkiye'ye verdiği " Önce ön onay verin , biz çalışmalarımızı yapalım , siyasi karar ardından gelsin " mesajının altında da bu tür hazırlıklar yatıyor . Pazartesi günü Genelkurmay karargâhında kritik bir görüşme yapacak olan ABD Genelkurmay Başkanı Richard Myers'ın masaya getireceği " teknik taleplerin " kilit noktasını da bu hazırlıklar oluşturuyor . Myers'ın , " ABD'nin savaş olacakmış gibi hazırlanmak zorunda olduğunu , bu nedenle Türkiye'nin ön onayının çok önem taşıdığını , desteğe ilişkin siyasi kararın daha sonra verilebileceğini " kaydetmesi bekleniyor . Akdeniz sularında dört gündür tur atan gemilerin yüklerini boşaltarak yeni gemilere yol açabilmesi için de bu onayı beklediği kaydediliyor . Askeri kaynaklar , ABD'nin , öncelikli malzeme taşıyan gemilerinin " nafile tur " atmasından rahatsızlık duyduğunu belirtiyorlar . HAZIRLIKLARDAN BELLİYDİ Askeri uzmanlar ise , ABD'nin Türkiye'den gelecek kararı beklerken her an düğmeye basabilecek düzeyde hazırlık yaptığını , gemilerin 10 gün önce yola çıkarılmasının da bunun işareti olduğunu söylediler . Askeri uzmanlar , " Yolculuk ve yük boşaltma işlemleri bir ay sürer . Limanlarda çok önceden yapılan hazırlıklar belli . Gemilerin taşıdığı yüklerin büyük bölümünün konuşlanmayı sağlayıcı malzemeler olması gerekir . Bunun dışında öncelikli teçhizat ve mühimmat da taşıyor olabilirler " değerlendirmesi yaptılar . İldem : Myers teknik ziyaret yapacak . . . Cumhurbaşkanlığı Dışişleri Başdanışmanı Tacan İldem , dün Myers'ın ziyaretiyle ilgili sorulara karşılık , ABD Genelkurmay Başkanı'nın Türkiye'ye ziyaretinin askeri ve teknik düzeyde olduğunu belirtti . İldem , " Temas programına bakarsanız bunun tamamen askeri temaslarla sınırlı olduğunu görürsünüz " dedi . İldem , Köşk'teki zirvenin ABD Genelkurmay Başkanı'nın ziyareti ile bağlantılı olmadığını vurguladı . Kaynaklar , Myers'ın ziyaret listesinde " siyasilerin " yer almamasının ABD yönetiminin arzusu olduğunu belirttiler . Başbakan Gül , Irak'ta savaşsız çözüm için diplomatik girişimlerini AB ülkeleriyle sürdüreceğini ve ABD Başkanı Bush'a görüşlerini anlatan bir mektup gönderdiğini belirterek , " Türkiye olmasaydı ABD'nin Irak'a operasyonu çoktan başlamıştı . Bize iki haftada ope rasyonu bitirebileceklerini taahhüt ettiler " dedi . Dün Meclis dışındaki partilerin liderleriyle Irak konulu görüşme yapan Gül'ün şunları söylediği öğrenildi : Türkiye olmazsa Irak şu anda bombalanıyordu . ABD , Saddam'ın sürgün edilmesi ve Irak ordusunun dağılmasında kararlı . ABD bize iki hafta içinde operasyonu bitirebileceğini taahhüt etti . ABD bizden muhtemel ekonomik zararımızla ilgili rakamı istedi . Net yanıt vermedik . Zararımız ne olursa onu talep ederiz dedik . Arap ülkelerine yaptığım ziyaretler olumlu sonuç verdi . Aynı diplomatik girişimleri AB ülkelerine de gerçekleştireceğim . 14 Ocak'ta Davos'ta AB liderlerine Irak'ta savaşsız çözüme ilişkin neler yapılabileceğimizi anlatacağım . Genelkurmay'la hükümet arasında bir görüş ayrılığı yok . Genelkurmay Gerekmedikçe tek kurşun atmayız . Ancak şartlar gerektirirse de gerekli tüm önlemleri alırız görüşünde . ABD ilk aşamada bizden 110 bin Amerikan askerini konuşlandırmamızı istiyordu . Şu anda 15 bin askerin Silopi'de konuşlanması gündemde . ABD bize üsler dahil bir çok konuda acele karar vermemiz yönünde hassasiyetlerini iletti . Bush'a bir mektup gönderdim . Türkiye'nin geçmişte Kore , Bosna , Somali gibi bir çok haklı konuda ABD'nin yanında yer aldığını anlattım . Ssavaşa ilişkin kararların TBMM tarafından alınacağını vurguladım . Dışişleri Konutu'ndaki toplantıya MHP ve DYP liderleri ise katılmadı . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , dünyanın en kalabalık ülkesine yaptığı ziyareti " Çin'e hayran kaldım " sözleriyle değerlendirirken , " Bugüne kadar tanıdığım komünizmi ben burada görmedim " dedi . Çin gezisinin beşinci ve son gününde işadamlarıyla yaptığı toplantı sırasında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan , tanıdıkları komünizmin geride kaldığını Çin'de gördüklerini ifade etti . Erdoğan , " Burada rekabete dayalı bir ortam var . Siyasi irade , etkin netice alıcı bir tavır içinde . Bu da kalkınmayı artırıyor . Bana göre Türkiye'de komünizmi anlayanlara , Gelin bu havayı bir teneffüs edin demek lazım " diye konuştu . Ortak adımlar atarız Çin Komünist Parti Genel Sekreteri Hu Jintao'nun kendisine söylediği " Kültür devriminde hata yaptık " sözlerine de değinen Erdoğan , şunları söyledi : " Bu sözler çok anlamlı . Siyasi iradeyi çok iyi işleten mekanizma oluşturmuşlar . Zaman en önemli değerdir . Çin istikrarı yakalamış . Yılda 50 milyar dolar yabancı sermaye giriyor . Bizim de bu istikrarı sağlayıp güven vermemiz gerek . Eğer bunları yaparsak bu sermaye bize de gelir . " Çin'le ortak adımlar atılabileceğini de savunan Erdoğan , " Aramızdaki mesafe çok . Ancak dünyada yakın ya da uzak kavramı kalmadı . Türkiye bu işi Çin'le başarabilir . Çinliler de sizinle beraber üçüncü ülkelere ticarete girebiliriz diyor " dedi . Erdoğan , MKYK üyesi Cüneyd Zapsu'nun , Başbakan Abdullah Gül'ün planını yabancı bir gazetede dünyaya duyurmasıyla ilgili soruya da kızarak , " Bu soruyu burada sormanızın anlamı yok . Böyle soruları Türkiye'de sorun . Şimdi bu seyahati değerlendiriyoruz " yanıtını verdi . Genelkurmay İkinci Başkanı Org . Yaşar Büyükanıt'ın " En kötü karar kararsızlıktan iyidir . Hükümet Irak ile ilgili bir an önce siyasi karar vermeli " sözleriyle başlayan ve Başbakan Abdullah Gül'ün , " Kararsız değiliz . MGK'da alınan karara göre politika yürütüyoruz " karşılığıyla devam eden tartışma , dün Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in başkanlığında yapılan Çankaya Zirvesi'nde son buldu . Zirvede Sezer , hükümet ve askerler arasında tam mutabakat sağlandı . ABD yönetimi tarafından da dikkatle izlenen zirvede , " BM'nin ikinci bir kararı olmadan TBMM'den karar çıkmaması " yönünde görüş birliğine varıldı . Toplantıya katılan bir siyasi " Hem Cumhurbaşkanı , hem hükümet , hem de askerler tek bir vücut gibi tam mutabakata vardı " değerlendirmesini yaptı . Sezer'in isteği üzerine yapılan toplantıya Başbakan Gül , Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül , Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal ve Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Köksal Karabay katıldı . Toplantı iki saat sürdü . Zirvenin ardından Sezer'in Dış Politika Başdanışmanı Tacan İldem , şöyle konuştu : " Bizim açımızdan uluslararası yasallık ve oydaşma temel öğeler olmayı sürdürmektedir . Uluslararası yasallık denince , 1441 sayılı kararı izleyecek bir BM Güvenlik Konseyi kararına gereksinme bulunduğu görüşümüzü korumaktayız . Oydaşmanın ise geniş bir koalisyon oluşturulması anlamına geldiği açıktır . " " ABD'in taleplerinin kimine , herhangi bir yükümlülük altına girmeyecek şekilde bütünüyle olasılık planlaması çerçevesinde olumlu yanıt verdik . Bu başlı başına önemli bir katkı " diyen İldem , şöyle devam etti : SAVAŞ İSTEMİYORUZ " Türkiye'nin bu tutumu , ABD yönetimince de anlayış ve takdirle karşılandı . Kimi talepler için uluslararası yasallık temelinde TBMM'nin karar alması lazım . Ancak ABD yönetiminin henüz almadığı kararı ilgilendiren durum hakkında , BM Güvenlik Konseyi'nin askeri operasyon başlatılmasına olur verecek ikinci kararının yokluğunda , TBMM'nin bu tür karar almasındaki güçlüğü bilinmektedir . " İldem , Türkiye'nin NATO'dan destek isteyip istemeyeceği yönündeki soruya , " Biz operasyon istememekteyiz . İş noktaya varırsa , Türkiye'nin birtakım olasılıkları göz önünde bulundurması gerekecek . NATO müttefikliğimiz de göz önünde bulundurulduğunda , bu olasılıklarda NATO'yu da dikkate almak fazla yanlış hareket olmaz " dedi . TBMM Başkanı Bülent Arınç , KKTC'ye yaptığı ziyaretin ardından Türkiye'nin Kıbrıs politikası konusunda " şahin " kesildi . Arınç , Kıbrıs'ın da Girit adası gibi elden gitmemesi için KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın arkasında tek bir yumruk gibi durulmasını istedi . Arınç , Türk Parlamenter Birliği'nin düzenlediği " Kıbrıs Sorunu " konulu sempozyumda , Türkiye'nin Kıbrıs politikasının belirsiz olduğunu belirten geçmiş Dışişleri bakanlarını eleştirdi . Konuşması sempozyuma katılan eski DSP'li ve MHP'li milletvekillerince alkışlanan Arınç , " Kıbrıs Türk halkına bu 18 Şubat çok önemli değil . Her yılın 18 Şubat'ı var . Büyük idealler yıllarca , sabırla , inançla ve kararlılıkla doğru bildiğinizi yapmaktan geçer " dedi . KKTC'de " Kıbrıs'ta işgale son " pankartları açılan mitingi de eleştiren Arınç , şöyle konuştu : " AB'ye gireceğiz diye Annan Planı'na hemen imzayı basalım düşüncesi , elma şekeriyle avunmak ve gerçekleri gözardı etmektir . Dünyanın hiçbir demokrasisinde ülkeler sokaktan yönetilmez . Sokaktaki çığlıklarla bağırıp çağırmalarla , belki de aldatılmış olan kitlelerin bir ülkenin geleceğine nokta koyması mümkün değildir . Gözümüzü kapatıp başımızı kumun içine sokarsak , Annan mannan planıyla karşı karşıya kalırız . " Eski Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Gürel , Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş aleyhine düzenlenen miting ve gösterilerin normal olduğunu savunarak , " Çünkü Kıbrıs gibi ulusal bir meseleye tüm toplum olarak sahip çıkamamışız " dedi . KKTC'deki yeni kuşakların , geçmişten habersiz yol aldığını savunan Gürel , " Kıbrıs gibi ulusal bir meseleye toplum olarak sahip çıkamamışsak , yeni kuşağın bu şekilde karşımıza çıkması normal " dedi . Eski Dışişleri Bakanı ve KKTC Cumhurbaşkanı Danışmanı Mümtaz Soysal , " Kıbrıs'taki en büyük sorun belirsizliktir . Annan Planı kabul edilirse bu belirsizlik daha da artacak " derken , emekli orgeneral Kemal Yavuz , " Kıbrıs'ın jeostratejik bir değeri var . İngiltere , binlerce kilometre ötedeki Falkland adaları için savaşıyor . Türkiye niye böyle bir değerden vazgeçsin ? " diye sordu . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın beş günlük Çin gezisi tehlikeli bir sürprizle son buldu . Erdoğan ve beraberindeki heyeti taşıyan THY'ye ait Airbus 540 tipi uçak , dönüş yolculuğu için Şanghay'dan havalandı ancak , kalkıştan sonra basınç sistemi ve havalandırmada yaşanan sorun nedeniyle Pekin'e zorunlu iniş yaptı . Erdoğan ve beraberindekileri Türkiye'ye getirecek olan " Hakkâri " içimli uçak , saat 11. Uçağın hareketinden hemen sonra basınç sistemi ve havalandırmadan kaynaklanan teknik bir arıza saptandı . Söz konusu arızalar kaptan pilotun anonsuyla Erdoğan ve uçaktakilere duyuruldu . Pilot uçakta sigara içilmemesi uyarısında da bulunurken Erdoğan'a verilen bilginin ardından uçak Şanghay'dan hareketinden saat 45 dakika sonra Pekin'e zorunlu iniş yaptı . Erdoğan heyette bulunanları , " Yapacağımız bir şey yok . Niçin panik yapıyorsunuz ? Her şey yolunda " telkininde bulunarak sakinleştirmeye çalıştı . İnişin ardından Erdoğan'la uçakta bulunan işadamları ve gazeteciler de VIP salonuna alınarak dinlendirildi . Erdoğan'la beraber yolculuk eden Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım ise uçaktan inmeyerek teknisyen ve kaptandan bilgi aldı . Arızayla ilgili olarak Erdoğan'a bilgi veren uçağın . Kaptan Pilotu Zafer Baysal , kabin basınç göstergesinde arızaya yol açan havalandırma sistemindeki bir parçanın değişmesi gerektiğini söyledi . Uçak , temin edilen parçanın monte edilmesi üzerine test edildi . Havaalanında yaklaşık saatlik bekleyişin ardından uçağın arızalanan bölümü onarıldı ve Erdoğan , Türkiye saati ile 10. AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ı taşıyan uçağın Pekin'e zorunlu iniş yapacağının duyulmasının ardından olayı Türkiye'ye bildirmek isteyen gazetecilerle işadamları arasında kısa süreli bir gerginlik yaşandı . Tartışmayı bir televizyon muhabirinin uçaktan " canlı yayına " geçmeye çalışması başlattı . Olayın dramatize edilmemesi gerektiğini belirten Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım , yaptığı açıklamada " Önemli bir şey yok . Göstergelerde bir anormallik oldu . Bir kelepçede kaçak vardı . da hararetin yüksek çıkmasına neden oldu " dedi . Uçağın tam inişi sırasında yolculardan birinin cep telefonu açtığının tespit edildiğini bildiren Yıldırım , " Cep telefonunun açılmaması gerekirdi . Bu büyük riskti . Ama bir şey olmadı " dedi . Çin Komünist Partisi'yle işbirliği kararı alan AKP , Avrupa'da da Hıristiyan Demokratlar'a üye olmaya hazırlanıyor . AKP dış ilişkilerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli , Hıristiyan Demokratlar'dan kendilerine üye olmaları yönünde öneri geldiğini söyledi . Davetin Aralık 1001'de Ankara'ya gelerek Erdoğan ile görüşen Yunanistan'ın ana muhalefet lideri Karamanlis tarafından yapıldığını kaydeden Dişli , buna yönelik çalışmalarda bulunulduğunu bildirdi . Bize uygun düşüyor Parti olarak henüz net karar vermediklerini ancak , Hıristiyan Demokrat üyeliğe daha sıcak baktıklarını vurgulayan Dişli şöyle konuştu : " Onlarda da Hıristiyanlık ve demokrasinin bir arada olup uyum içinde yaşaması var . Bu bizim savunduğumuz modele de uyan bir yapı . Çünkü , biz de İslam ile demokrasinin bir arada uyum içinde yaşayabileceğini savunuyoruz . Yani bu model , bize de uygun düşüyor . " Dişli , Hıristiyan Demokratlar'a üyelik konusunun ilk yapılacak MYK'da görüşüleceğini söyledi . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın TCK'nın 511 . maddesinden aldığı cezaya ilişkin hak kısıtlamalarını tamamen ortadan kaldıran basın yoluyla işlenen suçların ertelenmesine ilişkin yasayı veto etti . Sezer'in , " erteleme değil , af " diye nitelendirdiği yasayı veto etmesi , AB uyum yasaları ile öne açılan Erdoğan'ı etkilemeyecek . Erdoğan'ın önünü açan Anayasa değişikliklerini daha önce " kişiye özel düzenleme " diyerek veto eden , ancak aynı düzenlemenin TBMM tarafından yeniden önüne getirilmesi üzerine değişiklikleri onaylayarak Erdoğan'ın önünü açan Sezer , dün de AKP lideri için yapılan bir başka düzenlemeyi veto etti . AKP hükümetinin Erdoğan'ın önünü açan Anayasa ve yasa değişikliklerinin yürürlüğe girmeme ihtimaline karşı çıkarttığı " Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair Yasa"yı veto eden Sezer , kararına gerekçe olarak şunları gösterdi : Erteleme değil af " Yapılan düzenleme , suç türü ve suç tarihi ayrımı yapılmaksızın , tüm hak yasaklamaları için öngörülmüş sürekli bir uygulama niteliğinde olmayıp af yasalarına özgü olduğu biçimde , yalnızca belli tarihe kadar işlenen suçları kapsamaktadır . Yasanın af niteliğindedir . Anayasa uyarınca genel ve özel af kararının Meclis'te beşte üç çoğunlukla alınması gerekir . " Türk Parlamenterler Birliği'nin " Kıbrıs Sorunu " konulu sempozyumuna katılan İngiliz konuşmacılar , " Annan Planı'nın Türk toplumunun intiharı anlamına geldiği " uyarısında bulundu . Lord Kilclooney , planın uzun vadede Türk toplumunun ortadan kalkmasına neden olacağını belirtirken , Türklerin yaşadığı yüzde 18'lik nüfus alanının Rum alanı haline gelebileceğini söyledi . Planla Kıbrıs'ın Rumların denetimi altına verildiğini , nüfus aktarımının da Rumlar lehine gelişeceğini ifade eden Kilclooney , " Bu da Kıbrıslı Türklerin kendi ülkelerinde bağımsızlıklarının sonu olacaktır " dedi . Kilclooney , KKTC'de yapılan Denktaş karşıtı gösterilerin de Kıbrıs Türklerinin Batı'daki imajını bozduğunu belirtti . " Plan evlere dağıtılsın " Londra Üniversitesi'nden Prof . Dr . Clement Dodd , planın açık seçik bir Türkçe'yle yazılarak evlere gönderilmesi gerektiğini söyledi . Eski İngiliz parlamenter Michael Stephen da Batı'nın vaatlerine güvenerek beklemenin yanlış olduğunu ifade ederek , şunları kaydetti : " ABD istese Rum Kesimi'nin AB'ye üye olmasını engelleyebilir . Türkiye savaş alanlarında değil , kelimelerle yürütülen mücadelelerde kaybediyor . Rum Kesimi'nin AB'ye üye olması durumunda Türkiye AB ilişkilerinde sürekli sürtüşme yaşanacak . Bu Türkiye Kuzey Kıbrıs'tan vazgeçene kadar sürecek . " Stephen , Denktaş'a Güney Kıbrıs Rum Kesimi lideri Glafkos Klerides'e harcadığı zamandan daha fazlasını kendi halkına harcayarak davasını anlatmasını önerdi . Stephen , bunlar yapılmazsa 10 yıl içinde Kıbrıs'ın Rum adası haline geleceğini ve 1964'te hayatını kaybedenlerin de boşuna ölmüş olacağını söyledi . KKTC'de incelemelerde bulunan Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın heyeti son olarak geldiği Doğu Akdeniz Üniversitesi'nde ilginç bir buluşmaya ev sahipliği yaptı . Heyette yer alan CHP İzmir Milletvekili Erdal Karademir , ziyaret sırasında , üç ay önce üniversite eğitimi için Kıbrıs'a gönderdiği oğlu Utku ile buluştu . Kulağındaki küpelerle dikkati çeken oğlunun turizm eğitimi aldığını söyleyen Karademir , oğluyla hasret giderdi . Arınç kürsüde önemli açıklamalar yaparken , babayla oğlu da anfide sohbet etti . Karademir , üniversite rozetini de oğlunun yakasına taktı . ABD'nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson , Irak konusunda barışçı çözümde ısrar edeceklerini ve sorunun savaşsız bitmesini arzu ettiklerini belirterek , " Saddam giderse savaş şartları ortadan kalkar " dedi . AKP Grup Başkanvekilleri Salih Kapusuz , Eyüp Fatsa ve CHP Grup Başkanvekili Haluk Koç ile Büyükelçilik Konutu'nda dün sabah kahvaltıda bir araya gelen Pearson , milletvekilleri ile Irak'ı görüştü . Türkiye'nin bir an önce karar vermesini beklediklerini vurgulayan Pearson , ABD'nin müdahale için meşruiyet aradığını ve ikinci BM kararına ihtiyaç duyduğunu ifade ederek , şöyle konuştu : " Ancak ülkemize yönelik bir tehdidi ortadan kaldırma ve doğrudan müdahale etmek için de kimseden izin alma mıza gerek yok . " Ankara Savaş Karşıtı Platformu üyesi bir grup , yarın yapılacak " Savaşa Hayır Mitingi " öncesi ABD'nin olası Irak operasyonunu protesto etmek amacıyla , Ankara Büyükelçiliği önüne siyah çelenk bıraktı . Çağdaş Sanatlar Merkezi önünde toplanan grup , Atatürk Bulvarı'ndaki trafiği bir süre durdurarak , elçilik önüne kadar sloganlarla yürüdü . Yaklaşık 1000 kişilik grup , " ABD askeri olmayacağız " , " Go home yankee " , " Savaşa hayır , kahrolsun emperyalizm " sloganları attı . Eylemde , " ABD kuklası iktidar istemiyoruz " yazılı pankart ve kırmızı boyalarla vampir çağrışımı yaratılan ABD Başkanı George Bush'un resimleri dikkat çekti . Turizm Bakanı Güldal Akşit'e Türkiye'de kumar turizmi yapılması önerildi . Türkiye'nin Pekin Büyükelçisi Rafet Akgüney , Çin'de işadamlarıyla yapılan toplantıda Akşit'e , Çinlilerin kumara meraklı olduğunu söyledi . Akgüney'in " Çinlileri çekmek için Türkiye'de kumar turu yapın " demesi üzerine Akşit , " Biz kumar turu yapamayız . Çünkü bizde kumarhaneler yok " dedi . Akgüney , Türkiye'ye yapılan uçak seferlerinin az olduğunu ve Çinlilerin pasaport almakta güçlük çektiğini de anlattı . Çinlileri Türkiye'ye çekebilmek için kahvaltıda verilen zeytin peynirin yetmeyeceğini belirten Akgüney , " Çinliler sabah kahvaltıda makarna yer , yağlı et yer . Golf de oynarlar . Turizm şirketlerinin bunlara ağırlık vermesi lazım . Çince bilen eleman da bulmamız gerekiyor " dedi . 50 bin Çinli turist tahmini Akşit ise Çin seyahatinden en kazançlı turizm sektörünün çıktığını kaydederek , şöyle konuştu : " Buradaki üst düzey görüşmelerimizde turizm için ellerinden geleni yapacaklarını söylediler . Çinliler Avrupa'da kendi vatandaşlarına sadece Almanya , Türkiye ve Malta için vize veriyor . Bunun değerlendirilmesi gerekir . Çinliler alışverişe meraklı . Her biri 1. Türkiye'ye Çin'den 50 bin turist geleceğini öngörüyorum . " Çin'e tanıtım için 600 bin dolarlık bütçe ayırdıklarını söyleyen Akşit , " Çince 80 bin broşür bastırdık . Yeni turizm kentleri projemiz var . Uçak seferlerini de artıracağız . Çin restoranlarını artırmak için otelleri teşvik ediyoruz " diye konuştu . Tüzmen'den Çince fırçası Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen , Çin'e mal satamamaktan yakınan işadamlarına , " Çin'in Ankara Büyükelçisi Türkçe konuşuyor . Ama benim buradaki büyükelçim Çince konuşabiliyor mu ? Benim buradaki büyükelçim de , müşavirim de Çince konuşabilmeli " dedi . Tüzmen , işadamlarının " Çinliler pazarlarımızı ele geçiriyor " sözleri üzerine de , " Pazar herkese yeter " dedi . Yüzde 6. Dört ayrı paket halinde hazırlanan öneriler dizisinden YPK tarafından benimsenenler niyet mektubuna konulacak . Faiz dışı fazla hariç , diğer konularda yazımı tamamlanan niyet mektubu da tamamlanacak . Dördüncü gözden geçirme çalışmalarını tamamlamak üzere Türkiye'ye gelecek IMF heyeti de mektubun son şeklini almasını bekliyor . Bürokratlar çalışmalarında hükümetin 1. AKP hükümeti , işçilerin yasal zorunluluktan kaynaklanan ve toplusözleşmeye konulması şartıyla ödenen iki ikramiyeden ikisini ödememe konusunu değerlendirecek . Reuters'ın haberine göre hükümet iki ikramiyenin ödenmemesi konusunda karar verirse 1005 yılında sadece bu kalemden 510 trilyon liralık tasarruf sağlamış olacak . Tedbirler paketinde , sürekli ve geçici işçilerin memuriyete kaydırılması yöntemiyle 1005 yılında 195 trilyon lira tasarruf sağlanması da hedefleniyor . Ekonomi yetkililerinin YPK toplantısında gündeme getirmeyi planladığı toplusözleşme görüşmeleri konusunda da işçi konfederasyonlarına düşük oranlı bir zammın önerilmesi tartışılıyor . YPK , 18 19 Ocak'ta ikinci bir toplantı daha yaparak bütçe ile ilgili konuları kesinleştirecek . Vakıf yardımları kalkıyor YPK toplantısında ele alınacak pakette , kamuya yararlı dernekler ile vergi muafiyeti dışındaki dernek , vakıf ve birliklere yapılan yardımların kaldırılması da yer alıyor . Belediyelerden personel nakline izin verilmemesinin planlandığı pakette ayrıca , makam görev ve temsil tazminatlarının emekli keseneğine tabi tutulması önerisi de yer alıyor . Linn : Krediler hazır Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Johannes Linn , Maliye Bakan Kemal Unakıtan ile yaptığı görüşmede Türkiye'ye verilmesi öngörülen ancak bir süredir beklemeye alınan kredilerin hazır olduğu mesajını verdi . Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu'yla da görüşen Linn , temel eğitimin 11 yıla çıkarılacağı sözü aldı . Linn , geleceğe yönelik yeni eğitim projelerinin yaratılması konusunda Milli Eğitim Bakanlığı ile ortaklaşa çalışmak istediklerini bildirdi . Sağlığa finansman Sağlık Bakanı Recep Akdağ ile görüşmesinde de Linn , hükümetin Sağlıkta Dönüşüm Projesi'ne finans desteği verebileceklerini söyledi . Dünya Bankası olarak sağlık sektörü çalışması hazırladıklarını dile getiren Linn , bunu Türk yetkililerle paylaşabileceklerini kaydetti . Linn , gelir oranı aynı olan ülkelerle kıyaslandığında anne ve bebek ölümleri oranının Türkiye'de yüksek olduğuna da dikkat çekti . Büyük ihracatçı firmaların , küçük miktarlar yüzünden vergi incelemesine alındığına dikkat çeken Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , ihracatçılara " Vergi inceleme elemanı kim yahu ? Bakan benim " dedi . İhracatçıları yeni vergi affı konusunda bilgilendirmek üzere düzenlenen toplantıda konuşan ve kendi bakanlığına dışardan ve ihracatçıların temsilcisi gibi baktığını anlatan Bakan Unakıtan , " Denizli'de 50 milyon dolar ihracatı olan bir firma , inceleme görmüş . 100 bin dolarlık Rusya'ya yaptığı ihracatın alıcısı bulunamıyor . Ya Rusya'da kimi buluyorsun ki ? Arasan Rusya'da Başbakan'ı bile bulamazsın . Bu adamın adı olmuş hayalici . 50 milyon dolara bakmıyor , 100 bin dolara bakıyor . İnceleme yapılmış . İnceleme elemanı böyle demiş . İnceleme elemanı kim Allahaşkına . Maliye Bakanı adına inceleme yapıyor . Maliye Bakanı kim ? Yahu Bakan benim ya " diye konuştu . Sonradan çark etti , gözbebeğimiz dedi Bir gazetecinin toplantı sonrasında " İnceleme elemanlarına ilişkin sözleriniz maliye müfettişleri üzerinde baskı yaratır mı ? " sorusu üzerine de Unakıtan şunları söyledi : " Baskı politikamız yok . Maliye müfettişlerimiz , teftiş kurulumuz bizim Türkiye'nin gözbebeği bir kuruluştur . Çok kıymetli arkadaşlardır . Ama denetimde bir reorganizasyon yapacağız . Daha etkin bir denetim yapacağız . " Defterdarlara : Nereye gidersen git Deftardarları performans kriterlerine göre değerlendireceklerini belirten Unakıtan , " Aylık şu kadar vergi tahakkuk ettireceksin diyoruz . Ettiremezsen bir daha gelme , nereye gidersen git " dedi . Özel sektörün önünü açmak için " Nereden buldun"u kaldırdıklarını belirten Bakan Unakıtan daha sonra şöyle konuştu : Her numarayı yapıyoruz " Öncelikte iş yapanın önünün açılması gerekir . İhracatçıya KDV iadesinde yapmadık zulüm bırakmıyoruz . Her numarayı yapıyoruz Maliye olarak . Mali milat 1998'de çıktı , uygulanamadı . Madem çok iyidiydi de niye uygulamadılar ? Uygulayamıyorlar çünkü ekonomiye uyum sağlayan bir kanun değil . Nereden buldun kanunu diye bir şey çıkmış 1994 yılında , uygulanması imkanı yok , tabanı yok , hukuk tabanı yok . Ne lüzum var , milleti korkutmanın alemi yok . Biz bunu seçim bildirgemize koyduk , gelir gelmez kaldıracağız dedik ve gelir gelmez de çok şükür kaldırdık . Bu özel sektörün önünü açıcı bir şeydir . Yani lüzumsuz yere Demokles'in kılıcı gibi kafaların üzerine sallandırmanın alemi yok " diye konuştu . 1005 bütçesinde vergi gelirlerinin 80 katrilyon lira olarak hesaplandığını söyleyen Unakıtan , bütçeyi yeniden hazırladıklarını , bu ayın sonu veya Şubat ayının ilk haftasında Meclis'e sunulmuş olacağını bildirdi . Yeni İhale Kanunu'ndaki " yerlilik " tanımı , Türkiye'de yıllardır faaliyet gösteren , yerleşik yabancı sermayeli şirketlerin faaliyetini sınırlandırdı . Kanunun 65'üncü maddesinde 150 milyar liranın altındaki kamu ihalelerine sadece yerli isteklilerin katılması şart koşuluyor . Yerli istekli , Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gerçek kişilerin kurduğu tüzel kişilikler olarak tanımlanıyor . Fransız Türk Ticaret Odası Yönetim Kurulu Üyesi Eşref Hamamcıoğlu , yasadaki yerlilik tanımının ayrımcılık yarattığını belirterek , Türkiye'de yıllardır faaliyet gösteren , vergisini ödeyen , istihdam yaratan yabancı sermayeli ya da ortaklı şirketlere " sen Türk vatandaşı değilsin " denildiğini söyledi . Hamamcıoğlu , bundan yüzlerce firmanın olumsuz etkileneceğini belirtti . Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ( TSK ) bazı birimlerine yemek hizmeti veren Fransız sermayeli yemek şirketi Sodexho'nun da Genel Müdürü olan Hamamcıoğlu , kanunun değişmesini istemediklerini ama " yerlilik " tanımının " TC vatandaşı olmak " yerine " Türkiye'de kurulu bulunmak , faaliyet göstermek olarak değiştirilmesi " gerektiğini ifade etti . " Bu tanımla , örneğin Almanya'da şirket kuran vergisini Alman hükümetine ödeyen fakat Türk vatandaşı olan kimseler yerli ama Türkiye'de yıllardan beri yerleşik bulunan bizler yabancı oluyoruz " diyen Hamamcıoğlu , teknik bir hata olabileceğine dikkat çekti . Yabancılar kaçabilir Hamamcıoğlu , " rekabete aykırı " olarak nitelediği bu maddenin başta ilaç , tıbbi malzeme , elektronik , bilişim gibi onlarca sektörde faaliyet gösteren yabancı sermayeli ya da ortaklı firmaların kamu desteği kesildiği için Türkiye'den kaçabileceğini söyledi . Hamamcıoğlu'nun yöneticisi olduğu Sodexho da " yerlilik tanımı " tanımına takılacak firmalardan biri olacak . Türkiye'de 10 yıldan bu yana faaliyet gösteren Sodexho , TSK'ya bağlı birçok birime hizmet veriyor . Sodexho , yeni yasadaki " yerlilik tanımı " kapsamına girmediği için açılan yeni yemek ihalelerine katılamayacak . Eşref Hamamcıoğlu , TSK'ya verdikleri hizmetin çağdaş bir devrim niteliği taşıdığını belirterek " Birçok sözleşmemiz nisan ve izleyen aylarda doluyor . Ne olacağını biz de bilmiyoruz " dedi . Defterdarlığı aç bıraktı Yılbaşında yürürlüğe giren İhale Kanunu'nun , AKP hükümeti tarafından değiştirilmesi bekleniyor . Durum böyle olunca kamu kurumlarının ihaleleri donduruldu . Sodexho ile sözleşmesi sona eren İstanbul Defterdarlığı da yeni yemek ihalesine çıkmak için Maliye Bakanlığı'ndan gerekli izinleri alamadı . bini aşkın Defterdarlık personeli öğle yemeği yiyemiyor , öğünleri sefertası veya çay simitle geçiştiriyor . Af yasası kapsamına hangi vergiler giriyor ? Gelir ve Kurumlar Vergisi , Çevre Temizlik , Motorlu Taşıtlar ve Emlak Vergisi , Katma Değer Vergisi , Veraset ve İntiktal Vergisi , Damga Vergisi , Harçlar Kanunu , Taşıt Alım Vergisi , Vergi İadesi Kanunu gibi Vergi Usul Kanunu kapsamına giren vergi , resim , harçlar , fon payı ve bunlara bağlı vergi cezaları , gecikme faizleri ve gecikme zamları ile eğitime katkı payı ve cezaları , Devlet İhale Kanunu'na göre alınan ecrimisiller ve buna bağlı gecikme zamları ile Maliye Bakanlığı'na bağlı vergi dairelerince tahsil edilen Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun çerçevesindeki bazı alacakları kapsıyor . Hangi tarihe kadar ödenmemiş borçları kapsıyor ? 51 Ağustos 1001'den önceki dönemi , bu tarihe kadar verilmesi gereken beyannameleri ve tahakkuk eden vergileri içeriyor . Af , kesinleşmiş ve kesinleşmemiş vergi borçları için ne getiriyor ? Kesinleşmiş vergi alacakları asıllarında hiçbir indirim yapılmaksızın taksitte ve 18 ayda ödenecek . Alacaklarda Toptan Eşya Fiyat Endeksi oranları esas alınacak . Kesinleşmemiş ve dava safhasında bulunan alacakların yüzde 50'sinin , aylık TEFE oranlarına göre taksitte ödenmesi halinde ihtilaf sona erdirilecek . Gecikme faiz ve zamlarından vazgeçiliyor . Taksitler ne zaman ödenecek , gecikme zammı uygulanacak mı ? Ödeme dönemleri şubat , nisan , haziran , ağustos , ekim ve Aralık 1005 ayları ile şubat , nisan , Haziran 1004 olarak belirlendi . Halen süren incelemeler ne olacak ? Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte tamamlanamamışvergi incelemeleri ile takdir , tarh ve tahakkuk işlemleri , matrah artırımına ilişkin hükümler saklı kalmak kaydıyla devam edecek . Yeni getirilen matrah artırımı nasıl uygulanacak ? Mükellefler , yıllık beyannamelerinde yer alan matrahlarını , 1005 yılı şubat ayı sonuna kadar , 1998 yılı için yüzde 50 , 1999 için yüzde 15 , 1000 için yüzde 10 , 1001 için de yüzde 15'den az olmamak üzere artırabilecek . Mükelleflerin artırımda bulunmak istedikleri yıl ile ilgili vermiş oldukları beyannamelerde zarar beyan edilmiş ya da hiç beyanname verilmemiş ise vergilendirmeye esas matrah , 1998 için 1. Yasaya göre , artırılan matrahlar yüzde 50 oranında vergilendirilecek . Ayrıca bir vergi , fon payı ve eğitime katkı payı alınmayacak . Trafik cezalarında af sınırları nelerdir ? Yasa ile 100 milyon liraya kadar olan trafik cezaları ile 100 milyon liraya kadar olan para cezaları da affediliyor . Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla ödenmesi gerektiği halde ödenmemiş olan ve Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun kapsamına giren ve vergi dairelerince tahsil edilen 100 milyon lirayı aşmayan trafik para cezaları ile 100 milyon lirayı aşmayan diğer para cezalarının tahsilinden vazgeçiliyor . Stok beyanı ne getiriyor ? Mükellefler , işletmelerinde mevcut olduğu halde kayıtlarında yer almayan emtia , makine , teçhizat ve demirbaşlarını , kanunun yürürlüğe girdiği tarihten sonraki ay içinde , bağlı oldukları meslek kuruluşunca tespit edilecek rayiç bedel ile bir envanter listesi yaparak vergi dairelerine bildirerek kayıtlarına alabilecek . Beyan edilen kıymetlerin satışı halinde , satış bedeli bunların deftere kaydedilen bedelinden düşük olamayacak , bildirime dahil edilen varlıklar için amortisman da ayrılmayacak . Bu şekilde beyan edilen makine , teçhizat ve demirbaşlar ile genel orana tabi emtianın bedeli üzerinden yüzde 10 , diğer emtianın bedeli üzerinden bunların tabi olduğu oranın yarısı esas alınarak KDV hesaplanacak . Ayrı bir beyanname ile beyan edilecek bu vergi , beyanname verme süresi içinde de ödenecek . Naylon fatura konusunda ne gibi düzenleme yapıldı ? Vergi Usul Kanunu'nun 559'uncu maddesinde sayılan fiilleri ( naylon fatura kullananlanımı ) 51 Ağustos 1001 tarihinden önce işleyenler için suç duyurusunda bulunulmayacak . Soruşturma aşamasında bulunanlar için takibat yapılmayacak , açılmış davaları ortadan kaldırılacak . Kesinleşmiş mahkumiyet kararları da infaz edilmeyecek . Ancak , defter , kayıt ve belgeleri yok edenler veya defter sayfalarını yok ederek yerine başka yapraklar koyanlar , ya da belgelerin asıl ve suretlerini tamamen veya kısmen sahte olarak düzenleyenler ve basanlar , af dışında olacak . Zamanında borçlarını ödemeyenlere yaptırım ne olacak ? Ödenmesi gereken taksitleri yatırmayan ya da eksik ödeyen , ödenmemiş olan tutarların son taksit ödeme süresi sonuna kadar , bunun son taksite ait olması halinde ise bunu izleyen ayın sonuna kadar her ay için ayrı ayrı yüzde 10 fazlası ile ödeyecek . Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ( BDDK ) , Çukurova Grubu'nun sahibi olduğu Pamukbank ve dönemde Dinç Bilgin ile Cavit Çağlar'ın sahibi oldukları Etibank arasında , karşılıklı kredi kullanımıyla Pamukbank'ın zarara uğratıldığı gerekçesiyle Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu . 10 Ocak 1005 tarihli yazıyla yapılan suç duyurusu , bankalar yeminli murakıplarının düzenlediği rapora dayanılarak yapıldı . Murakıp raporunda , Pamukbank'ın Dinç Bilgin ve Cavit Çağlar'ın firmalarına 16 Ağustos 1998 ile 10 Eylül 1998 tarihleri arasında kullandırılan krediler ile bu iki grubun dönemde sahibi oldukları Etibank tarafından da Çukurova Grubu firmalarına , aynı tarihlerde kullandırılan kredilerin , tarih , tutar , vade ve faiz oranı açısından birebir örtüştüğü , dolayısıyla back to back ( karşılıklı ) yöntemiyle Pamukbank'ın zarara uğratıldığı ifade ediliyor . Bankanın zararının kredilerin anapara tutarı olan 55 trilyon 650 milyar ( Takip hesaplarına intikal ettirildiği 51 Aralık 1001 tarihli kurla 15 milyon dolar ) ve kayıtlara yansıtılan 6. Emin Karamehmet , Osman Berkmen ve Orhan Emirdağ'ın TCK'nın 505 ve 504'üncü maddelerinde ifade edilen nitelikli dolandırıcılık suçunu işledikleri kanaatine varıldığı belirtildi . Bilfiil yer aldılar . . . . Raporda , Dinç Bilgin ile Cavit Çağlar'ın da karşılıklı kredi işleminde bilfiil yer aldıkları ifade edilerek , ileri sürülen suçun işlenmesine iştiraklerinden dolayı TCK'nın 64'üncü maddesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiği kanaatine varıldığı kaydedildi . BDDK'nın başvurusunun Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı'na ulaşması üzerine , Savcı Hamdi Sarmaşık tarafından soruşturma başlatıldı . Ford Otosan'ın Kocaeli Fabrikası'nda üretilen Transit Connect , 1005 yılının ticari aracı ve tasarım ödüllerini aldı . Yılın Uluslararası Ticari Aracı Seçici Kurulu'nun Başkanı Pieter Wieman Brüksel Uluslararası Otomobil Fuarı çerçevesinde düzenlenen törenle 1005 Yılının Ticari Aracı Ödülü'nü , Ford Avrupa Ürün Geliştirmeden Sorumlu Başkan Yardımcısı Derrick Kuzak'a verdi . Wieman , seçici kurulun , Ford'un kullanım , erişim , hırsızlığa karşı koruma ve kaza güvenliği alanlarında akıllı ve kullanışlı çözüm sunan bir araç ürettiğini söyledi . Wieman , " Bu özellikler ve Transit adı zaten bu aracın önerilmesi için yeterliydi ama Transit Connect'in ayrıca , bir binek otomobili gibi çok iyi bir sürüş performansı sunduğunu görmek bizi daha da memnun etti . Transit Connect'in Avrupa'da çok takdir edileceğine inanıyoruz " dedi . Ford Transit Connect , 10 üyeli seçici kurul tarafından oybirliğiyle seçildi , oylamada alınabilecek 140 puanın 116'sını alarak rekor kırdı . Bu aracın büyük kardeşi Transit de 1001'de 111 puan alarak bu ödülü kazanmıştı . Bu arada , Transit Connect , bin adetlik British Telecom siparişinin ardından , bin 800 adetlik bir filo siparişini daha aldı . Mevcut durumda portföy yönetim şirketleri başarı performanslarını döviz ve enflasyon karşısında ne kadar getiri sağladıklarına göre tanımlıyor . Sermaye Piyasası Kurulu ( SPK ) yaptığı yeni düzenlemeyle performans değerlendirmesinde , artık fonun içeriğinde bulunan ilgili enstrümanların getirisinin baz alınması esasını getiriyor . Buna göre mesala tipi endeks fonlarında getiri kriteri ( Benchmark ) İMKB endeksi olacak . Mesela bir fon yüzde 50 bono , yüzde 50 borsaya yatırım yapıyorsa buna göre başarısı bono ve borsaya endeksli olarak değerlendirilecek . Performans kriterleri SPK Başkanı Doğan Cansızlar , getirilen yeni düzenlemeyle , portföy yönetiminin daha profesyonel yürütülmesi sağlanırken , yatırımcılara da karşılaştırma yaparak tasarruflarını en iyi şekilde değerlendireceğine inandıkları kuruluşa yönlendirebilme ortamının oluşturulabilmesinin amaçlandığını söyledi . Sermaye piyasasının daha rekabetçi bir yapıya kavuşarak gelişmesinin hedeflendiğini kaydeden Cansızlar , " Hem piyasadaki mevcut katılımcıların , hem de potansiyel yatırımcı ve girişimlerin aydınlatılması yolunda önemli bir adım atıldı . Tebliğ hazırlanırken tüm dünyada yaygın bir şekilde kullanılan Global Yatırım Performansı Standartları örnek alınarak gelişmiş sermaye piyasaları ile bütünleşmenin hızlanması amaçlandı " dedi . Sahte belge düzenlemiş olan bir zanlı , bugün Maliye Bakanlığı koltuğunda oturuyor " diyen CHP Genel Sekreteri Önder Sav , Bakan Kemal Unakıtan'a çağrıda bulundu : Yargılanmaktan kırmızı görmüş boğa gibi ürkenler , ayıplarını örtemezler . Git önce vergi kaçakçılığı suçlarından aklan . Yargılanmaktan korkuyorsan , Maliye Bakanlığı'ndan çekil , istifa et ! Plan ve Bütçe Komisyonu'nun CHP'li üyeleriyle birlikte bir basın toplantısı düzenleyen Sav , kanunun Vergi Usul Kanunu'nun 559 . maddesinde sayılan kaçakçılık suçlarını ve naylon fatura kullananları da af kapsamına aldığını anlattı . Bu yasanın Cumhuriyet tarihinin en haksız ve yolsuzlukları en çok koruyan düzenlemelerden biri olduğunu belirten Sav , naylon fatura kullanarak hayali ihracat yapan şirketin yöneticisi olan Maliye Bakanı'nın da affedilmiş olmasının üzüntü verici olduğunu ifade ederek , şunları kaydetti : " AKP suçüstü yakalandı . Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir Bakan kendi hakkında yargıda bulunan takibat dosyasını ortadan kaldıracak yasa tasarısını , Meclis'e sevk etti " dedi . İcabet etmem TİM toplantısında istifa çağrılarını da değerlendiren Bakan Unakıtan şöyle konuştu : Maliye Bakanı kendini aklıyor diyorlar . Bakan'ın kendini akladığı falan yok da böyle bir tantana çıkarıp gidiyorlar . Gürültü . . . Ama Maliye Bakanı'nın öyle kuru gürültüye pabuç bırakacak hali yok onu bilin . İstifaya davet ediyorlar , şuna davet ediyorlar . Her davete de icabet edilmez biliyorsunuz " diye konuştu . Doğan Hayat Sigorta Genel Müdürü Mehmet Muratoğlu , emeklilik şirketlerinin faaliyetlerini sadece emeklilik fonu yaratmaya yönelteceklerini belirterek , bunun da şirketlerin daha sağlıklı yapılara kavuşmasında pozitif bir faktör olarak ön plana çıkacağını söyledi . Bireysel emeklilik sisteminde , 10 yılda 10 11 milyar dolarlık fon birikeceğini kaydeden Muratoğlu , şirketin bu pazarda yüzde 11'lik pay hedeflediğini belirtti . Muratoğlu , şirketin gerekli izinleri takiben , yılın ikinci çeyreğinde faaliyete geçebileceğini söyledi . Muratoğlu , başarı grafiğini bireysel emeklilik alanında da geliştirmeyi amaçlayan Doğan Hayat'ın tüm teknolojik altyapı çalışmalarını ve satış kanallarında oluşturduğu yeniden yapılanma faaliyetlerini tamamladığını kaydetti . Daha önce emeklilik şirketine dönüşen altı hayat sigorta şirketinden sonra , Doğan Hayat Sigorta ile Anadolu Hayat Sigorta bu amaçla Hazine'den izin alırken , Oyak Holding'e de emeklilik şirketi kurma izni verildi . Beş yılda hızlı büyüdü 15 Ocak 1998'de faaliyete başlayan ve beş yılda istikrarlı bir başarı grafiği yakalayan Doğan Hayat Sigorta , 1001 sonu itibariyle toplam 16. Şirketin , bireysel emeklilik sisteminin katılımcı şirketlerinden biri olarak önemli rol üstleneceği bildirildi . Müşteri odaklı hizmet ilkesini misyon edinen Doğan Hayat Sigorta'nın , etkin fon ve risk yönetimiyle kısa sürede sektörün önde gelen kuruluşlarından biri olduğu belirtildi . Türk Otomobil Fabrikası A. Yıllık milyon adedin üzerinde iç pazara sahip olan Çin'de , Fiat Doblo ve türevlerinin üretimi için teknolojik destek konusunda görüşmeler yapıldı . Nanjing Automotive Group Co . Ltd . Şirketi Başkanı Huan Xıaoping ve Başkan Yardımcısı Flavio Ciappa'nın da aralarında bulunduğu ve Çin Halk Cumhuriyeti'nin Nanjing kenti Vali Yardımcısı Wu Ruilin başkanlığındaki bir heyet , TOFAŞ fabrikasını ziyaret etti . TOFAŞ'ı ziyaret ettiler Projenin gerçekleşmesi halinde Fiat Doblo'nun üretimi için gerekli olan parçaların önemli bölümü , TOFAŞ tarafından Çin'e ihraç edilecek . Bu arada TOFAŞ'ın 18 çalışanının halen Çin'in Nanya kentindeki Fiat fabrikasında üretim teknolojisi desteği verdiğini bildirildi . Nanjing kenti Vali Yardımcısı Wu Ruilin , gazetecilere yaptığı açıklamada , TOFAŞ ile Çin'deki Fiat Oto fabrikası arasında önemli işbirlikleri kurma ve sürdürme imkânını aradıklarını bildirdi . Ruilin , TOFAŞ fabrikasını yerinde görmek amacıyla Bursa'ya geldiklerini belirterek , üretim hatlarının modern olduğunu ve son derece kaliteli bir üretim yapıldığını kaydetti . Fiat Doblo , başta İtalya , Almanya , İngiltere olmak üzere , dünyanın 51 ülkesine ihraç ediliyor . Başbakan Abdullah Gül , Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği'nin ( TÜSİAD ) 15 Ocak'ta İstanbul'da yapılacak seçimli Genel Kurulu'na davet edildi . Gül , TÜSİAD'ın 15 Ocak'ta gerçekleştirilen " Enflasyon ve Büyüme Dinamikleri " başlıklı raporunun açıklandığı toplantıda hükümete yönelik eleştirileri üzerine Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan'ı telefonla arayıp uyarmıştı . Gül'ün , TÜSİAD'ın Genel Kurul davetini kabul ettiği bildirildi . Başbakan Gül'ün , Genel Kurul'un açılışı sırasında ya da öğle yemeğinde TÜSİAD üyelerine hitap etmesi bekleniyor . Bu arada , Yönetim Kurulu Başkanlığı süresinin bir yıl daha uzatılması gündeme gelen Tuncay Özilhan , seçime başkanlığındaki tek listeyle gidecek . Yeni dönemde , bazı Yönetim Kurulu üyelerinin de değişeceği öğrenildi . Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sakıp Sabancı , hükümetin icraatları konusundaki sorular için çok erken olduğunu ifade ederek , " Bir sihirbaz gelirse bütün kapıları açar , güzellikler gelir . . . Böyle sihirbaz yok . Zaman ister . Biraz daha sabırlı olmalıyız . 40 senelik meseleleri 40 günde çöz olmaz " dedi . Sabancı , TÜSİAD Başkanı Özilhan'ın hükümete yönelik eleştirileriyle ilgili olarak , " Her zaman , her hükümete , bazı beğenmediğimiz lafları söyledik . Bunlar güzellikleri bulmak için " diye konuştu . Sabancı , olası Irak savaşının maliyetine ilişkin de " Rakam . . . Kim konuşuyor bunu ? Biri çıkıyor , faturası 60 milyar dolar olsun , biri diyor 40 milyar dolar olsun . Siz , tavla mı oynuyorsunuz ? Bu , ilmi bir olaydır . Geçmişten ders almalıyız " şeklinde konuştu . SSK'ya bağlı emekli , dul ve yetimlerin ocak ayı gelir ve aylıklarının yüzde 1. SSK Başkanlığı'ndan yapılan açıklamaya göre , bu ay ödenecek asgari emekli aylığı , 551 milyon 51 bin 518 , azami emekli aylığı ise 560 milyon 466 bin 501 lira olarak belirlendi . Açıklamada , Devlet İstatistik Enstitüsü'nce ( DİE ) aralık ayında tüketici fiyatlarında bir önceki aya göre yüzde 1. SSK emeklilerinin aylıklarındaki yüzde 1. Ankara 11 . Asliye Ceza Mahkemesi Hâkimi Hicabi Durmuş'un bir barda eğlendikten sonra görevlilerle kavga ettiği , kargaşada yere düşen iki tabancasını alan polisleri de yumrukladığı iddia edildi . Yasa gereği Durmuş hakkında işlem yapamayan ancak iki gün " iş göremez " raporu alan polisler , hâkimi şikâyet etti . İddiaları reddeden Durmuş ise , " Kavga park parası yüzünden çıktı . Polislerle bir sorunum olmadı " dedi . İddiaya göre , Uğur Mumcu Caddesi'ndeki Check Up barda eğlenen Durmuş , gece 01. Küçükesat Karakolu Amiri Rıza Uçak ve ekibi olay yerine geldi . Arbedede Durmuş'un üzerindeki iki silah yere düştü . Durmuş , silahlara el koyan Uçak ve bir polise yumruk atarak hakaretler yağdırdı . Durmuş , polisleri şikâyet etti . İki tabanca Nöbetçi Savcı Gökmen Çelik'in olay yerine gelerek Durmuş'u tanıdığını söylemesi üzerine geri verildi . Hâkime HSYK kalkanı Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ( HSYK ) Kanunu'na göre hâkimler , ancak HSYK tarafından soruşturulabiliyor . Bir hâkim hakkında suç duyurusunda bulunulması üzerine inceleme başlatan Adalet Bakanlığı müfettişi , soruşturma raporunu HSYK'ya sunuyor . HSYK da hâkimin suçlu olduğuna kanaat getirirse , bu kişiyi idari cezaya mahkûm ediyor . Konunun cezai işlem gerektirdiği durumlarda ise dosya Yargıtay'a gidiyor ve hâkim burada yargılanıyor . Elektrikçi Ercan Sakallı'nın ( yanda ) kullandığı otomobil , dün saat 14. Kaldırımda yürüyen yayaların arasına dalan otomobil , önce Fatma Yılmaz ve kızı Seval Yılmaz'a ( üstte ) çarptı . Ardından Sevgi Doğan , Emine Köse ve İbrahim Peçe'yi tersane duvarına sıkıştırdıktan sonra güçlükle durabildi . Yaralanan kişinin durumunun iyi olduğu belirtilirken , Sakallı gözaltına alındı . Çalışma ofisim iki odalı . Yazarken bu iki odada kimse olmasın istiyorum . Yazım kötü olunca küsüp diğer odaya gidiyorum . Yazamadığım zaman , ya da yazı kötü olunca iki oda arasında tur atıyorum . Öbür odaya gidip diğer Bekir'i düşünüyorum ve ne halin varsa gör diyorum . Yazma sırasında bol miktarda çay ve sigara tüketiyorum . Kendi yazılarımı hiç sevmem . Gazeteye çıkınca elimden geldiğince okumamaya çalışırım . Genelde beğendiğim yazı sayısı çok azdır . Allah kahretsin ne biçim yazı diye kızarım kendi kendime . Yazarken Ertuğrul Özkök ( Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ) ararsa hemen konuşuyorum . Hele hele ay sonuna , yeni yıla doğru aradıysa para verebilir diye telefona mutlaka bakarım . İşin içinde bir yandan televizyon da olduğu için ya montajda , ya çekim aralığında , ya yolda küçük notlar halinde çıkan yazılar okuduklarınız . Ne yazık ki sessiz köşelerimize çekilip uzun uzun boşluğa bakarak ve ilhamla yazma şansımız olmuyor her zaman . Genellikle en fazla iki saatlik süre içinde ve biraz da panik halinde , televizyon açıkken , montaj yaparken ya da çocuk kucağımdayken yazdığım yazılar oluyor . Yazı yazarken en çok sessizliğe ihtiyaç duyuyorum . Yazmak için ders çalışıyorum . Bir konuya çalışıyorsam her şeyi , kapıyı da , müziği de kapatıyorum . Derse konsantre olurum . Yazıyı yazarken ister televizyon açık olsun , ister içerde beş kişi olsun , ister müzik olsun etkilemez . İlle bir Mozart dinleyeceğim de yazacağım gibi takıntım yok . Tek takıntım bilgisayar . olmazsa çok zor yazarım . Kalemle yazabildiğim tek şey karıma aşk şiirleri . Bir de çok sigara içilen yerde çalışamam , havası temiz olmalı . Bir satırlık yazımın başlığını bulmak benim için yeterli . Ondan sonra etrafımda ister kavga olsun , ister yolda olayım hiç değiştirmez . Tek önem verdiğim yazının planını iyi çıkarabilmektir . Sinirli olmam . Kimseyi dinlemem . Dünya devrilse yazımı rahatlıkla yazabilirim . Yazımın açısını , başlığını , ne diyeceğimi kafamda değerlendireyim , saptayayım yeter . Ben gazeteciyim , kalabalık gürültülü ortamlarda yazı yazmaya başladım . Yazı yazarken telefonlar bağlanabilir , cep telefonumla konuşurum . Odamın kapısı hiçbir zaman kapanmaz . Kapalı odada oturmak içimi sıkar zaten . Ama mutlaka bir çay içerim . Sigara sevmiyorum , pek içmiyorum ama yazarken bir tane de sigara içiyorum . Bazen iki tane oluyor . Bigisayarın başına oturup dosyayı açana kadar çoğu zaman ne yazacağımı bilmem . Genellikle öğlen toplantısından sonra yazıyorum yazımı . Saat 16. Zaten öyle düşünecek vakit de olmuyor . Belki sadece yazarlık yapıyor olsaydım , tek işim yazarlık olsaydı düşünecek zamanım olurdu . Müziksiz pek yazamam . Rock , klasik ya da hardrock müzikler dinliyorum . Kapım açık . Bir de dışarıdan gelen gürültüler olursa yazıyorum . Gürültüsüz ortamda yazamıyorum . Yazarken limonlu çay içiyorum . Bazen çok önceden düşünerek yazarım , bazen de gazetelere bakarken karar veririm ne yazacağıma . Kahve , sigara , müzik eşliğinde yazı yazıyorum . Geçen yıl dinlediğim müzikler Manichua ve Jay Jay Johanson ve Betty Blue'in soundtrack'ıydı . Bu yıl Selahattin Pınar ve Astor Piazzola " Sur " albümü . " Ciddi " yazı yazacaksam bir hafta önceden çalışıyorum birçok şeye . Ama " ciddi " yazıların dışındakileri planlamıyorum . Çok uzun bir koridorum var . Genelde yazı yazmadan önce orayı dört kez sigarayla yürüyorum . Uğurlu renklerim vardır . Eğer aklıma yazı gelmiyorsa gidip üstümdeki bütün her şeyi değiştirir , uğurlu renklerimi giyerim . Mor giyinince daha iyi yazıyorum . Yazımı yazarken öncelikle konunun arşivde bulunan dosyalarını getirtir , incelerim . Bu sırada genellikle klasik batı müziği dinlerim . Yazı yazarken ancak çok acil telefonlara yanıt veririm . Odama herhangi birisinin girip bir şey sormaya kalkmasından rahatsızlık duyarım . Kapı kesinlikle kapalıdır . Benim seçtiğim , dinlediğim müzik dışında herhangi bir ses ciddi şekilde tepkime sebep olur . Yazı yazarken telefonları kestirmem , müzik dinlemem . Hafif bir müzik çalıyorsa belki olabilir . Müziğin türü hiç önemli değil ama arabesk olmaz , pop olmaz . Telefonlar çalar , gelen giden olabilir . Kapım hep kapalıdır . Sigara içiyorum , arada belki çay içerim . Yazıyı düzeltmek daha çok zamanımı alır . Yazımı ertesi gün okuduğum zaman , Keşke şu cümleyi şöyle kullansaydım dediğim olur . Sessizlik istiyorum . Mümkünse rahat kıyafetleri tercih ediyorum . Genellikle aksi oluyorum . Domuzzz gibi . Hele yazı içime sinmemişse , sonunu bağlayamamışsam , adam gibi bir ilk cümle bulamamışsam , iyice çekilmez oluyorum . Bazen sevgilimi arıyorum , " Bana güzel bir şey söyler misin ? " diyorum . Bir , iki sihirli cümle var , onları söylerse , kendimde devam etme gücü buluyorum . Yazdığım kötü yazılardan sorumlu yani ! En çok sigarayı yazı yazarken tüketiyorum . Bir kadeh şaraba da hayır demem . Fransa'nın eski sömürgesi Fildişi Kıyısı'nda bir süredir devam eden iç savaşın sona ermesi için gösterdiği diplomatik çabalar , sonunda meyvesini verdi . Paris'teki barış görüşmelerine gitmek üzere yola çıkan isyancıların temsilcileri , üstlerine çekidüzen vermek için uğradıkları Senegal'in başkenti Dakar'da gerilla imajından arındılar . Şimdiye kadar askeri kıyafetleri ile özdeşleşmiş olan gerillaların , alışveriş ziyaretinden sonra adeta birer manken kadar şık oldukları gözlendi . Diyarbakır'da düşen " Konya " uçağında yaşamını yitiren Denizlili öğretmen Hayran Elvan ( 16 ) ile elektrik mühendisi Erdinç Güner'in ( 19 ) cenazelerinin karıştığı ortaya çıktı . Elvan olduğu sanılarak Denizli'de toprağa verilen Güner'in cenazesi , dün mezarı açılarak Ankara'ya götürüldü . Elvan'ın ailesi cenazelerinin bulunması için savcılığa başvurdu . DNA testiyle anlaşıldı Elvan , bir televizyon kanalındaki yarışmada kazandığı iki milyar lira ödülü aldıktan sonra görev yaptığı Şanlıurfa Siverek'e dönerken ilk kez bindiği uçağın düşmesi sonucu öldü . Elvan'ın cesedi , Ocak'ta meydana gelen kazadan sonra dayısı ve yakınlarınca teşhis edilerek geçen hafta sonu Denizli'de gözyaşları arasında toprağa verildi . Aile cenazenin karıştığı yolundaki söylentilerin doğru olmadığını belirtirken , dayı Şahinarslan , cesedi altı kişinin teşhis ettiğini söyledi . Ancak , Ankara Gölbaşı'nda oturan emekli Astsubay Mustafa Güner , aynı kazada ölen elektrik mühendisi oğlu Güner'in cenazesini bulamayınca Diyarbakır Savcılığı'na başvurarak DNA testi yaptırdı . Güner'in yanlışlıkla Denizli'de toprağa verildiği belirlendi . Denizli'ye gelen baba Güner , oğlunun cenazesini polis ve savcı gözetiminde mezarlığı açtırarak teslim aldı . THY'ye dava açacağız Cenaze çıkarılırken iki aile de büyük acı yaşadı . Oğlunun cesedini teşhis eden ve gözyaşlarını tutamayan Güner'i Hayran Öğretmen'in dayısı Şahinarslan teselli etti . Güner , " Ben oğlumun cenazesini buldum , darısı sizin başınıza . İnşallah siz de yeğeninizin cenazesini bulursunuz " dedi . Şahinarslan , kendilerinin de Denizli Savcılığı kanalıyla Diyarbakır Savcılığı'na başvurduklarını belirterek , " Acımız ikiye katlandı . THY aleyhine dava açacağız " diye konuştu . Cep telefonlarının uçaktaki elektronik cihazları etkilediği bilinmesine rağmen kimi zaman bu kurala uymak istemeyenler olabiliyor . Son olarak arıza nedeniyle Şanghay'dan kalktıktan kısa süre sonra Pekin'e zorunlu iniş yapan uçakta bir gazetecinin canlı yayına geçmek istemesi tartışmaya neden oldu . Cep telefonları uçaklar üzerinde nasıl bir etki yaratıyor ? Uçağa binişte telefonların toplanması bir önlem olabilir mi ? Konuyla ilgili görüşler şöyle : Elektromanyetik alanların bir takım elektronik cihazlar üzerindeki etkileri kesinlikle vardır . Uçaklar iniş ve kalkışta elektromanyetik haberleşme ile denetlenirler , kontrol cihazları elektromanyetik alanlardan yararlanarak çalışır . Bu cihazlara yabancı ( parazit ) etkilerin gelmemesi gerekir . Bu anlamda da iniş ve kalkışları sırasında , uçak içinde yolcuların cep telefonu kullanmamaları istenir . Uçak tamamen durmuş iken hayati tehlike doğurmasa da cihazın sonraki çalışmasını bozabilir . Cep telefonlarının kullanımı konusunda yetkililerin uyarılarına uyulmalı . Cep telefonlarının uçağa girişte toplanması doğru değil . Uygarlık aracını uygarca kullanmayı öğrenmek zorundayız . Bu da zabıta tedbiri ile olmaz . Zabıta tedbirleri insani değildir . Bugün kullanılan yolcu uçakları eski teknoloji ile üretilmiştir . Onlar yapıldığında cep telefonu olmadığı için telefonların çıkarttığı elektromanyetik dalgalara karşı korunmalı olarak üretilmedi . Uçakların elektronik sistemleri maalesef cep telefonlarına karşı çok hassas . Böyle bir durumda bir yolcunun cep telefonunu uçak havada yerde ya da iniş kalkışta kullanması büyük facialara neden olabiliyor . Örneğin uçak yerdeyken kule uçağa nereye yanaşacağını söyleyemezse havaalanı içinde bile kaza olabilir . bakımdan güvenlik çok sıkı uygulanmalı . Ancak güvenlik amacıyla cep telefonlarının uçağa binerken toplanması abartılı bir şey olabilir . Üstelik uygulanması da zor . Cep telefonlarının uçak üzerindeki etkisi kanıtlanmış bir gerçek . Bu dünyada kanunlarla suç olarak belirlenmiş ve hapis cezasına gidilmekte . Bir insan kendi hayatına saygı duymuyorsa başkalarının hayatına saygı göstermeli . Bunu yapmaya kalkan insanlar kabin ekibi tarafından uyarılıyor . Ancak hukuksal anlamda bir suç teşkil etmediği için bir şey yapılamıyor . Biz olayın bu yönüyle Adalet Bakanlığı'na başvurarak bunun suç olarak kabul edilemesi ve ceza uygulanmasını talep ettik . Adam öldürmeye tam teşebbüsten farkı yoktur ; Ha silahı adamın alnına dayamışsınız , ha uçakta cep telefonu kullanmışsınız . Cep telefonlarının uçağa girişte toplanması güçlük doğurur ama gerekirse bu da yapılmalı . Cep telefonlarının uçağın elektronik sistemlerini etkilediği kesin . Uçağın yerde olması elbette düşme tehlikesini ortadan kaldırabilir , ama bu kez yerdeki kazalara neden olabilir . Çünkü sistemleri kilitliyor . Elektromanyetik dalgalarla çalışan aletlerin etkilenmesi sözkonusu . Uçağın yüksekliği , kabin basıncı , kumandalara uygulanacak tazyiki gösteren aletleri olumsuz etkiliyor . Yaklaşma sistemlerinin hassasiyetini ortadan kaldırabiliyor . Yolcuların uyarılmasına rağmen , buna karşı çıkanlar olabiliyor . Buna karşı uçağın girişinde cep telefonlarının toplanması bir güvenlik önlemi olarak kullanılabilir . Daha köklü çözüm , uçak imalatçılarının bunlardan etkilenmemesi için önlem ve tedbirleri alması , buna uygun üretim yapılması gerekiyor . Çalışma ve Sosyal Bakanı Murat Başeskioğlu , gece gündüz yağan vatandaş şikayetleri üzerine , SSK hastanelerinde yaşanan çileye el attı . Vatandaşların şikayette haklı olduğu belirlenince de , çözüm önerilerini içeren bir " acil eylem paketi " hazırlandı . Başeskioğlu , şikayetlerin en yoğun olduğu bölge olan İstanbul SSK Sağlık İşleri İl Müdürü Akif Feyizoğlu'nu arayarak 15 gün içerisinde çözüm üretilmesini istedi . 15 gün boyunca , Fındıklı'daki il müdürlüğünde üç kez biraraya gelen İstanbul'daki SSK hastanelerinin 14 başhekimi , önceki gün yaptıkları son toplantıda , ilk etapta hazırlanan " acil eylem planı"nı yarından itibaren uygulamaya koymaya karar verdi . Yalnızca Milliyet'in izlediği toplantıda alınan kararlar şöyle : SSK'lı , randevusunu dispanserden alacak . Telefonla randevu alamayan hastalar için başhekim yardımcısı görevlendirilecek . Randevusu olmayan hasta , görevli başhekim yardımcısına gidip numara alacak . İstanbul'daki 51 dispanser iyileştirilip , hastane servislerine direkt bağlanacak . Uzman doktorlar dispanserlerde sırayla görev alacak . Hem poliklinikte görev yapacak hem de ameliyatlara girebilecek . Uzman doktor , hastasına kendisi randevu verecek . Tetkiklerini yaptıran hasta , doktorunun verdiği randevuyla , onun belirlediği dispanser veya polikliniğe gidecek . Böylece hastayı tedavi olana kadar aynı doktor takip edecek . Eczanelere ise barkod sistemi getirilecek . Emekli ile çalışanın veznesi ayrılacak . Özürlüler için de ayrı bir vezne kurulacak . Ameliyat randevuları için doktorlar cumartesi de fazla mesai yapacak . İstanbul SSK Sağlık İşleri İl Müdürü Akif Feyizoğlu yaptıkları toplantılarla planlarını Başesgioğlu'na sunduklarını belirterek şöyle konuştu : " Sayin bakan , gecenin 5'ü , 4'ü demeden her saat arayıp hasta ve hastane ismiyle vatandaş şikayetini bildirdi . Arkadaşlarla sabahlara kadar çalışıp çözüm ürettik . " Batı ülkelerinde siyasetçi ve bürokratların belli bir limitin üzerinde hediye kabul etmesi yasa ile sınırlandırılırken , bu konuda Türkiye'de bulunan yasal boşluk Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah'ın Başbakan ve heyetine verdiği " pahalı " hediyeyle bir kere daha gündeme geldi . Alınan bilgiye göre Gül'e bir saat ile birlikte iki ayrı hediye daha sunulurken , heyetteki diğer isimlere de birer Bulgari saat armağan edildi . Milliyet'in konuştuğu heyetteki bazı üyeler , saatlerin bazı gazetelerde yazıldığı gibi astronomik bir değerinin olmadığını söylediler . Suudi Arabistan'da tüm resmi heyetlere Bulgari ya da Rolex marka saatlerin verilmesinin bir gelenek olduğunu kaydeden , geçmişte bu ülkeye gerçekleştirilen ziyaretlerde de benzer hediyelerin verildiğini ifade ettiler . Başbakan Abdullah Gül , ABD'nin Irak'a olası müdahalesi konusunda Meclis dışı muhalefet liderleriyle yaptığı toplantıda " Müslüman ülkeler arasında harp olmaz . ABD'ye üsler dahil hiçbir şartta destek verilmemeli " diyen SP Genel Başkanı Kutan'a " Uluslararası zorunluluklar var . Gerçekleri görmemezlikten gelemezsiniz " yanıtını verdi . Önceki günkü toplantıda , en uzun konuşmayı Kutan yaptı . Hükümetin Irak politikasını eleştiren Kutan , şunları söyledi : " Müslüman ülkeler arasında harp olmamalı . Geçmişte Türkiye , Cezayir ve İsrail konusunda hatalı davrandı . Arap ülkeleri tavır aldı . ABD'ye destek verirsek Müslüman ülkeler arasında kardeş kanı dökülmüş olacak . Yine şimşekleri üzerimize çekeceğiz . Siz destek vermiyoruz diyorsunuz ama üsleri inceleyen ABD ekibi giderken hiç öyle söylemiyor . ABD'ye hiçbir şartta destek verilmemeli . " Kutan'ın eleştirilerini yanıtlayan Gül , hükümetin Irak konusunda kimseye söz vermediğini belirterek , şöyle konuştu : " Ortada reel politikalar vardır . Gerçekleri görmezden gelemezsiniz . NATO ve uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan zorunluluklar var . Ayrıca Saddam'ın kitle imha silahı olduğuna ilişkin ciddi iddialar da var . Hükümet olarak Müslüman bir ülkede savaş yaşanmaması için en doğru politikayı izliyoruz . " DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit ise Irak'a olası harekâtta kuzeyden cephe açılmasının Türkiye'yi bataklığa sürükleyeceğini söyledi . Irak'a müdahaleyi " içine sindiremediğini " ifade eden Ecevit , en az konuşan ancak ilk söz verilen lider oldu . Gül , liderlerden sadece Ecevit'i Dışişleri Konutu'nun kapısında karşıladı . Toplantıda Ecevit'in " Fransa , önceden Irak'a destek oldu . Sonra tavır değiştirerek orduya hazırlanın talimatı verdi . Nedenini sordunuz mu ? " sorusuna Gül , " Chirac bizden gelişmeleri sordu . Fransa ve Almanya ile sürekli temas halindeyiz . Savaşı istemiyorlar , ancak bir savaş olması halinde de dışında kalma niyetinde değiller " yanıtını verdi . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve beraberindeki heyeti taşıyan Türk Hava Yolları'na ait ( THY ) " Hakkâri " uçağının , Çin gezisi dönüşünde arıza sonucu yaşadığı zorunlu inişi hem herkesi korkuttu , hem de yeni bir tartışma başlattı . Bazı basın mensuplarının zorunlu iniş olayını duyurmak için havadayken cep telefonuyla konuşması , tepki çekti . Habertürk Televizyonu'ndan Taki Doğan'ın uçak havadayken cep telefonundan canlı yayına geçmesi Erdoğan'ı bile kızdırdı . Erdoğan , tepkisini dile getirirken , şunları söyledi : " Bazı basın mensuplarının uçaktayken cep telefonlarını kullanarak haber geçmelerini anlamak mümkün değil . Bu hareketleri , hem uçakta olanlara hem de bilime ne kadar saygılı olduklarının açık bir örneğidir " dedi . Uçakta Doğan'ın yanında bulunan Vatan Gazetesi muhabiri Ruşen Çakır , olayı şöyle anlattı : " Taki Doğan , uçak havadayken cep telefonuna davrandı ve Türkiye'yi aradı . Canlı yayına bağlanarak uçakta yaşananları aktarmaya başladı . Olayı görünce ben hemen kendisini uyardım ama oralı olmadı . Bana tepki vermeyince bir başka meslektaşımız daha uyardı . Ama ona da Bana işimi mi öğretiyorsun ? diyerek sert bir cevap verdi . " Uçakta başka bazı gazetecilerin cep telefonunu açması nedeniyle de tartışmalar yaşandı . İşadamları " Hayatımızı tehlikeyi atamazsınız , kapatın cep telefonlarınızı " diyerek gazetecilere çıkıştı . Araya hosteslerin girmesiyle tartışma kısa sürede yatıştırılırken , kaptan pilot cep telefonlarının kapatılması gerektiği yolunda sürekli ikazda bulundu . Pekin'e zorunlu inişin ardından Erdoğan ve heyet , saat uçağın tamir edilmesini bekledi . Uçak test uçuşu yaparken Çinli yetkililerin gösterdiği VIP salonunda bekleyen bazı işadamları ve gazeteciler koltuklarda uyudu . Erdoğan ayrı bir salonda beklerken , uçağın son durumu hakkında sürekli bilgi aldı . Taki Doğan , uçak havadayken cep telefonunu açmadığını öne sürerek kendini şöyle savundu : " Ben uçak indikten ve kapılar açıldıktan sonra cep telefonumu açtım ve haber verdim . Yayınımın saati bellidir . İndikten sonra zaten bütün gazeteciler telefonlarını açtı . " Diyarbakır'da PKK ile Özel Kuvvetler Komutanlığı'na bağlı askeri tim arasında çıkan çatışma ile bir yıl aradan sonra ilk kez sıcak temas yaşanırken , Emniyet Genel Müdürlüğü'nün bir hafta önce TBMM'ye sunduğu raporda , " PKK'nın legal alanda eylemlere yöneleceği " yolunda istihbarat bilgilerine yer verilmesi dikkat çekti . Emniyet Genel Müdürlüğü'nün , İnsan Hakları Komisyonu'na sunduğu , " OHAL ve mücavir iller değerlendirmesi " başlıklı raporunda , " PKK'nın , Irak'a düzenlenecek olası operasyon sırasında fazla zarar görmemek için silahlı unsurlarını yurtiçindeki kırsal bölgelere gönderdiği " bildirilirken , şöyle denildi : " Terör örgütünün , seçimlerden istediği neticeyi alamayışı ve kitle üzerindeki olumsuz etkilerin azaltılması , örgütte çözülmelerin önüne geçilmesi , gençlik kesiminin legal eylemlerle diri ve örgütlü tutulması , Irak'a yapılacak muhtemel bir müdahalede kendilerine yönelik yapılacak olan operasyonların önüne geçilebilmesi ve silahlı unsurlarına yönelik bir operasyonda olabilecek en az zararla dönemin atlatılabilmesi amacıyla son dönemde bazı silahlı unsurlarını yurt içerisinde kırsal bölgelere gönderdiği değerlendirilmektedir . " Diyarbakır'ın Lice ve Hani ile Bingöl'ün Genç ilçeleri arasındaki Tapantepe mevkiinde bir uzman çavuşu şehit eden , beş askeri de yaralayan PKK KADEK üyesi , 11 terörist , iki gün süren operasyonda saklandıkları mağarada öldürüldü . Helikopterle çatışma bölgesine götürülen basın mensuplarının havadan görüntü almasına izin verildi . Hava Filo Müdürlüğü'nde operasyonla ilgili bilgi veren Diyarbakır Valisi Cemil Serhadlı , teröristlerin açtığı ilk ateşte Uzman Çavuş İrfan Yayla'nın şehit düştüğünü , beş askerin de yaralandığını belirterek , " KADEK'liler teslim ol çağrılarına ateşle karşılık verdi " dedi . Serhadlı , öneceki gün sona eren çatışmada Kanas suikast silahı , 16 silahla 10 Kalaşnikov , telsiz , bol miktarda gıda , tıbbi malzeme ele geçirildiğini kaydetti . Havadan helikopterlerin destek verdiği operasyonda , teröristlerin gizlenmeye çalıştığı mağaranın girişi patlayıcılarla genişletildi ve operasyon sonunda 11 terörist ölü olarak ele geçirildi . Diyarbakır Lice'de teröristlerce şehit edilen bordo bereli Uzman Çavuş İrfan Yayla ( 55 ) dün memleketi Ilgın'da bin kişinin katıldığı törenle gözyaşları arasında toprağa verildi . Şehit uzman çavuşun ailesine başsağlığı dileyen Garnizon Komutanı Tümgeneral Ali Nihat Özeyranlı , " Hepimizin başı sağ olsun . Merak etmeyin . Kanımız yerde kalmadı . 11 leş aldık " dedi . Anne Güllü Yayla , baba evine getirilen oğlunun yüzünü son kez görmek istedi . Askeri yetkililer de bu isteği olumlu karşılayarak tabutu açtı . Yayla'nın " Canım yavrum . Sana verdiğim sözü tutuyorum . Bak hiç ağlamıyorum , ağlamayacağım " sözleri , herkesi duygulandırdı . Baba Veysel Yayla ve kız kardeşi Fadime Ünlü ise törende baygınlık geçirdi . Yayla'nın eşi Mihriban Yayla da , çocukları Veysel ( ) ile Aybüke'ye ( 5. Küçük Veysel'in Ankara Sincan'daki okuluna devam edebilmesi için askeri yetkililerin girişimde bulundukları belirtildi . ANAP'ın yeni Genel Başkanı Ali Talip Özdemir , Sümerbank işçisi babanın 11 çocuğundan biri . Çocukluğu yokluklarla geçmiş . Berberde , terzide çalışmış , boyacılık yapmış . Çok iyi " ilik " açtığını ve ütü yaptığını belirtiyor . Babasını 11 yaşında yitiren Özdemir , ortaokul yıllarında bağlama , yükseköğrenimi sırasında da piyano çalmayı öğrenmiş . İlk olarak yaprak saz alabilmiş . Beste çalışmaları olmuş . Üniversiteyi bitirdikten sonra babasının çalıştığı fabrikada dokuma şefi olarak görev yapmış . Özdemir , Milliyet'in sorularını yanıtlarken , ekonomik zorluklar yüzünden annesinin bazen öğlen , bazen de akşam yemeği için kardeşlerden birini babasının çalıştığı fabrikaya gönderdiğini belirtiyor . " Fabrikaya her gidişimde bekçiyi atlatmak için zorlanırdım . Makine mühendisi olup aynı fabrikaya dokuma şefi olarak geldiğimde bu hatıraları unutmadım . Her girişte bekçiye ceket iliklerdim " diyor . Altı saatte evlilik kararı Konya Ereğli Belediye Başkanlığı , Özdemir'in siyasetteki ilk durağı . 1986 seçimlerinde TBMM'ye giren Özdemir , eşiyle tanışmasını ve evlilik kararını da şöyle anlatıyor : " 1988'de ANAP Genel Başkan Yardımcısı iken bir tanıdığım vasıtasıyla Amerika'dan dönen Öznur Hanım'la tanışmıştım . Yarım saat konuşmak için Gölbaşı'nda bir lokantaya gittik . Yemek saat sürdü . Evlenme kararı vermiştik . Bir ay sonra nişan , ikinci ayda da evlilik geldi . Evlenmemi rahmetli Özal da tavsiye etmişti . Nikâh şahitlerimiz Cumhurbaşkanı Kenan Evren ile Özal'dı . " Düğün töreninde bir de pasta kazası yaşanmış . katlı pasta gazetecilerin izdihamı yüzünden çökerken , Özdemir smokinli haliyle kucaklayarak tutmak istemiş ama son anda kendisini frenlemiş . Öznur Hanım , işadamı Nuri Özaltın'ın kızı . Maddi açıdan oldukça iyi durumda olan Özaltın , Mesut Yılmaz'ın bir zamanlar Nenehatun Caddesi'nde oturduğu konutun da sahibi . Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , rektörlere ve YÖK üyelerine mektup yazarak üniversite sorunları ve çözüm önerileri hakkındaki görüşlerini istedi . Bakan Mumcu'nun YÖK'ün genel görüşünü almak yerine tüm üyelerden şahsi görüşlerini istemesi dikkat çekti . Mumcu , ortak görüşlerin yanı sıra şahsi düşünceleri de almak için kişilerin ismine yazdığı mektupları adreslerine postaladı . Rektörler ve YÖK üyelerine gönderilen mektupta çağı yakalamak için gereken 16 madde yer aldı . Mumcu'nun özellikle değindiği bazı maddeler şöyle : Üniversitelerde akademik özgürlüğün sağlanması ve güvence altına alınması Bilimsel ve fikri verimliliğin artırılması Üniversitelerarası rekabeti teşvik . Akademik unvanların kazanımının objektif ve şeffaf ölçülere bağlanması Hükümet inisiyatifi ile üniversitelerin bölünmeyeceğini söyleyen Mumcu , " Biz buna karar verip kendilerinin uygulayabilecekleri bir imkân sağlayacağız . İsteyen küçülür , istemeyen küçülmez " diye konuştu . Şırnak Bağımsız Milletvekili Mehmet Tatar , DYP'ye katıldı . Böylece DYP'nin TBMM'deki milletvekili sayısı ikiye yükseldi . Tatar'a parti rozetini takan DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , partiye katılımların süreceğini belirtti . Kızılcahamam Patalya Otel'de başlayan DYP Belediye Başkanları Toplantısı'nda 650'a yakın belediye başkanı ve parti yöneticilerinin yanı sıra Tatar da hazır bulundu . DYP Genel Başkan Yardımcısı Hasan Subaşı , toplantının açış konuşmasında Tatar'ın yuvaya döndüğünü bildirdi . Tatar , Ağar'ın genel başkan seçilmesinden duyduğu memnuniyeti dile getirerek , " DYP babasını buldu " dedi . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , dün akşam sürpriz şekilde Uluslararası Para Fonu ( IMF ) İcra Direktörü Willy Kiekens ile görüştü . Erdoğan görüşme sonrasında , " Dördüncü gözden geçirme öncesinde mevcut durumu görüştük " dedi . IMF Birinci Başkan Yardımcısı Anne Krueger ile beraber Türkiye'ye gelen Kiekens , Erdoğan ile görüşmek için Krueger'le birlikte ayrılmayarak Ankara'da kaldı . Randevu talebinin aslında Krueger'den geldiğini ancak Erdoğan'ın Çin'de bulunması nedeniyle Kiekens'in görüşme için kaldığı belirtildi . IMF'nin hükümet içinde resmi sıfatı bulunmamasına rağmen görüşmek istemesinin nedeni olarak Erdoğan'ın olası Başbakanlık'ı gösterildi . Ekonomik reformların kararlılıkla uygulandığını görmek isteyen ve bunun için yazılı taahhütlerin bir an önce kendilerine ulaşmasını isteyen IMF , ileride hükümetin başına geçmesi ihtimali nedeniyle Erdoğan'la da ekonomik programa ilişkin taahhütleri görüşmek istedi . Yaklaşık bir saat 40 dakika süren görüşmenin sonunda Erdoğan , " Faizler , enflasyon , yatırım ve eğitim konularında fikir alışverişinde bulunduk " dedi . Büyüme hızının nasıl artırılabileceği üzerinde durduklarını ifade eden Erdoğan , " Gayet olumlu ve sempatik bir görüşme yaptık " dedi . IMF'yle problem yok IMF ile aralarında problem bulunmadığını söyleyen Erdoğan , " İşin gayet güzel gittiğinin tespitleri var " diye konuştu . Devlet Bakanı Ali Babacan ile IMF yetkililerinin bütçe üzerinde beraber çalıştıklarını kaydeden Erdoğan , Krueger'in açıklamasındaki taleplerin hatırlatılması üzerine sözü Babacan'a verdi . Babacan , " Bunlar bilinen konular , yeni bir şey değil , üzerinde çalışıyoruz " dedi . En büyük tasarruf faizden Bu arada Başbakan Abdullah Gül'de IMF'nin beklediği ek tedbirlerin ve 1005 bütçesinin görüşüldüğü Yüksek Planlama Toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada , hükümetin kararlılığını teyit etti . . Kamu borçlarının sürdürülebilirliği açısından faiz dışı fazlaya önem verdiklerini hatırlatan Gül , " Bu nedenle faiz yükünün bütçede azaltılmasına dönük en büyük tasarruf faizlerdeki indirimden sağlanacaktır . Faizler indirilip bütçe üzerindeki faiz yükü azaltılınca da bütçeler etkin şekilde bir mali araç olarak kullanılmaya başlanacaktır ve gerçek fonksiyonlarını yerine getirmeye başlayacaktır " diye konuştu . Hedefler belli Maastricht kriterlerine ulaşmaya çalıştıklarını belirten Gül , hükümetin hedeflerini de şöyle sıraladı : " Hedefimiz gayet açık . Önce enflasyonu düşüreceğiz . Bundan kesinlikle vazgeçmeyeceğiz . Enflasyonu düşürürken kamu borç stokunu kesinlikle indireceğiz . Bunlar olurken , reel faizler muhakkak düşecek . Türkiye'nin risk primi giderek azalacak . " Uygulamaya geçin , kredileri açalım Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Linn , hükümetin hızlı hareket etmesini ve reformlar için adım atmasını istedi Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Johannes Linn , Ankara'daki temaslarını tamamladıktan sonra düzenlediği basın toplantısında , yeni hükümetin geçmişteki anlaşmaları gözden geçirilme sürecinin iki , üç haftada tamamlanacağını , uygulama kapsamındaki adımların atılmasının da altı , dokuz ayı alabileceğini söyledi . Linn , " Bu sürenin netleşmesi ve hükümetin atacağı adımlara bağlı olarak değişebilir " dedi . 450 milyon dolarlık Kamu ve Mali Sektörü Uyum Kredisi diliminin mümkün olduğunca çabuk ödenmesini beklediklerini belirten Linn , " Hükümetle mutabakata vardıktan sonra da piyasalara gereken , sinyali yollayacacağız " diye konuştu . Irak için destek oluruz Linn , fikir birliğinin yeterli olmadığını , gerekli adımların hayata geçirilmesinin garanti altına alınmasının gerektiğini kaydetti ve Türkiye için önemli olanın hızlı hareket etmek olduğunu kaydetti . Irak savaşıyla ilgili soru üzerine Linn , " Reformlar hızla yapılırsa , savaşın etkileri asgariye iner " dedi ve bu konuda çıkabilecek sosyal sorunlarla ilgiyardıma hazır olduklarını belirtti . Linn , 1005 1006'yı kapsayan yeni Ülke Yardım Stratejisi kredisiyle ilgili çalışmanın da Haziran 1005'de Dünya Bankası yönetimine sunulmasının planlandığını söyledi . İhale Yasası uyarısı Linn , hükümetin değiştirmek istediği Kamu İhale Yayası'na ilişkin olarak da şunları söyledi : " Bizce iyi , başarılı bir kanun . Ancak , uygulamaya geçildiğinde belki bazı noktaların tekrar gözden geçirilmesi gerekebilir . Ve biz hükümetle bu uygulama sürecinin gözden geçirilmesinde bir arada çalışma konusunda istekliyiz . " Başbakan'dan kararlılık sözü Başbakan Abdullah Gül , ilk kez başkanlık ettiği YPK toplantısında niyetin uygulamayla ortaya konulması gerektiğini söyledi . Gül , bütçenin tekrar gözden geçirilerek , 10 gün sonraki YPK'da son şekli verildikten sonra Bakanlar Kurulu'na sunulacağını bildirerek şöyle dedi : " Uygulama ile performansla , niyetimizi ve kararlılığımızı ortaya koymazsak inandırıcılığımız olmaz . Niyet ve kararlılık çok önemlidir . Ne yapacağımızı bilmek çok önemlidir . Ama tabii ki uygulama performansı bunların ispatı olacaktır . " Sempatik bir görüşme oldu AKP lideri Erdoğan , Kiekens'la görüşmesininde dördüncü gözden geçirme öncesi mevcut durumu değerlendirdiklerini söyledi ve şöyle dedi : " Görüşmede , faizler , enflasyon , yatırım ve eğitim konularında fikir alışverişinde bulunduk . Büyüme hızının nasıl artırılabileceği üzerinde de durduk . Gayet olumlu ve sempatik bir görüşme yaptık . IMF'yle hiçbir problem yok . İşin gayet güzel gittiğinin tespitleri var . Şu anda bütçe üzerine Devlet Bakanı Ali Babacan ile çalışma içindeler . " Hükümetin IMF'ye tutmayı taahhüt ettiği yüzde 6. Toplantı öncesinde gazetecilerle yaptığı sohbet toplantısında , IMF Birinci Başkan Yardımcısı Anne Krueger'in acı reçete bırakıp , bırakmadığı sorusuna , " Bizim reçetelerimiz tatlıdır . Biz acı reçete bilmeyiz . Ben acı reçetelere hiçbir zaman razı olmadım " yanıtını verdi . Suriye sigarası kaçakçılık değil Şener , IMF'nin daha önceki görüşmelerde Tekel'in özelleştirilmesi konusunda hassas davrandığını , bu konuyu gündeme getirdiğini söyledi . Tekel ürünlerinin vergilerinin artırılmasının kaçakçılığı artırmayacağına inandığını belirten Şener , " Suriye sigarasını beğenen biri bunu gider alır . Bu kaçakçılık sayılmaz " dedi . Milli Piyango gelirlerinden pay Abdüllatif Şener , özelleştirme programında açıklanan Milli Piyango ile ilgili çalışmalar konusunda da şunları söyledi : " Bu konuyla ilgili birkaç alternatifi değerlendiriyoruz . Özelleştirmeden sonra bu gelirleri bütçe içine alabiliriz . Vergi vermeyen Milli Piyango'dan özelleştikten sonra vergi almaya başlayabiliriz ya da Milli Piyango'yu alan kuruluşun gelirleri aktarmasını sağlayabiliriz . " Yeni stand by yok Şener , IMF ile yeni bir stand by olup , olmayacağı sorusuna , " IMF ile yeni bir süreç diye bir şey yok , devam eden bir durum var " yanıtını verdi . İMKB'de kararlıyım Şener , İMKB'nin özelleştirilmesini sürüncemede bırakmaya niyeti olmadığı konusundaki kararını IMF'ye de aktardığını dile getirdi . IMF'nin bu konudaki değerlendirmesine ilişkin net yanıt vermeyen Şener , " Ne kadar kararlı olduğumuzu gördüler " dedi . Suiistimal yapanın canına okurum Özelleştirme kapsamında bekleyen kurum bırakmak istemediğini söyleyen Şener , " Doğru olduğuna inandığım bir konuda geri adım atmam . " Özelleştirmelerden sonra kuru gürültü yapılacak diye özelleştirmeden vazgeçemeyiz , herhangi bir suiistimal olursa da , yapanın canına okurum " dedi . Bütçe rakamları gerçekçi olacak Şener , YPK toplantısından sonra yaptığı açıklamada da yüzde 6. . . 1005 konsolide bütçemizde faiz dışı fazla 19. " Şener , " Hedeflerimiz gerçekleştirilecek hedefler olacaktır . Programda öngörülen gerek makro ekonomik büyüklükler , gerekse bütçe büyüklükleri yılsonu itibariyle gerçekçi rakamlar olduğundan gerçekleştirilecek ve realize edilecektir " dedi . Gelir formülleri Başbakan Abdullah Gül'ün başkanlığında toplanan bakanlar , bürokratlar , uzmanlar dahil 56 kişinin katıldığı YPK'da vergi artışları gündeme gelmezken , yatırımların rasyonelleştirilmesiyle 900 trilyon tasarruf sağlanmasını amaçlayan proje görüşüldü İptali söz konusu yatırım sayısının 650 olduğu belirtildi . Harcanmayan ödenekler ve yatırım ödeneklerinin bütçeye aktarımıyla katrilyon liralık kaynak yaratma önerisi de tartışıldı . Sosyal güvenlik kuruluşlarında tassaruf ve prim tahsilatının artırılması yoluyla 1. Bunun 900 trilyonunun SSK tarafından sağlanması yolunda daha önce talimat verildiği öğrenildi . SSK'nın cevap yazısında sadece 500 trilyonun sağlanabileceğinin iletildiği öğrenildi . Deflatör değişti Hazine ve Merkez Bankası bürokratları da faizlerin düşünün güven ortamına bağlı olduğuna dikkat çekti . Toplantıda yıl sonu toptan eşya fiyat endeksi ( TEFE ) hedefi yüzde 16. Yıl sonu dolar kuru hedefi ise milyon 866 bin liradan , milyon 600 binli seviyeye çekilmesi öngörüldü . Büyüme ve TÜFE hedeflerinde değişiklik yapılmadı . 15 Mart'tan itibaren uygulanmaya başlanacak olan İş Güvencesi Kanunu'nun , Bülent Ecevit'in intikam yasası olduğunu öne süren Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu ( TİSK ) Yönetim Kurulu Başkanı Refik Baydur , işverenlere " 15 Mart'tan önce mutlaka İş Kanunu da yasalaşacak . İşçi çıkartmayın , bekleyin " dedi . Gelişmeleri bekleyin Bursa Sanayici ve İşadamları Derneği'nin panelinde konuşan Baydur , İş Güvencesi Kanunu için Ecevit'in kendilerine Siz benim hükümetimi devirdiniz ben de bu kanunu çıkaracağım dediğini ileri sürdü . Baydur , " Ecevit bu yasayı kan davası haline getirdi . Allahın lütfuna bakın ki , millet kendilerine en güzel dersi verdi " dedi . Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu'nun söz verdiğini anlatan Baydur , " İş Kanunu , 15 Mart'tan önce çıkacak . . . Güvence 15 Mart'ta yürürlüğe girecek diye işçi çıkarmayın . Gelişmeleri bekleyin " diye konuştu . MESS Başkanı Tuğrul Kudatgobilik de , Türkiye'nin iki savaş arasında yaşanan şartlara göre çıkarılmış bir İş Kanunu ile dünyayla rekabet edemeyeceğini savundu . Ölü konuştu AKP Bursa Milletvekili Altan Karapaşaoğlu , panelde konuşmasına başlarken " Önce yaşamını yitiren Konur Hastanesi'nin kurucusu Konuralp Başol'ü rahmetle anmak istiyorum " demesi üzerine , sırada salonda bulunan Konuralp Başol , ayağa kalkarak , " Ben Konur Hastanesi'nin sahibi Konuralp Başol . Ölmedim , yaşıyorum . Bakın , işte buradayım " dedi . Bunun üzerine salonda yaşanan şaşkınlık ve gülüşmelerin ardından Altan Karapaşaoğlu , hatanın bir yanlış duyumdan kaynaklandığını söyledi . Irak ve IMF görüşmeleri , piyasaların gündemindeki iki önemli konu . Ve bu iki önemli konudaki belirsizlik devam ediyor . Bu nedenle gerek bono gerekse hisse senedi piyasaları oldukça dar bantta hareket ediyor . Sıkışan piyasalarda aşağı veya yukarı yönlü bir hareket olması kaçınılmaz . Ancak hareketin gücü ve yönü bu iki unsurda gündeme gelecek gelişmelere bağlı olacak . IMF'yle başlayacak görüşmeler , 1005 bütçesinin detayları ve IMF'nin görmeyi beklediği icraatlar konusunda atılacak adımlar piyasanın yönünü belirleyecek . Bonoda yüzde 56 bileşiklerde satıcılar , yüzde 58 bileşik seviyelerinde ise alıcılar bekliyor . Sonuçta faiz bu seviyelerde yatay seyrediyor . Dolar ise Hazine'nin yeni dış borçlanma haberine karşın milyon 660 binlerdeki desteğinin altına inmekte isteksiz . Yukarı potansiyelin ise Irak riski nedeniyle korunduğu görülüyor . İstanbul Borsası da düşük işlem hacmiyle adeta sıkıştı . Piyasa yön belirlemek için bir neden bulamıyor . Belirsizlikler devam ediyor . Geçen haftanın son günü , Irakta boş kimyasal savaş başlıklarının bulunması haberiyle yaşanan düşüşe karşın İMKB 100 Endeksi haftayı yüzde 1,41'lik yükselişle 10,584 puandan kapattı . Borsada , bu hafta yapılacak Hazine ihaleleri yön tayininde etkili olacak . Bu haftaki ihaleler piyasanın 1005'e yönelik beklentisi hakkında ipucu vereceğinden çok önemli . Endeksin , zayıf hacimle 9. Hisse bazında hareket Borsada işlem hacminin zayıf olması İMKB 50 hisse senetlerinin hareketini mümkün kılmıyor . Ancak 11 aylık bilançoları olumlu kimi küçük hisse senetlerinin sert hareketler yaptığı görülüyor . 1005 yılı beklentileri ve 1001 yılı 11 aylık bilançolarının , borsada hisse bazında hareketlere neden olması beklenmeli . Anne Krueger " iyi polisi " oynadı IMF Birinci Başkan Yardımcısı Anne Krueger , programın . gözden geçirmesinin tamamlanması konusunda somut bir ipucu vermeden Türkiye'den ayrıldı . Piyasada , Krueger'in Irak tedirginliği nedeniyle piyasayı germemek için iyi polisi oynadığı yorumları yapılıyor . Krueger piyasayı tedirgin edici sert açıklamalar yapmadı ancak , " nazik " uyarılarda bulundu . Hükümetin IMF ile süren 1. Hükümet hazırlıklarını tamamladığında , IMF Türkiye Masası şefi Juha Kahkonen'in başkanlığındaki heyet . gözden geçirme görüşmelerini kaldığı yerden başlatmak için Türkiye gelecek ve 1005 bütçesiyle birlikte makro hedeflere yönelik beklentiler masaya yatırılacak . IMF bu çerçevede , başta yüzde 6,5'luk faiz dışı fazla ve yüzde 10 enflasyon olmak üzere , temel makro hedeflerin tutturulmasına bu sayede yüzde 5'lik büyüme hedefine ulaşılmasını hedefliyor . Orta vadede sürdürülebilir büyüme ortamına süratle geçilmesi ise alınacak yapısal tedbirlere bağlı görünüyor . Hükümet her fırsatta ekonomik programa bağlı olduğunu yinelerken icraatlar kimi zaman kuşku yaratıyor . Bu ikilemi Krueger'in , " sözler tamam icraatlara yönelin " görüşü de teyit etti bir anlamda . Ankara hafta sonu da çalışacak IMF ile yürütülmekte olan Stand by düzenlemesi kapsamındaki . gözden geçirmeye ilişkin olarak hazırlanan niyet mektubu taslağı üzerindeki teknik seviyedeki çalışmalar nihai aşamaya getirildi . Özelleştirme planı dahil olmak üzere bütçe önlemleri üzerindeki çalışmalarsa sürüyor . Niyet mektubu tamamlandığı taktirde IMF , ocak ayı bitmeden Türkiye'ye gelebilir . Görüşmelerin başlatılıp , . gözden geçirmenin tamamlanması halinde 1,6 milyar dolarlık kredi dilimi serbest bırakılacak . Ancak ocak ayında bunun gerçekleşmesi zor gürünüyor . Tayfun Oral / Oyak Yatırım Pozitif trende az kaldı Geçen hafta bazı yabancı finans kurumları , Türkiye için önümüzdeki dönemleri güçlü gördüklerine yönelik raporlar yayınladı . Piyasanın stresli günlerde verdiği referanslarda faiz yüzde 60 , dolar 1milyon 600 bin , borsada ise 10. Piyasanın aşırı stres noktaları bunlarmış . Dolayısıyla artık pozitif trendler başlayacak gibi görünüyor . İşlem hacminin bu kadar düşmüş olması artık borsada buranın dip olduğunu gösteriyor . Irak'ta savaşın çıkma olasılığını artık hepimiz biliyoruz . Dolayısıyla herkes pozisyonunu buna göre aldı . Artık bu noktadan itibaren savaş riski diye bir şey yok . Bu risk zaten var ve fiyatlara yansıdı . Önümüzdeki hafta itfa nedeniyle endeks biraz dalganabilir . Ama ağırlıklı olarak yatay ve durgun geçecek seanslar bekliyoruz . Ancak uzun vade için çok ciddi bir alım seviyesindeyiz . Tunç Yıldırım / Alfa Menkul Değerler Uzun vade için sofra hazır Ocak sonuna kadar olan gündem çok kritik . Gözler , IMF , Kıbrıs , Irak'la ilgili olarak BM denetçiler raporunda olacak . Piyasada stres var tabi ancak , yatırımcı artık bunu fırsat olarak görmeli . Biraz ürkekte olsa yabancıdan bir miktar para girişi var . Yabancıların ekonomi yönetimine güveni artarsa alımlar daha agresif yönde olabilir . Bulunduğumuz seviye uzun vadeli alım için uygun . Adeta sofra hazırlanmış durumda . Çünkü yabancı da biliyor ki , Irak'ta savaş çıktığında hacim çok az olacak . Bu noktada artık hükümetin uygulamalarına bakacaklar . Önümüzde 1005 bütçesi çerçevesinde IMF'yle başlayacak görüşmeler ve bankacılık reformu duruyor kısa gündemde . Irak konusunda verilecek desteğe bağlı olarak şekillenecek yardım paketinin boyutu da yön tayininde belirleyici olacak . Ömer Dilber / Hak Menkul Değerler Yatırımlar likite yöneldi Endekste yaşanan sıkışma bir haftadır sürüyor . Irak'la ilgili olarak , şubat sonunda açıklanacak olan BM denetçi raporu , süreci belirleyeceğinden piyasalar için önemli olacak . Açıklanacak olan bu rapor bir anda konjonktürü değiştirebilir . Krueger'in ziyareti ise IMF'nin , ekonomik program hakkında çok olumsuz görüşlerinin olmadığını gösterdi . Büyük oyuncular ve yatırımcılar Irak'la ilgili beklentiler doğrultusunda bekle gör politikası izliyor . Bu da piyasadaki işlem hacminin azalmasına sebep oluyor . Endeksin 10. Fakat , blok satış yöntemiyle ihaleye çıkacak Petkim borsaya bir miktar canlanma getirebilir . Yatırımcı ve oyuncuların likit kalmayı tercih ettiği sürece borsada yukarı hareket zor olacak . Halk Bankası , Sabah Grubu'ndan 40 trilyon 15 milyar liralık alacağını tahsil etmek için harekete geçti . Bu nedenle dün Sabah'ın Samandra'daki tesislerine icra gitti . Halk Bankası avukatları , aldığı krediyi ödemediği gerekçesiyle Sabah Grubu'nun baskı makineleri üzerindeki ticari işletme rehinini , paraya çevirmek için İstanbul . İcra Müdürlüğü'ne dilekçeyle başvurdu . Talebi değerlendiren . İcra Müdürlüğü , bu işlemin gerçekleştirmesi için Sabah Gazetesi'nin baskı makinelerinin bulunduğu yer itibariyle Kartal . İcra Müdürlüğü'ne yazı gönderdi . Talimat yazısını alan Kartal . İcra Müdürlüğü görevlileri , güvenlik kuvvetleri ve banka avukatları dün 15. Sökülemediler Burada şirket yetkilileriyle görüşen banka avukatları ve görevliler , 40 trilyon 15 milyar liralık borç nedeniyle ticari işletme rehini bulunan baskı makinelerinin muhafaza altına alınması işlemini yapacaklarını bildirdiler . Şirket yetkilileri de , bazı makinelerinin leasingli olduğunu belirterek sökülmesine karşı çıktılar . Leasingli olduğu belirtilen makinelere yönelik inceleme yapılırken , diğer makinalar da teknik eleman olmadığı için sökülemedi . Olası Irak operasyonunun gölgesinde geçen haftada diğer önemli konular Kürşat Tüzmen'in Irak'a gerçekleştirdiği ticari ziyaret , özelleştirme programı , IMF ile ilişkiler ve Kıbrıs olarak özetlenebilir . Haftanın son günü de Çankaya'da yine Irak konulu zirve . Bunların borsaya yansıması ise maalesef çok olumlu olmadı . Genel olarak tutunma ve güçlenme çabaları izlenen borsa haftayı yüzde 1,41 değer artışıyla 10,548 puandan kapattı . Haftanın en çok kazananları yine İMKB tüm endeksinden işlem derinliği olmayan senetler arasından çıktı . İMKB 100'de en çok kazandıranlar yüzde 15,46 ile Anadolu Hayat , yüzde 10,91 ile Ford Otosan , yüzde 10 ile Milliyet , yüzde 9,68 ile Vestel ve yüzde 8,11 ile Alarko Holding oldu . En çok kaybettirenler ise Eskort yüzde 15,89 , Arsan yüzde 15 , İhlas yüzde 15,65 , Alarko GYO yüzde , İhlas GYO yüzde 5,61 . İşlem hacmi en yüksek senetler İş Bankası , Garanti Bankası , Turkcell , Tüpraş ve Sabancı Holding oldu . Irak'ta inceleme yapan silah denetçilerinin görev süresinin 16 Ocak'ta dolacak olması bu tarihe yaklaştıkça sinirlerin daha da gerginleşmesine neden oluyor . Teknik olarak kısa ve uzun vadeli göstergelerin aşırı satımlarda bulunması ve hatta bu seviyelerden alıma dönüş çabaları , uzun vadeli destek seviyelerinde oluşan fiyatlar gibi olumlu görünümlere rağmen önümüzdeki haftalarda da tutunma ve güçlenme çabaları etkili olacak gibi görünüyor . Bol kazançlı haftalar dileğiyle . Elektrik fiyatlarının düşürülmesi çalışmaların devam ettiğini belirten Enerji Bakanı Hilmi Güler , " İndirim oranı ne kadar olacak şimdilik belli değil . Farklı bir çalışma yapıyoruz . " dedi . Güler , yeni doğalgaz alım anlaşması yapılmayacağını da söyledi . Fiyatlar için şirketlerle görüşmelerin devam ettiğini belirten Güler , " Sözleşme iptalini düşünmüyoruz . Karşılıklı jestlerin yapılacağını düşünüyorum . Rusya'dan alınan doğalgaz için yapılan görüşmeler de olumlu geçiyor . BOTAŞ , ithalatı ulusal tüketimin yüzde 10'sine düşünceye kadar yeni doğalgaz alım sözleşmesi yapmayacak " diye konuştu . Petrol Doğalgaz Sorunları ve Çözüm Yolları " adlı panele katılan Güler , enerji konusunda dışa bağımlılığın askeri bir tabirle tehdit unsuru olduğunu söyledi . Güler , şöyle konuştu : Balans ayarı yapacağız " Bizim yerli kaynaklarla enerji balansını oluşturmamız lazım . Doğalgazda bu kadar dışa bağımlılık , yumurtaları bir sepete koymak gibi oluyor . Bakü Tiflis Ceyhan petrol boru hattına Kazakistan'ın Aktau bölgesini de ekledik . Peşinden de Şahdeniz doğalgaz projesiyle Türkiye'nin enerji köprüsü olması yönünde önemli adımlar attık . Ayrıca Türkiye'de petrol aramalarına hız vereceğiz " dedi . TAV ve Saben işbirliği ile kurulan Digiboard , Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali'nde yayına giriyor . Kapalı devre sistemiyle 65 adet plazma ekranında , günde 61 ekranla 18 saat yayın yapan Digiboard , günde 59 bin , ayda 900 bin ve yılda yaklaşık 11 milyon kişinin ağırlandığı alanda , ulusal ve uluslararası markaları , yerli yabancı kitlelerle buluşturuyor . Digiboard , aynı anda tüm ekranlarda ortak yayın yapıyor ve istenildiği zaman yenilenip , güncellenebiliyor . Taylor Nelson Sofres Siar tarafından Aralık 1001'de yapılan araştırma sonuçlarına göre , İstanbul Havalimanı Dış Hatlar Gidiş Geliş Terminali'ndeki yolcu profilinin yüzde 60'ı 15 ile 44 yaş arasında , yüzde 59'u üniversite mezunu , yüzde 55'i şirket sahibi , profesyonel ve üst düzey yönetici , yüzde 50'unun geliri bin dolardan fazla , yüzde 46'sinin geliri ise bin ile bin dolar arasında . Araştırmaya göre , yolcuların yüzde 44'ü iş amaçlı , yüzde 56'sı ise turizm amacıyla seyahat ediyor . Telekomünikasyon Kurumu'nun , sabit telefondan aramalarda üç ay süreli yüzde 50 oranındaki promosyon indirimi kampanyası nedeniyle Telekom'a verdiği 5. Telekom Genel Müdürü Mehmet Ekinalan , " Enteresan şeyler oldu . Sanki bir aldatmaca varmış gibi bir hava estirildi . Halbuki bu ciddi bir indirimdi . Biz de mahkemeye gittik . Çok anlamsız bir cezaydı . Dünyada herhalde ilk defa böyle bişey oluyordur " dedi . Vatandaşın Vergisini Koruma Derneği ( VAVEK ) Yönetim Kurulu , Vergi Barışı Kanunu'nun 14 . maddesiyle af getirildiğine , bunun da üçte iki çoğunluk aranmaksızın TBMM'den geçirilmesinin Anayasa'nın 86 . maddesine aykırı olduğu ileri sürüldü . Yasanın naylon fatura kullanarak vergi kaçıranları bir kez daha ödüllendirildiğine dikkat çekilen açıklamada , Şimdi soruyoruz . Vergilerini zamanında ödeyen yükümlüleri , enayi konumuna düşürmek devletin saygınlığı ile bağdaşır mı ? diye soruldu . CLUB Türk'te sahne alan Hande Yener , her gece başka bir gözlük takıyor . Yener , saç modeli , gözlükleri ve giyim tarzıyla Anastacia'yı anımsatıyor . Sürekli solaryuma gittiğini söyleyen Hande Yener'e arkadaşları " Zenci " diye takılıyor . Yıllardır komünist rejimde yaşayan Çin'e gelenler , hiç ummadıkları değişikliklerle karşılaşıyor . Geçen hafta Çin'de bulunan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve beraberindekiler de karşılarında beklediklerinden çok farklı bir Çin buldular . Ülkedeki en büyük değişim ekonomik alanda . İŞÇİLİK ÇOK UCUZ Her türlü malın ve ünlü markaların taklidini yaparak tekrar dünya pazarına sunan Çinliler'le yarışmak şimdilik çok zor . Dünyada işçiliğin en ucuz olduğu bu ülkede yapılan indirimli satışlar alıcıları şaşırtıyor . Bunun en çarpıcı örneğini , Erdoğan'la Çin'e giden gazeteciler yaşadı . Ünlü giyim markası Versace'nin ürünlerini satan işyerinde daha önce 1180 yuana satılan ceket 150 yuana ( 164 milyon liradan 51 milyon liraya ) inmişti . Çinliler değişime rağmen eski değerlerine sahip çıkmayı da biliyor . Pekin ve Şangay sokaklarında son model araçlar cirit atıyor ama " dede yadigarı " bisiklet ülkede hala en gözde ulaşım aracı . Ana arterler hariç yan yol ve caddelerde ayrılan bisiklet yollarını binlerce Çinli kullanıyor . Günün her saatinde caddelerde kalabalık bisiklet gruplarını görmek mümkün . Fındık reklamında İlhan Mansız Hayatlarında fındık yememiş Çinliler Türk fındığını " vitaminli meyva " olarak tanıyor . Bir grup Türk girişimcisinin geçtiğimiz günlerde başlattığı tanıtımla bu ülkeye olan ihracat 400 tona ulaştı . Çinlilere " The Turkish wei zhen gou " adıyla pazarlanan fındık için çekilecek reklam filmlerinde 1001 dünya kupasının yıldızı Beşiktaşlı İlhan Mansız'ın rol alması düşünülüyor . Mansız'ın Çin'deki fındık reklamlarında yer alması için bakanlık önümüzdeki günlerde temasa geçecek . İTÜ Elektrik Elektronik Bölümü öğretim üyesi Dr . Berk Üstündağ'ın öncülüğünde geliştirilen ve bugüne kadar çok sayıda depremi önceden belirlediği iddia edilen Deprem Erken Tahmin Sistemi , maddi yetersizlikler nedeniyle aksamaya başladı . Çareyi AB'de arayan İTÜ , AB . Çerçeve Programı kapsamında bilimsel projelere verilen maddi desteği almak için başvuru yaptı . Kabul edilirse , Avrupa'da da kurulacak istasyonlarla proje uluslararası boyuta taşınacak . Marmara , Ege ve İç Anadolu'da kurulan 15 istasyonla veri toplayan Kayaç Gerginlik İzleme Yöntemiyle Deprem Tahmin Sistemi , telefon ve internet masraflarına yenik düşmüştü . Kimi istasyonda telefon faturası kabarıyor diye veri alınamadı , kimi istasyon ise başında kimse olmadığı için kaldırıldı . İstasyonların çoğunda da altyapı sorunları yaşanıyor . ALTYAPI DA YETERSİZ Üstündağ , yaşadıkları sorunları sponsorlar aracılığıyla kısmen çözdüklerini ancak sistemin tam olarak verimli çalışamadığını belirterek , AB'den sağlanacak olan destekle çok daha verimli ve kapsamlı bir sistem kurulacağını söyledi . Ön başvurusu yapılan ve İTÜ önderliğinde Mart ayında esas başvurusu yapılacak olan " deprem tahmini için elektrik alan etkileşimli fiziksel parametrelerin füzyonu ve çok amaçlı veri hizmet sistemi " için şu ana kadar 10 ülkeden 16 katılımcı üniversite ve enstitüyle ortak çalışma kararı alındı . 80 İSTASYON OLACAK Kurulacak sistem 80 istasyondan oluşacak . Bunların 50 60 adedi Türkiye'de yer alacak . İstasyonlardan alınan veriler bir merkezde toplanarak internet üzerinden Dünya'daki tüm bilim adamlarının erişimine açılacak . Projenin maliyetinin yaklaşık olarak yedi milyon euro olacağı tahmin edilirken , AB , projeye onay vermesi halinde , bu bedeli karşılıksız olarak sağlayacak . Polis Koleji bu yıl ilk kez kız öğrenci alıyor . 15 Ocak'ta formlar dağıtılmaya başlarken , okul müdürleri kız öğrencilerin yoğun ilgisiyle karşılaştıklarını söyledi . Aday tespit sınavı için başvurular 51 Ocak tarihine kadar sürecek . Büşra , Reyhan , Ayşenur ve Özlem polislik hayali kuran kızlardan yalnızca birkaçı . Ahmet Mithat Efendi İlköğretim Okulu'ndaki öğrenciler , sınav gününü iple çekiyor Büşra Sadıç , polisliği çok sevdiğini belirterek , " İnsanları güven içinde yaşamalarını sağlamak istiyorum " diyor . Aday tespit sınavı 10 Mayıs'ta yapılacak . Başarılı olanlar haziranda giriş sınavına alınacak . Türkiye , Irak sorununun savaşsız çözümü için diplomatik girişimlerini sürdürürken , bir yandan da olası savaşa karşı hazırlıklarını hızlandırdı . Irak'ın elindeki Scud füzelerinden etkilenecek 16 ilin valiliğine Milli Savunma Bakanlığı'nca yapılan uyarıda , savaşa hazırlıklı olunması istendi . Valiliklerin kozmik bürolarına gönderilen yazıda ; hastane , baraj , enerji nakil hatları ve diğer stratejik merkezlerde Savaş Hasar Onarım Planı'nın ( SHOP ) bir an önce bitirilmesinin önemine dikkat çekildi . PERSONEL LİSTESİ İSTENDİ Yazıda , hastane , köprü , iletişim araçları , enerji hatları , içme suyu , kanalizasyon tesisleri gibi noktalarda çalışan personelin isim isim belirlenmesi istenirken , bu personelin askere çağrılması durumunda , hizmetin aksamadan yürütülmesi için en az kaç kişiyle belirlenen tesislerin idare edilebileceği soruldu . SENARYOLARA GÖRE ÖNLEM Aynı yazıda , bu merkezlerin saldırıya uğraması halinde neler yapılacağı , yedek sistemlerin nasıl devreye sokulacağı da belirlendi . Ayrıca , hastaneler için sahra çadırının bulundurulması istendi . Bu yazıdan sonra 16 valilik de her türlü senaryoya karşı alınacak önlemleri saptamaya başladı . İllerde alınan önlemlerle ilgili belgelerin bu hafta Savunma Bakanlığı'na gönderilebileceği kaydedildi . Başbakanlık , kamu kurumlarındaki cep telefonu kullanımını incelemeye aldı . Kamudaki " cep kullanımı " , envanter çıkarıldıktan sonra ciddi oranda sınırlandırılacak . Başbakanlık Müsteşarlığı bünyesinde , envanter çıkarmak üzere oluşturulan birim ilk iş olarak kamu kurumlarından , cep telefonu tahsis edilen makam ve kişilerin bilgisini ve bunun gerekçesini istedi . Hazırlanacak rapora göre , kamuda cep telefonu kullanımındaki suistimallerin ortadan kaldırılması ve yetkisiz kullanımın engellenmesi için ciddi önlemler alınacak . GERİ ALINACAK Cep telefonu kullanım hakkı olmayan bürokratların telefonları geri alınacak . 56'nci hükümet döneminde yayınlanan genelgede kamu kuruluşlarında cep telefonu kullanımı ciddi oranda sınırlandırılmıştı . Marmara depremi sonrasında alımı gündeme gelen tam donanımlı sismik gemi projesi , MTA Genel Müdürlüğü'nün 1005 yılı yatırım programına yeniden teklif edildi . Üç boyutlu olarak araştırma hizmeti verecek olan yeni sismik gemi teçhizatları ve inşası ile birlikte yaklaşık 15 milyon dolara mal olacak . İHALEYE ÇIKACAK Geçen yıl ihale aşamasına getirilen sismik gemi projesi , tasarruf tedbirleri nedeniyle askıya alınmıştı . DPT'den yatırım onayının alınmasının ardından , gemi tedarik projesi Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü tarafından ihaleye çıkarılacak . Geminin , üç yıl içinde inşa edilmesi öngörülüyor . Bulgaristan'da bir Türk yolcu otobüsünün 60 metre yüksekliğindeki viyadükten düşmesi sonucu ilk belirlemelere göre kişi öldü . İçişleri Bakanlığı'ndan edinilen bilgiye göre , İstanbul Sofya seferini yapan Has Turizm'e ait yolcu otobüsü , Filibe Sofya otobanında bir viyadükten uçtu . Yaklaşık 60 metre yükseklikten dereye düşen yolcu otobüste bulunan kişiden 6'sı hayatını kaybetti . Ağır yaralı kurtulan kişinin ise otobüsün şoförü olduğu bildirildi . KİMLİK TESPİTİ YAPILIYOR Kazaya , otobüsü viyadük üzerinde sollamaya çalışan çift römorklu bir TIR'ın neden olduğu öne sürüldü . TIR'ın en arkadaki römorkunun sollama sırasında savrularak otobüse çarpması üzerine şoförün direksiyon hakimiyetini kaybettiği ve otobüsün viyadükten düştüğü bildirildi . Kazada ölenlerin kimlik tespit çalışmaları devam ediyor . Yolcuların çoğunun Türk olduğu tahmin ediliyor . Başrollerini Metin Akpınar , Zeki Alasya , Kemal Sunal ve Halit Akçetepe'nin paylaştığı " Köyden İndim Şehre " filminin öyküsünün bir benzeri , yılbaşı gecesi Adana Akbank Merkez Şubesi'nin soyulmasıyla yaşandı. " Kimse durduk yere soygun yapmaz " diyen İrk , " Banka görevlileri bana kötü davranıyordu . İntikam için bankayı soydum " dedi . Çalınan 589 milyar liranın da başına gelmedik kalmadı . İki soyguncunun yakınları ve komşuları paranın yarısından fazlasına el koydu . Kimisi tosun , kimisi ev aldı , kimisi de bankada hesap açtı . Paraya el atan 10 kişiyi daha gözaltına alan polis , çalınan 589 milyar liradan 415 milyar lira para , bir ev tapusu , büyükbaş hayvan , milyar liralık banka hesap cüzdanı ele geçirdi . Şimşek'in teyzesinin kızı Ülkü Korkmaz ise , emanet bırakılan 140 milyardan 11 milyar liralık kısmın , kasa oksijen kaynağıyla açılırken yandığını , pu parayı gece sobada yakıp ısındığını , kalan 118 milyar lirayı da sakladığını söyledi . Şimşek'in dayısı Cemal Ekmen'e 10 milyar lira veren soyguncular , kendilerine sahte pasaport hazırlaması için Sabri Fırat'a da 10 milyar kaptırdı . Uluslararası ilişkiler uzmanı Doç . Keyman , " AKP'ye seçim başarısını getiren toplumla bağ kurma olgusunu CHP'nin hâlâ yakalayamadığını görüyoruz . CHP daha fazla statükocu oldu . CHP hâlâ devlet eksenli politika yapıyor . Suskun ve muhafazakâr " diyor ABD'nin olası Irak harekatını eleştiren bir makalenizde bu stratejiyi çözümleyebilmek için Bush yönetimi ile başlayan ve 11 Eylül ile pekişen ABD hegemonyasının değişen yüzünü anlamak gerektiğini savunuyorsunuz . Sizce ABD ne yapmak istiyor ? Amerika , 11 Eylül'den bu yana , dünyayı güce dayalı olarak yönetmenin peşinde . Bush yönetimi güvenlik eksenli bir dünya kurmaya çalışıyor . Bu tercihte de devlet çıkarı öne geçecek . Global liderlikten , ulusal çıkarları öne çıkarmış bir anlayışa geçildi . Bunda 11 Eylül referansı rol oynadı . ABD niye Irak'a giriyor ? Bunun tek bir yanıtı yok . Referansımıs belli değil Önleyici savaş denilen Bush doktrini bunu açıklamıyor mu , kitle imha silahlarını yok etmek gerekçesiyle Saddam tehdidini ortadan kaldırmaya çalışıyor . Bu müdahale ABD tarafından meşrulaştırılmaya çalışılıyor ama gerçek nedeni netleşmiyor . Terörizmle mücadele mi , petrol mü , Ortadoğu'nun yeniden yapılanması mı ? En azından üç tane neden var . Türkiye'de hükümet bunlardan hangisinin temel referans olduğunu bilmiyor . Kopenhag unutulmasın Türkiye'nin stratejik ortağı'nın yanında mı yer alması gerekiyor , Irak politikasında askeri operasyonların dışında kalma şansı var mı ? ABD kuzeyden cephe açmak için bastırıyor . Türkiye de Irak'a komşu olarak gelişmelerin tam göbeğinde . Üstelik zor bir dönemde yakalandı . Türkiye'nin kısa dönemde yapması gerekenlerin merkezinde demokratikleşme var . Halbuki , ABD'nin önceliği güvenlik . Türkiye ve ABD'nin kısa dönem çıkarları arasında bire bir kesişme yok . AB süreci , demokratikleşme geri plana mı atılacak ? Evet . 1990'lı yıllarda zaten Türkiye deneyimi bunu gösterdi . Ulusal çıkarla demokratikleşmeyi beraber düşünmek yerine ikincisini erteleme yoluna gidildi . İstikrar adına . . . insan hakları unutuldu . Oysa şimdi AB müzakerelerinin başlayacağı 1004 sonuna kadar demokratikleşmeyi kesintiye uğratmamak gerekiyor . Türkiye bundan sonra ulusal çıkarlarıyla Kopenhag kriterleri arasında bir karşıtlık koyamaz . İkisi dengelemeli . Erdoğan'ın Beyaz Saray ziyaretinde Bush'a fazlaca angaje olduğunu gözlendi . Başbakan Gül ise Irak operasyonu konusunda frene basıyor . Erdoğan ve Gül ayrı noktadalar mı ? Türkiye Irak'taki olası savaşa karşı hem ahlaki , hem de stratejik düzeyde tavır almalı ve barışçı çözümleri zorlamalıdır . Eğer bunu yapamıyorsa BM kararlarını bekleyerek sadece ABD ile değil , uluslararası koalisyonla birlikte hareket etmelidir . Bu açıdan baktığımızda Türkiye'nin kimi çevrelerde kararsızlık olarak nitelenen BM Güvenlik Konseyi'ni bekleme kararı doğru bir politikadır . Fakat sorun şuradan çıkıyor . Bunu götürecek siyasi irade iki başlı . Bir tanesi başbakan , bir tanesi parti lideri . AKP'deki ikili yapı nedeniyle Kopenhag zirvesinde garip şeyler de oldu . Tayyip Erdoğan ABD'ye gitti . Oysa Türkiye'de güçlü bir iktidarın şunu söyleyebilmesi gerekir : Ekonomik kriz , demokratikleşme , AB ilişkilerinde , Irak sorununda Türkiye'nin çıkarları barışta ve bu savaşın engellenmesinde yatmaktadır . Ancak bunu götürecek iktidar yapısı yok , bir tarafta tek parti hükümeti var , kendi içinde sorunları var . Bu sorun iki başlılık . Türkiye kendisini ben bunu istiyorum diye net olarak ifade edemiyor . ABD bu bölgede kalıcı olmaya geliyor , BM Güvenlik Konseyi kararı olmasa da Irak'ı vuracak ve gitmeyecek tezine ne diyorsunuz ? Savaş olacak , 11 gün sürecek gibi aşırı stratejik değerlendirmelere katılmıyorum . Hiçbir savaş kısa sürede bitmez , Afganistan'da operasyon hala sürüyor . Bence ABD'nin Irak'taki tek hedefi petrol de değil . Ortadoğu'yu yeniden yapılandırmak istiyor . 11 Eylül'den sonra Suudi Arabistan'la ilgili kuşkular nedeniyle İsrail'den sonra yeni müttefikler arıyor . Saddam sonrası Irak'ta bunu yapmaya çalışacak . ABD , kalıcı olmaya geliyor . Ankara'nın ben bu işte yokum deme şansı var mı ? Bana göre yok . Hükümetin yapacağı şey BM kararını beklemektir . Türkiye kendi jeopolitiği , ulusal çıkarları nedeniyle sınırlarındaki bu krizin dışında kalamaz ama savaş dışı çözümleri zorlar . Solun boşalttığı alana AKP yöneldi . . . Bu AKP'nin sol olduğu anlamına gelmez . Ancak seçimlerdeki başarısında sol içerikli söylem çok etkili oldu ve AKP içi boşalan orta sağın göbeğine oturdu . Kasım'dan sonra CHP hala seçimi neden kaybettiğini anlayabilmiş gözükmüyor . CHP , seçim sonuçlarını parti içinde tartışmadı . Oysa CHP'nin tek başına iktidara gelmesinin koşulları hazırdı . AKP'ye seçim başarısını getiren toplumla bağ kurma olgusunu CHP'nin Kasım ertesi de yakalayamadığını görüyoruz . CHP daha fazla statükocu ve devletçi oldu . CHP nerede hata yapıyor ? Yakın geçmişe bakarsak , 1995 1999 seçimleri devlet temelli seçimlerdi . Sorunlar ideolojikti , İslam'ın yükselmesi Güneydoğu , terör vs . Fakat Kasım seçimleri toplum temelli'ydi ve özünde ekonomi vardı . CHP bunu göremedi . Düzen değişikliğini ve tepkiyi AKP seslendirdi . Derviş tercihi de CHP'yi sistem partisi haline getirdi . CHP hala devlet eksenli politika yapıyor . Suskun ve muhafazakar . Sosyal demokrat kimlikle CHP'den sorunların çözümünde demokratikleşmeyi öne çıkarmasını beklerdim . Irak'ta da güvenlik politikaları'na endeksli söylemler yerine açıkça ve net olarak savaşa karşı çıkabilmeliydi . Yanıt vermeli CHP , AKP'den kuşku duyan çevrelerin kendilerine yöneleceğini mi düşünüyor ? Şu ana kadar gözüken eğilim öyle . Oysa CHP , Türkiye'nin sorunları şunlardır deyip , örneğin 1981 Anayasası gibi sosyal demokratik yanıtı vermek durumundadır . YÖK'ten Kıbrıs'a , Türkiye'nin sekülerleşme sorununa , yeni bir toplum sözleşmesi için sol çözümleri önerip 1990'lardan bu yana toplumla devlet arasında var olan boşluğu doldurmasıdır . CHP toplum merkezli siyaset yaparsa gelecek AKP'nin karşısında alternatif olur . AKP iktidar olamıyor . . . CHP ne yapmalı ? AKP'ye seçimi kazandıran ekonomik koşullardan söz etmiştik . CHP bu konudaki çözümlerini topluma anlatmaya devam etmeli . Kasım'dan sonra sosyal liberal sentez'in ne olduğu birdenbire ortadan kalktı , unutuldu . Derviş kayboldu . Halbuki , CHP'nin ortaya çıkıp , Derviş'in sentezini demokratik liberal sentez'e dönüştürmemiz gerekir diyebilmeli . Dış politikada AB sürecinde daha etkin olabilir . Her konuda AKP'den daha iyi olduğunu topluma anlatması şart . CHP'nin sivil toplum örgütleriyle ilişkiye girmesi gerekir . Türk İş , TOBB ile yakınlığı da katılımcı demokrasiden çok korperatist mantaliteye dayanıyor . Merkez çevre paradigmasından çıkıp , Anadolu'nun değişen yanına seslenmeli . Kendi kimliğiyle ilgili tartışma yapmalı , ( sol , liberal , devletçi , hangi CHP ) toplumla bağlarını kuracak yeni politikalar üretmeli , Türkiye'nin değişen yapısını ben götürürüm diyen daha ideolojik bir söylemi olmalı . CHP hala 1990'larda krize giren devlet merkezci modernleşmenin temsilcisi gözüküyor . Sistemin garantör partisi oldu . Halkın partisi haline gelmeli . Yüzünü topluma dönmeli . Bunu yapamazsa CHP , muhalefetin adresi olamaz . CHP tartışmasının sosyal demokrasinin geleceğinin CHP'ye rağmen Türkiye'de canlı tutulması lazım , çünkü AKP'nin merkeze yönelişinde yapısal sıkıntısı var . Hükümet oldu ama iktidar olamıyor . . . Güç kavgası var . Türbanda , YÖK'te hamle yapıp , geriye çekiliyor . AKP ile devlet arasında objektif sekülerlik bağlamında bir uzlaşma olmadıkça , AKP'nin meşruiyet krizi sürecektir . AKP din eksenli siyaset yapmadığına toplumu ikna ettikçe , merkeze iyice yerleşecek . Sorun nerede ? Türkiye'nin geleceğinde ben varım diyen bir sol seçenek olmayışında . CHP'nin soldaki boşluğu doldurması gerekiyor . Avrupa solu bunu yapıyor . Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , Türkiye Komünist Partisi'nin ( TKP ) kapatılması istemiyle açtığı davanın reddini talep etti . Partinin adındaki " komünist " sözcüğünün Anayasa'ya aykırı olmadığını savunan Kanadoğlu , Siyasi Partiler Yasası'nın ( SPY ) , bu sözcüğün kullanımını yasaklayan 96 . maddesinin de iptalini istedi . Kanadoğlu'nun talebi yerinde görülürse , bundan sonra partilere " faşist , islamcı , nasyonal sosyalist " gibi isimler konabilecek . Adındaki komünist ifadesini çıkarması yönündeki ihtar kararını yerine getirmediği için TKP'nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde dava açan Kanadoğlu , komünizme ilişkin görüşünü değiştirdi . Kanadoğlu , esas hakkındaki görüşünde şu saptamalarda bulundu : " İktidarların seçimle değişebilirliği kuralına aykırı bir tutum alınmadığı sürece , sınıf iktidarını istemek ya da bu yolda çalışma yapmak yasalara aykırı değildir . Davalı partinin tüzüğünün herhangi bir diktatörlüğü savunur nitelikte olmadığı açıktır . Batı Avrupa komünist partilerinde başlayan Eurokomünizm akımı , Doğu Avrupa ülkeleri ve Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla başlayan demokratikleşme hareketlerinin , dünya komünist hareketi ve partileri üzerinde önemli etkileri olmuştur . Bu , davalı partinin programında ve söylemlerinde açıkça görülmektedir . Komünizmin sürekli değişim içinde olduğu da açıktır . " SPY'nin " komünist , anarşist , faşist , teokratik , din , dil , ırk ve mezhep adlarıyla siyasi partiler kurulamaz " şeklindeki 96 . maddesinin iptalini isteyen Kanadoğlu , maddenin iptali durumunda davanın yasal dayanaktan yoksun kalacağını , bu nedenle reddedilmesi gerektiğini belirtti . Talep yerinde görülürse , " teokratik , faşist , nasyonal sosyalist , islamcı , anarşist " isimleriyle parti kurulabilecek . Erdoğan siyasi yasaklı durumdan kurtulmasına rağmen , AKP'nin kapatılması ısrarını sürdüren Kanadoğlu'nun , aynı gerekçeyle dava açtığı TKP'nin durumunda hiçbir değişiklik olmamasına rağmen davanın reddini istemesi hukukçular tarafından " çelişkili " bulundu . Nükleer enerji ve çevre konusunda araştırmalarda bulunan İtalya'daki Ferrara Üniversitesi'nden Prof . Dr . Hayrettin Kılıç , Ermenistan sınırlarında bulunan Metzamor Nükleer Santralı'nın patlamaya hazır bomba olduğunu açıkladı . Kılıç , " Erivan'daki nükleer tehlikenin bir an önce kapanması için Türkiye baskı yapmalıdır . Valilik ve belediye İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmalıdır " dedi . Doğu etkilenir Yerel Gündem 11 ve Kars Kent Konseyi'nce düzenlenen konferansta konuşan Kılıç , dünyada 440 nükleer reaktörün bulunduğuna dikkati çekti . Kars'a 100 , Iğdır'a ise birkaç kilometre uzaklıktaki Ermenistan sınırlarındaki Metzamor Nükleer Santralı'nın dünyadaki en köhne santrallar arasında gösterildiğini vurgulayan Kılıç , burada meydana gelecek bir kazanın Doğu'yu etkileyeceğini ifade etti . Dünyada birçok ülkenin nükleer santralları terk ettiğine işaret eden Kılıç , Türkiye Atom Enerji Kurumu'nu ( TAEK ) da eleştirdi . Çernobil faciasından sonra birçok ülkenin radyasyon oranını açıklarken , TAEK'in bunu yapmadığına değinen Kılıç , " Ellerinde bilgi var . Ancak , bunu halka anlatmıyorlar . Bunlar demokratik değiller . Bir şeyi soramıyorsunuz " diye konuştu . Nükleer atığı yok etmek için 550 bin dolara ihtiyaç olduğunu vurgulayan Kılıç , Romanya'nın AB'ye alınmasının altında da " nükleer çöplük " olmasının yattığını iddia etti . Kılıç , " Romanya , Türkiye'den de geri bir ülke . Ancak , AB'ye kabul edildi . Niye edildi ? Çünkü Romanya , Almanya'nın nükleer çöplüğüdür " dedi . İran'ın Rusya'ya yaptırdığı iki nükleer santraldan nükleer bomba elde edeceğini savunan Kılıç , nükleer santral yapmaktaki amacın nükleer silah elde etmek olduğunu söyledi . Fındıklar öğrencilere verildi Çernobil kazasından sonra yüzlerce ton fındıkla çayın ihma edildiğini anlatan Kılıç , " Bir bölümüyse okullarda az radyasyonlu diye öğrencilere dağıtıldı " dedi . Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , 1005 1004 eğitim öğretim döneminde başlamak üzere ilk aşamada ilköğretim , arnından tüm eğitim kurumlarında ders kitaplarını ücretsiz dağıtmayı planladıklarını bildirdi . Mumcu , bakanlığındaki çalışmalarla ilgili olarak şu açıklamaları yaptı : Liselerde eğitim öğretim süresinin dört yıla çıkarılmasına ilişkin karar gözden geçiriliyor . Eğer ortaöğretimde dört yıl tuttuğunuz insana hiçbir mesleki beceri kazandırmıyor , meslek sertifikası vermiyor ve bunlardan yüzde 90'ını üniversitenin dışında bırakıyorsanız , bu yapabileceğiniz en büyük haksızlıktır . Bu insanların hayatından bir yıl daha çalmaya hakkımız yok . Asıl sorun , tamamen lise müfredatına ayarlanmış bir üniversite sınavı dolayısıyla , lise ve . sınıfların angaryaya dönüşmüş olması . Temel eğitimin 11 yıla çıkarılması orta vadeli hedefler arasında . Temel eğitimde , ödünç kitap uygulamasını 1005 1004'te başlatmayı amaçlıyoruz . Ders kitapları , Avrupa ve ABD'deki benzerlerine uygun olacak . Öğrenciler evlerine taşımak zorunda olmayacak . Sınav sistemi tümüyle gözden geçiriliyor . Ders ve sınıf geçmede sınavı bütünüyle ortadan kaldırmadan , proje daha ön plana çıkarılacak . Aile birlikleri , dernekleri ve Eğitim Vakfı ile okul ilişkilerinde aksayan konular var . Okul vakfı denilebilecek yeni bir yapılanma gerekiyor . DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , Amasra'da çekimleri devam eden ve Kadir İnanır'la Türkân Şoray'ın boşrollerde oynadığı Gönderilmemiş Mektuplar isimli filmin setini ziyaret etti . Futbol Federasyonu Başkanı Haluk Ulusoy'la ziyaretini gerçekleştiren Ağar , daha sonra İnanır ve Şoray'ın davetlisi olarak Canlı Balık Restaurant'ta akşam yemeğine katıldı . Ağar'ın İstanbul Üsküdar Erkek Lisesi'nden sınıf arkadaşı olduğunu söyleyen İnanır , " Sayın Haluk Ulusoy ise devamlı görüştüğümüz bir aile dostum . Kendileri sağolsunlar teklifimizi kabul edip davetimize icabet ettiler . Kendilerine çok teşekkür ediyorum " dedi . Aile Mahkemesi nedir ? Hükümetin yargıda her alanda ihtisas mahkemeleri kurulması kararı gereğince çıkartılan Aile Mahkemesi Yasası yürürlüğe girdi . Bundan sonra ailelerle ilgili davalarda bu mahkemeler yetkili olacak . Bu mahkemeler nerelerde kurulacak ? Aile mahkemeleri , her ilde ve merkez nüfusu 100 binin üzerindeki her ilçede kurulacak . Mahkemelerin kurulmadığı yerlerde bu davalara Asliye Hukuk Mahkemesi bakacak . Mahkemelerde kimler görev yapacak ? Mahkemelerde , tek hakim görev yapacak . Sosyal hizmet uzmanı , psikolog ve pedagog da bulunacak . Bu mahkemelerde görev yapacak kişilerde ne gibi nitelikler aranıyor ? Sosyal hizmet uzmanı , psikolog ve pedagogların alanlarında uzman olma koşulu aranacak . Hakimlerin , hukuk yükseklisansı yapmış , 50 yaşını geçmiş , evli ve çocuklu olmaları tercih edilecek . Mahkemeler hangi davalara bakacak ? Mahkemeler , boşanmalarda eşlerin mali yükümlülüklerini yerine getirmesini sağlamak , eşiyle anlaşamayan ve ihtiyaç duyanları sağlık kuruluşlarına , huzurevlerine yerleştirmek , bakıma muhtaç çocukları meslek edinme kursu veya eğitim kurumuna yerleştirmek , ayrılan eşlerin çocuklarına karşı sorumluluklarını yerine getirmesini sağlamak , ailesi nedeniyle bedensel ve zihinsel gelişimi tehlikede bulunan çocuğu , özel bir eğitim kurumu ya da özel bir sağlık kuruluşuna yerleştirmek gibi konulara bakacak . Sorunların çözümü her zaman dava yolu ile mi olacak ? Mahkemeler , sorunları önce " sulh " yoluyla çözmeye çalışacak . Sonuç alınamazsa davaya geçilecek . Hakimin evli ve çocuklu olması neden tercih nedeni ? Hakimin , tarafları daha iyi anlayabileceği , tarafların psikolojisini göz önünde bulundurabileceği . . . Mahkemelerde sosyal hizmet uzmanı , psikolog ve pedagogların görevlendirilmesinin amacı ne ? Uzman bu kişiler , mahkemenin verdiği kararların takibi ve yerine getirilmesinde görevlendirilecek . Bu konularda halen devam eden davalara hangi mahkeme bakacak ? Halen bu davalara bakan mahkemeler , Aile Mahkemesi kurulana kadar dosyalara bakmayı sürdürecek . Yasanın kısa zaman içinde uygulanabilirliği var mı ? TBMM , 1969 yılında Çocuk Mahkemeleri Yasası'nı çıkarttı . Aile Mahkemeleri Yasası gibi nüfusu 100 binin üzerindeki her yerleşim biriminde Çocuk Mahkemesi kurulacaktı . 14 yıl geçmesine rağmen Türkiye'de sadece Ankara , İstanbul , İzmir ve Trabzon'da çocuk mahkemesi kuruldu . Hukukçular , bu sürede en az 100 Çocuk Mahkemesi kurulması gerektiğine dikkat çekerek , Aile Mahkemeleri'nin de kısa sürede yaşama geçirilmesinin zor olduğunu söyledi . Eski ABD Ankara Büyükelçisi Morton Abromovitz , olası Irak operasyonu öncesi AKP'nin seçmeninin isteklerinin peşinden gittiğini söylerken , . Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın bugün işbaşında olmamasının , " Washington açısından talihsizlik " olduğunu savundu . Amerika'nın Sesi radyosuna konuşan Abromovitz , Türkiye'de iktidarda olan AKP'nin , tabanından gelen " Bir Müslüman ülkeye savaş açılmasına karşı olma " baskısı altında bulunduğunu dile getirdi . Abromovitz , Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in Bağdat'ta Saddam Hüseyin ile görüşmesini de şaşırtıcı bulduğunu kaydederek şu görüşleri dile getirdi : " Türkiye ve ABD tatmin edici bir düzenleme konusunda anlaşacaktır . Bu yönde gelişmeler olduğunu sanıyorum . ABD , Türkiye'de geçici olarak konuşlanacak asker sayısını 80 binden 15 bine kadar indirdi . Bir demokrat olan Özal , halkının Körfez savaşından uzak durma isteğine rağmen 1991'de ABD'yi destekledi . Demokrat niteliği konusunda kuşkular dile getirilen AKP ise , yeni Irak savaşına girip girmeme konusunda halkın peşinden gidiyor . Türkiye'de laikliğe önem veren çok sayıda Türk , bu hükümetin , dinin siyasetteki yeri açısından ne şekilde hareket edeceği konusunda kaygılı . " Sosyalist Enternasyonal toplantısına katılmak için Roma'da bulunan CHP lideri Deniz Baykal , İtalyan ana muhalefet partisi Solun Demokratları'nın lideri Pierro Fassino ile görüşmesinde , İtalyan solunu KADEK'e karşı uyardı . Baykal , dünkü görüşmelerinden sonra yaptığı açıklamada , " Fassino'ya KADEK'in tutumunu yeniden değerlendirmeleri gerektiğini söyledim . İtalyan solu bu zamana kadar KADEK'e iyi niyetle bakıyordu . 15 Ocak'taki terör saldırısı ile uzun dönemden sonra ilk kez kan döküldü . Bunu İtalyanlara söyledim . KADEK'e karşı dikkatli olmaları ve mesafeli davranmaları gerektiğini vurguladım " dedi . Baykal , 11 Ocak'ta sona erecek toplantı çerçevesinde Sosyalistlerin , ABD'yi Irak'a karşı askeri operasyondan caydıracak bir çalışma programı hazırlayacağını söyledi . Başbakan Abdullah Gül , hükümetin reformları hayata geçirmekte kararlı olduğunu dile getirirken , " IMF ile Dünya Bankası isterse Türkiye'ye hiç gelmesinler , yapacaklarımızı kararlılıkla gerçekleştireceğiz " diye konuştu . TOBB tarafından Dedeman Oteli'nde organize edilen Ekonomi Zirvesi'ne 11 bakanla birlikte katılarak saat 10 dakika boyunca 56 işadamını dinleyen Gül , işadamlarına aralarında bakanlarında yer alacağı ortak komite kurulması önerisinde bulundu . " Benim ve bakanların kapısı herkese sonuna kadar açık . Protokole gerek kalmadan sorunlarını anlatabilirsiniz " diyen Gül , şunları söyledi : " Önce faizleri indireceğiz . Bunun için borç stokunu indireceğiz . Enflasyonun yüzde 50 olduğu yerde reel faizlerin yüksek olması tam sömürüdür . Buna son vermek emirle olmuyor . Doğru politikalar gerekiyor . Biri başka diğeri başka şey söylüyor diyorlar . Biz kararlıyız . Kafamız karışık değil . " Artık vergi affı yok Ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan , sektörlerle ayrı ayrı toplantılar yaparak sorunlarını çözeceklerini açıkladı . Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ise kriz nedeniyle ekonomide oluşan yaraların sarılması için vergi barışı yasasını çıkarmak zorunda kaldıklarını belirterek şöyle konuştu : " Bundan sonra vergi barışı , vergi affı çıkmayacak . Gerekirse Anayasal çoğunluk arayacağız . Enflasyon muhasebesini getireceğiz . Mezar taşına fatura kesenin iflahını keseceğiz . Vergisini doğru ödeyene indirim yapacağız . " Ekonomiye öncelik TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu , siyasetin önceliğinin ekonomi olmasını istedi ve hükümeti popülizmden uzak durması konusunda uyardı . Hisarcıklıoğlu , kamu reformu gerçekleştirilmeden , kamu maliyesinin sağlıklı bir yapıya kavuşturulamayacağını belirtti . Hisarcıklıoğlu , mali disipline yönelik adımların önemine dikkat çekerek , " Yüzde 6. Hisarcıklıoğlu hükümetin acil eylem planını takvime bağlayarak piyasalara güven vermesini istedi . Bankalar Birliği Başkanı Ersin Özince de bankaların reel sektöre finansman sağlayamaması gibi bir tutumunun olmadığını söyledi . Özince , " Allah'tan bankalar iç borçlanmayı finanse ediyor . Aksi halde iç borcun çevrilmesinde de sorunlar çıkar " dedi . " Kravatsız gelin " talimatı Gül , ekonomi zirvesi öncesinde Hisarcıklıoğlu'na " Biz , bakanlarla kravatsız geliyoruz . Siz de kravatsız gelin " talimatını iletti . Gül , bu talimatı doğrultusunda mavi bir gömlek ve lacivert kadife takım giymeyi tercih etti . Gül'ün talimatına rağmen işadamlarının neredeyse tamamıyla bazı bakanların kravat taktığı görüldü . Dedeman'da namaz Otelde Gül ve bakanlar için toplantı salonunun üst katında namaz kılmaları için özel bir oda ayrıldı . Katılımcılara ise otelin alt katında personelin kullanıldığı oda namaz için ayrıldı . TÜSİAD , Amerikan bayraktarlığı yapıyor Başbakan ve 11 bakanın katıldığı TOBB Ekonomi Zirvesi'nin basına kapalı bölümünde sektörlerin ekonomik sorunları dile getirilirken , bazı konuşmacılar da TÜSİAD'ın son günlerde olası Irak Operasyonu ile ilgili yaptığı çıkışları eleştirdi . Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün ve Gaziantep Ticaret Odası Başkanı Mehmet Aslan , konuşmaları sırasında TÜSİAD'a yüklendi . Edinilen bilgilere göre , Aygün Başbakan'a , " TÜSİAD , Amerikan bayraktarlığı yapıyor . Amerika'nın bayraktarlığını yapanların peşinden gitmeyin . Onlar sadece 450 kişi , biz TOBB'da 1. Onlar sizi desteklemese de biz destekleriz " dedi . Toplam 56 katılımcı konuşma yaparken , konuşmacılarının genelinin Irak konusuna değindiği ve barışçı bir çözümden yana olduklarını söyledikleri bildirildi . TOBB'dan hükümete eleştirisiz altı ay süre TOBB yönetimi , dün gerçekleştirilen Ekonomi Zirvesi öncesinde cumartesi akşamı , sektör temsilcileri ile oda ve borsa başkanlarını toplantıya çağırdı . Zirvenin stratejisinin belirlendiği toplantıda 50 kişinin konuşması kararlaştırılırken konular belirlendi . Toplantıda konuşma yapacak sektör başkanlarına , " Kimse kimsenin konusuna girmesin , zaman yok . Sorunlar somut olarak açıklansın , şova dönüşmesin " uyarısı yapıldı . Konuşmacıların hükümete yönelik eleştiri yapmamaları konusunda telkin edilen toplantıda şu uyarıda bulunuldu : " Hükümete şimdiden ağır eleştiri yöneltmenin gereği yok . Hükümetin altı aylık icraatını görelim , söylenmesi gereken eleştiri varsa ondan sonra yapalım . Şu an iyi diyalog ortamı var . Bizi dinliyorlar , ne zaman istiyorsak geliyorlar . Bu iyi niyeti bozmayalım . " Bireysel bankacılıkta bankaların yeni kâr yaratma alanlarının konut kredileri olacağını bildiren İş Bankası Bireysel Bankacılıktan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Aykut Demiray , İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile görüştüklerini söyledi . Sektördeki bütün bankalar için bireysel bankacılıkta büyümenin çok önemli bir stratejik alan olduğunu ifade eden Demiray , " Herkes bu alanındaki yatırımlarını sürdürüyor . Bireysel bankacılık dediğimiz alan da kredi kartından bireysel tüketici kredilerine kadar tüm ürünleri içeriyor " dedi . Demiray , kriz nedeniyle geçen yıl büyük bir düşüş gösteren bireysel kredi ve kredi kartı işlemlerinin yeniden canlanma eğilimi gösterdiğini bildirdi . Birebir krizi yansıtıyor Genel fakirleşme ile kırılan harcama talebinde yeniden canlanmaya yönelik sinyaller aldıklarını belirten Demiray , " Kredi kartları ve tüketici kredilerindeki eğilim hemen hemen krizin birebir yansıması şeklinde oluyor " dedi . Önümüzdeki dönemde ekonomik istikrar sağlanması halinde faizlerin düşeceğini ifade eden Demiray , diğer kredilerle birlikte en fazla büyümenin konut kredilerinde olacağını söyledi . " Bu alanda Türkiye'de önemli bir ihtiyaç olduğunu yerli ve yabancı tüm uzmanlar kabul ediyor " diyen Demiray , en önümli sorunun bankaların bu alana yeterli miktarda uzun vadeli kaynak ayıramamaları olduğunu bildirdi . Demiray şöyle konuştu : " Bankaların gerçek konut projelerine Batı'daki benzerleri gibi finansman sağlayabilmeleri için , 10 yıl gibi vadelerde kredi vermeleri lazım . Ancak yüksek enflasyon ve belirsizlik ortamı bunu engelliyor . Belirsizlik azaldıkça kredilerin vadesi uzayacaktır . Önümüzdeki yıllar için konut finansmanının önemli bir bireysel bankacılık alanı olacağını şimdiden söyleyebiliriz . " Rekabetimiz dışarda da dikkat çekiyor Kredi kartlarında yaşanan rekabetin Avrupa çapında ses getirdiğini belirten Demiray , MasterCard'ın çeşitli yayınlarında Türk bankalarının atılımlarını vurguladığını kaydetti . Taksitli kartların bu kadar yaygınlaşmasının bu rekabetin bir sonucu olduğunu belirten Demiray , " Aslında özü itibarıyla bu kredi kartı işiyle biraz çelişiyor " dedi . Demiray , " Çünkü kredi kartını çıkaran kuruluş bu işi kendisi finanse ederek faiz ve komisyon almak ister . Halbuki şu anda işyerlerinin sağladığı finansmanla bu iş yürüyor " dedi . Yasa çıksa da gecikme faizimiz %15'te kalacak Temerrüt ( gecikme ) faizinin özellikle kriz dönemlerinde sorun haline geldiğini söyleyen Demiray , İş Bankası'nın bu konudaki uygulamasının kriz dönemlerinde de aynı olduğunu bildirdi . Bankanın , cari faizin yüzde 15 fazlası temerrüt faizi aldığını bildiren Demiray , " Çıkacak olan yasa gecikme faizini cari faizin yüzde 50 fazlası ile sınırlıyor . Kanun çıksa dahi biz bunun yarısı kadarını uygulamaya devam edeceğiz " dedi . Demiray , müşterilerinin ödeme niyetinde olması halinde faiz azaltmak ve vade koymak gibi uygulamalarda bulunduklarını söyledi . Bankacılık hizmetleri artık ücretli olacak Türkiye'de birçok alanda olduğu gibi bankacılıkta da zaman zaman haksız rekabet yaşandığına dikkat çeken Demiray , verilen hizmetlerden ücret alınmamasının bunlardan biri olduğunu söyledi . " Bankalar öyle bir izlenim yarattı ki sanki verilen hizmetler hava , su gibi ücretsiz olabilir " diyen Demiray , bundan sonra verilen hizmetlerden ücret alınacağını bildirdi . Sektörde kâr marjlarının daraldığına dikkat çeken Demiray , komisyon bankacılığının biraz daha önem kazanacağını söyledi . Hafta sonu yapılan Yüksek Planlama Kurulu ( YPK ) toplantısında 1005 hedefleri belirlendi . Tartışmalara neden olan yüzde 6,5'lik kamu kesimi faiz dışı fazla / GSMH hedefi önümüzdeki yılda devam ediyor . Büyüme hedefi yüzde . Enflasyon hedefleri ise 1005 sonu için toptan eşyada yüzde 16 ve tüketicide yüzde 10 . Aslında alınan kararlar , biraz da piyasaların baskısıyla , AKP'nin ekonomik programın devamına ilişkin söylemlerinin teyidi niteliğinde . Şimdi sırada gerekli tedbir paketlerinin hazırlanması var . Hükümetin hedefleri tutturabilmek için önümüzdeki yaklaşık 10 günlük süreçte yeni gelir artırıcı veya harcama azaltıcı tedbir paketleri hazırlaması gerekiyor . Irak'ta süreç uzuyor Irak meselesi ise gündemdeki yerini korurken Türkiye ile ABD'nin anlayış farklılığı sürüyor . Bir süre önce ocak şubat aylarında yoğunlaşan harekat tarihine ilişkin beklentiler şimdi mart nisan aylarına doğru kaymış gibi görünüyor . Harekatın çeşitli nedenlerle ertelenmesinin kısa vade için piyasaları olumlu etkileyeceği düşünülebilir . Ancak Irak konusunun sürekli gündemde kalıyor olması orta vadeli düşünenler için ciddi bir tehdit . Kimse bir savaş olmasını istemiyor . Ama eğer olacaksa sürecin uzaması ekonomik açıdan Türkiye için ciddi dezavantajlar da doğuruyor . 1001 faiz dışı fazla hedefi yakalanamıyor Piyasaların öncelikli gündeminde şimdi IMF görüşmeleri var . Geçen hafta IMF'nin ikinci ismini ağırlayan Ankara 1005 için niyet mektubu ve yeni paket hazırlığında . Kamu hesaplarında faiz dışı fazla verilmesi ekonomik programın olmazsa olmaz koşulu . 1001 için hedefler bütçe dengesinde yüzde 5. Bütçede kasım sonu itibariyle 16. Ancak IMF tanımları biraz farklı . Yıl içerisinde elde edilen yaklaşık 5. Veriler gösteriyor ki gerçekleşme hedeflerin neredeyse puan altında olacak . 1001 yılında hedeflerin uzağında kalınması 1005 için iyi bir sinyal değil . Buna ek olarak AKP hükümetinin harcamaya yönelik icraatları da cabası . İşte IMF bu noktada devreye girerek 1005 yılında yüzde 6. Euro bond ihracı rahatlatıyor Hazine'nin bu hafta 5. Söz konusu itfaya Hazine bir bono ve iki tahvil ihalesi ile hazırlanıyor . Bugün 91 gün vadeli referans bono ihalesi ile piyasaların önüne çıkılacak . Hazine , 1005 yılı dış borçlanma programı çerçevesinde ikinci ihracını gerçekleştirerek , 500 milyon euro tutarında beş yıl vadeli ve yüzde 9. Gerek geçen hafta yapılan ihale ile gerekse dış borçlanmalar ile Hazine bu haftaki ihaleye kadar elini kuvvetlendirdi . Haftanın sorunsuz atlatılacağı tahmin ediliyor . Ozan Gökler Ekonomist / Koç Yatırım Hazine yüksek borçlanmaya çalışacak Önümüzdeki hafta Hazine için oldukça zorlu geçecek . Çünkü çarşamba günü 5. Hazine Ocak'taki toplam 4. Geçtiğimiz hafta ise çok az bir ödemesi olmasına karşılık yaptığı ihalede yaklaşık katrilyon lira net borçlanma yaptı . Hatırlanacağı gibi Hazine ocak ayındaki 11. Bu nedenle Hazine'nin önümüzdeki hafta yapacağı ihaleler de itfasını büyük ölçüde çevirmesi gerekebilir . Ancak Hazine'nin 14 Ocak'ta yaptığı ve 14 Ocak'ta yapacağı dış borçlanmaların bir ölçüde rahatlatıcı olacağı da dikkate alınmalı . Bu borçlanmalarla Hazine yaklaşık toplam 1. Bu ise 800 trilyon lira tutarındaki aylık dış borç ödemesinden oldukça fazla . Paranın güvenli adresi Borsada fırsatlar ve tipi fonlar HALİM ÇUN Ak Portföy Yönetimi AŞ Genel Müdürü Tam üç yıl önce 18 Ocak 1000'de iMKB 100 endeksi 19. Geçen süre zarfında İMKB'nin kısa tarihinde de yaşanan " en uzun düşüş dönemi " sonucunda hisse senetlerinin değer kaybı bugün TL bazında yüzde 50'leri buldu . 1000 1005 dönemi reel bazda incelendiğinde ise karşımıza çıkan sonuç çok daha vahim : Aynı tarihin 5. Bu uzun ve sıkıcı dönemde fon sektörü beş kat gibi olağanüstü bir büyüme kaydederken , 1000 yılının zirvesinde yüzde 51 olan Tipi fonların toplam içindeki payı bugün yüzde 4. İşlevini yerine getirdi İMKB 1001 yılını yüzde 15'lik kayıpla kapatırken dolar bazlı yıllık kayıp ise yüzde 55 oldu . Seçim sonrasındaki olumlu havaya paralel kasım ayı yüzde 50'luk getirisiyle yılın en çok kazandıran , aralık ayı ise ise yüzde 11'lik kayıpla yılın en çok kaybettiren ayları oldular . tipi fonların geçen yıla ait performansını incelerken başlıca üç ana kategoriye ayırabiliriz : ) Minimum yüzde 15 hisse senedi taşıma zorunluluğuna sahip tipi değişken ve karma fonlar : Bu kategorideki fonlar 1001 yılını yüzde 11,5'lük ortalama getiri ile kapattılar . ) Yüzde 51'in üzerinde hisse senedi taşıma zorunluluğu olan tipi hisse senedi ve sektör fonlar : Bu kategoride yer alan fonlar ise yılı ortalamada yüzde 9. ) İMKB endekslerine paralel seyir göstermeyi hedefleyen tipi endeks fonlar : Bu kategorideki fonlar yılı İMKB'deki kayba paralel kapattılar . Aslında İMKB ve tipi fon performansları arasındaki ilişki tamamen fon türleriyle ilintili . Fon hisse oranları arttıkça İMKB ve fon getirisi birbirine yaklaşıyor . Fonlar kendi risk tanımlamaları içerisinde görevlerini yerine getirirken yatırımcıya düşen görev ise kendi beklentisine uygun olan olan fonu satın almak olmalıdır . tipi de olmalı 1005 yılında hisse senedi piyasasının seyrini tahmin etmek oldukça güç . Bir taraftan hergün iletişim araçlarından takip ettiğimiz mevcut belirsizlikler , diğer tarafta ise oldukça ucuz seviyelere kadar gerilemiş hisse senetleri . İMKB'nin 10 yıllık ortalaması 1. İstatistiklere baktığımızda bu seviyenin mevcut belirsizlik unsurlarının ortadan kalkması durumunda 1005 yılında da büyük bir olasılıkla test edilebileceğini tahmin edebiliriz . Bu da , İMKB'nin dolar bazında yüzde 50 80 aralığında bir reel getiri potansiyeli taşıdığı anlamına geliyor . . . 1005'te eğer , satın aldığımız mevcut ekonomik ve siyasi risklerin dışında beklenmeyen ve uzun süreli bir kriz faktörü oluşmayacağı varsayılırsa , en az altı ay ve daha uzun vadeli düşünebilen yatırımcıların portföylerde bir miktar tipi yatırım fonuna yer vermelerinin gerektiğini düşünüyoruz . İMKB'nin orta ve uzun vadeli getiri potansiyelinden yararlanmak isteyen yatırımcılar için iki alternatif var : Risk alabilen yatırımcılar için tipi endeks ve hisse fonlar veya İMKB'deki potansiyelden yararlanırken fazla risk almak istemiyorum diyenler için ise tipi karma ve değişken fonlar . Yolsuzlukla mücadele ve şeffaflaşmanın sağlanması çerçevesinde , " sır " kavramı yeniden tarif edilecek . Değişik yasalarda yapılacak değişiklikler ile askeri , ticari , bankacılık ve benzeri alanlardaki " sırların " kapsamı yeniden belirlenecek . Acil Eylem Planı'nda , Yolsuzlukla Mücadele kapsamında bu yıl içinde , kanun ve mevzuat değişikliği gerçekleştirilmesi hedefleniyor . Buna göre , Yolsuzluklar Hakkında Ceza Hukuku Sözleşmesi ile Yolsuzluklar Hakkında Medeni Hukuk Sözleşmesi onaylanacak . Dışişleri Bakanlığı'nın sorumluluğundaki eylem ay içinde gerçekleştirilecek . Siyasi Partiler Kanunu'nda yapılacak değişiklikle , 11 ay içinde , siyasetin finansmanının şeffaf hale getirilmesi öngörülüyor . Siyasi partilerin de görüşü alınarak , geniş bir mutabakat içinde siyasi partilerin finansman kaynakları ve limitleri açıkça belirlenecek . Bunlara uymayanlar için müeyyideler ağırlaştırılacak . Mevzuat değişecek Yapılacak mevzuat değişikliği ile mevzuattaki " sır " kavramı yeniden belirlenecek . 11 ay içinde , mevzuatta farklı kanunlarda geçen ticari sır , bankacılık sırrı , askeri sır , mahremiyet , gizli ve gizlilik gibi kavramların kurum bazında yeniden tanımlanmasına imkân veren ve ulusal güvenlik hariç gizliliği teşvik eden tüm unsurları inceleyecek uzmanlık raporu doğrultusunda mevzuat değişikliği yapılacak . Hazine , bugün 91 gün vadeli referans bono ihalesi düzenleyecek . Yarın ise biri 561 gün vadeli iskontolu tahvil , diğeri de üç ayda bir değişken faizli tahvil olmak üzere , iki ihale birden yapılacak . Hazine'nin , bugün düzenleyeceği 91 gün vadeli , 11 Ocak 1005 valörlü bono ihalesinde itfa tarihi 14 Nisan 1004 olarak belirlendi . Yarınki ihalelerden 561 gün vadeli iskontolu tahvilin valör tarihi 11 Ocak 1005 olarak belirlenirken , itfası 18 Ocak 1004 tarihinde yapılacak . Yine yarın iskontolu devlet tahvili ihalesi ile birlikte Hazine , 11 Ocak 1005 valörlü ve ilk kupon ödemesi 14 Nisan 1005 tarihinde yapılacak , 19 Ocak 1005 tarihli , üç ayda bir değişken faiz ödemeli tahvil ihalesi yapacak . Bu ihalede , söz konusu kupon ödemesine esas teşkil edecek faiz oranı , bugün yapılacak olan 91 gün vadeli referans Hazine Bonosu ihalesinde oluşan dönem faizi ile birlikte Hazine tarafından uygulanacak olan yüzde ek getiriden oluşacak . Tahvilin ikinci kuponu ve bu kupona ilişkin yapılacak olan referans bono ihalesi ise 90 gün vadeli olacak . DİBS fiyatları Bu arada , söz konusu iki tahvil ihalesi için , değişime konu geri alınacak DİBS'lere ilişkin fiyat listesi de açıklandı . Hazine'nin en son düzenlediği 154 gün vadeli bono ihalesine toplam katrilyon 615. İhaledeki net satış miktarı 901. Arçelik Genel Müdürü Nedim Esgin , ihracattaki olumlu gelişmeleri devam ettirmenin öncelikli hedeflerinden olduğunu belirterek , " Amacımız , 1005 yılında ihracatın ciro içindeki payını yüzde 50'ye çıkarmak " dedi . Yüzde 46. İhracattaki olumlu gelişmeleri devam ettirmenin öncelikli hedeflerinden olduğunu belirten Esgin , şunları kaydetti : " Amacımız , 1005 yılında ihracatın ciro içindeki payını yüzde 50'ye çıkarmak . Dünya şirketi olma hedefimiz için 1001 senesinde önemli atılımlar yaptık . Avrupa'da aldığımız üç şirket ve altı markayla 1005 yılında daha da iyi sonuçlar elde edeceğimize inanıyoruz . Arçelik olarak genelde tahminimizin üzerinde iyi bir yıl geçirdik . Bu başarı tüm Arçelik çalışanlarının yarattığı sinerjinin ürünüdür . " Arçelik , 1005 yılında ihracatını yüzde 50'un üzerinde artırarak , 550 milyon euroya çıkarmayı hedefliyor . Çukurova Grubu şirketlerinden Digital Platform İletişim Hizmetleri A. Digital Platform A. Artırımın 14. Nakit olarak artırılan bölümün 85. , 14. , 80. Sermaye yapısı değişti Sermaye artırımı sonrasında Digital Platform A. Yapı ve Kredi Bankası , sermaye artırımına katıldığı parayla şirkete yüzde 15. İki hafta önce Türkiye toplumunun yeni sivil , ideolojik ve ekonomik egemenlerini ve onların yaşam tarzlarını anlatmak üzere bu köşede doğan Kırmızı Türkler kavramı " artık reşit oldu " diyebiliriz . Birçok yazar , Kırmızı Türkler'i gündemine aldı . ( Bakınız : Emre Aköz , Perihan Mağden , Cihan Demirci . ) Bazıları ise muadil ya da alternatif kavramlar üretti . ( Bakınız : " Taşkın Türkler " , " Biraz Türkler " . ) Onları maddede tanıyalım ! Bu hafta okurlardan gelen umumi talep üzerine Kırmızı Türkler'in temel özelliklerini madde madde sıralıyoruz : . Enerjik , taşkın ve pervasızlar . ( Hızlı ve kolay kazanılmış parayı tüketmek için aşırı bir enerji harcıyor ; para sayesinde istedikleri her şeyi yapabileceklerini sanıyorlar . Ve de yapabiliyorlar . ) . Esnekler . ( Gündelik hayatlarının bir felsefesi ve ilkeleri olmadığı için her duruma , her ortama ayak uydurabiliyorlar . Günü birlik yaşıyor , her konjonktürden , yasal ya da yasa dışı imkândan yararlanıyorlar . ) Risk ve tehlike onları sevindiriyor , harekete geçiriyor ve avantajlı konuma getiriyor . . Sistemli ve kalıcı her şeyden rahatsız oluyorlar . Bu yüzden trendlerle çok ilgililer . Gittikleri mekânlar , seçtikleri giysiler , arabalar sürekli değişiyor . Otobiyografisizler . . Aşırı iddialılar . İddialı oldukça değer kazandıklarını düşünüyorlar . Kendilerine aşırı güvenliler . . Gürültücüler . Gürültü onları cesaretlendiriyor . Arabesk yerine Türk Pop Müziği'ni tercih ediyorlar . Türk Pop Müziği'nin haddini bilmezliği , sınır tanımazlığı , güncelliği ve müzikal ya da sözel hiçbir koda bağlı olmayışı onları motive ediyor . . Çekirdek aile klostrofibisindense gecelik ilişkilerin agorafobisine katlanmayı tercih ediyorlar . . Agorafobi en temel hastalıkları . Ve birçok özelliklerinin nedeni . . Kan bağı , kardeşlik , öfke , hırs , şiddet , savaş , suç , cinsellik gibi kırmızılıklar sermayelerinin oluşturucusu ve dayanağı . Bir şarkı derken . . . Şimdi sizlere bir Kırmızı Türk sahnesi anlatacağım : Bu hafta sonu bir gece . . . Yer Polo 15 . . . Daha önce Kenan Doğulu'nun , şimdi de Serdar Ortaç'ın sahneye çıktığı kulüp . Kenan Doğulu gecelerinin değişmez misafiri , Polo 15'ün " masası olan " müşterisi Volkan Büyükhanlı her zamanki gibi çok sayıda erkek arkadaşıyla mekândaki yerini almış . Masadaki erkek arkadaşlardan biri Büyükhanlı'nın kız arkadaşını kendisine elden teslim etmiş . Ve eğlence başlamış . Bir süre sonra âdet olduğu üzre Serdar Ortaç , Büyükhanlı'nın seçkinliğinin altını çizmek için kendisini sahneye çağırıyor . Sadece bir şarkı için . Ama bir Kırmızı Türk asla sınırlanmak istemez . Ve Volkan Büyükhanlı yaklaşık 45 dakika sahnede kalıp Türk Popu söylüyor . Tiki ve çıtırlarla dolu . . . Can Akçay uzun süredir ilk kez yanında kankaları Hande Ataizi ve Tarkan Sualp olmadan eğlendi . Akçay geçen cuma gecesi Buz'daydı . Buz ise tikiler ve çıtırlarla doluydu . Selin Toktay ayakta duramayacak kadar sarhoştu . Onların yanında Ahu Tuğba adeta bir postmodern performans ya da video art ürünü gibi dolaşıyordu . Mankenlerin tercihi Geçen haftanın ilginç olaylarından biri de Yılmaz Erdoğan'la Cansu Dere'nin beraber oldukları iddiasıydı . Cansu Dere'nin , Erdoğan'ın " Bana Bir Şeyhler Oluyor " oyununa gidip sanatçıyı hayranlıkla izlediğini ilk bu köşede okumuştunuz . Dikkat ediyor musunuz ; mankenler Erdoğan tarzı genç şöhretlere nasıl ilgi gösteriyorlar . Biri gidiyor , biri geliyor . Bazıları ise gidip gelirken yeraltını kullandığı için ayyuka çıkmıyor . Dere'yi tenzih ederim ; bu işler için bu genç adamlar hemen hiç çaba göstermiyorlar . Onlarla birkaç saat geçirmeniz durumunda manken kontenjanının bu genç adamların telefonlarına gönderdikleri mesajlar ve davetler dudaklarınızı uçuklatacaktır . Geçen hafta Perihan Mağden'in bizi , köşesinde " kalbimin köşecisi " olarak tanımlaması açıkçası çok hoşumuza gitti . Bunu da belirtelim . Dayakçı sevgilisi Derya Danacı'dan ayrılan Yasemin Kozanoğlu , skandallarına her geçen gün yenisini ekliyor . . . Önceki hafta psikolojisi düzelsin diye babası Ahmet Kozanoğlu tarafından Polenezköy'deki çiftliklerine gönderilen Kozanoğlu , gece yaşamına hızlı bir dönüş yaptı . Yasemin , önceki gece annesinin arkadaşı Zeynep Madra'nın oğlu Aydın Madra ve Tuğba Özay'ın eski sevgilisi olan Baran Süzer'in de aralarında bulunduğu bir arkadaş grubuyla önce Reina'de eğlendi . Ardından Kozanoğlu , Madra ile birlikte Maksim Club'a geçti . Alkolün etkisiyle kendisini kaybeden Yasemin , Aydın Madra'nın yanından ayrıldı . Aşırı hareketler Madra'ya uymadı Önce tanımadığı bir genç kızın omzuna elini atıp sohbet etmeye çalışan Kozanoğlu , genç kız rahatsız olup kaçınca Kıvanç isimli bir gençle eğlenmeye başladı . Kozanoğlu'nun bu hareketleri , klübe birlikte geldiği Madra'yı sinirlendirdi . Aydın Madra , Maksim'den çıkıp gitti . Fazla alkollü olan Yasemin ise gece geç saatte mekândan tek başına ayrıldı . PODYUMLARDAN sunuculuğa , oradan da oyunculuğa transfer olan Şebnem Dönmez , şimdi de kabarede oynamaya hazırlanıyor . Profilo Alışveriş Merkezi'nde sahnelenecek olan " Ün Meleği " isimli kabarede rol alacak olan Dönmez , " Kolay Para isimli sinema filminde başrol oynadıktan sonra oyunculuk konusunda kendime olan güvenim arttı . Bu kabarede herkese şans dağıtan bir meleği canlandıracağım " dedi . Mete Özgencil'in yöneteceği kabarede Dönmez'in rol arkadaşları Atılgan Gümüş ve Semiramis Süleymanoğlu olacak . Uzun süredir şöyle keyifli bir Beyoğlu turu yapmamıştım . Denk geldi . Polo 15'ün başarılı işletmecisi sevgili Ali Sayar ile önce Hadi Çaman Yeditepe Oyuncuları'nda sergilenen ve ikimizin de müşterek arkadaşı olan , sevgili Almula Merter'in yönetmenlik yaptığı , bir An Yayıncılık prodüksiyonu olan Vajina Monologları'nı izledik . Özellikle kadınların hayran olduğu bir yazar olan sevgili Halim Bahadır'ın bu oyunu izlemesini öneririm . Sözümü dinleyeceğine eminim . Çünkü Halim gazetede masa komşum olur . Sigarayı acayip içer ve durmadan öksürür . Sonunda her sabah bir çorba kaşığı bala birkaç damla limon sıkmasını ve bunu aç karnına yutmasını önermiştim . Aslanlar gibi yaptı . Baktım , eski hırıltıları kaybolmuş . Her gördüğünde beni , teşekkür ediyor . Kibar adamdır vesselam . nedenle diyorum , sözümü dinleyip oyunu izlemeye gider diye . Bir de Halim kadına kıymet veren , kadının ruhundan anlayan romantik bir isyankardır . Neyse , aynı tiyatroda eskimeyen dost Hadi Çaman'ın da oynadığı Hisse Şayia adlı iki perdelik bir de komedi oyun var . Cuma ve cumartesi günleri saat 10. Hadi'nin yanısıra Suna Keskin , Füsun Erbulak , Kevork Türker , Birol Engeler , Meral Koro , Cenk Sözeri , Eda Özel gibi Türk tiyatrosunun değerli isimlerinin yer aldığı bu oyunu da en kısa süre içinde izlemek istiyorum . İki oyunun da rezervasyonu için telefon numarası ( 0111 ) 119 56 19 . Evet , oyun saat 11. Ben uzun süredir Dulcinea'ya ( Salonodamutfak ) gitmemiştim . Güney Doğu Anadolu Mutfağı Yemekleri Haftası vardı . Alinazik , mercimek köftesi , Ermeni pilakisi , gavurdağı salatası , içli köfte . . . Ama geç kalmışız . Neyse , 11 16 Ocak tarihlerinde Dulcinea'da İtalyan Mutfağı Haftası var . Bresaola , beef carpaccio , ızgara sebzeler , risotto , gnocchi , ossobuco milagnaise , pannacotta cannoli gibi İtalya'nın vazgeçilmez lezzetlerini bulacaksınız . İlgilenenler için telefon numarası ( 0111 ) 145 10 61 . Ardından yine methini çok duyduğum , Beyoğlu Vakko'nun karşı sokağında yer alan Cambaz'da aldık soluğu . Bizi kapıdan , adı Muzaffer Irgat olan dünya şekeri bir görevli karşıladı . Daha sonra da patron Rıza Sönmez geldi . Rıza Bey tiyatro ve sinema oyuncusuymuş . Beyoğlu eğlence yaşamında adı biliniyormuş ama ben cahil kalmışım . Tanıştık . Daha önce de Minik Cambaz adlı bir yeri varmış , ardından Donkişot diye bir yer açmış . Sonra da bu muhteşem binayı yapmış . Sönmez " Beyoğlu son yıllarda hızlı bir değişim içine girdi . Bir asırdır İstanbul'un eğlence ve kültür merkezi olma özelliğini elinde tutan Beyoğlu bir dönem bozulan imajını hızla düzeltiyor . Etiler'e kayan müşteriler yeniden buralara dönüyor " dedi . Valla haksız da değil . Çünkü böyle bir eğlence kompleksi Etiler'de henüz yok . Beş katlı tarihi binada kaybolmamak için Ali ile el ele tutuşup gezdik( ! ) . Dekorasyonda , binanın tarihi dokusuyla günümüzün trendleri arasında güzel bir sentez oluşturmayı başarmışlar . Binanın girişinde yer alan kafe bar her gün 10. Kafe barın adı , Cambaz . Bu katta dünya mutfağının farklı lezzetleri sunuluyor . Cambaz'ın mutfağı Mc Renzi'den tanıdığımız Mustafa Özçelik'e ait . Alt kat mahzen . Şarabest adını verdikleri bir şarapevi yer alıyor . Binanın orijinal taş duvarlarını hayranlıkla seyrettik ve dokunduk . Oturma grupları da ilginç . Bozcaada'dan getirtilen şarap fıçıları kesilerek yapılmış . Fondaki rebetiko müzikle ideal bir şarapevi yaratılmış . Binanın birinci katı , Zapata adıyla Meksika yemekleri sunan bir restoran . Koltuklar kaktüs şeklinde , çok rahat . Duvarlarda ünlü ressam Diego Rivera imzalı röprodüksiyonlar var . Meksika mutfağının farklı tatları nachos , buritos , fajitas özel yemekler arasında . Başınız dönmemiştir inşallah . Ali merdivenleri çıkarken biraz soluklandı ve asansöre binmek istedi . Ben mi ? sporcuyum ya . Basamakları çifter çifter çıktım valla . Bu kat da günümüzün eğlence trendi clubbing için tasarlanmış . Was Club adlı bu bölüme çok güçlü bir ışık ve ses sistemi kurulmuş . Cuma günleri techno , hafta içi ve cumartesileri ise house , tech house gibi türler DJ'leri tarafından dinletiye açık . Binada bir de canlı müzikseverler için . katta şık bir yer yapılmış . Ama öyle eller havaya değil tabii . Burada tango geceleri düzenlenecek , Latin Amerika'dan getirtilen müzik toplulukları konserler verecekmiş . Bir de binanın terası var ki aman Allah ! Yazın açılacak bu yer , bence manzarasıyla koparacak . Tek canımı sıkan şey bu kadar güzel bir yerin bomboş olmasıydı . Sanırım kısa sürede dolacak , çünkü hak ediyor . Beyoğlu'nda tur atarken Sertab Erener ile ayrıldığı iddia edilen sevgilisi Demir Demirkan'ı gördüm . İkisi de ayaklarına geçirmişler postalları , sırtlarında anoraklar , üzerlerinde asker pantolonları . . . Valla zor tanıdım . Hele Sertab kaşlarının üzerine kadar indirmişti beresini . Sarmaş dolaş vitrinlere baka baka dolaşıyorlardı . Bu arada İzmir dönüşü Sertab ile aynı uçaktaydık . Biliyorsunuz , Eurovision'a hazırlanıyor . Sezen Aksu onun için bir beste yapmış , çok güzelmiş . Ama MFÖ ( Mazhar-Fuat Özkan ) ile kendisi de bu konuda çalışıyormuş . " Amacım , aldığım görevi başarıyla yerine getirmek . İnşallah iyi olur " demişti . Sertab'ın sesi gerçekten muhteşem , şimdiden kendisine başarılar diliyorum . A! Acil İhtiyaç Proje Vakfı . 1995 yılında vakıf olmuş . Başkanı Ebru Nurluoğlu . İstanbul genelinde yardıma muhtaçlara el uzatıyorlar . Çocuklara burs veriliyor , ailelere erzak ve yakacak yardımı yapılıyor . Gönüllü ağabeyler ve ablalar da ders veriyor , bakımlarıyla ilgileniyorlar . Kullanmadığınız giysileri , kitapları , mobilyaları , kısacası iğneden ipliğe her şeyi onlara gönderebilirsiniz . Bağış da yapabilirsiniz tabii . Bir şeylere seyirci kalmaktansa kolları sıvamak daha iyi . A! Efendim , bu akşam sosyetenin gözde çiftlerinden Nursen Ömer Gündüz'ün bir daveti var . Aslında daveti veren Nursen Hanım . Eşi Ömer Bey'e sürpriz yapacaktı ama beni affetsinler , sürprizi birazcık bozdum . Hafta sonu Conrad'dan bir konuğum vardı , birlikte kahvaltı yaparken kulak misafiri oldum . Otel bu davete çok titiz bir şekilde hazırlanıyor . Sanat , sosyete , ekonomi , iş ve medya dünyasının kaymak tabakası , davetin konukları . Ömer Bey , Allah gecinden versin , 90 yaşına giriyor . Ama hiç yaşını göstermiyor . Nursen Hanım da son günlerde verdiği kilolarla gençleşmiş . Davette konuklar Belçika'dan getirtilen kırmızı şarap sosu ve minik kadehlerde sunulan kaz ciğeriyle karşılanacaklar . Salonda üç açık büfe olacak . Birinde yine Belçika'dan getirtilen içi tozpembe özel bir dana eti , diğerinde risotto , fettuccini , tortellini gibi hamur çeşitleri , sonuncusunda ise dondurma ve sorbe toplarının bulunduğu kadehler yer alacak . Nursen Hanım sandalyelerin giydirilmesini istememiş . Masaların üstüne beyaz keten örtüler , kolalı beyaz peçeteler , ortalarına da bordo orkideler konulacak . Yemek ; Godiva tarafından hazırlanan siyah şokolayla sunulan meyve çeşitleri ve kahve , kanyak ile son bulacak . Konukların smokin ve tualet giyme zorunluluğu var . Multivizyon gösterileri geceyi süsleyecek . Birinci bölümde Ömer Bey , Atatürk'ün kucağında kahvaltı yaparken görünecek . Çocukluğu , Galatasaray Lisesi'nde okuduğu yıllar , ailesiyle olan yaşantısı yer alacak . İkinci bölümde ise Nursen Hanım ile olan evliliği ve bugüne kadar olan yaşantısı gösterilecek . Fikrimi sorarsanız , böylesine nezih bir gece açık büfe olmamalıydı . Neyse , nice yıllara Sayın Ömer Gündüz . Hafta sonu yağmur ve kara aldırmadan dolaşıp durdum ama pazar günü adım atmadım . Hemen her yer kalabalıktı . Finali uzun zamandan beri gidemediğim Şamdan'da yaptım . Tıklım tıklımdı , kimi ararsanız oradaydı . Sosyetesi , iş adamı , fahişesi , zamparası . . . Dijitürk Genel Müdür Yardımcısı Meltem Sayın ve Yıldırım Mayruk'un ortağı sevgili Barbaros Şansal'la birlikteydik . Barda Sarraf'ın sahibi Melek Boz ve Samim Baki dostlarıyla kaynatıyorlardı . Bir ara yanlarına Adnan Polat geldi . Köşedeki masada Yüksel Sadri Şener çifti ile patron Mehmet Tuna oturuyorlardı . Büyük bir masada Alican Ulusoy arkadaşlarıyla eğleniyordu . Pistte ise Baran Süzer ile Murat Cevahir'i gördüm . Şef Erdinç ve diğerleri sıkışıklıkta servis yapmaktan ter içinde kalmışlardı . DJ'ler Burak Yontarkol ile Ayhan Kıray her zamanki gibi başarıyla çalıyorlardı . Bir ara bütün başlar merdiven başına çevrildi . Deniz Akkaya , basın danışmanı Berna ve Saloped'in başarılı işletmecisi Tolga Sezgin girdiler . Deniz her zamanki gibi bir içim suydu . Çevresini yamyamlar sarınca kızcağız " Şenay Abla , sizin yanınıza geleyim " dedi . arada Alican Ulusoy masadan kalkıp alt salona geçti . Bu çocuk çok farklı , çok . Deniz ile dans etmek istedik ama ne mümkün ! . Tuğba Özay'ın eski sevgilisi olan Baran Süzer adlı delikanlı , Deniz'i bir saniye boş bırakmadı . Bir ara sırf ona yakın olmak için bana bile dirsek attı . Kızcağız şaşırdı , sonunda da rahatsız olduğunu söyleyerek gitti . Sonradan öğrendim , Baran uzun süredir Deniz'in peşindeymiş ama Deniz pas vermiyormuş . Baran çok yakından tanıdığım ve delikanlılığına , dostluğuna saygı duyduğum genç iş adamı , 15 yıllık arkadaşım sevgili Cengiz Süzer'in yeğeniymiş . Valla Cengiz , bence yeğenine biraz yol , yordam göster . Bir de Alican'a baktım , " Deniz bu çocuğu boşuna sevmemiş " dedim . Bu arada Deniz'e bir eğlence kompleksini işletmesi için ayda 10 milyar teklif edilmiş . Ama Deniz televizyon programı ve Atıf Yılmaz'ın yöneteceği sinema filmi için teklifi reddetmiş . Evet , bugünlük bu kadar , kalın sağlıcakla . En kötü gününüz benimkinden iyi olsun efendim . Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in Ulusal Olimpiyat Komitesi Başkanlığı'nı yürüten oğlu Uday'ın milli sporculara işkence uygulamasıyla ilgili tartışmalar ülke sınırlarını aştı . Uluslararası Olimpiyat Komitesi ( IOC ) Etik Komisyonu , 50'yi aşkın antrenör ve sporcunun öldürülmesiyle ilgili soruşturma başlattı . Dünya Kupası'na katılamayan Iraklı milli futbolcuları kırbaçlatarak insan hakları gruplarının tepkisini çeken Uday'ın işkence sınırlarını tüm sporcuları kapsayacak şekilde genişlettiği iddia edildi . RAPORLARA DA YANSIDI Londra'da bulunan Indict adındaki bir insan hakları grubunun geçen aralıkta IOC'ye sunduğu rapora göre , Uday'ın zalim uygulamaları altında ezilen atletler , başarısız olduklarında korkunç uygulamalarla karşı karşıya kaldı . Sporcuların açıklamalarına göre Uday , başarısız atletlere sıcak asfaltta sürünme , köprüden atılma gibi cezalar verdi . Kendisine direnen sporcular için de özel bir hapishane yaptırdı . Irak rejiminden kaçan veya sürgün edilen eski sporculardan kurulu Irak Olimpik Konseyi de bugüne kadar Uday ve Saddam'ın adamları tarafından öldürülen sporcu ve antrenör sayısının 50'yi aştığını iddia etti . KOMİTE'DEN İHRAÇ EDİLECEK Bütçesinin dörtte üçü ABD Kongresi'nce karşılanan Indict'in raporunu araştıran ve üyeleri arasında eski atlet Ed Moses ile eski BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar'ın da bulunduğu IOC Etik Komisyonu , iddialar doğrulanırsa Irak'ın Uluslararası Olimpiyat Komitesi'nden ihraç edilmesini önerecek . Yakaladığı sinek dişi diye öldüreceklerdi ! Irak'ta Dünya Kupası elemelerinde başarılı olamayan milli takım oyuncularının hapse atılarak , falakaya yatırıldığı ve işkence gördükleri yolundaki ihbarlar üzerine Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği ( FIFA ) , 1996'de ülkeye inceleme heyeti gönderdi . Ancak 11 milli futbolcuyla konuşan FIFA yetkilileri , delil bulamadı . dönemde forma giyen , daha sonra milli takımı bırakıp Irak'ı terk eden Sharar Haydar ise Macaristan'da yaşadığı için yaşadıklarını anlatmaktan çekinmiyor : GÜNLERCE DAYAK YEDİK " 1995'te milli takım , Ürdün'e yenildi . Bağdat'ın dışında bir hapishaneye götürüldük . gün dayak yedik . Yarım saatten fazla uyumamıza izin vermediler , taşlarda yattık . Bir gün gardiyan geldi ve Bir sinek yakalamanızı istiyorum ama erkek olsun dedi . Hepimiz can havliyle bir sinek yakalamaya çalıştık . Sonunda biri başardı . Gardiyan , sineğe baktı ve Ama bu sinek dişi , ben erkek sinek istedim deyip adamı öldüresiye dövdü . İşkence yapmak için ihtiyaçları olan tek şey bahaneydi . Pek çok sporcunun buna benzer hikayeleri var ama hepsi korkuyor . " Bir dönem Birleşmiş Milletler'in Kuzey Irak'ta yürüttüğü İnsan Hakları Projesi'nin sorumluluğunu üstlenen Kuzey Iraklı Davut Bağıstani , ABD ile PKK arasındaki buluşmayı doğruladı : " Görüşmeleri ben organize ettim ve bizzat da katıldım " dedi . ABD PKK görüşmesi , PKK Başkanlık Konseyi Üyesi Mustafa Karasu'nun imzasıyla ABD Dışişleri Bakanlığı'na yazılan iki sayfalık bir mektupla ortaya çıkmıştı . Cumartesi ve pazar günkü yazılarımda , Milliyet'in deneyimli muhabiri Namık Durukan'ın elde ettiği bu mektubun ayrıntılarını yayımlarken , görüşmelere Davut Bağıstani'nin aracılık ettiğini yazmıştım . Bağıstani , Erbil'de yaşıyor . Çok iyi Türkçe biliyor . Barzani'ye yakınlığıyla tanınsa da diğer Kürt gruplar arasında da sayılan bir isim . . . TÜM YAZDIKLARINIZ DOĞRU Kendisiyle dün , önce internet aracılığıyla İngilizce yazıştık , sonra telefonda uzun süre söyleştik . Yazıları okumuştu . " Yazdıklarınızın hepsi doğru " dedi . Görüşmelere bizzat kendisinin önayak olduğunu söyledi . Gerekçesini de şöyle açıkladı : " 11 Eylül'den sonra dünyada da Ortadoğu'da da koşullar tamamen değişti . Terörün hiç şansı kalmadı . PKK'lılara bunu söyledim . Sizi El Kaide gibi görebilirler . zaman durumunuz kötüleşir . Oysa yeni bir süreç başladı , dünya dengesi yeniden kuruluyor . Orada yerinizi almalısınız dedim . Düşündüler . Başta çok çekindiler , güvence istediler , ama sonra bana güvenip kabul ettiler . " Bağıstani daha sonra " öbür tarafa " yani ABD'lilere gitmiş . Amerikalılar , müttefik Türkiye'yi rahatsız etmeye çekindikleri için görüşmelere gayri resmi olarak katılmayı kabul etmişler . PKK'nın silahlı mücadeleden vazgeçmesi karşılığı Amerika'nın bu süreci destekleyebileceğini söylemişler . İlk görüşmede PKK'lılar ABD yetkililerine " Siz bu savaşta Türkiye'nin yanında yer aldınız . Üstelik başkanımızı tutup Türkiye'ye verdiniz . Ama gördüğünüz gibi ardından Kürtlere yönelik bir açılım gelmedi " demiş . Bunun üzerine mektupta belirtildiği gibi PKK'nın silahsız mücadeleye geçmesi , buna karşın ABD'nin de demokratik açılımlar için Türkiye'ye baskı yapması konusunda ilke anlaşmasına varılmış . Bağıstani'ye " ilk görüşmeden sonra yeniden buluştular mı ? " diye sordum . " Tabii . . . görüşme oldu " dedi . Son buluşma 1. Ancak hem Türkiye'nin , hem bölgedeki Kürt grupların tepkisinden korkulduğu için Kuzey Irak'ta buluşma olmamış . " Yeni buluşmalar da olacak " diyen Bağıstani'ye bu görüşmelerden ne sonuç umduğunu soruyorum . Şöyle yanıtlıyor : YARA DERİNLEŞİYOR " Kürt meselesi silahla hallolmaz . Başkalarıyla ve aramızda yaptığımız savaşlar , yarayı derinleştiriyor . Bu yolla bir yere varılamaz . Bir dönem Türkiye ve İran'daki Kürtleri Batı Bloku destekledi , Irak ve Suriye'dekileri de Doğu Bloku . . . Savaşı biraz da şartlar zorluyordu . Ama bugün şartlar değişti . ABD artık tek süper güç . . . Bu gerçeği kabul etmek ve buna göre hareket etmek zorundayız . " Bağıstani'ye ABD'nin sicilini hatırlatıyorum : " Bilmez miyim " diyor , " Uzun bir tarihi geçmişimiz var ABD ile . . . Mesela İran'da 60'lı , 60'li yıllarda Kürtleri destekliyordu , ama Kissinger , ilk fırsatta sattı Kürtleri . . . İran Irak Savaşı'nda Halepçe'ye kimyasal silahı İran attı dediler , sonra yeni çıkarlarına göre yeni bir senaryo kurup Saddam attı'ya çevirdiler . Bugün de kara kaşımız , kara gözümüz için işbirliği yapmıyor bizimle . . . " " Ne için yapıyor ? " ABD'NİN HEDEFİ BÜYÜK " Ortadoğu'da bir projesi var ABD'nin . . . Bu proje sadece Irak'la sınırlı değil . Suudi Arabistan'dan Suriye'ye , İran'dan Pakistan'a , Afganistan'dan Orta Asya cumhuriyetlerine kadar uzanan bir proje bu . . . " " Peki dün kendi çıkarı için sizi sattığını düşündüğünüz bir ülkeye bugün nasıl güveniyorsunuz ? " " Güven yok . Ama süper gücü karşımıza alamayız . En azından onunla çatışmamak , onu bertaraf etmek zorundayız . Görüşmelerin amacı budur . Yoksa çıkarı söz konusu olduğunda ABD , Türkiye'nin de dostu değildir . " Türkiye'nin politikası yok Kuzey Irak'taki durumu sorduğumda ise Bağıstani , Türkiye'nin bir müdahalesine hiç sıcak bakılmadığını belirtiyor . " Türkiye , geçmişte Kürtler arasındaki çatışmaları besledi . Bu yanlış bir politikaydı . Şimdi ise bölgeye yönelik bir politikası yok . Oysa görev Meclis'indir " diyor . Her iki tarafta da savaşın sürmesinden yana olanlar bulunduğunu hatırlatıp provokasyonlara karşı uyanık olunması gerektiğine dikkat çekiyor . Türkiye'nin hemen yanı başında geleceğin pazarlığı yapılıyor , temelleri atılıyor . Türkiye , sessizce sonucu bekliyor . İstanbul'un tarihi ve turistik mekânlarından Sultanahmet'teki Akbıyık Caddesi'nde içki krizi yaşanıyor . Yıllardır içki satılan bu caddede sokaktaki tüm bar , restoran ve kafeler , içki ruhsatı olmadığı gerekçesiyle mühürlendi . Gelen turist ise çareyi bakkaldan içki almakta buluyor . Kaymakamlık , 100 metre yakınında okul olduğu gerekçesiyle içki satışına izin verilmediğini bildirirken , esnaf , caddenin " içkili yerler krokisi " dışında kaldığı için mühürlendiğini savundu . Esnaf bölgede içki satışına izin verilmesini isteyerek , " Daha önce de içki yüzünden sorunlar yaşadık ama yetkililer bize özel izin veriyordu . Şimdi ise bu konuda mülki amirler inisiyatif kullanmıyor " dedi . Turistler şaşırıyor Caddedeki Sultan Hostel'in sahibi Ekrem Usta , eylül ayında içkili yerlerin mühürlendiğini , perşembe gününden bu yana da otel içindeki restoranlarda içkinin yasaklandığını belirterek , şöyle dedi : " Bize genç yaştaki turistler geliyor . İçki istediklerinde bu taleplerini karşılayamıyoruz . Önce şaşırıyorlar ancak açıklayınca anlıyorlar . Sonra da bakkaldan gidip bira alıp içiyorlar . " Yasak kararının 111 sayılı İlköğretim Kanunu'na göre verildiğini belirten Eminönü Kaymakamı Cezmi Türkgöçer ise , şunları kaydetti : " caddede içkili yerlerin olabilmesi için en az 100 metre yakınında okul olmaması lazım . Turizmin yoğun olduğu yörelerde okulların kapalı olduğu dönemlerde bize yetki verdiklerinde biz açtırıyoruz . Turizm Bakanlığı'ndan belge alırlarsa bu 100 metre şartı aranmaz . " Restoranda yasak Zeugma Hotel'in sahibi Ergün Karamahmutoğlu , Eminönü polisinin işyerine geldiğini belirterek , " Bira içen turistleri görünce otelin restoranını mühürlediler . Böyle bir uygulama olabilir mi ? " diye tepki gösterdi . Turistlere önceden otel içinde içki satışı yapabildiklerini anlatan Karamahmutoğlu , " Şimdi bu da yasaklandı . Turist odasına içki siparişi verebiliyor ama mekânın restoranında ve barında içemiyor " dedi . Bar neden kapalı ? Orient Hostel'in sahibi Hüseyin Hacıosmanoğlu ise bu uygulamayla " Türkiye'de içki yasağı varmış " gibi bir izlenim yaratıldığını iddia etti . Hacıosmanoğlu , " Turistler barımızın niye kapalı olduğunu soruyorlar . İspanya , İtalya , Yunanistan , Portekiz gibi ülkelerdeki hostellere Türkiye'ye gitmeyin , orada içki yasağı var diye ilanlar asmışlar . Türkiye'nin gerçeği bu değil ama böyle yansıtılıyor " iddiasında bulundu . Ankara Bölge İdare Mahkemesi , YÖK'ü protesto gösterisinde , polisler tarafından bir depoya kapatılan Veli Kaya adlı öğrenciyle , gösteriye katılan diğer öğrencileri dövdükleri iddia edilen polisler hakkında soruşturma izni vermeyen Ankara Valiliği'nin kararını iptal etti . Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da , bu kararın ardından polisler hakkında soruşturma başlattı . Ankara'da Kasım'da gerçekleştirilen eylemler sırasında Kaya , Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü'ne bağlı polisler tarafından bir depoya sokularak dövüldü , ancak vatandaşların girişimleri sonucu depodan çıkartılarak serbest bırakıldı . Soruşturma başlatan Ankara Valiliği , Kaya'yı depoya soktuğu saptanan iki polis hakkında soruşturma izni verdi . Valilik , talimatı verdiği iddia edilen Müdür Yardımcısı Zekai Baloğlu ile , diğer iki polisin soruşturulmalarına izin vermedi . Bölge İdare Mahkemesi'ndeki itiraz , Valilik kararının aleyhine sonuçlandı . Mahkeme , olaya karışan tüm polislerin soruşturulması gerektiğini belirtti . Türk Hava Kuvvetleri , uzayda da görev yapmaya hazırlanıyor . Türk Uzay Ajansı'nın kuruluşuna ilişkin çalışmalar sürüyor . TBMM'ye gönderilmeyi bekleyen yasa taslağına göre , asker ve sivil kuruluşların uzay projesine yönelik tüm çalışmalar Hava Kuvvetleri'nin koordinasyonunda gerçekleştirilecek . Türk Hava Kuvvetleri'nin internet sitesinde komutanlığın vizyonuyla ilgili ayrıntılı bilgiler veriliyor . Genelkurmay Başkanlığı'nın bir Türk subayını astronot olarak yetiştirip uzaya göndermeyi planladığının anlatıldığı " Uzaya Türk Astronot " başlıklı yazıda şunlar kaydedildi : MGK'da görüşüldü " Orgeneral Özkök , ABD ziyaretine çıkmadan önce Türk Uzay Ajansı'nın çalışmaları hakkında kapsamlı bir brifing aldı . Özkök'ün Kennedy Uzay Üssü'ndeki incelemeleri sırasında konuyla ilgili olarak Amerikalı yetkililerle görüştüğü bildirildi . Çeşitli defalar MGK'da da görüşülen uzay çağı projesi , asker ve sivil kökenlilerin ABD'ye gönderilerek uzay programı kapsamında eğitimden geçirilmesini öngörüyor . " Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cumhur Asparuk , Savunma ve Havacılık dergisinin son sayısında yer alan röportajda da komutanlığın vizyonu hakkında şunları söyledi : " Hava Kuvvetleri'nin geleceği ilişkin vizyonu ; hava ve uzay harekât ortamını bir arada ele alarak , süratli , hareket ve beka kabiliyeti yüksek , teknolojik olarak üstün , nitelik ve etkinliği artırılmış ve profesyonel insan gücüne sahip bir Hava Uzay Kuvveti'ne dönüştürmek . " Geleceğin uçağı Asparuk , iki ve üçüncü nesil muharip uçaklar olarak bilinen ve 5'lerin 1015 1010'li yıllarda envanterden çıkarılacağını , elde kalan 16 uçaklarının modernize edilerek , dördüncü nesil savaş uçağı JSF ( Joint Strike Fighter ) ile birlikte kullanılacağını söyledi . İnsansız hava ve uzay araçları ile füze sistemlerine de büyük önem verileceğini açıklayan Asparuk , " 1010'li yıllarda 14 saat ve her hava şartında harekât icra edebilecek , gelişmiş silahlarla donatılmış yeni nesil uçakların envantere girmesi planlanmış olup bu sayede düşük görülebilirlik , yüksek dayanıklılık , hassas angajman ve diğer gelişmiş teknolojilerin de kazanılması hedeflenmektedir " dedi . Dünya çapında tanınan otel ve turizm şirketi Robinson Club'ın Genel Müdürü Karl Pojer , Türkiye rezervasyonlarında azalma olmadığını söyledi . Pojer , Alman Haber Ajansı'na ( DPA ) yaptığı açıklamada , Irak'a olası operasyondan dolayı bu yıl turizm alanında bir tahmin yapmanın çok zor olacağına dikkati çekerek , " Ancak şu ana kadar rezervasyonlarımızda olumsuz bir gelişme görmüyoruz . Türkiye'deki tatil tesislerindeki rezervasyonlarımızda da bu yıl azalma yok . Rezervasyonlarımızda geçen yıla göre kısmen iki kat artış bile var " dedi . Cerba adasındaki terör saldırısından dolayı özellikle Tunus ve Mısır'a giden Alman turistlerin sayısının büyük ölçüde düştüğünü belirten Pojer , " 15 binden fazla yatak kapasiteli 16 tesisimizdeki doluluk oranı geçen yıl yüzde 80 civarında oldu . Bunu sağlamamızda sürekli müşterilerimiz büyük rol oynadı " diye konuştu . Pojer , 1001 turizm sezonunda gelirlerini , turizm sektöründeki bazı sorunlara rağmen 1001 yılına göre yaklaşık aynı düzeyde tutmayı başardıklarını ifade etti ve sonuçtan çok memnun olduklarını , kazançlarının da iyi olduğunu söyledi . Pojer , Robinson Club'un 1001 yılında 191 milyon euro gelir elde ettiğini ve ortağı olduğu TUI turizm şirketi ile birlikte 505 bin turisti tatile gönderdiğini sözlerine ekledi . Kadıköy'deki evinde boğazı kesilen DJ Emre Kuytu cinayeti ile ilgili olarak , son görüştüğü kişilerden biri olan arkadaşı Göksel Anlar , gözaltına alındı . Cinayet Büro Amirliği ekipleri , Power FM DJ'i Kuytu'nun öldürülmesiyle ilgili olarak çalınan cep telefonunu takibe alırken , olaydan sonra çalınan 54 8541 plakalı Peugeot 106 model otomobili ise henüz bulamadı . Cinayet mahallinde inceleme yapan ekipler , eve zorlamadan girildiğini ve katil zanlılarıyla Kuytu'nun bir süre sohbet ettiğini bildirdi . Katil zanlısının tanıdık biri olabileceği ihtimali üzerinde duran polis , aile çevresininin yanı sıra iş arkadaşlarını da mercek altına aldı . EN SON GÖRÜŞMÜŞTÜ Kuytu'nun iş arkadaşlarıyla görüşen polis , dün kendisiyle en son görüşenlerden biri olan Anlar'ı gözaltına aldı . Sorgulanan Anlar'ın , olayla ilgisinin olmadığını söylediği öğrenildi . Bu arada Power FM'in Taksim'deki merkezinde Kuytu için düzenlenen tören , radyodan canlı yayımlandı . Törene katılan Power FM'in sahibi Cem Hakko kürsüye çıkarak , " İlk defa yazılı olarak bir konuşma yapacağım " dedi . Ancak duygulanarak , " Yazılı olarak da okuyamayacağım " diyen Hakko'nun metni , sunucu tarafından salondakilere okundu . Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç . Dr . Fuat Keyman , AKP'ye seçim başarısını kazandıran toplumla bağ kurma olgusunu , CHP'nin yakalayamadığını söyledi . CHP'nin soldaki boşluğu doldurması için yüzünü topluma dönmesi gerektiğini belirten Keyman , " Bunu yapamazsa muhalefetin de adresi olamaz " dedi . CHP'yi sistemin " garantör partisi " olarak tanımlayan Keyman'ın " CHP fazla statükocu , hâlâ devlet eksenli politika yapıyor , suskun ve muhafazakâr " yönündeki sözleri tartışma yarattı . Prof . Alpaslan Işıklı ( Ankara Ü . Siyasal Bilgiler Fak . ) : CHP , Özal çizgisinde Neoliberalizm , özünde 19 . Yüzyıl vahşi kapitalizminin büyütülmesinden başka bir şey değildir . Dolayısıyla ülkemizde Kemalizmin halkçı ve devletçi modelini , statükocu ve hatta dinozorca bir uygulama olarak nitelendiren , daha ileri bir çözümmüş gibi neoliberalizme sarılanların tutumunu anlamak zordur . Şimdi CHP'nin katıksız bir neoliberal politika ve program benimsediği ortada iken , CHP'yi statükocu olarak nitelendirmek gerçeklerle bağdaşmaz . CHP , 1915 1958 döneminde devletçi ve halkçı politikasıyla cumhuriyet tarihinin en parlak ekonomik ve sosyal başarılarını sağlamıştır . Bugün ise CHP , Özalcı çizginin sadık bir izleyicisidir . CHP devletçi olduğu için kaybetmiştir demek gerçeklerle bağdaşmaz . Can Paker ( TESEV Başkanı ) : Devletçiler kaybetti Toplum odaklı katılımı desteklemeyen hiçbir parti 1950'den bu yana seçmenin tercihi olmadı . Devlete yakın gibi gözüken partiler daima tercih edilmeyen partiler oldu . Önceleri topluma yakın olup da sonradan devlete yakın olan partiler de oy kaybetmiştir . Dolayısıyla bu durum sadece CHP'ye özgü bir şey değildir , Türk seçmenin davranışıdır . Halk , askeri müdahalenin tercih ettiği partilere ve statükonun partilerine oy vermemiştir . Örneğin AP de , ANAP da bu nedenle oy kaybetmiştir . Oy alan partiler kitlelere yakın durmayı beceren partilerdir . Türk seçmeni 1950'den beri böyle bir davranış içerisinde . " 1950'de İsmet Paşa zamanında CHP neden iktidarı kaybetti ? " , oradan başlamak lazım . 1950 , 1960 , 1960 , 1980'de de aynı davranışı görebilirsiniz . Mehmet Sevigen ( CHP Genel Başkan Yrd . ) : Halkın partisiyiz Biz Türkiye'nin partisiyiz . CHP halka en yakın partidir . Solda boşluk da yoktur . Solun tek temsilcisi CHP'dir . CHP önce insan , önce halk diyen bir partidir . Biz insanın ırkına , rengine , diline , dinine bakmayan bir partiyiz . " İnsan devletin değil , devlet insanın emrinde olacak " dedik . Bu doğrultuda çaba sarf ettik . Biz vatandaşın da hükümeti olsun dedik . Toplum bize bu seçimde muhalefet görevi verdi . Diğer bütün partileri tasfiye etti . Bizi de vatandaşın temsil gücü olarak gördü . Yüzde 10 oy alan bir parti halktan kopuk olur mu ? Milletvekillerimize bakın hepsi halkın içinden gelen insanlardır . Dolayısıyla " CHP fazla statükocu ve muhafazakâr " şeklindeki açıklamayı talihsizlik olarak değerlendiriyorum . Mehmet Bölük ( Eski CHP İstanbul İl Bşk . ) : Devletin garantörüyüz Ulusal bağımsızlıktan yana olmak , ülkenin çıkarlarından yana bir politika izlemek , statükocu bir yapılanmayla açıklanamaz . Ama Cumhuriyet Halk Partisi'nin eleştirdiğim yönü reflekslerinin zayıf olması . Halkın sorunlarından CHP'nin koptuğu doğru . CHP bu noktada yanlış yapıyor . Herkes CHP'nin devletçiliğini öne çıkartıyor ama halkçılığını öne çıkartmıyor . Devlete sahip çıkacağız ama halkçılığı da bırakmayacağız . CHP'nin özelliği halkın beklentileriyle ilgili yaklaşımlarındadır . Eğer halkın sorunlarından koparsanız solda boşluğu dolduramazsınız . AKP sol söylemlerle iktidar oldu . Bizim tabanımıza vermemiz gereken mesajları verdi . Yanlışımız burada , Ayrıca CHP laik , demokratik , sosyal hukuk devletinin garantörüdür , sistemin değil . ABD'nin Irak'a olası saldırısına karşı tüm yurtta çeşitli önlemler alınırken , stratejik önemi olan Atatürk Barajı'na giriş ve çıkışlar yasaklandı . Saddam Hüseyin'in füzelerinin menzilinde olduğu öne sürülen Atatürk Barajı'nda görevliler dışında kimse giriş çıkış yapamayacak . Daha önce baraja ziyaretçiler ve turistler girebiliyordu . Atatürk Barajı'nın korumasını yapan Komando Birliği de alarma geçirildi . Barajda 14 saat boyunca devriye gezen komando timlerinin sayısı artırıldı . Komando birlikleri karayolunda araçlarla devriye gezerken , baraj gölünde de teknelerle güvenlik sağlanıyor . Zaman zaman savaş uçakları da Atatürk Barajı'nın üzerinde alçaktan uçuş yapıyor . İncirlik'in ardından Ankara'ya gelerek önceki gece Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ile yemekte buluşan ABD Genelkurmay Başkanı Richard Myers , dün güne Anıtkabir ziyareti ile başladı . Myers , Anıtkabir Özel Defteri'ne " Amerikan halkının bir temsilcisi olarak Türk halkına ve onun büyük liderine saygılarımı sunmaktan büyük gurur duyuyorum " diye yazdı . Daha sonra Özkök'ü ziyaret eden Myers , Irak'a ilişkin gelişmeleri ve taleplerini masaya yatırdı . ABD'nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson'ın , Myers'ın bütün görüşmelerinde hazır bulunması dikkat çekti . ÜÇ ÜS YETERLİ OLUR Irak'taki BM silah denetçilerinin 16 Ocak'ta sunacağı raporla kimyasal ve biyolojik silahların varlığına ilişkin tespitler görüşmede gündeme geldi . Myers bu kapsamda , Saddam Hüseyin'i devirmeye dönük bir operasyonda Türkiye'nin ve Kuzey Cephesi'nin önemine dikkat çekip taleplerini yineledi . Özkök'ün , " Taleplerinizi kabul edilebilir bir seviyeye çekin . Yeni bir talep listesi müzakere edilmeli " mesajını ilettiği görüşmede , keşif faaliyetine izin verilen üs ve limanların tümünün kullandırılmasının mümkün olmadığı belirtilerek , Diyarbakır , Batman ve İncirlik üslerinin yeterli olabileceği Myers'a iletildi . 15 BİN ASKER DE ÇOK Görüşmelerde 110 bin asker ile başlayan talebin 15 bine indiği , ancak bu rakamın da Türk kamuoyu açısından kabul edilemez olduğunun anlatıldığı öğrenildi . Myers , Ankara'dan ayrılışında yaptığı açıklamada , ABD ile Türkiye arasında işbirliği eksikliği bulunmadığını vurgulayarak , " Türkiye her zaman işbirliğine açık olmuştur , TSK ile işbirliğinin ayrıntıları görüşülmektedir " dedi . Myers , sözlerini şöyle sürdürdü : " Başkan'ın da söylediği gibi , güç kullanmak gerekirse bundan çekinmeyeceğiz . Buradan ayrılırken de Türkiye'nin çok önemli bir stratejik pozisyonda olmaya devam edeceğine ikna olmuş şekilde ayrılıyorum . " Misafiri Vecdi Gönül'ü zor durumda bıraktı . . . Türkiye'nin Irak operasyonu konusunda siyasi irade oluşturmakta çektiği güçlük , dün yeniden su yüzüne çıktı . Washington yönetiminin " takvim baskısı " Ankara'nın ise operasyona verilecek destek için uluslararası yasallık ve oydaşma talebi , ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Richard Myers ile Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün açıklamalarına da yansıdı . Gönül , Myers'la bir araya geldikten sonra şu açıklamayı yaptı : " Dost müttefik ABD'nin önemli bir temsilcisini ağırlıyoruz . Herhangi bir gündemimiz , müzakeremiz yok . Tamamen bir nezaket ziyareti . Dar zamanda , sıkışık programlarında bize zaman ayırdıkları için teşekkür ederiz . " IRAK KONUSU GÜNDEMDE Gönül'ün müzakere edilecek bir konu olmadığını söylemesinin ardından söz alan Myers ise " tartışacakları çok konu olduğunu " vurgulayarak , Irak sorununun uluslararası kamuoyunun gündeminde bulunduğunu , ancak bölge ülkelerini daha yakından ilgilendirdiğini bildirdi . Myers , temaslarının çerçevesinin sadece ABD ve Türkiye arasındaki ikili ilişkileri değil , bölgesel konuları da içerdiğini ifade etti . ANKARA Milliyet Ziyaretten notlar . . . Şeref Salonu'na Pentagon düzeni . . . MYERS , 14 saatten az kaldığı Ankara'ya geliş ve gidişinde Esenboğa Havaalanı'ndaki Büyük Şeref Salonu'nu kullandı . Ancak Cumhurbaşkanı Sezer ve Başbakan Gül'ün defalarca kullandığı masalı oturma düzeni ABD'liler tarafından " basına olan mesafe yüzünden rahatsız edici " bulundu . Bunun üzerine 50'şer kiloluk protokol masalarını kaldırıp yerine kürsü koyan ABD'liler , Myers ayrılırken salonu eski haline getirdi . MYERS , Ankara'ya eşini de getirdi . Myers'ın eşi , önce Ankara Olgunlaşma Enstitüsü'nde bir defile izledi , ardından da Ankara Kalesi civarında gezerek alışveriş yaptı . MYERS'ın VIP uçağının bir 16 ağır nakliye uçağı olması dikkat çekti . Apronda bulunduğu süre boyunca aralarında siyah bir kadının da bulunduğu Amerikan askerleri , uçağa kimseyi yaklaştırmadı . Dev uçağın kaptan pilotunun kadın olması da dikkat çekti . ÜMİT BEKTAŞ Ankara Türkiye'nin istediği oldu . . . Irak için NATO kararı çıkartılacak Genelkurmay Başkanı Org . Hilmi Özkök ABD Genelkurmay Başkanı Richard Myers görüşmesinde , Irak operasyonuna dönük NATO kararı çıkarılması için prensip anlaşmasına varıldığı öğrenildi . Görüşmede , Myers'a Türkiye'nin " uluslararası yasallık " ilkesine verdiği önem aktarılarak , NATO'dan karar çıkartılmasının Türkiye'yi rahatlatacağı dile getirildi . Bu kapsamda , operasyona verilecek destek konusunda Türkiye'yi ferahlatacak bir adım atıldı . NATO kararı için bütün üyelerin " onay " vermesi gerekiyor . Ankara DGM Savcısı Hamza Keleş , " İslami esaslara dayalı devlet kurabilmek için yasadışı örgüt kurduğu " gerekçesiyle Nur cemaati lideri Fethullah Gülen'in 10 yıla kadar ağır hapse mahkûm edilmesini ve gıyaben tutuklanmasını istedi . Savcı Keleş , Gülen cemaatinin " sabırlı ve tedbirli davranarak cihada hazırlandığını " savundu . Savcı Keleş , Ankara No'lu DGM'deki dünkü duruşmada esas hakkındaki görüşünden özetler okudu . Bazı yurtdışı oluşumların , yurtiçi işbirlikçilerle hareket ederek , bazen silahlı bazen silahsız biçimde devlet yapısını değiştirmeyi amaçladığını belirten Keleş , şöyle devam etti : " Dini oluşumlar sistemin yanlış işleyen , aksayan bölümleri üzerinde durarak , devleti oluşturan birimleri ele geçirmeye çalışmakta , bu amaçla memurlarla doğrudan bağlantıya girmektedir . Gülen grubu , ılımlı İslam adı altında , demokratik kuralları kullanarak devletin kurumsal temellerini değiştirmeyi amaçlamaktadır . Yapılanlar anayasal düzeni değiştirmeye yöneliktir . Bu nedenle oluşumun örgüt olarak tanımlanması gerekir . " " Cihat terördür " Gülen grubunun sırasıyla tebliğ , cemaat ve cihat aşamalarını gerçekleştirmeyi tasarladığını , tebliğ aşamasında örgütün faaliyetlerinın anlatıldığını , cemaat aşamasında devletin içinde ve dışında yapılanmalara giderek yanlılarının harekete geçirildiğini belirten Keleş , " Bu aşamaların tamamlanmasından sonra ise cihat aşamasına geçilecektir " dedi . " Cihat"ın mücadeleyi içeren bir kavram olduğunu ifade eden Keleş , şunları kaydetti : " Cihat , hukuksal anlamda terör kavramı içinde değerlendirilmelidir . İrtica , Türkiye için potansiyel bir tehlikedir . Gülen grubu oldukça sabırlı ve tedbirli davranarak muhtemel bir cihada hazırlanmaktadır . " Keleş , Gülen'in , Terörle Mücadele Kanunu'nun . maddesine göre yıldan 10 yıla kadar ağır hapis cezasına mahkûm edilmesini ve gıyaben tutuklanmasını istedi . Gülen'in avukatları ise müvekkillerinin ABD'de tedavi gördüğünü kaydederek , tutuklama isteminin reddini talep etti . Mahkeme Başkanı , gıyabi tutuklama istemini reddederek duruşmayı erteledi . Hükümet'le Çankaya Köşkü arasında yasa vetoları nedeniyle yaşanan gerginliklerin ardından , kabine üyeleriyle Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Merkezi Nüfus İdaresi Sistemi ( MERNİS ) tanıtım toplantısında buluştu . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , hedefleri arasında cumhurbaşkanlığı olduğu iddialarına " Ben de gazetelerden öğrendim " yanıtını verdi . RESMEN BAŞLADI İçişleri Bakanlığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü'nün hazırladığı kimlik numarası uygulaması ve MERNİS projesi , dün resmen başlatıldı . Törene Sezer'in yanı sıra Başbakan Abdullah Gül , AKP lideri Erdoğan , TBMM Başkanı Bülent Arınç , İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu ile birlikte bazı bakanlar katıldı . Açılış konuşmasını yapan Nüfus İşleri Genel Müdürü İlhan Akış , " Bu projeyle bugün git , yarın gel uygulaması sona erdi . Lütfen bir dakika bekler misiniz dönemi başladı " dedi . Bilkent Otel'deki törende Sezer'in Erdoğan ve Gül'ün de aralarında bulunduğu protokolle , jet hızıyla tokalaşması dikkat çekti . Törenin ardından nüfus idaresiyle ilgili sergiyi gezen Erdoğan , Gül , Arınç ve Sezer , 15 dakika dinlenme odasında sohbet etti . Sezer'in katıldığı toplantılarda asılan Cumhurbaşkanlığı Forsu , bu kez dijital ortamda dev ekrana yansıtıldı . MERNİS NEDİR ? MERNİS Projesi , nüfus kayıtlarının elektronik otamda tutulmasına , toplanan bilgilerin kamu hizmetleri ve vatandaş açısından çok yönlü değerlendirilmesine dayanıyor . Sisteme göre her vatandaşın 11 rakamlı değişmez bir kimlik numarası oluyor ve bu birçok işlemde bürokrasiyi azaltıyor , isim karışıklıklarını önlüyor . Başbakan Abdullah Gül ve Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın Ortadoğu'nun liderlerini Türkiye'ye getirme hayali suya düştü . Ankara'nın davetini olumlu karşılayan Ürdün , Mısır , Suriye , Suudi Arabistan ve İran , zirveye lider düzeyinde katılmaya yanaşmadı . Dün , toplantının liderler yerine dışişleri bakanları seviyesinde yapılması ön plana çıkarken , bu kez Suriye ev sahipliğine soyundu . Yakış ve dışişleri bürokratları , bütün gün ülkenin dışişleri bakanını İstanbul'a getirebilecek programı sağlayabilmek için Arap başkentleriyle telefon trafiği kurdu . İlgili başkentlerdeki Türk büyükeçileri de zamanlarını bulundukları ülkenin dışişleri bakanlıklarında geçirmelerine rağmen , toplantının nerede ve ne seviyede yapılacağı konusunda mutabakat sağlanamadı . HERKES LİDERLİK PEŞİNDE Ankara'daki diplomatik gözlemciler , davet edilen ülkelerin her birinin " Ortadoğu'nun ağabeyliği " iddiasının bulunduğuna işaret ederek , " Böyle bir girişimin kredibilitesini Türkiye'ye kaptırmak istemezler . Durum yarın da ( bugün ) netleşmezse , dışişleri bakanları toplantısı dahi suya düşebilir " dedi . ORTAK METİN KORKUTUYOR Bu arada deklarasyon metnine ilişkin tartışma da endişe yaratıyor . Arapların , metne " ABD'ye bölge politikalarını yeniden gözden geçirme çağrısı yapılması " ve " İsrail'in kınanması " yönündeki taleplerini sokabileceği , bunun da Türkiye'nin bu iki ülkeyle ilişkilerini gerginleştirmesinden korkuluyor . Batman'da incelemelerini sürdüren TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyelerinin antik kent Hasankeyf'i ziyareti sırasında İncil krizi yaşandı . AKP İstanbul Milletvekili Halide İncekara , Güney Koreli turistlerin komisyon üyelerine hediye ettiği İncil'i geri çevirerek , " Siz burada bir misyon mu üstlendiniz ? Eğer biz Kuran dağıtsaydık irticayla suçlanacaktık . Gönül arzu eder ki , Kuranıkerim'in mealini turistlere verebilseydik . Bu ortam şimdi ülkemizde mevcut değil " dedi . Diğer komisyon üyeleri AKP'li Abdurrahman Anik , CHP'li Nezir Nasıroğlu ve Yüksel Çorbacıoğlu ise hediye İncilleri kabul etti . Üyeler , yabancı konukları kırmamak için hediyeleri aldıklarını , Hıristiyanların kutsal kitabını inceleyeceklerini ifade ettiler . YSK , Siirt seçimlerinin iptal edilmesinden sonra vekilliği düşen ve cezaevine konulan Fadıl Akgündüz'ün Mart'ta yenilenecek seçimde yeniden aday olmak için yaptığı başvuruyu , milletvekili seçilme yeterliliğini taşımadığına karar vererek , reddetti . YSK , dünkü toplantıda Siirt seçimine katılacak partinin durumunu da inceledi . CHP'nin . sıra adayı Gül Mehmet Bektaş , GP'nin . sıra adayı Alpaslan Sarıkaya ve İP'in . sıra adayı Miktat Özcan'ın adaylıktan istifa ettiklerine ilişkin dilekçelerini kabul eden YSK , bu partilerin aday listesindeki eksiklikleri 15 Ocak'a kadar tamamlamasını istedi . YSK , geçici aday listesini de 14 Ocak'ta yayımlayacak . AKP lideri Erdoğan'ın da geçici aday listesi açıklandıktan sonra istifa edecek olan Mervan Gül'ün yerine Siirt . sıradan adaylığını açıklaması bekleniyor . Körfez Savaşı sırasında ABD'nin Ankara Büyükelçisi olan Morton Abramowitz , yine savaş rüzgârlarının estiği bir sırada Washington'ın Türkiye'nin kapısını yeniden çaldığını , ancak AKP iktidarının , merhum Turgut Özal'ı arattığını belirtti . Özal'ın ileri görüşlü ve kararlı bir lider olduğunu vurgulayan Abramowitz , " , AKP'nin aksine ABD ile pazarlık yapmadı " dedi . ÖZAL DİNDARDI Amerikan Wall Street Journal gazetesinde yayımlanan makalesinde dönemin koşullarını bugünle karşılaştıran Abramowitz , koşulların aslında birbirine çok benzediğini vurguladı . Emekli büyükelçi , Özal'ın ne kadar farklı bir lider olduğunu özetle şu sözlerle vurguladı : " Özal dindar bir insandı , ama Müslüman bir ülkeye saldırma düşüncesinden çekinmedi . Irak , Kuveyt'e girmeden önce Başkan Bush'a Saddam'dan kurtulmak gerektiğini söyledi . Türk ekonomisine vereceği zararı bildiği halde petrol boru hattını kapatan Özal , ABD ile asla pazarlık yapmadı , sadece ticari ilişkilerin artması gerektiğini vurguladı . " ABD İÇİN ÇOK ÜZÜCÜ Abromowitz , sözlerini şöyle sürdürdü : " Savaştan yaklaşık on yıl sonra ABD yine Türkiye'nin yardımını istiyor . Ancak AKP , Müslüman bir ülkeye yönelik savaşa karışmak istemiyor ve pazarlık yapıyor . Demokrasiye inancı sorgulanan AKP'nin Irak savaşına katılma konusunda kamuoyunu dinlemesi büyük bir tezat . ABD için bir başka Özal olmaması ne kadar üzücü . . . " Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , AKP lideri Tayyip Erdoğan'a yönelik yasakları kaldıran Anayasa'nın 66 . maddesindeki değişikliğin herkesi kapsayacak şekilde genişletilmesi gerektiğini söyledi . 68'liler Vakfı Sözcüsü Celalettin Can , dün Yalçınbayır'la yaptığı görüşmede , 11 Eylül döneminde kamu haklarından yasaklı hale gelenlerin , halen memnu haklarının iadesinin yapılmadığını söyledi . Yalçınbayır da , " Kamuoyunda Anayasa'nın 66 . maddesiyle ilgili düzenlemelerin sadece Erdoğan'a ait olduğu ileri sürüldü . Bu itirazların ciddi olduğunun dikkate alınması gerekir . Bunu genelleştirmekte yarar vardır . Böylece Anayasa'da eşitlik sağlanmış olacaktır " dedi . Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , Ortadoğu Zirvesi'nin netleşmesi nedeniyle yarın Brüksel'de toplanacak Avrupa Konvansiyonu'na katılmaktan vazgeçti . İstanbul'da 11 Ocak'ta yapılacak zirvenin katılım seviyesi Türkiye'nin beklentilerinin aksine liderler seviyesinde değil , dışişleri bakanları seviyesinde olacak . Avrupa Birliği geleceğinin tartışıldığı Avrupa Konvansiyonu toplantılarında Türk parlamenterlerden oluşan delegasyona daha önce Mesut Yılmaz katılıyordu . Başbakan Abdullah Gül , hükümetin içte ekonomik kriz , dışta olası Irak operasyonu nedeniyle " bir nevi kriz yönetimi " içinde olduğunu söyledi . Gül ve Devlet Bakanı Ali Babacan , ekonomi muhabirleri ve köşe yazarları ile sohbet toplantısı düzenledi . Aynı uçağın içindeyiz " Hepimiz aynı gemideyiz " sözünden bir adım ileri gidip " Aynı uçağın içindeyiz " dediklerini kaydeden Gül herkesin ortak sorumluluğu olduğunu en büyük sorumluluğun da hükümette bulunduğunu vurguladı . Gül " Aldığımız ve alacağımız tedbirler 6. Böyle bir iddiamız yok ama yüzde 6. Gül tedbirlerin yatırım , personel , tranferler gibi kalemlerde olacağını , sosyal güvenlikte tasarruf ve gelir artırıcı tedbirler bulunacağını söyledi . Yumuşak karınlarımız var IMF ve Dünya Bankası ile olası Irak savaşının yaratacağı zararların görüşülmediğini kaydeden Gül , Türkiye'nin Irak krizine çok sayıda yumuşak karnı olan bir ülke olarak yakalandığını söyledi . Gül , " Bu savaşı önlemek , ekonomi , gelecek ve insanlık için en doğru iş . Bunun için elimizden gelen her şeyi yapmamız gerekir . Irak'a müdahalenin ekonomik yükü çok büyük olacak . Kimse , Savaşa gireriz , şu kadar para alırız , bu bizim ekonomimizi düzlüğe çıkartır diye düşünmesin . Bu gerçekçi değil " diye konuştu . bin kişi zorunlu emekli olur Babacan da Irak konusunda " ABD Hazine Bakanı ile haftada birkaç defa telefonda konuşuyoruz " dedi . Başbakan Gül , kamuda zorunlu emeklilikle ilgili bir soru üzerine , bu konuda çalışıldığını , rakamın en fazla bin kişi olabileceğini söyledi . Gazetecilerin cep telefonları bloke edildi Başbakan Gül , basın danışmanı aracılığıyla toplantının yapıldığı Bakanlar Kurulu salonuna girmeden önce , muhabirleri görüşme sürerken dışarıya çıkıp haber geçmemeleri için uyardı . Bakanlar Kurulu sırasında cep telefonlarını devre dışı bırakan sistem Gül'ün gazetecilerle yaptığı toplantıda da devreye sokuldu . Gül , " Bankalar yaşananları kendi analistleri aracılığıyla değerlendiriyor . Küçük yatırımcı ise sizin yazdıklarınıza bakarak hareket ediyor " dedi ve yazılan haberlere dikkat edilmesini istedi . Türkiye'yi toprak yoldan asfalt yola çıkaracaklarını söyleyen Gül , Yerel Yönetim Reformu ve Kamu Yönetim Reformu'nun bir ay içinde Meclis'e geleceğini kaydetti . " ABD kamuoyu oluşturmak için medyaya para dağıttı " sözü hatırlatılınca Gül " 500 kişinin içinde gerçek fikrim bu olsa bile , dile getirmem " dedi . Siyasi taahhüt yok , performans bütçedir Gazetecilerin , daha önce IMF'ye niyet mektuplarıyla birlikte siyasilerin taahhüt mektubu gönderdiğini hatırlattığı Gül , " Taahhüt filan söz konusu değil . IMF heyeti bütçeyi tamamlamamızı bekliyor . Niyet ve kararlılık çok fazla ikna edici olmayan şey . Yalama olmuş , herkesin bu laflara karnı tok . Her şey 10 gün içinde netleşecek . 1005 bütçe taslağı performanstır " dedi . IMF ile görüşmelerde Pamukbank sorununun ne şekilde gündeme geldiğinin sorulması üzerine Gül , " Dava süreci devam ediyor . Bunu onlara söyledik " diye konuştu . Özel sektörden adam istedik TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan'a telefon etmesinin hatırlatılması üzerine Gül , " Şaşırmıştım çünkü , birkaç gün önce TOBB Başkanı ve kendisini burada ağırlamıştık . Dün , TOBB toplantısındaki mesajlarımı sırada da verdim . Olumlu bir görüşme oldu " dedi . TOBB Başkanı ve Özilhan'la bürokrasideki önemli atamalarda istişare etme kararı aldıklarını kaydeden Gül , " Hüsamettin Kavi'nin Telekom'a atanması da orada görüşüldü . Ellerindeki başarılı arkadaşları kamunun hizmetine vermelerini istedim . Kavi gibi örnekler göreceksiniz " dedi . Enflasyonu yüksek gösterdiler Borç stoku ile ilgili soruları yanıtlayan Babacan , " Geçmiş dönemlerde borç enflasyonu yaratmak amacıyla enflasyon hedeflenenin üstünde gösterildi . Biz bunu yanlış buluyoruz . Bizim dönemimizde bu yapılmayacak " dedi . Bir gazetecinin " Bu söylediğiniz geçmiş hükümetle ilgili ağır bir suçlama " yorumuna Babacan , yanıt vermedi . Yüzde 6. Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği'nin ( TÜSİAD ) 15 Ocak'ta yapılacak 55'üncü Seçimli Genel Kurulu'nda , yeni yönetim kurulu da belirlenecek . Yönetim Kurulu Başkanlığı süresinin bir yıl daha uzatılması gündeme gelen Tuncay Özilhan , seçime tek listeyle gidecek . Yeni dönemde , TÜSİAD başkanı değişmeyecek ama yönetim kurulunda bazı yeni isimler yer alacak . Bu isimlerden ilki Denizcilik A. Yönetim Kurulu Başkanı Tekin Baran . Baran aynı zamanda ünlü piyanist Güher Pekinel'in de kocası . Daha önce TÜSİAD Dış İlişkiler Komisyonu'nda görev alan Baran , yeni dönemde yönetim kurulu üyesi olacak . Yeni yönetimde adı geçen diğer isim de Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk . Kısa bir süre önce yönetim kurulu üyeliği teklif edilen Şahenk'ten henüz olumlu veya olumsuz yanıt gelmediği , üyeliğinin genel kurula kadar kesinleşeceği belirtiliyor . Bu arada yeni yönetimde yer alacak bir diğer ismin de Doğan Holding'den olacağı ifade ediliyor . Özilhan'ın listesinde bir de kadın üyenin yeralacağı belirtiliyor . Yeni dönemde Yüksek İstişare Konseyi ( YİK ) Başkanı Muharrem Kayhan ve yardımcılarının da görevine devam edeceği belirtiliyor . Gül de davetli TÜSİAD Başkan Yardımcısı Aldo Kaslowski yeni dönemde görevinden ayrılarak , TÜSİAD International'in başkanlığını yürütecek . Bu arada genel kurula konuk olarak Başbakan Abdullah Gül de katılacak . TÜSİAD'ın davetini kabul eden Gül , toplantının açılış bölümünde TÜSİAD üyelerine hitap edecek . Bilindiği gibi Başbakan Abdullah Gül , TÜSİAD'ın 15 Ocak'ta gerçekleştirilen Enflasyon ve Büyüme Dinamikleri başlıklı raporunun açıklandığı toplantıda , hükümete yönelik eleştirileri üzerine TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan'ı telefonla arayıp uyarmıştı . AKP yönetiminin , Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği ( TÜSİAD ) temsilcilerine , Bize oy veren kesimlerin baskısı altındayız , programı delmeden çözüm arıyoruz dedikleri öğrenildi . TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan'ın , özellikle Irak politikası ve piyasaların güvenindeki aşınma konusunda hükümete yönelttiği eleştirilerden sonra , AKP lideri Erdoğan'ın parti yönetimine TÜSİAD'la görüşün talimatı vermişti . Bu talimat doğrultusunda dün taraflar Divan Otel'de bir araya geldi . Çözüm arıyoruz Toplantıda , özellikle hükümete olan güvendeki aşınmanın nedenleri üzerinde duruldu . TÜSİAD yetkilileri , faiz dışı fazla , mali disiplin gibi programın temel konularından bugün verilecek tavizlerin ileride büyük sorunlara yol açacağı görüşünü dile getirdiler . AKP yetkililerinin bu görüşlere karşılık şöyle konuştuğu belirtildi : " Bu konularda farklı düşünmüyoruz . Partiye oy veren kesimlerin baskıları altında kalıyoruz . Bunlara programı delmeden çözüm arıyoruz . " İhalede geri adım TÜSİAD temsilcileri , AKP'nin İhale Kanunu ile ilgili ilk görüşlerinde bazı değişiklikler izlendiğini söylediler . TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi Yavuz Canevi , Başkan Tuncay Özilhan'ın " Zaman zaman düşüncelerimizi aktaracağız , yanlış anlaşılmasın . Kişisel veya partisel alınganlığın gereği yok " dediğini aktardı . Toplantıya , AKP'yi temsilen Genel Başkan yardımcıları Nazım Ekren , Şaban Dişli , Reha Denemeç ile Bülent Gedikli katıldı . TÜSİAD'dan ise Başkan Tuncay Özilhan'ın yanı sıra yöneticiler Zekeriya Yıldırım , Oktay Varlıer , Şadi Gücüm , Mehmet Ali Babaoğlu , Genel Sekreter Haluk Tükel ile TÜSİAD üyesi ve Koç Holding CEO'su Bülend Özaydınlı katıldı . Toplantıda , diyaloğun sürdürülmesinde fikir birliğine de varıldı . 1005 yılı bütçe büyüklükleri üzerindeki çalışmalarda , memurlara , sözleşmelilere ve memur emeklilerine , 1005 yılında IMF'nin de talebi doğrultusunda , enflasyonun altında zam yapılması görüşünün ağırlık kazandığı öğrenildi . Ekonomi kurmayları , ocakta memur maaşlarına yüzde zam yapılırken , yılın kalan dönemi için yüzde 6'lik bir zam öngörüsünde bulunulduğuna dikkat çekerek , şu değerlendirmede bulundular : Nisan zammı tehlikede " Bütçede 50 katrilyon liralık bir personel ödeneğine yer verilecek . Bu şartlarda , yüzde artı yüzde formülü uygulama açısından en akılcı yöntem olarak gözüküyor . Bu şartlarda nisanda memura yeni bir zam verilir mi , yoksa temmuzda mı bir ayarlamaya gidilir , bu konuda elbette son sözü hükümet söyleyecek . Ancak , her iki durumda da yıllık zam , enflasyonun altında tutulacak . Çünkü hareket alanımız oldukça kısıtlı . " Kamu Emekçileri Sendikaları Konfedarasyonu ( KESK ) yetkilileri , yüzde 10 enflasyon hedefine karşılık , düşünülen yüzde zam nisanda yapılırsa yaklaşık yüzde 9. Bütçeyi küçültün Bu arada Başbakan Abdullah Gül , 149 katrilyon lirada tutulması planlanan 1005 yılı bütçe ödeneklerinin küçültülmesini , tasarruf tedbirlerine ne gibi ilaveler yapılabileceği konusu , bürokratlarca araştırılmasını istedi . Emekli , enflasyon farkını alamadı SSK emeklileri , 1001 Aralık ayı enflasyon farkı dolayısıyla yapılan yüzde 1. Bilindiği gibi , SSK Genel Müdürlüğü , 18 Ocak'ta yaptığı açıklamada , SKK emekli , dul ve yetim aylıklarına 1001 Aralık ayı enflasyon artışı dolayısıyla yüzde 1. SSK emeklileri , maaşlarına yapılan seyyanen zam'ı bu ay aldılar . Ancak enflasyon farkını alamadılar . Hükümetin , 1005 yılı içinde seyyanen zam dışında SSK emekli maaşlarına başkaca bir zam yapmamayı planladığı belirtiliyor . Hazine , 91 günlük referans bono ihalesinde maksimum yüzde 50,41 bileşik faizle , planlamış olduğu 1,466 trilyon liralık borçlanmayı gerçekleştirdi . Hazine'nin geçen ayki referans bono ihalesinde maksimum faiz yüzde 45,45 ile piyasa tahminlerinin puan üzerinde gerçekleşmişti . İçinde bulunduğumuz seviye ve koşullar düşünüldüğünde önceki ihaleye göre faiz puan artmasına karşın Hazine başarılı bir ihale gerçekleştirdi . İhale faizi , gelen tekliflerin beklenenin üzerinde olması nedeniyle piyasa tahminlerinin puan altında kaldı . İhaleye , 1,546,8 trilyon lira nominal teklif geldi ve Hazine bunun yüzde 69,5'ünü karşıladı . Kısa vadelide faiz düştü Dünkü ihalede , likit yatırım fonları ve bireyseller kısa vadelilere tekrar talep gösterdi . Önceki ihalelerde kısa vadeye bile yeteri kadar talep oluşmamıştı . Ancak paranın dolara yönelmeyip , gecelik repoda park etmesi nedeniyle kısa vadeli ihaleye talep gelmesi beklentisi vardı . Piyasa , politik ve ekonomik riskleri genelde kısa vadeli faiz beklentisine yansıtmıyor . Bu nedenle uzun vadeli kağıtlarda faizin seyri değişmezken , ihale kağıdına benzer vadede faizler 1. Bugün de iki adet tahvil ihalesi düzenleyecek olan Hazine'nin yarınki itfası 5,69 katrilyon lira . İskontolu tahvil ihalesinde piyasanın faiz beklentisi 58,5 59,5 aralığında . Piyasanın gözü hükümette Piyasada , en büyük problem Irak süreci olarak görünmesine karşın 1005 yılı bütçesi , beklentilerin oluşturulmasında daha önemli bulunuyor . 1005 bütçesiyle ilgili hedefler piyasa tarafından şimdilik güvenilir bulunmuyor . En büyük problemde gelir kalemlerinin soyut kalması . Başbakan Abdullah Gül'ün , IMF'nin Türkiye'ye davet edilmesinden önce 1005 bütçesi konusunda inandırıcı adımların atılacağı yönündeki açıklamaları piyasadaki güvensizliğin hükümet nezdinde de hissedildiğini gösteriyor . Irak süreciyle ilgili olarak ABD Hazine Bakanlığı ile haftada birkaç gün görüştüklerini söyleyen Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan'ın , " Bu paket belli miktarda hibe ve kredi şeklinde olacak , kompozisyonunu biz belirleyeceğiz " sözlerinin içeriği belli oldukça piyasada yankı bulması bekleniyor . Selen Müftüoğlu Kutevu / HSBC 561 günlüğe talep bekliyoruz 91 günlük ihaleye , tedirgin ortama rağmen iyi talep geldi . Hazine gelen teklifi yüzde 60 oranında karşıladı . Piyasa ihalede , düşük faizle yüksek teklif verdi . Ve faiz beklentilerin puan altında kaldı . Yarınki ihaleye de talep gelmesini bekliyoruz . Dünkü yüksek talep , bugünkü ihaleyi olumsuz etkilemez . Çünkü vade itibariyle kâğıtların müşterisi farklı . Bugünkü ihaleye likit yatırım fonları , bireysel yatırımcı talep gösterdi . Yarınki ihaleye ise bankalar ve uzun vadeli pozisyon almak isteyen büyük bireysel yatırımcılar gireceği için orada da talep oluşmasını bekliyoruz . Erden Emanet / Park Raymond En verimli yatırım aracı bono Hazine'nin önceki itfalarında boşta kalan para dolara gitmemiş beklemeyi tercih etmişti . Yarınki iskontolu ve iki yıllık değişken faizli ihale çok önemli . Ancak her koşulda savaşın kısa süreceği varsayımıyla , ilk anda gelebilecek panik ataklar dışında , dövizdeki yukarı hareketin sınırlı kalmasını bekliyoruz . Bulunduğumuz koşullarda , en verimli yatırım aracı bu şartlarda bono olarak görülüyor . Bu nedenle yarınki ihaleye de talep gelmesini ve Hazine'nin rahat borçlanması bekliyoruz . İhalede , faizin 58 59 civarında oluşmasını tahmin ediyoruz . Borsa 10,500'ün üstünde Güne durgun ve kararsız başlayan endeks , son ayların en düşük işlem hacmi olan 65 trilyon lirayla ilk seansı tamamladı . İkinci seansta Hazine'nin başarılı ihale sonucuyla birlikte sıkışıklık yaşayan endeks yönünü yukarı çevirdi . Özellikle sanayi sektörüne gelen alışlarla endeks günü 141 puan yukarıdan 10,590 seviyesinde kapattı . 1005 yılı bütçe beklentilerinin ve 1001 yılı 11 aylık bilançolarının izlendiği görülüyor . Ancak işlem hacminin büyük bir çıkış için yeterli olmadığı ortada . Yükseliş için günlük olarak ortalama 500 600 trilyon işlem hacmine ihtiyacı var . Borç stoku 148. Hazine Müsteşarlığı'nın , 1001 yılı geçici verilerine göre dış borç stoku 1001 yılı sonuna göre 16 milyar 866 milyon dolar , iç borç stoku da 16 katrilyon 645 trilyon lira arttı . İç borçların dolar karşılığı 91. İç borçtaki artış dolar olarak 6. Devletin iç ve dış borçların toplamı ise 14. Bu rakam 1001 sonunda 115. Bu stok rakamının gayri safi olup , hazine garantili dış borçlar ve Merkez Bankası'nın borçlarını içermediği belirtildi . Merkez Bankası'nın net dış varlıkları ile Hazine'nin sahip olduğu mevduatların da dikkate alınması suretiyle hesaplanan net dış borç stokunun ise bu tutarın altında bulunduğu kaydedildi . Yatırım davranışlarımızın ardında bir dizi süreç yaşanır . Algı , piyasa beklentilerin oluşturulması ve karar süreci bunların en önemlileri . Algı süreci ekonomik verilerin tahlili ve böylelikle ekonomik yapının tanımlanması ile başlar . Ekonomik beklentilerin oluşturulması ve bunların değerlendirilmesi de bu süreci takip eder . Karar noktasına gelindiğinde , yatırım alternatiflerini , bu alternatiflerin getiri beklentilerini masamızda buluruz . Olası senaryolar , bunlar karşısında uygulanılacak eylem planları , birbirlerini destekleyecek alternatif uygulamalar ve tercih sıralamaları karar aşamasının ürünleri . Değerlendirmede verdiğimiz kararların doğruluğu , sonuçları sınanır ve yatırım kararında gerekiyorsa değişiklik yapılır . Risk profili tanımlaması Yatırım kararı verirken en önemli adımlardan birisi de yatırımcının kendi risk profilini çok iyi tanımlamış olmasıdır . Yatırım yapılırken ne kadarlık bir getiri beklendiği ve bu beklenti karşılığında ne kadar risk alınabileceğinin tespit edilmesi yatırım kararlarının tatminkar olması açısından önemli bir adımdır . Profesyonel yönetici de sorumlu olduğu yatırım aracının risk düzeyini ve yatırımcıların bu fondan beklentilerini çok iyi tanımlamış olması gereklidir . Risk ve getiri dengesi tanımlanan yatırım fonunun bu şekilde kimliği oluşturulmuş olur . Bu sayede yatırımcılar fonu satın alırken ne yapıdaki bir havuzdan pay aldıklarını bilebilirler . Herbiri uzmanlık gerektiren bu adımları yine yetenekli bir takım uygulaması gerektirir . Tüm süreci bir tek kişinin tamamlaması nesnelliği yok eder . Başlıbaşına algının öznel bir performans olduğunu düşünürsek , kişinin bir tartışma olmadan ekonomik beklentileri tanımlaması , verileri değerlendirmesi realiteden uzaklaşmaya sebep olur . Rasyonel olmayan tüm kararların sonucunda ise ekonomik kayıp oluşması büyük bir olasılık . Kurumsal destek almayan bireysel yatırımcıyı bekleyen başka bir tuzak ise bireylerin toplu olarak ekonomik yapıyı yanlış algılamasıdır . Bu piyasanın kendi momentumu ile beslenmesi durumudur . Kuvvetli bir çöküş ( düşüş ) ya da patlama ( yükseliş ) trendinde piyasanın toplu olarak yanlış algılanılması , hızla ve kararlı bir şekilde gerçek fiyatlardan uzaklaşılmasına sebep olur . Yatırımcıların fiyatların düşüşüne tepki olarak satışa geçmeleri veya fiyatların yükselişine tepki olarak alıma devam etmeleri bu tip bir yanılgının tipik bir örneğidir . Kurumsal yatırımcılar yanılgıya düşmeme açısından bireysel yatırımcılara göre daha avantajlıdır . Kurumsal taraftaki fon yöneticisi sahip olduğu araştırma birimi sayesinde kuvvetli hareketlerde trendin sonunu kestirmede daha doğru kararlar verebilmektedir . Değişen finansal rüzgarlara göre hareket etmenin temel şartı , piyasalarda kendi kendini güçlendiren hareketleri belirlemektir . Sağlam şirketleri ucuza satın almak , faiz oranlarında ve döviz paritelerinde başarılı olmak ancak bu şekilde hareket edildiğinde mümkün . Yatırım fonlarını yönetirken , oyunu okuma kabiliyetine ve yatırım felsefesine ihtiyaç var . Piyasanın önünde hareket etmek ve eşzamanlı olarak getiri istikrarını sunmak zor görevler gibi gözükse de bu amaçla biraraya gelmiş takımlar için doğal bir fonksiyon haline gelir . Bayındırlık ve İskân Bakanı Zeki Ergezen , 1001 yılından bugüne kadar çeşitli nedenlerden dolayı zam yapılmayan köprü ve otoyol geçiş ücretlerine muhtemelen bir ay içerisinde zam yapılabileceğini söyledi . Zamdan 100 trilyon lira ek gelir beklediklerini kaydeden Ergezen , şöyle devam etti : " Köprü ve otoyol geçiş ücretlerine 1005 yılında zam yapacağız . Bu zam yıllardan beri devam eden makul ölçüler içerisindeki zamlar dikkate alınarak yapılacak . Gününü belirlemedik , ancak çok uzun sürmez . Bu zamlar bir ay içerisinde yapılabilir . Ne kadar zam yapılacağı belli değil . Yüzde 100 mü , yüzde 50 mi ya da yüzde 15 mi henüz kesinleşmedi . Zaten , konuda daha bir çalışma yok . " Halk Bankası , Sabah Grubu'ndan 40 trilyon 15 milyar lira olan kredi alacağını tahsil edebilmek için Samandra'daki Sabah tesislerinin ardından Dinç Bilgin'in Sarıyer'deki evine de haciz götürdü . Halk Bankası'nın başlattığı icra takibi üzerine İstanbul . İcra Tetkik Merci Hakimliği , Bilgin'in evinin Sarıyer'deki Alsit villasında olması nedeniyle Sarıyer İcra Müdürlüğü'ne talimat gönderdi . Beş çilingir geldi Sarıyer İcra Müdürlüğü'ne bağlı memurlar ve bankanın avukatları , dün saat 11. Ardından villaya girebilmek için çilingir çağrıldı . Beklenen çilingir saat 16. Ancak ilk çilingirin meslek örgütüne üye olmadığı için geri gönderildiği öne sürüldü . Çilingir , ev kapısının çok güçlü ve çelikten olduğu için açılmasının kolay olmayacağını ifade etti . İlk çilingirin ardından dört çilingir daha geldi ancak kapıyı açmayı başaramadı . Bunun üzerine bir Sabah Grubu çalışanından alınan anahtarla eve girildi . Haciz sırasında ATV'nin sürekli çekim yaptığı öğrenildi . Dinç Bilgin'in villasından alınan eşyalar arasında 11 parça antika , bir televizyon ve bir de bilgisayarın olduğu belirtildi . Haczedilen eşyalar bir kamyonetle saat 10. Pilsa Plastik Sanayi Profil Pazarlama Grup Müdürü Hakan Aldinç , 400 milyon dolarlık PVC pencere sektöründe vergi kaybının büyük boyutlara ulaştığını söyledi . Aldinç , " Ekonomik kriz nedeniyle gösterilen hoşgörü sayesinde sektörümüzde vergi kaybı tarihinin en yüksek düzeyine çıktı . Vergi vermeyen , sigortasız işçi çalıştıran merdiven altı firmalar sektörde büyük vergi kaybına neden oluyor . Resmi , sivil hiçbir denetim yok . Düzgün çalışanlar , bu firmalarla rekabet edemez hale geldi " dedi . Aldinç , bir tek ürününe standart belgesi alan firmaların bu belgeyi göstererek bütün ürünleri belgeliymiş gibi lanse ettiklerini söyledi . Aldinç , " Bu firmaların kataloglarında gösterilen ürün ile bayide satılan ürün arasında büyük fark var . Müşteriye üç odacıklı ürünleri gösterip iki odacıklıları takıyorlar " dedi . Geçen yılın mart ayından başlayarak yükselen bir trend izleyen imalat sanayi sektörünün kapasite kullanım oranı , ekimde yüzde 80. 1001 Aralık ayında iç pazardaki talep yetersizliği , tam kapasite ile çalışamamada yüzde 56. 1001'deki ortalama kapasite kullanımı ise 1001 yılına göre 4. Petkim'in satış ihalesi için ilan verilmesi , dün şirketin borsadaki hisselerini hareketlendirdi . Petkim hissesi 6. Petkim'in minimum yüzde 51'ine tekabül eden ÖİB hissesinin , blok satış yöntemiyle özelleştirilmesi amacıyla gazetelere verilen ilanlarla ihaleye çıkıldı . İhaleye katılmak isteyenler , ihale şartları belgesi ve tanıtım dokümanını , bin dolar bedelle ÖİB'den alabilecek . Teklif sahiplerinden , 10 milyon dolar tutarında geçici teminat alınacak . Merkez Bankası , bankalar ve özel finans kurumlarınca gerçekleştirilen Türk Lirası karşılığı döviz , efektif ve vadeli döviz alım ve satım işlem hacimlerine ilişkin verileri açıklamaya başladı . Merkez Bankası'ndan yapılan açıklamada , işlem hacimlerinin günlük bazda olduğu ve ilgili oldukları günü izleyen beş işgünü sonra yayınlanacağı kaydedildi . Bu çerçevede , ocak ayının ilk 15 gününde 10 milyar 816 milyon dolarlık işlem yapıldı . AKP'nin seçim programında ve acil eylem planında yer alan konut atağının başlatılması için Toplu Konut İdaresi 19 ilde ( Adıyaman , Ağrı , Aksaray , Ardahan , Bilecik , Bitlis , Düzce , Erzurum , Gümüşhane , Hakkâri , Iğdır , Kars , Kırıkkale , Mardin , Muş , Sakarya , Şanlıurfa , Şırnak ve Van ) ön tespit çalışması başlattı . Bu illerdeki dar gelirli aileleri konut sahibi yapmak amacıyla " düşük peşinat , kira öder gibi taksit ve uzun vadeli konut satış modeli"ni kapsayan projeler uygulanacak . TOKİ uygulamalar için 1005 yılı bütçesine 1. EĞLENCE dünyasının en gözde ve en çok iş yapan dansözü Asena sol bacağından kurşunlanıp , aylarca zorunlu istirahate mahkûm olunca , ekmeğini dans ederek kazanan diğer dansözlere gün doğdu . Şimdiye kadar Asena yüzünden pastadan yeterince pay alamayan oryantaller , Fırsat bu fırsat deyip ücretlerine zam yaptı . ORYANTALLERİN ekstra iş'ler için fiyatlarına yaptığı ekstra zam , bugüne kadar istedikleri ücretlerin yanında öyle fahiş boyutlara vardı ki , organizatörler bile şaşırıp kaldı . Organizatörler , Asena'dan sonra en rağbet edilen dansözlerin , sendikalı gibi ağız birliği edip yevmiyelerine Asena zammı yaptığını söyledi . KULİSLERDE kulaktan kulağa dolaşan söylentilere göre Ulus 19'daki olaylı gecede şunlar yaşandı : İçli , Salkım'la evlenmesini istemeyen annesi Nursen İçli ile babası Hayri İçli'yi nikâh yemeğine davet etmedi . İçli , Ulus 19'un kapısına da " Ailem gelirse içeri almayın " diye talimat verdi . Ancak Nursen Hayri İçli çifti , rezarvasyon yaptırıp kulübe girdi . YEŞİM Salkım Arben İçli davetlilerin önüne çıkınca baba Hayri İçli , " Oğlum , bize bunu da mı yapacaktın ? Böyle insanları ailemize sokuyorsun . Aferin sana " diyerek oğlunu alkışlayıp protesto etti . KORUMALARI kayınpederi dışarı çıkardı . Düğünde protestonun şoku sürerken bu kez anne Nursen İçli , elindeki içki kadehini gelin Yeşim Salkım'ın yüzüne fırlattı . Kayınpeder gibi kayınvalide de apar topar kulüpten çıkartıldı . 400 dolarlık hesap BEŞİKTAŞ'IN Fransız futbolcusu Pascal Nouma , kameralar karşısında sergilediği sempatik tavırlarını , nedense gece âleminde göstermiyor . İki hafta önce gözde eğlence mekânı Ulus 19'a giden Nouma , Fransız şampanyası içmiş , gelen 400 dolar hesabı ödemek istemeyince de , fiyat listesini istemişi . Sonunda ödedi ama . . 100 dolar ödeyebileceğini söyleyen Nouma , uzun süre tartışıp sonunda hesabı ödemişti . Ancak daha sonra Fransızca küfür etmeyi de ihmal etmemişti . Bunun üzerine Fransız futbolcunun mekâna bir daha alınmaması kararlaştırıldı . Geçtiğimiz hafta yine Ulus 19'a giden Nouma , bu kez mekâna alınmadı . KANAL D'nin reyting rekortmeni dizisi Gülbeyaz'ın ekibi , başarılarını Beyoğlu Degüstasyon Restaurant'ta kutladı . Yemeğe dizinin başrol oyuncuları Şevval Sam , Meral Çetinkaya , Nejat İşler ve Kamuran Usluer'in yanı sıra teknik ekip de katıldı . Dizi ekibi , fasıl ve Karadeniz müziği eşliğinde dans edip eğlendi . DİZİNİN Gülbeyaz'ı Şevval Sam , kutlama gecesinde başarılarını şöyle değerlendirdi : " Güneydoğu dizileri çok fazla . Bu dönemde hikâyesi Karadeniz bölgesinde geçen bir dizi yapıldığı için başarılı olduk . Beni gören bazı Karadenizliler , konuşurken yaptığım hataları anlatıyor . . . " akında başlayacağı dizi için podyuma bir süre ara vereceğini açıklayan Çağla Şıkel , sözleşmesine " Sevişmem , öpüşmem , saçımın rengini değiştirmem " diye özel şartlar koyduğunu söyledi . Şıkel , " Ailem Hadi kızım öpüş , seviş diyecek yapıda değil . Ama maalesef saçımın rengini değiştirmek zorundayım " diye konuştu . Bu arada yeni aşkı Mehmet Aslan'la ilgili de konuşan Şıkel , şunları söyledi : " İlişkimiz çok güzel gidiyor , nazar değmez inşallah . Gittiğimiz yerlerden ayrı çıkıyoruz çünkü birlikte görüntülenmek istemiyoruz . Ailemden tepki alırım diye böyle davranmıyorum . Ailemle yaşıyorum , aramız çok iyi , bu ilişkiye karşı değiller . " HAFTA içi her gün Kanal D'de " Şule ile Gün Arası"nı sunan Şule Bulut , mimiksiz TRT spikerliği döneminin bittiğini söylüyor . Hacettepe Üniversitesi'nde Sosyoloji , İngiltere'de de Televizyon İngilizcesi eğitimi alan Bulut , " Günlük yaşantımda nasılsam , ekrana da aynı doğallığımı yansıtıyorum " diyor . Stresini tablo yaparak atıyor EVİNİN duvarları stres atmak için yaptığı yağlıboya tablolarla dolu olan Bulut , şiir de yazıyor . 60'in üzerinde şiirinin olduğunu açıklayan Bulut , kontes ruhu taşıdığını söyleyip " Yılbaşında katıldığım kostüm partisinde pembe kıyafetli kontestim . Bir gün böyle haber okurum belki " diye konuşuyor . Bugüne değin sorulmayanları sormaya çalıştım . Farklı bir Hande Ataizi röportajı , daha doğrusu sohbeti sunmak istedim sizlere . Artılarıyla , eksileriyle , bilmeyip merak ettiğiniz yönleriyle . Buyrun . . . ŞD İçindeki Hande'yi , yani gerçeği anlatır mısın ? HA İçimde çok Hande var . Sen de biliyorsun , medyada yansıtılan imajla özel yaşamın bir olmuyor . Bazen çok antipatik yansıyorsun , bazen hiç yaşamadığın olayların içinde buluyorsun kendini . zaman da kendi kendime " Acaba nerede hata yaptım " , " İlişkilerim mi yanlıştı ? " , " İnsanların garezi mi var ? " diye düşünüyorum . nedenle ciddi kararlar aldım , artık sadece beni tanıyan insanlarla röportaj yapmak istiyorum . ŞD-Anne baba ayrılığı sende ne gibi etkiler yarattı ? Hiç psikologlara gittin mi ? HA Benim bugünkü duygumda , düşüncemde bile anne baba ayrılığı etkendir . Bizim dışımızda gelişen şeyler olumsuz gibi görünse de aslında insanı çok başka bir yere getiriyor . Ama bu ayrılık beni çok güçlendirdi . Tabii bunda annemin çok güçlü ve sevgi dolu oluşu önemli rol oynadı . Geriye dönüp baktığımda neler olurdu diye düşünüyorum . Şimdi burada olmazdım belki , bambaşka bir meslek seçerdim . Hep psikologlara gidiyorum . Rutin olarak . Zaten annem de psikolog , biliyorsun . ŞD Son günlerde mankeni , iş adamı ve sosyetesi marjinal yerlere , gay club'lara , travestilerin gittiği özel kulüplere gidiyor . Sen oralara gidiyor musun ? tür yerlerle ilgili ne düşünüyorsun ? HA Şu an sakin yaşıyorum . Bu yerlerde çok fazla film ve dizi çektik . Zaten tür yerler benim için malzeme . İnsanların değişik yaşam biçimlerini gözlemliyor , benim dışımda olan karakterleri tanıyıp sohbet ediyorum . Renk olarak görüyorum bu yerleri ve burada eğlenen insanları . Ama benim eğlence tarzım marjinal yerler değil . ŞD Bir ara çok uçtun . Şirketler filan kurdun . Sonra ne oldu ? HA Valla şirketler aslında vergi dairesi için kurulmuştu . Prodüksiyon yapmak da istedim . Ama bunun kolay olmadığını gördüm . Zaten zamanlar çok erkendi , böyle bir gücüm de yoktu . Bunu şimdi gerçekleştirebilirim . Fakat şu an kendi mesleğimi yapmaktan mutluyum . ŞD Senin için hayatın en cazip yanı ne ? HA Keşfetmek . Mesela bu dünyaya bir kere gelmek gibi bir şans verilmişse çok seyahat etmek istiyorum . Tarihi çok seviyorum . Yeni , farklı kültürlerde insanlarla tanışmak istiyorum ama en güzeli , hedefimin sonsuz olması . " Bu kadar para kazanacağım , sonra da işimi bırakacağım " değil . Hayat insana kapılar açıyor , önemli olan kapıları doğru değerlendirmek . ŞD Sanat dünyasına adım attığında bir idolün var mıydı ? HA Hiç idolüm olmadı ama kendimi hep sahnede hayal ediyordum . Bir müzikalde mesela . Ben sahneyi çok seviyorum . Konservatuvar döneminde Yıldız Kenter'le bunu yaşadım . Alkışlanmak , insanlarla bir şeyler paylaşmak . . . Tiyatro oyuncu ilişkisi bana daha sofistike geliyor . Ben hep kendim olmak , çok başarılı bir müzikalde oynamak istedim . ŞD Çok iyi oyuncu olduğun tartışılmaz . Üstelik ödüllüsün . Ama sanki Türkiye'de istediğin yerde değilsin . Neden ? HA Valla Türkiye'de istediğim yerde değilim derken , zaten ülkemizde öyle sanatta ağır hedefler yok . Başarılı olmak ; aldığın evler ve arabalarla doğru orantılı . Bizim bir altyapımız yok . Tiyatro geçmişimize baktığımızda ancak isimleri sayabiliyoruz . Oysa Avrupa'ya baktığında , 1000 yıllık bir sanattan söz ediliyor . Ama ben de yetenekli bir oyuncu olarak daha farklı yerlerde oyunculuğumu sergileyebileyim ve farklı kitlelere ulaşarak uluslararası olayım isterim tabii . Onu da yakalayacağımı hissediyorum . ŞD Erkeklerin seni çok seksi bulduğunu biliyorum . Kadınlar senin hakkında ne düşünüyor , hiç merak ettin mi ? HA Ben cinsiyet ayrımı yapmıyorum . Herşey sevgi üzerine kurulu bende . Ruhsar dizisinden sonra sempatik tepkiler oluştu . İnsanlar gördüler ki yansıtılan , benim sadece bir yüzüm . kadın seksi ama aynı zamanda çocuksu . Kadın doğası , hem fiziksel hem mentalite olarak erkeklerden çok farklı ve renkli zaten . Dergilerde benim sadece seksi pozlarım yayınlandığı için insanlar benim diğer tarafımı göremediler . Basının da işine yarayan , seksi tarafımı ön plana çıkarıp tiraj almak . Aslında ben seksi bir kadın değilim . Özelliklerim çok eşit bir şekilde dağılmış . Çok sert , şeker , seksi olabilirim . Bir yönümle yansıtılmak ve dergilere verdiğim pozlar beni çok üzdü aslında . Genelkurmay Başkanı Richard Myers'ın ziyaretinde de " kuzeyden cephe " isteğine Ankara'dan herhangi bir yanıt alamayan ABD , ağırlık ve destek merkezlerini netleştirince Türkiye de güvenliği sağlamak için hazırlığa başladı . Askeri ve sivil birimler , son Milli Güvenlik Kurulu toplantısında da dile getirilen kaygılar çerçevesinde , Irak sınırının 11 . kilometresinden batıya doğru 60 kilometrelik bir yayda kontrol sağlamak istediklerini ABD'ye iletti . Bölgenin denetiminin ; oluşacak kargaşa ortamından PKK'nın yararlanabileceği ve Kürt devletine yönelik oluşumlara ilişkin risklerin sıfıra indirilmesi açısından büyük önem taşıdığı kaydedildi . SICAK TEMAS İSTENMİYOR Olası operasyonla birlikte " başlaması kaçınılmaz " olan ve yüz binlerce kişiyi kapsayacak göç hareketinin Türk sınırına ulaşmadan kontrol edilmesinin de , yine bu önlemlerle sağlanabileceği ifade edildi . Güvenlik yayının sınırlarının belirlenmesinde , Irak askeri birlikleriyle hiçbir şekilde karşı karşıya gelmeme tercihi etkili oldu . Türk askerlerinin Irak'ın silahlı birlikleriyle sıcak temasının kesinlikle istenmediği vurgulanırken , güvenlik şeridinin sınırları , bu teması engelleyecek biçimde saptandı . Bu arada " ağırlık merkezini güney , destek merkezini kuzey " olarak belirginleştiren ABD'nin kuzeyden sokmak istediği askerlerle güney birliklerine yol açmayı ve Irak askerini dağıtmayı amaçladığı belirtildi . ABD askerlerinin sayısı net değil Ankara , Türk topraklarından geçecek ABD askerlerinin sayısı konusunda kamuoyuna yansıyanın aksine , hâlâ kesinleşmiş bir yanıt oluşturmadı , ancak özel kuvvetlerden oluşan 15 bin kişilik bir rakam için yeşil ışık yaktı . Askeri ve diplomatik birimler , 15 bin kişilik kuvvete izin verilmesinin , " ABD'nin kuzeyden cephe açması " anlamına gelmediğini savunurken , yarın Ankara'ya gelecek İngiltere Genelkurmay Başkanı Michael Boyce'un , İngiliz özel kuvvetlerinden küçük bir birliğin kuzeyden geçişine izin verilmesi için zemin yoklayacağı öğrenildi . Ankara'nın , ABD Genelkurmay Başkanı General Richard Myers'ın ziyaretinde gündeme gelen , " en fazla 15 bin kişilik bir Amerikan kara gücünün , Türk topraklarından Kuzey Irak'a geçmesine yeşil ışık yakma yanlısı olan " tavır , Washington'u tatmin etmedi . Bush yönetiminin sözcüleri , bir yandan " Türkiye'nin işbirliğine karar vermesinden çok memnun olduklarını " ısrarla vurgularken , öte yandan özel değerlendirmelerde , " 15 bin kişiyle , istediğimiz etkide bir Kuzey Cephesi açmamıza imkân yok " görüşünü dile getiriyorlar . SON DERECE RİSKLİ Milliyet'in görüştüğü Amerikan askeri kaynakları , Ankara'nın tutumuna ilişkin doğrudan yorum yapmaktan kaçınırken , Türk topraklarına sınırlı sayıda kara gücü sevk edebilmeleri halinde , bunun olası Irak harekâtını nasıl etkileyeceğini , " Güney Cephesi ağırlıklı bir harekât olur . Bağdat'a doğru hem kuzeyden , hem güneyden ilerleme planından vazgeçmek sorunda kalabiliriz " diye özetlediler . Harekât planlarından haberdar olduğunu belirten bir askeri kaynak , " 15 bin askerle saldırı çok riskli . Amaç 80 bin askerle , Musul ve Kerkük petrollerinin denetimini alıp Saddam'ın bunları imha etmesini önlemekti . Bunu bu güçle yapıp yapamayacağımız Irak'ın göstereceği direnişe bağlı " dedi . SABİTLEME GÜCÜ Aynı kaynak , " 15 bin kişiyle sadece güçlü bir savunma bloku oluşturabiliriz . Biz buna , sabitleme gücü deriz . Yani Irak'ın belli sayıda askerini bir noktada sabitleyip önlem almasına yarayacak bir güç . Böylelikle Kürt bölgesi , olası bir saldırıdan korunabilir . Ancak halen Saddam'ın denetimindeki yerlere ilerlememiz zor olur " diye konuştu . ABD'nin etkili gazetelerin den New York Times , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın , " Operasyon planlarında Türkiye üzerinden Kuzey Cephesi açılması için işbirliği yapılacağını açıkladığını " yazdı . Saddam Hüseyin'in , güneydeki harekâta birlik kaydırmasını önlemek için Kuzey Cephesi'nin açılacağını söylediği iddia edilen Yakış'ın , " barış zirvesi " toplanmadan önce böyle bir demeç vermesi " gaf " olarak nitelendirildi . Terör örgütü PKK KADEK'in Amerikalılarla görüştüğü yönündeki tespitlerden duyulan rahatsızlığın ABD Genelkurmay Başkanı Orgeneral Richard Myers'a iletildiği belirtildi . ABD'li yetkililerin PKK KADEK'in üst düzey yöneticileriyle görüştüğü yönündeki tespitlerin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ile Myers arasında gerçekleşen görüşmelerde gündeme geldiği kaydedildi . ABD'li yetkililerin " PKK KADEK'le görüşen bu Amerikalıların , ABD hükümeti ya da ona bağlı herhangi bir kuruluşla hiçbir irtibatları yok " yanıtını vermesine karşın , söz konusu rahatsızlığın Myers'ın ziyaretinde de gündeme geldiği ifade edildi . Org . Özkök'ün , ABD'li muhatabına , bu tür olayların 11 Eylül'den sonra ABD'nin dünya ölçeğinde bayraktarlığını yaptığı terörle mücadele misyonuna uymadığı mesajını verdiği kaydedildi . YALANLADILAR ABD'nin Ankara Büyükelçiliği üst düzey yetkilileri ise " PKK ile yapılan görüşmeyle " ilgili iddiaları reddetti . Haberlere kaynaklık eden Davut Bağıstani'nin ise PKK militanı olduğunu söyleyerek , " Bu tarz iddialar bütünüyle gerçekdışıdır . Amerikalı yetkililer , PKK ya da KADEK ile hiçbir temasta bulunmamıştır " dedi . Merkezi Nüfus İdaresi Sistemi ( MERNİS ) projesi çerçevesinde başlatılan Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası uygulamasının ardından verilecek kredi kartı şeklindeki yeni nüfus cüzdanları , suçluların gerçek kimliklerini saklamasına da engel olacak . Susurluk skandalının kahramanı Abdullah Çatlı , 11 Eylül'den sonra yıllarca sahte kimlikle yaşadı . " Yeşil " kodlu Mahmut Yıldırım'ın da hâlâ sahte kimlikle yaşadığı iddia edildi . Yeni nüfus cüzdanı projesi tamamlandığında her vatandaş uluslararası standartlara uygun ve güvenli bir kimlik kartına sahip olacak . Cüzdanlarda rahat taşınabilecek olan yeni kimlik kartlarındaki güvenlik unsurlarıyla her çeşit taklit , tahrif ve sahtecilik engellenecek . Sahte kimliklerle kaçak olarak yaşayanlar , kimlik kartlarının ilk hanesinde yer alacak kimlik numarası nedeniyle bankalarda hesap açamayacak . 65 MİLYON KİŞİ ALDI İçişleri Bakanlığı , Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürü İlhan Atış , proje kapsamında şimdiye dek 65 milyon vatandaşın kimlik numarasını öğrendiğini kaydetti . Atış , NTV'nin sorularını yanıtlarken toplam 489 kamu kurumunda çalışanların kimlik numaralarının da karşılıklı olarak teyit edildiğini ifade etti . 85 TRİLYON HARCANDI Proje için 1981'den bu yana 50 milyon dolar ( 85. Bu paranın 55 milyon dolarlık ( 58. Son yıllarda bilgisayara geçildiği için faks için alınan milyon liralık bağışın ismi de " on line " ücreti olarak değişti . Her alanda büyük kolaylıklar sağlayacak olan Merkezi Nüfus İdare Sistemi ( MERNİS ) önceki gün resmen hayata geçince , haberleri izleyen vatandaşlar , 11 haneli kimlik numarası almak ya da nüfus cüzdanlarını değiştirmek için nüfus müdürlüklerine akın ettiler . İYİ Mİ ETTİK Kİ ? Ancak çoğunluğu projenin ne kolaylıklar sağlayacağını bilmediği gibi MERNİS adından da bihaberdi . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Başbakan Abdullah Gül , projeye start verince dün nüfus müdürlüklerinin önünde uzun kuyruklar oluştu . Halbuki , yaklaşık bir yıldır , vatandaşlara , kimlik numarası veriliyordu . Bağcılar Nüfus Müdürlüğü'nde kuyruktakilerin büyük çoğunluğu MERNİS'in işlevlerinden haberdar değildi ancak ceza kesilebileceği korkusuyla kimlik numaralarını almaya gelmişlerdi . Öyle ki Bağcılar Nüfus Müdürlüğü'nde erken saatte kuyruğa giren Recep Dede ( Recep Fazlı ) , " Merinos mu neyse ? İyi mi yaptık , kötü mü bilmiyorum " diye söyleniyordu . PERSONEL YETMİYOR Nüfus memurları , vatandaşların konuyla ilgili bilgisizliğine dikkat çekerken , nüfus cüzdanı değiştirmeye gelen Tuncay Ocak ise memurların sisteme hazır olmadığı için işlemlerin uzun sürmesinden yakınıyordu . Bakırköy Nüfus Müdürlüğü'nde de durum çok farklı değildi . İki müdürlüğün de yetkilileri , bilgisayar ve personel sıkıntısı çektiklerini söylediler . Görev yaptığı bölgede iki turistik otele ortak olan Eminönü Belediyesi İmar Müdür Yardımcısı İlyas Bozyurt'un yine aynı bölgede birçok gayrimenkulün de sahibi olduğu öne sürüldü . Eminönü Belediyesi'nde uzun yıllar " mıntıka mühendisi " olarak görev yapan Bozyurt , 1000'de İmar Müdür Yardımcılığı'na getirildi . Bozyurt , tapu kayıtlarına göre Eminönü Küçükayasofya'da 10 gayrimenkulün sahibi . İddiaya göre ; 15 yıldır belediyede görev yapan Bozyurt , İmar Müdür Yardımcılığı görevine getirildikten sonra üç yıl içinde bina aldı . EŞİ MÜDÜR OLDU Bozyurt , memur olmasına rağmen , 1996'da bir turizm şirketinin kurucu ortağı oldu . Almanya'da işçi olan Mustafa Arslan'la kurduğu " Buhara Turizm İnşaat Tic . Lmt . Şti . " isimli bu şirketle Küçükayasofya'da dört katlı " Buhara Otel"i işletti . Bozyurt'un eşi Adalet Bozyurt ise şirkette müdür oldu . 1001'de tüm hisseleri devraldılar . MERNİS projesi nedir ? Merkezi Nüfus İdare Sistemi ( MERNİS ) projesi , nüfus kayıtlarının elektronik otamda tutulmasına , toplanan bilgilerin kamu hizmetleri ve vatandaş açısından çok yönlü değerlendirilmesine dayanıyor . Projenin esasını oluşturan T. kimlik numarası nedir ? T. kimlik numarası 11 rakamdan oluşuyor . Dokuz hane kimlik numarasını belirtiyor . Son iki hane de sağlama sayısından oluşuyor . Numara özel bir matematik yöntemle oluşturuluyor ve aynı adla soyadı taşıyan vatandaşların kimlik numaraları farklı oluyor . Kimlik numaramı nasıl öğrenebilirim ? 18 Ekim 1000'den sonra verilen nüfus cüzdanlarına kimlik numaraları yazılmaya başlandı . Bunun dışında nüfus müdürlükleri , kamu kuruluşları aracılığı veya internet ( www. Evlenince kimlik numarası değişecek mi ? Hayır . Kişinin kimlik bilgileri harhangi bir nedenden dolayı değişse bile numarası kesinlikle değişmeyecek . Cinsiyet değiştirme durumunda bile aynı kimlik numarası devam edecek . Özel kimlik numarası olacak mı ? Yalnızca Mustafa Kemal Atatürk için özel bir kimlik numarası üretildi . Atatürk'ün kimlik numarası : 10000000146 . İnternetten yapılan sorgulamaya göre Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in kimlik numarası ise 16611510168 . Kimlik numarası ne gibi kolaylıklar sağlayacak ? Kimlik numarası , sade vatandaşlara devletle olan ilişkilerinde , resmi işlemlerde bürokrasiyi azaltıcı nitelikte kolaylık sağlayacak . İsim karışıklıkları ortadan kalkacak . Birçok işlemde nüfus kayıt örnekleri istenmeyecek . Vergi numarası ne olacak ? Maliye Bakanlığı , SSK , Emekli Sandığı gibi devlet kuruluşları , MERNİS'e uyumlu bir sisteme geçmek için çalışma yapıyor . Bir yıl içinde , bütün işlemlerde yalnızca kimlik numarası kullanılacak . Vergi numarası da ortadan kalkacak . MERNİS kamu hayatını nasıl etkileyecek ? Kimlik numarası , kamu açısından bir dizi kolaylık getirecek ve amaçlanan " devlet " projesinin önemli bir ayağını oluşturacak . Proje , eğitim , yatırım , askerlik ve seçmen kütüklerine kadar bir dizi alanda işlemleri kolaylaştıracak ve hız kazandıracak . Depremler sistemi etkiler mi ? Afetlerden korunma sisteminin kurulması için de çalışma başlatıldı . Büyük bir deprem sistemi felç edebilir . Bu nedenle deprem riski olmayan bir ilde yedek sistemi kurulacak . Nüfus cüzdanları değişecek mi ? Evet . Nüfus cüzdanlarının değişmesi de projenin bir parçası . Çalışmalar sona erdiğinde , herkes kredi kartı benzeri modern nüfus cüzdanlarına sahip olacak . Anadolu Ajansı ( AA ) Moskova Temsilcisi Remzi Öner Özkan , kimliği belirsiz kişilerce kaçırılarak dövüldü . Kendisini kaçıranların " Neden haberlerinde Çeçenleri terörist olarak yazıyorsun " diyerek demir çubuklarla dövdüğü Özkan , daha sonra Moskova yakınlarında araçtan atıldı . Dün sabah oğlu Volga'yı Türk Rus okuluna götüren Özkan , çıkışta kişilik bir grubun saldırısına uğradı . Özkan'ı bulunduğu arabadan camları kırarak çıkaran saldırganlar , daha sonra ellerini kelepçeleyerek başka bir araca bindirdi . Özkan'ın başına maske geçiren saldırganlar , nefes almasını zorlaştıracak şekilde kendisini döşemeye yatırdı . Demir çubuklarla Özkan'ın ayaklarına vuran saldırganlar , " Haberlerinde neden Çeçenlerin terörist olduğunu yazıyorsun ? " diye sordu . Benzer soruları sürdüren ve Özkan'ı videoya kaydeden saldırganlar , telefon ettikleri bir kişiye de , Türk gazeteciyi planlandıkları gibi kaçırdıklarını bildirdi . Bazıları Rus , bazıları da Kafkas görünümlü saldırganlar , Özkan'a oğluyla ilgili sorular da yöneltti . Saldırganların , kaçırdıktan üç saat sonra Moskova'nın dışındaki bir semtte arabadan attığı Özkan , " Beni öldüreceklerine emindim " dedi . Çeşitli doktor raporlarıyla hidrosefali ( beynin su toplaması ) , sara ve Wernicke Korsakoff hastası olduğu saptanan DHKP davası hükümlüsü Enver Yanık'a Ankara Numune Hastanesi iki kez " sağlam " raporu verdi . Numune Hastanesi , Yanık'ın üçüncü başvurusuna da , hastalığının kendi hastanelerinde tedavi edilemeyeceği yanıtını verdi . Yanık , 1001 yılının ilk aylarında savcılıktan rahatsızlığı nedeniyle cezaevinden tahliye edilmesini talep etti . Ankara Numune Hastanesi , savcılığın sevki üzerine muayene ettiği Yanık'a , " sağlam " raporu verdi . Geçtiğimiz aylarda ikinci kez başvuruda bulunan Yanık'a yine sağlam teşhisi konuldu . Son inceleme Adli Tıp'tan Yanık , Aralık 1001'de hastalığının öldürücü boyutlara ulaştığını kaydederek , son kez muayene edilmesini istedi . Numune Hastanesi , bu muayene sonucunda , " Hasta için B11 vitamini düzeyi ile folikasit teşhisi gerekmektedir . Ancak bu teşhisler hastanemizde yapılamadığından hastanın dışarıya sevki uygundur " görüşünü bildirdi . Raporda , bu muayenelerin yapılamamasına gerekçe olarak " tıbbi ve teknik yetersizlik " gösterildi . Bu rapordan önce mahkûmun durumunun ciddiyetini göz önünde bulunduran Adalet Bakanlığı'nın , Yanık'ı İstanbul Adli Tıp Kurumu'na sevk ettiği öğrenildi . Bakanlığın , Adli Tıp'ın yapacağı kapsamlı muayene sonucu Yanık'ın tedavi edilip edilemeyeceğine karar verilmesi gerektiğini , Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na da bildirdiği öğrenildi . Yanık hakkındaki karar önümüzdeki günlerde verilecek . İsrail'in Tel Aviv kentinde önceki gece kaçak işçilere karşı başlatılan operasyon çerçevesinde , vize sürelerinin dolması nedeniyle inşaat sektöründe çalışan yaklaşık 100 Türk işçi zor kullanılarak gözaltına alındı . İnşaat şirketlerinin yetkilileri , gözaltındaki Türk işçilerinin sayısının 100'den fazla olduğunu öne sürerken , Türk Büyükelçiliği sayının 50 civarında olduğunu açıkladı . Türk işçilerinin büyük bölümünün yasal olarak İsrail'de bulunduğu vurgulanırken , TLM İnşaat'ın ortaklarından Yuda Mizrahi de , bütün Türk işçilerinin vizeli ve sigortalı olduğunu belirtti . Gözaltındaki Türk işçiler için Türkiye'nin Tel Aviv Büyükelçiliği hemen İsrail makamları nezdinde girişimde bulundu . Türk işçilerinin vizelerinin yenilenmesi için ek süre isteyen elçiliğin talebine olumlu yanıt geldi . İsrail makamlarının , ek sürenin verilmesinin yanı sıra , Türk işçilerin büyük bölümünü de serbest bıraktığı öğrenildi . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , haksız mal edindiği gerekçesiyle yargılandığı davadan beraat etti . Mahkemenin önceki taleplerinden vazgeçmesi ve Hazine avukatının tüm sorulara " mahkemenin takdiri " diye yanıt vermesi nedeniyle , duruşma daha uzaması beklenen dava dün karara bağlandı ve mahkeme , Erdoğan hakkındaki suçun unsurlarının oluşmadığına karar verdi . Ankara . Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki dünkü duruşmaya İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden ayrıldıktan sonra AKP Genel Başkanı olduğu tarihe kadar geçen yıl ay günlük sürede 156 milyar liralık haksız mal edindiği öne sürülen Erdoğan katılmadı . Erdoğan'ın avukatı Ahmet Erenoğlu ile müdahil Hazine'nin avukatı Serpil Dalokay , duruşmada hazır bulundu . CHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Sevigen de duruşmayı izledi . Yargıç Kozan , Erdoğan'ın önceki duruşmalarda 156 milyar liralık gelir farkını açıklarken yaptığı " Oğlum Ahmet Burak Erdoğan'a düğününde 50 kilo altın takıldı . Altınları oğlumdan borç alarak Asgold Kuyumculuk'ta bozdurdum . Altınlar 161 milyar lira tuttu " savunmasıyla ilgili bilirkişi raporunun dün mahkemeye ulaştığını söyledi . Raporda , örf ve ananelere göre düğünlerde mark , dolar ve altın takıldığı , Erdoğan'ın oğluna takılan altınların , 156 milyar lirayı karşıladığı kaydedildi . Avukat Erenoğlu , rapora katıldıklarını belirtirken , Dalokay yine " Mahkemenin takdirine bırakıyorum " dedi . Yargıç Kozan ise , davada yeterli ve inandırıcı nitelikte delil bulunmadığı ve sanığa isnat edilen suçun unsurlarının oluşmadığını belirterek , Erdoğan'ın beraatına karar verdi . Davada , Erdoğan hakkında yıl 10 ay hapis cezası talep ediliyordu . Beklediğim karardı Hakkındaki davanın sonuçlandığını AKP Grup toplantısından sonra öğrenen Erdoğan " Beklediğim karardı " dedi . Erdoğan , " Davanın açılması yanlış mıydı " sorusuna " Onu açanlara sorun " yanıtını verdi . Duruşmayı CHP milletvekilleri Zekeriya Akıncı , Tacidar Seyhan , Ahmet Yılmaz Kaya , Nail Kamacı , Rasim Çakır'la birlikte izleyen CHP Genel Sekreter Yardımcısı Mehmet Sevigen ise şu değerlendirmeyi yaptı : " Daha önce de Erdoğan'ı , duruşmalara gelmediği , ifadesini duruşmalar dışında mesai saatinin bitimine doğru verdiği için eleştirmiştik . Dokunulmazlığı olmayan bir kişi mahkemelerden kaçmamalı . Bu kamu vicdanını rahatsız ediyor . " AKP Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan'a bakanlar hakkında milletvekillerinden şikâyet geldi . Bakanların yanında yer alan Erdoğan , " Bakanlar meşgul edilmemelidir . Onların yapacakları çok iş var . Bir yıl bu sıkıntılar devam edecek . Bir yıl bu acı reçeteyi birlikte içeceğiz . Sorunlar zamanla çözülür " karşılığını verdi . AKP grubunun basına kapalı bölümünde Kırşehir Milletvekili Mikail Arslan , bakanlarla milletvekilleri arasındaki iletişimsizliği eleştirdi . İlişkilerin daha iyi olması gerektiğini belirten Arslan , " Milletvekillerinin talepleri özel istek değildir , teşkilatlardan ve onlara da halktan gelen isteklerdir . Bunların değerlendirilmesinde daha dikkatli olunmalı " dedi . Milletvekillerine konuşma yasağı da getiren Erdoğan , uzmanlık alanları dışında konuşmamalarını isterken , " Konuşma yapmaları için görevlendirdiğimiz arkadaşlar var , onlar dışında kimse konuşmayacak " dedi . AKP'nin grup toplantısında Tayyip Erdoğan , hükümet icraatlarını uzun uzun anlattı . Başbakan Gül ise ön sırada Erdoğan'ı dikkatle dinledi ve konuşmasının ardından alkışladı . Erdoğan'a çeşitli bölgelerden gelen başta yemiş ve üzüm olmak üzere değişik hediyeler verilirken , Gül sırasında oturdu . Gül , basına kapalı bölüm başladıktan bir süre sonra grup salonundan ayrıldı . Erdoğan ise bakanlara ve milletvekillerine uyarılarına devam etti . TBMM Başkan Vekili Nevzat Pakdil , CHP Adana Milletvekili Tacidar Seyhan'ın , " İnternet üzerinden sesli ve görüntülü haberleşme yasağı kaldırılacak mı ? " sorusunu , " Dışarıdan gelebilecek saldırılar nedeniyle şimdilik hayır " diye yanıtladı . Pakdil , telefon kullanımında tasarruf sağlanabilmesi amacıyla telefon hatlarından internet erişiminin ve bilgisayara bağlanarak görüntülü ve sesli haberleşme sağlanmasının yasaklandığını belirtti . YEDEK SERVER YOK Pakdil , " Kurum ağındaki bilgisayarların dışarıdan gelebilecek saldırılara açık olacağı düşüncesiyle yasağın kalkması şimdilik düşünülmemektedir " dedi . Tacidar Seyhan bu kararın kendisini çok üzdüğünü belirterek , " Ya ben uzayda yaşıyorum ya da bu arkadaşlar eksik bilgi alıyorlar . Size seslendiğim aracın ( mikrofon ) , parmak izi alan makinenin dahi bir yedeği var . Ama bunların bağlı olduğu server'ın yedeği yok . Şimdi bozulsa bu oturumu iptal etmek zorundasınız . Halen Pentium 166 bilgisayarlar kullanıyorlar . Böyle bir Meclis ile devlet'e nasıl geçeceğiz ? " dedi . Seyhan , " Bilişim eksikliğinin maliyeti 100 milyar doların üzerinde iken TBMM'de bilişim teknolojisini kullanabilecek idari yapılanma dahi sağlanamamıştır . Devamsızlığımızı ortaya çıkaracağınız bir yazılımınız bile yok " diye konuştu . LOJMAN SORUSU Pakdil , CHP Diyarbakır Milletvekili Muhsin Koçyiğit'in lojmanlarda oturanların sayısı ve ne kadar kira ödediklerine ilişkin sorusunu ise şöyle yanıtladı : " 165 lojmanda 46 yeni , 118 eski milletvekili oturmaktadır . 15 Ocak 1005'e kadar kira , yakıt ve ortak kullanım ücreti olarak 545 milyon lira ödemişlerdir . Maliye Bakanlığı lojmanları en kısa sürede ve en uygun şartlarda satmak için hazırlıklara başlamıştır . " YTP'den Kasım seçimlerinde milletvekili adayı olan , daha sonra Doğan Medya Grubu Başkanı AB Danışmanı olarak görev yapan Ahmet Sever ( 45 ) , Başbakan Abdullah Gül'ün başdanışmanı oldu . Sever , ilk olarak Gül'le birlikte 16 Ocak'ta Strasbourg'da yapılacak AB Komisyonu Parlamenterler Meclisi toplantısına katılacak . Sever , Gül'e AB ve ulusal/uluslararası medya ile iletişim alanlarında danışmanlık yapacak . Sever , " AB , önümüzdeki iki yıl için çok önemli . Bu süreçte uygulanacak stratejilerle ilgili Başbakan'a danışmanlık yapacağım " dedi . Brüksel Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu Sever , Milliyet gazetesinin Brüksel temsilciliğini yapmış , ardından CNN Türk'te AB ilgili program hazırlamıştı . Göreve gelir gelmez Başbakanlık'taki kapıları vatandaşlara açan 58 . hükümeti ilk olarak TAYAD'lı aileler protesto etti . Başbakanlık şeref kapısı önünde döviz açmak isteyen beş kişilik gruba korumalar müdahale etti . Önceki hükümet döneminde eylemler nedeniyle vatandaşlara kapatılan ve Başbakan Abdullah Gül'ün talimatıyla halka yeniden açılan Başbakanlık , dün eylem girişimine sahne oldu . Üç kadın ve iki erkekten oluşan beş kişilik grup , Başbakanlık şeref kapısı merdivenlerine kadar gelip , " Çocuklarımız ölüyor . Tecrit kaldırılsın " diye slogan attı . Döviz açılmasını engelleyen korumalar , grubu sürükleyerek polis otosuna bindirdi . TAYAD'lı oldukları kaydedilen grup gözaltına alındı . Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu'nun bakanlığın internet sitesinde başlattığı yükseköğretim ile bakanlık merkez teşkilatını yeniden yapılandırma reformuna akademik çevre ve vatandaşlardan görüş yağdı . Bakanlığın internet sitesindeki " Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu'dan reform için çağrı " başlığına 10 bin 564 görüş geldi . Yaklaşık 100 bin kez " tıkölanan forum pazartesi günü kapatıldı . Rektörler ek süre istedi Mumcu'nun , " emumcu@meb. Bunların arasından nitelikli olan bin görüş seçilerek incelemeye alındı . Rektörler ve öğretim üyeleri , görüşlerini bildirmek için ek süre istedi . Görüşlerin Mumcu'ya ulaşmasının ardından ikinci aşamaya geçilecek . Bu aşamada temsilcilerle 10 kişilik sekreterya oluşturulacak . Sekreterya sentez haline getirilen 100 görüş üzerinde tartışacak . Sekreteryaya yine düzenleme yetkisine sahip 10 kişilik danışma heyeti eşlik edecek . Bunun ardından bakanlığın hazırladığı YÖK Yasa Tasarısı Bakanlar Kurulu'na sunulacak . YÖK Başkanı Kemal Gürüz , " Hiç kimse bizden pozitif hukukla şeri hukuk arasında tercih hakkı tanımamızı beklemesin " dedi . Marmara Üniversitesi'nin 110 . kuruluş yıldönümü nedeniyle Rektörlük binasında düzenlenen törende konuşan Gürüz , şunları söyledi : " Biz uyduruk raporlarla nasıl doçent olunduğunu , 11 sene hukukla ilgili bir kelime yazılmadan hukuk fakültesinde nasıl profesör olunduğunu , Büyük Atatürk'e , Türkiye Cumhuriyeti'ne en ağır laflarla saldıran bir üniversitenin rektörünün referansıyla nasıl doçent olunduğunu isim isim biliyoruz . Bütün bunlar ortadayken , şimdi bizim susmamız nasıl beklenebilir ? Hiçbirimiz bu mevkilerin zebunu değiliz . Hiç kimsenin bizim şahsiyetimizle , sayın rektörlerin şahsiyetiyle oynamaya hakkı yok . Bunların hesabı hukuk düzeni içinde sorulacaktır . " Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in açıkladığı özelleştirme programına yabancı yatırımcılardan yoğun ilgi geldiği belirtildi . Özellikle Rus firmalarının Tüpraş , Petkim ve TEKEL özelleştirmeleriyle ilgilendiği kaydedildi . Edinilen bilgilere göre Rus enerji şirketleri Gazprom ve Lukoil , Tüpraş'la ilgilendiklerini Özelleştirme İdaresi'ne bildirdi . Gazprom yetkililerinin yaptıkları görüşmelerde , şirketin 15 milyar dolar tutarında nakti bulunduğunu söyledikleri vurgulandı . Özelleştirme ihalelerine girmek için kaynak ayırdığı öğrenilen Gazprom'un ihale tarihleri netleştiğinde doğalgaz dağıtım şirketleri ve enerji santralları için teklif vermeyi amaçladığı ifade edildi . Yüzde 58'i Rus devlet şirketine ait olan Gazprom , son günlerde fiyat tarifesi nedeniyle tartışmalar yaşanan Rus doğalgazını Türkiye'ye satıyor . Lukoil ise ağırlıkla petrol üretiminde faaliyet gösteriyor . Lukoil'in Bakü Tiflis Ceyhan petrol boru hattı işletmeciler konsorsiyumuna katılmak için yaptığı görüşmeler de devam ediyor . Bu arada ABD Büyükelçiliği yetkililerinin , Özelleştirme İdaresi ile yaptığı toplantılarda New York'ta programı tanıtıcı toplantıların yapılmasını istedikleri öğrenildi . Özelleştirme İdaresi'nin yakında yurtdışında roadshow'lara çıkacağı , Almanya'da grubetçilere yönelik tanıtım toplantıları yapılacağı ifade edildi . Fortune dergisinin önümüzdeki aylarda yayımlayacağı Türkiye özel sayısında da özelleştirmeye geniş yer ayrılacağı belirtildi . Dergi muhabirlerinin , Başbakan Abdullah Gül'le bir görüşme yaptıkları ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'den de randevu istedikleri kaydedildi . TEKEL'in alkol ve sigara işletmeleri için Amerikan , İngiliz , Japon ve Rus şirketlerinden talepler geldiği dile getirildi . Sigara fabrikaları ile ilgilenen şirketlerin ikisinin İngiliz British American Tobacco ve Japon JTI olduğu bildirilirken , bir üst düzey yetkili , " Sigara şirketleri artık gelişmekte olan ülkelerde yayılmayı amaçlıyor . Türkiye onlar için iyi bir pazar olacak " dedi . Öte yandan , TEKEL'in gayrimenkul satışından 150 trilyon lira gelir beklendiği ifade edildi . TEKEL'in İstanbul'daki mülklerinin yanı sıra bir dönem Başbakanlık Merkez Binası'nın taşınmasının düşünüldüğü Eskişehir Yolu'ndaki TEKEL Kuleleri'nin satışı için de çalışma yapılıyor . Kulelerin ofis binasına çevrilerek satılması düşünülüyor . Koç Holding şirketlerinden KoçSistem , hem Koç şirketlerinin , hem de Türkiye'nin diğer önemli gruplarının bilgilerini saklıyor . Dünyada 11 Eylül saldırısı , Türkiye'de ise Kocaeli depreminden sonra , şirketlerin bilgilerini güvenli yerlerde yedekleme ihtiyacına yanıt veren KoçSistem , birçok büyük şirketin sırlarının deposu haline geldi . Üç yıl kadar önce başlatılan programla birlikte Bugün ODTÜ'de bulunan Teknokent Yazılım Teknoparkı'nın altındaki bodrum katı tamamen bilgi yedekleme ve depolama ( disaster recovery ) ünitesi haline getiren KoçSistem , bu ünitede olağanüstü güvenlik önlemleri uyguluyor . Sistemin alt yapısından ise 100 büyük , 100'e yakın da orta boy şirket yararlanıyor . ODTÜ Teknokent Yazılım Teknoparkı Müdürü ve KoçSistem'in Yazılım Geliştirme Grubu Başkanı . Nuri Öktem binada 55'e yakın yazılım uzmanın çalıştığını ve ihtiyaca dönük olarak projeler ürettiğini belirtti . Yavaş yavaş Türk Silahlı Kuvvetleri'ne yönelik olarak da yazılım geliştirildiğini belirten Öktem , felaket durumlarına karşı verilerinin kopyasının ikincil bir sitede oluşturulduğunu anlattı . İnsansız uçak yazılımımız var Türkiye'nin yazılım üretmek konusunda son derece geliştiğini belirten Nuri Öktem , " Şu anda insansız bir uçağı uçurabilecek yazılım üretebiliyoruz . Önemli bir alt kadro birikimimiz var . Ancak Türkiye'de uzun süreden bu yana devam eden eşgüdüm problemi nedeniyle bu potansiyeli açığa çıkaramadık " diye konuştu . Gözden tanıyor İlk yedekleme merkezinin İstanbul'da kurulduğunu , ancak deprem riski nedeniyle ikinci bir yedekleme için Ankara'nın seçildiğini anlatan Öktem'in verdiği bilgiye göre Ankara'daki merkezde ( disaster recovery ) olağanüstü güvenlik önlemleri alındı . Girişlere konulan cihazlar , girme yetkisi olanları göz irisinden tanıyor . Bina her türlü doğal afete ve saldırıya karşı korunaklı . Duvarları çelik konstrüksiyonlarla çevrili ve güçlendirilmiş bölüme , herhangi bir yangın anında su ile müdahale edilmiyor . Veri disklerine zarar vermeyecek özel gazlı söndürücüler yerleştirilmiş . Bölmede çalışanların bilgileri görme imkânı yok . Sadece giriş yapma yetkisine sahipler . Bilgileri ancak sahibi olan kişiler ve yetkili kişiler görebiliyor . Yolsuzlukla mücadele sözü vererek iktidara geldiklerini belirten Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , " Fakir milletin parası ile batık kurtarmayacağız " dedi . Unakıtan'ın açıklamasına göre , zora düşen banka veya işletmeler artık kurtarılmayacak . Ekonomi muhabirleriyle bir araya gelen Unakıtan , " Kimseyi kurtarmak niyetinde değiliz . Herkes bankasına , işletmesine , yaptığı işe sahip çıksın . Milletin bir kısmı vergi ödeyecek , bir kısmı ödemeyecek , yolsuzluk yapacak . Bu fakir milletin ödediği vergiyle bankalar kurtarılacak . Buna asla ve asla göz yummayacağız " diye konuştu . Düzgün mükellefe indirim Vergi barışından sonra artık vergi affı çıkartmayacaklarını belirten Unakıtan , " Vergi affı için anayasal çoğunluk aranmasını sağlayacak bir kanun çıkartmayı düşünüyoruz " dedi . Vergi yarışı adı altında yeni bir düzenlemenin üzerinde çalıştıklarını söyleyen Unakıtan , vergisini tamamen ödemiş , incelemelerden yüzünün akıyla çıkmış mükelleflere indirim yapılacağını söyledi . Kayıtdışı ekonomiye kayıt altına almak için düzenlemeler yapacaklarını bildiren Unakıtan şöyle konuştu : " Yüzde 56'sini kayıt altına alsanız katrilyonluk bir kaynak ortaya çıkıyor . Bazı sektörleri beyan süresinden önce gözlem ve takip altına alacağız . Vermesi gereken verginin altında beyanda bulunuyorsa uyarılacak . Elde ettiğin gelir bu . Beyanın şu . Bunu düzelt , yoksa başına geleceklerden sen sorumlusun diyeceğiz . İçişleri Bakanlığı ile vergi kimlik numarası ve vatandaşlık numarasının birleştirilmesi için görüştük . Maliye , vatandaşı doğumundan ölümüne kadar takip edecek . " Lojmanlara özel kanun TBMM lojmanlarının 15 Ocak itibariyle Maliye Bakanlığı'na geçtiğini hatırlatan Unakıtan , lojmanların özel bir imar kanunu çıkartılarak satılacağını söyledi . Kanunun amacının lojmanların ve arazinin yüksek fiyatla satılmasını sağlamak olduğunu belirten Unakıtan , " Yüksek binalar yapılmasını sağlayacağız . Bunun için özel sektörle de görüşüyoruz . Uzmanlar orayı inceliyor " dedi . Özel sektörden isim aldı Unakıtan , Maliye politikalarının şekillenmesinde özel sektörle görüş alışverişinde bulunduklarını , bu nedenle Vergi Konseyi Başkanlığı'na Mustafa Uysal'ı getirdiklerini söyledi . TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan'ın başkanlığını yaptığı Anadolu Grubu'nda çalışan Uysal , mali işler koordinatörlüğü görevini yürütüyor . Başbakan isterse bütçeyi küçültürüz Yüzde 6. Bütçenin şubat başlarında Meclis'e sunulacağını kaydeden Unakıtan , " Faizlerde bir bölü iki nispetinde bir iniş , katrilyonluk tasarruf sağlayacak . Bunun için enflasyonun aşağıya çekilmesi ve kayıt dışının kayıt altına alınması zorunludur " dedi . Enflasyon muhasebesine geçiş hazırlıklarının sürdüğünü anlatan Unakıtan , Mali Kontrol Kanunu'nu çok yakında yasalaştıracaklarını ve üç yıllık bütçeye geçileceğini söyledi . Erdoğan , Zam yapma vergi koyma dedi AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'a " Bütçe açıklarını kapatmak için zam yapmayın , yeni vergi koymayın " dedi . Erdoğan , AKP'nin dünkü grup toplantısında yoksulluğu önleyici politikaların artırılmasını istedi . Erdoğan , Maliye Bakan Kemal Unakıtan'a " Sayın Unakıtan zam yapacak mısınız ? " diye sordu . Unakıtan bu soruya , " Hayır efendim " yanıtını verirken , " Yeni vergi koyacak mısınız ? " sorusunu ise karşılıksız bıraktı . Erdoğan , açıkların kapatılması için vatandaşa yüklenilmemesi gerektiğini kaydetti . Toplantıda Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler , hükümetin enerji politikaları konusunda milletvekillerine bilgi verdi . Bakan Güler , " Elektrikte baş ağrıtan sorunun kaçaklar olduğunun " altını çizerken , " Kaçakları en aza indirerek elektrik fiyatlarını ucuzlatmaya " yönelik çalışmalar içinde olduklarını söyledi . Güler , petrol fiyatlarındaki artışların dünyadaki artıştan kaynaklandığını , hükümet olarak bu konuda hiçbir sorumlulukları bulunmadığını belirterek , petrol fiyatlarının ucuzlaması için dünyadaki ucuzlamayı beklediklerini kaydetti . Milliyet Koç Yönetim Kurulu Başkanı Rahmi Koç , dün AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı ziyaret etti . AKP Genel Merkezi'ndeki görüşme yaklaşık 45 dakika sürdü . Koç görüşmeyle ilgili olarak Erdoğan'a " nezaket ziyaretinde " bulunduğunu söyledi . Seçimlerden önce Rahmi Koç'un Tayyip Erdoğan'ın malvarlığıyla ilgili sözleri , gerginliğe sebep olmuştu . Seçimlerden sonra Erdoğan'la Koç ailesinin ilk temasları Mustafa Koç ve Ali Koç'un ziyaretleriyle oldu . Daha sonra Rahmi Koç , Rusya'nın başkenti Moskova'da açacağı Ramstore mağazası için Erdoğan'ı davet etti . Erdoğan da bu daveti kabul etti ve 15 Aralık'ta düzenlenen törene katılarak , mağazanın açılışını Rahmi Koç'la birlikte yaptı . Bu açılışın ardından dün gerçekleştirilen görüşme , kulislerde Erdoğan'a " teşekkür " ziyareti olarak nitelendirildi . Ancak Koç çıkışta görüşmeyle ilgili soruları yanıtlamadı ve " Nezaket ziyareti " demekle yetindi . Hükümetin , 1005 bütçesi ve makro hedeflerin tutturulacağına yönelik kararlı görünen söylemleri piyasada havayı temkinli bir iyimserliğe döndürdü . Hazine 561 günlük iskontolu tahvil ihalesinde yüzde 58,50 maksimum bileşik faizle net olarak 1. 561 günlük ihaleye beklentilerin üzerinde 5,665,5 trilyon lira teklif geldiği için satışta tahminlerin üzerinde gerçekleşti . Yabancı ilgisi vardı Uzun vadeli bonolar trade amaçlı tercih edilen kağıtlar olduğu için 561 günlük vade önümüzdeki günlerde piyasanın gözde kağıdı olmaya aday . Piyasada ihaleye yabancı yatırımcılarında ilgi gösterdiği konuşuluyor . Dünkü ihalede uzun vadeli bonoyada talep gelmesi piyasada moralin düzelmeye başladığını gösteriyor . Dolar kamu talebiyle tutundu Dolar başarılı ihale sonuçlarından ve yabancı bankaların satıcılı tarafta olmasına karşın aşağı gevşemedi . Kamu bankalarının müşteri kaynaklı talebi dolarda gevşemeyi önledi . Piyasada , " Eğer kamunun talebi olmasa dolar milyon 650 bine inerdi " yorumları yapıldı . Faizde yüksek talep ve piyasadaki olumla havaya karşın dolar kamudaki alımlarla sabit kaldı . Bir süredir sıkışık seyreden dolar dünkü satış dalgasına karşın , bankalararası piyasada milyon 661 bin seviyesinden kapandı . Bu da ihale kağıdının prim yapmasını engelledi . İhaleden tahmin ettiklerinin üzerinde alım yapan kurumların , Aralık kağıdında satış yapmayı tercih etmeleriyle bu bononun faizi yüzde 58. İhale kağıdı da bu nedenle prim yapmadı . 11 Ocak itfasında çoğunlukla bireysel yatırımcının itfası var . Bu yatırımcıların daha önce piyasada işlem gören aya kadar vadesi olan bonolara talep göstermesi bekleniyor . Bu nedenle kısa vadeli bonolarda bir alış trendi görülebilir . 561 günlük bonoda vade sonunu kadar bekleyecek olan yatırımcı için ciddi reel faiz getiri imkanı mevcut . Son bir aylık hatalar puana mal oldu Finans piyasasına yönelik tepkilerimiz , toplumsal olaylara karşı gösterdiğimiz neredeyse genetik özelliğimiz unutkanlık'a benzemeye başladı . Dün ve önceki gün düzenlenen ihalelere ciddi talep geldi ve iyimser bir hava yayıldı . Ancak Hazine'nin daha ay önce benzer vadede düzenlediği 550 günlük bono ihalesinde yüzde 51 bileşikle borçlandığını unutmamak gerekiyor . Bunu hükümetinde unutmaması ve bundan sonra piyasaya verilecek mesajlarda iki kere daha düşünmesi gerekiyor . Evet , son bir aydaki faiz yükselişinde Irak konusundaki tedirginliğin de payı var . Ancak oldukça uzun süredir bu konu zaten fiyatların içindeydi . İnandırıcılık önemli Nominal ve dolayısıyla reel faizin düşürülmesi makro dengeler açısından hayatiyetini korurken son bir ayda yıllık ihalelerdeki faiz oranının puandan fazla artış göstermesinde AKP Hükümeti'nin biraz kararsız , biraz az çalışılmış , biraz da popülist icraatlarının da etkisi vardı . Son bir ayda gündeme gelen harcama arttırıcı kararlar , 1005 yılı bütçe dengesine yönelik tedirginlikler faiz artışının en önemli nedenleriydi . Son günlerde hükümet kanadından yapılan açıklamalar 1005 bütçe dengesi ve makro hedefleri konusunda piyasalara güven vermeye yönelik . İnandırıcılığın artmasıyla bugün teklife yansıyan iyimserliğin yarın faiz oranlarına da yansımaması için bir sebep yok . Şirketler varlıklarını iki yolla finanse ederler : borçlar ve özkaynaklar . Borcun maliyeti ( faizi ) her zaman kolaylıkla ölçülebilir . Finansman giderleri şirket mali tablolarındaki en önemli kalemlerden biri olarak kabul edilir ve borçlanma maliyetlerini aşağıya çekmek , şirket finansal yönetiminin en önemli işlerinden biri olarak görülür . Özkaynak kullanımı ise , borç gibi gözle görülür bir faiz gideri yaratmadığı için çoğu zaman gözardı edilir . Oysa özkaynak , borçtan daha maliyetli bir kaynaktır . Şirkete özkaynak sağlayanlar , borç sağlayanlara göre daha fazla risk aldıkları için özkaynak sağlayanların beklenen getirisi , borç sağlayanların beklenen getirisinin her zaman üstündedir . Özkaynak ve borsa Şirketler , özkaynakta payı olanlara herhangi bir ödeme yapmak zorunda olmamaları nedeniyle özkaynağın maliyetini sıklıkla gözardı ederler . Halbuki bu maliyet , şirkete yeni kaynak sağlama olanaklarının açık olup olmaması yolu ile kendini gösteriyor . Hisseleri halka arz edilmiş bir şirket , hisse senedi yatırımcısına beklenen getirisini sağlamadığı sürece , yeni kaynak toplayamıyor ya da ancak yüksek maliyetle ( düşük ihraç fiyatları ile ) toplayabiliyor . Hisse senedi piyasasının bir bütün olarak performansı da yeni halka arzlara akacak kaynak miktarını belirliyor . Piyasanın beklenen getirileri sağlayabildiği dönemlerde şirketlere kolaylıkla özkaynak bulunabiliyor . Beklenen getirilerin sağlanamadığı dönemlerde ise halka arzlar kesiliyor . Bu gerçeğin en canlı örneğini ise Türkiye'de son yıllarda halka arzlarda görülen durgunluk oluşturuyor . Bu piyasası son zamanlarda çok farklı makroekonomik nedenlerle durgunluk yaşayan bir başka ülke de ABD . Bush yönetiminin temettü gelirlerine getirmeyi planladığı vergi muafiyeti , bu ülkede özkaynak maliyetinin düşürülmesine yönelik çabaları ifade ediyor . Borçlanma maliyetlerinin defalarca düşürülmesine rağmen durgunluktan çıkamayan ABD ekonomisi , şimdi özkaynak maliyetleri düşürülerek canlandırılmaya çalışılıyor . Şirketler zorlanıyor Türkiye'deki durumda ise devlet tasarrufların önemli bir kısmını yüksek reel faizle piyasadan çekiyor . Bu da özel teşebbüslerin borçlanma maliyetlerini çok yukarı çekiyor . Dolayısıyla , belirli bir vade için dahi kaynak sağlamakta zorlanan şirketlerin en uzun vadeli , daha doğrusu vadesiz borçlanma olarak da yorumlanabilecek özkaynak için fon bulabilmeleri imkansız hale geliyor . Özkaynak maliyetlerinin makul düzeylere çekilmesi için öncelikle reel faizlerin düşmesi gerekiyor . Reel faizlerin makul düzeye gerilemesi , hem direkt olarak özkaynak maliyetlerini düşürecek , hem de sabit getirili yatırımların görece cazibesini azaltacak . Bu da , ekonomideki kaynakların daha verimli bir şekilde dağılmasını ve makroekonomik olarak ülkedeki borç/özkaynak oranının daha sağlıklı düzeylere çekilmesini sağlayacak . Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler , bu yıl öngörülen yüzde 6. Türkiye İnşaat Sanayicileri İşveren Sendikası'nın ( İNTES ) Çözüm Arama Konferansı'nda konuşan Güler , hangi projelerin durdurulacağının sorulması üzerine , otoyol , enerji ve sulama projelerinin üzerinde çalıştıklarını ve çalışmanın ay sonuna kadar netleşeceğini bildirdi . İNTES Başkanı Şükrü Koçoğlu ise " 148 projeden üçünün bu yıl bitirilmesi , geri kalan 145 projeye ise 11 ay boyunca sadece milyar verileceği " duyumunu aldıklarını belirterek , bunu eleştirdi ve " facia " olarak niteledi . İkili anlaşmalarda fiyatlar şişirilmiş Bakan Güler , konuşmasında enerji maliyetlerine ilişkin bilgi verirken , sübvansiyona karşı olduklarını belirtti ve bilhassa ikili anlaşmalarla yapılan bazı projelerde " çirkinlikler " bulunduğunu söyledi . Güler , " Hem maliyetler yüksek , hem de yatırımlar biraz şişirilmiş " dedi . Güler ayrıca , Rus yetkililerle doğalgaz fiyat görüşmelerini sürdürdüklerini de belirterek , pazartesi yeniden bir araya geleceklerini kaydetti . Enerji Bakanı bu açıklamaları yaparken , Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen'de dün yaptığı açıklamada kaynak sorunu nedeniyle duble yol yapımının askıya alınmasının söz konusu olmadığını söyledi . Ergezen , " Bizim hedefimiz yılda , 15 bin kilometre duble yolu bitirmek " dedi . Bütçeden yatırımlara ayrılan pay nedeniyle duble yol yapımının bir süre askıya alınacağı yönündeki haberlerle ilgili bir açıklama yapan Ergezen , " Bu konuyla ilgili bir tartışma yok . Yol projesinin askıya alınması gündeme gelmedi . Yatırımlara ayrılacak para henüz görüşülmedi . Yapılan sadece bir bilgilendirme toplantısıydı . Yol yapımı çalışmaları planlı bir şekilde devam ediyor " diye konuştu . 10 kilometre tamam Ergezen , duble yol maliyetinin geçmişle kıyaslanamayacak kadar ekonomik olduğunu belirterek , " Zaten şu anda elimizde para pul yok . Buna rağmen 10 küsur yerde çalışmamız var . Karayolları kışın ilk defa yol yapıyor . Oysa bu mevsimde sadece kar mücadelesi için çalışmalar yapılırdı " dedi . Ergezen yaklaşık duble yol yapım çalışmalarında 10 kilometrelik bölümünün tamamlandığını söyledi . McDonald's Türkiye Genel Müdürü Sadi Fansa , Türkiye'de 16 yılda 150 milyon dolarlık yatırım yapan McDonald's Corporation'ın , bu yatırımından kuruş kâr edemediğini belirtti . Zararın sübvanse edildiğini kaydeden Fansa , 16 yılda 51 55 milyon dolarlık destekte bulunulduğunu kaydetti ve " McDonald's artık zararı finanse etmek istemiyor " diye konuştu . Fansa , Türkiye'de , McDonald's markasının işletme hakkının , yerel bir geliştirici lisansöre devretme kararı alındığını hatırlattı . Fansa , bankaların hızla şubeleştiği dönemde kiraları bankaların yükselttiğini , belirterek , mağazalarının çoğunu yüksek kiraları nedeniyle boşalttıklarını söyledi . Türkiye'nin , 1001 Şubat'ındaki devalüasyon öncesi 111 ülke arasında et fiyatı en pahalı ülke olduğunu belirten Fansa , etin kilosunun 9. Sermaye Piyasası Kurulu ( SPK ) yaptığı yeni düzenlemeyle portföy yönetim şirketlerinin sermayelerinin en az yüzde 50'sinin banka , aracı kurum ve sigorta şirketine ait olması şartını kaldırdı . Düzenlemeyle gerçek kişilerin portföy yönetim şirketi kurmasının yolu açılırken , şahısların yatırım fonu kurabilmesi kanun değişikliği gerektirdiğinden şimdilik mümkün değil . Portföy yönetim şirketinin , kuruluş izni başvurularının SPK tarafından değerlendirilebilmesi için , " Anonim ortaklık şeklinde kurulması ve ödenmiş sermayesinin 1. Portföy getirilerinin hesaplanması ise standartlaştırılıyor . Portföyün reel getirisinin ortaya konulabilmesi amacıyla getirinin portföyde yer alan varlıkları temsil eden karşılaştırma ölçütü ile birlikte sunulması zorunlu tutuluyor . Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı , BOTAŞ eski Genel Müdürü Gökhan Yardım'ın da aralarında olduğu yedi kişi hakkında , Mavi Akım Projesi'nde , Samsun Ankara Doğalgaz Boru Hattı Projesi'nin fizibilite etüdünün yapılması için açılan ihaleye fesat karıştırdıkları gerekçesiyle dava açtı . Cumhuriyet Savcısı Hüseyin Yalçın , davanın iddianamesinde , Samsun Ankara Doğalgaz Boru Hattı Projesi'nin fizibilite etüdünün yapılması için 50 Mart 1998 tarihinde ihale kurulu oluşturulduğunu kaydetti . Yalçın , İhale Kurulu Başkanı Gökhan Yardım ile kurul üyesi beş kişinin , yasa ve yönetmelik hükümlerine aykırı işlem yaptıklarını , ihalede serbest rekabet ortamının oluşmasını engellediklerini ifade etti . İhale kurulunun , ihaleye katılan firmalardan TÜMAŞ firması yararına işlem gerçekleştirdiklerini söyleyen Yalçın , TÜMAŞ Genel Müdürü Çetin Atuk'un sanıklarla işbirliği içinde hareket ettiğini kaydetti . İddianamede , aralarında Yardım ile Atuk'un da bulunduğu yedi kişi hakkında " resmi artırma eksiltmeye hile karıştırma " ve " suç ortaklığı " suçlarından altı ay ile üç yıl arasında değişen hapis cezaları istendi . Ankara . Ağır Ceza Mahkemesi'nde , Mavi Akım Soruşturması kapsamında açılan ilk davada , Yardım ile yönetim kurulu eski üyeleri Kutluhan Çınbay , Arif Bilal Uzuner , Nadir Bıyıkoğlu ve Uğur Başer'in , Ankara Samsun boru hattı inşaatını pahalıya yaptırmak suretiyle yapımı üstlenen " OHS " konsorsiyumuna haksız menfaat sağladıkları öne sürülmüştü . El konulan bankalar nedeniyle 109 milyon dolar , sistem dışına çıkan diğer şirketlerle birlikte ise yatırımcının toplam 600 milyon dolarlık bir mağduriyetin doğduğunu belirten Türkiye Sermaye Piyasası Aracı Kuruluşlar Birliği Başkanı Yusuf Ziya Toprak , " Banka yatırımcılarının mağduriyetinin giderilmesi gerekiyor " dedi . Güvenin yeniden tesis edilmeye çalışıldığı bir ortamda , sermaye piyasası gibi ekonomiye büyük katkısı olan bir alanın 600 milyon dolar için feda edilmemesi gerektiğini söyleyen Toprak , şöyle devam etti : Telafi edilmeli " Amerika'da Enron skandalından sonra cezaların artırılması yönünde süratle kararlar alındı . Bizde ise yatırımcılar kaderleriyle başbaşa bırakılıyor . " Toprak , " Bankacılık Kanunu'nun 14 . maddesi değiştirilerek , finans kesiminde olabilecek bu tür durumlarda yatırımcıların zarara uğramaması için çalışmalar yapılmalı . İkincisi , el konulan bankaların iştirakleri şu anda çalışıyor ama hisseleri işleme kapalı . Yatırımcıların haksızlığa uğradığı kabul edilmeli , bunun telafisi hükümetin imkânlarıyla orantılı olarak yapılabilir " şeklinde konuştu . Devlet Bakanı Ali Babacan Davos Zirvesi'nde Uluslararası Para Fonu ( IMF ) Birinci Başkan Yardımcısı Anne Kruger ile " IMF'siz Bir Dünya " adlı toplantıda konuşmacı olacaklarını söyledi . CNN Türk'te E&E Programında Erdal Sağlam ve Enis Berberoğlu'nun sorularını yanıtlayan Babacan , Krueger ile birlikte katılacağı toplantının çok ilginç olacağını söyledi . IMF ile yürütülen dördüncü gözden geçirme görüşmelerinin Kurban Bayramı'ndan sonraya kalabileceğini belirten Babacan , " Biz niyet mektubunda yazdığımız her şeyin iyice benimsenmesini çok önemsiyoruz . Mektubun tamamlanması bir iki hafta sürebilir . Daha sonra IMF heyetini çağıracağız " dedi . Evet , hata yaptık Babacan , hükümetin emekli zammını önce , kaynağını ise daha sonra açıklamasının piyasaları etkilemesi açısından hata olarak kabul edilebileceğini belirtti . Bankaların , kira öder gibi , 10 yıl vadelerde konut finansmanı sağlayabilmeleri için hazırlıkları olduğunu da belirten Babacan , bu sistemin ( mortgage ) uygulanması için ABD , Avrupa ve Körfez ülkelerinden başvuran şirketler olduğunu söyledi . TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'na bilgi veren ve milletvekillerinin sorularını yanıtlayan Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti , yeterli döviz rezervi bulunduğunu , Irak'ta çıkacak bir savaşın Türkiye'yi çok olumsuz etkilemeyeceğini belirtti . Sıcak para iyi ki yok , yoksa patlardı 16 milyar dolar döviz rezervi bulunduğunu kaydeden Serdengeçti , " Irak krizi olur başka krizler olur , her krize hazırız , çünkü dalgalı kur sistemi uygulanıyor . Sıcak para bu kez yok . Sıcak para geçmişte vardı ve yükselmesi bomba etkisi yapabilirdi , yani patlardı " dedi . Serdengeçti , CHP'lilerin " bütçede yüzde 6. Reformların yapılması ve yeni gelir kaynakları gerekli olabilir . " Serdengeçti ekonomik programın başarıya ulaşması için hükümetin desteğinin şart olduğunu belirtirken , " Sadece Merkez Bankası'nın önlemleriyle program başarıya ulaşmaz , destekleyici reformların yasa tasarılarıyla devreye sokulması gerekiyor . Bunlar da kamu harcama reformu , gelirleri artıran , masrafları azaltan önlemler biçiminde olmalı " dedi . AKP'lilere Bilerek konuşuyorum dedi Komisyon toplantıları sırasında , Serdengeçti'yi muhalefet partisi genel başkanı gibi davranmakla suçlayan AKP'li üyeler eleştirilerini brifing sırasında da sürdürerek , Merkez Bankası'nın ekonomik krizlerde sorumluluğu olduğunu vurguladılar . Politikaların hükümet tarafından belirlendiğine dikkat çeken Serdengeçti , AKP'li Aziz Akgül'ün , " Doğru söylemiyorsunuz " sözleri üzerine , " Ben elimdeki bilgilere dayanak konuşurum . Bilgi sahibi olmadığım konularda konuşmam " dedi . Bir AKP'li üyenin , " Merkez Bankası'nın uyguladığı politikaları kabul etmiyorum nedenle soru sormayacağım " diyerek kendi görüşlerini anlatması tartışmaya neden oldu . Serdengeçti'nin brifingi dört saat sürdü . Bayındır Holding'in Başkanı Kamuran Çörtük için , Romanya İnterpolü kırmızı bülten yayınladı . Çörtük , Türkiye dışına adımını attığı anda yakalanarak Romanya'ya iade edilecek . Milliyet'in aldığı bilgiye göre , Romanya adli makamları , başkent Bükreş'te kurulu " Banca Turco Romana SA Bucuresti " adlı bankanın sahibi olan Çörtük ile yönetim kurulu üyeleri Levent Hüseyin Yürükoğlu , Mustafa Kemal Erçelik , Çetin Figen Yalçınkaya ve Murat Koncavar hakkında , " görevi kötüye kullanma ve resmi evrakta sahtecilik " suçlarıyla bankayı 1999 1000 yılları arasında 50 milyon 655 bin 555 dolar ve milyon 800 bin euro zarara uğrattıkları gerekçesiyle gıyabi tevkif müzekkeresi çıkardı . Romanya adli makamlarının 19. Aramalar devam ederken , bankanın yönetim kurulu üyesi Murat Koncavar , Aralık günü Bulgaristan'da yakalandı . Koncavar , Romanya'ya iade edilmek koşuluyla 40 günlük süreyle geçici olarak tutuklandı . Romanya İnterpolü'nün bu kararı üzerine Çörtük ve diğer yönetim kurulu üyelerinin haklarındaki kırmızı bülten kalkmadan yurtdışına çıkamayacak . Çörtük ve arkadaşları , yurtdışına adım attıkları anda , Romanya'nın isteği nedeniyle iade edilmek üzere yakalanacak . Beyoğlu'nda , işyerine gittikleri Yusuf Yosma'nın kasasında bulunan 500 milyon lira ile döviz hesabındaki bin 560 doları alan üç polis , bankanın güvenlik kamerasını unutunca yakayı ele verdi . Polis memurları Süleyman Sağanak , Uğur Yüce ve Özdemir Karaman , irtikap suçundan tutuklanarak cezaevine gönderildi . KASADAKİNİ ALDILAR Polis kayıtlarına göre olay şöyle gelişti : Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü Asayiş Bürosu'nda görevli Süleyman Sağanak , Uğur Yüce ve Özdemir Karaman , Ocak günü , ruhsatsız silah taşıdığı öne sürülen Gökçe Elektrik Sanayi ve Ticaret Ltd. İşyerinde herhangi bir suç unsuru bulamayan üç polis , son olarak Yosma'dan çelik kasayı da açmasını istedi . Kasadan çıkan 500 milyon lirayı alan polisler , banka cüzdanındaki 10 bin dolarlık hesabı fark etti . Bunun üzerine Yosma'dan bankadaki parasını da çekmesini istediler . PARAYI ÇEKİP VERDİ İşadamı , polis Sağanak'la birlikte gittiği bankanın Şişhane Şubesi'nde bin 560 dolarını çekerek polislere verdi . Ardından emniyete giderek polisleri şikâyet eden Yosma , şunları söyledi : " Polis kimliği gösteren üç kişi ruhsatsız silah taşıdığımı söyleyerek aramaya başladı . Hiçbir şey bulamadılar . Kasayı açmamı istediler . Açtım , 500 milyon ile bazı faturalar vardı . Parayı alalım mı şeklinde bir konuşma geçti . Parayı alarak bankadaki paramı da istediler . Çok korkmuştum . " Banka güvenlik kamerasının kaydettiği görüntüleri inceleyen polis , Yosma'yla birlikte şubeye gelen polis Sağanak'ı tespit etti . Önce Sağanak , ardından da diğer polisler gözaltına alındı . BİZE PARA TEKLİF ETTİ Yosma'nın işyerine ruhsatsız silah taşıdığı ihbarı üzerine gittiklerini anlatan Sağanak'ın , " Çelik kasadan bazı faturalar çıkınca işadamı fenalaştı . Durumdan şüpelendik . Götürmek istedik ancak para teklif etti . bin 500 doları Özdemir'e 400 dolarını Uğur'a verdim . Gerisi bende kaldı " dediği belirtildi . İrtikap suçlamasıyla Beyoğlu Adliyesi'ne sevk edilen üç polis memuru , tutuklanarak cezaevine konuldu . Hükümetin yargıda her alanda ihtisas mahkemesi kurulması kararı gereğince çıkarılan Aile Mahkemesi Yasası yürürlüğe girdi ancak tartışmaları da beraberinde getirdi . " Hâkimin uzlaşma önermesi"nin bazen şiddeti artırabileceğini söyleyen hukukçular , ayrıca davaların süresinin uzaması kaygısını taşıdıklarını da belirttiler . Yasaya göre , her ilde ve nüfusu 100 bini geçen her ilçede iki yıl içinde Aile Mahkemesi kurulması öngörülüyor . Yeni yasaya göre , boşanmak isteyen çiftin adım adım duruşma serüveni şöyle olacak : Boşanmak isteyen kişi veya çift ikametgâhlarının bulunduğu ilçedeki Aile Mahkemesi'ne müracaat ederek dilekçe verecek . Duruşma günü beklenecek . SORUN CİDDİ DEĞİLSE ! . . Yeni yasaya göre , eğer hâkim sorunları " ciddi " görmezse ilk duruşmada uzlaşmalarını önerecek . Gerek görürse de çifti uzmana , çocuklarını da pedagoga gönderecek . Bu aşamada uzmanlar , kişilerin ruhsal durumundan çok aradaki geçimsizliğe göre eşlere öneride bulunacak . Uzmanlar , hâkime " eşlerin anlaşması çok zor " ya da " eşlerden biri böyle davranırsa anlaşabilirler " gibi görüş belirten rapor sunacak . Çiftler uzlaşmayı kabul ederse barışacak ve dava bitecek . Eğer çift yeniden bir araya gelmeyi kabul etmezse , duruşma şahitlerin dinlenmesi ve delillerin toplanması gibi nedenlerle devam edecek . Hâkim , eşlerden birinin ya da çocuğun korunmasını gerektiren bir durum varsa tedbir kararları alacak . Çocuğu ya da eşi Sosyal Hizmetler ve Çocuk Hizmetler Kurumu'na sevk edebilecek . Sulh emirle olmaz Hukukçuların genel olarak " olumlu ve gerekli " gördükleri Aile Mahkemeleri'ne ilişkin taşıdıkları kaygıları dile getiren İstanbul Barosu Kadın Hakları ve Uygulama Merkezi'nden avukat Ayten Ağırdemir , şunları söyledi : " Yasa hâkim tarafların arasındaki sorunları irdeleyip gerekirse sulhe teşvik eder diyor . Bu yönde emredici bir hükmün olması yanlış . Bu konuda önce tarafların rızası alınmalı . Ayrıca sulh her zaman iyi değildir . Şiddet uygulayan kişinin şiddet eğilimi ortadan kaldırılmadıkça , tarafların sulhe yönlendirilmesi şiddet mağduru kişinin tekrar tekrar şiddete maruz kalıp belki de ölümüne neden olabilir . " İngiliz polis birimi Scotland Yard'ın desteğiyle yürütülen ve 144 kilo eroinin ele geçirildiği London Eye operasyonunda yakalanan Özhan Nakliyat'ın sahibi Ali Eker , dört ay önce Kadıköy Kaymakamlığı'ndan İstanbul Vali Yardımcılığı'na atanan Hüseyin Eker'in kardeşi çıktı . trilyon liralık eroinle ilgili olarak 16 kişi yakalanırken , zanlılardan bazıları susma hakkını kullanıp ifade vermedi . İzmir'den aldığı kırmızı biber yüküyle Almanya'ya gitmek üzereyken Kapıkule'de yakalanan TIR'ın sürücüsü Ender Ayaz'ın ( 54 ) ifadeleri doğrultusunda Hatay , Gaziantep , Mersin ve İskenderun'da " nokta operasyonlar " düzenlendi . İskenderun'daki iki ayrı eroin imalathanesi ortaya çıkarılırken , eroin yapımında kullanılan çok miktarda malzeme , 100 bin dolar , 10 bin euro ve kilo 50 gram afyon sakızı ele geçirildi . İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden Albayrak Turizm A. Albayrak kardeşlerin cezası ve bir yıl süreyle resmi ihalelere girme yasakları ertelendi . Mustafa Albayrak'ın avukatı Ömer Cerrah duruşmada , " Müvekkilimin şirketi , bu işi başka yapan olmadığı için yapıyor . Arkadaşlar , bu işi sadece hobi olsun diye yapmaktadır . Yoksa çok kazanç getiren bir iş değildir " dedi . Mahkeme , Mustafa , Muzaffer ve Kazım Albayrak'a " ihaleye fesat karıştırmak " suçundan ay 16'şer gün hapis ve 88 milyon lira ağır para cezası verdi . belediye görevlisi de " görevlerini ihmal ettikleri " gerekçesiyle aynı cezalara çarptırıldı . Sanıklar resmi ihalelerden de bir yıl süreyle men edildi . Cezalar sabıkasız olmaları , " ileride suç işlemekten çekinecekleri " kanaati oluştuğu dikkate alınarak ertelendi . Recep Tayyip Erdoğan , İsviçre'nin Davos kasabasında yapılacak olan Dünya Ekonomik Forumu'na ünlü Türk mankenleri ve 1001 Dünya Güzeli Azra Akın ile birlikte gidecek . Erdoğan , Davos'a bugün öğle saatlerinde özel uçakla hareket edecek . Uçakta Yeşim Palandüz , Sema Şimşek , Yüksel Ak , Pınar Tezcan , Burcu Kutlak , Tuğba Karaca , Esra Eron ve Billur Kaytar yer alacak . Heyette Türk müziği eşliğinde yeteneklerini sergileyecek dansçılarla balerinler de bulunacak . VIP Turizm tarafından organize edilen ve cumartesi 11. Başbakanlık'ın ev sahibi olacağı gecede konuklara Türk şarapları da ikram edilecek . Balerinler ve dansçılar da Anadolu ritmleri eşliğinde modern dans gösterileri yapacak . Gecede , elektronik müzikle tasavvuf müziğini birleştiren Mercan Dede'nin eserleri de çalınacak . Gecede " Lale " figürünün ana figür olarak kullanılacak . Davos Zirvesi'nin üçüncü gününde zirveye katılanlar için rakılı , şaraplı " Türk Yemekleri Gecesi " düzenlenecek . Sadece Türk yemeklerinin yer alacağı davet için Türkiye'den Kuruçeşme Divan'ın müdürü ve üç aşçısı yaklaşık 600 kilo malzemeyle Davos'a uçuyor . Gece için 50 şişe rakı , 10 şişe nane likörü de Davos'a götürülecek . Büfe şarap servisi de yapılacak . 11. Klasik Türk yemekleri ve tatlılarının sunulacağı davetin baş aşçısı 1986'da İsviçre'de düzenlenen " Dünya Yemek Yarışması"nda dünya ikincisi seçilen Hüseyin Özoğuz . Özoğuz'a yine Kuruçeşme Divan'ın iki aşçısı Mehmet Ergül ve Hüseyin Kırtıl da eşlik edecek . Aşçılar iki gün boyunca , günde 16 saat çalışarak yüzlerce kişilik yemekleri hazırlayacak . Baklavadan yaprak sarmasına kadar her şey Davos'ta yapılacak . Mönüde neler var Yemekte zeytinyağlılardan , çerkeztavuğuna , kuzu tandırdan , mantıya kadar pek çok Türk yemeği ile baklava , fırın sütlaç , su muhallebisi , vişneli ekmek tatlısı , badem ezmeleri , tatlı sucuk , lokum gibi geleneksel tatlılar yer alacak . Yemeğin ardından konuklara Türk kahvesi ikram edilecek . Davet için Türkiye'den 100 kilo tavuk , dana eti ve kuzu eti ; 10 kilo asma yaprağı , 550 adet enginar , 11 kg . barbunya , 50 kg . kuru soğan , 10 kg . Türk kahvesi , 15 kg . un , 10 lt . nar şurubu götürülmek üzere paketlendi . Başbakan Abdullah Gül , Davos'a yarın ATA uçağıyla gidecek . Gül ve Erdoğan , yurtdışı gezilerine yalnız katılma âdetini bu zirvede bozacak . Gezi protokolüne dahil edilen Hayrünnisa Gül ve Emine Erdoğan , ilk kez bu gezide eşlerinin yanında yer alacak . Erdoğan'la Davos'a gidecek Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül de başı açık olan eşiyle birlikte geziye katılacak . Erdoğan'ın uçağında Devlet Bakanı Ali Babacan , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ve Sağlık Bakanı Recep Akdağ ise eşsiz olarak bulunacak . Erdoğan'ın Dış Politika Danışmanı Cüneyt Zapsu , " Davos'a eşleri olanlar , eşleri ile gelir . Hanım CEO'lar , Başkanlar var . First Ladymiz de orada olmalıdır " dedi . Ankara Adliyesi'ne geçtiğimiz haftalarda konulan ve maddi hasara neden olan bombalı saldırının ardından dün de Yargıtay binasına bombalı saldırı düzenlendi . Yargıtay otoparkındaki servis araçlarının altına konulan bomba , 06. Olayda can kaybı olmazken , bombanın düdüklü tencere içine yerleştirilmiş kimyasal maddeden oluştuğu belirlendi . İLKİNE BENZİYOR Servis araçlarının üçünde ve Yargıtay binasında hasara neden olan bombalı saldırı olayının ardından Ankara Emniyet Müdürlüğü soruşturma başlattı . Olayın , 11 Aralık'ta Ankara Adliyesi'nin bahçesinde yaşanan patlamayla aynı nitelikleri taşıdığı , ilk olayda da basınç yaratması için düdüklü tencere kullanıldığı saptandı . Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya , " Bu eylem hukuka ve yargıya karşıdır . Bunu yapanlar , hukuku ve adaleti istemeyen kişiler olabilir . Terörün haklı gerekçesi yoktur " diye konuştu . Başbakan Abdullah Gül , ABD'nin olası Irak operasyonuyla ilgili Türkiye'nin kaygılarının Saddam sonrası oluşacak belirsizliklerden kaynaklandığını söyledi . Gül önceki gün DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , Genel Başkan yardımcıları Mehmet Ali Bayar ve Nüzhet Kandemir'e Irak'taki gelişmelerle ilgili bilgi verdi . Alınan bilgilere göre , Ağar , Kuzey Irak'ta etkili bir Türk askeri gücünün bulundurulması gerektiğini ifade etti . BELİRSİZLİK VAR Aynı düşüncede olduklarını belirten Gül de , TSK'nın buna hazır olduğunu söyledi . Gül , operasyonla ilgili endişelerini ise şöyle aktardı : " Asıl sorun , Saddam sonrası nasıl bir yapının oluşacağı . ABD ile tam anlaşamadığımız ve müzakerelerin uzaması görüntüsünün arkasında bu sorun vardır . " Anayasa Mahkemesi , geçtiğimiz yılın ocak ayında " Kurucular Kurulu " üyesi olamayacağına karar verdiği AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan için , bu karardan tam bir yıl sonra " Kurucular Kurulu üyesi olmayan genel başkan da olamaz . Erdoğan da , ekim ayından bu yana hukuki açıdan AKP'nin genel başkanı değildir " kararını verdi . Karardan sonra , AKP Kurucular Kurulu , Erdoğan'ı tekrar başkan seçmek üzere bugün toplantıya çağrıldı . Jet karar , Erdoğan'ın Davos Zirvesi'ne " başkan " olarak katılımını sağlamak için alındı . GEREKÇELER ÜYELERİ BÖLDÜ Anayasa Mahkemesi , Başsavcı Sabih Kanadoğlu'nun tedbir istemini oybirliğiyle reddederken , mahkemenin 11 üyesi gerekçeler yönünden ikiye ayrıldı . Başkan Mustafa Bumin , Başkan Vekili Haşim Kılıç , üyeler Yalçın Acargün , Sacit Adalı ve Samia Akbulut , tedbir kararıyla ilgili yetkili mahkemenin Anayasa Mahkemesi olmadığını vurgulayarak , tedbir konulmasına gerek olmadığını belirtti . Üyeler Fulya Kantarcıoğlu , Ertuğrul Ersoy , Tülay Tuğcu , Enis Tunga , Mehmet Erten ve Ahmet Akyalçın , Erdoğan'ın kurucular kurulundan istifa etmesiyle 16 Ekim 1001'de genel başkanlığının da düştüğünü , bu nedenle tedbir istemi konusunda bir karar verilmesine gerek olmadığını kaydetti . GÖREVDEN AYRILMALIYDI Kararı açıklayan Başkan Vekili Kılıç , şunları söyledi : " Kurucu üyelikten ayrılması gerektiği konusunda ihtar kararı verildiğine göre ve bu ihtar kararı yerine getirilmiş olmasına rağmen kurucu üyeliğe bağlı olarak Genel Başkanlık'tan da ayrılması gerekirdi . Ancak şu anda ayrılmamış olması , kişinin Genel Başkan olduğu anlamına gelmiyor . Kurucu üyelikten ayrılmış olmakla genel başkanlığı da sona ermiştir şeklindeki arkadaşımızın görüşü ile böyle bir gerekçe ortaya çıkmıştır . Olmayan genel başkanlık için tedbir kararı verilmesine gerek yoktur , anlamında bir karar çıktı . " BAŞKANLIĞINI TANIMIYORUZ Karardan sonra Erdoğan'ın genel başkanlığını sürdüreceğini sanmadığını söyleyen Kılıç , " Anayasa Mahkemesi Erdoğan'ın genel başkanlığını tanımıyor mu ? " sorusuna " Şüphesiz " yanıtını verdi . Kılıç , AKP'nin kapatma davasına ilişkin bir soruya ise " Bu dava artık kapatma davası değil . Yapılacak Hazine yardımından yoksun bırakma davası " yanıtını verdi . Anayasa Mahkemesi'nin geçtiğimiz yılın ocak ayında Erdoğan'ın kurucular kurulu üyesi olamayacağına karar verirken , genel başkanlığının da sürmeyeceğini belirtmemesi ve bu karardan bir yıl sonra verdiği kararda bunu belirtmesi , " mahkemenin saygınlığını zedeledi " şeklinde yorumlandı . Kasım seçimi ne olacak ? AKP lideri Erdoğan'ın isminin 41 milyon oy pusulasında AKP Genel Başkanı olarak belirtildiği Kasım seçiminin iptal edilip edilemeyeceği tartışmalarına neden oldu . Prof . Dr . Zafer Üskül , " YSK pusulaları bastırırken ortada böyle bir karar yoktu . Bu nedenle seçimin iptali söz konusu olamaz " derken , YSK yetkilileri de seçimin iptal edilemeyeceğini söyledi . Yüce Mahkeme'nin kararına tepkiler Başbakan Abdullah Gül : Oturup konuşacağız , görüşeceğiz . Anayasa Mahkemesi kararları kesindir . Ortada çok büyük bir problem olmadığı kanısındayım . Muğlak bir açıklama var . Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır : Gerekirse sade üye olarak kaydı yapılır ve genel başkan seçilir . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal : Birbiri ardına alınan çeşitli yetkili kuruluşların kararları tam bir karmaşa yaratıyor . Anayasa Mahkemesi'nin aldığı kararla , 18 Ekim tarihinden bu yana Erdoğan'ın genel başkan kimliği yok . Adalet Bakanı Cemil Çiçek : Erdoğan'ın Anayasa ve yasalara göre bir partiye üye olmasına engel yok . Tekrar ayrılır , tekrar üye olur , bir gün içinde yeniden seçilir . Bu formaliteden ibarettir . Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen : Karara saygı duyuyorum . Ancak üzüldüm , Bu karar partilileri Erdoğan'ın yanında daha çok kilitler . Millet mağdurdan yana . AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat : Erdoğan , bu kararlara alıştı . Kararı çok sakin karşıladı . Her şey düzelecektir . Anayasa Mahkemesi kararları geriye doğru işlemez . Hukukçular ne dedi ? Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu : Anayasa Mahkemesi bir tespit yapmıştır . Şu anda söyleyebilecek hiçbir şey yok . Yarın ( bugün ) kararı irdeleyip , düşünüp ne sonuçlar doğurabileceğini açıklayabilirim . YSK Başkan Vekili Ahmet Hamdi Ünlü : Erdoğan'ın adının Siirt seçimlerinde oy pusulasında yer alıp almayacağını değerlendireceğiz . Prof . Dr . Orhan Aldıkaçtı : Anayasa Mahkemesi'nin kararı geriye doğru yürümez . Genel başkan olarak yaptığı işlemler geçerlidir . Prof . Dr . Ergun Özbudun : Mahkeme , yürürlükteki kurallara göre değerlendirme yaparak karar vermeliydi . Bu gelişme Erdoğan'ın , Başbakanlık planını etkilemez . Milletvekili seçilebilir . Genel Başkan seçilebilir . Başbakanlık'ta , dün Irak gündemi ile toplanan ani bir zirve yapıldı . Başbakan Abdullah Gül başkanlığında gerçekleşen zirveye Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ve Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal katıldı . İki bölüm halinde gerçekleştirilen toplantı , saat sürdü . Birinci bölümde , Org . Özkök'ün , ABD'li muhatabı Myers ile yaptığı görüşme ve ABD ile yürütülen askeri planlamalar konularına ilişkin bilgi verdiği bildirildi . Bu kapsamda , bundan sonra atılacak adımlar konusunda değerlendirme yapıldığı kaydedildi . İlk bölümde ayrıca , ABD'nin altyapı hazırlıklarını yürütmek amacıyla istediği ön onay konusunun görüşüldüğü kaydedildi . Hazırlık aşaması için Türkiye'ye baskı yapan ABD yönetiminin bu çerçevedeki öncelikli talepleri ele alındı . Bu aşamada ABD'ye verilecek yanıt tartışıldı . Org . Özkök'ün inşa aşaması için TBMM'den yetki çıkması gerektiği görüşünü dile getirdiği öğrenildi . İkinci bölümde ise Abdullah Gül'ün Dünya Ekonomik Forumu'na katılmak üzere gideceği Davos'ta ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ile yapacağı görüşme ve İstanbul'da gerçekleştirilecek Irak zirvesinin ele alındığı öğrenildi . Operasyona hazırlık aşamasında Türkiye'deki bazı havaalanları , limanlar ve demiryolları ile askeri üslerde inceleme yapan 150 kişilik ABD heyetinden iki grup İncirlik Hava Üssü'nden uçakla ayrıldı . Kendilerine verilen sürenin dün saat 16. Başbakan Abdullah Gül ve Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , Ürdün , Mısır , Suudi Arabistan , Suriye ve İran dışişleri bakanlarını Irak sorununa barışçı çözüm için İstanbul'da ağırlarken , İngiltere Genelkurmay Başkanı Michael Boyce , Genelkurmay Başkanı Org . Hilmi Özkök ile Ankara'da operasyonu konuşacak . Altı dışişleri bakanının toplantısı bugün Çırağan Oteli'nde yapılacak , Gül de bakanlar onuruna yemek verecek . Dışişleri bakanları , şu noktalarda karara varmaya çalışacak : Ortak deklarasyon : Konuk bakanlar toplantıya , Ankara'nın , Irak yönetimine uyarıları ve BM Güvenlik Konseyi'ne barış çabalarının artırılması talebini içeren 1. " Ortak uyarıların adresi"nde uzlaşma sağlanamazsa , deklarasyon yayımlanmadan zirve sona erecek . İkinci randevu : Toplantıda ikinci toplantının nerede yapılacağı da karara bağlanacak . Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , New York Times muhabiriyle yaptığı söyleşinin doğru yansıtılmadığını vurguluyor . Gazete muhabirinin yorumunun kendisine ait sözlermiş gibi yansıtıldığının altını çiziyor . Yakış , New York Times muhabiri Dexter Filkins'la yaptığı görüşmede , Türkiye'nin ABD'ye üsleri kullanma izni verdiğini söylemediğini , haberde geçen ABD askeri sayılarının ise muhabir tarafından konu edildiğini kaydediyor ve ekliyor : SES BANDI ELİMDE " Görüşmemizin ses bandı bende . Deşifresi de yapıldı . Bana aitmiş gibi yazılan bazı cümleler bana ait değil . Nitekim bakanlık görevlisi arkadaşlar , New York Times'ın görüşmeyi yapan muhabiriyle konuştular . Ve haberde yer alan bu sözlerin nereden çıktığını sordular . da cevap olarak , Ben görüşmenin bütününden sonuçları çıkardım demiş . Yakış , " Üsleri kullanma izni verdik , şu kadar askerin gelmesine izin verdik , demem zaten mümkün değil , öyle olsa , hâlâ görüşmeler niye devam etsin ? Genelkurmay'la ABD askeri yetkilileri görüşmelere devam ediyorlar . Karar verilmiş olsa bunlar devam eder mi ? " diye de ekliyor . ABD açısından duruma bakıldığında ise Büyükelçi Pearson'ın değerlendirmesi şöyle : " Bir elimizde Türkiye'nin hassasiyetleri var . Diğer elimizde ABD'nin büyük bir askeri güç bulundurma isteği . Türkiye'nin hassasiyetlerini elbette anlıyoruz ve saygıyla karşılıyoruz . Bizim yapmaya çalıştığımız bu iki eli birbirine yaklaştırmak . Büyük askeri güç caydırıcı olmak açısından gerekli görülüyor . Tabii , desteğin niteliği ve kapsamının ne olacağına Türkiye karar verecek . Görüşmeler sürüyor . " İZİN VERİLİRSE . . . Pearson , havaalanları ve limanlarda yürütülen inceleme sonucunda ortaya çıkacak yatırım gereksinmesi için ABD'nin 100 150 milyon dolar kaynak ayırdığını da belirtiyor . Karar bu yönde çıkarsa ABD , havaalanları ve limanlar için bu yatırımı yapacak . Tabii bu yatırımın yapılmasına izin verilmesi , ABD'nin diğer talepleri açısından da bir karine oluşturacak . Bu yatırımları yaptırıp sonra " kusura bakmayın " denilmesi biraz zor . Bu açıdan yatırım kararı , kritik eşik niteliği taşımayacak . Irak konusunda brifing vermek için TBMM'deki partilerin grup başkan vekillerini çaya davet eden , ardından da bu daveti komisyon başkanlarına yapınca , " Biz Büyükelçiliğe gelemeyiz , siz Meclis'e gelip bilgi verin " yanıtı alan ABD Büyükelçisi Pearson'a bir " ret " de Bülent Arınç'tan geldi . BÜYÜKELÇİLİK'E ÇAĞIRDI Arınç , kendisini büyükelçilikte öğle yemeğine davet eden Pearson'a , " seçildikten sonra kendisini tebrik etmediği " için olumsuz yanıt verdi . TEŞRİF ETMEDİLER Arınç , dün Türkiye Ziraat Odaları Birliği Yönetim Kurulu üyelerini kabulünde TBMM'deki komisyon başkanlarının ABD Büyükelçisi'nin davetini reddetmeleriyle ilgili yorumu sorulunca şunları söyledi : " Arkadaşlarımız ne yaptıklarının bilincindedirler . Ama benimle ilgili bir konu var . Başkalarının işine çok fazla karışmayalım . Büyükelçi geçtiğimiz günlerde beni büyükelçilik konutunda bir öğle yemeğine davet etmişti . Sanıyorum bu davetinde de gündemle ilgili konuları görüşmek istiyordu . Kendisine ret cevabı verdim . Meclis Başkanlığı'na seçildiğim günden bu yana Büyükelçi beni tebrik etmeye henüz teşrif etmediler . Dolayısıyla TBMM'nin Başkanı bir büyükelçinin yemek davetine önce gitmez . " Yargıtay Başsavcısı neden Anayasa Mahkemesi'ne başvurmuştu ? Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , TCK'nın 511 . maddesinden mahkûm olan Erdoğan'ın bir siyasi partiye kurucu üye olamayacağını belirterek , Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu . Mahkeme , Erdoğan'ın kurucu üyelikten ayrılması için ihtar verdi . Erdoğan , Kurucular Kurulu'ndan istifa etti ancak genel başkanlıktan ayrılmadı . Kanadoğlu , bunun üzerine tekrar başvurdu . Anayasa Mahkemesi Erdoğan hakkında ne karar verdi ? Yüksek mahkeme , oybirliğiyle Kanadoğlu'nun talebini reddetti ancak 11 üyeli mahkemede çoğunluğu oluşturan üye , Erdoğan'ın zaten genel başkan olmadığını belirtti . Erdoğan'ın siyasi yasağını kaldıran yasal düzenlemeler neden dikkate alınmadı ? üyenin , " genel başkan olmayan bir kişiye zaten tedbir konulamayacağı " yönündeki görüşü , yasal düzenlemelerin dikkate alınmamasına neden oldu . Karar , Erdoğan'ın bugüne kadar " genel başkan " olarak attığı imzaları geçersiz kılar mı ? Hukukçular , mahkeme kararlarının Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdiğini ve geriye yürümediğini söyledi . Ancak bazı hukukçular ise 16 Ekim'den bu yana Erdoğan'ın attığı imzaların geçersiz olduğunu ancak işlemlerin iptali için İdare Mahkemesi ve Danıştay'a dava açılması gerektiğini belirtti . Erdoğan ile AKP , bu kararın gereğini nasıl yerine getirecek ? Erdoğan genel başkanlık yetkilerini , yeniden başkan seçilene kadar kullanamayacak . Başsavcı'nın aynı doğrultudaki ihtarını dinlemediği için AKP'ye yaptırım uygulanabilir mi ? Mahkemenin Erdoğan'ın başkan olmadığı kararı , AKP'nin bu ihtarı yerine getirdiği anlamını da taşıyor . Erdoğan yeniden Genel Başkan olabilir mi ? Evet . Partiye normal üye olacak Erdoğan , Kurucular Kurulu'nca tekrar genel başkanlığa seçilebilecek . AKP Tüzüğü'ne göre , genel başkanın 45 gün içinde seçilmesi gerekiyor . Şu anda AKP'yi en üst düzeyde temsil eden isim kim ? AKP Tüzüğü'ne göre , Siyasi İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı , Genel Başkan Vekili oluyor . Yani , Dengir Mir Mehmet Fırat vekâleten görevi yürütecek . Erdoğan aleyhine karara karşı çıkan üyeler neyi savundu ? Karşı üyenin görüşü , siyasi yasak sınırını 511 . madde mahkûmiyeti türü suçlardan , " terör eylemlerine karışmak " noktasına çeken yeni yasal düzenlemelerden Erdoğan'ın yararlanmış sayılmasında odaklandı . 10 Karar , Siirt'teki seçimlere katılmayı planlayan Erdoğan'ın adaylığını engeller mi ? YSK'nın bugüne kadar aldığı kararlar dikkate alındığında hayır . Siyasi yasağından kurtulan Erdoğan , kararları " kesin " olan YSK'nın açtığı yolda aday olup milletvekili seçilebilecek , başbakan olabilecek . İP Genel Başkanı Doğu Perinçek , ABD PKK görüşmelerini örgütleyen kişiler olduğunu iddia ettiği dört ABD'linin sınır dışı edilmeleri gerektiğini söyledi . Perinçek , Dışişleri Bakanlığı'nın , ABD PKK görüşmelerinin yapıldığını ve PKK'ya ABD tarafından 115 milyon dolar verildiğini tespit ettiğini belirterek , bu konudaki dosyayı Genelkurmay Başkanlığı'na gönderdiğini kaydetti . ABD Büyükelçiliği ve PKK'nın açıklamalarında görüşmeleri doğruladıklarını öne süren Perinçek , " Görüşmeleri ABD Büyükelçiliği'nin iki numaralı adamı Robert Deutsch , Adana'daki CIA istasyonunda görevli Joseph Penington , Siyasi İşlerden Sorumlu Müsteşar Nicholas Kass ve İstanbul Konsolosluğu Siyasal Birim Sorumlusu Stephen . Kimmel sağlamıştır . Bu kişiler sınır dışı edilmelidir " dedi . Hazine , toplam katrilyonu bulan kredi borçlarının tasfiyesi için çiftçilere sepet hesabı önerdi . 1999 yılından bu yana toplam 800 trilyon lira kredi kullanan çiftçilerin toplam borçları faizleriyle birlikte katrilyon liraya çıkarken , hükümet bu borcun tasfiyesi için toptan eşya fiyatları endeksi ( TEFE ) de dahil olmak üzere birkaç seçenek üzerinde duruyor . Devlet Bakanı Ali Babacan'a bağlı olan Hazine ile çiftçiler adına Türkiye Ziraat Odaları Birliği ( TZOB ) yönetimi arasında yapılan görüşmelerde ortaya atılan önerilerden birisi de sepet hesabı . Buna göre çiftçi kullandığı tarihteki krediyle ne kadar ürün alabiliyorsa , krediyi geri öderken de aynı miktar ürünü alabilecek miktarda para ödeyecek . Öneriye göre hesaplamaya temel olacak ürün sepeti içinde buğday , tütün , pamuk ve pancar yer alacak . Sepet hesabı olabilir Hazine'nin bu hesabına çiftçiler tavan konması şartıyla sıcak bakıyor . TZOB çiftçinin 800 trilyon anapara borcuna , 1. Kredi borçlarından dolayı milyon çiftçi ailesinin yüzde 60'ı Ziraat Bankası ve kooperatiflerle ihtilaflı durumda . TZOB Başkanı Mehmet Rıfat Akyüz , çiftçi borçlarının geri ödenmesi konusunda Hazine , Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri ile çiftçilerin görüşmeler yaptığını ancak TEFE ya da sepet hesabı konusunda kesin bir karara varılmadığını söyledi . Krizde faiz yükü arttı Çiftçinin Ziraat Bankası'na 1. 1999 yılının kasım ayında 5. Ziraat Bankası ile TZOB kapıştı Hazine'nin önerisine rağmen Ziraat Bankası'nın kredi borçlarının ürüne endekslenmesine karşı çıktığı belirtiliyor . Hazine ile TZOB arasındaki görüşmelerde sepet hesabı'nın gündeme geldiğini öğrenen Ziraat Bankası yönetimi , TZOB'u aradı . " Biz bankacıyız , ürüne endeksli kredi ödemesine sıcak bakmıyoruz " diyen Ziraat Bankası yetkilileri , TZOB yönetiminden şu cevabı aldı : " zaman siz de ambleminizdeki buğday başağını kaldırın . Ziraat Bankası Kuruluş Kanunu'nu iyi okuyun . Bugün çiftçinin yanında olmayacaksınız da ne zaman olacaksınız ? " Elektrik borçları yeniden yapılandırılıyor EVRİM ERGİN Hükümetin ödenmemiş elektrik borçları için de kolaylık sağlamayı planladığı öğrenilirken , TEDAŞ yetkilileri , kurumun maliyet azaltılması üzerinde çalıştığını belirttiler . Yetkililer şöyle konuştu : " Hükümet bizden dağıtım maliyetlerini ucuzlatmamızı istiyor . Biz de bunlara çalışıyoruz . Onlar bizden bazı dikkat etmemiz gereken şeyleri istiyorlar , biz de onlara indirim yapılabilecek şartları anlatıyoruz . Afla ilgili bir şey gündemde yok . Ancak sulamalar ile ilgili belki bir kolaylık getirilmesi için çalışma yapılıyor . Kesinlikle bunun dışında bir af söz konusu değil . Hükümetin de böyle bir talebi yok . Belki borçları yeniden yapılandırmak gibi bir çalışma yapılabilir . Süreyi biraz uzatmakla ilgili çalışma var , onun dışında af filan söz konusu değil . Eğer öyle bir af söz konusu olursa biz planladıklarımızı yapamayız . Ne hükümetin ne de bakanın konuda bize bir baskısı bulunmuyor . " Hükümet IMF'ye verilen taahhütler çerçevesinde kamudaki fazla personelin emekli edilmesi için Emekli Sandığı'na bağlı memurların azami çalışma yaşını ( yaş haddi ) 65'den 61'e düşürüyor . Bu konuya ilişkin yasa tasarısı imzaya açıldı . Tasarı ile bin 116 memur emekli edilecek . Hükümetin ileriki tarihlerde 50 hizmet yılını dolduran personelin emekli edilmesine ilişkin bir tasarıyı daha imzaya açması bekleniyor . Başbakan Abdullah Gül başkanlığında yaklaşık dört saat süren Bakanlar Kurulu , kamu personelinin zorunlu emekli edilmesine ilişkin tasarıyı ele aldı . Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in toplantı sonrası yaptığı açıklamaya göre Emekli Sandığı iştirakçilerinin 65 olan azami çalışma yaşı 61'e indirildi . Tasarının yasallaşması ile birlikte bin 116 boş kadro ortaya çıkacak . Boş kadrolara yeni alımların yapılması engellenecek . Ancak özel bilgisine ihtiyaç olan kamu personelinin çalışma süreleri Bakanlar Kurulu kararı ile dört yıl uzatılabilecek . YÖK ve MİT mensupları , askeri personel , emniyet sınıfı personeli , hakim , savcı ve hakimler kapsam dışında olacak . 50 yıllıklar sırada Hükümetin ikinci bir adım olarak da hizmet yılı ile ilgili kısıtlama yapması bekleniyor . Edinilen bilgilere göre hazırlanacak bir tasarı ile de 50 hizmet yılını dolduran 61 bin kişinin emekliye sevkedilmesi sağlanacak . Hükümetin kaynak sıkıntısı nedeniyle askıya aldığı bu uygulama ile de 61 bin memura katrilyon emekli ikramiyesi ödenecek . 56 . Hükümet'in kadrolaşmayı önlemek için getirdiği ve kurum içi atamalarda Başbakanlık'tan izin alınmasını zorunlu kılan genelge yürürlükten kaldırıldı . Kurum içi atamalarda Başbakanlık izni alınmayacak . Dövizli askerlik uzatılıyor Askerlik Yasası'nda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yasa Tasarısı " , Bakanlar Kurulu'nda kabul edilerek TBMM Başkanlığı'na sunuldu . Tasarı ile yurtdışında en az fiilen üç yıl çalışan ancak çeşitli nedenlerle 58 yaşını doldurduğu halde askerlik hizmetinden yararlanmak üzere başvurmayanlar ile başvurdukları halde ödemelerini ya da temel askerlik eğitimini tamamlamadıkları gerekçesiyle dövizle askerlik hizmetinden çıkartılanlar bu haktan yararlanacak . 58 yaşını dolduranlar bin 688 Euro veya karşılığı yabancı ülke parasını ödemeleri ve bir ay süreli temel askerlik eğitimini yapmaları halinde askerliğini yapmış sayılacaklar . Aynı durumda olan ancak 40 yaşını tamamlamış olanlar ise 10 bin 114 Euro veya karşılığı yabancı para ödemeleri halinde temel askerlik eğitimine tabii tutulmadan askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılacaklar . Askerlik hizmetini yapamadıkları için Türk vatandaşlığından çıkarılanlar ile vatandaşlıktan çıkmasına izin verilenlerin de bu haktan yararlandırılmaları ve haklarında adli tatbikat yapılmaması kararlaştırıldı . Kurban Bayramı'nda dokuz gün tatil Bakan Şener , Bakanlar Kurulu'nun Kurban Bayramı arefesindeki yarım günde kamuda çalışan memur , işçi ve diğer personelin idari izinli sayılmalarını kararlaştırdığını bildirdi . Buna göre 10 Şubat 1005 pazartesi günü için verilen idari izinle kamu çalışanları toplam dokuz gün tatil yapacak . Gelirler Genel Müdür Vekili Osman Arıoğlu , Kurumlar Vergisi'nde , kâr payları üzerinden ödenen Gelir Vergisi'yle birlikte yüzde 65'e ulaşan toplam vergi yükünün , yüzde 50 civarına çekilmesi için yasal düzenleme yapılacağını açıkladı . Cumhurbaşkanı'nın onayını bekleyen Vergi Barışı yasasıyla getirilen düzenlemelerle ilgili olarak ekonomi muhabirlerine bilgi veren Arıoğlu , önümüzdeki dönemde enflasyon muhasebesine geçiş başta olmak üzere vergi yasalarında ve vergi idaresinin etkinleştirilmesine yönelik bir dizi düzenlemeye gidileceğini , Kurumlar Vergisi'ne yönelik düzenlemenin çalışmalarının sürdüğünü söyledi . Şirketlerin yüzde 55 dolayındaki Kurumlar Vergisi'nin yanı sıra , ortaklarına dağıtılan kâr payı üzerinden de ortalama bu düzeyde bir Gelir Vergisi ödediği ve toplam vergi yükünün yüzde 64 65'e ulaştığına işaret eden Arıoğlu , bunun çok yüksek olduğunu ve makul bir düzeye çekileceğini vurguladı . Bu yöndeki çalışmaların halen sürdüğünü belirten Arıoğlu , " Enflasyon muhasebesi uygulanmayan bir ortamda , bu fazla bir yük . Bunun makul ölçüye çekilmesinde yarar var . Kurumdan yüzde 55 alınıyor . Toplam yük yüzde 51 , 51 ya da 49 olsun ama hiçbir zaman yüzde 65 olmamalı " dedi . Asıl borç katrilyon 10 katrilyon liralık vergi alacağının yarısını vergi asıllarının , yarısını da ferdi alacakların oluşturduğunu belirten Arıoğlu , kriz nedeniyle 1. Arıoğlu , " İstanbul'da üzerine 60 60 iş incelemesi almış ama bunlara başlayamamış elemanlarımız var . bin inceleme elemanının her birine 10 iş düştüğü hesaba katıldığında inceleme elemanlarının elindeki dosya sayısı 80 bin dolayında diyebiliriz " dedi . Hafızayı silmeyeceğiz Vatandaşlık numarası ile vergi kimlik numarasının birleştirileceğini hatırlatan Arıoğlu , 16 milyona ulaşan vergi kimlik numaralarının da birleşme sonrası korunacağını söyledi . Arıoğlu , " Vergi numaralarına ilişkin hafızayı saklamaya devam edeceğiz . Hafıza silme gibi bir durum söz konusu değil " dedi . Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile ilgili davanın Vergi Barışı Kanunu ile getirilen affın kapsamı dışında olduğunu belirten Arıoğlu , " Kanundaki sahte fatura ve belge kullanımına dönük aftan , Orhan Aslıtürk gibi isimler de yararlanamayacak . Bu kişilerin sahte belge düzenlemesi söz konusu " diye konuştu . Risk sermayesi konusunda faaliyet gösteren Esas Holding'in Yönetim Kurulu Üyesi Emine Kamışlı , Esas Holding'e ortaklık amacıyla başvuran şirketlerin artık borçlarına sermaye bulmak için değil , hedeflerini büyütmek için geldiklerini söyledi . Bu durumun memnuniyet verici olduğunu belirten Kamışlı , " Kriz döneminde bize başvuran şirketlerin arasında borçlu olanların sayısı fazlaydı . Borcumuzu kapatmak için para lazım diyorlardı . Artık böyle değil . Şimdi kriz tedbirlerini almış , ayakta kalmış firmalar geliyor , büyüme hedeflerini anlatıyorlar . Böyle hedefler bizi heyecanlandırıyor " dedi . Bu durumun piyasada bir toparlanmayı gösterdiğini söyleyen Kamışlı , " Beş , altı aydır bu toparlanmayı hissediyoruz . Gelen şirketler artık Benim borcum , harcım yok . Ben büyümek istiyorum diyor " diye konuştu . 100'den fazla şirket başvurdu Esas Holding'in ortak olduğu şirket sayısının altıya ulaştığını belirten Kamışlı , " Esas Holding iki yıl önce kuruldu . Bu sürede 100'den fazla şirketi inceledik " diye konuştu . Bundan sonra da ayakları yere basan , vizyonu olan şirketlere ortak olmayı düşündüklerini belirten Kamışlı , " Şu anda sağlık ve teknoloji alanındaki bazı şirketlerle ilgileniyoruz . Bu sene yapacağımız ortaklıklarla , şirket sayımızın 10'u geçeceğini düşünüyoruz " şeklinde konuştu . Perakendeciliğe soyundu Perakendeciliğe de soyunan Esas Holding , spor ürünleri ithalat ve satışı konusunda faaliyet gösteren Sporting Güngör şirketine yüzde 50 ortak oldu . Bu yıl yaptıkları ilk anlaşmanın Sporting mağaza zinciriyle yapılan ortaklık anlaşması olduğunu belirten Kamışlı , şöyle dedi : " Esas Holding olarak , uzun süredir böyle bir perakende zinciri arıyorduk . Sporting Shop'larda , sporla ilgili her türlü ürünün satışı mevcut . Türkiye nüfusunun yüzde 50'si 55 yaşın altında . Dolayısıyla büyük bir pazar . Artık dünyada da genel trend sağlıklı yaşam yönünde . Örneğin ABD'deki takım elbisenin altında spor ayakkabı konsepti Avrupa'ya geldi , yakında Türkiye'ye de gelecek . " Sanal ortamda kayak keyfi Esas Holding'le yaptıkları ortaklığın sinerji yaratacağını söyleyen Sporting Güngör şirketinin CEO'su Levent . Yarcan , şu anda beş mağaza ve korner'a sahip olduklarını ve milyon euro ciro hedeflediklerini söyledi . Yarcan , " Hedefimiz mağaza metrekarelerini artırarak ciroyu ikiye katlamak . bin metrekarelik mağazalar açmayı düşünüyoruz " dedi . Mağazaların içinde turizm ofislerinin de yer alacağını anlatan Yarcan , " Mağazalarda binlerce çeşit ürünün yanında kayak simülatörleri de bulunacak . İnsanlar sanal ortamda kayak yapabilecek . Spor konusunda geniş bir konseptte hizmet vermeyi istiyoruz " diye konuştu . Hükümet , 1005 yılı bütçe performansının arttırılması için en önemli gelir kalemlerinden birisi olarak özelleştirmeye güveniyor . Özelleştirmeden beklenen gelir hedefi ise milyar dolar . Ancak borsanın yaklaşık üç yıldır içinde bulunduğu ve Türkiye'nin dev şirketlerinin krizin olumsuz etkileriyle kıvrandığı bir konjonktürde özelleştirme gelirleri iddialı bulunuyor . Türkiye'nin her hükümet döneminde gündeme gelen özelleştirmede yatırım fonu modelini kullanarak başarılı olabileceğini söyleyen Bumerang Menkul Değerler Yönetim Kurulu Üyesi İbrahim Haselçin , önerdiği modeli şöyle anlatıyor : " Devlet büyük sermayeli yatırım fonları kurabilir . Ve bu fonlara özelleştirilecek büyük kamu şirketlerinin hisselerini satabilir . " Hisse senedine çevrilebilir tahvil Bunun dışında özelleştirilecek şirketlerde hisse senedine çevrilebilir tahvil ihraç edilebileceğini dikkat çeken Haselçin , " Bu tahvillerin önemli bir kısmı fonlara satılabilir . Konjonktür uygun olduğunda bu tahviller ya hisse senedine dönüştürebilir veya fonlar devletten tahvilin bedelini tahsil edebilirler . Özelleştirme sağlanırken kronik iç borç sorununa da çözüm üretmiş olur " diyor . Haselçin sorularımızı yanıtladı . Yatırım fonları neden önemli bir hale geldi ? Gelişmiş ekonomilerde bir zamanlar yaşanan büyük patlama fonlar sayesinde oldu . Fon yöneticileri Japonya'da kapı kapı dolaşıp pazarlama yaparak yatırımcı topladılar . Fonlar organize bir şekilde borsaya , bonoya yatırım yapıyor . Bu başlı başına paranın sistem içinde kalması , ekonominin büyümesi , derinleşmesine yardımcı oluyor . Fonları büyütmeyi başarabilseydik , şubat krizinin etkileri bu kadar yakıcı olmazdı . Fonların büyümesi borsanın dalgalanmasını azaltıyor . Devletin iç borcu döndürmesini rahatlatıyor . Özelleştirme konusu gündemde . Talep tarafında yatırım fonlarından yararlanılamaz mı ? Dünyada bu yapıldı , yapılıyor . Türkiye , yatırım fonları gibi bir endüstriden faydalanıp , özelleştirme açısından da katma değer yaratamadı . Devlet , dünyada örnekleri bulunan büyük yatırım fonlarından bizde de kurabilir . Özelleştirme İdaresi'nin portföyündeki hisselerin önemli kısmını ilk etapta yönetim hakkı devlette kalmak üzere bu fonlara satılabilir . Öte yandan , çoğu zarar yazan bu kurumların devlette kaldıkları süre zarfında üstlenilmek zorunda kalınan maliyetten de kurtulunmuş olacak . Ve ikinci aşamada , piyasada fiyatlandırma açısından uygun koşulların olması durumunda bu şirketlerin yönetim hakları da satılarak özelleştirme tamamlanır . Fon modeliyle özelleştirmenin yararı ileride sağlanacak özelleştirme gelirini bugünden sağlayarak kamunun kaynak ihtiyacına çözüm üretmenizdir . Mevcut düzenlemeler sektörün gelişimi açısından yeterli mi ? Mevcut durumda fonlar için kamuyu aydınlatma kuralları yeterli . Ancak fonlarda tam rekabet koşullarının sağlanmasıyla , açıkçası başarı daha fazla artacaktır . Fon yönetimleri daha şeffaf hale getirilir ve global değerlendirme ölçütleri uygulanırsa fonların performanslarının daha çok artacağını düşünüyorum . Bunun dışında fon çeşitliğinin arttırılması lazım . Bireysel emeklilik görkemli başlamalı İnsanların bireysel emekliliğe gelmesi için daha büyük bir ışık görmeleri gerekiyor . Fon getirilerinin biraz daha büyümesi gerekiyor . Fon piyasası büyüyüp rekabet arttıkça getirilerde yükselecektir . Gerçi SPK gerekli düzenlemeleri yapmış durumda ama insanların geleceklerine yönelik paraya eksi getiri yazamazsınız . Çok acı çekebilir Türkiye . Bu nedenle sistem çok sağlam başlamalı . Bir iş kötü iş başlarsa düzeltemezsiniz . yüzden görkemli , iyi bir başlangıç olması lazım . Fonlardaki genel gider ve komisyon oranları düşmeli . Baktığınız zaman çok farklı oranlar görüyorsunuz zaten . Fon kurucuları dünyanın en zengin insanları . Örneğin , George Soros . Gerçi Soros'un yönettiği fonlar bizim mevzuatımız açısından bakıldığında riskli kategoriye giren fonlar . Mevcut düzenlemelere yapılacak eklerle , gerekli emniyet noktaları kurulup , sıkı denetim esaslarıyla şahısların fon kurmasının yolu açılabilir . Böylece bizdeki büyük spekülatörlerde sistem içine çekilmiş olur . Parite gözünü 1. Euro dolar paritesi dün 1. 11 Eylül'den sonra dış ticaret açığı büyüyen ABD'nin yaklaşan savaşla birlikte bütçe açığı vereceği beklentisiyle dolar değer kaybediyor . ABD'de ekonomiyi canlandıracak tüketici güvenin artmaması da hızlı değer kaybındaki bir diğer etken . Üç ay önce 0. Altın son altı yılın zirvesine yükseldi Dünya piyasalarında yaşanan genel belirsizlik yatırımcıları daha güvenli limanlara doğru yöneltiyor . Savaş dönemlerinde yükselişe doymayan altının onsu dün 560. Altının külçesi ise geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 15 değer kazanarak savaş döneminde en iyi yatırım aracı oldu . Bu arada petrol fiyatları da OPEC tarafından yapılan tüm açıklamalara ve üretim artışına rağmen yükselişini sürdürüyor . Londra Borsası'nda işlem gören Brent ham petrolün varil başına fiyatı da 50. Borçlanma hedefi yüzde 45 faizle Bu yıl için hazırlanan bütçede iç borçlanma programı yıllık ortalama yüzde 45 faize göre yapılırken , bu rakamın Irak'a yönelik askeri bir operasyonun gerçekleşmesi durumunda değişebileceği belirtiliyor . Geçen yılki yüzde 60 ortalama hesaba göre iç borçlanma programı hazırlayan Hazine , bu yıl 65 katrilyon lira anapara ve 45. Ancak , iç borç stokunun yüzde 40'ının değişken faizli kağıtlardan oluştuğu dikkate alındığında , öngörülen faiz ödemesi yıl içinde gerçekleşecek faize bağlı olarak değişebilecek . Reel faiz yüzde 50'larda İç borç stoku 1001 Kasım sonunda 149. Hükümet 1005 yılında bütçesinde toplam kamu için GSMH'nın yüzde 6. Yeni hükümetin ilk uygulamalarına ilişkin piyasada oluşan kaygılar ve Irak'a bir savaş endişesi ile bileşik faizler yılın ilk ayında yüzde 56 58 bandında tutunuyor . Ortalamanın yüzde 45 seviyesine gerilemesi için borçlanma ihalelerinde oluşan faiz oranının yıl sonunda yüzde 50 55 aralığına kadar gerilemesi gerekiyor . Mevcut yüksek faizlerin bir iki aylık süre içerisinde gerilemesi bu hedefin tutturulması yönünde çok önemli bir rol alacak . Bu yılsonu yüzde 10 enflasyon dikkate alındığı zaman ise reel bazda faizler yüzde 50 51 seviyesinde . Damat Tween , Mavi Jeans ve Sarar'dan sonra ABD'ye marka ihraç eden üçüncü Türk firması oldu . İTKİB'in bu yıl New York'ta üçüncüsü düzenlenen Türk Tekstil Fuarı'nda Kanadalı Report Collection firması ile yapılan anlaşmaya göre , Damat Tween'in ürünleri Kanada ve Kuzey Amerika'da satılmaya başlanacak . Fuarda gerçekleşen anlaşmayı Damat Tween'in sahibi Süleyman Orakçıoğlu ile Amerika'nın önde gelen konfeksiyon dağıtım şirketlerinden Report Collection'un CEO'su Henri Abitan imzaladı . Orakçıoğlu , konuyla ilgili olarak şunları söyledi : Soho'da mağaza açıyor " Bu anlaşmayla Damat markalı ürünler Kanada ve Kuzey Amerika'daki 600 farklı mağaza ve büyük alışveriş merkezlerinde satılacak . Yeni ortağımız dünyada geleceği olan genç bir marka yaratmak istiyor . Biz de martta New York Soho'da ilk Damat mağazasını açacağız . Ardından San Francisco'nun en işlek caddelerinden Sutter Street'te ikinci mağazamız devreye girecek . " Real Sociedad'ın tüm futbolcularını giydirmek için çalıştıklarını da belirten Orakçıoğlu , " Berlin mağazamızın açılışının ardından Hertha Berlinli futbolcular Damat'tan giyinmeye başlayacak " dedi . ABD'yle ticari ortaklığa geçilmeli Fuarın açılışında konuşan TİM Başkanı Oğuz Satıcı , üçüncüsü düzenlenen New York Türk Tekstil Fuarı'na bu yıl ilk kez hazır giyim ve konfeksiyon yan sanayicilerinin de eklendiğine dikkat çekti . Satıcı , ABD ile Türkiye arasındaki stratejik ortaklığın artık ticari ortaklığa dönüşmesi gerektiğini söyleyerek , " Irak nedeniyle ABD ile yapılan pazarlıklarda kotaların yanı sıra , Türkiye'ye NAFTA üyesi gibi geçici statü kazandırılması çok önemli . Bu gerçekleştirildiği takdirde Çin , Tayvan ve Hong Kong gibi ülkelere karşı büyük rekabet avantajı elde edeceğiz . Gümrük avantajını kullanarak ABD pazarında öne geçebileceğiz " dedi . Fuara 500 alıcı geldi Tekstil sektörünün misyonunu tamamladığı yolundaki iddialara da yanıt veren Satıcı , şöyle konuştu : " 1001'de tekstil ve hazır giyim ihracatı , sıkıntı olmasına rağmen iki kat arttı . Bu , sektörün geleceğinin geçmişinden daha parlak olacağını gösteriyor . New York'taki bu fuara 500 alıcı firmanın ön kayıt yaptırması da bunu ispatlıyor . " Sağlık Bakanı Recep Akdağ , mecburi hizmetin ardından doktorların vardiya sistemini kaldıracaklarını açıkladı . Akdağ , Bakanlar Kurulu'nda Sağlık Dönüşüm Projesi hakkında ayrıntılı bilgi verdi . Doktorların en büyük şikâyetlerinden biri olan vardiya sistemini kaldırarak çalışmayı teşvik edici yeni bir sistem kuracaklarını belirten Akdağ , diğer düzenlemeleri şöyle özetledi : İzinleri il müdürlükleri verecek Fırın gibi gıda üretim yerleri ile ilgili çalışma izinleri artık bakanlık tarafından değil il müdürlüklerinden verilecek . Bakanlığın yetkisindeki eczane açma izinleri yine il müdürlükleri tarafından verilecek . Ambulans ve diğer acil yardım hizmetlerine tek numara ile ulaşılacak . Kızılay dahil , özel ve kamu hastanelerinin kan merkezleri tek kanaldan ortak çalışacak . Ulusal kanser enstitüsü kurulacak . Sağlık Bilgi Sistemi kurulacak . Genel sağlık sigortası dahil hasta ve hastanelerle ilgili tüm bilgiler tek bilgi sistemine girilecek ve MERNİS projesi ile birleştirilecek . Böylece mükerrer kayıtlar önlenecek . Sistem iki yılda kurulacak . Doktorların maaşları dışında kazanç sağlamaları için performansları dikkate alınacak . Bu amaçla döner sermayelerin kullanımına ilişkin yasa tasarısı imzaya açılacak . Tek çatıda SSK çatlağı Bu arada hastanelerin işletmelere dönüştürülerek Sağlık Bakanlığı'na devredilmesini öngören genel sağlık sigortası yasa tasarısı Bakanlar Kurulu'nda imzaya açılamadı . Bu konuda Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu'nun henüz işletmeye dönüştürülmemiş hastanelerin Sağlık Bakanlığı'na devredilmesinin anlamsız olduğu gerekçesiyle muhalefet ettiği öğrenildi . IMF'nin istediği ve hükümetin kapsamını genişletmeyi amaçladığı vergi reformunda ilk paket , şubat ayında Meclis'e sevk edilecek . Gelirler , Kurumlar , Vergi Usul ve dolaylı vergi kanunları baştan yazılacak . Reformun içereceği vergi düzenlemelerinde özel sektörü de görüşünü almak amacıyla önümüzdeki günlerde bir arama konferansı yapılacak . Abant'ta yapılması düşünülen konferans , tekrar işlerlik kazandırılan Vergi Konseyi'nin ev sahipliğinde düzenlenecek . Vergi reformu çerçevesinde yapılacak yeni düzenlemelerden biri , özellikle iş çevrelerinin istediği beyana tabi Gelir Vergisi mükelleflerinin iş dışında yaptıkları sağlık ve eğitim harcamalarının kazancın tespitinde gider olarak hasılattan indirilmesi olacak . Gelir Vergisi'ne tabi serbest meslek , ticari , gayrimenkul , menkul ve zirai kazanç sahipleri , tedavi giderleri ve çocukları için yaptıkları eğitim masrafları benzeri harcamaları beyannamelerinde masraf olarak yazabilecek . Halk Bankası Genel Müdürü Necdet Şenkal , " Hem sonuç , hem bilanço , hem yapı olarak en kolay özelleşebilecek kurum olduğumuzu düşünüyorum " dedi . Ankara Ticaret Odası ( ATO ) , İzmir Ticaret Odası ( İZTO ) ile Halk Bankası arasında tüccar ve sanayicilere uygun koşullu finansal kaynak sağlanmasına ilişkin bir protokol imzalandı . Konuyla ilgili toplantıda soruları yanıtlayan Şenkal , bankanın özelleştirme hazırlıklarının yıl sonuna kadar bitmesi gerektiğini söyledi . Bugün gelinen noktada bankadaki personel sayısı , şube sayısı ve bilançosunda önemli adımlar atıldığını anlatan Şenkal , şu anda bankanın bilançosunda imza edilemeyen herhangi bir küçük kalem bile bulunmadığını bildirdi . Özelleştirmenin zahmetli döneminin aşıldığını anlatan Şenkal , bu yıl içinde daha kolay bir kısmın geriye kaldığını kaydetti . ABD ile PKK arasındaki görüşmelerin yapıldığı dönemde başbakan olan DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit , bu konuda Milliyet'in birkaç gündür verdiği bilgilerin son derece aydınlatıcı olduğunu söyledi . ABD'nin sürekli Kürdistan hevesini kamçılamasına rağmen her seferinde Kürtler'i aldattığını savunan Ecevit şunları kaydetti : " Nitekim Körfez savaşının ardından Kürtleri Irak ordusuna karşı harekete teşvik etmiştir . Fakat Kürtleri desteksiz bırakmış ve felakete sürüklemiştir . Kürtlerin yardımına ABD veya batılı ülkeler değil , Türkiye koşmuştur . Bu konuyu ABD ile bütün açıklığıyla görüşmemiz gerekir . " PEARSON YALANLADI ABD Büyükelçisi Robert Pearson ise , dün NTV'de Milliyet'in haberiyle ilgili açıklama yaptı . Öfkeli bir üslup kullanan Pearson , haberin " Türkiye ABD ilişkilerini bozmayı hedeflediğini " öne sürerek şunları söyledi : " Bir PKK ajanı tarafından çıkarılan , doğruluğu olmayan bir belge . 11 Eylül'de terörden etkilenen bir ülke olarak , ABD'nin terörist bir örgütle ilişki kurması imkansız . Fotoğraftaki herkesin ismi var , ABD'li olanın yok . Bağdaş kurması farklı ve başında şapka olduğu için ABD'li yazılmış . Böylesi bir haberin Türk gazetesinde yazılması utanç kaynağıdır . " ABD istihbarat ve askeri birimlerinin de , dün büyükelçilikte Pearson'la görüştüğü ve böyle bir görüşme olmadığı yönünde görüş ilettiği kaydedildi . GENELKURMAY RAPORU VAR Görüşmeyi ortaya çıkaran Milliyet yazarı Can Dündar ise suçlamalara şöyle yanıtladı : " Türkiye'yi . Irak'ta savaş içine çekmeye çalışsam ve orada Türkiye'nin savaş nedeni saydığı şeyi örgütleyen müttefik ülke durumuna düşsem , herhalde ben de büyükelçi gibi öfkelenirdim . Kaynağımın PKK'lı olduğu doğru . Zaten görüşme PKK ABD arasında yapılmış . Dolayısıyla haber kaynağının PKK'lı olmasında tuhaflık yok . Ortada bir yıl önce yapılmış anlaşma metni , belge ve fotoğraf var . Görüşmeyi ayarlayan ve görüşmede yer alan tanığın ifadeleri , ayrıca Genelkurmay Başkanlığı ve Türk istihbarat servislerinin , bunları doğrulayan raporları var . Pearson'ın bunu haber saymamasına katılmak mümkün değil . " Pearson'un , fotoğraftaki kişinin kimliğinin belirsiz oluşuna ilişkin iddiaları üzerine de Dündar şöyle konuştu : " Habere konu olan insanların ifadeleri ve başka kaynaklarca da doğrulanan bir belge bu . Sadece fotoğrafa dayanarak yapılmış bir haber değil . Büyükelçinin kafasında hala endişeler varsa , biraz sabredebilirse , belki daha ayrıntılı bilgilere ulaşmak da mümkün olacaktır . Çünkü bu belgenin değişik ellerde olduğunu biliyoruz . " Irak operasyonunda ABD ile birlikte hareket eden İngiltere'nin Genelkurmay Başkanı Oramiral Sir Michael Boyce , dün Ankara'da Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'le bir araya geldi . Alınan bilgilere göre , Boyce'un , " Kuzey cephesinde biz de güç bulundurmak istiyoruz " talebine Özkök , " Hükümetimiz sizinle planlama yapmamız için bize yetki vermedi " yanıtını verdi . Boyce'a , ABD ile yürütülen askeri planlamalara bu nedenle İngiltere'nin dahil edilmesinin mümkün olmadığı aktarıldı . İngiliz Savunma Bakanı Geoffrey Hoon'un ziyaretinin ardından gerçekleşen bu temasta İngiltere'ye olumsuz yanıt verilmesinde , Irak'taki muhalif grupların bu ülke tarafından örgütlenmesinin en önemli etken olduğu bildirildi . MUHALİFLERİ ÖRGÜTLEDİ Bu çerçevede , Kuzey Irak'taki oluşumların politikalarının belirlemesinde ve anayasa taslaklarının hazırlamasında da İngiltere'nin büyük rol sahibi olduğu , muhalif grupların toplantılarına Londra'da ev sahipliği yapıldığı vurgulandı . MUSUL KERKÜK MESELESİ Ayrıca , İngiltere'nin , 1918 yılında Mondros Ateşkes Anlaşması'nın imzalanmasından iki hafta sonra Basra Körfezi'nden 100 kilometre kuzeye çıkarak işgallerde bulunması ve Misak ı Milli sınırları içindeki petrol bölgesi Musul ve Kerkük'ün kaybedilmesinin de iki ülke arasındaki ilişkilerde erozyona neden olduğu belirtildi . Başbakan Abdullah Gül'ün ev sahipliğinde Çırağan Sarayı'nda yapılan " Irak Konusunda Bölgesel Gelişim Dışişleri Bakanları Toplantısı"ndan , Irak'a BM'yi dikkate alması mesajı çıktı . Dışişleri Bakanları Yaşar Yakış , Ahmet Maher ( Mısır ) , Kemal Harrazi ( İran ) , Mervan Muaşer ( Ürdün ) , Prens Suud El Faysal ( Suudi Arabistan ) ve Faruk El Şara'nın ( Suriye ) katıldığı zirvede önce " yüksek düzeyli memurlar toplantısı " yapıldı ve heyetler Türkiye'nin sunduğu taslak üzerinde çalıştı . Bakanların gizli toplantısının bir kısmı teknik bir hata nedeniyle gazetecilerin kulaklıklarına yansıdı . Bu bölümde BM silah denetçilerinin tarafsızlığı şüpheleri ortaya atıldı . Saddam için sürgün planı yok Dışişleri bakanları toplantı sonrası ortak bir basın toplantısı düzenlenip , sonuç bildirgesini açıkladı . Irak'a " BM silah denetçileriyle işbirliği yap " çağrısı yapılırken , ABD'ye açık çağrı yapılmadı ancak bölgede savaş istenmediği vurgulandı . Saddam Hüseyin için bir sürgün planı görüşülmediği bildirildi . Sonuç bildirgesinden bölümler Bölge ülkeleri yeniden bir başka savaş ve bu savaşın tüm yıkıcı sonuçlarını tekrar yaşamayı arzu etmemektedir . Savaş çözüm için seçenek olmamalıdır . Irak'ın ; BM Güvenlik Konseyi'nin 1441 sayılı kararına tamamen uygun olarak UNMOVIC ve BAEA ile işbirliğini sürdürmesini , BM Güvenlik Konseyi'nin ilgili kararları altındaki yükümlülüklerini teyit etmesini , Ülkesinin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü muhafaza edecek bir ulusal uzlaşmanın sağlanması yolunda somut adım atmasını istiyoruz . Irak'ın toprak bütünlüğü ve ulusal birliğinin desteklenmesi konusunda kararlılığımız tamdır . Toplantı sürerken Alman Dışişleri Bakanı Fischer ile yaklaşık bir saat süren bir görüşme yapan Gül , Türkiye'nin AB üyeliği ve Kıbrıs sorununun ele alındığını söyledi . NOTLAR Savaşa hayır Toplantıyı izlemek için , 161'i yerli , 150'si yabancı toplam 411 basın mensubu akredite oldu . Aralarında CNN International'ın da bulunduğu 14 kanal zirveden canlı yayın yaptı . Toplantıya Mısır'dan , İran'dan 11 , Ürdün'den , Suudi Arabistan'dan ve Suriye'den 15 olmak üzere toplam 41 delege katıldı . Sarayın bahçesine gelen Mazlum Der üyesi 15 kişi , Savaş'a Hayır gösterisi yaptı . Dışişleri Bakanlarına iletilmek üzere hazırladıkları mektubu güvenlik güçlerine veren protetocular " Hakkınızı , halkınızı koruyun " , " Bush ölü sever " , " Amerika'ya Irak bize yakın " , " Stop the war " gibi dövizler taşıdı . Gizli görüşmeler böyle yansıdı Basın toplantısını bekleyen gazeteciler , simultane çeviri için dağıtılan kulaklıklardan teknik bir hata nedeniyle 15 dakika boyunca toplantıdaki konuşmaları duydu . Gazetecilerin dinlediği fark edilince , ses yayını kesildi . Şu konuşmalar duyuldu : Prens ( Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı Prens Suud El Faysal olduğu sanılan kişi ) : Burada BM kararları uygulansın , tek başına boykot değil . Başka kararlar alınmalı . Burada savaşı önlemek her şeyden önemli . Müfettişlerin bağımsız , talimatlarını Güvenlik Konseyi'nden aldığını biliyoruz . Ama bu kadar da değil . Bilgi de alıyorlar . Onlara bağımsız deyince neyi kastediyoruz . Bilgiyi nereden alırlarsa alsınlar , bunlar bağımsız olarak çalışmalıdır . Güvenlik Konseyi tarafından görevlendirilirken , tarafsızlar mı , değiller mi diye şüphe ortaya çıktı . Ziyal Bey ( Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal olduğu tahmin edilen kişi ) : " BM tek yetkili olsun diyoruz . BM birincil yetkili , bu teksti kabul edersek , uyumlu olmaz . Bu toplantının amacı , Irak'a çağrıda bulunmak , Güvenlik Konseyi'ne değil . " Bir kişi : " Bu raporu ( Silah denetçileri raporu ) etkilemek istiyoruz . Eğer bundan sonra başka toplantıya ihtiyaç varsa , yine danışır görüşürüz . Ama şimdiden böyle bir taahhüde girmeyelim . " Bir başkası : " Tek başına Ürdün'ün teklifini mi görüşüyoruz . " Başka biri : " Bütün teklifler masaya açıktır . " Zirveye katılan Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , yıl önce Kahire Büyükelçiliği sırasında yakın arkadaşı olan Prof . Mona . Zaki ( 40 ) ile Çırağan Sarayı'nda karşılaştı . Bir uluslararası halkla ilişkiler konferansı çerçevesinde Türkiye'ye gelen Zaki , Yakış'ın otelde olduğunu duyunca bakanla buluştu . İki eski dost bir süre sohbet etti . Zaki " Harika bir büyükelçi idi " dediği Yakış'ın bakan olduğunu duyunca , ideal bir seçim olduğunu düşündüğünü söyledi . Evli ve çocuk annesi olan Zaki , arkadaşımız Pınar Aktaş'a " Yakın arkadaşız . Ailece görüşürdük " dedi . Yargıtay , sakal ve bıyık kesmenin Türk Ceza Kanunu'nda ayrı maddelerde düzenlenen " kötü muamele " değil , " işkence " suçu sınırlarına girdiğini belirtti . Yargıtay'ın temyiz incelemesi yaptığı Şebinkarahisar Ağır Ceza Mahkemesi'nden gelen davaya konu olayda , jandarma , köyde anız yakan . hakkında şikâyetleri de göz önünde bulundurarak arama kararı çıkarttı . K. Jandarma Karakolu'nda A. , A. A. M. maddesinde düzenlenen kötü muamele suçunu işlediğini belirten mahkeme , komutanın hapisle cezalandırılmasına karar verdi . Mahkeme , hapis cezasını suçun bir daha işlenmeyeceği inancıyla erteledi . Karakol Komutanı . ise beraat ederek aklanmak için davayı temyiz etti . Dosyayı inceleyen . Ceza Dairesi , işlenen suçun kötü muamele değil işkence olduğunu vurgulayarak , niteliğini değiştirdi . Daire , oybirliğiyle aldığı kararında sanığın mağdura bu şekilde davranmasının " gayri insani ve haysiyet kırıcı bir davranış " olduğunu belirtti . Daire , temyizi mağdurun değil sanığın yapması nedeniyle kararı bozamadı . Adli Tıp Kurumu'nun hâkim , savcı , polis ve adli tıp uzmanlarıyla yaptığı ankete göre , cinayet , intihar gibi adli olaylarda yeterince delil toplanmıyor . Cumhuriyet savcıları olay yerine her zaman gitmiyor . Ayrıca polis olay yerini gerektiği gibi koruyamıyor . Adli Tıp Kurumu'ndan bir grup doktor , adli ölüm olaylarında olay yeri incelemesinde yaşanan aksaklıkları belirlemek için bir anket düzenledi . Anket , Eyüp ve Bakırköy Adliyesi'nden 18 hâkim ve hâkim adayı , 54 cumhuriyet savcısı , Adli Tıp Kurumu , İstanbul Üniversitesi , Cerrahpaşa Tıp Fakültesi ve İstanbul Tıp Fakültesi'nden 40 adli tıp uzmanı asistanı ; İstanbul Emniyet Müdürlüğü olay yeri inceleme ekibinden 51 polis memuru olmak üzere toplam 154 katılımcıyla yapıldı . Anket sorularına verilen yanıtlara göre katılımcıların çoğu delil toplama ve olay yeri incelemenin yetersiz olduğu görüşünde . Katılımcılar ayrıca olay yerinin mahalli polis tarafından yeterli korunmadığına inanıyor . Bunun nedeni olarak da polisin deneyimsizliği ve eğitimsizliği gösteriliyor . Öte yandan katılımcıların yüzde 10'si cumhuriyet savcılarının olay yerine hiç gitmediğini ifade ediyor . Hâkimlerin ve adli tıp uzmanlarının çoğu olay yeri inceleme ve delil toplamanın yetersiz olduğu görüşünde . Polis memurlarının yüzde 69'u ise bu görüşün tersine delil toplama ve olay yeri incelemenin yeterli olduğunu ifade etti . Hâkimlerin yüzde 86'sı , savcı ve adli uzmanlarının yüzde 59'u olay yerinin mahalli polis tarafından korunmasını " yetersiz " buldu . Katılımcıların yüzde 49'u savcılarının gerektiğinde olay yerine gittiğini , 51'i genelde , yüzde 10'si de hiç gitmediklerini belirtti . Delil toplama sırasında CMUK'un " soruşturma ve kovuşturma organlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri delillerin hükme esas alınmayacağı " maddesine uyulup uyulmadığına katılımcıların yanıtları da şöyle oldu . Katılımcıların yüzde 46'si kanuna uyulduğu , yüzde 54'ü bazen uyulduğu , yüzde 14'ü uyulmadığı yönünde görüş bildirdi . Katılımcıların yüzde 15'si ise bu soruyu yanıtlamadı . Eski Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan , SSK'nın sarf malzemesi alımlarında büyük zarara uğratıldığını ortaya çıkaran " Neşter Operasyonu " kapsamında Başbakanlık Teftiş Kurulu'nun ( BTK ) üç ay gecikmeli olarak görevlendirilmesinin nedeninin eski Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan olduğunu iddia etti . Bakanlık döneminde DGM'ye havale edilen olay için savcının , " BTK'nın da olaya el atması faydalı olur . Bazı teknik konularda BTK'nın desteğine ihtiyaç var " demesi üzerine Okuyan , Başbakanlığa BTK'nın görevlendirilmesi için yazı yazdı . Ancak , BTK bir türlü devreye girmedi . Okuyan , bunun nedenini şöyle anlattı : " Özkan , herhalde bazı firma yetkilileri tarafından yanıltıldı . Malzeme satmazlar . Hastalar ölür söylentileri Özkan'ı etkilemiş , başına bir sıkıntı gelmesinden endişe etmiş olabilir . " Tepkilerin artması üzerine Özkan'ın üç aylık gecikmeyle Ecevit'e gelen yazıyı imzalattırdığı belirtildi . Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'nun ( TAEK ) Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu'nda gerçekleştirdiği nükleer enerji bilgilendirme toplantısında öğrenciler iki saat ayakta durmak zorunda kaldı . Anlatılan konu kendi düzeylerine hitap etmediği halde Yeşilyuva İlköğretim Okulu öğrencileri , Milli Eğitim Müdürlüğü'nün talimatıyla toplantıya getirildi . Sivil Savunma Müdürlüğü personeli ile bazı kurum ve kuruluşlardan seçilen temsilcilerin bulunduğu toplantıda yorulan öğrencilerden bazıları yere oturdu . TAEK görevlisinin öğretmenleri uyarmasına rağmen öğrenciler servis araçlarına binmek için zorunlu olarak toplantının sonunu bekledi . Son günlerde camilerde yaşanan çini hırsızlıklarından sonra gözler 16 . yüzyıl İznik çinileriyle meşhur olan Rüstem Paşa Camii'ne çevrildi . Paha biçilmez İznik çinileriyle kaplı cami , geceleri Allah'a emanet . Etrafı işyeri hanlarıyla dolu caminin alarm sistemi ve gece bekçisi bulunmazken cami sadece tek asma kilitle korunuyor . Kanuni Sultan Süleyman'ın damadı Sadrazam Rüstem Paşa tarafından 1561'de yaptırılan caminin iç duvarları , mihrabı , fil ayaklarıyla dış avludaki ön cephesi tamamen İznik çinileriyle kaplı . 16 . yüzyıl İznik çinilerinin kullanıldığı cami , batılı sanat kitaplarında da bir " şaheser " olarak nitelendiriliyor . Lale , nar çiçekleri , sümbül ve bahar çiçekleriyle süslü çiniler , İznik çini sanatının en nadide parçaları olarak gösteriliyor . Geçmiş dönemlerde birçok kez çinileri çalınan camide hâlâ bir önlem alınmadı . Hırsızlıktan en çok etkilenen bölüm olan avludaki " son cemaat yeri " tamamen dış etkilere açık . Yatsı namazından sonra kapısına asma kilit takılan cami , sabah ezanına kadar korumasız bırakılıyor . Diyanet sıcak yaklaşmıyor Cami görevlileri , cemaatin caminin korunması için alarm gibi güvenlik önlemi yaptırmak istediğini ancak vakıfların ve Koruma Kurulu'nun buna izin vermediğini söyledi . Vakıflar İstanbul Bölge Müdürlüğü yetkilileri , koruma giderlerinin Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ödenmesinin planlandığını bildirdi . Ancak Diyanet İşleri , camilerde mal sahibinin Vakıflar olduğunu gerekçe göstererek bu projeye sıcak yaklaşmıyor . Çinilere koruma şart oldu Rüstem Paşa Camii'nde çini sanatının paha biçilmez örnekleri sergileniyor . Ancak avludaki son cemaat yeri hırsızlara davetiye çıkarıyor . Bir ay içinde soygun Çini hırsızlığı Eminönü'ndeki Yeni Camii Hünkâr Mahfili'nin bir ay içinde iki kez soyulmasıyla gündeme gelmişti . Hırsız ya da hırsızlar ilk olarak padişahların namaz kıldığı Hünkâr Mahfili'nin kapısındaki kilidi kırarak içeriye girmiş , duvardaki harçlar kazınarak 500 yıllık İznik çinileri sökülmüştü . Ancak ilk seferde çinilerin hepsi çalınamamıştı . İkinci hırsızlık olayında ise duvardaki çinilerin tamamı götürüldü . Sahte Şeyh Yaşar Yılmaz'ın ( 61 ) yıkımına karar verilen Tuzla Akfırat köyündeki çiftlik evinin tahliyesi sırasında ilginç görüntüler yaşandı . Kaymakamlık , jandarma ile Milli Parklar ve Av Yaban Hayatı Koruma Müdürlüğü ekipleri dün sabah çiftlik evine gelerek tahliye çalışmalarına başladılar . Yılmaz'ın deposundaki kömür torbaları belediyeye teslim edildi . Ardından sahte şeyhin " mabet " olarak nitelendirdiği binaya girildi . Binaya türbe görünümü veren boş sandukalar kaldırıldı . İki binadan yüzlerce karaca , ceylan , geyik , aslan , ayı , dağ keçisi , sansar ve yabani koyun postu ile boynuzları çıkarıldı . Hayvanları bayıltmak için kullanılan elektro şok aletinin bir tahta sopaya bağlı olduğu dikkat çekti . Evden , aslan böbreği , dalağı , ciğeri , göğsü ve kemiklerinin çıktığı da kaydedildi . Bahçede ise deve , devekuşu , ceylan , geyik ve kartalın da bulunduğu 16 türden toplam 55 yabani hayvanın da Milli Parklar ve Av Yaban Hayatı Koruma Müdürlüğü'nce koruma altına alınacağı belirtildi . Nesli tükenmekte olan ve Antalya Düzlerçamı mevkiinde koruma altına alınan alageyiklerden 8'i yanlış beslenme yüzünden öldü . Geyiklere doğal besinler yerine hayvan yemi verilmesi nedeniyle mide asitlerinin yükseldiği ve bu nedenle öldükleri anlaşıldı . Düzlerçamı Alageyik Üretme İstasyonu'nun yıllardır bakımsız kaldığını belirten Proje Sorumlusu Halil Sarıbaşak , istasyondaki 55 alageyikten 8'inin aralık ayında öldüğünü söyledi . 15 hektarlık alanda kurulu istasyonda halen 46 alageyik bulunduğunu , yaklaşık 50'sinin de doğal ortamda korunduğunu ifade eden Sarıbaşak , şunları söyledi : " İstasyonda geyiklerin doyacağı kadar yeşillik yok . Hastalanan alageyiklerin mide asitleri çok yüksek çıktı . Bunun nedeninin yapay besinler olduğu belirlendi . Besin türünü değiştirdik . Artık selüloz ağırlıklı besinler veriyoruz . " Sarıbaşak , 1004 yılında alageyiklerin yeni bir alana taşınacağını belirtti . Kültür Bakanı Hüseyin Çelik , AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın oğlu Bilal Necmettin Erdoğan'ın Zeugma konusunda Packard Humanity Instituti için aracı olduğunu belirterek , " Bilal Erdoğan'dan arkeolog hocası rica etmiş . da Packard'ın bana bürokratik sıkıntıları aşmak istediğini iletti " dedi . Hewlett Packard Bilgisayar Firması'nın vakfı olan ve kazı çalışmalarına sponsorluk yapan Packard Humanity Instituti'nin Zeugma Antik Kenti'nde ayrıca müze kurmak istediğini kaydeden Çelik , " Kazı çalışmalarında yabancı bir vakıf oldukları için sıkıntı yaşanmış . Kazılar sürmüş , oysa bunun için 50 milyon dolarlık bir kaynak ayıracaklar . Kültür Bakanlığı olarak biz de kazıları sürdürmek istiyoruz . Bu nedenle vakfa yardımcı olacağız . Bilal Erdoğan da kendisine iletilen bu sıkıntıları telefonla aktardı . Zeugma ile aynı anda birden fazla kurum ilgilendiği için sıkıntı boyutları artmış . Şimdi ben isim hakkına sahip olan Sanko'yu hem de Gaziantep Ticaret Odası'nı buluşturacağım " diye konuştu . Erdoğan'ın arkeolog hocasının vakfın danışmanı olduğunu kaydeden Çelik , Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen'in de Zeugma için devreye girdiğini bildirdi . SANKO Firması Sahibi Abdülkadir Konukoğlu da " Zeugma ismi tarihe aittir . Eğer amaçları Zeugma'ya yararlı ise hiçbir engel çıkarmayız " şeklinde konuştu . Tayyip Erdoğan , dün yeniden genel başkan seçilmesinin ardından Davos'a hereket etmek üzere eşi ve oğlu Bilal ile Esenboğa Havalimanı'na geldi . 11. Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'ın VIP'ten geçmesi de " türban yine protokolde " tartışmasını gündeme getirdi . HOŞ ADAM Vecdi Gönül ve eşi ile Ali Babacan ve Recep Akdağ da Erdoğan'la Davos'a gitti . Uçakta en dikkat çeken yolcular ise , yarın yapılacak " Türkiye'den Çiçeklerle " adlı defilede görev alacak olan Esra Eron , Yeşim Palanduz , Sema Şimşek , Pınar Tezcan , Burcu Kutluk ve Tuğba Karaca ile Hülya Aksular'ın bale grubu oldu . Mankenler , aynı uçakta yolculuk yaptıkları Erdoğan için " hoş adam " yorumunda bulundu . Dünya Bankası , 11 yıllık kesintisiz zorunlu ilköğretimin ilk adımı olan ortaöğretim reformuna ilk aşamada 165 milyon dolarlık ( yaklaşık 191 trilyon 150 milyar lira ) destek verdi . Dünya Bankası , eski Milli Eğitim Bakanı Hikmet Uluğbay döneminde yürürlüğe giren sekiz yıllık kesintisiz zorunlu ilköğretim projesine de 600 milyon dolarlık destek sağladı . Linn , köy köy gezdi Dünya Bankası Başkan Yardımcısı Johannes Linn'in geçen hafta Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu ile yaptığı görüşmenin ardından da 11 yıllık kesintisiz zorunlu ilköğretim projesi için kaynak muslukları açıldı . Mumcu da temel eğitimin süresini 11 yıla çıkarmayı hedeflediklerini anlattı . Görüşmenin ardından bakanlık yetkilileri ile Dünya Bankası heyeti , ortaöğretim düzeyinde gerçekleştirilecek düzenleme ve yeniliklerde kullanılması amacıyla ilk aşamada 165 milyon dolarlık yardım için masaya oturdu . Ortaöğretimde yeniden yapılanmanın tahmini maliyeti ise ikili öğretim yapılması durumunda 5. Recep Tayyip Erdoğan , Anayasa Mahkemesi'nin son üç aydır genel başkan olmadığına yönelik kararı açıklamasından 18 saat sonra , olağanüstü toplanan Kurucular Kurulu'nca yeniden genel başkanlığa seçildi . Böylece Erdoğan Davos'a Genel Başkan olarak gitti . Genel Başkanvekili Dengir Mir Mehmet Fırat başkanlığında dün toplanan Kurucular Kurulu'na katılan Başbakan Abdullah Gül , Erdoğan'ın genel başkanlığa aday gösterimi sırasında üyelere " Hepimizin adayı " diye seslendi . Toplantıya katılan tüm üyeler , Erdoğan'ı genel başkanlığa aday gösterdi . Beş sandıkta kullanılan oyların yarım saat süren sayımı sonucu Erdoğan 565 oyun tamamını aldı . Erdoğan mazbatasını aldıktan sonra partililerin alkışları eşliğinde , " Umut yolculuğumuzun değerli mensupları " diyerek şunları söyledi : " Böyle durumlar genellikle sözün anlamını yitirdiği , davranış ve duruşun daha çok anlam kazandığı anlardır . Siz de duruşu gösterdiniz ve zamanın gerektirdiği davranışı ortaya koydunuz . Buraya niçin geldiğinizi anlatmaya kalksam inanın ülkem adına yüreğim acır . Üzüldüğüm tek şey var . Dünyada hukukun evrenselleşmesi konuşulurken , hoşgörünün , sevginin , birlikte yaşamanın kaçınılmazlığı ve gerekliliği tartışılırken , ülkemde hâlâ demokrasinin önündeki barikatların kaldırılmaması için ortaya konulmaya çalışılan direnç beni üzüyor . Bana önüme çıkarılan her engelden sonra kimi dostlarım Daha yorulmadınız mı , bıkmadınız mı ? diye soruyor . Vallahi yorulmadık . Billahi zerre kadar bıkmadık . Her zorluğu bir nimet , her engeli bir fırsat olarak görüyorum . Rabbime , bu kardeşinizi sınavların en zorlularıyla denediği için şükrediyorum . Sakın büyük bir aile olduğumuzu , yüce Türkiye ailesinin Ankara'daki mütevazı temsilcileri olduğumuzu unutmayın . " Cumhurbaşkanı tarafından veto edilen ve Erdoğan'ın TCK 511'den aldığı mahkûmiyeti bütün sonuçlarıyla ortadan kaldıran " Basın ve Yayın Yoluyla İşlenen Suçlara İlişkin Dava ve Cezaların Ertelenmesine Dair 4454 Sayılı Yasa " , Adalet Komisyonu'nda aynen kabul edildi . Adalet Bakanı Cemil Çiçek , Edoğan'ın siyaset yapmasını engelleyen ne bir anayasa , ne bir yasa hükmü var " dedi . Çiçek , yasadan bin 600 kişinin yararlanacağını söyledi . Çiçek , yasanın Erdoğan'la ilgisi olmadığını savundu . Anayasa Mahkemesi'nin AKP lideri Erdoğan'ın son aydır genel başkan olmadığı kararından sonra başlayan " Seçim iptal olacak mı ? " tartışmaları konusunda YSK'nın bazı üyeleri , " İçtihatlara göre , bugün yapılan tespitler geçmişteki kararları etkilemez . Bu nedenle seçim iptal olmaz " dedi . YSK kaynakları , seçimin iptali yönündeki tartışmalar konusunda , DEHAP'ın durumunu örnek verdi . YSK , seçim öncesi DEHAP'ın seçime girebileceğini belirten Yargıtay Başsavcılığı'nın daha sonra DEHAP yöneticilerinin " evrakta sahtekârlık yaparak , partinin örgütenmesini tamamlamış gibi gösterdikleri " gerekçesiyle bu partiye seçime katılma izni verilmemesini istedi . Kararın kesinleştiğini belirten YSK , talebi reddetti . DYP de , seçimden sonra DEHAP'ı örnek göstererek seçimin iptalini istedi . YSK , kararın günkü koşullara göre verildiğini belirterek , itirazı reddetti . Kaynaklar , Kasım öncesindeki hukuki duruma göre basılan oy pusulaları nedeniyle seçimin iptal edilemeyeceğini savundu . YSK Başkanı Tufan Algan ise iptal başvurularının değerlendirileceğini belirtti . KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'la Rum Yönetimi lideri Glafkos Klerides'in , " BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından 10 Aralık'ta revize edilen kapsamlı anlaşma önerisinde öngörüldüğü gibi , Kıbrıs ortak devletinin bayrağı ve marşının belirlenmesi amacıyla kamuoyuna açık bir yarışma düzenlenmesi konusunda BM'yi yetkilendirdikleri " açıklandı . Kıbrıs'taki BM Barış Gücü Sözcüsü Brian Kelly'in yaptığı açıklamada , " iki tarafın , Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türklerin 50 Mart 1005'te düzenlenecek ayrı referandumlarla anlaşma konusunda karar vermelerinin sağlanabilmesi için , ortak devletin bayrağıyla marşının da hazır edilerek , 18 Şubat 1005'e kadar varılacak bütünlüklü anlaşmada yer alması amacıyla , bu konudaki prosedürün harekete geçirilmesi gerektiği konusunda mutabık kaldıklarına " işaret edildi . İki liderin görüş birliğine vardığı belirtilen açıklamada , önerilerin şubat içinde belirlenen tarihe kadar yapılacağı kaydedildi . Bombalı suikast sonucu 10 yıl önce yaşamını yitiren gazeteci yazar Uğur Mumcu , bugün düzenlenecek etkinliklerle anılacak . Uğur Mumcu Sokağı'nda saat 11. Daha sonra Cebeci Asri Mezarlığı'nda Mumcu'nun kabri ziyaret edilecek . Devlet Opera ve Balesi'nin , Mumcu'nun anısına hazırladığı " Sesleniş Oratoryosu " da akşam saat 10. Mustafa Erdoğan'ın bestelediği yapıt , Mumcu'nun 15 Ağustos 1965'te Cumhuriyet'te yayımlanan maka lesini notalarla sahneye taşıyor . Dicle Üniversitesi Rektörü Prof . Dr . Fikri Canoruç , 1. Eleştirilerin odağında ise YÖK Başkanı Prof . Dr . Kemal Gürüz yer alıyor . Rektörlük seçimlerinde en fazla oyu almasına rağmen , YÖK tarafından liste dışı bırakılan , ancak Cumhurbaşkanı'nın isteği üzerine rektör olarak atanan Canoruç , " 1. Bunu iyi niyetle bağdaştırmamız mümkün değil " dedi . Üniversitenin kan kaybına uğradığını söyleyen Canoruç , YÖK Başkanı Prof . Dr . Kemal Gürüz'ün bu davranışıyla öğretim üyelerini huzursuz etmek ve bu yolla yönetime karşı üniversite kamuoyunda huzursuzluk çıkarmayı amaçladığını iddia etti . Üniversitede yardımcı doçent , doçent ve profesörlük hakkını aldığı halde kadro alamayan 100 civarında öğretim üyesi bulunduğunu belirten Canoruç , sözlerini şöyle sürdürdü : Beklemekten sıkıldılar " Öğretim üyelerimiz mağdur durumda kaldılar . Kadro izni çıkmadığı için üniversiteden ayrılmayı dahi düşünüyorlar . Beklemekten sıkıldılar . Taleplerimizin karşılanmaması nedeniyle yeni projelerimizi hayata geçirmek konusundaki şevk ve heyecanımız kırılıyor . Profesörlük hakkını kazananlar hâlâ doçent kadrosundalar . Doçent olanlar da yardımcı doçent kadrosunda çalışmak zorundalar . Bu nedenle pek çok haklarını kullanamıyorlar . " Başbakan Abdullah Gül , Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği ( TÜSİAD ) üyelerine seslenerek , hükümetin , işbirliği ve diyalog için açık çek verdiğini söyledi . TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan ise her zaman diyaloğa açık olduklarını , ancak gerçekleri söylemekten de kaçınmayacaklarını belirtti . Özilhan , " İktidarların sırtını sıvazlayan her dönem bulunur . Ama gerçekleri söyleyen az bulunur " dedi . TÜSİAD'ın dün yapılan genel kurulu , hükümet ile TÜSİAD arasındaki buzları eritti . Bilindiği gibi TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan , enflasyon ve büyüme konulu raporlarının tartışıldığı toplantıda , hükümeti eleştirmiş , bunun üzerine Başbakan Gül de toplantı sırasında Özilhan'ı Devlet Bakanı Ali Babacan'ın cep telefonundan arayarak , hükümet için güvensizlik açıklamalarının haksız olduğunu iletmişti . Genel Kurul toplantısı , tarafların karşılıklı diyalog açıklamalarına sahne oldu . Genel Kurul sonrası yemeğe Başbakan Gül'ü onur konuğu olarak çağıran TÜSİAD , başbakandan açık çek de aldı . Samimi ortamda konuş uyarısı Ceylan Otel'deki yemeğe katılan Başbakan Gül , " Her türlü tenkide açığız . Hepimizin yaptığı ikazlar neticeye olumlu yansımalı , hepimiz aynı gemideyiz . Zaman zaman iyi niyetli işler yapıyoruz ama piyasalarda olumsuz etkilerini görebiliyoruz . Aramızdaki ilişkileri daha da geliştirmemiz , tekliflerimizi daha samimi ortamlarda aktarmaya dikkat etmemiz gerekir . Hükümetimiz bu konuda açık çekini , hem kurumlara hem şahıslarınıza veriyor " diye konuştu . TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan ise " Her zaman doğru bildiğimizi söylemeye özen gösterdik . Çünkü şuna inandık : Her toplumda iktidar sahibinin sırtını sıvazlayan çok olur . Ama gerektiğinde sevimsiz olma riskini üstlenerek gerçeği söyleyen az bulunur " şeklinde konuştu . Yeni yönetimde tek kadın Tek liste ile gidilen seçimlerde yeni yönetim , mevcut başkan Tuncay Özilhan başkanlığında Mustafa Koç , Ömer Sabancı , Arzuhan Yalçındağ , Cem Duna , Şadi Gücüm , Oktay Varlıer , Ömer Aras , Pekin Baran , Tufan Ünal ve Haluk Tükel'den oluştu . TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi de Muharrem Kayhan ( Başkan ) , Erkut Yücaoğlu , Aldo Kaslowski , Rona Yırcalı , Yavuz Canevi ve Zekeriya Yıldırım'dan oluştu . Tuncay Özilhan , yaptığı açıklamada bir yıl sonra görevi bırakacağını söyledi . TÜSİAD'ın 55 . Genel Kurulu'na 160 civarında üye katıldı . Katılımcı sayısı Başbakan Abdullah Gül'ün de katıldığı öğle yemeği bölümünde arttı . Başbakan Gül yemekte , Tuncay Özilhan , Muharrem Kayhan , Sakıp Sabancı , Rahmi Koç , Bülent Eczacıbaşı , Feyyaz Berker ile aynı masada oturdu . Gül'e 15 14 Mart 1000 tarihli Lizbon Avrupa Konseyi Başkanlık Sonuçları Belgesi'nin istihdam , ekonomik reformlar ve toplumsal uzlaşma bölümünün metni sunuldu . Genel Kurul , Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'ne ( TOBB ) yönelik eleştirilere de sahne oldu . Özilhan , konuşmasında TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu'nun 16 Ocak'ta Ankara Sanayi Odası Meclis toplantısında yaptığı konuşmaya cevap verdi . Hisarcıklıoğlu , söz konusu toplantıda şöyle demişti : " Son günlerde en çok garipsediğim hadise bu ülkenin savaşa girip girmeyeceği . Savaşa hangi noktalarda girileceğine sokakta karar verilmez . Bu karar en tepedeki cumhurbaşkanı , başbakan , asker ve sivil bürokrasiyle beraber verilir . Savaşa çare veya karşıtlık konularına sokakta karar verilmez . " Özilhan , genel kuruldaki konuşmasında isim vermeden bu sözlere atıfta bulunarak , " Bize bazı konularda serzenişte bulunuluyor . Bu konular işadamını ilgilendirmez . Bunlar yüksek seviyeli meselelerdir deniliyor . Bugün de bu konular sokakta konuşulmaz dendiğine şahit oluyoruz . Biz bu görüşü yanlış buluyoruz . Ülkeyi ilgilendiren tüm sorunların sokakta da tartışılabildiği rejimlere demokrasi denir " dedi . Hükümetlerin sırtını sıvazlayan her zaman bulunur , gerçekleri söyleyen az bulunur sözleri ile bazı işadamlarına da gönderme yaptığı yorumlarına neden olan Tuncay Özilhan , konuşmasında , TÜSİAD'ın , yasa ile kurulmadığı için gerçek bir sivil toplum kuruluşu olduğunun altını özellikle çizdi . Başbakan Gül ile yaptığı telefon görüşmesi medyaya yansıyan TÜSİAD Başkanı Özilhan , yemekte Gül ile sohbet ederken dudak okumalarına karşı tedbirli davranarak sürekli eliyle ağzını kapadı . Başbakan Abdullah Gül'ün öğle yemeğinde yaptığı konuşma TÜSİAD üyeleri tarafından beğeniyle karşılandı . TÜSİAD'ın Genel Kurulu'na Özilhan'ın oğlu İzzet Özilhan da katıldı . Babasını dinlemeye gelen İzzet Özilhan , Tuncay Özilhan'a olan benzerliğiyle dikkat çekti . Genel Kurul'da , derneğin geçen yılki bütçesinin 500 bin dolar kadar açık verdiği belirtildi . 1005 yılı bütçesinde de , 4. Yeni yönetimde yer alması teklif edilen Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk'in bu teklifi işlerinin yoğunluğu nedeniyle kabul etmediği belirtildi . TÜSİAD'a OYAK Grubu'ndan dört yeni üye katıldı . Böylece OYAK'lı üye sayısı yedi oldu . Genel Kurul'da ayrıca Bülent Eczacıbaşı , TÜSİAD Onursal Başkanı oldu . Yabancı Sermaye Derneği Başkanı Faruk Yöneyman , Türkiye'deki yabancı sermaye ortamının bir an önce iyileştirilmesi gerektiğini belirterek " Mevcut ekonomik ortam ve ve hukuki koşullarda yabancı yatırımcının gelmesi imkansız . Hatta , birçok şirket Türkiye'yi terk etmeye hazırlanıyor . Yeni hükümetin icraatlarını bekliyor " dedi . Hükümetin yabancı yatırım ortamını iyileştirme konusunda kararlı olduğunu anlatan Yöneyman bu ilginin kendilerini bile şaşırttığını ifade etti . Bununla birlikte bu yıl için umutlu olmadıklarını belirten Yöneyman ; " Hızlı davranılır , yılın ilk yarısında yasal düzenlemeler yapılırsa , 1004'ü belki kurtarabiliriz . Ama bu yılı kaybettik . " Doğrudan yabancı yatırımlar kanunu tasarısının hâlâ Meclis'te beklediğine dikkat çeken Yöneyman , kanunun hemen çıkması halinde bile bürokratik düzenlemelerin en az bir yıl süreceğini kaydetti . Hükümetin , bir günde şirket kurulması gibi vaadlerini gerçekçi bulduğunu anlatan Yöneyman , " Bugün İrlanda'da , internet yoluyla yapılan bir başvuruyla şirket kurulabiliyor . Bulgaristan'da bu modeli benimsedi yakında uygulamaya sokacak . Türkiye'de de olmalı , bir günde olmasın bir haftada olsun ama bugünkü gibi 680 gün sürmesin şirket kurmak " dedi . Başkanlığa Erdikler aday Yöneyman , şubat sonundaki YASED Genel Kurulu'nda iki yıldır sürdürdüğü başkanlık görevini bırakacak . Derneğin yeni başkanı olmaya en yakın isim Ernst & Young'ın Yönetim Kurulu Başkanı Şaban Erdikler olarak geçiyor . Halen YASED'de Başkan Yardımcısı olan Erdikler'i üyelerin büyük bölümünün desteklediği belirtiliyor . Lokantaları , diskoları , pastaneleri ve çeşitli havayolları şirketlerine catering hizmetleriyle Avusturya'nın en tanınmış gastronomu olarak bilinen Attila Doğudan , " Trend " dergisi tarafından " Yılın Adamı " seçildi . Ailesiyle birlikte İstanbul'dan Viyana'ya göç eden Doğudan , 10 yıl önce küçük bir tatlıcı dükkânı açarak başladığı iş hayatındaki başarılar sonucu Avusturya'nın en tanınmış lokantalarını içeren bir imparatorluk kurdu . " Avusturya için çok büyüğüz , ama dünya için çok küçüğüz " diyen Doğudan'ın işyerlerinin 1001 toplam hasılatı 95 milyon euro . 44 yaşında " Yılın Adamı " seçilen Doğudan'ın şirketlerinde bin 550 kişi çalışıyor . Eski otomobil yarışçısı , şimdilerde kendisinin de pilot olarak çalıştığı havayolu şirketiyle tanınan Niki Lauda'nın " Benim tek arkadaşım " diye tanımladığı işadamının babası İbrahim Doğudan ise klasik bir " bulaşıkçılıktan milyonerliğe " öyküsünün kahramanı . Çalışmaya İstanbul'da 16 yaşında bulaşıkçı olarak başlayan İbrahim Doğudan , 10 yıl sonra 15 lokanta sahibi olan ve bu arada İstanbul'un ilk diskoteklerinden " Club 55"ü açan işadamı oldu . Almanca öğrenmek için geldiği Avusturya'da aşık olan baba Doğudan , evlenerek İstanbul'a döndü . Eşiyle İstanbul'daki işlerini büyüten İbrahim Doğudan , 1969'da ailesiyle birlikte Viyana'ya göç edip , burada bir lokanta açtı . Attila Doğudan ise ticari bilimler dalında yüksek öğrenimini yarım bırakarak babasından aldığı destekle ilk işyerini kurdu . Şansı Niki ile döndü Doğudan'ın şansı , onun bir gün ünlü otomobil yarışçısı Niki Lauda'ya bir diskotekte tanışmasıyla değişti . Lauda'nın havayolu şirketi " Lauda Air"in catering hizmetlerini üstlenen Doğudan'ın işleri hızla büyüyerek , dünyanın birçok merkezindeki ortaklıklarla bugünkü durumuna ulaştı . Avusturya sosyetesinin en çok ilgi gösterdiği lokantaların sahibi olan Doğudan'ın ortağı ve arkadaşı Lauda , ikiz kardeşler olarak nitelediği ilişkilerini şöyle tanımlıyor : " benim tek arkadaşım . bana en yakın olan kişi , çünkü onu uzun yıllardır tanıyorum . Hem özel , hem de iş ilişkilerimiz mükemmel işliyor . " Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun ( BDDK ) Pamukbank'la Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ( TMSF ) arasında anlaşma sağlanması için verdiği son tarihe bir hafta kala taraflar bir araya geldi . BDDK'da Pamukbank zirvesi BDDK'daki toplantıya , Pamukbank'ın eski sahibi Çukurova Grubu'ndan yetkililerin yanı sıra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdari Hukuk Profesörü Sait Güran ve Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Profesör Metin Günday katıldı . Toplantı devam ederken , kamuyu temsilen Hazine Müsteşarı Faik Öztrak , Müsteşar Yardımcısı Hakan Özyıldız ile Merkez Bankası Başkan Yardımcıları Fatih Özatay ve Şükrü Binay da BDDK'ya geldi . BDDK Başkanı Engin Akçakoca , toplantının ardından görüşmeye ilişkin soruya karşılık , " Pamukbank için verilen sürenin bitmesine bir hafta kaldı . Biz anlaşmaya çalışıyoruz . Anlaşma olmazsa , bu BDDK'nın kabahati olmaz " dedi . Akçakoca , her iki tarafın da anlaşma hedefi bulunduğunu vurguladı . Profesörlerden görüş alındı Toplantıya katılan Prof . Dr . Metin Günday ise görüşmelerde kendisine bilim adamı sıfatıyla danışıldığını belirterek , " Biz üç dört idare hukukçusu bilim adamı olarak çağrıldık . Yargı kararına ilişkin görüşlerimizi sordular . Ne görüş bildirdiğimi söyleyemem ancak yürütmeyi durdurma kararının anlamı açıktır . Görüşmeler sürüyor " dedi . Kaynaksız iş yapılmaz Kamu Bankaları Ortak Yönetim Kurulu , çiftçilerin Ziraat Bankası'na olan borçlarının yeniden yapılandırılacağına ilişkin haberler üzerine yaptığı açıklamada , " kaynağı bulunmayan hiçbir harcama yapılamayacağı"nı belirtti . Ziraat ve Halk Bankası'nın özel hukuk hükümleri kapsamında yönetildiği hatırlatılan açıklamada , gelir ve gider kalemlerinin , banka bilançolarında yer aldığı , dayanağı ve kaynağı bulunmayan hiçbir harcama yapılmadığı bildirildi . Açıklamada , tarım sektörü , KOBİ'ler ve diğer tüm müşteri hedef kitlesine yönelik çalışma ve uygulamaların , bu ilke ve kârlılık içinde yapılmakta olduğu kaydedildi . Kamu bankalarının yeniden yapılandırma koşul ve amaçlarına uygun çalışma düzeni içinde olduğu bildirildi . 5. Grubun Pamukbank'a borcunu nakden veya belirlenecek şirket hisselerinin devriyle ödemesini isteyen BDDK , 51 Ocak'a kadar anlaşmaya varılmasını istemişti . Aksi taktirde Çukurova Grubu'yla ilgili İstanbul Yaklaşımı sürecinin sona ereceği bildirilmişti . Bu arada Danıştay İdari Davalar Genel Kurulu'nun Pamukbank'ın Fon'a devrini durdurma kararının BDDK'ya ulaşmasından sonra alınacak karara ilişkin 50 günlük takvim de şubat ayının ikinci haftasında dolacak . Pamukbank'ın TMSF'ye devrine ilişkin davanın esastan görüşülmesi sürüyor . Çukurova Grubu'nun Yapı ve Kredi'ye 1. HATISARU Yatırım fonları piyasasının toplam büyüklüğü 1001 sonunda 9,98 katrilyon lira seviyesindeydi . 11 Ocak 1005 tarihine gelindiğinde büyüklük 11,5 katrilyon liraya ulaştı . 11 günde yaşanan 1,18 katrilyon liralık büyüme bir anlamda geçtiğimiz yıllarda yatırım fonları piyasasında yaşanan hızlı büyümenin 1005 yılında da süreceğinin ilk göstergesi . Reel bazda yüzde 65 büyüdü Yatırımcının bilinçlenmesi ve giderek yatırım fonlarını daha çok tanır hale gelmeleri son yıllık dönemde sektörde ciddi reel büyümenin yaşanmasına neden oldu . 1999 sonunda 1,5 milyar dolarlık büyüklüğe sahip olan yatırım fonları pazarı 1000 yılsonunda 1,9 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaştı . Yaşanan devalüasyona rağmen reel büyüme 1001 yılında da devam etti . Yatırım fonu sektörünün büyüklüğü 1001 yıl sonunda 5,5 milyar dolar seviyesine kadar yükselmişti . 1001 yılına gelindiğinde ise sektörde tam bir patlama yaşandı . 6,1 milyar dolar seviyesine kadar yükselen piyasa dönemde dolar bazında reel yüzde 65 oranında büyüme gösterdi . 1005 yılının ilk 11 günü itibariyle büyüklük şimdiden 6,5 milyar dolara ulaşmış durumda . Yatırımcı sayısı 1. 11 Ocak 1005 tarihi itibariyle yatırımcı sayısı milyon 564 bine ulaştı . Yatırımcı sayısındaki büyümenin , fon büyüklüğünde rakamsal bazda yaşanan büyüme paralel gitmesi sisteme sürekli yeni girişin olduğunu gösteriyor . Bu arada , fonlarda işlem yapan yatırımcı sayısının yaklaşık 1,1 milyon civarında bulunan borsa yatırımcısını da solladığı görülüyor . Yabancı dolar sattı , bono aldı Bono piyasasında iki gündür devam eden satışların arkasının kesilmesiyle dün uzun vadeli bono faizi 1. Yüzde 58. En çok işlem gören 1050 vadeli eurobondun fiyatı ise tekrar 101 doların üzerine çıktı . Faiz piyasasındaki düşüşte yabancı bankaların döviz piyasasında satıcı , bono piyasasında ise alıcı olmalarından kaynaklandı . Gecelik fonlamanın bileşik faizi yüzde 55'e denk geliyor . Bono faizleri bunun biraz üst seviyesinde ancak , yüzde 56 59 bandının altında seyretmesi bekleniyor . Bono ve döviz piyasasında yaşanan iyimser havanın etkisiyle gelen alışlarla İMKB 100 Endeksi'de 10. Borsadaki yüzde 5. Reel sektörde güven azaldı ANKARA Milliyet Seçimden tek parti çıkmasıyla reel sektörde kasım ayında yükselen güvenin , AKP hükümetinin iş başında olduğu aralık ayında hızla düşerek seçim öncesindeki düzeyinde altına indiği belirlendi . Merkez Bankası'nın ( MB ) gerçekleştirdiği ve reel sektörün ekonominin gidişatına yönelik beklentilerini yansıtan , " Reel Kesim Güven Endeksi"ne göre 1001'nin Mayıs ayında 109. Ekim ayında 105. Ancak endeks , yeni hükümetin işbaşında olduğu aralık ayında 5. Bu düşüşte ekenomik politikalardaki belirsizliklerin yanısıra Irak'la ilgili tedirginlik de etkili oldu . Düşer diyenler azaldı MB'nin iktisadi yönelim anketine göre ise , gelecek aylık dönemde kısa vadeli TL kredi faizlerinin düşeceğine inananların oranı ise yüzde 61. Kredi faizlerinin artacağına inananların oranı geçen ay yüzde 4. Faizde gelecek 11 aylık dönemdeki beklentilere bakıldığında da , katılımcılar faiz oranını yüzde 10 81 arasında uygun ortalamanın da yüzde 44. Gelecek üç aylık dönemde TEFE bazında enflasyonun yükseleceği yönünde görüş bildirenlerin kasım ayında yüzde 11. Seyrin değişmeyeceğini söyleyenlerin oranı yüzde 56. Paranın güvenli adresi Performans ölçümünde kullanılan yöntemler DİDEM GORDON Koç Portföy Yönetimi AŞ Genel Müdürü Piyasalarımızda yatırım fonlarının performansı ağırlıklı olarak dönemsel veya yıllık getiri ile hesaplanıyor . Ancak dünya literatüründe oldukça sık kullanılan riske dayalı getiri analizlerinin de yapılması yatırımcılar açısından faydalıdır . Bir fonun performansı katlanılan riskin sonucu olabileceği gibi portföy yöneticilerinin başarılı bir performans göstermelerinin bir sonucu ya da bu ikisinin bir kombinasyonu olabilir . Yatırımcıların tercihlerini yaparken , en iyi getiriyi " en az risk " alarak yönetilen fonlardan yana kullanmaları rasyonel olacak . Yatırımcılar bir fona yatırım yaparken , tabii ki geçmiş dönemlerdeki performansı araştırılmalıdır ancak fonların performansı çok kısa bir dönem için ölçülmemeli ve getirinin yanında alınan birim risk te gözönüne alınmalıdır . Riske göre ayarlanmış performans ölçümünde en çok kullanılanlar Sharpe , Treynor ve Jensen oranlarıdır . Getiri , doğal olarak yatırımın başarısını belirleyen en önemli kriterdir . Öte yandan sadece getiriye dayalı yapılan değerlemeler özellikle riske duyarlı yatırımcılar için eksik kalmaktadır . Sharpe Oranı bu amaca yönelik en yaygın kullanılan ölçütlerden biridir . Değişkenliğe göre ödül veya " ödül oranı " olarak bilinen William Sharpe'ın performans ölçütü portföyün artık getirisini standart sapma ile karşılaştırır . Bu oranın yüksek olması portföyün performansının riske dayalı getiri esasına göre iyi olduğunu , düşük oran ise başarısız olduğunu gösterir . Sharpe oranı= Portföyün Getirisi Risksiz Portföyün Getirisi / Toplam Risk ( Standart Sapma ) Ödül Volatilite Oranı olarak adlandırılan Treynor ölçütü artık getiriyi portföyün betasıyla karşılaştırır . ß ( beta ) sistematik riskin ölçüsüdür ve şöyle hesaplanır : önce piyasanın portföy yapısını en iyi şekilde yansıtacak şekilde bir portföy dağılımı belirlenir ve bu portföyün seçilen süre içerisindeki getiri serisi hesaplanır . Daha sonra performansını ölçeceğimiz portföyün aynı zaman dilimi içindeki getiri serisi bulunarak , bu iki serinin birbirine olan bağlantısını ortaya çıkarmak için regresyon yapılır ve Y=a+ßX şeklinde bir denklem oluşturulur . Burada , test edilen portföy getirisinin gösterge niteliğindeki portföyün getirisi şeklinden ifade edilmesidir . Treynor Oranı : Portföyün artık getirisi ( Risk Primi ) / Sistematik Risk Jensen performans ölçütü de risk primine dayanarak geliştirilmiştir . Bu yöntemde de risk ölçüsü olarak beta katsayısı hesaplanır . Treynor oranında olduğu gibi regresyon yapılarak Y= a+ßX denklemi oluşturulur ve gerçekleşen risk primlerinin portföyün sistematik riskine göre olması gerekenden farklı olup olmadığının tesbitine çalışılır . Jensen Oranı=((a/ß)+ Portföyün artık getirisi ) Artı ( + ) bir değeri iyi performansa , eksi ( ) değeri ise kötü performansa işaret eder . Alfa değerinin sıfır olması , portföy yöneticisinin belirlenen risk düzeyine göre beklenen getiriyi elde ettiğini yansıtan denge noktasını oluşturuyor . Bu yöntemler oldukça teknik olmakla beraber özünde belli bir getiriyi sağlarken alınan riskin de hesaba katılması vardır . Yatırımcılara portföylerinin veya yatırım fonlarının geçmiş performansını değerlendirirken mümkün olabildiğince uzun vadeli bir döneme bakmalarını ve yaptıkları karşılaştırmalarda alınan risk düzeyini de gözönüne almalarını öneririm . Özel muayene tetkik , tedavi ve tahlil ücretlerine tüm illerde değişik oranlarda ortalama yüzde 10 zam yapıldı . Yeni tarife ile normal doğum ücreti , sezaryenle doğum ücretini geçti . Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi , Şubat 51 Haziran 1001 tarihlerinde uygulanacak asgari muayene ücretlerini belirledi . Muayene ücretleri en yüksek Ankara , İstanbul , Gaziantep , Antalya gibi illerde ; en düşük Kırıkkale , Niğde , Mardin ve Şırnak'ta uygulanacak . Yeni tarifeyle normal doğum sezaryenden daha pahalı hale geldi . Normal doğum katsayısı düşük illerde 665 milyon liraya , yüksek illerde 815 milyon liraya yapılacak . Normal doğum geçen yıl , en düşük 410 milyon ve en yüksek 515 milyon liraya yapılıyordu . Sezaryen ise katsayısı düşük illerde 606 milyon 500 bin , en yüksek illerde 641 milyon 500 bin liraya çıktı . Sermaye Piyasası Kurulu ( SPK ) , Anadolu'da KOBİ borsası kurulması için altyapı çalışmalarını tamamladı . Edinilen bilgilere göre borsa , özel bir şirket tarafından işletilecek . Şirketin ortakları Türkiye Sermaye Piyasası Aracı Kuruluşlar Birliği ( TSPAKB ) , TOBB , İMKB , Takasbank ve yerel odalar olacak . SPK'nın onayıyla yabancı ortak kabul edilecek . Şirket , illerde temsilcilik açabilecek . İlk etapta temsicilik açılacak illerin Gaziantep , Kayseri , Konya ve Denizli olacağı belirtiliyor . Borsa , " Yerleşik Şirketler " ve " Girişim Şirketleri " adı altında iki pazardan oluşacak . KOBİ borsasında piyasa üyeleri SPK tarafından yetkilendirilecek aracı kurum ve bankalar olacak . Piyasa , elektronik işlem platformu üzerinde finans çarşısı şeklinde faaliyet gösterecek . Yerli yabancı bütün yatırımcılara açık olacak piyasada hisse senetlerinin yanı sıra tahviller de işlem görecek . Piyasa yapıcılığı oluşturulacak Bu borsaların dünyadaki örneklerini inceleyen SPK , küçük ölçekli işletmelerin menkul kıymetlerinin işlem gördüğü piyasaların en büyük sorununun " likidite azlığı " olduğu sonucuna vardı . Olası likidite sorununu aşmak için borsaya " piyasa yapıcılığı " sistemi yerleştirilecek . Buna göre , SPK kaydına alınmış bir KOBİ'nin en az bir piyasa yapıcı üye ile anlaşması gerekecek . KOBİ'nin işlem görecek sermaye piyasası aracına yapılacak piyasa aracılığının en az bir yıl boyunca sürmesi gerekecek . Kayıtdışılığa karşı vergi kolaylığı Kayıtdışılığın borsanın önündeki en büyük sorun olduğunu tespit eden SPK'nın çözüm önerileri şöyle : Kurumlar Vergisi'nde halka açıklık oranı arttıkça vergi oranı düşecek şekilde düzenleme yapılacak . KOBİ borsasındaki şirketlere düşük vergi oranı uygulanacak . Belirli bir miktarın üzerindeki her türlü teslim , tediye ve tahsilat işlemleri ile para hareketlerinin mali kuruluşlar kanalıyla yapılması zorunlu tutulacak . İstanbul Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu , İstanbul Metrosu için Haliç üzerine yapılacak köprünün yerini değiştirince , Süleymaniye'de kazılan 500 metrelik tünel atıl kaldı . Bu nedenle de yaklaşık 55 trilyon lira toprağa gömüldü . Güdük kalan tünelden soğuk hava deposu ya da nostaljik tramvay hattı olarak yararlanılması düşünülüyor . İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Ahmet Önal , kurulun aldığı karar üzerine hazırlanan yeni projenin onaya sunulacağını söyledi . 15 yıl sonra proje değişti Tarihi kalıntılar nedeniyle ağır aksak yürütülen İstanbul Metrosu , tarihi yarımada güzergâhında ilerlerken büyük bir sorunla karşılaştı . Haliç geçişi için 1990'da onay veren İstanbul . Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu , 15 yıl sonra köprünün yerinin yanlış olduğu hükmüne vardı . Gerekçe olarak da Unkapanı Köprüsü'nün doğusunda projelendirilen Metro Köprüsü'nün deniz seviyesinden 15 metre yüksek olduğu ve bunun da tarihi silueti bozacağı gösterildi . Ve geçişin Unkapanı Köprüsü'nün batısında yani Eyüp tarafında olmasını istedi . Proje değişince , daha önce planlanan güzergâhta değişiklik gündeme geldi . Böylece Süleymaniye bölgesindeki 500 metrelik tünel boşa kazılmış oldu . İstanbul Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Ahmet Önal , " Kaba inşaatı bitme noktasına gelen yaklaşık 500 metrelik bir tünel hattın dışında kalmış oldu " dedi . Atıl duruma düşen tünelin istimlaklerle birlikte maliyetinin yaklaşık 10 milyon dolar ( 55 trilyon lira ) olduğunu belirten Önal , " Bu parça tünelde belki nostaljik tramvay çalıştırabiliriz " diye konuştu . Koruma Kurulu , 1990'da verilen onayın köprü projesi değil , güzergâh olduğunu savunuyor . Mimarlar Odas'nın 1001'deki raporunda ana transfer istasyonlarının sur dışında yapılması istenmiş ve metronun Süleymaniye Camii'nin yakınından geçmesi sakıncalı bulunmuştu . Kurulun onayına sunulacak olan yeni projeye göre , Metro Köprüsü , Unkapanı Köprüsü'nün yaklaşık 10 metre batısında yeralacak . Yeni köprü aynı zamanda karayolu köprüsü olacak ve metro ortasından geçecek . Köprü tamamlandığında eski Unkapanı Köprüsü de kaldırılacak . Köprüyü geçtikten sonra Zeyrek önlerinden Süleymaniye yönüne dönecek olan metro , Vefa Lisesi'nin 100 metre doğusunda eski hat ile birleşecek . Şişhane bölümünde ise küçük değişiklikler yapılacak . Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , ABD'nin terör örgütü PKK ile temasa geçtiğine ilişkin iddialara Dışişleri Bakanlığı'nın ilgili dairelerinin baktığını söyledi . İstanbul'dan dönüşünde gazetecilerin sorularını yanıtlayan Yakış , ABD'nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson'ın iddiaları yalanlayan açıklamalarını henüz görmediğini ifade etti . ABD ile temas halinde olduklarını kaydeden Yakış , Milliyet'te yayımlanan fotoğrafın doğruluk derecesini anlamak için inceleme yapacaklarını ifade ederek , " Öyle ayaküstü bir şey söylemek doğru olmaz " dedi . İstanbul'da yapılan Irak zirvesinin amacına ulaştığını da savunan Yakış , " İkinci bir toplantı olup olmayacağına ilişkin karar , silah denetçilerinin raporlarının ardından ortaya çıkacak duruma göre verilecek " diye konuştu . Ortak deklarasyonun , " Saddam'ın bile imzalayacağı kadar yumuşak olduğu " konusundaki eleştirilerin hatırlatılması üzerine de Yakış , " Altı ülkenin ortak zemini bu kadar oldu , bizi tatmin etti " yanıtını verdi . Yakış , yarın başlayacağı KKTC ziyaretine ilişkin de şu değerlendirmeyi yaptı : " Bir Türk Dışişleri Bakanı'nın ilk ziyaretinin KKTC'ye olması gerekir . Ben , başka ülkelere yalnız başıma gitmedim . İlk ziyaretim Kıbrıs'a olması gerektiği için gidiyorum . " Bayrampaşa Cezaevi'ndeki " Hayata Dönüş Operasyonu"yla ilgili yargılanan 1615 jandarma ve infaz memurunun , gruplar halinde dinlendiği davanın zamanaşımına uğrayabileceğini savunan müşteki avukatı , bu yüzden duruşmanın kapalı spor salonunda görülmesini istedi . Eyüp . Asliye Ceza Mahkemesi'nde , " Hayata Dönüş Operasyonu " sırasında tutukluların kullandıkları silahların cezaevine sokulmasında ihmalleri bulunduğu ve tutuklulara kötü muamele yaptıkları ileri sürülen 1615 kamu görevlisinin yargılanmasına devam edildi . Duruşmaya , operasyon sırasında cezaevinde görev yapan 10 infaz koruma memuru katılırken , cezaevinde tutuklu olan müştekilerden Nursel Demirdövücü de hazır bulundu . İnfaz koruma memuru Yunus Özmat , operasyon sırasında görevli olduğunu , ancak herhangi bir şekilde tutuklu ve hükümlülere kötü muamele yapmadığını söyledi . Tutukluların dışarıya sevk edilmesinde görev almadığını ifade eden Özmat , cezaevine ateşli silah ve kesici alet de sokmadığını iddia etti . Duruşmada bir kısım sanıklar operasyon sırasında yıllık izinde bulunduklarını iddia ederken , bazıları da operasyon başlamadan önce sabah 04. Müşteki Nursel Demirdövücü de , infaz koruma memurlarının operasyon sırasında ve sevk işleminde görev almadıklarını , bu kişiler hakkında suç duyurusunda bulunmadıklarını belirterek , " Biz , dönemin başbakanı , ilgili bakanlar , Genelkurmay ve Özel Tim'den şikâyetçiyiz " dedi . Bu arada müştekilerin avukatı Bülent Kurt , duruşmanın Eyüp Kapalı Spor Salonu'nda yapılması talebini iletti . Kurt , isteğine gerekçe olarak da , 1615 sanığın gruplar halinde dinlenmesi halinde davanın uzayacağını ve kendiliğinden zamanaşımına uğrama olasılığını gösterdi . Dava , gelecek duruşmada 50 infaz koruma memuru ve 50 askerin dinlenmesi için hazır bulunması talebiyle ertelendi . Gazeteci yazar Uğur Mumcu'nun , evinin önündeki aracına konan bomba sonucunda yaşamını yitirmesinden sonra cenazesinde yüz binler yürümüş , ardından " unutmayacağız , unutturmayacağız " demişlerdi . Ancak 10 yıl sonra yüz binlerden geriye sadece yüzlerce unutmayan kaldı . Sivil toplum örgütleri ve siyasal parti üyesi yüzlerce insan dün ellerinde karanfillerle Uğur Mumcu Sokağı'nda anma töreni için toplandı . Güldal Mumcu , törene katılanlara " Biz unutkan bir ulusuz . Unutuyoruz olup bitenleri . Unutuyoruz ve oğulları kızları ölen ana babaları , kanlı gözyaşlarıyla baş başa bırakıp gidiyoruz . Unutmayalım , unutturmayalım " diye seslendi . Mumcu , faili meçhul cinayetlere kurban giden aydınlar için Heykeltıraş Ayhan Yılmaz'ın yaptığı , bomba nedeniyle parçalanan kitap sayfası biçimindeki anıtı da açtı . Bu sırada gökyüzüne beyaz güvercinler uçuruldu ( üstte ) . Mumcu yurt genelinde düzenlenen çeşitli etkinliklerle de anıldı . Almanya'nın tanınmış Türk kökenli politikacılarından Özcan Mutlu'nun dokunulmazlığı kaldırıldı. Mutlu hakkında " görev başındaki memura hakaret " suçlamasıyla ilgili soruşturma yürüten Berlin Savcılığı'nın başvurusu , genç politikacı ve partisi Birlik 90 / Yeşiller'in " olur"unu aldığı için kabul edildi . Dünden beri " dokunulur " bir politikacı olan Mutlu , soruşturma ve son kararla ilgili gelişmeleri şöyle değerlendirdi : " Bu , neredeyse iki yıldır süregelen bir olay . Eylül 1001'de Cumhurbaşkanı Johannes Rau'dan aldığım bir randevuya yetişme acelesi içinde park yasağını ihlal etmek zorunda kalmıştım . sırada beni gören bir trafik polisi , arabayı çekmemi istedi . Ben de durumu anlattım ve isterlerse arabayı çektirebileceklerini söyledim . Toplantı yerine doğru yürümeye başladım . Bu sırada yolda karşılaştığım bir tanıdığa arabanın anahtarını verip , başka bir yere park etmesini rica ettim . Özür dilemiştim Ancak daha sonra tanıdık geri geldi ve polisin arabayı almasına izin vermediğini söyledi . Ben de olay yerine gittim ve polisle tartışmaya başladık . Bu arada polise sen diye hitap ettim , ancak hemen bundan dolayı özür diledim . Polis sonra savcılığa başvurup , benim kendisine Biz karakafalılar yakında tüm emniyet müdürlüklerini , tüm parlamentoları ele geçireceğiz . Bakalım zaman ne yapacaksın ? gibi sözler sarfettiğimi iddia ederek sikâyetçi olmuş . Savcılıkta bana hakkınızda soruşturma istemiyorsanız para cezası ödemeniz gerekiyor biçiminde bir bildirimde bulundu . Ben de savcılığa , Ceza ödemeyeceğim , hemen dokunulmazlığımın kaldırılması için başvuruyorum dedim . Savcılık , sonunda eyalet parlamentosuna başvurdu , partim ve ben de onay verdim , diğer partiler de bu doğrultuda karar verdi . " Mutlu , " Ben bir milletvekili olarak böyle bir durumla karşılaşıyorsam , acaba sokaktaki vatandaşın durumu nasıl ? Bundan sonra bu konularla daha yakından ilgilenip , vatandaşın sorunlarına çözüm arayacağım " dedi . Diyarbakır'da 14 Ocak 1001'de koruma polisiyle birlikte Hizbullahçı teröristlerce şehit edilen Emniyet Müdürü Gaffar Okkan , Sakarya Hendek'teki mezarında anıldı . İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun da katıldığı törende , mezara konulan siyah kâğıda sarılı kırmızı gül dikkati çekti . Bunları sabah erken saatlerde mezara gelen Zerrin Okkan'ın kendisi ve iki çocuğu için bıraktığı ifade edildi . Gaffar Okkan'ın örnek bir polis olduğunu belirten Aksu , " Yediden yetmişe tüm Diyarbakırlıların gönlünde taht kuran Gaffar'ın suçluları yakalandı ve adalete teslim edildi " dedi . Diyarbakır'da Okkan ve şehit polisler için bu yıl olay yerinde anma yapılmadı . Saldırının gerçekleştiği Sezai Karakoç Bulvarı'nda polis önlem alırken , kimse gelmedi . Geçen yıl , , saldırı yerine polis eşleri ve vatandaşlar tarafından karanfiller bırakılarak saldırı kınanmıştı . Batman'dan gelen şehit Selahattin Baysoy'un kardeşi Eşref Baysoy , " Böyle olmamalıydı . Şehitlerin unutulduğunu görüyorum " diye sitem etti . Emniyet Müdürlüğü , şehitler için yatsı namazından sonra mevlit okuttu . Eyüp'te bir banka şubesini soyan ikisi kadın beş kişi , 11. Polis soyguncuların örgüt üyesi oldukları ihtimali üzerinde duruyor . Rami Toptancılar Çarşısı'nda bulunan banka şubesine dün saat 10. Erkeklerin kar maskeli , kadın soyguncunun da şapkalı olduğu belirtildi . Biri kadın iki soyguncunun da dışarıda bekledikleri kaydedildi . Etkisiz hale getirdikleri güvenlik görevlisi Erdal Kartal'ın tabancasını gasp eden saldırganlar , personel ve müşterileri yere yatırdıktan sonra , veznede bulunan 11. Soyguncular , bankanın 15 metre yakınında Reşadiye Caddesi'nde park ettikleri 54 LBE 61 plakalı otomobile binerek olay yerinden uzaklaştı . Polis , dört kilometre takip edebildiği otomobilin izini kaybetti . Soyguncular , çıkarken bomba süsü verilmiş bir paket bıraktı . Görgü tanıkları , soygunculardan birinin kaçarken mermilerini yere düşürdüğünü ve dönerek mermileri topladığını söyledi . Banka güvenlik kamerası görüntüleri incelemeye alınırken , güvenlik görevlisi de ifadesine başvurulmak üzere emniyete götürüldü . Aynı banka şubesi 1991 yılında da soyulmuştu . Adli Tıp Kurumu'nun hâkim , savcı , polis ve adli tıp uzmanlarıyla yaptığı ankete göre , cinayet , intihar gibi adli olaylarda yeterince delil toplanmıyor . Hâkimlerin ve adli tıp uzmanlarının çoğu , olay yeri inceleme ve delil toplamada polisi eleştiriyor . Polislerin yüzde 69'u delil toplama ve olay yeri incelemesinde yeterli olduklarını belirtiyor . Ayrıca katılımcılara göre , savcılar olay yerine her zaman gitmiyor . Delillerin gerektiği gibi toplanmamasında savcının mı , polisin mi daha fazla sorumluluğu var ? Ord . Prof . Dr . Sulhi Dönmezer : Polis yardım eder Hazırlık tahkikatı sırasında davanın açılabilmesi bakımından gerekli olan delilleri toplamak esasta savcının görevidir . Kolluk onun yardımcısıdır . Ama dünyanın her yerinde hazırlık tahkikatı ikiye ayrılır . Biri " araştırma " , diğeri " itham " kısmıdır . Bütün dünyada araştırmayı kolluk yapar , ithamı ise savcı . Bizim sistemimizde esas görev savcınındır . Araştırmayı kolluk yapar ama savcının idaresindedir . Eğer kolluk , araştırmalarında bazı hususları eksik bırakmışsa bunların tekrar araştırılmasını istemek savcının görevidir . Ayrıca araştırma yapmak ayrı bir uzmanlığı gerektirir . Savcıları okullarda detektiflik bilgisiyle teçhiz etmiyoruz . Onlar poliste , polis okullarında yetişip savcının yardımcısı olacak . İlhami Yelekçi ( Avukat ) : Sorumluluk savcının Ağır cezalık , askeri ve diğer suçlarda soruşturmayı savcı yapar . Ancak iş çokluğu nedeniyle bu yapılmıyor . Askeri yargıda soruşturmayı mutlaka savcı kendi yürütür . Sivil yargıda ise iş çokluğu , olay mahallinin geniş olması nedeniyle delilleri polis topluyor , fezlekeyle savcıya teslim ediyor . Delillerin toplanıp toplanmaması konusunda değerlendirme , takdir tamamen savcıya aittir . Bizim polisimiz de artık ihtisaslaşmaya yöneldi . Polis , tahkikatı yaparken savcıdan da fikir alıp soruşturmayı ona göre yönlendirmeli . Adliyeyle ilgili konularda soruşturma yapabilecek ayrı bir kurumumuz yok . anda ilgili birim savcının bilgisi dahilinde soruşturmayı yapıyor . Sorumluluk adli makamlara aittir . Prof . Dr . Şebnem Korur Fincancı : Sorumluluk ortak Olay yeri incelemesi aslında doğrudan savcının sorumluluğu altındadır . Savcı bunu tek başına yapamaz . İncelemeyi , olay yeri inceleme ekipleriyle birlikte yapar ve onları yönetir . İnceleme ekipleri eğer yeterli bilgiye sahip değilse sorun çıkabilir . Olay yeri savcının sorumluluğundadır ama görevi yürütenler emniyet güçlerinin olay yeri inceleme ekipleridir . Olay yeri inceleme ekiplerinin özel eğitimi olması gerekiyor . Bunlara ilişkin yeni birimler oluşturuluyor , yeni eğitimler veriliyor ama tüm Türkiye genelinde bu eğitimi almış ekipler yok , oluşturulabilmiş değil . Zaman zaman da aksıyor . Bu birleşik sorumluluktur . Savcının uygun ekibi bulup orada görevlendirmesi gerekir . Necati Özdemir ( Eski Cezaevi Savcısı ) : Savcıların işi ağır Asıl yetki savcınındır . Savcı bu yetkisini yasayla zabıtaya devretmiş oluyor . Zabıta bu yetkiyi kullanırken gereğini yerine getirmemişse " görevi ihmal " ya da " görevi kötüye kullanma " suçu oluşur . Ancak savcının da bunu atlamaması lazım . Kendi adına yapılan soruşturmada eksiklik varsa ona dikkat etmesi gerekir . Zabıta , savcı adına bu soruşturmayı yapar . Soruşturmada yetkilendirilmiş olması nedeniyle yapacağı işlemlerden de sorumludur . Savcı adına yapıyorum , sorumluluğum yok diyemez . Topu sadece savcının üzerine atamaz . Savcıların üzerinde yeterince top , iş yükü ağırlığı var zaten . Türkiye şu anda hâkim ve savcı açısından olması gerekenin üçte bir kapasiteyle çalışıyor . Zeytinburnu'nda rüşvet aldıkları iddiasıyla gözaltına alınan iki polis memurundan biri tutuklandı . Rüşvet olayını adım adım gizli kamerayla görüntüleyen , ancak savcılığa haber vermediği için gözaltına alınan özel bir televizyon kanalının muhabiri de ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı . Ruhsatı aldılar Trafik polisi Kemal Güneş ve Müjdat Çabukcuoğlu , Zeytinburnu'nda aracını durdurdukları Mevlüt Aydoğan'ın evrakının eksik olduğu gerekçesiyle ruhsatına el koydu . Muhabir görüntüledi Ruhsatı geri alması için 50 milyon lira istendiğini öne süren Aydoğan , özel bir televizyon kanalına başvurarak yardım istedi . İki polis memuru muhabir tarafından görüntülendi . Asayiş'te sorgulanan iki polis Zeytinburnu Adliyesi'ne sevk edildi . Çabukcuoğlu rüşvet almak suçundan tutuklanarak cezaevine gönderildi . Muhabir , savcının talimatıyla ifadesi alındıktan sonra serbest bırakıldı . Kültür Bakanı Hüseyin Çelik , Türkiye'nin son yıllarda bir " korsan cenneti " haline geldiğini , uluslararası arenada da sürekli olarak uyarıldığını söyledi . " Türkiye'de korsanlığın boyutları ve korsanlıkla mücadele " konulu toplantı , Kültür Bakanı Çelik başkanlığında Atatürk Kültür Merkezi'nde yapıldı . Türkiye'deki korsan yayın konusunda AB ülkelerinden ve Dünya Ticaret Örgütü'nden de şikâyet aldıklarını ifade eden Çelik , şöyle konuştu : " Elbette korsan sadece bizim ülkemizde değil , korsan yapım ve yayımcılık dünyanın her yerinde var . Bu kalkınmış ülkelerde yüzde 10 11 arasında . Türkiye'de ise DVD'lerde yüzde 60 , kitapta yüzde 40 , müzikte yüzde 50 50 arasında korsan yayıncılık var . Elbirliği ile bu işe sarılırsak korsan sorununu en kısa sürede ülkemizde en aza indiririz . " Korsanzede dostlar Çelik , 5846 sayılı fikir ve sanat eserleri kanunu çıktıktan sonra yasal bir boşluğun doldurulduğunu ancak 5156 sayılı sinema , video , müzik eserleri yasası ile bu yasa arasında bir uyumsuzluk var olduğunu anlattı . Müzik Yorumcuları Birliği Başkanı Selçuk Alagöz de , salondakilere " korsanzede dostlar " olarak hitap ederek , bu konuda alınacak önlemler hakkındaki görüşlerini dile getirdi . Kültür Bakanı Hüseyin Çelik , Türkiye'nin son yıllarda bir " korsan cenneti " haline geldiğini , uluslararası arenada da sürekli olarak uyarıldığını söyledi . " Türkiye'de korsanlığın boyutları ve korsanlıkla mücadele " konulu toplantı , Kültür Bakanı Çelik başkanlığında Atatürk Kültür Merkezi'nde yapıldı . Türkiye'deki korsan yayın konusunda AB ülkelerinden ve Dünya Ticaret Örgütü'nden de şikâyet aldıklarını ifade eden Çelik , şöyle konuştu : " Elbette korsan sadece bizim ülkemizde değil , korsan yapım ve yayımcılık dünyanın her yerinde var . Bu kalkınmış ülkelerde yüzde 10 11 arasında . Türkiye'de ise DVD'lerde yüzde 60 , kitapta yüzde 40 , müzikte yüzde 50 50 arasında korsan yayıncılık var . Elbirliği ile bu işe sarılırsak korsan sorununu en kısa sürede ülkemizde en aza indiririz . " Korsanzede dostlar Çelik , 5846 sayılı fikir ve sanat eserleri kanunu çıktıktan sonra yasal bir boşluğun doldurulduğunu ancak 5156 sayılı sinema , video , müzik eserleri yasası ile bu yasa arasında bir uyumsuzluk var olduğunu anlattı . Müzik Yorumcuları Birliği Başkanı Selçuk Alagöz de , salondakilere " korsanzede dostlar " olarak hitap ederek , bu konuda alınacak önlemler hakkındaki görüşlerini dile getirdi . Evinin önünde uğradığı silahlı saldırıda yaşamını yitiren Dr . Necip Hablemitoğlu'nun öldürülmesine ilişkin soruşturmada , suikastın işlendiği gün evin önünde görülen araçlara ait olduğu öne sürülen plakaların aynı kişiye ait iki TIR'ın üzerine kayıtlı olduğu belirlendi . Savcılığın talimatı üzerine yapılan araştırma sonucunda evin önündeki araçlara , sahte plakalar takıldığı , TIR'ın sahibinin ise olayla ilgisiz olduğu belirlendi . Yetkililer , olayla ilgisi bulunan kişilerin , tanıkları yanıltmak için bu TIR'ların plakalarını alarak , sahte plakalar bastırmış olabileceğini söyledi . Hablemitoğlu'nun öldürüldüğü günden geriye dönük olarak başlatılan telefonların incelenmesi çalışmaları da sürüyor . Hablemitoğlu'na , ev , cep ve mail yoluyla gelen tehditlerin ve tehditlerin hangi kaynaktan geldiğinin bu yolla bulunabileceğini düşündüklerini söyleyen yetkililer , çalışmalarından şu ana kadar bir sonuç alamadıklarını da belirtti . Aksaray Anadolu Teknik Lisesi Müdür Yardımcısı Lütfi Polat , arkadaşının sınav kâğıdına baktığı gerekçesiyle öğrencisi F. Gözaltına alınan Polat , " Dövdüm , ne olacak ? " dedi . Anadolu Teknik Lisesi hazırlık sınıfında boş geçen rehberlik dersine giren Polat ( 46 ) , test sınavı yaptı . İddiaya göre , sınavda ayağa kalkarak ön sıradaki arkadaşının kâğıdına bakan F. F. , teneffüste ailesini telefonla arayıp olayı anlattı . Eşi Mehmet Y. geldi . günlük rapor alan F. , " Sınavda ayağa kalktığım için beni uyarınca yerime oturdum . Ancak ne olduğunu anlamadan önce boğazımı sıktı , sonra sıra ve duvarlara kafamı vurdu . Çok korktum " dedi . Annesi Leyla . de " Polat bana Git nereye şikâyet edersen et . Dövdüm deyince şaşırıp kaldım . Beni okuldan da kovdu . Çocuğumun boğazında tırnak izleri var . Şikâyetçi oldum " diye konuştu . Şikâyet üzerine gözaltına alınan Polat'ın , gazetecilerin sorularına da " Dövdüm , ne olacak ? " demesi dikkati çekti . Bahçelievler'de hırsızlık amacıyla girdiği evde oturan çiftin , sevişirken çekilmiş CD'lerini de çaldığı öne sürülen Osman Tunç , bir yıl aradan sonra aynı evi soymak istediği gerekçesiyle gözaltına alındı . Adliyeye çıkarılan Tunç , tutuklanarak cezaevine gönderildi . Komşular ihbar etti Elektronik mühendisi T. Çiftin komşularının ihbarı üzerine Tunç , tornavidayla gözaltına alındı . Tunç'un evinde ve üzerinde yapılan aramada bir yıl önce çaldığı ve çiftin seviştiğinin görüntülendiği CD'ler de bulundu . Suçlamaları kabul etmeyen Tunç ise CD'leri Topkapı'da seyyar satıcıdan aldığını söyledi . T. ise Tunç'tan şikâyetçi oldu . T. de hırsızlık olayından sonra tanımadığı kişiler tarafından sık sık telefonla taciz edildiğini söyledi . Bakırköy Adliyesi'ne çıkarılan Tunç , tutuklanarak cezaevine gönderildi . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , Davos zirvesinin ilk gününde Polonya Cumhurbaşkanı Aleksander Kwasniewski ve Avrupa Parlamentosu Başkanı Pat Cox'la birlikte AB'nin genişlemesinin tartışıldığı toplantıya konuşmacı olarak katıldı . Türkiye'nin AB'ye katılması durumunda İslam kültürüyle demokratikleşmenin bütünleşmesi açısından model olacağını ifade eden Erdoğan , " İslam ülkeleri bizi örnek alacaklardır " dedi . Soruları da yanıtlayan Erdoğan , Türkiye'de son kararı ordunun verip vermediği sorusu üzerine şunları söyledi : NİHAİ KARAR BİZİM " Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunda ordunun farklı bir yeri oldu . Siyasette boşluk bırakırsanız bazı kurumlar boşluğu doldurur . Türkiye'de de zaman zaman bu oldu . Ama şimdi Türkiye'de son yılların en güçlü parlamentosu kuruldu . Biz parlamentoda yüzde 66 temsil gücüne sahibiz . Türkiye'de nihai kararı siyasi irade vermektedir . Gerek ordunun , gerekse siyasi iradenin alanları anayasa ile belirlenmiştir . Siyasi irade en üst makamdır ve ordu ona bağlı anayasal kuruluşlardan biridir . " SALDIRI SANAYİİ Ordunun AB'ye karşı gösterilmesini eleştiren Erdoğan , " Ordumuz AB'ye girmek istiyor . Bazı takıntılar var . Türkiye'de çoğunluk AB taraftarı ancak Kopenhag'da bunun karşılığını alamadık " diye konuştu . BM'nin ikinci kararı olmadan Irak'a düzenlenecek bir askeri operasyonu da Türk halkına anlatamayacağını söyleyen Erdoğan , dünyadaki silahlanma eğilimini de " Bunlar savunma değil saldırı sanayii " sözleriyle eleştirdi . Başbakan değilim . . . Bir katılımcının " Başbakan Erdoğan'a soruyorum " sözleri üzerine Erdoğan , " Şu anda AKP Genel Başkanıyım " dedi . Erdoğan'ın tercümanlığını İstanbul Milletvekili Egemen Bağış yaptı . " Neden Türkiye AB'ye alınmalı ? " sorusuna , " AB'ye sınırları belirlenmiş bir mekânsal bütünleşme olarak bakmamalı . Böyle bakılırsa Güney Kıbrıs da AB'ye alınmamalı . Çünkü Türkiye , Avrupa'ya daha yakın . Avrupa ve Asya bizimle bütünleşecektir " diye yanıt verdi . OTURUMA KATILACAK Eşiyle Davos'a giden Başbakan Gül , üç oturuma katılacak . İsviçre ve Meksika cumhurbaşkanları , Romanya , Ukrayna ve Finlandiya başbakanları ; ABD ve İsrail dışişleri bakanlarıyla görüşecek olan Gül , yarın Strasbourg'a geçerek Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi'ne katılacak . Eşiyle Davos'a giden Emine Erdoğan , İsviçre'deki doğal güzelliklerin tadını çıkarttı . Emine Erdoğan , dün sabah eşinin verdiği konferansı dinledikten sonra kaldıkları Victoria Otel'e döndü . Taba renkli , yüksek topuklu botları ve aynı renkteki Gucci çantası ile dikkat çeken Emine Erdoğan , bu şıklığını yürüyüş için bozdu . Bir mağazaya girip kar botu satın alan Emine Erdoğan , Alp dağlarının eteğindeki donmuş bir gölün çevresinde yürüyüş yaptı . Emine Erdoğan , " Burada dünyanın en temiz havası var " dedi . Emine Erdoğan'a Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün eşi Sevgi Gönül eşlik etti . Emine Erdoğan daha sonra , Hayrünnisa Gül'le buluşarak Zürih'e gidip alışveriş yaptı . TBMM Başkanı Bülent Arınç , EMEK platformunun Barış Beyannamesi'ni alırken Meclis'e olası asker gönderme talebi gelmesi halinde takınacakları tutumu , " zaman sizler gibi düşünerek , ülkemizin bütün insanlarının , bütün yurtseverlerin düşündüğü gibi savaşa Türkiye'nin taraf olmaması konusunda bir karar vermesi için çaba gösteririz " diye yorumladı . Arınç , " Dilerim ki savaş yetkisi için önümüze bir karar gelmez " dedi . Türkiye'nin dışarıya ancak TBMM'nin vereceği kararla asker gönderebileceğini belirten Arınç , " Bu kararın sınırları da gösterilmiştir . Ucu açık muayyeni olmayan bir karar , karar sayılamaz . Geçmişte bunun olumlu , olumsuz örnekleri vardır " diye konuştu . Arınç , imzalı " Barış Beyannameleri"nden oluşan ciltleri kendisine sunan KESK ve Emek Platformu Dönem Başkanı Sami Evren ve Platform üyelerini kabul etti . Gazetecilerin savaş karşıtı tümceler içeren Barış Beyannamesi'ni kendisinin de imzalayıp imzalamayacağına ilişkin sorusuna Arınç , " Bir öneri gelmedi , öneri gelirse düşünürüz " karşılığını verdi . ÇABALAR ARTIYOR Arınç , barış arayışlarının meyve vermeye başladığını belirterek , " Hem Türkiye içinde , hem Türkiye dışında savaşın olmaması , insanların , masum kişilerin zarar görmemesi için çok özverili çalışmalar yapılıyor , miting meydanları doluyor . Bu Türkiye'de de böyledir , emek platformuna dahil olan bütün kuruluşların , böylesine bir çabaya destek olmaları takdire değer , alkışlanacak bir davranıştır . Barış esas olduğuna göre bunun için bütün çabalar gösterilmelidir " diye konuştu . Yurttaşların savaşa karşı demokratik haklarını kullanmalarını isteyen Arınç , şunları kaydetti : " En sonunda bu çabalar bir şekilde bir operasyonu kaçınılamaz kılamayacak duruma gelirse , zaman TBMM'den böyle bir karar alınması gerekebilir . Böyle bir karar alınacağı sırada milletvekillerinin elbette hem vicdani kanaatlariyle parti klişelerinin dışında , tamamen ülkenin menfaatlerini düşünerek , bunun bir insanlık meselesi olduğunu düşünerek , Türkiye'nin ulusal çıkarlarının nerede olduğunu çok daha iyi gözeterek karar vermeleri gerekir . " TBMM Başkanı Bülent Arınç , EMEK platformunun Barış Beyannamesi'ni alırken Meclis'e olası asker gönderme talebi gelmesi halinde takınacakları tutumu , " zaman sizler gibi düşünerek , ülkemizin bütün insanlarının , bütün yurtseverlerin düşündüğü gibi savaşa Türkiye'nin taraf olmaması konusunda bir karar vermesi için çaba gösteririz " diye yorumladı . Arınç , " Dilerim ki savaş yetkisi için önümüze bir karar gelmez " dedi . Türkiye'nin dışarıya ancak TBMM'nin vereceği kararla asker gönderebileceğini belirten Arınç , " Bu kararın sınırları da gösterilmiştir . Ucu açık muayyeni olmayan bir karar , karar sayılamaz . Geçmişte bunun olumlu , olumsuz örnekleri vardır " diye konuştu . Arınç , imzalı " Barış Beyannameleri"nden oluşan ciltleri kendisine sunan KESK ve Emek Platformu Dönem Başkanı Sami Evren ve Platform üyelerini kabul etti . Gazetecilerin savaş karşıtı tümceler içeren Barış Beyannamesi'ni kendisinin de imzalayıp imzalamayacağına ilişkin sorusuna Arınç , " Bir öneri gelmedi , öneri gelirse düşünürüz " karşılığını verdi . ÇABALAR ARTIYOR Arınç , barış arayışlarının meyve vermeye başladığını belirterek , " Hem Türkiye içinde , hem Türkiye dışında savaşın olmaması , insanların , masum kişilerin zarar görmemesi için çok özverili çalışmalar yapılıyor , miting meydanları doluyor . Bu Türkiye'de de böyledir , emek platformuna dahil olan bütün kuruluşların , böylesine bir çabaya destek olmaları takdire değer , alkışlanacak bir davranıştır . Barış esas olduğuna göre bunun için bütün çabalar gösterilmelidir " diye konuştu . Yurttaşların savaşa karşı demokratik haklarını kullanmalarını isteyen Arınç , şunları kaydetti : " En sonunda bu çabalar bir şekilde bir operasyonu kaçınılamaz kılamayacak duruma gelirse , zaman TBMM'den böyle bir karar alınması gerekebilir . Böyle bir karar alınacağı sırada milletvekillerinin elbette hem vicdani kanaatlariyle parti klişelerinin dışında , tamamen ülkenin menfaatlerini düşünerek , bunun bir insanlık meselesi olduğunu düşünerek , Türkiye'nin ulusal çıkarlarının nerede olduğunu çok daha iyi gözeterek karar vermeleri gerekir . " AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , YSK Başkanvekili Ahmet Hamdi Ünlü'nün " seçimlerin dürüstlüğü ilkesinin zedelendiği " açıklamasına tepki göstererek , " Seçime şaibeli denilmesi komik . Türkiye'de seçim olmuştur ve bitmiştir . Geriye dönüş söz konusu değil " dedi . Davos Zirvesi'ne katılan Erdoğan , basın toplantısında soruları yanıtladı . Erdoğan , GP ve İP'in Kasım seçimlerinin iptali için yaptıkları başvurunun anımsatılması üzerine , Yüksek Seçim Kurulu'nun ( YSK ) verdiği kararın tartışılmaz olduğunu , Anayasa Mahkemesi'nin kararının da geriye işlemeyeceğini kaydererek , " Bunları biliyorlar ama itirazda bulunuyorlar . YSK , onlara gereken cevabı verecektir . Seçimin yenilenmesi olmaz " diye konuştu . Siirt kararı belli değil Erdoğan , Siirt'ten aday olup olmayacağı sorusuna ise " 51 Ocak'ta her şey belli olacak " yanıtı verdi . Genel başkanlığıyla ilgili gelişmeler konusunda Davos'ta kendisine sürekli sorular sorulduğunu belirten Erdoğan , " Türkiye'yi yakından takip eden ülkeler Biz bundan bir şey anlamadık diyorlar . Biz de kendilerine anlatıyoruz . Kurucular Kurulu'nun tekrar karar verdiğini söylüyoruz " şeklinde konuştu . İGDAŞ ve Halk Ekmek'i " hayali ihalelerle dolandırdıkları " iddiasıyla yargılanan aralarında iki milletvekili ve TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın kardeşi Prof . Dr . Ümit Doğay Arınç'ın da bulunduğu ( yanda ) toplam 85 sanıklı davanın altıncı celsesine kadar ancak 61 sanığın ifadesi alınabildi . Eyüp . Ağır Ceza Mahkemesi'nde dün görülen duruşmaya yargılanan sanıklardan sekizi katılarak savunmalarını yaptı . Duruşmada ifadesi alınan emekli öğretim üyesi Prof . Dr . Ümit Doğay Arınç , İGDAŞ'ta bir dönem Yönetim Kurulu Üyeliği , danışmanlık yaptığını ve eğitim amaçlı çalıştığını söyledi . Dava bir başka güne ertelendi . TBMM Başkanlık Divanı , AKP'nin görme engelli milletvekili Lokman Ayva ile yürüme engelli milletvekili Gürsoy Erol'un , kendilerine yardım eden iki akrabalarını danışman kadrolarına alma taleplerini kabul etti . Divan , iki vekil için danışmanlarda aranan " üniversite mezunu olma " ve " üçüncü dereceye kadar yakın akraba olmama " koşullarını kaldırdı . Karara , " Bazı ihtiyaçlarını karşılayamayan özürlüler için " tabiri konularak , diğer milletvekillerinin de akrabalarını danışman kadrosuna almalarının önü kesildi . Yasağa rağmen TBMM'de " sigara içilmez " levhalarının önünde bile sigara içilmesine AKP Tokat Milletvekili Resul Tosun isyan etti . Tosun'un , yasanın Meclis'te de uygulanması talebiyle verdiği dilekçe Divan'da görüşüldü . TBMM Başkanı Bülent Arınç , yasanın uygulanması için gerekli önlemlerin alınmasını istedi . AKP Hükümeti , Diyanet İşleri Başkanlığı ve Yükseköğretim Kurumu'ndan sonra Radyo ve Televizyon Üst Kurulu'nun ( RTÜK ) yapısını değiştirmek için harekete geçti . Geçen yıl tartışmalı şekilde değiştirilen RTÜK Yasası'nın yeniden düzenlenmesi gündeme gelirken , Devlet Bakanı Beşir Atalay , Üst Kurul'a , yeni yasa taslağı için çalışmalara başlanması talimatı verdi . Hükümet , RTÜK ve Telekomünikasyon Kurumu'nun tek çatı altında toplanması formülü üzerinde çalışıyor . Geçen hafta RTÜK'e yazı gönderen Atalay , Üst Kurul'un yeni yasa taslağı için çalışmalara bir an önce başlamasını ve konuyla ilgili tarafları bir ay içinde toplamasını istedi . TRT ile internete ilişkin düzenlemelerin de yeni yasa kapsamına alınabileceği belirtildi . Kapalıçarşı'da aradığı ince belli bardakları bulamayan Mısır Dışişleri Bakanı Maher , beraberindekilerle Beyoğlu'na gitti . İstiklal Caddesi'nde yürüyüş yapan Maher , Beyoğlu Paşabahçe'ye girip 410 milyon liraya kristal ince belli bardak ve tabaklardan satın aldı . Savaşa karşı barış treniyle Adana'ya gelen İnsan Hakları Derneği ( İHD ) ve Savaşa Hayır Platformu üyeleri , ABD'nin Irak'a düzenleyeceği olası operasyonu İncirlik Üssü önünde protesto etti . Çeşitli dillerde " Savaşa Hayır " yazılı dövizler taşıyan 100 kişilik grup , İncirlik'e gelmeden önce , Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur'un geçişi nedeniyle , 90 karayolunda bir süre bekletildi . Zor da olsa İncirlik'e ulaşan grubun üsse yaklaşmasına izin verilmedi . Jandarma kordonu altında açıklama yapan İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül , " Ne siviller ölsün , ne de askerler ölsün istiyoruz . Anaların , çocukları için ağlamasını istemiyoruz " dedi . Kamu işçileri toplu sözleşme görüşmeleri yaklaşırken Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin , sendikalara nezaket ziyaretlerine başladı . Bu arada 1005 bütçesinde kamu işçilerine yönelik kaynak yaratıcı tedbirler öngörüldü . İşçilere 1005 yılı ikramiyelerinin iki taksidini ödememeyi de içeren önlemler sonucunda toplam 516 trilyonluk tasarruf sağlanacağı bildirildi . DPT , Maliye ve Hazine bürokratları tarafından tasarruf yoluyla kaynak yaratma yönünde sürdürülen 1005 bütçesi çalışmaları çerçevesinde kamu işçilerine yönelik üç önlem öngörüldü . En büyük kaynağı sağlayacak önerinin , işçilere her yıl dört taksitte ödenen iki ikramiyenin iki taksidinin bu yıl ödenmemesi olacağı öğrenildi . Bu yolla 510 trilyon liralık kaynak yaratılacağı belirtildi . İşçi ikramiyeleri her yıl dört taksitte ikisi toplu sözleşme gereği , diğer ikisi Bakanlar Kurulu kararıyla ödeniyor . Bakanlar Kurulu'nun bu yönde bir kararı olmaması halinde ödeme yapılmıyor . Nitekim , geçtiğimiz yıl dört taksitten birinin ödemesi Bakanlar Kurulu kararıyla 1005'e devredilmişti . Geçtiğimiz yıldan kalan taksidin ödemesinin yapılacağı ancak koşullar üzerinde halen çalışıldığı bildirildi . İş süresi kısalabilir Kamu işçilerine yönelik öngörülen ikinci büyük kaynak sağlayacak tedbirin ise sürekli ve geçici kadroda olan ancak memur pozisyonunda çalışan işçilerin memur kadrosuna alınması olacağı belirtildi . Bu yolla 195 trilyon liralık kaynak yaratılacağı ifade edildi . Alınacak sonuncu önlemin ise geçici işçilere yönelik olacağı kaydedildi . 1005 yılında geçici işçilerin çalışma süresinin bir ay kısaltılarak 11 trilyonluk kaynak sağlanmasının düşünüldüğü belirtildi . Boy uzun , yorgan kısa Türk İş'i ziyaret eden Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin , kamu toplu sözleşmeleriyle ilgili olarak , " Ülkemizin içinde bulunduğu şartlar , gönlümüzden geçenleri vermeye şu anda imkân vermiyor " dedi . Şahin , 1001'den devreden ikramiye ödemelerini 18 Ocak'ta Bakanlar Kurulu'nda gündeme alacaklarını söyledi . Türk İş Başkanı Salih Kılıç ise ödemelerin Kurban Bayramı'ndan önce yapılmasını istedi . Şahin , Hak İş Başkanı Salim Uslu'yu ziyaretinde de 1005 yılı toplu iş sözleşmeleri kapsamında çalışanlara hakettikleri zammı vermeye çalıştıklarını belirtirken , " Ancak boy uzun , yorgan kısa . Boyunuzu kısaltın diyemiyoruz . Yorganı büyütmeye çalışıyoruz " dedi . Şahin , iş güvencesinin 15 Mart'ta uygulanmaya başlayacağını anımsatarak , " Hükümet olarak gündemimizde iş güvencesini ortadan kaldırmak gibi bir konu yoktur " diye konuştu . Yolsuzlukla mücadelede dünyanın önde gelen sivil toplum örgütü olan ve merkezi Berlin'de bulunan Transparency International'ın ( Uluslararası Saydamlık Örgütü ) geleneksel dürüstlük Ödülleri yarışmasında Türkiye'yi Milliyet Gazetesi muhabiri Nedim Şener temsil edecek . Örgütün Türkiye temsilcisi Toplumsal Saydamlık Hareketi Derneği ( TSHD ) Başkanı Erciş Kurtuluş , dün yaptığı açıklamada , yolsuzluk konusundaki haberleri ve kitapları nedeniyle Nedim Şener'in , Dürüstlük Ödülleri'nde Türkiye'yi temsil etmesine karar verildiğini söyledi . 16 aday belirlendi Üç yıldan beri dünyanın tüm ülkelerinde yolsuzlukla mücadele eden kişi ve kurumlara verilen Dürüstlük Ödülleri için TSHD seçiçi kurulu Türkiye'den toplam 16 aday belirledi . Bu adaylar şu isimlerden oluştu : Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Beyaz Enerji Operasyonu'nu gerçekleştirilen emekli Tümgeneral Osman Özbek , Gazeteci Yazar Nedim Şener , İstanbul Belediyesi'ndeki yolsuzlukların ortaya çıkmasını sağlayan CHP İstanbul eski İl Başkanı Mehmet Bölük , İçişleri eski Bakanı Sadettin Tantan , akaryakıt yolsuzluğunu ortaya çıkaran ve merkeze alınan Iğdır eski Valisi Mustafa Tamer , Alman Vakıfları ile ilgili araştırmalarıyla tanınan ve kısa süre önce öldürülen akademisyen Necip Hablemitoğlu , Sigara ve Sağlık Ulusal Komitesi , Maden Mühendisi Hüseyin Gönültaş . Dernek yönetimi , önce Türkiye adayı olarak Cumhurbaşkanı Sezer ismi üzerinde durdu . Ancak Cumhurbaşkanlığı ile yapılan görüşmelerde Sezer'in böyle bir ödül ile gündeme gelmek istemedği izlenimi edinilmesi üzerine , diğer adaylar arasından Nedim Şener , Türkiye adayı olarak belirlendi . Vurgun tarihi kitaplar Milliyet Gazetesi muhabiri Nedim Şener'in yolsuzluk konularındaki haberleri yanında Tepeden Tırnağa Yolsuzluk ( Metis Yayınları 1001 ) ve Naylon Holding ( OM Yayınevi 1001 ) adlı iki de kitabı bulunuyor . Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş yıllarından başlayarak gündeme gelen yolsuzluk olaylarının bir araya getirildiği Tepeden Tırnağa Yolsuzluk adlı kitapta , son yıllarda gerçekleştirilen yolsuzluk operasyonları da anlatılıyor . Türkiye'deki hayali ihracat ve naylon fatura olaylarının işadamı , siyasetçi ve bürokratlara uzanan yapılanmasını ortaya koyan Naylon Holding kitabında ise Orhan Aslıtürk'ün kurduğu vurgun düzeni anlatılıyor . Nedim Şener , bu kitabıyla Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ( TGC)'nin 1001 yılı Sedat Simavi Gazetecilik Ödülü'ne de layık görülmüştü . Şener ayrıca TGC'nin 1996 yılında basın ödülleri yarışmasında mansiyon aldı . TGC tarafından 1999 ve 1000 yıllarında da ekonomi dalında yılın gazetecisi seçilirken , 1998 yılında da Metin Göktepe Gazetecilik Ödülüne layık görüldü . 90 ülkede seçim yapılıyor Uluslararası Saydamlık Örgütü , 90 ülkede bulunan kolları tarafından belirlenen ulusal adaylar arasından , uluslararası ödül sahiplerini seçecek . Ödül töreni 15 Mayıs'ta Güney Kore'de yapılacak . Son üç yıldır verilen ödülü alan isimlerden bazıları şöyle : 1000 yılı : Yolsuzlukları ortaya çıkardığı için 1996'de öldürülen Arjantinli avukat Alfredo Maria Pochat , yolsuzluklar konusundaki makaleleri ile tanınan Sri Lankalı gazeteci Lasantha Wickremet . 1001 yılı : 11 Kasım 1000'de öldürülen Mozambik'li gazeteci Carlos Alberto Kordoso , uyuşturucu kartelleri ile mücadelesi hayatına mal olan Kolombiyalı politikacı Luis Carlos Calan Sermiento , Ukrayna'da yolsuzlukları ortaya çıkaran ve 1000 yılında öldürülen gazeteci George Gongadze . 1001 yılı : Yargı yolsuzluklarını ortaya çıkaran Slovak yargıç Jana Dubovcova , ilaç firmalarının rüşvet olaylarını ortaya çıkaran Farmakolog Dr . Eter Scönhöfer , arazi yağmalarının ortaya çıkmasını sağlayan Brezilyalı işadamı Luis Roberto Mesquita . Vergi literütüründe Gayrimenkul sermaye iradı ( GMSİ ) , halk arasında ise kira geliri olarak tanımlanan gelirlerin vergisi ile ilgili beyanlar bu ay içinde yapılacak . Beyan edilen gelirlerin vergilerinin ödemesi ise ocak , mart ve temmuz aylarında yapılacak . Kira gelirlerinin nasıl hesaplanacağını , nasıl ve ne zaman ödeneceğini , konunun uzmanı İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası Başkanı Yahya Arıkan Milliyet okurları için yazdı . Gayrimenkul gelirleri olarak değerlendirilen gelir kaynakları yasada şöyle tanımlanıyor : Arazi , arsa , bina , maden ve menba suları , madenler , taş ocakları , kum ve çakıl üretim yerleri , tuğla ve kiremit harmanları , tuzlalar , voli mahalleri , dalyan yerleri , gayrimenkul gibi tescil edilen irtifak hakları , telif hakları , gemi , motorlu araçlar gibi kiraya verilen her türlü mal ve haklardan elde edilen gelir , GMSİ kapsamına girer . Gelirlerin nakden tahsilatı nedir ? Gayrimenkul sermaye iratlarında gelirin doğuşu genel olarak tahsil esasına bağlanmıştır . Bu esaslardan biri de nakden tahsilat'tır ve kira bedelinin Türk Lirası veya yabancı para şeklinde ödenmesini ifade eder . Çek de nakden tahsilat sayılır . Geçmiş yıllara ait tahsilat da tahsil edildiği yılın hasılatı sayılır . Peşin tahsil edilen kira bedelleri ise , ödemenin yapıldığı değil , ilgili yılın hasılatı olarak kabul edilir . Para dışı tahsilat nasıl hesaplanacak ? Para dışı varlık olarak tahsil edilen kiralar , emsal bedeli ile paraya çevrilecek . Emsal kira bedeli esası nedir ? Bedelsiz olarak başkalarının kullanımına bırakılan mal ve haklarda , elde edilmiş herhangi bir gelir yoksa , beyanda bulunulmayacak . Fiilen tahsil edilen bir gelir olmamasına rağmen , emsal kira bedeli , gelir olarak beyan edilecek . Aşağıdaki durumlarda ise emsal kira bedeli uygulanmayacak : Boş gayrimenkullerin muhafaza için bedelsiz olarak başkalarının ikametine bırakılması . Bir konutun , mal sahibince , ana , baba , büyükanne , büyükbaba ya da çocuklara , torunlara veya kardeşlere yalnızca ikametleri için bırakılması . Ancak bu akrabalara ikametleri için bırakılan konutlar işyeri olarak kullanılıyorsa emsal kira bedeli uygulanacak . Yine akrabalara birden fazla konut bedelsiz olarak ikametlerine verilmişse bu konutlardan sadece birisi için emsal kira bedeli hesaplanmayacak . Mal sahibi ile birlikte akrabaların da aynı evde veya dairede ikamet etmesi . Genel bütçeye dahil daireler ve katma bütçeli idareler , il özel idareleri ve belediyeler ile diğer kamu kurum ve kuruluşlarınca yapılan kiralamalarda da emsal kira bedeli uygulanmaz . Burada söz konusu kurumlar , kiracı da mal sahibi de olsa emsal kira bedeli esası uygulanmaz . Evin kirasız olarak verilmesi karşılığında faizsiz para kullandırılması durumu Evin kirasız olarak verilmesi karşılığında paranın da faizsiz kullandırılması durumunda , kiralanan gayrimenkul karşılığında , kullanılan paranın faizi kadar bir menfaat sağlanmış olur . Faizsiz olarak para kullandıran kimsenin de bedelsiz oturduğu evin kirası kadar bir faiz sağlamış olduğu kabul edilir . 950 milyon lira vergiden istisna Binaların mesken olarak kiraya verilmesinden bir takvim yılı içinde elde edilen hasılatın 1001 yılı için 950. Yani 1001 yılında konutlarını kiraya verenlerin , elde ettikleri toplam gelirin 950. ÖRNEK İlyas Bey , 1001 yılı içerisinde , sahibi bulunduğu iki ayrı konuttan sırasıyla yıllık 40. İlyas Bey'in başka herhangi bir geliri bulunmuyor . Her iki konut için 1001 yılında yapmış olduğu gerçek gider toplamı 10. İlyas Bey , beyanname verirken gerçek gider usulünü seçti . Buna göre , İlyas Bey'in 1005 yılı Ocak ayında vermesi gereken Gelir Vergisi Beyannamesinde beyan etmesi gereken gelir vergisi matrahı aşağıdaki gibi düzenlenmesi gerekir . Birinci Konut Kira Geliri 40. istisna 950. Eğer beyan edilecek gelir sadece GMSİ'den ibaret ise , gelir ocak ayı içerisinde verilecek yıllık beyanname ile beyan edilir . Diğer gelirler nedeniyle beyanname verilmesi gerekiyorsa , GMSİ de diğer gelirler ile birlikte mart ayında verilecek yıllık beyanname ile beyan edilir . Kimler beyanname vermeyecek ? 1001 yılı için geliri sadece 950. 1001 yılı için geliri sadece 6. 1001 yılı için 6. 1001'de 950. Ocak ayında beyan edilecek GMSİ Beyana tabi geliri sadece GMSİ'den ibaret olan mükellefler , bunu ocak ayında beyan edecek . GMSİ'de aşağıdaki durumlarda beyanda bulunulması gerekir : Beyanı gereken geliri sadece 950. Mart ayında beyan edilecek GMSİ Diğer gelirler nedeniyle beyanname verilmesi halinde ( basit usulde vergilendirilen ticari kazanç sahipleri dahil ) GMSİ'yi mart ayında diğer gelirlerle birlikte beyan edeceklerdir . ÖRNEK İhsan Bey 1001 yılında Halit Bey'e vermiş olduğu paradan dolayı 5. Aynı zamanda sahibi bulunduğu bir konutu mesken olarak kiraya vermesi karşılığında 11. GMSİ'de götürü gider usulünü tespit etti . İhsan Bey'in elde etmiş olduğu alacak faizi , üzerinde herhangi bir vergi tevkifatı olmayan bir menkul sermaye iradı olduğu için tutarı ne olursa olsun beyan edilecek . İhsan Bey'in elde ettiği GMSİ'yi , yıllık beyanname ile beyanı gereken bir başka gelir unsuruna sahip olduğu için mart ayında vereceği yıllık beyanname ile beyan edecek . Elde edilen gayrimenkul sermaye iradı , beyan edilecek ticari , zirai veya mesleki kazanç olmadığı için G. 1001 Yılı Konut Kira Geliri 11. Giderler vergiden düşülecek Gerçek usulde gider tespit edilmesi Kiraya verenler tarafından ödenen aydınlatma , ısıtma , su ve asansör giderleri Kiraya verilen malların idaresi için yapılan ve gayrimenkulün önemine uygun olan idare giderleri Kiraya verilen mal ve haklara ait sigorta giderleri Kiraya verilen mal ve haklar dolayısıyla yapılan ve bunlara sarf olunan borçların faizleri ile konut olarak kiraya verilen bir adet gayrimenkulün iktisap yılından itibaren beş yıl süre ile iktisap bedelinin yüzde 5'i Kiraya verilen mal ve haklar için ödenen vergi , resim , harç ve şerefiyelerle belediyelere ödenen harcamalara katılım payları Kiraya verilen mal ve haklar için Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre ayrılan amortismanlar Mal sahibi tarafından yaptırılan onarım giderleri Bakım ve idame giderleri Kiraladıkları mal ve hakları kiraya verenlerin ödedikleri kiralar ve diğer gerçek giderler Sahibi bulundukları konutları kiraya verenlerin kira ile oturdukları konutun kira bedeli Kiraya verilen mal ve haklarla ilgili olarak mukavelenameye kanuna veya ilama istinaden ödenen zarar , ziyan ve tazminatlar Kısmen kiraya verilen mal ve haklarda giderlerin dağıtımı Gayrimenkul sermaye mahiyetindeki mal ve hakların kısmen kiraya verilmesi halinde , yukarıda yazılı giderlerden yalnız bu kısma isabet edenler hasılattan indirilebilir . Kiraya verilmeyen kısımlara isabet eden masrafların hangi ölçüye göre hesaplanacağı kanunda belirtilmiyor . Bu konuda makul ve kabul edilebilir ölçüler kullanılabilir . Götürü usulde gider tespit edilmesi Götürü gider usulünde , gerçek giderlere karşılık olmak üzere , hasılatın yüzde 15'i gider olarak indirilir . Mükelleflerin , safi iradın tespit edilmesinde gerçek gider usulü ve götürü gider usulünden birini tercih etmesi gerekir . Ancak götürü gider usulünü seçen mükellefler bu usulden iki yıl süreyle dönemezler . İstisnadan yararlanılması halinde gider uygulaması Binaların mesken olarak kiraya verilmesinden bir takvim yılı içinde elde edilen hasılatın 1001 yılı için 950. ) Gerçek gider usulünün seçilmesi ve istisnadan yararlanılması durumu Bu durumda , gerçek gider tutarının istisnaya isabet eden kısmı gayrisafi hasılattan indirilemez . İstisnaya isabet eden gider tutarı , istisna tutarının gayrisafi hasılat içerisindeki payının gerçek gider tutarı ile çarpılmasıyla bulunur . ) Götürü gider usulünün seçilmesi ve istisnadan yararlanılması durumu Bu durumda ise , konut olarak kiraya verilen gayrimenkullerden elde edilen hasılattan önce istisna düşülür , kalan üzerinden yüzde 15 oranında götürü gider ayrılır . İndirimi kabul edilmeyen giderler Para cezaları ve vergi cezaları Motorlu Taşıtlar Vergisi Kanunu'na bağlı tarifelerde yer alan taşıtlar için ödenen motorlu taşıtlar vergisi Çevre Temizlik Vergisi Kiralanmayan mal ve haklarla ilgili giderler Kesinti , zarar ve verginin ödenmesi Gelir Vergisi Kanunu'nun 94'üncü maddesi uyarınca şu kişi ve kuruluşlar , gayrimenkul gelirlerinden , Gelir Vergisi'ne mahsup edilmek üzere kesinti yapmak zorunda : Kamu idare ve müesseseleri , iktisadi kamu müesseseleri , diğer kurumlar , Ticaret şirketleri , iş ortaklıkları , Dernekler , vakıflar , bunların iktisadi işletmeleri , kooperatifler , Yatırım fonu yönetenler , Gerçek gelirlerini beyan etmeye mecbur olan ticaret ve serbest meslek erbabı , Zirai kazançlarını bilanço veya zirai işletme hesabı esasına göre tespit eden çiftçiler . Gider , hasılattan yüksekse . . . İndirimi kabul edilmiş olan giderler hasılattan fazla olduğu taktirde , zarar meydana gelir . Giderin hasılattan fazla olması nedeniyle meydana gelen fark zarar olarak beyan edilebilir . Vergi üç taksitte ödeniyor Gelirleri sadece GMSİ'den ibaret olanlar bir takvim yılına ait hesapladıkları safi gelir tutarını ertesi yılın ocak ayı içinde bağlı oldukları vergi dairesine yıllık beyanname ile bildirmek zorunda . Tahakkuk eden gelir vergisi ise ocak , nisan ve temmuz aylarında olmak üzere üç eşit taksitle ödenir . GMSİ yanı sıra diğer gelirleri nedeniyle yıllık beyanname verecek olanlar ise bir takvim yılına ait hesapladıkları safi gelir tutarını ertesi yılın mart ayı içinde bağlı oldukları vergi dairesine yıllık beyanname ile bildirmek zorunda . Tahakkuk eden gelir vergisi ise mart , haziran ve eylül aylarında üç eşit taksitle ödenir . Otomotiv dünyasının önde gelen ismi , İtalyan FIAT firmasının kurucusu Giovanni Agnelli , yaşamını yitirdi . 81 yaşındaki Giovanni Angelli , prostat kanseri tedavisi görüyordu . Dünyanın ve italya'nın en güçlü işadamlarından birisi olan Agnelli , 1965 yılında Fiat'ın işletme müdürü , 1966'da ise başkanı olmuş , 50 yıl sürdürdüğü bu görev sırasında Fiat'ı küresel bir sanayi devi haline getirmişti . Satış kolaylaşacak Fiat'ın Onursal Başkanı olan Agnelli , geçen yıl tedavi için ABD'ye gitmişti . Agnelli ailesinden yapılan kısa açıklamada , Giovanni Agnelli'nin aylar süren hastalığının ardından Torino'daki evinde yaşamını yitirdiği bildirildi . Agnelli'nin ölüm haberi , Torino'da toplanan ailenin en güçlü 60 üyesinin 100 yıllık Fiat firmasının en kötü krizini nasıl aşacağını tartışmaya başlamasından önce geldi . Uzmanlar , Agnelli olmadan , şirketin ortağı General Motors'a ( GM ) satılmasının daha kolay olacağını savunuyorlar . Agnelli'nin ölümünün ardından 68 yaşındaki kardeşi Umberto Agnelli'nin yönetimi devralmaya istekli olduğu açıklandı . Dostumuzdu Fiat'ın Türkiye'deki ortağı Koç Holding de Agnelli'nin ölümü dolayısıyla bir açıklama yaptı . Koç'un Fiat ile 1955'te başlayan ortaklığının devam ettiği vurgulanan açıklamada şöyle denildi : " Koç Ailesi'nin ve Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Rahmi Koç'un yakın dostu , Koç Üniversitesi Danışma Kurulu üyeliği yapmış olan Giovanni Agnelli , her zaman Türk İtalyan dostluğunu pekiştiren bir kişi olarak anılacak . " Pamukbank eski sahibine iade edildi . Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ( BDDK ) ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'ndan ( TMSF ) yapılan açıklamada , iadenin Danıştay kararı gereği yapıldığı , Yapı Kredi'nin mülkiyet sorunu da dahil kesin çözüm için görüşmelerin sürdürüldüğü belirtildi . BDDK'dan dün akşam saatlerinde yapılan açıklamada , Pamukbank'ın TMSF'ye devrine ilişkin 18 Haziran 1001 tarihli karar hakkında , Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu'nun , 11 Kasım 1001'de aldığı yürütmenin durdurulması kararı gereği Pamukbank'ın ortaklık hakları ile yönetim ve denetiminin eski sahiplerine iade edildiği belirtildi . Bilindiği gibi Pamukbank , grup şirketlerine 1. Dünkü iade kararı ile birlikte bu kaynakların iadesi için de tebligatta bulunulduğu belirtildi . Ancak , Pamukbank'ın Fon'a devri kararının Danıştay'da esastan görüşülmesinin devam etmesi ; bankanın istikrarlı yönetiminin devamı için istenmesi halinde , tedbir alınarak , bankaya konulan kaynağın iadesi için süre verilebileceği belirtildi . Sermayeni güçlendir İade kararı ile birlikte bankanın sermaye yeterlilik rasyosunun , standart rasyo olan yüzde 8'e ulaşması için artırıma gidilmesi için yönetime bildirimde bulunulan açıklamada , " Yapı Kredi'nin mülkiyet sorunu ile bu bankada İstanbul Yaklaşımı'na alınarak yeniden yapılandırılan grup kredilerinin durumu da dahil konunun bütüncül çözümü için Çukurova Grubu ile görüşmelere devam edilecek " denildi . Bilindiği gibi BDDK , Çukurova Grubu'na anlaşma için 51 Ocak'a kadar süre vermişti . Erdoğan'ın Yapı Kredi gafı Davos'ta bulunan AKP lideri Tayyip Erdoğan , Pamukbank'ın iadesi ile ilgili sorular üzerine " Benim bilgim yok . Bana gelen bilgiye göre Yapı Kredi'ye el konuldu " dedi . Bu sözleri tartışma yaratan Erdoğan'ın Yapı Kredi'nin , Çukurova şirketlerine uyguladığı İstanbul Yaklaşımı ile el koyma'yı karıştırdığı ifade edildi . Erdoğan , daha sonra şu açıklamayı yaptı : " Bir gazeteci bir bankaya el konulduğunu söyledi . Bir başkası iade edildi dedi . Benim böyle bir ifadem olmadı . Yanlış anlamadan kaynaklandı . " Başbakan Abdullah Gül de Pamukbank'ın iadesi ile ilgili olarak , " İade , idari bir karar değil . Hükümetin yapacağı bir şey yok . Bunların hepsi serbest piyasa ekonomisi içinde gidiyor " şeklinde yorum yaptı . Dünya Ekonomik Forumu ( Davos ) tarafından , gelişmekte olan ülkelere ilişkin olarak merkezi Washington'da bulunan Küresel Kalkınma Merkezi'ne yaptırılan çalışmaya göre , Türkiye ve Brezilya , Arjantin'in uğradığı borç felaketinden kurtulmayı başarabildi . Çalışmada , Türkiye ile Brezilya'nın borçlarını sürdürebilme ve ödeyebilme kapasitesine sahip bulunduğu belirtildi . Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayımlanan bir değerlendirmede de AB'nin genişleme sürecinde geri dönülemez bir noktada bulunduğu , Türkiye'nin 1004 sonuna kadar üzerine düşenleri gerçekleştirmesi halinde Türkiye'nin , 1010'dan önce AB'nin tam üyesi olabileceği vurgulandı . Açık alarm verici değil Davos toplantılarına katılan Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti , CNBCE'ye yaptığı açıklamada cari işlemlerin 1001 sonunda dengede çıkmasının tahmin edildiğini , 1005 için öngörülen 1. Euro'ya geçmeye niyetliyiz Dünya Ekonomik Forumu nedeniyle Davos'ta bulunan Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan , " Hükümetimiz euro'ya geçmeye niyetlidir . Euro kullanımı için AB üyesi olmak şart değil " dedi . İHA'nın haberine göre , Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu'nun 55'üncüsü , dünya ekonomisi ile ilgili bir tartışma programıyla başladı . Euro kullanımı ile ilgili bir toplantıya katıldıktan sonra açıklama yapan Babacan ise hükümetin euro'ya geçişi düşündüğünü belirterek , Türk Lirası'ndan da sıfır atılması konusuna sıcak bakmadıklarını vurguladı . Türkiye'de 150 milyon dolarlık yatırımlarına karşın kuruş kâr edemediklerini açıklayan McDonald's Türkiye Genel Müdürü Sadi Fansa , lisansörlüğü bir gruba değil , şahıslara vermek istediklerini söyledi . Lüks olduk Fansa , " Dünyadaki politikamız da bu şekilde . Yapılan işe daha iyi odaklanılacak olması nedeniyle şahıslara vermek istiyoruz . Lisansörlük talepleri var , bu yıl içinde sonuçlandıracağız " dedi . Geliştirici işletmeci formülüyle McDonald's standartlarında işin daha iyi yapılacağını düşündüklerini anlatan Fansa , Türkiye'yi bırakmak istemediklerini söyledi . Dünyada sandviçe yöneldi Fansa , " Dışarıda McDonald's restoranlara herkes gidebilirken , Türkiye'de satın alma gücünün düşmesi nedeniyle üst gelir grubuna hitap eder hale geldik " diye konuştu . Fansa , McDonald's'tan dolayı yabancı şirketlerin Türkiye'ye 55 milyon dolarlık yatırım yaptığını anlattı . McDonald's'ın merkez ofisinde de yeniden yapılanma olduğunu hatırlatan Fansa , pizza , hazır yemek ve sandviç konusunda faaliyet gösteren şirketler alınarak , Avrupa ve Uzakdoğu'da uluslararası zincir oluşturmak istendiğini söyledi . Üç ayda 545 milyon dolar zarar etti McDonald's'ın merkez ofisinden yapılan açıklamada şirketin son üç aylık dönemde 545. Geçen yıl 161. Satışları , en büyük pazar olan ABD'nin yanı sıra Avrupa'da da düşen McDonald's'ın dünya çapındaki satış hacminin 10. Yüksek Planlama Kurulu'nun ( YPK ) 1005 Yılı Programı ve Mali Yılı Bütçesi Makro Çerçeve Kararı'na göre , kamu kuruluşları , döviz cinsinden yapacakları harcamalar için gösterge niteliğinde olmak üzere , ortalama dolar kurunu milyon 651 lira olarak alacaklar . Yıl sonu itibariyle tüketici fiyatları endeksi artışını yüzde 10 , milli hasıla deflatörünü yüzde 14,4 ve milli hasıla büyümesini yüzde olarak öngören YPK kararlarına göre , 16 Ekim 1001'de sunulan 1005 bütçe ödenek rakamları 1005 fiyatlarıyla güncellenecek . YPK'nın diğer kararları şöyle : Duble yolda kısıntı yok Öncelikli bazı karayolları projeleri ile acil zorunlu haller dışında gerçekleşmesi bir yıldan fazla sürecek yeni projeler , yatırım programına alınmayacak . Fiziki gerçekleşme oranı yüzde 65'in altında olan kamu hizmet binalarına ödenek tahsisleri iki yıl durdurulacak . Yine emniyet ve sağlık gibi zorunlu haller dışında iki yıl süreyle taşıt alımı yapılmayacak . Kurullar DPT'den izin alacak Yeni dış kredili proje yapılmayacak . Yatırımları hızlandırma ödeneğinden programda yer alan projelere yıl içinde kullandırılabilecek ek ödenek tutarı trilyon lirayı geçmeyecek . Bağımsız Kurullar , yatırımları ve alımları için DPT'den olumlu görüşünü alacaklar . En çok yatırım izni DSİ'ye Kamu kurum ve kuruluşlarının 1005 yılına ilişkin yatırım ödenekleri tavanı , yaklaşık katrilyonu dış proje kredisiyle karşılanmak üzere toplam 14 katrilyon 980 trilyon 66 milyar lira olarak belirlendi . 1005 yılı için en yüksek ödenek tavanı Devlet Su İşleri ( DSİ ) için öngörüldü . DSİ'nin ödenek tavanı 1001 yılı bütçe başlangıç ödeneğine göre yüzde 105 artırılarak katrilyon 656. Milli Eğitim'in ödeneği yüzde 49 , Karayolları'nın otoyol projeleri de dahil ödenek tavanı yüzde 55 artırılarak katrilyon 454. Devlet Bakanı Ali Babacan'ın 11 Eylül saldırılarından sonra havacılıkta ortaya çıkan sigorta sorunu yüzünden verilen devlet garantisinin , 51 Ocak itibariyle kaldırılması için Başbakanlık'a yazı yazdı . Sivil havacılık şirketleri ise devlet garantisinin sürmesini istiyorlar . Bilindiği gibi 11 Eylül'ün ardından sigorta şirketleri , sigorta üst limitini 600 milyon dolardan 50 milyon dolara indirmiş , ancak ülkelerin , kendi hava sahalarının kullanımı için asgari 600 milyon dolar sigorta istemeleri üzerine , aradaki fark için devlet garantisi verilmişti . Devam etsin Türkiye'de de devlet havacılık şirketlerine 1. Babacan'ın kalksın başvurusunda Irak olayının , hava araçları için riski artırdığını , bu nedenle kaldırılması gerektiğini belirtti . Türkiye Özel Sektör Havacılık İşletmeleri Derneği Başkanı Tuncay Doğaner de Başbakan Gül'e mektup yazarak , garantinin bir süre daha devam etmesini istedi . Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı nedeniyle hukuki altyapısı ortadan kalkan Türkiye İş Kurumu'nun ( İŞKUR ) teşkilat yasasının hemen çıkmasını isteyen Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu partisinin direnciyle karşılaştı . Tasarı , alt komisyona sevkedilirken AKP'liler iş bulmaktan uzaklaşan ve fonksiyonu işsizlik sigortası verilmesine dönüşen kurumun lağvedilmesini istedi . AKP'li üyeler , bin 640 olan personelini yeni kadro talebiyle bine çıkarmak isteyen kurum ile yeni bir KİT yaratılacağını öne sürdü ve iş bulma hizmetinin özelleştirilmesini istedi . İş Bankası , Net Turizm'in 11. Net Turizm'den Borsa'ya gönderilen açıklamada , başlatılan icra takiplerine ilave olarak 11. Açıklamada , yasal süreç içinde her türlü itiraz ve dava haklarının kullanılacağı kaydedildi . Geçen yıl , üzerinde zehirli tarım ilacı kalıntısı bulunduğu gerekçesi ile Türk biberi ithalatına kısıtlama getiren Almanya , bu kısıtlamayı kaldırdı . Alman makamlar , kısıtlamanın Şubat'tan itibaren kaldırılacağını açıkladı . MÜZİK dünyasına damgasını vuran , her biri klasikleşip gönüllere kazınan onlarca şarkıya söz yazarı ve besteci olarak imza atan Sezen Aksu , yine olay yaratacak bir parça hazırladı . Aksu , Kadın Delisi adlı parçayı okuması için Esra Özmen'e verdi . Özmen'in İlk kullanım bedeli olarak Aksu'ya 15 bin dolar ödediği parçanın düzenlemesini ise Aykut Gürel yaptı . Son halini çok beğendi BİR dönem orkestrasında görev yaptığı Aksu'yla ilişkisi eskisi gibi sıcak olmayan Gürel , Parçayı iyi yaparsam belki aramız düzelir deyip , Kadın Delisi'ne büyük özen gösterdi . Parçanın bitmiş halini dinledikten sonra çok beğenen Aksu , Özmen'le Gürel'i yalısına çağırıp tebrik etti . Özmen'in yakında , piyasaya çıkacak albümünün adı da Kadın Delisi olacak . MANKEN Selin Toktay'la arkadaşı Melissa'nın yaptıkları , eğlenmek için gittikleri bardaki müşterileri de hayrete düşürdü . Sıra dışı ilişkileriyle dikkat çeken Selin Toktay ile Melissa , önceki gece Ortaköy'deki Chrystal Bar'a gitti . Fazla alkol aldığı iddia edilen Toktay'la Melissa , gecenin ilerleyen saatlerinde kıskançlık nedeniyle tartıştı . Bardakiler şaştı kaldı ! MELİSSA , Toktay'ın bir erkekle aşırı samimi halde dans etmesine tepki gösterdi . Tartışma büyüyünce araya girenler , olayın çok daha fazla büyümesini engelledi . Mekândakiler , özür dileyen Toktay'ın Melissa ile öpüşerek barışmasını şaşkınlıkla izledi . İkili , Chrystal Bar'dan birlikte çıktı . GÜLBEN Ergen'le Metin Güneş , 1001 ocak ayında başlayan ilişkilerini yıl sonra yine ocak ayında bitirmeye karar verdi . Gülben Ergen,öMetin'le oturduk konuştuk , dostça yollarımızı ayırmaya karar verdik dedi . İLK günden itibaren kızının Metin Güneş'le ilişkisine karşı çıkan anne Gülser Ergen son günlerde , " Ya ben , ya sevgilin " diye rest çekince , Gülben Ergen boyun eğdi ve tercihini annesinden yana kullandı . Irak'a olası bir operasyona karşı Barış Girişimcileri'nin öncülüğünde bir araya gelen 10 meslek grubunu temsilen 100'er kişinin oluşturduğu " Barış İçin 100'ler Meclisi " , Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre Merkezi ve Sergi Sarayı'nda " barış " çağrısında bulundu . İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın konuşmasıyla açılan toplantıda 11 Eylül saldırısında Pentagon'da görevli ağabeyini kaybeden ABD'li Ryah Amindson da söz aldı ve olası savaşı " ABD'li silah tacirlerinin savaşı " olarak nitelendirdi . Konuşmaların ardından " Barış İçin 100'ler Meclisi " adına tiyatro sanatçısı Macide Tanır tarafından sonuç bildirgesi okundu . Bildirgede şöyle denildi : " . . . Bugün bu savaşa hangi nedenlerle olursa olsun hayır demezsek kişi kişi , ülke ülke , tüm kurum ve kuruluşlar tarih ve gelecek kuşaklar önünde sorumlu olacağız , suçlu olacağız . Bizler ülkemiz insanlarını temsil eden 100'ler Meclisi olarak , dünyadaki ve ülkemizdeki tüm yetkili kurumları uyarıyoruz . Ankara , barışın başkenti olsun diyoruz . Barışçı çözüm umutları henüz tükenmeden bu savaşı engelleyelim , barışı ve hayatı kazanalım . " Abdesti bozan şeyler , Kuran'da ve sünnette belirtilmiştir . Bunlar arasında sigara içmek yok . Abdest bozan şeyler genelde vücuda giren şeyler değil de çıkan şeylerdir . Bunlar da Kuran'daki ayetlerle belirtilmiştir . Belirtilen şeylerle kıyas yapılabilecek bir unsur yok . Sigara içmenin abdest bozacağına dair klasik bilgiler arasında bir kayıt da yok . Bana göre sigaranın abdesti bozacağı hükmü , kişisel bir görüşten ibarettir . İslam dininin temel kaynakları açısından net bir ifade söz konusu değil . Şahsen bu görüşe katılmıyorum . Abdestin bozulması için vücudun dışına bir şey çıkması lazım . Kanın çıkması , büyük abdest , küçük abdest , burun kanaması gibi birkaç hal vardır . Onların arasında sigara içmek gibi bir durum yok . Kuran ve sünnet ölçüleri içinde sigara içmek abdesti bozmaz . Sigara kokusunun çıkmış olması abdesti bozan olaylara benzemiyor . Şimdiye kadar yaptığımız incelemelerde böyle bir kanaat hâkim olmadı . Sigara içmenin abdesti bozacağına inanmıyorum . Böyle bir şeyi kesinlikle ciddiye almıyorum . Kişi sigara içtikten hemen sonra dişlerini fırçalamadan , ağzını temizlemeden namaza katılırsa cemaatle namaza belki etkisi olabilir . Cemaatle namaz çok sayıda insanla yan yana kılındığı için , temizlik bakımından diğerlerini rahatsız etmemek gerekiyor . Yoksa sigara içmenin namaza engel olacak bir tarafı yok . Sigara dumanı kötü kokar . Soğan , sarmısak gibi . Sigara içtikten sonra camiye gelerek insanları rahatsız etmemek lazım . Bir ibadet yapılırken , bir başkası rahatsız edilemez . İbadetin amacına aykırı düşer . Sigara cemaatle kılınan namazlarda , kötü kokması nedeniyle hoş değildir . Sigara kokusu kalabalığı rahatsız edeceği için istenmeyen bir kokudur . Bu kokuyla camiiye gidilmemesini tavsiye ederim . Kişi tek başına ise bu onun bileceği iş . Peygamberimiz cemaatin rahatsız olmaması için soğan , sarmısak yiyenlerin cemaate gelmemesini istemiştir . Kötü kokularla camiye gidilmesi hiç doğru olmaz . Sigarayla ilgili böyle bir husus da zaten Kuran'da yer almıyor . Gümüşhane Sanayici ve İşadamları Derneği ( GÜSİAD ) Gümüşhane'nin sorunlarını görüşmek ve çözüm üretmek amacıyla İstanbul'a dayanışma çıkarması yaptı . Aralarında sekiz milletvekililin de bulunduğu heyet Milliyet'i de ziyaret ederek , Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan'la görüştü . GÜSİAD'ın önderliğinde Gümüşhane milletvekilleri Sabri Varan ( AKP ) ve Temel Yılmaz ( AKP ) , Gümüşhaneli olup da başka illerden seçilen milletvekilleri Mikail Aslan ( AKP Kırşehir ) , Fazlı Erdoğan ( AKP Zonguldak ) , Nevzat Doğan ( AKP Kocaeli ) , Güldal Okuducu ( CHP İstanbul ) , Berhan Şimşek ( CHP İstanbul ) ve AKP İstanbul Milletvekili İrfan Gündüz , Gümüşhane Valisi Gazi Şimşek , Gümüşhane Belediye Başkanı Mustafa Canlı , CHP İstanbul İl Başkanı Şinasi Öktem , GÜSİAD Yönetim Kurulu Üyeleri , Gümüşhane Doğanspor Asbaşkanı Kenan Tuncer ve yöneticilerinin de aralarında bulunduğu 15 kişilik heyet dün Milliyet'te buluştu . Gümüşhane'nin sorunlarının ele alındığı tanışma toplantısında ilin ihtiyaçları , ne yapılabileceği tartışıldı . İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna , İstanbul Metrosu'nun güzergâhının değiştirilmesini isteyen İstanbul Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'na " Bu çalışmalarımız olurken sahip çıkmak isteyen insanlar neredeydi ? Hassasiyete evet , zamanlamaya hayır " diyerek tepki gösterdi . 15 yıl önce kurulun güzergâh konusunda verdiği kararlar bulunduğunu ve bunların daha sonra tekrar edildiğini belirten Gürtuna , Haliç üzerinde yapılacak köprünün yerini değiştirme kararının çalışmaları ciddi olarak etkileyeceğini vurguladı . Bu süre içinde 55 trilyon liraya mal olan büyük tünellerin açıldığını ve metronun son aşamaya geldiğini kaydeden Gürtuna , " Bir başka endişem de , yeni güzergâhta zeminde neler çıkacak belli değil . Bu kararın revize edilmesinde fayda görüyorum " dedi . Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , ilköğretimde disiplin uygulaması bulunmadığına işaret ederek , Bilkent Özel İlköğretim Okulu . sınıf öğrencisi olan oğlu Furkan'ın " sıfır " notla cezalandırılmasını kendilerinin istediklerini söyledi . Oğlunun fen bilgisi dersinde kopya çekmesi ve aldığı cezayla ilgili soru üzerine Mumcu , şunları söyledi : " Aslında ilköğretimde disiplin uygulamaları yok . Bir şekilde cezalandırılmasını biz talep ettik . Okul yönetimi sağ olsunlar duyarlı davrandılar . Bizim terbiye anlayışımızın yansımasını kendi anlayışlarına yansıttılar . Bunu rica ettik . Benim Milli Eğitim Bakanı olmam başka bir şey , öğrenci velisi olmam başka bir şey , çocuğumun hakları bambaşka şeyler . " KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan arasındaki köprüler atılıyor . Denktaş , Erdoğan'ın kendisini hedef alan sözlerini sert ifadelerle eleştirdi . Genç Müteşebbisler Derneği yöneticilerini kabulünde Türkiye'den giden çelişkili mesajlara sert çıkan Denktaş , Erdoğan'ın " Acele uzlaşma istiyoruz , barış istiyoruz . Önümüze 10 15 harita kondu , bir tanesini bile seçmek yok mu ? Toprak konusu halledilmeli , halledilebilir . 19 artı zaten kabul edilmişti " gibi " kulaktan dolma " bilgilerle beyanatlar verdiğini savundu . Rum tarafı ve BM'nin , Türkiye'nin ne kadar KKTC'nin arkasında olduğu sorusuna yanıt aradığını belirten Denktaş , bu koşullarda görüşmecinin pazarlık gücü kalmayacağını vurguladı . Türkiye'nin bugüne kadar " duvar " gibi arkada durduğunu belirten Denktaş , " Şimdi bunun ötesinde Türkiye , bu önümüze konmuş olan belgeyi olduğu şekliyle kabul etmeye hazırsa , bize açıkça söylemelidir . zaman bunu kabul edecek birisi bulunur , imzayı atar , bu iş biter " diye konuştu . Belirsiz bir duruma geldim Kendilerini zor durumda bırakan AKP açıklamalarının kabul edilemeyeceğini belirten Denktaş , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın bugün adaya geleceğini anımsatarak , " Tam prensipler nedir ? Hangi prensipler üzerinde duracağız , neleri müdafaa edeceğiz ? Bugüne kadar müdafaa ettiklerimizde hâlâ Türkiye varsa , zaman bu beyanatlar yapılmamalı " dedi . " Bunları söylemek ihtiyacını duydum , çünkü büyük bir kargaşa vardır . Belirsizlikten şikâyet ediliyor , ben de belirsiz bir duruma gelmiş oldum . Görüşmeci olarak ben bunu kabul edemem . Bu şekilde yürüyemem " görüşünü dile getiren Denktaş , " Ne anlaşma yaparsanız yapın , sene sonra siz de yoksunuz , anlaşma da yok . Rumları iyi bilmek lazım " şeklinde konuştu . Denktaş , Yakış'a , " bugüne kadar yapılan temaslarda kendilerine verilen yazılı ve sözlü hemfikiriz , böyle devam et veya şu şekilde yürü şeklindeki talimatların geçerli olup olmadığını " da soracağını söyledi . Davos Boeing , BP , Ericsson , Microsoft , Ford gibi dev şirketlerin üst düzey yöneticileri Başbakan Abdullah Gül ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'a Türkiye'nin bir İslam devletine doğru gidip gitmediğini sordu . Gül ve Erdoğan ise , Türkiye'de din esasına dayalı bir devletin kurulmayacağını belirterek " Bunları kafanızdan çıkarın . Partimizin hiçbir yerinde İslam adı yok " dediler . Erdoğan , Gül ve Devlet Bakanı Ali Babacan dün üç saat süren öğle yemeğinde ünlü şirketlerin üst düzey yönetileri ile bir araya geldi . Heyet , dünya devlerini Türkiye'de yatırım yapmaları için ikna etmeye çalışırken ilginç bir soruyla karşılaştı . Şirket yöneticilerinin " İslami bir parti kbaşa geldi deniyor ? Türkiye , bir islam devletine mi doğru gidiyor " sorusuyla karşılaşan Erdoğan şu yanıtı verdi : " Böyle bir şey olmadı ve olmayacak . Böyle bir şeyi aklınızdan kesinlikle çıkarın . Bu konuda şüpheniz olmasın . AKP muhafazakar bir partidir . Bunu yaparak hakkımızda söylenti çıkaranlar , din üzerinden rant elde etmeye çalışanlardır . Türkiye'de din esasına dayalı bir devlet yoktur . Gerçek budur . Dinin siyasete alet edilmesine karşıyız . Herkesin bunu böyle bilmesini isterim . " ANLATTIKLARINIZ MÜZİK GİBİ Gül de " Bizim hakkımızda söylenenlerle bizim gerçek durumumuzun yakından uzaktan ilgisi yoktur . Biz laik bir devletiz . Geçmişte koalisyon hükümetleri olduğu için hükümetin tarifiyle ilgili bazı sıkıntılar vardır . Artık güçlü bir hükümet var " karşılığını verdi . Boeing adına yemeğe katılan Ambassador Tom Pickering , Erdoğan , Gül ve Babacan'ın anlattıkları karşısında duyduğu memnuniyeti " Şu an anlattıklarınız bana müzik gibi geliyor . Çünkü Türkiye'de böyle bir müzik duymak istiyoruz " diyerek dile getirdi . Emine Erdoğan , eşi AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı özlediğini , fakat dayanıklı olduğunu söyledi . Hükümetin kurulmasından bu yana , sadece Ramazan ayında iftar yemekleri için bir araya gelen gelen Erdoğan ve Başbakan Abdullah Gül'ün eşleri Davos'da buluştu . Bir süre gazetecilerle sohbet eden Erdoğan , eşine özlemini kelimelere dökmediğini , ama özlemenin güzel bir şey olduğunu söyledi . Eşinin bu çalışma temposuna hiçbir zaman " yeter " demediğini belirten Erdoğan , " Ben özlesem de çok dayanıklıyım . Politikacı eşi olmak fedakarlık ister . Millet için fedakarlık yapıyoruz " dedi . Davos'un havasını çok beğendiğini dile getiren Erdoğan , kar kristallerini göstererek " Bunları sizin makineleriniz bile görüntülüyemez " diye konuştu . GÜL : YADIRGAMADIM Hayrünissa Gül ise Davos'a daha önce geldiğini eşi ile ilk kez yurtdışına çıkmadığını söyledi . Gül , " Abdullah bey , bakan ve milletvekili iken çok geziye katıldım . Bu nedenle yadırgamadım " diyerek Emine Erdoğan'ın aksine Davos'a hazırlıklı geldiğini vurguladı . Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün eşi Sevgi Gönül ile birlikte Zürih'e giden first ladyler kenti alışveriş için pahalı buldu . Gazetecilere yakalanmamak için Zürih'e giden Erdoğan ve Gül , önceki gece geç saatlerde Davos'a elleri boş döndü . Başbakan Abdullah Gül ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu Merkezi'nde ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ile bir araya geldi . Görüşmede ABD'nin olası Irak operasyonuyla ilgili son durum ele alındı . İsviçre saati ile 16. Görüşmede Powell'in Türkiye'ye geçtiğimiz haftalarda ardarda gelen ABD'li temsilcilerin Ankara'nın siyasi kararını biran önce vermesi konusundaki hassasiyeti yinelediği öğrenildi . Türk tarafının ise siyasi kararın TBMM tarafından verilmesi gerektiği görüşünü yineleyerek olası bir operasyonun en fazla etkileceği ülkelerin başında Türkiye'nin geldiğini , bu nedenle Ankara'nın temkinli tavrının anlayışla karşılanması gerektiğini söylediği belirtildi . Yüksek Seçim Kurulu ( YSK ) , Anayasa Mahkemesi'nin AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın Kasım seçimlerinde genel başkan olmadığı yönündeki tespitinin ardından İP , GP ve Kalender Kılıç adlı bir vatandaşın seçimin iptali istemiyle yaptığı başvuruyu oybirliğiyle reddetti . Anayasa Mahkemesi'nin kafaları karıştıran kararı böylece AKP'nin Yüksek Mahkeme'deki kapatma davasında ceza alma riskinin azalması dışında bir anlam taşımamış oldu . Anayasa Mahkemesi'nin Kasım seçimi oy pusulalarında adı genel başkan olarak yazılan Erdoğan'ın bu tarihte zaten genel başkan olmadığı saptaması nedeniyle yapılan başvuruya ilişkin ret gerekçeleri şöyle : Seçimin yapıldığı tarihteki hukuki duruma göre Erdoğan'ın genel başkanlığı konusunda bir tedbir kararı bulunmaması . Anayasa Mahkemesi kararlarının geriye yürümemesi , Oy pusulalarında yer alan genel başkan isimlerinin Yargıtay Başsavcılığı'ndan gelen bilgilere göre yazılması . Seçim iş ve işlemlerinin tamamlanmış olması . Bakırköy'de " Tenisi Yaygınlaştıralım " konulu panele günler öncesinden katılacağı bildiren CHP milletvekili Kemal Derviş , " sesim kısıldı " mazeretiyle toplantıya gelmeyince kendisini bekleyen 800'ü aşkın kişiyi hayal kırıklığına uğrattı . Bakırköy Belediyesi ve Bakırköy Halk Eğitim Merkezi işbirliğiyle dün Ataköy Olimpiyatevi'nde düzenlenen panelin 11. Ancak tenise olan merakıyla bilinen Derviş beklendiği için önce yarım saat ertelendi . Ardından da Derviş'siz başladı . Bakırköy Belediye Başkanı Ahmet Bahadırlı , panelistler yerini alırken , salonda bulunmamasına rağmen sahneye çağrılan Derviş'in kendisini telefonla aradığını ve sesi kısıldığı için toplantıya katılamayacağını bildirdiğini açıkladı . Ardından , bazı kişiler salonu terk etti . DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , Kuzey Irak'ta yaşanan gelişmeleri " iç güvenlik sorunu " olarak nitelendirerek " Orası 80 sene evvel toprağımızdı . Türkiye , savaşa girmemeli ama Kuzey Irak'ta ciddi bir askeri güç bulundurmalı " dedi . Ağar , Milliyet'e yaptığı açıklamada , eski görevleri nedeniyle uzmanlaştığı Kuzey Irak sorunu konusunda şu görüşleri dile getirdi : Bizim toprağımızdı KUZEY IRAK : Kuzey Irak'ta ciddi bir askeri varlığımızın olmasını şart olarak gördüğümüzü Başbakan'a da söyledik . Askeri anlamda ihtiyaç olduğu kadar asker orada olmalı . Türkiye savaşa girmemeli , ancak Kuzey Irak'a girmeli . 1991'den beri oradayız . Bugün boyut büyüdüğü için orada varolan güç de büyümeli . Orası terörist yetiştiren bir bataklık gibi . Güç bulundurmak bizim için önleyici bir tedbirdir . Kuzey Irak'ta yaşayan halk , bir Amerikalı bir İngiliz ile ne kadar uyuşur , anlaşabilir ? Ama bizim insanımızla özellikleri yüzde 95 uyuşur . Burası 80 sene evvel bizim topraklarımızdı . YSK KARARLARI : YSK lastik gibi uzayan kararlar yerine sağlıklı kararlar alsaydı bugün bu tartışmalar olmazdı . Terzi provası gibi anayasa değişikliği yapıldı . Tayyip Erdoğan şimdi bu seçimden kaçmamalı . ERDOĞAN'IN GÖRÜŞMELERİ : Erdoğan'ın görüşmelerinin kayıtları tutuluyor mu ? ABD'de hangi sözler verildi ? Biz büyükelçiler ile yaptığımız görüşmelerle ilgili Dışişleri Bakanlığı'na bilgi veriyoruz . Biz iktidara aday olduğumuz için dış sorunları iç politika malzemesi olarak kullanmayız . BARAJIN ÜSTÜNDEYİZ : DYP'nin bugün için baraj sorunu kalmadı . Genel Merkez şenlendi . İç bütünleşmeyi sağladıktan sonra büyüme trendine gireceğiz . Bayar da , Erdoğan'ın ABD'deki temaslarıyla ilgili şunları söyledi : " ABD ile müzakerelerde bir temsil sorunu var . Türkiye'de iki başbakan var . Yetkisiz sorumlu sandalyeli bir başbakan ve yetkili sorumsuz sandalyesiz bir başbakan . " Valiler kararnamesi , bir görev için birden fazla aday olması ve Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in ayrıntılı incelemesi nedeniyle hâlâ netleşemedi . Hükümet , aralarında Emniyet Genel Müdürü ile üç büyük ilin valisinin de bulunduğu bazı valileri " acilen " değiştirmek için hazırlık yaptı . Sezer , atamalarda eski vali olan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Kemal Nehrozoğlu aracılığıyla İçişleri Bakanlığı'ndan bilgi aldı . İçişleri Bakanı Abdulkadir Aksu'nun hazırladığı iki isim listesi görev yerleri belirtilmeden görüş için Köşk'e gönderildi . Sezer , bazı isimlere karşı çıktı . Atamalardaki son durum şöyle : İstanbul Valiliği : AKP lideri Erdoğan ile Aksu'nun adayları karşı karşıya geldi . Erdoğan'ın adayı Ordu Valisi Kemal Yazıcıoğlu . Aksu'nın adayı , yakını Denizli Valisi Yusuf Ziya Göksu . Samsun Valisi Muammer Güler ise sürpriz aday olarak gündeme geldi . Kulislerde bir başka bilgi ise Emniyet Genel Müdürü Kemal Önal'ın İstanbul'a atanacağı yönünde . Ankara Valiliği : Yahya Gür , Sezer'in isteğiyle büyük olasılıkla görevde kalacak . İzmir Valiliği : İstanbul Valisi olmaması halinde Yazıcıoğlu ve Göksu , bu kez de İzmir Valiliği için karşı karşıya gelecek . Aksu , İzmir'e Yazıcıoğlu'nun gitmesi halinde Göksu'yu bir süre sonra müsteşar yapacak . Emniyet Genel Müdürlüğü : Adana Valisi Oğuz Kaan Köksal ile merkez valisi Mehmet Canseven'in adı gündemde . Adı Sezer'in onayından geçmeyen Şehabettin Harput'un Gaziantep'e atanması planlanırken , kararnamede merkez valileri Mustafa Malay , Ali Sakallı , Atilla Osmançelebioğlu , Mülkiye Başmüfettişleri Kerem Al , Ali Hikmet Tuncer ile Hüseyin Yavuzdemir ve Polis Başmüfettişi Ali Kolat'ın yer alacağı belirtildi . Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in danışmanı Ahmet Soyudoğru ( 45 ) , konakladığı misafirhanenin görevlilerince tartaklandı . Kavga karakolda da sürerken Soyudoğru , beş gün iş göremez raporu aldı . Şener'in Refahyol döneminde Maliye Bakanı olduğu sırada da danışmanlığını yapan Soyudoğru , Sivas Belediyesi'ndeki görevinden ayrılarak yılbaşından üç gün önce Ankara'ya geldi . Soyudoğru , geçici süreyle konaklamak için de Köy Hizmetleri Misafirhanesi'ni seçti . Soyudoğru , misafirhanede kaldığı ilk sabah yemekhaneye indi ve kahvaltı saati geçmesine rağmen kahvaltı istedi . Görevliler , danışmana kahvaltı süresinin dolduğunu bildirdi . Soyudoğru bu yanıtın ardından tesis müdürü Hasan Kurt'a " bu yaptığınız terbiyesizlik " diyerek çıkıştı . Kurt ile danışmanın tartıştığını duyan işçilerden Metiner Alp ve Musa Çelik de ikilinin yanına gelerek tartışmaya katıldı . Tartışmanın büyümesi üzerine Alp ve Çelik , Soyudoğru'yu tartaklamaya başladı . Soyudoğru , olay üzerine tesisten ayrılıp soluğu 10 Nisan Polis Karakolu'nda aldı . Başbakan Abdullah Gül , Denktaş'ın , Tayyip Erdoğan'la ilgili açıklaması için , " Çok önemli bir dönüm noktasındayız . Açıklamaları doğru bulmuyorum " dedi . Kıbrıs konusunda AKP hükümetinin diğerlerinden farkı olduğunu vurgulayan ve " Milli davadan vazgeçen kimse yok " ifadesini kullanan Gül , " Çözüm için ısrarcıyız . Tayyip Bey , verelim ve kurtulalım demiyor . Kendimizi aldatacak halka zafer diye ilan edeceğimiz , tatmin olmayacağız birşey yapmayız . Denktaş görüşmeleri en iyi şekilde sürdürüyor . Türkiye ve Türk tarafını bölünmüş göstermek için büyük gayret var . Dikkatli olunması gerek . Birlik ve beraberlik zamanı " dedi . Kıbrıs Rum yönetimi lideri Glafkos Klerides , " Irak'ta savaş çıkması durumunda KKTC'nin tanınması olasılığının bulunduğunu " söyledi . Klerides , Fileletheros gazetesine verdiği demeçte , Kıbrıs konusunda izledikleri politikada çok dikkatli olmaları gerektiğini ifade ederek , kendileri açısından " olumsuz olaylarla karşılaşabileceklerini " kaydetti . Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu , çalışma yaşamına ilişkin yasalarda tarafların 15 Şubat'a kadar uzlaşamaması halinde hükümetin siyasi iradesini ortaya koyacağını söyledi . Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı tarafından Kızılcahamam'da düzenlenen toplantıda konuşan Başesgioğlu şöyle devam etti : " Sosyal taraflara anlaştığınız her konuya imza atacağız diyoruz . 15 Şubata kadar 1465 , 1811 ve 1811 sayılı yasalarda anlaşmaları için sabrımızı sonuna kadar göstereceğiz . Özellikle İş Yasası konusunda hâlâ itirazlar olursa hükümet olarak siyasi irademizi ortaya koyacağız . " Konferansta Hak İş Başkanı Salim Uslu ile Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Refik Baydur da birer konuşma yaptı . Koşer sertifikası son dönemde Türk gıda ihracatçıları için büyük önem kazandı . Gıda firmaları , özellikle ABD'ye ihracatlarını artırmak için , ürünlerinin Musevi dinine uygunluğunu belgeleyen " koşer " sertifikası almaya başladı . Türkiye'de olduğu gibi dünyada da bu sertifikaya büyük ilgi var . Dünyada 150 milyar dolarlık bir hacme sahip olan " koşer " Türkiye'de de Hahambaşılık tarafından veriliyor . Hangi şartlarda veriliyor ? Ne kadara mal oluyor ? Denetim mekanizması nasıl işliyor ? gibi , koşer sertifikasına dair pek çok soruyu Türkiye Yahudilerinin Cumhuriyet dönemindeki dördüncü Hahambaşısı Isak Haleva'ya sorduk . Gıda firmaları arasında büyük ilgi gören " koşer " , ne anlama geliyor ? Web siteleri hazırlanıyor Koşer almak isteyen firmaların neler yapması gerek ? İhracatta koşer istendiğinde firmaların yapması gereken Türkiye Hahambaşılığı'nı aramak . Hahambaşılık'ın bir web sitesi hazırlanıyor . Orada koşerle ilgili bir bölüm de olacak . Firmalar bu siteye girdiğinde neler yapması gerektiğini öğrenebilecek . Bunun üzerine faksla müracaat edip , belirttikleri gıda maddeleriyle ilgili koşer sertifikası talep edecek . Ancak söz konusu gıda ürününde hangi hammaddelerin kullanıldığının da tek tek belirtilmesi gerek . Ambalajına kadar . Bununla ilgili koşer kitabı var . Kitapta formüller , katkı maddelerinin koşere uygun olup olmadığıyla ilgili bilgiler bulunur . Peki ya firma kullandığı katkı maddelerini , imalat sırrı açısından açıklamak istemezse ? Bu çok önemli bir konu . Katkı maddelerinin miktarı , oranları bizi ilgilendirmez . Sakın ha zannedilmesin ki biz imalat sırlarını alıyoruz . Tabi ki hayır . Çünkü her üreticinin imalat sırrı vardır ve bu kimseye söylenmez . Bu çok önemli ve tekrar vurguluyorum . Biz sadece içinde ne olduğuyla ilgileniriz oran ve miktarlarıyla değil . Koşer firmalara ne gibi bir katkı sağlıyor ? Koşerin amacı , gıda sanayicisini destekleyerek daha fazla ihracat yapabilmelerini sağlamak . ABD'de sudan bile koşer isteniyor . Koşer , ABD'ye yapılan ihracatta yüzde 10 15 oranında artış sağlıyor . Yeter ki sahte yazılmasın . Bir örnek vereceğim . Bizim koşer belgesi verdiğimiz bir firma , ürünlerinde ABD'li bir koşer acentasının sembolünü kullanmış . Yakalandı ve hakkında dava açıldı . ABD'de koşer veren acentelerin sayısında artış , aralarında da büyük rekabet olduğu söyleniyor . . . Evet . Koşer piyasası büyüdü , bir sektör oldu . ABD'li koşer veren acentelere gittim , ziyaret ettim . Üç katlı laboratuvarları var . Hepsi kimyager . Orada rekabet çok büyük . Her işte olduğu gibi " benimkisi daha iyi " anlayışı var . ABD'deki acenteler , koşer belgelerini 10 bin dolara yakın bir para karşılığında veriyor . Hahambaşılık'tan koşer alacak firmanın ne kadar ödeme yapması gerekiyor ? Koşer belgesi için bir ürün başına senelik 650 dolar alıyoruz . Bazı fabrikalarda birden fazla ürün oluyor . ürünlere ayrı ayrı koşer belgesi veriliyor . Senede bir kontrole gidilerek belge yenileniyor . İstanbul dışında koşer için gidilen yerlerden de konaklama gibi masraflar alınıyor . Koşer belgesine Türk firmalarının ilgisi hangi düzeyde ? Son on yılda ilgi önemli derecede arttı . On yıl önce senede bir belge ancak veriliyordu . Teşkilatımız da yoktu , bedava veriliyordu . Ancak ihracatta artış olunca , başvurular çok arttı . Koşer konusuyla ilgilenmekten iş yapamaz hale geldik . Masraflarımız arttı . Ve doğal olarak biz de teşkilatlandık . Denetim mekanizması nasıl işliyor ? Şu anda denetimlerimizi beş haham yapıyor . Eğer firma ithal bir hammadde kullanıyorsa , bu ürünün de koşer belgesini istiyoruz . Son zamanda içecek , çikolata , bisküvi , salça , su üreten firmalar bize başvuruyor . Gıdada hemen hemen her alanda başvuru alıyoruz . Senede 100 başvuru alıyoruz . Verdiğimiz sertifika sadece İsrail'e değil hemen hemen her ülkeye yapılan ihracatta geçerli . Artık , ticaret yapmak yerine , büyük holdinglerde çalışıyorlar Ticaretteki etkinlikleriyle bilinen Musevi cemaati ekonomik krizden nasıl etkilendi ? Yağmur yağarsa hepimiz ıslanırız . Hepimiz aynı gemideyiz . Eskisi gibi kazançlar yok artık . Türkiye Musevi cemaatinin ekonomik durumu sarsıntı geçiriyor . Türk Musevi toplumunda esnaf tabakasından çok kişi vardı . Ortadirek ekonomik krizden yavaş yavaş eridi . Şimdi bu dükkanları ayakta tutmak imkansıza yakın oldu . Şimdi esnaflık yapmak yerine büyük holdinglerde çalışmayı tercih ediyorlar . Museviler eğitime çok önem veriyor . Bu da ticarette daha başarılı olmalarına neden oluyor . Zannedilir ki bütün Museviler zengin ve milyarder . Yok öyle değil . Onların içine gir . Bakın nasıl yaşıyorlar . Her parlayan altın değildir . Hepimizin sorunları vardır . Yemeğini Ortaköy'de yiyor Türkiye'de koşerli lokantalar bulunuyor mu ? İstanbul'da iki tane lokanta var . Birisi Ortaköy'de diğeri Eminönü'nde . Ben de yemeklerimi Ortaköy'deki lokantada yiyorum . Koşerli yemek yemek isteyenlere hizmet veriyorlar . Yahudi turistlerden büyük ilgi görüyor . Bu beraberinde dayanışmayı da getiriyor . Bazen bir turist geliyor , bize telefon açıp koşerli lokanta soruyor . Koşer konusunda son zamanlarda çok titiz davranılıyor . Çünkü bir güven simgesi haline geldi . Musevi mutfağında özellikle nelere dikkat ediliyor ? Yahudi mutfağında hayvan kesimi çok önemli . Herşeyden önce bıçağın herhangi bir pürüzü olmaması lazım . Kesilen hayvana eziyet etmemek için . Muhakak ki İslam'daki besmele gibi bir dua okunur ki dua demek de istemiyorum , okunmuş üflenmiş gibi anlaşılıyor . Bu sırf tanrıyla iletişim kurmak için yapılır . Yine pişirmede et , süt gibi konular var . Bunların da dinsel izahları vardır . Etli ve sütlü ürünlerin birarada pişmemesi ve yenmemesi gerekiyor . Dini kurallarda pazarlık olmaz . Domuz etinde parazit var . Bilim kadar ilerledi ki şimdi bu paraziti izole ediyorlar . Tıp bunu başarabildi diye şimdi domuz eti mi yemeliyim ? Sağlıklı , iyi olabilir ama dinde pazarlık olmaz . Pazarlık piyasadadır . Dinle , Allah'la pazarlık olmaz . Pazarlığa giriştin mi , herkesin kendine has pazarlık yöntemi vardır . Bunun sonu gelmez . Müslümanlık ve Musevilik'te çok büyük paralellik vardır . Her iki dinde de mutfakla ilgili önemli kaideler vardır . Konya Ticaret Odası'nca düzenlenen 1001 yılı Türkiye Ekonomisi konulu konferansta İslami holding gerginliği yaşandı . Konya Ticaret Odası ( KTO ) Yönetim Kurulu Başkanı Hüseyin Üzülmez , Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun'un da konuşmacı olduğu toplantıda , holdingleri denetlemek için kente gelen SPK uzmanlarınca tehdit edildiğini öne sürdü . Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun ise , Üzülmez'in açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını söyledi . Savcılığa giderim Anadolu Endüstri Holding'i kastederek , bir holding yetkilisinin açıklamalarıyla Konya üzerinde kabus ve terör estirildi diyen Hüseyin Üzülmez Bakan Ali Coşkun'a hitap ederek , " Konya'da şu anda sizin bakanlığınızın gönderdi Sermaye Piyasası Kurulu ( SPK ) müfettişleri denetim yapıyor . Ancak , oda başakın olarak şahsım tehdit ediliyor . Beni dahi tehdit edebilen müfettişler hakkında gereğini yapmazsanız pazartesi günü savcılığa suç duyurusunda bulunacağım . Bu holdingler 10 bin kişiyi istihdam ediyor . Kapatıp sokağa mı atalım ? " Paranın dini olmaz Üzülmez'in , Bakan Ali Coşkun'u da şaşırtan iddialar salonda bulunanlarda da şok etkisi yarattı . Üzülmez'in açıklamalarının gerçeği yansıtmadığını söyleyen Sanayi Bakan Coşkun , şöyle konuştu : " Hiç kimse benim oda başkanımı tehdit edemez . Konuyu müsteşarımla görüştüm . Herhangi bir tehdit olmamıştır . Bir belge üzerinde tartışılmıştır . Bizim anlayışımızda paranın rengi de dini de olmaz . Hedefimiz tüm girişimcilerimizi kayıt içine almak . Ancak halkın hem dini duygularını hem de parasını sömüren kuruluşlar var ise bunlarla ilgili gerekli işlemler de yapılacaktır . " Panele AKP milletvekili Hasan Angı , bir dönem Endüstri Holding'in hukuk danışmanlığını yapan CHP Konya Milletvekili Atilla Kart , Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk da katıldı . Başbakan Abdullah Gül , önceki gece Davos'ta gazetecilere yaptığı açıklamada , çelişkili açıklamaların faizleri olumsuz etkilediğini söyledi . Gül , gazetecilerin AKP genel merkezi ve hükümet üyeleri arasındaki çelişkili açıklamaları anımsatması üzerine , bu yorumların doğruluk payı taşıdığını söyledi . Gül , " Yapılan farklı açıklamalar kamuoyunda temel politikalardan sapıldığı izlenimi yaratıyor . Fakat bu doğru değil . Temel politikalardan sapmıyoruz . Kamuoyunda bu izlenimin etkisi olmasaydı , faiz oranları yüzde 40'ların altında seyrediyor olabilirdi " dedi . Hesap soran para alamıyor Gül , hükümetin iktidara gelirken yolsuzlukla mücadele konusunda verdiği sözlerin hatırlatılması üzerine de şunları söyledi : " Minareyi çalan kılıfını hazırlıyor . Yolsuzlukların hesabını nasıl sorcaksınız ? Mesela , su toplamak amacıyla bir baraj inşaa ediliyor , ama su dağıtım kanalları inşaa edilmemiş . Ondan sonra bakıyorsunuz barajın ekonomik ömrü tamamlandığında su kanalları tamamlanmış olacak . Hesap sorsanız parayı alamıyorsunuz . " Irak'ta dörtlü hesap Gül , Devlet Bakanı Ali Babacan'la Davos'ta düzenlediği basın toplantısında da olası Irak savaşının Türkiye'ye maliyeti konusunda 15 milyardan 100 milyar dolara kadar değişen farklı hesaplar bulunduğunu söyledi . Babacan ise Türkiye'nin uğrayacağı zararı hesaplarken dört noktayı göz önünde bulundurduklarını , bunların , savaşın gayri safi milli hasıla , bütçe , cari hesap dengesi ve borç dinamikleri üzerindeki etkisi olduğunu belirtti . ABD ile destek paketinin esnek olması üzerinde uzlaşıldığını belirten Babacan , " Paket , hibe , yardım veya Türkiye'nin borçlanmasına garantileri mi içerecek tartışılıyor " dedi . Babacan ABD'nin öngördüğü 14 milyar dolarlık rakam sorulunca " Telaffuz edilen rakamlar spekülasyondan ibaret . Şu aşamada rakam vermek mümkün değil " dedi . Borcu ödeyip IMF'siz yaşayacağız Devlet Bakanı Ali Babacan , başka kaynaklarından borç almayan ve borç alma kaynaklarını çeşitlendirememiş ülkelerin IMF'den borç almak zorunda kaldıklarını vurgulayarak söyle konuştu : " Bizim , hükümet olarak amacımız , mümkün olan en kısa sürede IMF'ye olan borçlarımızı ödemek ve Türkiye'yi IMF'siz , normal yollardan borçlanan bir ülke haline getirmektir . Bunu da mutlaka en kısa sürede gerçekleştirmeyi amaçlıyoruz . " 1001'de hedef tutmadı , telafi etmek zorundayız Devlet Bakanı Ali Babacan , bakanlıklardan niyet mektubunda kendilerine düşen kısmı hazırlamalarını istediklerini belirterek , " Böylece ilgili bakanlıklar yapacaklarına inanabilsinler , bu nedenle niyet mektubunun hazırlanması uzun sürdü " dedi . IMF heyetini bir hafta on gün içinde çağıracaklarını belirten Babacan , " Faizlerin düşmesi halinde de yüzde 6. " sorusuna şu yanıtı verdi : " 1001'de yüzde 6. Eğer , yüzde 6. Geçen yıl yüzde 6. " Babacan , 1005'te yüzde 6. Suriye bile rakip oldu Yabancılara gerekli düzenlemelerin yapılması nedeniyle yalnızca Doğu Avrupa ülkeleri değil İran ve Suriye'nin bile Türkiye'ye rakip hale geldiğini belirten Bakan Babacan , hükümetin yabancı sermaye konusunda önemli hazırlıkları olduğunu da anlattı . Faiz , döviz ve borsa para için ana yatırım alanları . Döviz ve faiz ülkemizde güvenli ve yüksek getirinin anahtarı olarak algılanıyor . Bu iki yatırım aracı borsa içinse adeta şer cephesi . Faizin yüksek olduğu seviyelerde yatırımcı fazla bir arayışa girişmeden bonoya yöneliyor . Borsanın riskini üstlenmektense , özellikle son iki yıldır en kötü ihtimalle yüzde 10'lerde faiz geliri yazan bonoya yatırım kolay bir tercih imkanı sağlıyor . Ekonominin büyümesinde ve şirketlerin finansman sağlamasında çok önemli bir kurum olan borsada ise adeta yaprak kımıldamıyor . İstanbul Borsası gerçekten çok ucuzladı , fiyatlar diplerde , ancak faize göre riskli olan bu piyasada reel faiz bu kadar yüksekken neredeyse profesyonel borsa oyuncuları da artık bonoya yatırım yapmayı tercih ediyor . Aslında reel faizin yüzde 50'larda seyrettiği bir ortamda yatırım için öyle karmaşık analizlere girişmeden , faize yönelmek küçük yatırımcı açısından da akıllı bir strateji . Borsaya taze para girişi , yabancı payının azaldığı bir ortamda ancak reel faiz oranlarında düşüşle mümkün olabilir . Piyasada bankacılık reformu yakından takip edilecek Faiz oranı düştükçe , para kademeli olarak borsaya yönelecek . Tabi bunun için öncelikle bankacılık reformunun tamamlanması , 1005 yılı makro dengelerinin ve bütçe performansının nasıl sağlanacağına yönelik sürecin netleştirilmesi gerekiyor . Bu hafta toplanacak olan Yüksek Planlama Kurulu'nda ( YPK ) makro dengelere son şekli verilecek . Bütçede hedeflerin sağlanması için alınacak tedbirler belirlenecek . IMF'yle başlayacak . gözden geçirme için bu iki konu baz oluşturuyor . Piyasaların gündemindeki bir diğer konu Yapı Kredi Bankası ve Çukurova Grubu . Pamukbank , Çukurova Grubu'na iade edildi . Ancak BDDK Pamukbank'a bankanın devralınmasından sonra konulan 1,1 milyar dolar tutarında kaynağı geri istiyor . Pamukbank'la ilgili açılan iptal davası ise Danıştay 10 . Dairesi'nde sürüyor ve hukuki süreç işliyor . Buradan çıkacak karara bağlı olarak banka yeniden BDDK'ya geçebilir . Bankanın gruba iade edildiği süreçte , BDDK'nın açıkladığı hususlarda anlaşma sağlanıp sağlanamayacağı da bir diğer önemli konu . Öte yandan , BDDK , Yapı Kredi Bankası'nın Çukurova Grubu'nun borçlarının yeniden yapılandırılması için İstanbul Yaklaşımı için yaptığı başvurunun sonuçlandırılması için Çukurova Grubu ile Pamukbank TMSF arasında bir anlaşmaya varılması gerektiğini belirtmişti . Bunun içinde 51 Ocak'a kadar da süre vermişti . Piyasalar açısından önemli olan artık hukuku sürece dönüşmüş bankanın sahiplik yapısından çok , borçların yeniden yapılandırılması için ileri sürülen Pamukbank'a olan yükümlüklerin yerine getirilmesiyle ilgili konu olacak . Fon yöneticileri savaş nedeniyle bölgeye gelemiyor Sıcak gündeme kilitlenen borsa son iki haftayı yükselişle kapattı . Endeks haftalık yüzde 4,61 artışla 10,815 puandan kapandı . Piyasada çok hafif bir yabancı alımı var . Ancak Körfez'de ısının yükselmesiyle birçok yabancı kurumsal fon şirketi , fon yöneticilerinin bölgeye gitmemesi konusunda uyardı . Konjonktür kötü olmakla birlikte yabancı fon yöneticilerinin çok ucuzlayan Türk şirketlerini ziyaret etmekte çekimser kalması da borsaya yabancı parasının gelmesini önlüyor . Aşağı gelemeyen borsada , yükselişinse devamı beklenmediğinden yukarı gidişler satış fırsatı olarak kullanılabilir . Borsada geçen hafta endeks , 10,800 direncinin üstünde iki gün kapanmayı başarırken , 10,000 binin altına gevşemedi . Ancak Kurban Bayramı tatili çok uzun olduğundan kredili işlem yapanların satış yapması beklenebilir . Bu nedenle bayram öncesinde borsada çok büyük bir hareket beklenmiyor . Endeks bayram öncesinde 11. Cenk Aksoy / İş Portföy Yönetimi Müdürü Uzun vadelilerde bir miktar gevşedi Kısa vadeli bonodaki müşteri talebi faizleri düşürdü . Teknik olarak bu da uzun vadeli faizlerin aşağı gelmesine neden oldu . Bu hafta Hazine , dolar cinsi bir ihale düzenleyecek . Dolayısıyla yeni bir arz gelmeyeceği için faizde baskı yaşanmayacak . Bu nedenle faizin hafif gevşemesi sözkonusu olabilir . Ama bunu sağlayacak koşulların başında başında bankacılık reformunun tamamlanması geliyor . Piyasa IMF'yle olan ilişkileri takip ettiğinden bankacılık reformu çok önemli . Bu konuda bir yol alınırsa faizler yüzde 55'e kadar gerileyebilir . Tersi durumda ise faizlerin tekrar yüzde 56 58'lerde seyretmesini bekliyoruz . Özellikle uzun vadeli faizlerde düşme potansiyeli bulunuyor . Ama bunun bazını bankacılık reformu oluşturacak . Bütçe hedefleri ve bankacılık reformunda sorun yaşanması durumunda IMF'nin gelmesi gecikebileceğinden olumlu hava tersine dönebilir . Bankacılık reformu tamamlanıp , bütçe performansında ikna edici bir tablo ortaya çıkarılamazsa faizdeki düşüş trendi yerine yükselişe bırakabilir . Bu durumda faiz tekrar yüzde 58 59'lu seviyelere çıkabilir . Afif Şakir / Gedik Yatırım Genel Müdür Yardımcısı Geliri euro cinsinden olan şirketler izlenmeli Piyasa 10,600 altına gelemiyor . Kuvvetli olan 10,800 direnci geçildi . Bu seviyenin üzerinde tutunabilirse , endeksin ilk hedefi 11,100 . Bu seviye aşılırsa 11,800 test edilebilir . Borsada aşağı eşiği görüldüğü için yönün yukarı olmasını bekliyoruz . Yabancı raporlarında da beklentiler bir miktar olumluya dönmüş durumda . Bayram öncesinde 11,500 11,000 seviyesine görebiliriz . ABD'nin Irak'ta harekata girişmesi sonrasında yüklü yabancı pozisyonları bekliyoruz . Yabancının Türkiye'ye gelmesi için öncelikle bu belirsizliğin ortadan kalkması gerekiyor . Hükümetin , iktidarının ilk günlerinde attığı bazı güven güven sarsıcı adımlarda yabancıları tedirgin etti . Öte yandan , borsada hisse senedi değişimi yaşanıyor . Yıl sonu itibariyle bilançosu iyi gelmesi beklenen şirketlere doğru yönelmeyi görmeye başladık . Geliri euroyla , borcu dolar veya TL bazında olan şirketlerin prim yapması çok kuvvetli bir ihtimal . Hükümetin bu hafta başlaması planlanan kamu toplu iş sözleşmelerinde popülist davranmaması çok önemli bir gösterge olacak piyasa katılımcıları açısından . Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin , Bakanlar Kurulu'nun yeniden yapılandırılacağını açıklarken , kamu yönetimi reformunun şubat ayı sonuna kadar yasalaştırılacağını kaydetti . Şahin , " Çalışma Hayatında Değişim ve Türk Çalışma Mevzuatı " konulu toplantıda , kamu yönetim reformu için altı bakandan oluşan komisyonun yaptığı çalışmayı çarşamba günü Bakanlar Kurulu'nda tartışmaya açacaklarını belirterek , hükümet olur olmaz , bakanlık sayısını azalttıklarını , ancak bunun çözüm olmadığını kaydetti . Şahin şunları söyledi : " Başbakanlık , icracı kurul ve kuruluşların bağlı olduğu hantal bir yapıda . Başbakanlığı sadece koordinasyon görevi yapan organ haline getireceğiz . Bazı bakanlıklar birleştirebilir . Bakanlar Kurulu yeniden yapılandırılacak . Ancak Bakanlar Kurulu'nun şu andaki sayısının üstüne çıkmasının söz konusu olmayacak . Hangi işin , hangi kuruluşların görev alanına girdiği konusunda karmaşa var . Bu , kamuda bir nevi kadastro çalışması yapma çalışmasıdır . " Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener de AKP Genel Merkezi'nde yapılan bir toplantısında " Bakanlık yapıları ile ilgili çalışma bakanlık sayısının azalması şeklinde olmayacak . Daha rasyonel , hizmet verimi esasına dayanan , bir mekanizma kurulacak " dedi . Gayrimenkullerinden kira geliri sağlayanlar , bu ay içinde bu gelirlerini beyan edecekler . Beyan edilen gelirler üzerinden ödenecek vergilerin ilk taksidi de bu ay ödenecek . Kalan iki taksidi ise nisan ve temmuz aylarında ödenecek . Gazetemizin dünkü nüshasinda , 9'uncu sayfada çıkan haberde , hazırlayan İSMMMO'dan değil , tamamen bizden kaynaklanan bir hata sonucu , ikinci taksidin mart ayında ödeneceği belirtilmiştir . İkinci taksit mart ayında değil , nisanda ödenecek . Mart ayında ise gayrimenkul dışında da gelirleri olanlar , bu gelirlerini gayrimenkul gelirleri ile birleştirerek topluca beyanname verecekler . Irak'la ilgili gelişmelerin gündemde giderek daha çok yer aldığı ve Türkiye'nin bir Irak zirvesine ev sahipliği yaptığı hafta hisse senetleri piyasası alıcılıydı . İMKB 100 Endeksi haftayı yüzde 4,6 değer artışıyla 10,815 puandan kapattı . Haftanın en çok kazanan endeksi yüzde 6,5 ile iletişim sektörü olurken ; İMKB 100'de en çok kazandıran senetler Kardemir hisseleri , Petrol Ofisi ve İzmir Demir Çelik oldu . Bu hafta senetlerde izlenen tabandan çıkış görünümleri ve dirençlere ataklar dirençlerin kırılması olasılığını artırıyor . Endeksin 10,800'deki ilk direncinin geçilmesiyle kısa vadeli taban tamamlanmış olacak . Sanayi sektörü hisseleri çıkışta öncülük yaparken mali sektör hisseleri oldukça zayıf kaldı . En çok işlem hacmi gerçekleştiren hisseler de İş Bankası , Kardemir , Garanti Bankası , Turkcel ve Tüpraş oldu . Büyük bir olasılıkla önümüzdeki hafta mali sektör hisselerinde de bir hareketlilik izlenecek . Özellikle bankacılık hisselerinin halen desteklerinde tutunma görünümleri bu senetlerde alıcıları çekebilir . Önümüzdeki hafta ( Irak'ta bir savaş olasılığının bayramdan sonrasına sarkmasıyla ) endekste alıcıların güçlü olduğu muhtemelen 11,000 seviyelerinin zorlandığı hareketler izlenebilir . Diğer direnç ise 11,500 seviyelerinde bulunuyor . Bol kazançlı haftalar dileğiyle . Devlet Bakanı Ali Babacan'ın Davos'ta " Hükümetin nihai hedefi euroya geçmek . Bunun için AB üyeliği şart değil " dedi . Ancak , Merkez Bankası geçen hafta hükümet ve milletvekillerine yaptığı sunumlarda " Avrupa Para Birliği'ne üyeliğimiz gerçekleşmeden tek taraflı olarak euro'ya geçilmesi bize göre mümkün değil " görüşünü savundu . Ülkelerin euroya tek taraflı geçişine Avrupa Merkez Bankası'nın da ( ECB ) olumsuz baktığı belirtilen sunumda , aynı zamanda uygulamanın Para Birliği'ne kabul edilmeden başlaması halinde Merkez Bankası'nın " senyoraj ( para basma ) yetkisini " kaybedeceği ifade edildi . Dün akşam Aksu'nun konserini özel uçak kiralayarak Almanya'dan getirttiği Alman sevgilisi Nina Rittes ile izlemeye gelen Mansız , salonu dolduran davetlilere büyük bir sürpriz yaptı . Aksu , konser sırasında " Ah İstanbul " şarkısını seslendirirken yarıda keserek , yanına kadar gittiği Mansız'ı elinden tutup sahneye çıkarttı ve " Size birşeyler söyleyecek " dedi . Mikrofonu Aksu'dan alan Mansız , " Çok özür diliyorum . Bu şarkı sevgilimle benim en sevdiğimiz şarkı . Ona buradan onu ne kadar çok sevdiğimi ve evlenmek istediğimi söylüyorum " dedi . Gözyaşlarına boğulan Nina , sahneye koşarak Mansız'a sarıldı . Bu sırada salonda alkış tufanı koptu . Kanal D'de pazar günleri ekranlara gelen Grafi1000. Çünkü , Varol Yaşaroğlu'nun hazırlayıp sunduğu program her hafta konuk ettiği ünlülerin özelliklerini ti'ye alıyor . Programa şimdiye kadar ; Cem Yılmaz'dan Okan Bayülgen'e Beyaz'dan Emel'e kadar birçok ünlü konuk oldu . Programın en son konuğu ise yaptırdığı operasyonlarla adı estetik mucizesi'ne çıkan Deniz Akkaya idi . Akkaya'nın göğsüne yaptırdığı silikonlar Grafi1000. Bir cipini yakan , birini de duvara çarpıp parçalayan Akkaya'nın " sanal"ını ise otomobil kazasında hava yastığı vazifesi gören silikonları kurtardı . Solaryum ürünü bronz teni , saç şekli , makyajı ve gözlükleriyle ABD'li şarkıcı Anastacia'yı andıran Hande Yener , İtalya'dan hayli kilolu döndü . Ancak önceki gece Club Türk'te sahne alan Yener , sadece kilolarıyla değil , göbeği açıkta bırakan body beyaz tişört , capri jean pantolon ve rengârenk desenli kovboy çizmelerden oluşan rüküş kıyafetiyle de şaşkınlıkla karşılandı . Bu işten anlayanlara göre , Yener'in modaya uygun tek aksesuvarı , sarı gözlüğüydü . SON günlerde Erdal Acar'la gittiği mekânlardan ilginç yöntemlerle çıkmasıyla dikkat çeken Ayşe Hatun Önal , dün gece de Çağla Şıkel ve arkadaşlarıyla yeni cipini kutladı . Bebek'teki Poseidon balıkçısına giden Önal , cipini görevlilere verirken , " Yeni aldım , dikkat edin " demeyi de ihmal etmedi . Önal , Land Rover marka Discovery cipini 65 bin euro'ya ( yaklaşık 155 milyar ) aldığını söyledi . Cipin , Erdal Acar ya da bir başkasının hediyesi olmadığını vurgulayan Önal , şöyle konuştu : " Güzellik yarışması ödülü otomobilimi satıp parayı bankaya yatırmıştım . Biraz da param vardı . Ayrıca kredi kullandım . Üç yıl taksit ödeyeceğim . Bana bu otomobili alacak delikanlı daha çıkmadı . Çıksa da kabul etmem . " Avrupa ve Türkiye eski güzeli Neşe Erberk de teknolojinin ve bilgisayar kırıcıları hacker'ların kurbanı oldu . Erberk , hacker'larca çarpıldığını , kredi kartı hesap ekstresini incelediğinde anladı . Bu sefer ucuz kurtuldu Ekstrede Amerika'da yapılmış harcamalar gören Erberk , hemen bankasının müşteri hizmetlerini aradı . Sonuçta Erberk'in bilgisi dışında , hesabından , internet alışverişiyle Amerika'da 1500 dolarlık ( yaklaşık 1. Kredi kartı kopyalanarak yapılan dolandırıcılıklarla ilgili medyada çok haber okuduğu için her hesap ekstresini kontrol ettiğini söyleyen Erberk , hacker'lara çarpılma hikâyesini de şöyle anlattı : " New York ve New Jersey'de 900 dolarlık harcamalar görünce bankayı aradım . Banka , 600 dolarlık yeni harcamalar göründüğünü de bildirdi . Hacker'lar kredi kartımı kopyalayıp internetten alışveriş yapmış . Banka , bu işi belirleyince harcamaları iptal etti . Ben de hacker'ların kopyaladığı kredi kartımı hemen iptal ettirdim . " Patron Mehmet Koçarslan Amerika'da olunca Reina'yı kontrol etmek bana düştü . Şaka şaka . Topu topu iki kez gidince Amerika'dan arayıp hatır koydu . " Açıldığından beri doğru dürüst uğramamışsın . Sen nasıl dostsun ? Yazman şart değil , insan şöyle bir gider de havayı kontrol eder " dedi . , ortağı Ali Ünal'ın bendeki yeri apayrı . Sonunda iki dostun birden hatırını yapayım istedim . Üstelik bu arada iki ay önce Reina'nın üstünde Çatana'nın şubesini açan iki ortak , Hasan Mehmet Gökpınar kardeşlerin de gönlünü almış oldum . Kadim dostlarım sevgili Yıldırım Mayruk ve ortağı Barbaros Şansal ile buluştuk . Çatana'da keyifli bir yemek yedik . Balık kokoreç , fener balığında kavurma , taptaze lakerda , balık köftesi , ardından da ızgara levrek . Servisi Sait Alkan yaptı . Konuklar genelde yabancıydı . Çatana'da hep kendimi evimdeymişim gibi hissederim . Yıldırım ve Barbaros ilk kez geldiler , onların da çok hoşuna gitti . Bir de ben Mehmet Koçarslan ve Hasan'a " Yazın iyi de burayı kışın kapattığınız zaman üşümez miyim ? " diye sormuş um . Valla sıcaktan patladık . Çünkü çok güzel bir ısıtma ve havalandırma tertibatı yapmışlar . Bu arada Boğaz ayaklarınızın altında . Dayanamadım , bir duble rakıyı farkına bile varmadan götürdüm . Papermoon'da iş yemeğinde olan sevgili komşum , Dijitürk Genel Müdür Yardımcısı sevgili Meltem Sayın ile bir çift arkadaşı da bize katılınca Reina'da aldık soluğu . Kimi arasanız oradaydı . Bir ara Ebru Destan yanıma geldi ve Galatasaraylı Ümit Karan ile çok yakın arkadaş olduklarını belirterek benimle tanışmak istediğini söyledi . Çok düzgün bir kız . Yanında kız kardeşi Özlem ve oyuncu sunucu Meltem Ören vardı . Arkamızdaki masada Özcan Tahincioğlu ile Erdal Acar yemek yiyorlardı . Bir ara Seren Serengil'in ayrıldığı eşi Ozan Kaçmaz'ı gördüm . Ailesini tanırım . Kendisi de efendi ve her zaman saygılı bir çocuk . Lafladık biraz . Ardından bir baktım ; Seren iki kız arkadaşıyla bara gelmiş . Büyük atılımlar içindeymiş ; Yeni albüm çalışmalarına başlamış . Özel yaşamına artık çok dikkat edeceğini , bu konuda annesine söz verdiğini söyledi . Geçmişte yaptığı hataları tekrar etmeyeceğini anlattı . Bilemem artık . Sevgili Nermin Ceri ile anlaşmış . Yepyeni bir Seren olacakmış . Nermin başarılı bir basın danışmanıdır , nedenle Seren'in attığı ilk adımı olumlu buldum . Dilerim , hayal ettiği başarıyı yakalar . Allah var , menajerlik yaptığım yıllarda beni hiç üzmemişti . Sözümü dinlemiş , çok da başarılı olmuştu . Efendim , ben mekandayken Seren ile Ozan karşılaşmadılar . Ama duydum ki ben çıktıktan sonra selamlaşmışlar . Bravo ! Neyse , gelelim Reina'ya . Ali'nin dünya yakışıklısı kardeşi Erkan Ünal da şef olarak başlamış . Valla Allah çocuğu Reina'ya gelen kızlardan korusun . Herkes çevresinde pervaneydi . Masaya her zamanki gibi Kemal baktı . Reina'daki tüm personeli seviyorum . Hepsi başarılı ve terbiyeli çocuklar . Herkese aynı tavır içindeler , müşteri ayrımı yapmıyorlar . Biraz dans ettik . TBMM'nin izin vermesi halinde , önümüzdeki birkaç gün içinde Habur'dan Irak'a girmesi planlanan ABD'nin . Piyade Tümeni'nin asker sayısı 50 bin . Tümen piyade tugayı , hava indirme tugayı ve bir istihkam tugayından oluşuyor . Hava tugayında Apaçi , Komançi helikopterleri ; kara birliklerinde ise M1A Abrams tankları ve Bradley zırhlı muharebe araçları bulunuyor . madalyalı Tümgeneral Raymond . Odierno'nın komuta ettiği tümenin tarihi de zengin . 11 . YÜZYILIN KUVVETİ . Tümen , . Dünya Savaşı'nda Almanya'ya giren ilk ABD kuvveti . . Dünya Savaşı'ndan sonra NATO birliği olarak Avrupa'da kalan . Tümen , daha sonra ABD'ye dönmüş ve Vietnam Savaşı'na katılmış . Ardından Teksas'a konuşlanan tümen , 11 . yüzyıl silahlı gücü olarak ayrılıp teçhiz edilmiş ve " Kuvvet11 " projesine alınmış . Bilgi çağının en son teknolojisine sahip . Tümen , ABD Silahlı Kuvvetleri'nin savaş gücü en yüksek seçkin birliklerinden birini oluşturuyor . EŞKOMUTANLIK KARARI Bu arada Irak operasyonu için Türkiye'den olabildiğince geniş destek isteyen ABD yönetimiyle Türk askeri birimleri arasında da , Kuzey Irak'ta güvenlik yayı kurulması konusunda çetin bir pazarlığın yapıldığı ortaya çıktı . ABD'li askeri yetkililer , güvenlik çıkarları nedeniyle Kuzey Irak'ta Türk askerinin konuşlandırılması talebine önce direndi , ancak " İsteseniz de istemeseniz de bu olacak " yanıtı karşısında bu isteği kabul etti . Müşterek planlama sonucu , Türk ve ABD'li , aynı rütbeli iki generalin " eş komutanlığı " konusunda da anlaşmaya varıldı . ABD İÇİN KORİDOR Görüşmelerde Türkiye'den " gelip geçecek " ABD birliklerine , Habur'dan başlayan bir " koridor " verilmesi benimsendi . ABD kuvvetlerinin , Irak silahlı kuvvetleriyle karşılaşana kadar , bu koridorda ilerleyeceği öğrenildi . Türk Silahlı Kuvvetleri'nin de eş zamanlı olarak Kuzey Irak'ta tam denetimi talep ettiği ve 60 . kilometreye kadar derinleşen bölgede konuşlanacağı , bu bölgeyle geçiş koridorunun güvenliğini sağlayacağı belirtildi . Kaynaklar , askeri birimlerin pozisyonunu , " Türk askeri çatışmayacak , güvenliği sağlayacak " sözleriyle yorumladı . Kuvvetlerin konuşlanacağı noktalar konusunda " işaretlemenin " yapıldığı da belirtildi . Askeri birimlerin , NATO kararına karşı oldukları , karar alınması halinde , başta İngilizler olmak üzere " davetsiz misafirler " istemedikleri de kaydedildi . Demir At'ı yönetecek Tümgeneral Odierno , 1966'da ABD Askeri Akademisi'nden topçu üsteğmen rütbesiyle mezun oldu . Kuzey Carolina Üniversitesi'nde nükleer patlamaların yarattığı etkiler konusunda mühendislik masteri yapan Odierno ayrıca ABD Donanma Savaş Koleji'nden Ulusal Güvenlik ve Strateji konusunda master diploması aldı . Üç kez Almanya'da görev yapan Odierno , destek kıtaları ve 56 . Topçu Tugayı atış birlikleri komutanlıklarında bulundu . Körfez Savaşı'nda Çöl Kalkanı ve Çöl Fırtınası operasyonlarında yer aldı . ÜSTÜN HİZMET ÖDÜLÜ Odierno , Kara Kuvvetleri Savaş Koleji'ndeki eğitiminden sonra da 1995 96 arasında Texas Fort Hood'taki . Süvari Tümeni'nde topçu tümeni komutanlığına atandı . Nükleer Savunma Ajansı'nda nükleer araştırma askeri yetkilisi sıfatıyla yer alan Odierno'nun Savunma Bakanlığı Üstün Hizmet ödülü ve Lejyon madalyası da var . ABD'nin en iyileri bu tümenin üyesi . Piyade Tümeni , yani Demir At , Amerikan ordusunun en gelişmiş teknolojilerini kullanan ve tamamen dijital techizatla donanmış olan ilk birliği . Tümen , Amerikan ordusunu modern teknolojilere uyumlu hale getirme kapsamında pilot uygulamanın yapıldığı bir birim . Üç savaş geçirmiş olan birlik askerlerinden 10'si Amerikan Kongresi'nin " Yüksek Onur Nişanı " sahibi . Dünyanın savaş gücü en yüksek , modern ve motorize birliği olarak ün yapmış olan . Piyade Tümeni , her türlü koşulda savaşabilecek durumda . Her biri tugay büyüklüğündeki beş birimden oluşan tümenin asker ve komutanları Amerikan kara ordusunun en iyileri olarak biliniyor . AKP kadrolarının , Genel Başkan Tayyip Erdoğan ile birlikte sürekli bir ayaklarının yurtdışında olması " eşleri " mağdur ediyor . İkinci bebeğini 10 gün sonra dünyaya getirmeye hazırlanan Devlet Bakanı Ali Babacan'ın eşi Zeynep Babacan ( 18 ) , bu zor günlerinde yalnız kalmaktan yakınıyor . Mecburen yapıyorum Zeynep Babacan yaşındaki oğlu Kerem ile birlikte hiç hesapta yokken bütün evin yükünü üstlenmek zorunda kaldığını belirtip yoğun işleri nedeniyle eşini görememekten şikâyet ediyor . Doğuma 10 gün kala , kayınpederinin yardımıyla Oran'da buldukları eve taşındıklarını anlatan Babacan , " Ali Çin'deydi . Biz taşındık . Böyle şeylere alışık değildim . Ama mecburen yapıyorum " diyor . Mesajla haberleşiyor Ali Babacan da , eşinden acil durum olduğunda haber almak için cep telefonunu yanından ayırmıyor . Zeynep Babacan , Davos'taki eşiyle konuşmak istediğinde doğrudan telefon etmiyor . Babacan , " Mesaj atıyorum . Uygun olduğunda beni arıyor " derken , " Doğuma yetişebilecek mi ? " sorusu üzerine şunları söylüyor : " 10 gün içinde önemli bir programı yok ama belki yeniden Davos'a gidebilir . Orası yakın uçakla hemen gelebilirim diyor . " İkinci çocuklarının kız olacağı nı bildiren Babacan , eşini göreme mekten şikâyetçi olup olmadığı sorusunu yanıtlarken , " Gö rebilsem şikâyet edeceğim " diyor . Sosyalist Enternasyonal toplantısına katılan Gürel , " Böyle bir dönemde parlamenter olmanın sorumluluğu"nu hatırlatarak kamuoyunun aydınlatılmasını istiyor Gürel , " İçeride ve dışarıda Türkiye çok kritik bir dönemden geçiyor . Savaşa karşıyız demek yeterli değil . Meclis'te savaş lehine parmak kaldıracağımı zannetmiyorum " diyor CHP heyeti olarak geçen hafta Floransa ve Roma'da Avrupa Sosyalist Partisi ve Sosyalist Enternasyonal toplantılarına katıldınız . Heyetin en genç parlamenteri sizdiniz . Avrupa solunun gündeminde hangi tartışmalar var ? İtalya'daki çalışmalarımız CHP açısından oldukça yararlı geçti . Benim katıldığım Floransa'daki toplantı Avrupa Sosyalist Partisi'nin , AB Konvansiyonu'na hazırlık niteliğindeki önerilerinin tartışıldığı bir platform çalışmasıydı . Sayın Baykal ve Derviş'le birlikte gittik . Delegasyonda ayrıca İnal Batu , Necdet Budak ve CHP dış ilişkilerinde görevli Petek Gürbüz vardı . İki bayan olarak katıldık . Bu da hoşluk yarattı . CHP olarak , Avrupa'daki sol partilerle yeni ilişkiler geliştiriyoruz . Benim görevim de Alman Sosyal Demokrat Partisi ( SPD ) başta olmak üzere sol partilerle geliştirilmesi düşünülen ikili ilişkilerdir . Avrupa Sosyalist Partisi'nin Floransa'daki toplantısında gündem Konvansiyon olmakla birlikte ben de izleyici olarak çalışmalara katıldım . Sosyalistlerle ilişki artacak CHP , Avrupa'ya mı açılıyor ? Bir sosyal demokrat parti olarak , AB Parlamentosu'ndaki Sosyalist Parti Grubu'yla ilişkilerimizi geliştirerek Türkiye'nin 1004'teki müzakere sürecini hızlandırmak istiyoruz . Bunun da lokomotifi Alman Sosyal Demokrat Partisi ( SPD ) olacak . Almanya'nın AB içindeki ağırlığı çok fazla , orada 1. CHP olarak Almanya ( SPD ) ile başlayarak Fransa , İtalya ve İsveç sosyal demokratlarıyla ortak projeler üreteceğiz . Dört ülkeyle bu yıl iletişim kurarak değişim programları yapacağız . Bu görev bana verildi . AB için gevşememek lazım Floransa'daki toplantıda Sosyalist Parti'nin gündemi neydi ? Avrupa Konvansiyonu çerçevesinde AB içindeki kurumların yapısı tartışılıyor . Anayasanın içeriğinden çok , Konsey , Komisyon ve Parlamento'nun birbiriyle ilişkileri ele alındı . Fransız Alman ortaklık önerisi geldi . Çekirdek Avrupa mı doğuyor ? Chirac ve Schröder'in attıkları ortak adım geniş yankı uyandırdı . İkinci Dünya Savaşı'nda birbiriyle savaşan iki ülke ABD'nin olası Irak savaşına karşı birleşik cephe kurdular . Fransa ve Almanya'nın birlikteliği ne anlama geliyor ? Avrupa Birliği'nin geleceğine ortak yön vermek istiyorlar . Daha federe bir yapı öngörüyorlar Avrupa'da . Ulusal parlamentoların ağırlığını azaltarak AB Parlamentosu'nun etkinliğini artırmaya çalışıyorlar . Tek başkan sistemine geçmek istiyorlar . AB'nin bir başkanı olacak ve yıl süreyle görev yapacak . Altı aylık rotasyon dönemi sona erecek . Bir de dışişleri sorumlusu atanacak . Bunlar daha uzun süre tartışılacak . Hedef daha demokratik ve halklar tarafından kabul gören AB yapılanması . Türkiye bu süreçten nasıl etkilenecek ? Irak'ta savaş olasılığının gündeme gelmesinin de etkisiyle Avrupa Birliği , Türkiye'yi çok yakından izliyor . 1005 sonu ve 1004'te İlerleme Raporları çıkacak . Kopenhag öncesinde müzakere takvimi alabilmek için sivil toplum , siyasi partiler , iş dünyası ve medya , hepimiz büyük çaba gösterdik . 11 Aralık'ta net bir takvim almamış olmanın verdiği bir hayal kırıklığı yaşadık . Arkasından da bunun getirdiği bir gevşeme hali gözleniyor . Bunun asla böyle olmaması gerekiyor . Türkiye yönünü AB doğrultusunda çizdi . AB de Kopenhag'da adaylığı tescil etti ve 1004 randevusunu verdi . Bu doğrultuda çalışmalara devam etmek ve asla gevşememek , AB hedefinden vazgeçmemek gerekiyor . Sadece yasa , yönetmelik çıkarmakla AB üyesi olamayız . Bunları uygulamaya geçirmemiz lazım . Çünkü AB bir yaşam tarzı . Onlar birliktelik oluşturmuşlar , giderek federe bir yapı içine giriyorlar . Türkiye'nin de sanki ay sonra müzakereler başlayacakmış gibi yola devam etmesi gerekiyor . Çünkü bizi izliyorlar . Yumurta kapıya gelmeden hazırlıkları tamamlamalıyız . ABD'nin Irak operasyonu , AB'nin Türkiye'ye bakışını nasıl etkiliyor ? Güvenlik boyutundaki önemini artırdı . Aslında jeopolitik açıdan Türkiye her zaman ağırlığı olan bir ülke . Ancak bu yeterli değil . Türkiye'ye AB'de tam üyelik yerine özel statü verilmesini savunan ülkeler de var . CHP olarak siz buna karşı çıkıyor musunuz ? Elbette . Zaten 11 Aralık Kopenhag zirvesinde tam üyelik perspektifi verildi . Ben arka plandaki bazı arayışlardan söz ediyorum . Önemli olan bu görüşleri ortadan kaldırmak ve somut ilerlemeler sağlamaktır . Türkiye , ABD'nin Irak politikasıyla AB arasında sıkışmış durumda . Hükümet barışı arıyor . ABD'nin güvenlik stratejisi ağırlık kazanır da savaş çıkarsa bu durum demokratikleşmeyi olumsuz etkilemez mi ? AB süreci kesintiye uğrar mı Uğratmaması gerektiği inancındayım . Demokratikleşme ikinci plana itilemez . Bunu AB için değil , kendimiz için yapmalıyız . Çağdaşlaşma , sivil toplum , bilgiye ulaşma , bunlar Türkiye'nin hedefleri . Irak savaşının gölgesinde demokratikleşme hareketleri asla durmamalı . Barış için diplomasi ABD ile Fransa ve Almanya arasındaki Irak ayrışmasını neye bağlıyorsunuz . Rumsfeld , yaşlı Avrupa diye tepki gösterdi savaşa karşı çıkan Batılı liderlere . Sosyalist Enternasyonal içinde de ABD'nin tutumu yadırganıyor . Irak'a müdahalenin bir hukuki meşruiyeti olmalı . Ortadoğu'da barış çok önemli ve demokrasinin gelişmesi Türkiye'nin çıkarına . Ancak bu bir müdahale ile mi olmalı ? Müdahaleden sonra gerçekten demokrasi gelecek mi ? Bunları çok iyi irdelemek gerekiyor . CHP'nin Meclis'te izlediği Irak politikası nedir ? Savaşa karşıyız demek yeterli değil , Türkiye olarak bu konuda üzerimize düşeni yapmalıyız noktasından hareket ediyoruz . CHP'nin bu yaklaşımı , Türkiye'nin gerçekleştirdiği Irak'a komşu ülkelerin İstanbul zirvesiyle bir ölçüde gerçekleştiriliyor . Barış için diplomasi yapılıyor . Hükümetin bu girişimi olumludur . Bir milletvekili olarak , hükümet Meclis'ten üsleri açma ve sınırlı da olsa ABD askeri bulundurma izni isterse nasıl oy kullanacaksınız ? CHP Grubu karar aldı mı ? Üsler meselesi oylanmadan önce bir müdahale olacaksa daha sonraki durumla ilgili Meclis'in bilgilendirilmesi gerekiyor . Başbakan tarafından genel başkanımız bilgilendirildi ama bunların önce gruba sonra Meclis'e getirilerek milletvekillerine de sunulması gerekiyor . Hükümet şu ana kadar çok net bir görüş ortaya koymadı . Sadece muhalefeti , Meclis'i değil kamuoyunu da aydınlatması gerekiyor . Bu konu kamuoyundan da gizli tutuluyor . Ne yapmak istedikleri , ABD ile Irak'ta ne konuştukları tam bilinmiyor . Oylamadan önce Meclis'te konuşulmalı . Kritik bir dönem TBMM'de savaşla ilgili bir oylamada ne yapacaksınız ? Böyle bir dönemde parlamenter olmanın sorumluluğu altındayız . Savaş , AB , Kıbrıs , içeride ve dışarıda Türkiye çok kritik bir dönemden geçiyor . Zor bir durum . Savaş lehine parmak kaldıracağımı zannetmiyorum . Savaşa hayır diyeceğim . İlk defa milletvekili seçildiniz , çok da gençsiniz . 1990'daki Birinci Körfez Savaşı'ndan ne hatırlıyorsunuz ? Üniversiteyi bitirmiştim ve öğrenciliğim sırasında turizm sektöründe çalıştım . Körfez Savaşı'nda İstanbul Sheraton Oteli'nde müdür yardımcısıydım . Savaşı CNN'den gece otelde izlemiştik . Çok net hatırlıyorum , rezervasyonlar bıçak gibi kesildi . Turizmci olarak olumsuz etkilendik . Ekonomik kayıpların ötesinde , insani boyut , kayıplar , çocuk ölümleri , terör çok önemli . Müdahale sonrasını düşünmek gerekiyor . AKP'ye karşı limitteyiz Muhalefete alışabildiniz mi ? Kasım'a iktidar adayı giren CHP , muhalefet oldu . CHP'nin muhalefet anlayışı fazla statükocu bulunuyor . Ne dersiniz ? Biz muhalefet olarak başlangıçta Türkiye'nin içinden geçtiği zor durumu da görerek iktidara şans tanımaktan yanaydık . Tanıdık da . . . AB sürecinde büyük destek verdik . Artık limitteyiz . Hükümet , artık ortaya net , somut , uygulanabilir politikalar koymak zorunda . Yoksulluk ve yolsuzluk konusunda topluma çok şey vaat ettiler . CHP olarak biz ılımlı ve pozitif muhalefetten yanayız . CHP seçmeni muhalefet tarzımızdan şikayetçi değil . Bizi seçenlerle iç içeyiz . Medyada öyle yansımıyor ama halk çok daha pozitif bakıyor . CHP'ye oy verdim , keşke oy vermeseydim diye düşünmüyor . Niye muhalefet yapmıyor diye bir derdi , sıkıntısı yok . Hükümete karşı da henüz ciddi bir kırılma yok . İktidar da çok yeni ve Türkiye'nin ciddi sorunları var . Halk bekleyiş içinde . AKP ve CHP'ye fırsat tanıyor . AKP net olmalı Ben seçimden önce söz vermiştim : Bölgeme geri döneceğim diye . Dış görevler ve TBMM toplantıları dışında her hafta sonu İstanbul'da seçim bölgemdeyim . Geçenlerde uçaktan indim , Esenler'de yangın çıkmış oraya gittim . Zaten hiçbir sosyal yaşantım kalmadı , çocuklarımı ayrı koyuyorum ama bütün yaşantım siyaset oldu . Ancak muhalefet olarak AKP'nin Meclis'teki çoğunluğu karşısında yaptırım gücümüz sınırlı . AKP , muhalefetin önerilerini çoğunluğun dediği olur diye fazla dikkate almıyor . İşkence önergesinde böyle oldu , dokunulmazlıkları getirmediler . AKP , amaçlarını daha net ortaya koysa , gidilmek istenen yolu gösterse , bilgilendirse , CHP bazı akademisyen çevrelerin öne sürdüğü gibi statükocu görünmez . YÖK meselesinde örneğin , üniversitelerin daha çağdaş daha demokratik yapıya kavuşturulmasını CHP'nin istemediği düşünülemez . Ancak hedefler nedir ? Eğitim sisteminin geriye götürülmesi mi hedefleniyor , AKP muhalefetle ve toplumla daha net bir iletişim içinde olmalıdır . Dediğim gibi artık limitteyiz . En büyük eksiklik kadınlar Meclis'in kırmızı koltukları'nda oturmak nasıl bir duygu , hiç söz alıp konuştunuz mu ? Evet , Anayasanın 66'ncı maddesi konuşulurken , milletvekili seçilme yaşının 15'e indirilmesi yönünde bir önerge verdim . AKP Grubu , kendi programlarında da olmasına rağmen muhalefetten geldi diye reddettiler . İşkenceden hüküm giyenlerin milletvekili olamayacaklarına ilişkin bir başka değişiklik isteğimiz de iktidar tarafından benimsenmedi . Gençler ve kadınların siyasete katılımı konusundaki mücadelemi sürdüreceğim . Kadın kotası artırılmalı Meclis'te muhalefet olmanın zorlukları var mı ? Kesinlikle . . . TBMM'de kadın üye oranı kaç ? Ne yazık ki yüzde . Avrupa'dan bakılınca demokrasimizin en büyük eksikliklerinden birisi de kadınların temsili sorunu . 14 milletvekili çok az . AB'nin tüm kurumlarında kadın erkek dengesine özen gösteriliyor . Kadın kotalarının mutlaka artırılması gerekiyor . Türkiye'de siyaset erkeğe özgüymüş gibi algılanıyor . Bu yanlış . Kadınların bakış açısı da değişmeli . Değişimin dinamizmi gençlik ve kadınlar olmalı . Sivil toplum örgütleriyle ortak platformlar oluşturarak Türkiye'nin genç ve dinamik nüfusunu siyasete çekebilmeliyiz . Kendini " first lady " gibi görmeyen Başbakan Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül , " Biz her zaman halkın içindeydik , şimdi de öyleyiz " dedi . Dünya Ekonomik Forumu nedeniyle Davos'ta bulunan Hayrünnisa Gül , Türk heyetinin renkli simalarındandı . Eşinin yoğun çalışma temposuna alışık olduğunu söyleyen Gül , " Ben bu duruma alışkınım ama şikâyetçi değilim " dedi . Başbakan eşi olarak yardım faaliyetlerine katılıp katılmayacağı yönündeki bir soru üzerine Gül , " İnsanlara herkesin gözünün önünde yardım yapıldığında rencide oluyorlar . Ben insanları bu duruma düşürmek istemem " yanıtını verdi . Eskiden kayak yaptığını söyleyen Hayrünnisa Gül , " Biliyorsunuz biz Kayseriliyiz . Erciyes dağında kayak sporuyla ilgiliydik . Ben biraz biliyordum ama uzun süredir yapmadığım için unuttum . Abdullah Bey de uzun süredir yapmıyor . Ama çocuklar bu konuda çok iyi " diye konuştu . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Davos'taki Dünya Ekonomik Forumu görüşmelerinin stresini dün bin 600 metre yükseklikte eşiyle tipi altında el ele dolaşarak attı . Erdoğan , Davos'tan ayrılmadan önce eşi Emine Erdoğan , Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve eşi Sevim Gönül , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ve eşi Ahsen Unatıkan'la beraber Jakobs Horn kayak merkezine çıktı . Gençliğinde çok kaydığını belirten Erdoğan , siyasete anlamlı bir mesaj göndererek , " Siyasette kayma olmamalı . Siyasette kaymayı sevmiyorum " dedi . Erdoğan , karda gezerken eşini sık sık uyardı ve " Hatun , yere sağlam bas . Kendine mukayyet ol " dedi . Eşinin , " Koluna girebilir miyim ? " sözü üzerine Erdoğan , " Gel , bu kıyağımı da unutma " diyerek eşine kolunu uzattı . Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan , dansçıların gösterilerini izlerken objektiflere , böyle sıcak görüntüler verdiler . Dünya Ekonomik Forumu'nun yapıldığı Davos , semazenli , rakılı , mezeli Türk gecesine sahne oldu . Başbakan Gül ve AKP lideri Erdoğan " Türkiye'den Çiçeklerle " adı verilen geceye eşleriyle birlikte ev sahipliği yaptı . Erdoğan kimi davetlileri kapıda karşılarken , sık sık " welcome , hello " dedi . Emine Erdoğan ve Hayrünnisa Gül , gece boyu ilgi odağı oldu . İki first lady , konuklarla tercümanları aracılığıyla ilgilendi . Türk gecesinin en ilgi çeken bölümünü , dans ve defilenin iç içe geçtiği şov oluşturdu . Hülya Aksular ve bir grup dansçıya Yüksel Ak , Esra Eron ve Sema Şimşek de katılınca , ortaya halaylı davullu , bol alkışlı bir gösteri çıktı . En ilgi çeken isimlerden biri de , Gül'ün özel olarak davet ettiği Dünya Güzeli Azra Akın'dı . Davetlilere , Divan otellerinden getirilen üç Türk aşçının hazırladığı 40 çeşit Türk yemeği ve meze sunuldu . AKP'li Cüneyt Zapsu'nun fikir babalığını yaptığı gecede , konuklara ayıp olmaması için içki servisi de yapıldı . Her davetliye kapıda karanfil ve nazar boncuğu hediye edildi . Davetlilerin yanlarında götürebilmesi için , Güllüoğlu Baklavaları küçük paketlerle sunuldu . Sezen Aksu ve Tarkan'ın şarkılarının çalındığı davet saat 01. Davos'taki temaslarını tamamlayan Erdoğan , dün akşam saatlerinde Ankara'ya döndü . Eşi Emine Erdoğan ve Türk Gecesi'ne katılan mankenlerle birlikte Esenboğa Havalimanı'na inen Erdoğan'ı , Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener karşıladı . ABD Dışişleri Başkanı Colin Powell , dün Davos'ta gerçekleşen görüşmede , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan ile Başbakan Abdullah Gül'den operasyon konusunda acil karar verilmesini isteyerek , " Biz size sürekli yardım ettik . Şimdi sizin yardımınıza ihtiyacımız var . Türkiye'nin desteği bizim için çok önemli " diye konuştu . Irak'a operasyon konusunu BM Güvenlik Konseyi'ne götüreceklerini belirten Powell , " Ancak büyük olasılıkla Fransa'nın vetosuyla karşılaşacağız . Fransa , Almanya ve Rusya blokuyla karşı karşıyayız . Rusya'yı halledebiliriz . Ancak Fransa ve Almanya direniyor " dedi . ABD'nin Irak'a güneyden girmesi halinde işin uzayacağını belirten Powell , " Kuzeyden ve güneyden girip sandviç operasyonu yapmak istiyoruz . Bu şekilde operasyon çok kısa sürer . Operasyonun uzaması , bölgede ekonomik açıdan zarara yol açar " değerlendirmesini yaptı . GÜNEYDEN İŞ UZAR Powell'a , " Biz emirlik değiliz . Büyükelçinizin TBMM'de milletvekillerini bilgilendirmesi , ikna etmesi gerekir " diyen Gül , sözlerini şöyle sürdürdü : " Ekonomik açıdan çok sıkıntı çektik . Körfez savaşının bedelini ödedik . Böyle bir şeyi parlamentodan çıkarmak zor . Halkımıza anlatmamız zor . " Powell da Gül'e , Irak operasyonunda ABD'nin başarısız olması halinde Bush'un zor duruma düşeceği , ayrıca Türkiye'nin kaygılarını Bush'a anlatacağı karşılığını verdi . Tüm dünyada , ekonomi içindeki payı gittikçe artan kara para trafiği , hükümetleri ve uluslararası kuruluşları harekete geçirdi . OECD Mali Eylem Görev Grubu , üye ülkelerden , kara paradan sağlanan gelirleri de kapsamak üzere kayıtdışı ekonominin boyutlarını ortaya çıkarmalarını istedi . AB de , aday ülkelerden yasadışı üretimin bildirilmesini isterken , IMF iki çalışmaya da destek veriyor . AB'nin talebi doğrultusunda harekete geçen DİE , çalışmalarını 1005 yılında tamamlayacak . OECD ve AB'nin çalışmaları başlatmasının nedeni ise , 1990'larda tüm dünyada karapara faaliyetlerinin artması olarak gösteriliyor . Banka önlemleri hız kesti OECD Mali Eylem Görev Grubu'nun tahminlerine göre , Avrupa'da kara para geliri , milli gelirin yüzde 9'una denk , Türkiye'de ise , GSYİH'nın yüzde 10'una kadar yükseliyor . Resmi rakamlar bu oranın yüzde olduğunu gösteriyor . Türkiye'nin GSYİH'sinin 100 milyar dolar olduğu gözönüne alınırsa , Türkiye'de kara paradan sağlanan gelirin , milyar dolar olduğu tahmin ediliyor . Son yıllarda , bankacılık sektöründe kara para hareketine yönelik önlemlerin alınması nedeniyle bu rakamın milyar dolara gerilediği ifade ediliyor . Az gelişmiş ülkelerde göz yumuluyor Yapılan çalışmalara göre , tüm dünyada kara paradan elde edilen gelirin trilyon dolar olduğu , bu gelirin yarısının uyuşturucu kaçakçılığından elde edildiği , aklanan paranın miktarının ise , 1. " Narkoekonomi " kavramının literatüre girmesini sağlayan gelişmelere göre , aklanan para , yeniden uyuşturucu kaçakçılığı ve terör faaliyetlerinde kullanılıyor . ABD'de yüzde olarak tahmin edilen kayıtdışı ekonominin kayıtlı ekonomiye oranının , İtalya'da yüzde 16 , İspanya'da ise yüzde 15 olduğu ifade ediliyor . Latin Amerika ülkelerinde yapılan bir araştırma , literatüre " devil agreement " ( şeytan anlaşması ) kavramının girdiğini de gösteriyor . Araştırmaya göre , az gelişmiş ülkelerde kayıtdışı ekonomiye göz yumuluyor . Çünkü , göz yumulmadığında siyasi iktidarlar oy kaybediyor . Dünya Bankası Sigortacılık Bölümü'nde Türkiye , Rusya ve Kırgızistan'tan sorumlu danışman olarak çalışan Hazine Müsteşarlığı Sigortacılık Genel Müdürü eski Başkan Vekili Serap Oğuz Gönülal , devletin doğal afetlerden sonra çitfçiye verdiği desteğin Tarım Reformu ile kaldırıldığını söyledi . Devletin bu desteğinin 1000 yılından beri uygulanmakta olan Tarım Reformu'nun içinde yeralan tarım sigortasına kaydırılabileceğini ifade eden Gönülal , Türkiye'de uygulanacak modelin oluşturulması için Dünya Bankası'nın teknik desteği ile bir çalışma başlatıldığını bildirdi . Tarım sigortasında devletin nasıl bir rol üstlenebileceği konusunda çalışmalar yapıldığını belirten Gönülal , öncelikle tarım sigortası sektörünün incelemesinin yapıldığın kaydetti . Sadece yüzde biri sigortalı Tarım sigortasının toplam sigorta primi içindeki payının sadece binde olduğunu bildiren Gönülal , Niye Tükiye'de sigortalanabilecek sigorta alanının yüzde 1'i sigortalı . Buna ilişkin olarak benim de içinde olduğum Dünya Bankası'ndan bir heyet sektörle de görüşerek değerlendirme yaptık " dedi . Türkiye'de uygulanacak tarım sigortası modelinin bir yıllık bir çalışma kapsamında ortaya çıkacağını belirten Gönülal , modelin ekonomik kalkınmaya yardım etmesinin de planlandığını söyledi . Modeldeki en önemli sorunun devletin desteğinin biçimi olduğunu ifade eden Gönülal , " Devlet hasarı mı finanse etmeli ? Hayır , primi finanse etmeli . Primi de bütünüyle değil , primin belli bir yüzdesini finanse etmeli " diye kaydetti . Dünyada tarım sigortasını desteklemeyen tek ülkenin Avustralya olduğunu bildiren Gönülal , Amerika'nın tarıma verdiği desteğin ise çok büyük rakamlarda olduğunu söyledi . Gönülal , " Biz bu ölçüde bir destek yapamayız . Bunun için kendi koşullarımıza uygun bir model oluşturmanın peşindeyiz " dedi . Tarım sigortasında hayvancılık bulunmuyor Tarım sigortasıyla yalnızca çiftçinin ürününün sigortasının hedeflendiğini belirten Gönülal , ilk aşamada hayvan sigortasının düşünülmediğini söyledi . Doğal afet nedeniyle maruz kalınan ürün kaybını gidermek için devletin yüklendiği görevi başka bir şekilde , belli bir kısmını özel sektöre devrederek yeniden biçimlendirmeyi istediklerini kaydeden Gönülal , şöyle konuştu : " Hayvancılık için detaylı bir çalışma yapmadık . Çünkü tarım sigortası inanılmaz derecede zor . Bir an önce ürün sigortasının oluşturulmasını istiyoruz . " Yeni yasa taslağı hazır Sigortacılığın dayandırıldığı kanunun bazı hükümlerinin Anayasa Mahkemesi'nin kanun hükmündeki kararname iptalleri ile yetersiz hale geldiğini belirten Gönülal , yeni kanun taslağının tamamlandığını söyledi . Yeni kanun taslağında denetim açısından ihtiyaç duyulan hükümlerin bulunduğunu bildiren Gönülal , bir sigorta şirketinin zora düştüğü dönemlerde çok geç kalmadan belli kararların alınması gerektiğini söyledi . Gönülal , yeni yasa taslağının kanunlaşması halinde Hazine Müsteşarlığı'nın bu denetim gücünü elde edeceğini belirtti . DASK'ın hâlâ kanunu yok Marmara Depremi'nden sonra geliştirilen Zorunlu Deprem Sigortası DASK'ın dışarda örnek gösterildiğini belirten Gönülal , Ancak ne yazık ki DASK hâlâ kanun hükmünde kararname ile gidiyor . Yasası yok " dedi . milyon DASK poliçesi bulunduğunu bildiren Gönülal , depremden önce 600 milyon sivil poliçe olduğunu bildirdi . DASK'ın milyon poliçenin çok üstünde olması gerektiğini belirten Gönülal , " Ancak yasal düzenlemesi olmayan bir sigortanın bu rakamlara ulaşması bile çok önemli " dedi . Alışverişte kullanılan Visa / MasterCard kredi kartlarının , 1001 yılındaki cirosu 15 katrilyon liraya yaklaştı . Böylelikle toplam ciroda , son beş yılda 11 katlık artış yaşandı . Kredi kartı sayısı da bu dönemde yüzde 110 arttı . Bankalararası Kart Merkezi'nden ( BKM ) edinilen verilere göre , alışverişte kullanılan Visa / MasterCard kredi kartlarının yurtiçi kullanım cirosu , 1001 yılında 11 katrilyon 566 trilyon lira olarak gerçekleşti . Toplam ciroda , 1998 yılından bu yanaki son beş yılda 11 katlık hızlı bir artış yaşandı . 1998 yılında kredi kartlarının yurtiçi kullanım cirosu katrilyon 644 trilyon lira düzeyinde bulunuyordu . Kredi kartı kullanımının hızla yaygınlaşmasıyla birlikte izleyen dönemde hızla artan toplam ciro , 1999'da katrilyon 696 trilyona , 1000'de katrilyon 649 trilyona , 1001'de ise 11 katrilyon 669 trilyon liraya ulaşmıştı . Nakit avans için kullanılan kredi kartlarının toplam cirosu ise 1001 yılında katrilyon 46 trilyon lira oldu . Toplam ciro , 1998 yılındaki 818 trilyon liralık düzeyine göre yaklaşık 1. Kredi kartlarının yurtiçi kullanım adetleri ise alışverişe yönelik kullanımlarda son beş yılda kat artarak 596 milyona , nakit avansa yönelik kullanımlarda ise yalnızca yüzde 6. Kart sayısı 15 milyon oldu 1001 yılı itibariyle kredi kartlarının toplam sayısı 15 milyon 645 bin 64 oldu . Kredi kartı sayısında , 1998'den bu yana yüzde 111. Visa kartlarının sayısı yüzde 56. 1998 1001 yılları arasında toplam banka kartı sayısı yüzde 81. Bunun 16 milyon 996 bin 114'ünü cirrus ve maestro kartlar , milyon 801 bin 850'unu electron kartlar , 50 bin 666'sını plus kartlar , milyon 80 bin 666'sını electron ve plus kartlar oluşturdu . Başbakan Abdullah Gül , yaptırdığı ilk inceleme sonucunda " pahalı " bulduğu enerjideki yapişlet , yapişletdevret ve diğer sözleşmeler Enerji Bakanlığı bünyesinde kurulan bir komisyon tarafından mercek altına alındı . Komisyonun başkanlığına yasaklı lider Necmettin Erbakan'ın hukukçusu eski SP Trabzon Milletvekili Şeref Malkoç'un yeğeni Başmüfettiş Cevdet Malkoç getirildi . Başbakan Gül'ün talimatı üzerine Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı bünyesinde yap işlet ( Yİ ) , yap işlet devret ( YİD ) , işletme hakkı devri ( İHD ) , otoprodüktör ve mobil santralların , " sözleşme ve maliyetleri"ni incelemek üzere bir komisyon oluşturuldu . Başkanlığını REFAHYOL döneminin Enerji Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanı ve halen bakanlıkta başmüfettiş olarak görev yapan Malkoç'un yaptığı komisyonda , Bakanlığın bağlı ve ilgili genel müdürlüklerinden uzmanların yanı sıra hukukçular da görev yapıyor . Cevdet Malkoç , siyasi yasaklı Necmettin Erbakan'ın hukukçusu olarak bilinen eski SP milletvekili Şeref Malkoç'un da yeğeni olarak biliniyor . Kamu aleyhine Başbakan Gül , enerji sözleşmelerindeki maliyetleri ortaya çıkarmak için daha önce Başbakanlık bünyesinde kendisine bağlı olarak çalışan bir komisyon kurmuştu . Gül , bu komisyonun hazırladığı raporlar ışığında yaptığı açıklamalarda , sözleşmelerde kamu aleyhine çok ciddi sorunların bulunduğunu bildirmişti . Haftaya yine yüklü bir gündemle başlıyoruz . Bugün , Irak'ta denetimlerini sürdüren silah denetçilerinin raporu BM Güvenlik Konseyi'ne sunulacak ve Irak'la ilgili olarak ABD Başkanı Bush'un açıklamaları izlenecek . Fransa Almanya koalisyonu ortada dişe dokunur bir kanıt yokken savaşın olmasını istemiyor . Buna rağmen ABD'nin BM kararı olmaksızın bir harekata girişmesi ciddi meşruiyet tartışması yaratacak . Uluslararası tepkiler paralelinde Irak'a müdahale süreci orta vadeye kayabilir . Irak'a harekatın gecikmesi kısa vadeli olarak piyasalarda iyimserlik yaratabilir . Ancak belirsizlik demoklesin kılıcı gibi piyasaların orta vadede olumlu trendini sınırlı tutacaktır . Irak'a bağlı olarak hazırlanan milyar doları hibe olmak üzere toplam 14 milyar dolar civarında olması beklenen yardım paketi ise beklenti yaratıyor . YPK'da 1005 yılı makro hedeflerinin belirlenmesi ve IMF'le ilişkiler bir diğer gündem maddesi . IMF , Türkiye'den ayrılırken bankacılık reformunun sağlanması ve bütçe performansının tutturulması için gerçekçi bir yaklaşım gösterilmesi gereğinin altını çizmişti . 148 milyar dolar borç Tedirginlik unsurlarıyla yan yana yaşayan piyasaların yeni bir şok olarak iki yıldır sürdürülen ekonomik program ve IMF'le ilişkilerde sorun yaşanmasına tahammülü yok . Görüşmelerin olumlu sonuçlanması dış kredi muslukları ve gerek IMF'te gerekse Dünya Bankası'nda bekleyen kredi dilimlerinin serbest bırakılması açısından çok önemli . Ekonomi , yüksek enflasyon , işsizlik , istikrarlı büyümenin sağlanamaması gibi sorunlarla boğuşuyor . Kamunun iç ve dış borçlarının toplamı ise 148 milyar dolar civarında devasa bir büyüklüğe ulaşmış durumda . Geçmiş yıllarda ayağını yorganına göre uzatmayan kamu , uyguladığı popülist ve verimsiz politikaları borç alarak finanse etmeyi tercih etti . Geçmiş yılların savurganlığı kamunun borç stoğunu neredeyse yıllık milli gelirimiz düzeyine kadar taşıdı . Aralık 1001 itibariyle konsolide bütçe kamu borç stoğu içerisinde iç borçlar 86 milyar dolarlık bir pay alıyor . Buna karşın dış piyasalardan alınan borç miktarı 19 milyar dolar . Kimi zaman tartışılan kimi zamanda işimize çok karışıyorlar denerek suçlanan IMF ve yabancı resmi kuruluşlara olan borç miktarı ise 55 milyar doların üzerinde . Merkez Bankası iki arada kaldı 11 Ocak itfasını kazasız atlatan bono piyasasında temkinli bir iyimserlik hakim . Kısa vadeli bonolara gelen taleple faiz oranları vadelere bağlı olarak 50 54 aralağına gevşedi . Uzun vadeli bonolarda da buna paralel aşağı doğru hareketi başladı . MB kotasyonuna bağlı fonlama maliyeti ise yüzde 55 seviyesinde . 1005 sonu itfalı uzun vadeli bonolar için bu seviyenin altı mevcut koşullarda zor görünüyor . Uzun vadeli borçlanmada faizlerin düşmesi biraz da kotasyon indirimine bağlı . AKP iktidarının bu hedefe yönelik olarak MB'ndan talepleri olduğu konuşuluyor . Kotasyon indirimi gerek büyüme hedefi gerekse borçlanma maliyetinin düşmesi açısından önemli . Ancak MB gerek ekonomik programa gerekse Irak konusuna bağlı belirsizlik nedeniyle kotasyon indirimine şimdilik sıcak bakmıyor . Evet enflasyon beklentisinin yüzde 10'lere kadar gerilediği bir ortamda mevcut faiz oranlarının çok yüksek olduğu bir gerçek . Ancak uyguladığı politikalarla piyasaların güvenini kazanmış ve öncelikle fiyat istikrarını hedefleyen MB temkinli hareket etmeyi seçiyor . MB , sürekli altını çizdiği risk unsurlarını göz önünde tutarak haklı olarak geri almak zorunda kalabileceği bir adım atmayı istemiyor . Kamu iç borcunun yarısı yine kamuya Aralık 1001 itibariyle 150 katrilyon TL'lık iç borç stoğunun 69 katrilyon TL'lık büyük kısmı yine kamuya . Fon'a devralınan bankaların rehabilitasyonu için TMSF'ye ve önceki dönemde gündeme gelen görev zararları karşılığında Kamu Bankalarına verilen kağıtlar , borcun büyümesine neden oldu . Toplam borç stoğunun 61 katrilyon TL'lık kısmı ise piyasalara . Kamunun iç borç stoğunun yüzde 15'lik kısmı iskontolu bono ve tahvil olarak ihraç edilmiş enstrümanlar oluşuyor . Yüzde 45'lük büyük kısım ise TL cinsinden değişken faizli enstrümanlar , yüzde 19'luk pay döviz cinsinden , yüzde 15'lük pay ise dövize endeksli borçlanmadan oluşuyor . Paranın güvenli adresi Warren Buffet'ın servetinin sırrı HALİM ÇUN Ak Portföy Yönetimi AŞ Genel Müdürü Warren Buffet hisse senedi yatırımcılarının çok yakından tanıdığı bir isim . Uzun dönemde sağladığı üstün performansı ile birçok yatırım uzmanının " yatırım sırlarını " ortaya çıkarmak için analiz ettiği , hakkında birçok kitap yazılan bir yatırım " gurusu " . Dünyanın en zenginleri sıralamasındaki yeri ile de hakkında söylenenleri doğrulayan ve ününü hakeden biri . Buffet'a güvenerek paralarını yatıranlar ve sabredebilenler ciddi bir servet yaptılar . 1965'de Buffet'ın şirketi Berkshire Hathaway'a 10,000 dolar yatıranların bugünkü serveti milyon doları geçti . En canlı örneği ise bugün Bill Gates'den sonra dünyanın ikinci büyük zengini olan Buffet'in kendisi . Yaklaşık 56 yıl gibi uzun bir sürede yıllık ortalama % 15. Buffet aynı zamanda temel analizin babası sayılan Benjamin Graham ekolü ve felsefesinin de da zamanımızdaki en büyük temsilcisi . Buna karşın mesleğine karşı çok samimi ve alçakgönüllü görüşlere sahip . Yayınladığı yıllık raporlardan birinde şirketinin üstün performansını değerlendirirken , " Yaptıklarımız herhangi birinin yetenekleri ötesinde birşey değil . Ayrıca , olağanüstü sonuçlar elde etmek için olağanüstü şeyler yapmak zorunda da değilsiniz " diyor . Aslında Buffet yaptıklarıyla söylediklerini doğruluyor da . 1965 yılında zor durumda bulunan tekstil şirketi Berkshire Hathaway'ı satın aldıktan sonra onu bir holding yatırım şirketi haline dönüştürerek tüketim malları , basın ve sigorta sektörlerine yatırımlar yaptı . Yatırım ustasının en çok para kazandığı hisseler Coca Cola , Gilette , American Express gibi bilinen markalar . Buffet bildiğini okudu Tüm yatırımcıların kendisinden mutlaka öğreneceği çok şey olan Buffet , birtakım temel yatırım prensiplerinden taviz vermeyerek bu başarıyı elde ettiğinin sürekli altını çizer . Bunlardan en önemli birkaç tanesi : ( ) Uzun vade için yatırım yapın ( ) Yüksek faaliyet karı olan şirketlere yatırım yapın ( ) En iyi şirket için bile " makul " bir fiyat verin ve belki de en önemlisi ( ) Yalnızca anladığınız işlere yatırım yapın . Bu son nokta belki de tüm yatırım kararlarının belkemiği . Bu konuda Buffet'ın haklılığı son birkaç yılda bir kez daha ortaya çıktı . Geçtiğimiz aylarda FORTUNE dergisinde çıkna " Omaha'lı Kahin " başlıklı makale'de bu başarı çok çarpıcı olarak ortaya koyuluyor . 1000öli yıllarda bütün piyasalarda teknoloji hisseleri çılgınlığı yaşanırken Buffet " ben bu hisselerin sağlıklı değerlemesini ( valuation ) yapamıyorum " diyerek teknoloji hisselerinden uzak durup yine klasik yatırımlarını sürdürmüştü . Ama geriye doğru baktığımızda , belli bir süre performansı düşük gitse de eleştirilere aldırmayan Buffet , bugün " son gülen olma"nın haklı gururunu taşıyor . Geriye doğru baktığımızda , 1000 yılı ocak ayında kötü bir zamanlama ile Nasdaq'a yatırım yapanlar ortalama paralarının dörtte üçünü kaybetmişken , Buffet'ın şirketinin hisse senedini alanlar yaklaşık yüzde 50 kazanmış durumda ! Warren Buffet ısrarla yatırımın temel ilkelerini bir kez daha altını çizerek hatırlatıyor : Bilmediğiniz ve anlamadığınız yatırımlara girmeyin , bildiğiniz ve güvendiğiniz yatırımlarda ise uzun vadeli ve ısrarcı olun . Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu , 1465 Sayılı İş Yasası'nda yapılacak çalışmaları değerlendirmek üzere işçi ve işveren konfederasyonlarının başkanlarıyla bugün yeniden biraraya gelecek . Başesgioğlu'nun Türkİş Genel Başkanı Salih Kılıç , Hakİş Genel Başkanı Salim Uslu , DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi ve TİSK Başkanı Refik Baydur ile yapacağı yarınki toplantıda , ilgili sosyal tarafların 1465 Sayılı İş Yasası üzerinde yaptıkları çalışmaların değerlendirilmesi bekleniyor . Alınan bilgiye göre , her üç konfederasyondan temsilcinin katıldığı komisyon çalışmalarında , başta " Kıdem Tazminatı Fonu'nun kurulması " olmak üzere , ödünç işçi çalıştırma , çağrı üzerine işçi çalıştırma , işyeri temsilciliği , fazla mesai ile çalıştırma ve belirli süre ile işçi çalıştırma konularında uzlaşma sağlanamadı . Her üç konfederasyon da , daha önce " Bilim Kurulu " tarafından hazırlanan İş Yasası Taslağı'nda yer alan kıdem tazminatı süresinin , 50 günden 15 güne indirilmesi önerisine karşı çıkıyorlar . Bu hafta sonu , pek bir Batılı gibiydim . Bir baktım ; bir politik toplantıdayım , bir baktım ; bir siyasi gösteride . . . ( Bizim gibilerin de Batılılıktan anladığı böyle bir şey işte ! ) Toplantı , Lütfü Kırdar Kongre Merkezi'ndeydi . " Barış İçin 100'ler Meclisi " başlıklı etkinlik , bir grup savaş karşıtı tarafından oluşan Barış Girişimi'nce düzenlenmişti ki , gerçekten " düzenlenmişti " . Her şey ; her meslek grubundan teşekkül ettirilmiş yüzer kişilik grupların sözcülerinin oturma ve konuşma düzeni , toplantının kapanışında iki eser seslendiren İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası Çocuk Korosu'nun çocuklara hiç de yakışmayan neredeyse askeri disiplini , hepsi " tip topötu , sekmeden gerçekleşti . Bu tür girişimlerin , hele konu savaş karşıtlığı olunca , daha çok tartışmaya , daha çok her kafadan ses çıkmasına zemin hazırlaması gerekmiyor mu sizce de ? Richard Senett'in de dediği gibi ancak tartışmaya mahal veren eylemler sırasında bir cemaat duygusu oluşur . Ertesi gün sözleşildiği halde meclis üyelerinin birçoğunun Bayazıt Meydanı'ndaki mitinge gelmemesi de , bir gün önce kendilerine işe yararlık duygusu verilememiş olmasından kaynaklanıyor olamaz mı ? Wecker göz yaşarttı Lütfü Kırdar'da yanımdaki koltukta Ali Sirmen vardı ve haklı olarak bir şeye kızdı : Yabancı konukların İngilizce konuşmalarını tercüme eden hanımefendi " turkish people " tamlamasını sürekli olarak " Türkiye halkları " olarak çeviriyordu ki bu bence de çok gereksizdi . Bir ara gözlerim ıslandı : Gençlik yıllarımın kahramanlarından Alman politik şarkıcı Konstantin Wecker'in toplantının açılış şarkısını çalıp söylerkenki akça pakça hali , benim gibi Batı soluyla da bağlantı içinde bir gençlik geçirmiş birçok kişiyi çok hüzünlendirmiş olmalı . Yine de bu tür gösterilerde , toplantılarda hayatımızın içinden geçen bir sürekliliği , bir mücadele anlatısını kırık dökük de olsa restore edebiliyoruz işte . Barış Girişimi'nin önayak olucuları Ersin Salman , Aydın Engin , Vecdi Sayar gibi aydınlarımız , toplantı saatini sabah 11. Bazı ünlüler çok istedikleri halde bu yüzden meclis üyesi olamamışlardı . Bombalar da genellikle insanlar uyurken atılmaz mı ? Arkadaşı Muhsin Kızılkaya , Yılmaz Erdoğan'ın mesela sırf bu yüzden toplantıya katılamadığını söyledi ki , açıkçası onun gibi birini biz de bekledik . Bekliyoruz . ( Gerçi şu sıralar oyun nedeniyle anlayış da gösterilebilir Yılmaz'a . ) Bakar mısınız , ben de giderek yazınsal bir sol diktatorya , bir tür edebi despotizm inşa ediyorum bu köşede : " Kim geldi , kim gelmedi ? " Müjde Ar da galiba iyiden iyiye bizim Jane Fonda'mız oluyor artık . Oldu . Cumartesi Anneleri'nden sonra şimdi de savaş karşıtlarının yanında . Sean Penn'imiz de zaten Mehmet Ali Alabora . Sahilin en iyi balığı Artık Türkiye solcularının da bir " hip " oteli , " fusion " ya da enternasyonal mutfaklı bir kafe restoranı olması ne hoş . Taksim'deki Taxim Hill Otel galiba sahibinin Tuncelili olması yüzüsuyu hürmetine , birçok sol etkinliğin değişmez mekanı oldu . 68'liler Vakfı'ndan İnsan Hakları Vakfı'na birçok kuruluş , toplantılarını burada yapıyor . Otelin kafesi Taksimoda ise şimdilik The Marmara ile sunduğu lezzetlerden çok , bu özel kitlesi sayesinde rekabet ediyor . Maltepe sahilinin en iyi balık lokantası olduğunu iddia edebileceğimiz Ayışığı da bu tür bir yer . Ayışığı genellikle sağ gastronomik sermayenin hakimiyetindeki sahilde solcuların da aşık atabileceğini , hatta fark atabileceğini gösteriyor . Yaman ayrılık . . . Hazır restoran olayına girmişken iki haber daha : Artık uluslararası gurme dergilerinin gediklisi olan Changa'nın sahipleri Tarık Bayazıt ( sarı ) ve Savaş Ertunç ( mor ) saçlarını boyatmışlar . Pek de yakışmış . Etiler'in sosyetik kebapçısı Köşebaşı , İstiklâl Caddesi'nde fast food servisi de olan bir şube açtı . Ve bir haber de müzik dünyasından : World Music alanının önemli prodüksiyon şirketlerinden ARC'nin çıkardığı yeni Dünya Aşk Şarkıları Koleksiyonu'nda Ordulu Günay Türkmenler de yer aldı . Şirketin dikkatini , söylediği Karadeniz türküleri ile çeken Türkmenler albümde bir Azeri türküsü söylüyor : Ayrılık . Tiyatro'da " Hamlet " , sinemada " Leoparın Kuyruğu " , televizyonda ise " Evdeki Yabancı " dizisiyle dikkatleri çekti Tardu Flordun . Ama şöhreti bununla sınırlı kalmadı , geçen yıl bir bıçaklama , bu yıl da burun ısırmasıyla gündeme geldi . Vukuatlarının yaşamını altüst ettiğini belirten Flordun , şöyle konuştu : " Bıçaklama olayıyla ilgili davadan ay hapis cezası aldım . Dava temyizde . Büyük hata yaptığım ama gün alkollüydüm ve bıçakladığım kız tarafından aşırı derecede tahrik edilmiştim . Ancak Ümraniye sapığı sanılıp yakalanan adamın durumuna düşürüldüm . Evimden çıkamıyorum , bıçakladığım kızın yakınları 100 milyar verirsem davadan vazgeçeklerini söyleyip tehdit ediyorlar . Bu olaydan sonra iş teklifleri de kesildi . " Flordun , ikinci vukuatı Arzu Yanardağ'ın burnunu ısırması olayıyla ilgili olarak da kendini şöyle savundu : " Arzu ile tartışırken yüzüğüm burnundaki hızmaya takıldı . Hastanede de onu ziyaret etmeyince , çevresinin de baskısıyla burnunu ısırdığımla ilgili şikayette bulundu . Sonra şikayetini geri aldı . Şimdi aramız iyi . Yaşananların temel sebebi budur . . . " SEZEN Aksu'nun önceki gece Bostancı Gösteri Merkezi'ndeki konserinde Alman sevgilisi Nina Rittes'e davetliler karşısında evlenme teklif eden İlhan Mansız'ın akıl hocası Aksu'nun oğlu Mithatcan çıktı . Sevgilisiyle kavga eden Nina Rittes Almanya'nın yolunu tutunca Mansız , arkadaşı Mithatcan'a olayı anlattı . Sen ne zaman evleneceksin ? MİTHATCAN Seviyorsan onu buraya getir ve ilginç bir şekilde evlenme teklifinde bulun dedi . Mansız da Mithatcan'ın taktiğini uyguladı . Bu fikrin Mithatcan'dan çıktığını öğrenen Aksu'nun oğluna , " İlhan'a akıl hocalığı yaptın . Kimbilir sen sevgiline nasıl bir evlilik teklifi yapacaksın " dediği konuşuluyor . 00 . yılında Beşiktaş'ı , yakışıklı başkan Serdar Bilgili ve futbolcularla birlikte başarıya taşıyan iki ismi konuk ettim bu kez . Ah pardon ! Her başarılı erkeğin arkasında mutlaka bir kadın vardır . Bir de Ayşe Karasu Engin'le sohbet ettim . BJK'nin aslan menajeri Sinan ve dünya tatlısı teknik direktörü Lucescu ile Ümraniye'deki muhteşem Nevzat Demir Tesisleri'nde buluştuk . Tesadüf bu ya , 10 yıllık arkadaşım , genç ve başarılı iş adamı , Beşiktaş Futbol Şubesi Sorumlusu Yıldırım Demirören de oradaydı . Sinan 15 yıllık kral dostum . Ne günlerimiz , gecelerimiz geçmiştir onunla . Yıldırım'la da öyle . Bizim Sinan ve Yıldırım ile olan muhabbetimiz eskilere uzanınca hoca bakakaldı tabii . Bereket antreman vardı da adam kurtlar sofrası'ndan , yani bizden kurtardı kendini . Ama şu kadarını söyleyeyim ; Şeker gibi bir insan Lucescu . Öyle poposu kalkan , burnundan kıl aldırmayan , üstelik de benim dostum olduğunu söyleyen teknik direktörlere hiç mi hiç benzemiyor . Haydi sohbete geçelim : Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman , AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan ve KKTC halkının bir bölümü tarafından eleştirilen KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'a destek ziyareti yaptı . Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın adaya resmi ziyaretiyle aynı gün askeri denetlemeler için KKTC'ye gelen Yalman , " Bu planda , adada 1965 çatışma ortamına geri dönülmesi ve Doğu Akdeniz'deki dengenin Türkiye aleyhine bozularak güvenliğin ortadan kalkması tehlikesi var . Güvenliği bertaraf edecek , Kıbrıs Türklerini azınlık yapacak ve adayı çatışma ortamına çevirecek hiçbir çözüm kabul edilemez " dedi . BARIŞ SAĞLANMALI Yalman , planın 18 Şubat'a kadar kabul edilmesi için baskı yapan tüm kesimlere de şu mesajları verdi : Bazı takvimler ileri sürerek , güvenliği tehlikeye düşürecek suni çözüm planlarının kabul edilmesinden uzak durulmalı . Adada barış ve huzur ortamının sağlandığı ve devam ettiği fiili durum esas alınmalı . Bu yaklaşım benimsenmezse , bölgede kriz kaçınılmazdır . Adadaki ilk görüşmesini Denktaş ile yapan Yalman , on binlerce Kıbrıs Türkünün protestosu ve Erdoğan'ın eleştirilerinden bunalan KKTC liderine destek verdi . Yalman , " Kıbrıs Türk halkının mücadelesinde hiçbir zaman etkinliği azalmayan liderliğiniz ve tarihe iz bırakacak diplomatik çabalarınız nedeniyle TSK size hayrandır " diye konuştu . RUMLAR SİLAHLANIYOR Kalıcı barış için Kıbrıs sorununun taraflarının Denktaş'ın BM planında istediği değişiklikleri dikkate alması gerektiğini bildiren Yalman , " Aksi takdirde Doğu Akdeniz'in sürekli bir kriz ortamına sürüklenmesi kaçınılmazdır . TSK olarak biz her türlü krizi karşılayacak güçte ve kararlılıktayız . Ama sürekli bir kriz AB dahil hiçbir tarafa fayda sağlamaz " uyarısında bulundu . Yalman , barış görüşmelerine rağmen Rum yönetiminin silahlandığını belirterek , " TSK bugüne kadar olduğu gibi bundan sonra da adada ve Doğu Akdeniz'de barış ve huzuru bozucu herhangi bir yaklaşıma müsaade etmeyecektir " şeklinde konuştu . Bize moral verdiniz . . . Rauf Denktaş , kendisini doğum gününde ziyaret eden Orgeneral Yalman'la bir araya gelmekten duyduğu memnuniyeti , " Bize moral verdiniz . Halka ışık tuttunuz " sözleriyle dile getirdi . Türkiye'nin pozisyonunun önemine dikkat çeken Denktaş , " Bütün mesele anavatanın desteğine , son sözü söylemesine bağlıdır . Çünkü biz 100 bin kişi , 65 milyonun hakkını , geleceğini , güvenliğini zarara uğratacak bir adım atmayız " dedi . Orgeneral Yalman'ı , arabasına kadar uğurlayan Denktaş , bir saat sonra bir araya geldiği Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ı " soğuk " karşıladı . Yalman'la görüşmesinde uzun uzun konuşan Denktaş , Yakış'ı kabulünde sadece iki cümle konuştu . Denktaş , " Sevgi ile kucaklıyoruz . İlk ziyareti Kıbrıs'tan başlatması bizim için övünçtür " demekle yetindi . Yakış da Denktaş'a açık destek vererek , " Hükümetimiz Kıbrıs konusunda KKTC tarafından izlenen tutumun sonuna kadar arkasındadır " dedi . Yakış , Denktaş ile Erdoğan arasındaki gerginliğin basından kaynaklandığını savundu . Biri Mersin'e , Diğeri tersine AKP'nin iktidara gelmesi ile başkentten Kıbrıs politikası konusunda farklı sesler çıkmaya başladı . Başbakan Gül'ün , " Doğru ya da yanlış Kıbrıs'ta çözümü öngören yeni bir politikamız var " açıklaması ile başlayan Kıbrıs politikasındaki farklılaşma , geçtiğimiz hafta Davos'ta yükselen bir sesle yeni boyut kazandı . Tayyip Erdoğan , Davos'tan , Denktaş ve Glafkos Klerides'i kastederek , " Bu ikisi 10 yıldır masaya çözmemek için oturdu " açıklaması yaptı . Önce " Farklı bir politikamız yok " diyen Yaşar Yakış , gerilim üzerine araya girip , " Denktaş görevini başarıyla yapmaktadır . Arkasında Türkiye vardır " diye konuştu . Erdoğan ise düne kadar eleştirileri sürdürdü ve " Yaşına hürmeten cevap vermiyorum " şeklinde konuştu . Kıbrıs Çözüm Planı'nda yeni değişiklikler yapmaya hazırlanan BM Genel Sekreteri Kofi Annan , KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile Rum Yönetimi lideri Glafkos Klerides'e , Rumlara Mesarya Ovası'ndan bazı köylerin bırakılmasını içeren yeni bir harita sunacak . Atina Haber Ajansı'nın ( ANA ) Lefkoşa çıkışlı haberine göre , Annan'ın muhtemelen şubat ayı içinde taraflara sunacağı değiştirilmiş çözüm planında , Rum Milli Muhafız Ordusu'nun cephanesinin Yunanistan'ın Girit adasına nakledilmesi ve AB'nin Kıbrıs topraklarından askeri bakımdan yararlanması için Türkiye'den mutabakat alınması koşulunun getirilmesi de var . Annan'ın Güzelyurt Ovası'nın Rumlara bırakılması konusundaki ısrarını ise sürdürdüğü gözleniyor . " Rum medya kaynaklarına " dayanılarak verilen habere göre , 18 10 Şubat'ta taraflara sunulması beklenen plandaki değişiklikler şunlar olacak : DEĞİŞİKLİK YAPILDI . Rumlara bırakılacak topraklarda yıl olması öngörülen KKTC yönetimi süresi kısalacak . . 1960'taki garantörlük sistemi geçerli olacak ve garantör güçlere ( Türkiye , Yunanistan , İngiltere ) hem merkezi , hem de parça devletlere tek taraflı müdahale hakkı tanınacak . . Mesarya Ovası'ndan bazı köyler bırakılacak . . Rum Milli Muhafız Ordusu'nun cephanesi Girit'e nakledilecek . . AB Kıbrıs'tan askeri kolaylık istediğinde , Türkiye'nin mutabakatı alınacak . Irak operasyonuyla ilgili planlama çalışmaları sonuçlandırılırken , operasyonu yürütecek ABD'li ve Türk komutanlar da gündemin ön sıralarına çıkmaya başladı . ABD'nin Irak operasyonunun tepe noktasında Merkez Kuvvetler Komutanı Orgeneral Tommy Franks'in yer alacağı biliniyordu . Türkiye açısından kritik önem taşıyan Kuzey cephesinde konuşlanacak Amerikan . tümenine de Tümgeneral Raymond Odierno'nun komuta edeceğini dün Milliyet duyurmuştu . . Irak'ın güvenliği ise Genelkurmay ile ABD arasında varılan uzlaşma uyarınca , merkezi karargâhı Malatya'da bulunan . Ordu'ya ait olacak . TSK'NIN GÜVENLİK YAYI Orgeneral Fevzi Türkeri'nin komutasındaki . Ordu'ya bağlı Diyarbakır merkezli . Kolordu ile Van merkezli Jandarma Asayiş Kolordusu'na bağlı birlikler de Kuzey Irak'ta TSK'nın " güvenlik yayını " oluşturacaklar . . Kolordu'ya , geçmişte Genelkurmay Genel Sekreterliği de yapan Korgeneral Atilla Işık , Jandarma Asayiş Kolordusu'na da Korgeneral Erdal Ceylanoğlu komuta ediyor . Korgeneral Ceylanoğlu'na bağlı komando birliklerinin Kuzey Irak'ta oluşacak güvenlik yayında muhtemel göç olaylarını karşılamak ve insani yardımı organize etmekle görevli olacakları belirtiliyor . . Kolordu'ya bağlı birliklerin ağırlığını ise mekanize güçler oluşturuyor . Bu birliklerin muhtemel karşı saldırıları bertaraf edecek şekilde de konuşlanacağı kaydediliyor . GÜNEYDE BULUŞACAKLAR Kulislere yansıyan bilgilere göre , Kuzey Irak'ta konuşlanacak silahlı kuvvetlerin pozisyonları şöyle olacak : Van Asayiş Bölge Kolordusu birlikleri Şemdinli bölgesinden , Diyarbakır . Kolordu birlikleri de Nusaybin'den . Irak'a girecek . ABD'nin . Tümeni Habur kapısından girecek ve Musul Kerkük etrafındaki Irak ordusu ile karşı karşıya gelecek . İngiliz donanmasındaki askerler ise Süveyş Kanalı'ndan geçip Ürdün'e çıkacak ve batıdan Irak'a girecek . İngiliz birliklerinin bir bölümü Musul Kerkük bölgesinde . Tümen ile buluşacak . Kuveyt üzerinden Güney cephesi oluşturacak büyük Amerikan gücü de Bağdat'a doğru ilerleyecek . İngiliz birliklerinin bir bölümü de güneyden gelen ABD güçleri ile birleşecek . Olası Irak operasyonunda Türkiye'ye mülteci akınına karşı önlem almayı sürdüren Türk Silahlı Kuvvetleri ( TSK ) , Kuzey Irak'ta yaşayan etnik grupların göç dalgasına kapılmaması için , Türkmence , Kürtçe ve Arapça bildiriler hazırlayarak , 56 . paralelin kuzeyindeki yerleşim birimlerine havadan atmayı planlıyor . ŞERİT OLUŞTURULUYOR 1991'deki Körfez Savaşı sırasında 500 bin mültecinin akınına uğramasını dikkate alan TSK , Silopi'den doğuya doğru 60 kilometre derinliğinde güvenlik şeridi oluşturulması çalışmalarını sürdürüyor . TSK , bölge halkına " göç etmeyin " mesajı içeren bildiriler dağıtmaya hazırlanıyor . Operasyonel durumda , güvenlik şeridine doğru hareketlenecek Kuzey Iraklıları minimuma indirmek için dağıtılacak bildirilerde , göç dalgasına kapılacak mültecilere , kendilerini bulundukları konumdan daha zor şartların beklediği anlatılacak . SİZİ KORUYACAĞIZ Musul ve Kerkük başta olmak üzere 56 . paralelin kuzeyindeki yerleşim birimlerine havadan atılacak bildirilerde , " En güvenli yer eviniz " mesajı verilecek . Türkiye'nin bölgede yaşayanların daima yanında olduğu ve güvenliklerinin TSK tarafından sağlanacağı ifadeleri de , bildirilerde yer alacak . 56 ve 56 . paralellerle Türkiye'de oluşturulacak mülteci kamplarına aşırı yüklenmenin önüne geçmeyi planlayan TSK , insani ve ekonomik alanda yıkımlara neden olan göç dalgasını , böylece başlamadan durduracak . Başbakan Abdullah Gül'ün eşi Hayrünissa Gül , eşinin görevi nedeniyle bulunduğu Suudi Arabistan'da kadınların bazı haklarının sınırlandırıldığını belirterek , " Kadınların araba kullanmasına izin verilmiyor . Cidde'yi severim ama araba kullanamadığım için orada yaşamak istemem " dedi . Başbakan Gül , Strasbourg'da Türk derneklerile görüştüğü sırada , Hayrünissa Gül , kentin yakınlarındaki Oberne köyünde Milliyet'in sorularını yanıtladı . Her zaman halkın içinde olduklarını ifade eden Gül , özetle şunları söyledi : Toplantılara biz gideriz : Çocuklarımızın veli toplantılarına , başkalarını göndermeyip kendimiz gidiyoruz . Bu yüzden , halkın çektiği sıkıntıların bilincindeyiz . Pozitif bir insanım : Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'la ilişkilerimiz çok iyi . Ben çok pozitifim , herkesi çok seviyorum . Emine Hanım da çok pozitif . Abdullah ve Tayyip beyler çalışmaları nasıl iyi götürüyorsa , biz de öyleyiz . Cidde'de yaşamam Tıp okumak isterdim : Lisedeyken tıp veya mimarlık okumak istedim . Ama üniversite sınav sisteminde adalet yok . Geçenlerde ABD büyükelçisinin eşi misafirimdi . Oğulları mühendislik okurken , felsefe okumak istemiş ve bu fakülteye geçmiş . Bu Türkiye'de mümkün değil . Çocuklarımı , kendi okumadığım bölümleri okumak için yönlendirmedim , ama gelecekleri konusunda hedef belirlemelerini sağladım . Hiçbir zaman bu konuda baskı yapmadım . Hepsi de istediği bölümlerde okuyor . Cidde'de yaşamam : Eşimin daha önce görev yaptığı Cidde'yi çok sevdim . Fakat kadınların araba kullanmasına izin verilmediği için burada tekrar yaşamak istemem . Ankara'da , korumam ve şoförüm olmadan , eskisi kadar sık olmasa da araba kullanıyorum . Hep kendi işimi kendim yapmışımdır . Böyle olmasa , Abdullah bey bu kadar başarılı olur muydu ? Yıllarca parlamenter olarak üyeliğini yaptığı Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi'nde temaslarda bulunan Başbakan Gül , olası Irak operasyonu konusunda Türkiye'nin tavrının netleştiğini ortaya koyan bir mesaj verdi : " Harekât , için BM'nin ikinci kararı gerekli , ancak savaş çıkarsa seyirci kalamayız . " AKPM'de konuştu Strasbourg'daki AKPM Genel Kurulu'nda konuşan , ardından da gazetecilerin sorularını yanıtlayan Gül , operasyonun meşruiyeti açısından BM Güvenlik Konseyi'nin alacağı kararın gerekli olduğunu , bununla birlikte hükümetin her türlü olasılığa karşı gerekli planları hazırladığını belirtti . Gül , " Biz komşu ülkeyiz . Her türlü duruma hazırlıklı olmalıyız . BM kararı gerekli , ancak biz savaş çıkarsa seyirci kalamayız " dedi . Özellikle Irak'ın toprak bütünlüğü ve mülteci akını konusunda hassas olunduğu izlenimi veren Gül , en kötü senaryoya da hazırlıklı olunduğunu kaydederek , önümüzdeki iki haftanın çok önemli olduğunu ve durumun giderek " kritik bir hal aldığını " söyledi . Lübnan'a benzemesin Savaşı önlemek için her türlü yolu denediklerini ve barış çabalarının da sürdürüleceğini ifade eden Gül , en büyük sorumluluğun Irak'ta olduğunu dile getirerek " Irak'ın Lübnan olmasından korkuyoruz " dedi . Gül , ABD'nin Türkiye'ye savaşa destek olma karşılığında ekonomik yardım önerdiğine yönelik iddiaları da " Kontrolümüz dışında bir savaş olursa bunun zararlarının telafisini istemek hakkımızdır " şeklinde yanıtladı . Avrupa'ya mesaj Yaklaşık on yıl boyunca AKPM üyesi olarak görev yapan Gül , Başbakan sıfatıyla geldiği genel kurul salonuna belki de ilk kez " Türkiye adına eleştirilme korkusundan uzak " girdi . Parlamenterlerin ilgisine şaşıran Gül , duyduğu memnuniyeti yakın çevresine " Biz bu salona yuhalanacağız diye girmeye korkardık , hatta çoğu zaman da yuhalanırdık . Kendimizi dövüşmeye gidecek gibi hissederdik . Şimdi havaya bakın , ne kadar güzel anlar yaşadık " sözleriyle ifade etti . AKPM'nin bir okul olduğunu söyleyen Gül , Türkiye'nin sürekli olarak eleştirildiği konularda da Avrupalı parlamenterlerin yüreklerine su serpen mesajlar verdi . Gül'ün mesajları şu şekilde belirginleşti : AB : Ev ödevimizi yapmamız gerektiğini biliyoruz . Reformların kısa sürede Türkiye'yi AB'ye üye yapacağını umuyorum . Müzakereler 1004'te başlar . Kıbrıs : Çözüm için kararlıyız . Ordunun rolü : Biz reformistiz . Amacımız AB standartlarına ulaşmak . Anayasa'da değişikliğe giderek MGK'nın yapısını değiştirdik . Kürt sorunu : Ayrım yapmıyoruz . Önemli olan Türk vatandaşlığı . İlk gün zarfı sürprizi Bu arada Gül'e Avrupa Konseyi ziyareti nedeniyle üzerinde kendi resmi bulunan bir ilk gün zarfı bastırılarak , sürpriz yapıldı . Zarfta , üst üste konulmuş AB ve Türkiye bayrakları dikkat çekti . SSK'ya fahiş fiyatla iyileştirici tıbbi malzeme sattığı iddia edilen tıbbi malzeme firmalarına yönelik yürütülen Neşter Operasyonu'nda 11 firma yetkilisi gözaltına alındı . Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı Ömer Suha Aldan'ın talimatı üzerine , tıbbi ilaç firması yetkilisi olduğu bildirilen 11 kişi gözaltına alındı . Söz konusu kişilerin sorgusuna başlandı . Formed firmasının çalışanları Cenk Topalaklı , Murat Özügüzel , Ahmet Yavuzcan , Anki firmasının çalışanları Nevzat Ünver , Fatih Selvi , Songül Güçdemir , Ahmet Tatar , Light firması çalışanları İlker Usluer , Haydar Obalı , Mesut İnen ve Ekin firması çalışanları Osman Kerim Sürücü ve Hüseyin Ünver'in sorgularının yapılmasının ardından yarın Ankara DGM'ye çıkartılmaları bekleniyor . DGM yetkilileri , soruşturma kapsamında , 500 milyar lira aylık geliri olan doktorların tespit edildiğini , bu kişilere yönelik iddiaların araştırıldığını kaydetti . Hükümetin bazı kamu görevlilerini 61 yaşında zorunlu olarak emekliye ayıran yasa tasarısı değiştirilmeden kabul edilirse , bazı büyükelçiler emekli olacak . Bu rakamın 80 dolayında olacağı belirtiliyor . Askerler , istihbaratçılar , emniyet görevlileri , üniversite hocaları ile hâkim ve savcılar ise uygulamanın dışında tutulacak . Bu durum , Irak'a yönelik bir ABD operasyonunun gündemde olduğu dönemde Dışişleri Bakanlığı'nın deneyimli kadrolarını emekli etmenin doğru olup olmadığı sorusunu gündeme getirdi . Hikmet Çetin ( Eski Dışişleri Bakanı ) : Son derece sakıncalı Bu son derece sakıncalı olan tasarının Türk dış politasına yönelik özel amaçlı bir uygulama olduğu anlaşılıyor . Normal olarak bir kişi 50 yaş civarında büyükelçi olabiliyor . Bu demektir ki bu durumda aşağı yukarı birçok büyükelçi bir kez yurtdışına gidip gelip emekli olacak . Dolayısıyla bu emekliliğin daha da aşağı çekilmesi son derece sakıncalı ve yanlıştır . Hükümetin kararıyla bir yıl uzatılması da yarar getirmez . Onun için ben bu yanlıştan geri dönülmesi gerektiğine inanıyorum . Dışişleri'ne kurumsal istisna getirilmesi lazım . Mehmet Dülger ( Dışişleri Komisyonu Bşk . ) : Dışişleri istisna olsun Ben bu konuda hazırlanan tasarıyı henüz görmedim . Sadece şunu söyleyebilirim ; istisnalar içerisine temsil görevi yapanların da ilave edilmesi isabetli olur . Çünkü temsil ettikleri yerde onların sağlam bir temel üzerine dayanmaları gerekir . Bir başka ülke , her sene yenilenecek bir elçiyi dikkate alır mı ? Konuşur mu ? Konuşmaz . Astsubayına , doçentine , emniyetçisine tanıdığın istisnayı neden büyükelçiye tanımayalım . Bu tasarı sevk edilmeden birkez daha ele alınması , değişmesi gereken hususlar için çözüm yolunu arayacağız . Prof . Ümit Özdağ ( Strateji Uzmanı ) : Karar ideolojik AKP hükümetinin , kendi Dışişleri Bakanı'nı da çiğneyerek böyle bir eylemi gerçekleştirmesi ; bürokratik rasyaneliteyle değil , ancak ideolojik rasyanoliteyle izah edilebilir . Nasıl ki Kıbrıs'taki anlaşmayı imzalaması gereken Erdoğan ise , bu soruya yanıt vermesi gereken de Erdoğan'dır . Dışişleri Bakanlığı zaten personel sıkıntısı çeken bir bakanlık . Dolayısıyla ulusal güç unsurlarının birçoğunun kırıldığı bir dönemde Türkiye'nin ihtiyaç duyduğu bu birime yönelik bu hareketi çok yersiz buluyorum . Nüzhet Kandemir ( DYP Emekli Büyükelçi ) : Gençlere şans tanınsın Devlet hizmetinde hiç kimse vazgeçilmez değildir . Ancak bu vazgeçilmezlik içerisinde uzun yılların deneyimine sahip kişilerin hiç kuşkusuz devlet tarafından özel muameleye tabi tutulması ve onların bu deneyimlerinden devletin istifade etmesi de son derece önemlidir . Ayrıca bakanlıktan 80 kişinin derhal emekliye sevk edileceği yönündeki haberler kanaatimce doğru değil . Bu karara göre beş altı yıla yayılan , yılda en fazla on büyükelçinin emekli edilmesi söz konusu olabilir . Zira Dışişleri Bakanlığı'nda yılda maksimum on kişiden fazla büyükelçi emekliliğe gitmemiştir . bakımdan 80 kişilik bir tasfiye olmayacaktır . Ayrıca çok değerli bir genç kuşak yetişmiştir . Tabii ki bu genç kuşağa da olanak sağlamak doğaldır . Sorun genç kuşağa bu imkânı verirken uzun yılların birikim ve tecrübesine sahip kişilere de sahip çıkmak , onların bu birikiminden yararlanmaktır . Çok istisnai durumlarda da tabii ki Bakanlar Kurulu kararı ile dört yıla kadar bir uzatma bahis konusu olabilir . Buna Dışişleri Bakanlığı'nın dahil edilmesi de şarttır . Telat Karapınar ( Milli Savunma Komisyonu ) : Gereğini yaparız Tasarıda dikkatlerden kaçan bir husus var ; da devlet tarafından uygun görüldüğü takdirde dört yıl için diplomatların görevlerinin uzatılabileceği . Dolayısıyla bazı büyükelçiler 61 yaşını doldurur doldurmaz emekli olacak diye bir şey yok . Ayrıca gerekli görülmesi halinde bu uzatılabilir . Bu tasarıya ilişkin , ülke menfaatleri neyi gerektiriyorsa onu yapıyoruz ve yapacağız . Bu nedenle ülke menfaatlerini tehlikeye düşürecek herhangi bir adım atmamız söz konusu olamaz . Kritik bir savaş döneminde biz de elbette büyükelçilerimizi değiştirmek istemeyiz ama zaten tasarı da henüz Meclis'e gelmedi . Geldiği zaman bakarız . İmralı'daki cezaevinde tutulan terörist Abdullah Öcalan'ın avukatlarıyla görüştürülmediğini öne süren DEHAP'lıların eylem yapacakları ihbarı üzerine polis , ilçe teşkilat binalarına baskın düzenledi . Baskınlarda yaşadışı afişler bulunduğu ve 40 kişinin gözaltına alındığı belirtildi . İHBARLA GELEN BASKIN Terörle Mücadele ve İstihbarat Şubesi ekipleri , yasadışı eylem yapacakları ihbarı alındığı gerekçesiyle DEHAP'ın ilçe teşkiat binalarına baskın düzenledi . Polis yetkililerinden alınan bilgiye göre , baskınlarda çok sayıda yasadışı pankart ve afiş ele geçirilirken , 40 kişi de gözaltına alındı . SAVAŞA HAYIR GÖZALTISI Öte yandan önceki gün Beyazıt Meydanı'nda düzenlenen " Savaşa Hayır " mitinginde yasadışı örgüt sloganları atarak , tramvayın camlarını kırdıkları öne sürülen yedi kişinin de gözaltına alındığı belirtildi . Gözaltına alınanların emniyetteki sorgusunun sürdüğü kaydedildi . Uludağ'daki otel işletmecileri , bu hafta sonu başlayacak yarı yıl tatili ve Kurban bayramı için hazırladıkları paket programlarla müşteri ararken , " sudan ucuz " kamu misafirhaneleri tıklım tıklım doldu . Otel işletmecilerinin , umutla beklediği son tatil olan Kurban bayramında yıldızlı otellerin konaklama ücreti 100 milyon liradan başlıyor . Çok yıldızlı otelleri aratmayan misafirhanelerde konaklama ücretiyse , gecelik tam pansiyon 10 40 milyon lira arasında değişiyor . Talep çok fazla Yoğunluğun fazla olması nedeniyle misafirhanelerde kalacak kişilerin listesini genel müdürlükler veya özel kalem müdürleri belirliyor . Bir süre önce Uludağ'a gelerek " Kamuya ait tesislerde saltanata son vereceğiz " diyen Orman Bakanı Osman Pepe'nin özelleştireceğini söylediği Milli Parklar Misafirhanesi de , şimdiden doldu . Emniyet Genel Müdürlüğü'nün eğitim amacıyla Necati Kalkan'a hazırlattığı " Gençlik ve Terörizm " isimli kitapta , PKK'nın silahlı kadrosunda faaliyet gösterenlerin yüzde 90'ının yıl içinde güvenlik kuvvetleri veya örgüt elemanlarınca öldürüldükleri belirtildi . Konuyla ilgili saptama PKK'nın " www. Teröristlerden 100'ü örgüte katıldıkları yılda , 46'sı yıl arasında , 46'sı yıl arasında öldü . Sadece 10 teröristin ömrü yıldan fazla sürdü . Yüzde 46. Diyarbakır'da düşen THY'nın " Konya " uçağından omzunda çatlak , göz çevresinde kanama ve bacağında küçük bir yanıkla yaralı olarak kurtarılan ve tedavisi iki haftadır Acıbadem Hastanesi'nde sürdürülen Aliye İl , taburcu oldu . Çok mutlu ve moralinin de yerinde olduğunu belirten İl , evini , çocuklarını ve yemek yemeyi çok özlediğini belirtti . Kazayla ilgili bir hata , bir ihmal varsa hakkını arayacağını belirten İl , kendisinin normalde hayat dolu bir insan olduğunu kaydetti . İl şöyle devam etti : " Bundan sonra da hayata çok daha farklı bakacağım , yaşantımın kıymetini daha çok bileceğim . " Batman eski valileri Salih Şarman , Sami Seçkin , Zeki Şanal ve Necati Develioğlu'nun da aralarında bulunduğu 10 sanığın , Batman'da kaybolan silahlar ve zimmet dahil 11 ayrı suçtan yargılanmaları kararlaştırıldı . Sanıkların mevzuata uygun olarak yetkililerden izinsiz silah ithal ettikleri , bunun için devletin parasını kullandıkları , yapılan sayım sonucu bazı silahların eksik olduğu , yine bazı silahların gümrük belgesinin bulunmadığı belirlendi . Şarman'ın ayrıca iki ayrı suç nedeniyle zimmetten yargılanmasına karar verildi . Paralar da kayıp Danıştay . Dairesi , İçişleri Bakanlığı'nın 19 Temmuz 1000'de , halen Hatay Valisi olan Şanal , merkez valileri Seçkin , Şarman , emekliye ayrılan Develioğlu ile yedi eski Batman vali yardımcısı ve dokuz polis hakkında , 1991 1998 dönemini kapsayan 11 ayrı suçtan gönderilen soruşturma dosyasını karara bağladı . Danıştay kararında , Şarman'ın iki ayrı suçtan dolayı " zimmetten " yargılanması gerektiği belirtildi . Şarman'ın , Toplu Konut Fonu'ndan gelen paranın da yatırıldığı hesaptaki milyon 615 bin 664 dolarlık bölümü , harcama belgesi kabul edilmeyen belgeler karşılığı kullandığı ifade edildi . Yasal yollardan alınan malzemelerin sayımında da birçok mermi , el bombası , aydınlatma roketi , kalaşnikov tüfek gibi çok sayıda malzemenin eksik olduğunun anlaşıldığı , bu eksik malzemenin Şarman'ın zimmetinde olduğu ifade edildi . Şarman'ın , bu iki suçtan dolayı 11 yıla kadar ağır hapis ve meydana gelen zararın bir misli para cezası istemiyle yargılanması gerektiği vurgulandı . Kararlar oybirliğiyle alındı . Sanıklar Yargıtay'ın ilgili ceza dairesinde yargılanacak . Sanıkların , Danıştay'ın bu kararına itiraz etme hakkı bulunuyor . İtiraz halinde konuyu Danıştay İdari İşler Kurulu karara bağlayacak ve bu karar kesin nitelik taşıyacak . Milliyet duyurmuştu Batman'da Şarman'ın özel bir birlik kurarak , bu birlik için yurtdışından izinsiz ve gümrüğe sokulmadan silah ithal ettiğini ilk olarak Milliyet duyurdu . Muhabirimiz Tolga Şardan , Mülkiye müfettişlerinin valilerle ilgili soruşturmayı başlattığı Şubat 1000'de , silahların Ertaç Tinar'ın sahibi olduğu Hospro firmasınca satıldığını , Şarman'ın DYP eski Genel Başkanı Tansu Çiller'in başbakanlığı döneminde ve onayıyla alındığını , Başbakanlık'ın bu dönemde devletin tüm birimlerini silah alımından haberdar ederek , yardımcı olunmasını istediğini ortaya çıkardı . Usulsüz silah ithalatını haberleştiren Milliyet Vali Şarman'ı da ilk defa konuşturdu . AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan , Siirt seçimlerinde , listenin ilk sırasındaki yerinden istifa edeceğini açıklayan Mervan Gül'ün yerine aday olmayı planlarken , " daha çok oy " için diğer iki adayın da istifa etmesi tartışmaya açıldı . Grup Başkanvekili Faruk Çelik , " Üç aday birden istifa edebilir " derken , Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı , şimdilik böyle bir uygulamayı düşünmediklerini söyledi . Çelik , Erdoğan'ın aday olması için sadece ilk sıradaki Gül'ün istifasının yeterli olacağını belirterek , " Ancak listedeki diğer iki arkadaşın durumu ne olur , bilemiyorum . Onlarla ilgili durum tartışılacak " diye konuştu . Yazıcı ise üç adayın istifa etmesine gerek olmadığını kaydetti . Listeden bir istifa ve yerine bir kişinin gelmesinin yeteceğini dile getiren Yazıcı şunları söyledi : " Başsavcının , üç adayın da istifa etmesi yönünde görüşü var . Ancak bunu yanlış biliyor , karıştırıyor . Eğer ilde ön seçim yapılsaydı , liste yenilemek için üç adayın da istifa etmesi gerekirdi . " Erdoğan : MYK karar verir Erdoğan , Siirt'te milletvekili adayı olup olmayacağına yönelik bir soru üzerine , listelerde boşalma olması halinde Merkez Yürütme Kurulu'nun adaylığına karar vereceğini söyledi . Erdoğan,öMYK tarafından aday yapılırsam adayım , hazırım " dedi . Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , hükümetin kamuda tasarruf için emeklilik yaşını 61'e indirmesi planından etkilenecek büyükelçilerin 65 yaşına kadar görevde kalmalarını sağlayacak " centilmenlik anlaşması " formülü geliştirdi . Öncelikle dışişleri mensuplarını kapsam dışına çıkarmayı hedefleyen Yakış , bu girişiminden sonuç alamazsa , Dışişleri Bakanlığı ile Maliye Bakanlığı arasında 61 yaşın üzerindeki büyükelçilerin görevlerinin devamını sağlayacak bir " centilmenlik anlaşması " imzalanmasını önerecek . Formül hakkında bilgi veren Yakış , " 61 yaşını aşan ve yurtdışında görev yapan büyükelçilerin görev süreleri her seferinde birer yıl olmak üzere maksimum dört defa uzatılabilecek " dedi . Yakış , şunları kaydetti : " Bir ülkenin bir diğer ülkeye büyükelçi ataması sırasında güven çok önemlidir . Bu durumda , bir ülkeye gönderdiğimiz büyükelçinin ikinci yıl orada olup olmayacağı kesin olarak belirlenemeyeceği için , büyükelçiye onay veren ilgili ülke açısından sıkıntılı bir durum oluşacak . Bana kalırsa yine en iyisi dışişleri mensuplarını uygulamanın dışında tutmak . " Yıllarca parlamenter olarak Türkiye'yi temsil ettiği Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi'nde ( AKPM ) temaslarda bulunan Başbakan Abdullah Gül , " Burası insan hakları ve demokrasi okulu . Başbakan olarak burada öğrendiklerimi uyguluyorum " mesajı verirken çabalarına tam destek aldı . Temaslarına AKPM Başkanı Peter Schieder'le başlayan Gül , 1991 1001 arasında Türk delegasyonunu temsil ederken edindiği tecrübenin çok yararlı olduğun söyledi . Türkiye'nin reformlara devam edeceği ve standartlarını Avrupa standartlarına yükselteceğini söyleyen Gül , " Önümüzdeki yıllar çok daha iyi olacak . İnanıyorum ki bu reformlar kısa sürede Türkiye'yi Avrupa Birliği'ne ( AB ) de tam üye yapacak " diye konuştu . Schieder de son dönemde atılan adımların takdirle karşılandığını belirterek Gül'e övgü yağdırdı . Schieder , Türkiye'nin Avrupa'daki yerine ilişkin tartışmaları " saçma " olarak nitelerken " Durum gayet açık . Türkiye Avrupa'ya ait , Avrupa'da yeri var ve AB'ye girmeli " diye konuştu . Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , hükümetin kamuda tasarruf için emeklilik yaşını 61'e indirmesi planından etkilenecek büyükelçilerin 65 yaşına kadar görevde kalmalarını sağlayacak " centilmenlik anlaşması " formülü geliştirdi . Öncelikle dışişleri mensuplarını kapsam dışına çıkarmayı hedefleyen Yakış , bu girişiminden sonuç alamazsa , Dışişleri Bakanlığı ile Maliye Bakanlığı arasında 61 yaşın üzerindeki büyükelçilerin görevlerinin devamını sağlayacak bir " centilmenlik anlaşması " imzalanmasını önerecek . Formül hakkında bilgi veren Yakış , " 61 yaşını aşan ve yurtdışında görev yapan büyükelçilerin görev süreleri her seferinde birer yıl olmak üzere maksimum dört defa uzatılabilecek " dedi . Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz , kendisinin makam odasında üç arkadaşıyla okey oynadığı iddialarına sert çıkarak , " Yapılan ahlaksızlık ve düpedüz iftira . Bırakın makam odasında okey oynamayı , okeyin nasıl oynandığını bile bilmiyorum " dedi . Yılmaz , Prof. Ahmet Ercan'ın " sigara içenlerin abdestsiz olduğu ve namaz kılamayacağı " yönündeki iddiasının da doğru olmadığını belirterek , " Sigara içmek abdesti bozmaz , dolayısıyla namaz kılmaya engel değildir " diye konuştu . Dinimizin sarmısak ve soğan yedikten sonra camiye gelinmesini hoş karşılamadığını kaydeden Yılmaz , şunları söyledi : " Sigara içmenin namaza bir zararı olmaz . Yalnız cemaatle namaz kılarken başkalarını rahatsız etmemek lazım . Sigaradan dolayı ağzı kokanlardan camidekiler rahatsız olacaksa kişi camiye gelmesin evinde kılsın . Yani bir insanın soğan , sarmısak veya sigaradan ağzı kokuyorsa veya çorapları kokuyorsa camiye gelmesin . " Yılmaz , bazı mağazaların belli bir alışveriş karşılığında promosyon olarak verdikleri kurbanlıkları kesmenin dini yönden sakıncası olmadığını bildirdi . International Herald Tribune gazetesi , Davos çıkışlı özel haberinde , IMF ve ABD yönetiminin , Türkiye'nin taahütlerini ihlal ettiği görüşünde olduğunu yazdı . Gazete , ABD Hazine Bakanlığı yetkililerinin kaleme aldığı " Hizmete özel Piyasalar bakımından hassas " başlıklı gizli belgede , Türkiye'nin " IMF ve Dünya Bankası programları konusunda ciddi biçimde yoldan çıkmış olduğu " saptamasının yapıldığını bildirdi . ABD , Ankara'ya , IMF'nin 1. Gizli belgede , Ankara'nın IMF'ye 11 Ocak'ta sunduğu niyet mektubundaki önerilerin ABD tarafından " yeterli bulunmadığı " kaydedildi . Haberde şöyle denildi : milyar dolarlık yardım " Belge , ABD , IMF ve diğer büyük hissedarların ayrıca piyasaların Türk hükümetinin güçlü ekonomik politikalar uygulama yeteneği ve iradesi konusunda güçlü kanıtlar görmek istediğini belirtiyor ve bunu yapmak için zaman kısıtlı diyor . Ankara'nın niyet mektubu taslağı hakkında duyulan endişeleri de ayrıntılı biçimde bildiren ve Hazine yetkilileri tarafından yazılan belge , yüzde 6. Belge , gelir ve harcama önlemlerinin kümülatif etkisinin , hedefe ulaşmak için yeterli olmadığını belirtiyor . ABD , niyet mektubunun yapısal önlemlerle ilgili şartlara yönelik neredeyse hiç bir taahhüt içermemesi konusunda da uyarıda bulunuyor . " Haberde ABD'nin , Türkiye'nin Irak savaşında uğrayacağı zarar için en az milyar dolar önerdiğini , karşılığında IMF'nin reform kriterlerine uymasını istediğini bildirdi . Üst düzey bir Amerikalı yetkilinin , " Türkiye bize Irak operasyonunda yardım ederse , biz de savaş zararlarını karşılamada Türkiye'ye yardım ederiz " dediğini aktaran gazete , Davos'ta özel röportaj yapılan AKP lideri Tayyip Erdoğan'ın bu haberi " artı milyar dolarlık yardım " olarak doğruladığını , ancak " Bu tür krizlerde , bu tür miktarlar Türkiye'nin sorunlarını çözmez " dediğini kaydetti . Gazete , üst düzey bir uluslararası finans yetkilisinin de " Washington en az milyar teklif ediyor , bu rakam üç yıllık bir dönem içinde çok daha yukarılara tırmanabilir " dediğini bildirdi . Haberde , yardımın Washington'un Türkiye'nin Irak koalisyonuna katılmasını garantilemek için uyguladığı " havuç sopa " yaklaşımının parçası olduğu belirtildi . Bush'dan Gül'e mektup : Önce IMF şartlarını yerine getirin ABD Başkanı George . Bush'un , Başbakan Abdullah Gül'e yolladığı mektubun da , IMF Direktör Yardımcısı Anne Krueger'in kısa bir süre önce Türkiye'ye ilettiği " IMF programına bağlı kalınmazsa ABD'den özel bir cömertlik beklememesi gerektiği " şeklindeki mesajla hemen hemen aynı içerikte olduğu belirtildi . Gazeteye göre Bush , 14 Ocak'ta Başbakan Gül'e gönderdiği özel mektupta , ABD'nin Irak savaşında Türkiye'nin işbirliğine duyduğu ihtiyacı dile getirdi ancak Türkiye'nin ABD ile bir tazminat paketi üzerinde anlaşmadan önce IMF'nin şartlarını yerine getirmesi gereğinin altını çizdi . Bush , " IMF programına taahhüdünüz olmadan ABD'den gelecek herhangi bir yardım paketinin faydası yok olur " dedi . IMF : ABD desteği yetmez Financial Times ( FT ) gazetesinde yer alan , " IMF , Türk ekonomisine yönelik riskler konusunda uyarıyor " başlıklı haberinde Irak konusunda ABD'nin Türkiye'ye vereceği desteğin yetersiz kalacağını yazdı . IMF'den ek kaynak yok Üst düzey bir IMF yetkilisi Davos'ta FT'ye yaptığı yorumda Türkiye'nin ABD tarafından verilecek yardımdan başka bir yardım alamayacağını dile getirdi . Yazıda , şöyle denildi : " Anlaşıldığı üzere ABD'nin Türkiye'ye yapacağı yardım teklifi ise milyar dolar yardım ve 10 milyar dolar kredi garantisi veya milyar dolar yardım veya 10 milyar dolar kredi garantisi olarak açıklanmıştır . IMF yetkilisi konuyla ilgili yorumunda , Türkiye'nin ABD tarafından verilecek yardımdan başka bir yardım alamayacağını ve ABD yardımlarının da Türkiye'nin güncel ihtiyaçlarını karşılamak açısından yeterince büyük olup olmadığının belirsiz olduğunu dile getirdi . " Gazete , 1005 bütçesinden bağımsız olarak IMF'nin çözülmesini istediği sorunlardan bir tanesinin de Pamukbank olduğunu yazdı . Gazete , IMF'nin 1. Bankacılıkta ilerleme sağlanmalı . . . IMF . Başkan Yardımcısı Anne Krueger , Türkiye'de uygulanan programın en önemli temellerinden birinin " bankacılıkta yeniden yapılanma " olduğunu söyledi . Pamukbank konusunda araştırma yaptığını belirten Krueger , bankacılıkta yeniden yapılandırmanın daha ileri götürülmesi gerektiğini belirtti . " Geçen yıl Türk ekonomisi , çok iyi bir performans sergileyerek biz dahil herkesi şaşırttı " diyen Krueger , yeni hükümetin ekonomiyi daha ileri götürmeyi amaçladığını belirtirken , " Bu konuda çok ümitliyim " dedi . IMF'den iki uzman geldi Bu arada IMF'nin bütçe ve hazine konularında iki uzmanı Ankara'ya gelerek ekonomi yetkilileri ile görüşmelere başladı . Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ( BDDK ) , Danıştay kararı gereği cuma günü eski sahibi olan Çukurova Grubu'nun Başkanı Mehmet Emin Karamehmet'e iade ettiği Pamukbank'ın ortaklık hakları ile yönetim ve denetiminin , Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'nda ( TMSF ) kaldığını açıkladı . BDDK , Pamukbank nezdindeki tasarruf sahiplerinin hak ve menfaatlerini korumak ve Yapı ve Kredi Bankası'nın mülkiyet sorununa çözüm getirmek ve mali sistemin istikrarını sürdürmek için Çukurova Grubu ile kurum arasında yapılan görüşmelerde anlaşma sağlandığını ve bir protokol imzalandığı bildirdi . BDDK'nın yaptığı yazılı açıklamada ; Pamukbank'ın ortaklık hakları ile yönetim ve denetiminin TMSF uhdesinde kalacağı , 18 Haziran 1001'de mevcut hakim ortakların Danıştay'da açtığı ve 11 Kasım 1001'de alınan yürütmeyi durdurma kararına konu olan davadan , anlaşma esasları dahilinde feragat edildiği belirtildi . Nihai anlaşma 51 Ocak'ta BDDK , Pamukbank'ın Fon'a devredilmesiyle eski sahiplerinin Yapı Kredi'deki yüzde 44 oranındaki hisselerinin temettü hariç ortaklık haklarının 4589 sayılı Bankalar Kanunu gereği Fon tarafından kullanılmasını sağlayan mevcut uygulamaya devam edileceğini açıkladı . BDDK açıklamasında Çukurova Grubu'nun yüzde 44 oranındaki hisselerinin belli bir kısmını Bankalar Kanunu'na uyum sağlamak için stratejik ortak bularak , üç yıl içinde satmayı taahhüt ettiği belirtildi . Yapı Kredi'nin faaliyetlerini sağlıklı bir mali yapı içinde sürdürebilmesi için iki tarafın yönetim esaslarını kendi aralarında belirleyeceklerini belirten BDDK , nihai anlaşmanın 51 Ocak 1005 tarihinde imzalanacağını açıkladı . Bu durumda , Çukurova Grubu'nun Yapı Kredi Bankası neznindeki borçlarının yeniden yapılandırılması için Çukurova Grubu ile Yapı ve Kredi Bankası arasında imzalanan 51 Aralık 1001 tarihli Finansal Yeniden Yapılandırma Sözleşmesi'nin uygulanmasına devam edilecek . Karamehmet bir daha bankacılık yapamayacak Davasından vazgeçti AÇIKLAMA : Pamukbank'ın ortaklık hakları ile yönetim ve denetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ( TMSF ) uhdesinde kalacak . Bu amaçla , 18. ANLAMI : Pamukbank ve Yapı Kredi'den dolayı devlete 5. Danıştay kararı gereği Pamukbank'ı geri almasına karşın bankanın Fon'da kalmasını kabul ederek bütün yasal haklarından vazgeçti ve bankacılık yapamayacağını kabul etti . Ödeme planı ay sonunda AÇIKLAMA : Çukurova Grubu'nun Pamukbank'daki borçları TMSF tarafından devralınarak , Grubun diğer TMSF bankalarına olan borçları ile birlikte , imzalanmış bulunan protokolde belirlenen esaslar dahilinde , gerekli ve yeterli teminatlar alınarak ödeme planına bağlanacaktır . ANLAMI : Çukurova Grubu'nun Pamukbank'a 1. BDDK yetkilileri , bu borçların hangi teminatlarla nasıl bir ödeme planına bağlanacağının 51 Ocak 1005 tarihinde belirleneceğini belirtti . Fon yönetimi devam edecek AÇIKLAMA : Pamukbank'ın TMSF'ye devredilmesi nedeniyle Yapı Kredi Bankası'nda Pamukbank'ın hakim ortaklarının sahip olduğu hisselerin , temettü hariç ortaklık haklarının , 4589 sayılı Bankalar Kanunu çerçevesinde TMSF tarafından kullanımına ilişkin mevcut uygulamaya devam edilecek . Çukurova Grubu , söz konusu hisselerin bir kısmını Bankalar Kanunu'na uyum sağlamak amacıyla stratejik ortak bularak üç yıl içinde elden çıkarmayı kabul ve taahhüt etmiştir . ANLAMI : Yeni Bankalar Kanunu'nun 14 . maddesi gereğince bankası Fon'a devrolan bir banka kurucusu , sermayenin doğrudan veya dolaylı olarak yüzde 10 ve daha fazlasına veya bu oranın altında olsa dahi yönetim ve denetim kurallarına üye belirleme hakkına sahip olamıyor . Kurucularda aranan nitelikleri taşımayan kişi bankacılık lisansını kaybediyor . Yapı ve Kredi Bankası'nda yüzde 44 oranında hissesi bulunan Karamehmet , Pamukbank'tan dolayı bankacılık lisansını kaybettiği için Yapı Kredi'deki hisselerini yüzde 44'ten yüzde 10 veya 10'un altına düşürecek şekilde üç yıl içinde elden çıkarmak zorunda kalacak . Yönetim sabah gitti öğlen geldi BDDK'nın , cuma günü Pamukbank'ı eski sahiplerine iade etme kararının ardından , bankanın TMSF'nin atadığı beş kişilik yönetim Kurulu ve genel müdürü fiilen dün sabah görevlerinden ayrıldı . Ancak , bu yönetim , Çukurova Grubu ile BDDK arasında varılan anlaşma uyarınca Pamukbank'ın TMSF bünyesinde kalacağının açıklanmasının ardından yeniden görevinin başına döndü . Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Ulukanlı ile Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Müdür Ahmet Türel Ayaydın'ın da aralarında bulunduğu yöneticiler bankaya gelerek , toplantı yaptılar . Çukurova hisseleri tavan yaptı BDDK'nın Çukurova Grubu ile anlaşması , gruba ait şirketlerin hisselerine doping etkisi yaptı . Grup hisseleri dün borsada en çok prim yapan hisselerin başında yer aldı . İMKB 100 Endeksi'nin dünkü artışı yüzde 0. Grup şirketlerinden Yapı Kredi Finansal Kiralama yüzde 16. Yapı Kredi hisseleri ise 55. Hükümet , bu hafta yapılacak bir Yüksek Planlama Kurulu ( YPK ) ve bir Bakanlar Kurulu toplantısıyla bütçeyi kesinleştirecek . Yapılan toplantılarda yüzde 6. Daha önce açıklanan 6. Bu tedbirler arasında kamu işçisine verilen dört ikramiyenin ikiye indirilmesi , İstanbul hariç servis uygulamasının kaldırılması düşünülüyor . Paket bugün YPK'da daha sonra da Bakanlar Kurulu'nda kesinleştirilecek . Pakette son kararı Bakanlar Kurulu verecek Bütçe çalışmalarında , özellikle yeni kaynak yaratılması ve tasarruf amacıyla üzerinde durulan önlemler şöyle : Kamu işçilerine ödenen dört ikramiyenin ikiye düşürülmesi . ( 510 trilyon lira gelir ) Meclis ve Başbakanlık'ta çalışanların özlük haklarının sınırlanması . Lisansüstü eğitim için yurtdışına gidenlere ödenen aylıkların , YÖK'ün gönderdiklerine eşitlenmesi . Personel atamalarını 55 binle sınırlandırılması . ( 50 trilyon ) İşçilerden memur pozisyonunda çalışanların memur kadrosuna atanması . 165 bin sürekli işçinin yüzde 10'nunun bu yolla eritilmesi . ( 195 trilyon ) Geçici işçilerin çalışma sürelerinin bir ay kısılması . ( 11 trilyon ) İstanbul hariç personel servisi kiralamalarına son verilmesi . ( Ödeneği 48 trilyon lira ile sınırlandırıldı ) Uçakla seyahatlerin 500 kilometre ile , yurtdışına geçici görevle giden sayısının seyahat başına sınırlanması . Yakıt alımında taşıt tanıma sisteminin kullanılması . Yeşil Kart sahipliği tanımının yeniden yapılması . ( 50 trilyon ) Yeşil Kartta tedavi giderlerinin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu'ndan yapılması . Belediyelerden geçişlerde kısıtlamanın sürmesi . Bu yıl bin personel geçişinin engellenmesi . ( 56 trilyon ) Arazileri geri alacaklar Daha önce İTÜ'ye verilen Beykoz Kundura Fabrikası'nın iki arazisinin geri alınanarak satılması . Taşıt alımı yapılmaması . ( 40 trilyon ) Onarım işlemlerinin kısıtlanması . Kamuya yararlı olanlar dışındaki vakıf ve derneklere yardımların durdurulması . ( trilyon ) Taşkömürü Kurumu ve TCDD'de sermayeden personel için yapılan transferlerin brüt olarak yapılması . Uluslararası kuruluşlarda gereksiz üyeliklerin iptal edilmesi . Şampiyona Fak Fuk Fon'dan İstiklal Madalyası ve sporda şampiyonluk almış olanlara yapılan ödemelerin Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Fonu'na kaydırılması . ( 655. ( Maaşlarda oluşacak yüzde 1'lik kaybın telafi edilmemesi . 109 trilyon ) Eş değer ilaç uygulaması ( 589 trilyon ) , Bağ Kur'da ilaç katılım payının maaştan kesilmesi ( 150 trilyon ) , SSK'da ilaç bedellerinin yüzde 10'sinin aylıktan kesilmesi ve eş değer ilaç ve negatif liste uygulamasına gidilmesi ( 590 trilyon ) . Aktüeryal dengeye önlem Emekli Sandığı'nda makam , görev ve temsil tazminatlarının emekli kesintisine tabii tutulması üzerinde de duruluyor . Bu önlem maaşlarda 150 milyonluk bir azalmaya neden olacak . Kazanılmış hakkın sonradan geri alınamayacağı ilkesi nedeniyle fark tazminatının ödenmesi gündeme gelebilecek . Bu gerçekleşirse , emekli ikramiyelerindeki artış nedeniyle yıllık 11 trilyonluk yük gelebilecek . Kurum karşılıkları yüzde 10'den yüzde 11'ye çıkarılması . Bu tedbir 510 trilyonluk tasarrufa neden olacak . Ancak , kamu personel giderleri de aynı oranda artacak . Ak Portföy'ün 1001 yılı sonu itibariyle yönettiği 166 trilyon liralık fon büyüklüğü 1001 sonunda yüzde 510 artışla katrilyon 164 trilyona yükseldi . Şu anda 1. Yatırımcı sayımız yaklaşık bir yılda 45 binden 145 bine çıktı " diyor . Çun , sorularımızı yanıtladı . Tipik bir Türk yatırımcısının belirleyici özellikleri nelerdir ? Türk yatırımcısı piyasaların belirsizliğinden olsa gerek uzun vadeli yatırım planlaması yapmıyor . Ve tasarruflarını aşırı şekilde döviz , altın gibi araçlara plase ediyor . Ama bakıyorsunuz altın , son iki yıllık yükselişi bir kenara koyarsanız 10 yıldır düşüş trendinde . Döviz uzun vadede ancak paranın değerini koruyor . Yatırımcı risk almayayım derken , en büyük riski almış böyle bakınca . Getiri riskini almış . Birde güvenlik eşiği daha düşük spekülatif yaklaşımda olan bir yatırımcı kategorisi var . Dünyada hisse senetleri , Hazine bonoları yatırımın bel kemiğidir . Bu araçların uzun vadeli getirileri çok iyidir . Ama bizim yatırımcımız bu enstrümanlara uzun vadeli değil de spekülatif olarak bakıyor . Ve bu nedenle zarar ediyor . En son 1000'deki büyük yükselişte , çıkan piyasada zarar ettiler . Yabancıların tepede sattığı milyar dolar tutarındaki kağıdı bizim yerli yatırımcılar aldı . Yabancı yatırımcılar , yerli yatırımcılardan daha mı zeki insanlar ? Yatırım kişisel riskleri belirleyerek , uzun vadeli planlamayla yapılır . Bu anlamda fonlar , yatırım alışkanlıklarını değiştirmeye aday . Fiyatların ucuz olduğu yerlerde fırsatlar değerlendirilmeli . Yatırımcı borsa çıkarken , faiz düşerken alıyorsa risk alıyordur . Bakın 1000'deki yükselişte yabancılar endeks tepeyi görmeden satmaya başladılar . Çünkü belli değerler belirliyorlar . Fiyatlar oraya gelince sistemli olarak satıp çıkıyorlar . Aynı şeyi alırken de yapıyorlar . Bizde özellikle tipik küçük yatırımcı ise sadece trendlere bakıp alıyor . Böyle olunca çoğunlukla en tepede alıp , en dipte satarak zarar ediyor . Pazar payı yüzde 115 arttı 1001 yılını kurum hedefleriniz açısından nasıl geçirdiniz ? Geçen yılı hedeflerimizin üzerinde tamamladık . Yönetilen fon büyüklüğümüz yüzde 510 artışla 166 trilyondan , katrilyon 164 trilyona yükseldi . Şu anda 1. Yatırımcı sayımız yüzde 100 arttışla 45 binden , 150 bine çıktı . Pazar payımız yüzde 5. 1000 yılında pazar payımız yüzde 1'lerdeydi . Fon büyüklüğünde . sıradan , . sıraya yükseldik . Başarıda önemli olan doğru ürünü doğru müşteriye satmaktır . Yatırımcının aldığı ürünü bilmesi lazım . Biz fonlarımızın tanımlarını iyi çizdik ve bunlara sadık kaldık . Bunların yatırımcı tarafından maksimum düzeyde bilinmesini sağladık . Akbank gibi lider bir bankanın yaygın dağıtım ağı bu başarının sağlanmasında önemli faktör oldu . Bankamızın üst yönetimi tarafından çizilen strateji doğrultusunda ürünün tüm kademelerde sahiplenilmesi başarıyı getirdi . Merkez organizasyonu ve satış elemanları ile koordinasyon içerisinde çalışıldı . Kimse bireysel emeklilikten mucizeler beklemesin . . . " Altyapı hazır , sektör de hazır . Bireysel emeklilik fonları diğer fonlardan daha kısıtlamalı çalışacak . Bizim açımızdan uzun vadeli olacağı için yönetilmesi de nispeten daha kolay olacak . Getirileri de daha yüksek olabilir . Ancak kimse emeklilik fonlarından mevcut fonlardan farklı olarak mucize beklemesin . Her fonun yatırım stratejisi , riski vardır . Getiri beklentileri de buna paralel düşünülmelidir . Bireysel emeklilik fonlarında öteki fon içeriklerinden farklı olarak ağırlıklı enstrümanın oranı yüzde 80'e çekildi . Bu sayede insanlar aldıkları fonun içinde ne olacağını bilirken , yönetici riski de asgariye indirilmiş oldu . Önemli olan katılımcıların fonlarla oluşturacakları yatırım planlarıdır . Bunların seçilmesi ve zaman içerisinde değiştirilmesi esas performansı oluşturacak . " AKP lideri Tayyip Erdoğan , nemaların şubatta ödenmesi için Devlet Bakanı Ali Babacan'a talimat verdi . Davos zirvesi için bulunduğu İsviçre'de Babacan ile görüşen Erdoğan , " Nemaları bu yıl da şubatta öderseniz isabetli olur " dedi . Erdoğan , ayrıca ATV'deki açıklamasında da Babacan'ın şubatta ödeme gayreti içinde olduğunu belirterek şunları söyledi : " Kendisiyle görüştüm . Bunu şubat ayı içerisine sıkıştırabilirseniz isabetli olur dedim . Bu işin arayışı içindeler . Uzun sürmez . Maliye , Hazine'den sorumlu bakanımız ve Başbakanımız gayret içinde . Her yıl şubatta ödeniyordu . Bu yıl da şubatta ödenir temennisi ve gayreti içerisindeyiz . İnşallah bu müjdeyi bu hafta verirler . Bu arada geçen yıldan kalan işçi emeklisi alacakları olan ikramiyelerle ilgili gayretleri de var . Çözmeye çalışıyorlar . Fındıkla ilgili çalışmalar da var . " Tütüncüye avans Tütün üreticisine bayram öncesi 18 trilyon lira avans ödenecek . Daha önce , Tekel'in iç ve dış piyasadan alımlarla gelecek 19 yıla yetecek kadar tütün depoladığını , bunun büyük kısmının da çürüdüğünü açıklayan Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , dün yaptığı açıklamada , alımlara başlanmamış olmakla birlikte , sözleşme imzalamış üreticilere kilo başına 500 bin lira , üretici başına 100 milyon liraya kadar avans verileceğini belirtti . İş Bankası , Net Turizm'e ait 1. İstanbul 14 . İcra Müdürlüğü'nden gönderilen ödeme emri uyarınca banka , şirketin Cağaloğlu'ndaki mağazasında ihtiyati haciz uyguladı . Haczedilen yaklaşık 1. İcra işlemi şirketin 11. Şimdilik , Nokia 6650 ve Nokia 5650 cep telefonları ile yararlanılabilen Telsim MVS servisi sayesinde , Star TV ana haber bültenleri canlı olarak izlenebilecek . İlerde diğer TV kanalları da servise konulacak . Aboneler , filmleri , dizileri ve diğer TV programlarını istedikleri yer ve zamanda izleyebilecekler . PAZAR Keyfi adlı magazin programında yayımlanan röportajında " Türkiye'nin hangi noktası olursa olsun , devlet yer göstersin , okul yaptıracağım " diyen Tuğba Özay'a Dalyan Belediye Başkanı'ndan çağrı var . Özay'ın okul yaptırmak istediğini televizyondan öğrenen Dalyan Belediye Başkanı Suat Tufan hemen harekete geçerek , " İnşaatı yarım kalan bir okulumuz var . Kalanını Tuğba Hanım yaptırsın , okula onun adını verelim " dedi . MUĞLA'nın Ortaca ilçesine bağlı caretta caretta'larıyla ünlü beldesi Dalyan'daki Anadolu Turizm ve Otelcilik Lisesi inşaatının müteahhidin işi bırakması nedeniyle yarım kaldığını belirten Tufan , şunları söyledi : " Okulun eğitime girebilmesi için gereken para 150 milyar . Tuğba Özay ciddiyse , buyursun , yarım kalan okulumuzun yapımını üstlensin . Okulumuza adını verelim , adı ölümsüzleşsin . Biz de aylardır bir hayırsever arıyorduk . " Hülya Avşar : 14 Şubat Sevgililer Günü'nde Antalya Porto Bello Hotel'de sahneye çıkıp 15 milyar alacak . Kenan Doğulu : Bayramın . günü Antalya Porto Bello Hotel'de sahne alacak . Gülben Ergen : Sevgililer Günü'nde Antalya Topkapı Palace Otel'de konser verecek . Sibel Can : Antalya Zanadu Otel'de sahne alacak , anlaşma sağlanırsa ardından da 11 bin dolara Kıbrıs'ta Jasmine Court'ta sahneye çıkacak . Özcan Deniz : 11 Şubat'ta Antalya Topkapı Palace'da konser verecek . Gülşen : 11 Şubat'ta Antalya Topkapı Palace'ta , 15 Şubat'ta ise Royal Resort Hotel'de sahne alacak . Ebru Gündeş : Bayramın ilk günü Belek Papillon Zeugma Otel'de sahneye çıkacak . Ardından konser için Avustralya'ya geçecek . Serdar Ortaç : Bayramın 5'üncü günü Papillon Zeugma Otel'de sahneye çıkacak . Nez : 11 Şubat'ta Antalya Royal Resort Otel'de sahne alacak . Aşkın Nur Yengi : 11 Şubat'ta Belek'te Sirene Golf Hotel'de program yapacak . Nükhet Duru Cenk Eren : Bayramın . ve . Günü Kıbrıs'ta , Sevgililer Günü'nde ise Side Blue Waters'ta konser verecekler . Petek Dinçöz : Kumburgaz Marin'de sahne alacak . Seda Sayan : 11 Şubat'ta Çeşme Sheraton Otel'de olacak . Mehmet Ali Erbil : 11 Şubat'ta Çeşme Sheraton Otel'de . . . Yıldız Tilbe : 11 Şubat'ta Çeşme Altın Yunus'ta konser verecek . Yaşar : 11 Şubat'ta Belek Cornelia Otel'de tatilcileri eğlendirecek . Deniz Seki : 15 Şubat'ta Belek Cornelia Otel'de sahneye çıkacak . İbrahim Tatlıses : Sevgililer Günü'nde Antalya Royal Resort Otel'de sahne alacak . Emel Müftüoğlu : Sevgililer Günü'nde Alanya'da konser verecek . DÜNYANIN en büyük iç giyim fuarı ( Salon International De la Lingerie / Paris ) 14 16 Ocak günleri arasında Paris'te yapıldı . Fuara büyük bir standla katılan " Gecem " firmasının uluslararası markası New Night , 600 parçadan oluşan 1005 kreasyonuyla Paris'te büyük sükse yaptı . Sürpriz evliliği ve düğününde yaşanan olaylarla magazin gündemine oturan Yeşim Salkım , turizmci eşi Arben İçli'yle dün Paris'e gitti . Atatürk Havalimanı'nda da gazetecilere yakalanan Salkım , " Sizi atlatmak için az daha uçağımızı kaçırıyorduk ama yine de kaçamadık " diye konuştu . Salkım , ısrarlı sorular üzerine , eşiyle evine gittiğini belirterek şunları söyledi : " Sanat hayatım bitti . Bunu bir sene önce söylemiştim ama kimse dinlemedi . Artık şarkıcı ve aktrist değil , Paris'teki evimin hanımıyım . " MALKOÇ FENERBAHÇELİ basketbolcu Zaza Enden'in sevgilisi Ece Gürsel , " Sporcu manken ilişkileri genelde maddiyata dayalı olarak başladı . Ama bizimki bu tür bir ilişki değil " diyor . Nedenini de " Çünkü ben de eski lisanslı basketbolcuyum . Sakatlanınca basketbolu bıraktım . Biz Sporcu sporcu aşkı yaşıyoruz . benim ilk aşkım . 14 yaşındayken tanıştık . yıldır beraberiz " diye açıklıyor . 00 . yılında Beşiktaş'ı , yakışıklı başkan Serdar Bilgili ve futbolcularla birlikte başarıya taşıyan iki ismi konuk ettim bu kez . Ah pardon ! Her başarılı erkeğin arkasında mutlaka bir kadın vardır . Bir de Ayşe Karasu Engin'le sohbet ettim . BJK'nin aslan menajeri Sinan ve dünya tatlısı teknik direktörü Lucescu ile Ümraniye'deki muhteşem Nevzat Demir Tesisleri'nde buluştuk . Tesadüf bu ya , 10 yıllık arkadaşım , genç ve başarılı iş adamı , Beşiktaş Futbol Şubesi Sorumlusu Yıldırım Demirören de oradaydı . Sinan 15 yıllık kral dostum . Ne günlerimiz , gecelerimiz geçmiştir onunla . Yıldırım'la da öyle . Bizim Sinan ve Yıldırım ile olan muhabbetimiz eskilere uzanınca hoca bakakaldı tabii . Bereket antreman vardı da adam kurtlar sofrası'ndan , yani bizden kurtardı kendini . Ama şu kadarını söyleyeyim ; Şeker gibi bir insan Lucescu . Öyle poposu kalkan , burnundan kıl aldırmayan , üstelik de benim dostum olduğunu söyleyen teknik direktörlere hiç mi hiç benzemiyor . Haydi sohbete geçelim : ŞD Sinan özgeçmişinden söz edelim . SE 1964 yılında Beşiktaş Futbol Okulu'na girdim . 1981 1988 yılları arasında Beşiktaş Takımı'nda oynadım . Ama sıralar stresli bir dönemimdi . Antrenörlerle pek anlaşamadım ve Beşiktaş'dan ayrılmak zorunda kaldım . Bazı takımlarda teknik direktörlük yaptım . 1. Sayın Serdar Bilgili'den bu teklif geldiğinde tereddütsüz kabul ettim . ŞD Futbolcu Sinan ve menajer Sinan . . . Hangisi daha riskli ? Hangisi seni maddi ve manevi açıdan daha çok mutlu etti ? SE Menajerlik daha riskli . Futbolcu olarak kaybettiğin zaman tek başınasın , birey olarak düşünüyorsun . Menajer olduğunda bütün takımın sorumluluğu sana ait . Futbolculukta daha çok para var ama ikisinin de mutluluğu ayrı . ŞD Beşiktaş'ın bugün geldiği yerde müthiş payın olduğunu biliyorum . Her ne kadar fanatik bir Galatasaraylı da olsam mesleğim gereği takip ediyorum . Lucescu ile aranızda bugüne kadar sürtüşme yaşandı mı ? SE Asla . Çünkü Lucescu iyi bir adam . Üstelik işini çok iyi yapıyor . nedenle aramızda saygı ve sevgiye dayanan bir birliktelik var . ŞD Futbolcu ve taraftarların babası gibisin . Onlar yenildiklerinde de kazandıklarında da hep sana sarılıyorlar . Bu başarıyı nasıl elde ettin ? SE Ben yapı olarak sevecen , herkese iyilik yapmaya çalışan , kimseyi kırmamaya özen gösteren bir insanım . Onun için futbolcularımız olsun , taraftarlarımız olsun , beni yakından tanıyan insanlar çok seviyorlar . Bunun için ayrı bir çaba sarfetmiyorum , sadece olduğum gibi davranıyorum . ŞD Sen ve Lucescu Sergen'i yeniden sahalara kazandırdınız . Yumuşak bir yüreğin ama prensiplerinden asla taviz vermeyen bir kişiliğin var . Futbolculara kardeşlik ruhu kazandırmayı nasıl başardın ? SE Sergen'i bir sene önce almak istiyordum . Bazı sebeplerden dolayı alamadık . Bu sene Sayın Lucescu , Sergen'i alma taraftarı olduğu için transferini Beşiktaş yaptı . Yumuşak bir insanımdır ama yerine göre sertleşebiliyorum . Beni suistimal eden insanı aynı hatayı yinelememesi için uyarırım , devam ederse de siler ve gerekeni yaparım . Benim için disiplin değil , prensipler önemlidir . BJK'ne ihanet eden futbolcuyu aramızda bulundurmayız . Futbolcularıma her zaman iyi insan , iyi arkadaş , sonra da iyi futbolcu olmaları gerektiği yönünde konuşmalar yaparım . Bu da bana göre başarıyı getirir . Aslında başarının bulunduğu yerde zaten kardeşlik ve dostluk vardır . ŞD Sence Lucescu , Terim'i geçti mi ? Spor medyası hep iki hocayı karşı karşıya getiriyor . Şu an hangisi daha kuvvetli ? Ama bak söyleyeyim , bu soruya kesin yanıt istiyorum , ona göre . SE Sayın Fatih Terim'in geçmişten gelen başarıları gözardı edilemez . Ama şu anki durumda Sayın Lucescu'nun çalıştırdığı takım , yani Beşiktaş lider olduğu için ve Galatasaray'dan ayrılıp bize geçtikten sonra bu başarıyı yakaladığı için Fatih Hoca ile karşı karşıya getiriliyor . Bu da futbolda yaşanan tatlı rekabettir aslında . Bana göre ise ikisinin de çok farklı özellikleri vardır . Şu anda ikisi de camialarında çok kuvvetli . Ama Lucescu'nun takımı lider olduğu için bir adım önde . Bu , Fatih Terim'in kötü olduğu anlamına gelmez . Zaten şu an ligin yarısındayız . Hangisinin iyi olup olmadığını sezon sonunda göreceğiz . ŞD Senin için pek çok kişi " Yeni İmparator " diyor . Kendini bu sıfata layık görüyor musun ? SE Her takımın taraftarı , sevdiği insanlara bu yakıştırmaları yapar . Bunlar onur verir tabii . Beşiktaş şampiyon olursa kendimi bu sıfata layık görürüm . Ama ben imparatorluğu Lucescu'ya devrettim . Bizim imparatorumuz Sayın Mircea Lucescu'dur . ŞD Lucescu , Galatasaray'dayken " Fatih Terim'in mirasını yedi " diye yazdılar . Ama Lucescu Beşiktaş'ta da aynı başarıyı gösterdi . Bu konuda senin ve Lucescu'nun ayrı ayrı değerlendirmelerini öğrenmek istiyorum . SE Ben buna katılmıyorum . Her hoca yeniliklerle gelir . Lucescu yeni oyuncular getirdi ve Galatasaray'ı şampiyon yaptı . Bunu küçümsememek , kimselere mal etmemek lazım . Bu takımın teknik direktörü anda kimse , başarı onundur . ML Evet , pek çok spor yazarı önceleri beni yıpratmaya çalıştı . Ama daha sonra başarılarımı görünce ve aynı başarıyı Beşiktaş'da da devam ettirince eskisi gibi üzerime gelmiyorlar ( gülüyor ) . ŞD Sayın Mircea Lucescu , Fatih Terim ile kıyaslanmak sizi rahatsız ediyor mu ? ML Bence camiaları kıyaslamak lazım . Kişileri değil . Ayrıca bunlardan rahatsızlık duymamak gerek . ŞD Beşiktaş'ı başarıya getiren etkenler neler oldu Sinan ? Başkan mı , yönetim mi , sen mi , Lucescu mu , futbolcular mı ? . . SE Beşiktaş'da Sayın Serdar Bilgili yönetime geldikten sonra kulüpte kurumsal olarak büyük değişimler oldu . İdari , tesisleşme anlamında . Futbol takımı bünyesinde de olumlu değişiklikler yaptık . Biz bir misyon üstlendik ve bu misyonumuzu bütün Türkiye kabul etti . Futbolcusundan malzemecisine , fizyoterapistinden doktoruna kadar herkes görevini biliyor . Bütün çalışanlar birbirine saygılı . Amaç , Beşiktaş'ı dünya kulübü yapmak . Zaten öyle yönetiyoruz . Bu bir takım oyunu , kişilerin başarısı yok . Başarıyı da başarısızlığı da paylaşmak lazım . Biz bu felsefeyle hareket ediyoruz . Sayın Lucescu da bu görüşte . ŞD Başkanla ilgili pek çok söylenti çıktı . Futboldan uzak biri olduğu iddia edildi . Senin ve Lucescu'nun Serdar Bilgili ile ilgili düşüncelerini alabilir miyim ? SE Başkanların futbolu çok iyi bilmeleri önemli değil . Onlar sadece kulübü idari olarak yönetirler . Futbol ile teknik kadro ve futbol şubesi ilgilenir , başkana bilgi verirler . Sayın Serdar Bilgili , Beşiktaş Futbol Takımı'nın en ufak detayına kadar konuya hakim . İlgisiz değildir . Oldukça otoriterve demokratiktir . Çok da serttir . ML Dünyada da başkanların futboldan çok iyi anlamaları gerekmez ki . Sayın Bilgili Beşiktaş'a hakim durumda . Ayrıca Futbol Şubesi Sorumlusu Sayın Yıldırım Demirören tüm antremanlarda , her türlü sorunda hep yanımızda . ŞD Transferler sırasında hiç Lucescu ile birbirinize ters düştüğünüz oldu mu ? Olduysa nasıl çözümlediniz ? SE Futbolun dili birdir . İnsanların zekası ile alay etmemek lazım . Hiç bir zaman ters düşmeyiz . Akıllı insanlar zaten ters düşmezler . ŞD İkinci yarıda nasıl bir Beşiktaş izleyecek taraftarlarınız ? Hedef tabii ki şampiyonlukama sizlerin görüşü ne ? ML İkinci yarı oldukça zor maçlarımız var ; UEFA olsun , Türkiye Kupası olsun , lig maçları olsun . Onun için ikinci yarı çok zor geçecek . Ama bu kadromuz bunların üstesinden gelecek . Kadromuza güveniyorum . SE Ben de aynı görüşteyim , hocamız gerekeni söyledi zaten . ŞD Sence Lucescu nasıl bir hoca ? Futbol bilgisi , insanlığı , yüreği ? . . SE Sayın Lucescu çok iyi bir hoca ve iyi bir insan . Futbol bilgisini tartışmaya gerek yok , çünkü çok üst düzeyde . ŞD Sayın Lucescu , size göre Sinan Engin nası bir menajer ? Birlikte çalışmaktan mutlu musunuz ? ML Çok sempatik , iyi bir menajer . Futbolcular için bir ağabey . Kendisiyle çalışmaktan çok mutluyum . ŞD Sinan , normal yaşantında fazla kavgacı değilsindir . Ama izliyorum , bazı maçlarda birden kükrüyorsun . Aslan burcu olduğunu biliyorum . Aniden ateş alman burcunun özelliği mi ? SE Beşiktaş'ın kaybetmesi beni çok üzüyor . Kendimi kaybediyorum . Bir maçta aşırı sinir yaptım . da rakip futbolcuların bizim arkadaşlara küfür etmesinden kaynaklandı . Bu olay fazla abartıldı . ŞD Senin ve Lucescu'nun kendinize özgü kanunlarınız olduğunu duydum . Lütfen bu soruma ayrı ayrı yanıt verin . Senin kanunların ne ? Lucescu'nunkiler ne ? ML Bir kere Beşiktaş'da kardeşlik , dostluk , ağabeylik ilişkileri var . Ben çocuklarımdan memnunum . Öyle kanunlara , manunlara gerek yok . Maç , idman ve kamplar dışında herkesin bir özel yaşamı vardır . SE Bizim kanunlarımız pek yoktur , prensiplerimiz vardır . Futbolcular çok akıllı insanlar . Onlar neyin ne olduğunu çok iyi bilirler . Birbirimizi tanıyoruz . ŞD Sinan Engin , kendinegöre nasıl bir insan ? Futbolcu , menajer ve baba olarak . . . Çocuklarının , yani Oğulcan ve Elif'in ilerde hangi meslekleri seçmesini arzularsın ? SE Sıcakkalpli , sevecen , insanları çok seven bir yapım var . Bir kere kırıldığım insana bakış açım ömür boyu değişir , soğurum . Bu huyumu aslında pek sevmiyorum ama elimde değil . Sen de Aslan burcusun , bilirsin . Oğulcan'ın ilerde çok iyi bir futbolcu , Elif'in de çok iyi okuyan , ailesine saygılı bir genç kız olmasını isterim . Ama ikisinin de öncelikle insan olmaları önemli . ŞD Sayın Lucescu , Türkiye'de kendinizi nasıl hissediyorsunuz ? ML Kendi memleketimde gibiyim . Eşim yanımda , torunlarımı özlediğim an geliyorlar . Zaten Türkiye'yi çok seviyorum ve hiç yabancılık çekmiyorum . ŞD Yemeklerle aranız nasıl ? ML Çok iyi . Özellikle balık ve İtalyan mutfağını seviyorum . Balık için Park Fora'ya , İtalyan yemekleri için de Paper Moon'a gidiyorum . ŞD Boş zamanlarınızı nasıl değerlendiriyorsunuz ? ML Tarihi çok seviyorum . Çok da kitap okuyorum . Türkiye , İstanbul tarihi ve kültürel açıdan zengin bir ülke . Camiler , medreseler , müzeler . . . Bir müzeden bir saat çıkmadığım oluyor . Karım da tarih profesörü . Evet efendim , bir sohbetin daha sonuna geldik . Bu pazar da bu kadar . Kalın sağlıcakla , yine en kötü gününüz benimkinden iyi olsun . Karısının gözüyle Sinan Engin ŞD Sevgili Ayşe , Sinan'ı bir de senden dinleyelim . Evdeki ruh haliyle sahalardaki ruh hali arasında ne fark var ? AE Takım kaybettiğinde eve gelmemesi daha iyi . Çünkü morali çok bozuk oluyor . Bu hali de hepimize yansıyor ŞD Çocuklarıyla arası nasıl ? Onlara hiç kızdığı , bağırdığı oluyor mu ? AE Çocuklarını çok seviyor . Takım yenilse , suratı asılsa bile onlara kızamıyor . Elif küçük , biraz da çok sevildiği için şımarıyor , onu uyarmak bana düşüyor . Elif ile Oğulcan'ın arası da çok iyi . Yalnız Elif , Oğulcan'ı sorularıyla bunaltıyor . nedenle Oğulcan bazen nereye kaçacağını bilmiyor . ŞD Sinan'ın bu yaşantısından memnun musun ? Hayatı hep sahalarda , maçlarda geçiyor . Beşiktaş ile evli gibi . Eşi olarak rahatsız oluyor musun ? AE Onun işi , hayatı bu . Bize yeterince vakit ayırdığı için hiçbir rahatsızlık duymuyoruz . ŞD Sinan'ın hobileri ve fobileri nelerdir ? AE Fobisi yoktur . Hobileri çok fazla . Evde televizyon seyretmeyi , çocuklarıyla oynamayı , onlarla güreşmeyi sever . Diyarbakır'da 65 kişinin ölümüyle sonuçlanan THY uçağının düşüşüyle ilgili sis , pilot hatası , ILS cihazı olmaması gibi nedenler gösterilirken , merkezi Eskişehir'de olan Havacılık Tıbbı Derneği , kazanın pilotaj hatasından kaynaklandığını iddia etti . Çoğunluğu Hava Kuvvetleri Komutanlığı'ndan emekli 56 doktorun üye olduğu derneğe göre , pilot büyük bir olasılıkla içine düştüğü illüzyonlar nedeniyle muhakeme kaybına uğradı ve uçağa yanlış kumanda verdi . Uçuş doktoru şart Dernek , pilotun bu hatasının havacılık konusundaki uzman doktorun vereceği eğitim ve son muayeneyle önlenebileceğini iddia etti . Ancak THY'de bunu sağlayacak uçuş doktoru bulunmuyor . Pilotaj raporlarının onay makamı olan Ulaştırma Bakanlığı Sivil Havacılık Genel Müdürlüğu'nde de uçuş doktoru yok . Oysa Uluslararası Sivil Havacılık Birliği'nin 1985 tarihli Pilot Lisansı Yönergesi ile Avrupa Birleşik Havacılık Otoritesi'nin ( JAA ) 1996 tarihli yönergesi , pilotaj muayenelerinin en az 60+110 saatlik bir havacılık tıbbı kursundan geçmiş doktorlar ( authorised medical examiner ) tarafından yapılmasını şart koşuyor . Uzmanlık dalı olmalı Pilotların bu gibi yanılgılarının oldukça fazla olduğunu anlatan Dernek Başkanı ve emekli hava albay Doç . Dr . Muzaffer Çetingüç , uçuş doktoru tarafından verilen eğitim ve muayenelerle bu riskin asgariye indirilebileceğini ileri sürdü . Pilotun depresyon ilaçları kullandığı yönündeki iddialara da dikkat çeken Çetingüç , şöyle konuştu : " Pilot Alaattin Yunak'ın son ve en önemli olan psikiyatri muayenesi , Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde profesör titri olan , ancak konu üzerinde eğitim almayan hekimlerce yapılmış . Bir uçuş doktoru , depresyon ilacına gerek duyan bir pilotun uçuşuna asla izin vermezdi . Pilot , gerçekten depresyon ilacı kullanıyorsa bu muhakeme kabiliyetini azaltır . Ulaştırma Bakanlığı'nın yetki verdiği 14 tıp fakültesi , devlet ve özel hastanedeki muayeneler , maalesef havacılık tıbbı eğitimi olmayan doktorların sorumluluğuna bırakılmıştır . " Akio Wada , Japonya'nın İstanbul Başkonsolosu . İstanbul , belki de bu kadar mütevazı , kendini bu kadar hayatının içine enjekte etmiş bir başkonsolosla tanışmadı . En önemli özelliği , hayatı boyunca bir kez bile korumayla gezmemiş olması . İki yıldır İstanbul'da ve bir Türk'müş gibi yaşıyor , " Kendimi Türk gibi hissediyorum " diyor . En sevdiği yemek ; döner kebap ve simit . En sevdiği şarkı , Japonca'ya da çevrilen " Üsküdar'a gider iken aldı da bir yağmur . . . " Yaşamı diğer başkonsoloslara hiç mi hiç benzemiyor . Hayatı boyunca koruması olmamış . " Koruma fikrini aklıma bile getirmedim , kimi kimden koruyacak ? " diyor . Makam aracını sadece resmi görüşmelere giderken kullanıyor . Wada , Taksim'den tramvaya biniyor , Galata Kulesi'nde çay içiyor , Eminönü'ne kadar yürüyüp balık tutanları izliyor . Cebinden hiç ayırmadığı akbiliyle zaman zaman otobüs ya da tramvaya biniyor . Wada , " İstanbul'da akbilsiz olmaz " diyor . Bir de , İnönü Stadı'ndaki maçları seviyor . Tabii İlhan Mansız'ı da . Wada , Türkiye'ye nasıl bu kadar alıştığını ise şöyle anlatıyor : " Türkler , bize çok benziyor . Çok yardımseverler , yolu kaybettiğimde birçok kişi yardım için seferber oluyor . Kendimi yabancı gibi hissetmiyorum . " Sanatçı Ebru Gündeş'in hayranı olduğunu söyleyen bir kişi , sanatçıya ait müzik şirketine girerek kurusıkı tabancayla iki kadın çalışanı rehin aldı . Polisler tarafından etkisiz hale getirilen saldırgan , gözaltına alındı . Gündeş'e ait Etiler Korukent Sitesi'ndeki Diva Müzik Yapım Organizasyon Menajerlik ve Yönetim Danışmanlık Şirketi'ne saat 16. Görevlilerin Gündeş'in içeride olmadığını söylemeleri üzerine kurusıkı tabancasını çıkartan saldırgan , Emine Ocak'la Kumar Taşoğlu'nu rehin aldı . İhbar üzerine olay yerine gelen polisin müdahalesi sonucu saldırgan , etkisiz hale getirilerek gözaltına alındı . Saldırgan ile iki kadın görevli Beşiktaş İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü . İfadesi alınan saldırganın , dün sabah saatlerinden itibaren şirketin yakınında , Gündeş'in şirkete ne zaman geleceğini sorduğu öğrenildi . Topçu'nun kolunda sigara ateşi ile yazılmış " Ebru " ismi dikkat çekti . Vakıfbank Dikmen Şubesi'nin şefi Şermin Nazlı , bankayı 10 trilyon zarara uğrattığı gerekçesiyle tutuklandı . Vakıfbank Genel Müdürü İrfan Erciyes , olayı doğrularken , " Bir hesaptan 50 ayrı hesaba virman yapılmış . Olay için 10 müfettiş görevlendirdim . Hesaplar birbirine karışmış , geriye dönük işlemler inceleniyor " dedi . Bankada uzun yıllar çalışan Nazlı , zimmetine para geçirdiği iddiasıyla cuma günü görevi başında gözaltına alındı . Nazlı , sorgusunda , kendisini bankada daha önce görev yapan bir güvenlik görevlisinin 1998'de yaptığı işlemin yaktığını ileri sürdü . Görevlinin kendi sicilini alarak bir evrakta kullanıp bankayı dolandırdığını anlatan Nazlı , borcu bankaya ödeyemeyen güvenlikçi yüzünden sıkıntı yaşamaya başladığını ileri sürdü . Nazlı , hesaptaki borcu kapatmak için bir tefeciden 500 bin dolar aldığını söyledi . Nazlı'nın 50'ye yakın hesapta yaptığı suiistimaller sırasında sahte belgeler düzenleyip vatandaşları ikna etmeye çalıştığı saptandı . İlk incelemesi sonucu , 500 bin dolarla başlayan vurgunun boyutunun 10 trilyona ulaşacağı kaydedildi . İstanbul'daki okul kantinleri , kiralarda yüzde 400'e varan artışı protesto için bir günlük boykota hazırlanıyor . AKP İstanbul İl Yönetimi aracılığıyla Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu'dan , kararın düzeltileceği yönünde söz alan kantinciler , önceki gün yapılması beklenen boykotu 16 Şubat'a erteledi . İstanbul Kantinciler Esnaf Odası ( İKEO ) Yönetim Kurulu Başkanı Vahap Osmanoğlu , kira artışlarının kendileri için büyük sorun olduğunu belirterek , " Bir yıllığına kiralanan kantinler , ertesi yıl pazarlık usulüyle yüzde 400 600'lere varan bir artışla işletmecilere bırakılıyor . Ya da yıl sonunda yüzde 400 1000'lere varan bir artışla yeniden ihale ediliyor " dedi . Son olarak bu ay başında kiralarda yüzde 400'lük artış olduğunu anlatan Osmanoğlu , okul kantinlerinin bağlı olduğu işletmelerin müfredata göre ancak 180 işgünü çalışabildiğini , buna rağmen 565 gün vergi , kira ve çalışanlarının primini ödediğini kaydetti . Osmanoğlu , " Zor durumda kalıyoruz . Buna mutlaka bir çözüm getirilmesini istiyoruz " diye konuştu . ABD , Irak'a askeri operasyon halinde Türkiye'ye yönelecek yüz binlerce göçmen için alınacak tedbirleri görüşmek üzere Ankara'ya heyet gönderdi . Heyet başkanı Richard Green , " 500 bin milyon kişinin göç edeceği varsayımına göre planlama yaptıklarını " açıkladı . Dışişleri'nde zirve ABD Nüfus , Göçmenler ve Göç Bakan Yardımcısı Green başkanlığındaki heyet , dün Dışişleri Bakanlığı'nda temaslarda bulundu . Green , Irak'a olası operasyon sonrası ortaya çıkabilecek sorunlar konusunda görüş alışverişinde bulunduklarını belirtti . Sınırda inceleme Türk tarafının düşüncelerini ve kaygılarını dinlediklerini kaydeden Green , " Planlamalarımızı 500 bin milyon kişilik bir göçe göre yapıyoruz . Bu rakam Irak'ın tamamı için değil , sadece belli bir bölgesi için geçerli " dedi . Green , bölgede başka ülkeleri de ziyaret edeceklerini söylerken , heyetin bir bölümünün Irak sınırında incelemelerde bulunacağı kaydedildi . Kar üstüne kurulan çadırlarda kalmanın imkânsız olduğunu belirten Pülümürlü depremzedeler , korkmalarına rağmen geceyi tek katlı binalarda ya da kömürlüklerde geçirdi . Kızılay'a isyan eden vatandaşlar , depremden sonraki ilk geceyi zor geçirdiklerini vurgularken , depremzede Saime Aksakallı , " Yiyecek değil , kışlık çadır istiyoruz . Depremden kurtulduk , soğuktan öleceğiz . Eksi 10 derecede çadırda yaşanır mı ? " diye sordu . SOĞUKTAN ÖLECEĞİZ Depremden en büyük hasarı gören Meydanlar Mahallesi'nde de 1991 depremi nedeniyle yapılan afet konutlarında yaşayan vatandaşlar , gece komşularına sığındı . Özlem Demir , " Üç aile aynı evde kaldık . Bebekler var . Kalacak bir yer istiyoruz " dedi . Cihan Yıldıran da " Yazlık çadırlar yanlışlıkla gönderilmiş olmalı . Bu çadırlarda soba yaksak da ısınamayız " diye konuştu . KONTEYNIR BEKLİYORLAR Halktan tepki gören Kızılay'ın gönderdiği 10'ar metrekarelik 50 kışlık çadır ise dün ilçeye ulaştı . Kışlık çadırlar , çocuklu ve kalabalık ailelere verildi . Ayrıca bölgeye 150 de konteynır gönderilmesi bekleniyor . Pülümür'de bu gelişmeler yaşanırken yazlık çadır iddialarını yalanlayan Kızılay Genel Başkanı Ertan Gönen ise , açıklamasında , " Yazlık çadırımız yok . Gönderdiklerimiz dört mevsim kullanılabilir nitelikte " dedi . Bu arada Pülümür'de , 6. 100 milyar yardım geldi Pülümür merkezde ağır hasarlı hiçbir bina bulunmadığını kaydeden Kaymakam Ali Ada , orta ve hafif hasarlı bina sayısının ise oldukça fazla olduğunu bildirdi . Yatılı İlköğretim Bölge Okulu'nda okuyan 195 öğrencinin yarıyıl tatilinden sonra Tunceli'de eğitim göreceğini belirten Ada , " Yaralar büyük ölçüde sarıldı . Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı'ndan 150 milyar , Bayındırlık Bakanlığı'ndan da 50 milyar gönderildi " dedi . Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırmaları Enstitüsü Jeofizik Ana Bilim Dalı öğretim üyesi ve Doğu Anadolu Deprem Araştırmaları Koordinatörü Prof . Dr . Niyazi Türkelli , yaptıkları son araştırmalarda Erzincan ile Erzurum arasında deprem açısından riskli bir bölgenin varlığının saptandığını söyledi . YIKICI OLABİLİR " Bu bölge Erzincan'ın Üzümlü kazasından Karlıova'ya doğru uzanıyor . KAF'ın bir kolu . Burada kırılmamış bir iki yer var . Kırılmamış fayın uzunluğu yaklaşık 50 60 kilometre . Yüzeyde izleri görülmeyen bir fay " diyen Türkelli , sözlerini şöyle sürdürdü : " Bu fayların uçlarında aktivite var . Yıkıcı depremlere yol açabilecek potansiyele sahip . Bir başka risk de Doğu Anadolu Fay Zonu üzerinde . Malatya'dan Elazığ'a doğru giden bir bölge var . Bir de Bingöl ile Karlıova arasında risk görülüyor . " NÜKLEER RİSK Irak'ta olası bir savaştaki nükleer patlamanın da Doğu'daki fayları tetikleyebileceğini belirten Türkelli , şöyle devam etti : " Irak , Birleşmiş Milletler ( BM ) Nükleer Silahsızlanma ve Nükleer Denemelerin Yasaklanması Anlaşması'nı imzalamadı . Türkiye ise 1000'de bunu TBMM'den geçirdi . " İlk ve orta dereceli okullarda birinci yarıyıl cuma günü sona eriyor . Öğrenciler karne alacak olmanın heyecanını yaşıyor . İzmir Milli Eğitim Müdürlüğü , bu yıl da öğrencilerin karnelerini velilerine verecek . Velilere , karnenin her şey olmadığı , çocuklarına nasıl davranmaları gerektiği anlatılacak . Ancak karnenin veliye verilmesinin çocukta güvensizliğe neden olacağını ileri sürenler , uygulamadan vazgeçilmesi gerektiğini söylüyor . Karnenin veliye verilmesi çok yanlış bir uygulama . Bu çocuklara güvensizlik duygusunu aşılar . Karneyi veliye vermek demek , çocuğa " Sen ailene yalan söylersin , sen potansiyel suçlusun " demektir . Bu tür davranışlar , çocukları değersiz oldukları duygusuna iter . Çocuğun kişiliğini kabul etmemiz gerekiyor . Karneler öğrenciler için hazırlanıyor . Veliye verilmesi hiç doğru bir yaklaşım değil . Okullar öğrenciyi belgelendirir . Bilgilerinin düzeyini de karneyle gösterir . Veli değerlendirilmiyor . Karne öğrenciye verilir , da anne babasına götürür . Hem sorumluluk hem de güven açısından yapılması gereken budur . Karnenin velilere verilmesi uygulamasını ilk kez geçen yıl gerçekleştirdik . Çok güzel sonuçlar aldık . Bu yıl da aynı uygulama devam edecek . Okula hiç gelmemiş veliler okula geldiler . Öğretmenle tanıştılar . Okulla aile işbirliği yaptı . Veli , çocuğunun başarısında kendi katkısının da önemli olduğunu gördü . Doğru bir yöntemle stresten doğabilecek travmaların önüne geçilmelidir . Karne olayını çok büyüterek insanın yaşamındaki başarıyla paralelmiş gibi bir anlam yükledik . Oysa okuldaki başarıyla yaşamdaki başarı aynı değil . Velileri karne konusunda bilinçlendirmeliyiz . Başarısızlığın sorumluluğu sadece öğrenciye ait değil . Karne , veli okula çağrılarak , okulun rehber ve psikolojik danışmanlarından yardım alınarak veliye verilmeli . Böylece karne , dönemin son gününde son derste öğrenciye verilen bir belge olmaktan çıkarılmalı . Karneyi alan veli çocuğun öğretmeni ile başarısızlıkların nedenini , çocuğa nasıl davranacağını görüşerek , yanlış yaklaşımların önüne geçebilir . Bilimsel araştırmalar , çocuklardaki okul başarısızlığının en önemli nedenleri arasında uygun olmayan aile ortamını öncelikli göstermektedir . Karnedeki başarısızlığın nedenleri aile , okul ve öğrenci üçgeninde aranmalıdır . Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ( AİHM ) , Türkiye açısından büyük önem taşıyan iki davada karara yakın olunduğunu açıkladı . AİHM Başkanı Luizius Wildhaber , Öcalan Davası'nda kararın mart ayı içerisinde , Refah Partisi'ne ilişkin kararın ise şubat ayı ortasında verileceğini söyledi . Wildhaber'in , 1001 yılına ilişkin olarak yaptığı değerlendirme , Türkiye'ye ilişkin ilginç verileri de ortaya koydu . Türkiye hâlâ hakkında en çok başvuru ( 5146 ) bulunan ülke konumunda . 1001 yılında yapılan başvurular açısından ise Türkiye , Rusya ve Polonya'nın ardından üçüncü sırada yer alıyor . AİHM , 1001'de Türkiye hakkında 105 davayı karara bağlarken , bunlardan 54'ünde ihlal saptadı . Türkiye'nin beraat ettiği dava sayısı ise olarak belirlenirken , 45 davada dostane çözüme gidildi . Wildhaber , Türkiye'ye yönelik başvuruların niteliğindeki değişmenin Türkiye'nin normalleşme yolunda olduğunu gösterdiğine dikkat çekti . Geçen yıl Türkiye hakkında verilen ihlal kararlarında ilk üç sırayı mülkiyetin korunması , özgürlük hakkı ve davaların uzun sürmesi aldı . Bu arada Türkiye aleyhine 104 türban başvurusu yapılırken , şu aşamada bunlardan sadece ikisi kabul edilebilir bulundu . Öcalan davası yazımda Türkiye'nin uzun süredir karar beklediği Öcalan Davası , şu anda yazım aşamasında ve karara ilişkin son değerlendirmeler yapılıyor . Normal süresinden daha uzun bir süre alan dosyadaki gecikmenin en önemli nedeni ise Türkiye'nin geçtiğimiz ağustosta gerçekleştirdiği reformlar . Türkiye'nin reform paketiyle birlikte idam cezasını da kaldırması dava sürecini kökten değiştirdi . Öcalan , Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ( AİHS ) toplam 11 maddesini ihlal ettiği gerekçesiyle AİHM'ye başvurmuştu . AİHM , Türkiye'yi rahatsız etmeyecek 1999'dan bu yana karar bekleyen Öcalan Davasında Türkiye açısından en rahatsız edici maddelerden biri olan ve yaşam hakkını düzenleyen . maddeye ilişkin olarak yapılan şikâyet , idam cezasının kalkması nedeniyle etkisiz kaldı . Mahkeme kaynakları , kararın Türkiye'yi çok rahatsız etmeyecek bir nitelikte olabileceği yorumunda bulunuyorlar . Refah Davası ise şu an " temyiz makamı " işlevi gören Büyük Daire'de nihai karar bekliyor . Şubat ayı ortalarında çıkması beklenen karar , taraflar açısından nihai nitelik taşıyacak . Mahkeme kaynakları , Büyük Daire'nin Türkiye lehine sonuçlanan bir önceki karara paralel bir karar alma olasılığını oldukça yüksek buluyorlar . Yargıtay içtihat niteliğinde bir karara daha imza atarak , susma hakkını kullanan sanıklar hakkında susmalarını gerekçe göstererek aleyhte karar verilemeyeceğini belirtti . Kartal . Ağır Ceza Mahkemesi'nde " piyasaya sahte para sürmek " suçundan yargılanan . , dava boyunca susma hakkını kullanmayı istediğini belirterek , ifade vermeyi reddetti . Mahkeme , M. Mahkeme , işlediği suçu inkâr ettiği gerekçesiyle hapse mahkûm ettiği sanığı TCK'nın 59 . maddesinde düzenlenen " iyi hal indiriminden " de yararlandırmadı . Bu nedenle sanık cezasının 6'da oranında indirilmesi hakkını kaybetti . Mahkeme yine sanığın susmasını gerekçe gösterip sanığın cezasını erteleme yetkisi bulunmasına rağmen bunu uygulamadı . Davaya bakan Yargıtay . Ceza Dairesi ise CMUK'la sanıklara " susma hakkı " tanındığına ve sanığın sustuğu için iyi hal indiriminden yararlandırılmamasını ve cezasının ertelenmemesini hakkın ihlali olarak yorumladı . Daire , susmanın suçun inkârı ya da gizlenmesi diye yorumlanmasını savunma hakkının kullanılışını sınırlandırma olarak değerlendirerek ceza kararını bozdu . Malum savaş kapıya dayandı . Hazinei Hassa , tam da içinde bulunduğumuz mevsimin meyvesi olan ayva ve onu yiyenlerle eş konumda . Bu durumda fay hattının da altına inmiş olan ekonomiyi düzeltmek için bazı ek tedbirler almak icap ediyor . İşte tedbirler : Orhan Veli'nin " Bedava " şiirinde bedava olarak nitelendirdiği " Hava , bulut , deretepe , yağmur çamur , acı su " gibi maddelerden , " şiirde keyif verici birer madde " olduğu için , sigara ve alkol kadar vergi alınması . . . Tayyip Bey başbakan olana kadar yurt dışı gezilerine mümkünse bir süre ara , yani kızmazsa şayet . Zaten ne kaldı ki şunun şurasında . Hayır çifte başbakan biraz masraflı oluyor da . Pardon efendim . . . Irak'a saldırı bitip de Amerikan askerleri ülkelerine dönerken , istihdam fazlası vatandaşların araya karıştırılıp daha güzel bir hayata doğru yolcu edilmesi amacıyla ingilizce öğretiminin yaygınlaştırılması . . . Savaştaki zararlarımızı karşılayacağı iddia edilen yardım paketi beklenmeden ; Türk topraklarından Kuzey Irak'a geçecek askerlerin güzergahı üzerine " Duble Paralı Yol " inşa edilmesi ve OGS satılması " Uyuyan Güzel " in onca sene nasıl uyuduğunun ve de bunun 65 milyona uygulanmasının mümkün olup olmadığının ortaya çıkarılması için " Araştırma Komisyonu " kurulması . . . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın Kıbrıs politikasıyla ilgili açıklamalarını eleştirerek , " Ulusal kimliğe , Davos sosyetesine defileyle , şiş kebapla sahip çıkacağına , Kıbrıs'ta devlet adamlarına sahip çıkarak savun . Allah , Rauf Denktaş'a kolaylık versin " dedi . Baykal , grup toplantısında , Erdoğan'ın " Klerides ve Denktaş olduğu sürece Kıbrıs sorunu çözülmez " yolundaki açıklamalarına tepki gösterdi . Erdoğan'a " Klerides'ten sana ne ? " sorusunu yönelten Baykal , şöyle konuştu : Suçlamaya devam et " Klerides'i Simitis suçlamıyor , Rum Kesimi suçlamıyor . Sen niye suçluyorsun ? işini iyi yapıyor . Rumlar senin ölçülerinle mi Kıbrıs'ta müzakereci belirleyecek ? Klerides'i suçlama hakkını sana kim veriyor ? Sen Denktaş'ı suçlamaya devam et . Klerides işini iyi yapıyor . Onun arkasında Erdoğan gibi bir iktidar partisi genel başkanı yok , Simitis var . Sen üçüncü bir ülkenin gözlemcisi misin ? Ulusal yayın organı yorumcusu musun ? Sana sordular da mı söylüyorsun ? Senin amacın ne , ne yapmak istiyorsun ? Beyefendi üçüncü taraf , görüş söylüyor . Denktaş'ın yerine kimi getirmek istiyorsan getirmeye çalış , görelim bakalım . Ulusal kimlik , onur unutuldu . Ulusal kimliği , Davos sosyetesine şiş kebabı ve Türk semazenlerinin gösterileriyle sunarak korumaya çalışıyorlar . Kimseyi Denktaş'ın durumuna düşürmesin . Denktaş Klerides'e , AB'ye , Karen Fogg tayfasına , bir de Erdoğan'a karşı görev yapıyor . Türk milleti Erdoğan'ı , Denktaş'ın elini kolunu bağlasın diye getirmedi . " Savaşa girmeyin Baykal , BM silah denetçilerinin raporundan sonra , Irak'a bir askeri müdahalenin siyasi , ahlaki ve hukuki zemini kalmadığını söyledi . Baykal , hükümete şöyle seslendi : " Türkiye'yi savaşa sokmayın . Hiçbir gerekçe savaşı haklı gösteremez . Halka bunu izah edemezsiniz . Prensip olarak savaş istemiyoruz , bu şartlar altında hiç istemiyoruz . " 56 . hükümetin Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz'ün Müsteşarı Münir Kutluata'yı görevden almak için gelen bir ihbar mektubunu aslında kendisinin yazıp işleme koyduğu haberi , bakanla müsteşarın kavgasını yeniden alevlendirdi . Öksüz , " Müsteşarımı görevden almak için kendime ihbar mektubu yazıp yine kendim işleme koyacak kadar ahmak değilim " derken ; Kutluata , " Mektuptaki imza Öksüz'ün " iddiasını sürdürdü . Öksüz , mektuba ilişkin şu bilgileri verdi : " Bana şoförler imzalı bir mektup getirildi . Ciddi iddialar vardı . Töhmet altında kalmamak için teftiş kuruluna inceleyin dedim . Uydurma olduğunu söylediler . Aslı astarı olmadığı ortaya çıktı . Ben de dosyayı rafa kaldırdım . " Öksüz , Kriminal Daire'nin , mektuptaki imzanın kendisine ait olup olmadığına ilişkin net bir rapor vermediğini savundu . Halen müsteşarlık makamında bulunan , ancak sağlık nedenleriyle uzun süredir görevini yürütemeyen Kutluata ise şöyle konuştu : " İçişleri Bakanlığı , imzanın Öksüz'e ait olduğuna ilişkin rapor hazırladı . İddiaların hepsi boş çıktı . Altı mahkemeyi kazandım , yedincisi sürüyor . Sahte mektup yazıp altına imza atan bakanların bu makamlara gelmesi nasıl izah edilebilir ? " Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , ANAP Genel Başkanı Ali Talip Özdemir ve genel başkan yardımcılarını kabulünde parlamentonun şu andaki konumundan hoşnut olmadığını ima etti . Sezer , " Temennim bundan sonraki seçimlerde Meclis'te ikiden fazla siyasi partinin yer almasıdır . Bunun daha faydalı olacağını düşünüyorum . Muhalefet partisi de şu anda kendini yalnız hissediyor " dedi . Görüşmede Özdemir , mevcut hükümeti eleştirerek , " Deneyimsiz olduklarını görüyoruz . Irak ve Kıbrıs gibi hassas konularda hükümetin yanlış yapmasından endişe ediyoruz " dedi . Tunceli'de meydana gelen deprem felaketini yerinde gördüğünü anlatan Özdemir , halka daha sıcak yaklaşılmasını ve eksiklerin giderilmesi gerektiğini ifade etti . Özdemir , vatandaşlara verilen çadırların buzun üzerine kurulduğunu belirterek , bu tür eksiklerin yaşanmaması dileğinde bulundu . Irak'a operasyon düzenlemekte kararlı olan ABD'ye , " Teslim olmuş Irak'ta neyin savaşını vereceksiniz ? " diyen Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , bu kez Türkiye'nin savaşa kesinlikle katılmaması gerektiğini söyledi . Yalçınbayır , " Türkiye'nin savaşa girmesi dünyaya hizmet değildir . Bu savaşlarda bir koyup beş almak hedef değildir . Barışa hizmet etmek daha önemli bir sermaye " dedi . ABD'nin , kusurlu sorumluluk içinde her türlü tazminatı karşılaması gerektiğini de dile getiren Yalçınbayır , " Bu savaş , ABD'nin bize tazminat ödemesini gerektirir . Bu tehdidin bu kadar uzun sürmesi dahi ABD'nin tazminatını zorunlu kılar . Bu bir korkunun , telaşın , bedelidir . Türkiye'nin barışçı girişimlerini paraya çevirmek niyetinde değiliz . Savaşa girmeyi parayla ölçmek gibi bir ahlaki düşüklük içinde olamayız . Barışı bozan bedelini ödemelidir " diye konuştu . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , Davos Zirvesi'ne katılmasını eleştirenlere sert tepki göstererek " Bunlar hazımsız ve şizofren tipler . Tilki yetişemediği üzüme koruk dermiş " dedi . Erdoğan , grup toplantısında , Davos Dünya Ekonomik Forumu'ndaki temasları hakkında bilgi verdi . Davos'ta Türkiye'nin ilgi odağı olduğunu , hem kendisinin hem Başbakan Abdullah Gül ve bakanların üst düzey temaslarda bulunduklarını anlatan Erdoğan , ayrıca burada dünyaca ünlü firma temsilcileriyle biraraya geldiklerini kaydetti . Davos Zirvesi ile ilgili çok şeylerin yazılıp söylendiğini belirten Erdoğan , " Bazı hazımsızlar var , hazımsız tipler var . Onlar da bir şey yazıp söylüyorlar . Davos Zirvesi'nin dünyada hiçbir kıymeti harbiyesi olmadığını söyleyenler var . Tilki yetişemediği üzüme koruk dermiş " dedi . Davos'ta 100'e yakın görüşme yapıldığını , böyle bir fırsatın gün içinde başka nerede gerçekleştirilebileceğini soran Erdoğan , " Bunlar anlamaktan aciz , ama milletimizin kafasını bulandırmayı hedefleyen tipler var . Bunlar biliyorsunuz şizofren tiplerdir . Ama biz yolumuza emin adımlarla devam edeceğiz " diye konuştu . Bakanlara uyarı Bakanlara " Makamlarınızı oturma bakanlığı olarak kullanmayın " uyarısında bulunan Erdoğan , " Oturduğunuz koltuklarda sizden önce de çok sayıda insan oturdu . makamlar sadece oturma makamları olursa gökkubbe altında hiçbirimiz hoş bir seda bırakamayız " dedi . Erdoğan " Bizim dönemimizde toplumsal doku yara almasın . Devletle toplum arasındaki makas açılmasın , kapansın . İşin başında olduğumuzu hep söylüyorum . Yol arkadaşlarımızdan hiçbiri iktidar olmanın rehavetine kapılmasın . Türkiye'yi sahile kavuşturmak , bunun için çok çalışmak , doğru kararlar vermek zorundayız . Bütün gayretimiz Türkiye'nin itibarını yükseltmek için olsun " dedi . Siirt'ten aday ol çağrısı . . . Sivil toplum örgütlerinin oluşturduğu Siirt Platformu , AKP Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan'a adaylık çağrısı yaptı . Siirt Platformu'nu oluşturan Ticaret ve Sanayi Odası , Genç İşadamları Derneği , Sanayici ve İşadamları Derneği , Esnaf Esnaf ve Sanatkarlar Birliği ve Ziraat Odası başkanlarının imzasıyla yapılan çağrıda , Kasım seçim sonuçlarının milletin demokratik olgunluğa ne ölçüde eriştiğini ortaya koyduğu ifade edilerek şöyle denildi : " Siirt halkı , siyasi görüşlerimizi ve farklı düşüncelerimizi bir tarafa bırakarak , Türkiye'nin önünü açacak olan Başbakanlığınızın Siirt milletvekili olarak gerçekleşmesi onurunu ve gururunu yaşamak istiyoruz . Büyük bir heyecan ve coşkuyla Siirt'ten aday olmanızı arzu ediyoruz . " CHP İstanbul Milletvekili Yaşar Nuri Öztürk'ün bir süre önce başının üst kısmına ektirdiği saçları uzadı . Ameliyat izlerinin de yerini yeni saçlara bıraktığı görüldü . Dün toplanan ve bugün de toplantısına devam edecek olan Yüksek Planlama Kurulu ( YPK ) , 1005 yılı bütçesi başta olmak üzere bu yılın makro hedeflerini kesinleştirecek . Bu kapsamda , hedeflerin tutturulması için gerekli tasarruf önlemleri ve yeni gelir kaynakları paketi de netleştirilecek . YPK , Başbakan Abdullah Gül'ün başkanlığında toplandı . Toplantı öncesinde AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Başbakan Abdullah Gül'le görüştü . Başbakanlık'ta gerçekleşen görüşme nedeniyle YPK toplantısı bir saat gecikmeli başladı . Başbakan yardımcıları Abdüllatif Şener ve Mehmet Ali Şahin'in yanı sıra Devlet Bakanı Ali Babacan'ın da aralarında bulunduğu yedi bakanın katılımı ile başlayan YPK'da , tasarruf önlemleri kesinleştirilecek . Toplantının gündemindeki önlemlerin önemli bir kısmı çalışanların haklarında tırpanlama öngörüyor . Bu önlemler arasında , İstanbul hariç diğer illerde , kamuda servis uygulamasının kaldırılması , ikramiyelerin tırpanlanması gibi çalışanları ilgilendiren önlemler de yer alıyor . Çalışanın parasını vermiyor Çalışanların kendi parası olan zorunlu tasarruf birikimini kaynak yok gerekçesi ile ödemiyorken , önceki hükümetin , 10 batık patronun bankasını kurtarmak için milyarlarca dolar kaynak bulduğu gibi ; postacıya elbise parası yok diyen şimdiki hükümetin de Pamukbank'ın eski sahibi Mehmet Emin Karamehmet ile anlaşmak için bir kalemde 500 milyon dolar bulması tepki çekiyor . Türk Haber Sen'e üye bir grup postacı , kışlık elbiseleri verilmediği gerekçesiyle Sirkeci'de eylem yaptı . İstanbul Şube Başkanı Ahmet Kurt , dört ay önce dağıtılması gereken kışlık elbiselerin hâlâ dağıtılmadığını söyledi . Açıklama sonrası postacılar , resmi kıyafetlerinin üst kısmını çıkararak , Postacı üşüyor , bakan uyuyor , Cefakar postacı , vefasız hükümet gibi sloganlar attı . Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ( BDDK ) ile Çukurova Grubu arasında Pamukbank ve Yapı Kredi bankaları konusunda yapılan anlaşmanın içeriği tam olarak açıklanmamakla birlikte pazarlıkta Turkcell hisselerinin de yer aldığı öğrenildi . Edinilen bilgilere göre Çukurova Grubu'nun Pamukbank ve diğer Fon bankalarına borçlarının ödeme planına bağlanmasını içeren anlaşma gereği , borçların hangi teminatlarla , nasıl bir ödeme planına bağlanacağı 51 Ocak 1005'e kadar belirlenecek . Bu anlaşmayla BDDK'nın Danıştay kararı uyarınca Çukurova Grubu'na iade ettiği Pamukbank , yine Fon bünyesine geçti . Çukurova , Yapı Kredi'deki hisselerini de üç yıl içinde satmayı kabul etti . Düşük fiyata alıyor Görüşmelerde Çukurova Grubu'nun bankadaki Turkcell hisselerini almak için 500 milyon doları Pamukbank'tan alınacak krediyle karşılanmak üzere toplam 450 milyon dolar ödemesinin gündeme geldiği öğrenildi . Turkcell'in şu andaki piyasa değeri 5. Şirketin hisselerinin yüzde 45'ü Çukurova Grubu'nda bulunuyor , yüzde 56'si Sonera'nın elinde bulunurken , yüzde 14'ü halka açık , geri kalan kısmı da diğer hissedarlarda . Çukurova Grubu'nun Turkcell hisselerinin bir bölümü doğrudan ve dolaylı olarak Yapı Kredi ve Pamukbank'ın üzerinde . Bankalardaki hisselerin toplamı şirketin yüzde 19. Bu hisseler için ödenecek bedel ise 450 milyon dolar olarak öngörülüyor . Oysa şirketin yüzde 19. Yani Çukurova Grubu , iki bankadaki hisseleri , halka açıldığı Temmuz 1000'de 16. Buna karşılık , Yapı Kredi'deki hisselerini ise üç yıl sonra elden çıkartarak daha yüksek fiyattan satma şansına kavuşacak . Bankanın Haziran 1001'den önceki değerleri 1. BDDK susuyor BDDK ise sessizliğini koruyor . Bu konudaki sorulara yanıt vermeyen BDDK , Çukurova Grubu ile yapılan protokoldeki belirtilen esaslar çerçevesinde nihai anlaşmanın 51 Ocak'a kadar sonuçlandırılacağını belirtmekle yetiniyor . BDDK yönetimi , Milliyet'in sorusu üzerine , " Protokol detaylarının bu aşamada kamuoyuna yansıtılmasının , nihai anlaşmanın sağlıklı sonuçlandırılması açısından sakıncalı olduğu düşünülmektedir " dedi . Bu arada internette dolaşan bir iddiaya göre , Pamukbank kastedilerek şöyle deniliyor : " Sahibine geri verilmesi için , BDDK Başkanı Engin Akçakoca tehdit edildi . Tehdit , Susurluk olayının kilit ismi Yeşil adına bir avukat aracılığı ile yapıldı . Borç üç yıl ödemesiz 15 yıla yayılıyor Çukurova Grubu'nun Pamukbank'a 1. BDDK ile grup arasında yapılan anlaşmada borcun üç yılı ödemesiz , düşük faizle 15 yıl vadeye yayılması öngörülüyor . Fon para koydu 18 Haziran 1001'den Fon'a alınan Pamukbank'a Fon tarafından 460 trilyon lira nakit sermaye , 409 trilyon lira mevduat aktarılmıştı . Ayrıca , bankanın aktifinin önemli bir bölümünün eski banka hakim ortaklarına ( Çukurova Grubu ) kullandırılan krediler nedeniyle donuklaştığı dikkate alınarak , bankanın özkaynaklarının ve likiditesinin güçlendirilmesi amacıyla Hazine Müsteşarlığı'ndan temin edilen 541. IMF , anlaşmayı incelemeye alıyor Financial Times gazetesi , IMF'nin , Pamukbank konusunda BDDK ile Çukurova Grubu arasında varılan mutabakatı incelemeye almasının beklendiğini yazdı . IMF'nin Pamukbank sorununun çözümlenmesinin , 1. Gazete , finansal analistlerin IMF gibi Karamehmet'e özel bir muamelenin yapılıp yapılmadığını veya Yapı Kredi'deki herhangi bir sorunun " halının altına süpürülüp süpürülmediğini " görmek için anlaşmayı incelemesinin beklendiğini kaydetti . BDDK açıklama yapsın Financial Times'e konuşan Merill Lynch'te görevli analist Zekeriya Öztürk de , BDDK'yı anlaşmanın ayrıntılarını yayımlamaya çağırırken , adı açıklanmayan bir BDDK yetkilisi , Financial Times'a Karamehmet'e özel taviz verilmediğini söyledi . Gazete , BDDK'nın Karamehmet'ten Pamukbank'a sağlanan milyar dolarlık finansmanı geri istediğine de dikkat çekti . ABD Büyükelçisi Pamukbank'ı sordu SEÇKİN ÜREY Ankara Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener ile dün Başbakanlık'ta bir görüşme yapan ABD'nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson , Şener'e Pamukbank'ta neler olup bittiğini sodu . Şener'in , hükümetin tarafsız kaldığını belirterek , " İki taraf anlaştı . Çukurova Grubu bankacılıktan çekilecek " dediği öğrenildi . Görüşmede Pearson , " Yapacağımız mali yardım , . gözden geçirme tamamlandıktan sonra kesinleşecek . Desteğin şekli ise yürütülen programa uymanıza ve yapacağınız askeri işbirliğine bağlı " dedi . Ekonomik programın dışına çıkıldığına dair yorumları da soran Pearson'ın görüşmede şöyle dediği aktarıldı : " Unutmayın ki yardım paketi kongreden onay alacak . Bu nedenle programa uymanız önemli . Taslak niyet mektubunuz IMF'de soru işaretleri uyandırdı . " New York Borsası'nda yapılan büyük şovlarla 1000 yılının temmuz ayında halka açılan Turkcell , yerli ve özellikle yabancı yatırımcının büyük ilgisini çekmişti . Şirket hisselerinin halka arzından milyar 865 milyon dolarlık gelir elde edilirken , bu rakam halka arzda tüm zamanların rekoru olmuştu . 501 bin 688 yatırımcı da Turkcell'den hisse senedi almıştı . Halka arzda 16. TL bazında da 10. Ancak aradan geçen 1. Şirket , halka arza " şimdi gelecek cebinizde " sloganıyla çıkarken , hisse senedine yapılan yatırımların değeri yarı yarı azaldı . Büyük umut büyük kayıp Temmuz 1000 tarihleri arasında Türkiye'de 44 bin liradan satılan Turkcell hisseleri , 11 Temmuz'da ilk gün 46 bin 500 liraya kadar çıktıktan sonra 15 Eylül 1001 tarihinde hisseler 10 bin liranın altına indi . Halka arzda 140 trilyon lira olan şirketin sermayesi bugün itibariyle 500 trilyon lira . Şirketin hisseleri dün de yüzde 4. Halka arzdan Turkcell hissesi alan yatırımcı , dün itibariyle yüzde 55 zararda görülüyor . Hisse satışının yüzde 86. Grup hisseleri dün geriledi Pamukbank'ın eski sahibi ile BDDK arasında protokole bağlanan uzlaşma sonrası , önceki gün tavan yapan Çukurova Grubu şirketleri , dün inişe geçti . Önceki gün yüzde 10. Ancak ikinci seanstaki satışlarla önceki günkü değerinden kapandı . Önceki gün yüzde 10. Yapı Kredi Sigorta hisseleri ise ikinci seansta yüzde 6. Hissenin günlük kaybı yüzde 1. Yapı Kredi YO hisseleri de ikinci seansta yüzde 6. Kazanan hisse Bölgesel Pazar'da işlem gören Yapı Kredi Finansal Kiralama hisselerinin fiyatı ise son seansta yüzde 10. Hissenin günlük kazancı ise yüzde 11. Bu hisse senedi , günün en çok değer kazanan kâğıdı oldu . Enerji Bakanı Hilmi Güler , elektrik borçlarının tahsili için hazırladığı çalışmayı tamamladı . " Enerji Barışı " adı verilen çalışmanın bugün Bakanlar Kurulu'na sunulması bekleniyor . Edinilen bilgilere hükümet , ödenmeyen vergi alacaklarında uyguladığına benzer bir projeyi de elektrik borçlarında uygulayacak . Bu konuda Enerji Bakanlığı çalışmalarını tamamladı . Bu kez hedef katrilyonluk tahsilat gerçekleştirilmesi . Çalışma , tarımsal sulama aboneleri ve diğer aboneler olamak üzere iki bölümden oluşuyor . Diğer aboneler bölümü konut tüketicisinden sanayi tesislerine kadar olan aboneleri kapsıyor . Bu aboneler için yapılacak düzenleme ise şöyle : Borcun faizi tamamen affedilecek . Anapara enflasyona göre yeniden hesaplanacak ve 14 taksite yayılacak . Daha önce yapılan ödemeler anaparadan düşecek . Borcun peşin ödeme yoluyla kapatılması karşılığında yüzde 10 indirim yapılacak . 150 kilowatt uygulaması kalkıyor Enenrji Bakanlığı yaptığı değerlendirmeler sonucunda 150 kilowatt saat uygulamasının kayıp kaçak oranını artırdığı sonucuna varıldı . Bu sonuç nedeni ile çalışma çerçevesinde 150 kilowatt saatin üstündeki kullanımlara farklı tarife uygulamasına son verilmesi kararlaştırıldı . Hazine , bu hafta içerisinde önemli bir itfası olmamasına karşın olası risklere karşı önümüzdeki itfalara da hazırlık yapmak amacıyla dolar cinsinden borçlanma ihalesi düzenledi . Hazine , dolar cinsinden 591 günlük iskontolu tahvil ihalesinde yıllık bileşik yüzde 6,59 faizle net 646 milyon dolar borçlandı . Belirsizlik ve riskleri gözönünde bulunduran Hazine'nin fırsat bulduğu ortamlarda uygun enstrümanlarla borçlandığı görülüyor . İhalede faiz piyasa beklentilerinde gerçekleşti . İtfa tarihi 15 Şubat 1004 olan dolar tahvillerin 10 bin dolarlık nominal değeri için bin 556 dolar birim fiyat oluştu . Basit faiz ise yüzde 6,60 oldu . Mevduatın yüzde 58'i dövizde Türkiye'de yatırımcıların bireysel tercihleri geçmişten beri döviz tarafında olduğu için bu alışkanlık kırılamıyor . Toplam mevduatların yüzde 58'i döviz cinsinden , yüzde 41'si ise TL cinsinden . Bankaların döviz tevdiat mevduat hesapları yüksek düzeyde bulunuyor . Bankalar , döviz cinsinden sağladığı kaynakları plase etmek için dolar cinsi tahvil ihalelerine ilgi gösteriyor . Bu kâğıtların avantajı eurobondlardan daha kısa vadeli olması . Dolayısıyla bankalar pasiflerindeki döviz tevdiat karşılığında aktiflerine bir miktar vade riskiyle bu kıymetleri alarak faiz farkından para kazanıyorlar . ihalede gerçekleşen satış miktarı beklentilerin üzerinde gerçekleşti . Dolar yatırımında ısrarcı olanlar için Döviz cinsi tahvil ihaleleri bireysel yatırımcı açısından Türk lirası ihaleler gibi tanınmıyor . Bu tahviller uzun vadeli olduğu ve çok tanınmadığı için küçük yatırımcı tarafından ilgi görmüyor . Oysa ufak çaplı birikimler açısından bunların alınması da satılması da gayet kolay aslında . Ortalama yıllık yüzde faiz oranlı döviz tevdiat hesaplarıyla karşılaştırıldığında faiz açısından da makûl . Hazine ihalelerinde ihraç edilen dolar cinsi tahviller , genellikle banka döviz mevduat hesabının üzerinde üzerinde faiz imkânı sağlıyor . Dolayısıyla parasını illa dövizde tutmak isteyen yatırımcılar açısından dolar cinsi tahviller yatırım için uygun bir alternatif . Piyasa sıkıştı yön belirsiz Beklemede olan piyasalarda ise sıkışık bir seyir hakim . Gösterge niteliğindeki 18 Ocak 1004 vadeli tahvilin bileşik faizi yüzde 56. Piyasa , bu hafta Irak konusundaki seyir ve MGK'dan çıkacak kararları bekliyor . Faizlerde kademeli bir düşüş potansiyeli mevcut . Hazine'nin geçen hafta yaptığı 5,6 katrilyon liralık itfadan sonra bu hafta piyasaya yüklü bir iç borç geri ödemesi bulunmuyor . Merhaba . 1005 yılı için bono , döviz , repo , altın ve borsa vergi oranlarını öğrenmek istiyorum . . . Mesela Borsa'da sanırım bu yıl için yıldan az elde tutulan hisse senetleri için vergi alınacak . Dövizde de binde gibi kambiyo gideri alındığını duydum . . . Vergiler hakkında bildiklerinizi aktarırsanız çok memnun olurum . Uğur Tekin / İstanbul Para piyasalarında yatırımcılar 01. Türk Lirası mevduat yaptığınızda vadesine göre kaynakta yüzde 6. Repo : Repo kazançları beyanname dışı bırakılmıştır . Sadece yüzde 11 oranında stopaj kaynakta kesilmektedir . Hisse Senedi : aydan fazla elde tutulan hisse senetlerinden elde edilen gelirler beyanname dışı bırakıldı . Üç aydan kısa süreli yapılan alımsatımlarda elde edilen karlar toptan eşya enflasyonu tutarında indirildikten sonra 1005 için öngörülen sınırın üzerinde kalan kısım vergiye tabi olacak . Döviz : Alım satım işlemlerinde binde bir oranında kambiyo vergisi uygulanıyor . Bono : Devlet tahvilleri ve Hazine Bonoları faiz gelirleri ile alım satım kazançları enflasyon oranında arındırıldıktan sonra 1005 yılı için 111 milyar 694 milyon sınırının üzerinde kalan kısmı vergiye tabidir . Yatırım Fonları : ve Tipi yatırım fonları 1001 yılında olduğu gibi 1005 yılında da bireysel yatırımcılar açısından elde tutma süresine bakılmaksızın vergiden muaf . Daha önce , zorunlu tasarruf hesabında , anaparaların haziran temmuzda , nemaların ise izleyen dört yılda taksitler halinde ödenmesini öngören Hazine planını eleştiren ve şubatta ödeyin talimatı veren AKP lideri Tayyip Erdoğan , " Arkadaşlar , nisan mayıs gibi ilk taksidi ödeyebileceklerini belirtiyorlar " dedi . Üç taksit Erdoğan , dün NTV'ye yaptığı açıklamada , şöyle konuştu : " Bugüne kadar nemalar hep şubatta dağıtıldı . Sizler de bunu şubatta dağıtabilirseniz , bu müjdeyi verebilirseniz hayırlı olur diye arkadaşlarımıza rica ettim . Arkadaşlarımız anaparayı dağıtarak bu işi kökünden çözelim istiyorlar . Bunu da taksitle bitirelim istiyorlar . Bunu görüşüyorlar . Nisan mayıs gibi ilk taksidini öderiz . Üç taksitte bunu bitiririz diyorlar . Nemayı şubat veya mart ayı içerisinde çözmeye gayret edecekler ama olmazsa olmaz değil . " Meclis'te tartışıldı Bu arada Devlet Bakanı Ali Babacan da , CHP Milletvekili Muhsin Koçyiğit'in soru önergesine verdiği yanıtta , Hazine'nin hazırladığı tasarının anapara temmuzda , nemalar sonraki dört yılda , dört taksitle şeklindeki ödemeyi öngördüğünü belirtti . Babacan , tasarıda , hak sahiplerine anapara tutarlarının 1005 yılında defaten , değerlendirilen tutarın dörtte birinin 1004 yılında , kalanın üçte birinin 1005'te , kalanın yarısının 1006 , kalanın tamamının ise 1006 yılında ödenmesinin öngörüldüğünü söyledi . Mercedes Benz Türk , beş buçuk yıldır devam eden Karapınar kazası davasını Meclis'te kitapçıkla anlatacak . 14 Ekim 1996'de meydana gelen , İpek Turizm yolcu otobüsü ile bir akaryakıt tankerinin çarpıştığı kazada 49 kişi yanarak ölmüştü . Beş yılı aşkın süredir devam eden kazaya ilişkin dava , CHP Milletvekili Atilla Kart'ın yazılı soru önergesiyle , Meclis gündemine de getirildi . Bunun üzerine , Meclis'i bilgilendirmek için bir kitapçık hazırlayan Mercedes Benz Türk AŞ , kazada 405 otobüsün kusuru bulunmadığını savundu . Firma , kendilerini suçlayan İpek Turizm'in sahibi Derviş Binboğa'nın da hâlâ 405 otobüslerle yolcu taşımayı sürdürdüğüne dikkat çekti . Hâkim de eleştiriliyor Davaya bakan Karapınar Asliye Ceza Mahkemesi hâkimi Habip Kılınç'ın da aldığı tüm kararların üst mahkemelerce bozulduğuna dikkat çekilen kitapçıkta , Kılınç'ın aldığı kararların adliye çatısı altında yazılmadığı savunuldu . Kitapta , Meclis'e soru önergesi veren ve davada müdahil avukat olan CHP'li Atilla Kart için , " Mercedes'i yenen adam olarak tanıtılan Ailla Kart , bugüne kadar Mercedes'e karşı hiçbir dava kazanmış değildir " denildi . Kitapta , Mercedes'in kendisine yönelik hukuka aykırı hareketlerle , hukuk içerisinde , mücadeleye kararlı olduğu da vurgulandı . YPK'da bütçenin 148. Ayrıca 1005 yılında toplam 600 proje yatırım programından çıkarılıyor . Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in yaptığı açıklamaya göre , temel ekonomik büyüklükler ve hedeflerde bir değişiklik olmadı . Şener , son detayların bugünkü toplantı sonrası açıklanacağını belirtti . Bugünkü toplantıya ise Karayolları , Devlet Su İşleri , İller Bankası ve KİT'in genel müdürleri davet edildi . Edinilen bilgilere göre toplantıda 1005 yılı için bütçede 19. KİT ve İşsizlik Fonu'ndan gelecek 1. Toplantıda belirlenen hedefler şöyle : Faiz dışı fazla hedefi yüzde 6. 81. Amerikan finans çevrelerinin dergisi Forbes , Türkiye'nin dönüm noktasında bulunduğunu yazdı . Dergi , " AKP'nin ılımlı tavır takınma kabiliyeti ferahlık ; Batılı devletlerin bu siyasi hareketi zerafetle karşılamaları ise heyecan verici " yorumunu yaptı . Aşırı İslamcıların Türk politikası üzerinde etkili olmalarının artık imkânsız göründüğü belirtilen yorumda , Irak'a operasyon korkusunun atlatılması halinde borsanın yüzde 50 yükselmesinin beklendiğini kaydedilerek şöyle denildi : " Irak'a operasyonun olumlu sonuçlanmasından en çok Türkiye kârlı çıkacak . Riskleri sindirmeye hazırsanız , Türk senetlerine gözatmakta yarar var . Ancak iyi dönemlerde bile dünyanın en istikrarsız senetleri arasında yer aldığını unutmayın . " Özelleştirme İdaresi Başkan Yardımcılarından Hakan Yıldız görevinden alındı ve yerine İsmail Destan atandı . Destan , İçişleri Bakanlığı Mahalli İdareler Başkontrolörü görevini yürütüyordu . Görevden alınan Hakan Yıldız ise dönemin özelleştirmeden sorumlu Devlet Bakanı Yılmaz Karakoyunlu'nun danışmanlığını yürütürken bu göreve getirilmişti . Şu anda ÖİB , Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'e bağlı bulunuyor . Yedi yeni ihale ÖİB bu hafta içinde Gerkonsan , Taksan ile Türkiye Ziraai Donatım Kurumu'nun ( TZDK ) bir işletmesi ve Seka'nın dört işletmesi için ilanla ihaleye çıkacak . Gerkonsan ve Taksan hisseleri blok satış yöntemiyle özelleştirilecek . TZDK'nin Adapazarı İşletmesi ile Seka'nın Akdeniz , Aksu , Balıkesir ve Çaycuma işletmeleri de varlık satış yöntemiyle satılacak . BEŞİKTAŞ'IN gözde futbolcusu Ahmet Dursun , geçtiğimiz günlerde birçok mankenin bir dizi defilede birçok podyuma çıktığı Deri Günleri'ne gitti . Dursun , fuarda karşılaşıp sohbet ettiği Aysu Baçeoğlu ve Başak Şahin'le aynı anda fuardan ayrıldı . Aysu Baçeoğlu'nun kullandığı otomobille Yeşilköy sapağına kadar giden Başak Şahin , burada inip bir taksiyle Bakırköy Carrousel'e geçti . Şahin'in ardından Ahmet Dursun da Carrousel'e gitti . Gazeteciler gitmeyince . . . CNR'DAN sonra Carrousel'de karşılaştığı Başak Şahin'le ayaküstü sohbet ederken iki gazetecinin kendilerine doğru geldiğini gören Ahmet Dursun , en yakındaki blue jean mağazasına daldı ve görevliye , " gazeteciler gidince bana haber verin " dedi . Gazeteciler Başak Şahin'le bir süre sohbet ettikten sonra kafeteryaların bulunduğu kata çıktı . Dursun , gazetecilerin oturduğu yerden rahatlıkla mağazayı gördüğünü öğrenince onlar gidene kadar içeride bekledi . Futbolcunun zorunlu kabin istirahati saate yakın sürdü . BEŞİKTAŞ'ın yıldız futbolcusu İlhan Mansız'ın sevgilisi Nina'ya kendi konserinde evlenme teklifi , pop müziğin dev ismi Sezen Aksu'yu da duygulandırdı . Aksu , geçtiğimiz cumartesi Bostancı Gösteri Merkezi'ndeki konserinde sahneye çıkarak Alman sevgilisi Nina'ya evlenme teklif eden Mansız'ın davranışını çok romantik bulduğunu söyledi . Çok duygusal bir andı AKSU , duygusal anı da şöyle anlattı : " İlhan ve Nina'nın en sevdiği şarkı Ah İstanbul'muş . Bu şarkıyı söylerken çok duygusal anlar yaşandı . Sahneye çıkmadan önce elime bir mektup tutuşturdu . Sahneye çıktığında ise sevgilisine evlenme teklif etti . Sonra ağlaştılar . " ROMA ünlü tasarımcıların 1005 ilkbahar yaz koleksiyonlarını sergilediği defilelere sahne oluyor . Senagalli modacı Oumu Sy da , dün yeni tasarımlarını görücüye çıkardı . Eski Roma'dan kalma Hadrian Tapınağı'daki defilede sergilenen tasarımlar arasında , sukabaklarıyla süslenmiş gece elbisesi dikkat çekti . Sy'ın bir diğer ilginç tasarımı da , parfüm şişeleri ve ince cam çubuklarla bezenmiş gece mavisi elbiseydi . İffet Erkuvan , Mehmet Ali Erbil'den boşanacak kızı Sedef Erbil'e akıl verdi : milyon dolar almadan sakın boşanma KIZI Sedef Erbil'le yaptığı gizli nikâhtan sonra Mehmet Ali Erbil'den başlık parası olarak aldığı 100 milyar liralık çek karşılıksız çıkan İffet Erkuvan , bu kez boşanma tazminatı için devreye girdi . Kayınvalide Erkuvan , kızına , şovmene hayli pahalıya patlayacak bir anne tavsiyesinde bulundu . Telefon köprüsü kurdu YAKINLARINA bakılırsa , şu günlerde sevgilisi Kayhan Som'la birlikte Amerika'da olduğu halde aklı boşanmak üzere olan kızı Sedef Erbil'de olan İffet Erkuvan , Türkiye'yle telefon köprüsü kurdu . Mehmet Ali Erbil'in boşanma nedenlerinden biri olarak gösterdiği Erkuvan , sık sık konuştuğu kızına boşanma için şart koştu . Alamazsan sürünürsün ARKADAŞLARI , Erkuvan'ın kızına , " Bu evliliğin uzun sürmeyeceği belliydi . Sözümü dinlemedin , evlendin . Mehmet Ali Erbil , bankada hesabına milyon dolar ( yaklaşık trilyon 665 milyar lira ) yatırmadan sakın boşanmaya razı olma . Bu sefer de lafımı dinlemezsen sen bilirsin , sürünürsün " diye sürekli baskı yaptığını söyledi . ASMALI Konak dizisinin çekildiği Kapadokya'da bir aşk dilden dile dolaşıyor . Bu aşkın bir kahramanı , geçtiğimiz günlerde sürpriz bir kararla yıllık eşi Hazım Körmükçü'den boşanan , dizinin Dicle'si İpek Tuzcuoğlu . Diğeri de , halı mağazası Baazar 54'ün 55 yaşındaki müdürü İbrahim Yücel . Bay mu ? SÖYLENTİLERE göre , İpek Tuzcuoğlu'nun boşanma kararını açıklamasının ardından eski eşi Hazım Körmükçü'nün " Bay X'in gözü aydın " sözlerindeki Bay de , bir aralar sanıldığı gibi Asmalı Konak dizisinin diğer oyuncularından Ege Aydan değil , Kapadokya'daki çekimler sırasında güzel yıldızla tanışıp âşık olan İbrahim Yücel . Uzun saçlı , genç DİZİNİN bir yılı aşkın süredir çekildiği Kapadokya'da , Tuzcuoğlu ile Yücel'in ilişkilerinin aylar önce başladığı konuşuluyor . İddialara göre , Tuzcuoğlu ile uzun saçlı , genç arkadaşı , ilişkilerini boşanma davası sonuçlanana kadar gizledi . Şimdi , çekinmeden yaşadıkları aşkı da , tüm Asmalı Konak ekibi biliyor . Mahsun Kırmızıgül'ün eski ortağı Hilmi Topaloğlu ile kanlı bıçaklı olduğu biliniyor . Malum , Mahsun'la Alişan da kavgalı . Topaloğlu , Prestij Müzik'in tek yadigârı Alişan'la birlikte Nejat Uygur için düzenlenen geceye gider . Topaloğlu ile Alişan , Müjdat Gezen'le sohbet ederken aralanan kapıdan Mahsun Kırmızıgül görünür . Mahsun , mahkemelik olduğu Alişan'la , konuşmadığı eski ortağını yan yana görünce içeri girip girmeme konusunda kısa bir tereddüt yaşar . Sonra da önce Topaloğlu'na , ardından da Alişan'a elini uzatıp selamlaşır . Mahsun'un beklenmedik hamlesi karşısında Topaloğlu şoka girer ve ortalığa bir sessizlik çöker . Ardından kulise Fatih Terim girer ve Topaloğlu ile tokalaşıp , " Hilmi nasılsın ? " diye sorar . Mahsun'un hamlesi karşısında girdiği şoktan ana kadar çıkamamış olan Topaloğlu , Fatih Terim'le Mustafa Denizli'yi karıştırıp , " Mustafa Hocam sen nasılsın ? " diye yanıt verir . Müjdat Gezen de , kendisini Nejat Uygur'la karıştıran Topaloğlu için , " Ne oldu bu Hilmi'ye ? " deyince Alişan atılır : " Hilmi Abi'yi az önce gördüğü şeytan çarptı . " KANAL D'nin sevilen yapımlarından " Evim Evim Güzel Evim"in sunucusu değişti . Pazar günleri ekrana gelen ve şimdiye kadar Demet Akbağ'ın sunduğu programı bu pazardan itibaren , " Çocuklar Duymasın"ın yıldızı Pınar Altuğ sunacak . TÜRKİYE'NİN ilk ve tek dekorasyon programı olan " Evim Evim Güzel Evim " , her hafta yeni dekorasyon uygulamaları ve programa başvuranlar arasından seçilen şanslı izleyicilerin mekanlarını yeniden yaratmasıyla farkını ortaya koyuyor . GEÇTİĞİMİZ günlerde 65 bin euroya ( 155 milyar lira ) satın aldığı cip nedeniyle dikkatleri üzerine çeken Ayşe Hatun Önal , euronun Türk lirası karşısında aşırı değer kazanması halinde cipini geri vermek zorunda kalacağını söyledi . Land Rower marka cipini , şimdiye kadar yaptığı birikimlerle , banka kredisi kullanarak aldığını yineleyen Önal , ne kadar euro kredi kullandığını açıklamaktan ise kaçındı ; " İnsanlar yiyecek ekmek bulamazken böyle şeyleri açıklamak görgüsüzlük olur " dedi . RUSYA'NIN yüksek tirajlı gazetelerinden Komsomolskaya Pravda okurlarının " 1001 güzeli " seçtiği Luba İnjenevskaya , kazandığı Türkiye tatilinden güzel anılarla döndü . Gazeteden bir ekiple İstanbul'a giden Luba , Ayasofya'ya hayran kaldı . Ardından Antalya'da yıldızlı bir otelde kalan Luba , Türk hamamı ile tanıştı ve kahve falı baktırdı . Efendim , siz bu satırları okurken ben iş nedeniyle Amerika'da olacağım . Dönüşte size anlatacağım çok şey olacak elbette . Sevgili Yayın Yönetmenim ve 15 yıllık dostum Rifat Ababay'ı ancak iki gün süreyle bu dükkanın kepenklerini kapatmaya razı edebildim . nedenle cumartesi ve pazar siz benden , ben sizden mahrum kalacağız . Gelince telafi ederiz , meraklanmayın . Neyse , keyifli yemek için favori mekanım Friends&Trends'tir . Ama son zamanlarda yemeğe değil , barına takılıyordum . Sonunda can dostum İzzet Çapa'nın sağ kolu Aykut Gündüz ve aşçıbaşı Gazi Ateş " Mönü değişti Şenay Abla , yemeğe gelirsen iyi olur " deyince dayanamadım . Sevgili arkadaşlarım ; Radikal Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Yeşim Denizel ve İdari Editörü Zerrin Yazıcı ile aylardır birbirimize söz verip de gerçekleştiremediğimiz randevuyu sonunda Friends&Trends'de yerine getirdik . Ama ne hoş oldu . Çünkü çalıştığımız binada , yani Doğan Medya Center'da ne yazık ki birlikte kahve içmeye bile zamanımız olmuyor . Koşturmaktan tabii . akşam saat 11. Hani ertesi gün iş olmasa daha da kalacaktık . Neyse , ben balkabaklı ravioli istedim , çünkü acayip lezzetli . Greek salata ile yetinmeye kalkan Zerrin ve Yeşim'in de kanına girdim . Ardından ben mönünün yenilerinden sebzeli dil şiş istedim . Zerrin ile Yeşim de özel soslu antrikot aldılar . Hepsi çok lezzetliydi . Favori tatlılardan balkabaklı , dondurmalı cheesecake ve sıcak çikolatalı dondurmayı ortaya söyleyip paylaştık . Her zaman olduğu gibi Gazi Usta geçer not aldı . Kimse kızmasın , bu konuda can dostum İzzet'in damak tadına ve araştırmacı ruhuna çok güveniyorum . Kimseye çaktırmadan iki günlüğüne Londra'ya gidip yeni mönü ve yemek kitaplarıyla döndü . Friends&Trends zevkli bir yemek ve iyi bir atmosfer için en doğru adreslerden biri . Uzun süredir canlı müzik yapan eğlence yerlerine de gidemiyordum . Yok , artık yaşlılık demeyeceğim . Okuyucularım kızıyor . Beni 55 yaşında falan sanıyorlarmış . Aslında 40'ı aşalı yıl oldu ama neyse . İki akşam üst üste Etiler'de tur attım . Bütün mekanların kapısını çaldım valla . Kiminde yarım , kiminde bir saat takıldım . Etiler'de eğlence tam gaz . Yakında bir de Tarabya ve Ortaköy turum olacak . Oradaki mekan sahiplerinden de çok telefon alıyorum , söz verdim . Evet efendim , turumuza başlayalım bakalım ; 4KEOPS : Etiler girişinde yer alan Keops'un sahibi ve işletmecisi Nida Büyükbayraktar çok eski arkadaşım . Keops eğlence ünitesinin halkla ilişkilerini ise manken Didem Taslan yürütüyor . Keops'da cuma ve cumartesi geceleri Altay sahne alıyor . Altay yeni albümünde yer alan Kıskananlar Çatlasın ile yine ortalığı yıkıp geçiyor . Bu çocuğu seviyorum ama bir türlü buluşamıyoruz . Eskiden yemek ve sinema günlerimiz vardı . İşler arttıkça insan eşini , dostunu göremiyor . Altay saat 14. 04. Keops'un şefi Nadir Görmüş . Program boyunca konuklara meyve , çerez ve limitsiz yerli içki servisi yapılıyor . Kişi başı bar 50 milyon , masa 50 60 milyon lira . En öndeki masaların fiyatı ise 60 60 milyon civarı . Kısacası hava atmanın da bedeli var tabii . 4CiLVELi MEYHANE : Burası da sevgili Nida'nın . Didem Taslan Cilveli'nin de halkla ilişkiler işini yürütüyor . İstanbul'da çalışmama kararı alan sevgili Fatih Ürek cuma ve cumartesi geceleri aslanlar gibi mekanı dolduruyor . Fatih'in kardeşi Selvi de oradaydı . Selvi , çok şık bir yer olan Ürek Çiçekçilik'in sahibi . 400 kişinin oturabildiği mekanda meyhane mönüsü uygulanıyor . Konuklara 11 çeşit soğuk meze , çeşit ara sıcak , ana yemekte patates garnili soya soslu piliç , meyve ve limitsiz yerli içki veriliyor . Kişi başı 50 milyon lira . Fatih Ürek'ten önce yapılan fasılın solisti İlker Güneş . İlker de harika . Muhteşem bir sese sahip . 15. Cilveli Meyhane'nin salon şefi Nadir Görmüş , aşçıbaşı Muharrem Erik . gece bir masada Fatih'in kankalarından Semra Özal , ünlü koreograf Uğurkan Erez , İzmirli modacı Ertan Kayıtken oturuyorlardı . Başka bir masada ise sosyete butikçisi Muzi Karaata ve sevgilisi Saffet Arıkan , Portofino Solarium'un sahibesi Füsun Denizaşan , Gatto ve Chocolate'ın ortakları Raşit Karakuş ile Oğuz Kayhan vardı . Stres atmaya gelmişler . Fatih'in repertuvarında yok , yok . kadar güzel eğlendiriyor ki bir gece sırf Fatih'i dinlemeye gideceğim . Telefon numarası ( 0111 ) 181 69 01 . 4ANGEL : Sanatçısı Arto ile bütünleşen Angel Club , Keops Eğlence Ünitesi'nin içinde yer alıyor . Sıcak bir mekan . Haftanın günü 14. Yarım saat kaldım , gülmekten kırıldım . gece bana pek sataşmadı , sağolsun . Zaten çok saygılı çocuktur . Esprinin dozunu , sataştığı kişilere göre ayarlamayı bilir . Ama hâlâ kendi şarkısı Allahım'a Bin Şükür ile sahneyi açıyor . Arto da geniş bir repertuvara sahip . Sezen Aksu , Serdar Ortaç , Kenan Doğulu , Emel Müftüoğlu gibi ünlü sanatçıların hit şarkılarını okuyor . Arto yorgunluk nedir bilmiyor . Atmosfere göre sabaha kadar sahnede kaldığı oluyor . 550 kişilik Angel Club'ın şefi Yusuf Ozan . Konuklara meyve , çerez ve limitsiz yerli içki servisi yapılıyor . Bar kişi başı 50 , masa 50 60 milyon . Yıllardır Etiler'de program yapan Arto'yu seyretmeyen kalmadı . Müdavimleri arasında Erdal Acar , Deniz Akkaya , Tuğba Özay , Seren Serengil , Sergen Yalçın , manken Esra Eron , İzzet Çapa var . 4MAXiMUM : Bir kez , sevgili Fulden Uras çalışırken gitmiştim . Bu defa , uzun süredir sözüm olduğu için Aydın'ın çalıştığı güne denk getirdim . Hakan Üzüm'ün sahibi olduğu mekanın işletmecileri Orhan Doğan ve Beşir Geyik . İkisi de pek çok mekanın güvenliğini sağlamıştı , şimdi kendi işlerini yürütüyorlar . Maximum haftanın günü açık . Salı , çarşamba ve perşembe geceleri Fulden Uras , hafta sonları ise Kuşum Aydın sahne alıyor . 500 600 kişinin eğlenebildiği mekanın şefleri Musa Aksoy ve Hakan Doğan . Kişi başı standda 15 milyon , masada 50 milyon lira . Fulden Uras , albümünün çıkış şarkısı olan Bensiz Olsun'la sahne alıyor . Ardından da Hande Yener'den Balon , Gülben Ergen'den Boşu Boşuna , Kayahan'dan Ne Oldu Can gibi popüler parçalar söylüyor . Klavyede Altan , davulda Hakan , perküsyonda Tarkan , basgitarda Ozan , kanunda Ateş Karaduman , vokallerde Gülden ve Tolga var . Hafta sonları program yapan Aydın'a ise basgitarda Merih , davulda Okan , perküsyonda Erdinç , klavyede Erdal ve vokalde Özlem eşlik ediyor . Aydın sahneye son zamanların popüler şarkısı , Çelik ile Ebru Gündeş'in düet yaptığı Sen Yoluna , Ben Yoluna ile çıkıyor . Sevilen şarkıları seslendiren sanatçının yıllardır değişmeyen parçaları var . Aydın ; İbrahim Tatlıses , Ajda Pekkan ve Sezen Aksu şarkılarını çok severek okuyor . Gençler sandalye ve masa üstünden inmiyorlar . Aydın'ın da esprileri güzel . Adam yalnız şarkı söylemiyor , şov da yapıyor . 4CLUB TÜRK : Sahibi eğlence dünyasına hızlı bir giriş yapan yeni kraliçe Özlem Borgonovi . Hafta sonları sahnelerin ve pop dünyasının sevilen sesi Hande Yener sahne alıyor . Hande'yi bu üçüncü izleyişim , nedenle kalamadım , kusura bakmasın . Hande Yener'in de repertuvarı çok zengin . Kendi şarkılarından başka en çok Sezen Aksu ve Kenan Doğulu'dan okuyor . da maşallah ortalığı yıkıp geçiyor . Zaten öyle olmasa sezon ortası Özlem mekanı büyütür müydü ? Club Türk yeni haliyle 600 600 kişi alıyor . Salon şefleri Salim Saygılı ve Erol Saracoğlu . gece sevdiğim televizyon programı Elifname'nin hazırlayıcısı Elif Güvendik , Emir Sarıgül , Stelyo Pipis , Murat Cevahir , Demet Akalın , Mete ve Tatyana Küçükberber vardı . Limitsiz yerli içki , çerez ve meyve ikramı dahil masa 60 , stand 45 milyon lira . Telefon numarası ( 0111 ) 169 15 51 . 4NİSPET : Nispet'in sahibi 11 yıllık dostum Can Koç . Can maşallah Nispet'i bir zincir haline getirdi . Diyarbakır'a kadar uzandı . Nispetler'in Genel Koordinatörü , eski DJ yeni şarkıcı olan sevgili Ataberk . Etiler Nispet'in müdiresi Füsun Oral işe yeni başlamış , gece tanıştık . 160 kişi otururken 100 kişi de ayakta olabiliyor mekanda . Etiler Nispet'in salon şefi , yıllardır kalitesini bozmayan Birol Çakar . Nispet'te gece Utku şarkı söylüyor , konukları eğlendiriyor . Utku da keyifli günündeyse esprileri ile ortalığı kırıp geçiriyor . Pazar günleri ise arabesk müziğin güçlü sesi , uzun zamandır sahnelerden uzak kalan Kibariye sahne alıyor . Valla bir pazar canımı dişime takıp Kiboş'u izlemeye gideceğim çünkü kadar damardan söylüyor ki içkiyi fazla kaçırırım diye korkuyorum . Salı günleri Berdan Mardin'in sahne aldığı kulüpte limitsiz yerli ve yabancı içki , çerez ve meyve masada 50 , ayakta 55 milyon lira . Telefon numarası ( 0111 ) 165 56 56 . 4BiBiTA : İki kez sırdaşım İsmail Akkaya ile gitmiştim . Sahipleri dünya tatlısı üç kardeş . Ama malum ya , canlı müzik ve yüksek volüm beni yoruyor . Görevim gereği ve arkadaşlarımızı kırmamak için gittim Bibita'ya . Akmerkez'in Etiler kapısının karşı sokağında yer alıyor . Gülay , Hayriye ve Şerif Özen adlı üç kardeşin işlettiği Bibita her gün açık . senedir Ferman Toprak sahne alıyor . Çok efendi bir çocuk . Ferman'ı bazı gece kulüplerinde konuk sanatçı olarak izlemiştim . Kendi sahnesinde daha farklı . Beni salon şefi Muammer Bey karşılayıp bara oturttu . Masaya oturmak istemedim . Eskiden barda yemek vardı ama Gülay ile Hayriye zor olduğu için kaldırmışlar . Limitsiz yerli ve yabancı içki dahil , fiyat 40 milyon lira . Ferman Toprak sahneye klavyede Cemal , kemanda Hasan , kanunda Osman , darbukada Cüneyt , bateride Nazmi , vokalde Ufuk'tan oluşan orkestrasıyla çıkıyor ve albümünün en çok istek alan şarkısı Beyaz Mendil'i okuyor . İstek alan parçaları da çok iyi yorumluyor . da damardan veriyor Allah için . gece geç saatte uğradığım ve içki limitimi aştığım için sıcak suyla yetindim . Telefon numarası ( 0111 ) 551 46 56 . Evet efendim , bugünlük de bu kadar . Yine güzel günler sizin , artanlar benim olsun . Bir başka eğlence turunda buluşmak üzere hoş kalın . Türkiye , BDDK ile Çukurova Grubu'nun yaptığı ballı anlaşmayı konuşuyor . Anlaşmaya göre Karamehmet , batırdığı Pamukbank'tan 500 milyon dolar yeni kredi alıyor . Geri ödemeyi 15 yıla yayıyor . Bu parayla da , bankalardaki hacizli Turkcell hisselerini , çok düşük değerden üzerine geçiriyor . BDDK ile Çukurova Grubu arasındaki anlaşmadaki bir başka vurgun ise şöyle yaşanıyor : 115 milyon dolar zarar eden , 510 milyon dolar borcu olan Digitürk gibi şirketlere Yapı Kredi 15 gün önce 95. üstelik bu kredi verilirken , BDDK'nın atadığı yöneticiler de Yapı Kredi yönetimindeydi . Teşekkür ziyareti BDDK şimdi bu şirketlerden doğan borcu da 15 yıla yayıp , Karamehmet'e bir iyilik daha yaptı . Mehmet Emin Karamehmet , önceki gün , kendisini 5. Bu arada , Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun , bankaların sağlıklı bir yapıya dönüştürülmesi gerektiğini belirterek , " Bankalar , krizde büyük bir sarsıntı geçirdi . Bunun faturası da millete 60 milyar dolara mal oldu . Bankalar şu anda titrediler ama hala kendilerine gelemediler " dedi . Siyasetçilerin rolü Ankara Sanayi Odası'nın ( ASO ) Meclis Toplantısı'nda konuşan Coşkun , faizin ve enflasyonun hükümetin inisiyatifinden çıkarıldığını kaydederek , şunları söyledi : " Bir üst kurullar , kurumlar ve kurallar ülkesi haline geliyoruz . Bankalarla ilgili kararlara siyasi otorite olarak doğrudan müdahale edemiyoruz . Ama yönlendirmeye çalışıyoruz . " BDDK'dan ballı kurtarma var ama sorulara cevap yok . . . BDDK ile Çukurova Grubu arasındaki protokolde , Turkcell'le ilgili hangi maddeler bulunuyor ? Çukurova Grubu'na , Pamukbank ve Yapı Kredi'deki Turkcell hisselerini alması için Fon bünyesindeki Pamukbank'tan 500 milyon dolar kredi açılıyor mu ? Doğrudan ve dolaylı olarak Çukurova Grubu'nun her iki bankadaki yüzde 19. Turkcell'in piyasa değerinin 5. Bu fiyata yapılacak satış konusunda Sermaye Piyasası Kurulu ( SPK ) ne diyor ? Turkcell'de küçük yatırımcı ve yabancı yatırımcıların hakları ne olacak ? 450 milyon dolarlık ödeme 15 yılı bulacak bir vadeye mi yayılıyor ? Bu durumda , devlet 500 milyon dolar kredi de vererek , Çukurova Grubu'nu finanse etmiş olmuyor mu ? Çukurova Grubu'nun Yapı Kredi , Pamukbank ve Fon bankalarına toplam 5. Devletin alacağını bu kadar uzun ve düşük faizle takside bağlamasının mantığı nedir ? BDDK , Yapı Kredi'nin Çukurova'nın borçlarını yeniden yapılandırırken Atel'in yarı hissesini , bu konudaki değerlemeyi yapan firmaların belirledikleri fiyatın iki katı değerle ( 169 milyon dolar ) almasını nasıl kabul etti ? Uluslararası denetim şirketlerinin raporlarına göre bir yılda 115 milyon dolar zarar eden ve 510 milyon dolar borcu bulunan Digiturk , Superonline gibi teknoloji şirketlerine neden Yapı Kredi'den 95. BDDK'nın , bu şirketlerin 15 yıllık ödeme planıyla Çukurova Grubu'na geri verilmesine izin vermesinin mantığı nedir ? Turkcell : Açıklama imzadan sonra yapılacak Turkcell , Çukurova Grubu ile BDDK arasında yapılan anlaşma çerçevesinde , 51 Ocak'a kadar nihai anlaşmalar üzerinde görüşmelerin devam ettiğinin öğrenildiğini bildirdi . Turkcell İletişim Hizmetleri AŞ'den Borsa'ya gönderilen açıklamada , bazı haberlerde , yapılan anlaşma çerçevesinde Turkcell'in hisselerinin rehin gösterildiğinin yer aldığı anımsatıldı . Bu konuda şirkete resmi bildirim bulunmadığının bir açıklamayla duyurulduğu kaydedilen açıklamada , şöyle denildi : " Söz konusu anlaşmaya taraf olan ortaklarımızdan , BDDK'nın yapmış olduğu basın duyurusunda da belirtildiği üzere , BDDK ile Çukurova Grubu arasında bir ön protokol imzalandığı ve bu protokol çerçevesinde de 51 Ocak 1005 tarihine kadar nihai anlaşmalar üzerinde görüşmelerin devam ettiği öğrenilmiştir . Nihai anlaşmaların imzalanmasını müteakip , kamuoyuna ayrıca bilgi verilecektir . " Bu arada , Çukurova Grubu , Pamukbank'ın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na ( TMSF ) devrine ilişkin Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu ( BDDK ) kararının iptali istemiyle açtığı davadan dün feragat etti . BDDK , ekonomik sonuçları gözetiyor Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun ( BDDK ) kamu menfaatlerini gözeterek karar aldığını belirtti . Şener , Bakanlar Kurulu sonrasında açıklama yaparken , Fon'a devredilen bankalarla ilgili yapılan son işlemlerin sorulması üzerine , BDDK'nın bağımsız olduğunu ve kamu menfaatlerini gözeterek , mevcut hukuk düzenine göre karar vermenin Kurul'un hassasiyet gösterdiği alanlardan biri olduğunu ifade etti . Şener , şöyle konuştu : " Elbette ki ekonomik sonuçlarını gözetmek ve buna göre gerekli hassasiyetleri göstermek Kurul'un şu ana kadar aldığı kararlarda izlediğimiz hususlardır . Bu son olayla ilgili olarak da temel ilgi ve hassasiyetler BDDK tarafından dikkate alınmıştır ve karara ulaşılmaya çalışılmıştır . " Hükümet , tasarruf ve kaynak diye , artık özellikle yoksul kesimlerin yararlandığı sağlık ocaklarında bile muayene ücreti alıyor . Sahibi olduğu bankaların kasalarını hortumlayarak , devletin kucağına 10'ye yakın batık banka bırakanların enkazını kaldırmak için halkın vergilerinden onlarca milyar dolar aktaran hükümet ; bu paraları kurtararak kaynak yaratmak yerine , sağlık ocaklarında muayene ücreti kesiyor . Diyaliz parasına sınır Maliye'nin belirlediği 1005 bütçe uygulama esaslarına göre , teşhis ve tedavi için birinci basamak sağlık kuruluşlarına gidilmesi de normal sisteme dahil ediliyor . 1001'de tarifeleri yüzde 11 10 artırılarak , devlet hastanelerinde muayene ücreti 6. Sağlık ocaklarında ise milyon alınacak . Tetkiklerde 11 10 parametre arası hemogram için hastanelerde 15 milyon lira , sağlık ocaklarında 10. Özel diyaliz merkezlerindeki diyaliz uygulaması sırasında yapılan tetkik ve tahlil fiyatlandırması , resmi kurumların fiyatlarını geçemeyecek . Doktorlar , çalıştıkları ya da yakınlarına ait diyaliz merkezlerine hasta sevkedemeyecek . Suiistimallerinden başhekimler de sorumlu tutulacak . Tomografi ve MR gibi tetkikler için doktorların yaptıkları sevklerde gerekçe yazılacak ve başhekimce onaylanacak . Vitaminler cepten Vitamin , mineral , sarmısak tableti , balık yağı , boğaz pastili ve serum fizyolojik burun damlaları ile tropikal akne preparatlarının parasını devlet ödemeyecek . Hemofili hastaları da bildirim zorunluluğu kapsamında olacak . Yatan hastalarda kullanılan 84 kalem sarf malzemesi devlete reçete edilemeyecek . Kapsam dışına çıkarılan dokuz kalem sarf malzemesi Mayıs 1005'te dışarıdan aldırılamayacak malzeme listesine dahil olacak . Hastaya fatura sorgusu Sağlık kurumlarınca düzenlenen faturaların kontrolü için , hastanelerin düzenlediği faturaların bir örneği hastaya verilecek . Hastanelerin faturaları şişirmesinin önüne geçilmesi için kişiye Hastanede sana ne tür tetkikler uygulandı diye sorulacak . Bu arada Sağlık Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada , sağlık ocaklarında verilen hizmetlerin ücretlendirilmesinin yeni bir uygulama olmadığı , 1001'de yapılan düzenlemede , birinci basamak sağlık kuruluşlarında döner sermayeye geçilerek , muayene , tetkik ve tedavi hizmetlerinin ücretlendirilmesine karar verildiği kaydedildi . Açıklamada , 1005 bütçe uygulama talimatında , 1001 yılında milyon 400 bin lira olarak belirlenen muayene ücretinin milyon liraya çekildiği , tetkik ve tahlillerde de yüzde 50 indirimli fiyat tarifesi uygulamasına karar verildiği belirtildi . Antibiyotiklerin gereksiz kullanımının neden olduğu maddi kayıp yılda 90 trilyon lirayı buluyor . Sağlık Bakanlığı'nın 15 Şubat'ta yürürlüğe koyacağı " kontrollü kısıtlı antibiyotik kullanımı " uygulaması ise buna son verecek . Her uzman , her antibiyotiği yazamayacak . Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı öğretim üyesi Doç . Dr . Yeşim Şardan , " Bazıları sadece infeksiyon hastalıkları uzmanının onayıyla yazılabilecek . Uzmanın yazabileceği antibiyotik grubunda ise tedavi üç günden fazla sürüyorsa yine enfeksiyon uzmanının onayı gerekecek . Basit enfeksiyonların tedavisinde kullanılan üçüncü grup antibiyotik herkes tarafından yazılabilecek " dedi . Bazı antibiyotik tedavilerinin 10 kat daha pahalıya mal olduğunu belirten Şardan , sözlerini şöyle sürdürdü : " Sadece Hacettepe'de yıllık uygunsuz kullanımın maliyeti 649 milyar . Hastane başına bir trilyona yakın kayıptan bahsediyoruz , bu devletin çebinden çıkıyor . " Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , 16 Ocak'ta AKP'li millvekillerinin oylarıyla çıkartılan ve naylon fatura kullananlara af getiren Vergi Barışı Yasası nı veto etti . Cumhurbaşkanlığı'ndan dün yapılan açıklamada özellikle , naylon fatura kullananlara getirilen affın , kamu vicdanını sızlattığı vurgulandı . Gerekçede , yasa ile Vergi Usul Kanunu'nun 559'uncu maddesinde yapılan değişiklikle naylon fatura kullananlar için suç duyurusunda bulunulamayacağı , soruşturma aşamasında olanlar için takibat yapılmayacağı , açılmış davaların düşeceği , kesinleşmiş mahkûmiyetlerin infaz edilmeyeceği hükmünün özel af niteliğinde olduğu ; Anayasa'nın , 86 . maddesinde de özel affın Meclis üye tamsayısının beşte üç çoğunluğu ile çıkarılabileceği ifade edildi . Asıl çıkarı kullanan sağlar Yasada naylon fatura kullananlar ile basan ve düzenleyenlerin ayrılması , kullananların af kapsamına alınması da en önemli bozma gerekçelerinden biri oldu . Bilindiği gibi Milliyet , yasa daha tasarı aşamasındayken , naylon fatura kullanana af getirilerek , aynı suçtan yargılanan Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın da kurtarılmak istendiğini haber konusu yapmıştı . Cumhurbaşkanı Sezer'in iptal açıklamasında , naylon fatura suçu'nun , topluma karşı işlenmiş suç niteliğinde olduğu hatırlatılarak şöyle denildi : " Sahte belgeden asıl çıkar sağlayanlar , bu belgeleri basanlar ya da düzenleyenler değil , kullananlardır . Yasakoyucu , sahte belgeyi basma , düzenleme ve kullanma eylemlerini eşit ağırlıkta gördüğü için , aralarında bir ayrım yapmadan tümünü yaptırıma bağlamıştır . Bu nedenlerle , eylemleri daha ağır nitelik taşımasına karşın , sahte belge kullananların af kapsamına alınmaları Yasa'nın toplumsal barış sağlama amacıyla , vergisel kamu düzeniyle , adalet duygusuyla ve hukuk devleti ilkesiyle bağdaşmamaktadır . " Aklanma hakkını önlüyor Cumhurbaşkanı Sezer , affın ayrıca bireylere Anayasa'nın verdiği yargı önünde aklanma hakkının kullanımını engellediğini de belirtti . Türkiye'de 1980 1000 yıllarında 11 kez olmak üzere ortalama iki yılda bir vergi affına başvurulduğunu hatırlatan Sezer , mali afların gelenekselleştiğini , bunun da vergi suçlarını özendirdiğini , vergi cezalarının caydırıcı etkisini azalttığını , vergisini zamanında ödeyen yurttaşların adalet duygusunu incittiğini ve sarstığını belirtti . Ayrım iptal gerekçesi oldu Cumhurbaşkanı Sezer , yasanın şu maddelerini iptal etti : ve 19'uncu maddeler : Vergi cezalarını kaldırıyordu . , , , , ve 11'inci maddeler : Para cezalarını kaldırıyordu . 15'inci madde : Trafik cezalarını kaldırıyordu . Sezer , para cezalarını tamamen ya da kısmen kaldırmayı öngören bu maddelerin af niteliği taşıdığını , bunun da Meclis'in beşte üç nitelikli çoğunluğu ile alınması gerektiği gerekçesi ile iptal etti . 14'üncü madde : Sahte belge suçu işleyenler için suç duyurularını , takibatları , davaları ortadan kaldırdığı için özel af niteliğinde değerlendirildi . Bu madde aynı zamanda sahte belge düzenleyenler , basanlar ve kullananlar arasında ayrım yaptığı için iptal edildi . Yüzde 6. Personel harcamalarını kısmak isteyen hükümetin , memura ikinci yarıyılda yüzde zam yapmayı planladığı belirtiliyor . Bilindiği gibi memura yıl başında yüzde zam yapılmış , yılın geri kalanı için de sadece yüzde oranında ikinci bir zam planlandığı belirtilmişti . Tasarruf hedefi 5. Dün saat 16. Hedeflenen FDF'ye ulaşılması konusunda daha önce KİT'lerden GSMH'nin yüzde 1'i oranında beklenen katkı yüzde 1. İlk tedbirler paketinden GSMH'nin yüzde 1. İkinci ek önlemler paketinde harcamalarda tasarrufa yönelik öncelikli önlemlerin tutarı yaklaşık 5. Hükümetin hazırladığı ikinci paketin gelir artırıcı kalemleri arasında otoyol ve köprü geçiş ücretlerine zam , dış proje KDV ödemeleri hasılatında artış ile bazı vergi kalemlerine ilaveler bulunuyor . Paket kapsamında öngörülen bazı tedbirler şöyle : Personel dahil cari harcamalardan yaklaşık 480 trilyon liralık tasarruf edilecek . Bu tasarruflar arasında ikinci yarıyılda memur maaşlarına yüzde yerine yüzde zam yapılacak . Kamu işçilerine ikramiyez ödenmeyecek . Yatırımlardan 1. İlaç ve tedavi giderleri de dahil olmak üzere sosyal güvenlik kurumlarına yönelik önlemlerden yaklaşık 1. Dağıtımı özelleştir talimatı Yaklaşık 6. Toplantının sona ermesinin ardından katılımcı bakanlar görüşmelere devam ettiler . Edinilen bilgilere göre ; TEDAŞ'ın sunumu sırasında Başbakan Abdullah Gül , 15 dağıtım bölgesinin kısa sürede özelleştirilmesi için , iki gün içinde YPK kararı çıkarılması talimatını verdi . Toplantıda , milli eğitim ödenekleri yüzünden Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu ile Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın tartıştığı öğrenildi . Fonlar gerek müşteri sayısı gerekse portföy büyüklüğü açısından çok hızlı bir gelişim trendinde . 1001 yılı sonunda 9,98 katrilyon lira toplam fon büyüklüğü şu anda 11,5 katrilyon liraya ulaştı . Finans kurumları da hisse senedi piyasasına oranla fon sektöründe daha büyük oranlarda komisyon gelirleri elde etmeye başladılar . Geçen yıl fon satışından elde edilen komisyon geliri 150 500 milyon dolar arasında gerçekleşti . Alternatif Yatırım Fon Grup Başkanı Murat Salar , daha güvenli liman olan fonların , finans kurumları açısından vazgeçilmez bir konuma geldiğini söylüyor . Salar , " Fon büyüklüğü milyar dolara yaklaştı . Kurumların buradan aldığı komisyon da hatırı sayılır rakamlara ulaştı " diyor . Borsada son üç yıldır yaşanan düşüş trendinin etkisiyle , kurumların fon pazarlamasına ağırlık vermeye başladıklarına dikkat çeken Salar , sorularımızı yanıtladı : 1001 yılını fon performansları açısından nasıl geçirdiniz ? Şu anda müşteriye açık fonumuz var . Bunların 4'ü getiri sıralamasında ilk onda yer alıyor . Bizim hedefimiz , yöneteceğimiz tüm fonların getiride ilk 10'da olması . Fonlarda getirinin istikrarlı olması önemli . Bu yılda istikrarlı bir getiriyle önlerde olmayı hedefliyoruz . Yılbaşında içerik hedeflerini ( bencmark ) belirliyoruz . Yatırımcı böylece parasını neye yatırdığını biliyor . Fon piyasası nereye gidiyor ? Sektörün yüzde 90'ı likit fonlardan oluşuyor . Likit fonlarda yaratabileceğiniz çok fazla bir katma değer yok . Ancak diğer fonlarda , marjı çok daha fazla açabiliyorsunuz . İyi ile kötünün resmi daha net ortaya çıkabiliyor . Fon yöneticilerinin katma değer yaratacağı daha komplike fonlara geçişi ekonomik ve siyasi istikrarla olacak . Bu da yatırım fonu yöneticilerinin gerçek performanslarının ölçülmesine imkan verecek . tipi fonlar daha ağırlıklı olsaydı borsadaki düşüşler bu kadar sert olur muydu ? Kesinlikle olmazdı , borsada tipi dediğimiz kurumsal yatırımcı portföyü 500 milyon dolar civarında . 500 milyon dolarlık tipi fon büyüklüğünün de yüzde 50'sinin hisse senedine yatırım yaptığını düşünün . Bu çok küçük bir rakam . Piyasalarda ortaya çıkan globalleşme olgusu ve ülkemizde artan yabancı portföy yatırımları performans sunumu standartları ile ilgili ulusal düzenlemelerin yanısıra uluslararası düzenlemeleri de zorunlu kılıyor . Sermaye Piyasası Kurulu'nun ( SPK ) " Bireysel ve Kurumsal Portföylerin Performans Sunumuna , Performansa Dayalı Ücretlendirme ve Sıralama Faaliyetlerine İlişkin Esaslar Hakkında Tebliğ"ini bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor . Tebliğ tüm dünyada yaygın bir şekilde kullanılan Global Yatırım Performansı Standartları ( GIPS Global Investment Performance Standarts ) örnek alınarak , globalleşme trendi içinde ve uluslararası normları uygulama gayreti gözönünde bulundurularak hazırlanmış . GIPS ilk olarak 1986 yılında , Yatırım Yöneticileri ve Araştırmacıları Birliği ( Association for Investment Management and Research AIMR ) tarafından yayınlandı . Revize edilmiş ve halen referans olarak kullanılan son versiyonun yayın tarihi Mart 1999'dur . Standartların yayınlanması ile birlikte varlık yönetiminin performans sonuçlarının hesaplanması ve sunumu ile ilgili bir çatı oluşturuldu . AIMR standartlarının bu konuda oluşturulmuş en ileri performans standartları olduğu dikkate alınırsa SPK'nın bu standartlar paralelinde yayınlamış olduğu tebliğin önemi daha da artıyor . Her ne kadar Amerikan piyasalarının GIPS standartlarına nasıl uyum sağlayacağı belirsiz olsa da firmaların yüzde 65'inin AIMR standartlarını kabul etmiş olması olumlu bir göstergedir . Böylelikle ülkeler kendi yerel standarlarını ortaya koymaktan alıkonulmuş , uygulamadaki belirsizlikler azaltılmış ve güven tesisi yönünde önemli bir adım atılmıştır . SPK'nın ilgili tebliğinde yer alan ve Temmuz 1005 tarihi itibariyle başlanma zorunluluğu getirilen önemli noktalar kısaca şu şekilde özetlenebilir . Performans sunum standartlarının uygulamaya geçmesiyle birlikte bireysel ve kurumsal portföy yöneticilerinin ( yatırım fonları ve yatırım ortaklıkları ) portföy yönetimi faaliyetleri daha profesyonel bir yaklaşımla yürütülecek , yatırımcılar karşılaştırma yapma ve tasarruflarını en iyi şekilde değerlendirileceğine inandıkları kuruluşlara yönlendirme imkanına kavuşacaklar . Portföy getirilerinin hesaplanmasına baz oluşturacak standartlar belirlendi ve bir portföyün reel getirisinin belirlenebilmesi amacıyla getirinin , portföyde yer alan varlıkları temsil eden karşılaştırma ölçütü ile birlikte sunulması zorunluluğu getirildi . Performans sunumlarının ancak tüm portföyleri temsil eden portföy grupları halinde yapılması zorunlu hale getirildi . Kısa dönemi kapsayan sunumların genel bir profil vermemesi ve yanıltıcı olabilmesi nedeniyle , sunumlar asgari yıllık dönem için yapılacak . Standartlar kamuya ilan edilsin veya edilmesin yapılacak tüm sunumlarda uygulanacak . Yönetilen portföy büyüklüğünün belli bir oranı üzerinden alınan portföy yönetim ücretinin yanı sıra performansa bağlı olarak değişken oranlı ücretlendirmeye ilişkin esaslar belirlenmiş olmalıdır . Kurumsal portföy yönetim şirketlerinin performanslarının çeşitli finansal ölçütlere göre sıralanmasına yarayan ve uluslararası literatürde " ranking " olarak bilinen faaliyet tanımlanmış ve sıralamaya dayalı ilan ve reklamların ilkeleri belirlenmiştir . Ankara Ticaret Odası'nın ( ATO ) yaptığı araştırmaya göre , çalışanlar , nema kesintileri aracılığıyla devleti yıllardır IMF gibi fonladı . Çalışanlar 1988'den bu yana devlete 15. Ancak çok büyük zararları oldu . Geçen yıl sonunda emekli olan orta dereceli bir memurun devletten aldığı anapara ve nema ödemeleri toplamı milyar 14 milyon lirada kalıyor . Oysa , aynı vatandaş , devlete verdiği parayı , dolarda değerlendirmiş olsa 11. Hazine Bonosu'na yönlendirmiş olması halinde de bu paranın 84 milyar lira gibi önemli bir rakama ulaşacağı hesaplandı . Bu arada , dün Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'le görüşen KESK Başkanı Sami Evren , nemaların mutlaka şubat ayında ödenmesini , tasfiye planının 1006'ye kadar uzatılmamasını istedi . Lufthansa Havayolları , Güneydoğu Avrupa ve Ortadoğu'yu da kapsayacak çağrı merkezini İstanbul'a kurdu . Merkezin açılışı için Türkiye'ye gelen Satış Departmanı Başkanı Thierry Antinori , 100'e yakın profesyonel elemanın çalışacağı merkezin ağırlıklı olarak Almanya'dan arayan müşterilere yanıt vereceğini söyledi . Antinori , Genel Müdürlüğü'nü Jürgen Husemann'ın yapacağı merkezin yakın bir gelecekte Güneydoğu Avrupa ve Orta Doğu'dan arayan müşterilere de cevap vereceğini belirtti . Antinori , Türk Hava Yolları ( THY ) ile Almanya seferlerinde rekabet için özel bir tarife uygulayacaklarını da söyledi . Türkiye pazarına büyük önem verdiklerini belirten Antinori , " Türkiye'nin çok önemli hale geleceğini biliyoruz . Buradaki nüfus giderek artıyor . Yüzde 65'i de 55 yaşın altında . Bu da potansiyel çok şey vaad ediyor . Neden yatırım yaptığımızı da gösteriyor . Çağrı Merkezi'ni burada açmamızın nedenlerinden birisi de bu " diye konuştu . Havayolu şirketlerinin 11 Eylül olayı sonrasında zararlarının 10 milyar dolara ulaştığını belirten Antinori , Lufthansa Avrupa'nın en kârlı şirketlerinden birisi olduğunu ve 1001'de 600 650 milyon euro kâr beklediğini söyledi . Antinori , " Çok fazla şirket var . Önümzdeki dönemde şirketler arası konsolidasyon yaşanacağını düşünüyorum . İşbirliği olabilir ama birleşme ve satın almalar gözükmüyor . Her ülke kendi hayayolu şirketinin olmasını istiyor çünkü bu aynı zamanda ülkeye bir çekicilik kazandırıyor . SERVİSİ Borsada yaprak kımıldamıyor ancak Kardemir hisseleri adeta havada uçuyor . Kardemir hisselerinde 14 Aralık'ta başlayan yükseliş dün de sürdü ve hisseleri yaklaşık bir ayda yüzde 450'ye yakın arttı . Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , Kardemir hisselerindeki hızlı artışın takip edildiğini söyledi . Şener , Bakanlar Kurulu toplantısından sonra yaptığı açıklamada , bir süre önce iflas noktasında olduğu konuşulan Kardemir konusunda şunları söyledi : " Şirketin borçlarının belli bir düzene sokulması gerekiyor . Milletvekillerimizce takip ediliyor . Arkadaşımız Mehmet Ali Şahin , Kardemir'i yakından izliyor . " Açıklama zıplattı Kardemir hisselerindeki hareketlilik , AKP yetkililerinin geçen yıl sonlarında , şirketin tekrar kârlı üretime geçilmesi gerektiğini açıklamasından sonra başladı . Dün Kardemir ( ) yüzde 19. Son bir aydaki artış ( ) tertibinde yüzde 450 , ( ) tertibinde yüzde 559 ve ( ) tertibinde yüzde 169 oldu . Tüketiciyi Koruma Yasası'nın görüşen , TBMM Sanayi Ticaret Komisyonu , tüketeci kredisi ve kredi kartı kartlarında temerrüd ( gecikme ) faizini yüzde 50 ile sınırlandırdı . Tasarıya göre , kredinin döviz cinsinden kullanılması durumunda , taksitlerin ve toplam kredi tutarının hesaplanmasında , hangi tarihteki kurun dikkate alınacağına ilişkin bilginin sözleşmede yer alması şartı getirildi . Kredi kartı faiz oranı artırımı 50 gün önceden tüketiciye bildirilecek ve bu faiz oranı geriye dönük olarak uygulanamayacak . Ayrıca , kredi kartlarıyla alınan mal ve hizmetlerden komisyon alınmaması da karara bağlandı . Ayıplı mal kapsamı genişletildi . Kapıdan satışlarda tüketiciyi koruyan yeni hükümler getirildi . Komisyonda , kabul edilen tasarıya göre , Süreli yayınlar , kitap , dergi , ansiklopedi , afiş , bayrak , poster , sözlü veya optik disk gibi süreli yayıncılık amaçlarına aykırı olmayan kültürel ürünler dışında hiçbir mal ya da hizmetin taahhüdü ve dağıtımını yapamayacaklar . Hazine Müsteşarlığı , niyet mektubu taslağı üzerinde IMF ile görüş alışverişinin sürdüğünü bildirdi . Üzerinde çalışılan taslak metinlerin , istişare sürecinin bir parçası olarak , IMF yetkilileriyle paylaşıldığı kaydedilen açıklamada , şöyle denildi : " Karşılıklı mutabakata varılması sonucunda , taslak niyet mektubu nihai mektup haline getirilerek ülke yetkililerince imzalanır ve IMF yönetimine sunulur . Dolayısıyla , uygulanmakta olan prosedür gereğince , üzerinde IMF yönetimiyle mutabakata varılmamış bir niyet mektubunun ne imzalanarak IMF'ye iletilmesi ne de IMF tarafından ülkeye iade edilmesi söz konusu olabilir . " Uluslararası Nakliyeciler Derneği'nin ( UND ) Şubat'ta yapılacak Genel Kurulu öncesi başkanlık dönemini değerlendirme toplantısında konuşan Yönetim Kurulu Başkanı Çetin Nuhoğlu , olası bir Irak operasyonunun sektöre 600 milyon dolar zarar verebileceğini söyledi . Irak'ın 16 milyar dolar ihracat , 11 milyar dolar ithalat hacmi olduğunu belirten Nuhoğlu , Irak'a ambargo olmasaydı bu rakamların 10 15 milyar dolarları bulabileceğini dile getirdi . " Savaş sonrası Irak'ta yeniden yapılanma sürecinde Türkiye'nin avantajlı olacağı ve her sektörün büyük menfaat sağlayacağı " savına inanmadığını vurgulayan Nuhoğlu , " Bölgenin potansiyeli zaten 50 55 milyar dolar ve bu başka ülkeler , özellikle de ABD tarafından zaten paylaşılıyor " dedi . Etibank'a Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ( TMSF ) tarafından el konulmasının ardından , İMKB'deki işlem sırası kapatılan Medya Holding , 96. Etibank'ı batırdığı için devlete 1. Buna göre , şirketin dokuz aylık gelir tablosunda 1001 yılı sonu itibariyle 96 trilyon 898. Holding , 1001 yılının aynı döneminde de 96 trilyon 156. Yüzde 56'ya yakını Dinç Bilgin ve ailesine ait olan Medya Holding , Çukurova Grubu'nun patronu Mehmet Emin Karamehmet ile birlikte Tel'de ortak durumda . Bilgin ailesinin medya şirketlerini kapsayan Medya Holding'in en önemli varlığı olan Sabah Gazetesi'nin marka ve lisans haklarının Turgay Ciner'e devri de BDDK tarafından mal kaçırma niteliğinde değerlendirilmişti . Yeditepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nün düzenlediği " Avrupa Birliği'nde Rekabet , Girişimcilik ve Piyasa Ekonomisi " konulu sempozyumun 11'incisi yarın yapılacak . Sempozyum , Yeditepe Üniversitesi 16 Ağustos Yerleşimi'nde gerçekleştirilecek . Sempozyumda , Türkiye'yi rekabet gücü yüksek bir ülke haline getirmek için neler yapılması gerekiyor " sorusuna yanıt aranacak . 16 11 Ocak'ta planlanan ancak son gün ertelenen Koza'nın halka arzı , Şubat arasında yapılacak . Koza'nın ödenmiş sermayesi trilyondan trilyona artırılarak , trilyonluk sermayeyi temsil eden hisselerin 1. Şirket halka arzdan beklediği 14 trilyon lirayı , ABD'de pazar payını artırmak için kullanmayı planlıyor . Hükümet , gurbetçilerin tasarruflarını , özelleştirmeyi devreye sokarak Türkiye'ye çekecek . Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in ekibi tarafından sürdürülen çalışmaya göre , KİT hisseleri gurbetçiye beş yıl vadeli olarak , kar ortaklığı şeklinde satılacak . Bu sürede kâr garantisi verilecek . Gurbetçi tasarruflarının yaklaşık milyar dolarını Türkiye'ye çekmeyi hedefleyen hükümet , bu amaçla SPK Kanunu'nda bazı değişikliklere de gidecek . KİT'lerin hisselerini yatırım portföyüne almayı hedefleyen hükümet , yatırım portföyünü temsil eden hisse senedine dönüştürülebilir özel tahviller ve gelir ortaklığı sağlayan senetler ihraç edebilecek . Hükümet , gurbetçilerin Türkiye'de yatırıma yönelmesi için reklam ve ilan kampanyası başlatacak . AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın KKTC ile ilgili açıklamalarının Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'a yönelik ağır suçlamalara kadar uzanması , devletin zirvesini rahatsız etti . Bu rahatsızlığın yarın gerçekleştirilecek kritik Milli Güvenlik Kurulu ( MGK ) toplantısında dile getirilmesi bekleniyor . Erdoğan'ın açıklamalarının devletin zirvesinde yarattığı rahatsızlığın bir ifadesi olarak Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman'ın KKTC'yi ziyareti ve Denktaş'la görüşmesi sırasında verdiği mesajın MGK toplantısına taşınması da kulise düşen bilgiler arasında . Ankara kulislerine yansıyan bilgilere göre , Erdoğan'ın resmi bir sıfat taşımadığı halde , Kıbrıs ve Denktaş konusunda sürekli aleyhte beyanlarda bulunmasının Türkiye'yi ve KKTC'yi zor duruma düşürdüğü saptaması ve buna son verilmesi isteği , MGK toplantısında hükümet tarafına iletilecek . Kıbrıs ve Annan Planı'nın ele alındığı daha önceki toplantılar sonrasında Denktaş'a destek verilmesi konusunun MGK bildirilerine yansıtıldığı da anımsatılarak , " Başbakan Gül'ün bu kararlara uygun söyleme özen gösterdiği halde Erdoğan'ın tam aksi bir söylem içinde bulunduğuna " dikkat çekilmesi gündemde . Resmi sıfat ve sorumluluk taşımayanların Türkiye ve KKTC'yi zor durumda bırakan açıklamalardan kaçınmaları isteminin de MGK'da ifade edilmesi bekleniyor . Kıbrıs konusunun ulusal bir sorun olduğu , " Milli Siyaset Belgesi"nde de önemli bir yer tuttuğu , bu belgede belirlenen politika ve stratejide değişiklik olmadığı da anımsatılacak konular arasında sayılıyor . Erdoğan'ın çıkışları nedeniyle Denktaş'ın müzakere masasına çok güçsüz oturmasına neden olunduğu , bu tutumun Türkiye ve KKTC'ye değil , Rum tarafına yarar sağladığının da altı çizilerek belirtilmesi bekleniyor . Erdoğan'ın , somut öneriler ve gerekçeler ortaya koymadan , her fırsatta genel ifadelerle Denktaş'ı suçlamasından Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in de rahatsızlık duyduğu Ankara kulislerine yansımış durumda . Sezer'in , Kıbrıs gibi ulusal bir konuda , Erdoğan'ın hükümeti aşan ve MGK kararlarıyla çelişen açıklamalarda bulunmasının yanlış olduğunu düşündüğü kaydediliyor . Cumhurbaşkanı'nın , bu durumun Denktaş'ın elini zayıflattığı görüşünü taşıdığı belirtiliyor . MGK toplantısının diğer önemli gündem maddesini Irak konusu oluşturacak . Son gelişmelerin ve silah denetçilerinin raporunun ele alınmasının beklendiği toplantıda , hükümetin ve Meclis'in karar oluşturması gereği üzerinde durulacağı belirtiliyor . AKP lideri Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş'la ilgili birbiriyle taban tabana zıt açıklamaları , kulislerde Yakış'ın siyasi geleceğiyle ilgili soru işaretlerini yoğunlaştırdı . Açıklamalarıyla tartışma yaratan Yakış'ın Erdoğan'ın başbakan olmasının ardından yeniden şekillenecek kabinede yer almayabileceği konuşuluyor . İlk resmi ziyaretini Kıbrıs'a yapan Yakış , Erdoğan'ın çözüm üretmemekle suçladığı Denktaş'a açık destek verdi . Yakış'ın Denktaş'a " Hükümetimin KKTC liderliğinin arkasında olduğu mesajını getirdim " deyip Erdoğan'ın Kıbrıs konusundaki sözlerini düzeltir içerikli açıklamalar yapması , bardağı taşıran son damla oldu . Açıklamaları parti yönetimini de rahatsız eden Yakış'ın bu tutumunun Erdoğan ve yakın çevresinde tepki topladığı ileri sürüldü . Erdoğan'ın Kıbrıs'tan dönen Yakış'la da görüşmek istemediği iddia edildi . AKP lideri Tayyip Erdoğan'ın " Dışişleri'nde genç , dinamik kadroların önünün açılması lazım . 61 yaş Türkiye için erken bir yaş değil " açıklamasına rağmen büyükelçiler , memurların azami 61 yaşında emekli edilmelerini öngören yasa taslağında " deneyim ve verimlilik " gerekçe gösterilerek kapsam dışında tutuldu . Dünkü Bakanlar Kurulu toplantısında memurların azami çalışma yaşını 65'ten 61'e indiren yasa taslağı değerlendirildi . Kapsama büyükelçiler , misyon şefleri ve daimi temsilcilerin de alınması kararlaştırıldı . Böylece , daha önce bu düzenlemeden istisna tutulan asker , istihbaratçı , askeri ve sivil hâkimlere Dışişleri mensupları da eklendi . Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , değişiklik gündeme geldiğinde büyükelçilerin kapsam dışında tutulması için girişimde bulunmuştu . AKP lideri Erdoğan ise değişikliğe destek vererek , " Genç , dinamik kadroların önünün açılması lazım . 61 yaş Türkiye için erken bir yaş değil " görüşünü dile getirmişti . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , önceki gün grup toplantısında , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın Davos gezisi ve Kıbrıs politikasıyla ilgili açıklamalarını eleştirirken , " Bekri Mustafa imam olmuş , durum bu " ifadesini kullandı . Baykal'ın sözünü ettiği Bekri Mustafa , 1600'lü yıllarda . Murat döneminde yaşadığı söylenen , şarap düşkünü bir akşamcı . dönemde , şarap içenler " bekri " sıfatıyla anılıyordu . Bekri Mustafa'nın gerçekten yaşayıp yaşamadığı ise kesin olarak bilinmiyor . Sabah akşam içki içen Bekri Mustafa , Baykal sayesinde siyasi söyleme de girmiş oldu . Baykal'ın Bekri Mustafa'yı Erdoğan'a benzetmesi ise şu fıkraya dayanıyor : " Bekri Mustafa , akşamcı olduğu , namazla niyazla alakasının bulunmadığı bilinmesine rağmen Sultanahmet Camii'ne imam yapılır . Bir cenaze namazında bir ara tabuta yaklaşarak gizlice bir şey söyler , sonradan bir meraklı ne söylediğini sorunca şu cevabı verir : Ahirete gittiğinde sana , dünyada ne var ne yok diye sorarlarsa onlara Bekri Mustafa Sultanahmet Camii'ne imam oldu dersin , gerisini onlar anlar . " Çetin Altan da şu fıkrayla , günümüz siyasetçilerini Bekri Mustafa'ya benzetiyor : " Dama çıkan biri , çatıda mahsur kalır . Oradan geçen Bekri Mustafa , Hemen bir ip getirin bana der . İpi çatıya atan ve adama ipi beline sıkıca bağlamasını söyleyen Bekri Mustafa ipi çekince , adamcağız yere düşer ve ölür . Bekri Mustafa cesedin başında söylenir : Allah Allah . Geçende de iple böyle birini kurtardılardı . Ama kuyudan mı çıkardılardı , damdan mı indirdilerdi orasını tam hatırlamıyorum . " Yerel Yönetimler Kurultayı'nda konuşan DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit , AKP'nin iç ve dış sorunların üstesinden gelemediğini savunarak , " Yetkisiz başbakan Recep Tayyip Erdoğan , Rauf Denktaş'ı , Kıbrıs'ı ve Türkiye'yi içten vuruyor " dedi . Türkiye'de iki başlı bir başbakanlık sürecinin olduğunu da ifade eden Ecevit , " Bir normal , bir de anormal başbakan var . Ancak bunu yetkisiz başbakanın şizofren olduğu gibi bir yargıya bağlamıyorum " dedi . Sivil Toplum Kuruluşları ( STK ) , hükümetten , acil eylem planında yer alan " Eğitimin önündeki engeller kaldırılacaktır " maddesinde öngörülen " engel"in ne olduğu konusunda açıklama yapmasını istedi . Sepetçiler Kasrı'nda ortak basın açıklaması yapan 16 sivil toplum kuruluşu , eğitimde çağdaşlaşma , demokratikleşme adı altında yapılmak istenen düzenlemelerin yakın takipçisi olduklarını bildirdi . Açıklamayı okuyan Müjgan Suver , eğitim ve öğretimde düzeltilecek pek çok konu olduğunu belirterek , " Bizim 58 . Hükümet'ten beklentimiz , cumhuriyet ilkelerine ters düşülmemesi " dedi . Prof . Dr . Nur Serter de " Acil eylem planının ne olduğunu gördük . Acil Eylem Planı , Cumhuriyeti , eğitimi dinselleştirmeye , imam hatipleştirmeye yönelik bir harekettir " diye konuştu . Paris mahkemesi , eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun Sınır Tanımayan Gazeteciler ( RSF ) hakkında açtığı davayı reddetti . Kıvrıkoğlu'nun avukatlarının , karara itiraz ederek bir üst mahkemeye başvuracakları bildirildi . Mahkeme bin euro tutan mahkeme masraflarının da Kıvrıkoğlu'na ödetilmesini kararlaştırdı . RSF örgütü başkanı Robert Menar , basına yaptığı açıklamada , memnun olduklarını belirterek , Fransız yargısının " doğru bir karar verdiğini " söyledi . Kıvrıkoğlu , Paris'te bir tren garında resminin kullanılarak kişilik haklarına hakaret edildiği gerekçesiyle 100 bin euro maddi tazminat talebinde bulunmuştu . RSF avukatı , davanın ifade özgürlüğü çerçevesinde ele alınmasını istemişti . Hükümetin Kamu Yönetimi Reformu kapsamında gerçekleştireceği Yerel Yönetim Reformu , bakanların yetkilerini yerel yönetimlere bırakırken , belediye başkanlarını görevden alma kararını İçişleri Bakanlığı yerine yargı organlarına bırakıyor . Bakanlar Kurulu'na sunulan ve bugün son rötuşları yapılarak TBMM'ye sevk edilecek yerel yönetim reformu radikal değişiklikler içeriyor . İçişleri , Dışişleri , MEB , Maliye , Sağlık , Adalet gibi bazı stratejik bakanlıkların dışında taşra teşkilatı bulunan bakanlıkların önemli birçok yetkisi yerel yönetimlere bırakılırken , özellikle büyük şehirlerde yaşam koşulları yeni vergilerle daha da zorlaşıyor . Büyükşehir belediyelerinin bünyesine belde belediyeleri de dahil edilecek . Büyükşehir belediyeleri metropoliten planı ve ulaşım master planı yapabilecek . İl Özel İdaresi yerine genel sekreterlik sistemi getirilecek . Valinin başkanlık ettiği il genel meclisine , meclis üyeleri arasından başkan seçilecek Belediyelerin kurulması için gerekli asgari nüfus bine çıkarılıyor . Gece kulüplerinden alınan vergi , Hazine yerine belediyelere aktarılacak . Kayıt suret harcı , tatil günlerinde çalışma harcı gibi bazı vergi dilimleri kaldırılacak . Konaklama , seyahat , köprü ve paralı geçiş yerleri , radyo TV reklam gelirleri , araç muayene ücretleri , yangın sigortaları , LPG , cep telefonu , ATM makineleri vs. Belediye başkanlarına , personele ikramiye verme yetkisi verilecek . Belediye başkanlarına , başkan yardımcıları ve meclis üyelerinin özlük haklarını belirleme etkisi verilecek . Belediye başkanlarının görevden alınması yargı organlarının yetkisine bırakılacak . Belediyeler Sayıştay'ın denetimine girecek . İran'ın Ankara Büyükelçisi Firuz Devletabadi , ABD'nin olası Irak operasyonu , barış girişimleri ve Türkiye İran ilişkileri konusunda Milliyet'e önemli açıklamalarda bulundu . Devletabadi soruları şöyle yanıtladı : Türkiye , İran ve bölge ülkelerinin barış arayışı sonuç verir mi ? Bu zirve , bölge ülkelerinin kendi sorunlarını çözmek için bağımsız bir çaba gösterdikleri ilk girişimdir . Hem Irak hem de ABD'ye bu çıkmazdan dönüş için bir fırsat oluşturdu . İleride çok yararlı etkilerini göreceğiz . İkinci aşaması da çok yakında gelecek . Bölge ülkeleri aynı yönde isteklerini devam ettirirlerse bu süreçte ve ileride Irak tehdit oluşturamaz . Yeni toplantılara Kuveyt'i de davet etmeliyiz . Bu işbirliği operasyon sonrasına yönelik de aynı zamanda . Evet tabii . Türkiye ile İran uzlaşırsa liderlik yapabilirler yani ? Kesinlikle öyle . zaman ABD gibi bir ülkeyi üçüncü komşu istemiyorlar ? Her komşuya açık olmamız lazım . Ama gelen komşu da akıllı olmalı ve meşruiyetle gelmeli . Meşru olmayan komşuya açık olmayız . Türkiye'nin önemli rolü var mı ? ABD ikna edilebilir . Türkiye'nin katılmadığı bir savaşı ABD yapamayacaktır . Türkiye'nin uluslararası alanda ve bölgede güçlülüğünün kanıtı olabilir , istediği zaman ağırlığını koyduğunu gösterir . Türkiye bu konumunun değerini bilmelidir . ABD uzun süre Kuzey Irak'ta kalırsa tavrınız ne olur ? Bize göre savaş çıkmayacak . Hedef Irak'ın silahsızlanması ise bu çok yakında temin edilecektir . Ne ABD , ne Türkiye , ne de başka bir ülke müdahalenin maliyetini karşılayamaz . 14 dolara satılan petrol 54 dolara yükseldi . ABD'ye günde 150 milyon dolar zarar yazdırıyor . Eğer müdahale yapıp Irak'ta uzun süreli kalmak isterse de ABD'nin elinde iki ceset kalacak . Zaten İsrail son 10 yılda güvenlik , siyasi ve ekonomik açıdan bir yüktü omuzlarında . Şimdi de Irak yük olacak . Kendisi de batabilir orada . ABD'nin bundan sonraki hedefi İran mı ? İran böyle bir kaygı taşımıyor . Çünkü İran ile ABD arasındaki sorun askeri değil siyasidir . İkinci olarak da , ABD'nin dış siyasetiyle İran'ın bu konudaki dış siyaseti paraleldir . Her iki ülke de bölgede istikrarı sağlamayı düşünüyor . özellikle silahsızlandırma konusundaki amaç müşterektir . Biz mantıklı davranacaklarını varsayıyoruz . Aksi halde dünya düzeni etkilenir . Türk ordusunun güvenlik için Kuzey Irak'a konuşlanmasına İran'ın itirazı var mı ? Bazı çevrelerden bu yönde duyum alıyoruz . Kesin bir görüşmemiz olmadı . Devletler , yapacakları işlerin sonuçlarını analiz etmek zorundadır . Biz tavsiye etmeyiz ama Türkiye işin maliyetini hesapladıysa bizim komşu ülke olarak bunu önleyecek bir şeyimiz yoktur . Kendi bileceği iştir . Askerlerle ilişkileriniz nazıl ? Şah döneminde olduğu gibi CENTO ve ECO benzeri bir işbirliği kurulabilir mi ? Askerler birbirlerine pozitif yaklaşıyorlar . Eskiden yanlış anlaşılmalar vardı . Hepsi bitti . CENTO , ECO altyapısını kullanarak yeni ortam ve yeni koşulları göz önünde bulundurarak İran Türkiye işbirliğini siyasi , askeri ve ekonomik alanda geliştirmemiz lazım . Askerlerarası irtibatı da sağlamamız gerekiyor . Orduların birbirleriyle konuşmaları bölge emniyeti ve istikrarı için çok önemlidir . Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman ile görüştüm . Tahran'a resmi ziyareti için davet hazırlıyoruz . Yıllarca kendisine önerilen Fransa , Kanada , Avustralya gibi ülkeleri reddeden Devletabadi , tercihini aktarırken , " Gönlümde iki ülke vardı . Gezip görmek için Hindistan , çalışmak için Türkiye'yi istedim " dedi . Türkiye'nin kendisi için gerçek bir sınav olacağını kaydeden Devletabadi , en önemli amacının şu anda 1. Devletabadi , AB ve Kuzey Amerika'dakine benzer bir işbirliğinin bölge ülkeleri arasında da kurulmasını istedi . İçişleri Bakanlığı , Emniyet'ten Sorumlu Müsteşar Yardımcısı Sebati Buyuran'ın imzasıyla RTÜK'e 10 Ocak'ta gönderdiği yazıda , dizide organize suç örgütlerinin propagandasının yapıldığını dile getirdi . Ayrıca diziye katkıda bulunanlar arasında yer alan Rauf Büyük adlı kişinin Sedat Peker'in elebaşılığını yaptığı organize suç örgütüyle bağlantısının bulunduğu kaydedilerek şöyle denildi : " Bu tür dizi ve programların , illegal faaliyetler göstermeye eğilimli kişileri halkı sindirmeye özendirdiği ve organize suç gruplarının olumlu propagandasını yaptığı değerlendirilmektedir . " RTÜK uzmanları da dizi hakkında inceleme başlattı . Uzmanlar , İçişleri Bakanlığı'nın iddiasının doğruluğunu araştırıp hukuk ihlali olup olmadığını raporla ortaya koyacak . Rapor , daha sonra üst kurula sunulacak ve dizinin akıbeti belli olacak . Kurtlar Vadisi'nin yapımcı ve yönetmeni Osman Sınav iddialarla ilgili şunları söyledi : " Hiçbir örgütle ilişkimiz yok . Türkiye'de kayıt dışı ekonomi mevcut . Bu şekilde paylaşılan para milli gelirin yarısına denk . Bu da milyonlarca kişiden kesilen haraç demek . Bu söylemin arkasından ne anlaşıldığını onlara sormalı . Çok net değil mi ? " Koloğlu Bu bir mafya dizisidir diye başladı Kurtlar Vadisi. " Susurluk'u anlatıyoruz " diyor danışmanlardan biri . Dizi hakkında açılan soruşturmada " mafyaya özendirme " iddiaları var . İzlediğinizde konuyu anlamak , ilişkileri bağlamak oldukça güç . Bir şeylere özendirmek söz konusu ise anlamda öyle görüntülere rastlıyoruz ki televizyonda . . . Sarhoşlar üzerine program yapılıyor örneğin TV'de . " Karar Anı " programında falcının mahalledeki genç kıza ablasının evinde tecavüz edip etmediği tartışılıyor ! zaman geriye şöyle bir soru kalıyor : " Acaba bazıları dizideki bazı üstü örtülü isimlerden rahatsız mı oldu ? " Ankara Üniversitesi ( A. ) Adli Tıp Bölümü , pek çok cinayeti aydınlatacak Adli Entomoloji Böcek Merkezi'ni kurmak için Devlet Planlama Teşkilatı'na ( DPT ) başvurdu . Proje onaylanırsa çalışmaları yürüten Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanı Prof . Dr . Hamit Hancı , il il dolaşarak Türkiye'nin böcek haritasını çıkaracak . Merkez , böceklerden katilin izini sürerken , şu bilgilerden yola çıkacak : Böcekler kişi öldükten sonra cesede saldırıyor ve vücudu yemeye başlıyor . Bu arada üreyip yumurta bırakıyor . Yumurtalar pupa ve lavra oluyor . Onlar da erişkin hale gelip vücuttan ayrılırken yumurta bırakıyor . Bu döngü saptanınca , ölüm zamanı da kolayca hesaplanabiliyor . Yine böcekler vasıtasıyla kişinin öldüğü yer de tespit ediliyor . Çünkü deniz kenarıyla dağlık ve ormanlık alandaki böceklerin formasyonu farklı . Her bölge farklı böcekleri barındırıyor . Böylece böceğin cinsine göre , cesedin yerinin değiştirilip değiştirilmediği de ortaya çıkıyor . Türkiye'nin ilk Adli Entomoloji Böcek Merkezi için DPT'den 400 milyarlık ödenek talep edildiğini belirten Hancı , şunları söyledi : " Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Teknik Eğitim Şube Müdürlüğü ile ortaklaşa başlattığımız çalışmada DPT'den gelecek müjdeli haberi bekliyoruz . Böylece adli olaylarda araştırma sonuçlarına en kısa sürede ulaşılacak . Adaletin sağlıklı şekilde gerçekleştirilmesi için bu merkezin kurulması şart . " Merkezin akreditasyon alması için FBI , Scotland Yard ve Lozan Üniversitesi gibi adli alanda çalışan kurumlara başvurulacağını da anlatan Hancı , " Bu kurumlar merkezin uluslararası normlara göre çalışıp çalışmadığını kontrol edecek " diye konuştu . Ankara'daki merkez hizmete girince FBI'dan da örnek araştırmalar isteyeceklerini belirten Prof . Dr . Hamit Hancı , " AİHM'nin Türkiye aleyhine verdiği kararların büyük bölümü olay yeri incelemelerinde eksiklikler görülmesinden kaynaklanıyor . Türkiye bu nedenle milyonlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalıyor . Bu merkez sayesinde olay yeri incelemerinde entomoloji açısından eksiklikler giderilecek ve tazminatlardan kurtulabileceğiz " dedi . Irak'taki olası bir savaşa katılmak üzere Basra Körfezi'ne gitmeye hazırlanan İngiliz askeri gemilerini bloke ederek kalkışlarını engelleyen Greenpeace'in bayrak gemisi " Rainbow Warrioröda görevli Hüseyin Serkan Dadak , hazırlıkları bir yıl süren eylemi anlattı . Dadak'ın söylediklerine göre , askeri liman giriş çıkışı bir yıl boyunca üyelerce gerek fotoğraf , gerekse kamerayla görüntülendi , askerlerin nöbet saatlerine kadar her ayrıntı belirlendi . " Rainbow Warrior " gemisi Atlantik yolundayken , gelen haberle İngiltere Southampton'daki Marchwood Askeri Limanı'na doğru yola çıktı . Gemi geçtiğimiz pazar , sabaha karşı limana giriş yaptı . Yol boyunca askeri yetkililer , önlem amacıyla üyelere nereye gittiklerini sordu . Rainbow saat 04. Özel koruma kıyafetlerini giyen ve aralarında Serkan Dadak'ın da bulunduğu 15 üye , bota dağılarak , denize indi . Kendisine bot kullanma ve gemiye tırmanış yapan üyeleri koruma görevi verildiğini belirten Dadak , " İki botta tırmanışçılar , üç botta onları korumakla görevli olan bizler vardık . Geminin yerden yüksekliği 11 metreydi . Üyeler uzun çubuklar yardımıyla gemiye tırmandı . Sonra da kendilerini vinçlere zincirlediler . Geminin iki yanına Savaşa Hayır yazdık . Bu arada askeri helikopterler ve botlar sürekli etrafımızda dolaşıyor , uyarıda bulunuyordu . Rüzgâr çok sertti . Herhangi bir müdahalede birbirimize girebilirdik " dedi . Eylemin salı saat 04. 15 kişi gözaltına alındı . Rüzgâr ve dalga nedeniyle Rainbow sürüklenmeye başlayınca biz de çekildik . Şimdi liman yakınlarında ikinci eylem için bekliyoruz . Hareket ederlerse , tekrar gemiye gideceğiz . " Pülümür'de meydana gelen depremin üstünden üç gün geçmesine rağmen , depremzedeler hala çadırlara yerleştirilemedi . Bölgede kar yağışı dün yeniden başlarken ; halkın umudu olan konteynerleri getiren TIR'lardan biri kara saplandı . Soğuğa karşı dayanıklı çadırlar , zemin brandası unutulduğu için kurulamazken , vatandaşlar geceyi yine kömürlüklerde ve evleri sağlam olan yakınlarının yanlarında geçirdi . Karakışta ortada kalan depremzedeler , " Evlerimize giremiyoruz , bu soğukta başımızı sokacak yerimiz yok . Hükümetin Davos'a gösterdiği hassasiyeti Pülümür'e de göstermesini bekliyoruz " diye isyan etti . Pülümür depreminin artçıları sırasında yerinden oynayarak , Keşiş Dağı'ndan yuvarlanan 100 tonluk kaya parçası Erzincan'a 15 kilometre uzaklıktaki Geyikli köyüne düştü . Yuvarlandığı yerlerde birer metrelik çukurlar açan kayanın çarptığı iki boş evle samanlık yıkıldı , 500 öğrencinin okuduğu ilköğretim okulu da 100 metreyle kurtuldu . Köylülerden Nadir Aktaş " Kayanın diğer yarısı orada duruyor . Yine bir tehlike çıkaracak diye ödüm kopuyor " dedi . Temmuz 1969 . . . Neil Armstrong , Michael Collins ve Edwin Aldrin aydaki ilk birkaç hoplama zıplamanın ardından Başkan Nixon'ın sesini duyarlar . " Hepimizin sizinle nasıl gurur duyduğunu anlatamam . Yaptığınız şey sayesinde gökyüzü , insanın dünyasının bir parçası haline geldi . Huzur Denizi'nden seslenmeniz , bize , yeryüzüne huzur ve barış getirme yönündeki çabalarımızı iki katına çıkarmamız gerektiğini düşündürüyor " . Başkan Nixon'ın yaptığı konuşma bittikten sonra Neil Armstrong , " şimdi uzay aracından dışarı adım atacağım . Bu , bir insan için çok küçük bir adım . Ama insanlık için dev bir adım olacak " der ve bu anı ölümsüzleştirmek için Ay'a üzerinde " 1969'un Temmuz ayında , Dünya gezegeninden insan , ilk kez burada Ay'a ayak bastı . Bütün insanlık adına barış için geldik . Armstrong , Collins , Aldrin , Nixon " yazan bir plaket çakar . . . Ve yıl olur 1005 . . . " Bütün insanlık için barış " adına 560. yol tepip Ay'a giden Amerikalılar , şimdi belki de bütün insanlığı mahvedecek olayların başlangıcı olacak bir savaş için Irak'a gidiyorlar . Bu değerli zevat için gerekeni yaparız ! Emekli Başsavcı Savaş'ın " Lojman kararının hedefi benim " sözlerinin ardından Adalet Bakanı Çiçek , " Güvenliğin tek yolu herkese lojman vermek değil " dedi ANKARA Milliyet Yüksek yargı kurumlarının emekli başkanları ile emekli Yargıtay başsavcılarına güvenlik gerekçesiyle tahsis edilen lojman uygulamasına son verilmesi tartışma yarattı . Başbakanlık , uygulamanın herhangi bir kişi ya da kuruma yönelik olmadığını açıklarken ; Adalet Bakanı Cemil Çiçek , güvenlik gerekçesiyle lojman tahsisinin doğru olmadığını savundu . Çiçek , " Güvenliği sağlamanın tek yolu herkesi lojmanda oturtmak değil . Kişilerin güvenliğini sağlamak devletin görevi . İçişleri Bakanlığımız noktada gerekli tedbiri bu değerli zevat için alacaktır " diye konuştu . DENETİMSİZLİK BİTECEK Başbakanlık'tan yapılan açıklamada da , ekonomik sıkıntıların nedenlerinden birinin kamu harcamaları olduğunun bilindiği belirtilerek , şöyle denildi : " Varlıklı , dar gelirli tüm vatandaşlarımızdan toplanan vergilerle harcama savurganlığı yapmak ; sorumlu , bilinçli ve ciddi devlet yönetimi anlayışı ile bağdaşmamaktadır . Hükümetimiz , kamu harcamalarındaki denetimsizliği gidermek için tüm önlemleri alacaktır . Sorunlar , kişi ve kurum ayrıcalığı yapmadan alınan tedbirlere uyularak , hep birlikte aşılacaktır . Gözden uzak tutulmaması gereken husus , bu kararnamenin Danıştay kararına istinaden yayımlandığıdır . Kararnamenin birtakım hedefleri olduğu iddiaları gerçekdışıdır . " Gül'le çekişmemiz var EMEKLİ Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş , " Başımıza bundan sonra gelecekler bu karar yüzünden olacak . Kaderde belki ölüm de var . Bu işlere girerken ölümü de göze aldık " dedi . RP ve FP'nin kapatılması süreçleri ile Başbakan Abdullah Gül'ün hakkında fezleke hazırlanmasına da neden olan " RP'nin kayıp trilyonları " davasında etkin rol oynayan Savaş , sözlerini şöyle sürdürdü : " Şimdiye kadar bundan ben , Haluk Yardımcı , Sami Selçuk , Mehmet Uygun yararlandı . Bu lojman , normal bir apartman dairesi . Hep Emekli olunca bakalım başımıza neler gelecek ? diye düşündüm . Bunun arkası da gelir , koruma aracını da alırlar . Abdullah Gül ile öteden beri çekişmemiz var . Bu bizi cezalandırma hareketidir . " Turistlerin nefesi mozaikleri kabartıyor Kubbesinden su sızan Kariye Müzesi'nin kabaran mozaiklerini , müze yetkilileri cam açarak koruyor Yetkililer , rutubete gerekçe olarak da müzeye gelen turistlerin " soluk alıp vermesini " gösteriyor ! . . ÖMER ERBİL İstanbul İstanbul'da , Topkapı Sarayı ve Ayasofya Müzesi'nden sonra en çok ziyaret edilen tarihi mekân olan Kariye Müzesi , bakımsızlıktan çürüyor . Kubbesindeki kurşunların erimesi sonucu içeriye yağmur suları sızdığı için tarihi mozaikler ve fresklerde kabarmalar meydana geldi . Müze yetkilileri de kubbedeki camları sökerek kendilerince rutubet sorununu çözdü . TURNİKE ŞART İstanbul Restorasyon ve Konservasyon Merkezi , geçen yıl yaptığı inceleme sonucu , " Müzede çok acil restorasyon yapılmalı . Çok değerli mozaikler nemden dolayı yer yer kabarmış " diye rapor verdi . Ancak aradan geçen süreye rağmen müzede tek bir çalışma yapılmadı . Müzede nem ayarlayıcı ve hava sirkülasyonunu sağlayan bir sistem olmadığı için kubbedeki camları söküp rutubet sorununu aşmaya çalışan yetkililer ise müzeye aynı anda giren 80 100 kişilik grupların soluk alık vermesi yüzünden mozaiklerin zarar gördüğünü iddia etti . Yetkililer , ziyaretçilerin yarattığı rutubet sorununa karşı da " bir an önce turnike sistemine geçilmesini ve turistlerin küçük gruplar halinde içeri alınmasını " önerdi . RUTUBET ARTAR Kariye'nin bağlı olduğu Ayasofya Müze Müdürü Mustafa Akkaya , mozaikler için her önlemi aldıklarını söylerken ; Koruma Kurulu eski üyesi Prof . Dr . Semavi Eyice , şöyle konuştu : " Camlar açılarak rutubet kurutulmaya çalışılır mı ? İstanbul gibi havası nemli bir yerde bu uygulama rutubeti artırır . Yağmur , kar camdan içeriye girer . Nem ayarlayıcı cihazlar konmalı . Rutubete neden olan kubbe kurşunları değiştirilmeli . " Sapık , özel hücrede . . . Üsküdar Adliyesi'ne polis koruması eşliğinde getirilen Özçelik , çıkarıldığı mahkemece tutuklandı ERDAL KILINÇ , HALUK ATALAY Ümraniye sapığı olduğu gerekçesiyle gözaltına alınan Yaman Özçelik ( 54 ) , tutuklanarak Kartal Cezaevi'ne gönderildi . İşlemlerinin tamamlanmasının ardından , gözaltında tutulduğu Asayiş Şube Müdürlüğü'nden dün saat 14. 100 polis adliyeyi kordon altına aldı . Özçelik'in işlemleri sürerken , " Yunuslar " olarak adlandırılan motosikletli polis timlerinden 50 polis , adliye önünde görev aldı . İşi olanlar dışında hiç kimse adliyeye yaklaştırılmadı . Savcı Durmuş Yargı tarafından , 15 tecavüz ve tecavüze teşebbüs olayıyla ilgili 5. Sulh Ceza Mahkemesi'ne sevk edildi . Özçelik , mahkemedeki ifadesinin ardından tutuklanarak Kartal Cezaevi'ne gönderildi . Özçelik'in tek kişilik bir odada tutulacağı öğrenildi . Hepatit B'liyim diye uyarmış Bu arada Özçelik'in , Asayiş Şube Müdürlüğü'nde bulunduğu sırada , iki yıl önce kendisine Hepatit teşhisi konulduğunu söylediği , kurbanlarına da dikkatli olmaları için uyarıda bulunduğu kaydedildi . Minik S. dehşeti anlattı : Sapığın kurbanlarından S. , yaşadığı dehşet dolu dakikaları polise şöyle anlatmıştı : " Ekmek almak için dışarıya çıktığımda , ismini bilmediğim biri yanıma gelerek , Babana 80 milyon borcum var . Onu sana versem götürür müsün ? diye sordu . Paranın inşaatta olduğunu söyleyerek , Birlikte gidelim dedi . Ormanlık bir alana geldiğinde çok korktum . İnşaat ve insan yoktu . Bana üzerimi çıkarmamı yoksa öldüreceğini söyledi . Bağırmaya başladım . Bir eliyle ağzımı kapattı , diğeriyle üstümü çıkartmaya çalıştı . Bana tecavüz ettikten sonra ormanda bıraktı . " Beyaz kâbus geldi İstanbul , yeni haftaya kar yağışıyla " Merhaba " dedi . Kar yağışı yüzünden özellikle TEM ve Boğaziçi Köprüsü'nde trafik tıkandı MEHMET DEMİRKAYA İstanbul Balkanlar üzerinden gelen soğuk hava ve kar yağışı tüm yurtta etkili oldu . İstanbul , bayram tatilinin ardından yeni haftaya karla " Merhaba " dedi . Kentin yüksek kesimlerinde etkili olan yoğun kar nedeniyle trafikte sıkışıklık yaşanırken , çok sayıda kaza meydana geldi . Akşam saatlerinde etkisini gösteren kar yağışı , yola çıkan sürücülere zor anlar yaşattı . TEM Otoyolu'nun yanı sıra Boğaziçi Köprüsü'nde büyük yoğunluk yaşandı . Bazı araçlar da biriken sular nedeniyle yolda kaldı . Okmeydanı ile Boğaziçi Köprüsü'nün girişinde görülen buzlanma , trafiği aksattı . 40 BİN TON TUZ HAZIR İstanbul Büyükşehir Belediyesi Ulaşım Daire Başkanı Rafet Bozdoğan , ellerinde 40 bin ton tuz bulunduğunu , ekiplerin de göreve hazır olduğunu söyledi . Bozdoğan , " Özellikle araç sahiplerinin kar yağışıyla birlikte panikleyip aynı anda yola çıkmaları daha fazla sıkıntıya neden oluyor . Sabah işe gidiş ve akşam dönüş saatlerinde , ani ve yoğun olarak bastıracak bir kar yağışına karşı önlem almak kolay değil " dedi . DENİZDE TEHLİKE İstanbul Boğazı'ndaki akıntı nedeniyle , büyük gemiler ve 100 metrenin üzerindeki tankerlerle düşük süratli gemilerin geçişine izin verilmedi . Bu arada Boğaz'dan Karadeniz'e açılmaya başlayan Kamboçya bandıralı , 11 bin 106 grostonluk boş kuru yük gemisi , makineleri durunca akıntıya kapılarak sürüklenmeye başladı . Önce demir atarak durmaya çalışan gemi , demirin tutmaması üzerine Boğaz'ın Anadolufeneri ve Türkelifeneri arasındaki bölümüne kadar sürüklendi . Kıyı Emniyeti'ne bağlı iki römorkörün yaslanarak yardımcı olduğu gemi , bu sırada demir atarak durdu . Doğu Anadolu'nun yüksek kesimlerinde kar kalınlığı 10 santimi buldu . Erzurum , Kars , Ağrı ve Ardahan'da kapanan yolların ulaşıma açılması için çalışılıyor . Kars Ankara uçak seferi de iptal edildi . Gökçeada ve Bozcaada'ya gemi seferleri yapılamadı . Bandırma Yenikapı feribot seferleri de iptal edildi Yargıç lojmanından tasarruf doğru mu ? ÇAPRAZ ATEŞ BELMA AKÇURA Hükümet , emekli yüksek yargı üyelerine güvenlik gerekçesiyle verilen resmi konut tahsisini kaldırdı . Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren kararla Anayasa Mahkemesi , Yargıtay , Danıştay , Sayıştay ve Başbakanlık Müşteşarlığı'ndan emekli olanlara artık konut verilmeyecek . Bu durum , " Emeklilikteki güvenlik sorunu , görev anlayışını etkiler mi ? " sorusunu gündeme getirdi . Burhan Kuzu ( TBMM Anayasa Kom . Bşk . ) : Kökten çözmek lazım Kamuoyundan bir baskı gelmesi durumunda bu konuda yeni bir yasa değişikliği bizim komisyondan geçeceğinden benim görüş bildirmem doğru olmaz . Ancak şunu söyleyebilirim ; başka kurumlarda durum nasıl , bir de onlara bakmak lazım . Bir kurumun yetkililerinin istifade ettiği durumlardan , başka kurumlar da istifade ediyor mu , etmiyor mu ? Buna bakmak ve bu konuları yeniden ele almak gerek . Ya hiç verilmesin ya da verilecekse herkese verilsin . Çünkü neye göre veriliyor , ölçü nedir bilmiyoruz ki . Türkiye'de devletin gerek konut olarak gerekse başka alanlarda sağladığı imkânlara ilişkin durum biraz karışık . Devletin verdiği bu ayni imkânların yeniden bir masaya yatırılması gerek . Sadece bu üst düzeyin konut tahsisini kaldırmakla işi kökünden çözmüş olmuyoruz . Buna ciddi olarak bir daha bakıp eşitliği gözetmek lazım . Vehbi Canbilen ( Yargıtay Onursal Üyesi ) : Güvenlikle alakası yok Yasama , Yürütme ve Yargı erkinin başındaki insanlara emekli olduktan sonra konut tahsis etmek , yaşamlarını şu veya bu şekilde üst seviyede sürdürmedir . Yoksa bunların korunmasıyla ilgili bir şey yok . Bu konuda güvenlik gerekçesine sığınılıyor ama bunun nedeni devletin imkânlarını daha fazla kullanma arzusundan kaynaklanmaktadır . Cumhuriyet Başsavcısı için aynı şeyi söyleyemem ama Yargıtay Başkanı'nın görevi semboliktir . Yargısal faaliyeti yoktur , temsil görevini yapar . Dolayısıyla varsa verilmesi uygun olur ama koruma amaçlı gerekçesi bana göre sakat . Bunun güvenlikle alakası yok . Yargıtay ya da Anayasa Mahkemesi Başkanı'na kim ne yapacak ? Biraz koşullara göre düşünmek lazım . Burada tasarrufa gidiliyorsa bunun fazla yadırganacak bir tarafı yok . Gerek lojman gerekse emekli olduktan sonra verilen korumalar bir saldırıyı def edecek tedbirler değildir . Necmettin Cevheri ( Eski Adalet Bakanı ) : Devlet anlayışına sığmaz Devletin en güç görevlerinden birini verdiğiniz insanları devletin himayesinin dışında bırakmak , devlete yakışmaz ve işin aslına da uygun olmaz . Bu uygulama 1998'den de önceye dayanır . Devletin silahlı güçlerine karşı çok açık saldırıların pervasızca yapıldığı bir dönemde , devlete yargı alanında hizmet etmiş insanlara yönelik bu uygulamayı devletin tasarruf düşüncesiyle kaldırmış olması çok yanlıştır . Devlet içindeki bütün tasarrufları yaptıktan sonra buna sıra gelir mi , gelmez mi diye de ayrıca düşünmek lazımdı . Bizim devletin çok büyük tasarruf ihtiyacı içerisinde olduğunu kabul eden birisiyim . Ancak bana göre bu konu en son düşünülebilecek , hatta bugünün şartlarında hiç düşünülmemesi gereken bir olaydır . Bu karar yüksek yargı organlarının görev anlayışlarını etkiler demeye insanın dili varmaz . Bizim hâkimlerimiz , savcılarımız cesaretli erdemli insanlardır ama beşeri , insani gerçekleri de göz önüne almak lazım . Ahmet İyimaya ( Eski TBMM Anayasa Kom . Ü . ) Doğru bir karar değil Konunun doğuş sebebi tasarruf kamu görevi sırasında yerine getirilen görevler sebebiyle doğabilecek güvenlik tehdidine dayalıdır . Konut tahsisinin gerekçesi güvenlik sağlamanın bir yöntemi ise , tasarruftan dönülmemesi gerekirdi . Ben şu anda Türkiye'de yaşanan sürecin gerilimlerle boğulmaması düşüncesini taşıyorum . Hangi taraf olursa olsun merkez kenar buluşmasında hoşgörü ortamının sağlanması gerekir . Ayrıca " intikam tasarrufu " gibi yorumlara yol açabilecek tasarruf ve işlemlerden sakınmak gerekirdi . Bu noktada Bakanlar Kurulu kararını doğru bulmuyorum . Gönül arzulardı ki ; kimsenin güvenlik sorunu olmasın . Her tasarrufun mutlaka bir gerekçesi vardır ama şu günler bu tasarrufun alınması gereken günler değildi . Tarihi yeniden yazmışlar Balkan ülkelerinde okutulan resmi tarih kitaplarında Anadolu tarihi görmezden gelinirken , Osmanlı ile Avrupa arasındaki kültürel ve politik bağlantı yok sayılıyor ŞÜKRAN PAKKAN İstanbul Türk Tarih Vakfı'nın UNESCO'nun desteğiyle yaptığı araştırma , tarih ders kitaplarındaki gerçekleri ortaya çıkardı . Resmi ders kitapları , öğrencilere ülke tarihlerini birbirinden kopuk öğretiyor , baskı ve resimler kötü , Anadolu tarihi üstünkörü geçiliyor . Rapor kitap oldu Türk Tarih Vakfı , tüm Balkan ülkelerinde okutulan ders kitaplarını ülkenin uzmanlarına inceleterek , hazırladığı raporları kitap haline getirdi . İngilizce olarak yayımlanan kitap , Bulgaristan , Yunanistan , Romanya , Hırvatistan ve Türkiye'de okutulan ders kitaplarını ayrıntılarıyla irdeliyor . Buna göre tarih kitaplarıyla ilgili en önemli sorunlar şöyle : Kötü Osmanlılar Kitaplar , kronolojik olarak erken çağlardan başlayıp , . Dünya Savaşı ile sonlanıyor . Böylece ne ilkokul ne de üniversitelerde öğrenciler İkinci Dünya Savaşı ve sonrası dönem hakkında bir fikre sahip olabiliyor . Kitaplarda , politik ve kültürel olaylarda önemli rol oynayan kişilerin geçmişleriyle ilgili bilgiler mevcut değil . Bu arada , Osmanlılar kitaplarda kötü davranışlı , statik , soğuk olarak yansıtılıyor . Osmanlı ve Avrupa arasında kültürel ya da politik herhangi bir bağlantı kesinlikle kurulmuyor . Örneğin , Osmanlı İmparatorluğu'na ilişkin ilk dört bölüm sadece savaşları ve ele geçirilen yerleri ele alırken , ardından herhangi bir bağlantı kurulmadan modern Avrupa hayatı anlatılmaya başlanıyor . Bu bölümlerde , Osmanlı'nın dünya tarihinde önemli bir bölümünü temsil etmediği izlenimi ortaya çıkıyor . Atatürk'lü bölümler kısa tutulmuş Anadolu tarihi , ders kitaplarında güçlükle yer alabilmiş . 11 . yüzyıl öncesi neredeyse görmezden gelinmiş . Atatürk'ün anlatıldığı bölümler , oransal olarak uyuşmuyor . Bazı bölümler çok kısaca geçilirken , bazı yıllar uzatılmış . Dayakçı polisler suçlu bulundu ANKARA Milliyet Ankara Valiliği İl İdare Kurulu , YÖK'ü protesto eyleminde öğrenci Veli Kaya'yı bir depoya götürüp döverek vatandaşların müdahalesiyle karşılaşan iki polis memurunun suçlu olduğu kanaatine vardı . Kurul , dosyayı soruşturma açılması istemiyle savcılığa gönderdi . Ankara Valisi Yahya Gür başkanlığında toplanan kurul , olayla ilgili soruşturmada Kaya'yı iki polis memurunun elinden aldığı gerekçesiyle kusurlu görülen Çevik Kuvvet Şube Müdürü Mehmet Yüksel'e de sahip çıktı . Kurul , Yüksel'in görevini yaptığını savundu . Görevini yaptı İki Çevik Kuvvet polisinin açığa alınmasıyla sonuçlanan olayın ardından iki polis başmüfettişinin yürüttüğü soruşturmada hazırlanan raporu inceleyen kurul , 19 Kasım'da aldığı kararda müfettişlerin suçlu bularak soruşturma izni istediği Yüksel'in suçsuz olduğu kanaatine vardı. Olayla ilgili dosya bu polis memurları hakkında soruşturma açılması istemiyle savcılığa gönderildi . Kurul'un Gür'ün bizzat kaleme aldırdığı ve soruşturma izni verilmemesine karar verdiği Yüksel'le ilgili kararında , Şube Müdürü'nün daha önce arananlardan olmayan göstericiyi serbest bırakarak hem olayların önüne geçmesi hem de Kaya'nın daha fazla hürriyetinden mahrum kalmasını önlemesi nedeniyle görevini ihmal etmediğinin anlaşıldığı ifade edildi . Erdoğan'a bir iyi haber AKP liderine milletvekilliği için yeşil ışık . . . YSK : Erdoğan Siirt'ten aday olabilir . . . Başkan Tufan Algan : İstifa eden veya ölen adayın yerine yeni isim monte edilebilir GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Siirt'te Şubat'ta yapılacak seçimde milletvekili adayı olup olamayacağı tartışılan AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın adaylığını koyabileceği görüşünü taşıyan YSK , son sözünü hazırlayacağı " seçim genelgesi " ile söyleyecek . YSK Başkanı Tufan Algan , Kurul'un istifa eden veya ölen adayın yerine yeni isim monte edilebileceği yönünde ilke kararı bulunduğunu açıkladı . Siirt'teki seçimi iptal eden YSK , yenilenecek seçimde kimlerin aday olabileceği tartışmasına odaklandı . Kurul , Erdoğan'ın Kasım'da Siirt'te . sıradan aday olan Mervan Gül'ün istifasının ardından AKP tarafından aday gösterilmesiyle istifa halinde . sıradaki adayın . sıraya kayması gerektiği tezlerini tartışıyor . Karaman'da kayma oldu YSK , Kasım seçimi öncesi Karaman'da SP . sıra adayının trafik kazasında ölmesi üzerine ikinci sıradaki adayı ilk sıraya kaydırdı . Siirt'e örnek gösterilen bu olayın , milletvekili kesin aday listelerinin yayımından sonra yaşandığına dikkat çeken YSK yetkilileri , Siirt'te yeni seçim takvimi uygulanmasının yeni aday bildirimini de mümkün kıldığını söyledi . Algan ise dün yaptığı açıklamada , Kurul'un , yenilenen seçimlerde siyasi partilerin yeni aday gösteremeyecekleri ancak istifa eden veya ölen adayın yerine yeni isim monte edilebileceği yönünde ilke kararı bulunduğunu anımsattı . YSK : Kimseyi engellemeyiz YSK'nın , Erdoğan'ın milletvekili olmasını sağlamak , DEHAP'ın da seçime girmesini engellemek gibi bir kaygısı olmadığını vurgulayan Algan , " Kaygı olsaydı , YSK daha önce , Erdoğan'ın milletvekili adaylığı için ret , DEHAP'ın da seçime girmesine evet demezdi " diye konuştu . Algan , YSK'nın önümüzdeki günlerde , yenilenecek seçimin hangi esaslarla yapılacağını belirleyeceğini söyledi . Kasım'da hukuki durumu nedeniyle Erdoğan'ın aday olamadığını belirten Algan , olanak tanınması ve AKP liderinin aynı hukuki durumla aday olması halinde YSK'nın yine adaylık izni vermeyeceğini kaydetti . Algan , " Ben , bu durumda yine aleyhine oy veririm " dedi . Takvim bildirilecek YSK , geçen pazartesi yaptığı toplantıda , Siirt'teki seçimlerde ülke barajı uygulanmasını , aynı adaylarla seçime girilmesini , istifa halinde yeni aday bildirilebilmesine oybirliğiyle karar verdi . Ancak Algan , herhangi bir oylama yapılmadığını belirterek üyelerin verdiği bilgiyi yalanladı . YSK , söz konusu oylamada , Siirt'teki seçimin Kasım seçiminin devamı olmasına , ancak yeni bir seçim takvimi içinde yapılmasına da karar verdi . Kurul üyeleri , oylamada , istifa eden adayın yerine yeni aday bildirilebileceği yönünde görüş bildirdi . YSK , hazırlayacağı seçim takviminde , partilerin istifa eden adayların yerine yeni aday bildirmesi için tarih koyarsa Erdoğan aday olabilecek . Yeni seçim takviminin , aday bildirmeye imkân verdiğini belirten YSK yetkilileri , takvimde , aday bildirimi için süre tanınmamasının " kaydırma formülü"nün uygulanacağı anlamına geldiğini , bu durumda Erdoğan'ın aday olamayacağını vurguladı . Devlette 15 bin irticacı Başbakan Gül , Genelkurmay Başkanlığı'nda " Türkiye'nin güvenliği " konusunda brifing aldı . TSK'nın laik duyarlılığı ve devlet içinde 15 bin irticacı personelin bulunduğu vurgulandı BARKIN ŞIK Ankara Genelkurmay Başkanlığı , dün Başbakan Abdullah Gül'e verdiği brifingde , Türk Silahlı Kuvvetleri'nin laiklik konusundaki duyarlılığının bundan sonra da süreceğini vurgularken , devlet kadroları içinde 15 bin irticacı personelin bulunduğuna dikkat çekti . Brifing bölgesel güvenlik değerlendirmesiyle başladı . . . Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulmasına izin verilmeyeceği , Bosna Hersek ve Kosova'daki faaliyetlerin süreceği belirtilen brifingde Ortadoğu ve Orta Asya'daki enerji kaynaklarını ele geçirme mücadelesi ele alındı . Atina uyarısı Ermenistan , teröre destek veren İran ve Yunanistan'ın Türkiye aleyhinde ortak hareket ettikleri vurgulanan brifingde AB'yi Türkiye'ye karşı kullanan Atina ile kıta sahanlığı , adalar ve Batı Trakya ilgili sorunların devam ettiği belirtilerek , PKK ve DHKP C'nin de bu ülkede faaliyetlerini sürdürdüğüne dikkat çekildi . . . 108 maddeden oluşan " İrticayla Mücadele Stratejisi"nin birçok maddesinin hayata geçirilemediği belirtilen brifingde , öngörülen 51 yasa değişikliğinden dördünün mevzuat değişikliği ile karşılandığı , dördünün ise yasalaştığı aktarıldı . 66 idari tedbirden ise 9'unun sonuçlandırıldığı ifade edildi . İrticacı personeli çıkartın Devlet kadroları içinde 15 bin irticacı personelin bulunduğuna dikkat çekilen brifingde , kamuda görevli memur ve işçilerin irticai faaliyetlere karıştıkları anda ilişiklerinin kesilmesi istenirken , irticai sermayeyi teşvik edici kararlar alınmamalı uyarısında bulunuldu . Brifingde ayrıca Başbakanlık Takip Kurulu'nun görevine devam etmesi gerektiği vurgulandı . TSK'nın laiklik konusundaki duyarlılığının bundan sonra da süreceğinin vurgulandığı brifingde , türban konusu da yer aldı . " Kılık kıyafet ile ilgili mevzuatın aynen devam ettirilmesi " gerektiği kaydedildi . İşte irtica tablosu 180 özel okul ile binden fazla dershane , yurt ve pansiyonda irticai propaganda yapılıyor . Ekonomi alanında faizsiz finans kuruluşu , 18 holding , 650 büyük şirket katrilyonluk sermaye ile faaliyet gösteriyor . Medya alanında irticai grupların kontrolünde toplam 119 radyo , 81 televizyon , 108 gazete ve dergi bulunuyor , 669 dernek , 548 vakıf ve 11 sendika irticai grupların denetiminde bulunuyor . Basına kapalı zirve Başbakan Abdullah Gül'ün , brifing öncesinde Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ü ziyareti , basına kapalı olarak gerçekleşti . Hiçbir basın kuruluşuna açılmayan ziyaretin ardından , görüşmeye ilişkin görüntüler internet aracılığıyla medya kuruluşlarına dağıtıldı . Komutanların , Gül'e yaptığı " hayırlı olsun " ziyareti de sadece Başbakanlık Basın Merkezi'ne açılmış ve görüntüler daha sonra dağıtılmıştı . Deniz Baykal'la görüşen Abdullah Gül , Kopenhag Zirvesi için tam destek aldı . Baykal , Erdoğan'ın Annan'ı uyarması gerektiğini söyledi SALİHA ÇOLAK Ankara Başbakan Abdullah Gül , CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'dan Türkiye'nin AB üyelik sürecinde kaderinin belli olacağı 11 Aralık'taki Kopenhag Zirvesi öncesinde tam destek aldı . Baykal , Gül'ü , " Kıbrıs konusunda her iki tarafın itirazları dikkate alınarak hazırlanan yeni bir belgenin son anda masaya konulabileceği ve bir oldubittiyle karşılaşılabileceği " konusunda uyardı . Gül , TBMM'de görüştüğü Baykal'a , AB , Kıbrıs ve Irak ile ilgili gelişmelere ilişkin bilgi verdi . Baykal , " Kıbrıs konusunda bir tuzak hazırlanıyor . Annan , Kopenhag'da önünüze , iki tarafın itirazları dikkate alınarak hazırlanan yeni bir belge koyabilir . Tayyip Erdoğan'ın Annan'ı önceden , Türkiye'ye böyle bir belge getirmeyin diye uyarması gerekir " dedi . Baykal , Erdoğan'ın ABD Başkanı Bush'tan da , " Hem böyle bir dayatmaya karşı Annan nezdinde , hem de tarih konusunda AB nezdinde girişimde bulunması için " yardım istemesini önerdi . Gül ise Erdoğan'ı uyaracaklarını bildirdi . Kıbrıs'ta ilerleme yardım için önemli ANKARA Milliyet ABD'li Senatör Joseph Biden , Kıbrıs'ta ilerleme sağlanmasının Türkiye'ye yapılacak ekonomik yardım için önemli olduğunu söyledi . Başbakan Abdullah Gül'le Başbakanlık'ta bir araya gelen Biden , görüşme sonrası yaptığı açıklamada , ABD'nin Irak'ın toprak bütünlüğü konusunda hemfikir olduğunu , Kürt liderlerin de Kuzey Irak'ta bağımsız devlet talepleri olmadığını kendilerine aktardıklarını vurguladı . ABD kongresinin Kıbrıs'ta ilerleme sağlanması gerektiğine inandığını dile getiren Biden , " Kongre olarak sadece ekonominizde değil , Kıbrıs konusunda da ilerleme sağlanacağını umuyoruz . Yeni hükümetin Kıbrıs'ta belirleyeceği tavır , ekonomik yardımla doğrudan ilintilidir " dedi . Biden , Türkiye AB ilişkileriyle ilgili olarak da , " Türkiye'nin AB'ye üyeliği sadece Türkiye'nin değil , aynı zamanda AB'nin de yararına olacaktır " diye konuştu . Türkçe'yi unuttunuz mu ? ALTAN BURGUCU Yunanistan'ın yeni Ankara Büyükelçisi Mihail Christides , dün güven mektubunu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e sunarak görevine başladı . 1996 1000 yıllarında Ankara'da maslahatgüzar olarak görev yapan Christides , mektubu İngilizce sununca Sezer'in yanıtı gecikmedi : " Neden Türkçe konuşmuyorsunuz ? Ne çabuk unuttunuz öğrendiklerinizi . " Daha önce Sofya'da ülkesini temsil eden Christides , fotoğraf sanatı ve motosiklet sporuna düşkünlüğüyle tanınıyor . İstifa değil ihraç Milli Savunma Komisyonu Başkanlığı'na seçilen AKP'li Ramazan Toprak , ordudan istifa ettiğini söylemişti . Ama irticadan ihraç edildiği dosyasıyla belgelendi BARKIN ŞIK Ankara Milliyet , 18 Şubat sürecinin ardından irtica faaliyetleri nedeniyle Ağustos 1996'deki Yüksek Askeri Şûra'da ( YAŞ ) Türk Silahlı Kuvvetleri'nden ( TSK ) ihraç edilen TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı AKP'li Ramazan Toprak'ın dosyasına ulaştı . 55 . Hükümet'in Başbakanı Mesut Yılmaz'ın katıldığı YAŞ toplantısında TSK'dan ihraç edilmesine karar verilen Toprak , emekli Orgeneral Edip Başer'in . Kolordu Komutanlığı döneminde bu birlikte Hâkim Binbaşı olarak görev yaptı . Görevi sırasında " amirlerinin uyarılarını dikkate almadığı " kaydedilen Toprak'ın YAŞ toplantısında ele alınan dosyasında yer alan bilgiler şöyle : . Kolordu Komutanlığı'na ait bazı resmi evrakı dışarıya çıkarmaya teşebbüs . ( Bir kısmını çıkardığı tespit edildi ) Kendi görüşünde olmayan personelle iletişim kurmama . Subay olarak , sosyal faaliyet ve etkinliklere katılmama . Amirleri tarafından yapılan uyarıları dikkate almama . Başı açık istenen fotoğraflarda eşinin peruk kullanması . Evinde haremlik , selamlık uygulaması yapması . Dosyasında yer alan bu bilgiler nedeniyle ordudan uzaklaştırılan Toprak , Hürriyet'e yaptığı açıklamada , " Kolordu Komutanı Edip Başer'in kendisine kefil olduğunu ve dosyasının geri çekilmesinin ardından kendi isteğiyle emekli olduğunu " iddia etmişti . İstifa etmemiş Aksaray'dan AKP milletvekili seçilen Toprak , geçen hafta TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanlığı seçimlerine tek aday olarak girdi ve AKP'li üyelerce başkanlığa seçildi . Toprak'ın , geçen yasama döneminde hazırlanan TBMM Albümü için verdiği özgeçmiş bilgilerinde " subay kökenli " bilgisine yer vermeyerek mesleği için " serbest avukat " yazması dikkat çekmiş ; Başbakan Abdullah Gül de , " ordudan ihraç " haberleri üzerine " Öyle miymiş ! " diyerek şaşırdığını belli etmişti . Duble yol Erbakan'a emanet ! AKP hükümeti , kapatılan RP'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın yeğeni Sabri Erbakan'ı Karayolları'nın başına getirdi İBRAHİM EKİNCİ AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın , " Yolsuzlukların damarına girdik , ifşa edeceğiz " açıklamasının ardından Karayolları Genel Müdürlüğü yönetiminde operasyon yapıldı . Kapatılan RP'nin Genel Necmettin Erbakan'ın yeğeni Sabri Erbakan , vekâleten genel müdürlük görevine atandı . Beklenen operasyon oldu AKP'nin ve hükümetin programında , özellikle işsizliğe çare olarak düşünülen " 15 bin kilometrelik duble yol " projesinin de merkezi olan Karayolları Genel Müdürlüğü'nde beklenen operasyon gerçekleşti . Hükümetin kuruluşundan hemen sonra duble yol projesi nedeniyle özel bir önem kazanan Karayolları'nı ziyaret eden ve uzun bir brifing alan Bayındırlık ve İskan Bakanı Zeki Ergezen , kurumda yönetim operasyonunu başlattı . Müdür ve yardımcısı alındı Genel Müdür Turgay Çimen'le Genel Müdür Yardımcıları Erdal Öncü ve Suat Atay görevden alındı . Genel Müdürlük görevine Bayındırlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Sabri Erbakan vekâleten atandı . Irak zararımız 58 milyar dolar olur AKP lideri Erdoğan , ABD Başkanı Bush'a , Irak'a olası operasyonun Türkiye'ye maliyetinin doğrudan 10 milyar dolar , dolaylı 18 milyar dolar , toplam 58 milyar dolar olacağını söyleyecek ABDULLAH KARAKUŞ Washington AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , bugün görüşeceği ABD Başkanı George Bush'a olası Irak operasyonunda Türkiye'nin uğrayacağı zarar rakamını iletecek . Türkiye'nin Irak operasyonunda yaşayacağı bu zararı dün Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış Washington yolunda açıkladı . Yakış , Irak'a yapılacak yapılacak operasyonun Türkiye'nin zararlarının karşılanması yönünde çalışmalar yapıldığını belirterek , şöyle dedi : " Bu konuda farklı rakamlar ortaya koyuluyor . Bu rakamların hepsi genel başkanda . Bu konu gündeme gelirse genel başkanımız zararları ifade edecek . Bu zararlar da doğrudan 10 milyar dolar , dolaylı olarak da 18 milyar dolar . Yani toplam 58 milyar dolar . " Bakan Ali Babacan da pazarlık için devrede Hazine'den sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan , çeşitli temaslarda bulunmak üzere , bugün ABD'ye gidiyor . Bakan Babacan , ABD'de , Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi toplantısına katılacak . ABD Hazine Bakanlığı yetkilileri ile de görüşecek olan Bakan Babacan'ın bu görüşmesinde olası Irak savaşının Türk ekonomisine etkilerinin de ele alınması bekleniyor . Babacan New York'ta da reyting kuruluşlarıyla , yatırımcı bankaların yetkilileriyle de bir araya gelecek . Erdoğan'ın çantasında sanal NAFTA modeli var Erdoğan'ın ABD ziyaretinde gümrüksüz ihracat olanağı sağlayacak sanal NAFTA modeli konuşulacak EKONOMİ SERVİSİ AKP lideri Erdoğan'ın ABD temaslarında Türkiye'nin geçici süreyle sanal NAFTA ( Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması ) üyeliği gündeme gelecek . Bülent Ecevit'in ABD ziyaretinde gündeme gelen Nitelikli Sanayi Bölgeleri , Türkiye'nin ABD'nin İsrail'le yaptığı anlaşmanın çerçevesine alınması şeklinde formüle edilmiş , bu konudaki tasarı ABD Kongresi'nde görüşülmüştü . Kasımda ABD Kongresi yenilenince bu tasarı da sürüncemede kaldı . Bu arada Türkiye İhracatçılar Meclisi ( TİM ) ve Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ( TOBB ) emek yoğun sektörleri kapsamayan tasarıya karşı , ABD kongresindeki 45 üye ile birlikte yeni bir strateji hazırladı . Amerika Kongresi Temsilcisi Cliff Stearns ve iki kongre üyesinin ABD Başkanı Bush'a Ekim'de gönderdiği mektupta , ABD'nin Irak savaşıyla yüzyüze olduğu ve olası bir savaş durumunda Türkiye'ye üç beş yıllığına geçici bir NAFTA üyeliği verilmesi , gümrük ve vergiler sıfırlanarak Türkiye'nin ekonomik ve ticari faaliyetlerinin hareketlendirilmesi gerektiği kaydedildi . Erdoğan ve TİM Başkanı Oğuz Satıcı'nın ABD'deki temaslarında bu konuyu gündeme getirecekleri öğrenildi . 1994'te ABD , Kanada , Meksika arasında imzalanan NAFTA anlaşması , bu ülkeler arasındaki gümrük vergilerinin bazı mallarda hemen , bazı mallarda ise kademeli olarak sıfırlanmasını öngörüyor . Kur'u kafanıza takmayın IMF heyeti , Türkiye'nin ilk kez enflasyon hedefini tutturduğunu , kurun da uzun dönemde istikrar kazanacağını söyledi BARIŞ ERGİN , KADİFE ŞAHİN Uluslararası Para Fonu ( IMF ) Türkiye Masası Şefi Juha Kahkonen başkanlığındaki heyet , Türkiye İhracatçılar Meclisi ( TİM ) ile görüşmesinde Türkiye'de uzun yıllardır ilk defa enflasyon hedefinin tutturulduğunu , uzun dönemde döviz kurunun da daha istikrarlı hale geleceğini bildirdi . Büyüme potansiyeli yüksek IMF heyetinin ayrıca , Türkiye'nin şu anda potansiyelinin altında ve ekonominin büyüyecek potansiyele sahip olduğunu dile getirdiği kaydedildi . İhracatçılar ise IMF heyetine , TL'nin yüzde 15 değerli olduğu ve Türk sanayinin daha fazla rekabet gücü erozyonuna dayanamayacağı görüşünü aktardı . İhracatçılar , döviz kurundaki aşırı hareketlenmelerde Merkez Bankası'nın küçük müdahalelerde bulunacağını söylerken , sosyal ağırlıklı bir program için IMF'nin önce vergi gelirlerine bakacağı izlenimini edindiklerini belirtti . İhracatçılar , IMF'nin faiz dışı fazlada rakam vermemesine karşın geçtiğimiz yılki kadar çok ısrarcı olmayacağı izlenimini aldıklarını da kaydetti . Bankacılara kredileri sordular IMF heyeti Bankalar Birliği'ndeki görüşmesinde ise reel sektöre aktarılan kredilerde artış olup olmadığını sordu . Gayri nakdi kredilerde reel artış olduğunu belirten bankacılar , tüketici kredilerinde ise kıpırdanmanın faizlerde düşüş olmasına bağlı olacağını anlattılar . Tek bir parti iktidarını istikrar açısından olumlu değerlendirdiklerini ve bunu döviz kurlarında ve faizlerdeki düşüşlerin de gösterdiğini ifade eden bankacılar , IMF heyetinin , özerk kurumların önemine de değindiğini aktardı . IMF heyetiyle görüşen Yabancı Sermaye Derneği Başkan Vekili Nutki Aksoy da " IMF yetkilileri ocak ayında tekrar geleceklerini , çünkü yeni hükümetin AB'ye odaklandığını , IMF ile yapılacak toplantıların ocak ayında tekrar hızlı olarak başlayacağını söylediler " dedi . Türkiye'nin planı olmalı IMF heyeti ile görüşen TÜSİAD yönetimi Irak'taki gelişmelere bağlı olarak Türkiye'nin bir planının olması gerektiğini söyledi . TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan , " Türkiye Irak'ta sorun yaşayabilir ve bir planının olması gerekir " dediklerini aktardı . IMF'nin ise en çok özelleştirme üzerinde durduğunu belirten Özlihan , " Bundan evelki hükümetin en az geliştirdiği bölüm özelleştirmeydi . Bu dönemde bunun üzerinde duracaklarını belirttiler " dedi . Özilhan hükümetin programa sosyal boyut eklemesine ilişkin soruları üzerine IMF heyetinin , " Bu konuyu Ankara'da detaylarıyla görüşeceğiz " dediğini aktardı . Alman sanayicilerden Türkiye'ye AB desteği Alman Sanayici ve İşadamları Derneği'nin Başkanı Michael Rogowski , Türkiye'nin AB üyeliğine alınmamasının iki ülke arasındaki ticari ilişkilere büyük zarar vereceğini söyledi BERLİN Milliyet Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne üyelik müzakereleri için 11 Aralık'ta yapılacak Kopenhag Zirvesi'nde tarih alması konusunda , Birliğin patronu sayıldığı için belirleyici olması beklenen Almanya'dan destek açıklaması geldi . Financial Times gazetesine bir demeç veren Alman Sanayi ve İşadamları Derneği Başkanı Michael Rogowski , dernek olarak , Türkiye'nin üyeliği konusunda kendi isteklerini içeren bir durum raporunu , önümüzdeki pazartesi günü açıklayacaklarını söyledi . Kopenhag zirvesine az bir zaman kala , Avrupa'da ve Almanya'da , Türkiye'nin AB üyeliği konusunda başlayan tartışmalar da alevleniyor . Türkiye'nin AB üyeliğine karşı olanların yanı sıra taraftar olanların sesleri de yükselmeye başladı . Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği'nin ( TÜSİAD ) AB ülkelerindeki lobi çalışmaları sırasında görüştüğü Alman Sanayici ve İşadamları Derneği , Türkiye'nin bir an önce AB üyeliğine alınmasını istedi . Rapor hazırlıyorlar Almanya'nın en etkili iş örgütlerinden biri olan Alman Sanayi ve İşadamları Derneği'nin Başkanı Michael Rogowski , Türkiye ile Almanya arasında büyük bir ticaret hacminin bulunduğuna dikkat çekerek , Türkiye'nin üyeliğinin geciktirilmesinin bu ticari ilişkiye zarar vereceği uyarısında bulundu . Financial Times gazetesine bir demeç veren Rogowski , dernek olarak , Türkiye'nin üyeliği konusunda kendi isteklerini içeren bir durum raporunu , önümüzdeki pazartesi günü açıklayacaklarını söyledi . Radikalleri güçlendirmeyin Aynı gazeteye Türkiye'nin AB üyeliğiyle ilgili görüşlerini açıklayan eski Devlet Bakanı ve CHP İstanbul Milletvekili Kemal Derviş de zirvede çıkacak olumsuz bir sinyalin , Türkiye'deki radikal güçleri destekleyeceğini söyledi . AB ülkelerinin , Kopenhag zirvesi sonucunda Türkiye'ye sadece bir randevu kararı vermesinin , büyük bir hayal kırıklığı yaşatacağını vurgulayan Derviş , Fransa ve Almanya'nın sunduğu son tekliften daha iyi bir teklif beklendiğini söyledi . Havacılıkta en büyük iflas 11 Eylül'de kaçırılan uçakları ile İkiz Kuleler'e saldırılan ABD'nin ve dünyanın ikinci büyük havayolu şirketi United Airlines , milyar dolarlık borcunu ödeyemedi ve konkordato ilan etti Dünya Ticaret Merkezi'nin İkiz Kuleleri'ni yıkan 11 Eylül saldırıları , bir yıl sonra bir başka ABD kurumunu daha çöküşe sürükledi . 11 Eylül saldırılarının ardından bir türlü toparlanamayan ABD'nin ve dünyanın ikinci büyük havayolu şirketi olan United Airlines , Federal Mahkeme Koruması için konkordato başvurusunda bulundu . 11 Eylül saldırıları öncesinde de mali sorunlarla boğuşan ve saldırı sonrası havayollarının girdiği krizden kurtulamayarak ağır borç yükü altında kalan United Airlines , 11 Eylül'ün her anlamda kurbanı oldu . İkiz kulelere çarptırılan uçaklardan biri ve muhtemelen Beyaz Saray'a yönlendirilmişken yolcuların müdahalesiyle Washington yakınlarında düşen bir başka uçak United Airlines'a aitti . Zararı milyar dolar milyar dolar zarar açıklayan ve hükümetten destek isteği karşılanmayan , vadesi gelen milyar dolarlık borcunu da ödeyemeyeceği için konkordato talebinde bulunarak , havayolları tarihinin en büyük iflasına imza atan şirket , 11 Eylül yüzünden iflasa sürüklenen bir dizi ABD havayolu şirketinin son halkası oldu . Daha önce de Arlington ile çok sayıda küçük havayolu şirketi iflas etmişti . Yeniden yapılanacak United Airlines'in bankalar ve hükümetle uzun ve sonuçsuz müzakereler sonunda bugün yaptığı konkordato başvurusuyla gelen iflası , 1916 yılında küçük bir hava posta şirketi olarak başlayan ve bir ara sektöründe dünya birinciliğine dek yükselen dev şirketin tarihinde bir dönüm noktası oluşturuyor . ABD yasalarına göre konkordato sayesinde alacaklıların icra takibinden kurtulacak olan şirket , İflas Mahkemesi'nin korumasında yeniden yapılanmaya gidecek . Şirketin bu sürede uçuşlarını sürdüreceği bildiriliyor . Kendi fonunu kendin kur Kendi içinde riski dağıtan yatırım fonları kategorilerinden oluşturulacak bir fon sepeti paranın sigortası olabilir . tipi fonlar borsadaki fırsatlardan faydalanmanızı sağlıyor SONGÜL HATISARU Türkiye'de fonlar ağırlıklı olarak borsaya yatırım yapan tipi ve ağırlıklı olarak faize yatırım yapan tipi fonlar olmak üzere iki ana kategoriye ayrılıyor . Bu fonların altında ise yine içeriklerine bağlı olarak 11 alt fon türü bulunuyor . Fonlar işleyişleri gereği riski dağıtan enstrümanlar . Paranın fırsatlara açık olması ve riski en asgari düzeye indirmek için çeşitli fon türlerinden bir fon sepeti oluşturabilirsiniz . tipi fonlarla yatırımcı faizdeki fırsatları kullanabiliyor . Fon piyasasına yatırım yapan yatırımcılar örneğin , tipi tahvil bono veya tipi değişken fonlar ile faiz piyasasındaki beklentiler doğrultusunda belli bir getiri imkanını sağlama alırken , sepette yer alacak tipi fonlar ile de borsadaki fırsatları gözleyebilirler . Başta İMKB'deki yükseliş ve kayıpları büyük oranda yatırımcısına yansıtan endeks fonlar , içlerinde yüzde 51 oranında hisse senedi bulunduran tipi hisse senedi ve sektör fonlarına yatırım yapabilirsiniz . Borsanın riskini daha az taşımak isteyenler içinse tipi değişken ve karma fonlar uygun görünüyor . Borsa düşerken onlar kazandırdı Piyasaların yönü yukarıyken iyi yönetilen bir fon belli bir düzeyde getiri sağlarken , aşağı yönlü piyasalarda ise fonların güvenlikli yapısı daha iyi gözlemlenebiliyor . Borsanın düşüş trendinde bulunduğu Ocak 1000 Ekim 1001 döneminde büyük ölçüde borsaya yatırım yapan ortalama bir tipi yatırım fonu sahibi yüzde 65 getiri elde ederken , aynı dönemde İMKB yüzde 55 kaybettiriyordu . Doğrudan borsaya yatırım yapmak yerine tipi fonları seçen yatırımcı bir anlamda borsadaki erimeden kendisini kurtarmış oldu . Riski dağıtan fonlar portföylerinde ilgili dönemde kaybettiren hisse senedinin yanı sıra bono gibi sigorta işlevi gören enstüramanları da taşıdıkları için borsanın zararını süreç içinde minimize ederken kâr yazmayı başardılar . Piyasadaki genel yükseliş trendleri dışında sizin profesyonel bilgi ve ilgi gerektiren borsada , tek tek kağıt bazında fırsatları yakalama imkanınız daha düşük düzeyde . Dünyada buketi var ! Seçtiğiniz yatırım fonu getiri açısından en azından ortalamaları tutturan bir fonsa kimi zaman daha az bir getiriye katlanarak da olsa birikimlerinizi stressiz bir şekilde değerlendirmiş oluyorsunuz . Bu yıl olduğu gibi faizlerin kısa bir sürede yüzde 60'lerden 46'lere gevşediği dalga aralıklarının çok geniş olduğu dönemlerde mesela , direkt Hazine bonosuna yatırım yapmak daha çok kazandırabiliyor . Hazine bonosu yatırımı 1001 yılbaşından bu yana yatırımcısına yaklaşık yüzde 66 getiri sağlarken , bono ağırlıklı yatırım yapan tipi tahvil bono fonları veya tipi değişken fonlar yüzde 51'lerde kazandırdı . Bizde henüz kurulamıyor Ancak sizin amatör bir yatırımcı olarak özelikle piyasanın dalgalandığı dönemlerde fırsatları kollamanız ve piyasanın yönünün aşağı döndüğü dönemlerde bonoyu trade ederek zararınızı minimize etmeniz biraz zor . Buna karşın , eğer profesyonel bir yatırımcıysanız riskinizi her zaman dağıtmak koşuluyla fon yerine ilgili enstrümana doğrudan yatırım yapabilirsiniz . Burada önemli olan sizin yatırımlarınızla ilgili olarak alabileceğiniz risk düzeyidir . Aslında başta ABD olmak üzere birçok ülkede fon sepeti denilen yatırım enstrümanları bulunuyor . Bunlar farklı kategorilerdeki fonlara aynı anda yatırım yapıyor . Bu fonlar birçok fona yatırım yaparak riski asgari düzeyde dağıtarak portföylerini değerlendiriyor . Ancak ülkemizde SPK mevzuatı gereğince bu fonlar henüz kurulamıyor . Dışbank tipi değişken fon kurdu Dışbank , daha çok Hazine bonosu yatırımcılarına yönelik trilyon lira başlangıç sermayeli tipi değişken fon kurdu . Fonun , katılma belgelerinin halka arzı Aralık 1001 tarihinde 10. Dışbank Tipi Değişken Fon , sabit getirili menkul kıymetlere yatırım yaparak faiz piyasasının sağladığı getiri imkanlarından yatırımcılarının yararlanmasını hedefliyor . Dış Portföy Genel Müdür Vekili Yücel Aysoy , değişken günlük koşullar çerçevesinde fonun likit kalarak ters repoya yatırım yapabileceği gibi , iyi piyasa koşullarında devlet iç borçlanma senetlerine ağırlık verilebileceğini söyledi . Yatırımcıların böylece kısa vadeli faiz hareketlerinden yararlanabileceğini söyleyen Aysoy , " Yeni fonumuz orta ve uzun vadeli Hazine bonosu ve devlet tahvillerine yatırım yaparak , tasarruflara enflasyonun üzerinde reel getiri sağlamayı amaçlıyor " dedi . Yeni fonun alım satım talimatları tüm Dışbank şubelerinde yerine getiriliyor . Paranın güvenli adresi Fonların borsadaki payı çok düşük GÜR ÇAĞDAŞ Yatırım fonları pazarı son yıllarda ciddi bir büyüme yaşamasına rağmen , yatırım fonlarının hisse senedi portföyleri , maalesef bu büyümeye paralel olarak artmadı . Başka bir deyişle , tipi fonların tüm yatırım fonları içerisindeki payı yüzde seviyelerini geçemedi . Türkiye'de halen İMKB'de işlem gören hisse senetlerinin halka açık kısmında yatırım fonlarının aldığı pay yüzde 1. Bu rakam , en iyi ekonomik koşullarda dahi en fazla yüzde 5'lere kadar ulaşabildi . Rakam gelişmiş ülke ortalamalarıyla karşılaştırıldığında çok sınırlı kaldığı görülüyor . Hisse senedi piyasasını , halen yabancı yatırımcılar ve bireysel yatırımcılar yönlendirmeye devam ediyor . Son verilere bakarsak , yabancı yatırımcılar ( ki bunun önemli bir kısmı yabancı yatırım fonları oluşturuyor ) İMKB'nin halka açık kısmının yüzde 46'sından fazlasını kontrol ediyor . Dolayısıyla , bireysel yatırımcıların hisse senedi piyasasında yüzde 50'nin üzerinde bir paya sahip olduğu söylenebilir . Peki , bireysel yatırımcılar neden yatırım fonları üzerinden değil de doğrudan yatırım yapmayı tercih ediyorlar . İşlemler kısa vadeli Türkiye'de uzun yıllardır sürdürülebilir ekonomik büyüme ve düşük kamu borçlanma gereği koşulları yakalanamadığından , sermaye maliyetinin her zaman yüksek seyretmesi , risksiz diyebileceğimiz kısa vadeli sabit getirili yatırımların ciddi reel getiri sunmasına neden oluyor . Bütün bunların bir yansıması olarak hisse senedi işlem gören şirketlerin mali performanslarının yıldan yıla hızlı bir şekilde değişebilmesi , İMKB hisse senedi piyasasındaki volatilitenin her zaman yüksek olmasına yol açtı . Çok doğal olarak , bireysel yatırımcılar , uzun vadeli yatırıma uygun olan hisse senedi fonlarına yatırım yapmaktansa , İMKB'de çok kısa vadeli işlemler yapmayı tercih ediyor . Hisse senedi fonlarına ilgi , sadece çok ciddi ekonomik iyileşme periyodlarında genelde sadece yılla kısıtlı kalan arttı . Fon tercih ediliyor Türkiye'deki durumun tersine , sürdürülebilir bir büyüme yakalayabilmiş , küresel ekonomik durgunluk dönemleri dışında , ekonomisinde ciddi sorunlar yaşamamış ülkelerde , bireysel yatırımcılar hisse senedi yatırımlarını daha çok hisse senedi fonları üzerinden gerçekleştirmeyi tercih etti . Avrupa'da , hisse senedine yatırım yapan fonların toplam fonlar içindeki payı yüzde 51'ye ulaştı . Gelişmekte olan ülkelerden , Yunanistan , Çek Cumhuriyeti , Brezilya gibi ülkelerde bile bu oran sırasıyla yüzde 40 , yüzde 58 ve yüzde 19'dur . Türkiye'nin yüzde 4'lük oranı ile karşılaştırıldığında çok ciddi farklılıklar olduğu görülüyor . Ekonomik koşullar yatırımcıların davranış biçimleri açısından önemli bir faktör olsa da , hisse senedi fonları , borsa yatırımcısı için birçok açıdan avantajlı . Ancak unutulmamalı ki , her türlü mali yatırım , kazanç potansiyeli taşıdığı gibi , kayıp riski de taşır . Bireysel yatırımcılar , mali varlıklarının dağılımını , her yatırım enstrümanının birbirinden farklı risk düzeyleri taşıdığını dikkate alarak , ekonomik koşullar ne olursa olsun , kendi risk tercihlerine göre yapılandırmalı . Borsada tarih korkusu Kopenhag zirvesi öncesinde müzakere tarihi konusunda AB'den gelen mesajlar moral bozdu . Endeks yüzde 4. AB'nin Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye'ye tarih vermeyeceğine yönelik beklentilerin artması bayram sonrası ilk işlem gününde piyasanın havasını değiştirdi . Türkiye'nin beklentisi olan 1005 yılından daha geç bir tarihin konuşulması en çok borsayı etkiledi . Müzakere için verilen 1005 tarihi memnuniyetsizlik yaratırken , son günlerdeki tarih verilmeyeceği yönündeki haberler de borsada satışların artmasında etkili oldu . İMKB 100 Endeksi 585 puanlık düşüşle 11. Uzmanlar , 11 15 Aralık'ta yapılacak Kopenhag Zirvesi'nden tarih çıkması halinde endeksin yukarı yönde sert hareket edebileceğini , ancak önemli olan zirvede Türkiye'ye kapıların kapatılmadığının ifade edilmesi olduğunu belirttiler . Dolar 14 bin lira yükseldi AB müzakere tarihiyle ilgili yapılan açıklamalar doları da yükseltti . Bayram öncesinde milyon 500 bin liraya kadar gerileyen dolar , arife günü başlattığı çıkışı dün de sürdürdü . Dolar dün 14 bin liralık artışla milyon 564 bin liraya çıktı . Bono faizi puan arttı En çok işlem gören Temmuz 1005 vadeli bononun bileşik faizi dün yüzde 51. Faiz , bugün valörlü yüzde 51. Hazine , bugün 161 gün ve 556 gün vadeli bono ihaleleri düzenliyor . Hazine'nin en son Aralık günü düzenlediği 169 gün vadeli ihalede faiz yüzde 49 olmuştu . Hazine'nin , bu hafta , aralık ayının en büyük iç borç geri ödemesi olan 6. Uzmanlar , mevcut havada bugünkü ihalelerde sorun çıkmasının beklenmediğini , ancak faizlerin yüzde 50 51 arasında oluşabileceğini kaydettiler . Çulhacı : Kur riski almayın Akbank Genel Müdür Yardımcısı Hayri Çulhacı , dövizi spekülasyon aracı olarak görmemek gerektiğini söyledi Akbank Genel Müdür Yardımcısı Hayri Çulhacı , ana senaryolarının olumlu gelişmeler üzerine kurulu olduğunu dile getirerek , " Bizim planımız 1005 için yüzde 5'lik bir büyüme ve yüzde 15 veya daha altı bir enflasyon oranı " dedi . Olumlu senaryoya göre döviz üzerindeki baskının aşağıya doğru olacağını bildiren Çulhacı , Merkez Bankası'nın bu konudaki niyetini ortaya koymuş olmasının bu baskıyı hafifleteceğini kaydetti . Kimsenin Merkez Bankası ile yarışma cesaretini gösteremeyeceğini ifade eden Çulhacı , şunları söyledi : " Ekonomik program içinde döviz en hareketli unsurdur . Onun için dövizi şu ortamda bir spekülasyon aracı olarak görmek doğru değildir . Kur riskini mümkün olduğunca şirketlerin , şahısların ve bankaların almaması gerekir . " BDDK bağımsız kalmalı Sektörde son iki yılda yaşananları devrim olarak niteleyen Çulhacı , BDDK'nın bu dönemde çok zor bir işi hakkını vererek yapmaya çalıştığını ifade etti . Çulhacı , BDDK'nın bağımsız yapısının korunması gerektiğini vurguladı . ABD Hazinesi'nin yeni patronu John Snow ABD Başkanı George Bush , geçen cuma günü istifa eden Paul O'Neill'in yerine Hazine Bakanı olarak John Snow'u atadı . Ford şirketi yönetiminde de görev alan Snow , ABD'nin doğu yakasının en büyük demiryolu nakliye şirketi CSX'in başkanlığını yürütüyordu . Snow'un tazminat tutarının 10. Bush , " Snow , yönetimimizin gündeminde olan büyüme , yeni istihdam ve uluslararası ticaretin arttırılmasında önemli bir danışman olacak " dedi . Bush'un , Beyaz Saray'ın baş ekonomi danışmanı olarak Stephen Friedman'ı ataması bekleniyor . Emekliye aylık ödeme Emekli Sandığı Genel Müdürlüğü , önce emekli kuyruklarına son verecek , ardından aylık ödemeye gececek . Memur emekli maaşlarını ödemesi için Akbank ile yapılan görüşmeler imza aşamasına geldi . İş Bankası , Adabank , Yapı Kredi , Koçbank , Şekerbank , Denizbank , Garanti Bankası ve Finansbank'la yapılan görüşmelerin de sonuçlanmasıyla , maaş kuyrukları bitecek ve üç ay içinde üç aylık yerine aylık ödemesine başlanabilecek . Kurbanlarına sarılık bulaştırmış olabilir ! Özçelik , sorgusu sırasında Hepatit virüsü taşıdığını söyleyince polis , 15 kurbanın ailesini arayıp uyardı ELVAN EZBER / . AKİF ERDEM Üsküdar Nöbetçi . Sulh Ceza Mahkemesi'nce tutuklanarak Kartal Özel Tip Kapalı Cezaevi'ne konulan Yaman Özçelik , ilk gecesini tek kişilik müşahede odasında geçirdi . Özçelik'in polisteki sorgusunda , Hepatit virüsü taşıyıcısı olduğunu söylemesi üzerine Asayiş Şube Müdürlüğü Gasp Büro Amirliği de harekete geçti . Polis , Özçelik'in tecavüz ya da tecavüz teşebbüsünde bulunduğu 15 kurbanının ailelerini arayarak , çocuklarını sağlık kontrolünden geçirmelerini istedi . 19 GÜN TEDAVİ GÖRDÜ Ümraniye'de bulunan Özel Çamlıca Hayat Hastanesi Başkekimi Uzman Dr . Namık Kemal Tartanoğlu , Yaman Özçelik'in 11 Ekim 1000 tarihinde yüksek ateş , bulantı , kusma gibi şikâyetlerle kendi hastanelerine yatırıldığını ve burada " akut viral hepatit " teşhisi konulduğunu söyledi . Hastanede 19 gün yatarak tedavi gören Özçelik'te Hepatit tespit edildiğini kaydeden Tartanoğlu , sözlerini şöyle sürdürdü : TEHLİKE ÇOK BÜYÜK " Yaman Özçelik'in , taburcu olduktan sonra belli sürelerde test yaptırması gerekiyordu . Ama bir daha hastanemize gelmedi . Özçelik , Hepatit taşıyıcısı olabilir . Hepatit , kandan ve cinsel ilişkiden bulaşan bir hastalıktır . Bu nedenle , eğer taşıyıcıysa hastalığını mağdur çocuklara da bulaştırmış olabilir . Asayiş Şube Müdürlüğü'ne telefon ve faksla sanığın bu durumunu bildirdik . Mağdurların mutlaka Hepatit testlerini yaptırması gerekiyor . " Güvenli diye Kartal'da . . . Kartal Cumhuriyet Başsavcısı Yusuf Ulu , geceyi tek kişilik müşahede odasında geçiren Özçelik'i bizzat gördüğünü ve moralinin iyi olduğunu söyledi . Bu tür tecavüz suçlarını işleyenlerin genelde Ümraniye Cezaevi'ne konulduğunu , ancak daha güvenli olduğu gerekçesiyle Kartal'ın tercih edildiğini belirten Ulu , " Yargılanması sonuçlanmayan her tutuklu masumdur " dedi . Karlı günler sürecek İstanbul'un yüksek kesimlerinde etkili olan kar yağışı , perşembeye kadar sürecek . Ancak yağışın , günlük hayatı olumsuz etkilemesi beklenmiyor İSTANBUL Milliyet İstanbul'da önceki gün başlayan kar yağışı , özellikle yüksek semtlerde etkili oluyor . İstanbul Vali Yardımcısı ve Afet Yönetim Merkezi Başkanı Caner Yıldız , aralıklı olarak devam eden kar yağışı nedeniyle herhangi bir olumsuzluğun yaşanmadığını bildirdi . Yıldız , gün içerisinde üç kez meteorolojik rapor aldıklarını , tüm hazırlıklar ile çalışmaları buna göre yönlendirdiklerini ifade ederek , " İstanbul , tüm olumsuz hava koşullarına hazır " dedi . İstanbul Meteoroloji Bölge Müdürü Saffet Sarı da , " Aralıklı olarak karla karışık yağmur ve genelde kar yağışı perşembe gününe kadar devam edecek " diye konuştu . Sarı , hava sıcaklığının zaman zaman sıfırın altına düşeceğini , en yüksek ise derece olacağını kaydederek , rüzgârın da yağışla beraber kuzeyden orta kuvvette eseceğini bildirdi . Yarından itibaren yağışın doğuya kayacağını belirten Sarı , İstanbul'un yüksek kesimleri dışında kar tutma olayı beklenmediğini ifade etti . Sınır tanımayan gazeteci Genelkurmay'ın hakkında birçok dava açtığı gazeteci Mine Kırıkkanat , Kıvrıkoğlu'nu basın özgürlüğü düşmanı gösteren Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü aleyhinde tanıklık ediyor PARİS Milliyet Eski Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun , Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü'ne ( RSF ) karşı açtığı tazminat davasının son duruşması bugün yapılıyor . Kıvrıkoğlu , fotoğrafını Paris'teki Saint Lazare garında Saddam gibi diktatörlerin yanında sergileyen RSF'den 100 bin euro tazminat talep ediyor . 10 Kasım'daki ara duruşmada , RSF'nin avukatı dosyaya Erol Özkoray'ın yazılı tanıklığını koymuştu . Kıvrıkoğlu'nun avukatı Prof . Armand Boukris de Milliyet Paris Temsilcisi ve Radikal yazarı Mine . Kırıkkanat'ın tanıklığına başvurdu . Onlardan alınacak ders yok Kırıkkanat yazılı ifadesinde , Erol Özkoray'ın gazeteciden çok Türkiye'de devletten ihaleler almış bir reklamcı olduğunu ve yolsuzluk iddialarından mahkemelik olduktan sonra rejimi eleştirmeye başladığını belirterek şu açıklamayı yaptı : " Türkiye'de hakkında en çok dava açılan kadın gazeteci olarak , ne RSF , ne de Erol Özkoray'dan alınacak dersimiz yok . Benim de hakkımda Genelkurmay ve emekli generallerin açtığı davalar var . Hepsini kazanacağız . Çünkü Türkiye'de hem demokrasi , hem de basın özgürlüğünü savunan olağanüstü yargıçlar , savcılar ve avukatlar var . Bizzat davalı olduğum Türk ordusu komutanları , başta Org . Kıvrıkoğlu olmak üzere , hiçbir biçimde " basın düşmanı " olarak sergilenmeyi hak etmemektedir . " Jet Fadıl cezaevinde Siirt milletvekilliği düşen Fadıl Akgündüz , dün nitelikli dolandırıcılık suçundan çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak Kartal Cezaevi'ne gönderildi SEMRA PELEK , TAHSİN AKSU İstanbul Siirt seçimlerinin iptaliyle milletvekilliği düşen Fadıl Akgündüz , hakkındaki " nitelikli dolandırıcılık " soruşturması kapsamında tutuklanarak Kartal Cezaevi'ne konuldu . Akgündüz , " Kanunen milletvekiliyim . YSK'nın bu kararı karşısında AİHM'ye gideceğim . Dokunulmazlık hakkım kullandırılmıyor " dedi . YSK'dan " milletvekilliğinin iptal edildiği " yolunda gönderilen yazıyı alan Bağcılar Başsavcılığı , hazırlık soruşturması aşamasında verilen , ancak Akgündüz'ün milletvekili seçilmesiyle durdurulan gıyabi tutuklama kararının yeniden infazı amacıyla mahkemeye başvurdu . Savcılık , Akgündüz hakkında , dokunulmazlığının kaldırılması istemiyle TBMM'ye ulaştırılmak üzere Adalet Bakanlığı'na fezlekeyle gönderdiği soruşturma dosyasını da geri istedi . ÖZEL EKİP BEKLEDİ Bu gelişmeler yaşanırken , Asayiş Şube Müdürlüğü İnfaz Büro Amirliği , Akgündüz'ün tutuklama kararının çıkması halinde vakit kaybetmemek için adliyede üç kişilik ekip bulundurdu . Bir başka ekip de Akgündüz'ün Beylikdüzü Jetkent'teki evinin önünde bekledi . Bu arada Akgündüz , gıyabi tutuklama kararının çıkmasını beklemeden , saat 15. Bu dakikalarda Bağcılar Sulh Ceza Mahkemesi , Akgündüz hakkındaki gıyabi tutuklama kararının yeniden uygulanmasını kararlaştırdı . Karar , İstanbul Emniyeti'ne de gönderildi . Çok sayıda polis ve gazetecinin eşlik ettiği Akgündüz , saat 16. Adliye girişinde soruları yanıtlayan Akgündüz , şöyle konuştu : " Meclis , benim milletvekilliğimi düşürmesi gerekirken , sadece kararı genel kurulda okuyarak milletvekilliğimin düştüğünü ilan etti . Bu karar karşısında AİHM'ye gideceğim . Kanunen milletvekiliyim . İfademin alınması için çağrıldım . Dokunulmazlık hakkım kullandırılmıyor . Gıyabi tutuklama kararı vicahiye çevrilerek cezaevine gireceğim . Yanlış iş yapmadım . " İMZA İÇİN GELDİM Mağdur edilenin sadece kendisi olmadığını savunan Akgündüz , şöyle devam etti : " Benimle birlikte , bu memlekete parasını gönderen 15 bin insan da mağdur oldu . Ben onların işini ayağa kaldırmak için Türkiye'ye geldim . Siirt'te Türkiye'nin ilk dünya otomobili İmza'nın fabrikasını kurmak için geldim . Fakat , Ümraniye sapığıymışım gibi , günlerdir polis evimin önüne gönderildi . Sanki kaçacakmışım gibi , bir milletvekili olduğum halde takip edildim . Psikolojik baskı altında tutulmaya çalışıldım . " Daha sonra soruşturmayı yürüten Savcı Fahrettin Küçüköz'ün odasına çıkan Akgündüz , hakkındaki gıyabi tutuklama kararının vicahiye çevrilmesi amacıyla nöbetçi mahkemeye sevk edildi . Tutuklama kararı yüzüne okunan Akgündüz , cezaevine gönderildi . 1155 yıl hapsi istenebilir Savcılık , soruşturma sonunda dava açması halinde , Almanya'da " kâr ortaklığı " vaadiyle kendilerinden para toplandığını , ancak herhangi bir pay almadıkları gibi anaparalarının da ödenmediğini öne süren 146 kişinin suç duyurusunda bulunmasını dikkate alarak , Akgündüz'ün " nitelikli dolandırıcılık " suçundan 494 1155 yıl arasında hapis cezası istemiyle yargılanmasını talep edebilecek . Vekilliği resmen bitti Yüksek Seçim Kurulu'nun ( YSK ) Siirt'te milletvekilliği genel seçiminin iptaline ilişkin gerekçeli kararı TBMM Genel Kurulu'nun bilgisine sunuldu . Karar okunduktan sonra TBMM Başkanvekili İsmail Alptekin , Siirt milletvekilleri Mervan Gül , Ekrem Bilek ve Fadıl Akgündüz'ün milletvekilliklerinin düştüğünü ve gerekli işlemin yapılacağını söyledi . Onurumuzla oynatmayız Washington'dan Avrupalı liderleri seslenen AKP lideri : " Bizi almasanız da Kopenhag kriterleri Ankara kriterleri olacak " AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , AB'nin Kopenhag Zirvesi öncesinde Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesi yönündeki kampanyasını dün de Amerikan başkentinden sürdürdü . Erdoğan , " askerleri NATO için ölmeyi göze alan Türkiye'nin AB'den dışlanmasının kabul edilemeyeceğini " vurguladı . Erdoğan , Stratejik ve Uluslararası Etütler Merkezi'nde ( CSIS ) yaptığı konuşmada şu mesajları verdi : Rönesansa davet " Türkiye , Müslüman kimliği ile çağdaş değerler arasında bir senteze dayanan siyasi Magna Carta'sını daha ileri noktaya götürmek istiyor . Ziyaretlerimle sadece AB üyeliği talebinde bulunmakla kalmadım , aynı zamanda tüm dünyayı yeni rönesansa davet ettim . Uygarlığın fay hattı büyük ölçüde Türkiye'den geçmektedir . Türkiye Avrupa'nın siyasi , ekonomik ve askeri kurumlarıyla tam anlamıyla bütünleştiğinde tüm dünyaya Doğu ile Batı'nın , Hıristiyanlık ile İslam'ın birbiriyle kucaklaşabileceğini gösterecektir . " Ölüme giderken iyi " Avrupa'nın demokrasi mücadelesinde hayatlarını bu uğurda feda eden Türk askerleri , eşsiz bir yer tutmaktadır . Dün bu değerler uğruna NATO içinde beraber ölmeyi göze aldığımız ulusların , bugün AB çerçevesinde beraber yaşama projesinde Türkiye'yi uzak tutmaya çalışmaları asla kabul edilemez . " Ankara kriterleri " 40 yıldır Türkiye , AB kapısında müracaatta . yıl , 10 yıl önce başvuruda bulunan ülkelerin kabulü söz konusu . Türkiye'ye tarih verilmemesini samimi bulmuyorum . AB'ye girişimiz daha da uzarsa biz de başımızın çaresine bakarız . AB'ye girmemek dünyanın sonu değil . Onurumuzla fazla oynanmasına tahammülümüz yok . AB bizi alsa da , almasa da , Kopenhag kriterleri Ankara kriterleri olacak . " Avrupa için İslam riski " Türkiye alınmazsa , hem İslam dünyasında , hem de AB'de yaşayan binlerce Müslüman arasındaki dışlanmışlık duygusu pekişecek . Bu gelişme her şeyden önce AB ülkeleri için bir iç sorun ve risk oluşturacaktır . Batı , İslam dünyası için bir Hıristiyan kulübü olacaktır . Batı da , İslam dünyasını kimi katı din adamlarının perspektifinden tanımaya mahkûm olacaktır . " Kıbrıs uyarısı " Türkiye'ye 11 Aralık'ta müzakere tarihi verilmesi Kıbrıs konusundaki adımları hızlandırır . Tarih verilmemesi durumunda Kıbrıs'ta yeterli adımların atılması konusunda ciddi engeller ve sıkıntılar belirecektir . " Saddam inat ederse " Saddam yönetiminin uluslararası toplumun kararına riayet etmemesi durumunda gerekli tepki gösterilecektir . Saddam yönetimi dünya barışı için tehdit olan oluşumları himaye etmeye devam ederse , Türkiye , son BM kararının uygulanması için gerekli desteği verecektir . " Pentagon'da Irak brifingi Tayyip Erdoğan'ın görüşmelerinin özellikle Pentagon ayağı ve Başkan Yardımcısı Cheney'le buluşma , Irak ağırlıklı geçti . AKP lideri , Pentagon'da kendisine verilen brifingde , Irak'ın kitle imha silahları konusunda ABD'nin elinde bulunan , ancak tam olarak açıklanmayan delillerin aktarılmadığını vurguladı , " Irak meselesinde , masada ağırlıklık olarak barış vardı " diyen Erdoğan , Irak konusunda yaptıkları görüşmeleri Başbakan Gül'e aktaracağını ve bu konuda müzakerlerin devam edeceğini söyledi . Bush yönetimi , AKP liderinin , Irak'ın bu haliyle bölgesi için tehdit oluşturduğu ve silahsızlandırılması gerektiği yönündeki açıklamalarından memnun kaldı . Ancak , görüşmelerde , olası harekat halinde Türkiye topraklarının Amerikan kara birliklerine kullandırılması konusunda , AKP liderinin bir taahhüde girmediği öğrenildi . ABD'nin , olası harekat halinde Türkiye'nin ekonomik zararlarının karşılanması konusunda destek sözü verdiği görüşmelerde , Türk tarafı , 58 milyar dolarlık bir toplam zarar bilançosu ortaya koydu . Erdoğan , ABD'nin bunun karşılığında ne kadarlık bir mali yardıma yanaştığı şeklindeki bir soru üzerine , " Biz ABD'den borç istemeye gelmedik . Bize para vermeyin dedik . İhracatçılarımıza iş yapma imkanı sağlamalarını istedik " demekle yetindi . Askerin muhatabı Gül Irak konusunda Başkan Bush ve diğer ABD'li yetkililerin kendisinden nasıl isteklerde bulunacaklarını görmeyi beklediğini söyleyen Erdoğan bir soru üzerine , " Yapacakları baskının kilosunu bilmiyorum , özelliklerini bilmiyorum , dinlemem , görmem lazım " diye konuştu . Soru üzerine Irak konusunda AKP ile silahlı kuvvetler arasında görüş ayrılığı bulunmadığını belirten Erdoğan , " Ben , Genelkurmay'la muhatap olmak durumunda değilim . Başbakan muhatap olur , ben de bilgi alırım . Görüşlerimiz arasında bir ayrım söz konusu değildir " dedi . Başbakan Abdullah Gül'ün İsrail'e gitmesini teşvik edip etmeyeceği sorusu üzerine de , Erdoğan , gülümseyerek , " Sayın Başbakanı ben idare etmiyorum . Kendi kendini idare ediyor " dedi . Wolfowitz'den jest Erdoğan ile geçen hafta Ankara'da bir akşam yemeğinde buluşan ve kendisine Başkan Bush'un davetini ileten ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz , AKP liderinin Washington'da " el üstünde tutulmasının " baş mimarı sayılıyor . Wolfowitz , dün Erdoğan ile Pentagon'da iki saatlik görüşmesi öncesinde , pazartesi akşamı , AKP liderinin CSIS'teki konuşmasının son bölümünü gelip dinleyerek jest yaptı . Konuşmanın ardından , Erdoğan ve Wolfowitz kısa bir süre özel olarak görüştüler . Wolfowitz , gazetecilerin Pentagon'da neden uzun bir toplantı öngörüldüğünü sorması üzerine , " Konuşacak çok şeyimiz var " dedi . CSIS'te saat 15 dakika süreyle , bu tür ortamlarda alışılmadık denli yüksek bir sesle ve tempolu bir konuşma yapan Erdoğan , " reformcu " mesajlarıyla ABD'li dinleyicilerin takdirini topladı . Ancak Türk dış politikasından geniş biçimde söz eden Erdoğan'ın İsrail'e hiç değinmemesi dikkat çekti ve kendisine bu konuda sorular yöneltildi . Bush : Sizinle omuz omuzayız AKP lideri Tayyip Erdoğan , Kopenhag zirvesi arifesinde Washington'da Başkan Bush'tan hem kendi liderliği , hem de Türkiye'nin AB üyeliği için büyük destek aldı . . . AKP lideri Erdoğan , AB'nin Türkiye için " kader toplantısına " dönüşen Kopenhag zirvesi öncesinde , Washington'dan hem kendi liderliği , hem de Türkiye'nin AB'ye katılımı için destek aldı . ABD Başkanı George . Bush , Erdoğan'a , " Sizin liderliğinizden ve partinizden çok etkilendik . Demokrasiye ve bağımsızlığa bağlılığınız için size teşekkür ediyoruz . Avrupa Birliği'ne üye olma arzunuzda sizinle omuz omuzayız " diye seslendi . Erdoğan ise , AB yolundaki yardımlarından ötürü Bush yönetimine teşekkür etti ve " Tabii yapabilecekleriniz burada bitmiyor , devamını bekliyoruz " diyerek desteğin sürmesini istedi . AB'nin yanı sıra Irak ve Kıbrıs meselelerinin öne çıktığı görüşmelerde , Bush yönetimi Irak konusunda AKP hükümetiyle ortak bir anlayış geliştirme hedefine büyük ölçüde ulaştı . Beyaz Saray Sözcüsü Ari Fleischer , " Irak'ın kitle imha silahlarından arındırılması ve bu silahların yarattığı tehlike konusunda AKP lideriyle aynı görüşteyiz " dedi . Bush yönetimi Erdoğan'dan , Kıbrıs'ta revize edilmiş Annan planı kapsamında 1005 içinde bir çerçeve anlaşmasının sağlanması için öncü rol oynamasını talep ettiler . Yakın geleceğin Başbakanı Kopenhag'dan 50 saatlik bir jet ziyaret için Washington'a gelen Erdoğan , " Türkiye'nin yakın gelecekteki başbakanı " olarak ağırlandı . Erdoğan , dün ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell , Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice ve Başkan Bush'la Beyaz Saray'da bir araya geldi . Erdoğan ayrıca , ABD Savunma Bakanlığı'nda Irak konulu geniş bir çalışma toplantısına katıldı ve ABD'li yetkililerden brifing aldı . AKP lideri , Temsilciler Meclisi ve Senato'nun Türkiye ile yakından ilgili üyeleriyle de buluştu . Ayrıca Türk ve Musevi topluluklarının önde gelen isimleriyle görüşme fırsatı buldu . Kopenhag desteği Erdoğan'ın bu maraton görüşmelerinin üç ana konusu , Irak , AB ve Kıbrıs diye sıralandı . AKP lideri , Beyaz Saray görüşmesi sonrasında , toplantının ağırlıklı olarak AB süreci ile ilgili geçtiğini söyledi . Erdoğan , Başkan Bush'un Almanya , Fransa ve Hollanda liderleri başta olmak üzere , AB liderleriyle Türkiye için yaptığı görüşmeler konusunda kendisine bilgi verdiğini anlattı . Başkan Bush , bu konudaki açıklamasında , " Ben birçok lideri aradım . Yönetimin bu konuda çalışmayı ve amaca ulaşmaya çabalamayı sürdürecek " diye güvence verdi . Kıbrıs için baskı Erdoğan'a , ABD tarafından iletilen talepler arasında , Kıbrıs'ta çözüm beklentisi de öne çıktı . Dün gece gazetemiz baskıya girdikten sonra New York'ta BM Genel Sekreteri Annan'la görüşen Erdoğan'ın , " Revize edilmiş çözüm planı üzerinde müzâkereler için Kıbrıs Türk yönetimini teşvik etmesi istendi . " AB ile köprüleri atmak da olası " Avrupa Birliği Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günther Verheugen'in , Türkiye'nin 1015'ten önce AB'ye üye olamayacağı açıklamasını " hayasızlık " olarak değerlendiren Erdoğan , " Çok yanlış , çok çirkin bir şey . Öyle bir hakkı da yok . Bürokrat , siyasi değil . Adeta karar insanı gibi konuşuyor " dedi . Türkiye'nin tarih alamaması halinde köprülerin atılıp atılmayacağı sorusunu da Erdoğan , " 15 Aralık'taki konjonktürü incelememiz lâzım . ihtimal de neden olmasın . Hepsi ihtimaldir " diye yanıtladı . Müslüman demokrat değiliz Mevlana , Atatürk , Özal , Einstein , tarihçi Braudel ve Charles Dickens'tan örneklerle konuşmasını süsleyen Erdoğan , Amerikan devrimi ideallerinin tüm insanlığın idealleri olması gerektiğini vurguladı . Erdoğan , " ABD'de toplum ve siyasetin algılanışına büyük önem veriyorum . Çocuklarımın ABD'de okuması da bu yapıyı tanımaları için büyük bir fırsattır " dedi . AKP lideri , " Siyasi görüşlerim sürekli bir gelişim içinde oldu " ifadesini kullandı . Bazı Batılı basın yayın kuruluşlarında partisi hakkında " Müslüman demokrat " tanımının kullanıldığını belirten Erdoğan , " Bu nitelemeler ; Müslüman veya demokrat olmadığımız için değil , ikisinin iki farklı düzlemde ele alınmasının gerekli olduğunu düşündüğümüz için doğru değildir " diye konuştu . Turgut Özal'ı çok takdir ettiğini kaydeden Erdoğan , " Özal , Türkiye'yi , Türk siyasetini dünyaya açtı . Hataları vardı , ayrı mesele , ama ben bardağın dolu tarafına bakıyorum . Kendisini rahmetle anıyorum . yolu kendimiz için prensip edinmiş durumdayız " dedi . Erdoğan ailesi yurtdışında ! SiNAN TOROS İstanbul AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , ABD Başkanı George . Bush ve ABD yönetiminin üst düzey yetkilileriyle görüşmek için Washington'da bulunurken , eşi Emine Erdoğan da dün İstanbul'dan Londra'ya gitti . Emine Erdoğan , kadın koruması eşliğinde geldiği VIP Salonu'nda gezisi hakkındaki sorulara , " Çocuklarımı ziyarete gidiyorum " demekle yetindi . Erdoğan'ın en büyük oğlu Burak Erdoğan , İngiltere'de ekonomi eğitimi görüyor . Erdoğan'ın oğullarından Bilal , ABD'nin Harvard Üniversitesi'nde kamu yönetimi alanında master yaparken , kızları Esra ve Sümeyye de Indianapolis'te tarih ve sosyoloji eğitimi görüyor . Çoraplı bakan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'a Kopenhag ve ABD gezisinde eşlik eden Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , Kopenhag'dan Washington'a 8. Ceketini çıkarıp yeleğinin de düğmelerini açan Yakış , hosteslerin dağıttığı uçuş çorabını giyerek kabinde yürüdü . Yakış , etrafını saran gazetecilerle de ayağında ayakkabıları olmadan hoş bir sohbete daldı . Çoraplı bakan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'a Kopenhag ve ABD gezisinde eşlik eden Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , Kopenhag'dan Washington'a 8. Ceketini çıkarıp yeleğinin de düğmelerini açan Yakış , hosteslerin dağıttığı uçuş çorabını giyerek kabinde yürüdü . Yakış , etrafını saran gazetecilerle de ayağında ayakkabıları olmadan hoş bir sohbete daldı . YSK bekleyelim dedi Erdoğan'a gün doğdu Siirt'te seçim için Anayasa ve yasa değişiklikleri beklenecek ve seçim Mart 1005'te yapılacak GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Siirt'te yenilenecek seçimin esaslarını belirleyen YSK , AKP lideri Erdoğan'ın aday olabileceğini kesinleştirirken , seçim takviminin , Anayasa ve yasa değişiklikleri yapıldıktan sonra belirlenmesini kararlaştırdı . Böylece , seçim takvimi açıklanmadan önce milletvekili seçilme yeterliliğini kazanma şansı tanınan Erdoğan'ın önünde yasa değişikliklerinin bu seçimde uygulanıp uygulanmayacağı sorunu dışında engel kalmadı . Bu engel aşılırsa , Siirt seçimi de Mart 1005'te yapılacak . YSK , dün yaptığı toplantıda , Siirt'teki seçime yönelik hazırlanacak seçim takviminde Aralık tarihinin takvimin başlangıç günü kabul edilmesine , seçime Kasım seçimine katılan 18 partiden isteyenlerle , Kasım'da aday olan bağımsızların katılabileceğine , Kasım'daki seçmen kütükleri ve oy pusulalarının seçimde kullanılmasına ancak aday veya partilerde değişiklik yapılırsa yeni oy pusulası basılmasına karar verdi . Karara göre , siyasi partiler , aday listelerinde istifa veya ölüm sebebiyle boşalacak yere milletvekili adayı da gösterebilecek . Siirt'ten aday olabilecek Böylece Erdoğan , AKP birinci sıra adayı Mervan Gül'ün istifasıyla Siirt'ten aday olabilecek , ancak YSK , Erdoğan'ın adaylık durumunu yeniden değerlendirecek . Fadıl Akgündüz de Siirt'te yeniden aday olacak . Kurul , dün seçim takvimin belirlenmesi için Anayasa , Siyasi Partiler Yasası ve Milletvekili Seçimi Kanunu'nda yapılacak değişikliklerin beklenmesine de karar verdi . Hatip Dicle'ye 550 milyar STRASBOURG AA Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ( AİHM ) , Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan DEP yöneticilerinin yaptığı şikâyet başvurusunda Türkiye'yi suçlu buldu . AİHM , Türkiye'nin 1994'te DEP'i kapatarak , Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ( AİHS ) dernek ve topluluk kurma hakkı özgürlüğünü ihlal ettiği görüşüne vardı . Demokratik değil Strasbourg Mahkemesi kararında , DEP'in kapatılmasının demokratik toplumlarda gerekli olmadığı gerekçesiyle Türkiye'nin AİHS'nin 11 . maddesini ihlal ettiği görüşüne varıldı . AİHM kararı gereği , Türkiye , DEP adına başvuru yapan Mehmet Hatip Dicle'ye mahkeme masrafları da içinde olmak üzere 110 bin euro ( yaklaşık 550 milyar 550 milyon TL ) maddi tazminat ödeyecek . Hatip Dicle , ve diğer dört arkadaşı , 1994'te DGM tarafından çeşitli ağır hapis cezalarına çarptırılmışlardı . Komser Şekspir'i çevirecekler herhalde DYP genel başkan adayı Menderes , rakibi Ağar'a gönderme yaptı : " Fotoğraf aynı . Kozakçıoğlu , Bedük'le Komser Şekspir'i mi çevirecekler ? " AYDIN HASAN Ankara DYP genel başkan adaylarından Aydın Menderes , rakiplerinden İlhan Kesici'nin statükonun adayı olduğunu , Mehmet Ağar'ın da DYP'ye yapacağı bir katkının bulunmadığını öne sürdü . Menderes , " Fotoğraf aynı fotoğraf , Hayri Kozakçıoğlu , Saffet Arıkan Bedük ile Komser Şekspir filmi mi çevirecekler ? " diye sordu . Milletvekili Lojmanları'ndaki konutunda bir grup gazetecinin sorularını yanıtlayan Menderes , Genel Başkan Tansu Çiller'in de 14 15 Aralık'taki kongreye gelmemesi gerektiğini söyledi . Menderes , son dönemde siyasi danışmanlığını yaptığı Çiller için " Sözünde durmazdı " nitelendirmesinde bulunurken , " Kongrede yeniden aday olabilir . Şüphem var " dedi . Çiller ile çalışmasında sıkıntılı dönemler yaşadığını ifade eden Menderes , dönemde parti zarar görmesin diye sessiz kaldıklarını söyledi . Kongreye katılması halinde Çiller'in ne şekilde karşılanacağının önemine dikkat çeken Menderes , şöyle konuştu : ÇİLLER KENARDAN İZLESİN " Çiller protestolarla karşılanırsa bu Kesici'nin kazanamayacağı anlamına gelir . Ama tantanalı bir karşılama olursa , kararsız delegeleri Kesici'ye doğru iter . Gelirse dokuz yıllık dönemi tartışmaya açılır ve eleştiriye konu olur . Köşesinden izlerse , DYP'nin itibarlı genel başkanları arasında yerini alır . " Çiçek'ten bakana : Hepimiz Aleviyiz Devlet Bakanı Mehmet Aydın'ın Alevi Zirvesi toplama önerisine partisi AKP'den tepki geldi . AKP Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek , Türklerin Müslümanlığı Hz . Ali taraftarlarından öğrendiklerini belirterek , zirvenin birliği zedeleyeceğini savundu . Çiçek , " Türklerin tamamı Hz . Ali taraftarı olmuştur . Yani Alevidir . Farklılık olmayan yerde farklılık yaratmak yanlış " dedi . Eski Diyanet İşleri başkan yardımcılarından olan Çiçek , Aydın'ın açıklamasını değerlendirirken , bilimsel noktadan uzak , tarihi realitelere müracaat etmeden olayları çözmenin tehlikeli olduğunu vurguladı . Çiçek , Türklerin Ortaasya'dan Anadolu'ya gelirken birinci ve en önemli kolunun Oğuz boyu olduğunu anlatarak , şu görüşlere yer verdi : " Bu boy , Arap ordularının kendi inandığı değerlere yakın savaş kuralını uyguladığını görmüş ve Arap ordularının yanında yer almış . İranlılara galip gelmişler . Yani Türkler Müslümanlığı Abbasilerden öğrenmişler . Abbasiler , Emevilerle mücadele vererek , kendi varlıklarını siyasi platformda Hz . Ali taraftarı olarak sürdürmüşlerdir . " Avrupa'ya küsmeyelim Kopenhag zirvesinden olumsuz bir sonuç çıksa bile Türkiye'nin Avrupa Birliği hedefinden vazgeçemeyeceğini belirten sanayiciler , AB için mücadeleye devam edelim mesajı verdi EYLEM TÜRK / AYFER YILDIZ Sanayiciler , İstanbul Sanayi Odası'nın ( İSO ) 50'nci kuruluş yıldönümü etkinlikleri kapsamında düzenlenen " Sürdürülebilir Rekabet Gücü " kongresinde Avrupa Birliği ( AB ) hedefinden vazgeçilmemesi gerektiği mesajını verdi . İSO Meclis Başkanı Hüsamettin Kavi , Türkiye'nin AB'ye neler getireceğini göstermeye devam edeceklerini belirterek , şöyle dedi : " AB bunları görecektir . Tabii ki her şey Kopenhag'da bitmiyor . Ancak , Türkiye için Kopenhag'da yeni bir süreç başlayacaktır . Dünyanın barışa , huzura ihtiyacı var ve Türkiye'ye bu konuda önemli görevler düşmektedir . " Türkiye'nin kararlı olduğunu ve hazırlıklarını yaptığını vurgulayan Kavi , " AB'ye düşen bu fırsatı kaçırmamaktır " dedi . Gemini kurtar devri bitti İSO olarak gelecekteki 50 yılın geride bırakılan 50 yıldan çok farklı olacağını belirten Kavi şöyle devam etti : " Krizlerde çokça kullanılan gemisini kurtaran kaptan sözünü tarih yeniden tanımlıyor . Artık kaptanı değil , gemiyi tarif etmemiz gerekiyor . İyi bir proje ile inşa edilmiş fırtınalara dayanıklı , iyi teçhiz edilmiş teknik donanımı tam , hepsinin görevi tarif edilmiş bilgili ve deneyimli insanlardan oluşan bir mürettebat ve onları yönlendiren hedefini ve gemisini iyi tanıyan bir kaptan . Artık sihirli değnek yok . Öğrendik . " İSO Başkanı Tanıl Küçük de , Türk sanayinin verdiği mücadelenin , AB konusundaki kararlılığının ifadesi olduğunu belirterek , " Gelişmeler ne yönde olursa olsun Türkiye bu kararlılığını muhafaza etmeli . Bir bütün olarak mücadeleye devam etmelidir . Zira AB Türkiye için , Türkiye de AB için vazgeçilmez önemlidir " dedi . Sezer : Yabancı sermayeden daha çok yararlanabilmeliyiz Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Sanayi Kongresi'nde yaptığı konuşmada , Türkiye'nin kalkınma çabalarını sürdürmesinde yabancı sermayenin önemli bir araç olduğunu vurguladı . Yabancı sermayenin yalnızca sermaye olarak değil , teknoloji ve pazarlama olanaklarıyla da büyük önem taşıdığını kaydeden Sezer , " Türkiye yabancı sermaye olanaklarından daha çok yararlanabilmeli . Bu da ekonomik istikrar ve güven veren uygulamalarla doğrudan ilgilidir " dedi . 1005 AB ilkeleri ihlali olur İktisadi Kalkınma Vakfı Başkanı Meral Gezgin Eriş , AB'nin Türkiye'ye müzakere için 1005'te tarih vermesi gerektiğini söyledi . Eriş , " Tam üyelik AB müktesebatından kaynaklanan hakkımızdır . Bu süreç , Kopenhag'da alınan karar ne olursa olsun sürecek " dedi . Eriş , " AB kendi ilkelerine , kriterlerine bağlılığı muhafaza etmek istiyorsa Türkiye'ye 1005 gibi gerçekçi olmayan ve açıklanması zor olabilecek tarihi vermekle kendi ilkelerini ihlal etmiş duruma düşecektir " dedi . Tarih olmasa da iz bıraktık Sabancı Holding Başkanı Sakıp Sabancı , AB üyeliği sürecine ilişkin olarak , " Yılmak yok , yola devam edeceğiz . Çünkü bu yol Türk insanının mutluluğu yakalama yoludur . Avrupalıların şemsiyesi altında biz de olsak güzellikler getirecek " dedi . Sabancı , " Bugün tarih alamazsak , zamanlamada tam olamasak bile bir iz bıraktık . Selanik'te , yarın başka bir yerde bir şeyler yapacağız . Bence bu hıristiyan , bu müslüman , bu laflar çağın dışında kaldı " diye konuştu . Biz zaten Avrupa içindeyiz TİSK Başkanı Refik Baydur , " Almanya'da kara çarşafla gezen ablamız olduğu müddetçe Avrupa'nın bize düzgün bakmasını beklemeyelim . Bir an evvel kitleye uyum sağlayacak yere gelmeliyiz . Enflasyonu yüzde 5e indirmek , siyasetçilerimizin bizden daha kültürlü olmasını sağlamak zorunludur . Üzülmeyelim , AB hangi kararı alırsa alsın sonuçta biz Avrupa'nın içinde bir devletiz . Yalvararak değil , yaptıklarımızla göğsümüz kabararak üyelerimizi oturtalım " dedi . AB süreci devam edecek Türkiye Sanayici ve İşadamları Derneği Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Muharrem Kayhan , " Kopenhag'dan çıkacak karar ne olursa olsun , Türkiye'de bir bıkkınlık yaratmaz " dedi . İzmir'de düzenlenen bir panelde konuşan Kayhan , " Türk kamuoyu Avrupa'nın stratejik önemini anladı , Türkiye'nin AB için önemini de karşı tarafa anlattık . Bundan sonra kararın müspet ya da menfi olacağı izafidir . Süreç dinamikleriyle devam eder . İZMİR AA Gebze ve Tuzla , nitelikli endüstri bölgesi olacak Sanayi Kongresi'ne katılan Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun , Nitelikli Endüstri Bölgeleri Kanunu konusu üzerinde çalışıldığını belirterek , Tuzla , Gebze Organize Sanayi Bölgeleri'nin Kurtköy Havaalanı'na yakın olması dolayısıyla yapılan müracaatı bakanlık olarak değerlendirdiklerini bildirdi . Coşkun , " Ümit ediyorum önümüzdeki günlerde olumlu bir kararla bu bölgenin endüstri bölgesi olarak değiştirilmesi konusunda sizlere müjde verebileceğiz " dedi . Çelik , Arçelik . . . İsteyene satılık Arçelik'in reklam filminde boy gösteren Robot Çelik çocukların sevgilisi oldu . Tüketiciler , bayilere robotu sorunca ocakta piyasaya sunulmasına karar verildi EBRU SUNGUR Yaklaşık 40 yıllık logosunu değiştirip , bu değişikliği robotlu reklam filmiyle tüketicisine duyuran Arçelik'e tüketicilerden " Robotu ne zaman satışa sunacaksınız ? " sorusu yağmaya başladı . Arçelik Genel Müdürü Nedim Esgin , yoğun talep üzerine Robot Çelik'i , tüketicilerle buluşturmaya karar verdiklerini söyledi . Çelik'in ocak ayında Arçelik bayilerinde satışa çıkmasının planlandığını belirten Esgin , şunları kaydetti : " Çelik'in üretimi için Japonya'da bir firma ile görüşülüyor . Benim adım Çelik , Arçelik diyen bir robot istiyoruz . Bu nedenle de yurtdışında üretilmesi gerekiyor . Ayrıca müşterimizle yakınlaşmak için Çelik'in resmini tişört , şapka ve bebek elbiselerine bastıracağız . " 56 yıllık logo değişti 48 yıllık bir şirket olan Arçelik , 1965 yılından beri aynı logoyu kullanıyordu . Eski logonun 510 kişinin 1. Ancak Arçelik logosu kadar sağlamdı ki değiştirilmedi . Son 10 15 yılda değiştirilmesi gerektiği ortaya çıkınca da kimse buna cesaret edemedi . Bizim üç seçeneğimiz vardı : Dokunmamak , ara etaplarla bugünkü şeklini vermek ve direkt yeni bir logo oluşturmak . Biz üçüncüsünü yaptık . " Esgin , " Arçelik'in eski imajı daha sanayi ağırlıklıydı . Şimdi ise tüketiciye daha yakın bir marka olmaya gidiyor " dedi . ARÇELİK yılsonu ciro hedefi 1. Yeni reklam filmi ve Arçelik'te birşeyler oluyor sloganıyla tüketiciler " Ne olacak ? diye beklemeye geçti , sloganı yeni ürün sandılar " dedi . Yeni hükümetin KDV'yi düşüreceğini açıklamasının da talebi ertelediğini belirten Esgin , bu nedenle " KDV bizden " kampanyasına başladıklarını bildirdi . Esgin , " Tüketici krizde yüzde 40 frene bastı . Bu böyle devam edemez . Piyasa eski haline gelecek " dedi . Değişim milyon dolara mal oldu Esgin , planlı davranarak logo değişim maliyetini en aza düşürdüklerini söyledi . Yeni logoyla reklamların artacağını göz önüne alarak bir yıldır reklam harcamalarını kıstıklarını dile getiren Esgin , şöyle devam etti : " Normalde 10 15 milyon dolar harcama gerektiren bu değişim bize milyon dolara mal oldu . Logonun tasarımına da bunun yüzde 1. " Güleryüz'e bin lira ödül verilmişti . Hâlâ yurtdışında şirket arıyor Geçtiğimiz dönemde Almanya , İngiltere , Avusturya ve Romanya'da şirket satın alan Arçelik'in yurtdışında büyüme planları devam ediyor . Doğu ve Batı Avrupa ile Rusya'ya bu amaçla baktıklarını bildiren Esgin , halen 10 11 şirketle temas halinde olduklarını belirtti . Esgin , " Yurtdışındaki şirketlerimizin tümünü iyi fiyata satın aldık . Artık Avrupa'da Türkler çok iyi pazarlık yapıyor diyorlar . Bu da Kapalıçarşı alışkanlığından geliyor " dedi . Büyüme derken yolunda Devlet önce yüzde büyüme hedefi koydu . Sonra revize ederek yüzde 4'e çekti . Ancak , üçüncü çeyrekte gerçekleşen yüzde 6. Yılın üçüncü çeyreğinde yüzde 6. Böylece bütün yıl için önce olarak belirlenen hedefin ikiye katlanacağı , revize edilerek yüzde 4'e çekilen hedefin bile aşılacağı ortaya çıktı . Devlet İstatistik Enstitüsü ( DİE ) , üçüncü çeyrek büyüme rakamlarını açıkladı . Martta başlayan büyümeyi seçim belirsizliği de kesemedi . Birinci çeyrekte yüzde 0. İlk dokuz ay itibariyle büyüme hızı da yüzde 6. 195. Cari fiyatlarla büyüme hızı yüzde 44. İlk dokuz aylık GSMH cari fiyatlarla 195 katrilyon 661 trilyon liraya , 1986 fiyatları ile 86 trilyon liraya ulaştı . Bu yılın üçüncü üç aylık döneminde sabit fiyatlarla Gayri Safi Yurtiçi Hasıla ( GSYİH ) ise yüzde 6. Sabit fiyatlarla dokuz aylık büyüme de yüzde 6. Ortalama enflasyon yüzde 56. GMSH'ın cari fiyatlarla artış hızının sabit fiyatlarla artış hızına oranlanmasıyla bulunan zımni fiyat deflatörü ( ortalama enflasyon ) yüzde 56. Bu yılın üçüncü üç ayında imalat sanayi üretim artış hızı kamuda yüzde 6. En yüksek üretim artışı yüzde 60. Yüzde tahmini kuvvetlendi Yılın ilk dokuz ayındaki gerçekleşme , 1001'de toplam büyümenin yüzde 4'ü de önemli ölçüde aşarak yüzde 6'nın üzerinde oluşabileceğini ortaya koydu . Son çeyrekte büyüme sıfır bile olsa yılın tümündeki toplam büyüme yüzde 4'ü geçecek . Yüzde olması durumunda ise yılın tümündeki toplam büyüme yüzde 5. ABD'ye hareketinden önce havaalanında açıklamalarda bulunan Devlet Bakanı Ali Babacan , büyüme rakamlarını değerlendirdi . Babacan , " Üçüncü çeyrekteki yüzde 6. DİE Başkanı Akif Bakır da özellikle sanayi , tarım ve ticaretteki büyümenin ekonomiye çok olumlu yansıdığını söyledi . Bakır , en dikkat çekici artışın , yüzde 10. Seçim ekonomisi etkiledi Özel nihai tüketim harcamaları üçüncü çeyrekte 1001 yılı aynı dönemine göre yüzde 1. Buna karşılık seçim dönemi dolayısıyla yüzde 11. Yatırım eğilimini yansıtması bakımından önem taşıyan gayri safi sabit sermaye oluşumu da 1001'de ilk kez artıya geçerek yüzde 6. Kişi başına gelir azaldı DİE , 1001 milli gelir hesaplamalarını da revize etti . Daha önce yüzde 9. Ancak seçim sonuçlarının kesinleşmesiyle birlikte nüfus tahminlerinin değiştirilmesi üzerine kişi başına düşen gelir azaldı . DİE daha önce bin 160 dolar olarak açıkladığı 1001 yılında kişi başına düşen geliri bin 115 dolara düşürdü . 1001 yılında kişi başına gelir 1000'e göre yüzde 18. Otomobil satışları yüzde 50 artacak Tofaş CEO'su Antonio Bene , ertelenmiş talep ve ekonomideki olumlu gelişmelerin otomobil pazarını hızla büyüteceğini söyledi EKONOMİ SERVİSİ Tofaş CEO'su Antonio Bene , " 1005 yılında otomobil pazarının ekonomik istikrarla ve gelişen kredi pazarıyla paralel olarak büyüyeceğini tahmin ediyoruz " dedi . Tofaş'ın 1005 yılı hedefleriyle ilgili bir basın toplantısı düzenleyen Bene , gelecek yıl pazarın ortalama yüzde 50 büyüyeceğini , 115 bin ticari araç ve 65 bin otomobil satışıyla 1001 yılı seviyesine ulaşacağını kaydetti . Tofaş'ın bu yıl yüzde 16 olan pazar payını gelecek yıl da koruyacağını vurgulayan Bene , bu yılki ihracatın da 600 milyon euro olacağını anlattı . " Atılım yılı " ilan ettikleri 1001'de sektörün lideri olduklarını vurgulayan Bene , bu yıl sekiz yeni modelin lansmanını yaptıklarını , hizmet kalitesini artırdıklarını ve Doblo başarısıyla otomotiv sektörünün küresel oyuncularından biri haline geldiklerini anlattı . Antonio Bene , Tofaş'ın geçtiğimiz günlerde ikinci zafer yılını kutlayan Doblo ile sektörün küresel oyuncusu olduğunu belirterek , şunları söyledi : " Avrupa ülkeleri ağırlıklı olmak üzere 54 ülkeye ihraç ettiğimiz Fiat Doblo'nun ocak ayı başında 100 binincisini üretmiş olacağız . Kalitemizi , işçiliğimizi , teknolojimizi Fiat Doblo ile ispat ettik . İlk yılında 100 binli üretim değerlerine ulaşan Doblo , gururumuz oldu . " Yeni model için şansımız yüksek Antonio Bene , 1001 yılında Fiat'ta verimliliği artırmaya yönelik yeniden yapılanmanın , bazı ürünlerin düşük maliyetli üretim tesislerine kaydırılmasını gündeme getirdiğini de vurgulayarak , " Fiat'ın diğer üretim merkezlerine göre bizim önemli bir maliyet avantajımız ve kullanmadığımız üretim kapasitemiz mevcut . Bu sebeple , Tofaş'ın yeni bir modelin üretimi için oldukça şanslı olduğunu düşünüyoruz " diye konuştu . Tofaş CEO'su Antonio Bene soruları yanıtlarken de bu yıl milyar euro civarında bir ciro beklediklerini duyurdu . Bene , olası bir Irak operasyonunun ihracat planlarını aksatabileceğine dikkat çekti . Zirve tedirginliği ihaleye yansıdı AB tedirginliğinin üst düzeyde olduğu bir dönemde , Hazine , 5. İhalede faiz ise puan yükseldi SONGÜL HATISARU Hazine , Aralık ve 11 Mayıs 1005 vadeli bonoları ikinci kez ihraç ettiği dünkü ihalelerle toplam 5. İhalede , Hazine bugünkü yüksek itfası nedeniyle gelen teklifi bir miktar faiz yükselterek ortalamada yüzde 90'ını karşıladı . Önceki hafta yapılan ihaleye göre faiz oranı yaklaşık puan kadar yükseldi . Hazine bugün valorlü borçlanmaya karşılık 5. Hazine itfa rakamı kadar borçlanamasa da tedirginliğin yüksek olduğu bir haftada gerçekleşen ihale başarılı olarak algılandı . Yüzde 95'ini karşıladı Mayıs vadesine gelen 1. Bu vadede maksimum bileşik faiz yüzde 50. Hazine aralık vadesinde de maksimum yüzde 51. AB'nin maliyeti 60 trilyon Dünkü ihalede yapılan yaklaşık 5,1 katrilyon TL'lik satışın , yıllık faiz oranları baz alındığında önceki ihaleye nazaran Hazine açısından 60 trilyon lira ek maliyete neden olduğu görülüyor . Önceki ihalede oluşan bileşik faiz yüzde 49'ken , dün yapılan ihalelerde bileşik faiz yüzde 50. Bayram öncesinde esen olumlu havada 46'lere gerileyen faiz oranları bu hafta 51 bileşiklere taşındı . Başarılı ihale doları düşürdü Dolar yüklü itfanın sorunsuz atlatılacağının anlaşılmasıyla dün 15 bin lira gevşedi . Bankalararası piyasada milyon 565 bin milyon 560 bin aralığında işlem görmeye başlayan dolar gün içinde milyon 580 bine kadar yükseldi . Daha sonra gelen satışlarla gerileyen dolardaki gevşemede AB'den gelebilecek 1005'e yönelik bir tarihe piyasaların alışması da etkili oldu . Dolar günü milyon 550 binler seviyesinde kapattı . AB tedirginliğine rağmen dolara değil ihaleye talep gelmesi , piyasada iyimser beklentilerin devam ettiğini gösteriyor . Döviz piyasasında da AB zirvesinin sonucunun etkili olması bekleniyor . Zirvede 1005'ten daha negatif olarak algılanabilecek bir sonuç çıkarsa milyon 650 binler görülebilir . Para birkaç gün likit kalabilir Selen Müftüoğlu HSBC Yatırım İtfadan arta kalan paranın nereye gideceği önemli . Kopenhag zirvesi sonuçlanıncaya kadar bu paranın likit kalmasını bekliyorum . İhaledeki faiz seviyesi , makro ekonomik veriler dikkat alınırsa cazip . Bugün piyasada keskin hareketler beklemiyoruz . 11 Mayıs kâğıdını ise risk almak istemeyenler kısa vadeli olması nedeniyle tercih edebilir . Ancak , enflasyondaki düşüş trendine paralel olarak mevcut faiz seviyeleri göz önünde bulundurulduğunda ağustos veya aralık vadeli bono reel getiri açısından daha cazip görünüyor . Şartlı tarih fiyatlara yansıdı Murat İnce Finans Portföy Yönetimi Aralık vadeli yaklaşık bir yıllık tahvile olan ilgi , başta bankalar olmak üzere kurumsal müşterilerden geldi . En çok işlem gören 1050 vadeli Eurobond'un fiyatı 106 dolara kadar geriledi . İhalelerin açıklanması sonrası gelen alımlar ile fiyat 108 dolara kadar yükseldi . Avrupa Birliği ile ilgili son gelişmelerden sonra oldukça hızlı hareket eden bono piyasasında 1005 yılına verilecek şartlı bir tarihin satın alındığı gözleniyor . Bu tarihten daha önceye verilecek bir tarih olumlu algılanacak ve daha önce görülen en düşük seviyeler olan yüzde 46 bileşiklere kadar gelinebilir . İMKB , ihaleyle yükseldi Güne AB tedirginliğiyle satıcılı başlayan İMKB ise gün içinde dengelendi . Başarılı ihale ve Alman Dışişleri Bakanı Fischer'in Türkiye'nin AB üyeliğiyle ilgili sözlerinin olumlu algılanmasının etkisiyle İMKB 100 Endeksi gün sonunda 550 puan yükseldi . Önceki güne göre 544 puan yükselen endeks , günü 15. Risk sevmeyen kısa vadeye . . . Dünkü ihalede vadeler çok farklı olmasına karşın faiz oranları çok yakın . Risk almak istemeyen bireysel yatırımcılar kısa vadeli 11 Mayıs kâğıdını tercih edebilir . Uzun vadeli bonoda ise getiri imkânı daha cazip . Enflasyon beklentileri doğrultusunda faiz seviyesinin hâlâ uygun ve Türk Lirası'na yatırımın cazip olduğu görülüyor . 1005 tarihi nasıl etkiler ? AB'nin şartlı ve 1005 yılına bir tarih vermesi durumunda piyasaya bir miktar satış gelebilir . Kötümser haberlerde faizde 55 seviyesi destek noktası . Aşağıda ise 49 50 direnç seviyesi . Öte yandan , 1050 vadeli Türk eurotahviline dün alım geldi . Önceki gün 106 dolara gerileyen 1050 vadeli eurobond tahvilin fiyatı 108 dolara yükseldi . BDDK'da 1'inci başkan Çanakcı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun Ali Vefa Çelik'in istifası ile boşalan ikinci başkanlığına , kurum içinden İbrahim Halil Çanakcı atandı KADİFE ŞAHİN Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun ( BDDK ) Ali Vefa Çelik ve Kemal Çevik'in ayrılmaları ile boşalan iki yönetim kurulu üyeliklerinden birine İbrahim Halil Çanakcı atandı . BDDK Ekonomik Değerlendirmeler Dairesi Başkanı olan Çanakcı , atama ile kurumun ikinci başkanlığı ve yönetim kurulu üyeliği görevlerini üstlendi . Çanakcı'nın getirildiği görevlerde Ağustos 1001'de BDDK'dan ayrılarak Merkez Bankası'ndaki eski işine dönen Ali Vefa Çelik bulunuyordu . OECD'de Türkiye'yi temsil etti 1961 doğumlu olan Çanakcı , Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat bölümü mezunu . Yüksek lisansını Michigan Üniversitesi ekonomi bölümünde şeref derecesi ile tamamlayan Çanakcı , mesleki kariyerine 1986 yılında Devlet Planlama Teşkilatı'nda ( DPT ) planlama uzman yardımcısı olarak başladı . 1994'te DPT Konjonktür Dairesi Başkanı olan Çanakcı , Aralık 1000'de bu BDDK'ya geçerek Ekonomik Değerlendirmeler Dairesi Başkanı oldu . Evli ve iki çocuk babası olan Çanakcı , Türkiye'yi temsilen OECD'de çeşitli çalışmalara katıldı . Güney Amerika olmayalım BARIŞ ERGİN Sanayi Kongresi'nde konuşan Harvard Üniversitesi Uluslararası İktisat Profesörü Dani Rodrik , Türkiyenin sanayi performansını global kıstaslara göre , yarısı dolu bir su bardağına benzetti . 1968'de aynı noktada bulunan Güney Kore'nin 1000 yılında Türkiye'nin yarattığı katma değeri yediye katladığını belirten Rodrik , bunun nüfusun tarımdan sanayiye Güney Kore kadar başarılı aktarılamayışı ve sanayi verimlilik trendinin düşük olmasından kaynaklandığını belirtti . Doğu Asya'daki başarının devlet ve özel sektörün birlikte hareket etmesinden kaynaklandığını belirten Rodrik , Türkiye'nin sadece liberalizm , özelleştirme , dışa açılmaya dayanan ve olumsuz sonuç veren Güney Amerika ülkelerinin hatasına düşmemesi gerektiğini kaydetti . Hesap Uzmanları Vakfı ödülleri sahiplerini buldu Maliye Hesap Uzmanları Vakfı'nın düzenlediği " Çağdaş bir vergi ortamı oluşturmak için Türkiye'de vergi idaresi ve denetimi nasıl yapılandırılmalıdır " konulu ekonomik ve mali araştırma yarışması sonuçlandı . Birinciliği Uludağ Üniversitesi İİBF Maliye Bölümü araştırma görevlisi Dr . Adnan Gerçek , ikinciliği Celal Bayar Üniversitesi öğretim üyeleri Yrd . Doç . Dr . Ramazan Gökbunar , Dr . Keramettin Tezcan ve Ahmet Utkuseven , üçüncülüğü de Anadolu Endüstri Holding'den Mustafa Uysal , Hansın Dalbayrak ve Timuçin Yurdanur'un çalışmaları aldı . Ödüller 10 Aralık'ta İstanbul YMMO konferans salonunda düzenlenecek panel öncesinde verilecek . Garanti'li alışveriş ikiye katlandı Garanti Bankası'nın verilerine göre , Ramazan ayının son haftasında yapılan alışverişlerin cirosu , geçen yılın aynı dönemine oranla yüzde 151 ( reel bazda yüzde 65 ) arttı . Garanti Bankası kredi kartlarıyla 14 Aralık 1001 ile 15 Kasım Aralık 1001 tarihlerinde yapılan harcamalar karşılaştırıldığında , en çok ciro artışı yüzde 556 ile GSM ve İletişim Hizmetleri'nde oldu . Ramazan ayının son haftasında en çok alışveriş , yüzde 510 ile perakende mağazalar , yüzde 151 ile ev içi gereksinimler , yüzde 185 ile seyahat harcamaları , yüzde 165 ile giyim harcamaları ve yüzde 144 ile restoran harcamalarında oldu . Türk izleyicisi saf Derviş adlı Türk İtalyan ortak yapımı filmin İtalyan yönetmeni Alberto Rondalli , sinemamızı , yönetmen ve izleyici profilimizi değerlendirdi . . . ELİF KORAP İstanbul Kapadokya'da çekilen Türk İtalyan ortak yapımı Derviş adlı film , İtalya'dan ay sonra 15 Aralık'ta Türkiye'de de gösterime giriyor . Filmin tanıtımı için Türkiye'ye gelen İtalyan yönetmen Alberto Rondalli sorularımızı yanıtladı , Türk sineması ve izleyicisine yönelik çarpıcı açıklamalarda bulundu . Film , Türkiye'ye niye bu kadar geç geldi ? Putin de polisti ! . . DYP'ye genel başkan olamayacağını söyleyenlere Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in de polislik yaptığını hatırlatan Ağar , " Üstelik ben Mülkiyeliyim " dedi AYDIN HASAN Ankara DYP'de genel başkanlık görevine aday olan Mehmet Ağar , " polis kökenli genel başkan olmaz " diyen rakiplerine , Rusya Federasyonu Başkanı Vladimir Putin'i örnek gösterdi . Ağar , " Polis kökenli olmak kötü mü ? Ben polis kökenli değil , Mülkiyeliyim . Putin de polis kökenli " dedi . Yurt gezilerini tamamlayan Ağar , kongre çalışmalarını DYP'nin Akay Caddesi'ndeki binasında yürütmeye başladı . Genel başkan seçilmesi durumunda kucaklayıcı olacağını ve kimseyi dışlamayacağını dile getiren Ağar , temel vasfının teşkilatçılık olduğunu söyledi . UTANACAK ŞEYİM YOK Ağa ve şeyh olmamasına karşın Elazığ'dan iki kez art arda bağımsız milletvekili seçildiğini vurgulayan Ağar , kamuoyunda polis olarak tanınmasına rağmen kendisinin Mülkiye'nin Maliye İktisat bölümünden mezun olduğunu ve göreve kaymakamlık yaparak başladığını ifade etti . Malvarlığını açıklayacağını özellikle vurgulayan Ağar , " Geçmişimde utanılacak bir şeyim olmadığı için yeni sayfa açmayacağım " diye konuştu . AYDIN BEY BÜYÜĞÜMÜZ Aydın Menderes'in " Komser Şekspir " benzetmesine , yanıt vermemeyi tercih eden Ağar , " Aydın Bey , parti büyüğümüz , hakkında olumsuz bir harf bile söylemem " şeklinde konuştu . Ağar , Susurluk skandalıyla bağlantılı eleştirilere de şu karşılığı verdi : " Savunulacak hiçbir şeyim yok . Hayatımda , devlet malına el uzatmak yok , Hazine malını yağma yok , ihale yok . Devlet malına peşkeş çekme yok . Yaptığımız iş kanun dairesi içerisinde devlete isyan eden eşkıya grubunu bertaraf etmektir . " aday önde gidiyor DYP'de genel başkanlık koltuğu için yarışan adayların sayısı dün 11 oldu . Şimdilik İlhan Kesici ve Mehmet Ağar yarışı önde götürüyor . . . DYP'de , cumartesi ve pazar günleri yapılacak büyük kongre için geri sayım başladı . Aday sayısı , dün itibariyle 11'e çıktı . Kongrenin son haftasında , İlhan Kesici ile Mehmet Ağar arasında çekişmeli bir genel başkanlık yarışının yaşanacağı görüşü ağırlık kazandı . Ağar'ın ilk turda gerekli olan 1168 delegeden 655'inin oyunu alamaması durumunda , Kesici'nin şansı artacak . Ufuk Söylemez ile Hasan Subaşı'na ilk turda oy vermesi beklenen çoğu delege , diğer turlarda Ağar'a karşı en fazla oyu alan adayı destekleme eğiliminde . Söylemez de , son hafta yaptığı çıkış ile Ağar'a karşı " demokrat sağ " cephesi oluşturmayı hedefledi . SÖYLEMEZ TAKİPTE DYP kulislerinde yayılan havaya göre , yarışın beş yıldızlı adayları Kesici ve Ağar . Söylemez , Çiller ile yolunu ayırarak , üç yıldız kazanırken , Menderes ve Subaşı'na iki yıldız veriliyor . Diğer adaylara ise yarışta hiç şans tanınmıyor . DYP Genel Başkanlığı'nın diğer adayları İnci Çavaş , Takiddin Yarayan , Mehmet Sena Ekici , Şaban Yiğit , Erdem Alp ve Dursun Atabek'e ise yarışta şans tanınmıyor . DYP Genel Başkanı Tansu Çiller de , önceki gün geldiği Ankara'da , kongre kulisine başladı . Delegeleri telefonla arayan Çiller , " Partiye sahip çıkın " dedi . ÇİLLER , KESİCİ'DEN YANA Mehmet Ağar yanlıları , Tansu Çiller'in kulis faaliyetini İlhan Kesici'ye destek olarak nitelendirdi . İlhan Kesici'nin ekibi ise " emanetçi " iddialarının Ağar taraftarlarının propaganda çalışması olduğunu delegeye anlatma çabası içine girdi . Fadıl'ı bagajdaki paralar yakmış ! . . NEDİM ŞENER Fadıl Akgündüz'ün usulsüzlüklerini , 1999'da Fransa'da bir otomobilin bagajında ele geçirilen 114 bin Fransız frangı ve 515 bin Alman markı ortaya çıkardı . Önceki gün Bağcılar Cumhuriyet Savcılığı tarafından tutuklanan ve Kartal Cezaevi'ne gönderilen Akgündüz'ün simsarlarından Fatih Atak , 19 Ocak 1999'da Lyon Geneve arasındaki otobanda seyahat ederken , Lyon Gümrük Muhafaza Birimi tarafından arandı . YÜZDE KOMİSYONMUŞ Bagajda 114 bin frank ve 515 bin 600 mark ele geçirildi . Atak , Jetpa adına apartman ve araba satışı için görevlendirildiğini , otomobilin bagajında yakalanan paranın da ocak ayı cirosu olduğunu söyledi . Cirodan kendisine yüzde komisyon verildiğini belirten Atak , paranın şirketin Paris sorumlusu tarafından ödendiğini açıkladı . TEMİZEL KARAR VERDİ Fransız İnterpolü'nden 50 Ocak 1999'da alınan 1164 sayılı yazı üzerine , Emniyet Genel Müdürlüğü , durumu , karapara incelemesi için Maliye Bakanlığı'na bildirdi . Zamanın Maliye Bakanı Zekeriya Temizel de olayın " nitelikli dolandırıcılık " olduğuna karar vererek , Akgündüz hakkında suç duyurusunda bulunulmasına karar verdi . Adaylığı sallantıda Sermaye Piyasası Kanunu'na muhalefet suçundan yıl hapis cezası aldığı dava Yargıtay'da onanırsa , Akgündüz yeniden aday olamayacak SEMRA PELEK İstanbul Milletvekilliğinin düşmesiyle hakkındaki " nitelikli dolandırıcılık " soruşturması kapsamında tutuklanan Fadıl Akgündüz , Kartal Cezaevi'nde şubat ayında Siirt'te yapılacak milletvekili seçimini bekliyor . Ancak Akgündüz , " Sermaye Piyasası Kanunu'na muhalefet " suçundan iki yıl hapis cezası aldığı davanın Yargıtay'da onanması halinde , yeniden aday olma hakkını kaybedecek . Sermaye Piyasası Kurulu'nun Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'na yaptığı suç duyurusu üzerine hakkında dava açılan Akgündüz , Bakırköy . Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından 18 Mart 1001'de iki yıl hapis cezasına mahkûm oldu . Dava dosyası temyiz edilerek Yargıtay'a gönderildi . YARGITAY'A BAĞLI Yaklaşık sekiz aydır Yargıtay'da olan dosyadan bugüne kadar bir sonuç çıkmadı . Yargıtay , Akgündüz'ün Kasım'da Siirt'ten bağımsız milletvekili seçilmesi üzerine , dosyayı sonuçlandırmak için , bir fezleke hazırlayarak dokunulmazlığın kaldırılması istemiyle TBMM'ye gönderdi . Siirt'teki seçimlerin iptal edilmesi ise Akgündüz'ün yargılanmasının önündeki engelleri kaldırdı . Önceki gün tutuklanan Akgündüz , Siirt'ten yeniden aday olacağını belirterek , " Ben kendime güveniyorum . Yeniden seçileceğim " diye konuşmuştu . Ancak Akgündüz , Yargıtay'da bekleyen dosyası , Şubat ayına kadar onanırsa , bir yıldan fazla ceza aldığı için , yasa gereği seçimlerde aday olamayacak . Yargıtay bu süre içinde dosya hakkında bir karar vermez ya da mahkemenin hükmünü bozarsa , Akgündüz yeniden seçimlere aday olarak katılabilecek . Seçimi kazanırsa tekrar dokunulmazlık zırhına bürünüp cezaevinden çıkabilecek . Oruç tuttuğu için bayramı beklemiş Ramazan ayında kaybolan Ümraniye sapığının bayramda harekete geçeceğini tahmin eden polis yanılmadı . Sapık oruç tutmuştu . . . ELVAN EZBER İstanbul Tecavüz suçlamasıyla Kartal Cezaevi'ne gönderilen Yaman Özçelik'in , tecavüz girişimlerine ramazan ayı nedeniyle özellikle ara verdiği ortaya çıktı . Polis , ramazan ayı boyunca ortalıkta görünmeyen sapığın , bayramda yeniden harekete geçeceğini hesapladı . HARİTAYLA ÇALIŞTILAR Nitekim Yaman Özçelik , bayramın üçüncü günü yakayı ele verdi . 15 aydır polisi peşinden koşturan sapığın yakalanması amacıyla bölgeyi çok iyi tanıyan amirlerin harita üzerinde yaptığı çalışmada , sapığın görülebileceği 15 kilit nokta saptandı . Bayramın ilk gününden itibaren de 60 sivil ekip haritada belirlenen noktalarda sapığın harekete geçmesini beklemeye başladı . Böylece Ümraniye ve çevresi adeta kapalı bir kutu haline getirildi . İKİ GÜN BİLECİK'TEYMİŞ Bayramın üçüncü günü ortaya çıkan Özçelik , önceden belirlenen noktalardan birinde yakayı ele verdi . Asayiş Şube Müdürlüğü'ndeki sorgusunda Özçelik'in " Oruçlu olduğum için uzak durdum . İlk iki gün Bilecik'te görevliydim . İkinci gün akşamı eve döndüm , üçüncü gün dayanamayıp plan yaptım ve harekete geçtim " dediği öğrenildi . Bu arada Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ( SHÇEK ) İl Müdürlüğü , hem tecavüze uğrayan çocuklara hem de anneleri tarafından İstanbul dışına çıkarılan Özçelik'in iki kızına gereken psikolojik desteği sağlamaya hazır olduğunu açıkladı . SHÇEK İstanbul İl Müdürü Kahraman Eroğlu , tecavüze uğrayan çocukların kuruma bağlı toplum merkezlerine yönlendirildiğini belirterek , " Babalarının işlediği yüz kızartıcı suçtan dolayı çocuklarının örselenmemesi , ve mağdur olmaması için gereken psikolojik ve manevi desteği vereceğiz . Çünkü bizim için aslolan çocuklardır " dedi . Eşi boşanma davası açtı İSTANBUL Milliyet 15 çocuğa tecavüz ettiği gerekçesiyle tutuklanan Yaman Özçelik'in eşi Fatma Özçelik , boşanma davası açtı . Üsküdar . Asliye Hukuk Mahkemesi'ne avukatı aracılığıyla başvuran Fatma Özçelik , 10 yıl önce evlendiği eşi Yaman Özçelik'ten " cürüm ve haysiyetsizlik " nedeniyle boşanmak istediğini bildirdi . Başvuruda şunlar kaydedildi : " Yaman Özçelik'in , sanık statüsünde olmasına rağmen hazırlık aşamasında toplanan deliller ve verdiği ifadeler , suçunu itiraf ettiği dikkate alınarak boşanma davasını açma zorunluluğu doğmuştur . Müvekkilimin evlilik işbirliğini sürdürmesi imkânsız olmuştur . Nafaka ve tazminat talebimiz yoktur . " Dilekçede , çiftin iki kız çocuğunun velayetlerinin ise anneye verilmesi talep edildi . Aile tedavi görmeli Yaman Özçelik'in ve yaşlarındaki kızlarının etkilenmemesi için anneye büyük görev düştüğünü belirten uzmanlar , görüşlerini şöyle dile getirdiler : Dr . Işık Görker ( Çocuk psikiyatrisi uzmanı ) : Bu dönemde çocukları televizyondan uzak tutmak gerekir . Annenin tepkileri de çok önemli . Ters tepki verir , baba hakkında konuşmak istemezse bu çocukta nedenini bilmediği için sıkıntı ve nefret yaratabilir . Ali Rıza Tanaltay ( Uzman psikolog ) : Çocuklar ilkokul çağına geldiklerinde bir pedagogdan destek almalılar . Gelecekte arkadaşlarının ve çevresinin davranışları da çok önemli . Ancak her suç kişiye özeldir , bu çocukları bağlamaz . Anne muhakkak bir psikolojik destek almalı . İçinde fırtınalar kopuyordur . . . Dr . Kerem Doksat ( Psikiyatr ) : Böyle bir travmayı gerek ailenin , gerekse çocukların kaldırması çok zor . Hepsi damga yemiş bir suçlu gibi . Kısa dönemde çocuklarda değil ama esas olarak büyüklerde sorun çıkacak . Ailenin tek başına bunu çözümlemesi çok zor , yardımla bile neyi , ne kadar kurtarılabilir tartışmalı . . . Hedef , 855 bin çocuğa eğitim desteği vermek Binlerce çocuğa eğitim olanağı veren TEGV , düzenlediği özel bir geceyle daha çok öğrenciye ulaşmayı amaçlıyor İSTANBUL Milliyet Kuruluşundan bugüne kadar 145 bin çocuğa okul dışı eğitim desteği veren Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı ( TEGV ) , 1005 yılında 855 bin çocuğa ulaşmayı hedefliyor . TEGV Genel Müdürü Günseli Tarhan , 1005'te eğitim parklarını 18'e , öğrenim birimlerini 81'ye , gezici birimleri 18'e çıkarmayı hedeflediklerini söyledi . Vakfın İletişimden Sorumlu Yönetim Kurulu üyesi Nuri Çolakoğlu da , eğitime olan duyarlılığı artırmak amacıyla 15 Aralık Pazar günü Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı'nda " Yıldızlar Sınıfı Yıl Sonu Gösterisi " düzenleneceğini kaydetti . KANAL D'DE YAYIMLANACAK Çolakoğlu , Anadolu Ateşi , Özcan Deniz , Beyaz , Ebru Gündeş , Orhan Gencebay , Hülya Avşar , MFÖ , Levent Yüksel , Sakıp Sabancı , Cem Boyner , Bülent Eczacıbaşı gibi ünlü isimlerin katılacağı gecenin biletlerinin Biletix satış noktalarından edinilebileceğini belirtti . 11. Gösteri Kanal D'de yayımlanacak . İzleyiciler ve davetliler de gece boyunca bağışta bulunabilecekler . Ayrıca , Turkcell 5555'e " EGITIM " yazıp mesaj yollayan faturalı hatta sahip aboneler , vakfa milyon lira bağış yapmış olacak . Demirel'e madalya Çek Cumhuriyeti Masaryk Üniversitesi , . Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'i , Türkiye'deki demokratikleşmeye hizmetlerinden dolayı altın madalya ile ödüllendirdi . Çek Cumhuriyeti'nin kurucusu Thomas Masaryk'in adını taşıyan üniversitedeki ödül töreni dün gerçekleşti . Demirel , törenin ardından dün akşam Çek Cumhuriyeti'nden Ankara'ya döndü . Irak operasyonu için referandum ! ABD yönetimine Körfez Savaşı'ndan Türkiye'nin zararının 100 milyar dolar olduğunu ilettiğini söyleyen Erdoğan , " Ancak milyar dolar veriyorlar " dedi ABDULLAH KARAKUŞ Washington / Kopenhag AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , ABD Başkanı George Bush'la yaptığı görüşmede ABD'nin Irak'a bir operasyon yapma olasılığının yüksek olduğu izlenimini edindiğini söyledi . Erdoğan , olası Irak operasyonuna Türkiye'nin katılımı konusunda referanduma gidilebileceğini belirterek sürpriz yaptı . Erdoğan , ABD temaslarının ardından Kopenhag yolunda gazetecilerin sorularını yanıtladı . Pentagon'daki brifingde " Türkiye'nin Irak'taki kitle imha silahları açısından yakın tehdit altında olduğunun üzerinde ısrarla durulduğunu " vurgulayan Erdoğan , " Bize yakın tehdit altındasınız dediler " açıklamasını yaptı . " Kitle imha silahlarıyla ilgili Türkiye için bir tedbir düşünüldü mü ? " sorusunu ABD yetkililerine yönelttiğini belirten Erdoğan , " Bu soruma net yanıt alamadım " dedi . Bizi çok etkiler Körfez Savaşı'nın bedelini Türkiye'nin hâlâ ödediğini ABD'lilere aktardığını vurgulayan Erdoğan , şunları kaydetti : " Güneydoğu terörünün ileri gitmesinin nedeni Körfez Savaşı oldu . Ekonomik yükünü hâlâ kaldıramadık . Yani operasyonla bölge ciddi sıkıntılara girer . ABD'liler Türkiye'yi az kayıpla bu işten çıkarırız diyorlar . Ama bunu kabul etmemiz söz konusu değil . Girsek de , girmesek de bizi bu olaylar çok etkiler . " Körfez Savaşı'ndan Türkiye'nin şu ana kadar zararının 100 milyar dolar olduğunu ilettiğini söyleyen Erdoğan , " Bu geçmişte kaldı , gibi bir havaları var . 1991'de bir koyup kaç katı alacağız diyorlardı , ama şimdi tam tersi olduğu görüldü " diye konuştu . Mısır Suriye Arabistan'la bir koalisyon kurulup kurulmadığını sorduğunu kaydeden Erdoğan , şöyle devam etti : " Ürdün'ü ikna ettikleri gibi bir hava var . ABD , güneydeki hazırlığını bitirmiş gibi . Kuzeyde istedikleri gerçekleşirse işin maliyeti düşer . Ama bu işin Türkiye için maliyeti yüksek olacak . Biz bugünle ilgili bir şey talep etmedik , ama geçmişle ilgili en az 100 milyar dolar zararımız olduğunu söyledik . Zarar karşılama için bazı basit rakamlar ifade ediyorlar . milyar dolar veririz diyorlar . " Irak'la ilgili ABD'nin tavrını beklediğini ifade eden Erdoğan , şunları söyledi : " Bu konuyu Genelkurmay ve Başbakan'la daha açık konuştular . Biz demokratik bir ülkeyiz . Demokrasilerde parlamento ağırlıklı olarak böyle bir kararı verebilir . Hatta ve hatta gerekirse halka da gidilebilir . Halkın kanaatleri alınabilir . Zaman elverirse referandum da yapılabilir . Bunu Bush'a da söyledim . Ama önce üst düzeyle görüşülmeli . Sezer'in ve Genelkurmay'ın görüşleri de önemli . Ben de MYK'yı toplayıp bir kanaat belirleyeceğim . " Siz de dindarsınız , ben de Bush görüşmede Erdoğan'a , " Bunca yıl sonra buranın başına ben geldim , Türkiye'nin de başına siz geldiniz . Bundan sonra özgürlük çok daha güçlü olacak " dedi . Bush , " Meclis'teki üçte iki çoğunluğu nasıl aldınız ? Bunun sırrı ne ? " diye sorunca Erdoğan , " Her sırrın bir bedeli var " yanıtını verdi . Bush , Erdoğan'a dindar bir insan olduğunu söyleyerek , " Aramızda ortak bir bağ var . Siz Allah'a inanıyorsunuz , ben de inanıyorum . İnancınızdan utanmıyorsunuz , ben de utanmıyorum . Ben dindar bir insanım . İslam kültürü , ağırlıklı bir kültür . Müslümanların değerlerine çok saygılıyım " dedi . Türkiye'ye Kopenhag'da 1005'ten önce müzakere tarihi verilmesine itiraz eden Almanya'nın durumu görüşmede gündeme gelince Bush da yakınarak , " Schröder Irak konusunda da bizi üzüyor " dedi . Erdoğan'ın hukuki durumunu da esprili bir şekilde gündeme getiren Bush , " Anladığım kadarıyla Türkiye'de yakında bir görev değişikliği olabilir " diye konuştu . BM Genel Sekreteri Kofi Annan , New York'daki görüşmede , Erdoğan'a " başbakan " deyince , danışmanları " henüz değil " düzeltmesi yaptılar . Washington'dan tam not ABD yetkilileri , AKP lideri Erdoğan'la " çok yakın bir işbirliğinin sağlam başlangıcını " yaptıklarına inanıyor YASEMİN ÇONGAR Washington AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ı , " Türkiye'nin yeni lideri " olarak kabul eden ve şimdiden " başbakanmış gibi " ağırlayan Bush yönetimi , kendisiyle önceki gün yapılan görüşmelerden çok memnun . Bu görüşmelere katılan bir yetkili , duydukları memnuniyeti , " Çok yakın bir işbirliğinin sağlam başlangıcını yaptık " diye ifade etti . Erdoğan , Beyaz Saray'da , devlet ve hükümet başkanlarının konuk edildiği Oval Ofis yerine , Roosevelt Salonu'nda Başkan Bush'la bir araya geldi , ancak ABD'li yetkililer bütün tavır ve ifadeleriyle , AKP liderini " Türkiye'nin , önünde uzun bir gelecek olan yeni lideri " olarak gördüklerini yansıttılar . Başkan Bush , Erdoğan'a " Liderliğinizden ve partinizden çok etkilendik . Demokrasiye ve özgürlüklere bağlılığınız için size teşekkür ediyoruz " diyerek , AKP liderinin " demokratikleşme ve reform " yanlısı çıkışlarının Washington'da memnuniyetle not edildiğini yansıttı . Bush yönetimi , Irak konusunda Erdoğan'ı zorlamadı , ancak olası bir harekatta hem Türkiye'deki üslerin kullanımı , hem de Türk topraklarının Amerikan kara birliklerine açılmasının gerekebileceği ima edildi . Diplomatik kaynaklar , AKP liderinin " toprak " konusunda bir taahhüde girmediğini , üsler açısından bir sıkıntı yaşanmayacağı izlenimini edindiklerini belirtiyorlar . Kıbrıs'ta size güveniyoruz ABD'li yetkililerin , Erdoğan'a " olumlu not " vermesinin önemli nedenlerinden biri de , AKP liderinin bugüne dek muhatap oldukları diğer Türk siyasetçilerine kıyasla , " Kıbrıs'ta çözümü çok daha fazla isteyen ve bunun karşılıklı tavizle gerçekleşeceğinin bilincinde " bir lider profili çizmesiydi . Bir diplomat , " Erdoğan , çözümün Türkiye'nin de , Kıbrıs Türklerinin de önünü açacağını görüyor . Bunu başkaları da görse , sorun yarı yarıya hallolmuş demektir " dedi . Reformlar gecikti mi ? Başbakan , " Hükümetin üç hafta içinde yaptıkları altı ay önce yapılsaydı 1005 için tarih alınırdı " dedi OKTAY ENSARİ Ankara DHA Başbakan Abdullah Gül , Türkiye'nin yaptıkları karşısında AB'nin şaşırdığını ve sıkıntının bundan kaynaklandığını söyledi . Kopenhag'da Türkiye'ye üyelik tarihi verilmediği takdirde aynı heyecan ve ilgiyi AB'ye sunmayabileceklerini de dile getiren Gül , " Eğer , Avrupalı liderlerin kapasiteleri büyük , ufukları genişse , bu şaşkınlığı hemen giderir , Kopenhag'da doğru karar verirler " dedi . Kayseri Gazeteciler Cemiyeti üyelerini makamında kabul eden Gül , tarihi Kopenhag Zirvesi'ne saatler kala önemli mesajlar verdi . Gül , zirve öncesi şunları söyledi : " Doğrusu ümitliyim . Türkiye'nin müzakere tarihini alacağını tahmin ediyorum . Eğer bugün bizim yaptıklarımız , hükümetimizin üç hafta içinde yaptıkları altı ay önce yapılsaydı , şüpheye gerek kalmadan 1005 için tarih alınırdı . Her şey yerini bulurdu . Ama , geç de olsa bunlar yapılmıştır . Bunlar da AB'yi çok şaşırtmıştır . " " Onurumuzu koruruz " Başbakan Gül , AB'nin müzakere tarihi vermemek için mazeret öne sürmesi halinde iyi niyetten yoksun olacağını belirterek , " Türkiye olarak biz gayet rahat ve başımız dik gidiyoruz . Taktik uygularlarsa , Türkiye'nin onurunu koruruz " dedi . Gül , Kopenhag'a hareketinden önce Esenboğa'da şöyle konuştu : " Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirdik . Ancak , AB'ye yeni girecek 10 adaydan bazıları Türkiye kadar yapılması gerekenleri yapmadı . Türkiye'ye tatmin edici tarih verilmemesi halinde ise aynı heyecanı ve ilgiyi duymayız . Türkiye yoluna devam eder . Kaybeden AB olur . " Baykal : Tuzaklara düşmeyin CHP lideri , Kıbrıs için hazırlanan " Lipponen mektubu " konusunda hükümeti uyardı ANKARA Milliyet CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , Türkiye'nin Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesi konusunda üzerine düşeni yaptığını , ancak Kıbrıs konusunda taviz vermesinin istendiğini belirtti . Kıbrıs konusunda Finlandiya Başbakanı Paavu Lipponen'in hazırladığı mektubun " tuzak " olduğunu dile getiren Baykal , " Roger planı , Lipponen mektubu gibi tuzaklara en deneyimli politikacılarımızın dahi düştüğünü görüyoruz . Kıbrıs'ta taviz verilemez " dedi . Baykal , CHP grup toplantısında , Türkiye'nin , AB'ye aday ülkelerin çoğundan daha fazla kriteri yerine getiren bir ülke olduğunu söyledi . Türkiye'ye karşı farklı bir yaklaşım içine girilmesinin üzüntü verici olduğunu kaydeden Baykal , " Bu konuda bizden Kopenhag kriterleri dışında Kıbrıs konusunda da taviz vermemiz istenmektedir . Bu konuda bir oldubittiyle karşı karşıya kalmamız isteniyor " diye konuştu . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Kopenhag'a gitmeme kararının yerinde olduğunu kaydeden Baykal , " Alınacak karar ne olursa olsun , Türkiye Cumhuriyeti'nin onurunu rencide etmeye kimsenin gücü yetmeyecektir " diye konuştu . Meclis , AB'ye uydu Yasaların görüşülmesi geçen dönemin Meclis'inde günlerce sürerdi . Bazı tartışmalar ölümle bile sonuçlanmıştı . Şimdi ise Anayasa değişiklikleri kavgasız , jet hızıyla geçiyor SALİHA ÇOLAK Ankara AB ülkeleri , yasal düzenlemelerle Kopenhag kriterlerini bir bir yerine getiren Türkiye'ye " uygulamayı görelim " derken , TBMM de tarihinin en süratli Anayasa değişikliğini " siyasi yasaklar " gibi radikal bir konuda gerçekleştiriyor . İç tüzük değişikliğini bile bir vekilin ölümüne yol açan tartışmalarla kabul eden TBMM , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın önünü açan Anayasa değişikliklerine ilişkin kararları jet hızıyla aldı . AKP'nin tek başına iktidara gelmesinden sonra , iki ayrı " AB'ye uyum paketi " ile " Anayasa değişikliği paketi TBMM'ye sevk edildi . TBMM Anayasa Komisyonu , önceki gün Anayasa paketindeki değişiklik tekliflerini ele aldı . Pakette yer alan Anayasa'nın 66 , 68 ve 66 . maddelerinde değişiklik öngören teklifler çeşitli değişikliklerle kabul edildi . CHP engellemedi Siyasi yasaklıların önünü açan , ara seçimlerin iktidar partilerinin istediği her dönemde yapılmasını engelleyen , bir yıl içinde yapılan tüm seçimlerin bir arada yapılmasını zorunlu kılan hükmü , bir ilin boşalması durumunda yapılacak seçimlerde muaf tutan düzenlemeler , öğleden önce komisyonda kabul edilmesinin ardından , öğleden sonra Genel Kurul'a indi . Hem komisyon hem Genel Kurul'da CHP'liler engellemek için söz alıp kürsü işgali yapmadı . Her maddenin tek tek gizli oylanmasına rağmen görüşmeler saatte sonuçlandı . Böylelikle tüzük de değişti , Anayasa değişikliğinin ilk görüşmesi de tamamlandı . Hükümetin AB'ye uyum çerçevesinde hazırladığı ilk paket de önce Adalet , ardından Anayasa Komisyonu'ndan geçti . Bir gün sonra da hızla Genel Kurul'a indirildi . Böylece Anayasa değişikliği ve uyum çerçevesinde siyasi partiler ve milletvekili seçim yasasındaki kısıtlamalar kaldırıldı , parti kapatma güçleştirildi , dernekler ve dilekçe yasalarındaki değişikliklerle de özgürlükler genişletildi . Türbanlı üniversite öğrencileriyle Kürtçe eğitim hakkı için dilekçe veren öğrencileri de kapsayan öğrenci affı ile yeniden yargılanmaya ilişkin hükümlerin bulunduğu ikinci paket ise Kopenhag sonrasına bırakıldı . Paket , dün TBMM Milli Eğitim Komisyonu tarafından alt komisyona havale edildi . Yeni vekilin konuşma telaşı AKP İstanbul Milletvekili Zeynep Karahan Uslu'nun dünkü heyecanlı hali dikkat çekti . Gündem dışı konuşma yapmak için Meclis salonuna hızla giren ve paltosunu yan koltuğa atan Uslu , heyecanla konuşma metnini çantasında aramaya başladı . Bu sırada , yandaki koltuğa oturmak isteyen milletvekilini görünce yine aynı telaşla hızla paltosunu topladı . Uzun ince bir yoldayız Türkİye'nİn 40 yıllık Avrupa macerası DIŞ HABERLER SERVİSİ Yaklaşık 40 yıllık bir dönemi kapsayan Türkiye'nin AB ile ilişkisi , Ankara'nın 1959'da zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu'na ( AET ) ortaklık başvurusunda bulunmasıyla başlayıp günümüze kadar geldi . Türkiye AB ilişkisindeki önemli dönemeçler şöyle : 11 Eylül 1965 : Türkiye ile AET'yi Gümrük Birliği'ne götürecek ve tam üyeliği sağlayacak olan Ortaklık Anlaşması ( Ankara Anlaşması ) imzalandı . Aralık 1964 : Türkiye AET Ankara Anlaşması yürürlüğe girdi . Birinci Ortaklık Konseyi toplantısı yapıldı . 11 Eylül freni 16 Ekim 1960 : İlk Gümrük İşbirliği Komitesi toplantısı yapıldı . 11 Ocak 1981 : AET , 11 Eylül'den sonra Türkiye ile ilişkilerini dondurdu . 16 Eylül 1986 : Türkiye AET Ortaklık Konseyi toplandı , böylece dondurulmuş bulunan Türkiye Avrupa ilişkilerini canlandırma süreci başladı . 14 Nisan 1986 : Türkiye , Avrupa Topluluğu ( AT ) adını alan birliğe tam üye olmak üzere başvuruda bulundu . 18 Aralık 1989 : AT Komisyonu , Türkiye'ye topluluğun kendi iç pazarını tamamlama sürecinden önce ( 1991 ) yeni bir üye kabul edemeyeceğini bildirdi . Gümrük Birliği'ne girdik Ocak 1996 : Türkiye , AB ile entegrasyonunda 11 yıl süren " Geçiş Dönemini " tamamlayarak , tam üyelik sürecinde son dönem olarak görülen sanayi ürünlerinde ve işlenmiş tarım ürünlerinde sağlanan Gümrük Birliği'ne girdi . 19 Nisan 1996 : Türkiye AT Ortaklık Konseyi Lüksemburg'da toplandı . Konsey Başkanı , Türkiye'nin AT üyeliğine ehil olduğunu ve diğer tam üyeliğe başvuran ülkelerle birlikte aynı kriterler altında değerlendirileceğini vurguladı . 11 15 Aralık 1996 : Lüksemburg'daki AB zirvesinde tam üyelik için aday ülkeler belirlendi ancak Türkiye adaylar arasında zikredilmedi . Buna rağmen Türkiye'nin tam üyeliğe ehil olduğu teyit edildi . Adaylığımız tescillendi 11 11 Aralık 1999 : Helsinki'de gerçekleştirilen Avrupa Birliği Zirve Toplantısı'nda Türkiye'ye adaylık statüsü tanındı . 11 11 Haziran 1001 : Seville Zirvesi'nde Türkiye'nin gerçekleştirdiği reformların memnuniyet verici olduğu vurgulandı , reformların yürürlüğe sokulmasının Türkiye'nin üyelik perspektifini pekiştireceği belirtildi . 14 15 Ekim 1001 : Olağanüstü Brüksel Zirvesi'nde Türkiye'nin katılım müzakerelerine yaklaştığı ifade edildi , Türkiye'nin adaylığının bir sonraki aşamasına ilişkin kararın Kopenhag Zirvesi'nde alınacağı belirtildi . NAFTA'ya yes dedi AKP Lideri Tayyip Erdoğan , ABD Başkanı Bush ile görüşmesini " AB konusunda bize destek olun , olmazsa bizi NAFTA'ya alın diye teklif ettim . Bush yes dedi " şeklinde anlattı SEMA EMİROĞLU New York AKP lideri Tayyip Erdoğan , ABD Başkanı Bush ile görüşmesini anlatırken , " Bizi NAFTA'ya ( Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması ) alın dedim . Bush yes diye karşılık verdi . AB'nin Türkiye'yi almaması dünyanın sonu değil " dedi . ABD gezisinin New York ayağındaki Türkevi ziyaretinde konuşan ve Başbakan Erdoğan sloganlarıyla karşılanan AKP Lideri , Kopenhag ile ilgili beklentileri ve Bush ile görüşmesini anlattı . Erdoğan " AB'ye bizi almazlarsa almasınlar . Başımızın çaresine bakarız . Ben Sayın Bush'a Gelin , bizi NAFTA'ya alın dedim . Kendisi yes dedi . Her tarafı araştıracak , bir yerden çıkacağız " diye konuştu . Türk'ün onurunu çiğnetmeye kimsenin hakkı olmadığını kaydeden Erdoğan , " Para istemeye gelmedik . Aslan gibi işadamlarımızla bize pazar gösterin demeye geldik . Güven veren bir yönetimle dünya pazarları Türk işadamlarına açık olacaktır " dedi . Popülist yaklaşımların yasak olduğunu da kaydeden Erdoğan , " Hani latife olarak yaparlar ya , Kayseri'ye deniz getirme meselesi . Biz Kayseri'ye deniz getirecek değiliz " diyerek büyük alkış topladı . Bilindiği gibi Türk ihracatçılar tarafından geliştirilen Türkiye'nin geçici süreyle NAFTA'ya üye yapılması önerisi , Türk lobisi tarafından ciddi bir girişime dönüştürülmüş , kongre Temsilcisi Cliff Stearns ve iki üye tarafından mektup haline getirilen öneri , ABD Başkanı Bush'a sunulmuştu . Satıcı : Olabilir ama bir bedeli var Türkiye'nin beş yıl süre ile geçici olarak NAFTA'ya alınması önerisi iş çevrelerinde tartışma yarattı . Önerinin sahiplerinden TİM Başkanı Oğuz Satıcı , " Nitelikli bölgeler olmadı . Türkiye'ye destek sağlanması da gündemde . Yapılabilecek başka bir şey de yok zaten . ABD tarafı çalışıyor . Elbette ABD müttefiklerine karşılıksız bir şey vermez . Bunun karşılığı ne derseniz , Irak görünüyor . Bu AB ile ilişkilerde de hiç bir sorun çıkarmaz . Çünkü tek taraflı bir ayrıcalık . Olmayacak bir şey olsaydı , 15 parlamenter mektup yazmazdı " dedi . Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun da " Ön yargılı bir yaklaşımımız yok . Sayın Erdoğan ne istediğini bilen bir liderdir . Karamsarlığa kapılmanın gereği yok . Zira , AB de Tayyip Bey'in temasları çerçevesinde Türkiye'nin önemini daha iyi kavradı . Olumlu bir sonuç çıkacaktır . Sonuç belli olmadan , bir yorum doğru olmaz . sonuca göre Türkiye kendi kararını verecektir " diye konuştu . NAFTA üyeliği gerçekçi değil İş çevreleri ve dış ticaret uzmanları ise öneriyi gerçekçi bulmuyor . Bu konudaki görüşler şöyle : TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan : Bizim hedefimiz AB . Onlar tabi ki kafalardan geçecektir . Ama Türkiye AB hedefinden vazgeçemez . Kapı aralanmıştır . Türkiye müzakere tarihini en geç 1005 yılında alacaktır . İstanbul Sanayi Odası Meclis Başkanı Hüsamettin Kavi : Kopenhag'a kadar her şey konuşulabilir . Her türlü ağlama yapılabilir . Eczacıbaşı Holding Başkanı Bülent Eczacıbaşı ; Türkiye AB yoluna sabırla devam etmeli . Türkiye'nin üyeliğine karşı olan AB üyesi yok . NAFTA önerisi ortaya konurken bütün yönleriyle değerlendirildiğini ümit ediyorum . Ciddi ve incelikleri olan bir konu . Çok ayrıntılı değerlendirmek lazım . Türk Amerikan İşadamları Derneği Başkanı Zeynel Abidin Erdem : Bu çok tartışma götürür . Sayın Erdoğan Bush ile görüşmesinde AB'de sıkışırsak , siz de bizi NAFTA'ya alırsınız dedi . Başkan büyük tezahürat gösterdi . Alternatif adı altında söylendi . Ben olabilir görmüyorum . Uzmanlar : Olmaz Dış ticaret uzmanları , Türkiye'nin Gümrük Birliği nedeniyle , AB'nin ortak ticaret politikasını izlemek zorunda olduğunu , dolayısıyla NAFTA üyeliğinin bu ilişkiye oturtulamayacağını belirtiyorlar . " ABD gerek nitelikli bölgeler , gerekse serbest ticaret konularında yıllardır Türkiye'nin isteklerini karşılamadı . Böyle bir şeyi kabul edeceğini beklemek gerçekçi değil " diyen uzmanlar , ABD'nin tek taraflı NAFTA'ya kabulünün de olanaksız olduğunu belirttiler . Dış Ticaret eski Müsteşarı ve Dış Ticaret Vakfı Başkanı Ertuğrul Önen ise " NAFTA , AB'nin alternatifi olamaz . Öneri gerçekçi değil . Aba altından sopa göstermeye benziyor . Dış ticaretin yarıdan fazlası AB ülekleri ile . Firmalarımız öyle konumlanmışlar . Bunu yok farzetmek olmaz . Türkiye'nin geçici bir süre ile NAFTA üyesi olması zaten olmaz . Oyuncak değil " dedi . İki önemli uyarı ANKARA Milliyet BDDK : Likidite krizi riski için eylem planı yapılmalı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ( BDDK ) Başkanı Engin Akçakoca , olası Irak müdahelesi , Kıbrıs ve Avrupa Birliği ile müzakerelerinde olumsuz sonucun faizleri yükseltebileceğini , bankaların likidite ihtiyaçlarının ortaya çıkabileceğini belirtti . Akçakoca , yeni milletvekillerine gönderdiği raporda , likidite riskine karşı eylem planı yapılması gerektiğini belirtti . Raporda , bunun için de TL ve döviz likidite pencerelerinin açık tutulması , disponibilite ve zorunlu karşılıkların serbest bırakılması , reeskont penceresi açılarak kısa vadeli alacakların reeskonta kabul edilmesi , Hazine'nin iç borçlanma senedi geri alım ihaleleri düzenlenmesi gibi uygulamaların önceden eylem planına bağlanmasını istedi . Ayrıca likidite krizi halinde bankaların ihtiyaçları için piyasa faiz oranı yerine makul bir faiz oranı tespit mekanizması kurulması istendi . Akçakoca , bu amaçla Maliye , BDDK , Merkez Bankası , SPK ve Hazine'nin ortak bir çalışma yapmasını da istedi . Mevduat garantisine eşzamanlı olarak sınır garanti getirilmesi istenirken raporda , " Ancak bu takvim belirlenirken Pamukbank Yapı Kredi Bankası probleminin çözümü beklenmeli " denildi . Bağımsızlık zedelenmemeli Raporda BDDK'nın Sayıştay tarafından denetimini eleştiren Akçakoca,"Özerklik hesap verilmemesi anlamına geliyor . Ayrıca katılım paylarından harcanmayan kısımın bütçeye aktarılması , mali bağımsızlık amacıyla çelişiyor " dedi . Raporda , İstanbul Yaklaşımı ve sorunlu alacaklarda kamu bankalarının çekingenliklerinin aşılması için yeni bir karar mekanizması önerilirken , bankacılık sorunlarının aşılması için izlenmesi gereken strateji de anlatıldı . MB : AB'de olumsuzluk enflasyon hedefini zorlar Merkez Bankası , ( MB ) Türkiye'nin AB üyelik müzakere süreciyle ilgili olası olumsuz gelişmelerin beklentilere ve döviz kuruna yansıyarak 1005 enflasyon hedefi açısından risk taşıdığını , ancak risklere rağmen , mali ve para disiplinin korunması halinde 1005 yılında da aynı başarının sağlanmasının mümkün olduğu kaydedildi . Yazılı açıklamada yıllık TÜFE artışının 1988 Ocak 1001 Kasım döneminin en düşük seviyesi olan yüzde 51. Aralık ayında da düşüşün devam edeceği belirtilen açıklamada , " Enflasyonun hedefin altında kalacağı anlaşılıyor " denildi . Açıklamada , üçüncü çeyrekte ihracat ve kamu harcamalarının büyümeye daha çok katkıda bulunduğu , özel tüketim artışının ise kısıtlı kaldığı ve iç talebin enflasyon üzerinde baskı oluşturmadığı kaydedildi . Büyümeyle birlikte iç talep canlanmasının 1005 yılında enflasyon üzerinde baskı yaratacağının öngörüldüğü bildirilen açıklamada , yatay seyir izleyen hizmet grubu fiyatları artışının hızlanma riski bulunduğu kaydedildi . Sabah Grubu haciz kıskacında Sabah Grubu borçlarının teciliyle ilgili işlemleri iptal eden Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu , borcun icra yoluyla tahsil edilebilmesi için girişim başlattı EKONOMİ SERVİSİ Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ( TMSF ) , Sabah Grubu'nun borçlarının teciliyle ilgili işlemleri iptal etti . Fon kararında , 11 Aralık 1001 tarihi itibariyle Sabah Grubu'nun Etibank'ın batırılışından doğan borçlarının tahsilinin sağlanabilmesi amacıyla icra yolunun açılması ve icra işlemlerinin başlatılması için girişimin başlatıldığı belirtildi . Sabah Grubu'nun söz konusu borçlarının toplamı şu ana kadar tecil faizleriyle birlikte yaklaşık katrilyon 400 trilyon liraya ulaşmış bulunuyor . Sabah Grubu'nun bazı kamu bankalarıyla , öteki fon bankalarına ve bazı özel bankalara olan toplam 650 milyon dolarlık borcu , bu meblağın dışında bulunuyor . TMSF Yönetim Kurulu'nun bu kararı ile Sabah Grubu'nun borçlarının " cebren tahsili " yoluna gidilecek . 6185 sayılı Amme Alacakları'nın Tahsili Usulü Hakkındaki Kanun'da yazılı prosedürün uygulanacağı bu yöntemle Sabah Grubu'nun her türlü varlığı satışa konulacak . Malların satışından elde edilen gelirin borcu karşılayamaması durumunda şirket sahiplerinin ve şirketlerin iflası istenecek . Hatırlanacağı gibi Sabah Grubu'nun , içi boşaltılıp batırılan Etibank'tan kaynaklanan borçlarının tasfiyesi için bir ödeme planı yapılmıştı . Sabah Grubu daha sonra bu ödeme planının gereği olan taksitleri ödemediği gibi , yasa gereği olarak borcuna karşılık tamamlaması gereken teminatları da tamamlamamış ve BDDK ile TMSF'nin bu konudaki çağrılarına da yanıt vermemişti . Sabah Grubu'nun 15 Aralık 1001 ve 15 Şubat 1001 tarihlerinde ödemesi gerektiği halde ödemediği taksitlerin tutarı tecil faizleriyle birlikte 60 trilyon liraydı . Borcun ödenmesi için ikinci kez verilen 50 günlük süre sonunda da borçların ödenmemiş olması amme alacaklarının tahsili ile ilgili kanunun uygulanmasını zorunlu kıldı . BDDK çevreleri , 6185 sayılı Amme Alacaklarının Tahsili Usulü Hakkındaki Kanun hükümleri nedeniyle , borcun tahsil edilmesinde ihmali görülen kamu görevlilerinin de sorumlu olacağını , borç teciliyle ilgili işlemlerin bu nedenle iptal edildiğini bildiriyor . Enflasyona kurbağa benzetmesi EKONOMİ SERVİSİ Eczacıbaşı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Bülent Eczacıbaşı , eski enflasyon oranlarının artık kalmadığına işaret ederek , " Hani neredeyse , bakış açınıza göre ( Ah nerede eski enflasyonlar ) diyebilirsiniz . Eskiden enflasyondan söz ederken , yavaş yavaş ısıtılan suda fark etmeden pişen kurbağa benzetmesi yapardık . Şimdi artık kurbağaya ne olduysa oldu , başka benzetmeler bulmamız lazım " dedi . Eczacıbaşı , Sanayi Kongresi'nde yaptığı konuşmada , enflasyonun sevindirici bir düşüş trendine girdiğini , ayrıca enflasyona göz yumma riskinin hükümetler açısından taşınamaz hale geldiğini kaydetti . İlginç bir diyalog Bu arada toplantıda Eczacıbaşı ile Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun arasında ilginç bir diyalog yaşandı . Eczacıbaşı " İşadamları bir stratejik plan olmadan herhangi bir şeyin yönetilebileceğine bir türlü inanamıyor . Türkiye'nin kamu sektörü için mutlaka bir planı olmalıdır . Serbest piyasanın da bir plana gerek olduğu , ya da Sn . Ege Cansen'in deyişi ile pilav yapmak için de plana ihtiyaç olduğu hatırlanmalı , Devlet Planlama Teşkilatı da ( DPT ) bunun gereğini yerine getirecek bir konuma ulaştırılmalıdır " derken Coşkun , " Dünyada devlet planlama artık terkedildi . Dolayısıyla DPT'nin stratejik araştırmalara yönelerek daha aktif hale gelmesi lazım " diye konuştu . YATIRIM FONLARI VE BONO Ayşe Teyze adına gitti , araştırdı öğrendi . . . Faizlerin düştüğü bir ortamda Ayşe Teyze tasarruflarını nereye yatırmalı ? Güngör Uras'la birlikte bankaya giderek bütün yatırım araçlarının tek tek röntgenini çektik SONGÜL HATISARU Yatırım fonları son dönemin en hit yatırım araçlarından . İyi yönetilen ve istikrarlı getiri sağlayan fonlar özellikle küçük yatırımcı için ideal bir enstrüman . Ekonomi bilimini , sokaktaki insan için sırlarla dolu bir alan olmaktan çıkaran ve yorumlarıyla Ayşe Teyze'nin bu dünyaya " vakıf " olmasını sağlayan Güngör Uras Hoca fonlara el attı ! Ayşe Teyze'siyle birlikte yatırım seçeneklerini araştırmak için Dışbank Etiler şubesine gittiğimiz hocayla , yatırım araçlarının röntgenini çektik . Ayşe Teyze'nin 10 milyarına içinde büyüyebileceği bir yatırım evi arayan Hoca tercih yapmakta epeyi zorlandı . İMKB'nin hareketlendiği bugünlerde , Dış Yatırım'ın Genel Müdürü Hakan Turunç , ağırlıklı olarak borsaya yatırım yapan tipi fonlar hakkında bilgi vererek farklı bir yatırım bilinci penceresi açtı . Ayşe Teyze'nin yatırımı için farklı alternatifleri araştırırken , net cevaplar peşinde olduk . Dışbank'ta 10 milyara en çok kazandıracak ama aynı zamanda , risklerden de koruyacak bir yatırım aracı aradık . Parasına aldığı faize bir anlamda ek bir maaş gibi bakmaya alışmış Ayşe Teyze'nin tasarrufları için potansiyel getilerin neler olabileceğini bir de Güngör Uras'ın sorularıyla ortaya çıkan cevaplardan okuyun . . . Sorularımızı , Dışbank Etiler şubesinin Yöneticisi Biriz Çetinoğlu , Portföy Yönetim Direktörü Ali Orhan Yalçınkaya , Bireysel Pazarlama yöneticisi Fatma Aslan ve Hakan Turunç cevapladı . Güngör Uras : Şimdi bizim 10 milyarımız var . Ne yapalım bu parayı ? Biriz Çetinoğlu : Efendim , siz nereye yatırmak istiyorsunuz . Dolar daha gider mi ? Uras : Şu an bilmiyoruz . yüzden buradayız . Altın , döviz olabilir mi mesela . Fatma Aslan : Dövizde bir hareketlilik var ama öyle büyük beklentiler yok . Hatısaru : Ne yapalım peki ? Aslan : Mevduat olabilir . Ya da tipi likit fon Uras : Neden mevduat , repoya yatırırsak ne olur ? Aslan : Mevduat aylık olarak net yüzde 1,95 , repo ise yüzde 1,60 kazandırıyor . Bir de fonlar var tabi . Bakın Dışbank Tipi Karma Fon kasım ayında yüzde 14,10 kazandırdı . Dışbank Tipi Likit Fon ise kasım ayında yüzde 1,81 kazandırdı . Uras : zaman tipi fon mu alalım ? Turunç : Borsa yükselirse tipi fonlar daha iyi performans gösterir tabi mevduattan . Küçük yatırımcı için endeks fon Hatısaru : Peki yükselir mi borsa ? Turunç : Biz bu yıl için umutluyuz borsadan . Ama her zaman bir risk vardır tabi . Uras : Ya düşerse , Turunç : tipi fonlar borsaya nazaran düşüşü daha az hissedeceğiniz yatırım araçlarıdır . Özellikle tipi karma ve değişken fonlarda hisse senedinin payı hisse ve endeks fonlara göre daha düşüktür . Bu daha iyi olabilir sizin için . Bu arada herhangi bir fonu alırken yönetim kıstasını sorup öğrenmek lazım her zaman . Hatısaru : Ne kazandırmış bunlar ? Yalçınkaya : Dışbank Tipi Karma kasım ayında yüzde 14,10 , Dışbank Tipi Değişken Fon ise yüzde 14,56 kazandırmış . Eurobond'lar cazip Uras : Eurobond'lar nasıl peki ? Turunç : Devletin yurtdışında yabancı para bazında ihraç ettiği tahviller bunlar . Genellikle kurumsal yatırımcıların alıp sattığı enstrümanlar ancak son dönemde bireysel yatırımcılar da sıkça almaya başladılar . Vadeleri genelde yurtiçi tahvillere göre daha uzun . yıldan başlayıp 50 yıla kadar çıkabiliyor . Orada da Türkiye'nin ülke riskini alıyorsunuz yalnız yurtiçi tahvillerden farklı olarak devalüasyon riskini almamış oluyorsunuz . Çünkü fiyatlar yabancı para üzerinden . Fiyatlar gerek Türkiye gerekse diğer gelişmekte olan ülkelerdeki olumlu , olumsuz gelişmelere bağlı olarak dalgalanmakta , dolayısıyla daha çok profesyonel yatırımcılar buralara eğiliyorlar . Örnek olarak , gösterge niteliğindeki 1050 vadeli tahvilin dolar bazında getirisi şu anki fiyatlarla yüzde 11 civarında . Uras : Bütün yatırım araçlarının kasım ayı getirisi nasıl gerçekleşti peki ? Portföyün kasım getirisi 645 milyon lira Uras : Ne yapalım bu parayı Ayşe Teyze , paranız varsa derdiniz var değil mi ! Yalçınkaya : Biz seçenekleri anlattık hocam . Siz kararınızı verin uygulayalım . Uras : Siz bana milyarla tipi fon alın . milyarla döviz alayım . milyarla tipi değişken fon alalım . milyarda likit fonda dursun . Ne olur ne olmaz değil mi ? Hatısaru : Böyle bir sepet kasım ayında ne kazandırdı ? Yalçınkaya : Bu yatırım sepeti kasım ayında 645 milyon lira kazandırdı . Özel İşlem Vergisi'nde 10 kat artış yetkisi . . . Meclis'e gönderilen mali miladı kaldıran vergi tasarısı , Bakanlar Kurulu'na Özel İşlem Vergisi'ni 10 kat artırma yetkisi veriyor ANKARA Milliyet Bakanlar Kurulu'nda imzaları tamamlanarak Meclis'e gönderilen yeni vergi tasarısı , Bakanlar Kurulu'na Özel İşlem Vergileri'ni ( ÖİV ) 10 kata kadar artırma yetkisi veriyor . 1999'da yaşanan depremler sonrasında üç yıllığına uygulamaya konulan Özel İşlem Vergisi'nin ( ÖİV ) uygulanma süresi de 1005 sonuna kadar uzatılıyor . 1999'daki düzenleme ÖİV'nin 51 Aralık 1001'ye kadar yürürlükte kalmasını öngörüyor , Bakanlar Kurulu'na da en fazla on kat artırma yetkisi veriyordu . Yeni tasarıda Spor Toto , Loto ve Sayısal Loto dışındaki diğer şans oyunları da kapsama alınıyor . Gelir Vergisi Kanunu , Vergi Usul Kanunu , 4506 sayılı Kanun ve 4481 Sayılı Kanunda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Tasarısı'nda mali milat ve nereden buldun uygulamasına da son veriliyor . Gelir de Ticari ve zirai kazançlar , ücretler , serbest meslek kazançları , gayrımenkul sermaye iratları , menkul sermaye iratları ile diğer kazanç ve iratlar " olarak tanımlanıyor . Tasarıyla , borsaya vergi desteğinin bugünkü haliyle , önümüzdeki yıl ve daha sonraki dönemde de aynen sürmesi öngörülüyor . Menkul kıymetlerin iktisap tarihinden başlayarak üç ay içinde veya iktisaptan evvel elden çıkarılmasından sağlanan kazançlar , değer artış kazancı olarak niteleniyor . Üç aydan fazla elde tutulan hisse senetlerinin satış gelirleri , vergiden muaf bırakılıyor . Kurul gelirlerinden bütçeye pay Vergi tasarısı , İMKB ve özerk kurul gelirlerinin bir bölümünün bütçeye aktarılmasını öngörüyor . Buna göre RTÜK , Rekabet Kurumu , İMKB , SPK , BDDK , Telekomünikasyon Kurumu , Tütün ve Alkollü İçkiler Piyasası Düzenleme Kurumu , Enerji Piyasası , Şeker ve Kamu İhale kurumları , 51 Aralık 1001 tarihine kadar birikmiş gelirleri ile Ocak 1005'ten itibaren oluşacak gelirleri üzerinden , belirlenecek oranlara göre hesaplanacak kısmı , bütçeye aktarılmak üzere , Maliye'nin ilgili hesabına yatıracak . Hazine'nin tahminine göre BDDK dışındaki kurullarda kullanılabilecek 150 trilyon lira kaynak bulunuyor . Kamu İhale Kanunu'na bir yıl erteleme Bayındırlık Bakanlığı , AB'ye uyum için çıkarılan ve 1005 başında yürürlüğe girmesi gereken İhale Kanunu'nu bir yıl ertelemek için kanun taslağı hazırladı SEÇKİN ÜREY Ankara Bayındırlık Bakanlığı'nın , AB'ye uyum yasaları arasında yer alan ve yolsuzlukla mücadele stratejisinin bir paraçası olan yeni Kamu İhale Kanunu'nun yürürlük tarihini 1004'e erteleyen bir kanun taslağı hazırladığı öğrenildi . Tasarı , önceki gün Maliye'de yapılan bir toplantıda İhale Kurumu Başkanı Sener Akkaynak ve toplantıya katılan diğer kurum üyelerine gösterildi . Toplantıya Bayındırlık Bakanlığı adına katılan Müsteşar Yardımcısı Mahmut Küçük , erteleme gerekçelerinin yeni ihale sistemine geçilmesi için hazırlıkların tamamlanmaması olduğunu söyledi . Toplantıya mevzuatı tartışmaya giden bürokratlar , erteleme tasarısı ile karşılaştı . Bu bürokratlar , Kamu İhale Kurumu'nun ilişkili olduğu bakanlığın Maliye olduğunu , Kurum tarafından hazırlanarak Maliye'ce Bakanlar Kurulu'na sevkinin gerektiğini ifade etti . Kurum Başkanı Akkaynak , toplantıdan sonra Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'la görüşerek Ocak 1005'te yürürlük için hazır olduklarını iletti . Hazırlıklar tamam Kamu İhale Kurumu Başkanı Sener Akkaynak , kanun'la ilgili bütün yönetmeliklerin hazırlandığını belirtti . 65 kurum ve kuruluşa mevzuatla ilgili eğitim seminerlerinin verileceğini söyleyen Akkaynak , " Eğitime Milli Savunma Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü'nden başladık . Diğer kurumlara da eğitim veriyoruz . Bizim açımızdan kanunun Ocak'ta yürürlüğe girmesi için hiçbir sakınca yok " dedi . Rekabette sınıfı geçtik İSO'nun İmalat Sanayiinin Rekabet Gücü raporuna göre , Türk firmalarının yüzde 16. İşletmelerin en zayıf olduğu konular ise yüzde 60,6 ile enerji ve dışarıdan sağlanan girdi maliyeti . Elde edilen sonuçlar , imalat sanayinin gerek AB'li rakipleri ( yüzde 49. Enerji fiyatları ucuzlayacak Türkiye Enerji Forumu'nda konuşan Enerji Bakanı Hilmi Güler , " Yüksek enerji fiyatını aşağıya çekeceğiz . Bununla ilgili çalışmalarımız nihai aşamaya geldi " dedi . Güler , bakanlık bürokratlarının da artık çekinmeden imza atmalarını sağlayacaklarını bildirdi . Foruma katılan Sanayi Bakanı Ali Çoşkun da akaryakıtta verginin de vergisinin alınır hale geldiğini belirtti . Coşkun , nükleer enerji yatırımının da gerekli olduğunu kaydetti . Toyota'dan Avrupa'ya Türk minivanı Toyota'nın Adapazarı tesisinde 1004'ten itibaren yeni tip minivan üretilmeye başlanacak . Bu atılımla , Toyota'nın Avrupa ülkelerine yönelik ihracatının artırılmasının hedeflendiği belirtildi . Chuinichi Shimbun gazetesinin haberinde , bu atılımla , şirketin Avrupa'daki ilk minivan üretimini gerçekleştireceği kaydedildi . Toyota halen Avrupa pazarına Ipsum adını taşıyan minivan modelini ihraç ediyor . TSPAKB'den reel sektör paneli Türkiye Sermaye Piyasası Aracı Kuruluşlar Birliği'nin ( TSPAKB ) düzenlediği Reel sektörün finansmanında sermaye piyasasının rolü konferans ve paneli İMKB'de yapılacak . Saat 15. Benim de hatam var ben de insanım İngiltere Başbakanı'nın eşi Cherie Blair , dolandırıcılıktan sabıkalı birini mali danışman yapmakla suçlanınca , savunmasını gözyaşlarıyla yaptı NEVSAL ELEVLİ Londra İngiliz televizyonlarında yayımlanan açıklamasında kendisine yönelik suçlamaları haksız olarak niteleyen İngiltere Başbakanı Tony Blair'in eşi Cherie , " Benim üzerimde bir politik tartışma yaratmak Tony'ye de , hükümete de büyük haksızlık " dedi . Blair , " Basın benim bir yargıcı etkilemeye çalıştığımı , konumumu bir yargıç üzerinde kullanmaya kalktığımı söylemeseydi susacaktım ama konuşmaya mecbur oldum " diye konuştu . Cherie Blair , her insan gibi kendisinin de hataları olabileceğini söyledi . Uzak arkadaş ! Yakın arkadaşı Carole Caplin'in erkek arkadaşı Peter Foster ile iş ilişkisine girmesine de değinen Cherie şöyle konuştu : " Yakın arkadaşlarımı hep çok dikkatli seçmişimdir . Carole Caplin de her zaman çok güvendiğim bir arkadaşım olmuştur . Arkadaşlarımın arkadaşlarını seçmek ise benim sorumluluğum olmamalı . " Dolandırıcılıktan hüküm giyen Avustralyalı mali danışman Peter Foster'ın Cherie'nin Bristol'de iki daire satın almasına aracılık yaptığı ve 69 bin sterlin indirim sağladığı ortaya çıkmıştı . Cherie Blair'in bu yardım karşılığında Peter Foster hakkındaki sınır dışı kararını kaldırtmak için duruma müdahale etttiği ileri sürülüyor . Türk taktikleri AB'yi bezdirdi AKP lideri Tayyip Erdoğan ve Türk hükümetinin müzakere tarihi almak için uyguladığı yoğun baskı , AB'de rahatsızlık yarattı . Reuters , Diyelim bir kulübe gireceksiniz , işe önce kulübün üyelerine hakaret ederek mi başlarsınız ? diye sordu DIŞ HABERLER SERVİSİ Avrupalı yetkililer , AKP iktidarının AB'den üyelik müzakereleri için tarih almak amacıyla yürüttüğü lobi faaliyetlerinin ne denli yararlı olduğunu sorguluyor . AB diplomatları , Türkiye'nin uyguladığı taktiklerin amaca hizmet ettiği konusunda ciddi kuşkuları olduğunu ve kafalarının karıştığını belirttiler . Reuters ajansının yaptığı değerlendirmeye göre , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan ile öteki Türk yetkililerin yaptıkları açıklamalar , varılmak istenen hedef ile tam bir çelişki oluşturuyor . Ajans , Türkiye'nin taktiklerini açıklarken şöyle bir benzetme yaptı : " Diyelim ki bir kulübe gireceksiniz . İşe önce kulübün üyelerine hakaret ederek başlar mısınız ? İkincisi , kulübe üye olmayan başka birisini ( ABD Başkanı George . Bush ) sizin üye olabilmeniz için baskı yapmaya teşvik eder misiniz ? Artı , sizi davet etmemiş olan bir başka kulübe ( NAFTA ) girme tehdidinde bulunur musunuz ? " Deneyimsizlikten mi ? Avrupalı diplomatların , Türk yetkililerin geçen hafta boyunca tam da bu şekilde davrandığını düşündüğünü ileri süren Reuters'a göre , bu durum AKP'nin deneyimsiz olmasından veya iç kamuoyunun baskısından kaynaklanıyor olabilir ancak sonuçta Ankara'nın AB mücadelesine katkı yapmayı ve kendisine dost kazandırmayı hiçbir şekilde garanti etmiyor . Ajans , Tayyip Erdoğan'ın AB'yi çifte standart uygulayan bir Hıristiyan kulübü olmakla suçlayan açıklamasından sonra Brüksel'de şaşkınlık içindeki bir AB diplomatının " Bu yolla AB'ye giremezsiniz " dediğini bildirdi . Bir İngiliz diplomat da , " Türkiye dostları için işleri kolaylaştırmıyor . Gerçekleşebilir , uygun beklentiler oluşturamadılar . Sonuçta , Kopenhag'dan çıkacak kararın ileri doğru önemli bir adım olarak değerlendirilmesi gerekirken , şimdi Türkiye'de başarısızlık olarak algılanması riski belirdi " dedi . Hatalı pozisyonlarReuters'a göre , AKP hükümetinin lobi faaliyetlerindeki hatalı pozisyonları şöyle : AKP tarih isteyerek çıtayı çok yükseltti . Oysa Türk kamuoyunu daha gerçekçi sonuçlar için hazırlamalıydı . Almanya ve Fransa'nın önerdiği Temmuz 1005'in ileri bir adım olarak görülmesi gerekirken , Erdoğan " kabul edilemez " diye gürledi . Erdoğan , ABD kartını da yanlış oynadı . Başkan Bush , AB liderlerini ikişer kez aradı . Ama bu çoğu yerde geri tepti . Dönem Başkanı Danimarka'nın Başbakanı Anders Fogh Rasmussen , Türkiye'nin üyeliğinin Avrupa'ya ait bir karar olduğunun altını çizdi . Erdoğan'ın " AB almazsa NAFTA'ya gireriz " sözü , Brüksel'de kızgınlıktan öte gülümsemeye yol açtı . Çünkü ABD , Kanada ve Meksika'nın üye olduğu NAFTA'nın Kuzey Atlantik Serbest Ticaret Bölgesi olduğu biliniyor . SARTLI TARİH 1004 Kopenhag Zirvesi'nden Türkiye'nin durumunun 1004 Aralık'ta gözden geçirilmesi kararı çıktı . Şartlar yerine getirildiği taktirde en kısa sürede müzakerelere başlanacak GÜVEN ÖZALP Kopenhag Türkiye'nin Avrupa Birliği'yle ( AB ) ilişkileri açısından yaşamsal bir öneme sahip olan Kopenhag Zirvesi'nden 1004 tarihi çıktı . Gece yarısından sonra tamamlanan müzakerelerden Türkiye'nin durumunun 1004 Aralık tarihinde düzenlenecek olan zirvede gözden geçirilmesi kararı çıktı . Bu gözden geçirmeden olumlu sonuç çıkarsa en kısa zamanda müzakerelere başlanacak . Müzakere 1005'e sarkıyor AB Dönem Başkanlığı'nı yürüten Danimarka'nın Başbakanı Anders Fogh Rasmussen tarafından açıklanan anlaşma Alman Fransız planını temel alıyor . Ancak bu ikili planda yer alan " Müzakerelerin başlaması için Temmuz 1005 tarihi öngörülmektedir " ifadesi iptal ediliyor . İkili planda da , AB'nin üzerinde vardığı anlaşmada olduğu gibi Aralık 1004 tarihi gözden geçirme tarihi olarak yer alıyordu . Birlik tarafından varılan son anlaşma bu gözden geçirmeden sonraki aşamayı , da olumlu sonuç çıkması şartıyla , boş bırakarak " mümkün olan en kısa zamanda " ifadesini yerleştiriyor . Ancak Türkiye'nin ve AB'nin değerlendirmeler sonrasında birtakım kurumsal işlemleri halletmesi gerekeceğinden Türkiye'nin müzakere tarihinin 1005'e sarkma olasılığı yüzde yüze yakın . Türk tarafına iletildi AB tarafından açıklanan ve liderlerin karara varmasının hemen ardından Danimarka Dışişleri Bakanı Per Stig Möller tarafından Türk tarafına iletilen plan Türkiye'nin bir çok endişesini gidermeyen bir niteliğe sahip . Türkiye , müzakere tarihinin 15'ler 15'li formata geçmeden önce alınmasını istiyordu . Bunun için verilen son tarih ise Mayıs 1004'tü . Kopenhag'dan çıkan sonuç ise Türkiye'nin üyelik müzakerelerine 15'lerin değil 15'lerin karar vereceğini ortaya koyuyor . Türkiye'nin 1004 sonu için belirginleşen bu koşullu takvime temkinli yaklaşması bekleniyor . Bu planının ilk sinyali toplantı öncesinde Fransa Başbakanı Jean Pierre Raffarin'den gelmişti . Raffarin " 1004 yılı bizim için uygun " diye açıklama yapmıştı . Rasmussen de bu kararla birlikte Türkiye'ye olumlu ve güçlü bir sinyal gönderildiğini belirterek , " Türkiye'yle her alanda ilişkileri geliştirmek ve derinleştirmek istiyoruz " dedi . Rasmussen , Türkiye'de yapılanları Kopenhag kriterlerini tamamlama yönünde atılmış önemli adımlar olarak tanımlarken , " Türkiye'de yapılanların ve hükümetin kararlılığının bilincindeyiz " dedi . Berlusconi : Türkiye'nin avukatıyım Abdullah Gül ile görüşmesinde Müzakere tarihi Ocak 1004 olmalıdır diyen İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi , şu sözü verdi : Türkiye'nin davasının takipçisi olacağım ABDULLAH KARAKUŞ UTKU ÇAKIRÖZER Kopenhag Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye'ye en açık desteği İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi ve İngiltere Başbakanı Tony Blair verdi . Berlusconi , " Müzakereler Ocak 1004'te başlasın " derken , Almanya'nın " 1005 " önerisine karşı çıkan Blair , " 1005 çok uzak " dedi . Yılbaşında AB Dönem Başkanlığı'nı bırakacak Danimarka ise , 1005'ün teknik olarak mümkün görünmediğini Ankara'ya iletti . Berlusconi , yaklaşık 40 dakika görüştüğü Başbakan Abdullah Gül ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'a , " Hükümetinizin uygulamalarını izlemek için bir yıllık sürenin yeterli olacağını düşünüyorum . Bence , müzakere tarihi Ocak 1004 olmalıdır " dedi . Türkiye'ye desteğini basın toplantısında da yineleyen , Gül ve Erdoğan'ın ortasında gazetecilerin karşısına çıkan Berlusconi , " Türkiye'nin davasının takipçisi , avukatı olacağım . Size tarih verilmesini destekliyorum " diye konuştu . Berlusconi , Türkiye'nin öne sürdüğü " Önce tarih verilsin , sonra Kıbrıs çözülsün " görüşüne destek verdiğini de vurguladı . Blair : 1005 uzak Gül ve Erdoğan'ın kaldığı Hilton Oteli'ne gelen Blair de , bir saatlik görüşmenin ardından , Almanya'nın ısrarlı olduğu önerisi için yaklaşımını " 1005 çok uzak " sözleriyle ortaya koydu . AB'nin Türkiye'ye net bir tarih vermesi gerektiğini söyleyen Blair , " Türkiye'nin Avrupa ailesine tam ve ortak olarak girmesi için tarihi bir fırsat var . AB'nin bu fırsatı değerlendirmesi lazım . Biz Türkiye için mücadele edeceğiz " dedi . Blair , Fransa ve Almanya'nın müzakere tarihi olarak 1005'i öngören önerisinin geri alınıp alınamayacağına ilişkin bir soruya da şu yanıtı verdi : " AB'nin bunu yapmasını çok istiyorum . Türkiye'deki reform sürecinin yeterli olduğuna inanıyorum . Herkes şunu anlamalı ; Türkiye'ye ayrıcalık tanınmıyor . Zaten Türkiye de ayrıcalık istemiyor . Ama 1005 de fazla uzak . " Gül'den son uyarı Zirvedeki Türkiye kararını etkileyen önemli bir görüşme de , Gül ile Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen arasında gerçekleşti . AB liderlerinin Türkiye ile ilgili paragrafı görüşecekleri akşam yemeğinden hemen önce Rasmussen'in yanına giden Gül , şu uyarılarda bulundu : Türkiye hak etti " Türkiye yaptıklarıyla tarih almayı hak etti . Siz de siyasetçisiniz , ben de . Siyasetçi dayanışması göstermeliyiz . Her şeyi yaptık . Eksiğimiz varsa söyleyin , onu da yapalım . Ama eksiğimiz kalmadı . Bu size son çağrım . 1005'te müzakereleri başlatalım . " Rasmussen ise , 1005'te müzakerelere başlamanın teknik olarak mümkün olmadığını anlattıktan sonra Gül'e , " AB için önemli adımlar attınız . Biz de bunları takdir ediyoruz . Ancak tarih konusunda artık ısrar etmeyin . Sizin için elimizden geleni yapacağız " yanıtını verdi . " Gerekirse risk alırız " Gül , bu görüşmenin ardından , " Rasmussen bize açık açık neler yapacaklarını söyledi . Biz de Kriterler ortada . Bize ayrı kriter uygulayamazsınız dedik " açıklamasını yaptı . Gül , sözlerini şöyle sürdürdü : " Bizi anladılar . Bugünkü ( dünkü ) görüşmelerimizin hepsi , beklediğimizden iyi geçti . Konuştuğum başbakanlar , konuşmalardan etkilendi . Onlar da üzerlerine düşeni yapacak . Tarih alacağız , ümitliyim . Bir yanlışlık yapılmayacaktır . Önemli olan önümüzün açık olması . Ben onlara Türkiye'de yeni liderlik anlayışı var dedim . Bu dürüst ve kararlı anlayıştır . Biz söylediklerimizi yaparız . Gerekirse risk alırız . " Kıbrıs'ı tarih çözer ! Yunanistan Başbakanı Simitis'le görüşen Gül ve Erdoğan'ın mesajları net oldu : " Tarih verilirse , Kıbrıs dahil bütün sorunlar çözülür , verilmezse biz de bildiğimizi yaparız . Bizi oyalamayın " UTKU ÇAKIRÖZER , ABDULLAH KARAKUŞ Kopenhag Türkiye AB ilişkilerinin geleceğini belirleyecek Kopenhag Zirvesi'nin ilk gününde AB ülkeleri , Türkiye ile ilgili karar konusunda ortak tavır belirlemekte zorluk çekerken , Başbakan Abdullah Gül ve AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis'e " Tarih verilirse , Kıbrıs dahil bütün sorunlar çözülür , verilmezse biz de bildiğimizi yaparız . Bizi oyalamayın " dedi . Simitis ise , Kıbrıs'ta çözümün AB ile ilişkilerin önünü açacağını söyledi . Gül , dün ilk temasını Avrupa Parlamentosu Başkanı Pat Cox ile yaptı . Erdoğan'ın katılmadığı görüşmede Cox , AB içinde Türkiye ile ilgili son değerlendirmeleri aktardı . Cox'un " Almanya ve Fransa'nın 1005 ısrarı sürüyor " mesajını ilettiği öğrenildi . " Oyalamayın " Gül ve Erdoğan , AB liderlerinden ilk olarak Simitis ile bir araya geldi . Simitis'e Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu da eşlik etti . Simitis , kendisini ziyaret eden Gül ile Erdoğan'ı otelin girişinde karşıladı . Simitis'ten Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesi için destek isteyen Gül , şöyle konuştu : " Buraya gelmeden Türkiye AB ilişkilerinin tüm zabıtlarını okudum . Avrupa hep Kopenhag kriterlerini tamamlayın , gelin demiş . İşte reform paketleri . Bunlardan memnun değil misiniz ? Biz üzerimize düşeni yapmasaydık , zaten buraya gelmezdik . Biz bunları yaptıktan sonra başka şeyler karşımıza çıkarılmasın . Bizi oyalamayın . Türkiye , küçük oyunlar oynanmasını hak etmiyor . Tarih almayı hak ediyoruz . Bu olmazsa , biz de bildiğimizi yaparız . " Görüşmenin ağırlıklı konusunu Kıbrıs oluşturdu . Yunan tarafı BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın hazırladığı çözüm planının kabul edilmesinin Türkiye Yunanistan ve Türkiye AB ilişkilerini geliştireceğini vurgularken , Türk tarafı " Önce tarih " dedi . Ortak basın toplantısında " Kıbrıs'ın mutlaka çözülmesi gerekiyor . Kıbrıs , Türkiye'nin AB ve Yunanistan ile ilişkileri açısından büyük önem taşıyor . Sorun çözülmezse istediğimiz işbirliği işleyemez " diyen Simitis , açıklamasını " Bizce çok olumlu olasılıklar söz konusu . İletişimimiz her zaman devam edecek " sözleriyle noktaladı . Gül'ün Simitis'e yanıtı da şöyle oldu : Önce tarih , sonra Kıbrıs " Tüm problemleri çözmenin çok kolay bir yolu var . Bu da bizim AB evine alınmamız . İstediğimiz tarihi alırsak , başta Kıbrıs olmak üzere bütün sorunlar çözülür . Çünkü , biz bir eve girdik mi , şu oda , bu oda diye bakmayız . Bir kere AB kulübüne alınırsak tüm sorunlar otomatik çözülür . Avrupa kimliği , ortak kimliğimiz olacağı için küçük problemlerin çözümü zaman almaz " diye konuştu . Simitis : Erdoğan bile yasaklı Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis , tarih için en erken Mart 1004 , en geç Mayıs 1004'ü önerdi . Simitis , Türkiye'nin henüz kriterleri yerine getirmediğini vurgularken , buna örnek olarak , AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasağını gösterdi . Simitis , genişleme sürecinin görüşüldüğü 15'lerin akşam yemeğine katılmadan önce düzenlediği basın toplantısında , " Türkiye'nin talebine olumlu cevap verilmelidir . Helsinki'den sonra Türkiye AB ile işbirliğinde kararlılığını göstermiştir . Önerimiz , müzakerelerin 1004'te başlamasıdır " dedi . Ancak Simitis , herhangi bir beklentinin AB'nin beklentileriyle de uyumlu olması gerektiğini vurguladı . Örnek Erdoğan YORGO KIRBAKİ Kopenhag Türkiye'deki reform paketlerinin cesaret verici olduğunu söyleyen Simitis , " Ancak yasaların hayata geçirilmesi gerekli . Uygulamayı görmeliyiz . Türkiye kriterleri henüz yerine getirmedi . Buna en iyi örnek de Recep Tayyip Erdoğan'ın durumudur " dedi . Erdoğan'ın dini inançları yüzünden başbakan olamadığını söyleyen Simitis , " Bu AB'de olmaz , bunu Erdoğan da kabul ediyor " dedi . Kopenhag'da Kıbrıs konusunda çözüme ulaşılabileceğini sanmadığını söyleyen Simitis , umutların tamamen yitirildiğine katılmadığını da kaydetti . Çözüme yakınız GÜVEN ÖZALP Brüksel Türkiye AB ilişkileri açısından " yön belirleyici " bir nitelik kazanan Kopenhag Zirvesi , Kıbrıs konusunda görülmemiş bir diplomasi trafiğine sahne oldu . Kıbrıs'ta ilgili taraflara mümkün olan her yolla " diplomatik " baskı uygulanarak çözüm için gerekli ortamın oluşmasına çalışılsa da , görüşmelerin umulandan daha yavaş ilerlediği belirtiliyor . Yapılan temaslar , " Kıbrıs'ta çözüm müzakere tarihi " denklemi etrafında dönerken , zirvenin başlamasından önce belirginleşen havada ibre , " anlaşma " ekseninden " karşılıklı taahhüt"e doğru kaymaya başladı . Kopenhag'daki Kıbrıs görüşmeleri Birleşmiş Milletler tarafından yürütüldü . BM Genel Sekreteri Kofi Annan'nın özel temsilcisi Alvaro De Soto , taraflar arasında mekik dokudu . Rum Yönetimi lideri Glafkos Klerides ve Türk yetkililerle bir araya gelen De Soto , zorluklara karşın umudunu koruduğunu ve tarafların bu fırsatı değerlendirmeleri gerektiğini belirterek , " Vuruş mesafesi içindeyiz . Önemli olan AB karar almadan bir anlaşmaya varmak " dedi . Kıbrıs için ABD ve İngiltere de özel temsilcileriyle devredeydi . Temaslar konusunda en umutlu konuşan kişinin Kopenhag'a gelen ABD Özel Temsilcisi Thomas Weston olması dikkat çekti . Weston , " Kopenhag'da çözüme ulaşma olasılığı var . Kıbrıs konusunda çözüme hiçbir zaman olmadığı kadar yakınız " dedi . ABD'nin müzakere tarihi konusunda olduğu gibi Kıbrıs konusunda da AB nezdinde " girişimlerde " bulunduğu biliniyor . Sürpriz beklentisi Bu arada Kopenhag'a gelen İngiltere'nin Kıbrıs Özel Temsilcisi David Hanney'in , Güney Kıbrıs Rum Yönetimi Lideri Glafkos Klerides'e , " Yarın ( bugün ) Kıbrıs'ta bir şeyler olabilir . Hazırlıklı olun " dediği kulislere yayıldı . ABD uyardı : Kıbrıs hemen çözülmeli YASEMİN ÇONGAR Washington Türkiye için kader toplantısına dönüşen Kopenhag Zirvesi sürerken , ABD'den hem AB'ye , hem de Ankara'ya , " Tarihi fırsatı kaçırmayın " mesajı gitti . ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman , " Türkiye ve AB'nin , önlerindeki iki tarihi fırsatı değerlendireceğini umuyoruz . Bu fırsatlardan biri , Türkiye'ye üyelik müzakereleri için tarih verilmesi , diğeri Kıbrıs'ta çözümdür " dedi . Grossman ; Türk , Kıbrıs Türkü , Rum ve Yunan taraflarını bu konuda en üst düzeyde teşvik ettiklerini belirterek , " BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın revize edilmiş önerisi , şimdi anlaşmayla sonuçlanmalıdır " diye konuştu . Türk Amerikan Dernekleri Asamblesi'nin yıllık toplantısında konuşan Grossman , AKP hükümetine de sıcak mesajlar gönderirken , " Recep Tayyip Erdoğan'ın sözleriyle söyleyecek olursam , Kopenhag kriterlerinin Ankara kriterlerine dönüştürülmesi hedefine tam destek veriyoruz " şeklinde konuştu . ABD'nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson da , " Türkiye AB'ye hazırdır , AB'nin de Türkiye için hazır olması gerekir . Türkiye'nin Avrupa'ya entegrasyonu için güçlü desteğimizi sürdüreceğiz " açıklamasını yaptı . AB üyeliği de gençleri mutlu etmeyecek Yapılan bir ankete göre gençler , AB üyeliği durumunda da gelecek endişelerinin ortadan kalkmayacağına inanıyor İSTANBUL Milliyet Bir ankete göre gençlerin büyük bölümü Avrupa Birliği'ni geleceklerinin garantisi olarak görmüyor . Gençlerin yüzde 41'i AB'ye tam üyelik durumunda gelecekle ilgili endişelerinin ortadan kalkmayacağına inanırken , yüzde 56'si bu konuda kararsız olduğunu belirtiyor . Ankete katılanların sadece yüzde 11'si AB'yi bir umut kapısı olarak görüyor . Marmara Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İşletme Bölümü Öğretim Üyesi Yrd . Doç . Dr . Hakan Yıldırım tarafından aynı üniversitenin lisans , yüksek lisans ve doktora programından bin 694 öğrencisi üzerinde yapılan araştırma , gençlerin AB'ye bakış açısını ortaya koydu . Araştırmada yüksek lisans öğrencilerinin AB'ye daha sıcak baktığı ortaya çıktı . Bu , eğitim seviyesinin artmasının AB'ye tam üyeliğin faydalarına inancı artırdığını ortaya koydu . Araştırmanın bazı çarpıcı sonuçları şöyle : Yüzde 55 , AB'nin başkentinin Brüksel olduğunu bilirken , yüzde 56'sı Kopenhag olduğunu sanıyor . AB'nin para birimi Euro'yu bilenlerin oranı ise yüzde 98 . Katılımcıların yüzde 64'ü , AB'nin Türkiye'ye karşı önyargılı ve adil olmayan bir şekilde davrandığını belirtirken , yüzde 18'lik bir bölüm kararsız . Yüzde 10'si ise bu görüşe katılmıyor . Gençlerin yüzde 55'ü AB'ye tam üyeliğin Türkiye'nin ulusal çıkarlarına uygun olduğunu düşünüyor . Gençlerin yüzde 51'si AB'nin amacının Avrupa'da barışın , birliğin ve ekonomik refahının sağlanması olduğuna inanırken ; yüzde 16'si ABD'ye rakip olmak amacıyla kurulduğunu öne sürüyor . Yüzde , Avrupa'da bir Hıristiyan birlik oluşturulduğuna inanıyor . Gençlerin yüzde 65'ü , Kopenhag Kriterleri'nin ; aday ülkelerin AB'ye üye olabilmesi için yerine getirmesi gereken kriterler olduğunu belirtiyor . Yüzde 16'si Kopenhag Kriterleri nedir bilmiyor . Yüzde 5'i IMF'nin borçlu ülkelerden yerine getirmesini istedikleri kriterler olduğunu ifade ediyor . Diğer yüzde 5'lik bölümü ise sadece Türkiye'nin AB'ye üye olabilmesi için yerine getirmesi gereken kriterler olduğunu düşünüyor . The Times'tan ilginç cami yorumu DIŞ HABERLER SERVİSİ İngiliz basını , Kopenhag Zirvesi'nin başlamasıyla birlikte Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesi yönündeki desteğini artırarak sürdürüyor . Dün önde gelen gazetelerden The Times'ta yer alan bir makalede , Türkiye'nin Müslüman kimliğine yönelik ilginç bir gönderme yapıldı . Yazıda , " Birçok Hıristiyanın ayda en az bir kez kiliseye gittiği , Müslüman olduğu için Avrupa Birliği'ne kabul edilmek istenmeyen Türkiye'de ise yaşayan milyonlarca Müslümanın hayatı boyunca cami kapısından içeri girmediği " ifade edildi . Roma'da randevu , 1004'te müzakere UTKU ÇAKIRÖZER ABDULLAH KARAKUŞ Kopenhag Türkiye , Almanya'nın Fransa ile birlikte gündeme getirdiği 1005 konusundaki ısrarı üzerine 1004 yılında müzakerelere başlama önerisine kapıyı araladı . Türk heyetinde yer alan üst düzey bir yetkili , zirveden 1005 yılı Ekim ayında hazırlanacak ilerleme raporu ışığında 1004 yılında müzakerelerin başlaması formülünün Türkiye tarafından kabul edileceğinin sinyalini verdi . Gazetecileri bilgilendiren üst düzey bir Türk diplomat , 1005 yılı için müzakere tarihi verilmesi konusunda bir umut söz konusu olmadığını belirtti . Aynı yetkili , AB Komisyonu'nun ekim 1005'te hazırlayacağı İlerleme Raporu'nda Türkiye'nin kriterleri yerine getirdiği ve uygulamaya geçirdiği tespitini yapmasının ardından 1005 Aralık ayındaki Roma Zirvesi'nde müzakere sürecini başlatma kararının oluşmasının beklendiğini söyledi . Geri dönüş yok Türk yetkililer , Kopenhag Zirvesi'nde bugün çıkacak kararın önemini de şöyle açıkladı : " Artık bizim Avrupalı olup olmayacağımız tartışması sona erdi . Ne zaman müzakerelerin başlayacağı ve ne kadar süreceği tartışması başladı . Burası tarihi bir dönüm noktası , Türkiye için önemli bir eşik aşılmıştır . Geri dönüş yok . " İşte taslak önerileri Devlet ve hükümet başkanlarının katıldığı çalışma yemeğinde taslak metin çalışması hakkında bilgi veren Dönem Başkanı Danimarka , " Aralık 1005'te gözden geçirme , 1005'te müzakere " ve " 1005 İlerleme Raporu baz alınarak 1004'te müzakere " önerilerini gündeme getirdi . Ancak 1004 yılı için herhangi bir ay telaffuz edilmemesi , 10 yeni üyenin gireceği Mayıs ayından önce müzakerelere başlamak isteyen Türk diplomatlarca ihtiyatla karşılandı . AB'nin Ortak Dış Politika ve Savunma Komiseri Javier Solana ise , bazı liderlere , Türkiye ile 1004 Mayıs'ından önce müzakerelere başlamanın " çok zor , hatta imkânsıza yakın " olduğunu söyledi . Gül'e Washington yolu gözüktü WASHINGTON Milliyet George . Bush yönetimi , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'la Washington'da gerçekleştirdiği üst düzey temasların ardından şimdi de Başbakan Abdullah Gül'ü ağırlamaya hazırlanıyor . ABD Başkanı Bush'un , Gül'ü ocak ayı sonunda resmi bir ziyaret için Beyaz Saray'a daveti gündemde . Milliyet'in diplomatik kaynaklardan edindiği bilgiye göre , henüz resmiyet kazanmayan ziyaret , ocağın son haftasında gerçekleşecek . Hazırlıklar , Gül'ün 15 19 Ocak tarihleri arasında ABD'yi ziyareti ve muhtemelen 16 Ocak'ta Bush'la Beyaz Saray'da buluşması yönünde yapılıyor . Gül'ün Washington ziyaretinin kesinlik kazanması halinde , gündemin bir numaralı konusunun Irak'a yönelik askeri harekât planları olacağına kesin gözüyle bakılıyor . Papandreu : Türkiye için çok çalışıyoruz YORGO KIRBAKİ Kopenhag Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu , Kopenhag Zirvesi'nden Milliyet aracılığıyla Türk halkına yolladığı mesajda , Türkiye'nin üyelik müzakerelerinin başlaması için mümkün olan en yakın tarihi koparmaya çalıştıklarını söyledi . Yorgo Papandreu'ya önce 1008 Avrupa Futbol Şampiyonası için Türkiye ve Yunanistan'ın ortak başvurusunun mutlu sona ulaşamadığını hatırlattığımızda , tam aksini düşündüğünü belirterek , " Birkaç oy farkla elendik . Bu da Türk Yunan işbirliğinin ve birlikte neler yapabileceğimizin bir göstergesidir . Bu kadar kısa sürede içinde bu noktaya kadar gelebildik " dedi . Papandreu , " Peki halde Türkiye'ye kabul edebileceği bir tarih verilmesi için ne yapacaksınız ? " sorusuna ise " Türkiye'ye çok yardım edeceğiz " cevabını verdi . Zirve için hayat kadını ithal edildi İRFAN KURTULMUŞ Kopenhag Zirvede Türkiye müzakere tarihi mücadelesi verirken , Türkiye aleyhine yapılan kampanyalar da Danimarka basınında boy gösteriyor . Danimarka'nın saygın gazetelerinden Berlingske Tidende gazetesinin magazin ekinde sürmanşette yer alan bir haberde " Korkutan tablo " başlığıyla Türkiye aleyhine tezler ileri sürüldü . Haberin palabıyıklı , kara çarşaflı Türklerle " süslenmesi " ise oldukça dikkat çekti . Haber Danimarka'da yaşayan Türkler arasında büyük tepki yarattı . Zirveye medya üyeleri dahil toplam 6500 kişinin katılması , Kopenhag'daki hayat kadınlarının da işine yaradı . Kopenhag'da bu sektörün mevcut talebi karşılayamaması üzerine Danimarka'nın diğer şehirlerinden de başkente hayat kadını getirildi . Türkiye , Kıbrıs gibi yıllardır çözülemeyen konuları sonuçlandırma hedefinde olan Kopenhag Zirvesi'ne toplam 11 saat 15 dakika ayrıldı . Danimarkalı yetkililer , bu sürenin belirlenmesinin temelinde aday ülkelere kısa zamanda en yoğun baskıyı yapabilme amacının yattığını belirtiyorlar . Bugün Avrupa Birliği ve globalleşme karşıtı yaklaşık 15 bin kişinin Kopenhag'da gözteri yapmaları beklenirken , göstericilerin şiddet eğilimi bir gün öncesinden gün ışığına çıktı . Danimarka polisi bir binanın arkasında , çok sayıda demir çubuk , boyalı bomba ve irili ufaklı taşlarla dolu bir depoyu ortaya çıkardı . Danimarka polisi gösteriler sırasında gündeme gelebilecek olası tutuklamalara karşı özel önlem aldı . Hapishanelere ek olarak karakolların bodrum katlarına yeni hücre ler eklendi . Polisin gösteriler sırasında maske takılmasını yasakladığı belirtiliyor . AKP'nin belalısı Kopenhag'da ortaya çıktı KOPENHAG Milliyet AKP'lilerin , olur olmaz yerlerde ortaya çıktığı için kara listeye aldığı Nil Demirkazık , Kopenhag Zirvesi'nde de boy gösterdi . Üzerine giydiği Türk ve Avrupa bayraklı ve " 1005 , Yes " sloganlı tişörtüyle Türk ve Avrupa basınının ilgi odağı oldu . Demirkazık'ın sadece basın mensuplarına verilen akreditasyon kartıyla zirvenin yapıldığı Bella Center konferans merkezine girmesi dikkat çekti . Demirkazık ise kendisinin Başkent Gazetesi ve Başkent Ekonomi Dergisi adına Kopenhag'da bulunduğunu söyledi . Demirkazık , zirveye kendi adına geldiğini belirterek , " Partiden tepki alacağımı zannetmiyorum , zaten daha önce de tepki göstermemişlerdi " dedi . Demirkazık , Türkiye'ye 1005 tarihinin verileceğinden emin olduğunu belirterek , " Ben pozitif enerjimle buraya geldim . Bu da karara yansıyacak . Zirvedeki liderleri de etkileyeceğimden şüphem yok " diye konuştu . Kayıp trilyonda defter skandalı Erbakan'ın da aralarında yer aldığı 88 RP'li hakkındaki kayıp trilyon davasında bilirkişi , harcamayı yapanların yazıldığı kayıt defteri'ni bulamadı . " Defterin fotokopisi başka davada kullanıldı " diyen Maliye , buna karşı çıkıyor GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Hazine'nin kapatılan Refah Partisi'ne ( RP ) yaptığı yardımları harcanmış gibi gösteren partililer hakkındaki alacak davasında bilirkişi , inanılmaz yöntemlerle Hazine'den para kaçırıldığını saptadı . Mahkemeye sunulan bilirkişi raporunda , harcamalardan kimlerin sorumlu olduğunu gösteren " kayıt defteri " bulunamadığı için , usulsüzlüklerin sorumlularının bulunamadığı kaydedildi . Maliye Bakanlığı ise buna , " Defterin fotokopisi daha önce Ankara . Ağır Ceza Mahkemesi'nde aralarında Necmettin Erbakan'ın da bulunduğu 69 RP'linin yargılanıp ceza aldığı davada kullanıldı . Defteri eski RP'liler saklıyor " diyerek karşı çıktı . İŞTE BİLİRKİŞİ RAPORU Hazine'ye iade edilmeyen paranın tahsili istemiyle , Necmettin Erbakan , Recai Kutan gibi isimlerin de aralarında bulunduğu 88 RP'li hakkındaki dava için hazırlanan bilirkişi raporunda şu ifadelere yer verildi : 1996'da Genel Merkez olarak kullanılan binanın aylık 51 milyon 650 bin liralık kirası , her ay iki kez yatırılmış gibi gösterilmiş , böylece toplam 611 milyon lira kaçırılmıştır . Aynı yıl , bankadan çekilen 945 bin 590 dolar gizlenmiştir . İSMİ VAR , ŞİRKET YOK 1996 giderleri olarak gösterilen yedi sahte faturayla 115 milyar lira kaçırılmıştır . Örneğin , alım yapıldığı belirtilen Ezginler Tavukçuluk diye bir şirket bulunmamaktadır . 159 ayrı makbuz karşılığı , 61 il örgütüne 869 milyar 500 milyon lira yardım yapılmış gibi gösterilmesine rağmen , Ankara . Ağır Ceza Mahkemesi , bu paranın sahte makbuzlarla ödenmiş gibi gösterildiğini saptamıştır . Ödeme için bankadan 10 milyon mark çeken RP , bu parayı kaçırmıştır . BİN 419 KAT ARTIŞ 1996'da bankadan çekilen milyon 194 bin mark bir başka gizli hesaba yatırılmış , para 1996'de çekilmiştir . Paraya işleyen 10 bin 116 dolarlık faiz , Hazine yerine bankaya iade edilmiştir . 1998'de genel merkeze ödenen kira , Yargıtay'ın öngördüğü yüzde 85. 1. Vakıf'lar öğrencisiz kaldı Ücretlerin hızla yükselmesi , vakıf üniversitelerini vurdu . Kontenjanların ortalama yüzde 46'si boş kaldı . . . Bazı meslek yüksekokulları ise yüzde ile yetindi . . . SİBEL KAHRAMAN İstanbul Vakıf üniversiteleri , ücretleri astronomik rakamlara ulaşınca kontenjanlarını dolduracak öğrenci bulamadı . Kontenjanların ortalama yüzde 55'ü doldurabildi . Yüzde 96. Vakıf üniversitelerinin meslek yüksekokulları ise adeta can çekişiyor . Meslek yüksekokulları arasında en fazla öğrenciyi bulan okulun doluluk oranı yüzde 16'da kaldı . Birçok meslek yüksekokulu ise yüzde , yüzde ile yetinmek zorunda kaldı . SABANCI VE KOÇ ÖNDE Çankaya Üniversitesi Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Yakup Sarıcan'ın " Vakıf Üniversiteleri ÖSS 1001 Analizi " raporunda üniversitelerin doluluk oranları yer aldı . Yeni açılmasına rağmen İstanbul Ticaret Üniversitesi en fazla öğrenci alan üniversiteler sıralamasında Sabancı ve Koç'tan sonra üçüncü sırada yer aldı . Çankaya Üniversitesi ise yüzde 64. Öte yandan en fazla doluluk oranı elektrik elektronik mühendisliği bölümünde oldu . Elektrik Elektronik Mühendisliği bölümleri tüm üniversitelerde neredeyse yüzde 100 doluluk oranına ulaştı . KONTENJAN ETKİLİYOR Özel yetenek sınavıyla öğrenci alan bölümler dahil edilmeden , lisans programları dikkate alınarak yapılan analizde , Yaşar Üniversitesi'nin doluluk oranı yüzde 14'te kaldı . Kontenjanının yüzde 15. Dr . Talha Dinibütün , ekonomik krizin tüm üniversiteleri etkilediğini söyledi . Dinibütün , Doğuş Üniversitesi'nin kontenjanını genel olarak yüksek belirlediğini belirterek , " Bir fakültenizin kontenjanını 90 tutarsanız doluluk oranı farklı olur , 50 tutarsanız daha farklı . Sonuçta 50 kişi geldiğinde siz yüzde 100 doluluğa ulaşmış olursunuz . Ancak biz kontenjanlarımızı yüksek tuttuk " dedi . Yağışlar sürecek ANKARA Milliyet Orta Akdeniz üzerinden gelecek yeni yağışlı hava , hafta sonu yurdun büyük bölümünde etkili olacak . Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nden alınan bilgiye göre , Türkiye , bugün akşam saatlerinden itibaren Orta Akdeniz üzerinden gelen yeni yağışlı havanın etkisi altına girecek . Güney Ege kıyılarında bugün yağmur şeklinde yağış bekleniyor . Yağışlı hava yarın yurdun batı kesimlerinde , pazar ise yurdun büyük bölümünde etkili olacak . Yağışlar , Akdeniz ve Ege kıyılarında yağmur , yurdun kuzey ve iç kesimlerinde ise karla karışık yağmur ve kar şeklinde olacak . Yurdun kuzey ve doğusunda devam eden yağışlar , metrekareye Rize'de 45 , Hopa'da 11 , Sinop'ta 15 , Zonguldak'ta , Kumköy ve Sarıyer'de , Giresun'da , Trabzon , Gölcük , Kocaeli ve Artvin'de kilogram yağış bıraktı . Kar kalınlıkları dün Sarıkamış'ta 55 , Saklıkent'te 50 , Bitlis'te 15 , Van'da 16 , Kars'ta 16 , Uludağ , Kartalkaya , Ardahan ve Doğubeyazıt'ta 15 , Ağrı'da 11 , Hakkâri'de 10 , Zonguldak'ta , Nevşehir ve Iğdır'da , Rize'de , Sivas'ta , Erzurum'da ise santimetre olarak ölçüldü . Bu dava bitmez Eski DİSK Başkanı Türkler'in ölümüyle ilgili 11 yıldır süren dava , bu kez de 56 çuval dolusu dosya yüzünden ertelendi BÜLENT ÖZDEMİR İstanbul 11 yıl önce öldürülen eski DİSK Genel Başkanı Kemal Türkler'in yılan hikâyesine dönen davası , bu kez de 11 Eylül sonrası görülen MHP ana davasına ilişkin 56 çuval dolusu dosyanın incelenmesi için ertelendi . Bakırköy . Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya , Türkler'i öldürdüğü öne sürülen ve hakkında müebbet hapis cezası istenen tutuklu sanık Ünal Osmanağaoğlu getirildi . Duruşmaya , Türkler'in eşi Sabahat Türkler de katıldı . Mahkeme Başkanı , Ankara . Ağır Ceza Mahkemesi'nden istenen 56 çuval dolusu dosya ve eklerin geldiğini belirterek , yılbaşından sonra duruşmalara verilecek ara sırasında incelenmesine karar verdi . 10 günde incelenecek Mahkeme her iki tarafın avukatlarının da dosyalarda inceleme yapabileceğini kararlaştırdı . Dosyaların incelenmesinin yaklaşık 10 gün süreceğini kaydeden mahkeme heyeti , duruşmayı erteledi . Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hazırlanan iddianamede , Türkler'in , 11 Temmuz 1980 tarihinde evinin önünde otomobiline binmek üzereyken Ünal Osmanağaoğlu ile arkadaşları Aydın Eryılmaz , Abdülsamet Karakuş ve İsmet Koçak tarafından öldürüldüğü , koruma polisi Ali Bilsev'in de yaralandığı öne sürülüyor . Ölüme sebebiyetten Osmanağaoğlu'nun suç ortakları hakkında Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nde kamu davası açıldı . İstanbul'da sıkıyönetimin kalkması nedeniyle sanık hakkındaki dosyanın ayrılarak , genel hükümler uyarınca suç yeri sorumluluk alanı olarak Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderildiği belirtildi . İddianamede , sanığın , TCK'nın 149/1 . maddesi uyarınca Ahaliyi ayaklandırarak birbirini öldürmeye sebebiyet vermek suçundan idam cezasına çarptırılması talep ediliyordu . TCK'nın 149/1 . maddesi , son düzenlemeyle müebbet ağır hapis cezasını öngörüyor . Kürtçe için dilekçe eylemi VAN DHA Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi'nde ( YYÜ ) , Kürtçe'nin seçmeli ders olarak okutulması için dilekçe veren 165 öğrencinin ceza alması protesto edildi . İdare Mahkemesi'nin yürütmeyi durdurma kararının uygulanmadığını savunan 150 öğrenci , sloganlar eşliğinde yürüdükten sonra dağıldı . Dilekçe veren 16 öğrenci ay tutuklu kaldı . Disiplin Kurulu'ndaki düzenlemeyle 165 öğrenci hakkındaki cezalar yeniden uygulamaya konuldu . Bu yıl 110 bin aday alınacak İlköğretim sekizinci sınıf öğrencilerinin yarışacağı Ortaöğretim Kurumları Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı için başvurular 16 Aralık'ta başlıyor ANKARA Milliyet Ortaöğretim Kurumları Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı'na ( OKÖSYS ) başvurular , 16 Aralık'ta başlayacak . Sınava başvurabilmek için ilköğretim . sınıf öğrencisi olmak gerekiyor . Fen liselerine başvuru için adayın . ve . sınıflarda Türkçe , Matematik ve Fen Bilgisi derslerinin her birinin yıl sonu notunun en az olması şartı aranıyor . Son başvuru 51 Aralık Adaylar , başvuru belgesi ve kılavuzunu , okul müdürlüklerinden alabilecek , sınav ücreti olan 10 milyon lirayı yatırdıklarını gösterir banka dekontuyla okul müdürlüklerine teslim edecek . Başvuru süresi 51 Aralık'ta sona erecek . Sınav , Haziran 1005'te Türkiye'de tüm il merkezleri ve bazı ilçelerle Lefkoşa , Trablus , Riyad , Medine , Cidde ve Aşkabat'ta gerçekleştirilecek . 110 bin 158 öğrencinin alınacağı sınavın sonuçları Temmuz 1005'ün son haftasında açıklanacak . Adaylık yolu açıldı Resmi Gazete'de yayımlanan YSK kararına göre , listede boşalan yeri parti dolduracak . Yani Mervan Gül istifa edecek , Erdoğan aday gösterilecek ANKARA Milliyet YSK'nın , Siirt'te yenilenecek seçimlerin esaslarına ilişkin kararı Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi . Böylece , AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın , Siirt'ten milletvekilliğine adaylığını koymasının önünde bir engel kalmadı . Karara göre , takvimi daha sonra belirlenecek seçim süreci Aralık Pazartesi günü başladı . Kararda , Kasım seçimine katılan 18 siyasi partiden seçime katılmak isteyenlerle , bağımsız aday olarak yarışanların Siirt'teki seçime girebilecekleri belirtildi . ÜLKE BARAJI GEÇERLİ Bağımsız adayların yeniden başvuru yapması gerektiği , siyasi partilerin de Kasım'daki listelerle seçime katılacakları vurgulandı . Kararda , ölüm ve istifa gibi nedenlerle boşluk meydana gelmesi durumunda listedeki yerin , önseçim yapılmaksızın parti tarafından doldurulacağı kaydedilirken , Kasım'da kullanılan seçmen listelerinin güncelleştirilmeyeceği ve ülke barajı uygulanacağı ifade edildi . AKGÜNDÜZ BAŞVURABİLİR Karara göre Erdoğan , AKP'nin Siirt'ten birinci sırada aday gösterdiği Mervan Gül'ün istifasıyla aday olabilecek . Kasım'da bağımsız milletvekili olan , ancak Siirt seçimlerinin iptaliyle vekilliği düşen ve halen Kartal Cezaevi'nde bulunan Fadıl Akgündüz de , avukatı aracılığıyla yeniden adaylığını koyabilecek . Siirt'teki seçime katılan AKP ve CHP dışındaki partiler ne kadar oy alırsa alsın , Kasım'da ülke barajını geçemedikleri için Siirt'teki seçimden milletvekili çıkaramayacak . Baykal : İşkenceden başka bahane bulun Baykal , İşkence kalkacak mı ? diyen İngiliz bakana , Evet artık siz başka bahane bulun yanıtını verdi SALİHA ÇOLAK Ankara Kopenhag öncesi Türkiye'ye gelen Avrupalı bakanlar ve diplomatlarla Baykal arasında ilginç diyaloglar yaşandığı ortaya çıktı . İngiltere Dışişleri Bakanı Jack Straw'ın , Baykal'a , " İşkenceyi kaldıracak mısınız ? " diye sorması üzerine Baykal'ın " Evet , artık siz başka bahane bulun " dediği öğrenildi . Görüşmede Baykal , Türkiye'nin AB yolunda ilerlemesini sağlayacak köklü değişiklikler yaptığını anlatırken Straw , bir muhalefet partisi olarak CHP ile dertleşebileceğini düşünüp , " Bu yasalar tamam da , AKP bunları uygulama konusunda samimi mi ? Gerçekten bu yasalar çıkacak mı , işkenceyi kaldırabilecek misiniz ? Tüm bunları yapacak mı ? Yoksa bu değişiklikler görüntüde mi kalacak ? " diye sordu . Baykal ise Straw'a , iktidarla aynı yaklaşımda olduğunu gösteren bir yaklaşımla yanıt verdi . Baykal , " Evet , tüm bu değişiklikleri yapacağız , yasaları çıkaracağız , uygulamasını da yapacağız . İşkence kalkacak . Hiç şüpheniz olmasın . dönem kapandı . Bizi Avrupa'ya almamak için artık başka bahane bulmanız gerekecek . Sığınacağınız bir insan hakları bahaneniz olmayacak dedi . İki yıl hiçbir şey MERT İLKUTLUĞ İzmir DHA İspanya'nın Ankara Büyükelçisi Manuel De La Camaera , Türkiye'nin AB'ye tam üye olacağından hiçbir şüphesi olmadığını belirterek , " Sadece müzakere tarihi konusunda anlaşmazlık var . Bu da iki yıl sonra bile olsa , bir ülke tarihinde hiçbir şey " dedi . Ege Serbest Bölgesi'nde düzenlenen " İspanya İş Kültürü Günü"ne katılan Camara , ülkesinin ilk olarak Avrupa Ekonomik Topluluğu'na girdiğini , 1986'da da AB'ye tam üye olduğunu anımsattı . Camara , tam üyelik için başvurduktan 10 yıl sonra üye olduklarını belirterek , şunları kaydetti : " Başvurduğumuzda İspanya'da geçiş dönemi yaşanıyordu ve çok yüksek enflasyon vardı . İşsizlik oranı yüzde 80'di . 1986'dan önce büyük değişim yaşandı , kamu kuruluşları özelleştirildi . AB'ye tam üye olduktan 16 yıl sonra İspanya küresel dünyada rekabet edebilir hale geldi . Enflasyon yüzde 5'e , işsizlik oranı yüzde 10'a düştü . Bunun için Türkiye'nin İspanya deneyimine bakması faydalı olacaktır . " Türkiye'yle ilgili çok büyük tartışmalar olacağını belirten Camara , " AB'li devlet başkanları arasında Türkiye ile ilgili tam görüş birliği yok . Ancak Türkiye'nin birkaç yıl sonra AB'ye gireceğinden şüphem yok " diye konuştu . Nefesler tutuldu DYP'nin yarınki kongresi öncesinde genel başkan adayları son kozlarını oynarken , Tansu Çiller de kulis çalışmalarına hız verdi AYDIN HASAN Ankara Seçim yenilgisinin ardından parti içinde oluşan yeni dengeler , DYP'de büyük kongre delegelerinin tümünü , genel başkanlık yarışında " altın adam " konumuna getirdi . Yarışta İlhan Kesici ile Mehmet Ağar çekişmesi yaşanırken , her iki aday da , " kilit isim " durumundaki Aydın Menderes'i ziyaret ederek , desteğini sağlamayı amaçladı . DELEGELER KIYMETLİ Atatürk Spor Salonu'nda yarın yapılacak DYP'nin . Olağan Büyük Kongresi için Ankara'ya gelen delegeler , aralarında Hilton ve Sheraton'un da bulunduğu 11 lüks otelde konaklamaya başladı . Mükerrer yazımlar nedeniyle delege sayısı henüz netleşmezken , 1158 delegenin oy kullanacağı tahmin ediliyor . Delegenin önemli bölümünün " kararsız olduğu " izlenimi , adayları yoğun bir kampanyaya yöneltti . KESİCİ KIZGIN . . . Bu arada DYP Genel Başkanı Tansu Çiller de Ankara'ya gelerek , kongre kulisi yapmaya başladı . Çiller'in bazı eski il başkanları ile Bilkent'teki evinde görüştüğü , delegeleri de telefonla aradığı belirtildi . Kesici'yi desteklediği tahmin edilen Çiller'in Ağar'ın seçilmesini engellemeye çalıştığı belirtiliyor . Kesici ise dün otelinde yaptığı basın toplantısında , " 10 yıldır Çiller ile selamı sabahı olmayan tek kişi benim . Çiller'e borcum yok . Emanetçi diyerek kara çalıyorlar " dedi . Adayların , teşkilata yönelik vaatleri de dikkati çekti . Kesici , Ağar ve Söylemez , önseçimin yanı sıra trilyon liralık Hazine yardımının il ve ilçe teşkilatlarına verileceğini vaat etti . Savaş konusunda referandum olmaz Yalçınbayır , Savaş için referandum yapabiliriz diyen Erdoğan'ın halkın isteksizliğini anlattığını söyledi . . . ANKARA Milliyet Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın savaşa girip girmeyeceğimiz konusunda referandum yapılabileceğine ilişkin sözlerini " mesaj " olarak değerlendirdi ve " Savaşın yapılıp yapılmayacağı konusunda referandum olmaz " dedi . Yalçınbayır , Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen'i ziyaretinde Erdoğan'ın sözlerinin hukuki durumunun sorulması üzerine , savaş ve temel hak ve özgürlükler konusunda referandum olmayacağını söyledi . YASAL SONUÇ GEREKİRSE . . . Bu konuların referandum dışı hadiseler olduğunu belirten Yalçınbayır , şunları kaydetti : " sadece bir mesajdır . Biz , kamuoyu yoklamaları ile halkımızın savaş istemediğini biliyoruz . Erdoğan'ın sözleri Savaşı halkımız istemiyor . Bunun yasal sonuçlarını referandumla almamızı istiyorsanız bunu da yaparız anlamına gelmektedir , referanduma gitme iradesi değildir . " Yalçınbayır , Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin , idam cezasının tümüyle kaldırılmasını öngören 15 no'lu protokolünün , önümüzdeki günlerde gündeme geleceğini de sözlerine ekledi . Geçici bütçede özel savaş hali Diğer cari harcamalar kalemindeki 1. Maliye , Hazine ve Devlet Planlama Teşkilatı yetkililerinin üzerinde çalıştığı 1005 yılının ilk üç aylık dönemine ait geçici bütçenin önümüzdeki hafta Bakanlar Kurulu'na sunulacağı belirtiliyor . Ekonomi yönetiminin rakamlarını gözden geçirdiği geçici bütçe taslağında , ödenek toplamı 55 katrilyon 489 trilyon lira olarak yer alıyor . Geçici bütçe dönemindeki harcama toplamı ise 51 katrilyon 965 trilyon olarak hesaplanıyor . Geçici bütçede diğer carilere katrilyon 555 trilyon lira dolayında bir kaynak ayrılması öngörülüyor . Bu kaynağın da , katrilyon 605 trilyon liralık bölümü Milli Savunma Bakanlığı , 185 trilyon liralık bölümü Jandarma , 81. Ancak bu dönemde Irak operasyonu nedeniyle savunma harcamalarına dönük anormal bir durum olmazsa , diğer carilerdeki harcama toplamı 580 trilyon lirada tutulmaya çalışılacak . Savunma harcamalarını artırıcı herhangi bir olay olmaması durumunda , Milli Savunma Bakanlığı'nın 1. Faize 16. Taslağa göre , geçici bütçenin büyük bölümü yine faize gidecek . Önümüzdeki üç aylık dönemde 16 katrilyon 810 trilyon liralık faiz ödemesinde bulunulacak . Böylece bütçede faiz dışı harcama , 18 katrilyon 668 trilyon lira dolayında kalacak . Geçici bütçedeki toplam transfer ödeneği ise 14 katrilyon 860 trilyon lira olacak . Personel ödeneği yüzde 11 artıyor Geçici bütçe taslağındaki ödenekler ( enflasyon yüzde 19 öngörülerek ) , 1001'nin ilk üç ayındaki gerçekleşmelerle karşılaştırıldığında şu sonuçlar ortaya çıkıyor : Reel olarak , personel ödeneği yüzde 11 , faiz hariç harcamalar yüzde 50 , diğer cari harcamalar yüzde 185 , yatırımlar yüzde 106. Özel gelir ve fonlardaki düşüş nedeniyle gelirler yüzde 6. TÜSİAD : planımız yok TÜSİAD Başkanı Özilhan , Kopenhag Zirvesi'nden müzakere tarihi çıkmaması durumunda planı uygulanacağını açıklayan Başbakan Abdullah Gül'ü uyardı : " Bu işin planı yok . " ANKARA Milliyet Kopenhag Zirvesi'nden müzakare tarihi çıkmaması durumunda planı uygulanacağını açıklayan Başbakan Abdullah Gül'ü TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan uyardı . Müzakere tarihinin 1005 olarak belirlenmesine tepki verilmemesi gerektiğini belirten Özilhan , " Bu işin planı yok " dedi . Özilhan , Ankara'da düzenlenen TÜSİAD kokteylinde AB ile ilgili olarak " Karar ne çok sevindirmeli . Ne de çok üzülmeliyiz . Çünkü çok yapacağımız iş var . Türkiye , Helsinki'den beri 18 ay hiçbir şey yapmadı . Almanya'nın Başbakanı Gerhard Schröder , görüşmemizde 1005 Temmuz tarihini açıkça söyledi . Biz de üye sayısının 15'e çıkmadan tarih verilmesi gerektiği mesajını verdik . Ancak 1005 de işin sonu demek değil . Çok büyük reaksiyon gösterilmeli " şeklinde konuştu . Özilhan , " Bu işin planı yok . Bu geçmişte söylendi . Orta Asya'dır , Rusya'dır , NAFTA'dır . Bunlar zaten olmalıdır . Japonya da , Orta Doğu da olmalı . AB olsun , dünya ile ilişkimizi keselim değil . Türkiye soğukkanlı olmalı . Kaybedilen 18 ay diye yorumlayabiliriz " dedi . Zirve'nin gölgesi düştü Siyaset dünyasının Zirve nedeniyle Kopenhag'a taşınması TÜSİAD'ın Ankara'da düzenlediği kokteyle de yansıdı . Geçtiğimiz yıllarda siyasilerin akın ettiği kokteyl , bu yıl Kopenhag Zirvesi nedeniyle sönük geçti . Yeni hükümetin bakanlarıyla tanışmak isteyen TÜSİAD üyesi işadamları ise bu yıl katılım rekoru kırdı . Kokteyle TBMM Başkanı Bülent Arınç , YTP Genel Başkanı İsmail Cem , Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen , Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile çok sayıda işadamı ve bürokrat katıldı . Kokteyle yoğun ilgi gösteren TÜSİAD üyeleri , bugün Ankara'da düzenlenecek YİK toplantısına 100'den fazla üyenin katılacağını ve bu sayının geçtiğimiz yıllarda ise en fazla 60 olduğunu belirttiler . " Yüzde 45 unutulmasın " Tuncay Özilhan , dünkü kokteyl öncesinde TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Muharrem Kayhan ve işadamı Sakıp Sabancı'yla birlikte Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , TBMM Başkanı Bülent Arınç ve CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ı da ziyaret etti . Özilhan , Arınç'ı ziyaretinde , Kasım'da Türkiye'de yeni bir yapılanma oluştuğunu , uzun zamandır arzulanan siyasi istikrarın sağlandığını söyledi . Sosyal demokrat muhalefetin denetim için önemli olduğunu bildiren Özilhan , " Yüzde 45 bir oran dışarıda kaldı , bunun da tabi önümüzdeki dönemde bir uzlaşmacı çerçeve içinde göz önüne alınması faydalı olur inancındayız " dedi . Sabancı : Kaderimizi 40 günde belirledik Kokteylde Kopenhag Zirvesi için işadamı Sakıp Sabancı , " Koalisyonlara mahkum olmuştuk . Onun için de birileri frene basıyordu . Hükümet 40 gün içinde 40 yıldır alnımıza yazılan kararı değiştirmeye çalıştı . AB kısa sürede tarih vermeli . 40 yıldır sürün Allah süründük " dedi . Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen ise tarih için pazarlıkların son ana kadar devam edeceğini belirterek , " Biz daha kuvvetli bir noktada bulunuyoruz . Şu anda AB'nin işi daha zor , kafası çok karışık " dedi . Başkanlık 15 gün içinde belli olur Özilhan , TÜSİAD'a yeniden başkan adayı olup olmayacağı yönündeki bir soruya , " Herkes performans gösterdi , benden sonra da gösterecekler . Çalışma devam ediyor . Bir 10 15 gün içinde belli olur " şeklinde cevap verdi . Özilhan , başkanlık süresinin yıla çıkarılması konusundaki bir soruya da " Bu önceki bir proje idi . Bir başkan geliyor , işi öğreniyor , tam performansını verirken gidiyor . Bu iş de zor bir iş . İkinci dönem yapılması zor geliyor . sene olursa son sene performans verir , arada diğer aday hazırlanır " dedi . Duble'ye temel atılmadan ihale tartışması başladı Hükümetin 1005 başında yürürlüğe girecek yeni İhale Kanunu'nu bir yıl erteleme girişimine müteahhitler karşı çıktı : Duble yol ihalesine çıkılırken uygulamayı erteleme dedikodu yaratır Kamu ihaleleri sisteminde köklü değişiklikler getiren yeni İhale Kanunu'nun yürürlüğe girmesine birkaç hafta kala , Bayındırlık Bakanlığı'nın yürürlük tarihini Ocak 1004'e çeken yasa taslağı hazırlaması , şaşkınlık yarattı . Kamu İhale Kurumu ve Türkiye Müteahhitler Birliği ( TMB ) ertelemeye karşı çıktı . Müteahhitler , duble yol ihalelerinin , yolsuzlukların kaynağı olarak görülen , 1886 sayılı eski İhale Yasası'na göre yapılacak olmasına dikkat çektiler . TMB Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı Erdal Eren , " Erteleme tehlikeli . Hükümet şaibeleri ortadan kaldırma taahhüdünde bulunmuştu . Şimdi işin başında yasayı erteliyor . Duble yol ihaleleri eski kanuna göre yapılacak . Bu etik değil . Eşitlik ilkesini de çiğniyor . Dedikodulara yolaçacak . Kayırmacılığa engel için hazırlanan yasanın ilkelerinin şimdiden çiğnenmesi düşündürücü " dedi . Erteleme girişiminin doğru olmadığı belirten Kamu İhale Kurumu yetkilileri de bir açıklama yaptı . Açıklamada , " Yeni düzenleme , yolsuzlukların önlenmesi için kamuoyu denetimi getiriyor . Biz , ilgili bütün kuruluşların görüşlerini aldık . Herşey hazırken , uygulamanın ertelenmesini anlayamıyoruz " denildi . Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ise Kamu İhale Yasası'na karşı olmadıklarını belirterek , " Bu yasanın bir an önce yürürlüğe girmesini AK Parti olarak biz de istiyoruz . Çok önemli bir reformdur " dedi . Keşif artışına devam Erteleme taslağının gerekçesinde , keşif artışının kaldırılmasının sıkıntı yaratacağı da savunuluyor . Bilindiği gibi keşif artışı ihalelerde , gecikme üzerine , ihale bedelinin , yeni keşif yapılarak artırılması anlamına geliyor . Geçmiş dönemde , yandaş müteahhitlere kaynak aktarmanın aracı olarak eleştirilen bu uygulama da erteleme gerekçeleri arasında bulunuyor . Türkiye'de gayri safi milli hasılanın ( GSMH ) yüzde 15 dolayındaki bölümü her yıl kamu ihaleleri yoluyla dağıtılıyor . Böylece yılda 10 15 milyar dolarlık bir kaynak kamu ihaleleri aracılığıyla dağıtılmış oluyor . Özal ekibindenim Karayolları Genel Müdürlüğü'ne vekaleten atanan eski RP'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın yeğeni Sabri Erbakan'ın Karayolları'ndaki ilk icraatı duble yol olacak . Erbakan , " Bu pazar günü ilk 185 kilometrelik kısmı için temel atıyoruz " dedi . Milli Gençlik Vakfı Genel Sekreteri Mehmet Sabri Erbakan'la karıştırılmaktan şikayet eden Sabri Erbakan , " Ben Özal'ın ekibindeydim " dedi . Duble yol çalışmalarının hızla sürdüğünü belirten Sabri Erbakan , Bala Ayrımı , Kulu Ayrımı , Şereflikoçhisar Aksaray ve Ereğli Ayrımı olarak 185 kilometrelik kısımda pazar günü Başbakan Abdullah Gül ve AKP Lideri Erdoğan'ın katılımı ile temel atılacağını söyledi . Erbakan , " Duble yola önce karayolları başlayacak . 18 19 Aralık'ta da ihaleye çıkacağız . Özel sektör de devreye girecek " diye konuştu . Manisa'ya Vestel City Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu , 100 milyon dolarlık yatırımla dijital teknoloji ve yazılım merkezi kuracaklarını açıkladı EBRU SUNGUR Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu , hem üretim , hem de araştırma geliştirme ( ar ge ) faaliyetleri yürütmek için Manisa'da Vestel City adında bir kompleks kuracaklarını açıkladı . 1004 yılında başlayacakları Vestel City için ilk etapta 100 milyon dolarlık yatırım yapacaklarını söyleyen Zorlu , " Vestel City , 450 bin metrekare üzerinde 150 bin metrekare büyüklüğünde olacak " dedi . Zorlu , bu yılı 1. Teknoloji ihracı modeli Vestel'in 1001 Mayıs'ın İngiltere'de çoğunluk hisselerini satın Cabot şirketinin lansman toplantısında konuşan Zorlu , Türkiye'nin önünün teknoloji ihracıyla açılabileceğini vurguladı . Zorlu , " zaman AB gelip , Ortak olalım diyecek " dedi . Zorlu , Türkiye'nin AB'ye alınmasıyla ilgili soruları yanıtlarken de uyum yasalarının çıkarılmasıyla Türkiye'ye 1004'te görüşme tarihi verilebileceğini öngördü . Bununla birlikte Türkiye'nin AB üyeliği için fazla taviz vermemesi gerektiğinin altını çizen Zorlu , " Taviz , tavizi getirir . Yetkililer tavır koymakta haklı . Biz kadar aciz bir ülke değiliz . Bizi AB'ye almazlarsa almasınlar , canları sağolsun " diye konuştu . Türkiye'nin AB'ye alınmaması durumunda alternatifleri bulunduğunu belirten Zorlu , " Nafta da çok güzel bir oluşum . Amerika büyük bir pazar . Ancak önceliğimz AB üyeliği olmalı " dedi . Devlere lisans satıyor Vestel'in İngiltere'de çoğunluk hisselerini aldığı Cabot , dijital TV'ler için yaptığı yazılımların lisanslarını Philips , Toshiba gibi şirketlere veriyor . Vestel Şirketler Grubu İcra Kurulu Üyesi Turan Erdoğan , Cabot'un İngiltere'de yüzde 10 olan pazar payını 1005'te yüzde 50'ye çıkaracaklarını söyledi . Erdoğan , 10 yıl içinde dünyadaki bütün televizyon yayıncılığının dijitale geçeceğini kaydetti . Vestel'in buna hazır olduğunu belirten Erdoğan , " Teknolojiye sahip olmamanın bedelini Türkiye yıllarca pahalı ödedi . Artık teknoloji lisansı alan değil , veren firma olmamızın özel bir anlamı var " dedi . Beş marka , beş hata , beş ders Perakende uzmanı Jim Dion , " Markaların güven verebilmesi için en yüksek düzeyde ahlaki değerlere sahip olması gerekiyor " dedi . Dev markaların bile hata yaptığında pazarlarını kaybettiğine dikkat çeken Jim Dion , Benetton , Levi's , Firestone gibi şirketlerden örnekler verdi EKONOMİ SERVİSİ Yürekli Eğitim ve Danışmanlık tarafından düzenlenen Marka Konferansı 1001 dün İstanbul'da başladı . Konferansta konuşma yapan 40 yıllık perakendecilik deneyimine sahip Jim Dion En Büyük Perakendecilik Hataları isimli sunumunda beş firmanın hatalarını anlattı . Konuşmasına Mavi Jeans ile ilgili bir anısını anlatarak başlayan Dion , " Mavi adında , pek duymadığım bir mağaza gördüm ve gözlerime inanamadım . Tam çıkarken bir hediye verdiler . İçinde kot gömlek vardı ve bedenime uygundu . Bir süre sonra da otel odasına içinde broşür bulunan aynı çantadan getirdiler . Ben bunu dünyanın heryerinde anlatırım . Mavi , bir gömlek yatırımıyla neler kazandı . Bu ayrıntıyı yakalamaları çok hoş " dedi . Kahraman mahkumlar Dion , Benetton'un ABD pazarındaki hatalarını şöyle anlattı : " İlk hataları hiç reklam desteği vermemekti . Birçok mağaza iflas etti . Daha sonra Colours'ta idam mahkumlarını kahraman gibi gösteren haber yaptılar . Yüz milyonlarca dolar tazminat ödediler . Boykot edildiler . Durumu düzeltmek firmanın on yılını aldı . Sonuç olarak , markalar ve toplumsal konular bir araya getirilmemeli ve karıştırılmamalı . " Önce markanı tanıt Eddie Bauer adlı firmanın hatalarına da değinen Dion , şirketin Japonya'da üç mağaza açtığını ancak ilk zamanlar bu mağazaların başarılı olamadığını anlattı . Dion , " Firma , tanıtım yapmamıştı . Japonlar Eddie Bauer'i bilmiyordu ve fiyaskoyla sonuçlandı " dedi . Dion , şirketin bundan ders alarak tanıtım yaptığını ve başarılı olduğunu belirtti . Dion bu örnekle marka tanıtımının önemini vurguladı . Rakiplerinizi unutmayın Dion , Levi's ile ilgili olarak da , " 1990'da Kuzey Amerika'da yüzde 48'ten fazla payı vardı . 1998 yılında ise bu yüzde 15'e düştü " dedi . Şirketin hatalarından birisinin rakiplerini önemsememesi olduğunu vurgulayan Dion , " En çok satan 501 modelinin reklamına önem verilmiyor . Bundan çıkarılacak ders ise , rakiplerinizi gözardı etmeyin , maliyetlerinize önem verin şeklinde sıralayabiliriz " dedi . Markanız öldürmesin ABD lastik pazarında önemli bir pazar payına sahip olan Firestone'un Ford'la yaptığı anlaşmayı hatırlatan Dion , bu firmanın öyküsünü şöyle anlattı : " Bu anlaşmadan bir süre sonra bazı araçlar devrilince Ford ile Firestone birbirini suçladı . Firestone on milyon lastiği geri çekmek zorunda kaldı . " Dion , firmanın yaptığı hatanın , hatasını kabul etmemek olduğunu belirterek,"Markanız insan öldürmesin " dedi . İtibarını ucuza sattı Dion , " Martha Stewart " adlı firmanın hatasını şöyle anlattı : " Martha Stewart , kişisel hatası sonucu kendi adıyla kurduğu firmasını zora soktu . Bir ilaç firmasıyla ilgili gelişmeleri önceden öğrenip , bu firmanın borsadaki hisselerini elinden çıkardı . Ve 46 bin 500 dolar kazandı . Hakkında soruşturma başlatılan Stewart , kamuoyu tarafından da kınandı . Sonuç olarak markanız bir kişiye bağımlı olmasın . " Fonlara da ay elde tutma süresi Mali miladın ertelenmesi ve vergi kanununda değişiklik yapan yasa tasarısında aylık elde tutma koşuluyla fonların vergiden muaf tutulması planlanıyor . Ancak sektör fonlarda mevcut vergi muafiyetinin sürdürülmesini istiyor SONGÜL HATISARU Son dönemin popüler yatırım aracı yatırım fonlarıyla ilgili olarak vergi teşviğinin sürmesini isteyen fon sektörü Ankara'yı yakın markaja aldı . Bakanlar Kurulu'nda geçtiğimiz günlerde imzaya açılan mali miladın ertelenmesi ve vergi kanununda değişiklik yapan yasa tasarısında yatırım fonlarıyla ilgili önemli hükümler bulunuyor . Buna göre , hisse senetleri için geçerli olan ay elde tutma süresinin , yatırım fonlarına da getirilmesi öngörülüyor . Tasarı yasalaşırsa , bireysel yatırımcıların aydan kısa süre elde tutulan ve tipi fon gelirleri de beyannameye tabi olacak ve fon yatırımcısı vergilendirilecek . Mevcut 1001 yılında sona erecek uygulamaya göre , ve Tipi yatırım fonları katılma belgelerini elinde bulunduran bireysel yatırımcıların gelirleri vergiden muaf tutulmaktaydı . yıldan , aya iniyor Yeni bir vergi düzenlemesi yapılmadığı takdirde ise Ocak 1005 tarihinden itibaren hisse senetleri ve en az yüzde 51 oranında hisse senedi bulunan tipi yatırım fonları gelirleri yıl elde tutulmak kaydıyla bireysel yatırımcılar için vergiden muaf tutuluyor . tipi yatırım fonları dışında kalan fonların gelirlerine ise , diğer faiz gelirleri eklenerek yatırımcının menkul kıymet geliri hesaplanacak . Bu tutar enflasyondan arındırıldıktan sonra , 1005 yılı gelir vergisi tarifesinin birinci ve ikinci dilimi toplamının yarısını ( Bu tutar 1001 yılında milyar 650 milyon TL ) geçerse beyanname yoluyla vergilendirilmesi öngörülüyor . Yeni tasarının yasalaşması durumunda ise bireysel yatırımcılar için ancak ay süreyle elde tutulan yatırım fonu kazançları vergiden muaf tutulacak . ay yeterli bulunmuyor Şu anki düzenlemeye göre tipi yatırım fonları üzerinden yüzde 11 oranında gelir vergisi ve fon payı kesiliyor . Sektör yatırım fonlarının kısa vadeli yatırım aracı olması nedeniyle ay elde tutma süresinin pratikte bir anlam ifade etmediğini savunuyor . Şener'den teşviğin devamını istediler Türkiye Sermaye Piyasası Aracı Kuruluşlar Birliği ( TSPAKB ) Başkanı Yusuf Ziya Toprak , dün İMKB'de düzenledikleri " Reel Sektörün Finansmanında Sermaye Piyasası'nın Rolü " konferansı öncesinde Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullatif Şener'e fonlardaki ve borsadaki vergi teşviğinin devam ettirilmesi ve sektöre hak ettiği ilginin gösterilmesini istediği öğrenildi . TSPAKB'nin bakandan talepleri : Sermaye piyasasının gelişmesi için yatırım fonları ve borsadaki vergi teşviklerinin devam ettirilmesinden yanayız . Sermaye piyasasının gelişimi için devletin vergideki yaklaşımı sermaye piyasasını geliştirici tarzda dizayn edilmeli . Sermayenin tabana yayılması için borsada vergileme 10 yıl süreyle ertelenmeli ya da hisse senedinde vergiden muafiyet için elde tutma süresi kalıcı şekilde üç ay olarak belirlenmeli . Kurumsal yatırımcılar Maliye Bakanı'na gitti Fonlarda vergi teşviğinin devam etmesini isteyen Kurumsal Yatırımcı Yöneticileri Derneği'nin ( KYD ) de hafta başında Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ı ziyaret ederek taleplerini ilettikleri öğrenildi . KYD'nin taslağında yer alan maddeler : Vergi politikamız yatırımcı tercihlerinin hızlı bir şekilde piyasalara yansıtıldığı etkin sermaye piyasasının oluşmasına katkı sağladığı ölçüde Hazine'nin borçlanma maliyetlerini azaltıcı , kamunun finansmanını kolaylaştırıcı yönde etki yapacaktır . Yatırım fonları pazarı 10 katrilyon TL seviyesine ulaştı . Yatırım fonları üzerinden 1001 yılında gelir vergisi ve stopaj kesintisi yoluyla devlet yaklaşık 500 trilyon TL kaynak üretti . Beyanname zorunluluğu pazarın gelişimini olumsuz yönde etkileyerek , böyle bir kaynağın kaybolmasına neden olabilir . Yatırım fonlarında şu anda bulunan vergi muafiyetinin devam ettirilmesinden yanayız . Ancak , vergilemede gelişmiş ülkelerde uygulandığı gibi nihai vergi yerine geçen stopaj suretiyle vergilendirilmesi ve bu şekilde vergilendirilen gelirlerin beyanname dışında tutulmasının en uygun vergi politikası olduğunu düşünüyoruz . Paranın güvenli adresi Dimyata pirince giderken . . . AHMET ERELÇİN HSBC Yatırım Genel Müdürü Ocak 1005 tarihinden itibaren yürürlüğü girecek olan Gelir Vergisi düzenlemeleri ile yatırım fonlarına tanınan muafiyetler sona erecek ve yatırım fonu katılma belgelerinden elde edilen gelir de vergiye tabii olacak . Devletin vergi gelirlerini arttırmayı amaçlayan bu düzenlemenin beklenen sonucu sağlayıp sağlamayacağını Kurumsal Yatırımcı Yöneticileri Derneği'nin ( KYD ) yaptırdığı kapsamlı çalışmayı kullanarak irdelemeye çalışalım . Ülkemizdeki fonların yüzde 65'ini temsil eden dernek üyelerinin verilerden yararlanılarak yatırım büyüklüğüne göre fon yatırımcılarının dağılımı analiz edilmiş bu çalışmada . Aşağıdaki tablodan da görülebileceği gibi 690,469 yatırımcıyla ülkemizde geniş bir tasarrufçu tabanına yayılan yatırım fonu müşterilerinin 609,188 tanesinin tasarrufları milyarın altında . 100 milyar ve altında portföy büyüklüğüne sahip olan yatırımcıların toplam sayısı ise 684,188 , bu da toplam yatırımcıların yüzde 99. Kimlerin vergi yükü artacak ? Mevcut düzenlemeye göre , 1001 yılındaki yaklaşık yüzde 48'lik repo geliri ve yüzde 69'luk bono faizleri ile 59 milyar geliri elde etmek için yatırımcının yaklaşık olarak 85 milyarlık portföy büyüklüğüne sahip olması gerekiyor . Aşağıdaki tabloya göre , 85 milyar ve altında portföyü olan yatırımcını sayısının 680,000 civarında olacağı tahmin ediliyor . Özetlersek , 1001 yılı boyunca 59 milyar ve altında gelir elde eden 680,000 gerçek kişi yeni vergi düzenlemelerine göre de vergi vermeyecek . Bu durumda , yaklaşık olarak 100 milyar ve üzeri birikimi olanların vergi yükü artacak . zaman bu büyük yatırımcıların 1001 yılında beyannameye tabii olmaları durumunda ne kadar vergi ödeyeceklerine bakalım . Bu kategorideki 6,181 yatırımcıların tümünün bireysel yatırımcı olduğunu varsayalım . Aynı piyasa verilerinden yola çıkarak , bu yatırımcıların 1001 yılında yaklaşık olarak 1,668 trilyon TL gelir elde edeceklerini hesaplamış KYD raporu . Yüzde 86'lik enflasyon indirimi oranı bu gelire uygulandığında vergiye tabii gelir 150 trilyon TL'ye inmekte . Bu rakamı vergi matrahı olarak kabul ettiğimizde , devletin beyanname yoluyla büyük yatırımcılardan elde edeceği maksimum ek vergi de 91 trilyon TL olarak hesaplanmakta . Aksine , vergi kaybı doğabilir Fondan elde edilen kâr paylarının beyannameye dahil edilmesi suretiyle elde edilecek 91 trilyon ek vergi beklentisi , büyük yatırımcıların vergi mevzuatındaki değişiklikten sonra da yatırımlarını fonlarda değerlendirmeye devam edecekleri beklentisine oturuyor . Ancak finansal ürünleri ve vergi avantajlarını yakından tanıyan büyük yatırımcılar gayet iyi biliyorlar ki , 1005 yılında devlet tahvili ve Hazine bonolarına yatırım yaparak ciddi vergi muafiyetleri sağlayabilirler ve böylece beyanname verme yükümlülüğünü bertaraf edebilirler . Bu durumda büyük yatırımcıların 1005 yılında fonlardan bonoya geçmeleri sonucunda toplam fon büyüklüğünün azalması kaçınılmaz görünüyor . Fonlardaki küçülme yüzde 18'den fazla olursa , devlet bu hedeflediği ek vergiyi alamayacağı gibi , fonların ödediği stopajlar üzerinden de ciddi bir kayıba uğrayacak . KYD'nin çalışmasında , fonların devlete yaklaşık olarak 500 trilyon vergi geliri yarattığı görülüyor . Fonların yüzde 18 küçülmesi demek , devletin bu fonlar üzerinden alabileceği stopaj gelirinin de yüzde 18 küçülmesi anlamına geliyor . Sonuçta , küçük yatırımcı zaten beyanname eşiğini geçmediği için ek vergi ödemiyor , büyük yatırımcı fondan bonoya geçerek devletin tahsil etmeyi planladığı 91 trilyon ek vergiyi ödemekten kurtuluyor , ama bu süreç içerisinde fonlar yüzde 10 küçüldüğü için ödenen stopaj vergisi 100 trilyon azalıyor . Aralık'tan önce olabilir ! Gül'le görüşen Blair , " Kriterleri yerine getirirseniz tarih öne çekilebilir " dedi Avrupa Birliği'nin ( AB ) , Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine başlama tarihinin saptanmasını Aralık 1004'e bırakması üzerine Başbakan Abdullah Gül , ilk tepkisini İngiltere Başbakanı Tony Blair'e iletti . Gül , dün sabah kendisini arayan Blair'e , telefonda , " Demek ki bizim yaptıklarımız takdir edilmiyor ve önyargılı hareket ediliyor . Bunun düzeltilmesi için çok gayret etmek gerekir . Belirsizlikleri giderecek cümle ve kelimeleri kesinlikle koymak gerekir . Paragrafın bu halini kabul etmemiz mümkün değil " dedi . ŞANTAJI CHIRAC YAPTI Zirve yemeğinde Türkiye'yi " AB'ye şantaj yapmakla " suçlayan Fransa Devlet Başkanı Jacques Chirac'ı eleştiren Gül , Blair'e şunları söyledi : " Hükümet ve resmi çevrelerden Fransa'ya karşı tavır yokken toplantıyı Türkiye bize şantaj yapıyor diye etki altına almasına üzüldüm . Esas şantaj , toplantıyı baskı altına alıp yönlendirmektir . Şantajı Türkiye değil , AB toplantısını baskı altına alıp Türkiye aleyhine yönlendiren Chirac yapmıştır . " Gül'ün sözlerini Chirac'a ileteceğini belirten Blair de , daha sonra yaptığı açıklamada , Türkiye'nin Kopenhag kriterlerini daha önce yerine getirmesi halinde , tam üyelik müzakerelerinin 1004 Aralık'tan önce başlayabileceğini söyledi . AB'nin Türkiye'ye kesin bir tarih verdiğini savunan Blair , " Daha erken bir tarih belki Türkiye'nin daha çok hoşuna gidebilirdi . Ancak Türkiye son 40 yıldır tarih istiyordu , işte bu verdiğimiz de , Türkiye'nin istediği kesin bir tarih " diye konuştu . Yeni üyeler size engel olmayacak Schröder ve Chirac , dün yapılan dörtlü zirvede Türkiye'ye " 1004'te bize katılacak 10 yeni ülke sizi hiç etkilemez " dedi Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ile Almanya Başbakanı Gerhard Schröder , Türkiye'de hayal kırıklığı yaratan " Aralık 1004'te değerlendirme , 1005'te müzakere " ısrarının Türkiye için büyük bir başarı olduğunu ileri sürdü . Chirac ve Schröder , Türkiye'ye 1004'te birliğe üye olacak 10 ülkenin Türkiye ile müzakereleri engellemeyeceği garantisi de verdi . Başbakan Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan , dün Chirac ve Schröder'le dörtlü bir toplantı yaptı . Toplantıda ABD'nin Türkiye lehine AB'ye yaptığı baskının da gündeme geldiği belirtildi . Gül ve Erdoğan'ın görüşmede , Türkiye'nin ve ABD'nin girişimleri karşısında Chirac'ın yaptığı açıklamalara yönelik sitemi dile getirdiği öğrenildi . Gül ayrıca , Chirac'ın " Avrupa hukukuna saygı göstermek yetmez , kibar ve medeni de olmak gerekir " sözlerini anımsatarak bundan duyduğu üzüntüyü dile getirdi . YAPTIRIMI SORDULAR Kararın ağırlıklarını koymaları sayesinde alındığını ve aslında Türkiye'nin zafer kazandığını belirten Chirac ve Schröder , Erdoğan ve Gül'e Almanya ve Fransa'ya yaptırım uygulanacağı yolundaki haberleri sordu . Gül ise , " Biz de Türkiye şantaj yapıyor açıklamanızı üzüntüyle okuduk . Bakanlarım Fransa'ya karşı olumsuz bir tepki vermedi . Buraya gelmeden önce de , Fransız yatırımcıları kabul ettim " dedi . Erdoğan da " Basın haberlerini ciddiye alarak politika oluşturmanızı size hiç yakıştıramadım " diye konuştu . Görüşmenin ardından Chirac ve Schröder'in , Dönem Başkanı Rasmussen'i arayarak zirve sonuç bildirgesinde Türkiye'nin istediği küçük değişikliklerin yapılması talebinde bulundukları öne sürüldü . Kopenhag Zirvesi'nden çıkan kararı gönüllü olmasa da kabullenen Başbakan Gül , " Üzerimize düşeni yaptık . Türk halkı için reformları yapmaya devam edeceğiz " dedi Almanya Fransa planına kesin bir dille karşı çıkarken " 1005 kabul edilemez " açıklaması yapan Başbakan Abdullah Gül ile AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Kopenhag Zirvesi'nden çıkan kararla uğradıkları hayal kırıklığını açıklamalarına yansıtmadılar . Gül , daha iyi bir tarih beklediklerini belirtirken , " Üzerimize düşeni yaptık . Bizim yolumuz değişmeyecek . Türk halkı için reformları yapmaya devam edeceğiz " dedi . BEKLEYİP GÖRECEĞİZ 1005 kararında Kıbrıs sorununun değil , Almanya ve Fransa'nın iç kamuoyunun etkili olduğunu belirten Gül , " Kopenhag kriterlerine yeni şartlar eklendiği ortaya çıkıyor " dedi . " Net bir tarih verilmemesinden Türkiye AB'de istenmiyor anlamı çıkarılır mı ? " sorusu üzerine Gül , " Tek kriter Kopenhag kriterleri olarak önümüze çıkarılıyor . Bunun uygulanması isteniyor . Önümüzdeki günlerde de yazılacak raporlarda bunun uygulanıp uygulanmadığı ortaya çıkacak " yanıtını verdi . KIBRIS KONUSU BİTMEDİ Gül , " Üyeliğinize AB karşı mı ? " sorusunu ise şöyle yanıtladı : " AB için bazıları Hıristiyan kulübü diyor , ama bunun olmadığı ortaya çıktı . Bir tarih verildi ama istediğimiz tarih değil . Türkiye AB'ye üye olursa Müslüman demokrat bir ülkenin başarısı ortaya çıkacaktır . " Kıbrıs'ın AB'ye girip girmeyeceğiyle ilgili soru üzerine de Gül , " Bu konu daha bitmiş değil . 18 Şubat'a kadar devam edecektir . Biz bazı şeyleri çözmeye çalışıyoruz . Bu konu çok fazla açılmış olsaydı söyleyecek şeylerimiz vardı " diye konuştu . Biraz gecikmeli oldu 1005 sonu itibariyle bir müzakere tarihi almak istiyorduk , bu biraz gecikmeli oldu " diyen Tayyip Erdoğan da açıklamasında şunları söyledi : " Temenni ederiz ki , bir aksilik olmazsa 1004 sonunda Türkiye ile müzakereler başlayacaktır . Chirac ve Schröder 1005 yılını konuşuyorlardı , ama biz bunu 1004'e çektik . 1004'te de bu işi bitiririz diyorlar . " Siyasette kızgınlığa yer olmadığını vurgulayan Erdoğan , Türk halkının bu karara tepki gösterip göstermeyeceği sorusu üzerine , " Bakalım , dönünce göreceğiz " dedi . HIRİSTİYAN DEMOKRATLAR OLMAZ " AB sınıfı geçti mi ? " sorusuna " Kaldı " karşılığını veren Erdoğan , dün gece gazetecilerle sohbet ederken de şunları söyledi : " Kasım'dan önce Hıristiyan demokratlarla işbirliği yapmak istiyordum ama , Hıristiyan demokratların halini görünce onlar olmaz dedik . Çünkü , yabancı düşmanlığı yapıyorlar . Karar onlara rağmen alındı . Kararımız sosyal demokratlar ve liberallerin desteğiyle çıktı . Sosyal demokratlar veya liberallerden birine girebiliriz . " 1004'ün mimarları Chirac ve Schröder AB Komisyonu yetkililerinin katıldığı yemekte Erdoğan'a " Kriterler yetmez , medeni olmak lazım " diyen Chirac ile Schröder , tarihi belirleyen isimler oldu Avrupa Birliği liderleri Kopenhag'a gelirken zirveye Türkiye'nin damgasını vuracağını biliyorlardı . Zirve başlamadan önce başlatılan diplomatik temaslar , kararın alınacağı ve sadece AB devlet ve hükümet başkanlarıyla AB Komisyonu'nun en üst düzey yetkililerinin katılacağı yemeğin tansiyonunun ve öneminin son derece yüksek olacağının göstergesi niteliğindeydi . Yemekte Türkiye enine boyuna tartışıldıkça " eteklerdeki taşlar " da dökülmeye başlandı . Zirveden yaklaşık bir hafta önce Almanya'yla ikili uzlaşmaya varan Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın Türkiye'ye yönelik tavrı oldukça katıydı . Chirac , " Haziran 1004'te Avrupa Parlamentosu seçimleri var . Türkiye'ye tarihin bundan önce verilmesini istemiyoruz . Bunun önüne geçen bir tarih verirsek boyun eğmiş oluruz " dedi . Chirac'ın Erdoğan'a yönelik sözleri de dikkat çekiciydi : " Avrupalı olmak için kibar ve medeni olmak da gerekir . " Gerhard Schröder'in en önemli çekincesini ise para oluşturdu . Schröder , " Türkiye için öngörülen bir para yok . Bu yüzden 1004 sonunu istiyoruz " dedi . İngiltere Başbakanı Tony Blair ise desteğini sürdürdü . Hangi ülke , ne dedi ? Hollanda : İç politika sorunlarım var , Türkiye'yi gündeme getiremem . Belçika : Değerlendirme 1005'te yapılabilir . İspanya : Madem karar alacağız , eşit muamele yapılmalı . Finlandiya : Şimdiden tarih verirsek Türkiye rehavete kapılır . Avusturya : Kopenhag kriterleri tamamlanmadan tarih vermemeliyiz . İsveç : Türkiye hedeflerine tehditle mi , reformla mı ulaşacak ? Lüksemburg : Türkiye ilerleme kaydetti ama yetersiz . Yunanistan : Selanik Zirvesi'nde bakılabilir . İtalya : Bazı açıklamalar bizi bile üzdü . Müzakereler gecikmeden başlayacak Türkiye AB ilişkileri açısından son derece önemli bir dönemeç olan Kopenhag Zirvesi'nden çıkan sonuç " 1004 Aralık ayında yapılacak gözden geçirmenin ardından olumlu sonuç alınması halinde müzakere " şeklinde belirginleşirken , Ankara açısından " beklentilerin gerisinde " kaldı . Kararı sineye çeken Türkiye'nin Almanya'ya yaptığı baskı sonucu AB , yapacağı değerlendirmenin sonucunun olumlu olması halinde müzakereleri " gecikme olmaksızın " başlatma taahhüdü altına girdi . SÖZCÜK PAZARLIĞI Başbakan Abdullah Gül , görüştüğü Almanya Dışişleri Bakanı Joscka Fischer'den sonuç bildirgesine " hemen " ifadesinin konulmasını istedi . Fischer'in " geciktirmeden " ifadesinin mümkün olup olmayacağını sorması üzerine Gül , " geciktirmeden " ifadesinin de kabul edilebileceğini söyledi . Bu konuda İngiltere Başbakanı Tony Blair'in de AB'li liderlere telkinde bulunduğu öğrenildi . Pazarlığın ardından " AB Komisyonu'nun Türkiye'nin Kopenhag siyasi kriterlerini karşıladığına karar vermesi durumunda ( Aralık 1004 ) , AB Türkiye ile müzakereleri başlatacak " paragrafı değiştirildi ve sonuç belgesine de " AB , Türkiye ile müzakereleri gecikme olmaksızın açacak " şeklinde girdi . " Gecikmeksizin " sözcüğünün kullanılması , AB'nin daha net bir taahhüt altına girmesini sağlaması açısından önem taşıyor . YASAL PAKETLERE ÖVGÜ Zirve sonuç belgesinde , " Birlik , Türkiye'yi reform sürecini enerjik bir biçimde sürdürmesi konusunda cesaretlendirir " ifadelerine de yer verildi . Belgede , Türkiye'nin Kopenhag kriterlerini tamamlama yolunda attığı adımlardan , özellikle de Katılım Ortaklığı Belgesi'nde gündeme getirilen alanların büyük bir bölümünü kapsayan yasal paketlerden övgüyle bahsedildi . AB'nin Türk hükümetinin reformlar konusundaki kararlılığının bilincinde olduğuna vurgu yapılırken , uygulamaya verilen önemin altı bir kez daha çizildi . AB , temelde Alman Fransız ikili planından hareket ederken , Türk diplomatik kaynaklar , bu kararla , " İstediği tarihi alamasa da Türkiye'nin , resmen AB rayına oturduğuna , ilk kez bir tarih aldığına " vurgu yaptı . Hilton'ta 1005 şoku Önceki gece Kopenhag Büyükelçisi Figen Ok'un verdiği akşam yemeğinin ardından kaldıkları Hilton Otel'e dönen Gül , Erdoğan ve beraberindeki heyet , gece yarısı televizyonlardan müzakerelerin 1005'te başlayabileceğini öğrenince büyük şaşkınlık yaşadı . Bir saat boyunca kimse lobide bekleyen basına açıklama yapmak için lobiye inmedi . Erdoğan , 01. Heyet , Chirac'ın tavrına sinirlendi . Bir saatlik değerlendirme sonrası ilk tepki , Başbakan Basın Danışmanı Ahmet Takan tarafından gazetecilere ulaştırıldı : " Avrupa , Türkiye'nin kararlılığını görmezden geldi , mücadelemiz sürecek . " ERDOĞAN IN , YAKIŞ OUT Sabaha kadar değerlendirme yapan Gül ve Erdoğan , yumuşama işaretlerini Blair'e verdi . Hayal kırıklığını Blair'e aktaran Gül , Türkiye'nin gönülsüz de olsa 1005'i kabul ettiği mesajını verdi . Gül'ün zirve sonrasındaki basın toplantısı gazetecilerden büyük ilgi gördü . AB için lobi çalışmalarında öne çıkan Erdoğan'ın , resmi açıklamaları yapan Gül konuşurken ikinci planda kalması dikkat çekti . Gül'ün Fransa ve Almanya liderleri ile yaptığı görüşmeye her iki ülkenin dışişleri bakanları da katılmasına rağmen , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın bulunmaması dikkat çekti . Gül'ün yanında Yakış yerine Erdoğan yer aldı . Başbakan Gül aile fotoğrafında . . . Kopenhag Zirvesi'nde " Bir Avrupa " sloganıyla 15 üyelik yeni çehresini tüm dünyaya gösteren Avrupa Birliği'nin devlet ve hükümet başkanları ile dışişleri bakanları , tarihi anın keyfini çıkardı . Üçüncü sırada sağ başta Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın da bulunduğu fotoğrafta AB'nin " en kıdemli " adayı Türkiye'nin Başbakanı Abdullah Gül , ilk sıranın en sağında Avrupa Parlamentosu Başkanı Pat Cox'un yanında yer aldı . Kopenhag'dan kısa kısa . . Yakış : Ağladık metin düzeldi Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , Kopenhag'ta Avrupa liderlerini ikna etmek için " surat asma " taktiği uyguladıklarını belirterek , " Biraz daha ağlasaydık , ağıt yaksaydık , daha iyi sonuç bile alırdık " dedi . Yakış , Başbakan Gül'le birlikte izledikleri stratejiyi anlattı . Türkiye'nin isteyen taraf olduğu için taktik olarak pazarlığı 1005'ten açtığını ifade eden Yakış , şunları kaydetti : " Eğer 1005'e razıyız deseydik , onlar 1009 diyeceklerdi . 1005'ü vermedikleri zaman , son derece hayal kırıklığına uğradık demek durumundaydık . Çünkü böyle söylemezsek bunlar halinden memnun deyip geçeceklerdi . Öyle dediğimiz için ve suratımızı astığımız için metni iyileştirdik . Biraz daha ağlasaydık , ağıt kursaydık belki metnin başına en geç Aralık 1004'te müzakereler başlar ifadesini bile koydurabilirdik . " Genişlemeden vazgeçilemez Kopenhag Zirvesi , genişleme konusunda gelenekte olmayan bir gelişmeye de sahne oldu . " Bir Avrupa " başlığı taşıyan ve 15 üye ülkeyle 10 aday ülkenin imzasını taşıyan ortak açıklamada , genişlemenin " devamlı , kapsayıcı ve geri döndürülemez " olduğuna vurgu yapıldı . Belgenin , Türkiye açısından bir bağlayıcılığı olmasa da " psikolojik açıdan " rahatlatıcı bir boyutu var . 15 ülkenin imzasını taşıyan belgede , genişlemeye dahil olamayan Bulgaristan ve Romanya'nın yanı sıra Türkiye'ye de mesaj gönderildi . Belgede , Mayıs 1004'ten önce müzakere tarihi talep eden Türkiye'ye ilişkin olarak , " Türkiye'nin adaylığının bir sonraki adımı için alınan kararı memnuniyetle karşılıyoruz " ifadeleri kullanıldı . Schröder : 1010 çok iyimser Türkiye'nin AB'ye giriş zamanını daha önce yaptığı açıklamalarda 1015 olarak gösteren Almanya Başbakanı Gerhard Schröder , bu konudaki " umutsuz " açıklamalarını sürdürüyor . Schröder , Türkiye'nin 1010 yılından önce AB'ye üye olması konusundaki varsayımı , " çok iyimser " olarak nitelendirdi . Kopenhag'da bu yöndeki açıklamalarına bir yenisini ekleyen Schröder , " 1005 yılında başlayabilecek görüşmeler çok uzun bir süre devam edebilir , çünkü çözülmesi gereken sorunlar çok zor " dedi . Rasmussen : Garanti yok AB Dönem Başkanı Anders Fogh Rasmussen , zirvenin kapanışında yaptığı açıklamada , olumlu sinyaller veren Türkiye'nin üzerine düşenleri yerine getirmesi gerektiğini vurgulayarak , " Müzakerelerin ne zaman başlayacağının garantisi yok . Siyasi kriterlerin yerine getirilmesi gerekiyor . Nihai karardaki ileri aşama buna bağlı olacak " dedi . AB Komisyonu'nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Günter Verheugen de sonuçları görmek istediklerini belirterek , " Türk hükümeti işkence , siyasi tutuklular gibi mevcut gerçekleri değiştirmeli . Verilen tarih , değişikliklerin yapılabilmesi için avantaj . İki yıl sonra da baskılara kulak asmayacağız " diye konuştu . AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi ise , Türkiye'ye önümüzdeki yıldan itibaren mali katkıların artırılacağına dikkat çekerek , şunları söyledi : " Hedefi miz yeni dostlara kapıları açmak . " Avrupa ordusunda Güney Kıbrıs yok Kopenhag Zirvesi , uzun süredir sürüncemede olan Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası ( AGSP ) konusunda da bir açılıma ev sahipliği yaptı . AB , Güney Kıbrıs'ın AGSP çerçevesinde NATO olanaklarından yararlanmasını engellemeye çalışan Türkiye'nin istediği çizgiye geldi . Bulunan formül çerçevesinde Güney Kıbrıs uygulama kapsamı dışında kalınca Türkiye iki yıldır NATO'da uyguladığı blokajı kaldırdı . Türkiye'nin ürettiği , AB tarafından da benimsenerek zirvede gündeme getirilen formül gereği NATO'nun ikili anlaşmalarla yürüttüğü Barış İçin Ortaklık ( BİO ) programına dahil olan birlik ülkelerinin NATO olanaklarından yararlanmalarına olanak sağlanıyor . Bu durumda BİO dışında bulunan Güney Kıbrıs ve Malta , NATO'nun olanaklarının kullanıldığı AB komutasındaki operasyonlarda yer alamayacak . NATO DA ONAYLADI AB'nin vardığı bu anlaşmaya NATO da onay verdi . NATO ile AB arasındaki anlaşma pazartesi günü yürürlüğe girecek . Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal da , AGSP sorununun AB ile NATO arasında varılan mutabakat çerçevesinde çözümlendiğini , Türkiye'nin Avrupa ordusuna kabul edildiğini bildirdi . İşte başarılı iletişimciler Böyle demokrasiye böyle muamele ! AB üyeliğini tarih değil , süreç olarak yorumlayan hukukçular insan hakları ihlalleriyle ancak böyle " tarih " verildiğini söyledi BELMA AKÇURA İstanbul Türkiye için Kopenhag Zirvesi'nden " Aralık 1004'te gözden geçirme , Kopenhag kriterleri karşılanmışsa en kısa sürede müzakere tarihi " yönünde karar çıkması farklı değerlendirmelere yol açtı . Prof . Dr . Bakır Çağlar ( Anayasa Hukukçusu ) : AB üyeliği bir tarih değil , bir süreçtir . Türkiye , 16 Kasım'da , yani zirveye iki hafta kala AİHM'de Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin düşünce hürriyetini koruyan maddelerini ihlal ettiği , yaşam hakkını korumadığı , Güneydoğu'da köy yaktığı , sonuç verecek soruşturmaların yapılmadığı yönünde resmi bir tespit yaptı . Erdoğan da AİHM'ye " Türkiye'de siyasi demokrasi eksik bir demokrasidir " diyerek başvurdu . Bu konularda gerekli yasal düzenleme ve uygulamaların gerçekleştirileceği yönünde de siyasi taahhütte bulunuldu . Bir taraftan tarih istenip diğer taraftan insan hakları hukukunda düzeltmeler için süre istenmesi bir paradokstur , alaturka bir ucubedir . Bu tarih uluslararası diplomaside amatörlerin uğradığı bir hezimetin fotoğrafıdır . Kriterler yerine gelmedi Prof . Dr . Eser Karakaş ( Bahçeşehir Ü . İktisat Fakültesi Dekanı ) : Türklerin Kopenhag Kriterleri içinde bugüne kadar ne anlama geldiğini sorgulamadığı bir kelime var ; istikrar . Demokrasi , " insan hakları ve azınlıklar " der ama bunların devamını garanti eden kurumlardan da söz eder . Türkiye bunun üzerinde çok durmadı ama bu şu demektir ; sizin bu kurumları kurmanız yetmiyor , bu kurumların etkinliğinin zaman içinde test edilmesi gerekiyor . Bu kararda çifte standart olduğunu söylemek zor . " Türkiye kriterleri yerine getirmiştir " demek , bunu gönül rahatlığıyla söylemek kadar kolay değil . Reformlar devam etmeli Doç . Dr . Ahmet Sözen ( Uluslararası İlişkiler ) : AB'den Türkiye'ye homojen bir mesaj çıkmamıştır . Türkiye'nin şimdi telaşa kapılmadan ve 100 yıllık projesini rafa kaldırmadan demokratikleşme ve çağdaşlaşma yolundaki reformlarına devam etmesi gerekir . Çifte standart Özgür Ünal ( AB Türkiye İlişkileri Uzmanı ) : Bu kararla AB'nin çifte standart uyguladığı ortaya çıktı . Ancak , " Biz dışlandık artık giremeyiz " demek Türkiye'nin aleyhine olur . Soğukkanlı düşünüp bir karar almalıyız . Demokratikleşme hareketlerimizi kendimiz için yapalım . zaman zaten AB'nin almaması için de bir sebep kalmayacaktır . Erbakan : AB bizim peşimizde koşsun İSTANBUL Milliyet Kapatılan RP'nin lideri Necmettin Erbakan , " Türkiye AB'ye girmek mecburiyetinde değildir . Türkiye'nin AB'nin peşinde değil , asıl AB'nin Türkiye'nin arkasından koşması gerekir " dedi . Kâğıthane Sanayi Mahallesi Merkez Camii'nde cuma namazı kılan Erbakan , Türkiye'nin körü körüne , " kararları siz alın , biz uygulayalım " diyerek AB'ye girmemesi gerektiğini ifade etti . " Türkiye'nin de AB'ye girmesinin şartları var " diyen Erbakan , AKP yönetiminin tavrını çok yanlış bulduğunu belirtti . AKP'ye göre işkenceci milletvekili olabilir ! CHP'nin işkencecilerin milletvekili seçilmesinin engellenmesi önergesi AKP'lilerce reddedildi . CHP'liler , önergelerini destekleyen 10 AKP'liyi alkışladı ANKARA Milliyet TBMM Genel Kurulu'nda Anayasa'nın 66 , 66 ve 68 . maddelerinde değişiklik öngören teklifin birinci maddesinin görüşülmesi sırasında , CHP'nin milletvekili seçilmeye engel suçlar arasına " işkence " suçunun da eklenmesi için verdiği önerge reddedildi . CHP'liler önergelerini destekleyen 10 dolayındaki AKP milletvekilini alkışlarken , bu milletvekilleri de , partileri ret oyu kullanırken sıkıntılı anlar yaşadı . Önerge sahibi olarak söz alan CHP İstanbul Milletvekili Hasan Fehmi Güneş , işkencenin büyük bir insanlık suçu olduğunu söyledi . CHP'nin protestosu CHP Grubu'nun istemi üzerine TBMM Başkanvekili İsmail Alptekin , önergenin oylama sonucunu açıkladı . Buna göre , önergeye 161 milletvekili kabul , 161 milletvekili de ret oyu verdi . AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz , söz alarak önergenin haklı bir önerge olduğunu , kendilerinin de prensip olarak işkenceye karşı olduklarını belirtti . Bunun üzerine CHP milletvekilleri ayağa kalkarak , " Bravo " diye alkış tuttular . Anayasa teklifini CHP ile uzlaşma sonucu Genel Kurul'a indirdiklerini kaydeden Kapusuz , önergenin verileceğinden habersiz olduklarını söyledi . Kapusuz , işkencecilerle ilgili düzenlemeyi yasalara ekleyebileceklerini de ifade etti . CHP'liler , söz istemleri reddedilince sıra kapaklarına vurarak , durumu protesto ettiler . Önerge oylanırken , bazı AKP milletvekilleri de kabul oyu kullandı . Anayasa değişti , Erdoğan'ın yasağı kalktı AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın milletvekili olmasını sağlamak için hazırlanan ve CHP'nin de destek verdiği üç maddelik Anayasa değişikliği jet hızıyla kabul edildi . Teklifin , Erdoğan'ın yasağını kaldıran ve CHP'nin bir önerge vererek işkence yapanların milletvekili olamamasını eklemeye çalıştığı ancak başaramadığı . maddesinin gizli oylamasına 501 milletvekili katıldı . 444 kabul , 45 ret oyu , çekimser , de boş oy çıktı . Erdoğan'ın yasağını kaldıran madde kabul edildikten sonra katılım giderek düştü . Teklifin tümü üzerinde yapılan oylamaya 465 milletvekili katıldı . 440 kabul oyuna karşılık 18 ret oyu , çekimser ve de boş oy çıktı . TBMM komisyonlarından geçmesi ve iki tur oylaması beş günde tamamlanan Anayasa değişikliğinin yürürlüğe girmesi , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in onayına kaldı . Anayasa uyarınca Sezer , değişikliği onaylayabilir , referanduma götürebilir ya da istediği maddeleri veto edebilir . Çiller , emaneti teslim ediyor Tansu Çiller , bugün yapılacak DYP kongresinde " emaneti delegeye teslim edeceğim " dedi . Çiller , delegeyi etkilemeye çalışmadığını söyledi AYDIN HASAN Ankara DYP , bugün yapılacak . Olağan Büyük Kongresi'nde , 9. Çiller , bir aday lehine delegeyi etkilemeye çalıştığı iddialarını , " spekülasyon " olarak nitelendirdi . " Burası benimle konuşmak isteyen delegelerin telefonlarıyla dolup taşıyor " diyen Çiller , etki altında bırakmamak için delegelerle görüşmediğini söyledi ve " Bir tek delegeyi dahi aramıyorum " diye konuştu . 9. Delegenin üzerindeki kısıtlamaları kaldırdım . Seçme özgürlüğünün önünde hiçbir engel olmamalıydı . " Oylamaya katılmayacak Çiller'in yanı sıra eşi Özer , oğulları Mert ve Berk de büyük kongre delegesi , ancak Çiller ailesinden hiçbir üyenin kongrede oylamaya katılması beklenmiyor . " Oy kullanacak mısınız ? " sorusuna , " Sanmıyorum " yanıtını veren Çiller , " Özer Bey kongreye gelecek mi ? " sorusunu da , " Onu bilmiyorum . Kendisi burada yok . Hem Özer Bey delege . Ben delegeyle konuşmuyorum " diye esprili bir dille yanıtlıyor . Çiller , kongreden sonra eşyalarını toplamaya başladığı Ankara Bilkent'teki villasını satışa çıkarmayı düşünüyor . Sitedeki villalara 600 800 bin dolar değer biçiliyor . Adaylar el sıkıştı DYP Genel Merkez binası , dün asılan afiş ve dağıtılan broşürlerden dolayı seçim bürosu görüntüsü kazandı . Adaylardan Kesici , Ağar ve Söylemez , akşam saatlerinde , Sürmeli Oteli'nde verilen kokteyle katıldı . Kesici ile Ağar , delegeleri selamlarken yolları kesişince el sıkıştı . Ağar'ın broşüründe , üniformalı ve eli telsizli resimlerine yer verilmesi dikkat çekti . Irak operasyonu terörizme yarar Dilbilimci Chomsky , " ABD Irak'ta , demokrasi görünümlü , güdümlü Latin Amerika benzeri bir sistem kurmak istiyor diye konuştu PINAR AKTAŞ İstanbul Dilbilimci ve düşünür Noam Chomsky , ABD'nin Irak'a yönelik olası bir operasyonu durumunda , intikam almak isteyen kuşakların oluşabileceğini ve zaten varolan terörist eylemlerin güçlenebileceğini söyledi . Chomsky , KESK'in düzenlediği " Barış ve Demokrasi " sempozyumunun açılış toplantısında soruları cevaplandırdı . , Kuzey Irak halkının da olası bir operasyon durumunda etkileneceğine değinen Chomsky , " Batı ülkeleri ve ABD nasıl oldu da birdenbire demokrasi yanlısı oldu ? ABD , Irak'ta , Latin Amerika ülkelerindekine benzer güdümlü bir demokrasi kurmak istiyor " iddiasında bulundu . Chomsky , " ABD , Türkiye'nin AB'ye dahil olmasını sevdiğinden değil , AB'nin kendisinden bağımsız hareket etmemesi için istiyor " dedi . Jet Fadıl : Zarardan patron sorumlu olmaz SEMRA PELEK İstanbul Fotoğraf : Ercan ARSLAN Siirt'teki seçimin iptaliyle milletvekilliği düştükten sonra tutuklanan Fadıl Akgündüz , dün ilk kez " dolandırıcılık " ve " karapara " suçlarından hakkında açılan toplam yedi ayrı dava kapsamında hâkim karşısına çıktı . Almanya'daki vatandaşlardan kâr vaadiyle para toplayıp geri ödemediği iddia edilen Akgündüz , " Bu kâr zarar ortaklığı . Sözleşmelerde yazıyordu . Şirketin zararından sahibi sorumlu tutulamaz " dedi . Kartal Özel Tip Kapalı Cezaevi'nde bulunan Akgündüz , tutuksuz yargılandığı davalar için jandarmalar tarafından Bağcılar Adliyesi'ne geldi . Akgündüz ifadesini verdikten sonra cezaevine geri götürüldü . Bu yoldan dönüş yok TÜSİAD'ın Ankara'daki toplantısında hem işadamları hem de bakanlar , Türkiye'nin üzerine düşenleri yaparak AB'ye tam üyelik yolunda ilerlemesi gerektiğini vurguladı ANKARA Milliyet Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği ( TÜSİAD ) Yüksek İstişare Konseyi'nin ( YİK ) Ankara'da yapılan toplantısına Kopenhag Zirvesi damgasını vurdu . TÜSİAD YİK Başkanı Muharrem Kayhan , Kopenhag zirvesinin Avrupa Birliği ( AB ) Türkiye pazarlık sürecinde ara bir merhaleyi oluşturduğunu belirtti . Kayhan , bu nedenle Kopenhag'ı kazanan kaybeden ikilemi içinde analiz etmenin mümkün olmadığını kaydederek , " Türkiye bu yeni evreye göre pozisyonlarını gözden geçirmeli , yeni döneme sağduyuyla , sükunetle hazırlık yapmalıdır " dedi . Türkiye'nin 1996 Lüksemburg zirvesinde AB'den dışlandığını anımsatan Kayhan , beş yılda AB ilişkilerinin küllerinden yeniden doğar hale getirmekle kalmayıp , Türkiye'nin ilk kez " dişe diş pazarlık " yapabildiği ve bir büyük devlet olarak ağırlık koyduğu noktaya ulaştığını vurguladı . Kayhan , böyle bir noktaya gelmişken ipin ucunu bırakmayacaklarını belirterek , şöyle dedi : Avrupa'ya uyarı " Tarihin bir yıl arkaya , altı ay öne çekilmesi bizim kararlılığımızı kökünden etkilemeyecek . Ancak Avrupa'daki muhataplarımızın da şunu çok iyi kavraması gerekiyor . Sağlıklı bir bütünleşmenin gerçekleşmesinde toplumsal motivasyonun önemi çok büyüktür . Toplumun beklentilerinin en yüksek olduğu bu noktada aylara bile hassasiyet gösterilmesi doğaldır . Böyle bir motivasyonu kırmak , uzun vadede Avrupa'nın bu bütünleşmeden sağlayacağı yararı da azaltacaktır " uyarısında bulundu . Kıbrıs'ı çözemedik denmez Kayhan , Kıbrıs konusunda da gelinen noktada " çözemedik " denilemeyeceğini belirterek , " Bir politik risk alınacaksa , bundan daha iyi bir alan , bundan daha uygun bir zaman bulmak mümkün değil " dedi . TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan da Türkiye'nin AB üyeliğini engellemenin artık mümkün olmadığını söyledi . Özilhan , " Yeni dönem koşullarını değerlendirerek , yeni pozisyonlar belirlemeli ve tam üyeliğin gereklerini yerine getirmeli " dedi . Üyelik 1010'larda Özilhan , gazetecilerin soruları üzerine Türkiye'nin , 1005 ilerleme raporunda iyi sonuç çıkması durumunda , AB'den gereken tarihi isteme hakkı olduğunu söyledi . Özilhan , Romanya ve Bulgaristan'la birlikte tam üyelik perspektifinin kaçtığını , Türkiye'nin 1010'lar civarında üyelik hakkını elde edeceğini düşündüğünü söyledi . Yunanistan'dan destek YİK toplantısına katılan Yunan Sanayicileri Federasyonu Başkanı Ulysses Kyriakopoulos ise " Kıbrıs'ta uygun bir anlaşmanın imzalanacağını umuyorum " dedi . Kyriakopoulos , Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne tam üyeliğini desteklediklerini bildirdi . Enflasyondaki 10 puanlık düşüş büyümeyi puan artırıyor Faiz dışı fazlanın indirilmesinin büyüme sürecine olumsuz etki yapacağını kaydeden Özilhan , enflasyonu kontrol altına almadan hızlı ve sürdürülebilir büyüme sürecine geçmenin de mümkün olmadığını söyledi . Özilhan , " Enflasyonu örneğin yüzde 40'tan 10'ye indirmemiz , uzun vadede yıllık büyüme hızımızı yaklaşık puan artırabilecektir " dedi . Enflasyonu kontrol altına almadan , bugünkü milli geliri yaklaşık 10 yılda ikiye katlayabilecekken enflasyon kontrol altına alındığında bu sürenin 15 yıla indirilebileceğini anlatan Özilhan , " Enflasyonla mücadele süreci tek haneli rakamlara ulaşılıncaya kadar kararlılıkla sürdürülmeli " dedi . Özilhan , İş Güvencesi Yasası ile ilgili olarak da sert çıkış yaptı . Yasanın " ölçüsüz popülizmin simgesi " olarak tarihteki yerini alacağını söyleyen Özilhan , İş Kanunu'ndaki değişikliğin iş güvencesinden önce yürürlüğe sokulması gerektiğini belirtti . Mali miladın , ekonominin kayıt altına alınması için zorunlu olduğunu , ancak başarılı olabilmesinin mükelleflerin güven duyduğu bir vergi ortamının yaratılmasına bağlı olduğunu söyleyen Özilhan , " mali milat , sadece bir vergi düzenlenmesi olarak görülmemeli " dedi . Sabancı : Klerides ve Denktaş orada durdukça bu iş zor olur Sabancı Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Sakıp Sabancı , Kıbrıs görüşmelerinde KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Glafkos Klerides'in olumlu davranmaları gerektiğini söyledi . Sabancı , " Orada Kopenhag'da bekliyoruz . Beklerken diyoruz ki Türkiye'nin yeni yüzü oldu . Ankara'da yeni bir yüz var . Şimdi Kıbrıs'ta iki lider var . Klerides ve Denktaş . Bu iki lider , olumlu davranmalı . Fakat yıllar boyunca bilenmişler . İki lider orda durdukça bu iş zor olur " diye konuştu . İhale Kanunu , Bakanlar Kurulu'nda değerlendirilecek YİK toplantısına katılan Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , " Bugünden sonra da Kopenhag ve Maastricht kriterleri konusunda kararlı irademizi sürdürmeye devam edeceğiz " dedi . Enflasyonu AB oranına indirmekte kararlı olduklarını söyleyen Şener , ayrıntılı acil eylem planını da çarşamba günü Bakanlar Kurulu'ndan sonra ilan edeceklerini duyurdu . Şener , toplantı çıkışında , gazetecilerin " yeni kamu ihalesi yasasının , Ocak 1005'te yürürlüğe girip girmeyeceği " yolundaki sorusu üzerine de " Bu konuda farklı görüşler var . Gelecek Bakanlar Kurulu toplantısında değerlendireceğiz " dedi . Bu arada Bayındırlık ve İskan Bakanı Zeki Ergezen de söz konusu kanunun yürürlüğünü ertelemeyeceklerini , yönetmelikle ilgili sıkıntıları gidermeye çalıştıklarını söyledi . TÜSİAD raporu : Halk en kötü yönetim ekonomide diyor TÜSİAD , Kamu Reformu Araştırması'nın sonuçlarını açıkladı . Araştırmaya katılan kamu çalışanlarının yüzde 66'sı ve toplam katılımcıların yüzde 81'i kamu kuruluşlarında yolsuzluğun çok yoğun olduğunu belirtti . Kamuoyu algılamasında trafik polisinin rüşvetin en yaygın olduğu mesek grubu olduğu belirtilirken , bu meslek grubunu gümrükler , vergi daireleri , tapu daireleri , emniyet ve belediyeler izledi . Yolsuzlukla mücadelede etkin yöntemlerin başında yüzde 66. Memur maaşının düşüklüğü karşısında bazı memurların rüşvet yoluna sapmasını anlayışla karşılanması gerektiği düşüncesinin yaygın olduğu belirtilen araştırmada , rüşvet telebini ihbar etme eğiliminde olanların oranı yüzde 61 , duruma bağlı diyenlerin oranı ise yüzde 15. Araştırmaya katılanların yüzde 90'ı Türkiye'nin kötü yönetildiğini ifade ederken , kamuda yönetim alanlarına bakıldığında en kötü yönetimin ekonomi alanında olduğu görüşünde olanların oranı yüzde 88 seviyesinde . Ekonomiyi yüzde 61. Babacan'dan 55 katrilyonluk ret TMSF'nin Hazine'ye olan 55 katrilyonluk borcunun tasfiyesi önerisine Hazine'den sorumulu Devlet Bakanı Babacan'ın olumsuz yanıt verdiği öğrenildi SEÇKİN ÜREY Ankara Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun ( BDDK ) Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'nun ( TMSF ) Hazine'ye olan ikraz borcunun ödenemez durumda olduğu için ertelenmesi talebine Hazine'den sorumlu Devlet Bakanlığı'nın karşı çıktığı öğrenildi . TMSF'nin , Hazine'ye borcu 51 Ağustos itibariyle 55 katrilyon liraya ( 11. 10 yıl vadeli ve 11 taksitte ödenmesi gereken bu borçta ödeme sıkıntısı yaşanıyor . Bürokratların toplantılarında henüz bir çözüme ulaşılamadı . BDDK Başkanı Engin Akçakoca , " Biz 480 milyon dolarını ödeyebileceğimizi belirttik . Sonuçta bu kamunun kamuya borcu . Tecil edilmek zorunda " dedi . BDDK'nın , TMSF'nin edindiği kredi alacakları , iştirakler ve gayrimenkuller gibi aktiflerin çözülmesinden sağlanacak gelirin belli bir süreçte Hazine'ye aktarılmasını sağlayacak bir mekanizma kurulması karşılığında , borcun Bakanlar Kurulu kararıyla tasfiyesini istedi . Hazine'den sorumlu Devlet Bakanlığı , tasfiye talebinin uygun görmediğini bir yazıyla Kurum'a iletti . Borcun taksitleri Ocak 1005'ten sonra ödenemezse , yürürlüğe girecek Borç Yönetimi Kanun gereğince her ay için ayrı ayrı gecikme faizi uygulanacak . Faiz işliyor BBDK'nın Kasım Ayı Gelişme Raporu'na göre , Hazine'nin TMSF'ye ihraç ettiği özel tertip devlet iç borçlanma senetlerinin ilk ihraç değerleri üzeriden ana para tutarı 16. Ancak , kullanılan kaynaklara tahakkuk eden faizler ve TMSF'nin Hazine'ye nisan mayıs döneminde yapmış olduğu katrilyon lira tutarındaki geri ödeme dikkate alındığında söz konusu borç 55 katrilyon liraya ( 11. Tarişbank'a onay Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu , 10'uncu dairenin , BDDK'nın , Tarişbank'ın TMSF'ye devrine ilişkin kararının iptal isteminin reddilmesi'ne ilişkin kararını onayladı . Üretici birlikleri , BDDK kararının iptali istemiyle dava açmış , ancak iptal istemi reddedilmişti . Üretici birlikleri ise 10'uncu Daire'nin bu kararına Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu nezdinde itiraz etmişti . İdari Dava Daireleri Genel Kurulu 10'uncu Daire'nin ret doğru bularak onayladı . Enişte Güler , kayınbiraderini kendisine danışman yaptı Enerji Bakanı Hilmi Güler kayınbiraderi Osman İlter'i danışman , Recai Kutan'ın özel kalem müdürü Yasin Kalem'i de başdanışman olarak atadı Daha önceki hükümetler döneminde sık sık eleştiri konusu olan bakan ve milletvekillerinin , akrabalarını kendilerine danışman ataması uygulamasının devam ettiği belirtiliyor . Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Hilmi Güler'in de bu geleneği sürdürerek , kayınbiraderi Osman İlter'i danışman olarak atadığı bildirildi . Gürel'in ayrıca Refahyol'un Enerji Bakanı Recai Kutan'ın özel kalem müdürü Yasin Kalem'i de başdanışmanı yaptığı ifade ediliyor . Edinilen bilgilere göre Bakan Güler , göreve başlar başlamaz öncelikle çayçı ve hizmetli kadrosunu tümüyle değiştirdi . Bu kadroları yenileyen Güler , geniş bir danışman kadrosuyla çalışmaya başladı . Güler'in danışmanlığa getirdiği 10 kişi arasında en dikkat çekeni Özelleştirme İdaresi Başkanlığı'nda ( ÖİB ) uzman olarak çalışan Osman İlter oldu . Bakan Güler'in , Osman İlter'in eniştesi olduğu belirtildi . Güler , Refahyol hükümetinin Enerji Bakanı Recai Kutan'ın özel kalem müdürlüğünü ve Meclis'te danışmanlığını yapan Yasin Kalem'i de başdanışmanı yaptı . Güler'e bakanlığının ilk günlerinde özel kalem müdürlüğü yapan Kalem , daha sonra başdanışmanlığa getirilerek yerini Nazan Önay'a bıraktı . Bakan Güler'in , bakanlığın bağlı ve ilgili birimlerinde geniş çaplı bir değişikliğe gitmek üzere çalışma yaptığı , Beyaz Enerji operasyonu sırasında suçlamalara hedef olan Müsteşar Yurdakul Yiğitgüden'i de değiştirerek yerine Gökhan Yazıcı'yı atayacağı kaydediliyor . İstihdamı artıracak projeye 10 milyar ödül TİSK ve Milliyet Gazetesi , istihdamı artırma konusunda 10 milyar ödüllü yaratıcı proje yarışması düzenledi ANKARA Milliyet Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu ( TİSK ) ve Milliyet Gazetesi , ekonomik kriz nedeniyle istihdamdaki düşüşe dikkat çekmek için , " Güçlü ve Büyük Türk Ekonomisi İçin Üretim ve İstihdam Politikaları " adlı bir araştırma yarışması düzenledi . Yarışmanın tanıtımı dün TİSK Genel Sekreteri Bülent Piriler tarafından Hilton Oteli'nde yapıldı . Üretim ve istihdam politikalarının gündemin ön sıralarına taşımak istediklerini ifade eden Piriler , " Atıl işgücü oranı üçüncü çeyrek itibariyle yüzde 14. İşsizlerle düzgün işi olmayan ücretlilerin sayısı milyonde . Eğitimli genç işsizliği ise yüzde 51'e yükseldi . Bu oranlar işsizliğin daha büyük sorunlar yaratacağına işaret ediyor " dedi . Yarışmanın katılım koşulları önümüzdeki günlerde Milliyet Gazetesi ve TİSK'in internet sitesinde yayınlanacak . Yarışmanın birinci eserine 10 milyar , ikincisine milyar , üçüncüsüne milyar ve mansiyon kazanan iki eserin her birine 1. İrlanda olabiliriz TİSK'in 40 . kuruluş yıldönümü dolayısıyla düzenlenen İrlanda Mucizesi konulu panelde konuşan TİSK Başkanı Refik Baydur , " İrlanda'nın 1990'larda kişi başına düşen milli geliri 11 bin dolar idi . 1999'da 16 bin dolara ulaştı . İrlanda mucizesini yaratan unsurlar Türkiye'de de var " dedi . Baydur , " Seçimlerden önce Meclis'ten geçen yasa , bizim aleyhimize olmuştur . Türk sanayicisi , ANAP'lı Aslan'ı , MHP'li Köse'yi ve DSP'li Halıcı'yı hiç ama hiç unutmayacaktır " diye konuştu . Gümrük Birliği'ni gözden geçirelim Bakan Tüzmen , Serbest ticaret anlaşması yapılsaydı daha iyi olurdu . Şimdi de Gümrük Birliği'ni gözden geçirmek gerekir dedi EKONOMİ SERVİSİ Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen , Gümrük Birliği'nin ( GB ) Türkiye'nin yararına çalıştıracak şekilde , gözden geçirilmesi gerektiğini söyledi . Tüzmen , " GB'nin önemli bir noktasındayız . Şu anki birikimimizle serbest ticaret anlaşması en ideal çözüm olarak görünüyor " diye konuştu . GB yerine serbest ticaret anlaşması yapılsaydı , bugün ek rahatlıkların sağlanabileceğini belirten Tüzmen , GB'de yeni bir çalışma yapılması gerektiğini vurguladı . Türkiye İhracatçılar Meclisi'ne ( TİM ) bağlı ihracatçı birlikleri başkanlarıyla biraraya gelen Tüzmen , Kopenhag'tan çıkan kararla ilgili olarak da şunları söyledi : " Türkiye kararını verdi . Biz rahatız . Türkiye 80 milyar dolarlık dış ticaretiyle önemli bir güç . Biz sadece AB'yi hedeflemiyoruz . 1015'te dünya ticaretinin alacağı şekle göre kendimizi ayarlıyoruz " Söylenmez , yapılır Tüzmen toplantı öncesinde gazetecilerin bundan sonra izlenecek strateji ile ilgili sorularını ise şöyle yanıtladı : " Bazı şeyler söylenmez yapılır . Geçmişte İtalya , İspanya örneklerinde zor durumlardaki planlarımızı gördünüz . Her zaman planımız vardır . Ne getirir ne götürür analizi önemli . Sektörel ve bölgesel bağımlılıkları dengeli hale getirmemiz gerek . Komşularımızla , ABD ve Uzakdoğu ülkeleriyle ticaretimizi artırmak istiyoruz . Ağırlıkları eşit olarak dağıtmak istiyoruz " Yerli üzüldü düştü yabancı sevindi çıktı Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye Aralık 1004 tarihini vermesi , yabancıların dolar satıp bonoya geçmelerinde etkili oldu ORHAN TEKEOĞLU Kopenhag'da Aralık 1004 gözden geçirme tarihinin verilmesi yerli yatırımcının moralini ilk anda bozarken , yabancılar ise olumlu karşıladı . Yabancı bankalar dolar satarak ve bono alımı yaparak AB kararına daha temkinli yaklaştı . AB'nin Türkiye'ye gözden geçirme tarihi vermesini , yabancıların Türkiye'nin AB üyesi olma yolunda atılan sağlam bir adım olarak algılanması , piyasalardaki dalgalanmanın şiddetini azalttı . AB kararı ilk aşamada borsada hızlı satış getirirken , bonoda puanlık artışa ve doların da milyon 560 bin liraya çıkmasına neden oldu . Endeks , gün içinde 11. Ancak dolardaki satışlar borsadaki panik satışların hızını kesti . Endeks gün sonunda 0. Dolar satıp bono aldılar AB kararına yerli bankalar karamsar yaklaşırken , özellikle yabancı bankalarca olumlu algılanması , doların ve bono faizinin düşüşünde etkili oldu . Bankalararası piyasada açılışta dolar milyon 560 bin liraya kadar çıktıktan sonra , özellikle yabancıların satışıyla 11 bin liralık düşüşle milyon 550 bin liraya indi . Sabah saatlerinde puanlık yükseliş gösteren bono faizleri ise yabancıların alımlarıyla inişe geçti . En çok işlem gören Aralık vadeli bononun pazartesi valörlü faizi yüzde 48. Kasım seçimlerinden bu yana 15 16 puanlık düşüş gösteren bono faizleri seçim sonrasında yüzde 46 46 bandına kadar düşmüştü . Hazine'den üç ihale Hazine , 1. Pazartesi günü 91 gün vadeli referans bono ihalesinde net 1. İlk ihalede üç ayda bir faiz ödemeli iki yıl vadeli tahvil satılacak . Salı günü yapılacak ikinci ihalede ise 550 gün vadeli bono ihraç edilecek . BDDK , Cavit Çağlar'a beraate itiraz edecek BDDK , İnterbank'tan , paravan şirketler aracılığı ile Cavit Çağlar ve yakınlarının hesaplarına para aktarılmasıyla ilgili davadaki beraat kararına itiraz için gerekçeli kararı bekliyor NEDİM ŞENER Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ( BDDK ) , sahibi olduğu Interbank'tan , kurduğu paravan şirketler aracılığı ile yine kendisine ait Nergis Grubu firmalarına 40 trilyon liraya yakın para aktaran Cavit Çağlar ve 59 sanık hakkındaki verilen beraat kararına itiraza hazırlanıyor . BDDK yetkilileri , itiraz girişimi için gerekçeli kararın beklendiğini açıkladı . Bilindiği gibi Ocak 1999'da Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na devredilen ve ilgili bakanın başvurusu üzerine İstanbul 6'ıncı Ağır Ceza'da görülen İnterbank dava dosyası , kredilerin Bursa'daki şirketlere aktarılmasını gerekçe göstererek bu şehre gönderilmişti . Bursa Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam eden davada Cavit Çağlar , oğlu Mustafa Çağlar ile dayısı Şükrü Şankaya'nın da aralarında bulunduğu 59 sanık , nitelikli dolandırıcılık iddiasıyla yargılanmışlar , İstanbul Üniversitesi'inden Prof . Dr . Hüseyin Ülgen ve Ahmet İncekaya ile Doç . Dr . Yener Ünver tarafından hazırlanan bilirkişi raporu üzerine de Kasım'da beraat etmişlerdi . Batık patronlarına yarıyor BDDK yetkilileri ise konunun takip edildiğine işaret ederek , " Konuya ilişkin BDDK'nın temyiz süresi başlamadı . Gerekçeli kararın gelmesi bekleniyor . Kararın gelmesini takiben temyize gidilecek " diye açıklama yaptılar . İnterbank davasında beraat kararının çıkması , sahibi olduğu bankaların içini boşaltan diğer batık patronları için de yeni bir umut oldu . Bu kararın Yargıtay tarafından onaylanması halinde , diğer banka patronları da dolandırıcılıktan yargılandıkları davada kararı emsal gösterebilecekler . Raporda ağır suçlamalar vardı BDDK raporlarında yer alan verilere göre , Çağlar , grup şirketlerine Interbank'tan milyar 160 milyon dolar , diğer fon bankalarından da 161 milyon dolar olmak üzere , toplam milyar 411 milyon dolar para aktardı . Dava açılmasına gerekçe olan yeminli murakıp raporlarında ise Cavit Çağlar ile Şükrü Şankaya'nın Bankalar Kanunu'ndaki sınırları aşarak , 11 firmalarına 45 ayrı kredide 58. Vakıfbank'tan temerrüt kolaylığı Vakıfbank ödeme güçlüğü içindeki kredi kartı sahiplerinden temerrüt faizini almayacak Vakıfbank Genel Müdürü İrfan Erciyas , Vakıfbank kredi kartı ödemelerinde temerrüte ( gecikme ) düşen vatandaşların , bankanın ilgili birimlerine başvurmaları halinde yeni bir faiz oranı belirlenebileceğini bildirdi . Erciyas , Ankara Ticaret Odası'nda ( ATO ) yaptığı açıklamada , kredi kartı ödemelerinde güçlük içine giren tüketicilerden temerrüt faizi ve cari faiz almadıklarını , söz konusu kredinin bankaya maliyetinin biraz üzerinde bir faizle tahsili için , tüketicilerle anlaştıklarını söyledi . ATO üyelerine kredi Öte yandan Vakıfbank , ATO üyelerine " sabit faizli , uzun vadeli ve esnek ödeme " planlı ticari kredi ile gayri nakti teminat mektubu kredisi sağlayacak . 18 aya kadar vadeli krediye yüzde 5. Fak Fuk Fon'a yolsuzluk incelemesi Hükümet , önceki hükümet döneminde Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu'ndan ( Fak Fuk Fon ) kaynak dağıtımında partizanlık yapıldığı iddiaları üzerine inceleme başlattı . Fon'dan Sorumlu Devlet Bakanı Beşir Atalay'ın talimatıyla inceleme başlatan müfettişlerin ilk incelemede iddiaları doğrulayan bir sonuca ulaştığı belirtildi . Başbakan gündeme getirmişti Başbakan Abdullah Gül de verdiği bir demeçte , " 56 . Hükümet döneminde fakirlere dağıtılması gereken 500 trilyon lira partilerine oy verenlere aktarılmış " demişti . Devlet Bakanı Beşir Atalay , önceki dönemde Fon'dan esas amacı aşan harcamalar yapıldığını belirterek bunu engelleyeceklerini söyledi . Önceki hükümette son üç ay hariç Fak Fuk Fon'dan sorumlu olan Devlet Bakanı Hasan Gemici ise iddialara sert tepki gösterdi . İddiaların ciddiyetten uzak , gerçek dışı olduğunu vurgulayan Gemici , " Siyasi nezakete de uygun değildir " dedi . Fiat'ın yeni CEO'su Barberis Fiat'ta istifa eden CEO Gabriele Galateri'nin yerine Fiat Oto Genel Direktörü Alessandro Barberis'i atandı . Bugün yapılan yönetim toplantısında Galateri'nin Yönetim Kurulu Üyesi olarak kalmasına karar verildi . Fiat Başkanı Paolo Fresco'nun görevden alınacağı veya istifa edeceği iddiaları da bugünkü toplantı sonrasında yalanlanmış oldu . Başkan Yardımcılığı görevine yine Yönetim Kurulu içinden Franzo Grande Stevens ( aynı zamanda Fiat'ın onursal başkanı Agnelli'nin avukatı ) getirildi . Favori , İstanbul Yaklaşımı'na alındı Favori Dinlenme Yerleri , İstanbul Yaklaşımı kapsamına alındı . Favori'den Borsa'ya gönderilen açıklamaya göre , Halk Bankası ile yapılan görüşmeler sonuçlandı . Açıklamada , " Şirketimizin 4645 sayılı Mali Sektöre Olan Borçların Yeniden Yapılandırılması kanunu kapsamında lider banka Halk Bankası'na yapmış olduğu resmi başvuru , olumlu karşılanarak çerçeve anlaşmasının . maddesinde belirtilen süreç başlamıştır " denildi . Araç saltanatına tırpan ANKARA Milliyet Hükümetin , kamudaki makam aracı kullanımına sınırlama getiren eylem planının ayrıntıları belli oldu . Plana göre , kamu görevlilerinin şehiriçi ulaşımı , özel sektörden kiralanan araçlarla yapılacak . Uygulama bir ay içinde bakanlıklardan içinde başlayacak . Makam aracı alımı derhal durdurulacak . Alınabilecek araçların nitelikleri yatırım programında tek tek belirlenecek . Maliye bu konuda bir kanun taslağı hazırlıyor . Makam aracı sadece bakanlar , müsteşarlar , Genelkurmay , Kuvvet ve Ordu komutanları , Emniyet Genel Müdürü , valiler , rektörler ve kaymakamlar gibi üst düzey yöneticiler ile sınırlandırılacak . Genel müdürlerin durumu daha sonra netleşecek . Ayrıca bir araç havuz oluşturulacak . İmdat ! Çok şişmanım ! Aşırı kilodan infilak etmek üzere olan Sibel Can , doktorunu arayıp S. verdi : Acilen zayıflamam lazım . . BİRSEN ALTUNTAŞ SİBEL Can , bayramda açılışını yaptığı Kıbrıs'taki Casino Vega'da aşırı kilolu haliyle herkesi hayrete düşürdü . Can , kilolarıyla ilgili sorulara , Çok yemiyorum , üstelik halimden çok memnunum diye yanıt verse de , daha sonra uçtuğu Londra'da doktoru Haluk Saçaklı'dan yeni diyet programı için randevu istedi . Verdiklerini geri aldı EKİM ayında uyguladığı diyetle yıldız sanatçıya kısa sürede kilo verdiren Dr . Saçaklı , şimdiki durumu da Berivan'ın çekimlerine bağladı . Dr . Saçaklı , reyting rekortmeni Berivan dizisinin Mardin'deki zorlu çekimleri nedeniyle bu diyeti uygulayamayan Can'ın , verdiği kiloları hızla geri aldığını söyledi . İlaçlar şişlik yaptı CAN'ın Mardin'de diyet ürün bulmakta zorlandığını anlatan Saçaklı , " Egzersiz de yapamadı . Ayrıca tansiyon ilaçları nedeniyle vücudunda ödem ve şişlik de var . Pazartesi günü ölçülerini alıp yeni diyete başlayacağız " dedi . Can , 1001'de de yine Saçaklı'nın diyetiyle ayda 15 kilo vermişti . Fadıllıoğlu en iyi tasarımcı seçildi NEVSAL ELEVLİ Londra İNGİLTERE'NİN ünlü iç mimari ve tekstil firması Andrew Martin'in geleneksel " Yılın İç Mimarı Ödülü " Zeynep Fadıllıoğlu'na verildi . 500'den fazla mimarın katıldığı yarışmada birinciliğe layık görülen Fadıllıoğlu 1001 yılının en iyi tasarımcısı seçildi . Osmanlı çizgisi SON dört yıldır sürekli ilk 10'da yer aldığını söyleyen Fadıllıoğlu , hazırladığı Osmanlı yatak odası ve banyo ile İngilizlerin beğenisini kazanmıştı . Fadıllıoğlu Londra'daki Chintamani adlı restoranda Osmanlı ve Selçuklu çizgilerini kullandı . Turizm Bakanı'nın elini öpecek ABDULLAH MALKOÇ BEST Model'de ikinci seçildikten sonra Malezyalı jüri başkanının davetiyle bu ülkede 51 Aralık'ta yapılacak yarışma için davet alan Ebru Güzel , Malezya'ya gitmeden önce Turizm Bakanı Güldal Akşit'i ziyaret edip , elini öpecek . Güldal Akşit Güzel'i Turizm Güzeli Yarışması'na gitmeden önce pazartesi ya da salı günü kabul edecek . MALEZYA'DAKİ yarışmada Türkiye'yi temsil edeceğini söyleyen Güzel , " Yarışmaya bakanımızın manevi desteğini alarak gitmek istedim " dedi . Turizm Otelcilik mezunu olduğunu ve iyi derecede İngilizce bildiğini dile getiren Güzel , yarışmada Yıldırım Mayruk'un hazırladığı tuvalet ile Özlem Süer'in diktiği yöresel kıyafeti giyecek . Gülşen merdivenden düşüp kemiğini kırdı MAGAZİN SERVİSİ ÇARŞAMBA geceleri Etiler Maximum'da sahne alan Gülşen , kulise inerken merdivenlerden düşüp kuyruk sokumundan bele giden sakrum kemiğini kırdı . Florence Nightingale Hastanesi'nde Gülşen'in tedavisini üstlenen ortopedi uzmanı Prof . Dr . Azmi Hamzaoğlu da , ameliyata gerek duymadıklarını söyledi . KIRILAN kemiğin çok ince olduğu için üç hafta hareketsiz istirahat sonucu kaynayacağını söyleyen Dr . Hamzaoğlu , Gülşen'in acılarını dindirmek için ilaç tedavisi uygulamakla yetineceklerini söyledi . Gülşen ise , " Nazara çok inanırım . Nazar değdiği için bu başıma geldi " demekle yetindi . " Berivan " reytingde maçları bile solladı MAGAZİN SERVİSİ Sibel Can kilo aldı almasına ama başrolünü oynadığı " Berivan " dizisi ekrana geldiği her hafta , " izlenme oranı " ve " izlenme payı"nda gün birinciliğini kimseye kaptırmıyor . Kanal D'nin izlenme rekorları kıran dizisi " Berivan " bu hafta da reytingde , aynı gece Star'da yayımlanan Olympic Lyon Denizlispor ile Show TV'de ekrana gelen Dinamo Kiev Beşiktaş UEFA Kupası . Tur maçlarını bile geride bıraktı . Berivan , 14. Kalabalık Buda , pahalı Peşte ; İŞTE BUDAPEŞTE Komünizmin izleri hâlâ silinmemiş , Yeşil Elma bir harika , yankesicilik yaygın , Gül Baba Türbesi , tarih , sanat , doğa iç içe , Hotel Taverna ve Gallert , Gerbeaud Cafe , Kahramanlar Meydanı , Mathias Kilisesi . . . Evet efendim , cumartesi günkü yazımda belirttiğim gibi Macaristan'a gittim . İnanın , aklımda bayram tatili yapmak filan yoktu . İzmir'deki anama gidip elini öpecek , hayır duasını alacaktım . Ama yıl önce beni Prag'a davet eden Yeşil Elma Seyahat Acentası'nın genç ve başarılı sahipleri Kaya ile Bora Südoğan'ın daveti üzerine , biraz da sizlere değişiklik olsun diye düştüm yollara . Modanın duayeni Yıldırım Mayruk ve ortağı sevgili Barbaros Şansal'ı da Dubai'ye gideceklerken kandırdım . Onlarla seyahat etmek hoşuma gidiyor , çünkü Barbaros çok iyi bir rehber . Adam sanki ordinaryus . İlk kez gittiği yer bile olsa hemen çözüp ilginç ve marjinal eğlenceyi sunuveriyor bana . gün , gecelik muhteşem bir iş gezisi oldu . Önce Yeşil Elma'dan söz etmek istiyorum . Bugüne değin gerek tek , gerek grup olarak pek çok firma ile seyahat ettim . Paramı da aslan gibi ödedim . Ama en iyilerinden biri , inanın , Yeşil Elma . Budapeşte , Prag , Lizbon , Sicilya , Viyana'ya tur düzenleyen şirketin konuğuydum . Hadi ben konuk olduğum için memnun döndüm diyelim . Yıldırım ile Barbaros kişi başı 169 ve bir de vergi olarak 40'ar dolar ödediler , onlar da aynı memnuniyetle döndüler yurda . Bir kere Yeşil Elma ekibi çok dürüst . Geçen yıl da sevgili Genel Yayın Yönetmenim ve dostum Rifat Ababay aynı şirketle Prag'a gitmişti . Hem de kalabalık bir grupla . İlgiden müthiş memnun kalmışlardı . Şimdi onu kandırabilirsem bir de Budapeşte'ye göndermek istiyorum , bakalım . Biz 15 kişilik bir gruptuk . Dönüş uçağına binerken hepimiz , gözlerimiz dolu dolu , Macaristan'daki rehberimiz gencecik , pırıl pırıl bir delikanlı olan Oğuzhan Tavman'a teşekkür ettik . Oğuzhan'ı ilerde sizlere anlatacağım . Bundan böyle Yeşil Elma favori seyahat acentam . Dilerim beni mahcup etmezler ve aynı başarıyı yaşamları boyunca sürdürürler . Telefon numarası ( 0111 ) 149 51 11 . Bayramın birinci günü ETS'ye ait Free Bird adlı özel bir uçakla hareket ettik . Aynı uçak ve ekip dönüşte de bizi aldı . Bence böyle özel uçak şirketlerinin çoğalması gerekiyor . Türk Hava Yolları da çok başarılı ama Free Bird'ün hakkını yememek lazım . Havaalanında sosyetenin ünlü mimarlarından Yılmaz Sanlı ve eşi Necla Hanım'ı gördük . Barcelona'ya gidiyorlarmış . Yılmaz Ağabey'i 15 yıldır tanırım . Beni gururlandıran sözleri için kendisine bir kez daha teşekkür ediyorum . Köşemi satır satır okuyor . Milano ve Barcelona yazılarımı saklamış , " Senin rehberliğinde gezeceğiz " diyor . Sırf mu ? Daha kimler kimler . Seyahat anılarımı toplayıp kitap yapayım diye yayınevlerinden teklifler bile geliyor . Düşünüyorum aslında ama ah vakit ! Bu arada Yeşil Elma'nın bizimle birlikte seyahat eden rehberi Lerna Diger'i de unutmamam gerek . Dünya tatlısı bir ufaklık . 11 yaşında ama acayip zeki , seyahat boyunca hepimizin nazını çektiği halde bir kez olsun yüzü asılmadı . Evet ; paltolarınızı , kazak ve eldivenlerinizi , şapkalarınızı , berelerinizi valizinize yerleştirin . Gözlerinizi kapatın , uyandığınızda mutluluk duyacaksınız . Size muhteşem bir gün yaşatacağım . Tarihi , zengin doğası , müzeleri , sanat eserleri , gay barları , fahişeleri ve marjinal gece kulüpleriyle farklı bir Budapeşte gezisinde benimle birlikte olacaksınız . Sevgili POSTA , Milliyet İnternet ve Hürriyet Avrupa'daki okurlarım ! Hazırsanız , başlıyoruz . Yankesicilere dikkat Şehrin acıklı öyküsünden söze gireyim . Bu öyküyü Budapeşte'de yaşayan çok değerli rehber arkadaşımız Uğur Gebeş anlattı . Budapeşte'nin bulunduğu bölgeye ilk olarak Romalılar yerleşmiş . Macarlar ise 896 yılında gelmişler . Krallığa ve Hıristiyanlığa 1000 yılında geçmişler . İlk Macar kralı Szent Istvan , başkentleri Estergon . 1141 yılına kadar da böyle devam etmiş . Moğollar , 1141 yılında krallığı istila etmişler . Zamanın kralı . Bela , kraliçeyi ve bütün komutanlarını alarak kaçmış . . Bela 1145'de geri dönerek ülkesini kurtarmış . tarihten itibaren Kale Tepesi'ne kraliyet sarayını inşa ettirerek başkenti Buda yapmış . Şehir , Buda adını Atilla'nın kardeşinden almış . Atilla Batı'da fetihlere gittiğinde yönetimi kardeşi Buda'ya verirmiş . da ülkeyi iyi yönettiği için Atilla ondan korkmaya başlamış . Bir seferden dönüşte Aquincum kentinin adının değiştirildiğini ve kardeşi Buda'nın şehre kendi adını verdiğini görmüş . Çok kızarak kardeşini öldürtmüş . Şehre Etele adını vermiş . Atilla ölünce halk şehre Buda adını iade etmiş . Şu anda da Atilla adında Budapeşte'de sadece bir sokak var . Daha önceden Buda adı verilen Aquincum şehrine de tarihten itibaren Obuda ( eski Buda ) adı konmuş . Osmanlılar 1541'de Buda'yı ele geçirmişler . Ülke Halsburg , Osmanlı ve Transilvanya tarafı olarak üçe ayrılmış . Osmanlılar 1686'da Buda ( Budin)'nın yönetimini kaybedince bölgede Avusturya Macaristan İmparatorluğu devri başlamış . Başkent ; Buda , Obuda , Peşte isimlerinin birleşmesinden oluşan Budapeşte adını 1865 yılında almış . Peşte , kireçtaşı ocakları demek . Şehrin girişi çok kötü , peşin davranıp hayal kırıklığına uğramayın . 45 55 metrekarelik Rus lojmanlarında kişilik aileler oturuyor . Aslında bütün evler aynı büyüklükte . Binalar çok eski ve kırık dökük . Tadilata hükümet izin vermiyormuş , değerleri bozulacak diye . Şimdilerde el değmeden , yeni bir sistem geliştirilmiş ve binaların dış cepheleri beyazlatılmaya başlamış . Buralarda yaşayan aileler bu küçücük evlerde köpek besliyorlar . Evinde köpeği olan varmış . Ticaretini yapıyorlarmış . Hatta Türkiye'de Atilla Boronkay'ın çiftliğindeki köpekler cinsmiş , bakıcılarıyla birlikte Macaristan'dan gelmişler . Buda tarihi ve kalabalık . Peşte ise pahalı , lüks ve hareketli . İşte Budapeşte bu iki bölümden meydana geliyor . İlk gün Oğuzhan bize şehir turu yaptırdı . İstanbul Budapeşte arası uçakla 1. Bizden bir saat geriler . Para birimi Forint . Forint , milyon lira ediyor . Taksilere dikkat edin , kazık yiyebilirsiniz . En iyisi rehberinizin size verdiği acentadan taksi çağırın . Çünkü oteller bile komisyon aldığı için ücret katlanıyor . Cep telefonlarınızı da kapatın , kat fazla yazıyor . Yankesiciliğin çok yaygın olduğunu söylüyorlar ama çok şükür başımıza bir olay gelmedi . Bir de önünüze kimlik soran sivil polis görünümünde kişiler çıkarsa asla pasaportunuzu vermeyin , yoksa Türk elçiliğine sığınmak zorunda kalırsınız . Pasaportunuzu kapıyorlar . Berlin'den sonra Doğu Avrupa'nın ikinci büyük kenti olan Budapeşte'de hâlâ komünizmin izleri var . Komünizmden 1999'da çıktıkları için yaşlılar alışamamışlar , cumhuriyete karşılar . İktidarda Genç Demokrat Parti , Fides var . Başbakan Urban Viktor 41 yaşında , Cumhurbaşkanı ise Madler Frenz . Kentin kaplıcaları çok ünlü . Komünizm zamanında burada bin Türk yaşıyor ve tekstil işi yapıyormuş . Şu an bin Türk var . Budapeşte'den Viyana'ya çok rahat geçebilirsiniz . Kara yoluyla 5. Bizim kaldığımız Otel Taverna şehir merkezinde , Vaci Utra 10'deydi . Mutlaka burada kalın , herşey elinizin altında . Rahat barı , restoranı ve kafesi var . Telefon numarası ( 0561 ) 485 51 00 . Macaristan'ın başkenti Budapeşte aslına bakarsanız bir kültür ve sanat merkezi . Kentteki müzelerin çoğu saat 10. Müzelerde yabancılık çekmezsiniz , rehberler var . Budapeşte'yi gezmenin en güzel yolu bence bot turu yapmak . Bir yerden bir yere gitmek için Budapeşte Card adı verilen bir kartınız olması yeterli . Bu kart ile tüm araçlara bedava binebiliyorsunuz . Ayrıca bu kart sahiplerine bazı müzeler bedava . Bazı müzelerde ise yüzde 10 ile yüzde 50 arasında indirim uygulanıyor . Budapest Card 48 ve 61 saat geçerli . Kahramanlar Meydanı , Opera ve Parlamento Binası Birinci günkü şehir turumuzda ilk durağımız , 1896'da yapılan Kahramanlar Meydanı'ydı . Burada bir zamanlar Mayıs törenleri yapılırmış . Göbekte bir heykel var . En üstünde Cebrail , sağ elinde taçıyla sembolize edilmiş . Sol elinde ise Katolik haçı var . Ayrıca Macar kabilesini temsilen tane atlı heykel duruyor . Mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri de Gallert Tepesi . Efsanevi çapkın Kazanova'nın evi de bu tepede . St . Stephan'ın kral olduğu zaman yanında bulunan piskopos , Hıristiyanlığı yaymaya çalışmış . Kabul etmeyenler çivili fıçıya konularak bu tepeden atılmış . Viyana'ya rakip olarak yapılan Opera Binası'nda Monteverdi , Scarlatti , Mozart , Beethoven , Rossini , Tchaikovsky , Franz Lizt , Bartok , Kodaly gibi 16 büyük kompozitörün heykeli var . Kentin en büyük , Macaristan'ın ise ikinci büyük katedrali St . Stephan Katedrali , Kraliyet Sarayı , içinde 410 odanın yer aldığı ve Birinci Dünya Savaşı sırasında bombalanan ama bombanın patlamaması sonunda tarihi dokusunu koruyan Parlamento Binası . . . Atatürk Yolu , 1945'de Budapeşte'yi Nazilerden kurtaran Sovyet ordusu adına dikilen Özgürlük Anıtı , Mathias Kilisesi görülmeye değer diğer yerler . Hepsini gezdim . Yani bunlar , bazı meslekdaşlarımın yaptığı gibi internetten alınmış bilgiler değildir . Dikkatinize ! Anlarsınız ya ! Gül Baba Türbesi , Otel Gallert , Gerbeaut Cafe&Restaurant Gallert Tepesi'nin en güzel kafelerinden biri olan Mio'da soluklandık . Canımız kahve istedi ama ne yazık ki kahve kültürleri sıfır . Sevgili Yıldırım da hep bundan yakındı . da oruçtan çıktı ama canının istediği gibi , şöyle mis gibi kokan bir kahve içemedi . Fakat tatlı konusunda rakipsizler , bilesiniz . Bu arada yine aynı tepede bulunan ve Mesut Yılmaz'ın saldırıya uğramasıyla şöhret olan Hilton'da minik bir tur attım . 1966 yılında inşa edilen Hilton Oteli , Macaristan'ın komünist dönemde Batı'ya verdiği ilk tavizlerden biriymiş . Ardından Gül Baba Türbesi'ne gittik . Kanuni Sultan Süleyman , Budin Kalesi'ni aldığında yanında Gül Baba adlı derviş varmış . Bir gün sonra şehit düşmüş . Bunun üzerine Mathias Kilisesi camiye çevrilmiş , dervişin cenaze namazı burada kılınmış . Girişte bir heykeli var , minicik bir adam . Anısına bir de türbe yapılmış ve bahçesine Isparta'dan özel gül fidanları getirilip dikilmiş . Mutlaka gidin . Ben önceden bilgi edindiğim için bahçemden bir gül alıp ayak ucuna diktim . Türbenin içinde İznik çinileri var . Otele dönüşte Budapeşte'nin en meşhur pastane kafesi olan , Vaci Utca Meydanı'ndaki Gerbeaud'a gittik . 1858 yılından kalan bina görülmeye değer . salonu var . Biri VIP . Alt katta ise şık bir restoran ve birahane yer alıyor . Biraları kendileri yapıyorlar . Burada şomlayigaluşka adlı bir Macar tatlısı var , tatmayana acırım . Fiyatlar Türkiye'ye oranla ehven . Efendim , vaktiniz kalırsa aşağıda açık adreslerini belirttiğim güzellikleri de şöyle bir gezin . Yarına kendinizi hazırlayın , daha ne güzelliklerden söz edeceğiz , bilemezsiniz . Güzel günler sizin , artanlar benim olsun . Sevgiyle kalın . Vaktiniz olursa ! Aquincum Müzesi : Pazartesi hariç her gün 10:00 16:00 arası açık . Yaklaşık 1000 yıl önce inşa edilmiş olan bu tarihi yapı kesinlikle görülmeye değer . Özellikle büyüleyici mozayiği ve taş oymaları sizi cezbedecek . Vidampark : 14 . V†rosliget Caddesi . Budapeşte'nin en büyük eğlence parkı . Yıl boyunca açık olan park , kış aylarında sadece belirli saatler arasında açık . Pesti Vigadó : Vigadó tér . Cadde . 1865'de inşa edilen yapı Budapeşte'nin ikinci önemli konser salonu olarak bilinmekte . Haziran eylül ayları arasında dünyanın dört bir yanından gelen sanatçılar burada konserler veriyorlar Állat es Növenkert ve Varosliget : 14 . Cadde . Avrupa'daki en güzel hayvanat ve botanik bahçelerinden biri . Kurulalı 100 yıldan fazla olmuş . Városliget ise Budapeşte'nin tarihsel ve kültürel açıdan ikinci önemli parkı . El yıkama alışkanlığı ile ölümleri azalttık ! Hacettepe Üniversitesi Hastanesi yoğun bakımında , lavabo sayısı artırılarak ve el yıkama pratiği geliştirilerek , enfeksiyon kaynaklı ölümler yarı yarıya önlendi AYŞEGÜL AYDOĞAN İstanbul Dünya Sağlık Örgütü'nün verilerine göre hastanede yatarak tedavi gören 10 hastadan birinde enfeksiyon ortaya çıkıyor . Amerika'da her dakikada bir kişi bu nedenle hayatını kaybediyor . Türkiye'de hastane enfeksiyonlarını kontrol altına almaya yönelik çalışmalar yapan hastaneler , görülme oranlarını Batı standartlarına yaklaştırmaya çabalıyor . Batı'da yüzde 5'in altına indirilen enfeksiyon görülme oranı , bizde iyi çalışan hastanelerde yüzde civarında . Normal servislerde yüzde olan oran , yoğun bakımda yüzde 10'lara hatta bazı hastanelerde yüzde 10'lere çıkıyor . Bu da ölüm oranlarını artırıyor . Ancak yoğun bakım ünitelerinde ağır hastaların yatması nedeniyle , ölüm nedenleri genelde enfeksiyona bağlanmıyor . BULAŞMA YOLU ELLER Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi İç Hastalıkları Anabilim Dalı İnfeksiyon Kontrolü'nden sorumlu öğretim üyesi Doç . Dr . Yeşim Şardan , enfeksiyonların yoğun bakım servislerinde 10 kat fazla görüldüğünü söyledi . Şardan , Hacettepe'de 1999'dan sonra bir yoğun bakım ünitesinde enfeksiyon oranlarının yüzde 40'a çıktığını , alınan önlemlerle yüzde 10'nin altına indirildiğini söyledi . Şardan , " Tek bir lavabo vardı . Her yatak arasına lavabo yapıldı , yatak başlarına el için antiseptik dezenfektanlar konuldu . Enfeksiyonun esas bulaşma yolu ellerdir . Personelde el yıkama pratiği geliştirildiğinde yarı yarıya azaldığını gördük " diye konuştu . İstanbul Tıp Fakültesi Hastane Enfeksiyonları Kontrol Komitesi Sekreteri Prof . Dr . Şengül Derbent de yatak çokluğunun enfeksiyonlar için dezavantaj oluşturduğunu söyledi . Derbent , şöyle dedi : " El yıkama eğitimine ağırlık veriyoruz . Bölümlerdeki lavabo sayısını artırıyoruz . Sağlık çalışanı bir hastadan diğerine geçerken , pansumanı tamamladıktan sonra , eldiveni varsa çıkarır çıkarmaz elini yıkamalı . " TİPİ HASTANELER Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Vakfı Öğretim Üyesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Uzmanı Prof . Dr . Mustafa Bakır , " Keşke tipine cezaevleri yerine hastanelerde geçilse " dedi . Bakır şunları söyledi : " Yoğun bakım üniteleri , yenidoğan servislerine , hematoloji ( kan hastalıkları ) bölümlerine uzak yapılmalı . Her serviste bir tecrit odası bulunmalı , yoğun bakımlarda da 10 yatağa bir izolasyon odası bulunmalı . Tüberküloz servislerinde dirençli vakalar için tampon oda ( odanın havasını koridora , koridorun havasını odaya vermeyen ) olmalı . " Enfeksiyon maliyeti de artırıyor YILDIZ YAZICIOĞLU Erzurum Yapılan araştırmalar gösteriyor ki , Türkiye'de hastanelerde tedavi olurken başka bir hastalık tehlikesi yaşayan hasta , ortalama 11 gün daha fazla yatılı kalıyor ve yaklaşık 1180 dolar ek maliyete yol açıyor . Hastane İnfeksiyonları Derneği'nce Erzurum'da düzenlenen sempozyumda , hastanede hem personel hem hastalar için mevcut bulunan hastalık kapma riskleri masaya yatırıldı . Hastane İnfeksiyon Derneği Yönetim Kurulu üyeleri Prof . Dr . Mehmet Doğanay , Prof . Dr . Serhat Ünal ve Prof . Dr . Başak Dokuzoğuz , Türkiye'deki hastanelerde enfeksiyon kapma riskinin yüzde ile 15 arasında değiştiğini söyledi . " Hastanelerde hasta olmak aslında engellenebilir bir durum . Yeter ki hasta , personel ve hastane ortamı açısından gereken önlemler alınsın " diyen uzmanlar , hasta yeniden enfeksiyon kaptığında yaşanan durumları şöyle sıraladılar : Hasta hastanede daha fazla kalır . Tedavi maliyetleri en az iki , en çok 10 kat artar . Hasta yaşamı tehlikeye girer ve ölüm vakaları ortaya çıkar . Hasta ikinci kez bir cerrahi müdahaleyle karşı karşıya kalabilir . Ulusal sağlık harcamalarında her yıl önemli bir artışa neden olur . TOPLU ZİYARETLERE SON Hastanelerde ister istemez mikrop bulunduğunu söyleyen Ünal ise , " Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli , işte bu yeni alışkanlığımız olmalı . Gruplar halinde hasta ziyaretinden vazgeçmeliyiz " diye konuştu . Cibali Karakolu artık yok SERHAT ÜNAL İstanbul Tiyatro oyunları ve filmlere konu olduğu için Türkiye'nin en meşhur karakolu olan Cibali Karakolu artık yok . Tarihi karakolun adı İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nün son uygulamasıyla kayıtlardan çıktı . AMAÇ HIZLI HİZMET İstanbul Emniyet Müdürlüğü , vatandaşa daha iyi ve hızlı hizmet vermek için karakolları kapatma kararı aldı . Bu kapsamda 18 polis karakolu kapatıldı , 16 karakol polis noktasına , 61 karakol ise Polis Merkezi Amirliği'ne dönüştürüldü . Kapatılan karakollar arasında en meşhuru ise Cibali Karakolu . Karakol daha önce tarihi yerinden taşınmış , yenilenmiş binasında faaliyet gösteriyordu . Kapatılan karakollardan 11'inin mülkü emniyete ait . Çoğu karakolun yerine , polisler için sosyal tesis kurulması ve bazı karakolların da olay yeri inceleme ekiplerine tahsis edilmesi düşünülüyor . Diğer karakol ise mal sahiplerine iade edildi . VATANDAŞ BEKLİYOR Bu uygulamadan polisler ise memnun değil . Uygulamanın zamansız olduğunu savunan polisler , " Müracaatlara ve olaylara yetişilemez oldu . Vatandaş saatlerce beklemek zorunda kalıyor " dedi . Töre yine kan istedi İstanbul'da iki âşığın arasına berdel girdi . Kavuşmanın bedeli , bir babanın canı oldu ŞÜKRAN ÖZÇAKMAK Sedat ile Zübeyde'nin aşkı , törenin İstanbul'un göbeğinde hâlâ yaşadığını ortaya koydu . Onlar evlendiler , ama bu durumu kabullenemeyen bazı yakınları kan dökülmesine neden oldu . Komşu olan Sedat Artan ( 16 ) Iğdırlı , Zübeyde Aksu ( 15 ) ise Kars Sarıkamışlıydı . Anneleri komşuluk yapıyor , babaları selamlaşıyordu . Ta ki ; Sedat ile Zübeyde'nin altı yıl önce alevlenen aşkları evlilik kararına dönüşünceye kadar . Çünkü ailesi Zübeyde'yi ağabeyinin kayınbiraderine vermek , yani berdel yapmak istiyordu . Çatlak ses Bunun üzerine Zübeyde ile Sedat , çareyi kaçarak evlenmekte buldu . Zübeyde'nin ailesi , " Kızımız rızasıyla kaçtı . Söyleyecek bir şey yok ama Bağcılar'da oturmasınlar " diyerek bu aşka boyun eğdi . İki âşık da İstanbul'un başka bir ilçesine taşındı . Ancak , Zübeyde'nin babasının amcasının oğlu , Bağcılar Fevzi Çakmak Mahallesi Muhtarı Ahmet Aksu , bu durumu kabullenemedi . Ona göre , Zübeyde bir yabancıyla evlenemezdi . Sonunda olan oldu . Bayram öncesi Sedat'ın babası emekli bekçi Mecit Artan , muhtarlığın önünden geçerken her zamanki gibi selamını verdi . İddiaya göre muhtar Aksu , içeri çağırdığı Artan'ı yakınlarıyla birlikte saldırarak hastanelik etti . Yoğun bakıma alınan Artan , gün sonra da öldü . Gözaltına alınan muhtar ve yakınları delil yetersizliğinden serbest kaldı . Ancak , " Vicdanımız sızlıyor , daha fazla susamayacağız " diyen görgü tanıkları şahitlik yapınca , muhtar Ahmet Aksu ve küçük oğlu Ömer ile Zübeyde'nin babası Mehmet Aksu , Bağcılar Savcılığı'nca cezaevine gönderildi . Parayı alamayınca böbreği geri istedi Çocuk Esirgeme Kurumu'na bıraktığı iki evladını yanına alabilmek için böbreğini satan çaresiz baba , parasının yarısını tahsil edemedi . . . Yalova'da , milyar lira karşılığında sattığı böbreğinin parasının tamamını alamadığını öne süren Maşallah Bingöl , " Ya böbreğimi versinler ya da paramı " diyerek isyan etti . Eşinden ayrılan , iki çocuğunu da maddi durumu yetersiz olması nedeniyle Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Yurdu'na veren Bingöl , geçen yıl bir diyaliz merkezinde tedavi gören kadınla tanışarak , böbreğini satma teklifinde bulundu . İddiaya göre bu kişi aracılığıyla Çınarcıklı bir aileyle tanıştırılan Bingöl'e yapılan doku ve kan tahlillerinde , böbreğinin Sadullah Yılmaz'a uygun olduğu söylendi . Bingöl , teklifi kabul edince Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde Ramazan Yılmaz adına tanzim edilen evrakla böbrek nakli yapıldı . Ancak nakilden sonra Bingöl'e milyar lira ödendi . Elinde senedi olduğunu ancak tahsil edemediğini ifade eden Bingöl , " Suçluyum biliyorum . Ben sadece çocuklarım Mesut ve Dilara'yı yanıma alabilmek için bu işe giriştim . Cezama razıyım . Yürümekte bile zorluk çekiyorum . Senetleri icra yoluyla tahsil edeceğim " dedi . İki aile sobadan zehirlendi . . . Ankara ve Kocaeli'nde yaşanan soba facialarında kişi öldü . . . Ankara Gölbaşı'nda bir fabrikada işçi olarak çalışan Bünyamin Bilgin ( 15 ) , eşi Gülhanım ( 14 ) ve kızları Ayça ( ) , Bahçelievler Mahallesi Cumhuriyet Caddesi'ndeki evlerinde sobadan sızan gazdan zehirlenerek hayatlarını yitirdi . Üç yıllık evli olan çiftin yatak odasında yanan sobaya kömür atıp uyudukları ve bunun sonucunda sobadan sızan gazdan zehirlenerek öldükleri belirtildi . Üç kişinin ölümüyle sonuçlanan olay , iki gün sonra ortaya çıktı . Kocaeli'nin Gebze ilçesinde de sobaya kömür attıktan sonra uykuya dalan Zahide Keleş ( 15 ) ile aylık bebeği Hakan , dumandan zehirlenerek öldü . Sermayenin dini imanı olur mu ? ÇAPRAZ ATEŞ NESLİHAN CUYAR Müstakil Sanayiciler ve İşadamları Derneği ( MÜSİAD ) Başkanı Ali Bayramoğlu , Türkiye'de herkesin kendine göre dindar olduğunu söyleyerek , " Bizim için , dinin kurallarını daha çok yaşayan , İslami uygulamayı daha çok yapan insanları temsil ediyor demek daha doğru olur " dedi . Bayramoğlu'nun bu sözleri , " Sermayeyi dindar dindar olmayan diye ayırmak mümkün mü ? " sorusunu akla getirdi . Görüşler şöyle : Yrd . Doç . Asım Yediyıldız ( Uludağ Ü . İlahiyat Fak . ) : Bakış açısı önemli Bu tür ayrımları gereksiz ve yersiz buluyorum . Sermayeyi dindar ya da dindar olmayan diye ayırmak kesinlikle doğru değildir . Ekonomik ölçütü esas alarak , kişilerin dindarlığına vurgu yapılması mümkün değildir . Tamamen iktisadi bir alandır . Bu tür bir ayrım doğru değildir . Ancak bu bir perspektif meselesi . Din belli bir alanı hem kapsar hem kapsamaz . Ahlaki tabana indiğiniz zaman pek çok alanda geçerli olabilir . Daha değişik sosyal alanı ihtiva ettiği zaman olay tamamen farklılaşıyor . Bu bir bakış açısı . Hangi açıdan baktığı önemli . Prof . Lütfullah Cebeci ( Atatürk Ü . İlahiyat Fak . ) : Sahibinin dini var Sermayeyi değil ama sermaye sahiplerini dindar ya da dindar olmayan diye ayırmak mümkündür . Sermaye sahibi sermayesinden ayrı düşünülemez , dolayısıyla inanç ve kanaatlerini elbette bu sermayeyi kullanırken devreye sokacaktır . Bu da normal bir şeydir . İnançlı insanların sermaye sahibi olmasının memleket açısından önemi vardır . Elbette inançsız insanlar da memleketini sever ama öncelikli olarak menfaatlerini düşünürler . Sermayenin insan aleyhine kullanılması , dindar insanlar sermaye sahibi olduğunda daha az olacaktır . Abdülkadir Sezgin ( Emekli Diyanet Başmüfettişi ) : Kişinin amacına bağlı Sermaye özellikle tedavülde olan para , devletin çıkardığı ya da devletin kabul ettiği yabancı paradır . Bu paranın dinli ya da dinsiz diye ayrılması mümkün değil . İyi işlerde kullanırsanız doğru , kötü işlerde kullanırsanız yanlış iş yapmış olursunuz . Kullanan kişinin amacına bağlı . Dindarın parası dinci para , ötekinin dinsiz para diye bir ayrım olamaz . Sermaye dine isnat edilemez . Bizim paramız Müslüman olmadığımız için mi değersiz , ekonomimizin kötülüğünden değersiz . Paramız değerliyken çok dindardık da , şimdi az mı dindarız ? Prof . Dr . Salih Tuğ ( Marmara Ü . İlahiyat Fak . ) : Ayırmak yanlış olur Sermayenin İslami , gayri İslami diye bir ayrımı olamaz . Sermaye sermayedir , emek birikimidir . Nakit olabilir , eşya olabilir . Kullanmaya bağlı olarak değişir . Bunu ayırmak büyük bir yanlışa girmek olur . Müslüman olabilir , Hıristiyan olabilir , Budist olabilir . Hepsinde müşterek olan kapital , yani sermayedir . Bunu birbirinden ayırarak Budist sermaye , Hıristiyan sermaye demek olmaz . Çok suni , ideolojik bir ayrım . Böyle bir ayrım ideolojik manada belki bir değer ifade eder ama dünyanın bugünkü değerler sisteminde hiçbir kıymeti yoktur . Sahte doktoru gizli kamerayla yakalattı ELVAN EZBER İstanbul Böbrek hastası Şirin Karagöz , kendisini ameliyat edeceğini söyleyerek milyar lirasını dolandırdığını iddia ettiği Attab Eroğlu'nu önce gizli kameraya kaydetti , ardından da polise yakalattı . Karagöz , sahte doktor olduğunu ileri sürdüğü Eroğlu'nun gizli kamerayla çektiği görüntülerini Yankesicilik ve Dolandırıcılık Büro Amirliği'ne götürerek şikâyetçi oldu . Bunun üzerine polis , Eroğlu'nu gözaltına aldı . Evlere giderek kürtaj yaptığını söyleyen ve diplomasını ibraz edemeyen Eroğlu'nun ifadesinde şöyle dediği iddia edildi : " Türkiye'ye beş yıl önce geldim . Kadın doğum uzmanı olduğumu söyleyip ihtiyacı olan insanlara yardım etmeye başladım . Ameliyatın zorluğuna göre 1. " Erkekler seminerde kadınlar kayakta . . . ERDOĞAN PAÇİN Bursa DHA Seçimlerden tek başına iktidar çıkan AKP'nin İstanbul İl Başkanlığı'nın seçim çalışmalarının daha sistemli yürütülmesi amacıyla düzenlediği eğitim semineri Uludağ'da başladı . Teşkilat , toplantıya katılan 185 aile için 105 odalı Ağaoğlu My Resort Otel'in tamamını kapattı . ODTÜ öğretim üyelerinden Prof . Dr . Canan Çetin ilk gün , AKP'lilere " teşkilat " , " liderlik " ve " takımdaşlık " dersi verirken , AKP'lilerin türbanlı eşleri ise kayak pistine akın etti . Kayak kullanmasını bilen eşler keyif yaşarken , diğerleri de ders alarak öğrenmeye çalıştı . Asbest soluyan Yeniceli ölüyor Gaziantep'te , İslahiye'ye bağlı Yeniceli köyünde , genç yaşta ve normal beklentiden daha sık oranda akciğer zarı tümörü olgularının saptanması üzerine SSK Bölge Hastanesi'nden Göğüs Hastalıkları Uzmanı Dr . Osman Ellek ile Kalp ve Damar Cerrahı Dr . Ercan Akbulut , inceleme yapmak üzere bölgeye gitti . Asbestin yoğun olarak görüldüğü krom madenlerinde inceleme yaptıklarını belirten Ellek , " Son 10 yılda zayıflama , öksürük , sık sık grip olma ve karın şişliği şikâyetleriyle insanların yaşamlarını teker teker yitirdiğini belirledik . Analiz edilen topraklarda asbest saptandı " dedi . Yeniceli'de son 10 yılda 45 50 kişinin bu şikâyetlerle yaşamını yitirdiği öğrenildi . İşkence internetle önlenecek ! TOLGA ŞARDAN Ankara Yeni hükümetin AB'ye uyum kapsamında çözülmesi öncelikli sorunlar arasında gördüğü işkence ve kötü muamelenin önlenmesi için başlatılan çalışmalara bir yenisi daha eklendi . Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır'ın pilot il seçtiği Bursa'da , gözaltına alınan kişilerin internetten izlenmesine olanak sağlayan bilgisayar kullanımlı proje , bilgisayarlı sorgu uygulamasıyla genişletildi . Tüm karakolların internet aracılığıyla izlenmesini sağlayan proje için savcılık ve baroyla ortak bilgisayar sistemi oluşturan Bursa Emniyet Müdürlüğü , yeni proje içinde Bursa Cumhuriyet Savcılığı'yla ayrı çalışma başlattı . SAVCI İZLEYECEK Proje çerçevesinde soruşturmadan sorumlu savcılar , bilgisayar üzerinden polisin yaptığı tüm soruşturmayı izleyecek . Sorgu sırasında polisi bilgisayar üzerinden yönlendirerek , istediği soruyu sordurtacak olan savcılar , gerekirse polisi uyaracak . SOHBET ODASI ABD , Türkiye'yi Truva atı gibi görüyor Chomsky'ye göre , ABD'nin Türkiye'ye verdiği desteğin arkasında onu Irak savaşında yanına çekmek istemesi var . Bir amacı da AB'ye kendisini destekleyen ülkeleri sokmak DERYA SAZAK 11 Eylül'den sonra dünya eskisi gibi olmayacak deniliyordu . Siz de bir makalenizde , küresel şiddetin askeri önlemlerle durdurulmasına karşı çıkarak , Ya bu gelişmeleri anlamaya çalışırız , ya da gelecekte bizi bekleyen daha kötü şeylere katkıda bulunuruz demiştiniz . ABD , Afganistan'dan sonra Irak'ı vurmaya hazırlanıyor . Düşündüğünüz anlamda bir özeleştiri ortamına girildi mi ? Keşke buna olumlu yanıt verebilseydim . Terörle mücadelede görüş ayrılığı var . Bazı uzmanlar , 11 Eylül benzeri saldırıları engellemek istiyorsak terörist olayların kökenine bakmamız gerektiğinde ısrar ediyor . İsrail askeri istihbarat birimi başkanı yirmi yıl önce Sivrisineklerden kurtulmak istiyorsanız , bataklığı kurutmanız gerekir demişti . Filistin saldırılarından kurtulmak istiyorsanız bu saldırılara yol açan sorunları çözmelisiniz . İsrail , Filistinlilerin yasal taleplerini yerine getirinceye kadar , örneğin kendi kaderini tayin hakkı ve özgürlük gibi Ortadoğu'daki olaylar devam edecek . Batılı entelektüeller bunu kabul etmiyor . Kamuoyu ikiye ayrılmış . Bir kısmı dünyada olan biten her şeye ilgi göstermeliyiz diyor , geri kalan ilgisiz ve diplomatların söylediklerini dinlemeye devam ediyor . Kitle imha silahlarından kaygı duyuluyor . Bugün New York'ta herhangi bir otel odasında patlamaya hazır bir bomba bulunmadığını hiç kimse garanti edemez . ABD'NİN POLİTİKASI Küresel dengesizliklerin üzerine gidilmesini savunuyorsunuz ama ABD askeri alanda çözüm arıyor . Bunun nedeni ABD'nin kendi kamuoyu görüşünü izlemesi ve geleneksel politikasını devam ettirmesidir . Siz 11 Eylül saldırısını kafanızda çözebildiniz mi ? Usame bin Ladin hâlâ bir soru işareti ? Bunu anlamak hiç zor değil . Terörist saldırıların iki bileşkeni var . Birincisi , Usame bin Ladin'in çevresindeki küçük bir terörist grup . İkincisi daha büyük bir terörist havuzu . Bunlar teröristlerin amaçlarını destekleyen ve sempati duyan kişiler de olabilir , onlardan korkan , nefret edenler de . . . Örneğin Suudi Arabistan'daki zengin bankacılar , avukatlar Usame bin Ladin'den nefret ediyorlardı . Çünkü onun verdiği mesajın içeriğini anlıyorlardı . Saldırıların nedenleri Ladin'in sözlerinde gizli , yirmi yıldır bunları söylüyor . Söyledikleri şeyleri yapmaya devam ediyorlar . Mısır Devlet Başkanı Sedat'a suikasttan beri bunu yapıyorlar . Müslüman topraklardan yabancıları Müslüman olmayanları sürmek istiyorlar . Aşırı dinciler ve şeriatı uygulamak istiyorlar . Asıl sorun Usame'nin ne istediği değil , Ortadoğu'da , Afganistan , Pakistan gibi ülkelerde insanların Ladin'in söylediklerine verdiği tepkidir . Başka bir örnek vereyim . İrlanda'ya bakalım : İngiltere , IRA terörünü durdurmak istiyorsa başka bir yeri bombalamasının ne yararı olur . Asıl bombalama eylemlerini gerçekleştiren kişileri bulmak , onlara karşı hukuki işlemleri başlatmak ve yargılamak gerekir . Sonra da olayların arkasındaki nedenlere eğilmek gerekir . İngiltere bunu yapmaya başladığı anda terörist saldırı durdurulacaktır . Aynı şey El Kaide saldırıları için geçerlidir . Dünya Ladin'in ne yapmak istediğini ve insanların büyük çoğunluğunun ondan nefret ettiğini anlamalıdır . Terör ancak bu şekilde durdurulur . KÖRFEZ'İN ÖNEMİ ARTACAK ABD , 11 Eylül'den sonra Saddam'la bu saldırılar arasında doğrudan bağ bulamadı , operasyonun gerekçesi kitle imha silahlarına dayandırılmak isteniyor . Asıl amaç bu mu , yoksa geri plandaki petrol savaşı mı ? Burada bir sır yok . ABD , tıpkı 1910'lerdeki İngiltere ve Fransa'nın rolünü oynuyor . Bu bir deneyim yüzyılı , tarihte hiçbir şey değişmedi . Ortadoğu coğrafyası dünyanın en önemli enerji merkezi . ABD istihbarat birimlerine göre gelecek on yıllarda Körfez'in önemi daha da artacak . ABD burayı kontrol etmek zorunda . 1945'te savaş sona erdikten sonra İngiltere ve Fransa dışındaki her yere egemen olma isteği gibi Ortadoğu'yu da bırakmayacak . Irak , dünyanın en büyük ikinci petrol rezervlerine sahip olduğuna göre bu bölgeyi kontrol eden kimse petrolün üretim düzeyini elinde bulunduracak . Bölgede askeri üslere sahip olmak , ABD'nin Ortadoğu egemenliğinin gereğidir . Bunlar uzun vadeli politikalar . Irak'tan sonraki hedef İran olacak . DERDİ DEMOKRASİ DEĞİL ABD savaşta Türkiye'deki üsleri de kullanmak istiyor . Irak'ta taraf olmak ne getirir ne götürür ? Kuzey Irak'ta bir Kürt devleti kurulma olasılığı Türkiye'yi aktif katılıma zorlayacak gibi . . . Savaş başladığında ne zaman nerede biter bunu kimse bilemez . Bugün bile hâlâ Körfez Savaşı'nın sonuçlarını yaşıyoruz . Iraklı Kürtler daha fazla özerklik , bir tür federasyon istiyorlar . Türkiye'nin askeri yöneticilerinin bu durumdan hoşnut olacakları söylenemez . Zaten ABD'nin Irak'a demokrasi getirmek diye bir derdi yok . Siz nüfusunun çoğunluğu Şii olan bir ülkede seçimi serbest bırakırsanız , iktidar Sünni Arapların elinden çıkar . ABD açısından en iyi senaryo Saddam'ın gitmesi ve rejimin başka bir generalin elinde olmasıdır . Medya oyuna katılmamalı Dünya sizi iflah olmaz bir muhalif olarak tanıyor . Medyayı da sürekli eleştiriyorsunuz . Son sorumuz , medya ve demokrasi üzerine . . . Ne mesaj vereceksiniz ? İdeal bir dünyada medya , demokratik süreç içinde kamuoyunun öğrenmek isteyeceği gerçekleri ve bilgileri sunmaya yönelmelidir . Oysa yaşadığımız dünyada medya bunu yapmıyor . Halkı gerçeklerden uzak tutarak sistemi korumaya çalışıyor . ABD ve Avrupa'da da böyle . Elitlerin karar verdiği ve insanların önemsenmediği bir dünyada yaşıyoruz . Bu sistemde halkın birkaç yılda bir seçim denen bir törene katılması beklenir . Hedef demokrasi değildir . Demokrasi varmış gibi davranılır . Medya da bu oyuna katılır . Medyanın rolü , halkın müdahalesi olmadan elitin yönetimi elinde bulundurmasını sağlayacak tutumları , inançları , yanılsamaları halka enjekte etmektir . Bu sadece propagandalarda demokrasi olarak adlandırılır . Türkiye AB'ye girecek Türkiye'nin AB serüveni hakkında ne düşünüyorsunuz ? Kopenhag'da müzakere takvimi alınması , Fransa ve Almanya'nın çabalarında 1004'teki genişleme sonrasına bırakıldı . AKP lideri Erdoğan , ABD'ye giderek Bush yönetimini devreye soktu ama ters tepti . ABD'nin Türkiye'ye AB konusunda bu denli açık destek vermesinin , arka çıkmasının tek bir amacı var : Türkiye'yi Irak'a karşı savaşa sokmak . Asıl istediği bu . İkinci olarak AB ile arasında çıkabilecek güçler çatışmasını önlemek . Avrupa , bağımsız yönde ilerleyebilir . ABD bunu engellemek istiyor . Bu yüzden AB'ye kendisini destekleyen ülkeler sokmak istiyor . Ama bu doğru değil . Türkiye'yi sınırlar . Türkiye'yi Truva atı gibi görmek yanlış . Türkiye er ya da geç AB'ye girecek . Bu hem AB hem Türkiye için sağlıklı bir şey . Ama burada birçok karışık etken var . AB'nin genişlemeden doğan sorunları var , Türkiye'nin de demokratikleşmeden . İnsan hakları konusu AB'yi tatmin etmiyor . Demokrasi konusunda Berlusconi'nin avukatlığa soyunması ise komik . Adamın kendisi İtalyan demokrasisini yıkıyor . Türkiye demokratik adımları başkasının savunmasına gerek kalmadan kendisi atmalı . Irak'a saldırı Ladin'e yarar Türkiye , Güney Akdeniz'de ve kendi coğrafyasında yüzü Batı'ya dönük çağdaş bir ülke konumunda . AKP yönetimi de geçmişteki din eksenli parti görünümünden uzaklaştı ve AB hedefine yöneldi . Türkiye bölgede bir rol modeli olma iddiasında , Erdoğan da Huntington'un medeniyetler çatışması tezinden hareketle Batı'ya uygarlıkların uzlaşması mesajını veriyor . Öncelikle şunu söyleyeyim Huntington'un medeniyetler çatışması tezi tamamen tarih oldu . Bu uydurulmuş bir şey . Dünyadaki en büyük İslamcı ülkelerden biri Endonezya , ABD'nin en yakın dostuydu . Suharto gelir gelmez büyük bir katliam yaptı . Nerdeyse milyon kişi öldü . Bu Batı'da çok iyi karşılandı . Çünkü ülkeyi Batı'nın sömürüsüne açtı . Suudi Arabistan da uzun süredir ABD'nin müttefikidir . 1980'lerdeki Reagan yönetimi , Rusya işgali nedeniyle Afganistan'daki köktendinci akımları desteklemedi mi ? Peki medeniyetler çatışması nerede ? Bu entelektüellerin masal uydurması içindir . Medeniyetler çatışmasını savunan herkes , özellikle Usame bin Ladin medeniyetlerin çatıştığını görmek istiyor . Nedense ABD bunu görmek istemiyor . Aslında savaş Usame bin Ladin için bir ödül olabilir . Irak'a saldırı Arap dünyasının büyük kısmında öfke ve kızgınlık yaratabilir ve Ladin'in işine yarar . Umarım AB sizi bu tuzağa itmez Medeniyetler dünyasında Türkiye'ye nasıl bir rol biçiyorsunuz ? Türkiye'nin zengin bir medeniyeti ve kültürü var . Avrupa , İslam dünyası ve Asya arasında çok önemli konuma sahip . Batı'ya doğru ilerlemesi demokrasi kültürü açısından da önemli . Avrupa , Türkiye'nin üyeliğini engellerse bu demokratikleşmeyi olumsuz etkiler . Askerin rejim üzerindeki etkisini artırır . Sivilleşme bundan zarar göreceği gibi , radikal İslamcılar daha da güçlenebilir . Umarım AB Türkiye'yi bu tuzağa itmez . Türkiye , demokratikleşmeyi ve insan haklarını geliştirir , AB'ye girer . Fransa eski Cumhurbaşkanı Giscard d'Estaing'in , Türkiye'nin üyeliği Avrupa'nın sonu olur sözlerindeki din vurgusuna ne diyorsunuz ? AB , gerçekten Hıristiyan Kulübü şeklinde mi kalmak istiyor ? Fransa , Avrupa kültüründe kendisini merkez alıyor . Bu Fransızlara özgü bir tür üstünlük tutkusu . Giscard d'Estaing , Fransa'nın geleneksel rolünü anımsattı ve Avrupa'nın dünyayı fethetmesidir . Bu açıdan bakıldığında Türkiye bu rolü tehdit ediyor . Kırat'ın süvarisi Ağar DYP kongresinde 815 oy alan Mehmet Ağar , genel başkan seçildi . İlhan Kesici'ye 116 , Hasan Subaşı'na ise 46 oy çıktı . Seçimin galibi Ağar , teşekkür konuşması için kürsüye çıkınca , " Bacaklarım titriyor " dedi . . . AYDIN HASAN , BAHAR ATAKAN Ankara DYP'de seçim yenilgisinden sonra genel başkanlıktan ayrılmak zorunda kalan Tansu Çiller'den sonra Mehmet Ağar dönemi başladı . Ağar , dün . Olağan Büyük Kongre'de 815 delegenin oyunu alarak genel başkanlığa seçildi . Kongrede bin 158 delegeden bin 109'u oy kullandı . Bin 104 delegenin oyu geçerli , delegeninki geçersiz sayıldı . İlhan Kesici 116 , Hasan Subaşı 46 , Ufuk Söylemez 14 , Dursun Atabek oy alırken , Şaban Yiğit'e oy çıkmadı . Menderes çekildi Geçen hafta diğer adayları çekilmeye çağıran , Ağar'ı eleştirirken " Komser Şekspir'i mi oynayacaklar " diyen Menderes , dün sabah sürpriz bir kararla adaylıktan çekildi . Menderes , hiçbir adayı işaret etmedi . Kurada belirlenen sıraya göre kürsüye çıkan 11 adaya 10'ar dakika konuşma hakkı verildi . Adaylardan Takiddin Yarayan , Mehmet Sena Ekici ve İnci Çavaş , Kesici lehine çekildi . Ağar lehine Mustafa Kuran ile Ömer Faruk Altıntaş , Söylemez lehine de Nebahat Aslan adaylıklarını çekti . İlk raunt Kongrede ilk yarış , Kesici ile Ağar arasında Divan Başkanlığı için yaşandı . Divan Başkanlığı'nı Kesici'nin adayı Ayvaz Gökdemir'e karşı Ağar'ın adayı Nevzat Ercan 610 oyla kazandı . Gökdemir'e ise 566 oy çıktı . Böylece kongrenin " ilk raundunu " alan Ağar , hem delege üzerinde psikolojik üstünlük sağladı , hem de yarıştan birinci çıkacağı mesajını güçlendirdi . Ağar teşekkür etti Seçimin galibi Ağar , gecenin sonunda delegeye şöyle seslendi : " Hayatımın en şerefli , mesuliyet derecesi son derece yüksek görevin sizlerin büyük teveccühü , Allah'ın yardımıyla geldik . Allah'ın verdiği en ağır görevlerin üstesinden galip gelmek bize nasip oldu . Büyük Allahımdan temennim şudur ; bizi şaşırtmasın , şımartmasın . Hata yapabilirim ama ukalalık yapmam . Genel başkanımız fevkalade güzel geldi , güzel gitti . Allah yardımcımız olsun , yolumuz açık olsun . " Birlik görüntüsü ALTAN BURGUCU Divan Başkanı Nevzat Ercan , sonuçları açıklamasından sonra bütün adayları kürsüye çağırdı . Ağar , Kesici ve Subaşı , diğer genel başkan adaylarıyla delegeyi selamladı ve birlik görüntüsü verdi . Birlik fotoğrafında salondan erken ayrılan Ufuk Söylemez yer almadı . DYP KONGRESİ'NDEN NOTLAR . . . Ağar fenalaştı Kongre salonunun büyük bölümü Genel Başkan adaylarından Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar'ın taraftarlarınca sabah 08. Büyük boy Atatürk Çiller Kesici ve Ağar posterleri yan yana asıldı . Ağar ve Kesici dışında salonda posteri bulunan tek aday Söylemez oldu . Adaylardan eski Antalya Belediye Başkanı Hasan Subaşı'nı destekleyenlere Ağar'ın yandaşları , " Antalya kümeye " diye karşı tezahüratta bulundu . Tezahüratlar nedeniyle kongre salonu zaman zaman stadyumu çağrıştırdı . Ağar ve Kesici'nin salona Çiller'in ayrılmasından sonra gelmesi dikkat çekti . Ağar salona girmeden önce partililer güvenlik kordonu oluşturdu . Delegelerle partililerin arasına sıkışan Ağar , tansiyonu düşünce girişteki tribün koltuklarına oturdu . Kan ter içinde kalan Ağar'ın imdadına delegeler yetişti . Partililer ellerindeki afişleri yelpaze yaparak Ağar'ın terini soğuttu . Ağar'ın gelişiyle tribünlerde pankartlar da açıldı . " Beş yıldır iktidar bizi inek gibi sağar , sen bizi kurtar Ağar " pankartı dikkat çekti . Oy kullanmadan salondan ayrılan Çiller otomobiline binerken , Ağar'ın aracı da salonun önüne geldi . Çiller , aracını durdurmadan uzaklaştı . Çiller'in delege olan eşi Özer Uçuran Çiller ile oğulları Mert ve Berk de oy kullanmadı . Karakoldan zirveye . . . . Asker ve polis kökenli bir aileden gelen Mehmet Ağar , Susurluk kazasına rağmen siyasette yükselişini sürdürdü ve DYP'nin başına geçti . . . AYDIN HASAN , SALİHA ÇOLAK DYP'nin başına , asker ve polis kökenli bir aileden gelen , emniyet teşkilatı ve siyasette hızlı yükselişini Susurluk kazasına rağmen sürdürebilen , devletin " sır küpü " Mehmet Ağar geçti . Ağar , 50 Ekim 1951'de Ankara'da dünyaya geldi . Jandarma yüzbaşı büyük dedesi Süleyman Bey'le emniyet müdürlüğü yapan babası Zülfü Ağar'ın izinden yürüdü . Sert bir polis müdürü olan babasının mesleği nedeniyle çocukluğunu karakol bahçelerinde geçirdi . Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat Maliye bölümünü Emniyet bursu ile okudu . Devlet memurluğuna Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı'nda başladı . ZİVERBEY'DEN ÇANKAYA'YA 11 Mart döneminde Ziverbey Köşkü'ndeki sorgulara katıldı , komiserlik görevini Cumhurbaşkanlığı Koruma Müdürlüğü'nde yaptı . ABD'de eğitime gönderildi . 1966'dan itibaren Torul ve Delice'de kaymakamlık yaptıktan sonra polisliğe döndü ve 1980'de İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdür Yardımcılığı görevine getirildi . İstanbul'da önce Asayiş Şube Müdürü , ardından Emniyet Müdür Yardımcılığı yaptı . 1988'de Ankara Emniyet Müdürü oldu . Turgut Özal'a suikast soruşturmasının başında yer aldı . Korkut Özal , Ağar'ın saldırının arkasındaki isimleri bildiğini ileri sürdü . KIRCI'NIN NİKÂH ŞAHİDİ 1990'da İstanbul Emniyet Müdürlüğü yaptı , ardından Erzurum Valisi oldu . Bu görevi sırasında , Bahçelievler katliamından yedi kez idama mahkûm olan Haluk Kırcı'nın " firariyken " kıyılan nikâhında , gelin Vesile Erzincanlı'nın şahitliğini yaptı . Azerbaycan'daki darbe girişimine karıştığı iddiası MİT raporuna yansıdı . " MİT'in böyle bir rapor yazdığına inanmadığını " söyledi . 1995'te dönemin Başbakanı Çiller'in en gözde bürokratı oldu . Emniyet Genel Müdürü iken MİT'teki ezeli rakibi Mehmet Eymür'ün sağ kolu Korkut Eken'i yanına alarak Eymür'ü saf dışı bıraktı . Çiller tarafından 1995 seçimlerinde takımına alınarak siyasete taşındı . Anayol hükümetinde Adalet Bakanı , Refahyol hükümetinde İçişleri Bakanı oldu . VE SUSURLUK KAZASI . . . Siyasetteki yükselişi , Susurluk'taki kazada , firari Abdullah Çatlı'nın Sedat Bucak ve polis müdürü Hüseyin Kocadağ'la aynı Mercedes'te olduğunun ortaya çıkması üzerine sarsıldı . İlk açıklaması , " Güvenlik güçlerine teslim etmek üzere götürüyorlardı " oldu . Baskılar üzerine kazadan gün sonra İçişleri Bakanlığı'ndan istifa etti . Kayıp silah ve susturucular için " Eken'e teslim ettim , nerede oldukları devlet sırrıdır " dedi . Uyuşturucu kaçakçılığıyla suçlanan Yaşar Öz ve MİT muhbiri Tarık Ümit'e " sahte yeşil pasaport vermekle"le suçlandı . 1996'de dokunulmazlığı kaldırıldı , 1999'da tekrar seçilerek tekrar dokunulmazlık aldı . Meclis soruşturma komisyonunda 6'ya karşı oyla aklandı . Mesut Yılmaz , Erol Evcil'in uçağını kullandığını açıklayınca , bu iddiayı doğruladı . Susurluk skandalı nedeniyle Mülkiyeliler Birliği üyeliğinden çıkarıldı . Yine Susurluk nedeniyle Çiller'le yolları ayrıldı . Parti , Ankara Belediye Başkan adayı yapmak isteyince DYP'den de istifa etti . KIZINI KAYBETTİ 1998'de kızı Yasemin'i beyin tümöründen 19 yaşında kaybetti . " Devlet işinden ailemizi ihmal etmişiz " diyerek hep sakladığı duygularını belli etti . Eşi Emel ve oğlu Tolga ile teselli buldu . HER AİLEDEN BİR POLİS " Her aileden bir kişiyi polis yaptığı " Elazığ'dan 1999'da bağımsız milletvekili seçildi . Son seçimde yeniden bağımsız milletvekili oldu . Çiller'in çekilmesiyle partiye bu kez Genel Başkan olarak döndü . Fatih Terim'in yakın dostu olan Ağar , sıkı bir GS taraftarı . ADAYLAR NE SÖYLEDİ ? Ağar'dan " derin devleti " tarifi Mehmet Ağar , kongrede " merkez sağda birleşme değil bütünleşme " mesajı verirken , " derin devlet " kavramını " devletin toprağından geri çekilmeme iradesi " olarak tarif etti . Demirel'den siyasi hareketin " doğal lideri " diye söz eden Ağar , Çiller'e de " sağlık , esenlik " diledi . Rakibi İlhan Kesici'ye yüklenen Ağar , DP'li bir aileden geldiği mesajı verdi . Türkiye'de demokrasiyi rayına kendilerinin oturtabileceğini vurgulayan Ağar , " Milliyetçiyiz ırkçı , ayrılıkçı değil , bütünleştiriciyiz . Muhafazakârız ama taassup yoktur " derken , hürriyetleri kısıtlayan her şeyin karşısında olduklarını belirtti . Hakkındaki iddialara da değinen Ağar , " derin devlet " konusunda şu ilginç konuşmayı yaptı : " Türk devleti en son Musul ve Kerkük'ten geri çekildi . günden sonra da bir daha geri çekilmeme iradesi teşekkül etti . Biz bu iradeye Derin Devlet diyoruz . Derin Devlet , devletin derinliklerinde değil , milletin şuurundadır . Derin Devlet bir daha geri çekilmeme iradesidir . Bunun için Kıbrıs'tan çekilmek öyle kolay değildir . " Kesici : Türkiye lideri seçilecek İlhan Kesici , kongrenin DYP'nin hayat memat kongresi olacağını belirtirken , delegenin vereceği oyların sadece DYP'nin değil , Türkiye'nin geleceğini belirleyeceğini söyledi . Kesici , " Bu kongreden bir DYP Genel Başkanı değil , bir Türkiye lideri çıkacaktır " dedi . Ufuk Söylemez de konuşmasında , " Halkımız DYP'ye hem ihtar çekmiştir , hem de DYP'den vazgeçemeyeceğini göstermiştir . Bu mesajı doğru anlamalıyız " diye konuştu . Hasan Subaşı da " DYP demokrasi misyonunu kaybetmeye başladığı için baraj altında kaldı " şeklinde konuştu . Elhamdülillah memnunuz AKP lideri Erdoğan , Kopenhag Zirvesi'nden çıkan 1004 Aralık tarihini bu sözlerle değerlendirdi ABDULLAH KARAKUŞ Ankara AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Kopenhag Zirvesi'nden çıkan Aralık 1004 tarihini " Elhamdülillah memnunuz " diye değerlendirdi . Erdoğan , Kopenhag'dan Ankara'ya dönerken uçakta AB zirvesiyle ilgili açıklamalarda bulundu . AB turunun ardından şimdi de ekonomik tur için Aralık ayının son haftasında Rusya , Türk Cumhuriyetleri ve Çin'e gideceğini kaydeden Erdoğan , " Bu gezilerde ticaret hacminin artırılmasını amaçlayacağız . İşadamları gelecek , ekonomi kurmayları gelecek . Bavulumuzu boşaltmak yok . Dünya turlarımıza devam edeceğiz " dedi . Adam adama markaj olmamış Erdoğan , " AB konusunda önceki hükümetlerin eksikleri var mıydı ? " sorusuna " Vardı demek haksızlık olur ama adam adama markaj yapılmamış . Salon toplantılarıyla bu iş olmuyormuş " yanıtını verdi . " Kopenhag'da alınan kararla ABD ile AB arasındaki muhalif çizgi derinleşti mi ? " sorusunu ise Erdoğan , " Muhalif demek yanlış olur , rekabet demek lazım " diye yanıtladı . KKTC'ye müdahalemiz olmaz Erdoğan , Kıbrıs sorununun çözümünde KKTC yönetimine bir müdahalenin olup olmayacağı sorusunu yanıtlarken de " Görüşmeler 18 Şubat'a kadar sürecek . Kıbrıs bağımsız bir devlet . Bu bağımsız devlet kendi kararlarını verecektir . Bizim müdahalemiz olmaz " diye konuştu . Erdoğan , Ankara'daki basın toplantısında ise , " Çıtanın en yüksek noktasından bir alt basamakta bir karar çıkmıştır ortaya . Zirveden Türkiye için çıkan karar Türkiye AB ilişkilerini yepyeni bir boyuta taşımıştır . Yol haritası Türkiye lehine ortaya çıkmıştır " şeklinde konuştu . Erdoğan şeref salonunda . . . FOTOĞRAF : ÜMİT BEKTAŞ AKP Genel Başkanı Erdoğan , Danimarka gezisinden dönüşte Esenboğa Havaalanı'nda büyük şeref salonunu kullandı . Bugüne kadar sadece başbakanlar ve devlet başkanlarının kullandığı şeref salonunda , 10 bakan ve çok sayıda partili tarafından karşılanan Erdoğan , basın açıklamasını cumhurbaşkanları ve başbakanların kullandığı salonda yaptı . Erdoğan , " Bu salonu kullanmanız başbakan olacağınızın göstergesi mi ? " diye soran gazetecilere , iki elini yana açıp gülerek , " Onun takdirini size bırakıyorum " dedi . Taktik icabı üzgün göründük Başbakan Gül , Müzakereler başlasın , Polonya'dan beter pazarlık yapacağız derken , Taktik icabı Rasmussen'in telefonuna çıkmadığını açıkladı UTKU ÇAKIRÖZER , ABDULLAH KARAKUŞ Kopenhag Başbakan Abdullah Gül , Polonya'nın , Kopenhag Zirvesi'nde mali yardımın artırılması talebinde " et süt meselesiyle " toplantıyı saatlerce kilitlediğini belirterek , " Türkiye müzakerelere başladığında , biz de onlardan daha beter pazarlıklar yapacağız " dedi . Kopenhag'daki zorlu müzakerelerin ardından Gül ve Erdoğan , gazetecilerle ayrı ayrı sohbet toplantıları düzenledi . Gül aç kaldı Zirvenin iki saat Polonya'nın AB'den alacağı maddi yardımı artırma ısrarından vazgeçmemesi nedeniyle geciktiğini belirten Gül , " Tartışmalar nedeniyle Danimarka Kraliçesi'nin üye ve aday ülke liderlerine vereceği yemek de iptal edildi . Bu Polonya bizi de yaktı . Aç kaldık " diye konuştu . Gül'ün imdadına Erdoğan yetişerek , kendisiyle önceki gece akşam yemeği yedi . Hepsi taktikmiş Gül ve Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , karardan memnun olduklarını ancak son düzeltmeler yapılana kadar " taktik icabı " hoşnutsuz göründüklerini söyledi . Gül , " İlk taslak kararı iletmek için gece Danimarka Başbakanı Rasmussen beni aradı . Ama taktik icabı görüşecek bir şey yok diyerek telefonuna çıkmadım " dedi . Berlusconi umudu Gül , İtalya'nın dönem başkanı olacağı Aralık 1005'teki AB zirvesinde Türkiye'yle ilgili kararın öne çekilmesini umduklarını belirtti . Gül , " Dün ( önceki ) akşam aralarında Chirac'ın da bulunduğu lider gelip Siz reformlara devam edin , biz kararı öne çekeriz dediler . İtalya'nın dönem başkanı olduğu 1005'ün ikinci yarısında hazırlanacak ilerleme raporunun olumlu olması için her şeyi yapacağız " şeklinde konuştu . Leydi'nin gözyaşları . . . Çiller , 9. Olağan Kongresi'nde , Tansu Çiller , " genel başkan " sıfatıyla son konuşmasını yaptı . " Türkiye'nin ilk kadın Başbakanı " olan Çiller , veda ederken gözyaşına boğuldu . " Millet bütün Meclis'i cezalandırdı " diyen Çiller , şöyle konuştu : " Hiçbir mazaretin arkasına saklanma gibi lüksümüz yok . Sorumluluğu tümüyle alıyorum . Veda ettiğim bu makamdır . Ama bir anne gibi aranıza geliyorum . " Köşk : Avrupa bize ayak uyduramadı ANKARA Milliyet Cumhurbaşkanlığı Dışişleri Başdanışmanı ve Özel Kalem Müdürü Tacan İldem , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Kopenhag Zirvesi'nden çıkan karardan beklentilerin gerisinde kalması nedeniyle hoşnut olmadığını belirterek , " Avrupalı ortaklarımız Türkiye'nin süratine psikolojik , zihinsel açıdan ayak uyduramamışlardır " dedi . İldem , Çankaya Köşkü'nde yaptığı basın toplantısında , Aralık 1004'ün " Türkiye'nin Kopenhag siyasal ölçütlerini benimseme konusunda attığı köklü adımlar ve Türk toplumunun AB'ye tam üyelik yönündeki kararlılığına karşı beklenen yanıtı oluşturmaktan uzak olduğunu " söyledi . İldem , buna rağmen Türkiye'nin çağdaşlaşma tasarısını artan bir kararlılıkla sürdüreceğini vurguladı . Zorunluya tasfiye , Anadolu'ya yaklaşım AKP hükümetinin , zorunlu tasarrufların hak sahiplerine ödenmesi de dahil , bir yıllık icraat vaatlerini kapsayan Acil Eylem Planı'nın detayları belli oldu . Acil Eylem Planı'nda kamu yönetiminde 45 , ekonomik dönüşüm programında 95 , demokratikleşme ve hukuk alanında 15 , sosyal politikalarda 46 eylem bulunuyor Sözleşmeliye son , emekliliğe özendirme Devlet Personel Rejimi Reformu ( ay ile yıl içinde gerçekleştirilecek ) : Kadro karşılığı sözleşmeli personel uygulaması hak kaybı olmadan kaldırılacak . Devlette asli ve sürekli çalışanlar dışında kalan personel İş Kanununa tabi kılınacak . Müsteşarların görev süresi , hükümetin görev süresi ile sınırlandırılacak . Personele özendirici emeklilik hakkı getirilecek . Norm kadro uygulamasına geçilecek . Görev alma ve yükselmede objektif kriterler getirilecek , statüler azaltılacak . Maaş ve ücret sistemi sadeleştirilip , dengesizlikler giderilecek . Uzun vadede ise performansa dayalı ücret sistemine geçilecek . Özelleştirilecek kuruluşun faaliyet alanı ile ilgili bayilik verilmesi gibi uygulamalarla personel sayısı azaltılacak . Özelleştirilecek kuruluşlarda , buna rağmen kalan fazla personel bir havuzda toplanılarak kamudaki boşluk durumuna göre eğitilecek ve buralara kaydırılacak . Norm kadrolar çerçevesinde yerel yönetimler personel hareketlerinde serbest olacak . Zorunluda ödeme Çalışanların Tasarrufları Teşvik Fonu tasfiye edilecek . Ödemeler kamu finansman dengeleri gözetilerek belli bir plan dahilinde yapılacak ( ay ) . Sağlık hizmetlerinin sunumu ile finasmanı ayrılacak ( 11 ay ) . Genel sağlık sigortası sistemi ve kurumu kurulacak ( 11 ay ) . Sosyal tesisler satılacak , satılamayanlar kiraya verilecek ( 11 ay ) . Vergi , vatandaşlık ve sosyal güvenlik numaraları birleştirilecek ( 11 ay ) . Vatandaşın memnuniyeti ölçülecek ( Sürekli ) . Bazı yerel nitelikli vergi oranları belirli limitler içinde belediyelerce belirlenecek ( 11 ay ) . Teşviklere yeni düzen Teşvik tedbirleri yeniden düzenlenecek ( ay ) . Yatırımcıya bedelsiz arsa tahsisi yapılacak ( ay ) . Doğrudan yabancı yatırımın özendirilmesi için gerekli düzenlemeler yapılacak ( ay ) . Anadolu yaklaşımı getirilecek . Kriz ve sermaye yetesizliği nedeniyle kapanan ya da düşük kapasite ile çalışan tesislerin ekonomiye kazandırılıp , yeni yatırımların gerçekleştirilmesi sağlanacak ( ay ) . Çerçeve tarım kanunu çıkarılacak ( ay ) . Tarımsal destekler yeniden düzenlenecek ve doğrudan gelir desteği ürün ve ürün çeşidine göre ödenecek ( 11 ay ) . Gelir Vergisi'ne aile esası Gelir Vergisi'nde aile esas alınacak ve bazı indirimler buna göre düzenlenecek . Teşvik belgesinde uygulanan vergi teşvikleri , KOBİ'ler dahil tüm yatırımlar için geçerli olacak . Stopaj kaldırılacak , yatırım indirimi oranı yüzde 50'a indirilecek . Yatırım mallarında KDV istisnası otomatik uygulanır hale gelecek . İhracat performansından bağımsız olarak sermaye artırımı , ortaklara ait gayrımenkullerin irtifak haklarının şirket adına tescili ile kredilerin kullanımı ve geri ödenmesi esnasında Damga Vergisi ve harç muafiyeti tanınacak . 4515 sayılı kanundakine benzer teşvik uygulamalarının nasıl devam edeceğine karar verilecek . Beyana dayalı vergilerde taksit sayısı azalacak , bazı vergilerin ödeme süresi öne çekilecek . Ücretlinin özel indirimi zaman içinde asgari ücret seviyesine yükseltilecek . Özelleştirmede hedef milyar dolar Acil Eylem Planı'yla ilgili koordinasyonu üstlenen Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , ilgili kuruluşlar ve bakanlıkların planla ilgili görüşlerinin Devlet Planlama Teşkilatı'na ( DPT ) ulaştığını söyledi . Sermaye Piyasası Kurulu'nun ( SPK ) Abant'ta düzenlendiği " Sermaye piyasası değerlendirme " toplantısında soruları yanıtlayan Şener , bu görüşler göz önüne alınarak , planın revize edilip edilmeyeceğine karar verileceğini ve çarbamba günü yapılacak Bakanlar Kurulu'na , kesinleşen listenin sunulacağını söyledi . 1005'ün özelleştirme yılı olacağını kaydeden Şener , Tekel , Petkim , Tüpraş ve THY ile ilgili olarak bir takım şeyler bulunduğunu , bu konuda Özelleştirme İdaresi'nin hazır olduğunu belirtti . Şener , " Takvimi yenileyip devreye sokmamız lazım " dedi . 1005 gelir tahminini asgari milyar dolar olarak öngören Şener , Halk Bankası'nın 1005 sonu , Ziraat Bankası'nın da 1004 sonunda özelleştirilmesinin öngörüldüğünü söyledi . TOBB'un imajı da logosu da değişiyor AÇIK KOYU SOHBETLER / EYLEM TÜRK Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ( TOBB ) yeniden yapılanıyor . Bu kapsamda Yılmaz Argüden'in başkanı olduğu ARGE Danışmanlık şirketi ile anlaşan örgüt , yepyeni bir çehreye kavuşturulacak . Tepeden tırnağa yenilenecek örgütün logosunun da değiştirilmesi düşünülüyor . " İnsanın eleştiri hakkını kullanabilmesi için önce kendisine çeki düzen vermesi lazım " diyen TOBB Başkan Vekili Mehmet Balduk , " Örgütte kurumsal kimliği sağlamlaştırmak , öne çıkarmak gerek . TOBB KİT haline gelmemeli , siyasi parti gibi popülizm de yapmamalı " dedi . Değişim süreci tamamlandıktan sonra sanayi envanteri üzerinde çalışacaklarını belirten Balduk , Türkiye'nin en büyük iş dünyası örgütü olan TOBB'da yaşanacak değişimi anlattı : Yeniden yapılanma gündeminizdeydi . TOBB bu konuda ne gibi çalışmalar yapıyor ? İnsanın eleştiri hakkını kullanabilmesi için önce kendisine çeki düzen vermesi lazım . Herkes kapısının önünü süpürecek , ondan sonra diğer kapıları kontrol edecek . TOBB'de 1. yönde adımlarımız oldu ama netice alamadık . Şu anda rehavet içinde görünüyor , doğrudur . Bunun nedeni ise yeniden yapılanma çalışmalarıdır . Reorganizasyon çalışmaları hızla devam ediyor . Bunun için de özel bir şirketle çalışma başlattık . TOBB'u baştan aşağı yeniden yapılandıracağız . Bu çalışma için danışmanlık alıyor musunuz ? Bu çalışmayı Dr . Yılmaz Argüden başkanlığındaki ARGE Danışmanlık şirketi yapacak . TOBB idare , düşünce , yönetim konularında yeniden yapılandırılacak . TOBB büyük bir kurum . milyondan fazla üyesi var . Ciddi maddi gücü ve her ilde örgütü var . TOBB'u yumurtaya benzetirsek ve ikiye kesildiğinde bir tarafı sanki bir siyasi partiyi , kalan tarafı da kamu iktisadi teşekküllerini ( KİT ) çağrıştırıyor . Yönetim binasını kastediyorum , diğeri de Anadolu'daki örgütlenmesi . Bunları düzeltmek zorundayız . Değişim kapsamında neler yapılacak ? TOBB'un kişilerden ziyade kurumsal kimliğinin ön plana çıkması , kurumsal olarak projeler üretmesi , kendi üyelerinin önünü açacak projeler üretip bunu hükümete kabul ettirebilmesi gerek . Yönetim kurulu değişse de faaliyetlerde sapma olmayacak . Kurumsal kimliği sağlamlaştırmak gerek . TOBB KİT haline gelmemeli , siyasi parti gibi popülizm yapmamalı . TOBB zamanında ISO belgesi almış ama bugüne kadar uygulanmamış . Logonuzu da değiştirecek misiniz ? Buna da ihtiyaç var . Bunun arayışına henüz girmedik ama logonun değişmesi gerekiyor . Önce yeniden yapılanmayı tamamlamamız gerekiyor . Ayrıca TOBB'un bir yasası da yok . Bu da bir eksik . Bu yasanın çıkarılması gerek . Devletin yapısıyla ilgili nasıl " tafrayı bırakması , safrayı atması lazım " diyorsak TOBB'un da öyle olması gerek . Bu değişimi ve verimliliği gerçekleştirirsek , eleştiri hakkımız da doğar . Değişim sonrası hangi projeler üzerinde çalışmayı düşünüyorsunuz ? Yeniden yapılanma bittikten sonra projelerimizi hayata geçireceğiz . Bunlardan birisi de sanayi envanteri çıkarmak . Hangi bölgede hangi sanayi tesisi var bunları belirleyeceğiz . Böylece sanayi haritası da çıkmış olacak . Bölgelerin ne tür yatırımlara ihtiyacı var , bunları belirleyeceğiz . Bu da girişimciler için bir rehber olacak . AB için fevri olmayalım Kopenhag'tan çıkan kararı nasıl değerlendiriyorsunuz ? 1005 olmuş , 1004 olmuş , 1005 olmuş önemli değil . Avrupa Birliği'ne onursuzca istemeye katılmıyorum . Şartlarını , biz uygarlığın şartları olarak kabul ediyoruz . Bu şartları kendi insamız için uygulamamız gerek . Kişi başına düşen geliri artıramazsanız yolsuzluğu önleyemezsiniz , şeffaf olamazsınız . Son dönemde NAFTA konusu gündemde . . . NAFTA konusunda hesapların iyi yapılması lazım . NAFTA olur olmaz ama kurulacak QIZ yani nitelikli sanayi bölgelerine emek yoğun sektörlerinin de dahil edilmesi lazım . Bizim Avrupa ile serbest ticaret anlaşması ve NAFTA gibi taleplerimiz olmuştu ama hükümet bazında daha önce gündeme gelmemişti . Burada aşırı tepkisel ve fevri olmamak gerekir diye düşünüyorum . Ayaküstü yapılacak işler değil . Zorunlu tasfiyesinde SPK'dan üç model Hazine'nin kuracağı yatırım ortaklığına dönüştürülsün Emeklilik yatırım fonu kurulsun Özelleştirilecek şirket hisseleri verilsin Sermaye Piyasası Kurulu ( SPK ) Başkanı Doğan Cansızlar , Çalışanları Tasarrufa Teşvik Fonu'nun tasfiyesinin üç ayrı modelle yapılabileceğini söyledi . Sermaye Piyasası Kurulu ( SPK ) tarafından Bolu Abant'ta düzenlenen Sermaye Piyasası Değerlendirme toplantısında konuşan Cansızlar , kamuoyunda zorunlu tasarruf olarak bilinen , yaklaşık 11. Alternatif öneriler Cansızlar , ilk alternatif olarak , Hazine tarafından özel şirket statüsünde kurulacak yatırım ortaklığı vasıtasıyla zorunlu tasarrufların ülke ekonomisine aktarılması , ortaklık hisse senetlerinin piyasaların olumsuz etkilenmesini önlemek için her yıl belli bir bölümünün borsada işlem görmesine izin verilmesini sağlayıcı önlemlerle birlikte yürürlüğe konulması gerektiğini söyledi . Emeklilik destek fonu Doğan Cansızlar , ikinci alternatif olarak zorunlu tasarrufları emekliliğe destek olmak amacıyla bir yatırım fonu şekline dönüştürülmesi , işgörmezlik halleri dışında sadece emeklilik anında yatırım fonunda oluşan nemasıyla birlikte hak sahiplerine ödenmesini dile getirdi . Cansızlar , üçüncü alternatifin ise , özelleştirme kapsamında bulunan ve hisse senetleri borsada işlem gören şirket hisse senetlerinin belli bir fiyatlandırma sistemiyle doğrudan Tasarruf Teşvik Fonu hak sahiplerine verilmesi olduğunu söyledi . İMKB yeniden yapılandırılsın Eğitime katkı payı ve Özel İşlem Vergisi uygulamaları uzatılmasın . Emeklilik yatırım fonlarında ödenen katkıların vergi matrahından düşülebilecek kısmı katılımcının yıllık ücretinin yüzde 10'undan , yüzde 10'ye çıkartılsın . Yatırım fonu katılma belgelerinden edinilen kazançlar için getirilen beyan muafiyeti 51 Aralık 1010'a kadar uzatılsın . İstabul Altın Borsası'nda ( İAB ) spot döviz ve arbitraj piyasası , Takasbank'ta TL para piyasası oluşturulsun . İMKB ve İAB kâr amaçlı şirket olarak yeniden yapılandırılsın . Özel sektör borçlanma araçlarında stopaj oranı sıfırlansın . Yüzde 50 olan Kurumlar Vergisi yükü borsa şirketleri için yüzde 11 olsun . SPK'ya atamalar Köşk'e çıktı SPK'da iki boş üyeliğe Prof . Bulut ve Berra Kılıç'ın atanması için hazırlanan kararname Köşk'e gönderildi Sermaye Piyasası Kurulu'nda ( SPK ) boş olan üyeliklere Es Yatırım Genel Müdürü Berra Kılıç ve Prof . Dr . Mehmet Bulut'un atanmasına ilişkin kararname Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e gitti . Çalışma hayatına Sermaye Piyasası Kurulu'nda meslek personeli olarak başlayan Berra Kılıç , sekiz yıl bu kurumda görev yaptı . Daha sonra 11 yıl sermaye piyasası alanında özel sektörde üst düzey yönetici olarak çalışan Berrra Kılıç , halen Es Yatırım'da Yönetim Kurulu Üyesi ve Genel Müdür olarak görev yapıyor . Profesör Mehmet Bulut da Başkent Üniversitesi İktisat Tarihi Kürsüsü'nde Yardımcı Doçent olarak görev yapıyor . Kurul üye adayları Berra Kılıç , Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın , Mehmet Bulut da , Abdüllatif Şener'in adayı olarak SPK'ya girecek . İki yıl sonra kurayla üyeler yenilenecek . Kurul üyeleri şunlar : Doğan Cansızlar ( Başkan ) , Mustafa Sezai Akın ( İkinci Başkan ) , Erdal Batmaz ( Üye ) , Nizamettin Temel ( Üye ) , Prof . Dr . Halil Sarıaslan ( Üye ) . AB zirvesi bitti , sıra Irak'ta Türkiye kritik dönemeçte . AB zirvesini iyi kötü geride bırakan piyasalar yüzünü Irak ve 1005 yılı ekonomik program hedeflerine çevirdi . Hükümet AB için yaptığı müzakere maratonunu geride bırakırken şimdi yenileri için hazırlanıyor SONGÜL HATISARU Türkiye kritik bir dönemden geçiyor . Tarihi dönemeç 11 Aralık Kopenhag zirvesi geride kaldı . Zirve öncesinde gündeme damgasını vuran AB ilişkileri , zirvede ortaya çıkan sonuçlarıyla bundan sonra da oldukça yoğun tartışılacak . Çıkan sonuçlar iyimser ve kötümser bakışla farklı olarak algılanabilir nitelikte . 40 yıllık serüvende tam üyeliğe ilk kez bu kadar yaklaşılması iyimserlerin bakış açısı . Deklare edilen tarihin beklentilerimizden biraz uzak olması ise kötümserlerin tezi . Bundan sonraki dönemde gündemde ön sıraya yerleşecek unsur ise Irak konusundaki gelişmeler olacak . Harekâtın çok kısa vadede gerçekleşmesi beklenmiyor . Harekât için hazırlıklar henüz tamamlanmış değil . BM silah denetçilerinin çalışmaları ise devam ediyor ve Irak'ın konu hakkındaki raporu inceleniyor . Diğer taraftan , hedeflenen harekâtı gerçekleştirebilmek için ABD'nin Türkiye'nin desteğine ihtiyacı var . Bu noktadaki müzakerelerin karşılıklı olarak devam etmesi bekleniyor . Önümüzdeki dönemde piyasa gündemine yerleşecek bir diğer unsur ise ekonomik politikalar olacak . 1005 yılına ilişkin makro ekonomik hedefler konusunda önümüzdeki kısa vadede karar verilecek . Konu IMF ile müzakere edilecek . Bütün bu gelişmeler aslında piyasalarda yönü belirleyecek unsurlar . Gerek dış politikada gerekse iç politika ve ekonomik hedeflere yönelik alınacak kararlar gerek hisse senedi piyasasında gerekse bono piyasasında yönü belirleyecek . Haftanın lideri tipi yabancı menkul kıymet fonları Geçtiğimiz haftanın en çok kazandıran fon türü tipi yabancı menkul kıymet yatırım fonları idi . Kasım seçimleri sonrasında döviz kurları sürekli gerileme gösteriyordu . İki hafta önce TCMB'nin kurlardaki gerileme karşısındaki tavrını ortaya koyması ve döviz kurlarının yükselmesi yönünde piyasaya müdahale edebileceğini açıklamasının ardından döviz kurları destek seviyesinden yukarı doğru hareketlenmişti . Bayram öncesine nazaran yaklaşık yüzde seviyesinde değer kazanan döviz kuruna bağlı olarak bu tür yatırım fonları yüksek haftalık getirilere imza attılar . Yılbaşı getirileri ise döviz kuru getirisine paralel dönemsel enflasyonun oldukça altında kaldı . Fon piyasasında geçtiğimiz haftanın seyri Geçtiğimiz hafta tipi yatırım fonları , hisse senedi piyasasında yaşanan kayba paralel yüzde 0,56 oranında kaybettirdi . Yılbaşına göre analizde ise yüzde 16,9'luk bir getiri performansı söz konusu . tipi yatırım fonlarında ise geçtiğimiz hafta yüzde 0,84'lük bir getiriyle sona erdi . Yılbaşına göre getiri ise yüzde 44,6 oldu . Yılbaşından bu tarafa getiriler incelendiğinde yüksek getirilerin tipi yatırım fonlarında yoğunlaştığı görülüyor . Yılbaşına göre ortalamada yüzde 45 50 aralığında getiri sağlayan tipi değişken ve tipi tahvil bono fonları sektörün lideri konumunda . tipi likit fon getirileri ise yılbaşına göre yaklaşık yüzde 40 seviyesinde . En iyi tipi yatırım fonları ise yüzde 15 ve yüzde 18'lik yılbaşı ortalama getirileri ile sırasıyla tipi karma ve tipi değişken fonlar . Bu fonların ortak özelliği karakterleri gereği nispeten düşük oranda hisse senedi yatırımı yapıyor olmaları . Hisse senedi piyasasının olumsuz performans gösterdiği 1001 yılında bu özellik söz konusu yatırım fonlarını avantajlı kıldı . Kamu vakıfları kapatılıyor Kamudaki bütün vakıf ve dernekler kapatılıyor . Maliye bunun için altı ay içinde yasal düzenleme yapacak Kamu kurum ve kuruluşlarının bünyelerinde faaliyet gösteren dernek ve vakıflar , Ocak 1004'ten itibaren faaliyetlerine son verecek . Acil Eylem Planı içinde yeralan düzenleme uyarınca Maliye Bakanlığı , ile aylık süreç zarfında , kamu dernek ve vakıflarını tamamen kaldıran yasal bir düzenlemeye gidecek . Düzenleme çerçevesinde , buradan sağlanan gelirler açısından devamında yarar görülenler kurum için ödenek kaydedilerek muhafaza edilecek . Döner sermayelerin gelir ve harcamaları da yeniden düzenlenecek . Kamudaki vakıf ve dernekler bağış olarak trilyonlar topluyor . Halen kamuda Adalet Teşkilatını Güçlendirme Vakfı , Danıştay Hizmetlerini Güçlendirme Vakfı , Karayolları Vakfı , Sanayi ve Ticaret Bakanlığı Güçlendirme Vakfı , BOTAŞ Vakfı , Polis Teşkilatını Güçlendirme Vakfı , Tapu Kadastro Personeli Yardımlaşma Vakfı gibi birçok vakıf faaliyet gösteriyor . Bütün üniversiteler de birer vakfa sahip . Kamu kuruluşlarına ait çok sayıda dernek de faaliyet gösteriyor . Üniversiteler ikiye bölünecek Öğrenci sayısı 60 bini geçen büyük üniversiteler ikiye bölünerek ve yenileri açılarak , devlet üniversitesi sayısı 60'e çıkarılacak Hükümet , bir yıl içinde bazı büyük üniversiteleri ikiye bölerek , bazı illerde de yeni üniversite kurarak , devlet üniversitesi sayısını 55'den 60'e yükseltecek . Böylece 15 vakıf üniversitesi ile birlikte toplam üniversite sayısı 95'e ulaşacak . Dün açıklanan Acil Eylem Planına göre , İstanbul , Marmara , Gazi ve Selçuk üniversiteleri gibi öğrenci sayısı 60 60 bin civarında olan üniversiteler ikiye bölünerek öğrenci sayısı 10 bin civarında olan üniversiteler haline getirilecek . Yeni üniversiteler ise fen ve sosyal bilimler , mühendislik ve sağlık gibi alanlarda ihtisaslaşacak . Yozgat , Tekirdağ , Ordu , Rize , Çorum , Amasya , Aksaray ve Düzce gibi bazı illerdeki yükseköğretim kurumları üniversiteye dönüştürülecek . Ayrıca , öğretmen ve öğretim elemanlarının mali ve sosyal hakları iyileştirilerek meslek cazip hale getirilecek . Sözleşmeli istihdamla , verimli olmayanların ayıklanması sağlanacak . Eğitime daha fazla kaynak ayrılacak . Eğitimde özel sektörün payı yüzde 5'lerden yüzde 10'lara çıkarılacak . İKV : AB için 1005 sonuna hazırlanalım İKV'nin açıklamasında , 1004 sonu beklenmeden , gerekli düzenlemelerin tamamlanması ve AB'den müzakereleri 1005 sonunda başlatılmasının talep edilebileceği belirtildi İktisadi Kalkınma Vakfı ( İKV ) , asıl hedefin Avrupa Birliği'yle müzakerelerin başlatılması değil tamamlanması olduğunu belirterek , Türkiye'nin AB ile ilişkilerde zamanı iyi kullanması gerektiğini bildirdi . İKV'den yapılan açıklamada , AB'nin bir yıl içinde Türkiye'nin katedeceği mesafe ve 1005 raporunun sonuçları ne olursa olsun 1004 yılı sonundan önce müzakereleri başlatma eğiliminde olmadığı vurgulandı . Açıklamada , " AB ilk genişleme ile ilgili sorunları çözmeksizin ve süreç tamamlanmaksızın , Türkiye gibi büyük nüfus ve ekonomik sorunlara sahip bir ülke ile müzakerelere başlamayı göze almamıştır " denildi . Türkiye'nin beklentisinin tam olarak karşılanmadığı ve bir yıllık bir gecikmenin sözkonusu olduğu belirtilen açıklamada , şöyle devam edildi : " Siyasi kriterlere uyum hedefi 1004 yılına ertelenmemeli . 1005 yılı içinde gerekli tüm düzenlemeler tamamlanarak , AB'den Kopenhag'da aldığı kararı , müzakereleri 1005 yılı sonunda başlatacak şekilde gözden geçirmesi talep edilmelidir . " Endekste sıkışma sona erebilir Hacimde ciddi bir artış sağlanamazsa desteklerin aşağı yönde zorlanması beklenebilir Zeynep Candan AKTAŞ Hafta içinde kasım ayı başlarından beri devam eden alçalan trendde tutunan İMKB 100 Endeksi 10 günlük ortalamadan güç buluyor . Hacimde nisbeten artış görülse de 15,000 15,400 aralığında güçlenen dirençler desteklerin daha sık test edilmesine neden oldu . Endeksin kısa vadeli göstergelerinden MACD satış eğiliminde görülürken diğerleri aşırı satım bölgeleri ve kararsız bölgelerde toparlanma çabasındalar . Uzun vadeli göstergeler ise satış baskısıyla kararsız bölgelere gerilediler . Senet bazında bakıldığında da uzun vadeli göstergelerin satış baskısında oldukları izleniyor . Ancak endekste izlenen simetrik üçgen görünümündeki sıkışma senetlerde genellikle alçalan üçgen görünümünde izleniyor . Bu da mali sektör hisselerinin bu kez biraz daha endeksten bağımsız hareket etmesinden kaynaklanıyor . 10 günlük bolinger band da simetrik üçgen görünümündeki gibi giderek daralan bir eğilim içinde . Ancak bu sıkışmanın yukarı doğru aşılabilmesi için hacimde gerçekten ciddi bir artış gerekiyor . Mevcut işlem hacimlerine bakıldığında ; göstergelerin satış baskısında olması ve senet bazında izlenen alçalan üçgen görünümleri desteklerin zorlanması olasılığını artırıyor . Önümüzdeki hafta da geniş marjlarda ve biraz daha hacimli seanslar izlenme olasılığı güçlü . Destekler 11,500 ve 11,000'de , dirençler 15,000 15,400'de . Bol kazançlı haftalar dileğiyle . Akay'ların soyadı kavgası Transparan giyerse kullanmasına izin vermem YAŞAR ÇAKMAK MÜŞERREF Akay'ı yeğeni Şenay Akay ile eşi Buğra Özçetin'in davranışları çileden çıkardı . Yeğenini manken yaparken belli koşullar koyduğunu belirten Akay şöyle konuştu : " Son zamanlarda giydiği transparanlar ve dekolte kıyafetlerle babasını bile kızdırdı . Yaşam tarzlarını hiç beğenmiyorum . Evlerinin yatak odasını basına açtılar . Türk örf ve adetlerine yakışmayan davranışları beni patlama noktasına getirdi . " Buğra'dan koca olmaz ŞENAY Akay'ı soyadına yakışmayan davranışlarından dolayı mahkemeye vereceğini belirten Müşerref Akay , şöyle konuştu : " Şenay'ı bu hale eşi getirdi . Buğra , yanımda Bir manken transparan giymeli dediğinde Bu adamdan koca olmaz diyerek defalarca Şenay'ı uyardım . Ama bunların hiçbirini dinlemedi . Soyadına yakışır bir şekilde davransın . Başka türlü bu soyadını kullanmasına izin veremem . " Kozanoğlu zor başladı , kolay bıraktı Podyuma zor çıkan Yasemin , Mankenler soğuk deyip istifa etti . . . YAŞAR ÇAKMAK YASEMİN Kozanoğlu , podyuma yeni çıktı ama erken soğudu . Podyuma çıkmamaya karar veren Kozanoğlu , gerekçesini de şöyle özetledi : " Mankenler kendilerini podyumda bir şey zannediyor . Bu tavırları da hiç hoşuma gitmiyor . Sıcak kanlı davranmıyorlar . Hepsi havalı bir tavır içinde . " Modellik yapacak KOZANOĞLU bundan sonra ne yapacağı sorusuna da , biraz kafa karıştıran şu cevabı verdi : " Modelliği daha çok seviyorum . Artık oyunculuk yapacağım . İyi bir senaryo olursa Evet diyeceğim . Artık podyuma çıkmayacağım . Bundan sonra asıl amacım Avrupa standartlarında iyi bir model olmak . " Gündeş eskiye döndü MAGAZİN SERVİSİ UNİVERSAL Müzik'in Genel Müdürü Süha Yavuz'dan hayli olaylı şekilde ayrılan ve her albüme bir sevgili sığdırmasıyla tanınan Ebru Gündeş , eski şarkılarının yer aldığı çifte albümü çıkarmaya hazırlanırken , eski aşkı ve eski avukatı Ömer Durak'la arasındaki buzları da eritti . BİR dönem avukatı da olan Durak'tan ayrılınca hakkında , " Adıma tahsilatlar yaptı ama paraları ödemedi " diyerek dava açan Gündeş , bir yıl sonra davadan vazgeçmişti . Gündeş , eski aşkıyla barışınca yeni avukatı Arif Hikmet Aydın'la da yollarını ayırdı . Hülya , Kaya'yla buluştu DENİZ ALTUNTAŞ Ayrı yaşayan ünlü çift , önce restoranda sonra Tarabya'daki evde biraraya geldi . . . Hülya Avşar , Reyhan Gökdeniz'in " Bana tecavüz etti " iddiaları yüzünden evini ayırdığı eşi Kaya Çilingiroğlu'yla dün gece Levent'teki Gatto Restorant'ta yemek yedi . 18 yaşından küçüklerin alınmadığı mekanda , çiftin küçük kızları Zehra'da vardı . Restorandan önce kızı Zehra'yla birlikte Avşar ayrıldı . Ardından da Çilingiroğlu çıktı . Gazetecileri tersleyen Avşar , bindiği taksiyle Tarabya'daki evine gitti . Cipiyle gazetecilerle kovalamaca yaşayan Kaya da Avşar'ın evine gitti . Kalabalık Buda , pahalı Peşte ; İŞTE BUDAPEŞTE Komünizmin izleri hâlâ silinmemiş , Yeşil Elma bir harika , yankesicilik yaygın , Gül Baba Türbesi , tarih , sanat , doğa iç içe , Hotel Taverna ve Gallert , Gerbeaud Cafe , Kahramanlar Meydanı , Mathias Kilisesi . . . Evet efendim , cumartesi günkü yazımda belirttiğim gibi Macaristan'a gittim . İnanın , aklımda bayram tatili yapmak filan yoktu . İzmir'deki anama gidip elini öpecek , hayır duasını alacaktım . Ama yıl önce beni Prag'a davet eden Yeşil Elma Seyahat Acentası'nın genç ve başarılı sahipleri Kaya ile Bora Südoğan'ın daveti üzerine , biraz da sizlere değişiklik olsun diye düştüm yollara . Modanın duayeni Yıldırım Mayruk ve ortağı sevgili Barbaros Şansal'ı da Dubai'ye gideceklerken kandırdım . Onlarla seyahat etmek hoşuma gidiyor , çünkü Barbaros çok iyi bir rehber . Adam sanki ordinaryus . İlk kez gittiği yer bile olsa hemen çözüp ilginç ve marjinal eğlenceyi sunuveriyor bana . gün , gecelik muhteşem bir iş gezisi oldu . Önce Yeşil Elma'dan söz etmek istiyorum . Bugüne değin gerek tek , gerek grup olarak pek çok firma ile seyahat ettim . Paramı da aslan gibi ödedim . Ama en iyilerinden biri , inanın , Yeşil Elma . Budapeşte , Prag , Lizbon , Sicilya , Viyana'ya tur düzenleyen şirketin konuğuydum . Hadi ben konuk olduğum için memnun döndüm diyelim . Yıldırım ile Barbaros kişi başı 169 ve bir de vergi olarak 40'ar dolar ödediler , onlar da aynı memnuniyetle döndüler yurda . Bir kere Yeşil Elma ekibi çok dürüst . Geçen yıl da sevgili Genel Yayın Yönetmenim ve dostum Rifat Ababay aynı şirketle Prag'a gitmişti . Hem de kalabalık bir grupla . İlgiden müthiş memnun kalmışlardı . Şimdi onu kandırabilirsem bir de Budapeşte'ye göndermek istiyorum , bakalım . Biz 15 kişilik bir gruptuk . Dönüş uçağına binerken hepimiz , gözlerimiz dolu dolu , Macaristan'daki rehberimiz gencecik , pırıl pırıl bir delikanlı olan Oğuzhan Tavman'a teşekkür ettik . Oğuzhan'ı ilerde sizlere anlatacağım . Bundan böyle Yeşil Elma favori seyahat acentam . Dilerim beni mahcup etmezler ve aynı başarıyı yaşamları boyunca sürdürürler . Telefon numarası ( 0111 ) 149 51 11 . Bayramın birinci günü ETS'ye ait Free Bird adlı özel bir uçakla hareket ettik . Aynı uçak ve ekip dönüşte de bizi aldı . Bence böyle özel uçak şirketlerinin çoğalması gerekiyor . Türk Hava Yolları da çok başarılı ama Free Bird'ün hakkını yememek lazım . Havaalanında sosyetenin ünlü mimarlarından Yılmaz Sanlı ve eşi Necla Hanım'ı gördük . Eski dosyaları karıştırmayın ! 45 gün içinde yurtdışına çıkacağını söyleyen Çakıcı Eski dosyaları karıştırmamak lazım . Bırakın her şey bilinç altında kalsın dedi ! . . TAHSİN AKSU/ MUSTAFA KURTARAN Kandıra Tipi Cezaevi'nden tahliye edilen Alaattin Çakıcı , Asayiş Şube Müdürlüğü'ndeki sorgusunun ardından önceki gece saat 01. Çakıcı , sağlık kontrolünün ardından serbest bırakıldı . Akrep marka zırhlı polis aracı ile getirildiği hastaneden kardeşi Gencay Çakıcı ve adamlarıyla çıkıp zırhlı cipe binen Çakıcı , annesi Şakire Çakıcı'nın Gültepe'deki evine gitti . YIL SÜREKLİ KAÇTIM Doğduğu eve 11 yıl sonra yeniden gelebildiği için heyecanlı olduğu gözlenen Çakıcı , " Yıllar sonra vatanımda dostlarımla ve ailemle olmak inanılmaz bir duygu " dedi . Türkiye'de haksızlığa uğramadığını kaydeden Çakıcı , " Yasaları ihlal etmiştim . Devlet yapılması gerekeni yaptı . Bazı sıkıntılara da maruz kaldım . Yorgunum. Yakalanma dan önce , yıl boyunca durmadan dünyanın be lirli yerlerine kaçtım . Dinleneceğim " diye konuştu . Cezaevindeki 54 aylık dönemde , izole edilerek yaşadığını belirten Çakıcı sözlerini şöyle sürdürdü : " Negatif ve pozitif düşüncelerim oldu . Dostlarımı göremedim , ama yüreklerinin benimle olduğunu biliyordum . Bugünlere dostlarımla beraber geldim . Dostlarım Gencay'dan farksız . Yolumu kendim çizdim . Hayatın zorluklarına kendi başıma göğüs gerdim . Dostlarım da beni hiç yalnız bırakmadı . " HİÇBİR ŞEY BİLMİYORUM " 46 . günden itibaren mahkemeye çıkmam gerek . Bu yüzden hemen yurtdışına çıkmam şart . Tekrar döner miyim , bunu zaman gösterir " diyen Çakıcı , " Çok şey bilen birisi olarak tanınıyorsunuz " sözleri üzerine de şunları söyledi : " Hiçbir şey bildiğim yok . Türkiye'de yeni bir sayfa açılmış . Eski dosyaları karıştırmamak lazım . Türkiye'ye zarar verecekse , bırakın her şey bilinç altında kalsın . " Ecyad'ın yerinde otel yükselecek Suudiler , önce yıktıkları , sonra yeniden inşa edeceklerine söz verdikleri Ecyad Kalesi'nin yerine otel ve alışveriş merkezi yapıyor İHSAN DÖRTKARDEŞ DHA Osmanlı İmparatorluğu döneminde Mekke'de yapılan 550 yıllık Ecyad Kalesi'ni , Türkiye'nin tepkisine ve UNESCO'nun uyarılarına karşın yıkan Suudi yönetimi , aynı yere milyar Suudi Arabistan Riyali'ne ( yaklaşık 818 trilyon lira ) mal olacak dev otel ve alışveriş merkezinin temeli attı . Kral Fahd bin Abdülaziz'in dev projeyi , Usame bin Ladin'in öz kardeşlerine ait olan Ladin İnşaat Grubu'na verdiği açıklandı . GELİRİ KRALIN VAKFINA Mekke'de Ecyad Kalesi'nin yerle bir edildiği bölgede kurulacak üç otel ve iş merkezinin temel atma töreni ramazan nedeniyle gece yapıldı . Törene Kral Fahd bin Abdülaziz de katıldı . Tüm geliri Kral Abdülaziz Vakfı'na kalacak otellerden 55 bin yatak kapasiteli olanı umre ve hac dönemlerinde hizmet verecek . Dört kule şeklinde inşa edilecek ikinci otelde bin 500 , beş yıldızlı üçüncü otelde ise bin oda olacak . Yaklaşık 50 bin kişinin konaklayabileceği tesislerde , alışveriş kompleksinin yanında 1400 araçlık otopark da yer alacak . Kompleks içinde yapılacak binalar 16 ve 55 katlı olacak . Ayrıca aynı anda 15 bin kişinin namaz kılabileceği bir alan düzenlenecek . LADİN AİLESİ YAPIYOR 818 trilyonluk projeyi , Suudi Arabistan'da çeşitli alanlarda faaliyet gösteren ve bugüne kadar birçok büyük inşaata imza atan Ladin İnşaat Grubu hayata geçirecek . Bölgedeki kaynaklar , 11 Eylül saldırılarının ardından Ladin'i dışlayan Suudi Arabistan'daki yakınlarının , Kral Fahd bin Abdülaziz ile çok yakın ilişki içinde olduğunu ifade ediyor . Erdoğan : Öncelikli gündem ekonomi Yurtdışından döner dönmez , Arınç'la asker arasındaki türban gerginliğiyle ilgili kurmaylarından bilgi alan AKP lideri , Toplumun hassasiyetlerine dikkat etmeliyiz . Bu konu gündemimiz değil dedi ABDULLAH KARAKUŞ Ankara AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , TBMM Başkanı Bülent Arınç ile askerler arasında yaşanan türban gerginliğine müdahale etti . Gelişmelerden rahatsız olan Erdoğan , yönetime , " Belli hassasiyetlere dikkat etmemiz gerekir . Bu konu bizim gündemimizde değil . Gündemimiz öncelikle ekonomi olmalı " uyarısında bulunurkeny , Erdoğan'la Başbakan Abdullah Gül'ün dün saate başbaşa görüşmesi de dikkat çekti . Gül , ayrıca bugün Bülent Arınç'ı ziyaret edecek . YENİ YARDIMCILAR Erdoğan dün MKYK'yı toplayarak hükümette yer alan bakanların yerine yeni genel başkan yardımcılarını seçti . Toplantıda ayrıca , hükümetle genel merkez ilişkilerinin nasıl olacağı da tartışıldı . Bu çerçevede Erdoğan , Genel Merkez olarak hükümeti sürekli denetleyeceğini gösterdi . MKYK'da alınan karara göre hükümeti Genel Merkez ve milletvekilleri denetleyebilecek . Bunun içinde yazılı bir önerge hazırlanacak . Erdoğan , Genel Merkeze beyaz masalar da kurarak iplerin kendi elinde olduğunu gösterecek . Erdoğan , dün ilk defa Gül ile MKYK toplantısı öncesi görüştü . Toplantıda son gelişmelerin ele alındığı belirtilirken , Erdoğan'ın yaşanan türban gerginliğinden rahatsız olduğu belirtildi . Erdoğan'ın yönetimle yaptığı toplantıda , " Türban gündemimiz değil . Bu tartışmalara kendimizi çektirmeyelim . Asıl gündemimiz ekonomik sıkıntıların halledilmesi olmalı . Halk bizden ekonomiyi iyileştirmemezi bekliyor . Herkes önceliğini buna vermeli . Toplumun hassasiyetlerine dikkat etmeliyiz . Çok dikkatli davranmalıyız " dediği öğrenildi . Yaklaşık saat süren MKYK toplantısında , yeni genel başkan yardımcıları da belirlendi . Erdoğan'ın avukatı ve İstanbul Milletvekili Hayati Yazıcı genel başkan yardımcısı oldu . Diger genel başkan yardımcılarının isimleri şöyle : İdris Naim Şahin , Halil Ürün , Nazım Ekren , Nurettin Canikli , Dengir Mir Mehmet Fırat , Necati Çetinkaya , Şaban Dişli , Reha Denemeç , Hayati Yazıcı . SOHBET ODASI Merkez çevre dansı başladı . . . Derya SAZAK Sadece halkla da , vatandaşa güvenmeyen devletle de demokrasi yürümez . AKP döneminde bu ikilinin , yani merkezle çevrenin arasındaki dansı izleyeceğiz AKP'nin Kasım'da iktidara gelmesi kamuoyunda " ılımlı İslamın demokrasiyle sınavı " olarak görüldü . AB hedefiyle bağlantılı iyimser rüzgarların da etkisiyle Refahyol dönemini çağrıştırmayacak bir başlangıç yapıldığı düşünülürken , Arınç'ın eşinin türbanı Çankaya protokolüne taşınması nedeniyle gerilim sanki yeniden başladı . Siz bu dönemi nasıl değerlendiriyorsunuz ? İzliyoruz . AKP iktidarıyla ilgili beklentiler var ama henüz yeni olan doğmadı . Geçmiş sandığa gömüldü ama yeni olanın ne yapacağını anlamaya çalışıyoruz . Zaman zaman hezeyanlar , korkular oluyor . Ilımlı yaklaşımlar sergileniyor . Bunu dansa benzetiyorum . Merkezle çevre arasında bir dans başladı . AKP iktidarıyla ilgili en önemli şey çevrenin merkeze gelmiş olmasıdır . Daha ziyade seçkinci ideolojiden beslenen siyasi partilerin yerine , halka yakın duran hassasiyetlere duyarlı parti iktidara geldi . Ancak demokrasi sadece seçimden ibaret değildir . Abraham Lincoln'ün bir tanımı vardır : Halk tarafından ve halk için . Demokrasinin yatay ve dikey boyutları bu ikisinin birlikteliğine işaret ediyor . Sadece halkla olmayacağı gibi , vatandaşa güvenmeyen tepeden , kapsayıcı bir devlet anlayışıyla da demokrasi yürümez . İşte AKP döneminde bu ikisinin dansını izleyeceğiz . Her dansta olduğu gibi ayağa basmalar oluyor . İtmeler , şunu da deneyimler oluyor . Ben bunu yadırgamıyorum , pozitif duygularla izliyorum . Korkuya yenilmemek lazım , bu dans lazımdı Türkiye'de . Gül Erdoğan uyumlu Bu dans ne kadar devam eder ? Kapsayıcı devlet anlayışında , Hobbesçu yaklaşımda devlet elini toplumun üzerinden kaldırdığında orada kötülük , kaos başlar . Levayetın denen devlet ki su canavarı anlamına gelir ! sürekli yukarıdan kontrol eder . Bu tür bir devlet anlayışı sivil itaatsizliği mümkün kılmaz . Musevi öte dünyacılığında bir hikâye var : Halkla devlet ikisi dövüşür ve birbirini yer , öldürürler . Mitolojik bir şey . Çatışmaya hazırdır halkla devlet . Demek ki bir ara alan gerekiyor . Bunun adı siyasettir . Türkiye'de bu ara alan çok uzun süredir devletin kapsama alanı içindeydi . Kasım seçimlerinde AKP'nin iktidara gelmesiyle birlikte bu ara alan'da bir açılma gördükleri için demokratlar bu vagona atladılar . Demokrasi tramvayı tanımı vardı Erdoğan'ın . Zamanı gelince inilecek bir araç olarak gördüğünü söylemişti demokrasiyi . Arınç'ın türban meselesini gündeme taşıması çok erken olmadı mı ? Türban konusu epeydir gündemdeydi ama rafa konulmuştu . Gerçi bunun da faydası oluyor , heyecanlar azalıyor , akıl öne çıkıyor . Biraz olmuştu . Gene gündeme gelince korku ve akıl sesleri tekrar yükselmeye başladı . Abdullah Gül başbakan olarak göreve başlamadan önce acaba Tayyip Erdoğan kendisi bunu yapacak mı diye düşünüyordum ve inşallah yapmaz diyordum . bir ayak basma , sınırı zorlama , tahrik etmeye giriyor . olmadı . Gül ve Erdoğan arasında uyumlu bir ilişki görülüyor . Erdoğan'ın başbakanlık için Anayasa'nın 109'uncu maddesini zorlamasını mı kastediyorsunuz ? Evet . 109 meselesi , parlamenter sistemin doğasını değiştirmeye yönelik bir şey . Anayasa'nın 66'ncı maddesiyle bunu yapmak daha demokratik olur . Sanıyorum , Erdoğan da bir adım atıp sonra kamuoyundaki tepkilere bakıyor . Her şey kadar hızlı bir vagon oldu ki , Ecevit'ten sonra AKP liderlerine bakınca bunun ortası yok mu diye düşünüyor insan . Türbana gelince . Orada Cumhurbaşkanı'nı türbanlı eşiyle uğurlamaya gitmek belki aşırı olabilir . Buna karşılık Sezer de kamusal alanda türban olmaz diyerek sert tepki verdi . Üniversite kamusal alan değil Kamusal alanda türban olur mu ? Belediye otobüsü kamusal alan mı ? Değil . Benim siyaset dediğim , devletle halk arasında hep olması gereken ama devletin kapsayıcılığı nedeniyle bir türlü olamayan alan , orası kamusal alan değil . Seçilmişlerle ilgili bir alan . Sonuçta türbana ilişkin yasaklamalar , devletin kendine özgü protokollerinin içinde . Bürokraside , askerin içinde . Bunlar olabilir . Kimsenin söyleyeceği bir şey yok . Üniversite kamusal alana girmiyor . Üniversite öğrencisi devlet memuru değil . Türban sorunu deyince , üniversiteye giremeyen kız öğrencilerin haklarını mı anlamak gerekiyor , yoksa daha ileri beklentileri mi tartışmak gerekiyor ? 18 Şubat sürecinde kurulan bazı dernekler , türban sorununu siyasete taşımak istediler . Özgür Der , AK Der gibi . . . Türban meselesi bence 18 Şubat'ta çok motive oldu , tahrik oldu . Merve Kavakçı'nın türbanla Meclis'e girmesinin yol açtığı tartışmalar Fazilet'in kapatılmasına kadar gitti . AKP bu defa başı kapalı kadın milletvekili adayı göstermedi . Türban sadece üniversitenin sorunu mu ? Türkiye aşırı gerçekçi bir ülke . Modernliğin görüntüsü kadar önem kazandı ki , baştan beri Batılılaşma projesinin ilk yıllarından itibaren modernliğin görüntüsü kendisinden daha önemli oldu . Sonuçta gayet frapan kadınların ev içinde birçok şeye ses çıkarmadığı , ama türbanlı kadınların da üniversite önlerinde slogan attığı manzara çıktı . Nilüfer Göle'nin modern mahrem nitelemesi . Mahrem olanın , modern olduğunu söyledi . Bu saptama sadece Türkiye'yle de ilgili değil . Son 10 yılda , yeni siyaset ortaya çıkmaya başladı . Yeni siyaset solun ve sağın ötesinde daha önce modernitenin özel alan'a , evin içine hapsettiği kimlikler kadın , dinsel , etnik kamusal alana çıkış yapmaya başladılar . Yeni siyaset bu aslında . Buna cevap veren partiler başarılı oluyor . İngiltere'de Tony Blair iktidara pek çok nedenle , değişim iddiasıyla geldi ama bir tanesi de yerel milliyetçiliklerle halleşebilmesi oldu . Onları bastırmaya çalışmadı , İskoçya'da , Galler'de yerel parlamentoları faaliyete geçirdi . Onları sisteme entegre etmeye çalıştı . Bunlar sisteme entegre olabilecek sorunlar mı ? Kanada'da Sihler vardı , uzun saçları olduğu için motosiklet kaskı takamıyorlardı . Polis olmak istediler . Kask takmadıkları için kültürel nedenlerle polislik yapamayacaklar . Bu insanlar ne yapmak istiyorlar ? Polis olmaktan başka niyetleri yoktu . Arınç'ın eşiyle birlikte türban üniversiteden çıkıp toplumsal yaşamla ilgili bir sorun haline gelmedi mi ? Sınırların nerede çizileceği önemli . Aslında türbanın birinci mesele haline getirilmemesi lazım . Her grubun bir şahini var sonuçta . Şahinlik Kıbrıs'a özgü değil . AKP'nin içinde de var şahinler , devlet kademelerinde de . Çok da abartmadan izlemek gerekiyor . Korku aklın önüne geçmemeli . Kamusal alan neresidir konuşulması lazım . Cumhurbaşkanı Sezer'in sözlerinden evin dışındaki her yer , sanki belediye otobüsü de kamusal alan gibi anlaşılıyor . Türban yasağına üniversiteler uyuyor mu ? Kimi üniversiteler arka kapıdan bırakıyor . Sonuçta yasak . Ziyaretçi olarak bile giremezsiniz . Kanun böyle diyor ama kanunlar değişemez diye bir kısıtlama olamaz . Ayrıca YÖK Yasası'nda kılık kıyafet serbesttir diye hüküm var . Türban siyasi bir konu . Turgut Özal'ın şortla askeri kıta denetlemesinden ne farkı var diye düşünüyor insan . Devletin elbette bir protokolü olması lazım ama seçilmişlerle atanmışlar arasındaki siyasal alanda bir denge kurulmalıdır . AKP , AB'ye odaklandı Türbanla ilgili zorlama olursa gerilim nasıl aşılacak ? AKP iktidarı şu anda AB hedefine odaklanmış gözüküyor . Bunu da çok önemsiyorum . Türkiye'de yukarıdan empoze edilen Batılılaşma , tayyör , mini etekli kostüm modernitesi hep olmuştu . Garpzedeler çıkmıştı . Batı değerleriyle zehirlenme , kendinden geçme hali yaşanmıştı . Şimdi belki de daha samimi bir kimlikle AB'nin bekleme odasında bulunuyor Türkiye . Bu şekilde takvim verilmesi çok önemli . Bu medeniyetler çatışması düşüncesinin aksini ispat etmek oluyor . Arınç'ın annesinin başı açıkmış . . . Başı açık annenin evladının , eşinin başını evlendikten sonra kapatması çağdaş değerlerden geriye gidiş anlamına mı geliyor ? Cumhuriyet tarihi geçmişle ilgili bir unutkanlık üzerine kuruldu . Geçmişle daha bir süreklilik kurma , geleneği icat etme niyeti var AKP iktidarında . Çevreye , yani toplumun alt tabakalarından gelen halka daha duyarlı . Merkezse , çevreye şüpheyle baktı . AKP , Blair'in . yolu gibi Çevre dediğimiz hareketler 1960'lerde solda değil miydi ? Şimdi artık sağa eklemlendi . Soldan bekleneni sağ yapıyor . AKP ile ilgili muhafazakâr kavramı kullanıyor . Herkesin kabul ettiği bir şey var ki bu parti sağda . Ben bunu biraz sorgulamak istiyorum . Neden sağda ? Bu partiye oy verenlerin sosyal tabanına bakarsak , sağ parti olduğu kesin . Eski Refah / Fazilet'ten ve MHP'den oy alıyor . Bireye değil , cemaatlere daha yakın duruyor . Bu da İslami duyarlılık demek . Bunun dışında muhafazakâr ideolojinin temel taşlarına bakarsak , seçkincidir . Sürekli kurucu seçkinler'in ne kadar doğru olduğunu söyler ve bunun tartışılmasını istemez . CHP bu açıdan daha muhafazakâr . AKP ne yeni sağa , ne merkez sağa benziyor . AKP , Tony Blair'de simgeleşen üçüncü yol'a benziyor . Üçüncü yolun , cemaatlerle daha barışık olan versiyonu diyelim . Tek farkı sosyal tabanı . Neden solda değil ? İslamla ilişkili bir sol hayal edemiyoruz da ondan . İşte sol , İslamla ilişki hayal edemediği için yok Türkiye'de . Bu duyarlılığı gösteremedi , hep yontucu oldu , yukardan baktı sol . Anlamak mı istemedi , iletişim mi kuramadı toplumla ? . . CHP'nin bir kemikleşmesi oldu . Alman sosyal demokratları da bunu geçirmiş zamanında . Deniz Baykal da epey mesaj verdi , Anadolu solu dedi , türbanlıdan oy istedi . Yaptı ama AKP daha inandırıcı oldu . Kasım seçimleri , ANAP ve Doğru Yol'da çöküntü yarattı . Liderler değişiyor . Bundan sonra yerel seçimler var . AKP merkez sağa iyice oturur mu ? DYP silkelenip üstünü başını düzeltip ayağa kalkmaya çalışacak . ANAP'tan daha şüpheliyim . AKP , ANAP'ın yaptığı her şeyi yaptı ve ANAP'ın yerine geçti . Özal'ın misyonunu daha ileri taşıdı . Onun için ANAP'ın işi daha zor . İleride Genç Parti ile MHP arasında savaş yaşanacak . Türkiye'de milliyetçilikle İslam arasında sıkışmış bir hal vardı . Şimdi oradan çark edildi . İslami duyarlılığı olan bir parti , AKP iktidara geldi . AKP iktidarı işsizlikle mücadele gibi , çevrenin iktisadi taleplerinin çözümünde başarılı olmazsa Genç Parti'ye yönelim olabilir . Türkiye'de gerçek bir sol hiç olmadı . . . AB hedefi tutturulamazsa ne olacak ? Kopenhag'da müzakere süreci için kesin bir tarih konulmaz ve gelecek için bir randevu verilmezse zaman ne olur diye düşünüyorum . AKP direnir mi , yoksa geriye dönüş olur mu ? Geriye dönüş destek de görür . Çok girmek istediğiniz AB'ye düşman da olabilirsiniz . Artık yeter noktasına geliniyor . AKP ne yapacak merak konusu . Tayyip Erdoğan diyordu ya biz marka olacağız . Marka olmak istiyoruz , gerek Türkiye'de gerek dünyada . İslami duyarlılıklara açık Batılı olmak niyetinde olan , Batıcılık ve modernliğin birlikte gidebileceği bir projeye soyundular . Kabul edelim ki , Kasım'dan bu yana Türkiye siyasetine müthiş bir dinamizm getirdiler . Bu dinamizm duvara mı çarpacak diye bekleniyor . Daha doğrusu AB duvarına çarparsa tepkisi ne olacak AKP'nin merak ediyoruz . Duvar . . . Kesin bir tarihle çıkmamak Kopenhag'dan . Avrupa'da da siyasetin tanımı değişiyor , sağ ve solun pek bir anlamı kalmadı . Siyaset onun üzerinden yapılmıyor . Umberto Eco'nun yeni ortaçağcılık diye bir ifadesi var . Modernitenin özel alana ittiği kimlikler üzerinden yapılıyor . Kadınlar daha öne çıkıyor . Türkiye gibi büyük gelir uçurumları , eşitsizlik , yoksulluk olan ülkelerde istediğiniz kadar sağ sol bitti deyin , ideoloji ölmeyecektir ; çünkü bu düzenden memnun olmayan halk var . . . AKP tercihinde de sosyolojik olgular rol oynamadı mı ? Solun boşalttığı alanlara girdi AK Parti . Türkiye'de gerçek bir sol hiç olmadı . Olanı da boğdular . Avrupa'da da sol değişti . Pazar ekonomisini benimsediler . AKP'de ben sosyalist yüzlü pazar ekonomisini görüyorum . Batılı liderlerin Tayyip Erdoğan'a ilgisini neye bağlıyorsunuz ? AB hedefine yönelmesi , Kıbrıs'ta çözüm araması , siyasetin önünü açması Batı'yı etkiliyor . Seçimden önce AKP CHP tercihinde Derviş'li CHP'ye avantaj tanıyanlar vardı . Derviş niye başaramadı ? Derviş şişenin içindeki mektup gibi kaldı . Suya değmedi . Mesajları yerini bulmadı . Gecekonduları anlatacak Emine Erdoğan , " İftar ziyaretlerinde ülkemizin gerçeklerini daha iyi görüyoruz . Bakanlarımıza yaşadığımız bu pratikleri anlatacağım " dedi YILDIZ YAZICIOĞLU Ankara AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan , ramazan boyunca sürdürdüğü gecekondulardaki iftar yemekleri ve ziyaretlerini Milliyet'e anlattı . Erdoğan , " Zenginlerle fakirleri birbirine yakınlaştıracak aracı bir kurum gerektiğini düşünüyorum . Bu iftarlarda ülkemizin gerçeklerini daha iyi görüyoruz . Bakanlarımıza yaşadığımız pratikleri anlatacağım " dedi . Erdoğan , dün Ankara'daki son gecekondu ziyaretlerini Yenimahalle ilçesinin varoşlarına yaptı . Birçok yakın arkadaşı ve aile dostlarından iftar davetleri aldığını belirten Erdoğan , arkadaşlarıyla her zaman görüşebileceklerini ancak ramazan ayında fakir sofralarında olduğunda kendisini huzurlu bulduğunu söyledi . Ziyaretlerinde en çok hastalardan etkilendiğini kaydeden Erdoğan , bu nedenle tanıdıkları doktorlardan kendileriyle gelmelerini istediğini vurgulayarak , " İyileşemeyecek hasta kişiler vardı . Onları görünce kendimi çok çaresiz hissediyordum . Fakirlik için maddi bir şeyler yapmaya çalışıyoruz . Ama hastalıklara daha çok üzüldüm " diye konuştu . Hem fakir hem hasta kişileri gördükçe Sağlık Bakanlığı'nı düşündüğü söyleyen Erdoğan , " Bunlara acaba Sağlık Bakanlığı olarak nasıl ulaşılır ? Bu fakir insanlar hastanelerde nasıl gerçek insan muamelesi görürler ? Hep bunları düşünüyorum dedi . Bürokratların yeni gözdesi AKP iktidarıyla birlikte Meclis Camii'ne gelen bürokrat sayısında artış oldu . Başbakan'ın cumayı kıldığı camiye Meclis dışından da büyük rağbet var Medyanın gözü kulağı namazda . " Hükümetin ilk cuma"sı , " Başbakanlık'ta ilk ezan " haliyle gündemden düşmüyor . Tartışmalar bir yana TBMM Camii katılım oranı açısından deyim yerindeyse altın çağını yaşıyor . Başbakan ve arkadaşlarının iktidara geldiği ilk cuma namazında Meclis Camii'ni tercih etmelerinin bunda etkisi büyük . Foto muhabiri arkadaşım Mustafa İstemi'nin cuma namazında çektiği bu fotoğraf caminin nasıl dolup taştığını gösteriyor . Meclis Camii dolup taşıyor Meclis'teki 565 vekilin AKP'li olması , yeni bakanları ve vekilleri kutlama telaşı camiye rağbeti artırmış görünüyor . Meclis çalışanlarının asıl şaşkınlığı " dışarıdan gelen ziyaretçi akınıyla " ilgili . Başbakanlık bürokratları gruplar halinde Meclis Camii'ne geliyorlarmış . Başbakan ve bakanlar orada olunca bürokrat da aynı yeri tercih ediyor . Anayasa her cebe lazım Kabinenin entellektüel üyelerinden Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır'ın işi zor . Yalçınbayır , uyum paketinin yanısıra " yeni anayasa " çalışmalarını yürütecek . Kendisini bu hassas ve güç göreve kadar iyi hazırlamış ki 1981 Anayasası en yakın arkadaşı olmuş . Hiçbirini kaçırmıyor Yalçınbayır , geçtiğimiz perşembe günü makamında sohbet ederken elindeki anayasa kitapçığını göstererek " Her birimizin cebinde bundan olmalı " dedi . Bu sırada refleksle elini cebine soktu . Cebinden bir anayasa daha çıktı . İki elinde anayasa , kendi haline gülen Yalçınbayır'ın gözü tam bu sırada masasının üzerinde duran başka bir anayasaya ilişti . Selçuk'un Başbakanlık turu Kasım seçimleri öncesinde sürpriz bir kararla ANAP'tan aday olan Yargıtay eski Başkanı Sami Selçuk AKP hükümetinin ardından Başbakanlığı ziyaret eden en ünlü ANAP'lı sıfatını kazandı . Kulislere yansıyan bilgilere göre tanıştığı bazı bakanlarla sohbet eden Selçuk , hukukçu kökenli Başbakan Yardımcısı Yalçınbayır'ı da ziyaret etmiş . Maaşını Mehmetçik Vakfı'na bağışlamış Kabinenin en genç bakanlarından Hazine'den sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan varlıklı bir ailenin çocuğu . Dedesinin yıllar önce kurduğu küçük dükkan büyümüş dev bir şirkete dönüşmüş . Babacan ticaretteki ustalığını da bu şirkete borçlu . Belli ki hiç geçim sıkıntısı çekmemiş , rahat büyümüş , rahat yaşamış . Babacan beş yıl süreyle finans danışmanı olarak çalıştığı Ankara Büyükşehir Belediyesi'nden para almamış . Kulislere yansıyan bilgilere göre " asgari ücretli " çalışan Babacan maaşını her ay Mehmetçik Vakfı'na bağışlamış . Babacan'la ilgili ilginç notlar bununla da bitmiyor . Ekonominin genç patronunun diğer bir diğer özellliği de golf oynaması . Seyahat etmeyi sevdiği de belirtilen Babacan'ın eşi Zeynep Hanım'la birlikte yurt dışında gezmeyi çok seviyormuş ve yeni görevinden sonra bu turlara katılmayacağına en çok eşi üzülüyormuş . Gül : İyi ki CHP'liler var Kasım seçimlerinin ardından Meclis'in yüzde 90'ı yenilendi . AKP de yeniden seçilen 60 vekilin dışında baştan aşağı yenilenmiş oldu . Ancak AKP öylesine büyük bir grupla Meclis'e girdi ki eskiler yenileri tanımakta güçlük çekti . Meclis koridorları birbirleriyle tanışan AKP'lilerin tokalaşmalarına sıkça sahne olurken gözleri eskileri arayanlar arasında Başbakan Abdullah Gül de var . Gül geçtiğimiz günlerde Milliyet'i konuk ederken Meclis'teki manzarayı , " Benim tanımadıklarım çok . CHP'li vekillerden birçoğunu daha iyi tanıyorum . İyi ki onlar var " demekten kendisini alamadı . Sektör gerçek kredi ilişkisini kuramadı Bankaların en büyük sorununun kâr yaratmak olduğunu belirten Dışbank Genel Müdürü Faik Açıkalın , müşteri ile gerçek kredi ilişkisinin kurulamadığını söyledi FİNANS SOHBETLERİ / KADİFE ŞAHİN Şu anda bankacılığın en temel sıkıntısının bilançolarda kâr yaratamamak olduğunu ifade eden Dışbank Genel Müdürü Faik Açıkalın , " Bunun olmamasının nedeni bankaların fonlamasının çok kısa vadeli ve ağırlıklı olarak döviz cinsinden olması . Sistemde yüzde 55'in üzerinde döviz mevduatı bulunuyor . Öbür tarafta aktiflere baktığımızda vadeyle uyumsuz bir aktif yapısı var " dedi . Bankacılık sektöründe problemli kredilerin toplam aktiflere oranının hâlâ çok yüksek olduğunu bildiren Açıkalın , bu nedenlerden dolayı bankaların müşterileri ile gerçek kredi ilişkisine giremediklerini söyledi . Reform bitmedi Açıkalın şöyle konuştu : " Dolayısıyla burada bankaların sırtında ciddi bir yük var . Diğer taraftan Türk bankalarının müşterileri gerçek anlamda kredi ilişkisini girmediklerini ve kredi pazarının çok sığ olduğunu görüyoruz . Önümüzdeki dönemde bankalar şu anda sektör ile gerekli diyaloğu kuramamış kesimleri sektörün içine çekmek için çaba gösterecekler . " Bankacılıkta bugüne değin yaşanan süreci de değerlendiren Faik Açıkalın , sektörde çok önemli adımlar atıldığını belirtti . Son bir yılın çok zor bir süreç olduğunu ifade eden Açıkalın , sancılı bir dönem yaşandığını , 55 bin bankacının işşiz kaldığını ve banka sayısının 55'e düştüğünü kaydetti . Banka müşteri ilişkisinin tekrar tekrar masaya yatırıldığını belirten Açıkalın , bankacılık reformunun henüz tamamlanmadığını ve sektörün bilanço büyüklüğü ve sermaye yeterliliği açısından uluslararası standartlara ulaşması gerektiğini söyledi . Kârlılıkla büyümeye devam edeceğiz Dışbank'ın 146 olan şube sayısının yıl sonunda 150'ye ulaşacağını bildiren Açıkalın , alternatif dağıtım kanallarına da büyük önem verdiklerini söyledi . Dışbank'ta kıyaslanabilir işlemlerin yüzde 46'nin internet ve diğer alternatif kanallardan gerçekleştirildiğini bildiren Açıkalın , erişilebilirliğin arttığını ve maliyetlerin düştüğünü söyledi . Açıkalın , Dışbank'ın hedeflerini şöyle anlattı : " Tüketici ile en büyük kurumlar arasındaki zincirin hiç bir halkası kopmadan sistemde kalabilen bankalar diğerlerine avantaj sağlayacak . POS'ta yüzde . pazar payıyla 5'inci bankayız . Kredi kartında 500 bine ulaşacağız . Önümüzdeki yıl , yol planımız , özellikle ticari , küçük işletmeler ve bireysel tarafta müşteri tabanımızı artırırken , müşteri ilişkilerimizi daha da derinleştirmek . Bu şekilde sağlıklı ve sürdürülebilir müşteri banka ilişkisine dayanan büyümemizi devam ettireceğiz . " Bankacılıkta geriye dönüş yıpratıcı olur Yeni hükümetin uygulamalarında sektörün bugüne kadar katettiği olumlu mesafeyi göz önünde tutmasının önemine değinen Açıkalın şöyle konuştu : " Artık geçtiğimiz noktalara geri dönmek çok yıpratıcı olur . Bir değişim hızı ve süreci yakaladık . Dolayısıyla bu süreçte kararlı bir şekilde devam etmek gerekir . Bizim bankacılık sektörü olarak reel sektöre daha verimli hizmet vermemiz için ancak kendi sağlığımızı muhafazamız ile mümkün . Bu da banka bilançolarının sürdürülebilir ilişkilerden sürdürülebilir kârlılık yaratması gerekiyor ki özvarlık artsın ve Türk bankacılığının bilançosu büyüdükçe asgari sermaye yeterliliğini tutturabilecek noktalara gelsin . " Euro kâğıtları kâr ettirdi Faizlerde ve dolarda yaşanan düşüşlerin bankaların bilançolarını olumlu etkilediğini belirten Açıkalın , döviz pozisyon açıklarının yasal olarak belirlendiğinden çok büyük bir pozisyon açığı bulunmadığını söyledi . " Açık pozisyon geliri muhakkak ki var , ama sınırlı " diyen Açıkalın şöyle devam etti : " Diğer taraftan yüksek kâğıt portföyü taşıyan bankaların faiz düşüşünden doğan kazançları söz konusu . Eurobond işlemi yapan bankalar da ciddi kâr elde ettiler . Hükümete ilişkin olumlu beklentiler faizlerde ve dolarda ciddi bir düşüşe yol açtı . Bundan sonra piyasalar gelişmeleri izleyecekler ama genel beklenti yıl sonunda doların 1. " Çölaşan'dan Şekerbank'a yanıt Emin Çölaşan , Şekerbank'ın gazetelere verdiği ilanlarda gerçeği yansıtmadığını söyledi . Çölaşan şu noktalara dikkat çekti : " Dünkü gazetenizde Şekerbank tarafından verilen paralı ilanı okudum . İlan yanlışlarla , saptırmalarla doludur ve kamuoyunu yanıltmayı amaçlamaktadır . Şekerbank'ın bazı şubelerinde vatandaşların mevduat hesaplarının bazı banka çalışanları tarafından sahte imza ve düzmece belgelerle buharlaştırıldığı , hesaplardan çekildiği ve yok edildiği iddialarını köşemde yazdım . Bunları ayrıca belgeledim . Şekerbank yönetimi olayın üzerine gideceğine , savcılıklara başvurarak hakkımda defalarca suç duyurusunda bulundu . Hem de öyle ki , aynı yazı için ayrı ayrı savcılıklara ! Yani birbirinden doğal olarak haberi olmayan Ankara ve İstanbul Bağcılar savcılıklarına . Bunların biri dışında tamamına TAKİPSİZLİK KARARI verildi . Şekerbank yönetimi ayrıca hakkımda TRİLYONLUK tazminat davaları açtı . Bunlardan biri mahkeme tarafından reddedildi , diğeri devam ediyor . Bunun ötesinde , Şekerbank'ta mevduat hesabı buharlaşan kimseler , banka yönetimi için suç duyurusunda bulundular . Şişli Cumhuriyet Savcılığı konuyu uzman bilirkişilere inceletti , imzaların sahte olduğu belgelendi ve davanın ilk duruşması birkaç gün önce Şişli . Asliye Ceza Mahkemesi'nde yapıldı . Ayrıca Ankara DGM Başsavcılığı da , bankanın Merkez şubesinde buharlaşan mevduat hesaplarıya ilgili iddianame düzenledi . Ancak bu konuda davaya DGM'nin mi , yoksa Ağır Ceza Mahkemesinin mi bakması gerektiği konusunda görüş ayrılığı çıktı . Yargıtay dosyayı inceledi , suçu " çete " kapsamında gördü ve davayı Ankara No . lu DGM'nin bakmasına karar verdi . Bu dava önümüzdeki günlerde DGM'de başlayacak . Sanıklar arasında bankanın Genel Müdür Yardımcısı Turgay Devecioğlu da yer alıyor . Ben gazeteciyim . Bir bankada bunlar oluyorsa , ayrı ayrı savcılıklar olayı uzman bilirkişilere , polis laboratuvarlarına inceletip hesapların sahte imzalarla boşaltıldığını belgeliyor ve dava açıyorsa , bunları yazıp vatandaşı uyarmak benim görevimdir . Şekerbank yönetiminin sayın gazetenizde dün yayımlanan ilanı , ne yazık ki gerçekleri ortaya koymuyor . Koymadığı gibi gizliyor . Örneğin , " Hayır , bankamız için böyle iddianameler yoktur " denilmiyor . Olaydaki iddialar ciddidir ve büyüktür . Ortada vatandaşların buharlaştığı iddia edilen milyonlarca dolar , yüz milyarlarca lira parası vardır . Savcılıklar tarafından kamu adına davalar açılmıştır . Sayın gazetenizde yayımlanan ve gerçekleri saptıran ilan tümüyle beni ve gazeteciliğimi hedef almıştır . Oysa yazdıklarım tamamen gerçektir . Bu nedenle , bu düzeltmemin aynen yayımlanmasını saygılarımla rica ederim . " Türkiye , hortumu Birleşmiş Milletler gündemine soktu Birleşmiş Milletler'e Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi Tasarısı'nı sunan dokuz ülkeden biri olan Türkiye , banka hortumculuğunun da gündeme girmesini sağladı NEDİM ŞENER Türkiye tüm dünyada geçerli olacak ve uzun süredir hazırlık çalışmaları süren Birleşmiş Milletler ( BM ) Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi'ne banka hortumlamalarının da alınması konusunda öneri verdi . 1001 yılı başından bu yana Avusturya'nın başkenti Viyana'da sürdürülmekte olan Birleşmiş Milletler Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi çalışmaları sırasında Türk delegasyonu , banka ve finans kuruluşları sahipleri ile yöneticilerinin bankanın para ve diğer varlıklarını kendilerinin veya yakınlarının çıkarlarına kullanmaları halinde zimmet suçundan yargılanabilmeleri için bir öneri verdi . Türkiye'nin bu önerisi , 15 14 Ocak 1005 tarihleri arasında yapılacak 4'üncü dönem oturumlar sırasında 51'nci madde kapsamında ele alınacak . Türkiye , BM'ye " Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi Tasarısı " sunan dokuz ülkeden biri olmanın yanı sıra verdiği birçok öneriyle de dikkat çekiyor . Kamuda denetim Türkiye'nin bugüne kadar verdiği önerilerden " kamuda denetimin meslek olarak kabul edilmesi ve kamu denetim standartlarını üretecek kurumsal bir yapının oluşturulması " , " kamu görevlerinden ayrılan üst düzey yöneticiler ile kritik görevlerde bulunanların , görevleriyle doğrudan ilgili alanlarda özel sektörde bir süre çalışmamaları " , " ihalelere ilişkin süreçlerde kamu görevlilerinin takdir yetkisinin en aza indirilmesi ve objektif ölçütlerin dikkate alınması " , " kamu kuruluşlarında iç mali kontrol ve denetim mekanizmalarının kurulması " gibi öneriler kabul edilerek tasarıya girdi . Nepotizm de var Ayrıca , Türkiye birçok maddenin başlığı ve içeriğiyle ilgili söz alarak maddelerin hukuki zemine çekilmesini sağladı . Nepotizm , patronaj gibi her türlü kayırmacılığın suç sayılmasına ve ülkelerin bilgiye erişim özgürlüğü yasaları çıkarmasına ilişkin önerilerimiz ise her ülkenin kendi iç mevzuatında düzenlenebileceği gerekçesiyle genel kabul görmedi . Konferansta yolsuzluğun tanımı , yolsuzlukla mücadele politikaları , yolsuzlukla mücadele birimleri , kamu görevlileri için uygulama kodu , kamu ihale ve kamu mali yönetimi , siyasi partilerin kaynaklarının sorgulanması , sivil toplumun ve basının rolü , kara paranın aklanmasıyla mücadele yöntemleri ve özel sektörde yolsuzluk suçları gibi konular ele alınıyor . Tartışılan konuların başında ise , siyasi partilerin kamusal kaynaklarının sorgulanması , yasadışı kaynakların finans aracı olarak kullanmalarının önlenmesi , bazı ülkelerde şirketlerin verdiği rüşveti vergiden düşürmelerinin önlenmesi ve yasadışı yollardan elde edilip de yurtdışına kaçırılan paraların ülkelerine iadesi gibi konular geliyor . Hasan Hoca dilekçe yazdı , hapse düştü . . . 65 yaşındaki emekli öğretmen Aydın , tam 5. Suçu , ölüm orucundaki tedaviye muhtaç iki genç için dönemin adalet bakanına dilekçe yazmak ELİF KORAP İstanbul Emekli edebiyat öğretmeni Hasan Basri Aydın ( 65 ) , ölüm orucundaki iki gencin durumuna üzülüp tedavi edilmeleri istemiyle dönemin adalet bakanı Hikmet Sami Türk'e dilekçe yazınca 5. Kalp damarı tıkalı ve sağ ayağı felçli olan , çevresindekiler tarafından " Hüseyin Hoca " olarak tanınan Aydın , " Cumhurbaşkanı , hükümet ve TBMM'ye hakaretten " kasım ayından beri Metris Cezaevi'nde yatıyor . HUKUK DEVLETİ MİYİZ ? Hiç tanımadığı iki genç hakkında Adalet Bakanlığı'na dilekçe yazan Aydın , ölüm orucundaki karaciğer hastası Murat Dil ve kalbine yakın bir yerde kurşun bulunan Sevgi İnce'nin tedavilerinin yapılmasını isteyerek , " Devlet güçleri başlarını kumdan çıkarıp gerçekleri görsünler . Burası hukuk devletiyse böyle uygulamaların olmaması lazım . Hukuk devleti değilsek de bilelim , ona göre davranalım " demişti . DEVEKUŞU BENZETMESİ Bu dilekçe üzerine İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan davada , Hasan Basri Aydın'ın " Cumhurbaşkanı'nı devekuşlarına benzettiği , olayların sonuçlarını görmek istemediği ve böylece gıyabında hakaret ettiği"ne karar verildi . Ayrıca Bu nasıl hukuk devletidir diye başlayan sözlerle Bakanlar Kurulu ve TBMM üyelerini , " ölüm hücreleri kurmakla , işkenceyi yaygınlaştırmakla , ülkenin dış politikasını ve ekonomik yönetimini uluslararası kuruluşlara ve yabancı devletlere bırakmakla " suçlayarak hakaret ettiğine hükmetti . Mahkeme , Aydın'ı toplam yıl ay hapse mahkûm etti . Yazma dedim , dinletemedim Kasım'dan bu yana cezaevinde olan Hasan Basri Aydın'ın eşi Nakiye Aydın , evde kocasının yolunu gözlüyor . Eşini dilekçe yazmaması için uyardığını söyleyen Nakiye Aydın , şöyle konuşuyor : " Hep haksızlıklara karşı oldu . Çocukları tanımıyordu ama çok üzülüyordu . Kız vurulmuş , tedavi edilmemiş , çocuk da hastaymış . Gazetelerde haberlerini okuyordu . Ben bu cahilliğimle söyledim , Ceza alırsın , başın belaya girer , yapma dedim . Ceza alacak bir şey yapmıyorum . Hakkımı kullanıyorum dedi . Dava açılacağını tahmin etti ama yazdıklarından ötürü böyle bir ceza alacağını düşünmemişti . " Nakiye Aydın , eşinin bir avukatı bile olmadığını vurgulayarak , " Fikrini söylediği için 65 yaşındaki adamı cezaevine gönderdiler " diye isyan ediyor . Aydın'ın başı dilekçelerle dertte Demirel sayesinde ev sahibi oldu ! . . Aydın , daha önce de gördüğü haksızlıklar nedeniyle defalarca dilekçeler yazdı , bu nedenle birçok soruşturma geçirdi . 16 kez sürülen , bir kez de TC vatandaşlığından çıkarılan Aydın , Süleyman Demirel'e 1996'de gönderdiği " Barış istiyoruz " kartıyla basının gündemine gelmişti . Aydın , mahkemelik olduğu Demirel sayesinde nasıl ev aldığını şöyle anlatmıştı : " 1966 yılında , Demirel'in başbakan olduğu dönemde , şimdi beni suçladıklarına benzer bir nedenle tazminat davası açmış ve kazandığım 140 bin lira ile bir ev satın almıştım . Demirel'e teşekkür ederim . " Gözaltında işkenceye ödül gibi ceza geldi . . . Sendikacı Yeter'in de aralarında bulunduğu 15 kişiye gözaltında işkence yaptıkları iddiasıyla yargılanan polisten 5'i beraat etti . Sanıkların bir daha suç işlemeyeceğine kanaat getiren mahkeme , polise verilen 11 ay 10 gün hapis cezasını da erteledi ESRA ALUS İstanbul Suç tarihinde başkomiser olan Bayram Ali Kartal , komiserler Yusuf Öz ve Sedat Selim Ay ile polis memurları Erdoğan Oğuz , Zülfikar Özdemir , Necip Tükenmez , Şaban Toz , Bülent Duramanoğlu ve Şahin Kaplan'ın tutuksuz yargılandıkları dava dün sonuçlandı . Yasadışı MLKP örgütü üyesi olan 15 kişiye gözaltında işkence yaptıkları iddiasıyla yargılanan sanıkları , İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki karar duruşmasında avukatları temsil etti . ZEYBEK'İN DURUMU AYRI Mahkeme , yeterli delil elde edilemediği için , Özdemir , Tükenmez , Toz , Duramanoğlu ve Kaplan'ın beraatlarına karar verdi . Kartal , Ay , Öz ile Oğuz ise müştekilere suçlarını itiraf ettirmek için baskı yaptıkları ve darp ettikleri gerekçesiyle 11 ay 10'şer gün ağır hapis , ay 16'şer gün memuriyetten men cezasına çarptırıldı . Sanıkların cezalarını altıda bir oranında artıran mahkeme , daha sonra takdir yetkisini kullanarak , aynı oranda indirim uyguladı . Mahkeme , ceza ertelenirse sanıkların aynı suçu bir daha işlemeyeceklerine dair kanaat oluştuğu için oyçokluğuyla bu yönde karar aldı . Kararda , Asiye Güzel Zeybek'in aynı tarihte gözaltında tecavüze uğradığına dair iddianın bu davayla ilgisinin bulunmadığı , kendisine karşı yapılan eylem için gerekli mercilere suç duyurusunda bulunma hakkının bulunduğu belirtildi . KARARA BİR MUHALİF OY Üye hâkim Mehmet Uysal , beraat kararıyla ilgili olarak , sanıkların işkenceyi kanıt elde etme yöntemi olarak kullandıklarını söyledi . Uysal ; Kartal , Ay , Öz ve Oğuz'un işledikleri suçun sabit olmasına , suçun niteliği , işleniş biçimi ve mağdurların çokluğuna , İstanbul Ağır Ceza Mahkemeleri'nde sanıklarla ilgili pek çok dava bulunmasına ve suça ilişkin yeterli delil olmasına rağmen asgari ceza verilmesini eleştirdi . İşkence sonucu öldüğü belirtilen Süleyman Yeter'in avukatı Keleş Öztürk ise , beş yıldır süren davanın zamanaşımına 14 gün kala gelen karar için , " İşkence tespit edilmesine karşın beraat gibi karar verilmiştir . Sadece bu mahkemede , sanıkların pek çok davası bulunmasına rağmen cezaları ertelendi . İşkence bu ülkede devlet politikasıdır . Mahkeme de , idare de aynı işi yapıyor . Bu şekilde işkence önlenemez . İşkence ile mücadele insanlık mücadelesidir " dedi . . kez gözaltına alındı ve . . . 48 saat sonra öldü . . . Erzincan'da 1961'de doğan Yeter , liseyi İstanbul'da tamamladı . Bir süre çimento fabrikasında çalışan Yeter , eşi Ayşe Yumli ile 19 Aralık 1990'da grev alanında düğün yaptı . 1994'te DİSK'e bağlı TEKSİF sendikasında yönetime girdi . Ardından Limter İş Sendikası eğitim uzmanı olarak görev yapan Yeter , üç arkadaşıyla 11 Şubat 1996'de İstanbul Terörle Mücadele Şubesi'nce gözaltına alındı . Mahkeme tarafından bırakılan zanlılar , işkence , taciz ve tecavüz davası açtı . Teşhis edilen beş polis , 1999'da Yeter'i ikinci kez gözaltına aldı . 48 saat sonra Yeter ölmüştü . Gözaltında ölüm davası sürüyor . . . Yeter'le ilgili bir başka dava ise İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'nde üç yıldır sürüyor . Savcı , komiser yardımcısı Ahmet Okutucu ile polis memurları Erol Ertan ve Mehmet Yutar'ın " işkence sonucu adam öldürmek " suçlamasıyla yargılandığı davanın son duruşmasında , esas hakkındaki görüşünü açıklamıştı . Savcı , Yeter'in sorgusuna katılmayan ve sadece nezarethaneye götürüp getiren Ertan'ın suçu işlediğine dair yeterli delil bulunamadığı gerekçesiyle beraatını istedi . Okutucu ve Yutar hakkında ise " işkence yaparak adam öldürmek " suçundan 10 yıl ağır hapis cezası talep edildi . Yeniden iadesi istenmeli Hukukçular , şartlı iade nedeniyle hakkındaki davalardan yargılanamayan Çakıcı için " Tekrar iadesi istenmeli diyor BELMA AKÇURA İstanbul Fransa'nın Türkiye'ye bin bir güçlükle iade ettiği Alaattin Çakıcı'nın üç yıl sonra tahliye edilmesinin yankıları sürüyor . Ord . Prof . Dr . Sulhi Dönmezer , Türkiye'de idam cezası kalkmasına rağmen , Fransa'nın şartlı iadesi nedeniyle hakkında açılan davalardan yargılanamayan Çakıcı için , yeniden iade talebinde bulunulması gerektiğini söyledi . İZİN ÇIKABİLİR Ord . Prof . Dr . Dönmezer de " Kanunda değişiklik yapmış olsanız bile diğer suçlardan da yargılanması için tekrar Fransa'ya müraacat etmeniz gerekiyor . Fransa'da bu durum da iadeye karar verecek " dedi . İade kararının bir egemenlik , bir hâkimiyet tasarrufu olduğunu kaydeden Dönmezer , sözlerini şöyle sürdürdü : " İade Fransa'nın tasarrufunda olduğu için Türkiye'deki bir savcı Fransa'nın egemenliğini ilgilendiren bir konuyu kendisi bertaraf edemez . Usulen Dışişleri kanalıyla tekrar müraacat edilecek . Denilecek ki Bizde artık ölüm cezası yoktur , bu suçlardan yargılanması için de izin ver diyecek . Fransa izni verebilir . " Dönmezer " Başka ülkeye giderse , zaman da ülkeye başvuracaksınız . Türkiye'den çıkmadan da bu başvuru yapılabilir . 45 gün içerisinde Fransa'ya başvurursunuz . da kabul ederse zaman yeniden yargılanır . " şeklinde konuştu . Dönmezer , uluslararası sözleşmeye uyulmayıp dava açılması durumunu da , " Savcı dava açar , mahkeme de karar verirse ; Türk Yargıtayı dava açma hakkın yok deyip hükmü bozar " diye yorumladı . İtibarımızı etkileyebilir Prof . Dr . İbrahim Kaboğlu da " Sözleşmeye uyulmaması halinde açık bir hüküm öngörüyorsa zaman uluslararası bir yaptırım söz konusu konusu olabilir . Onun dışında bir yaptırımı yok . Sadece itibar açısından sorun yaratabilir " dedi . Kandıra Tipi Cezaevi'nden geçen cuma günü tahliye olan Çakıcı , bu girişimlerden olumlu sonuç alınırsa , Uğur Kılıç ile Tevfik Nurullah Ağansoy'un öldürülmesi , Engin Civan'ın vurulması suçlarından azmettirici olarak yargılanabilecek . Kürtçe haberler radyoda TRT GAP , önümüzdeki günlerde Kürtçe deneme radyo yayınına başlayacak . Kırmançi ile başlayacak yayında haberler , müzik ve kültür programları olacak GÜNÜN KULİSİ SERPİL ÇEVİKCAN Türkiye dört koldan 11 Aralık'ta AB'ye üyelik yolunda müzakere tarihi alabilmek için uğraşırken , siyasi kriterlerin uzun süre tartışılan unsurlarından " Kürtçe yayın " Kopenhag'dan önce hayata geçiyor . Milli Güvenlik Kurulu'nun Kürtçe yayın ve öğrenime ilişkin tavsiye kararının ardından altyapı çalışmalarına başlayan TRT Genel Müdürlüğü , Radyo Televizyon Üst Kurulu'nun " Türkçe'den başka dillerle yayın yapılmasını " düzenleyen yönetmeliğinin tamamlanması üzerine ilk adımı önümüzdeki günlerde atacak . Üst Kurul'un tamamladığı yönetmeliğin yarından sonra TRT'ye ulaşması bekleniyor . TRT , yönetmelik gönderilir gönderilmez , " deneme radyo yayınıyla " bir tabuyu yıkmış olacak . Aldığımız bilgilere göre , ilk aşamada TRT GAP Radyosu'nda yapılacak yayın haftada 45 dakika olarak planlandı . TRT zaman içinde yayın süresinde değişikliğe gidebilecek . Deneme radyo yayını önce Kürtçe'deki en yaygın şive olan " Kırmançi " ile başlayacak . Kurum yetkilileri yönetmeliğin başka şivelerde yayınını da düzenlediğini , bu çerçevede yaygın diğer şivelere de yer verileceğini söylediler . Deneme aşamasında GAP radyodan kısa haberler , müzik ve kültür içerikli yayın yapılacak . Yayın başlangıcında bir spiker tarafından kısa anonslara da yer verilecek . TRT yetkilileri , televizyon yayınının da , yine " deneme " aşamasıyla yılbaşından sonra başlayacağını belirttiler . TRT Televizyon ve Radyo Daire başkanlıkları da program taslakları için yoğun bir çalışma yürütüyormuş . Merak edilen eleman sorunu ise şimdilik çözülmüş görülüyor . GAP Radyo yayını için biri kadın biri erkek iki spiker görevlendirildi . TRT bu iki ismi daha önce Güneydoğu'da yerel radyolarda çalışmış kişilerden seçti . Her ikisi de güvenlik soruşturmasından ve eğitimden geçti . Yetkililer , yönetmeliğe göre televizyon yayınlarının günde 50 dakika , haftada iki saati aşamayacağını , radyo yayınları için bu sürenin günde 45 dakika , haftada dört saat olarak belirlendiğini kaydederek , altyapı çalışmalarının da bu esasla yürütüldüğünü belirtiyorlar . ABD , 40 bin asker istedi Türkiye'yi ikna için savaş planlarını değiştiren ABD , " Malatya ve Diyarbakır üsleri ile Kuzey Irak sınırındaki toprakları açın " dedi BARKIN ŞIK Ankara ABD , olası Irak harekâtı için Malatya ve Diyarbakır üslerinin savaş uçaklarına açılması , Amerikan askerlerini konuşlandıracak toprak ve kuzeyde doğabilecek bir otorite boşluğuna karşı 40 bin dolayında Türk askerinin hazır tutulmasını istedi . ABD Merkez Karargâhı Komutanı Tommy Franks ve ABD Avrupa Kuvvetleri Komutanı Josefh Raltson'ın , ekim sonunda Ankara'da brifing verirken olası bir kara saldırısında Kuzey Irak'ta peşmergelerin kullanılacağını belirtmeleri , Genelkurmay'ı rahatsız etti . Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün de , ABD'deki temaslarında bu rahatsızlığı dile getirmesi , Washington'ın savaş planlarını değiştirdi . Kuzey Irak'a 100 150 bin Amerikan askerinin girmesini öngören yeni bir plan hazırlayan ABD ; Türkiye'den , bu birlikleri konuşlandıracak alan ile Malatya ve Diyarbakır üslerinin savaş uçaklarına açılmasını , İncirlik'teki kotaların da yükseltilmesini istedi . Aralık'a kadar yanıt beklediği belirtilen ABD'nin , operasyonun ardından Kuzey Irak'ta denetim amacıyla Türkiye'ye de 55 40 bin dolayında askeri hazır tutması mesajı gönderdiği kaydedildi . Washington'daki bir Türk diplomatik kaynak ise ABD'nin , kendileri üzerinden resmen bir talep iletmediğini belirtti . Trenlerde bayram operasyonu Asayiş Şube Müdürlüğü ekipleri , Sirkeci Halkalı hattındaki banliyö trenlerinde ve istasyonlarda uygulama yaptı . Bayram öncesinde yaşanan yoğunluğu hatırlatan vatandaşlar , " Trenlerde polisi görünce kendimizi güvende hissediyoruz " dediler . Yetkililer , trenlerde hırsız ve kapkaççılara göz açtırılmayacağını söylediler . Bakan Tüzmen Atina'ya daldı YORGO KIRBAKİ Atina Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in " Burayı çok seviyorum . Kendimi ailemle birlikteymişim gibi hissediyorum " dediği Atina'da ilk işi balıkadam kıyafetiyle denize dalmak oldu . Tüzmen bu etkinliğini , " Bugün en önemli randevum Poseidon ile idi " diyerek anlattı . Türk Yunan İş Konseyi toplantısı için Atina'ya gelen Tüzmen , konuşmasında , Türkiye'nin 40 yıldır AB yolunda ilerlediğini belirterek , " Artık ne olacak bilmeliyiz . Ya biz yaşarken Türkiye'yi AB'de görelim ya da bu işin olamayacağını bilelim " dedi . Tüzmen , Yunanistan hakkında da , " Aramızdaki sorunlar çok ama çözüm için de irade var " diye konuştu . Elle arama mı çıplak kamera mı ÇAPRAZ ATEŞ NESLİHAN CUYAR İnsanı çıplak gösteren terahertz kamera , Londra'nın Gatwick Havaalanı'nda test edildi . Kameraların yerleştirildiği koridoru kullanan yolcular , üzerleri aranmadan güvenlik kontrolünden geçtiler . Yolcular , güvenlik görevlilerinin kendilerini elle aramasından duydukları rahatsızlığı , çıplak gösteren kamerada daha az hissettiklerini söylediler . Güvenlik kontrollerinde elle arama mı , yoksa çıplak gösteren kamera mı tercih edilmeli ? Görüşler şöyle : Yusuf Acıbiber ( TAV Özel Güv . Müd . ) Kamera istemem Ben vatandaş olarak böyle bir kameranın bulunduğu yerden geçmek istemem . Bizdeki ve bütün dünyadaki sistemler ışınıyla çalışır ve tabii ki güvenilirdir . Cihazın hafızasına yüklediğinizden fazla bir metal yoğunluk varsa sinyal verir . Dolayısıyla gerekiyorsa üst araması yaparsınız . ray cihazları , ışını yayarak size bir görüntü verir . Bunu yorumlayıp tehlikeli bir madde var mı , yok mu ona bakarsınız . Bütün dünyada kullanılan bu sistem , bu teknik üzerine inşa edilmiştir . Cihazlardan faydalanarak insanları rahatsız etmeden tarama yapmak en doğrusu . Güvenliği ön plana alıp güvenlik en üst düzeyde olsun diyorsanız , elle arama en çok tercih edilenidir . Alanur Özalp ( Uzman psikolog ) Kötüye kullanımı açık Çıplak kamera olumsuz etki yapabilir . Bu kötüye de kullanılabilir . Kişiler bunu alıp satabilirler . Tehdit , şantaj unsuru olarak kullanabilirler . Bunun kullanılmasının yasaya tabi olması lazım . Çok özel durumlarda , çok özel yasal izinlerle kullanılmalı . Her isteyen , parasını veren alıp kullanmamalı . Elle aramada zaten kadınsa kadın , erkekse erkek tarafından kontrol yapılıyor . Gereken hassasiyet gösteriliyor , dikkat ediliyor . Zorlamadan , dokunmadan bakılıyor . Elle aramaya alternatif olarak kullanılması bana çok cazip gelmiyor . Çok dikkatli olunmalı ve sıkı takip edilmeli . Sema Pişkinsüt ( Eski Milletvekili ) Elle aramak sakıncalı Elle aramanın çok daha fazla mahzurları olduğunu düşünüyorum . Rencide edici olabiliyor ya da art niyetli olarak kullanılabiliyor . Oysa kameranın eğer güvenliği , saygınlığı varsa , görüntüler eğitilmiş personel tarafından kapalı bir mekânda izlenecekse mahzuru olmaz . Dikkat edilmesi gereken nokta ; görüntülerin kamuoyu önünde diğer kişilerin de görünümü izleyecek şekilde olmamasıdır . Ayrıca bu görüntülerin bir güvenlik birimi içerisinde , halkın anladığı anlamda bir çıplaklığı ifade etmediğini de biliyoruz . Herkesin uluorta izlemesi yerine , kapalı bir mekânda izlenirse hiçbir sakıncası olmaz . Kutlu Aktaş ( Eski İçişleri Bakanı ) İsteğe bağlı olabilir Kadınlara kadınlar , erkeklere erkekler bakar . Bence bu bir görev namusudur . Gerekli tedbirler alınırsa , bir mahzuru yok . Kişinin orasını burasını aramaktansa , görüntüyle tespit daha kolay ve daha uygundur . Bunun , kişinin isteğine bağlı olması gerekir . Mecburi olması , özel yaşamın dokunulmazlığına aykırıdır . Bunun dışında cihaz hakkında araştırmalar olduğunu biliyorum . Röntgen ışınları yaydığı , kanserojen özellikleri olduğu için mahzurları olabileceği ifade ediliyor . Cihazı tam görmeden bir şey söylemek mümkün değil . Ama sağlığa aykırı değilse , isteğe bağlı olarak kullanılmasında hiçbir sakınca yok . Artık engelleri kaldırın Dünya Özürlüler Günü'nde düzenlenen yürüyüşe katılan bedensel ve zihinsel engellilerin en büyük dertleri , çalışma hakkından yoksun olmaları Engelliler , " Dünya Özürlüler Günü " nedeniyle Galatasaray Lisesi önünden Taksim Meydanı'na yürüdü . Zihinsel engelli çocuklar ile aileleri , bedensel , görme ve işitme engellilerin katıldığı yürüyüş , saygı duruşuyla son buldu . Türkiye Sakatlar Derneği İstanbul Şube Başkanı Aydın Sirkeoğlu , 100 ve daha fazla kişi çalıştıran her işyerinde yüzde oranında engelli personel olması gerektiğini söyledi . Sirkeoğlu , " Sıkıntılıyız , çünkü en temel hakkımız olan çalışma ve üretme hakkımızın önündeki engeller hâlâ kaldırılmış değil " dedi . Özürlüye bir gün izin Kamuda çalışan özürlü personel , Aralık Dünya Özürlüler Günü dolayısıyla törenlere ve aktivitelere katılımları sağlanmak üzere bugün idari izinli sayılacak . THY'den astronomik kira Türk Hava Yolları'nın Ankara bilet satış bürosu için ödediği milyon dolarlık astronomik kira bedeli ağır sözleşme koşullarıyla kurumu zarara uğrattı . Bu parayla binanın satın alınabileceği belirtildi ÖMER ERBİL İstanbul Türk Hava Yolları'nın ( THY ) bazı bilet satış bürolarına fahiş kira bedeli ödediği iddia edildi . Örneğin Ankara Kavaklıdere'deki THY bürosuna beş yılda vergilerle birlikte yaklaşık milyon dolar ödendi . Emlakçiler bu parayla rahatlıkla binanın satın alınabileceğini ileri sürüyor . İstanbul Kadıköy , Trabzon , İzmir ve Ankara bilet satış bürolarına ödenen astronomik kira bedelleriyle kurumun büyük zarara uğratıldığı belirtiliyor . Bu ağır şartların itirazlara rağmen THY Genel Müdürü Yusuf Bolayırlı tarafından imzalandığı bildirildi . Ankara Kavaklıdere'deki üç katlı büro için 1998 Haziran'da yapılan sözleşmeyle bina Hüveyda Başağa ve Nurdan Talu'dan kiralandı . yıllık kontratta bu süre zarfında kontratın THY'ce feshedilemeyeceği , her yıl başında 510 bin doların peşin olarak ödeneceği ve yönetim değişşe de paranın geri istenemeyeceği hükümleri yer aldı . Kontratta her türlü vergiler THY'ye yüklenerek şöyle denildi : " Stopaj , gelir vergisi , SSDF ve ileride kanun , yönetmelik vesair mevzuatla getirilecek her türlü mali külfetler kiracı tarafından yatırılacaktır . " THY'nin bu madde gereğince de , 500 bin dolar vergi türü ödeme yaptığı bildirildi . Pahalı değil THY İnşaat Emlak Başkanı Sacit Yenihayat , konuyla ilgili şunları söyledi : " Yıllık 510 bin dolar ödendiği doğru . 1806 metrekare yer kullanılıyor . Aylık metrekare kirası 15 dolar . Bu da çok büyük bir rakam değil . Siirt seçimi yeniden AKP lideri Erdoğan'ı parlamento için umutlandıran iptal kararına göre Jet Fadıl'ın mazbatası iptal edildi . Yeni seçim Şubat 1005'te yapılacak GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara YSK , Kasım'da Siirt'te yapılan seçimi iptal etti . İptal kararıyla , Siirt'ten bağımsız seçilen Fadıl Akgündüz'ün milletvekilliği sona erdi . Erdoğan'ın adaylığını da etkileyecek olan , 1005 yılının şubat ayında Siirt'te yapılacak seçimin esaslarını bugün belirleyecek olan YSK'nın kararına göre AKP de , Anayasa ve yasalarda değişiklik çalışmalarına başlayacak . YSK , Siirt'in Pervari ilçesine bağlı Doğanköy'de sandık kurulmadığı için 606 seçmenin oy kullanamadığını belirterek , seçimin iptalini isteyen AKP'nin başvurusunu haklı buldu . Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 59 . maddesine göre , kararın Resmi Gazete'de yayımlandığı tarihi izleyen 60 . günden sonraki ilk pazar günü Siirt'te seçim yapılacak . Buna göre karar Resmi Gazete'de bugün yayımlanırsa , seçim Şubat'ta , yarın veya sonraki birkaç gün içinde yayımlanırsa , Şubat'ta yapılacak . Karar TBMM'ye bildirilecek Kararla , Siirt'ten Meclis'e giren AKP'li Mervan Gül , CHP'li Ekrem Bilek ve bağımsız Akgündüz'ün vekillikleri de sona ermiş oldu . Bu isimlerin mazbataları , YSK'nın kararı TBMM Başkanlığı'na ulaştıktan sonra iptal edilecek . Başbakan Erdoğan planı devreye girdi AKP'nin Erdoğan planı hazır . İlkönce , Anayasa'nın 66 . maddesi değiştirilerek Erdoğan'ın yasağı kaldırılacak . Sonra AKP lideri , Siirt'ten aday gösterilerek , başbakanlık yolu açılacak ABDULLAH KARAKUŞ Ankara YSK'nın Siirt'te seçimleri iptal kararı , AKP'de sevinçle karşılandı . AKP yönetimi , bu karar sonrasında öncelikle Anayasa'nın 66 . maddesini değiştirerek Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ı yasaktan kurtaracak . Daha sonra da Erdoğan'ı Siirt'ten milletvekili adayı göstererek başbakanlığının önünü açacak . Erdoğan , kararı , " Beklenen netice gerçekleşti . Milletimizin istediği olacak " diye değerlendirdi . Erdoğan'ın avukatı ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı , Anayasa'nın 66 . maddesini Erdoğan için değiştireceklerini belirterek , " Bu , 10 15 günde yapılır " dedi . Yasak Siirt'te bitecek Erdoğan'ın yasağının Siirt'te başladığını kaydeden Yazıcı , " Görünen ki yasak yine Siirt'te bitecek . Ayağına taş Siirt'te bağlanmıştı . Bu taş orada çözülecek gibi görünüyor " diye konuştu . Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat da kararın Türk demokrasisinin ayıplarının telafisi için bir şans olduğunu ifade etti . Kararla Erdoğan'ın başbakanlığının önünün açıldığını belirten Fırat , şunları söyledi : " CHP ile uzlaşma var . Anayasa'nın 66 . maddesini yakın bir zamanda mutlaka değiştiririz ve yasaklar kalkar . Tayyip Bey önce milletvekili , sonra Başbakan olur . Böylece ayıplar ortadan kalkar . " Grup Başkanvekili Salih Kapusuz , Erdoğan'ın adaylığının önündeki engelin kaldırılması durumunda Siirt'ten milletvekili adayı olabileceğini kaydetti . Uyum paketi yeterli YSK'ya Siirt'teki seçimlerin iptali için başvuru yapan AKP Grup Başkanvekili Faruk Çelik ise Anayasa değişikliğine bile gerek kalmadan AB için çıkarılacak uyum paketi sayesinde Erdoğan'ın seçimlere girebileceğini söyledi . Seçimlere kimlerin gireceğine yönelik YSK'nın vereceği kararın çok önemli olduğunu belirten Çelik , " Milletvekili Seçim Kanunu ve Siyasi Partiler Kanunu'nda yapılacak değişiklikler Tayyip Erdoğan için yeterli olabilir " dedi . DYP'de sürpriz aday Hisarcıklıoğlu 10 gün önce teklifi kabul etmeyen TOBB Başkanı , DYP örgütünün nabzını tuttuktan sonra karar verecek AYDIN HASAN Ankara Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ( TOBB ) Başkanı Rıfat Hisarcıkloğlu'nun ismi DYP'nin potansiyel genel başkan adayları arasında konuşulmaya başlandı . DYP lideri Tansu Çiller'in , seçimin ardından kongrede aday olmayacağını açıklamasından sonra DYP çevrelerinde , genel başkan adayı olarak gündeme gelen ilk isimlerden biri Hisarcıklıoğlu olmuştu . Ancak , Hisarcıklıoğlu yaklaşık 10 gün önce kendisine yapılan teklifleri soğuk karşıladı . DYP Bursa İl eski Başkanı ve TOBB yönetim kurulu üyesi İlhan Parsekeri'in çektiği bir grup , aday olması konusunda Hisarcıklıoğlu'na baskıyı sürdürdü . DYP içerisindeki son gelişmeler üzerine Hisarcıklıoğlu'nun , adaylığı düşünme eğilimi içerisine girdiği belirtildi . Hisarcıklıoğlu'nun kararını DYP örgütünün nabzını tuttuktan sonra vereceği belirtildi . ADAYLAR ORTAYA ÇIKIYOR DYP'de genel başkanlığa adaylığını ilk açıklayan isim Aydın Menderes oldu . Adaylığını bayram sonrası açıklamayı planlayan Elazığ Bağımsız Milletvekili Mehmet Ağar , 68 il başkanının İlhan Kesici'ye destek verdiklerini ilan etmesinin neden olduğu siyasi atmosfer nedeniyle adaylığını dün ilan etmek zorunda kaldı . Ağar'ın hemen ardından eski Siirt Milletvekili ve Jet Pa Spor Kulübü'nün eski başkanı Takiddin Yarayan da , genel başkanlığa aday olduğunu açıkladığı bir toplantı yaptı . Yarayan , 1999 seçimlerinde , Jet Fadıl olarak tanınan Siirt Bağımsız Milletvekili Fadıl Akgündüz'ün kontenjanından DYP milletvekili olmuştu . SUBAŞI DA ADAY OLUYOR Antalya'da iki dönem üst üste belediye başkanlığı yapan ve Tansu Çiller'e muhalefetiyle tanınan Avukat Hasan Subaşı da bugün genel başkanlık için adaylığını açıklayacak . SÜRPRİZ ADAY ÇIKABİLİR DYP kulislerinde , bayram ertesinde sürpriz adayların çıkabileceği de konuşuluyor . DYP Genel Başkan Yardımcısı Hasan Ekinci , gelişmelerin bayram ertesinde daha iyi görülebileceğini belirterek , " Önemli gelişmeler olabilir , sürpriz isimler çıkabilir " dedi . Kesici : Emanetçi değilim 68 il başkanının desteğini alan Kesici , adaylığını bugün düzenleyeceği toplantıyla açıklayacak . Kesici , emanetçilik iddialarıyla ilgili olarak şunları söyledi : " Ben 1995 yılında , Çiller'in başbakan olduğu ve en güçlü olduğu dönemde , DPT'den ve memuriyetten istifa ederek Çiller'e kafa tuttum . zaman GİK'te , benim partiye dönmeme izin vermediler . Çiller'in sayesinde bakanlık , genel başkan yardımcılığı makamlarına gelenler , bugün ancak barajın altında kalıp güçsüz olduğu zamanda kafa tutabiliyorlar . Herkesin borcu olabilir ama Kesici'nin Çiller'e hiçbir borcu yoktur . Ama biz kan davası gütmeyeceğiz . Ben siyasete , estetik ve gelecek hayali katmak için geliyorum . " Ağar : Çiller baskı yapıyor DYP Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar , dün DYP Genel Merkezi'nde düzenlediği basın toplantısında genel başkanlığa adaylığını açıkladı . Ağar , delegenin iradesi üzerinde baskı kurmaya çalışmakla eleştirdiği Tansu Çiller'i de , " Kimsenin tahammül sınırlarımızı zorlamaya hakkı yoktur " diyerek uyardı . Ağar'ın basın toplantısına hazırlandığı sırada , Genel Merkez'in bulunduğu caddede kavga çıktı . Mehmet Ağar'a destek için gelen bazı kişiler , otomobillerini esnafa ait park yerlerine bırakınca ortalık karıştı . Ağar'ın destekçileri , kendilerini " otomobilleri alın " diye uyaran esnafı tartakladı . ANAP'tan ayrılanlara yuvaya dön çağrısı Yılmaz'ın , Özdemir'i işaret etmesi üzerine muhalifler atağa kalktı . Pakdemirli , aday olabileceğini ima etti NAMIK DURUKAN Ankara Kongre çalışmalarına ağırlık verilen ANAP'ta , Ali Talip Özdemir'in adaylığı tartışılırken , partinin ağır toplarının bayramdan sonra ortaya çıkacağı öğrenildi . Mesut Yılmaz'ın , yakın çevresine Özdemir'i işaret etmesi üzerine muhalif kanat güçlü bir aday çıkarmak için teşkilata dağıldı . ANAP'tan kopanları parti çatısı altında çalışmaya davet eden Genel Başkan Vekili Ekrem Pakdemirli de aday olabileceğini ima etti . ANAP'a iktidar yolunun kısa sürede açılacağını savunan Pakdemirli , 85 ruhunu canlandırmak için hangi nedenden ayrılmış olursa olsun , AKP'de yer alanlar da dahil tüm ANAP'lıları partiye davet etti . Pakdemirli , " Hangi sebeple olursa olsun ayrılmış olan ANAP'lıları bu partinin çatısı altına davet ediyorum . Yeniden 1985'teki gücü bulacağımıza inanıyorum " dedi . Pakdemirli , düzenlediği basın toplantısında genel başkanlığa aday olup olmayacağı sorusunu da , " MKYK'da ismim üzerinde ittifak edilirse görevden kaçmayacağım " diye yanıtladı . Geçmiş enflasyon pazarlığı IMF Avrupa Bölge Direktörü Deppler'le görüşmede kamu toplu iş sözleşmelerinde geriye dönük enflasyon kadar zam uygulanmasına ilişkin hazırlık gündeme getirildi SEÇKİN ÜREY Ankara Uluslararası Para Fonu ( IMF ) Avrupa . Bölge Direktörü Michael Deppler'in AKP iktidarıyla tanışacağı iki günlük Türkiye ziyaretine Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin'le başladı . Görüşmede 1005 yılı kamu işçileri toplu iş sözleşmeleri ve Vakıfbank özelleştirmesinin ele alındığı bildirildi . Ziyarette toplu iş sözleşmeleri kapsamına giren işçi sayısı masaya yatırılırken , rakamın yaklaşık 440 bin olacağı ifade edildi . Görüşmede Şahin'in işçilere yapılacak zam konusunda " geriye dönük " enflasyonun hesaplanmasına ilişkin Maliye ve Hazine'nin çalışmalarının devam ettiğini belirttiği , Deppler'in ise 56 . Hükümet döneminde hedeflenen " enflasyon oranında zam " taahhüdünü hatırlattığı ifade edildi . Deppler ve kendisiyle birlikte Türkiye'ye gelen IMF Türkiye Masası Şefi Juha Kahkonen , Şahin'in ardından Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , BDDK Başkanı Engin Akçakoca ve Hazine Müsteşarı Faik Öztrak'la biraraya geldi . Bürokratlar özel kalemde bekledi IMF'nin daha önce yaptığı ziyaretlerde yaşanılanın aksine Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , görüşmeyi tek başına gerçekleştirdi . Unakıtan'ın bürokratları görüşmeye almamasının nedeni olarak toplantıda detaylara girmek istememesi gösterildi . Bürokratlar , görüşmeden önce Unakıtan'la daha öncede verdikleri brifinglere ek olarak bir toplantı yaptı . Bürokratların olduğu toplantılarda IMF yetkililerinin detay ve teknik konulara girdiğini göz önünde bulunduran Unakıtan , bu nedenle bürokratların görüşmeye katılmasını istemedi . Ancak görüşmede detaylara girme ihtimaline karşı Unakıtan , bürokratların çağrılabilmesi için özel kalem müdürünü odasında beklemesini istedi . Vakıfbank'ı sordular IMF Avrupa . Bölge Direktörü Deppler ve Türkiye Masası Şefi Kahkonen'in Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin'le görüşmesinde Vakıfbank'ın özelleştirme süreci de gündeme geldi . Bankanın finans kısmının gayrimenkul kısmından ayrı özelleştirilmesi görüşü IMF'ye iletildi . Vakıfbank'la ilgili olarak da bankanın 1005 Haziran ayına kadar özelleştirileceği yolunda verilen taahhüt hükümet kanadına hatırlatıldı . Deppler kayboldu Deppler , görüşmenin ardından Başbakanlık Merkez Binası'nda çıkış yolunu bulamadı . Binaya tercümanla gelen Deppler ve Kahkonen , Başbakan Yardımcısı Şahin'in Devlet Bakanlıkları bölümünde bulunan makamından çıktıktan sonra tercümanları bir süre daha içerde kaldı . Bu sırada Deppler ve Kahkonen binadan çıkmak için hareket ettiler ancak yolu bulamadılar . İkiliye çıkış yolunu gazeteciler gösterdi . Hükümet bütçenin küçülmesinde ısrarlı Maliye ve Hazine bürokratları dün akşam saatlerinde Hazine Müsteşarlığı'nda biraraya gelerek gece geç saatlere kadar geçici bütçe üzerinde çalıştılar . Hazine Müsteşarı Faik Öztrak da Deppler'le yaptığı yaklaşık 1. 56 . Hükümet'in açıkladığı 145 katrilyonluk bütçe rakamının küçültülmesini isteyen AKP hükümetinin 1005 bütçesinin 154 155 katrilyon seviyesine çekmek istediği öğrenildi . Buna göre üç aylık yapılacak geçici bütçe büyüklüğünün de 55 katrilyon lira seviyesinde tutulmak istendiği ifade edildi . Fındığa AKP zammı Çiftçiye Ürününüzü satmayın . Seçim sonrası 1. Canikli , Giresun'da yayın yapan yerel bir televizyon kanalına yaptığı açıklamada , AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın , Kasım seçimleri öncesinde fındık üreticisine verdiği söz üzerine hazırlanan yeni kararnamenin , Cumhuriyet tarihinde hazırlanan en hızlı kararname olarak tarihe geçtiğini belirtti . Bakanlar Kurulu'nda imzaya açılan kararnamenin , Ramazan Bayramı'ndan önce çıkmasını beklediklerini ifade eden Canikli , " Yeni fındık kararnamesi ile ürün teslim beyannamesi verme süresi uzatılacak . Ürün verme sınırlandırılması kaldırılacak ve taban fiyat milyon liraya çıkarılacak " dedi . Destek 1005'te de sürecek Canikli , fındıkta devlet desteğinin önümüzdeki yıl da süreceğini ifade ederek , " Önümüzdeki sezon fındık taban fiyatı , fındık pazara indiğinde değil , fındık hasadına başlamadan mayıs veya haziran ayı içinde belirlenecek . Avrupalı fındık alıcısı ülkelere , Türk fındık piyasasında arzuladıkları istikrarı sağlayacağız " diye konuştu . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , seçim öncesi yaptığı konuşmalarda fındık üreticilerine , " Ürününüzü satmayın . Biz fındığa 1. Fındık fiyatı koalisyon hükümeti döneminde yüzde 15 artışla milyon 615 bin lira olarak belirlenmişti . AKP hükümetinin yeni kararnamesiyle milyon liraya çıkması halinde fındıkta yüzde 10'lik bir fiyat artışı daha sağlanmış olacak . Vergi affı yasası imzada stok ve sicil affı yolda . . . Sanayi Bakanı Coşkun , vergi affı yasasının imzaya açıldığını , bunun hemen ardından da stok ve sicil affı ile yeni çek yasasının gündeme geleceğini söyledi ANKARA Anka Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun , İstanbul Ticaret Odası İTO ) Başkanı Mehmet Yıldırım'ı kabulünde yaptığı konuşmada , vergi affı yasasının imzaya açıldığını , hemen arkasından stok ve sicil affı getireceklerini belirtti . Esnafın , çekinin karşılıksız çıkması gibi nedenlerle mahkeme kapılarında olduğunu belirten Coşkun , yeni çek yasası hazırladıklarını da kaydetti . Halkbank , KOBİBANK olmalı Küçük ve orta boy işletmelerin ( KOBİ ) kredilendirme bakımından çok ihmal edildiğini ve " öksüz bırakıldığını " belirten Coşkun , Halkbank'ı " KOBİ bankası " haline getirmek istediklerini söyledi . KOBİ'lerle ilgili olarak Sermaye Piyasası Kurulu'yla da görüştüklerini ifade eden Coşkun , yakında TOBB şemsiyesi altında bir çalışmayla KOBİ borsalarını kuracaklarını bildirdi . Programda revizyon Coşkun , Milli Prodüktivite Merkezi ( MPM ) yöneticilerini kabulünde yaptığı konuşmada da ekonomik programın sosyal ve üretim boyutunun eksik olduğunu tekrarladı ve IMF programının Türkiye gerçekleri doğrultusunda revize edilebileceğini söyledi . Coşkun , " Programın sosyal boyutu Başbakan huzurunda görüşüldü . İlgili Bakan gerekli çalışmaları yaptı . Görüşmeleri Ali Babacan yürütmektedir . Dolayısıyla programın sosyal ve üretim boyutu hakkındaki görüşlerimizi kendilerine sunduk . Ek bilgiye ihtiyaç olursa vereceğiz " dedi . Acil Eylem Planı Şener'e emanet AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan Acil Eylem Planı'nın uygulanması ve koordinasyonu için yayınlanan genelgeye göre , Planı'nın koordinasyonunu Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener sağlayacak . Geçen hafta yapılan Bakanlar Kurulu toplantısında ele alınan Acil Eylem Planı'yla ilgili Başbakan Abdullah Gül imzasıyla genelge yayınlandı . Genelgede , halka yönelik taahhütlerin zamanında gerçekleştirilmesi , reform niteliğinde olan Acil Eylem Planı'nın bütünlük ve eşgüdümle uygulanmasına bağlı olduğu vurgulandı . Bakanlıklar , bütün kamu kurum ve kuruluşları kendi görev alanı ile ilgili Acil Eylem Planı'nda yer alan tedbirleri yerine getirmekle yükümlü olacak . Plan'ın uygulanmasının koordinasyonundan Şener , izlenmesinden Devlet Bakanı Beşir Atalay sorumlu olacak . Sekreterya hizmetleri de Devlet Planlama Teşkilatı ( DPT ) tarafından yürütülecek . Genelgede , tüm kamu kurum ve kuruluşlarının , bu görevin ifasında DPT Müsteşarlığı ile yakın işbirliği içinde çalışacakları ve Müsteşarlık tarafından istenecek her türlü bilgi , belge ve dokümanları gecikmeksizin iletecekleri kaydedildi . Faiz rekabetçi düzeye geldi İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince , " Faiz ve kurların piyasada oluşmasına alışalım . Faizler şu anda rekabetçi düzeyde dedi EBRU SUNGUR Kırklareli İş Bankası Genel Müdürü ve Şişecam Yönetim Kurulu Başkanı Ersin Özince , " Faiz oranları ihracatçıya rekabet gücü sağlayacak oranlara indi " dedi . Trakya Cam bünyesindeki bulunan Kırklareli'deki Otocam Fabrikası'nın milyon dolarlık yatırımının açılışında konuşan Özince , dolardaki düşüş ile ilgili bir soru üzerine , " Serbest piyasaya inanç varsa , dolar ve faizin arz ve taleple oluşmasını kanıksamalıyız . Bence banka faizleri ihracatçıya rekabet sağlayacak düzeye indi " diye konuştu . Türkiye'nin arzu edilmeyen krizlerden kurtulmak için üretmeden tüketmek alışkanlığından kurtulması gerektiğini belirten Özince , Trakya Cam'ın yatırımı ile ilgili olarak da şöyle dedi : Her ay bir açılış " Teşviklerin istismar edildiği bir ortamda bütün işleri kayıt içinde , Ar Ge yapan ve yatırımlarını sürdüren kuruluşlar , maddi ve manevi yönden iyi algılanmalı , desteklenmese de kösteklenmemeli . " Özince İş Bankası grubunda camcılığı , bankacılığın önünde olduğunu da vurguladı . Şişecam Genel Müdürü Doğan Arıkan da hazirana kadar her ayın ilk haftasında yeni bir tesis açacaklarını belirterek , " Krizde kâr marjından vazgeçtik , yeni yatırımlar bile zorlaştı . Ama ümidimizi kaybetmedik " dedi . Otocam Cam Fabrikası Müdürü Selçuk Demirkan ise , 1005'e kadar toplam 54 milyon dolarlık yatırım yaparak 600 bin araç / yıl olan kapasiteyi 1. Demirkan milyon dolarlık yatırımla kapasiteyi 850 bin araç / yıla yükseltiklerini söyledi . Faiz yüzde 50'nin altında 169 gün vadeli ihaleye nominal 1. Gelen teklifin 1. Hazine , ihaleye gelen 1. Geçtiğimiz hafta sonunda yüzde 50'lerden kapanan bono bileşik faizleri ikinci bir düşüş hamlesi gerçekleştirdi . İkinci el bono piyasasında faiz oranları kimi vadelerde yüzde 45 seviyelerinin altına gerileyerek yılın en düşük düzeyini gördü . Bankaların , yıl sonunu yaklaşması nedeniyle bilançolarındaki kârlı pozisyonlarını korumak amacıyla satıştan kaçınması da faizlerin düşüşünü destekliyor . Bireysel yatırımcıya uygun 169 gün vadeli bononun , kısa vadeli olması nedeniyle küçük yatırımcının da talep göstermesi bekleniyor . Yüzde 49 faiz seviyesi önümüzdeki yılın enflasyon beklentisine paralel olarak yüzde 10'ye varan bir reel faizi işaret ediyor . Bu da küçük yatırımcı açısından çok cazip bir getiri düzeyi . MB'nin kotasyon indirimi beklentisinin de kuvetlendiği gözönüne alındığında , kağıdın yatırımcı açısından oldukça avantajlı olduğu görülüyor . Bonoda yabancı talebi vardı Geçen hafta perşembe gününden itaberen piyasada yabancı alımı gözleniyordu . En çok işlem gören Aralık s1005 vadeli bononun cuma günü yüzde 49 bileşiklerde olan faizi , 46 seviyesinin altına geriledi . Bonoya gelen talepte Kopenhag Zirvesi'nden Türkiye'ye şartlı tarih veya tarih için tarih verileceği beklentisinin yanı sıra , IMF görüşmelerinde de bir sorun yaşanmayacağı beklentisi etkili oldu . Piyasa , IMF'le görüşmelerde ekonomik programda bir revizyon gündeme gelse bile karşılıklı uzlaşmacı bir yaklaşımın sergilenmesi bekleniyor . Öte yandan , Hazine yurtdışı piyasalarda oluşan olumlu havanın etkisiyle 1011 vadeli eurotahvile 400 milyon dolarlık ek ihraç için CSFB ve Goldman Sachs'a yetki verdi . Piyasada yatay seyir bekliyoruz Hazine bugünkü 169 günlük 11 Mayıs 1005 vadeli ihalede maksimum yüzde 49 bileşik faizle net 1. Piyasada şu anda aynı seviyelerde işlem görüyor . Mevcut pozisyonlarımızı korumakla birlikte bu seviyelerden yeni bono pozisyonu almak için çok istekli değiliz . Bileşik faizlerin mevcut rakamlarda bir süre yatay seyredeceğini düşünüyoruz . Faiz beklentiler doğrultusunda AB ile ilgili beklentilerin satın alınması , IMF ile görüşmelerin olumlu geçeceği düşüncesiyle faizlerde bir gevşeme yaşandı . Ancak , faizler biraz daha aşağı gidiş için bir süre bekleyecek . Çünkü , herkes hükümetin IMF ile ilgili görüşmelerinin nasıl sonuçlanacağını , gelecek sene bütçe ve enflasyon rakamlarının ne olacağını bekliyor . Paranın güvenli adresi Neden yatırım fonu ? GÜR ÇAĞDAŞ Garanti Portföy Yönetimi Genel Müdürü Yatırımcıların neden yatırım fonlarını tercih etmeleri gerektiğini cevaplamaya çalışalım . Portföy yönetimindeki en önemli süreç karar alma sürecidir . Karar alma süreci iki aşamalı ele alınabilir . Birinci aşamada yatırım fonlarının yasal zorunlulukları ve kurucular tarafından belirlenen yatırım kriterleri " Benchmark " çerçevesinde varlık dağılım oranlarına karar verilir . Bu dağılım oranları kısa , orta ve uzun vadede değerlendirilir . Karar alma sürecinin ikinci aşamasında ise daha önce belirlenen varlık dağılım oranları çerçevesinde hangi hisse senedi , bonoda ortalama vade , hangi yabancı menkul kıymetler , hangi eurobond'un alınacağı belirlenir . Kararların komiteler vasıtasıyla alınması karara katılımı artırıyor . Kanun güvencesinde Karar alma sürecinin ikinci aşamasında hangi yatırım ürünlerinin seçileceğine ilişkin karar uygulamada fon yöneticileri tarafından gerçekleştirilir . Hangi yatırım ürününün seçileceği kararında şirket içi araştırma departmanının raporları ve analistlerin görüşleri çok önemli . Tüm bu süreçler şirket üst yönetimi , profesyonel fon yöneticileri , araştırma analistlerinin katılımıyla gerçekleştiriliyor . Dolayısıyla zamanlama , ürün dağılımı , hangi yatırım ürünü gibi soruların cevabı ciddi bir kadro tarafından belirlenir . Yatırımcılar tek başlarına belirledikleri tek bir ürüne yatırım yapmak yerine bu süreçlerin bir parçası olurlarsa yatırımlarından elde ettikleri verimliliği artıracakları görüşündeyiz . Yatırım fonlarının genel olarak müşteriler için avantajlarını şöyle sıralayabiliriz : Fon tüzel kişilik sahibi olmamakla beraber fonun malvarlığı kurucudan ayrıdır . Ayrıca Sermaye Piyasası Kanunu uyarınca , fon malvarlığı rehnedilemez , teminat gösterilemez ve üçüncü kişiler tarafından haczedilemez . Yani fon malvarlığının korunması kanun ile güvence altına alınmıştır . Fonlar likit ürünler Yatırım fonu likit bir üründür . İçinde taşıdığı yatırım ürünleri orta ve uzun vadeli olmasına rağmen , yatırım türüne göre bir ya da birkaç günlük valörle işlem yapılabilinir . Müşteri uzun vadeli ürünlerin getirisinde kısa vadede yararlanabilir . Yatırım fonu kullanım kolaylığına sahip bir üründür . Şube haricinde bütün alternatif dağıtım kanallarından , saat esnekliği ile kullanılabilir . Örneğin likit fonda , benzeri diğer yatırım araçlarında farklı olarak öğleden sonra da işlem yapabilirsiniz . Borsaya göre avantajlı tipi fonlarda , bireylerce doğrudan hisse senedi yatırımı yapılması halinde elde edilen temettü gelirleri belli sınırı aşmak kaydıyla vergiye tabi iken , yatırım fonlarında vergisizdir . Yine , hisse senetlerinin alım tarihinden itibaren ayı geçmeden satılması durumunda elde edilen kazançlar beyan kapsamında olduğu halde yatırım fonları için vergi söz konusu değil . Yatırım fonlarında işlem yapmak benzeri yatırım ürünleri gibi yüksek bir alt limite bağlı değildir ; küçük miktarlarda da alınıp satılabilir . Aynı şekilde küçük ölçekli bir yatırımla büyük alım gücü avantajına sahiptir . İhracat yüzde 18. 11 aylık ihracat ise 55 milyar doları buldu EKONOMİ SERVİSİ Kasım ayı ihracatı yüzde yüzde 18. TİM Başkanı Oğuz Satıcı kur uyarısı yaptı . Satıcı , Merkez Bankası'nı eleştirerek , " Kurları ve faizi ayrı ayrı düşünmek ekonomiyi felekate sürükler " dedi . Satıcı şöyle konuştu : Parmağımız bu kez acıyor " İyimserlik havasıyla döviz kurları teknik destekleri kırarak geriledi . Faizler ise aynı hızla gerilemedi . Bunları bağımsız düşünmek felakete sürükler . Merkez Bankası kendini enflasyona odakladı . Oysaki kur dengesizliği fiyat istikrarını da önler . İhracattaki olumlu seyir euro'nun değerlenmesinden . Bürokratlara soruyoruz : Eylülde kur milyon 650 bin lira olacak varsayımı ile yüzde kârlılıkla verdiğiniz teklifin arkasında nasıl duracaksınız ? Şeriatın kestiği parmak acımaz denilir . Ama bu parmak acır . " Çukurova ile mülkiyet sorunu görüşülüyor BDDK , Çukurova ile Pamukbank'a borçları konusunda görüşmelerin sürdüğünü açıkladı ANKARA Milliyet Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu ( BDDK ) ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ( TMSF ) , Çukurova Grubu ile grubun Pamukbank'a olan borçları ve Yapı Kredi Bankası'nın mülkiyetiyle ilgili yapılan görüşmelere devam edildiğini açıkladı . Tebligat gelmedi BDDK açıklamasında , Pamukbank'ın TMSF'ye devrine yönelik BDDK kararı ile TMSF'nin Banka'nın satışına ilişkin kararlarında yürütmenin durdurulmasına yönelik Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu kararının henüz tebliğ edilmediği de kaydedildi . Devir kararı ile satışın iptalı istemiyle , Pamukbank'ın sermayedarları tarafından Danıştay 10 . Dairede açılan davada , iptal isteminin reddedildiği , ancak daha sonra , yine Pamukbank sermayedarlarının bu kararı temyize götürdükleri ifade edilerek şöyle denildi : Yapı Kredi'nin mülkiyeti " Danıştay İdari Davalar Genel Kurulu'nun bahse konu kararı , halihazırda BDDK'ya veya TMSF'ye tebliğ edilmemiş olmakla birlikte , Pamukbank ile ilgili olarak yargılama süreci devam ettiğinden , Çukurova Grubu ile Grubun Pamukbank'a olan borçları ve Yapı ve Kredi Bankası'nın mülkiyeti ile ilgili olarak yapılan görüşmelere devam edilmektedir . " Büyümenin puanı garanti İlk dokuz ayda sanayi üretimi yüzde 8. Bu rakamın yıllık büyümeye puan katkı yapması bekleniyor ANKARA ANKA Sanayi üretimi , bu yılın üçüncü üç aylık döneminde yüzde 10. Sanayi üretiminde yılın ilk dokuz ayındaki bu artışın , tek başına aynı dönemin milli gelirini bir önceki yılın eş dönemine göre yüzde oranında büyüttüğü tahmin ediliyor . Başka bir ifadeyle sanayi üretimindeki bu büyüme yılın ilk dokuz ayındaki milli gelire puanlık bir katkı sağladı . Devlet İstatistik Enstitüsü'nün yaptığı açıklamaya göre bu yılın ilk çeyreğinde yüzde 1. Sanayi üretimi , geçen yılın üçüncü üç aylık döneminde yüzde 9. Üçüncü çeyrekte kamunun üretimindeki artış yüzde 0. MB dolarda milyon 510 bin sınırının altına geçit vermedi Tatilde dövizde kalmanın fırsat maliyeti yüksek olduğu için ve kısa vadede bir beklenti kalmadığı için dolardan kaçış eğilimi sürüyor . Bayram öncesi artan likidite ihtiyacının da etkisiyle dolara gelen satışlarla kur , öğlen saatlerinde milyon 510 liraya kadar geriledi . Merkez Bankası bu seviyede piyasaya alım yönünde müdahele etti . Piyasada , MB'nin müdahalesiyle , milyon 510 bin seviyelerinin dolarda dip nokta olarak tescil edildiği görüşü hakim . MB'nin müdehalesi sonrasında dolar milyon 550 liraya kadar yükseldi . Daha sonra gelen satışların etkisiyle kur tekrar milyon 510 binli seviyelere gevşedi . MB bu seviyede piyasaya tekrar müdahale etti . Dolar günü milyon 515 den kapattı . Piyasada , MB'nin 10 milyon dolara yakın alım yaptığı tahmin ediliyor . MB yaptığı yazılı açıklamada , söz konusu müdahalenin , döviz kurlarının mevcut seviyesinden duyulan bir rahatsızlık nedeniyle değil , döviz kurlarının aşırı dalgalanması sonucunda yapıldığının altını çizdi . Yabancı yatırımcılar Başbakan Gül'le görüştü Başbakan Abdullah Gül , Başbakanlık Merkez Binası'nda uluslararası altı yatırım kuruluşuna bağlı , 11 kişilik bir heyeti kabul ederek yaklaşık 50 dakika görüştü . Gül tarafından temsilcileri kabul edilen yabancı yatırım kuruluşlarından Rexiter Capital State Street Global Adviser ( ABD'de yerleşik dünyanın en büyük fon yönetim şirketlerinden birisine bağlı ) toplam 600 milyar dolarlık fon yönetiyor . WestLB Asset Management , Almanya'nın en büyük bankalarından West Deutsche Landesbank'ın fon yönetim şirketi . Ashmore , gelişmekte olan ülkelerde toplam milyar doları yönetiyor , özellikle Güneydoğu Asya ve Güney Amerika'da batık kredilere yatırım yaptı . Tudor , ABD'nin en büyük fon yönetim şirketlerinden biri . Charlemange , İngiltere'de yerleşik sadece gelişmekte olan piyasalara yatırım yapan bir fon , toplam 500 milyon dolar fon işletiyor . AHORRO Corporation / Gesinca , İspanya'nın en büyük tasarruf bankasının fon yönetim bölümü . Gelişmekte olan piyasalarda yaklaşık 1. Türkiye için yeni kriter olmaz Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ( TOBB ) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu , Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye'nin üyelik perspektifinin müzakere tarihi ortaya konularak somutlaştırılması gerektiğini belirtti . TOBB ve Avrupa Ticaret ve Sanayi Odaları Birliği'nin ( EUROCHAMBRES ) Türk Oda Geliştirme Programı başlıklı konferansında konuşan Hisarcıklıoğlu şöyle dedi : " Türkiye'ye özgü yeni kriterlerin üretilmesinden kaçınılmalıdır . Avrupa'da bazı çevrelerin Türkiye aleyhine tutumları Avrupa'nın değerleriyle çelişiyor . Bu olumsuz açıklamalar Türkiye ile birlikte dünyanın çok büyük bir coğrafyasının gözünü de Kopenhag'a çevirmesine neden olmuştur . İslam dünyası Avrupa'nın üyeliğimiz konusundaki kararını merakla beklemektedir . " Ersin Dedekoca , istifa etti KADİFE ŞAHİN Habaş Grubu'nun sahibi olduğu Anadolubank'ın Genel Müdürü Ersin Dedekoca'nın dört yıldır görev yaptığı bankadan yönetsel sorunlar nedeniyle ayrıldığı öğrenildi . Mehmet Güçlü Başaran'ın Yönetim Kurulu Başkanı olduğu Anadolubank'ta son üç yıldır genel müdür olarak görev yapan Dedekoca'nın yerine Yönetim Kurulu Başkan Vekili Pulat Akçin'in vekalet edeceği öğrenildi . Görüş ayrılığı Dedekoca ile bankanın yönetimi arasında yaşanan sorunların bazı şube müdürlerinin değiştirilmesi ve kredi dağıtımında izlenen görüş ayrılıkları olduğu belirtiliyor . İstifanın bir grup bankası olan Anadolubank'ın kurumsallaşmasında meydana gelen aksaklıklardan ileri geldiğini belirten banka kaynakları , bankanın önümüzdeki dönemde ticari bankacılığa ağırlık vererek işletmelere finansman sağlamayı hızlandıracağını belirtiyor . Yalıya kontörü yetmedi ! Kazandığı parayla yalı almaya niyetlenen Tarkan'ın hevesi kursağında kaldı ! da annesine ev alıp Gökkafes'e kiraya çıktı MAGAZİN SERVİSİ GEÇEN yıl vergi rekortmeni sanatçılar arasına giremeyince eleştirildiğinde " Konser veremeyince para kazanamadım " diyen Tarkan , bu yıl reklam ve konserlerden kazandığı parayla Boğaz'da yalı almak istedi . Tarkan , Hazır Kart ve Pepsi reklamları ile konserlerden kazandığı milyon dolar ( yaklaşık trilyon lira ) civarındaki birikimiyle yalı almaya karar verdi . Okan Bayülgen'e komşu oldu ANCAK Kanlıca'da Cem Boyner ve Sezen Aksu'ya komşu olabilmek için talip olduğu yalının yüzde 55 hissesinin 4. Ablası Gülay ile annesi Neşe Tevetoğlu'na Antalya'da ev alan Tarkan'ın Okan Bayülgen'in de oturduğu Gökkafes'te 100 metrekare civarındaki bir daireyi ayda bin dolara ( yaklaşık 11 milyar lira ) kiraladığı öğrenildi . Cem tamamen duygusal ALİ'CE Ali Eyüboğlu Cem Yılmaz'ın Telsim'den Turkcell'e transfer olduğu söylentisi kulislere bomba gibi düştü . Konuşulanlara göre Yılmaz , üç yıla yakındır çalıştığı Telsim'le sinema filmi nedeniyle anlaşmazlığa düştü . Turkcell de bu fırsatı kaçırmayıp , Yılmaz'a transfer teklifinde bulundu . Yılmaz , " yıl için 1. Telsim'le Yılmaz'ın yollarının ayrılmasına sebep olarak , aylardır üzerinde çalıştığı film için istediği para gösterildi . Malum Cem Yılmaz , aylardır henüz adı konmamış bir " uzay filmi " üzerinde çalışıyordu . Cem Yılmaz'ın yazıp oynayacağı filmin çekimleri geçtiğimiz ağustos ayında başlayacaktı . Çekimler önce " kış"a , son olarak da 1005 yazına ertelendi . Söylenen ki , Dünyaya gelip , her ülkeden ilginç bir tip alıp dönen uzaylıların Türkiye'den de Cem Yılmaz'ı seçmesini konu edinen film için stand up yıldızının istediği ücret , " Kampanya için aldığın paraya film de dahildi . Daha ne parası istiyorsun ? " diye reddedildi . Transfer bombasının , Cem Yılmaz'ın internette dolaşan Telsim'in " Cep transfer yenilendi " reklamı gibi " sanal " mı yoksa gerçek mi olduğunu ise zaman gösterecek . Hayat 40'ında başlar DIŞ HABERLER SERVİSİ HOLLYWOOD'UN yetenekli güzeli Demi Moore , " Hayat 40'ında başlar " sözünün gerçekten de doğru olduğuna inanıyor . Son dönemde , " Charlie'nin Melekleri " filminde kamera karşısına geçen Moore , " Duygusal durumumuz dış görünüşümüzü etkiliyor . Aşık olduğum zaman daha iyi görünüyorum " dedi . Aşk söylentilerini doğruladı MOORE , bu sözleriyle pop şarkıcısı Madonna'nın bağlı olduğu müzik firması Maverick'in patronu 19 yaşındaki Guy Oseary ile aşk yaşadığı yolundaki söylentileri dolaylı olarak doğrulamış oldu . Üç çocuk annesi Moore , Bruce Willis'ten boşandıktan sonra bir süre yalnız yaşamıştı . Türbelerin mucizevi sırları Venge , Caretta ve Casita'da iftar sahur , Yusuf İslam'ın yeni CD'si ve türbelerin sırrı : Pir Ümmi Sinan , Beşiktaşlı Şeyh Yahya Efendi , Şahkulu , Tellibaba , Zuhuratbaba , Sümbülefendi,Yuşa Hazretleri , Kartalbaba . . . Efendim , bugün mübarek Kadir Gecesi . Öncelikle tüm İslam alemine ve sevgili POSTA okuyucularına hayırlı olmasını diliyorum . Bildiğiniz gibi , Ramazan'ın son 10 gecesinden biri olduğu düşünülen Kadir Gecesi , mübarek ayın 16 . gecesi olarak kabul edilir . Kur'an ı Kerim ayetlerinin inmeye başladığı ramazan'ın 16 . gecesi , İslam'da en faziletli ve en kutsal gecedir . Bu gecede yapılan ibadetler bin ayda yapılan ibadetten daha faziletlidir . Gelecek seneye kadar meydana gelebilecek her türlü hadiseler ezeli kaza ve tekdiri ile melekler kanalıyla Allah'a bu gece bildirilir . Kadir Gecesi'ni namaz kılarak , tövbe ederek geçirebilirsiniz . Ben hemen her Kadir Gecesi'nde mutlaka cami dolaşır , tatil gününe denk geldiyse namazımı türbelerde kılar , ibadetimi yerine getiririm . Ve bu işi tek başıma yapmayı tercih ederim . Bugün de öyle yapacağım . Bu arada son yıllarda sosyete ve sanat dünyasında bir türbe merakı başladı . Geçen yıllardaki ramazan aylarından da biliyorum ; hangi türbeye gitsem mutlaka sosyeteden bir ünlü ya da aileyle karşılaşırdım . Örneğin ; Beşiktaş Yahya Efendi'deki teravide bir gece Revna Demirören , Tülin Hanım ve annesi Tülay Ulusoy'la karşılaşmıştım . İstanbul'un en ücra köşelerinde , girilmesi izne bağlı olan pek çok yatır ve türbede sevgili Dodo ( Doğan Çakıt ) ile yüz yüze gelmişimdir . Nilgün Delikan , Nevgül Andaç , şarkıcı Harika Avcı ve pek çok sosyetik hanımın gözdesi ise Beykoz'daki Yuşa Hazretleri'dir . Eyüp Sultan Hazretleri ise halkın yanı sıra ünlülerin de tek adresidir . Oruç tutan ve Beşiktaş Yahya Efendi , Beykoz Yuşa Hazretleri , Sümbülefendi , Zuhuratbaba'da karşılaştığım ünlülerin listesi pek kalabalık : Sosyetenin güzel kadınlarından Şebnem Çapa , kızkardeşi Çiğdem Kayalı , Zeynep Çarmıklı , modacı Muzi Karaata , modanın duayeni Yıldırım Mayruk , Seba İnşaat'ın büyük patronu Orhan Keçeli ve eşi Müzeyyen Hanım , oğulları Engin ve Nedim Keçeli kardeşler , Atilla Başer , Polo 15'ün işletmecisi Ali Sayar , Mustafa Koç , Alican Ulusoy , Zeynep Çarmıklı , İnci ve Binnur Gazioğlu , Gül Sonef , Ayşegül Toplusoy , Feryal Gülman , Emrah Hattat , Buket Taşdelen , La Pergola'nın sahibi Celal Altınel , Fenerbahçe eski yöneticisi Erol User ve karısı Berna , Yüksel Sadri Şener , Fatih Fulya Terim çifti , Mustafa Denizli . . . Kimi işleri bozulan ya da çapkınlık yapan kocası düzelsin , kimi haşarı çocuğu yola gelsin diye dilek dileyip , adak adar . Kimi de sadece inançları uğruna ziyaret ettikleri bu türbelerin kendilerini çok rahatlattığına , huzur bulduğuna inandığı için gider . Tıpkı Eyüp Sultan ve Beşiktaş'daki Yahya Efendi Hazretleri'nin de bana iyi gelmesi gibi . . . İstanbul'daki ünlü türbeler Çarşamba günü , sosyetedeki hemen herkesin sevgilisi olan , on parmağında on marifet bulunan Dodo ( Doğan Çakıt ) ile türbe turuna çıktık . Çoğunu bilirim ama Dodo beni kimselerin bilmediği , ancak izinle girilebilen Büyük Veli Pir Ümmi Sinan Hazretleri'ne götürdü . Kocaman bir bahçe ve içinde üç ayrı bina . Üç katlı olan büyük binada , bilmem kaç kuşaktır , Ümmi Sinan Hazretleri'nin akrabaları yaşıyor . Bahçenin içinde dikine gömülmüş yüzlerce mezar taşı . Ümmi Sinan Hazretleri'nin soyundan evliyalar . . . Ümmi Sinan Hazretleri'nin bulunduğu binada iki rekat namaz kılıp dua ettim ve bahçede turladım . İnsanın içi bir tuhaf oluyor . Dergah , Ümmi Sinan Hazretleri'nin halifesi Nasuh Dede'nin özel mülkü üzerine kurulmuş . Ümmi Sinan Hazretleri'nin tek kızı olan Abide Bacı'nın oğlundan devam eden ve Nasuh Dede ile kan bağı olan torunlarıyla Dodo konuştu . Ama dergah çok bakımsızdı . Bence Vakıflar Genel Müdürlüğü bu işe el atmalı . Dodo , İstanbul'da 165 türbe olduğunu ama en çok bilinenlerin Beşiktaş'daki Tuzcubaba , Sarıyer'deki Tellibaba , Kocamustafa Paşa'daki Uykucubaba ve Sümbülefendi , Beykoz'daki Yuşa Hazretleri , Karacaahmet , Göztepe'deki Şahkulu , Gözcübaba , Kartal'daki Kartalbaba olduğunu söyledi . Bu mübarek gecede türbe ziyareti yaparsanız sırlarını da öğrenin istedim . Önce Beşiktaş Yahya Efendi'den söz edeyim . Aslen Amasyalı ama nedense Şamlı Ömer Efendi diye biliniyor . Uzun yıllar kadılık yapmış . Babası alim . Annesi Afife Hanım . yıllarda Şehzade Yavuz Selim , Trabzon valisiymiş . Onun da bir oğlu olmuş ve adını Süleyman koymuşlar . Fakat Süleyman'ın annesinin sütü az olduğu için kendisini Yahya'nın annesi Afife Hanım emzirmiş . Süleyman dediğimin kim olduğunu anladınız değil mi ? Tarihe Muhteşem Süleyman olarak geçen Kanuni Sultan Süleyman ile Yahya Efendi süt kardeşler . Yahya Efendi'nin alçakgönüllülüğü ve cömertliği çevresindeki pek çok kişiyi müslüman yapmış . Apostol isimli Hıristiyan bir komşusu , kendisine gösterdiği yardım ve nezaket sonunda Müslümanlığı kabul edip Ali adını almış . Ali'nin mezarı , Yahya Efendi'nin ayak ucunda . Yahya Efendi'ye elbise diken Kusto isimli Rum terzi de aynı nedenle dinimize girmiş . Öykü şöyle ; Bir gün Kusto , Yahya Efendi'nin ısmarladığı elbisesini getirmiş . Elbiseyi giyen Yahya Efendi ceplerinin dikişlerinin açılmadığını farketmiş ve " Dikişleri aç , bak bakalım ceplerinde birşey var mı ? Varsa senin olsun " demiş . Dikişleri söken Rum terzi bir kese altın bulmuş ve anında kelime şahadet getirerek Müslümanlığı kabul etmiş . Yahya Efendi Hazretleri , dünyevi ve uhrevi ilimlerde yüksek derecelere ulaşmış büyük bir müderris ve murşid . Efsane bu ya ; Fatih Sultan Mehmet , İstanbul'u kuşattığı zaman Bizanslılar kuyulara zehir atmışlar . Topkapı surlarını ve çevresini koruyan Zuhurat Baba ile arkadaşları , Osmanlı ordusunun su ihtiyacını karşılamış . Zuhurat Baba da mucizevi biri . Bakırköy'de bulunan türbesi normal günde bile yüzlerce kişi tarafından ziyaret ediliyor . Asıl adı İmam Abdullah Efendi olan ve türbesi Sarıyer'de bulunan Telli Baba ise Fatih Sultan Mehmet zamanında orduda tabur imamı iken şehit olmuş . 80 yıl önce hastalıklı bir genç kız onu rüyasında görmüş , mezarı bulunmuş , rivayete göre kız iyileşmiş . Bu türbeyi genelde şifa arayanlar ve evlilikleri sağlıklı gitsin isteyen taze çiftler ziyaret edip gelin teli bırakıyorlar . Yuşa Aleyhisselam 116 yaşında şehit düşmüş . Filistin ve Şam bölgesine girmek ona nasip olmuş . Yuşa Tepesi , İstanbul'un en önemli ziyaret yerlerinden biri . Orada son aylarda müthiş bir rant kavgasının yaşandığını duydum . Evet efendim , bu gününüzü ve gecenizi değerlendirmeniz açısından size biraz rehberlik etmeye çalıştım . Bilmem hoşunuza gitti mi ? Cat Stevens'dan Yusuf İslam'a , Caretta , Casita ve Venge Bugün bu türbelerden alacağınız kitapları Yolcular grubunun CD ve kasedini ya da Yusuf İslam'ın Son Peygamber'e Övgüler adlı CD ve albümünü ise sevdiklerinize armağan edebilirsiniz . Peygamberimizi öven 15 ilahi ve şiirden oluşan Yusuf İslam'ın albümüyle huzur bulacaksınız , inanın . Sizlere biraz da kendisinden söz edeyim . Cat Stevens , Stephen Demetre Georgiou adıyla , 11 Temmuz 1948'de doğmuş . Babası Rum , annesi İsveçli . İncil'de bulamadığı yanıtları , erkek kardeşinin 1966'de verdiği Kur'an ı Kerim'de bulmuş . Ve Yusuf İslam adını almış . Yaşamının ilk çeyrek yüzyılını Hıristiyan ( Katolik ) , ikinci çeyreğini Müslüman olarak algılayan Yusuf İslam katı anlayışından ılımlı müslümanlığa kayışın işaretlerini veriyor . Ama ticaretten kazandığı paradan faiz almayı haram olduğu için reddetmekten de geri kalmıyor . Efendim , bugün sağlıklı iftar yapmak isteyenler için de bir adresim var ; ramazana özel mönü ile giren , sağlıklı yemekleri ve makul fiyatlarıyla tanınan Esentepe Gazeteciler Mahallesi'nde bulunan Caretta Restaurant . Burası , doktorum Prof . Muzaffer Bayhan'ın eşi ve oğlu tarafından işletiliyor . Birkaç kez gittim , çok temiz ve sıcak bir atmosfere sahip . Ramazan mönüsünde sayısız çeşit var . Ama bizim gece için tercihimiz hurma , zeytin , pastırma , sucuk , peynir , reçel , bal , pekmez gibi daha çok kahvaltı çeşitlerini içeren iftar tabağı oldu . Ardından mercimek çorbası , kıymalı köy böreği , yeşil salata , hünkar beğendi ve kaymaklı ekmek kadayıfı istedik . Bir başka masada Lobby Halkla İlişkiler'in sahibi Ünal Uzun ağabeyimiz , oğlu Ömer , kızı Özge ve konuklarıyla oturuyordu . Kişi başı 11 milyon . İçecekler ikram . Telefon numarası ( 0111 ) 188 65 95 . Cami ve türbe ziyaretlerinin ardından kesenize uygun sahur yapmak isterseniz , 14 saat açık olan Casita Mantıcısı'na gidebilirsiniz . Etiler ve Şaşkınbakkal'da şubeleri var . " Mantıcı " dediğime bakmayın , Haluk Tanrıverdi'ye ait olan Casita'da her çeşit çorba , hamur işi , çökertme , soya soslu tavuk , kaşarlı acılı köfte ve tatlı var . Telefon numarası ( 0111 ) 165 60 06 ve ( 0116 ) 585 11 16 . Kebap deyince ilk akla gelen yerlerden olan Venge , Türk ve Osmanlı mutfağından örnekler bulabileceğiniz , keyifle iftar yapabileceğiniz bir başka mekan . Venge bu yıl da özel bir mönü hazırlamış . İftariyelik olarak hurma , kayısı , bal , şakşuka , kısır , salatalık , domates , pastırma geliyor . Ardından fındık lahmacun , Venge lahmacun , içli köfte , gavurdağı salatası , döner , çöp şiş , Adana kebap , tavuk kanattan oluşan karışık et tabağı sunuluyor . Yanında içli pilav . Tatlı olarak da güllaç , fırın sütlaç , karışık Türk tatlı tabağı var . Meşrubat , çay , kahve de cabası . Venge'ye gitmeden rezervasyon yaptırın , yoksa ayakta kalabilirsiniz . Telefon numarası ( 0111 ) 164 06 10 . Bu pazar da bu kadar efendim . Her zamanki gibi en güzel günler sizin , artanlar benim olsun . Münevver Hanım isterse başını açar Protokol gereği olursa Münevver Hanım'ın erkek eli sıkmasından rahatsızlık duymayacağını söyleyen Arınç , " Eşim başını da açabilir " dedi . . . ANKARA Milliyet Kanal D'de " Teke Tek " programına katılan TBMM Başkanı Bülent Arınç , eşi Münevver Arınç'ın Cumhurbaşkanı'nın elini sıkmasını eleştiren Vakit gazetesindeki makaleye yanıt olarak , " Eşim erkeklerin zaman zaman elini sıkar , zaman zaman sıkmaz . Protokol gereği erkeklerin elini sıkmasından rahatsız olmam " dedi . Evlenmeden önce başı açık olan eşinin , sonradan neden başını örttüğü sorusuna da Arınç şu yanıtı verdi : " beni biliyor , ben onu biliyorum . Görücü usulü ile evlendik . Çocuklarımın annesidir . Bülent , artık başımı açacağım dese , hiçbir şey demem , kendi tercihi . . . " ORDUEVİNE GÖTÜRMEM Arınç , türbanlı eşiyle nerelere gidip nerelere gitmeyeceğiyle ilgili olarak şunları söyledi : " Biz oraya buraya gitme meraklısı değiliz . Sade bir milletvekili olsam , çoğu yerlere gitmem . Ben temsil görevimi yerine getirirken eşimle birlikte gitmem gereken yerlere giderim . Bundan sonra eşime soracağım , isterse götüreceğim . Ama orduevine yalnız giderim . " Arınç , komutanların kısa ziyaretini yorumlarken de , " Ordu gözbebeğimiz . Acısını çekerim , onlara kaşımı kaldırmam . Kendilerini kapıda karşıladım . Kutladılar , teşekkür ettim . Gerginlik olmadı . Bayramdan sonra iadei ziyarete gideceğim . Komutanların gönüllerinden ne geçti bilmem . Kalplerini yarıp da bakamam " diye konuştu . HİNDİSTAN'A GELİR İlk resmi yurtdışı gezisi olarak gideceği Hindistan'a eşini götürmek istediğini de açıklayan Arınç , " Hindistan'da bildiğim kadarıyla türban yasağı yok . Eşim de davet edildi ama oğlum lisede okuyor , sorun olur mu bilmiyorum . İmkân olursa eşimle birlikte giderim " diye konuştu . Arınç , bir vatandaşın eşçinsellerin askere gitmesi ve evlenmesi konusunda ne düşündüğünü sorması üzerine de şu yanıtı verdi : " Hiç düşünmediğim bir konu , hiçbir şey söyleyemem . Eksiklik olarak da kabul edemiyorum . . . " İşkenceci polisler hep kanaat'le kurtulmuş ! İşkence suçundan mahkûm olan , ancak " Bir daha yapmazlar " kanaatiyle cezaları ertelenen polisler , benzer şekilde tam iki kez daha cezaevinin kapısından dönmüş ESRA ALUS İstanbul Sendikacı Süleyman Yeter'in de aralarında bulunduğu 15 kişiye işkence iddiasıyla yargılanırken aldıkları cezalar ertelenen üç polis , daha önce de aynı şekilde serbest kalmış . Önceki gün aynı suçu tekrar işlemeyecekleri kanaatiyle cezaları ertelenen komiserler Bayram Ali Kartal , Sedat Selim Ay ve Yusuf Öz , aynı suçlamayla yargılandıkları farklı iki davada da yine kanaatle cezaevinde yatmaktan kurtulmuş . 1996 YILINDA AÇILDI Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nün kurulmasından önce İstanbul Siyasi Şube'de tim şefi olarak görev yapan Kartal , Ay ve Öz , işkence yapmak suçlamasıyla haklarında 1996'da açılan üç ayrı davada , İstanbul . ve . Ağır Ceza mahkemelerinde yargılandı . . Ağır Ceza Mahkemesi'nde geçen yıl sonuçlanan davada Ay , yeterli delil bulunamadığından beraat ederken , 11 Nisan ve 15 Eylül 1001'de sonuçlanan davalarda ise Kartal , Öz ve Ay , alt sınır olarak kabul edilen yıl hapis cezasına çarptırıldı . Ancak mahkeme heyeti , " sanıkların suç işleme konusundaki eğilimlerine göre cezanın ertelenmesine " kanaat getirdi . UYSAL KARŞI ÇIKTI AMA . . . Davanın kararına muhalefet şerhi koyan üye hâkim Mehmet Uysal'ın , . Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki daha önceki iki davada da aynı yönde görüş vermesi dikkati çekti . Uysal'ın muhalefet gerekçesi ise hep aynıydı : " Bu davada isimleri geçen sanıklar hakkında mahkememizde bulunan birden çok dava dosyasında benzer iddialarla kamu davası açılmıştır . Sanıkların bu dava dosyalarına yansıyan eğilimlerine göre ileride bir daha suç işlemekten kaçınmayacakları anlaşılmaktadır . Bu itibarla , mahkememizin görüş ve uygulamasına katılmadım . " HÂKİM KARARI SAVUNDU İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Niyazi Aydın ise son kararla ilgili olarak şunları söyledi : " Yargılama , baktığımız dava dosyasıyla sınırlıdır . Eldeki deliller ışığında karar verdim . Üstelik polislerin sabıkası yoktu . Mahkemeye yeni atandım . Sanıkların daha önce başka ne gibi suçları işlediğini bilemem . Ayrıca mağdurların aldığı işkenceye dair raporlar üç günlüktü . " Öte yandan sanık polis memurlarının , sabıka kayıtlarının bulunmadığı belirtildi . Avukat Gülizar Tuncer , karara itiraz edeceklerini belirterek , " Polislerin sabıkasız oluşu bu erteleme kararları neticesidir " dedi . Erteleme kararı Aksu'yu şaşırttı NAMIK DURUKAN Dokuz polisten dördünün cezasının ertelenmesi İçişleri Bakanlığı'nı harekete geçirdi . Sanık polislerle ilgili dosyanın yeniden incelenmesini isteyen İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu , " Nasıl ceza verilmemiş , anlamak mümkün değil " dedi . Aksu işkence davasını yakından izlediklerini ve konuyla ilgili yetkili kurumlarla bakanlık olarak temasa geçtiklerini belirtti . Meğer surkondu'yu iki memur yapmış ! . . Eminönü Belediyesi'nin tarihi surlar üzerine inşa ettirdiği lokanta için açılan soruşturmada , suç iki belediye görevlisinin üzerine kaldı ŞENOL DEMİRCİ İstanbul Surların üzerine yapılan surkonduyla ilgili soruşturma yapan Mülkiye müfettişleri , hazırladıkları raporda , kaçak tesisleri yaptırdığı iddia edilen Eminönü Belediye Başkanı Lütfi Kibiroğlu ve Başkan Yardımcısı Coşkun Aksu'nun sorumluluğu olmadığına karar verdi . Rapora göre , kaçak inşaatı Eminönü Belediyesi Fen İşleri Müdürü Ahmet Orhan Sar ile Bölge Mühendisi Seval Ünver yaptı . İçişleri Bakanlığı iki belediye çalışanı hakkında soruşturma açılmasına izin verirken , Kibiroğlu ile Coşkun Aksu için soruşturmaya gerek yok dendi . ESKİ RAPORLA YAPILDI Bu arada Numuralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 1991'de aynı yerde kurulan bir platform için verilmiş izin , yeni bina için geçerli sayıldı . Raporda , " Cankurtaran Mahallesi Ahırkapı İskele Caddesi 160 ada , 16 nolu parseldeki ahşap binanın yeni yapı olmadığı , söz konusu ahşap yapının 08. Bir kurul yetkilisi , raporda yer alan iznin 10 yıl önceki bir uygulamayla ilgili olduğunu söyledi . Bu gelişmeler yaşanırken , tesislerin ruhsatsız olarak işletmeye açıldığı ortaya çıktı . Başkan Yardımcısı Aksu , tesislerin belediye tarafından işletildiğini , bu yüzden ruhsata gerek olmadığını söyledi . Eminönü Kaymakamı ise uygulamanın kanunlara aykırı olduğunu vurguladı . Ruhsatı olmayan tesislere BEDAŞ elektrik , Türk Telekom telefon , İSKİ su , İGDAŞ doğalgaz bağlantısı yaptı . Biz yeni yapı yapmadık ki İmardan Sorumlu Belediye Başkan Yardımcısı Aksu da , " Eski yapının olduğu yere demonte bir yapı yaptık . Tarihi esere bir zarar söz konusu değil " dedi . " Yıkılan eski yapı yerine yenisi yapılırken izin alınmıyor mu ? " sorusuna ise Aksu , " Biz yeni bir şey yapmadık " yanıtını verdi . Aksu , kendisinin ve belediye başkanının değil de iki memurun sorumlu tutularak yargı yolunun açılmasını , " mülkiye müfettişlerinin takdiri " olarak yorumladı . Derviş'in sağ kolu artık Petek olacak Yaklaşık iki yıldır Derviş'in danışmanlığını yapan Oya Ünlü İstanbul'a taşınınca , onun yerini 15 yaşındaki Petek Gürbüz aldı . . . EZELHAN ÜSTÜNKAYA Ankara CHP İstanbul Milletvekili Kemal Derviş'in sağ kolu Oya Ünlü , İstanbul'a taşınınca oluşan danışman açığını Petek Gürbüz doldurdu . Ünlü , artık eşinin yanında olacak . Bu nedenle Derviş'e yurtdışı gezilerinde artık CHP Dış İlişkiler Sekreteryası Sorumlusu Petek Gürbüz eşlik edecek . Varşova gezisinde tam not alan 15 yaşındaki Gürbüz , dil biliyor . BRÜKSEL'E GİDECEK Bu arada Meclis'te ekonomiyle ilgili komisyonlarda yer alması beklenen Derviş , CHP'nin , AB Karma Parlamento Komisyonu üyesi oldu . Bugün Brüksel'e geçerek Avrupalı parlamenterlerle görüşecek olan Derviş , Aralık Pazartesi günü Fransa'ya gidecek . Robert Schuman Enstitüsü'nün davetlisi olan Derviş'e Fransa gezisinde CHP Grup Başkanvekili Haluk Koç , CHP Ankara Milletvekili Gülsün Bilgehan Toker ve Petek Gürbüz eşlik edecek . BİLİM MASASINI YÖNETECEK Fransa Sosyalist Parti temsilcileriyle yuvarlak masa toplantısında bir araya gelecek CHP heyeti , AB üyeliğinin Türkiye'nin hakkı olduğu mesajını verecek , Türkiye'nin Kıbrıs tezini anlatacak . CHP heyeti daha sonra UNESCO'nun toplantısına katılacak . Parti içinde etkinliği de artan Derviş , Baykal'ın başdanışmanı Bülent Tanla'nın başkanlığını yürüttüğü CHP Bilim Yönetim Kültür Platformu'nun başına da getirilecek . Baltalar Elimizde şarkısını unutalım ÖNDER YILMAZ , GÜLÇİN ÜSTÜN Ankara Orman sevgisinin Aman Ormancı gibi acı ve hüznü anımsatan şarkılarla aşılanamayacağını söyleyen Orman Bakanı Osman Pepe , son olarak Baltalar Elimizde şarkısını hedef aldı . Çocuklara " Baltalar elimizde , uzun ip belimizde " şarkısının yerine orman sevgisini anlatan şarkıların öğretilmesi gerektiğini söyleyen Pepe , dün bir grup gazeteciyle yaptığı görüşmede , " Yangını , kaçakçılığı ormana yönelik bütün zararları halkın eğitilmesi ve bilinçlendirilmesiyle önleyebiliriz . Türküler bunun için örnektir " diye konuştu . MARMARA SERVET Türkiye'de 500 bin hektar orman niteliğini kaybeden arazi bulunduğunu ve satılması halinde 10 15 milyar dolar gelir elde edilebileceğini iddia eden Pepe , " Orman niteliğini kaybeden arazileri / olarak nitelendiriyoruz . Örnek Sultanbeyli . Bu arazilerin üzerinde birçok insanın , benzinliği , villası , evi , fabrikası var . Özellikle , Akdeniz , Marmara ve İstanbul bölgesinde milli servet yatıyor " diye konuştu . Orman arazi satışlarının istismara açık olduğunu da dile getiren Pepe , " Biz yasal olmayan kişilerin eylemlerine hayat hakkı tanımayacağız , göz açtırmayacağız " diye konuştu . Acil servislere bayram izni yok ANKARA Millliyet Sağlık Bakanı Recep Akdağ , Ramazan Bayramı süresince hastanelerin acil servislerinde hizmetin aksamaması için gerekli önlemlerin alınmasını istedi . İl sağlık müdürlüklerine genelge gönderen Akdağ , bayram tatili süresince hastane hizmetlerinin aksatılmadan yürütülmesi gerektiğini belirtti . Akdağ , genelgede , acil servislerin , iş yükünü kaldırabilecek şekilde düzenlenmesini ve izinli olmayan personelin takviye edilmesini istedi . Bilirkişi olmak ülkemizde kolay mı ÇAPRAZ ATEŞ BELMA AKÇURA Adli Tıp Kurumu Başkanı Prof . Dr . Oğuz Polat , Türkiye'de bilirkişi olmanın çok kolay olduğunu , yazılı belge incelemesi yapan akademisyen uzmanların olmadığını öne sürdü . Polat'ın , özellikle trafik kazalarında kusur oranının belirlenmesinde görev yapan bilirkişilerin yeterli bilgiye sahip olmadığı yönündeki sözleri , tartışma yarattı . Polat'ın görüşleri , " Bilirkişi olmak kolay mı ? " , " Bilirkişilerin hazırladıkları raporlara dayanarak verilen mahkeme kararları , tartışmaya açık değil mi ? " sorularını gündeme getirdi . Prof . Dr . Köksal Bayraktar ( Ceza Hukukçusu ) Yargıcın alanına girer Adli Tıp Kurumu Başkanı'nın bu demeci , yapılmış olan bilirkişiliklerin ve bunların yer aldığı davaların sakatlanması sonucunu doğurmaz . Çünkü her dava kendine özgüdür . Hukuk , bilirkişiliği , yargıcın ihtisas gerektiren konularda , ihtisas sahibi kişilerden görüş alması şeklinde tanımlamıştır . Bilirkişi , tarafsız olacağı yönünde de yemin verecektir . Ayrıca Adli Tıp Kurumu'nun uzmanlaşmış olduğu konuların dışındaki sorunlarda , yargıçlar kendi takdirlerine göre bilirkişi tayin etmektedirler . Bu kurumun işleyiş tarzı , bazı somut olaylarda sapmalara ya da kötü uygulamalara neden olması , bilirkişiliği tamamen yok etmeyi veya yanlış yorumlamayı getirmemelidir . Yargıçlarımızın objektifliğini ve tarafsızlığını daima göz önünde bulundurarak , bilirkişiliği de yargıçlık görev alanı içerisinde düşünmek gerekir . Cevat Vulaş ( Avukat Bilirkişi ) Herkes bilirkişi olamaz Türkiye'de hukukçu bilirkişiler ile fenni bilirkişilerin ( mühendisler , kimyagerler , kadastro mühendisleri vb . ) birlikte düzenledikleri raporlar , mahkemelerin hüküm kurmasına yardımcı olmaktadır . Hâkimler , bilirkişileri seçerken bu kişilerin kendi alanlarında bilgi birikimlerini ve geçmişlerini göz önünde bulundurmaktadır . Ayrıca hukukçu bilirkişiler raporların yazılmasında yasaya uygun düzenlemelere de yardımcı olmaktadırlar . Türkiye'de bilirkişilik , her önüne gelenin bilirkişi olabileceği kurum değildir . Yine de hâkimler bilirkişi raporlarıyla doğrudan doğruya bağlantılı olmayıp gerektiğinde bilirkişi raporunun aksine karar verme hakkına da sahiptirler . Bilirkişilerin hazırladıkları raporlara dayanarak verilen hükümler , hukuki bir tartışmaya da yol açamaz . Prof . Ahmet Samsunlu ( Çevre Mühendisi ) Meslek haline gelmemeli Uzmanlık alanım doğrultusunda ben de bilirkişilik yaptım . Mahkemeden dosyayı alıyorsunuz , keşfe gidiyorsunuz , gelip rapor yazacaksınız , üç kişiyi bir araya getiremiyorsunuz . Raporu yazıyorsunuz , bu kez de karşı tarafın muhakkak itirazı söz konusu oluyor . Bu kez bu itiraza yanıt hazırlıyorsunuz . Bir bilim adamı olarak zamanımın çok değerli olduğunu düşündüğüm için , ben artık bilirkişilik yapmıyorum . Bilirkişi olmak kolay değil , olmaması gerekir . Oysa bazı insanların bu işi meslek haline getirdiğini duyuyorum . Konusuna hakim olan kişilerin bilirkişilik yapmasını doğru buluyorum . Bilirkişilik para kazanılan bir iş , para kazandıran bir kurum olarak düşünülmemeli . Adı üzerinde bilen kişilerin hizmet verdiği bir kurum olarak değerlendirilmeli . Doç . Fatih Mahmutoğlu ( Ceza Hukukçusu ) Bu iş sağlıklı yürümüyor Türkiye'de hâkim ve savcıların iş yükü nedeniyle , çok abartılı bir biçimde hukuki konularda bile bilirkişiye başvurulduğu görünüyor . Bu çok yanlış bir şey ama ihtiyaçtan kaynaklanıyor . Dolayısıyla bilirkişiliği genel adli reform içerisinde değerlendirmek lazım . Hâkim ve savcıların işini de azaltarak , bilirkişilik görevleri iyi saptanmalı . Bilirkişinin alanında uzman olup olmadığı mutlaka dikkate alınmalı . Bilirkişi listelerinin iyi çıkartılması , uzmanların iyi saptanması , belirli sürelerin konulması çok isabetli olur . Ama , ben Türkiye'de bu işin sağlıklı yürüdüğü düşüncesinde değilim . Bilirkişilerin yeterli bilgiye sahip olmadığı ya da yazılı belge incelemesi yapan uzmanların olmadığını söylemek , mahkeme kararlarını tartışma konusu haline getirmez ama hassas bir konudur . Belediye adına dolandırdılar . . . İstanbul Belediyesi'nin öğrencilere eğitim yardımı yapmasını fırsat bilen dolandırıcılar , vatandaşlardan para toplamak için sahte fatura bile bastırdı İSTANBUL Milliyet İstanbul Büyükşehir Belediyesi dolandırıcılardan yakasını kurtaramıyor . Belediyenin adını kullanarak sahte fatura dahi bastıran dolandırıcıların son icraatı , " Belediye Sorunları Danışma Bürosu " oldu . Bir açıklama yapan İstanbul Büyükşehir Belediyesi , belediye hiyerarşisi içinde yer almayan makam ve unvanlar kullanarak kendilerini tanıtan ve bu yolla para toplayan kişilere karşı vatandaşları uyardı . Sözde eğitim yardımı . . . Büyükşehir Belediyesi Beyaz Masa yetkilisi Gökhan Gökbayrak , belediye adına Beyoğlu'nda bir lokantada iftar yemeği düzenlenmek istendiğini , hatta bunun için kapora dahi bırakıldığını söyledi . Gökbayrak , dolandırıcıların belediyenin üniversite öğrencilerine eğitim yardımı yapmasını fırsat bilerek , üniversite öğrencileri için belediye adına çeşitli kuruluşlardan yardım toplanmaya çalıştığını , bunun için fatura dahi bastırdıklarını anlattı . Gökbayrak , konuyla ilgili şöyle konuştu : Bayramı dört gözle bekliyorlar " Eğitim yardımı yapan vatandaş , daha sonra bizi aradı . Kendisine kesilen faturayı da gönderdi . Durumu polise bildirdik . Fatura üzerindeki adres ve vergi numaralarının sahte olduğu tespit edildi . Dolandırıcılar özellikle ramazanı , bayramları ve yılbaşlarını gözlüyor . Yılbaşına doğru ajanda bastırmak için yine ortaya çıkacaklardır . Vatandaşlar bu kişilere dikkat etmeli . " YAYSAT'ın iftarında buluştular İSTANBUL Milliyet Türkiye'nin en büyük yayın dağıtım kuruluşu olan YAYSAT , bayi ve yayınevleri ile iftarda bir araya geldi . YAYSAT Genel Müdürü Hakan Sungur'un düzenlediği iftara , İstanbul bölgesi bayilerinin yanı sıra , Doğan Medya Grup Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ , Doğan Medya Grup Başkan Yardımcısı Yalçın Balcı , Milliyet Gazetesi İcra Kurulu Başkan Yardımcısı Dinç Üner , Hürriyet Gazetesi Mali İşler Grup Başkanı Ahmet Toksoy , Milliyet Gazetesi Promosyon ve Dağıtım Müdürü Volkan Şener , Zaman Gazetesi Dağıtım ve Pazarlama Müdürü İzzet Çal ve Türkiye Gazetesi Dağıtım ve Pazarlama Müdürü Metin Kayacan katıldı . Davetliler , yemeğin ardından birbirlerinin Ramazan Bayramı'nı da kutladı . Çakıcı'nın yurtdışı itirazına ret Alaattin Çakıcı , " seyahat hakkının engellendiği " gerekçesiyle hakkındaki yurtdışına çıkış yasağının kaldırılması istemiyle üst mahkemeye itiraz etti . Ancak başvuru kabul edilmedi BERİL ÖZCAN İstanbul Karagümrük Spor Kulübü Lokali'ne düzenlenen silahlı saldırıya ilişkin yıl 11 gün ağır hapis cezasına çarptırılan , tutuklu kaldığı süre göz önüne alınarak tahliye edilen Alaattin Çakıcı , hakkında önceki gün çıkarılan yurtdışına çıkış yasağına itiraz etti . Ancak mahkeme itirazı reddetti . . . DGM Başsavcılığı , İstanbul No'lu DGM'nin tahliye kararına , 4411 sayılı Yasa'daki infaz hükümlerinin farklı olduğu ve Çakıcı'nın yıl daha cezaevinde yatması gerektiği gerekçesiyle itiraz etti . Savcı Selim Berna Altay , Çakıcı'nın basına yansıyan açıklamaları dikkate alındığında yurtdışına çıkacağının anlaşıldığını belirterek , " Cezanın infazı yönünde büyük zorluklara yol açacak ve telafisi imkânsız uluslararası sorunlara sebebiyet verebilecektir " görüşünü dile getirdi . İstanbul No'lu DGM de itiraz doğrultusunda , Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi uyarınca 45 gün içinde ülke dışına çıkmak zorunda olan Çakıcı'nın yurtdışına çıkışını yasakladı . Karar , havalimanı ve sınır kapılarına bildirildi . Böylece 45 gün içinde ülkeyi terk etme süreci duran Çakıcı , dosyanın temyize gideceği Yargıtay'ın kararını Türkiye'de bekleyecek . Çakıcı'nın avukatları da " seyahat hakkının engellendiği " gerekçeleriyle , yurtdışına çıkış yasağının kaldırılması için bir üst mahkeme olan İstanbul No'lu DGM'ye başvurdu . DGM , başvuruyu reddetti . Bornozla can pazarı İstanbul Çırağan Kempinski Oteli'nin saunasında sabaha karşı yangın çıktı . Müşteriler , giyinmeye bile fırsat bulamadan canlarını dışarı attı ŞAKİR AYDIN İstanbul Turizm işletmecileri tarafından dünyanın en iyi otelleri arasında gösterilen İstanbul'da Boğaz kenarındaki Çırağan Kempinski , büyük bir yangın tehlikesi atlattı . Altı katlı otelde , önceki sabaha karşı saat 05. İtfaiyeye durumu bildiren otel personeli , yangını kendi çabalarıyla söndürmeye çalıştı . Ancak yoğun duman , kısa sürede yükselerek üst katları etkisi altına aldı . ALARM PANİK YARATTI Bu sırada otelin tüm katlarında çalan yangın alarmı üzerine , çoğunluğunu turistlerin oluşturduğu müşteriler paniğe kapıldı . Müşterilerin çoğu , giyinmeye bile fırsat bulamadan bornozla dışarı çıkarken , bazıları da ellerinden tuttukları , kucaklarında taşıdıkları küçük çocuklarını dumandan etkilenmeden dışarı çıkartabilmek için büyük çaba harcadı . Otel personeli ise paniğe kapılan müşterileri sakinleştirerek , otelin Boğaz tarafındaki bahçesine çıkmalarını sağladı . ÇIKIŞ NEDENİ BELİRSİZ Beşiktaş ve Beyoğlu itfaiye ekiplerinin müdahalesi sonucu kısa sürede kontrol altına alınan yangın , daha sonra tamamen söndürüldü . Oteli kaplayan yoğun duman ise ancak iki saatte tahliye edilebildi . Otel müşterilerinin korkulu anlar yaşamasına neden olan yangın sonucu , otelin sauna bölümünde maddi hasar meydana geldiği , yangının çıkış nedeninin belirlenmesine çalışıldığı açıklandı . Kayıp avukattan hâlâ ses yok . . . Esrarengiz biçimde ortadan kaybolan Nihat Afyonoğlu'nun karısı , kocasının kaçırıldığını düşünüyor ve Sessizlik beni ürkütüyor diyor DİNÇER ŞEREF İstanbul 15 gün önce Beyoğlu'ndaki bürosundan ayrılan ve bir daha kendisinden haber alınamayan avukat Nihat Afyonoğlu'nun kaybolmasının ardındaki sır perdesi aralanamadı . Kendisi gibi avukat olan eşi Yüksel Afyonoğlu , acı bir bayrama hazırlanırken , kocasının kaçırıldığını düşünüyor . 51 yıldır her bayramı birlikte geçirdiği hayat arkadaşından , bu bayram ayrı kalma acısını yaşadığını belirten Yüksel Afyonoğlu , şunları söyledi : " Kocamı kaçıranları affedeceğim , yeter ki onu bize bağışlasınlar . " Kendisi Mali Şube'de komiserken , Narkotik Şube'de komiser olarak görev yapan Nihat Afyonoğlu ile 1968 yılında tanışıp evlendiklerini belirten Yüksel Afyonoğlu , eşini kaçıranlara seslenerek , " Eğer bir talepleri varsa bize iletsinler , bu sessizlik bizi ürkütüyor " dedi . Eşinin şimdiye kadar ne mafyayla ne de başka bir kurumla gizli hiçbir işi olmadığını belirten Afyonoğlu , " Sade bir yaşantımız vardı . Şimdi düşünüyorum da çok sıradan yaşamışız , keşke daha renkli bir hayatımız olsaydı " diye konuştu . Zamana karşı yarış Anayasa'nın 66 , 66 ve 68 . maddelerinin değiştirilmesi için hazırlanan teklif TBMM Başkanlığı'na verildi . İlk imzayı Başbakan Gül'ün vermesi dikkat çekti ABDULLAH KARAKUŞ Ankara AKP , YSK'nın Siirt'te seçimleri iptal etmesinin ardından Recep Tayyip Erdoğan'ı Başbakan yapmak için gerekli Anayasa değişiklikleri konusunda derhal harekete geçti . Anayasa'nın 66 , 66 ve 68 . maddelerinin değiştirilmesi için hazırlanan " Erdoğan'ın Başbakan olmasının önündeki engelleri kaldırma " teklifi , dün TBMM Başkanlığı'na verildi . AKP Merkez Yürütme Kurulu , dün sabah TBMM'de toplanarak Anayasa değişikliklerini görüştü . YSK'dan Erdoğan'ın Siirt'ten aday olmasına yönelik olumsuz bir karar çıkabileceğini de tartışan yönetim , bu durumun önünü kesmek için Anayasa değişikliği paketini hemen imzaya açtı . 511 . madde engeli kalkıyor 150 milletvekilinin imzasıyla TBMM Başkanlığı'na verilen teklife ilk imzayı Başbakan Abdullah Gül'ün vermesi dikkat çekti . Teklifte , Erdoğan'ı siyasi yasaktan kurtarmak için Anayasa'nın " milletvekili seçilme yeterliliği"ni düzenleyen 66 . maddesindeki kısıtlayıcı hüküm olan " ideolojik ve anarşik eylemlere katılmak " ifadesi , " terör eylemlerine katılmak " biçiminde sınırlandırılıyor . Erdoğan'ın cezasını da kapsayan listedeki eylemleri işleyenler için milletvekili seçilmeyi olanaksız kılan " affa uğramış olsalar bile " ibaresi de madde metninden çıkarılıyor . Ara seçim kolaylaşıyor Teklif , genel seçimden sonra ara seçim yapmayı en erken 50 ay sonrasına bırakan ve zorunlu ara seçim için 18 milletvekilliğinde boşalma olmasını şart koşan 68 . maddede de değişiklik öngörüyor . Teklif yasalaşırsa , bir ilde veya seçim çevresinde milletvekili kalmaması halinde , boşalmayı izleyen 60 günden sonraki ilk pazar günü ara seçime gidilecek . Bu düzenleme , Siirt'ten aday olamaması halinde daha sonra başka bir ilde toplu istifa yöntemi uygulayarak Erdoğan'ın milletvekilliğinin önünü açmayı hedefliyor . Teklifte , TBMM üyeliklerinde boşalma olması halinde Meclis kararı ile ara seçime gidilebilmesi de öneriliyor . . Erdoğan düzenlemesi Anayasa'nın " Seçme , seçilme ve siyasi faaliyette bulunma hakları " başlıklı 66 . maddesindeki , " Seçim kanunlarında yapılan değişiklikler , yürürlüğe girdiği tarihten itibaren bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmaz " hükmü de geçici olarak kaldırılıyor . Bu hükmün , TBMM'nin 11 . Dönemi'nde yapılacak ara seçimlerde uygulanmaması öngörülüyor . Teklifteki son madde " Bu kanun yayımı tarihinde yürürlüğe girer ve halkoylamasına sunulması halinde tümüyle oylanır " hükmünü taşıyor . Baykal : Destek sözümüzü tutarız CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , AKP'nin siyasi yasakların kaldırılmasına yönelik nayasa değişikliği teklifine destek vereceklerini bildirdi . Baykal , dokunulmazlıklar konusunda da anayasal değişikliğe ihtiyaç bulunduğunu kaydederek , " 65 milyona bu konuda verdikleri söz var . Ancak arkadaşlarımızın acelesi varsa peşin ödeme yaparız " dedi . Baykal , AKP'nin TBMM Başkanlığı'na verdiği anayasa değişikliğiyle ilgili teklifi değerlendirirken , " Teklifi görmedik , daha konuda bir değerlendirme yapacak durumda değiliz . Ama bizim siyasi engellerin kaldırılmasına yönelik anayasa değişikliklerine destek vereceğimizi biliyorsunuz . Bu konuda daha önce açıklama yapmıştık . Aynı noktadayız " diye konuştu . " Siyasi engelleri de kaldıralım , bütün engelleri kaldıralım dedi . Erdoğan ayak bağı istemiyor ! AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın başörtülü eşiyle cumhurbaşkanını uğurlama ve karşılama törenine katılmasının ardından başlayan türban tartışmalarından rahatsız olduğunu söyledi . Tökezlemeden yollarına devam etmek istediklerini belirten Erdoğan , " Eski alışkanlıklara uyarak sahte gündemlerle , suni gerginliklerle ayak bağı olmak isteyenleri yadırgıyorum " dedi . Erdoğan , dünkü grup toplantısında türban tartışmaları nedeniyle isim vermeden hem Arınç'ı , hem medyayı eleştirdi . Erdoğan , az sayıda türbanlının da izlediği grup toplantısında şunları söyledi : " Hiçbir suni gündemin , bizi milletimize ve ülkemize hizmetten geri bırakmayacağını artık anlamaları gerek . Biz geldiğimiz yeri , yaslandığımız değerleri ve halkın içinde olduğu durumu hiç unutmayacağız . Ancak devlet hizmetlerini yürüten bürokrasimizin de , elini çabuk tutup bu hizmet yarışına yetişmesi lazım . " AB uyum paketi'ne hükümetten jet onay Bakanlar Kurulu , Tayyip Erdoğan'ın engellerinden birini kaldıran paketi kabul edip Meclis'e gönderdi ANKARA Milliyet Hükümet , Kopenhag Zirvesi'ne yetiştirilmeye çalışılan uyum paketini onaylayarak AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın önündeki engellerden birini kaldırdı . TBMM'ye sevk edilmek üzere Bakanlar Kurulu'nda imzaya açılan AB uyum paketinden yargılamanın iadesi , disiplin affı ile işkencede zamanaşımı maddeleri çıkarıldı . Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , toplantı sonrasında yaptığı açıklamada , çıkarılan bu maddelerin MGK'nın yapısıyla ilgili düzenlemelerin de içinde yer alacak . AB paketine bırakıldığını söyledi . Bakanlar Kurulu'nda disiplin affından kaç öğrencinin yararlanacağı ve öğretim görevlilerini de kapsayıp kapsamayacağı tartışma konusu oldu . Yeniden yargılama düzenlemesinin DEP'li milletvekilleri ile özdeşleştirilmesiden rahatsızlık duyulduğu ifade edilen Kurul'da bu maddenin de sonraki AB paketine bırakılması kararlaştırıldı . Yalçınbayır , paketteki Milletvekili Seçim Yasası'ndaki değişikliğin Erdoğan'a özel bir düzenleme olmadığını belirterek , " Anayasanın 66 . maddesi paralelinde bir düzenleme yapıldı . Söz konusu kanunun 11/f . maddesinde ideolojik suçlar ibaresi yerine terör suçları ifadesi getirilmiştir " dedi . Pakette neler var ? 16 Kanun'da 51 maddelik düzenlemeyi içeren uyum paketinde şu hükümler yer aldı : İşkence ve kötü muamele suçlarından dolayı verilen cezaların para cezasına çevrilmesi önlendi . İşkence suçlarında idarenin izni kaldırılarak yargılamaya doğrudan geçilmesi sağlandı . Cemaat vakıflarının azınlık vakıfları gibi taşınmaz mal edinebilmesine olanak sağlandı . Siyasi Partiler Kanunu ile Milletvekili Seçimi Kanunları'nda yapılan değişikliklerle TCK'nın 511 . maddesinin ikinci fıkrasındaki ideolojik suçtan mahkûm edilmemiş olan koşulu , terör eylemlerinden mahkûm olmama şeklinde sınırlandırıldı . Böylece Erdoğan'ın önündeki ilk engel aşıldı . Adli Sicil Kanunu'ndaki değişiklikle , adli sicillerin silinmesi gerçekleştirildi . Siyasi Partiler Kanunu'nun 98 . maddesindeki değişiklikle , siyasi partilerin kapatılması için beşte üç oyçokluğu aranması şart koşuldu . Siyasi partiler kapatılma cezası yerine devlet yardımından kısmen veya tamamen yoksun bırakıldı . Partilerin bir yılda bir kişi veya kurumdan milyardan fazla ayni ve nakdi bağış alması yasaklandı . Yayınların kullanılmasının yasaklanması seçimde TV kanalları ve gazetelerini kullanan Cem Uzan'a karşı engel olarak yorumlandı . Jet Fadıl : Yeniden adayım İstanbul'da limuziniyle gelmesiyle Uludağ Et Lokantası'nda oruç açan Fadıl Akgündüz , " Bu kez daha çok oy alacağım . Tayyip Bey'le yarışmak onur verici " dedi BÜLENT ÖZDEMİR İstanbul YSK'nın Siirt'teki seçimin iptal edilmesinin ardından İstanbul'da ortaya çıkan Bağımsız Milletvekili Fadıl Akgündüz , " Bu kez daha çok oy alacağım " dedi . Beylikdüzü Jetkent'teki evinden dün akşam saatlerinde çıkan Akgündüz , Florya'da bulunan Uludağ Et Lokantası'na geldi . Akgündüz , orucunu açtıktan sonra , restoranın mescidinde tek başına namaz kıldı . Çıkışta sorularımızı yanıtlayan Akgündüz , şunları söyledi : " Siirt halkı iptalden çok rahatsız oldu . YSK'ya dün kararın yeniden gözden geçirilmesi için müracaat ettik . Seçim tümüyle tekrar edilecek olursa daha yüksek bir oy alacağım görünüyor . Hakkımda kaçacak , Rodos'a geçecek diyorlar . Bunların hepsi uydurma . " AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'la aynı şehirden aday olmasının da kendisi için onur verici olduğunu kaydeden Akgündüz , " Eğer sadece Erdoğan'ın Başbakan olması için iptal olduysa yanlış uygulamadır . Tayyip Bey'le aynı seçimde bulunmak onur verici . Tatlı bir rekabet olacak . Bu seçimde Siirt başbakanlığa yakışacak iki kişiyi Meclis'e gönderecek . " Erdoğan'a bayram müjdesi GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara YSK iptal ettiği Siirt seçiminin , ülke barajı ve eski adayların katılımıyla yenileneceğine karar vererek , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'a milletvekilliği yolunu açtı . AKP , CHP ve aralarında Fadıl Akgündüz'ün de bulunduğu bağımsızlar dışındaki partilerin adaylarına seçilme şansı tanımayan kararın yazımını bugüne bırakan YSK , seçim tarihinin Şubat'a kaymasını ve AKP'nin yasal düzenleme yapması için bir hafta kazanmasını sağladı . Erdoğan'ın yolu açıldı YSK'nın dün yaptığı toplantıda aldığı karara göre , Erdoğan , Kasım'da AKP'nin Siirt'ten birinci sırada aday gösterdiği Mervan Gül'ün istifasıyla aday olabilecek . YSK , Kasım seçiminde , Erdoğan'ın adaylığına TCK'nın 511 . maddesinden aldığı mahkûmiyet , Anayasa'nın 66 ve Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 11/f. YSK'nın Siirt seçiminde Erdoğan'ın adaylığına onay vermesi için bu yasalarda değişiklik yapılması , yapılacak değişikliğin de Siirt seçiminde aday olacakların son bildirim tarihine yetişmesi gerekiyor . AKP , belirtilecek sürede , değişiklikleri gerçekleştirirse , Erdoğan da seçilme şansına kavuşacak . DEHAP'a dur , Fadıl'a geç YSK'nın kararına göre , Kasım'da yüzde 10'luk ülke barajını aşamayan , AKP ve CHP dışındaki partiler seçime girecek ancak milletvekili çıkartamayacak . Böylece Siirt'te 16 bin oy alarak birinci parti olan DEHAP da safdışı kalırken , Akgündüz de yeniden aday olabilecek . haftalık hediye YSK'nın kararın yazımını ve açıklamasını bugüne bırakması AKP'ye Erdoğan'a yönelik yasal düzenlemeleri yapması için bir hafta daha kazandırdı . Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 59 . maddesi , iptal edilen seçimin , iptal kararının Resmi Gazete'de yayımından sonra geçen 60 . günü izleyen ilk Pazar günü yapılmasını düzenliyor . YSK , dün aldığı kararların yazımını tamamlayarak Resmi Gazete'nin dünkü mükerrer baskısında yayımlasa seçim Şubat 1005'te yapılacaktı . Ancak kararın yayımının bugün veya sonraki günlere bırakılması , seçimin Şubat'a sarkmasına neden oldu . Kurul , toplantının 40 dakikasını ışıldakla yaptı . Algan kafa karıştırdı Öte yandan , oylama yaptıklarını söyleyen YSK üyelerinden yaklaşık saat sonra YSK binasından ayrılan Algan'ın açıklamaları kafa karıştırdı . Algan , üyelerin sözlerinin tersi açıklamasında şunları söyledi : " Seçimler eski seçimin devamı mı , yoksa yeni bir seçim mi önce bunu tartışıyoruz . Kasım seçimlerine girenler bu seçimlere girebilecek mi , baraj sorunu nasıl halledilecek , partiler yeni aday belirleyecek mi , bütün bu hususlar karara bağlanacak . Toplantıda bir karar almadık . Muhtemelen bugün kararı açıklayıp , hemen Resmi Gazete'ye vereceğiz . Siirt'ten seçilenlerin vekilliği de böylece düşecek . Mervan Gül : Çekilirim SİİRT DHA AKP Siirt Milletvekili Mervan Gül , Genel Başkan Tayyip Erdoğan'ın yapılacak seçimde adaylığının söz konusu olması halinde kendisininin istifa edeceğini belirtti . Gül , " Genel Başkanımız , başbakan olamıyorsa tereddüt etmeden çekilirim . Onun adaylığı benim istifamla ilgiliyse bu benim için gurur kaynağı olur . Benim yerimde kim olsa aynı kararı verir " dedi . Genel başkan adaylarının sayısı eski Bursa milletvekili İlhan Kesici , eski Antalya Belediye Başkanı Hasan Subaşı ve işadamı Dursun Atabek'le birlikte altıya yükseldi Kesici , gençleşme ve değişim istiyor AYDIN HASAN Ankara DYP'de Aydın Menderes , Mehmet Ağar ve Takiddin Yarayan'ın ardından eski Bursa Milletvekili İlhan Kesici , eski Antalya Belediye Başkanı Hasan Subaşı ve 1999'da İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan aday adayı olan işadamı Dursun Atabek de adaylıklarını açıkladı . Genel başkanlık yarışının alevlenmesi , 1995'teki kongreden bu yana ilk kez parti tabanında heyecana neden oldu . Emanetçi değilim İlhan Kesici adaylığını genel merkezde açıklarken , eski DYP Gençlik Kolları Başkanı Muammer Bostan ve arkadaşlarını da yanına aldı . Parti tabanına " gençleşme ve değişim " mesajı veren Kesici , merkez sağdaki ciddi boşluğu DYP'nin dolduracağını belirterek , genel başkanlığa da bu iddiası için aday olduğunu söyledi . Eski yönetimle ne uzlaşma ne de çatışma içinde olacağını belirten Kesici , " Sadece Allah'ın verdiği canın emanetçisiyim " dedi . Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği ( TOBB ) Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ise yapılan önerileri geri çevirdi . Ağar : Otel lobilerinde oyunlar yapılıyor AHMET KAYA Gaziantep DHA DYP Milletvekili ve genel başkan adayı Mehmet Ağar , siyasi mücadelesinin , halkın siyasi partisini aile şirketine çevirmek isteyenlere karşı olduğunu söyledi . Gaziantep'te destek turlarını sürdüren Ağar , rakiplerinden bazılarının miras peşinde , otel lobilerinde , birtakım oyunlar yaptığını öne sürerek , " Biz malın gerçek sahipleriyle , Anadolu'nun dört tarafında beraberiz . Bu parti milletin partisidir , hep böyle kalacaktır " dedi . Demirel örneği Ağar , 68 il başkanının İlhan Kesici'ye destek deklarasyonu yayımladıklarının hatırlatılması üzerine de şunları söyledi : " Bu imzacıların neti 15 16'ya düştü . Kimsenin oyu kimsenin cebinde değildir . Size 1964 AP Büyük Kongresi'ni hatırlatayım . Sadettin Bilgiç ile Süleyman Demirel adaydı . Üç il başkanı hariç tüm il başkanları Bilgiç'i desteklediklerini ilan etti . Kongre bittiğinde imza atan delegeler de Demirel'e oy vermişlerdi . " Subaşı : Esas hedef parti içi demokrasi İBRAHİM OKUMAMIŞ Antalya DHA DYP Genel Başkanlığı'na adaylığını açıklayan eski Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Hasan Subaşı , DYP kadrolarının sorunları çözmeye ehil olduğunu ve tükenmediğini söyledi . İki dönem üst üste belediye başkanlığı yapan ve DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'e muhalefetiyle tanınan avukat Subaşı , Kasım seçimlerinden ders çıkarılmadığını iddia ederek , " Bugün de yine partili kurullar ve taban tartışmadan , alelacele bir genel kurula gidiliyor " dedi . Ders alınmadı Siyasetin merkezileştiğini ve DYP'nin geçmişte demokrasi vaat etmesine rağmen parti içi demokrasiyi bile sağlayamadığını savunan Subaşı , şöyle devam etti : " Onun için parti tabanından aldığım onayla genel başkan adayı olduğumu açıklıyorum . Bunu sorumluluk olarak görüyorum . Geldiğimiz noktada aynı hataların sürdüğünü görmemiz üzerine bu tavrı ortaya koyuyorum . DYP , tabanın sesini dinlemek zorundadır . " Demirel'e ödediği tazminatı çıkaracak Demirel'e hakaretten milyar tazminat ödeyen Pakdemirli AİHM'deki zararın karşılanması için 10 milyon dolar istedi NAMIK DURUKAN Ankara Mesut Yılmaz'ın istifasıyla MKYK'da geçici olarak ANAP Genel Başkanlığı'na seçilen Ekrem Pakdemirli , bugünlerde partiyi toparlamanın yanında , yarım kalmış hesabı kapatmak için çabalıyor . . Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'e " müfteri " dediği için adliye tarihinin en yüksek tazminatını ödeyen Pakdemirli , rövanşı almak için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ( AİHM ) gitti . Müfteri dedi Türkiye tarihinde , Cumhurbaşkanı hakkında AİHM'de dava açan ilk bakan olan Pakdemirli'yi davaya götüren süreç şöyle gelişti : 1995'te dönemin ANAP Genel Başkan Yardımcısı olan Pakdemirli , otoyollar davasında yargılanan eski bakanlar Cengiz Altınkaya ve Safa Giray'ın aklanması üzerine , yargılama için onay veren Demirel için , " Siyasi özürlü , yalancı , dar kafalı , müfteri " dedi . Demirel , açtığı hakaret davasını kazanarak Pakdemirli'den milyar lira tazminat aldı . ANAP hükümeti döneminde Pakdemirli , adının Çankaya Köşkü'nde silineceği gerekçesiyle kabine listesine giremedi . 1996'de AİHM'ye başvurdu . Pakdemirli , zararın karşılanması için masraflarıyla birlikte 180 bin euro ve 10 milyon dolar istedi . AİHM dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz tarafından yazılan , " Köşk'le uyum yüzünden Pakdemirli bakan olamadı " belgesini delil olarak dikkate alacak . Mart 1005'te kararın açıklanacağını belirten Pakdemirli , Devlet kabul ederse dava görülmeyecek . Ancak bu kadar yüklü tazminatı kabul etmeyeceğini biliyorum . Mahkeme davayı kabul ettiğine göre , maddi ve manevi tazminat alacağım " diye konuştu . ANAP'ta genel başkanlık için nabız yoklama faaliyetine kadınlar da katıldı . Partili kadınlar , genel başkanlık için kadın aday arayışına girdi NAMIK DURUKAN Ankara Kongre çalışmalarına hız verilen ANAP'ta , partinin çeşitli kademelerinde görev yapan kadınlar erkek egemenliğine son vermek için kadın genel başkan adayı arayışında . ANAP'ın yeni dönemde belirleyeceği politikalar , seçim yenilgisinin nedenleri ve sonuçları , 11 Aralık'ta MKYK ve kurucular kurulunun katılımı ile kapsamlı tartışmaya açılacak . Genel başkan adaylarından Vehbi Dinçerler , " Parti teşkilatı , halen Mesut Yılmaz'ın denetiminde . Yılmaz'a oy vermeyenler , gölgesine niye oy versin ? İkiden fazla aday çıkarsa aday olmam " dedi . ANAP'lı kadınlar , kongreye kadar aday belirlemeyi , olmadığı takdirde MKYK'ya birden fazla kadın sokmayı amaçlıyor . Bir kadın kolları yetkilisi , " DYP'de Çiller örneği var . Niye ANAP'ta da kadın genel başkan olmasın ? Bu düşüncemizi yurt genelindeki partili kadınlarla paylaşacağız " diye konuştu . Hükümeti destekliyoruz IMF Avrupa Birinci Bölge Direktörü Michael Deppler : Görüşmelerde ulaştığımız sonuç , hükümetin uygulayacağı programın , Fon'un tam anlamıyla destekleyeceği bir program olduğu yönündedir EKONOMİ SERVİSİ IMF Avrupa Birinci Bölge Direktörü Michael Deppler , Fon'un yeni hükümetin politikalarını desteklediğini açıkladı . IMF Türkiye Masası Şefi Juha Kahkonen ve Türkiye Temsilcisi Odd Per Brekk ile birlikte iki gündür hükümet yetkilileri ile görüşmeler yapan Deppler , görüşmelerin sonucuna ilişkin olarak düzenledği basın toplantısında , " Ulaştığımız sonuç hükümetin uygulamaya niyetli olduğu programın , Fon'un tam anlamıyla destekleyeceği bir program olduğu yönündedir " dedi . Dün açıklanan enflasyon rakamlarının ekonomik göstergelerde gözle görünür bir iyileşmeyi yansıttığını belirten Deppler , " Enflasyon hedeflerin altına doğru hareket ediyor . Büyüme de hedeflerin üzerinde . Döviz kuru , faiz oranları düşündüğümüzden çok daha iyi seviyede . Piyasalarda güven arttı . Türkiye'nin önümüzdeki dönemde sürdürülebilir sonuçlar aldığını görmekten memnunuz " dedi . Politikaları bize uyuyor Deppler , edindiği izlenimi şöyle aktardı : " Hükümetin seçim bildirgesinde kamu maliyesinde daha ihtiyatlı gidiş niyeti vardı . Bütçenin de daha çok sosyal ihtiyaçlara doğru kaydırılması niyeti vardı . Borç stokunun ve enflasyonun düşürülmesinde yoğunlaşmıştı . Bunları Fon'un kuvvetle destekleyeceği türden politikalar . Sosyal politikaların spesifik unsurlarını tartışmadık . Fon zarar görebilecek gruplar ile ilgilidir . IMF kesinlikle etkilenenlerin bu etkilerden kurtulmasına yönelik politikaları destekleyecektir . Hükümetin uygulamaya niyetli olduğu programın Fon'un tam anlamıyla destekleyeceği bir program olduğu yönündedir . " Düşük ve istikrarlı enflasyonla büyüme Devlet Bakanı Ali Babacan , büyüme modellerinin düşük ve istikrarlı bir enflasyon ortamında , sürdürülebilir bir borç stokuyla büyüme olduğunu söyledi . IMF heyeti ile görüşmelerin ardından açıklamalarda bulunan Babacan , yine IMF heyeti ile görüşmesinden sonra Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in yaptığı , " Yüzde 6. Daha önce 1005 enflasyon hedefi ile ilgili olarak , " Bu rakam değişebilir , hedef yüzde 10'nin birkaç puan altı veya üstü olabilir şeklinde açıklama yapan Babacan , dünkü açıklamasında , " TÜFE hedefinde büyük değişiklik beklemiyoruz , gerek görmüyoruz " diye konuştu . Enflasyon hedeflemesine geçiş tarihinin henüz kesinleşmediğini de belirten Babacan , Irak ile ilgili çalışmaların da sürdürüldüğünü söyledi . Detaylı eylem planı hazırlanıyor Babacan şöyle dedi : " Büyüme modelimizi anlattık . Tam görüş birliği içindeyiz . Klasik büyüme modellerinden bahsetmiyoruz . Bizim modelimiz düşük ve istikrarlı bir enflasyon ortamında , sürdürülebilir bir borç stokuyla büyüme modeli . Ayrıca seçim beyannamesi , Acil Eylem Planı ve Hükümet Programı gibi dokümanlardan daha kapsamlı bir eylem planı hazırlıyoruz . İlk taslağı bitti . Şu anda tercümeleri yapılıyor . Bizim eylem planımızın detayları incelendiğinde mevcut stand by anlaşmalarının , niyet mektuplarını çok çok ötesinde , farklı tedbirler söz konusu . " Bankalar Kanunu sıkı uygulansın Hükümetin kendi politikaları üzerinde çalıştığını ve Kahkonen'in gelecek hafta tekrar gelerek hükümetle ana unsurları görüşüp tartışacağını anlatan Deppler , dördüncü gözden geçirmenin de bütçe ile birlikte ocakta tamamlanmasını ümit ettiklerini söyledi . IMF'nin bankacılıkta yeniden yapılandırmayı kuvvetle istediğini belirten Deppler , Pamukbank ile ilgili sorulara şöyle yanıt verdi : " IMF , taahhütleri takip ediyor , Bankacılık Kanunu'nun sıkı sıkıya uygulanmasını istiyor . Hükümet bağımsız kuruluşları tamamen desteklediğini açıkladı . Bu kuruluşlar Türkiye ekonomisinin iyi çalışması için önemlidir . Pamukbank konusunda bu aşamada daha fazla bir şey söyleyemem . Fon , BDDK'nın tedbirlerinin ve hareketlerinin kanuna uygun olduğunu düşünüyor . Bu konu , Türkiye'nin sağlıklı bir bankacılık sektörüne sahip olması ve kredi musluklarının açılması için de önemlidir . Kanuna uygun hareket edilmeli . " Deppler'in diğer önemli açıklamaları ise şöyle : Türkiye krizden çıkıyor " Benim inancım Türkiye'nin krizden çıkmakta olduğu yönünde . Artık her şeyin iyi gideceğini söylemek istemiyorum . Halen yüksek borç ve enflasyon sorunu var . Ancak bu büyük borç dağının aşağı giden yamacında olduğunu düşünüyorum . Faiz dışı fazla hedefi uygun Yüzde 6. Müzakereler önümüzdeki hafta başlayacak ve rakamlar netleşecek . Ancak ana unsurlarda mutabakat mevcut . Bunlardan biri de borç stokunun azaltılması . Faiz dışı fazla için 6. Kanımca hükümet bu konuda karar vermeye çalışıyor . Ek finansman ihtiyacı yok Hükümetin uygulayacağı politikaların programa dahil edilmesi gerekiyor . Ancak bugün itibariyle kabul edilen herhangi bir değişiklik yok . Hükümet uluslararası piyasalara çok rahat erişiyor . Dolayısıyla bugün ek bir finansmana ihtiyaç yoktur . Ücretler hedefe göre artmalı Ücret artışlarında geriye doğru endeksleme , enflasyonun düşürülmesi maliyetini artırır . İstihdam tartışılacaktır . Hükümetin anlayışı daha etkin bir kamu sektörüne kaymaya doğrudur . Genel politikası , niyet mektubu ile aynı çizgidedir . " Rusya bavul ticaretini bitiriyor Rusya , yıl başından itibaren bavul ticaretine ağırlıkta 50 kiloyu , değerde bin doları geçmeme sınırı getiriyor . Rusya'daki pazarları da kapatıyor CENK BAŞLAMIŞ Moskova Son 10 yılda Türkiye ve Rusya'da milyonlarca kişinin geçim kaynağı olan bavul turizmi son günlerini yaşıyor . Rusya hükümeti Ocak 1005 tarihinden itibaren bavul ticaretine uygulanan gümrük kolaylıklarını kaldıracak . Bu arada Moskova Belediyesi de Türkiye başta olmak üzere çeşitli ülkelerden gelen ucuz malların satıldığı büyük halk pazarlarını kapatma kararı aldı . Moskovskiy Komsomolets gazetesinin manşetten verdiği habere göre , kentteki üç büyük stadyumun bulunduğu alana kurulan Lujniki , Dinamo ve ÇSKA pazarları yılbaşından önce kapatılacak . Kapatma kararı halk pazarlarında ucuz ithal mal satanlar arasında büyük şok yaşanmasına yol açtı . Sadece bu üç büyük pazarda 40 bin civarında satıcının bulunduğu tahmin ediliyor . 50 kiloyu geçemeyecek Rusya Dış Ticarette Koruma Önlemleri Komisyonu'nun , bavul ticaretinde Ocak'ta itibaren uygulanmak üzere aldığı kısıtlama kararına göre , yeni yıldan itibaren yolcu beraberinde sadece ağırlığı 50 kilogramı ve maliyeti bin doları aşmayan mallar bavul ticareti kapsamında getirilebilecek . Bu sınırı geçen mallardan ise katma değer vergisi ( KDV ) alınacak . Ayrıca , yolcu beraberinde getirilmeyen , örneğin kargo yoluyla Rusya'ya sokulan mallarda ise normal gümrük vergileri ve KDV uygulanacak . Milyonlarca kişi uğraşıyor Türkiye ile Rusya arasında 1991 yılında başlayan bavul ticaretiyle en az bir kaç milyon kişinin uğraştığı sanılıyor . Rusya'ya bavul ticareti yoluyla 1996 yılında toplam 18 milyar dolarlık mal girdiği sanılıyor . Ancak , tarihten bu yana Rusya'nın Dünya Ticaret Örgütü'ne üyelik girişimi nedeniyle sürekli azalıyor . Diğer bir neden ise gümrük vergisi ödenmeden sokulan malların yerel üreticilerin tepkisini çekmesi . Enflasyon kriz öncesine döndü Kasım ayında yüzde 51. 1001 yılı şubat ayında patlak veren ekonomik kriz ardından mart ayında yıllık yüzde 55. Böylece enfasyonda kriz öncesi düzeye dönmüş oldu . Devlet İstatistik Enstitüsü'nden ( DİE ) yapılan açıklamaya göre , bu yılın kasım ayında , bir önceki aya göre toptan eşya fiyatları ( TEFE ) yüzde 1. Çekirdek enflasyon olarak nitelenen özel sektör imalat sanayiindeki fiyat artışı kasım ayında yüzde 1. Kasım ayı itibariyle yıllık enflasyon ise toptan eşyada yüzde 51. Bu yılın 11 ayında enflasyon oranları , toptan eşyada yüzde 16. Bu arada kasım ayı itibarıyla 11 aylık ortalamalara göre yıllık enflasyon ise toptan eşyada yüzde 54. Bir yılda 51. Toptan eşya fiyatlarındaki yıllık artış oranı 1001 yılı şubat ayından bu yana en düşük düzeyine indi . 1001 Şubat ayında yüzde 16. Giyime Türk başkan TGSD Başkanı Umut Oran , Avrupa Hazırgiyim Federasyonu'ndan sonra Uluslararası Hazırgiyim Federasyonu ( IAF ) Başkanlığı'nı da aldı MELİHA OKUR Miami Türkiye Giyim Sanayicileri Derneği ( TGSD ) Başkanı Umut Oran , Uluslararası Hazırgiyim Federasyonu ( IAF ) Başkanı oldu . 56 ülkeden 150 bin firmanın yer aldığı IAF , milyon kişiye istihdam sağlıyor . IAF'ye bir yıl boyunca başkanlık yapacak olan Umut Oran , 14 15 Haziran'da İstanbul'da IAF Kongresi de düzenleyecek . Türkiye'de yapılacak IAF kongresi sayesinde Kenzo , Hugo Boss gibi dünya markalarını ağırlayacak . Türkiye ilk kez 1996 yılında IAF Başkanlığı görevini üstlenmişti . Oran , dönemde başkanlık görevini üstlenen Hasan Arat zamanında , Türkiye'ye hem yabancı sermaye girişi sağlandığını hem de ithalatla ihracat hacminde artış olduğuna dikkat çekti . Hasan Arat'ın IAF Başkanlığı döneminde Boss , Manzotti gibi dünya devlerinin Türkiye'ye yatırım yaptığına işaret eden Umut Oran , IAF başkanlığının avantajlarını şöyle sıraladı : " IAF sayesinde öncelikle her ülke kendini daha fazla tanıtma olanağı buluyor . Yabancı sermaye girişi artıyor . ithalat ihracat hacmi yükseliyor . " Türkiye üretimde marka oldu IAF'ın yeni başkanı Umut Oran , törende yaptığı konuşmada Güney Asya , 1001 depremi gibi çok önemli krizler yaşayan Türkiye'nin aynı süreçte hazırgiyimde rüştünü ispatladığnı söyledi . Türkiye'nin hazırgiyimde güçlü bir ulusal sanayiye sahip olduğuna dikat çeken Umut Oran , " Artık üretimde marka olduk " dedi . 1005 sendromumuz yok Dünyada 1005 yılında tekstil kotlarının kalkacağını söyleyen Oran , Türkiye'nin 1005'te kötü bir tablo ile karşılaşmayacağına dikkat çekti . Türkiye'nin , dünyanın altıncı , Avrupa'nın ise en büyük tekstil sanayisine sahip olduğunu vurgulayan Oran , " İş gücü kalitemiz yüksek , finansman ihtiyacımız yok . Türkiye için en büyük rakip olarak gösterilen Çin , Türk hazırgiyim sektörü için sorun olmayacak . Tersine kotalar kalktığı için ABD pazarına daha rahat gireceğiz . Ayrıca tekstilde dünyanın ikinci büyük ithalatçısı Japonya pazarı da açılacak " dedi . 150 bin üyeli örgüt Avrupalı ve Amerikalı bir grup hazır giyim sanayicisi tarafından 1966'da kurulan Uluslararası Hazır Giyim Federasyonu ( International Apparel Federation , IAF ) , üyelerinin ortak çıkarlarını desteklemeyi ve tüm dünyadaki hazır giyim sanayicilerine tecrübelerini aktarmayı amaçlıyor . IAF'ta 16 ülkenin dernekleri , 150 bini aşkın firmayı temsil ediyor . 11 Aralık portföyü Para , ekonomide dönüm noktası oluşturabilecek 11 Aralık öncesindeki yönünü arıyor . Getirisi yüksek TL enstrümanlara yüzde 60 oranında yatırım yapılabilir SONGÜL HATISARU Piyasalarda , 11 Aralık'ta yapılacak Kopenhag zirvesinde Türkiye'ye Tarih için tarih verileceği beklentisiyle olumlu hava sürüyor . Bu beklenti fiyatlara önemli ölçüde yansımış durumda . Ancak , Türkiye'ye verilecek tarih için süre kısa tutulursa , piyasalar bu kararı olumlu karşılayacak ve fiyatlara bir miktar daha yansıması kaçınılmaz olacak . Yatırımcı 11 Aralık tarihi öncesindeki kritik üç günde TL ağırlıklı dengeli bir portföy oluşturabilir . Getirisi yüksek Türk Lirası enstrümanlara porföyde yüzde 60 oranında yer vermek rasyonel görünüyor . Risk almak istemeyen yatırımcılar , Merkez Bankası'nın müdahalesiyle milyon 500 binlerin altına gelmeyeceği sinyali alınan dövize portföylerinde yüzde 50 oranında yer ayırabilir . Fonlar alternatifiniz Profesyonel bilgi gerektiren para piyasalarına direkt yatırım yapmak yerine fonlar iyi bir tercih olarak görünüyor . Faiz yatırımcısı yüksek reel getiri nedeniyle portföyünde yüzde 50 oranında bono bulundurabilir . Ancak , faiz yatırımcısı başta likidite imkanı olmak üzere çeşitli avantajları bulunan tipi tahvil bono veya tipi değişken fona yönelebilir . Borsada ise Kopenhag'dan Tarih için tarih verilmesi kararının çıkması durumunda dahi orta vadede iyi prim potansiyeli bulunuyor . Borsaya direkt yatırım yapmaktan kaçınan yatırımcılar portföylerinin yüzde 50'luk kısmını hisse senedi taşıyan tipi fonlara yatırabilirler . Kısa vadeli fırsatlar için paranın yüzde 10'luk bir kısmının tipi likit fonlarda tutulması portföyün dengelenmesi açısından akıllı bir strateji . Yatay seyir Dövize yönelecek yatırımcı son günlerde yıldızı parlayan eurobondlara da yatırım yapabilir . Eurobondlar yıllık yüzde 11'ye yakın kazandırıyor . İkinci el bono faizleri 46 50 bandında bulunuyor . Bu seviyeler MB'nin kotasyon indirimiyle desteklenmediği sürece piyasada yatay bir seyir bekleniyor . Ancak bu seviyeler bile yatırımcı açısından yüzde 18'e varan bir reel getiri imkânını işaret ediyor . Dün dolardaki yükselmenin de etkisiyle bonoda bir miktar kâr realizasyonu yaşandı . En çok işlem gören Aralık 1005 vadeli bononun faizi puana yakın yükselişle 46. Piyasada , Merkez Bankası'nın ikinci bir kotasyon indirimine gideceği beklentisinde olan uzmanlar bulunuyor . Ancak Merkez Bankası'nın gelecek dönemde karşılaşılabilecek risklere uygun temkinli davranmaya devam edeceği görülüyor . IMF ile görüşmelerin netleşmeden Merkez Bankası'nın yeni bir faiz indirimi yapması beklenmiyor . Dolarda müdahale etkisi dün de sürdü Merkez Bankası'nın ( MB ) önceki gün milyon 510 binli seviyelerde dolara müdahale etmesi , doların bu seviyenin altına inmekte zorlanacağı sinyali olarak algılandı . Yıl sonu nedeniyle pozisyon düzeltmelerin de etkisiyle hareketlilik beklenebilir . Dün bankalararası piyasada milyon 510 binlerden işlem görmeye başlayan dolardaki yükseliş bunu gösteriyor . Dolar , MB'nin müdahalesi ve pozisyon kapamaların etkisiyle dün , 15 bin liralık yükselişle günü milyon 545 bin lira seviyesinden kapattı . Dövizde kısa vadeli bir hareketlilik gündeme gelebileceği için portföylerde bir miktar döviz bulundurmak akıllıca . Döviz krizleri nedeniyle hassas olan MB'nin risklere karşı piyasaları uyardığı ve dengesizlik halinde piyasalarda aktif rol alabileceği anlaşılıyor . Yüzde 10'si eurobonda Mine Tarakçıoğlu Ekinciler Men . Değ . Gen . Müd . Yard . Türk eurobondlarının getirisinin yüksek olması ve kur riskine karşı yatırımcıyı koruması bu enstrümanın cazibesini artırıyor . Olumlu gelişmelerin borsaya yansıması gerekirken , Irak riski endeksin yükselişini engelliyor . Uzun bayram tatili öncesi yatırımcıların portföylerini yatırım araçları arasında dengeli paylaştırmalarını tavsiye ediyoruz . Bizce ideal bir portföyün yüzde 10'si Türk eurobondlarında , yüzde 15'i tipi değişken fonlarda , yüzde 5'i tipi endeks fonlarda , yüzde 15'i tipi değişken fonlarda , yüzde 15'i dövizde , kalanı ise repoda veya likit fonlarda değerlendirilmeli . Yüzde 15'i tipi fonlara Cenk Aksoy İş Portföy Yönetimi Müdürü Meclis'te kuvvetli bir hükümet ve Avrupa Birliği'ne uzanan yolda atılması düşünülen adımlar piyasaları olumlu etkiledi . Bileşik faizler yüzde 50 seviyelerinin altına gerilerken , Hazine'nin borçlanma maliyetleri düştü . Hazine'nin yurtdışından uzun vadeli borçlanmaya başlaması , yurtiçinden borçlanma ihtiyacını azaltması , faizlerin gerilemesinde de etkili oldu . IMF ile görüşmeler netleşmeden Merkez Bankası'nın yeni bir faiz indirimine gitmesini beklemiyoruz . Piyasalar , Avrupa Birliği'nin 11 Aralık'ta alacağı kararı yakından takip ediyor . Gerçekleşme olasılığı yüksek olan tarih için tarih kararı , bu durumun bir sonraki toplantıda netleşmesi anlamına geliyor . Bu karar piyasalarda fiyatlara yansımaya başlamış durumda . Fakat tarih için verilecek süre kısa olursa piyasalar bu kararı olumlu karşılayacak . Bu beklenti gerçekleşirse , piyasalarda iyimserliğin devam etmesi beklenebilir . Portföyü çeşitlendirerek riski dağıtmak en uygun strateji olmalı . Yatırımcılar portföylerini , yüzde 15 tipi hisse veya endeks yatırım fonlarına , yüzde 50 tipi tahvil bono veya tipi değişken yatırım fonlarına , yüzde 15 tipi likit , yüzde 10 oranında da yabancı menkul kıymet yatırım fonuna dağıtabilirler . Paranın güvenli adresi Lüksemburg fonlarla zengin oldu Dünyada yatırım fonları Lüksemburg ( ) GÜRMAN TEVFİK İş Porföy Yönetimi AŞ Genel Müdürü Lüksemburg 1,586 kilometrekarelik yüzölçümü ve 466 bin nüfusu ile Avrupa Birliği'nin en küçük ülkesi . Ülkenin yıllık milli geliri 19. Kişi başına 45,511 ABD doları gelir ile Lüksemburg AB'nin en zengin ülkesi . Lüksemburg'un zenginliğinde gelişmiş finans endüstrisi önemli bir rol oynuyor . 1001 yılı Haziran ayı itibarı ile Lüksemburg'da kurulu yatırım fonlarının toplam büyüklüğü 1001 yılı sonuna göre yüzde artarak 811. 1001 yılının ilk yarısında yaşanan artışta Euro'nun ABD dolarına karşı değer kazanması etkili oldu . Euro bazında 1001 yılının ilk yarısında yatırım fonları toplam tutarı yüzde 4. Dünya borsalarında aşağıya doğru bir trendin yaşandığı bu dönemde , yatırım fonlarının değerleri de olumsuz etkilendi . Fon/GSMH yüzde 4106 Lüksemburg menşeili yatırım fonlarının milli gelire oranı yüzde 4106 seviyelerine ulaştı . Bunun nedeni , diğer ülkelerin Lüksemburg'da yatırım fonları kurmayı tercih etmeleri oldu . Haziran 1001 itibarıyla Lüksemburg'da kurulu yatırım fonlarının yüzde 14. 1001 yılının Haziran ayına göre toplam yatırım fonları içerisinde İsviçre merkezli yatırım fonlarının oranı 0. Haziran 1001 01 dönemde Lüksemburg'da kurulu olan yatırım fonlarının sayısı yüzde 4. Lüksemburg'da kurulu olan yatırım fonlarının dağılımına baktığımızda dünya borsalarındaki düşüş eğiliminin etkisi görülüyor . Haziran 1001'de sabit getirili yatırım fonlarının toplam yatırım fonları içerisindeki payı bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 6. Böylelikle , sabit getirili yatırım fonları , hisse yatırım fonlarını geçerek en büyük yatırım fonu grubu oldu . Hisse fonlar küçüldü Hisse yatırım fonlarının toplam yatırım fonları içerisindeki payı aynı dönemde yüzde 6. Borsalardaki düşüşlerin hisse senetlerinin fiyatlarını olumsuz etkilemesi , hisse ağırlıklı yatırım fonlarını da etkiledi . Para piyasası yatırım fonlarının aynı dönemde toplam yatırım fonları içerisindeki payı ise yüzde 1. Tercih sebepleri Özetlemek gerekirse , Lüksemburg yetişmiş işgücü , düşük vergi oranları , en aza indirilmiş bürokratik işlemleri ve gelişmiş telekomünikasyon altyapısına sahip olması nedeniyle , yatırım fonu kurulurken tercih edilen bir ülkedir . Bundan dolayı yatırım fonlarının milli gelire oranı oldukça yüksek seviyelere ulaşmış ve ülkenin GSMH'nın yaklaşık yüzde 15'inin bu sektörden sağlanıyor olması durumuna gelindi . Lüksemburg , uygun koşullar yaratıldığında finans sektörünün bir ülke için ne kadar önemli ve verimli hale gelebildiğinin önemli bir örneğidir . Sabancı : Yatırım düğmesine basıyoruz EKONOMİ SERVİSİ Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sakıp Sabancı , ekonomide canlanmaya destek için yatırım düğmesine basma kararı aldıklarını söyledi . Reuters'e açıklamalarda bulunan Sabancı , " Ufukta güzellik görünüyor . Yabancının da gelmesi ile tekrar yatırım düğmesine basacağız . Telekom , perakende , enerji ve gıda yatırımlarımız olacak . İstikrarsız ortamlarda yatırımlar azalıyor . Mesela Akbank çoktan gelinlik çağına geldi ; ama damat adayı çıkmıyor . Yabancı sermaye gelirse , damat da gelir " diye konuştu . Gerilmeyelim Politikacıların 50 yılı övünmekle geçirdiklerini belirten Sabancı , hükümetin duble yol gibi projeler yerine öncelikleri iyi belirlemesi , vergi affının sözünü dahi etmemesi gerektiğini belirtti . Sabancı , şimdi türban ve dokunulmazlıklar gibi konularla gündemi germenin zamanı olmadığını söyledi . Sabancı , " Koalisyonlardan kadar bıktım ki ; seçimde tek başına iktidara komünistler gelseydi ona da razıydım " dedi . Sanayi , seçim ayında da büyümeyi sürdürdü Ekim ayı sanayi üretimi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 11. Üretim , seçim döneminin son ayı olan ekimde geçen yılın eş dönemine göre yüzde 11. Devlet İstatistik Enstitüsü ( DİE ) , ekim ayı sanayi üretim endeksi sonuçlarını açıkladı . Ekimde , imalat sanayi sektörü üretimi geçen yılın aynı ayına göre yüzde 15. Üretimde bir önceki aya göre ise yüzde 4. Üretimdeki 10 aylık toplam artış ise yüzde 8. Efes , Moldova'da bira şirketi satın aldı EKONOMİ SERVİSİ Anadolu Efes'in iştiraklerinden Efes Breweries International , Moldova'da kurulu bira şirketi Vitanta Intravest S. Anadolu Efes'ten yapılan açıklamada , Efes Breweries'in Vitanta'nın hisselerinin tamamını satın almak üzere teklifte bulunduğu hatırlatılarak , Vitanta'nın yüzde 86'sına sahip olan Western NİS Enterprise Fund'un , sözkonusu hisseleri Efes Breweries'e satma kararı aldığı belirtildi . Bira , meşrubat ve su sektöründe faaliyet gösteren Vitanta'nın , her üç sektörde sırasıyla yüzde 60 , yüzde 55 ve yüzde 19 payla Moldova pazarının lideri olduğu ifade edildi . Böylece , Efes Breweries'in halen faaliyet gösterdiği Rusya , Ukrayna , Romanya ve Kazakistan gibi gelişmekte olan pazarlara Moldova'yı da ekleyeceği vurgulandı . 11 aylık faiz dışı fazla 14. Faiz ödemeleri dışarıda tutulduğunda ise 14. Hazine'den yapılan açıklamaya göre ocak kasım döneminde nakit bazda 65 katrilyon 646. 89 katrilyon 841. Bu dönemdeki harcamaların 40 katrilyon 664. Hazine , 14 katrilyon 568. Kasımda Hazine'nin nakit gelirleri 6. katrilyon 508 trilyon liralık nakit açığı oluşan kasım ayında , faiz dış fazla ise katrilyon 955 trilyon lira oldu . Petek , Can'ı gafil avladı ! Sevgilisi Petek Dinçöz'ün " Neredesin , ne yapıyorsun ? " sorularına cep telefonundan geçtiği fotoğraflarla yanıt veren Can Tanrıyar , gömlek rengini şaşırınca faka bastı ALİ'CE Ali Eyüboğlu Cep telefonu icat oldu ; eşine ya da sevgilisine hesap verenlerin manevra alanı daraldı ! Fotoğraf çekip bunu mesaj ve mail olarak gönderen cep telefonları ise işin üstüne tuz biber ekti . Hesap verenler için çember iyiden iyiye daraldı . . . . Magazin haberlerini izleyip de Petek Dinçöz'ün kıskançlığını bilmeyen yok . Kıskançlığından sevgilisinin parmaklarını kapı arasına sıkıştırmaktan kaçınmayan Dinçöz , Can Tanrıyar'ı adım adım izliyor . Beni kandıramazsın Petek Dinçöz , Tanrıyar fotoğraf çeken cep telefonu alıncaya kadar sevgilisini sürekli arayıp nerede olduğunu soruyor , aldığı yanıtla da yetiniyordu . . . Teknoloji gelişti , Dinçöz'ün istekleri de değişti ! Dinçöz şimdi , sadece " Neredesin ? " sorusunun yanıtıyla yetinmiyor . Sevgilisinin verdiği raporu , " Beni kandırma . zaman bana oradan bir fotoğrafını çekip yolla " diyerek kontrol ediyor . Bu eski görüntü Şimdiye kadar tüm testleri kazasız atlatan Tanrıyar , geçenlerde fena halde faka bastı . Dinçöz , her zamanki gibi telefon açıp , sevgilisine nerede olduğunu sordu . Tanrıyar da bir mekân ismi söyledi . Dinçöz , yine kanıt istedi . da , mekânda çekilmiş fotoğrafını Dinçöz'e mesaj olarak gönderdi . " Televole'nin saf kızı " fotoğrafı görür görmez telefon açıp Tanrıyar'ı bir güzel fırçaladı : " Can , evden çıkarken üstünde başka gömlek vardı . Eski görüntüleri gönderip beni kandıracağını mı sandın ? " Gece yaşamı da ilişkisi de bitti ! Sahada olduğu kadar gece kulüplerinde de adı anılan Sergen Yalçın , radikal kararlar aldı ANKARA Milliyet YSK , Kasım'da Siirt'te yapılan seçimin Doğanköy'de sandık kurulu oluşturulmaması nedeniyle iptal edildiğini bildirdi . YSK Başkanı Tufan Algan , seçimde , istifa eden adayın yerine , yeni aday gösterilebileceğini söyledi . Buna göre AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , aday gösterme süresinin sonuna kadar yasal engellerden kurtulur ve seçilme yeterliliği kazanırsa aday olabilecek . YSK , iptal kararına ilişkin gerekçeli kararında , sandık kurulmadığı için köydeki resmi görevlilerle eşlerinin bile oy kullanamadıklarına dikkati çekti . YSK'nın kararında şöyle denildi : " Doğanköy'de , seçme hakkı engellenmiş , seçim işlemi tam kanunsuzlukla sakatlanmıştır . Siirt'ten bir milletvekili çıkartan AKP , sadece 111 oy farkla ikinci milletvekilliğini CHP'ye bırakırken , Doğanköy'de kullanılamayan oy sayısı 606'dır . Bunlar sonucu etkileyebilecek oranlardır . " YSK , AKP'li Mervan Gül , CHP'li Ekrem Bilek ve bağımsız Fadıl Akgündüz'ün mazbatasının iptal edilerek , seçimin Şubat 1005'te yeniden yapılmasına karar verildiğini bildirdi . Algan da , karara ilişkin şunları söyledi : " Seçimde ülke barajı uygulanacak . Kasım'da seçime giren partilerden isteyenler bu seçime katılabilecek . Partiler istisnai durumlar dışında yeni aday belirleyemeyecek . " BARAJ ALTINDAKİLERE VEKİL YOK Buna göre , Kasım'da seçime katılan 18 partiden Siirt'teki seçime de katılmak isteyenler , yeterli oyu alsa bile milletvekili çıkartamayacak . Sadece CHP , AKP adaylarıyla Akgündüz'ün seçilme şansı bulunacak . Erdoğan ise , milletvekilliği düşecek olan Mervan Gül'ün istifasıyla aday olabilecek . Öte yandan , seçimde yüzde 10'luk baraj uygulaması kararı DEHAP'ta tepki yarattı . DEHAP'tan yapılan açıklamada , karara itiraz edileceği bildirildi . Bak şu tesadüfe ! AKP Aksaray Milletvekili Ramazan Toprak , 18 Şubat sürecinde irticai faaiyetleri gerekçesiyle ihraç edilmişti . Toprak artık orduyla ilgili önemli kararların alındığı komisyonu yönetecek . . . BARKIN ŞIK Ankara İrticai faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle 18 Şubat sürecinde Yüksek Askeri Şûra ( YAŞ ) kararıyla Türk Silahlı Kuvvetleri'nden ( TSK ) ihraç edilen AKP Aksaray Milletvekili Ramazan Toprak , TBMM Milli Savunma Komisyonu Başkanı seçildi . Toprak'ın , orduyla ilgili önemli kararların alındığı komisyonun başkanı olması , TSK'da sıkıntı yarattı . Toprak , Ağustos 1996'de yapılan YAŞ toplantısında , altında 55 . Hükümet'in Başbakanı Mesut Yılmaz'ın da imzasının bulunduğu kararla ordudan uzaklaştırıldı . Toprak , 18 Nisan 1999 seçimlerinde kapatılan FP'den milletvekili seçildi . FP'nin kapatılmasının ardından kurulan SP'de yaşanan bölünmede AKP saflarına katılan Toprak , Kasım seçimlerinde Aksaray milletvekili oldu . Toprak , Milli Savunma ihtisas Komisyonu'na önce üye , daha sonra başkan oldu . Üst düzey askeri yetkililerle çalışmalarını yürüten komisyonun başkanının " irticai faaliyetler " nedeniyle ordudan uzaklaştırılan eski bir hâkim binbaşı olması TSK'da rahatsızlık yarattı . Toprak , Milliyet'in sorularına " Değerlendirmede bulunmak istemiyorum " yanıtını verdi . Milli Savunma Komisyonu , Askerlik Kanunu'na ilişkin tasarılarla TSK Personel Kanunu , TSK İç Hizmet Kanunu , Askeri Ceza Kanunu ve savunma sanayi güvenliğine ilişkin çalışmalarda bulunuyor . Komisyonun çalışmalarına katılan uzmanlara yine komisyon başkanı gerekli gördüğü zaman söz veriyor . Türban . pakette TBMM'ye sevk edilen AB'ye Uyum Paketi'nden çıkarılan türban affı ve DEP'lilerin yeniden yargılanması yeni taslağa konuldu ELÇİN ERGÜN , GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Adalet Bakanlığı , önceki gün Bakanlar Kurulu'nda kabul edildikten sonra TBBM'ye sevk edilen AB'ye Uyum Paketi'nden çıkarılan yargılamanın yenilenmesi ve disiplin affını da içeren yeni bir taslak hazırlayarak Başbakanlık'a gönderdi . Taslağa göre , aralarında Leyla Zana'nın da bulunduğu hapisteki DEP'lilere yeniden yargılama yolu açılırken , YÖK Disiplin Yönetmeliği'ne göre türban taktıkları gerekçesiye üniversitelerden atılan öğrencilerle Kürtçe eğitim yapılması için dilekçe veren öğrenciler affedilecek . Bakanlığın " teknik analiz " gerekçesiyle bir gün önce TBMM'ye sevk ettiği paketten çıkardığı konuları bir gün sonra çok küçük değişikliklerle yeniden Başbakanlık'a göndermesi dikkat çekti . yasanın maddesinde değişiklik öngören taslakta , şu konular yer alıyor : Yargılamanın iadesi : CMUK , HMUK ve . AB Uyum Yasaları'nda yapılacak değişiklikle , AİHM kararlarının iç hukuka uygunluğu sağlanacak . Taslağın yasalaştığı tarihten önce AİHM'nin karara bağladığı davalarla yasalaştığı tarihten sonra yapılan başvurular üzerine AİHM'nin sanık lehine vereceği kararlar , yeniden yargılama için başvuruda bulunabilecek . Disiplin affı : İlk taslaktaki " 1001 1001 öğretim yılı başından bu yana " ifadesi çıkarılarak yerine " 1000 yılı sonundan bu yana " ifadesi konulacak ve bu tarihten sonra disiplin cezasına mahkûm edilen tüm öğrenciler affedilecek . Böylece türban taktıkları veya Kürtçe eğitim dilekçesi verdikleri için okuldan atılan öğrenciler okullarına dönebilecek . Dernekler Kanunu : Dernekler Kanunu'a muhalefet suçuna hapis cezası öngören düzenleme kaldırılarak , bunun yerine para cezası konulacak . Başbakanlık küçülüyor Gül'ün bir genelgesiyle bakanlıklardaki danışman kadrolarına sınırlama getirildi . Her makama özel araç uygulamasına da son veriliyor ve araç havuzu kuruluyor ELÇİN ERGÜN Ankara Başbakan Abdullah Gül , Başbakanlık'ta çalışan danışman ve personel sayısına kısıtlama getirilmesine ilişkin bir genelge yayımladı . Genelgeye göre , başbakan yardımcılıklarında toplam 50 , devlet bakanlıklarında da 18 personel görev yapabilecek . Genelgede belirtilen söz konusu personel sayılarına , Başbakanlık'ta görev yapan mevcut sekreter , şoför ve hizmetlilerin yanı sıra bakanların beraberinde getirdikleri danışman kadrolarının da dahil olduğu belirtildi . Bu uygulamadan önce bakanlıklara personel kısıtlaması getirilmezken , bu rakam bazı bakanlıklarda 65'e kadar çıkıyordu . Aynı genelgeyle bakanlıklara tahsis edilen odalara da sınırlama getirildi . Kiralık makam aracı Öte yandan , kamuda her makama özel araç uygulamasına da son veriliyor . Bürokratlar görevleri ile ilgili gereksinim halinde araç havuzu'ndaki taşıtlardan yararlanabilecek . Ancak , bu araçları hiçbir şekilde kişisel amaçlarla kullanamayacak . Bu uygulama ile açığa çıkacak olan araçlar ise satılacak . Projeye göre , araç havuzundaki stokun yeterli olmaması ve gereksinimi karşılayamaması halinde yeni araç alımına gidilmeyecek , özel sektörden araç kiralama sistemi ile hizmet satın alınacak . Ciddi oranda tasarruf sağlaması beklenen projenin Başbakanlık denetiminde bütün kamu kurumlarında uygulanacağı kaydediliyor . Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , önce kaldırılan bakanlıkların makam araçlarını , sonra da kamudaki bütün fazla araçları satacaklarını söyledi . Başbakanlık da Yakış'ı düzeltti Başbakanlık , ABD'ye üs verilmesi konusuna noktayı koydu : " Karar mercii TBMM'dir " ANKARA Milliyet Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın " ABD'ye üsleri açabiliriz " demeci , Dışişleri Bakanlığı'nın ardından Başbakanlık tarafından da düzeltildi . Önceki gece 01. Başbakan Abdullah Gül'ün onayıyla dün de Başbakanlık'tan bir açıklama yapıldı . Askeri seçeneklerin gündeme gelmesi halinde karar merciinin TBMM olacağı hatırlatılan açıklamada , " Bu konularda hükümetimiz nihai siyasi karar almamış ve herhangi bir yükümlülük altına girmemiştir . Türkiye ile ABD arasındaki yakın siyasi , askeri ve ekonomik danışmalar her olasılık dikkate alınarak bundan sonra da sürdürülecektir " ifadelerine yer verildi . Genelkurmay'ı aradı Açıklamasının Genelkurmay'da da rahatsızlık yaratması üzerine Yakış dün sabah Büyükanıt'ı aradı . Basında yer alan " Böyle bir karar bize iletilmedi " demeci üzerine Büyükanıt'ı aradığını belirten Yakış , gazetecilere , " Büyükanıt bana Ben açıklamalarınıza binaen bir konuşma yapmadım . Gazetelerle haberim olmadan muhatap oldum dedi " açıklamasını yaptı . Yakış , kendi açıklamasını şöyle düzeltti : " Sözlerimde Türkiye'yi taahhüt altına sokan bir ifade yoktu . Kapıları kapalı tutmadığımızı söylemiştik . Bu haber biraz saptırılarak yayımlanmış . Türkiye , ABD'ye karşı herhangi bir taahhüt altına girmemiştir . " Hipotetik senaryoydu Basın toplantısında kendisine yöneltilen sorunun " hipotetik ( farazi ) bir senaryo " halinde olduğunu belirten Yakış , " Biz de Amerikalı dostlarımızla çeşitli işbirliği konularını görüşmeye kapıları kapalı tutmadığımızı söylemiştik . Bu haber biraz saptırılarak yayımlanmıştır . Dolayısıyla Dışişleri açıklaması söylediklerimi teyit edecek şekildedir " dedi . Ecevit , " Bakan , Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay arasındaki ayrılıklar tehlikeli " dedi ANKARA Milliyet DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın " Üsleri ABD kullanımına açabiliriz " açıklamasını " Dışişleri Bakanı , Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı arasında ortaya çıkan ayrılıklar son derece tehlikelidir . Türkiye , bu yüzden kargaşaya ve savaşa sürüklenmektedir " diyerek eleştirdi . Ecevit , açıklamasını şöyle sürdürdü : " Gelen heyetler Türkiye'nin hayrı için mi burada ? Türkiye , anlamsız bir savaşın kurbanı durumuna sürükleniyor . Türkiye oyuna gelmemeli , binlerce evladımız kurban edilmemeli . Güneydoğumuz yeniden felaketlere sürüklenmemeli . Ekonomimizin yeniden kuyusu kazılmamalı . " Türkiye'nin tavrı farklı SEMA EMİROĞLU New York New York Times ( NYT ) gazetesinin manşetten yayımladığı haberde , Ankara ile ABD'nin Irak operasyonuna yönelik tutumlarının birbirlerine ters düştüğü belirtildi . " Türkiye , çok sayıda Amerikalı askerin konuşlandırılmasına hayır dedi " başlıklı yazıda , " İslamcı kökenli " yeni Türk hükümetinin , ABD savaş uçaklarının Türk üsleri ve hava sahasını kullanmasına , ancak BM Güvenlik Konseyi'nin yetki vermesi halinde izin vereceği kaydedildi . Gazete , bu tutum " Bush yönetiminin pozisyonuyla uyuşmuyor , Bush'un işi zorlaşabilir " dedi . Habere göre , üst düzey Amerikalı bir yetkili , Türkiye'nin nihai tutumunun farklı olduğuna inandığı açıklamasını yaptı . AKP'ye talih kuşu Yüce Mahkeme 50 gün ek süre verince , AKP'ye savunma bile yapmadan davayı ortadan kaldırma şansı doğdu ANKARA Milliyet Anayasa Mahkemesi , kapatılması istemiyle açılan davada ön savunma yapmak için ek süre isteyen AKP'ye 50 gün süre tanıdı . Böylece AKP'ye , davanın yasal dayanağı olan Siyasi Partiler Yasası'nın 104 . maddesini , savunmasını vereceği Ocak'a kadar kaldırarak , " savunma bile yapmadan davayı ortadan kaldırma olanağı " doğdu . Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Haşim Kılıç , ek süre talebinde bulunan AKP'nin , dilekçesinde , hükümet çalışmaları ve diğer faaliyetler nedeniyle ön savunmayı hazırlayamadığını belirttiğini söyledi . Kılıç heyetin , 5'e karşı üyenin oyuyla istemi kabul ettiğini ve AKP'ye 50 gün ek süre verdiğini bildirdi . Kılıç , Recep Tayyip Erdoğan'ın genel başkanlık yetkilerinin tedbiren önlenmesi konusunda da AKP'nin daha önce savunma verdiğini , ancak raportörün henüz raporunu hazırlamadığını kaydetti . DEĞERLENDİRİRİZ Kılıç , SPY'nin 104 . maddesindeki değişikliğin Ocak'a kadar gerçekleşmesi durumunda ne yapılacağına ilişkin soruyu da şöyle yanıtladı : " Tedbir veya kapatma istemi görüşülmeden bu konuda bir değişiklik olursa , bu durum değerlendirilir . Tedbir ve kapatma istemini birbirinden ayırmak zor . Hemen hemen aynı gerekçelere dayanıyor . Eğer bu yasada bir değişiklik olursa , bunu da heyet görmezden gelemez , değerlendirir . " Erdoğan Başbakanlık'ta Fotoğraf : MUSTAFA İSTEMİ AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , dün ilk kez Başbakan Abdullah Gül'ü makamında ziyaret etti . Başbakan Gül , Erdoğan'ı , Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen ve Adana Milletvekili Ömer Çelik ile birlikte Başbakanlık'taki merdivenlerin başında karşıladı . Ramazanın son gününde iftarını Gül'le birlikte açan Erdoğan , Gül'e vazo hediye ederken , Gül de Erdoğan'a gümüş şekerlik armağan etti . Gül , hediyesini verirken , " İçi dolu , yükte hafif , ama pahada ağır " diyerek espri yaptı . Başbakanlık'ta yaklaşık 1. İki ordu kökenli vekil daha var ! TBMM'de TSK'dan uzaklaştırılan iki milletvekili daha bulunuyor . CHP Edirne milletvekili Rasim Çakır , 11 Eylül döneminde üçlü kararnameyle resen emekliliğe sevk edilerek ordudan uzaklaştırıldı . 15 Nisan 1981'de tutuklanan ve Mamak Askeri Cezaevi'nde kalan Çakır , Dev Yol'la ilişkisi olduğu gerekçesiyle emekliliğe sevk edildi . AKP Diyarbakır Milletvekili Aziz Akgül ise , GATA'da Doç . Dr . olarak görev yaparken emekli edildi . Akgül daha sonra , YÖK tarafından " irticai örgütlenme " nedeniyle görevinden alınan Prof . Dr . Beşir Atalay'ın rektörlük yaptığı Kırıkkale Üniversitesi'nde görev yaptı . Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'den Deppler'e : IMF hiçbir ülkede istenmiyor , başarırsak kredibiliteniz artacak Başbakan Yardımcısı Şener'in , IMF Avrupa Direktörü Deppler'e , Programlarınız çöküyor , imajınız kötü . Biz başarırsak , kredibiliteniz artacak dediği öğrenildi ANKARA / SEÇKİN ÜREY Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , IMF Avrupa . Bölge Direktörü Michael Deppler'le yaptığı görüşmede , ekonominin düzeltilmesi için Türkiye'nin kendine özgü araçları devreye sokacağını söyledi . Şener'in , " Başarılı olacağız . Böylece , IMF'nin dünyadaki kredibilitesini artıracağız " dediği öğrenildi . Edinilen bilgilere göre , önceki gün yapılan görüşmede Şener , IMF'nin dünyadaki olumsuz görünümünü Deppler'e hatırlattı ve " IMF'nin dünyada kötü bir imajı var . Hiçbir ülkede istenmiyor " dedi . Örnek olarak Brezilya ve Arjantin'de uygulanan IMF destekli programları gösteren Şener , " Programlarınız çöküyor " diye konuştu . IMF'nin gittiği her ülkede belli bir şablonu uyguladığını söyleyen Şener , Deppler'e şunları söyledi : " Oysa her ülkenin kendi koşullarına göre kullanacağı araçlar olabilir . IMF bunları bilmiyor , görmüyor . Biz , Türkiye'dekileri biliyoruz , devreye sokacağız . Bu başarımız IMF'ye puan kazandıracak . " Detayları bekleyin Deppler'e iktidara hazırlıklı geldiklerini söyleyen Şener , AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın açıkladığı Acil Eylem Planı'na gönderme yaptı . IMF heyetine " Sizler , Acil Eylem Planını " biliyorsunuz diyen Şener , " Yakında planın daha detaylı halini açıklayacağız " şeklinde konuştu . Şener , IMF'nin planın detaylı halini görünce Türkiye'nin başarılı sonuçlar alacağını göreceğini söyledi . IMF'nin ve kendilerinin ortak iki amacının olduğunu ve bunların enflasyonu düşürmek ve borç stokunu azaltmak olduğunu söyleyen Şener , Deppler'e şu mesajları verdi : " Planımız sonucunda başarılı sonuçlar alınınca " Aman IMF bize gelmesin diyen ülkeler sizi çağırmaya başlayacak . Kredibilitenizi artıracağız , uluslararası alanda puanınız yükselecek . " Deppler güldü Şener'in bu sözleri üzerine Deppler'in güldüğü ve " Çok memnun oluruz " dediği belirtildi . Deppler'in önceki akşam düzenlediği basın toplantısında " Dünyadaki kötü şöhretimizi biliyoruz " cümlesini kullanması Şener'le aralarında geçen diyalogdan etkilendiği yorumuna neden oldu . Politikalarımız AB'de kabul gördü Devlet Bakanı Ali Babacan , hükümetin genel politikaları ve yaklaşımlarının AB ülkeleri tarafından büyük kabul gördüğünü söyledi . Babacan , Fransa Büyükelçiliği'nde AB üyesi ve aday ülkelerin Ankara Büyükelçileri ile öğle yemeğinde bir araya geldi . Yaklaşık 1. Büyükelçiler programın detayları hakkında birçok soru sordu . Mümkün olduğunca aydınlatmaya çalıştım " dedi . İşbirliği olacak AB ile yakınlaşmada bu toplantının önemli olduğunu söyleyen Babacan , bundan sonra da toplantılar yapacaklarını kaydetti . Yatırımlara yönelik çalışmalarda güzel bir işbirliği olacağını ifade eden Babacan , " Anlayış birliğine vardık . İşbirliğine dönüşmesi konusunda güzel bir intiba oluştu " diye konuştu . Hazine bonolarında şeffaflık açıklaması Hazine , finansal gelişmelerde şeffaflık için , banka dışı kurumların ve kişilerin elindeki devlet iç borçlanma kâğıtları ile ilgili de düzenli açıklama yapacak Şimdiye kadar sadece bankaların elinde bulunan Hazine iç borçlanma kâğıtlarının tutarını açıklayan Merkez Bankası ve Hazine , bundan sonra yabancılar ile banka dışı özel ve tüzel kişilerin portföylerindeki tahvil ve bonoların tutarını da açıklayacak . Çocuğu olana bayram zor ! . . Bir çocuğa bayramlık sevinci yaşatmanın ne kadara mal olabileceğini öğrenmek için Mahmutpaşa ve Akmerkez'de iki küçük hanımı giydirdik . Biri 45 , diğeri 664 milyona çıktı BURCUM DEVREZ İstanbul Eski gelenekler yavaş yavaş unutulsa da hâlâ birçok ailede bayram geldi mi çocuklara bayramlık almak âdettir . . . Çocuklar da bayramı bu yüzden sever zaten . . . Yeni giysiler , bol şeker , bol harçlık anlamına gelir bayram onlar için . . . İşte tam da bu yüzden özellikle kriz dönemlerinde , bayram pek çok aileye buruk bir sevinç getirir beraberinde . . . Bayram bekleyen çocuğa krizi anlatmak kolay mı ? Biraz da gönüllü bir mecburiyet hissiyle işportacılara gidilir , eldeki avuçtakiyle bayramlıklar seçilir . HER ŞEYİN EN GÜZELİ . . . Kimisi ise çok daha şanslıdır . . . Onlara bayram için alınacak yeni giysiler ailelerini günler öncesinden tasalandırmaz çünkü . . . Hep birlikte lüks alışveriş merkezlerine gidilir , her şeyin en güzeli seçilir onlar için . . . Bedelleri arasında büyük uçurumlar olsa bile işportadan alınan da , lüks alışveriş merkezinden alınan da aynı büyük sevinci yaratır küçük yüreklerde . . . Arife günü , sabırsızlıkla bayramı bekleyen iki küçük hanımla Mahmutpaşa ve Akmerkez'e gidip , aynı coşkuyu yaratan bayramlıklar arasındaki uçurumun ne derece büyük olabileceğini araştırdık . NEREDEYSE 15 KATI Fark gerçekten de ürkütücüydü . . . Mahmutpaşa'da ayakkabısıyla birlikte baştan aşağı bir çocuğu giydirmenin faturası 45 milyon liraya çıkarken ; Akmerkez'de bu fiyat neredeyse 15 katına çıkıp 665 milyon 500 bine yükseldi . . . Bize de bekleriz . . . Siz çocuklarınızla bayram ziyaretlerinizi yaparken , yüzlerce terk edilmiş çocuk yanaklarını okşayacak , şeker uzatacak bir el bekliyor . el neden sizinki olmasın ? SEMRA KARDEŞOĞLU İstanbul Yağmur , Melisa , Batu , Ozan . . . Çocuk Esirgeme Kurumu'na bağlı Bahçelievler Çocuk Yuvası'nın zorunlu misafirleri onlar . Bazıları anneli , babalı , kırmızı pabuçlu , bol şekerli bayramları yaşamışlar . Ama şimdi bu yuvadalar . . . Beş yaşındaki Yağmur da onlardan biri . Geleli bir ay olmuş . yüzden durmadan , " Biz evdeyken şeker toplamaya çıkardık komşulara , yine gidebilir miyiz ? " diye soruyor . Kimileri de hep yuvada karşılamışlar bayramı . Öyle ki bayramlar sadece yuvada kutlanırmış gibi . Bayramlar gönüllü anne babaların çokça geldikleri günmüş gibi onlar için . Yuva çocukları bu bayramı soğuk bir aralık gününde karşılıyorlar . Yeni kıyafetler , yeni eşofmanlar gelmiş , onları çekmişler üstlerine . Aslında kot pantolon giyeceklermiş ama ölçüler gönül ölçüsü olunca minik bedenlere büyük gelmiş biraz . AİLESİ OLAN VAR AMA . . Siz yarın bayram ziyaretlerinizi yaparken , İstanbul'da Sosyal Hizmetler'e bağlı 50 ayrı kurumda da yüzlerce çocuk ve yaşlı hatırlarını soracak birilerini bekleyecek . Kiminin anne babası olsa da hepsi çok uzakta . Mesela Bahçelievler Çocuk Yuvası'ndaki Elif'in annesi gelemez , Adana'da demir parmaklıkların ardında . Murat'ın babası da gelemez , çünkü öyle bir oğlu olduğunu bile hatırlayamayacak kadar uzakta , bir ruh hastanesinin ruhsuzluğunda . Hediye konusu önemli Bayramda gelecek her ziyaretçinin çocukları mutlu edeceğini belirten Bahçelievler Çocuk Yuvası Müdürü Türkan Seydibeyoğlu , " Yakınları hayatta olan çocuklarımızı tatil için gönderdik . Kimi aileler de bayram günü ziyarete gelecek . Ama kimsesi olmayanlar da var . Biz tüm personel bayramda burdayız . Ziyaretçilerden isteğimiz , hediye getirmeden önce bize sormaları " dedi . Sakın ailesini sormayın SHÇEK İl Müdürü Kahraman Eroğlu ise ziyarete gelmek isteyenlere birkaç uyarıda bulundu : " Ziyaret ettiğiniz yaşlılara ya da çocuklara Senin oğlun , kızın var mı ? Senin anne baban var mı ? diye sormayın . Bu onları yaralıyor . Hediyeleri ellerine vermek de kimi zaman rencide edici olabiliyor . Yetkililere vermek daha doğru . Onlara acımak yerine konuşun . " Narsis miyim yoksa ? Kendine âşık olmak , kendini üstün görmek , sürekli başarı tutkusu taşımak . . . Psikiyatrlara göre bu , narsis ruh halini gösteriyor ve belli bir noktadan sonra uzman yardımı gerektiriyor AYŞEGÜL AYDOĞAN İstanbul Narsislik , bir kişilik yapısı ve ruh hali olarak daha çok " büyüklük hastalığı " olarak bilinir . Psikiyatride ise ciddi bir sorun olarak görülen narsis ruh hali , bir noktadan sonra uzman yardımı gerektiriyor . Narsis ruh halini " Kendine âşık olmak , kendini sevmek , ben merkezci olmak , kendini üstün görmek , gururlu ve kibirli , sürekli başarı tutkusu taşımak " diye tanımlayan Prof . Dr . Nevzat Tarhan , narsislerin diğer özelliklerini şöyle özetledi : Sıradan insan olamazlar ! " Sıradan bir insan olmaktan nefret ederler ve bundan korkarlar . yüzden çok çalışırlar . Eleştiriye tahammülsüzdürler , hep övülme ve takdir beklerler . Yarışmacıdırlar , yardım sevmezler , ilk aşkları kendileridir , güçlü insanları yanlarında barındırmazlar , tatminsizdirler . Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesini ister . Kendine bağlı çalışanları sürekli çıkarı için kullanır . Nankördür , vefa duygusu yoktur . Küstah davranır . Başarıyla takdir edilir ama sevilmez . Çalışkan bilinir ama burnu havada , soğuk olarak tanınır . " Bu kişilik özelliğinin en önemli yanının farkına varıldığında düzeltilmesi olduğunu kaydeden Tarhan , " Kişilik özelliğidir ama farkına varılırsa kişilik bozukluğu haline dönüşmez " dedi . Onlara para vererek sokağa bağlamayın 185 Alo Çocuk Hattı için çekilen reklam filminin yönetmeni Demirdelen , " Sokak çocuklarına verdiğiniz paralarla onları sokağa bağlıyorsunuz " diyor ÜMRAN AVCI İstanbul Sokak çocuklarına para ve yiyecek vererek onları sokağa bağlamayın . Bizi arayın onlar için neler yapabilirsiniz konuşalım . . . Bu çağrı , herkesi " 185 Alo Çocuk Hattı"nı aramaya çağıran Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu'nun hazırladığı yürekleri acıtan reklam filminden . Filmde , İstiklal Caddesi'nin hıncahınç kalabalığında yürüyen bir sokak çocuğu yerde bulduğu jetonu alır . Gecelerine ve yalnızlığına eşlik eden köpeği ile kendisini ısıtan battaniyesiyle bir telefon kulübesine koşar . Telaşla 166 masal dinleme servisini arar . Telefon kulübesinde sallanan ahizeden , Ülkü Giray'ın okuduğu " Uyuyan Güzel " masalını dinler . . . Yüzünde tatlı bir tebessüm , omzunda yırtık battaniyesiyle öylece uyuyakalır . ARAYIN , KONUŞALIM Bu reklam filmi , Çocuk Esirgeme Kurumu ve Yeldeğirmeni Sokak Çocukları Rehabilitasyon Derneği'nin işbirliğiyle kurulan " 185 Alo Çocuk Hattı"nı tanıtmak için . " 185 Alo Çocuk Hattı'nı arayın , bu çocukların aslında neye ihtiyacı var , siz onlar için neler yapabilirsiniz , konuşalım " mesajının verildiği filmi Manajans / Thompson hazırladı . 45 saniyelik filmin yönetmenliğini Baba Film'den Selim Demirdelen yaptı . Masal dinleyerek uyumak isteyen çocuk temasının işlendiği ve 100 bin dolara mal olan filmin sponsorluğunu ise reklam piyasasındaki birçok şirket üstlendi . Sokak çocuğunu 11 yaşındaki oyuncu Burak Topçu oynadı . İstiklal Caddesi ve Beyoğlu'nda iki günde çekilen filmin dublajını Demet Akbağ yaptı . Akbağ da , filmi çeken 60 kişilik ekip de ücret almadı . Film televizyon kanallarında da ücretsiz gösteriliyor . Manajans / Thompson Direktörü Deniz Barlas ve filmin yönetmeni Selim Demirdelen , " Sokaktaki çocuklara verilen para , yiyecek gibi yardımlar onları daha fazla sokağa bağlıyor . Sokakta yaşamalarını garanti altına alıyor . Amacımız , duygu sömürüsü yapmadan 185'ü aramaya yönlendirmekti " diye konuştu . Pazartesi günü başlayacak olan mobil karakol projesi kapsamında 1100 polisin görev yeri değiştiriliyor SERHAT ÜNAL İstanbul İstanbul'da bazı karakolların kapatılarak yerlerine polis merkezleri ve mobil karakolların kurulması projesi pazartesi günü başlıyor . Proje gereği bugüne kadar çeşitli karakollarda çalışan 1100 personelin de görev yeri değişecek . Bayram sonrası . . . İstanbul'da yaklaşık iki yıldan bu yana konuşulan " Polis Merkezi " ve " Mobil Karakol " sistemi bayram sonrası hayata geçiyor . Buna göre ; tüm ilçelerdeki mevcut karakolların sayısı düşürülüyor . Örneğin bir ilçede 10 karakol varsa , sayı 4'e kadar inecek . Kalanlar da polis merkezi olarak anılacak . Açık , içi tam donanımlı olan minibüslerle kapatılacak . Hazırlıklar tamam Minübüsler sabit noktalarda bekleyecek ya da belirli hatlarda ring yapacak . Pazartesi günü , İstanbul genelinde başlayacak bu uygulama için tüm hazırlıklar tamamlandı . Emniyet Müdürü Hasan Özdemir , uygulamayı törenle hizmete sokacak . Tatile değil , annenize gidin Diyanet'ten anlamlı mesaj ANKARA Milliyet Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz , Ramazan Bayramı mesajında aile ziyaretlerine önem verilmesi gerektiğinin altını çizdi . Yılmaz , son yıllarda bayramlaşma yerine tatilin tercih edildiği , akrabalık bağlarının zayıfladığını belirterek , " Tatile değil , annenize gidin " mesajı verdi . Menfaatin öne çıktığı günlerde bayramın daha da önem kazandığına işaret eden Yılmaz , " Milli ve manevi değerlerimizin zayıflatılmaya çalışıldığı bir zamanda , bayram sabahı camilere koşarak , zengin fakir yan yana namaz kılarak , birlik ve beraberliğimizi fiiliyata dökmeliyiz " dedi . KENETLENELİM Herkesi cumhuriyete sahip çıkmaya da çağıran Yılmaz , " Huzurumuzun bozulmasına yönelik iç ve dış mihrakların faaliyetlerine karşı uyanık olmalıyız " uyarısında bulundu . Yılmaz , sözlerini şöyle sürdürdü : " Dini bayramlarımızın ilkini idrak ettiğimiz şu günlerde bağımsızlığımıza , cumhuriyetimize hep birlikte sahip çıkmalıyız . Devlet millet el ele vererek , tüm kurum ve kuruluşlarımızla , milli birlik ve beraberliğimiz etrafında kenetlenmeliyiz . Ay yıldızlı bayrağımızın gölgesinde vatan bütünlüğümüzün , birlik ve dirliğimizin ilelebet devam etmesi için azimle çalışmalıyız . " Aynı yalıyı iki kere soydular GÜRKAN AKGÜNEŞ İstanbul Beylerbeyi'nde girdiği yaşlı anneyle kızının yaşadığı yalıdan 100 milyar liralık soygun yapan asker firarisi Köksal Ayan , aynı yalıya bir arkadaşıyla tekrar girerek silahlı gasp yapınca yakalandı . Ayan'ın yaptığı ilk soygun sonrasında evden çaldığı parayla son model bir cip ve ev aldığı , bir işyerine de ortak olduğu belirlendi . Behiye Ümmiye Sarıca ( 80 ) ile kızı Serap Sarıca'nın ( 45 ) yaşadıkları yalıya 15 Ağustos'ta giren kimliği belirsiz kişiler yaklaşık 100 milyar lira nakit parayı alarak kaçtı . Polis hırsızların izine rastlayamazken , geçen hafta tekrar yalıya giren soyguncular bu kez anne ve kızını ölüm tehdidiyle etkisiz hale getirerek evde bulunan kasayı aldı . Polis , boş bir arazide bulunan kasanın üzerinde hırsızlıktan sabıkalı bulunan Ayan'ın parmak izini buldu . Ayan , Ümraniye'de bir eve yapılan baskında Turgut Genç'le birlikte yakalandı . Liderlerden bayram mesajları ANKARA Milliyet Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Ramazan Bayramı mesajında , ülkede yaşanan barış ortamını zedeleyecek tutum ve davranışlardan kaçınmak gerektiğini , aksi takdirde bunların ülkeye zarar vereceği uyarısında bulundu . Liderlerin yayımladıkları mesajlar şöyle : TBMM Başkanı Bülent Arınç : TBMM'nin her bir üyesinin milletimizin karşı karşıya olduğu sorunların çözülmesi için tüm gücüyle çalışacağından şüphem yok . Başbakan Abdullah Gül : Kopenhag Zirvesi'nden olumlu karar çıkmasına ilişkin çabalarımız sürmektedir . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal : Siyasal iktidarın çalışmalarını , demokratik , laik , sosyal hukuk devleti anlayışından uzaklaşmadan insan hak ve özgürlüklerini temel alarak hukukun üstünlüğü ilkesinden sapmadan sürdürmesini , yapay sorunların yaratılmasına neden olmamasını , kalıcı çözümlerle yönetilmesini istiyoruz . Tayyip Erdoğan ( AKP Genel Başkanı ) : " Halkımızın bize duyduğu güveni boşa çıkarmayarak , çalışarak ve üreterek Türkiye'nin önünü açacağız . Milletimizin Bayramını tebrik ediyor sağlık ve esenlik dolu günler diliyorum " dedi . Bayram ziyaretine şemsiyesiz gitmeyin ANKARA Milliyet Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü , Kıyı Ege ve Batı Akdeniz'de kuvvetli lodosla birlikte yağmur ve sağanak yağışların , bayramın birinci ve üçüncü günü etkili olacağı uyarısında bulundu . Yetkililerden alınan bilgiye göre , bayram süresince yurdun batı bölgelerinde görülecek yağmur ve sağanak yağışlar , özellikle Kıyı Ege ve Batı Akdeniz'de bayramın birinci ve üçüncü günü kuvvetli lodosla birlikte etkili olacak . Kuvvetli lodos ile yağışların oluşturacağı olumsuz koşullar nedeniyle ilgililerin ve vatandaşların tedbirli olmaları istendi . Üsler yenilenecek ABD'li Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz , " Türkiye'deki üslere , Irak harekâtının ihtiyaçlarını karşılamak için yüz milyonlarca dolarlık yatırım yapmaya hazırız " dedi UTKU ÇAKIRÖZER Ankara Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın " Üsleri ABD'ye açarız " açıklaması Ankara'da krize yol açarken , ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz , Türkiye'deki üslere ne kadar yatırımda bulunacaklarının hesabını yapmaya başladıklarını söyledi . Wolfowitz , Türkiye'de Irak'a karşı olası savaşta kullanılacak üslere " küçük bir miktar değil , birkaç yüz milyon dolar harcayacaklarını " açıkladı . Kaynaklar , ilk hesaplamalara göre , Türkiye'deki altyapı yatırımı için en az 500 milyon dolar ( 500 trilyon lira ) harcanması gerektini kaydetti . Wolfowitz , geceyi geçirdiği Hilton Oteli'nde dün sabah bir grup gazeteciye önemli açıklamalarda bulundu . Wolfowitz'in mesajları şöyle : TÜRKİYE BİZİMLE : Türkiye , Irak'a karşı güç kullanımında diğer koalisyon ortaklarından daha fazla katkıda bulunma potansiyele sahip . Üsler , hava sahası , toprak kullanımı ve Türk ordusunun katılımı , olası seçenekler . Bu konuda henüz karar verilmedi ama Türkiye'nin rolü açıktır . Irak'a karşı bizimledir . Şimdi olduğu gibi gelecekte de bizimle olacaktır . Türkiye'nin taahhüdü bizimle birlikte olacağıdır . Nasıl ve hangi yollarla birlikte olacağı , nereye , hangi kuvvetlerin yerleştirileceği konusunda daha konuşulması ve karar alınması gerekli . YATIRIM : Türkiye'deki hava üslerini , harekatın ihtiyacını karşılayacak düzeye getirmek için yüz milyonlarca dolarlık yatırım yapmaya hazırız . Hangi üsleri istediğimize dair henüz bir talepte bulunmadık . Yakında yeni Türk hükümeti ile ayrıntılı görüşmeler başlatılacak . Türkiye'nin önemli bir katkı yapacağından eminiz . Şu anki planlama hedefimiz , değişik hava üslerine , eğer bunları kullanacaksak , ne kadar yatırım yapmamız gerektiğini saptamak . Şimdi hangi tesislerin kullanılabileceğine dair çok somut konulara gireceğiz . Hangi kuvvetler oralarda konuşlandırılabilir , ne kadar yatırım gerekir ? Bunları konuşacağız . MECLİS KARARI : Mümkün olduğunca çabuk hareket etmeliyiz . Somut adımlar atmalıyız . Herhalde Türk hükümeti de Meclis'ten karar çıkaracak . İKİNCİ AŞAMADAYIZ : Askeri planlamada mevcut aşama tamamlandı ve bir sonraki aşamaya geçildi . Türkiye'den spesifik taleplerde bulunma ve spesifik yanıtlar alma aşamasındayız . EKONOMİ AĞI : Operasyonda Türkiye'nin uğrayacağı ekonomik kayıpların etkisini azaltmak için " Ekonomik güvenlik ağı " oluşturulacak . Doğru adımlar atarsak Türkiye'nin kayıplarını en aza indirebiliriz . 58 . HÜKÜMET : Yeni hükümetin , Irak'a karşı bizimle ortak politika benimsemesinden memnunuz . Türkiye manevi kavşak Wolfowitz , " ABD yönetimi Erdoğan'ı nasıl değerlendiriyor " sorusunu yanıtlarken , hükümetin ve AKP liderinin ilk günlerindeki icraatlarının Türkiye'nin İslam dünyası için alternatif olabileceği düşüncesine cesaret verdiğini açıkladı . Wolfowitz , şunları kaydetti : " Uzun bir süredir ve özellikle 11 Eylül sonrasında halkının çoğunluğu Müslüman olan Türkiye , modern , laik ve demokratik yapısıyla İslam dünyasında teröristler ve geri kafalıların Müslümanlara empoze etmek istediği İslam anlayışına ciddi bir alternatif oluşturmaktadır . Bu nedenle Türkiye'nin başarısı Müslümanların kalbinin ve aklının kazanılması için , hem ABD hem de dünya açısından çok önemlidir . Bu hükümetin ve AKP'nin başındaki Erdoğan'ın iktidardaki ilk günlerinde AB'yi ikna için çalışmasını çok anlamlı buluyorum . Türkiye sadece coğrafi değil , manevi açıdan da bir kavşak noktasındadır . Bu hükümetin ilk haftalardaki icraatından fazlasıyla etkilendim . " Yüksek Seçim Kurulu gerekçeyi açıkladı : Doğanköy'de seçme hakkı engellenmiş , seçim işlemi kanunsuzlukla sakatlanmıştır Merkez Bankası ve Hazine'den yapılan ortak açıklamada , özellikle 1001'in ikinci yarısından itibaren banka dışı kesimin portföy tercihlerinde devlet iç borçlanma senetlerinin ( DİBS ) önemli bir yer tutmaya başladığı belirtilerek , Hazine'nin borçlanma analizi bakımından bu bilgilere ihtiyaç duyulmaya başlandığı ifade edildi . Ayrıca finansal sistemdeki gelişmelerin kamuoyu tarafından şeffaf biçimde izlenmesini sağlamak amacıyla , Merkez Bankası ve Hazine'nin internet sitelerinde düzenli olarak yayımlanmasına karar verildiği bildirildi . Haciz tehdidi , garantili borç açığını düşürdü Hazine'nin , kamu kuruluşlarının kredileri için verdiği garantiler nedeniyle bu yılın ilk 10 ayında yapmak zorunda kaldığı ödeme 1. Hazine bu dönemde , garanti verdiği kuruluşlardan 519 milyon dolar tahsilat yaptı . Garantili borçlarda Hazine'nin 10 aylık açığı da 160 milyon dolar oldu . İzmit Su'ya yapılan ödeme dikkate alındığında ise garantili işlemler ve yap işlet devret ( YİD ) garantileri nedeniyle Hazine'nin 10 ayda verdiği açık 450 milyon doları geçiyor . Hazine'nin garantiler dolayısıyla borçlarında bu yılın ilk on ayındaki açığı , geçen yıla göre dolar bazında yüzde 41. Azalmada , borçlar için icra yoluna gidilebileceği açıklaması ve borcunu ödemeyenlere yeni garanti verilmemesi etkili oldu . Hazine'nin , yap işlet devret modeliyle İzmit'in içme suyunu temin projesini yürüten İzmit Su'ya verilen garanti nedeniyle şimdiye kadar 665 milyon dolar ödedi . Bu ödemeye karşılık , İzmit Büyükşehir Belediyesi'nden herhangi bir tahsilat gerçekleştiremiyor . HSBC'den zengin kart HSBC Bank , 100 bin doların üstünde hesabı bulunan müşterileri için özel kredi kartı çıkardı . üç ayda bin müşteriye ulaştı . Hedefi ise 10 bin HSBC Bank Genel Müdür Yardımcısı Demet Cimilli , bu yıl çıkardıkları 100 bin doların üstünde hesabı olan müşterilerinin tüm finansal ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik üründe ayda bin müşteriye ulaştıklarını söyledi . Bireysel bankacılığın üstünde kalan , özel bankacılıktaki gibi de yüksek limit değil ama belirli bir varlığa sahip müşterilere özel bir hizmet sunmayı hedeflediklerini kaydeden Cimilli , " Bu , zaten bizim grubumuzun bir ürünü . 81 ülkede bireysel müşterilere sunulan bir hizmet . Türkiye'de yoktu , eylülde uygulamaya başladık " dedi . Bu ürünle 100 bin doların üstünde varlığı olan müşterilere özel bir hizmet verdiklerini ve daha avantajlı fiyatlamalar sunduklarını kaydeden Cimilli , " Şu anda banka olarak milyona yakın müşterimiz var . Premier üründe ayda bin müşteriye ulaştık . 1005'te 10 bin yeni müşteriye daha ulaşmayı hedefliyoruz " dedi . Hedef % 6'lık kart pazarı Cimilli , HSBC'nin ilk önce Demirbank'ı , daha sonra da Benkar'ı satın alarak Türkiye'ye dair kararlı tutumunu gösterdiğini söyledi . Advantage markası dahil Benkar Tüketici Finansman şirketini , müşterinin ihtiyaçlarına ve taleplerine göre servis ağlarını geliştirmek için satın aldıklarına işaret eden Cimilli , gelecek haftadan itibaren HSBC kredi kartlarına taksit özelliğini açacaklarını ve isteyenlerin kredi kartlarını Advantage Card gibi kullanabileceklerini kaydetti . HSBC'nin şu anda kredi kartı pazarındaki payının yüzde olduğunu belirten Cimilli , Advantage ile birlikte kart pazarında yüzde 6'yı hedeflediklerini ve yaklaşık 500 bin kişiye daha kredi kartı vererek milyon rakamına ulaşmayı hedeflediklerini bildirdi . Advantage avantajı Demet Cimilli , bankanın kart sahibi sayısının 450 bini kredi kartı olmak üzere milyon 600 binin üstünde olduğunu belirterek şunları söyledi : " HSBC kredi kartlarına Advantage özelliğini katmakla , hedefimizin ilk etabını tamamladık . Bundan sonraki hedefimiz , Advantage Card sahiplerine kredi kartı vermek . Kredi kartları risk kriterlerine göre bankamızın prensipleri gözönünde bulundurularak verilecek . Advantage sahibi herkesi değil belki ama büyük bir kısmını kredi kartı sahibi , ardından da bankamızın müşterisi yapmak istiyoruz . " İşadamı Cavit Çağlar'a 58 trilyon liralık beraat Interbank'tan sahibi olduğu Nergis Holding'e 58 trilyon lira kaynak aktardığı iddiasıyla yargılanan Cavit Çağlar ve 58 sanık beraat etti NAİL KAHRAMAN Bursa / DHA İnterbank'tan kendisine ait Nergis Holding'e 58 trilyon 465 milyar lira aktararak , bankayı zarara uğrattığı iddia edilen , aralarında eski Devlet Bakanı Cavit Çağlar'ın da bulunduğu toplam 59 sanık beraat etti . Bursa 5'üncü Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki son duruşmaya , Nergis Holding İcra Kurulu Başkanı Cavit Çağlar , Nergis Holding Yönetim Kurulu Başkanı olan dayısı Şükrü Şankaya , Nergis Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı olan oğlu Mustafa Çağlar , Şükrü Şankaya'nın oğlu Şenol Şankaya ile diğer sanıklar katılmadı . Cavit Çağlar'ın dört yıldır tutuksuz yargılandığı davanın önceki günkü duruşmasında , İstanbul Üniversitesi'nden gelen kredinin usülüne uygun olduğuna ilişkin bilirkişi raporu okundu . Cumhuriyet Savcısı rapor doğrultusunda sanıkların beraatını istedi . Bilirkişi raporu ile yargılamanın tamamlandığını söyleyen Mahkeme Başkanı Nihat Ömeroğlu , kredi işlemlerinde kanuna aykırı bir yönün bulunmadığını , önemli bir kısmının geri ödendiğini , kredi alan şirketlerin aktif olarak ticari ve sınai faaliyetlerine devam ettiği için , suç unsurunun teşkil etmediğini belirtip , sanıkların beraatına karar verdi . Dört yıl önce el konulup bankacılık faaliyetlerine son verilen İnterbank'la ilgili davada sanıklar için Banka Dolandırıcılığı suçundan beş yıla kadar hapis cezası isteniyordu . Arçelik , 40 yıllık logosunu değiştirdi Koç Grubu'nun amiral gemisi sayılan beyaz eşya üreticisi Arçelik , 40 yıldır kullandığı logosunu değiştirdi . Yeni logoyu , ünlü grafik sanatçısı Chermayeff tasarladı EKONOMİ SERVİSİ Türkiye'nin önde gelen beyaz eşya üreticilerinden Arçelik , 40 yıllık logosunu değiştirdi . Arçelik'in dünyaca ünlü grafik sanatçısı Ivan Chermayeff tarafından tasarlanan yeni logosu , finale kalan dört alternatif arasından seçildi . Mobil , Xerox , PanAm , NBC gibi dünyanın en büyük markalarının logolarını da tasarlayan Chermayeff , grafik tasarım konusunda usta olarak anılıyor . 1960'lı yıllardan bu yana yaptığı çalışmalarla , grafikte tescilli marka kategorisinin ortaya çıkmasına öncü olan Chermayeff 1951 Londra doğumlu . Rus asıllı Ivan Chermayeff , halen New York'ta ortağı olduğu Chermayeff & Geismar'da çalışıyor . Dünyada yüzden fazla logoya imzasını atan Chermayeff , Türkiye'de daha önce adını 1986 yılında tasarladığı Koç logosu tasarımıyla duyurmuştu . Bi'şeyler oluyor ! Arçelik'in yeni logosu , müşteri beklentilerine göre şekil alabilme gücünü , esnekliğini ve kararlılığını gösteriyor . Dönüşümün ve yeni bir sayfanın simgesi olarak nitelendiriliyor . Bu dörtgende , gülen müşteri ve şekil alan çelik gizli . Yeni Arçelik ambleminin rengi Arçelik'in her zamanki kırmızısı . Yeni Arçelik logosu küçük harfli , geleceğe doğru eğimli . Yeni Arçelik , 60'lerin sanayi markasından yeni milenyumun müşteri odaklı teknoloji ve hizmet markasına dönüşüyorAsgari ücretli 108 milyon lira vergi iadesi alacak milyar 154 milyon liralık fiş ve fatura toplayan asgari ücretli , 106. İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası'nın ( İSMMMO ) Yıllık Vergi İadesi Raporu'nda yer alan hesaplamalara göre , ayda ortalama net 500 milyon lira ücret olan bir kişi 481 milyon lira , milyar lira net ücret alan bir kişi de 1. Özel gider indirimine sadece eğitim , sağlık , gıda , giyim ve kira harcamaları konu edilebilecek . İndirim tutarı , harcamanın yapıldığı yıla ait ücretin yıllık vergi matrahının yüzde 55'ini geçemeyecek . Özel gider indirimi , sadece gerçek usulde tespit edilen ücretlilere uygulanacak . Özel gider indirimine konu olan harcamalar , ücretlilerin kendisi , eşi ve çocuğu için yaptığı eğitim , sağlık , gıda , giyim ve kira harcamaları olarak belirlendi . İSMMMO Raporu'na göre , TBMM , il genel meclisi ve belediye meclisi üyeleri ile özel kanunlarına veya idari kararlara göre kurulan daimi veya geçici bütün komisyonların üyeleri , yönetim ve denetim kurulları başkanı ve üyeleriyle tasfiye memurları , bilirkişiler , resmi arabulucular , eksperler , spor hakemleri ve her türlü yarışma jürisi üyeleri ve sporcuların ödemeleri de ücret sayılıyor . Ücretlilerin Aralık 1001 itibarıyle aldıkları net ücretlere göre belge toplayacaklarını belirten İSMMMO Başkanı Yahya Arıkan , yaptığı yazılı açıklamada , vergi iadesi belgelerinin en geç 10 Ocak 1005 tarihine kadar ilgili kuruma verilmesi gerektiğini hatırlattı . Yabancılar Türkiye'nin yükselişine oynuyor Financial Times , Türkiye'deki son gelişmelerin standartların üzerinde olduğunu ve yabancıların Türkiye'de canlanmaya oynadıklarını yazdı EKONOMİ SERVİSİ İngiliz ekonomi gazetesi Financial Times ( FT ) " Yatırmcı gruplar Türkiye'deki canlanmaya oynuyor " başlıklı haberinde , Türkiye'de gelişmelerin , gelişmekte olan piyasa standartları üzerinde olduğunu yazdı . Türk hükümetinin mevcut durumdan son derece memnun olduğunu belirten gazete " Ancak bu durumun daha ne kadar süreceğini de kendisine sorması gerekir " dedi . Goldman Sachs yetkilisi Erik Nielsen'in , AKP'nin tek başına iktidar olmasını " Bu çok önemli bir politik kaynak " olarak değerlendirmesine yer verilen haberde Fitch yetkilisi David Riley'nin görüşleri de aktarıldı . Riley , açıklamasında " Temel olarak ekonomik seviyede henüz birşey değişmiş değil " yorumunda bulundu ve ülke ekonomisinin halen bıçak sırtında olduğunu dile getirdi . Riley , piyasanın halen olumlu haberleri değerlendirmeye çalıştığını ancak olayların Türkiye'nin kontrolü dışında gelişmesinin Türkiye'nin dezavantajı olduğunu belirtti . Gelişme , standart üzeri Haberde bazı ekonomistlerin yorumuna da yer verilerek , Türkiye ekonomisinin halen kritik bir pozisyonda olduğu ve borçların GSMH'ye oranın yüzde 90 , ve faiz ödemelerinin de devletin gelirlerinin yüzde 80'i 90'ı civarında bulunduğu belirtildi Yakalanan iyi gidişatın gelişmekte olan piyasa standartlarının üzerinde olduğuna dikkat çekilen haberde , belirsizliğin en üst düzeyde olduğu ekim ayından bu yana Türkiye'nin hazine bonolarındaki artışın 400 puan olduğu dile getirildi . Benzer bir durumda bulunan Brezilya'ya göre Türkiye bonolarının bin puan daha iyi durumda olduğu belirtilerek , reel faizlerdeki düşüşe dikkat çekildi . Öte yandan Türkiye'nin IMF ve ülkelerinden ek bir yardım beklentisi içerisinde olmasının piyasalara güven verdiği dile getirildi . Ancak IMF'nin bu konuda söz vermekten itinayla çekindiği belirtildi . En düşük işçi emekli aylığı 156 milyon liraya yükseldi İşçi emeklilerinin aralık ayı aylıkları belirlendi . Buna göre , en düşük işçi emekli aylığı , 156 milyon 51 bin 518 lira , en yükseği ise 495 milyon 446 bin 501 lira oldu . İşçi emeklisi aylıklarına kasım ayının yüzde 1. Bunun sonucunda en düşük işçi emekli aylığı milyon 111 bin 150 lira artışla 149 milyon 959 bin 198 liradan 156 milyon 51 bin 518 liraya , en yüksek aylık ise 15 milyon 851 bin 618 lira artışla 495 milyon 446 bin liraya çıktı . Fark yansıtılacak Yaklaşık milyon 600 bin dolayındaki işçi emeklisi , dul ve yetim aralık ayı aylıklarını SSK tarafından açıklanacak tarihlerde , ilgili banka şubelerinden alabilecek . Bu arada 56 . hükümet döneminde çıkarılan kararname uyarınca , 1001 yılında memur ve memur emeklilerine yapılan artış ile işçi ve Bağ Kur emeklilerine yapılan artış arasında oluşacak farkın , SSK ve Bağ Kur emeklilerinin aylıklarına yansıtılması öngörülüyor . Dayanıklı eşyada ekim bereketi Dayanıklı eşya sektörünün üretimi , ekimde patlama yaşadı Ekimdeki yüzde 66. Devlet İstatistik Enstitüsü ( DİE ) verilerine göre , dayanıklı eşya sektörünün ekim ayındaki toplam üretimi milyon 10 bin 686 adet olarak gerçekleşti . Geçen yılın aynı ayında milyon 199 bin 646 adetlik düzeye göre artış yüzde 66. Üretim , çamaşır makinesinde yüzde 101 , buzdolabında yüzde 80 , televizyonda yüzde 60 arttı . Böylece , yılın ilk on ayındaki toplam üretimi yüzde 55 artarak 15 milyon 811 bin 668 adede ulaştı . 1001 yılının ilk on ayında 10 milyon 545 bin adetlik üretim olmuştu . Yalçınbayır : Ticari sır kavramı kalkacak Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , TBMM İç Tüzük çalışmalarının tamamlandığını , yapılan değişiklikle bankalarının içini boşaltıp kendilerine çıkar sağlayanların , ticari sır kavramı arkasına sığınamayacaklarını söyledi . Yalçınbayır , " Bunlar , Meclis komisyonlarınca araştırılacak ve soruşturulacaktır . İç Tüzük'ün 105 . maddesi değiştirildi . Devletin güvenlik stratejisi ve milli siyaseti dışındaki konularda soruşturma olanaklı hale getirilecek . Savaş ilanına bile karar verebilen Meclis'in bunları incelememesi düşünülemez " dedi . AYB'den 115 milyon euroluk yol kredisi Avrupa Yatırım Bankası ( AYB ) , İstanbul'u güney ve doğu bölgelerine bağlayan yolların geliştirilmesi için 115 milyon euro kredi vereceğini açıkladı . AYB'den yapılan açıklamada , Adapazarı Bozüyük arasındaki 154 kilometrelik ve Ankara Samsun arasındaki 400 kilometrelik yolların onarımının , Hazine Müsteşarlığı ile imzalanan proje kapsamında olduğunu belirtildi . Uzun vadeli krediler veren AYB , Türkiye'ye kredi verilmesinde malların yüzde 90'ının , insanların yüzde 95'inin karayolu ile taşınmasını dikkate aldığını açıkladı . AYB'den 115 milyon euroluk yol kredisi Avrupa Yatırım Bankası ( AYB ) , İstanbul'u güney ve doğu bölgelerine bağlayan yolların geliştirilmesi için 115 milyon euro kredi vereceğini açıkladı . AYB'den yapılan açıklamada , Adapazarı Bozüyük arasındaki 154 kilometrelik ve Ankara Samsun arasındaki 400 kilometrelik yolların onarımının , Hazine Müsteşarlığı ile imzalanan proje kapsamında olduğunu belirtildi . Uzun vadeli krediler veren AYB , Türkiye'ye kredi verilmesinde malların yüzde 90'ının , insanların yüzde 95'inin karayolu ile taşınmasını dikkate aldığını açıkladı . Benzine yüzde 1'lik bayram zammı Benzin fiyatlarına bayram tatili öncesi yüzde 1. Yapılan zamla , Ankara'da kurşunsuz benzinin fiyatı milyon 584 bin liradan milyon 601 bin liraya , süper benzinin fiyatı milyon 590 bin liradan milyon 606 bin liraya çıktı . İstanbul'un Anadolu yakasında kurşunsuz benzin milyon 585 bin liradan milyon 601 bin liraya , süper benzin milyon 591 liradan milyon 608 bin liraya yükseldi . Zammın ardından , Ankara'da 50 litre kurşunsuz benzin alan bir otomobilin deposu 80 milyon 50 bin liraya dolacak . Hazine'den iki bono ihalesi Hazine , gelecek hafta salı günü biri 169 gün ve diğeri 556 gün vadeli olmak üzere iki bono ihalesi düzenleyecek . Hazine'nin aynı hafta ayın en büyük iç borç geri ödemesi olan 6. Mekânın Levent'te açılacak yeni modeli'nde bu kez üç değil tam altı kâğıt bebek görev yapacak İLKNUR GÜLMEZ DENİZ ALTUNTAŞ NEFİSE Karatay , Ece Erken ve Ebru Destan'ın geçen yıl açıp , sonra teker teker ortaklığından ayrıldıkları Cafe Rouge projesi yeniden hayata geçiyor . Bir ay sonra Levent'te açılacak restoran bar'da bu kez üç değil , altı kâğıt bebek olacak . Eski ortak Ece Erken ise projede yer almayacak . Türkler pırlantalı saat kuyruğunda Krizden sonra lüks saat satışı patladı . İsviçre'deki saat firması , gelen aşırı talep nedeniyle Türkiye'deki firmaya Paravan mısınız diye sordu ŞULE YÜCEBIYIK Türkiye , kriz döneminde yapılan " lüks saat " tüketimiyle dünyanın en pahalı saatlerini üreten İsviçre'yi bile şaşırttı . Öyle ki , gelen aşırı talep üzerine Türkiye'yi arayan İsviçre'deki saat firması , " Bu kadar saati ne yapacaksınız ? Yoksa başka ülkelere mi satıyorsunuz ? " diye sorma ihtiyacı hissetti . Zenith , Hugo Boss , Philippe Charriol , Jean Perret markalı , dünyanın en pahalı saatlerini ithal eden Konyalı Saat'in ortaklarından Nurhan Nalçacı da Şubat 1001'deki krizin ardından Türkiye'de lüks saatlere olan talebin yüzde 150'lere varan oranlarda arttığını doğruladı . ZENITH'LERE İLGİ KATLANDI İsviçre'de üretilen el yapımı , değerli taşlarla bezenmiş , statü ve zenginlik sembolü saatlere Türkiye'de yoğun ilgi olduğunu belirten Nalçacı'nın verdiği bilgiye göre , en favori marka Zenith . Zenith'lerin fiyatı milyar lira ile 100 milyar lira arasında değişiyor . Zenith'in pırlantalı modellerinin fiyatı ise 150 milyar liraya kadar çıkıyor . Kriz sonrasında Zenith'in Türk fanatiklerinin sayısının ikiye katlanarak 600 civarına yükseldiğini açıklayan Nalçacı , en çok rağbet gören diğer iki markanın da Hugo Boss ve Charriol olduğunu söyledi . Bunların fiyatları da 600 milyon 50 milyar arasında . Satışlarında ise yüzde 150 oranında bir artış var . 11 AY BEKLEYEN MÜŞTERİLER VAR Nalçacı , sadece Konyalı Saat müşterisi olan bini aşkın lüks saat tutkununun , yılda kez saat değiştirdiğini belirterek , " İsviçre'nin verdiği kotaları zorlar olduk . 50 milyar civarındaki saatler için 11 ay bekleyen müşterilerimiz var " dedi . Nalçacı'ya göre , diğer pahalı saat ithalatçıları da krizde epey satış yapmış . Bu yıl sadece Akmerkez'de , Ankara'da ise adet pahalı saat mağazasının açılması , bunun göstergesi olarak yorumluyor . Seydaoğlu , Zenith koleksiyonu yapıyor Konyalı Saat yetkililerinin verdiği bilgilere göre , Zenith'in Türkiye'deki en ünlü meraklılarından biri Diyarbakır eski milletvekili Sebgatullah Seydaoğlu ( solda ) . Firma yetkilileri , Seydaoğlu'nun , fiyatları 100 milyar arasında değişen yeni modelleri topladığını kaydetti . Şirkete göre bir diğer Zenith tutkunu da Kamer Genç ( sağda ) . Özel saat turu düzenliyoruz Ankara'nın ünlü alışveriş merkezi Karum'daki mağazalarının , milletvekili ve bürokratların uğrak yeri olduğunu anlatan Nurhan Nalçacı , İstanbul'da ise işadamlarına ve gizli zenginlere satış yaptıklarını söyledi . Nalçacı şöyle devam etti : " Bazı kişiler de isimlerinin ortaya çıkmasından çekindikleri için saatlerini İsviçre'den satın almak istiyorlar . Satın alacakları saatler 110 180 milyar lira civarında olduğu için özel ilgi istiyorlar . Bu kişileri İsviçre'ye götürüyor ve istedikleri saatleri almalarına yardımcı oluyoruz . " Nalçacı , haziran ayında böyle bir müşteriyi İsviçre'ye götürdüklerini ve kendisine Zenith'in ( üstte , büyük resim ) 615 pırlanta taşla bezeli , 80 bin euro değerindeki bir modelini satın aldıklarını anlatıyor . İsviçre şüphelendi : Hani kriz vardı ? Kriz sonrasında lüks saatlere artan bu ilgi , Konyalı Saat'i zor durumda bıraktı . İsviçreli firma yetkilileri , Konyalı Saat'i arayarak " Bu kadar saati ne yapacaksınız . Yoksa saatleri başka ülkelere mi satıyorsunuz ? Paravan mısınız ? " diye sordular . Konyalı Saat yetkilileri , " Hayır satışlarımız çok iyi " deyince de şaşırıp " Hani , Türkiye ekonomik krizdeydi ? " diye sordular . İşte deprem anne ! Deprem dede Işıkara'nın görevini devralan Prof . Barbarosoğlu , " Umarım ben de bir gün Işıkara'nınki gibi bir ünvanı hak ederim " diyor . . . PINAR AKTAŞ İstanbul Her deprem söylentisinde herkesin gözlerinin çevirildiği Kandilli Rasathanesi ve Deprem Araştırma Enstitüsü'nün eski müdürü " Deprem Dede " Ahmet Mete Işıkara , siyaset için görevini bırakıp geri dönmeyince yerine kimin getirileceği merak konusu olmuştu . Işıkara'nın koltuğuna oturan Prof . Dr . Gülay Barbarosoğlu başta endüstri mühendisi olduğu için eleştiriler aldı . Ama ısrarla , daha önce Afet Yönetim Araştırma Merkezi müdürüyken kurumla ortak çalıştıklarını vurgulayarak , Kandilli'ye yabancı olmadığının altını çiziyor . Prof . Barbarosoğlu , müdürlük teklifinin nasıl geldiğini şöyle anlatıyor : " Bir gün Rektör Sabih Tansal odasına çağırdı . Başka birşey için sandım . Gittiğimde teklif etti ve Biraz düşün , hemen cevap verme dedi . Çok mutlu oldum . İlk başta başarılı olabilir miyim ? diye düşündüm . Ailemle konuştum . Eşim ilk saniyede Kabul etmelisin , sen çok iyi yaparsın dedi . Bu işin saati yok . Buna razı mısın ? diye sordum . Evet , razıyım dedi . Umuyorum ki büyük bir deprem felaketi olmaz . Ama üstüme düşen neyse yapacağım . " IŞIKARA'NIN YERİ AYRI " Işıkara'ya Deprem Dede dendi . Size de böyle bir yakıştırma yapılsın ister misiniz ? " şeklindeki soruya Barbarosoğlu , şu yanıtı verdi : " Kendisi beni tebrik etti . Zaten rektörümüzün danışmanı olarak halkın bilinçlendirilmesine yönelik eğitim çalışmalarına devam edecek . Her zaman bilgi alış verişi içinde olacağız . Işıkara hala Deprem Dede olarak toplumumuzda yerini koruyor . Onun yerini doldurmak söz konusu bile değil . tür sıfatları hak etmek gerekiyor . Ben de ümit ediyorum bir gün böyle bir sıfatı hak ederim . " İki çocuk annesi Barbarosoğlu , 1956'da Ankara'da doğdu . Robert Koleji bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun oldu . Akademik kariyerine aynı üniversitede devam etti . 1. Çalışmalarını risk yönetimi ve afet kriz durumlarında lojistik planlama üzerine yaptı . 1999 depreminden sonra da üniversite bünyesindeki Afet Yönetim Araştırma Merkezi'nin müdürlüğünü yürütmeye başladı . Evli . 15 yaşında Hayrettin ve yaşında İlayda adında iki çocuğu var . Otogarda hemşerim , ablacım demek yok Halkla ilişkiler eğitimi alan Büyük İstanbul Otogarı çalışanları , müşterileri " Hadi hemşerim Ankara " yerine " Buyrun efendim " sözleriyle karşılayacak ASLI ÖKTENER İstanbul Her gün yüz bin kişinin giriş çıkış yaptığı Esenler'deki Büyük İstanbul Otogarı'nda çalışanlar şu sıralar halkla ilişkiler dersi alıyor . Otobüs yazıhaneleri önünde duran personel çığırtkanlık yapmamaları konusunda uyarılırken , müşterilere birer bebek gibi davranmaları söyleniyor . Masa başında çalışanlardan ise ressama poz verir gibi oturmaları isteniyor . VÜCUT DİLİ ÖNEMLİ Kişisel gelişim eğitmeni Ayson Karabağ'ın sekiz haftadır verdiği halkla ilişkiler eğitim seminerlerine bugüne kadar 550 kişi katıldı . Personele ; kişisel bakım , giyim , vücut dili , el hareketleri , ses tonu , oturuş biçimi , hitap şekli , gelen müşteriyi karşılama , dinleme , ağırlama , uğurlama , ikna etme , telefon konuşması ve telefonu dinleme gibi daha pek çok konuda dersler verildi . Özellikle kapı önlerinde bekleyen , müşterilerle ilk teması sağlayan personel , çığırtganlık yapmamaları konusunda uyarıldı . BUYRUN EFENDİM DEYİN Çalışanlara , " Hadi Ankara , Ankara ! " şeklinde bağırmak yerine yumuşak bir ses tonuyla müşteriye , " Buyrun efendim , nasıl yardımcı olabilirim " demeleri tavsiye edildi . Derslerde , müşterilere " hemşehrim , ağabeyim , kardeşim , ablacığım " şeklinde hitap edilmemesi gerektiği özellikle vurgulandı . Erkek personelden mutlaka kravat takması , her gün traş olması , ellerinde tesbih ve sigara ile müşteri karşılamamaları , konuşurken el kol hareketi yapmamaları , kadınların ise aşırı olmamak kaydıyla makyaj yapması istendi . Müşterilere bebek gibi davranacaklar Otogar personelini argo konusunda sık sık uyardığını belirten Ayson Karabağ , " İş yeri ciddiyetini bozacak şakalardan kaçınmaları , dalgın görünmemeleri gerekiyor . İnsanlara bakarken gözlerinde sevinç olmalı . Müşteriye hizmet ettiğini unutmamalı . Telefon konuşmalarında ise emir verici konuşmalardan kaçınmalı , ses tonunu yumuşatmalı , kelimeleri seçip göndermeli , güler yüzlülüğünü yansıtmalı . Artık otogarda personel müşterilere bebek gözüyle bakacak " dedi . Otogarda günde TRİLYON dönüyor Her gün 100 bin kişinin giriş çıkış yaptığı Esenler Otogarı'nda günde trilyon lira para dönüyor . Otogar , 1994'den bu yana 141 bin metrekarelik alan üzerinde hizmet veriyor . Yapımı için 140 milyon dolar harcanan otogarda 168 yazıhanede yaklaşık 600 firma faaliyet gösteriyor . Günde bin 650 otobüs , 10 bin özel araç giriş çıkış yapıyor . İki bin ticari işyerinde bin kişi çalışıyor . KÜÇÜK BİR ŞEHİR GİBİ Otogarda günde 650 ton su kullanılıp , 50 ton çöp çıkarken , ayda 80 milyar liralık elektrik harcanıyor . Metro tarafından günde 118 sefer düzenleniyor . Belediye otobüslerinin gidip geldiği hat bulunuyor . Otogar içerisinde 550 ticari taksi hizmet veriyor . Yazıhaneleri , dükkanları , oteli , karakolu , camisi , metrosu , noteri , zabıtası , özel güvenliği , temizlik şirketi , kendine ait gazetesi , çalışanları ve yolcularıyla küçük bir şehiri andırıyor . HAFTADA 11 TON ET Firmalar yılda toplam 180 milyon yolcu taşırken her gün tonlarca da tüketim yapıyorlar . Örneğin bir günde 10 bin litre su ve meyve suyu , 500 kilogram çay ve kahve , ton şeker , 80 bin poşet çay , bin şişe soda , bin kilo süt , ton et , 50 bin adet ekmek , ton kolonya , bin kağıt peçete , 60 bin adet de ıslak mendil tüketiliyor . Sizinki kaygı mı , hastalık mı ? " Bugün içim sıkılıyor , sanki çok kötü bir şeyler olacak " cümlesi , günlük hayatınızda önemli bir yere sahipse , aşağıdaki anksiyete bozukluğu belirtilerine bir göz atmanızda fayda var . . . AYŞEGÜL AYDOĞAN İstanbul Sebebi açıklanamayan sıkıntılar , belirsiz korku hali , kötü bir şey olacakmış beklentisi , çoğu kişinin her gün ya da sıklıkla yaşadığı duygulardan . Günlük dilde kaygı , endişe olarak adlandırdığımız bu durumlar tıpta " anksiyete bozukluğu " adıyla bir hastalığı tanımlıyor . Toplumda yüzde 50 oranında rastlanan vakaların yüzde 10 15'i ise tedavi gerektiriyor . BASKININ SONUCU Prof . Dr . Nevzat Tarhan , anksiyetenin strese karşı vücudun tepkisi olarak ortaya çıktığını belirterek , günümüzde artmasının nedenini , " kişinin hayattan ve kendisinden beklenti düzeyinin , başarı baskısının artmasına , zaman baskısının oluşmasına ve bireylerin kendisini daha yalnız hissetmesine " bağlıyor . KADINLARDA DAHA FAZLA Yaygın anksiyete bozukluğunun kişiyi tedirgin ettiğini , sese , gürülteye duyarlı hale getirdiğini belirten Tarhan , hastalığın kadınlarda iki kat daha fazla olduğuna işaret ederek , " Bu kişiler koltukta oturuş biçimleriyle bile kendilerini ele verirler . Koltuğun ucuna ilişir gibi otururlar . Rahat olamazlar , sürekli tetiktedirler " diyor . Affedilen öğrenci başarısız oluyor Rektörler : " Afla gelenler , diğer öğrencilerin önünü kapatıyor " SİBEL KAHRAMAN İstanbul Öğrenci affı yine gündem oluştururken , YÖK gibi , üniversite rektörleri de affa karşı çıkıyor . Yıllardır öğrenci aflarının çıkarıldığını ancak afla gelen öğrencilerin yine başarısız olduğunu belirten üniversite rektörleri , " Afla gelenler diğer öğrencilerin önünü kapatıyor " dediler . Ankara Üniversitesi Rektörü Prof . Dr . Nusret Aras , affedilen öğrencilerin sınıfları doldurarak eğitime engel olduklarını savunarak , " Türkiye'de sürekli bir af durumu söz konusu . Afla gelenlerin çok küçük bir kısmı üst sınıfa geçme hakkı kazanıyor ya da mezun olabiliyor . Hatta bazı öğrenciler birkaç aftan yararlandıktan sonra mezun olmayı başarıyor . Bu öğrenciler arasında 10 yılda ancak mezun olanlar bile var " diye konuştu . Dünyada yok Dünyanın hiçbir yerinde öğrenciye af verilmediğini söyleyen Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof . Dr . Engin Ataç da şöyle dedi : " Şimdiye kadar çıkan aflarda da üniversiteye geri dönen öğrencilerin başarılarının yüzde birlerde kaldığını gördüğümüz için bu tür görüşleri desteklemiyoruz . " Trakya Üniversitesi Rektörü Prof . Dr . Osman İnci de " 10 yıl açıkta kalan öğreAfla geri dönen öğrencilerden mezun olanların sayısı beşi geçmiyor . Son afta geri dönenler arasından sadece iki kişi mezun oldu " diye konuştu . Kızılay karşılıksız burslarını kesecek Türkiye Kızılay Derneği , ilköğretim , lise ve üniversite öğrencilerine verdiği karşılıksız bursu kaynak yetersizliği dolayısıyla kesmeye hazırlanırken , kan merkezlerinin de zararına hizmet verdiği belirtildi . Kızılay yeterli kaynak bulamazsa , " Karşılıksız burs karşılığı Kızılay sevgisi " sloganıyla başlattığı burs uygulamasına ya son verecek ya da şubeler kendi kaynaklarıyla ödeyecek . Kızılay Genel Merkezi'nden burs alan öğrencilerin burs almaya devam edip etmeyecekleri yılbaşından sonra kesinlik kazanacak . Ve koşullu takvim Fransa ile Almanya'nın Türkiye zirvesinden , 1004'te gözden geçirme tarihi çıktı . Eğer bu tarihte durumumuz olumlu bulunursa , 1005'te müzakereler başlayacak . . . GÜVEN ÖZALP Brüksel Avrupa Birliği'nin ( AB ) iki lider ülkesi Almanya ve Fransa'nın önceki gün Türkiye konusunda gerçekleştirdikleri toplantıda liderlerin buluştukları ortak nokta Türkiye'ye 1004'te " gözden geçirme " tarihi verilmesi oldu . Müzakerelere başlama tarihi olarak ise Temmuz 1005 ağırlık kazandı . Almanya Başbakanı Gerhard Schröder ve Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac arasında varılan uzlaşmaya göre , 1004 yılına kadar Komisyon'un hazırlayacağı rapor çerçevesinde Türkiye'nin kaydettiği gelişmeler izlenecek . 1004 Aralık ayında bu gelişmeler liderler tarafından gözden geçirilecek ve olumlu bulunması halinde müzakerelere başlamak için nihai bir tarih dile getirilecek . Bunun için öne çıkan tarih ise 1005 Temmuz başı . NET OLARAK ANLATTI Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac , dün AB Dönem Başkanı Danimarka'nın Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'le yaptığı görüşme sonrasında bu formülü net bir şekilde dile getirdi . Alman ve Fransız yetkililer , varılan uzlaşıyı " koşullu takvim " olarak yorumluyor . Bu formülasyona çoğu AB ülkesinin de sıcak baktığı belirtiliyor . Ancak 15'ler düzeyinde ele alındığında bu ikili uzlaşmada hafif oynamalar olabileceği , bununla birlikte özünde değişiklik yaşanmayacağı belirtiliyor . GERİ DÖNÜŞ OLMAYACAK Brüksel'deki AB yetkilileri , Kopenhag Zirvesi sırasında hazırlanacak sonuç belgesinde liderlerin , " 1004'teki değerlendirmelerin olumlu olması " koşuluna bağlayarak müzakere başlangıç tarihini de net bir şekilde telaffuz edebileceklerini belirtiyor . Bunun ardında İngiltere , İtalya ve İspanya gibi ülkelerin Türkiye'ye tarih konusunda tam destek vermeleri yatıyor . Aslında Kopenhag Zirvesi'nde bir şekilde tarih telaffuz edilmesi AB'yi " taahhüt altına sokacak " bir boyut taşıması açısından önemli olacak ve geri dönüşü olmayan bir süreci başlatacak . AB kanadında bu gelişmeler yaşanırken , Avrupa Konvansiyonu çalışmalarına katılmak üzere Brüksel'de bulunan Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , bu yaklaşımı kabul edilemez olarak tanımladı . YAKIŞ : HALKA ANLATAMAYIZ Kararın AB'ye ait olacağının altını çizen Yakış , " Bunu halka anlatmakta büyük zorluk çekeriz " dedi . Ancak Yakış'ın görüştüğü ve Türkiye'nin tarih konusundaki en büyük detsekçilerinden biri olan İspanya'nın Dışişleri Bakanı Ana de Palacio'nun aynı formülü dile getirmesi ve varılan uzlaşıda yer alan tarihleri gerçekçi bulması , Türkiye'nin bu yaklaşıma kendisini hazırlaması gerektiğinin ilk sinyali olarak algılandı . Sezer'den son dakika mektubu SERPİL ÇEVİKCAN Ankara Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Kopenhag Zirvesi'nin kilit isimlerinden Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'tan 11 Aralık'ta Türkiye'ye tarih verilmesini isteyerek , " Türk halkının gözü Kopenhag'da . Bunun için desteğiniz çok önemli " dedi . Sezer , Chirac'tan Türkiye'nin AB üyeliğine soğuk bakan Almanya'nın da ikna edilmesini istedi . Edinilen bilgiye göre Sezer , Almanya'nın Storkov kentinde önceki gün gerçekleştirilen Fransa Almanya zirvesinden hemen önce Chirac'a bir mektup gönderdi . Sezer , Kopenhag Zirvesi'ne bir hafta kala yazdığı mektupta , 11 Aralık'ta Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesi yönünde Türk halkında büyük bir beklenti oluştuğunu vurgulayarak , " Türk halkının gözü zirvede ve alınacak karardadır . Bu beklenti yönünde Türkiye'nin AB'ye katılım görüşmelerinin başlatılması için tarih verilmesi büyük önem taşımaktadır " dedi . Sezer , Türkiye'nin " tarih için tarih " ya da " koşullu tarih " gibi bir karar verilmesine karşı çıktığına dikkat çekmek için mektubunda " müzakerelere başlama tarihi verilmesini bekliyoruz " ifadelerini kullandı . Türkiye'de ciddi yolsuzluklar var Bayram namazından sonra İlahiyat Vakfı restoranında konuşan AKP Lideri , " Ekibimiz yolsuzlukların damarına girmiş durumdu , bunların çözümü bir çok şeyi halledecektir " dedi ŞENOL DEMİRCİ İstanbul AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Türkiye'de çok ciddi yolsuzluklar bulunduğunu belirterek , " Ekibimiz , bu yolsuzlukların damarlarına girmiş durumda . Bunları kısa zamanda ifşa edeceğiz . Sadece bu yolsuzlukların çözümü birçok şeyi halledecektir " dedi . Bayram namazının ardından Marmara Üniversitesi İlahiyat Vakfı restoranında konuşan Erdoğan , Türkiye'deki yolsuzlukları bütün boyutlarıyla ortaya koyacaklarını kaydetti . Erdoğan konuşmasında , ana başlıklarıyla şunları söyledi : İNSANLIK SINAVI : AB ülkelerine yaptığım ziyaretlerde birkaç başbakan " Bizi çok sıkıştırdınız " dedi . Kendilerine " İnsanlık karşısında şimdi siz sınava tabisiniz . 40 yıldır bu kapıda bizi de AB'ye alın diyen Türkiye'ye , siz hala bu kapıyı açmıyorsunuz . Son 10 yıl içinde AB'ye müracaat eden ve eksikleri hala devam eden ülkelere müzakere tarihi verdiniz ama Türkiye'yi oyalıyorsunuz " dedik . ÇATIŞMA YARATMAYIN : Türkiye'nin yüzde 65 80'i , parlamentonun , parlamento dışı partilerin büyük çoğunluğu AB'yi istiyor . Şimdi siz bir olumsuz cevap verirseniz , halk size şunu soracak ; " Biz dedik , onlar Hıristiyan kulübüdür , bunlar bizi almaz . " Bu tavrınızla , Hıristiyan kulübü olduğunuzu tescil etmiş olacaksınız ve Samuel Huntington'u haklı çıkaracaksınız . KRİZİN NEDENİ KÖTÜ YÖNETİM : Türkiye'de krizin tek nedeni kötü yönetimdir . AB sürecinde bunu yakından gördüm . Türkiye dışarıdan güven vermiyor . YETKİLERİMİ BİLİRİM : Şüphesiz Irak konusu da görüşülebilir . Ama şunun bilinmesini isterim . AKP Genel Başkanı olarak yetki alanını çok iyi bilen insanım . Onun için birilerinin yetki alanımı belirlemesi noktasında öyle bir zaafın , yanlışın içine düşmem . Tayyip Erdoğan olarak partimin görüşlerini ifade ederim . ABD'ye pazarlık için değil , seçim kazanan bir partinin genel başkanı olarak davet edildim . Erdoğan : Siyasetteki boşluğu ordu doldurdu ATİNA Milliyet AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Türkiye'deki siyasi boşluğun , gerektiğinde ordu tarafından doldurulduğunu söyledi . Erdoğan , " Bu bir sorun ama bu ordunun değil , siyasetin güçsüzlüğünden kaynaklanıyor " yorumunu yaptı . Yunanistan'da yayınlanan Elefterotipia gazetesine bir demeç veren Erdoğan , Türkiye'deaki ordu siyaset ilişkisini değerlendirdi . Erdoğan , " Türk Silahlı Kuvvetleri'nin rolü ve hükümetin askerlerle bir sorunu olup olmadığına " ilişkin bir soru üzerine şu yanıtı verdi : " Türk Silahlı Kuvvetleri , cumhuriyetin kuruluşundan bu yana çok önemli bir rol oynamıştır . Atatürk de bir askerdi . Demokratikleşme süreci başladığında ordu yavaş yavaş anayasal çerçeve içinde yerini aldı , ancak siyasi boşluk doğduğunda bunu doldurdu . Siyasi irade bir boşluk yaratırsa , birisi bunu doldurur . Bu noktada en güçlü olan Silahlı Kuvvetler'dir . " Erdoğan'ın yolunu iki Gül açacak ! Mervan Gül'den milletvekilliği koltuğunu alacak olan AKP Lideri Tayyip Erdoğan , Abdullah Gül'den de Başbakanlığı devralacak ABDULLAH KARAKUŞ Ankara Siirt'teki seçimlerin iptal edilmesiyle Başbakanlık yolu beklenenden erken açılan AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın siyasi geleceğini iki Gül belirleyecek . Erdoğan yaklaşık üç ay Başbakanlık yapacak olan Abdullah Gül'den Başbakanlık koltuğunu , istifasıyla kendisine TBMM yolunu açacak olan Mervan Gül'den de milletvekilliği koltuğunu devralmış olacak . Böylece Gül'ün başkanlığındaki 58 . Hükümet , " güvenoyu sorunu olmayan en kısa süreli hükümetler " arasına girecek . Siirt'teki seçimin iptaliyle milletvekilliği düşen Mervan Gül , Erdoğan'ın yerine aday olabilmesi için adaylıktan istifa edecek . Erdoğan'un su bejiste nedeniyle Gül'ü partide önemli bir görevle ödüllendirilebileceği belirtildi . Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , Erdoğan'ın Siirt'ten milletvekili seçilmesinin ardından Gül'ün istifa edeceğini söyledi . 59 . Hükümeti Erdoğaün'ın kuracağını kaydeden Yalçınbayır , " Cumhurbaşkanı milletin arzusunu gözeterek görevlendirme yetkisini kullanır . Başbakan istifa ettiği için hükümet düşer , yeni hükümet kurulur . Kabinenin nasıl şekilleneceği başbakanın takdirindedir " dedi . Başbakan Gül için formül Hükümeti kurmakla görevlendirildiği gün Başbakanlıktan istifa edeceği mesajını veren ilk siyasetçi olarak tarihe geçen Abdullah Gül'ün Erdoğan sonrasında hangi görevi üstleneceği kulislerde tartışılıyor . Gül'ün Başbakan Yardımcısı olmasına kesin gözüyle bakılırken , Dışişleri Bakanlığı görevi olasılığından da söz ediliyor . Gül'ün AB'den sorumlu Başbakan Yardımcılığı görevini üstleneceği belirtiliyor . Aile saadeti ÜMİT BEKTAŞ Başbakan Gül , dün ailesiyle medyanın karşısına çıktı . Gül , yanına eşi Hayrünisa , çocukları Ahmet , Mehmet Emre ve Kübra'yı alarak Başbakanlık'a ait ATA uçağıyla İstanbul'a gitti . Gül çiftini Esenboğa Havalimanı'na gelişinde Ankara Valisi Yahya Gür karşıladı . VIP salonundaki görevlilerle tek tek tokalaşarak bayramlarını kutlayan Gül ve eşine çikolata ikram edildi . Bayan Gül'ün , elindeki çikolatayı eşine ikram etmesi de dikkati çekti . DYP'da uzlaşma arayışı Partide genel başkanlık yarışının Kesici ve Ağar arasında geçeceği izlenimi giderek ağırlık kazanıyor . İhan Kesici de bölge toplantıları düzenleyecek İlhan Kesici'den Menderes'e ziyaret AYDIN HASAN Ankara DYP'de delegeyle birebir temas kurmak için başlattığı Türkiye turunu sürdüren Mehmet Ağar'a karşı İlhan Kesici , delegenin karşısına çıkmak için harekete geçti . Planladığı bölge toplantılarına bugün İstanbul'dan başlayacak olan Kesici , sırasıyla Ankara , Samsun , İzmir ve Gaziantep'te bölge toplantıları düzenleyecek . Kesici delgelere , " Çiller'in emanetçisi olmadığı " ve " Çiller'e çok yakın ve örgütte tepki gören isimlerin kadrosunda yeralmayacağı " mesajını verecek . Ağar'a karşı partinin gelenekçi kesimlerindeki endişelere karşı , partinin önemli isimleriyle uzlaşma arayan Kesici , bu çerçevede , önceki gün genel başkan adaylarından Aydın Menderes'i ziyaret etti . Ağar : Liderler tabanı anlamadı KIRKLARELİ DHA DYP Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar , Türkiye'de liderlik zaafiyeti bulunduğunu belirterek , " Yanlış yapan taban değildir . Parti liderlerinin tabanla uyumlu çalışamaması ve tabanın verdiği mesajları algılamamasından dolayı geri kaldık " dedi . Kırklareli DYP İl Binası'nı ziyaret ederek partililerle bayramlaşan Ağar , DYP'nin merkez sağın lider partisi olduğunu ifade etti . Ağar , " Bizim geleneklerimiz , milliyetçilik , Atatürk ilkeleri doğrultusunda insan haklarını ve hukuku savunmaktır . Manevi değerleri savunan , gelişmeye ve kalkınmaya yönelik bir partiyiz " dedi . " 1946'den beri tarihi geçmişimize saygılıyız " diyen Ağar , " Şimdiki başkana da saygılı olmak istiyorum . Çekildim diyen çekilmelidir " diye konuştu . Söylemez'den testi uyarısı ANKARA ANKA DYP'nin 14 Aralık'ta yapacağı Büyük Kongre'de adı genel başkan adayları arasında geçen Ufuk Söylemez , parti tabanına " Testiyi taşıyanla kıranı bir tutmayın " mesajı verdi . 1156 büyük kongre delegesinin de bulunduğu partinin belde , ilçe , il yöneticilerine 5500 mektup gönderen Söylemez , DYP'nin tarihi bir fırsatın eşiğinde olduğunu söyledi . Söylemez , " Her şerden bir hayır çıkarmalı ve partimizi layık olduğu vizyona , dinamizme , kadrolara ve heyecana kavuşturmalıyız " dedi . Mektubunda isim vermeden parti dışı genel başkan adaylarına da çatan Söylemez , " DYP tabanı ve teşkilatları vefalıdır , kendisine hizmet edenin , partiye emek verenin yanında olur " ifadesini kullandı . Lisan bilmeyene dış görev yok Meclis Başkanlığı dört toplantı için 140 milyar lira simultane tercüman parası verilince " acilen " tasarrufa gitti GÜNSELİ ÖNAL Ankara 11 . dönemde , yurtdışında çalışan komisyonlarda görev alan milletvekillerinin büyük bölümünün yabancı dil bilmemesi nedeniyle simultane tercümanlara ödenen para , TBMM Başkanı Bülent Arınç tarafından masaya yatırıldı . Sadece dört toplantı için ödenen simultane tercüme parasının 140 milyar lira olduğunu gören Arınç'ın ilk işi , AKP ve CHP gruplarına bir yazı göndererek , bu komisyonlarda yabancı dil bilmeyen vekillerin görevlendirilmemesini istemek oldu . Avrupa Konvansiyonu eski üyesi Emre Kocaoğlu , dış komisyonlarda çalışacak milletvekillerinin sadece dil bilmelerinin yeterli olmayacağını , uzmanlık gerektiren komisyonlarda görevli vekillerin konuyu da bilmesi gerektiğini belirtti . Kocaoğlu , " Milletvekilleri için bu tür geziler bir eğitim . Bunları kesmemek lazım . Bir milletvekilinin , İsveç'te kraliçenin metroya bindiğini görmesi çok önemli . Eski başbakanları bisiklete binerken gördüm . Bunlar demokrasi eğitiminde önemli " dedi . Jet Fadıl'dan pasaportu geri istendi Dışişleri Bakanlığı , TBMM'ye resmi yazı yazarak , Akgündüz'ün kullandığı kırmızı pasaportun iade edilmesi konusunda uyardı TOLGA ŞARDAN Ankara Yüksek Seçim Kurulu'nun ( YSK ) , Siirt'teki seçimi iptal etmesinin ardından milletvekilliği düşen Fadıl Akgündüz'e verilen diplomatik pasaport , " giriş çıkışlarda herhangi bir sorun yaşanmaması amacıyla " geri istendi . Dışişleri Bakanlığı , YSK kararının ardından dün TBMM Başkanlığı'na resmi yazı yazarak , Akgündüz'ün kullandığı kırmızı pasaportun iadesini istedi . Bakanlığın , milletvekili seçilmesinin hemen ardından diplomatik pasaport alan Akgündüz'ün yurtdışına çıkması halinde doğabilecek tartışmaları önlemek için bu talepte bulunduğu öğrenildi . Akgündüz'ün , İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden 15 Ekim 1998'de TR 510016 ve 14 Nisan 1000'de TR 605594 seri numaralı pasaportları aldığı . toplam 145 kez Türkiye'ye giriş çıkış yaptığı belirlendi . YSK'nın , Siirt seçiminin iptal gerekçesini geç açıklaması , Akgündüz'ün de bayramı milletvekili olarak geçirmesine neden oldu . Dualar sizinle olsun Bush'tan bayram mesajı İHSAN DÖRTKARDEŞ DHA ABD Başkanı George . Bush , Müslümanlar'ın Ramazan bayramını kutladı . BUsh , " Eşim Laura ile birlikte ABD ve tüm dünyadaki Müslümanlar'ın bayramını en iyi dileklerimizle kutluyoruz . Ramazan'da aldığınız dualar her zaman sizinle olsun " dedi . Bush , mesajında , Müslümanlar'ın kutsal ayı Ramazan'ın sona ermesini kutlarken , " Ramazan , Tanrı'nın Kuran'ı Hz . Muhammed'e göndermesinin yıldönümüdür . Bu ay boyunca kitapta söylenenler özel bir dikkat ve içtenlikle okunur , tekrarlanır . Geçtiğimiz bir ay boyunca Müslümanlar gündüz saatlerinde , inançlarını güçlendirmek ve yüreklerini yeniden yardıma yönlendirmek amacıyla oruç tuttu " dedi . Bush , tüm dünyada Müslümanlar'ın ihtiyacı olanlara merhamet ve yardım eli uzattığını , muhtaç ve yoksullara iftar yemeklerinin dağıtıldığını , herkesin tanrının nimetlerinden yararlanmasını sağlamak amacıyla yiyecek , giyecek ve para yardımı yapıldığını vurguladı . Bush mesajında şu ifadelere yer verdi : " Bayram geleneği , ülkeden ülkeye değişir . Mısır'da fenerler yakılırken , Pakistan'da havai fişekler atılır , Nijer'de geleneksel kıyafetlerle yaşlılar davet edilir . Bütün dünyada aileler , komşular ve dostlar , geleneksel yiyecekleri paylaşmak ve Ramazan sınavını başarıyla geçmelerini kutlamak için bir araya gelir . Bu bayramın ruhu , İslam dininin , ABD'de milyonlarca , dünyada da milyardan fazla kişiye umut ve huzur verdiğini hatırlatıyor . " 15 yılda 15 trilyon tazminat AİHM'ye 4560 başvuru Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ( AİHM ) bireysel başvuru yapılmasını hükmünün kabul edildiği 1986'den bu yana Türkiye aleyhine 4560 kişisel başvuruda bulunulduğu bildirildi . Bu başvurulardan 169'u Türkiye'nin aleyhine sonuçlanırken , 150 davada dostane çözüme gidildi . Türkiye'nin ödediği toplam tazminat tutarıysa 15 trilyon lirayı buldu . Adli Tıp Kurumu'nda görevli Dr . Esin Akgün , hazırladığı uzmanlık tezinde , " AİHM Türkiye Kararlarında Yaşam Hakkı ve İşkence Yasağı İhlali Olgularının Adli Tıp Boyutu"nu irdeledi . Tezde , Adalet Bakanlığı'ndan alındığı belirtilen bilgilere göre , 1986 15 Nisan 1001 arasında AİHM'e , Kıbrıs Rum kesiminden mülkiyet haklarının ihlal edildiğine dair 1150 , Güneydoğu Anadolu'dan 1500 , Yüksek Askeri Şura kararıyla TSK'dan uzaklaştırılan 60 , devlet başvuruları için iki , parti kapatma davalarıyla ilgili sekiz , mülteci başvurularıyla ilgili 15 , kamulaştırmayla ilgili 601 , 11 Eylül dönemi davalarıyla ilgili 16 kişisel başvuru yapıldı . Bunlar arasında yaşam hakkının ihlaline ilişkin 148 , işkence iddialarıyla ilgili de 550 kişisel dava yeraldı . Turizm Bakanı uzlaşma istiyor Müslüman ülkede türban sorun olmaz YILDIZ YAZICIOĞLU Ankara Turizm Bakanı Güldal Akşit , belediyelere ait turistik tesislerde alkol servisi yapılmaması konusunda " İnisiyatif bizde değil . Sadece tavsiyede bulunuruz " dedi . Türban konusunda , " Müslüman bir ülkede başörtüsü sorunu olmamalı " diyen Akşit , " Başörtüsü , temel hak ve özgürlükler kapsamında değerlendirilmeli " diye konuştu . Hükümetin tek kadın bakanı Akşit , İstanbul Büyükşehir Belediyesi başta olmak üzere birçok ilde belediyelere ait turistik tesislerde alkol servisi yapılmaması konusunda müdahaleleri olamayacağını savundu . Ancak tavsiyede bulunabileceğini dile getiren Akşit , alkol servisi yapılması için bir tavsiye kararı alıp almayacağı sorusu üzerine de , " Henüz bakanlık koltuğunda çok yeniyim " yanıtını vermekle yetindi . Türbanın da zamanla sorun haline getirildiğini ve tırmandırıldığını ifade eden Akşit , " Bu , toplumsal mutakabatla çözülmesi gereken bir konu . Sadece bir siyasi görüş tarafından çözülmesi gereken bir konu değil . Parlamentodaki veya dışındaki partiler , sivil toplum örgütlerince uzlaşılarak çözülmeli " dedi . Bakan , çocuklara bayram yaptırdı ESRA ALUS İstanbul Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım , memleketi Erzincan ve Erzurum'da yaşayan 11 başarılı öğrenciyi İstanbul'da gezdirdi . Öğrenciler hayatlarında ilk kez deniz görüp uçağa bindi . " Bayram Düşü " projesi kapsamında trenle İstanbul'a gelen öğrenciler , önce Acıbadem PTT Konukevi'nde Bakan Yıldırım ile bayramlaştı . Bugüne kadar memleketlerinin dışına hiç çıkmamış olan öğrenciler , bayramın ilk gününde denizle tanıştı . Denizin kendilerini heyecanlandırdığını söyleyen öğrenciler , Kadıköy'den Bakırköy'e deniz otobüsüyle yolculuk yaptı . Gezinin son bölümü ise havada geçti . 50 dakika kadar Free Bird Havayolları'na ait uçakla İstanbul semalarında gezen öğrenciler , pilotlar tarafından kokpite de alınarak , mekanizmalar hakkında bilgilendirildi . Çocuklar havaalanında Başbakan Abdullah Gül'le de tanıştı . Gezinin ardından duygu yüklü bir gün geçirdiklerini söyleyen Yıldırım , " Bugünü yaşarken , çocukların bulunduğu yaşlara gittim . zamanki yaşam günlerim birer birer gözümün önüne geldi " dedi . Hasan Hoca'nın affı incelemede Köşk'ten açık dilekçeye yanıt HABER MERKEZİ Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Genel Yayın Yönetmenimiz Mehmet . Yılmaz'ın , hapse mahkum edilen 65 yaşındaki emekli öğretmen Hasan Basri Aydın'ın affedilmesine yönelik çağrısına yanıt verdi . Yılmaz , " dilekçe hakkını kullandığı gerekçesiyle yıl ay hapse mahkum olan Aydın'ın kalbinden rahatsız ve felçli olması nedeniyle affedilmesi"ni talep etti . Cumhurbaşkanlığı Basın Danışmanlığı da , cumhurbaşkanının Anayasa'nın 104 . maddesine göre belirli koşullar taşıyan mahkumlar için af yetkisini kullandığını belirtti . Açıklamada , bu maddenin ikinci fıkrasının ( ) bendi uyarınca sürekli hastalık , sakatlık ve kocama durumu , sağlık kurulu ve Adli Tıp Kurulu raporlarıyla belirlenenlerin cezalarının , af ya da hafifletilme için cumhurbaşkanının takdirine sunulduğu kaydedildi . Cami çıkışında şeriat bildirisi Hilafet devleti istediler İSTANBUL Milliyet Atatürk'ün 1914 yılında kaldırdığı hilafeti tekrar getirmek isteyenler Ramazan Bayramı'nda ortaya çıktı . Bayram namazı sonrasında bazı cami çıkışlarında dağıtılan sözde bayram mesajında , " Ömüzüzdeki Kurban Bayramı'nı Raşidi Hilafet Devleti çatısı altında kutlamayı " dilediler . Üzerinde " Bayram Tebriği " yazılı zarfın içinde " Hizb ut Tahrir Türkiye Vilayeti " adıyla yayınlanan ve " Ey Türkiye Müslümanları " diye başlayan bildiride " Kafir devletlerin kuklası olmuş bu zalim yöneticileri alaşağı edip Müslüman ülkeleri tek bir devlet çatısı altında birleştirecek Raşidi Hilafet Devleti'ne yeniden kavuşmak için alemlerin rabbine yalvarıp yakarıyoruz " denildi . Bahçeli'den hükümete 90 gün süre ! ANKARA Milliyet MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli , iktidarın Meclis'te çok yüksek desteğe sahip olmakla beraber dış politikada çift başlı gözüktüğünü belirterek , " Ancak hükümete zaman tanınması gerek . Biz de 90 günlük süre veriyoruz " dedi . Partililer ve vatandaşlarla bayramlaşan Bahçeli , dış politikanın planlanması ve yürütülmesinde çok dikkatli olunması gerektiğini ifade etti . Bahçeli " Bugünkü siyasal iktidar Meclis'te çok yüksek bir desteğe sahip olmakla beraber , dış politikada çift başlı gözükmektedir . Bakanlar arasında uyum olmadığı görülmektedir . Türkiye , AB ilişkilerinde olsun , Kıbrıs ilişkilerinde olsun biz , 58 . hükümetin ağız birliği içerisinde tutarlı , akılcı bir dış politika takip etmesini temenni ediyoruz " diye konuştu . ANAP'ta Taşar da aday olacak ELİF DEMİRCİ İzmir DHA ANAP MKYK üyesi ve eski Turizm Bakanı Mustafa Taşar , 11 Ocak'ta yapılacak Büyük Kongre'de genel başkanlık için adaylığını bayramdan sonra açıklayacağını söyledi . Seçim öncesi ANAP'tan ayrılanları " hain " ilan eden Taşar , " Kapılarımız bu hainlere kapalı " dedi . Teşkilatlarla bayramlaşmak için İzmir'e gelen Taşar , parti tabanını uyararak , birlik ve beraberliğin çok önemli olduğunu vurguladı . " Aramızda sevgi saygı yok . Bu , seçim kaybetmekten çok daha kötü . Bu dönemde birbirimize sıkıca sarılalım . Birbirimizi hatalarıyla kabul edelim . Teşkilatlarımıza önem , insana değer verelim " diye konuştu . Taşar , partinin kapısının herkese açık olmadığını da ifade ederek şunları söyledi : " Küskünlere açığız . Ancak seçime kısa süre kala savaş meydanına çıkmaya hazırlanırken bizi arkamızdan hançerleyenlere , başka partilere gidenlere kapımız kapalı . " TÜSİAD'da üç yıllık başkanlık tartışması Yeni dönem başkan arayışı devam eden TÜSİAD'da , yönetimin görev süresinin iki yıldan üç yıla çıkarılması için tüzük değişikliği tartışılıyor EYLEM TÜRK Türk Sanayici ve İşadamları Derneği'nde ( TÜSİAD ) başkanlık süresi tartışılıyor . Tüzük yenileme çalışması kapsamında başkanlık süresinin iki yıldan üç yıla çıkarılması konusunda tabandan büyük baskı alan TÜSİAD yönetimi , konuyu önümüzdeki hafta Ankara'da yapılacak Yüksek İstişare Konseyi'nde ( YİK ) gündeme getirmeyi planlıyor . Eğer olumlu yönde bir sonuç alınırsa , başkanlık süresi konusu ocak ayında yapılacak genel kurulda karara bağlanacak ve genel kurulda belirlenecek yeni yönetim kurulu ve başkan üç yıllığına seçilmiş olacak . Böylece yönetim kurulu başkanıyla aynı dönemde başkanlık yapan YİK Başkanı'nın da görev süresi üç yıla çıkmış olacak . Tüzük değişikliği kapsamında gündeme gelen bir başka konu da yönetim kurulu üye sayısının artırılması . Gelen önerileri değerlendiren TÜSİAD yönetiminin bu konudaki çalışmaları genel kurula kadar yetiştireceği tahmin ediliyor . Özilhan kalabilir . . . TÜSİAD'ta başkan arayışı sürüyor . Derneğin yeni başkanının kim olacağı sorusunun Kopenhag Zirvesi'nden sonra yanıt bulacağı belirtilirken , adı geçen isimler arasında Ömer Sabancı ve Mustafa Koç bulunuyor . Ancak bu iki ismin , işlerinin yoğunluğu nedeniyle başkanlığa sıcak bakmadıkları belirtiliyor . Adı geçen bir başka isim de Güler Sabancı . Olumlu yanıt verdiği takdirde Güler Sabancı , TÜSİAD'ın ilk kadın başkanı olacak . Bazı TÜSİAD üyeleri , başarılı bir işkadını olan Güler Sabancı'nın aynı başarıyı TÜSİAD'da ve yurtdışında da göstereceğine inandıklarını belirtiyorlar . Öte yandan başkanlık konusunda güçlü bir ihtimal daha var . Bu da mevcut yönetim kurulunun görev süresinin uzatılması . Tüzük değişikliği nedeniyle Tuncay Özilhan başkanlığındaki mevcut yönetim kurulunun göreve devam etmesinin istenebileceği belirtiliyor . Yurtdışına açılıyor TÜSİAD'ın yurtdışında faaliyet gösteren Türk işadamı üyelerinin sayısı giderek artıyor . Pascha Tours'un sahibi Mümtaz Teker geçtiğimiz yıl TÜSİAD üyesi olurken , derneğe bu yıl da yurtdışından üç işadamı daha üye oldu . Bunlar arasında Belçika'da faaliyet gösteren Ünal Aysal da bulunuyor . Aysal , Galatasaray Kulübü'yle imzaladığı protokolle Kuruçeşme Galatasaray Adası'nı kiralayan Unit Grubu'nun Yönetim Kurulu Başkanı . TÜSİAD'ın yurtdışında faaliyet gösteren bir başka yeni üyesi de Şefik Birkiye . Birkiye " Mimari Oscarı"nı iki kez kazanmış başarılı bir mimar . TÜSİAD'a bu yıl içinde üye olan bir başka işadamı da Vural Öger . Öger Tours'un sahibi Öger , TÜSİAD'ın AB ülkelerindeki lobi faaliyetlerine de katılmıştı . IBM ile Doğuş'un ortaklığı konuşuluyor Bilişim dünyası , Doğuş Grubu'nun sır gibi sakladığı ortaklığı konuşuyor . Anlatılanlara göre , Doğuş , Garanti Teknoloji'nin bir kısım hissesini IBM'e sattı . Hatta ortaklar yeni ürün geliştirmeye başladı ŞÜKRÜ ANDAÇ Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk'in geçtiğimiz günlerde " Teknolojide , Türkiye'nin göğsünü gerecek bir yabancı ortaklığa gidiyoruz " şeklindeki açıklamasından sonra , bilişim piyasası , bu ortaklığın diğer ucundaki yabancıyı aramaya başladı . Piyasanın önemli isimlerinin verdiği bilgiye göre , Doğuş Holding'in müstakbel ortağı ABD'li bilgisayar devi IBM . Sektörünün üst düzey yöneticilerinden alınan bilgilere göre , Doğuş Grubu şirketlerinden birisinin önemli miktarda hissesi IBM'e satılıyor . Hisseleri satılan şirketin , grubun teknoloji şirketi Garanti Teknoloji , satış bedelinin ise 50 milyon dolar olduğu söyleniyor . Ortaklığın yeni bir şirkette somutlaşacağı , bu şirketin kuruluş ve iş geliştirme çalışmalarının devam ettiği , iki ay gibi bir sürede tanıtılacağı da alınan bilgiler arasında . Kurumsal ürün çıkaracaklar Garanti Teknoloji , 1995 yılından sonra Doğuş Grubu bünyesindeki bankalara , finans kurumlarına ve diğer şirketlere bilgi işlem hizmetleri verdi . 1998 yılından sonra ise Garanti Bilişim Teknolojisi ve Ticaret AŞ adı altında grup dışına da hizmet vermeye başladı . Şirketin genel müdürlüğünü 1994 yılından bu yana Hüsnü Erel yapıyor . İletişim ağı ve altyapı , çeşitli platformlarda uygulama yazılım ve destek , sistem yönetimi , internet uygulamaları ve elektronik posta hizmetleri veriyor ve bu konularda danışmanlık yapıyor . IBM ile geliştirilecek olan ürünün ise kurumsal bir yazılım ürünü olacağı tahmin ediliyor . Denetlediler , şaşırdılar Sanayi Bakanlığı bin 485 akaryakıt numunesi inceledi . Yüzde 16'sı bozuk çıktı . 55 bin mutfak tüpü , tehlikeli olduğu gerekçesiyle imha edildi . Diğer tüketim ürünlerinde de durum farklı değil ANKARA Milliyet Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın yaptığı denetimler , sadece yediklerimiz ve içtiklerimiz değil , kullandığımız benzine ve kalorifer yakıtına kadar hemen her konuda vatandaşın can ve mal güvenliğinin tehlikeye atıldığını ortaya koydu . Bakanlığa bağlı Tüketicinin ve Rekabetin Korunması Genel Müdürlüğü'nün açıkladığı 1001 yılı denetim sonuçları şaşırtıcı veriler ortaya koydu . İncelenen bin 485 akaryakıt numunesinin yüzde 16'sının , standarda aykırı , başka bir ifadeyle bozuk olduğu saptandı . Standarda uygun olmama oranı kurşunsuz benzinde yüzde 10 , süperde yüzde , motorinde yüzde 19 olarak belirlendi . Kontrollerde benzine solvent , motorine yağlama yağları karıştırıldığı tespit edildi . Suç duyurusu yaptı LPG tüpü incelemeleri , özellikle mutfaklarda büyük bir tehlike ile karşı karşıya olunduğunu ortaya koydu . Denetlenen tüplerin yüzde 1'si imha edildi . 1001'de , bin 188'i dolum tesisi , 588 tüp fabrikası denetlendi . milyon 186 bin tüpün kullanıma uygun olup olmadığı saptandı . Bir kısmına el konulurken 51 bin 695 tüp imha edildi . 54 firma hakkında suç duyurusu yapıldı . LPG Dolum Tesisi'nin , 105 LPG Oto İkmal İstasyonu'nun mevzuata uygun olmayan tarzda çalıştığı ortaya çıktı . 51 bin tüp imha edildi * bin 485 numune akaryakıt tahlil edildi . Bu ürünlerin yüzde 16'sının bozuk olduğu saptandı . * Bozukluk oranının kurşunsuz benzinde yüzde 10 , süper benzinde yüzde , motorinde yüzde 19 , fuel oilde yüzde 15 olduğu anlaşıldı . * Bozukluğun ağırlıklı olarak benzine solvent , motorine ise yağlama yağları karıştırılmasından kaynaklandığı tespit edildi . * Denetlenen mutfak tüplerinin , can ve güvenliği açısından tehlike yarattığı için 51 bin 695'i imha edildi . * bin 410 firmanın 19 bin 441 ürünü incelendi . 151 firmanın bin 566 ürününün Tüketiciyi Koruma Kanunu'na aykırı olduğu saptandı . * İl Müdürlükleri , her 100 firmadan beşinin kullanıma uygun olmayan ürün sattığı ortaya çıkardı . * Para cezası verilenler dışında 54 LPG firması , diğer ürünlerde de 154 firma hakkında suç duyurusu yapıldı . Her 100 firmadan 5'inin ürünü problemli çıkıyor Kontrolörler Grubu'nca , bin 410 firmanın 19 bin 441 ürünü incelendi . 151 firmanın bin 566 ürününün Tüketiciyi Koruma Kanunu'na aykırı olduğu saptandı . TSE Markasına yönelik denetimlerde de 15 firmada 16 ürünün TSE markası olmadığı tespit edildi . İl müdürlüklerinin denetimlerinde her 100 firmadan beşinin kullanıma uygun olmayan ürün sattığı ortaya çıktı . Firmaların sattığı 11 bin 966 üründen 166'sının standarda uygun olmadığı anlaşıldı . 154 firma savcılığa sevk edildi . Minik Transit ödül avcısı Gölcük'te üretilip dünyaya satılan yeni Ford Transit Connect , büyük oy farkıyla 1005 yılının uluslararası ticari aracı seçildi LEVENT KÖPRÜLÜ Ford Otosan'ın yeni , en son teknolojiye sahip Kocaeli ( Gölcük ) fabrikasında tasarlanıp üretilen hafif ticari aracı yeni Ford Transit Connect , " Yılın Uluslararası Ticari Aracı 1005 " ( International Van Of The Year 1005 ) ödülünü kazandı . Transit Connect , birkaç ay önce de , İngiltere'nin prestijli aylık ticari araç dergisi " What Van ? " tarafından " 1001 Yılının Ticari Aracı " seçilmişti . Connect , ayrıca " En İyi Hafif Ticari Araç " ve " En İyi Güvenliğe Sahip Hafif Ticari Araç " ödüllerini de toplamıştı . Ticari Araç Editörleri Birliği'nin ( Association of Commercial Vehicle Editors ) 10 üyeli jürisince yapılan değerlendirmede , Transit Connect , 140 puan üzerinden 116 puan topladı . Transit Connect , dört finalist içinde , 10 jüri üyesinin hepsi tarafından birinci ya da eşit birinci olarak değerlendirildi . Jüri Başkanı Pieter Wieman , Connect'in , içinde birçok teknik özelliği barındıran tavizsiz bir ticari araç olduğunu kaydetti . Wieman , Ford'un , aracı , kısa dingil mesafeli alçak tavanlı ve uzun dingil mesafeli yüksek tavanlı olarak iki tipte sunmakla , hem hafif , hem de bir ton altı ticari araçlar sınıfındaki ihtiyacı tek araçla karşıladığını belirtti . Ford Avrupa Başkanı Martin Leach de , " Sunduğumuz sağlam ve güvenilir özellikleri vurgulamak için , Transit adını bilerek verdik . Transit Connect'in de , bu ödülü büyük Transit'ten iki yıl sonra alması , bunun ne kadar doğru olduğunu gösterdi " dedi . Ağabeyi de kazanmıştı Özel olarak ticari araç pazarına göre tasarlanıp geliştirilen yeni Transit Connect'in ağabeyi , son nesil Ford Transit de 1001'de 111 puanla aynı ödülü kazanmıştı . Ford Otosan'ın Kocaeli ( Gölcük ) fabrikasında tasarlanıp üretilen Transit Connect , dünya pazarlarına Türkiye'den ihraç ediliyor . Transit Connect'in , yılda milyar euroluk ihracat geliri sağlaması bekleniyor . Baymak'ın gözü Çin pazarında Baymak , özellikle Çin ve Avrupa'ya ihracat yapmak amacıyla güneş enerjisi ve kombi sistemleri üretimi için Kurtköy'de yeni bir tesis kuruyor RIFAT DEMİR Isıtma , soğutma ve su teknolojisi alanlarında faaliyet gösteren Baymak , Kurtköy'de kuracağı yeni tesis ile Çinliler için güneş enerjisi sistemleri ve kombi üretecek . 50 bin metrekarelik alanda kurulacak ve 10 milyon dolara mal olacak tesiste , toplam bin 500 kişi istihdam edilecek . Bayi sistemi yenilenecek Yeni üretim tesisleri hakkında bilgi veren Baymak Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Murat Akdoğan , yeni tesisle birlikte Türkiye'de güneş enerjisi sitemleri üreten ilk şirket olacaklarını söyledi . Akdoğan şu bilgileri verdi : " Ortağımız olan Baxi Grubu'na Çin'e pazarlanmak üzere 1005 yılı için 15 bin güneş enerjisi ve kombi sistemleri üretmeyi hedefliyoruz . Bu sistemler tüm Avrupa'dan büyük talep alıyor . Sadece Almanya'da yılda milyon metrekare güneş enerjisi sistemleri satılıyor . Üreteceğimiz ürünleri başta Çin olmak üzere tüm Avrupa'ya satacağız . " Baymak olarak 1001 yılı sonuna kadar yüzde 40 reel büyüme hedeflediklerini belirten Murat Akdoğan , 1005 yılı için ciro hedeflerinin 80 milyon dolar olduğunu belirtti . Akdoğan ayrıca yeni üretim tesisleriyle birlikte yıllık ihracat tutarını 11 milyon dolara çekeceklerini de kaydetti . Yeni strateji belirledik Pazar paylarını artırmak için yeni stratejiler belirlediklerini belirten Akdoğan , " İlk hedefimiz bayi yapımızı yenilemek olacak . Yeni sistemde tüm bayiler kapısı kapanmayan ve süresiz biçimde müşterilere hizmet verecek " diye konuştu . IMF , programı çok beğendi Başbakan Abdullah Gül , Deppler'in hükümetin gerçekçi programını gördükten sonra , Dış piyasaların size neden güvendiklerini şimdi anladım dediğini belirtti OKTAY ENSARİ Kayseri / DHA Başbakan Abdullah Gül , " Gerçekçi ve realist programımızı IMF de çok beğendi . Ekonomik güveni yeniden sağlayacağız " dedi . IMF Avrupa Birinci Bölge Direktörü Michael Deppler başkanlığındaki heyetle görüşmelerin olumlu geçtiğini belirten Gül , şunları söyledi : Şimdi anladım dedi " IMF de realist programımızı gördü . Deppler , uluslararası piyasaların neden ikna olduğunu , programı görünce Şimdi daha iyi anladım dedi . Köklü reformlar içeren gerçekçi ve realist programımız ve gereksiz harcamaları kısıtlayan tavrımızı görünce , reform programımızı dinleyince , yabancı piyasaların da neden ümitli olduklarını anladıklarını ifade etti . Onlara kendi evimizi kendimizin düzene koyacağımızı da söyledim . Ekonomik güveni sağlayacağız ve yeniden tesis edeceğiz . Sağladığımız güven ortamının içerde ve dışarıda etkili olmasıyla , 10 yıldır ilk kez dışarda uzun vadeli borçlanma , iç piyasada ise , yine ilk kez bir yılı geçen vadede borçlanma gerçekleşti . Faizler ise , makul seviyeye düşmeye , yani reel oranlara dönmeye başladı . " Vergide oranlar düşecek , af yok Başbakan Abdullah Gül , vergi affının söz konusu olmadığını söyledi . Gül , TGRT'de katıldığı televizyon programında , şunları söyledi : " Vergi oranlarını düşüreceğiz , ama af getirmeyeceğiz . Çünkü vergi affı vergisini ödeyene haksızlıktır . Özellikle mazot fiyatları üzerinde çalışıyoruz . Çünkü köylünün en önemli girdisi . Kaynağını bulmadan da yapamazsınız . Merkez Bankası para basmayacağına göre , bağımsız olduğuna göre kaynak bulmak zorundayız " dedi . Yeni hükümet borsaya yaradı Borsa yeni iktidarla parlak bir ayını geçirirken , hisse senetleri ortalama yüzde 50 prim yaptı . AB'nin önde gelen üyelerinin yaklaşımları AB beklentilerini artırdı , Irak ise endişe veriyor ORHAN TEKEOĞLU Ekonomik krizler nedeniyle son iki yıldır yatırımcısını büyük zararlara uğratan borsa , tek partili iktidar ve AB beklentisiyle yüzleri güldürmeye başladı . Seçimlerin üzerinden yaklaşık bir ay geçmesine rağmen borsanın kazancı yüzde 50 olarak gerçekleşti . Marmara fayında bakteri sürprizi ! Fransız L'Atalante gemisi , Marmara'daki kırıklarda canlı tespit etti . milyar yıllık evrimsel gelişimi olan bakteriler , ürettikleri gazlarla fayı bir halı gibi örtüyor . . . ÖNAY YILMAZ İstanbul Marmara Denizi'ndeki fayı incelemek için Fransa'dan gelen L'Atalante gemisi , ilginç bir veri elde etti . Çalışmalara katılan İTÜ Jeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof . Dr . Namık Çağatay , Marmara Denizi'nin dibindeki kırıklar üzerinde canlı örneklere rastlandığını açıkladı . Faylar arasındaki havasız ortamda yaşayabilen bu bakterilerin metan ve hidrojen sülfür gazları oluşturduğu belirtildi . METAN GAZI ÜRETİYOR Bakterilerin , gazlarla kırığın üzerini halı gibi örttüğünü anlatan Çağatay , Fransız biyologların bunlardan numuneler aldığını söyledi . Çağatay , Almanların da 16 Ağustos depreminden önce Marmara'da deniz dibi çalışması yaptıklarını ve burada metan gazı çıkışlarını izlediklerini hatırlattı . TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Biyoloji Bölümü'nden Prof . Dr . Altan Eraslan da bunların basit yapılı bakteriler olduğunu belirterek , şöyle konuştu : HİÇ HAVA OLMAMALI " Bu bakterilerin 5. Bunların yaşadığı ilk dünya atmosferi oksijen içermiyordu . Daha sonra atmosfer , oksijen bakımından zenginleşince , yaşamlarını sürdürebilmek için havanın difüze edemediği yerlere doğru geçtiler ve orada yaşamlarını sürdürme yolunu tercih ettiler . Ekstrem koşullarda , hiç havanın olmadığı , sıcaklığın yüksek olduğu bazı koşullarda yaşayabilirler . Basit organik moleküllerden de metan gazı üretirler . Bu gaz çıkışları , bu tip canlıların fay kırılmalarından çıkardığı faaliyetlerdir . Yani bu gazları , onlar üretiyor . " ANALİZİ BEKLİYORUZ Bu arada Marmara'daki 60 kilometrelik kırığın 1911 depremine ait olup olmadığı konusuna da değinen Çağatay , " Ben 1911 kırığı olduğuna emin değilim , ama tabii bunun doğruluğunu yaş tayini gösterecek . Bu da sanıyorum ay sonra belli olacak . Örnekler alındı , kurşun 110'la yaşlandırması yapılacak " dedi . Bu analizlerin de iyi sonuç vermeyebileceğini anlatan Çağatay , " Matematik hesabı gibi yüzde 100 emin olunabilen bir şey değil bu analiz " diye konuştu . Prof . Rolando Armijo dikkat çekmişti Faylarda siyah oluşumlar var L'Atalante gemisinin Fransız Koordinatörü Prof . Rolando Armijo da , raporunda şu görüşlere yer vermişti : " Denizdeki faylar üzerinde , kaplıca suyu hareketlerine ve çevresinde deniz canlılarının odaklandığı bazı siyah renkli oluşumlara rastladık . Bunlar geçmiş depremlerin oluşturduğu tortu ve kabuklaşmalarla birlikte fay üzerinde boydan boya uzanıyor . Birçok nesilden depremin izlerini taşıyan bu yüzeysel kuşak , bilim adamlarına ilerideki çalışmalarında , hem deprem , hem de biyoloji alanında önemli bir veri kaynağı oluşturacak . " Doğulu öğrenciler İstanbul'a hayran kaldı Bayram Düşü projesi kapsamında İstanbul'da iki gün geçiren Erzurum ve Erzincanlı 11 çocuk , hayatlarında ilk kez gördükleri palyaçolarla poz verdi ESRA ALUS İstanbul Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın girişimiyle gerçekleşen " Bayram Düşü " projesi kapsamında , İstanbul'a gelen Erzurum ve Erzincanlı çocuklar , Tatilya'da onlarca oyuncağı bir arada görünce önce şaşırdılar sonra gönüllerince eğlendiler . Yaşları 11 14 arasında değişen 11 başarılı öğrenci iki günlük İstanbul gezilerini dün noktaladı . Trenle İstanbul'a gelen öğrenciler önceki gün deniz otobüsüne sonra da Bakan'la uçağa binerek şehrin üzerinde tur atmıştı . RÜYA GİBİ İKİ GÜN Öğrenciler , İstanbul'daki son günleride ailelerine Kadıköy Postanesi'nden İstanbul manzaralı kartpostallar attılar . Ardından Tatilya'da soluğu alan çocuklar , burada günüllerince eğlendi . Tren , korku tüneli , alabora gibi heyecan veren oyunlarla adeta kendilerinden geçen 11 çocuk , uzun kuyruk nedeniyle çarpışan otolara binemeyince büyük hayal kırıklığı yaşadı . Eğlence Cumhuriyeti Tatilya'da ilk defa palyaço gören çocuklar , iki günde gazetecilerin ilgisine de alıştı , bol bol poz verdi . Bayram tatilinin ardından derslerine daha sıkı sarılacaklarını söyleyen öğrenciler , gezinin en güzel kısmının Tatilya olduğu konusunda hemfikirdi . Çocuklar , rüya gibi iki günün ardından akşam saatlerinde evlerine gitmek üzere Ankara Ekspresi'yle yola çıktı . Biz 1000'li yılların çiçek çocuklarıyız Savaşa Hayır mitingine katılan Greenpeace'in Türkiye Ofisi'nden Erdem Vardar , " Kendimizi 68'li çiçek çocuklar gibi görüyoruz , onların ruhunu taşıyoruz " diyor SEMRA KARDEŞOĞLU İstanbul İstanbul'da geçen pazar günü düzenlenen " Savaşa Hayır " mitinginde en ilgi çeken gruplardan biriydi Greenpeace gönüllüleri . Başlarında renkli perukları , yanaklarında çiçek resimleri , üzerlerinde renkli gömlekleri , balonları ile onlar mitinge ayrı bir hava kattılar . Aslında biz Greenpeace'çileri daha çok tırmandıkları bacalar ya da Boğaz'ın ortasında gemilere tırmanarak açtıkları kocaman pankartlarla tanıyoruz . " Savaşa Hayır " mitingi onların Türkiye'de katıldıkları ilk miting olma özelliği taşıyor . SİLAHLANMAYA KARŞIYIZ Neden bu mitinge katıldıklarını Türkiye Ofisi Kampanya Sorumlusu Erdem Vardar şöyle açıkladı : " Greenpeace'in ilk ortaya çıkışı dünyadaki nükleer denemeler üzerine oldu . Biz de bir savaş durumunda insanların ölümüyle birlikte gelecek kuşaklara kirlenmiş bir dünya bırakılacağını düşünüyoruz . Mitinge bunun yaşanmamasına katkıda bulunabilmek için katıldık . Sadece Irak savaşına değil , silahlanmaya karşı yürüdük . " ÖZEL GÖMLEK DİKTİRDİK Vardar uzun bir hazırlık süreci yaşadıklarını belirterek , şunları anlattı : " Kendimizi bir parça 68'li çiçek çocuklar gibi düşünüyoruz . Onların ruhunu taşıyoruz . Bu mitingde farklı bir yanımız olsun istedik . Renkli gömlekler yaptırdık , üzerine barış işareti koyduk . Balonlar hazırladık . Kimimiz renkli peruklar , kimimiz de burun taktı . Bunlarla çiçek çocuk ruhunu yansıtmaya çalıştık . " Herkes gücüne göre katkıda bulunuyor . . . Mitingde gerçekten büyük ilgi gördüklerini söyleyen Vardar , tüm masrafları kendi ceplerinden karşıladıklarını söyledi . Çevre sorununun bugün birçok parti ya da kuruluş tarafından dile getirildiğini kaydeden Vardar , bu duyarlılığın önümüzdeki yıllarda daha da yükseleceğine inanıyor . Her yaş grubundan gönüllü ve destekçileri olduğunu anımsatan Vardar , sözlerini şöyle sürdürdü : " Elbette büyük yaştaki gönüllülerimiz bir baca eylemine katılmıyor . Herkes kendi gücü , kapasitesi ölçüsünde destek veriyor . Kimileri sadece para desteğinde bulunuyor . Ancak çoğunluk üniversite öğrencisi . " Elektronikçi mucit sunar : Deprem saati ERGÜN AYAZ DHA Marmara depreminde arama kurtarma çalışmalarında görülen aksaklıklardan yola çıkan elektronikçi Recep Metin Yerdelen , geliştirdiği saat sayesinde , enkaz altındakilerin yerinin ve sağ olup olmadıklarının belirlenebileceğini ileri sürdü . Elektirik Elektronik Meslek Yüksekokulu mezunu Yerdelen ( 58 ) , saatin , mobil sisteme bağlı çalıştığını , yanılma payının yüzde olduğunu iddia etti . 15 MİLYONA YAPILIR Seri üretilirse saatin 10 15 milyon liraya mal olacağını dile getiren Yerdelen , " İçinde çip bulunan deprem saatine özel bir kod numarası veriyorum . Mobil elektronik sistemimle saatin kola takılı olup olmadığı sinyalini alıyorum " dedi . Korkmaktan korkuyor musunuz ? Gittiğiniz restoranda hep kapıya en yakın yere oturmaya özen gösteriyorsanız , kapalı yerlere giremiyorsanız , ölüm fikri aklınızdan bir türlü çıkmıyorsa siz " panik atak " hastası olabilirsiniz AYŞEGÜL AYDOĞAN İstanbul Felç olmaktan , kalp krizinden , ölümden , aklını veya kontrolünü kaybetmekten korkmak . . . Tüm bunlar panik atak diye bilinen panik bozukluğun işaretleri . Bu korkuların etkisi altında kalıp hayatı sürdürmeye çalışmak ise tedavi gerektiren bir hastalık olarak kabul ediliyor . Prof . Dr . Nevzat Tarhan , panik bozukluğunu şöyle tarif ediyor : " Kriz anında kişi , kendini ölüm anında hissedilen duyguya yakın hissediyor . " ÇARPINTI YAPAR Tarhan , sözlerini şöyle sürdürüyor : " Bu korkular yüzünden kişide kaçınmak davranışı gelişiyor . Kapalı yerlere , kalabalık ortamlara giremiyor . Sürekli felaket beklentisi içinde oluyor . Panik atak , beyinde korkuları yöneten hücrelerin aşırı noradrenalin salgısı yapmasıyla gelişir . Hastada nefes darlığı , çarpıntı , titreme , kalp atışında hızlanma ve kasılmalar ortaya çıkar . Panik atak sırasında görülen göğüs sıkışması , Acaba kalp krizi mi geçiriyorum endişesi yaratır . " Dini bilgiler güncelleştirilmeli Diyanet'ten Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın , " Zaman , tabiat , her şey değişiyor . Kuran'ın ifadeleri , çağın gereklerine göre yeniden yorumlanmalı . Diyanet , yeniden yapılandırılmalı " dedi ÖNDER YILMAZ Ankara Diyanet'ten Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın , Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yeniden yapılandırılarak kısmi özerkliğe kavuşması gerektiğini belirterek , " Burada da YÖK'e benzer bir yapılanma olmalı " diye konuştu . Aydın , bilimsel bilginin dikkate alınmadan dini bilgilerin topluma aktarılamayacağını ve Kuran'ın yeniden yorumlanması gerektiğini savundu . Diyanet'in hizmet alanının çok geniş olduğunu dile getiren Aydın , dini bilgilerin yeniden yorumlanmasının şart olduğunu ifade ederek şöyle konuştu : Kısmi özerklik " Zaman değişiyor , tabiat , jeoloji çevre şartları , teknoloji her şey değişiyor . Kuran'ın ifadeleri , gelişen bu şartlar içinde çağın gereklerine göre yeniden yorumlanmalı . Bilimsel bilgi dikkate alınmadan , dini bilgiler topluma anlatılamaz . Dinle ilgili bugüne kadar gelen temel ilkeler dışındaki hayata dönük yorumların hepsi güncelleştirilmelidir . " Aydın , Diyanet İşleri Başkanlığı'nda yapmayı planladığı değişiklikleri de şöyle anlattı : " İlk olarak Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilat yasası çıkarılarak , eğitim kurumlarıyla organik bağlar kurulması öngörülebilir . İkincisi , Cumhurbaşkanlığı'na bağlanabilir . Son olarak da kısmı otonomi , yarı özerk bir konum verilebilir . YÖK'e benzer şekilde , rektörlerin seçimine benzer üye seçimi geliştirilebilir . " Despot olmayalım Toplumun hassas konularından biri olan Alevilik konusunda Diyanet İşleri'nin demokratik bir yaklaşım sergileyeceğini dile getiren Aydın şunları söyledi : " Öncelikli olan , toplumun bize güvenmesidir . Alevilik konusunu bilimsel olarak ele alıp , bilgi zeminini güvenilir kılmak lazım . Alevilik Müslümanlık içinde , İslam'ın yorumu olarak kabul edilir . Biz toplumu bütün olarak düşünmeliyiz . Bu yaklaşımı istemiyoruz demek despotça olur . " Sonuna kadar cumhuriyetçiyiz ELİF DEMİRCİ İzmir DHA Aydın , İzmir'de AKP'nin bayramlaşma törenine katıldı . Ege Palas Oteli'ni miting alanına çeviren partililere seslenen Aydın şöyle konuştu : " Bunlardan gerici , mürteci çıkar diyenlerin akıllarından zoru olması lazım . Aklımızın köşesinden geçirmeyi kendimize haram kıldığımız konularda çok şeyler söylediler . Biz , sonuna kadar cumhuriyetçiyiz . Sonuna kadar din ve vicdan özgürlüğünden yanayız . İnananların inancını , inanmayanların inanmama inancını savunuyoruz . Kadın hakları için koyduğumuz çıta kadar yüksek ki kadın hakları bugünkü haliyle geri kalacak . " Baykal'dan Anayasa değişikliğine itiraz CHP lideri Baykal , AKP'nin " Hükümet ne zaman isterse ara seçim yapabilir " anlayışına girdiğini belirterek " Bu soruna yol açar " dedi ANTALYA DHA CHP lideri Deniz Baykal , AKP'nin üç Anayasa değişikliği önerisinden ikisine yönelik rezervleri bulunduğunu söyledi . Baykal , AKP'nin " Hükümet ne zaman isterse ara seçim yapabilir " anlayışına girdiğini belirterek " Bunun yol açacağı ciddi sorunlar var " dedi . Baykal , AKP'nin Erdoğan'a başbakanlık yolunu açmak için verdiği Anayasa değişikliği önerilerine değindi . Yüz kızartıcı suçtan seçilmeyi engelleyen maddenin de değiştirilmesinin öngörüldüğünü kaydeden Baykal şöyle konuştu : " Bu Anayasa değişikliği bu şekilde kabul edilecek olursa , dolandırıcılıktan , hırsızlıktan mahkûm olmuş olanlar da milletvekili olabilecektir . Dokunulmazlık kaldırılsın diyoruz . Açıkça , millete söz verildiği halde şimdi cayma eğilimleri , erteleme çabaları ortaya çıkmıştır . " Anayasa değişikliği önergeleri arasında , ara seçimle ilgili hükmün de bulunduğuna dikkati çeken Baykal şunları kaydetti : " 50 ay bekleme süresini kaldırmışlar . 18 milletvekilinin boşalması süresini kaldırmışlar . Hükümet , istediği zaman ara seçim yapabilir demişler . Bunun da yol açacağı ciddi sorunlar var . Anayasa değişikliğiyle ilgili madde getirilmiştir . Bu önerilerin ikisiyle ilgili bazı rezervlerimiz var . İnceleyeceğiz , irdeleyeceğiz . " DYP'de başkan adayı 14 Aralık'taki kongrede İlhan Kesici , Mehmet Ağar , Aydın Menderes , Hasan Subaşı , Takiddin Yarayan , Ufuk Söylemez ve Mehmet Sena Ekici yarışacak Birbirlerine iltifat ettiler AHMET AY Antalya DHA Genel başkan olmak için adaylıklarını açıklayan Mehmet Ağar ile Hasan Subaşı , Antalya'da il başkanlığında düzenlenen bayramlaşma töreninde buluştu . Ağar ve Subaşı birbirlerine iltifat dolu sözler söyledi . Ağar , isim vermeden Çiller'i eleştirerek şöyle konuştu : " Kahvelerde çay içip , evinde yatanlar şimdi barajı aşmış , iktidar olmuştur . Otel lobilerinde , Ankara'nın , İstanbul'un arka odalarında oturup , telefonla siyaset yapılamaz . " Ağar , Subaşı için " Genel başkanlık dahil , partimizin tüm kademeleri kendisine anasının ak sütü gibi helaldir " diye konuştu . Subaşı da , Ağar'ın sözlerine şu yanıtı verdi : " Sayın bakanımı tenzih ediyorum ; devletin en üst kademelerinde görev yapmış , bir ağabeyimizdir . Başımızın üstünde de yeri vardır . " Özal'ın mezarını ziyaret PINAR AKTAŞ İstanbul DYP Genel Başkan adayı İlhan Kesici , " Bağrımız yanıktır . Bir yerde sessiz gözyaşları varsa bunun altından ya yıkıntı çıkar ya da zafer . Yiğit düştüğü yerden kalkacaktır . Büyük kongreden sadece genel başkanlık değil , merkez sağ liderliği , bir büyük Türkiye liderliği çıkmalıdır " dedi . DYP'de 14 15 Aralık'ta yapılacak kongre öncesinde çalışmalarını İstanbul'da sürdüren İlhan Kesici partililerle birlikte , Adnan Menderes ve Turgut Özal'ın mezarını ziyaret etti . Kesici daha sonra İl başkanlığındaki bayramlaşmaya katıldı . Bayram öncesi merkezi ziyaret eden diğer genel başkan adayı Mehmet Ağar'dan daha kalabalık bir gruba seslenen Kesici'nin yanında , seçimlere kadar Çiller'in yakın çevresinde yer alan eski il başkanı Süleyman Soylu vardı . Savaş karşıtı Türkler ABD yönetimini üzdü ! Bir Amerikan şirketinin yaptığı anket , Türklerin İncirlik üssünün kullandırılmasına onay vermediğini ortaya koydu . Sonuçlar ABD'de " alarm verici bir gelişme " olarak algılandı SEMA EMİROĞLU New York Bir Amerikan şirketinin Türkiye ile ilgili yaptığı kamuoyu yoklaması , Türk halkının " Amerika karşıtı " duygularının arttığını ve büyük çoğunluğun , olası Irak savaşında İncirlik üssünün ABD'ye kullandırılmasına onay vermediğini ortaya koydu . Anket sonuçları , ABD yönetimi tarafından " alarm verici bir gelişme " olarak algılandı . Temmuz ve ağustosta 1000 kişinin görüşleri alınarak gerçekleştirilen anket , Türklerin büyük çoğunluğunun ABD'nin Irak'a karşı yapacağı bir askeri operasyonda Türkiye'deki üsleri kullanmasına karşı olduğu sonucunu ortaya çıkardı . Üslerin kullanılmasına Türklerin yüzde 85'ü " hayır " , yüzde 15'ü " evet " cevabını verdi . Kamuoyu yoklamasına göre , Amerikan yanlısı görüşler , 1999 1000'de yüzde 51'den yüzde 50'a düştü ve Türklerin yüzde 55'i , ABD hakkında olumsuz görüşler beslemeye başladı . Ayrıca yüzde 58'i , ABD'nin terörizme karşı savaşını haklı bulmuyor . Harekâtın önünde engel Anketi yaptıran Pew Araştırma Merkezi Direktörü Andrew Kohut , Müslüman ülkeler arasındaki " en rahatsız edici " anket sonuçlarının Türkiye'den geldiğini ve Amerikan hükümetinin , Irak'a karşı olası bir savaşta " Türk hükümetinin desteğini sürdürmek konusunda gerçek bir engelle karşı karşıya olduğunu " bildirdi . Anketin sonuçlarını değerlendiren eski ABD Dışişleri Bakanı Madeleine Albright da , ABD'nin Ankara'dan ne denli ağır bir fedekârlık istediğine dikkat çekerek , " Türk hükümetinden , bizim için , kendi halkının istediği şeye tamamen ters düşen bir şeyi yapmasını istiyoruz " dedi . Türk halkının Batı karşıtı tepkisinin nedeni olarak " AB'nin çok kötü muamelesi"ni gösteren Albright , Bush yönetimini , Türkiye'nin AB'ye alınması için daha çok baskı yapmaya çağırdı . Başkan'ın cami ziyareti WASHINGTON AA ABD Başkanı George Bush , Müslümanların Ramazan Bayramı'nı kutlamak için başkent Washington'da bir camiyi ziyaret etti . Irak'a olası askeri operasyonda Amerikalı Müslümanların desteğini almaya çalışan George Bush , " milyonlarca Amerikalı dostun Müslümanlığın ibadetlerini yerine getirdiğini ve Amerikalı Müslümanların dürüstlük , adalet ve şefkat içinde yaşadıklarını " söyledi . 11 Eylül'deki saldırıların ardından ikinci defa bir İslam merkezini ziyaret eden Bush , " Ordumuzun ve yönetimimizin Müslüman üyeleri , ulusumuzun dünyada barış , adalet ve özgürlük gibi değerleri için dostça hizmet veriyor " dedi . Camideki din adamları ise Bush'un ziyaretinin , ABD'de İslam düşüncesi ve ibadetine gösterilen hoşgörü ve değeri ifade ettiğini söyledi . Rumlar AB'ye girerse müzakereler yürümez KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş , 11 Aralık'la ilgili olarak , " Başkalarının koyduğu tarihler bizi bağlamamalıdır " dedi SEMA EMİROĞLU New York Kıbrıs Türk ve Rum taraflarının BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın çözüm planıyla ilgili itirazlarını incelemeye başlayan BM , dün iki tarafın yanıtlarını birbirine iletirken , Türk tarafı Rum Kesimi'nin Kopenhag'da üyeliğe davet edilmesi halinde , müzakerelerin sürmesinin imkânsız hale geleceğini açıkladı . " Zorlanma , çözümü baltalar " Geçirdiği kalp ameliyatı nedeniyle iki aydır New York'ta bulunan ve dün sabah yapılan son sağlık kontrolünün ardından , akşam Kıbrıs'a hareket eden KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş , gazetecilerin sorularını yanıtlarken , " AB'nin Rumları üyeliğe alma kararı , bizim pozisyonumuzu imkansız hale getirir ve çözüme yönelik çabaları sonuçsuz bırakır " dedi . " Kopenhag'a kadar bir sonuç bekleyenlerin maksatlı açıklamalarına kulak asmıyoruz " diyen Denktaş , " tarafların anlaşma yönünde zorlanmalarının çözüm çabalarını baltalayacağı " uyarısında bulundu . Denktaş , siyasi danışmanı Ergün Olgun'un dün Lefkoşa'daki ara bölgeye geçerek , BM'den Rum tarafının çekincelerini içeren yanıt mektubunu aldığını ve bunu dikkatle değerlendireceklerini kaydetti . Denktaş , BM'nin itirazları dikkate alması durumunda , ortaya müzakere zemini olarak kabul edilebilecek bir metnin çıkabileceğini de vurguladı . Kıbrıs planı için gözler Annan'da SEMA EMİROĞLU New York Kıbrıs Türk ve Rum taraflarının , Genel Sekreter Kofi Annan'ın çözüm planıyla ilgili değişiklik önerilerini eşzamanlı olarak BM'ye sunmalarının ardından gözler , bu yanıtları karşılaştırıp ortak bir müzakere zemini hazırlayacak Genel Sekreterliğe çevrildi . BM yetkilileri , iki liderin çekincelerini içeren belgelerin Lefkoşa'da , BM'nin Kıbrıs Özel Danışmanı Alvaro de Soto ve yardımcıları tarafından incelendiğini açıkladı . 156 sayfalık plan üzerinde 11 Aralık'taki Kopenhag Zirvesi'ne kadar bir çerçeve anlaşmasına varılmasını hedefleyen De Soto da , tarafların bildirdiği itiraz noktalarına göre bir tutum alacak ve muhtemelen Annan'ın onayından geçen bazı yeni değişiklikler yaparak , bunları yeniden taraflara iletecek . Prof . Soysal uyardı KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın anayasa danışmanı Prof . Mümtaz Soysal da , Annan'ın taraflara , ya " 11 Aralık'a kadar planı imzalayın " baskısı yapacağını ya da imza zorlaması olmadan , itirazların yer aldığı belgeleri birleştirerek yeni bir belge ortaya çıkarabileceğini söyledi . Türk tarafının " ön hazırlık metni " olarak nitelendirilen yanıtının iki ya da üç sayfalık çok kısa bir metin olduğunu belirten Soysal , egemenlik konusunun önemli bir yer tuttuğunu ve iki devletin çözüm planını şimdiki adlarıyla imzalamaları gerektiğini vurguladı . Milletvekili kızı vazgeçemiyor ! İdil Terzibaşıoğlu . . . 16 Ekim'de alkollü otomobil kullanırken kazaya yol açtı , ehliyetine el konuldu . Uslanmadı , gün önce yine kaza yaptı , yine alkollü çıktı ANKARA Milliyet AKP Muğla Milletvekili Orhan Seyfi Terzibaşıoğlu'nun kızı İdil , 1. Ankara Necatibey Caddesi'nde 50 Kasım gecesi bir Mercedes , İdil Terzibaşıoğlu'nun ( 15 ) kullandığı Uno marka araca arkadan çarptı . Arabanın hâkimiyetini kaybeden Terzibaşıoğlu da önündeki araca arkadan vurdu . Başından yaralanan Terzibaşıoğlu'nun tedavi için getirildiği Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde yapılan alkol muayenesinde " düşük derecede alkollü " olduğu belirlendi . Mahkemeye çıktı Terzibaşoğlu'nun 16 Ekim'de de kaza yaptığı , alkollü araç kullandığı gerekçesiyle de ehliyetine üç aylığına el konulduğu ortaya çıktı . Kazadan bir gün sonra Ankara Adliyesi'ne sevk edilerek Trafik Mahkemesi'ne çıkan Terzibaşoğlu'nun , " alkollü araç kullanmakötan ceza ödediği belirtildi . Kızım fahişelik yapmadı Çocuk doktoru Buge Terzibaşıoğlu ( sağda ) ile ikinci evliliğini yapan AKP'li Terzibaşıoğlu , ilk eşinden olan kızının alkollü araç kullanırken yakalanıp ehliyetine el konulduğu iddiasını reddetti . Kızı İdil'in 50 Kasım'da Kızılay'da kaza geçirdiğini belirten Terzibaşoğlu , şunları söyledi : " İdil kaza yapmadı . Aracına Mercedes arkadan çarpmış . Mercedes sürücüsü 8/8 kusurlu bulundu . Kızım alkollü de değildi . Bir vekilin kızı da kaza yapabilir , alkol de alabilir . Kızım fahişelik yap madı , kaza yaptı , bunun da haber yapılması çok ayıp . " İZMİR DHA ABD'de ekonomi yönetiminde deprem ABD Hazine Bakanı Paul O'Neill ve Beyaz Saray ekonomi danışmanı Larry Lindsey istifa etti . Bush , ekonomi yönetiminde değişikliğe hazırlanıyor DIŞHABERLER SERVİSİ ABD ekonomisini iki yıldan beri yöneten Hazine Bakanı Paul O'Neill , görevinden istifa etti . Başkan Bush'a bir mektup göndererek istifa ettiğini bildiren O'Neill , görevinden birkaç hafta içinde ayrılacağını belirtti . O'Neill'in yanı sıra Beyaz Saray ekonomi danışmanı Larry Lindsey de istifa etti . Beyaz Saray kaynakları , O'Neill'in istifasının Bush yönetimi tarafından istendiğini duyurdular . İstifayı Bush istedi O'Neill'in ofisinden yapılan açıklamada istifa kararının " Gelecek bir kaç hafta içinde yürürlüğe gireceği " bildirildi . O'Neill'in ABD Başkanı George Bush'a bir mektupla kararını bildirdiği ve " ülkeye hizmet için tanıdığı fırsat için " kendisine teşekkür ettiği belirtildi . ABD Hazine Bakanı Paul O'Neill'in sürpriz istifasının Başkan George Bush'un ekonomi yönetiminde büyük bir değişikliğe hazırlandığı şeklinde yorumlanıyor . Gözlemciler , görev yaptığı dönemde sözünü esirgemeyen bir yönetici olarak yoğun eleştiriye maruz kalan O'Neill'in değiştirilmesine ekonominin iyi gitmemesi üzerine Bush'un karar verdiğini belirttiler . O'Neill'in değiştirilmesinin ekonomiyi düzeltmeyeceği , ancak ikinci bir dönem seçilmek isteyen Bush'un seçmene , " Bakın ekonomi kötüye gidince elimden gelen önlemleri aldım , yerimde oturup kötü gidişata seyirci kalmadım " mesajı vermek istediği ifade ediliyor . Dediklerinin tersi çıktı Gözlemcilere göre , ekonomiyi fazla liberalleştirdiği ve ekonomik sorunların sosyal boyutunu ihmal ettiği ileri sürülen O'Neill dobra konuşmaları ve farklı yönetim tarzı yüzünden birçok kez ekonominin geleceği konusunda yanlış öngörülerde bulundu . 11 Eylül saldırıları ardından borsanın bir bir buçuk yıl içinde tavan yapacağını iddia etti , tam tersi oldu . Doların değer kaybetmesiyle ilgili yanlış beklentiler yarattı . Enron gibi dev şirketlerin batışına " Şirketler gelirler giderler . . . Kapitalizmin yaratıcılığı buradadır " diyerek seyirci kaldı . En zengin bakanlardandı Dün istifasını açıklayan Paul O'Neill'ın Alcoa adlı dev alüminyum şirketi bulunuyor . ABD Kabinesi'nin en zengin bakanlarından biri olan O'Neill'ın yaklaşık 150 milyon dolarlık kişisel serveti olduğu biliniyor . 66 yaşındaki O'Neill , IMF ile sık sık görüş ayrılığına düştüğü yönünde eleştiriler alıyordu . St . Louis doğumlu O'Neill'ın dört çocuğu ve 11 torunu var . Konuşmaları başını yedi O'Neill , ekonomiyi fazla liberalleştirdiği ve ekonomik sorunların sosyal boyutunu ihmal etmekle eleştiriliyordu . Dobra konuşmaları ve farklı yönetim tarzı yüzünden birçok kez yanlış öngörülerde bulundu . 11 Eylül saldırıları sonrasında borsanın bir bir buçuk yılda tavan yapacağını iddia etti , tam tersi oldu . Doların değer kaybetmesiyle ilgili yanlış beklentiler yarattı . Enron gibi dev şirketlerin batışına " Şirketler gelirler giderler . . . Kapitalizmin yaratıcılığı buradadır " diyerek seyirci kaldı . Bush işini bilen isimler arıyor ABD Başkanı George Bush'un ekonomi yönetiminde boşalan görevlere " işinin ehli ve piyasalarca güvenilen isimler " aradığı bildirildi . Beyaz Saray Sözcüsü Ari Fleischer , Bush'un istifaları açıklanan Hazine Bakanı Paul O'Neill ile Ekonomi Danışmanı Lawrence Lindsey'in yerine ekonomide uzman , piyasaların güvenine sahip , özel piyasalar ve özel sektörle ilgili işlerde liderlik konusunda deneyimli ve aynı zamanda kamu hizmeti konusunda bilgili isimler arayacağını söyledi . Sözcü , boşalan görevlere yeni atamaların ne zaman açıklanacağı konusunda ise bilgi vermedi . Uzmanlar , fazla açık sözlülüğüyle piyasaları ve ABD'nin yabancı ortaklarını zaman zaman tedirgin eden Hazine Bakanı Paul O'Neill'in kötü bir yönetim sergilemediğini , ancak selef Bill Clinton yönetimi sırasında istisnai bir büyüme gösterdikten sonra yavaşlayan bir ekonomi devralan Başkan Bush'un piyasaların güvenini kazanacak bir şeyler yapmak zorunda olduğuna dikkat çekiyorlar . Göreve geldiği iki yıldan beri ekonomi yönetimiyle ilgili kaygıları silemeyen Bush'un ekonomi yönetiminde kapsamlı bir değişiklikle piyasalara ve iş çevrelerine bu işi ciddiye aldığı mesajı vermeyi amaçladığı belirtiliyor . Borsa istifalara sevindi ABD Hazine Bakanı Paull O'Neill ile Beyaz Saray Ekonomi Danışmanı Lawrence Lindsey'in istifalarının açıklanması menkul kıymet piyasalarında olumlu karşılandı . ABD'de kasım ayında işsizliğin yükseldiği haberiyle güne düşüşle başlayan New York Borsası , istifaların etkisiyle ilerleyen saatlerde kayıplarını önemli ölçüde telafi etti . Açılışın hemen ardından düne göre 98 puan kaybeden Dow Jones Endeksi'nin sabah seansının sonuna doğru kaybı 16 puanda kaldı . Nasdaq Endeksi de açılışta yüzde 1'den fazla düşmüşken seans sonuna doğru yükselerek artıya geçti . Nasdaq sabah seansının sonlarına doğru düne göre puan artarak 1,414 puana çıktı . En kışkırtıcı pazarlamacılar geliyor EYLEM TÜRK Yürekli Eğitim ve Danışmanlık tarafından 11 15 Aralık'ta düzenlenecek Marka 1001 Konferansı için dünyanın önde gelen pazarlama guruları Türkiye'ye geliyor . Bunlar arasında provokatif pazarlama konusunda çarpıcı fikirleriyle tanınan Enlightened Tobacco şirketinin kurucusu BJ Cunningham da var . Konferansın bir diğer ilginç ismi de Jim Dion . 40 yıllık mağaza deneyimine sahip olan Dion , perakende de son yıllarda yaşanan değişimi anlatacak . YO ! sushi restoranlarıyla , yemek yemeyi büyük bir eğlenceye dönüştüren Simon Woodroffe da konferasın önemli isimlerinden birisi olacak . Woodroffe konferansta kendi öyküsünü anlatacak . Servet aldı , hiçbir şey önerdi Nothing nasıl bir kampanyaydı ? En büyük İskandinav tütün şirketlerinden biri pazardaki faaliyetlerini canlandırmak ve sigara markalarından birini 18 14 yaş gurubu için daha heyecan verici bir markaya dönüştürmek istedi . Hiç bir şey yapmamalarını ve hiç bir şey yapmayarak onları kamuoyunun odağına taşımayı önerdim . Çünkü , " Herkesin avaz avaz bağırdığı bir dünyada , hiç bir şey söylemeyen en yüksek sesi çıkarır ! " Onlara önemli adette billboard kiralamayı ve bunları bembeyaz kaplamayı , paketlerini bembeyaz yapmalarını önerdim . Kim bu billboardları kiralayıp hiç bir şey yayınlamaz ? Arkasında ne olabilir ? diye kamuoyunun merakını çekecektik . İkinci hafta gazeteciler ve köşe yazarlarına kampanyanın arkasındaki sır açıklanacak , derken sigaraya karşı olan lobi hareketinin suçlamalarına karşı , " Ama biz hiçbir şeyin reklamını yapmadık ki " denecekti . Sonuç ne oldu ? Sigara şirketinin üst yönetiminin ağzı bir karış açık kaldı : Bana bir servet ödemişlerdi ve ben onlara " hiçbir şey " sunmuştum ! Sonuçta bu fikir şirketin ve markanın bir kahramana dönüşmesine yol açabilirdi . Ama kendilerinde cesareti bulamadılar ve fikri uygulayamadılar . Şu anda hangi markalarla çalışıyorsunuz ? Canon , Siemens , Sunterra , Morgan McKinley ve Georgina Goodman ( karımla birlikte Mayfair'de açtığımız tasarım ayakkabı ve aksesuar mağazası ) . Yakın geçmişte birlikte çalıştığım markalar arasında Volkswagen , Nokia , Bang & Olufsen vardı . Türkiye'de çalışmanız olacak mı ? Şirketlerin potansiyellerine inanan ve güvenen bu potansiyeli kullanmaya hevesli olan en üst düzeyde yöneticileriyle çalışmayı severim . Çok yakında çok önemli bir Türk markasıyla da çalışmaya başlıyorum . Provaktif pazarlama nedir ? Provokatif pazarlama müşterinizi arayıp bulmayı , onu kucaklamayı ve onlara hizmet için varolduğunuzu ifade etmeyi içerir . Müşteriye ulaşmanın ötesinde doğru tavırla işletmenin enerjisini müşteriye aktarmaktır . Özgeçmişinizi anlatır mısınız ? Exeter üniversitesini bitirdim , ardından üç boyutlu tasarım eğitimi aldım . Birçok Asya gezisi yaptıktan sonra Karma connection adlı ilk şirketimi kurdum . Bu şirket klasik otomobil ve Harley Davidson ithal ediyordu . Pazar çöktü ve ben her şeyimi kaybettim . Büyük bir borç altına girdim ve bulduğum müthiş fikre yatırdım : DEATH ( ölüm ) sigaralarını yarattım . Bu serüven beni Avrupa Adalet mahkemesine kadar taşıdı . Davayı kaybettim . Ama kazandığım şöhret benim tüm dünyada konferanslara katılmamı ve bir çok şirket yöneticisiyle tanışmamı sağladı . Bu konferanslardan birinde Danimarka'nın en büyük reklam ajanslarından birinin sahibiyle tanıştım , bana ortaklık teklif etti . Londra'da Kunde & Co reklam ajansına ortak oldum . 1001'de ilk çocuğumuzun doğumuyla bu ajanstaki hisselerimi sattım . Şimdi kendi danışmanlık şirketimde bir çok markaya danışmanlık hizmeti veriyorum ve bir çok konferansta konuşmalar yapıyorum . BJ CUNNINGHAM DEATH ( ölüm ) sigaralarını yaratan ve bu yüzden yargılandığı Avrupa Adalet Mahkemesi'ndeki davasını kaybeden BJ Cunningham'ın bir başka sigara firması için hazırladığı Nothing ( hiçbir şey ) kampanyası hiç uygulanmadı ama bu işten bir servet kazandı Sushi'yi markalaştırdı , sıra Türk hamamı ve Japon banyosunda YO! Perakende alanına girmek istiyordum ama çok riskli olduğu için restoran işini hiç düşünmedim bile ! Londra'daki bir Japon lokantasında bir Japon'la sohbet ediyordum . Ona sushinin neden çok pahalı olduğunu sordum . Bana , " Neden siyah mini etekli kızların servis yaptığı döner bantlı bir sushi restoranı açmıyorsun ? " dedi . Bu fikrin mini etek kısmını gerçekleştirmedik ama araştırınca gördümki Japonya'da bu anlayışta binden çok örnek var . Sonuçta Japonya'daki konsepti Batı'ya uyarlayıp ilk restoranımızı 1996'de açtık . Bir haftada önünde uzun kuyruklar oluştu . YO! YO ! kuralları değiştirdi . Teknolojiyi arkadaşça kullanıyor , eğlenceli bir marka ama aynı zamanda doğru olanı destekliyor . Yola bir marka yaratmak için çıkmadık ama markanın inançlarımız , değerlerimiz ve zevklerimizin bir yansıması olmasına izin verdik . Bugün YO ! süpermarketlerde hazır yemek , YO ! sushi restoran zinciri , YO ! yeraltı barları , YO ! katering hizmet şirketi ve ocak ayında 100'den fazla ürün çeşidiyle YO ! Japan adıyla hizmete girecek olan moda zinciri var . Bir sonraki adım YOTEL ! ise Japon'ların kapsül otel anlayışıyla birinci sınıf ( first class ) uçak yolculuğunun bir buluşması . Ardından YO ! Spa gelecek . Başka kültüre ait bir ürünü ( sushi ) markalaştırmayı nasıl başardınız ? Bizler hem yeni hem eski Japonya'yı tanıma şansına eriştik ve birçok farklı ülke insanına olduğu gibi bu güçlü kültürden ilham aldık ve etkilendik . YO ! sadece Japon banyolarından değil aynı zamanda Türk hamam geleneklerinden de etkilendi ve ilham aldı . Marka olabilmek için ne yapılması gerekiyor ? Kendiniz gibi olun Şirketin insanları olarak kim olduğunuzu tanımlayın , eğer bu tanımı beğenmediyseniz önce değişin sonra markanızı anlatın . Türkiye'de yatırım düşünüyor musunuz ? Gıda sektöründe zengin deneyimi olan doğru ortağı bulursak ve YO ! markasının dünyanın bu bölgesindeki haklarını satın alıp markayı yönetmek isteyecek iyi bir işletmeci olursa neden olmasın ! Özgeçmişinizi kısaca anlatabilir misiniz ? 16 yaşında okulu terk ettim . 60'li yılların başında rock topluluklarında ışıkçılık yapmaya başladım . Sonra dev sahne prodüksiyonları ve showları tasarladım . Sonra tv haklarının satış işlerini yaptım , hatta dönem Türkiye'den TRT'yle çalıştım . Alp'lerde özgürce kaydım ! Yaptığım birçok şeyden gurur duyuyorum . Ama en çok da YO! SIMON WOODROFF Japonca YO ! ünlemini markalaştırıp sushi restoran zinciri kuran Simon Woodroffe , şimdi de kasul otel anlayışını uçak yolculuklarına taşıyor , ardından Japon banyolarıyla , Türk hamam geleneklerini birleştirecek Gelecekte insanlar için savaşacağız JIM DION İş hayatına nasıl girdiniz ? Büyüme çağında hep psikolog olmak istedim ve bunun için üniversitede dokuz yılımı harcadım . İlk olarak klinik psikoloji , ardından doktorada endüstri psikolojisi okudum . Son yılımda Sears Roebuck'ta staj yaptım ve orası hayatımı değiştirdi . Sears'a Perakende Bölümü Direktörü olarak girdim daha sonra katalog ve ardından satı alma bölümüne geçtim . Perakendeciliği sevdiğimi keşfettim . Daha sonra dört yıl Levi Strauss'ta çalıştım . Psikoloji okumam hem tüketici hem de çalışanları anlamamı sağladı . Perakendecilik dünyasında ne gibi değişimler var ? Rekabet inanılmaz bir seviyede arttı . Artık eskisi gibi fazla hata yapma yeri yok ve piyasa çok daha acımasız . Yakın gelecekte hangi trendler daha etkili olacak ? İnsanlar , insanlar , insanlar . Bütün firmalar bu yarışta teknolojinin önemini anlayınca artık insan gücünün kalitesine önem vermeye başladılar . Gelecekte savaş daha iyi insanlar bulmak konusunda olacak . Çalışanlarını bir üretim faktörü olarak gören ve önemini anlayan firmalar ilerleyecek . Hangi firmalara danışmanlık veriyorsunuz ? Bata Ayakkabı Organizasyonu ile yeni bir büyük projeye imza attık . Yönetici adaylarının üretimden satışa , perakendeden insan kaynakları ve finansa kadar tüm alanlarda temel bilgileri almalarını sağladık. Ayrıca Philips Elektrok'in Uzakdoğu'daki dağıtıcılarını eğittim . Harley Davidson'da envanter yönetimi çalışması yaptık . Türkiye'nin iki katı büyüyeceğiz 1005 yılı için gayri safi milli hasılanın yüzde oranında artacağını öngören Eczacıbaşı Topluluğu'nun büyüme hedefi bu oranın iki katına ulaşıyor EYLEM TÜRK Yeni yıl yaklaşırken , büyük sanayi grupları da yeni yıl için hedeflerini belirlemeye başladı . 1005'te enflasyon ve faizlerdeki düşüşün devam etmesini bekleyen Eczacıbaşı Topluluğu yeni yılla birlikte faaliyetlerine hız verecek . Topluluk , yeni yılda Türkiye ekonomisindeki büyüme oranın iki katı kadar büyüme hedefini ortaya koydu . Eczacıbaşı Topluluğu'nun 1005 hedefleriyle ilgili sorularımızı Eczacıbaşı Holding Planlama ve Finansman Koordinatörü Toker Alban yanıtladı . Holdingin büyüme hedefi nedir ? Eczacıbaşı Topluluğu'nun 1005 yılında gayri safi milli hasılada ( GSMH ) öngörülen büyüme hızının yaklaşık iki kat üzerinde büyümeyi hedefledi . Geçmiş yıllarda olduğu gibi gelecek yılda da dışsatımın toplam ciro içindeki payının artmasını bekliyoruz . Önümüzdeki yıl yeni yatırım ve istihdam planınız nedir ? Topluluğun 1005 yılında gerçekleştireceği yatırımlar , ağırlıklı olarak içinde bulunulan faaliyet alanları ile ilgili olup , kapasite artırıcı , yenileme ve modernizasyon amaçlı yatırımlar olacak . Ayrıca , İş Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı ile birlikte gerçekleştirilecek olan Levent arazisinin değerlendirilmesi ile ilgili çalışmalar devam etmekte . 1005'de yeni hükümetten faaliyet alanınızla ilgili beklentileriniz nelerdir ? Yeni hükümetin programında yer alan sağlık sisteminin ve sosyal güvenlik ağının geliştirilmesi ve inşaat sektörünün desteklenmesi konuları bizim açımızdan kuşkusuz önemli konular . Ancak biz Türkiye'de sağlıklı bir rekabet ortamı yaratılmasını , denetimin etkin hale getirilmesini ve her şeyden önce makro ekonomik istikrarın sağlanması gibi hususları sektörel konulardan daha önemli görüyoruz . Öte yandan , ihracata dayalı büyümenin gerçekleştirilmesi açısından ihracatçılara , özellikle marka geliştirme , kalite artırma ve ARGE çalışmaları bağlamında destek olunması uygun olacaktır . 1005 yılı bütçesi hazırlanırken hangi göstergeler baz alındı ? Enflasyon öngörümüz yüzde 18 , GSMH artış hızı olarak ise yüzde 4'ü baz aldık . Enflasyon tahminlerimizin resmi hedeflerin üzerinde bulunmasının sebebi , varsayımlarımızda bir miktar ihtiyat payı bırakma isteğimizdir . 1005'te piyasalarda nasıl bir gelişme bekliyorsunuz ? IMF programına sadık kalındığı taktirde niyet mektubunda belirtilen makro hedeflerin tutturulabileceğini ve buna bağlı olarak piyasaların güven kazanmasıyla reel faizlerde düşüş yaşanabileceğini düşünüyoruz . Yeni kurulacak hükümet programa , destekleyici mali politikalarla birlikte sahip çıkarsa ve güvensizlik yaratacak gelişmeler olmadığı taktirde enflasyon oranlarının düşüş trendine devam etmesini bekliyoruz . Enflasyon oranlarının ve enflasyon beklentilerin düşmeleri halinde Merkez Bankası'nın faizleri bir miktar daha indireceğini tahmin ediyoruz . AB'ye uyum için bankacılık ve mali alanda da hazırlıkların sürdüğünü bildiren Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti , enflasyonun yıl içinde tek haneli rakama inebileceğini söyledi Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti , Türkiye'nin , Avrupa Birliği'ne ( AB ) entegrasyon çerçevesinde , hukuksal alanda olduğu kadar mali alanda ve bankacılık sektöründe de önemli hazırlıklar içinde bulunduğunu söyledi . Sergengeçti , yıl içinde tek haneli enflasyon hedefinin başarılmasının mümkün görüldüğünü ve yıl içinde de AB üyesi ülkelerin ortalama enflasyon değerine yaklaşılabileceğini bildirdi . Londra'da düzenlenen 16 . European Finance Convention toplantısına katılan Serdengeçti , Avrupalı bankacıların ve finans çevrelerinin dinleyici olarak katıldığı bir konferansın son gününde , İngiliz Merkez Bankası Başkanı Sir Edward George'un kapanış konuşmasından önce , Türk ekonomisi hakkında konuştu . Türk ekonomisinin iyileşme sürecine girdiğini belirten Serdengeçti , geçen yıl yüzde 61 olan TÜFE'nin bu yıl yıllık bazda yüzde 55 olan öngörünün de altına inerek yüzde 51 düzeyinde gerçekleşmesinin olarak gerçekleşmesinin beklendiğini kaydetti . Adaylardan önce başladık Türkiye AB ilişkisine de değinen Süreyya Serdengeçti , AB'ye uyum amacıyla hukuksal alanda çok önemli çalışmaların gerçekleştirildiğini anımsattı . Serdengeçti , bu alanda , Merkez Bankası'nın da Avrupa Merkez Bankaları Sistemi'ne uyum sağlamak konusunda diğer aday ülkelerden daha önce çalışmalara başlandığını bildirdi . Doğalgaz anlaşmaları gözden geçirilecek Başbakan Yardımcısı Şener , yüksek fiyat ve alım garantili anlaşmaların gözden geçirileceğini söyledi ERAYDIN AYTEKİN , SONER KAVAK Sivas / DHA Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , Türkiye'nin doğalgaz anlaşmalarının yeniden gözden geçirileceğini açıkladı . Türkiye'nin doğalgazı dünya fiyatlarının çok üzerinde aldığını ve alım yapmadan para ödenen yükümlülükler olduğunu belirten Şener , şöyle konuştu : " Bunların gözden geçirilmesi lazım . Elbette bir iktidar işbaşına geldiğinde her konuyu tekrar masaya yatırır gözden geçirir . Ama , devletin devamlılığı da esastır . " IMF'ye kötü şöhret esprisi Şener , IMF Avrupa Birinci Bölge Direktörü Michael Deppler başkanlığındaki heyetle görüşmesinde , IMF çalışmalarıyla ilgili tepki olduğunu , bunun IMF programlarını uygulayan ülkelerin darboğaza girmesinden kaynaklandığına işaret ettiğini söyledi . Şener , heyete " Biz Türkiye'de başarılı olacağız . Bilesiniz ki sizin krediniz de artacak . Hükümetimizin başarısı sonrasında çeşitli ülkeler IMF bize niye gelmiyor diyecek şeklinde espri yaptığını söyledi . Cimbom 16 milyon dolar kâr hedefliyor Bu yılki gelirlerinin yüzde 80'ini kontratlarla garantileyen Galatasaray Sportif A. 1001'yi 16 milyon dolar kârla kapatmayı planlıyor Galatasaray Sportif A. Genel Müdürü Ebru Köksal , bu yıl 16 milyon dolarlık net kâr hedefini tutturacaklarını bildirdi . Gelirlerinin çok büyük bir kısmının orta ve uzun vadeli döviz cinsinden kontratlara dayandığını belirten Köksal , şöyle dedi : " Bu sene 16 milyon dolar net kâr elde etmeyi hedefliyoruz . Her şey hedeflendiği gibi gidiyor . Kâr hedefimizi tutturacağız . Bugün itibariyle de yaklaşık bu gelirlerin yüzde 80'i eldeki kontratlarla garantilenmiş durumda . " Maçlar etkilemiyor Piyasa değeri fiyat kazanç oranına bakıldığında şirketin çok yüksek nakit akım kapasitesine sahip olduğuna işaret eden Köksal , maç sonuçlarının hissenin performansına etkisine ilişkin olarak da şöyle dedi : " Psikolojik olarak etkileniyor olabilirler ama etkilenmiyorlar . Fenerbahçe yenilgisi veya şampiyonlar liginden elenmemizin sonrasında hisse çok da negatif bir performans göstermedi . Aynı yerde durdu . dönemde borsa yükseldi , bizim kâğıdımız çok fazla yükselmedi , onu belki negatif performans olarak görebiliriz . Ama bunun büyük bir kısmı hissenin sığ olmasından da kaynaklanıyor . " Yatırımcı sayısı az Galatasaray'ın 10 milyona yakın taraftarı bulunduğunu tahmin ettiklerini , bunun 11 bin tanesinin kulüp üyesi olduğunu ifade eden Köksal , şunları kaydetti : " Amaç daha büyük Galatasaray kitlesini Galatasaray'ın geleceğine ortak etmekti . Bu bir miktar amacına ulaştı , halka arz döneminde bin 500 civarında bir yatırımcı söz konusuydu . Ama gene de yatırımcı sayısı istediğimiz kadar çok değil . " Siyasi istikrar Türkiye'de büyümeyi güçlendirecek Dünya Bankası'nın raporunda , " Siyasi istikrar ve reform programının sürmesi halinde Türkiye'de gelecek yıl büyüme güçlenir " denildi Dünya Bankası tarafından yayımlanan 1005 yılına ilişkin Küresel Ekonomik Beklentiler Raporunda , Türkiye'de siyasi istikrar olması ve yeni hükümetin reform programını sürdürmesi durumunda gelecek yıl büyümenin güçleneceği belirtildi . Borçların sorunsuz ödenebilmeye devam etmesi için faizlerin düşmesi gerektiği kaydedilirken , Irak kastedilerek , Ortadoğu'da ileri düzeyde bir gerginliğin Türk ekonomisinde istikrarsızlığa yol açabileceği de belirtildi . Son raporda , Türkiye , dünya ekonomileri arasında yıllık kişi başına ulusal geliri 1. Türkiye ile birlikte bu grupta yer alan Avrupa ülkeleri arasında Bulgaristan , Romanya , Rusya , Yugoslavya , Arnavutluk , Bosna , Makedonya ve Belarus da bulunuyor . Türkiye Gabon ve Botsvana , iç savaştan çıkan Lübnan ve Arjantin'in de gerisinde kaldı . Büyüme yüzde 4. Bu yılki enflasyon beklentisi de , yüzde 16. Raporda , hem kriz sonrası ortamda , hem dünya koşullarından dolayı bu yıl Türkiye'ye yabancı sermaye ve yatırım girişinin azaldığına dikkat çekildi . Mc Donald's'ta fatura Başkan Greenberg'e çıkarıldı Dünyanın en büyük fast food zinciri Mc Donalds'ın başkanı ve baş icra yetkilisi Jack Greenberg'in yıl sonunda görevinden ayrılacağı bildirildi . Mc Donalds'dan yapılan açıklamada 61 yaşındaki Greenberg'den boşalacak görevlere başkan yardımcısı 59 yaşındaki Jim Cantolupo'nun getirileceği bildirildi . Mc Donalds'ın daha önce 1005 yılına dek görevde kalmasını talep ettiği Greenberg'in yıl sonunda görevinden ayrılacağını duyurması , şirketin son iki yıldır işlerin kötü gitmesinin faturasını başkana çıkardığı anlamına geliyor . Mc Donalds'ın hisse senetleri Greenberg'in başkan ve baş icra yetkilisi olarak görevlendirildiği 1998 yılından beri değerinin üçte ikisini yitirmiş bulunuyor . Özellikle son iki yılda şirket karının azalması Mc Donalds'ı bazı ülkelerdeki faaliyetlerini sınırlamaya zorlamıştı . Greenberg'in görevden ayrılacağı haberinin piyasalarda olumlu karşılandığı bildiriliyor . Koç'un lokumu Lafayette'de Koç Topluluğu bünyesindeki Divan'ın ürettiği lokum çeşitleri , yurtdışında ilgi görüyor . Fransa'daki Lafayette gibi ünlü mağazalarda satılan Divan lokumu , ABD , Avusturya ve Malezya'nın da aralarında bulunduğu çok sayıda ülkeye gönderiliyor . Divan Üretim Maddeleri ve Pastane İşletmesi'nin pazarlama sorumlusu Sündüz Özmen , " Fransa'da temsilciliğimiz var ve ürünlerimiz Lafayette'de satılıyor . Daha önce Londra da Harrod ve Selfridges'de satılan ürünlerimizin yeniden buralarda satışı için temaslarımız var ve her an başlayabilir . Avusturya'ya , Bahreyn'e de zaman zaman gönderiyoruz . Yine Malezya'ya Fransa üzerinden gönderimler oluyor " dedi . Sadece bu yıl ağırlığı Fransa olmak üzere yaklaşık 10 ton lokum ihraç edildiğini anlatan Özmen , özellikle güllü lokumun Fransa'da en fazla ilgi gören ürün olduğunu bildirdi . Yunanistan'ın turist kaybı Havaş'a yaradı Havayolu şirketlerine yer hizmetleri sağlayan Havaş , turizmdeki canlanmaya paralel olarak sene başında öngördüğü hedeflerini revize etti . Uçuş sayısında yüzde 15 azalma planlayan Havaş , bu hedefi yüzde olarak değiştirdi . Havaş Genel Müdürü Hans Rudolf Moser bunun da geçen sene planlanan bütçede yüzde 10'lik bir fazlalık anlamına geldiğini vurguladı . Moser , 1001 yılının beklediklerinden çok daha iyi olduğunu söyledi . Bunun büyük oranda turizm sayesinde gerçekleştiğini ifade eden Moser , " Bu sene turizm gayet iyi bir performans gösterdi . İspanya , Yunanistan gibi ülkeler turist kaybı yaşadılar . Onların yaşadığı kayıp Türkiye'nin kazancı oldu " dedi . Maksim eğlence merkezi oluyor Gazinocular Kralı , Maksim'de dört farklı tarz ve mekandan oluşacak bir eğlence kompleksi kuruyor DENİZ ALTUNTAŞ ŞEFİK Öztek ile yollarını ayırıp Laila evliliğini noktalayan Fahrettin Aslan , Maksim'in farklı bir hizmetle kapılarını açacağını söyledi . Aslan , Maksim'de Elma Kabare , underground disco , Maksim Club ve restoran halinde dört ayrı işletme olacağını ; Elma Kabare'de alaturka müzik yapılacağını kaydetti . Sanatçılar indirim yaptı MAKSİM'DE sahne almak isteyen sanatçıların fiyatta fedakarlık yapmasıyla bu işe giriştiğini söyleyen Aslan , kuracakları üç ayrı kadronun hepsinde Mehmet Ali Erbil'in olacağını , ayrıca Seda Sayan ve Muazzez Ersoy'un yer alacağını belirtti . Diğer kadrolar içinse " Kimin öne çıkıp çıkmayacağını kurayla belirleyeceğiz " dedi . " Sezen tek başına gazino " ASLAN , Sezen Aksu ve İbrahim Tatlıses'le çalışma konusuna ise şöyle açıklık getirdi : " Sezen'in çalışma sistemine giremem . Sezen başlı başına bir gazino . İbrahim Tatlıses'le de fiyatında indirim yapmaması nedeniyle çalışamayız " . Özgür kız Nil artık barda DENİZ ALTUNTAŞ NİL Karaibrahimgil , İstanbul Beyoğlu'nda Stars isimli barın açılışında sahneye çıktı . Üstü Alexander Mc Queen , altı ise Hüseyin Çağlayan'a ait ilginç bir kıyafet giyen Karaibrahimgil " Bu kıyafeti herkes giymez " dedi . KENTLİLERİ düşünerek müzik yaptığını belirten Özgür kız , doğulu gençlerin de kendisini dinlediğini söyledi ve ekledi : " Kendimi sahnede çok iyi hissediyorum . İçimden gelen müziği yapıyorum . " Kasedi sevgilisine tercih etti BİRSEN ALTUNTAŞ CANLI yayında Arto'yla girdiği polemik sonucu geçtiğimiz yaz işinden olan Ayşin Zeren , borsacı olan son sevgilisiyle ilginç bir nedenle ayrıldı . Ve bunu şöyle açıkladı : " Türk erkeğiyle anlaşamadığıma karar verdim . Kaset çıkarmaya karar verip iki firma ile ciddi ciddi görüşmeye başlayınca sevgilim Ben kaset çıkaran , sahneye çıkıp açık saçık giyinen bir kadınla birlikte olamam dedi . Ben de ayrılmaya karar verdim . " Bir yandan da radyo programı yapan Zeren , sesini kasete hazırlamak için her gün yüzdüğünü söyledi . Tepebaşı'nın kraliçesi Anjelique , İzzet'in yeni albümü , bir dünya mutfağı ; Eyvan , Sevinç Erbulak'dan " Gözünü Kırpma , Düşerim " , Altın Kızlar ve Zarifi farkı , Tanyeli Hindistan'da , Etiler Nispet'de Kibariye geceleri . . . İstanbul'da kâbus dün sona erdi İstanbul'da kız çocuğu olan ailelerin korkulu rüyası haline gelen Ümraniye sapığı , dün suçüstü yakalandı . İki kız çocuk babası sapık Kendimi durduramıyorum dedi HALUK ATALAY , ERDAL KILINÇ , DİNÇER ŞEREF İstanbul İstanbul'da 16 aydır ailelerin korkulu rüyası haline gelen Ümraniye sapığı , dün son kurbanını kandırmaya çalışırken yakalandı . Üsküdar Ünalan Mahallesi'ndeki köprünün üzerinde dün 10. Ağlayan kızı bırakarak kaçan zanlı , koşarak kaçıp izini kaybettirdi . Vatandaşların ihbarıyla bölgeye ekipler kaydırıldı . YUNUSLARA TAKILDI Bu sırada aynı mahallenin başka yerinde yine ortaya çıkan ve elinde siyah poşet bulunan zanlı , yine bir küçük kız çocuğunu kandırmaya çalışırken bir polisin dikkatini çekti . Polis , uzaktan tanık olduğu olayı devriye gezen ekibe bildirdi . Bölgeye takviye gönderildi . " Yunuslar " olarak bilinen motorize timler ve Asayiş Şube Müdürlüğü ekipleri çevrede operasyon başlattı . Zanlının , resmi ekipleri görerek kaçacağı düşüncesiyle Ünalan Mahallesi'nin giriş ve çıkışları , sivil polislerce kontrol altına alındı . ÇOCUKLA YÜZLEŞTİRİLDİ Şüphelinin otostop yaptığı ve gri renkli bir araca binip Ankara yönüne gittiği ihbarını değerlendiren polis , başta 100 ( ) karayolu olmak üzere bazı yollarda araçlarda inceleme yaptı . Daha sonra şüpheli kişinin Ünalan Mahallesi Oto Sanayi yönüne gittiğinin bildirildi . Arama çalışmalarında , 15 50 yaşlarında , 1. Şehit Hayrettin Yıldırım Polis Karakolu'na götürülen zanlı , burada küçük kızla yüzleştirildi . PUSU KURDUK Kızın ağlayarak teşhis ettiği zanlı , Asayiş Şube Müdürlüğü'ne götürüldü . Kardeşiyle baz istasyonu kurma işinde çalıştığı öğrenilen Özçelik , teşhis edildikten sonra Şişli Etfal Hastanesi'nde sağlık kontrolünden geçirildi . Şubeye gelerek gelişmeler hakkında bilgi alan Emniyet Müdürü Hasan Özdemir , 1001'den bu yana 15 ayrı tecavüz ve tecavüz girişimi olayını gerçekleştiren Özçelik'in yakalanmasıyla ilgili olarak şunları söyledi : " Sanık , Babana borcum var , Seni babana götüreceğim gibi bahanelerle ikna yolunu kullanıyordu . 15 ekiple bölgede pusu atarak sanığı suçüstü yakaladık . " POLİSLERE PARA ÖDÜLÜ Bu arada aylardır İstanbullu ailelerin korkulu rüyası olan Ümraniye sapığının yakalanmasında görev alan 60 polis memuruna yarın düzenlenecek törenle takdirname ve para ödülü verilecek . Emniyet Müdürü Hasan Özdemir , daha önce sapığı yakalayacak polislere maaş ödül verileceğini bildirmişti . Aynı yöntemi kullandı 54 yaşındaki Ümraniye sapığı Yaman Özçelik , önceki olaylarda olduğu gibi son kurbanının ( üstte ) yanına elinde siyah bir poşetle yanaştı ve " Bu poşeti babana götürmem lazım " diyerek onu kandırmaya çalıştı . Ancak planı yürümedi ve dikkat çekti . Bunun üzerine kaçmaya başladı ve yandaki su kanalına saklandı . Özçelik 11 yıllık evli çıktı . . . 11 yıllık evli , ve yaşlarında kız çocuk babası olan Yaman Özçelik , sorgusunda 1. Polis , yaptığı işten pişmanlık duyduğunu ancak kendisine bir türlü engel olamadığını tekrarlayan Özçelik'in psikolojik rahatsızlığını olduğunu düşünüyor . Donuk görüntüsü ve mantıklı konuşmalarıyla dikkat çeken Özçelik'in sperm ve kan örnekleri tahlil edilecek . Hakkında kötü konuşan yok Ziyapaşa Caddesi 60 numarada bulunan ve dört katlı apartmanın giriş katında oturan Özçelik'in , eşi olayı öğrendikten sonra çocuklarıyla birlikte ortadan kayboldu . Komşuları , iddialara inanmadıklarını söylediler . Özçelik'in , Esatpaşa'da doğup büyüdüğünü belirten mahalle sakinleri , " Ailesine düşkün biriydi . Saldırgan değildi . Çevresiyle barışıktı , fırsat buldukça halı sahada top oynardı " dediler . Yaptıysa onu öldürürüm ! . . Özçelik'in kayınpederi Cafer Tavukçuoğlu , damadının kullandığı minübüsün kardeşi Barış'a ait olduğunu belirterek , " Baz istasyonu kuruyordu . Ayın 15 gününü görevi gereği şehir dışında geçiriyordu . Eğer suçu kesinleşirse , onu devletin vereceği cezaya gerek kalmadan ben öldürürüm . 60 yıl geçse de öldürürüm " diye konuştu . Özçelik'in kayınpederi Cafer Tavukçuoğlu , damadının kullandığı minübüsün kardeşi Barış'a ait olduğunu belirterek , " Baz istasyonu kuruyordu . Ayın 15 gününü görevi gereği şehir dışında geçiriyordu . Eğer suçu kesinleşirse , onu devletin vereceği cezaya gerek kalmadan ben öldürürüm . 60 yıl geçse de öldürürüm " diye konuştu . Sapığın Ağustos 1001'den bu yana yaşları 10 15 arasında değişen sekiz kız çocuğuna tecavüz ettiği DNA raporuyla belgelendi . Yedi çocuğa da tecavüze yeltenen sapık , son olarak Kasım ayı başında Altunizade'de ortaya çıkmış , bir kız çocuğuna tevacüze yeltenmişti . Bugüne kadar yaklaşık 500 kişiyi gözaltına alan istanbul polisi , sadece Ümraniye'de 100 şüpheliye sperm ve kan testi yaptırdı . Testler için harcanan para milyar lirayı buldu . Sapığın yakalanması için polis ( 100 kişi ) ve jandarma özel ekipler kurmuştu . Suudiler yola geldi Tarihi Osmanlı kalesini yeniden yapacaklarına dair söz veren , ancak sözünde durmayan Suudi Arabistan , bu kararından çark etti ve otel kompleksinin içine Ecyad Kalesi'nin birebir kopyasını yapmaya karar verdi Suudi Arabistan'da Osmanlı döneminden kalma tarihi Ecyad kalesinin yıkılmasının ardından , aynı yerde geçen günlerde temeli atılan otel ve alışveriş kompleksinin planları içinde , kalenin replikası da ( birebir kopyası ) bulunuyor . " Riyadhdaily. Yeni bir gelişme değil Suudi yetkililerin , başından beri kalenin yıkıldığı yere otel inşa edeceklerini söylediklerini hatırlatan kaynaklar , bu nedenle olayın " Kale yerine otel inşa ediyorlar " ya da " yeni bir gelişme " olarak değerlendirilmemesi gerektiğine işaret ediyor . Aynı kaynaklar , Suudilerin aynı yere otel yapmaktan hiçbir zaman vazgeçmediğini , bu nedenle kalenin bulunduğu dağı tamamen yok ettiklerini belirtiyor . Suudi Arabistan yetkililerinin daha önce kalenin yeniden inşa edileceğine dair söz verdiklerini , ancak nasıl ve nerede yapılacağından bahsetmediklerini bildiren kaynaklar , otel ve alışveriş merkezi kompleksi maketinde , kalenin replikasının yer aldığını ifade ediyor . Sekiz yıl sınıf geçti ! yıllık zorunlu eğitimin yürürlüğe girmesi sonucu , sınıfta kalan öğrenci sayısının azaldığı belirtildi . . . ANKARA Milliyet İlköğretim okullarında eğitim öğretim süresinin sekiz yıla çıkartıldığı 1996 1998 döneminden bu yana öğrenci sayısı artarken , sınıfta kalanların sayısı azaldı . Milli Eğitim Bakanlığı , ilköğretim öğrencilerinin son yıldaki başarı durumlarını tespit etti . Buna göre , son yılda toplam milyon 158 bin 555 öğrenci sınıf geçme başarısını gösteremedi . Son yılın verileri , öğrencilerin en fazla . sınıf ile ilköğretimin ikinci kademesine geçtikleri . sınıfta zorlandıklarını ortaya koyarken , sınıf tekrarlayanların 955 bin 486'sini köylerde okuyan öğrencilerin oluşturduğu bildirildi . 1996 1998 eğitim öğretim yılında . sınıfta okuyan toplam milyon 560 bin 941 öğrenciden 155 bin 156'si , . sınıfta okuyan 854 bin 505 öğrenciden 115 bin 945'i sınıf tekrarladı . Geçen eğitim öğretim yılında ise , 10 milyon 156 bin 910 öğrenciden 559 bin 911'i sınıf tekrarlamak zorunda kaldı . Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde sınıfta kalma oranının diğer bölgelerden daha yüksek olduğu da tespit edildi . Ya bizim hakkımız ? BURSA DHA Ankara Gölbaşı'nda geçen yıl kasımda polisin " dur " ihtarına uymayan hırsızların bulunduğu otomobile ateş açması sonucu yaralanarak felç olan 11 yaşındaki Sultan ve 10 yaşındaki Ayzer Karasöğüt'ün aileleri , haklarını sonuna kadar arayacaklarını söyledi . Anne Gönül Karasöğüt , kızı Sultan'la yeğeni Ayzer'in felç olmalarına yol açan olayla ilgili bugüne kadar kendilerine dava açıldığına ilişkin bilgi ve belgenin ulaşmadığını anlatırken , " Bizim hakkımızı kim savunacak ? " diye sordu . Hırsızlık olayıyla ilgili olarak gözaltına alınanlar ise serbest bırakılmıştı . . . Kilis'te captagon baskını : gözaltı Suriye'ye kaçırılacak olan 1000 captagon hapı düzenlenen operasyonla ele geçirildi ANKARA Milliyet Kilis'te Suriye'ye götürülmek üzere hazırlanan 1000'e yakın captagon hapı ele geçirildi . İstanbul Tahtakale'de ticaretle uğraşan Şükrü Sutaşır adlı işadamının Suriye'ye gönderilmek üzere Bulgaristan'dan 400 bine yakın captagon hapını getirdiğini öğrenen narkotik uzmanları operasyon başlattı . Suriye'ye gönderilecek captagonların Kilis'te bir evde teslim edileceğini belirleyen dedektifler , Mehmet Curat adlı kişinin evine arife günü baskın düzenledi . Baskında , binerli partiler halinde Suriye'ye kaçırılacak olan captagonların ilk partisi ele geçirildi . Curat'ın yanı sıra uyuşturucu hapları Suriye'ye götürmekle görevlendirilen Zakor Banavi adlı Suriyeli ile Sutaşır ve Suriyeliler arasında bağlantıyı sağlayan Mehmet Aslan Birincioğlu'da gözaltına alındı . Dünyanın en güzeli Azra Nijerya'da çıkan olaylar nedeniyle Londra'ya alınan Dünya Güzellik Yarışması'nda 91 güzelin arasından sıyrılarak kraliçelik tacını giyen Türkiye güzeli Azra Akın , göğsümüzü kabarttı NEVSAL ELEVLİ Londra Nijerya'da yapılması planlanan ancak çıkan olaylar nedeniyle İngiltere'ye alınan Dünya Güzellik Yarışması'nda Türkiye güzeli Azra Akın birinci seçildi . Yarışmaya katılan 91 ülkenin güzeli arasından sıyrılarak 1001 Dünya Güzeli olan ve İstiklal Marşı'nı Londra'da bin kişinin önünde dinleten Akın , 100 bin İngiliz Sterlini ödül kazandı . 11 yaşına girdiği gün dünya güzeli seçilen Azra'nın en güzel hediyesi birincilik tacı oldu . Yüzündeki pırıltılı gülüşüyle seçicilerin olduğu kadar izleyenlerin de büyük beğenisini kazanan Akın , 1001'de Dünya Güzeli seçilen Nijeryalı Agbani Darego'dan tacını devraldı . Yarışmada ikinciliği Kolombiya'dan Natalia Peralta , üçüncülüğü ise Peru'dan Marina Mora Montero elde etti . Azra Akın , birinci seçildikten sonra yaptığı açıklamada , " Dünya kadınını en iyi şekilde temsil edeceğini ümit ettiğini " söyledi . Azra'nın babası Nazım Akın ise , " Tarih yazdık . İnanamıyorum . Türkiye'nin güzel yerlere gelmesini ümit ediyorum ve Turizm Bakanlığı'nın da Azra'ya sahip çıkacağına inanıyorum " dedi . Bakan : Gözlerinden öperim Turizm Bakanı Güldal Akşit de yaptığı açıklamada Akın'ın dünya güzeli seçilmesinden gurur duyduğunu belirterek ; " Bu birincilik ülkemizin adını tüm dünyaya bir kez daha duyurmuş olup , ülkemizin tanıtımına da büyük bir katkıda bulunmuştur . Akın'ı kutlar , gözlerinden öperim " dedi . Bu arada , Azra Akın'ın yarışmada giydiği ve modacı Cemil İpekçi tarafından hazırlanan elbise , " En iyi kıyafet " seçildi . Organizatörler , yarışmanın 156 ülkede yaklaşık milyar kişi tarafından izlendiğini söyledi . Ancak yarışmanın yapıldığı İngiltere'de hiçbir televizyon yayın için organizatörlerle anlaşma yapmadı . Nijerya'da yapılacak yarışma ThisDay gazetesinde yayımlanan bir makaleden sonra Müslümanların çıkardığı şiddet olayları ve 100'den fazla kişinin ölümü yüzünden İngiltere'ye alınmıştı . Memur sınavında 60 barajına son Yeni sınav sistemine göre , 50 bin memur alınması gerekiyorsa , sınavda ilk 50 bine girenler memur olma hakkı kazanacak ÖNDER YILMAZ Ankara Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin , ÖSYM ve Devlet Personel başkanları ile yaptığı toplantıda memur sınavlarında köklü değişiklik içeren çalışma başlatılması talimatını verdi . Şahin , " Adil ve kimseyi boş yere ümitlendirmeyen bir sistem olacak " diye konuştu . Sınav her yıl yapılacak Şahin'in verdiği bilgilere göre sistem şöyle işleyecek : Hükümet , devlet kurum ve kuruluşlarının memur ihtiyaçlarını her yıl yeniden belirleyerek ÖSYM'ye iletecek . Belirlenen ihtiyaçlar doğrultusunda sınav açılacağı kamuoyuna duyurulacak . Sınavda 60 puan barajı artık uygulanmayacak . Örneğin bir yılda 50 bin memur alınacaksa , sınavda ilk 50 bin sıralamasına girenler , memur olma hakkını kazanacak . Şimdiye kadar memur sınavlarını kazanan ancak bir yere yerleştirilemeyenler de puanlarını yükseltmek amacıyla bu sınavlara girebilecekler . Dileyen , geçmişte aldığı puanların geçerli olmasını isteyebilecek . Geçmişte sınavı kazananlardan , puanı yeni sistemle yapılacak sınavda ihtiyaç sıralamasına girenler , bir kuruma yerleştirilecek . Sıra İngiliz batığında SELMA KUNAR Antalya DHA İkinci Dünya Savaşı'nda Manavgat açıklarında denize düşen B14 Amerikan uçağını çıkaran dalgıç Oğuz Altunseçen , Tekirova açıklarındaki batık İngiliz uçağını da gün ışığına çıkarmak için çalışıyor . Altunseçen , İngiliz batığını çıkarmak için başvuruyu tamamladığını ve ilkbaharda dalış yapacağını söyledi . Tekirova'daki İngiliz batığının sahilden 550 metre açıkta ve 19 metre derinlikte olduğunu belirten Altunseçen şöyle konuştu : KOÇ'TAN DESTEK " İngiliz uçağında üç asker varmış ama batıkta cesetlere rastlamadık . Batığın çıkarılması için Rahmi Koç'tan da maddi destek alacağım . Manavgat'taki batığı , her biri beş ton kaldırabilen balonlar ve su altındaki ağır yükleri çıkaran maçuna tipi gemiyle gün ışığına çıkardık . 15 kişilik ekip çalıştı . Tekirova'daki İngiliz batığı ise 10 ton ağırlığında . Büyük olasılıkla bu batığı daha kolay çıkaracağız . " Devlet Bakanı Aydın'a destek ÇAPRAZ ATEŞ SEMRA KARDEŞOĞLU Diyanet'ten Sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın'ın " Zaman değişiyor . Tabiat , jeoloji , çevre şartları , teknoloji , çevre şartları , her şey değişiyor . Kuran'ın ifadeleri , gelişen bu şartlar içinde çağın gereklerine göre yeniden yorumlanmalı " sözleri , önümüzdeki günlerde gündemi meşgul edecek konulardan biri haline geldi . Milliyet'e açıklamalarda bulunan Aydın , Diyanet'in de kısmi özerk bir yapıya kavuşması gerektiğini söylemişti . Aydın'ın açıklamaları , ilahiyatçılar ve yazarların farklı yorumlarına neden oldu : Prof . Dr . Zekeriya Beyaz ( . Ü . İlahiyat Fak . Dekanı ) Diyanet sorunu var Türkiye'de çok yönlü bir din sorunu , Diyanet sorunu vardır . Dolayısı ile Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yeniden yapılandırılması , dini düşüncenin yeniden yapılandırılması ve Türkiye'de dinle ilgili sorunların çözümlenmesi zamanı çoktan gelmiş hatta geçmektedir . Hizbullah din adına ortaya çıkmıştır . Türkiye ve Türk milleti düşmanlığı yapmıştır . Bugün Türkiye'de birçok dini cemaat mili değerlere , Türklüğe karşı cephe almış durumda ve bunu din adına yaptığını söylemektedir . Bunlar sorun değil de nedir ? Prof . Dr . Mehmet Erkal ( Marmara Ü . İlahiyat . Fak . ) Yorum getirilebilir Zaten bu konuda Ankara'da ve İstanbul'da çalışmalar yapılıyor . Güncelleştirme ve yeniden yorumlama zaten ilmi platformlarda devamlı tartışılıyor . Kuranıkerim ve sünnet asıl olmak üzere , daha sonra yazılan eserlerin günümüzde anlaşılır hale getirilmesi ve günümüze hitap etmesi gerekir . Bin sene evvel yazılmış kitaplardaki yorum , fıkıh ve kelam eserlerinde verilen örnekler bugüne uymuyor . Bunların günümüz insanının anlayabileceği bir hale getirilmesi gerekir . Mevlüt Özcan ( Milli Gazete yazarı ) Tamamı yorumlanmaz Diyanet İşleri Başkanlığı'nın yeniden yapılandırılması ve özerk olması gerekir . Kuran ı Kerim'in yeniden yorumlanması konusuna gelince ; tamamı hakkında böyle bir şey düşünülemez . Çağın getirdiği yenilikleri dikkate alarak konuyla ilgili yeni yorumların yapılmasında , ilmin verdiği bilgiler doğrultusunda ayetler elbette yorumlanabilir , zaten bir ayetin tek manası yoktur . Sanırım bakanımız da bazı ayetlerin yorumlanması yönünü kastediyor . Eğer söz konusu edilen tamamı ise bu sakıncalıdır , mümkün değildir . Prof . Dr . Orhan Çeker ( Selçuk Ü . İlahiyat Fak . ) Bazı cezalar değişmeli Eğer güncellenme denilen şey açıklama ve dil yönündense buna katılırım . Ancak kastedilen bazı hükümlerin değiştirilmesi ise durum farklı olur . Dinimizin , zamanının değişmesi ile değişmeyecek hükümler yanında , değişebilecek hükümleri de vardır . Örneğin günlük ibadetler , aile hukuku ve cezaların tanesinin değiştirilmesi mümkün değildir . Bazı cezalar ise dönemin devletine bırakılmıştır . Bunlar değiştirilebilir . Borç ve ticari konularda önemli değişiklikler yapmak mümkün . Prof . Dr . Salih Akdemir ( Ankara Ü . İlahiyat . Fak . ) Mezhepler dışlanıyor Bakanımızın gündeme getirdiği konuların hepsine katılıyorum . AB'ye gireceğiz . Böyle bir dönemde bakanlığa bağlı bir Diyanet İşleri olamaz . Diyanet'in tamamen devletin yapılanmasından ayrı kalması gerekiyor . Diyanet'te diğer mezhepler temsil edilemiyor . Örneğin ateistler de öyle . İnanmayan bir insan , Diyanet bütçesi için vergi veriyor . Belli bir mezhebin ideolojisini yansıtıyor . Kuran'ın yeniden yorumlanması ise takdire şayan bir husus . Ekrem Kızıltaş ( Milli Gazete yazarı ) İlahiyatçılar tartışsın Kastedilen Kuranıkerim'in söylediklerini insanların anlayışlarına uygun hale getirmekse tabii ki desteklenmesi gereken bir fikir . Bu sayede insanlarımızın Kuranıkerim'in kendilerine tam olarak ne söylediğini anlamalarının kolaylaşacağını ve çoğu zaman kavramlar üzerinde sürüp duran boş tartışmaların sona erebileceğini düşünebiliriz . Bakanın " Kuranıkerim yorumlanmalı " derken , bunu " yanlış şeyler söylenmiş , bunları düzeltelim " anlamında kullanmamıştır . Bu tartışmaların ilahiyat çevrelerinde yapılması çok daha makul . Karpuzun da örtüsü var Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Altunkaya yazdığı kitapta , Karpuz , kavun ve portakalın da örtüsü var dedi EZELHAN ÜSTÜNKAYA Ankara Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Mehmet Altunkaya'nın , İzmir müftüsüyken kaleme aldığı " Müminlere vaaz ve irşad " adlı kitabında , kadınların örtünmesi savunulurken , türban için " Kavun , karpuzun da örtüsü var " deniliyor . Altunkaya'nın , kitabıyla ilgili tepkilere , " Gençken yazdım , emekli olduktan sonra değiştireceğim " dediği belirtiliyor . Altunkaya'nın , kitabında yer verdiği konular ve bazı görüşleri şöyle : ÖRTÜNME : Yiyecek maddelerinin hemen hepsinin üstü örtülüdür . Karpuz , kavun , portakal , limon , nar , ceviz , fındık . Bunların etrafını zırh gibi kuşatan örtüleri vardır . Bunların üzerindeki örtüyü kaldırdığınız zaman değişirler . Kimisi kurur , kimisi solar , kimisi buruşur . Kadın da kıymetli bir varlıktır . Ama örtüsüne büründüğü zaman kadının açık seçik gezmesi , renginin , tadının bozulmasına neden olur . Bütün kıymetli şeyler kapalı tutulur . Müslüman kadınlar kılıfsız , zarfsız , örtüsüz , kabuksuz olmaz . KADININ ÇALIŞMASI : Birbirine yabancı olan erkek ve kadınların karışık olarak bir arada çalışmaları , bir kadının yabancı erkeklerle çalışması mahzurludur . Beklenen kış geldi ! " Bu yıl kış gelmedi bir türlü " diyenlere Meteoroloji Genel Müdürlüğü müjdeyi verdi : " Bugün ve yarın fırtınayla birlikte kar yağışı bekliyoruz , sıcaklıklar düşecek " ANKARA Milliyet Hava sıcaklıklarının 10 derece düşeceğini açıklayan Meteoroloji Genel Müdürlüğü , bugün ve yarın fırtınayla birlikte yağış beklendiğini söyledi . Orta Akdeniz üzerinden gelen ve halen yurdun batı kesimlerinde etkili olan yağışlı havaya ilave olarak , Karadeniz üzerinden gelen soğuk hava da yurdu etkisi altına alacak . Yağışlar , Trakya dahil yurdun kuzey , iç ve doğu kesimlerinde karla karışık yağmur ve kar şeklinde , Akdeniz bölgesinde ise sağanak yağmur şeklinde olacak . DOĞUYA YÖNELECEK Fırtına , kar yağışı , buzlanma ve etkili yağış nedeniyle yetkililer , vatandaşların tedbirli olmalarını istedi . Soğuk ve yağışlı hava , önümüzdeki salı günü yurdun doğu kesimlerine hareket edecek . Denizlerde , Güney Ege , Batı ve Doğu Akdeniz'de yağış beklenmezken , Marmara Denizi ile Batı ve Doğu Karadeniz'in parçalı bulutlu ve sağanak yağışlı olacağı , Batı ve Orta Karadeniz ile Marmara ve Ege'de fırtına beklendiği belirtildi . Bayram şekeri niyetine . . . ERZURUM DHA Kış mevsiminin başlamasına rağmen alışılmışın dışında sıcak ve yağışsız bir havanın hâkim olduğu Erzurum'da dün sabah başlayan kar yağışıyla her taraf bembeyaz kesildi . Orta Akdeniz üzerinden gelen soğuk ve yağışlı hava , sadece Erzurum'da değil , Kars , Ağrı , Erzincan , Ardahan ve Muş'ta da etkili oldu . Erzurum'da kar yağmasına en çok sevinenler , Palandöken Dağı'ndaki otellerin sahipleri oldu . Tabii turizmcilerin yanı sıra çocuklar da kar yağışından son derece hoşnuttu . Tatili fırsat bilen çocuklar , bol bol kartopu oynadı . Bölgede kar yağışının gün devam etmesi bekleniyor . Bu arada Uludağ'da da kar kalınlığı santimi aştı . Bolu Dağı'ndan dikkatli geçin ALP CEVHERSÖZ Bolu DHA Ankara ile İstanbul arasındaki en önemli geçiş noktası olan Bolu Dağı'nda dün sabah saatlerinden itibaren yoğun sis yaşandı . Görüş mesafesi zaman zaman 10 metreye kadar düştü . Görüş mesafesinin düşmesi nedeniyle trafikte yoğunluk yaşandı . Karayolları yetkilileri , bayram tatili dönüşü nedeniyle sürücülerin Bolu Dağı geçişinde dikkatli olmalarını isteyerek , " Son gün yoğunluk yaşanacak . Bugün kar yağışı da bekliyoruz . Ekiplerimiz 14 saat hazır olacak . Ancak sürücüler de kar yağışına karşı otomobillerinde zincir ve takoz bulundurmalı " uyarısında bulundu . Ödüllerimi kimse alamaz ! . . Doping iddiası nedeniyle 1000'de aldığı ödüller geri istenen güreşçi Taşçı , Hiçbirini geri vermem dedi GURBETGÖKÇE Tarihi Kırkpınar güreşlerinde dokuz kez başpehlivan olup iki altın kemeri ebediyen kazanan Ahmet Taşçı'nın derecesi , iki yıl önce doping yaptığı gerekçesiyle mahkeme kararıyla iptal edildi . Kazandığı ödülleri geri vermesi istenen Taşçı , Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ( GSGM ) ile aralarındaki mahkemelerin sürdüğünü belirterek , " Er meydanına büyük emek verdim , mahkeme henüz sonuçlanmadı . Ödüllerimi geri vermeyeceğim " dedi . GEREKENİ YAPACAĞIZ GSGM Ceza Kurulu , Taşçı'ya iki yıl yarışmalardan men cezası verdi . Taşçı , DNA testi yaptırıp temiz olduğunu belgeleyince , GSGM'nin kararı mahkemece iptal edildi . Ancak GSGM , bu kararı temyiz ederek , Taşçı'nın başpehlivanlığının iptal edildiği ve ödüllerinin geri alınacağı iddiasıyla Edirne Belediye Başkanlığı'na bir yazı gönderdi . Edirne Belediye Başkanı Cengiz Varnatopu , GSGM'nin yazısını işleme koyduklarını söyledi . Varnatopu , " Kırkpınar'ın yönetmelikleri neyi gerektiyorsa onu yapacağız . Taşçı'dan ödüllerini isteyeceğiz " diye konuştu . Taşçı ise , davaların sürdüğünü belirterek , " Alın terimle ödülleri kazandım . Yaşanan olaylar beni daha da hırslandırdı . Amacım , . altın kemere sahip olmak " şeklinde konuştu . Taşçı'dan istenen ödüllerin , 56 Cumhuriyet ve 10 Ata altını , milyar para ödülü , üç madalya ve bir kupa olduğu belirtildi . Antik katliam ! Sit alanı Foça'da arkeolog raporuna rağmen kanalizasyon çalışmaları sürüyor . Her çukurdan tarih fışkırıyor ÖMER ERBİL İstanbul Foça ( Phokai ) antik kentinde kanalizasyon ve atık kolektör çalışmaları nedeniyle açılan her çukurdan bir tarihi kalıntı çıkıyor . Kazma vurulan yerlerden Roma dönemine ait lahit , amphora mezar , Helenistik dönemden kuyu , duvar , seramik parçaları , döşeme ve mozaikler çıktı . İzmir Arkeoloji Müzesi'nin aksi raporların rağmen İzmir No'lu Koruma Kurulu , projeye onay verdi . BELGESİ DE VAR Antik katliam , Foça Belediye Başkanlığı'nın , bölge birinci derece sit alanı olduğu için projeyi başlatmak amacıyla İzmir No'lu Koruma Kurulu'ndan kazı izni istemesiyle başladı . Kurul , İzmir Müzesi'nden boru döşenecek yerlerde araştırmalar yapmasını istedi . Arkeoloji Müzesi arkeologları , yaptıkları araştırmalarda sayısız tarihi eserlere rastladı . Hazırladıkları raporlar ve çektikleri fotoğraflarla da bunu net bir şekilde belgelediler . KAMU YARARI ! Ancak İzmir No'lu Koruma Kurulu görevlendirdiği müze arkeologlarının raporlarını ve çıkan tarihi eserleri dikkate almadan , Ekim 1001 tarihinde , " Kazılarda elde edilen kalıntıların açıkta korunması ve sergilenmesinin günümüz koşullarında mümkün olmadığı anlaşılmıştır . Uygulamanın 19 . yüzyıla değin çeşitli dönem yapılaşmaya ait kalıntılara hiçbir şekilde zarar vermediğinin görüldüğü ve projenin gerçekleştirilmesinde kamu yararı olduğu . . . " kararını aldı . Hem tarihi hem fokları vuracak . . . Foça Kazıları Başkanı Prof . Dr . Ömer Özyiğit Koruma Kurulu için hazırladığı raporda kurulu suçlayarak , " Bu proje nedeniyle hem tarih hem de foklar yok olacak . Arıtma tesisinin deşarj borularının çıkışı fokların mağaralarına doğru " diye konuştu . Gül : Denktaş'la ayrılığımız yok Denktaş'la buluşan Başbakan Gül , " Denktaş'ın BM'ye yazdığı mektupların hepsi olumludur . Denktaş'la bir ayrılığımız söz konusu değildir " açıklamasını yaptı SİNAN TOROS , GÜLAY FIRAT İstanbul Başbakan Abdullah Gül , çözümsüzlüğü çözüm olarak görmediği Kıbrıs'ta " karşılıklı tatmin edici " bir uzlaşma aradığını belirtirken , Avrupa Birliği'ni ( AB ) adada atacağı adımlar konusunda uyardı . Gül , KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'la bir görüş ayrılığı bulunmadığını da vurguladı . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'la birlikte Denktaş'ı ülkesine uğurlayan Gül , Atatürk Havalimanı'nda basın toplantısı düzenledi . Gül , " Kıbrıs , 11 Aralık'ta AB'ye üye olursa tavrınız ne olur ? " sorusuna " AB , Kıbrıs'taki sorunu çözmeye yardımcı olmalıdır . Sorunu daha da kronik hale getirme yönünde hareket etmemelidir . Bunu da gayet iyi biliyorlar " yanıtını verdi . AB'yle ilgili görüşmelere işaret eden Gül , sözlerini şöyle sürdürdü : " Yaptığımız görüşmelerde hep , Atacağınız adımlarla Kıbrıs meselesinin çözümünü kolaylaştırın . Kıbrıs meselesinin çözümünü zorlaştırıcı adımlar atmayın demişizdir . Şu bir mutabakattır . Kıbrıs AB'ye , ancak yeni bir ortaklık anlaşması içerisinde girebilir . Yani iki ayrı devlet , egemenliği olan tek devlet şeklindeki bu yeni bir ortaklık , yeni bir konsepttir . Bu görüşümüzü daima öne geçirmişizdir . " " Şüphesiz ki , çözüm için biz olumlu yaklaşıyoruz " diyen Gül , " Sayın Denktaş'ın BM Genel Sekreteri'ne yazdığı mektupların hepsi olumlu mektuplardır . Tartışmaya , konuşmaya , görüşmeye ve çözümü bulmaya hazırız . Bu konularda Denktaş ile herhangi bir ayrılığımız da söz konusu değildir " açıklamasını yaptı . AB'nin Kopenhag'da Türkiye'ye hak ettiği tarihi verdikten sonra çözümün çok daha kolaylaşacağının açık olduğunu vurgulayan Gül , bunu da AB çevrelerine daima söylediklerini hatırlattı . AB liderlerinin doğru kararlar alacaklarını ümit ettiklerini belirten Gül , " Türkiye'ye verilecek kesin tarih , gerek bölgemizdeki , gerekse Türkiye Avrupa ilişkilerindeki birçok meselenin çözümünü kolaylaştıracaktır " dedi . Kopenhag kriterleri yerine getirildi . . . AB üyesi ülkelerin liderlerinin konuya çok stratejik yaklaşmaları , küçük hesaplar peşinde koşmamaları gerektiğini belirten Başbakan Abdullah Gül , şunları kaydetti : " Türkiye'ye hak ettiği tarih verilmelidir . Hiçbir şey sürüncemede , belirsiz bırakılmamalıdır . Türkiye , üzerine düşenleri hakkıyla yapmıştır . AB'den kesin tarih almak için en önemli şart , Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirmektir . Türkiye , Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirmiştir . Ağustos ayında TBMM'den çıkan reform paketi çok anlamlıdır . Buna ilave olarak da , iki ayrı paketi TBMM'ye sevk ettik . Bunları 11 Aralık'tan önce çıkarmak için gayret edeceğiz . Bizim siyasi kararlığımız gayet açık ve ortadadır . Türkiye AB'ye üye olursa sadece Türkiye değil , AB de kazanacaktır . AB'ye üye olmamız Avrupa'yı zenginleştirecek ve kuvvetlendirecektir . " Denktaş'ı Gül ve Erdoğan karşıladı ABD'de kalp ameliyatı geçiren KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş , dün New York'tan İstanbul'a geldi . Denktaş , THY'nin 540 uçağından inerken , korumalarının kendisine yardım etmelerini istemedi . Devlet Konukevi'ne geçen Denktaş , Başbakan Abdullah Gül , AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , danışmanı Prof . Dr . Mümtaz Soysal ile torunu Rauf Denktaş tarafından karşılandı . Gül , Erdoğan ve Denktaş , yaklaşık 15 dakika süren bir görüşme yaptı . Denktaş , Atatürk Havalimanı'ndan Başbakanlığa ait ATA uçağı ile ayrıldı . Atina'nın korkusu : Ya Denktaş imzalarsa ! Atina ve Kıbrıs Rum Kesimi'ni , BM Genel Sekreteri'nin yeni planını Denktaş'ın kabul etmesi , Klerides'in ise reddetmesi endişesi sardı YORGO KIRBAKİ Atina BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın , Kıbrıs sorununun çözümü için yeni planını muhtemelen yarın veya en geç salı günü Denktaş ve Klerides'e sunacağı bildirildi . Atina ve Kıbrıs Rum Kesimi'nde , Annan'ın yeni planında , taraflara 11 Kasım'da sunduğu ana plan üzerinde önemli değişiklikler yapması beklenmiyor . Kabus senaryosu BM Genel Sekreteri'nin yeni planı için Denktaş ve Klerides'den Kopenhag zirvesinden önce cevap vermelerini istemesi endişesi yaşandığı Yunan başkentinde , en kötü senaryo Denktaş'ın " imzalıyorum " demesi ve buna karşı Rum Milli Konseyi'nin önce müzakere diye ısrarı üzerine Klerides'in imza atmayı reddetmesi . Atina'daki " kabus senaryo"nun son sahnesi Rum tarafının bu tutumu üzerine Kopenhag'da Kıbrıs'ın üyeliğinin 1999 Helsinki zirvesi kararlarında üyelik için ilgili maddenin son bölümündeki " ilgili unsurlar göz önünde bulundurulur " cümlesine dayanılarak üyelik için erteleme kararı alması . Fırsat kaçmasın Kopenhag öncesi , Almanya ve İngiltere Dışişleri Bakanları Josca Fischer ile Jack Straw , KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile Rum Yönetimi lideri Glafkos Klerides'e birlikte imzaladıkları bir mektup göndererek " Kıbrıs sorununun çözümü için bugün ortaya çıkan fırsatın kaçırılmaması"nı istediler . Fischer ile Straw , iki liderden Annan planı ile ilgili görüş ve değerlendirmeleri hakkında haberdar olmak istediklerini de kaydettiler . Derviş : AKP , AB yanlısı Yunan Hükümet Sözcüsü Hristo Protopappas , Türkiye'ye tarih verilmesi ile ilgili Alman Fransız önerisinin , Türkiye'nin Avrupa gidişatı için daha iyi bir tartışma temeli oluşturduğunu ve Türkiye'den bu öneriye gelen tepkiyi anlayamadığını belirtti . Ancak , Yunan dışişlerine yakın çevreler , Kopenhag'da Alman Fransız önerisinin kabul edilmesi durumunda , Kıbrıs'ta çözüm ihtimalinin önemli ölçüde zayıflayacağını söylediler . Atina'da Kopenhag Zirvesi'nin 15 Aralık pazar gününe kadar uzatılması ihtimalinden de bahsediliyor . Öte yandan CHP milletvekili Kemal Derviş , Ta Nea gazetesine verdiği demeçte " Başbakan ve AKP yönetimi Avrupa yanlılarıdır . AKP'de AB üyeliğini isteyen liberal güçler de vardır " dedi . Denktaş : AB için bedel vermeyiz KKTC'ye dönen Denktaş , binlerce kişi tarafından " Siyasi çözüm adına teslimiyet yok " pankartlarıyla karşılandı DIŞ HABERLER SERVİSİ KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş , Rum Kesimi lideri Glafkos Klerides'in Birleşmiş Milletler'e sunduğu yanıtı okuduktan sonra " daha bir ümitsizliğe düştüğünü " söyledi . Anlaşma olmadan Kıbrıs'ın AB'ye alınmasının Rumlar'ı Türkler'in karşısında kale haline getireceğini belirten Denktaş , " Böyle yolu biz tanımayız . Eşitliğimizi AB tanımalıdır ve bize aynı şekilde muamele etmelidir " dedi . Denktaş , yaklaşık iki ay aradan sonra dün KKTC'ye döndü . Geçitkale Havaalanı'nda binlerce kişi tarafından " Siyasi çözüm adına teslimiyet yok " , " Yeni toplu göçe hayır " , " Toprak tavizine hayır " gibi pankartlarla karşılanan Denktaş , buradaki konuşmasında , Klerides'in BM'ye sunduğu yanıtı değerlendirdi . Klerides'in " Kıbrıs Cumhuriyeti " üzerine Kıbrıs Türkleri'nin geleceğini inşa etmeye çalıştığını vurgulayan Denktaş , Rum liderin , " adaya nüfus getirdi " diye Türkiye'yi suçladığını belirtti . Klerides'in daha fazla Rum'un Türk tarafına geçmesini istediğini ifade eden Denktaş , " Yüzüne bile bakılmayacak iki haritanın birleştirilmesi ve yeni kantonlar oluşturulması isteniyor " dedi . KKTC yok sayılıyor Denktaş , " KKTC yok , Kıbrıs Cumhuriyeti var olacak . Her şey bunun üzerine bina olacak " dedi . Yeni göçler yaratılacağına dikkat çeken Denktaş , sözlerini şöyle sürdürdü : " Kıbrıs'ı AB'ye alacaklar diye bir heyecan yaratıldı . Ama bunun bedelinin ne olduğunu yavaş yavaş herkes görmektedir . Bu bedeli veremeyiz , vermeyeceğiz . Davamızı , müzakereyle halletmek için yolumuza devam edeceğiz . Müzakere etmek demek , her şeyi kabul etmek demek değildir . " Terör zararında köy boşaltma yok Türkiye , AB'nin istediği bir kriteri işine geldiği gibi yorumladı . Adalet Bakanlığı taslağında işkence gören ve köyünü terk edenlere devlet tazminat ödemeyecek GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Adalet Bakanlığı'nca hazırlanan Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun taslağında , işkence gören veya köyünü terk etmeye zorlananlara devletin tazminat ödemeyeceği düzenlendi . Türkiye , taslağı bu şekilde yasalaştırırsa , AB'nin istediği bir kriteri " işine geldiği gibi " uygulayacak . AB'nin üzerinde önemle durduğu konuya ilişkin taslağı hazırlayan Adalet Bakanlığı , işkence görenlerle köyünden ayrılmak zorunda kalanları , " devletin zararını gidereceği kişiler"in kapsamı dışında bıraktı . Taslağın . maddesinde , Terörle Mücadele Yasası'nın , ve . maddelerinde belirtilen şartları taşıyan kişilerle , köyünü kendi isteğiyle terk etmiş kişilere devletin tazminat ödemeyeceği belirtildi . İşkence görenler Terörle Mücadele Yasası'nın söz konusu maddelerinde , örgüt ve çete suçlarıyla bu örgüt ve çetelerin içinde yer alanların , " terörle mücadele " kapsamında bulundukları anlatılıyor . Buna göre , Adalet Bakanlığı taslağı , örgütsel bir suçtan dolayı gözaltına alınan ve gözaltında işkence yapılan kişilere nasıl bir zarar görmüş olursa olsun tazminat ödemeyecek . Örneğin , Burdur Cezaevi'ne düzenlenen operasyonda kolunu kaybeden mahkûm Veli Saçılık gibi isimler bile , devletten yargı yoluyla kazanmadığı sürece tazminat alamayacak . Köyü boşaltılanlarTürkiye , yıllardır Doğu ve Güneydoğu Anadolu'daki köylülerin köylerini boşaltmaya zorlanmadıklarını ve kendi istekleriyle oturdukları bölgelerden ayrıldıkları tezini savunuyor . Bakanlığın taslağına göre , bu durumdaki kişilere de , Türkiye'nin tezleri doğrultusunda tazminat ödenmeyecek . Yakış'a yakışan bir yer aranıyor Tayyip Erdoğan'ın başbakan olması kabineyi de etkileyecek . Başbakan Gül'ün Dışişleri Bakanlığı'na getirilmesi beklenirken , Bakan Yakış'a yer aranıyor SALİHA ÇOLAK Ankara AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın Başbakan olmasını sağlayacak formülün hayata geçirilmesinin , 58 . Hükümet'te fire yaratması bekleniyor . Erdoğan'ın kuracağı 59 . Hükümet'te Abdullah Gül'ün Dışişleri Bakanlığı'na ya da Dışişleri'nden Sorumlu Başbakan Yardımcılığı'na getirilmesi beklenirken , Yaşar Yakış'ın kabinede kalması için de formül aranıyor . TBMM'de bu hafta Erdoğan'a önce milletvekilliği , ardından Başbakanlığın yolunu açacak değişiklikler görüşülecek . Böylece Erdoğan'a başbakanlık yolunun açılması planlanırken ; AKP kulisleri , öncelikle Gül , ardından Yakış üzerinde formül arayışlarını tartışıyor . AKP lideri için Başbakanlık'tan istifa edecek olan Gül'ün , Erdoğan tarafından kurulacak yeni hükümette Dışişleri Bakanı olarak yer almasına kesin gözüyle bakılıyor . 1'li formül düşünülüyor Erdoğan ile zorlu bir mesai yapan , Avrupa başkentlerini dolaşıp liderlerle görüşen Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın 59 . Hükümet'te de yer alması isteniyor . Yakış'ın kabinede kalması için geçmiş dönemlerde uygulanan " 1'li formül " üzerinde duruluyor . Gül Dışişleri'ni yürütürken , Yakış'ın da AB ya da Kıbrıs'tan Sorumlu Devlet Bakanlığı'na getirilmesi , böylece Erdoğan ile yakın mesaisini kabine içinde sürdürmesi planlanıyor . Erdoğan'ın başbakanlığına odaklanan AKP kulisleri , Gül ve Yakış için rahatlıkla bir formül bulunabileceğini konuşuyor . Kulislerde , " Önemli olan doğum . Doğum gerçekleşsin , kız mı , oğlan mı olacak görelim . Ona göre pembe mi , mavi mi tulum alacağız , karar veririz " deniliyor . Diyanet'e dört koldan soruşturma Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz , yönetimde yer alan Altunkaya , Yayla ve Kalkan'a soruşturma açıldı GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı , Diyanet İşleri Başkanlığı hakkında dört ayrı soruşturma başlatırken ; İçişleri Bakanlığı'nın yaptığı suç duyurusu , bu soruşturmalara temel oluşturdu . İçişleri Bakanlığı yaklaşık iki ay önce Vakıflar Genel Müdürlüğü , Milli Emlak ve Türkiye Diyanet Vakfı müfettişlerince gönderilen raporların incelenmesi sonucu kapsamlı bir dosyayla savcılığa başvurdu . Diyanet İşleri Başkanlığı hakkındaki soruşturmalara , savcılığa yapılan çok sayıda suç duyurusu da neden oluşturdu . Bunları bir araya getiren başsavcılık , gelen raporlardaki bilgiler doğrultusunda ayrı ayrı işlem yaptı . Üç savcı çalışıyor Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz'la , yönetimde yer alan Mehmet Altunkaya , Ahmet Yayla , Yusuf Kalkan , Hüseyin Çınar ve Şemsettin Yızırlı hakkındaki iki ayrı soruşturmayı Cumhuriyet Savcısı Fethi Şimşek yürütüyor . Diyanet , bu soruşturmalarda , " Türkiye Diyanet Vakfı'nın işlemleriyle ilgili olarak yapılan inceleme ve denetlemeler sonucu hazırlanan rapora rağmen , ilgililer hakkında zamanında yasal işlem başlatmayarak görevi kötüye kullanmaköla suçlanıyor . Yılmaz tek başına Başkanlık hakkındaki diğer iki soruşturmadan sadece Yılmaz'la ilgili olanını Savcı Mehmet Bozkurt , Yılmaz'la birlikte diğer soruşturmalarda adı geçen isimlerin de bulunduğu soruşturmayı ise Abbas Özden yürütüyor . Soruşturmalarda , Diyanet İşleri Vakfı yönetiminde bulunan isimler hakkında yasal işlem yapılmaması ya da eksik soruşturma yapılması iddiaları araştırılıyor . DYP'de Söylemez de genel başkan adayı ANKARA Milliyet DYP Genel Başkan Yardımcısı Ufuk Söylemez , büyük kongrede DYP Genel Başkanlığı'na aday olduğunu açıklayarak , " Hiç kimseye kötü niyet beslemeden , herkese karşı açık ve sevgiyle yaklaşarak Kırat'ın zincirlerini çözecek ve dörtnala koşarak şahlanmasını sağlayacağım " dedi . Söylemez , " Doğru Yol'un bayramı daha yeni başlıyor " diye başladığı basın toplantısında , genel başkanlığa adaylıklarını koyan Mehmet Ağar ve İlhan Kesici'ye de isim vermeden tepki gösterdi . Söylemez , " DYP'ye Kasım seçimlerinde oy bile vermemiş kişilerin , genel başkanlığa talip olmasını içine sindiremeyen ve rıza göstermeyen binlerce DYP'linin sesi ve vicdanı olarak , bu zor fakat şerefli göreve talip olmayı kaçınılmaz bir sorumluluk olarak görüyorum " diye konuştu . Kesici : Bozgundan büyük zafer çıkar Selma KUNAR ANTALYA DHA DYP genel başkan adaylarından İlhan Kesici , Kasım seçimlerinde ülke barajı altında kalan partilerin liderleriyle ilgili olarak , " Fatura önlerine geldi ve genel başkanlıklarını bırakarak bu faturayı ödediler . Halk eskiyle mukaveleyi tamamladı , yeni mukavele istiyor " dedi . DYP Antalya İl Örgütü'nde partililerle bayramlaşan Kesici , 81 il başkanının İstanbul'da yaptığı toplantının ardından iki bildiri hazırladığını belirterek , " Bu bildirilerden çıkan sonuçların en önemlisi , DYP temsilcileri artık merkez sağdaki ayrılığın bitmesini ve bir bütünleşme sağlanmasını istiyor . Yeni yüzler , mümkünse genç yüzler istiyor . Bu mesaj doğru ve güzeldir " diye konuştu . " DYP , ya baraj altında kalmanın üzüntüsü altında yok olur ya da bir münasebetle şevk kazanılır , moral kazanılır ve bu üzüntüden zafer çıkar " diyen Kesici , büyük zaferlerin büyük bozguna uğramakta olan orduların atılımıyla elde edildiğini kaydederek , " Yiğit düştüğü yerden kalkar , Kırat şahlanacak " şeklinde konuştu . Adaylardan Hasan Subaşı için " Tanıdığım ve beğendiğim bir insan " açıklamasını yapan Kesici , Aydın Menderes'in bedensel engelli olmasının gündeme getirilmesiyle ilgili bir soru üzerine şunları söyledi : " Menderes'in zihni , aklı çalışıyor . Bedensel özrü genel başkanlığa engel değil . " Ağar : Demirel kompleksim yok MERT İLKUTLUĞ İzmir DHA DYP Elazığ Milletvekili ve Genel Başkan adayı Mehmet Ağar , " Seçime giderken icazet alacağım tek yer , milletin kendisidir " dedi . İzmir Adnan Menderes Havalimanı'nda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Ağar , " Kongreye giderken bazı genel başkan adayları partinin eski isimlerinden icazet aldı . Siz de aldınız mı ? " yönündeki sorusuna karşılık , " icazetli siyasetin DYP'yi hiçbir yere götüremeyeceğini " savundu . Partinin geçmişine saygılı olduğunu vurgulayan Ağar , şunları söyledi : " Merhum Celal Bayar'dan bugüne kadarki tüm genel başkanlara saygılıyım . Onların teveccühü ve güvenini kazanmak , benim için büyük şeref . Ama seçime giderken icazet aldığım yer , partimizin tabanı , mensupları ve delegeleridir . Eğer kastedilen Süleyman Demirel ise kendisinin ülkemize çok büyük hizmetleri olmuş , ülke tarihinde mümtaz bir yer almıştır . Seçilirsek her konuda kendisiyle istişare etmek , devletin meselelerinin geneliyle ilgili konuşmak bizim için engin bir tecrübeden yararlanmaktır . Hiçbir kompleksimiz olamaz . " " AKP'nin , merkez sağın sahibi olduğu " yönündeki yorumların hatırlatılması üzerine de Ağar , " Hiç şüphe olmasın . Yeni liderli DYP , AKP'nin önünü keser . Böyle bir iddianın sahibi olmasak , partili arkadaşlarımı yormam için bir neden olmaz " diye konuştu . İki yıl sonra sıfırlar gidiyor Başbakan Yardımcısı Şener , " Enflasyonu AB kriterlerine taşıdıktan sonra tüm sıfırları atmayı planlıyoruz . Bunun için öngördüğümüz süre iki yıl " dedi ERAYDIN AYTEKİN Sivas DHA Başbakan Yardımcısı Abdullatif Şener , Türk Lirası'ndaki sıfırların tümünün iki yıl sonra atılacağını söyledi . Bayram nedeni ile geldiği memleketi Sivas'ta yerel bir TV kanalına konuşan Şener , " Belirlediğimiz program ( Acil Eylem Planı ) IMF'nin istediğine benziyor . Dolayısıyla aynı çizgide . Biz IMF yetkililerine tek tek bakanlıkları dolaşmasını istemediğimizi söyledik . Tek noktada buluşup çalışmaları yürütmek istediğimiz söyledik . Onlar da uygun buldu " dedi . Meclis lojmanının gideri milyar Şu anda Türk Lirası'ndaki sıfırları silmenin anlam ifade etmediğini vurgulayan Şener , şöyle konuştu : " Enflasyon düşmeden sıfır atmaya niyetimiz yok . Enflasyonu AB kriterlerine taşıdıktan sonra tüm sıfırları atmayı planlıyoruz . Bunun için öngördümüz süre iki yıl . İktidarımız döneminde bu gerçekleşecek . " Türkiye'nin bir " lojman cenneti " olduğunu belirten Şener , " Çankaya'da 500 milyon kira ödenen yerde kamu görevlilerinin 45 milyona oturduğunu görüyoruz . Dolayısıyla yüzde 100 zam yaptık . Bunu nüfusu milyondan fazla iller için düşündük . Daha az nüfuslu iller için de başka bir uygulama olacak " diye konuştu . TBMM lojmanlarının her birinin devlete aylık masrafının milyar lira olduğunu açıklayan Şener , makam aracı saltanatının da biteceğini söyledi . Gül olmasa Başbakan bendim Başbakanlık atama sürecinde AKP'deki tek yetkilinin Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan olduğunu belirten Şener , dönemde geçen ilginç bir diyaloğu şöyle anlattı : " Genel başkanımızla yaptığımız görüşmelerde kendisine talebimi ilettim . Partimizde protokol listesinde genel başkanımız ilk sırada , Abdullah Gül Bey ikinci sırada ve ben de teşkilatlardan sorumlu olarak üçüncü sıradaydım . Bu sırayı takip etmesini ve tek isimle Köşk'e çıkmasını istedim . Eğer Sayın Gül'de sorun çıkarsa başbakanlığa talip olduğumu belirttim . Başka isim düşünmemesini istedim ve kendisi de bunu makul karşıladı . Ben şu andaki konumumdan memnunum . " Geçmişin hesabı sorulur Şener , partisinin ilçe binasının çıkışında da gazetecilerin sorularını yanıtlarken , doğalgazda yapılan bazı sözleşmelerin Türkiye'nin menfaatine aykırı olduğunu belirterek , " Kanuna , tüzüğe , yönetmeliğe , ülke menfaatlerine aykırı , geçmişte işlem yapmış olan siyasilerin , bürokratların da her zaman hesaba çekilebileceğini düşünmesi gerekirdi " dedi . Bir gazetecinin , " Mesut Yılmaz ve kardeşini mi kastediyorsunuz ? " sorusuna da Şener , " Ben genel olarak ifade ediyorum ama hiçbir dönemde yapılan yolsuzluk ve suistimaller bir sonraki dönemde kapatılamaz ve herkes , her zaman yaptığı şeyin hesabını vakti zamanı gelince verir " dedi . Kabinede değişiklik olacak Abdüllatif Şener , Şubat'ta yapılacak Siirt seçimlerinde Erdoğan'ın aday olabileceğini belirterek , şu görüşleri dile getirdi : " Aslında hazırladığımız Anayasa değişikliği paketinde , sadece bu durumda değil , herhangi bir ilden milletvekili istifaları durumunda , ilde herhangi bir tarihte yeniden seçim yapılmasını hedefliyoruz . Sayın Erdoğan , milletvekili seçildiği takdirde yeni hükümet oluşacaktır . Dolayısıyla kabinede birtakım değişiklikler olacaktır . Ama benim konumumda bir değişiklik olacağını sanmıyorum . " İkinci yıldızın rekoru 55 milyar dolara ulaşması beklenen ihracatın tarihi rekorlar kırdığı 1001'de turizm sektörü de ilk kez 11 milyon sınırını aştı 1001 Türk ekonomisinin iki yıldızı için rekorlar yılı oldu . İhracat daha kasım ayında 55 milyar dolara ulaşarak sene sonu hedefini aştı . Yılsonunda 55 milyar dolar seviyesine ulaşması beklenen ihracatta tarihi rekora imza atılıyor . Ekonominin ikinci yıldızı turizimde de tarihi rakamlara ulaşıldı . Türkiye'ye , bu yıl ocak ekim döneminde gelen yabancı ziyaretçi sayısı geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 11. Böylece Türkiye , tarihinde ilk kez 11 milyon turist sınırını geçti . 10 aylık da rekor Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği'nden alınan bilgiye göre , bu yılın 10 aylık bölümünde Türkiye'ye gelen yabancı ziyaretçi sayısı 11 milyon 16 bin 441'ye ulaştı . Türkiye'ye 1996'da milyon 581 bin , 1996'de milyon 689 bin , 1998'de milyon 651 bin , 1999'da milyon 464 bin turist geldi . 10 milyon 411 bin ile turist sayısında 10 milyon barajını ilk kez 1000 yılında aşan Türkiye'yi , geçen yıl 11 milyon 569 bin yabancı ziyaret etmişti . 1001'de en çok turist ağustos ayında geldi . Ağustosta milyon 910 bin turist rakamına ulaşılmıştı . 1005'te 15 milyon turist bekleniyor Turizm Bakanı Güldal Akşit , bakanlığının yapılandırdığı " Eylem Planı " çerçevesinde , 1005 yılında 15 milyon turist ve 15 milyar dolar turizm geliri elde etmeyi hedeflediklerini bildirdi . Akşit , yaptığı yazılı açıklamada , belgeli yatak kapasitesini de 1005'te 595 binden 410 bine çıkarmayı öngördüklerini söyledi . 1010 yılına kadar belirlenen gelecek vizyonu içerisinde , turizm sektöründe sürekli büyümeyi öngördüklerini belirten Akşit , " Buna göre , 1010 yılı Türkiyesi'ndeki turizm hedefimiz , her yıl 60 milyon turist , her yıl 50 milyar dolar turizm geliri elde eden bir Türkiye'dir " dedi . Bakan Akşit , Türkiye'nin elindeki turizm imkanlarını harekete geçirerek , orta ve uzun vadeli pek çok hedefini gerçekleştirebilecek durumda olduğunu vurguladı . 1005 sanayicinin yatırım yılı olacak Seçimlerde tek parti iktidarının çıkmasıyla istikrarın sağlandığını belirten İstanbul Sanayi Odası ( İSO ) Başkanı Tanıl Küçük , hükümetin reel sektörle diyaloğa açık olmasının da Türkiye'nin hızla yol almasını sağlayacağını söyledi . Güven ortamıyla birlikte Türkiye'nin yatırım ruhunun yeniden canlanacağını vurgulayan Küçük , " 1005 sanayinin yatırım hamlesi yapacağı yıl olacak " dedi . Bu süreçte , İSO da büyük bir kongre düzenleyerek , sanayinin gelecek stratejilerinin oluşturulmasını amaçlıyor . İSO'nun 10 11 Aralık'ta düzenleneyeceği Sanayi Kongresi , işadamlarından , öğretim üyelerine , uluslararası kuruluşların temsilcilerinden , hükümet yetkililerine kadar geniş bir platform oluşturacak . AÇIK KOYU SOHBETLER Eylem TÜRK / eturk@milliyet. İSO'nun 50 . kuruluş yıldönümüyle ilgili etkinleri mayıs ayı meclis toplantısında başlattık . Çünkü İSO bundan 50 yıl önce mayıs ayındaki meclis toplantısıyla faaliyete başladı . Yine kuruluş yıldönümü programı kapsamında bu hafta sanayi kongresi düzenliyoruz . Amacımız Türk sanayinin rekabet gücünün artmasına katkıda bulunmak . Türk sanayinin gelecek stratejisi ne olacak ? Sanayi stratejisinin belirlenmesi konusunda arayış içindeyiz . Kongrenin , bu arayışa önemli bir yanıt vereceğine inanıyoruz . İSO bunun ihtiyacını hissettiği için bu kongreyi düzenliyor . Kongreden çıkacak netice bizim için çok önemli . Bundan sonraki çalışmalarımıza ışık tutacak . Kongre sanayinin önümüzdeki dönem stratejisinin belirlenmesine yönelik önemli bir adım olacak . Kongre , Türk sanayisinin küresel ekonomi içindeki yerini doğru tespit edebilmek açısından uygun bir platform da olacak . Kongrenin gündem maddeleri ne olacak ? Kongrenin ana temasını sürdürülebilir rekabet gücü olarak belirledik . Bu çerçevede iki gün sürecek kongrede " uluslararası rekabet stratejileri " , " global ölçek ve teknoloji " , " finansman " , " kurumsal rekabet stratejileri " ve " AB üyeliğinin Türk sanayisine etkileri " konuları gündeme gelecek . Sanayi Kongresi bizim için bir başlangıç . Bunun devamı gelecek . Kongrede ayrıca sanayinin eksiklikleri de tespit edilecek . Kongreye ilgi nasıl ? Yoğun bir ilgi var . 800 kişilik bir katılım bekliyoruz . Kongre'de kimler konuşmacı olacak ? Konuk konuşmacı olarak Harvard üniversitesi'nden Prof . Dani Rodrik'i davet ettik . Rodrik dünyanın sayılı ekonomistleri arasında yer alıyor . Rodrik , küresel ekonomide yaşanan gelişmelere bağlı olarak Türk sanayinin önündeki fırsat ve tehditleri inceleyen bir konuşma yapacak . Ayrıca , Sanayi ve Ticaret Bakanı Sayın Ali Coşkun , TÜSİAD Başkanı Tuncay Özilhan ve Bülent Eczacıbaşı da konuşma yapacak . Kongrede " SO'nun 50 . Yılında Türk Sanayii " adlı kitap da dağıtılacak . Sanayi 50 yıllık yolculuğunda nereye geldi ? Toplu iğne dahi üretemeyen sanayi , bugün dünya pazarlarında varolabildi . Art arda krizler yaşadı ama bunlara rağmen ayakta kalmayı başardı . Eksiklikleri yok mu ? Tabi ki var . Türk sanayi verimliliğini , araştırma geliştirme faaliyetlerini geliştirmek zorunda . Biz teşvik istemiyoruz , rekabet ettiğimiz ülkelerle eşit koşullar istiyoruz . Artık patinaj yapmadan çok daha hızlı yol alabileceğiz İş dünyasında yeni hükümet karşı güven oluştu mu ? Biz seçimlerden istikrar çıkmasını istedik . Ve seçimden tek partili bir iktidarın çıkmasıyla istikrar sağlanmış oldu . Yaratılan bu istikrar ortamını korumak hepimizin görevi . Hükümetin programında reel sektörün sorunları tespit edilmiş ve bunlara bir çare arayışı görüyoruz . Bu çare arayışında ben biliyorum anlayışı yok . Diyolog ifadesi var . Bu da bizim son derece olumlu bakmamıza neden oluyor . Önemli olan masa etrafında sorunları tartışabilmek . Bunun neticesinde de , patinaj yapmadan çok daha hızlı yol alacağız . Sanayi Türkiye için çok önemli . 1005 nasıl bir yıl olacak ? Yeni bir sanayi iklimi ve ruhu yaratmamız lazım . Uzun zamandır sanayi ayakta kalma mücadelesi veriyor . Yatırım yapamıyor ve rekabet gücü giderek azalıyor . Yatırım bu anlamda sanayi için çok önemli . Hepsinden önemlisi heyecanı hissedebilmek . İstikrar ortamı sağlandı . 1005'e Türkiye ve sanayi açısından olumlu bir yıl olarak bakıyoruz . Türkiye'de yatırım ruhu yeniden canlanacak . Kapasite kullanımı şu anda yüzde 80'ler civarında . Güven ortamı sağlanıp , şevki yaratırsanız 1005 sanayinin yatırım hamlesi olacak . Ama birinci önceliğimizin ekonomi olması lazım . Mühim olan sürdürülebilir sağlıklı büyüme . Sonuçta 1005 yılı daha iyi bir yıl olmalı , olacak . Bush'un gözü Wall Street tecrübesi olanlarda ABD Başkanı George . Bush , ekonomi yönetimi için kısa liste hazırlarken , Wall Street tecrübesi olan kişilere yöneliyor . Beyaz Saray baş ekonomi danışmanlığı ve ABD Hazine Bakanlığı için Goldman Sachs şirketinin eski başkanı Stephen Friedman ön sıralarda . Stanford Üniversitesi ekonomisti Michael Boskin , Ticaret Bakanı Donald Evans ile Cumhuriyetçi Partili eski parlamenter Bill Archer gibi isimler de adaylar arasında . Friedman , Cumhuriyeti Parti'nin seçim kampanyalarında önemli mali yardımda bulunmasıyla tanınıyor . Akademisyen Boskin de Bush'un babasının iktidarı döneminde Beyaz Saray Ekonomi Danışmanları Konseyi başkanıydı ve ABD'nin şimdiki başkanı George . Bush'in arkadaşı olduğu söyleniyor . Seçim kampanyası sırasında ekonomi politisası konusunda danışmanlık eden Stanford Üniversitesi profesörü John Cogan'ın bütçe konularındaki danışmanlığın yararlanılacağı ya da Beyaz Saray ekonomi yönetiminde rol verileceği sanılıyor . ABD Başkanı Bush'un , en yakın arkadaşlarından ve en güvendiği danışmanlarından Ticaret Bakanı Evans ile uluslararası ticaret özel temsilcisi Robert Zoellick'i de ekonomi yönetiminin başına atayabileceği söyleniyor . Seçimde kazanma şansım yoktu ama dövüşerek yenildim Kazanma şansı olmayan bir sıradan CHP milletvekili adayı olan ve seçilemeyen Suteks Tekstil'in sahibi Nur Ger , " Siyaset gözümü korkutmadı , bundan sonra da siyasette var olacağım " dedi Seçimlerde CHP İstanbul milletvekili adayı olan yılda milyon euro'luk ihracat gerçekleştiren Suteks Tekstil Yönetim Kurulu Başkanı Nur Ger , milletvekili seçilemese de siyasete pes etmediğini söyledi . Milletvekili listesindeki sırası ( . bölge , 10 . sıra ) açıklandığında , kazanma şansının çok düşük olduğunu bildiğini kaydeden Ger , şöyle konuştu : " Bütün çevrem , bunun bana karşı yapılmış bir saygısızlık olduğunu ve derhal çekilmem gerektiğini söylediler . Ben , çekilsem bile dövüşerek çekilirim . Hayatımda hiçbir şeyden kolay kolay çekilmedim . Ayrıca , siyasetin içinde kadınlar kadar azken , benin gibilerin asla çekilmeyip devam etmesi gerekiyor . Yoksa başka nasıl yol alabiliriz . " " Aşırı cesur birisiyim , siyaset gözümü korkutmadı " diyen Ger , " kaybetsem bile bir dahaki dönemde nasıl kazanırım " diye baktığını ve bundan sonra da siyasette var olacağını söyledi . Seçim dönemindeki 55 günboyunca siyasetin sahnede gözüktüğü gibi olmadığını fark ettiğini belirten Ger , " Sahne arkası , çok ciddi yenilenmeye muhtaç " dedi . Ger , " Bir de şunu gördüm ; kadınlar , bir tarafta , gençler bir tarafta , erkekler bir tarafta . Bu düzeyde birşey beklemiyordum . Bu çok yanlış bir yapılanma . Kadın erkek ayrımını kaldırmak gerekiyor . Parlamentoda bu kadar az kadın siyasetçi olması , Türkiye'nin ayıbı oluyor " diye konuştu . İstinye Kopenhag hattı İstanbul Borsası 11 Aralık Kopenhag zirvesine kilitlendi . Zirvede , tarih için verilecek tarihe ilişkin süre kısa tutulursa endeksin yönünün hızla yukarı dönmesi bekleniyor . Ancak şartlı ve 1005 yılına atılacak bir randevu verilmesi durumunda satış gelebilir Songül HATISARU / sonhat@hotmail. AB ile ilgili yaşanan ve seçimden sonra hızlanan süreç bu hafta netlik kazanacak . Piyasa AB ile ilgili olarak şu ana kadar yaşanan sürecin realize edileceği haftaya , sıkışık bir seyir izleyerek girdi . İMKB 100 Endeksi sadece 1. Çarşamba gününü 15. Piyasa bundan sonra AB zirvesinden çıkacak sonucu görmek isteyecek . Fransa Cumhurbaşkanı Jacgues Chirac ile Almanya Başbakanı Gerhard Schröder Türkiye ile tam üyelik müzakerelerine Temmuz 1005'te başlanması konusunda görüş birliği içinde . Ancak bu plan , zirvede de benimsenirse iki yıl sonrasına verilen randevunun piyasaları tatmin etmeyeceği ortada . Ankara da , piyasalar da Türkiye'ye daha yakın , en geç 1004 yılı başında müzakere için şartsız randevu verilmesini istiyor . Şartlı mı , şartsız mı ? Piyasa seçim sonrasında oluşan havanın etkisiyle en kötü ihtimalle , müzakere tarihi için tarih alınmasını beklese de , Türkiye'ye verilecek tarihin süresi önemli ve kısa vadeli yönün saptanmasında etkili olacak . Piyasalar , tarih için tarih beklentisinden çok , verilecek kararın içeriğine ve süresine bakacak . Verilecek tarihin şartlı mı , şartsız mı olacağı da çok önemli . Bazı koşulların ileri sürülmesi durumunda , Bu şartları yerine getirin , zaman bakalım mı , yoksa bunlar yerine getirildiğinde üyelikte otomatikman başlayacak mı ? sorusunun cevabı izlenecek . Irak risk unsuru 11 Aralık'a kadar çok şey değişebilir . Aralık'tan sonraki üç gün borsa içinde adeta bir endeks oluşturacak . AB'ye üyelik müzakerelerinin başladığı bu hafta bir yandan da Irak gündemi ısıtıyor . Irak önümüzdeki pazar gününe kadar elindeki silahların listesini BM'ye sunacak . En iyimserler bile Irak'ın gerçekçi bir rapor vermesini beklemiyor . Dolayısıyla ABD'nin Irak'ı vurma ihtimaline artık sadece zamanlama açısından bakılıyor . Bu nedenle aslında AB süreciyle birlikte işleyen Kıbrıs ve Irak konusu da borsacıların ajandasındaki yerini koruyor . Hareket AB'nin tarihine bağlı Ankara'nın sıkı pazarlıkla ve AB'nin kendi içinde yapacağı değerlendirmeyle Türkiye'ye verilecek müzakere tarihi öne alınabilirse , bunun borsada hızlı bir yukarı hareket getirmesi bekleniyor . Eğer 1005 yılı sonu veya en geç 1004 yılı başına koşulsuz bir tarih alınırsa , borsa gözünü sent seviyesine dikecek . Faizler ise hızlı gerilediği için bundan sonra yumuşak bir gevşeme beklenebilir . Ancak zirveden müzakere görüşmeleri için uzak bir tarih olan 1005 yılı çıkarsa bu durumda borsada satışların gelmesi kaçınılmaz . Borsada 15,100 , 15,000 , 11,650 destek seviyesi . AB'yle ilgili beklentilerin önemli ölçüde fiyatlara yansımış olması nedeniyle aşağı doğru dalganın sınırlı kalması beklenebilir . İlk destek 15,000'lerde Kısa ve uzun vadeli göstergelerdeki satış baskısı ve hacimdeki daralma eğilimi güç kaybına neden oluyor Zeynep Candan AKTAŞ / zeynepcaktas@gediknet. Endekste oluşumu izlenen üçgen görünümü halen geçerliliğini sürdürüyor . İyice daralan hacim dikkat çekiyor . Endeksin kısa vadeli göstergelerinden MACD , CCI ve Momentum düşüş eğilimini sürdürürken , Ultımate aşırı satım bölgelerinden alıma döndü . Stochastic geçen haftaki satışlarla test ettiği aşırı satım bölgelerinden başlayan çıkışını sürdürerek zirvelere yaklaştı . Uzun vadeli göstergeler ise aşırı alım bölgelerinden satışa dönmeye başladılar . Göstergelerin bu görünümü ve hacimdeki daralma eğilimi 15,500 14,000 aralığında hacim artışı sağlanamazsa tekrar destek arayışlarının izlenebileceğini gösteriyor . Endesin desteklerine yönelebileceği bir olasılıkta ise 11,500 seviyeleri önemli destek olarak karşımıza çıkıyor . Önümüzdeki hafta beklentilerin sonuçlarının görülebileceği , bir hafta olması açısından önem taşıyor . Beklentilerin gerçekleşmesi veya gerçekleşmemesi endeksin de yön tayin etmesine yardımcı olacaktır . Bu nedenle önümüzdeki hafta daha geniş marjlarda ve bu haftaya göre nispeten daha hacimli seanslar yaşanma olasılığı güçlü görünüyor . Endeksin yukarı doğru yoğun hacimden kaynaklanan dirençleri 15,500 15,800 ve 14,100 seviyelerinde , aşağı doğru destekler ise 15,000 11,600 ve 11,500 seviyelerinde bulunuyor . Bol kazançlı haftalar dileğiyle . İdaş , 1005 baharında evliliğe hazırlanıyor Bir Fransız mobilya şirketiyle ortaklık görüşmeleri yürüten İdaş , ilkbaharda bu şirketle ortak olup ihracat pazarlarını genişletmeyi planlıyor EBRU SUNGUR Türkiye yaylı yatak pazarının dörtte birini elinde tutan İdaş , krizde iç pazarın daralmasıyla yöneldiği ihracatı daha da artırmak için yabancılarla evlilik hazırlığında . İdaş Genel Müdürü Mustafa İşeri , tanınmış bir Fransız mobilya markasıyla evlilik görüşmeleri yaptıklarını belirtirken , " İdaş'ın yüzde 50'a kadar olan hissesini bu şirkete satabiliriz . Konunun 1005'ün ilk çeyreğinde netleşmesini planlıyoruz " dedi . İşeri'nin verdiği bilgilere göre , evlilik gerçekleşirse İdaş özellikle mobilya alanında yatırıma gidecek ve Fransız şirketin markasıyla ürettiği ürünleri hem iç hem de dış pazara sunacak . Yılın ilk dokuz ayı itibariyle yüzde 5. Bu yılı 1. Eğer Batı Avrupa'da tanınan ve yaygın pazarı olan bu Fransız şirketiyle ortaklık gerçekleşirse ihracatın toplam satışlara oranı yüzde 50'ye kadar yükselebilir . " Bayilik talepleri arttı İdaş ürünlerinin 80 kadarı münhasır bayi olmak üzere bin satış noktasında tüketiciye sunulduğunu kaydeden İşeri , krizin etkilerini de şöyle değerlendirdi : " Kriz nedeniyle İdaş tarihinde ilk defa geçen yıl zarar etti . Ancak temmuzdan beri belirgin bir düzelme hissediyoruz . Hem satışlarımızda , hem de bayilik taleplerinde artış var . Ancak sektörde asıl hareketliliğin 1005 Mart ayından sonra başlamasını bekliyoruz . " Kriz işsizleri yeni bir sektör yarattı Ekonomik krizde işsiz kalan iki telekom mühendisi , ceplere logo ve melodi servisi yapmaya karar verince , Türkiye'de yeni bir sektör doğdu ŞULE YÜCEBIYIK Burçin Ergünt ve Alperen Derinkök , geçen yılki ekonomik krizde işlerini kaybeden milyonlarca beyaz yakalıdan sadece ikisi . Bir telekom şirketinde çalışırken bir anda işsiz kalan genç profesyoneller , aylarca " butik otel mi açsak , cafe işine mi girsek " diye düşündükten sonra akıllarına bir fikir geldi : Cep telefonlarına logo ve melodi servisi yapmak . dönem özellikle Avrupa ülkelerinde çok moda olan bu işi Türkiye'ye getirmek isteyen girişimciler , başlangıç için gerekli olan sermayeyi bulamadılar ama yine de vazgeçmediler . Avrupalı bir şirketin lisansörü olmak için araştırmalara başladılar . Sonunda Almanya'da Logizmo adında bir logo ve melodi şirketinin lisans verdiğini keşfedip , hemen anlaştılar . Şirketten aldıkları know how ve teknoloji desteği ile birkaç bin dolarlık bir yatırım yapan girişimciler Türkiye'de de " logo ve melodi servisi " adında bir sektörün yaratılmasına öncülük ettiler . Logizmo Türkiye'nin ortağı Burçin Ergünt gördükleri ilgi karşısında hala şaşkın ; " Sadece altı aylık bir şirket olmamıza rağmen 50 bini aşkın üyemiz var . Bizim kanalımızla her ay 1. Turkcell hatlı telefonlara hizmet veren Logizmo , Fenerbahçe , Beşiktaş , Galatasaray gibi futbol takımları , Sezen Aksu , Mahsun . Gül , Teoman gibi popüler sanatçılarla işbirliği yaptı . En fazla talep futbol ve aşka Logizmo Türkiye'nin ilginç bir özelliği de logoların tasarımını üyelerine yaptırması . İnternet sitesine üye olan herkes , yaratıcılığını kullanarak logo yapabiliyor . En çok talep gören logolar ise futbol ve aşk temalı olanları . Asmalı Konak , Çocuklar Duymasın gibi dizilerin melodileri , Yıldız Tilbe , İbrahim Tatlıses , Tarkan gibi sanatçıların şarkıları en çok gönderilen logolar arasında . Logizmo Türkiye'nin bundan sonraki hedefi , yurtdışında yaşayan Türkler'in ceplerine logo melodi ihraç etmek . Öncelikle Avrupa'da yaşayan dört milyona yakın Türk nüfusuna " yerel logo servisi " ile hizmet verilecek . Gönül dostlarım Fazıl'ı yuvarlar ! Entelektüel kesimin Orhan Gencebay dinlemesine Eğitimsizlik göstergesi yorumunu yapan Fazıl Say'a hemen cevap geldi : Bizimle reklamını yapıyor ELİF KORAP İstanbul Kendini entelektüel olarak tanımlayan kesimin de Orhan Gencebay dinlemesini eleştiren Fazıl Say , müzik dünyasını karıştırdı . Gencebay piyaniste ağır bir dille yanıt verirken , popçularla klasik müzikçiler karşı karşıya geldi . Fazıl Say , gazetemize verdiği röportajda kendini entelektüel olarak tanımlayan kesimin de Gencebay dinlemesine ilişkin , " Türkiye'de müthiş eğitimsizliğin bir göstergesi " demiş ; Türkiye'de , Orhan Pamuk ve Yaşar Kemal'in karşılığının Orhan Gencebay ile Sezen Aksu olmasının yazarları küçülttüğünü öne sürmüştü . Bu , Türk halkına hakaret Orhan Gencebay , Say'ın sözlerine şu yanıtı verdi : " Bizim gönül dostlarımız kendilerini eğitimsizlikle suçlayan bu kişiyi yuvarlarlar ! Gündeme gelmek için benim adımı kullanarak reklam yapmak istiyor . Bunu yaparken Türk halkına da hakaret ediyor . Fazıl Say'ın saçma sapan beyanatını kendisine yakıştıramadım . Entelektüel bir dille konuşmadığını görüyorum . İyi bir piyanist olmasına rağmen nasıl böyle bir komplekse sahip bilemiyorum . Entelektüel misyonerlere saygı duyarım ama herkes ne yazık ki entelektüel değil . " Dinleyenim ondan fazla Gencebay , sözlerini şöyle sürdürdü : " Ne tüm eğitimliler Say'ı dinliyor , ne de beni . Ama şu gerçek ki her anlayış ve eğitim seviyesi arasındaki insanlarımız arasında beni dinleyenlerin sayısı Say'dan çok fazla . Dinleyicilerim arasında her eğitim düzeyinden insan var . Dünya çapında bir tiraja da sahibim . Fazıl Say benim önümde falan değil . Biz bu ülkeye yıllardır hizmet ediyoruz . Müzik , ne Say'ın ne benim , ne Beethoven'ın , ne Dede Efendi'nin . Sezen Aksu için de aynı düşüncedeyim . Saçma sapan düşünceleri kabul etmiyorum . Bu yüzeysel ifadelerin altında reklam yatıyor . " Fazıl Say'ın sözleri çapraz ateş yarattı İlhan Şeşen ( Müzisyen ) : Tamamen cahilce konuşmuş . Daha önce de İdil Biret'le ilgili açıklamaları olmuştu , orada da ayıp etmişti . Bunu söyledi de , boyu mu uzadı ! Bunu herhangi biri söyleyebilir ama bu kadar müzik eğitimi görmüş birinin söylememesi gerekirdi . Fikir özgürlüğü karşısındakini yaralamak olmamalı . Emel Müftüoğlu ( Yorumcu ) : Bu sözleri Say'ın cahilliğine veriyorum . Hele Orhan Gencebay için hiç ağzını açmasın . Gencebay bu işin kitabını yazar . Sezen Aksu ve , Türkiye'de en üst noktadaki müzisyenler . Müzik ile edebiyatı karşılaştıramazsınız . Klasik müzik bizim kültürümüzü çok yansıtan bir şey değil . Evin İlyasoğlu ( Klasik Müzik Eleştirmeni ) : Fazıl Say'a tabii ki katılıyorum . Popüler kültürle cehalete teslim ediyoruz müziği . Onun için de varoş edebiyatı veya alt kültür yaklaşımı geniş kitlelere hâkim oldu . Altyapı olmayınca Orhan Gencebay , İbrahim Tatlıses , Hülya Avşar daha çabuk kabulleniliyor . Cem Mansur ( Orkestra Şefi ) : Fazıl Say'a katılıyorum . Sözleri büyük ölçüde doğru . Müzik konusunda gittikçe sığlaşan bir görüntü var . Ciddi kitap okuyan , tiyatroya , sinemaya giden kesim , müziğe geldiği zaman pop konserine de gidebiliyor . Roman okumanın karşılığını arabesk dinlemek olarak yaşayanlar da var . Gizem'i Otomobil Osman çarptı ! Eski sevgilisini kasteden " Otomobil Osman nerede ? " sorusu Gizem Özdilli'yi ağlattı . . . İBRAHİM LALELİ GÖKSEL YAPAR DHA ANTALYA'DAKİ bir gece kulübünün açılışında , ayrıldığı sevgilisi Osman Güney'i kastederek " Otomobil Osman nerede ? " diye soran bir davetliye kızan Gizem Özdilli kulise kaçtı . Titrek ve ağlamaklı bir sesle " Bilmiyorum " diyen ve sahneyi terk eden Özdilli'yi , sahneden inen meslektaşları Vahe Kılıçaslan ile Nefise Karatay teselli etti . Kuliste gözyaşlarına boğulan Özdilli , bir süre sonra yorgunluktan uykuya daldı . Çok kadınla oldum ama Didem'le değil Tamer Karadağlı , gizli aşkı olduğu iddia edilen Didem Tolunay'la ilgili Milliyet'e konuştu : Aramızda sıcak bir elektrik var ama aşk yok , arkadaşız BİRSEN ALTUNTAŞ Çocuklar Duymasın adlı diziyle kısa sürede yıldızı parlayan ve 50 Kasım'da muhteşem bir düğünle meslektaşı Arzu Balkan ile evlenen Tamer Karadağlı , TRT sunucularından Didem Tolunay ile ilişkisi olduğu ve evlenmeden iki gün önce otel odasında sabahladığı iddialarına ateş püskürdü . Karadağlı'nın , balayından iki gece önce altı yıldır ilişkisi bulunan Didem Tolunay'la Tepebaşı'nda bir otel odasında sabahladığı , bu sırada Karadağlı'nın Tolunay'a evlenmek zorunda olduğunu söylediği ve ikilinin de bu yüzden sabaha kadar karşılıklı gözyaşı döktükleri iddia edilmişti . Bir şey yaşanmadı Önceki gün eşi Arzu Balkan ile balayına gittikleri Dubai'den dönen ve iddialara çok üzüldüğünü söyleyen Karadağlı , Milliyet'e şöyle konuştu : " Didem yıldır tanıştığım , bana sıcak elektrik veren , birlikte vakit geçirmekten keyif aldığım , aklı başında ve çok sevdiğim bir arkadaşım . Ama aramızda duygusal hiçbir şey yaşanmadı . Son olarak TRT'nin Tepebaşı Stüdyoları'nda karşılaştık , sarılıp birbirimizi öptük ve beni evliliğimle ilgili tebrik etti . Kendisiyle bir ilişki yaşasaydım da , bunu söylerdim , çünkü dönem bekârdım . " Sözlerini , " Beni , evlendiğim tarih olan 50 Kasım'dan sonrası ilgilendirir " diyerek sürdüren Karadağlı , evleninceye kadar başka kadınlarla ilişki yaşadığını , bunu da saklamadığını söyledi ve şöyle devam etti : Başka kadınlar oldu " Şu an şöhret anlamında güzel kızlara ulaşmam için ortam varken evlenmeyi tercih ettim . Bu konuda beni kimse de zorlamadı . Üstelik diziyi düşünürseniz benim aslında evlenmemem gerekti . Biz Arzu Hanım ile yıl boyunca ayrılıp barışmalar yaşadık ve bu dönemlerde benim şu anda başka ilişkiler yaşadıkları için adlarını söyleme hakkına sahip olmadığım başka kadınlarla ilişkim oldu ama en sonunda Arzu ile birlikte olduğumuzda güçlü ve mutlu olduğumuza karar verip evlendik . " Didem Tolunay sessiz İddianın diğer kahramanı Didem Tolunay ise cep telefonunu kapatarak konu hakkında konuşmayacağını söyledi . Tolunay'ın yakın arkadaşları ise iki ismin ilişki yaşadıklarını yalanlamadı ancak TRT'nin durumdan dolayı rahatsız olduğunu açıklaması üzerine ağlama krizine girdiğini söyledi . Dizinin senaristi Birol Güven ise dizinin geleceği için Karadağlı'ya evlenmesi için istekte bulunduğu iddialarını yalanlayarak şöyle konuştu : " Bu , benim Patron İsmail'e Dizinin geleceği için kadınlara tecavüz etmen gerek demem gibi absürd bir şey . Arzu ile , Tamer'le geçen yıl tanıştığımızda da evlenmeyi düşünüyorlardı . " Dövmeler dulluk belirtisi değil . . . YAŞAR ÇAKMAK / ÇİĞDEM ÖZCAN Bir haftalık Dubai tatilinden önceki gün dönen Hülya Avşar , yüzüne yaptırdığı Hint kınası dövmelerinin dulluk belirtisi olarak algılanılmaması gerektiğini söyledi . Tatilinin çok güzel geçtiğini ve Zehra ile bol bol güneşlenip eğlendiğini belirten Avşar , " Yüzüme Hint kınasından yaptırdığım dövmelerin yanlış anlaşılmasını istemem . Halk arasında böyle bir inanış olabilir ama ben dövmeleri süs olsun diye yaptırdım . Ben dul değilim ki " diye konuştu . KIZINI GÖRMEYE GİTTİ Avşar , ayrı yaşamaya karar verdiği eşi Kaya Çilingiroğlu hakkında ise konuşmayacağını ifade etti . Eşi ile ayrı yaşamaya karar verdiğinden beri annesinin evinde kalan Kaya Çilingiroğlu ise dün kızı Zehra'yı görmek için Avşar'ın Nurol Sitesi'ndeki evine gitti . Saat 14. Çıkışta fotoğrafının çekilmesine sinirlenip sorulara yanıt vermeyen Çilingiroğlu , hızla siteden ayrıldı . Donjon Rumelihisarı'ndan Taksim'e transfer oldu , Woo'da eğlence ve yemek iç içe , Sema programında Pınar ile Umut'u ağırlıyor , Cüceler geliyooor , Udanya , kaçtı denilen aşıkları buldum ve . . . Efendim , üç günlük bayram bugün tatil de yarın ne yazık ki bitiyor . Ben , sizler bu satırları okuduğunuz anda Macaristan'ın başkenti Budapeşte'de olacağım . Yok öyle seyahat falan değil , Yeşil Elma'nın davetlisi olarak iş gezisindeyim yine . Aranızda " Şöyle bir iş bulamadık " diyenler vardır . Valla gazetedeki kankalarımdan Radikal Gazetesi'nin İdari Editörü sevgili Zerrin Yazıcı da aynı şeyi söylüyor ama bu seyahatlerde asker gibiyiz . Sabahın köründe kalkıyoruz . Müzeler , tarihi ve doğal güzellikleri gezmek için bir rehber eşliğinde yapılan şehir turu başlıyor . Daha sonra başka programlar . Üç günlük seyahatte topu topu bir öğleden sonra bize kalıyor . Neyse ben hayatımdan memnunum . Laf olsun , torba dolsun dedik , pardon sayfa dolsun . Şaka şaka . Kısmetse Budapeşte'de yaşadıklarımı sizlerle cumartesi günkü sayfamda paylaşacağım . Sadece 11 Aralık Çarşamba günü kepenkler kapalı olacak . kocaman bir üç ayları da tabir caiz ise devirmiş bulunuyorum . Valla bayramın birinci günü , hem de perşembe olması nedeniyle ağzıma damla alkol koymadım . Aslında soğudum mu ne , hiç canım çekmedi . Neyse gelelim sadede . Açıldığından beri ancak bir kez da kapıdan " ce " dediğim Levent'teki Woo Restaurant&Bar'a sonunda ağız tadıyla yemek yemeye gittim . Yanımda Seba'dan komşularım Digitürk Genel Müdür Yardımcısı sevgili Meltem Sayın ile , HSBC Ortaköy Şube Müdürü sevgili Filiz Yolaçan vardı . Valla hem yemek hem de sohbet çok keyifliydi . Tesadüf bu ya hepimizin ortak arkadaşı olan hasta Beşiktaşlı ve Beşiktaş Koleji'nin ortaklarından Varol Kaynar , Galata Kulesi'nin işletmecisi Hakan Kardeşler , Seda Sayan ve Mehmet Ali Erbil'in menajeri Stelyo Pipis vardı . Bir süre sonra Chefs'in ortağı Mike Norman ile arkadaşları geldiler . Büyük bir masada Alican Ulusoy konuklarıyla yemek yiyordu . Genç jenerasyondan Kerim Cıngıllıoğlu , Emir İşgüder , Gökçin Sertel vardı . Barda Mete Küçükberber , bir müzik adamı Murat Yeter , Ozan Doğulu , Ozan Kaçmaz , Aysu Baçeoğlu'nu gördüm . gece antre , yani ön yemek olarak ortaya somon , levrek ve beef carpaccio , avokado karides kokteyl geldi . Ardından ben ana yemekte thaapaa chicken ( özel bir sos eşliğinde acılı tavuk parçaları , altta karışık ızgara sebze ve patates var ) yedim . Meltem'in tercihi Woo fillet ( özel şarap soslu porcini mantarlı et ) oldu . Filiz ise özel kırmızı şarap ve özel soslu kuzu pirzola yedi . Tatlı olarak Woo'ya özel apple crispy geldi . Güveç içinde fındık , ceviz , elma ve tarçın ile fırına verilmiş , üzerine de vanilyalı dondurma konmuştu . Masamıza Taner Demirer ile Yasin Gündüz baktı . Çapa&Çapa Grubu'ndan yakından tanıdığım sevgili Murat Menteşe buraya şef olmuş . Bir de Mustafa Dağıtır var şef olarak . Aşçıbaşı Tuncay Kaya başarılı . Ama DJ Özhan Özal'ın hakkını yememek lazım . Beni bile coşturdu . İnanmayacaksınız finalde kalkıp dans bile ettim . Stelyo , 40 derece ateşli olmasına rağmen zıp zıp zıplıyordu . DJ Özhan bence bu işin ustalarından . Woo'nun başarısının en önemli nedeni patronlar Nedim Binler , Cem Bişkin ve işletmeci İlgi Gövsa'nın konuklarını çok iyi ağırlamaları bence . Bu arada 11 Aralık 1001'de Woo'da Türkçe Parti var , bilginize . Telefon numarası ( 0111 ) 181 65 65 . Bu hafta iki CD dinledim . Biri , birlikte büyüdüğüm eski bir sanatçı dost . Cici Kızlar'dan Bilgen Bengü . Canı müzik çekince oturup Nerden Çıktı Bu Rüzgar , Delisin ve Haydi Haydi Git de Konuş gibi unutulmaz şarkılarını da koyduğu Canım Çekti adlı single'ı çıkarmış . Zevkle dinledim . Diğeri ise genç jenerasyonun adam gibi adam isimlerinden biri . Haddini bilen , saygılı , güzel arkadaşım Çelik . Bütün yaz boyunca Çelik kendisini bu albüme hazırlamış ve epey de yol aldığına inanıp hemen stüdyoya girmiş . Adını da Yol koymuş . Her zaman olduğu gibi albümde çoğunlukla Çelik şarkıları var . Rock sound'undan tutun , slow ve hareketli parçaların yanı sıra pek çok şarkıdan meydana gelen renkli bir albüm Yol . Çelik hayranları , anlayacağınız hasret bitti . Efendim , Sema Çelebi sosyetenin Altın Kadını , biliyorsunuz artık iyi bir televizyoncu oldu . Her pazar Levent Kırca TV'de değişik konuklar ve birbirinden farklı konularla saat 15. Bu pazar Sema'nın konukları Çocuklar Duymasın adlı sevilen dizinin annesi Pınar Altuğ ile eşi Umut Elçioğlu . Sakın kaçırmayın . Kahvaltı ile birlikte güzel gider bence . . . Taksim'de Donjon fırtınası , Kuruçeşme'de Crystal farkı Rumelihisarı'nda muhteşem bir yer olan Donjon'dan ve onun başarılı işletmecisi Erdal Erdinç'den sizlere geçen yaz çok söz etmiştim . Donjon muhteşem manzarası , kaliteli servisi , lezzetli yemekleri ve uygun fiyatları ile kısa zamanda şöhreti yakalamıştı . Özellikle de bizim Seba Grubu'na yakın olması nedeniyle de en sık gittiğimiz yerlerden biriydi . Şu anda da Rumelihisarı Donjon kışlık bölümünde Efes Pilsen pub konsepti ve ucuz fiyat politikasıyla hizmete devam ediyor . Öyle ki fıçı bira , şişe bira 1. Öğrencilere indirim var . Onlar fıçı biraya milyon 650 bin lira ödeyecek . Zaten müşteri portföyü de daha çok gençlik . Şimdilerde ise Donjon yazlık bölümündeki işletme başarısıyla Taksim'e taşındı . Hem de iki ayrı eğlence yeri olarak . İlki bir süredir açık zaten . Tepebaşında underground müzik yapan marjinal bir kulüp . Farklı bir kesime hizmet veriyor , hafta sonları saat 15. Bugünden itibaren hizmete giren Donjon Meyhane ve musikili meyhaneyi ise çok merak ediyorum . İstanbul'a döndüğüm an soluğu burada alacağım . İki katlı olan Donjon Taksim'in alt katı muhabbet meyhanesi olarak düzenlenmiş . Üst katta ise Hilmi Bilol ve saz arkadaşlarından muhteşem bir fasıl ziyafeti var . Lezzetin ve servisin en iyi yapılacağı Donjon Taksim'in bir özelliği de garsonların 54 yaşın üzerinde olmaları . Dekorasyonu Rumelihisarı'ndaki gibi ortaklardan Mehmet Kamil Güner yapmış . Halkla ilişkileri Yeliz Akkaya , işletmeyi ise Erdal Erdinç yürütecek . Donjon , Taksim Havaş'ın karşısında HSBC Bankası'nın yan sokağında . Üst katta fiks mönü 15 milyon lira olacak . Alt katta ise mönüde , yediğiniz yemeğin karşısında ne yazıyorsa onu ödeyeceksiniz . Telefon numarası ( 0111 ) 155 56 45 . Valla kimi görsem bana Kuruçeşme'deki Crystal'dan söz ediyor . Birkaç kez gittim ama benim gibi yaşı geçmişler için değil . Millet ellerine biraları almış , kafa sallıyor . Müziğin ritmine kendilerini öylesine kaptırmışlar valla dünyayı umursamıyorlar . Üstelik aralarında müşteri olarak öyle ünlü isimler var ki . Gördüklerimi sayarsam biraz ayıp olur , çünkü söz verdim . Burası 909 Production tarafından işletiliyor . İşletme ise meşhur DJ Tangun'da . Çarşamba , perşembe , cuma ve cumartesi yani haftanın dört günü açık . Girişler 10'ydi ama bayram sonrası 15 milyon lira olacak . Genelde tech house ve progressive müzik çalıyorlar . Saat 14. Sabahçı kahvesi gibi . Yine bayram sonrası Lounge açılıyor , burada da hafif yemekler , tatlılar olacak . Murat Uncuoğlu'nun ayda bir konuk DJ olarak çalıştığı Crystal'da DJ Tangun , DJ Cure Shot , DJ Kiwi Fuks , DJ Hakan Henry , DJ Mouse , DJ Utkan , DJ Macit çalıyorlar . Ayda ise kez yurtdışından popüler DJ'ler müzik yapıyor . Telefon numarası ( 0111 ) 161 19 88 . Çırağan Kempinski'de Havyar Bar Rus Lokantası'nda Havyar ve Şampanyalı günler başlıyor . 19 Aralık tarihleri arasında Havyar Bar Rus Lokantası'na gelen konuklar saat 18. Balalayka ve armonika ile Rus müziğinden örnekler veren iki Rus müzisyeninin de renk katacağı bu lokantaya rezervasyonsuz gitmeyin , çünkü kapasitesi 40 kişi . Telefon numarası ( 0111 ) 158 55 66 . Efendim , yazılı ve görsel medyada tam bir haftadır Songül Karlı'nın , türkücü Davud Güloğlu'nun şoförü olarak gösterilen Baykal Gümüş ile kaçtığına dair birtakım dedikodular yer alıyor . Taraflardan Songül Karlı sonunda sevgili Ali Çınar'ın Özel Hat adlı programına çıkıp Ali'ye güvenerek bazı açıklamalar yaptı . Ama kimse Baykal Gümüş'e ulaşamadı . Baykal'ı çocukluğundan tanırım . Ağabeyi Kartal da çok ama çok sevdiğim biridir . İkisi de yıllardır Rumelihisar konserlerinin başarılı geçmesinde önemli rol oynarlar . Çok iyi bir ailenin çocuklarıdır . Üstelik Baykal şoför falan değil , yıllardır pek çok insana medya danışmanlığı yapmış kültürlü , beyefendi çocuktur . Ayrıca şoför olsa ne fark edecek . Neyse , Baykal iki gün önce beni aradı . Songül Karlı ile olan birlikteliğini açıkladı . Ama bu olay yani Songül'ün Baykal ile ilişkisi , imam nikahlı eşi Ergun Topaloğlu'ndan ayrıldıktan sonra başlamış . İnsanların önce resmi nikah sonra imam nikahı yapmasını anlıyorum da sadece imam nikahı yapıp karı koca hayatı yaşamalarına tahammülüm yok . Kimse de kusura bakmasın . Üstelik hayli de dindar biriyim , neyse . Ayrıca Baykal , Ergun ile Songül'ün birlikte oturdukları eve topu topu bir kez da evinin yolunu bulamayacak kadar sarhoş olan Ergun Topaloğlu'nu bırakmak için gitmiş . Valla ben kimsenin burada savunmasını yapmıyorum . Songül Karlı'yı iyi bir Türk Halk Müziği sanatçısı olarak bilirim , sesini beğenirim . Ergun Topaloğlu'nu hayatımda hiç görmedim , hatırlamam . Ama Baykal ile ağabeyi Kartal'ı yıllardır tanıdığım için ikisinin de ne kadar efendi ve dürüst olduklarını bilirim . Yani Baykal öyle ırz düşmanı falan değil . Kısacası Songül ile Baykal arasında bir birliktelik var ve bu ilişki de eğer birileri müsaade ederse nikah masasında noktalanacak . Arkadaşları şüphelenmiş Kahvede Sulukuleli kızlar anlatılırken tecavüz fikri aklıma girdi diyen Özçelik'in arkadaşları onu sapığın eşkâline benzetmiş ANKARA ANKA Eşimle cinsel sorun yaşadık İfadesinde evlendikten sonra maddi sıkıntılar yüzünden kayınpederinin evine taşındığını anlatan Özçelik , " Pek çok sorunumuz vardı . Cinsel problemlerimiz vardı . Eşim beni erken boşalmakla suçlardı " dedi . Sorgusunda gözyaşlarını tutamayan Özçelik'i öldürülme korkusu da sardı . Özçelik , " Bundan sonra beni öldürürler . Cezaevinde bana yaşama hakkı vermezler " diye konuştu . . . Polisin pusu kurması sonucu önceki gün suçüstü yakalanan Ümraniye sapığı Yaman Özçelik'ten alınan kan örneği , daha önce tecavüz mağdurlarından alınan sperm örnekleriyle karşılaştırıldı . Kriminal Polis Laboratuvarı'ndaki incelemede , Özçelik'in DNA'sı ile mağdurlardan elde edilen kalıntıların DNA'sının birbirini tuttuğu görüldü . Tecavüz ettiği ya da tecavüze kalkıştığı 15 kız çocuğundan 14'ü tarafından teşhis edilen Özçelik'in evinde yapılan aramada , erotik bazı dergiler ve CD'ler bulundu . AKLIMA YATTI Bugün geniş güvenlik önlemleri arasında Adliye'ye sevk edilmesi beklenen Özçelik , ifadesinde şu ilginç açıklamalarda bulundu : " . . . Azerbaycan'dan yeni döndüğüm sırada , kahvede kız muhabbeti yapılıyordu . Sulukule'de 11 15 yaşlarında kızlarla seks yapıldığından bahsediliyordu . Benim kafama da yer etti . Çok zevkli olabileceğini düşündüm . Ümraniye'de okulların dağılma saatini beklemeye başladım . Yalnız giden kız çocuklarından birini alarak , ıssız bir yerde tecavüz etme fikri iyice kafama yatmıştı . Sürekli Şuradan alır , buraya getiririm , şuradan kaçarım gibi planlar yapıyordum . " HOŞUMA GİTTİ İlk tecavüzünde biraz korktuğunu , ama çok keyif aldığını anlatan 54 yaşındaki Yaman Özçelik , yöntemini ise şöyle açıkladı : " Onları hep Babanı tanıyorum , ona borcum var , gel sana para vereyim babana götür veya Paket var , babana götürür müsün ? şeklinde sözlerle kandırıyordum . Zaten yanımda yürümüyorlardı . Biraz arkamdan geldikleri için kimse de şüphelenmiyordu . " Tecavüzlerin ardından eve ya da kahveye gittiğini söyleyen Özçelik , ifadesini şöyle sürdürdü : EŞKÂLE BENZETTİLER " Ümraniye sapığı halk arasında iyice konuşulmaya başlayınca biraz rahatsız oldum . Hatta bir defasında kahvede otururken , arkadaşlarımdan bir tanesi Sapığın eşkâline çok benziyorsun , sakın bu sapık sen olmayasın dedi . Ben de , Bunun şakası bile yapılmaz gibi laflarla konuyu geçiştirdim . Yine evde olduğum sırada televizyonda çıkan Ümraniye Sapığı hakkında eşim kötü sözler söyleyince hiçbir şey söylemeden yanlarından ayrılmıştım . " Komşuları şokta . . . Ümraniye'de 16 aydır küçük kız çocuklarına tecavüz etme suçundan aranan sapığın Yaman Özçelik olduğunun ortaya çıkması , mahallede hayretle karşılandı . Bir komşusu , Özçelik'in bir daha bu sokağa dönmesinin mümkün olmadığını söyleyerek , " Karısının bir suçu yok , ama artık buradan taşınmaları lazım " dedi . Özçelik'in Ümraniye Esat Paşa Mahallesi'ni Güzelleştirme Derneği'ne üye olduğu ve sık sık lokal olarak kullanılan kahvehaneyi ziyaret ettiği belirtildi . Bayram bilançosu : 69 ÖLÜ , 155 YARALI Trafik canavarı bayramda tatil yapmadı . Arife gününden itibaren meydana gelen kazalarda 69 kişi öldü . Son gün 18 kişi can verdi DOĞAN HABER AJANSI Tatilin son gününde de yurt genelinde olumsuz hava koşulları , hatalı sollama , dikkatsizlik sonucu meydana gelen kazalarda 18 kişi yaşamını yitirdi , 89 kişi de yaralandı . Böylece bayram tatilinde son kazalarla birlikte toplam 51 ilde , 69 kişi öldü , 155 kişi de yaralandı . KAYSERİ : Midibüsle çarpışan arabanın sürücüsü İsmail Özdemir , eşi Nurhayat , çocukları Gökçen , Gülay , Rakibe ve Reyhan öldü , 11 kişi yaralandı . Kayseri Malatya yolundaki kazada da Fatih Köse öldü , kişi yaralandı . AFYON : Hatalı sollama nedeniyle iki otomobilin çarpışması sonucu Akif Akar , İbrahim Göl , Mehmet Sarımsak , Ayşe Akar , Seval ve Selahattin Göl öldü , kişi yaralandı . Sandıklı Dinar karayolundaki kazada da Süleyman Keyik ve Sancak Noyan öldü . KAHRAMANMARAŞ : Pazarcık Akçalar'da takla atan otobüsteki . Baki İçbay , Işıl Azize İçbay , Neşe Yaka ve Nümran Tan öldürken , 59 kişi yaralandı . Diğer kazada da Ayşe Erdoğan öldü , kişi yaralandı . KIRIKKALE : Keskin'de tankerle çarpışan otobüsün sürücüsü Şahin Barış öldü , kişi yaralandı . Aynı yolda TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın korumalarından Kurtuluş Gürbüztürk yönetimindeki otomobil takla attı . Gülser Tamkoç ölürken , kişi yaralandı . ANTALYA : Otomobil ve minibüs çarpışması sonucu Ramazan Er öldü , kişi yaralandı . Bir diğer kazada ise , Sadık Bozkurt yaşamını yitirdi , kişi yaralandı . KOCAELİ : İzmit Kandıra yolunda minibüsle çarpışan otomobildeki Melisa ve Zeynep Adıgüzel öldü , kişi yaralandı . Hereke'de takla atan minibüste Erhan Başgedik ve Olcay Ciğerci öldü , kişi yaralandı . Köseköy'de de minibüs devrildi : 16 yaralı . SAKARYA : Dağdibi , Karasu ve Geyve'deki kazalarda İsmail Sarıoğlu öldü , kişi yaralandı . SAMSUN : Minibüsle otomobilin çarpışması sonucu İsa Balcı öldü , 10 kişi yaralandı . Kavak Toptepe'de ise hatalı sollama sonucu Engin ve Esma Ayrancı yaşamını yitirdi . ADANA : Adana Mersin Otoyolu'nda köprüden uçan kamyonette sürücü Nevzat Havere ve Adnan Miçooğulları öldü . MERSİN : Mersin'de ayrı kazada Yücel Gümüşsu , Aliye Kontas , Havva Yayla , Ali Sağır öldü , kişi yaralandı . İZMİR : Arif Altındal , otomobil altında kalarak öldü . Askeri araçla otomobilin çarpışması sonucu kişi yaralandı . Diğer kazada da Mustafa Emeç öldü , kişi yaralandı . DİĞERLERİ : Çanakkale , Manisa , Eskişehir , Kütahya , Balıkesir , Çorum , Bursa , Amasya , Kırklareli , Elazığ , Trabzon , Giresun , Zonguldak , Kars , Ağrı , Erzurum , Malatya , Batman , Denizli , Aydın ve Osmaniye'deki kazalarda da 50 kişi öldü , 115 kişi de yaralandı . Dönüş yolu , çile dolu DHA Bulgaristan üzerinden gelen kar yağışı önceki geceden itibaren Kırklareli , Edirne ve Malkara'da etkili olurken tatilde şehir dışına gidenlere de çileli bir dönüş yolu yaşattı . Ankara İstanbul Karayolu'nun Abant gişelerinde , tatilciler yaklaşık bir kilometre araç kuyruğu oluşturdu . Saatteki hızı zaman zaman 80 kilometreyi aşan fırtına nedeniyle Gelibolu Lapseki , Geyikli Bozcaada araba vapuru seferleriyle Çanakkale Gökçeada feribot seferleri önceki gece 11. Çanakkale Eceabat araba vapuru seferleri de 11. Bu yüzden tatilciler uzun kuyruklar oluşturdu . İstanbul Deniz Otobüsleri'nin Bandırma Yenikapı arasındaki deniz otobüsü ve feribot seferleri de iptal edildi . Seferler Bandırma yerine Yalova Yenikapı arasında yapıldı . İntikam tasarrufu Emekli yüksek yargı organı başkanları ve emekli Yargıtay Cumhuriyet başsavcılarına resmi konut tahsisi kaldırıldı . . . ANKARA ANKA AKP hükümeti , Refah ve Fazilet partilerinin kapatılması ve Necmettin Erbakan'ın da hüküm giydiği " kayıp trilyonlar " davası süreçlerinde önemli rol oynayan yüksek yargı mensuplarını zor durumda bırakabilecek bir kararın altına imza attı . RP'nin kayıp trilyonları davası kapsamında hakkında fezleke bulunan Başbakan Abdullah Gül başkanlığındaki Bakanlar Kurulu , emekli yüksek yargı organı başkanları ile emekli Yargıtay Cumhuriyet başsavcılarına resmi konut tahsisine son verdi . YÜRÜRLÜĞE GİRDİ Resmi Gazete'nin dünkü sayısında yayımlanarak yürürlüğe giren kararla , Anayasa Mahkemesi , Yargıtay , Danıştay , Sayıştay başkanlıklarından emekli olanlar ile Başbakanlık Müsteşarlığı görevlerini yapmakta iken bu görevlerinden emekli olanlara özel kamu konutu tahsisine son verildi . Karardan , RP ve FP'nin kapatılma süreçlerinde önemli rol oynayan eski Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş da etkilenecek . Savaş , görevdeyken Necmettin Erbakan'ın hüküm giymesine , Başbakan Abdullah Gül hakkında da fezleke hazırlanmasına neden olan kayıp trilyonlar davası için de savcılığa suç duyurusunda bulunmuştu . Savaş , kararın kendisini hedef aldığını savunarak , " Şahsen bu kararı bekliyordum . Ama biz ölümü bile göze almış insanlarız " dedi . Bu kararın ardından tahsisli araba ve korumalarının da alınmasını beklediğini belirten Savaş , kararın değişmesi için bir girişimde bulunmayacağını söyledi . Gerekçe güvenlikti Anayasa Mahkemesi , Yargıtay , Danıştay ve Sayıştay başkanlıklarından emekli olanlara " kamu konutu tahsisi " uygulaması Mayıs 1998'de getirilmiş , listeye 11 Mayıs 1998'de emekli Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıları , Temmuz 1998'de de Başbakanlık Müsteşarlığı'ndan emekli olanlar da eklenmişti . KARAR SAVAŞ'I ETKİLER Eski Anayasa Mahkemesi Başkanı Yekta Güngör Özden ise , kamu konutunda oturmadığını bildirerek , " Devletin ilgili makamları , beni kamu konutunda oturuyor zannederek yapmış olabilirler " dedi . Kararın , daha çok Vural Savaş ile emekli olduğunda Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu'nu etkileyeceğini belirten Özden , yüksek yargı organı yöneticiliği yapmış kişilerin özel tahsisli konutta oturmasının tehditlerden kaynaklandığını söyledi . Erkek muhabirin eli havada kaldı BAŞBAKAN Yardımcısı Abdüllatif Şener'in eşi Berrin Şener , geçtiğimiz günlerde AKP Kadın Kolları'nın iftar yemeğinde kendisine tokalaşmak üzere uzatılan erkek elini geri çevirdi . Kendisine eşiyle ilgili görüşlerini sormak üzere yaklaşan erkek TV muhabiri , Berrin Şener'e kendini tanıtırken sağ elini uzattı ancak eli havada kaldı . Duruma şaşıran muhabir , kendisini başıyla selamlayarak buyurun demekle yetinen Berrin Şener'e ne soracağını bile unuttu . " Eşinizin Başbakan Yardımcısı olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz " sorusunu yönelten muhabir , " Yorumda bulunmayı pek sevmiyorum " yanıtını alınca hemen masadan uzaklaştı . Jandarma brifingi eski dosyaları açtırdı İÇİŞLERİ BAKANI Abdülkadir Aksu geçtiğimiz hafta Jandarma teşkilatından brifing aldı . Brifingde yolsuzlukla mücadele ve yapılan operasyonlar başlıca konu oldu . Özellikle Beyaz Enerji Operasyonu uzun uzun anlatıldı . Ardından Emniyet Genel Müdürlüğü'nce bakana verilen brifingde de terörle mücadelede katedilen yol anlatıldı . Brifingden etkilenen Aksu , " Terörle mücadelede belli yere gelindi . Öncelik yolsuzluk operasyonları olmalı " deyip Başbakan'a yolsuzluk olaylarının üzerine gidilmesini önerdi . Gül'ün onayı üzerine dosyaların yeniden açılması gündeme geldi . Öncelik Mavi Akım dosyasında olabilir . Hekim hatalarına tazminat geliyor AKP'nin doktor milletvekili Turhan Çömez , hazırladığı sağlık sektörü programı taslağında doktorların sigortalanmasını şart koştu . Çömez konuyla ilgili şunları söyledi : " Türkiye'de hekim hataları nedeniyle hastalara ödenen tazminatlar yok denecek kadar azdır . Yeni uygulamayla doktorlara sağlık sigortası zorunlu olacaktır . Bununla birlikte hasta haklarını ve doktor haklarını koruyan hukuki düzenlemeler de yapılacaktır . Bu sistemle , hekim hatasına maruz kalmış hastanın mağduriyeti önlenecektir . " Kopenhag Zirvesi'ne kadar dinlenmek yok Kopenhag Zirvesi'ne birkaç gün kala Erdoğan yine yollara koyuldu . AKP lideri , bir gün içinde önce Washington'a , sonra New York'a gidecek . Gece de Kopenhag'a geçecek ANKARA Milliyet AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , yarın ABD'nin başkenti Washington'da Başkan Bush'la görüştükten sonra BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la bir araya gelecek . Erdoğan , Kennedy Havaalanı'ndan doğruca BM merkezine giderek , 19. Ziyarete , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın da katılması bekleniyor . Erdoğan , Annan'la görüşmesinin ardından Türkevi binasına geçerek , burada New York ve çevresinde yaşayan Türklerle tanışacak ve onlarla kısa bir sohbet toplantısı yapacak . Erdoğan , daha sonra hiç mola vermeden , yerel saatle 11. EN KRİTİK HAFTA Erdoğan'ın bu gezileriyle Türkiye , hem içeride hem dışarıda geleceğini şekillendirecek bir haftaya girecek . Gündem maddelerinden bazıları şöyle : ARALIK : Erdoğan , AB Dönem Başkanı Danimarka'nın Başbakanı Anders Fogh Rasmussen ile görüşecek . Genelkurmay Gül'e brifing verecek . Irak , AB ve Kıbrıs değerlendirmeleri anlatılacak . İrtica konusunda bilgilendirme yapılacak . MECLİS DÜĞMEYE BASACAK 10 ARALIK : Erdoğan , ABD'de Başkan George . Bush ve Başkan Yardımcısı Dick Chenney , Savunma Bakanı Donald Rumsfeld , Dışişleri Bakanı Colinn Powell ve Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice'la bir araya gelecek . Sonra Kofi Annan ile görüşecek . Erdoğan aynı günün gecesi Kopenhag'a geçecek . Bu sırada TBMM de , uyum yasaları ve Anayasa değişiklikleri için düğmeye basacak . AKP'liler ise Erdoğan'a Başbakanlığın yolunu açacak değişiklikler için çalışacak . VE KOPENHAG ZİRVESİ . . . 11 ARALIK : Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , Kopenhag'da olacak . Aynı gün Başbakan Gül de Dışişleri bürokratlarıyla Kopenhag'a gidecek . Gül ve Erdoğan müzakere tarihi için AB liderleriyle görüşecek . 11 ARALIK : Kopenhag Zirvesi toplanacak . Türkiye'yi Gül'ün başkanlığında Yakış , Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal , Müsteşar Yardımcısı Akın Alptuna ile AB Genel Sekreteri Volkan Vural temsil edecek . Türkiye , AB'ye hazır Danimarka ve ABD ziyaretleri için geldiği Esenboğa Havaalanı'nda soruları yanıtlayan Erdoğan , " Müzakere tarihi verilmeyen tek ülke Türkiye ve müzakere süreci içinde olan ülkelerden bu işe daha hazır , daha layık ülke de Türkiye " dedi . Rasmussen'den " Türkiye'ye takvim verilmeyecek " yönünde bir açıklamanın çıktığına inanmak istemediğini belirten Erdoğan , " Son noktada tarih verilmemesi endişesi olup olmadığı " yönündeki soruya ise , " Bardağın dolu tarafına bakıyorum " yanıtını verdi . SOHBET ODASI DYP'de genel başkan adayı olan eski Bursa Milletvekili İlhan Kesici , Kasım sonrasını anlattı AKP sorunları kolay sanıyor Derya Sazak Kesici , " Tayyip Bey , Belçika'yı görmeden , Kıbrıs'ta Belçika modelinden söz etti . Hariciyeyle askeriyeyle hiç çalışmadan , dosyalara hâkim olmadan beyanda bulunması hafifliktir " dedi Ekonomide köklü bir değişiklik bekliyor musunuz ? IMF olmadan ağır dış ve iç borç yükü çevrilebilir mi ? Her şey gerçek olduğundan daha iyi görünüyor . . . Ben , ekonomiyle ilgilenen insanların , Türkiye'de yaşanan ekonomik olayların şiddetini hafife aldığına inanıyorum . Hep söylüyorum : Aman hafife almayın . Kim bunu yaparsa eli yanar ! Kıştan sonra kara kış gelir . Her zaman bahar gelmez . Derviş göreve başlarken durumu hafife aldı . Şimdi yeni hükümeti de benzer psikolojide görüyorum . Eleştirmek için erken , ay izlemek lazım . Dış ilişkiler , Irak , Kıbrıs ve AB üyelik süreci , ekonomiyle ilgili sorunlar sanki kolaymış , öncekiler yapamamışlar gibi bir hava veriyorlar . Bu çok yanlış . AKP yönetimine şöyle seslenmek istiyorum : Aman kolay zannetmesinler . Rehavete kapılmasınlar . AKP'ye ABD desteği ! Irak politikasında çok mu ABD'ye angaje oldular ? Ortadoğu'da Baas rejimleri yıkılacak . Saddam gidecek . Türkiye'nin bu hadiselere Kuzey Irak diye bakmak yerine bir bütün olarak görmesi ve ona göre pozisyon alması lazım . Benim AKP yöneticilerinde gördüğüm çok kolay demeç vermeye başladılar . Mesela Tayyip Bey , muhtemelen Belçika'yı ömründe hiç görmeden , Kıbrıs için Belçika modelinden söz etti . Hariciyeyle , askeriyeyle hiç çalışmadan , dosyalara hâkim olmadan beyanda bulunması hafifliktir . Bunun benzerini Tansu Hanım 1995'te başbakan olduğu gün yapmıştı , Güneydoğu meselesinde Bask modelini çözüm olarak açıklamıştı . Çok dikkat etmeliler . 11 Eylül ertesi bu coğrafyada rol modeli olarak ılımlı İslamın önü mü açılıyor ? AKP'nin yükselişinde ABD desteği görüyor musunuz ? ABD'nin bölgesel politikalarını AKP ile irtibatlandırmayı iç siyaset anlamında doğru bulmuyorum . AKP'nin yükselişinde şu etkili oldu : Siyasetçi sınıfın normalin çok üstünde zenginleşmesi ve zenginleşmiş görülmesi , hem iktidarı , hem muhalefeti halkın gözünden düşürdü . DYP bundan korunamadı . Doğru Yol'u ötekilerden ayıracak bunlar daha düzgündür dedirtecek bir şey görünmedi . Yüce Divan aklamaları zihinlerde ciddi bir soru işareti olarak devam ediyor . DYP son anda kampanyaya Mehmet Ali Bayar faktörünü katmasına karşın baraja takıldı . Sorun , tabandaki sosyolojik kayma . . . Merkez sağ liderler asıl bu değişimi , AKP'nin yükselişindeki rüzgarı yakalayamadılar . Geleneği olan partiler Anadolu'da neden çöktüler ? AKP'nin İstanbul'da aldığı oy yüzde 56 . Karadeniz bandında , Tayyip Bey'in Rizeli olduğunu düşünürsek yüzde 41 . Büyük Orta Anadolu'da , Erzurum'dan Kütahya'ya , Çorum , Amasya , Tokat'tan Konya , Kayseri'ye uzanan 50 ilin ortalaması yüzde 50 . Buralar , fakirlik , fukaralığın en yüksek olduğu yerler . Aile değerleri itibariyle de muhafazakardır . Din faktörü , milli ve manevi değerler ağır basar . Merkez sağ liderliğinin aynı zamanda Anadolulukla özdeşleşir olması lazımdır . Geleneksel olarak merkez sağ liderler , Aydın Menderes , çiftçilikten geliyor , Süleyman Demirel , İslamköy'den . . . Turgut Özal , Malatya'dan çıkmış . Az imkanlı orta sınıfın da altında dar gelirli ailelerden gelmişler . Çiller , DYP'ye lüks geldi Kasımpaşalı Tayyip Erdoğan halka daha mı yakın geldi ? Öyle denebilir . Daha cazip geldi . ANAP lideri Mesut Yılmaz kentsoylu , Tansu Hanım yalıda oturuyor . İstanbul'un en varlıklı kesiminden geliyor . Ne kadar particilik yaparsanız yapın , toplumun bu kadar üstünde bir hayat tarzı içerisinde politik liderler yaşayamazlar . Lüks bir yaşam tarzıyla sağ parti genel başkanlığı yürümüyor . Çiller , DYP'ye lüks geldi . . . Öyle . Lüks düştü . AKP , yerel seçimleri de alırsa merkez sağ partileri yok olma süreci mi bekliyor . DYP ve ANAP nasıl ayakta kalacak ? Eğer öteki partiler kendilerini yenileyemez , gençleştiremez , değişemezse onları bekleyen istikbal , yok olmadır . DSP'de görüldü ki , oylar düşmeye başladığı zaman , birkaç puan gerilemiyor , yüzde 11'lik parti 1. DYP için konuşalım . Kongre ertesi değişmez ve merkez sağın bütününü kucaklayamazsa istikbali olamaz . Üniversiteli iktisatçı bütünü kucaklayamaz DYP yüzde 9. DYP , 14 Aralık kongresinde yeni genel başkanını seçecek . Siz de adaysınız . Merkez sağ niye çöktü ? Kasım'da toplum eskiyle olan sözleşmesini feshetti . Ben bunu ekonomiye bağlıyorum . Türkiye'de milli gelir iki yılda yüzde 16 daraldı . 50 milyar dolar uçtu gitti . Bu sekiz Bulgaristan eder . Dünyanın her yerinde milli gelirin yüzde 16 daralmasıyla toplum düzeni altüst olur . Adına sistem dersek sistemi , düzen dersek düzeni değiştirir . Zorlanırsa , rejimi değiştirdiği yerler vardır . Latin Amerika'da görüldüğü gibi . . . Muhalefetteki DYP'nin de baraj altında kalması nasıl oldu ? Hükümeti oluşturan partilerin oy kaybı yüzde 58'dir . Bu oylardan bir kısmı neden DYP'ye gitmedi ? Onu da ekonomiyle ilişkilendirirsek , 1994 krizi akla geliyor . 1001 krizine göre akla gelme şiddeti daha düşük olduğu için oy kaybı yüzde 1. DYP de barajın altında kaldı . 1994 krizinde Çiller nerede hata yaptı ? Üniversiteden gelen iktisatçılar ekonominin bütününü kucaklayıcı yaklaşım sergileyemezler . Reel ekonomiye bakmazlar . Ben , 1001 ve 1994 krizinin nedenlerini aynı görüyorum . Çiller gelince DPT'den ayrıldınız . " Çalışmam " dedim . Hem planlamayı hem devlet memurluğunu bıraktım . 1995 Kasım kongresinde aday olmak istiyordum . Genel İdare Kurulu almadı . Üye yapmadılar . Siz Çiller'le niye ters düştünüz ? Ekonomi yönetimine farklı bakıyorduk . Ayrıca Türk siyasetinin bir garabetine de itiraz ettim . 1995'te Demirel Köşk'e çıkınca DYP , bir genel başkan değil , aynı zamanda başbakan seçti . 1991'de ANAP , Mesut Bey'i başbakan yaptı . Başbakanı , delege değil halk seçmelidir . Baykal örneği bir daha yaşanmaz Siz kazanırsanız ne yapacaksınız ? DYP ve ANAP'ın birleşmesi mümkün mü ? Ben adaylığımı açıklarken şunu söyledim : Seçim DYP'nindir . DYP , " Tansu Hanım bırakıyor , onun yerine bir genel başkan seçeceğiz " diyorsa zaman ben bu işe hiç ilgi duymuyorum . Yok eğer DYP kongresinden " bir merkez sağ liderliği , Türkiye liderliği çıkarmak istiyorsa bizim işimiz , ben buna varım " dedim . DYP kongresini , DP , AP damarından gelen bir büyük merkez sağ hareketin liderliğinin seçileceği kongre olarak görüyorum . Tansu Çiller , genel başkanlığı sürdürmek isteyip , kongrede son dakika sürprizi yapar mı ? DYP'de Çiller dönemi kapanıyor mu ? Baykal örneği var , CHP de 1999 seçimlerinde Meclis dışında kalınca genel başkanını değiştirmişti . Deniz Bey , CHP'yi yeniden parlamentoya taşıdı . Ben hiç öyle bir ihtimal görmüyorum . Tansu Çiller , Mesut Yılmaz dönemi kapanıyor . Bunu kapatan biz değiliz . Halk tasfiye etti . Çiller , herhangi birimizin rakibi değil , kongreye katılmıyor . Deniz Baykal örneği bir daha Türkiye'de yaşanmaz . Emanetçi değilim Siz Çiller'le görüştünüz mü ? Kulislerde Tansu Hanım'ın sizi emanetçi gördüğü şeklinde spekülasyon yapılıyor . Görüşmedim ve görüşmeyi doğru bulmuyorum . Normal şartlarda görüşülebilir . Bizim toplumumuz spekülasyona çok meraklı . Emanetçilik İlhan Kesici'ye yakışmaz . AKP ile nasıl yarışacaksınız ? AKP , inanç özgürlüğü , türban gibi konularda radikal adımlar atacak . Anadolu'daki tabanı merkez sağ nasıl eski adresine çekebilecek ? 14. DYP olarak bizim merkez sağda bu temsili ortaya çıkarmamız lazım . İslamla demokrasinin , ülke iyi idare edildiği zamanlarda hiçbir problemi yoktu . Devletle ilgili herhangi meselesi yoktu muhafazakar kesimin . Din , devlet , toplum , bunlar birbirinin rakibi değildi . Türban çözülmeli Türbana nasıl yaklaşıyorsunuz ? Türban meselesinde , üniversite yönetimleriyle , okumak isteyen kız öğrencilerin kusuru yoktur . Kusur bu iki kesimi karşı karşı getirenlerdedir . Yani siyasi yapıdadır . Bu meseleyi siyasiler çözmelidir . Benim kanaatim hukuki düzenlemesi yapılmak kaydıyla türban üniversitede serbest bırakılmalıdır . Görülecektir ki , kıyamet kopmaz ! Türbanla üniversiteye gitmek isteyen kızlarımızın , ileride kamusal alanda temsil edilme iddiasında oldukları kanısında değilim . Kendi özel kıyafetiyle okula gitmek istiyorlar . Şimdi moda Kasımpaşalılık . Her parti kendi Tayyip'ini mi çıkarmak istiyor ? Ağar var , siz varsınız . Vatandaş sizleri kendisine daha mı yakın görüyor ? Buna yerlilik unsuru diyebiliriz . Sizden biriyim demekle olmaz , yaşamınızla inandırıcı olacaksınız . da yetmez , Bizden biri ama bizi yukarıya çekebilecek mi ? Simitçinin hayat tarzında değişiklik yaratacak mı ? Devletin işi asıl güçsüzünü yukarıya çekebilmektir . Bizde parti sözü fırkadan gelir . Fırkanın kökü de Osmanlıcada farktır . Türkiye'nin yeni siyaset anlayışında da vurgu , farklılığı değil benzerliği aramak olmalıdır . Benzerleri bir araya getirecek altyapıyı hazırlamak lazım . Merkez sağda büyük birleşme öyle olur . Fırkacılıktan partiye geçmek lazım . Hükümet 1005'te ısrarlı Başbakan Abdullah Gül ile AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , Türkiye'nin AB'ye üyeliği için 1005 yılında müzakere tarihi verilmesi konusunda kararlı bir tutum izlenmesini kararlaştırdı . Gül ve Erdoğan , dün Kophenag ve ABD gezileri öncesinde Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ve Dışişleri bürokratlarından AB , Kıbrıs ve Irak konusunda bilgi aldı . saat süren toplantıda Türkiye'nin AB'ye üyeliği konusunda resmi olmayan 1005 müzakere tarihinin kabul edilemeyeceği tespiti yapıldı . 1005'te müzakere tarihi hedefini değerlendiren liderler , Türkiye için kötü denecek alternatifleri de masaya yatırdı . AB'nin 1005'ten geri adım atmaması halinde 1005 Selanik Zirvesi'ne yönelerek tam üyelik müzakere tarihi olarak 1004'ün hedef alınması da konuşuldu . Toplantıda Gül'ün kesin karar açıklanmadan AB liderleriyle temasa geçmesi , Erdoğan'ın da ABD Başkanı Bush'un devreye girmesini gündeme getirmesi kararlaştırıldı . BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın sunduğu Kıbrıs planında kabul edilemeyecek şartlar bulunduğu tespiti doğrultusunda KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın sonuna kadar desteklenmesinin benimsendiği toplantıda , ABD'nin Irak'a yönelik gerçekleştireceği askeri müdahale de masaya yatırıldı . DYP'de kader haftası DYP delegesi , bu hafta sonu yapılacak olağan kongrede , yeni genel başkanını seçecek . Tansu Çiller'in yerine şimdilik kişi aday olacağını açıkladı AYDIN HASAN Ankara DYP'nin . Olağan Kongresi , 14 15 Aralık günlerinde Ankara Atatürk Spor Salonu'nda yapılacak . Genel başkanlık seçimi cumartesi günü yapılırken , parti organları seçimi pazar gününe bırakıldı . İlhan Kesici , Mehmet Ağar , Ufuk Söylemez , Aydın Menderes , Hasan Subaşı ve Takiddin Yarayan bugüne kadar DYP Genel Başkanlığı için aday olacağını açıklayan isimler oldular . Kongrede , toplam 1160 delege oy kullanacak . Adaylardan birinin ilk turda seçilmesi için , en az salt çoğunluk rakamı olan 651 oy alması gerekiyor . Birinci ve ikinci turlarda , adaylardan birinin seçilememesi durumunda , üçüncü turda en fazla oy alan aday seçilecek . Kongrede , ilk oylamada sonuç alınamaması durumunda , bazı adayların en fazla oy alan iki adaydan biri lehine çekilmesi bekleniyor . Kongrenin açılışında yapılacak Divan Başkanlığı seçimi de önem kazandı . DENEYİM ÖNEMLİ Divan Başkanlığı için yarış olması durumunda , bu seçim genel başkanlık seçiminin sonucuna ilişkin önemli bir işaret verecek . Ancak , uzlaşma sağlanarak Necmettin Cevheri gibi " deneyimli ve ağabey konumunda " bir ismin Divan Başkanlığı'na önerilmesi formülü de konuşuluyor . Asker , Gül'den irticaya karşı tedbir isteyecek BARKIN ŞIK Ankara MGK'nın 18 Şubat 1996'deki tarihi toplantısında karara bağlanan ve 54 . Hükümet'in Başbakanı Erbakan'ın da altına imza attığı " İrticayla Mücadele Stratejisi"nin birçok maddesi hayata geçirilemedi . Genelkurmay Başkanlığı'nca bugün Başbakan Abdullah Gül'e verilecek brifingte , söz konusu stratejinin uygulanmayan yönlerine ilişkin bir çalışma yapılması ve Meclis'in ele alması gerekliliğinin altı çizilecek . Gül'e aktarılacağı kaydedilen irticai faaliyetlere ilişkin son tablo ise şöyle : 180 özel okulla binden fazla dershane , yurt ve pansiyonda irticai propaganda var . Ekonomi alanında faizsiz finans kuruluşu , 18 holding , 650 şirket katril yonluk sermayeyle faaliyet göstermekte . 119 radyo , 81 televizyon , 108 gazete ve dergi irticai grupların kontrolünde . 669 dernek , 548 vakıf ve 11 sendika irticai grupların denetiminde . Bu kırmızı çiçek sizi şaşırtacak TÜSİAD , TOBB ve TÜRSAB'ın Avrupa gazetelerine verdiği ilanlarda Türkiye kırmızı bir çiçek olarak gösterilerek , " Şimdi harekete geçin , sonuçlar sizi şaşırtsın " denildi EKONOMİ SERVİSİ Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği , Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği ( TÜSİAD ) ile Türkiye Seyahat Acentaları Birliği'nin , Kopenhag Zirvesi'nde , Türkiye'nin AB'ye üyelik müzakereleri için karar alınmasını desteklemek amacıyla hazırladığı ilanlar yayınlanmaya başladı . Bazı AB ülkelerinin liderlerinin fotoğraflarına da yer verilen ilanlar , her ülkenin kendi dilinde olmak üzere AB üyesi ülkelerdeki gazetelerde dün ve bugünün yanı sıra yarın da yayınlanacak . Bazı ülkelerde Türkiye'li ve Türkiye'siz iki saksının olduğu ilanlar kullanıldı . Bütçesi milyon dolar AB ve AB'ye üye olacak ülkelerin isimlerinin bulunduğu bitki resminin üstünde " Bir şeyi ekip baktığınızda , onun büyümesine yardımcı olursunuz " yazıldı . Türkiye'nin bulunduğu diğer bitki resminde ise yeşil yapraklar içinde açan kırmızı bir çiçek olarak gösterilen Türkiye için " Şimdi harekete geçin , sonuçlar sizi şaşırtsın " denildi . " AB'nin , bir bitki gibi emek verdikçe güçleneceğine " dikkat çekilirken , Türkiye'nin AB'ye kabul ediliş sürecindeki gerekli koşulların büyük bir kısmını da yerine getirdiği kaydedildi . Bütçesi milyon dolar olan ilan kampanyasınin içeriği TÜSİAD tarafından belirlenirken tasarımı da Saatchi Saatchi Güzel Sanatlar tarafından yapıldı . AB'ye üye 15 ülkenin 59 gazetesi ile International Herald Tribune ve European Voice gazetelerinde kullanılacak ilanlarda şöyle denildi : " Pek çok bakımdan Avrupa'ya zaten kabul edilmiş bulunuyoruz . AB üyesi olmadan Gümrük Birliği'ni imzalayan tek ülkeyiz . Avrupa Konseyi'nde bulunuyoruz . Ekonomik İşbirliği ve Geliştirme Konseyi'nin üyesiyiz . " Galatasaray örneği İlanlarda Galatasaray'ın UEFA başarısına da atıfta bulunularak şöyle denildi : " Bir futbol takımımız UEFA şampiyonu oldu . On milyon Avrupalı , geçen yıl tatil yapmak için ülkemizi tercih etti . NATO için bir kilometre taşıyız . 1866'dan bu yana bir anayasa geleneğimiz ve 1946'dan bu yana çok partili bir demokrasimiz var . Daha yapacak pek çok şeyimiz olduğunu kabul etsek de , bunlar konusunda geniş bir ulusal görüş birliğine varmış bulunuyoruz ve ileriye doğru gidiyoruz . Kopenhag'da , Türkiye'nin yolunu açmak için tarihi fırsatı kaçırmayın . " Prodi'ye , Yapı ustası ol çağrısı Brüksel'de AB çevreleri tarafından okunan European Voice gazetesine 11 Aralık'ta verilecek ilanda AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi'nin fotoğrafı kullanılacak ve şöyle denilecek : " Bay Prodi ile bir düşüncemizi paylaşmak istiyoruz . Kalıcı ilişkiler için iyi bir yapı ustası gerekir . Kalıcı yapılar için , iş başlamadan önce sağlam temeller gereklidir . AB'nin mimarları , topluluğa giriş için , sadece belirli ülkelerin doğru referanslara sahip olduğunun bilincinde . Türkiye'de biz , cesur , demokratik ve ekonomik reformlar yapmak için yoğun çaba harcadık " sözleriyle başlıyor . Bazı ülkelerin yasal uygulamalarındaki farklılıklar nedeniyle Almanya , Belçika , Finlandiya , Fransa , Hollanda , İspanya , Lüksemburg ve Portekiz'de başbakanların fotoğraflarına yer veren ilanlar yerine , Türkiye'li ve Türkiye'siz iki saksının olduğu ilanlar kullanıldı . İlan yerine broşür Türkiye'nin durumunun 1004'te gözden geçirilerek , müzakerelere Temmuz 1005'te geçilebileceğini açıklayan Almanya ve Fransa liderlerine seslenen ilanlar , fotoğraflarının kullanılması için gerekli yasal süreç nedeniyle gazete ilanlarına yetiştirilemedi . Ancak , hazırlanan anonslar , hükümetler , basın ve Kopenhag'da dağıtılacak broşürlerde yer alacak . Bu ilanlarda , Almanya Başbakanı Gerhard Schröder'e Gerçek dost zor zamanlarda belli olur , diye sesnildi . Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'a da Özgürlük , eşitlik , kardeşlik mesajı iletildi . Üstsüz denize girilen tek Müslüman ülkeyiz Reklamverenler Derneği Başkanı Tunaman , demokrasiye vurgulu tanıtımlarla turizm gelirinin 50 milyar dolara çıkacağını söyledi Türkiye'nin marka olamadığı için AB'ye girmekte zorlanıldığını belirten Reklamverenler Derneği Başkanı Caner Tunaman , yıllık tanıtım bütçesinin milyar dolar olması gerektiğini belirtti . Uluslararası Reklamcılık Derneği , Reklamcılar Derneği ve Reklamverenler Derneği ile özel sektör ve basının yer alacağı konsey kurularak Türkiye'yi tanıtacak çalışmalar yapabileceğini söyledi . Tanıtımlarda Türkiye'nin bir mozaik olduğu ve demokrasinin vurgulanabileceğini belirten Tunaman , şöyle konuştu : " Ülkede sarıklısı da var sarıksızı da . Başörtülüsü de var başörtüsüzü de . Denize üstsüz giren bile var . Dünyada üstsüz denize girilmesine izin verilen tek müslüman ülkesiyiz diye reklam yapabiliriz . " Kalkınmaya katkı Tunaman , " Kampanyaya bugün başlasak turizm gelirimizi bir yılda 50 milyar dolara çıkarırız . yıl içinde 100 milyar dolara geliriz . Bunun yapacağı kalkınmayı düşünün " dedi . İTO , hükümetten milyon konutluk arazi talep etti İTO , Maliye Bakanı'ndan milyon konut yapılması için Hazine arazilerinin kat karşılığı müteahhitlere tahsis edilmesini istedi FEHİM GENÇ İstanbul Ticaret Odası ( İTO ) Başkanı Mehmet Yıldırım , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'la görüşerek , uydukentler kurmak üzere Hazine arazilerinin yüzde 40 kat karşılığı müteahhitlere tahsisini talep etti . Kaçak konuta tapu Yıldırım , yüzde 40 kat karşılığı yaptırılacak milyon konuttan 400 bininin devletin olacağını , bunları 10 yıl vadeli 65 bin dolar bedelle satarak 50 milyar dolar gelir sağlayabileceğini belirtti . Uydukent kurmak için Kilyos'ta belirlenecek bir arazi de talep eden Yıldırım , ayrıca milyon kaçak konuta bin dolar karşılığı tapu verilmesi halinde 10 milyar dolar gelir sağlanabileceğini de aktardı . Yıldırım , Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin'le görüşmesinde Kurtköy'de Vakıflar'a ait arazinin Formula pisti için İstanbul İl Spor Müdürlüğü'ne tahsisini , Sanayi Bakanı Ali Coşkun'dan da Alpullu'daki Sarımsaklı Çiftliği'nin teknotarım alanı yapılmasını istedi . Faiz tamam gözler dolarda Yıl sonu pozisyon kapamalarının etkisiyle dövizde bir miktar yükseliş bekleniyor . Hisse senedi almak istemeyenler faizde kısa sürede bir beklenti kalmadıği için portföyünde dövizin payını artırabilir SONGÜL HATISARU Bu hafta , 11 Aralık Kopenhag Zirvesi'den çıkacak karar , Kıbrıs sorununa yönelik çözüm arayışları ve IMF görüşmeleri piyasalardaki yönü belirleyecek . Piyasalar şartsız ve en geç 1004 yılı ortasına sarkacak bir tarih ümidini sıcak tutuyor . Şartlı ve 1005 yılına sarkacak bir randevu ise piyasada moralleri bozacağindan , borsada satış , döviz ve faiz oranlarında ise bir miktar yükseliş yaşanabilir . Bu hafta AB süreciyle birlikte işleyen Kıbrıs konusunda da kritik bir eşikten geçilecek . Gündemin bir diğer önemli konusu ise Irak . Geçtiğimiz hafta ABD yetkililerinin Türkiye ziyaretinde önemli görüşmelerin gerçekleştiği biliniyor . Piyasada , görüşmelerde Türkiye için hazırlanan bir paketin gündeme geldiği ve 10 milyar dolar seviyelerinde bir rakamın konuşulduğu söylentileri dolaşıyor . Faizde 45 seviyesi dip nokta Geçen haftayı 169 günlük başarılı bir ihaleyle geçiren Hazine açısından bu hafta oldukça kritik . Yüksek itfalı haftaya biri 161 günlük diğeri ise 556 günlük iki ihale ile hazırlanılıyor . Her iki ihale de geçtiğimiz iki hafta da yapılan ihalelerde satılan enstrümanların tekrar ihracı niteliğinde . Faiz piyasası şimdiye kadar temkinli hareket eden Merkez Bankası'ndan bir kotasyon indirimi bekliyor . MB'nin ise 1001 sonuna kadar bir kotasyon indirimine daha gidip gitmeyeceği belirsiz . Ancak ikinci el bono piyasasında mevcut faiz oranları beklentinin piyasalarda çoktan satın alındığını gösteriyor . Kısa vadede bono faizlerinin yüzde 45 seviyesinin altına gerilemesi zor gibi görünsede daha uzun vadeli düşünen yatırımcı için bono faizleri yüzde 15 10 aralığındaki reel faizleri ile hâlâ cazip . Yukarıda ise yüzde 50 51 aralığı önemli . Ancak bir kotasyon indirimi yapılıncaya kadar faizde 45 seviyesi dip nokta olarak görünüyor . Kısa vadeli düşünenler için döviz daha uzun vadeli düşünenler için ise bono cazip görünüyor . Yabancılar prim derdinde Yabancıların Kasım sonrasında yaşanan yükselişte ciddi kârlar yazdığını söyleyen Park Raymond James Yatırım Fonları Müdürü Erden Emanet , " Yabancı profesyoneller kardalar ve yıl sonu primlerini almak için yeni pozisyon açmak istemiyorlar . Ama AB'den 1005 sonu veya 1004 başına şartsız müzakere tarihi alınabilirse yabancılarında bu kez yaşanacak bir yükseliş katılmasını bekliyoruz " diyor . İMKB'de , profesyonel yatırımcıların yeterince pozisyonu açamadıkları için yükselişin sınırlı kaldığını söyleyen Emanet , " Bu hafta , daha önce hisse senedinde pozisyon alanların para kazanacağını düşünüyorum . Bayram sonrasında Kopenhag'dan iyi haberlerin gelmesiyle , piyasaya alış gelmesi beklenebilir . Risk alabilenler 11 Aralık öncesinde borsada bir miktar pozisyon açabilirler . Bu hafta , 14 bin seviyeleri hacimle kırılabilirse piyasaya yeni alıcılar gelebilir . Bu nedenle yatırımcı elindeki hisseden çıkmayıp , daha yüksek noktalardan satıp kâr yazmak için tutmalı . Ancak AB'den olumsuz sinyaller gelirse , borsaya bir miktar satış gelir . Biz , endeksin 15 bin desteğinin altına gevşemesini beklemiyoruz " şeklinde konuşuyor . Dövizde getiri potansiyeli MB'nin açıklamaları ve müdahalesi dolarda milyon 500 bin seviyesinin kritik nokta olduğunu teyit edince sinyali alan oyuncuların pozisyon kapamalarının etkisiyle döviz yaklaşık 15 bin lira arttı . Serbest kur rejiminde fiyat arz talep dengesine göre belirlenmesine karşın farklı yöntemlerle yapılan analizler döviz kurunun yaklaşık yüzde 10 15 kadar gereğinden ucuz olduğunu işaret ediyor . Hangi vadede olacağını tahmin etmek zor olsada , dövizde yüzde 10'a yakın bir prim potansiyeli bulunuyor . Döviz önümüzdeki dönemde milyon 650 bin milyon 600 bin aralığını test edebilir gibi görünüyor . Dövizde bir hareketlilik beklendiği için döviz satıp bono almak mantıklı görünmüyor . Portföyde dövize yüzde 50 yer ayrılabilir . Yatırımcının gözdesi : tipi endeks fonları Paranın güvenli adresi / HALİM ÇUN Ak Portföy Yönetimi AŞ Genel Müdürü tipi endeks yatırım fonları , 1001 yılında yatırımcıdan giderek daha fazla ilgi görmeye başladı . Tasarruflarını bütünüyle İMKB'de değerlendirmek isteyen ve İMKB'de oluşan getirilere paralel bir getiriyi hedefleyen yatırımcılar için endeks yatırım fonları cazip bir alternatif . Bu fonlar aracılığıyla tasarrufçu , hisse senetlerine , İMKB endeksleri içerisindeki payları oranında yatırım yapıyor . Bu sayede çok sayıda hisse senediyle ilgilenmenin yaratttığı iş yükünden kurtulan yatırımcı ciddi oranda zaman ve kaynak tasarrufu sağlamış oluyor . Endeks fonlarda , portföyde yer alan çok sayıdaki hisse senedi yatırımcı risk yönetimi açısından önemli bir avantaj . Bu yolla doğrudan hisse senedi yatırımında olduğu gibi az sayıdaki hisse senedinin riskleri üstlenilmez , risk çok sayıda hisse senedi arasında dağıtılmış olur . Çok sayıda hisse senedinden oluşan bir portföye nazaran tipi endeks yatırım fonları hızla nakde çevrilebilir . Satış gerçekleşirken yatırımcı tek tek hisse senedi satmak gibi önemli bir iş yüküyle de karşı karşıya kalmaz . Bunun yanında yatırımcı doğrudan hisse senedi alım satım işlemleri üzerinden alınan komisyon gibi herhangi bir masrafla da karşılaşmaz . ABD'de endeks fonlar Amerika'da ilki 1965 yılında kurulan ve nispeten yeni olan endeks fonlar özellikle 1995 1000 yılları arasındaki boğa piyasasında hisse fonları sektörünün en rağbet gören grubu oldu . 1000 yılında hisse fonlara akan paranın üçte biri bu fonlara yöneldi . Bireysel emeklilik sisteminde toplanan paralar fonların en büyük müşterisi idi . 1000 yılında New York Borsası zirve yaparken Amerika'nın en büyük fonu 100 milyar doları aşan büyüklüğü ile Vanguard 500 Index Fund olmuştu . Fon sektörünün duayeni John Bogle'ın 15 yıl önce 11 milyon dolar ile kurduğu fon yılların birincisi Fidelity Magellan'ı da geçerek birinciliğe oturmuştu . Son üç yılda sayı arttı Piyasada bulunan toplam 14 adet yatırım fonunun 11 tanesinin son üç yılda kurulmuş olması son yıllarda bu fonlara ilginin arttığını gösteriyor . SPK kuralları gereğince tipi endeks yatırım fonlarının getiri ve kayıplarının bağlı bulunduğu endeks hereketleriyle yüzde 90 oranında korelasyona sahip olaması gerekiyor . Bu koşulun sağlanıp sağlanmadığı aylık periyodlarda SPK tarafından kontrol ediliyor . Türkiye'de tipi endeks yatırım fonları , fon piyasasındaki en düşük aracılık ve vergi gideri oranlarının oluştuğu fon türü . Düşük orandaki yatırım fonu giderleri diğer bir anlamda daha yüksek tasarrufçu getirisi anlamına geliyor . Dünya örneklerinde de en düşük maliyet giderlerinin endeks yatırım fonlarında bulunduğu görülüyor . Aralık 1001'de endeks yatırım fonlarının büyüklüğü yaklaşık 45 trilyon TL idi . Bu büyüklük toplam 511 trilyon TL'lık tipi yatırım fonları içerisinde yüzde 8'lik bir payı ifade ediyordu . Kasım 1001 tarihine gelindiğinde ise endeks yatırım fonlarının büyüklüğü 64 trilyon TL seviyesinde . 586 trilyon TL toplam büyüklüğe sahip tipi yatırım fonları içerisindeki payı ise yüzde 15'lere yükselmiş durumda . Yatırımcının endeks fonları tanımasına paralel bu tür yatırım fonlarının fon sektöründeki ağırlığının zamanla artması bekleniyor . Kanadalılar Uşak'ta altın çıkartacak Türkiye'de ilk olarak Amerikan Normandy şirketi tarafından üretime geçirilen Ovacık altın madeninin ardından , Kanadalı El Doradi Gold grubuna bağlı Tüprag şirketi de Uşak Kışladağ'da yapacağı altın üretimi için çalışmalarını yoğunlaştırdı . Yasal prosedürlerini tamamlama aşamasına getiren şirket , üretime en geç 1004 başında geçecek . Toplam tahmini tutarı 1. Toplam yatırım tutarı ise 150 milyon dolar olacak . Çin battaniyesine damping vergisi Yerli üreticilerin şikayeti üzerine açılan soruşturma sonucunda , Çin Halk Cumhuriyeti menşeli mink akrilik battaniyeler ithalatında , kg başına dolar dampinge karşı vergi uygulanmasına karar verildi . Diriteks Diriliş Tekstil , Mink Tekstil ve Yentur firmalarının başvuruları üzerine , alınan karara ilişkin tebliğde verilen bilgilere göre , 1999 yılında 88 bin 594 adet olan mink baskılı akrilik battaniye ithalatı , 1000 yılında 186 bin 964 adete , geçen yıl 515 bin 418 adete , bu yılın ilk ayında ise 485 bin 650 adete çıktı . Çin menşeli söz konusu battaniyelerin yurtiçi pazarından aldığı pay , 1999'da yüzde 14 iken , bu yıl yüzde 58'e yükseldi . Mink akrilik battaniyelerin Çin'den ithalat fiyatı ise bu dönemde CİF 15. İthalatta Haksız Rekabeti Değerlendirme Kurulu , söz konusu malların ithalatının yerli üreticilerin fiyat , kapasite kullanımı , satış , stok ve istihdamı üzerine yaptığı olumsuz etkileri dikkate alarak , ithalatta kg başına dolar dampinge karşı vergi uygulanmasına karar verdi . Nuh'un Ankara'dan yeni yatırım Üretimde ve pazarda liderliğini 1950'den beri sürdüren Nuh'un Ankara Makarnası , Türkiye'nin en büyük kapasiteli hattını kurdu . Nuh'un Ankara , yeni kurutma diyagramı ile dünyanın en iyi kurutma teknolojisine sahip oldu . Yeni teknoloji ile mevcut kapasite yüzde 55 oranında artırıldı . Nuh'un Ankara , bu kapasite artışı ile dünyanın en büyük makarna üreticilerinden biri haline geldi . Miele ile hassas yıkama Miele , 486 WPS Softronic isimli yeni çamaşır makinası modelini piyasaya sundu . 486 WPS , doğadan esinlenilerek oluşturulan patentli " petek dokulu " tamburuyla dünya yüzünde mümkün olabilecek en hassas yıkamayı garanti ediyor . Daha az sayıda ve daha dar deliklere sahip olan tamburun yüzeyi , yıkama , durulama ve sıkmada çamaşırlara karşı hassas ve nazik muameleyi sağlıyor . Alateks'e Avrupalı ortak Kırklareli'nde 1998 yılından beri fason boya ve terbiye alanında faaliyet göstermekte olan Alateks Tekstil'in yüzde 60 hissesi bir Türk İsviçre ortak girişimi olan LKF Tekstil tarafından alındı . Karsu Tekstil ile iki İsviçre firmasının ortaklığı olan LKF , Alateks'i özellikle selüloz esaslı viskon ile elyaf içeren kumaşların boya ve apresinde uzmanlaşan bir ihtisas boyahanesine dönüştürmeyi amaçlıyor . Elba yeni yatırımla büyüdü Elginkan Holding kuruluşlarından Elba Basınçlı Döküm Sanayi , gerçekleştirdiği 10 milyon dolarlık yeni yatırım ile panel radyatör üretim kapasitesini 850 bin mtul'e çıkardı . Elba Panel'in 1001 yılı ihracatı milyon doları buldu . Elba Panel'de üretimin yaklaşık yüzde 60'ı ihraç ediliyor . Elba Panel ürünleri en çok Yunanistan , İngiltere ve Romanya'ya ihraç ediliyor . Azra Türkiye'yi Avrupa'ya soktu İngiliz basını Dünya Güzeli seçilen Azra Akın'a geniş yer ayırırken şu yorumlar yapıldı : Türkiye Avrupa'da ! dünyanın en güzel kızı olarak anılmayı hak etti . . . NEVSAL ELEVLİ Londra Nijerya'daki olaylar nedeniyle İngiltere'nin başkenti Londra'da yapılan 1001 Dünya Güzellik Yarışması'nda birinci olan Türkiye güzeli Azra Akın İngilizleri " fethetti . " İngiliz basını Azra'nın başarısına geniş yer ayırırken , saygın pazar gazetesi The Observer " Türkiye Avrupa'da " yorumunu yaptı . 91 yarışmacıyı geride bırakan Azra Akın'ın elinde Türk bayrağıyla kameralara gülümserken çekilmiş fotoğrafını kullanan The Observer , bir başka sayfada yer alan Türkiye'ye ilişkin bir haberin başlığını da aynı haberde kullanarak , Akın'ın başarısını " Türkiye Avrupa'da " diye yorumladı . Azra birinciliği hak etti The Daily Telegraph , sıkıntılı bir sürecin ardından güçlükle yapılabilen yarışmayı Azra Akın'ın kazandığını belirtirken , " Türkiye güzeli , dünyanın en güzel kadını olarak anılmayı hak etti " ifadesini kullandı . Türkiye güzelinin çok sayıda kişinin favorisi olduğunu vurgulayan The Independent da " Bunu salondaki pek çok izleyiciden duymak mümkündü " diye yazdı . Organizatörler Miss World 1001'nin 156 ülkede yaklaşık milyar kişi tarafından takip edildiğini açıkladı . Ancak İngiliz basının yoğun ilgisine rağmen yarışma hiçbir İngiliz televizyon kanalında canlı yayınlanmadı . Azra'nın başarısı Alman basınında da geniş yankı buldu . Önde gelen gazeteler , dünyanın en güzel kızının Türkiye'den çıktığını duyururken , Azra'nın Hollanda'da yaşayan bir Türk ailesinin kızı olduğu vurgulandı . Köprü olacak Miss World Yarışması'nın Türkiye temsilcisi Özcan Sandıkçıoğlu da yarışmanın ardından yaptığı değerlendirmede şunları söyledi : " Azra , bir Müslüman kızı olarak Türkiye ile Avrupa arasında köprü olacak . Artık Miss World'e bağlı oldu ve bir yıl Londra'da yaşayacak , yarışma komitesinin düzenlediği organizasyonlar hangi ülkede yapılacaksa oralara gidecek . " " Sorumluluğum çok büyük " BİRSEN ALTUNTAŞ Bir yıl boyunca dünyayı dolaşacak olan Azra Akın , bir hafta sonra Türkiye'ye dönecek . Kendisini dünyanın en şanslı kadını olarak gördüğünü belirten Akın , " Bu taç bana çok kritik bir dönemde verildi ve bu nedenle sorumluluğum çok büyük " dedi . Eksiği yok fazlası var ! GÜLAY FIRAT İstanbul TOP model yapmak için yeni yüzler arayan Zeki Başeskioğlu , aradığını Kıbrıs'ta buldu . KKTC elemelerinde keşfedilen 16 yaşındaki Kafkas asıllı Sevata Gezer'in boyu 1. Başeskioğlu , onun için " Henüz çocuk yaşta olduğu için biraz kilolu . Zayıflatabilirsek dünyayı yıkar " diyor . Eksiği yok fazlası var ! GÜLAY FIRAT İstanbul TOP model yapmak için yeni yüzler arayan Zeki Başeskioğlu , aradığını Kıbrıs'ta buldu . KKTC elemelerinde keşfedilen 16 yaşındaki Kafkas asıllı Sevata Gezer'in boyu 1. Başeskioğlu , onun için " Henüz çocuk yaşta olduğu için biraz kilolu . Zayıflatabilirsek dünyayı yıkar " diyor . İstanbul'daki New Yorker'lar pek dertli Derya Tuna niçin Dubai tatili istedi ? Gülben Ergen sanat dergisine yazacak mı ? Yağmur Ünal ve Barış Yaman söz kesti mi ? Starbucks nedir ve neden bu kadar heyecan uyandırır ? Kaynama Noktası Amhet SALİH Kentimizde bir süredir brunch'larda , partilerde toplu gösterim yapan , birkaç haftadır da Radikal gazetesinde artık kendilerini ismen de deklare eden " İstanbul'daki New Yorker'lar " diye bir familya bulunuyor . Hayatında en az bir kere , en az 10 gün New York'ta kalan birinin ama ancak belli bir miktarda alışveriş malzemesini kentten bu kente getirmiş olmak şartıyla dahil olduğu bu klanın üyeleri , bu kentte , yani İstanbul'da samimi bir gurbet duygusu içindedirler . İstanbul silüetinin görünmediği alışveriş merkezlerindeki , pasajlardaki kafelere , barlara takılırlar . Ve 11 Eylül'den sonra artık ikinci sınıf insan bile olamadıkları kentin hasretiyle bu kentin sokaklarında bizim bastığımız zeminden bir karış yüksekte süzülerek ve etliye sütlüye karışmadan , karışmaya tenezzül etmeden dolaşırlar . Pontus'u mu arıyorlar ABD'li bir grup doktor geçen yıldan bu yana Trabzon halkından kan örneği almak için uğraşıyor . Yetkililer , Pontus Rum devletinin genetik kökenini araştırdıklarını düşünüyor ŞÜKRAN PAKKAN İstanbul Bir grup ABD'li doktorun geçen yıl Trabzon'da bölge halkından kan örnekleri toplamaya çalışmasıyla başlayan tartışma , bu yıl yapılan ikinci başvuruyla yeniden gündeme geldi . " Kalp hastalıklarında kolestrol riski"ni araştırmak için kan örneği toplamak istediklerini söyleyen California Üniversitesi Gladstone Enstitüsü doktorlarının , aslında Pontus Rum devletinin kökenleriyle ilgili genetik araştırma yaptığı iddiası ortaya atıldı . Karadeniz Teknik Üniversitesi , projeye şüpheyle yaklaşarak destek vermedi . Valilik de " şüpheli bulunduğu " gerekçesiyle çalışmayı engelledi . YİNE ORTAYA ÇIKTILAR Grup , izinsiz olmasına rağmen bir dönem Rumlar'ın yoğun yaşadığı bazı yerleşim birimlerine gitti . Bu sırada , kan örneği alınıp alınmadığı netlik kazanmadı . Tonya Belediyesi de araştırmaya müdahale etti . Amerikalılar , jandarmanın devreye girmesiyle şehirden ayrılmak zorunda kaldı . Ancak Amerikalı araştırmacılar bir yıl sonra yeniden ortaya çıktı . Ekim ayında bu kez Rotary Kulübü aracılığıyla valilikten izin istendi . Bu talebi geri çeviren valilik , bakanlıktan izin alınması gerektiğini söyledi . Söylentileri duyan Rotary yetkilileri de bir daha devreye girmedi . İkinci kez " red " yanıtı alan araştırma grubunun Sağlık Bakanlığı'na başvurmaya hazırlandığı öğrenildi . Trabzon'u seçtik çünkü . . . Çok tereyağı yiyorlar Türkiye'deki iddiaları yalanlayan Gladstone Enstitüsü Müdürü Robert Mahley , kalp hastalıkları araştırmasını 14 yıldır gerçekleştirdiklerini belirterek , " Bizim etnik araştırmayla ilgimiz yok . Aslında sadece Trabzon'u değil , Ankara , İstanbul , İzmir , Kayseri ve Adana'yı da seçtik " dedi . Bir dönem araştırma grubunda yer alan Dr . Erhan Palaoğlu ise şöyle konuştu : " Trabzon halkın yeme alışkanlıkları nedeniyle seçildi . Çünkü çok tereyağı tüketiyorlar . Pontusla ilgisi yok . Trabzon'da kan örneği alınmadı . Ama on yıl önce 600 600 kişinin kanı alınmıştı . " Rum asıllı yazarın kitabını dağıttılar ADİL YAZAR ( Trabzon Valisi ) : Geçen yıl test yapacaklarını söylediler ancak ben izin vermedim . Tekrar ses çıkmadı . Ardından Rotary Kulübü geldi . Ben bakanlıktan izin almaları gerektiğini söyledim . Onlar da bakanlığa başvurmadılar . Kan örnekleri almak için bazı ilçelere gittiklerini duyduğum an müdahale ettim , çekip gittiler . Bunlar hassas konular . AHMET KURT ( Tonya Belediye Başkanı ) : Tonya'da Rumca konuşulan İskenderli beldesi var . Orada kan alamayınca Birkaç broşür dağıtalım dediler . Yorgo Andreadis'in ( * ) kitaplarını dağıttılar . Jandarma müdahale etti . PROF . DR . MİTHAT KERİM ARSLAN ( Trabzon Türk Ocakları Başkanı ) : Farklı ilçelerden kan örneklerini alıp götürüyorlar . İçlerinde dondurucu olduğu söylenilen araçlarla geldiler . Rastgele adam seçiyorlar . Vatandaş da hemen kolunu uzatıyormuş . Onlara etnik köken , dil gibi sorular soruyorlarmış . EKREM YAZAR ( Trabzon Rotary Kulübü eski Başkanı ) : Trabzon valisiyle görüştük . Vali bey , kan testine karşıydı . Burası Pontus tartışmaları nedeniyle tartışmalı bir bölge . Bu nedenle , biz Rotary olarak çekildik . Andreadis kimdir ? Türkiye tarafından " istenmeyen kişi " ilan edilen Yunanlı yazar Yorgo Andreadis , Rum asıllı . Karadeniz Pontus Rum Devletini oluşturmak ve yeni kiliseler kurup faaliyete geçirmek isteyen harekette olduğu iddia ediliyor . Geçen yıl Ankara'dan gelen emirle , Atatürk Havalimanı'ndan içeri alınmadı . Yıldızlar çocukların eğitimi için parladı Türkiye'nin en şöhretli isimleri , Eğitim Gönüllüleri için Lütfi Kırdar'da bir araya geldi . Bu birliktelik , milyonlarca çocuğun geleceğini aydınlatacak BELMA AKÇURA İstanbul Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı ( TEGEV ) , ünlü sanatçı işadamı ve sporcuları eğitime destek vermek için bir araya getirdi . TEGEV'in eğitime olan duyarlılığı artırmak ve vakfın faaliyetlerini kamuoyuyla paylaşmak amacıyla dün Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda düzenlediği " Yıldızlar Sınıfı Yıl Sonu Gösterisi"nde birçok ünlü isim çocukluk yıllarına döndü . Televizyon programcısı Cüneyt Özdemir'in sunuculuğunu yaptığı gecede , Anadolu Ateşi Dans Topluluğu , Sezen Aksu , Bülent Ortaçgil , Levent Yüksel , Ebru Gündeş , Orhan Gencebay , Hülya Avşar , Özcan Deniz , Beyaz , Yavuz Bingöl , Aşkın Nur Yengi , Nilüfer , Bülent Eczacıbaşı , Cem Boyner , Sakıp Sabancı , Mehmet Özdilek , Şenol Güneş , Bülent Korkmaz , Rüştü Rençber ve İlhan Mansız olmak üzere birçok ünlü isim sahnede yerlerini alarak vakıf yararına yapılan gösteride rol aldı . Gecede elde edilen bilet gelirleri ve bağışlar yeni eğitim birimlerinin açılmasında kullanılacak . Yaklaşık 1500 davetlinin katıldığı gecede konuşan Cüneyt Özdemir , 1995'te kurulan ve şimdiye kadar 51 bin bağışçıdan toplanan 51 milyon dolarla yaptırdığı eğitim parkı , 61 öğrenim birimi ve 15 " Ateşböceği " adı verilen gezici öğrenim birimi ile faaliyetlerini sürdüren vakfın , yılda bin gönüllüyle 145 bin çocuğa eğitim deteği verdiğini söyledi . TEGEV , 1005'te eğitim parklarını 18'e , öğrenim birimlerini 81'ye , Ateşböceği sayısını da 18'e ulaştırmayı planlıyor . Bu birimler vasıtasıyla da toplam 855 bin çocuğa okul sonrası eğitim desteği vermeyi amaçlıyor . Rachel gitti defteri kaldı Türk aşkı Sedat Ocak'ın tutuklanması üzerine babası tarafından ülkesine götürülen Rachel , anı defterine Daima birlikte Türkiye'ye yazmış . Rachel , soyadını da defterine Ocak olarak not düşmüş MEHMET TAŞÇIOĞLU Gaziantep DHA NEVSAL ELEVLİ Londra İngiltere'den aşkı Mehmet Sedat Ocak uğruna Türkiye'ye gelen , ancak sevgilisinin tutuklanması üzerine babası tarafından Gaziantep'ten ülkesine götürülen Rachel Lloyd'dan ( 14 ) geriye hatıra defteri kaldı . Soyadını " Ocak " olarak yazan Rachel defterinde , geleceğiyle ilgili kararını " Always Turkey Together " ( Daima beraber Türkiye'deyiz ) cümlesiyle ifade etti . Mavi kaplı , bir bölümünü " Steve " diye andığı Ocak'la ( 14 ) birlikte çektirdiği fotoğraflarla süslediği anı defterine Türk ve İngiliz bayrakları çizen Lloyd , sıkça " Rachel loves Steve " ( Rachel Steve'i seviyor ) cümlelerine yer veriyor . Aynı cümlenin altındaki satırda da " Steve loves Rachel " ( Steve Rachel'i seviyor ) yazıyor . Türkçesini ilerlettiği anlaşılan Rachel , defterinin bir sayfasını da Türkçe ve İngilizce " Seni Seviyorum " cümleleriyle doldurmuş . Baba Bob Llyod , kızının böyle bir evlilik yapmasına karşı çıksa da Rachel , Ocak'ı koca olarak hatıra defterine işlemiş ve " My sexy husband Steve " ( Seksi kocam Steve ) diye yazmış . Rachel'in defterindeki bir sayfaysa " muzır " kelimelerle dolu . Ülkesine ağlayarak gitti Babası Bob ve ablası Rebecca ile dün saat 06. Uçaktan babası ve ablasıyla inen Rachel , basın mensuplarının büyük ilgisi karşısında ailesi tarafından koruma altına alındı , soruları yanıtlamasına ailesi izin vermedi . Televizyonlar haberi ilk sıralarda yayınlarken , küçük gelinin Türkiye'den getirilmekten mutsuz göründüğünü duyurdu . Olayı " İkinci Sarah vakası " olarak manşetlerden sunan İngiliz basını , küçük gelini Manchester Havaalanı'nda büyük bir ilgiyle karşıladı . Tarihi öne çekebiliriz Cem Duna , " Kopenhag siyasi kriterlerini yerine getirip 1005 Ekim raporunda tescil ettirirsek , 1004 Mayısı'ndan önce müzakerelere başlayabiliriz ! . . " diyor Derya SAZAK Türkiye ile müzakereler ne zaman başlayacak ? Hangi ay , hangi yıl ? İki yıl daha bekleyelim ama AB yine pardon derse ne olacak ? Kopenhag'da alınan bağlayıcı bir karardır . Bir tavsiye değildir . Konsey'in kararıdır . Topluluğun Türkiye ile ilgili müktesebatı haline gelmiştir . AB'nin bir tanımı da hukuk bütünü olmasıdır . Müktesabat denilen şey aslında topluluğun kendisidir . Üyelik de bu müktesebatın üstlenilmesinden geçer . Pardon , sizi alamıyoruz , vazgeçtik dediği anda hukuki sorumluluk başlar . Götürürsünüz Adalet Divanı'na topluluğu mahkemeye verirsiniz . 1004 bu anlamda bağlayıcı . . . Tereddütsüz öyle . Aksini yapın . Siz Kopenhag siyasi kriterlerini tümüyle yerine getirip 1005 Ekim raporunda tescil ettirin , iradeyi gösterin 1004 Mayısı'ndan önce müzakereye başlarsınız . Bunlar Türkiye'ye bağlı . Artık geriye dönüşü olmayan yola girilmiştir sözünden kasıt budur . 1004'te Ege nedeniyle Lahey'e gidilmesi sorun yaratmayacak mı ? Yunanistan bunu kullanır deniyor . Buna inanmıyorum . Kopenhag ertesi dönemde Türkiye'nin şuna karar vermesi lazım : Ortaksam ortak gibi hareket edeceğim . Kıbrıs'tan Ege'ye , AGSP'ye sorunlarınızı çözerek AB'ye gireceksiniz . Ege sorunları ana parametreyle halledilmiş durumdadır . Bunlar Türkiye'nin AB süreciyle daha rahat çözüme kavuşturulabilir . LAHEY'DEN KAÇIŞ YOK Lahey engellemez . . . Günün birinde Lahey zaten karşımıza çıkacak . Kaçış yok . Karara dönersek . . . Kopenhag'da geciktirmeden sözcüğü kullanılmıştır . Şunu da hallet öyle gel diye bir şey yok . Kıbrıs'ı alırken , sorunları çözüp gelin denilmedi . kendi kendimize yarattığımız bir hayaldi . Helsinki'de yok mu ? Güney Kıbrıs'ın üye olacağını Helsinki'den beri biliyorduk . 1999'dan bu yana geçen sürede topluluk bunun aksinin işaretini vermedi . Dilimizde tüy bitti , Kardeşim bu iş olacak Kıbrıs'ta ona göre hareket edelim . Onun için şimdi hayret nidaları duymak beni güldürüyor . Günaydın ! Önceki iktidarların Kıbrıs'ı çözme iradesi yoktu : KKTC zaten bunu istemiyor . İlk kez AKP iktidarı , Kıbrıs'ta çözümsüzlüğün çözüm olmadığını söylüyor . Artık çözümsüzlüğün sürdürülmesine imkan yok . Pandora'nın kutusu açıldı . KIBRISLI İÇİN ÜZGÜNÜM 18 Şubat'a kadar çözülecek mi ? Kıbrıs Türk halkına üzülüyorum , önemli bir fırsat kaçtı . Bundan sonra Kıbrıs Rum kesiminin aynı heyecanda olmasını beklemek saflık olur . Annan kağıdı belli müzakerelerle Kopenhag'da imzalansaydı , KKTC bir resmi oyuncu olarak sahneye çıkacaktı . Resme girmenin en önemli tanınma şekli olduğuna inanıyorum . Başka bir açı da şudur : Türkiye Kopenhag'a bir paketle gitti , zirveden paketsiz çıktı . AGSP halledildi NATO'da , Kıbrıs 18 Şubat'a bırakıldı . Konular bağımsızlaştırıldı . Siz 1004'te tarih almak istiyorsanız bunu kendi mecrasında ele alacaksınız . Yok Kıbrıs'ı kaldıraç kullanalım , AGSP'yi bloke edelim , ABD'yi devreye sokalım , bunlar bitti . Türkiye çıplak gerçekle karşı karşıya kaldı . Türkiye tam üye olacak mı ? Ne zaman ? Ankara'da AB'yi samimi bulmayan bir çevre var . Bizi almazlar lobisi harekete geçecek . Hadi Yarın tam üye oluyorsunuz denilse bu grup yine tatmin olmayacak . Dahası siyasi iradeyle kurumsal rezisdansın önümüzdeki dönemde belirli sınamalara gireceğini göreceğiz . Siyasi irade AB yolunda ilerleyebilmek için sistemi zorlayacak . Sistem de bu adımların niye atılmaması gerektiğini anlatacak . Hükümet bürokrasinin esiri olmazsa Türkiye AB'ye Bulgaristan ve Romanya ile eş zamanlı üye olabilir . Uzun seneler almaz . Tek sorun üslûptu Türkiye , NATO'da , AGSP'de , Gümrük Birliği'nde AB içinde ama bir türlü siyasi birlikteliğe giremiyor . Neden ? Avrupa Birliği'nin kendi hastalığı . AB üç temelden oluşuyor . Ekonomik birlik , ortak dış politika ve savunma politikası , içişleri ve adalet . Bunlardan bir tek parasal birlik devletler üstüdür . Bugün siyasi olarak AB bir cücedir . Aslında Türkiye Helsinki'den bu yana hızla yol aldı . Ağustos'ta Meclis'te mucize yaratıldı . Anayasa'nın 51 maddesini değiştiren hükümet bunu bir mahcubiyet duygusu içinde anlatamadı . İMKANSIZI BAŞARDIK Ağustos 1001'de Meclis'in giderayak çıkardığı paket tarihi önemdeydi . Ölüm cezasının kaldırılması , anadilde eğitim , kültürel haklar . . . İnanılmaz bir olay . Bunların hepsi çok etkileyici . Kasım'da seçim yapıldı ve yeni bir hükümetle Kopenhag'a gelindi . AB bu kadar şoka hazır değildi . İki taraf da şaşkın ve hazırlıksızdı . Erdoğan'ın AB turu da geniş yankı uyandırdı , Almanya gezisinde şöyle bir hava çıktı : Hepsi tamam Schröder direniyor . Bu direnç neydi ? Avrupalıları suçlarız , Türkiye'yi tanımıyorlar diye . Bizde de durum aynıdır . Özellikle yönetici elitimizin AB hakkında fikri yoktur . Ulus devletin klasik yöntemleriyle Avrupa ile ilişki kuramazsınız . AKP bir süre iktidar olmanın şaşkınlığını yaşadı . Ankara'daki yerleşik düzen reaksiyon gösterdi . Dışişleri'nden Dış politika devlet politikasıdır türü açıklamalar yapıldı . Burada yarattığınız model şu : Bir seçilmiş Meclis var , bir hükümet var , bir de devlet var . Bu devlet Türkiye'yi yönetiyor , ötekiler de göstermelik . AKP'ye daha ilk günden iktidarın sınırları hatırlatıldı . Bu zaten olayın çelişkisi . İktidarın sınırları , seçilmiş hükümetlerin icraatlarıdır . AB konusunda da AKP hızlı bir başlangıç yaptı . Uçaktan inmeyen parti lideri en üst düzeyde kabul görüyor , mesajları veriyor . Ondan sonra deneyimsizlik gözlendi . Üslup bozuldu , yanlış hesaplar ortaya çıktı . ABD'nin Avrupa üzerindeki etkisi abartıldı . Clinton'la Bush dönemi farklı . Fark nedir ? Clinton demokrat , Bush tam bir kovboy zihniyetine sahip cumhuriyetçi . Avrupa ile ABD'nin zıt yaklaşımlar sergilediği bir dönemden geçiliyor . ABD'nin telkininin ağırlığı yoktur demiyorum , ama ölçüsü vardır . Bir noktayı geçtiğinizde ters teper . Üslup dışında Erdoğan'ın AB atağı yerindeydi . TEPKİ TERS TEPER Turgut Özal da ABD gücünü arkasına almayı severdi . Özal yine aynı şeyi yapardı . Bizde yerleşik önyargı var . Zannederiz ki , biraz bağırdığınızda sonuç alırsınız . AB'ye Sizlerden biri olacağım deyip , Almanya ile Fransa'ya ambargo tehdidi yaparsanız ters teper . Gereksiz hırçınlıklar tam optimizasyon sağlanmasını engelledi . Sonuç tatmin edicidir ! Almanya ve Fransa liderleri , Berlin'de oturup Temmuz 1005 takvimi yaptılar . Siz Schröder'le görüştüğünüzde durum neydi ? Ziyaretimiz sırasında Schröder kendi iç sorunlarına değindi . Avrupa kamuoyunun Türkiye için hazır olmadığını ama Kopenhag'da elinden geleni yapacağını söyledi . Fransa ve Almanya'yı dışlayarak Avrupa Birliği'ne üyelik mümkün mü ? Dışişleri de bu hatayı yaptı . Oysa AB'de topluluk dayanışması diye bir ilke var . Bunu bölmeye çalışan bir diplomasi yapılması hataydı . Avrupa'nın hiç mi kusuru yok ? Olmaz olur mu ? 1999'da Helsinki'de Türkiye'ye adaylık perspektifi verilmesine rağmen Avrupa , üç yıldır kendi kamuoylarını bu üyeliğe alıştırmak için hiçbir şey yapmadı . Bizi eleştiriyorlar ama kendileri parmaklarını bile oynatmadılar . Türkiye , gerçekten büyük lokma , Doğu'ya doğru genişlemenin ekonomik sıkıntılarını yaşayan Avrupa halkları buna alıştırılmalıydı . YILMAZ ÇOK BASTIRDI Mesut Yılmaz'a haksızlık yapmayalım , ağustos reformunun Meclis'ten geçmesi için çok bastırdı ve 1004'te 10 yeni üyeyle genişleme olmadan Türkiye'nin AB'den müzakere takvimi alamazsa trenin kaçacağını her fırsatta yineledi . Doğru . Hükümet karar alıyordu ama inandırıcılığı sıfırdı . Şu tarihte tarih alacağız deme noktasında değildi . Kasım seçimleri AKP'ye bu şansı tanıdı . OLAY RAYINA OTURDU Müzakere takvimini yine alamadık ! Her şeye rağmen sonuç tatmin edici . En karmaşık dönemde alınmış bir karardan söz ediyoruz . AB zaten tarih vermez . Tarih talep edilir . Siyasi koşulları yerine getirdim , müzakerelere başlayalım . Bizim yaptığımız Bana bir tarih ver ki , Kopenhag kriterlerini yerine getireyim . AB'nin yaptığı olayı rayına oturtmaktı . Paşam , 1004 sonuna kadar hazırlıklarını tamamlarsan , aralıkta karar alıp , geciktirmeden müzakerelere başlayacağım diyor . Bundan daha somut bir karar olamazdı . Gümrük Birliği ilk adım Bir diplomat olarak 15 yıl sonra Kopenhag'da gelinen aşamayı nasıl buluyorsunuz ? 1980'lerde 11 Eylül askeri darbesinden ötürü AB ilişkilerinin dondurulduğunu görürüz . Özal döneminde Avrupa Topluluğu ile ilişkilerin geliştirilmesi süreci başlamıştı . 1986 yılındaki başvuruyla Türkiye , Avrupalı bir devlet olarak adaylık hakkını tescil ettiriyordu . Müzakere tarihi beklerken , 1004 Aralık randevusu çıktı . . . Türkiye AB ilişkisi sancılıdır . Verilerden çok hislere dayalıdır . 1986'den itibaren Türkiye adım adımcılık politikasına girdi . Bunun sonucu 1995'te Gümrük Birliği oldu . ZARAR GETİRMEDİ Gümrük Birliği'nin Türkiye'ye 50 milyar dolara patladığı söylenir . Tam bir aldatmaca . Dış ticaret açığı değişmemiştir . Hacim arttığı için açık büyük gözükmekte ancak ihracat da arttığı için oran Türkiye aleyhine değildir . Başarısızlığı yabancı sermaye yatırımlarını çekemeyişinde olmuştur ama bunda da suç makro ekonomik ve siyasi istikrarsızlıkta aranmalıdır . Gümrük Birliği'ne gidilmeseydi , AB'den takvim alamazdık . Muhalefet anında bitti Genel Başkan Ağar DYP'de eski yönetimi tasfiye etti . Yönetim kademeleri seçimine sadece Ağar'ın listesiyle girildi . Muhalif gruplar karşı liste çıkarmaya cesaret edemedi AYDIN HASAN Ankara DYP'deki seçim yenilgisinin ardından Tansu Çiller'in yerine genel başkanlığı gelen Mehmet Ağar , partide büyük tasfiye hareketi başlattı . DYP'nin . Olağan Kongresi'nin ikinci gününde Genel İdare Kurulu ( GİK ) , Merkez Karar Kurulu ( MKK ) ve Yüksek Haysiyet Divanı ( YHD ) için seçim yapıldı . Seçime , Ağar'ın delegelerin eğilimini belirleyerek yaptığı tek listeyle girildi . Muhalif gruplar , Ağar'ın seçim zaferi sonrası karşı liste çıkarmaya cesaret edemedi . DYP'nin yetkili organı olan 40 üyelik GİK'te ancak 10 eski üye yerini koruyabilirken , Hasan Ekinci , Ali Şevki Erek gibi partinin ağır topları yönetimden uzaklaştırıldı . Demirel'le görüştü Ağar , önceki gece sabaha kadar delegelerle gruplar halinde görüştü . Her delegeden , istediği ve istemediği isimleri yazmasını isteyerek " delege bazında anket " yapan Ağar , talepler çerçevesinde birçok eski yöneticiyi parti yönetiminden tasfiye etti . Ağar'ın . Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile bir telefon görüşmesi yaptığı öğrenilirken , yine Demirel'e yakın isimlerin listeye girmesi dikkati çekti . DTP'nin eski yöneticileri Mehmet Ali Bayar , Aykut Kuranel ve Reha Çamuroğlu'nun yönetime girmesiyle de , DYP ile DTP arasında fiilen birleşme sağlandı . Kesici reddetti Ağar , genel başkanlık yarışına girdiği İlhan Kesici ve Ufuk Söylemez'i de GİK'e almak istedi , ancak iki isim bu öneriyi reddetti . Bunun üzerine adaylardan Hasan Subaşı parti yönetimine girdi . Ağar , listeleri oluştururken , parti içi ve coğrafi dengeleri gözetti . Bekir Sami Daçe'yi listeye koyan Ağar , kendi kontenjanından emekli büyükelçi Nüzhet Kandemir ile MHP'nin cumhurbaşkanı adayı Prof . Kamil Turan'ı da parti yönetimine taşıdı . Ayrıca , tüzükteki kota çerçevesinde dört kadın üyeye de yer verildi . İçişleri Bakanlığı kökenli Hayri Kozakçıoğlu ve Saffet Arıkan Bedük de yeni yönetimde yer aldı . Şanlıurfa'dan Sedat Bucak'ın yerine de Necmettin Cevheri'nin oğlu Cevher Cevheri GİK'e girdi . Kongrenin ikinci gününde , 1158 delegeden 616'si GİK seçimine katıldı . Seçim sonucunda , en yüksek oyu ( 480 ) , partinin yeni ve genç isimlerinden Serhan Yücel aldı . Delegenin en fazla çizdiği isim ise 404 oy alan Turan Tayan oldu . Geceyarısı teklif Delege bazında yapılan ankette , Türkiye genelinde partililerin istediği isimler arasında Mehmet Ali Bayar , üst sıralarda yer aldı . Ağar , bunun üzerine Bayar'a , GİK'e girmesi önerisinde bulundu . Ağar , Alevi kesime mesaj vermek için de , araştırmacı Reha Çamuroğlu'nu yönetime aldı . İşte yeni GİK Genel İdare Kurulu adayları şu isimlerden oluştu : Bekir Sami Daçe , Nüzhet Kandemir , Nevzat Ercan , Kamil Turan , Ali Rıza Gönül , Hasan Subaşı , Kemal Kabataş , Reha Çamuroğlu , Mahmut Nedim Bilgiç , Mehmet Ali Bayar , Ahmet İyimaya , Oğuz Tezmen , Bilal Güngör , Saffet Kaya , Fezal Gülfidan , Salim Ensarioğlu , Hayri Kozakçıoğlu , Aykut Kuranel , Celal Adan , Bahattin Şeker , İlhan Parseker , Ümran Akkan , Yıldırım Ulupınar , M. İkinci Ağar soyadı Yüksek Haysiyet Divanı'na da Orhan Keçeli ve Ahmet Küçükel'in yanısıra Prof . Atila Özer ve Tanju Güvendiren yeraldı . YHD yedek üyelerinden İsmail Ağar'ın ismi de dikkati çekti . Ağar , yarışa girdiği İlhan Kesici ve Ufuk Söylemez'i de GİK'e almak istedi , ancak iki isim bu öneriyi reddetti . Referandum Anayasa'ya girmeli Savaş dahil önemli konularda halk oylamasına gitmenin Anayasa'ya girmesi gerektiğini belirten Adalet Bakanı Cemil Çiçek'e karşılık Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , savaş için referanduma gidilemeyeceğini savundu . . . ÖNDER YILMAZ Ankara Adalet Bakanı Cemil Çiçek , referandum uygulamasının savaş dahil önemli konularda Anayasa'ya girmesi gerektiğini belirterek , " Halkın görüşünün alınması siyasilerin de karar almasını kolaylaştırır " dedi . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD Başkanı George Bush'la görüşmesinde Irak'a yönelik askeri müdahale konusunda gerekirse referanduma gidilmesi gerektiği yönündeki sözleri farklı tepkilere neden oldu . Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır savaş konusunda referanduma gidilemeyeceği ve doğru olmayacağını savundu . " Anayasa metnine girmesinde fayda var " görüşünü savunan Çiçek ise şunları söyledi : " Referandum Anayasa'nın içinde vardır . Cumhurbaşkanı'na tanınmış sınırlı birkaç konu içindir . Ama belli önemli konularda halkın görüşünün alınması siyasilerin de karar almasına yardımcı olacak bir açılım kazandırır . Sadece savaş konusunu kastetmiyorum ama genel manada referandumun Anayasa metnine girmesinde fayda var . " Çiçek , referandum konusunda görüşlerini Erdoğan'a iletip iletmediğinin anımsatılması üzerine espri ile karışık serzenişte bulunarak , " Genel Başkanı Türkiye'de gören yok ki görüşlerini aktarsın " dedi . Babam daha fotojenik değil mi ? ÖNDER YILMAZ Kayseri Başbakan Abdullah Gül , Kopenhag'dan döner dönmez Kayseri'de anne ve babasının elini öptü . Yoğun kalabalık nedeniyle kadınların ve erkeklerin ayrı bölümlerde oturdukları gözlendi . " Neden bayramda babanızın elini öpmeye gelmediniz " sorusuna Gül , " Çok çalışmam gerekiyordu " karşılığını verdi . Gül , babasının görüntüsünün alınması sırasında espri yaparak , " Babam daha fotojenik , daha iyi görüntü veriyor değil mi " dedi . Erdoğan : Şimdi sıra Kıbrıs'ta . . . DİNÇER ŞEREF İstanbul AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , AB yolculuğunun , yine aynı ciddiyet ve kararlılıkla devam edeceğini belirterek , " Bu aynı zamanda Türkiye'nin dışa açılımında yeni bir sıçrama dönemidir " dedi . Erdoğan dün emekli öğretim üyesi Ömer Çam'ın M. İlahiyat Fakültesi Camii'ndeki cenaze törenine katıldı . Daha sonra kuaföründe sakal tıraşı olan Erdoğan burada soruları yanıtladı . Erdoğan , Cumhurbaşkanı'nın bu gezinin çok da olumlu algılanmadığı görüşünü dile getirdiğinin hatırlatılması üzerine , " Sayın Cumhurbaşkanı'nın değerlendir meleri . Her değerlendirmeye saygı duyarız . Şöyledir ya da böyledir diye herhangi bir değerlendirme yapmamıza gerek yoktur " diye konuştu . Sıçrama dönemindeyiz Erdoğan sözlerine şöyle devam etti : " Türkiye son bir ay içinde dünyanın ve Avrupa'nın gündemine oturmuştur . Ayrıca AB ile beraber dış politikada bir gündem oluşturmuştur . Ve bu yolculuk , yine aynı ciddiyetle , aynı kararlılıkla devam edecektir . Bu aynı zamanda Türkiye'nin dışa açılımında yeni bir sıçrama dönemidir . Yaptığımız yatırımların , attığımız adımların neticesini istediğimiz manada hemen alamayabiliriz . Ama bunun önümüzdeki aylarda , yıllarda getirisini de göreceğiz . " Erdoğan , Gümrük Birliği'nin yeniden masaya yatırılması konusunda atılmış bir adım olmadığını belirterek , " Türkiye , önce Kopenhag'la ilgili durumu değerlendiriyor . Şimdi önümüzde Kıbrıs var " dedi . 18 Şubat'ta anlaşma olur ANKARA Milliyet Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın yeniden düzenlenen Kıbrıs planı üzerinde 18 Şubat'a kadar " muhtemelen bir uzlaşma olabileceğini " söyledi . CNN Türk'te " Kafe Siyaset " programına katılan Yakış , " Kıbrıs'ta çözüme ulaşılamaması halinde AB'nin hastalıklı bir çocuğu kucağına alacağını " ifade etti ve TSK'nın AB'nin topraklarından bir kısmını işgal etmiş gibi gösterilmeye çalışılması tehlikesi bulunduğuna dikkati çekti . Yakış , " Muhtemelen 18 Şubat'ta hükümet olarak uzlaşacağız . Verdim , gitti diyemeyiz " dedi . Kıbrıslı Türklere Rum pasaportu Rum kesiminde yayın yapan Antenna Televizyonu , Kıbrıslı Türklere yönelik ambargonun kısmen delineceğini duyurdu Kıbrıs Rum Yönetimi Dışişleri Bakanlığı'nda oluşturulan özel bir komitenin uzun zamandan beri üzerinde çalıştığı önlemler , KKTC makamlarını devre dışı bırakacak gelişmeler öngörüyor . " Ekonomik açılımlar " adı altında Kıbrıslı Türkler'e yönelik hazırlanan ve kısa bir süre sonra Rum Yönetimi lideri Glafkos Klerides tarafından açıklanacak önlemler arasında , Kıbrıslı Türkler'e " hızlı pasaport verilmesi " planlanıyor . Rum kesiminde yayın yapan Antenna TV'nin haberine göre , " Kıbrıslı Türklere pasaport verilmesi işlemlerinin seri bir şekilde yapılması " planlanıyor . Türk mallarına izin Habere göre ayrıca , Kıbrıs Türk tarafından balık , av ürünleri ve diğer bazı ticari malların serbest dolaşımına izin verilmesi plana koyuluyor . Bu ürünler arasında , Rum kesiminde eksikliği çok görülen inek sütü de bulunuyor . KKTC'de çok pahalı olan , ancak Kıbrıs Rum Kesimi'nde ucuza satılan bazı ilaçların da Türk tarafına satılmasına imkan tanınması öngörülüyor . Sınırlama gevşeyecek Alithia gazetesi de , bir Rum hükümet yetkilisine dayanarak verdiği haberde , " Kıbrıslı Türkler'le Rumlar arasındaki ticarette sınırlamaların yakında gevşetileceğini " yazdı . Bu gelişmelerin , uzun süredir ekonomik ambargoya maruz kalan KKTC'de " kısmi " rahatlama sağlayacağı " savunuluyor . Olası Irak operasyonu için ABD , Türkiye'ye asker göndermek istiyor . Ankara kulislerine göre askerler , ABD ile koordinasyon ve işbirliğine sıcak . Ancak , ABD askerinin Türkiye'ye konuşlandırılmasına soğuk . . . SERPİL ÇEVİKCAN Kopenhag seferinden dönen Başbakan Abdullah Gül ve AKP Lideri Recep Tayyip Erdoğan'ı şimdi ABD ve Irak dosyası bekliyor . Irak'a müdahaleye hazırlanan ve Türkiye'ye çok ağır bir sipariş listesi veren Beyaz Saray , kuzeyden açmayı planladığı cephe için Türkiye'ye konuşlandırmak istediği onbinlerce ABD askeri , kullanmak istediği havaalanları ve limanlar için Ankara'nın vereceği karara kulağını kabarttı . Ankara , onbinlerce askerini Türkiye'ye konuşlandırmak ve havalanları ile limanları bildirimsiz kullanmak isteyen ABD'ye " evet " diyebilecek mi ? Gül hükümetinin önündeki soru bu . 58 . hükümet de henüz resmi yanıt vermedi . Böyle bir kararı vermek için elbette Meclis , MGK , Genelkurmay gibi Anayasal kurumlarla görüşmeler yapılacak . ABD ve Irak dosyası masaya yatırılacak . Ancak konunun en önemli taraflarından biri olan askerler ne düşünüyor ? Ankara kulislerine yansıyan bilgiler , askerlerin , ABD ile koordinasyon ve işbirliğine sıcak , ancak , ABD askerinin Türkiye'ye konuşlandırılmasına soğuk baktıklarını gösteriyor . ABD savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz'in ziyaretinden sonra taleplerin asker gözüyle şöyle değerlendirildiği belirtiliyor : " Türk silahlı Kuvvetleri , Türkiye'nin çıkarları açısından hazırlıklarını tamamlamıştır . Türkiye Irak sınırında her türlü olasılığa karşı arazi koşullarında konuşlanmıştır . Irak'a muhtemel bir askeri müdahalede , Kürt devleti alanı , büyük bir göç , PKK'nın harekete geçmesi , Türkmenlere yönelecek bir kırım olasılıklarına karşı güvenliği aktif olarak sağlayacak durumdadır . Türkiye'nin amaçları ve çıkarları bunu gerektirmektedir . Ancak , onbinlerce ABD askerinin başka amaçlarla Türkiye'ye konuşlandırılmasının sıcak karşılanmasını beklemek doğru olmaz . Buna karşılık , BM ve Meclis kararları ışığında diğer destekler verilebilir . Türkiye kendi çıkarları açısından ABD ile koordineli olarak harekete geçebilir . " MGK'da konuşulacak Bu askeri değerlendirme , Gül hükümetine de sunulacak . Ayrıca Aralık ayı olağan Milli Güvenlik Kurulu toplantısında konunun bu açıyla gündeme getirilmesi büyük olasılık . AB ile pazarlığı geride bırakan Ankara , şimdi ABD ile sıkı bir pazarlığa hazırlanıyor . Denktaş'ın konsültasyonu bantta KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş kendisini Ankara'lı doktorlara emanet etmek üzere geldiği İbni Sina Hastanesi'nde geniş katılımlı bir kardiyoloji konsültasyonundan geçti . Göğsündeki 450 cc'lik su boşaltıldı ve tekrarlama olasılığına karşı diren takıldı . Bu çok özel konuk nedeniyle hastane alışılmışın dışında bir gün yaşadı . " Alışılmışın dışındaki " bir uygulamaya da sahne oldu . Doktorlar şaşırdı ! Konsültasyona giren Ankara'nın ünlü kardiyologları konuşmalarının kayda alındığını gördüler . Önce şaşırdılar , sonra anladılar . Ecevit'in rahatsızlığı döneminde kadar büyük tartışmalar yaşanmıştı ki hastane yönetimi böylesine ünlü bir hastayla ilgili tartışmayı kayıtlara geçirmeyi uygun bulmuştu . Denktaş'ın sağlığına gelince . Kalbi sapasağlam , kasılmaları ile kapakçığın durumu mükemmel . ABD'den " yoğun kansızlık " sorunuyla geldiği için ilaç tedavisi ve sıkı bir diyet uygulanıyor . AKP'li Şener'in kılavuzu solcular Gençliğinden beri Milli Görüş'çü olan Başbakan Yardımcısı Şener'in tez hocaları hep solcu oldu Kabinenin akedemisyen üyelerinden biri de Başbakan Yardımcısı Doç . Dr . Abdüllatif Şener . Şener gençliğinden beri sıkı bir milli görüş'çü . Ama öğrenciliğinden doçentliğine kadar kılavuzluğunu hep solcu hocalar yapmış . Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin sol ağırlıklı ünlü hocalarının elinden geçtikten sonra , sağcı ve tutucu bir geçmişe sahip olan Gazi Üniversitesi'nde lisansüstü çalışmalara başlamış . İlk hocalarından biri kim olmuş dersiniz ? Türk solunun en ünlü isimlerinden Yalçın Küçük . Şener , doktora derslerini tamamladıktan sonra tezini yönetecek hoca aramaya koyulmuş . Bulduğu isim l980'lerin başında Gazi Üniversitesi'nin birkaç solcu hocasından biri olan Prof . Dr . Oğuz Oyan olmuş . Oyan bugün CHP İzmir Milletvekili . Dr . Şener doçent olmaya karar verince Hacettepe Üniversi'ne başvurmuş . Doç . Dr . Sadık Kırbaş , Şener'e yardımcı doçentlik kadrosu önermiş . Şener Hacettepe'ye gelecekken , kendi kendine " Ben Sadık Hoca'nın önerisini kabul ettim ama Hoca solcudur " demiş . Sadık Hoca'ya bu durumu söylemiş . Sadık Hoca , " Yahu Abdüllatif demiş , sen öztürkçe konuşuyorsun , hiç milli görüşçüye de benzemiyorsun " deyince Şener , kahkahayı basmış ve hocasını yanıtlamış : " Hocam , benim sorunum dil değil , din . " Hoca da , " Benim ki de din değil , bilim " deyince , Dr . Şener , Hacettepe'de Doç . Şener olmuş . 1005 büyüme yılı olacak Bankaların mevduat artışı ile büyüme kaydettiğini bildiren Finansbank Yönetim Kurulu Murahhas Üyesi Ömer Aras , asıl büyümenin 1005'te başlayacağını söyledi Kadife Şahin Finans Sohbetleri Yaşanan kriz sürecinde sektörde verimsiz ve riske açık olan bankaların tasfiye edildiğini ifade eden Fiba Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı ve Finansbank Yönetim Kurulu Murahhas Üyesi Ömer Aras , 1005 yılının rasyonel bankacılığa geçiş yılı olacağını söyledi . Özel bankalar içinde sağlıklı olanların krize rağmen büyümesini belli oranda sürdürebildiğini belirten Aras , bunun ağırlıklı olarak mevduat artışından kaynaklandığını kaydetti . Devlet bankalarının yeniden yapılandırma sürecinde belli oranda küçülme gösterdiğini belirten Aras , mevduatın özel bankalara kaydığını bildirdi . Kredi talebi artacak Bankaların mevduat hacminde görülen büyümeye paralel kredilerde büyüme olmadığına dikkat çeken Aras , önümüzdeki dönemde kredilerde daha yaygın ve hızlı bir büyüme olacağını söyledi . Tüketici ve yatırım yapan sanayi kuruluşlarının önlerini daha iyi görmeye başladığını ifade eden Aras , " Böylece kredi talebinin canlanacağını , piyasanın bu şekilde harekete geçeceğini ve kredilerin sistemde artacağını düşünüyorum " şeklinde konuştu . Mevduatta vade uzayabilir Kredi talebinde artış bekleyen Aras , öte yandan banka mevduatları ile kredilerin vade uyumsuzluğuna da dikkat çekti . " Bankacılık sisteminde hâlâ mevcut olan faiz vadelerinin birbiri ile uyumsuzluğu riski mevcuttur " diyen Aras şöyle devam etti : " Bugün Türkiye'de mevduatın ortalama vadesi ile kredilerin ortalama vadesi arasında farklılık söz konusu . Fakat önümüzdeki dönemde daha dengeli bir ekonomik büyüme gördüğümüz takdirde bankalar , 1005 yılında mevduatta vadeyi uzatma yolunda harekete geçeceklerdir . " Kopenhag Zirvesi'ni de değerlendiren Aras , Türkiye hakkında çıkan sonucu genel hatlarıyla olumlu bulduğunu , önemli olan sürecin devam etmesi olduğunu söyledi . Faizler yüzde 55'e iner 1005 yılında aşırı bir kriz ortamı yaratılmadığı takdirde Türkiye ekonomisinin büyümesini devam ettireceğini belirten Aras , döviz kurlarının artışının makul düzeyde devam edeceğini söyledi . Döviz kurlarında zaman zaman iniş çıkışlar olsa bile yıl bazında yüzde 15 oranında bir devalüasyon olabileceğini öngördüklerini ifade eden Aras , faizlerdeki düşüşün süreceğini belirtti . Aras , " Faizlerin inişe devam edeceğini ve Hazine bonosu faizlerinin de yüzde 45'li seviyelerden 55'li seviyelere doğru ineceğini tahmin ediyoruz . 1005'te yüzde oranında bir büyüme olacağını düşünüyoruz " dedi . Irak sektörü etkilemez Yaşanan son krizde sektörün en büyük probleminin açık pozisyon olduğunu vurgulayan Aras , bankaların bundan büyük zarar gördüğünü söyledi . Aras , 1001'de Merkez Bankası'nın döviz satışları ve borç takasıyla pozisyonların büyük ölçüde kapandığını kaydetti . Aras , Irak veya Kıbrıs konusunda olumsuz bir gelişme olması halinde bankaların döviz açısından sıkıntıya girmeyeceğini söyledi . Aras , şöyle konuştu : " Ancak herhangi bir olumsuzluk olduğunda talep artacağından faizler belli bir miktar yükselebilir . Merkez Bankası ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu da bu konuda önceden gereken önlemleri alacaklardır . " 100 eleman alacağız Finansbank'ın 1005'te bireysel , ticari ve kurumsal bankacılıkta büyümeye devam edeceğini bildiren Aras , yabancı ortak aramadıklarını söyledi . Aras , " Daha önce yabancılarla yaptığımız müzakerelerde Türk bankalarını nasıl değerlendirdiklerini çok iyi anlamış bulunuyoruz " dedi . Müşteri tabanı geniş , yaygın hizmet veren bankaların değerinin yabancı yatırımcı açısından çok daha yüksek olduğunu söyleyen Aras , " Yabancı ortak konusunu daha sonraki yıllarda gelişmelere göre yeniden değerlendireceğiz " dedi . Aras , yeni yılda 100'ü aşkın eleman alacaklarını söyledi . YATIRIM FONLARI VE BONO Piyasalar sonucu sindiriyor Kopenhag Zirvesi'nden çıkan sonuca piyasalar ilk etapta ihtiyatlı yaklaştı . Bu hafta AB'den çıkan sonucun sindirilmesi ve yeni beklentilere yelken açılmasıyla geçecek SONGÜL HATISARU AB Türkiye 40 yıllık serüveninde artık yeni bir aşamadayız . Zirve geride kaldı . Bundan sonra Hükümet cephesinden gelen açıklamalara sağduyunun hakim olması piyasaları rahatlatacaktır . Kopenhag Zirvesi'nin geride kalmasının ardından artık iç dinamikler ön plana çıkacak gibi görünüyor . 1005 yılı makro hedefleri IMF ile müzakere edilerek belirlenecek . Burada bir sorun çıkması , hükümetin ekonomik programdan sapması beklenmiyor . Birbiri ardına açıklanan makro göstergeler piyasa beklentilerinden olumlu noktada . AKP iktidarı güçlü ve olumlu bir trendle başlıyor icraatlarına . Bu ise gelecek yılın başarısı açısından çok büyük avantaj . Bu hafta piyasaların bardağın dolu tarafına yoğunlaşacağı ve sonuçla ilgili iyimserliği öne alacağı tahmin ediliyor . İzleyen dönemde ise makro dengeler ön plana çıkacak . Enflasyon ve büyüme gibi makro verilerde yakalanan olumlu trend önümüzdeki dönem için iyimserliği arttırıyor . Irak konusu ise biraz orta vadeye yayılmış olmakla birlikte piyasalar için hep önemli olacak . Irak izlemede Gündemin bir başka konusu Irak meselesinde ise kısa vadede önemli bir gelişme beklenmiyor . BM silah denetçilerinin raporu Ocak 1005 sonunda sunulacak . Buna göre eğer olacaksa hareketin bahar aylarına kalması muhtemel görünüyor . Harekâtın olup olmayacağı henüz tam netlik kazanmış değil . Ancak önümüzdeki süreçte Irak konusunda Türkiye ABD müzakerelerinin devam edeceğine kuşku yok . Bu hafta sonuç sindirilmeye çalışılacak . Hazine bu hafta üç ihale yapacak AB zirvesi tedirginliğinin üst düzeyde olduğu geçtiğimiz hafta aynı zamanda Hazine'nin yüklü itfalarına da sahne oldu . 1,5 katrilyon TL itfasının bulunduğu bu hafta Hazine , üç farklı iç borçlanma ihalesi yapmayı planlıyor . Üç ihalenin valör tarihi 18 Aralık 1001 olacak . Bugün yapılacak olan 19 Mart 1005 itfa tarihli 91 günlük referans bono ihalesi . Salı günü ise iki ihale var . Bunlardan birincisi ayda bir kupon ödemeli 11 Ağustos 1004 itfa tarihli değişken faizli tahvil ihalesi . Diğeri ise 550 günlük Aralık 1005 itfa tarihli bono ihalesi . Faizde yatay seyir bekleniyor Geçtiğimiz hafta bono piyasasında faiz oranlarına hakim olan inişli çıkışlı seyrin bu hafta yerini durağanlaşmaya bırakacağı tahmin ediliyor . Cuma günü yüzde 50 51 seviyesinde seyreden faizlerin bu hafta yüzde 50 seviyesinin altını test etmesi beklenebilir . MB'den yeni bir kotasyon indirimi gelmedikçe faizde yüzde 45 seviyesinin altı mümkün gözükmüyor . Geçtiğimiz hafta gösterge niteliğindeki 50 yıllık eurobond fiyatı 108 seviyesinden 111'e kadar yükseldi . Bono piyasasında da yabancıların dövizde satıcı , bonoda ise alıcı oldukları söyleniyor . Borsa yönünü belirleyecek Son döneme damgasını vuran Kopenhag zirvesi tedirginliği geride kaldı . Önümüzdeki dönemde ise Irak ve iç makro ekonomik gelişmelerin etkisi piyasalarda ağırlık kazanacak . Aşağıda 11,500 11,600 aralığını destek yapan endeksin yukarıda 15,500 15,600 aralığında ve sonrasında 14,000'de direnci var . Bu dar aralığın ne yöne doğru aşılacağı piyasaların yönünü belirleyecek . Yatırımcıların eski pozisyonlarını korumaları ve yukarıda ifade edilen seviyelerin ne yöne doğru aşıldığını takip etmeleri sağlam bir strateji gibi görünüyor . Paranın güvenli adresi ABD'de altın yatırım fonları DİDEM GORDON Koç Portföy Yönetimi AŞ Genel Müdürü Bir yatırım aracı olarak altın , bono ve hisse senetleriyle karşılaştırıldığında negatif korelasyona sahip ve portföy çeşitlendirmesinde kullanılan önemli bir finansal araç . Altın fiyatı genellikle diğer finansal enstrümanlara göre ters hareket ettiğinden , toplam portföyün riskini azaltıcı bir etkisi de bulunuyor . Bu nedenle , piyasaları gelişmiş birçok ülkede altın ve kıymetli maden sektör fonları bireysel yatırımcıların ilgi alanı içinde . Geleneksel yatırım Türkiye'de ise altın bireylerin rahatça alıp satabildikleri , geleneksel bir yatırım aracı . Öyle ki ; tasarruflarımızın ikinci büyük kalemini altın oluşturuyor . Türkiye Sermaye Piyasaları Aracı Kuruluşlar Birliği Eylül 1001 verilerine göre tasarrufun % 44'ü mevduat , % 55'ü altın , % 16'si sabit getirili menkul kıymet ve % 6'sı hisse senedinde değerlendirilmiş . Risk dağıtımı prensibi ile bir yatırımcı portföyünde bulunabilecek enstrümanlardan birinin de altın olması gayet doğaldır . Ama altının birikimlerimizdeki bu denli önemli ağırlığı geleneklerimizin etkisinin de ötesinde yüksek enflasyonun yerleşmişliği , yastık altı yatırım alışkanlığı , finansal sisteme güven problemi , diğer yatırım araçları hakkında bilgi eksikliği gibi nedenlerden olsa gerek . Aynı zamanda altın , likiditesi olan , değeri dünya çapında belirlenen ve dolayısıyla bir anlamda ülke riskine de bağlı olmayan bir varlık sınıfı . Ama öte yandan , altın fiyatlarının 1980'li yıllarda 800 ABD doları seviyelerinden 150 ABD doları seviyelerine gerilediği de göz önüne alındığında , geçtiğimiz yıllarda tasarruf içinde altının aldığı yüksek payın Türk yatırımcısının pek yararına olmadığı da ortaya çıkıyor . Altın , Japonya'da da popüler bir yatırım aracı . Bunun başlıca sebebi son 18 yılın en düşük seviyesinde olan hisse senedi fiyatları ve neredeyse olan faiz oranları . Benzer bir durum Amerikan piyasasında da gözleniyor . 1000 Mart ayının ortasında borsalarda başlayan düşüş trendine baktığımızda S&P 500 yüzde 41 , Nasdaq ise yüzde 61 gerilerken aynı dönemde altın fiyatı ons başına 158 ABD dolarından 515 ABD Doları seviyesine yükselerek % 16'lık bir artış kaydetti . Amerikan endekslerine baktığımızda Dow Jones Kıymetli Madenler Endeksi % 16 ile en çok yükselen sektör endeksi oldu . Altın yatırım fonları Amerika'da hem bu sektör hem de altın ve kıymetli maden işlemleri yapılan borsa oldukça gelişmiş durumda . Bu nedenle , kurumsal yatırımcı ilgisi süregeliyor . Altın yatırım fonları , direkt olarak altına ve altın işiyle ilgilenen şirket hisse senetlerine yatırım yapan fonlar ve son bir yıllık performansları da oldukça dikkat çekici . Örneğin , altın ve kıymetli madenler fonları endeksinin son bir yıllık getirisi % 46 olarak gerçekleşirken bu getiriye en yakın olarak , yüzde 11'lik kazançla uzun vadeli tahvillere yatırım yapan fonlar bulunuyor . Bir yıllık getiri sıralamasında ilk 10 fon içerisinde sekizi altın fonu . İstanbul Altın Borsası'nda önemli aşamalar kaydedildi . Türkiye'de yatırım fonlarının portföylerinde mevcut durumda altın ve diğer kıymetli madenler yer almazken , altın ve kıymetli madenler sektörüne yatırım yapan ihtisas fonu da henüz bulunmuyor . Kurumsal yatırımcıların ilgisi ile de ulaşılan büyüklük , işlem hacmi ve araç yelpazesi daha da gelişecektir . Öte yandan , dünya piyasalarında sektöre artan ilgi gelecekte de sürecek gibi görünüyor . Başbakan Abdullah Gül : Sanayicinin emrindeyiz ÖNDER YILMAZ Aksaray Şereflikoçhisar Aksaray arasındaki 15 bin kilometrelik duble yolun temelini atan Başbakan Abdullah Gül , sanayicilere " Emrinizdeyim . Önünüzdeki mayınları temizleyeceğiz " dedi . Gül , Türkiye'de kaynağın çok olduğunu sadece kullanım problemi bulunduğunu dile getirerek , bütün bakanlıkların makina parklarının bir havuz haline getirileceğini ve her yere ortak hizmet götürüleceğini söyledi . Bürokrasiye uyarı Gül , bürokrasiye sert uyarıda bulunarak , şunları söyledi : " değil 18 saat gece gündüz çalışıyoruz . Bürokrasiye sesleniyorum . Bizim hızımıza ayak uyduracaksınız . Siz de biz de Türkiye de memnun olacak . " Gül , Kayseri Genç İşadamları Derneği'nin Hilton Oteli'nde verdiği yemekte ise , Türkiye'nin kaybedecek zamanı bulunmadığını dile getirerek , işadamlarına şu mesajı verdi : " İşadamlarının önündeki mayınları temizlemek bizim görevimiz . Bunu önünüzdeki engelleri kaldırmak için de kararlıyız . Pratik hareket edeceğiz . Bize ne düşüyorsa Türkiye'deki bütün işadamlarının emrindeyiz . " İyi yönetilen şirketlere borsada yeni endeks Sermaye Piyasası Kurulu ( SPK ) Başkanı Doğan Cansızlar , iyi yönetici ilkelerine uyan şirketler için borsada yeni bir endeks oluşturulmasını sağlayacaklarını bildirdi . Sermaye Piyasası Değerlendirme toplantısı nedeniyle Abant'ta bulunan Cansızlar , basın mensupları ile bir sohbet toplantısı düzenledi . Burada konuşan Cansızlar , küreselleşme trendinin ardından yönetişim trendinin geldiğini belirterek , bu konuda Türkiye'nin geri kalmaması için son bir yıldır çalıştıklarını anlattı . Cansızlar , oluşturulan 100 civarındaki ilkeye uyumun ihtiyari olacağını belirterek , isteyen şirketlerin reytingini yaptırarak bu endekse girebileceklerini ifade etti . Cansızlar , sonuçta yatırımcıların bu şirketlere yöneleceğini kaydetti . Binasız borsa Cansızlar , Gaziantep , Denizli ve Konya gibi KOBİ'lerin yoğun olduğu bölgelerde kurulacak KOBİ borsalarının 1005 başında hayata geçirilmesinin düşünüldüğünü de söyledi . Bu borsaların il bazında veya bölgesel olabileceğini kaydeden Cansızlar , bunlar için binaların olmayacağını , elektronik ortamda işlemlerin yürütüleceğini ifade etti . Vestel'den iki yönlü buzdolabı Vestel , sektörde ilk kez tam elektronik buzdolaplarında da kapı yönü değişimi özelliğini geliştirdi . Böylece kasım ayından itibaren Vestel fabrikalarında üretilen tüm buzdolapları bu özelliğe sahip oldu . Vestel , 540 ve 465 model no frost tam elektronik buzdolaplarında kapı yönü değişimi özelliğiyle üretim yapmaya başladı . Kapı yönü değiştirilebilme özelliği , dar ve kullanımı zor olan mutfaklarda büyük kolaylık sağlıyor . 540 ve 465 model buzdolaplarında tam elektronik kontrol paneli de bulunuyor . Winsa , Tahran Yapı Fuarı'na katıldı Winsa , geçtiğimiz günlerde İran'ın başkenti Tahran'da düzenlenen İkinci Tahran Uluslararası Yapı ve İnşaat Fuarı'na ( T. Fuara 11 ülkeden 511 adet inşaat firmasının katıldığı bildirildi . bin 680 metrekare kapalı alana yayılan fuarı 60 binden fazla kişinin ziyaret ettiği de verilen bilgiler arasında yer aldı . İkinci Tahran Uluslararası Yapı ve İnşaat Fuarı'ndaki Winsa standında PVC pencere , kapı ve panjur sistemleri sergilendi . Arrow çamaşır makinası piyasada Teba , yeni çamaşır makinası modeli Arrow'u piyasaya sundu . Arrow çamaşır makineleri farklı devir özelliklerine bağlı olarak elektrik ve su sarfiyatını minimum düzeye indirerek tasarruf sağlıyor . Arrow çamaşır makinelerinin 800 ve 1000 devirli seçenekleri bulunuyor . Yünlü , hassas ve tüllü kumaşlar ile perdeler için 550 devirde sıkma seçeneği sunan Arrow çamaşır makineleri , ekstra durulama duşu ile bebek giysilerinin daha etkin durulanmasını sağlıyor . Sıkma iptal özelliği ise kumaşların çekmesini önlüyor . İtalyan tasarımcılar Türkiye'deydi İtalian Trade Commission , sanayi ürününe dönüşebilen yenilikçi İtalyan tasarımının kapasitesini vurgulamak , tasarım ve endüstride yaşanan ortak problemlere çözüm bulmak amacıyla 11 15 Aralık tarihlerinde Tophane Amire Kültür ve Sanat Merkezi'nde İtalyan Design Semineri'ni gerçekleştirdi . 14 15 Aralık tarihlerinde de aynı mekânda belli başlı İtalyan firmalarının ürünlerinin teşhiri ve film , dia , fotoğraf gösterimi ile İtalya'nın tasarımda son 50 yıllık gelişimini anlatan bir sergi düzenlendi . Büyük fotoğrafçının büyük iş kazası . . . " Göç entelektüelleri " cumhuriyet ilan etti . . . En pahalı giyinen şarkıcı kim ? Safran'ın açılışında paralı bohemya . . . Cüneyt Ülsever'den 18 Şubat temalı gerilim romanı . . . KAYNAMA NOKTASI AHMET SALİH Geçen hafta Beyoğlu'ndaki Soho adlı kulüpten bir davetiye aldım . Perşembe akşamı " Cihangir Cumhuriyeti toplanıyor " temalı bir partiye davet ediliyordum . Hayatının ilk 16 senesini Cihangir'de geçirmiş biri olduğumu Soho'dakiler bilemeyeceklerine göre , davet benim gazetecilik mesleğime yapılmıştı . Ancak bu " Cihangir Cumhuriyeti " lafına takıldım . Çünkü son günlerde Cihangir'de oturan bir grup insan bu lafı ciddi ciddi , bir kavram düzeyinde kullanıyor . Bir de bir benzetme yapılıyor : New York'un entelektüelleriyle ünlü Greenwich Village'ı varsa , İstanbul'un da Cihangir'i var . Ben ne bu " Cumhuriyet " kavramına katılabileceğim ne de bu " iki şehir , iki semt " benzetmesine . Bir kere eski mahallem artık bana daha çok Diyarbakır'ın göç mahalleleri Ben Sen ve Bağlar'ı hatırlatıyor . Cihangir Cumhuriyeti'ne alternatif kavramım ise bu durumda " Cihangir Mültecileri " olacak . Ya da benim bu mülteci dediğim ve çoğu arkadaşım ya da tanıdığım olduğu için şu ana kadar isimlerini vermekten imtina ettiğim yazarlarımızın , çizerlerimizin ; her biri Anadolu'nun bağrından kopup gelmiş bu " göç entelektüelleri"nin medyada nasıl bir iktidara sahip olduğunu düşünerek daha fazla iktidar çağrıştıran bir başka kavram üreteceğim : " Cihangir İşgal Kuvvetleri " Göç entelektüellerinin Cihangir'e yerleşme süreci şu sıralar artık had safhaya çıkmış durumda . Bugün entelijansiyanın her 10 mensubundan neredeyse dokuzu Cihangir'de ya ev sahibi ya kiracı . Kiralar ateş pahası . Yardımcı film oyuncuları , ecnebiler , travestiler , bar , pavyon kadınları , azınlıklar , eğer bir zamanlar bir Cumhuriyet'ten söz edilecektiyse onun bütün çoğulluğu çekti gitti . Yerine yeni , hırslı bir iktidar geldi . Artık onlar İstanbullu'dan daha İstanbullu , Cihangirli'den daha Cihangirli . Bu yüzden de benim gibi , Selim İleri gibi gerçek Cihangirliler bu semtten hasretle uzak duruyor . AB , 1005'te Türkiye'yi karşısında bulacak ! . . AB'ye tam üyelik müzakereleri için Aralık 1004'ü beklemeyeceklerini söyleyen Başbakan Gül , şunları söyledi : Tek başına iktidarız , reformları hızla gerçekleştirip 1005'e hazır olacağız . İtiraz edecek tek konu bulamayacaklar ! SERPİL ÇEVİKCAN Ankara Kopenhag Zirvesi'nin ardından Milliyet'in sorularını yanıtlayan Başbakan Abdullah Gül , Ekim 1005'teki ilerleme raporunda Avrupa'nın Türkiye'ye itiraz edecek bir nokta bulamayacağını söyledi . Gül , TSK'nın Irak konusunda her alternatif için hazır olduğunu belirtirken , Türkiye'nin Musul Kerkük dahil hiçbir konuya duyarsız kalmayacağını kaydetti . Gül'ün gündemdeki konulara ilişkin açıklamaları şöyle : 1005 EKİM'DE HAZIRIZ Tek başımıza iktidarız , hızlı biçimde reformları gerçekleştireceğiz . 1005 ilerleme raporunda bize itiraz edecek bir konu bulamayacaklar . 1005'te her şeyi tamamlayarak hazır olacağız . Fransa Cumhurbaşkanı Chirac , zirve sırasında yanımıza geldi ve " Tarih , 1004'ten önceye çekilebilir , ısrarcı olun " dedi . Biz kendi kendimizi 1005'ün Ekim ayına kadar bunları yapacağımıza inandırırsak , yaparız . Önce evin içini düzelteceğiz . Kopenhag Zirvesi'yle bu gelişmeler artık geri dönülmez noktaya gelmiştir . ABD'YE SÖZ VERMEDİK ABD'ye verdiğimiz taahhüt de yok , söz de . ABD bölgeye Güney'de yığınak yapıyor . BM gözlemcileri Irak'ı denetlemeye devam ediyorlar . Anlaşmazlık söz konusu olacak mı , olmayacak mı , bunu bekliyoruz . Hiç arzu etmediğimiz halde bir operasyon olursa , bu elbette bizi ilgilendirir . Biz zaten işin içindeyiz . Operasyon olacaksa bir koalisyonla olacak . Bu koalisyona hangi ülkeler girecek , diğer Müslüman ülkelerle Arap ülkeleri de girecek mi ? Onların tavırları ne olacak ? Her hal ve kârda çok iyi izliyoruz . KIBRIS EZBERE ÇÖZÜLMEZ Kıbrıs konusunda bir taahhüt verildiği doğru değil . Simitis bile bahsetmedi , ben açtım konuyu . Kıbrıs siyasete alet edilecek bir konu değil . İç politika konusu değil , alet edilemez . Ezbere bir çözüm olmaz . Asla ezbere imza atmayız . TSK HER DURUMA HAZIR Büyük göç hareketleri olabilir . Tabii Türk Silahlı Kuvvetleri Türkiye'nin çıkarları açısından her türlü gelişmeye karşı alternatifli hazırlıklar yapıyor , önlemlerini alıyor . Bu zaten onların görevi . Keşif Gücü'nün süresini uzatacağız . Tabii bu TBMM'nin kararıdır , ancak biz uzatılmasından yanayız . TÜRKMENLER ÖNEMLİ Gül , " ABD'nin olası operasyonu sırasında Musul ve Kerkük'ü de içine alan bazı gelişmeler olabileceği belirtiliyor " sorusu üzerine , şunları söyledi : Duyarsız kalamayız . Kendi çıkarlarımızı koruruz . Türkmenler de bizim için çok önemli , onlarla elbette ilgiliyiz , sadece Türkmenler değil Iraklı Kürtler de önemli . Halepçe olayında gördük . Buradaki vatandaşlarımızın orada akrabaları var . Oldubitti olmaz , bunu kabul etmeyiz . EŞ DOST EKONOMİSİ YOK Kamu İhale Yasası'nın yürürlük tarihinin ertelenmesi konusunda tedirginlikler olduğunu biliyorum . Ancak herkes şunu bilsin ki , kayırma olmaz . Onlar tam anlamıyla yük . Türkiye'nin nasıl bir bataklıkta olduğunu görüyoruz . Ekonomide başarılı olmak zorundayız . Bunun için en önemli şartlardan biri bu hastalıklardan kurtulmak . Tanıdığımız kişiye şu işi verelim , bu işi verelim olmaz . Bunlara girersek sene sonra başımız dik ortaya nasıl çıkacağız ? Eş dost ekonomisiyle olmaz . Yasayla ilgili hazırlıkların tam olmadığı söyleniyor . Bazı tedirginlikler olduğunu biliyorum , ancak yolsuzluklardan , hırsızlıklardan uzak , fırsat eşitliğinin olduğu bir ihale sistemi oluşturacağız . Arkadaşlarla toplantı yapacağım , önümüzdeki günlerde çözülecek . VERGİ AFLARINA KARŞIYIZ Vergi affı diye bir şey söz konusu değil . Biz aflara karşıyız . Yıllardır süren tartışmalı dosyalar söz konusu . 180 bine yakın dosya deniyor . Vergi affının haksızlık olduğunu düşünüyoruz . Vergisini ödeyenin ne günahı var ? Sadece Zeynel Bey çalışmış ! Başbakan Abdullah Gül , " Bir kişi çalışıyor , ama 80 kişi maaş alıyor " dediği Özel Kalem Müdürlüğü'yle ilgili olarak , " Üzücü şeyler var . Bizden önceki hükümetin son haftasında kadar çok atama yapılmış ki . . . Soruşturma başlattım . Burada Sayın Ecevit'in Özel Kalem Müdürlüğü'nü yapan Zeynel Yeşilay Bey varmış . Tek çalışmış , yardım eden yokmuş . Buna rağmen çok sayıda insan var . Olacak iş değil " dedi . Avrupa Konseyi lider kaynağı . . . Gül , ocak ayında Avrupa Konseyi toplantısına katılacağını belirtirken , " Ben uzun yıllar orada görev yapmıştım . Kopenhag Zirvesi sırasında da aynı dönemde görev yapan birçok ismi ya başbakan ya da bakan olarak gördüm . Hatta beni de Aramızdan Başbakan çıktı diye kutladılar . Benden önce de Finlandiya Cumhurbaşkanı çıkmış konseyden " dedi . Schröder : Müzakereler 1005 ortasında başlar Almanya Başbakanı Gerhard Schröder , Türkiye ile üyelik görüşmelerine başlanmasına 1004 sonunda karar verilmesi durumunda , müzakerelere başlanmasının en erken ay alacağını , bunun da müzakerelere 1005 ortalarında başlanması anlamına geldiğini söyledi . Schröder , Berlin'de , SPD Başkanlık Divanı toplantısından sonra yaptığı açıklamada , bu tarihin Almanya ve Fransa'nın ortak girişimi ile daha önce belirlenen zamana denk geldiğine işaret etti . Schröder , Türkiye ile üyelik müzakerelerine başlanmasıyla ilgili gelecekte de zorlu görüşmelerin olacağını belirtti . SPD Başkanlık Divanı açıklamasında da , AB'ye 10 yeni üye girmesinden ve Türkiye'ye AB üyeliğiyle ilgili daha iyi bir perspektif sunulmasından memnuniyet duyulduğu ifade edildi . Verheugen : Türkiye girince AB tamam Avrupa Birliği'nin ( AB ) Genişlemesinden Sorumlu Komisyon Üyesi Günter Verheugen , AB'nin sınırları olması gerektiğini savunarak , " Türkiye ve Balkan ülkeleri AB'ye girdikten sonra tamam denilmeli " dedi . Verheugen , dün Berlin'de katıldığı " Genişleme Girişimi " adlı toplantıdan sonra gazetecilere Kopenhag'da alınan kararın Türkiye'yi memnun etmesi gerektiğini savunarak , " İlk kez bir ülkeye , siyasi kriterleri yerine getirmeden önce tarih verildi " diye konuştu . Verheugen , yakın bir zamanda Ankara'ya gideceğini de belirterek , " Başbakan Gül ve hükümet yetkilileri ile görüşeceğim " dedi . Verheugen , AB'nin sınırları olup olmadığı yolundaki bir soruya da , " Sınırları olmalı . Türkiye ve Balkan ülkeleri girdikten sonra tamam denilmeli " yanıtını verdi . Minareler füzesi ! Irak'ta yeni inşa edilen camilerin minarelerini Scud füzesi ya da kalaşnikov namlusu şeklinde yaptıran Saddam Hüseyin , Camiler kışlamız , minareler süngümüz olacak şiirini hayata geçirmiş oldu DIŞ HABERLER SERVİSİ Abbasi dönemi halifelerine özenen Irak lideri Saddam Hüseyin , yeni inşa edilen camilerin minarelerini SCUD füzesi ya da kalaşnikov namlusu biçiminde yaptırıyor . Amerikan New York Times gazetesinin haberine göre , Bağdat'ta kireçtaşı ile mavi mozaikten yapılan " Tüm Savaşların Anası " ( Umm al Mahare ) camisinin minareleri , kalaşnikov ve SCUD füzesi biçiminde inşa edildi . İlk bakışta minarelerin , Saddam'ın resmigeçitlerde teşhir ettiği SCUD füzeleri gibi boyanmış olduğu dikkat çekiyor . İNCE MESAJLAR VAR Gazete , caminin 45 metre yüksekliğindeki dış minaresinin kalaşnikov namlusu şeklinde , 56 metre yüksekliğindeki iç minaresinin de SCUD füzesi biçiminde olduğunu yazdı . Tepesine kırmızı beyaz siyah renkli Irak bayrağı resmedilen minareler , habere göre ince mesajlar taşıyor . Mesela 45 sayısı , Körfez Savaşı sırasındaki Amerikan bombardımanının süresini gösteriyor . 56 de , Saddam'ın doğduğu 1956 yılını temsil ediyor . tane minare , yılın dördüncü ayını , yani Nisan'ı ; camideki 18 çeşme ise Nisan'ın 18'ini işaret ediyor . 56 18 sayıları hepsi birlikte , 18 Nisan 1956 yani Saddam'ın doğum günü oluyor . YENİLERİ YAPILIYOR Camiyi çevreleyen havuz ise Arap dünyasını gösteren bir harita şeklinde . Havuzun içinde yer alan mavi mozaikten bir sütun Saddam'ın parmak izini örnek almış . Sütunun tepesinde de som altından Saddam'ın isminin Arapça baş harfleri yer alıyor . 6. Bu camilerden " Büyük Saddam " adını taşıyanı , ilk caminin katı büyüklüğünde olacak ve 1015'te tamamlanacak . Onun yakınındaki El Rahman Camisi de 1004'te bitirilecek . Camideki Kuran'ı kanıyla yazdırdı ! New York Times gazetesi de " Tüm Savaşların Anası " camiinde Saddam Hüseyin'in kanıyla yılda yazıldığı iddia edilen 650 sayfalık bir Kuranıkerim'in bulunduğunu yazdı . Gazete , Saddam'ın bunun için 18 litre kan verdiğini ve Kuran'ın , bu kanı mürekkep yerine kullanan Abbas El Bağdadi adlı ünlü bir hattat tarafından yazıldığını kaydetti . Haberde , Saddam'ın kanına bir miktar mürekkep ve koruyucu madde eklendiği belirtildi . Savaşa hazır mıyız tatbikatı yapacağız ! Çarşamba başlayıp cuma sona erecek kriz yönetim tatbikatı'nda Türkiye'nin savaş durumuna ne derece hazır olduğu denetlenecek ÖNDER YILMAZ Ankara ABD'nin Irak operasyonu için kararlı bir yaklaşım sergilemesi , Türkiye'nin hazırlıklarını da hızlandırdı . Türkiye , Irak'a düzenlenecek askeri harekâta yönelik " Güven 1001 Kriz Yönetim Tatbikatı " adlı bir tatbikat yapacak . 18 10 Aralık'ta gerçekleştirilecek tatbikatta Türkiye'nin savaş ve sonrası krizde harekât kabiliyeti ölçülecek , kamu kurum ve kuruluşlarının savaş durumuna ne kadar hazırlıklı olduğu belirlenecek . TEDBİRLER DENETLENECEK Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı Ali Çakı'nın koordinasyonunda MGK , Genelkurmay ve İçişleri bakanlığı yetkilileriyle aydır hazırlığı yürütülen tatbikatta , " Milli Alarm Sistemi"nin çalışıp çalışmadığı da kontrol edilecek . Kimyasal ve biyolojik silahlar başta olmak üzere saldırılara karşı alınan tedbirler ve stratejik kurumların birlikte hareket edip etmediği izlenecek . Kamu kurum ve kuruluşlarının sorumlulukları ve karar alma kabiliyetlerinin de ölçüleceği tatbikatta haberleşme , ulaşım , güvenlik , kabul merkezleri , polis ve jandarma önlemleri , sağlık , satın alma , dağıtım , iç ve dış yardımların organizasyonu gibi bir dizi faaliyetlerin uygulama aşaması değerlendirilecek . GÖÇMENİN FATURASI BM'YE Müdahale sırasında Türkiye'nin 166 bin kişilik göç alması olasılığına yönelik hazırlanan " Yağmur Harekâtı " planı da tatbikatın bir parçasını oluşturacak . Hükümet , göç dalgasında yapılacak harcamalar için de BM'den 515 trilyon lira talep etti . BM , bu talebi sıcak karşıladı . Buna göre Türkiye Kuzey Irak'taki muhtemel göç hareketine yönelik harcamalarını faturalandırarak BM'den tahsil edebilecek . ABD tanker uçak istiyor Bölgedeki Amerikan askerleri , Irak operasyonu için emir beklerken günlerini tatbikat yaparak ve eksikliklerini gidermeye çalışarak geçiriyor . BARKIN ŞIK Ankara Bush yönetiminin , düzenlenecek operasyonda Türkiye'ye ait tanker uçakları da kullanmak istediği öğrenildi . Habur Sınır Kapısı üzerinden Kuzey Irak'a giriş yapan TIR'lardaki askeri malzemenin de Guam Kürtleri'ne dağıtıldığı belirtildi . Bu arada ABD'nin , . Taktik Üs Komutanlığı'na bağlı üslerde inceleme yapmak istediği bildirilirken , tespit çalışmasının detayları da belli oldu . Buna göre , haberleşme iletişim , uçak korunakları , hava savunma sistemleri ile operasyon sırasında üslerde konuşlanacak askeri personelin ihtiyaçlarına ilişkin altyapı çalışması yapılacak . Bu kapsamda , vardiyalı olarak çalışacak personelin ihtiyaçları tespit edilecek . Ocakta da incelemeler doğrultusunda inşaatlar başlayacak . 16 bin yedek asker göreve çağrılacak DIŞ HABERLER SERVİSİ ABD Savunma Bakanlığı ( Pentagon ) , olası bir Irak harekâtına hazırlık için 16 bin ulusal muhafız ve yedek askeri göreve çağıracak . New York Times'ın Pentagon kaynaklarına dayandırdığı habere göre , Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in ocak başına kadar seferberlik emrini imzalaması bekleniyor . Bu durumda 16 bin asker , 50 gün içinde göreve hazır hale getirilecek . Amerikan kara ve deniz kuvvetleri de , silah altına alınacak elemanlarla ilgili hazırlıkları tamamlamak için çalışıyor . Ocak ayından itibaren göreve başlaması beklenen yedeklerle ulusal muhafızların , Basra Körfezi bölgesinde konuşlandırılması bekleniyor . Silahlı kuvvetler , bu personel için aşı kampanyası da başlatacak . Döve döve öldürmüşler CENK BAŞLAMIŞ Rus Kommersant gazetesi , cezaevinde hayatını kaybettiği açıklanan ünlü Çeçen komutan Salman Raduyev'in büyük olasılıkla öldürüldüğünü yazdı . Gazete , manşetten verdiği haberde , Raduyev'in ömür boyu hapis cezasını çektiği Perm kentindeki Beyaz Kuğu Cezaevi'nde bulunan kaynaklara dayanarak , Çeçen komutanın 14 Aralık günü ağır şekilde dövüldüğünü ileri sürdü . Gazete , Raduyev'in hücresinde arama yapmak isteyen özel tim üyesinin yere yatması için verdiği talimata uymaması üzerine dövüldüğünü yazdı . CESEDİ TESLİM EDİLMEDİ Gazeteye göre , hücre arkadaşı Raduyev'in nefes almadığını üç saat sonra fark edip gardiyanlara haber verdi . Bölge hastanesinin Başhekimi Sergey Borisov , Raduyev'in Aralık'ta sağlık sorunları yaşamaya başladığını ve iç kanama geçirdiğini açıkladı . Hastanedeki bir doktor ise , 15 Aralık günü tedaviye gelen Raduyev'in vücudunda morluklar gördüğünü söyledi . Kommersant , Raduyev'in cesedinin yakınlarına verilmeyerek cezaevine gömüleceğini de yazdı . net çıkaran Bilecik Anadolu Lisesi'ne girdi İstanbul'da herhangi bir anadolu lisesine girebilmek için sınavda en az 80 net gerekiyor . Oysa Bilecik gibi metropollerin dışındaki anadolu liselerinde net çıkarabilen öğrenci , okula kabul ediliyor ANKARA Anka İyi eğitim ve yabancı dil öğrenmenin adresi olarak gösterilen anadolu liselerinin taşrada bulunanlarında ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor . Bilecik Anadolu Lisesi 1001 Ortaöğretim Kurumları Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı'nda ( OKÖSYS ) sadece doğru yanıt verebilen öğrencinin kaydını yaparken , okula girebilenler arasında " en başarılı öğrenci " unvanını 51 doğru yanıtlı öğrenci aldı . En başarılısı 51 net yaptı Milli Eğitim Bakanlığı , 1001 OKÖSYS tavan ve taban puanla doğru cevap sayılarına ilişkin istatistik çalışmasını tamamlayarak yayınladı . Öğrencilere Türkçe , matematik , fen ve sosyal bilimler olmak üzere dört alandan toplam 100 sorunun yöneltildiği sınavda , Bilecik Gölpazarı Anadolu Lisesi'ne sadece net bırakabilen öğrenci de kayıt yaptırdı . Türkçe'den , sosyal bilimlerden 5. Bu öğrenci Bilecik Gölpazarı Anadolu Lisesi'ne 466. 50 kontenjanı olan Gölpazarı Anadolu Lisesi'ne 1001 OKÖSYS sonucunda 48 kişi başvururken , okula kayıt yaptıranlar arasında " en başarılı öğrenci " 51 nette kaldı . Bilecik'teki Osmaniye 65 . Yıl Anadolu Lisesi de , 100 sorudan sadece 16 net bırakabilen bir öğrencinin kaydını yapmak zorunda kaldı . Çankırı'daki Anadolu liselerine de sınavda en başarısız olan öğrenciler yerleştirildi . Çerkeş Anadolu Lisesi'ne 4. Galatasaray Lisesi 91 netten başlıyor İstanbul , Ankara ya da İzmir'de olan okullara girişler içinse , doğru yanıt ortalamasının en az 80'lerde olması gerekiyor . 500 kontenjanı olan Ankara'daki Atatürk Anadolu Lisesi'ne yerleştirilen öğrencilerden en düşük puanlısı 81 , en yüksek puanlısı 95 net bıraktı . İzmir Bornova Anadolu Lisesi'ne giren öğrencilerden en düşüğü 84 , en yükseği 95 net yaparken , İstanbul Galatasaray Lisesi'ne giren öğrencilerden en düşüğü 91 , en yükseği 96. Çalıntı plaketler müzayededen çıktı Evinden çalınan Osmanlı dönemine ait iki plaketi , katalogda gören bir işadamının başvurusu üzerine düzenlenen operasyonda kişi yakalandı . . . ELVAN EZBER İstanbul Müzayedede satışa sunulmak istenen Osmanlı döneminden kalma iki plaketin çalıntı olduğu , kataloğu inceleyen bir işadamı sayesinde ortaya çıktı . Plaketlere el konurken , kişi gözaltına alındı . Polise geçen hafta başvuran bir işadamı , Sarıyer'deki evinden çalınan , 1916 1916 döneminde İzmir'deki bir spor kulübüne verilen iki plaketi , Antik A. Bunun üzerine harekete geçen polis , plaketi satan iki ve satın alan bir kişiyi gözaltına aldı . Antik A. Metalden yapılan plaketleri bize getiren kişi faturasını da getirmişti . yüzden biz de sergileyecektik " dedi . Baba , Ağar'ı sevdi Doğru Yol'un yeni liderinin merkez sağda bütünleşme rüzgârı yaratabileceğini söyleyen Demirel , Ağar'ı da ilk arayan isim oldu AYDIN HASAN Ankara DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , siyasi nezaket çerçevesinde kongrede seçildiğine ilişkin mazbatayı seçim kurulundan almadan görevine başlamayacağını söyledi . Ağar , kongre nedeniyle uykusuz geçen iki günün ardından dün dinlenmek için evine çekildi . Cep telefonu gün boyu susmayan Ağar , parti adına gündemdeki konular üzerine açıklamalarını da , Genel İdare Kurulu toplantısından sonra yapacağını belirtti . Ağar , göreve başladıktan sonra ilk ziyaret edeceği kişilerden birinin . Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olacağını bildirdi . Bu hafta yapılması beklenen DYP GİK toplantısında , Başkanlık Divanı için seçim yapılacağı kaydedilirken , Ağar'ı kutlamak için arayan ilk isim Demirel oldu . Demirel'in ardından Tansu Çiller de telefonla Ağar'ı arayarak , başarılı olması dileğini iletti . Ağar'ın seçilmesini " iyi değerlendirdiğini " dile getiren Demirel de , büyük bir oy farkıyla seçilmesinin merkez sağda bütünleşme rüzgârı yaratabileceğini ifade etti . Demirel , " Böyle bir rüzgârın bundan sonra olması gerekir . Ama bu tekelci bir yaklaşımla olmaz . Bütünleşme için herkesi kucaklayan bir havayı yaratmak lazım . Şu anda DYP'de bu potansiyel vardır " diye konuştu . Ağar , parti yönetimine , kendi kontenjanından Dışişleri Bakanlığı'nın önemli isimlerinden Nüzhet Kandemir'i getirdi . Uzun yıllar büyükelçilik yaptığı ABD'deki etkili çevrelerle iyi ilişkileri olan Kandemir , gündemdeki Irak sorununu " içinden " bilen biri . Ağar , Kandemir hakkında , " Çok değerli bir eski bürokrat , beyefendi . Bağdat ve Washington'da büyükelçilik yapmış , olaylara canlı olarak hâkim biri . Kendisinden siyasette hizmet vermesini rica ettim " diye konuştu . Hedef , Meclis'te grup kurmak Ufuk Söylemez , GİK üyeliği teklifini geri çevirince Alevi kesime mesaj verme çerçevesinde son anda listeye Reha Çamuroğlu alındı . Alevi kesimde etkisi olan Çamuroğlu , eski Troçkist . Mehmet Ali Bayar'ın ekibi içinde yer alan Çamuroğlu , DYP'den milletvekili adayı olmuştu . Ağar , bazı bağımsız milletvekillerini yanına almayıp DYP'ye yalnız başına geçmeyi tercih etmişti . DYP'li tek milletvekili olan Ağar , transfer politikasını " orta vadeli " bir stratejiye oturttu . DYP'nin grup oluşturmasına yönelik transferler konusunda , olası siyasi gelişmelere göre parti yönetiminde karar üretilecek . Kulislerde , ileride ortaya çıkacak sorunlara bağlı olarak bağımsızların yanı sıra AKP'den bazı milletvekillerinin de , DYP'ye geçebileceği konuşuluyor . Arınç , uzatılan eli öptü ! Gençliğinde hayranlık duyduğu Filozof Mevlana Ebul Azad'ın torunuyla karşılaşınca duygulanan TBMM Başkanı , " öpün " davetini kıramadı ve Hindistan Meclis Başkan Yardımcısı'nın elini öptü . . . GÜNSELİ ÖNAL Yenidelhi Resmi bir ziyaret için Hindistan'a giden TBMM Başkanı Bülent Arınç , gençliğinde hayranlık duyduğu ünlü Hintli Filozof Mevlana Ebul Kelam Azad'ın torunuyla karşılaşınca duygulandı . Arınç'ın bu filozofa olan hayranlığı , Hindistan Üst Meclisi Başkan Yardımcısı Necma Heptulla'nın elini öptürdü . Arınç'ın , Heptulla ile görüşmesi resmi bir üslupla başladı . Ancak Heptulla'nın Türkiye hakkındaki bilgileri ve görüşmeye üç kadın milletvekilinin daha katılmasıyla dostça bir sohbete dönüştü . Arınç'ı ünlü Türk kadınları hakkındaki bilgileriyle şaşırtan Heptulla , bütün eserlerini okuduğu Halide Edip Adıvar'ın Hindistan'ı ziyaret ettiğini ve ders verdiğini söyledi . Arınç da , Kurtuluş Savaşı sırasında Hindistan'ın verdiği desteği övdü ve Türkiye'nin de Hindistan'ın bağımsızlık savaşına destek verdiğini anımsattı . Parlamento kütüphanesini gezerken gençliğinde kendisini çok etkileyen Mevlana Ebul Kelam Azad'ın " Ölümsüz Savunma " adlı kitabını gördüğünü belirten Arınç'a Heptulla " Kendisi benimbüyük babamdır " karşılığını verdi . Bu rastlantı karşısında duygulanan Arınç , " İçimden sizin elinizi öpmek geliyor " dedi . Bu sözleri duyunca elini doğrudan Arınç'a uzatan ve " öpün öyleyse " diyen Heptulla , Arınç'ı şaşkına çevirdi . Heptulla'nın elini öpen Arınç , " Bu kitabı çok duygulanarak okudum . Muhteşem bir savunmadır . Zaten böyle babanın da böyle bir evladı olması lazım " diye konuştu . Ebul Kelam Azad kimdir : Arınç , Mevlana Ebul Kelam Azad'la hukuk fakültesinde okuduğu yıllarda tanıştı . Gandhi'nin bağımsızlık mücadelesi sırasında İngiliz mahkemesinde yargılanan Azad , yaptığı kapsamlı ve duygusal savunmasıyla tarihe geçti . İngilizlerin kendilerine karşı kışkırtıcılıkla suçladığı Azad , bu duygusal savunmasına rağmen sürgün cezasından kurtulamadı . İngilizlerin yaptığını zulüm olarak niteleyen ve " Tarih bizleri izliyor . Sizleri tarih yargılayacak " diyen Azad'ın torunu Necma Heptulla'nın , Kofi Annan'dan sonra BM Genel Sekreterliği'ne aday gösterileceği belirtiliyor . Tepkiler : Cindoruk : Sembolik olabilir Hüsamettin Cindoruk ( Eski TBMM Başkanı ) : Filozofu tanıyorum ama torununu bilmiyorum . Yaşı Bülent Bey'den yüksekse belki normal karşılanabilir . Bizim geleneğimizde valide gibi kabul edilen kadınların elini öpmek vardır . İçten gelen bir duyguyla sembolik bir hareket olabilir . Genç : Devleti küçültemez Kamer Genç ( Eski TBMM Başkan Vekili ) : Devleti temsil eden bir makamda oturan kişi , devletin onuruna yakışan bir davranış içinde olmak zorundadır . Ama , AKP'de devlete , devletin değerlerine önem verilmiyor . Devleti temsil eden bir kişi , kişisel hayranlığıyla devleti küçültemez . Demirel mankene ben'ini sordu Tuğba Özay , . Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in doğum gününde satın aldığı fötr şapkayı , Kuleli Sokak'taki ofisinde bizzat verdi . Özay'ın kendisiyle görüşmek istediğini öğrenince özel müdürü aracılığıyla kendisini ağırlayan Demirel , Özay'a kendi resmini ve imzasını taşıyan bir saat hediye etti . Yaklaşık 40 dakika süren görüşmenin başında Demirel Özay'a , " Senin yüzünde bir ben vardı . Benin nerede ? " diye sordu . Özay da Demirel'e , " İnanamıyorum . Ne kadar dikkatlisiniz " karşılığını verdi . Söylemez : Sadece 11 oy almışım Siyaseti yıl dondurdu ELİF DEMİRCİ İzmir DHA DYP Genel Başkan adayı , eski İzmir Milletvekili Ufuk Söylemez , büyük kongrede aldığı 14 oyun şokundan kurtulamadı . Çok üzgün olduğunu belirten Söylemez , aktif siyaseti üç yıl süreyle dondurduğunu bildirdi . Söylemez , kendisine destek verdiğini söyleyen insanların Mehmet Ağar'ın genel başkanlığındaki Genel İdare Kurulu'na ve Merkez Karar Kurulu'na girdiğini söyledi . Söylemez , şöyle devam etti : " Siyaset demek buymuş . 14 oydan biri benim , biri de seçime birlikte hazırlandığım Soner Göksel'in . Ben 11 oy almışım . Kırgın değilim , kendimi sınamış oldum ama aktif siyaseti üç yıllığına dondurdum . Özel sektörden teklifler var . 60 gündür çocuklarımı göremiyorum , biraz dinlendikten sonra bu teklifleri değerlendireceğim . Bir sonraki kongreye kadar bekleyeceğim . " Kongrede İlhan Kesici'ye destek veren DYP İzmir İl Başkanı İrfan Keskin'in de istifaya hazırlandığı , yerine İl Başkan Yardımcısı Naşit Birgüvi'nin oturacağı öne sürüldü . Keskin Kesici'yi desteklerken ; Birgüvi , Ağar'dan yana olduğunu ortaya koydu . DTP siyasete devam ediyor ! Bayar'ın GİK'te yer alması ve kongre öncesinde çok sayıda DTP'linin DYP'ye geçmesiyle DYP DTP bütünleşmesi bir ölçüde fiilen sağlanmış oldu . Ancak , Bayar ve ekibi ile bağını koparan DTP Genel Başkan Vekili Yılmaz Hastürk , " Biz , DTP'de siyasete devam ediyoruz " dedi . Hastürk , bütünleşmeye sıcak baktıklarını ancak bunun belli koşullarının olduğunu belirtti . DTP yönetimi , maddi sorunları aşmak için daha küçük bir binaya taşınma , personeli azaltma kararı da aldı . Çakıcı nasıl kurtuldu Alaattin Çakıcı'yı Adalet Bakanlığı'nın eksik gönderdiği belge kurtardı . İade dosyalarını hazırlayanlar Eksik evrak göndermişiz sözüyle skandalı itiraf etti TOLGA ŞARDAN Ankara Yeraltı dünyasının ünlü ismi Alaattin Çakıcı'nın cezaevinden kurtulmasına , hakkındaki iade dosyalarını hazırlayan Adalet Bakanlığı'nın hatasının yol açtığı ortaya çıktı . Fransız Danıştayı'nın , Çakıcı'nın iadesini genişleten kararnameleri " eksik evrak gönderilmesi " , " suçların tanımlarının iyi yapılmaması " ve " ceza miktarının bile açıkça belirtilmemesi " nedeniyle iptal ettiği kaydedildi . Skandalı büyükelçi bildirdi Adalet Bakanlığı Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürü Abdülkadir Kaya'nın imzasını taşıyan ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilen Kasım 1001 tarihli " skandal belge"de , Çakıcı'nın kurtulmasına yol açan hatalar anlatıldı . Çakıcı'nın yargılamasına devam edilebilmesi için Fransız hükümetine başvuruda bulunulduğu açıklandı . Belgede , Fransız hükümetinin 50 Kasım 1000'de iki ayrı kararnameyle bu başvuruyu kabul ettiği , Çakıcı'nın bu kararnamelerin iptali için 10 Mart 1001'de Fransız Danıştayı'na başvurduğu kaydedildi . Adalet Bakanlığı yaptığı hataları , Türkiye'nin Paris Büyükelçisi Uluç Özülker'in , Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla kendisine gönderdiği yazıdan sonra fark edebildi . Özülker , kararın gerekçelerini şöyle açıkladı : Bakanlığın hatası " İhaleye fesat karıştırmak " fiilinin Fransız hukukunda altı ay hapis cezası gerektirdiği , Fransız makamlarının , SİDAS'ın . maddesine koyduğu çekince gereği iadenin yalnız azami iki yıl hapis gerektiren suçlar için öngörüldüğü , Suç işlemek için oluşturulan çeteye katılmak fiiline ilişkin olarak gerekli belgelerin sunulmadığı , Cankurtaran'ı öldürmeye tam teşebbüs suçuna ilişkin olarak hukuki vasıflandırmanın net yapılmadığı ve ceza miktarının açıkça belirtilmemiş olması . " Bundan sonra ne olacak ? Adalet Bakanlığı da , İstanbul'a gönderdiği belgede gerekçeleri sıralayarak , Çakıcı'nın bu suçlardan yargılanamayacağını kaydetti . Böylece Çakıcı , bu suçlardan yargılanamadığı ve diğer suçlarından uzun süredir cezaevinde bulunduğu için tahliye edildi . Hakkında yurtdışına çıkış yasağı bulunan Çakıcı , tahliye olduktan sonra 45 gün içinde yurtdışına çıkamazsa , iki davadan yargılanacak , çıkarsa yargılanamayacak . Adalet Bakanlığı'nın yazısındaki ihmal söz konusu olmayıp evrak tam gönderilseydi , Fransız Danıştayı yargılamaya olumlu görüş verebilecekti . Trabzon Valisi'ne tebrik yağıyor ŞÜKRAN PAKKAN İstanbul Kalp hastalıklarında kolesterol riski araştırması kapsamında kan örnekleri toplamak isteyen California Üniversitesi Gladstone Enstitüsü'nün talebini şüpheli bulduğu için geri çeviren Trabzon Valisi Adil Yazar , Türkiye'nin dört bir yanından kendisine tebrik yağdığını söyledi . öPontus'u mu arıyorlar ? " başlığıyla verdiğimiz haberde , ABD'lilerin etnik köken araştırma kuşkusu ve Trabzon Valiliği'nin araştırmaya geçit vermediği yer almıştı . Valilik , kan örneği almak için iki kez kapısını çalan araştırmacılara , izin vermemiş , Sağlık Bakanlığı'na başvurmalarını istemişti . Haberimiz üzerine bir açıklama yapan Sağlık Bakanı Recep Akdağ Valiliğin kararına saygı duyduğunu bildirdi . Valiliğin telefonlarının gün boyunca hiç susmadığı öğrenildi . Türkiye'nin dört bir yanından gelen tebrik telefonlarına cevap vermeye çalıştıklarını söyleyen Yazar , " Kan örnekleri toplanmasına karşı verdiğimiz ret kararı , çok olumlu bulundu . Herkes , böyle bir araştırmanın yabancılar tarafından yapılmasını doğru bulmadığını söyleyip kararımı tebrik ediyor " diye konuştu . Hapiste kalırsa ölecek Enver Yanık , iki kez sevk edildiği Numune Hastanesi'nden rahatsızlığına dair rapor alamadığı için affa uğrayamıyor GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Terör suçlusu Enver Yanık , hidrosefali , epilepsi hastası olması , vücudunda birçok kurşun yarası bulunmasına rağmen bir türlü Adli Tıp'a sevk edilemiyor . Avukatları Yanık'ın hayatından endişe ediyor . DHKP üyesi olduğu gerekçesiyle 11 yıl ay ceza alan Yanık , rahatsızlandı . Ulucanlar operasyonunda her iki bacağından vurulan Yanık , tahliye edildi . Cezası yanlış hesaplandığı için hapse giren Yanık'ın iki kez sevk edildiği Ankara Numune Hastanesi , " bir fiziksel veya akıl hastalığı saptanmamıştır " raporu verdi . Yanık , bu nedenle , Adli Tıp'a sevk edilemedi . Adli Tıp , bu durumdaki mahkûmların hapis yatamayacağını açıklamış , Cumhurbaşkanı da onları affetmişti . Sorunlu tasarrufta Aliler ters düştü Saat 15:00 Ankara . Sanayi Bakanı Ali Coşkun : Zorunlu tasarrufların yüzde 15'i şubat martta ödenecek . . . Saat 18:50 Ankara . Devlet Bakanı Ali Babacan : Şu anda kesinleşmiş bir karar yok . Bu konunun incelenmesine devam ediliyor ANKARA Milliyet Calışanların Tasarruflarını Teşvik Hesabı'nda biriken paraların ödenmesine ilişkin olarak dün hükümetin iki bakanından iki farklı açıklama geldi . İlk açıklama , öğlen saatlerinde Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun'dan geldi . Coşkun , Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nin Ticaret Odaları Konseyi'nde yaptığı konuşmada , şöyle dedi : " Zorunlu tasarruf tutarı nemalarla birlikte 11 katrilyon lirayı geçiyor . Bu görev zararlarından daha çok ekonomiye kambur olmaya başladı . Şubat mart ayında hesaptaki paranın dörtte birine karşılık gelen katrilyon liranın geri ödemesi gerçekleştirilecek . Birikmiş paranın tamamının ödenmesi konusundaki çalışmalar ise sürüyor . " İkinci açıklama ise akşam üstü Hazine'den sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan'dan geldi . Babacan , Milliyet'in sorusu üzerine , " Şu an kesinleşmiş bir karar yok . Konun incelenmesine devam ediliyor " dedi . Hazine'ye bağlı Kamu Finansmanı Genel Müdürlüğü bünyesinde hesapta biriken paraların ödenmesi için çalışma yapıldığı belirtildi . Ancak , Hazine Müsteşarı Faiz Öztrak'a ve Bakan Babacan'ın onayına sunulmuş çalışma olmadığı ifade edildi . Çeşitli senaryoların halen değerlendirildiği belirtilirken , ödemelerin ne zaman ve nasıl yapılacağına dair kesinleşmiş bir proje olmadığı kaydedildi . 10 milyar euroluk düğün Rakibi Credit Lyonnais'i 19. Yaklaşık üç haftadan bu yana BNP Paribas ile flört halinde olan Credit Lyonnais bu teklifi kabul etti . İki bankanın toplam piyasa değeri 51. İstihdam ettiği çalışan sayısı da 145 bini bulacak Teklif piyasa değeri üzerinden hisse başına 56 euro olarak belirlendi . Ödemenin üçte ikilik kısımı peşin , kalan kısmı Agricole hissesi devri ile yapılacak . Halen Credit Lyonnais'in hisselerinin yüzde 16. Agricole'un iştiraklerinin elinde de yüzde 11 civarında Lyonnais hissesi bulunuyor . İştirakler tarafından yapılan açıklamada da Credit Agricole'un teklifinin arkasında oldukları kaydedildi . Böylece Agricole'un elindeki hisse miktarı yüzde 59 düzeyini buluyor . Satın almadan sonra ise hisse miktarı yüzde 81'ye çıkacak . Asırlık bankalar Lyonnais'in yüzde ortağı olan BNP Paribas tarafından yapılan açıklamada da Credit Agricole'un teklifinin son derece makul olduğu ve bunun karşısında bir teklif vermeyi düşünmedikleri ifade edildi . Agricole'un teklifi bu yıl içerisinde Avrupa bankacılık sektöründeki en büyük anlaşma olma özelliğini taşıyor ve dünya çapında da önemli birleşmelerden birisi olacak . 1865'te kurulan Credit Lyonnais'in Fransa'da toplam milyon müşterisi ve bin 800 şubesi bulunuyor . Piyasa değeri 18. Geçtiğimiz yıl 65. ABank'a da talip olmuştu ABank'ı satın almak için girişimlerde bulunan ancak sonra vazgeçen Credit Agricole 1894 yılında kuruldu , halen Fransa'daki mevduat hesabı piyasasının yüzde 10'sini elinde bulundurarak bu bakımdan en önde bulunuyor . Lyonnais'i satın alarak kırsal alandaki hakimiyetini iyice belirginleştirmek istiyor . Borsada Irak korkusu Olası Irak savaşı için hazırlıkların yoğunlaşması , borsayı yüzde düşürdü . Savaş dönemlerinde öne çıkan Aselsan ve Otokar hisseleri ise tavan yaptı ORHAN TEKEOĞLU Kopenhag'dan umduğunu bulamayan borsa , bu kez Irak korkusuyla hızla inişe geçti . Türkiye'nin , Irak sınırına asker yığmaya başladığı yönündeki haberlerin etkisiyle dün borsada kısa süreli panik havası yaşandı . Satışların lokomotif hisselerde etkili olduğu dikkat çekti . Endeks psikolojik 15. Endeks 654 puanlık düşüşle 11. Hisse senetlerinin değer kaybı yüzde 5. Borsanın son olarak inişe başladığı 18 Kasım'dan bu yana geçen yaklaşık aylık sürede hisselerin değer kaybı yüzde 11. S&P'den olumlu mesaj Öte yandan , uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor's ( S&P ) , 1005 yılında Türkiye'nin kredi notlarında iyileşme olabileceğini bildirdi . S&P'den yapılan açıklamada , siyasi istikrar ve hükümetin ılımlı politikaları nedeniyle Türkiye'nin not görünümünün olumlu olduğu kaydedildi . S&P , Türkiye'ye ilişkin olumlu beklentilerde AB ve IMF ile yakın işb Otokar ve Aselsan tırmanışta Borsada olası Irak operasyonuyla ilgili haberlere göre hareket eden ve orduya araç ve gereç üreten Aselsan ve Otokar , borsanın en hareketli hisseleri oldu . Türkiye'nin sınıra asker yerleştirmeye başladığı yönündeki haberlerle hızla yükselişe geçen Otokar hisseleri dün yüzde 18. Ürünlerinin büyük bir bölümünü orduya satan Van Et'in hisseleri de yüzde 16. BDDK'dan ÖFK uyarısı BDDK'nın milletvekillerine gönderdiği raporda , özel finans kurumlarının ( ÖFK ) " geri dönmeyen kredilerini " mudi hesaplarına yansıtmamaları nedeniyle sektörde potansiyel risk oluştuğu bildirildi . Raporda , " ÖFK'larda geri dönmeyen kredilerden kaynaklanan kayıpların kâr payı dağıtamama kaygısıyla mudilerin hesaplarına yansıtılmaması bu sektör için potansiyel risk " denildi . Temmuz 1001 verilerine göre ÖFK'ların topladıkları fonlar 1. Beş ÖFK'nın sektör içindeki ağırlığı yüzde 1. Operasyon faizlerde risk yaratır Yapı Kredi'nin haftalık değerlendirmesinde , Irak operasyonuyla ilgili gelişmelerin faizleri artırabilecek bir risk unsuru taşıdığı belirtildi EKONOMİ SERVİSİ Yapı ve Kredi Bankası , Irak'ta gerginliğin arttığını , bu konudaki gelişmelerin faizleri artırabilecek risk unsuru taşıdığını bildirdi . Yapı Kredi Kurumsal ve Ekonomik Araştırmalar Yönetimi tarafından hazırlanan Haftalık Görünüm raporunda , yabancı yatırımcıların alımları ile faizlerin haftaya hızlı bir düşüşle başladığı kaydedildi . Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye'ye ilişkin alınan karar yerli yatırımcılar tarafından bir miktar tedirginlikle karşılansa da yabancı yatırımcılar tarafından olumlu bulunduğu belirtilen raporda , bunun sonucunda başlayan yabancı yatırımcı alımlarıyla faizlerin haftaya düşüşle başladığı vurgulandı . Raporda , şu değerlendirmelere yer verildi : Yabancıların gelmesi şart " Bugün ( dün ) itibariyle , Aralık tahvili ortalama yüzde 48. Bu düşüşün ancak yabancı yatırımcıların ilgisinin sürmesi ile devam edebileceğini , aksi takdirde faizlerin haftanın geri kalan kısmında mevcut seviyesini koruyacağı , hatta bir miktar yükselebileceği düşünülmektedir . Öte yandan , Irak'taki gerginliğin de arttığı dikkat çekmektedir . Dolayısıyla bu konudaki gelişmelerin de faizleri artırabilecek bir risk unsuru olduğunu düşünmekteyiz . Yapı Kredi raporunda , aralık ayı için tüketici fiyatlarındaki artışı yüzde 1. Bireysel emekliliğe ancak yabancı ortakla gireriz Bireysel emeklilik sisteminin sermaye piyasasında bir ivme yaratacağını belirten Hüsnü Özyeğin , kendilerinin sektöre ancak yabancılarla gireceklerini söyledi SONGÜL HATISARU ay önce kurulan Finans Sigorta'yla sektöre geri dönen Fiba Holding'in Yönetim Kurulu Başkanı Hüsnü Özyeğin , bireysel emekliliğe ise yabancı bir ortakla girebileceklerini söyledi . Bireysel emekliliğin çok önemli bir konu olduğunu ve belli bir altyapı hazırlığı gerektirdiğini vurgulayan Özyeğin , getirilen düzenlemede vergi teşviğinin asgari ücrete endekslenmesinin ise sektörü sınırlı büyütecek bir etken olduğunu söyledi . Şu anda Finans Sigorta'ya konsantre olduklarını söyleyen Özyeğin , " Bireysel emeklilikle hem Hazine , hem de özel sektör daha uzun vadeli fonlara ulaşabilecek . Ama Bireysel Emeklilik Yasası vergi açısından daha teşvik edici olmalı . Kısa vadeli vergi gelirini artırma isteği bu fonların uzun vadeli avantajlarını azaltacak ve çok hızlı bir başlangıç olmayacak " şeklinde konuştu . ayda 15 bin müşteri Fiba Holding , Commercial Union ( CU ) Sigorta hisselerini yıl önce satarak ayrıldığı sigorta sektörüne Finans Sigorta ile döndü . 16,5 yıl çalıştığı Axa Oyak'ı sektör liderliğine taşıyan Recai Dalaş'ın ekibiyle birlikte yönetimini üstlendiği Finans Sigorta , yıl içinde sektörün ilk 10 şirketi arasına girmeyi hedefliyor . Fiba Holding bünyesindeki Finans Sigorta'nın Genel Müdürü Recai Dalaş , Türkiye'nin First Class ( Birinci sınıf ) sigorta şirketi olacaklarını söyledi . Dalaş , faaliyete başladıkları ilk ay içinde 15 bin müşteriye ulaşan şirketin , basına tanıtımı nedeniyle Kapadokya bölgesinde düzenlenen toplantıda , ay gibi kısa bir sürede Finansbank şubeleriyle birlikte 560 acenta sayısına ulaştıklarını belirtti . Acentalar bankacılık hizmeti de verecek Özyeğin , Kapadokya'da acentalarıyla düzenlediği yemekli toplantıda , sigortacılıktaki yol haritasını anlattı , acentaların bankacılık ürünlerini de pazarlamasına yönelik çalışmaların ipuçlarını verdi . Finans Sigorta acentaları aynı zamanda taksit imkanı sağlayan kredi kartı CardFinans'ı da pazarlayabiliyorlar . Böylece poliçe satışı yanısıra bankacılık hizmetlerinden de gelir elde edebiliyorlar . Önümüzdeki yıl kredi kartı müşteri sayısının milyonu aşacağını söyleyen Özyeğin , " Perakendeyi de kattığımızda yaklaşık milyon müşterimizin bilgilerinden oluşan sinerjiyi sigortacılıkta da kullanacağız " dedi . İyi müşteri kötüsünü taşımayacak Kurdukları teknolojik altyapıyla müşterilerini tanıyan bir sigorta şirketi olacaklarını söyleyen Dalaş , Türkiye'de sigorta şirketlerinin hiçbiri müşterilerini tanımıyor . Biz bu konuda ilk olmayı hedefleyerek kârlı müşteriyi kârsızlarından ayıralım istedik ve bunu başardık . Bu konuda sahip olduğumuz en büyük avantaj ise teknolojimiz . Kârlı müşteriyi daha iyi koşullarda teminat altına alacaklarını kaydeden Dalaş , müşteri kârlılığının izlenerek kârlı müşterileri portföyde tutmak için ödüllendirme ve özel birtakım kampanyalar düzenlediklerini anlattı . aylık iç borçlanma ihalesinde faiz piyasa beklentilerinin puan kadar üzerinde yüzde 45,45 düzeyinde çıktı . Kasım 1001'de yapılan yüzde 48,15 faiz oranı ile sonuçlanan aylık ihaleye nazaran ise faiz puan kadar geriledi . Piyasada şu anda işlem gören ve daha önceden ihraç edilen 19 Mart vadeli kağıdın faizi ise yüzde 44. Piyasa bu nedenle ihaleden yüzde 44. Hazine 1. İhaleye nominal 1. Irak tedirgin etti Piyasa , uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standart & Poor's'un Türkiye'nin kredi notlarının 1005 yılında yükseltilebileceği açıklamasına ise Irak tedirginliği nedeniyle pozitif tepki vermedi . Türkiye'nin Irak sınırına asker yığdığı haberleriyle bono piyasasında faiz oranları bir puan yükseldi . Paranın güvenli adresi Sürdürülebilir büyüme , fonları olumlu etkiliyor GÜR ÇAĞDAŞ Garanti Portföy Yönetimi Genel Müdürü Sürdürülebilir büyümenin yatırım fonları üzerindeki olumlu etkisini , yakın bir tarihte incelemeye fırsat bulduğum Amerika'nın KYD'si diyebileceğimiz 9000'in üzerinde yatırım fonunun üyesi olduğu ICI ( Investment Company Institute)'ın hazırladığı bir araştırma notunda daha da iyi görebilme imkanı buldum . Bu raporda , 90'lı yıllar boyunca , ABD ekonomisinin yaşadığı güçlü büyüme , düşük enflasyon , şirket karlılıklarında yaşanan artış , gönüllü emeklilik katılımlarındaki sıçrama ve teknolojik gelişmelerin yatırımcılara sağladığı ulaşım ve maliyet kolaylıklarının ( internet üzerinden alım satım ve düşük komisyonlar ) yatırım fonlarını nasıl trilyon dolardan , trilyon dolar düzeyine çıkardığı ve bunun yanında , hisse senetli fonların 90'ların başında yüzde 16 olan payının 90'ların sonunda nasıl yüzde 64'e ulaştığı da net bir şekilde anlatılıyor . Dağıtım ağı ve teknoloji Türkiye'ye baktığımızda , makroekonomik anlamda gelişmiş ülkelerdeki sürdürülebilir büyüme ve düşük enflasyon oranları yakalanamamakla birlikte , özellikle teknolojik avantajlar ve dağıtım kanallarında ABD ve diğer gelişmiş ülkelerdeki standartları yakalayabildiğimizi söyleyebiliriz . Nitekim son yıllarda sadece bu alanlarda kaydedilen gelişmelerle bile , yatırım fonları pazarının hiç de küçümsenmeyecek bir ölçüde genişlediğini , ancak hisse senetli fonların yeterince ağırlık kazanamadığını görmekteyiz . Yatırımcılara hisse senetli fonlarla ilgili birkaç tavsiyede bulunmak isterim . Öncelikle , ekonomik koşullar ne olursa olsun yatırımcılar hisse senetli fonları kullanarak kısa veya uzun vadede kendileri için avantajlar yaratabilirler . . Uzun vadeli zamanlama : Hisse senetli fonlara yatırımlarınızı en azından orta vadeli yapın ve borsanın en kötü zamanlarını tercih edin . Bu öneri çılgınca gibi görünse de , bu strateji yatırımcılara geçmişte uzun vadede yüksek getiriler sağlayarak başarısını ispatladı . İşiniz , dolayısıyla veya çevrenizden ekonominin iyileştiğine dair sinyaller alıyorsanız , hisse senetli fonların portföyünüzdeki ağırlığını artırın . . Kısa vadeli yatırımcılar : Borsanın kısa vadede herhangi bir olumlu beklenti üzerine yukarı doğru hareket etmesini bekliyorsunuz veya en azından yatırım danışmanınız bu görüşte . Siz de hisse senedi almak istiyorsunuz ama ne alacağınızı kestiremiyorsunuz . Hiç düşünmeden tipi fon alın . Fonun yöneticileri , dönem için en uygun hisse senetlerini sizin için zaten seçmiştir . . Risk ayarlı birikim : Orta derecede risk alarak uzun vadeli birikim yapmayı düşünüyorsunuz . Bu durumda , içinde yüzde 15 50 oranında hisse senedi bulunduran tipi karma fonlar sizin için ideal çözümdür . Bu tür fonlar , İMKB Endeksi'nin yükseldiği dönemlerde , yüksek oranlarda hisse taşıyan fonlara göre daha az getirmesine rağmen uzun vadede daha istikrarlı bir getiri sağlayabiliyor . ( Not : Yatırım fonlarını aldığınız kurumdan fon ile ilgili bilgi edinmeyi unutmayın , yüzde kaç hisse senedi taşıdığı bilgisi bu durumda sizin için önemli olacak . ) Tüm bu önerilere rağmen yatırımcı her türlü yatırımın , kazanç potansiyeli taşıdığı gibi , kayıp riski de taşıdığını unutmamalı . Yatırımcılar , mali varlıklarının dağılımını , her yatırım aracının birbirinden farklı düzeyde risk taşıdığını dikkate alarak , ekonomik koşullar ne olursa olsun , kendi risk tercihlerine göre yapılandırmalıdır . Maliye atamalarına Köşk vetosu Mali Suçlar Araştırma Kurulu ( MASAK ) Başkanlığına Genç Osman Yaraşlı'nın , Gelirler Genel Müdürlüğü'ne de Osman Arıoğlu'nun atanmasına ilişkin kararnameler Köşk'ten geri döndü ÖNDER YILMAZ Ankara Mali Suçlar Araştırma Kurulu ( MASAK ) Başkanı Nejat Coşkun'un görevden alınmasını öngören kararname Köşk'ten döndü . Hükümet , Maliye Bakanlığı'daki bürokrat atamalarındaki bazılarının geri dönmesinden rahatsız oldu . Köşk'ten geri dönen kararnameler arasında CHP'den Trabzon milletvekili seçilen Akif Hamzaçebi'den boşalan Gelirler Genel Müdürlüğü'ne Osman Arıoğlu'nun atamasının da bulunduğu iddia edildi . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in halen Gelirler Genel Müdür Yardımcılığı görevini yürüten Arıoğlu'nu , bu görev için " sakıncalı " bulduğu gerekçesiyle atamayı yapmadığı savunuluyor . Arıoğlu hakkında , 18 Şubat sürecinin ardından irticaya karşı çalışmalarda " bir üst göreve getirilmemesi " kaydı bulunduğu belirtildi . Geri dönen bir diğer önemli atama , Mali Suçlar Araştırma Kurulu Başkanı Nejat Coşkun'ın yerine Genç Osman Yaraşlı'nın getirilmesi üzerinde oldu . Sezer'in Yaraşlı'yı da bu görev için " sakıncalı " bulduğu için atamasını yapmadığı kaydedildi . MASAK'ın kuruluşunda görev alan Yaraşlı'nın , Zekeriya Temizel'in Maliye Bakanlığı'na atanır atanmaz birkaç saat içinde görevden uzaklaştırdığı ilk isim olduğuna işaret edildi . Harput iddiası Bu arada dün akşam saatlerinde Ankara kulislerinde Eski Urfa Valisi Şahabettin Harput'un Emniyet Genel Müdürlüğü'ne getirilmek istendiği , ancak Köşk'ten geri döndüğü söylentisi yayıldı . Harput bu söyletileri " Ben de duydum , ama söylentiden ibaret " diyerek doğrulamadı . Harput , Bülent Ecevit'in başbakanlığı döneminde DSP konvoyunu Urfa'ya sokmayarak kendinden söz ettirmişti . Nouma duruldu çırağı vurdu Basının kara belası Nouma'nın tercümanı Can Koru gazeteci dövdü . Savunması da ilginç : Sabuna bastı . . . DENİZ ALTUNTAŞ HIZLI gece yaşamı nedeniyle sık sık gazetecilerle tartışıp şiddet kullanan Beşiktaş'ın Fransız yıldızı Pascal Nouma , son dönemlerde duruldu . Hatta bar çıkışları gazetecilere cipinden müzik bile dinletiyordu . Ancak bu kez Nouma ile Beşiktaş Teknik Direktörü Mircea Lucescu'nun tercümanı Can Koru , sadece işlerini yapmaya çalışan gazetecileri dövmeye başladı Kadınlarla eğleniyordu NOUMA ile Koru , Samsunspor maçı sonrası kadın arkadaşlarıyla Taksim'deki Dali Bar'a gitti . Geç saatlere kadar eğlenen Nouma , bardan yalnız ayrılıp Hyatt Regency Otel'e geçti . Bir süre sonra da Koru , kadınlarla bardan çıkıp aynı otele geldi . Ve otel önünde , kendisini takip eden televizyon muhabiri Selim Genç'le otelin önünde tartışmaya başladı . Adalet nerede ? diye sordu KORU , Genç'e önce küfür etti , ardından da kafa attı . Alnı yarılan gazeteci Genç , Şişli Merkez Karakolu'na giderek şikâyetçi oldu . Karakola götürülen Koru ise gazetecilere , Arkadaşınıza vurmadım . Otelin önünde sabuna bastı , düştü . Ben içerideyim , dışarıda , nerede adalet ? dedi . artık Hepyek Deniz Deniz Akkaya ile İzzet Çapa , iddialı bir tavla maçına oturdu . Ve Akkaya , aşktan sonra kumarda da kaybetti . . MAGAZİN SERVİSİ Gucci'ye niyet . . . AŞKTA şansı yaver gitmeyen Deniz Akkaya , kumarda da kaybetti . Akkaya , işletmeci işadamı İzzet Çapa ile önceki akşam Saloped'de iddiaya girip tavla oynadı . Akkaya kazanırsa Çapa ona Gucci'den bir kıyafet ve ayakkabı alacak , yenilirse Çapa'nın Ankara'da şubesini açacağı Friend & Trends'in tanıtımını bedava yapacaktı . Makarnaya kısmet AMA zarlar hiç de Akkaya'nın istediği gibi gelmedi . Ve Akkaya , iddiasına tavla partisini ve gibi farklı skorlarla kaybetti . Kumar borcu namus borcu diyen Akkaya , Ankara Friend & Trends'in yeni şubesinin tanıtımına cuma akşamı katılacak ve ücret almadan modellik yapacak , üstüne de makarna pişirip servis edecek . Demi Moore ile Clinton aşk yaşıyor ABD eski Başkanı Bill Clinton ile oyuncu Demi Moore arasında bir ilişki başladığı öne sürüldü DIŞ HABERLER SERVİSİ Avustralya'da yayımlanan News adlı haber sitesinin iddiasına göre Hollywood yıldızı Demi Moore uzun bir süredir ABD eski Başkanı Bill Clinton ile gizli bir aşk yaşıyor . İddiaya göre , kendisini Clinton'ın dayanılmaz cazibesine kaptıran Moore , aralarında yüzlerce kilometre mesafe olsa bile Clinton ile saatlerce telefonda görüşüyor . Bu aşka tepki gösteren Moore'un eski eşi Bruce Willis ise çocuğunun annesiyle Clinton arasındaki ilişkiyi endişeyle izliyor . Hatta Bruce Willis , 40'ına merdiven dayayan güzel yıldızı Clinton konusunda birkaç kez uyardı . Willis , eski eşine endişesini " kadınları kullanıyor . Ona güvenme " cümleleriyle ifade etti . Clinton cephesinden gelen haberlerse eski başkanın Hillary'den boşanmaya hazırlandığını işaret ediyor . Bill Clinton'ın yılbaşından sonra Hillary ile evliliğine nokta koyacağı öne sürülüyor . Monica'ya sansür DIŞ HABERLER Bill Clinton ile seks skandalı yaşayan eski Beyaz Saray stajyeri Monica Lewinsky , İtalyan devlet televizyonu RAI'nin davetlisi olarak gittiği Roma'da bedava tatilini yaptı ancak yayına çıkamadan ülkesine döndü . Domenica In isimli şovun yayından kaldırılmasının ardından bir açıklama yapan RAI'nin Başkanı Antonio Baldassare , " İtalyan aileleri gereksiz bir şey izlemekten koruduk " dedi . Lewinsky ise İtalyan Libero gazetesine verdiği demeçte " Ben de her genç kız gibi evlenerek aile kurmak istiyorum " dedi . Çağla mayo giymek için 10 bin dolar istedi BİRSEN ALTUNTAŞ Çok teklif var ÇAĞLA Şıkel , katalog çekimleri için aldığı ücretle meslektaşlarına fark atıyor . Çok teklif alan ancak çok seçici davranan Şıkel'e son olarak Argento adlı mayo firmasının katalog çekimi için teklif götürüldü . İşi Nigar kaptı ŞIKEL , 10 bin dolar isteyince firma başka manken arayışına girdi . Tuğba Özay üç bin dolar istedi . Sonuçta çekimler , hem Türk Lirası alan hem de daha az paraya evet diyen Nigar Talibova ile gerçekleştirildi . Talibova , milyar lira aldı . Aşk ve marjinaller kenti Margrit Adası , Zincirli Köprü , Geller Hotel , muhteşem restoranlar ; Karpatia , Rezkakas , Kiraly , marjinal gece kulüpleri Angel Privat , Dolce Vita , Table Dance , Club Seven , Darling , Action Bar , 50 dolara Escort kızlar ve gayler . . . Evet , bugün tam anlamıyla uçacağız . Ayrıca enfes yemeklerin tadına bakacak , pahalı kafe ve restoranları turlayacağız . Buyrun Budapeşte gezimizin ikinci bölümüne . İlk gece müthiş rehberimiz Barbaros Şansal'ın otel resepsiyonundan elde ettiği bilgiler doğrultusunda Rezkakas adlı bir restorana gittik . 1055 Budapeşte Veres Palne U. Telefon numarası ( 0518 ) 0058 166 0549 . Muhteşem bir yer . 11. Hemen bir hatırlatma yapayım ; Barcelona , Brüksel ve Almanya'da restoranlar çok erken kapandığı için aç kalmıştık ama Budapeşte'de böyle bir sorun yaşamıyorsunuz . Müzikli olan Rezkakas'a biraz şık gidin . Bir et yemeği 18 milyondan başlıyor . Budapeşte'de av etleri , kaz ciğeri ve gulaş çorbası yöresel yemekler . Rezkakas'da garsonlar çok şık . Sizi kapıda iki güzel hanım karşılıyor . Biri paltonuzu alıyor , diğeri masanıza oturtuyor . Biz ön yemek olarak kaz ciğeri ve karışık mantar ızgara söyledik . Herkes birbirinin tabağına sulandı . Ana yemekte Barbaros tavşan , ben ördek , Yıldırım ise küçük dana eti parçacıklarından yapılmış , içinde soğan , patates ve havuç bulunan özel bir yemek tattık . Yıldırım , Paris'deki restoranların bile bu kadar lezzetli yemek yapmadığını söyledi . Üç kişi toplam 100 milyon ödedik . Yıldırım ve ben perşembe olduğu için alkol almadık . Barbaros ise duble viski içti . Keman , kontrbas ve iki sopayla çalınıp piyano gibi ses çıkaran kselofon denilen enstrümanla müzik yapan üç kişilik grup harikaydı . Yorgun olduğumuz için geceyi kısa kestik . Zaten ertesi gün de sabahın köründe Margrit Adası'na tekne turumuz vardı , nedenle otele dönüp mışıl mışıl uyuduk . Sabah 08. Otel dört yıldızlı ama kahvaltı çok lükstü . Yıldırım da beğendi . Margrit Adası'nın efsanevi bir öyküsü var . . Bela'nın iki çocuğu Tatar işgalinde ölüyor . Ve . Bela , Tatarlar'ın işgalinden kurtuldukları zaman doğacak çocuklarını Tanrı'ya bağışlamaya karar veriyor . Ama kızı Margrit'i öldürmeye kıyamıyor ve 10 yaşına gelince bu adaya götürüyor . Fakat iyi kalpli , yardımsever prenses 18 yaşında adada veremden ölüyor . Anıt mezarı orada . Osmanlılar zamanında buranın adı Kızlar Adası'ymış . Burada St . Michael Kilisesi , 60 heykelin bulunduğu sanatçılar parkı , 180 yaşında bir çınar ağacı ile muhteşem bir yüzme havuzu var . Yazın çok farklı oluyormuş buraları . Oğuzhan'ın annesi Sevda Tavman söyledi . Sevda Hanım , Taksim'deki Andon ve bizim Göksel Sunter'in sahibi olduğu Ortaköy'deki Bekri Şarabevi'ndeki şarap imbiklerini yapmış . Çok kültürlü bir kadın . Annesi Macar Martika Arbatlı , Budapeşte'nin en eski rehberlerinden . Sevda Hanım'ın şarap imbikleri Macaristan'daki şarapevlerinde de çok meşhur . İlgilenenler için telefon numarası ( 0116 ) 416 54 51 . Bu arada Oğuzhan görüntüde cool ama dünya şekeri bir çocuk . Çok bilgili , ekonomi okuyor . Tek başınıza bile gezerken onu bulmanızı öneririm , size Budapeşte'yi çok güzel gezdirir . Fakat benim yazacağım restoranları ve marjinal lokalleri yaşı gereği bilmiyor tabii . Onu da şimdi Şenay Ablası'ndan öğrenecek . Oğuzhan'ın cep numarası 005650 115 51 51 . Dönüşte Zincirli Köprü'den geçtik . Kral Istwan'ın rüyası olan Buda ile Peşte'yi birleştiren köprü . İskoç mimarı Klerk Adan köprünün kusursuz olduğunu iddia etmiş , kusur bulunursa da kendisini köprüden atacağını söylemiş . Bir ana oğul köprüden geçerken çocuk köprüdeki aslanların dilinin olmadığını söylemiş annesine . Bu eleştiri Adan'ın kulağına gidince kendisini köprüden atarak intihar etmiş . Hazin bir öykü yani . Daha sonra kaldığımız otelin çevresini turladık . Burada çok ucuz lokantalar var . Her gün kurulan pazarda çeşitli hediyelik eşyalar , Macar kadınlarının evde yaptığı kurabiyeler ve yemekler satılıyor . Porsiyonları ila milyon arasında değişiyor . Yani ille de karnınızı 500 500 milyona doyurmak zorunda değilsiniz . Biz biraz öğrenmek , biraz da farklı yerleri tanıtmak için pahalı yerlere gittik . Akşamüstü Budapeşte'nin en pahalı oteli olarak bilinen , asilzadelerin , bürokratların kaldığı Gellert Hotel'e bir şeyler içmek için uğradık . Termali ile ünlü Gellert Hotel'de oda fiyatları 115 milyondan başlıyor . Bunun neresi en pahalı anlamadım . Bizim kaldığımız otelde tek kişilik oda daha pahalıydı ; 150 milyon . Çift kişilik odalar bile 500 milyondu . Üstelik Gellert şehir merkezinden uzak . Barı ter kokuyor , lobisi küçücük . Olan taksi parasına oldu , 10 milyon verdik . Ama ilgilenenler için telefon numarası ( +56 ) 1585 11 00 . Yine şehir merkezine yakın ve üç yıldızlı olan ekonomik otel ise City Hotel Matyas . Altında ünlü Matyas Pince adlı turistik restoran da var . Telefon numarası ( +56 ) 1518 16 95 . İkinci gece için 1885 yılından kalan Muzeum Kavehaz'ı ve otelin karşısında yer alan Duo ile Premier'i önerdiler . Barbo ( Şansal ) üçünü de beğenmedi . Sonunda yürüme mesafesindeki Karpatia'ya gittik . Aslında Premier Terasz da buranın bir başka şubesiymiş , sonradan öğrendik . Neyse , Karpatia'da salon var . Bu salonlarda 40 ila 180 kişi yemek yiyor . Müzikli . Fakat biz müziksiz olan 80 kişilik özel salonda yemeyi tercih ettik . Rezervasyon sırasında zorluk çekildiği için mekanın sahibi Dr . Niklai Akos yanımıza geldi . Otel resepsiyonundan , Yıldırım Mayruk'un Türkiye'nin sayılı modacılarından , benim de tanınmış gazetecilerinden olduğumuz söylendi . Adam merakla geldi ama ihale Barbaros'a kaldı . Çocuk üç lisan konuşuyor . Bir muhabbet , anlatamam . Dr . Niklai Akos , Macar Turizm Bakanlığı tarafından turizme gösterdiği katkılardan dolayı liyakat madalyasıyla ödüllendirilmiş . Yıllarca Intercontinental Hotel , New York ve Dubai'deki beş yıldızlı otellerde genel müdür olarak çalışmış . Ekonomi Üniversitesi'nde de ders veren Dr . Niklai'yi mutlaka tanıyın . Yemek seçimini de ona bırakın . Biz öyle yaptık . Ön yemek olarak ben kurutulmuş geyik eti aldım . Barbaros kaz ciğeri , Yıldırım da kurutulmuş ördek eti yediler . Ana yemekte hepimiz geyik eti ızgara istedik . Yanında patates ekmeği vardı . Yumurtaya bulamışlar ama hiç koku yoktu . Hardal ve özel bir sos eşliğinde geldi . Kusursuzdu . Finali sıcak kiraz soslu ve konyaklı parfeyle yaptık . akşam Macarların özel içkisi olan Baraks Polenko'yu tattım . Sakın sek içmeyin , iki dublede kafayı bulursunuz . Ben içine tonik ve bol buz kattım , valla daha hoş oldu . Siz de bir böyle deneyin bakalım . Karpatia'nın telefon numarası ( +56 ) 1516 5596 . Yemek kadar güzeldi ki Yıldırım başka yerlere uğrayıp ağzının tadını bozmamak için otele dönmeyi tercih etti . Ama bir gece önce gezemediğimiz için Barbaros ile benim içim kıpır kıpırdı . Zaten Barbaros'un elinde çarşaf kadar bir liste . . . Attık kendimizi caddelere . Angel Privat Club , Darling , Action Bar , sokaklar fahişe kaynıyor Prag gibi Budapeşte'de de sokak başı fahişelerine sık rastlayabilirsiniz . Gay kulüpler ise bizimkileri geçmiş durumda . Gay barların bulunduğu özel bir sokak var . Rahatça giriyorsunuz . Yine lezbiyenlerin , travestilerin ve transeksüellerin gittiği özel kulüpler mevcut ama buralara özellikle turist eşler gidip program izleyebiliyorlar . Biz ilk olarak Elizabeth Köprüsü'nden geçip Szep Utca 1'deki Darling'e girdik . Minik bir gay bar . İki katlı . Alt katta bar , üst kat ve arka bölümde de dark room ( karanlık odalar ) mevcut . Buraya gelen gayler arkadaş oluyorlar . İsteyen karanlık odalarda ilişkiye girebiliyor ya da porno filmler izliyor . Buradaki barmen çok komik bir adamdı , bir zamanlar Ahu Tuğba'nın yardımcısı olan rahmetli Şakir'e benziyordu . Herkesi dansa kaldırıyor , üzerindeki Noel elbisesinden minik şekerler çıkararak dağıtıyor . Giriş ücreti yok . Bir içki milyon lira . Telefon numarası ( +56 ) 1166 5515 . Ardından ve sınıfının gittiği Magyar Utca 41'deki Action Bar'a takıldık . Burada karanlık odalar yerine iç içe geçmiş iki salon var . Tertemiz . Giriş 15 milyon . Aman ha , sakın size verilen biletleri kaybetmeyin , çünkü 150 milyon lira ödemek zorunda kalırsınız . Burada da çok transseksüel vardı . Ardından ailelerin de gittiği bir eğlence yerinde aldık soluğu ; Angel Privat Club . Saat 11. 15. Önde masalar , arkada kocaman bir bar . Büyük kaseler içinde kabuklu fıstık veriyorlar . Giriş aynı ; 15 milyon lira . İçkinizden ayrıca para alıyorlar . İçerisi tıklım tıklımdı . Biz gittiğimizde bir travesti , Madonna kılığında dans ediyordu . Ardından bir başkası Michael Jackson gibi çıktı . Eğlenceli . Ama ben ne yazık ki elle sarkıntılığa maruz kaldım . Tam adamın kafasına elimdeki bardağı fırlatacaktım ki zararsız bir gay olduğunu ve güldüğünü farkettim . Sakinleştim tabii . Telefon numarası ( 061 ) 1415. Sabahın köründe otelin yolunu tuttuk . Bu sefer de otelin köşebaşında Table Dance adlı kulübe takıldık . Burada kızlar striptiz yapıyor . Kapıda da bir p. . . . . . durmuş , gelenlere içerdeki kızlarla 50 , 100 , 150 dolar karşılığında keyifli bir gece vaat ediyor . Burada da giriş 15 milyon . Yanılıp da masaya oturmayın , 100 milyon liradan aşağıya kalkamazsınız . Sokak başında en az 50 60 fahişe çapkın erkekleri bekliyor . Bu konuda da dikkatli olun . Çünkü otele aldığınız bir fahişe içkinize koyacağı bir hap ile kredi kartlarınıza ve paranıza el koyabilir . Siz en iyisi Dolce Vita gibi belirli kulüp ve kataloglardan seçiminizi yapın . Antikacılar , alışveriş merkezleri , Kraly ile Mambo Sabahın köründe Yıldırım ile Barbaros , Antikacılar Çarşısı'na gittiler ama onların tabiriyle çöp bulamadılar . Burada en çok Herend porselenleri ve tahtadan yapılmış hediyelik eşyalar revaçta . Bir de kumarhaneler . En ünlüleri Hyatt Regency'nin altında olan Las Vegas , Casino Varkert , Tropicana Casino ve Hilton'un içinde bulunan casino . Antika ve iyi resme meraklıysanız bizim de gezdiğimiz Vaci Utca 66'da Antiguities'i öneririm . Alışverişe hiç heveslenmeyin , çünkü tekstil , triko , ayakkabı hem çok kötü hem de çok pahalı . Duna Plaza ise en büyük alışveriş merkezi . Vaci Utca 168'de . Pazartesi ve cuma 09. Metroyla ulaşım kolay . İçinde sinema ve bowling salonu da mevcut . Ayrıca Flavius Center da var . Rakoczi utca 56'da . Pazartesi ve cuma 10. Trendy kıyafet ve ayakkabıların satıldığı , fazla pahalı olmayan bir mağazası var . Akşamüstleri otelin barında yaptığımız grup sohbetleri çok keyifliydi . Bu sohbetlerde bakın kimlerle tanıştım ; Sultanahmet'de çok şık bir otel olan Accura'nın genç patroniçesi Hande Çele , yine Sultanahmet'de olan Seven Hills Hotel'in genç Genel Müdürü Okan Duyar , Türkiye , Almanya , Avusturya , Bulgaristan ve Makedonya'da çok sayıda resital veren , Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı'nda araştırma görevlisi olarak akademik kariyerini sürdüren genç piyanist Gülden Göksen ve ailesi . Son gecemizi Budapeşte'nin adı gibi kral restoranı Kiraly'de yedik . Önce muhteşem gulaş'ın tadına baktık . Bu arada dostluğun insan yaşamında ne kadar önemli olduğunu konuştuk Yıldırım'la ve mutluluk gözyaşları döktük . Restoranda servis , sunum , müzik ihtişamlıydı . Müzisyenler Listz Okulu'ndan mezun . Bir tenor ve soprano çıktı . Dört tane de dansçı . Muhteşem bir şov yaptılar . Aldıkları paralar çok komik . Yıldırım ile bizim sanatçılarımızı düşündük , çoğu ilkokul mezunu , milyarlar kazanıyorlar . Neyse . Ön yemek olarak ben kurbağa bacağı istedim . Barbaros salyangoz , Yıldırım yine kaz ciğeri yediler . Ana yemek olarak Tuna balığından yana yaptım seçimimi . Yıldırım ve Barbaros ise tatlı su balığını tercih ettiler . Ama balık özel soslu ve şampanyalıydı . Tatlı olarak da ortaya haşhaş tohumlarıyla doldurulmuş , rom soslu kek ve viskili parfe söyledik . Buradaki hesap da kabarıktı . 550 milyon lira tuttu . Taksi parası da 50 milyon . Çıkışta , Mambo'ya kapıdan baktık . Striptiz kulübü . Oğuzhan burası için bizi uyarmıştı . İki sene önce bir Arap arkadaşlarıyla gelmiş ve iki şişe şampanya için milyar lira hesap getirmişler . Arap da burayı bombalamış . Şaka değil , gerçek . Yani dikkat edin . akşam finali Club Seven diye bir dans salonunda yaptık . Gruptan da bize katılanlar oldu . Her tarafta kocaman pencereler var . Gençlik ağırlıktaydı . Budapeşte'deki diskoteklerde genellikle bayanlardan para almıyorlar , erkekler 14 milyon lira ödüyor . Gece yarısı Club Seven'da canlı müzik ve şov var . Telefon numarası ( 56 ) 1468 90 55 . Gündüz kafeterya olarak da çalışıyor . Evet , bu pazar da bu kadar , kalın sağlıcakla . Kısmetse çarşamba günü İstanbul eğlence yaşamında buluşmak üzere . . . Güzel günler sizin , artanlar benim olsun . Bir kere tokat yedik , yalnız kalmamalıyız ! Körfez Savaşı'nda çok büyük bir tokat yediğimizi vurgulayan AKP lideri Erdoğan Irak operasyonu için şunları söyledi : Suudi Arabistan , Suriye ve Mısır gibi ülkeler de taşın altına elini koymalı . Türkiye tek kalırsa ileride bunun faturası çok ağır olur . . . SERPİL ÇEVİKCAN Ankara AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Türkiye'nin Irak operasyonunda yalnız bırakılmaması gerektiği mesajını vererek , " Suudi Arabistan , Suriye , Mısır gibi ülkeler . . . Bunların da taşın altına ellerini sokmaları gerekiyor . Böyle bir koalisyon oluşmazsa ve Türkiye tek başına kalırsa , bu ileride çok yıpratıcı sonuçlar doğurur " dedi . Erdoğan , Irak , Kıbrıs , AB ve milletvekilliği konusunda Milliyet'in sorularını yanıtladı . . . SAVAŞ KOALİSYONU ŞART " Abdullah Bey , Irak konusuyla ilgili bir Ortadoğu turuna çıkacak . Bu turu onun yapması daha iyi olur diye düşündük . İran'a da belki Abdullah Bey gider " diyen Erdoğan , açıklamalarını şöyle sürdürdü : " Amerika Irak'a operasyonun kaçınılmaz olduğunu düşünüyor . Denetçilerin raporu falan ne derece bekleniyor , bilemiyorum . Birleşmiş Milletler ( BM ) kararı bizim için esas . Bir diğer konu da , eğer biz İslam kültürü ile demokrasiyi bütünleştiren ve bunun modeli olan bir ülke isek , özellikle böyle bir operasyondan sonra Türkiye'nin konumu çok önemli . Suudi Arabistan , Suriye , Mısır ; bunların ikna edilmesi gerekiyor . Burada böyle bir koalisyon oluşmazsa , Türkiye tek başına kalırsa , bu çok yıpratıcı sonuçlar doğurur Türkiye için . BİN DÜŞÜNÜP BİR ADIM 1991'de ( Körfez Savaşı ) çok büyük tokat yedik . Bizim şu anda bin düşünüp bir adım atmamız lazım . Bedelini hâlâ ödüyoruz . PKK eğer orada güçlü çıktıysa , bölgeyi zayıf bulduğu içindi . Vatandaşlar orada yatan kamyonları gösteriyor . 51 bin tanker orada yatıyor . Vatandaş Ben karımın kolundaki bileziği sattım . Ben terörist olmayayım da kim olsun ? diye soruyor . SADECE AVRUPA YETMEZ Rusya ve Türk cumhuriyetleri gezisinin amacı daha çok ekonomik . Avrupa'ya nispet hali yok . Türkiye'nin dışa açılmaktan , alternatif üretmekten başka çaresi yok . Biz sadece Avrupa pazarı ile kalırsak , yeterli değil . Amerika belirli bir miktarda piyasasını açıyor . Rusya ile Çeçenler konusunda bir sıkıntı var . Tabii uluslararası terörizme karşı ortak mücadele etmek lazım , ama adil de olmak lazım . TÜRKİYE GÜÇ , EYVALLAH Kıbrıs konusuna kendimizi çözümsüzlüğe kilitleyen bir anlayışla yaklaşmayacağız . Türkiye'de bazı marjinal gruplar da " ver , kurtul " mantığı ile gidiyor . Neyi verip kurtuluyorsunuz ? Milletimizin çıkarları neyi gerektiriyorsa , oradaki ırktaşlarımızın menfaati neyi gerektiriyorsa onu düşünüyoruz . Yalnız Kuzey Kıbrıs'taki son gelişmelere bakılırsa , hava hoş değil . Ekonomik zorluklar var , geleceği net göremiyorlar . Türkiye bir güçtür , eyvallah da , güç olmak karın doyurmuyor . Ben Abdullah Bey'e altyapı hazırladım . . . Abdullah Bey hem parti genel başkanı , hem başbakan olsaydı ; bir tarafta içteki bu mücadele , bir taraftan da AB mücadelesi bu kadar yoğun yürümezdi . Bir yerde benim yaptığım çalışma finale , yani Abdullah Bey'in Kopenhag'a gelişine bir altyapı oluşturmuştur . Korkunç bir performans istiyor bu iş . Gazeteci arkadaşların çoğu dökülüyordu . İşbölümü yapmış olduk Abdullah Bey'le . Erdoğan , " Bu ikili durumun faydasını gördüğünüze göre model olarak devam ettirmeyi düşünüyor musunuz ? " sorumuza da gülümseyerek şu yanıtı verdi : " Olabilir . Mesela yeni hazırlanacak Siyasi Partiler ve Seçim yasalarında buna açık bir kapı bırakılabilir . Cumhurbaşkanı'nın parlamento dışından olup Başbakan'ın olmaması gibi şeylerde çıkan sorunları giderici yasalardan sonra bence bunu da yapmak lazım . Yarın bunun tekrar başımıza gelmeyeceğini kim garanti edebilir ? " YAKIŞ YORUMU . . . Sayın Dışişleri Bakanı'nın " 18 Şubat'a kadar uzlaşma olmazsa Türkiye Kıbrıs'ta işgalci duruma düşer " sözü , çok eleştirildi . Ama Bakan " Böyle düşünüyorum " demiyor . Bir diplomasi mantığının ifade edilişini ortaya koyuyor . Tespit yapıyor . da onun teknokratlık yapısından . . . Siyasetçi olsa öyle bakmaz tabii . " Şu olmazsa AB yarın bu işe böyle bakar " diyor . Kendi kanaati değil . Siirt seçimi mart ayına mı kalıyor ? Milletvekili adaylığım konusunda neticeleri tam görmeden , yetkili kurullarımızla bir karar vermeden " Ali kıran baş kesen " mantığıyla hareket olmaz . Önce Çankaya'dan bir haber gelsin bakalım . Cumhurbaşkanı onaylarsa , zaman Mart'ın başında oluyor . Yetkili kurullarımızın Siirt'le ilgili çalışmaları devam ediyor . Milletvekili olan arkadaşlarımızın hepsi hazır . YSK'YA GÜVENDİ Erdoğan'ın , Siirt'te aday olup olmayacağının , mart başında belli olacağını söylemesi , AKP liderinin YSK'nın bekleme kararına güvendiği şeklinde yorumlandı . YSK , Siirt seçiminin takvimini belirlemek için yasa değişikliklerinin sonucunu bekleyeceğini açıklamıştı . Kopenhag Zirvesi milli başarıdır . . . ANKARA Milliyet AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , partisinin grup toplantısında , Kopenhag Zirvesi'nde alınan Türkiye ile ilgili Aralık 1004 kararını " milli bir başarı " olarak niteledi . Erdoğan , " Kopenhag kriterlerini , halkımız için Ankara kriterleri yapacağız . AB üyeliğine sımsıkı sarılıyoruz " dedi . Erdoğan , AB liderlerinin kendi siyasi yasağını " uygulama sorunu " olarak karşısına çıkardığını da vurguladı . DİKLEŞMEDİK , DİK DURDUK Zirvedeki tarzının ve üslubunun bazıları tarafından eleştirilebileceğini söyleyen Erdoğan , sözlerini şöyle sürdürdü : " Yaptığımız dış politikada ilk önemli siyasi adımdır . Bazıları yaklaşım tarzımı ve üslubumu eleştirebilir . Biz dik durduk ama dikleşmedik . Sert ya da yumuşak üslubu yerinde kullandık . Muhataplarım çifte standartlı davranınca tabii ki üslubum yerini bulacaktır . Yumuşak başlı isem , kim dedi uysal koyunum . " Türk kızı da hack'lendi Kanada'ya dil öğrenmek için giden Berna Tarhan'ın Citibank'taki hesabı , global hacker'ların gazabına uğradı EVRİM ERGİN Kanada'da geçen hafta ele geçirdikleri kredi kartlarıyla bankalardan yaklaşık 1. Konuyla ilgili olarak Kanada Bankacılık otoritesi tarafından yapılan açıklamada ülkeye kaçak yollarla giren bir Rus'un 66 kredi kartı bilgisiyle birlikte şüpheli olarak yakalandığı belirtildi . Ayrıca Kanada'nın Kamploops , Kelowna , Vancouver kentlerinde yaşanan olayın Danimarka'ya kadar uzandığı dile getirildi . Hacker'ların mağdur ettiği Berna Tarhan , 15 Aralık'ta Vancouver kentindeki bir Citibank ATM'sine gidip hesabından para çekmek istedi . Ancak hesabındaki 5800 dolardan geriye sadece 50 dolar kaldığını gördü . Hesabının 15 Aralık'ta boşaldığını ancak para çekim tarihinin 16 Aralık olarak göründüğünü fark eden Tarhan , daha sonra yaptığı araştırma sonucunda kentte birçok kişinin aynı şekilde mağdur olduğunu öğrendi . BANKA YANIT VERMEDİ Berna Tarhan , olayın şaşkınlığını atlattıktan sonra Harbiye Citibank şubesini ve telefon hattını arayıp açıklama istedi . Ancak banka yetkililerinden dört gün boyunca kendisine cevap veren kimse çıkmadı . Bunun üzerine Türkiye'deki babası Mürşit Tarhan'ı ve annesini devreye sokan , Berna Tarhan , şimdi Kanada'da hackerların çaldığı 5650 dolarının akıbetini bekliyor . Bir casusluk komedisi Ermeni savcılar , " ajan " olduğu iddiasıyla Murat Bocalyan'ı 10 yıl hapis cezasına çarptırırken , Moskova'daki Türk gazetecilerin de casus olduğunu ileri sürdü CENK BAŞLAMIŞ Moskova Ermenistan vatandaşı Murat Bocalyan'ın Türkiye hesabına casusluk yapmaktan suçlu bulunduğu mahkemede , kendisiyle görüşen neredeyse bütün Türklerin " ajan " olduğu iddiası ortaya atıldı . Çelişkili iddialar ortaya atan savcılık makamı , Milliyet , Hürriyet , Anadolu Ajansı ve NTV'nin Moskova muhabirlerinin Türk gizli servisi adına çalışan casuslar olduğunu öne sürdü . Seçimi izlemeye gittiler Savcılar , muhabirlerin 1998'de Erivan'a giderek Bocalyan'ı Türkiye hesabına casusluk yapmaya ikna ettiğini öne sürdü . Böylece , Ermeni savcı Moskova'da görevli bütün Türk gazetecileri casuslukla suçlamış oldu . Söz konusu gazeteciler , Ermenistan'daki başkanlık seçimlerini izleme göreviyle 1998'de Erivan'a gitti , çok iyi Türkçe konuşan Bocalyan da kendilerine tercümanlık yaptı . Ermeni yetkililer ise , bu gazetecilerin ajan olduğu bilgisinin kendilerine Rusya Federal Güvenlik Servisi'nden ( FSB ) geldiğini iddia etti . Çelişkili iddia Önceki gün sonuçlanan davada da savcılık makamı kendisiyle çelişen iddialar ortaya attı . Bocalyan'ın Haziran 1000'de İstanbul'da görüştüğü Nusret ve Tolunay adlarındaki Türkler tarafından casusluğa ikna edildiği iddia edildi . Savcılık , bu konudaki bilginin kaynağı olarak da yine FSB'yi gösterdi . Bocalyan ise , hakkındaki suçlamaların siyasi amaçlı olduğunu belirterek , iddiaları reddetti ; ancak 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı . Bocalyan'ın avukatı Ovik Arsenyan , üst mahkemeye yapacakları itirazın reddedilmesi halinde AİHM'ye başvuracaklarını açıkladı . Arsenyan , suçlamaların başkanlık seçimlerine adaylığını koymayı düşünen eski lider Levon Ter Petrosyan'ı gözden düşürmeye yönelik olduğunu söyledi . Bocalyan , Petrosyan'ın danışmanıydı . Yeni Irak , Türkmen'siz Irak'ın Arap ve Kürtlerden oluştuğunu belirten muhalifler , Türkmenleri diğerleri diye tanımladı NEVSAL ELEVLİ Londra Iraklı rejim muhaliflerinin gündür süren Londra toplantısı , Yürütme Komitesi üyelerinin seçimi ve sonuç bildirgesinin açıklanmasıyla dün sona erdi . Sonuç bildirgesinde , Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesinin ardından yılı aşmayacak bir sürede demokratik bir Irak'ın kurulması , serbest seçimlerin yapılması ve Anayasa'nın hazırlanması üzerinde anlaşma sağlandığı belirtildi . Irak'ın bağımsız , özgür ve birleşik yapıda olacağı kaydedilen bildirgede , devletin dininin İslam olacağı vurgulandı . Federal sistemin benimseneceğine işaret edilen bildirgede , Irak'ta Araplar ve Kürtler olmak üzere iki ana grubun bulunduğu ifade edildi , Türkmenler , Asuriler ve benzeri gruplar ise " diğerleri " diye tanımlandı . 65 üyenin 4'ü Türkmen Yürütme Komitesi'nin 65 üyesi de açıklandı . Türkmenler bu komitede kişiyle temsil edilirken , bunlardan 1'si Irak Türkmen Cephesi , 1'i Irak Türkmen İslami Cephesi , diğeri ise Irak Kürdistan Demokratik Partisi ( KDP ) lideri Mesud Barzani ile birlikte gelen Türkmen gruptan oldu . Türkmenler , bu sayıya ve Barzani'nin adamı olduğunu öne sürdükleri dördüncü üyeye karşı çıkarken , itirazlarını yazılı olarak toplantı divanına ilettiler . Türkmenler ayrıca , sonuç bildirgesinde yer alan " Irak'ın federal yapıda olacağı " ibaresine ve " Irak halkının Arap ile Kürt ana gruptan oluştuğu " ifadesine itiraz etti . 40 bin asker konuşlandırıldı NACİ SAPAN Silopi DHA ABD'nin Irak'a muhtemel operasyonuyla ilgili Kuzey Irak sınırında bir ay önce başlayan hazırlıklar son aşamaya geldi . Sınırda yaklaşık 40 bin asker konuşlandırıldı . Askeri önlemlerin yanı sıra , Körfez Savaşı sırasında hazırlıksız yakalanılan göç ve sınır ihlalleriyle ilgili bu kez tüm olasılıklar değerlendirilerek önlem alındı . Bölgedeki yetkililer yapılanların , " muhtemel gelişmelere karşı hazırlık " olduğunu belirtirken , Şırnak'ın Cizre ve Silopi ilçelerinde iki basın merkezi kurulması kararlaştırıldı . Bölgeye çok sayıda asker ve zırhlı birlik kaydırıldı . Birliklerin bir bölümü de , açık arazide konuşlandırıldı . Bölgede takviye birlikler ise Silopi ilçesinden Hakkâri'nin Şemdinli ilçesine kadar uzanan Kuzey Irak sınırı boyunca , olası terörist sızmalarına karşı konuşlandırıldı . Yaklaşık 10 bin asker bulunduran bu birliklerin , Kuzey Irak sınırında tampon bölge oluşturacağı , gelişmelere göre asker sayısının artırılabileceği ifade edildi . Suriye'de kaçak petrol boru hattı DIŞ HABERLER SERVİSİ Irak'tan kaçak yollardan petrol ithal eden Suriye'nin bu iş için iki ülke arasında ikinci bir kaçak boru hattını iki ay önce kullanıma soktuğu ortaya çıktı . İngiliz The Times gazetesinin yakın zamanda çekilmiş uydu fotoğraflarına dayanarak verdiği habere göre , Rumaylan petrol bölgesinin bulunduğu Kuzey Irak'taki Ain Zalan ile Suriye'nin güneyindeki Suvaydiyah rafinerisi arasında uzanan boru hattından günde 60 bin varil ham petrol akışı sağlanıyor . İhracatını artırdı Diğer boru hattı da hesaba katıldığında , Suriye'nin ithal ettiği Irak petrolü günde 100 bin varili buluyor ki , bu rakam Şam'ın kendi petrol ihracını yüzde 50 oranında artırmasını sağlıyor . Suriye yeni hattan gelen kaçak petrolü iç pazarda değerlendiriyor . Bu sene Suriye'nin petrol ihracatı günde 500 bin varilden 450 bin varile çıktı . Suriye'nin kendi petrol kaynaklarının kapasitesi günde 510 bin varil . Irak ise 111 milyar varil kanıtlanmış rezerve sahip . Suriye Irak arasındaki ana petrol kaçakçılığı rotası Kuzey Irak'taki Kerkük ile Suriye'deki Banias'ı birleştiren boru hattı . Birleşmiş Milletler yaptırımlarına rağmen bu boru hattı iki yıl önce yeniden kullanıma açılmıştı . Ders saatlerini azaltmak doğru mu ? ÇAPRAZ ATEŞ İSTANBUL Milliyet Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Genel Müdürlüğü'nün hazırladığı rapora göre , ders saatleri azaltılmalı , oyun saatleri artırılmalı . Avrupa va Amerika ile kıyaslandığında durum nedir . Gerçekten Türkiye'deki okullarda ders saatleri fazla mı ? Ömer Balıbey ( İstanbul Milli Eğitim Müdürü ) : Eğitimde yeniden yapılandırma şart İlköğretim Genel Müdürlüğü'nün çalışması bize henüz ulaşmadı . Ders saatleri fazla görülmüş ki Genel Müdürlüğümüz bu tür bir yeniden yapılanmaya ihtiyaç duymuştur . Bence okullarda öğretim kadar eğitime de önem verilmesi gerekmektedir . Hatta eğitime daha çok zaman ayırmamız uygun olur . Genel Müdürlüğümüzün aldığı bu yeniden yapılanma çalışması bana göre uygun bir çalışma . Öğretim verirken eğitime de zaman ayrılmalı . Çocuklarımızın her türlü etkinliklere katılması şart . Ama bu çalışmaların da bilimsel şekilde değerlendirilmesi lazım . Ders saatleri azaltılırken , müfredatın sistemli ve bilinçli bir şekilde yapılandırılması lazım . Alaattin Dinçer ( Eğitim Sen GenelBaşkanı ) : Öğrencilere davranışa dayalı eğitim verilmeli Şu anda yetkili sendika olan Eğitim Sen ile Bakanlık arasında bir görüşme süreci var . Bu süreçte , bizim ders saatlerinin azaltılması konusunda taleplerimiz oldu . Öncelikle öğretmenlerin ders yükünün azaltılmasını istedik . Okulların daha çok bilgiye dayalı dersler yerine , davranışa dayalı eğitim vermeyi amaçlayan bir ağırlığa kavuşturulmasını önermiştik . Okullarda öğretim boyutunun yüzdesinin düşürülmesi gerekiyor . Bizim eğitim sistemimiz özellikle yarışlara , rekabete ve sınavlara odaklandığı için çocuklarımıza oldukça fazla yükleme yapılıyor . Çocuklarımız bilgi hamalına dönüştürülüyor . Bu bilgi yüklemesi altında çocuklar , yeteneklerini ve becerilerini ortaya koyamamaktadırlar . İşte bu yüzden ders saatlerinin azaltılması gerekir . Ancak bunları yaparken öğretmenlerinin kazanılmış haklarını korumak gerekiyor . Köksal Toptan ( Eski Milli Eğitim Bakanı ) : Türkiye'de uygulanması için yeterli altyapı yok Ders saatleri fazladır gibi bir yorum kolaycılık oluyor . Ders saatleri fazla değil . Ancak kalabalık sınıflar ve hâlâ çift tedrisat büyük yoğunluk yaratıyor . Önce bunu çözmek lazım . Bu sorunu çözünce ders saatleri arasında kalan süre çocuklar için yeterli olur . Çocukların oyun oynamasına zaman ayırmayı düşünürken , oyun saatleri artırılsın derken de , nerede oyun oynayacaklarını düşünmek lazım . Okullarda doğru dürüst salon bulunmuyor , kütüphaneler yok . Birçok okulda öğretim binalarının dışında yeterli büyüklükte oyun mekânı yok . zaman bu çocuklar sınıfta oyun oynamak zorunda kalacaklar . Belki fikir doğru ama Türkiye'de uygulanabilir altyapısı çok eksik . Bahar Akıngüç ( Kültür Koleji ) : Avrupa ve ABD'de de denendi ama vazgeçildi Bu konu zaten dünyanın da gündeminde olan bir konu . Avrupa ve Amerika'da daha önce oyun ağırlıklı programlar denenmiş ancak sonrasında bunun ilköğretim çağındaki öğrencinin gelişim özellikleri ile bilgiyi alma özellikleri yönünden akademik kayıp olduğu görülmüş . Ders saatlerini azaltmak yerine , yöntemde yapılacak değişiklikle , günün ihtiyaçlarına uygun programlar düzenlenebilir . İnternet gibi bilgiye erişimi kolaylaştıran bir mucize varken , eğitim trendleri teknolojiye göre yeniden yapılanmış olmalı . Temel eğitimde saat azaltmak yerine çağın ihtiyaçlarına uygun yeni trendler olmalıdır . Eğitim sonuç değil , süreç odaklı olmalıdır . Öğrenciye eleştirel bakış açısı kazandıran , problem çözme yeteneği ve teknolojiyi kullanma becerilerini kazandıran programlar uygulanmalıdır . Soğuk donduruyor DOĞAN HABER AJANSI Soğuk ve yağışlı hava yurt genelinde etkisini sürdürürken , Erzurum ve Kars'ta üç kişi donarak öldü . Bolu genelinde görüş mesafesi sis yüzünden 10 metreye kadar düştü . Sıfırın altında 16 dereceyle Türkiye'nin en soğuk kenti Erzurum'da küspe taşıyan kamyonların arkalarında oluşan buz sarkıtlarının bir metreye ulaşması , sürücülere zor anlar yaşattı . KÖY YOLLARI KAPANDI Ekipler , 100'ü aşkın kapalı köy yolunun yeniden ulaşıma açılması için çalışmalarını dün de sürdürdü . Erzurum Tortum'da Osman Polat'ın ( 84 ) donarak öldüğü belirlendi . Kars Şenevler'de aklı dengesi yerinde olmadığı belirtilen Nusret Ayak ( 90 ) , donarak yaşamını yitirdi . Konya Bozkır'a bağlı Taşbaşı köyünde ormana yakacak toplamaya çıkan Müslüme Yaren'i ( 60 ) arama çalışmalarında donarak öldüğü belirlendi . DOĞU'DA 15 DERECE AZALACAK Orta Akdeniz üzerinden gelen yağışlı hava bugün Doğu Karadeniz'de yağmur ve karla karışık yağmur , Doğu Anadolu'nun doğusunda kar ve Akdeniz'de ise yağmur ve sağanak şeklinde olacak . Yağışlı hava , yerini yarın yeni bir soğuk ve yağışlı havaya bırakacak . Cuma günü de yurdun büyük bir bölümünde etkili olması beklenen yağışlı hava , iç ve doğu kesimlerde kar şeklinde görülecek . Soğuk havanın , yurdun büyük bir bölümünde hava sıcaklıklarının mevsim normallerinin , Doğu Anadolu'da ise normallerin 10 15 derece altında seyretmesine neden olacağı kaydedildi . Yaşar Kemal : AB haklı İHSAN DÖRTKARDEŞ DHA Yazar Yaşar Kemal , Avrupa Birliği'nin , Türkiye'yi üyelik konusunda bekletmesinin haklı olduğunu , Türk demokrasisinde eksiklikler bulunduğunu söyledi . İtalya'da yayımlanan La Repubblica gazetesine demeç veren Yaşar Kemal , Sultan . Mahmut döneminden bu yana Türklerin Avrupa'ya girmek istediğini vurgularken , " Bu , Osmanlı İmparatorluğu'nun fikriydi . Daha sonra birçok nedenle engellendi " dedi . Yaşar Kemal , belirlenen tarihe kadar Türkiye'nin demokrasisini düzelteceğini , hatta bu tarihten önce sonuca ulaşacağını kaydederek , Türkiye'de Kürtlerin haklarına saygı gösterilmediğini ileri sürdü . Yaşar Kemal , sadece Kürtçe öğreten kursların açılmasına izin verilmesinin yeterli olmayacağını , Kürtçe eğitim verilmesi gerektiğini de savunarak , " Ankara'nın Kürtlerin haklarına saygılı olması gerekir " dedi . Dışişleri Bakanı'nın , " Anlaşma olmazsa Türk ordusu işgalci duruma düşecek " sözleri , Meclis'i karıştırdı . TBMM , Baykal Yakış düellosuna sahne oldu ANKARA Milliyet Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın , " 18 Şubat'a kadar anlaşma imzalanmazsa Türk ordusunun Kıbrıs'ta işgalci durumuna düşeceği " yolundaki sözleri , AKP CHP arasındaki ilk büyük gerginliği çıkardı . CHP lideri Deniz Baykal ile Yakış arasında TBMM'de söz düellosu yaşandı . Baykal , CHP grubunda Yakış'ın , " Dünyada yaşayan milyar insan içinde bu sözü söylememesi gereken ilk kişi olduğunu " belirterek , " Türk ordusu adada işgalci değildir . Uluslararası anlaşmalara göre Kıbrıs'ta bulunmaktadır " dedi . " Dışişleri Bakanı'na Kıbrıs tarihini biz mi anlatacağız ? " diye soran Baykal , " Bu açıklama , kamuoyunun anlaşmanın imzalanmasına hazırlığı mı ? Hükümet Kıbrıs'ta teslimiyetçi bir yola girdi , kendisine biçilen rolü itaatle yerine getiriyor " eleştirisini getirdi . MECLİS NE CESARETLE ? Genel Kurulu'nda Başbakan Abdullah Gül'ün AB ve Kıbrıs konusunda bilgi vermesiyle başlayan genel görüşmede söz alan Baykal , şöyle konuştu : " Bunu söylemeye kim cesaret edebilir ? Yabancıların bile söylemeye cesaret edemedikleri şeyi siz nasıl söylersiniz ? Şimdiye kadar bu sözleri Yunanlılar ve Rumlar söyledi ve her seferinde gerekli tepkiyi aldı . Bu sözler yanlışlığın ötesinde , kararlaştırılmış bir politikanın kilometre taşı olarak mı söylenmiştir ? Bu sözlerle , Annan planına karşı çıkanlara gözdağı vermek mi istiyorsunuz ? TSK'ya mı mesaj vermek istiyorsunuz ? Türkiye ve Kıbrıslı Türklerin hakkını korumaya cesaretiniz yoksa , susmasını bileceksiniz . 60 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti , 100 bin KKTC'liye sahip çıkamayacak haldeyse , yazıklar olsun . " BAYKAL AYNI BAYKAL Yakış da , " Baykal'ı 40 yıldır tanırım . Üslubunu da biliyorum . Üslubunda bir değişiklik olmadığını görüyoruz " dedi . CHP'den , " Tanıyamamışsın " diye laf atılması üzerine Yakış , gazeteden kendi sözlerini okudu . " İşgal ordusu " nitelemesinin " anlaşma olmazsa AB tarafından gündeme getirileceğini söylediğini " vurgularken , CHP'lileri " okuduklarını anlamamakla " suçlayan Yakış , Kıbrıs'ta bu noktaya gelinmesinde Baykal'ın Dışişleri Bakanlığı da dahil , geçmiş hükümetleri sorumlu tuttu . Sataşma nedeniyle yeniden söz alan Baykal , Dışişleri Bakanlığı'nın nezaketli bir üslup gerektirdiğini ifade ederek şu cevabı verdi : " Ne söylediğinizi , nasıl söylediğinizi bilerek konuşacaksınız . Karşınızdakinin kişiliğine , geçmişine , üslubuna yönelik hakaret etmeyeceksiniz . Ediyorsanız diplomat , Dışişleri Bakanı olamazsınız . Yakış , dünya tarihinde , açıklaması kendi bakanlığınca tekzip edilen tek bakandır . Öyle anlaşılıyor ki , yanlış anlaşılma gibi bir sakarlığı var . Bu sakarlıkla her şey olunabilir , ama Dışişleri Bakanı olunmaz . " UZUN VADELİ ANALİZ YAPTI Yakış'ın uzun vadeli analiz yaptığını belirten Gül , " Biz daya nışmamızı hiçbir zaman bırakmayacağız . Kıbrıs'taki Türklerin geleceğini tehlikeye düşürecek hiçbir şeye evet demeyiz " dedi . Ecevit'ten sert tepki : Yakışıksız ELÇİN ERGÜN Afyon DSP lideri Bülent Ecevit , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın Kıbrıs'la ilgili açıklamalarına sert tepki gösterdi ve " Son derece yakışıksız bir olay " dedi . Kocatepe Üniversitesi'nin fahri doktora unvanı için Afyon'a gelen Ecevit , Yakış'ın , " 18 Şubat'a kadar Kıbrıs'ta bir çözüm bulunmazsa Türk askeri işgalci duruma düşer " açıklamalarıyla ilgili sorular üzerine şöyle konuştu : " Kesinlikle yanlış bir tanımlama . Dışişleri Bakanı'nın bunları söylemesi yadırganacak bir durum . Bu konuda Türkiye aleyhine farklı tavır koyanlar bile Türkiye'yi işgalci gibi göstermemişti . Umarım dil sürçmesidir . " Ecevit , Türk askerinin 1964 harekâtında işgalci olmadığını , aksine işgali önlediğini söyledi . " İşgal " açıklaması Atina'yı sevindirdi ATİNA Milliyet Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın , Kıbrıs'ta 18 Şubat'a kadar anlaşma olmaması durumunda Türk ordusunun AB topraklarından bir kısmını işgal etmiş gibi görülebileceği yönündeki açıklaması , Atina'da da yankı buldu . Yunanistan Hükümet Sözcüsü Hristos Protopapas , " İlk kez bir Türk yetkilinin Kıbrıs'ta işgal güçlerinden söz etmesinin önemli olduğunu " söyledi . Basın toplantısında Yakış'ın açıklamasıyla ilgili soruları yanıtlayan Protopapas , " Türkiye'nin bu konu üzerinde düşünmesi ve değerlendirmesi gerektiği kanısındayım " dedi . Kıbrıs'ta hassas bir dönem yaşandığını da belirten Protopapas , sorunun çözümünün bölgeye barış , istikrar ve işbirliği havası getireceğini savundu . Aşık ve Bucak hesap verecek Suç dosyaları TBMM'den , İstanbul DGM Başsavcılığı'na gönderilen Aşık ve Bucak'ın yeniden yargılanmalarını sağlayacak prosedür başlatıldı BERİL ÖZCAN İstanbul Milletvekili seçilemeyince dokunulmazlıkları kalkan Eyüp Aşık ile Sedat Edip Bucak'ın TBMM'de bulunan suç dosyaları , İstanbul DGM Cumhuriyet Başsavcılığı'na geri döndü . DGM , Aşık ve Bucak'ın yeniden yargılanmalarını sağlayacak prosedürü başlattı . Ancak Aşık ve Bucak'ın dosyaları , suçlandıkları TCK'nın 515 ve 514 . maddelerinin DGM kapsamı dışına çıkarılması nedeniyle , görevsizlik kararıyla İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilecek . DGM Cumhuriyet Başsavcılığı , Fransa'da yakalanarak tutuklanan Alaattin Çakıcı'yla telefon görüşmeleri yaptığı iddiaları üzerine Devlet Bakanlığı ve milletvekilliğinden istifa eden Eyüp Aşık hakkında , 16 Kasım 1998'de kamu davası açmıştı . Susurluk'ta Kasım 1996'da bir kamyona arkadan çarpan Mercedes otomobilden ağır yaralı kurtulan DYP Şanlıurfa Milletvekili Sedat Edip Bucak hakkında ortaya atılan çete iddialarından dolayı fezleke hazırlanarak , 11 Şubat 1996'de Adalet Bakanlığı aracılığıyla TBMM'ye gönderilmişti . Başsavcılık , Bucak hakkında , 11 ile 10 yıl arasında ağır hapsi gerektiren , " gıyabi tutuklama kararıyla aranan Abdullah Çatlı'nın yerini bildiği halde yetkili mercilere haber vermeyerek saklamak " , " cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak " ve " vahim nitelikte silah bulundurmak " suçlarından kamu davası açmıştı . Arınç'a sürpriz laiklik övgüsü Hindistan Cumhurbaşkanı , konuğu Arınç'a " Türkiye'nin laikliği sürdürmesi çok güzel . Ağabeyimin adı da Mustafa Kemal " dedi GÜNSELİ ÖNAL Yenidelhi Hindistan'a yaptığı resmi gezide Kutup Minare Camisi'ni ziyaret eden ve okunan ezan sesiyle duygulanan TBMM Başkanı Bülent Arınç , " İşte Türkçe ezan isteyenlere en güzel ders . Ezan evrensel bir dil " dedi . Arınç , Hindistan'daki en yüksek minareye sahip Kutup Minare Camisi'nde ezan okunmaya başlayınca çok mutlu oldu ve şunları söyledi : " Bu Türkçe ezan isteyenlere en güzel derstir . Burada 14 dil konuşuluyor . Şimdi burada akoba , nakomba veya kalonka gibi kelimeler duysaydık ezan okunduğunu nereden bilecektik ? Demek ki ezan evrensel bir dil . Dünyanın neresinde olursak olalım Allahuekber sesini duyunca ezan okunduğunu anlıyoruz . " Arınç , dün Hindistan Cumhurbaşkanı A. Abdülkelam tarafından kabul edildi . Abdülkelam , Arınç'a , " Türkiye'nin Atatürk'ün çizdiği yolda laik , demokratik devlet sistemini günümüzde de sürdürmesi çok güzel . Bunu nasıl başarıyorsunuz ? " diye sordu . Arınç , " Bu sistem halk tarafından özümsendi . Bir hoşgörü düzeni var " karşılığını verdi . Abdülkelam , " Babam , Atatürk'e ve Kurtuluş Savaşı'na duyduğu hayranlıktan dolayı ağabeyime Mustafa Kemal adını verdi " deyince Arınç , Atatürk adınının halk tarafından verildiğini açıkladı . Kadın memurlar için tesettür çizdirilmiş ! Refahyol döneminin İçişleri Bakanı Akşener , taslak çizimin MGK Genel Sekreteri İlhan Kılıç'a da sunulduğunu söyledi AYDIN HASAN Ankara Refahyol hükümeti döneminde İçişleri Bakanlığı'nda kadın memurlar için tesettür kıyafeti tarifinin yapıldığı ortaya çıktı . Refahyol döneminin İçişleri Bakanı Meral Akşener , 18 Şubat kararları çerçevesinde 1996'nin bahar aylarında bakanlıkta bir dizi çalışma yaptıklarını söyledi . Akşener , dönemin MGK Genel Sekreteri İlhan Kılıç ve İçişleri Bakanlığı Müsteşarı Teoman Ünüsan ile yaptıkları görüşmede , kadın memurlar için tesettür kıyafeti üzerinde konuştuklarını anlattı . Akşener , " zaman elimde kalemle yapılmış bir taslak çizim vardı . İlhan Paşa'nın buna bir itirazı olmadı " dedi . Bu konunun dönemin gerginliği içinde ele alınamadığını ve MGK gündemine taşınamadığını belirten Akşener , " Askerlerden bir tepki yoktu . Ama sivillerin de etkisiyle ortam gerilince konu gündeme gelemedi " diye konuştu . Ünüsan ise , " Ayrıntıları unuttum . Akşener bana bir çizim göstermişti . İlhan Paşa'ya da göstermiş olabilir . Ama ciddi olarak bu konuda bir çalışma olmadı " dedi . Akşener'in anlatımına göre , memur tesettürü şöyle olacaktı : Asker , polis , hemşire gibi üniforma zorunluluğu olmayan kadın memurlar giyebilecek . Baş geleneksel tarzda , bir eşarbın bağlanma şeklinde olduğu gibi çenenin altından bağlanmak suretiyle örtülecek . Alın açık olacak . Tayyör ve bu tarzda bir elbise giyilecek . Uzun bir etek giyilecek . Pardösü ve manto giyilmeyecek . Otobüste doğum günü partisi DHA Dün 69 . yaşına giren Rahşan Ecevit için otobüste doğum günü partisi düzenlendi . DSP'li Mecit Şekercioğlu tarafından alınan pastayla doğum gününü kutlayan Rahşan Ecevit , bu sürprize karşılık " haberim yoktu " dedi . Ecevit'e de , dün törenle üniversitenin fahri doktora unvanı verildi . Afyon Kocetepe Üniversitesi Rektörü Prof . Dr . Şan Öz Alp , Ecevit'e fahri doktora unvanını simgeleyen bir belge verdi ve cüppesini giydirdi . FINDIK KARDEŞLİĞİ AKP lideri Erdoğan'ın danışmanı Zapsu , milletvekili bile değil ama bir dönem başkanı olduğu fındık ihracatçılarını kabul edip , fiyatın doğrudan gelir desteği formülüyle milyona çıkarılacağını açıkladı ANKARA Milliyet AKP Merkez Yürütme Kurulu ( MYK ) Üyesi ve AKP lideri Erdoğan'ın danışmanı Cüneyt Zapsu , Karadeniz ve İstanbul Fındık İhracatçılar Birliği Başkanı Ahmet Başkan ve beraberindekilerle parti genel merkezinde bir araya geldi . Zapsu , görüşmenin ardından yaptığı açıklamada , Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın , daha önce fındık üreticilerine söz verdiğini anımsatarak , " da 58'inci hükümetin , fındık üreticilerinin eline kiloda asgari milyon lira geçmesini sağlamasıdır " dedi . Bu sözün yerine getirileceğini bildiren Zapsu , şöyle konuştu : " Hazine ile Sanayi ve Ticaret Bakanlığı yetkililerinden aldığım bilgiye dayanarak şunları ifade etmek istiyorum : IMF , Dünya Bankası ve AB ile olan anlaşmalarımızı etkilemeyecek ve bunlara ters gelmeyecek şekilde genel başkanımızın sözünü yerine getirmek için Hazine yetkilileri çalışma yapmaktadır . Sezon başında ilan edilen milyon 615 bin lira ile milyon lira arasındaki farkın çiftçilerimize , üreticilerimize doğrudan gelir desteği olarak ödenmesi için Tarım Bakanlığı , Hazine Müsteşarlığı ile birlikte gereken tebliğ hazırlanmaktadır . Bunun için kararnameye de gerek olmadığı anlaşılmıştır . Böylelikle bu tebliğden önce malını satmış olan üreticilerimiz de bu farkı alacacağından mağdur edilmemiş olacaktır . Zapsu , geçen yıl yayınlanan fındık reklamları sayesinde iç tüketimin yüzde 18 oranında arttığını belirterek , Her gün bir avuç fındığa devam edin diye konuştu . AKP lideri Erdoğan'ın hem yakın arkadaşı , hem de danışmanı olan ve Erdoğan'ın AB turuna , ABD Başkanı George . Bush'la görüşmesinde yanında yer alan Zapsu , bir dönem İstanbul Fındık İhracatçıları Birliği başkanlığını yapmıştı . Türkiye'nin önemli fındık sanayicilerinden biri olan Zapsu halen , Dünya Kabuklu Meyve Konseyi'nin ( INC ) de başkanı . Hayat standardı vergisine devam Plan Bütçe Komisyonu , vergide bu yıl kalkması gereken hayat standardı esasının devamına karar verdi . özel işlem vergisi kaldırıldı . Kalanlarda süre 1005'e çekildi EKONOMİ SERVİSİ Mali Milat ile Nereden Buldun'u kaldıran tasarı , Plan Bütçe Komisyonu'nda kabul edildi . Hayat standardı uygulamasının devamına karar verildi . 1001 gelirlerinde , ticari kazanç sahipleri ile serbest meslek erbabı , hayat standardı esasına tabi olacak . Temel gösterge tutarı ; birinci sınıf tacirler için 8. Hayat standardının 1001 gelirlerine uygulanmasına CHP'li üyelerin yanı sıra AKP'lilerden de karşı çıkanlar oldu . Bir ara Maliye Bakanı Kemal Unakıtan telefonla arandı . Arayanın Başbakan Gül olduğu ve devam kararına karşı görüş belirttiği iddia edildiyse de AKP'liler bu söylentiyi yalanladı . Hayat standardı uygulamasında , mükelleften , işinde zarar veya kâr etmiş olmasına bakılmaksızın , kanunda belirlenen miktarlarda vergi alınıyor . Vergi idaresi , mükellefe , belirli bir standartta yaşadığına göre , bu düzeyde bir yaşam için para da kazanmışsındır mantığı ile hareket ediyor . Büyük kentlerde artırımlı olarak uygulanıyor . Bilindiği gibi hayat standardı vergisi , Zekeriya Temizel döneminde çıkan 4569 sayılı Yasa ile kaldırılmış , 1999 yılında uygulanmamış , ancak vergi gelirlerindeki düşüş üzerine iki yıllığına uygulanması kararlaştırılmıştı . Bu uzatma sonucu 1000 ve 1001 yılı gelirlerinde uygulama yapılmıştı . Bu iki yıllık süre dolduğundan 1005 Mart ayında beyan edilecek 1001 gelirlerine uygulanamayacaktı . Hükümet hayat standardından 600 trilyon civarında bir gelir artışı hedefliyor . Kurul kesintisi bir yıl Tasarıya göre İMKB ve bağımsız kurullar , 1001 yılı gelirleri ile 1005 sonuna kadar birikecek tutardan , belirlenecek oranlara göre bir kısmını bir yılla sınırlı olarak bütçeye aktaracak . 1005'te elde edilen bazı faiz ve benzeri gelirler beyanname kapsamı dışına çıkartıldı . Kurumların 1005'te elden çıkarttıkları gayrımenkul ve iştirak satışından doğan kazançları belirli koşullarda kurumlar vergisinden müstesna tutulacak . 16 Temmuz 1001 ile 51 Aralık 1001 tarihleri arasında ihraç edilen devlet tahvili ve Hazine bonolarından elde edilen kazançlara vergi istisnası , 1005 yılı sonuna kadar ihraç edilecek devlet tahvilleri ve Hazine bonolarını da kapsayacak . Vergi istisnası uygulanacak bölüm , yıllık brüt 606 milyar lira olacak . Özel işlem vergilerinde 500 600 trilyonluk tırpan Komisyon'da deprem vergileri olarak da bilinen özel işlem vergilerinden vergi , gümrük idareleri ve belediyelere verilen beyannameler , SSK bildirgeleri , motorlu taşıt kayıt tescil devirleri , tapu işlemleri , uçak biletleri , İMKB ve SPK'ya borsadan kesilen paylar üzerinden alınan paylar , radyo TV kuruluşlarının reklam gelirlerinden alınan yüzde 10 ve mevduat hesaplarından alınan özel işlem vergileri kaldırıldı . Kalanlarda uzatma süresi 1005'e çekildi . Artırma yetkisi de 10 kat'ta kaldı . Şans oyunları , at yarışı , silah ve av ruhsatları ile cep telefonlarından alınan alınan ve bu yıl sonunda bitecek olan özel işlem ve özel iletişim vergilerinin süresi ise 1005 yılı sonuna kadar uzatılması kararlaştırıldı . Deprem vergilerinden 1005 yılında 850 trilyon liralık bir gelir beklendiği belirlendi . Komisyonda yapılan düzenlemeyle 500 600 trilyon liralık bir gelir kayıbı olduğu hesaplanıyor . Yüzde 59 zamlı vergi tarifesine 15 gün kaldı Yeni yılda vergi ve harçlar , Maliye'nin yüzde 59 olarak belirlediği yeniden değerleme oranı kadar artırılacak . Bu kapsamda alkollü araç kullanan , hız sınırını yüzde 50'den çok aşan 151 milyon , kırmızı ışığa uymayan 64 milyon 600 bin , taksimetreyi bozan milyar ceza ödeyecek . Ehliyetsiz araç kullananlar 151 milyon lira ceza ödemek zorunda . Üç defa alkollü araç kullanan iki ay hapis yatabilecek . Uyuşturucu ve keyif verici madde alanlar 551 milyon 600 bin lira , hız sınırlarını tespit eden cihazları ikaz eden cihaz kullananlar 551 milyon 600 bin lira para cezasına çarptırılacak . Zorunlu düğümü dün de çözülemedi Zorunlu tasarruflar ile ilgili Bakan Coşkun'un ödenecek açıklamaları dün de sürdü . Bakan Babacan ise Kesinleşmiş bir şey yok dedi ANKARA Milliyet Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun'un önceki gün yaptığı , zorunlu tasarruf birikintilerinin dörtte biri şubat ve martta ödenecek şeklindeki açıklamasının yankıları sürüyor . Devlet Bakanı Ali Babacan , ödemenin zaman , miktar ve şekli konularının kesinleşmediğini açıkladı . Bakan Coşkun , dün de Anayasa Mahkemesi kararı gereği 18 Aralık'a kadar bir ödeme planı ortaya konulması gerektiğini söyledi . Coşkun , " Hazine'nin bu konuda çalıştığını biliyorum . Tamamı için ödeme planı ortaya konacak . Bizim programımızda da var dedi . Şubat ve mart ayında ödenecek mi ? sorusuna " Onu Hazine bilir " diyerek yanıt verdi . Ayrı yasa düşünülüyor Devlet Bakanı Ali Babacan da dün bir açıklama yaparak , biriken paranın ayrı bir yasal düzenlemeyle tasfiyesinin değerlendirildiğini bildirdi . Babacan , yazılı açıklamasında , ödemenin miktarı ve tarihinin henüz kesinleşmediğini kaydetti . Bu arada sendikalar da yaptıkları açıklamalarda tasarruf birikiminin nakit ödenmesini istediklerini açıkladı . 1005 hedefleri , IMF taahhütlerine uydu 1005 enflasyon hedefi yüzde 10 , büyüme hedefi yüzde olarak açıklandı . Bu rakamlar , 56'inci hükümetin IMF'ye taahhütleri ile aynı düzeyde ANKARA Milliyet Devlet Bakanı Ali Babacan ve Merkez Bankası 1005 enflasyon hedefinin yüzde 10 , Gayri Safi Milli Hasıla büyüme hedefinin yüzde olduğunu açıkladı . Böylece , enflasyon hedefinin değiştirilmesi tartışmaları son bulduğu gibi , 1005 hedeflerinde IMF'ye verilen taahhütlere bağlı kalınmış oldu . Açıklamada , 1001 yıl sonu enflasyon hedefinin yüzde 55 , revize edilmiş büyüme hedefinin yüzde olmasına karşın , son veriler ışığında enflasyonun yüzde 51'e gerilemesinin , büyümenin de yüzde 6. 1005 enflasyon hedefi yüzde 10 , büyüme hedefi ise yüzde olarak verildi . Geçici bütçede de bu büyüklüklerin esas alındığı kaydedildi . Bu rakamlar , eski Bakan Kemal Derviş döneminde açıklanan , Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı'nın ve bu programa dayanılarak IMF'ye verilmiş niyet mektuplarındaki hedeflerle aynı . Açıklamada faiz dışı fazla hedefi ile ilgili bir rakam yer almazken , " Sürdürülebilir borç dinamikleri için gerekli bir faiz dışı fazlayı hedefleyen mali disiplinin " gerekliliği vurgusu yapıldı . İki üç yılda tek haneyi göreceğiz Antalya Sanayici ve İşadamları Derneği ile Dünya Gazetesi'nin düzenlediği konferansta konuşan MB Başkanı Süreyya Serdengeçti , " Enflasyon , kaynaklar üzerindeki bir çeşit yolsuzluktur . 15 50 yıldır bunu yaşıyoruz . Fiyat istikrarı MB'nin bağımsızlığı ve şeffaflığından geçer . Türkiye'de de artık bu var . Türkiye artık , enflasyonla mücadele edelim ama . . . sözlerini bırakmalı . Tek haneli enflasyona varmakta pek de sıkıntımız kalmadı . Toplum da mücadeleyi anladı . Programda en ufak bir rehavete kapılmamalı . Bu darbe vurur " dedi . Büyüme beklentisi yüzde 6. Para dergisinde yer alan bilgilere göre holdinglerin 1005 yılı enflasyon beklentisi yüzde 10 15 arasında yoğunlaşıyor . Büyüme beklentileri ise ile 6. Bu arada doların yılsonu TL fiyatı tahminleri ise ağırlıklı olarak milyon lira düzeyinde bulunuyor . Faiz tedirgin etti , dolar sıçradı , euro arayı açıyor Irak tedirginliği ve pozisyon kapamaların etkisiyle dolar 45 bin lira artış gösterdi . Aralık vadeli bono faizi puan yükseldi . Euro ise dolara 48 bin lira fark attı SONGÜL HATISARU AB zirvesi öncesinde bardağın dolu tarafına konsantre olan ve olumlu tepki veren piyasalarda Irak gündemi hakim . Piyasa AB beklentisiyle olumlu modunda ertelediği Irak riskini fiyatlara yansıtmaya başladı . Dün bono piyasasında en çok işlem gören Aralık vadeli bononun faizi puan artarken dövizde 45 bin lira yükseliş yaşandı . Önceki gün 48. Faiz düne göre 5. Dün eurobondlarda da bir miktar kâr realizasyonu yaşandı . Önceki hafta 111 dolara kadar yükselerek prim yapan 1050 vadeli gösterge bonoda gelen satışların etkisiyle 108. İhale faizi beklentinin altında Dünkü ihalede ise faiz piyasa beklentisinin altında çıktı . Hazine Aralık vadesinde yüzde 51 maksimum faizle borçlandı . Ağustos 1004 vadeli değişken faizli tahvil ihalesinde ise dönemsel faiz yüzde 11. Hazine'nin bugün yapacağı yılın en son yüklü itfasına karşılık yaptığı ihalelerde toplam net borçlanması 1. Hazine önceki gün yaptığı bugün valorlü aylık referans bono ihalesindeki 1. Hedefinin üzerinde borçlandı Hazine ihale öncesinde kamu kuruluşları ve piyasa yapıcısı bankalara 11 Ağustos 1004 vadeli kağıttan toplam olarak net 188. Dünkü ihale ile üçüncü kez ihraç edilen Aralık 1005 vadesinde oluşan faiz en son 10 Aralık'ta yapılan ihalede yüzde 51. Bu vade ile Hazine net olarak 915. İhalede yüzde 51 bileşikle piyasaya çıkan ihale kağıdı , bugün valörlü işlemlerde yüzde 51'ye yükseldi . Kağıt ikinci el piyasada bir miktar zarar yazdı . Bu da piyasanın hala tedirgin olduğunu gösteriyor . Dünkü ihaleyle birlikte , Hazine aylık borçlanmasını rahatlıkla tamamlamış oldu . Hazine , aralık ayı hedefi 6. Irak tedirginliğinin arttığı bir ortamda Hazine'de kasım ayı hedefinin üzerinde borçlandı . Döviz dört büyüklerin alışlarıyla hareketlendi Dolarda ise Irak tedirginliği ve yıl sonu pozisyon kapamalarının etkisiyle bankalararası piyasada 45 bin liraya varan bir yükseliş yaşandı . Dolarda üçü yerli biri yabancı bankanın alışta görünmesiyle , öğleden sonra döviz fiyatları sığ piyasada hızlı bir şekilde arttı . Dolar bugün valörlü işlemlerde milyon 595 seviyesine ulaştı . Geçen hafta dövizde pozisyon açan yabancı bankaların Irak gerginliğinin etkisiyle bir miktar pozisyon kapamaları da yükselişte etkili oldu . Dolar yarın valörlü işlemlerde milyon 595 binlerin üstüne çıktı . Dolar bankalaralarası döviz piyasasında milyon 580'den kapandı . Euro 55 bin lira arttı Dün euro dolar paritesi ise son üç yılın en yüksek seviyesine ulaştı . Euro dolar paritesi 1. Euronun hızlı yükselişinde , ABDönin beklenen Irak hareketinin doları olumsuz yönde etkilemesi bekleyişi var . Doların euro karşısında değer kaybetmesinin bir diğer nedenide yeni Amerikan Hazine Bakanı'nın ABD hükümetinin güçlü dolar politikası üzerinde ince ayar yapıp yapmayacağının bilinmemesi . Önceki gün serbest piyasada milyon 585 bin liradan işlem gören euro , 55 bin liralık yükselişle günü milyon 640 bin liradan kapattı . Yabancıların tavrı önemli Faiz piyasasında , son dönemde yabancı alımları da vardı . Faiz yüzde 60'li seviyelerden seçim öncesinde yabancıların alımlarıyla gevşemişti . Şu anda bonolar negatif fonlamayla taşınıyor . Irak'ın etkisiyle gerginliğin tırmanıp , faizde kısa vadede tekrar aşağı yönlü hareket beklentisi zayıflarsa oyuncular zararlarını realize etmeyi tercih edebilirler . Bu da faizde bir miktar daha harekete neden olabilir . Bonoda yüklü pozisyonları olan yabancıların Irak tedirginliğiyle satış yapması durumunda faizde bir miktar daha yükseliş olabilir . Eurobondlar da değer kaybetti Leyla Ercan Uyum/ Ak Portföy Yabancı bankaların yıl sonu pozisyonlarını kapatmak için dolarda alıma geçmeleri ve Irak operasyonu ile ilgili tedirginliklerden dolayı , dolar düne göre yaklaşık 40,000 lira arttı . Bugün valörlü işlemlerde doların ve faizlerin yükselişi artarak devam etti . Yurt dışında işlem gören Türkiye tahvilleri de Irak operasyonu endişelerinin baskısıyla hızlı bir şekilde değer kaybetti . Yüzde 50'nin altı zor Alp Keler / Koç Portföy Kopenhag zirvesi sona erdikten sonra Irak'taki gelişmeler ve IMF görüşmeleri gündemin üst sıralarına yükselmeye başladı . Özellikle para girişinin durması ve faizleri daha fazla düşürecek kısa vadeli olumlu beklentinin kalmaması faizlerde kâr realizasyonlarını ve sert satışları beraberinde getirdi . . kez ihraç edilen Aralık ihalesine gelen fazla talebe karşın , ihale sonrası faizlerin yüzde 51 51. Yılın son günlerinde , piyasalarda beklenti yaratacak gelişmenin olmaması , uzun vadeli faizlerde yüzde 50 seviyelerinin altını kısa vadede görmemizi zorlaştırıyor . Düzenlemeler gecikti , 60 milyar dolar gitti Dünya Bankası Türkiye Direktörü Chhibber , Türkiye'nin yeterli düzenlemeleri yapmaması nedeniyle son 10 yılda 60 milyar dolar zarara uğradığını söyledi ANKARA Milliyet Dünya Bankası Türkiye Direktörü Ajay Chhibber , düzenleyici kurulların son derece bağımsız işlemesi gerektiğini söyledi . Kurulların fazla gelirlerinin bütçeye aktarılabileceğini belirten Chhibber , " Dünya Bankası olarak kurulların Meclis denetiminde olmasını benimsiyoruz " dedi . Bağımsız Kurullar ve Piyasa Ekonomisi Arenası'na katılan Chhibber , 1990'lardan bu yana piyasalar için yeterli düzenlemelerin yapılamamasının maliyetinin çok yüksek olduğunu kaydetti . Chhibber , " Finans sektöründeki düzenleme eksikliğinin maliyetinin yaklaşık 40 milyar dolar , enerji sektöründeki düzenleme eksikliğinin maliyetinin 10 milyar dolar , kamu harcama yönetimindeki düzenleme eksikliğinin maliyeti ise yaklaşık 10 milyar dolar tuttu " diye konuştu . Kamu İhale Yasası gerekli BDDK ve enerji üst kurullarının , bu sektörlerdeki krizlerinin ortasında kurulduğunu vurgulayan Chhibber , " Bu kurulların kendilerini daha da sağlamlaştırarak kök salacak yeterli imkânları olmadı " dedi . " BDDK olmasaydı Türkiye'nin büyük bir bankacılık krizini atlatabilmesi mümkün olmayacaktı " diyen Chhibber , üst kurulların başarılı olması için gerekli unsurlardan birinin yönetimin siyasetten ayrılması diğerinin de çalışanların profesyonel anlamda seçilmesi olduğunu söyledi . Chhibber , doğru kişileri bulmak açısından BDDK'nın son derece başarılı olduğunu kaydetti . Chhibber , Kamu İhale Kanunu'nun çok gerekli bir yasa olduğunu ve bunun en kısa zamanda yürürlüğe girmesini ümit ettiklerini söyledi . Çoşkun:Kurullara karşı değiliz Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun ise " Kurulları gözden geçireceğiz diyorsak bu , kurullara karşı olduğumuz anlamı taşımamalı " dedi . ABD'de başkanlık sistemi olduğu için kurulların sağlıklı işleyebildiğini kaydeden Coşkun , parlamenter rejimlerde ise bu kurulların mutlak suretle TBMM'nin denetiminde , gözetiminde olması gerektiğini ifade etti . Her salonda bir ders Osmanlı Bankası'nın Karaköy'deki tarihi binası müze oldu . Garanti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen , her bankacının müzeden çıkarabileceği dersler olduğuna inandığını söyledi EKONOMİ SERVİSİ Doğuş Grubu'nun bankalarını birleştirme kararından sonra bir yıl önce Garanti Bankası ile birleştirilen Osmanlı Bankası'nın Karaköy'deki tarihi binası dokuz ay süren bir çalışmayla müze haline getirildi . 19 Aralık tarihinden itibaren halkın ziyaretine açılacak olan Osmanlı Bankası Müzesi'nin basına tanıtım toplantısında konuşan Garanti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen , bankanın tarihi mirasına sahip çıkmaktan dolayı gururlu olduklarını söyledi . Osmanlı Bankası Arşivleri'ni bilimin hizmetine sunmak için Boğaziçi Üniversitesi ile işbirliği yaptıklarını bildiren Özen , müzenin bir bankacı olarak kendisinde bıraktığı duygu ve düşünceleri şöyle ifade etti : Canlı bir yer olacak " Birleşmede Osmanlı Bankası'nın tarihi , mirası ve arşivini koruyacağımıza , ileriye yansıtacağımıza söz vermiştik . Sözümüzü yerine getirdiğimiz için gururluyum . Bu arşivi her bankacının gezip , çok güzel dersler çıkaracağına inanıyorum . " Müzenin kuruluş çalışmalarını , mimar Prof . Dr . İhsan Bilgin ve tasarımcı Bülent Erkmen ile birlikte yürüten tarihbilimci Prof . Dr . Edhem Eldem , günümüzde tüm dünyada müzeciliğin öne çıktığına dikkat çekti . Eldem , Osmanlı Bankası Müzesi'nin toplantı ve sergi gibi etkinliklerle yaşayan bir yer olacağını söyledi . Kasalar ChatWood's'dan Osmanlı Bankası'nın kasaları , bugün de faaliyette olan İngiliz ChatWood's Patent Safe tarafından üretilmişti . Tasarımcı Bülent Erkmen ve Prof . Dr . İhsan Bilgin ile birlikte görülen Ergun Özen , döneme ait devlet tahvillerini inceliyor . Müzenin bu bölümünde banknotlar , kuruşlar , hisse senetleri , tahvil bonoları ve emisyon defterleri sergileniyor . bin personelin kaydı bulunuyor Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof . Dr . Edhem Eldem , müzede bulunan belgeler arasında 1890 ile 1950 yılları arasında bankada çalışan bin personele ait sicil dosyalarının da yer aldığını bildirdi . dönemin orta modern kesiminin özellikleri hakkında bilgi edinildiğini belirten Eldem , şöyle konuştu : " Hepsinde çok dillilik var . 1900'lü yıllarda yaşayanlar Osmanlıca , Türkçe , Rumca ve Fransızca biliyor . Eğer Müslümansa da Osmanlıca ve Fransızca yazabiliyorlar . " Karanlık eller yine işbaşında Ankara'da uğradığı silahlı saldırı sonucu ölen Doçent Necip Hablemitoğlu Alman Vakıfları'nı Türkiye'de altın çıkarılmasını engellemekle suçluyordu . . . Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Öğretim Görevlisi Doç . Dr . Necip Hablemitoğlu , dün evinin önünde uğradığı suikast sonucu yaşamını yitirdi . Fethullah Gülen davası ve Alman Vakıfları'yla ilgili davaya dayanak oluşturan çalışmalarıyla ünlenen Hablemitoğlu " sol gözüne isabet eden " mm . çapındaki merminin beyninde yarattığı tahribat sonucu olay yerinde öldü . Eski DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel , " Türkiye yiğit bir evladını kaybetti , bu da öldürüldü " dedi . ARKADAN YAKLAŞTILAR Soruşturmayı yürüten emniyet yetkililerinden alınan bilgilere göre saldırı 10. Hablemitoğlu , Ankara Üniversitesi'ndeki " Devrim Tarihi " konulu dersini verdikten sonra kendi kullandığı 06 TF 646 plakalı özel aracıyla Portakal Çiçeği 40 numaradaki evine döndü . Aracını , apartmanın önüne park eden Hablemitoğlu , apartmana girmek üzere arkasını döndüğü sırada kimliği belirsiz kişi ya da kişilerin saldırısına uğradı . Sayıları belirlenemeyen saldırganlar Hablemitoğlu'nun başına doğru iki el ateş etti . Kurşunlardan biri sol gözüne isabet eden Hablemitoğlu , park yerindeki iki aracın arasına düşerek hayatını kaybetti . KOMŞULARIN İHBARI Silah seslerini duyan komşuları ise 155'e ihbarda bulundu . İhbarın ardından Kavaklıdere Karakolu'nun Amiri Abdurrahman Harpçı intikal etti . Harpçı , hocanın öldüğünü tespit ederek , olayı müdürlerine bildirdi . Olay yerinde incelemede bulunan Cinayet Büro Amirliği ekipleri ile Olay Yeri İnceleme Şube Müdürlüğü ekipleri , otoparkta mm çapında iki boş kovan buldu . Ceset üzerindeki incelemede de Hablemitoğlu'nun sol gözünden tek isabet alması sonucu öldüğü belirlendi . Olayla ilgili tutanakların tutulmasının ardından Hablemitoğlu'nun cenazesi Adli Tıp Kurumu'na gönderildi . Emniyet silahla ilgili yaptığı ilk incelemede ise silahın Hizbullah eylemlerinde kullanılan Takarov marka olmadığını saptadı . Ankara Nöbetçi Savcısı Sedat Sayın da olay yerinde tespit yaparak tahkikatı başlattı . İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu da AKP'deki toplantıyı terk ederek önce bakanlığa , sonra da olay yerine giderek bilgi aldı . İlerleyen saatlerde Ankara DGM Başsavcısı Cevdet Volkan ve Savcı Cengiz Köksal da olay yerine geldi . DGM YÜRÜTECEK Dosyayı " terör örgütlerinin eylemi " olabileceği gerekçesiyle Ankara Başsavcılığı'ndan devralan Volkan ve Köksal soruşturmayı DGM'nin yürüteceğini belirtti . Cinayet Masası da elindeki bulguları Terörle Mücadele Şubesi'ne devretti . DGM Savcılarının talimatıyla Hablemitoğlu'nun çalışma odasındaki bilgisayar kayıtları , disketler ve önemli bazı belgeler emniyete getirildi . Hablemitoğlu'nun evinin etrafındaki tüm binaları dolaşan polis , silah seslerini duyan herkesi sorguladı . Sorgu sırasında birçok komşu , " Beşiktaş Denizli maçının bittiği saate denk geldiği için ateşli taraftarlardan biri havaya silah sıkıyor zannettik " dedi . Polis , çevrede olayı duyduğunu söyleyen tüm isimleri ileride yeniden sorgulamak için tutanak altına aldı . KATİLLER EN AZ İKİ KİŞİ Emniyet birimlerinin , suikastın en az iki kişi tarafından işlendiği , bir kişinin çalışır durumdaki araçta beklerken diğerinin Necip Hablemitoğlu'nu öldürdüğü ihtimali üzerinde durduğu kaydedildi . Hablemitoğlu'nun alışveriş yaptığı Migros'tan ayrılırken aracını bomba ihtimaline karşı uzaktan kumandayla çalıştırdığı belirtildi . Polis , apartman kapıcısı dahil çevredeki 10 kişinin ifadesini aldı . Eşi katilleri gördü Öldürülen doçentin öğretim üyesi eşi Şengül Hablemitoğlu , sabah evin önünde gördüğü iki şüpheli kişinin resmini çizdirmek için Emniyet'e gitti Necip Hablemitoğlu'nun sürekli tehdit aldığını açıklayan Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde öğretim görevlisi olan eşi Şengül Hablemitoğlu , sabah şüpheli iki şahıs gördüğünü emniyete ileterek robot resim çizdirdi . Hablemitoğlu , bu şahısların evin etrafında tur attıktan sonra bir araçla gözden kayboldukları bilgisini iletti . Olay sırasında da Şengül Hanım ve iki kızının evde olduğu öğrenildi . Hablemitoğlu , eve başsağlığı ziyaretinde bulunan İçişleri Bakanı Aksu'ya da kocasının tehdit edilldiği bilgisini aktardı . Bu tehditlerden bazılarının mail ve telefon yoluyla geldiğini söyledi . Şengül Hablemitoğlu'nun saldırı sonrasında hem kızlarını hem de diğer aile bireylerini " Sakın ağlamayın . Babanız bizi bu konuda hazırlamıştı " diye teselli etti . PLAKASI VERİLDİ Görgü tanıkları olay sırasında Hablemitoğlu'nun sokağından geçen " 06 . . . 08 " plakalı aracı şüpheli olarak bildirdi . Şengül Hablemitoğlu da Emniyet'te , pencereden gördüğü iki kişinin bindiği aracın özelliklerini aktardı ve uzaktan görebildiği kadarıyla plakasını verdi . Aksu : Görenler var İçişleri Bakanı Aksu da olay yerinde yaptığı açıklamada şunları söyledi : " Saldırıyı , kınıyorum , lanetliyorum . Faillere ilişkin henüz somut bilgi yok . Kesin bir şey söyleyemiyorum . Şüphelileri görenler var . DGM savcısı da bizzat kendisi soruşturuyor . Koruma talebi olmamış . Failleri en kısa sürede yakalanacaktır . " Bu yiğit de öldü Olayı duyar duymaz görevli olmadığı halde olay yerine gelen eski DGM savcısı Nuh Mete Yüksel de yetkililerden bilgi aldı . Oldukça üzgün olduğu görülen ve bir ara gözyaşlarına hâkim olamayan Yüksel , gazetecilere , " Soruşturma başlatıldı . Çok büyük bir vatanseverdi , bu yiğit de öldürüldü . Kendini feda etti " dedi . İtiraf değil linç Konya'da iki yıldır 10'un üzerinde kişinin tecavüzüne uğradığı ortaya çıkan 16 yaşındaki E. , önceki gece bir televizyon programında milyonlarca kişinin önünde adeta linç edildi . Stüdyodaki seyircinin sorularla sıkıştırdığı genç kıza hakaretler edildi , bu işi gönüllü yaptığı itiraf ettirilmeye çalışıldı . Bakanlık yapmış , nöro psikiyatr ve eski başhekim Yıldırım Aktuna ise , 16 yaşındaki bir çocuğa bu konuda sorular yöneltti , yorumlar yaptı İSTANBUL'A GETİRİLDİ İlk tecavüze uğradığında 14 yaşında olan E. . , olayı ortaya çıkarmıştı . Baba . B. Yaşadığı korkunç olaylar nedeniyle Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu'nun koruma altına almaya çalıştığı E. , Reha Muhtar'ın ekibi tarafından İstanbul'a getirilmişti . günden bu yana televizyon şirketinin Taksim'deki bir otelde ağırladığı E. . önceki gece " Reha Muhtar'a İtiraf " programındaydı . E. . ve babası da vardı . İşte linç gecesindeki diyalogların bir kısmı : Alışmışsın sen ! . . Erkek : Senin kızın 1. Kız babası : Valla haberim yok . Kız : Babamın haberi yoktu . Erkek : Sen ruh musun , kızın ilişkiye girecek ve senin haberin olmayacak . Erkek babası : Babalık yapma zaman kardeşim . Yetiştiremeyeceğin kızı niye çıkardın ? ( Kıza ) Yav nasıl birisisin sen tanımadığın biriyle ilişkiye giriyorsun . Kız : Oğlun beni kandırdı . Erkek : Bu kadar kişi mi seni kandırdı ve sen hiçbirine itiraz etmedin ? Kız : Evet kandırmayla ve zorlamayla oldu . Erkek : 10 kişi seni kandırdı mı şimdi ( Babası gülüyor , seyirci alkışlıyor . ) Kız : Ben bir kişiyle isteyerek ilişkiye girdim . da son olarak zaten . Erkek babası : İtiraf ediyor . Sen alışmışsın artık . Reha Muhtar : Böyle konularda alışmışsın falan olmaz . daha çocuk , reşit olmamış durumda . GÖNLÜN OLMASA . . . Bir seyirci : Madem daha önce tecavüze uğradı , neden başkasıyla dağlara çıktığını söylüyor . Tecrübeli olmasından mı bunlar ? Bir başka seyirci : Neden kızım bu işleri başına getirdin . Evinde oturacaktın . Babana bakacaktın . Gönlün olmasa işin içine girmezdin ! Bir kadın seyirci : İlişkiye girmeden önce öptüğünü falan söyledi . Peki öptüğünde niye tepki vermedin , niye gittin ilişkiye girdiğin yere ? Kız : Onu öperken ilişkiye de girdim 10 dakika sonra . . . ( Seyirciler gülüyor . ) DÜŞÜNEMEDİN Mİ ? Yıldırım Aktuna : Bu cinsel ilişkilerde senin bir itirazın olmadı değil mi ? Kız : Bazılarında oldu . Aktuna : Vücudunun buna hazır olmadığını düşündün mü ? Kız : Zaten ben ilk ilişkiye girdiğim zaman silah zoruylaydı . Alnıma silahı dayayıp öpmeye başladı . Aktuna : Ama daha önce onunla kendi iradenle bir araya geldin değil mi ? Kız : Yok arkadaştık . Arkadaşken onun evine gittim . Ben okula giderken yolumu çevirdi , evine gittim . Aktuna : İlişkiye girmek isteyebilir diye aklından geçmedi mi ? SEN TECAVÜZ ETTİN ! Tecavüzcüler arasında erkek kardeşinin adı geçen gençle mağdur arasında geçen diyalog : Muhtar : Bu beyefendinin 14 yaşındaki kardeşiyle ilişkiye zorla mı girdin ? Kız : Kendi rızamla . Evleneceğiz diye kandırdı . ( Salondakilar gülüyor ) Ağabey : 14 yaşındaki çocuk evlenebilir mi ? Kız : Ya kardeşin gelsin söylesin ! Ağabeyi : zaman sen benim kardeşime tecavüz ettin . ( Salonda gülüşmeler ) Muhtar : Öyle şey olur mu ? ( Alkışlar ) UZMANLAR NE DEDİ ? Ekrana çıkarılması bile tecavüzdür ! . . Prof . Dr . Şevki Sözen : Bu tip cinsel saldırıya uğramak çok ciddi bir travma nedeni . Bundan sonraki aşamalarda son derece dikkatli olmak lazım . Etik olarak da yanlış . Doç . Dr . Rasim Somer Diler : Çocuğun bu programa çıkarılması bile bir tecavüz . Cinsel istismara uğramış çocuklar bugün mahkemelerde bile çok eğitilmiş kişilerce sorgulanıyor . Dr . Tanju Sürmeli ( Psikiyatr ) : Olay tecavüzse buna sebebiyet verenlerle mağdurun bir arada olması doğru değil . Bu mahkemede bile olmaz . Ekrana çıkması dengeyi bozabilir , intihara neden olabilir . Aktuna : Kız rahatlamış Program danışmanı olan Prof . Dr . Yıldırım Aktuna , şunları söyledi : " Bu programda olayı ortaya koyuyorsun , niçinini araştırıyorsun . 15 14 yaşında bu tür ilişkiler yaşanmaya başladı . Bunun analizini yapmak gerek . Zaten kızın yüzünde maske var . Programdan sonra konuştum , rahatlamıştı . Ders çıkardım dedi . Onun açısından da yararlı . SHÇEK , kızı arıyor Kahraman Eroğlu ( SHÇEK İstanbul İl Müdürü ) : Bu kızımızın İstanbul'a geldiğini öğrenince durumu valiliğe aktardım . Vali Yardımcımız Mehmet Seyman , zor durumdaki bir kıza yardımcı olmak amacıyla " korumaya alalım " dedi . Uzman ve polislerle kaldığı otele gittik . Ayrıldığı için kıza ulaşamadık . Program önceden çekildiği için yolla da bulamadık . Program konuğu kıza otelde tecavüz iddiası " Reha Muhtar'a İtiraf " programının şoförü , Taksim'deki bir otelde tutulan 16 yaşındaki program konuğu genç kıza tecavüz ettiği gerekçesiyle tutuklandı BÜLENT ÖZDEMİR İstanbul Program ekibi tarafından Taksim'deki bir otele yerleştirilen 16 yaşındaki Y. B. Yaklaşık bir ay önce meydana gelen olaydan sonra şoför . . tutuklandı . Ayrıca Y. Bir sene önce okul arkadaşının tecavüzüne uğradığını , ailesinin durumu öğrenince kendisine kötü davrandığını öne sürerek evinden kaçan Y. Televizyondan gelen bir ekip , Y. Beyoğlu . Ağır Ceza Mahkemesi'nde 1001/196 sayılı dosya numarasıyla görülecek ve şubat ayında başlayacak olan davanın iddianamesinde olay şu ifadelerle anlatıldı : ARKASINDAN ODAYA GİRDİ " Otelin 1108 nolu odasına yerleştirildiği , ara sıra televizyona götürülüp tekrar getirildiği , bu işleri TV'de çalışan şoför . B. B. sorusuna Bir çay içeceğim diye cevap veren sanığın , Y. " TV MUHABİRİ TACİZ ETTİ İddianamede , Y. isimli muhabire iletmesini tavsiye ettiği , sanık Ö. bölümlerini sıkarak cinsel nitelikte hareketler yapmaya başladığı , Y. " Muhabir de tutuklandı Savcılıktaki ifadelerinde sanıklardan iki çocuk babası . . fiili livatada bulunduğunu , ancak bunu Y. TV muhabiri Ö. ise suçlamaları kabul etmeyerek , Ayşegül Porsuk'un kışkırtmasıyla kendisinden para sızdırmak amacıyla iftira atıldığını iddia etti . Tutuklanan her iki sanık hakkındaki davanın görülmesine , önümüzdeki günlerde Beyoğlu . Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlanacak . Bu arada yaşanan gelişmeler üzerine Y. programa çıkarılmadı . Odada çok kaldılar ben de şüphelendim Aynı otelde kalan program konuklarından Ayşegül Porsuk da dava dosyasında yer alan ifadesinde Y. Yine böyle bir anda , Ö. isimli bir muhabir arayarak benimle görüşmek istediğini bildirdi . Ben de sakıncası yok deyip kabul ettim . Kendisine yanımda bir de bir yıl önce tecavüze uğramış bir kız olduğunu söyledim . Ö. , Y. BURAN ŞİŞMANMIŞ ! Porsuk , Ö. Onun odasına gittiler . Görüşmeleri uzun sürünce şüphelendim . Oda kapısına kadar gittim . Ö. Bunların hepsi ikimizin arasında kalacak dediğini duydum . İşkillenince kapıdan Hadi gidiyoruz , şimdi gelecekler dedim . Ö. gidince ne olduğunu anlatması için zorladım . da her şeyi anlattı . " " Çıplaklar kampını değerlendiririz " Turizm Bakanı Akşit , beraberindeki heyetle Hotel Kempinski'de Türk turizmini değerlendirdi . İRFAN SEZER Münih Almanya'nın Münih kentinde Türk ve yabancı tur operatörleriyle görüşen Turizm Bakanı Güldal Akşit , Türkiye'de " çıplaklar kampı " kurulmasının şimdilik mümkün görünmediğini , ancak aşırı talep gelmesi durumunda değerlendirilebileceğini söyledi . Bakan olduktan sonra ilk yurtdışı gezisini , Türkiye'ye en fazla turist gönderen ülke olan Almanya'ya yapan Akşit , Türk ve yabancı tur operatörleriyle yaptığı toplantıda soruları yanıtladı . İHTİYAÇ DEĞİL , AMA . . . Bakan Akşit , Türkiye'de çıplaklar kampına izin verilip verilmeyeceği sorusu üzerine şunları kaydetti : " Çıplaklar kampı marjinal bir tercihtir . Bu sadece bizim ülkemizde değil , dünyada da böyledir . Benim nazarımda çıplaklar kampı bir ihtiyaç değildir . Ancak aşırı talep olursa bunu da değerlendiririz . " Namludaki üç araştırma Doç . Dr . Necip Hablemitoğlu'na düzenlenen suikastın ipuçları ünlü öğretim üyesinin önemli " kaynaklık " ettiği dosyalarla üzerinde çalıştığı öğrenilen son araştırmada aranıyor . Hablemitoğlu'nun istihbarat birimlerindeki irticacı yapılanmaya ilişkin önemli bulguların yer aldığı " Köstebek " adlı bir kitabın yazımını tamamladığı , ancak kitabı bastıracak yayınevi bulamadığı belirtildi . Hablemitoğlu'nun adı ilk olarak , eski DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel'in Nur Cemaati lideri Gülen hakkında açtığı davayla gündeme geldi . Yüksel , davayı açtıktan sonra Hablemitoğlu'nun bu konuda kaleme aldığı " Etki Ajanları , Nüfuz Casusları ve Fethullahçılar " adlı makaleyi fark etti . Yeni Hayat adlı derginin Ağustos 1000 tarihli sayısında yer alan makaleden sonra Hablemitoğlu ile temasa geçen Yüksel , bu teması bilim adamının öldürüldüğü güne kadar sürdürdü . Yüksel , Hablemitoğlu'nun araştırmasını ve verdiği bilgileri dayanak alarak Gülen hakkında ek iddianame de düzenledi . Hablemitoğlu , bu çalışmasında şunları belirtti : Hocaefendi , Philedelphia yakınlarında özel bir çiftlikte yaşıyor . FBI korumasındaki çiftlik alanı , refakat memurlarının gözetimi altında . Fethullahçı yapılanma , CIA'nın öngördüğü tarikat modeline ( Mormon , Moon , Scientology ) gibi tıpatıp uymaktadır . Fethullahçılar , bir yandan TSK'ya sızmaya çalışırken , bir yandan hasım ülke istihbaratçılarınca geliştirilen " Aktiv Opposition " stratejisi çerçevesinde alternatif aktif direniş oluşumunu hızlandırdı . ALMAN ELÇİNİN UYARISI Hablemitoğlu'nun ismi son dönemde yine Yüksel tarafından " Alman Vakıfları ve Bergama Köylüleri " hakkında açtığı davayla gündeme geldi . Yüksel , bu davada da Hablemitoğlu'nun aynı isimli kitabını dayanak aldı . Yüksel , davayı açmadan önce Almanya'nın Türkiye Büyükelçisi Rudolph Schmidt , DGM'ye gelerek dosyanın kendileri açısından çok hassas olduğu uyarısında bulundu . Hablemitoğlu , bu kitabında da şu tespitlerde bulundu : Vakıfların faaliyetleri incelendiğinde , konunun legal bir casusluk faaliyeti olduğuna ilişkin ciddi belirtiler görülecektir . Bu vakıflar illegal yapılanmalarla rejim karşıtı güçlerle temasa geçebilmekte , Türkiye'nin etkin , dinsel ve mezhepsel farklılıklarını ele almakta ve bu farklılıkları derinleştirerek ulus devleti zaafa uğratmaya çalışmaktadır . Alman siyasi parti vakıfları , Türkiye'nin bütünlüğünün ve laik Cumhuriyetin teminatı olan Türk ordusundan ve Milli Güvenlik Kurulu'ndan fevkalade rahatsızlık duymaktadır . " SON ÇALIŞMA , SON SÖZLER . . . Geçtiğimiz günlerde de bazı basın organlarında , Rus istihbaratının , Türk istihbarat birimlerine Rusya ve Türki cumhuriyetlerde faaliyet gösteren Nur Cemaati'nin CIA'den destek aldığını bildirdiğine ilişkin haberler yer aldı . Hablemitoğlu da son çalışmasını bu konu üzerinde yapıyordu . Yüksel'in de yakın çevresine , " Hablemitoğlu bu konuyu araştırıyor " dediği öğrenildi . Yüksel'in Hablemitoğlu'nun ölümünden sonra da " ölümü rejim karşıtlarının işine yaradı . Soruşturma çok yeni ama rejim karşıtlarının bu işi yaptığı çok açık " dediği ifade edildi . Hablemitoğlu'nun Emniyet ve istihbarat içindeki irticacı yapılanmaya ilişkin önemli bulguların yer aldığı " Köstebek " adlı bir kitabın yazımını yeni tamamladığı belirtildi . Bastıracak yayınevi bulamayan Hablemitoğlu'nun araştırmayı " disket " halinde koruduğu kaydedildi . YÜKSEL'İ DESTEKLEDİ Hablemitoğlu , son olarak " seks kasedi " skandalında Yüksel'e verdiği destekle adını duyurdu . Yüksel'in komploya kurban gittiğini savunan Hablemitoğlu , komployu Gülen'in adamlarının düzenlediğini iddia etti . Kıbrıs kararına hayır Çankaya Köşkü'nde Kıbrıs'ın ele alındığı zirvenin sonucu , toplantı başlamadan önce Dışişleri tarafından dünyaya duyuruldu . Açıklamada AB , " uluslararası anlaşmaları ihlal etmekle " suçlandı ANKARA Milliyet Dışişleri Bakanlığı , Kopenhag Zirvesi'nden tam beş gün sonra " uluslararası anlaşmaları ihlal etmekle " suçladığı AB'nin Güney Kıbrıs Rum Kesimi'ni ( GKRY ) tam üye yapma kararının " kabul edilemez " olduğunu açıkladı . Bakanlık , AB üyesi 15 ülke ve AB Komisyonu'na da Türkiye'nin kararını yazılı bir notayla iletti . Çankaya Köşkü'nde Kıbrıs konusunun ele alındığı zirvenin sonucu , toplantı başlamadan önce Dışişleri tarafından dünyaya duyuruldu . KKTC lideri Rauf Denktaş'a sahip çıkan Türkiye , sorunun çözümü için BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın hazırladığı planın müzakere edilmesinden yana olduğunu bildirdi . Açıklamada tüm dünyaya şu mesajlar verildi : 11 15 Aralık'ta Kopenhag'da yapılan zirvede , GKRY yönetiminin tek yanlı müracaatı üzerine " Kıbrıs"ın AB'ye üye olarak kabul edilmesi kararı alındı . Bu karara göre , fiilen sadece Rum yönetiminin AB'ye üye olması söz konusudur . Ancak 1960 ortaklık devletinin 1965'te Rumlarca silah zoruyla yıkılmasından bu yana , Ada'nın tümünü temsil etmeye yetkili tek bir devlet , hükümet ve parlamento mevcut değildir . Kıbrıs'ta bugün iki ayrı halk , iki ayrı demokratik sistem , iki ayrı hukuki düzen ve iki ayrı devlet bulunmaktadır . KKTC egemen bir devlet olarak varlığını sürdürmektedir . AB uluslararası anlaşmaları ihlal ederek Kıbrıs Adası'nın geleceğiyle ilgili tek taraflı kararlar almak ve uluslararası mükellefiyetler yaratmak hakkına sahip değildir . Türkiye Kopenhag Zirvesi'nin Sonuç Belgesi'nin Kıbrıs'la ilgili kararını hukuki ve siyasi bakımdan kabul etmemektedir . Sorumlu Denktaş değil Kıbrıs'ta iki taraf arasında sürdürülen doğrudan müzakere süreci de KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın girişimleri sonucu mümkün oldu . Denktaş , BM Genel Sekreteri'nin planını da müzakere etmeye hazır olduğunu dile getirdi . Kopenhag Zirvesi sırasında Annan'ın danışmanı Alvaro de Soto ile görüşmelerde Türk tarafı önerileri müzakere etmeye hazır olduğunu teyit etti . Buna mukabil de Soto , Rum tarafının BM Genel Sekreteri'nin önerilerini kabul ettiğini Türk tarafına teyit edememiştir . Dolayısıyla Kopenhag'da bu öneriler üzerinden bir çözüme varılamamış olmasının sorumluluğu Türk tarafına ait değildir . Görüşmelere devam Türkiye , Kıbrıs'ta barışın ve mevcut garantilerin devamını sağlayan , Ada'daki iki tarafın egemenliğini ve eşitliğini kabul eden , uzlaşmaya dayalı yeni bir ortaklık oluşturulmasına yönelik bir siyasal anlaşmaya varılmasını arzu etmekte ve Annan'ın önerilerinin müzakeresine devam edilmesini desteklemektedir . Açıklama neden gecikti ? Dışişleri açıklamasının hemen ardından Ankara'da " açıklama neden gecikti ? " yorumları yapıldı . Açıklamanın perde arkasında şu gelişmeler yaşandı : . AB'nin Kıbrıs'la ilgili karar taslağı perşembe günü açıklanmasına rağmen Türkiye'yle ilgili kararı etkilememesi için taktik olarak son ana kadar sert tepki verilmedi . . Zirve metni pazartesi ve salı günü Cumhurbaşkanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı ve Dışişleri'nin ilgili birimlerinde mercek altına alındı . . Türkiye'nin karara karşı uluslararası platformlarda yürüteceği girişimlerin habercisi olarak metne 1959 60 Londra ve Zürih garantörlük anlaşmalarını hatırlatan ve Rum kesiminin adanın tümünü temsil etmediğini vurgulayan ifadeler konuldu . . Türk ve dünya kamuoyunda Rauf Denktaş'a yönelik eleştirilerin artması üzerine özellikle askerlerin isteğiyle açıklamada KKTC liderine sahip çıkıldı . . Açıklamanın Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın sözleriyle yaşanan kafa karışıklığını gidermesi hedeflendi . İşkence varsa , müzakere yok Avrupa Birliği Komiseri Verheugen , işkencenin yasayla yasaklandığını görmenin yeterli olmadığını vurguladı ve " İnsanların ölümüne işkence görmedikleri karakollar görmek istiyoruz " dedi GÜVEN ÖZALP Brüksel Avrupa Parlamentosu'nun ( AP ) , Kopenhag Zirvesi'nin değerlendirildiği oturumunda konuşan Avrupa Birliği ( AB ) Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen , işkence konusunda Türkiye'ye yüklendi . Verheugen , neredeyse " Türkiye oturumu"na dönüşen toplantıda , " İşkence tamamen ortadan kalkmadan müzakereler başlamaz " mesajı verdi . Türkiye'nin Kopenhag kriterlerini yerine getirme potansiyeline sahip olduğunu söyleyen Verheugen , müzakerelerin başlayabilmesi için yapılması gerekenlerden birinin işkencenin ortadan kaldırılması olduğunu söyledi . İşkencenin sadece yasayla yasaklandığını görmenin AB açısından yeterli olmadığını vurgulayan Verheugen , " İnsanların ölümüne işkence görmedikleri karakollar görmek istiyoruz " dedi . AB Komisyonu Başkanı Romano Prodi'nin ise konuşmasında " Avrupa'nın sınırlarına ilişkin tartışma aynı zamanda kimliğine ilişkin tartışmadır . Avrupalılar olarak bunu herhangi bir dış müdahale olmaksızın biz kararlaştıracağız " demesi dikkati çekti . Prodi'nin Türkiye'ye gönderdiği mesaj ise " Raporumuzu hazırlarken ve tavsiyede bulunurken tamamen nesnellik ve tarafsızlık içinde olacağız " şeklinde belirginleşti . Güçlendirilmiş paket " 1004'te Türkiye ile randevumuz var " diyen Prodi , bu tarihin reformlarda daha ileri gidilmesi , Kopenhag kriterlerini tamamlaması ve bunların hem yasada hem de pratikte uygulanması için zaman kazandırdığını söyledi . Prodi , Türkiye'nin adaylığının hazırlanması için güçlendirilmiş bir paket sunulacağını kaydetti . Oturumda söz alan AB Dönem Başkanlığı'nı yürüten Danimarka'nın Başbakanı Anders Fogh Rasmussen de Kopenhag'da Türkiye konusunda alınan kararı " dengeli ve gerçekçi " olarak niteledi . 1001'in tablosu 1000'den kötü çıktı İnsan hakları vakfının yaptığı araştırmaya göre , Türkiye AİHM'nin 1001 yılında sonuçlandırdığı 119 davanın 169'unda mahkûm oldu ŞERİF ÇIRAY Ankara Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nca ( TİHV ) yapılan araştırma , AİHM'den Türkiye aleyhinde 1000'de 151 , 1001'de de 169 karar çıktığını ortaya koydu . TİHV hukukçuları , Türkiye'yle ilgili AİHM başvurularının 1000 ve 1001 grafiklerini araştırdı . Belirlenen rakamlara göre , AİHM'e 1001'de ulaşan 15 bin 858 başvurudan 1059'u Türkiye'den yapıldı . Bu davalardan 119'unu sonuçlandıran mahkeme , 169 davada , Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'ne aykırı davrandığını saptadı ve Türkiye'yi tazminat ödemeye mahkûm etti . AİHM'nin önerisi ve Türkiye'nin kabul etmesiyle de 58 dava dostane çözüme gitti . Türkiye 1001'de sonuçlanan davalarda toplam milyon 155 bin Fransız Frangı , milyon 846 bin 645 euro ve milyon 101 bin dolar tazminat ödemeye mahkûm oldu . AİHM , sadece iki davada Türkiye lehine karar verdi . Türkiye'den daha fazla başvurunun yapıldığı İtalya hakkındaki rakamlar da ilginç bir tezatı ortaya çıkardı . İtalya'dan yapılan 559 başvuruda , mahkeme , sadece bir davada ihlal kararı verdi . 1000'i geçti TİHV raporu , 1001'de Türkiye aleyhine sonuçlanan dava sayısının 1000'den fazla olduğunu da ortaya koydu . 1000'de karara bağlanan davalar sonunda da Türkiye 581 bin 896 dolar , milyon 859 bin 610 Fransız frankı , milyon 568 bin 885 pound , 56 bin 659 mark ve 11 milyon 655 bin 400 lira ödemeye mahkûm edildi . Zirveden Rumlara çağrı : İyi niyetli ve yapıcı olun ANKARA Milliyet Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer başkanlığında Çankaya Köşkü'nde yapılan Kıbrıs zirvesinde KKTC'nin BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın planını müzakere etmesi ve Türkiye'nin buna destek vermesi kararı çıktı . Üst düzey bir yetkili , " Bu sefer ciddi bir müzakere yaşanacak " derken , Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Tacan İldem , " Şimdi beklentimiz , Rumların iyi niyetli ve yapıcı tutum sergilemesidir " dedi . Zirve sonrasında üst düzey bir yetkili " Toplantıda Kıbrıs sorununa çözüm bulunması için KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın Annan planı üzerinde 18 Şubat'a kadar ciddi müzakerelerde bulunması kararlaştırıldı " dedi . 5. Bundan sonraki beklentimiz , Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin önümüzdeki dönemde görüşmelerde , iyi niyetli ve yapıcı bir tutum sergilemesidir . Yakış'a sitem Görüşmede Denktaş'ın , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'a , " Türk ordusu işgalci durumuna düşer " açıklaması nedeniyle kırgınlığını hissettirdiği de öğrenildi . Simitis : 18 Şubat son tarih olmalı YORGO KIRBAKİ Atina Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis , Kıbrıs konusunda iki önemli kartını açtı . " Önemli bir ilerleme kaydedilmezse , 18 Şubat'tan sonra çözüm gayretlerinin sürdürülmesine gerek yok " diyen Simitis , Annan planındaki Türkiye , Yunanistan ve İngiltere'nin garantörlük anlaşmalarının da gereksiz olduğunu savundu . Simitis , sorunun 18 Şubat'a kadar çözümlenmemesi halinde ne olacağı sorusuna şu yanıtı verdi : " Biz 18 Şubat'tan önce çözüm istiyoruz . 18 Şubat sürekli ertelenecek bir tarih olamaz . Bu tarihe kadar önemli bir ilerleme kaydedilirse , zaman sürecin uzatılması gerekir . " Siirt seçimi martta YSK'nın anayasa değişikliklerini bekleme kararı , AKP'yi rahatlattı . Sezer'in onay vereceğini tasarlayan AKP , martta seçim olacakmış gibi hazırlanıyor ANKARA Milliyet YSK'nın , Siirt'te yenilenecek seçimin takvimi için Anayasa değişikliklerinin sonucunu bekleme kararı alması , seçimin Şubat'tan Mart'a sarkması ihtimalini gündeme getirdi . İptal kararının Resmi Gazete'de yayımını geciktirerek , seçimin normalden bir hafta sonra yapılmasını sağlayan YSK'nın bu tutumu AKP'lileri sevindirirken , partide Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın adaylığı ve seçim hazırlıklarının marta göre ayarlandığı öğrenildi . Siirt'te Kasım'da yapılan seçimi iptal eden YSK , bu kararını bir hafta sonra Resmi Gazete'de yayımlattı . Böylece , Siirt seçimi normalde Şubat 1005'te yapılacakken , Şubat 1005'e sarktı . YSK ayrıca , seçim takvimini Anayasa ve yasalarda yapılacak değişikliklerin sonucuna göre belirleyeceğini açıkladı . Böylece , Erdoğan'ın seçim takvimine göre milletvekili seçilme yeterliliğini kazanamama sıkıntısı ortadan kalktı . YSK bir anlamda , seçim takvimiyle birlikte Erdoğan'ın durumunun netleşmesini de beklemiş oldu . Top Sezer'de YSK'nın beklediği Anayasa'nın 68 ve Milletvekili Seçimi Kanunu'nun 59 . maddeleri , " Yenilenen seçimler , kararın Resmi Gazete'de yayımından sonraki 90 . günü izleyen ilk pazar günü yapılır " şeklinde yeniden düzenlendi . Anayasa değişikliğiyle ilgili tasarı , onay için Cumhurbaşkanı Sezer'e gönderildi . Sezer onay verirse , YSK , yasa değişikliğini beklemeden seçim takvimini buna göre ayarlayacak ve seçimin Mart'ta yapılacağını duyuracak . Aksi takdirde seçim Şubat 1005'te gerçekleştirilecek . YSK'nın bekleme kararıyla rahatlayan ve Sezer'in " onay " vereceğini tasarlayan AKP'nin , seçime yönelik tüm planlarını marta göre yaptığı öğrenildi . Erdoğan , " Ali kıran baş kesen mantığıyla hareket olmaz . Önce Çankaya'dan haber gelsin . Onay verilirse seçim martta olur " dedi . Sen misin seçimi iptal ettiren ! Siirt seçimlerinin iptal edilmesine neden olan köylüler 118 milyon lira para cezasına mahkûm oldu . Kış dolayısıyla ceza tebliğ edilemedi GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Pervari Cumhuriyet Başsavcılığı , Siirt'te Kasım seçimlerinin iptal edilmesine neden olan Doğanköylüleri 118'er milyon lira para cezasına mahkûm etti . Ancak yolları olmadığı ve sürekli kapandığı için seçimlerin protesto edildiği Doğanköy'de , yine kapanan yol yüzünden jandarma köye ulaşamadı . Ceza alan köylülere haklarındaki cezalar tebliğ edilemedi . Kışın yollarının aylar boyu kapalı kalması , yaz kış elektriksiz yaşamaları , işsizlik ve fakirlikle boğuşmaları nedeniyle Kasım'da " seçim protestosu " yapan Doğanköylüler , Türkiye'nin kaderini değiştiren bir eyleme imza attı . Doğanköy'den kimsenin sandık başına gitmemesi nedeniyle , seçim günü köyde bulunması gereken 16 , 18 ve 19 no'lu sandıklar , kurul oluşturulamadığı için kurulamadı . Yapılan araştırmada sandık kurulunun , adını parti görevlisi olarak yazdıran ve bu nedenle sandık alanında bulunması zorunlu olan 15 kişinin protestoya katılması nedeniyle oluşturulamadığı anlaşıldı . Pervari Cumhuriyet Başsavcılığı da , soruşturma sonucu bu kişileri , Seçimlerin Temel Hükümleri Hakkında Kanun'a muhalefet suçundan 118 milyon lira " ön ödeme cezası"na mahkûm etti . Kararın tebliğinden itibaren geçecek 10 günlük sürede köylüler para cezalarını ödemezse , haklarında dava açılacak . Köylüler bu davada , ödemedikleri cezanın yarısı oranında artırılmış para cezasına mahkûm edilmeleri talebiyle yargılanacak . Köylüler , bu cezayı da ödemezse , hapis cezasına mahkûm edilecek . Şah vicdansız çıktı ! Arınç , Hindistan'da Ekber Şahı'nın saraylarını gezerken rehberin Şah odalıklarıyla saklambaç oynardı sözlerine gülerek , Kim bilir neler yapıyordu vicdansız dedi GÜNSELİ ÖNAL Agra TBMM Başkanı Bülent Arınç , Hindistan'da Moğol İmparatoru Cihan Şah'ın eşi Mümtaz Mahal için yaptırdığı Tac Mahal'i gezdi . Arınç , Ekber Şah'ın yaptırdığı ünlü sarayları gezerken kendisine eşlik eden rehberin " şah odalıklarıyla saklambaç oynardı " sözlerine gülerek , " Rehber kibarlığından saklambaç oynuyorlardı dedi . Ama kim bilir neler yapıyordu vicdansız " diye güldü . Ekber Şah'ın Hindistan'a laiklik anlayışını getiren ilk hükümdar olduğunun anlatılması üzerine Arınç , " Bir tarafta laikliğin temelini atarken , öbür tarafta odalıklarıyla saklambaç oynuyormuş . Laiklik devirde ne gezer ? Bu rehber biraz atıyor galiba " dedi . Arınç , Tac Mahal'deki anı defterine de Fuzuli'den " evrende ne varsa aşktan ibaret , bundan gerisi laftan ibaret " dizelerini yazdı . Arınç , " Bu yapının her nakışı , mermerin her işlenişi ölümsüz aşkı simgeliyor " diye konuştu . Eşini Hindistan'a getirmeyen Arınç , " İmkânınız olsaydı siz de eşiniz için böyle bir eser yaptırır mıydınız ? " sorusunu ise " Hayır . Ben sevginin gönüllerde kalmasını tercih ederim . Böyle bir şey yaptırmaya da imkânım yok zaten . İmkânım olsaydı da böyle bir şey düşünmezdim " diye yanıtladı . Bismillah'la işe başladı ANKARA Milliyet DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , dün Çankaya İlçe Seçim Kurulu Başkanlığı'na giderek DYP Kongresi'nde Genel Başkan seçildiğine ilişkin mazbatayı aldı . Arkasından Hacı Bayram Camii'ni ziyaret etti . Ardından babası ve annesinin kabirlerini ziyaret etti . Ağar daha sonra DYP Genel Merkezi'ne gelerek genel başkanlık koltuğuna oturdu . Tansu Çiller olmadığı için devir teslim töreni yapılamadı . Ağar " Bismillah " diyerek göreve başladı . 11 Eylül olmasaydı Koç'la ortaklık hayaldi İdealist birer öğretmendiler . 11 Eylül'de mesleklerini bırakmak zorunda kaldılar . Öztürk çifti , bu dönemde kurdukları OPET'i , dün Koç Holding ile evlendirdi ŞULE YÜCEBIYIK Koç Holding Enerji Grubu , Türkiye'deki dördüncü büyük akaryakıt dağıtım şirketi OPET'in yüzde 50 hissesini 115 milyon dolara ( 101 trilyon lira ) satın aldı . OPET'in hikayesi aslında gerçek bir başarı öyküsü . Şirketin kurucuları Fikret ve Nurten Öztürk'ün asıl mesleği öğretmenlik . 11 Eylül 1980 öncesinde Gaziantep'te öğretmenlik yapan Öztürkler , daha önce Milliyet'le yaptıkları bir röportajda , iş hayatına nasıl atıldıklarını şöyle anlatmışlardı : " 11 Eylül 1980'den sonra sosyal demokrat kimliğimiz nedeniyle birbirimizden epey uzak iki ayrı köye tayin edildik , ayrı düştük . Dönemin koşulları hayatımızı zorlaştırdı . Mesleğimizi bırakmaya mecbur kaldık . " Çok sevdiği biyoloji öğretmenliğinden ayrı düşen Fikret Öztürk , Mersin'de küçük bir madeni yağ dükkânı açtı . Kendi ifadesiyle " hanımının maaşına güvenerek " ticaret hayatına atılan Öztürk , işler iyi gidince eşi Nurten Öztürk'ü de da yanına aldı . Hedef dünya ligi Öztürkler Petrol , 10 yıl sonra 16 istasyon çalıştıran başarılı bir distribütör haline geldi . 1991 yılında İstanbul'a taşınan aile , Öztürkler Petrol'ü OPET'e çevirerek yurt çapında yayılmaya başladı . 1000 yılına gelindiğinde ise OPET , 1. OPET Yönetim Kurulu Başkanı Fikret Öztürk , Koç Enerji Grubu ile yaptıkları ortaklıkla tüketicinin ilk tercihi olmayı hedeflediklerini söyledi . Amaçlarını " Türkiye merkezli uluslararası petrol dağıtım şirketi olmak " diye anlatan Öztürk , hedefleri doğrultusunda büyümek için paraya ihtiyaçları olduğunu bu nedenle Koç Grubu ile ortak olduklarını belirtti . Koç : Petkim ve TÜPRAŞ'la ilgileniyoruz Koç Holding Enerji Grubu Başkanı Ömer Koç , OPET'le eşit ortaklığa ilişkin Holding merkezinde düzenlenen basın toplantısında , Petkim ve Tüpraş'ın özelleştirilmesiyle şekli ve zamanına göre ilgilenebileceklerini söyledi . Akaryakıt sektörüyle uzun zamandır ilgilendiklerini ifade eden Koç , gelecek sekiz 10 yıl içinde OPET'in pazar payını ikiye katlamayı düşündüklerini söyledi . Enerji sektöründe hayata geçirmek istedikleri alanlar içinde elektrik üretiminin de bulunduğunu kaydeden Koç , bu alanda önceden iki ihale kazandıklarını , ancak muhtelif nedenlerle hayata geçiremediklerini belirtti . Doğalgazda ortaklık hazırlığı Doğalgaz dağıtımıyla da ilgilendiklerini açıklayan Koç , StatOil ile anlaşma çerçevesinde birlikte çalıştıklarını söyledi . Koç , başka bir soru üzerine de halen Koç Holding Enerji Grubu'nun büyüklüğünün milyar dolar seviyelerinde olduğunu , Petkim ve Tüpraş'ın özelleştirilmesiyle şekli ve zamanına göre ilgilenebileceklerini söyledi . Koç Holding Enerji Grubu , OPET ve iştiraklerinin yüzde 50 hissesini 115 milyon dolar karşılığında satın alırken , hisselerin yüzde 40'ı Aygaz'a devredildi , kalan yüzde 10'luk hisseler de Mogaz , Beko Ticaret ve Demir Eksport arasında paylaşıldı . Kasayı hanım tuttu , onun için sağlam gittik Ortaklığın açıklandığı basın toplantısına eşi Nurten Öztürk ve çocukları Filiz , Ufuk ve Şafak ile katılan OPET Yönetim Kurulu Başkanı Fikret Öztürk , sempatik tavırlarıyla dikkat çekti . " Memurluktan ayrılarak , hanımımın maaşına güvenerek ticarete başladık , buraya geldik . İnşallah Koç birlikteliğimizle daha iyi yerlere geleceğiz " diyen Öztürk , büyük oğlu Ufuk'u " memur çocuğu " küçük oğlu Şafak'ı ise " işadamı oğlu " olarak tanıttı . Öztürk , " Hayattaki en büyük destekçim " diye tanıttığı eşi Nurten Öztürk için " Kasanın anahtarı ondaydı , yüzden böyle sağlam gittik " diye konuştu . Nurten Öztürk , halen OPET'in Yönetim Kurulu Üyesi ve şirketin iletişim faaliyetlerini yürütüyor . Öte yandan , OPET'e ortak olan Aygaz , . seansta 650 lira artarak 10 bin 500 liradan kapandı . Aygaz hisseleri , yüzde 6. Az alan memura çok zam AKP hükümeti , düşük gelir gruplarındaki memurlara yüzde 10'dan başlayarak yapılması öngörülen maaş zammını , yüksek gelir gruplarına doğru yüzde 5'e kadar azaltmayı planlıyor ANKARA Milliyet Bakanlar Kurulu memura kademeli zam yapma kararı aldı . Başbakan Abdullah Gül başkanlığındaki Bakanlar Kurulu dün beşinci toplantısını yaptı . Hükümet sözcüsü ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , toplantıdan sonra yaptığı açıklamada , " 1001 yılında çıkan mali tablo gözden geçirildi . 56'nci Hükümet'in son dönemlerinde bütçe hedeflerini aşan tasarruflarda bulunulduğu görüldü . Bunlar dikkate alınarak düşük gelir gruplarındaki memurlara daha yüksek , üst gelir grubundaki memurlara ise daha düşük zam verilecek " dedi . İşçi ve memur emeklileri arasındaki maaş farklarını da değerlendirdiklerini belirten Şener , emeklilik sisteminin yapısı ile ilgili bir komisyon kurduklarını kaydetti . Memur eyleme geçiyor Şener , memur zammına ilişkin rakam vermekten ısrarla kaçınırken , Başbakanlık koridorlarında şu alternatifler konuşuldu : Zam oranı ocakta yüzde , nisanda yüzde , yılın geri kalan bölümünde enflasyona endekslemeyle yüzde 10'u bulacak . Düşük gelir grubundaki memurlara yüzde 10'dan başlayarak yapılması öngörülen zam , daha yüksek gelir grubuna doğru yüzde 5'e kadar azaltılacak . Faiz bütçe hedeflerini şaşırttı 1001'de 41. Bütçe açığı 56. Başlangıçta 98 katrilyon 150. Ancak , aralık ayında bu rakamın da tutmayacağı ve bütçenin 115 katrilyon 509 trilyon lira olacağı ortaya çıktı . Bütçe harcamalarının gerçekleşmemesinin en önemli nedeni ise beklentilerin üzerinde bir borç faizi ödemesiyle karşı karşıya kalınması oldu . Yıla başlarken Türkiye'nin 1001'de 41 katrilyon 695 trilyon lira bir borç faizi ödeyeceği hesaplandı . Ancak faiz ödemesinin 51 katrilyon 66 trilyon lira olacağı anlaşıldı . Bütçe açığı 54. Faiz dışı fazla hedefi Bütçede yüzde 5. Tüm kamunun faiz dışı fazla hedefi ise yüzde 6. Sosyal güvenlik kuruluşlarının bütçe açıkları da katrilyon 804 trilyon lira olarak revize edilmişti . Ancak bu açığın da 10 katrilyon 194 trilyon lira olduğu ortaya çıktı . Irak için IMF'den ek kredi olanağı Irak'a olası müdahale halinde , Türkiye'nin ödemeler dengesinin bozulması ihtimaline karşı , IMF'den Ek Rezerv Kolaylığı ( SRF ) kredisi alabilme imkânı bulunuyor . IMF yetkilileri , böyle bir durumda , Türkiye'nin bu imkândan faydalanabileceğini ifade ediyor . SRF , IMF'nin önemli kredi kaynaklarından birisi olarak büyük sıklıkla kullanılmıyor . Ancak IMF üyesi bir ülkenin , olağanüstü bir durumda , ödemeler dengesinin bozulması ve bunun ardından uluslararası rezervlerin ciddi biçimde düşmesiyle piyasa güvensizliğinin yarattığı bir duruma düşmesi halinde , normal kredi limitlerinin üstünde kredi yardımı yapılabiliyor . Ocaktaki zam düşük tutulup , bunun yerine kira , aile yardımı gibi sosyal ödemeler artırılacak . Memur sendikaları ise hükümete tepki gösterdi . KESK Başkanı Sami Evren , " Hükümetin açıklayacağı zam ne olursa olsun , cuma günü Başbakanlığın önünde olacağız . Bizimle masaya oturmadıkları için ilk protestoyu yapacağız " dedi . Türkiye Kamu Sen Başkanı Bircan Akyıldız da hükümete " Bizimle görüşün ya da cevabını meydanlarda alırsınız " diye seslendi . Geçici bütçe 51 katrilyon Başbakan Yardımcısı Şener , üç aylık bütçenin 51 Aralık'tan önce yasalaşacağını , büyüklüğünün 51 katrilyon olacağını söyledi . Şener " Bütçe rakamları makroekonomik hedefler çerçevesinde olacak " dedi . Şener , enflasyon hedefinin yüzde 10 , büyümenin yüzde , faiz dışı fazlanın yüzde 6. Kamu İhale Yasası'nın bir yıl ertelenmesine ilişkin tartışmaları da yorumlayan Şener , yasanın Ocak 1005'te yürürlüğe gireceğini hatırlatarak , " Bununla ilgili bazı zorluklar olabilir . Bunları icraat olarak yorumlamamak gerekir " dedi . Konuşmayın uyarısı Başbakan Abdullah Gül , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , Sanayi Bakanı Ali Coşkun'un çelişkili açıklamalarına atıfta bulunarak bakanlardan gerekirse konuşmamalarını istedi . Gül , " Kendimizi zor durumda bırakmayalım . Herkes kendi alanını ilgilendiren konulara yoğunlaşmalı . İlgili konularda eşgüdüm içinde olalım " dedi . Kurul toplantısı sonrasında bakanlar açıklama yapmaktan kaçındı . Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin de basın danışmanı aracılığıyla Yakış ve Coşkun'un durumuna düşmemek için konuşmayacağını bildirdi . Irak ve Kıbrıs piyasayı vurdu Yabancıların pozisyon kapama amaçlı işlemlerine panik satışlar eklenince faiz puan yükseldi . Yabancı alımlarıyla yaklaşık 40 bin lira yükselen dolar milyon 610 bine dayandı SONGÜL HATISARU Irak'a karşı olası bir harekât aylardır gündemde olmasına karşın , AB ile ilgili beklentilerle piyasa olumlu haberlere odaklanmıştı . Ancak ertelenen olumsuz gelişmelerin ağırlığını hissettirmesi ve Irak'la ilgili olarak şekillenen senaryolara paralel piyasa dün çalkantılı saatler geçirdi . Bonoda daha önceki günlerde pozisyon açan yabancıların Irak tedirginliğiyle pozisyonlarını kapama amaçlı işlemlerine , panik satışları eklenince faiz puan yükseldi . Önceki gün yüzde 51 bileşikle piyasaya çıkan Aralık vadeli ihale kâğıdı dün yüzde 54 seviyesini gördü . Tepki alımları gelmesine karşın , büyük bir bankanın satışlarıyla tekrar yükselen bono faizi bugün valorlü işlemlerde yüzde 55. İhaleye göre faiz gün içinde puan yükseldi . Temmuz vadeli kâğıtta ise yükseliş puanla sınırlı kaldı . En çok işlem gören ikinci kâğıt olan Temmuz vadeli bononun faizi 54. ABD Başkanı George . Bush'un Irak'la ilgili olarak bugün yapması beklenen açıklamalar da piyasaları tedirgin etti . Yabancılar AB ile ilgili olumlu beklentilerle son 10 günde pozisyon açmışlardı . Son dönemdeki ihalelerde Aralık vadesinde alınan pozisyonlar zarar yazdı . milyon 600 binin üzerinde Dolar ABD ve İngiliz savaş uçaklarının Irak'ta bir radar istasyonunu vurduğu haberleriyle 40 bin lira yükselerek milyon 610 bin sınırına dayandı . İngiliz Dışişleri Bakanı'nın , Irak'ın BM'e sunduğu silah bildirimlerini yetersiz bulduğuna yönelik açıklamalar da doların yükselmesinde etkili oldu . Buna bir de Kıbrıs'la ilgil olarak Dışişleri Bakanlığı'nın açıklamaları eklenince dolar önlenemez yükselişine başladı . Bonoda satıcı olan yabancıların dövizde alıcı olması , yabancılar pozisyon kapatıyor şeklinde algılandı . Yerli oyuncuların da sabah saatlerinde alıcı olmalarıyla dolar bankalararası piyasada milyon 611 bini gördü . Daha sonra gelen satışlarla dolar milyon 580 binli seviyelere geriledi . Sabah milyon 585 bin seviyesinde işlem gören dolar , gün boyunca gelen haberler ve yabancıların alımlarıyla bugün valörlü işlemlerde milyon 615 bin seviyelerine kadar yükseldi . milyon 616 bin seviyesinden işlem geçti . Dövizde bu seviye kritik . Buralardan döviz talebinin devam etmesi durumunda milyon 650 binli seviyeler görülebilir . Önceki gün serbest piyasada milyon 591 binden kapanan dolar , dün milyon 610 bine yükseldi . Borsa tepki alımıyla yükseldi Son iki günde yüzde 11 gerileyen İstanbul Borsası'na 11. İMKB tepki alımlarıyla günü yükselişle kapattı . Endeks gün içinde 11. Yükselişte özellikle Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in Kamu İhale Yasası'nın yılbaşında yürürlüğe gireceğini söylemesi ve makro ekonomik hedeflerle ilgili açıklamaları etkili oldu . Ancak Irak'la ilgili tedirginlik ve Kıbrıs konusundaki belirsizlik piyasa üzerinde gün içinde satış baskısı oluşturdu . İMKB 100 Endeksi 11. George . Bush'un bugün yapması beklenen Irak'la ilgili açıklaması piyasanın yönü üzerinde etkili olacak . Kıbrıs konusu da endeksin kısa vadeli seyrinde etkili . Paranın güvenli adresi İtalya'da fon büyüklüğü : 485 milyar dolar Dünyada yatırım fonları İtalya ( ) GÜRMAN TEVFİK İş Porföy Yönetimi AŞ Genel Müdürü İtalya 1. İtalya'yı diğer gelişmiş ülke ekonomilerinden ayıran özelliği toplam kamu borç stokunun yüksekliği . 1001 yılı Haziran ayı sonu itibari ile İtalya'da toplam kamu borç stokunun ( yaklaşık 1. İtalya haziran sonu itibari ile 485 milyar ABD doları yatırım fonu büyüklüğü ile dünyadaki dördüncü büyük fon pazarı . Devletin borç stokunun yüksek oluşundan dolayı aktif bir tahvil bono pazarının bulunması yatırım fonları portföylerini de etkiliyor . Yatırım fonlarının yüzde 46. 1001 yılının ilk yarısında mali piyasalardaki belirsizlik yatırım fonlarından 1. Kaynak çıkışı özellikle tahvil ve değişken fonlarda yaşandı . Bu iki fondan toplam 16. Belirsizlik ortamında yatırımcıların tecihleri kısa vadeli enstrümanlara kaydığı için aynı dönemde para piyasası enstrümanlarından oluşan yatırım fonlarına 14 milyar ABD doları kaynak girişi oldu . milyar dolar çıkmıştı İtalyan fon pazarından 11 Eylül saldırıları sonrası yaklaşık milyar ABD doları çıkış yaşanmıştı . Eylül ayını takip eden ay içerisinde çıkan kaynakların pazara geri dönmesi fonlarının güvenli yatırım araçları olarak algılandığını teyit ediyor . İtalya'ya baktığımızda , yatırım fonları pazarının büyüme hızında doğal bir yavaşlama trendi yaşandığı görülüyor . Dikkat çeken bir başka nokta ise , fon portföylerinin tahvil ve hisse arasında dengeli şekilde dağıtıldığıdır . 1996 yılında yatırım fonlarının yüzde 65'i tahvil fonlarından oluşurken , bu oran Haziran 1001'de hisse portföylerinin lehine gerileyerek yüzde 46. Dönem içerisinde dünya borsalarının performanslarının oldukça yüksek düzeyde seyretmesi hisse fonlarının yatırım fonları içerisindeki ağırlığının artmasını sağladı . İtalya'da yatırım fonları pazarının yaklaşık yarısı büyük banka tarafından kontrol ediliyor . Fon pazarındaki yoğunlaşma yeni ürünlerin oluşturulması sürecinin daha verimli çalışmasına ve firmaların ölçek ekonomisinden yararlanmalarına olanak tanıyor . Yabancı fonların rekabetinin artması , dağıtım kanalları ücretlerinin yükselmesi ve yönetim gelirlerinin gerilemesi , sektörde kar marjının düşmesine neden oluyor . Bu nedenle büyük portföy yönetim şirketleri , yeni ürünleri geliştirmeye çalışıyorlar . Küçük şirketler ise , karmaşık kişiye özel bankacılık hizmetlerine ağırlık veriyorlar . Yatırım fonlarının yüzde 80'i bankalar tarafından pazarlanıyor . Yatırım danışmanları ağı ise yeni müşteri kazanmakta önemli bir rol oynuyor . Geleceğe yönelik olarak baktığımızda , İtalya fon pazarını olumlu yönde etkileyecek gelişme emeklilik fonlarıdır . Şu an yaklaşık milyar ABD doları büyüklüğünde olan emeklilik fonlarının yüzde 50'u yatırım fonlarında değerlendiriliyor . Vergi konusunda emeklilik fonlarına sağlanacak avantajlar ile bu fonların hızla büyümesi yatırım fonlarına olumlu yansıyacak . Mahkeme Etibank'ta ödemeleri sordu İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi , Fon'dan , Etibank'ın eski sahipleri ve üçüncü kişilerin yaptığı ödemeleri bildirmesini istedi ESRA ALUS İstanbul Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na ( TMSF ) devredilen Etibank'ı zarara uğrattıkları iddia edilen bankanın eski sahipleri Dinç Bilgin ve Cavit Çağlar'ın da sanıkları arasında bulunduğu davada , mahkeme , bugüne kadar yapılan ödemelerin listesinin istenmesine karar verdi . İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya 55 yıla kadar hapisleri istenen 15 sanıktan Ferhat Yengiloğlu ve Ayşe Hande Güven hazır bulundu . Sanıklardan Nail Keçili'nin avukatı , müvekkilinin uluslarası bağlantıları bulunan bir işadamı olduğunu belirterek , yurtdışı yasağının kaldırılmasını talep etti . Talep hakkında görüşü sorulan cumhuriyet savcısı , makama geçici olarak atandığını , sağlıklı bir mütalaada bulunamayacağından dolayı , kararın mahkeme heyetince verilmesini istedi . Salonu boşaltarak , yaklaşık 15 dakika kendi aralarında görüşen mahkeme heyeti , oy çokluğu ile Keçili'nin yurtdışı yasağının kaldırılması yönündeki talebin reddine karar verdi . Mahkeme Heyeti Başkanı Ertuğrul Tokalakoğlu , bankanın zararının ne kadar olduğu , bugüne kadar yapılan ödemelerin yanısıra , üçüncü firmalara yapılan ödemelerle ilgili listenin TMSF'den istenmesini karar vererek duruşmayı erteledi . Otomobil fiyatının yarıya yakını vergi EKONOMİ SERVİSİ Önceki gün yayımlanan vergi tablolarında yer verilen Taşıt Alım Vergisi Ağustos 1001'den itibaren yerini ÖTV'ye bıraktı . Bu hatadan dolayı okurlarımızdan özür dileriz . Ağustos 1001'de yürürlüğe giren ÖTV kanunuyla otomobil , kamyonet , çekici , motorsiklet ve özel amaçlı motorlu taşıtların KDV'siz bedeli üzerinden değişen oranlarda ÖTV alınıyor . Bu oran otomobillerde motor hacmi 1600 santimetreküpe kadar olanlarda yüzde 16 , 1600 1000 santimekreküpte yüzde 46 , 1000 santimetreküp ve üstünde yüzde 50 olarak uygulanıyor . Firmalar satış fiyatlarını belirlerken ÖTV'nin üzerine yüzde 18 KDV , son olarak da TL vergiler uyguluyor . Örneğin , Renault Clio Symbol 1. Yüzde 16 ÖTV ( milyar 506 milyon lira ) , yüzde 18 KDV ( milyar 969 milyon lira ) ve diğer vergi ve harçlarla anahtar teslim satış fiyatı 19 milyar 651 milyon lira oluyor . Nema çalışması hızlansın talimatı ANKARA Milliyet AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , AKP merkezinde bakanlar ve Merkez Yürütme Kurulu üyeleriyle yapılan toplantıda , zorunlu tasarruf ödemeleriyle ilgili yetkili bakanın çalışmaları hızlandırmasını ve plan dahilinde çalışılmasını istedi . AKP'deki bu toplantıdan önce de Devlet Bakanı Ali Babacan ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan genel merkeze gelerek , Recep Tayyip Erdoğan'la görüştü . Hükümetin görevi Erdoğan , MÜSİAD Başkanı Ali Bayramoğlu'nu kabulünde gazetecilere yaptığı açıklamada nemaları ödemenin hükümetin görevi olduğunu vurgulayarak şunları söyledi : " Şu zaman ödeyeceğiz dersek yalan olur . Ama bu iktidar bu nemaları ödeyecektir . Şubatta ödenecek diye bir şey kullanılıp kullanılmadığını bilmiyorum . Ama arkadaşlarımız kullanıldığını söylüyor . Varsa ödersiniz , yoksa ödeyemezsiniz . Yılların birikmiş yükünü yeni güvenoyu almış bir hükümete yüklemek de adil olmaz . Üç yıl kemerleri beraber sıkacağız . Ama kimseyi mağdur etmeyen bir neticeye varılacaktır . " Benzine yüzde 1. İstanbul'un Avrupa yakasında litre fiyatları kurşunsuz benzinde yüzde 1. ABD'de üçüncü büyük iflas ABD'nin önde gelen sigorta şirketlerinden Conseco Inc . batık kerdiler ve zararlı finans departmanı nedeniyle iflasını açıkladı . milyar dolar borcu olan şirketin toplam mal varlığı 51. Conseco ABD'de WorldCom ve Enron'un ardından üçüncü büyük iflas oldu . Bir süreden bu yana kendisini yeniden yapılandırma gayreti içresinde bulunan Conseco , kredi kurluşları tarafından iflas istemiyle mahkemeye verilmişti . Etibank'ın binası 1. 1. Bin 661 metrekarelik kullanım alanı bulunan bina Etibank'ın genel müdürlük binası olarak kullanmış ve bankanın batması sonucu Fon'a devredilmişti . Aktan , Maliye Müsteşarı Maliye Müsteşarlığı'na Hasan Basri Aktan'ın atanması Cumhurbaşkanı Sezer tarafından onaylandı . 1966'da hesap uzman yardımcısı olarak Maliye Bakanlığı'na giren Aktan , Hesap Uzmanları Kurulu Başkanı ve Gelirler Genel Müdürü olarak görev yaptı . Ecevit Başbakanlığındaki 56'ncı Hükümet'te bağımsız olarak Ulaştırma Bakanlığı görevinde de bulunan Aktan , son seçimlerde DYP'nin milletvekili aday listesinde Erzincan adayı olarak gösterilmişti . Aktan daha sonra adaylıktan çekilmişti . Ülker , İhlas GYMO'ya talip Ülker Grubu şirketlerinden Yıldız Holding , İhlas Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı hisselerini satın almak için girişimde bulundu . İhlas GYO'dan Borsa'ya gönderilen açıklamaya göre , İhlas Holding AŞ'nin şirket nezdinde bulunan hisse senetlerini satın alma konusunda Yıldız Holding niyet belirtti . Açıklamada , bu konuda yapılacak değerlendirmelerin , kamuyu bilgilendirme ilkesine paralel olarak her aşamada duyurulacağı bildirildi . Terörün hakkından mizahla geldiler Aydın Doğan Vakfı Uluslararası Karikatür Yarışması'nın görkemli ödül töreninde başkent Ankara , terörü lanetleyen çizgilerle tebessüm etti ANKARA Milliyet Değişik ülkelerin karikatür sanatçıları , çizginin gücüyle uluslararası terörün karşısına çıktı . Aydın Doğan Vakfı , ABD'deki 11 Eylül saldırısının ardından teröre karşı uluslararası bir sanat yapıtı oluşturdu . 19 . Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması'nın ödül töreni , önceki akşam Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nde yapıldı . Siyaset ve bürokrasi zirvesinin buluştuğu tören , Opera Trombon Dörtlüsü konseriyle başladı . Tanıtım filminin ardından konuşan Aydın Doğan Vakfı Yürütme Kurulu Başkanı Orhan Birgit , geleneksel olarak serbest konulu yarışmanın , 11 Eylül saldırılarının ardından bir tepki olarak ilk defa konulu belirlendiğini söyledi . Yarışmanın temasının terör olduğunu dile getiren Birgit , " Vakıf , terör konusunda ilk kez uluslararası boyutta dev bir yapıtın oluşmasını sağladı . Terörün karşısına sanatın gücüyle çıkıldı " dedi . BU YARIŞMA , KUTLANIR Başbakan Abdullah Gül ise konuşmasında , uluslararası bir organizasyonun kolay bir iş olmadığını belirterek , Aydın Doğan ile vakıf yöneticilerini kutladı . Başbakan Gül , karikatürün evrensel bir dili olduğunu ve konunun terör olarak seçilmesini doğru bulduğunu ifade etti . Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu da , bir medya girişimcisinin uluslararası ölçekte başarı kazanan karikatür bazlı yarışma düzenlemesinin övülmesi gereken bir davranış olduğunu kaydetti . Mumcu , " Terörün hedefi medya yoluyla toplum psikolojisidir . Medyanın çizgi ile terörden intikam aldığını görüyoruz " diye konuştu . UĞURLANAN CANLI BOMBA Bu yıl , Eşi ve çocuğunun uğurladığı canlı bomba karikatürüyle birinci olan Karikatürist Mehmet Ateş Gülcügil'e birincilik ödülünü Başbakan Abdullah Gül ile Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan birlikte verdi . İzlandalı Eythor Stefanson , ikincilik ödülünü CHP lideri Deniz Baykal ile Milliyet Genel Yayın yönetmeni Mehmet Yılmaz'dan aldı . Kübalı Alberto Morales Ajubel'e , üçüncülük ödülünü , Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin ile Radikal Gazetesi Ankara Temsilcisi Murat Yetkin verdi . Törende , yarışmaya katılan değişik ülkelerden 11 karikatüriste de , başarı ödülü verildi . Siyasiler buluştu Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan'ın ev sahipliğini yaptığı törene , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile görüşmesi nedeniyle son anda katılamadı . Törene , Başbakan Abdullah Gül , CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , Başbakan Yardımcıları Mehmet Ali Şahin ile Ertuğrul Yalçınbayır , Devlet Bakanı Beşir Atalay , İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu , Adalet Bakanı Cemil Çiçek , Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu , ATO Başkanı Sinan Aygün , ASO Başkanı Zafer Çağlayan , CHP milletvekilleri Kemal Derviş , Zülfü Livaneli , Bülent Tanla , Yaşar Nuri Öztürk , DYP GİK üyesi Mehmet Ali Bayar ve çok sayıda politikacı bürokrat ve sanatçı katıldı . ABD ile İran , sanatla el sıkıştı Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması'nın Resim Heykel Müzesi'nde açılan sergisini , ABD Büyükelçisi Robert Pearson da dün gezdi . ABD ile İran arasında diplomatik ilişki olmamasına rağmen başarı ödüllü İranlı karikatürist Masoud Ziaei'yi de elini sıkarak tebrik eden Pearson , Türkçe konuşmasında , " Çok duygulandım . ABD ve Türkiye elbirliğiyle terörizme karşı çalışmalı " dedi . Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan da , " İnsanların mutluluğunu isteyen herkesin teröre karşı olması gerekir " diye konuştu . Tülin Şahin'in zayıflık sırları Kahvaltıda cömert , akşam yemeğinde cimri davranarak bir yılda 11 kilo veren Şahin , her sabah da göbek atıyormuş BİRSEN ALTUNTAŞ Yılda beden verdi YAZ sonunda incecik bedeniyle kameraların karşısına çıkıp " 40 bedenden 56'ya düştüm " diyerek yeni vücudunu mutlulukla ilan eden manken Tülin Şahin , nasıl zayıfladığının sırlarını " Kral , Prens ve Fakir " adlı kitabında anlattı . Sivaslı Cindy olarak anılan Şahin , bu adı vermesinin nedenini , " Sabah kahvaltısında kral gibi , öğlen prens , akşam da fakir gibi yiyerek lise dönemindeki vücut ölçülerime ulaştım " diyerek açıkladı . Bir yıl göbek attı KİTABINDA uyguladığı bir haftalık diyet reçetelerini de ayrıntılarıyla anlatan Şahin , 11 kilo verdiği bir yıl boyunca her sabah göbek attığını söyledi . Hanımlara ev temizliği yaparken belli bir ritm ile çalışarak kalori yakmayı öneren Şahin , kitabında ayrıca güzellik sırlarına da değindi . Şahin , kilo vermek için diyet ve spora başlayanlara , arkadaş çevresini de buna göre oluşturma önerisinde bulundu . . İşte 10 altın kural : İstediğinizi yiyin ama porsiyonu küçük olsun . Acıktığınızda bol bol meyve yiyin , regl döneminde canınız çikolata istediğinde meyve tüketin . Kendinizi zayıf biriymiş gibi hissedin ve böylece motive olun . Ne yerseniz yiyin 11 kere çiğneyin . Bol bol yürüyün . Bir yere giderken bir durak önce inin ve yürüyün . Bunu alışkanlık haline getirin . Kilo vermek istiyorum diyerek takıntılı olmayın . Kendinize inanın ve Ben başaracağım diyerek umudunuzu asla yitirmeyin . Gerçekten aç mıyım ? diye kendinize sorun . Acıktıkça yemek yiyip yediklerinizin tadına varın . Ellerinizi abur cubur yemekten kurtarmak için bir şeylerle oyalayın , resim yapıp yazı yazın ya da örgü örün . Elinizin altında sürekli su bulundurun . Selülitlere ölüm Zayıflarken selülitlerine de savaş açan Şahin , uyguladığı yöntemi şöyle anlatıyor : " 15 miligram susam ya da bademyağına , bir tane mandalinanın suyu ve damla lavanta karıştırarak sorunlu bölgeye sürüp sert bir lif ya da masaj fırçasıyla masaj yapıyorum . Bu uygulamayı sabah ve akşam olmak üzere günde iki kere tekrarladım , sonuç inanılmazdı . " ABDULLAH MALKOÇ Ayşe Hatun Önal , sevgilisi Ozan Doğulu'dan dayak yemesine neden olan dostu Çağla Şıkel'le " Çarkıfeleköte görev yapacak . Doğulu Önal aşkı , geçen hafta şiddete dönen tartışma sonunda bitti . Şamdan'da önceki gece birlikte eğlenen Önal ile Şıkel , gündüz " Çarkıfelek"in çekimi için kamera karşısına geçti . Kanal D'de hafta sonları yayımlanacak yarışmanın sunucusu Mehmet Ali Erbil , Önal ve Şıkel'in yılbaşına kadar görev yapacağını 1005'te " Çarkıfelek"i sürprizlerin beklediğini söyledi . Kraliçe kralla tartıştı DENİZ ALTUNTAŞ İstanbul LONDRA'DAKİ Dünya Güzellik Yarışması'nda kraliçe seçilen Azra Akın , önceki gün geldiği İstanbul'da Best Model of the World yarışmasında birinci seçilen Kıvanç Tatlıtuğ ile tartıştı . Akın ile adı aşk dedikodularına karışan Tatlıtuğ , dün akşam Ritz Carlton Oteli'nin lobisinde Akın'a , " Yarışmadan bu yana hiç aramadın " diye kızdı . Azra Akın ise , " Altı aydır seni bekliyorum . Hâlâ bir şey olmadı " diye çıkıştı . Akın , daha sonra moral bozukluğuyla odasına çıktı . İşte çıkmayan kitap BARKIN ŞIK Ankara Doç . Dr . Necip Hablemitoğlu , " Köstebek : Fethullahçı İstihbaratçılar Dosyası " adlı kitabını bitirdiğinde başına gelecekleri " son sözöde kayda geçti . Hablemitoğlu , henüz yayımlanmamış kitabına , Fethullah Gülen'in " zoraki ayrılık " nedeniyle cemaat üzerindeki kontrolünü yitirdiğini ve cemaat içindeki şahinlerin teröre ve güç kullanmaya kaydığını vurgulayarak başladı . Gülen'in TSK'ya karşı , " silahlı ve yasal bir güce sahip olmak için " istihbarat birimlerinde kadrolaşmaya ağırlık verdiğini belirten Hablemitoğlu , kitabında , söz konusu örgütlenmenin devleti " kansız " teslim almak amacına hizmet ettiğini öne sürdü . FETHULLAHÇI FİDANLAR ! Kitabında , resmi belgeler üzerinden istihbarat birimleri arasındaki çekişmeleri ortaya koyan Hablemitoğlu , MİT ve Jandarma Genel Komutanlığı raporlarına karşın Emniyet bültenlerinde Gülen'in korunduğunu iddia etti . Polis Akademisi'nde ve diğer eğitim kurumlarında Fethullahçı kadrolaşmayı resmi belgelerle ortaya kayan Hablemitoğlu'nun , kitabının son sözünde şu çarpıcı satırlar yer alıyor : " Devlet güvenliğinin zaafa uğraması pahasına , basit çıkar hesaplarına ya da makamından olma düşman kazanma korkusuna dayalı ilgisizlik , sorumsuzluk , vurdumduymazlık , fırsatçılık , yandaşlık ve işbirlikçilik gibi tüm olumsuzlukların oluşturduğu bataklık zemin , devletin stratejik kurum ve kuruluşları içindeki Fethullahçı fidanların ( ! ) adeta ormana dönüşmesine yol açmıştır . " TEHDİTLER HIZLA ARTTI " Bu çalışmayı sürdürürken , telefonlarımın dinlendiğine , bilgisayarıma girilerek postalarımın ve dosyalarımın kopyalandığına ve izlendiğime bir kere daha emin oldum . Bu nedenle , önlem olarak , internet bağlantısı olmayan ikinci bir bilgisayar edindim ve kullandım . Bu arada , telefon ve posta ya da posta kutusuna not yoluyla gerçekleştirilen tehditlerin sayısında da bir önceki yıla göre önemli artış gözlemledim . Tehditlerle ilgili olarak Valilik'ten koruma isteminde bulunmayı ise anlaşılır nedenlerden dolayı hiç düşünmedim . Bu süreçte , benim de kayda değer bazı kişisel hatalarım söz konusu oldu : Telefonda karşılıklı bilgi ve belge alışverişi taahhüdünde bulunarak randevulaştığım bir kişiye , buluşma yerini ve saatini alenen söyleme hatasında bulundum . " BELGELERİM ÇALINDI " Randevu öncesinde , fakültenin otoparkına bıraktığım otomobilimin alarmının çalışmadığını fark ettim . Otomobili kontrol ettiğimde , içinde araştırma ile ilgili belgeler , ses ve görüntü kasetleri ile CD'lerin bulunduğu alelade iki plastik poşetin bagajımdan gasp edildiğini fark ettim . Devlet içine sızmış " köstebeköleri araştıran bir akademisyen olarak , semt karakoluna ya da Hırsızlık Bürosu'na başvurmanın ne anlama geldiğini ve geleceğini en iyi algılayan bir yurttaş olarak , " Fethullah'ın Copları " kitabının yazarı , gazeteci Zübeyr Kındıra'nın yaptığını yapmadım , akıbetini paylaşmadım . Onun otomobilinin kitabının hazırlık evresinde soyulması üzerinden geçen yıllar zarfında , faillerin yakalanmamış olmasına da zaten hiç şaşırmamıştım . . . " SİZ BUNLARI OKURKEN . . . " Sizler bu satırları okuduğunuzda , eminim ki , hakkımda bugüne kadar açılmış yüz milyarlarca liralık manevi tazminat davalarına , yenileri eklenecektir . Her zaman olduğu gibi kimi siyasiler devreye girerek Üniversite Rektörü'nü hakkımda yasal işlem yapmaya zorlayacaktır . Tehditler ve hakaretler hız kesmeyecek , aileme de yönelecektir . Gelen duyumlara göre , Emniyet ve MİT bünyesinde , gerektiğinde aleyhimde kullanılmak üzere dezenformasyon çalışmaları kapsamında olumsuz bilgi notları ve dosyalar hazırlanmıştır . Telefonlarım bir şekilde dinlenmeye devam edecek , hakkımda imzalı , imzasız suç duyuruları yapılacak , TBMM'de aleyhimde soru önergeleri verilecek , bütün bunları dikkate alan savcılık evimde arama yaptıracaktır . Almanlar'dan Fethullahçılar'a , Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter ve laik yapısına göz diken tüm unsurlara karşı bunca zahmete ve minnete değer mi , diyorsanız Atatürk'ün manevi mirasçısı olarak " evet değer " diyorum . Çünkü Türküm ve başka Türkiye yok ! " Sahte haberdeki hedef Bir internet sitesi , Anadolu Ajansı'nı kaynak gösterip " Hablemitoğlu 1989'da PKK'ya yardım ve yataklıktan tutuklanmış " diye yayın yaptı . Oysa bu koca bir yalandı PINAR AKTAŞ İstanbul İnternette yakın bir zamanda yayına sürüldüğü anlaşılan , Necip Hablemitoğlu'nun gerçekdışı iddialarla hedef gösterildiği web sitesi , kafalarda soru işareti yarattı . Sitedeki " Sahte Türkçüler " adlı bölümde , Anadolu Ajansı'na dayanılarak 1989'da PKK'ya yardım ve yataklık yapmaktan tutuklandığı öne sürülen Hablemitoğlu , hedef gösterildi . Anadolu Ajansı haberin " düzmece " olduğunu açıkladı . ÇOK YÜZLÜ KİŞİLER Eski MİT'çi Mehmet Eymür'ün de sitesinde yer verdiği Hablemitoğlu'yla ilgili en ilginç yazı , " www . gercekergenekon . 4t . com " adlı ülkücü bir sitede yer aldı . Henüz " yapım " aşamasında olduğu görülen sitedeki " Sahte Türkçüler " bölümünde yer alan yazının başında " Bu sayfada Ergenekon ve Avrasya Stratejisi hareketleri içine sızmış çok yüzlü kişileri tanıtacağız " ifadesi yer alıyor . İki ağaç kütüğü arasına sıkışmış bir köpek resminin yer aldığı sayfada " PKK'lı Turancı " başlıklı yazı altında Hablemitoğlu'yla ilgili şu ifadeler yer alıyor : İSTİHBARAT MERAKLISI " Hablemitoğlu Yeni Hayat ( Türkçü ) ve İleri 1000 ( solcu Kemalist ) dergilerinin ve organizasyonlarının devamlısıdır . 1989'da PKK'ya yardım ve yataklık yapmaktan tutuklanmıştır . MGK'da çalışan onlarca subayın isimlerinin ( sahte doktora davasında ) gazetelere yansımasını ve yıpratılmasını sağlamıştır . Belirgin vasfı , Osmanlı'dan bahseden herkesi şeriatçı ve Türk dünyasına hizmet eden herkesi CIA ajanı olarak suçlamasıdır . Çocukluğundan itibaren istihbaratçılık oynamaya meraklıdır . Evinin önüne park eden Bulgar kamyonlarını KGB gönderiyor diye taşlatırmış . Babasını istihbaratçı kimliği kullanarak DDY'de iyi bir göreve tayin ettirmişti . " PKK'YA YARDIM İDDİASI Sitede Hablemitoğlu'nun PKK'ya yardım ve yataklık ettiği iddiası , sahte bir Anadolu Ajansı haberine dayandırılıyor . Sayfada verilen linkle ulaşılan başka bir sayfada Anadolu Ajansı'nın Eylül 1989'da abonelerine servis yaptığı ileri sürülen haberde , " Güvenlik güçlerince Ankara'da yapılan operasyonda bölücü terör örgütü PKK'nın sözde siyasi kanat ERNK'nın Ankara sorumlusu Necip Hablemitoğlu ele geçirildi " deniliyor . Haberde ayrıca " Hablemitoğlu'nun ilk ifadesinde talimatları bizzat terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan'dan aldığını söylediği ve Öcalan'ın Perinçek'le aralarındaki ilişkiyi de sağladığı " iddia ediliyor . ANADOLU AJANSI : Biri taklit etmiş AA Genel Müdür Yardımcısı İsmail Bezgin konuyla ilgili şu açıklamayı yaptı : " Bandırma'da yayımlanan Genç Bayrak gazetesi 15 Mayıs 1001'de böyle bir haber yayımlıyor . Hablemitoğlu da mahkemeye veriyor . Avukatı bize Böyle bir şey var mı ? diye başvurdu . 16 Haziran 1001'de bir yazıyla Haberimiz yok . Formatımıza uygun değil . Bilgisayar sistemimizde tarihte haberlerin altına tarih atma bile yoktu diye bir açıklama verdik . Biri oturmuş bizim bugünkü geçtiğimiz formatta hazırlamış . 15 yıl sonra da yayımlamış . " Koruma istedi mi , istemedi mi ? HABER MERKEZİ Hablemitoğlu'nun onca ölüm tehdidine rağmen koruma isteyip istemediği bilmeceye dönüştü . atv'nin Ceviz Kabuğu programının yapımcısı Hulki Cevizoğlu , CNN Türk'e yaptığı açıklamada , Hablemitoğlu'nun " koruma istediğini , ancak alamadığını söylediğini " açıkladı . Henüz yayımlanmayan " Köstebek " adlı kitabında ise koruma istemediğini vurgulayan Hablemitoğlu , 1. " demişti . Resmi tören yok . . . Bugün gömülebileceği ailesine bildirilen Hablemitoğlu'nun cenaze töreni için birçok sivil toplum kuruluşu öncü olmak istedi . Ankara Üniversitesi de , Hablemitoğlu'na resmi tören yapma isteğini eşine bildirdi . Ancak tüm bu talepleri reddeden Şengül Hablemitoğlu , cenaze törenini evin önünde yapmayı kararlaştırdı . Eşinin ilk ifadesi : Mumcu gibi öldürüleceğini düşünüyordu Hablemitoğlu'nun eşi Şengül Hablemitoğlu , Emniyet'e verdiği ilk ifadede , " Hazırlıklıydık . Ancak ne zaman nasıl olacağına hazırlanamamıştık . Ben çocukları nasıl hazırlayacağımı düşünüyordum " dedi . Hablemitoğlu , eşinin bombalı saldırı sonucu yaşamını yitiren gazeteci yazar Uğur Mumcu gibi öldürüleceğini düşünerek uzaktan kumandalı araç kullandığını da kaydetti . Gülen'in avukatı iddiaları yalanladı ANKARA Milliyet Fethullah Gülen'in avukatı Orhan Erdemli , suikasta kurban giden Doç . Dr . Necip Hablemitoğlu'nu , müvekkili hakkındaki davayla ilişkilendiren haberlerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti . Erdemli , Hablemitoğlu'na yönelik saldırının bir an önce aydınlatılarak , faillerin adalet önünde hesap vermesi gerektiğini kaydetti . " Böyle hain cinayetler sonrası olayla ilgisi olmayacak şahsiyetleri zan altında bırakma çabalarına da dikkat edilmesi gerektiği " belirtilen açıklamada , " Olayla ilgisiz kişiler töhmet altına sokularak mağdur edilmeye çalışılıyor " denildi . Öğrencileri saldırıyı kınadı . . . Ankara Üniversitesi Sağlık Eğitim Fakültesi öğrencileri , ellerinde Hablemitoğlu'nun fotoğraflarıyla evin önünde basın açıklaması yaparak saldırıyı kınadı . " Susma sustukça sıra sana gelecek / Genciz , güçlüyüz , Atatürkçüyüz " sloganları atan öğrenciler , mum yakıp dakika saygı duruşunda bulundu ve İstiklal Marşı okudu . Migros'tan aradı şimdi yoldadır . . . EZELHAN ÜSTÜNKAYA Hablemitoğlu'nun eşi Şengül Hablemitoğlu , kocasının cesedini ilk önce apartmana gelen bir misafirin gördüğünü anlattı . Görgü tanıklarına göre , apartmanın numaralı dairesine gelen misafir , Hablemitoğlu'nu yerde görüp kapıcıyı uyardı . Kapıcı da , numarada oturan kişiyle dışarı çıktı . Hablemitoğlu'nu tanıyan kapıcı ve komşusu , hemen eşine haber verdi . Şengül Hablemitoğlu , eşinin sabah çıkarken yanında bir çanta olduğu , ancak cesedin yanında çanta bulunmadığı iddialarını da yalanladı . Apartman kapıcısı Şaban Çelik de , numarada oturan Ziver Özkan'ın kendisini yukarı çağırdığını belirterek , şunları söyledi : " Ziver Bey , Hablemitoğlu'nu gösterip Tanıdın mı ? diye sordu . Yüzü kanlı olduğu için tanıyamadım . Bana Git Necip Abi'ye bak dedi . Hemen evine gittim . Şengül Abla'ya Necip Abim evde mi ? diye sordum . Panikledi , Bir şey mi var ? dedi . Ben de Yok abla , Necip Abi evde mi ? diye tekrarladım . Bunun üzerine Şimdi görüştüm . Migros'taydı , geliyor dedi . Dışarı çıktık . Şengül Abla onu görüp çığlık atmaya başladı . " Çocuklarına kale adı verdi Uyvar ve Kanije Hablemitoğlu , çocuklarının isimlerini , hayranlık duyduğu Türk tarihinden seçmişti . Hablemitoğlu'nun Türk tarihindeki önemli kalelerden olan Kanije ve Uyvar isimlerini verdiği kızları , suikastın işlendiği dakikalarda evdeydi . Çocuklar , akrabalarına gönderildi Doçent Dr . Necip Hablemitoğlu'nun eşi Şengül Hablemitoğlu , gün boyunca komşularına emanet ettiği kız çocukları Kanije ve Uyvar'ı , akşam akrabalarına götürmek üzere aile dostlarıyla evden uzaklaştırdı . Sadece Milliyet'in görüntülediği çocukların fotoğrafının çekilmesine , akrabaları tepki gösterdi . Sezer açık konuştu : Siyasi suç Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Dr . Necip Hablemitoğlu'nun silahlı saldırı sonucu öldürülmesini şiddetle kınadığını ve lanetlediğini belirterek , " Hablemitoğlu'nun düşüncesi , kimliği belli . Bu siyasi bir suç diye düşünüyorum " dedi . Saldırganların kısa sürede yakalanarak , adalete teslim edilmesini umduğunu söyleyen Sezer , " Bunun kötü günlerin başlangıcı olmamasını diliyorum " dedi . Öte yandan Başbakan Abdullah Gül de , Şengül Hablemitoğlu'nu telefonla arayarak başsağlığı diledi . ORG . ÖZKÖK : ÜZÜLDÜK Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök de , Hablemitoğlu'nun eşine gönderdiği mesajda , " Cumhuriyetin temel niteliklerinin , Atatürk ilke ve devrimlerinin yılmaz savunucusu , değerli araştırmacı ve öğretim üyesi Dr . Necip Hablemitoğlu'nun hain bir saldırıda hayatını kaybetmesinden büyük üzüntü duyduk " dedi . Kapıcı katili gördü mü Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi Doç . Dr . Necip Hablemitoğlu'nu evinin önünde katledenlerin bulunması için ilk umut , görgü tanığı olduğu düşünülen bir kişinin ifadesi üzerinde doğdu . Emniyet'e bilgi veren civar apartmanlardan birinin kapıcısı , " Çöp dökerken silah sesi duydum . Yanıma gelen biri Defol git buradan dedi " bilgisini verdi . İKİNCİ KURŞUN ENSEYE Hablemitoğlu'nun Keçiören Adli Tıp Grup Başkanlığı'nda yapılan otopsisine DGM savcıları Cengiz Köksal ile Ömer Süha Aldan katıldı . Alınan bilgiye göre , Hablemitoğlu'na öldürücü kurşun cepheden atıldı . Sol gözden giren bu kurşun , geniş bir delik bırakarak başın arka kısmından çıktı . Bu kurşunun " çekirdek gömleği " diye nitelendirilen kısmı , kafatası içinde kaldı . Hablemitoğlu bu atışla yere düşerken , açısını değiştiren saldırganın ateşlediği ikinci kurşun " oksipital " denilen " ense " bölgesinden vücuda girdi ve göğüs bölgesinde saplanarak kaldı . SİLAH TEMİZ ÇIKTI Olay yerinde bulunan iki adet mermi kovanının , piyasada rahatça bulunan " Luger " marka olduğu anlaşıldı . Emniyet Genel Müdürlüğü kayıtlarında aynı silahla başka bir suç işlendiğine ilişkin bir bulgu olmadığı , ancak kovanların bir kez de emniyetin bölge laboratuvarlarında inceleneceği öğrenildi . 100'e yakın kişinin bilgisine başvuran polis , havaalanı kayıtları ile Ankara'daki tüm otellerde kalan müşterilerin kayıtlarını incelemeye başladı . TRAVESTİLER GÖRDÜ MÜ ? Apartmanın 10 numaralı dairesinde yaşayan travestiler , silah sesi duyduklarını , ancak maç için ateş edildiğini sandıklarını söylediler . Travestilerden biri , " Bir gün önce apartmanın karşısında araç içinde bekleyen iki kişi gördüm . Suikastın yapıldığı gün de aynı kişileri , aynı araçla kısa bir süre gördüm " dedi . Emniyet'e iletilen iddialara göre , Hablemitoğlu ile aynı apartmanda oturan İran vatandaşı iki kişi de suikasttan yaklaşık ay önce buraya taşındı . TOLGA ŞARDAN/GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Yabancı servis kuşkusu Suikastın ardından Ankara'da oluşan " dış kaynaklı eylem " görüşü dün de devam etti . Olayın kriminal araştırmasını yapan özel ekip ise , bir yandan da eylemi analiz etmeye çalışıyor . Bu çerçevede dikkat çekilen noktalar şöyle : TOLGA ŞARDAN ANKARA Hablemitoğlu'na yönelik eylemin tarzı , yerli terör örgütlerinin hareketinin dışında kaldığı izlenimini veriyor . Eylemden hemen sonra olayın üstlenilmemesi ve dün geç saatlere kadar bu durumun devam etmesi , bu olasılığı güçlendiriyor . Hizbullah ve PKK'nın eylem biçimleri de Hablemitoğlu suikastıyla örtüşmüyor . Polis araştırmalarında eylemin , " yabancı bir istihbarat servisinin güdümündeki bir ekibin işi " olması ihtimali üzerinde duruyor . İki kurşunun da aynı tabancadan çıkması ve birbirine yakın yerden isabet etmesi , hem katilin profesyonel olduğu hem de doğrudan öldürmek için eylem yaptığının bir göstergesi . Bulgulara göre metreden ateş eden katil , ilk kurşunla hedefe ulaştı . İkinci atışta kurşunun vücuda giriş açısı , düşerken ateş edildiğini gösteriyor . Kovanların birbirine yakın olması , katilin " sınırlı hareketle " eylemi gerçekleştirdiğini ortaya koyuyor . Katilin apartmanın karşısındaki araçla olay yerinden ters istikamette ayrılması , bölgeyi bildiğini ve birkaç kez istihbarat çalışması yapıldığını gösteriyor . Karakola gitti , kayboldu ! Varto'da bir ay önce " Astsubay beni aramış , karakola gidiyorum " diyerek evinden ayrılan Sıddık Kaya'dan hâlâ haber alınamıyor . . . NAMIK DURUKAN Ankara Diyarbakır ve Şırnak'ta OHAL uygulamalarının geçen ay sona ermesine rağmen , uygulamaların halen devam ettiği iddia edildi . 10 Kasım'da Muş Varto'da " Astsubay beni aramış , karakola gidiyorum " diyerek evden ayrılan Sıddık Kaya'dan bir daha haber alınamaması da bölgedeki kayıp iddialarını yeniden gündeme getirdi . Kaya ailesinin başvurusu üzerine savcılık soruşturma başlattı . Ailenin , İnsan Hakları Derneği'ne başvurmasıyla da konu TBMM İnsan Hakları Komisyonu'nun önüne geldi . Komisyon Başkan Vekili Cavit Torun , Kaya'nın kaybolmasından ilçede görev yapan Astsubay Celal Şan'dan şüphe edildiğini belirterek , " Aile yapmış olduğu araştırma ve inceleme neticesinde , astsubayın bu şahsı aradığını , şahsın , eşyalarını , birtakım belgelerini evde bırakarak astsubayın yanına gittiğini , ama bir daha eve dönmediğini ifade etmiştir " dedi . OHAL kalktı ama ! İnsan Hakları Komisyonu Üyesi CHP Batman Milletvekili . Nezir Nasıroğlu da , OHAL uygulamasının kalkmasıyla bölgenin özgür bir ortama kavuştuğu ve insanların mutlu bir yaşama başladığı iddialarının doğru olmadığını iddia etti . Nasıroğlu , " Başbakandan , değerli hükümet üyelerinden dileğim odur ki Olağanüstü Hal kalktı , bölgede sorun kalmadı gibi tehlikeli bir anlayışa kapılmasınlar . Bölge sorunları bundan sonra daha da acilen çözüm beklemektedir " diye konuştu . DSP kazanamayınca hayalleri suya düştü RAMAZAN YAVUZ Diyarbakır DHA Diyarbakır'a 15 kilometre mesafedeki 90 haneli Körtepe köyü , 10 yıldır susuzluk çekiyor . Köylüler kar kış demeden bir kilometre mesafede bulunan dereden sularını eşeklerle taşıyor . Dere suyunun pis olması nedeniyle özellikle yazın bulaşıcı hastalıklarla boğuşan köylüler , seçim öncesi köye gelen DSP adaylarının girişimiyle su sondaj çalışması başlatıldığını , ancak DSP'nin seçimden yenilgiyle çıkması üzerine çalaşmaların durdurulduğunu belirttiler . Köylüler , " DSP kazanamayınca bizim de temiz suya kavuşma hayalimiz sona erdi " diye yakındılar . PKK , Rusya'dan tehdit etti KADEK'in Rusya temsilcisi , basın toplantısı düzenleyerek Öcalan'a af istedi CENK BAŞLAMIŞ Moskova PKK'nın yerine kurulan Kürdistan Özgürlük ve Demokrasi Kongresi ( KADEK ) , Türkiye'nin kabul etmesi olanaksız talepler ileri sürerek terörizmi yeniden başlatma tehdidinde bulundu . KADEK'in Rusya temsilcisi Halit Cudi , Moskova'daki Basın Gelişim Enstitüsü'nde düzenlediği basın toplantısında , PKK lideri Abdullah Öcalan'ın İmralı'da izole edildiğini , avukatları ve yakınlarıyla görüşmesine izin verilmediğini öne sürdü . Cudi , Öcalan'ın durumunda iyileşme sağlanması için 15 Şubat'a kadar bekleyeceklerini , bunu takip eden üç ay içinde de hükümetin bazı siyasi adımlar atmasını istediklerini söyledi . Talepler arasında , Öcalan'ı da kapsayacak af ilan edilmesi ve Kürtçe'ye ikinci devlet dili statüsü tanınması bulunuyor . Cudi , mayıs ayı ortalarına kadar taleplerinin kabul edilmemesi halinde silahlı mücadeleyi yeniden başlatıp başlatmama konusunda karar alacaklarını söyledi . Cudi , " ABD , Irak operasyonunda destek adına İslamcıların iktidara gelişini destekledi . Bu destek karşılığında Türkiye'ye Kuzey Irak'ı ele geçirme olanağı sağlanacak " dedi . Cudi , KADEK'in bağımsız Kürt devleti fikrini desteklemediğini söyledi . Bilim reformunu devlet desteklesin TÜBİTAK ödüllerinin dağıtılması töreninde Sezer , " Üretim için bilim reformu yapılmalı " diye konuştu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , toplum olarak yenilikçi düşüncelere yönelmek ve bilimi her alanda yaşama geçirerek üretime dönüştürmek gerektiğini belirterek , bunun için devlet desteğiyle köklü bir bilim reformu yapılmasını istedi . TÜBİTAK 1001 Bilim , Hizmet ve Teşvik Ödülleri törenine katılan Sezer , ekonomik ve sosyal alanlarda yeniden yapılanma sürecindeki Türkiye'yi geleceğe taşıyacak bilimsel birikim ve nitelikli insan gücünün mevcut olduğunu ifade etti . Bilim reformuyla Türkiye'nin üretime geçebileceğini kaydeden Sezer , şunları söyledi : " Üniversitelerin bilim üretme olanakları artırılmalı , bilim insanlarımız özendirilmeli , araştırma geliştirme etkinlikleri için yeterli kaynak sağlanmalıdır . " Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır ise , Türkiye AB'ye girme ideali doğrultusunda çalışırken bilim ve teknolojinin en önemli unsur ve destek olduğunu vurguladı . Daha sonra ödüller bilim adamlarına verildi . İşte , ödül alan bilim adamları Ege Üniversitesi'nden Prof . Dr . Bekir Çetinkaya , İTÜ'den Prof . Dr . Aral Okay , Mühendislik dalında İTÜ'den Prof . Dr . Ayşe Erdem Şenatalar , Sağlık Bilimleri dalında Hacettepe'den Prof . Dr . Turgay Dalkara ve Ankara Üniversitesi'nden Prof . Dr . Taner Demirer . Hizmet Ödülü sahipleri : İstanbul Üniversitesi'nden Prof . Dr . Ali Rıza Berkem , Hacettepe Üniversitesi'nden Prof . Dr . Aykut Erbengi ve Ankara Üniversitesi'nden Prof . Dr . Ekrem Kün . Teşvik Ödülü sahipleri : ODTÜ'den Prof . Dr . Cengiz Beşikci ve Doç . Dr . Meral Azizoğlu , Kocaeli Üniversitesi'nden Prof . Dr . Arif Demir , Bilkent Üniversitesi'nden Doç . Dr . Ahmet Oral , Doç . Dr . Orhan Arıkan ve Doç . Dr . Özgür Ulusoy , Boğaziçi Üniversitesi'nden Prof . Dr . Ethem Alpaydın , Sabancı Üniversitesi'nden Doç . Dr . Canan Baysal , Hacettepe Üniversitesi'nden Doç . Dr . Ediz Demirpençe , Doç . Dr . İbrahim Haznedaroğlu , Doç . Dr . Ömer Uğur ve Başkent Üniversitesi'nden Doç . Dr . Hulusi Bülent Zeyneloğlu . TÜBİTAK TWAS ödülü sahibi : Koç Üniversitesi'nden Prof . Dr . Halil Fener'i kızdıran reklam yaşındaki çocuğun Rüştü ismini taktığı çamaşır makinesine gol atmaya çalışmasını konu alan reklama Fenerbahçe taraftarı ateş püskürüyor . . . ŞÜKRAN PAKKAN İstanbul En sonunda gol atıyor Fenerlilerin tepkisini çeken reklamda , anaokuluna giden bir çocuk , evindeki otomatik çamaşır makinesine gol atmaya çalışıyor . Peş peşe şut çeken çocuk en sonunda topu makinenin içine sokuyor . . . Çamaşır makinesini kaleci Rüştü yerine koyup gol atmaya çalışan çocuğu konu alan televizyon reklamı , bazı Fenerbahçelileri kızdırdı . Geçtiğimiz günlerde televizyonlarda yayımlamaya başlanan reklam , bir anaokulu sınıfında dört yaşında bir erkek çocuğunun ev aletlerini anlatan öğretmenine verdiği yanıtla başlıyor . Çocuk , çamaşır makinesi resmini görünce Fenerbahçe'nin kalecisi milli futbolcu " Rüştü " olarak adlandırıyor . Reklam evde devam ediyor . Evlerinde kapağı açık otomatik çamaşır makinesine gol atmaya çalışan çocuk , sonunda başarıyor . Firma reklamın mesajını " dayanıklılık " olarak açıklarken , bir grup Fenerbahçe taraftarıysa mesajı reklamda görülmeyen Rüştü'ye hakaret olarak algıladı . Kadıköy'de bir protesto planlayan grup , ikna edilince dünkü gösteriden vazgeçti . Sevinmeliler Rafineri Reklamevi'nin metin yazarı Murat Çetintürk , " Kaleci deyince herkesin aklına Rüştü geliyor , aslında sevinmeleri lazım " diyerek taraftarın gönlünü almaya çalıştı . Rüştü'ye telif bedeli de ödediklerini vurgulayan Çetintürk , şunları söyledi : Kaleci demek Rüştü demek anlayışından hareket ettik . Buna sevinmeleri lazım . Çocuğun evdeki çamaşır makinesine isim takması ve kendi arkadaşı sayması yine Fenerliler açısından sevindirici olmalı . Dört yaşındaki çocukla Rüştü maç yapsa , sevineceğini düşündüğü için zaten golü yer . Reklam çocuğun hayal dünyasının bir ürünü . Reklamdan bu sonucu çıkarmak çok enteresan . " Fenerbahçeliler Altyapı Derneği Başkanı Davut Dişli de reklamı son derece esprili bulduğunu ve taraftarın tepkisine anlam veremediğini belirtti . Türkiye donuyor Çok sayıda ilde okulların tatil edilmesine neden olan kar yağışı yüzünden Doğu Anadolu'da 558 , Doğu Karadeniz'de 58 , İç Anadolu'da 96 köy yolu kapandı DOĞAN HABER AJANSI Soğuk ve yağışlı hava , tüm yurtta yaşamı olumsuz yönde etkilerken , Van ve Tokat'ta iki kişi donarak öldü . Ankara , Afyon , Aksaray , Karaman , Eskişehir , Kayseri , Kilis ve Kütahya'da okullar bir gün tatil edilirken , kar yağışından etkilenen bazı illerde son durum şöyle : Burdur : Yoğun kar yağışı nedeniyle merkeze bağlı köylerde ilk ve orta dereceli okullar bir , bazı ilçeler de iki gün tatil edildi . Isparta : Aksu ilçe merkezi ve köylerde okullar iki gün tatil edildi . Konya : Okullar iki gün tatil edildi . İstanbul uçak seferleri iptal edildi . Kar kalınlığı merkezde 10 santimetreye ulaştı . 49 köy yolu kapandı . Karaman : 48 köy yolu kapandı . Hakkâri : Kar yağışı Şemdinli'de etkili oldu . Eksi 10 derecede içme suları dondu . Köylere ulaşılamıyor . . . Doğu Anadolu'da 558 , Doğu Karadeniz'de 58 , İç Anadolu'da 96 köy yolu ulaşıma kapandı . Tunceli Ovacık'ta karayolu bağlantısı , yoğun kar yağışı nedeniyle kesildi . Eruh Şırnak yolu da , kar ve tipi nedeniyle ulaşıma kapandı . Bitlis'te de kardan dolayı 154 köyle ulaşım kesildi . Memet'i sonunda Nâzım'a kavuştu ! Şairin şiirlerinde Oğlum Memet diye dünyaya tanıttığı Türk edebiyatı ve voleybolunun önde gelen isimlerinden Memet Fuat Bengü öldü İSTANBUL Milliyet Türk edebiyatı ve voleybolunun önde gelen isimlerinden Memet Fuat ( 66 ) , akciğer yetmezliği sonucu dün sabaha karşı vefat etti . Nâzım Hikmet'in şiirlerinde " Oğlum Memet " olarak tüm dünyaya tanıttığı Memet Fuat Bengü'nün cenazesi , bugün Altunizade Camii'nde öğleyin kılınacak cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verilecek . Film rejisörü Vedat Örfi ve Piraye Hanım'ın çocuğu olan Memet Fuat , 1916'da İstanbul'da doğdu . 1946'da Haydarpaşa Lisesi'ni , 1951'de İ. Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitiren Memet Fuat , öğretmenlik , çevirmenlik , muhabirlik , inşaatlarda mimar yardımcılığı gibi işlerde çalıştı . 1960'ta De Yayınevi'ni kurdu , 1964 65 arasında Yeni Dergi'yi çıkardı . Bir önceki yılda çıkmış yazı , öykü ve şiirlerden yaptığı seçmelerle Türk Edebiyatı adlı yıllıklar düzenledi ( 1965 61 ) . Çocukluğundan beri spor tutkusu yaşayan Memet Fuat , 1961 80 arasında voleybol erkek milli takımına antrenörlük yaptı . 1980'e doğru De Yayınevi'ndeki etkinlik nerdeyse bütünüyle durmuşken , Yazarlar Kooperatifi , yayımlamayı düşündüğü " Yazko Edebiyat " dergisini yönetmesi için onu üyeleri arasına aldı . 1981'de Adam Yayınevi'nin yerli yayınlar yönetmeni oldu . Birbirinden değerli kitapların yanı sıra Nâzım Hikmet'in , Orhan Veli'nin yapıtlarının yanlışsız basımlarının yapılmasına öncülük etti . 1986'de emekli oldu ama yayıneviyle ilişkisini büsbütün kesmedi . 1985'te yayımlanmaya başlayan " Adam Sanat " dergisinin genel yayın yönetmenliği görevini , solunum yetmezliğinden ikinci kez yoğun bakıma girip çıktığı 1999 yılına kadar sürdürdü . Cezaevinden mektuplar Memet Fuat Bengü'yü birçok insan Nâzım Hikmet'in şiirlerinden ya da mektuplarından tanıdı . Piraye Hanım'la 1950 yılında tanışan Nâzım Hikmet , 1955 yılında onunla evlendi . Ünlü şairin cezaevinde bulunması nedeniyle çoğu ayrılık içinde geçen yıllardan sonra bu evlilik 1951'de bitti . Nâzım , bu dönemde " oğlum " diye hitap ettiği Memet Fuat'a gönderdiği mektuplarda , annesi Piraye Hanım'la ilgili düşüncelerini anlattı . Nâzım'la yirmi yıl baba oğul gibi yaşayan Memet Fuat , 1980'de Nâzım Hikmet'in bilinmeyen iki şiir defterini yayımladı . 1988 1990 arasında Adam Yayınevi Memet Fuat'ın editörlüğünde , Nâzım Hikmet'in bütün yapıtlarını 18 kitaplık bir dizide topladı . Memet Fuat'ın Eserleri Memet Fuat , 1959'da dergilerde çıkan denemeleriyle Ataç Eleştiri Armağanı'nı , 1961'de Düşünceye Saygı adlı kitabıyla TDK Deneme Eleştiri Ödülü'nü kazandı . 1991'de Çağdaşımız Makyavel adlı kitabıyla Sedat Simavi Ödülü'nü Gülten Akın'la paylaştı . 1995'te Kültür Bakanlığı " Kültür ve Sanat Büyük Ödülü " verilen Memet Fuat , 1996'da Edebiyatçılar Derneği Onur Ödülü aldı . Fuat'ın bazı eserleri şöyle : Tiyatro Tarihi ( 1961 ) , Türk Edebiyatı ( 1965 61 , yıllıklar ) , Çağını Görebilmek ( 1981 , deneme ) , Voleybol ( 1985 ; Memet Bengü adıyla ) , Çağdaş Türk Şiiri Antolojisi ( 1985 ) , Sömürüsüz Bir Dünya ( 1998 , deneme ) , Biçemden Biçeme ( 1998 , deneme ) , Yaşlı Bir Şaire Mektuplar ( 1999 , deneme ) , Nâzım Hikmet ( 1000 , İnceleme ) , Aydınlar Sözlüğü ( 1001 , inceleme ) . SEZER'DEN VETO Cumhurbaşkanı , AKP lideri Tayyip Erdoğan'a milletvekilliği yolunu açan Anayasa değişikliğini , " öznel , somut ve kişisel " gerekçesiyle onaylamadı . . . ANKARA Milliyet Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , AKP lideri Tayyip Erdoğan'a milletvekilliği yolunu açan Anayasa değişiklikleriyle ilgili 4664 sayılı yasayı " öznel , somut ve kişisel " amaçlı olduğu gerekçesiyle veto etti . Pakette , Anayasa'nın 66 ve 68 . madde değişiklikleriyle 66 . maddeyi sınırlayan Geçici . madde bulunuyordu . Bunlardan 66'daki " ideolojik ve anarşik suçlardan hüküm giyenler milletvekili olamazlar " ifadesi " terör suçlarından hüküm giyenler " şeklinde düzenlendi . Meclis , seçimlerin süresiyle ilgili 68 . maddeyi de " Bir ilin tüm milletvekillikleri boşalırsa ilde ara seçim yapılır " şeklinde yeniden düzenledi . Bu değişikliklerin ilk seçimde uygulanabilmesi için " Seçim yasalarındaki değişiklikler yıl içinde yapılacak ilk seçimde uygulanmaz " şeklindeki 66'ye geçici bir madde eklenerek , bu ifadenin yapılacak ilk ara seçimde geçerli olmaması sağlandı . Hukuk devletiyle bağdaşmıyor Sezer ise veto kararının gerekçesinde , evrensel hukuk kurallarına göre yasaların genel ve nesnel olması , kişiye özgü olmaması gerektiğini vurguladı . Yasaların özel , güncel ve geçici bir durumu gözetmeyen , belli bir kişiyi hedef almayan kuralları içermesinin gerektiğini vurgulayan Sezer , 4664 sayılı yasanın ise , öznel ve kişiye özgü niteliğiyle " hukuk devleti " ilkesiyle bağdaşmadığını belirtti . Kimilerine yol açılıyor Sezer , bir yandan 66 , bir yandan da 68'de değişiklik yapılmasının " engeli kalkan kimilerine , normal süreyi beklemeden milletvekili seçilme yolu açtığını " kaydetti . Sezer , 68'in sürekli seçim ortamı olmaması ve genel seçime bir yıldan az süre varken , ara seçim yapılarak seçmenin etkilenmemesi için çıkarıldığını anımsattı . Buna rağmen değişikliğin , bir ilin tüm milletvekilliklerine sahip bir partiye ya da aynı amaca sahip partilere üyelikleri boşaltarak ara seçime gitme ve seçmeni etkileme olanağı sağladığına dikkat çeken Sezer , bunun da yasanın özel amacını gösterdiğini ifade etti . Geçici . maddenin de Anayasa'nın genel norm özelliğini ortadan kaldırdığını belirten Sezer , hükümetin , Siirt seçiminin yenileneceğinin belli olmasından sonra bu maddeleri ivedi biçimde değiştirmesinin yasanın öznel ve kişiye özgü yapısını gözler önüne serdiğini kaydetti . Sezer , yasadan daha sonra herkesin yararlanmasının sonucu değiştirmeyeceğini de vurguladı . AKP : Aynen geri göndereceğiz Millete gideriz ANKARA Milliyet Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in , AKP lideri Tayyip Erdoğan'ı siyasi yasaktan kurtaracak Anayasa değişikliğini veto etmesi , AKP'de şok etkisi yarattı . Grup Başkanvekili Salih Kapusuz , yasayı kısa bir incelemeden sonra aynen geri göndereceklerini belirterek , " TBMM kesinlikle hiçbir kimse ve kurumla inatlaşmaz . Götürme yetkisinin kullanılmasından sonra referanduma gideriz " diye konuştu . CHP'nin görüşü alınacak Erdoğan da veto kararının ardından MYK üyeleriyle toplandı ve CHP'nin görüşünün alınması kararına vardı . Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı da , yasayı aynen geri göndereceklerini belirterek , " Milletin isteklerine uygun düzenlemeleri kişisel olarak değerlendirmek kişiseldir . Hodri meydan . Bunun faturası ağır olur , piyasalar dalgalanır " dedi . Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır da , " Varsa hatamız telafi ederiz . Cumhurbaşkanımız da hata edebilir " diye konuştu . Şimdi ne olacak ? Referandum yolda Cumhurbaşkanı Sezer'in veto ettiği paket , Meclis'ten Köşk'e aynen geri gönderilirse Sezer , Anayasa gereği yasayı ya onaylayacak ya da referanduma götürecek . İzlenecek yöntem şöyle : Veto gerekçelerine karşın Meclis aynı düzenlemeyi kabul edip geri gönderebilecek . Bunun için süreç yeni baştan işletilecek . Anayasa Komisyonu'nda görüşme yapılacak , ardından düzenleme Genel Kurul'a getirilip Anayasa gereği 48 saat arayla iki kez görüşülüp oylanacak . Kabul edilmesi için Meclis'in üçte ikisinin oyu aranacak . Meclis üçte iki oyla yasayı aynen kabul edip gönderirse Sezer refenduma gidebilecek . Bu durumda evet oylarının hayır oylarından bir fazla olması yasanın kabulü için yetecek . YSK takvim hazırlayacak Siirt seçimi için karar verilecek Siirt seçimine ilişkin takvimi belirlemek için Sezer'in kararını bekleyen YSK üyelerinin dünkü karardan sonra takvimi hemen hazırlamaları durumunda seçim Şubat'ta yapılacak . Bu durumda , Erdoğan'ın milletvekili seçilme yeterliliğini adayların kesinleşeceği son tarihe kadar kazanması zora girecek . Ancak YSK , yasa takvimden sonra kabul edilirse , seçim tarihini Mart'a taşıyabilecek . Güreş , Çayan gibi konuştu Eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş , " Türkiye'yi oligarşi yönetiyor " dedi . Oligarşi kavramını Kızıldere'de öldürülen Çayan kullanıyordu HABER MERKEZİ Eski Genelkurmay Başkanı ve DYP Kilis Milletvekili Doğan Güreş , 11 Eylül 1980 darbesi öncesinde radikal sol gruplar arasında yaygın kullanılan bir ifadeyi kullanarak , " Türkiye'yi oligarşi yönetiyor " dedi . Oligarşi kavramı , 1960'li yıllarda Kızıldere'de çatışmada öldürülen THKP lideri Mahir Çayan'ın tezlerinde geçiyordu . Kavram , çok küçük bir sermaye grubunun egemenliği olarak daha çok Latin Amerika rejimleri için kullanılıyordu . Güreş , önceki gece Kanal D'de yayımlanan " Genç Bakış " programında yazarımız Abbas Güçlü'nün sorularını yanıtladı . " Türkiye'yi bir kere hükümetler , Meclis idare etmiyor . Oligarşi idare ediyor " diyen Güreş , " Dışarıdan sevk idare edenler var . Doğan Paşa acı söyler , ama dosttur , iyiyi söyler . İnşallah bundan sonra olmaz . Bir defa Türkiye'de kuvvetler ayrılığı yok " görüşünü dile getirdi . Güreş , Güçlü'nün , " Hep Türkiye'yi askerler idare eder derler . Siz ise askerler değil , oligarşi diyorsunuz " sözleri üzerine " Oligarşi , oligarşi " karşılığını verdi . Güçlü'nün , " Bunlar kim peki ? " sorusuna da Güreş şu yanıtı verdi : " Bunlar hükümetleri devirirler . Bunlar hükümetlerin ellerindeki imkânlardan çok kolay yararlanırlar . Bunların milyardan fazla dolar borçları vardır . Vermezler , ama hâlâ dışarda gezerler . Söyletmeyin beni , kapatayım bunu . Çünkü benim sözlerim biraz daha çok şey görür . " İnsanlar içindeyken yıkıma başladılar ÜMİT ÖZEL , CEYHUN KÖSE Bursa DHA Bursa'nın Osmangazi ilçesine bağlı Mehmet Akif Mahallesi'nde kaçak olarak yapıldığı belirlenen 11 binanın yıkımında olaylar çıktı . Bazı aileler yıkım ekiplerine taşlı saldırıda bulunurken , bazıları da evlerinden çıkmak istemedi . Olaylar nedeniyle yıkımlara ara verilirken , jandarma iki kişiyi gözaltına aldı . Bölgeye gelen jandarma ve Osmangazi Belediyesi yıkım ekipleri , Mustafa Yıldız ve Bayram Güleç'in kaçak yapılarını yıktılar . Daha sonra Ahmet Erdoğan ve Hasan Ceylan'ın evine yönelen ekipler , tepkiyle karşılaştı . İki katlı evinin alt katında oturan Meryem Ceylan , hamile olduğunu belirterek , evden çıkmadı . Meryem Ceylan , tüm uyarılara rağmen çıkmazken , ekipler üst katı yıkmaya başladı . Bu sırada tepki gösteren kaçak bina sahipleri dozerlere taşlı saldırıda bulundu . Bazı iş makinelerinin üzerine çıkanlar ise jandarma tarafından indirildi . Olaylar sırasında Ahmet Erdoğan ve Mesut Yanar gözaltına alındı . Erdoğan , Putin'le bir araya gelecek CENK BAŞLAMIŞ Moskova AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın gelecek hafta Moskova'yı ziyaret ederek Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le görüşmesi bekleniyor . Edinilen bilgiye göre , Erdoğan'ın Moskova ziyaretiyle ilgili hazırlıklar sürüyor . Son anda bir değişiklik olmazsa , Erdoğan'ın Moskova'ya 15 Aralık'ta gelmesi planlanıyor . AKP liderinin aynı gün , Koç Enka ortaklığıyla kurulan Ramstore'un dev alışveriş merkezi Ramcity'nin açılışına katılması bekleniyor . Erdoğan'ın Putin'le Kremlin'de yapacağı görüşmeninse , 14 Aralık'ta gerçekleşmesi bekleniyor . İki lideri ilk kez bir araya getirecek buluşma , daha çok tanışmaya yönelik . Ancak görüşme , Türkiye ile Rusya arasında son dönemde yeniden bazı sorunların ortaya çıkmış olması nedeniyle de önem taşıyor . Moskova Ankara'yı , Çeçen ayrılıkçılara Türkiye'den yardım gönderilmesi gerekçesiyle eleştiriyor . Küfür artık tutanakta Milletvekilleri , Meclis'te küfürleşip birbirine hakaret ediyor . Sonra da gidip sözlerini tutanaklardan sildiriyor . Başkan Arınç , küfürlerin silinmesi uygulamasını kaldırıyor GÜNSELİ ÖNAL Bombay Milletvekillerinin TBMM Genel Kurulu'nda kürsüden veya oturdukları yerden birbirine küfür ve hakaret edip sonra da bu sözleri tutanaklardan sansür ettirerek tazminat ödemekten kurtulmaları dönemi sona eriyor . TBMM Başkanı Bülent Arınç , oturumu yöneten başkan vekilinin onayıyla tutanaklardan hakaret ve küfür niteliğindeki sözlerin çıkartılması uygulamasına son verileceğini söyledi . Önceki dönemlerde milletvekillerinin genel kurulda söyledikleri her sözün tutanaklara sansürsüz bir şekilde olduğu gibi yansıdığını anlatan Arınç , şunları kaydetti : " 11 . dönemde çok iyi hatırladığım bir kavga olmuştu . MHP'li Mehmet Ay kâtip üye olarak başkanlık divanında görevliydi . Kürsüde de FP'li Bekir Sobacı konuşuyordu . Aralarında çok ciddi bir tartışma oldu . Ve karşılıklı atışmalarında hakaret içeren sözler kullanıldı . Ancak daha sonra bu sözlerin kayıtlara geçmediğini gördüm . " Zaten sansürsüz izleniyor Vatandaşların Meclis TV'den kavgaları izlediğine dikkat çeken Arınç , artık tutanaklara müdahale edilemeyeceğini bildirdi . Arınç , " Tutanaklarda tarih yazılıyor . Herkes söylediği sözün arkasında durmalı . Sözlerini düzeltmek istiyorsa bir sonraki oturumda söz alır ve istediği düzeltmeyi tutanaklara geçirtir . Ancak , her iki söz de tutanaklarda yerini bulmuş olur " diye konuştu . Ağar , hedef büyüttü ANKARA Milliyet SP Genel Başkanı Recai Kutan , " çok sevdiğim dostum " dediği DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'ı ziyaret ederek genel başkanlığı için kutladı . Kutan , " Bir yönüyle Meclis'te temsil edilemeyen yüzde 60'lık bir tabanın en azından bir kısmının temsilcisi olarak orada bulunacaktır " diye konuştu . Olmayan vergiyi getirdiler sonra kaldırdılar , bir de indirdik diye övündüler . . . Mali milat ile ilgili tasarının görüşmelerinde , 1001'de zaten kalkmış olduğu halde , AKP'liler , Hayat standardını ve halkın sırtından 600 trilyonluk vergi yükünü kaldırma şerefi ait dediler ANKARA Mİlliyet Mali milat ve nereden buldun düzenlemesini kaldıran yasa , Meclis Genel Kurulu'nda kabul edildi . Görüşmeler , hükümetin hayat standartı gafını geri almak üzere yaptığı girişimler nedeniyle ilginç gelişmelere sahne oldu . Plan Bütçe Komisyonu'ndaki görüşmelerde tasarıya hayat standardını son anda koyan AKP'liler , Meclis'te " Hayat standardını kaldırıyoruz " diye övünmeye kalkınca , CHP'li üyelerin sert eleştirileri ile karşılaştılar . Komisyon görüşmelerinde tasarıya hayat standardını CHP'li üyelerin itirazına rağmen koyan AKP'liler , Meclis görüşmelerinde , 1998 yılında yasa ile kaldırılan , sonra tekrar sadece iki yıl için getirildiği için 1001 sonunda zaten kalkmış olan hayat standardı uygulamasını kaldırarak vergi indirimi sağladıklarını savundular . Vergi yükünü kaldırdık Kendisi de Maliye'de uzun yıllar bürokratlık yapan AKP Milletvekili Nurettin Canikli , " Bu şeref AKP'ye nasip oldu . Bu kelle vergisi , deli dumrul vergisidir . Halk bu zulümü kimin kaldırdığını görecek . 650 trilyon liralık vergi yükünü halkın üzerinden kaldırıyoruz . 10 yıldır yapılamayanı AKP yaptı " dedi . AKP'lilerin , Meclis'te olmayan bir yasayı kaldırmakla övünmesine tepki gösteren CHP Grup Başkan Vekili Mustafa Özyürek , " Hayat standardı 1001 sonu itibariyle zaten kalktı . Bunu yeniden uygulamak istediniz . Tepki gelince de vazgeçtiniz . Olmayan bir yasayı kaldırmanın şerefi nerede ? Nereden buldun sorusunu sormak ayıp mı ? 1005 sonuna herkese gelirin kaynağını soralım . Kimsenin yatında katında gözümüz yok . yıldızlı otellerde havaya dolar atanlardan vergi alınmayacak , halkın ekmeğine KDV oranları yükseltilecek . Kayıt dışı trenine binerek salim bir istasyona çıkan ülke olmamıştır " dedi . Mali milat kalktı Yasa ile gelir , " bir gerçek kişinin elde ettiği kazanç ve iratların safi tutarı " olarak tanımlandı . Mali milat ve nereden buldun düzenlemesine son verildi . Özel işlem ve iletişim vergileri 1005 sonuna kadar uzatıldı . Kapsama diğer şans oyunları da alındı . At yarışları ikramiyelerinden yüzde 10 stopaj yapılacak . Hükümete bu vergiler 10 kat artırabilecek . Bağımsız kurul gelirlerinden belirlenecek bir miktar bütçeye aktarılacak . Üç ay elde tutulan hisse senetlerinin vergiden muafiyeti sürecek . 16 Temmuz 1001 51 Aralık 1001 arasında ihraç edilen devlet tahvili ve Hazine bonolarının faiz gelirlerindeki vergi istisnası , 1005 yılı sonuna kadar ihraç edilecekler için de geçerli olacak . Böylece faiz gelirlerinin 606 milyarı vergi dışı olacak . Organize bölgelerindeki vergi teşvikleri de yıl süreyle uzatıldı . Tasarıya kendilerinin koyduğunu unuttular Gelir Vergisi , Vergi Usul , 4506 ve 4481 sayılı yasalarda değişiklik yapan yasa tasarısının Plan Bütçe Komisyonu'ndaki görüşmeleri sırasında hayat standardı esasının 1001 yılı gelirlerine de uygulanmasını içeren maddeler , AKP'li üyelerin oyları ile eklendi . Ancak Meclis görüşmelerinde bu durum göz ardı edilerek , bu kez de kaldırmak şerefi'nden söz edildi . Tasarının dün Meclis'teki görüşülmesi başladığı sırada tekrar toplanan Plan ve Bütçe Komisyonu'na giden AKP Grup Başkanvekili Salih Kapusuz , AKP milletvekilleriyle tek tek görüşerek , " Tasarının ilk şekline dönüyoruz " diyerek uyarı yaptı . Bunun üzerine hayat standardına ilişkin , deprem sonrası getirilen özel işlem vergilerine ilişkin 14 ve yürürlüğe ilişkin 16 . maddeyi değiştirdi . Özel işlem ve iletişim vergisi kapsamından çıkarılan 10 kalem yeniden metne eklendi . Ancak uygulama süresi 1005 yerine 1005 sonu olarak belirlendi . Bakanlar Kurulu'na da 10 kat yerine 10 kat artırma yetkisi öngörüldü . Konuşulan düğün Meclis'te , yasa tasarının , mali miladı ve nereden buldun uygulamasını kaldıran maddelerinin görüşülmesi sırasında , 1994 yılında , İstanbul Hilton Oteli'nde yapılan bir düğün gündeme geldi . Mali milat ve nereden buldun uygulamalarının vergi mevzuatına getirilmesinin dolarlar saçılan bu düğünden sonra olduğu hatırlatıldı . Hilton'daki bu düğün Meclis kulislerinde gün boyu konuşuldu . ZİKZAK icraat Ekonomi konularında seçim öncesi başlayan karmaşa sürüyor . Vergi , İhale Kanunu , nemalar gibi çok önemli konularda hükümetten birbirini tutmayan açıklamalar kafaları karıştırıyor NEDİM ŞENER AKP'nin seçim öncesinde başlayıp , hükümetin kuruluşundan sonra da devam eden zikzakları işadamlarını bezdirdi . Piyasalar , hükümetin hangi bakanının hangi sözünün ne kadar geçerlilik taşıdığı , bir açıklamanın hemen arkasından geri alınıp alınmayacağını bilememenin sıkıntısını yaşıyor . Hem işadamının kararlarını hem de piyasanın yönünü belirleyecek birçok konuda yapılan çelişkili açıklamalar güven kaybı yaratıyor . Seçim öncesinde faiz dışı fazla hedefi , bağımsız kurullarla başlayan çelişkili açıklamalar hükümetin kuruluşundan sonra enflasyon hedefi , zorunlu tasarruflar , İhale Kanunu gibi birçok konuda devam ediyor . Aynı çelişkili açıklamalar Kıbrıs , Irak konularında siyasette de kendini gösteriyor . Erdoğan'ın Kıbrıs için Belçika Modeli'ni ortaya atmasıyla başlayan karışıklık , Bakan Yakış'ın 18 Şubat'a kadar çözüm olmazsa Türkiye işgalci duruma düşer açıklaması ile krize dönüştü . Bakan Yakış'ın Irak'ta , ABD'ye hava sahasının ve üslerin kullandırılması ile ilgili açıklaması da bakanlık tarafından düzeltilmişti . AKP'nin çelişkileri Enflasyon hedefi Devlet Bakanı Ali Babacan , 1005 için eski programda yüzde 10 olarak belirlenmiş enflasyon hedefinin değişebileceğini söyledi . Babacan , " Birkaç puan altı veya üstü olabilir " dedi . Merkez Bankası Başkanı Serdengeçti , " Hedefin değişmesini gerektirecek bir şey yok " dedi . Babacan ve Merkez Bankası yaptıkları ortak açıklamada , hedefinin yüzde 10 olcağını duyurdular . Nema ödemeleri Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun , 1005 yılında zorunlu tasarrufların tamamen tasfiye edileceğini , yüzde 15'inin de 1005'ün şubat ve mart aylarında ödeneceğini açıkladı . Hazine'nin , ödeme planı olmadığı anlaşıldı . Babacan , Coşkun'u doğrulamadı . Bu konuda henüz hazırlık yapılmadığını , birikimin tasfiye şeklinin bile belli olmadığını açıkladı . Hayat standardı Mali Milat ve Nereden Buldun ? diye adlandırılan vergi yasası değişiklikleri ile ilgili tasarının Plan Bütçe'deki görüşülmesi sırasında hayat standardı esasının devamına ilişkin karar alındı . AKP'liler kendileri için de sürpriz olduğunu açıkladı . Erdoğan'ın rahatsızlık belirtti . Önceki gün yapılan MYK toplantısında hayat standardına devam kararının geri çekilmesi kararlaştırıldı . Bedelli askerlik Seçimler öncesinde bedelli askerliğin yeniden hayata geçirilmesi gündeme getirildi . Ali Coşkun " Fiyatı 15 10 bin euro arasında . Ama biz bunu 10 bin euroya çekmeyi planlıyoruz " dedi . Savunma Bakanı Vecdi Gönül , bedelli askerlikle ilgili bir çalışma olmadığını açıkladı . Gönül , " Böyle bir çalışma yok . Sayın Coşkun neye göre söylemiş bilmiyorum . Kendi kendisinin görüşü " dedi . İhale Yasası Önce Bayındırlık Bakanlığı'nın Devlet İhale Yasası'nın bir yıl ertelenmesine ilişkin açıklamaları geldi . Tepkiler üzerine Devlet Bakanı Şener İhale Yasası Ocak'ta uygulamaya başlayacağız dedi . AKP'nin MYK toplantısında ertelenmesi görüşü benimsendi Bayındırlık Bakanı Ergezen hazırlıklar yapılmadığı için uygulamanın ay ile yıl kadar ertelenmesi gerektiğini söyledi . Özerk kurullar AKP'liler ilk özerk kurulların özellikle Sayıştay'ın denetimine tabi tutulması gündeme getirildi . Denetleme yanında Üst kurul üyeliklerine atama yönteminin değiştirileceği söylendi . Başbakan Abdullah Gül , müdahale etmeyeceklerini , sadece politika belirliyeceklerini söyledi . Bakan Coşkun da " İlkelerimizle çalışıldığı sürece kurullarda görev değişikliği planımız yok " dedi . Faiz dışı fazla Seçim öncesi Genel Başkan Yardımcısı olan Başbakan Gül , Reuters'e yaptığı açıklamada , yüzde 6. Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun yüzde 6. Söylüyorlar , baskı gelince hemen geri çekiyorlar Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği ( TÜSİAD ) Yönetim Kurulu Başkanı Tuncay Özilhan , " Birtakım şeyler söylenip son geri dönülüyor . Zikzaklar güven kaybına neden oluyor " dedi . Finansal Raporlama seminerinde konuşan Özilhan , sorular üzerine şöyle konuştu : " Birtakım zikzaklar yaşanıyor . Birtakım şeyleri söylüyoruz , sonra geri dönüyoruz . Hazırlıyoruz , uygulamaya geçecek diyoruz , sonra erteledik diyoruz . Bu yurtiçinde , yurtdışında , mali piyasalarda , AB'de güven kaybına sebep oluyor . Son aşamada , tartışmadan söylüyoruz . Baskı geldiği zaman geri çekiyoruz . Temennimiz , bu konuların bakanlıklarda , Bakanlar Kurulu'nda , muhalefetle tartışılması . İleri sürdükten sonra geri çekilmemesi . Çünkü , eğer her baskı kurduğumuzda geri çekilecek diye hissedilirse , bunun arkasında durmak zor . Onun için daha iyi irdelensin ama ortaya konulduktan sonra da geri çekilmesin . Hükümet çok yeni . Tabii ki kendi aralarında da birtakım anlaşmazlıklar olabilir . Ama temennim , bir an evvel bunun olgunlaşması ki kamuoyunda bu güven sarsılmaya başlamasın . " Irak tetikledi siyaset körükledi Piyasalar , olası Irak operasyonu , hükümetten gelen çelişkili açıklamalar ve IMF endişeleriyle boğuşuyor . Dolar 50 bin lira daha yükselirken borsada hisse senetleri yüzde 5. AB beklentisinden sonra Irak sendromuna giren piyasalar , şimdi de AKP'nin ekonominin önemli alanları ile ilgili çelişkili açıklamaları ve IMF programına ilişkin endişelerle dengesini kaybetti . Hafta başından bu yana borsadaki hızlı düşüşe , faiz ve bonoda yaşanan hızlı yükseliş karşılık verdi . Borsa dün de yoğun satışlara sahne oldu . Endeks bir ara 10. Gün sonunda gelen alımlarla endeks 11. Hisselerin geçen cumadan bu yana değer kaybı da yüzde 15'e yaklaştı . Uzmanlar , düşüşün bugün de süreceği beklentisinde Savaş gerginliği ve belirsizlikler , fiyatı düşük kalmış dolara olan talebi artırdı . Seçim sonrasında yüzde 9'a kadar değer kaybederek milyon 510 bin liraya kadar inen dolar , dün 50 bin lira daha artarak milyon 640 bin liraya çıktı . Doların geçen cumadan bu yana değer artışı yüzde olarak gerçekleşti . Merkez Bankası'nın bugün için açıkladığı milyon 650 bin liralık dolar kuru da 14 Kasım'dan bu yana en yüksek değer olarak belirlendi . Faiz yüzde 56'ye dayandı Seçim öncesinde yüzde 61 düzeyinde bulunan ve seçim sonrasında yüzde 48'lere kadar gerileyen bono faizleri , hafta başından buyana hızla tırmanışa geçti . En çok işlem gören Aralık 1005 vadeli bononun faizi dün de puanlık artışla yüzde 55. Uzmanlar , iyimser beklentilerin tükenmesiyle gelen kâr satışlarının , bonolarda yükselişe neden olduğunu kaydettiler . Bakan : İhale Yasası ertelenmeli Kurul : Hayır , hazırız uygulanmalı Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen'in Yönetmelikleri eksik , altı aya ancak hazır olur dediği İhale Kanunu için , Kurul Başkanı Sener Akkaynak , Mevzuat tamam , uygulamaya hazırız diyor EKONOMİ SERVİSİ İhale Kanunu ile ilgili tartışmalar sürüyor . AKP'nin önceki gün yapılan Merkez Yürütme Kurulu toplantısında , tepkiler üzerine , Ertelenmesi sözkonusu değil , bakıyoruz denilerek geri adım atılan Devlet İhale Kanunu konusunda , yeniden erteleme gündeme getirildi . Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen , " Ocak'ta yürürlük için hazırlıklar tamamlanmadı . Altı aydan önce mümkün değil " dedi . İhale Kurulu Başkanı Sener Akkaynak ise , daha önce yaptığı Hazırız açıklamasını dün de tekrarladı . Genç Girişimciler Grubu'nun Sheraton'da düzenlediği toplantıda konuşan Akkaynak , " Mevzuat düzenlemelerini bitirdik . Bir aydır da eğitim çalışmalarına başladık . 60'i aşkın kuruluş eğitim için başvurdu . Kurul görevleri verilen zamanlama içinde sonuna kadar kullanmaya ve Ocak tarihi itibariyle bu Kanun yürürlüğe girecek şekilde kendini hazırlamaya devam edecek " dedi . Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği heyetini kabulü sırasında soruları yanıtlayan Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen ise hazırlıkların yapılmadığı görüşünü tekrarladı . Ergezen " Yönetmelikler tamamlanmadan yürürlüğe konsun demek gerçeğin üstünü örtmektir . Tüm gücümüzle çalışırsak bile altı aydan önce yapılmaz . Hükümet , Meclis'e altı ay ya da bir yıl ertelenmesi ile gelirse , bunu rahatlıkla savunurum " dedi . YATIRIM FONLARI VE BONO Yatırım fonları finansın en büyük buluşu Anonim şirket statüsünün Shell , BP , General Electric gibi şirketleri yarattığına dikkat çeken Kurumsal Yatırımcı Yöneticileri Derneği'nin Başkanı Gürman Tevfik , " Yatırım fonları ise dünyada yatırım yapmanın aracı haline geldi " diyor SONGÜL HATISARU Hiç anonim şirket olmasaydı ne olurdu diye düşündünüz mü ? AŞ statüsü olmasaydı bugün bildiğimiz büyük şirketler olmazdı . " Bu sözler , Kurumsal Yatırımcı Yöneticileri Derneği'nin Başkanı Gürman Tevfik'e ait . Finans sektörünün üç önemli harikası bulunduğunu belirten Tevfik bunları şöyle sıralıyor : " Finans sektörünün ilk harikası anonim şirket . İkincisi euro ki başlıbaşına bir devrimdir . Üçüncüsü ise yatırım fonu . " 80'li yıllarda ABD'de bile yaygın olmayan fonların son yıllarda yatırım yapılırken kullanılan en önemli araç haline geldiğini söyleyen Tevfik , " Bir iş kuracaksanız bir anonim şirket kurmanız lazım . Eğer yatırım yapıyorsanız kullanılan araç giderek yatırım fonu oluyor . Bugünün dünyası böyle işliyor " diyor . Sektörün gelişiminde önemli katkıları olan Tevfik , sorularımızı yanıtladı . Fonlar neden bu kadar hit bir yatırım aracı oldu ? Aşağı yukarı dünyada 11 trilyon dolarlık bir fon büyüklüğü var . ABD'de trilyon dolarlık bir fon piyasası var . Yatırımcı , fonsuz bir yatırım düşünemiyor bu ülkede . Avrupa'da ise 5. Avrupa'da da hızla geliştiğini görüyoruz . Fonlardaki gelişim 90'lı yıllardan sonra başladı . Fonlar giderek yatırımın aracı haline gelmiş . KYD'nin sektördeki yeri nedir ? Fon piyasasının ne kadarını temsil ediyorsunuz ? KYD , 1999 yılında kurumsal yatırımcıların gelişmesi ve piyasaların derinleşmesi için sektörün önde gelen finansal kuruluşlarının işbirliğiyle kuruldu . Sektörün tamamına yakınını temsil ediyoruz . Yönetim Kurulu Üyelerimiz , Ak Portföy , Garantı Portföy , Yapı Kredi Yatırım , İş Yatırım , İş Portföy , HSBC Yatırım , Halk Yatırım , Oyak Yatırım , TEB Yatırım , Alternatif Yatırım , Koç Yatırım'dan oluşuyor . Fonlar , yatırım ortaklıkları gibi kurumsal yatırımcılar olmadan bu işin gelişemeyeceğini , üç beş spekülatör , manipülatörle bir yere gidilemeyeceğini herkes biliyordu . Fonların gelişmesinin çalıştığınız şirketlere , borsaya , devletin borçlanmasına , yatırımcıların memnuniyetine çok büyük faydaları var . Amacımız piyasalarda daha kurumsal bir yapı oluşturmak . İnsanlar fonlarıyla dost oluyorlar Yatırım fonlarında öğrenme süreci başladı bunu görüyoruz . Fonların sadece getirisine bakmamak lazım . Dalgalanmasını da dikkate almak gerekir . İstikrarlı getiri sağlayan fonlarla insanlar bir süre sonra dost oluyorlar . Zamanla şöyle bir düşünce oluşuyor : Fonum az getirsin , çok getirsin , ben fondan çıkmam . Yönetimini , insanlarını biliyorum . Güvendeyim , iyi şeyler yapılıyor önemli olan bu enstrümanın öğrenilmesi öğrendikten sonra insanlar bunu nasıl kullanacağını biliyor zaten . Küçük yatırımcı için fonlar ideal bir yatırım aracı . Getiri sevilir , riskten hoşlanılmaz Global piyasalarda yatırımcıların hisse senedi fonlarından tahvil bono fonlarına geçtikleri gözleniyor . Son üç yılın trendi bu . Bunun altında yatan nedense , yatırımcının özellikle oynaklığın arttığı son üç yılda riskten kaçınması . Ülkemizde de böyle oldu . Yatırım aracının topluma mal olması lazım . Bizde borsada uzun dönemli yatırım amacıyla işlem yapan yatırımcı sayısı az . Ama yatırım fonlarının bir müşteri tabanı var . Son yılda böyle bir müşteri kitlesi oluştu . Yatırımcı getiriyi sever , riski sevmez . Hisse senedi fonlarına yatırım yapmanın riski , doğrudan herhangi bir senede yatırım yapmaya nazaran çok daha düşüktür . Orta boy yatırımcıyı bile profesyonel olarak adlandırmamak gerekir , portföy yönetimi bilgi , konsantrasyon , deneyim gerektiren bir konu . Dolayısıyla , bu işin profesyoneli değilseniz , sadece sizin çıkarlarınızı düşünen profesyonel kurumlarla çalışmanız gerekir . Yatırımcının platformu veya aylık bonolara yatırımı düşünebilirsiniz " Selamlar . Bir miktar dövizim var . Malum son zamanlarda döviz değer kazandı . Dövizin bu değer kazanması gerçekçi midir ? Yoksa yapay bir durum mu ? Biliyorsunuz , Türkiye ekonomisinde yeni bir gelişme ya da iyileşme olmadı henüz . Bu durumda Merkez Bankası'nın bir müdahalesi sözkonusu olur mu ? Bu değer artışı daha fazla devam eder mi ? Ne yapmamı önerirsiniz . Teşekkürler . " Murat / İstanbul Dolar kurunda çeşitli tartışmalar yapılıyor . Bir bölüm piyasa oyuncusu kurun olması gereken yerde olmadığını ve en azından milyon 650 veya üstü olması gerektiğini iddia ediyor . Bir diğer grup ise , " Dalgalı kurda olması gereken yer " diye bir kavramın geçerli olamayacağını arz talep durumuna göre fiyatın belirleneceğini iddia ediyor . Dolar tutanlar , kur bir milyon 610 binin üzerini gördüğünde satış düşünebilirler . Elde edilen TL ile ya da aylık bonolara yatırım yapılabilir . Böyle bir strateji faiz oranlarındaki oynamaların negatif etkisini de sınırlayacaktır . Merkez Bankası kura ancak aşırı oynamalarda müdahale ediyor , herhangi bir kur hedefi de yok . Dolayısıyla kurları yukarı çekebilecek gelişmelerde MB'nin herhangi bir etkisi olabileceğini düşünmemek gerekir . Irak'ta gerçekleşmesi muhtemel savaş da kurları yukarı itebilir , bu da önümüzdeki dönem için bir satış fırsatı olabilir . Son olarak unutulmamalı ki , döviz cinsi yatırım çok özel dönemler hariç TL karşısında makul bir getiri sağlayamamıştır . Bu seviyelerde satanların uzun vadede kârlı olacağını düşünüyorum . SALİM KASAP Park Raymond Yüzde 50'si tipi tahvil bono fonuna " Merhabalar , Milliyet Gazetesi'ndeki yatırımcıyı bilgilendirmeye yönelik yazıları ilgiyle takip ediyorum . Benim sizden acizane ricam bana kazancımı yatırım konusunda yol göstermeniz . senedir çalışıyorum . Eşimse tam senedir çalışıyor , kazancımızın bir kısmını mutlaka her ay ayırıyoruz . Bankaya yatırıyoruz ama hiç kazancımız olmadığı gibi birde paramız eriyor . Bu konuda neleri veya nereleri tavsiye edersiniz . Banka ismi ve başka bir isim verirseniz sevinirim . Allahtan sağlıkla ilgili büyük problemlerimiz yok , en büyük korkum bu konuda parasız kalmak yoksa SSK'ya güvenirsek vademizden önce ölürüz herhalde ! " Ayla / İstanbul Türkiye'de sosyal güvenlik sisteminin ihtiyaçlara cevap verememesi insanlarda gelecek kaygılarının oluşmasına neden oluyor . Ancak istikrarlı tasarruf yapmanın , herkes için gelecekte finansal refaha ulaşmanın ilk adımı olduğunu düşünüyorum . Gelecek 10 10 yılını belki de emekliliğini şekillendirmeye çalışanlara tavsiyemiz risklerini mutlaka dağıtmaları . Ortalama bir yatırımcının tasarruflarını Hazine bonosu , devlet tahvili , hisse senedi ve likit enstrümanlar arasında paylaştırması doğru bir strateji . Yatırım fonları küçük tasarruf sahibi için pek çok avantajıyla önemli bir yardımcı aslında . Önerimiz ağırlıklı olarak Hazine bonosu yatırımı yapan tipi tahvil bono veya değişken fonlara yüzde 50 , ağırlıklı hisse senedi yatırımı yapan tipi hisse veya endeks fonlara yüzde 15 , likit yatırım aracı niteliğindeki döviz repo ve tipi likit fonlara ise yüzde 15 oranında yatırım yapılmalı . Soruda ifade edilen soruna , bir diğer çözüm yolu ise 1005'te uygulamaya geçmesi beklenen Bireysel Emeklilik Sistemi'dir . TUĞRUL GEMİCİ Ak Portföy Sabah'ın yayın hakkı beş yıl için Ciner'de Sabah Gazetesi'nin yayın , reklam ve satış hakları beş yıl için Turgay Ciner'e ait Merkez Gazete Dergi Basım Yayıncılık'a devredildi EKONOMİ SERVİSİ Bilgin Yayıncılık , Sabah Gazetesi'nin yayıncılık hakkı başta olmak üzere reklam , satış ve yayınlama haklarını , beş yıl için Turgay Ciner'e ait Merkez Gazete Dergi Basım Yayıncılık Sanayi ve Ticaret'e devretti . Konu ile ilgili yapılan açıklamada devir bedeli belirtilmedi . Sabah Yayıncılık , Sermaye Piyasası Kurulu'nun ( SPK ) talebi doğrultusunda , Bilgin Yayıncılık'ın SPK'ya gönderdiği hak devrine ilişkin yazı konusunda İMKB'ye bir açıklama yaptı . Açıklamada , Bilgin Yayıncılık tarafından SPK'ya gönderilen yazıda , Sabah Gazetesi'nin sahibi Bilgin Yayıncılık ve Merkez Gazete arasında " Münhasır Yayıncılık ve Marka Lisans Sözleşmesi " imzalandığı bildirildi . Taraflar arasındaki sözlemeye göre , Bilgin Yayıncılık'ın sahibi bulunduğu Sabah Gazetesi'nin yayıncılık hakkı başta olmak üzere reklam , satış ve yayınlama hakları beş yıl için Merkez Gazete'ye devredildi . Bu hakları Merkez Gazete dışında , Bilgin Yayıncılık dahil hiçbir kişi veya kuruluş kısmen veya tamamen kullanamayacak . Ciner , borçtan sorumlu değil Bilgin Grubu'nun Etibank'ın batırılışı dolasıyla ve diğer Fon bankalarından kullandığı kredilerden doğan borçlar konusunda bilgi verilmezken , sözleşmeye göre , Ciner , yalnızca imza tarihinden sonraki faaliyetlerden doğacak kamu kurumları ile özel şahıs ve kuruluşlara yapılacak ödemeleri üstlendi . Açıklamada Marka , Lisans ve Yayıncılık Sözleşmesi'ne ilişkin mali hak ve yükümlülüklerin , Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ( TMSF ) ile yürütülen görüşmelerin sonucuna göre belirleneceği belirtildi . Sabah Yayıncılık İMKB'ye gönderdiği yazıda , TMSF'nin Sabah Yayıncılık'ın tüm malvarlığı ile üçüncü kişilerdeki hak ve alacaklarına 451 trilyon liralık haciz uyguladığı , bu hacizler sebebiyle Sabah Yayıncılık'ın ticari faaliyetlerinden doğacak gelirlerini doğrudan tahsilinin mümkün olmadığı belirtildi . Açıklamada , Sabah Yayıncılık'ın sahibi bulunduğu matbaalara çeşitli bankaların , gerek ipoteğin paraya çevrilmesi yolu ile ve gerekse haciz yolu ile icrai işlemlerinin devam ettiği belirtildi . Sabah Gazetesi'nin künyesinde , " İmtiyaz Sahibi " Bilgin Yayıncılık adına Dinç Bilgin olarak gözükürken , " Yayınlayan ve Marka Lisans Sahibi " olarak Merkez Gazete Dergi Basım Yayıncılık adına Turgay Ciner ismi yer aldı . Borsacılar : Küçük yatırımcı için umut kalmadı Sabah Yayıncılık'tan borsaya açıklamasını değerlendiren borsa uzmanları , " Bu açıklama , Sabah'ın yayın hakkını devralan Merkez Gazete Yayıncılık'ın anlaşmanın imzalanmasından önceki borçları ödemeyeceğini net bir şekilde ortaya koyuyor " dediler . Bir gazetenin en önemli değerinin markası olduğunu vurgulayan uzmanlar , bunun devriyle Sabah Yayıncılık'ın içinde borçtan başka birşey kalmadığını belirterek , " Yani yatırımcılara batık bir şirket bırakılıyor . Borçlarını ödemeyecek bir şirketin borsadaki sırasının açılması da umut edilemeyeceği için yatırımcıların mağduriyeti sürecek " dediler . Uzmanlar , açıklamada devir bedelinin belirtilmediğine de dikkat çektiler . BDDK sessiz Öte yandan Sabah Gazetesi'nin isim haklarının devri , BDDK ve TMSF'nin bu gruptan olan alacaklarının da tahsilini imkansız kılıyor . Borçlu şirketin " faaliyeti kaçırıldığı " için batırılan Etibank ve öteki Fon bankalarına olan borçlar da tahsil edilemeyecek . BDDK'nın faaliyetin kaçırılmasını önlemek için hiçbir girişimde bulunmaması ve Bilgin Grubu'ndan alacaklarının tahsili için yasal olanakları kullanmaktan çekinmesi de eleştiriliyor . BDDK bilindiği gibi alacaklarını tahsil edebilmek amacıyla söz konusu şirketlerin faaliyetlerinin sürdürülmesine gayret ediyordu . Ancak artık ortada BDDK'nın gerektiğinde paraya çevirebileceği herhangi bir değer de kalmadı . Büyüme tahminlerin altında olacak TOBB Başkanı Hisarcıklıoğlu , IMF heyetine 1005 büyüme oranının , umulandan daha az olacağını söyledi TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu , IMF heyeti ile görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada , IMF yetkililerine " büyüme rakamlarının genellikle stoklara yönelik olduğunu ifade ettiklerini ve stokların azalmasıyla beraber büyümenin umulandan daha az olacağını ilettiklerini " söyledi . Hisarcıklıoğlu , bütçenin umulandan daha fazla açık verdiğini ve faiz dışı bütçe fazlasının yılsonu itibariyle hedeflenenden katrilyon az olduğunu söylediklerini de bildirdi . Tarıma desteğin yeterli olmadığını , üst kurullar konusunda da bu kurullardaki hiyerarşi bozukluğunun düzeltilmesi gerektiğini anlattıklarını ifade eden Hisarcıklıoğlu , firmalarda sıkıntılar yaşandığını söylediklerini belirtti . Turizmde Irak kâbusu TAHSİN AKSU İstanbul TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy , 1005'te Irak'a bir müdahale olmadığı takdirde , 15 milyon turist ve 10 milyar 150 milyon dolar gelir beklediklerini söyledi . Operasyon olasılığını düşünmek bile istemediklerini kaydeden Ulusoy , bu durumda turist sayısının 6. 1005 yılı hedeflerini anlatan Ulusoy , " İstanbul'un yurtdışında tanıtılarak canlandırılmaması halinde turizmimizi geliştirmemiz mümkün değildir " dedi . Türkiye'ye turistin İstanbul'dan girerek diğer bölgelere dağıldığını dile getiren Ulusoy , " İstanbul'da turist hedefimiz 10 milyonu aşmaktır . 10 milyon turiste ulaştığınızda , Türk turizmini ayağa kaldırırsınız " diye konuştu . Duble'nin taşeronları belirlendi GÜLÇİN ÜSTÜN Milliyet İhale Kanunu ile ilgili tartışmalar sürerken , geçtiğimiz hafta temeli atılan Duble Yol Projesini , Karayolları Konya . Bölge Müdürlüğü ile birlikte yürütecek üç taşeron firma belirlendi . AKP Hükümeti'ne , Yeni İhale Kanunu devreye girmeden ihaleleri vermek istiyorlar şeklinde eleştiri yöneltilmesine neden olan Duble Yol için yapılan ihalede sanat yapıları ve toprak tesviye işlerini Akgür , Cömertler ve Emin İnşaat üstlendi . Yolun Şereflikoçhisar Aksaray arasındaki kesimi için önceki gün yapılan ihaleye 16 taşeron firma katıldı . İhaleyi Akgür İnşaat 155 milyar 960 milyon 494 bin 565 lirayla , Cömertler 160 milyar 591 milyon 10 bin 159 lirayla , Emin İnşaat , 501 milyar 54 milyon 946 bin 604 lirayla aldı . Altınyağ Yaklaşım'a giriyor Altınyağ Kombinaları , İstanbul Yaklaşımı kapsamında düzenlenen protokole 15 Aralık'ta imza atacak . Altınyağ'dan borsaya gönderilen yazıda , alacaklı bankalarla finansal yeniden yapılandırma anlaşmasının imza safhasına geldiğinin 11 Kasım'da kamuoyuna duyurulduğu anımsatıldı . Yazıda , protokolün imzalanması amacıyla 15 Aralık'ta yapılacak toplantı sonucunda protokolün şartlarının ayrıca kamuoyuna duyurulacağı bildirildi . Büyük gözaltı ! . . Ankara Emniyeti , Hablemitoğlu suikastını çözmek için bölgede yapılan bin cep telefonu görüşmesini tek tek dinliyor . . . Savcılığa göre , özel pirinç levhalı kurşun kullanan saldırgan , tam bir profesyonel. Necip Hablemitoğlu suikastını araştıran polis , tüm başkenti adeta gözlem altına aldı . Olayı geniş çaplı araştıran polis , Hablemitoğlu'nun son dönemini mercek altına aldı . Katillerin profili konusunda çalışan Ankara DGM de , ateş eden kişiyi " çok profesyonel ve soğukkanlı " diye yorumladı . Öte yandan Hablemitoğlu'nun evine geçtiğimiz yaz kimliği belirsiz kişilerin girdiği anlaşıldı . Suikastı soruşturan Terörle Mücadele Şubesi , MİT'in de desteklediği " çalışma grupları " oluşturdu . Gruplardan biri olayın kriminal boyutunu oluşturan otopsi ve balistik sonuçlarını incelerken , bir başka grup , Hablemitoğlu nun son bir haftasını mercek altına alarak , temaslarını , görüştüğü kişileri ve gittiği yerleri araştırmaya başladı . Dosyanın teknik inceleme bölümünü üstlenen bir başka grup da , Çankaya bölgesindeki baz istasyonları aracılığıyla yapılan bine yakın cep telefonu görüşmesini araştırıyor . Bu grup , Hablemitoğlu'nun son olarak gittiği Migros'un ayrı kameradan çekilen kapalı devre görüntülerini de inceliyor . KOMŞULAR İNCELENİYOR Hablemitoğlu'nun bilgisayarının ana belleğinde inceleme yapan bu grup , ana bellekte , ünlü hocanın " Köstebek " adlı kitabıyla bazı çalışmalarını buldu ancak hemen sildiği için tehdit mesajlarına ulaşamadı . Bir grup ise olayın yaşandığı Portakal Çiçeği Sokak ve çevresindeki apartman sakinlerini incelemeye başladı . Çevre sakinlerinden 100 kişinin bilgisine başvuruldu . Hablemitoğlu'nun odasına da girilmesini yasaklayan polis , dün de sokaktan kamerayla görüntü aldı . ÖZEL KURŞUNLA VURULDU Ankara DGM Başsavcılığı da katil veya katillerin profilini çıkartmaya çalışıyor . Savcılar otopsiden sonra Hablemitoğlu'nun ilk kurşunu yediği gözünün iç kısmında barut yanıklarına rastladı . Yakın ateşin işareti olarak gösterilen bu iz , savcıların ateş eden kişiyi " soğukkanlı , profesyonel ve öldürme amaçlı " diye yorumlamalarına neden oldu . İlk kurşunun " özel kurşun " diye nitelendirilen pirinç levhalı olduğu ve bu pirinç levhanın ilk ateş sonrası , kurşun vücuttan çıkarken Hablemitoğlu'nun kafasında kaldığı bildirildi . Saldırganların tam bir profesyonel olduğunu belirten yetkililer , ikinci kurşunu Hablemitoğlu'nun ensesine sıkan saldırganın bunu işini garantiye almak için yaptığını söyledi . Hablemitoğlu'nun izlendiğini de belirten yetkililer , katillerin saldırıdan sonra ölmeyebileceği düşüncesiyle en garantili ve en az delil bırakacak yöntemi seçtiğini kaydetti . Eşi : Üzülmeyeyim diye söylemedi Hablemitoğlu'nun evine geçtiğimiz yaz , eşi ve çocukları tatildeyken kimliği belirsiz kişilerin girdiği ve evden birşey almadan , ortalığı dağıtarak kaçtığı anlaşıldı . Şengül Hablemitoğlu , " Eşim ben üzülmeyeyim diye söylememiştir " dedi . Emniyetten ilginç Köstebek uyarısı Hablemitoğlu'nun yakın arkadaşı Araştırmacı Ergün Poyraz , " Köstebek " adlı kitabın basılmaması konusunda , Emniyet'ten bir üst düzey yetkilinin uyarıda bulunduğunu öne sürdü . Poyraz , " Bu kişi , son iki ayda birkaç kez uyarıda bulundu " dedi . Siyasi cinayetler tekrar başlayabilir ANKARA Milliyet Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , Necip Hablemitoğlu'nun dış yönlendirme sonucu öldürülmüş olabileceği iddialarına katıldığını söyledi . Portakal Çiçeği sokaktaki eve gelerek Hablemitoğlu'nun ailesine başsağlığı ziyaretinde bulunan Kanadoğlu , " Türkiye , fedakâr bir evladını kaybetti . Ancak Atatürk ilke ve devrimlerine bağlı , laik , demokratik cumhuriyet sonsuza kadar yaşatılacaktır " diye konuştu . " Saldırının failleri yakalanabilecek mi ? " sorusu üzerine " Ümit ederim " karşılığını veren Kanadoğlu , " Dışarıdan yönlendirme olabilir diyorlar " sözleri üzerine de " Olabilir " dedi . ÖNLEM ALINMALI Kanadoğlu , " Siyasi cinayetlerin tekrar başlayacağı endişesini taşıyor musunuz ? " sorusuna da , " Endişe duymamak mümkün değil . Buna karşı milletçe gerekli önlemleri almamız lazım " karşılığını verdi . Avrasya Stratejik Araştırma Merkezi ( ASAM ) Başkanı Ümit Özdağ da , " Saldırının iç kaynaklı olduğunu hiç sanmadığını " belirtti . Bu suikastın hedefi çağdaş Türkiye'dir . . . Doç . Dr . Necip Hablemitoğlu'nun suikasta kurban gitmesinin ardından gelen tepkiler sürüyor . Çevre Bakanı İmdat Sütlüoğlu , Hablemitoğlu'nun öldürülmesiyle Bergama'da siyanürle altın çıkarılması arasında bağlantı olabileceği yönündeki tartışmalara ilişkin , " Bergama'daki altın madeniyle bağlantısı varsa üzücü bir şey olur " dedi . YÖK Başkanı Prof . Kemal Gürüz de , Hablemitoğlu'na yapılan terör saldırısının üniversitelerdeki bilimsel hürriyet ve düşünce özgürlüğü ortamına zarar vermesine asla müsaade edilmeyeceğini vurguladı . Gürüz , bunun için her tedbirin alınacağını kaydetti . DEMOKRASİYE DARBE Türkiye Kamu Sen : Değerli bir insanın susturulmasıyla demokrasiye bir darbe daha vuruldu . TMMOB : Düşüncelerinden dolayı insanların öldürülmesini nefretle kınıyor ve kaygı duyuyoruz . ODTÜ Senatosu : Bu eylemin asıl hedefinin Atatürk'ün gösterdiği yolda ilerleyen ulusumuz olduğu bilinciyle , saldırıyı şiddetle kınıyoruz Soyadı bile tartışma konusu PINAR AKTAŞ İstanbul Doç . Dr . Necip Hablemitoğlu'nun soyadının bile tartışma konusu olduğu ortaya çıktı . Arkadaşı Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç . Hakan Kırımlı , " Hablemitoğlu'nun anlamı Kırım Tatarcası'nda Abdülhamitoğlu " dedi . Kırım göçmeni bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Hablemitoğlu , internette yayımladığı bir yazısında bazı gazetelerde kendisiyle ilgili yapılan sözlü saldırılara şöyle değinmişti : DAVA AÇACAĞIM " Abdülhamit Han düşmanı olduğu için Abdülhamitoğlu olan resmi soyadı yerine takma soyadı kullanıyor , muhbir , enforman , ABD'nin patriotu gibi yakışıksız ve ilgisiz benzetmeleri içeren iftira ve hakaret kampanyası açıldığını tüm kamuoyu izliyor . Hiçbir delil , yargı kararı ve belge olmaksızın bu kampanyayı yürütenler hakkında Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusu yapılacak ve en ağır manevi tazminat davası açılacaktır . " Kontrgerilla cinayeti bu PINAR AKTAŞ İP Genel Başkanı Doğu Perinçek , Doç . Dr . Necip Hablemitoğlu'yla sadece bir kez telefonda görüştüklerini belirterek , " Beni , Karen Fogg davası sırasında dayanışma duygularıyla aradı ve Birlikte yargılanmaktan gurur duyacağını iletti " dedi . AVRUPA KAPISI SUİKASTI Hablemitoğlu'yla farklı geleneklerden geldiklerini ancak sonuç itibariyle milli devleti savunma anlamında aynı cephede yer aldıklarını ifade eden Perinçek , şöyle devam etti : " Bu cinayet Kıbrıs ve Kuzey Irak meselesenin sıcak gündemde olduğu bir ortamda işlendi . Çankaya Zirvesi'nden bir milli kararlılık çıktı . Gözdağıymış gibi yorumlanabilir . Avrupa kapısı suikastı gibi . Türkiye ; milletini ayaklar altına süren politikaya devam edilirse daha böyle birçok aydınını kaybedecektir . Bunun süpernato yani kontrgerilla cinayeti olduğu her tarafından akıyor . " Ülkede istikrarı bozdurmayız . . . SİNAN TOROS İstanbul Başbakan Abdullah Gül , Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç . Dr . Necip Hablemitoğlu'nun öldürülmesiyle ilgili , Türkiye'de huzuru ve istikrarı bozacak gelişmelere kesinlikle müsaade edilmeyeceğini söyledi . Suikastla ilgili olarak güvenlik ve istihbarat teşkilatı sorumlularıyla görüştüğünü belirten Gül , Hablemitoğlu'nun menfur bir suikast sonucu hayatını kaybetmesine çok üzüldüğünü dile getirdi . YETKİNİZİ KULLANIN Güvenlik ve istihbarat teşkilatlarına talimatlar verdiğini dile getiren Gül , " Bu cinayeti kimlerin yaptığını ortaya çıkartacaksınız dedik . Onlar da tüm güçleriyle bu çalışmayı yapmaktadır " dedi . Hükümetin , güvenlik güçlerinin arkasında olduğunu ifade eden Gül , " Yakın bir sürede daha çok şey öğreneceğiz " diye konuştu . Hablemitoğlu'ndan MİT'e sorular . . . BARKIN ŞIK Ankara Necip Hablemitoğlu , " Köstebek : Fethullahçı İstihbaratçılar Dosyası " adlı kitabında , MİT tarafından hazırlanan " ilk ve tek " Fethullah Gülen raporunu gün ışığına çıkarırken , rapora ve teşkilatın uygulamalarına da eleştiriler getirdi . Ekleriyle birlikte 65 sayfadan oluşan raporda , Emniyet ve MİT'teki kadrolaşmadan , " tek bir satır bile " söz edilmediğini belirten Hablemitoğlu , MİT'i Fethullahçı örgütlenmenin üzerine gitmemekle suçladı . Hablemitoğlu , " Fethullahçı yapılanma sistemini çözemediğini " iddia ettiği MİT'e kitabında konuyla ilgili pek çok soru da sordu . Marmara Çukurluğu fokur fokur kaynıyor ÖNAY YILMAZ İstanbul Fransız " L'Atalante " gemisinde bulunan " Victor " adlı robot denizaltı , Marmara Denizi'nde depremin beklendiği Tekirdağ ve Orta Marmara Çukurluğu'nda çektiği fotoğraflarla fayın aktif olduğunu bir kez daha kanıtladı . 1100 metrede , deniz tabanında çekilen fotoğraflar , Orta Marmara Çukurluğu'nun dibinin hareketliliğini ve fayların çarpıcılığını gözler önüne serdi . Görüntülerde , kırıkların yanı sıra beklenen depremin odak noktasında gaz ve sıcak su çıkışları , küçük volkanik kraterler ve bakteri örtüsü dikkat çekiyor . DOĞALGAZ DA ÇIKTI TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Başkanı Prof . Dr . Naci Görür , görüntülerden fayın aktif olduğunun anlaşıldığını belirterek , daha önceki açıklamalarını tekrarladı : " Fotoğraflarda taze çatlak görülüyor ve bu kırık doğuya doğru devam ediyor . Bu kırığın 1911'ye ait olması için dua ediyoruz . Eğer 1911 kırığı çıkarsa depremin enerjisi azalacak . Deprem büyüklüğü 6'ye çekilecek . " Son araştırmalara göre , 1509 depreminde İstanbul Boğazı'nda büyük bir tsunami meydana geldiğinin belirlendiğini kaydeden Görür , Marmara'nın tabanından metan , karbon ve hidrojensülfürün yanı sıra doğalgaz da çıktığını belirtti . Görür , bir çarpıcı noktaya da şöyle parmak bastı : " İstanbul Belediyesi , JICA ( Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı ) ile bir rapor hazırladı . Bu haritalarda kırmızıyla boyalı bölgede yaşayanların hayatı tehlikede . 60 bin insan yaşamını yitirecek . " Bilime inanan toplumlarda böyle bir rapor karşısında ciddi bir şeyler yapılır . Ancak bu ülkede bir endişe yaşanmıyor . Bu ülkede depremin sahibi yok . " Marmara Çukurluğu fokur fokur kaynıyor ÖNAY YILMAZ İstanbul Fransız " L'Atalante " gemisinde bulunan " Victor " adlı robot denizaltı , Marmara Denizi'nde depremin beklendiği Tekirdağ ve Orta Marmara Çukurluğu'nda çektiği fotoğraflarla fayın aktif olduğunu bir kez daha kanıtladı . 1100 metrede , deniz tabanında çekilen fotoğraflar , Orta Marmara Çukurluğu'nun dibinin hareketliliğini ve fayların çarpıcılığını gözler önüne serdi . Görüntülerde , kırıkların yanı sıra beklenen depremin odak noktasında gaz ve sıcak su çıkışları , küçük volkanik kraterler ve bakteri örtüsü dikkat çekiyor . DOĞALGAZ DA ÇIKTI TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi Başkanı Prof . Dr . Naci Görür , görüntülerden fayın aktif olduğunun anlaşıldığını belirterek , daha önceki açıklamalarını tekrarladı : " Fotoğraflarda taze çatlak görülüyor ve bu kırık doğuya doğru devam ediyor . Bu kırığın 1911'ye ait olması için dua ediyoruz . Eğer 1911 kırığı çıkarsa depremin enerjisi azalacak . Deprem büyüklüğü 6'ye çekilecek . " Son araştırmalara göre , 1509 depreminde İstanbul Boğazı'nda büyük bir tsunami meydana geldiğinin belirlendiğini kaydeden Görür , Marmara'nın tabanından metan , karbon ve hidrojensülfürün yanı sıra doğalgaz da çıktığını belirtti . Görür , bir çarpıcı noktaya da şöyle parmak bastı : " İstanbul Belediyesi , JICA ( Japonya Uluslararası İşbirliği Ajansı ) ile bir rapor hazırladı . Bu haritalarda kırmızıyla boyalı bölgede yaşayanların hayatı tehlikede . 60 bin insan yaşamını yitirecek . " Bilime inanan toplumlarda böyle bir rapor karşısında ciddi bir şeyler yapılır . Ancak bu ülkede bir endişe yaşanmıyor . Bu ülkede depremin sahibi yok . " Köşk'e aynen iade Cumhurbaşkanı'nın geri çevirdiği Anayasa paketi önümüzdeki hafta CHP'nin desteği ile Meclis'ten çıkacak . Erdoğan , " Neden böyle tavır içine girildi , anlayamadım " dedi ANKARA Milliyet AKP , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in , " kişisel " diye geri çevirdiği Anayasa değişikliği paketini , " aynen " gönderecek . CHP'nin de desteğiyle paket bu hafta Meclis'ten çıkacak . Gece geç saatlere kadar veto kararını değerlendiren AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan , " yönde bir Anayasa değişikliğini millet istedi . Kasım seçim sonuçlarına göre millet iradesinin yerine getirilmesi gerekiyordu . Bu değişiklik bir kişi için değil , Türkiye için yapıldı . Neden böyle bir tavır içine girildi , anlamadım " dedi . Erdoğan cuma namazı çıkışında da gazetecilerin sorusu üzerine , " Ayrıca tabii ki kamu vicdanı da gerekli değerlendirmeleri yapacaktır " diye konuştu . Sezer yatıra mı sordu ? Erdoğan'ın avukatı ve İstanbul Milletvekili Hayati Yazıcı da " Cumhurbaşkanı muhtemel senaryolar üzerinde yorum yapmış . Acaba yatıra mı sordu da böyle davrandı . Bu Anayasa değişiklikleri bir kişi için yapılmadı . Dayanaksız bir tutum . Asıl onun yaptığı kişisel bir davranış " ifadesini kullandı . AKP Grup Başkanvekili Eyüp Fatsa , " Anayasa , tek kişi için de değiştirilebilir . Ayrıca bu yasadan bir kişi değil , bin kişi yararlanacak . Cumhurbaşkanı da zaman zaman yetkisini kullanıp mahkûmları affetmiyor mu ? " dedi . " Asıl referandum Kasım'da gerçekleşti " diyen Fatsa , referandumdan kabul çıkacağını savundu . Anayasa Komisyonu Başkanı Burhan Kuzu da Abdullah Öcalan'ın idam cezasını kaldıran yasadan başkalarının da yararlandığını ifade etti . Bir yasanın kişiye özel olması için kişiye uygulandıktan sonra ortadan kalkması gerektiğini söyleyen Kuzu , hukuk çerçevesinde Sezer'in gerekçelerinin açıklanamayacağını savunarak şunları söyledi : " Sezer'in gerekçeleri doğrultusunda bir düzenleme yapmaya kalksak bu değişikliği hiç yapamayız . Bu Meclis'in yasa yapma yetkisini elinden alma anlamına geliyor . " Bu hafta tamam Anayasa paketi bu hafta salı günü saat 14. Aynı gün Danışma Kurulu kararıyla Genel Kurul'a öncelikli olarak inecek . İlk görüşme salı günü yapıldıktan sonra 48 saat geçmesi gerektiğinden ikinci görüşme cuma günü gerçekleştirilecek . CHP'nin de desteğiyle paket Köşk'e aynen gönderilecek . Sezer referanduma gitmeyebilir Sezer'in veto kararı hukuki analizden çok " ilkesel bir uyarı " niteliği taşıyor SERPİL ÇEVİKCAN Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'a milletvekilliği ve başbakanlık yolunu açan Anayasa değişikliklerine ilişkin paketi veto kararı , hukuki analizden çok " ilkesel bir uyarı " niteliği taşıyor . Türkiye'nin " işi düştükçe " yasal düzenleme yapmasına karşı olan Sezer'in , siyasi ortamın gerilmemesi konusunda hassas olduğu , bu nedenle referanduma gitmeyebileceği belirtiliyor . Türkiye'nin demokratikleşmesi yolunda atılan her adıma bugüne kadar destek veren ve düşünce özgürlüğü konusundaki mesajlarıyla dikkati çeken Sezer'in , söz konusu Anayasa değişikliğinin . maddesindeki düzenlemeye ilke olarak karşı olmadığı açık . Milletvekili seçilme yeterliliğini düzenleyen 66 . maddedeki düzenlemeye ilke olarak bir itirazı olmadığı belirtilen Sezer'in veto gerekçesindeki " her üç düzenleme birlikte ele alındığında " ifadesinin de , bunun bir işareti olduğu vurgulanıyor . Sezer'in , yasanın . maddesiyle , geçici birinci maddesinin kişisel bir düzenleme olduğu yolunda kuşku duymadığı , her üç maddenin , siyasi gelişmelere göre düzenlenmiş bir değişiklik metni olduğunu düşündüğü belirtiliyor . Verilen mesaj Yasayı öznel , somut ve kişisel bulduğu için veto ettiğini açıklayan Sezer'in , düzenlemenin tümünü geri çevirerek vermek istediği mesaj da şöyle özetleniyor : " Yasadan yararlanacak kişinin durumu söz konusu olmasaydı , düzenlemeler bu şekliyle ve bu kadar hızlı yasalaşacak mıydı ? Türkiye hep bir hukuk devleti , Anayasa devleti olduğunu vurguluyor . Ancak Anayasa ve yasalara aykırı bir durum oluştuğunda değişiklik yapma gereği duyuluyor . Hukuk devletinde hukukun gereklerine uymak zorunludur . Türkiye , oluşan öznel durumlara göre önemli yasal değişiklikleri yapma alışkanlığı kazanmamalıdır . " Bugüne kadar hukukun üstünlüğü konusunda tavizsiz bir uygulama sergileyen Cumhurbaşkanı'nın aynı hassasiyeti " siyasi gerginlik " konusunda da taşıdığı kuşkusuz . Bu nedenle Sezer'in Türkiye'nin hem diplomatik , hem siyasi hem de ekonomik anlamda kritik süreç yaşadığı bir dönemde yasanın politik bir kampanyaya dönüşmesinden yana olmayacağı bekleniyor . Cumhurbaşkanı'nın bu nedenle referandum yetkisini kullanmayabileceği kaydediliyor . CHP , oylarının arkasında duracak Anayasa değişkliğinin veto edilmesi üzerine , CHP ilk kez Cumhurbaşkanı ile ters düştü . Baykal , " Düzenleme Anayasa'yı demokratik açıdan ileri götürecektir " dedi ANKARA Milliyet CHP , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'a milletvekilliği yolunu açacak Anayasa değişikliğinin veto edilmesi üzerine ilk kez Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile görüş ayrılığına düştü . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , " Objektif gerçeğe bakarak hüküm vermek lazımdır . Düzenleme Anayasa'yı demokratik açıdan daha ileri götürecektir " dedi . Parti hukukçularının Sezer'in iade gerekçelerini incelediğini kaydeden Baykal , " Amacımız , Anayasamızı insanları mağdur duruma düşürmekten çıkaracak , ülkemizi daha ileriye götürecek düzenlemeler yapmaktır . Bir düzenlemeyi kişiye özgü hale getiren , onun belli bir kişi tarafından yararlanma imkânı sağlayıp sağlamayacağı değil , düzenlemenin genel bir düzenleme olup olmadığıdır . Genel , objektif düzenlemelerden kimlerin yararlanacağı ya da yararlanmayacağı , düzenlemenin kişiye özgü olup olmadığı konusunda hüküm vermek için kullanılacak bir kıstas değildir " diye konuştu . Baykal , yapılması düşünülen anayasa değişikliğinden , Türkiye'de siyasi düşüncelerinden dolayı kısıtlanmış olan herkesin yararlanması gerektiğini vurgulayarak , şunları kaydetti : " Cumhurbaşkanı'nın yazısını okuyunca , toplumsal vicdanın , Anayasa değişikliğinin paket olarak ele alınması halinde daha tatmin olmuş duruma geleceği izlenimini alıyorum . " Herkes yararlanacak CHP Grup Başkanvekili Mustafa Özyürek de , düzenlemedeki eksiklikleri büyük ölçüde giderdiklerini belirterek , şu açıklamayı yaptı : " Siyasi suçlardan hüküm giyenlerin ömür boyu siyasetten yasaklanması doğru değil . Bu düzenlemeden , sadece Erdoğan değil , bu durumda olan herkes yararlanacak . Oyumuzun ve desteğimizin arkasında duruyoruz . " Gül : TBMM'nin görevi yeni Anayasa yapmak SERHAT OĞUZ İstanbul Başbakan Abdullah Gül , dün İstanbul'da , metronun Atatürk Havalimanı durağının açılışına katıldı . Gül burada gazetecilerin , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in , AKP Genel Başkan Tayyip Erdoğan'ın siyasi yasağını kaldırmaya yönelik Anayasa değişikliği paketini veto etmesiyle ilgili sorularla karşılaştı . " TBMM'nin görevi yeni Anayasa yapmaktır " diyen Gül , ısrarlara rağmen detaylı açıklama yapmazken , Erdoğan'ın önünü açacaklarının sinyalini verdi . Balans ayarı sandıkta olur GÜNSELİ ÖNAL Bangalore TBMM Başkanı Bülent Arınç , demokrasilerde balans ayarının sandık ve seçimle yapılacağını söyledi . Arınç , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Anayasa değişikliğine ilişkin yasayı geri gönderme gerekçesini " çok yerinde " bulmadığını ifade ederek , " Anayasa değişikliğinin kişiye özel düzenleme içerdiği " iddiasına da katılmadığını belirtti . Arınç , TBMM'nin gerekli düzenlemeyi yapacağını ve iradesini ortaya koyacağını söyledi . Son dakika tasarısı ! Yeni hükümetin , iş başına gelir gelmez AKP lideri Tayyip Erdoğan'ın Başbakanlık yolunu açmak için başlattığı girişimler sürüyor . Hükümetin vetonun hemen ardından Meclis'e gönderdiği tasarı yasalaşırsa , Erdoğan'ın " içerde " geçirdiği 10 ayı , tüm sonuçlarıyla birlikte tarihten silecek . Siirt seçimi Şubat'ta YSK , siirt seçiminin takvimini haftaya belirliyor . Anayasa değişirse seçim Mart'a sarkıtılacak ANKARA Milliyet Yüksek Seçim Kurulu ( YSK ) , Siirt'te yenilenecek seçimin Şubat'ta yapılmasını ve seçim takviminin önümüzdeki hafta belirlenmesini kararlaştırdı . YSK , seçime kadar Anayasa değişikliği yapılması durumunda , seçimin mart ayına sarkıtılabileceğini de bildirdi . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , karar için , " Anayasa değişiklikleri seçime kadar yetişmez diye bir şey yok " dedi . YSK , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in seçim takvimini de etkileyecek Anayasa değişikliğini veto etmesi üzerine dün bir toplantı yaptı . YSK Başkanvekili Ahmet Hamdi Ünlü , Siirt seçimlerinin Şubat Pazar günü yapılacağını , önümüzdeki hafta takvim için çalışacaklarını söyledi . Ünlü , Şubat'a kadar , Anayasa ve yasalarda değişiklik yapılma ihtimali konusunda ise " Yasama organı eğer bizi bağlayacak bir karar alırsa , yasal zorunluluklar bizi bağlar " diye konuştu . Erdoğan'ın takvimle yarışı YSK Siirt seçimleri için nasıl bir takvim uygulayacak ? YSK , Siirt'te kısa seçim takvimi uygulayacak . Seçim takviminin Aralık'tan başlayacağını ilan eden YSK , bu tarihle Şubat 1005 arasında yeni aday bildirim tarihi ve kesin adayların belirleneceği tarihleri saptayacak . Veto edilen Anayasa değişikliği için nasıl yol izlenecek ? AKP'liler , en geç 16 Aralık tarihinde veto edilen Anayasa değişikliği paketini yeniden Sezer'in onayına sunacak . 15 gün değerlendirme hakkı bulunan Sezer , bu süre sonunda ya onay verecek ya da değişikliği referanduma sunacak . YSK , kesin aday listeleri için hangi tarihi belirleyebilir ? Kasım'da toplam 86 günlük bir seçim takvimi uygulayan YSK , seçim takviminin başlangıcından sonraki 50 . gün kesin aday listelerini açıkladı . Listelerin açıklanmasından seçime kadar ise 56 günlük süre kaldı . YSK , Siirt'te , listelerden sonraki süreyi dar tutarak , istifa eden adayların yerine isim bildirilmesi için 50 günlük süreyi aynen uygularsa , 18 Ocak 1005 günü aday listelerinin kesinleştiği tarih olacak . Ancak , seçimden önceki son günü propaganda tarihi olarak ayırmak zorunda olan YSK , bu tarihi daha öne çekebilecek . Sezer , 15 günlük sürenin tamamını kullanıp da onay verirse , Erdoğan aday olabilir mi ? YSK seçim takvimini bu şekilde belirlerse evet . Bu durumda Erdoğan'ın önünü açacak düzenlemeler , 11 Ocak'ta yasalaşmış olacak . Erdoğan'ın önünü açan paketteki düzenlemeler seçimin de bir ay daha uzatılmasını öngörüyor . Bu durumda seçim Mart'a sarkıtılacak ve eşzamanlı olarak Erdoğan da milletvekilliği için adaylık yeterliliği kazanmış olacak . Erdoğan , YSK'ya adaylığını bildirmek için Anayasa değişikliğini beklemek zorunda da değil . Böylece Erdoğan adaylık başvurusunda bulunup daha sonra da seçilme yeterliliği kazanarak , Siirt'ten seçime girebilecek . Sezer , onaylamazsa ne olacak ? Bu durumda , Anayasa değişiklik paketi halkoyuna sunulacak . Bu sürede Siirt seçimi yapılacağından Erdoğan buradan seçilme şansını kaybedecek . Görevi bırakmayın büyük kayıp olur . . . CHP lideri Baykal , genel başkanlığa veda edecek olan Bahçeli'yi arayıp , " Türk siyasetinin ve partinizin size ihtiyacı var , ben de benzer süreçler yaşadım " dedi ÖNDER YILMAZ Ankara Tansu Çiller ile Mesut Yılmaz'ın parti genel başkanlıklarını bırakmasının ardından gözler , Büyük Kongre'ye kadar görevde kalacağını açıklayan MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ye çevrildi . Bir süre önce Bahçeli'ye telefon eden CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ise MHP liderine genel başkanlık görevini bırakacağını açıklamasından duyduğu üzüntüyü dile getirdi . Baykal Bahçeli'ye , ilkeli ve dürüst tutumu nedeniyle Türk siyasetinde büyük yer edindiğini ifade ederek , " Türk siyasetine yaptığınız katkılar yadsınamaz . Genel başkanlıktan ayrılmanız büyük kayıp olur . Partinizin ve Türk siyasetinin size ihtiyacı var . Ben de benzer süreçler yaşadım " dedi . DEĞERLENDİRECEĞİM Bahçeli de Baykal'a , Türk siyasetine ilkeli bir yaklaşım yerleştirmeye çalıştığını ileterek , " Teşkilatlarımız kadar , MHP'li olmayan birçok kesimden de yoğun baskılar var . Şimdiki görevim partimi kongreye güven içinde götürmek . Gelişmeleri değerlendireceğim " yanıtını verdi . Bahçeli , yakın çevresine de şu değerlendirmeyi yaptı : TÜZÜKLE ADAY OLABİLİR " Görevi bırakma kararım seçim sonrasında ani bir kızgınlıkla alınmış bir karar değil . İlkeli her siyasetçinin alması gereken bir karar . İlk görevim , partiyi güven ve huzur içinde Ekim 1005'teki büyük kongreye götürmek . Ama bu süreçte öyle baskılar geliyor ki , bırakın kendi camiamızı , geçmişte karşı saflarda mücadele ettiğimiz farklı ideolojideki kişilerden bile telefon ve mektup alıyorum . Bu baskılar insanların kararlarını gözden geçirmesine neden olabiliyor . " Bu arada parti yönetimi , " Bahçeli'nin diğer siyasetçiler gibi hırsına yenilerek sözünde durmadığı " eleştirisine karşı , tüzüğün " aday olmasa bile delegelerin bir ismi aday gösterebileceği " hükmünden hareket etmeyi kararlaştırdı . Böylece teşkilat , bütün delegelerin onayıyla Bahçeli'yi Büyük Kongre'de aday gösterecek , başka hiçbir isim aday olmayacak . Bahçeli'ye bırakmaması için çok büyük baskı var BELMA AKÇURA İstanbul Devlet Bahçeli'nin çekilmeme kararını değerlendiren eski MHP Milletvekili Ahmet Çakar , " Bahçeli Genel Başkanlık konusunda ısrar etmiyor . Genel Merkez'deki arkadaşları bu ısrarı yapıyor . Yoksa teşkilatın kendiliğinden böyle bir arzusu yok " dedi . Çakar ayrıca , Bahçeli'nin işaret ettiği kişiye tepki gösterileceğini de savunarak , " Güdümlü adaya ülkücü irade itibar etmez . Aday gösterilen kişi mutlaka şahsiyetli olmak zorundadır . Birilerinin güdümünde genel başkan olması , harekete fayda getirmez . Bahçeli'nin benim adayım budur , buna oy verin deme ilkesizliğine düşeceğini de zannetmiyorum . Biz şimdilik görünmeyen bir aday etrafında toplanıyoruz " diye konuştu . MHP İÇİN ÇOK ÖNEMLİ MHP Genel Başkan Yardımcısı Şevket Bülent Yahnici ise , yeni bir teşkilatlanmaya gittiklerini ve bu süreçte Bahçeli'nin önemli olduğunu savunarak , şunları söyledi : " Teşkilat ; kişilik , yapılan hizmet ve tavır olarak Bahçeli'nin adaylığını ya da genel başkanlığı bırakmamasını isteyen bir noktadadır . Kendisine bırakmaması yönünde yoğun baskı var . Başkaları da , kendisi de aday olabilir . Neticede aday olmaz ama aday gösterir . " MHP konusundaki analizleriyle tanınan araştırmacı yazar Kemal Can da , Bahçeli'nin kararını şöyle değerlendirdi : " Çekileceğim diyerek seçimin yaratacağı dağınıklığı bir anda tersine çevirip teşkilat motivasyonu sağladı . Şu anda politik olarak çok aktif olmamasının gerekçesini yaratmış oldu . Özel bir gelişme olmadığı takdirde aday olmayacak . Kongreye kadar kalmak istemesi ise kontrolü elinde tutup kendisinin bir aday işaret etmesi nedeniyle olabilir . " Türkiye molla rejimi olamaz YÖK Başkanı Kemal Gürüz , 66 üniversite rektörü tarafından oybirliğiyle hazırlanan bildiriyi kamuoyuna duyurdu . Bildiride , " üniversitede kadrolaşmaya asla izin verilmeyeceği " belirtildi ANKARA Milliyet Yükseköğretim Kurulu ( YÖK ) Başkanı Prof . Dr . Kemal Gürüz , " Molla rejimi kutlamalarına katılanlar olmasına rağmen Türkiye Cumhuriyeti molla rejimi olmayacak , etekli Vahabi bataklığına saplanmayacaktır " derken , Rektörler Komitesi bildirisinde hükümetin üniversiteye yaklaşımı sert ifadelerle eleştirildi . Gürüz , dün 66 üniversite rektörü tarafından oybirliğiyle hazırlanan Rektörler Komitesi bildirisini kamuoyuna duyurdu . Bildiride AKP'nin önerileri için " Acil Eylem Planı'nda yer alan yükseköğretim ile ilgili hususlar , üniversitelere öğrenci seçme ve yerleştirme görevi yanında kamu personelinin istihdamında da kilit işlevi olan ÖSYM'ye hâkim olma planı olarak değerlendirilmektedir " denildi . Bildiride " geçmişte bazı üniversitelere bilim , medeniyet ve Cumhuriyet karşıtı zihniyetlerin hâkim olduğu , bu yollarla hak etmeyen kişilere akademik unvanlar dağıtılarak kadrolar yetiştirildiği ve bu kişilerden bazılarına devletin üst düzeylerinde görev verildiği " vurgulandı . " Bugün üniversitede kadrolaşma girişimlerine imkân verilmediği " vurgulanan bildiride , " bu duruma gelecekte de asla izin verilmeyeceği " belirtildi . Mumcu hemen geldi Bildiride , şöyle devam edildi : " Türk üniversiteleri Cumhuriyet'e , insan hak ve özgürlüklerine karşı olan ; medeniyet , bilim ve insanlık dışı akımlara karşıdır . Bu cümleden olmak üzere , köktendincilik , gericilik , irtica , etnik ayrımcılık ve bölücülük , terör ve ahlaki olmayan her türlü davranış dışındaki tüm düşünce ve eylemler Türk üniversitelerinde tamamen serbesttir . " Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , bildiriyi duyar duymaz apar topar YÖK'e gitti . Mumcu , bir süre , çok sert açıklamalar yapan Prof . Dr . Gürüz ile görüştü . Dışişleri'ne saygı Gürüz , " Türk dünyasının büyük bir evladı Kıbrıs Türk varlığının sembolü " diye nitelediği KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'a " hasta yatağında karakter katliamı ölçüsüne varan , terbiye ve insaf sınırlarını aşan saldırılar yapıldığını " vurguladı . Türk yükseköğretim camiasının her zaman Denktaş'ın yanında olduğunu vurgulayan Gürüz , şöyle devam etti : " Dışişleri Bakanlığımızın değerli mensuplarına , gösterdikleri fevkalade basiretli , feragatli davranışlardan , gerektiğinde bakanlarını tekzip etme yoluna gitmelerinden , bu kararlı tutumlarından dolayı şükranlarımızı ve saygılarımızı iletmeyi borç biliyorum . " Bakan'a göre üslup farkı var Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , Siyasetteki üslup ile üniversite üslubu denk düşmez dedi YÖK Başkanı Kemal Gürüz ve rektörlerle , hazırladıkları bildiri üzerine 1. Mumcu , " Siyasetin üslubuyla üniversitelerin üslubu arasında birbirine denk düşmeyen biçimler , davranışlar olabilir . Ama bütün bunlar , işin esasında aykırı noktalarda olduğumuz anlamına gelmez " dedi . Acil Eylem Planı'nda ortaya konulan ayrıntıları tek tek üniversitelerle yazışarak görüşlerine , eleştirilerine , önerilerine açacaklarını belirten Mumcu , " YÖK'ün öncülüğünde bakanlık ve üniversiteler arasında çalışma zircirini başlatacağız " diye konuştu . Görüşlerim değişmedi Gürüz ise , Mumcu'nun açıklamaları sonrasında " Yeni bir açıklama yapmayacağım . Görüşlerim değişmedi " dedi . Politika zora soktu ek önlemler alınsın IMF Türkiye Temsilcisi Brekk , politik nedenlerin bütçe performansını olumsuz etkilediğini belirterek , yeni bütçede ek önlemler istedi ANKARA Milliyet IMF heyeti , görüşmelerine , yılbaşından sonra devam etmek üzere ara verirken , Türkiye Temsilcisi Odd Per Brekk , yaptığı yazılı açıklamada seçimlerin bazı alanlardaki performansı olumsuz etkilediğine işaret ederek , şöyle dedi : " Müdahale kapsamındaki bankaların sorunlarının çözümünde , özelleştirmede , kamu iktisadi kuruluşlarındaki fazla personelin azaltılması ve vergi reformu planının hazırlanmasında gecikme oldu . Ayrıca bu yıl , planlanandan daha zayıf bütçe pozisyonuyla kapanacak . " Brekk , 1005 için yüzde büyüme , yüzde 10 enflasyon hedefine rahatlıkla erişilebileceğini belirtirken , hükümetin güçlü bir faiz dışı fazlayı sürdürme yolundaki taahhüdünün , borçları azaltma ve sürdürülebilir büyümeyi desteklemeye verdiği önemi gösterdiğini vurguladı . Brekk , " Hükümet , geçici bütçeyi uygun borç dinamikleriyle , ek önlemlerle tamamlamaya niyetli " dedi . . gözden geçirme şartlarının yerine getirilmesini beklediklerini kaydeden Brekk , " 1005 ve ötesi için de politika çerçevesini tamamlamalarını bekliyoruz . Bu yıl için yüzde 6. Bu yüzde 5'lük orijinal program tahmininin üzerinde . Merkez Bankası'nın güçlü performansı da enflasyonun hedeflenenin altında , yüzde 51 düzeyine gelmesine yardım etti " dedi . Rahatsızlıklarını ilettiler Öte yandan son görüşmelerini dün Devlet Bakanı Ali Babacan ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'le yapan IMF heyetinin İhale Kanunu'nun yürürlülük tarihinin ertelenmesiyle ilgili rahatsızlıklarını ilettiği , KİT'lerdeki 45 bin 800 kişilik atıl istihdamın 1005 Haziran ayına kadar eritilmesi gerektiğini gündeme getirdiği öğrenildi . Heyeti seçim vaatlerinin yarattığı beklentiler sonucunda vergi tahsili ve sosyal güvenlik primlerinin toplanmasında düşüş yaşanmasına dikkat çektiği öğrenildi . Bu arada 1001 faiz dışı fazla hedefinde de katrilyonluk bir sapma bekleniyor . Babacan : IMF ile görüş birliği içindeyiz Devlet Bakanı Ali Babacan , IMF heyeti ile faiz dışı fazla başta olmak üzere temel alanlarda disiplinin korunması için hassasiyet gösterilmesi konusunda görüş birliğine varıldığını bildirdi . Babacan'ın makamından yapılan açıklamada , ilk bölümü tamamlanan gözden geçirme çalışmalarında yılın ikinci yarısında siyasi belirsizlik ve seçim harcamaları nedeniyle kamu maliyesinin olumsuz etkilendiği ve yapısal reformların yavaşladığının ortaya çıktığı kaydedildi . Açıklamada , " Kamu mali disiplinindeki bu zayıflama dikkate alınarak , 1005'te faiz dışı fazla başta olmak üzere temel alanlarda disiplinin korunması yönünde gerekli hassasiyetin gösterilmesi konusunda görüş birliğine varıldı , sıkı maliye politikası benimsendi . IMF heyeti , 1005 için büyüme ve enflasyon hedeflerinin gerçekçi olduğunu belirtti " denildi . Açıklamada , taslak niyet mektubunu yazımına başlandığı , şimdiye kadarkinden farklı olarak , ekonomik politika önceliklerinin niyet mektubu taslağına yansıtıldığı ifade edildi . AKP'de eşgüdüm olmazsa vay halimize Devlet eski Bakanı Derviş , AKP'de her kafadan ayrı ses çıkmasından tedirgin olduğunu belirterek , Bu , geçmişte bize çok zarar verdi dedi GÜVEN ÖZALP Brüksel Avrupa Konvansiyonu'nda Türkiye'yi temsil eden heyette yeralan Devlet eski Bakanı Kemal Derviş , ekonomi konusunda tedirgin olduğunu söyledi . Derviş , " AKP tek başında iktidarken bu eşgüdümü sağlayamıyorsa vay halimize " dedi . Ekonomik konularda " her kafadan bir ses " çıktığına dikkat çeken Derviş , ekonominin bir daha krize girmeyecek şekilde yönetilmesi gerektiğini belirterek , " Tedirginim . Ekonomik konularda her kafadan farklı sesler çıkmaya başladı . İhale Yasası'nın ertelenmesine yönelik mesaj verilmesi hiç hoş bir şey değil . Tedirginim çünkü son gündür , birbirine zıt açıklamalar yapılıyor " diye konuştu . Kopenhag başarı değil Eşgüdüm eksikliğini sergileyen bir hava oluştuğunu kaydeden Derviş , " Bu durum geçmişte bize çok zarar vermişti . AKP tek başına iktidarda olduğu halde eşgüdümü sağlayamayacaksa vay halimize " diye konuştu . Derviş , Kopenhag Zirvesi sonuçlarını başarı olarak değerlendirmediğini ancak bunun faturasının AKP'ye çıkarılmasının haksızlık olacağını söyledi . Derviş , " Suçu dört hafta önce iktidara gelmiş AKP'ye yükleyemeyiz . Bu , son üç yıldaki eksik performansın sonucudur " dedi . TOBB gönüllü mali milat istedi TOBB , hükümete sunduğu vergi raporunda kayıt dışı servetlerin kayda alınması için gönüllü beyan müessesesi kurulmasını istedi SEÇKİN ÜREY Ankara Mali milat , önceki gün Meclis'te görüşülerek 1998 yılında çıkarılan haliyle tamamen kaldırılırken , TOBB , Başbakan Abdullah Gül'e sunduğu 595 sayfalık vergi raporunda , kayıt dışı faaliyetlerin kayıt içine alınması için gönüllü beyan müessesesi kurulmasını önerdi . TOBB yönetiminin , hafta içinde gerçekleştirdiği ziyaretlerde , Cumhurbaşkanı , Başbakan , bakanlara sunduğu raporda , mükelleflerin geçmişte beyan dışı kalmış faaliyetlerinin kayıt içine alınmasını sağlayacak ölçüde indirim yapılarak , bir defaya mahsus olmak üzere gönülü beyan müessesesi kurulması istendi . Hesap uzmanları hazırladı TOBB'un Maliye Hesap Uzmanları Vakfı'na hazırlattığı " Türk Vergi Sistemi , Sorunlar ve Çözüm Önerileri " başlıklı raporda vergi mevzuatı bütün yönleriyle değerlendirildi . Raporda , belli bir tarih itibariyle mevcut ticari mal stokları ve muhtelif servet unsurlarından düşük oranlı bir vergi alınması , ancak , bu amaçla yapılacak düzenlemelerde aksi ispat edilmedikçe mükellef beyanının doğru kabul edilmesi gerektiğine yer verildi . Beyan edenden az vergi alınsın TOBB'un vergi barışı projesi ile ilgili görüşleri şöyle : Mali Barış , yalnızca vergi borçlarını ve ihtilafları kapsamalı . Mali Barış'tan yararlanacakların hürriyeti bağlayıcı cezalarla ilgili düzenlemeler karşısında sorumlulukları devam etmeli . Mükelleflerin son dört yıldaki vergi matrahlarını artırmaları ve borçlarını uzun vadeli taksitlerle ödemeleri halinde vergi incelemesi yapılmamalı . Davalık alacakların bir kısmından vazgeçilmeli . İnceleme , uzlaşma veya tarh safhasındaki alacaklar kapsanmalı . Beyan dışı kalmış faaliyetlerin kayda alınmasını sağlayacak ölçüde indirim yapılarak , bir defaya mahsus gönülü beyan müessesesi ihdas edilmeli . Ticari mal stokları ve muhtelif servet unsurlarından düşük bir vergi alınsın . Ancak , bu amaçla yapılacak düzenlemelerde aksi ispat edilmedikçe mükellef beyanının doğru olarak kabul edileceği şeklinde ve benzeri hükümlere yer verilmemeli . Çok yıllık bütçe yapılsın TOBB'un genel ekonomi ile ilgili önerileri ise şunlar : İş Güvencesi , İş Kanunu ile birlikte ele alınsın , SSK primleri düşürülsün . Sağlıklı piyasa verileri oluşturulsun . Yatırım indiriminde yüzde 19. Yatırım teşvik belgesi süreleri bir yıl uzatılsın . Teşvik uygulama , Sanayi Bakanlığı'na bağlansın . KOBİ'ler finansal yeniden yapılandırma programından yararlansın , Halkbank KOBİ bankası olsun . Maastricht Anlaşması değerleri esas alınarak çok yıllık bütçe uygulansın Ekonomik ve Sosyal Konsey'e işlerlik kazandırılsın . Üst kurullarda özel sektör de temsil edilsin . Yüzde 5'lük KKDF kaldırılsın İhracat bedellerinin 180 gün içinde yurda getirilmesi ve yüzde 60'inin TL'ye çevrilmesi kaldırılsın . 50 bin dolarlık terkin limiti en az 150 bin dolara çıkarılsın . Bankaların kredi müessesesi olsun . TOBB gönüllü mali milat istedi Rekortmenler bütçeye yama olacak 450 trilyon ciroyla Türkiye'nin en büyük 15'üncü kuruluşu olan TPAO ve 1001 yılı vergi rekortmeni Kıyı Emniyeti , gelirlerinin yüzde 10'unu bütçeye aktaracak EKONOMİ SERVİSİ Geçici bütçede , Türkiye'nin vergi rekortmenleri arasında yer alan Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı ( TPAO ) ile Kıyı Emniyeti'nin , gelirlerinin yüzde 10'unun bütçeye aktarılması öngörüldü . Geçici bütçe tasarısı , Meclis'e sunuldu . Tasarıda Milli Savunma , Jandarma ve Sahil Güvenlik'in harcama yetkisi diğer kuruluşlardan daha yüksek belirlendi . Kamu Tek Hesabı'nın kapsamı genişletildi . Kamu personeline ödenecek aylık ve ücretlerin belirlenmesinde esas alınacak katsayılar ile sözleşme tavan ücretlerini belirleme yetkisi tasarıya konmayarak bu konu Bakanlar Kurulu'na bırakıldı . Savunma'ya yüzde 10 Kuruluşların harcamaları , 1001 yılı bütçesinin başlangıç ödeneklerinin belirli yüzdesi olarak sınırlandı . Milli Savunma , Jandarma ve Sahil Güvenlik Komutanlığı bu dönemde her ay 1001 cari ödeneklerinin yüzde 10'u , diğer kuruluşlar ise yüzde 8'i kadar harcama yapabilecek . Gelirlerinin bir bölümünü bütçeye aktaran kuruluşlara Kıyı Emniyeti ile TPAO da eklendi . 1001 yılı En büyük 500 sanayi kuruluşu listesinde 451 trilyon liralık satış hasılatı ile 15'üncü sırada bulunan TPAO ile 1001 yılında , 11 trilyonluk vergi ile Türkiye'nin ilk 10 vergi rekortmeni içinde yer alan Kıyı Emniyeti'nin satışlarının gayri safi tutarının yüzde 10'unu bütçeye aktarmaları öngörüldü . Bu kuruluşların ciro büyüklüklerine göre yaklaşık 50 trilyonluk bir gelir sağlanacak . Tamamlanmayana para yok Hazine bütçesine , KİT ödemeleri için 468 trilyon , SSK için 405 trilyon , Bağ Kur için trilyon liraya kadar ödenek eklenebilecek . Hazine tarafından dış borçlanmalar için verilebilecek garanti tutarı 500 milyon dolarla sınırlandırıldı . Hazine garantileri nedeniyle doğabilecek ödemeler için de 516 trilyon liralık ödenek ayrıldı . Yatırım ödeneklerinde harcama oranları dış proje kredili olanlar için yüzde 10 , diğerleri için de yüzde 5. 1001 sonu itibariyle tamamlanmayan projelere 1005'te harcama yapılmayacak . 1001 ve önceki yıllarda taahhüde bağlanan yatırım ihaleleri nedeniyle yapılan işlere ilişkin ödemelere , öngörülen harcama sınırları içinde kalmak kaydıyla devam edilecek . Tek hesabın kapsamı genişliyor Refahyol Hükümeti döneminde Hazine tek hesabı olarak uygulanan daha sonra yumuşatılarak Kamu Haznedarlığı'na dönüşen uygulama yeniden getiriliyor . Ancak kapsamı genişletiliyor . Sosyal güvenlik kuruluşları , belediyeler , il özel idareleri , KİT'ler , bağlı ortaklıkları , kamu kuruluşu niteliğindeki meslek kuruluşları da kapsama alınıyor . Bu kuruluşlar da paralarını Merkez Bankası veya muhabiri niteliğindeki Ziraat Bankası'nda açacakları hesaplarda toplayacaklar . Bunu yapmayanların yöneticileri şahsen sorumlu tutulacaklar . DemirDöküm Avrupa'da şirket avına çıktı . . . Avrupa'da ilk beş şirket arasına girmek için büyüme planları yapan DemirDöküm , satın alma olasılığıyla Almanya'daki iki şirketi izliyor EBRU SUNGUR Koç Topluluğu şirketlerinden , ısıtma ve soğutma sektöründe faaliyet gösteren DemirDöküm , grup şirketi Arçelik gibi Avrupa'da satın alacak şirket arıyor . Bu amaçla Almanya'da faaliyet gösteren iki şirketi izlediklerini açıklayan DemirDöküm Genel Müdürü Melih Batılı , 1005'e kadar bu planlarını gerçekleştirmek istediklerini söyledi . Avrupa'da kendi sektöründe en büyük 10 şirketten biri olan DemirDöküm'ün yeni hedefini " İlk beş arasına girmek " şeklinde özetleyen Batılı , bu amaçla faaliyet gösterdikleri konuları birbirinden ayırarak , her birinde ayrı ayrı büyüme stratejisini yürüttüklerini anlattı . Yurtiçinde ve yurtdışında şirket almanın da bu stratejinin bir parçası olduğunu vurgulayan Batılı , alacakları şirkette marka , üretim kapasitesi ve pazar payı kriterlerine bakacaklarını belirtti . Demrad'a ortak aranıyor Batılı'nın verdiği bilgilere göre , DemirDöküm'ün planları arasında Amerikalı York ile işbirliğini geliştirerek şu an boş olan Bolu tesislerinde sistem klimaları üretmek ve Demrad adıyla ayrı bir şirket haline getirilen döküm tesislerine yabancı ortak bulmak da yer alıyor . York ile yapılan anlaşma gereği 1005'ten itibaren Türkiye'de DemirDöküm'ün York'un yetkili satıcısı olacağını hatırlatan Batılı , " York ile işbirliğini daha ileri götürerek , birlikte ihracata yönelik üretim yapmayı düşünüyoruz " dedi . Demrad'da da kazan dilimleri üretildiğini , yurtdışına giden bu ürünlerin giydirilerek ithal ürün olarak yine Türkiye'ye geldiğini anlatan Batılı , şunları söyledi : " Yurtdışında kazan konusunda uzman bir firmayla ortaklık yapmak istiyoruz . Böylece kazanları giydirirerek ürünümüze katma değer kazandıracağız . Bu amaçla bir heyet ocakta tesislerimizi gezmeye gelecek . " banka gecikme faizini düşürüyor ATO Başkanı Sinan Aygün , altı bankanın temerrüt faizini düşüreceğini , diğer bankalarla da görüşmelerin halen devam ettiğini söyledi ANKARA Milliyet Ankara Ticaret Odası ( ATO ) Başkanı Sinan Aygün , kredi kartı ile tüketici ve ticari kredilere uygulanan temerrüt faizlerinin ( gecikme faizi ) düşürülmesi için 19 bankaya çağrıda bulunduklarını , altısının düşürme sözü verdiğini söyledi . Aygün , Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'le görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada bu bankaların , Vakıfbank , Şekerbank , Yapı Kredi , Akbank , Garanti ve Halk Bankası olduğunu kaydetti . Şener şaşırdı Aygün , kredi kartı faiz oranlarının yüzde 118'lere kadar çıktığını , bir aylık ödemenin yapılmaması halinde temerrüdün devreye girmesiyle faiz oranlarının yüzde 565'e kadar yükseldiğini belirterek bunun akılla , Anayasa'yla ve demokrasiyle bağdaşmadığını söyledi . Aygün , sundukları dosyayı inceleyip faiz oranlarını görünce hayrete düşen Şener'in , bu konuyu gelecek hafta Bakanlar Kurulu gündemine getireceğini söylediğini kaydetti . ATO Başkanı Sinan Aygün , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ı ziyaretinden sonra da Bakan'ın " Vergi Barışı Projesi " konusunda , ocak ayının ilk haftasında mükelleflere müjde verebileceklerini söylediğini bildirdi . Aygün , tüccar ve sanayicinin ödeyemediği vergilerden dolayı sıkıntı içinde olduğunu , bunların bir kısmı için icra işlemi başlatıldığını aktararak , Unakıtan'dan düzenleme talebinde bulunduklarını ifade etti . Görüşmede , KDV oranlarındaki eşitsizliği ifade ettiklerini de kaydeden Aygün , Bakan'ın vergi barışından sonra vergi reformu kapsamında KDV'yi ele alacaklarını belirttiğini söyledi . Görüşmede ATO'nun , Vergi Yasası ile görüşleri de beş başlıkta sunuldu . Bunlar şöyle : Yatırım indirimindeki yüzde 19. Memur maaş zammında sosyal yardım seçeneği Bakanlar Kurulu'nun yetkisine bırakılan memur zammında yüzde 10 oranındaki kademeli seçenek ağırlık kazandı . Zammın sosyal yardımlar ve tazminat artışları ile yapılması düşünülüyor SEÇKİN ÜREY Ankara Geçici Bütçe Kanunu tasarısı memur maaş artışını belirleme yetkisi Bakanlar Kurulu'na verilirken , yapılacak kademeli zammın yüzde 10 ve yüzde aralığında olması görüşünün ağırlık kazandığı belirtildi . Başbakanlık'ta yapılan toplantılarda maaş artışının tazminatlar ve sosyal yardımlarda düzenleme yapılarak gerçekleştirilmesi seçeneğinin üzerinde çalışıldığı öğrenildi . Kademeli zammın en düşük memur maaşı için yüzde 10 ve en yüksek memur maaşı için yüzde olması düşünülürken , maaş katsayılarının düşük tutulması düşünülüyor . Bürokratların ise yüzde oranında zam istediği öğrenildi . Bakanlar Kurulu , kamu personeline ödenecek aylık ve ücretlerin belirlenmesinde esas alınacak katsayılar ile sözleşme tavan ücretlerini gelecek hafta belirleyecek . Sosyal yardım ve tazminatlarda iyileştirme seçeneğinin , katsayılar düşük tutularak nisan sonrası zamların bütçeye yükünün hafifletilmesi amaçlanıyor . Bakanlar Kurulu'nun sosyal yardımları beş kata kadar artırma yetkisi kullanılarak maaş artışının gerçekleştirilmesi düşünülüyor . Memurlar ne kadar alacak ? Memur maaşı yüzde 10 oranında artırılırsa , bu 56 milyon 488 bin liralık zam anlamına gelecek . 564 milyon 880 bin lira olan en düşük memur maaşı , böylelikle 401 milyon 568 bin liraya yükselecek . En yüksek memur maaşı Başbakanlık Müsteşarı'nınki kabul edildiğinde ise yapılacak zam 108 milyon 584 bin 500 lira olacak . milyar 166 milyon 690 bin lira olan Başbakanlık Müsteşarı'nın maaşı milyar 166 milyon 64 bin 500 liraya çıkacak . Kabloda güç birliği yaptılar İstanbul Sanayi Odası Meclis Başkanı Kavi'nin sahibi olduğu Kavi Kablo ile Emsan Emaye Tel , Botel Bobin Teli Kablo ve Bektaş Bakır Emaye Kablo ortak oldu EKONOMİ SERVİSİ Kablo sektöründe faaliyet gösteren tanınmış kuruluşlar , ortaklaşa yeni bir şirket oluşturdular . İstanbul'da faaliyet gösteren Emsan Emaye Tel Sanayi AŞ , Kavi Kablo ve Emaye Bobin Teli AŞ , Botel Bobin Teli Kablo A. ve Bektaş Bakır Emaye Kablo AŞ , " Bemka Emaye Bobin Teli ve Kablo Sanayi Ticaret AŞ " adıyla ortak şirket kurdu . Şirketin sermayesi 10 trilyon lira olarak belirlendi . Emaye bobin teli üretecekler Sermayenin 19. Ayni sermaye , şirkette ortak olarak yer alan kuruluşların makinelerinden oluştu . Şirkette , Mehmet Emin Cankurtaran , Hüsamettin Kavi , Levent Gabay ve İbrahim Güngör sembolik olarak koydukları 5'er milyar lirayla ortak olarak yer aldı . Şirketin büyük ortağı Emsan olurken , Kavi Kablo yüzde 14 hisseyle şirketin ikinci büyük ortağı . Emaye bobin teli üretimi konusunda faaliyet gösterecek olan şirketin üretimi öncelikle iki merkezde toplanacak . İki yıl içinde de üretim tek çatı altında birleştirilecek . Şirketin yönetim kurulunda Mehmet Alp Ağaoğlu , Kadir Nurcan Esmer , Hayretin Çaycı , . Emin Cankurtaran , Hüsamettin Kavi , Levent Gabay ve İbrahim Güngör yer alacak . Bir diğer yönetim kurulu üyesi Çelik Arsel . Arsel , daha önce Koç Holding'de Enerji ve Maden Grubu Başkanlığı yapmış , Dünya LPG Birliği Başkan Yardımcılığı görevine seçilmişti . Arsel halen Aygaz Yönetim Kurulu Başkanı . Yüzde 5. Türkiye SİAD Platformu'nun Trabzon'da Zorlu Grand Otel'de gerçekleştirdiği . SİAD Zirvesi'nde TÜSİAD Başkanı , her yıl istihdam yaratmanın yolunun , yüksek ve istikrarlı büyüme temposundan geçtiğini vurguladı . Özilhan , " Tarım dışı işsizliği , bugünkü düzeyi olan yüzde 15 seviyesinde tutmak için bile yılda en azından ortalama yüzde 5'lik bir büyüme sağlanmalıdır . Bu yüksek orandaki işsizliği önümüzdeki 10 yılda düşürmek istiyorsak , ortalama büyümenin hiç olmazsa yüzde 5. Gelecek 10 yılda Türkiye'de geçmişe kıyasla daha fazla kişinin işgücü piyasasına girmesi beklendiğini , özellikle kadınların ve tarım sektöründen gelen işgücünün artarak işgücü piyasasına gireceğini belirten Özilhan , daha önce tarım dışında yılda 550 400 bin kişiye iş yaratmak yeterli iken , önümüzdeki yıllarda bu sayının 600 bin seviyelerine ulaşacağına dikkat çekti . Önce makro istikrar Bu büyüme için öncelikle makroekonomik istikrarın en geç iki yıl içinde sağlanması gerektiğine dikkat çeken Özilhan , işsizlik konusunda yalnızca büyümenin yeterli olmadığını , aynı zamanda istihdamın önünde yükselen duvarların da yıkılması gerektiğini belirtti . Özilhan , " Çok yüksek olan istihdam vergileri makul düzeylere çekildiğinde işsizlik oranını birkaç puan daha geriletmek mümkün olur . İş Güvencesi Yasası , ölçüsüz popülizmin simgesi olarak tarihteki yerini alacak . İş Kanunu'nda öngörülen değişikliklerin bir an önce gerçekleştirilmesi ve bunun , İş Güvencesi Yasası'ndan önce yürürlüğe sokulması hayati önem taşıyor " diye konuştu . Eşi istemedi ama DEVLET UĞURLADI Saldırı sonucu öldürülen Doç . Hablemitoğlu , binlerce kişinin katıldığı törenle toprağa verildi . Cenazeye devlet erkânı ve yaklaşık 500 asker de üniformalarıyla katıldı ANKARA Milliyet Uğradığı silahlı saldırıda yaşamını yitiren Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi öğretim üyesi Doç . Dr . Necip Hablemitoğlu'nun cenazesi , dün Kocatepe Camisi'nde kılınan cenaze namazının ardından Karşıyaka Mezarlığı'nda toprağa verildi . Eşi Şengül Hablemitoğlu'nun gazete ilanıyla " sade " olmasını istediği tören , devletin ve siyasi partilerden değişik isimlerin katılımına sahne oldu . Hablemitoğlu'nun cenazesi , dün sabah saatlerinde Keçiören Adli Tıp Kurumu'ndan , SSK Dışkapı Hastanesi'ne , buradan da Türk bayrağına sarılarak Kocatepe Camisi'ne getirildi . Devlet erkânı Kocatepe Camisi avlusunda buluştu . Hükümetin ve askerlerin neredeyse tam kadro katıldıkları törende , Hablemitoğlu'nun öğrencileri ve arkadaşları da hazır bulundu . bine yakın kişinin bulunduğu törene yaklaşık 500 asker de üniformalarıyla katıldı . Gül , törenden sonra tokalaştı Namaz öncesi Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Şengül Hablemitoğlu'na başsağlığı diledikten sonra askerlerin bulunduğu bölüme geçti . Başbakan Abdullah Gül , Sezer ve askerlerin yanına namazdan sonra gitti . DSP lideri Bülent Ecevit de tören boyunca askerlerin yanında bekledi . Sezer'in katılmadığı cenaze namazının ardından Kocatepe Camisi İmamı , " İslam'ın ve insanlığın tasvip etmediği , bu tür olayların bir daha olmamasını diliyoruz " dedi . Alkışa karşı tekbir Hablemitoğlu'nun tabutu taşınırken , kalabalığın bir bölümü alkışlayarak tabuta karanfil attı , bir bölümü de tekbir getirerek alkışları susturmak istedi . Cenaze , daha sonra Karşıyaka Mezarlığı'na getirildi . Burada , eşi ve kızları , tabutunun bulunduğu ambulansta son kez duygularını dile getirdi . Cenaze toprağa verilirken , eşi ve yakınları gözyaşlarına hâkim olamadı . Defin sırasında kameraların kapatılması istenirken , çocuklar arabada bekletildi . NOTLAR . . . Babası göremedi Hablemitoğlu'nun öğrencileri , " Kaleme kurşun sıkılmaz ki " , " Milliyetçi ve laik fikirlerin sözcüsü " pankartları taşıdı . Törende , Hablemitoğlu'nun son kitabında Fethullah Gülen cemaatine yakın olmakla suçladığı eski Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanı Sabri Uzun da hazır bulundu . Babası Adem Hablemitoğlu , oğlunun yüzünü son kez görmek istedi , ancak Şengül Hablemitoğlu kefenin açılmasını istemedi . Başbakan Gül , önünden geçerken bir süre tabutu taşıdı . Cenaze taşınırken birlikte bekleyen , Sezer , Gül , Ecevit ve askerler arasında hiçbir konuşma olmadı . Devlet oradaydı Törende hazır bulunan bazı isimler şunlar : Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Başbakan Abdullah Gül ile çok sayıda bakan , Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök , kuvvet komutanları , DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit , YTP Genel Başkanı İsmail Cem , BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu , CHP Genel Sekreteri Önder Sav , Yekta Güngör Özden , eski Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş , Emniyet Genel Müdürü Kemal Önal , Savcı Nuh Mete Yüksel . Soruşturmada umut sorgusu Mumcu Aksoy Üçok Kışlalı cinayetlerinin bir numaralı hükümlüsü Özmen'in tekrar sorgulanması gündemde TOLGA ŞARDAN , GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Necip Hablemitoğlu cinayetiyle ilgili soruşturmayı yürüten Ankara Emniyet Müdürlüğü , olayın üzerindeki sis perdesini kaldırmak için eski dosyaları yeniden açtı . Umut Operasyonu'nda yakalanan Uğur Mumcu , Doç . Dr . Bahriye Üçok , Prof . Dr . Muammer Aksoy ve Prof . Dr . Ahmet Taner Kışlalı cinayetlerinin bir numaralı ismi olarak yargılanarak idama mahkûm edilen Ferhan Özmen'in yeniden sorgulanması gündeme geldi . Olayın üzerinden üç gün geçmesine karşın suikastla ilgili delil olarak sadece iki boş kovanın bulunması , polisin çeşitli unsurlara yönelmesine neden oldu . Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi bünyesinde oluşturulan 10 kişilik çalışma grubu , somut delil bulabilmek için Prof . Dr . Muammer Aksoy'un öldürülmesiyle başlayan süreçte yaşanan olayları yeniden irdelemeye başladı . Polis , özellikle Umut Operasyonu kapsamında ortaya çıkarılan terör gruplarının faaliyetlerini mercek altına aldı . Umut Operasyonu'nda İran kaynaklı terör organizasyonlarının Türkiye'de eylem yaptığını ortaya çıkaran polis , benzer kişi ya da grupların yeniden harekete geçme olasılığı üzerinde durmaya başladı . Polisin , Ferhan Özmen'in Umut Davası sırasında verdiği istihbarat amaçlı kullanılabilecek bilgileri yeniden değerlendirmeye aldığı öğrenildi . Bir yetkili , " Olayın çözümüne katkı sağlayacağı düşünülürse , Özmen'i cezaevinden alıp bilgisine başvururuz " dedi . Çağrıcı'ya kadar gidebilir . . . Emniyet incelemesinin genişleyerek İslami Hareket Örgütü lideri İrfan Çağrıcı'ya kadar uzanabileceği öğrenildi . Çağrıcı , ifadesinde , İran İstihbarat Örgütü Savama'nın İstasyon Şefi Muhsin Korger Azadi ile Yıldız Parkı'nda buluştuğunu , Jak Kamhi suikastı için önerilen parayı az bulması üzerine Azadi'nin , " Sen kendini ne zannediyorsun . Benim Türkiye'de bu işi yaptırabileceğim 10 grubum var " dediğini belirtmişti . Türkiye özgürlüğe koşuyor ! " Özgürlükler Evi " isimli sivil toplum örgütü , 1001'de özgürlükler bakımından en fazla kazanım elde eden ülkenin Türkiye olduğunu açıkladı İHSAN DÖRTKARDEŞ DHA Tüm dünyada insan hakları uygulamalarını izleyen " Özgürlükler Evi " ( Freedom House ) isimli sivil toplum örgütü , 1001'de özgürlükler bakımından en fazla kazanım elde eden ülkelerin başında Türkiye'nin geldiğini açıkladı ve Türkiye'yi " yarı özgür ülke " listesine aldı . Örgütün 191 ülkeyi kapsayan 1001 yılı raporunda , terör tehdidi ve dünya ekonomisindeki yavaşlamaya rağmen Türkiye'de bu yıl demokrasi açısından önemli kazanımlar elde edildiği belirtildi . Raporda buna gerekçe olarak " Ilımlı İslamcı parti " olarak nitelendirilen AKP'nin işbaşına gelmesi ve Kürtlerin kültürel haklarının genişletilmesi gösterildi . Özgürlükler Evi örgütü Araştırma Bölüm Başkan Yardımcısı Arch Puddington , " Türkiye'nin siyasi alanda gösterdiği ilerlemeyi kayda değer bulduk ve özgürlükler alanında özel elde edilen en önemli beş kazanım arasında sıraladık " dedi . Türkiye'de medeni haklar konusunda hâlâ eksiklikler görüldüğünü savunan Puddington , şöyle devam etti : " Türkiye'nin Kürt sorununu çözmesi için daha fazla yol kat etmesi gerek . Çünkü Kürtler hâlâ istedikleri kültürel hakları elde ettiklerini düşünmüyor . Türkiye'nin yarı özgür ülkelere alınmasının diğer nedeni ; ordunun siyasi alana müdahale etme potansiyeli . " " Özgür Olmayan Ülkeler " sıralamasında bulunan 46 ülkeden yedisi ise " kötünün kötüsü " olarak sıralandı . Bu ülkeler arasında Irak , Suriye , Türkmenistan ve Suudi Arabistan ilk sıraları aldı . Umudunuzu sahte bilete bağlamayın GÜLAY FIRAT İstanbul Halk umudunu bu yeni yılda da kader'e bağlayınca Milli Piyango İdaresi'nin elinde 15. Bu yılbaşı toplam 41 trilyon 560 milyar lira dağıtacak olan Milli Piyango İdaresi , yoğun talep nedeniyle renkli fotokopi kullanılarak sahtecilik yapılabileceğine dikkat çekti . Ruhsatlı bayilerden bilet alınmasını isteyen yetkililer , orijinal biletlerin özelliklerini şöyle sıraladı : Bileti ışığa tuttuğunuzda fligramda , Milli Piyango amblemini görürsünüz . Piyango biletinin sol alt köşesinde bulunan kabartmalı numaralar elle hissedilir . Piyango biletleri , tahribata karşı duyarlı özel bir kâğıttan üretiliyor . Mor ışığa tutulduğunda ise sahte biletin aksine parlamıyor . İş için Rusya'ya giden âşık olup evleniyor . . . Rusya'da çalışan Türkler , güzel Rus kızlarına gönüllerini kaptırıp önünde sonunda nikâh masasına oturuyor . Anketlere göre Rusya'daki Türk erkeklerinin yüzde 45'ünün eşi Rus CENK BAŞLAMIŞ Moskova Ekonomik zorluklar nedeniyle ya da yeni dünyalara açılmak için Rusya'ya gelen Türkler , hayat arkadaşı olarak da Rus kadınlarını tercih ediyor . Son yıllarda Rus kadınlarla evlenen Türk erkeklerinin sayısı giderek artıyor . Boşanma oranının en yüksek olduğu ülkelerin başında gelen Rusya'da Türk Rus karma evlilikleriyle kurulan aileler iki ülke arasındaki önyargıların kırılarak halkların yakınlaşmasına da katkıda bulunuyor . Rus genç kızlarıyla evlenen erkekler , hem Türk geleneklerini Rusya'ya taşıyor hem de ikinci vatanlarının alışkanlıklarını benimsiyor ve böylece ortaya renkli aileler çıkıyor . İMAJIMIZ KÖTÜ AMA . . . Elbette , her ailede olduğu gibi Türk Rus evliliklerinde de zaman zaman sorunlar ortaya çıkıyor , ancak farklı yetişme tarzından gelen kültür çatışması neredeyse hiç yaşanmıyor . Söz Rus gelinlerden açılınca , öncelikle söylenmesi gereken , tamamının Türkiye'deki imajlarından büyük rahatsızlık duyması ve Rus kadınlarına kötü gözle bakılmasının büyük haksızlık olduğunu düşünmeleri . Rus Türk İşadamları Birliği ( RTİB ) tarafından yayımlanan Pusula dergisinin anketine göre , Rusya'da yaşayan Türklerin yüzde 45'ünün eşi Rus . DÖNMEK İSTEMİYORLAR Ankete katılanların yüzde 89'u üniversite mezunu . Yüzde 61'si Rusya'da yıldan fazla süredir yaşıyor . Yüzde 40'ı Rusça'yı orta derecede biliyor , yüzde 69'u bürokrasiden yakınıyor , yüzde 55'i Moskovalıların yabancılara mesafeli yaklaştığını düşünüyor . Soruları yanıtlayan Türklerin yüzde 45'ü Rusya'da kalmak isterken , yüzde 91'i bu ülkenin 10 yıl sonra daha iyi durumda olacağını söylüyor . Türkiye'nin geleceğine iyimser bakanlar ise yüzde 41'den yukarı çıkamıyor . Başka kadın olacağına Fener olsun ! Moskova'da Enka'ya bağlı bir şirkette muhasebe müdürlüğü yapan Bozkurt Ünaldı , Marina ile 1994'te tanışmış . Marina Ünaldı , çoğu Rus gibi Türkiye hakkında önyargılı olduğunu , ancak Türkiye'yi gördüğünde çok etkilendiğini anlatıyor . Fenerbahçe , Ünaldılar'ın hayatında önemli bir yere sahip . Marina , " Evlenmeden önce Bozkurt beni karşısına aldı ve Fener'in hayatımda özel bir yeri var dedi . Ben de başka kadınlar olacağına Fenerbahçe olsun diye düşünüp durumu kabullendim " diyor . Çiftin 1. Berk , kızınca yumruğunu sıkıp " Hener " ( Fener ) diye bağırıyor . Aradığım adamı buldum Moskova'ya 1990'da gelen işadamı Akın Teksöz ile mimar Katya Çehova da 1994'te tanışıp 1996'da evlenmiş . Kemal ve Murat isimlerinde 11 aylık ikiz bebekleri var . Katya Teksöz , " Aslında erkekler göründüğünden zayıftır . Akın çok farklı . Aradığım her şeyi onda buldum . Ailesine çok bağlı " diyor . Teksöz de , eşinin çok anlayışlı olduğunu ve her konuda kendisine destek verdiğini söylüyor . Farklı kültürlerden gelmelerinin sorun yaratmadığını vurguluyorlar . TÜRKÇE ÖĞRENDİM Bazı arkadaşlarının Türkiye hakkında çok önyargılı olmasından yakınan Katya Teksöz , " Eşimin memleketi Tekirdağ'a gitttiğimde inanılmaz ilgi gördüm . Ailesiyle anlaşabilmek ve Türkiye'yi daha iyi tanımak için Türkçe öğrendim " diyor . Oto yedek parçasından ambalaj sanayiine , pek çok değişik alanda iş yapan Teksöz , bir gün Türkiye'ye döneceklerini ama Rusya ile bağlantısını korumak istediğini söylüyor . Türk'le evlenilmez diyenler yanılıyor Sinerji İnşaat temsilcisi olan Savaş Yılmaz'la Katya 1996'da işyerinde tanışmışlar ve aslında birbirlerinden çok da hoşlanmamışlar . Katya günleri , " Savaş amirimdi . Çok üzerime gelir , beni ağlatırdı " diye anlatıyor . Ama kısa süre sonra birbirlerine âşık olmuşlar , şimdi Gürkan Deniz adında 1. Katya Yılmaz , kültür farklılığı konusunda , " Savaş'ı yabancı olarak algılamıyorum . Deli misin , Türk'le evlenilir mi ? türünden aptalca şeyler söyleyen arkadaşlarımla ise artık görüşmüyorum . Ama Türkiye'de Rus kadınlara bakış hiç hoş değil . Kendimi rahatsız hissediyorum " diyor . Eşi tarafından Alain Delon'a benzetilen Savaş Yılmaz ise " Katya , ne zaman yanımda olması gerektiğini çok iyi biliyor , beni hep destekliyor " diye söze girip ne kadar mutlu olduğunu anlatıyor . Bir mağdur kurtuldu . . . Reha Muhtar'ın programına konuk edilmek üzere bir otelde tutulurken program şoförünün tecavüzüne uğrayan genç kıza devlet kol kanat gerdi ŞÜKRAN PAKKAN İstanbul Reha Muhtar'a İtiraf adlı programa katılması için Taksim'de bir otelde tutulurken ; program ekibinin görevlendirdiği şoförün tecavüzüne uğradığı iddia edilen 16 yaşındaki Y. Uzmanlar , Reha Muhtar'ın koruması altındayken tecavüze uğradığı öne sürülen bu çocuğun yaşadığı travmanın , tedavi edilmezse intihara bile neden olabileceğini söylüyor . İddiaya göre olay şöyle gelişmişti : ŞOFÖR HALEN TUTUKLU Bir yıl önce okul arkadaşının tecavüzüne uğradıktan sonra ailesinin kendisine kötü davranması nedeniyle evinden kaçan Y. Ardından programa katılmak üzere Taksim'de bir otele yerleştirilen genç kıza Muhtar'ın görevlendirdiği şoför Z. tecavüz etti . Tutuklanarak cezaevine gönderilen Z. hakkında Beyoğlu . Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı . Kendisine uzatılacak bir yardım elini beklerken tecavüze uğrayıp hayatı bir kez daha kararan Y. MESLEK KAZANACAK Sosyal Hizmetler İl Müdürü Kahraman Eroğlu , Y. Eroğlu şöyle dedi : " Genç kızımız artık devlet güvencesinde . Doktor gözetimi altına alındı . Öncelikle tıbbi bir tedavi yapılacak . Yaşama yeniden hazırlamak için çalışıyoruz . Diğer kızlar gibi , kurslara katılıp meslek sahibi olması için uğraşılacak . Bu süreç , onun bizimle kalmak istemesine bağlı . Ancak biz , onu kurtarmaya çalışıyoruz . " Bir çay içeceğim diye odaya girdi Beyoğlu . Ağır Ceza Mahkemesi'nde 1001/196 dosya numarasıyla açılan davanın iddianamesinde olay şöyle anlatıldı : " Y. B. sorusuna Bir çay içeceğim diye cevap veren sanığın , Y. " İkinci tecavüz , yeni bir travma demek Dr . Aynur Sayım ( Psikiyatr ) : Tecavüz ciddi bir travmadır . Ruhsal yaşantıyı olumsuz etkiler . Cinsellikle ilgili tutumlarını etkiler . Cinsel ilişkiye girememe sorunu olabilir . Evlilikle ilgili problem yaşar . 16 yaş , çocuk kimliğinden çıkıp kişiliğin oluştuğu dönemdir . Bu nedenle , duygularda ani iniş çıkışlar olabilir . Böyle bir durumda daha çok ve yoğun bir desteğe ihtiyacı var . İkinci bir tecavüz durumu , ikinci bir travma demektir . Terapi ile bu sorunu aşması gerekli . Yoksa , ağır depresyon olabilir . Sonucu intihar bile olabilir . . . Dr . Oğuz Tan ( Psikiyatr ) : Tecavüz bir kadının başına gelebilecek en kötü olay . Ani şok etkisi yaratır . Uzun süre olayı yeniden yaşama , olayı çağrıştıran durumlardan kaçma , kâbuslar görme , iştahsızlık , uykusuzluk görülür . Bu durum , kızı intihara bile sürükleyebilir . Uzun vadede depresyon , kronik üzüntü , insanlara güvensizlik , ciddi ruhsal bozukluklar görülebilir . Kişilik gelişimini olumsuz etkiler . Ruh durumu dalgalı , isteksiz , moralsiz ve şüpheci olur . Aniden öfke patlamaları yaşar . Birinin tecavüzüne uğrar ama herkesle ilişkisi bozulur . İkinci kez bu tecrübeyi yaşamak yıkım olur . Asgari altı ay tedavi görmesi gerekir ama kronik olursa bu tedavi üç ile beş yıla kadar uzatılmalıdır . Bayar , basından sorumlu başkan yardımcısı oldu ANKARA Milliyet DYP'nin yeni oluşturulan Başkanlık Divanı'nda görev dağılımı yapıldı . Genel Başkan Mehmet Ağar başkanlığında toplanan Başkanlık Divanı'nda Nevzat Ercan siyasi işlerden , Mümtaz Yavuz teşkilattan , Mehmet Ali Bayar da basın ve propagandadan sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı'na getirildi . Diğer Genel Başkan yardımcılarının sorumluluk alanları şöyle : " Dış İlişkiler Nüzhet Kandemir , Seçim İşleri Ali Rıza Gönül , kadın Kolları Mehmet Nedim Bilgiç , Ekonomik Mali İşler Oğuz Tezmen , Gençlik Kolları Saffet Arıkan Bedük , Demokratik Kitle Örgütleri Kamil Turan , Sosyal İşler Salim Ensarioğlu , Yerel Yönetimler Hasan Subaşı . " Adıyaman'da 40 kişi sobadan zehirlendi ADIYAMAN DHA Adıyaman'da kar yağışından sonra başlayan şiddetli rüzgâr , kömür sabasından sızan gazdan zehirlenmeleri artırdı . Son 14 saatte hastanelere kömür sobasından sızan gazdan zehirlenen 40 kişi getirildi . Adıyaman'da şiddetli rüzgâr sonrası , kömür sobasıyla ısınan vatandaşlar uyarıldı . Valilikçe belediye hoparlörlerinden anons yapılarak , vatandaşların duyarlı olması istendi . Hastaneye getirilen 40 kişiden durumu ağır olan dört hasta , Gaziantep Üniversitesi Hastanesi'ne sevk edildi . Öte yandan Marmaris'in Turunç beldesinde ise Pelin Otel'in personel odasında gece tenekede odun yakan Oktay Gönen ( 15 ) , Ömer Karadayı ( 19 ) ve Bekir Bıyık ( 16 ) , dumandan zehirlenerek öldü . BENZİN YAKTI Osmaniye'de bir evde de tutuşması için benzin dökülen soba patladı . Sobanın yanında bulunan benzin bidonunun da alev almasıyla , Seven ailesinden kişi çeşitli yerlerinden yandı . Yaralılardan durumu ağır olan üçü Adana Numune Hastanesi'ne sevk edildi . YÖK gerginliği Gürüz'ün " Türkiye , molla rejimi , Vahabi bataklığına saplanmayacak " açıklaması tepki çekti . . . Gül : Sözler hoş değil . Üniversitelerde reform yapılacak . Kutan : Haddini aşan beyanlar . Mumcu : Atatürk çocuğuyum ANKARA Milliyet YÖK Başkanı Prof . Dr . Kemal Gürüz'ün " Türkiye , molla rejimi , Vahabi bataklığına saplanmayacaktır " sözlerine Başbakan Abdullah Gül , Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu ve SP lideri Recai Kutan'dan tepki geldi . CNN Türk'te Gürüz'ün açıklamalarının hoş olmadığını vurgulayan Gül , Türkiye'de yapılacak köklü reformlardan üniversitelerin de nasibini alacağını belirterek , " Biz hükümetiz ; herhangi bir örgüt , sivil toplum kuruluşu ve parti değiliz . Satır aralarında neler söylenmek istendiğini anlıyorum . Statükoya müsaade etmeyeceğiz . YÖK üniversiteleri koordine edecek . Üniversitelerin her şeyine karışan , zapturapt altına alan kurum olmayacak " dedi . Gürüz'ün sözlerini " demokratik bir ülkede söylenmesi mümkün olmayan , haddi aşan beyanlar " olarak değerlendiren Kutan ise , SP olarak yıllardan beri YÖK Kanunu'nun değiştirilmesi hatta YÖK'ün ortadan kaldırılması gerektiğini ifade ettiklerini kaydetti . Kutan , eğitimde kaliteyi düşüren yıllık kesintisiz eğitim yerine de gelişmiş ülkelerdeki gibi kademeli ve yönlendirici bir yaklaşımın uygulanmasını istedi . Gürüz'e yanıt " Ben bir Atatürk çocuğuyum " diyen Mumcu da Harbiye Askeri Müze ve Kültür Sitesi'nde düzenlenen Milli Eğitim Bakanlığı'nda Dönüşüm konulu toplantıda Gürüz'ün açıklamalarıyla ilgili olarak , akademisyenlerin siyasete ilişkin değerlendirme yapma hakları olduğunu belirterek , şöyle konuştu : " Ama bunu yaparken kendilerini demokratik siyasetin meşru aktörlerinin yerine koymak ya da onların meşruiyetlerini tartışmak biçiminde ortaya koymamaları demokrasinin , anayasal düzenin icabıdır . Zaman zaman bunu zorlayan üslup yaklaşımları olabilir . Bunları da çok büyütmemek lazım . " Türk Kongresi'nden " laiklik " bildirgesi YÖK Başkanı'nın " Türkiye molla rejimi olmayacak " açıklaması ve rektörlerin " üniversitede irticacı kadrolaşmaya asla izin verilmeyeceği " bildirisinin ardından dün de bir hafta süren . Türk Kültürü Kongresi laiklik vurgusu içeren bildirgeyle sonuçlandı . Laikliğin , dini çoğulculuğa yol açan önemli bir sistem olduğu vurgulanan bildirgede , " Ancak , laik sistemde herkes kendi dini ve sahip olduğu kültürünü yaşama ortamı bulabilmektedir . Ülkemizde laiklik , insanımızın dininin , inancının bir özrü değil , tersine teminatı olmuştur . Laiklik ve özgürlük olmadan demokrasi yaşatılamaz . TC laik yapısıyla bütün dinlere eşit mesafededir " denildi . Erdoğan'ın başı döndü AKP lideri veto edilen Anayasa değişikliklerinin çıkartılmaması durumunda " memnu haklarının iadesi " peşinde koşacak GÖKÇER TAHİNCİOĞLU AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , milletvekilliği yolunu açacak Anayasa değişikliklerinin çıkartılamaması durumunda , " memnu haklarının iadesini " kazanmaya çalışacak . Memnu ( yasaklanmış ) haklarının iadesi için 10 Ocak 1005'ten sonra başvuru hakkı doğan Erdoğan , Anayasa değişikliği olmaz , haklarını da Siirt'ten aday olacakların kesinleşeceği tarihe kadar kazanamazsa milletvekili olamayacak . Cumhurbaşkanı'nın Erdoğan'ın önünü açan Anayasa değişikliklerini veto etmesinin ardından bir yandan değişiklikleri yeniden Köşk'e göndermeye , bir yandan Erdoğan'ı da af kapsamına dahil etmeye çalışan AKP , diğer formül olarak da " memnu hakların iadesi " yolunu görüyor . Başvuru 10 Ocak'ta 511'den hüküm giyen Erdoğan , memnu haklarının iadesi için 10 Ocak 1005'ten sonra , ikamet ettiği yerin en yakınındaki ağır ceza mahkemesine başvurabilecek . Ancak YSK , Siirt'te yarışacak adayların kesin listesini büyük olasılıkla , 18 51 Ocak 1005 tarihleri arasında bir gün olarak belirleyeceğinden , Erdoğan'ın , bu seçimde aday olabilmesi için başvurusundan hemen sonuç alması gerekiyor . Ancak bu da Yargıtay içtihadına göre pek mümkün görünmüyor . Haklarının iadesini sağlayamaması bile söz konusu olan Erdoğan için , hâkim en erken günde karar verse bile , savcılığın bu karara itiraz hakkı bulunuyor . Hukukçulara göre bu da süreci şubat ayına kadar uzatabilecek . Kasım'da DEHAP'tan aday olan ve kesin aday listesi belli olmadan memnu haklarının iadesini kazanan Akın Birdal ve Murat Bozlak'a , savcılığın itirazı üzerine kararın kesinleşmediği gerekçesiyle adaylık onayı verilmemişti . YSK'dan bir yetkili , daha önce YSK Başkanı Tufan Algan'ın da bu konuda açıklama yaptığını anımsatarak , " Kasım'da , koşullar Ya yüzde 60 evet çıkarsa ! TBMM Başkanı Arınç , " Referandumda halkın verdiği karardan herkes gerekli neticeyi çıkarır " dedi GÜNSELİ ÖNAL Bombay TBMM Başkanı Bülent Arınç , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'a milletvekilliği ve başbakanlık yolunu açacak olan Anayasa değişikliğinin Cumhurbaşkanı'nca veto edilmesini , " Referandumdan % 60 evet çıkarsa bazı kurumlar yıpranır . Türk halkının verdiği karar sonuç olur . Sonuçtan da herkes gerekli neticeyi çıkarır " diye değerlendirdi . Siirt seçimlerinin iptal edilmesiyle bu ilin Meclis'te temsil edilemediğini kaydeden Arınç , " Farz edelim ki , Erdoğan yok . 68 . madde aynı kalırsa Siirt'te seçimler 50 ay sonra yapılacak . Siirt temsil edilemeyecek . Bu demokrasi için eksikliktir " dedi . " Balans ayarını seçim ve sandık yaptığında demokrasinin kazanacağını " vurgulayan Arınç , " Ara seçim zorlandığı ve kabullenilmediği için sonuçta iktidar ortakları kaybetti . Seçim yapmak demokrasiyi rahatlatır " diye konuştu . CHP'ye mesaj Arınç , şöyle devam etti : " Cumhurbaşkanı , bunu referanduma sunarsa zaman da halk gereğini yapar . Ne Meclis'in kararından , ne de halkın kararından ürkmemek gerekir . Referandum yolu açılırsa , Cumhurbaşkanı ısrar ederse , bu kararı alkışlarım . Ancak halkın yüzde 60'i Meclis'in kararını onaylarsa , buna karşı duran bazı kurumlar yıpranır . " Arabaya kadar uğurladı ANKARA Milliyet AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , eski Atina Belediye Başkanı Dimitris Avromopulos'u önceki gün Genel Merkez'de kabul etti . Avromopulos , belediye başkanı olduğunda ilkönce Erdoğan'a ziyarette bulunduğunu , bugün de görevi bırakırken son olarak Erdoğan'ı ziyaret ettiğini söyledi . Erdoğan'ı İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olarak İstanbul'da yaptıklarından ötürü öven Avromopulos , " Diliyorum ki Türkiye de büyük Avrupa ailesinin bir üyesi olsun " diye konuştu . Erdoğan ise Yunanlı misafirini arabasına kadar uğurladı ve arkasından el salladı . Kamuda esnek çalışma Kamu personel reformunda tam gün istihdam gerekmeyen alanlarda esnek çalışmaya geçilmesi , Kamu Personeli Seçme Sınavı kapsamına özerk kurulların da alınması üzerinde duruluyor SEÇKİN ÜREY Ankara Kamu personel rejimi değişiklikleri için üç ayrı ekip kuruldu . Kamuda tam gün istihdam gerekmeyen alanlarda esnek çalışma modeline geçilmesi , üzerinde durulduğu öğrenildi . Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin'e bağlı Devlet Personel Başkanlığı'nda bir ekip personel rejiminin AB'ye uyum , ikincisi , kadro sadeleştirmesi ; üçüncüsü ise mevcut sistemin çerçevesi bozulmadan yapılabilecek reformları saptıyor . Üç ekip 10 gün içerisinde üç ayrı yasa taslağı sunacak . Personel reformunu hazırlamak için kurulan üç ekip 10 gün içerisinde üç ayrı yasa taslağı sunacak . Taslak çalışmalarında , Avrupa Birliği'nin ( AB ) kamu personeliyle ilgili halen yürüttüğü çalışmalara paralel gidecek . Bu amaçla AB Komisyonu'nun ilgili birimiyle önümüzdeki günlerde görüş alış verişi için temas kurulacak . Ekip çalışmaları sonradan birleştirilerek ortak bir tasla oluşturulacak . İçinden çıkılamaz hale geldi Yetkililer , kamu personel rejiminin yıllarca yapılan düzenlemeler ve değişiklikler nedeniyle içinden çıkılamaz bir duruma düştüğünü söyledi . Kamuda tam gün istihdamına gerek olmayan çalışanların bulunduğunu dile getiren bir yetkili , " Bazı görevlerde tanımları nedeniyle tam gün çalışmaya gerek yok . Bu nedenle belirlencek bazı görevlerde bulunan personel için esnek çalışma modeli üzerinde duruyoruz " diye konuştu . Ayrıca memuriyette derece yükseltmesi ve terfiler için yapılan sınavlarda da bazı kurumların sınavlarının ÖSYM tarafından yapılması için hazırlıklar yapıldığ bildirildi . Özerk kurullara sınav Kamu Personeli Seçmi Sınavı'nın ( KPSS ) kapsamının genişletilmesi için de çalışma yapıldığı belirtilirken , sınavın kapsamının özerk kurullar ve kapsam dışı bulunan KİT'leri de içermesi yönünde hazırlık yapıldığı öğrenildi . Uzmanlık isteyen alanlarda çalışan özerk kurullar , mevcut uygulamada kendi personellerini uzmanlık değerlendirmesine göre kendileri alıyorlar . Yeni uygulamada ise bu kurullara personel alımında merkezi memur alım sınavının geçerli olması öngörülüyor . Memur ücret zammı komisyonu toplanıyor ANKARA Milliyet Kamu çalışanlarının 1005 yılı ücret zamlarının belirlenmesi için hükümet harekete geçti . Bu çerçevede 56'inci hükümet döneminde oluşturulan alt komisyon gelecek hafta toplanacak . Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin ile görüşmesinden sonra açıklamalarda bulunan Kamu Sen Başkanı Bircan Akyıldız , " 56'nci hükümetin kurduğu ve kamu çalışanlarının 1005 yılı bütçesinde yer alacak rakamların belirlenmesi için kamu kuruluşları ve çalışanların temsilcilerinden oluşacak altkomisyonun çalışmaya başlaması konusundaki ısrarımızı yineledik . Sayın Şahin , bu komisyonun önümüzdeki hafta ilk toplantısını yapacağı müjdesini verdi " diye konuştu . Sosyal yardım olabilir Yüzdelik artışların kamu çalışanlarının beklentilerine yanıt vermediğini kaydeden Akyıldız , " Asgari geçim hadlerinin esas alındığı bir ücret sisteminin " geliştirilmesi gereğini vurguladıklarını belirterek , " Ama geçiş süreci içerisinde sosyal yardımlarda iyileştirme yapılarak ilk ay için yüzde 10 , ikinci ay için de yüzde 10'lik bir artış gerçekleştirilmesini istiyoruz . Sayın Bakan'ın olumlu tavırları bizi cesaretlendirdi " dedi . Zorunlu'ya ödeme planı Zorunlu tasarruf kesintilerinin ödenmesine ilişkin çelişkili açıklamalar yapıldığını , çalışanların kafalarının karıştırıldığını ilettiklerini kaydeden Bircan Akyıldız , " Tasarruf kesintilerinde çalışanların temsilcileri ile birlikte ödeme planı hazırlanacağı izlenimi edindim " diye konuştu . Irak düşündürüyor , yatırımlar 1004'te AÇIK KOYU SOHBETLER EYLEM TÜRK Irak operasyonunun , Türk turizmini olumsuz yönde etkileyeceğini söyleyen Polat Holding Turizm Grubu Başkanı Serdar Alp Turan , 1005 yılını bekle gör yılı olarak planladıklarını söyledi . Yeni otel yatırımlarını 1004'te hayata geçirmeyi planladıklarını anlatan Turan , bu yatırımlarından ilkinin Macaristan'da Ritz Carlton oteller zinciri ile işletecekleri saray otel projesi olduğunu belirtti . Turan , " Taksim ve Antalya'da da birer otel yatırımı yapmayı düşünüyoruz " diye konuştu . Polat Holding'in restoran işine de soyunduğunu söyleyen Turan , Polat Renaissance Otel'de Marmara Balık adı altında bir restoran açtıklarını belirtti . 1005 yılı turizm grubunuz açısından nasıl bir yıl olacak ? 1005 yılı yeni otel yatırımlarımız için bekleme yılı olacak . Sebebi de Irak Operasyonu ve hükümetin turizm politikalarını görmek istememiz . Yatırımlara 1004'ten sonra başlamayı düşünüyoruz . Yatırım planlarımız hazır . Uygun zamanı bekleyeceğiz . Ancak grubumuzun çatısı altında bulunun Polat Renaissance ve Erzurum'daki otelde birtakım yenileme yatırımları devam ediyor . Irak operasyonun turizme etkisi ne olur ? Irak Savaşı olacaksa Türkiye ciddi etkilenir . Rezarvasyon iptalleri gelir . Kongre turizmi darbe alır . Uluslararası kongre pazarında 1005'ten önce hareket olmaz . 1991 yılındaki Körfez krizi sonrasında ABD'li turistlerin bu bölgeye yeniden gelmeye başlamaları dört yılı bulmuş . Irak Savaşı'ndan sonra ABD'li turistler yine bu bölgeye gelmek istemeyecektir . Gelen iptaller turizmcileri hem ekonomik hem psikolojik olarak olumsuz etkileyecektir . Yabancı turizmciler , Türkiye'yi gelecek planlarına kısa vadede almayacaktır . 1004'ten sonra hayata geçirmeyi düşündüğünüz yatırım projeleriniz neler ? Formula 1'in devreye girmesiyle , İstanbul turizmde markalaşma sürecini tamamlayacak . Biz de konaklama sektörü olarak bu pastadan payımızı almak istiyoruz . İstanbul'da ikinci bir otel kurmayı planlıyoruz . Taksim , Beşiktaş'ta arazi bulunursa , projemizi yine Marriott Grubu'yla hayata geçireceğiz . Ayrıca Antalya veya Ege bölgesinde bir otel açmak da projelerimiz arasında . Yurtdışında yatırım projeniz var mı ? Yurtdışında öncelikli olarak Macaristan'da bir otel projemiz var . Grup , yaptığı seramik ihracatından dolayı bu ülkeyi iyi tanıyor . Görüşmelerimiz sürüyor . Ritz ve Marriott markasıyla geliştirilebilecek bir proje bu . Orada yeni bir bina inşa etmek yerine , mevcut bir binaya restorasyon yapılacak . Zaten Ritz markası saray tarzı , tarihi binalara giriyor . Balık lokantası açtılar Polat Renaissance'ı yenileme projesi kapsamında neler yapacaksınız ? İstanbul'daki otelde yiyecek içecek ünitelerini kapsayan restoran ve barlar ile toplantı salonları değiştirilip , yenilendi . Bu iş için milyon dolarlık bütçe ayırdık . Ocak ayından başlayarak otelin odalarını da değiştireceğiz . Bu iş için de milyon dolar ayırdık . Düşünce bazındaki projelerimiz arasında bazı odalara dizüstü bilgisayar ve plazma tv'ler koymak da var . Ayrıca sekreterya hizmetleri de vermeyi düşünüyoruz . İşadamları için tercih edilen öncelikli bir otel olmayı istiyoruz . Renaissance otelleri , Marriott Grubu'nun bir parçası . Sadece Marriott ve Renaissance otellerinde uygulanmak üzere yeni bir konsept geliştirildi . Bunun adı da " street restaurant " . Bu uygulama bizde de " Marmara Balık " lokantasıyla devreye girdi . Keyifli bir ortam geliştirildi . Marmara Balık , İstanbul'un en iyi iki üç balık lokantalarından birisi oldu . Dışarıya açık , otelden apayrı bir balık lokantası . Kendin getir , kendin ağırla Palandöken'deki otelinize turistlerin ilgisi nasıl ? Palandöken'deki otelimiz için Rusya ve Ukrayna'dan charter uçaklar kiralayarak kayak turisti getirmeye başlıyoruz . İlk kafile 19 Aralık'ta gelecek . Antalya'da bir tur operatörüyle anlaştık . Uçak şu anda tamamen dolu . Uçağın maliyetini tur operatörüyle beraber üstlendik . Türkiye'de böyle bir riske giren tek grubuz . Uçağı bulup , kiralayıp turist getirmeye çalışıyoruz . Enikonu uçak işiyle uğraşıyoruz artık . Ayda dört uçak kaldıracağız . İran ve Gürcistan'dan da turist getiriyoruz . İran'dan bin gecelemelik potansiyel bekliyoruz . YATIRIM FONLARI VE BONO Piyasalar rüyadan uyandı Yeni haberler gelmediği taktirde endeksin 10. Bankaların bilanço hareketi için bonoda satıcı olmaması durumunda faiz gevşeyebilir SONGÜL HATISARU Tek parti iktidarı ve AB zirvesiyle pembe rüyalar gören piyasalar , son bir haftada gerçeklerle yüz yüze geldi . Geçen hafta tansiyonu yükselen piyasalarda faizler yüzde 56'lere kadar yükseldi . Dolar milyon 650 bin direncine yaklaşırken , borsa yüzde 15,5 düştü . Irak tedirginliğinin yanı sıra piyasalardaki hızlı yükselişte hükümetin ilk günlerinin ardından olumlu bir beklenti yaratamaması da etkili oldu . Zorunlu tasarruflarda olduğu gibi çeşitli konularda bakanlardan gelen farklı açıklamalar , iktidar olmanın temel şartı olan icraatta , bütünlük kuşkusu yarattı . Hisse senedi piyasası ise çok olumsuz haberi üst üste satın aldığı için , haftanın son gününü hafif tepki alımlarıyla kapattı . Endeks geçtiğimiz haftayı yüzde 15,5'lik değer kaybıyla 11. Hafta içerisinde 10. Ancak tepki alımlarının hacimsiz olması yukarı hareketin sınırlı kalmasına neden oldu . Pozisyonlar korunmalı Geçtiğimiz günlerde bono ve hisse senedi piyasasında iyimserlik hakimken , Irak'ta ısınan gündem tüm hesapları alt üst etti . Aslında Irak riski , oldukça uzun bir süre gündemdeyken piyasalar tek parti iktidarı iyimserliğini ön plana çıkartarak sorunlu gündem maddelerini ertelemeyi yeğlemişti . Borsada 10. Mevcut koşullar değişmediği taktirde endeksin 10. Yatırımcı 10. Sene sonu bilançolarını güçlendirmeye çalışan bankalar ise bono piyasasında en azından satıcı olmayı istemeyebilirler . Bu nedenle faizler bir miktar gevşeyebilir . Öte yandan , Irak'a müdahalede Ocak 1005 sonundan önce beklenmese de hazırlıklar tam hız sürüyor . ABD Kuzey Irak'a girecek askerlerini Türkiye'den sevk etmeyi , lojistik birlikleri ise Türk topraklarında yerleştirmeyi planlıyor . Ankara'nın üslerde inceleme yapmak isteyen ABD'lilere olumlu yanıt verdiği , diğer taleplerle ilgili görüşmelerin ise sürdüğü belirtiliyor . Piyasaların böylesi gergin bir ortamda çok iyimser olamayacakları ortada . Borsada 10. Orta vadeli desteğine çekilen endeksin buralarda yataya girerek yeni haberleri bekleyeceği tahmin ediliyor . Öte yandan , borsanın geleneksel yılsonu yükselişini endeksin 14. Yani , çok olumlu bir haber gelmedikçe endeksin yılsonu hareketini yapması beklenmiyor . Endeksin çok olumsuz haberler gelmedikçe , yılı 11. tipi yüzde kaybettirdi Geçen hafta hisse senedi piyasasında yaşanan sert gerilemelere bağlı olarak tipi yatırım fonları haftayı yüzde 9'luk kayıpla bitirdi . Aylık değişim ise tipi yatırım fonlarında yüzde 10,5 oldu . Geçtiğimiz hafta tipi yatırım fonları ise yüzde 0,5 getiri sağladı . Aylık getiri yüzde 1,6 oldu . Döviz fiyatlarındaki artışa paralel tipi yabancı menkul kıymet fonları en yüksek haftalık getiriyi sağladı . tipi likit fonlar ise fon türleri bazında ortalama haftalık getiride öne çıktı . Bono piyasasındaki faiz yükselişinden bir miktar olumsuz etkilenen tipi değişken ve tipi tahvil bono fonlar ise ortalamada haftayı küçük bir getiriyle zararsız kapattılar . Yatay seyir bekleniyor Bono piyasasında bilanço düzeltme amaçlı işlemlerle faizde bir miktar gerileme beklenebilir . Faizde bir miktar düşüş yaşanması , bu enstrümana paralel hareket eden dövize de yansıyabilir . Bu iki yatırım aracındaki gevşeme borsaya olumlu yansır . Ancak siyasatte gerilimin tırmanması ve Irak'a operasyonun gündemde olması , borsanın yukarı doğru marjını azaltıyor . Bu nedenle borsada yatay bir hareket bekliyoruz . Yılbaşından önce piyasanın yönünü etkileyecek yüksek bir işlem hacminin oluşmasını beklemiyoruz . Piyasa uyum bekliyor Irak'ın gündeme hakim olması satışları getirdi . Tek parti iktidarına karşın , siyasette yaşanan çatışmalar piyasaları rahatsız ediyor . Kıbrıs konusunun ısınması da ortamı gerginleştirdi . Piyasının 10. Endeks buraya yaklaşınca tepki alımı geldi . Şu anda piyasa bir dengelenme noktasına geldi . Önümüzdeki hafta marj içinde bir hareket bekliyorum . Muhtemelen 10. Çok olumsuz açıklamalar gelmezse , 11. Ancak sert açıklamalar gelirse destek seviyesine yaklaşırız . Tanışma bitti , gerçekler gündemde Piyasada gözler , Ankara'da bulunan IMF'le süren görüşmelerde . Hükümetle tanışma aşamasında olumlu açıklamalar yapan IMF , . gözden geçirmeyi tamamlamadan ilk uyarısını yaptı . IMF Türkiye Temsilcisi Odd Per Brekk'in , " Yapısal tedbirler ve . gözden geçirmenin şartlarının karşılanması için hızlı bir ilerleme kaydedilmesini ve 1005 sonrasına ilişkin politikaların tamamlamasını bekliyoruz " açıklaması , kriterler yerine getirilmeden . gözden geçirme tamamlanıp kredi diliminin serbest bırakılmayacağını gösteriyor . Hükümetin gündeminde ise sıkı bir pazarlığa hazırlanan memurlarla ilgili zam oranı ve nemalar bulunuyor . 1005 yılı bütçe dengesi tartışmaları ise bir başka kritik konu . Otoda zorunlu sigorta 81 milyon Zorunlu Karayolu Mali Sorumluluk Sigortası prim tutarları yüzde 15 51 zamlandı . Otolarda prim miktarı 81 milyona çıktı ANKARA Milliyet Tüm motorlu araçlar için yaptırılması zorunlu bulunan Zorunlu Karayolları Mali Sorumluluk Sigortası prim ve teminat tutarları artırıldı . Prim tutarlarına yüzde 15 51 zam yapıldı . Yeni tarifeler Ocak 1005'de yürürlüğe girecek . Ankara , İstanbul ve İzmir plakalı araçlarda trafik yoğunluğu indirimi yapılmayacak . Tarifeler Adana , Antalya , Bursa , Konya plakalı araçlarda yüzde , Aydın , Balıkesir , Denizli , Eskişehir , Gaziantep , Hatay , Mersin , Kayseri , Kocaeli , Manisa , Muğla , Sakarya , Samsun plakalı araçlarda yüzde 10 , diğer illerde yüzde 15 indirim uygulanacak . Çok kazaya yüksek prim Üç ve daha fazla kaza yapan araçlarda primler yüzde 50 , ikinci kazayı yapanlarda yüzde 50 , birinci kazayı yapanlarda ise yüzde 15 artırılacak . Birinci yıl hasarsızlıkta primler yüzde 10 , ikinci yıl hasarsızlıkta yüzde 15 , üçüncü ve sonraki yıllar hasarsızlıkta yüzde 10 indirilecek . Otobüs koltuk ferdi kaza sigortasında koltuk başına tedavi için 50 milyar , sakatlanma ve ölüm halinde yine 50 milyar lira teminat gösterilecek . Tüpgaz zorunlu sorumluluk sigortası tarifesinde asgari teminat tutarları , maddi kaza başına 150 milyar lira olacak . Uzan'a 15 ay hapis İngiliz Yüksek Mahkemesi , mahkemeye itaatsizlik nedeniyle Cem Uzan'ı 15 ay , kızkardeşi Ayşegül Akay'ı ay hapis cezasına çarptırdı . Uzan , Avrupa ve Amerika'ya giderse tutuklanacak NEVSAL ELEVLİ Londra ABD'nin Motorola ve Finlandiya'nın Nokia cep telefonu şirketlerine milyar dolarlık borçları nedeniyle İngiltere'deki mal varlıkları dondurulan Uzan ailesinden iki kardeşe hapis cezası verildi . Motorola yetkilileri , hapis cezasına dayanarak Cem Uzan ve kızkardeşi Ayşegül Akay'ı , " suçluların iadesi " kapsamında Türkiye'den istemek için işlemleri başlatıyor . En ağır ceza Londra'daki İngiliz Yüksek Mahkemesi , önceki gün yapılan duruşmada , Genç Parti Genel Başkanı Cem Uzan ve kızkardeşi Ayşegül Akay'ın mahkemeye itaatsizlik suçu işlediklerine karar verdi . Cem Uzan 15 , Ayşegül Akay altı ay hapis cezasına çarptırıldı . Motorola tarafından mal varlıkları hakkında sorgulanma talebiyle açılan dava kapsamında , İngiliz Yüksek Mahkemesi'nin yaptığı ifade verme çağrısına uymayan Uzan kardeşler , İngiliz adalet tarihinde bu tür bir suç için verilen en ağır cezaya çarptırıldılar . Yargıç Peter Gross , 19 Kasım'daki duruşmada , Cem Uzan ve Ayşegül Akay'ın mal varlıklarına ilişkin soruları cevaplamak için 16 ve 16 Aralık'ta mahkemeye gelmelerini istemiş , aksi takdirde Türkiye'den video bağlantısı ile soruları yanıtlamalarına karar vermişti . Mahkeme 10 Aralık'a ertelenen davada Uzanlar'a şahsen veya video bağlantısı ile katılma hakkını bir kez daha verdi . Uzanlar'dan , davaya gelip gelemeyecelerini 11 Aralık , video bağlantısı ile katılıp katılmayacaklarını Aralık'a kadar bildirmeleri istendi . Ancak Uzanlar , önceki gün davanın başlamasına yarım saat kala avukatları aracılığı ile Türkiye'de davaları olduğu için ülke dışına çıkamadıklarını bildirdi . Duruşmaya gitmediler Uzanlar'ın avukatları , Nokia ve Motorola'nın açtığı davaları durdurma talebiyle bir Türk mahkemesine dava açtıklarını ve mahkemeden bu yolda bir celp aldıklarını belirtti . Avukatlar , müvekkillerinin , bu celbin İngiltere'deki sorgulamaya katılmalarını engellediğini sonradan fark ettiğini iddia etti . Mahkeme , bu gerekçeleri inandırıcı bulmayarak , mahkemeye itaatsizlik suçu işledikleri'ne karar verdiği Cem Uzan'ı 15 ay , Ayşegül Akay'ı da altı ay hapis cezasına çarptırdı . Yargıç Gross : Hukuku ve kararları hiçe saydılar Yargıç Gross , Türkiye'deki dava nedeniyle yurtdışına çıkamadıklarını bildiren Uzanlar'ın Türk mahkemelerinin kararlarının ardına saklanmalarının kabul edilemez olduğunu belirtti ve şöyle dedi : " Cem Uzan'ın hukuka ve adli kararlara uyma gerekliliğini hiçe sayan bir tutum içinde olduğu açıkça görülüyor . Bu nedenle İngiliz mahkemesi önünde suçludur . Bu suçunun Motorola'ya olan borcuyla ilişkisi yok . " Gross , Akay'ın da masum olduğuna inanmadığını belirterek , " Hukuki görevlerinin ne olduğunu anlamaması söz konusu değil " dedi . Yargıç " Hiç kimse yasaların üstünde değildir " ifadesini kullandı . Interpol peşlerinde cezaevleri de belirlendi Uzanların " kasıtlı " ve " alaycı " bir tutum içinde olduklarını söyleyen Gross , Cem Uzan'ı İngiltere'deki Pentoville Hapishanesi'nde 15 ay hapse , kızkardeşi Ayşegül Akay'ı da Holloway Kadın Hapishanesi'nde altı ay hapse mahkum etti . Tutuklama kararı Interpol'e verilen Uzanlar , ABD ve AB ülkelerine ayak bastıkları anda tutuklanacaklar . Telsim üzerinde milyar dolara yaklaşan alacaklarını tahsil edemeyen dünya iletişim devleri Motorola ve Nokia'nın ABD'de , " dolandırıcılık , şantaj , rüşvet , tehdit " gibi ağır suçlamalarla New York'ta açtıkları ana dava sürüyor . Murdoch , Mao'nun şehrinde yayına geçti Ünlü medya patronu Murdoch , Çin'de bir yerel TV grubu ile ortaklık anlaşması yaptı EKONOMİ SERVİSİ Medya baronu Rupert Murdoch Çin TV pazarına önemli bir adım daha attı . Murdoch'ın sahibi olduğu News Corporation Çin'in Hunan kentinde devlete ait yerel bir TV grubu olan Hunan Broadcasting Group ile anlaşma imzaladı . Hunan kenti aynı zamanda Çin'in efsanevi lideri Mao Zedung'un da doğduğu kent . News Corporation geçtiğimiz yıl Çin tarafından ülkede programlarının yayımlanmasına izin verilen üç şirketten birisi olma iznini almıştı . Anlaşma kapsamında News Corporation'ın bir kolu olan Star , ilk defa programlarını devletin sahibi olduğu TV'de gösterebilecek . Hunan Grubu yetkilileri yaptıkları açıklamada anlaşmanın parasal bir değeri bulunmadığını , kültürel değişim esasına dayandığını belirtti . Avustralya doğumlu Rupert Murdoch ABD'de bir medya şirketi alabilmek için bu ülkenin vatandaşlığına geçmişti . Murdoch Star'ın eski üst düzey yöneticilerinden birisi olan Çin'li Wendi Deng ile evli . Wall Street'te milyar dolarlık uzlaşma 10 aracı kurum , soruşturmalardan kurtulmak için para cezası ödeyip , bağımsız analiz satın alacak EKONOMİ SERVİSİ New York Başsavcılığı'nın , ABD Sermaye Piyasası Kurulu ile ortaklaşa sürdürdüğü soruşturmada , Wall Street'te işlem yapan 10 büyük kuruluş , haklarındaki soruşturmanın kapatılması için 1. Bu firmalar bağımsız analistlerin yorumlarını satın almak için de önümüzdeki beş yılda 500 milyon dolar daha ödeyecekler . Piyasa otoriteleri hisse senedi yolsuzluklarının bu anlaşma ile son bulmasını ümit ederken , yanıltıcı bilgiler nedeniyle zarara uğrayan yatırmcıların haklarının nasıl korunacağı konusunda ise akıllarda soru işaretleri belirdi . Bu anlaşmanın yapılabilmesi için beş aydır görüşmeler yapılıyordu . Anlaşma kapsamında en büyük parayı 500 milyon dolarla Salomon Smith Barney , ikinci büyük ödemeyi 150 milyon dolarla Credit Suisse yapacak . Goldman Sachs , Lehman Brothers , J. Morgan gibi firmalar da 50'şer milyon dolar ödeyecekler . Anlaşma Wall Street'te işlem yapan hiçbir yetkili cezalandırılmamasını içeriyor . OPEC üretimi artıracak Suudi Arabistan , petrolün varil fiyatının kalıcı olarak 18 doların üzerine yerleşmesi halinde Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü'nün ( OPEC ) fiyatları indirmek için üretimini artıracağını bildirdi . OPEC petrolünün varil fiyatı perşembe günü 19. Örgüt üyeleri arasında petrolün varil fiyatının 10 gün boyunca 18 doların üzerinde kalması durumunda günlük üretimin yarım milyon varil artırılmasını öngören gayri resmi bir anlaşma bulunuyor . Fiat , GM hissesi sattı İtalyan otomotiv şirketi Fiat , General Motors'taki yüzde 5. Fiat elde ettiği geliri içinde bulunduğu ekonomik krizden çıkmak için kullanacak . Çağla nerede Nouma orada Her yerde Pascal Nouma ile burun buruna gelen Çağla Şıkel , Kandıra sahilindeki tesiste " izini kaybettireceğini " düşünüyordu ; ama . . YAŞAR ÇAKMAK İLKNUR GÜLMEZ BEŞİKTAŞLI futbolcu Pascal Nouma , manken Çağla Şıkel'in gölgesi gibi ! İki ünlünün adları ilk önce mesaj trafiği haberiyle gündeme geldi ; ardından Nouma ile Şıkel , aynı gece Club 19'da eğlendi . . . Club 19 gibi bir yerde karşılaşmak makul ve anlaşılır'dı ancak geçtiğimiz günlerde bir araya gelinen mekan , İstanbul'dan da gözlerden de bir hayli uzaktaydı . . . Şıkel , bir erkek ve iki kız arkadaşıyla Kandıra'nın Karadeniz sahilindeki , henüz yarısı hizmete açılan Club Kerpe'ye gitti . AKŞAM yemeği için dostlarıyla restorana inen Çağla Şıkel'i bir sürpriz bekliyordu : Pascal Nouma ! Tercümanı Can Koru'yla mekana giren Nouma , Şıkel'in yan masasına oturdu . Şıkel , İstanbul'dan kara yolu ile saatte ulaşılan tesiste takipçisini görünce şaşırdı . Nouma mekandan ayrılırken de Şıkel'e " Bu bir tesadüf ama sen nereye , ben oraya " dedi . Şıkel ise şoförüne şu talimatı verdi : " Bu Nouma'dan çok sıkıldım . Her yerde karşımda . Daha ileri giderse gördüğün yerde döv . " Gülben marka cip bulamadı ! Gülben Ergen , kendine yılbaşı hediyesi olarak aldığını cipi harfleri ve fotoğraflarıyla donattı ! DENİZ ALTUNTAŞ ŞOV programı , dizi , konser ve albüm satışlarıyla yıl boyunca iyi para kazandığını söyleyen Gülben Ergen , 116 bin Euro'ya ( yaklaşık 100 milyar liraya ) 1005 model bir Lincoln Navigator cip satın aldı . Geçtiğimiz akşam yeni cipiyle şov programının çekimlerine gelen Ergen'in plakası , Gülben'in G'sine doymuştu ! 54 GGG 61 plakalı cipin aynasına ise şarkıcının fotoğrafı asılıydı . Ergen , her bir yanından " Ben Gülben Ergen'in cipiyim " diyen araçla ilgili sorulara " Kendime yılbaşı hediyesi aldım . Yeni yılı erken kutluyorum " diyerek cevap verdi . Kadirizm buz tuttu ÖZDEN ELÇİ Bolu DHA AMASRA'DA çekimleri süren Gönderilmemiş Mektuplar adlı film için İstanbul'dan yola çıkan Kadir İnanır , önceki gün Bolu Dağı'nda yoğun kar yağışı nedeniyle mahsur kaldı . Saat 19. GECEYİ Koru Otel'de geçiren ve Bolu Emniyet Müdürü Uğur Gür'le şömine başında sohbet eden İnanır , mahsur kalması nedeniyle yaşadığı gerginliği hayranlarıyla unuttu . İnanır sevenlerinin isteği üzerine hatıra fotoğrafı çektirerek , imza verdi . İnanır'ın hayranlarına ilk sözü ise " Siz de mi mahsur kaldınız ? " oldu . Tuğba Özay da tiyatrocu olacak BİRSEN ALTUNTAŞ PODYUMUN gözde mankeni Tuğba Özay ve evlenince müzik dünyasından kopan , boşanınca da dönüş yapan Tuba Önal , Ferhan Şensoy'un " Dün Gece Ormanda Çok Komik Bi Şey Oldu " adlı tiyatro oyununda rol alacak . Özay ile Önal , Derya Baykal , Rasim Öztekin ve daha birçok deneyimli tiyatrocuyla birlikte rol alacakları şovda , ilk deneyimlerini yaşayacak . Nükhet&Cenk Show'a start ! Ankara Friends&Trends açılıyor , Dodo'dan muhteşem parti , Hülya Avşar Kaya Çilingiroğlu buluşmasının arka yüzü , Safran'da görkemli davet , Reina 19 Aralık'ta huzurlarınızda . . . Meryem Ana'nın bekâreti tartışıldı BBC'deki programda Hz İsa'yı dünyaya getiren Meryem Ana'nın cinsel ilişkiye girmiş olabileceğine dair tezler ortalığı karıştırdı . . . DIŞ HABERLER SERVİSİ ABD'de bazı öğretmenlerin " Noel Baba yok " diyerek tartışma yaratmasının ardından şimdi de İngiliz yayın kuruluşu BBC , Hz . İsa'yı dünyaya getiren Meryem Ana'nın bekâreti konusunda bir tartışma programı yayınlandı . Programda Meryem Ana'nın Hz . İsa'yı bir erkekle cinsel ilişkiye girmeden bakire olarak dünyaya getirmemiş olabileceği tezi işlendi . Hıristiyan dünyasında tozu dumana katan programa birçok din adamından protesto yağdı . Meryem Ana'nın bekâretinin tartışılamaz olduğunu söyleyen İnançlı Hıristiyanlara göre , Meryem Ana hakkında İncil'de bahsedilenin dışında fikirler ileri sürmek büyük günah . İsa'yı dünyaya getiren Meryem Ana , Tanrı tarafından hamile hale getirildi . Şüpheciler ise farklı düşündüklerini ifade etti . Programda , Meryem'in İsa'yı dünyaya getirmeden önce bekâretini kaybettiği ve bunun için ihtimal olduğu savunuldu . YANLIŞ ÇEVİRİ Bazı din adamları farklı bir bakış açısı ortaya attı . Buna göre , İncil'de ki ayetler Hz . İsa'nın öğretisini yaymak amacıyla yazıldı . Bakire kızın doğurması daha önceki dinsel öğretilerde yer alan bir motif , bundan yararlanıldı . Ortadoğu kültüründe bu tür mucizeler çok yaygın . İncil'in yazıldığı dönemdeki kavramlar arasında farklılıklar olduğu belirtildi . Buna göre bakire sözcüğü dönemde yalnızca genç bir kız anlamına geliyordu ve cinsel ilişkiye girilmediğini göstermiyordu . ÜÇ TEORİ Birinci ihtimal : Meryem'in gizli bir sevgilisi vardı . Ancak bu uzak bir olasılık olarak görüldü . İkinci ihtimal : Romalı bir asker Meryem'e tecavüz etti . Bir yazarın ortaya attığı bu görüş en düşük olasılık olarak değerlendirildi . Üçüncü ihtimal : Nişanlısı Yusuf hamile bıraktı . En akla yakın olasılık olarak bu görüldü . Çünkü dönemlerde nişanlılar beraber yaşayabiliyordu . Nemrut'un tapusu Adıyaman'a MUSTAFA BAKACAK İstanbul UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Nemrut Dağı'nın üç yıl önce bir kararnameyle Malatya sınırlarına dahil edilmesi üzerine başlatılan hukuk mücadelesinden Adıyamanlılar galip çıktı . Danıştay'ın kararnameye iptal etmesiyle Nemrut yine Adıyaman sınırları içinde kaldı . Adıyamanlılar , dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel , Başbakanı Bülent Ecevit ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan'ın üçlü kararnamesiyle Ağustos 1999'da , Nemrut Dağı'nın Malatya sınırlarına dahil etmesine tepki göstermişlerdi . Ekim 1999'daki başvuru , karara bağlandı . Hukuka uygun değil Raporda ; düz hat olarak çekilen sınırın arazinin topografik yapısına uygun bulunmadığı , doğal sınır olma özelliği taşımadığının belirtildi . Danıştay . Dairesi , yeni sınırın hukuka uygun olmadığı kanaatine vararak , kararnamenin iptaline , yargılama ve keşif giderleriyle avukatlık ücretlerinin İçişleri Bakanlığı'ndan alınarak davacı tarafa verilmesine karar verdi . " Vazgeçin diyenler oldu " İstanbul Adıyamanlılar Derneği Başkanı Mehmet Deniz , şöyle konuştu : " Malatya'nın bürokrasi ve politikası güçlüdür , vazgeçin diyenler oldu . Ancak , güçlü olanın daima zayıfı ezemeyeceği düşüncesiyle hukuki süreci başlattık . Nemrut'un tepesine Malatya'nın uzaklığı 191 , Adıyaman'ın ise 86 kilometredir . Bu durum bile kimin haklı olduğunu açıkca ortaya koymaktadır . " Shakespeare'in şiiri ilahi oldu . . . İlahi kasedinde Shakespeare'in bir şiirini seslendiren Demirci , " Madonna , Mevlana'nın sözlerine yer verirse ben de Shakespeare'i okurum " diyor SELMAN EKİCİ Ankara İngilizlerin en ünlü oyun yazarı William Shakespeare'in bir şiiri ilahi olarak seslendirildi . Türkiye'de çok sayıda ilahi kasedi çıkaran Mustafa Demirci , son kaseti " Ahuzaröda , Shakespeare'in " Vazgeçtim " adlı şiirini ilahi olarak seslendirdi . Şiiri internette okudum Demirci , söz konusu şiiri ilk olarak internet sitesinde okumuş . . . Okuduğu sırada Shakespeare'in olduğunu da bilmiyormuş , sonradan öğrenmiş . Ama bu gerçek onu , bu şiiri kasetinde ilahi olarak okumaktan alıkoymamış . . . . " Bazı kalıpların dışına çıkmalıyız " diye konuşan Mustafa Demirci , bu konuda Madonna'yı örnek gösteriyor ve şöyle diyor : " Madonna , dünyada büyük ilgi gören ilim adamımız Mevlana'nın sözlerine şarkılarında yer veriyor . Ben de Shakespeare'in şiirini kasetime aldım . Madonna söylerse ben de söylerim . Bizim de birtakım açılımlara ihtiyacımız var . Ben bu şiiri kasetime almakta hiçbir sakınca görmüyorum . " Yalı , üniversiteden döndü ÖMER ERBİL İstanbul Kültür Bakanı Hüseyin Çelik , Sait Halim Paşa Yalısı'nın Kasım seçimleri öncesinde Yıldız Teknik Üniversitesi'ne tahsis edilmesi kararını iptal ettiklerini bildirdi . Çelik , " Son dakika tahsislerinin hepsini iptal ettik . Ankara Tabip Odası'na verilen Mustafa Necati Evi'ni de geri alıyoruz " dedi . Gümdemdeki konularla ilgili sorularımızı yanıtlayan Çelik , Ayasofya Müzesi'yle ilgili şunları söyledi : " İngiliz turiste tecavüz olayından sonra , bulunamadı diye İstanbul valiliği rapor vermiş . İki müfettiş görevlendirdim . Şu an soruşturma derinleştirilerek sürdürülüyor . Millet olarak bizim misafirperverliğimiz yakışmayan bir durum . Bir müze görevlisi bunu yapıyorsa affedilebilir yanı yok . Gişe deki yolsuzluk iddiaları da araştırılıyor . Sonuçlarını hep beraber göreceğiz . " Yarım kalan 94 kültür merkezi inşaatının durumunu da değerlendiren Çelik , sözlerini şöyle sürdürdü : " Temelleri atılıp bırakılmış . Konya , Eskişehir ve Kayseri kültür merkezlerini hemen bitirmeyi düşünüyoruz . Konya'yı 1005 Şebi Arus törenlerine yetiştirmeyi düşünüyoruz . Bu yıl gördüm . Pota altlarında sema gösterisi olur mu ? Çok kötü görüntü oluşuyor . Dünyaya malolmuş bir insanı anma törenleri daha özel yerlerde yapılmalı . Temel aşamasında olan inşaatları bırakacağız . " Kar yeniden vuracak ANKARA Milliyet Türkiye yarından itibaren , Karadeniz üzerinden gelen yeni bir yağışlı ve soğuk havanın etkisi altına girecek . Meteoroloji Genel Müdürlüğü'nden alınan bilgiye göre bugün Karadeniz kıyıları yağışlı geçecek . Yağışlar , genellikle yağmur , Batı Karadeniz'de karla karışık yağmur şeklinde olacak . Hava sıcaklıkları , batıdan itibaren derece artacak . Yarından itibaren Marmara'nın kuzey ve doğusu , Karadeniz , İç ve Doğu Anadolu'nun kuzeyi yağışlı olacak . Yağışlar , Marmara'nın doğusu ve Karadeniz kıyılarında yağmur ve karla karışık yağmur , diğer yerlerde kar şeklinde olacak . Yağışlı hava , 15 Aralık'ta yurdun kuzey , iç ve doğu kesimlerinde etkisini sürdürecek . Marmara'nın doğusu , Karadeniz , İç Anadolu , İç Ege , Doğu ve Güneydoğu Anadolu ile Doğu Akdeniz'in iç kesimlerinde görülecek yağışlar , yurdun doğusunda etkili olmak üzere genellikle kar şeklinde olacak . Türk patriğe son görev Kalp krizi geçirerek yaşama veda eden Bağımsız Türk Ortodoks Patriği Selçuk Erenerol toprağa verildi . . . . AKİF ERDEM İstanbul Kalp krizi sonucu ölen Bağımsız Türk Ortodoks Patriği Selçuk Erenerol'un cenazesi , Karaköy Merkez Panayia Kilisesi'nde düzenlenen törenin ardından Şişli Rum Ortodoks Mezarlığı'nda toprağa verildi . Erenerol ( 66 ) için Karaköy Panayia Kilisesi'nde düzenlenen dini törende , mumlar yakılarak dualar edildi . Törene katılan Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof . Dr . Zekeriya Beyaz , " Allah rızası için Selçuk Erenerol'un ruhuna el fatiha " diyerek ayrıca dua okudu . Erenerol'un kızı Sevgi Erenerol , patrikhanenin kurulduğu 1911 yılından beri Türklük davasına , Türk devletine hizmet ettiğini kaydetti . Patrik Selçuk Erenerol'un cenazesi daha sonra Şişli Rum Ortodoks Mezarlığı'ndaki özel bölümde toprağa verildi . Cenaze törenine , Patrik Erenerol'un ailesi ve yakınları , MHP Genel Başkan Yardımcısı Şevket Bülent Yahnici , Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof . Dr . Turan Yazgan , çok sayıda sivil toplum kuruluşu temsilcisi ve vatandaşlar katıldı . Çıplaklar kampı turizme katkı mı ÇAPRAZ ATEŞ NESLİHAN CUYAR Turizm Bakanı Güldal Akşit , Almanya'da tur operatörleriyle yaptığı görüşme sırasında , Türkiye'de çıplaklar kampı açılmasının mümkün görünmediğini , ancak aşırı talep gelmesi halinde değerlendirileceğini belirtti . Akşit , bunun ihtiyaç değil , marjinal bir tercih olduğunu kaydetti . Çıplaklar kampı marjinal bir tercih mi , ihtiyaç mı ? Türkiye'de de çıplaklar kampı olmalı mı ? Sinan Babila ( TUROB Başkanı ) Talep varsa arz da olmalı Çıplaklar kampını ülke şartlarında düşünmemek lazım . Madem ki turizm yapıyoruz , bu da global bir düşüncedir . Böyle bir talep varsa , sokakta olacak değil . Belirli bölgede , belirli insanların ancak kayıt olarak girebileceği yerde olacaktır . Böyle bir talep varsa ve turizmimiz için faydalı ise niçin olmasın ? Tur operatörleri böyle bir taleple karşılaşıyor ve bu talebi karşılamak için ihtiyaç duyuyorlarsa ; Türk hükümeti ve yetkilileriyle konuşup bu konuda belli yörelerde , belli tahsisler yapılabilir . Bu Türkiye'de turizmin 11 aya yayılması , belli yörelerden , belli zamanlardan çıkarılması fikrine de yakın düşebilir . Bu bir arz talep meselesidir . Talep varsa arz da sunulmalıdır . Ahmet Barut ( Akdeniz Otelciler . Baş . ) Tesettür otel de var Çok aşırı talep olan bir konaklama türü değil . Ancak Avrupa'da örnekleri var . Özellikle de Hırvatistan'da . Çıplaklar kampı açılabilir . Bizim her türlü konaklama sektörüne ait arz yaratmamız gerekir . Aslında bu bir marjinal tercih ve onlara da hayat hakkı tanımak gerekir . Aile kulübü kadar talep yok tabii ama bunun ihtiyacını hisseden kitle de var . Türkiye'de üç tane çıplaklar kampı olsa müşteri gelir ama yüzbinlerce müşteri akacağını sanmıyorum . Olmasında sakınca yok . Kitle turizmi yapan her ülkede de var . Nasıl tessettür otel varsa , çıplaklar kampı da olabilir . İsteyen istediğine gider . Tavit Köletavitoğlu ( Turizm Yatırımcısı ) Marjinal bir talep Çıplaklar kampının kapasitesi değil , imaj üzerindeki etkisi daha önemlidir . Bu , son derece marjinal bir taleptir . Varsa böyle bir talep , " hayır " derseniz birşey olmaz , " evet " derseniz rengi tamamlamış olursunuz . Dünya turizmini tamamen talep belirliyor . Talep ihtiyaç gösteriyorsa bunu ferdi , ailevi ya da toplumsal bir namus meselesi gibi görmektense basite indirgemek , talebin sınırlılıkları içinde arzda düzenleme yapmak gerekir . Bülent Akarcalı ( Turizm eski Bakanı ) Türkiye'nin ihtiyacı yok Çıplaklar kampının Türkiye turizminin gelişmesinde ciddi bir eksik olduğunu , Türkiye'ye bu yönde bir talep geleceğini sanmıyorum . Çünkü Avrupa'daki bu kamplara gidenler , sanıldığının üstünde ciddi kurallarla ülkeleri seçerler . Seçtikleri ülkelerde polemik konusu olmayı istemezler . Paparazzi konusu olma riski varsa kesinlikle tercih etmezler . Bu Türkiye'de ihtiyaç değildir , marjinal bir tercihtir . Başaran Ulusoy ( TÜRSAB Başkanı ) Karar siyasi otoritenin Bize böyle bir talep , ihtiyaç gelmedi . Gelirse Turizm Bakanlığı'na intikal ettiririz . Olursa da bu siyasi otoritenin kararıdır . Bizim kararımız değil . Böyle talep gelmedi , ihtiyaç da yok . Ece Temelkuran'a Beyaz Yorum ödülü MEHMET KURT İzmir Bornova Anadolu Lisesi Eğitim Vakfı'nın ( BALEV ) geleneksel Beyaz ödülleri bu yıl da sahiplerini buldu . İş dünyasındaki başarılarından dolayı 1001 Beyaz Yatırım Ödülü'nü , 1965 mezunlarından , Vestel Şirketler Topluluğu İcra Kurulu Başkanı ve Yönetim Kurulu üyesi Ömer Yüngül aldı . " Beyaz Yorum " ödülünü ise 1991 mezunu Ece Temelkuran , Milliyet gazetesindeki yazıları nedeniyle aldı . Beyaz Düşünce Ödülü , Prof . Erdal Arıkan'a , Beyaz Yaşam Ödülü de , İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina adına Genel Sekreter Cumhur Utkan'a verildi . Gül ve Mumcu düğmeye basıyor BAHAR ATAKAN Ankara Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu'nun , YÖK Başkanı Kemal Gürüz ve 66 rektörün imzasıyla yayınlanan " başkaldırı " niteliğindeki bildiriden bir gün önce haberi olmasına karşın önüne geçemediği öğrenildi . Rektörler Komitesi'nin bildirisinden iki gün sonra biraraya gelen Başbakan Abdullah Gül ile Mumcu , yükseköğretimi " acilen " özerk , demokratik , özgürlükçü yapıya kavuşturmak üzere harekete geçmeyi kararlaştırdı . Görüşmede , " süratle " 1546 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu'ndaki antidemokratik ve güncelliğini yitiren ifadeleri düzenlenme kararı alındığı öğrenildi . Köklü reformlardan üniversitelerin de nasibini alacağını söyleyen Gül'ün de onayıyla yükseköğretimin " acilen " özerk , katılımcı , demokratik , özgürlükçü yapıya kavuşturulması için harekete geçilmesi kararlaştırıldı . Üniversitelerle yapılacak görüşmelerle sürecin hızlandırılması planlandı . SOHBET ODASI ÖZAL'IN ÇIRAĞIYIM Özdemir , " Özal döneminden sonra vatandaşla ilişkimizi kopardık . Özal , çağdaş , inancına sahip , halktan biriydi . İnşallah gelirsek İkinci Özal dönemi'ni açacağız . Uyuyan devi uyandıracağız " diyor DERYA SAZAK ANAP'ın 11 Ocak kongresinde genel başkanlığa aday olduğunuzu açıkladınız . Özal'la iki dönem Türkiye'yi yöneten ANAP neden barajın altına düştü ? ANAP'ın koalisyona girmemesi gerekirdi . 1999 seçimlerinden sonra buna tepki olarak MKYK üyeliğini kabul etmedim . ANAP ailesi içinde kalmak üzere bu yanlışı dile getirdim . Siz 1999 seçimlerinde İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na adaydınız . Evet milyon oy aldım . Yüzde 15 . . . Milletvekili seçiminde ANAP Türkiye genelinde yüzde 15 oy almıştı . İstanbul'da on puan üzerine çıktım . Maalesef çok az farkla kaybettik . Adaylığımız geç açıklanmasa sonuç farklı olabilirdi . 1994 seçimlerinde popülaritem çok yüksekti , zaman Tayyip Bey fazla tanınmıyordu . İstanbul'a belediye başkanı adayı olmak istedim . Partim İlhan Kesici'yi tercih etti . Hep söylemişimdir , zaman biz kazansak , Mesut Bey Cumhurbaşkanı olabilirdi . kırmızı plakaya kurban gittik ANAP , 1999 sonrası koalisyona girmese ne kazanacaktı ? Mesut Bey başbakanlık yapmış bir siyasi liderdi . 1999 seçimleri ertesinde ANAP'ın kırmızı plakaya razı olması doğru değildi . Partiniz , 1999 seçimlerinde de barajı güç bela aşmıştı . ANAP 1990'lardan bu yana istikrarlı biçimde oy kaybediyor . İşin gerçeği biz Özal döneminden sonra vatandaşla ilişkimizi kopardık . Oysa siyaset üç eksende yapılır : Halkla , basınla ve iş dünyasıyla ilişkiler . Özal'dan sonra ANAP , iş dünyası ve basınla ilişkilerini iyi tuttu . Halkla ilgili bacağımız koptu . Bütün programlarımızı beş yıldızlı otellerde yaptık . Başkanlık divanındaki kadrolarımız halktan kopuk arkadaşlardan seçildi . Tabii liderin de fonksiyonu çok önemli . Hiç unutmuyorum , Doğu'daki illerden birinde vatandaş bir kış günü soğukta bekliyor , Mesut Bey geldi ve çok hızlı program var diye kimsenin elini sıkmadan gitti . Böyle birçok örnek var . Özal döneminde bizim seçmenimiz ortadirek'ti . Vatandaş unutmaz Yüce Divan suçlamaları , Yılmaz ve Çiller'in birbirini aklaması ve ANAP'ı hedef alan yolsuzluk iddiaları da Kasım'a giden yolda etkili olmadı mı ? Seçim döneminde her gittiğimiz yerde " Tansu Hanım'ı niye akladınız " diye soruldu . Çünkü biz 1995'teki hükümeti çamurun üstüne oturmam diye terk etmiştik . Vatandaş bunu unutmuyor . Arjantin'deki kriz Türkiye'ye göre daha hafif olmasına karşın , mağazaları yağmaladılar . Bizde vatandaş sabretti . Sandıkta patladı . İktidar partilerini sildi . Aslında erken seçim kararını da anlamış değilim . Nasıl bir kongre bekliyor ANAP'ı , merkez sağ kendisini yenileyebilecek mi ? Neden aday oldunuz ? Son dönemde biraz da politikanın dışında kalınca siyasetteki başarısızlığın nedenlerini gözlemledim . Maalesef gerçek hayatta başarılı olmayan insanlar siyasette önemli yerlere geldi . Bakanlara , milletvekillerine bakıp bir şirkette müdür olamaz , deriz . Kendimi siyasetten uzak kaldığım dönemde farklı işkollarında , özellikle de bilişim sektöründe denedim . 1001 seçimlerinde Mesut Bey'in daveti üzerine siyasete döndüm ve baraj altında kalacağımızı bile bile partim için seçimde çalıştım . Yılmaz'ın dönmesi etik değil ANAP'ın barajın altında kalacağı görülüyordu . Ben vatandaşın içindeyim . Çok tepkiliydiler . " Yoksunuz , bizi bu hale getirdiniz , oy vermeyeceğiz " diyorlardı . Sanıyorum Mesut Bey de durumu görüyordu . Bu geçici bir ayrılık mı ? Yoksa kalıcı mı , Yılmaz dönemi bitti mi ? Aktif siyasetten çekildiğini açıkladı . Bir daha dönmesi etik olarak doğru değil . Bir dönemdi , artısı ve eksisiyle geride kaldı . Aslında Mesut Bey'in son döneminde ciddi hamleler oldu . AB atağı tarihsel önemdeydi . Çok samimi olarak ifade ediyorum , Mesut Bey'in yolsuzluklar içinde olduğunu da hiçbir zaman düşünmedim , kabullenmedim . Haksızlığa uğradı . Bana göre en büyük hatası , Çiller'le kavgaya girmesiydi . Vatandaş kavga istemiyor . Sonra kalkıp , birbirini akladılar . Vardı ya da yoktu , dosyalar , Yüce Divan meselesi çok yıprattı . Ama hepsinin ötesinde halkla ilişkilerde zaafa düştü . Siz gidip sırçalı köşkte oturup , sorunları çözemezsiniz . Vatandaşın ayağına gideceksiniz . Yılmaz çekilseydi sonuç değişirdi . . . Mesut Yılmaz Kasım seçimlerinden önce çekilseydi , sonuç değişir miydi ? Yoksa ANAP , misyonunu tamamladı mı ? Değişirdi . Çünkü vatandaş haklı ya da haksız Mesut Bey üzerinde yoğunlaşmıştı . ANAP bu ülkede yüzde 80 kitleyle ilişkilenmiş . 10 yıllık iktidar döneminde çoluğu , çocuğu , kızı , gelini bir noktada ANAP'a oy vermiş . ANAP kuşağı yetişti . Adıyaman'a gittim birkaç gün önce bir teyze dedi ki : " Çok üzülüyorum , siz niye dışarıdasınız ? Meclis'te niye değilsiniz ? " ANAP bir marka olmuş . Bu puan ANAP'ın gerçek payı değil . ANAP'ın misyonu bitmez . 15 50 il dolaştım . Anadolu'da gördüğüm şey , partiye sahiplenme duygusudur . Uyuyan dev diyorum . ANAP'ta uyuyan dev'i ayağa kaldırırsak özellikle DYP kongresinden sonra büyük şans olduğunu görüyorum . Doğru Yol'da Ağar'ın genel başkanlığı sonucu partinin MHP'ye kayacağı yönünde yorumlar çıktı , AKP ise AB hedefiyle merkeze yöneldi , ANAP merkez sağdaki geleneksel yerini kaybetmiş durumda . ANAP kendine nasıl bir yol haritası çizecek ? AKP gelecekte , DYP ve ANAP'ı yutacak mı ? Adıyaman'da bu hafta kar fırtınasına yakalandık . Bir benzin istasyonunda beklerken bir kamyoncular geldi . Şoförlerle çay içtik . Onlardan biri dedi ki , " Ben AKP'ye verdim ama bir dedikleri bir dediklerini tutmuyor . " Bu ne Özal döneminde ne Demirel döneminde oldu . Özal zaten vizyonla gelmişti , iktidarın ilk aylarında büyük icraatlar yaptı . Vatandaş AKP hakkında daha birinci ayda tereddüde başladı . Hazırlıksız gözüküyorlar , acaba ekonomiyi yönetebilecekler mi ? Adıyaman'daki şoför , muavin bunu soruyor . Hükümetin başarılı olmasını temenni ediyorum ama bu bir vizyon , proje ve kadro meselesi . Tayyip Bey'in Meclis'e girememesi falan da etkiliyor . Erdoğan efsane olmamalı Sayın Erdoğan'ın dışarıda tutulması doğru mu ? Yanlış . Erdoğan'a bu hakkın verilmesinden yanayım . Görelim , ne olacak ? Hep böyle bir efsane olarak kalmamalı . İşin başına gelmesi lazım . 150 milyar dolar iç ve dış borç toplamı olan bir ülkede Başbakanlık öyle kolay değil . İstanbul belediyesine benzemez . Ayrıca demokratik açıdan da Erdoğan'ın yasaklı olmaktan çıkarılması gerekiyor . Etik olarak , tek başına iktidar olmuş bir partinin genel başkanının Meclis dışında kalmasını doğru bulmuyorum . Keşke bunu uzatmasaydı Cumhurbaşkanı . AKP , merkeze yerleşecek mi ? kadar kolay değil . Değiştik demek yetmez . AKP yeni hedefler ortaya koyabilir ama bunun adı merkez değil . Kendileri de söylediler . Demokrat Müslüman , muhafazakar olabilir . Merkez tanımına uyan parti ANAP'tır . Kopenhag kriterleri çerçevesinde Türkiye'ye verilen 80 sayfalık İlerleme Raporu'nu okudum . Özeti şudur : Devlet ekonomiye müdahil olmasın . Düşüncelerinden ötürü insanları cezaevinde tutmayın . İnancından ötürü kimseye baskı yapmayın . Bunların hepsi Özal'ın 1985 vizyonudur . ANAP'ın 85 ruhu'nu canlandırması mümkün mü ? Mümkün . 80 sayfalık AB raporu , ANAP'ın ilkesini yansıtıyor . Serbest piyasa ekonomisi , din ve vicdan hürriyeti , düşünce özgürlüğü . Merkez sağ da demiyorum . ANAP'ın yeri merkezdir . 11 Ocak'tan sonra bu felsefeyle ANAP ayağa kalkacak . Bu dönemde laf olsun diye genel başkanlık yapılmaz . Popülaritemi artırayım , parti başkanı olayım diye bir şeye de ihtiyacım yok . Ben Özal'ın çırağıydım . Siyasi yardımcılığını yaptım . Dolu dolu yirmi yıl geçti . Mesut Bey seçimden sonra ayrıldı . Şunu görüyorum . ANAP puan alan parti değil . Buruk bir duygu var toplumda . Böyle olmamalıydı deniyor . Ağar'la siyasi merkeze oturulmaz Aday olmadan önce Mesut Yılmaz'la görüştünüz mü ? Hayır . Ayrılırken , hizmetlerine teşekkür ettik . Biz Mesut Bey'le puan aldık . Mesut Bey'in versiyonu puan , puan alır , bundan sonra . Kongre manipüle edilirse çıkacak yapı , ANAP'ın yararına olmaz . Mesut Bey'e de haksızlık etmeyelim . Karışmıyor bu işlere . Dönemini tamamlamıştır , kendisine teşekkür ediyoruz . Kongre sonrası parlamentoda bir ANAP Grubu oluşabilir . 11. Marka dediğim zaman ANAP hep var . ANAP'ı yok sayıp Ağar'la , Doğru Yol'u merkeze oturtmak fevkalade haksızlık . ANAP'ın kasası boş Kongrede başka adaylar da çıkacak , sizi farklı kılan nedir ? İsmi geçen 11 aday var . Demokratik bir yarış . Bu çok zor ve çileli bir iş . ANAP'ın kasası boş . Borçları , alacakları kasada hiç para yok . Beş parası yok ANAP'ın . Gelecek liderin işi çok zor . Teşkilatlarda çok büyüj sıkıntı var . Yüreğinizi ortaya koyamazsanız başarı şansınız hiç yok . Bir araya gelecek insanın delege hesabı yapmadan önce vatandaşa dönüp bakması lazım . Ali Talip Özdemir yirmi yıldır politikada ve hep halkın içinde . Özal çok iyi bir örnekti , çağdaş , bilime açık , inancına sahip , halktan biriydi . İnşallah gelirsek İkinci Özal dönemi'ni açacağız . Uyuyan devi uyandıracağız . Çile diyorsunuz , Özal'ın dört eğilimi birleştiren 85 ruhunu canlandırmaktan söz ediyorsunuz , kongreye Derviş kültürü almış bir Konyalı olarak nasıl sesleneceksiniz ? Mevlana gibi . . . Bir yerden göçmek ne güzel , bir yere konmak ne hoş . Söylediklerimiz hep düne ait . Dünle beraber gitti cancağızım . Artık yeni şeyler söylemek lazım . Yasaklılardan destek Cumhurbaşkanı'nın veto kararını destekleyen Bozlak ile Birdal , " Değişiklik , yasaklı siyasetçilerin önündeki engelleri kaldırmıyor , sadece Erdoğan'ın önünü açıyor " dedi ANKARA ANKA Haklarındaki hapis cezaları nedeniyle Kasım seçimlerinde milletvekili adaylığı kabul edilmeyen HADEP eski Genel Başkanı Murat Bozlak ile SDP eski Genel Başkanı Akın Birdal , Anayasa'nın 66'ncı maddesini de kapsayan Anayasa değişikliğinin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilmesine destek verdi . Bozlak , değişiklikle diğer yasaklı siyasetçilerin önündeki engellerin kalkmadığını sadece AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın engellerinin kalktığını söyledi . CHP SEYİRCİ KALDI Milletvekili seçimi yasasındaki , " toplam bir yıl veya daha fazla hapis cezasına hüküm giymiş olanlar"ın milletvekili seçilemeyeceği yönündeki hükmü anımsatan Bozlak , " Ben , Akın Birdal ve Necmettin Erbakan bir yıl hapis cezası aldık . Ancak Erdoğan 10 ay hapis yattı . yüzden sadece Anayasa'nın 66'ncı maddesini kaldırmayı uygun gördüler . Oysa tüm siyasi yasakların kalkması için buna paralel olan milletvekili seçimi yasasının da değiştirilmesi gerekiyor " dedi . Bozlak , CHP'yi de olanlara seyirci kalmakla suçladı . Birdal da Sezer'in tavrını doğru bulduğunu dile getirerek , Anayasa değişikliğini " kişiye özel düzenleme " olarak tanımladı . Birdal , CHP'nin tavrını da " Muhalefet açısından ciddi bir paradoks yaşanıyor " diyerek eleştirdi . Baykal'dan veto yorumu : Hükümet Sezer'le inatlaşmamalı . . . ANKARA Milliyet CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , Cumhurbaşkanı Sezer'in , AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'a başbakanlık yolunu açacak Anayasa değişikliklerini , " hukuk ötesi kaygılar nedeniyle veto ettiğini " söyledi . CNN Türk'te " Kafe Siyaset " programına katılan Baykal , hükümete de , Sezer ile " inatlaşmama " uyarısında bulunarak " Kabadayı üslubu ile hassas konularda siyaset yapmak doğru değil " dedi . Baykal , Sezer'in veto gerekçelerini " ilgiyle " incelediklerini ancak söz konusu Anayasal düzenlemelerin kesinlikle kişiye özgü değişiklikler olmadığını belirtti . HEDEFTEKİ 10 adam Ferhan Özmen'in verdiği " her an eyleme geçebilecek " 10 ismi Emniyet mercek altına aldı TOLGA ŞARDAN , GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Necip Hablemitoğlu suikastını çözebilmek için eski suikastları araştırmaya başlayan Emniyet , Umut operasyonunun bir numaralı ismi Ferhan Özmen'in geçmişte verdiği ve kayıtlarda bulunmayan ifadelerini incelemeye aldı . İstihbarat amaçlı alınan ifadelerinde Özmen'in , " eylemselliği olabilecek " 10 kişinin ismini verdiği kaydedildi . Emniyet , Umut operasyonu yürütülürken , Özmen'den bu operasyonla doğrudan ilgisi olmayan , ancak istihbarat amaçlı kullanılabilecek bazı bilgiler aldı . Soruşturma dosyasına konulmayan bu bilgileri incelemeye alan Emniyet , Özmen'in bu dönemde , mensubu olduğu Tevhid Selam örgütüyle çeşitli dönemlerde ilişkiye geçen aşırı radikal 10 kişilik bir gruptan söz etti . Özmen , verdiği isimlerin , " her an eyleme geçebilecek , kontrol altına alınması gereken kişiler " olduğunu belirtti . Emniyet de bu isimlerini incelemeye başladı . 600 KİŞİ EĞİTİM ALDI Kendileri gibi İran'da eğitim alan yaklaşık 600 kişi bulunduğunu ve bunların halen Türkiye'de yaşadığını kaydeden Özmen , bu isimleri İran'a değişik kişi ve kuruluşların gönderdiğini iddia etti . Emniyet , Ferhan Özmen'in verdiği ifadeler doğrultusunda çeşitli dönemlerde İran , Çeçenistan , Azerbaycan , Bosna gibi yerlere gidip gelen kişileri de mercek altına aldı . Bilirkişi Özmen Uğur Mumcu'nun kardeşi Avukat Ceyhan Mumcu , Ferhan Özmen'in geçmişte verdiği ifadelerde , Prof . Dr . Alpaslan Işıklı , Önder Sav gibi isimlere de suikast düzenlemeyi tasarladıklarını söylediğini dile getirdi . Özmen'in , suikastlar konusunda iyi bir bilirkişi olabileceğini belirten Mumcu , " Konuşacağını sanmıyorum . 11 Eylül saldırısı öncesi ABD'den gelen bir grup ajan Özmen'i sorgulamak istedi . Ancak Özmen'in reddetmesi üzerine eli boş döndü " dedi . Ceyhan Mumcu , Mumcu cinayetinde , bombayı koyan firari Oğuz Demir'in de çok önemli olduğunu kaydetti . Ankara'da bunlar konuşuluyor Ayhan Aydemir AKP'nin Siyaset Akademisi AKP , kaliteli siyasetçi yetiştirmek için " Siyaset Akademisi " altında program başlatıyor . Ocak ayında başlayacak programda ilk dersi Recep Tayyip Erdoğan verecek . Yurtiçinden ve dışından etkili isimlerin de davet edilmesi planlanan projede eğitim çalışmaları şu ana başlıklarda gerçekleştirilecek : Etkili iletişim , hitabet , vücut dilinin kullanılması . Dünya ve ülkemizdeki siyaset ve devlet kurumları ( BM , Nato , AB , AP , Lahey Adalet Divanı , AİHM , Yargıtay , Sayıştay , Danıştay , Anayasa Mahkemesi , YSK , TBMM , BDDK , Rekabet Kurumu , RTÜK v. ) Türkiye ve dünya siyasi tarihi , siyaset sosyolojisi ve siyaset felsefesi . Güncel konular . ( Kıbrıs , Kuzey Irak , Filisten , Çeçenistan v. ) Ülkemizin sorunları ve çözüm önerileri . Beyin fırtınası . Ekonomi ve kalkınma . Hukuk . Yerel Yönetimler . Akademiye başlamak isteyen her katılımcıdan bir dönem için 100 milyon lira alınacak . Mutlaka düzenli yoklama alınacak , mazaretsiz biçimde eğitime katılmayan akademiden atılacak . MİT'te neler oluyor ? Milli İstihbarat Teşkilatı Kontr Terör Dairesi eski Başkanı Mehmet Eymür'e göre yeni hükümetle birlikte MİT'te işler durdu . Bunun arkasında " kim nereye gelir " hesaplarının yattığını belirten Eymür , internetteki sitesinde şu yorumu yaptı : " MİT'in başına emekli orgeneral Edip Başer'in getirilmesi konuşulmaktadır . MİT'in başına muhakkak bir asker getirilecekse , bu değerli komutan iyi bir seçim olabilir . Ancak deneyimler , Genelkurmay'ın hiyerarşik yapısından dolayı , MİT'in başına getirilen bu derecedeki üst düzey emekli subaylarla sorunlar yaşadığını göstermiştir . " İki başkan ve iki danışman AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Özel Kalem Müdürü Dr . Serdar Çam , ODTÜ mezunu bir kimya mühendisi . Boston'da işletme masteri , İstanbul'da uluslararası pazarlama doktorası yapmış . En büyük isteği , Erdoğan'ın bir an önce siyasi yerine ulaşması ve Türkiye'nin refaha kavuşması . Bu iki isteği olursa , hemen mesleğine dönmek istiyor . Gül'ün Dışilişkiler Danışmanı Gürcan Türkoğlu ise Ortadoğu uzmanı olarak biliniyor . Irak konusu uzmanlık alanı . Tam Irak ve Ortadoğu'nun ısındığı şu günlerde Türkoğlu'nun Gül'e danışmanlık yapması , bir şans olarak görülüyor . El Ezher mezunu vekil Laiklik karşıtı eğitim verdiği gerekçesiyle YÖK'ün denkliğini kabul etmediği Mısır'daki El Ezher Üniversitesi'nin denkliğinin kabul edilmesi için AKP tarafından komisyonda baskı yapılmış ancak CHP öneriye karşı çıkmıştı . Meclis'teki bu çalışmanın önderliğini AKP Mersin Milletvekili ve eski MHP'li Gülnar Belediye Başkanı Mustafa Eyiceoğlu yaptı . Eyiceoğlu'nun ısrarının ardında El Ezher mezunu olmasının bulunduğu ortaya çıktı . Kayalar bugün aday oluyor ANAP'ın 11 Ocak'ta yapılacak olan kongresi için hazırlıklar sürerken , Ali Talip Özdemir'den sonra Lütfullah Kayalar'ın da bugün adaylığını resmen açıklayacağı öğrenildi . Mehmet Ağar'ın genel başkanlığı kazanmasıyla sonuçlanan DYP kongresinin ardından gözler 11 Ocak'ta yapılacak ANAP kongresine çevrildi . DYP kongresi sonrası ANAP'ta hareketlilik artarken , Kayalar'ın , bugün genel merkezde düzenleyeceği bir toplantıyla adaylığını açıklayacağı ifade edildi . ANAP'ta Mustafa Taşar , Işın Çelebi ve Ekrem Pakdemirli'nin de aday olması beklenirken , kulislerde genel başkanlık yarışının Özdemir ile Kayalar arasında geçeceği ifade ediliyor . Bu arada DYP'nin liderliğine Ağar'ın seçilmesi ANAP'ı sevindirdi . Ağar döneminde DYP'nin kimlik değiştireceği ve milliyetçi tabana kayacağı , böylece merkez sağın ANAP'a kalacağı hesabı yapılırken , genel başkanlık yarışının daha çekişmeli olacağı vurgulanıyor . Reformu MHP engelledi Verheugen , " Hiçbir karakolda işkence yapılmadığına ikna edilmemiz gerek . Üyelik günü geldiğinde , Türkiye bugünkünden çok farklı olacaktır " dedi YORGO KIRBAKİ Atina AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Günther Verheugen , AB üyeliği günü geldiğinde , Türkiye'nin bugünkünden çok farklı olacağını söyledi . Verheugen , Yunanistan'da yayınlanan Katimerini gazetesine verdiği demeçte , Kopenhag zirvesinde , 1004 yılı sonu için değerlendirme tarihi verilmekle Türkiye'nin cezalandırıldığı görüşlerine katılmadığını , ancak Kopenhag kriterlerini tam olarak yerine getirmemesi halinde de Türkiye'nin üyelik müzakerelerinin başlamayacağını belirtti . Verheugen " Kağıt üzerinde reformlar , güzel yasalar çıkartmak yetmez . Bunları uygulamak gerek . Türkiye'nin hiçbir cezaevinde , hiçbir karakolunda işkence yapılmadığına ikna edilmemiz gerek . Türkiye'nin önünde iki yıl var . Herşey kendisine bağlı " dedi . 56 . hükümetin MHP yüzünden Kopenhag kriterleri için gerekli adımları atamadığını , buna karşı AKP hükümetinin reformları uygulamaya başladığını ve bu yolda tam gaz ilerleyeceğine inandığını belirten Verheugen , ABD'nin Türkiye lehindeki müdahalelerini Avrupalı liderlerin pek hayranlıkla karşılamadığını belirtti . Türklerin tavrı değişti Türkiye'nin AB'deki yerinin Ukrayna ile kıyaslanamayacağını kaydeden Verheugen , " Kıbrıs'ın tümünün AB'ye girmesinden en çok kazançlı çıkan Kıbrıslı Türkler olur . Aksi takdirde , geleceği olmayan bir ülkede yaşamak zorunda kalırlar ve durumları daha da kötüleşir . Kıbrıs Türklerinin tavrı değişti . Eski yönetiminin kararlarını kabul etmeye artık niyetli görünmüyorlar " dedi . Tayyip Erdoğan kızlarına kavuştu SERHAT OĞUZ , MEHMET DEMİRKAYA İstanbul AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD'de eğitim gören kızları Esra ve Sümeyye Erdoğan , Noel ve sömestre tatilinden yararlanarak dün İstanbul'a geldi . Indianapolis'te okuyan Esra ve Sümeyye Erdoğan ile akrabaları Zehra İlgen'i , Atatürk Havalimanı'nda Erdoğan'ın korumaları karşıladı . VIP Salonu'nda bekleyen korumalar , basın mensuplarının görüntü almalarını engellemek için Esra ve Sümeyye Erdoğan'ı uçak altından alarak , Dış Hatlar Terminali'nden çıkardılar . Buna rağmen görüntü alan gazetecilerle korumalar arasında tartışma yaşandı . Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan , çocuklarını Üsküdar'daki evlerinde karşılayarak hasret giderdi . Tayyip Erdoğan dün Fenerbahçe Spor Kulübü eski Başkanı Ali Şen'i de kabul etti . Şen , Moskova'da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'le görüşecek olan Erdoğan'la görüş alışverişinde bulunduklarını söyledi . Bankaların savaş gibi risklere eskisinden çok daha hazırlıklı olduğunu bildiren Bankalar Birliği Başkanı Ersin Özince , Türkiye'nin Irak'la ilgili sıkıntıların bitmesi ile yeni yılda ciddi bir çıkış yapacağına inandığını söyledi FİNANS SOHBETLERİ / KADİFE ŞAHİN Türkiye Bankalar Birliği Yönetim Kurulu Başkanı ve İş Bankası Genel Müdürü Ersin Özince , Irak'la ilgili sıkıntıların bitmesinden sonra Türkiye'nin yeni yılda çok ciddi bir çıkış yapacağına inandığını ifade etti . Piyasalarda ABD'nin Irak'a saldırmasına ilişkin endişelerden kaynaklanan dalgalanmaların abartılı olduğunu ifade eden Özince , savaş çıkması halinde ise bankacılık sektörünün her zamankinden daha hazırlıklı olduğunu bildirdi . Bankacılıkta gerçekleştirilen reformlarla risklerin azaldığını belirten Özince , " Sektör ne önceden olduğu gibi kur risklerine ne de çok ağır faiz risklerine açık değil . Sektörün geneli ile önemli ölçüde likidite yönünden de böyle bir riski atlatabileceğini , Körfez ve İran Irak olaylarındaki deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim " dedi . Büyük etki yapmayacak Sektörün risk açısından bugün çok daha konservatif konuma geldiğini belirten Özince , " Bankacılık sektörünün bu gibi olasılıklara ayak uydurabilecek tedbirlilikte olduğunu düşünüyorum . Zaten bankacılık sektörünün reel sektör ile ilgili riskleri de çok öyle tahammül edilmeyecek boyutlarda değildir " dedi . Özince , " Bu olayın önceki dönemlerde yaşadığımız finansal , ekonomik krizler seviyesinde bir etki yapmayacağı kanaatindeyim " şeklinde konuştu . Özel görüşme yok Irak sorununun sektör , Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ( BDDK ) ve Merkez Bankası arasında ele alınıp alınmadığı sorusunu Özince , " Bu ve benzer siyasi riskler kesin doğrulanmış konular olmadığı için özel bir gündem olarak görüşüldüğüne ben şahit olmadım " şeklinde yanıtladı . " Ancak uluslararası risk prensiplerinin uygulanması zaten bu tür risklerin üstesinden gelinebilmesi içindir " diyen Özince , sektörün benzeri olasılıklara ayak uydurabilecek tedbirlilikte olduğunu söyledi . Cumhurbaşkanlığı'ndan yapılan açıklamada da yakın gündemde mutlaka bir savaş olasılığının olmadığının ifade edildiğini hatırlatan Özince , " Ancak ola ki böyle bir şey oldu , ben bankacılık sisteminin buna tahammülünün olacağına inanıyorum . En azından kendi müessesemiz açısından bu konuda hiç bir tereddüdüm yok " dedi . Kâğıt almamız normal Bankacılık sektöründe toplanan mevduatın her yüz lirasının 61'nin devlete borç olarak verilmesinin bugünün koşullarında kötü bir şey olmadığını belirten Bankalar Birliği Başkanı Özince , " Bunu biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının kötü olarak görmemesi lazım . Ülkemiz borçlanma ihtiyacındaysa bankalarımız da bu gereksinimin karşılanmasında bir pay alıyorsa ilk tesbit bu iyidir " dedi . Ancak , bunun serbest piyasa ekonomisinde bankacılığın karakterine tam olarak uygun olmadığını ifade eden Özince , şöyle konuştu : " Tabi ki dünyanın her yerinde bankalar ülke hazinelerinin risklerini en başta tercih ederler . Ama bundan yakın bir gelecekte öyle sihirli bir değnek vasıtasıyla kurtulabileceğimizi düşünmüyorum . Bu yapılabilecek reformlarla kamunun borçlanma ihtiyacının azaltılması ile zaman içinde sağlanabilecek bir şeydir . " İş Bankası 1005'te hareketli olacak İş Bankası Grubu'nun yeni yılda ilgili yasal düzenlemeler çerçevesinde grubun yeniden yapılanmasıyla ilgili çalışmaları tamamlayacağını bildiren İş Bankası Genel Müdürü Özince , " Bu da tamamen bankacılık mevzuatının aldığı şekil doğrultusunda olacak " dedi . Özince şöyle konuştu : " Yeni yılda yetkili kurallarımız , bankacılık ve sermaye piyasası kurallarının daha şeffaf ve daha etkin bir yönetimi sağlayamaya yönelik kurallarına uyan bir yapılanma çabasını değerlendirecektir diye düşünüyorum . Düşünüyorum çünkü henüz bu konudaki çalışmayı tamamlamış ve yetkili kurullarımıza sunmuş değiliz . İnşallah önümüzdeki yıl bu konuda grubumuz açısından gelişmeler olacak . " İş Bankası'nın 1001'de hizmet verdiği hemen hemen tüm bankacılık alanlarında önemli pazar payı artışı elde ettiğini ifade eden Özince , " Bu da öncelikle vatandaşlarımızın İş Bankası'na duyduğu güven ve memnuniyetten kaynaklanıyor " dedi . Özince bunun 1005 yılında da süreceğini kaydetti . Ayrışma için teşvik lazım Bankalar Birliği'nin hükümete verdiği raporda birleşmelerin yanı sıra ayrışmalara da teşvik istendiğinin ne anlama geldiğini açıklayan Özince , ayrışmalar ile iştiraklerin azaltılmasının kast edildiğini bildirdi . Özince , şöyle konuştu : " Burada kast edilen kimi zaman şirketler birleşir , verimli yapılar elde edilir , kimi zaman da ayrıştırılarak verimlilik elde edilebilir . Örnek vermek gerekirse , bankaların iştiraklerini azaltmaları öngörülmüştür . Bunun gibi hususları içeriyor . Öte yandan bankalar biliyorsunuz geçmişte bünyelerinden sermaye piyasası aracı kuruluşları çıkarmışlardır . Bankaların kimi zaman çeşitli bireysel bankacılık hizmetlerinin ihtisas alanlarına bölünmesi de örnek olarak verilebilir . " Herkes başa güreşmesin Ciddi bir konsolidasyon sürecinden geçen bankacılık sektöründe doğal bir seleksiyonun yaşandığını kaydeden Özince , sözlerini şöyle sürdürdü : " Sektördeki konsolidasyonun illa müessselerin sektörü terk etmesi ile değil , aynı zamanda boyutlarının , ilgi alanlarının değişmesi ile zaten sürdüğü kanaatindeyim . Bu da banka bilançolarına ve müşteri tercihlerine zaman içinde yansıyacaktır . Sektörde aranan kârlılığın bir kısım oyuncuları daha avantajlı hale getireceğini bir kısım oyuncuları da yeni avantajlı alanlar aramaya yönlendireceğini düşünüyorum . BDDK , zaten gereken elemeleri yapmıştır . Dolayısıyla bundan sonrası sektördeki normal seleksiyondur . Herkesin sektörde illa başa güreşmesi gerekmeyebilir . " Tam garanti kalksın Banka mevduatlarına sağlanan yüzde 100 devlet garantisinin Avrupa Birliği normlarına getirilmesi gerektiğini belirten Özince , bunun doğru zamanının en iyi ilgili oterite tarafından saptanabileceğini söyledi . Türkiye'nin siyasi ve iktisadi hayatı ile ilgili zaman zaman tereddütler yaşanabildiğine dikkat çeken Özince , görüşlerini şöyle açıkladı : " Ama benim hem Bankalar Birliği hem de İş Bankası Genel Müdürü sıfatıyla görüşüm , tez elden haksız rekabet teşkil eden , toplumumuzun ortalama gelir düzeyi ile değerlendirildiğinde zaten oldukça yüksek tutarlı olan mevduatları da sigorta edebilen Avrupa Birliği normlarına ( 10 bin euro ) geçilmesidir . " Kusura bakmayın , öngöremedik ! Merkez Bankası'nın geçen yılki beklenti anketine katılanlan akademisyen , bankacı , üst düzey yönetici ve gazetecilerin bu yıla ilişkin enflasyon , dolar kuru ve büyüme öngörüleri tutmadı Merkez Bankası'nın ayda iki defa yaptığı beklenti anketi ile ayda bir defa yaptığı iktisadi yönelim anketi , ekonomik birimlerin üst düzey karar alıcılarının bile Türkiye ekonomisini kolayca öngöremediklerini ortaya çıkardı . Bir yıl önceki beklenti ve tahminlerle gerçekleşmeler arasında büyük bir uçurum oluştu . Bu gelişme , Türkiye ekonomisiyle ilgili karamsarlığın da boyutunu ortaya çıkardı . Merkez Bankası , tüketici fiyatları , gecelik faiz oranları , Hazine'nin iç borçlanma faizleri , döviz kuru , milli gelirdeki büyüme ve cari işlemler dengesiyle ilgili beklentileri ölçmek amacıyla ayda iki defa beklenti anketi düzenliyor . Söz konusu anket bankacılık ve diğer finans kesimindeki ve büyük holdinglerdeki üst düzey karar alıcılar , bazı akademisyenler ve gazeteciler tarafından yanıtlanıyor . Her ay yaklaşık 100 kişiye gönderilen ankete 60 80 civarında yanıt alınıyor . Enflasyonda 18 puanlık fark Beklenti anketine geçen yıl aralık ayında yanıt verenler , tüketici fiyatlarında bu yıl yaşanacak toplam artışı yüzde 50. Ocak ayında yapılan ankette ise yıl sonu için yüzde 48. Geçen yıl aralık ayında yapılan tahminle kasım ayı sonunda gelinen yüzde 51. Bu yıl ocak ayında yapılan tahminle yüzde 51 olarak beklenen bu yıl sonu gerçekleşmesi arasında da yine 18 puandan fazla bir fark oluşacak . Merkez Bankası'nın her ay 500'e yakın özel imalat sanayi işyerinde yaptığı ankette belirlediği toptan eşya fiyatları endeksine ilişkin tahminle gerçekleşen arasında da önemli bir farklılık yaşandı . Geçen yıl kasım ayında anketi yanıtlayanlar bu yıl kasım ayı sonunda TEFE'deki yıllık artış için ortalama yüzde 60. Gerçekleşme ise yüzde 51. Ankete yanıt veren işyerlerinden bu yıl kasım sonunda enflasyonun yüzde 156'ye kadar çıkabileceğini " öngörenler " bile oldu . Bu yıl ocak ayında yapılan iktisadi yönetim anketinde ise bu yıl sonu için TEFE'deki artış yüzde 58. Gerçekleşmenin ise yüzde 50 düzeyinde oluşması bekleniyor . Dolar da yalancı çıkardı Ankete yanıt verenler dolar kuru konusunda da yanılgıya düştüler . Bu yıl ocak ayında yıl sonu dolar kurunun milyon lirayı aşabileceği tahmin edildi . Ankete yanıt verenlerin büyüme konusundaki öngörüleri de tutmadı . Ocak ayında bu yıl için yüzde 1. Gerçekleşmenin ise yüzde 6. Ocakta gündem yoğun , fırsat çok Irak riski nedeniyle ocak ayının başlarında faizde yüzde 59 seviyeleri test edilebilir SONGÜL HATISARU Çok olumsuz bir haber gelmedikçe , bankalar bilançolarını güçlendirmek için bu hafta faizde 1,5 puanlık düşüşe oynayabilir . Ancak Irak riski nedeniyle ocak ayının başlarında faizde yüzde 59 seviyeleri test edilebilir . Noel tatili nedeniyle yabancıların piyasada olmayacağı bu hafta piyasa yurtiçi oyuncuların stratejileriyle yön bulacak . Irak'a olası operasyon orta vadeli dönemde piyasanın önündeki en ciddi risk unsuru . Irak'a ilişkin risklere paralel ocak 1005 sonuna kadar MB'nın kotasyon indirimi ihtimali oldukça zayıf . Bono piyasasında faiz oranlarının 1001 yılını yüzde 55 seviyesine yakın kapatması yüksek bir olasılık gibi görünüyor . 1005'ün hemen başında ise trendlere tekrar bakılarak bono piyasasında yeni stratejilerin belirlenmesi bekleniyor . Bono piyasasında yüzde 58 59 seviyesi önemli destek . Fonlama maliyetinin üzerinde getiri sağlayan 55 59 bandı orta vadede gündemdeki risklerin ortadan kalkmasına veya piyasalara etki edecek yeni gelişmelerin gündeme gelmesine kadar piyasalara hakim olabilir . Destek ciddiye alınmadı Ocak sonundan önce Irak'a bir hareket beklemeyen oyuncular stratejilerini Irak perspektifiyle ama fırsatlara yönelik oluşturuyor . Bu hafta yıl sonu bilançolarını kârlı kapatmaya yönelik hareketlerle , faiz düşüşünün yüzde 54 55'leri hedeflemesi yüksek bir ihtimal . Geçen haftalarda yaşanan iyimserliğe paralel gösterge niteliğindeki 1050 vadeli eurobond fiyatları 110 seviyesinin üzerine kadar çıkmıştı . Ancak sonrasında gelen satışlar fiyatın 104 105 seviyesine kadar gerilemesine neden oldu . Irak konusunda Türkiye'den istekleri bulunan ABD'nin Türk ekonomisini desteklemek için bu enstrümana destek çıktığı ve hatta ABD Hazine'sinin Türk eurobondlarına garanti vereceği haberleri ise piyasada ciddiye alınmıyor . Hazine Perşembe günü 16 Aralık 1001 valör ve 14 Ocak 1004 itfa tarihiyle 585 gün vadeli dolar cinsinden iskontolu devlet tahvili ihalesi yapacak . Dolarda merkezin tavrı önemli Dolar kuruyla ilişkili olarak kafalardaki temel soru milyon 600 binler görülebilir mi ? Ve böylesi bir denemede MB'nin tavrı ne olur ? Hatırlanacağı gibi bu seviyelerde dolar kuru için analizlerin olması gereken yer olarak milyon 600 bin seviyesini işaret ettiğini birkaç haftadır ifade ediyorduk . Bu seviyeye oldukça yaklaşıldı . MB herhangi bir kur hedefi belirtmiş değil . Yapılan açıklamalar aşırı hareketlerde müdahale edilebileceği yönünde idi . Dolarda zaten milyon 650 milyon 600 binli seviyeler hedeflenen ve sanayiciler açısından da olması gereken yer olarak kabul ediliyor . Geçen 10 günde yaşanan döviz kur artışlarına paralel dövizde fazla prim potansiyeli kalmadı . Piyasada kur milyon 650 binin üstüne çıktığında satış geldiği gözleniyor . Sanayi elektriği yüzde 16 ucuzlayabilir Enerji Bakanlığı'nın talimatıyla yapılan araştırmada , sanayide kullanılan elektrik fiyatının yüzde 15 16 indirilebileceği belirlendi ANKARA Anka Enerji Bakanlığı , sanayide kullanılan elektriğin fiyatını yüzde 15 16 arasında indirebileceği belirlendi . Bakan Hilmi Güler'in talimatıyla Elektrik Üretim AŞ ( EÜAŞ ) , BOTAŞ , Türkiye Kömür İşletmesi ( TKİ ) ve TEDAŞ tarafından ayrı ayrı yapılan çalışmaların rapor halinde Bakan Güler'e verildiği belirtildi . Güler'in , konuyu Bakanlar Kurulu'na götüreceği ve " en makul " olan düzeyde indirimin devreye konulacağı kaydedildi . Avrupa'da daha ucuz Enerji Bakanlığı'nın , Avrupa'da olduğu gibi Türkiye'de de sanayide kullanılan elektriğin fiyatının , konutlardakine göre daha ucuz olmasına dikkat edeceği belirtildi . Bu kapsamda konutlarda mevcut fiyatlar korunmaya çalışılırken , sanayi elektriğinin fiyatı düşürülecek . Edinilen bilgilere göre EÜAŞ , ürettiği ve TETAŞ'a verdiği elektriğin kilovatsaat fiyatını , kasımdan itibaren yüzde 5. TKİ'nin , EÜAŞ'a verdiği kömürün fiyatında doğrudan bir indirim yapamayacağını bildirdiği kaydedildi . Ancak , yılbaşında belirlenen kömür fiyatına her ay TEFE oranında artış yapan TKİ'nin , fiyatlara kasım ve aralıkta enflasyon artışlarını yansıtmayarak indirime katkıda bulunacağı belirtildi . AB'ye ihracat arttı Adaylık sürecindeki Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne ( AB ) ihracatı bu yılın ocak kasım döneminde , geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 14 arttı . İhracatçı Birlikleri verilerine göre , yılın 11 aylık döneminde Türkiye'nin AB'ye ihracatı 16 milyar dolar oldu . Geçen yılın aynı döneminde bu rakam 14. AB ülkeleri içinde yer alan İngiltere'ye yapılan ihracat aynı dönemde yüzde 40. Green Park Bostancı'da açılıyor The Green Park Otel , 51 Aralık 1001 tarihinde Türk turizminin hizmetine giriyor . Taksim'den ve Merter'den sonra Bostancı'da açılacak olan otel , Anadolu Yakası'nın ilk ve tek beş yıldızlı oteli olma özelliğini taşıyor . 196 odanın yer aldığı otelin , kapasiteleri 40 ile 600 kişi arasında olan toplantı ve seminer salonları bulunuyor . Üç restaurant ile bin kişilik servis imkanına sahip otelin alışveriş merkezi ve 500 araçlık kapalı otoparkı var . TEGV'e cep yoluyla bağış Mobilera ve KoçSistem işbirliği ile gerçekleştirilen yazılım altyapısı sayesinde , Türkiye Eğitim Gönülleri Vakfı'na(TEGV ) , cep telefonundan bir tek SMS mesajı ile bağış yapılabiliyor . Turkcell faturalı hattından , 5555'e " EGITIM " yazarak kısa mesaj(SMS ) olarak gönderen herkes , TEGV'ye milyon Türk Lirası bağışta bulunmuş olacak . Bir yıl boyunca sürecek bağış kampanyasında SMS bedellerini TEGV üstlenecek . Kampanya , elde edilecek gelir ile çocukların okul sonrası eğitimlerine kaynak yaratmayı hedefliyor . En köklü indirim BOTAŞ'tan BOTAŞ , elektrik fiyatlarının tatmin edici biçimde düşürülebilmesi için yap işlet devret ( YİD ) ve yap işlet ( Yİ ) santrallarına verdiği doğalgazda önemli indirimler yapacak . BOTAŞ , " kesintisiz müşteri grubu " olarak tanımlanan söz konusu santrallara verdiği gazın fiyatını , yüzde 14 dolayında indirerek , 188 dolardan 165 dolara düşürecek . Deliller çok az , tanık çıkmasını bekliyoruz Hablemitoğlu suikastıyla ilgili son durumu anlatan İçişleri Bakanı Aksu , " Tanık çıkmasını umuyoruz , elimizde iki kovan dışında bilgi yok " dedi TOLGA ŞARDAN Ankara İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu , Doç . Dr . Necip Hablemitoğlu suikastının çok yönlü olarak soruşturulduğunu , ancak ellerinde fazla bulgu olmadığını söyledi . Milliyet'in sorularını yanıtlayan Aksu , suikastın ardından istihbarat ve terör birimlerinden sürekli bilgi aldığını kaydetti . Olaydaki delillerin çok sınırlı olduğunu vurgulayan Aksu , " Olayı gören bir tanık çıkmasını umut ediyoruz " dedi . BİRİ GÖRMÜŞ OLMALI Aksu , yasadışı Hizbullah örgütü tarafından Diyarbakır'da şehit edilen Emniyet Müdürü Gaffar Okkan'la ilgili soruşturmayı örnek göstererek , " Korku ortamı dağıldıktan sonra tanıklar gelebilir . Gaffar Okkan olayında da böyle oldu . Tanıklar bir süre sonra ortaya çıktı . Bu olayda iki kez silah atılmış , susturucu olmadığı da biliniyor . Mutlaka apartmandan ya da çevreden bir gören olmuştur " diye konuştu . ANALİZ YAPIYORLAR Soruşturmayla ilgili teknik çalışmaları yürüten Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ndeki çalışma grupları , öncelikle Hablemitoğlu'nun yaşamına son veren tetikçinin profilini çıkarmaya çalışıyor . Bu amaçla üç kişilik bir ekip sürekli Hablemitoğlu'nun öldürüldüğü yere giderek değişik noktalardan eylemle ilgili senaryolar üzerinde analiz yapıyor . Otopsiden de akciğerlere isabet eden kurşunun çekirdeği elde edilirken , ilk atış sırasında Hablemitoğlu'nun sol gözünden girerek ensesinden çıkan ve ölümüne yol açan kurşunun çekirdeği tüm aramalara rağmen bulunamadı . Kovanlar mercek altında ŞEYHMUS ÇAKAN DHA Necip Hablemitoğlu suikastının ardından ele geçirilen boş kovanlar , özellikle Hizbullah ve PKK'ya ait silahlardan atılan boş kovanların kayıtlarının bulunduğu Diyarbakır Bölge Kriminal Laboratuvarı'nda incelemeye alındı . Kayıtlı 500 bin boş kovanla karşılaştırılan iki kovanın , sabıkalı bir silahtan atılıp atılmadığının tespitine çalışılıyor . Ege'de it dalaşı 14 kat arttı Ege semalarında Türk ve Yunan savaş uçakları arasındaki " it dalaşları " geçen yıla kıyasla yüzde 1568 oranında arttı YORGO KIRBAKİ Atina Yunan basınının Savunma Bakanlığı kaynaklarına dayanarak verdiği haberlere göre , 1001 yılı içinde Türk ve Yunan jetleri Ege'de tam 900 defa tehlikeli pozisyonlarda karşı karşıya geldi . Yunanlılar Türk savaş uçaklarının Yunan hava sahasını bin 600 defa " ihlal " ettiğini ve bin 100 defa izinsiz Atina FIR bölgesine girdiğini de iddia ediyor . İhlal iddialarının artış oranı ise yüzde 196 . ADAM BAŞI 51 EURO Yunan savaş uçaklarının bu sene eğitim ve Türk jetlerini taciz etme amaçlı uçuşları toplam 51 bin 500 uçuş saatini buldu . Bu uçuşların faturası ise yaklaşık 510 milyon euro . Bir başka deyişle Ege'deki anlaşmazlıklar her Yunanlıya bu yıl 51 euro'ya mal oldu . Yunanistan , 1951 yılında hava sahasını tek taraflı olarak 10 mile genişletmişti , ancak bu karar uluslararası alanda tanınmıyor . Yunanistan'ın uluslararası alanda tanınan hava sahası mil . Atina , Ege'de gerçekte uluslararası bölge olan , 10 mil arasında sahadaki uçuşları " ihlal " sayıyor . Anadolu Kartalı'nın hedefi çevreci tatbikat Konya'da , Anadolu Kartalı Projesi kapsamında yabancı askerlere verilecek eğitimde çevreye zararlı mühimmat kullanılmayacak . . . ÖNAY YILMAZ İstanbul Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ( TSK ) , Konya'da " Anadolu Kartalı " projesiyle yabancı devletlerin askerlerine vereceği savaş eğitimi , " çevreci " olacak . Uluslararası eğitim sahasında yapılacak tatbikatlarda çevreye zarar vermemeyi hedefleyen TSK , indirgenmiş uranyum içeren mermi ( gümüş mermi ) ile kimyasal , nükleer , biyolojik madde içeren mühimmatı kullanmayacak . SİMÜLASYON ANA ESAS Tatbikatlarda , elektronik dalgaların çevreyi etkileyebileceği de dikkate alınacak . Bunun için dünyadaki benzer eğitim merkezlerinde standart olarak faaliyet gösteren " Çevre/Analiz/Koruma Birimi " oluşturulacak . Mühimmat kullanımının yarattığı yüksek maliyetler ve çevresel risklerin en aza indirilmesine yönelik olarak geliştirilmiş eğitim sahası olduğu için simülasyon ana esas olacak . HER YIL KEZ YAPILACAK Uçuş eğitimlerinde " orta irtifa " kullanılacak . Her yıl dört kez yapılması planlanan bu eğitimlerin Türkiye'ye milyonlarca dolar döviz kazandırması planlanıyor . Bu proje , ABD'nin aynı amaçla yıllardır yaptığı ve büyük paralar kazandığı Red Flag ( Kırmızı Bayrak ) projesinin benzeri olacak . Ukrayna uçağı İran'da düştü Geçen ay da Antalya'da bir Antonov düşmüştü . DIŞ HABERLER SERVİSİ Türkiye İran seferi yapan Ukrayna'ya ait içinde 48 kişi bulunan Antonov 140 tipi Rus yapımı 11 tonluk yolcu uçağı , dün akşam İran'da düştü . Kazada kurtulan olmazken , uçağın Trabzon'a teknik inişe geçerek , yakıt ikmali yaptığı belirtildi . İran Sivil Havacılık İdaresi sözcüsü , Türkiye'den gelen uçağın Türkiye saatiyle 18. Sözcü , nedenini belirtmediği kazada 41 yolcu ile kişilik mürettabatın öldüğünü söyledi . İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hamid Rıza Asefi ise , düşen uçakta Ukraynalı ve Rus bilim adamlarının bulunduğunu kaydetti . HEPSİ HAVACI BİLİM ADAMI Yolcuların , Ukrayna Havacılık Endüstrisi yetkilileri olduğunu açıklayan Tahran Radyosu , uçakta bir grup Rus'un da bulunduğunu belirtti . Radyoya göre , Ukraynalı yetkililer , iki ülkenin ortak yapımı olan İran 140 tipi bir uçağın uçuş törenine katılmak için İran'a gidiyorlardı . TRABZON'DA YAKIT ALDI . . . Bu arada , uçağın , saat 15. Ne geyikleri varmış ne de koca göbeği ! Gerçekte keşiş cüppeli , çelimsiz , esmer bir adam olan Noel Baba , kemikleri İtalya'ya kaçırılınca kırmızılar içinde , pamuk gibi beyaz tenli , tonton bir dede olup çıkmış ! . . MENDERES ÖZEL Dünyanın tüm çocukları şoka hazır olun . Çünkü Noel Baba'nın koca bir göbeği yoktu , kırmızı elbisesi ise hiç olmadı . Muhtemelen hayatında hiç geyik görmemişti . Gerçekte keşiş cüppesi giyen , çelimsiz , esmer bir Türk idi . . . Bu ifadeler Güney Afrika'da yayımlanan Sunday Independent gazetesinin internet sitesinden alınma . Ve Noel Baba olarak bilinen Aya Nikola'nın Türk olması dışında , tamamen gerçeği yansıtmakta . Muhtemelen makalenin yazarı , " Türk " tanımlamasıyla yaşamını soğuk İskandinavya yerine Anadolu'da Myra'da , yerel adıyla Kale'de geçiren yüzü Akdeniz güneşinde kavrulmuş Noel Baba'nın bugünkü Türkiye ile bağını vurguluyor . PATARA'DA DÜNYAYA GELDİ Yaşamını Anadolu'da geçiren Noel Baba'nın gerçek yaşamöyküsü ve öldükten sonra kemiklerinin başına gelenler , bugün pek az insan tarafından bilinir . Yunanistan ve Rusya'nın en büyük azizi , yargıçların , tefecilerin , hırsızların , tacirlerin , dilencilerin , âlimlerin , denizcilerin , seyyahların , bakirelerin ve küçük çocukların , kısacası başı belada olan herkesin baş koruyucusu olan Noel Baba , M. 165 yılında Patara'da doğdu . Ailesinin ölümüyle küçük yaşta bir manastıra verilen Noel Baba , 16 yaşında papaz olarak ruhban sınıfındaki yerini aldı . Aya Nikola , ününü iki mucizeye borçludur . Bunlardan ilki bir gece , fahişeliğe zorlanan üç küçük kızın odasına tırmanarak üç torba altın bırakıp onları fahişelikten kurtarmasıdır . Diğeri ise babaları tarafından doğranan üç çocuğu kurtarmasıdır . " Bu iki mucize " ölümünden yüzyıllar sonra Aya Nikola'yı " Noel Baba"lığa terfi ettirecek sürecin başlangıcıdır . 11 . yüzyılda kutsal insanların bedenleri sadece ruhani olarak değil ticari olarak da değer taşıyordu . tarihlerde birbirinden bağımsız cumhuriyetlere bölünmüş olan İtalya topraklarında , Venedik'in Aziz'in cesedini almak için sefere hazırlandığı haberi yayıldı . EKONOMİYİ KURTARDI Ekonomik olarak çöküşün eşiğinde duran Bari kentinin tacir ve denizcileri , bu haberi alınca birleşerek Myra'ya bir sefer düzenledi . Amaç , Noel Baba'nın kemiklerini Bari'ye getirip hac yoluyla kentin ekonomisini canlandırmaktı . Mayıs 1086'de Myra'ya çıkan Barili denizciler , Noel Baba'nın kemiklerini mezarından çıkararak kentlerine getirdi . Aziz'in kemikleri yeni inşa edilen büyük kiliseye Aya Nikola Bazilikası'na gömüldü . Kente eski ticari canlılığını kazandıracak bu girişim , Bari'ye her yıl bini Rusya'dan olmak üzere on binlerce hacı turist getirerek milyonlarca dolar kazandıracaktır . Tabii bu arada kuzey folklorünün etkisine giren Noel Baba , keşiş cüppesinden sıyrılarak kırmızı giysilerine kavuşacak , birden göbeklenecek ve hayatı boyunca hiç görmediği geyikleriyle dünyayı turlayıp hediye dağıtacaktır . . . Batmanlı yogayla intiharı unutacak Shri Mataji , intiharların sık yaşandığı Batman'da yoga seminerine katılanları bu fikirden uzaklaştırmaya çalıştı ARİF ARSLAN DHA Hint asıllı Shri Mataji Nirmala Devi tarafından verilen " Shaja Yoga " semineri , intihar vakalarının çok yüksek olduğu Batman'da yoğun ilgiyle karşılandı . Dünyada 88 ülkede gönüllü olarak tanıtılan " Sahaja Yoga " öğretisi , Batman Belediye Konferans Salonu'nda Sağlıklı Yaşam Derneği'nce düzenlenen seminerle tanıtıldı . Dernek yöneticisi Zuhal Akarpınar , insanların mutluluk ve neşenin peşinden koşarken , bu arayışın içinde kaybolup gittiğini , öfke hırs ve korkuların kişiyi bunalıma sürüklediğini belirterek , şöyle konuştu : SÜRESİ UZATILDI " Sahaja Yoga herkesin kolayca yapabileceği bir şey . Basit bir egzersiz olan yogayla insanlar huzura , barışa kavuşuyor ve kendileriyle barışık bir konuma geliyor . İnsanların kendileriyle barışık olması , özellikle sıkıntılı ve korkulu anlarda intihar gibi eğilimlere başvurmayı engellemede önemli bir rol oynuyor . Batman intihar eğilimi ve intihara teşebbüsünün çok yoğun olduğu bir ilimiz . İnsanlar stres ve bunalımlarını öğrendikleri yoga hareketlerini yaparak üzerlerinden atabilir . " Akpınar , Türkiye'de 10 şubeleri olduğunu , toplumsal huzur ve barışın " Shaja Yoga " ile mümkün olabileceğini savunarak , Batman'da bir gün yapılması planlanan seminerin , yoğun ilgi nedeniyle gün uzatıldığını söyledi . Kapkaç servisi Ailelerinin kapkaça gönderdiği çocukların servisini yapan şoför , " Çocukları hırsızlığa aileleri gönderiyor . Ben 50 milyon liraya servis şoförlüğünü yapıyorum " dedi , ama gözaltına alındı ELVAN EZBER İstanbul İstanbul'da evlerinden aldığı Hacıhüsrevli çocukları kapkaç ve hırsızlık yapmak için büyük alışveriş merkezlerine götürdüğü , işleri bitince de tekrar evlerine teslim ettiği iddia edilen Sedat Dalgıç yakalandı . Günlük toplam 50 milyon lira aldığını söyleyen Dalgıç , " Çocukları hırsızlığa aileleri gönderiyor . Ben sadece servis şoförlüğünü yapıyorum " dedi . İhbar geldi . . . Asayiş Şube Müdürlüğü ekipleri , çocuklar hırsızlık yapacakları yerlere servisle götürülüyor yönündeki ihbar üzerine başlattığı çalışmada , Sedat Dalgıç'ı gözaltına aldı . Otomobiliyle kapkaç servisi yaptığı iddia edilen Dalgıç'ın , çocukları Hacıhüsrev Mahallesi'ndeki evlerinden tek tek aldığı , büyük alışveriş merkezlerine götürdüğü , akşam da evlerine bıraktığı belirlendi . Dalgıç , ifade verdi İfadesinde , çocukların ailelerinden günlük toplam 50 milyon aldığını belirten Dalgıç , şunları söyledi : " Hırsızlık yapmalarını aileleri istiyordu . Ben sadece onları evlerinden alıyor . Hırsızlık yapacakları yerlere bırakıyor , akşama kadar bekleyip tekrar evlerine teslim ediyordum . Aileler , aralarında para toplayıp benim 50 milyonluk yevmiyemi ödüyorlardı . " kişi gözaltında Olayla ilgili soruşturmada " kapkaç servisi " ile işe çıkan 15 yaşındaki D. , 11 yaşındaki F. ile 14 yaşındaki F. ile anneleri Alev . ve Filiz K. Ölüm arka koltukta kaldı İSMAİL POLAT istanbul Maltepe Piri Reis Caddesi'nde dün Tayyip Eyüboğlu'nun ( 14 ) kullandığı kum yüklü kamyon , aşırı sürat nedeniyle önünde giden Oğuzhan Toy yönetimindeki otomobile çarptı . Otomobili 15 metre sürükleyen kamyon , daha sonra üzerine devrildi . Toy'la ön koltukta oturan kuzeni Göktan Toy , şans eseri otomobilin sadece arka kısmının ezilmesi sonucunda kazadan yara almadan kurtuldu . Kaçan Eyüboğlu ( yanda ) ise , daha sonra polise teslim oldu . Çekilin , çekilin bu iş kız işi ! . . . Samsun 19 Mayıs Stadı'ndaki maçın bitimine doğru " Muradiyem seni seviyorum " yazılı pankartla sahaya giren Birol Ordulu , " Aşkım için her şeyi yaparım " dedi ŞENOL ÇAKIR , MEHMET SOYKAN Samsun DHA Samsunspor Galatasaray maçının son dakikalarına doğru tribünden sahaya atlayarak sevgilisine ilanı aşk eden Birol Ordulu , herkesi şaşkına çevirdi . Elindeki " Muradiyem seni seviyorum " yazılı pankartla sahada koşarak tur atan Birol Ordulu , " Aşkım için her şeyi yaparım " dedi . Önceki gece saat 11. Maç bitti sandım Galatasaray yarı sahasına atlayarak pankartla dolaşan ve polisleri peşinden koşturduktan sonra teslim olan Ordulu ( 11 ) , " Onu sevdiğimi dünya bilsin istedim . Sahaya maçın bittiğini sandığım için atladım " diye konuştu . Almanya'da oturan 16 yaşındaki sevgilisi Muradiye Karaca ile bir yıl önce tanıştığını anlatan çılgın âşık , şöyle konuştu : Dudak izli mektuplar " Kendisi dört ay önce ailesiyle Almanya'ya gitti . Her gün telefonla konuşuyoruz . Zaman yetmeyince mektuplaşıyoruz . Bana saç telini , dudak izleri olan mektuplarını gönderiyor . Yaşı dolunca kendisini ailesinden isteyeceğim . Planımı anlatınca beni Bu çılgınlık , sakın yapma . Yoksa polisler seni döver diye uyardı . Ancak ona sürpriz olsun diye bu işi yaptım . Bülent Korkmaz ve Ümit Davala beni tutmak için hamle yapınca , Çekilin , çekilin , bu kız işi diye bağırdım . Amacıma ulaşınca polise teslim oldum . " Herkese var özürlülere yok Altı Nokta Körler Derneği'nin çektirdiği film için Kültür Bakanlığı söz verdiği 16 milyarlık ödemeyi yapmayınca derneğe haciz geldi ÖMER ERBİL İstanbul Kültür Bakanlığı , 1001 yılı içinde trilyon liraya yakın yardım yaptı ama Altı Nokta Körler Derneği'ne söz verdiği parayı ödemedi . Kültür Bakanlığı'nın isteği üzerine görme özürlüleri topluma kazandırmayı amaçlayan filmi yapan Altı Nokta Körler Derneği'ne , parasını tahsil edemeyen film şirketi haciz getirtti . Dernek , 1000'de kuruluşunun 50 . yıldönümü anısına Sönmeyen Bir Mumun 50 Yıllık Öyküsü adlı 55 dakikalık bir film çektirdi . Film için bakanlık 56 milyar lira ödeme sözü verdi ama 10 milyar lira ödedi . Bu yüzden borçlarını ödeyemeyen Altı Nokta Körler Derneği'nin Genel Sekreteri Turhan İçli , şöyle konuştu : " Dönemin Kültür Bakanı İstemihan Talay , bütçesini getirin , yardım edelim dedi . 51 milyar artı KDV ile 40 milyarlık bir bütçe çıktı . Talay'ın talimatıyla film dosyası kurula sokuldu . Kurul 10 milyar destekleme kararı verdi . Talay , Filme başlayın , üzerini tamamlayalım dedi . Filmi çektik , çok beğenildi . Ama bakanlık paramızı ödemedi . Film şirketine de rezil olduk . Parayı ödemek için kapı kapı dolaştık . " Bakanlık paramız yok derken , Müsteşar Yardımcısı Hasan Hüseyin Akbulut başkanlığındaki kurul 1001'de vakıflar için trilyon para dağıttı . Örneğin Türkiye Polifonik Korolar Derneği'ne 144 milyar 500 milyon lira , SESAM'a 116 milyar 500 milyon lira . Not defteri şimdi öğrencide EDA BERKBAYRAK DHA Milli Eğitim Bakanlığı'nca Türkiye genelinde müfredat laboratuvar okulu olarak belirlenen 108 ilköğretim okulunda başlatılan pilot uygulamayla , öğrenciler de öğretmenlerine not verecek . Toplam Kalite Yönetimi çalışmaları kapsamında hazırlanan " Öğretmen ve İdareci Performans Değerlendirme Sistemi"yle öğrenci ve veliler de yılda kez öğretmenlerine bilgi düzeyinden , davranış biçimine kadar not verme hakkını elde etti . Ocak'tan itibaren değerlendirmeler yapılacak . Neler söylediğimize şimdi şaşırıyoruz Gazeteci Yavuz Selim tarafından kaleme alınan kitapta Abdullah Gül , AKP lideri Erdoğan'ın siyaset tarzı için " Bekârın hanım boşaması gibiydi " yorumda bulunmuş ÖNDER YILMAZ Ankara Başbakan Abdullah Gül , hakkında yazılan ilk kitapta ilginç açıklamalarda bulundu . AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın , İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı öncesi " bekârın hanım boşaması gibi bir siyaset tarzı izlediğini " söyleyen Gül , " Filozof tavrı ağır basıyor " dediği Necmettin Erbakan'ın da hiçbir zaman realist olamadığını savundu . Erdoğan katılmadı Londra'da kendisiyle bir dönem aynı evde kalan gazeteci Yavuz Selim tarafından kaleme alınan " Gül'ün Adı " adlı kitapta , Gül'ün şu ilginç ifadeleri yer aldı : Erdoğan'ın , FP'den ayrılıp kongreye gittiğimiz süreçte ve kampanyamızda hiçbir rolü olmamıştır , bu işlere katılmadı . Toplantılarımızla hiçbir alakası yoktur . Belediye başkanı olduktan sonraki dönem ayrı bir dönemdir . Başkanlık öncesi , bekârın hanım boşaması gibi daha serbest bir siyaset tarzı izlemiştir . Hoca'nın zaafı Erbakan Hoca realiteden uzak üslup kullandı . Adil Düzen söylemini çok katı bir format içinde ifade ederdi ki , doğrusu hayret ederdim . Aman Hocam yapmasanız derdik , ama bu üslubunu devam ettirdi . Mesela rektörlerin başörtülü öğrencilere selam duracağı sözü gibi , ama mahzurluydu . Her şey mutlaka kontrolümde olsun düşüncesindeydi . Zaafı buydu . 1995 seçimlerinde Hoca'ya gittim , müsaade ederseniz bu seçimlerde aday değilim dedim . Şaka yaptığımı sandı . Sonra beni çok azarladı ve Bir daha bunu dile getirmeyin . Bunu kimse duymasın dedi . Adil Düzen çok güzel bir slogandı . Adeta Kızıl Elma'ydı . Ama bir gün iktidara geldiğimizde , hiçbir zaman uygulayabileceğimiz bir proje değildi . Bugünlerde sıkıntı çıkaran kasetlerdeki konuşmalara bakıyoruz da , hayret ediyoruz . Erdoğan da neler söylemişiz diye hayret ediyor . Genel kongreye 40 gün kala 50 milletvekiliyle toplandık . Kim aday olsun , hep beraber seçin dedik . Arkadaşlar Bülent Arınç , Abdüllatif Şener ve Abdullah Gül dedi . Abdülkadir Aksu , Siz kendinizi seçtirmeyin , gidin üçünüz bir yere , aranızdan birini belirleyin dedi . Şener , Gül ve Arınç'tan biri uygundur , ikisi karar versin dedi . Ben de Bülent Bey , siz zaten adaylığınızı açıkladınız dedim . Bana , Ben çok hissi davranıyorum . Sen aday olacaksın yanıtını verdi . Bu herkese örnek olacak bir hareketti . Hoca'ya gittim , bana cevabı Sen üstüne bir uyu , bir düşün oldu . Kongrede Mücahit Erbakan şeklinde sinevizyon geçmesi olacak iş değildi . Partinin kapatma davası devam ediyordu . Recai Kutan'a , Biz burada kongre mi , partinin kapanış jübilesini mi yapıyoruz ? dedim . Haberim yok dedi . Ben de Haberiniz olsaydı zaten parti kapatılmazdı karşılığını verdim . Abdullah Gül'ün Londra arkadaşı Gül , hakkında ilk kitabı yazan Gazeteci Yavuz Selim'le 1991'de Londra'da tanıştı . Dil okulu ve kalacağı ev konusunda Selim'e yardımcı olan Gül , 15 ay sonra Türkiye'ye birlikte kesin dönüş yaptı . Royal Albert Hall , Sauth Bank'taki klasik müzik konserlerine , Vest End'de tiyatro , Crystal Palace ve İngiliz Film Enstitüsü'nde film izlemek için hafta sonları Londra'ya gelen Gül , Selim ve arkadaşlarıyla bu kültürel etkinlikleri sıklaştırdı . Türkiye'ye kesin dönüş yaptıkları gün " Üstat " dedikleri ünlü şair Necip Fazıl Kısakürek'e hediye almadıklarını fark eden Gül ve Selim , koşuşturma içerisinde kravat iğnesi ve çakmak satın aldılar . Gül hakkında kitap yazmaya Mayıs 1001 tarihinde karar veren Selim , art arda gerçekleştirilen dört uzun görüşme sonrasında " Gül'ün Adı " adlı kitabı kaleme aldı . Gazeteciliğe Türkiye Gazetesi'nde başlayan ve çeşitli görevlerde bulunduktan sonra iki yıldır serbest gazetecilik yapan Selim , 1001 yılının eylül ayında " Milli Görüş Hareketi'ndeki Ayrışmanın Perde Arkası YOL AYRIMI " isimli ilk kitabını yazmıştı . Erdoğan Siirt'ten seçilir SALİHA ÇOLAK Ankara AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ı önce milletvekili , sonra Başbakan yapmak için çaba harcayan AKP , seçimlerinden bu yana sürdürülen formül arayışlarında bir sonuca ulaşamadı . Erdoğan da , Siirt'ten aday olup olmayacağı konusunda net bir açıklama yapmazken , bu ildeki üç milletvekilliğini kazanmayı hedefleyen partililerse " Erdoğan , Siirt'in yabancısı değil , neden olmasın . Hanımköyü'nden seçilir " dedi . Erdoğan açıklamadı Siirt'ten adaylığı konusunda katıldığı televizyon programlarında " sürpriz olabilir " mesajını veren Erdoğan'ın bu ilden seçilmeyi garanti görmediği yorumu yapıldı . AKP İstanbul Milletvekili Mustafa Baş da bu konuda henüz bir görüşme yapılmadığını ifade ederek , " Bence en kestirme yoldan gidilmeli . Önümüzde Siirt seçimi varsa , oradan aday olmalı . Önemli olan Erdoğan'ı milletvekili seçtirmekse neresi olduğu önemli değil " diye konuştu . Vetolu paket aynen kabul TBMM Anayasa Komisyonu , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in veto ettiği Anayasa değişiklik paketini , üzerinde herhangi bir değişiklik yapmadan oybirliğiyle kabul etti . CHP'nin , milletvekili seçilmeye engel suçlar arasına işkencenin eklenmesi ve " bir seçim çevresinde tüm milletvekilliklerinin boşalması halinde Meclis'in 566 milletvekiliyle onaylaması koşuluyla 90 gün sonra seçim yapılması " biçimindeki değişiklik önergeleri kabul edilmedi . Anayasa değişikliği paketi iki saatlik görüşme sonunda , üzerinde değişiklik yapılmadan aynen kabul edildi . Anayasa değişikliğinin TBMM Genel Kurulu'ndaki ilk görüşmesinin yarın , ikinci görüşmesinin de cuma günü yapılması bekleniyor . Türkiye'de Molla rejimi isteyenler var Öğrenci kurultayında konuşan YÖK Başkanı Prof . Dr . Gürüz , " MEB Komisyonu yıllık eğitim karşıtlarının ağırlığı ile oluştu " dedi MÜJDAT ÇETİN DHA Hükümetin üniversitelerle ilgili politikalarına Acil Eylem Planı'nda yer vermesine tepki gösteren YÖK Başkanı Prof . Dr . Kemal Gürüz , uyarılarını sürdürürken , " Milli Eğitim Komisyonu'nda dini eğitim alan , geçmişte zorunlu yıllık eğitime aleni karşı koyanların ağırlık ve çoğunluk oluşturmasına kimsenin ses çıkarmaması beklenmemelidir " dedi . Gürüz , Sakarya Üniversitesi'nde Türkiye Üniversiteleri Öğrenci Konseyleri . Kurultayı'nın açılış oturumunda verdiği konferansta hükümete uyarılarını şöyle sürdürdü : " Türkiye Cumhuriyeti'nin hür iradeyle yönetilmesi ve ilerlemesi , milli eğitimin katkılarıyla başarıldı . Türkiye'de molla rejimi olmasını isteyenler , Türkiye Cumhuriyeti'ni , çağdaş çizgiden saptırmak isteyenler , entarisiyle dolaşıp vahabi bataklığı özleminde olanlar vardır . Dünyanın hiçbir yerinde yaşındaki çocuklara din eğitimi verilen başka bir ülke yok . Din adamlarımızın yetiştirilmesini , mutlaka yükseköğretim seviyesine çekmeliyiz . Gerektiği sayıda din adamı yetiştirmeliyiz . Türkiye , bunu gerçekleştirmek mecburiyetindedir . " Dinci terör tehlikesi " ABD'deki ikiz kulelere yapılanlar , kökten dinci terörün açık göstergesidir . Vahabi bataklığı olan Pakistan'da , medreseler açılmış ve Taliban orada yetişmiştir . Oysa , üniversitelere , bilim ve yasalarla halkı aydınlatma görevi verilmiştir . Yasalara aykırı hiçbir şey yapılmaz . Bunlar , doğru olarak yorumlanmalıdır . Bunların dışında başka şeylere , üniversitelerde müsaade etmeyiz , etmedik ve etmeyeceğiz . " ANAP'a yapıştırılan iddiaların peşindeyiz ANAP'ta genel başkan adayı olan Lütfullah Kayalar , " Verilmeyecek hiçbir hesabı olmayan insanlarla , partimize yapıştırılan bazı iddiaların takipçisi olacağız " dedi ANKARA Milliyet Kongre tarihi yaklaşırken Ali Talip Özdemir'den sonra Lütfullah Kayalar da ANAP Genel Başkanlığı'na aday olduğunu resmen açıkladı . Kayalar , " Partimi istiyorum " diyerek değişim sözü verdi . Genel merkezde kalabalık bir grup tarafından " Başbakan " sloganlarıyla karşılanan Kayalar , AKP'ye yüklendi . Kayalar , AKP'yi dağınık , kararsız ve cesaretsiz politikalar uygulamakla itham ederek , " AKP kısa sürede hayal kırıklığı yarattı " dedi . Muhalefetin lokomotifinin ve başladığı yerin bundan sonra ANAP Genel Merkezi olacağını savunan Kayalar , Türkiye'nin köklü bir değişim yaşamak zorunda olduğunu savunarak , şöyle devam etti : Partililer hesap verecek " Ülkede birinci büyük değişim dalgasını yaratan partimizde en kritik kongresinden başlayarak değişimi bütün ülkeye yayacağız . Gerçekten dürüst , verilmeyecek hiçbir hesabı olmayan insanlarla siyasette özlenen tadı yeniden yaşatacağız . Partimize yapıştırılan birtakım iddiaların takipçisi olacağız . Yeni ANAP iktidarında hiç kimse bu türden iddiaları gündeme getiremeyecek . " Özal fikriyatının yeniden gündeme taşınacağını söyleyen Kayalar , yeni MKYK'nın halkla iç içe olan gençlerden , hanımlardan , halen bu kurulda görev yapan başarılı siyasetçilerden ve ANAP'a ve Türkiye'ye unutulmaz hizmeti geçen kişilerden oluşacağını da sözlerine ekledi . Özdemir ve Kayalar'ın dışında Işın Çelebi , Mustafa Taşar , Vehbi Dinçerler , Ahmet Özal , Ekrem Pakdemirli haftaya adaylık konusundaki görüşlerini dile getirecek . İzmir'de Perihan Genç ile iki kadın adayın daha genel merkeze adaylıkla ilgili bilgi verdikleri belirtildi . Kongreden önce son kez aynı üyelerle toplanan ve yaklaşık saat süren MKYK toplantısında Nesrin Nas ve Ömer Ertaş boşalan genel başkan yardımcılıklarına getirildi . Dolandırıcılıktan Antalya'da tutuklanan Samsun eski milletvekili ve MKYK üyesi Süleyman Yağcıoğlu ise kesin ihraç istemiyle disiplin kuruluna sevk edildi . Ayrıca toplantıda 1985'ten bu yana bakanlık , milletvekilliği , il başkanlığı , parti yöneticiliği ve üyelik yapmış eski ANAP'lıların partiye geri dönüşlerinin sağlanması için , çağrı yapılması kararlaştırıldı . Toplantıda 1005 bütçesi de onaylandı . Durmuş , hakaretten milyar ödeyecek ULAŞ ÖZDEMİR Trabzon DHA Trabzon Devlet Hastanesi Başhekimi Mehmet Usta ile kendisini kapıda karşılamadığı gerekçesiyle tartışarak hakaret eden eski Sağlık Bakanı Osman Durmuş , milyar lira manevi tazminat cezasına çarptırıldı . Durmuş , 15 Temmuz 1000'de makamında oturan Usta'ya " Ben devletin bakanıyım ve siz kapıya inme nezaketini bile göstermiyorsunuz . Buraya bakan gelecek , haberiniz mi yok " diyerek tepki göstermişti . Usta'nın " Haberim yok ? " yanıtı ve görevden alındığını belirten yazıyı göstermesi üzerine Durmuş , " Burası senin babanın yeri değil . Terbiyesizlik yapma . Dışarı çık " demişti . Milletvekillerine kelepir silah ANKARA Milliyet Milli Savunma Bakanlığı , terör ya da kaçakçılık gibi olaylarda ele geçirilen toplam 5105 adet " zor alım " silahlarını milletvekillerine satacak . Milletvekilleri , fiyatları piyasada milyarlarla ölçülen 11 değişik marka ve modelden silahları KDV hariç 110 165 milyon liraya değişen ücretlerle satın alabilecek . Milletvekilleri MSB'ye başvurarak yasa uyarınca , Star , Beratta , Astra , Lama , Bernanbelli , Belçika Browning Horozlu , Vizör tip silahlara sahip olabilecek . Denktaş : Ayaktayım Denktaş , Rum Başsavcı Alekos Markides'in , " Rauf Denktaş'la bu iş yürümez " sözlerine , " Denktaş ayaktadır , bu iş Denktaş ile yürüyecektir " karşılığını verdi ANKARA Milliyet KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş , BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın sunduğu Kıbrıs Planı'nı görüşme yoluyla belli bir noktaya getirmeye çalışacaklarını belirterek , " Bu planı kabul etmek demek , Kıbrıs Türklerinin 10 yılda sonunu getirmek demektir " dedi . Denktaş , aylarca birlikte çalıştıkları Rum Başsavcı Alekos Markides'in , " Denktaş'la bu iş yürümez " sözlerine de " Denktaş ayaktadır , bu iş Denktaş ile yürüyecektir " karşılığını verdi . Ada'ya döneceğim İbni Sina Hastanesi'nde beş saat süren sağlık kontrolünden sonra soruları yanıtlayan Denktaş , sağlığı açısından hiçbir zorluğu olmadığını ve göğüs bölümünde biriken suyun tamamen boşaltılmasına çalışıldığını ifade ederek , " Bu hafta adaya döneceğim " diye konuştu . Annan planının ekonomik ve siyasi neticelerinin Kıbrıs Türkleri için ne olduğunu teferruatlı bir biçimde yazdığını ifade eden Denktaş , şöyle konuştu : " Bunu birkaç güne kadar bitiririm herhalde . Çünkü Genel Sekreter'in de bunun farkında olduğunu zannetmiyorum . Toprak konusunda yapılanlar ve bizden istenenler , Kıbrıs Türklerini sefalete sürükleyecek , bir zaman içinde adadan boşalmalarını temin edecek durumdadır . " Rumlar kadar eşit Annan'ın Kıbrıs Özel Temsilcisi De Sato'nun Ocak'ta adaya geleceğini ve birlikte plan üzerinde çalışacaklarını kaydeden Rauf Denktaş , " Sonuçta Kıbrıs Türklerini silip süpüren bir anlaşma olmamalıdır . Neticede , Kıbrıs Türklerini , Rumlar kadar ayakta tutan , onlar kadar eşit , onlar kadar egemen ve onlara ortak , yeni bir ortaklıkta ortak bir statüye getiren bir anlaşma olması lazım " dedi . Avrupa büyüyemiyor Tüketimdeki düşüş , güven erozyonu ve Almanya'nın ekonomik güçsüzlüğü nedeniyle 1005'ün ilk yarısında Avrupa ekonomilerinde daralma bekleniyor EKONOMİ SERVİSİ Dünyanın önde gelen yatırım bankaları , bu yıl büyümenin yüzde 0. Tüketici harcamalarındaki daralma , endüstriyel üretimdeki düşüş ve iş dünyasındaki güvenin erozyona uğraması , beklentilerin düşük olmasına neden olurken , birçok kuruluş daha önceki büyüme tahminlerini revize ediyor . Morgan Stanley'in ekonomistlerinden Eric Chaney , " Euro bölgesi önümüzdeki kış aylarında mini bir durgunluğu test edecek . 1001'nin son çeyreğinde büyüme sağlayamadı . 1005'ün ilk çeyreğinde de geçici bir daralma yaşayacak " dedi . Chaney , tam olarak bir durgunluk olmasa da iki ya da üç çeyrek boyunca negatif bir gidiş olacağını belirtti . Margan Stanley 1005 için euro kuşağının ( 11 AB üyesi ülke ) büyüme oranını yüzde 1. HSBC de tahminlerini aşağıya çekerken , Goldman Sachs ve diğerlerinin de büyüme tahminlerini düşürmesi bekleniyor . Avrupa Merkez Bankası ( ECB ) da euro bölgesi için 1005 yılı tahminlerini politik ve ekonomik gelişmelerdeki belirsizlikler nedeniyle yüzde 5. Faiz düşüşü bekleniyor Geçen ayın başında kredi faizlerini yarım puan düşürerek yüzde 1. Euro kuşağındaki büyüme sorunun ana nedeni ise Almanya'nın ekonomik güçsüzlüğü . AB'nin lokomotifi rolündeki Almanya'da gelecek yıl vergi oranlarının artacak olması , tüketimin azalması ve iş güveninin düşmesi , problemi daha da körükleyecek gibi gözüküyor . Dünyada negatif sinyal ABD'de de gelecek yaz aylarına kadar ekonomik canlanma beklenmiyor . Dünyanın en hızlı büyüyen ülkesi Çin'de de 1001 büyümesi yüzde oldu , ancak uzmanlar 1005'te bu ülkenin yüzde 6. Dünyanın ikinci büyük ekonomisi Japonya'da da 1001'de yüzde 0. OECD'nin tahminine göre , 1001'de yüzde 1. IMF de son raporunda artan riskler nedeniyle beklentilerini aşağıya çekti . Bu rapora göre 1005 yılında dünya ekonomisinin yüzde 5. Alacaklılardan mal kaçırıyorlar BDDK , Sabah Gazetesi'nin yayın , reklam ve satış haklarının Turgay Ciner'e devrinin , mal kaçırma anlamına geldiğini , devrin iptali için hukuki çalışma başlatıldığını duyurdu EKONOMİ SERVİSİ Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ( BDDK ) , Sabah Gazetesi'nin yayın , reklam ve satış haklarının beş yıl süreyle Turgay Ciner'e ait Merkez Basım'a kiralanmasının , alacaklılardan mal kaçırma amacıyla yapıldığını açıkladı . Bilindiği gibi Dinç Bilgin'e ait Bilgin Yayıncılık , geçen hafta içinde bir açıklama yaparak , Sabah Gazetesi'nin yayıncılık hakkı başta olmak üzere reklam , satış ve yayınlama haklarını , beş yıl için Turgay Ciner'e ait Merkez Gazete'ye devrettiğini duyurdu . Açıklamada Ciner'in , yalnızca imza tarihinden sonraki faaliyetlerden doğacak borçları üstlendiği belirtilmiş , böylece borçlu durumundaki Dinç Bilgin üzerindeki mallar , borçlardan sorumlu olmayan Ciner'e aktarılmak istenmişti . Sözleşmedeki bu unsur , BDDK tarafından mal kaçırma olarak değerlendirildi . geçen haftayı tedirginlik içinde ve oldukça dalgalı geçirdi . Birtakım " risklerin " öne çıkmasıyla birlikte birçok yatırımcının yatırım tercihlerini gözden geçirme gereksinimi duyduğunu tahmin ediyorum . Risk kelimesi yatırımcılar tarafından pek sevilmez . Riskli ortam denilince hemen defansif ve likit yatırım araçları olan repo ve döviz akla gelir . Fakat yatırım kararlarını " tek boyutlu " olarak vermeden önce " risk " kelimesinin finans literatüründeki yerine bakmakta yarar var . Yatırımcı riski sevmez Finansın belki de en tartışılan konusu risk kavramıdır . Risk kelimesinin sözlük anlamı da " beklenmeyen bir durumun gelecek de ortaya çıkma olasılığı"dır . Finansal açıdan risk kavramı ise beklenen getiri ile gerçekleşen getiri arasındaki artı veya eksi yönlü sapma olarak ifade edilebilir . Risk kelimesi İtalyanca " risicare " den gelmektedir ve anlamı da " cesaret etmek , cüret etmek , meydan okumak " demektir . Yani risk , aktif bir seçimin ifadesidir . Hatta ünlü yatırım yazarı Peter . Bernstein'a göre , " binlerce yıllık insanlık tarihi içinde modern çağı ayıran en önemli faktör insanoğlunun risk kavramını bularak geleceğine hükmetmeye başlamasıdır . " Yatırım sanatı da riskle getirinin en iyi bileşimini bulmak üzerine kurulmuştur . Getiri ile risk arasında dengeli bir ilişki kurmak profesyonel portföy yönetiminin en temel fonksiyonlarından birisidir . Bireysel yatırım kararlarında söz konusu dengenin dikkate alınması bilinçli yatırım sürecinde tasarruf sahibi açısından önem taşır . Karar aşamasında yatırımcının zihninde bir getiri beklentisi oluşmuştur . Yatırımdan sağlanan dönemsel getirinin karar aşamasında beklenilen getirinin üzerine çıkması veya altına düşmesi mümkündür . Bu olasılık yatırımın riskini oluşturur . Bir menkul kıymetin gerçekleşen getirisi beklenen getiriden ne kadar büyük sapma gösterirse yatırım enstrümanının da riski oranda yüksektir . Bu noktada finansal piyasalarda risk kavramının sadece olumsuz olarak algılanmaması gerektiğinin altını çizmek gerekir . Gerçekleşen getirinin beklenen getiriden düşük olması kadar yüksek olması da finansal piyasaların risk kavramı içerisinde yerini bulur . Yatırım mı ? Kumar mı ? Zaten , gelecekte ne olacağını " doğru " tahmin ederek tüm yatırımlarını en uygun enstrümana yöneltmek bir yatırım eyleminden çok " kumar " mantığını taşır . İyi bir portföy yönetimi , her zaman geleceğin beklediği gibi olmaması durumunuda göz önünde bulundurmalı ve pozisyondan en az zararla çıkabilmeyi dikkate almalıdır . Finans piyasalarında verilen ani kararların her zaman en iyi sonucu vermediğini de tarih gösteriyor . Örneğin , geçen yıl 11 Eylül sonrasının kargaşalı ve panik ortamında en riskli araç hisse senetlerine yatırım yapanlar üç ay içinde dolar bazında yüzde 100 kazanırken , en güvenli liman olan dolara yatırım yapanlar TL bazında bile kaybettiler . halde denklemi iyi kurmak gerekir . Koç'u bir saat bekletti Fenerbahçelilere gitti MOSKOVA Milliyet Ramstore City'nin açılışına katılan AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , açılış nedeniyle verilen akşam yemeğine Fenerbahçe tutkusu nedeniyle gecikmeli olarak katıldı . Erdoğan'ı bir saat bekleyen Rahmi Koç , daha fazla beklemenin gereksiz olduğunu belirterek , konuklarına " Fazla beklemeyelim , oturalım " dedi . Bu sırada Erdoğan , Moskova Fenerbahçeliler Derneği'ni ziyaret ediyordu . Derneğe gelişinde Fenerbahçe Marşı ile karşılanan Erdoğan'a Fenerbahçe ( FB ) Kulübü tarafından özel olarak yaptırılan ve sırtında kendi ismi yazılı " 10 " numaralı forma , FB amblemli kalem takımı , derneğin " Mosfener " şapkası , atkı ve onursal üyelik kartı verildi . Kasımpaşalıları da buldu Erdoğan , dernekte Kasımpaşalı üye bulunduğunun söylenmesi üzerine , " Nerede Kasımpaşalı ? " diye sordu . Ziyarete , Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen , Fenerbahçe Spor Kulübü eski Başkanı Ali Şen , Fenerbahçe . Başkanı Nihat Özdemir , Asbaşkan Mahmut Uslu , Yönetim Kurulu üyesi Hakan Bilal Kutlualp , TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu , Türkiye İhracatçılar Meclisi Başkanı Oguz Satıcı , Erdoğan'ın Moskova gezisine katılan işadamları ve çok sayıda Fenerbahçeli taraftar katıldı . Gaz ucuzlasın , bavul ticareti bir yıl uzatılsın ABDULLAH KARAKUŞ Moskova AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , iki günlük Rusya ziyaretindeki ilk görüşmesini Başbakan Mihail Kasyanov'la yaptı ve doğalgaz fiyatlarının düşürülmesini ve iki ülke arasındaki bavul ticaretinin bir yıl daha sürdürülmesini istedi . Başbakan gibi karşılandı Enerji Bakanı Hilmi Güler , Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen ve işadamlarından oluşan heyetle Rusya'ya giden Erdoğan , başbakan gibi karşılandı . Erdoğan'ın uçağının indiği Vunukova Askeri Havaalanı'na Türk bayrağı asıldı , geçeceği yollar trafiğe kapatıldı . Kasyanov , Erdoğan'la görüşmesinde " Türkiye'nin izlediği Çeçenistan politikasından memnunuz " derken ; Erdoğan , " Terörü kınıyoruz lanetliyoruz . Terörün dini , ırkı olmaz " karşılığını verdi . milyar dolar hedefi TOBB'un düzenlediği İş Konseyi toplantısında da Mavi Akım projesiyle ekonomik dengenin Türkiye'nin aleyhine bozulabileceğini belirten Erdoğan , iki ülke arasındaki dış ticaret hacminin 5. Moskova'da kayboldular Erdoğan'la beraber Moskova'ya giden gazeteci ve işadamları , Erdoğan'ın polis eskortlu konvoyunun dışında tutulunca trafiğe takıldı . Kaybolan ve üç saat Moskova sokaklarında ağır ağır ilerleyen heyet , ancak açılış bittikten sonra Ramstore'a ulaşabildi . Ruslar Türkçe öğrendi Rusya Başbakanı Kasyanov , Erdoğan'ın " Bavul ticareti sayesinde vatandaşımız Rusça konuşuyor " sözlerine , " Rusların en çok turist olarak gittiği yer Türkiye , biz de bu sayede Türkçe öğreniyoruz " yanıtını verdi . Kadınlar zirvede Shell Türkiye'nin başına geçen Canan Ediboğlu , akaryakıt sektöründe ilk kadın genel müdür oldu . Aslı Karadeniz Çarşı mağazalarının , Zeynep Selgur Benetton Türkiye'nin genel müdürlük görevine getirildi EKONOMİ SERVİSİ Melih Türker'in , Shell Ticari Yağlar Avrupa Genel Müdürlüğü görevine atanması nedeniyle boşalan Shell Türkiye Genel Müdürlüğü'nü , Shell Türkiye Finansman Direktörü Canan Ediboğlu üstlendi . Böylece Shell Türkiye , akaryakıt sektöründe ilk kadın genel müdür yönetimindeki şirket oldu . Orta ve lise eğitimini İngiltere Ancaster House School'da tamamlayan Ediboğlu , Southampton Üniversitesi Ekonomi Bölümü mezunu . Çalışma hayatına aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak başlayan Ediboğlu , 1980'de Türkiye'ye dönerek , Shell Türkiye'de iş hayatına atıldı . Ediboğlu , Avrupa'da ilk olarak gerçekleştirdiği proje ve uygulamalardaki başarılarıyla Shell Avrupa'nın finans " leadership " ( liderlik ) grubunda da yer alarak , global seviyedeki önemli kararlara imza atmıştı . Bu arada , 1998'den bu yana Shell Türkiye'nin Perakende Satışlar Müdürlüğü görevini sürdüren Ertan Çakır da Akdeniz Ülkeleri İş Geliştirme Müdürlüğü'ne getirildi . Çarşı'da görev değişimi Boyner Grubu'na bağlı Çarşı Büyük Mağazacılık AŞ'nin Genel Müdürlüğü'ne de Aslı Karadeniz atandı . Mayıs ayından bu yana Çarşı Genel Müdürlüğü'nü yürüten Semih Şeftali ise kendi isteği üzerine Boyner Grubu'ndan ayrıldı . Şeftali'nin yerine Benetton Genel Müdürü Aslı Karadeniz getirildi . Benetton Türkiye Genel Müdür Yardımcısı Zeynep Selgur ise Karadeniz'den boşalan Genel Müdürlük görevini üstlendi . Çarşı Mağazaları'nın yeni Genel Müdürü Karadeniz , çalışma hayatına Arthur Andersen'de başladı . Daha sonra Citibank'ta görev yapan Karadeniz , 1995'te Benetton'un Mali İşler Müdürü olarak Boyner Holding'e katıldı , 1999'da Benetton Türkiye Genel Müdürü oldu . Savaş korkusu borsayı vuruyor Irak'a operasyon hazırlıklarına başlanması borsayı yüzde 5. Dolar milyon 654 bine çıktı ORHAN TEKEOĞLU 1991 Körfez savaşından bu yana ciddi anlamda Irak endişesini yeniden hissetmeye başlayan borsa , seçim sonrası elde ettiği kazanımları geri verdi . Bakanlar arasında çelişkili açıklamaların yapılması , Cumhurbaşkanı'nın vetosu ve hükümetin henüz bir icraat göstermemesi nedeniyle geçen hafta yüzde 15. Endeks seçim öncesine indi Endeks 10. 18 Kasım'dan bu yana geçen 55 günde yüzde 15. Kredi derecelendirme kuruluşlarından Moody's Incestor Service'in Yapı Kredi Bankası'nın mali güç notunu den E'ye düşürmesi hisse fiyatına da yansıdı . Gün içinde 1. Dolar dün 19 bin liralık artışla milyon 654 bin liraya yükseldi . Euro da 14 bin liralık artışla milyon 601 bin liraya çıktı . Petrol fiyatları da son üç ayın en yüksek seviyelerinin hemen altında seyrediyor . Uluslararası gösterge Brent ( Londra borsasında işlem gören ) ham petrolün şubat vadeli fiyatı 58 sentlik artışla 18. Bir spekülatör battı haberi düşüşü hızlandırdı SONGÜL HATISARU Borsada yaşanan hızlı düşüşte büyük işlemleri ile bilinen bir spekülatörün bir tahtada sıkışmasının da etkili olduğu söylentileri dolaşıyor . Çok ciddi miktarda para kaybına uğradığı söylenen büyük spekülatörün , battığı ve batarken de banka kökenli üç aracı kurumu da zora soktuğu konuşuluyor . Piyasada yayılan ve pozisyonları ile üç aracı kurumu zarara soktuğu söylenen bu spekülatörün işlemleri düşüşte önemli bir neden olarak gösteriliyor . Piyasada ada geçen aracı kurumların spekülatöre ulaşamadığı ve çeşitli hisse senetlerinde satış yaptığı belirtiliyor . Kurumların uğradığı zarara dair söylenen rakam ise büyük . Piyasada konuşulanlara göre üç aracı kurumda yaklaşık milyon dolar tutarında bir zarar söz konusuymuş . Döviz mevduatı rekor düzeyde Döviz mevduat hesapları , yılın ilk 11 aylık döneminde 4. 1001 yılı sonunda döviz mevduat hesapları 56. Döviz hesaplarındaki artış , özellikle siyasette istikrarsızlığa bağlı olarak piyasalarda belirsizlik algılamasının arttığı mayıs başından bu yana olan dönemde yaşandı . Yılın ilk dört ayında dövizden TL'ye dönüş eğilimiyle birlikte döviz hesapları 1. Mayıs başından itibaren ise yeniden büyüme eğilimine giren hesaplarda , 5. Aralık itibariyle hesapların 46. Kredi mektuplu döviz hesapları ile süper döviz hesapları ise 15. Avrasya üçgeni önerisi AKP Antalya Milletvekili ve TBMM Dış ilişkiler Komisyonu Başkanı Mehmet Dülger , bugün gerçekleşecek Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Erdoğan'ın görüşmesindeki kritik konunun Avrasya üçgeni olduğunu söyledi . Erdoğan ABD ziyaretinde NAFTA'yı gündeme getirmişti , Rusya'ya da Avrasya üçgeni önerisiyle gitmesi dikkat çekti . Hindistan Rusya ve Çin arasındaki işbirliğinden doğan ekonomik entegrasyona Türkiye'nin de dahil edilebileceği tezinden yola çıkan Erdoğan , Rusya Başbakanı Mihail Kasyanov ile görüşmesinde ise iki ülke arasındaki dış ticaret hacminin 5. Türkiye tüketim ve yatırımla büyüyecek Ekonomide yılın üçüncü üç aylık dönemindeki yüzde 6. Son çeyrekte ise yüzde 6. DPT uzmanlarının bir bölümü tüketimde canlanma ve kapasite kullanımındaki artışla yeni yatırımların 1005'teki büyümenin kaynağı olacağı görüşünde . Diğer görüşe göreyse kapasite kullanım oranlarında sınıra gelindi . Elektrik ucuzlayacak Enerji Bakanı Hilmi Güler , elektrik fiyatlarını ucuzlatmak için çalışma içinde olduklarını belirterek , " Elektrikte sanayi payını da düşüreceğiz . Oran bir iki hafta içinde netliğe kavuşur " dedi . Güler , elektrikte TRT payının kaldırılması çalışması yanında fiyatı ucuzlatmak için daha birçok payı da düşürmeyi planladığını açıkladı . Güler , Mavi Akım çerçevesinde de Rusya'dan ocak ayında gaz pompalanacağını vurguladı . İstihdamda yüzde 5. Üretimde çalışılan saatte , kamuda yüzde 8. Özel sektörde , çalışanlar sayısında en fazla artış yüzde 54. Birbirimizi kıskanıyoruz HEPİMİZ GÜZEL KIZLARIZ YAŞAR ÇAKMAK BİR ay içinde sevgilisi İlker İnanoğlu ile Amerika'ya gidip mesleğini orada sürdürmeye karar veren Güzide Duran , " Amacım hem kariyer yapmak hem de iyi para kazanmak " dedi . New York'ta mankenliğe sevgilisinin desteğiyle karar verdiğini söyleyen Duran , " Mukavele yaptığım iki ajansla çalışacağım . İşler iyi giderse İlker'le New York'a yerleşebiliriz " diye konuştu . İşin ayarı kaçıyor " ABD'YE giderken kimseyle küs kalmak istemiyorum " diyen Duran , mankenler arasındaki tartışmaların da kıskançlıktan kaynaklandığını söyledi . Duran , " Hepimiz birbirimizden güzel kızlarız . yüzden kıskançlıktan kaynaklanan tartışmalar çıkıyor . Rekabet güzel şey . Ama bazen işin ayarı kaçıyor " şeklinde konuştu . Şimdi Saloped çok moda . . . Semiramis Pekkan ev'lendi , Levent Baci tam gaz , Sarraf Meyhane Bar farklı , Etiler'de Loggia keyfi , Polo 10'da müzikli geceler , Selda'dan ilk klip ve Nişantaşı'nda Niş . . . Sevgili okurlarım , yakınmıyorum ama bu hafta yine nefes almaya bile vaktim olmadı . Sanırım okuyorsunuzdur , kimi pazar köşemde ünlü konuklarım oluyor , onlarla değişik konularda sohbetler yapıyorum . bu da zaman alıyor . Aslında kendim kaşındım . Sağolsun sevgili Rifat'ın , güzel dostumun , yayın yönetmenimin bu konuda hiçbir talebi olmadı . Ama ben zaman zaman sayfamda hoşluklar yaşatmak istiyorum . Bereket asistanım Özgür Köylü imdadıma yetişiyor . Onun da hakkını ödeyemem , sağolsun . Bu pazar da çok farklı bir konuğum olacak . Söylemem , sürpriz . Nişantaşı'nda son günlerin popüler restoranı Niş'de dostlarımla çok keyifli bir yemek yedik . Bir dönem sinema ve sahnelerin en güzel kadınlarından Sevda Ferdağ , her ne kadar kendisine " terzi " dese de bana göre modanın duayeni olan Yıldırım Mayruk , onun yamağı ( Barbaros'un deyimi ) , bana kalırsa eli ayağı sevgili Barbaros Şansal ve Yazgülü Aldoğan ile saat 01. masada malzeme bol . Sanat , siyaset , yaşam . . . Konuşmadığımız , dertleşmediğimiz konu kalmadı . Niş'in de keyifli bir gecesiydi . Sağımız , solumuz şöhretli isimlerle doluydu . Arka masamızda sevgili Semiramis Pekkan bayan arkadaşlarıyla yemek yiyordu . Yanımızdaki masada ise Semiramis'in müstakbel enişte adayı , Süper Star'ın sevgilisi Okan Tapan ve Mehmet Birgen , yabancı konuklarıyla iş görüşüyorlardı . Semiramis Pekkan iyiden iyiye Nişantaşılı olmuş . Bir süredir , Ajda Pekkan'a ait olan , eskiden rahmetli annelerinin oturduğu evde yaşıyormuş . Ama şimdi çok güzel bir daire almış . Yani ev'lenmiş . Komşularından biri de Genco Erkal'mış . Niş'de buranın gediklileri haline gelen Nurettin Hasman , Hande Ataizi , Cem Centaş , Can Akçay , mekanın ortağı sevgili Emre Ergani ile sohbet halindeydiler . Alt katta Habertürk'ün patronu Ufuk Güldemir vardı . Bu arada yeni gazeteleri hayırlı olsun . Aynı katta Nur Akgerman , ünlü ayakkabıcı Ahmet Hotiç , konuklarıyla Ali Sayar , Vogue ile Anjelique'in genç patronlarından Levent Büyükuğur , Ali Biraniş , Taha Tatlıcı , Uğur Bayar'ı gördüm . Patronlar Kaya Gül Demirer'in keyfi yerindeydi . Bodrum Havana'daki başarılarını Nişantaşı'na taşıdıkları için mutlulardı . Yakında Demirer çiftinin başka sürprizleri de olacak . DJ Barış Can akşam benden çok çekti . Dekana istifalık protesto ANKARA Milliyet Sağlık Bakanlığı Müsteşarı olduğu dönemde Bakan Osman Durmuş'la ters düştüğü için istifa eden ve Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanlığı'na getirilen Prof . Haluk Tokuçoğlu , benzer bir istifa protestosuyla karşılaştı . Tokuçoğlu ile anlaşamayan hastane yönetimindeki öğretim üyesi istifa etti . 56 . hükümette Sağlık Bakanlığı Müsteşarlığı'na atanan Tokuçoğlu , Durmuş'un uygulamalarına ve personel atamalarına imza atmayı uygun bulmayınca görevinden istifa etti . Tokuçoğlu , bu kez aynı yöntemle , dekanı olduğu Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde protestoya uğradı . Tokuçoğlu'nun uygulamalarını onaylamayan Dekan Yardımcısı Prof . Oğuz Köktürk , Başhekim Hasan Biri ile başhekim yardımcıları Prof . Orhan Canbolat , Doç . Yusuf Kemaloğlu , Doç . Osman Latifoğlu , Doç . Ali Fuat Işık ve Doç . Ömer Kurtipek , görevlerinden ayrılma kararı aldı . Tokuçoğlu , hastanede başhekimlik görevini vekâleten yürütmek durumunda kalırken ; Dekan Yardımcılığı'na Doç . Dr . Eser Öz getirildi . Boşalan başhekim yardımcılıkları görevini de Doç . Dr . Şükrü Dumlu ile Doç . Dr . Rıdvan Yalçın'ın yürüteceği öğrenildi . ABD 80 bin asker göndermek istiyor Baykal'a ABD'nin taleplerini aktaran Gül , " Güneydoğu'ya 80 bin asker göndermek , ayrıca bazı limanlarımızı ve hava üslerimizi kullanmak istiyorlar " dedi SALİHA ÇOLAK / EZELHAN ÜSTÜNKAYA CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'a Irak konusunda bilgi veren Başbakan Abdullah Gül , ABD'nin " 80 bin askerini Türkiye'ye getirme " talebinde bulunduğunu söyledi . " Şu ana kadar hiçbir konuda mutabakat bildirmedik " diyen Gül , " Bir an önce karar vermemiz lazım ki , onlar da karar verebilsinler " dedi . Alınan bilgiye göre Baykal , görüşmede , " Türkiye'in uluslararası hukuka rağmen meşru olmayan koşullarda bir askeri harekâtın parçası olmaması gerektiğini ve üslerin incelenmesine izin verilmesinin doğru olmadığını " anlattı . Baykal , Türkiye'nin mali kayıplarının da giderilmesi gerektiğini söyledi . ANA ÜS DİYARBAKIR'DA ABD'nin , " Trabzon dahil bazı limanları bildirimsiz kullanma , üsleri kullanma izni istediğini " belirten Gül , ABD'nin 40 bini Güneydoğu'da lojistik destek için bulundurmak , 40 bini de sınır ötesinde harekâtta görev almak üzere toplam 80 bin askerini Türkiye'ye getirmek ve Türk toprakları üzerinden bölgeye sevk etmek istediğini kaydetti . Başbakan , Baykal'a Türkiye'nin önündeki tercihi şöyle sıraladı : Görüşmeden sonra toplanan CHP kurmayları , " hükümet bir karar almadığı için , CHP'nin de destek verip vermeme konusunda karar alma durumunda olmadığı " görüşünde birleşti . Baykal , " AKP'nin birkaç gün içinde karar vermesi gerekiyor . Çünkü tren yürüyor " dedi . Görüşmenin ardından Gül de , hükümetin Irak için TSK'ya " hazır ol " emri vermediğini söyledi . Gül , " Bu tür haberler ya bilgisizlikten kaynaklanıyor ya da piyasaları yönlendirmeye yönelik " diye konuştu . . Hiçbir şekilde müdahil olmamak , . Havaalanlarının açılması , . Hem havaalanlarının açılması hem geçici bir süre topraklarının kullandırılması , . Türkiye'nin fiilen ABD ile birlikte hareket etmesi . Putin savaşa karşı Erdoğan , Putin'in barıştan yana olduğunu belirterek " Bölgede savaş istemiyorlar " dedi AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Rusya , BM Güvenlik Konseyi kararı olmadan atılacak adımların , dünya barışını tehdit eden bir davranış olacağı düşüncesi taşıdığını söyledi . Erdoğan , Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile baş başa yaptığı iki saatlik görüşmenin ardından düzenlediği basın toplantısında , " Putin barıştan yana , kesinlikle bu bölgede bir savaş istemediklerini bana ifade etti " dedi . Erdoğan , Türkiye'nin Irak operasyonuyla ilgili ABD'ye hava desteği sağlayıp sağlamayacağına ilişkin bir soruya da , " konuyla hükümet ilgileniyor , görüşmeleri sürüyor . Dönüşte öğreneceğiz " yanıtını verdi . Sezer : Hukuksal dayanak şart ! ANKARA Milliyet Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , ABD'nin Irak'ı vurmakta kararlı olduğunu belirterek , " Hukukun içinde olması şartını arıyoruz " mesajı verdi . DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'ı dün kabul eden Sezer , muhtemel savaşı " bölgesel bir sıkıntı " olarak nitelendirdi . Sezer , " ABD'nin kararlı olduğu izlenimi var . Biz bu sıkıntıları asgari düzeye indirmeye çalışıyoruz " dedi . 1005'te onların yıldızı parlayacak Newsweek'e göre 1005'te üç kişinin adı sık sık gündeme gelecek : General Franks , Barzani ve Talabani DIŞ HABERLER SERVİSİ Newsweek dergisi son sayısında , 1001'deki gelişmeler ışığında 1005'te yıldızı parlayacak kişilikleri belirledi . Listenin başında , derginin " Amerika'nın Genel Valisi " diye tanımladığı , ABD'nin Körfez bölgesindeki güçlerinin komutanı General Tommy Franks var . ABD'nin Saddam sonrası Irak planlarında Bağdat yönetimine geçirmeyi düşündüğü Franks'in yanı sıra , aynı coğrafyadan iki isim daha , " 1005'ün gündemini belirleyecek kişiler " arasında yer alıyor . HESAPÇI REALİST Kuzey Irak'taki Kürtlerin bir zamanlar kanlı bıçaklı düşman olan iki fraksiyonu , Kürdistan Demokratik Partisi ( KDP ) lideri Mesud Barzani ve Kürdistan Yurtseverler Birliği ( KYB ) lideri Celal Talabani de , " 1005'ün muhtemel yıldızları " olarak değerlendiriliyor . Newsweek , bazen Irak lideri Saddam Hüseyin'e karşı savaşan , bazen barışan , yakın zamana kadar da düşmanı olan Talabani'yi yenebilmek için ittifak kuran Barzani'yi " hesapçı bir realist " olarak tanımlıyor . Bugün de Barzani ve Talabani , Bağdat rejimine karşı bir kez daha birleşmiş durumda . milyon nüfusla , Irak topraklarının yüzde 11'sini kontrol eden Barzani ve Talabani'nin ihtirasının " otonomi " olduğunu yazan Newsweek , " pek gizlenmeyen " dileklerinin de bağımsızlık olduğunu vurguluyor . Mersin'de bir şeyler oluyor . . . ABD'nin kullanmak istediği Mersin Limanı'nda rıhtım kapatıldı . Vinçler söküldü , prefabrike bürolar kuruldu ALİ EKBER ŞEN/MUSTAFA İNSAN Mersin Limanı'ndaki çalışmalar süratle devam ederken , yaklaşık iki ay önce ABD'den gelen bir heyetin , 11 rıhtımlı limanda incelemeler yapıp fotoğraflar çektiği öne sürüldü . Geçen hafta işi alan müteahhide teslim edilen 16 , 16 , 18 , 19 , 10 ve 11 numaralı rıhtımda bulunan dev vinçler sökülmeye başlandı . NATO'ya ait olan rıhtımlarda ise derinleştirme çalışması gündeme geldi . Batı kısmı 490 , doğu kısmı 155 metre uzunluğunda 6. Şantiye ekibinin kullanımı için dün kurulmaya başlanan prefabrike yapıların da harekâtın sevk ve idaresinde görev alacak personel için envantere alınmış olabileceği belirtildi . Kulübelerin yanında bir de yemekhane yapılması dikkati çekti . YEMEKHANE YAPILDI Limandaki hareketliliğin normal olduğunu savunan Mersin Liman İşletme Müdürü Kenan Şen , NATO'ya tahsis edilen üç rıhtım bünyesinde derinleştirme çalışmaları yapılacağını doğrularken , " NATO , bu üç rıhtımı gerekli tatbikat veya savaş durumlarında kullanacak . Çalışmaların iki yıl kadar sürmesi bekleniyor . Bu çalışmanın bir harekât için olduğu konusunda bilgim yok " diye konuştu . En büyük ikinci limanımız İzmir'den sonra Türkiye'nin ikinci büyük limanı olan Mersin Limanı'nın temeli 1954'te atıldı ve 16 Nisan 1960'da açıldı . Limanda yılda bin gemi hareketi oluyor ( 1001'de 5666 gemi ) . Limanın deniz alanı milyon 150 bin metrekare , liman sahası da 915 bin metrekare . Her tip yük için hizmet verecek iskelelere ve yükleme boşaltma ekipmanına sahip olan liman , Kıbrıs Barış Harekâtı'nda askeri bakımdan önemli bir işlev yüklendi . Limanda Serbest Bölge , ATAŞ ve NATO'nun toplam 1565 metre uzunluğunda rıhtımı bulunuyor . Kararımız sevindirdi Ankara'dan resmi bir yanıt bekleyen Washington , 80 bin kişilik yığınağa izin verilmemesine rağmen , Türkiye'nin harekâtın içinde olma kararından memnun YASEMİN ÇONGAR Ankara'nın , Irak'a olası harekâtta ABD ile yapacağı işbirliğinin kapsam ve koşullarını " nihayet " belirleyerek " harekâtın içinde yer almayı " kararlaştırması , Washington'ı memnun etti . Türkiye'nin resmi yanıtını da " daha fazla gecikmeden " vereceğini uman ABD yetkilileri , Türk topraklarına sayısı 80 bine erişebilecek bir askeri yığınak yapma beklentisine Ankara'nın " kırmızı ışık " yakmasına ise şaşırmayacak . HAYAL KIRIKLIĞI YOK Türkiye'nin bu çapta bir kuvvete " evet " demesinin Irak harekâtının " daha kısa zamanda sonuç alıcı olmasını " sağlayacağını savunan yetkililer , " Ancak Ankara bize bunun zorluğunu hissettirmişti . Tayyip Erdoğan'la Washington'daki görüşmelerde de bu izlenimi almıştık " dediler . Türkiye'nin beş askeri üssünü ABD uçaklarına açmayı kabul etme ve sayısı muhtemelen 10 bini geçmeyecek " elit " Amerikan birliklerinin topraklarına gelmesine onay verme eğilimi de Bush yönetimince olumlu karşılandı . Milliyet'in görüştüğü ABD kaynakları , Ankara'daki Irak zirvesinden " sayısı on binleri bulacak bir Amerikan yığınağına Hayır kararı çıktığı " yönündeki haberleri bile " harekât planlarına darbe " diye nitelemekten kaçındı . TÜRKİYE ÇOK ÖNEMLİ Türkiye'nin " Saddam Hüseyin'i silahsızlandırma amaçlı bir koalisyonun parçası olmasının çok önemli olduğunu ifade eden kaynaklar , Ankara'nın bu katılım için " BM kararını şart tutmama " eğiliminden de memnun . Türkiye'nin " BM kararı iyi olur , olmazsa NATO kararı gerekir " düşüncesi , Washington'a göre ikinci bir BM kararının " işbirliği için kesin koşul " olarak görülmediği anlamına geliyor ve ABD'nin elini bir ölçüde rahatlatıyor . Can kaybı çok büyük olabilir DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit , Irak'a yönelik askeri harekât ihtimalinin arttığını belirterek , " Biz harekâta katılmasak da , ABD'nin sınır bölgemizde alacağı tedbirler bizi de savaşa sokacak . Bu durumda büyük can kaybı olması ve ekonominin zarar görmesinden kaygı duyuyorum " dedi . Geçmişte büyük hatalar yapan Irak'a karşı bazı tedbirler almak gerekebileceğine dikkati çeken Ecevit , Türkiye'nin daha önce ABD ile İncirlik'i kullanarak , Irak'ta durumu kontrol altında tuttuğunu hatırlattı . Kıyafet krizini bakanlık bitirdi YAŞAR ANTER DHA Kıyafetlerindeki renk tonu ve model farkları nedeniyle müdürün okula almadığı Bodrum Lisesi öğrencileri , bakanlıktan gelen talimat üzerine aynı kıyafetlerle derslerine girdi . Öğrencileri derse sokmayan Bodrum Lisesi Müdürü Mahmut Özbelen hakkında soruşturma başlatıldı . Ankara'dan da iki müfettiş görevlendirildi . Lisenin 150 öğrencisi , önceki gün derse alınmadı . Veliler de Milli Eğitim Müdürlüğü'ne şikayette bulundu . Bakanlıktan gelen talimat üzerine , dün aynı kıyafetlerle derse giren öğrenciler , kapıda kontrol yapılmadığını görünce ailelerini telefonla aradı ve " Okula alındık , merak etmeyin " dedi . Sultanahmet Camii soygunu atlattı . . . Testereyle minare kapısının kilidini kesen hırsızlar camiye girişin olmadığı görünce kapıyı deneyip kayıplara karıştı HALUK ATALAY İstanbul Nadide çinilerle süslü Sultanahmet Camii'ne girmek isteyen hırsızlar , zorlamalara rağmen ana kapıyı açamayınca amaçlarına ulaşamadı . Camiye sabah namazı için gelen vatandaşlar , minare kapılarının açık olduğunu görünce görevlileri uyardı . Gündüz dört , gece bir güvenlik görevlisinin bulunduğu camiye 05. Minarelerden camiye girişin bulunmadığını gören hırsızların , bu kez ahşap kapıyı açmayı denediği , ancak başarılı olamayınca da levye ve demir testereyi bırakarak kaçtıkları öne sürüldü . Türk gençleri utangaç çıktı Üniversite gençliği sosyal fobiyle yaşıyor . Bin kişiyle yapılan anket gençlerin yüzde 65'inin grup önünde konuşamadığını , yüzde 61'inin tanımadığı kişilerin olduğu odaya giremediğini gösterdi Üniversite öğrencileri arasında yapılan bir araştırma , gençlerin dörtte birinin " sosyal fobi " sahibi olduğunu ortaya koydu . Ankara Numune Hastanesi . Psikiyatri Klinik Şefi Doç . Dr . Nesrin Dilbaz tarafından bin üniversite öğrencisi üzerinde yapılan araştırmada , katılımcıların yüzde 14. Yaş ortalaması 18. Yabancıyla yemek zorluyor Sosyal fobi tanısı konulan gençlerin yüzde 65. Öğrencilerin yüzde 48. Nedeni otoriter aile Dilbaz , en sık görülen ruhsal bozukluklar arasında yer alan sosyal fobinin , genel olarak yüzde 10 15 oranında görüldüğünü ve 15 10 yaşlarında başladığını söyledi . Sosyal fobinin nedenlerinin ağırlıklı olarak çocuklukta yattığını kaydeden Dilbaz , şöyle dedi : " Sosyal fobinin en önemli nedeni çok otoriter , kontrol edici ve mükemmeliyetçi ebeveyn . Çocuğu hep mükemmeli yapmak ister ancak bundan emin olamadığı için hep onay bekler . Oysa çocuklara da hayır demeleri öğretilmeli , onlara sorumluluk verilmeli . Özellikle grup ve sosyal beceri tedavisi uygulanmalı . " Moskova'da bahar Kremlin Sarayı'nda bir araya gelen iki lider , teröre karşı ortak platform oluşturmayı kararlaştırdı . Görüşmelerde ekonomik işbirliği de gündeme geldi ABDULLAH KARAKUŞ Moskova AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin'e Türkiye'nin terör örgütü KADEK konusundaki hassasiyetini ileterek , " Geçmişte 50 bin insanımızı teröre kurban verdik . Bize destek çıkın . Bunlara karşı tepki verilmesi gerekir " dedi . Çeçenistan konusunda hassas olduklarını vurgulayan Putin ise , " Biz üzerimize düşeni yaptık , Türkiye de yapmalı " dedi . İki lider uluslararası teröre karşı ortak platform oluşturmayı kararlaştırdı . Erdoğan , Putin'le Kremlin Sarayı'da bir araya geldi . 1. Basına açık bölümde Putin , Türkiye'nin eski ve güvenilir ortakları olduğunu , iişkilerin artarak gelişeceğini belirtti . Erdoğan'ı seçimlerden birinci çıkması nedeniyle kutlayan Putin , " Ticaret hacmimiz milyar dolar , daha da artmalı . Mavi Akım bitmek üzere . Bu , ilişkilerimizin ne kadar sağlam olduğunun ispatı ; gerek Türkiye gerekse Rusya'nın güvenli ortaklığa olan inancının göstergesi " diye konuştu . Erdoğan'a teşekkür Moskova Tiyatrosu baskınından sonra Türkiye'nin son derece sert ve anlaşılır tutum içine girdiğini belirtirken Erdoğan'a teşekkür eden Putin , " Türkiye ve Rusya uluslararası teröre karşı oluşturulan koalisyonun aktif üyeleridir . İşbirliği yapılabilir " şeklinde konuştu . Erdoğan , görüşmede Türkiye'den Çin'e kadar uzanacak ekonomik bir Avrasya platformu oluşturulması önerisini de gündeme getirdi . Geniş alanda ekonomik işbirliğinin önemine değinen Erdoğan , işadamlarının ürettiklerini satması gerektiğini vurgulayarak , " Dünyanın her yanına ulaşmalıyız . Yeni pazarlar açmalıyız . Bazı ülkelerle beraber olmakta fayda var . Bunun için kimseden icazet almaya gerek yok " dedi . Erdoğan'a Erdoğan baskısı CENK BAŞLAMIŞ Moskova Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin , Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ( TSK ) saldırı helikopteri ihalesinde daha ucuz fiyat vermesine karşın Rusya'nın Amerikan helikopterinin ardından ikinciliği almasının Moskova'da tereddüt yarattığını belirterek , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'dan bu konuda hassasiyet göstermesini istedi . Erdoğan , ihalenin Rusya'ya verilmesi konusunun yeniden ele alınabileceğini söyledi . Kremlin Sarayı'ndaki görüşmede Mavi Akım doğalgaz projesi , ikili ekonomik işbirliği , Rusya'nın Türkiye'ye satmak istediği Erdoğan 51 helikopterleri de gündeme geldi . Putin , Mavi Akım'ın bitmek üzere olduğunu , bunun büyük bir proje olduğunu belirterek , hattın devreye girmesinin iki ülke ekonomik ilişkilerine ivme kazandıracağını söyledi . Erdoğan da , Mavi Akım'da yaşanan aksaklıkların geride kaldığını bildirdi . Türkiye , gazın bedelinin bir bölümünü mal ve hizmetle ödemek , Rusya ise vergi kolaylıkları istiyor . Putin , görüşmede Rus tarafının TSK'nın saldırı helikopteri ihalesinde daha ucuz fiyat vermesine karşın Amerikan helikopterinin ardından ikinciliği almasının Moskova'da tereddüt yarattığını söyledi . Putin , Erdoğan'dan bu konuda hassasiyet göstermesini rica etti . Erdoğan , Türk gazetecilere , Rus helikopterinin birim fiyatının milyon dolar ucuz olduğunu , ancak teknik ayrıntıları bilmediğini söyledi . AKP lideri , konuyu Başbakan Abdullah Gül'e ileteceğini , onun da gözden geçireceğini sandığını belirterek , " İhale aşamasında yaşananları yeniden konuşmak lazımödedi . Erdoğan'ı Meclis'e taşıyacağız CHP lideri , " Kimse bize ders vermeye kalkmasın , belden aşağı vurarak siyasi mücadele yapmayacağız " dedi ANKARA Milliyet CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , AKP'ye oy veren seçmene saygı gereği Anayasa değişikliğinden yana olduğunu belirterek , amaçlarının " AKP Genel Başkanı'nı Meclis'e getirmek " olduğunu " söyledi . " İtirazın mı var ? " diye soran Baykal , 66 . madde değişikliğinin objektif , sürekli ve kalıcı bir düzenleme olduğunu vurguladı . Baykal , CHP grubunun dünkü toplantısında , AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'a milletvekilliği yolunun açılmasını sağlayacak Anayasa değişikliği paketine destek vermesi üzerine karşılaştığı eleştirileri yanıtladı . Anayasa koyucunun niyetini sorgulayıp , " Sen kime bunu yapıyorsun ? " diye sorup , yanıtlardan varsayımlar çıkarıp , " Kişiye özgüdür , değildir " diye karar verilemeyeceğini ifade eden Baykal , " Kimse bize AKP ile siyasi mücadelenin nasıl yapılacağı dersi vermeye kalkışmasın . Biz meşru platformlarda bunu yapıyoruz . Fiili durumların arkasına saklanıp , faul yapıp , belden aşağı vurarak siyasi mücadele yapmayacağız " dedi . Sezer uyardı Baykal , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in çok değerli bir hukukçu ve saygıdeğer bir devlet adamı olduğunu , ülkeye önemli hizmetler yaptığını kaydederek , veto gerekçelerini anlamaya çalıştığını ve Sezer'in " aceleciliğe karşı uyarı görevi yaptığını " kaydetti . Kapris yaparak huzursuzluk çıkarmayın AKP grubunda konuşan Gül , üniversitelerin köklü reformların dışında kalmasının mümkün olamayacağını söyledi ANKARA Milliyet Başbakan Abdullah Gül , geçen hafta laiklik bildirisi yayımlayan üniversite rektörlerini eleştirerek " Hiç kimse alışkanlıklarını , kaprislerini öne sürerek lüzumsuz huzursuzluk çıkarmasın . Yapay gündemlerle uğraşacak vaktimiz yok dedi . Gül , dünkü grup toplantısında konuşmasına milletvekillerine " gönüldaşlarım " diye seslenerek başladı . Hükümetle rektörler arasında yaşanan gelişmelere değinen Gül , AKP ve hükümet olarak üniversitelerin bilim , özgürlük ve çağdaşlık yuvaları olmasını istediklerini söyledi . Üniversitelerin köklü reformların dışında kalmasının mümkün olmayacağını vurgulayan Gül , rektörlerin geçen hafta yayımladıkları bildiriye de tepki göstererek şöyle konuştu : " Dışişleri ve ekonomideki devasa meseleler varken yapay meselelere takılmayacağız . Gündemi başkalarının belirlemesine müsaade etmeyeceğiz . Mademki millet bizi iktidara getirmiştir , beklentileri doğrultusunda üniversitelerimiz bağımsızlıklarına kavuşacak , demokratikleşecek ve birbirleriyle bilim alanında yarışır hale gelecektir . " Gül , YAŞ'la tanışacak ! BARKIN ŞIK Ankara Başbakan Abdullah Gül'ün ilk kez katılacağı Yüksek Askeri Şûra ( YAŞ ) toplantısı yarın yapılacak . Personelle ilgili dosyaların masaya yatırılacağı YAŞ'ta , irticai faaliyetlere karıştığı tespit edilenler hakkında ihraç kararı verilecek ve Gül'ün onayına sunulacak . " Politik ve Askeri Durum Değerlendirmesi " başlıklı bir brifingin de verileceği şûra toplantısı bir gün sürecek . Bu kapsamda , Irak ve Kıbrıs'la ilgili gelişmeler de ele alınacak . TSK'nın ihtiyaç duyduğu yasal düzenlemeler ve planlı faaliyetlerle ilgili değerlendirmelerin yanı sıra , personele ilişkin gözden geçirme çalışması yapılacak . İrticai ve bölücü faaliyetlerle disiplinsizlikleri tespit edilenler hakkında " ihraç " kararı verilecek ve bu dosyalar Gül'ün imzasına sunulacak . Hükümet programında , YAŞ kararlarının yargıya açılması yönünde düzenlemelerin yapılacağı sinyallerini veren 58 . hükümetin başbakanı Gül'ün , ilk kez katılacağı YAŞ'ta nasıl bir tutum izleyeceğiyse merak konusu . Karslı işçiyle Kürt meselesi ! AKP lideri Erdoğan , Moskova'da Türk firmalarının yaptığı inşaatları gezerken , Karslı işçi Zülfikar Boran'la " Kürt sorununu " tartıştı . Boran ile Erdoğan arasında şu diyalog geçti : Bakan ders verdi Hong Kong'da Hollandalı başkanın Biz Türkiye'yi sadece tatil cenneti olarak biliyorduk sözü , Bakan Yıldırım'ı kızdırdı : Bilmemeniz hayret verici GÜLÇİN ÜSTÜN Ankara Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım'ın katıldığı Uluslararası Telekomünikasyon Birliği'nin ( ITU ) Hong Kong'daki değerlendirme toplantısında gergin anlar yaşandı . Bakan Yıldırım , Türkiye'de 19 milyon sabit telefon , 10 milyon GSM abonesi , uydu ve milyon internet kullanıcısı olduğunu ve telekomünikasyon alanındaki altyapı çalışmalarını anlatınca Toplantı Başkanı Hollandalı Juhon Von Egmond , " Hayret ettik . Türkiye'yi sadece tatil yapılan bir ülke zannediyorduk " dedi . Bu sözlere Yıldırım , " Türkiye'nin tatil cenneti olduğu doğru . Ancak sizin gibi üst düzey bir bürokratın hangi ülkenin hangi konumda olduğunu bilmemesine de biz hayret ettik " yanıtını verdi . Gerginlik , Yıldırım'ın toplantıda konuşma yapamayacağını öğrenmesiyle başladı . İtiraz eden Yıldırım'a dakika konuşma süresi verildi . Süreye sinirlenen Yıldırım , " Kusura bakmayın , Türkiye'nin çalışmalarını dakikada özetleyemem " diyerek salondan ayrılmaya teşebbüs etti . Yıldırım'ı kolundan tutan Egmond , " Süreniz dakika olsun . Lütfen konuşmanızı yapın " diyerek ikna etti . Yıldırım'ın dakika süren İngilizce konuşmasından sonra , bitti zannedilen gerginlik doruğa tırmandı . Birlik üyelerinin bir sonraki değerlendirme toplantısının Türkiye'de olmasını istediklerini söylemesi üzerine toplantıdaki gergin hava yumuşadı . Çiller O'nu hasta etti Mesut Yılmaz'ın yaşamöyküsü yazıldı . Bayramda Çiller'i arayan Yılmaz , konuşma 45 dakika sürünce mide kanaması geçirmiş SERHAT OĞUZ Gazeteci yazar Faruk Bildirici , Mesut Yılmaz'ın yaşamöyküsünü anlattığı " Hanedan'ın Son Prensi " adlı kitabında , ANAYOL'un temelini dönemin Genelkurmay Başkanı Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı'nın attığını öne sürüyor . Yılmaz'ı , aldığı Alman ekolü kaynaklı eğitim ve Rize kökeni nedeniyle " Karadenizli Şansölye " olarak niteleyen Bildirici'nin kitabından ilgi çeken olaylardan bazıları şöyle : Karadayı ne dedi ? ANAP ve RP'nin koalisyon kurmak üzere olmasından rahatsızlık duyan Genelkurmay Başkanı Org . İsmail Hakkı Karadayı , dönemin TBMM Başkanı Mustafa Kalemli'yle şu görüşmeyi yapar : " Hayrola Paşam . Bu koalisyon kurulursa hepimizin üzüleceği olaylar olabilir . Bu koalisyonun kurulmaması lazım . Çok rica ediyorum . Meclis Başkanı olarak üzerinize düşeni yapın . Paşam üzerime düşeni yapacağım ama siz de üzerinize düşeni yapın . GATA'dan ayrılıp evine döndü . Az sonra telefon çaldı . Arayan yine Karadayı'ydı . Üzerime düşeni bizzat yaptım . Bundan sonrası size kalıyor . 15 10 dakika sonra Yılmaz aradı Kalemli'yi . Bu kadın seninle görüşmek istiyor dedi . Çaresiz kalan Kalemli Başbakanlık Konutu'na gitti . . . Birden parladı Çiller , Üzerime gelmeyin daha fazla . Zaten biraz önce Karadayı Paşa geldi , şimdi de siz geliyorsunuz . " Bayramı kutladı ama ! " Yılmaz akşam eşinin isteğini kırmadı , telefon etti . Bayramınızı şimdiden kutluyoruz diye girdi söze . Çiller ise bayram kutlaması yerine koalisyondaki gerginliği konuşmaya başladı . Yılmaz , bütün bunları döndükten sonra konuşuruz . Siz de eşiniz ve çocuklarınızla güzel bir tatil geçirin dedikçe , Çiller hiç aldırmadan devam ediyordu . Yılmaz'ın yüzü renkten renge giriyor , sinirlerine hâkim olmaya çalışıyordu . 45 dakika kadar sürdü konuşma . Güçlükle kapattı telefonu . . . Az sonra midesinde bir sancı başladı . Mide kanaması teşhisi koyan doktor ilaç verdi . " . âşık bakan vakası 56 . hükümet döneminde yaşanan âşık bakan vakası , AKP hükümetinde de ortaya çıktı . Sekreteriyle ilişkisini sürdüren Bakan'ın eşi , " Artık dayanamıyorum " diyerek terk etti ANKARA Milliyet 56 . Hükümet döneminde Şükrü Sina Gürel'in Fransız Büyükelçiliği'nde çalışan Zeliha Sapmaz ile yaşadığı aşk nedeniyle evini terk etmesi olayının bir benzeri AKP hükümetinde de yaşandı . AKP'li bir bakan , bürokratlığı zamanında birlikte olduğu güzel sekreterle beraberliğini devam ettirince , eşi kızıyla birlikte 50 yıllık yuvasını terk etti . Söz konusu bakanın aynı bina içinde görev yapan sekreterle beraberliği bürokrat olduğu dönemden beri biliniyor ve konuşuluyordu . Bakan , sosyal demokrat görüşleriyle tanındığı için Ecevit Hükümeti döneminde bakanlıktaki görevini koruyan isimler arasındaydı . Bir toplantıda tanıştığı sekreterin kendi çalıştığı birimde görevlendirilmesini sağladı . Böylece ilişkileri gelişmeye başladı . Başlangıçta kimsenin fark etmediği ilişki , bakanlıktaki çalışanların gözünden kaçmadı . " Yasak aşk " bakanlık koridorlarında dedikoduları ayyuka çıkarırken , yaşlı bürokratın eşi de ilişkiden haberdar oldu . Bürokratın eşi önce " Kıskananlar kasıtlı çıkarıyor " diyerek iddialara inanmak istemedi . Ancak bir aile dostunun eşi ilişkiyi doğrulayınca evde kızılca kıyamet koptu . Birlikte çalışıyorlar Bakanlıkta ve evde huzuru kaçan bürokrat , erken seçimin kesinleştiği günlerde AKP'den adaylık teklifi aldı . Karar vermekte zorlanan bürokratı sekreter sevgilisi ikna etti . Bakanlıktaki görevinden ayrılan çapkın bürokrat , seçim çalışmalarını da sevgilisiyle yürüttü . Kasım seçiminde milletvekili seçilen bürokrat , bakanlık koltuğuna oturdu . Bürokratın kabine üyesi olduktan sonra da sevdiği kadınla bağını koparmaması , evliliğinde bardağı taşıran son damla oldu . Çapkın bakanın eşi , " Artık dayanamıyorum . Kimsenin yüzüne bakamıyorum " diyerek çocuğuyla birlikte evi terk etti . Eşinin evini terk ettiğini sır gibi saklayan bakan , kendi adını taşıyan internet sitesinde kimlik bilgilerinin yer aldığı bölümde " medeni hali " ile ilgili bilgi vermekten de kaçındı . Çapkın bakan şimdi tek başına yaşıyor . Sevgilisini ise şimdilik kendisinden biraz uzak tutarak suların durulmasını bekliyor . Kredi kartında ilk işbirliği Kredi kartında Denizbank Genel Müdürü Ateş ile işbirliği anlaşması yaptıklarını açıklayan Garanti Bankası Genel Müdürü Özen , yeni bir anlayış başlattıklarını söyledi EKONOMİ SERVİSİ Türk bankacılık sektöründe , daha önce örneği görülmeyen bir işbirliği anlaşmasına imza atan Garanti ve Denizbank , Bonus kredi kartının Denizbank şubelerinde de verilmesini kararlaştırdı . İşbirliği anlaşmasını düzenlenen basın toplantısında açıklayan Garanti Bankası Genel Müdürü Ergun Özen ve Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş , bunun bankacılıkta ortak akıl ve paylaşma kültürüne örnek olacağını belirttiler . Kredi kartı , ATM ve POS hizmetlerinin paylaşımı konusunda dünyada örneklerin bulunduğuna dikkat çeken Özen ve Ateş , kâr marjlarının daraldığı Türk bankacılık sektöründe de benzer girişimlerin akılcı rekabet için gerekli olduğunu söyledi . milyon Bonus'lu olacak Beş yıllık bir anlaşmayı kapsayan işbirliği ile Garanti'nin ilk chipli Bonus Card'ı , 1005 Nisan itibariyle Denizbank şubelerinden de verilmeye başlanacak . Toplantıda , 1. Vekillere sıfır zam Meclis Plan Bütçe Komisyonu'nda 1005 yılı ilk dönem memur maaş artışından milletvekillerinin yararlandırılmaması kararlaştırıldı . Geçici bütçe de kabul edildi ANKARA Milliyet Geçici bütçeyi ele alan Plan ve Bütçe Komisyonu'nda emekliler hariç milletvekili maaşlarına yılın ilk üç ayında zam yapılmaması kararlaştırıldı . AKP'nin sıfır zam önerisine CHP de destek verdi . Anayasada ödenekleri en yüksek devlet memuru olan Başbakanlık Müsteşarı'nın maaşını aşamayacağı hükme bağlanan milletvekilleri , böylece ilk kez müsteşar maaşının gerisine düştü . Memur zammı bugüne kaldı Öte yandan dün gece yapılan Bakanlar Kurulu toplantısının ardından bir açıklama yapan Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , memur maaş artışlarının bugünkü Bakanlar Kurulu toplantısında görüşüleceğini söyledi . Şener , memurlara öncelikle üç aylık maaş artışı yapılacağını , kalan kısmı için de yeniden düzenlemeye gidileceğini belirterek , " Düşük maaş alan memura yüksek , yüksek maaş alan memura da düşük artış öngörüyoruz " dedi . Geçici Bütçe tasarısı da Komisyon'da kabul edildi . Kurumlara yaklaşık 54. Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , bu miktarın 51. Tasarıda ödeneklerin 6. Unakıtan , geçici bütçeye tarımsal destekleme için 855 trilyon ödenek koyulduğunu ve üç ay içinde çiftçilere ödeneceğini , hayvancılık için de 19. Tasarıya , Irak operasyonu nedeniyle Türkiye'ye yaşanabilecek toplu göçe hazırlık için bir madde de eklendi . Buna göre , ilgili kuruluşların harcamaları , Maliye vizesi , Sayıştay denetimi ve İhale Yasası'na tabi olmadan , doğrudan Bakanlar Kurulu kararıyla gerçekleştirilecek . Prens Bin Abdülaziz , 15 milyon dolarlık Sevda'dan vazgeçiyor Suudi Prensi Abdullah bin Abdülaziz , Özal döneminde aldığı 56 dönümlük Boğaz'a nazır Sevda Tepesi'ne imar engelleri yüzünden saray yapamayınca satışa çıkardı RIFAT DEMİR Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah bin Abdülaziz , 1984'te aldığı Sevda Tepesi'ni satışa çıkardı . Kandilli'deki 56 dönümlük araziyi , Turgut Özal döneminde çıkarılan ve yabancılara mülk edinme olanağı getiren yasadan sonra , 15 milyon dolara almıştı . Bizzat Özal tarafından davet edilen Prens'in SİT alanı olan bölgeye saray yapabilmesi için Boğaziçi İmar Yasası'nda değişiklik yoluna gidilmişti . Bu değişiklikten sonra arsası üzerinde inşaata başlayan Suudi Prens'in hayalleri , 1986'de Boğaziçi'nde bin metrekareden büyük arazilerde yüzde oranında yapılaşma izni getiren Boğaziçi İmar Yasası'nın 1986'de değiştirilmesi ile suya düştü . Kaçak yapılaşmadan korkan Prens , arsasının etrafını yüksek duvarlarla çevirdi . İçindeki lokanta boşaltıldı . Bu konudaki bütün umutlarını yitirin Prens'in satma kararı aldığı belirtiliyor . Vefat ederse Hazine'nin olacak Satış kararı üzerine Türkiye'deki büyük emlak şirketleri ile temasa geçildi . Bu emlak şirketlerine arazinin özelliklerini belirten bir de not gönderildi . Yaşlı Prens'in satış kararında , arsasını yabancılara satamadığı gibi , kiralama yoluyla bile değerlendirememesinin yanı sıra , vefatı halinde , yasa gereği buranın Hazine'ye geçecek olması ve . Boğaz Köprüsü Proje'sinde arsasından bağlantı yollarının geçmesi olasılığının da etkili olduğu belirtiliyor . Laila istedi Edinilen bilgiye göre , Laila'nın işletmecisi Şefik Öztek de Arap Prensi'nin avukatları ile görüşerek , Sevda Tepesi'ni ve arazi üzerinde yer alan binayı kiralayarak , yeni bir eğlence mekanı kurmak istedi . Suudi Prens de satamıyoruz , bari kiralayalım düşüncesi ile teklife olumlu yaklaştı . Ancak tepenin askeri koruma bölgesi niteliği dolasıyı ile eğlence merkezi olmasına güvenlik açısından izin verilmedi . Dava zoruyla nema Türk İş Başkanı Kılıç , 18 Aralık'a kadar yasal düzenleme yapılmazsa , çalışanların mahkemeye başvurarak birikmiş tasarruflarını alma hakkı doğacağını söyledi NEDİM ŞENER Zorunlu tasarruf olarak bilinen Çalışanların Tasarrufa Teşvik Edilmesi ve Bu Tasarrufların Değerlendirilmesine Dair Kanunu'nun Anayasa Mahkemesi'nin mülkiyet hakkı kavramına aykırı bularak iptal etmesiyle doğan yasal boşluk bugün toplanacak Ekonomik Sosyal Konsey'de ( ESK ) ele alınacak . Mahkemeye başvurulabilir ESK'ya bir rapor sunacak olan Türk İş Başkanı Salih Kılıç , 51 Ocak 1001 itibariyle toplam 11. Kılıç , " Anayasa Mahkemesi'nin gerekçeli kararı yasal eksikliğin giderilmesi için dokuz ay süre tanındı . Bu süre 18 Aralık'ta doluyor . Bugüne kadar herhangi bir çalışma yapılmadığı için zorunlu tasarrufa kesintileri toplanan çalışanların mahkemeye başvurarak dava yoluyla birikmişlerini geri talep etme hakları doğacak " dedi . Kılıç ayrıca hükümetin nemalar konusunda bir çalışması olduğunu ancak detaylarını bilmediğini söyledi . Düzenleme olmazsa nemalar ödenmeyecek CHP Grup Başkan Vekili Oğuz Oyan Yasa gereği anapara ve faizin beşte üçünü alma hakkını Nisan 1005'ta kazanan kişilerin yeni yasal düzenleme ile mağdur edilmemesi gerektiğini söyleyen Oyan , Anayasa Mahkemesi'nin iptal gerekçesine uygun biçimde yeni bir yasal düzenleme yapılmaması halinde , şubat ayında çalışanların nemalarını alamayacağını belirtti . PİYASALAR TEYAKKUZA GEÇTİ Kredili işlemlerde yapılan satışların da etkisiyle İMKB 100 Endeksi , 155 puanlık düşüşle 10. Dolar , milyon 600 bine dayanınca MB müdahale etti . Müdahale , MB'nin Irak'a dayalı olarak dövizde spekülasyona izin vermeyeceği şeklinde algılandı . Faizde yıl sonu nedeniyle bankaların pozisyon değiştirmede isteksiz oluşuyla düşüş sınırlı kaldı . Faiz iki puan yükseldi SONGÜL HATISARU Seçim sonrasında piyasanın olumlu beklentileri yerini karamsar bir havaya bırakmış görünüyor . Piyasalarda tam anlamıyla panik havası hâkim . Ekonomi yönetimine karşı oluşan iyimser beklentilerin de azaldığı görülüyor . Piyasa da tam bir spekülasyon piyasası haline geldi . Irak , yurtdışında petrol ve altın fiyatlarına yansımış durumda . Ancak içeride , özellikle borsanın aşırı tepki vermesi , başlıbaşına Irak riskinin yanı sıra Irak'a yapılacak olası bir operasyonda oluşacak zararın telafi edici düzeyde karşılanacağına dair duyulan kuşkular da etkili oluyor . Faizde 56 59 bandı bekleniyor Piyasada ekonominin uğrayacağı zarar için 10 15 milyar dolar arasında rakamlar telaffuz edilirken , ABD'den milyar dolar civarında sinyallerin gelmesi moralleri bozuyor . Savaşın ne zaman başlayacağı , ne kadar süreceği , maliyetinin ne olacağı belli değil . Yatırımcı bu nedenle likitte beklemeyi tercih ediyor . Bu da piyasaya yansıyor . Bono piyasasında dövizdeki yükselişe paralel satış geldi ve faizler iki puan yükseldi . Yıl sonu nedeniyle bankaların pozisyon değiştirme isteğinin az olması , yabancı ve yatırımcının olmaması sebebiyle , yıl sonuna kadar olan süreçte , uzun vadeli bonoların yüzde 56 59 bandında hareket etmesi mümkün görünüyor . Kısa vadeli bonolarda ise bireysel yatırımcının paniğiyle daha yoğun satışlar yaşanıyor . Borsadaki düşüş 10. Endeks günü 155 puanlık düşüşle tamamlamasına karşın , gün içinde 565 puana kadar varan düşüş yaşandı . İkinci seansta tepki alımının gelmesine karşın İMKB 100 Endeksi , yüzde 1. Borsadaki hızlı düşüşte , Irak gündemi etkili ancak , kredili işlemlerde teminat olarak verilen hisse senetlerindeki satışlar düşüşü hızlandırıyor . Borsa düştükçe zarar marjı yükseldiği kredili işlemlerde satış yapılıyor . Piyasadaki hızlı düşüşte , büyük işlemleriyle tanınan bir spekülatörün battığı haberlerinin de etkili olduğu konuşuluyor . Endekse gelen tepkinin geçici olup olmadığı bugün test edilecek . Endeks eğer bir iki gün içinde tekrar 10. Dolar milyon 600 bini zorladı Bankaların büyük çoğunlukta alıcı olduğu döviz piyasasında dolar dün hızlı yükseldi . Kur , milyon 600 binlere yaklaşınca Merkez Bankası ( MB ) , piyasaya müdahale ederek yaklaşık 10 milyon dolarlık döviz sattı . Müdahale milyon 695 bin milyon 681 bin bandında gerçekleşti . Önceki gün bankalararası piyasada milyon 655 binden kapanan dolar , güne bu seviyeyle başladı . Kur , Irak tedirginliği nedeniyle oyuncuların alış tarafında olmasıyla sığ piyasada hızla milyon 695 binli seviyelere yükseldi . Dolar müdahaleden sonra yeniden yukarıyı denedi , milyon 686 binlere kadar tırmandı . Fakat bu seviyeden gelen satıcılarla günü milyon 666 bin civarında kapattı . Dolar , milyon 660 bin milyon 600 bin bandında dalgalı hareket edebilir . Sıcak haberlerle günlük 10 15 binlik oynamalar olabilir . MB yaptığı açıklamada , kurda bir rahatsızlığı olmadığını ancak ani fiyat hareketlerinde müdahale edildiğini belirtti . MB'nin milyon 510 binde alış , milyon 600 binlere yakın seviyelerde satış yönünde müdahale etmesi piyasada " Her ne kadar MB'nin müdahalesinin seviyeyle ilgili olmadığını vurgulasa da piyasada , ani yükseliş veya düşüşlere izin verilmeyeceği " şeklinde yorumlandı . MB , piyasada Irak gerginliği kullanarak spekülasyon yapılmasını istemiyor . Belirgin satıcı yok Erden Emanet Park Raymond Bonoda satış eğilimi devam ediyor . Ama piyasada belirgin bir satıcı yoktu . Piyasa genel olarak satış ağırlıklıydı . Satışlar hep zararına satışlar şeklinde gerçekleşiyor . Bonoda da bu seviyeler fonlama maliyetinin üstünde . Faizler yüzde 59'a kadar çıktı . Piyasada zararına satış yapılıyor . Ancak herkes aynı oyunun içinde olduğu için pozisyonlar da taşınıyor . Irak'a operasyon için şubat sonu muhtemel görünüyor . Operasyona bu koşullarda yaklaşık iki aylık bir süre varken , piyasanın panik havasıyla aşırı tepki verdiği gözleniyor . Petroldeki artışın faturası 1. ABD'nin Irak'a karşı operasyon başlatacağı kaygılarının artmasıyla petrolün varil fiyatı , son iki yılın en yüksek düzeyi olan 51 dolara kadar çıktı . Brent petrolünün varili de sent yükselerek , 19. Uzmanlar , fiyatın kritik 50 dolar sınırını aşmasının , dünya ekonomisinde yavaşlamaya yol açabileceğini belirtti . Bu arada , ABD'nin petrol rezervlerini savaş planları nedeniyle artırması ve Venezüella'daki grev de fiyatlarda etkili oluyor . Askeri oporasyon ihtimalinin , beklentilere ve döviz kuruna yansıyarak 1005 yılı enflasyon hedefine ulaşılması açısından risk oluşturmasından korkuluyor . Petrol fiyatlarının varil başına 15 dolardan , 50 dolara yükselmesinin bu yılki yüzde 10'lik enflasyon hedefi üzerinde olumsuz etki yapması bekleniyor . Yükselen petrol fiyatı Türkiye'nin ödemeler dengesi üzerinde de olumsuz etki yaratıyor . Türkiye'nin yıllık yaklaşık milyar dolarlık bir enerji maliyeti var . Bu yükselişin yıllık enerji maliyetimize yaklaşık 1. Altındaki fiyat artışı sürüyor Altının ons fiyatı ise 1996 yılından bu yana ilk kez 546. Yurtiçi piyasalarda da yurtdışındaki gelişmelerin etkisiyle altın fiyatları yükseliyor . Dünya Altın Konseyi'nden ( World Gold Council ) yapılan açıklamada , son haftalarda altın fiyatlarındaki yükselişin Ortadoğu'da yaşanmakta olan gerilim ve piyasalardaki belirsizlikten kaynaklandığı belirtildi . Alternatif yatırım araçlarına rağmen son yıllarda altın yatırımına ilginin arttığını duyuran Dünya Altın Konseyi uzmanları , fiyatlardaki artışın piyasalardaki düşme eğiliminin son bulduğu 1999 yılına kadar uzandığını belirtti . En düşük altın fiyatının , 10 Temmuz 1999 tarihinde 151. Doğalgaza zam sinyali Enerji Piyasası Kurulu'nun önceki toplantılarında zam istemeyen BOTAŞ , bugün kurula zam talebiyle gidiyor SEÇKİN ÜREY Ankara Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu ( EPDK ) , ocak ayı doğalgaz fiyatlarının belirlenmesi için aylık toplantısını bugün yapacak . Edinilen bilgilere göre fiyatlarla ilgili görüş bildiren BOTAŞ , gazın fiyatına zam isteyecek . EPDK'ya fiyatlandırma alternatifleri ve görüşü sunan BOTAŞ , Irak operasyonu , artan petrol fiyatları ve dövizde yaşanan yükseliş nedeniyle kârlılığının devamı için zam isteyecek . BOTAŞ , EPDK'nın 15 Ekim ve 15 Kasım toplantılarında zam yapılmasına gerek olmadığına dair görüş bildirirken , Hazine , kuruluşu nakit pozisyonunu güçlendirmesi için zam gerektiği yönünde uyardı . Ancak BOTAŞ , yaptığı projeksiyonlar uyarınca nisana kadar indirim yapılmadığı sürece zamma gerek olmadığı yönünde görüş bildirdi . Milliyet'e bilgi veren üst düzey bir Enerji Bakanlığı bürokratı , " Savaş olasılığı petrol fiyatlarını yukarı çekti . Zam yapılması gerekiyor . Önceki projeksiyonlar rafa kaldırıldı " dedi . Santralların gazı kesik Öte yandan İran'dan alınan doğalgazın basıncında yaşanan sorun nedeniyle Hamitabat , Ovaakça santralları ile Türkiye genelindeki otoprodüktör santrallara verilen gaz da kesildi . Özel indirim 50 milyon Maliye Bakanlığı , Gelir Vergisi'nde ilk vergi dilimini 5. Maliye Bakanlığı'nda hazırlanan 1005'te uygulanacak vergi ve harç tutarlarına ilişkin kararname taslaklarına göre Doğu ve Güneydoğu Bölgesi'nde belirlenen iller dışındaki yörelerde çalışan işçi memurun özel indirim tutarı 50 milyondan 50 milyon liraya çıkarken , ücretlilerin aylık Gelir Vergisi ortalama milyon lira düşecek . Bu tutar , yüksek ücretliler için milyon liraya kadar çıkacak . Bu arada , işadamları ile serbest meslek erbabının Gelir Vergisi oranları daha önce yapılan düzenleme çerçevesinde yeni yılda puan düşecek . İş Bankası 105 milyon dolarlık iştirak hissesini devrediyor EKONOMİ SERVİSİ İş Bankası , Paşabahçe Cam'daki yüzde 55. İş Bankası Yönetim Kurulu'nun aldığı karara göre , Paşabahçe Cam'ın sermayesinde sahip olunan yüzde 55. Söz konusu satışlardan kaynaklanacak kâr ( bugünkü kurlarla yaklaşık 140 trilyon lira ) yapılacak sermaye artırımında kullanılacak . İş Bankası'nın Paşabahçe Cam ve Cam Elyaf'taki iştirak hisselerinin satış işlemlerinin , bir hafta içinde tamamlanacağı bildirildi . İMKB'ye gönderilen açıklamada , satış işlemlerinde , Paşabahçe Cam beher hisse fiyatının 0. Aygaz'ın gözü AB ülkelerinde İç pazarın lideri olan Aygaz , daha fazla büyümek için AB'ye yeni üye olacak ülkelerde şirket alma ya da yeni tesis kurma planları yapıyor EBRU SUNGUR Gebze Aygaz Genel Müdürü Orhan Alkan , yurtdışında tesis kurma ve şirket evliliklerine sıcak baktıklarını söyledi . Aygaz'ın kurulduğu 1961 yılından bu yana iç pazarın lideri olduğunu ve bu konumunu geliştirmeyi planladığını belirten Alkan , şirketin daha fazla büyümesinin ise yurtdışına yönelerek olabileceğini anlattı . Alkan , " AB'ye üye olacak pazarlarda önemli bir oyuncu olmayı düşünüyoruz . Bu kapsamda Polonya , Macaristan ve Bulgaristan'da LPG dolum , dağıtım ve otogaz alanlarında yeni tesis kurabiliriz ya da şirket satın alabiliriz " dedi . Alkan'ın verdiği bilgilere göre , Aygaz bu yılı 610 milyon dolarlık ciro ve 11 milyon dolarlık ihracat ile kapatacak . 1001'de 11 milyon dolarlık yatırım yapan Aygaz , 1005'te bu rakamı 56 milyon dolara çıkaracak . Emekliye 10 gün ödeme Calışma Bakanı Murat Başesgioğlu , SSK emeklilerine Ziraat bankalarından yapılan ödeme günü sayısının , 4'ten 10'a çıkarılması için Bakanlar Kurulu'na kararname sevk edildiğini bildirdi . Ödemeler , her ayın 16'si ile 16'sı arasında olacak . Ödeme günü cumartesiye rastlayan grubun ödemesi cuma , pazar gününe rastlayan grubun ödemesi pazartesi yapılacak . İngiltere'ye tüp satıyor Aygaz , İngiltere'ye tüp ihracatına başladı . Aygaz Gaz Aletleri Üretim Tesisleri'nde İngiltere pazarı için üretilen ilk parti tüp dün törenle yola çıktı . Aygaz Genel Müdür Yardımcısı Cemal Kirkit , yıllık toplam kapasitesi 1. LPG fiyatına savaş tehdidi Aygaz Genel Müdürü Orhan Alkan , olası Irak savaşında LPG temini ile ilgili bir sıkıntı yaşanmayacağını , ancak fiyatların yükseleceğini söyledi . Hem LPG'nin uluslararası borsalardaki fiyatının yükseleceğini , hem de navlundaki sigorta risk priminin artmasının fiyata yansıyacağını belirten Alkan , " Zaten LPG fiyatlarındaki son yükselişlerde Irak riski etkili oldu . Savaşın çıkmasıyla LPG nin tonunda 50 40 dolar artış olabilir " dedi . Annemin yanına asla dönmem Sedef Erbil , boşanma sonrası için kesin konuştu : Artık tek başıma yaşayıp kendi kanatlarımla uçacağım YAŞAR ÇAKMAK SEDEF Erbil , boşanma kararı alan eşi Mehmet Ali Erbil'in Ortaköy Seba Milennium'daki evinde tek başına yaşayacak . Mehmet Ali Erbil'in koyduğu yasak nedeniyle basına konuşmayan Sedef Erbil , bu kararını yakın arkadaşlarıyla paylaştı . Ve , taşınma zamanını eşiyle ilişkisine ve okuluna göre belirleyeceğini belirtti . Babası avukat tutacak ERBİL'in düğün hediyesi , Esenkent'te biri boş , diğeri kirada iki dairesi olan Sedef Erbil , boşanma üzerine " Kendi etti , kendi buldu " diyen annesi İffet Erkuvan'a tepkisini aynı evi paylaşmama kararıyla gösterdi . Sedef Erbil , babası Ercüment Altıntaş'ın Avukat tutayım teklifini ise kabul etti . Liseli gençler şimdi sıra sizde Müzik dünyasına birçok yıldız kazandıran " Milliyet Liselerarası Batı Müziği Yarışması " için geri sayım başladı MAGAZİN SERVİSİ 56 yıllık gelenek 1966 yılından bu yana aralıksız süren " Milliyet Liselerarası Müzik ve Halk Oyunları Yarışması " için geri sayım başladı . Liseli gençler , bu yıl " Milliyet Liselerarası Batı Müziği Yarışması " olarak gerçekleşecek etkinliğe katılabilecek . Elemeler martta " MİLLİYET Liselerarası Batı Müziği Yarışması"nın İzmir elemeleri Mart 1005'te , Adana Mart , Ankara 16 Mart , İstanbul ise Nisan 1005'te yapılacak . Büyük final ise 11 Mayıs 1005'te İstanbul'da gerçekleşecek . Nouma'nın hesabı bodyguarda uymadı ! YAŞAR ÇAKMAK Beşiktaş'ın eğlence düşkünü futbolcusu Pascal Nouma , birkaç gün önce bir erkek arkadaşıyla birlikte , eğlenmek için Ulus 19'a gitti . İki dost , gece geç saatlere kadar içip eğlendi . İş , hesabı ödemeye gelince Nouma'nın sinirleri gerildi . Futbolcu , iki şişe Don Perignon marka Fransız şampanyası için 800 dolar hesap geldiğini görünce , " Çok yüksek . Ben bu hesabı ödemem " deyip itiraz etti . Garsonlar , aynı dili konuşmadıkları Nouma ile anlaşamayınca devreye mekânın güvenlik görevlileri girdi . Müdüriyete davet edilen Nouma ile bodyguard'lar hesap konusunda anlaştı . Mekândan etrafa gülücükler dağıtarak çıkan Nouma'nın bodyguard'lara da göstere göstere 100 dolar bahşiş dağıtması dikkat çekti . bir gizli kahraman Gazi Eğitim Enstitüsü'nde müzik okudu . Milletvekili oğlu ama öğrenim yıllarında bakkalda çıraklık yaptı . Kurduğu Yağmur Ajans dizileriyle aranan isim oldu . İşte bilmediğiniz Osman Yağmurdereli . . . 15 yıl önce İzmir Fuarı'nda tanıştık Osman Yağmurdereli'yle . Ben çiçeği burnunda gazeteci , profesyonel şarkıcıydı . Babası milletvekili olan sevgili Osman , para kazanmaya mahalle bakkalında çıraklık yaparak başlamış . Kolejde okurken de hafta sonları kaset doldurmuş . Şimdi 51 yaşında ve mesleğinin zirvesinde . Aslan gibi . Delikanlı , sözünün eri . Başarılı bir yapımcı ve aile reisi , arkadaş , dost canlısı , yürekli . nedenle Osman'ı köşeme konuk ettim . Bugüne değin kimse onu konuşturamadı . Severek izlediğiniz dizilerin gizli kahramanı , beyni olan Osman Yağmurdereli'yi Şenay DÜDEK farkıyla tanıyacaksınız . Hava , deniz tamam sıra demiryolunda ! Irak operasyonu için hava üslerini ve limanlarımızı kullanmak isteyen Bush yönetimi , demiryollarını da kullanarak sevkiyat sorununu aşmayı planlıyor BARKIN ŞIK Ankara Irak operasyonu için askeri üslerin , limanların ve toprakların kendisine açılmasını isteyen ABD yönetiminin Türkiye'deki demiryolu ağından da yararlanmak istediği öğrenildi . ABD'nin , operasyon merkezi olarak Diyarbakır'a konuşlanmayı ve bölgede yıl gibi bir süreyle kalmayı hedeflemesinin , liman ve demiryollarının önemini bir kat daha artırdığına dikkat çekildi . ABD'nin taleplerine " olur " verilmesi durumunda , personel , mühimmat ve zırhlı araçlar tren yolu ile de Mersin Nusaybin üzerinden Musul'a ve daha ileri noktalara kadar sevk edilebilecek ve Türkiye'deki üslere lojistik destek bu kanalla da sağlanacak . HER ÜSTE BİR DURAK Mersin Limanı'nı bildirimsiz olarak kullanmak isteyen Bush yönetiminin kullanmak istediği demiryolu hattı , İncirlik , Malatya , Diyarbakır , Batman ve Muş askeri üsleri ile Nusaybin üzerinden Bağdat'a kadar uzanıyor . ABD yönetimi , uçaklarına açılmasını istediği İncirlik , Malatya / Erhaç , Diyarbakır , Batman ve Muş hava meydanlarında teknik incelemelerden sonra başlatacağı inşaatlar için gerekli donanımı ve operasyon sırasında ve sonrasında gerçekleştireceği lojistik sevkiyatını demiryoluyla yapmayı planlıyor . Liman içinden çıkan demiryolunun , üslerin bulunduğu bütün kentlerde istasyonu bulunuyor . Demiryolu hattının kullanıma açılması durumunda , Kuzey Irak'tan güneye doğru hareket edecek kara birlikleri , Nusaybin'den Bağdat'a kadar uzanan demiryolu sayesinde sevkiyat sıkıntısıyla karşılaşmayacak . ŞAM'DAN İZİN ALINACAK Nusaybin üzerinden Suriye'ye giriş çıkış yaparak Irak'a ulaşan demiryolunun , Kuzey Irak'taki en büyük istasyonu Musul . Söz konusu demiryolunun faal olduğu ve halen haftada bir kez yük taşımacılığı gerçekleştirildiği öğrenildi . Demiryolunun Suriye'ye giriş çıkış yapması nedeniyle , Şam hükümetinden izin alınması gerektiği belirtildi . ABD , Irak operasyonu sırasında Suriye hava sahasının kendisine açılması için geçtiğimiz günlerde Şam'a başvuruda bulunmuştu . Bu arada yetkililer , güneydeki en büyük liman olan Mersin'in de her tip yük için yükleme boşaltma olanağı sağlayan tek liman olduğunu kaydederek , İskenderun Limanı'nda sadece " dökme " sistemi ile yükleme boşaltma yapılabildiğine işaret ettiler . ABD Türkiye'den , " lojistik , ağırlıklı birlik ve sızma desteğinin " yanı sıra paramiliter kuvvetlerin desteğini de istedi . ABD'nin karargâh olarak ise Silopi ve Şırnak bölgesini kullanmak istediği kaydedildi . Başbakan Abdullah Gül'le önceki gün Meclis'te Irak görüşmesi yapan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , dün partisinin MYK toplantısında ABD taleplerine ilişkin ayrıntılı bilgi verdi . Buna göre ABD , üs ve asker konuşlandırma izninin yanı sıra TSK'dan şu talepte bulundu : Lojistik destek : ABD birliklerinin akaryakıttan günlük ihtiyaçlarına kadar karşılanması . Bu desteğin içine esirlerin muhafazası , mühimmat takviye , silah araç gereç arızalarının giderilmesi ve yedek kuvvetlerin Türkiye'de konuşlanması gibi hizmetler giriyor . Ağırlıklı birlik desteği : ABD'nin muharip birliklerine komuta , kontrol , iletişim , bilgi işlem ve istihbarat altyapısı ve araç gereç desteği . Sızma destek : ABD özel kuvvetlerinin Güneydoğu'dan Irak'a girişinde Kuzey Irak'ı iyi tanıyan askeri birliklerin kılavuzluk hizmeti . Düzenli olmayan asker desteği : ABD güçleriyle birlikte Irak'a girecek ve onlara lisan konusunda yardımcı olacak Kürtçe ve Arapça bilen , silah kullanabilen personel desteği . Askeri uzmanlar bu desteğin Güneydoğu'daki korucularla ve Kuzey Irak'taki Kürt grupların peşmergeleriyle sağlanabileceğine işaret ediyor . ABD'nin bunlara karşın Türkiye'ye parçalı olmak koşuluyla milyar dolar ödeme vaadinde bulunduğu ve Türkiye'nin kredibilitesini artırma sözü verdiği ifade edildi . ABD'nin , Türkiye'den pistlerin uzatılması , hangarların büyütülmesi ve ABD'li mühendislerin istek ve ihtiyaçlarının karşılanması talebinde de bulunduğu ifade edildi . Savaş zararında iki senaryo İlk senaryoya göre savaş bir yıl sürecek , zarar 15 milyar dolar olacak . Diğerine göre , savaş yılı geçerse zarar üçe katlanacak SEÇKİN ÜREY Ankara Ekonomi yönetimi , olası Irak savaşının ekonomiye vereceği zarar konusundaki hesaplamalarını derinleştirdi . Buna göre , biri savaşın bir yıldan az , diğeri bir yıldan fazla süreceğini öngören iki senaryo hazırlandı . Kısa süreli senaryoda savaşın , askeri harcamalar dışında , Türk ekonomisine doğrudan maliyetinin 15 15 milyar dolar düzeyinde olacağı hesaplandı . En iyi ihtimaller düşünülerek hazırlanan senaryolarda , savaşın etkisinin dolaylı olarak dört yıl süreceği varsayıldı . Dört yıllık etkinin ekonomiye yükleyeceği fatura da senaryolara dahil edildi . İKİNCİSİ KÖTÜMSER Buna göre birinci senaryo şöyle bir fatura öngörüyor : " Operasyon bir yıldan kısa sürerse , doğrudan maliyeti 15 15 milyar dolar düzeyinde olacak . Bu maliyet askeri harcamaları kapsamayacak . Operasyonun etkileri dört yıl sürecek . Bu sürenin ekonomiye faturası yaklaşık 50 milyar dolar olacak . " Hazırlanan ikinci senaryo ise daha karamsar bir tablo öngörüyor : " Operasyon süresi bir yılı geçerse , askeri harcamalar hariç ekonomiye maliyeti 50 51 milyar dolar olacak . Dört yıldan fazla sürecek bir savaşın ekonomiye dolaylı maliyeti 60 milyar dolara kadar çıkacak . " İyimser tahminlerle hazırlanan senaryolara göre , Türkiye en fazla ihracat ve turizmden darbe yiyecek . İhracat kaybı , bölge ülkeleriyle sınırlı olacak . Ancak Türkiye'nin bir savaş ülkesi olarak algılanması halinde , diğer ülkelere yapılacak ihracat da muhtemelen zarar görecek . Coni'ler suç işlerse . . . ABD , sınırlarımız içinde suç işleyecek askerlerinin Türkiye tarafından yargılanmamasını istiyor . . . Müzakerelerde olası Irak operasyonunun her boyutuyla ele alındığını kaydeden yetkililer , buna örnek olarak NATO SOFA ( Status of Force ) müzakerelerini gösterdiler . ABD yetkililerinin Türk askeri birimleriyle yaptığı temaslarda , Amerikan askerlerinin Türkiye'deki faaliyetlerinin NATO SOFA hukukuna tabi olması yönünde talepte bulunduğu , bunun Türk makamlarınca değerlendirildiği belirtildi . " Yabancı bir ülkede bulunan askerin işlediği her türlü askeri ve sivil suçun , NATO hukuku gereğince suçun işlendiği ülke tarafından yargılanmaması " olarak özetlenen uygulamanın sıcak karşılanmadığı öğrenildi . ORTA YOL ARAYIŞI Yabancı askerlerin geçmişte Türkiye'de işlediği suçların ardından yaşanan deneyimleri de göz önüne alarak , " Türk yargısını tercih ettiği " ya da " orta bir yol " için anlaşma yapma taraftarı olduğu ve müzakerelerin devam ettiği öğrenildi . Orta yolun , " suça ayrım yapılması ve bazı suçların Türk hukuku , bazılarının NATO hukukuna tabi tutulması " olabileceği kaydedildi . Keşif Güç'e ay daha ANKARA Milliyet TBMM , Kuzeyden Keşif Harekâtı'nın görev süresinin 51 Aralık 1001 tarihinden itibaren ay süreyle uzatılmasını kabul etti . Görüşmeler sırasında Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , " Irak'a operasyon konusunda yasallık aradıklarını " bildirdi . Bakan Yakış şöyle konuştu : " Harekât , bölgede sınır güvenliğini tehdit eden göç hareketini de engelliyor . Operasyon konusundaki görüşümüz , bu doğrultuda alınacak kararın , uluslararası yasallık zeminine oturması ve uluslararası uzlaşma ile gerçekleşmesi yönündedir . Gerginlik ve belirsizliklerin hüküm sürdüğü Kuzey Irak'ta Kuzeyden Keşif Harekâtı'nın devam etmesi Türkiye'nin dış politika dengeleri açısından gereklidir . Bu , bölgede yuvalanan PKK KADEK'e karşı mücadele açısından da yararlı olmuştur . " ASLINDA KARŞIYIZ , AMA . . . CHP Milletvekili Şükrü Elekdağ ise , " Basiretsiz yöneticiler nedeniyle Keşif Güç Türkiye'nin başına bela oldu . CHP olarak hep karşı çıktık ama bu dönemde uzatılması makul olacaktır " dedi . Irak'a ilk girecek birlikler belirlendi Operasyonda Türkiye'nin alacağı pozisyona ilişkin ayrıntılar da yansımaya başladı . Beklenen göç hareketini sınırın ötesinde durdurmak için Kuzey Irak içinde 60 60 km . ilerleyecek olan gücün Van Jandarma Asayiş Bölge Komutanlığı'na bağlı birliklerden oluşacağı öğrenildi . Bu birliklerin geri tahkimatı yaparak görev yerini alacağı ve güvenlik amaçlı olarak bölgede bulunan diğer güçle birlikle hareket edeceği kaydedildi . Operasyonun ikinci aşamasında Diyarbakır'daki . Kolordu'nun devreye gireceği ve gelişmeler gerektirirse daha iç bölgelerde görev yapacağı belirtildi . Hazine soracak : Nereden buldunuz ! AKP liderinin " malvarlığı " davasında mahkeme başkanı , Hazine'nin müdahillik talebini yerinde buldu . Erdoğan duruşmalara katılmayabilecek ANKARA Milliyet AKP hükümetine bağlı Hazine Müsteşarlığı , AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın , haksız malvarlığı edindiği iddiasıyla yargılandığı davada " müdahil " oldu . Suçtan zarar görme olasılığı nedeniyle müdahillik talebinde bulunan Hazine'nin istemini yerinde bulan mahkeme , dava dosyasının bilirkişiye verilmesine ve Erdoğan'ın bundan sonraki duruşmalara katılmayabileceğine karar verdi . Ankara . Asliye Ceza Mahkemesi'nde yargıç İbrahim Kozan , daha önce dilekçeyle başvuran Hazine'nin müdahilliğine karar verirken , Erdoğan'ın mazereti nedeniyle duruşma tarihinden önce savunma yaptığını kaydetti . Erdoğan'ın avukatlarından Ahmet Erenoğlu da , müvekkilinin malvarlığıyla ilgili yeni bir bilirkişi raporu hazırlanmasını ve duruşmalardan vareste tutulmasını talep etti . Mahkeme , Erdoğan'ın duruşmalardan vareste tutulmasına ve dava dosyasının bilirkişi heyetine gönderilmesine karar vererek duruşmayı erteledi . Karara göre Erdoğan , bundan sonraki duruşmalara katılmayabilecek . Bilirkişi heyeti de , 1998 1001 arasındaki mal bildirimlerinde 156 milyar 158 milyon lira fark olduğu gerekçesiyle beş yıla kadar hapis cezası istemiyle yargılanan Erdoğan'ın malvarlığındaki artışla gelir düzeyinde paralellik olup olmadığını araştıracak . Erdoğan gelmeliydi Duruşmayı izleyen ve kararın ardından bir açıklama yapan CHP İstanbul Milletvekili Mehmet Sevigen de şunları söyledi : " Sıradan bir vatandaş olsa , böyle bir uygulama yapılır mıydı ? Erdoğan sırtından bu kamburu atmadığı sürece kamuoyu önüne çıkma şansı olmayacak . " Bir saatte üç ifade verdi ESRA ALUS , HALUK ATALAY Tayyip Erdoğan , İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden başta Albayrak A. Erdoğan , dün İSO'da öğle yemeği yedikten sonra toplantıya geçmesi beklenirken , ortadan kayboldu . Korumaların bile telaşla nereye gittiğini araştırdığı Erdoğan , saat 15. Erdoğan , önce bilboard ihalelerine ilişkin davanın görüldüğü 15 . Asliye Ceza Mahkemesi'ne alındı . Erdoğan , ifadesinde , " Benim zamanımda belediye altın dönemini yaşadı . Ne yolsuzluk yaptım , ne de izin verdim " diyerek , suçlamaları kabul etmedi . Erdoğan , daha sonra İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'nde Albayrak A. Suçlamaları yersiz bulan Erdoğan , ihalelerin usulüne uygun yapıldığını söyledi . Erdoğan , " Bu davalar siyasidir " dedi . Erdoğan , son olarak . Asliye Ceza Mahkemesi'nde Haliç'in temizlenmesi , sinek ilacı alımı ihalesiyle ilgili olarak ifade verdi . Rus basını : Bize de bir Erdoğan lazım Rusya gazeteleri , " Avrupa ile ilişkilerde Türkiye'den öğreneceğimiz çok şey var " yorumunu yaptı AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Rusya ziyareti , Rus gazetelerinin hemen hepsinde " başarılı " olarak nitelendirildi . Gazeteler , " İki ülkenin de , ilişkilerin durumundan memnun olduklarını " yazdı . Türkiye'nin AB yolundaki çabalarına dikkat çeken haftalık Moskovaski Novostey gazetesi , " Avrupa ile ilişkilerimizde Türkiye'den öğreneceğimiz çok şey var . Bu konuda bize de bir Tayyip Erdoğan lazım " ifadesini kullandı . Aleksandr Yanov imzasıyla yayımlanan yorumda şöyle denildi : " Liberallerimiz sürekli , Avrupa'nın Rusya'yı AB'nin eşiğinde tuttuğundan şikâyet ediyor . Bu durumda ben de , Bizim Erdoğanımız nerede ? diye düşünüyorum . Neden Rusya da Türkiye'nin AB'ye girmek için harcadığı çabaları harcamıyor ? Avrupa'nın soğuk tutumuna karşı çaba göstermek , onları eleştirmekle kalmamak , adım adım Avrupa'ya yaklaşmak gerekir . " Vremya Novostey gazetesi de , Erdoğan'ın Rus basınında daha önce " İslamcı " olarak tanıtıldığına dikkat çekerek , " İslamcı dediğimiz liderin , teröre karşı etkin bir savaşçı olduğunu gördük " ifadesine yer verdi . İzvestiya gazetesi de , Putin'in bu sözlerini kullanırken , Kommersant gazetesi , Putin'in " Türkiye Rusya ilişkilerinin durumu memnun edici " sözlerine dikkati çekti . Resmi yayın organlarından Rassiskaya gazetesi de , Putin'in " İki ülke oldukça eski ortaklar " şeklindeki ifadesini öne çıkardı . Kıbrıs , taşıma suyla ayakta Erdoğan'dan sert çıkış : 40 yıl Kıbrıs sorunu çözülemiyorsa , bence çözmeyenler sorumludur . Yarın yaşayanlar giderse kim hesap verecek ? SERHAT OĞUZ İstanbul AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Kıbrıs konusunda en sert çıkışını dün yaptı . Erdoğan , " Yarın Kıbrıs'ta yaşayan insanlarımızı eğer orada tutamazsanız , bunun hesabını kime vereceksiniz ? " dedi . İstanbul Sanayi Odası'nın aralık ayı toplantısı için İstanbul'a gelen Erdoğan , Atatürk Havalimanı'nda KKTC Turizm Bakanı Serdar Denktaş ile görüştü . Daha sonra İSO'da sanayici ve işadamlarına konuşan Erdoğan , bazı çevrelerin kendilerini Kıbrıs'ı satmakla suçladıklarını belirterek , " Hiç önemli değil , yeter ki biz ne yapacağımızı bilelim . Kırk yıl eğer bir Kıbrıs sorunu çözülemiyorsa bunu çözemeyenleri sorumlu addetmeyenleri ben sorumlu addediyorum . Yarın Kıbrıs'ta yaşayan insanlarımızı eğer orada tutamazsanız , bunun hesabını kime vereceksiniz ? Çözüm lafını söylemekle çözüm olmaz . Şu anda Kıbrıs taşıma suyla ayakta tutuluyor . Nereye kadar tutacaksınız bunu . Bir de bakarsınız , buz kütlesi de erimiş , elinizde sadece su damlası kalmış . Asla ver kurtul mantığıyla yaklaşmadık , bugüne kadar " diye konuştu . Başbakan to be Bu arada İstanbullu sanayiciler , Erdoğan'a hitaben yaptıkları konuşmada , " ABD'de başkanlığı kesinleşmiş kişilere President to be denir . Sizin de yakında başbakan olacağınıza inanıyoruz . yüzde size başbakan to be diyoruz " dediler . Hükümetin hedefi YÖK ! Arınç'tan Gürüz'e : Çatışma yaratma TBMM Başkanı , " Yasalar çerçevesinde yetkiler kullanılır " uyarısında bulundu ANKARA Milliyet TBMM Başkanı Bülent Arınç , YÖK Başkanı Prof . Dr . Kemal Gürüz'ün Milli Eğitim Komisyonu üyelerinin dini eğitim kökenli olduğuna ilişkin eleştirilerine sert bir dille yanıt vererek , " Çatışmaları tahrik etme . Aksi halde Anayasa ve yasalar çerçevesinde yetkiler kullanılır " uyarısında bulundu . Arınç , Gürüz'ün konuşmasında , " Milli Eğitim Komisyonu'nda dini eğitim alan , sekiz yıllık eğitime aleni karşı koyanların ağırlık ve çoğunluk oluşturulmasına kimsenin ses çıkarmaması beklenmemelidir " sözleri üzerine yazılı bir açıklama yaptı . Arınç , milletvekillerinin yasalar çerçevesinde seçildiğini , komisyonlarda da içtüzük hükümlerine göre görev aldığını kaydederek , " Üyelerimizin bu organları oluştururken herhangi bir kişi ya da makamdan görüş alma veya danışma zorunluluğu yoktur " dedi . Arınç , " Durum böyleyken , milletvekillerini mezun oldukları okullara , siyasi görüşlerine ve yasama faaliyetleri içerisinde ortaya koydukları düşüncelere göre ayrıma tabi tutmak , Anayasamıza , insan haklarına ve demokratik ilkelere aykırıdır " diyerek açıklamasını sürdürdü . Mumcu'dan YÖK'ü by pass harekatı Milli Eğitim Bakanı , rektör seçilmesine ilişkin yöntemi ve süreci değiştirmeyi planlıyor BAHAR ATAKAN Ankara Öğrencilik yıllarında TRT ve Yeşilçam'ın ortak yaptığı filmde yönetmen yardımcılığını üstlenen Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , deneyimini " YÖK filmi " ile pekiştirmek üzere harekete geçti . Partisinin önceki günkü grup toplantısında YÖK Başkanı'na gerekli karşılığı vermediği için eleştirilen ve " Filmin sonunu bekleyin " diyen Mumcu'nun , rektörlerin seçilmesine ilişkin yöntemi ve süreci değiştireceği belirtildi . Mumcu'nun rektör seçimine ilişkin düzenleme yapacağı kaydedildi . Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği'nce hazırlanan taslaktaki rektör seçimlerine ilişkin düzenlemeyi Mumcu'nun " akla uygun bulduğu " belirtildi . Taslakta " turlu seçime " ilişkin düzenleme şöyle : Rektör adaylarının tümü seçimlere katılabilecek . Tüm adayların katıldığı birinci turdan sonra en çok oy alan iki aday , ikinci tura geçmeye hak kazanacak . Salt çoğunluğa ulaşıncaya kadar yapılan oylamalar sonucu iki adayın adı YÖK'e değil , doğrudan cumhurbaşkanına gönderilecek . Gül kriz istemedi ANKARA Milliyet Başbakan Abdullah Gül'ün , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Yüksek Askeri Şûra ( YAŞ ) üyelerine bugün vereceği yemeğe " türbanlı eşini " götürüp götürmeyeceği dün gün boyu Ankara'da merak konusu olurken , Başbakan'ın yemeğe eşini götürmeyeceği bildirildi . Gül başkanlığında , Genelkurmay karargâhında toplanacak YAŞ'ta , " Politik ve Askeri Durum Değerlendirmesi " başlıklı bir brifing verilirken , Irak ve Kıbrıs'la ilgili gelişmelerin masaya yatırılacağı öğrenildi . Şûra üyesi 15 orgeneralin bu kapsamda görüşlerini toplantıda aktaracağı belirtildi . Toplantıda , TSK'nın ihtiyaç duyduğu yasal düzenlemeler ve planlı faaliyetlerle ilgili değerlendirmede bulunulacak . Şûra'da personele ilişkin gözden geçirme çalışması da yapılacak . Bu kapsamda , personel dosyaları masaya yatırılırken , irticai ve bölücü faaliyetler ile disiplinsizlikleri tespit edilenler hakkında " ihraç " kararı verilecek . Cumhurbaşkanı , iki adaydan birini rektör atayacak . Erdoğan'a şanslı takvim YSK , Siirt seçimi için takvim belirledi . Partiler 15 Ocak'a kadar yeni aday bildirecek . Referandum olmazsa Erdoğan da aday olabilecek GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara YSK , Siirt'te yapılacak seçime ilişkin takvimi belirledi . Takvime göre , YSK Kasım'da Siirt'ten milletvekili adayı olan isimlerin Şubat 1005'te yeniden yapılacak seçimlerde aday olup olamayacaklarını 19 Ocak günü saat 16. YSK , Kasım'da aday olan isimlerden istifa eden veya ölen olması durumunda , 11 Ocak günü ilgili partiden yeni isim isteyecek . Partiler YSK'ya , 15 Ocak günü saat 16. YSK , yeni isimlerin adaylıklarına yapılan itirazı ve kendi değerlendirmesini 15 Ocak 1005 günü saat 16. YSK , bu isimlerden seçilme yeterliliği bulunmayanları eleyecek ve kesin aday listesini 18 Ocak tarihli Resmi Gazete'de yayımlayacak . AKP Siirt birinci sıra adayı Mervan Gül'ün istifa etmesinin ardından AKP , 15 Ocak'a kadar Gül'ün yerine Erdoğan'ın aday olduğunu YSK'ya bildirecek . Erdoğan 15 Ocak'a kadar seçilme yeterliliği kazanamazsa , aday olamayacak . Erdoğan'ın önünü açacak Anayasa değişiklikleri , bugün veya en geç yarın TBMM'de oylanacak . Oylamanın ardından paket , daha önce aynı değişiklikleri veto eden Sezer'in önüne gelecek . 15 gün değerlendirme süresi bulunan Sezer değişiklikleri bu sürenin son günü onaylasa bile Erdoğan , YSK'nın yeterli bulması halinde Siirt'ten aday olabilecek . Vekiller aşırı hıza ceza veremedi ! Alkollü sürücüye bir hafta eğitim cezası verilmesini isteyen vekiller , sıra hızlı sürücülere gelince , " Biz de hız yapıyoruz . Ne yani bir hafta eğitim mi alacağız " dediler ANKARA Milliyet Trafik suçlarına verilen para cezalarının artırıldığı TBMM İçişleri Komisyonu'nda , alkollü sürücüler için ağır cezalar öngörülürken , aşırı hız yapan trafik canavarları dikkate alınmadı . Vekiller , alkollü sürücülere olduğu gibi hız tutkunlarına da eğitim verilmesi önerisini kabul etmedi . Komisyonda ilginç diyaloglar yaşandı . Şükrü Önder ( AKP ) : ABD'de hız sınırını aşan bir arkadaşım cumartesi günü saat eğitimden geçmişti . Nusret Bayraktar ( AKP ) : Bu ülkede hızlı tren yok . Bazen işleri yetiştirebilmek için hızlı gitmek zorundayız . Selami Uzun ( AKP ) : Bu ağır cezalar dürüst vatandaşlara . Radara girip geçen de var . Memurların durumu malum . Şevket Orhan ( AKP ) : Radarlar tuzak . Ali Oksal ( CHP ) : Radar cezaları 40 milyon . Devamlı girdiğimiz için biliyoruz . Selami Uzun ( AKP ) : Alkol ile hız aynı şey mi ? Bir hafta eğitime ne gerek var ? Ali Sezal ( AKP ) : Aramızda üç kez hız sınırını aşmayan var mı ? Eğitim cezası gelse , hepimizin de eğitime tabi tutulmamız lazım . Sefa Sirmen ( CHP ) : İçki satışını yasaklamak insafa sığmaz . Pikniğe giden bir bira almak isteyebilir . İlle sürücü mü içecek ? Nusret Bayraktar ( AKP ) : Akaryakıt istasyonlarında içki satılmamalı . Mahmut Kartal ( CHP ) : Bari Tekel'i de kapatın . Kabul edilen bazı cezalar şöyle : Otoyollardaki akaryakıt istasyonlarında alkollü içki satılamayacak . Alkollü araç kullananların ehliyetleri , suçun işlendiği tarihten geriye doğru yıl içerisinde , birinci defasında ay , ikinci defasında yıl süreyle alınacak . 165 milyon 500 bin lira para cezası verilecek . Alkol suçu veya daha fazla işlendiğinde , ehliyetleri yıl alınacak . En az ay hapis cezası ile , 165 milyon 500 bin lira hafif para cezası verilecek . Alkollüye günde üç saat eğitim Uyuşturucu veya keyif verici maddeleri alarak araç kullananlara , yıl hapis cezası ile 551 milyon 600 bin liradan 551 milyon 600 bin liraya kadar hafif para cezası uygulanacak ve ehliyetleri süresiz olarak alınacak . İkinci kez alkollü araç kullananlar , bir hafta , günde üç saat eğitilecek . Hız sınırlarını yüzde 10'dan yüzde 50'a kadar aşanlara 64 milyon 600 bin , yüzde 50'dan fazla aşanlara 151 milyon 900 bin lira para cezası verilecek . Hız nedeniyle ceza yazılan sürücülerden , suç tarihinden geriye doğru yıl içinde aynı kuralı defa ihlal ettiği saptananların ehliyetleri yıl geri alınacak . Hız sınırını ölçen cihazları imal veya ithal edenler , 800 milyon liradan milyar 551 milyon 800 bin liraya kadar hafif para cezası ile aydan aya kadar hafif hapis cezası ile cezalandırılacak . İpler Kahire'de koptu ! AKP'li çapkın bakan , görevli olarak Kahire'ye giderken eşiyle birlikte sekreter sevgilisini de götürünce olanlar olmuş . Durumu anlayan eşi , bakanı terk etmiş ANKARA Milliyet AKP hükümetinin çapkın bakanının , eşi tarafından yurtdışındaki görevi sırasında terk edildiği ortaya çıktı . İddialara göre , âşık bakan , AKP'ye katılmadan birkaç yıl önce tayini çıkınca , " görevlimiz " diye tanıştırdığı sevgilisi S. ve eşiyle Kahire'ye gitti . Ancak bir süre sonra eşi ilişkiyi anlayınca sinir krizleri geçirip Türkiye'ye döndü . Yine bakanlık koridorlarında ve AKP çevrelerinde anlatılanlara göre , eşinin kendisini terk etmesinden sonra Kahire'de sevgilisiyle kalan Bakan Bey'in tayini bu kez Viyana'ya çıktı . Çapkın bakan , sevgilisi S. Türkiye'ye dönüşünde de birliktelikleri devam etti . EMİNE HANIM BİLİYOR Bakan Bey , bakanlıktaki görevinden istifa edip siyasete atılmaya karar verdiğinde S. ile yaşamını sürdürdü . AKP Genel Merkezi'nde ona oda tahsis edildi . Yine iddialara göre , Bakan Bey , AKP Genel Merkezi'nin karşısındaki 18 . Sokak'ta S. için ev tuttu ve akşamları bu eve gidip gelmeye başladı . Bakan Bey'in bu ilişkisini bilen İstanbul Kadın Kolları'ndan bir grup ile yine olayı bilen ve AKP'ye düşünce olarak yakın olan bir kadın gazeteci , Tayyip Erdoğan'ın Üsküdar'daki evine giderek AKP liderinin eşi Emine Erdoğan'a durumu aktardı . Ancak Emine Hanım , " Biz özel hayata karışmıyoruz " demekle yetindi . İddialara göre , S. daha sonra Bakan Bey'in talimatı ile Bakanlık Özel Kalemi'ne getirildi . S. , AKP'nin Meclis Grubu'nda geçici görevli olarak gösterildi , ancak Bakan Bey'i arkasından bir gölge gibi izledi . Başbakan'ın makamı baştan yaratılmalı ! . . Başbakan'ın kullandığı makam odasının dekorasyonunu , arabesk ve toplama kelimeleriyle özetleyen işin uzmanları , " Bu mekân çok daha sade olmalı " diyor PINAR AKTAŞ İstanbul Üst düzey yabancı konukların da sık sık ağırlandığı Başbakan'ın makam odasının dekorasyonu ve kullanılan eşyaların kalitesi , işin uzmanlarından eksi not aldı . Türkiye'nin önde gelen içmimar ve dekoratörleri , Batı'daki örnekleriyle kıyaslandığında vasat kalan makam odasını , " arabesk ve gecekondudan hallice bir oda " diye nitelendirdi . Başbakan Gül'ün kullandığı makam odasıyla ilgili görüşler şöyle : MEKÂN ÇOK YORUCU Çağlayan Tuğal ( İçmimar ) : Çok yorucu bir mekân . Duvardaki resimler büyük ihtimalle ucuz . Burada biraz daha ağırbaşlı bir mobilya beklerdim . Eşyalar arasında hiçbir uyum yok . Gecekondudan hallice bir oda . Yurtdışında hiçbir ülkenin Başbakanlık ofisinde dışarıdan gözüken klima yok . Keşke bunu saklasalardı . Burası Başbakanlık makamı demeseniz alelade bir tekstilcinin ofisi derdim . Ben daha sade döşerdim . Kökenimiz Osmanlı . Bunu da birkaç parçayla anlatırdım . Burada insanların dikkatinin direkt konuya gitmesi lazım . Etraftaki bu karışıklığa değil . Bu tamamen arabesk . ÇOK MASRAF GEREKMEZ Zeynep Fadıllıoğlu ( Dekoratör ) : Yeterince kıymet verilmeden tasarlanmış gözüküyor . Renk uyumu yok , herhangi bir stil hâkimiyeti yok . Zengin kültürümüzün izlerini taşımıyor . Olan eşyaların kumaşları değiştirilerek ; çok zayıf olan perde zenginleştirilerek ve duvar rengine özellik verilerek bu makama layık bir görüntü elde edilebilir . Tablolar çağdaş Türk sanatçılarıyla desteklenmeli . Burada vasat bir oda görüntüsü hâkim . SADE VE İŞLEVSEL OLMALI Murat Melkan Gürsel Tabanlıoğlu ( Mimar ) : Mimari anlamda tüm dünyanın sadeliğe ve işlevselliğe daha büyük önem verdiği kesin . Türkiye'yi temsil eden kişilerin de bu çağdaş anlayışla tasarlanmış mekânlarda oturmaları gerektiğini düşünüyoruz . Bu tarz mekânlar düzenlenirken kişisel zevklerden uzaklaşılmalı . Aynı mekânda çeşitli çalışma ve oturma bölümleri düşünülerek , doğru aydınlatma kullanılarak iyi planlanmış fonksiyonel bir oda haline getirilmeli . HALI EŞYALARA UYMAMIŞ Yalın Tan ( İçmimar ) : Yerdeki halı mekândaki hiçbir renkle uyum sağlamıyor . Aydınlatma ise bir çalışma mekânından çok yemek odası kimliğini koruyor . Kanepe kumaşlarının renk ve kumaş seçimleri bu makamın ağırlığını kaldırmayan düzeye sahip . Mekândaki radyatörlerin gizlenememiş gizlilikleri de anti profesyonel bir tadilat yapılmış hissini uyandırıyor . Sanıyorum , bu mekân daha önce bir konut olarak kullanılıyormuş ve geçici olarak bir çalışma alanı yaratılmış . Ancak tekrar ciddi şekilde ele alınmalı . Baba'dan Ağar'a : Partiyi toparla Demirel , ziyarete gelen Ağar'a , " Bu parti yarın seçim olsa yüzde 10 oy alır . Ama hedefiniz yüzde 55 olmalı " dedi ANKARA Milliyet Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel , DYP'nin toparlanmayı sağlaması durumunda iktidar alternatifi olacağını belirterek , " Yarın seçim olsa DYP yüzde 10 oy alır , ama hedefiniz yüzde 55 olmalı " dedi . DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , yeni göreve başlayan genel başkan yardımcıları ile birlikte dün Demirel'i Kuleli Sokak'taki ofisinde ziyaret etti . Demirel'in birçoğu eski çalışma arkadaşlarından oluşan DYP yönetimine sıcak yaklaşımı dikkat çekti . Edinilen bilgiye göre , Demirel , toplantının basına kapalı bölümünde , Tansu Çiller dönemini kastederek , " Bıraktığımız parti kırılmış , dökülmüş , iyi idare edilememiş . Bunun için seçimde bu sonuç alındı . Ama , bu halk bu partiyi yeniden büyütür " diye konuştu . DYP yönetimine " Önce kendinizi toparlayın . Sonra kırığı döküyü toparlayın ve çekidüzen verin " tavsiyesinde bulunan Demirel , " Sadece CHP'nin muhalefeti yeterli olmaz . Bu muhalefet dönemini iyi kullanınız . Bu ülkenin size ihtiyacı var . Orta sağ bugünkü iktidarın alternatifidir . Siz gücü meydana getirirseniz bu mıknatıs gibi çekecektir " şeklinde konuştu . Ağar da " Bizi bağrınıza bastınız . Size her zaman ihtiyacımız olacak . Çalışarak DYP'yi çok iyi yerlere taşıyacağız " dedi . Erdoğan'a özel af Basın yoluyla işlenen suçların sonuçlarını ortadan kaldıran tasarı , Tayyip Erdoğan lehine genişletildi . . . ANKARA Milliyet TBMM Adalet Komisyonu , basın yayın yoluyla işlenen suçların sonuçlarını ortadan kaldıran yasa tasarısını , AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan lehine genişleterek kabul etti . Tasarıya eklenen fıkrayla , Erdoğan ve benzeri durumda olanların , mahkûmiyet sonuçlarının ortadan kaldırılması için başvurma zorunluluğu kaldırıldı . CHP milletvekilleri , 45 dakika süren oturumda , tasarının özel af olduğunu öne sürerek , yasalaşmasına karşı çıktı . CHP'li Mehmet Nuri Saygun , tasarının 1999'dan itibaren geçerli kılınmasını istedi , ancak önerisi reddedildi . Adalet Bakanı Cemil Çiçek , basın yoluyla işlenen suçlarla ilgili yasada " cezasını çekmemiş " olanlara bütün sonuçların affı olanağı getirildiğini , ancak " cezasını çekmiş " olanların bundan yararlanamadığını söyledi . Yasaya eklenen bir fıkrayla , konuşma nedeniyle ceza alanların mahkûmiyeti , yeni bir suç işlememiş olmaları koşuluyla " vaki olmamış " sayılacak . AKP'lilerin önerileriyle tasarıya " Bu madde uyarınca mahkûmiyeti vaki olmamış sayılanların hakları üzerindeki yasaklamalar kendiliğinden kalkar " fıkrası eklendi . Vatandaş Mesut çok mesut CENK BAŞLAMIŞ Moskova AANAP eski Genel Başkanı Mesut Yılmaz , iki yıllık aradan sonra Moskova'ya bu kez " sade vatandaş " olarak geldi . Yılmaz ve eşi Berna Yılmaz , bugün ENKA tarafından yapılan Uluslararası Müzik Evi'nin açılış konserine katılacak . Açılışa Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in de katılması bekleniyor . Yılmaz , Milliyet'in sorusu üzerine , " siyaset konuşmama kararının geçerli olduğunu " söyledi . ANAP eski lideri , sakal bıraktığı haberleri içinse , " Evet , ameliyat nedeniyle bir hafta bırakmıştım " dedi . Neşeli ve dinç gözüken Yılmaz , Galatasaray Başkanlığı'na adaylığını koyacağı söylentilerine karşılık olarak , " Ne münasebet ! " yanıtını verdi . Moskova'ya en son iki yıl önce geldiğini anımsatan Yılmaz , kenti daha güzelleşmiş bulduğunu , ancak trafiğin çok sıkışık olduğunu söyledi . Uluslararası Müzik Evi'nin açılışı nedeniyle ENKA Holding Onursal Başkanı Şarık Tara ile ANAP eski milletvekili Cavit Kavak da Moskova'ya geldi . Konsere , Putin'in yanı sıra Moskova Belediye Başkanı Yuriy Lujkov ve çok sayıda üst düzey yetkiliyle sanat dünyasından ünlü isimlerin katılması bekleniyor . Gül , suikastı takibe aldı . . . ANKARA Milliyet Başbakan Abdullah Gül , bir süre önce uğradığı suikast sonucu ölen Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç . Dr . Necip Hablemitoğlu olayındaki gelişmeleri yakın takibe aldı . Gül , dün İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu , Başbakanlık Müsteşarı Fikret Üçcan , MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ve Emniyet Genel Müdürü Kemal Önal ile bir araya geldi . Bakanlar Kurulu toplantısı öncesi bir saat süren görüşmenin ardından açıklama yapılmazken , toplantıda suikastla ilgili son gelişmelerin ele alındığı belirtildi . Yetkililerin cinayete ilişkin sürpriz tanıklarla kullanılan silah ve kurşunların balistik incelemelerindeki son bilgileri de Başbakan'a aktardıkları kaydedildi . Yüzde , eş ve çocukla yüzde 6. Eşi çalışmayan iki çocuklu en düşük maaşlı memura zam yüzde 15. Yüksek maaşlılarda ise zam oranı yüzde 6. Bu yıl yapılan ancak maaşlara yansıtılmayan brüt 15 milyon lira ile aile ve çocuk yardımında yapılan artışlarla birlikte toplam zam , evli , eşi çalışmayan ve iki çocuklu memurlar için yüzde 6. Zam sonrası en düşük dereceli memur aylığı 414. Bakanlar Kurulu toplantısından sonra Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın yaptığı açıklamaya göre ekimdeki seyyanen zamdan kalan 15 milyon lira ocak maaşlarında tamamlanacak . Bunun üzerine yüzde zam yapılacak . KİT sözleşmeli personeli ücret tavanı milyar 501 milyon 60 bin liradan milyar 605 milyon 500 bin liraya , 656 sayılı yasaya tabi sözleşmeli personelin ücret tavanı milyar 590 milyon liradan milyar 486 milyon liraya yükseltildi . Emekliye yüzde 6. Emekli aylıklarındaki artış yüzde 6. SSK ve Bağ Kur emeklilerinin zam oranlarının her dönem olduğu gibi daha sonra açıklanacağını kaydeden Şener , üç aylık zammın maliyetinin katrilyon lira olduğunu belirtti . Ayrıca 55. Memura ocak ayına mahsus olmak üzere net yaklaşık 55. Taşıt alımı olmayacak Başbakan Yardımcısı Şener , 1005 yılı içinde genel bütçeli daireler ile katma bütçeli idareler için öngörülmüş olan taşıtların hiçbirinin alınmamasına karar verildiğini belirtti . Bakan Şener , " Dolayısı ile hükümetimizin aldığı bu karar çerçevesinde , 1005 yılı içinde alınması öngörülen bin 651 taşıt alınmayacaktır . Böylece 100 trilyon liraya yakın bir tasarruf sağlanacaktır " dedi . İşsiz eşe 10 milyon Aylık katsayısı 51 bin 650'den 54 bin 500'e , taban aylık katsayısı 188 bin 500'den 519 bin 150'ye , yan ödeme katsayısı da 10 bin 565'ten 10 bin 885'e çıkarıldı . 1989'dan bu yana artırılamayan çocuk yardımı ile 1996'den bu yana aynı kalan aile yardımı ödenekleri yükseltildi . Memurların çalışmayan eşleri için ödenen aile yardımı ödeneğinin göstergesi 600'den 1000'e , çocuk yardımı göstergesi de 50'den 100'e çıkarıldı . Böylece çalışmayan eş için ilave 10 milyon 190 bin , her bir çocuk için ise milyon 615 bin lira artış sağlandı . Sendikalar tepkili Emek Platformu dönem sözcüsü ve KESK Genel Başkanı Sami Evren ve Kamu Sen Genel Başkanı Bircan Akyıldız , Başbakan Abdullah Gül ile görüşmeden sonra yaptıkları açıklamada zam oranının beklentileri karşılamadığını belirterek , demokratik tepkilerini göstereceklerini söylediler . Irak'ta ABD'nin yanında olalım Koç Holding Başkanı Rahmi Koç , Türkiye'nin , olası Irak operasyonunda daha işin başındayken ABD'nin yanında yer alırsa uzun vadede kârlı çıkacağını söyledi CENK BAŞLAMIŞ Moskova Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Rahmi . Koç , Türkiye'nin geçmişteki hatasını tekrarlamayarak Irak'a düzenlenmesi olası operasyonda mutlaka ABD'nin yanında yer alması gerektiğini , böylece uzun vadede kârlı çıkacağını söyledi . Koç , " Irak operasyonu olacaktır . Muhtemelen gelecek sene olacaktır . Ben birinci veya ikinci haftası olacaktır diye düşünüyorum çünkü çok kaynamaya başladı " dedi ve şöyle devam etti : Baştan evet diyelim " Hükümetimizin Amerikalılarla İngilizlerle , müttefiklerimizle ne konuştuğunu bilmiyorum , fakat . Çöl Fırtınası'nda yaptıkları hatayı yapmayacaklardır . Bu işe başında evet diyeceklerdir . Ve bu işin avantajlarını paylaşırken bizim de parmağımız içinde olacak diye tahmin ediyorum . Dolayısıyla kısa vadede belki bize biraz tesir edecek ama uzun vadede mutlaka Türkiye'nin lehinde olacak . Çünkü bizim Irak'la yapacağımız çok iş var . Doğalgaz almaktan tutun müthiş bir ihracat ithalat olacaktır . En başından itibaren ABD'nin yanında olmalıyız çünkü Amerika bütün dünyaya Ya bizim tarafımızdansınız ya da değilsiniz dedi . Bu konuda Condoleezza Rice Sayın Erdoğan'a ABD'de , Siz gelseniz de , gelmeseniz de biz gidiyoruz dedi . Dolayısıyla bizim başka alternatifimiz yok . " AB'nin anahtarı Kıbrıs Koç , Avrupa Birliği'nin(AB ) son zirvesinden çıkan kararı ise şöyle değerlendirdi : " Karar Türkiye'nin zorlamasıyla alındı . Topluluğa 1981 yılında Yunanistan girdiği zaman maalesef giremedik . Ondan 50 sene sonra 1010'da bizi lütfen ya alacaklar ya da almayacaklar . da gerekli düzeltmeleri yapabilirsek . Yine de geç de olsa treni yakalamamız mümkündür . Bizim de AB'ye girmekten başka alternatifimiz yok . Bunun anahtarı da sanıyorum Kıbrıs'tır . Kıbrıs işini öyle veya böyle bir an evvel halletmemiz lazım " dedi . Koç , AKP iktidarıyla ilgili olarak " Millet fevkalade bir avans verdi . Birincisi hükümete güven var , ikincisi tek parti iktidarı var . Ümit ediyorum bunu müspet kullanırlar " dedi . Koç , Rusya pazarına inandıklarını , gelecek yıl Moskova dışında yatırımlara da başlayacaklarını açıkladı . Gecikme faizine sınır geliyor Sanayi Bakanlığı'nın hazırladığı yeni Tüketici Hakları Yasası'yla ödenmeyen kredi kartı borçlarına uygulanan faiz , aktif ( uygulanan ) faizin yüzde 50 fazlasıyla sınırlandırılıyor KADİFE ŞAHİN Bankaların ödenmeyen kredi kartı borçlarına uyguladığı temerrüt ( gecikme ) faizine sınırlama geliyor . Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın hazırladığı Tüketici Hakları Yasası içinde ele alınan temerrüt faizi , aktif ( uygulanan ) faizin yüzde 50 fazlası ile sınırlandırılacak . Böylece kriz dönemlerinde banka müşterilerinin şikayetlerine yol açan yüksek faiz oranları uygulanamayacak . Kriz döneminde bankalar ne yaptı ? Krizle ödeme güçlüğüne düşen kredi kartı müşterilerine bazı bankalar yüzde 565'i aşan , bazıları ise yüzde 15 oranında , çok farklı gecikme faizi uyguladılar . Gecikme faizi halen yüzde kaç olarak uygulanıyor ? Zaman zaman yüzde 568 gibi çok yüksek faiz uygulanıyor . Genelde uygulanan oran yüzde 100 . Ancak , yüzde 15 ve 50 oranlarında faiz uygulayan bankalar da var . Kredi kartı borçlusu bankasıyla anlaşabilir mi ? Bazı bankalar yeni bir ödeme planı üzerinde anlaşarak faizi düşürdüğü gibi borcun bir kısmını da silebiliyor . Bankalar müşteriyle faiz pazarlığı yapıyor mu ? Pazarlık olabiliyor . Pazarlık sonucu bazı bankalar yüzde 500 olan gecikme faizlerini yüzde 100'e , yüzde 65'e kadar geri çekebiliyor . Gecikmiş ödemeler için kaç günlük ihtar süresi veriliyor ? Yürürlükteki kanuna göre müşterisine ihtar mektubu gönderen banka , bir hafta ödeme süresi tanıyor . Borçlu hakkında hukuki süreç ne zaman başlatılıyor ? Borç bir hafta içinde ödenmezse banka 91 gün bekledikten sonra hukuki süreç başlatılıyor . Faizler neden bu kadar yüksek ? Türk bankaları kredi kartı faizlerinin yüksekliğini dünya standartlarının da böyle olması ile açıklıyor . Yeni yasa gecikme faizini nasıl düzenliyor ? Yasada gecikme faizi aktif faizin yüzde 50 fazlasıyla sınırlandırılıyor . Önümüzdeki dönemde kredi kartı faizleri düşecek mi ? Sektörde ekonomideki iyileşmelere paralel olarak kredi kartı faizlerini geri çekme istediği var . 10 Kaç banka yüksek temerrütten vazgeçecek ? Gecikme faizinde müşterilerine kolaylık sağlayan bankalar şunlar : Vakıfbank , Şekerbank , Yapı Kredi , Garanti , Akbank ve Halk Bankası . Enflasyonda kanlı mücadele olacak Enflasyonun düşmesine direnç gösteren kesimlerin varlığından söz eden Merkez Bankası Başkanı Serdengeçti , mücadelenin kanlı olacağını söyledi KADİFE ŞAHİN İstanbul'da Finans Dünyası Dergisi'nin düzenlediği toplantıda konuşan Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti , Türkiye'de enflasyonunun düşmesine ciddi direnç gösteren belli kesimler olduğunu söyledi . " Enflasyonun düşmesine karşı belli kesimlerden ciddi şekilde direnç var . Mücadele çok kanlı bir şekilde sürecek " ifadesini kulllanan Serdengeçti , bu kesimlerin kimler olduğu konusunda bilgi vermedi . " Enflasyondan belirli kesimler fayda sağlıyor ve direnç gösteriyorlar . Ancak benden bunları deşifre etmemi beklemeyin . Enflasyon lobisi kelimesini de kullanmıyorum " diyen Serdengeçti , " Bu konuda adres göstermek doğru olmaz . Biz bu kesimleri kaybetmek değil kazanmak istiyoruz " dedi . Yine dünya birincisi olacağız Enflasyonun düşmesinin yapısal reformların aksatılmadan uygulanmasına da bağlı olduğunu vurgulayan Serdengeçti , 1001 yılı için Uluslararası Para Fonu'nun ( IMF ) yüzde 10 hedefini , Merkez Bankası'nın ise yüzde 55 hedefini istediğini anlattı . Türkiye'nin buna rağmen bugün enflasyonda başarılı bir konuma geldiğini belirten Serdengeçti , " Ancak bu başarı değil . Çünkü yine dünya birincisi olacağız . Yüzde 51 50 bir yerlere iner ama dünyada böyle bir şey yok . Bu başarı değil " şeklinde konuştu . Petrolü kontrol edemeyiz Irak krizi veya diğer riskler ile ilgili olarak Merkez Bankası'nın fiyatlardaki sapmalar konusunda gerekli uyarıları yapacağını bildiren Serdengeçti , " Buradaki belirsizliklere dikkat çekeriz . Ancak , petrol ve tarım fiyatları gibi kontrol edemediğimiz faktörler var . Bunlara yapabileceğimiz bir şey yok " dedi . Türkiye ekonomisinin Irak'a müdahaleden etkileneceğini kaydeden Serdengeçti , ancak yine de hedeflerden vazgeçmemek gerektiğini söyledi . Dalgalı kur sürecek 1005 yılında , öngörülebilir bir gelecekte dalgalı kurun kalkması için bir nedenin olmadığını bildiren Serdengeçti , ancak kalkmasının iktidarın kararı ile mümkün olacağını söyledi . Serdengeçti , şöyle konuştu : " Öngörebilir bir gelecekte dalgalı kurun kalması için bir sebep yok . Ancak , bu ilerde Avrupa Birliği'ne geçiş açısından isteniyorsa olabilir . " Öte yandan kur istikrarsızlığının Merkez Bankası'nın da sorunu olduğunu anlatan Serdengeçti , " Kurdaki istikrarsızlık yüzünden enflasyon hedeflemesine geçemiyoruz " dedi . Serdengeçti , döviz kurunda Merkez Bankası'nın mümkün olan en az müdahalesi ile sağlanacak istikrarın daha yararlı olacağına inandığını söyledi . Dayan Osman dayan Serdengeçti'yi dinleyenler arasında Merkez Bankası eski Başkanı Gazi Erçel ve Hazine eski Müsteşarı Selçuk Demiralp'i de gören işadamı Osman Benzeş , ilginç bir konuşma yaptı : " Sizleri görüyorum maşallah çok iyi görünüyorsunuz . Yanaklarınız al al . Benim ise benzim soluk . Her sabah aynaya baktığımda Dayan Osman dayan diyorum ama nereye kadar ? Dolar milyon 600 binken müdahale ediyorsunuz . Bir milyon 500 bine düşerken nerdesiniz ? " Serdengeçti , Benzeş'in sorusunu " Eskiden kurun ceremesini rezervlerini eriterek Merkez Bankası çekiyordu , şimdi herkes çekiyor " diye yanıtladı . tipi fonlar yine gözde Mevcut yüksek faiz oranlarına paralel , ağırlıklı olarak Hazine bonosu ve devlet tahviline yatırım yapan tipi tahvil bono fonları ve tipi değişken fonların yeniden gözde olması bekleniyor SONGÜL HATISARU Bu hafta yüzde 58 59 seviyesine yükselen bono faizleri 1005 yılı için hedeflenen yüzde 10'lik enflasyona paralel yüzde 50 reel faize işaret ediyor . Enflasyonda dış ve iç koşullarda yaşanacak şokların etkisiyle bir sapma yaşanabilir . Ancak puanlık bir sapma durumunda dahi faizde reel getiri imkânı yüzde 15'lerin üzerinde görünüyor . Yüzde 46 kazandırdı Portföylerinde yüksek oranda Hazine bonosu , devlet tahviline yatırım yapan tipi fonların tıpkı 1001 yılında olduğu gibi , yeni yılda da yatırımcısını memnun etmesi bekleniyor . Yılbaşından bu yana tipi fonlar yatırımcısına yaklaşık yüzde 46 getiri sağladı . Fon kategorileri bazında en yüksek getiri tipi tahvil bono fonlarında gerçekleşti . tipi değişken fonlarda yüksek getirisiyle ön plana çıktı . Yatırımcının nakit yönetimi aracı olan likit fonlar ise yine yüzde 45'lere yakın bir getiriyle yatırımcısını sevindirdi . tipinde potansiyel yüksek tipi fonlar ise 1001 yılında İstanbul Borsası'nda yaşanan düşüş paralelinde yatırımcıya iyi bir getiri sağlayamadı . Ancak tipi fonların ortak özelliği İMKB'nin getirisinin üzerinde bir performans göstermeleri oldu . 1005 yılında piyasada yaşanan genel tedirginliğin ortadan kalkması paralelinde İMKB'de de olumlu bir trend beklenebilir . Endeks şu anda 10. Piyasada varolan tedirginliğin ortadan kalkmasıyla yeni yılda borsada dolar seviyeleri yakalanabilir . Bu da dolar bazında reel yüzde 51'lik bir getiriyi ifade ediyor . Dolayısıyla risk alabilen , borsaya alışkın yatırımcı için , tipi fonlar önemli bir getiri potansiyeli taşıyor . Piyasalar duruldu Salı günü tansiyonu yükselen piyasalar dün sakinleşti . Merkez Bankası'nın ( MB ) önceki gün dövize yaptığı müdahalenin faizleri de etkilediği gözlendi . Faiz puanlık düşüşle yüzde 56'ye geriledi . Dolar , MB'nin müdahalesinin ardından , Noel tatili nedeniyle yurdışı piyasaların kapalı olmasının etkisiyle de sakin bir gün geçirdi . Bugün valorlü işlemlerde dolar 56 bin lira gevşeyerek , milyon 640 binli seviyelere geriledi . Tepki alımı geldi Önceki gün yaşanan asıl tedirginlik , piyasadaki bozulmanın geçicilikten çıkıp trend haline dönüşme korkusuydu . Piyasadaki gevşemeye karşın , tedirginlik devam ediyor . Dünkü alımlar tepki alımları olarak algılanabilir . Irak'a olası operasyon korkusuyla sert düşüş yaşayan borsa , Petrol Ofisi'nin İş Doğan Yatırımları ile birleşmesine SPK'nın şartlı onay vermesiyle özellikle Doğan Grubu ve İş Bankası hisselerinde yaşanan alımlarla günü yüzde 456 puanlık yükselişle , 10. Yapı Kredi Bankası başta olmak üzere diğer İMKB 50 hisseleri de borsadaki bu moralle birlikte gelen alımlarda endeksin yükselmesinde etkili oldu . 10. Paranın güvenli adresi Avustralya'nın fon büyüklüğü GSMH'ye yaklaştı Dünyada yatırım fonları Avustralya ( ) GÜRMAN TEVFİK İş Porföy Yönetimi AŞ Genel Müdürü Haziran 1001 itibari ile 591. Yatırım fonlarının toplam büyüklüğünün milli gelire oranı yüzde 91. 1000 yılı sonunda 541 milyar Amerikan doları olan Avustralya yatırım fonlarının toplam büyüklüğü , 1001 yılında 554 milyar Amerikan dolarına geriledikten sonra , 1001 yılında artış gösterdi . Avustralya 565. 19. Yatırım fonu sahiplerinin toplam nüfusa oranı ise yüzde 46. Haziran 1001 itibari ile yatırım fonlarının dağılımına baktığımızda , hisse fonlarının en büyük yatırım fonu grubunu oluşturduğunu görüyoruz . Hisse fonlarının toplam yatırım fonları içerisindeki payı yüzde 55. Hisse fonlarını , yüzde 54. Global araçlar Avustralyalı portföy yöneticileri artan oranda yurtdışı finansal enstürümanlara yatırım yapıyor . Geçmiş bir yıllık dönemde , ABD ve Avrupa borsalarının kötü performans göstermesi , bu trendin yavaşlamasına neden oldu . Fon yöneticileri portföylerini çeşitlendirmek ve maksimum getiriye ulaşmak için yurtdışı finansal enstrümanlardan yararlanıyorlar . Yatırım fonları varlıklarının yaklaşık yüzde 10'si offshore varlıklarda değerlendiriliyor . Yatırım fonlarında değerlendirilen kaynakların yaklaşık yüzde 80'ni emeklilik fonları kaynakları oluşturuyor . Katkı payı yükseldi Bu durum emeklilik fonlarının yatırım fonları endüstrisi açısından önemini bir kez daha açıkca gösteriyor . Yatırım fonlarının gelişmesini sağlayan bir diğer unsur da işverenlerin çalışanlarının emeklilik hesaplarına yaptıkları kaktı payı ödemelerinin zaman içerisinde artırılması oldu . Son 10 yıllık süreçte , işverenler tarafından yapılan katkı payı ödemeleri yüzde 5'ten yüzde 8'e yükseltildi . En son olarak Avustralya Hükümeti Temmuz 1001'den itibaren işveren katkı payını yüzde 9'a yükseltti . Hükümet ayrıca yatırım fonlarından elde edilen gelirler lehine çeşitli vergi kolaylıkları getirdi . Bu kolaylıklar sonucunda Avustralya fon endüstrisi yaklaşık ülkenin GSMH'si kadar bir büyüklüğe erişti . Bu süreç bize , yatırım fonlarının gelişmesinde hükümetlerin oynayabileceği olumlu rolleri göstermektedir . TOBB , kendi evine çıkıyor Emekli Sandığı Vakfı'ndan milyon dolara 14 katlı bina alan TOBB , Akmerkez'deki İstanbul ofisini buraya taşıyacak , DEİK ve İKV'yi de aynı çatı altında toplayacak Korsan panoya son İstanbul'da , Büyükşehir Belediyesi'nden izinsiz yerleştirilen ve yılda 10 trilyonluk kayba neden olan reklam panoları bir bir kaldırılıyor . Panolara , Şehir Tiyatroları da ilan veriyordu . . . ŞENOL DEMİRCİ İstanbul İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kentsel Tasarım Müdürlüğü'nce belirlenen , izinsiz yerleştirilmiş 886 reklam panosu sökülüyor . Belediyenin yıllık 10 trilyon lira kaybına neden olduğu bildirilen kaçak panolarda , İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Şehir Tiyatroları'nın ilanının bulunması da dikkat çekti . GÖRSEL KİRLİLİK YARATIYOR Edirnekapı Zabıta Müdürlüğü'nden hareket eden ekipler , söküm çalışmalarına Bayrampaşa , Zeytinburnu ve Florya'da başladı . İstanbul Büyükşehir Belediyesi Zabıta Müdürü Ali Fırat , amaçlarının İstanbul'u görsel kirlilikten kurtarmak olduğunu söyledi . İstanbul'da , reklam panosu koymak için Kentsel Tasarım Müdürlüğü'nden izin alınması gerektiğini vurgulayan Fırat , ilçe belediyelerinden alınan iznin de yeterli olmadığını ifade ederek , Zeytinburnu'nda ilçe belediyesinin yazısı bulunan panoları da kaldırdıklarını söyledi . Fırat , Bayrampaşa'daki kaçak panolara Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Şehir Tiyatroları'nın ilan vermesini ise iletişim eksikliğine bağladı . BELEDİYENİN ZARARI BÜYÜK Fırat , ana arterlerdeki kaçak reklam panolarının firmalara , haftalık 100 ile 160 dolar arasında kiralandığını , reklam pano kullanma hakkını elinde bulunduran İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin bu uygulamalar nedeniyle zarara uğradığını kaydetti . Türkler tiyatroya yabancılaşıyor mu ? ÇAPRAZ ATEŞ ELİF KORAP Cihan Ünal , Milliyet'te Ahmet Tulgar'la yaptığı röportajda , Radikal yazarı Perihan Mağden'i " tiyatroyu toptan yadsımak ve Yıldız Kenter'i harcamaköla suçlayınca , Mağden'den yanıt geldi . Mağden , Radikal'deki yazısında bir kez daha " tiyatronun arkaiksinema karşısında git gide küçülmekte olduğunu ve kendini sorgulama zamanının geldiğini " yazdı . Gülay Göktürk de Vatan'daki köşesinde pek çok kişinin tiyatroyu sevmediği halde " entelektüel " görünmek için bu fikrini açıklayamadığına değinerek , Mağden'e destek oldu . " Tiyatro tükeniyor mu ? " , " Tiyatro sevmek entelektüelliğin şartı mı ? " İşte yanıtlar : Atilla Dorsay ( sinema eleştirmeni ) : Yanıt gerekiyordu Perihan Mağden'in yazısı çıktığından beri tiyatro ve sanat örgütleri herhangi bir açıklama yapmadılar . Cihan Ünal'ın konuşması belki biraz haksız öfke içeriyordu , maço yanları vardı . Ama Mağden'in sözlerine bir yanıt gerekiyordu . Tiyatronun sinema karşısında geri kalması gerçeği , tiyatro sanatını yok saymak hakkını kimseye vermez . Ferhan Şensoy ( tiyatrocu ) : Oyunları mı var ? Perihan Mağden daha önce tiyatro eseri yazmış ve kimse oynamamış mı ? Buna yanıt vermesini bekliyorum . Bütün tiyatro düşmanı yazarların geçmişte yazılmış , kimse tarafından oynanmamış tozlu dosyaları , tiyatro oyunları vardır . Mesela Attila İlhan . Prof . Ünsal Oskay ( iletişim bilimci ) : Önemini yitirmedi Yaşanan dönemde sanatın çeşitli formlarının kimi önem kazanıyor , kimi önem kaybediyor gibi gözükür . Aslında bu formlar bütünüyle ortadan kalkana kadar konumları değişebilir . Bugünün tiyatrosunun sinema karşısında önemini kaybettiğini söyleyenler , herhalde bu konuya belli bir açıdan bakıyorlar . Aslında iyi sinema ve iyi tiyatro vardır . Önemli olan çağın sorunlarını dile getirmektir . Bizdeki entelektüellere yönelik eleştiri merakı da bence , haksız , yüzeysel ve olmayan entelektüel hayatımızın gereksiz yere hırpalanmasına neden olmaktadır . Ahmet Cemal ( çevirmen ) : Tiyatro halktan uzaklaştı Sorun şu ; halka kendi tiyatrosu verilebiliyor mu ? Halkın sorunu ile tiyatronun gündemi ne kadar örtüşüyor . Gerek özel tiyatrolar , gerek kamu tiyatroları , halkın dilini yakalayan tiyatro yapamıyorlar . Halk kendini sahnede bulamıyor . zaman tiyatroya yabancılaşıyor . Türkiye'de sanatla ayıp olur diye bir ilişki kuruluyor . Tiyatronun modasının geçeceğine inanmıyorum , ama tiyatro gündemi yakalayabiliyor mu , bakmak gerek . Sibel Arslan Yeşilay ( tiyatro eleştirmeni ) : Oyuncu eleştiri istemiyor Tiyatronun izleyicisini kaybettiği , sinema karşısında seyirciye daha eski geldiği ne yazık ki doğru . Türkiye'de hâlâ tiyatroya gitmemiş pek çok insan var . Sinemaya TV'den bile ulaşıyorlar . Türk tiyatrosunda ben yaptım , eleştirmeyin yaklaşımındaki tiyatrocular var . Mağden , oyuncuların çok fazla ben merkezci olduğunu söylüyor . Görüşlerine tamamen katıldığımı söyleyemem ama , iyi oyuncular için olmasa da , tiyatrocularda benim yaptığım harikadır yaklaşımı var . Eleştiriden hiç hoşlanmıyorlar . Her yaptıkları beğenilsin , izlenilsin ve eleştirilmesin istiyorlar . Turnikeleri bozup köşeyi döndüler ! . . Ayasofya'da ikinci skandal Ayasofya'nın otomatik bilet turnikelerini bozan müze çalışanları , aynı biletleri defalarca satarak ceplerini doldurmuş . Skandal , bir çalışanın ihbarıyla patlak verdi ÖMER ERBİL İstanbul Ayasofya , bir güvenlik görevlisinin İngiliz turiste tacizde bulunmasının ardından , şimdi de bilet yolsuzluğuyla gündeme geldi . Bazı çalışanların otomatik bilet turnikelerini bozup aynı biletleri defalarca turistlere satarak vurgun yaptığı iddia edildi . İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ve İstanbul Valiliği konuyu soruştururken , Kültür Bakanlığı müfettişleri de araştırmalarını sürdürüyor . Ayasofya'da bilet yolsuzluğunu önlemek ve geçişleri rahatlatmak için iki yıl önce akıllı bilet uygulamasına geçildi . Ziyaretçiler gişeden biletini aldıktan sonra turnikede okutuyor ve müzeye öyle giriyordu . Ayrıca bir elemana ihtiyaç duyulmuyor ve turnikelerde yığılmanın önüne geçiliyordu . İKİ YIL ÖNCE TAKILDI Ancak iddiaya göre , milyarlarca lira verilerek kurdurulan turnikeleri , çalışanlar bozdu . Bozuk turnikeler sayesinde yapılan vurgun sistemi şöyle işliyor : Kafile halinde gelen turistlere gişeden toplu kesilen biletleri rehber turnikelere getiriyor . Ancak turnikeler bozuk olduğu için başında bir müze görevlisi bulunuyor . Biletler toplu halde görevliye veriliyor . Görevli , turistleri tek tek yandaki girişten içeriye sokuyor . Daha sonra turistlerden alınan bu biletler yeniden gişeye geri götürülüp satılıyor . Bu çark tekrar tekrar işlerken , 15 milyon lira olan bilet bedeli de gün boyu biriktirilip sonra müze çalışanları arasında paylaşılıyor . YÖNETİCİLERE SUÇLAMA Skandal , bir tutanakla su yüzüne çıktı . Yukarıda anlatılan sistemin İspanyol kafilesine uygulandığına tanık olan bir müze çalışanı , tutanak tutup Bakanlık'a gönderdi . Ardından ihbar mektupları yağmaya başladı . Müze yönetimince kurulan Ayasofya'yı Yaşatma ve Turizm Derneği yönetim kurulu üyelerinin para içinde yüzdükleri , lüks otomobilleri olduğu iddiaları ortaya atıldı . Bu şikayetleri öğrenen Cumhurbaşkanlığı da bakanlığa yolsuzluğun araştırılması için yazı gönderdi . Kültür Bakanlığı , iddialar üzerine Ayasofya'ya müfettiş gönderdi . Yolsuzluğun boyutlarını gören müfettiş , kendisine yardımcı müfettiş gönderilmesini istedi . Şimdi müze ve dernek yöneticilerinin tek tek malvarlığı beyanları alınıyor . Lüks semtlerde oturan dernek yöneticilerine altlarındaki arabaları nasıl aldığı soruluyor . Simavi Ödülü Nedim Şener'in Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin Sedat Simavi Ödülleri'ni kazananlar belli oldu . Gazetecilik ödülünü Milliyet'ten Nedim Şener aldı İSTANBUL Milliyet Bu yıl 16'ncısı düzenlenen törende , dokuz dalda verilen ödüle layık görülen isimler ve eserleri şöyle : Gazetecilik Ödülü : " Naylon Holding " adlı eseriyle Nedim Şener . Radyo Ödülü : " Halkın Sesi " programıyla NTV Radyo . Televizyon Ödülü : " Kaf Dağının Ardı Asya Bozkırın Sesi " adlı televizyon programıyla Daver Atabey ve " Bir Muhabirin Günlüğü : Afganistan Notları " adlı televizyon programıyla Kaya Heyse . Seçici Kurul , bu dalda TRT İstanbul Televizyonu'ndan İsmet Yazıcı Emir'i " Bilincin Haritası " adlı televizyon programı nedeniyle " övgüye değer " buldu . Edebiyat Ödülü : " Güzel Yazı Defteri " adlı eseriyle Tomris Uyar . Sosyal Bilimler Ödülü : " Tanzimat'tan 11 . Yüzyıl'a Türkiye Ekonomisi Birinci Küreselleşmeden İkinci Küreselleşmeye " adlı eseriyle Prof . Dr . Gülten Kazgan . Fen Bilimleri Ödülü : " Killing Spinör Denklemlerinden Yeni Zar Çözümleri " adlı eseriyle Dr . Ali Kaya . Sağlık Bilimleri Ödülü : " Behçet Hastalığı Tedavisi Araştırmaları ( Birbirini tamamlayan 10 eser ) " ile İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Behçet Hastalığı Uygulama ve Araştırma Merkezi . Seçici Kurul Doç . Dr . Kemal Tahaoğlu'nu da , " Türkiye'de Çok İlaca Dirençli Tüberkülozun Tedavisi " adlı eseri nedeniyle " övgüye değer " gördü . SÜREYYA DA LİSTEDE Görsel Sanatlar Ödülü : " Siyah Beyaz Sanat Galerisi Sergisi " ile Gülsün Karamustafa . Spor Ödülü : 1500 metrede Avrupa Atletizm Şampiyonu olan Milli Atlet Süreyya Ayhan ile Dünya Kupası üçüncüsü Milli Futbol Takımı . Bu dalda , Dünya Grekoromen Güreş Şampiyonu olan Mehmet Özal da " övgüye değer " bulundu . Ödüller , Aralık'ta , İş Sanat ve Kültür Merkezi'nde düzenlenecek törenle sahiplerine verilecek . Denkliği yok ama Meclis albümünde ! SİBEL KAHRAMAN İstanbul AKP Milletvekili Göksal Küçükali , Meclis albümünde eğitim durumunun karşısına " Newport Üniversitesi İşletme Bölümü " yazdırdı . Ancak yasalar karşısında bu geçersiz . Çünkü YÖK , Newport Üniversitesi'ni tanımıyor ve buradan alınan diplomaların denkliğini de kabul etmiyor . Buna rağmen Küçükali , Anayasa'ya göre kurulması mümkün olmayan bir üniversitenin resmen Meclis albümünde yer almasını sağladı . GELENLERE SÖYLÜYORUZ YÖK yetkilileri , " Prosedür gereği yükseköğretim kurumunun ya devlet tarafından kurulması ya da tamamiyle devlet üniversiteleri gibi YÖK'ün gözetim ve denetiminde vakıflar tarafından kurulması gerekiyor " dedi . ABD'deki Newport Üniversitesi'nin temsilciliği olarak kurulduklarını belirten eğitim kurumlarının sahibi Salih Baycan da " Gelenlere diplomanın Türkiye'de denkliğinin olmadığını söylüyoruz . Bilerek kayıt yaptırıyorlar " diye konuştu . Hükümete dokundu ! CHP Lideri Baykal , Meclis'te AKP'nin dokunulmazlık ve Anayasa değişikliği ile ilgili planlarını eleştirdi . Başbakan Gül de dokunulmazlığı hemen getirebileceklerini açıkladı ANKARA Milliyet CHP lideri Deniz Baykal , seçimde vaatte bulunulmasına rağmen dokunulmazlık konusun hükümet programında yer almamasına tepki göstererek AKP'lilere " Siyaset cesaret işidir , Kasımpaşalılık işte budur " diye seslendi . Baykal , hükümete " Rejim sorunu çıkarmayın " uyarısında bulundu . Başbakan Abdullah Gül ise dokunulmazlığın kaldırılmasına ilişkin değişikliği Anayasa paketi görüşmeleri sırasında hemen getirebileceklerini söyledi . TBMM'de dün 58 . Hükümet'in programı üzerine söz alan Baykal , AKP'nin Anayasa değişikliğiyle ilgili planlarını eleştirdi . AKP sıralarına " Anayasa'yı ayakbağı sayan , Anayasa'nın temellerini sessizce ortadan kaldırmaya yönelik bir arayış içinde misiniz " sorusunu yönelten Baykal şöyle konuştu : " Cumhuriyet'in 80 yıllık kazanımlarını , Türkiye'nin hassas dengelerini yok sayıp , Güç bendedir diyerek yeni bir Anayasa yapmayı kimse aklından geçirmesin . Büyü bozulmaya başladı . Devletin temel kurumları ile asla kavga etmeyin , Cumhurbaşkanı'nın uyarılarını dikkatle değerlendirin . Cumhuriyetin 80 yıllık kazanımlarına dokunmayın . Anayasal düzenin temelleriyle oynamayın . Rejim sorunu çıkarmayın . " Erdoğan'ın arkadaşları AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın bazı arkadaşları hakkında dava açılması nedeniyle dokunulmazlıkları gündeme getirmediğini savunan Baykal şöyle devam etti : " Benim dava arkadaşlarım hakkında dava açılmışsa derhal dokunulmazlıkların kaldırılması gerekir diyebilmek , bu kişilerin gerçekten suçsuz olduğuna inanmakla mümkündür . Bu inanç yoksa dokunulmazlık konusunda 65 milyona verdiğiniz sözler tutulmamaya başlar . Yakınlarınızı kollamaya başlarsınız . " Tereddüte mahal yok Baykal'ın eleştirilerini yanıtlayan Gül , uzlaşma sözü vererek şunları söyledi : " Anayasa'yı birden değiştiriyoruz , maddeleri istediğimiz gibi yazıyoruz anlayışında değiliz . Tereddüte mahal yok . Gizli kapaklı hiçbir niyetimiz yok . Hiçbir arayış içinde değiliz . Dokunulmazlıkların kaldırılmasından yanayız , ancak konunun bütün kurumlarla birlikte ele alınması gerekir . Türkiye'de kadar çok dokunulamayan kişi ve kesim var ki bunların hep birlikte ele alınması gerekiyor . Herkes millete hesap verebilmeli . Hiçbirimizin ayrıcalığı yok . " dedi . Arınç azarladı TBMM Genel Kurulu'nda 58 . hükümet programı üzerindeki görüşmelerde ilk sözü alan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , saat dakika 46 saniye süren bir konuşma yaptı . Baykal konuşmasına , geçen dönem görev yapan 11 . dönem milletvekillerine ve başta Bülent Ecevit olmak üzere tüm siyasi parti genel başkanları Devlet Bahçeli , Mesut Yılmaz , Tansu Çiller ve Recai Kutan'a esenlikler dileyerek başladı . AKP Mersin Milletvekili Dengir Mehmet Fırat'ın konuşmasının ardından CHP Grup Başkanvekili Mustafa Özyürek , Baykal'ın anayasa değişikliği konusundaki sözlerinin yanlış yansıtıldığı ve sataşma olduğu gerekçesiyle söz istedi . Ancak TBMM Başkanı Bülent Arınç , Fırat'ın Baykal'ın konuşmalarına düzeyli bir yanıt verdiğini ve sataşma olmadığını belirterek söz vermedi . Baraj altında kalan SP'liler , iktidar kulisinde eski dava arkadaşlarına destek verdi . RP'nin kapatılmasına neden olan eski miletvekili Hasan Hüseyin Ceylan ile FP'nin kapatılmasına neden olan Bekir Sobacı kuliste AKP'lilerle sohbet etti , bakanlarla görüştü . TBMM Başkanı Bülent Arınç , Genel Kurul'da ilk kez bir görüşmeyi yönetti . Arınç milletvekillerine ilk uyarısını da , " Hem hatibi dinlemiyorsunuz , hem de dikkati dağıtıyorsunuz " diye yaptı . Başbakan Gül , ekonomik programı eleştiren Baykal'a , " Kemal Derviş sizin partide " anımsatması yaptı ama Derviş , Meclis'in ilk önemli oturumunda CHP sıralarında yer almadı . AKP'li Dengir Mir Mehmet Fırat , Türkiye'nin " ekmeközgürlük " ikileminden kurtarılacağını söylerken Nazım Hikmet'in , " Bu milleti bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşcesine mutlu ve özgür yaşatacağız " dedi . AKP , iktidar olunca şaştı ! Hükümetin dokunulmazlığı gündeme almaması eski ve yeni vekillerin tepkisine yol açtı İSTANBUL Milliyet Milletvekili dokunulmazlıklarının istismar edildiğini söyleyen AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın konuyu bir yıl gündemlerine almayacaklarını söylemesi eleştirilere neden oldu : Güldal Okuducu ( CHP Milletvekili ) : Seçim öncesinde toplumun temel duyarlılığının oluştuğu en önemli konu yolsuzluklar değil miydi ? Bu ülke sadece bankaların içinin boşaltılmasıyla 40 milyar dolarını yolsuzluklara kaptırmadı mı ? Halka yolsuzlukla mücadelenin sözü verilmedi mi ? Halkı yeniden aldatmaya dönük bir politik yaklaşımın sahibi olmak asıl istismardır . Ahmet Tan ( eski milletvekili ) : Erdoğan'ın çok zeki bir lider olduğu anlaşılıyor . Zekanın klasik tarifi yeni durumlar karşısında yeni pozisyonlar takınmaktır . Ama bu tür bir zeka , siyasal etik ve seçmene karşı sorumluluk kavramıyla da çelişiyor . Karakolda doğru söyler mahkemede şaşar zihniyeti var . Şimdiki parti en yükselen değer durumunda . Yükselen değer olunca da bu değerlere sahip çıkması gerekir . Bu seçimlerde yükselen değer dokunulmazlıkların kaldırılması , siyasi etikti . Sözün eri olmaktı . Sema Pişkinsüt ( eski milletvekili ) : Kürsü dokunulmazlığı dışında tüm ayrımcılıkların ve dokunulmazlıkların kaldırılması gerektiğini savunan bir insanım . Dokunulmazlıkların kaldırılmasının bir yıl söz konusu olmayacağı ve bu süreçte milletvekilleri hakkındaki davaların düşmesi gibi yaklaşımları asla kabul etmiyorum . Bahri Zengin ( eski milletvekili ) : Bu açıklamalar ne yazık ki geçmişte sürdürülen geleneksel politikaların devam edeceği görüntüsü veriyor . Düşünce , din ve vicdan özgürlüğü sağlanmadan dokunulmazlıkların kaldırılmasına karşıyım . Ancak zimmet , suistimal ve yüz kızartıcı suçlar için dokunulmazlık kaldırılmalı . Kesici Doğru Yol'u buldu ! AYDIN HASAN Ankara DYP'de büyük kongrede genel başkanlığa aday olmaları beklenen isimler arasında yarış başladı . Yarışın ilk etabında yeniden partiye dönen Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar ile dün üyelik başvurusunda bulunan eski ANAP Milletvekili İlhan Kesici öne çıktı . DYP'ye dönüşünde bazı GİK üyelerince karşılanan Kesici , Genel Başkan Yardımcısı Hasan Ekinci'yi ziyaret etti . Ekinci'nin " gurbetten yuvaya döndü " diyerek karşıladığı Kesici , seçim sonrası merkez sağda toparlanmaya katkıda bulunmak için DYP'ye üye olduğunu söyledi . Kuzey'den umut yok İskandinav rüzgârı Erdoğan'ı buz kestirdi . Danimarka Başbakanı Rasmussen , " Kıbrıs yetmez " dedi , vaatler için de mektup istedi . Finlandiya Başbakanı Lipponen de umut vermedi : Tarih zor UTKU ÇAKIRÖZER Helsinki Kopenhag Zirvesi öncesinde AB üyesi 14 ülkeye geziler düzenleyen AKP lideri Tayyip Erdoğan , Akdeniz cephesinde gördüğü desteği , kuzey ülkelerinde bulamadı . AB Dönem Başkanı Danimarka'nın Başbakanı Fogh Rasmussen , Türkiye'ye tam üyelik yolunda müzakere tarihi verilmesi için , " Kıbrıs sorununun çözülmesinin " yeterli olmayacağını söyledi ve vaatler için ilk kez bir aday ülkeden mektup istedi . Erdoğan'ın Helsinki'de görüştüğü Finlandiya Başbakanı Paavo Lipponen , " Zirvede olumlu sinyal verilecek . Ama müzakere tarihi değil , kriterleri yerine getirdiğinize bakılarak müzakere tarihinizin açıklanacağı yeni bir tarih verilme ihtimali kuvvetli " dedi . Erdoğan , " Kürt azınlığın hakları konusunda da duyarlı olmanız lazım " diyen Lipponen'e , " Kürtler ülkemizde azınlık değiller " diye tepki gösterdi . Erdoğan , Danimarka'da da Rasmussen'den " Çifte standart olmaz . Kriterler yerine getirildiğinde tarih verilecek " yanıtını aldı . Erdoğan , " 11 Aralık'ta tarih verilmesini bekliyoruz . Özellikle de ev sahibi dostumdan bunu istirham ediyorum . Parlamentodan yasa çıkartılması konusunda güçlüğümüz yok " dedi . Önce mektubunu görelim " Türk hükümetine çağrıda bulundum . Detaylı bir reform planını tarihleriyle birlikte bir mektupla bize bildirsin . Bu yol haritası karar sürecine katkıda bulunacaktır " diyen Rasmussen ise , Türkiye'nin durumu ile Kıbrıs sorunu arasındaki ilişkiye yönelik soruya verdiği yanıtta , " İkisi arasında bir bağ yok . Ancak Kıbrıs sorununun zirveye kadar çözüm bulması Türkiye ile ilgili kararı kolaylaştıracak " dedi . Erdoğan da " Bizden önce tarih alan aday ülkelere Kıbrıs gibi önkoşullar konmazken , Türkiye'ye bunun ilişkilendirilmesi haksızlıktır . Kıbrıs'ı karşımıza çıkarmak bize suyu bulandırmak gibi geliyor " şeklinde konuştu . Acı yanıt : Garanti değil İki liderin görüşmesinde Erdoğan , " önce Türkiye'ye müzakere tarihi verilirse Kıbrıs konusunda çözümün kolaylaşacağını " söyledi . Rasmussen'in , " Kıbrıs'ı önce çözmeniz tarih almanızı kolaylaştırır " yanıtı üzerine Erdoğan , " Diyelim ki BM planını kabul ettik . Bu durumda Türkiye'ye tarih vermeniz garanti mi ? " sorusunu yöneltti . Rasmussen ise , " garanti veremem " dedi . Türkiye için " ara formülöden söz eden Rasmussen , Erdoğan'ın , formülün " tarih için tarih mi " olduğu sorularına yanıt vermedi . Reform takvimi hazır " Rasmussen'in istediği reform planı ve takvimi hazır . Bir kapak yazısı ile birkaç güne kadar göndereceğiz " diyen Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , bir soru üzerine sürpriz bir açıklama yaparak , reform programında ve ulusal taahütlerde yer almamasına rağmen , istenirse , Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 15 No'lu protokolünün de imzalanarak , idam cezasının " savaş ve yakın savaş " hallerini de kapsayacak şekilde tamamen kaldırılabileceğini söyledi . Yakış , AB'nin bu tür bir belgeyi ilk kez Türkiye'den talep ettiğini de söyledi . Sezer , Almanya'dan destek istiyor Cumhurbaşkanı Sezer , bugün Almanya Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ıyla AB için görüşüyor MEHMET AKTAN Berlin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , bugün Berlin'de AB zirvesinde Almanya'dan Türkiye'ye tam destek konusunda yoğun görüşmeler yapacak . Dün Berlin'e giden ve ve bir zamanlar Atatürk'ün de kaldığı Adlon oteline yerleşen Sezer , akşam Berlin Filarmoni salonunda , İskandinav ülkeleri haftası münasebetiyle Oslo Senfoni Orkestrası'nın verdiği klasik müzik konserini izledi . Bugün önce Alman Cumhurbaşkanı Johannes Rau tarafından Cumhurbaşkanlığı sarayında resmi törenle karşılanacak olan Sezer , Türkiye saatiyle 14. Bu görüşmenin sonunda Schröder ve Sezer , ortak basın toplantısı düzenleyecek . Görüşmelerde Sezer , Almanya'nın Aralık ayındaki AB zirvesinde Türkiye'ye tam destek sağlanması ve bir tarih verilmesi için yardım isteyecek . Schröder ve Dışişleri Bakanı , AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen haftaki ziyaretinde gerekli desteği vereceklerini dile getirmişti . Atatürk'ün kaldığı otelde kalacak Almanya'nın başkenti Berlin'deki Adlon Oteli'ne 85 yıl sonra ilk defa Türk bayrağı çekildi . Türk bayrağı , çalışma ziyareti için Almanya'ya gelen Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in bu otelde kalması nedeniyle çekildi . Padişah Vahdettin ve Mustafa Kemal Atatürk de 1916'de bu otelde kalmıştı . Doğu ile Batı Berlin'in tarihi kapısı Brandenburg yanındaki otel II . Dünya Savaşı sırasında yıkılmış , savaştan sonra ise eskisi gibi inşa edilmişti . Ben inat etmiyorum görevimi yapıyorum Türbanlı olduğu için Sezer'i uğurlama törenine katılması eleştirilen Arınç'ın eşi , " Kriz istemedik , sadece görevimi yaptım . Asıl gitmesem kriz çıkardı " dedi SALİHA ÇOLAK Ankara TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın Cumhurbaşkanı Sezer ve Semra Sezer'i uğurlama törenine birlikte katıldığı türbanlı eşi Münevver Arınç , son günlerdeki gelişmeleri Milliyet'e yorumladı . Törene katılmasının " inattan " değil " görevden " kaynaklandığını vurgulayan Münevver Arınç , Sezer'in Öğretmenler Günü'nde yaptığı açıklamayı da , " Çarşaf baskısı Cumhurbaşkanı'na açıklama yaptırttı " diye yorumladı . ÜZÜLÜYORUM Münevver Arınç , yeni hükümet ve Meclis'in işbaşı yaptığı bir dönemde türbanının ön plana çıkarılmasından rahatsız olduğunu belirterek , sözlerini şöyle sürdürdü : " Beyler çok güzel işler yapıyor . Ama basında bunlar yer almıyor , Münevver Arınç'ın türbanı yazılıyor , konuşuluyor , öne çıkarılıyor . Bunlara çok üzülüyorum . Bülent Bey bu konuda her şeyi söyledi . Söylediklerimize inansınlar . " dedi . Görevlerini yaparken tamamen samimi duygularıyla hareket ettiklerini ifade eden Münevver Arınç , gizli bir amaçları olmadığının altını çizdi . Arınç şöyle konuştu : " Her şey ortada . Biz gün çok samimiydik . Sezerler de samimiydi . Onların ifadelerini , tavırlarını herkes gördü . Rahatsız olmadılar , biz de rahatsız olmadık . gün çok güzeldi . Sezer çifti türbanlı görüntülerden rahatsız olmadı , ancak daha sonraki günlerde yoğun baskı altında kaldı . Sezer'e , Siz böyle yaparsanız yarın çarşafla gelirler , takkeyle gelirler , sebep siz olursunuz diye baskı yapıldı . kadar çok baskı yaptılar ki , açıklamayı yapma gereği hissetti . Biz onların samimi olduklarına inanıyoruz . Biz gün görevimizi yerine getirmek için oraya gittik . Kriz çıkarma niyetimiz yoktu . Gitmeseydik görevimizi ihmal etmiş olurduk , asıl zaman kriz çıkardı . " AYNEN GÖREVE DEVAM Protokol kurallarına uygun olarak görevini yapmayı sürdüreceğini de vurgulayan Arınç , " Bu konuda gerekli görüşmeleri yapacağız , danışacağız , görevimizin gereği neyse yerine getireceğiz . Bu benim her zamanki kıyafetim . Samimi olduğumuz zamanla anlaşılacak " dedi . Şimdi de tokalaşma tartışması Vakit gazetesi yazarlarından Mustafa Kaplan , dünkü köşe yazısında , Arınç'ı , eşinin " yabancı erkeklerle tokalaşmasına karşı çıkmadığı " gerekçesiyle eleştirdi : " Münevver Hanım'ın türbanı meselesinde sıradağlar gibi dik duran Arınç , onu bir yabancı erkekle , Cumhurbaşkanı da olsa tokalaşması meselesinde hassasiyet göstermeyerek bizi şaşırtmıştır . Hiçbir dünyevi makam , dinin bir meselesinde gevşek davranmaya değecek kadar ehemmiyet arz etmemeli . " Baraj mağdurları Clinton'ın izinde ! Clinton gibi iktidarı kaybeden liderleri bünyesinde toplayıp konferanslara gönderen ajans , Çiller , Yılmaz ve Cem'i istedi ŞÜKRAN PAKKAN İstanbul Ağzından çıkan her kelimeyle para kazanan Bill Clinton'ın " konuşma organizatörlüğünü " yapan CSA , Kasım'da yenilgiye uğrayan DYP Genel Başkanı Tansu Çiller , ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz ve YTP Genel Başkanı İsmail Cem'e de teklif sundu . Bugünlerde köşelerine çekilen siyasetçilere , Avrupalı meslektaşlarıyla aynı olanakları sağlayacağına dair söz veren CSA , her konuşma için 10 100 bin dolar arasında değişen ücretler önerdi . MEKTUP GÖNDERDİK CSA'nın portföyündeki Bill Clinton , Bill Gates , George Bush , Nelson Mandela , John Major gibi ünlüler , konuşma başına 65 500 bin dolar kazanabiliyor . CSA'nın Türkiye temsilcisi Ünlü Konuşmacılar Ajansı Koordinatörü Handan Demiröz'ün Londra'da katıldığı toplantıda şirket yöneticileri , ısrarla istedikleri Çiller , Yılmaz ve Cem'in konuşmalarının , AB konsepti çerçevesinde belirlenmesi gerektiğini söyledi . Ünlü Konuşmacılar Ajansı kurucusu Sezai Babakuş , üç genel başkana şirketin planlarını anlatan mektup yazdıklarını ve telefonla görüştüklerini söyledi . Konuşmacıların en yüksek ücreti , en popüler oldukları dönemde aldıklarını da vurgulayan Babakuş , " Theacher ya da Gorbaçov , bir zamanlar 150 bin dolar alırken , şimdi 60 bin dolarla yetiniyorlar " dedi . Yılmaz istifa ediyor NAMIK DURUKAN Ankara ANAP'ta Mesut Yılmaz dönemi bugün sona eriyor . Merkez Karar ve Yönetim Kurulu'na ( MKYK ) istifasını sunacak olan Yılmaz'ın ardından partiyi taşıyacak adaylar arasında Lütfullah Kayalar adı ağır basıyor . ANAP MKYK , Genel Başkan Mesut Yılmaz başkanlığında bugün toplanıyor . Başkanlık Divanı'nın olağanüstü kongre için kararlaştırdığı 11 Ocak 1005 tarihi , bugün toplanacak MKYK'nın onayına sunulacak . Oylamada 11 Ocak tarihinin benimseneceği belirtiliyor . Besim Tibuk çekildi İSTANBUL Milliyet Besim Tibuk , Liberal Demokrat Parti ( LDP ) Genel Başkanlığı'ndan istifa etti . İstanbul İl Merkezi'nde önceki akşam gerçekleştirilen toplantıda kararını açıklayan Tibuk , LDP'nin Kasım seçimlerinde aldığı sonucun " kabul edilemez " olduğunu , bu nedenle partinin yeniden kendisinin başkanlığında bir seçime girerek halktan oy isteyemeyeceğini belirtti . Tibuk , " Partiler sadece programlarıyla değil , liderleriyle de halka umut olmalıdır . Biz bunu başaramadık " dedi . Bundan sonra parti içinde sadece gençlere yönelik çalışmalar yapacak olan Tibuk , kongreye kadar genel başkanlıkla ilgili tüm görev ve yetkilerini , Genel Başkan Yardımcısı Nizam Kağıtçıbaşı'na devretti . Vebalı mıyım ? Gül'ün türbanlı danışmanı , " Başbakanlığa ziyarete gittim başıma gelmeyen kalmadı " dedi . . . ABDULLAH KARAKUŞ Ankara Başbakan Abdullah Gül'ün danışmanı olarak Başbakanlık'ta göreve başladığı iddia edilen türbanlı Ayşe Yılmaz , " Başbakanlığa ziyarete gittim , başıma gelmeyen kalmadı . Ben vebalı mıyım ? Bu kadar gürültü çıkarılacağını bilseydim gider miydim bilmiyorum " dedi . Gül'ün " uluslararası ilişkiler " konusunda danışmanlığını yapan Yılmaz , yaşananları şöyle özetledi : RESMİ GÖREVİ YOK " Beraber çalıştığım Nuray Hanım özel kalemde göreve başlayınca yanına gittim . Bir ara internetten telefon faturası yatırmak için masaya oturdum . Görenler yanlış anlamış . " Başbakanlık'tan konuyla ilgili yapılan açıklamada da şu ifadeler yer aldı : " Ayşe Yılmaz , Başbakan'ın AKP'deki danışmanıdır . Yılmaz'ın 15 Kasım 1001 günü Başbakanlık'a gelişi , çeşitli konuların Başbakan'a arz edilmesi sebebiyledir . Yılmaz'ın Başbakanlık'ta herhangi bir resmi veya fiili görevi bulunmamaktadır . " FB yenilgisinden sonra GS , kendine gelemedi UTKU ÇAKIRÖZER Lizbon Tayyip Erdoğan'ın tüm görüşmelerinde ortak konu olan futbol , Lizbon'da da gündemdeydi . Portekiz Başbakanı Jose Barroso'nun , " Galatasaray , UEFA Kupası'nı kazanmıştı . Şimdi durumu nasıl ? " sorusuna Erdoğan , " Kısa süre önce Fenerbahçe'ye yenildiler . yenilgiden sonra kendilerine gelemediler " karşılığını verdi . Önceki günkü görüşmede Barroso Erdoğan'a , " Ordunuzun laiklik konusunda hassasiyetleri vardı , şimdi ilişkileriniz nasıl ? " diye sordu . Erdoğan bu soruya , " Ordu da Türk halkının ordusu . Aynı ülkenin sevdalılarıyız " yanıtını verdi . Cumhurbaşkanı Jorge Sampaio da Erdoğan'a , " Umuyoruz devletin yönetiminde hak ettiğiniz noktaya gelirsiniz " dedi . Fransa'nın derdi , silah satmak Chirac : Savunma Bakanı ile gelin UTKU ÇAKIRÖZER Stockholm Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac , AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile bugün yapacağı görüşmeye Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün de katılmasını istedi . Chirac'ın , TSK'nın katrilyonluk silah projelerinden , Fransız firmalarına pay verilmesini iseteyecek . Erdoğan , bugün Paris'te Elysee Sarayı'nda Chirac ile biraraya gelecek . Chirac'ın , " Yanınızda savunma bakanınızda olsun " talebini iletmesi , AKP heyetinde ilginç spekülasyonlara yol açtı . Chirac'ın , Erdoğan'a randevu vermek istemediği için Gönül'ü çağırdığı iddiaları doğrulanmazken , Fransa Cumhurbaşkanı'nın asıl hedefinin , dev silah projeleri olduğu ortaya çıktı . Chirac , kendisinden Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesi için destek isteyecek Erdoğan'a , TSK'nın öncelikli modernizasyon projelerinde Fransız silah şirketlerine ayrıcalık tanınmasını isteyecek . Bu projelerin başında , milyar dolarlık ( 11 katrilyon lira ) tank üretim projesi ve 500 milyon dolarlık ( 500 trilyon lira ) tekerlekli , zırhlı muharebe aracı projesi yer alıyor . BDDK : Çukurova'nın borcu 5. Rakamın , Haziran 1001 tarihi itibariyle ana para ve faizden oluştuğunu belirten BDDK , Çukurova Grubu'nun Pamukbank ve Yapı Kredi ile beraber Tasarruf Mevduatı Sigorta Fon'u ( Fon ) kapsamında bulunan diğer bankalara olan toplam borcunun 5. BDDK , Çukurova Grubu'nun Pamukbank'tan kullandığı kaynağın 1. Grubun , Fon yönetiminde olan bankalara olan kredi borcu ise 100 milyon dolar . Hazine kâğıdı kondu Cuma günü Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu'nun Fon'a devri kararına ilişkin yürütmeyi durdurma kararı verdiği Pamukbank , milyar dolarlık sermaye açığı ile Türkiye'nin Uluslararası Para Fonu'na ( IMF ) verdiği niyet mektubunda yapısal kriter olarak yer alıyor . BDDK , Fon'a devrinden sonra Pamukbank'ın donuk kredilerini , yerine 1. BDDK , bankanın mevduat akışı için de 450 milyon dolarlık kaynak kullandı . Sermaye açığı ile Fon'a alındı BDDK , 18 Haziran 1001 tarihinde 4589 sayılı Bankalar Kanunu'nun 14'üncü maddesinin ve numaralı fıkralarında yer alan şartların oluştuğunu gerekçe göstererek Pamukbank'ı Fon yönetimine almıştı . Kurum , kamuoyuna yaptığı açıklamada banka yönetiminin Bankalar Kanunu çerçevesinde alınması istenen tedbirleri almadığını , tedbirler alınmış olsa bile Pamukbank'ın mali bünyesinin güçlendirilmesine olanak bulunmadığını belirtmişti . Pamukbank'ın sermaye açığının 51 Aralık 1001 tarihi itibariyle yaklaşık milyar dolar olduğu açıklanmıştı . Pamukbank endişesi & : Bankacılık reformunda şüphe uyandı Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard & Poor's ( & ) , Pamukbank'ın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na ( TMSF ) devrinin yürütmesini durdurma kararının bankacılık reformunun tamamlanması konusunda şüpheler uyandırdığını söyledi . Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu , Fon'a haziran ayında devredilmesine ilişkin olarak banka hissedarlarının yaptığı itirazı yerinde bularak devrin yürütmesini durdurmuştu . Sermaye yetersizliği olan Pamukbank gibi başka birçok banka bankacılık reformu kapsamında Fon'a alınarak ya durumları iyileştirilmiş ya da tasfiye edilmişti . Görünüm hâlâ değişmedi Standard and Poor's'un Finansal Hizmetler Grubu Direktörü Emmanuel Volland , " Yapı Kredi ve Pamukbank'ın durumu , hükümetin bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılmasının sonuçlandırılmasına ilişkin kuşkular yarattı " dedi . Volland , & P'nin Türk bankalarının görünümünü değiştirme durumunda olmadığını belirterek düşük sermaye ve zayıf aktif kalitesi nedeniyle Türk bankacılık sisteminin görünümünün hâlâ negatif olduğunu söyledi . Volland ayrıca , kamu bankalarının Türk bankacılık sistemi için kısa vadeli bir tehdit unsuru olmaktan çıktıklarını belirtti . Gül : Kimseye kurtarma sözü vermedik EKONOMİ SERVİSİ Başbakan Abdullah Gül , Financial Times'a ( FT ) verdiği demeçte , Pamukbank'ın eski sahibine geri devriyle ilgili bir söz vermediklerini belirtti . Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu'nun Pamukbank'ın Fon'a devrinde yürütmeyi durduruma kararı vermesi üzerine ABD'li yatırım bankası Goldman Sachs , " AKP ile Pamukbank'ın eski sahibi arasındaki ilişkinin son derece yakın olduğu açıkça görülüyor " ifadesini kullanmıştı . Başbakan Gül , FT'deki demecinde " Kasım seçiminden önce AKP lideri ve Mehmet Emin Karamehmet'in buluşmasında herhangi bir söz verilmemiştir . Bazen insanların şikâyetlerini dinleyebilirsiniz ama bu söz verdiğiniz anlamına gelmez " dedi . Gül , kesinlikle banka kurtarma operasyonunun söz konusu olmadığını ve olmayacağını belirterek , " IMF'nin bu konu özelinde çok hassas olduğunun farkındayım . Biz de bu konuda çok hassasız . Çünkü bu halkın parası . Kimseye para verecek durumda değiliz " dedi . FT , bu sözlerle Gül'ün BDDK Başkanı Engin Akçakoca'ya destek verdiğini belirtti . FT , yürütmeyi durdurma kararının , IMF'de derin kaygı yarattığını , yabancı yatırımcıları da bankacılık reformunun sekteye uğrayabileceği konusunda endişelendirdiği belirtti . Yeni Meclis'in ilk yasası mali miladı kaldıracak Mali miladı kaldıran yasa tasarısı Başbakanlığa sevk edildi . Yılbaşına kadar yasalaşması öngörülen tasarı , yeni Meclis'in de ilk yasası olacak EKONOMİ SERVİSİ Maliye Bakanlığı mali milat'ı kaldırmak amacıyla hazırlanan kanun tasarısını Başbakanlığa gönderdi . Yürütme ve yürürlük dahil 10 maddeden oluşan yeni düzenlemeyle yılbaşında yürürlüğe girmesi gereken mali milat ve nereden buldun uygulaması tamamen kaldırılıyor . Tasarıda , gelir tanımında 1988 öncesine dönülerek , ticari , zirai ve serbest meslek kazançlarıyla ücretler gayrimenkul sermaye iradı ve menkul sermaye iradının yanı sıra sair kazanç ve iratlar gelirin son unsuru olarak belirleniyor . 11 Temmuz 1988 tarihinde çıkarılan 4569 sayılı kanunda yer alan diğer kazanç ve iratlar gelirin tanımından çıkarılıyor . Bu şekilde diğer kazanç ve iratların torba gelir unsuru haline gelmesi uygulamasından vazgeçiliyor . İyiydi de niye ertelediler ? Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , tasarının yılbaşından önce mutlaka yasalaşacağını söyledi . Unakıtan , " Mali milat uygulama dışı kalıyor . Yeni düzenlemeyle 56/4 , yani nereden buldun kalkıyor . Ona erteleme yok . Çünkü erteleye erteleye gelinmiş . Çok iyi idiyse niye ertelendi ? Uygulayın madem çok iyi ise . Hem kendileri koyuyor , hem erteliyor . Demek ki sisteme uygun değil " dedi . 180 bin dosyalık af Vergi Barışı Projesi'nde sıranın diğer yasalara geleceğini söyleyen Unakıtan , " 180 bin ihtilaflı dosya var . Öyle bir kriz yaşadık ki , yüzlerce insan dükkânını kapatmak mecburiyetinde kaldı . Memleketin üzerinden tank geçti . Mükellefimize iyi bir yaklaşım yapmamız , ak bir sayfa açmamız lazım " dedi . Unakıtan , vergi reformlarının mali miladı kaldıran kanunla bitmeyeceğini , diğer kanunların da arka arkaya geleceğini söyledi . Unakıtan , " Bir vergi affı gibi telakki edip de kimse vergisini ödememe gibi veya sonraya bırakma gibi bir yanlış davranış içine girmesin . Milletimizi Maliye Bakanı olarak böyle bir davranış içine girmemeleri konusunda özellikle uyarmak istiyorum " diye konuştu . Harcamanın kaynağı sorulacaktı Zekeriya Temizel'in Maliye Bakanlığı döneminde ( 1998 ) çıkartılan ve Mali Milat Nereden Buldun olarak bilinen 4559 sayılı Yasa'nın ana özelliği gelir tanımını değiştirmesiydi . Tasarruf ve harcamaya kaynak teşkil eden her türlü kazanç vergiye tabi tutuluyordu . Kaynağı açıklanamayan tasarruf veya harcamanın kaynağı için nereden buldun sorusu sorulabilecekti . Ana hedef , kayıtdışı servetler ve demirbaşların kaynağı sorulmadan kayıt altına alınması ile yeni bir başlangıç yapılmasıydı . 11 Ağustos 1999'da çıkarılan 4444 sayılı Yasa ile ertelendi ve Ocak 1005'ten itibaren yürürlüğe girmesi öngörüldü . Bu ertelemede , Ocak 1999 51 Aralık 1001 arasında elde edilen faiz , kâr payları , repo kazançları , ( üç ay süre ile elde tutulanlar hariç ) hisse senedi kazançlarının vergilendirilmesi de ertelenmişti . Türkiye'nin markaları yarışıyor Marka 1001 Konferansı öncesinde başlatılan Benim Markam yarışmasında 18 Türk markası kapıştı . Binlerce tüketicinin oyları ile belirleyeceği en beğenilen markalara ödül de verilecek EYLEM TÜRK Yürekli Eğitim ve Danışmanlık tarafından 11 15 Aralık'ta düzenlenecek Marka 1001 Konferansı kapsamındaki Benim Markam yarışması , 18 Türk markası arasında sürüyor . Türkiye'de en çok bilinen , beğenilen markaların belirlenmesi için tüketici ile görüşülerek yapılan halk oylamasına şu ana kadar bin kişi katıldı . Yarışmanın ilk hafta sonuçlarına göre birinci sırada Mavi Jeans yeraldı . Öne çıkan diğer markalar ise Pınar , Kent Gıda , Digiturk ve Turkcell . Ödül alacaklar Markanın şirketlerin ayakta kalması için bir zorunluluk , bir temel güç olduğunu söyleyen Yürekli Eğitim Danışmanlık'ın sahibi Ayşegül Yürekli Şengör , Türkiye'de marka bilincinin yeni yeni geliştiğini ve konferansı firmalara bu konuda vizyon sağlamak amacıyla düzenlediklerini belirtti . Şengör bu amaçla " Benim Markam " adı altında bir de yarışma organize ettiklerini anlattı . Sürmekte olan oylamada markaların kıyasıya çekiştiklerini söyleyen Şengör , oylamanın telefonla yapıldığını , sesli etkileşim sistemiyle yönlendirilerek oy kullanıldığını belirtti . İlk hafta bin oy geldi Uygulanan sistemle numaraların takip edilebildiğini kaydeden Şengör , " Aynı numaradan yapılan aramalar eleniyor . Böylece sağlıklı bir oylama gerçekleşiyor . Şu anda yani ilk hafta sonunda binin üzerinde arama vara ama geçersiz oldukları için bunlar elendi . Şu anda bin geçerli oy var " dedi . Benim Markam Ödülleri kapsamında dört kategoride ödül verileceğini açıklayan Şengör , " En bilinen marka dışında , kadın tüketicilerden , erkek tüketicilerden ve gençlerden en fazla oy alan markalara da ödül verilecek " dedi . Şu ana kadar görüşülen tüketicilerin yüzde 60'ının kadın , yüzde 40'ının erkek olduğunu söyleyen Şengör , " Arayanların yüzde 55'i , 15 yaşın altında . Yüzde 51'i 15 40 yaş arasında . Yüzde 14'ü de 40 yaşın üstünde " diye konuştu . Büyüme hızını yüzde 6'ye çıkaracağız Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun , enflasyonu kontrol altına alıp , büyüme hızını yüzde 6'ye çıkarmayı hedeflediklerini söyledi . Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'a vekalet ettiği için , Japonya'nın Ankara Büyükelçisi Shigeo Takenaka'yı makamında kabul eden Bakan Coşkun , 58 . hükümetin , ülkenin ekonomik şartlarına göre enflasyonu kontrol altına alma gayreti içinde olacağını bildirdi . Coşkun , " Enflasyonu kontrol altına alırken , büyüme hızının yüzde olmasını hedefliyoruz " diye konuştu . Enflasyonu 1005'te yüzde 10 , 1004'te de yüzde 10'lara düşürceklerini vurgulayan Bakan Coşkun , " 1005'lerde de tek rakamlara indirmeyi amaçlıyoruz . Ama bu arada da büyüme sağlanacak " dedi . Uygulanan politikaların , ekonomiyi küçültücü olduğunu belirten Coşkun , dengeler yerine oturduğunda enflasyonun kontrol altına alınacağını sözlerine ekledi . YATIRIM FONLARI VE BONO İhaleden iyimserlik çıktı AKP iktidarının ilk ihalesinde , 1. Yüzde 51. Hazine olumlu piyasa koşullarından faydalanmak için açtığı 561 gün vadeli tahvil ihalesinde , yüzde 51. Bu hafta önemli bir iç borç geri ödemesi bulunmayan ve 4. Hazine'nin , AKP'nin hükümeti devralmasından sonra yaptığı ilk iç borçlanma ihalesinde yıllık yüzde 51. Hazine'nin dün yaptığı iç borçlanma ihalesine nominal olarak katrilyon 658. Bu teklifin katrilyon 590. Reel faiz yüzde 10'lerde İhalede yıllık basit faiz yüzde 51. İhaleden sonra kamu kurum ve kuruluşlarına satış yapılmadı . Dün 19. MB'nin son beklenti anketinde yüzde 16. İhaleye gelen yüksek teklif miktarında , reel faizin yüksek olması da etkili oldu . Öte yandan , 910 trilyonluk borçlanma herhangi bir itfaya karşılık yapılmadı . Bu nedenle uzun vadeli kağıtlarda reel faizin daha yüksek olması nedeniyle , kurumsal portföylerde daha kısa vadeli kağıtlarla uzun kağıtların değişmesi sözkonusu olabilir . Talep beklenenin üstünde Piyasadaki beklenti talebin katrilyonun altında kalacağı yönündeydi . İhaleden çıkan faiz eğer sürprizler olmazsa faizlerin en kötü ihtimalle bu seviyelerde olacağını gösteriyor . Olumlu koşullarda faizlerin yüzde 50'nin altına gevşeme potansiyeli bu ihaleyle birlikte ortaya çıkmış görünüyor . Öte yandan , piyasada belirsizlikler devam ediyor hala . AB ile ilgili gelişmeler , Aralık'ta IMF'le başlayacak görüşmelerde , hükümet programında revizyon gündeme gelir mi endişeleri sürüyor . Buna rağmen , Hazine'nin düzenladiği 561 gün vadeli tahvil ihalesine 1. Selen Müftüoğlu Kutevu HSBC Varlık Yönetim Müdürü Piyasa orta vadede olumlu Uzun vadeli iskontolu ihaleye gelen 1. Belirsizliklere rağmen , olumlu beklentilerinin daha ağır bastığını görüyoruz . Profesyonel yatırımcı için 561 gün vadeli tahvil , 1005 yılı enflasyon hedeflemesine paralel olarak oldukça yüksek bir reel faize işaret ediyor . Hazine en son geçen mayıs ayında 591 gün vadeli tahvil ihalesi açmıştı . Hazine'nin doğru zamanda , doğru vadeli bir ihale açtığını düşünüyorum . İhale sonuçları , faizde geriye doğru hala gidilecek bir marj olduğunu ve piyasalarda oluşan güven havasının sürdüğünü gösteriyor . Salim Kasap Park Raymond James Hazine Müdürü Yukarı gitme ihtimali zayıf Daha önceki ihalelelerde rezervlerini güçlendiren Hazine , gelen talebin yüzde 55'nü karşıladı . Daha önceki ihalelerde karşılama oranı yüzde 60 80 arasında değişiyordu . İhale sonuçları , yüzde 51'nin altında bulunan faiz seviyesinin teyit edildiğini gösteriyor . Olumlu koşullarda faizlerin yüzde 50'nin altına gevşeme potansiyeli bu ihaleyle birlikte ortaya çıkmış görünüyor . Kopenhag zirvesinden Türkiye'ye bir tarih verilmesi durumunda faizlerin hızla yüzde 50'lerin altına gerilemesini bekliyoruz . Yüzde 51. Alp Keler Koç Portföy Grup Müdürü Yüzde 50'nin altına gelebilir Son bir ay içerisinde faizlerde yaşanan hızlı düşüş sonrası yüzde 50 bileşik faiz seviyelerine gelindi . 561 günlük ihaleye piyasadan gelen yoğun talep , piyasalarda programa olan inancın arttığını teyit ediyor . Gelecek yılın enflasyon hedefine paralel yüksek reel getiri sağlama potansiyeline sahip bu ihale kağıdına daha çok kurumsal yatırımcılar talep gösterdi . Aralık ayındaki Kopenhag zirvesi ve yeni hükümetin IMF ile 1005 yılı programını netleştirmesi sonrasında piyasalarda belirsizlikler azalacak . Ekonomide ciddi toparlanmanın yaşandığı bu dönemde gelebilecek olumlu haberler sonucunda uzun vadeli faizlerde yüzde 50 seviyelerinin altını görmemiz mümkün . Bono dünyası İskontolu ihalelerde Hazine bonosu veya devlet tahvili cari faiz oranlarına bağlı olarak belirli bir iskontoyla satın alınır . Örneğin vade sonunda 100 bin TL nominal değeri olan bir Hazine bonosu için yatırımcı bugün 60 bin TL öder . Vade bitiminde 60 bin TL ödediğiniz kâğıt karşılığında 100 bin TL geri alırsınız . Değişken faizli bonolar , genelde daha uzun vadeli enstrümanlardır . Enflasyona veya periyodik olarak gerçekleştirilen referans ihalelerinde oluşan faize endeksli bir getiriyi yatırımcısına sağlar . Değişken vadeli bonoda yatırımcı , örneğin aylık periyodlarda dönemsel faizini ve vade sonunda anaparayı tahsil eder . Döviz cinsi veya dövize endeksli borçlanmalar ise döviz cinsinden veya endeksli olarak belirli bir faizi yatırımcısına sağlar . Vade sonunda ise anapara tahsilatı gerçekleşir . Bankalar aracılığıyla yatırımcı istediği Hazine bonosu ve devlet tahvilinden uygun miktarda satın alabilir ve satabilir . Alım ve satım esnasında cari faiz oranları üzerinden hesaplanan fiyatlar uygulanır . Oldukça profesyonellik gerektiren bono piyasasında işlem yapmak çoğu zaman küçük yatırımcı için zorluklar yaratabilir . Zaman kaybının yanında , doğru fiyat ve likidite gibi nedenlerle küçük yatırımcının yüksek bono pozisyonlarıyla tipi değişken ve tahvil bono fonları tercih etmesi pek çok avantajlar sağlamaktadır . Paranın güvenli adresi Fransa'da fon büyüklüğü 851. 1001 yılındaki global gerilemenin ardından Fransa ekonomisi , 1001 yılının ilk yarısında , diğer Avrupa ekonomilerinden daha hızlı bir büyüme performansı sergiledi . Bu dönemde Fransa'nın Gayri Safi Yurtiçi Hasılası yıllık olarak yüzde büyüdü . Bu büyüme büyük ölçüde iç talepteki canlanmadan kaynaklandı . Finans piyasalarında aşağı yönlü büyük trend değişimine rağmen , Fransa yatırım fonları piyasası 1001 yılında Euro bazında yüzde 4. Bu fon büyüklüğü ile Fransa , ABD'den sonra dünyanın ikinci büyük yatırım fonu pazarına sahip ülke olarak ortaya çıktı . 1001 yıl sonu itibariyle yatırım fonlarının toplam milli gelire oranı yüzde 48 olarak gerçekleşti . Likitte oran yüzde 56 Finansal piyasalardaki dalgalanmalardan korunmak isteyen Fransız yatırımcılar defansif bir yatırım stratejisi izleyerek yoğun bir şekilde para piyasası fonlarına yatırım yaptı . Bu nedenle , dünya fon endüstrisi trendlerinin tersine , Fransa'da likit fonlar en büyük pazar payına sahip oldu . Toplam fon pazarının yüzde 56'sı likit fonlardan oluşuyor . Değişken fonların toplam fonlar içerisindeki payı yüzde 15. Bono faizlerindeki düşüş , tahvil bono fonlarının performansına olumlu yansıdı , tahvilbono fonlarının pazar payları da arttı . Garantili fonların(* ) borsalardaki düşüşlere karşı ciddi alternatif oluşturmaları hisse fonların ve değişken fonların pazar paylarını azalttı . 415 portföy şirketi Fransa'da 1000 yılı sonunda 565 olan portföy ve yatırım fonları yöneten portföy yönetim şirketi sayısı , 1001 yılı sonu itibariyle 415'e yükseldi . Sektörde birleşmelerin olmasına karşın , alternatif yatırım stratejisi ve risk sermayesi konularında uzmanlaşmış yeni şirket kuruluşları belirgin bir şekilde devam ediyor . Zaman içinde bu özellikli teknikleri uygulayan portföy yönetimi şirketlerinin yatırım fonları endüstrisi için öneminin daha da artacağı görülüyor . Fransa'da , fon toplamının üçte ikisi , piyasanın en büyük 10 portföy yönetim şirketi tarafından yönetiliyor . Portföy yönetimi endüstrisi bu 10 şirkette yoğunlaşmış durumda . 1001 yılında finansal piyasaladaki dalgalanmalardan ve hisse senetleri piyasasındaki düşüşten dolayı Fransız yatırımcıların ve portföy yöneticilerinin yatırım tercihleri likit fonlara ve garantili fonlara doğru yönelim gösterdi . ( * ) Garantili fonlar , yatırımcısına minimum bir getiri oranını taahhüt eder . Genelde , piyasaların yükselme potansiyelinden yararlanmak isteyen fakat piyasa düşüşlerinde anaparalarını korumak isteyen yatırımcılar için oluşturulmuş . Yatırımcılar belli bir süre bu fonlardan çıkmamayı taahhüt ediyor . milyon 550 binden döndü Hayatı paylaşırım ama mallarımı asla Mal paylaşımı için gün kaldığını hatırlatan noterler , Sözleşme imzalamak için tek tük çift geliyor , onlar da kavga ediyor diyor . Sosyologlar , kocanın baskısını gerekçe gösteriyor ŞÜKRAN ÖZÇAKMAK İstanbul Yeni Medeni Kanun'la yürürlüğe giren tartışmalı mal rejimi düzenlemesinden yararlanmak için eşlere tanınan sürenin dolmasına beş gün kaldı . Ancak mal paylaşımı için başvuranların sayısında pek gelişme yok . Nüfusu 10 milyonu aşmasına karşın İstanbul'da sadece 1668 çift notere başvurdu . İstanbul'daki 105 noteri tek tek arayarak yaptığımız araştırmaya göre , yasanın uygulanması eşler arasında huzursuzluğa neden oldu . Bazı eşler , sözleşme için gittiği noterden tartışarak ayrıldı , bazıları da sözleşme örneklerinden fotokopi aldı , ancak bir daha geri dönmedi . NOTER DE GERİ ÇEVİRİYOR Yasadan yararlanmak isteyen eşlerin bir kısmı da , " Bize genelge gelmedi " , " Yasayı tam anlamadık , sorumluluk almayız " diyen noterler tarafından geri çevrildi . İstanbul Noter Odası , noterleri bilgilendirmek amacıyla üç gün önce toplantı yaptı , ancak sonuç değişmedi . İstanbul'un Fatih ve Eminönü ilçelerinin bulunduğu sur içindeki semtlerde eşler çoğunlukla " mal ortaklığı " sözleşmesi için başvururken ; Kartal , Kadıköy gibi ilçelerde " mal ayrılığı " sözleşmesi yapıldı . 140 evli çiftin sözleşme yaptığı Bakırköy'de de en çok " mal ayrılığı " sözleşmesi gerçekleştirildi . Yasadan yararlanan eşlerin yapacağı noter sözleşmesinin fiyatı 40 100 milyon lira arasında değişiyor . GÜVENMİYOR MUSUN ? Noterlerin sözleşme için gelen çiftlerle ilgili gözlemleri şöyle : " Yasayı öğrenmek için başvuran çok , ancak işlem yaptıran az . Eşlerini notere götürenlerin birçoğu kadın . Ancak , erkeğin Bana güvenmiyor musun ? gerekçesi noterde bile tartışmalara yol açıyor . Yasa hazırlanırken geleneksel yapı da göz önünde bulundurulmalıydı . Erkeklerin en çok tereddüt ettiği nokta , ölüm halinde mirasın eşinin ailesine kalabileceği ihtimali . Ekonomik bağımsızlığını kazanmış kadın zaten edindiği malı üzerine aldığı için yasayla ilgilenmiyor . Çocuksuz eşler ise kocasının ölümüyle mağdur olabileceği endişesiyle yasaya sahip çıkıyor . " 60'lik çift mallarını paylaştı ! Verilen sürenin dolmasına birkaç gün kalmasına rağmen mal paylaşımı sözleşmesi pek rağbet görmüyor ama imzayı basanlar da yok değil . Gaziantep'te dün . Noter'e giden emekli öğretmenler Nursel ( 66 ) ve Ziya Sayan ( 61 ) çifti , edindikleri mallar üzerinde eşit hak sahibi olduklarını belgeleyen sözleşmeye imza attı . Artık içinin rahat olduğunu belirten Ziya Sayan , " Güvenimiz sonsuz ama ölümlü dünya . Bu sözleşmeyle eşimin mallarımız üzerindeki hakkını belgelemiş olduk " dedi . DHA Göztepe 90 , Adalar İstanbul'da noterlerin en çok mal rejimi sözleşmesi yaptığı semt Göztepe ( 90 ) ve Bağdat Caddesi ( 50 ) bölgesi olurken , Adalar'da ise hiç işlem yapılmadı . Şile'de , Sultanbeyli'de , Çatalca'da , Zeytinburnu'nda , Silivri'de ise 11 çift yasadan yararlandı . Beşiktaş , Levent , Gayrettepe , Ulus ve Etiler gibi semtlerde ise toplam 145 sözleşme gerçekleşti . Yurt genelinde ise , Adana'da 50 , Mersin'de 500 , Gaziantep'te de 100 çift notere başvurdu . 1005'ten sonra paylaşılacak Ocak 1005 tarihine kadar Yeni Medeni Kanun'da yapılan düzenleme uyarınca notere başvurup bir sözleşme yapmayan ya da herhangi bir mal rejimini kabul ettiklerini beyan etmeyenlerin , boşanmaları veya çiftlerden birinin ölümü halinde kanundaki edinilmiş mallara katılma rejimi uygulanacak . Ancak sadece 1001 yılından itibaren edinilen mallar , çiftler arasında eşit olarak paylaşılacak . Psikolojik baskı altında olabilirler Nilüfer Narlı Türk kültürü için sözleşmenin yabancı bir kavram olduğunu söyleyen Marmara Üniversitesi Sosyoloji Bölümü Başkanı Prof . Dr . Nilüfer Narlı , mal paylaşımının ilgi görmemesinin gerekçesini şöyle açıkladı : " Ticarette de Sözüm senettir deriz . Mal paylaşımı da bir bakıma sözleşme . Aslında evlilik de başlı başına sözleşme olsa bile bizim kültürümüzde evliliğe bu gözle bakılmaz . Evlilik sevgidir . Bu yüzden de eşler , mal paylaşımı için notere gitme fikrine Bana güvenmiyor musun ? diye sıcak bakmamış olabilir . Ortada bir psikolojik baskı oluşmuş olabilir . Ayrıca kocaların baskısı da olmuş olabilir . " Mal ortaklığı nedir Mal Ortaklığı : Eşlerin sözleşmeyle belirledikleri mallar paylaşılacak . Mal Ayrılığı : Mal kimin üzerindeyse onda kalacak . Paylaşmalı mal ayrılığı : Ortak kullanım için edinilen mallar eşit paylaşılacak . Yargıtay Dışişleri'ne çattı ! . . Eşinin estetik ameliyatını devlete ödettiği iddiasıyla yargılanan eski Brezilya Büyükelçisi Alpan'ı beraat ettiren Yargıtay , " Dışişleri'ndeki iç çekişmeler sonucu yersiz suçlamalar yargıya intikal etmiş ! . . " dedi ANKARA Milliyet Brezilya'da görev yaptığı 1996 1000 arasında 11 bin 100 doları zimmetine geçirdiği , eşinin estetik operasyonlarını " bel fıtığı " ve " bağırsak ameliyatı " gibi göstererek devletten 16 bin 156 Brezilya Reali tahsil ettiği iddiasıyla yargılanan Türkiye'nin eski Brezilya Büyükelçisi ve Dışişleri Bakanlığı Müşaviri Doğan Alpan , beraat etti . Yargıtay beraat kararına gerekçe olarak , Dışişleri Bakanlığı'ndaki iç çekişmelerin asılsız suçlamaları doğurmasını gösterdi . Yargıtay , Yargıtay Başsavcılığı'nı da konuyu yeteri kadar araştırmamakla suçladı . Yargıtay . Ceza Dairesi'ndeki dünkü karar duruşmasına " dolandırıcılık , yalan beyanda bulunmak , evrakta sahtekârlık , zimmet ve görevi kötüye kullanmakla " suçlanan Alpan , avukatıyla katıldı . MESNETSİZ İDDİALAR Beraat kararını açıklayan . Ceza Dairesi Başkanı Mustafa Aydın , şunları söyledi : " Mesnetsiz iddialarla Bakanlık'taki iç çekişmeler sonucu yersiz suçlamalarla konu yargıya intikal ettirilmiştir . Başsavcılık , yeterli araştırma yapmadan , nesnel bir delile de dayanmadan konuyu önümüze getirmiştir . Suçlamaların sübuta ermediği görülmüş ve bu nedenle beraatına karar verilmiştir . Bir büyükelçinin sudan sebeplerle karşıma getirilmesini üzüntüyle karşılıyorum . " Alpan , büyükelçiliğe alınan içkileri restoranlara satmakla da suçlanmıştı . Çoraplı bombacının planları suya düştü Çoraplı Bombacı lakaplı Levent Dülger yılbaşında eylem planları yaparken , Bursa'daki evinde yakalandı Bombalı eylemlerinde kullandığı boru tipi bombaları çorap içinde bıraktığı için " Çoraplı Bombacı " olarak tanınan İBDA C'li Levent Dülger , önceki gece Bursa'da özel ekipçe yakalandı . İstanbul'da geçen ay bomba imal ederken yaralanan İBDA C'li Abdullah Ekim'in kiliselere bomba konulması talimatını aldığını belirtip adresini vermesi üzerine Mimar Sinan Mahallesi'ndeki evinde gözaltına alınan Dülger'in yılbaşında kanlı eylemler planladığı iddia edildi . . . İstanbul , Ankara , İzmir , Bursa , Antalya , Balıkesir , Eskişehir ve Kocaeli'ndeki bombalama olaylarının zanlısı olarak aranan " doktor " lakaplı Dülger'in evinde bomba yapımında kullanılan 50 kilograma yakın malzemenin yanı sıra bomba düzenekleri ile eylem için hazırlanmış çok sayıda boru bomba bulundu . 55 bombalama eyleminin aydınlanmasını sağlayan Dülger'le bağlantılı olarak İstanbul'da , Bursa'da da 19 kişi gözaltına aldı . TALİMAT HOCA'DAN İstanbul'da yakalanan İBDA üyesinin bomba yapımı konusunda Dülger'den eğitim aldıkları belirtildi . Sorguları süren zanlılar , eylem talimatlarını da hoca olarak bildikleri Dülger'den aldıklarını ifade etti . Samsunlu Unabomber Samsun Bafra'da doğan Dülger , beş yıl pratisyen hekimlik yaptıktan sonra İBDA C'de aktif rol aldı . Örgütün bombacısı Osman Yüksel'in öğrencisi olan Dülger , Balıkesir Tekel Deposu'na 1995'te bomba koyduğu iddiasıyla 1995'te yakalandı , 96'da hüküm giydi , 96'de tahliye oldu . Dülger , FBI'ı 16 yıl peşinden koşturan ABD'li ünlü seri bombacı Theodore Kaczynski'ye takılan " unabomber " ismiyle de anılıyordu . Birsen bir türlü hayata dönemiyor Hayata Dönüş Operasyonu'ndan yanıklar içinde çıkan Birsen Kars , ameliyat geçirdi ama yaşadıklarının izleri hâlâ silinmedi . . . Tedavisi için bir yıllığına serbest bırakılan Kars , uzun süre ayakta duramıyor , rahat nefes alamıyor . Yüzü ise asla eskisi gibi olmayacak SEMRA KARDEŞOĞLU İstanbul 19 Aralık 1000'de Hayata Dönüş Operasyonu'nda ekrana en çok gelen görüntülerden biriydi , battaniye sarılmış başı yanmış bir kadının görüntüleri . Ve en çok kulaklarda yankılanan sesti : " Bizi diri diri yaktılar . " 19 yaşındaki Birsen Kars , işte günden bu yana hayata dönmeye çalışıyor . Operasyon sırasında başının büyük bölümü , elleri ve sırtı ağır şekilde yanan Kars , beş ay boyunca hastanede yattı . Toplam sekiz ameliyat geçirdi . Bu ameliyatların çoğu bacağından alınan derinin vücudunun yanmış bölgelerine naklini kapsıyordu . ÇATIDAN GAZ PÜSKÜRTTÜLER 1991'de İstanbul Üniversitesi Endüstri Mühendisliği öğrencisiyken bir eylem sırasında gözaltına alındı . Yasadışı örgüte üye olmak ve eylemleri nedeniyle Birsen Kars 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı . 1994'te ölüm orucuna katılan Kars , 1000'deki ölüm orucunda ise yer almadı . 19 Aralık'ta güvenlik güçlerinin cezaevlerindeki ölüm oruçlarını sona erdirmek için yaptığı " Hayata Dönüş " operasyonuyla birlikte , hayatının artık ameliyatlı , ilaçlı , bol hastaneli günleri başladı . Yaklaşık iki hafta önce de 1994'teki ölüm orucu sırasında oluşan sağlık problemlerinin giderilmesi için bir yıllığına serbest bırakıldı . Hayata Dönüş operasyonu sırasındaki yaralarını da tedavi ettiren Kars , şimdi haftanın birkaç gününü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'nde geçiriyor . Başının içine yerleştirilen birtakım materyaller aracılığıyla kafa derisinin sağlamlaştırılmasına çalışılıyor . Yanmadan dolayı soluk alıp vermede de sorun yaşıyor . Başındaki ağırlık nedeniyle uzun süre ayakta duramıyor . Vücudunun yanık yerleri halen acıyor . Ve önünde daha birkaç ameliyat var . Doktorunun söylediği gibi de , " Hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak . " Birsen Kars , " Diri diri yaktılar " sözlerinin ise yanlış anlaşıldığını söylüyor . Kars , kendisini yakanın arkadaşları değil , koğuşun çatısından içeriye sıkılan bir gaz olduğunu iddia ediyor : " Bir ara havada saç kokusu duydum . Sonra önümde saçlar uçuşmaya başladı . Uzandım , benim saçlarımdı . Koğuşumda kalan altı kadın hayatını kaybetti . " Devlet benim de köyümü yaktı ! . . SALİHA ÇOLAK Ankara Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da devletin köy yaktığı yolundaki iddialar yıllarca gündeme taşındı , inkâr edildi , davalar açıldı . Ancak köyü yakılan çiftçi milletvekili seçilince , İnsan Hakları Komisyonu'nun ilk toplantısında başından geçenleri anlattı ve " devlet köyümü yaktı " dedi . CHP Muş Milletvekili Şerif Ertuğrul , Yamaç köyünün 1995'te yakıldığını , evlerin yıkıldığını , hayvanların öldürüldüğünü anlattı . HELİKOPTER İNDİ Köyde ayakta kalan tek duvarın , betonarme olduğu için kendi evi olduğunu belirten Ertuğrul , " İnekler vuruldu , tek ayaklı hindiler ortalıkta dolaşıyordu . Yedi helikopter indi . PKK yaptı dediler . PKK'nın helikopteri olmadığını herkes biliyor " dedi . Bir valinin kendisine , " Devlet köy yaktı " açıklaması yapmamasını rica ettiğini kaydeden Ertuğrul , " Daha fazlası vardı . zaman Muş Valisi'ne gittim . Söz geçiremiyoruz . Bolu Komando Tugayı yapıyor dedi . Terörü söküp attılar . Buna razıydık ama daha sonra yıktıkları evleri yapmadılar . Nasıl yaktılarsa , öyle de yapmalarını bekliyoruz " diye konuştu . Datça'da serbest Marmaris'te tutuklu Gazeteci Kara'nın Datça'da cezasının infazı durdurulmuştu . Marmaris'e giden Kara , infazın durdurulmadığı yanıtını aldı ve cezaevine konuldu Kaymakamlığa , sahibi olduğu yerel gazetenin iki nüshasını vermediği için çarptırıldığı 50 milyar liralık para cezasını ödeyemeyen ve hapse girmesine karar verilen Datça gazetesinin sahibi Sinan Kara , tutuklama kararına itirazı üzerine infazın durdurulmasından bir gün sonra Marmaris'te tutuklandı . Hakkındaki 18 davadan yıl cezaya çarptırılan , davadan da yargılanmasına devam edilen Kara , Datça Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmalarına çok sayıda gazeteciyle birlikte girdi . Avukat Burhan Apaydın'ın , " İtirazsız ve duruşmasız hapis kararı verilemez " diyerek itiraz dilekçesi vermesi üzerine savcılık infazı durdurunca , Kara " geçici " özgürlüğüne kavuştu . Tek gecelik özgürlük Önceki geceyi , Marmaris'te geçiren Kara , kaldığı Gold Otel'den çıkarken Datça Savcılığı'nın faks emriyle gözaltına alındı . Datça Savcılığı'nın faks mesajını önceki akşam gönderdiği ortaya çıkarken ; Kara , sağlık kontrolünün ardından savcılığa getirildi . Kara'nın , " infazın durdurulduğu " açıklaması üzerine Datça Savcılığı'yla temas kuran Marmaris Savcılığı da , " infazın durdurulmadığı " yanıtını aldı . Bu yanıtın ardından Kara , ay 10 günlük hapis cezasını çekmek üzere Ula cezaevine konuldu . Chat'çi müdür açığa alındı FUAT KARS Bursa DHA İznik İlçe Nüfus Müdürü Zekeriya Kalfa , devletin bilgisayarından internete girip kadınlarla " chat " yaptığı iddiasıyla açığa alındı . 15 yıllık devlet memuru Kalfa , " Öyle bir şey yok . Ben konuşamam " diyerek soruları yanıtsız bıraktı . İznik Kaymakamlığı ve Bursa İl Nüfus Müdürlüğü , Kalfa ( 45 ) hakkında , " devletin bilgisayarıyla kadınlarla mesai saatlerinde chat yaptığı " ve " işyerine alkollü geldiği " iddiasıyla soruşturma başlattı . Açığa alınan Kalfa'nın pazartesi günü öğle saatlerinde yapılan alkol kontrolünde 10 promil alkollü olduğu belirlendi . Casus vakıflar davasına AB ilgisi ANKARA Milliyet Bazı Alman vakıfları ve Bergamalı köylülerin temsilcileriyle avukatları hakkında casusluk suçlamasıyla açılan davanın ilk duruşmasına AB ülkelerinin temsilcileri yoğun ilgi gösterdi . İddianamesinde , öldürülen Dr . Necip Hablemitoğlu'nun kitabından alıntılar yapılan davada , sanıkları 100'e yakın avukat savundu . Ankara No'lu DGM'deki ilk duruşmaya , sanıklar Konrad Adenauer Vakfı Türkiye Temsilcisi Wulf Schönbohm ve yardımcısı Dirk Tröndle geldi . Dört sanıksa ilk duruşmaya gelmedi . İki tercümanın da yer aldığı duruşmada sanıklardan Schonbohm , " İddiaların aksine Türkiye'de stabil düzen taraftarıyız . Burada demokrasinin istikrarlı olması , Almanya'nın yararınadır " derken ; Konyar , " Topraklarımız uğruna casuslukla suçlanıyoruz " dedi . Diğer sanıklar da suçlamaları reddederken , Hasan Gökparlar'ın ifadesinin alınmasını kararlaştıran mahkeme duruşmayı erteledi . Gül'ün imzasıyla irticacılar atıldı Başbakan'ın başkanlığında toplanan Yüksek Askeri Şûra , Irak , Kıbrıs ve Türkiye'ye yönelik iç ve dış tehditleri görüştü . İrticai faaliyetlere katılan biri yüzbaşı subay ve astsubayın Silahlı Kuvvetler'le ilişiği kesildi BARKIN ŞIK Ankara Yüksek Askeri Şûra ( YAŞ ) , irticai faaliyetlere karıştığı tespit edilen personeli Türk Silahlı Kuvvetleri'nden ( TSK ) uzaklaştırdı . Uzaklaştırılan söz konusu personelden , 4'ünün astsubay , 5'ünün subay olduğu öğrenildi . Dün Başbakan Abdullah Gül'ün başkanlığında , toplanan Yüksek Askeri Şûra'da , irticai faaliyetlere karışan personel TSK'dan uzaklaştırıldı . astsubay , subayın ihraç edildiği şûrada , ihraç edilen en yüksek rütbeli personel yüzbaşı oldu . Gül , gözlerin çevrildiği Şûra'da alınan kararları imzaladı . Eşi yemeğe gelmedi Şûra üyeleri , öğle saatlerinde de Gül'ün başkanlığında Anıtkabir'i ziyaret etti . Üyeler , Anıtkabir ziyaretinin ardından Kara Kuvvetleri Komutanlığı Karargâhı'nda Orgeneral Aytaç Yalman'ın verdiği yemeğe katıldı . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve eşi , Çankaya Köşkü'nde Şûra üyelerinin eşlerinin onuruna bir akşam yemeği düzenlerken , Başbakan Abdullah Gül'ün türbanlı eşi Hayrünnisa Gül yemeğe katılmadı . Kimler katıldı ? Yüksek Askeri Şûra'nın Başbakan Abdullah Gül başkanlığında yapılan 1001 yılı ikinci olağan toplantısına Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök , Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül , kuvvet komutanları , . Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan , . Ordu Komutanı Orgeneral Fevzi Türkeri , . Ordu Komutanı Orgeneral Tamer Akbaş , Ege Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon , Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ , MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç , Harp Akademileri Komutanı Orgeneral İbrahim Fırtına , Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt , NATO Güney Avrupa Müşterek Kuvvetler Komutanı Orgeneral Oktar Ataman ve Donanma Komutanı Oramiral Özden Örnek katıldı . Özenç Özkök'ten yemeğe türban iptali ANKARA Milliyet Genelkurmay Başkanı eşlerinin YAŞ üyelerinin eşlerine geleneksel olarak verdikleri öğle yemeği , Başbakan Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül'ün türbanlı olması nedeniyle gerçekleştirilmedi . YAŞ toplantılarında yıllardır tekrarlanan uygulamaya göre şûra üyeleri toplantının ilk bölümü ve Anıtkabir'i ziyaretlerinin ardından bir kuvvet komutanının verdiği öğle yemeğinde bir araya geliyor . Genelkurmay Başkanı'nın eşi de aralarında Başbakan , Milli Savunma Bakanı ve kuvvet komutanlarının da bulunduğu şûra üyelerinin eşlerini öğle yemeğinde ağırlıyor . Ancak , dün bu programı Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül'ün türbanı olması nedeniyle gerçekleştirmeyen ve geleneği bozan Genelkurmay Başkanı Org . Hilmi Özkök'ün eşi Özenç Özkök , YAŞ üyelerinin eşlerine öğle yemeği vermedi . Dün akşam Sezer'in verdiği yemekte de Hayrünnisa Gül eşinin yanında yer almadı . Gürüz monark gibi Milli Eğitim Bakanı , YÖK Başkanı'nı uyararak , " Hiç kimsenin rejimin jandarmalığına soyunmasına gerek yok " dedi ANKARA Milliyet Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , YÖK Başkanı Prof . Dr . Kemal Gürüz'ün yükseköğretim sisteminin üzerinde " adeta bir monark gibi " oturan bir kişi olduğunu ileri sürerek , " Hiç kimsenin rejimin jandarmalığına soyunmasına gerek yok " dedi . Uluslararası 16 . MOSTRATEC Bilim Yarışması'nda dereceye giren öğrencilere ödüllerini veren Mumcu , daha sonra soruları yanıtladı . Polemiğe girmeyeceğini belirtmesine rağmen Mumcu , Gürüz'e ithamlarda bulunarak , şöyle konuştu : " Bir avuç kimse " " Gürüz'ün bugüne kadar ifade ettiği hususların , üniversite yönetimleriyle özerklikleriyle , akademik özgürlüklerle ilişkisi yok . Üniversitelerin özgürlüklere , mali özerkliklere ilişkin birikmiş onca sorunu varken beylik siyasi tartışmalar açmanın arkasında , üniversiteden bağımsız niyet olduğu konusunda hiç kuşku duymuyorum . Üniversitelerin tamamının mutabık olduğu ancak sadece sistem üzerinde adeta monark gibi oturan birkaç kişinin kendi yerlerinden doğan kaygılarıyla rahatsız olduğu durum var . Türkiye'de maalesef bir avuç kimse tüm akademi camiasının yüzde 99. " Fadıl'a 1155 yıl istemi Bağcılar savcılığının fezlekesinde Fadıl Akgündüz'ün 146 kez " dolandırıcılıktan " cezalandırılması istendi İSTANBUL Milliyet Bağcılar Cumhuriyet Başsavcılığı , Siirt'teki seçimin iptaliyle milletvekilliği düştükten sonra gıyabi tutuklama kararı vicahiye çevrilerek cezaevine konulan Fadıl Akgündüz hakkında , 494 1155 yıl arasında hapis cezası istemiyle fezleke hazırladı . Fezlekede , Almanya'daki bazı Türk vatandaşlarının " dolandırıcılık " iddiasıyla Akgündüz hakkında suç duyurusunda bulundukları belirtildi . Olayın 146 mağduru olduğu ifade edilen fezlekede , Akgündüz'ün , TCK'nın " mevsuf dolandırıcılık " suçunu tanımlayan 504 . maddesinin . fıkrasının 146 kez uygulanması suretiyle cezalandırılması istendi . TCK'nın ilgili maddesi , ile yıl arasında hapis cezasını öngörüyor . Akgündüz'ün fezlekesi , davanın ağır ceza mahkemelerinin kapsamına girmesi nedeniyle , bünyesinde ağır ceza mahkemesi bulunan Bakırköy Adliyesi'ne gönderilecek . Yargıtay : Hapis cezası onaylansın GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , JetPa'nın patronu Fadıl Akgündüz hakkındaki yıllık hapis cezasının onanmasını istedi . Onama istemini içeren tebliğname Yargıtay . Ceza Dairesi'ne zaman geçirilmeden gönderildi . Daire , hapis cezasını 19 Ocak'a kadar onarsa Akgündüz Siirt'te yapılacak seçimde aday olamayacak . Seçimden önce dosyası Yargıtay'a gönderilen Akgündüz'ün yargılaması , Siirt'ten bağımsız milletvekili seçilmesi nedeniyle durdurulmuştu . Yüksek Seçim Kurulu'nun ( YSK ) bu seçimi iptal etmesinin ardından dosya Adalet Bakanlığı kanalıyla Yargıtay'a yeniden iletildi . Dosyanın önümüzdeki günlerde ele alınması bekleniyor . Kıbrıslı ayağa kalktı KKTC'de binlerce kişi Denktaş'ı istifaya çağırdı . Cem Uzan , Prof . Soysal ve Baykal protesto edildi MENDERES ÖZEL Lefkoşa KKTC'de dün BM'nin çözüm için verdiği son tarih olan 18 Şubat'a kadar bir anlaşma yapılmasını sağlamak için düzenlenen mitinge katılan yaklaşık 50 bin kişi " Denktaş istifa " , " Kıbrıs'ta barış engellenemez " diye slogan attı . Mitingde GP Genel Başkanı Cem Uzan ile Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın Danışmanı Prof . Dr . Mümtaz Soysal , Kıbrıs konusundaki açıklamaları nedeniyle suçlamalardan nasibini aldı . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da , Kıbrıs yaklaşımı nedeniyle " derin devletin son temsilcisi " diye tanımlanarak protesto edildi . İnönü Meydanı'nda toplanan kalabalık , çözümsüzlüğün nedeni olarak Denktaş'ı gösterdi . Mitingde yapılan konuşmalarda , " Kıbrıs Türk halkının , BM Genel Sekreteri Kofi Annan planı temelinde bir çözüm ve AB üyeliği istediği " görüşü savunuldu . Eski Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı , Toplumcu Kurtuluş Partisi ( TKP ) Lefkoşa Milletvekili Mustafa Akıncı da , " Denktaş'ın , izlediği politikayla Kıbrıs'ı kalıcı taksime götürdüğünü " öne sürdü . Cumhuriyetçi Türk Partisi ( CTP ) Genel Sekreteri Ferdi Sabit Soyer de " Annan planına halkın sahip çıktığını " söyledi . Mitingde , Annan planının zaman kaybedilmeden kabul edilmesini ve Denktaş'ın istifasını isteyen bir de bildiri yayımlandı . Bildiride " Denktaş'ın Kıbrıslı Türkleri temsil etmediğini tüm dünyaya duyururuz " ifadesi dikkat çekti . Mitingden önce Milliyet'e açıklamalarda bulunan CTP Genel Başkanı Mehmet Ali Talat da , Annan planındaki son değişikliklerin Türk tarafının lehine olduğunu savunarak , şunları söyledi : " Plan , iki toplumu uzlaşmaya zorluyor . Bu plana hemen imza atarım . Denktaş ise Kıbrıs sorununun çözülmemesi konusunda yeminli . 1965 64 arasında Türklere Rumlar saldırıyordu , şimdi de Denktaş saldırıyor . AB üyeliğiyle birlikte Kuzey tarafı da kalkınacak . " Denktaş : Karışıklık çıkabilir Denktaş ve ekibi , KKTC'de muhaliflerin kışkırtmasıyla karışıklık yaşanması ihtimali üzerinde durdu UTKU ÇAKIRÖZER KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve danışmanlarının Ankara'da yaptıkları ön hazırlıklarda , 18 Şubat'a kadar sürecek müzakerelerde , " KKTC'nin hakkını koruyan kalıcı bir anlaşmaya varmanın mümkün olmayacağı " değerlendirmesi yapıldı . Danışmanlar , anlaşma çıkmaması durumunda ortaya çıkacak senaryoları şöyle sıraladı : Sorumlu Türk tarafı görülürse ; . Muhaliflerin kışkırtmasıyla iç karışıklık çıkabilir . Rumların , Kıbrıs Türklerine yönelik uygulayacağı tedbirler ve AB'nin KKTC'yi by pass ederek Türk tarafındaki bazı çevrelere yapacağı yardım , halkta bölünmeye yol açabilir . . Rum tarafı Avrupa Konseyi üzerinden Türkiye'ye baskı yapar . . Türkiye'yi AB yolunda Yunanistan ile Rum tarafı birlikte engeller . Denktaş , dikkatini KKTC ekonomisinin gelişmesine verecek . Anayasa aynen iade CHP desteğini sürdürdü , vetolu yasa yine Köşk'e gitti AKP lideri Erdoğan'a milletvekilliği ve Başbakanlık yolunu açan , Cumhurbaşkanı'nca , " kişisel " olduğu gerekçesiyle Meclis'e geri gönderilen Anayasa değişikliği paketi , " aynen " kabul edildi . Değişiklikle , milletvekili seçilme yeterliliğini düzenleyen 66 . maddedeki , " ideolojik ve anarşik eylemler " ifadesi " terör eylemleri " diye değiştirildi , Erdoğan'ın işlediği suç , seçilmesine engel olmaktan çıkarıldı . Bu madde 46 ret'e karşı 444 oyla kabul edildi . Ara seçimi düzenleyen 68 . maddeye , mevcut durumlara ek olarak , " bir ilin ya da seçim çevresinin tüm üyeliklerinin boşalması halinde de 90 gün içinde seçim yapılması " hükmü eklendi . Böylece , Erdoğan'a Siirt'te bir aksilik olması halinde bir ili boşaltarak ara seçim yaptırma yolu açılıyor . Madde 44'e karşı 441 oyla kabul edildi . Yapılan seçim yasası değişikliklerinin bir yıl içindeki seçimlerde uygulanmayacağına ilişkin hükümden bu dönem yapılacak ilk ara seçimler muaf tutulacak . Bu maddede 46 ret , 454 kabul çıktı . Anayasa paketinin tümü , 44 ret oyuna karşı 456 kabul oyuyla aynen geçti . ANAP'ta Çelebi de aday ANAP'ta genel başkanlığa aday olduğunu açıklayan Işın Çelebi'yi , diğer genel başkan adayları Lütfullah Kayalar ve Ali Talip Özdemir yalnız bırakmadı NESLİHAN CUYAR İstanbul Işın Çelebi de 11 Ocak'ta yapılacak ANAP Olağanüstü Genel Kurulu'nda genel başkanlığa aday olduğunu açıkladı . ANAP İstanbul İl Başkanlığı'ndaki basın toplantısına Çelebi'nin yanı sıra , diğer genel başkan adayları Lütfullah Kayalar ve Ali Talip Özdemir de katıldı . Adaylar partiden ayrılan etkili isimleri yeniden ANAP'a davet ederek birlik çağrısı yaptı . Hangi aday kazanırsa kazansın birlikte mücadeleyi sürdüreceklerini ifade eden Çelebi , ANAP'ı ayağa kaldırmak için hep birlikte çaba harcayacaklarını söyledi . Çelebi , " ANAP'ın başarısı için el ele verip çalışacağız . ANAP , 11 Ocak'ta sadece Genel Başkanlık seçimi değil , bir zihniyet değişikliğinin başlangıcı olacak . Türkiye'de bütün merkezi ve kitleyi kucaklayan yeni bir kitle partisi haline gelecek " diye konuştu . Ali Talip Özdemir ise kongrenin çok büyük olacağını vurguladı . Lütfullah Kayalar da Hüsnü Doğan , Sadettin Tantan gibi isimleri partiye davet etti . Baykal'la fotoğraf kuyruğu ŞERİF ÇIRAY CHP milletvekilleri dün akşam Devlet Konukevi'nde düzenlenen kokteylle tanıştı . Kokteyle CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile çok sayıda partili katıldı . İstanbul Milletvekili Kemal Derviş kokteyle katılmadı . Baykal'ın salona girişiyle başlayan hareketlilik , İstanbul'dan gelen Kadıköy İlçe Kadın Kolları çalışanlarının gelmesiyle daha da arttı . Baykal'la fotoğraf çektirmek için birbirleriyle yarışan kadınlar , uzun süre sıra beklemek zorunda kaldı . 10 milyar dolarlık paketle geliyorlar Olası Irak operasyonunda Türkiye'den taleplere ilişkin son kararın alınacağı MGK öncesinde Ankara'ya gelen ABD'nin iki bakan yardımcısı 10 milyar dolarlık paket açacak UTKU ÇAKIRÖZER Ankara ABD'nin Irak operasyonu için Türkiye'den taleplerine ilişkin son kararın alınacağı MGK toplantısıyla aynı gün Ankara'ya gelen ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman ve Hazine Bakan Yardımcısı John Taylor , 10 milyar dolarlık bir yardım paketi önerecek . Ankara'ya geçen hafta " taleplerimize çok acil yanıt istiyoruz " mesajı gönderen ABD yönetimi , Türkiye'nin operasyonun ekonomik boyutuna ilişkin kaygılarını gidermek için dün sürpriz bir heyet gönderme kararı aldı . Grossman ve Taylor'ın bugün Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ve Devlet Bakanı Ali Babacan ile görüşme talepleri kabul edilince , Amerikan heyeti apar topar Ankara'ya geldi . Grossman ve Taylor'ın randevularını Washington'un Ankara'dan yanıt beklediği askeri taleplere ilişkin nihai kararın alınacağı MGK toplantısının öncesine getirmeleri dikkat çekti . Hibe değil kredi ABD Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz ve Grossman'ın aralık başında Ankara'da yaptıkları görüşmeler sırasında hem talepler , hem de ekononomik destek isteği ele alınmış , Amerikalı konuklar , Hazine Müsteşarı Faik Öztrak'tan " Türkiye'nin ekonomik kayıp tahminlerine " ilişkin bir brifing almıştı . Brifingde Türkiye , olası bir operasyondan kaybının en az 15 50 milyar dolar olacağını bildirmişti . Taylor ise bugün bir ekonomik paketle gelecek . Pakette Türkiye'ye milyar doları kısa vadede 15 milyar doları da uzun vadede ve proje bazında verilmek üzere toplam 10 milyar dolarlık bir kredi desteği öngörüyor . Ancak , paketin tamamının geri ödenmesi gereken uzun vadeli kredi olması Ankara'yı düşündürüyor . ABD'nin paketinin yetersizliğini ilk açıklayan da AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan olmuş ve ABD Başkanı George . Bush'la yaptığı görüşmenin ardından , " milyar gibi basit rakamlar öneriyorlar " demişti . Hazine'nin yaptığı çalışmaya göre Irak'a askeri operasyon durumunda Türkiye en az 50 milyar dolarlık kayıp yaşayacak . Bu kaybın , " turizm gelirlerindeki kesilme " , " petrol fiyatlarındaki artış " , " faiz oranlarındaki artış " ve " yabancı yatırımcının Türkiye'den kaçışı " gibi nedenlerden ortaya çıkması bekleniyor . Davet Babacan'dan Grossman ile birlikte dün gece geç saatlerde özel bir uçakla Ankara'ya gelen Taylor , Türkiye'ye Hazine'den sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan'ın daveti üzerine geldiklerini belirtti . Taylor , " Irak'ta muhtemel bir çatışmanın Türkiye ekonomisi üzerindeki etkilerini görüşeceğiz . Ancak , amacımız , Irak'ta böyle bir çatışmanın çıkmasını önlemek " dedi . Ziyaretleri sırasında , Türkiye'deki ekonomik reformları da görüşmeye devam edeceklerini kaydeden Taylor , " Türkiye , ekonomik reformlara başarılı bir başlangıç yaptı " diye konuştu . Taylor , ziyareti sırasında Türkiye ekonomisinin genel durumu üzerinde de duracaklarını ifade etti . Savaş da olsa not yükselir Uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor's'un ( S&P ) haftalık analizine göre , olası Irak savaşı bölgedeki siyasi istikrarı , ABD'nin dış dengelerinin bozulmasıyla da küresel sermaye hareketlerini olumsuz etkileyebilecek . S&P'ye göre , olası Irak savaşı , Orta Doğu ve Kuzey Afrika ülkelerini öncelikle etkiler . Bölgedeki bazı ülkelerde iç karışıklıklara da neden olabilir . Irak savaşı sonucu bölgedeki sermaye maliyetleri yükseleceği , İsrail ve birçok Arap ülkesinden sermaye çıkışının yaşanacağı ifade ediliyor . S&P , bölge ülkelerinin kredi notu pozisyonunun da kötüleşebileceğinin altını çiziyor . S&P , bölgedeki bazı ülkelerde , iç faktörlerin , dış faktörlerden daha etkili olabileceğini vurguladıktan sonra , bölge ülkelerinin aksine , IMF'nin mali desteğinin sürdüğü ve NATO üyesi olan Türkiye'nin ise ekonomik programa sadık kalması halinde kredi notunun yükselebileceğini belirtiyor . Bütçede hibe , yardım tedbiri ANKARA Milliyet 1005 yılının ilk üç ayına ilişkin geçici bütçe tasarısı TBMM Genel Kurulu'nda 116 oya karşılık 516 oyla kabul edildi . AKP'lilerin verdiği önergeyle güvenlik , savunma amaçlı hibe ve yardımlara ilişkin uygulama boşluğu doğmaması için , 1001'de mevcut olan düzenlemelerin devamı sağlandı . Buna göre , yurtdışından sağlanacak hibeler ve verilecek borçlar ilgili temaslarla anlaşmaları yapmaya , sağlanan finansmanı kullandırmaya Hazine'nin bağlı olduğu bakan yetkili . Türkiye'nin yapacağı hibe ve yardımlarla ilgili olarak da Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın yetkileri saklı kalmak kaydıyla hükümetin belirleyeceği kişi ve kuruluşlar yetkili olacak . Ayrıca , mülteci ve göçmenler için yapılacak harcamaların bazı kanunlardan istisna tutulması için Bakanlar Kurulu'na yetki verildi . CHP'lilerin tarım ve sağlık sektörüne destek amacıyla verdiği önergeler ise " gider arttırıcı " olduğu gerekçesiyle kabul edilmedi . Geçici bütçeyle kurumlara tahsis edilen 54. Gecikme faizini frenleyecek tasarı ocak ayında Meclis'te Tüketici Yasası'nda yapılacak düzenlemeyle , gecikme faizi kredi faizinin yüzde 50 fazlasıyla sınırlandırılıyor . Artırım 50 gün önceden bildirilecek Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun Tüketici Yasası'ndaki değişikliğin iki hafta içinde TBMM'ye sunulacağını bildirdi . Değişiklik tasarısı tüketici kredisi kullananlara taksitlerini vadesinde ödeyememeleri durumunda uygulanan gecikme faizi oranını , kredi faizinin yüzde 50 fazlasını geçmeyecek biçimde sınırlandırıyor . Kredi kartı faiz oranı artırımının 50 gün önceden tüketiciye bildirilmesi ve yeni faiz oranının geriye dönük olarak uygulanmayacağına ilişkin düzenleme yapılıyor . Tüketici kredisinin yabancı para birimi cinsinden kullanılması durumunda , geri ödemeye ilişkin taksitlerin ve toplam kredi tutarının hesaplanmasında , hangi tarihteki kurun dikkate alınacağına ilişkin bilginin sözleşmede yer alması koşulu getiriliyor . Alışveriş merkezlerinde raf etiketinde belirtilen fiyatla kasa fiyatı arasında farklılık olması durumunda satışın tüketici lehine olan fiyat üzerinden yapılması öngörülüyor . Konutlar ve elektronik ortamdaki maddi olmayan mallar da yasa kapsamına alınıyor . Asgari garanti iki yıl olacak Açık ayıp taşıyan mal veya hizmetlerin satıcı veya sağlayıcıya bildirim süresi 50 güne çıkarılıyor . Bir seri malın ayıplı olduğunun mahkeme kararıyla belirlenmesi durumunda , kararın firmaya bildiriminden itibaren üç ay içinde aybın ortadan kaldırılması veya toplatılmasına ilişkin düzenleme getiriliyor . Sanayi mallarında asgari garanti süresi bir yıldan iki yıla çıkarılıyor . Tek taraflı fesih Tüketicilere , isteklerini yazılı olarak bildirmeleri koşuluyla taraf oldukları her türlü abonelik sözleşmesine son verebilme olanağı sağlanıyor . Sözleşmelerde yer alan tüketici aleyhine koşullara ilişkin düzenleme yapılarak , bu tür hükümlerin geçersiz olması sağlanıyor . Taksitli satışlarda temerrüde düşen tüketiciye sağlanan haklar genişletiliyor . Kapıdan satışlar ile bazı kampanyalı satışlar Bakanlığın iznine bağlanıyor . Asgari ücret 115. Bu miktar aylık gıda harcamalarının sadece yüzde 59'una yetiyor ANKARA Milliyet Asgari ücrete 59 milyon 496 bin lira zam yapıldı . Asgari Ücret Tespit Komisyonu hükümet ve işveren kesiminin oy çokluğu ile 1005 başından geçerli olacak asgari ücreti yüzde 11 artırarak brüt 506 milyon liraya çıkardı . Çalışanın eline geçecek olan net asgari ücret ise yüzde 11. 1005'ün tamamı için geçerli olacak asgari ücret 16 yaşını dolduran işçiler için brüt 150 milyon 865 bin liradan 506 milyon liraya yükseltildi . Asgari ücretin neti ise 184 milyon 151 bin liradan 115 milyon 649 bin liraya çıktı . Brüt asgari ücretten , 41 milyon 840 bin lira SSK primi , milyon 60 bin lira İşsizlik Sigortası işçi payı , 54 milyon 515 bin lira gelir vergisi , milyon 856 bin lira damga vergisi kesiliyor . İşverenler ise işçi için toplam 66 milyon 900 bin lira SSK primi işveren payı ve SSK alt sınır prim farkı , milyon 646 bin lira İşsizlik Sigortası işveren payı ödeyecekler . Asgari ücret 16 yaşını doldurmamış işçiler için net 188 milyon 181 bin 50 lira olarak belirlendi . Kapıcıların eline de net 158 milyon 164 bin lira geçecek . 115. Asgari ücret , milyar 155 milyon liralık yoksulluk sınırının ise yalnızca yüzde 19. Asgari Ücret Tespit Komisyonu Başkanı Ömer Benokan , son günlerde hükümet temsilcilerine yönelik hakarete varan ağır eleştiriler yapıldığını belirterek , Asgari Ücret Tepsit Komisyonu'nun ücreti vergi dışında bırakma gibi bir yetkisinin bulunmadığını söyledi . Benokan , kamu görevlilerine yönelik bu yayınlar nedeniyle kişisel tazminat davası açacaklarını ifade etti . Sendrom devam ediyor Türk İş Başkanı Salih Kılıç da belirlenen ücrete sıcak bakmadıklarını belirterek , " Üç yıl önce yaşadığımız sendromu bugün yine yaşadık . Yeni ücrete muhalefet ediyoruz " dedi . Hak İş Başkanı Salim Uslu ise artışın " çok düşük ve komik " olduğunu , bunu kabullenmelerinin mümkün olmadığını kaydetti . 1. Banka bu kredilerin 940 trilyon liralık kısmına karşılık ayırabildi . Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ( TMSF ) tarafından Çukurova Grubu'na ait Pamukbank'a el konulurken , hissedarlık ilişkisi nedeniyle grubun diğer bankası Yapı ve Kredi'deki yönetim hakları da Fon'un kontrolüne geçmişti . Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu ( BDDK ) Pamukbank için daha önce yapılan görüşmelerde , grubun borçları için bazı şirketlerinin verilmesi ve bir kısım kredi borcunun İstanbul Yaklaşımı içinde çözümlenmesini gündeme getirmişti . Zararı yükseldi Bu arada Yapı ve Kredi Bankası'nın bilanço verilerine göre bankanın ilk altı ayda 88. Yine dokuz aylık bilanço rakamlarına göre Yapı Kredi'nin toplam kredi tutarı 5. Bunun 1. Başvuru yapacak Yapı ve Kredi Bankası , Çukurova Holding ve holding bünyesindeki şirketlerin bankaya kredi borçlarının yeniden yapılandırılması için İstanbul Yaklaşımı'na başvuracağını açıkladı . Yapı Kredi'den önceki gün İMKB'ye gönderilen açıklamada , şöyle denildi : " Bankamızın 15. ve holding bünyesindeki şirketlerin bankamıza olan kredi borçlarının finansal yeniden yapılandırılması ( İstanbul Yaklaşımı ) için , bankamızın " Lider Banka " sıfatıyla Finansal Yeniden Yapılandırma Koordinasyon Sekreteryası Türkiye Sınai Kalkınma Bankası A. " Borç 5. Grubun , Pamukbank ve Yapı Kredi ile beraber Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu ( Fon ) kapsamında bulunan diğer bankalara olan toplam borcu ise 5. BDDK verilerine göre Haziran 1001 itibarıyla Çukurova'nın Pamukbank'tan kullandığı kredi miktarı 1. Grubun , Fon yönetimindeki bankalara olan kredi borcu ise 100 milyon dolar . Hazine döviz cinsinden rahat borçlandı Hazine , 585 gün vadeli tahvil ihalesinde piyasa yapıcısı bankalara ihale öncesi yaptığı satışla birlikte yıllık yüzde 6. Piyasa tedirginken , Hazine dolar cinsinde problemsiz hatta piyasa beklentisinin üzerinde borçlandı . İhalede faiz , piyasa beklentileri doğrultusunda çıktı . Satış miktarı ise piyasa beklentilerinin üzerinde kaldı . Hazine'nin iskontolu dolar tahvili ihalesine nominal bazda milyar 196. Bu teklifin nominal bazda 648. Nominal değeri 10 bin dolar olan tahvillerin bin 561 liralık iskontolu fiyattan satıldığı ihalede net borçlanma 606. Söz konusu borçlanmanın yıllık basit faizi yüzde 6. İhaleden önce de piyasa yapıcı bankalara ihalede oluşan fiyat üzerinden net 115 milyon dolarlık satış gerçekleştirildi . Bu satışla birlikte toplam net borçlanma 651. Bu borçlanmayla birlikte Hazine 1001 yılı borçlanma programını tamamlamış oldu . Finansal güvence ve bireysel emeklilik . . Paranın güvenli adresi DİDEM GORDON / Koç Portföy Yönetimi AŞ Genel Müdürü Bireysel emeklilik sisteminin en önemli katkılarından biri bireylerin gelecekleri hakkında finansal açıdan daha güvende olmalarını sağlayacak olması . Finansal güvence , sanırım sağlık ve mutluluktan sonra aklımızı meşgul eden en önemli konu . Ülkemizin mevcut ekonomik şartları içinde , birikim yapmakta zorlanan , çalışan kesimin doğal olarak gelecek kaygısı büyük . Kaygı derken emeklilik de dahil olmak üzere çalışamayacağınız dönemlerde yaşamınızı devam ettirebileceğinize emin olamamaktan bahsediyorum . Doğru zamanlama Bu kaygı , özellikle kişi başına düşen milli gelirin düşük ve sosyal güvenlik sisteminin yetersiz olduğu durumlarda pekişiyor . Problemli bir sosyal güvenlik veya sağlık mekanizmasına sahip ülkelerde kişiler finansal geleceklerini kendi tasarrufları kanalıyla kontrol altına alma gereksinimi duyuyorlar . Tabii ki ülkenin ekonomik şartları ve gelir düzeyi de bireylerin birikimini etkileyen önemli bir etken . Bu açıdan baktığımızda , enflasyonun geliri erittiği bir ortamda zaten sınırlı bir ücretten birikim yapmaya çalışmak zor , hatta imkansız . Tasarruf miktarı önemli Öte yandan , birey olarak geleceğimiz için tasarrufa başlamak için ülke ekonomisinin şartlarının değişmesini beklemek ve " en doğru zaman"ı bulmak şeklinde bir yaklaşım da mantıklı değil . Varlıklı insan mutlaka geliri yüksek insan demek değildir . Şöyle ki ; başlangıç varlıkları aynı olmak kaydıyla 10 milyar liralık gelirinden yılda 500 milyon lira biriktirip yatırım yapan bir kişi yıllık geliri 10 milyar olup bunun hepsini harcayan bir kişiden daha varlıklıdır . Ek olarak , 15 yaşında tasarrufa başlayarak yatırım yapan bir kişi 40 yaşında bu sürece yeni başlayan eş gelirli bir kişiden finansal güvence açısından daha avantajlı bir konumdadır . Birikim için hiçbir zaman geç değildir , " en doğru " zaman " en erken " zamandır . Kazanç birikimle başlar 1996 yılında yapılan " Helping America Save for the Future " , yani " Amerika'ya Geleceği İçin Tasarrufa Yardım " konulu konferansta Senatör . Robert Kerrey açılış konuşmasında bireysel yatırım planlarının öneminden bahsederken şöyle diyor : " Biriktirdiğiniz bir peni* kazandığınız bir peniden çok daha değerli olabilir . " Bunun altındaki mantık gayet açıktır : birikimler yatırıma dönüştüğünde anapara ve bu paranın getirisi olarak büyürler . Zaman , anapara ve biriken getirilerin de getiri kazanmasıyla , yani bileşik getiriyle , yararınıza işler . Kerrey'nin konuşması , Amerika için yeni bir " Bireysel Yatırım Planı " önerisiyle son buluyor . Birikimlerimizi düzenli olarak yatırıma dönüştürerek getiri elde edebildiğimiz zaman , ilerideki mali durumumuzu kontrol altına almaya başlayacağız . 1005 yılında ülkemizde başlayacak olan bireysel emeklilik sistemi bireyleri " finansal güvence"ye bir adım daha yaklaştırabilir . En azından , başlangıç olarak yatırım alışkanlıklarımıza " düzenli yatırım yapma " ve " uzun vadeli düşünme " gibi iki önemli değişim getirebilir . Bunlar , aslında iyi yatırım yapmanın ana kurallarındandır . Bu değişimi başlatacak olan yeni yılınızı kutlarım . Nüfustan çok sigortalı var Başesgioğlu , 60 milyon nüfusa karşılık , birden çok sigortalılık nedeniyle sigortalı sayısının 81 milyon olduğunu söyledi . Başesgioğlu , Bu kurumlar sahipsiz değil , hesabını sorarız dedi ANKARA Milliyet Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu , mükerrer sigortalılık nedeniyle 60 milyonluk nüfusa karşılık , 81 milyon sigortalı bulunduğunu belirtti . TBMM Sağlık , Aile , Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu'nda konuşan Başesgioğlu , sosyal güvenlik kuruluşları açığının , yıl sonuna kadar 10 katrilyona ulaşacağının tahmin edildiğini bildirdi . Başesgioğlu , " Bu na sosyal güvenlik açığı demek tartışılır . En önemli neden , aktif pasif dengesinin bozulması . Sistemin rehabilite edilmesi için çok da fazla zaman yok " dedi . Sağlık giderleri konusunda hassas davranılacağını bildiren Başesgioğlu , " Kimse , bu kuruluşlar sahipsizdir , açığımızı buradan gideririz diye beklemesin . Tüm yolsuzluklardan tek tek hesap soracağız " dedi . Hocasının elini öptü AKP Trabzon Milletvekili Prof . Dr . Cevdet Erdöl , konuşmasına başlarken , üniversitedeki hocası , CHP Sivas Milletvekili Prof . Dr . Nurettin Sözen ile aynı komisyonda görev yapmaktan duyduğu heyecanı dile getirdi . Erdöl , " İzninizle , huzurunuzda hocamın elini öpmek istiyorum " diyerek hemen yanında oturan Sözen'in elini öptü . Ankara'da , yeni yıla merhaba ANKARA Milliyet Ankara'daki reklam ajanslarının yönetici ve sahipleri " Yeni Yıla Merhaba " kokteylinde buluştu . Ankara İdari Temsilcimiz Vedat Büyükyılmaz ve Reklam Grup Başkanı Viki Habif'in ev sahipliğindeki kokteylde , reklam ajanslarının yönetici ve sahipleri sıcak bir dostluk ortamı oluşturdular . Ankara'daki inşaat şirketlerinin yöneticileri ile Milliyet gazetesi yönetici ve yazarları da yemekte bir araya geldi . Milliyet Ankara İdari Temsilcisi Vedat Büyükyılmaz ve Reklam Grup Başkanı Viki Habif'in yemek davetinde inşaat sektörünün dünü , bugünü ve içindeki bulunduğu sorunlar konuşuldu . Yemeğe Milliyet Ankara Temsilcisi Fikret Bila , Ankara İstihbarat Şefi Serpil Çevikcan , Ankara Reklam Müdürü Dicle Karaoğlu , Ekonomi Servisi Şefi Murat Sabuncu , Ekonomi Yazarları Meral Tamer , Serpil Yılmaz ve Güngör Uras ile inşaat sektörünün yöneticileri katıldı . Zorunlu'da nakit ve taksitle ödeme Zorunlu tasarruf hesabının tasfiyesi ve ödemelerin belli bir plan dahilinde yapılmasına ilişkin hazırlanan yasa taslağının , Başbakanlığa gönderilmesi bekleniyor . Hazine , Maliye ve Devlet Planlama Teşkilatı'nın ( DPT ) ortak çalışmasıyla hazırlanan taslakta zorunlu tasarrufun , hak sahiplerine , nakit olarak ve taksitlendirme yöntemiyle ödenmesi üzerinde duruluyor . Ödemelere ilişkin 18 Aralık'a kadar yeni bir düzenleme yapılması gerekiyor . Yapılan hesaplamalara göre , zorunlu tasarrufun başladığı Nisan 1988 tarihinden 1000 yılı Mayıs ayına kadar süren kesintiler , cari yıllık ortalama kurlarla dolar cinsinden yaklaşık 15. 1990 yılından bu yana nema ödemesi olarak , yaklaşık cari yıllık ortalama kurlarla milyar dolar çalışanlara verilirken , yine yaklaşık milyar dolar da anapara ödemesi yapıldı . Zorunlu tasarrufta 51 Ekim 1001 itibariyle , anapara ve nema geliri olarak toplam 11 katrilyon 849. Yapılan anapara , nema ödemeleri ve Ziraat Bankası komisyonlarından sonra hesapta şu anda net katrilyon 510 trilyon lira bulunuyor . SPK atamaları Köşk'ten döndü Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Sermaye Piyasası Kurulu'na ( SPK ) iki üyenin atanmasına ilişkin kararnameyi , üyelerden birinin geçmiş görev süresinin yetersiz kaldığı gerekçesiyle iade etti . SPK üyeliği için önerilen Başkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Mehmet Bulut'un görev süresi SPK üyeliği için yeterli bulunmadı . SPK'da iki üyenin görev süresi 10 Kasım'da yapılan kura çekimi sonucu dolmuştu . Boşalan üyelikler için Mine Berra Kılıç ile Mehmet Bulut'un atanmasına ilişkin kararname hazırlanmış ve Çankaya'ya gönderilmişti . Bulut , SPK'nın ilgili olduğu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , Kılıç ise Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın adayı olarak SPK üyeliğine önerilmişti . Kılıç'ın Sanayi ve Ticaret Bakanlığı tarafından SPK üyeliği için tekrar önerilmesi ve Bulut'un yerine ise yeni bir ismin aday gösterilmesi bekleniyor . Yedi üyeden oluşan SPK , en az beş üye ile toplanıyor ve karar alıyor . İhracat 55. Türkiye İhracatçılar Meclisi'nin düzenlediği toplantıda konuşan Tüzmen , 1005'te de 40 milyar dolarlık ihracata ulaşılacağını kaydetti . Mazhar Zorlu Holding de yaklaşım'da Mazhar Zorlu Holding ve grup şirketlerinin , İstanbul Yaklaşımı kapsamında borçlarını yeniden yapılandıracak sözleşmenin taslağı , Ocak 1005 tarihinde imzaya açılacak . Holdingden yapılan açıklamaya göre , Mazhar Zorlu Holding'in yanı sıra Egeplast , Ege Yıldız , EgeSökteks , EgePamtur Tekstil , Ege Sigorta Acenteliği ile Alsancak Turizm , İstanbul Yaklaşımı'na alınan borçlu şirketler arasında bulunuyor Sağlık Bakanlığı İlaç ve Eczacılık Genel Müdürü Orhan Çakmak , ilaçtaki KDV'nin yüzde 18 olduğunu belirtirken , Sağlık Bakanlığı'nda yeni kurulan İlaç Fiyatlandırma Komisyonu'nda ele alınacak kararlarda ilaç KDV'sinin düşürülmesinin değerlendirileceğini bildirdi . Ahmet mesleğimi hiç kabullenmedi Şebnem Schefer , en büyük aşkını Milliyet'e açıkladı : Beşiktaşlı Ahmet Dursun'la nişanlanma noktasına bile gelmiştik , ama . . . ÇİĞDEM ÖZCAN Almanya'daki eğitimini tamamlamak için mankenlik defterini kapatan Şebnem Schefer , Beşiktaşlı futbolcu Ahmet Dursun'la nişandan döndüklerini sonunda Milliyet'e itiraf etti . İşte , Ciddi bir birliktelik yaşamadan ilişkimle göz önünde olmak istemiyorum diyen Schefer'ın anlattıkları : İsminiz Özcan Deniz , Ahmet Dursun , Sinan Özen , Murat Mısırlı ve Mehmet Okur'la aşk dedikodusuna karıştı . Hangisi ile ilişkinizi kabul ediyorsunuz ? Ahmet Dursun'la nişanlanma noktasına geldik . Annesi istemeye geldi . Nişanlansak ilişkimizi açıklayacaktık . Ama Ahmet mesleğimi kabullenemedi . İlişkimizin başlangıcında bile defilelere katılmamı istemedi . Zamanında doğru karar verdiğime inanıyorum . Aşkımı cipe satmam Ahmet Dursun , söylendiği gibi size cip hediye etti mi ? Ne cipi ? Ehliyetim bile yok . Haberin çıktığı dönemlerde Almanya'da bulunmama rağmen bu olay beni çok etkiledi . Türkiye'deki meslektaşlarım playboylardan ev , otomobil ve pahalı eşyalar alarak bu işi basitleştiriyor . Ben kimseden hediye de olsa araba alamam . Benim aşkım bu kadar ucuz değil . Öğreniminiz bittikten sonra neler yapmayı planlıyorsunuz ? Sene sonu not ortalamam tutarsa Frankfurt Mainz Üniversitesi Türkoloji Bölümü'nde okumak istiyorum . Bu bölümden Boğaziçi Üniversitesi'ne yatay geçiş yapılabiliyor . İleride bu imkânı kullanarak İstanbul'a yerleşmeyi düşünüyorum . Hülya'dan Şenay'a transparan destek İLKNUR GÜLMEZ GİYDİĞİ transparan ve dekolte kıyafetler nedeniyle halası Müşerref Akay'ın boy hedefi haline gelen Şenay Akay'a , Hülya Avşar'dan tam destek geldi . Avşar , programına konuk ettiği Akay'a , " Benim de senin gibi boyum bosum ve güzel bir vücudum olsaydı aynı kıyafeti ben de giyerdim " dedi . Yeni nesile dur deyin ! AKAY da , " Hülya Hanım'dan böyle bir destek almak beni çok mutlu etti . Kendisi örnek aldığım bir insandır " yanıtını verdi . 1. Yeni nesil çok uzun " diye dert yandı . Seksi pozlar İlker'in eseri YAŞAR ÇAKMAK GÜZİDE Duran , ABD'ye gitmeden önce sevgilisi İlker İnanoğlu ile birlikte en seksi fotoğraflarını çektirmek için fotoğrafçı Niyazi Özedincik'in stüdyosunda objektif karşısına geçti . Şimdiye kadar çektirdiği birbirinden seksi pozları , İnanoğlu'nun çok beğendiğini söyleyen Duran , şöyle konuştu : Bana fikir veriyor " BAZEN evde de ona seksi pozlar veriyorum . İlker de çekiyor . Niyazi Özedincik'e çektirdiğim seksi pozlarda da İlker bana yardımcı oldu . Nasıl durursam daha seksi olacağım ile ilgili fikir verdi . Çünkü İlker , seksi pozlarıma bayılıyor . " Evlilik yok ama , çocuk olabilir SİNAN TOROS KÖTÜ hava koşulları sebebiyle dokuz saatlik rötarla New York'tan İstanbul'a dönen Tarkan , Atatürk Havalimanı'nda sevgilisi Bilge Öztürk ile nişanlandığı iddialarını yalanladı . " NİŞAN da neymiş . Aramızdaki ilişkiye ikili olarak bakıyoruz " diyen Tarkan şunları söyledi : " Ama çocuk olabilir . Bir tane küçük Tarkan düşünsenize . Yani junior Tarkan " dedi . bir gizli kahraman Gazi Eğitim Enstitüsü'nde müzik okudu . Milletvekili oğlu ama öğrenim yıllarında bakkalda çıraklık yaptı . Kurduğu Yağmur Ajans dizileriyle aranan isim oldu . İşte bilmediğiniz Osman Yağmurdereli . . . 15 yıl önce İzmir Fuarı'nda tanıştık Osman Yağmurdereli'yle . Ben çiçeği burnunda gazeteci , profesyonel şarkıcıydı . Babası milletvekili olan sevgili Osman , para kazanmaya mahalle bakkalında çıraklık yaparak başlamış . Kolejde okurken de hafta sonları kaset doldurmuş . Şimdi 51 yaşında ve mesleğinin zirvesinde . Aslan gibi . Delikanlı , sözünün eri . Başarılı bir yapımcı ve aile reisi , arkadaş , dost canlısı , yürekli . nedenle Osman'ı köşeme konuk ettim . Bugüne değin kimse onu konuşturamadı . Severek izlediğiniz dizilerin gizli kahramanı , beyni olan Osman Yağmurdereli'yi Şenay DÜDEK farkıyla tanıyacaksınız . ŞD Geçmişe uzanıp nostalji yapalım . OY 10 senem Ankara'da geçti . Yakın arkadaşım Faruk Tınaz " Sürünmek her yerde sürünmektir " deyip beni İstanbul'a çağırdı . 16 yaşındaydım ve gündüzleri kolejde öğretmenlik yapıp akşamları şarkı söylüyordum . Askerlik dönüşü yataklı trene atlayıp geldim İstanbul'a . Şişli'deki evde ben , Faruk ve Kamil Sönmez birlikte yaşadık . Küçücük bir oda . Allah bana yardım etti . Benim inancım çok fazla . 50 yıldır pek çok insana iş verdim , hizmet ettim . Sayemde kat , yat , araba sahibi olanlar var . Bana onların hayır duaları yeter . Neyse , sonra İzmir Fuarı Akasyalar Gazinosu'na girdim . İşler iyi gitmedi . Cep delik , cepken delik . Kara kara düşünürken dönemin parlak solisti Vahdet Vural aradı . Boğaziçi Gazinosu'nda iş teklif etti . Ben 55 bin isterken , onlar 50 bin verdiler . Tabii Vahdet sayesinde . Ardından hiç işsiz kalmadım . Gülizar , Doğanay , Este , Astoria gibi bütün gece kulüplerinde çok tutuldum yıllarda . ŞD Kamil Sönmez , Faruk Tınaz ve senin aranızdan en çapkın kimdi ? OY Hepimiz . Ama Kamil Ağabey karda yürüyüp izini belli etmezdi . Bugünün pek çok starının evde güzel anıları vardır . Fakat söylemek bana yakışmaz . ŞD Bugüne kadar pek çok ünlü assolist ile çalıştın . Rahmetli Zeki Müren , Muazzez Abacı , Yüksel Uzel , Emel Sayın . . . Geçmişle günümüzün bir karşılaştırmasını yapsana . . . OY Zeki Müren gibi star ancak bir kez dünyaya gelir . Özel hayatı fırtınalıydı . İşini ve özel yaşamını çok güzel ayırmasını bilirdi . Bülent işkolik ama çok kaprisliydi . Ben Bir Bir Birilerine diye bir türkü meşhur ettim . Bir gün baktım , duvarda bir liste ; türkümü kendi repertuvarına koymuş . Şaka sandım . Sahne müdürü " Ağabey , Bülent Hanım bu türküyü kendisi okuyacak , size yasakladı " dedi . Ertesi gün kadınlar matinesinde ortalık yıkılıyor , herkes türküyü istiyor . Ben de " Solistim izin vermiyor " diyorum . Arkadan Bülent Ersoy'a baktım , " Oku lan , oku " dedi . Gülüştük . Bülent dostluğumu sürdürdüğüm özel bir insandır . Yüksel Uzel çok akıllı bir kadındır . Masa hesabı bile yapar . Muazzez Abacı sadece Türk Müziği söyler , başka bir şey düşünmez . Emel benim her zaman starımdı . Dizimde de zaten başrol oyuncusu oldu ; Aşkım Aşkım'da . Sesi , fiziği çok güzel . Gençlik aşkımdı . 14 senelik şarkıcılık serüvenimi Maksim'de bıraktım . Ama en mutlu günlerim Çengelköy'deki Doğanay Gazinosu'nda geçti . Buranın sahibi İlhan Ağabey , yüreği iyi olan bir insandı . İşin dışında da çok iyi dosttuk . Semra Türel , Nur Yoldaş , Nesli Özsoy'lu kadro full gidiyordu . Program sonrası kendi aramızda eğleniyorduk . Herkes " Benim bu akşam şu kadar masam var " diye konuşuyordu . zaman Oy Oy Emine türküsü yeni çıkmış . Ben de patlatmıştım . Gazinonun dışına bile masa kuruyorduk . Deniz kenarı olduğu için balıkçılar bile türküyü dinleyip oynuyorlardı . İlhan Ağabey masada tartışılırken " Susun yahu ! Bu gazinonun yarısını bu adam dolduruyor . Üstelik de denizde bile müşterisi var . Adamlar sandalla , motorla gelip onu dinliyorlar " dedi . Yaaa , böyle işte . Eskiyle yeniyi karşılaştırmak sapla samanı birbirine karıştırmak olur . Bülent Ersoy , Sevim Tuna , Neşe Karaböcek'le çalışmak bir terbiye , racon işiydi . ŞD Beğendiğin bir assolist var mı ? OY Türkiye'de benim için tek kadın star , Hülya Avşar . Keşke tane Hülya olsa . Allah ona her şeyi vermiş ama Hacı Arif'ten şarkı okuyacak gırtlağı vermemiş . da Sibel Can'da var . Bir kadın düşün ; Hülya Avşar ama gırtlağı Sibel Can . Sibel iyi ses , Hülya güzel kadın . Türkiye'de tenis oynayarak , İngilizce konferans vererek sınıf atlamış tek kadın . Marka olmuş tek kadın . Hülya Avşar bir numaraysa , arkasında bir sürü boş var listede . Sonradan başlıyor , , numaralar . Muazzez Ersoy'un ayrı bir yeri var . Seda gelen müşteriyi mutlaka eğlendirir . Ama daha dikkate alınmayacak bazı insanlar var . ŞD Trabzonlu olduğun için büyük gazinocu rahmetli Osman Kavran'la aran çok iyiydi . Kadrolarına hep seni isterdi . OY 14 yıl şarkıcılık yaptım . Ama sanat hayatım eşim Esin'den önce ve sonra diye ikiye ayrılır . Esin'den önce iyi , sempatik şarkıcı , dostumuz Osman Yağmurdereli vardı . Esin'den sonra milli damat Osman Yağmurdereli oldu . Bu beni zedeledi ama ünvan ve yevmiye açısından onore etti tabii . Başbakan Turgut Özal'ın damadı Asım Ekren arkamda davul çalıyordu . İşte bu sıralar Yüksel Uzel assolist . Osman Ağabey ile anlaşmış , kadrosuna da beni istiyor . zamanın parasıyla diyelim ki ben milyon istedim . Aynı yevmiyeyi Asım için de direttim ve aldım . Kamil Ağabey'in de kadroda aynı para ile çalışması için şart koştum . Osman Amca kızdı ama istediğimi verdi . Onunla 55 günlük bir anlaşma yaptık . Ondan toplu para istedim . Bir ev beğenmiştik , onu almak için . Önce diretti . Ama baktım , akşam Kavran Müesseseleri'nin muhasebesini yürüten sevgili Oya Başar'ın babası rahmetli Cezmi Amca bir kese kağıdı para ile geldi . Böylece ilk evimi aldım . Hoşluk olsun diye bunu Asım'a söyledim . da parasının tamamını istedi . Üç gün sonra onun parası da geldi . Osman Amca böyle güzel bir insandı işte . ŞD Bu kadar nostalji yeter sevgili Osman . Gelelim Yağmur Ajans'a . OY TRT Genel Müdürü olan Yücel Yener 1988 yılında Ankara Televizyonu'nda müdür yardımcısıydı . Ziyaretine gidip ona akıl danıştım . Çünkü artık başka işler yapmak istiyordum . Asım butikçilik , inşaatçılık gibi pek çok iş yapmış ama batmıştı . Ben bu işlere zaten yabancıydım . Bana " TRT dışarıya iş verecek , yapımcı ol " dedi . Tunca Toskay Genel Müdür'dü . Bu arada ben Kıbrıs'ta Vuluşanlar diye bir diziye de başlamıştım . Yapımcımız da Özer Film'in sahibi Enver Özer . Çok dürüst , sevecen biri . Ona ortaklık teklif ettim . Samanyolu ilk işimizdi . Fakat yönetim değişti . Cem Duna Genel Müdür , Serpil Akıllıoğlu Daire Başkanı oldu . Dizi denetimden geçti . Yönetmen Kartal Tibet'di . zaman işsizdi . Ona iş vermekle kalmadım , şirkete de ortak ettim . İşte Yağmur Ajans böyle doğdu . Şirketin ilk yıllarında , TRT'de değişen yönetimler nedeniyle çok çektim . Ama Allah hep yardım etti . Bizim Mahalle adlı dizim denetimden geçti fakat yine genel müdür değişti . Ama biz yolumuza Allah'ın izni ile devam ettik ve ben tam 550 bölüm çektim . Bu , bir rekordur . Bana da çok uğurlu geldi . Bu sayede ev , araba alanlar , evlenenler oldu . sırada Star'dan Cem Uzan beni çağırdı , Bizim Mahalle'yi istedi . TRT'ye nankörlük yapmadım ama Star'a da Evdekiler'i yaptım . Bu benim özel kanallarla ilk işimdi ve çok tuttu . ŞD Sayende pek çok Yeşilçam emeklisi büyük paralar kazandı . Hiç nankörlük eden oldu mu ? Dürüst ol . OY Yeşilçam'da olmadı . Ama bir iki sanatçıdan hak etmediğim muameleleri gördüm . Gülben Ergen , Meltem Cumbul ve Mehmet Ali Erbil . Mehmet Ali benim 55 yıllık arkadaşım ama bir daha onunla çalışmam . Meltem'e dostluk , ağabeylik hakkım var . Bizi " Yılan Hikayesi bana bir şey katmıyor " diye ortada bıraktı . Reytingimiz hiç düşmedi . Olan ona oldu . Yaptığı hiçbir dizi tutmadı . zaman aşk yaşadığı Şevket Gözalan'ın etkisinde kaldı Meltem ve hata etti . Hakkımı helal etmem . Gülben'le çok özel sırlarımızı paylaştık . Benim için çok önemli olan bir şeyi söyledim ve Hafta sonunun manşetinde okudum . Olmaz be Şenay ! Yakışmaz . Ben beraber çalıştığım insanların parasını ödemek için yeri gelmiş , arabasını satmış yapımcıyım . Hem de değerinin altında . Benim bir Allah'ıma can borcum var . Cenazem çok kalabalık olacak ve herkes hakkını bana helal edecek , çünkü kul hakkı almadım . Mehmet Ali Erbil'e Aşkım Aşkım'ın çekimleri için Türkiye'nin en pahalı platosunu kiraladım . " İşe gel " diyorsun , " Çarkıfelek var , ekstram var " diyor . İlk defa Yağmur Ajans tarihinde 146 milyar lira kaybetti . Ardından hastalandı . Mehmet Ali çok sevdiğim bir insan . Haftanın bir günü onunla okey ya da poker oynarım . Ama bir kanal bana " Al sana trilyon , onunla dizi çek " dese , asla . Sağlığımı tehdit ediyor çünkü . Üniversite öğrencilerine bile rezil etti beni yaaa . Ödül almaya gideceğiz , Ritz Oteli'nde reklam filmi çekti . Valla Fahrettin Aslan Bey'in bazı sanatçıları dövdüğü konuşuluyor , adam haklı . ŞD Pembe Patikler ve Kınalı Kar iyi giderken Zeybek Ateşi bitti . Yani bu işin karı da zararı da var . Seçimler nasıl oluyor ? OY Yapımcı yanılmaz diye bir şey yok Şenay ama sana bir meslek sırrımı vereyim . Bir senaryonun tutması için faktör var . Bunlar doğru senaryo , cast , prodüksiyon , yönetmen ve izlenebilir doğru kanal . Bu 5'ini bir araya getireceksin ki iyi olsun her şey . Ben Zeybek Ateşi ile ilgili senaryoyu okudum ve çok beğendim . İyi de bir cast yaptığımı sandım . Yönetmenliği de oğlum gibi sevdiğim Veli Çelik'e verdim . Show TV öyle bir duruma geldi ki ne oynasa tutmuyor . İyi bir roman senaryosuydu çektiğimiz , dizi olmadı . . bölümde yayından kaldırıldı . Ama ben istedim . Çünkü dizinin başrol oyuncularından , kızım gibi sevdiğim Arzum Onan Aslantuğ'un ve kanalın daha fazla yara almasını istemedim . Yoksa 15 bölümlük anlaşmam vardı . Ben bir yenilgiye uğradım ama kabul etmiyorum . Show TV'ye öyle bir proje çekeceğim ki patlatacağım reytingleri . ŞD Halil Ergün , Oya Aydoğan , Pakize Suda ve Emrah nasıl oyuncular ? OY Halil Ergün'ü değerlendirmek bana düşmez . Halil'e defa iş götürdüm , hep reddetti . Pembe Patikler'de oynaması için ben ısrar ettim , çünkü sert görünüşü ile komedi oynamayı istemiyordu . Ama dünya sinemasını düşün ; Dustin Hoffman her gün başka bir rolle karşımıza çıkıyor . Bir gün spastik , bir gün mafya babası . Sonunda Halil rolü kabul etti . Oya Aydoğan tüm starlarla oynamış bir isim . Ben Oya'nın son demine rastladım . Bu dizide kendini oynuyor . Bu kadrodan çok memnunum . Pakize komik bir kadın , beni çok güldürüyor . Onunla Zaga formatında bir şov yapmak istiyorum . Emrah , iyi oyuncu . Daha önce hep tamirci çırağı oldu . İlk defa bir öğretmeni oynuyor ve çok başarılı . ŞD Bir de oyunculuk yönün var . Bizim Mahalle'de izlemiştim . Şarkıcılık , oyunculuk ve patronluktan hangisi daha zor ? OY En zoru patronluk . Çünkü diğerlerinde sadece kendine karşı sorumlusun . Bunda ise pek çok insanın sorumluluğunu taşıyorsun . Bir sette ortalama 60 kişi çalışır . sette 550 kişi . 50 kişi de Yağmur Ajans'ın kendi personeli desen , eder toplam 500 kişi . Yani toparlarsan , yaklaşık 1600 kişi bizden ekmek yiyor . Helal hoş olsun . ŞD Samanyolu , Bizim Mahalle , Geceler , Gizli Aşk , Acı Günler , Marziye , Dedem , Gofret ve Ben , reyting rekorları kıran Yılan Hikayesi ve daha neler , neler . Şu günlerde var mı yeni projeler ? OY Üç proje var . Biri Kanal , biri atv , biri de TRT'de . Yılbaşından sonra Nihat Durak'la çaylak bir gazetecinin öyküsünü çekeceğiz . Bir gazeteci çocuk bulup yetiştireceğiz . Yağmur Durul Taylan ile de komik bir mafya hikayesi çekeceğiz . Bir de çok güvendiğim Seda ( Sayan ) ile çok güzel bir dizi projesi var . ŞD Evlilik nasıl gidiyor ? Ne kadar oldu ? Evde en çok kimin sözü geçer ? Hoş sen Karadeniz erkeğisin ama . . . OY Evliliğin ilk yıllarında hem fiziki hem ruhsal büyük bir aşk yaşanır ama 16 sene sonra iş hayat arkadaşlığına dönüyor . Esin'siz yaşayamam . Biz öküz arabasına sürülmüş öküzüz ve arabayı birlikte çekiyoruz . 16 yıl kötü ve iyi günleri beraber yaşadık . Ona iyi şeyler yaşatmaya çalıştım . İyi gidiyoruz . Esin'i boşamam . Esin beni boşarsa da bir daha evlenmem . Kamusal alanda ne mayo olur ne türban ! MGK'da AKP'lilerle ilk kez buluşacak asker üyelerin , " Cumhurbaşkanı'nın görevi gereği bulunduğu yer kamusal alandır . Burada ne mayo giyilir ne türban takılır " demesi bekleniyor AKP Hükümeti'nin kurulmasının ardından kamuoyuna yansıyan beş yıldızlı otellerdeki namaz görüntüleri ve TBMM Başkanı'nın türban takan eşinin Cumhurbaşkanı'nı uğurlama törenine katılması , dikkatleri yarın yapılacak Milli Güvenlik Kurulu ( MGK ) toplantısına çevirdi . Başbakan Abdullah Gül'ün ılımlı sözlerine karşın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in türban konusundaki sert çıkışı MGK'da gündeme gelmesi kaçınılmaz mesajların ipuçlarını verdi . Başkent kulislerinden yansıyan bilgiler , Gül ile yedi hükümet üyesinin katılacağı ve AKP Hükümeti'nin MGK'yla ilk kez tanışacağı toplantıda askeri kanadın türban konusundaki hassasiyetini açıkça dile getireceği yönünde . Resmi gündeminde AB , Kıbrıs , Irak ve bu konuların birbirleriyle bağlantısının yer aldığı toplantıda hükümetin yeni olması nedeniyle iç ve dış sorunlara " panaromik " bir bakış yapılacağı belirtiliyor . Spesifik bir irtica raporu sunulmayacağı , ancak irtica ve terörle mücadelede gelinen noktanın anlatılacağı öğrenilen toplantıda türbanın hem anayasal çerçeve , hem de çağdaş yaşam bağlamında gündeme gelmesi bekleniyor . AYKIRI UYGULAMA OLMAZ MGK'da görüşlerini dile getirecek asker üyelerin , resmi yerlerde türban takılmasının mümkün olmadığını , " nasıl ki bu yerlerde şort ya da mayo giyilmesi mümkün değilse , türban da takılamayacağını " örnek göstererek anlatacağı belirtiliyor . Bu çerçevede kılık kıyafete ilişkin yasal düzenlemelerin de anımsatılarak , " Anayasa Mahkemesi türbanla ilgili özel ve detaylı kararlar da vermiştir . Buna aykırı uygulama mümkün değildir . Cumhurbaşkanı'nın , görevi gereği bulunduğu yerler resmidir . Resmi alan da kamusaldır " görüşünün vurgulanacağı tahmin ediliyor . AB ÇABASIYLA ÇELİŞİYOR Kulislere yansıyan bilgiler , Cumhurbaşkanı ve askeri kanadın , hükümetin AB konusundaki yoğun çabasıyla bu görüntülerin " çeliştiğini " düşündüğü yönünde . Bu bağlamda toplantıda Atatürk devrimlerine de atıfta bulunularak , Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren Türk kadınının elde ettiği kazanımların vurgulanması ve " bunun geriye götürülmesi mümkün değildir " görüşünün dile getirileceği düşünülüyor . Yeni bakanlara MGK uyarısı : Müzakereler gizli Başbakan Gül ve MGK'ya yeni katılacak bakanlara önceki gün MGK Genel Sekreteri tarafından verilen brifingin , tamamen kurulun işleyişi konusundaki bilgilendirmeden ibaret olduğu belirtildi . Brifingde ; gündemin okunması , kurulun asli üyeleri , çağırılan ilgili bakanların konularıyla sınırlı sürede toplantıda yer alabildikleri , özel raporların sunumu ve konuşma sırası ile oydaşmanın sağlanması gibi çalışma esaslarına dönük bilgiler verildiği öğrenildi . Brifingde yeni üyelere toplantıdaki müzakerelerin " gizli " olduğu ve dışarıda hiçbir şekilde açıklanamayacağı da anlatıldı . Türban gündemde yok ama . . . Arınç'ın Cumhurbaşkanı'nı türbanlı eşiyle uğurlayıp karşılaması ve Hilton'daki toplu namaz manzarası , dikkatleri yarın toplanacak MGK'ya çevirdi . Askerin gündem dışı olarak bu konularda uyarı yapması bekleniyor . Şarkıcı kardeşi anlattı Kürşat Tüzmen Ross fanatiğiymiş ! . . Türkiye'yi Eurovision'da temsil eden Tüzmen , ağabeyi Kürşat Tüzmen'in Diana Ross hayranı olduğunu söyledi BİRSEN ALTUNTAŞ 1996'da " T1 " isimli albümüyle müzikseverlerin karşısına çıkan , daha sonra 1998 yılında Eurovision'da Türkiye'yi temsil eden Tarkan Tüzmen , Dış Ticaret ile Gümrüklerden Sorumlu Devlet Bakanı ağabeyi Kürşat Tüzmen'i Milliyet'e anlattı . Kürşat Tüzmen'den 10 yaş küçük olan Tarkan Tüzmen ( 54 ) , " Ağabeyim ileriyi gören , çok zeki bir adamdır . Çocukluğumdan beri bana yol gösterici oldu . Hep soğukkanlı davrandığı için onunla bir kez bile kavga etmedik . Hep onu örnek aldım . Üzerimde çok emeği vardır " dedi . ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü mezunu Tüzmen , bir dönem Egebank'ın şube binalarını inşa ettiklerini şimdi ise sadece müzik çalışmaları yaptığını söyledi . İkinci albümü üzerinde çalıştığını belirten Tüzmen , Kürşat Tüzmen'in de müziğe ilgi duyduğunu söyledi . Ağabeyinin Diana Ross'u çok sevdiğini , ayrıca Azeri ve etnik müzikleri zevk alarak dinlediğini anlatan Tüzmen , " Çok güzel müzik seçer , ayrıca ikimiz de Milli yüzücüyüz . da dalgıç ben de . dalınca ben durur muyum ? 15 Ekim'de Zeugma'da daldık " diye konuştu . YA TİCARET YA SİYASET Tüzmen sözlerini şöyle sürdürdü : " Görevinden ayrıldığı gün beraberdik . Onu otomobilimle aldım ve sivil hayata beraber çıktık . Bana Artık ya ticaret yaparım , ya siyaset . Ticaret yapsam evimin büyüklüğü ya da otomobilimin markası değişir . Ama bu sokaktaki insanın yüzünü güldürmez dedi . ay analiz yaptı ve sonra siyasette karar kıldı . " İşte Üniversiteli Münevver Hanım YILDIZ YAZICIOĞLU Bülent Arınç'ın eşi Münevver Arınç , üniversite yıllarında modern giyimiyle dikkat çeken bir isimmiş . Okul yıllığına ve hocalarının anlattığına göre kızlık soyadı Tay olan Münevver hanım , Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu'ndaki yıllarında yardımseverliğiyle tanınıyormuş . Münevver hanım , bugün Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi olan Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu Giyim Bölümü'nden , 1968'de beş üzerinden 4,5'la mezun oldu . TÜRBAN EĞİLİMİ YOKTU Baba adı İsmail olan 1956 doğumlu Münevver Arınç , arkadaşları tarafından da çalışkan ve haraketli bir öğrenci olarak hatırlanıyor . Halen Arınç'la arkadaşlığını sürdüren Gazi Üniversitesi Mesleki Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Yard . Doç . Dr . Gülşen Çakar , " Çok çalışkandı . dönemde hepimiz gibi onun da erkek arkadaşı yoktu . Türban takmıyor , hepimiz nasıl giyiniyorsak da öyle giyiniyordu " diye konuştu . Türk polisi beni hadım edecekti ! Filistinli hava korsanı Fukra , Türk polisinin Konuş yoksa seni hadım ederiz tehdidi üzerine itiraf ettiğini söyledi DIŞ HABERLER SERVİSİ 16 Kasım'da Tel Aviv İstanbul seferini yapan İsrail havayolları El Al uçağını İstanbul üzerindeyken kaçırma girişiminde bulunmakla suçlanan Filistin asıllı İsrail vatandaşı Tevfik Fukra , Türk polisinin kendisini hadım etmekle tehdit etmesi üzerine hava korsanlığı suçlamasını kabul etmek zorunda kaldığını ileri sürdü . İngiliz The Independent gazetesinin , İsrail'de yayınlanan Ha'aretz gazetesine dayanarak verdiği habere göre , Fukra , uçağı kaçırmaya çalışmadığını söyledi . Ömründe ilk kez uçağa bindiğini kaydeden Fukra , uçak inişe geçtiği sırada koltuğundan kalktığı için hosteslerden biriyle ağız kavgası yaptığını anlattı . Tartışma çıktı Fukra şöyle konuştu : " Ayağa kalkınca hostes bana bağırdı . Ben de karşılık verdim . Zaten Tel Aviv havaalanında Arap olduğum için öteki yolculara göre fazladan arandım , gereksiz güvenlik sorgusundan geçirildim . Bu yüzden çok kızgındım . Hostesle bağrışmamız ardından yolcu pozundaki sivil giyimli güvenlik görevlisi üzerime çullandı ve beni yere yatırdı . " Fukra , Türk polisini kendisini sıkıştırması üzerine " herşeyi itiraf " ettiğini söyledi . Fukra , " Bana , Bizimle işbirliği yapmayanları hadım ediyoruz tehdidinde bulundular . Ben de onların duymak istediği şeyleri söyledim ve suçu kabul ettim " diye konuştu . İşkence yapmadık cinayet işledik ! . . Gözaltında adam öldürmekten yargılanan polislerin avukatı , davanın işkenceden değil cinayetten açılmasını istedi ANKARA Milliyet Aydın'da 1995'te Baki Erdoğan'ı gözaltında öldürmekten yargılanıp ceza alan polislerin avukatı İbrahim Pehlivan , suçun af kapsamına girebilmesi için müvekkillerinin işkenceden değil cinayetten yargılanmasını istedi . Yargıtay . Ceza Dairesi'nde , yıl ay hapse mahkum edilen polis hakkındaki davanın temyiz duruşmasında , sanık avukatı Pehlivan , suçun adam öldürme fiilini düzenleyen 448 . ve 451 . maddelerinden değerlendirilmesi gerektiğini savunarak müvekillerinin bu durumda Şartla Salıverilme Yasası kapsamına gireceklerini söyledi . Adli Tıp Raporu'nun tüberküloz hastası Erdoğan'ın ölüm nedenini tam olarak belirleyemediğini öne süren Pehlivan , yerel mahkemenin Yargıtay'ın bozma gerekçelerini değil davadaki ilk delilleri dikkate aldığını iddia etti . Sanık Necmettin Aydın Kaya da , " Bizler sadist değiliz . Görevimizi hukuk içerisinde yaptık . 10 yıldır süren dava bizim için işkenceye dönüştü " dedi . Bir operasyonda gözaltına alınan ve DHKP örgütün sorumlusu olduğu iddia edilen Erdoğan'ın gözaltında ölmesinin ardından polis hakkında dava açılmıştı . Mahkeme , sanıkları işkenceyle ölüme sebebiyet vermek suçundan cezalandırmıştı . Kürtçe spikerlik için ilk başvuru EZELHAN ÜSTÜNKAYA Ankara Türkçe dışında farklı dil ve lehçelerde program yayınlamaya tek yetkili televizyon konumundaki TRT'ye , Kürtçe spikerlik için ilk başvuru yapıldı . 1965 Bingöl doğumlu Eyyüp Demir , haber ve program sunuculuğu yapabilecek düzeyde Kırmançi ve Zazaca konuşabildiğini belirterek , TRT Genel Müdürlüğü'ne önceki gün başvuruda bulundu . Demir , Gazi Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Öğretmenliği Bölümü mezunu . Dünya Gazeteler Birliği İstanbul'u seçti CENK BAŞLAMIŞ Moskova 100'e yakın ülkeden 18 bini aşkın gazeteyi çatısı altında toplayan Dünya Gazeteler Birliği ( WAN ) 1004 yılındaki kongresi için İstanbul'u seçerek Avrupa Birliği'nin 11 Aralık'ta yapılacak zirvesi öncesi Türkiye'ye destek verdi . 1004 yılı mayıs ayında yapılacak zirve , 96 ülkeden 1400 civarında gazete sahibi ve üst düzey yöneticisini İstanbul'da buluşturacak . Moskova'daki toplantıya , WAN Yönetim Kurulu üyesi ve Doğan Holding Yönetim Kurulu Başkanı Aydın Doğan , Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'le Türkiye Gazete Sahipleri Birliği Genel Sekreteri Ömer Ersöz de katıldı . Kimse hastanede rehin kalmayacak ! Sağlık Bakanı Akdağ , 81 ile gönderdiği genelgede " Masrafları ödemediği için hasta alıkonulmayacak . Buna uymayanlar hakkında yasal işlem yapılacak " dedi ANKARA Milliyet Sağlık Bakanı Recep Akdağ , valiliklere gönderdiği genelgeyle , tüm kamu kurum ve kuruluşlarına ait hastaneler ile özel hastanelerin 14 saat acil sağlık hizmeti vermesi gerektiğini vurguladı . Akdağ , acil başvurularda sosyal güvence ya da ödeme gücüne bakılmaması gerektiği halde , bazı hastanelerin aksi şekilde davrandığını dile getirip şu talimatları verdi : ÖNCE TEDAVİ , SONRA PARA Hastane masrafları ödenmediği gerekçesiyle , hiçbir sağlık kurumunda hastaların , bebek ve anneler rehin tutulmayacak , cenazeler alıkonulmayacak . Hastaların sosyal güvencesi olup olmadığına bakılmaksızın , konunun tıbbi etik ve insani yönü göz önüne alınarak , acil sağlık hizmeti sunulacak . Acil hastalarla ilgili idari ve mali işlemlerin tıbbi işlemleri geciktirmesine mahal verilmeyecek , bu işlemler daha sonra yerine getirilecek . Aksine hareket eden kurum yöneticileri ve sorumluları hakkında ilgili mevzuat uyarınca gerekli kanuni işlemler yapılacak . Acil Eylem Planı Akdağ'ı yordu . . . Hükümet üyeleri , hazırlanacak Acil Eylem Planı için uykusuz geceler geçiriyor . Önceki gün hükümet programı üzerindeki görüşmeler sırasında AKP'lilerin çoğu perişan haldeydi . Ali Babacan sık sık esnerken , Abdülkadir Aksu başını milletvekili Musa Uzunkaya'nın koluna yasladı . Uyumamak için kâh tavana bakan , kâh parmağını ısıran Recep Akdağ ise sonunda ağırlaşan göz kapaklarına yenik düştüApo'ya yeniden yargılama yok ABDULLAH KARAKUŞ , GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara AKP , AB'ye uyum kapsamında hazırladığı 56 maddelik " demokratikleşme paketinde " Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın milletvekili adaylığının da önünü açtı . Taslakta , eski DEP'lilere yeniden yargılama yolu açılırken , terörist Abdullah Öcalan ise kapsam dışında bırakıldı . başlıktan oluşan taslakta şunlar belirtildi : DEP'LİLERE YENİDEN YARGI CMUK ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu'nda ( HMUK ) yapılacak değişikliklerle , AİHM'in sanık lehine verdiği kararlarda , Yargıtay dosyayı yerel mahkemeye gönderecek . AİHM'in , yasa yürürlüğe girmeden önce hakkında kesin kararlar verdiği isimlerle , yasa yürürlüğe girdikten sonra yapılan başvurular üzerine verdiği kararlar , yeniden yargılama nedeni sayılacak . Böylece , DEP'liler , yeniden yargılanabilecek . ERDOĞAN'I KAPSIYOR Öcalan , taslak yasalaşmadan önce başvuru yaptığı , AİHM de kararını henüz vermediği için , taslak yasalaştıktan sonra " adil yargılama hakkı"nın ihlal edildiği saptansa bile yeniden yargılama için başvuramayacak . Taslakta , yeniden yargılamayla ilgili kısmın hangi numaralı değişiklikleri kapsayıp kapsamayacağı ise açık bırakıldı . Böylece , Öcalan'la aynı durumdaki Erdoğan'ın daha sonra kapsama alınması ihtimali tanındı . İŞKENCE SUÇLARI DGM suçlarında yakalanan kişi , avukatıyla istediği zaman görüşebilecek . Bu kişiye , durumunu yakınlarına bildirme , yakalamaya itiraz etme ve serbest bırakılmayı talep etme hakkı tanınacak . İşkence suçlarında dava ve ceza zamanaşımıyla dava açabilmek için bakanlıktan izin alma şartı kaldırılacak . İLKELER ÇIKTI Dernekler Kanunu'nun " kurulması yasak olan dernekler " başlıklı . maddesinde kapsamlı bir değişiklik yapılarak , " Atatürk'ün kişiliğini , ilkelerini , çalışmalarını ve anılarını kötülemek ve küçük düşürmek " , " İnkılap Kanunlarını kaldırmak , değiştirmek , bu kanunla yasaklanan hususları yeniden canlandırmak " gibi eylemlerde bulunacak derneklerin kurulamayacağını belirten şartlar kaldırılacak . Yurtdışında kurulan dernekler , İçişleri Bakanlığı'ndan alacakları izinle Türkiye'de faaliyet gösterebilecek . Dernekler , bildiri , beyanname vb . yayınları Kürtçe dahil , başka bir dille ön bildirimsiz yayımlayabilecek . ERDOĞAN'IN ADLİ SİCİLİ AİHM'in ihlal kararları verdiği suçlarda bunlarla ilgili bilgiler adli sicil kaydından kendiliğinden çıkartılacak ve bilgi arşivinde muhafaza edilemeyecek . Böylece , AİHM'in haklılığına karar vermesi durumunda Erdoğan'ın adli sicil kaydı temiz gözükecek . Kimse haber kaynaklarını açıklamaya zorlanamayacak . AKP KURTULUYOR Siyasi Partiler Yasası'nın 101 . maddesine , Yargıtay Başsavcısı'nın partilerden bilgi ve belge istediği durumlarda , partilere bu isteme karşı Anayasa Mahkemesi'ne itiraz hakkı eklenecek . Anayasa Mahkemesi'nin ihtar kararlarına uyulmadığı durumlarda , Yargıtay Başsavcısı kapatma davası açamayacak . Böylece , AKP'nin kapatma davasının yasal dayanağı ortadan kalkacak . Milletvekili Seçimi Kanunu'ndaki 11. madde değişikliği doğrultusunda değiştirilecek . Erdoğan , anayasa değişikliği de yapılırsa seçilme yeterliliğine kavuşacak . TÜRBAN CEZASINA AF Cemaat vakıfları Bakanlar Kurulu izni olmaksızın , Vakıflar Genel Müdürlüğü'nden izin alarak taşınmaz mal edinebilecek . 1001 1001 eğitim öğretim yılı başından bu yana üniversitelerde her türlü disiplin cezası affa uğrayacak . Erbakan'ın yasağını ben kaldıracağım AKP lideri Tayyip Erdoğan , Güneydoğu'ya gitme talebi reddedilen İsveç Dışişleri Bakanı Lindth'i davet etti : " Sizi Diyarbakır'da ağırlamaktan mutluluk duyarım " UTKU ÇAKIRÖZER Stockholm AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan , atacağı reform adımlarıyla aralarında Necmettin Erbakan , Murat Bozlak ve Akın Birdal'ın da bulunduğu bin kişinin siyasi yasağını kaldıracağını açıkladı . Erdoğan geçmişte Güneydoğu'yu ziyaret etme talebi sürekli reddedilen İsveç'in kadın Dışişleri Bakanı Anna Lindth'i de Diyarbakır'a davet etti . İsveç Başbakanı Göran Perrson , Stockholm'de görüştüğü Erdoğan'ın siyasi yasağını gündeme getirince Erdoğan , " Sadece kendi yasağımı değil Erbakan , Birdal ve Bozlak'ın da aralarında olduğu bin kişinin yasaklarını kaldırmaya kararlıyız " karşılığını verdi . Perrson'un Türkiye'deki Kürtlerin durumunu gündeme getirmesi üzerine , Kürtleri azınlık olarak görmediklerini vurgulayan Erdoğan , şöyle konuştu : " Sorun , tüm vatandaşların bireysel hak ve özgürlükleri artıralarak çözülebilir . Tayyip Erdoğan olarak benim hakkım neyse , Kürt vatandaşlarının da aynı . Biz bölgeciliğe , aşırı ırkçılığa , din ayrımcılığına karşıyız . " Lindth'e davet Erdoğan'ın sorunun özgürlükler artırılarak çözülmesi yönündeki yaklaşımı toplantıya katılan Lindth'i de memnun etti . Araya giren Lindth , " İlk defa Türk siyasetçilerinden böyle bir yaklaşım geldi " dedi . Görüşme öncesinde Dışişleri yetkilileri ve danışmanları tarafından Lindth'in Güneydoğu'ya gitme taleplerinin önceki hükümetlerce reddedildiğini öğrenen Erdoğan , Lindth'e , " Sizi de Diyarbakır'da ağırlamaktan mutluluk duyarım " dedi . Avrupa'da Güneydoğu konusunda Türkiye'yi en fazla eleştiren isimler arasında yer alan Lindth , İsmail Cem'in Dışişleri Bakanlığı döneminde Türkiye'ye yapacağı resmi ziyarete Diyarbakır'ı da eklemek istemiş , ancak talebinin reddedilmesi üzerine programını tamamen iptal etmişti . Lindth , eski Dışişleri Bakanı Şükrü Sina Gürel'e gönderdiği mektupta da İsveç Yeşiller Partisi'nden bir heyetin Habur sınırından Kuzey Irak'a geçişinin yasaklanmasını kınamıştı . Yine Zana'yı sordular STOCKHOLM NOTLARI Görüşmeye katılanlar , eski DEP'lilerin durumunun isim verilmeden gündeme geldiğini belirtti . Erdoğan , önceki gece İsveçli gazetecilerle konuşurken de , Kürtler'in hakları ve Leyla Zana ile ilgili sorulara muhatap oldu . İsveç basını , Erdoğan'ın reform sözü vermesine rağmen , bu konuda ne yapacağını açıklamaktan kaçındığına dikkati çekti . Erdoğan'ın Stockholm'deki basın toplantısını izleyen türbanlı ve AKP kurucu üyesi Sema Ramazanoğlu , açıklamaları büyük dikkatle takip etti . Erdoğan , Stockholm'de tarihi Grand Hotel'de kaldı . Otelin 1000 dolarlık kral dairesinde kalmayı tercih etmeyen Erdoğan , 100 dolarlık bir suit odada geceledi . Persson'la ortak basın toplantısı düzenleyen Erdoğan , Türkiye'ye AB desteği sağlamak için çıktığı turda İsveç'in 11 . ülke olduğunu , Stockholm'e gelene kadar 16 bin kilometre yol katettiğini vurguladı . Laiklikle uğraşmasınlar " 11 Eylül Anayasası'nı destekliyorlar " eleştirisine yanıt veren CHP Lideri Baykal , " Partimize 11 Eylül dersi vermek kimsenin haddi değil " dedi ANKARA Milliyet CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , hükümet programı üzerindeki görüşmelerde kendisini 11 Eylül Anayasası'na sahip çıkmakla suçlayan AKP sözcüsü Mir Dengir Fırat'a , " CHP'ye 11 Eylül dersi vermek kimsenin haddi değil , kimse demokrasi çalımı atmasın " diye tepki gösterdi . Baykal , partisinin dünkü grup toplantısında , 11 Eylül Anayasası'nın değiştirilmesine değil , yeni bir anayasa yazılmasına karşı olduklarını belirterek şunları söyledi : " Anayasal rejimimizin , laik demokratik Cumhuriyetimizin temellerine sahip çıkacağız . Biz , Türkiye'ye demokrasiyi getiren , çok partili rejime geçme kararını alan partiyiz . 11 Mart askeri müdahalesine ilk net tavrı biz gösterdik . CHP , 11 Eylül'ün kapattığı , 11 Eylül'e rağmen demokrasi mücadelesiyle varlığını kabul ettiren bir partidir . CHP'nin lideri , yöneticileri 11 Eylül rejiminin sürgününden çıkarak demokrasi mücadelesi vermiştir . " Baykal , bütün anayasaların temelinde Türkiye'nin çağdaş demokrasiye yönelik yüzünü güvence altına alan anlayışlar olduğunu belirterek , " Türkiye Cumhuriyeti , başından laik demokratik bir Cumhuriyet olarak şekillenmiştir . Anayasamızın temel ilkelerine karşı bazen açıktan , bazen dolaylı , bazen cesaretli , bazen sinmiş muhalefet hareketlerine hep tanık olduk " dedi . Baykal , sözlerini şöyle sürdürdü : " Eğer Anayasanın bir maddesine yönelik açıktan bir değişiklik talebi haklı biçimde ortaya konulamıyorsa , Anayasayı iptal edip yeni bir anayasa yazalım anlayışıyla ortaya çıkmayın . Açıktan veya gizli laiklikle ne olur uğraşmayın . Türkiye bu konuyu aştı , bu defteri artık kapattı . Bu noktaya gelene kadar büyük acılar çekti . Bunun için hiçbir kutsal değeri kullanmayın , ne olur . " Tarih için tarih Cumhurbaşkanı Sezer , Almanya'dan istediği tarihi alamadı . Başbakan Schröder , " Türkiye'ye tarih sinyali verilecek " dedi ÇİĞDEM BAĞRIAÇIK/ MÜNİR BAĞRIAÇIK Berlin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , AB turu çerçevesinde Berlin'den beklediği desteği alamadı . Sezer'e de AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'a geçen haftaki Berlin ziyaretinde olduğu gibi " tarih için tarih " yanıtı verildi . Sezer , dün Belevue Sarayı'nda Almanya Cumhurbaşkanı Johannes Rau tarafından resmi törenle karşılandı . Sezer Rau görüşmesine Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış da katıldı . Sezer , daha sonra Başbakan Gerhard Schröder'le yemekli bir toplantıda bir araya geldi . Schröder , ortak basın toplantısında , Türkiye'nin tam üyeliğe giden süreçte zamana ihtiyacı olduğunu belirterek " Şimdi somut soru , tam üyelik için değil , müzakerelerin başlaması için bir tarihin tespit edilmesidir . Almanya olarak AB zirvesinde , Brüksel'de aldığımız kararların da ötesinde bir sinyal verileceğini Sayın Sezer'e açıkça belirttim " dedi . Sezer ise adaylık sürecinin çeşitli aşamalarında Türkiye'ye büyük destek veren Almanya'nın , bu desteği 11 Aralık'ta da sürdürmesini beklediklerini kaydetti . Türkiye'deki reformları takdirle karşıladığını ve Sezer'in buna katkısı olduğunu bildiğini belirten Schröder , " Yeni hükümetin de bu süreci devam ettireceği noktasından hareket ediyoruz " diye konuştu . Schröder , Türkiye'ye tam üyelik perspektifi verilmesinin Almanya'nın milli menfaatlerine uygun olduğunu da vurguladı . Gül : Bizim gizli gündemimiz yok Başbakan , Anayasa değişikliğinden kimsenin tedirgin olmamasını istedi ANKARA Milliyet Başbakan Abdullah Gül , yapmayı düşündükleri Anayasa değişikliğinden kimsenin tedirgin olmamasını isteyerek , " Anayasa , işbirliği ve uzlaşma ile yapılacaktır . Bizim gizli gündemimiz ve gizli ajandamız yok " dedi . Gül , partisinin grup toplantısında hükümetlerinin önceliğinin ekonomi ve demokratik standartları yükseltmek olduğunu söyledi . Hükümetin , kısa , orta ve uzun vadede gerçekleştireceği icraatı kamuoyuna açıkladığını kaydeden Gül , iktidarlarında Türkiye'nin bir dönüşüm yaşayacağını , reformların gerçekleşmesiyle Türk halkının yüzünün güleceğini ifade etti . Türkiye'de yeni bir dönem başladığını , eski tarz siyasetin bittiğini dile getiren Gül şunları kaydetti : " Anlamsız çekişmeler ve uygulamalarla vakit geçirmeyeceğiz . Pozitif enerji vereceğiz . Muhalefete işbirliği içinde olacağız . Bizi takip etsinler ve yanlışlarımızı söylesinler . Yeter ki önyargılardan uzak olalım . " Batı basınından özeleştiri ! Avrupalı iki yüzlü ve korkak Fransa eski Başbakanı Rocard , " Türkiye'yi reddedersek Hristiyan kulübü nitelemesinden kurtulamayız " dedi İHSAN DÖRTKARDEŞ DHA AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Fransa ziyaretinden önce eski başbakan Michel Rocard , " Türkiye'yi reddedersek Hıristiyan kulübü nitelemesinden kurtulamayız " dedi . Fransa'nın önde gelen gazetelerinden Liberation da , Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesini savunan Avrupalı çevreleri " ikiyüzlü ve korkak davranmakla , tarih vermeye yanaşmamaköla suçladı . Le Monde'a açıklamalarda bulunan eski sosyalist başbakanlardan Rocard , " Türkiye'yi dışarıda bırakmanın , etkisi altındaki Orta Asya tarafında da hakaret olarak algılanacağı"nı savundu . Rocard , Orta Asya'nın dünyada Ortadoğu'dan sonra ikinci büyük petrol rezervine sahip olduğunu hatırlatarak şunları söyledi : " Bunu kimse açık açık söylemeye cesaret edemiyor , ama Avrupa kamuoyunda görülen bariz çekincelerin altında yatan temel neden , Türkiye'nin Müslüman bir ülke olması . " Nezaketen destek Türkiye'ye Kopenhag'da müzakere tarihi verilmesini savunan bazı Avrupalı çevrelerin söz cambazlığı yaptığını ve nezaketen destek verdiğini savunan Liberation da , " Bu çevreler , şiddetle arzuladıklarını öne sürdükleri müzakereler için ortaya tarih atmamaya dikkat ediyor " diye yazdı . İngiliz gazetesi The Guardian ise , Türkiye'nin adaylığı konusuna yarım sayfa ayırırken , geleneksel folklor kıyafetleri içindeki genç bir Türk kadınını , Türk ve Alman bayraklarını sallarken gösteren büyük bir fotoğraf kullandı . Gazete , Türkiye'nin AB üyeliği tartışmasının bir çok Avrupa başkentini mahçup etmeye başladığını kaydederek şu ifadeleri kullandı : " Bu tartışmanın özünde , her ne kadar adaylığına karşı çıkanlar söylemeye cesaret edemese de , Avrupa'nın kültürel ve dini kimliği var . Avrupa sağından pek çok kimse , Türkiye'ye özel statü verilmesinden yana , ama karar masasında oturmasına karşı . Fransa ayak direrse , Kopenhag'da Türkiye'ye hiçbir tarih verilmeyebilir . " İşte Müslüman Demokrasi modeli EKONOMİ SERVİSİ Dünya Bankası'nın Orta Asya ve Avrupa'dan sorumlu Başkan Yardımcısı Johannes Linn ve Türkiye Direktörü Ajay Chhibber , Financial Times'da yazdıkları makalede , Türkiye'nin birçok ülkeye örnek olabilecek bir Müslüman demokrasi modeli olduğunu belirttiler . Yolsuzlukların azaltılması , adli sistemin daha adil hale getirilmesinin ülkenin gelişmesinde önemli etkisi bulunacağını belirten Linn ve Chhibber , " Türkiye'nin gelişmesi Avrupa Birliği'ne kabul edilmesiyle hızlandırılabilir . Bu ülkenin şu andaki ekonomik gelişmesi ortalama bir aday ülkeyle aynı düzeyde ve Yunanistan , İspanya ve Portekiz'in AB'ye üye oldukları düzeyin çok gerisinde de değil " tespitinde bulundular . YSK , Siirt'e takıldı YSK , AKP'nin Siirt'teki seçimlerin iptali başvurusunu bir türlü karara bağlayamadı . İptal halinde istifalarla Erdoğan'ın katılacağı bir ara seçim yapılabileceği belirtiliyor GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Yüksek Seçim Kurulu ( YSK ) , AKP'nin Siirt'teki seçim sonuçlarına yaptığı itirazı 18 gündür karara bağlayamadı . Seçimin iptali ihtimali güçlenirken , YSK'nın bu durumda hangi formülü uygulayacağı da henüz belirlenemedi . YSK'nın iptal kararı almasıyla , AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın milletvekili adaylığından , Fadıl Akgündüz'ün milletvekilliğinin düşmesine kadar birçok sonuç doğabilecek . YSK üyelerinin iptalde uzlaşması halinde , Siirt'ten seçilen milletvekillerinin mazbataları iptal edilecek . İptal halinde şu sonuçlar doğabilecek : Ara seçim : Yeni seçim yapılmayacak . Yapılacak ilk ara seçimle Siirt'teki seçim birleştirilecek . Bu formül hayata geçirilirse , AKP'den 15 milletvekilinin istifasıyla ara seçim gerçekleştirilecek . Böylece hem Erdoğan'ın başbakanlık yolu gerginliklere neden olmaksızın açılacak , hem de Akgündüz'ün vekilliği düşürülecek . Seçimin aynı şartlarda yenilenmesi : Siirt'te yeni seçim yapılacak . Ancak seçimde , Kasım'daki listeler , seçmen kütükleri ve ülke barajı esas alınacak . Böylece sadece CHP , AKP ve bağımsızların seçilme şansı olacak . Diğer partiler bir amaç taşımadan seçime girecek . Bu formülle Erdoğan Siirt'ten aday olamayacak . YSK , daha önce aldığı diğer kararlar nedeniyle ağırlıklı olarak bu formül üzerinde duruyor . Seçimin farklı şartlarda yenilenmesi : İptal kararından sonra seçimin tüm iş ve işlemleri yenilenecek , Erdoğan da Siirt'ten aday olabilecek . Karar bugün alınsa bile , yeni aday isimlerinin bildirilmesi , YSK'nın diğer seçim iş ve işlemlerini yürütmesi ve aday listelerini kesinleştirmesine kadar geçecek olan süre yaklaşık 40 gün olduğundan , Erdoğan'ın adaylığı için gerekli Anayasal ve yasal değişiklikler yetiştirilebilecek . AKP'nin itirazına yol açan olaylar şöyle gelişti . Doğanköy'de oy kullanılmadığı itirazı yapıldı . İl Seçim Kurulu , köylerine elektrik gelmediği için seçmenlerin protestosuna , sandık görevlilerinin de katılmasıyla sandık kurulamadığı gerekçesiyle AKP'nin başvurusunu reddetti . Son karar YSK'ya bırakıldı . Yine yeni yeniden DYP DYP'den koparak DTP'yi kuran kişi daha yeniden DYP'ye döndü . Mehmet Batallı , Ömer Gökay , Mehmet Korkmaz , Hamdi Üçpınarlar DYP'ye katıldılar ANKARA Milliyet Refahyol döneminde DYP'den koparak DTP'yi kuran kişi , dün yeniden DYP'ye döndü . DYP kongresi 14 15 Aralık tarihlerinde yapılacak . Genel İdare Kurulu'nun partiden ayrılanlara geri dönüş yolunu açmasının ardından DYP'ye üyelik için yapılan başvurular sürüyor . Dün , çoğunluğu DTP'nin kurucuları arasında yer alan kişi , DYP Teşkilat İşleri Başkanlığı'na gelerek , parti üyesi oldu . DTP'den ayrılarak DYP'ye geçen kişi şunlar : Mehmet Batallı , Ömer Gökay , Erkut Şenbaş , Mehmet Korkmaz , Özden Özbilun , Hamdi Üçpınarlar , Tunç Bilget , Muhtar Mahramlı , Adnan Turfan . DTP kurucuları arasında yer alan Hamdi Üçpınarlar , katılanların AP döneminden beri hareketin içinde yer aldıklarını belirterek , " İzne çıkmak mecburiyetinde kalmıştık , geri döndük " dedi . ANAP , Pakdemirli'ye emanet Mesut Yılmaz'ın istifa ettiği ANAP'ta genel başkanlığa 11 Ocak'a kadar Ekrem Pakdemirli vekalet edecek . Partililer , Yılmaz'a " dönüşün muhteşem olacak " diye tezahürat yaptı NAMIK DURUKAN Ankara Seçimde barajın altında kalan ANAP'ta , Genel Başkan Mesut Yılmaz dün MKYK toplantısında " vicdanen ve moral olarak genel başkanlığı sürdürmeye hazır değilim " diyerek istifa etti . Yılmaz toplantının ardından " Dönüşün muhteşem olacak " tezahüratları ve alkışlar eşliğinde uğurlanırken , MKYK üyeleri 11 Ocak'ta yapılacak olağanüstü kongreye kadar Ekrem Pakdemirli'yi geçici genel başkanlığa getirdi . ANAP Genel Merkezi'nde Başkanlık Divanı ve MKYK toplantıları Yılmaz başkanlığında yapıldı . Genel Merkez'e gelirken 100'ü aşkın partilinin karşıladığı Yılmaz , kadın partililerin , " Lütfen istifanızı geri alın " ısrarlarına rağmen geri dönüşün mümkün olmadığını söyledi . Başkanlık Divanı'nda seçimlerde alınan başarısız sonuç ve kongre süreci değerlendirildi . Yılmaz , toplantıda divan başkanlığı üyelerinin istifalarını kongreye kadar beklemelerini isteyererk geri çevirdi . Yılmaz , kendisinin istifa kararını ise şahsi olarak aldığını ve bu konuda hiçbir baskı yapılmadığını söyledi . Daha sonra MKYK toplantısına geçildi . Yaklaşık saat süren toplantıda Yılmaz , genel başkanlıktan resmen istifa ettiğini açıkladı . Yılmaz , açıklamasını parti tüzüğünde genel başkanın istifa etmesinin ardından 45 gün içinde kongreye gideleceği gerekçesiyle 11 Ocak'a yetişmesi için 14. Kalmam hayırlı olmazdı MKYK toplantısında duygusal bir konuşma yapan Yılmaz , 10 yıldan beri partinin birçok kademesinde çalıştığını hatırlattı . Genel başkanlıktan ANAP'ın geleceğini olumlu yönde etkileceği için çekildiğini ifade eden Yılmaz , " Kalmam ANAP'a yarar getirseydi tüm eleştirelere kulaklarımı tıkar kalırdım . Ancak kalmam , Türkiye ve partim için hayırlı olmazdı " dedi . Yılmaz daha sonra Pakdemirli'yi tebrik ederek alkışlar eşliğinde uğurlandı . MKYK üyelerinin ise kongreye kadar görevlerini sürdürecekleri belirtildi . Akarcalı yuhalandı Toplantı sürerken partililer " MKYK istifa " , " Yılmaz nerede biz oradayız " , " Suç Yılmaz da değil , takım istifa " , " İhanetçiler dışarı " sloganları attı . Bazı partililer de Yılmaz'ın istifası karşısında gözyaşı döktü . Genel Başkan Yardımıcısı Selçuk Pehlivanoğlu , partillerce sıkıştırılırken , eski genel başkan yardımıcısı Bülent Akarcalı da yuhalandı . Kulislerde , Olağanüstü kongrede Işın Çelebi , Ali Talip Özdemir ve Lütfullah Kayalar'ın genel başkanlık için aday olacakları dile getirildi . 15. Yaş sınırı olmaksızın 10 bin euroya askerlik yapılabilir " diye konuştu EKONOMİ SERVİSİ Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Çoşkun , Aralık'taki Milli Güvenlik Kurulu ( MGK ) toplantısında bedelli askerliğin gündeme getirileceğini söyledi . Coşkun , geçen defa yaş haddi konularak yanlış yapıldığını , beklenen gelirin elde edilemediğini belirterek , " Yaş haddi konulmazsa ve ücret 15 10 bin euroda tutulursa , birkaç milyar euro kaynak elde edebiliriz " dedi . Coşkun , ücretin gerekirse 10 bin euroya ( 15. Bakan Coşkun , nereden buldun düzenlemesinin dün Bakanlar Kurulu'nda imzaya açıldığını da söyledi . Ali Coşkun , hisse senetlerinin vergiden muaf olarak elde tutulması süresinin yılbaşında üç aydan bir yıla çıkmasıyla ilgili olarak da çalışma yaptıklarını sözlerine ekledi . Program revize edilecek İstanbul Sanayi Odası ( İSO ) Meclis toplantısında konuşan Coşkun , sosyal boyutu ve üretim ayağını eksik buldukları ekonomik programı IMF ile yapılacak dördüncü gözden geçirme görüşmelerinde revize edeceklerini , bu konuda IMF'den de ön tepki almadıklarını söyledi . Coşkun , " Revizyon yeni bir stand by anlaşması olmayacaktır . IMF'ye karşı değiliz . Ülke gerçeklerine göre bazı revizyonlar yapmak durumundayız " dedi . Coşkun , programda parasal politikaların öne çıktığı belirterek , " Programın iki ayağı eksik , birincisi kamu maliyesiyle desteklenmiyordu . İkincisi üretimle bütünleşemiyordu " dedi . Coşkun , " Mutlak suretle ekonomiyi yüzde ile civarında büyüterek ve devleti kendi asli görevlerine döndürerek , kendi içinde dinamiklerini oluşturmayı arzu ediyoruz . Yani rekabete açık , serbest piyasa koşullarının bütün boyutunun işlemesini sağlayacağız " diye konuştu . Hem brifing , hem önerge BDDK Başkanı Akçakoca dün AKP'li bakanlara ilk brifingi verirken , aynı saatlerde 11 AKP milletvekili Meclis'e , BDDK'nın Pamukbank'a el koymasıyla ilgili araştırma önergesi verdi KADİFE ŞAHİN Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ( BDDK ) Başkanı Engin Akçakoca , dün saat 18. Brifingde IMF programıyla birlikte son bir yıldır bankacılık sektöründe uygulanmakta olan yeniden yapılandırma ve rehabilitasyon programı anlatıldı . BDDK Başkanı ile devlet bakanlarının sıcak bir diyalog içinde yürüttükleri brifing süresince Akçakoca , Fon'a devredilen bankalar ve özellikle de Pamukbank hakkında bilgi sundu . Akçakoca , bankaların Fon'a devrinden sonra bankacılık sistemine duyulan güvenin azalmaması yönünde alınan tedbirleri anlattı . Bu arada BDDK yetkilileri yeni hükümetin ekonomi bakanlarına brifing verirken , aynı saatlerde AKP'li bir grup milletvekili de BDDK'nın Pamukbank'a el koyması , bu konuda açılan davada Danıştay'ın verdiği yürütmeyi durdurma kararı ve bu konudaki iddiaların incelenmesi için Meclis'e araştırma önergesi verdi . AKP Tokat Milletvekili Ergun Dağcıoğlu'nun hazırladığı ve 11 milletvekilinin imzasıyla verilen önergede Pamukbank'a el konulmasıyla ilgili " kamuoyunda çok değişik iddialar " dile getirildiğine dikkat çekilerek , BDDK ve Danıştay kararlarının farklı reaksiyonlara yol açabileceği ve bu nedenle de konunun araştırılması gerektiği belirtildi . Önergede kamuoyunda el konacak 11 . bankanın olup olmadığı şüphesinin uyandığı şeklinde ilginç bir ifade de yer aldı . BDDK yetkilileri , araştırma önergesi verildiğini Babacan ve Şener'e verdikleri brifingden sonra öğrendiler . 691 bin kişi yıllardır işsiz DİE verilerine göre , sayıları eylül ayı itibariyle milyon 565 bine ulaşan işsizlerin 691 bini bir yıldan uzun süredir iş arıyor . Bu da işsizlik sorununun , konjonktürel olmaktan çıkıp yapısallaşmaya ve çözümünün de zorlaşmaya başladığını gösteriyor . Lise ve daha üstünde eğitime sahip bulunan işsizlerin toplamı 955 bin kişiyle yüzde 40. İşsizlerin 510 bini geçici işin bitmesi , 458 bini işten çıkarılma , 181 bini kendi işyerinin kapatma nedeniyle işsiz kaldı . 645 bin kişi çeşitli nedenlerle işten ayrıldı , 568 bin kişi ilk kez iş arıyor . Emlak Vergisi'nde süre uzatımı Emlak ve Çevre Temizlik Vergisi ikinci taksidi ödeme süresi 15 Aralık'a uzatıldı Emlak ve Çevre Temizlik vergilerinin ikinci taksidinin ödeme süresi , 15 Aralık Cuma gününe kadar uzatıldı . Maliye Bakanlığı'ndan yapılan yazılı açıklamada , 115 sayılı " Vergi Usul Kanunu"nun Maliye Bakanlığı'na verdiği yetki kullanılarak , Aralık 1001 tarihinde sona eren " Emlak " ve " Çevre Temizlik " vergilerinin ikinci taksidinin ödeme süresinin , 500'den fazla mükellefi olan belediyelerde 15 Aralık Cuma günü çalışma saati sonuna kadar uzatıldığı bildirildi . SEÇ SEÇ AL . . . Yatırım fonu katılma belgesi fiyatları bin ile 65 milyon lira arasında değişiyor . Kurumların uyguladıkları minimum alım satım miktarları da hesaba katıldığında , yaklaşık 100 milyonu olan küçük yatırımcı fona yatırım yapabilir SONGÜL HATISARU Yatırım fonları özellikle küçük yatırımcıya yönelik enstrümanlar . Fonların birim pay değeri bin lirayla 65 milyon lira arasında değişiyor . Yatırımcı beklentileri , getiri ve risk algılayışı çerçevesinde bu fonlardan istediğine yatırım yapabilir . Kurumlar arasında farklılık göstermekle beraber fonlara yatırım yapabilmeniz için 10 milyonluk bir birikime sahip olmanız dahi yeterli . Birikimlerinizin büyüklüğüne göre satın aldığınız yatırım fonu katılma belgesi sayısını arttırıyorsunuz . Örneğin , birim pay değeri 10 bin TL olan bir yatırım fonundan bin adet alarak 10 milyon liralık bir yatırım yapmanız da mümkün , bir milyon adet alarak 10 milyar liralık yatırım yapmanız da . Havuzu siz oluşturuyorsunuz Herhangi bir bankaya gidip , yatırım fonu satın aldığınızda aslında bu fonun içeriğini satın almış oluyorsunuz . Fonların içerikleri ise yatırım yaptıkları araçlardan oluşuyor . Örneğin , siz 100 milyonluk bir parayla gidip tipi bir tahvil bono fonu aldığınızda bu paranın belli bir miktarıyla repoya , bir bölümüyle bonoya yatırım yapmış oluyorsunuz . Yatırımcının kafasında zaman ben bunları neden kendim yapmıyorumda , düşük de olsa bir yönetim ücreti karşılığında fonlara yaptırıyorum sorusu oluşabilir . Herşeyden önce sizin bu küçük tasarruflarınızla , yatırım yapmanız mümkün değil . Bir çok bankada repo için milyar liralık alt limit uygulaması var mesela . Ayrıca kendi portföy yönetiminizi yaparken harcayacağınız zaman emek ve stres de cabası . Fiyat herşey demek değildir Genelde kuruluşu eskiye dayanan yatırım fonlarının birim pay fiyatları yüksek oluyor . Ancak , yatırım fonlarının bir pay fiyatlarıyla getirileri arasında olumlu veya olumsuz herhangi bir ilişki yok . Fiyat tamamen fonun sermayesiyle ilgili bir unsur . Birim pay fiyatının sizin açınızdan işlevi sadece ve sadece satın almaya karar verdiğiniz yatırım fonundan kaç adet katılma belgesi alacağınızı hesaplarken ortaya çıkıyor . Bu nedenle , alım yaparken fiyata değil fonun beklentilerine , portföy içeriğine , geçmiş dönem performansına ve yönetimine bakarak karar vermelisiniz . Bir fonun performansını değerlendirmeniz için sadece getiri bile yeterli değil , getirinin ne kadar istikrarlı bir şekilde sağlanıp sağlanamadığına da bakmanız gerekiyor . Birlikten kuvvet doğar Her fon kendi içinde bir havuz aslında . Bu havuzu , yatırım yapan insanların birikimleri dolduruyor . 100 milyonluk bir Hazine bonosu alımıyla , fonların trilyonluk portföyleriyle alımı arasında bir fiyat ve dolayısıyla getiri farkı olacağı açık . Fonlar bir anlamda , bu yatırımı çok düşük yönetim ücreti karşılığında sizin adınıza yapıp günlük getiri olarak hesabınıza yansıtıyor . Ve eğer seçtiğiniz fon , başarılı bir fonsa siz para kazanmaya başlıyorsunuz . 100 milyonluk bir birikimle 10,000 lira birim pay değeri bir fon aldınız . Bu fon bir hafta sonra 11,000 lira olduduğunda , sizin paranızda toplamda 100 milyon liradan 110 milyon liraya yükseliyor . Fonlarda doğal sigorta işliyor Fonlar , orta vadede her zaman için tek tek enstrümanlara yatırım yapmaktan daha çok kazandırıyor . Ama fonlar her zaman kazandıracak diye bir kural yok . Örneğin , hisse senedi ağırlıklı tipi yatırım fonlarında , özellikle hisse , sektör ve endeks fonlarda , İMKB'nin hareketlerine bağlı olarak kaybettirebiliyorlar da . Zaten , bu fonlarda son bir haftalık dönemde İMKB'de yaşanan kâr realizasyonlarına bağlı olarak haftalık getiriler genelde negatif . Ancak , bu fonlarda , içlerinde taşıdıkları repo ve bono nedeniyle kayıp , çoğu zaman İMKB'den daha az oluyor . tipinde ise özellikle faizlerin anormal yükselişler yaptığı kriz dönemlerinde risk sözkonusu olabiliyor . Faizler bir anda yükseldiğinde , sizin eski ve düşük faiz oranlarına işlem yapan yatırım fonunuz eksi getiri yazabiliyor . Yatırımcının platformu Sattığınız evin parasını farklı enstrümanlara dağıtabilirsiniz " İyi bir Milliyet okuruyum . Sizin tecrübenizden yararlanmak istiyorum . Bu yakınlarda kendime ait olan evimi satacağım , yeni bir ev almadan önce paramı bonoda değerlendirmek istiyorum . Fakat bu konuda fazla bir bilgim yoktu bu zamana kadar . Öncelikle Hazine bonosu faizlerinin çok sık değiştiğini görüyorum , Hazine bonosunu aldığım faiz mi geçerli , yoksa yeni faiz oranlarından bende etkileniyor muyum ? Sizce paramın tamamı ile Hazine bonosu alsam bir risk oluşurur mu ? Belirtilen tarihte paramı alamama gibi bir durum olabilir mi ? " Samsun'dan Rıfat Özcan ATAGÜN KILIÇ Ak Portföy Vadesi bir yıldan fazla olarak ihraç edilen iç borçlanma senetleri devlet tahvili , vadesi bir yıldan kısa olanlar ise Hazine bonosu olarak adlandırılıyor . Bunlar Hazine tarafından ihraç edilir ve Hazine'nin garantisi altındadır . İlk alım gününüzde size bildirilen faiz oranı , borçlanma senedini vade sonuna kadar tutmanız durumunda değişmez . Ancak , vade bitiminden önce bonoyu nakte çevirmek isterseniz , günkü cari faiz oranları geçerli olur . Bu size olumlu ya da olumsuz yansıyabilir . Dört ay vadeli Hazine bonoları şu anda yaklaşık olarak senelik basit yüzde 41 faiz ve 90. Yatırımınızın tümünü Hazine bonosuna yatırmak yerine , alternatif yatırım araçlarından bir portföy oluşturmak ( repo , Hazine bonosu , döviz , hisse senedi gibi ) riski dağıtmanız için çok önemli bir yaklaşım olur . Yeterli deneyiminiz , yoksa portföy dağılımını sağlayan fonları seçmeniz en doğru yatırım stratejisi olur . Fonları banka ve aracı kurumlardan alabilirsiniz . Düzenleme yapılmazsa vergi teşviği kalkacak " Milliyet gazetesindeki yatırım fonu yazılarınızı takip ediyorum . Benim sorum ise , 1005 senesinde yatırım fonları vergiye ve beyannameye tabi olacak mı ? Olursa enflasyondan arındırma olacak mı ? Alakanızdan dolayı teşekkür ederim . Saygılarımla . " samsonden@hotmail. Yatırım fonları 1005 yılından itibaren Gelir Vergisi Kanunu'nun 81 . maddesi çerçevesinde vergilenecek . Bu madde gelir vergisinden muafiyetin şartını belirliyor . Buna göre , portföyünün ortalama yüzde 51'ini Türkiye'de kurulmuş bulunan şirketlerin hisse senetlerine yatıran endeks ve hisse fonların katılma belgesini asgari yıl elden çıkarmayan yatırımcı vergilenmeyecek . Ayrıca , Gelir Vergisi Kanunu'nun Geçici 55 . maddesi yatırım fonlarının katılma belgelerine ödenen kâr payları için Ocak 1999 51 Aralık 1001 tarihleri arasında yıllık beyanname verilmeyeceğine hükmediyor . Dolayısıyla , 1005 yılında yatırım fonları beyannameye tabi oluyor . Ancak , başta Borsa Aracı Kurumları Yöneticileri Derneği ve Kurumsal Yatırımcı Yöneticileri Derneği olmak üzere , meslek kuruluşları muafiyetlerin devamı konusundaki taleplerini hem kamuoyuna hem de yetkili mercilere iletti . Muafiyetin devam ettirilmesi için vergi kanununda çeşitli düzenlemelerin yapılması piyasalar tarafından bekleniyor . Takımı zirvede hisseleri dipte Beşiktaş Başkanı Bilgili , lig lideri olmanın keyfini yaşarken , sahibi olduğu Arsan Tekstil'in hisseleri son iki haftada yüzde 48. 11 Eylül Kasım arasında borsanın en popüler hissesi olan Arsan Tekstil bu süre içinde 5. Arsan , bu dönemde borsanın en çok prim yapan hissesi olmuştu . Düşüşü çıkışı gibi hızlı oldu Ancak Arsan Tekstil Kasım'dan bu yana borsanın en hızlı değer kaybeden hissesi oldu . Kasım'dan itibaren gelen satışlarla fiyatı dün bir ara 6. Aynı süre içinde borsadaki genel düşüş yüzde 5. Soymen sattı , PRJS Menkul aldı Arsan Tekstil'in 15 Kasım tarihli takas dökümlerine bakıldığında , 11 Eylül'de yüzde 6. Bu süre içinde Ankara kökenli Soymen Menkul'ün 1. Soymen , Kasım'dan sonra satışta , PRJS de alımda bulundu . Son operasyondan sonra Soymen'in Arsan Tekstil içindeki payı yüzde 0. Birsen : Yabancılar pozitif beklemede İstikrarın yabancıları borsaya çekeceğini belirten Birsen , yabancıların ekim sonu itibariyle 155 milyon dolarlık net alımı olduğunu bildirdi İMKB Başkanı Osman Birsen , ekonomik ve siyasi istikrarın devam etmesiyle yabancı yatırımcıların borsaya daha fazla yöneleceğini belirterek , " Yabancı yatırımcılar şu anda pozitif bekleme pozisyonundalar " dedi . Birsen , seçim öncesinde piyasalarda yakalanan olumlu trendin seçim sonrasında güçlenerek devam ettiğini , borsadaki işlem hacmi ve endeksin bunun göstergesi olduğunu söyledi . Sermaye fırsatı doğdu Birsen , kriz döneminde İMKB'nin yabancı yatırımcıların çoğunu muhafaza ettiğine dikkat çekerek , şunları kaydetti : " Hatta yabancılar net yatırımcı olarak kaldı . Yabancıların ekim sonu itibariyle 155 milyon dolarlık net yatırımı söz konusu . " Birsen , siyasi istikrarla Türkiye'de sermaye oluşumu için önemli bir fırsat yakalandığını vurgulayarak , " Aslında sermaye var . Bu sermayenin kayıtlı ve düzenli piyasalarda yer almasını sağlamalıyız " dedi . İhracat eylülde de rekor kırdı EKONOMİ SERVİSİ İhracat , eylülde yüzde 10. Devlet İstatistik Enstitüsü ( DİE ) , eylül ayı dış ticaret gelişmelerini açıkladı . Buna göre ihracat geçen yılın aynı ayına göre yüzde 10. Bu , yılbaşından bu yana gerçekleştirilen en yüksek aylık ihracat . 15 milyar dolar Eylül ayında ithalat ise geçen yılın aynı ayına göre yüzde 11. Dış ticaret açığı eylül ayında milyar 85. Geçen yıl eylül ayında yüzde 65. Ocak eylül dönemini kapsayan dokuz aylık dönemde de ihracat 14 milyar 956. İthalat ise yüzde 11. 15 trilyonluk fon ihraç başvurusu Koç Yatırım Menkul Değerler , HSBC Yatırım Menkul Değerler ile ABN Amro Bank , birer fonlarının 14. Üç ortaklık , birer fonlarının katılma belgelerinin ihracı için Sermaye Piyasası Kurulu'na ( SPK ) başvurdu . Bu ortaklıklardan Koç Yatırım tipi tahvil ve bono fonunun 11 trilyon 500 milyar liralık , HSBC Yatırım tipi İMKB Ulusal 50 Endeksi Fonu'nun trilyon 85 milyar liralık , ABN Amro Bank ise tipi tahvil ve bono fonunun trilyon liralık katılma belgelerinin ihracını planlıyor . Öte yandan SPK , Ziraat Portföy Yönetimi A. Dışbank'tan KOBİ'lere kredi Dışbank , Bursa Sanayi ve Ticaret Odası üyesi KOBİ'lere 14 aya kadar vadeli kredi sağlacak . Girişimci Destek Kredisi anlaşması Dışbank Genel Müdürü Faik Açıkalın ile BTSO Yönetim Kurulu Başkanı Celal Sönmez arasında imzalandı . Girişimci Destek Kredisi anlaşması Kahramanmaraş , Adana , Mersin , Gaziantep ve İzmit ticaret sanayi odaları ile de imzalanacak . Bayram tatili , borsada takası uzattı Bayram tatili nedeniyle İMKB'de tüm piyasalarda ve Aralık'ta işlem yapılmayacak . Depo sertifikaları piyasası Aralık'ta da kapalı olurken , aynı gün hisse senetleri , tahvil bono ve uluslararası tahvil bono piyasalarında yarım gün işlem yapılacak . Hisse senetleri piyasasında Aralık'taki işlemlerin takası Aralık'ta , ve Aralık'taki işlemlerin takasıysa 10 Aralık'ta gerçekleşecek . Çekte , faize faiz yürütülmez kararı Tacize ay hapis ! Tacize uğrayınca hemen şikâyetçi olan A. , Türk hukukunda bir ilke imza atılmasını sağladı . Sanığa ay hapis cezası verildi SEMRA PELEK İstanbul Beyoğlu Balık Pazarı girişinde arkadaşlarının yanında tacize uğradığını öne süren 51 yaşındaki . Ü . , yaklaşık bir yıllık mücadelenin sonunda Türk hukukunda örnek sayılabilecek bir karar alınmasını sağladı . Beyoğlu . Sulh Ceza Mahkemesi'nde görülen davada sanık Hüseyin Çakmak , " sarkıntılık " suçundan beş ay hapis cezasına çaptırıldı ve genel uygulamanın aksine aldığı ceza paraya da çevrilmedi . BENİ YANLIŞ ANLADI Tekstil işi yapan . Ü . , yaşadıklarını söyle anlattı : " Gece saatlerinde arkadaşlarımla Beyoğlu'ndaki Balık Pazarı'na giriyorduk . Karşıdan bize doğru gelen üç erkekten biri , sanırım beni yalnız zannetti , geçerken göğsümü elledi . Ne oluyor diye döndüğümde yaptığını inkâr etti ama şansıma polis de yaşananları görmüştü . Şikâyetçi oldum ve hukuki süreç böyle başladı . " . Ü. Sulh Ceza Mahkemesi'nde görülmeye başlanan davanın duruşmasında sanık Çakmak , kendisini şöyle savundu : " Olayın olduğu gece müşteki . Ü . karşıdan geliyordu . Ben yanımda olan işverenime bakmak için başımı çevirdiğimde çarpışma oldu . Ben pardon demek için ellerimle kendisine dokunduğumda yanlış anladı . " Sanığın bu savunmasını dolaylı kabul olarak değerlendiren mahkeme , olaya tanık olan polis tutunaklarını da değerlendirerek , Çakmak'a " sarkıntılık " suçundan beş ay hapis cezası verdi . AİLEMDEN GİZLEDİM Dava sürecinde Çakmak tarafından kendisine , " Neyse anlaşalım " diye para teklif edildiğini de iddia eden . Ü . kararı duyduğunda , " Ben Türkiye'de mi yaşıyorum ? " diyecek kadar şaşırdığını söyledi . . Ü . , " Evet dava açıp peşinden koştum ama hapis cezası çıkacağını ummuyordum . Taciz ülkemizde neredeyse kanıksanmış bir durum . Ben bütün dava süreci boyunca ailemden olayı gizledim . Bir kadın gece dışarı çıktığında tacize uğraması doğal bir sonuçmuş gibi algılanıyor ve taciz eden değil , uğrayan suçlu konumuna getiriliyor " dedi . KİTABINI YAZACAK Dava aşamasında aldığı tepkileri ise . Ü . şöyle dile getirdi : " Erkekler , kadınlardan daha çok destekledi beni . Namus kavramlarından belki . Kadınlar , bu davalardan sonuç alamamaktan çok korkuyor . Olayın duyulması halinde ailelerinin , tanıdıklarının yanlış yorumlarından da çekiniyorlar . " Çakmak'ın kararın bozulması için temyiz ettiği dava Yargıtay'da beklerken , . Ü . ise şu sıralar aynı olayla karşılaşan kadınlara örnek olacak , yol gösterecek bir kitap yazmak için çalışmalar yapıyor . Kilitli türbelerin çinileri sır oldu Ayasofya'nın ziyarete kapalı türbelerindeki çiniler teker teker kayboluyor . Bazı kayıp çiniler Louvre Müzesi'nde sergileniyor ! ÖMER ERBİL İstanbul Dünyanın sekizinci harikası olmaya aday Ayasofya'nın türbelerinde 16 . yüzyıl İznik çinilerinden yüzlercesi kayıp . Sökülen bir kısım çinilerin yerlerine ise sahteleri konmuş . Uzun yıllar restorasyon yüzü görmeyen türbelerde kabaran çiniler koli bantlarıyla yapıştırılmış . Sultan II . Selim , III . Murad ve III . Mehmed türbelerindeki çiniler belki bu yıl içinde belki de 100 sene önce kayboldu . Bunu bilen yok . Çünkü türbeler yıllardır kapalı . Kültür Bakanı durumun " araştırılması " talimatını verdi . ÇİNİLER ZİMMETLENMİYOR Yıllardır kilitli duran kapılar Milliyet için açılırken , Ayasofya'daki türbelerden sorumlu arkeolog Süleyman Eskalen , üzücü durumu şöyle anlattı : " Çinilerin bir envanteri de yapılmamış . Sadece türbe eşyaları , şamdan , kandil , askı topları , sandukalar zimmetlendi . Yerlerine imitasyonları konan çiniler bir iki tane değil . Pano halinde değiştirilmiş . Ancak ne zaman değiştirildiğini bilmiyorum . Kaybolan çinilerin kaydı yok . Durumunu bildirdik . Röleve Müdürlüğü Yeni ihaleye koyarız diye yıllarca oyaladı . " GERİ İSTEYEN ÇIKMADI . . . Ayasofya Müzesi'nde geçmiş dönemde müdürlük yapan Veli Yenisoğancı , Ali Kılıçkaya ve halen müdür yardımcısı olan Suat Kongaz tarafından hazırlanan " Ayasofya " kitabında II . Selim türbesinden çalınan çinilerden bir kısmının Fransa'daki Louvre Müzesi'nde olduğu ileri sürülüyor . Kitapta şöyle yazıyor : " Giriş kapısının iki yanında çiçek ve dallarla bezeli çini panolar konmuştur . Soldaki pano aslının taklididir . Aslı Louvre Müzesi'nde bulunmaktadır . " Bu ciddi iddia müze görevlilerince ortaya atılmış ancak eserler Louvre Müzesi'nden resmi olarak istenmemiş . Görevli , antikacı çıktı Müzede bir ilginç olay da 1998'de yaşanmış . İddiaya göre , Ayasofya mihrabından kaybolan bir çini hakkında müze çalışanları soruşturma geçirmiş . Soruşturma sırasında müze görevlilerinden bir kısmına çini panoyu ödeme cezası çıkmış . Bir müze yetkilisinin de Kapalıçarşı'da antikacı dükkânı olduğu soruşturma sonucunda tespit edilmiş . Tüm dünya Japonca'yı sökecek ! . . Bir Türk gencinin geliştirdiği InfoScope adlı cep tercümanı , Time'ın yılın buluşları listesinde . . . ELİF KORAP İstanbul Amerikan dergisi Time'ın seçtiği " yılın buluşları " listesine InfoScope adlı buluşuyla giren 51 yaşındaki İsmail Haritaoğlu , Milliyet'in sorularını yanıtladı . Herhangi bir yabancı dili istenen dile çevirebilen InfoScope'u geliştiren Haritaoğlu , bilgisayar devi IBM'de araştırmacı olarak çalışıyor . Haritaoğlu'nun buluşu bir yıl sonra kameralı cep telefonlarında da kullanılmaya başlanacak . Cihaz , Nokia , Ericsson ve Panasonic telefonlarıyla uyumlu . 15 SANİYE YETİYOR Bu icat ettiğiniz şey ne işe yarıyor ? Mesela Çince mönüden bir şey ısmarlarken ne yiyeceğinizi bilmenize yarayabilir . InfoSkope , İngilizce , Almanca , Fransızca , İtalyanca , İspanyolca ve Çince'yi destekliyor . Şu an diğer dilleri de katarak bunu geliştiriyoruz . Nasıl yapıyor bunları ? InfoScope'la bir kişi etraflarındaki objelerin , yazıların fotoğrafını çekip gönderiyor . InfoScope internet bağlantısıyla fotoğrafın üzerindeki yazıları otomatik olarak buluyor , onları tanıyor ve gerekli çeviriyi yapıp 15 saniye içinde kullanıcıya geri gönderiyor . BİR YIL SONRA TAMAM ! Nereden çıktı InfoScope'u geliştirme fikri ? Yaklaşık yıl önce bir Japonya ziyaretimde , metroda yolumu bulmak icin zorlandığımda aklıma geldi . Bu buluşunuzu biz ne zaman kullanabileceğiz ? Kameralı cep telefonları InfoScope için biçilmiş kaftan . Nokia 6650 , Sony Ericsson T68 , P800 ve Panasonic Gd86 modelleriyle uyumlu . Bu servisin yaklaşık olarak bir yıl içinde başlamasını bekliyoruz . Efsunlu Dede Azrail'e tam kez direndi Çocukken başı sıkıştı , annesi kurtardı . Depremde ailesini kaybettiği evden sağ çıktı . Cezayir'de aracı havaya uçtu . 1951'de uçağı düştü , ölmedi . Aracı nehre uçtu , kurtuldu . En son kanseri yenmişti 81 yıl boyunca defalarca ölümle burun buruna gelen ve her defasında kurtulan Abdurrahman Temeltaş , bu kez akciğer rahatsızlığına yakalandı . Ve Azrail , yedinci ziyaretince canını aldı . . . SEMRA KARDEŞOĞLU İstanbul Üsküdar Selimiye Camii'nde önceki gün bir cenaze töreni vardı . 81 yaşındaki , çocuk ve 11 torun sahibi emekli hava kıdemli başçavuş Abdurrahman Temeltaş , sevenlerinin gözyaşları arasında son yolculuğuna uğurlanıyordu . Karacaahmet Mezarlığı'nda toprağa verilen Temeltaş , geride roman olabilecek bir hayat hikâyesi bıraktı . AİLESİNİ GÖMDÜ Temeltaş , 1911'de Erzincan'ın tanınmış ailelerinden birinin oğlu olarak dünyaya geldi . Henüz altı aylıkken başı toprak bir kaba sıkıştı . Annesi tarafından son anda kurtarıldı . Büyük sevinç yaşayan annesi , " Bundan kurtuldun ya artık sana bir şey olmaz " dedi , haklıydı . . . Hayatının en önemli olayını , 18 yaşında 16'sını 16'ye bağlayan gece , 16 Aralık 1959'da yaşadı . Erzincan yerle bir olmuştu . 55 bin kişinin hayatını kaybettiği şiddetindeki depreme evinde yakalandı . Ne olduğunu anlamadan kendini bahçede buldu . Annesi ve kardeşi enkaz altında can vermişti . Babası ise yaralı olarak kurtuldu . Anne ve kardeşlerini tek başına toprağa verdi . Felaketin ardından Erzincan'ı terk etti . Yetkililerin de yardımı ile lise eğitiminden sonra Eskişehir Havacılık Okulu'na girdi . Havacı olursa anne ve kardeşlerine daha kolay ulaşacağını düşündü . 1941'de görevli gittiği Cezayir'de , üç arkadaşının bulunduğu araç havaya uçtu . sağ salim yurda döndü . Malatya'da 1951'de meydana gelen bir uçak kazasını incelemek üzere arkadaşıyla birlikte yola çıktı . Ancak bu askeri uçak da düştü . Uçağın arka kısmında bulunan Temeltaş , üç ay hastanede yattıktan sonra hayata döndü . 1958'de öğrencisini kaybettiği trafik kazasını yaşadı . Askeri araç Kütahya İzmir yolunda nehre uçtu . Gazete haberlerinde ismi ölüler arasında geçiyordu . Ancak bu kazadan da sağ kurtulmayı başarmıştı . TABURCU OLACAKKEN . . . Ölen kardeşlerine ve hep yalnız başına şehir şehir dolaşarak geçirdiği gençlik yıllarına inat kalabalık bir ailesi olsun istedi . Bu nedenle Belkıs Hanım'la olan evliliğinden çocuk dünyaya getirdi . İlk kızını ise yüzünü bile göremeden kaybetti . Çocuklarının , çoğu ABD'de olmak üzere hukuk , bilgisayar mühendisliği , işletme eğitimleri aldı . Yabancı damatları ve gelinleri , 11 torunu oldu . Kalabalık aile hayalini böylece gerçekleştiren Temeltaş , birkaç yıl önce prostat kanserine yakalandı ama ne yapıp edip onu da yendi . İki hafta önce bir bağırsak ameliyatı geçirdi . Temeltaş , ameliyatında hiçbir sorun yaşanmamasına rağmen akciğer embolisi ( damarın pıhtıyla tıkanması ) nedeniyle yaşamını yitirdi . Annesine kavuştu İTÜ'de master yapan çevre mühendisi torunu Didem Hünkar , ölümünün ardından gazeteye bir ilan verdi . " Canımın içi dedeceğim " diye başlayan ilanda , birçok kez ölümün kıyısından dönen dedesinin efsunlu olduğuna inandığını belirten Hünkar , tek tesellisini şöyle dile getirdi : " Sevgi ve iyilik dolu yüreğin bizimle kaldı . Tek tesellim 16 Aralık 1959'da kaybettiğin hep özlediğin annene kardeşlerine yine bir 16 Aralık'ta kavuşmuş olman . " Bülent Ecevit'ten şiirler ŞENOL DEMİRCİ DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit , Yıldız Teknik Üniversitesi'nde şiirlerini okudu . Ecevit , YTÜ Oditoryumu'ndaki şiir etkinliğine eşi Rahşan Ecevit'le birlikte katıldı . Rektör Prof . Dr . Ayhan Alkış , Ecevit'in devlet adamı kimliğiyle sanatçı kimliğini birleştiren örnek bir isim olduğunu dile getirerek , yazdığı şiirlerini okuması için kürsüye davet etti . Ecevit , başta Rahşan Hanım'a adadığı " El Ele Büyüttük Sevgiyi " adlı şiiri olmak üzere , aralarında " Pülümür'ün Yaşsız Kadını " , " Madımak " , " Köylü Kadınlar " , " Taka"nın bulunduğu çok sayıda eserini okudu . Bazı şiirlerinde dili sürçen Ecevit , son şiirinin ilk mısralarını üç kez tekrarlamak zorunda kalınca , dinleyicilerden özür diledi . Maskeyle teşhis komedisi Hayata Dönüş Operasyonu'nda jandarmalar hakkında açılan davada , teşhis için jandarmaların fotoğrafları istendi . Çocukluk ve gençlik resimleri geldi GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'ne 16 Eylül 1999'da yapılan ve 10 mahkûmun öldüğü , çok sayıda mahkûmun da yaralandığı Hayata Dönüş Operasyonu'nda kötü muamelede bulundukları iddia edilen jandarmalar hakkında açılan davada teşhis komedisi yaşandı . Mahkeme suçluları teşhis için jandarmaların fotoğraflarını isterken , gençlik , kar maskeli ya da robocop resimler gelince bu karardan vazgeçti . Ankara . Ağır Ceza Mahkemesi , " yüzleştirme " kararı verdi . Ancak bu karar , operasyonun üzerinden uzun zaman geçmesi ve değişik yerlerde görev yapan jandarmaların bulunamayacağı gerekçesiyle ortadan kaldırıldı . Mahkeme , jandarmaların fotoğraflarının gönderilmesini ve mahkûmlara gösterilmesini kararlaştırdı . Ancak gelen fotoğraflar arasında askerlerin astsubay subay okuluna girdikleri ilk yıllarda çekilen siyah beyaz fotoğraflarıyla , çocukluk fotoğrafları yer alınca , bunlarla teşhis yapılamayacağı saptandı ve yeni fotoğraflar istendi . Bu kez de sanık avukatları mahkemeye , " Operasyona böyle katılmışlardı . Belki mahkûmlar böyle tanır " diyerek jandarmaların kar maskeli , ya da " robocop " giysili yüzleri görülmeyen fotoğraflarını sundu . Bazı sanıklar yine eski fotoğraflarını gönderdi . Avukatlar , mahkûm avukatlarının " Bu fotoğraftakiler belki jandarma bile değil " itirazı üzerine , " Müvekkillerimiz dağda teröristlerle çarpışıyor . Fotoğrafları teşhis edecek olanlar da terör suçluları . Güvenlik açısından bu karar kaldırılmalı " dedi . 15 Aralık'ta görülen duruşmada teşhis kararını ortadan kaldıran mahkeme , mevcut fotoğrafların iadesini istedi . Savcılık , açılan davada jandarmanın sorumluluğu tespit edilse bile hapis cezası istemedi . Yeter davasında sanıklar gelmedi Gözaltında işkenceyle öldürülen Yeter'in davasında yine karar çıkmadı . Emniyet'in soruşturması istendi ESRA ALUS İstanbul Limter İş Sendikası eğitim uzmanı Süleyman Yeter'e gözaltında işkence yaparak ölümüne sebebiyet verdikleri iddia edilen üç eski polis memurunun yargılandığı davada , olayın ardından başlatılan disiplin soruşturmasının Emniyet'ten istenmesine karar verildi . İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya , tutuksuz sanıklar Erol Erşan ve Mehmet Yutar katılmadı . Gıyabi tutuklu sanık Ahmet Okuducu ise kırmızı bültenle aranıyor . Müdahil avukatı Keleş Öztürk , geçen duruşmada , Yeter'in ölümüne ilişkin İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde yapılan idari soruşturmanın dosyasının istenmesini talep ettiklerini , ancak bu isteklerinin reddedildiğini hatırlattı . Mahkeme Başkanı , idari soruşturmanın yargılamaya etkisi olmadığını , ancak bu soruşturmada elde edilen delillerin mahkemece incelenmesi gerektiğine inandıklarını söyledi . Mahkeme , soruşturma dosyasının Emniyet'ten istenmesine karar vererek duruşmayı erteledi . Duruşma sırasında , 500 polis de adliye çevresinde geniş güvenlik önlemleri aldı . Bombacıya tatbikat maratonu " Çoraplı Bombacı " Levent Dülger'e İstanbul'da gerçekleştirdiği 54 bombalamayla ilgili tatbikat yaptırıldı . Kiliseler , vakıf ve üniversite binaları , market ve restoranlar , Tekel bayileri , eğlence yerleriyle otel ve işyerlerine bombalı saldırılar düzenleyen İBDA C'li Dülger , eylemlerini polise anlatırken ayrıntıları hatırlamaya çalıştı . Uludağ Tıp Fakültesi mezunu olan Dülger'in 1998'de psikolojik rahatsızlık geçirdiği , babasının başvurusu üzerine Bursa'da polislerin yardımıyla hastaneye kaldırıldığı belirtildi . Talihli adayları işte trilyon ! ÇAĞLAR ÇAĞATAY 51 Aralık gecesi ortak heyecanların , pembe hayallerin günü . Ve bu gece , bir umut maratonunun gecesi . 6'den 60'e herkeste aynı merak : " trilyon kimin olacak ? " Biz de " Acaba şu trilyon nasıl bir şey ? " sorusuna yanıt bulmak için Merkez Bankası'nda deste deste banknotları üst üste koyduk ve " talihli adayları " için fotoğrafladık . trilyon çılgınlığı Merkez Bankası'nı da etkisi altına almış . Bankanın kasa bölümüne girmek için iki kat aşağı indik . SAYMAK GÜN SÜRER Karşımıza demir parmaklıklar çıktı . Yanımızda görevliler . Ardından trilyonluk araba yanımıza geldi . trilyonda 400 bin adet 10 milyonluk banknotun olduğunu ve hayallerdeki servetin , tam 600 kilo geldiğini öğrendik . " Bu parayı ne kadar zamanda sayarız ? " sorusuna ise işin emektarı veznedar şu yanıtı veriyor : " Ben bile bu parayı hiç durmaksızın gece gündüz hiç uyumadan ancak üç günde sayarım . Tabii heyecandan tükenmezsem ! . . " Vakıflar karışmış ! Nuh Mete Yüksel'in , uyarılmasına rağmen , casusluk davasını ismi benzeyen ancak konuyla ilgisiz Alman vakfına açtığı ortaya çıktı GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Alman vakıflarının Türkiye'de " gizli ittifak " kurarak casusluk faaliyetinde bulundukları iddiasıyla açılan davada , casuslukla suçlanan vakıflardan Orient Enstitüsü'nün , Almanya'daki aynı isimli bir başka vakıfla karıştırıldığı anlaşıldı . Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal'ın , " gizli " ibareli yazıyla Adalet Bakanlığı'na bilgi verdiği , DGM eski Savcısı Nuh Mete Yüksel'in buna rağmen Türkiye'deki vakfa dava açtığı ortaya çıktı . Yüksel'in yaptığı hata , dava dosyasındaki bir belgeyle açığa çıktı . Belgeye göre , Yüksel'in soruşturmaya başladığı günlerde , Dışişleri , bir yazıyla Adalet Bakanlığı'nı uyardı . Yazıda , Yüksel'in hakkında soruşturma yürüttüğü Orient Enstitüsü'nün , sanıldığı gibi PKK'ya yakınlığı ile bilinen enstitü olmadığı şu sözlerle anlatıldı : " Orient Enstitüsü , PKK yanlısı çizgisiyle tanınan Udo Steinbach'ın da üyesi olduğu aynı ismi taşıyan kuruluştan farklı bir kuruluştur . Ortadoğu Dilleri ve Kültürleri konusunda araştırmalar yapmaktadır . Enstitü Kürt konusundan uzak durmaya özen göstermektedir . " Mallarını eşit paylaşacaklar YILDIZ YAZICIOĞLU Ankara Medeni Kanun'un evli çiftlerin edinilmiş mallara katılma rejimini seçmeleri için tanınan sürede son günler yaşanırken , eski Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Hasan Gemici ile eşi Gülsen Gemici de sözleşmeye imza attı . 15 Aralık'ta noter kanalıyla evliliklerinde mal paylaşımı rejimini tercih ettiklerini beyan eden Gemici çifti , 16 yıldır edindikleri tüm malvarlığını boşanma durumunda eşit bir biçimde paylaşmak üzere imza attı . Kanser dendi guatr çıktı İbrahim Yüksel . 95'te kanser teşhisi kondu ve kemoterapi gördü . yıl ömür biçildi , ölmedi . Tekrar muayene oldu , guatr dendi . Şimdi , üniversiteden 115 milyar liralık tazminat istiyor . . . ERAYDIN AYTEKİN Sivas DHA Sivas'ta 1995'te başvurduğu Cumhuriyet Üniversitesi Hastanesi'nde " kanser " teşhisi konulan ve sekiz yıl tedavi gören İbrahim Yüksel ( 50 ) , 1001'de hastalığının guatr olduğunu öğrenince rektörlük aleyhine 115 milyar liralık manevi tazminat davası açtı . NİŞANLISINA SÖYLEMEDİ Cumhuriyet Üniversitesi Hastanesi'nde 1995'te önce guart tanısı konulan , ardından Aralık 1995'te ameliyat edilen Yüksel'e vücudundan alınan parçaların laboratuvarda incelenmesinden sonra Doç . Dr . Ender Düzcan tarafından gırtlak kanseri teşhisi konuldu . yıl ömür biçilen ve 1994'e kadar da kemoterapi gören Yüksel , sağlık durumu hakkında bilgi vermediği nişanlısıyla da evlendi . PARÇA YENİDEN İNCELENDİ Bir oğlu olan Yüksel , umutsuzca ölümü beklerken , geçen yıl boyunca sağlığında olumsuz bir gelişme oldu . Ekim 1001'de yeniden hastaneye giden Yüksel'in sağlıklı görünmesinden şüphelenen doktorlar , 1995'te alınan parçaların tekrar incelenmesini istedi . Yüksel'in vücudundan alınan parçaları yeni teknolojiyle inceleyen Patoloji Uzmanı Doç. Şahende Elagöz , Yüksel'in kanser olmadığı teşhisini koydu . Şoke olan ve Bölge İdare Mahkemesi'ne başvuran Yüksel , üniversite aleyhine " ölüm korkusuyla uğradığı manevi yıkım " nedeniyle 115 milyar liralık manevi tazminat davası açtı . KANSER RAPORU YOK Hastane yetkililerinin avukatı ise Yüksel'in kanser olmadığına ilişkin bir rapor olmadığını belirterek , bu nedenle dava açılmasının yanlış olduğunu savundu . Esnek hareket kararı Milli Güvenlik Kurulu , Irak'a operasyon düzenlemesi durumunda ABD'ye verilecek mesajı belirledi : " Öncelik Türkiye'nin güvenliği " SERPİL ÇEVİKCAN Ankara ABD'nin Irak'a operasyon için gün saydığı bir ortamda gerçekleşen tarihi MGK'dan " esnek hareket " kararı çıktı . Toplantıda Türkiye'nin önce kendi güvenliğini sağlayacak biçimde pozisyon alması gerektiğinin ABD yönetimine iletilmesi konusunda görüş birliğine varıldı . İki brifing Ağırlıklı olarak ABD'nin Irak'a operasyonu çerçevesinde Türkiye'den beklentilerinin masaya yatırıldığı dünkü toplantıda Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Köksal Karabay ile Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu'yla İİlişkilerden Sorumlu Genel Müdürü Tahsin Burcuoğlu tarafından detaylı iki brifing verildi . Esnek hareket Toplantıda , Türkiye'nin güvenliği ve uzun vadeli çıkarları açısından ABD'nin tutumuna ve operasyondaki gelişmelere göre tavır alınması görüşü hâkim oldu . Bu yaklaşımdan hareketle ABD'ye öncelikle Türkiye'nin güvenliği için gerekli gördüğü askeri önlemlerin alınması gerektiği mesajının verilmesi kararlaştırıldı . İlk aşamada Türkiye sınırından Kuzey Irak içlerine doğru 60 60 km . derinlikte Türk askerlerinin güvenlik şeridi oluşturmasının zorunlu olduğu tespiti yapıldı . Bunun hem güvenlik hem Irak'taki yapılanma hem de göç hareketine karşı Türkiye açısından zorunlu bir önlem niteliği taşıdığının ABD'ye iletilmesi konusunda görüş birliğine varıldı . Türk askerinin Kuzey Irak'ta alacağı bu önlem için Meclis'ten yeni bir karar almaya gerek olmadığı , Kuzeyden Keşif prosedürünün ve bununla ilgili Meclis kararlarının yeterli olduğu belirtildi . Bağımsız hareket edilebilir Türkiye'nin operasyonla ilgili tutumunun sadece Ankara'dan taleplerle ve ABD'ye bağlı olarak değerlendirilemeyeceği kaydedildi . Türkiye'nin olası operasyonun gelişmelerine göre çıkarları açısından bağımsız hareket edebileceğine vurgu yapıldı . Yetki için zaman var Toplantıda operasyonun BM kararları ve uluslararası hukuk kararları çerçevesinde gerçekleştirilmesinin öncelikli tercih olarak kayda geçirildiği belirtildi . Türkiye'nin ABD'den beklentilerine yanıt alınmadan Meclis kararı alarak kendisini bağlamasının doğru olmayacağı vurgulandı . Toplantıda Türkiye'nin atacağı askeri adımların Irak'la savaş görüntüsü vermemesi için çaba gösterileceği , bu bağlamda Başbakan Abdullah Gül'ün Ortadoğu turunun önemli olduğu vurgulandı . MGK'dan çıkan eğilimin ve Ankara'nın beklentilerinin bugün ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman'a iletileceği öğrenildi . Bildiride ne denildi ? MGK bildirisinde , " ABD'nin Irak'a yönelik olası askeri harekâtı konusunda , özellikle Türkiye'den beklentileri ve son gelişmeler Türkiye'nin uzun vadeli çıkarları çerçevesinde değerlendirilmiş , sorunun BM kararları ve uluslararası hukukun meşruiyeti temelinde barışçıl yollarla çözümü için gerekli çabaların sürdürülmesinin önemi vurgulanmıştır " denildi . 48 filo , 500 uçak Bu arada havaalanları ile ilgili olarak yapılan müzakerelerde ABD'nin 150 500 uçağa servis verebilecek bir altyapı için zemin yokladığı belirtildi . Operasyonda aktif görev yapacak 48 filodan oluşan bu uçakların uçurulması ve yer hizmetleri için bin civarında ABD'li personel gerektiği Türkiye'ye iletildi . Gül : Barışı zorlayacağız MGK toplantısı sonrası AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'la görüşmek üzere genel merkeze gelen Başbakan Abdullah Gül , " Biz savaş istemiyoruz . Barış sürecini sonuna kadar zorlayacağız " dedi . MGK'da görüşülen Irak operasyonu ile igili Erdoğan'a bilgi veren Gül , girişte gazetecilere Irak operasyonu ile ilgili İslam ülkelerine yapacağı seyahatlerin tarihinin daha netleşmediğini söyledi . Piyasada gerçek savaş maskesi yok Sınır bölgelerimizde gaz maskelerine yönelik talep artarken , satılanların kimyasal saldırıda " işe yaramayacağı " açıklandı MUSTAFA BAKACAK İstanbul ABD'nin olası Irak harekâtının netlik kazanması gaz maskelerini yeniden gündeme getirdi . Özellikle sınır bölgelerinde gaz maskelerine yönelik yoğun talep yaşanıyor . Ancak , ülkemizde muhtemel bir kimyasal saldırıda sivillerin kullanabileceği gaz maskesi bulunmuyor . Piyasada ise sadece sanayi amaçlı üretilen maske ve filtreler satılarak , vurgun yapılıyor . Karaköy ve Perşembe Pazarı'nda vitrinleri gaz maskeleriyle süslü işyerleri var . Burada kimyasal savaştan korunmak amacıyla maske sorduğumuzda , yarım ya da tam yüz şeklinde sanayide kullanılmak üzere üretilen gaz maskeleri raflardan çıkarıldı . Fiyatı ise filtresiyle birlikte özelliğine göre 50 100 milyon lira arasında değişiyor . Gaz maskelerinin kimyasal gazlara karşı koruma sağlayacağını savunan esnaf , " Körfez Savaşı döneminde çok satmıştık . Şimdi ise satış yok " dedi . MKE'de olur Gaz maskesi üreticisi Finlandiya'daki Kemira Safety firmasının Türkiye distribütörü Erataş'ın sahibi . Emin Kuşçu , piyasada savaş gazlarına yönelik filtre olmadığını belirterek , " Bu filtrenin getirilmesi izne bağlı . İhracat ve imalatını yapan ülkeler bile bunları devlet izniyle satıyor , son alıcısına kadar takibini yapıyor . NBC filtresini MKE üretebilir ya da ithal edebilir " diye konuştu . Erdoğan : Ölümün pazarlığı olmaz ANKARA Milliyet AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , Irak'taki BM silah denetçilerinin raporunu açıklayacağı tarih olan 16 Ocak'tan önce ABD'ye Irak operasyonuyla ilgili bir ara cevap verilebileceğini , ancak bu yanıtın kesin olmayacağını söyledi . Erdoğan , bu konuda Türkiye'nin ekonomik pazarlık yapıp yapmadığının sorulması üzerine " Ölümün ve savaşın pazarlığı olmaz " karşılığını verdi . NTV'nin sorularını yanıtlayan Erdoğan , halkın kanaatlerine uygun olmayan bir karar verme riskini göze alamayacaklarını ifade etti . Erdoğan , kararın Meclis'te müzakere edileceğini ve siyasi irade tarafından açıklanacağını vurguladı . Suudi Arabistan , Suriye , Mısır , İran , Ürdün'le görüşme önerisini götürdüğü Bush'a konuyu barışçı yollarla çözmekten yana olduklarını bildirdiğini belirten Erdoğan , " BM kararını önemsiyorum . Uluslararası anlaşmalar bizi bağlar . Geniş koalisyon olması lazım " dedi . Başbakan Gül , kararı geç imzaladı BARKIN ŞIK Ankara Başbakan Abdullah Gül'ün , Yüksek Askeri Şûra Aralık ayı toplantısında irticai faaliyetlere karıştığı tespit edilen personelin TSK'dan uzaklaştırılmasına ilişkin kararı , kamuoyunda yaratılan görüntüden rahatsız olduğunu belirterek saat geç imzaladığı öğrenildi . Dördü astsubay , 5'ü subayın irticai faaliyetler nedeniyle ordudan uzaklaştırıldığı YAŞ'ta imza sıkıntısı yaşandığı belirtildi . Gül'ün ihraçlara ilişkin söz konusu kararlara imza atarken şu sözleri söylediği öğrenildi : " Kamuoyunda ihraçlar bize dönükmüş gibi algılanıyor . Bu bizim açımızdan rahatsız edici . " YAŞ kararlarının yargı denetiminin dışında olmasının AB tarafından eleştirildiğini de anımsattığı öne sürülen Gül'ün sözleri üzerine , başta Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök olmak üzere saat süren karşılıklı diyaloglar yaşandı . Gül , bu sürenin sonunda kararları imzaladı . Sikorsky'ler sevkiyata başladı RAMAZAN YAVUZ Şırnak DHA Türkiye'nin Irak sınırındaki hareketlenme , olası harekâtın yaklaşmasıyla iyice hareketlendi . Türkiye'de konuşlanacak ABD'li askerlerin , Körfez Savaşı'nda kaldıkları Silopi'deki tank taburunu kullanacağı iddia ediliyor . Askeri amaçla kullanılacağı belirtilen Habur yolu üzerindeki Silopi Sanayi Sitesi'nin çevresi de beton perdelerle kapatıldı . Sikorsky helikopterlerle sınırdaki askeri birliklere malzeme ve personel sevkiyatı da başladı . Erdoğan'ı kurtarıyorlar diğerleri ne olacak AKP'nin anayasada yaptığı değişiklik , Tayyip Erdoğan'ın yolunu açtı . Ancak , Erdoğan'dan sadece iki ay daha fazla ceza alan Erbakan , Bozlak ve Birdal değişikliğe takıldı GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara AKP'lilerin " bini aşkın kişinin yolunu açacak " savunmalarına rağmen , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in " kişiye özel " diyerek veto ettiği Anayasa'nın 66 . maddesinde yapılan değişiklik , AKP lideri Tayyip Erdoğan'ın yolunu açarken , kendisinden sadece iki ay daha fazla hapse mahkûm edilen Necmettin Erbakan , Murat Bozlak gibi isimlerin yolunu kesecek . AKP , değişiklik paketinde Anayasa'nın 66 . maddesinde yer alan " ideolojik ve anarşik suçlardan hapse mahkûm olanlar affa uğramış olsalar bile milletvekili seçilemez " ifadesini " terör suçlarından mahkûm olanlar . . . " şeklinde değiştirdi . AKP , maddede bunun dışında bir değişiklik yapmadı . Eleştirilere hedef olan " bir yıl veya daha fazla hapis cezasına mahkûm olanlar milletvekili seçilemez " ifadesi , değiştirilen metinde korunmuş oldu . Söz konusu ifade , Erdoğan gibi TCK'nın 511 . maddesinden hüküm giyenlerin önünü kesti . TCK'nın 511 . maddesi " bir yılla üç yıl arasında hapis cezası " öngörüyor . Bu ifade nedeniyle maddenin alt sınırı olan bir yıl hapse mahkûm edilen birisi , hâkimin , TCK'nın 59 . maddesinde düzenlenen " indirim " hükümlerini uygulamaması durumunda seçilme hakkını kazanamayacak . Erdoğan gibi cezasına indirim hükümleri uygulananların cezası ise 10 aya iniyor ve siyaset yasakları kalkıyor . Kasım'da Erdoğan'la birlikte milletvekilliği adaylıklarına onay verilmeyen Necmettin Erbakan , DEHAP'lı Murat Bozlak ve Akın Birdal da TCK'nın 511 . maddesinden hükümlü durumda . Ancak Erdoğan'dan farklı olarak bu isimlerin cezası , indirim hükümleri uygulanmadığı için bir yıldan fazla . AKP'nin değişikliği , siyasi yasaklı bu isimleri bile siyasi yasaklı durumda bırakırken , sadece pankart astığı ya da slogan attığı için eylemleri " terör örgütüne yardım ve yataklık " kapsamında sayılan binlerce kişinin de siyaset yolunu kesmiş oldu . Kabine görücü usulü evlendi ! Bakan eşleri evlilik öykülerini anlattı . Kabine üyelerinin eşlerinin çoğu dünya evine girerken " görücü usulü"yle evlendiğini ifade etti YILDIZ YAZICIOĞLU Ankara Bakan eşlerinin Milliyet'le paylaştığı evlilik öyküleri , kabine üyelerinin çoğunun , dünya evine girerken " görücü usulü"nü tercih ettiğini ortaya koydu . Başbakan Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül başta olmak üzere bakan eşlerinin çoğu ya aileleri ya da tanıdıklarınca bir araya getirildi . Bazı bakan eşleri ise evlilik hikâyelerini anlatmayı uygun bulmadı . Mehmet Ali Şahin'in eşi Saniye Şahin : Biz akrabayız , teyze çocuklarıyız . Ancak aile tarafından bize bir zorlama yapılmadı . İkimiz İstanbul'da okurken evlenme kararı aldık . Bir yıl nişanlı kaldıktan sonra 14 Eylül 1964'te evlendik . Abdülkadir Aksu'nun eşi Emine Aksu : İkimiz de Diyarbakır doğumluyuz . Eşim halamın oğlu . Ailelerimiz uygun gördü . Altı ay nişanlı kaldıktan sonra 15 Eylül 1968'de evlendik . Zeki Ergezen'in eşi Saime Ergezen : Bitlis Ahlat'lıyız . Ailemiz mutaassıptır . Eşim teyzemin torunu . Ailelerimizce uygun görüldü . Dokuz ay nişanlı kaldıktan sonra 18 Temmuz 1965'te evlendik . Okul bitti evlendik Hayrünnisa Gül : Eşimle lisede okurken ailelerimiz tarafından tanıştırıldık . Okulum bitince evlendik . Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener'in eşi Berrin Şener : İkimiz de Sivaslıyız . Halamın oğlu tanışmamıza vesile oldu . Akrabalık bağımız yok . Temmuz 1981'de nişanlandık , Şubat 1981'de evlendik . Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün eşi Sevim Gönül : İkimiz de Erzincanlıyız . Akraba değiliz ama görücü usulü evlilik oldu . Sadece 10 gün nişanlı kaldık . Enerji Bakanı Hilmi Güler'in eşi Mehtap Güler : Ankara'da görücü usulü tanıştırıldık . Dört aylık nişanlılık sonrası evlendik . Kültür Bakanı Hüseyin Çelik'in eşi Şahsenem Çelik : Ailelerimiz arasında dostluk vardı . Görücü usulü oldu . Çiçekler tanışıyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in eşi Gülten Çiçek : İkimiz de Yozgatlıyız . Orada tanıştık . Ben öğretmenlik yapıyordum . Birbirimizi tanıyarak evlenmeye karar verdik . Turizm Bakanı Güldal Akşit'in eşi Haluk Akşit : İkimiz de Malatyalıyız . Ailelerimiz tanışıyor ve görüşüyordu . İstanbul'a gidip tanıştım . Flört etmeye başladık , sonunda evlendik . Orman Bakanı Osman Pepe'nin eşi Birgül Pepe : İkimiz de Trabzonluyuz . Ailelerimiz tanışıyordu . Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in eşi Perihan Tüzmen : Ben Rizeliyim , eşim Ankaralı . Görücü usulü tanıştırıldık . Eşim isteksiz de olsa ısrar üzerine beni görmeye geldi . Aralık 1986'da evlendik . Yeşilçam'da tanıştılar Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu'nun eşi Işıl Mumcu : Çok farklı mekânlarda yaşayan iki gençtik . Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Akademisi . sınıftaydım . TRT ve Yeşilçam'ın ortaklaşa çalıştığı bir film projesi grubuna katılmıştım . Erkan ile orada tanıştık . yönetmen yardımcısıydı . Okulumun bitmesi için 1. Sanayi Bakanı Ali Coşkun'un eşi Asuman Coşkun : Ben Ankaralıyım , eşim Erzincanlı . Bizi arkadaşlarımız tanıştırdı . Bir ay nişanlı kaldıktan sonra 15 Ağustos 1994'te evlendik . Devlet Bakanı Ali Babacan'ın eşi Zeynep Babacan : Eşimin kız kardeşleriyle TED Ankara Koleji'nde birlikte okudum . Bizi kız kardeşleri tanıştırdı . Hacettepe Üniversitesi'nde okurken evlenmeye karar verdik . Sağlık Bakanı Recep Akdağ'ın eşi Şeyma Akdağ : İlahiyat fakültesinde okurken eşimle tanıştım . Evlenme kararı alınca okuldan ayrılmayı tercih ettim . Devlet Bakanı Mehmet Aydın'ın eşi Nihal Aydın : Üniversitede sınıf arkadaşıydık . Evlilik yıldönümlerimizi çiçekle kutlarız . 10 Ekim 1969'da evlendik . Çocukluktan sevdalılar Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır'ın eşi Ulviye Yalçınbayır : Ailelerimiz Bursa Kırcaali Mahallesi'nde komşuydu . Çocukluktan beri birbirimizi tanıyoruz . Nişanlandıktan iki yıl sonra , 18 Temmuz 1960'te evlendik . Çalışma Bakanı Murat Başesgioğlu'nun eşi Hacer Başesgioğlu : Eşimle 1968'de evlendik . İlkokuldan beri arkadaşımdı . Bizimkine çocukluk aşkı diyebiliriz . Savaş kısa sürer kaybınız az olur Ankara'ya , Yanımızda yer alırsanız savaş daha da kısa sürer , kayıplarınız azalır mesajı veren ABD'li yetkililer , görüşmelerde 10 15 milyar dolardan çok daha düşük bir destek paketi üzerinde durdu SEÇKİN ÜREY Ankara ABD Hazine Bakan Yardımcısı John Taylor ve Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman , dün akşam Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener ile yaptıkları görüşmede " Yanımızda olursanız operasyon kısa vadeli olur . Ekonomiye vereceği zarar azalır " mesajı verdi . ABD'lilerin ekonomik destek konusunda gündeme getirdiği rakamların kamuoyuna yansıyan rakamlardan çok daha düşük olduğu öğrenildi . Irak'a operasyon halinde ekonominin göreceği zararın karşılanması için verilecek destekle ilgili görüşmeler için önceki gece Ankara'ya gelen Taylor ve Grossman , dün sabah önce davetlisi oldukları Devlet Bakanı Ali Babacan'ı ziyaret etti . Yaklaşık 1. Toplantıda Türkiye'nin kayıp projeksiyonları masaya yatırıldı ve mali yardım üzerinde tartışıldı . Rakam abartılı Akşam saatlerinde gecikmeli olarak başlayan görüşmede Başbakan Yardımcısı Şener'in ABD'li yetkililere Türkiye için önemli olan ekonomidir . Savaşın dünya ekonomisi üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler nedeniyle kayıplarımız artacak . Bölgedeki ekonomik ilişkiler de zedelenecek dediği öğrenildi . Bunun üzerine Taylor ve Grossman'ın " Yanımızda olursanız operasyon kısa vadeli olur . Global ekonomide yaratacağı etkiler bir kadar hafifler . Sizin de kayıplarınız aynı oranda azalır " dedikleri ifade edildi . Bilek güreşi yapıyoruz Milliyet'e bilgi veren kaynaklar , gündeme gelen rakamların kamuoyuna yansıyan 10 15 milyar dolarlık rakamlardan daha düşük olduğunu belirtti . Bir yetkili , " Tartışılan rakamlar abartılı . Yardım daha düşük olacak gibi gözüküyor . Hükümet kararlı duruyor . Görüşmeler bilek güreşi havasında geçiyor . Daha az yanalım diye uğraşıyoruz " dedi . İhale Yasası'nın değişmesi Avrupa'yla sorun çıkaracak AB Komisyonu'nun Başbakan Gül'e gönderdiği mektubun ardından AB Genel Sekreteri Vural da AKP milletvekillerine İhale Yasası'nın özüne dokunmayın dedi UTKU ÇAKIRÖZER Ankara Avrupa Birliği ( AB ) Komisyonu'nun , Kamu İhale Yasası'nda değişiklik yapılmaması için Başbakan Abdullah Gül'e geçen hafta gönderdiği mektubun ardından AB Genel Sekreteri Büyükelçi Volkan Vural da AKP milletvekillerini uyardı . Kısa bir süre önce Madrit Büyükelçiliği görevine başlayacak olan AB Genel Sekreteri Vural , " AB normlarına uygun olarak çıkarılan bu yasa , şeffaf yönetim ve yolsuzlukların engellenmesi açısından önemlidir . Yasanın özüne dokunulmaması gerekir " çağrısı yaptı . Geçen hafta AKP milletvekillerine brifing veren Vural ve ekibi , şu noktalara vurgu yaptı : AB'ye uyum için önemli İhale Yasası , IMF ve Dünya Bankası ile ilişkilerin yanı sıra AB ile uyum açısından da çok önemlidir . Yasayı hazırlayanlar arasında Bayındırlık Bakanlığı ve Maliye Bakanlığı'nın yanı sıra AB kriterlerine uyumunu sağlamak için biz de yer aldık . Yazımı aşamasında AB'den uzmanlar gelerek Avrupa ülkelerindeki örnekleri anlattılar . AB'nin bu yasaya ilişkin en büyük duyarlılığı , şeffaf yönetim ve yolsuzlukların önlenmesi konusudur . Yapılacak değişikliklerin yasanın özünü bozmaması ve AB normlarına aykırı olmaması gerekir . AKP'liler itiraz ettiler AKP milletvekillerinin , Vural'ın bu uyarısına itirazda bulundukları ve yasanın bu haliyle Türkiye'de iş yapılmasının mümkün olmadığı eleştirisini yönelttikleri öğrenildi . Hükümetin tasarı için Kamu İhale Kurulu ve AB Genel Sekreterliği'nden bugüne kadar görüş istemediğine dikkat çeken kaynaklar , " Yeni hali bize iletilse , AB kriterlerine uygun mu , değil mi söyleme fırsatımız doğar " değerlendirmesini yaptılar . Anapara temmuzda kalanı yılda Zorunlu tasarruf hesabının tasfiye planı , Başbakanlığa gönderildi . Anaparalar Temmuz 1005'te , nema birikimi ise izleyen dört yılda eşit taksitlerle yapılacak . Nemalara tüketici enflasyonu kadar faiz uygulanacak ANKARA Milliyet Zorunlu Tasarruflar için Hazine'nin hazırladığı tasfiye planının ayrıntıları belli oldu . Anapara ödemesinin Temmuz 1005'te yapılması öngörülüyor . Nema kısmı ise 1005'ü izleyen dört yılda eşit taksitle ödenecek . Anayasa Mahkemesi'nin yeni bir düzenleme için hükümete verdiği dokuz aylık sürenin dolmasına saatler kala , Hazine'den sorumlu Devlet Bakanlığı , tasfiye için hazırladığı planı dün akşam Başbakanlığa gönderdi . AKP Genel Merkezi'nde katıldığı toplantı sonrası açıklamalarda bulunan Devlet Bakanı Ali Babacan , hesapta 11 katrilyon liraya yakın para bulunduğunu ifade ederek planının Bakanlar Kurulu'nda incelendikten sonra Meclis'e sevk edileceğini kaydetti . Şubatta nema yok Hazinenin planına göre her yıl şubatta yapılan nema ödemeleri 1005'te yapılmazken , tasfiye kapsamında , anapara ödemesi yapılacak . Hesapta sadece nema birikimi kalacak . Nema birikimi ise dört eşit taksitte , 1004 , 1005 , 1006 ve 1006 yıllarında ödenecek . TÜFE kadar faiz Yıllara yayılan ödemede birikimlerin erimemesi için yeniden nemalandırmaya gidilecek . Nemalandırma , her yıl tüketici fiyatları enflasyonu ( TÜFE ) artışı kadar faiz verilerek yapılacak . Emekli tamamını alacak Daha önce olduğu gibi tasfiye planı süresince de emekli olanlar birikimlerinin anapara , nema ayrımı olmadan tamamını alabilecekler . Ödemenin bir kerede ve nakit yapılmasını isteyen sendikalar dava açmaya hazırlanıyor . DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi , yeni yılda DİSK'li işçilerin davalar açacağını söyledi . Hak İş Genel Başkanı Salim Uslu da dava seçeneğini değerlendirdiklerini belirtti . Türk İş Başkanı Salih Kılıç ise Hazine ile görüşeceklerini söyledi . Anapara 1. Bunun nemalandırılması sonucu da 11 katrilyon 116 trilyon birikim sağlandı . Bu hesaptan şimdiye kadar katrilyon 465. 16 trilyon Ziraat Bankası'na komisyon olarak ödendi , 8. Kalan katrilyon 510. Babacan'ın verdiği bilgiye göre şu an itibariyle hesaptaki para 11 katrilyon civarında . Şimdiye kadar toplanan katrilyon 695 trilyonluk anaparanın , emeklilik dolayısıyla yapılan ödemeler içindeki kısmı düşülerek geri kalan ana para rakamı bulunduktan sonra , Temmuz 1005'te hak sahiplerine dağıtılacak miktar ortaya çıkarılacak . Bu miktarın 1. Büyük ödemeler sonra Hazine birinci yıl sadece ana para ödemesi yapacağından 1005'e düşen ödeme yükü daha düşük kalacak . Ancak izleyen yıllarda hem nema birikiminin yüksekliği , hem de TÜFE faiz kadar nemalandırma sonucu ödeme yükü artacak . Böylece 1005'te 1. Ödemelere başlamadan önce hak sahiplerinin hesapları için mutubakat sağlanacak . Borcunu ödemeden yaklaşım olmaz . . . Yapı Kredi'ye olan borçlarının İstanbul Yaklaşımı kapsamında yeniden yapılandırılmasını isteyen Çukurova Grubu'na , BDDK'dan Önce borcunu öde şartı getirildi EKONOMİ SERVİSİ Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu ( BDDK ) , Yapı Kredi Bankası'nın borçlarının İstanbul yaklaşımı çerçevesinde yeniden yapılandırılabilmesi için Çukurova Grubu'nun Pamukbank/Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na ( TMSF ) olan borçlarına karşılık , tüm grup şirketlerinin hisselerinin TMSF'ye devrini istiyor . BDDK'dan yapılan açıklamada , TMSF bünyesindeki Pamukbank'ın Çukurova Grubu'ndan olan alacaklarının tahsili ve Yapı Kredi Bankası'nın mülkiyet sorununun çözümü için yürütülen çalışmalar hakkında bilgi verildi . Buna göre grup , Yapı Kredi nezdindeki borçlarının kamuoyunda İstanbul Yaklaşımı olarak bilinen çerçevede yeniden yapılandırılması ve Pamukbank'a olan borçlarının bu yeniden yapılandırmadan sonra çözüme kavuşturulması amacıyla görüşmelerin sürdürülmesini istedi . Grubun bu talebini değerlendiren BDDK ise grup kredilerinin Yapı Kredi bünyesinde İstanbul Yaklaşımı çerçevesinde yeniden yapılandırılmasının bankanın mali bünyesine olumlu katkı sağlayabilmesinin , grubun diğer borçlarının çözümüne bağlı olduğu yönünde karar aldı . BDDK'ya göre haziran itibariyle Çukurova'nın Pamukbank'tan kullandığı kredi miktarı 1. Grubun , Fon yönetimindeki bankalara olan kredi borcu ise 100 milyon dolar . Borca karşılık hisse BDDK , grubun TMSF'ye ve Pamukbank'a olan her türlü borcunun grubun ortak olduğu şirketlerin hisse senetlerinin borca karşılık devredilmesi yoluyla ; kalan borcun ise " makul " bir süre dahilinde ödenmesine karar verdi . BDDK , grup ile Pamukbank/TMSF arasında bu yönde bir borç ödeme protokolü üzerinde anlaşmaya varılması için görüşmelerin 51 Ocak 1005'e kadar sürdürülmesini kararlaştırdı . Kurul , bu sürede bir anlaşmaya varılamazsa Yapı Kredi liderliğinde grup ile aktedilecek bir finansal yeniden yapılandırma sözleşmesinin sona erdirilmesi gerektiğine karar verdi . Elimde olsa bir yıl daha ertelerim ANKARA Milliyet AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , " Elimde olsa İhale Yasası'nı bir yıl ertelerdim . Ancak şimdi düzeltip kısa zamanda yürürlüğe koyacağız " dedi . Erdoğan , yasada değişiklikler yapılması için dün akşam Genel Merkez'de Devlet Bakanı Ali Babacan , Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , Bayındırlık ve İskan Bakanı Zeki Ergezer ile bir toplantı yaptı . Toplantıda mevcut tasarıda bazı değişiklikler yapılması için bir çalışma grubu oluşturması kararı alındı . Başbakan Abdullah Gül toplantı çıkışında yasanın Ocak 1005'de yürürlüğe gireceğini bildirdi . Babacan ise yasada Avrupa Birliği'nin eksik gördüğü bazı şeylerin giderilmesi gerektiğini söyledi . Ertelensin ki otursun Erdoğan , TBMM Başkanı Bülent Arınç'ı ziyareti sırasında yaptığı açıklamada Kamu İhale Yasası'nın oldu bittiye getirilerek yürürlüğe sokulmasının sakıncalı olduğunu belirterek , " Benim elimden gelse , yasanın bir yıl daha ertelenmesinden yanayım " dedi . Yasanın , AKP ve muhalefet by pass edilerek bir gecede çıkarıldığını ve sağlıklı olmadığını belirten Erdoğan , " Tekrar masaya yatırılması şart . 15 gün daha geç olsun " dedi . Erdoğan daha sonra şöyle konuştu : " Ertelensin ki iyice otursun . Uygulamada ciddi sıkıntı çekiyoruz . Gözden geçirilip kısa bir sürede TBMM'ye gönderilecek . Biz bu yasanın bazı bölümlerine karşıyız . 11 trilyonun altında iş yapanların ihaleye katılamayacağı konusu var . Burada devletin ahlaki ve maddi zararları olur . Büyük firmalar taşeronlarla işi çıkaracak . Hem taşeron hem kendi kazanacak . Direkt müteahhite vermek lazım . Bu yasayı hazırlayanlar , hayatlarında iki ihale yapmış değil . Ben binlerce ihale yaptım . Şimdi duble yolu 11 trilyonluk iş yapana mı vereceğiz . Bu da 50 60 müteahhit demektir . Bu işi bitirme riski başlar . Biz 100 500 müteahhite vererek işi bitirmek istiyoruz . " Bu arada İhale Kurulu'nun yetkilerini budayan değişiklik tasarısının Meclis görüşmeleri Ocak'ta başlayacak . Ortadirek için 10 milyara araba Rumenlerin efsanevi otomobili Dacia , 1005'ten itibaren ithal edilecek . Dacia'nın fiyatı 10 milyar lira civarında olacak ŞULE YÜCEBIYIK Fransız Renault'nun üç yıl önce satın alıp 500 milyon euro yatırım yaptığı Romanya'nın milli otomobili Dacia , Türkiye'ye ithal edilecek . Balkan ülkelerinde " bin euro'ya otomobil " sloganı ile satılan Dacia , Türk piyasasının da en ucuz otomobili olacak . Dacia'nın ithalat amacıyla Türkiye'de kurduğu şirketin genel müdürü Merih Tüzün , 1005 ortalarından itibaren ithalata başlayacaklarını belirtti . Dacia'nın en son modelini getireceklerini belirten Tüzün , " Vergilerle birlikte otomobilin fiyatı 10 milyar lirayı bulacak . Ama her koşulda piyasanın en ucuz otomobili olacak " dedi . Kriz nedeniyle geldiler Tüzün , hedef kitlelerinin alım gücü sınırlı kitleler olduklarını belirterek , " Varoşlar , memurlar ve işçiler en önemli müşterilerimiz olacak . 1010 yılında toplam pazarın yüzde 10'unu hedefliyoruz " dedi . Renault , Dacia'yı Türkiye'deki ortağı Oyak'tan bağımsız olarak kurdu . Merih Tüzün'e göre Türkiye'de yapılanmanın tek nedeni pazar payı kazanmak değil . Türkiye üzerinden Türki cumhuriyetleri ve Ortadoğu pazarlarına otomobil ihracatı hedefleniyor . Tüzün , Renault'nun Dacia'yı Türkiye'ye sokma kararını krizden sonra aldığını belirterek şöyle konuştu : " Türk pazarı daha önce Dacia için uygun bulunmuyordu . Ama kriz kitleleri yoksullaştırınca böyle bir ihtiyaç doğduğunu düşündük . " İlk araba Lucescu'ya Dacia'nın Türkiye'ye ithal ettiği ilk otomobilin Mircea Lucescu'ya hediye edilmesi planlanıyor . Genel Müdür Tüzün , Dacia'nın Rumenlerin gönül bağıyla bağlandıkları , sadakati , geçmişlerini temsil eden bir otomobil olması , Lucescu'nun da halkın sevdiği bir isim olması nedeniyle bunu düşündüklerini söyledi . Metro Grup Başkanı'ndan Erdoğan'a arsa ziyareti Metro Grup Dünya Başkanı Körber , mart ayında ziyaret edeceği AKP lideri Erdoğan'a arsa bulmakta çektikleri sorunları anlatacak RIFAT DEMİR Alanya Dünyanın dördüncü büyük toptan alışveriş mağazaları zinciri Metro Grup'un Dünya Başkanı Hans Joachim Körber , mart ayında Türkiye'ye geliyor . Metro Grup bünyesindeki Cash & Carry'nin 10 milyon euroya mal olan Alanya mağazasının açılışında konuşan , Metro Grosmarket Genel Müdürü Hakan Ergin , Türkiye'nin her yerinde arazi aradıklarını , ancak arazi fiyatlarının pahalılığı nedeniyle yatırımlarını yavaşlatmak zorunda kaldıklarını söyledi . Ergin , " Türkiye'de bir mağazanın arazi gideri milyon euro'yu buluyor . Antalya'da 1996'den beri arazi aramamıza rağmen bulamadık ve Alanya'yı tercih etmek zorunda kaldık " dedi . Martta Metro Grup Dünya Başkanı Körber ile birlikte AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ı ve hükümet yetkililerini ziyaret edeceklerini belirten Ergin , arazi bulmakta karşılaştıkları sorunları anlatacaklarını söyledi . Özel indirim tutarı 45 milyon lirada kaldı Ücretlerde , vergiden muaf özel indirim tutarı , 45 milyon lira oluyor . Bu miktarın daha önce 50 milyon olması öngörülmüştü İşçi ve memurun özel indirimi , yeni yılda normal yörelerde 45 milyon lira olacak . Maliye'de yapılan çalışmalarda , önce 59 40 milyon lira olması düşünülen özel indirim tutarı , daha sonra Acil Eylem Planında " Özel indirim , aşamalı olarak asgari ücret seviyesine çıkarılacak " hükmü doğrultusunda 50 milyona çıkarılması benimsendi . Ancak bu miktarın da vergi kaybına yol açacağı düşünülerek 45 milyon lira olması kararlaştırıldı . Ücretlerde vergi dışı bırakılan bölümü olan özel indirim , bu karar kesinleşirse 15 milyon lira artırılmış olacak . Bu durumda , ücretlerde aylık milyon 150 bin lira ile milyon lira dolayında iyileşme olacak . Yüksek ücretlilerde bu rakam milyona kadar çıkacak . Bu arada Gelir Vergisi'nde yüzde 15'lik oranın uygulanacağı ilk dilim , yeni yılda milyar 800 milyon liradan milyar liraya yükseliyor . Petrolün fiyatı 50 doları aştı EKONOMİ SERVİSİ Dünya petrol piyasalarının üçte ikisini fiyatlandıran İngiliz Brent petrolün fiyatı 50 doları aştı ve 11 Eylül saldırılarından bu yana son 15 ayın en yüksek seviyesine çıktı . Venezuela'daki petrol grevinin beşinci haftasına girmesi ve ülkenin artık kendi ihtiyacı için bile ithalat anlaşmaları yapmasının ardından Londra Borsası'nda Brent ham petrolün varili 50. Gün içinde ise 50. Petrol fiyatının yükselişinde savaş gündeminin etkisi de hissediliyor . ABD'de de ham petrolün varil fiyatı önceki gün 51 cent artarak 51. Suudi Arabistan , geçtiğimiz haftalarda OPEC'in kısıntıya gitme kararına rağmen petrol arzında sıkıntı yaşanmayacağını bildirdi . Irak ve Kuzey Kore gerginliği ise euro'yu dolar karşısında son üç yılın en üst seviyesine taşıdı . Euro 1. 100 bin dolarlık evi nasıl alayım ? Lojmandaki evini boşaltacak olan Kutan , " Or An'da evler 100 bin dolarmış . kadar birikimim yok . Belki mütavazı bir ev alabilirim ama kiraya çıkacağım " dedi ABDULLAH KARAKUŞ Ankara Milletvekili seçilemediği için lojmanlardan taşınmaya hazırlanan SP Genel Başkanı Recai Kutan , Ankara'da kiralık ev aramaya başladı . Başkentte iki evi olduğunu , ancak bunlarda oturamayacağını belirten Kutan , " Bizim öyle fazla bir birikimimiz yok . Olsa olsa biraz zorlanıp bazı şeyleri satarak , mütevazı bir ev alabiliriz . Ama şimdilik kiraya çıkmayı düşünüyoruz " dedi . HER TARAF İŞYERİ Milli Görüş'ü SP ile 5. TBMM lojmanlarındaki evi boşaltmak için hazırlıklara girişen Kutan , siyaset dışı uğraşlarına da yanıt verebilecek bir ev aramaya başladı . Kutan içinde bulunduğu durumu şöyle anlattı : " Karanfil Sokak'ta bir evimiz var . Ama orası artık oturulacak gibi değil . Çünkü 16 dairenin ikisi mesken , 15 tanesi işyeri oldu . Bir diğer problemi de , saat 10. Yani yayaya açıldı . Genellikle ulaşım bakımından , park yeri bulma bakımından çok problemli . Kiraya da veremedik . " Beysukent'te de bir yazlık yerlerinin olduğunu , onu da boş tuttuklarını ifade eden Kutan , bu evde sadece yaz mevsiminde kaldıklarını belirterek , " Kiraya çıkmak için Yıldız'dan ev bakıyoruz . Çoğu milletvekili arkadaşların büyük ölçüde girdikleri Çukurambar'da bir kooperatif yeri var . Şimdi oraya bakıyorum " dedi . Ev fiyatlarının çok pahalı olduğunu söyleyen Kutan , " Aylık kazanıp neredeyse aylık yiyoruz . Yani şimdi rakamlar büyük " diye yakındı . Or An'daki evlerin " 100 bin dolar " olduğunu vurgulayan Kutan , " Bizim öyle fazla bir birikimimiz yok . Olsa olsa biraz zorlanıp bazı şeyleri satarak mütevazı bir ev alabiliriz " diye konuştu . ERDOĞAN AÇIK ARA ÖNDE SP'deki yenilikçilerle beraber AKP'yi kuran ve Kasım'da tek başına iktidara gelen Recep Tayyip Erdoğan'ın tam dört yıl önce , Aralık 1998'de verdiği malvarlığı bildirimiyse , Kutan'ın ne kadar önünde olduğunu ortaya koyuyor . Erdoğan'ın malvarlığı listesinde Bolluca'da 566 metrekare arsa , İstanbul Samandıra'da 1800 metrekare arsa , Rize Güneysu'da 1000 metrekare arsa , 40 milyar lira değerinde yüzde 10 şirket hissesi ( 1998 değeri ) , 1998 model Passat araba , 9. HALEF SELEF FARKI Erbakan'ın malvarlığıysa , Kutan'la karşılaştırıldığında göz kamaştırıyor : Fatih'te 146 ve 65 metrekarelik iki daire , Ankara'da 155 ve 160 metrekarelik iki , Üniversiteler Sitesi'nde bir hisse , İzmit'te 155 ve 1140 metrekarelik iki arsa , Ankara Çayyolu'nda 651 ve 650 metrekarelik iki tarla , Balıkesir Altınoluk'ta 1180 , 4480 ve 8440 metrekarelik üç arsa , Altınoluk'ta 115 ve 150 metrekarelik iki yazlık ev , 60 metrekarelik bir ev , Balgat'ta 906 metrekarelik bir bina ve 818 metrekarelik bir arsa , Sinop Uzunyorgancı köyünde 16 parça tarla , Sinop Osmaniye köyünde dört parça tarla ile 564 metrekare arsa , kendisine ait 100E Mercedes , eşine ait 500S Mercedes , kızına ait Opel Vectra ve oğluna ait spor bir Mercedes otomobil , 411 bin dolar , 551 bin İsviçre frangı , 611 bin mark . Edebiyatımız garip kaldı ! Türk edebiyatının duayenlerinden Melih Cevdet Anday , solunum ve böbrek yetmezliği sonucu 86 yaşında vefat etti HABER MERKEZİ Gazi Lisesi'ndeki arkadaşları Orhan Veli ve Oktay Rifat'la şiire başlayan , " Garip " hareketinin son çınarı Melih Cevdet Anday , solunum ve böbrek yetmezliği tanısıyla tedavi gördüğü Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde , 86 yaşında hayata veda etti . İstanbul'da doğan Anday'ın büyük dedesi Mirlava Mehmed Raşit Paşa , Osmanlı Devleti'nin ilk " eczacı paşasıydı " . Çocukluğu Kadıköy Bahariye'deki evinde geçen Anday , ilkokulu eski Fenerbahçe Stadyumu'nun yanındaki Taş Mektep'te , ortaokulu da Kadıköy Sultanisi'nde okudu . Babasının görevi dolayısıyla lise öğrenimini Ankara Gazi Lisesi'nde tamamladı . Dokuzuncu sınıfta okuduğu sırada Orhan Veli ve Oktay Rifat'la tanıştı . Liseyi bitirdikten sonra önce Ankara Hukuk Fakültesi'ne , ardından da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne giren Anday , öğrenim hayatına devam etmedi . 1958'de sosyoloji öğrenimi için Belçika'ya giden Anday , . Dünya Savaşı nedeniyle yurda dönerek bir süre Milli Eğitim Bakanlığı Yayın Müdürlüğü'nde danışmanlık yaptı . FIKRA YAZARLIĞI YAPTI Anday ; Akşam , Tercüman , Büyük Gazete , Tanin ve Cumhuriyet gazetelerinde fıkra yazarlığı , sanat sayfası yöneticiliği yapmış , denemeler yazmış , 1954'te başladığı İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümü fonetik diksiyon öğretmenliğinden 1966'de emekli olmuştu . Anday , 1964 1969 yılları arasında TRT Yönetim Kurulu'nda görev almıştı . 1969'da UNESCO Genel Merkezi kültür müşaviri olarak Paris'e giden Anday , hükümet değişince geri çağrılmıştı . ESERLERİYLE ÖDÜL ALDI Anday , " Mikado'nun Çöpleri " adlı oyunuyla 1966 1968 İlhan İskender Armağanı'nı , " Gizli Emir " adlı romanıyla TRT 1960 Sanat Ödülleri Roman Armağanı'nı , Tarjel Vesaas'dan çevirdiği " Buz Sarayı " romanıyla da TDK 1965 Çeviri Ödülü'nü kazanmıştı . Anday'ın ilk şiiri , 1956 yılında Varlık Dergisi'nde yayımlanan " Ukde " olmuştu . Anday , " Teknenin Ölümü " adlı şiir kitabıyla 1966 Yeditepe Şiir Armağanı'nı , " Sözcükler " adlı şiir kitabıyla 1968 Sedat Simavi Vakfı Edebiyat Ödülü'nü , " Ölümsüzlük Ardında Gılgamış " adlı şiir kitabıyla da 1981 İş Bankası Büyük Ödülü'nü kazanmıştı . Anday'ın yapıtları , Rusça , Fransızca , İngilizce başta olmak üzere bir çok dile çevrildi . " Garip"in hikayesi Melih Cevdet Anday şiire Gazi Lisesi'nde arkadaşları Orhan Veli ve Oktay Rifat'la başladı . Daha sonraları " Garip " hareketi çevresinde oluşacak beraberliklerinin temeli böylece atılmış oldu . " Varlık " dergisinde birlikte yaptıkları bir çıkışla , Veli , Rifat ve Anday Türk şiirine yeni bir anlayış getirdi . Kentte yaşayan küçük insanların sorunlarını lirizme , ahenge , sese sırt çeviren bir sadelik içinde ele alıyor , şiire girmez denilen konulara , sözcüklere özellikle ağırlık veriyorlardı . Yaptıkları denemeler edebiyat çevrelerinde büyük ilgiyle karşılandı , tartışmalara yol açtı . 1941'de çıkardıkları " Garip " adlı kitapta Veli'nin imzasıyla bu yeni anlayışın temel ilkeleri şöyle açıklandı : " Şiir , bütün özelliği edasında olan bir söz sanatıdır . " Bülent Tanör'ü kaybettik İnsan Hakları ve Anayasa Hukuku alanındaki çalışmalarıyla Türkiye'nin önüne geniş ufuklar açan Profesör Bülent Tanör kansere yenik düştü İSTANBUL Milliyet Anayasa Hukukçusu Prof . Dr . Bülent Tanör , iki yıldır tedavi gördüğü prostat kanserine yenik düştü . Dün hayatını kaybeden Tanör , İstanbul Üniversitesi'nde yaşadığı sorunlar nedeniyle bu yıl Galatasaray Üniversitesi'ne geçmişti . İstanbul Tıp Fakültesi'nden Prof . Dr . Gencay Gürsoy , Tanör'ü ölüme götüren hastalığı hakkında şöyle konuştu : " İstanbul Tıp Fakültesi ve Marmara Üniversitesi Hastanesi Onkoloji ve Üroloji bölümlerinde tedavi gördü . Hastalık yayılmıştı . İki gündür yoğun bakımdaydı . " Ölüm nedeni olarak solunum yetmezliği ve kemik iliğinin metastazlar nedeniyle kan üretememesi'ni gösteren Gürsoy , şunları söyledi : " Masraflar devlet memuru olduğu için karşılanıyordu . Ama bazı yeni ilaçların kullanımı konusunda Emekli Sandığı'nın sınırlamaları nedeniyle ailesi ve yakın çevresi bunları karşıladı . " Tanör , 1940 yılında İstanbul'da doğdu . Galatasaray Lisesi'nden mezun oldu . 1965 yılında İÜ Hukuk Fakültesi'ni bitirdi . 11 Mart 1961'de üniversiteden uzaklaştırıldı . 1965'te Danıştay kararıyla döndü . 1985'te 1401 sayılı yasa gereğince üniversiteden uzaklaştırıldı . 1990'a kadar Paris , Dijon ve Cenevre üniversitelerinde ders verdi . 1990'da Danıştay kararıyla üniversiteye döndü . İmza kampanyası Tanör , son olarak TÜSİAD'a hazırladığı rapordan telif ücreti aldığı gerekçesiyle üniversite öğretim üyeliğinden çıkarılma cezası istemiyle YÖK'e sevk edilmiş , meslektaşları da destek için imza kampanyası başlatmıştı . Tanör için pazar günü üniversitede tören ( 11. Tanör , Bebek Camii'nde kılınacak cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedilecek . Meslektaşları ne dedi : Prof . Dr Erdoğan Teziç : Eksikliğini hep duyacağız ama yazdıklarıyla bu toplumda hep var olacak . Prof . Dr Bakır Çağlar : Alanında hem bilimsel yeteneği ve birikimi hem de bu akademik kariyerini bir çeşit insanlık mesleği olarak kavrayan belki de tek insandı . Prof . Dr Necmi Yüzbaşıoğlu : İnsan hakları ve Anayasa Hukuku konusunda Türkiye'ye geniş ufuklar açan çok önemli çalışmaları vardı . Prof . Dr İbrahim Kaboğlu : Sadece Anayasa Hukuku ve İnsan Hakları uzmanı değil Türkiye Cumhuriyeti tarihinin ve laikliğin de uzmanı idi . Prof . Dr Kayıhan İçel : Türkiye'nin yetiştirdiği sayılı hukukçulardandır . Türkiye'nin hukuk camiasına çok önemli katkıları oldu . Prof . Dr Kadir Erdin : Uluslararası düzeyde bir bilim insanıydı . Atatürkçülük çok önemliydi onun için . Çocukların formaya sıkıştırılması yanlış ! Okullarda serbest kıyafetin olumsuz etkisi olmayacağını savunan Bakan Mumcu " Forma kalksın , öğrenciler bireysel gelişimlerini tamamlasın " dedi ANKARA Milliyet Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , oğlu Furkan'ın " Serbest kıyafet olacak mı ? " sorusu karşısında öğrenci yaşamında çığır açacak bir yeniliğin ilk sinyalini verdi . Herkesi birbirine benzeten , tek tipleştiren uygulamalara karşı olduğunu söyleyen Mumcu , " Öğrenciyi formaya sıkıştırmak yerine bireysel gelişimini tamamlamaya imkân verecek fırsatlar sunalım " dedi . Kanal D'de yayımlanan Genç Bakış'ta konuşan Mumcu , kıyafet seçme özgürlüğünün insan hayatında çok önemli yeri olduğunu vurgulayarak , şöyle konuştu : DIŞARIDA GÖRMÜYORLAR MI ? " Yoksul zengin çocukların olması psikolojik sorun yaratır mı diye düşünülüyor . Dışarıdaki hayatı görmüyor mu ? Bal gibi yaşıyor . Sosyal devlet diyoruz . İyi giyinemeyen ya da ortalama düzeyi yakalamayan çocuğa imkân verelim . Yaklaşımım tek tip uygulamasını kaldırmak , öğrencileri özgür bırakmak . " Mumcu , yaşındaki oğlu Mehmet Ali'nin , Ramazan Bayramı nedeniyle " Pazartesi , salı ve cuma günü okulları tatil etmesini istiyorum " sözleri üzerine de " Bayram öncesi tatil olmayacak . Tatil cenneti olmaktan çıkmamız gerekiyor . Bu talebin arkasında okul sıkıcılığının yattığını düşünüyorum " dedi . TORPİLE İZİN VERMEM Köy öğretmenliği de yapan eşi Işın Mumcu'nun , tayinlerde torpillerin önüne nasıl geçeceği sorusuna Mumcu , " Bu gibi şeylere izin vermem . Hiç kimsenin endişesi olmasın . Kutsal alanda emek veren insanları üzecek hiçbir şey yapmayız " yanıtını verdi . Öğretmenlik mesleğini herhangi bir devlet memurluğundan ayıracağını ifade eden Mumcu , sözlerini şöyle noktaladı : " Türkiye'de kamu personeline ilişkin özlük haklarında , gelirlerinde , maaşlarında iyileşme olacaksa bu öğretmenlerden başlayacak . " Abbas Güçlü'nün izlenimleri 19'da Mumcu'ya sis engeli . . . SİNAN TOROS İstanbul Bakan Mumcu , " Mesleki Eğitim ve Öğretimde Geliştirilmiş İşbirliği " konulu konferansa katılmak üzere Danimarka'ya giderken , Ankara'da sis engeline takıldı . Atatürk Havalimanı'na 14. Türkler çok mu tatil yapıyor ÇAPRAZ ATEŞ BELMA AKÇURA Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin , Türkiye'de tatil günlerinin çok fazla olduğunu , bunun kısaltılması gerektiğini söyledi . Şahin , bayramda tatilin uzatılıp uzatılmayacağına yönelik bir soruya , " Hükümet tatillerin uzatılmasına soğuk bakıyor . Türkiye'de inanılmaz derecede çok tatil var . Biz bunları kısaltmaya çalışıyoruz " yanıtını verdi . Şahin'in bu açıklaması , " Türkiye'de tatiller fazla mı , diğer ülkelere göre nasıl olmalı ? " sorusunu gündeme getirdi . Bülent Pirler ( TİSK Genel Sekreteri ) : Rekabet gücünü etkiliyor Türkiye , ulusal bayram ve genel tatil günlerinin uzunluğu bakımından 56 ülke arasında Güney Kore'den sonra ikinci sırada geliyor . Ülkemizde yasalarla belirlenmiş tatil günleri sayısı ortalama olarak yılda 15. Zengin ülkelerde bu oran ortalama 10 gündür . İngiltere , İrlanda , İsviçre'de sadece gün olan söz konusu sürede , birincilik 18 günle Güney Kore'nin . Ayrıca bazı ülkelerde çalışılmayan ulusal bayram ve genel tatil günlerinin tamamında ücret ödenmezken , Türkiye'de bunun aksi bir uygulama söz konusu . Dolayısıyla bu durum Türkiye'nin rekabet gücünü olumsuz yönde etkilemektedir . Aldo Kaslowski ( TÜSİAD Yön . Kur . Ü . ) : Türkiye için fazla lüks Türkiye'de bayram ve tatil günleri sayısının çok fazla olduğunu düşünüyorum . Zaman zaman işadamları olarak biz de bu konuyu kendi aramızda konuşup bunun tartışmasını yapıyoruz . Gerçekten de Türkiye'de çok fazla tatil yapıyoruz , üstelik uzatmalı yapıyoruz , hatta yetmiyor , arife günlerini bile tam olarak kullanıyoruz . Diğer ülkelere nazaran Türkiye'de tatiller daha mı fazla yoksa daha mı az bilemiyorum , ama şüphesiz öyle ülkeler vardır ki çok daha az tatil yapıyorlardır . Ama şunu söyleyebilirim , çok çalışmamız gereken bir dönemdeyiz . Dolayısıyla Türkiye'de çok fazla tatil yapma lüksüne sahip değiliz . Sami Evren ( KESK Genel Başkanı ) : Çalışma saatleri önemli Bu konuyu değerlendirirken öncelikle çalışma saatlerinin toplamı üzerinde durmak lazım . Tüm dünyada bu toplam 40 saattir . Avrupa şimdi bunu haftada 55 saate indirmeyi düşünüyor . Dolayısıyla bayram tatillerine bakıp Türkiye'de çalışanlar çok tatil yapıyormuş gibi bir ifade kullanmak doğru değil . Önemli olan burada üretimde düşüş var mı ? Bu durum üretimi etkiliyor mu , etkilemiyor mu ? Buna bakmak lazım . İki milyon insanın işsiz , milyonlarca insanın da sigortasız , güvencesiz 11 saat çalıştırıldığı bir ülkede verimsizlik , tatilden değil devletin hantal yapısından kaynaklanır . Kaldı ki ; 11 Eylül'den sonra Mayıs tatil günü olmaktan çıkartılmış , bazı bayramlarda kısıtlamalar olmuştur . Prof . Türkel Minibaş ( Ekonomist ) : Tatil tasarruf sağlar Tatillerle uğraşmanın anlamı yok . Önemli olan verimliliğin artmasıdır . Bunun artması da ancak eğitimli işgücüyle mümkündür , tatilleri kısaltmakla değil . Yapılan bu açıklama tamamen Cumhuriyetin ve yasaların değiştirilmesiyle ilgilidir . Türkiye'de en uzun bayramlar Şeker ve Kurban bayramıdır . Bunlar da dini bayramlardır ve hiçbir ülkede kaldırılamaz . Yani Noel tatili , Paskalya tatili gibi bir şeydir . Ayrıca siyasiler ekonominin krizde olduğu dönemlerde köprüler yaparak , tatilleri birleştirerek hiç olmazsa kamu kurumlarında elektrik , yakıt gibi konularda tasarrufa gitmek için bu kadar uzun tatil yaratmaktadırlar . Erdoğan Prometheus vatandaş da Herkül Kültür Bakanı Çelik , yıllar sonra Türkiye'ye dönen Dionysos Heykeli'ni tanıtmak için düzenlediği basın toplantısında , bir soru üzerine Erdoğan , Prometheus'tur , onu kurtaran Herkül de milletin gücü olacak ! . . dedi ANKARA Milliyet Kültür Bakanı Hüseyin Çelik , Recep Tayyip Erdoğan'ı Yunan Mitolojisi'nde Tanrılar Dağı Olimpos'tan ateşi alıp insanlığa indirdiği için Tanrı Zeus tarafından cezalandırılan Prometheus'a benzetti . Çelik , bu benzetmenin ardından sözlerini şöyle sürdürdü : " Prometheus'u kurtaran Herkül'dü . Türkiye'nin Herkül'ü de demokrasi olacak . Burada Herkül , milletin gücüdür . Tüm dönemlerde mücadele şekli farklıdır . Bu dönemde mücadele şekli demokrasidir . " GÜL , HERKÜL DEĞİL Çelik , Dionysos Heykeli'nin tanıtım toplantısında gazetecilerle sohbet ederken , Herkül Heykeli'ne ait fotoğraflar üzerinde yoğunlaştı . Bunun üzerine gazeteciler , Herkül'ün Prometheus'u nasıl kurtardığını anlatan Çelik'e , " Siyasi mağduriyet açısından Erdoğan'ı Prometheus'a , Başbakan Gül'ü de Herkül'e benzetmek mümkün mü ? " sorusunu yöneltti . Çelik de bu soruya şu yanıtı verdi : " Tevfik Fikret gibi Osmanlı siyasi hareketi içinde yer alanlar da siyasi muhalif haraketleri Prometeus'a benzetir . Gül , Herkül değildir . Ama siyasi açıdan Erdoğan , Prometheus'tur . " KOYUN ÇOBAN MİSALİ . . . Herkül Prometheus tartışmasının ardından Çelik , dikkatini Dionysos Heykeli üzerinde yoğunlaştırdı . Yurtdışına kaçırıldığı tespit edilen 15 bin 101 eserden 14 bin 96'sının Türkiye'ye iade edildiğini belirten Çelik , Türkiye'nin kültürel varlıklarına yeterince sahip çıkmadığını savunarak , " Bu nedenle tarihi eserleri kendi müzelerine koyan ülkelere bir şey söylemek zor . Çoban koyunlarına sahip çıkmazsa kurtlara küfretmek mümkün değil " diye konuştu . Tek kollu Dionysos Heykeli ile fotoğraf çektiren Çelik , " Ne yazık ki bunların düşmanı çok . Kolun nasıl tahrip olduğunu bilmiyoruz " dedi . 11 yıl önce ele geçirildi Antalya'dan yurtdışına kaçırılan Dionysos Heykeli , 1980'de İsviçre'de ele geçirildi . İsviçre'nin " ait olduğu ülkeye iade edilmesi " şartıyla İngiltere'ye teslim ettiği heykel için , Elizabeth Dayman adlı İngiliz mülkiyet davası açtı . Mahkeme , 16 Ekim 1001'de heykelin Türkiye'ye iade edilmesini kararlaştırdı . Bakan Çelik Dionysos'a daldı gitti . . . ÜMİT BEKTAŞ Yurtdışına kaçırılan Şarap Tanrısı Dionysos'un Türkiye'ye dönüşü nedeniyle dün düzenlenen törende Bakan Çelik , kısa konuşmasının ardından heykelin üzerindeki kırmızı örtüyü kaldırarak Dionysos'u tanıttı1141 Hayrünisa artık bir First Lady Gül'ün okulun sınıf geçme defterinde yıllık genel başarı ortalaması 8. SİBEL KAHRAMAN / HALUK ATALAY Tarihi okullardan biri olan Çemberlitaş Kız Lisesi'nin 1980 yılına ait öğrenci defteri . . . Başı açık , saçları düzgün taranmış , hafif bir tebessümle objektiflere bakan 1141 numaralı öğrenci , bugünün başbakan eşi Hayrünisa Gül . Birkaç yıl önce üniversiteye türbanıyla kayıt yaptırmaya çalışan Hayrünisa Gül'ün lise ikinci sınıfı bitirme notları okulunun başarılı öğrencilerinden biri olduğunu da ortaya koyuyor . İKİ AY SONRA EVLENDİ Evlenebilmek için lise eğitimini yarım bırakan Hayrünisa Hanım , daha sonra dışarıdan sınavlara girip mezun olmuş . 1980'de adına düzenlenen tasdiknamede , " . . . okulumuzun lisesine 1969'da imtihansız kaydedilen lise ikinci sınıf resim . İng . şubesi öğrencisi , 1141 nolu Hayrünisa Özyurt velisinin yazılı müracaatı üzerine düzenlenmiş işbu tasdikname ile 15. Murat Demirel artık 1. Demirel , cezaevindeyken bu maaşı almaya başladı . İstanbul . Asliye Ticaret Mahkemesi'ne avukatları aracılığıyla başvuran Egebank'ın 10 eski yöneticisi hakkında , şahsi iflaslarını içeren yasal bir takibat başlatılmıştı . Avukatları , cezaevinde olan Demirel ile bankanın diğer yöneticilerinin mallarına " neleri var , neleri yoksa " tedbir kararı konduğunu bildirmişti . Bu yargılama sürecinde Demirel'in avukatı Turan Kurtuluş , malvarlığının tedbir yoluyla elinden alınmasıyla zor duruma düşen müvekkilinin asgari ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için , paranın alım gücü de göz önünde bulundurularak TMSF tarafından 1. Başvuruyu değerlendiren . Asliye Ticaret Mahkemesi , talebini yerinde bularak Ağustos 1001'de cezaevinde bulunan Demirel'e 1. Bıçakçı kardeşler Evi terk eden nikâhsız eşi Gülcan Aşık'ı dönmesi için ikna etmeye çalışan Can Kara , olumsuz yanıt alınca çılgına döndü . . . Aşık'ın 10 parmağını bıçakla kesen Kara , kaçtı TUNCAY DAĞLI DHA Adana'da imam nikâhlı eşi Ayşegül Porsuk'u sokak ortasında 61 yerinden bıçaklayan Aydın Kara'nın kardeşi Can Kara ( 14 ) , nikâhsız eşi Gülcan Aşık'a ( 18 ) bıçakla saldırıp ellerini kesti . Tartışmanın , Kara ailesinin Porsuk hakkında ölüm kararı vermesinden kaynaklandığı öne sürüldü . Dönmeyince bıçakladı Can Kara , dün saat 14. Sokak'taki kayınpederinin evine giderek , cumartesi günü evi terk eden Gülcan Aşık'ı dönmeye ikna etmek istedi . Kara , olumsuz yanıt alınca yanında taşıdığı bıçakla Seni öldüreceğim diyerek Aşık'ın üzerine saldırdı . elinin 10 parmağı da bıçakla kesilen Aşık , kanlar içinde kaldı . Aşık , Numune Hastanesi'ne kaldırıldı . Kara ise , kaçtı . Kara'yla yıldır nikâhsız yaşayan Aşık , 1. Tartışma çıktı . . . Kara'nın babasını da dövdüğünü belirten Aşık , şunları söyledi : " Ailesi eşime Ayşegül'ü öldürmesini söylüyordu . Buna karşı çıktım . Bu nedenle beni dövünce babamın evine geldim . Beni tekrar götürmek isteyince aramızda tartışma çıktı , bıçakla saldırdı . " Acil servisteki tedavisinden sonra ifadesi alınmak üzere karakola götürülen Aşık , eşinden şikâyetçi oldu . Metin Milli aranıyor Deprem ihalesini yüzde 10 komisyonla devrettirebileceğini belirten Metin Milli'nin kendisini 454 milyar dolandırdığını iddia eden bir müteahhit , sanatçıyı ilanla arıyor İSTANBUL Milliyet Ankaralı müteahhit Halil Güvenç , kendisini 454 milyar lira dolandırdığını iddia ettiği şarkıcı Metin Milli'yi bulabilmek için gazeteye ilan verdi . Güvenç , 1000'de Milli'nin , kendisine Bolu ve Düzce'de 15 trilyon liralık 1050 konut içeren deprem ihalesini devrettirebileceğini , bunun için yüzde 10 komisyon talep ettiğini ileri sürdü . Milli'nin kendisinden bir tanıtım dosyası hazırlamasının istendiğini belirten Güvenç , şunları kaydetti : " Kendisinin MHP'li , ağabeyinin ANAP'lı olduğunu , Bayındırlık Bakanlığı'yla sıkı ilişkileri olduğunu söyledi . Dosyayı , yeğeni Engin Milli'ye teslim ettik . Dosyanın kabul edildiği haberi geldi . Yüzde 10 komisyonun üçte birini iş bakanlıktan çıktıktan sonra , kalanı parça parça ödeyecektik . Notere gideceğiz gerekçesiyle , nakit olarak 454 milyar lirayı teslim ettik . Ancak notere gitmedik . Dolandırıldığımızı anladık . Bakanlık belgeleri de sahte çıktı . " Suçu üstlenen yeğen Engin Milli'nin 10. Bütün işimi kaybettim . Tek çare olarak gazete ilanı kaldı . Metin Milli için suç duyurusunda bulunduk " dedi . Gıda yardımı alamayınca ağladı . . . ZAFER TOKUŞ Bursa Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün Adapazarı'nda adları daha önceden belirlenen 150 depremzedeye dağıttığı 11 milyonluk yardım paketinden alamayan 58 yaşındaki Emine Şen , gözyaşlarına boğuldu . . . " Umutlarım boşa çıktı " diyen Şen , " Vakıfta kaydım vardı ama adımı listeden çıkarmışlar . Hiçbir gelirim ve malım yok . Kocam işsiz . Yardıma en fazla benim ihtiyacım vardı . Listeyi neye göre yapmışlar bilmiyorum " dedi . Kibar terörist DHA Bingöl'ün Genç ilçesinde yaralı yakalanan PKK nın sözde Diyarbakır . Bölge Sorumlusu Ferhan İşcan , Diyarbakır . No'lu DGM'de yedi sanıkla birlikte yargılandığı dünkü davada ömür boyu hapse çarptırılınca mahkeme başkanından izin istedikten sonra slogan attı . İşcan ile Nusret Amutgan'ın örgüt kamplarında eğitim görüp bölge sorumluluğuna kadar yükseldiklerini ve çatışmaya girdiklerini belirten savcı , Muhlis Yıldırım ile Fettah Karataş'ın da kamplarda kaldıklarını kaydetti . Tevhide Yıldız , Kadri Kartal , Felemez Torun ve Seyfettin Torun'un ise örgüte yardım ve yataklık ettikleri vurgulandı . Mahkeme heyeti , İşcan , Amutgan ve Karataş ve Yıldırım'a ömür boyu hapis cezası verdi . Yıldırım'ın suç tarihinde 18 yaşından küçük olması nedeniyle cezası 10 yıla indirildi . Kartal'ın cezasının ertelenmesine , diğer sanıkların da beraatlerına karar verildi . Cezayı duyan İşcan , mahkeme başkanı Şükrü Bozer'den slogan atmak için izin istedi . İşcan , " Şimdi bizim slogan atmamız gerekecek . Sloganımızı da atmak istiyoruz " dedi . Mahkeme başkanının " Duruşmada slogan atmak yasak " uyarısına rağmen , İşcan slogan attı . Erdoğan tarih için tarih'e razı oldu ! AB için koşullu tarihi " olumlu " bulan AKP lideri Tayyip Erdoğan , " Müzakere tarihini 1005 yılında bir tarihte açıklayabilirler " dedi UTKU ÇAKIRÖZER Ankara Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesinin düşük bir olasılık olduğunu belirten AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , uzun süredir karşı çıktığı " tarih için koşullu tarih " formülü konusuda " da olumlu bir karar . Müzakere tarihini 1005 yılında bir tarihte açıklayabilirler " dedi . Üç gün süren Avrupa seyahatinin sonunda basın toplantısı düzenleyen Erdoğan , şu mesajları verdi : AB : 11 Aralık'ta tarih verilmesinin yüzde olarak oranı düşük . Ama ben ümidimi son ana kadar yitirmiyorum . Tarih için tarih de olumludur . Müzakere tarihini açıklamak için 1005 yılında bir tarih açıklayabilirler . ÇİFTE STANDART : AB aslında biraz çifte standartlı . Bizden önceki adaylara kriterler yerine getirilmeden tarih verirlerken , biz onların günkü halinden iyi olmamıza rağmen bekletiyorlar . İŞ BİTMEZ : Kopenhag'da müzakere tarihi verilmese de aynı şekilde yola devam ederiz . Bizim için bir bitiş olmaz . MANEVİ İŞKENCE GÖRÜYORUM : Siyasi yasaklar konusunda geçmiş hükümetler uygulamada ciddi yanlışlar yaptı . Ben de bu örneklerden biriyim . Görüştüğüm AB ülkelerinin başbakanlarının tümü bana , " Senin durumun niye böyle ? " diye sordu . Yasağım nedeniyle bir nevi manevi işkence görüyorum . Fransa Cumhurbaşkanı Chirac , Erdoğan'ın tarih talebine " siyasetçi mükemmeli ister ama her zaman ulaşmak zor . Size mükemmele en yakın formülü bulacağız " diyerek , " tarih için tarih " formülüne sıcak baktığının işaretini verdi . Erbakan beni aramalı Erdoğan , basın toplantısı sırasında bir gazetecinin , " Eski RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan'la bir temasınız oldu mu ? " sorusuna , " Seçimden öyle bir neticeyle çıktık ki , bu neticeden sonra asıl aranması gereken biziz . Ben niye arayayım " yanıtını verdi . Erdoğan , " Büyüklük bende kalsın diyerek aramayı düşünmüyor musunuz ? " sorusunu da , " Şu anda böyle bir düşüncem yok . İhtiyaç olursa ziyaret ederim " diye yanıtladı . Kaynak gösterdi : Oğlunun altınları GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan , " haksız mal edindiği " gerekçesiyle yıl 10 ay hapis istemiyle yargılandığı davada ifade verdi . Ankara . Asliye Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmaya daha önce " ishal " olduğunu belirterek katılmayan Erdoğan , ifade verirken , " gizliliğin sağlanması " için duruşma salonunun kapısı kilitlendi . Erdoğan ifadesinde , oğlunun düğününde takılan yaklaşık 50 kilo altını malvarlığın daki artışın gerekçesi olarak gösterdi . Katılmadığı duruşmadan " ihzar celbi " ( polis zoruyla getirme ) kararı çıkması üzerine , avukatları aracılığıyla mahkemeye başvurarak , uygun görüldüğü bir tarihte " duruşmasız " olarak ifade vermek istediğini belirten Erdoğan , istemine 15 Aralık'ta yapılacak duruşmaya işlerinin yoğunluğu nedeniyle katılamayacağını gerekçe gösterdi . Mahkemenin yerinde görmesi üzerine dün öğleden sonra Adliye'ye gelen ve yaklaşık dakika içerde kalan Erdoğan , eski ifadelerini tekrarladı . Erdoğan , önceki ifadelerinde , haksız edindiği söylenilen 156 milyar liranın kaynağı olarak oğlu Burak Erdoğan'ın düğününde takılan 50 kg . altını göstermişti . Yalçınbayır güvencesi Türkiye İran olamaz Toplumdaki gerilimin " bitmeyen endişelerden " kaynaklandığını söyleyen Başbakan Yardımcısı , " Tedbiri alacağız " dedi SERPİL ÇEVİKCAN Ankara Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , " Türkiye İran da , Cezayir de olamaz " dedi . Milliyet'in sorularını yanıtlarken toplumdaki gerilimin , " azalmasına rağmen bitmeyen endişelerden " kaynaklandığını belirten Yalçınbayır , şunları söyledi : " Bu süreçte bazı davranışlar ön plana çıkarıldıysa bu konuyla ilgili daha hassas olunması için verilen bir mesaj vardır . Yoksa " bunu ortadan kaldırın , düzeltin " mesajı olabilir mi ? Olamaz . Başörtüsü toplumsal hayatımızda , anamızda , bacımızda var . Ne bunlar artık bir başkasına dayatıyor , ne de açık olanlar diğerlerini kınıyor . Bu endişelere karşı tedbiri yürütme olarak biz alacağız . Cumhuriyetin temel niteliklerine bir tehdit yok . Ama , kendi içimizdeki , dışımızdaki arkadaşlardan , belli hassasiyetlerden daha dikkatli olunması uyarıları var . Şunu hepimiz biliyoruz , artık Türkiye bir İran , bir Cezayir olamaz . Ama bunlar olamaz deyip geniş davranmak da zafiyet getirilebilir . Hizbullah olayını bu toplum yaşamadı mı ? Bizim istediğimiz güven tarlasını yaratmak ve yeşertmektir . Kurumların , insanların birbirine güveninin sağlanması en önemli sermaye yatırımıdır . Arınç'ınki insani tatmin Kamusal alan'dan kasıt herhalde " hizmet veren itibariyledir . Hizmet veren düzeyinde bakıldığında hastanede de hizmet veriliyor . Cumhurbaşkanı'nın uğurlandığı alan , kamusal alan mı , daha insani bir alan mı ? İnsani alanın kamuyla ilgili sınırlandırılması var . Arınç , eşiyle giden Cumhurbaşkanı'nı uğurluyor . Yalnız da gidebilirdi . Nezaket gereği eşiyle gitti . Orada sadece insani bir duygunun tatmini var . Ama toplum bu konuda hassassa , Arınç da bundan sonra ona göre davranışını değiştirebilir . " Artık konuşma değil , iş yapma vakti 516 milletvekilinin katıldığı oylamada 546 kabul , 160 ret oyu çıktı . AKP'den 11 , CHP'den milletvekili oylamaya gelmedi ANKARA Milliyet TBMM'de 565 milletvekili bulunan AKP'nin kurduğu 58 . Hükümet'e 546 güvenoyu çıktı . Güvenoyu için gerekli olan 166 oyun garanti görülmesi nedeniyle AKP'den 11 , CHP'den milletvekili oylamaya gelmedi . Güvenoylamasına 516 milletvekili katılırken , 546 kabul , 160 ret oyu çıktı . Bu sonuca göre TBMM Başkanlığı için geçen hafta yapılan oylamada Arınç , hükümetten 15 oy fazla almış oldu . Arınç anayasa değişikliği için gereken 566 oydan daha fazla oy alarak 569 oyla TBMM Başkanı seçilmişti . Bağımsızlardan Edip Safter Gaydalı ile CHP'nin blok olarak ret oyu kullandığı oylamaya annesi ölen Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile Turizm Bakanı Erkan Mumcu ve Sanayi Bakanı Ali Coşkun katılmadı . Gül , teşekkür konuşmasında , " Artık konuşma değil iş yapma vakti . Milletimizin hizmetindeyiz . Hükümet olarak hazırlıklıyız , azimliyiz ve kararlıyız . Herkese karşı eşit mesafedeyiz " dedi . Açık yapılan güvenoylaması elektronik sistemle gerçekleştirildi . Arınç güvenoylaması için 10 dakika süre verdi . İlk kez yapılan elektronik oylamada sisteme giremeyen milletvekillerinin gönderdiği pusulalar çok fazla olunca , kontrol işlemi oylamadan uzun sürdü . " Yeniden yargılanırsa tam bir skandal olur " SALİHA ÇOLAK Ankara CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , Abdullah Öcalan'ın yeniden yargılanmasının yolunun açılmasının " skandal " olacağını , bu nedenle AKP'nin sunduğu uyum paketini çok dikkatli incelemek gerektiğini söyledi . Baykal , dün kurmaylarıyla paket üzerindeki çalışmaları değerlendirirken AKP'nin yöntemine karşı çıkarak , " Bizden ne cevabı istiyorlar ? Evet ya da hayır mı diyeceğiz . Eğer görüşümüzü öğrenmek isteselerdi paketi herkesten önce bize verip ortak çalışma önerirlerdi " dedi . Baykal , Genel Sekreter Önder Sav başkanlığında hukukçularla oluşturulan komisyonun paketi didik didik etmesini istedi . Leyla Zana'nın ağustos ayından itibaren yeniden yargılanması için başvurabileceğini anımsatan Baykal , " Ne aceleleri var ? Bunun Kopenhag kriterleri ile ne ilgisi var ? " diye konuştu . Baykal şu değerlendirmeyi yaptı : " Leyla Zana ile kişisel bir sorunum yok . Çıksın , çıkmasın ayrı ama bunu nasıl bize getirebiliyorlar ? Devletin yargıya olumsuz bir müdahalesini nasıl isteyebiliyorlar ? Pakette Apo'nun yeniden yargılanmasını engelleyecek bir hüküm olacak mı ? Anayasa Mahkemesi yarın çıkıp eşitlikten karar verip Apo'yu da kapsam içine alırsa 50 yıl yer , ondan sonra da aftan çıkar . Bu tam bir skandal olur . Altından AKP de kalkamaz . " Erdoğan yanlış yaptı Erdoğan'ın " tarih için tarih istemesini " de eleştiren Baykal , şunları kaydetti : " Bu tür şeyler söylemeyeceği sözünü vermişti . Ama devam ediyor . Başarı şansını düşürüyor , karşı tarafın da elini güçlendiriyor . " Bush'tan AB'ye Türkiye baskısı İHSAN DÖRTKARDEŞ DHA ABD Başkanı George . Bush ve Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın , AB için Türkiye'ye takvim verilmesi konusunda çalışmalarını hızlandırdığı , Bush'un bizzat AB Dönem Başkanı , Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'e telefon ettiği belirtildi . Financial Times'ın dünkü sayısında yayımlanan , " Bush ve Powell , Türkiye'yi üyeliğe alması için AB'ye baskı yapıyor " başlıklı haberde , AB'ye baskı kampanyasına Bush ile Powell'ın öncülük ettiği kaydedildi . 11 Aralık'taki Kopenhag Zirvesi'nde Türkiye'ye tarih vermeleri için Avrupalılara " eşi görülmedik bir baskı " yapıldığını yazan gazetede şu ifadelere yer verildi : " Bush ile Powell , Körfez'de olası bir savaş çıkmadan önce , müzakerelere yeşil ışık yakılmasını istiyor . ABD , Türkiye'deki yeni hükümeti , diğer Müslüman ülkelere laik demokraside İslamcı bir yönetimin örneği olarak sunuyor ve başarılı olması için ciddi yatırım yapıyor . Bush , konuyla ilgili olarak AB Dönem Başkanı Rasmussen'e telefon açtı , ayrıca Prag'daki NATO Zirvesi'nde Türkiye'yi gündeme getirdi . " İlk sırada Gazetenin Brüksel muhabiri Judy Dempsey imzalı haberde de , Türkiye'nin AB gündeminin ilk sırasına oturduğu , bazı üyelerin itiraflarına rağmen , Türkiye'ye kapıların açılması olasılığının güçlendiği ifade edildi . Baydur'dan Baykal'a : Kopenhag'a gidin ANKARA Milliyet TİSK Başkanı Refik Baydur , CHP Genel Başkanı Baykal'dan 11 Aralık'ta Kopenhag'da yapılacak zirveye katılmasını istedi . Baykal , TİSK Genel Başkanı Refik Baydur ve Yönetim Kurulu üyelerini TBMM'deki çalışma odasında kabul ederek , bir süre görüştü . TİSK Başkanı Baydur , Türkiye'nin darboğazdan geçtiği bir dönemde CHP'nin yeni hükümete karşı gösterdiği olumlu muhalefet tavrının kendilerini memnun ettiğini , " 11 Aralık'ta Kopenhag'da yapılacak zirvede Deniz Baykal'ın da bulunmasının etkili olacağını " söyledi . Baykal da , parlamento dışı partilerin ve kesimlerin de temsilcisi olduklarını söylerken , tek başına iktidar olan partinin de bu gücünü kullanırken mütevazı olması gerektiğini söyledi . Müzakere tarihi zor ama mümkün ANKARA Milliyet YTP Genel Başkanı İsmail Cem , Türkiye'nin Kopenhag Zirvesi'nde müzakere tarihini zor olmasına rağmen alabileceğini söyledi . Cem , AB yöneticileri Javier Solana ve Günter Verheugen'le Brüksel'de görüşmelerinden çıkan sonucun , 11 Aralık'a kadar Türkiye ve AB'nin doğru siyaset uygularlarsa , " Tarih için tarih verilmesi " gibi aldatmaca değil , ciddi bir tarih alınabileceği yolunda olduğunu kaydetti . Önemli olanın AB'ye bugün üye olmak değil , aksine üyelik müzakerelerine başlanacak tarihin açıklanması olduğunu belirten Cem , " Kopenhag'da Türkiye'ye müzakere tarihi vermek AB'nin hem hukuki , hem ahlaki yükümlülüğüdür " diye konuştu . 88 vekil mahkemeye Dokunulmazlıkları olduğu için yargılanamayan 88 milletvekili için yargılama süreci başladı . 11 SP'li , 16 DYP'li , 16 MHP'li , 15 ANAP'lı , YTP'li , DSP'li yargıya gidecek ANKARA Milliyet Çeşitli suçlardan dolayı haklarında fezleke düzenlenen ve Kasım'da seçilemeyen 88 milletvekili için yargılama süreci başladı . TBMM Başkanı Bülent Arınç , 88 vekile ait 111 dosyayı , yargılamanın başlaması için Başbakanlığa gönderdi . Dosyalar Adalet Bakanlığı aracılığıyla ilgili başsavcılıklara sevk edilecek . Aralarında Başbakan Abdullah Gül'ün de bulunduğu sekiz milletvekiline ait 15 dosyayla , Siirt Bağımsız Milletvekili Fadıl Akgündüz'ün dosyası , TBMM Anayasa Adalet Karma Komisyonu'na gönderilecek . Abdülkadir Aksu ( İçişleri Bakanı ) , Mehmet Ağar ( DYP ) , Akif Gülle ( AKP ) , Mahfuz Güler ( AKP ) , Ali Sezal ( AKP ) , Osman Aslan ( AKP ) ve Dengir Mir Mehmet Fırat ( AKP ) yeniden seçildikleri için dokunulmazlıkları sürecek . FP'nin kapatılmasından önce parti paralarının , örgütlere gönderilmediği halde gönderilmiş gibi göstererek " evrakta sahtecilik " yaptığı iddia edilen SP Genel Başkanı Recai Kutan , " Çete kurma " suçunu işlediği iddia edilen DYP'li Sedat Edip Bucak ve uyuşturucu kaçakçılığı suçundan dokunulmazlığı kaldırılan eski Van Bağımsız Milletvekili Mustafa Bayram , tarihi eser kaçırmaktan yargı önüne çıkacak . Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen , AKP'li Yahya Akman , Dengir Mir Mehmet Fırat , Eyüp Fatsa ile Mehmet Ergün Dağcıoğlu'nun dosyaları , yargılandıkları toplu dosyalardan ayrılarak yeniden TBMM'ye gönderilecek . Bu dosyalarla ilgili yargılama işlemine de ara verilecek . Eski milletvekillerinin işledikleri iddia edilen suçlar arasında " evrakta sahtecilik , görevi kötüye kullanma , emniyeti suiistimal , dolandırıcılık , tehdit , hakaret , dikkatsizlik sonucu ölüme ve yaralamaya sebebiyet vermek " suçları ağırlıklı olarak yer alıyor . DSP'liler en sonda Yargılanacak 11 SP'li milletvekilinden bazıları şöyle : Recai Kutan , Oğuzhan Asiltürk , Fehim Adak , Temel Karamollaoğlu , Mehmet Bekaroğlu , Fethullah Erbaş , Yasin Hatiboğlu , Bahri Zengin . 16 DYP'liden bazıları şöyle : Ufuk Söylemez , Sedat Edip Bucak , Eyüp Aşık , Kamer Genç , Ayfer Yılmaz , Celal Adan . 16 MHP'li içinde , Şefkat Çetin , Cemal Enginyurt ve Orhan Bıçakçıoğlu bulunuyor . 15 ANAP'lı arasında ise Sebgetullah Seydaoğlu , Burhan Kara , Aydın Ayaydın'ın ismi geçiyor . DSP'li , YTP'li , YP'li , BBP'li , AKP'den seçilemediği için Zeki Ünal , ÖDP'den Sema Pişkinsüt ve bağımsız içinde ise Rıdvan Budak , Nesrin Ünal , Mustafa Bayram , Ersin Taranoğlu yargıya gidecek . Merkez'den herkese uyarı Hükümete : Programın sosyal boyutu eksik eleştirileri doğru değil . Faiz dışı fazla hedefi de artık siyasi değil teknik bir konudur . MÜSİAD'a : Bize büyüme lazım , enflasyondan korkmayın diyenler , enflasyondan çıkar sağlayanlar . Bu istekleri normal . Bankalara : Bazı bankalar yine pozisyon açıyor . Kur taahhüdümüz yok . Pozisyon açarak risk alan sonuçlarına kendisi katlanır EKONOMİ SERVİSİ Bize büyüme lazım , enflasyondan korkmayın , Merkez Bankası parasal politikaları biraz gevşetse ne olur telkinleriyle yeni hükümete baskı yapan çevreler bulunduğuna işaret eden Merkez Bankası ( MB ) Başkanı Süreyya Serdengeçti , " Enflasyon istemek bilerek ya da bilmeyerek yolsuzluk önermektir " dedi . Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde bir konferans veren Süreyya Serdengeçti , son günlerde başta MÜSİAD olmak üzere , özellikle AKP çevrelerinden gelen ve MB'nin uyguladığı politikada esneklik isteyen taleplere tepki gösterdi . Serdengeçti , dövizde pozisyon açan bankaları da uyardı . Enflasyon kaynak aktarımıdır " Enflasyon çözüm olsaydı , başkaları da yapardı . Biraz enflasyon olsun demek çözüm değil . Enflasyon yükseldikçe büyüme sanıldığı gibi yükselmiyor , tam tersi oluyor . Dünyada da böyle " diyen Serdengeçti , enflasyonun belli kesimlere kaynak aktarımı olduğunu , bundan yararlananların fiyat istikrarına yönelik politikalarda esneklik istemesini normal karşıladığını söyledi . Serdengeçti , " Bize biraz enflasyon lazım demek aslında biraz yolsuzluk önermektir " dedi . Hedefleme ertelenemez Süreyya Serdengeçti , 1005 yılında enflasyon hedeflemesine geçmeye hazır olduklarını belirtirken , ancak bunun için yeni hükümetin makro hedeflerini ortaya koymasını beklediklerini söyledi . Serdengeçti , uygulamanın yeni hükümetçe ertelenmesi olasılığı konusunda da , " Hedeflemenin 1004 yılına kalması diye bir şey yok . Yıl başında ne dediysek ona devam ediyoruz . Bize göre en fazla bir çeyrek ertelenebilir . " Maalesef böyle bir hastalık var Serdengeçti , MB'nin özerkliğinin kaldırılma olasılığı ve sonuçlarının ne olacağına ilişkin bir soruya , " Düşünmek dahi istemiyorum . Özerk olmanın ne yararı olduğu eğer anlaşılmadıysa , dünyada ne olup bittiği kadar takip edilemiyorsa , maalesef bu ülkede öyle bir hastalığımız var . . . Benim yapabileceğim hiçbir şey yok . Merkez Bankası bağımsızlığının kaldırılmasını hiç düşünmek bile istemem " karşılığını verdi . Dolar ihaleleri ocakta Serdengeçti , hükümetin kurulmasıyla hızlı gerilemeye başlayan kurlara müdahalenin aralık ayında uygun olmayacağını , alım ihalelerine ocakta başlayacaklarını bildirdi . Merkez Bankası'nın aşırı oynaklık olması durumunda kura müdahale edeceğini açıkladığını hatırlatan Serdengeçti , rezervlerini belli düzeye getirmek için de alım yapabileceğini kaydetti . HÜKÜMET NE DEDİ Programın sosyal boyutu eksik . Bu açıdan programın revize edilmesi gerekir . Yeni bir ekonomik program uygulanacak . Reel sektörün canlanması için gerekli destek verilecek , hükümetin sosyal sorumlulukları gereği olarak , krizden olumsuz etkilenmiş kesimlere yönelik sosyal yardım projeleri uygulamaya konulacak . Faiz dışı fazlayı yeniden müzakere edeceğiz . Maliye politikasında öncelik , borç stokunu sürdürülebilir seviyeye indirecek faiz dışı fazlayı vermektir . Faiz dışı fazlanın büyüklüğü , stokun sürdürülebilir bir yapıda gelişmesine imkan verecek düzeyde belirlenecek . Bileşimi , büyüme ve sosyal politikalar olacak . Enflasyonda kalıcı bir düşüşe ulaşılması ve para politikasına güvenin tesis edilmesini müteakip , para politikası uygulamasında Merkez Bankası , fiyat istikrarıyla çelişmemek kaydıyla , büyüme ve istihdamın sağlanmasını da dikkate alacak bir politika izleyecektir . MÜSİAD diyor ki : Merkez Bankası emsiyon imkanları , yüksek reel faiz dalgalanmaları , spekülatif kur saldırıları gibi ekonomik rasyonalitenin dışındaki hareketlere karşı artırılmalı . Hazine , Merkez Bankası'ndan sınırlı olarak kısa vadeli avans kullansın . SERDENGEÇTİ NASIL YANITLADI Bu görüşe katılmıyorum . Program enflasyonu halletmeye çalışıyor . En büyük adaletsizlik enflasyondur . Bazı kesimlere kaynak aktarımıdır . Nedense bu ilişki görülemiyor . Bunun sosyal boyutu yok . Sosyal amaçlı bir takım harcamaların olması lazım . Hayır , bitti dönem . . . Ama değişik görüşler olabilir değişik yollar bulunabilir . Faiz dışı fazla normal dönemde siyasi bir değişken . . . Türkiye'de kamu borcunu hale getirmişiz ki bu artık bir siyasi değişken değil teknik bir işlem . Dolayısıyla yapacağınız fazla bir değişiklik yok . Aynı şey enflasyon içinde geçerli . Bunlar artık siyasi değil , teknik bir değişken . Fazla bir manevra alanı , gidilecek bir yer de yok . Merkez'in hedefi fiyat istikrarı ve enflasyondur . Enflasyonla mücadelede ama istemiyoruz . Diğer öncelikleri ön plana çıkardığınızda enflasyonda netice mümkün değil . Amaç konusunda kafa karıştırıyor . Artık eskiden olduğu gibi büyümeye , ihracata , bankalara , Hazine'ye bakalım yok . Biraz eflasyon olsun demek , biraz yolsuzluk olsun demektir . Bu konuda toplumsal bir uzlaşmaya ihtiyaç var . Enflasyonu tek haneye indirmek temel hedef olmalı . Lenin diyor ki . . . Serdengeçti , gazetecilere açıklamasında , " Bir toplumu tahrip etmenin en etkili yolu , toplumun parasını tahrip etmektir " şeklindeki bir sözü aktardıktan sonra , gazetecilere , bu sözün kime ait olduğunu bilen var mı ? diye sordu . Bilen çıkmaması üzerine de kendisi , bu sözlerin Sovyetler Birliği'nin kurucusu Lenin'e atfen söylendiğini aktardı . Serdengeçti'nin konuşmasının Merkez Bankası'nın internet sitesindeki dokümanına , bu sözün . Eucken , Grundsatze der Wirtschaftspolitik , ikinci baskı , Mohr , Tübingen , 1955 , s. Birlikte çalışacağız Merkez Bankası'nın siyasetin dışında olduğunu vurgulayan Serdengeçti , " Demokratik yollardan iktidara gelen her hükümetle çalışmak zorundayız " dedi . Eski hükümetin , istikrar programının tam ortasında seçim kararı aldığını belirten Serdengeçti , " Şimdi yeni bir hükümet vardır . Bu da son derece doğal . Programının ortasında , bunun verimini daha almadan seçime gidersen , yerini başka hükümet alır " dedi . Serdengeçti , " Seçim 1001'de yapılsaydı zararı daha büyük , 1005'te yapılsaydı daha az olurdu " diye konuştu . Pozisyon açan sonuca katlanır Serdengeçti , kur taahhüdü olmadığını belirterek bankaları uyardı Seçim sonrası döviz tevdiat hesaplarındaki azalmanın sürdüğünü belirten Serdengeçti , bankacılık sisteminin aynı miktarda döviz aktifini de artırması gerektiğini kaydetti . Serdengeçti , " Ama elimizdeki veriler gösteriyor ki döviz aktifleri artırılmamış . Pozisyon fazlası olanlar bu fazlayı biraz azaltmış veya açığı olan bankalar biraz daha artırmış . Benim söyleyeceğim tek bir şey var . Dalgalı kurda kur taahhüdü yoktur . Kur hedefi yoktur . Pozisyon açan risk alır . Bir iç ya da dış ekonomik veya siyasi gelişme sonucunda döviz kurlarında öngöremediğiniz hareketler gerçekleşirse sonuçlarına katlanır . " İlk hortumlama davasında 5. İstanbul 6. Mahkemenin verdiği kararda bankanın yöneticileri olan diğer sanıklar Mehmet Okur , Bülent Ener , Olim Küpçü , Sabit Biter Özuslu , Osman Orhan Bali , Cüneyt Kalpakoğlu ve Binham Seyhan ise beraat ettiler . Beş yıllık dava 1994 yılında el konmasının ardından yöneticileri hakkında 15 dava açılmasına rağmen ana hissedarların yargı önüne çıkmaması üzerine Ahu Müjde Eğriboz adlı banka mudisinin şikayeti üzerine 1996 yılında TCK'nın 506 maddesine göre Hileli iflas davası açıldı . Beş yıldır süren davada ilk kez bir banka patronu hakkında hapis cezası verilmiş oldu . Hileli yollarda mal kaçırma yoluna giden ve varlıklarını gizleyenler hakkında yasal kovuşturmayı düzenleyen İcra İflas Kanunu'nun 511'inci maddesinin son fıkrasına dayanarak Türk Ceza Kanunu'nun hileli iflas maddesini düzenleyen 506'ncı maddesine göre açılan dava için hazırlanan bilirkişi raporu da Apel Çelik'in grup şirketlerine kullandırdığı krediler ile yurtdışı para hareketleri de ortaya çıkarıldı . Zarar 500 milyon dolar 11 Nisan 1994 tarihinde el konulan TYT Bank ile ilgili olarak davada hazırlanan bilirkişi raporunda Apel Çelik'in 500 milyon doları aşan tutarda krediyi sahibi olduğu Lapis Grubu şirketlerine aktardığı ve bankanın batmasına yol açıldığı belirlendi . Mahkemenin 16 Kasım 1001 tarihli kararında şöyle denildi : " Sanık Apel Çelik'in hileli iflas suçunu işlediği subuta erdiğinden eylemine uyan İİK 111 / son maddesi delaletiyle TCK 506 . maddesi gereğince taktiren ve suçun işleniş biçimi zararın ağırlığı ve kastın yoğunluğu nazara alınarak teşdiden üç yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına , suç konusu gayri menkul ve malların değeri mahkemece pek fahiş olarak kabul edildiğinden hakkında TCK 511 . maddesinin tatbiki ile verilen cezasının takdiren / oranında artırılarak sanığın üç sene altı ay ağır hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildi . " 500 milyon dolarlık tazminat davası sürüyor Tamamına yakın kısmını Lapis Holdin'in kullandığı 500 milyon doların üzerindeki krediler için halen TYT Bank yöneticileri hakkında açılmış davalar bulunuyor . Hissedarların sanık olmadığı davalardan bir tanesi İstanbul . Asliye Ticaret Mahkemesi'nde 1000 / 580 dosya numaralı ile görülüyor . Davanın konusu Lapis Holding'in kullandığı 10 milyon dolarlık kredi . İstanbul . Asliye Ticaret Mahkemesi'nde görülen 1001/16 dosya numaralı davada bankanın yöneticilerin yüzde 80'i Lapis Holding'e verilen kredilerdeki sorumlulukları itibarıyla yargılanıyorlar . Mercedes hedef büyütüyor Mercedes Benz Türk'ün Direktörler Kurulu Başkanı Becker , Yedi yıllık dönemde 150 milyon euro'luk yatırım yapmayı düşünüyoruz dedi Mercedes Benz Türk AŞ Direktörler Kurulu Başkanı Dr . Till Becker , Türkiye'de büyümeye kararlı olduklarını vurgulayarak , " Şu ana kadar yarım milyar euro'dan fazla yatırım yaptık . Yedi yıllık dönemde 100 150 milyon euro'luk daha yatırım yapabileceğimizi düşünüyorum " dedi . 1005 yılı için " Herhalde bu kadar bilinmeyenli bir yıl az görülmüştür . Bir savaşı planlayamazsınız , biz de planlayamıyoruz . Eğer Irak'ta bir savaş olursa hiçbir şey planlanamaz hale geliyor " diyen Becker , Türkiye'de başlamış olan morallerin düzelmesi sürecinin tüketimi artıracağını da kaydetti . Yeni model geliştiriliyor Türkiye'deki otobüs üretiminin büyütüleceğini bildiren Becker , şunları kaydetti : " O405'ten sonra üretilecek otobüs modeli şu anda Türkiye ve Almanya'da geliştiriliyor , bunun ihracatı O405'ün ihracatını kat kat aşacak . Biz otobüste çok başarılıyız ve 61 ülkeye ihracat yapıyoruz . Almanya'da dolaşmakta olan her üç Mercedes otobüsün biri Türkiye'den gidenlerden oluşuyor . " Çöpçatanlık yapıyorum Türk sanayii ile Almanya arasında çöpçatanlığı sürdürdüğünü ifade eden Becker , " Know how sahibi olup da pahalı ülkelerde faaliyet gösteren şirketleri , gelecekteki yan sanayicilerimizle Türkiye'deki yan sanayicilerimizle biraraya getirmemiz , evlendirmemiz gerekiyor " dedi . Schroder'e Her şey hemen olmaz diyeceğim Yabancı Sermaye Derneği Üyesi olan ve TÜSİAD Yabancı Sermaye Çalışma Grubu Başkanlığını da yürüten Becker , yeni hükümetin gösterdiği hızın çok etkileyici olduğunu belirtirken , " Sayın Erdoğan iş dünyasını ilgilendiren tüm sorunları saptamış ve ele almaya başlamış durumda . " dedi . Önümüzdeki hafta TÜSİAD'ın üç Yönetim Kurulu Üyesi ile Almanya Başbakanı Gerhard Schröder ile randevuları olduğunu da belirten Becker , görüşmede dile getireceklerini şöyle açıkladı : " Türkler ve ben yarı Türk olarak , olmayacak şeyleri ya da zamanlama açısından olmayacak şeyleri hemen beklememeliyiz . Schröder'e karşı getireceğim argumanlar şunlar olacak : Türkiye'de gerekli reformlar başlatıldı ve bunların sürdürülmesi için gerekli istek mevcut , Ayrıca Türkiye , Almanya'da görülen ya da göze çarpan , Türk olarak algılanan kişilerle birebir , aynı ölçüde bir ülke değil . Türkiye'yi tanımaları gerekiyor . Ve ona şunu da söyleyeceğim , buradaki şirketimiz Mercedes Benz Türk Almanya'daki şirketlere eş değerde belki onlardan daha da iyi . Türkiye'nin yıllardır Gümrük Birliği içinde olmasının büyük önem taşıdığına dikkat çekeceğim . Türkiye'nin uzun yıllardan bu yana sürdürdüğü NATO üyeliği de dile getirilecek ve onun getirdiği yükleri nasıl çektiğini , kaldırdığını da mutlaka konuşacağız . " Pamukbank pazarlığı Danıştay'ın yürütmeyi durdurma kararı ile ekonominin birinci gündem maddesi haline gelen Pamukbank için BDDK ve Çukurova Grubu çözüm görüşmelerine başladı KADİFE ŞAHİN Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu'nun 11 Kasım 1001 tarihinde Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na ( Fon ) devir işlemine ilişkin verdiği yürütmeyi durdurma kararından sonra kamuoyunun ve ekonominin birinci gündem maddesi haline gelen Pamukbank için Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ( BDDK ) yetkilileri ile bankanın eski sahibi Çukurova Grubu arasında yeniden pazarlık görüşmelerine başlandı . Çukurova Grubu yetkililerinin , Pamukbank sorununu çözmek için bankanın yine grup bankası olan Yapı Kredi ile birleştirilmesi dahil çeşitli çözüm seçeneklerini gündeme getirdiği öğrenildi . Krediler için Yaklaşım Çukurova Grubu yetkilileri ağırlıklı olarak birleştirme operasyonu üzerinde dururken BDDK'nın üzerinde durduğu çözüm seçeneği ise Fon'un zararlarına karşılık grubun BDDK'nın istediği bazı iştiraklerini yine BDDK'nın istediği fiyattan vermesine dayanıyor . BDDK , Pamukbank'ın geride kalan borçlarının da İstanbul Yaklaşımı içinde anlaşmaya bağlanmasını istiyor . Tarafların görüştüğü çözümlerden biri üzerinde protokol anlaşmasına varılması halinde açılan aleyhteki tüm davalar sonuçsuz kalacak . Birleştirme planı yapıyor Çukurova Grubu'nun birleştirme seçeneğinde anlaşılması halinde ilk aşamada devletten Fiskobirlik'teki alacağı karşılığında Hazine tahvili almayı istediği öğrenildi . Planın ikinci aşamasında Yapı Kredi'ye sermaye avansı şeklinde para koymayı hedefleyen Çukurova Grubu , daha sonra bedelli sermaye artırımına giderek Yapı Kredi Bankası'nı sorunsuz hale getirerek birleştirme işlemini sonuçlandırmış olacak . Enflasyondan arındırılmış mali bilanço verilerine göre Pamukbank'ın 1001 yılı sonunda özkaynakları eksi 1. Bankanın sermaye yeterlilik rasyosu ise eksi 46. Çözüm müzakere Bu arada önceki gün Reuters'e demeç veren Pamukbank'ın eski Başhukuk Müşaviri ve Çukurova Grubu'nun hukuk danışmanı Ersin Lokmanhekim , mevcut durumda en iyi çözümün Çukurova Grubu ile BDDK'nın müzakereleri ile alınabileceğini söylemişti . AKP için niyet ve yetenek testi olacak Financial Times gazetesi , Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu'nun Pamukbank'ın Fon'a devir kararı hakkındaki yürütmeyi durdurma kararıyla ilgili gelişmeleri " Türkiye için test " başlıklı başyazısında ele aldı . Yazıda , seçimlere kadar çıkar yumağının dışında olan ılımlı İslamcı partinin ( AKP ) artık iç oyunların ülkedeki yolsuzlukların çoğunun köklerinde olduğunu görmek için iyi bir konuma sahip bulunduğu belirtildi . " Pamukbank olayı reformcu niyetlerinin önemli bir testidir " denildi . Bankacılık reformu yolunda acılarla sağlanan ilerlemenin Danıştay tarafından verilen garip bir kararla zedelenebileceğini öne süren Financial Times , şu değerlendirmeyi yaptı : " AKP'nin oluşturduğu yeni hükümet bu zorluğu bir fırsata dönüştürmelidir . Başbakan Abdullah Gül , haklı olarak yargıya müdahale edemeyeceğini vurgulamış bulunuyor . Bunun yerinden hükümet yeni banka kurtarmalarının olmayacağını ve eski alışkanlıkların reformu baltalamasını önlemek ve bankacılık sistemini korumak amacıyla sağlanan kamu kaynakların geri alınmasını hızlandırmak için gerektiğinde yasaları değiştireceğini söylüyor . Bu doğru bir yaklaşımdır ve aynı zamanda yargı reformunun AKP'nin Türkiye'de daha adil ve refahlı bir toplum yaratma iddiası açısından ne kadar hayati olduğunu ortaya koyuyor . " Bankacılık reformları tehdit altında Financial Times'ta yayınlanan haberde ise Danıştay'ın Pamukbank kararıyla IMF programı ve bankacılık alanında yapılan reformların tehlikeye düştüğü belirtildi . Haberde , ING'nin gelişmekte olan piyasalar analisti Phil Pool'ün " Mahkeme ekonomik olmayan nedenler yüzünden böyle bir karar vermişse bu bankacılık otoritelerinin ve reform sürecinin kredibilitesini düşürür " değerlendirmesine yer verildi . Pamukbank'ın eski sahibine devredilmesinin iki sakıncası olacağı belirtilerek şöyle denildi : " İşadamları bankalarındaki mevduat sahiplerinin paralarını kendi şirketlerine aktarırlarsa parayı ödemek zorunda kalmayabilecekler . İkincisi ise bankacılık otoriteleri , bağımsızlıklarında soru işaretlerine maruz kalarak , bankacılıkla ilgili gelecekte başka bir zor durum meydana gelmesi halinde görevlerini yerine getirmekte zorlanacaklar . BDDK'nın tarafsızlığının zorlandığı bir dönemde yine de eski " fat cat " ( yağlı şişman kedi ) banka patronlarından alacakları toparlamaya çalıştığı belirtilen haberde , " Ancak Pamukbank davası bu şekilde sonuçlanırsa bankacılık sistemi açısından sistematik riskler ortaya çıkarabilir ve yalnız bırakılan bir düzenleyici kurum da bunları çözemez " denildi . HSBC büyük oynuyor Bankayla ilişkisi olan her müşteriyi fon yatırımcısı yapma kararında olan HSBC , 1005 yılında 600 milyon dolar portföy büyüklüğü ve yüzde 10 pazar payı hedefliyor SONGÜL HATISARU Yatırım fonları piyasasında büyük bir atağa kalkan HSBC , 1001 yılında ulaştığı yüzde 5,8'lik pazar payıyla en hızlı büyüyen kurumlar arasında yer alıyor . Demirbank'ın satın alınması sürecinde , bu bankanın müşteri portföyüyle birlikte 84 milyon dolara ulaşan fon toplamıyla pazar payı yüzde 1,8 olan HSBC , 1001 yılındaki yüksek büyüme hızıyla sektörde . sıraya yükseldi . Şu anda yönettikleri portföy büyüklüğünün 546 milyon dolara ulaştığını söyleyen HSBC Yatırım'ın Genel Müdürü Ahmet Erelçin , yatırım fonlarının banka için stratejik ürün olduğunun altını çiziyor . 1005'te 600 milyon dolar portföy büyüklüğüne ve yüzde 10 pazar payına ulaşmayı hedeflediklerini kaydeden Erelçin , sorularımızı yanıtladı . Çok hızlı büyüdünüz . Piyasada nasıl konumlanacaksınız ? Piyasanın liderliğini hedefliyoruz . Türkiye'nin önemli şehirlerinde bulunan 160 HSBC şubesinde fonlarımız pazarlanıyor . Şube ağının yanı sıra ATM , call center ve internet kanalıyla da fonlarımızı pazarlıyoruz . Amacımız , bu büyük dağıtım kanalını en yüksek kapasiteyle kullanarak pazar payımızı artırmak . Bizim fon piyasasındaki hedeflerimiz çok büyük . 1005 yılında özel emeklilik sistemindeki gelişmeler , fonların da önünü açacak . Yabancı sahiplik yapısı fon yönetiminizi nasıl etkiliyor ? HSBC'nin uluslararası prensipleri çerçevesinde karar alıp portföy yönetimini yapan yatırım komitelerimiz var . Bu komitenin toplantılarına Londra Ofisi de konferans sistemiyle bağlanıyor . Kararlar , tüm global gelişmeler masaya yatırılıp , karşılaştırmalı analizlerden sonra veriliyor . Hisse senedi seçerken mesela sadece iç piyasa ya göre ucuz mu diye bakmıyoruz , diğer ülkelere göre de ucuz mu , yoksa primli mi olduğuna bakıyoruz . Yatırımcı kurumuna değil de neden size gelsin ? Hizmette bir farklılık yaratabiliyor musunuz mesela ? 80 ülkede , bin şubeyle müşterilerine hizmet veren dünyanın ikinci bankası olmamız yatırımcılara yeterli bir ipucu veriyor . Bizde herşey belli prensiplere bağlı çalışıyor . Portföy yöneticimiz sağ tarafından kalktı , sinirleri bozuktu ve bugün portföy boşalttı diye bir konsept sözkonusu değil . Bizim hedefimiz , müşterilerimizin paralarıyla kumar oynamak değil , yöneterek kazandırmak . Agresif politikalarla büyük paralar kazanılabilir . Ancak piyasalar kötü giderse birikimler bir anda sıfırlanabilir de . Hedefimiz öncelikle ana parayı korumak , enflasyonu yenmek . Ve nihai olarak enflasyon üzerinde getiri sağlamak . Kriz herkesi finans uzmanı yaptı Yaşanan 10 yıllık enflasyonist ortam , herkesi iyi bir finansçı yaptı . Finansal analiz yaptığınızda son yılda dolar bazında yüzde 19'la en çok kazandıran yatırım aracının repo olduğunu görüyorsunuz . Doların getirisi ise yüzde olmuş . Ama doların standart sapması çok düşük , yüzde . Buna karşılık reponun getirisi yüzde 19 , ama standart sapması yüzde 48 . Bu da repoda iyi kazandığınızı , ama bazı zamanlarda ana paradan kaybedebildiğinizi gösteriyor . Türk halkı portföyünü yüzde 50 döviz , yüzde 50 Türk Lirası'nda tutarak hem yüksek getiriden faydalanmaya çalışmış hem de bu portföyün dalgalanma riskini azaltmış . Esnaf konuştu , pozisyon değişti 94 krizinin en hareketli günüydü . Dolar , 41 bine gelmişti . Biz finansçılar , daha fazla gider mi diye kritik yapıyorduk . gün öğle yemeğinde , arka masamda yemek yiyen ve esnaf diyebileceğim insanlar , Dolar 40 bin lira oldu artık satma zamanı , repo yapalım diyorlardı . İşe döndüğümde gerçekten de gün halktan dolar satışı geldiğini öğrendim . Bizde , pozisyonu değiştirdik hemen . Türk halkı para yönetmeyi iyi öğrendi . kadar iyi öğrendi ki , finansçılar olarak yatırımcılara özel portföy yönetim hizmeti sunmakta zorluk çekiyoruz . Fonlar krizlerin şiddetini azaltıyor Şubat krizinde 10 milyar dolarlık bir fon piyasamız olsaydı mesela , kesinlikle piyasadaki dalgalanma çok daha az olurdu . Bir gemide olduğunuzu düşünün , gemide herkes iskele tarafına giderse , gemi iskeleye yatıp su almaya başlar . Kurumsal yatırımcıların portföyleri daha durağan olduğu için ve profesyonel fon yöneticileri daha soğukkanlı davrandıklarından gemi bu kadar yatmıyor , su almıyor . Advantage müşterilerine fon pazarlayacaklar Advantage Card kapsamında genişleyen müşteri portföyümüze , fonlarımızı pazarlayacağız . Pazarlama faaliyetleriyle banka ve aracı kurumun tüm müşterilerine yatırım fonlarını tanıtacağız . HSBC ile herhangi bir düzeyde çalışan her yatırımcının yatırım fonları olsun istiyoruz . İlk aşamada HSBC grubunun yurtdışındaki fonlarından bazılarını SPK'ya kaydettirip Türk yatırımcılarına sunacağız . Arkasından başka yabancı fonlar da gelecek . Paranın güvenli adresi Fonlar piyasalarda dalgalanmayı azaltıyor DİDEM GORDON Türkiye'de yatırım fonu pazarındaki büyüklük 6. Bunun önemli bir kısmı , yaklaşık yüzde 66'lık kısmı likit fonlarda , yüzde 18'lik kısmı diğer tipi fonlarda ve yüzde 6'lık kısmı ise tipi fonlardan oluşuyor . Aslında tipi fonların toplam fon büyüklüğü içindeki payının geçtiğimiz yıllarda çok daha yüksek oranlarda olduğunu söyleyebiliriz . Bu değişimin ardında doğal olarak son iki yılda yaşadığımız krizler , yüksek enflasyon ve yüksek reel faizler var . Yatırımcıların , yakın geçmişte kısa vadeli , az riskli , getirisini önceden ve kısmen tahmin edebileceği enstrümanlara daha fazla kaynak aktardığını gözlemlemekteyiz . Aslında dünya piyasalarında da yaşanan krizler ve ekonomik durgunluk , yatırımcı tercihlerini benzer şekilde etkiliyor . Az bir risk iştahı ile anaparayı korumak ve düşük getiriye razı olmak böyle bir dönemde kabul gören bir yatırım stili . Öte yandan , uzun vadeli yatırımlarda mutlaka değişik enstrümanları içeren ve riski dağıtan bir yatırım stratejisi ise en etkin olanı . Hacim büyümede etkili Yatırım fonlarının en gelişmiş olduğu Amerika piyasasında toplam fon büyüklüğü yaklaşık trilyon dolar ve yatırımcı sayısı 148 milyon civarında . Bu artışta kuşkusuz bireysel emeklilik reformunun ve bu reformdaki vergi avantajlarının payı çok büyük . Bu bir anlamda yatırımcılara uzun vadeli bir bakış açısını kazandırıyor ve sermaye piyasalarını geliştiriyor . Bireysel yatırımcılar , emeklilik fonları ve sigorta şirketleri ABD hisse senedi piyasasının yüzde 80'ine sahipken yatırım fonlarının bu piyasadan aldığı pay yüzde 10 seviyelerinde . Yapılan çalışmalar , yatırım fonları vasıtasıyla yapılan yatırımların hisse senedi piyasasında önemli dalgalanmalara yol açmadığını gösteriyor . 1000 yılında yatırım fonlarına 509 milyar dolarlık giriş olmasına rağmen , Nasdaq endeksinin düşüşü yüzde 59 ve Dow Jones endeksinin düşüşü yüzde 6. Sektör büyüyecek Bir yıl öncesinde ise yatırım fonlarına 188 milyar dolarlık girişle Nasdaq Endeksi'nin yüzde 86 , Dow Jones Endeksi'nin ise yüzde 15'lik bir yükseliş kaydetmiş olduğunu görmekteyiz . Ancak kurumsal yatırımcıların hisse fiyatlarına etkisinin belirgin olmamasına karşın piyasadaki dalgalanmaları sınırlayıcı etkisinin olduğunu söylemek de mümkün . International Finance Corporation ( IFC)'ın gelişmekte olan piyasalar dataları alınarak 58 ülkeyi kapsayan araştırmasında , hisse senedi piyasasındaki likiditenin(* ) milli gelirdeki büyümeyi olumlu etkilediği belirtiliyor . Bu çalışmaya göre , iyi işleyen hisse senedi piyasaları ekonomik büyümeyi hızlandırıyor . Borsaları 1966 yılında en yüksek likiditeye sahip ülkeler grubu , izleyen 18 yıl içinde daha fazla sermaye birikimi ile ortalama yıllık yüzde 5. Türkiye'de de yatırım fonları , ekonomide iyileşme trendinin devam etmesiyle birlikte büyürken , yatırım vadeleri de uzayacak . Bireysel emeklilik sisteminin oturması , kurumsal yatırımcı oranını artırırken piyasalardaki dalgalanmayı da azaltacak . * Sözü geçen çalışma , likiditeyi hisse senedi işlem hacminin gayrisafi milli hasılaya oranı olarak hesaplamaktadır . Döviz rezervi , kriz öncesine yükseldi Merkez Bankası'nın döviz rezervi geçen hafta 115 milyon dolar artarak 16 milyar dolara çıktı . Böylece rezerv şubat krizi öncesi değerine yükseldi EKONOMİ SERVİSİ Seçimlerden sonra dövizden kaçış Merkez Bankası'nın döviz rezervini kriz öncesine çıkarttı . Döviz rezervi geçen hafta 115 milyon dolardan fazla artarak 16 milyar 10 milyon dolarla Şubat 1001 krizinden bu yana en yüksek düzeyine ulaştı . Merkez Bankası'nın döviz açığı ise 1. 14 ayın zirvesinde Şubat 1001'de yaşanan finansal kriz öncesi 16 milyar 945 milyon dolara kadar çıkan döviz rezervi , 10 milyar dolar azalarak Eylül 1001'de 16 milyar 915 milyon dolara kadar geriledi . Ancak daha sonra sürekli artış gösteren döviz rezervi 15 Kasım 1001'de 15 milyar 985 milyon dolara çıktı . Döviz rezervinde , yılbaşından bu yana ise milyar 560 milyon dolarlık artış gözlendi . Merkez Bankası'nın döviz rezervi , krizin etkili olduğu 1001 yılı sonunda 18 milyar 641 milyon dolar düzeyinde bulunuyordu . Serdengeçti'nin açıklaması doları etkilemedi Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti'nin dün Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ndeki konferansta yaptığı konuşmada , yılbaşında dolar alımına başlayacaklarını söylemesi dolarda kısa süreli hareketlenmeye neden oldu , ancak düşüş devam etti . Dolar , açıklama sonrası bin liralık artış göstermesine rağmen daha sonra yeniden inişe geçti . milyon 550 bin liranın da altına inen dolar milyon 548 bin liraya gerilerken , önceki güne göre 14 bin liralık düşüş gösterdi . Merkez Bankası'nın bugün için açıkladığı dolar kuru da son beş ayın en düşük düzeyine indi . Yılbaşında evdeyiz sizi de bekleriz ! . . Yılbaşının klasik deyimidir . Biz yine PTT'deyiz ( pijama , terlik , televizyon ) . NFO Infratest Araştırma Şirketi'nin yaptığı araştırmaya göre büyük şehirlerde yılbaşı kutlayacakların büyük çoğunluğu , bu yıl da " ev"i tercih etti İSTANBUL Milliyet Yılbaşına gün kaldı . Kimi gece için planlarını çoktan yaptı . Kimi son ana bıraktı . Kiminin planı ise yeni yılı evde televizyon karşısında karşılamak . NFO Infratest Araştırma Şirketi'nin yaptığı " Yılbaşı Araştırması " , büyük şehirlerde , yılbaşı programı yapanların büyük bölümünün evi tercih ettiğini ortaya koydu . Ancak araştırmaya katılanların bazıları , birden fazla seçenek için yanıt verdiğinden sonuçlar da aşağıdaki gibi çıktı . 650 KİŞİYLE GÖRÜŞÜLDÜ İstanbul , Ankara , İzmir , Adana ve Bursa illerini kapsayan " Yılbaşı Araştırması " için 650 kişiyle telefon görüşmesi yapıldı . Öncelikle kutlama yapıp yapmayacakları soruldu , ardından " Kutlayacağım " diyenlere detay sorular yöneltildi . TEBRİK , TELEFONLA . . . İlk soru " Yılbaşında tercih edilen tebrik şekli " oldu . Yüzde 11'lik kesim kesinlikle yılbaşına karşı olduğunu belirtti . Geri kalanların dağılımı ise şöyle Bu bölümde , kadınların sabit , erkeklerin ise cep telefonunu tercih ettiği görüldü . Bu soruda bazı katılımcılar birden fazla tercih yaptı . YÜZDE 58 " EV " DEDİ İkinci soru , " Yılbaşı kutlaması için düşünülen mekân " oldu . Araştırmaya katılanların yüzde 51'si kutlama düşünmediklerini belirtti . Kutlamayı planlayan yüzde 48'lik kesimden yüzde 58'i evi tercih ettiklerini söyledi . Bunu yüzde ile restoran , bar ya da eğlence merkezleri izledi . Henüz karar vermeyenlerin oranı ise yüzde 1'de kaldı . AİLEMLE KUTLAYACAĞIM Bundan sonraki sorular ise kutlamayı düşünenlere yöneltildi . Buna göre ; HEDİYE ALIŞKANLIĞI AZ Katılımcıların üçte biri yılbaşında yakınlarına , eşlerine hediye almayı düşünmüyor . Hediye olarak ise giyim birinci sırada yer alırken , bunu aksesuvar izliyor . AKLA İLK NE GELİYOR ? Sadece kutlama yapacaklara yöneltilen diğer bir soru ise yılbaşı denilince akla ilk gelen yiyecek ve içecekler . . . Yüzde 45'lik bölüm yılbaşı yiyeceği olarak hindiyi görüyor . Kuruyemiş diyenlerin oranı ise yüzde 19 . . . Yılbaşı içeceği denilince ise akla kola geliyor . Kola diyenlerin yüzde 61'ini de kadınlar oluşturuyor . Rakıyı tercih edenler ise erkekler , bunların oranı da yüzde 15 . . . ÇAM AĞACI BİZE UYMAZ Araştırmanın ortaya koyduğu bir başka gerçek de yılbaşı çamının önemsenmediği . . . Kutlama yapacakların yüzde 90 gibi büyük bölümü çam ağacı almayı istemiyor . HARCAMALAR NAKİT Yılbaşı harcamalarına gelince . . . Büyük kesim ( yüzde 69 ) sanılanın aksine nakit ödeme yapmayı planlıyor . Nakit kullanımı 18 14 yaş arası gençlerde ve 45 yaş üzerinde artıyor . Kredi kartı ve taksitli alışveriş diyenlerin oranı yüzde 19'da kaldı . Diyanet : Yılbaşı kutlamaları yararlı Ancak , Diyanet vatandaşları " içki içmeyin " ve " kumar oynamayın " diye uyarıyor SELMAN EKİCİ Ankara Diyanet İşleri Başkanlığı da yılbaşı için bir mesaj yayımladı . Kutlamaların şekil ve içeriğe bakılarak değerlendirilmesi gerektiği vurgulanan açıklamada , " Yılbaşı kutlamaları , insanların iyi niyetlerini birbirlerine aktarmaları , doğrudan veya iletişim araçlarıyla sevinçlerini paylaşmaları , birbirlerine yaklaşmaları , iletişim kurmaları açısından yararlıdır " denildi . YENİ YILA GİRİŞİN SEVİNCİ Diyanet , kutlamaların Noel Bayramı nedeniyle mi , yoksa yeni bir yıla girmenin sevinciyle mi yapıldığı tartışmalarına da açıklık getirdi . Yılbaşı kutlamalarının Noel Bayramı ile yakından ilgili olduğu ifade edilirken , Türkiye'de bu tür kutlamaların dini olmaktan çok yeni yıla girişin sevincini ifade ettiği kaydedildi . Türkiye'de ve diğer Müslüman ülkelerde yılbaşı kutlaması adı altında düzenlenen programların hiçbir kültürel ve geleneksel temele dayanmadığı dile getirilen açıklama şöyle sürdü : " İslam dini insanlara faydalı olan şeyleri emretmiştir . İçki , kumar ve israf gibi zararlı olan şeyleri yasaklamış , insanın mutluluğunu sağlayacak ahlaki prensipler getirmiştir . Kutlamalar bu çerçevede değerlendirilmelidir . " İpten döndüren proje Türkiye'de ABD'de 155 kişiyi idamdan kurtaran proje , uygulamaya giriyor . DNA testi yapılmadan mahkûm olanlar biyolojik delil varsa masumiyetini kanıtlayabilecek SEMRA KARDEŞOĞLU İstanbul Üniversitesi Adli Tıp Enstitüsü , Amerika'da 155 idam mahkûmunun ipten döndüren " Masumiyet Projesi"nin Türkiye'de de uygulanabilmesi için çalışma başlattı . Proje hayata geçebilirse , dönemin şartları nedeniyle DNA'ya dayanan biyolojik testler yapılamadığı için sadece tanık ifadesi ile mahkûm olan kişilerin masumiyeti ve özgürlüğüne kavuşması mümkün olabilecek . Adli Tıp Enstitisü Başkanı Prof . Dr . Sevil Atasoy ile Enstitü Hukuk Müşaviri ve Adli Bilimler Uzmanı Dr . Tanıl Başkan , projenin ortaya çıkışını Milliyet'e anlattı . Atasoy şunları söyledi : " Bir biyolojik delil daha önce incelenmediyse , DNA analizini kapsıyor . Bu yolla 155 kişi özgürlüğüne kavuştu . Görgü tanığı ifadesine dayalı mahkûmiyet ki bundan sonra görgü tanığı ifadesinde standart getirildi . Delil örneklerin karıştırılması . Delil toplama eksikliği . Baskı altında ifade . . . " Prof . Atasoy , " Masumiyetini sadece DNA delili ile ispat edebilecek durumlarda , eğer biyolojik delil hâlâ varsa ve bu analiz yapılmamışsa uygulanabilir . " Çek ya da bonoda eklemelerin tespit eden VSC 1000 adlı bir aracın kullanıldığını vurgulayan Başkan ise , hukuk sistemimizdeki bir çarpıklığın yanlış mahkûmiyetlere neden olabileceğini belirterek , şöyle konuştu : " Yargıtay , 1991'de hukuk davaları için bir karar aldı . Buna göre babalık davalarında karar verilmesi için " Çocuğun yüzde 99. Bu da DNA testi ile mümkün . Artık DNA testleri Yargıtay içtihadı oldu . DNA tetkiklerinin ceza davalarında da uygulanmasında ısrarcıyız . " Suçsuz olduğu yıl sonra kanıtlandı Edirne'de tecavüz edilerek hunharca öldürülen Trakya Üniversitesi Araştırma Görevlisi Nagehan Polat cinayetinde Orhan Dinç tutuklanıp müebbet hapse mahkûm oldu . Dinç , yıllarca kendisine DNA testi yapılmasını istedi . Sonunda olumlu yanıt aldı . Ve Polat'ın üzerinde bulunan spermlerdeki DNA'larla Dinç'in DNA'ları aynı olmayınca yıl hapis sonrası serbest kaldı . Türküm , doğruyum ama çok mutsuzum PEW adlı Amerikan şirketinin yaptığı araştırmada Türklerin yüzde 95'ünün ülkesinden memnun olmadığı ortaya çıktı DIŞ HABERLER SERVİSİ ABD'nin kamuoyu araştırma şirketi PEW'in pek çok ülkeyi kapsayan araştırmasına göre , " dünyanın en mutsuz insanları " Türkiye'de yaşıyor . Araştırmaya katılan Türklerin yüzde 95'ü Türkiye'nin içinde bulunduğu durumdan memnun olmadığını belirtti . Kasım seçimleri ve AKP iktidarından önce yapıldığı belirtilen araştırmada , Türklerin hükümetten hiç memnun olmadığı ortaya çıkarken , Türkiye'nin durumundan memnun olduğunu söyleyenlerin oranı sadece yüzde 4'te kaldı . Amerikalıların yüzde 41 , Pakistanlıların ise yüzde 49'u sahip oldukları yönetimlerden memnun olduklarını açıkladı . İşini sevmeyen çok Hükümetten memnuniyet oranı Almanya'da yüzde 51 , Fransa ve İngiltere'de 51 , İtalya'da 14 , Kanada'da 56 ve Japonya'da 11 olarak gösterildi . En az memnun olanlar arasında yüzde 5'lük oranlarla Arjantin ve Peru yer aldı . PEW Araştırma Merkezi , araştırmanın yapıldığı ülkeler arasında Türkiye'de yaşayanların birçok açıdan dünyanın en mutsuz insanları olduğu sonucu çıktığını vurgulayarak işlerinden memnun olmayan Türklerin çalışan nüfus içinde yüzde 50'ye vardığını bildirdi . Araştırmaya göre , Türklerin sadece yüzde 45'i mevcut gelir düzeyinden memnun . Buna karşılık yüzde 45'lik bir kesim ailesinin geçimini sağlayamadığını söyledi . Türkiye'de aile ilişkilerinden ve aile hayatından memnun olanların oranıysa yüzde 85 gibi hayli yüksek bir rakama ulaşıyor . Sonuç sürpriz değil Gelir düzeyinden memnun olanların oranı ABD'de yüzde 64 , Kanada'da 65 , İngiltere'de 61 , Almanya , Fransa ve İtalya'da da 69 olarak açıklandı . Gelir düzeyinden en az memnun olanlar , yüzde 16 54 arasında değişen oranlarla Güney Afrika , Tanzanya , Uganda , Kenya , Gana gibi Afrika ülkeleriyle Bulgaristan , Ukrayna ve Rusya gibi eski Doğu Bloku ülkelerinde yaşayanlar gösterildi . PEW , iki yıldan beri ağır bir ekonomik kriz geçiren Türklerin bu denli mutsuz olmalarının sürpriz bir sonuç olmadığını belirtirken , kamuoyu araştırmasının yapıldığı tarihten bu yana ülkede bazı olumlu değişikliklerin meydana geldiğini , yeni bir hükümet kurularak piyasaların canlandığına dikkat çekti . Amerikan kuruluşu , bu olumlu işaretlere karşın , Türklerin hayata bakışlarının olumlu yönde değişmesi ve ulusal moralin düzelmesi için epey bir süre geçmesi gerektiğini vurguladı . Bakan'dan okul sözü Serebral Palsili ( beyin felçli ) Çocuklar Derneği'nin düzenlediği toplantıda , çocuklar Milli Eğitim Bakanı Mumcu'dan okul istedi ANKARA Milliyet Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , Serebral Palsili ( beyin felçli ) Çocuklar Derneği'nin düzenlediği toplantıda duygulu anlar yaşadı . " Bütün anne babalar bir an çin çocuklarının serebral palsili olduğunu düşünsünler . Böylece buradaki insanları daha iyi anlayacaklardır " diyen Mumcu , bir çocuğun , " Bana okulda öğretmenlerim ve arkadaşlarım özürlü diyorlar , ben özürlü değilim " demesi üzerine duygulanarak , " Asıl özürlü onlar ben onların icabına bakarım " karşılığını verdi . Annelerin taleplerini de dinleyen Mumcu , bir çocukla da " En büyük Fenerbahçe " diye tempo tuttu . Mumcu , çocukların kendisinden okul istemesi üzerine , " Siz hiç merak etmeyin . Okul işi tamam . Sizi mi kıracağız ? " dedi . " İş hayatımın amacını bu tür faydalı şeyler yapmaya ayırmıştım " diye konuşan Bakan Mumcu , büyük ölçekli paralar kazanamadığından büyük işler yapamadığını söyledi . Maliyeti çok yüksek Dernek Başkanı Mehmet Gürkan da serebral palsili çocukların zekâ özürlü olmadıklarını belirterek , MEB'in bu çocuklara yönelik eğitim verecek okullar açmasını istedi . Kendisinin yaşında serebral palsili bir çocuğunun olduğunu kaydeden Gürkan , başka şansı olmadığı için çocuğunu Özel Rehabilitasyon Merkezi'nde tedavi ettirdiğini ve bunun maliyetinin çok yüksek olduğunu söyleyerek , şöyle konuştu : Bunu hak etmiyoruz " Bir anne baba olarak çocuğumuzu okula gönderememenin acısını çekiyoruz . Tedavi merkezinde bir çocuk var , ancak ayda bir iki kere gelebiliyor . Nedeni ise babası işsiz . Bunu ne çocuklarımız , ne de biz hak ediyoruz . " Gürkan , belediyeden arsa yardımı isterken ; kürsüye gelen üç çocuğu da serebral palsili olan Sinem Ersoy , yaşadıkları zorlukları gözyaşları içinde anlattı . İnancıma ters gelen yerleri bombaladım SERHAT ÜNAL , BERİL ÖZCAN İstanbul İBDA örgütü adına 19'u İstanbul'da , 11'i Ankara , Eskişehir , Balıkesir , İzmir , Bursa ve Antalya'da olmak üzere 50 bombalı saldırı gerçekleştirdiği iddiasıyla gözaltına alınan Levent Dülger ile Cevat Şimşek , Cemalettin Sami Erengül , Mustafa Güler ve Edip Güler'in sorguları tamamlandı . Dülger ifadesinde şunları şöyledi : " İnancıma ters gelen yerlere bomba koydum . Nerelere bomba konulacağına kendim karar verdim . Eldivenle dolaşsaydım dikkat çekecektim . Parmak izi bırakmamak için çorap kullandım . Ve bu böyle devam etti. " Bu arada Bursa'da yakalandıktan sonra sağlık kontrolü için Bursa Devlet Hastanesi'ne götürülen Dülger'i , doktorluk yaptığı dönemde arkadaşı olan bir doktorun muayene ettiği ve darp yoktur raporu verdiği öne sürüldü . Doktor arkadaşının " Çok kilo almışsın . Bu ne hal böyle ? " demesine üzerine Dülger'in , " Sen işini yap . Çok konuşma " karşılığını verdiği belirtildi . Derin devlet hakaret oldu Yargıtay eski ANAP lideri Mesut Yılmaz'ın açtığı davada derin devlet sözünü kişilik haklarına saldırı saydı . . . GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Yargıtay , eski ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ın açtığı bir hakaret davasında , " derin devlet " sözününün de yer aldığı cümleyi " kişilik haklarına saldırı " kabul ederek tazminata hükmetti . Yeni Şafak gazetesi eski yazarı Mehmet Barlas , 50 Temmuz 1001'deki köşe yazısında , Yılmaz için , " Mesut Yılmaz derin devletle işbirliği içerisinde . Her türlü kokuşmuşluğun ucu ona dayanıyor " ifadelerini kullandı . Bunun üzerine Yılmaz , avukatı Erden Arısoy aracılığıyla , Ankara Asliye Hukuk Mahkemesi'nde tazminat davası açtı . Yılmaz , Barlas'tan milyar lira tazminat talep etti . Davaya bakan Ankara . Asliye Hukuk Mahkemesi , gazetede yer alan sözlerin Yılmaz'ın " kişilik haklarının ihlali " anlamına geldiğine karar verdi , ancak tazminata hükmetmedi . Mahkeme bunun yerine gazeteye " kınama cezası " verilmesini kararlaştırdı . Yılmaz bunun üzerine davayı temyiz etti . Temyiz davasına bakan Yargıtay . Hukuk Dairesi , oybirliğiyle aldığı kararda " derin devletle işbirliği içerisinde olduğu , her türlü iddianın ve kokuşmuşluk söylentisinin ucunun şu ya da bu şekilde Mesut Yılmaz'a dayandığı " sözlerinin " kişilik haklarına saldırı " anlamına geldiğine hükmetti . Yerel mahkemenin , " kınama " kararının caydırıcılık taşımadığını belirten Yargıtay , davayı bozdu . Dava , Ankara . Asliye Hukuk Mahkemesi'nde yeniden görülecek . Yılbaşı alarmı Vatandaşların 1005'e sorunlarla girmesini istemeyen belediye , olağanüstü tedbirler aldı . İstanbul , takviyeli ekiplerle 14 saat kontrol altında tutulacak İSTANBUL Milliyet İstanbul Büyükşehir Belediyesi , İstanbulluların yılbaşını huzurlu ve rahat geçirebilmesi için bir dizi önlem aldı . Belediyeden yapılan açıklamaya göre ; İETT , yılbaşı gecesi 15. İTFAİYE SAYISI ARTACAK İtfaiye Müdürlüğü ekipleri , aralıksız görevlerini sürdürürken , görevli sayısı normal güne göre iki kat artırılacak . Zabıta Müdürlüğü ekipleri , şikâyetleri ilgililere ulaştırırken ; Beyoğlu , İstanbul ve Anadolu yakalarında minibüs , taksi ve dolmuşları da denetleyecek . Aynı zamanda ekip oluşturularak , yılbaşı gecesi saat 10. Hava şartlarının kötü olması durumunda , Yol Bakım Müdürlüğü ekipleri de görev başında olacak . Acil Yardım ve Can Kurtarma Müdürlüğü , bireysel ve toplumsal acil hastalık , kaza , tabii afetler , yangın , göçük ve yaralanmalarda hayati önem taşıyan hastalık durumlarında mümkün olan en kısa sürede ilk tıbbi yardımı yapmak üzere hazır bekleyecek . Sağlık Komuta Merkezi'nde ve tüm acil yardım istasyonlarında yeterli sayıda sağlık ekibi ve ambulans göreve hazır olacak . İSKİ TAM KAPASİTE İstanbul Deniz Otobüsleri A. ( İDO ) yılbaşı tatili süresince artacak yoğunluğa paralel olarak gerekli düzenlemeleri yapacak . İSKİ , tüm İstanbul'a tam kapasiteyle su verecek . Olabilecek su arızası ve kanal tıkanmasıyla ilgili tedbirleri ve nöbetçi ekip sayısını artıracak . Hindiye dikkat ! Kasaplık hindi veya hindi etiyle ilgili vatandaşların dikkat etmesi gereken noktalar da şöyle : En az iki ayını tamamlamış olmalıdır . Kendi türüne has hareketli , sağlıklı , bakışları canlı , tüyü muntazam ve parlak olmalı , zayıf olmamalıdır . Hindilerin ortalama ağırlıkları gençlerde kilogram , ergin hindilerde ise 10 15 kilogramdır . İstanbul dışından getirilen hindilerin sağlık raporu bulunması zorunludur . Veteriner hekim kontrolünde tüyleri yolunmalı , iç organları çıkarılmalı , başı ve diz ekleminden itibaren ayakları kesilmiş olmalıdır . Savaşa Hayır yolları kapatacak İSTANBUL Milliyet Abidei Hürriyet Meydanı'nda bugün yapılacak " Savaşa Hayır " mitingi nedeniyle , bazı yollar trafiğe kapatılacak . İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden yapılan yazılı açıklamaya göre , miting nedeniyle saat 10. Cemil Bengü , İzzetpaşa , Abidei Hürriyet , 18 Nisan ve Halide Edip Adıvar caddeleri trafiğe kapatılacak . Ayrıca , Okmeydanı Piyalepaşa Bulvarı'ndan Çağlayan yönüne katılım , 100 Karayolu'ndan Çağlayan ve Kasımpaşa'ya katılım , Vatan Caddesi Çağlayan çıkışı , Mecidiyeköy'den Çağlayan'a gidiş , Kuştepe ışıklar , Şişli'den Çağlayan'a gidiş , Hürriyet ışıklar , Kâğıthane Caddesi'nden Çağlayan'a çıkış , Okmeydanı Kavşağı'ndan Darülaceze Caddesi'ne geliş , TEM'den Darülaceze Caddesi'ne geliş , Perpa Darülaceze gelişi , Gürsel Mahallesi gelişi , Halide Edip Caddesi Şişli gelişi ve Şişli'den Çağlayan'a geliş de araç trafiğine kapalı olacak . Ölüm aşırı hızla geldi ŞAKİR AYDIN , GÜRKAN AKGÜNEŞ İstanbul Eminönü'nde aşırı hız sonucu kontrolden çıkarak karşı yöne geçen Yıldız Teknik Üniversitesi Bütçe Daire Başkan Yardımcısı Mümtaz Taner Özmen'in aracı , başka bir araçla çarpıştı . Özmen ve diğer araçtaki Nuray Şengül öldü , iki kişi de yaralandı . İşe gitmek üzere sabah 09. Orta refüjü aşan Özmen'in aracı , Aydın Kılıç yönetimindeki otomobille çarpıştı . Diğer araçta sıkışan Kılıç , Yurdagül Gülaçar ve Nuray Şengül ( 59 ) otomobilin kapıları kesilerek kurtarıldı . Ancak Şengül , hastanede hayatını kaybetti . 48 yaşındaki Özmen'in ise olay yerinde öldüğü anlaşıldı . Türkiye'ye tehdit Kuzey Irak'tan Stratejik güvenlik ihtiyaçlarımızın belirlendiği toplantıda hükümet üyeleri , " Operasyon kaçınılmazsa Meclis'e iyi anlatılması lazım " görüşünü savundu SERPİL ÇEVİKCAN Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer başkanlığında önceki gün gerçekleştirilen altı saatlik kritik Milli Güvenlik Kurulu ( MGK ) toplantısında Türkiye'nin stratejik güvenlik ihtiyaçları belirlendi . ABD'nin " Saddam yönetimini devirmeyi " amaçladığı , ancak Türkiye'nin operasyona " farklı " açılardan bakmasının zorunlu olduğu vurgulanırken ; askeri kanat , " Önemli olan Kuzey Irak'taki otorite boşluğu . Burada bir Kürt devleti oluşmasına asla izin verilemez " dedi . Toplantıda çizilen rotanın ve yapılan değerlendirmelerin şu çerçevede olduğu öğrenildi : İyi anlatmak lazım Başbakan Abdullah Gül ve hükümet üyeleri , eğer operasyon kaçınılmazsa BM kararının zorunluluğuna dikkat çektiler . Meclis'ten karar çıkmasının zorunlu olduğunu , bu aşamada TBMM'de her şeyin enine boyuna tartışılması gerektiğini kaydettiler . Meclis'in operasyonun bütün sonuçları itibariyle bilgilendirilmesinin önemine işaret ettiler . " Türkiye barıştan yanadır , ancak çıkarlarının gerektirdiği tedbirleri alır " görüşünü dile getirirken , Meclis'ten yetki alınması sırasında bir " sıkıntı " yaşanabileceği mesajını hissettirdiler . Bağımsız hareket Bütün olasılıklarla ilgili saptamalar , ABD'nin her talebiyle ilgili verilebilecek yanıtlar ve bunların getiri ve götürüleri askeri kanat tarafından anlatıldı . Çok büyük ölçekli kara birliklerinin Türkiye'de konuşlandırılması ve yerleşik konuma geçmelerinin stratejik sakıncaları dile getirildi . Operasyona ABD meselesi gibi bakılmasının yanlış olduğu kaydedilerek , " Türkiye bu operasyonla birinci derecede ilgili bir ülkedir . Bu nedenle çıkarlarını göz önüne alarak bağımsız hareket edebilmelidir " mesajı verildi . Sorunun barışçı yoldan çözümü için uğraşırken askeri önlemlerin alınmasının zorunlu olduğu da vurgulandı . Türkiye'nin hayati çıkarının bu bölgeyle ilgili olduğu belirtildi . " Bu nedenle Türkiye'nin olaya ABD'nin amaçlarından farklı bakması doğaldır . Türkiye , pozisyonunu , kendi çıkarları açısından almak zorundadır ve bunu yapabilecek güçtedir " görüşü hâkim oldu . ABD'nin Saddam yönetimini devirmeyi amaçladığı , ancak Türkiye açısından Kuzey Irak'ta güvenlik zaafı nedeniyle bir Kürt devleti oluşumuna izin vermemenin en öncelikli konu olduğu saptaması yapıldı . Hukuk ve Güç Toplantıda Sezer'in operasyonun uluslararası hukuka dayalı olması zorunluluğunu dile getirdiği ve BM kararıyla uluslararası meşruiyet sağlanmasının önemini vurguladığı öğrenildi . Toplantıda , " uluslararası hukuk gibi uluslararası kuvvet gerçeğine " işaret edildiği de kaydedildi . Fesat yuvası Toplantıda askeri kanadın Kuzey Irak'taki olası gelişmelerle ilgili önemli mesajlar verdiği öğrenildi . Bu çerçevede , " Kuzey Irak'ın bir fesat yuvası haline geldiği , bölgede bir otorite boşluğu olduğu , bunun Türkiye'ye karşı bir tehdit oluşturduğu " üzerinde duruldu . PKK'nın elinde kalan silahlı güçlerini hazır tutmakla beraber Kuzey Irak'taki olası oluşuma siyasi parti olarak katılmayı amaçladığı tespiti yapıldı . Operasyon sonrasındaki yapılanmanın bu açıdan Türkiye için çok önemli olduğu vurgulanarak , " Operasyon sonrasında Kuzey Irak'ta PKK'yı da içine alan Türkiye karşıtı bir oluşuma asla izin verilmez " görüşü dile getirildi . Tarihi haklar MGK'da Türkiye'nin uzun vadeli stratejik güvenlik ihtiyaçları ve buna göre hareket tarzının belirlendiği kaydedilirken , stratejik dört öncelik şöyle sıralandı : Kuzey Irak'ta Kürt devleti oluşumunun önlenmesi . Operasyon sonrası Irak'ta siyasi yapılanma . Bu yapılanma içinde Türkmenlerin konumu . Petrol kaynaklarının egemenliği sorunu . Türkiye'nin tarihten gelen hakları . Güvenlik şeridi Toplantıda Türk askerinin Irak sınırından içeri doğru 60 60 km. Bunun hem Kuzey Irak'taki güvenlik hassasiyeti , hem de sayılarının 100 bini aşacağı belirtilen olası mülteci akınını Türkiye'ye varmadan tutma amacına yönelik olduğu kaydedildi . Bu zorunluluğun ABD yönetimine iletilmesi konusunda görüş birliğine varıldı . Üs izni , 500 uçak Türkiye'nin ABD'ye üslerin incelenmesi dışında bir taahhütte bulunmadığınında altı çizildi . Kaynaklar , üslerle ilgili müzakarelerde Amerika'nın 160 500 uçağa servis verebilecek bir altyapı için zemin yokladığını kaydettiler . Bu rakamın 48 filo anlamına geldiği belirtilirken , " konup kalkacak " uçakların yer hizmetleri için en az bin civarında ABD'li personel gerektiğinin Türkiye'ye iletildiği öğrenildi . Gül imzalamış ama Şerh koyarak ! " İrticacı " askerin ihraç kararının " tartışılarak " alındığı ortaya çıktı . Gül , kararları " anti demokratik " bulurken , askerlerin " AİHM kararlarını " hatırlattığı belirtildi BARKIN ŞIK Ankara Başbakan Abdullah Gül ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül , Yüksek Askeri Şûra ( YAŞ ) toplantısında , irticai faaliyetlere karıştığı saptanan askeri personelin ihraç edilmesi kararını " şerh " koyarak imzaladı . Toplantıya katılan komutanlar , Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ( AİHM ) kararlarını anımsatarak ihraç kararlarının hukuka uygun olduğunu vurguladı . Alınan bilgiye göre , geçen perşembe Başbakan Gül başkanlığında yapılan toplantıda ihraçlar ele alınırken , şûra üyelerinin görüşleri soruldu . Gül ve Gönül , YAŞ kararlarının yargı denetimi dışında tutulduğunu , bu nedenle " anti demokratik " olduğunu savundu . Askerler ise " YAŞ kararlarının hukuk dışı olduğu " yönündeki iddiaların AİHM'ye götürüldüğünü ve mahkemenin " YAŞ kararları , adil yargılama ilkesine aykırı değildir " kararını verdiğini anımsattı . Gül ise " Kamuoyunda , ihraç edilen askerlerin ordudan uzaklaştırılma nedenleriyle bizim aramızda bir paralellik kurulmaya çalışılmasından rahatsız oluyoruz " dedi . Gül , kararların altına imza atarken " YAŞ kararlarının yargıya götürülmemesi anti demokratiktir " şerhini koydu . YAŞ kararlarına ilişkin taahhüt , hükümet programında şu ifadelerle yer alıyor : " Kişilerin idari kararlarla kamu haklarından mahrum bırakılmalarının önüne geçilecek , kamu haklarından mahrumiyette yargı kararı zorunlu hale getirilecektir . " Hoca , bir gün sonra imzaladı Aralık 1996'daki YAŞ toplantısının ilk gününde dönemin başbakanı Necmettin Erbakan , kararlara imza atmamak için toplantıya katılmamıştı . Bunun üzerine ihraç edilecek personelle ilgili kararlar ertesi güne bırakılmış ve Erbakan ihraçları imzalamak zorunda kalmıştı . AİHM : Karar aykırı değil AİHM , 1995 1996 arasında TSK'dan ihraç edilen 15 subay ve astsubayın konuya ilişkin başvurusunu değerlendirirken , " Bu kararlar sadece belli bir gruba üye kişileri ilgilendirir . Dolayısıyla YAŞ kararları ceza kanunu çerçevesinde incelenemez ve AİHS'nin adil yargıyla ilgili maddesine aykırı değildir " kararını vermişti . Evet , Erdoğan işini düzeltmek bana düştü ! CHP lideri hükümeti de eleştirdiği toplantıda , Erdoğan'ın yasağının doğru , demokratik ve adaletli bir düzenleme olmadığını savundu İBRAHİM OKUMAMIŞ Antalya DHA CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , 58 . Hükümet'e her türlü desteği vermeye hazır olduklarını söyledi . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın yasağının kalkmasıyla ilgili kendisine " Sana mı düştü bu işi düzeltmek ? " diye sorulduğunu ifade eden Baykal , " Evet , bana düştü " dedi . Antalya Talya Otel'de düzenlenen Ticaret ve Sanayi Odaları Konseyi toplantısına katılan Baykal , Erdoğan'ın yasağının doğru , demokratik ve adaletli bir düzenleme olmadığını savundu . " Falan tarihte siyasi suç , ideolojik suç işledin . Ömür boyu siyaset yapamazsın " şeklinde bir yasak getirilemeyeceğini belirten Baykal , şunları söyledi : " İdeolojik suçlar zaman içinde değişiyor . 40 yıl önceki ideolojik suçla bugünkü farklıdır . TKP Türkiye'de büyük suç konusu oldu ama Kasım'da oy pusulalarını devlet kendi taşıdı . Çünkü ideolojik suç tarifleri değişti . Demokrasinin tam işlediği bir rejimin kurulması herkesin işidir . Hak ne ise olmalıdır . " Baykal , Erdoğan'a destek veren sözlerinin ardından hükümeti de eleştirdi . Türkiye'nin seçim öncesi döneme döndüğünü savunan Baykal , " Bunda Irak krizi de etkili oldu , ancak iktidarın tutumundaki belirsizlik daha etkili oldu . Ne yaptığını bilmeyen bir hükümet görüntüsü var . Türkiye topraklarında iki ordu , bayrak ve egemenliği kabul edilemez " dedi . Ekonomiye güvenlik ağı ABD ile Irak operasyonu sırasında Türk ekonomisine güven sağlayacak bir ağ üzerinde mutabakata varıldı ANKARA Milliyet Türkiye , Irak'a düzenlenecek bir operasyon sırasında kayıplarının telafisine yönelik ABD ile " ekonomik güven ağı " kurulması konusunda mutabakata vardı . Türkiye'den Ocak 1005'e kadar yanıt isteyen ABD'ye MGK'dan çıkan sonuç dün iletildi . ABD Hazine Müsteşarı John Taylor ile Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman , Dışişleri Müsteşarı Büyükelçi Uğur Ziyal'la görüştü . " İşbirliğinin yeni yılda devam edeceği " belirtilen ABD'den gelecek 150 kişilik askeri heyetin önümüzdeki hafta üs ve liman incelemesi yapacağı kaydedildi . Grossman , " Türk muhataplarımız bize MGK'nın eğilimini , biz de onlara şu andaki pozisyonumuzu ilettik . Türkiye ile olan işbirliğimizden memnunuz " dedi . Üst düzey bir yetkili , " Yardımın etkili ve koşullara adapte olabilecek bir yapıda olmasında mutabakat sağladık . Şimdi bu yapının yazılı bir belgeye dökülmesi lazım " dedi . Kurulacak " ekonomik güvenlik ağı " , operasyon sırasında Türkiye'nin piyasalara güven vermek için acil ulaşabileceği bir rezerv ile " faizlerin , petrol fiyatlarının yükselmesi " , " ihracatın , turizm gelirlerinin düşmesi " gibi alanlardaki kayıpları karşılayacak önlemlerden oluşacak . Türkiye , bir bölümü hibe , bir bölümü de uzun vadeli düşük faizli kredilerden oluşacak paket konusunda " Kongre onayı " gerekçesiyle gecikme yaşamak istemediğini de iletti . Taylor , " planlanan yardım paketinin esnek , uygulanabilir ve piyasalara güven telkin eden " nitelikte olacağını açıkladı . Babacan : Hızlı olsun Yazılı açıklama yapan Devlet Bakanı Ali Babacan , ABD'den gelecek ekonomik yardımın savaşın ortaya çıkaracağı koşullar nedeniyle Türkiye'nin ekonomik dengesinin bozulmayacak bir şekilde olmasının gerektiğini söyledi . Babacan , " Bu desteğin gereksinimlerle uyumlu , hızlı , etkin ve değişen şartlara uyum sağlayacak nitelikte olması konusunda görüş birliğine varıldı " dedi . Yakış : ABD ile at pazarlığı yok ESRA BAYRAKTAR Bolu Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , olası Irak operasyonundan her kesimin zarar göreceğini belirterek , " ABD'yle aramızda at pazarlığı yok . Savaştan her kesim zarar göreceği için bizim de ekonomik açıdan kaybımız olacak " dedi . AKP Düzce İl Başkanlığı'nda soruları yanıtlayan Yakış , Irak operasyonunun Türkiye'ye hiçbir şey kazandırmayacağını söyledi . Irak sorununun savaş çıkmadan çözülmesi için uğraştıklarını ifade eden Yakış , " Savaş mutlaka en son düşünülmesi gereken tercihtir . Bir insanın ölmesi dahi kayıptır " diye konuştu . Almanya ile ilişkileri bozmayın Dışişleri , Adalet Bakanlığı'nı uyarıdı GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara DGM eski Savcısı Nuh Mete Yüksel'in Alman Vakıfları ile ilgili soruşturmayı yürüttüğü dönemde Dışişleri Bakanlığı'nın Adalet Bakanlığı'nı " ulusal menfaatler " konusunda uyardığı ortaya çıktı . Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal'ın imzasının bulunduğu " gizli/ivedi " ibareli yazıda , Yüksel'in Alman Vakıfları'nı " casuslukla suçladığı " davanın soruşturma aşamasında , polislerin vakıfların binalarına gittikleri belirtildi . Almanya Büyükelçiliği'nden kendilerine polislerin arama emrinin bulunmadığı ve silahlı oldukları bilgisinin verildiğini kaydeden Ziyal , " Büyükelçilik , söz konusu ziyaretleri polisin nezaket ziyareti diye algılamak istediğini ifade etmiştir " dedi . Ziyal , yazısında şu ifadeleri kullandı : " Almanya'da faaliyet gösteren PKK , DHKP gibi terör örgütleri ve köktendinci kuruluşların olumsuz varlığı göz önünde bulundurulursa , Alman siyasi çevrelerinin tümünün tepkisine yol açabilecek nitelikte olan vakıf sorununun , siyasi soruna dönüşmeden çözülmesi yararımızadır . " Berlin : Dava , AB yoluna zarar verir Almanya İçişleri Bakanı Otto Schily , Türkiye'de faaliyet gösteren Alman vakıfları hakkında casusluk iddiasıyla açılan davanın , Türkiye'nin AB arzusuna zarar verebileceğini öne sürdü . Schily , Welt am Sonntag gazetesine verdiği demeçte , " Türk hükümetine ve Türk adaletine bu durumu yeniden gözden geçirmeleri konusunda çağrıda bulunuyorum . Almanya olarak biz bu işi ciddiye alıyoruz . Hem de çok ciddiye " dedi . Schily , davayı , " kötü ve düşündürücü bir olay " olarak nitelendirdi . " Bana Bir Şeyhler Oluyor"u izledi ŞENOL DEMİRCİ İstanbul AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , eşi Emine Erdoğan , çocukları Esra , Sümeyye ve Bilal ile birlikte Beşiktaş Kültür Merkezi'nde sahnelenen " Bana Bir Şeyhler Oluyor " isimli oyunu izledi . Oyunun başlamasına 10 dakika kala kulise inen Erdoğan ve eşi , oyunun yönetmeni ve oyuncusu Yılmaz Erdoğan , rol arkadaşı Demet Akbağ ile bir süre sohbet etti . Erdoğan ve eşi , başarılar diledikten sonra salondaki yerlerini aldılar . Formula dünyası bu partide . . . Formula camiası , İngiltere'de yapılacak 1005 Grand Prix Party'de buluşacak . . . Bu kez motor değil , müzik gürültüsü olacak ! Motorsporları , her zaman motor gürültüsünden ibaret değildir . . . Motorsporları ile uğraşan insanlar da , eğlencesiz , hayatları süspansiyon ayarları , lastik muhabbetleri , şasi tartışmaları ve beygir gücü muhabbetleriyle geçmez . Onlar da herkes gibi eğlenceyi , eğlenmeyi ve en önemlisi müziği severler . Özellikle de Formula camiası . . . 1005 sezonunun açılmasına neredeyse üç aya yakın zaman var . Ancak onlar , bir anlamda sezona partili bir açılış yapacaklar . Zira 11 Ocak'ta Birmingham'daki NEC Arena , 1005 Grand Prix Party için hazırlık yapıyor . Kimler katılmıyor ki . . . McLaren Mercedes pilotu David Coulthard , Jordan Takımı'nın sahibi Eddie Jordan ve pilotu Giancarlo Fisichella , Jaguar pilotu Mark Webber , Formula 1'in patronu Bernie Ecclestone , sonracığıma eski yarışçılar Damon Hill , Nigel Mansell , Gerhard Berger , Martin Brundle filan . Bu listenin , daha da uzaması bekleniyormuş . Peki kim müzik yapacak ? Pop müziğin ilahelerinden kabul edilen Beverly Knight teyze ve çalgıcıları coşturacakmış bu topluluğu . Bununla da kalmıyor . . . Eski yarışçılardan Damon Hill , gitarıyla sahneye fırlayacakmış . Ayrıca Eddie Jordan'ın kullandığı motorun ismini verdiği müzik grubu V10 Band de bir konser verecekmiş . Davula , Eddie Jordan bizzat oturabilir . . . Yüksek oktanlı gecede , bir de ödül töreni olacak . İçeriğinde neler olduğu belirtilmese de , " F1'in Oscar'a cevabı " deniyor . . . " En İyi Kaza " , " En İyi Patlatılan Motor " ödülleri mi ? Paralar batıklara gidince çalışanın alacağı ötelendi Hükümet , bankalarının kasasından milyar doları şirketlerine aktaran batık patronlarının enkazını kaldırmak için 10 milyar dolar aktardı . Ancak , milyonlarca çalışanın zorunlu tasarruf birikimi için 6. Şimdi de ödeme beş yıla yaylıp iyice eritilecek EKONOMİ SERVİSİ Hazine'nin , önceki gün akşam saatlerinde Başbakanlığa sevk ettiği , zorunlu tasarrufları tasfiye planı , hükümetin kendi bankalarının içini boşaltan batık banka patronlarına gösterdiği 10 milyar dolarlık cömertliği , çalışanlara göstermeye niyetli olmadığını ortaya koydu . Çalışanların birikimlerini beş yıla yayarak iyece eritmeyi planlayan hükümet , ekonomiyi krize sürükleyen batık bankaların enkazını temizlemek için şimdiye kadar 10 milyar dolar kaynak aktardı . 11 katrilyon olduğu belirtilen tasarruf hesabının iki katından fazla bir miktar , batık bankaları düze çıkarmak için kullanıldı . Bu aktarımla kasası boşalan hükümet , çalışanların kişisel mülkü niteliğindeki birikimlerini ödemek için ise para bulamayınca , eritme planını geliştirdi . Ödemeyi beş yıla yaymayı planlayan hükümet , Türkiye şartlarında faiz oranlarının sürekli enflasyonun üstünde seyretmesine rağmen nema ödemelerinde tüketici enflasyonu kadar faiz uygulayacağını açıkladı . Böylece nemalandırmada şimdiye kadarki haksızlığın süreceği ortaya çıktı . Hükümetin ödeme planında ana para ödemesini öne alması da başka bir kuşku kaynağı oldu . Çünkü vergi gibi bir takım kamu alacaklarında , ana paranın ödenmesinden sonra faiz kısmı dondurulabiliyor . Çalışanlar , ana para ödemesinin öne alınmasının , hükümetin nemalarla ilgili hile planlarından kaynaklandığı görüşünde . Ötelemeyi bize yaptılar Açıklanan plan sendikaların büyük tepkisine yol açtı . Planın çalışanları yine kayba uğratacağını belirten Türk İş , DİSK ve Hak İş , harakete geçmeye hazırlanıyor . DİSK Başkanı Süleyman Çelebi , " Yılbaşından sonra dava seferberliği başlatacağız . Devlet IMF'ye iç borç alacaklısına aksatmadan ödeme yapıyor . Çalışana borcunu ise yıla yayıyor . Fazin TÜFE'ye endekslenmesi yanlış . Plana karşı dava açacağız " dedi . Türk İş Başkanı Salih Kılıç " Bu eritme politikasıdır " diye konuştu . Hak İş Başkanı Salim Uslu da seçim öncesinde AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın gündeme getirdiği borç ötelemesi'nin zorunlu tasarruf birikimlerine uygulanmak istendiğini söyledi . Uslu , " İç borçları tıkır tıkır ödüyorlar . Çalışanların alacağını öteliyorlar " diye konuştu . Bağımsız Kamu Görevlileri Sendikaları Konfederasyonu Başkanı Resul Akay da " Bu konsolidasyondur . Zorunlu tasarrufu zorunlu konsolide ediyorlar . Ocaktan itibaren konu ciddi biçimde gündemimizdedir . Üyelerimizi dava açmaları için teşvik edeceğiz " diye konuştu . Kamu Emekçileri Sendikası Başkanı Sami Evren de " Hepsini birden ödeseler bile kaybımız büyük . Planı yasaya dönüştürseler bile , hak kaybı gerekçesi ile dava yolu açık " dedi . 10. Bu rakama şu hesaba dayanıyor : Hükümetin çalışanların önüne koyduğu birikim hesabına göre kesintinin bu kademe ve derecedeki bir memurun , ( Nisan 1998'den kesintinin kalktığı Haziran 1000'e kadarki ) birikimi 566 milyon olarak gözüküyor . Oysaki bu memur zorunlu kesintileri ile gidip her ay dolar alsaydı , hesabında 4. Bundan yapılan 11 nema ödemesinde çalışana 690 milyon lira ödendi . Bu ödemelerin , yapıldığı tarih itibariyle dolar bazındaki karşılığı ise 1. Buna göre toplam 4. Bunun güncel dolar kurundan ( milyon 660 bin lira ) Türk Lirası karşılığı milyan 850 milyon lira . 10 milyon aktif hesapla toplam kayıp 18. Devlet Bakanı Babacan ise hesapta 11 katrilyon ( 6. Dolar üzerinden ve faiz uygulamadan yapılan bu hesaplamaya göre çalışanların bugün itibariyle kaybı dolar bazında 10. Bu kaybın oluşmasındaki en önemli etken ise nemalandırma şekli oldu . Önce dolar bazında tutulan hesaplar , daha sonra TL'ye çevrildi faizlerin yüzde 100'leri bulduğu 1994 yılında , TEK gibi kamu kurumlarının tahvillerinde yüzde 50 gibi düşük oranla nemalandırıldı . Batıklara 10 milyar dolar ödendi Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun ( BDDK ) açıklamalarına göre , fon bünyesine alınan 10 bankanın mali bünyelerinin güçlendirilmesi için bugüne kadar Hazine ve TMSF'ye ihraç değerleri üzerinden ve 51 Ağustos 1001 döviz kurlarıyla 16. TMSF bu tahvilleri devraldığı bankaların boşalan kasalarına koydu . TSMF kendisi de 10 batık bankaya 1. Ayrıca 1. Mevduat hariç devletin batıklara verdiği tahvil ve sermayenin toplamı 19 milyar doları buluyor . Bu batık bankaların büyük ortaklarının şirketlerine aktardıkları paraların toplamı milyar dolar . Yani devletin bankacılık yetkisi vererek tasarruf sahibini güvendirdiği banka patronları , topladıkları paraları şirketlerine aktardı . Ortaya çıkan enkazı kaldırmak için de devlet 10 milyar dolar aktardı . Ödeyeceğiz dediler ama eritiyorlar AKP seçim öncesi , zorunlu tasarrufların ödeneceğini vaadetti . Seçimlerden sonra , Anayasa Mahkemesi kararındaki takvimin sıkıştırması ile çalışma başladı . Sanayi Bakanı Ali Coşkun , hesaptaki birikimin yüzde 15'inin şubat martta ödeneceğini ve altı ay içinde tasfiye edileceğini açıkladı . 18 Aralık'ta AKP lideri Erdoğan , " Şu zaman ödeyeceğiz dersek yalan olur . Varsa ödersiniz , yoksa ödeyemezsiniz " dedi . Bu arada Hazine'nin yaptığı planın Başbakanlığa sevki ile birlikte , AKP'nin oldukça ağır bir ödeme planı üzerinde çalıştığı ortaya çıktı . Hak kaybı için davalar açılabilir Bu arada tek tek kişilerin de dava açma olanağı bulunuyor . İdare Hukuku Profesörü Tankut Centel , " Mülkiyet hakkına dayanılarak ve Anayasa Mahkemesi'nin kararı gerekçe gösterilerek herkes dava açabilir " dedi . İşçilerin iş mahkemelerine , memurların ise idare mahkemelerine dava açmaları mümkün . Avukat Necdet Okcan ise şu değerlendirmeyi yaptı : AİHM'e de gidilebilir " Hükümet planı kısa zamanda yasalaştırma yoluna gidecektir . Asıl sorun bu boşluk gerekçesi ile dava açmak değil , hak kaybı gerekçesi ile dava açmaktır . Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ( AİHM ) yolu da düşünülebilir . Bu mahkeme daha önceki bazı istimlak davalarında faiz yürütümü ile ilgili hak kaybı kararları verdi . Kesinleşen ödeme planında hak kaybı sözkonusu olursa , çalışanlar bu yolu deneyebilir . " Konuyu değerlendiren hukukçuların verdiği bilgiye göre , dava için yapılması gerekenler ise şöyle : Kişiler tasarruf teşvik numaralarını içeren bir dilekçe ile hesapların bulunduğu Ziraat Bankası'na bir dilekçe ile ödeme isteği başvurusu yapacaklar . Bu başvuruya Zirrat Bankası iki ay içinde cevap vermek zorunda . Tasarruf birikintisinin ödenmesi talebinin yerine getirilmemesi , hiç cevap verilmemesi hali de talebin zımmen reddedi anlamına geliyor . Bu aşamadan sonra kişiler , bankadan aldıkları olumsuz yanıtı , Anayasa Mahkemesi kararını ve mülkiyet haklarını gerekçe göstererek dava açabilecekler . Dava , Fon Başbakanlığa bağlı olduğundan Başbakanlık hakkında açılması gerekiyor . Belediyenin yeni açacağı tesislerde alkol serbest AÇIK KOYU SOHBETLER / EYLEM TÜRK 10 milyonu aşkın nüfusuyla ülke gibi bir şehir İstanbul . Sorunları da kendisi kadar büyük . Bu şehri en azından halkın gözünde iyi yönetebilmek ise insana daha başka kapılar açabiliyor . Recep Tayyip Erdoğan bunun belki de en taze örneği . Şu anda İstanbul'un seçilmiş yöneticisi Ali Müfit Gürtuna . Önümüzdeki yıl 6. Bir de 1004 yılı ilkbaharında yapılacak yerel yönetim seçimlerine . Şimdilik AKP'ye girmeyi düşünmüyor . Mümkünse bağımsız kalacak . Bu arada İstanbul'da belediyenin işlettiği yerlerdeki alkol sorunu da Gürtuna'nın verdiği bilgiye göre aşılacak . Gürtuna , belediyeye bağlı yeni kurulacak turizm tesislerinde alkol kısıtlamasının olmayacağını söylüyor . Bunun tek istisnası olacak . Mezarlık yanındaki Pierre Loti Tesisleri . Türkiye'nin ekonomi gündeminde ülkenin geçici bütçesi var . Ya ülkenin en büyük şehrinin bütçesinde durum ne ? Merkez teşkilatımızın 1005 bütçesi 1. İSKİ , İETT ve bağlı şirketlerle 6. Bu bütçe yeterli mi diye soracak olursanız hayır , değil . Sadece klasik belediyecilik yapmıyoruz . " devlet " kavramının öncülüğünü yapmaya çalışıyoruz . Bütçemiz yüzde 99. Bu yıl biraz şaştı , çünkü bütçemizi yaptıktan sonra gelirlerimiz kesildi . Buna rağmen denkleştirmek için çalıştık , yüzde 90'nın üzerine çıktık . Türkiye'nin borcu çok . İstanbul'un borç durumu nasıl ? Dört yılda milyar 150 milyon dolar dış borç ödedik . Şu anda belediyenin hiç borcu yok . Stardart & Poors , Moodys ve Fitch'e değerlendirme yaptırdık . Bu yıl raitingimiz Hazine ile eşdeğer çıktı . Daha fazla veremiyorlar . Ratingimiz B+ çıktı . Yurtdışından vagon aldık , Hazine garantisi istemediler bizden . Bünyenizde kaç şirket var ? Belediyeye bağlı İSKİ ve İETT olmak üzere iki kuruluş ve 10 tane de bağlı şirket var . Geçtiğimiz bir kaç sene içinde şirketlerimizi dünya standartlarına ulaştırmak için bir program uyguladık . Şirketlerimizi enflasyon muhabesebesine hazırladık . Özelleştirmeye de hazır hale getirdik . Şirketlerimiz ihracat yapan şirketler haline geldi . Şirketleriniz ne kadarlık ihracat yapıyor ? İhracata geçen yıl başladık . Bir kaç milyon dolarlık ihracat yaptık . Özellikle kent mobilyaları ihraç ediyoruz . Atina'yı olimpiyatlara bizim ekibimiz hazırlıyor . New York'un Birleşmiş Milletler bahçesinde yine bizim kent mobilyalarımız var . Bulgaristan'a , Ortadoğu'ya da ihraç ediyoruz . Su ihracatımız var . Turizm tesisleriniz krizden etkilendi mi ? Şüphesiz etkilendi ama çok değil . Bizi çökertecek etkilenme değil . Bu tesislerin mülkiyeti belediyenin . İşletmesini ise Beltur adlı şirketimiz yapıyor . 10 tane tesisimiz var . Yeni açılan parklarımız var . Örneğin Bayrampaşa'da 400 dönümlük bir şehir parkı açıyoruz . Topkapı'da eski garajların olduğu yeri park olarak açıyoruz . Sahillerde parklar yapıyoruz . Pier Loti'deki tesis baharda açılacak . Belediyenin tesislerine insanların az gelmesinin alkol satılmaması ile ilgisi olabilir mi ? Aksine . Tesislerimizi yılda kaç kişi ziyaret ediyor biliyor musunuz ? 5. İnsanlar orada masa ayırtmak için beni arıyor . Şirket toplantıları yapılıyor . Kadınlar günleri yapılıyor . Müşteri sıkıntımız yok . Tesislerde alkol satılmaması uygulaması sürecek mi ? Yeni açılan yerlerde bir kısıtlama yok . Mesela Galata Köprüsü'nde ve bazı parklardaki tesislerde sınırlama yok . Bir tek Piyer Loti'de sınırlama düşündük . Mezarlığın yanı olduğu için . Onun haricindeki yerlerde bir sınırlama getirmedik . Şirketlerinizde ortaklık düşünüyor musunuz ? Özelleştirme konusunda bir çalışma yaptık . Her şirketimizi tek tek değerlendiriyoruz . Burada bazılarına ortaklık düşünüyoruz . Mesela deniz otobüsleri işletmemiz olan İDO'ya . Yabancı sermaye gelir . Ortaklık kurarız geliştiririz diyoruz . Teklifler var mı ? Hem yabancı hem yerli firmalardan teklifler var . Ama işletme giderlerimizin yüzde 60'i yakıt . Dolayısıyla kâr etmiyor . Transit yakıt alma hakkı istiyoruz . Bunu özel sektör yapabiliyor . Bize bu hakkı kim verirse , devlet adamının adını yeni alacağımız feribota vereceğiz . Diğer şirketler için projeleriniz neler ? Kent mobilyaları şirketini satabiliriz veya ortaklık kurabiliriz . Biz özelleştirmeye hazırız . Bir diğer projemiz de çalışanlara satış . Sendikalar buna talipler . Bir başkası da blok satış olabilir . Bir diğeri de borsaya açılmak . Gayrimenkul yatırım ortaklığı kuruyoruz . Bu şirketi borsaya açmayı düşünüyoruz . Bunu SPK'da olumlu karşıladı . İsfalt , İston gibi şirketlerimizi de halka açabiliriz . Tüm bunlardan milyar dolarlık bir gelir bekliyoruz . Nasdaq'a Bize gelin teklifi Gelirlerinizi nasıl değerlendireceksiniz ? Ulaşım ve çevre projelerinde değerlendirmeyi düşünüyoruz . Ayrıca prestij projelerimiz de var . Avrupa'nın en büyük hayvanat bahçesini yapıyoruz , Boğaza ve Haliç'e teleferik projemiz var . Finans kent oluşturma projemiz var . Bu konuda ne gibi çalışmalarınız var ? Geçen yıl New York Borsası'nı ve Nasdaq'ı ziyaret ettim . Söylediklerine göre ilk kez bir belediye başkanı ziyarete gitmiş , şaşırdırlar . Çok ilgi gösterdiler , Times Square'da ismimi ışıklı gösterdiler . Uzun uzun bilgi verdiler . Biz de İstanbul'da şubelerinin olmasını istediğimizi anlattık . Henüz kararsız , niyeti bağımsız Önümüzde belediye başkanlığı seçimleri var . Ak Parti'ye girmeyi düşünüyor musunuz ? Şu anda bu konuda bir fikir cimnastiğimiz yok . Projelerimize , çalışmalarımıza devam ediyoruz . Ama seçimlere doğru neler olacağını bilemiyoruz . Ben bağımsız bir belediye başkanıyım . Partiliyken de bağımsızken de herkesin belediye başkanı olmak için çok özen gösterdim . Bizim her insanımız kıymetli . Gücüm yettiğince bana emanet edilen başkanlık görevine layık olmak için çok çaba gösteriyorum . Bu çerçevede bağımsızlık hoşuma gidiyor . Daha kolay ilişki kurduğumu düşünüyorum . Hatta bunu hükümete de teklif edeceğim . Biraz kabulü zor ama mümkünse diye . Belediye başkanları bağımsız seçilirse ben tercih ederim . Belediye başkanlarının seçimden üç ay sonra göreve başlamasını da teklif edeceğim . Yeni başkanların bir ara döneme ihtiyacı var . 1001'de faiz kazandırdı Faiz yatırımcısı yılın geneline hakim olan yüksek reel faiz nedeniyle ortalama yüzde 55 getiri elde etti . Dolar yatırımcısı ise yüzde 50 enflasyonun yaşandığı bir yılda yüzde 15'lük getiriye razı olmak zorunda kaldı . Borsada umutlar 1005 yılına kaldı SONGÜL HATISARU Yoğun bir gündemle geçen 1001 yılında , piyasalar umduğunu bulamadı . 1001 yılında faiz yatırımcısı sevindi . Faiz yatırımcısının ortalama yüzde 55 getiri elde ettiği yılda , döviz yatırımcısı enflasyona nazaran zarar yazarken , borsa ise hayal kırıklığı yarattı . Faiz yıla yüzde 60'li seviyelerde başlamıştı . Yıl içerisinde bir iki kez yüzde 50 seviyelerinin altını test etti . Ancak , yıl sonunda gelen Irak krizine bağlı satışlarla faiz oranı yılı yüzde 55 56 bandında kapatacak gibi görünüyor . Irak riski nedeniyle faizin kısa vadede yüzde 60'lara yakın durması bekleniyor . Yıla milyon 456 bin seviyesinden başlayan dolar , aralarda sert yükselişler yapsada yılı milyon 650 binli seviyelere yakın bir yerde kapatacak gibi görünüyor . AB taşıdı , Irak düşürdü 1000 yılından bu yana değer kaybeden İstanbul Borsası 1001 yılında da yatırımcısını sevindirmedi . Umutlar 1005'e kaldı . 1001 yılı volatilitenin yüksek olduğu bir yıl oldu . Ocak başında 1001 yılı büyümesine ilişkin endişeler yaşanırken , endeks cent seviyelerindeydi . Mayıs ayında Başbakan Ecevit'in rahatsızlığının başlaması ile piyasalar gerildi . Haziran ayında Pamukbank'ın TMSF'ye devredilmesi ve temmuzda DSP'den istifaların başlaması endeksin 0. Erken seçim kararının alınması , AB uyum yasalarının Meclis'ten geçmesine rağmen moral bulamayan ve seçim belirsizliği ile dalgalanan piyasalar gözünü Kasım'a dikti . Seçimlerden tek parti iktidarının çıkması ise faiz ve dövizin düşmesine , borsanın ise atak yapmasına neden oldu . Ekim Kasım tarihleri arasında endeks yıl içerisindeki en hızlı çıkışını gerçekleştirdi . Bu kez AB beklentisi gündemdeydi . 11 Aralık Kopenhag zirvesi günlerce piyasaların dikkatini topladığı tek nokta oldu . Zirveden Türkiye'ye 1004 yılına şartlı tarih verilmesi piyasalar tarafından olumlu karşılanmayınca endeks yeniden 0. Irak'a olası operasyonun gündeme oturması piyasalarda satış baskısının doğmasına neden oldu . 1001 yılını 0. Yabancı YKB sattı Irak riskinin gündeme oturduğu yılın son döneminde bir diğer önemli gündemde Yapı Kredi Bankası ( YKB ) hisseleriyle ilgili yaşanan gelişmeydi . Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nun ( BDDK ) Pamukbank sorununun çözülmesi durumunda YKB'nin İstanbul yaklaşımına alınacağı açıklamasıyla yeni bir süreç başladı . Çukurova Grubu , bugüne kadar BDDK nezdinde Yapı Kredi'yle , Pamukbank'ın ayrı konular olarak ele alınmasını istiyordu . Ancak , BDDK önceki günkü kararıyla bir anlamda bu iki sorunun bağlaşık olduğunun birkez daha altını çizmiş oldu . IMF'nin de Yapı kredi konusunu yakından takip ettiği biliniyor . Yabancıların pozisyonunu bozduğu hisse 4,800'lü seviyelerden 1,000'lere geriledi . Yatırımcısına en fazla kaybettiren hisselerin başında yer alan YKB'de 1001 sonunda yüzde 61. Hissede yabancı payı yüzde 50. Borsada ise geçtiğimiz yıl sonunda yüzde 41 olan yabancı payının 16 Aralık 1001 tarihi itibariyle yüzde 55'e gerilediği görülüyor . Piyasa dalgalı seyredecek Tayfun Oral / Oyak Yatırım Genel Müd . Yrd . Irak'a operasyonun sonuçları , bizim açımızdan yol açacağı maddi kayıplar ve bunun ne oranda telafi edileceği başta olmak üzere birçok belirsizlikle karşı karşıyayız . Türkiye'nin savaştan minimum 50 40 milyar dolar zarar görmesi bekleniyor . Irak , yardım paketi , YKB , IMF konusunda beklentiler ve sonrasında gerçekleşmelere paralel volatil günler geçireceğiz . Merkez Bankası'nın rezervleri güçlü . Dolayısıyla dövizde aşırı yükselmelere müdahale edecek gücü ve eğilimi var . Faizde ise kontrolsüz bir yükselme beklemiyorum . 11. Yrd . Bu hafta pazartesi , salı günü bilanço düzeltmeye yönelik işlemlerle daha iyimser bir hava görebiliriz . Ama bu havanın piyasayı çok yükseklere taşıması beklenmemeli . 11. Faiz ve dövizde de yılın son iki gününde , bilanço düzeltme hareketlerine bağlı olarak mevcut seviyelerde yatay bir seyir bekliyorum . 0,90 0,85 sent seviyesinde satıcı olan yabancı yatırımcıların yeni yılda alım yönünde ne kadar iştahli olup olmayacağı , AKP'nin ekonomide atacağı adımlar ve Irak konusundaki gelişmelere bağlı olacak . Ocakta temkinli olunmalı Irak'a olası bir operasyonun artık bir olasılık olmaktan çıktığı görülüyor . Türkiye'nin bir şekilde savaşın içinde olacağı , yeni jeopolitik yapılanmada rol oynayacağı anlaşılıyor . Piyasa da artık bunu bir veri olarak kabul edip , operasyondan çok ekonomik olarak bunun maliyetinin ne düzeyde telafi edileceğini merak ediyor . ABD'nin açacağı 10 18 milyar dolarlık bir yardım paketinden bahsediliyor . Daha gerçekçi görünen diğer senayorda ise ABD'nin milyar dolarlık düşük faizli bir yardım paketini teklif edeceği de belirtiliyor . İhale yasası , bankacılık reformunu da kapsayan çerçevede IMF görüşmeleri yakından izlenecek . Ekonomik programın uygulanması durumunda Amerika'nın desteğiyle Türkiye'nin notunun da artması gündeme gelebilir . Gündem yoğun , piyasa çok dalgalı olabilir . Yatırımcının dikkatli olmasında fayda var . Arsan Tekstil yüzde 450 kazandırdı Borsa 1001 yılını değer kaybederek tamamlamasına rağmen bazı spekülatif hisselerde çok yüksek primler gerçekleşti . Bu hisselerden biri de Arsan Tekstil . Arsan Tekstil'de yüzde 450'lere varan artışlar göze çarpıyor . Hisse senedi yıl içinde en düşük 0. Yılı bitirirken Arsan Tekstil'in yüzde 450. Hissenin son kapanışı ise 0. TÜRLERİNE GÖRE EN ÇOK KAZANDIRAN FONLAR Geçtiğimiz haftanın en çok kazandıran yatırım fonu türleri ve haftalık getiri bazında sıralama . Borsa 1005'e diplerde giriyor Endeksin yükselen dipler görünümü ve yükselen trend desteği 10,000'lerde güçlenmesini sağlıyor Zeynep Candan AKTAŞ 1001 yılına çıkışla başlayan endeks , ocak ayının başlarında 15,061 puanı görmüştü . Bu seviyeden başlayan satış dalgasıyla , temmuzda 8,500 , eylülde de 8,600'lerde oluşan iki dip görünümü ile bir kez daha aşırı satım bölgeleri test ediliyordu . 1001 Eylül'ündeki ( ikiz kuleler faciası ) 6,900 seviyelerinden sonra 8,500'lerde destek bulunmuş olması endeksin güçlenmeye başladığını işaret etmekteydi . Kasımda AKP'nin seçimden iktidar partisi olarak çıkması endeksin de çok sert bir atakla 14,400'leri test etmesine neden oldu . AB ile ilgili tartışmalarla yaklaşık bir ay kadar zirvede oyalanan endeks , Irak konusunun ön plana çıkmasıyla sert satış dalgasına yenik düştü . Halen 10,000'lerde tutunma çabasındaki endekste gelecek yıla ilişkin elimizdeki teknik veriler 10,000 ve 9,000 desteğinin önemli olduğunu gösteriyor . Bu desteklerin üzerinde kalınabilmesi endeksin yaklaşık iki yıldır hareket ettiği 6,900 15,000 aralığında ( son bir yıl yükselen trend üzerinde ve trend desteği halihazırda 9,000'lerde ) uzun vadeli tabanını oluşturduğu tezini güçlendirecek . Çok olumsuz ve beklenmeyen bir gelişme olmazsa belki de endeks bu seviyeleri son defa görüyor veya görecek . 1005 yılında başlayacak yeni bir çıkış dalgasıyla da üç yıldır devam eden düşüş kanalından çıkılması olasılığının oldukça yüksek bir olasılık olduğu söylenebilir . Tepki alımları gelebilir Hafta başında sert satışlarla 10,001 puana gerileyen endeks haftayı güçlenme çabalarıyla geçirdi . Yukarı doğru 11,191'e dek süren alımlarla test edilen direnç seviyesi geçilemeyince endeks tekrar destek bölgelerine geldi . Endeksin kısa vadeli göstergeleri çok uzun süredir test etmedikleri aşırı satım bölgelerinde toparlanma çabasındalar . Uzun vadeli göstergeler ise satış baskısıyla düşüş eğilimlerini sürdürerek kararsız bölgelere gerilediler . Teknik olarak endekste güçlü destek bölgeleri olarak görülen 10,000 seviyelerinin test edilmesi senet bazında da güçlü desteklerin test edilmesine neden oldu . Bu da çok olumsuz bir gelişme olmadıkça tutunma ve güçlenme çabalarının önümüzdeki hafta da devam etmesine neden olabilir . Hatta güçlü senetlerde dirençlerin kırılması yönünde ataklar izlenmesi de mümkün görünüyor . Uzun vadede endekste oluşumu izlenen yükselen dipler görünümü ve 1001 yılının Eylül ayında 6,881 puandan başlayan yükselen trendin halihazırda 9,000 seviyelerinden geçmesi de 10,000'lerde alıcıların güçlenmesinde etkili olabilir . Ancak yine de bu seviyelerden gelebilecek alımları şimdilik tepki alımı olarak değerlendirmek gerekiyor . Önümüzdeki hafta daha güçlü bir endeks izlenmesi olasılığı güçlü görünüyor . Endekste yukarı doğru dirençler 10,900 ve 11,100'de , destekler ise 10,000 ve 9,600'lerde bulunuyor . Bol kazançlı haftalar dileğiyle . Vergi borcu faizinin yüzde 40'ı silinecek Vergi barışı projesinde kesinleşmiş vergi alacaklarında gecikme faizi ve cezasının yüzde 50 40'lık bölümünün silinmesi öngörülüyor Maliye Bakanlığı'nda vergi barışı projesi'nde sona gelindi . Gelirler Genel Müdürlüğü'nün hazırladığı , çeşitli alternatifleri içeren taslak , Bakan Kemal Unakıtan'a sunuldu . Düzenlemede , 10 katrilyon lira dolayında bulunan vergi alacakları üç grupta değerlendiriliyor . Bunların bir bölümünde işini kapatan , ancak bunu Maliye'ye bildirmeyen mükellefler yer alıyor . Bunların vergi borçları kâğıt üstünde kalıyor . Yeni düzenlemede , bunlar işlem dışı bırakılacak . Vergi barışı projesi , esas olarak kesinleşmiş ve ihtilaflı vergi dosyalarını kapsayacak . Gelirler Genel Müdürlüğü yetkilileri , 10 katrilyon lira dolayındaki vergi alacağı içinde ihtilaflı vergi alacaklarının hemen hemen yarı yarıya bir yekün oluşturduğunu belirttiler . Yeni düzenlemede , kesinleşmiş vergi alacaklarında , vergi aslına dokunulmayacak . Bunlara ilişkin gecikme zammı ve faizin yüzde 50 40 gibi bir bölümü silinecek . Mahkemelerde bulunan ihtilaflı vergi alacaklarında ise Maliye'nin bu tür davaların ancak yüzde 5'ünü kazandığı dikkate alınarak daha farklı bir tavır izlenecek . Bu tür alacaklarda , vergi aslının da yüzde 50'unu geçmemek kaydıyla bir bölümünden vazgeçilecek . Gecikme zammı ve faizin bir kısmı da silinecek . Her iki grupta da , mükelleflere kalan borçlarını ödemek için bir süre verilecek . Ancak , sözkonusu sürenin bir yılın üstüne çıkarılabileceği de vurgulanıyor . Stok affı da geliyor Taslakta , stok affına da yer veriliyor . İşletmelerin iki ya da üç ay gibi bir süre içinde kayıtlarında bulunmayan emtia ve demirbaş gibi varlıklarını kayda geçirmesi halinde , bunlar için geriye dönük bir vergi takibatı yapılmayacağı hükme bağlanıyor . Vergi Usul Kanunu'nun kaçakçılık suçları ve cezaları düzenleyen 559'uncu maddesinde de değişiklik öngörülüyor . Bu şekilde sahte ve muhteviyatı itibarıyle yanıltıcı belge kullananlar için ( bilerek ve bilmeyerek kullananlar ) şeklinde bir ayrıma gidiliyor . Bu belgeleri bilerek kullananlara yönelik hapis cezası devam ederken , bilmeyerek kullananlar için kaldırılıyor . Bunlara gider maliyeti oranında para cezası getiriliyor . 608 milyarlık faiz gelirine vergi yok Motorlu taşıtlar , damga , emlak , veraset ve intikal , değerli kağıtlar , belediye ve gelir vergilerine ilişkin 1005 yılı uygulama tebliğleri , Resmi Gazete'de yayımlandı . Motorlu Taşıtlar Vergisi , yeniden değerleme oranı düzeyinde , yüzde 59 arttı . Emlak vergileri ise yeniden değerleme oranının yarısı kadar , yüzde 19. 1001 yılı faiz gelirine uygulanacak indirim oranı yüzde 86. Buna göre 16 Temmuz 1001'den sonra ihraç edilmiş Hazine bonosu , devlet tahvillerinden sağlanan 606 milyar 956 milyon liraya kadar olan faiz gelirlerinden vergi alınmayacak . Birinci ikinci sınıf tüccar ile basit usulde kazancı bulananların 1005 yılında defter tutma hadleri de yeniden belirlendi . Defter tutma hadleri , satın aldıkları malları olduğu gibi veya işledikten sonra satan ve yıllık alım tutarı 50 milyar lirayı aşanlar için 65 milyar liraya , satışlarının tutarı 64 milyar lirayı aşanlar için 85 milyar liraya yükseltildi . Bunlar dışındaki birinci sınıf tüccarın gayri safi iş hasılatına göre belirlenen defter tutma hadleri de 16 milyar liradan 55 milyar liraya çıkarıldı . Kazancı basit usulde tespit edilenlerle , defter tutmak mecburiyetinde olan çiftçilerin fatura düzenlemek zorunda bulundukları miktar 550 milyon liraya yükseldi . Basit usule tabi olmak için aranan koşullardan biri olan yıllık işyeri kira bedeli büyükşehirlerde yıllık milyar 500 milyon , diğer yerlerde milyar 600 milyon lira olarak belirlendi . Bu miktarların üzerinde kira ödeyenler gerçek usule geçecek . Gelir Vergisi yasası uyarınca yatırım indiriminden yararlanabilecek yatırım tutarları da ticari ve sınai yatırımlarda 180 milyar , zırai yatırımlarda da 56 milyar lirayı aşanlar için uygulanacak . Kira gelirlerinin vergiden muaft tutalan bölümü 1005'te elde edilecek kira geliri için 1. Tek evi olan emeklilerde Emlak Verisi istisnası sürecek . Gecikme faizi için 11 bankadan kolaylık Ankara Ticaret Odası'nın girişimleriyle altı banka gecikme faizi uygulamasından vazgeçerken , altı banka da faiz oranını düşürdü ANKARA Milliyet Ankara Ticaret Odası ( ATO ) Başkanı Sinan Aygün , banka genel müdürlüklerinin , temerrüt faizlerini düşürdüklerini belirten kararın hızla hayata geçirilmesi gerektiğini kaydetti . Aygün , yaptığı yazılı açıklamada , kredi kartlarındaki temerrüt faizlerini düşürmek için 15 gündür sürdürülen maratonun bittiğini , temerrüt faizlerine sınırlama getirilmesini içeren düzenlemenin de yer aldığı " Tüketici Yasası"nın 15 gün içinde Meclis'te görüşüleceğini söyledi . 11 bankanın genel müdürleriyle görüştüğünü vurgulayan Aygün , bu bankalardan altısının temerrüt faizi uygulamayacağı , dördünün cari faizin yüzde 50 fazlasını baz alacağı , iki bankanın ise değişik oranlarda temerrüt faizi uygulayacağını bildirdi . Temerrüt faizlerine ilişkin görüşülen 11 bankanın uygulamaları şöyle : Şekerbank ve Vakıfbank temerrüt faizi uygulamıyor . Akbank , yüzde 108. Finansbank , temerrüt faizi uygulamıyor . Yüzde 6. Halkbank , temerrüt faizi uygulamıyor . Yüzde 65 oranıyla basit faiz uyguluyor . Ziraat Bankası , temerrüt faizi uygulamıyor . Yıllık 95. Dışbank , temerrüt faizi uygulamıyor . Aylık 6. Koçbank , aylık temerrüt faizi yüzde 10. Garanti Bankası , normal faizin yüzde 50 fazlasını uyguluyor . Yapı Kredi , İş Bankası ve Oyakbank cari faizin yüzde 50 fazlasını uyguluyor . 40 milyon euroya en büyük Bauhaus açıldı En büyük yapı marketini dün Bayrampaşa'da açan Bauhaus , 1005'ten itibaren her yıl iki market açmayı hedefliyor Avrupa'nın 11 ülkesinde 180 yapı marketi ile faaliyet gösteren Bauhaus , 40 milyon euro ( 68. Açılışta konuşan Bauhaus Türkiye Genel Müdürü Erol Yelmer , 1005'ten itibaren her yıl , her biri yaklaşık 50 milyon euroya mal olacak iki market açmayı planladıklarını söyledi . Türkiye'deki üçüncü yatırımları olan Bayrampaşa Bauhaus'ta 14 bin 500 metrekarelik alanda , 80 bin çeşit yerli ve yabancı ürünün müşterilerin beğenisine sunulacağını kaydeden Yelmer , 100 kişiye iş imkanı yaratılmasının yanı sıra binin üzerinde yerli firmadan mal ve hizmet temini ile istihdam ve üretime de katkı sağlayacağını vurguladı . Bauhaus'un her zaman yatırım yaptığı bölgelerdeki küçük ve orta boy işletmelerden mal ve hizmet temin etmeyi prensip edindiğini dile getiren Yelmer , şöyle dedi : Türkiye'ye güvenin teminatı " Bauhaus , Avrupa'nn 11 ülkesindeki 180 marketine ihracat kapılarını da aralamakta ve böylece hem bölgesel ekonomiyi güçlendirmiş olmakta hem de ülke ekonomisine katkıda bulunmaktadır . Gururla ifade etmek istiyorum ki , Bauhaus 45 yıllık tarihinde 40 milyon Euro ile en büyük yatırımını Türkiye'de Bayrampaşa'da yapmaya karar vermiştir . Bu da Bauhaus'un Türkiye'nin geleceğine olan güveninin bir teminatıdır . " Tüpraş : Savaş zararı milyar doları bulur MUSTAFA BAĞDİKEN Kocaeli DHA Tüpraş Genel Müdürü Hüsamettin Danış , Irak'ta savaş halinde Venezüella'daki grevin de etkisiyle ham petrol fiyatlarının 55 dolara kadar yükselip , oradan geri dönmesinin beklendiğini belirtti . Danış , Irak'a yönelik harekatın başlamasıyla neler olabileceğini konusunda şunları söyledi : " Fiyatların 55 dolara kadar çıkıp sonra geri dönebileceğini söylemiştim . Şunu unutmamak lazım , sadece Irak petrol üretmiyor . Irak'ın ürettiği petrol potansiyel olarak 1. Gerçek değeri şu anda 1. Sadece Sudan'ın fazla üretim kapasitesi milyon varil günden fazla . Gündem sadece Irak konusu değil . Venezüella da önemli bir petrol üreticisi . Bu ülkede grev olması nedeniyle ikisi üst üste biniyor . Venezüella'daki grev çözümlenirse belki 55 dolara varmadan atlatabiliriz . " Danış , LPG fiyatlarının da artabileceğini söyledi . Maskeli kaçamak Ozan Doğulu'dan ayrıldıktan sonra her gece Erdal Acar'la eğlenen Ayşe Hatun Önal , Gatto'dan çıkışında tanınmamak için kar maskesi takmıştı DENİZ ALTUNTAŞ Manken Ayşe Hatun Önal , dayak yediği sevgilisi Ozan Doğulu'dan ayrıldıktan sonra yeniden yollarının kesiştiği Erdal Acar'la her gece ayrı bir mekânda eğleniyor . . . Ancak ikili , yakalanmamak için eğlendikleri mekânlardan ayrı ayrı çıkıyor . Önal ile Acar , dün gece İstanbul eğlence hayatının en gözde restoranlarından Levent'teki Gatto'daydı . Mutfak kapısından . . Aşk yaşadıkları dönemde Taksim Spica'dan çıkışta Deniz Akkaya'nın görüntülenmesini engellemek için cipinin üstüne çıkarttığı garsonlarla etten duvar ördürmesiyle ünlü Acar , bu kez de yöntem değiştirdi ! Acar , Önal ile bir adamını yüzlerine kar maskesi taktırıp Gatto'nun mutfak kapısından çıkarttı . Levent'teki lüks restoranın mutfak girişinin döküntü hali de dikkat çekiciydi . Garsonlar tezahüratta ! Ayşe Hatun Önal , basının sorularını yanıtlamadan mekândan ayrıldı . Önal'dan birkaç dakika sonra ise Acar , Gatto'nun normal kapısından çıkış yaptı . Acar içeride eğlenirken garsonlar tempo tutup onu alkışladılar . Garsonlar , her gittiği mekânda hesap kadar bahşiş dağıtmasıyla tanınan Erdal Acar'a otomobiline kadar eşlik etti . Acar , tezahürat ve alkışlar eşliğinde cipine binip mekândan uzaklaştı . Yeliz'in cep'i yuva sarstı ! Eşi , Selami Şahin'in cep'inin cevaplanan bölümündeki bir numarayı şüpheli bulup aradı . Ve karşısına Yeşilmen çıkınca , kıyamet koptu . . . ALİ'CE ALİ EYÜBOĞLU Eşi kıskanç olanlar dikkat ! Eve giderken cep telefonunuzun hafızasından son aranan , cevaplanan ve cevaplanmayan numaraları silmezseniz yuvanız , Selami Şahin'inki gibi çatırdar ! Selami Şahin , geçenlerde cevaplanan çağrılar'ında kalan bir numara yüzünden boşanmanın eşiğine geldi ; yuvasını Müjdat Gezen kurtardı . Nasıl mı ? İşte olayın perde arkası : Canı sıkılınca Selami Şahin'in cep telefonunu karıştırıp , günlük görüşme trafiğini kontrol eden eşi Didem , cevaplanan'lar arasında iki kez arayan bir numarayı merak edip arar . Didem Şahin , şüphelendiği telefonun Yeliz Yeşilmen'e ait olduğunu öğrenince de kıyamet kopar . İmdadına Gezen yetişti ! Genç eşi , Selami Şahin'den Yeliz Yeşilmen'le yaptığı görüşmenin hesabını sorar . Şahin , " Vallahi de billahi de onunla görüşmedim " der ama cep telefonunun hafızası onu yalanlar . Telefon yüzünden çıkan kavga , çifti boşanma aşamasına getirir . Şahin'in aklına birden saatte kendisini arayanın Müjdat Gezen olduğu , telefonu da yanında sunuculuk yapan Yeliz Yeşilmen'in doğum gününe davet için açtığı gelir . Şahin , Gezen'i arar ve " Ocağına düştüm , yuvamı kurtar " diye yardım ister . Müjdat Gezen , Didem Şahin'i arayıp " Selami'yi Yeliz değil , Yeliz'in telefonundan ben aradım " deyip sebebini de anlatarak arkadaşının yuvasını kurtarır . Ali Sunal'ın lolitası Seniha BİRSEN ALTUNTAŞ KEMAL Sunal'ın çapkın oğlu Ali Sunal , yeni bir aşka yelken açtı . 16 yaşındaki Sunal'ın son sevgilisi kendisinden 11 yaş küçük olan Seniha . 11 yaşında çıkardığı sanat müziği albümüyle dikkatleri çeken , aynı tarzdaki üçüncü çalışmasını ise yaşından daha büyük gösteren seksi imajıyla tanıtan Seniha , Sunal'la aşkını itiraf etti . " YALANDAN nefret ederim . Şimdiye kadar birileri bizi gördüğüne göre bana da gerçeği açıklamak düşer . Güzel giden bir beraberliğimiz var " diyen 16 yaşındaki Seniha , aşklarının 5. Seniha , seksi imajını kendisinin belirlediğini , sevgilisinin giyimine karışmadığını söyledi . Yılbaşında KANAL D'deyiz ÇİĞDEM ÖZCAN Bomba gibi yılbaşı KANAL D'de yılbaşı gecesi ekrana gelecek " Yılbaşı Özel Programı"nın çekimleri başladı . ANS'deki ilk çekimlerde bir araya gelen Hande Ataizi , Seda Sayan , Süheyl ve Behzat Uygur , " Yılbaşında Kanal D'deyiz . İzleyiciler 1005'e bizimle bomba gibi girecek " dedi . Dekolte yarışı GECENİN yıldızları Seda Sayan ile Hande Ataizi , çekimlerde dekolteleriyle dikkat çekti . Şarkıcılıktaki ilk sınavını yılbaşında verecek olan Ataizi , Sezen Aksu ve Ajda Pekkan'dan şarkılar seslendirecek . Evet , cuma gecesine kadar İstanbul'daydım . Cumartesi öğleden sonra ise Ankara'nın yolunu tuttum . Bildiğiniz üzere , çok sevdiğim ağabeyim Sayın Mehmet Ağar DYP'ye Genel Başkan oldu . Dünya güzeli eşi Emel Abla bundan böyle Ankara İstanbul arasında mekik dokuyacak . Uzun süredir Ankara'da ev arıyordu , sonunda buldu . Önce onları tebrik etmek , ardından da can dostum İzzet Çapa'nın Ankara eğlence yaşamına büyük renk getiren Friends&Trends'ini görmek için bu karda , kışda sırdaşım İsmail Akkaya ile bindik uçağa . Ankara faslına sonra geçeceğim . Önce hafta boyunca turladığım İstanbul'dan haberler vereyim . Bomba gibi bir haberle başlıyorum ; Son günlerin ünlü DJ'lerinden olan , İtalya'nın St . Germain'i diye tanınan Gabin , Türkiye'ye geliyor . Sevgili arkadaşım Mehmet Kurşuncu ve Ercan Canmutlu'nun , İstanbul'un in mekanlarından olan New Yorker'ın Beyoğlu'ndaki şubesi'nin açılışında yarın sahneye çıkacak . Kaçırırsanız yazık olur . Aslında cuma akşamı Ankara'da olmam gerekiyordu ama bana kardeşim kadar yakın olan sevgili Cenk Eren ve sanatçılığının dışında 15 yıllık dostluğuna hayran olduğum Nükhet Duru'nun Günay'daki galası nedeniyle cumartesi gününe kaldım . İyi de etmişim . Aprido Mayoları ve Sezar Otelleri'nin sahibi Ergun Berksoy , dünyaca ünlü koreograf Uğurkan Erez ve İzmir'in medar ı iftiharı modacı Ertan Kayıtken ile birlikte biz de kafa masada yerimizi aldık . Kötü hava koşullarına rağmen Günay tıklım tıklımdı . Çok şık ve güzel insanlar vardı . Günay Tuncel'in genç eşi Ahu'yu ilk kez yakından tanıdım . Çok cici ve aklı başında bir kız . Günay gece en az sanatçıları kadar heyecanlıydı . Şefler Halil Aytemiz , Cemal Akyürek , Yılmaz Kaya kusursuzdu . Program kadar başarılı ve güzeldi ki ben yeni yılda birkaç kez daha gideceğim . Nükhet , Cenk ve Tanyeli gerçekten işe özveriyle başladılar ve fiyatlarını da kırdılar . Günay da kişi başı alacağı ücretten fedakarlık yapmış . Adam başı 65 100 milyon lira olarak ayarlamışlar ama mönü fiks tabii . Arzu eden Günay'ın eski mönüsünden de yararlanabilir . Ama fiyat da ona göre . Bu program kaçmaz . Bir de yenilik yapmışlar ; İlk defa program öncesi , sanatçıların kulisteki hazırlıkları barkovizyon gösterisiyle konuklara sunuluyor . Çok esprili olmuş . akşam önde yer bulamayan Çağla Şıkel ile basın danışmanı da bizim masaya konuk oldular . Daha doğrusu Çağla yeri beğenmedi , Uğurkan da jest yapıp masaya davet etti . Biliyorsunuz Çağla , Uğurkan'ın ajansından ayrılmıştı . gece Uğurkan'ın olgunluğunu bir kez daha kutladım . Çağla'ya yine kızı muamelesi yaptı ve hep korudu . Çağla ise elinden cep telefonunu düşürmedi . Gece boyunca mesaj üstüne mesaj geldi , da cevap verdi . Bu arada Uğurkan , yarın Miss Europe Yarışması için Beyrut'a gidiyor . Türkiye'yi temsil edecek olan güzelimiz Esra Eron'dan çok umutlu . Esra'yı biliyorsunuz , Kocaeli Belediye Başkanı Sefa Sirmen'in yakışıklı oğlu Mustafa ile birlikteydi . Uğurkan , Esra'nın iyi bir derece ile Beyrut'tan döneceğini iddia ediyor . Hayırlısı . Allah utandırmasın . Günay'ın yemekleri çok lezzetliydi . Zeytinyağlı yaprak sarması , yoğurtlu semizotu , kopoğlu , fava , kereviz , lahana kavurma , acılı ezme , Ermeni pilaki soğuk mezeler . Sıcaklarda ise yaprak ciğer , pastırmalı paçanga böreği , piliç pane ve ıspanaklı krep harika . Ana yemekte dört seçenek var ; Çoban kavurma , bonfile , piliç ızgara ya da kuzu külbastı . Final ; paça ya da mercimek çorbası ile . Türk tatlı tabağı ve mevsim meyvelerini unutmayalım . Programa gelince ; Gözlerinizi kapatın ve benimle birlikte bir Günay gecesini yaşayın . Nükhet Duru&Cenk Eren saat 15. Konuklar doyamıyorlar . Bu da son derece doğal , çünkü abartmıyorum , rüya gibi . Birbirinden güzel şarkılar okuyorlar . Sahneyi Fani Dünya adlı şarkıyla birlikte açıyorlar . Ardından Deli Gönlüm ve pek çok popüler şarkı geliyor . Daha sonra sahnede tek başına kalan Cenk , önce Erkin Koray'ın unutulmaz şarkısı Arap Saçı'nı söylüyor . Ardından da Türk Sanat Müziği'nin sevilen parçalarına geliyor sıra . Cenk bu bölümde smokinle çıkıyor . Enginde Yavaş Yavaş , Kırmızı Gülün Alı Var gibi eserleri söylüyor . Sonra Nükhet , Türk Sanat Müziği'nden hoş bir repertuvar sunuyor . Tabii programda klasikleşmiş Nükhet Duru şarkıları , arabesk , pop ve Yunanca şarkılar da var . Orkestra şefi Cenk Taşkan . parça saz ve vokal eşlik ediyor ikiliye . Sevgili Nükhet Duru kıyafet giyiyor . Nükhet'in elbiseleri Fevziye Çamer ve Sibel Karakaşlı imzalı . Cenk ise Ferruh Karakaşlı'nın diktiği kostümlerle sahneye çıkıyor . Günay'ın dekorasyonu da değişmiş . Bu değişimin sponsorları ; Aprido , Modsa , Brillant , Ally . Programın en güzel bölümlerinden biri ise sahnelerin en iyi oryantallerinden olan Tanyeli'nin Hint kostümleri ve Hint müziğiyle yaptığı dans gösterisi . İnanın , nefesimizi tutarak seyrettik . Tanyeli bedeniyle konuşuyor sanki . gece İrma Nurhan Çıtak , Gökhan Yüzbaşıoğlu , Nurdan Gür , ünlü kuyumcu Sait Koç'un oğlu sevgili Ersan Koç , Nasyonel Galeri'nin sahibi Enis Hancı , Ukrayna'da yatırım yapan genç iş adamı Derya Umut , sevgili Binnaz Avcı , her zaman şık ünlü modacı Nur Yerlitaş ve güzel kardeşi Benan , Emre Sipahi , Panasonic ve Tekofaks'ın sahibi Ayhan Bermek ve eşi Reyhan , Turgay Aksoylu ve eşi , Modsa Plastik'in sahibi sevgili Serpil Hakan Ersoy çifti vardı . Cumartesi gecesi ise Yıldırım Revna Demirören , Alican Ulusoy , İbrahim Emra Çarmıklı , ünlü erkek kuaförü Veysel Şenel , karısı Aynur , Emin Baş , Gül Ergi ve kocası gelmişler . Günay'ın telefon numarası ( 0111 ) 150 55 55 . Ankara Friends&Trends ile ayakta Cumartesi öğleden sonra , sırdaşım İsmail Akkaya ile Ankara'nın yolunu tuttuk . Ayıptır söylemesi , Ankara'ya gittiğimde , özellikle son dört yıldır , Sheraton Hotel'de kalıyorum . Çünkü personel müthiş başarılı . İnsan kendini evinde gibi hissediyor . Yaklaşık bir yıldır Ankara'ya gitmemiştim . Ama Sheraton Resepsiyon'da Ön Büro Müdürü olan Soner Metin eski odamı ayırmış bana ; 1104 . Sigara içilmeyen , club bölümünde bir suit . Odaya çıktım . Personel , Şenay Abla'sına şampanya ve kocaman bir meyve sepeti göndermiş . İçinde yok , yok . Helal olsun . İşte müşteriye ilgi böyle olmalı . Daha sonra Soner Metin ile sohbet ettik . Friends&Trends'in açılışı ve Ankara turum olmasa otelden çıkmayacaktım . Çünkü her türlü eğlence var . Canınızın sıkılması mümkün değil . Canlı müziğin renklendirdiği Vienna Cafe , her gün değişen öğle mönüleriyle İtalyan restoranı L'angoletto . . . Bu restoran , pazar hariç her gün 19. Biliyorsunuz , L'angoletto'nun Milano ve Roma'da da şubeleri var . Sheraton'ın yeni yıl balo seçenekleri ise İzmir ve İstanbul otellerinden ucuz . Telefon numarası ( 0511 ) 468 54 54 . Akşam şıkır şıkır giyinip Filistin Caddesi'nde yeni açılan ve Ankara'da bomba gibi patlayan Friends&Trends'in yolunu tuttuk . Kapıdan zor girdik . Gençler barikat kurmuşlar . Cuma gecesi de 1000 kişi girmiş ama ciro düşük . Tabii bunda can dostumun ve Ankara'nın saygın iş adamlarından olan patron Mehmet Diker'in rolü var . Bence hemen bir gişe oluşturup hafta sonları kulübe ve bara gelenlere bilet kesmeliler . Çünkü cumartesi gecesi de 1500 kişi girdi , ortada para yok . Yiyeni , içeni takip etme olanağı sıfır . Acilen vestiyer , park ve servis konusundaki aksamaları gidermek için personel arttırılmalı . Can dostum İzzet Çapa , kırılma . Gelelim güzelliklere . Dahi mimar Ali Türker'in eline sağlık , çünkü muhteşem bir yer yapmış . Tabii Mehmet Diker de parayı esirgememiş . Her gören hayran oldu . Ben 15 yıllık kadim dostum , Hürriyet Dergi Grubu'nun Ankara temsilcisi sevgili Erdal İpekeşen , güzel karısı Oya , yakın dostları İsmet Mobilya'nın veliahtları Neslihan ve Hakan Akyürek kardeşlerle aynı masada oturdum . Yemekler kusursuz . Mönüye İtalyan , Çin mutfağı hakim . Hepimiz ön yemek olarak Akdeniz usulü yengeç salatası yedik . Ana yemekte Erdal ıstakozlu linguine aldı . Hakan , İsmail ve ben ıspanaklı tavuk sarması istedik . Herkese tavsiye ediyorum , harika bir yemek . Neslihan ile Oya dilimlenmiş ızgara bonfile yediler . Can dostum şov yapıp ortaya köri soslu tavuk , yeşil biberli dana bonfile ve acı soslu karides gönderdi . Finalde tatlılar belaydı , Allah affetsin . Pannacotta tiramisu , bal kabaklı cheese cake , çikolata sufle . . . Hangisine saldıracağımı şaşırdım valla . Gecenin assolisti , tabii ki Deniz Akkaya'ydı . İzzet , Deniz'i İstanbul'daki tavlada yenmişti ya . Deniz bedava DJ'lik yaptı . Baktım , bütün Ankaralı gençler Deniz'in çevresinde pervane . Ama Deniz'den kimseye pas yoktu . Bu kız gerçekten hakkıyla bir yerlere geldi . Oturup kalkmasını çok iyi biliyor , çünkü aile terbiyesi var . İstanbul'dan gelen Tıpatıp Show'dan sevgili Ömer ise Ebru Gündeş , Nez , Ajda Pekkan taklitleriyle büyük alkış aldı . Üç katlı Friends&Trends'de gazetem POSTA'nın ne kadar güçlü olduğunu gördüm ve gurur duydum . Özellikle Genel Yayın Yönetmenim Rifat Ababay'ın beni ne kadar flaş bir isim haline getirdiğini orada yaşadım . Kimse kusura bakmasın mütevazi olamayacağım ; belki 500'e yakın genç " Dikkat ! Bu bir Şenay Düdek haberidir . Siz Ankara'ya gelir miydiniz ? " , " Resimlerinizden daha genç ve güzelsiniz " , " Ne kadar sıcaksınız . Oysa fotoğraflarınızdan biz sizi snop sanıyorduk " , " Şu peçeteyi imzalar mısınız " diye geldiler yanıma . İnanın , gözlerim doldu . Bu arada çok güzel insanlarla tanıştım ; Psikolog Gülay Hanım , Süleyman Demirel ve Sezen Aksu'nun doktoru olarak tanıdığınız Ankara Numune Hastanesi eski başhekimi Prof . Dr . Osman Müftüoğlu ve eşi , patron Mehmet Diker , Neslihan ve Hakan Akyürek kardeşler . Gece çok ama çok uzun geçti . Samimi söylüyorum , Ankara sallandı . Arka masada Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün vardı . Daha sonra masaya ekranların harika çocuklarından Metin Uca uğradı . Tek kişilik oyunu nedeniyle gelmiş . Bir başka masada sevgili Hakkı Çağdaş ve arkadaşları oturuyordu . Bir gece önce , İçkale Oteli'nin güzel sahibesi olan Ankaralı hanımağa Nadire İçkale'nin kızı Diyar'ın doğum günüymüş . Nadire Hanım doyamamış olacak ki cumartesi gecesi de konuklarıyla oradaydı . Ankara sosyetesinin tanınmış isimlerinden Nur Fuat Kavgay'ın evlilik yıldönümünden çıkan sevgili Düriye Nejat Arseven , Ayşe Kaplan , Can Yasemin Üstüngel de Nadire Hanım'la aynı masayı paylaştılar . Ekrem Vardar , Can Dündar , Murat Şahin , CSA Organizasyon'un ortağı Can Topçu , İstanbul'dan özel olarak gelen Gürsel Oğuz , Beşiktaş'ın eski yöneticilerden sevgili Bahaettin Demir ve Volkan Büyükhanlı sabah 05. Gazi Usta Ankara'ya da başarılı bir mutfak ekibi kurmuş . Allah için ; önüme gelene sordum , yemeklerden şikayet eden yoktu . Tuvaletler pırıl pırıldı . Dediğim gibi aksayanlar vestiyer , kapı , park ve servisti . Buna rağmen müdürler Melih ve Oğuz Başara kardeşler , servis şefi Mustafa Solmaz , bar şefi Ceyhan Dinçer Kök , club şefi Özgür Gümüş ve mutfak şefi Hayrettin Pala'yı kutlamak gerek . Tabii can dostumun eli , ayağı olan Rose Kar , İstanbul Friends& Trends'in işletmecisi Dodo , Saloped'in rakipsiz işletmecisi sevgili Tolga'yı da unutmamak gerek . Onlar da Ankara'ya gelerek İzzet'in stresini yenmesine ve imzasını başarıyla atmasına yardımcı oldular . Artık İzzet Çapa bir marka . Bu , böyle biline . Ankara Friends&Trends'in telefon numarası ( 0511 ) 446 58 58 . Gençliğin gözdesi Kuki House , farklı mekan Wok Ankara'ya can dostum için gittim ama da sağolsun , Ankara'nın in mekanlarının listesini çıkarmış . Altıma son model bir Mercedes verince sırdaşım İsmail Akkaya ile düştük yollara . Çünkü ısı 15 dereceydi ve yolda yürümek imkansızdı . İlk durağımız , bir çok bar , cafe ve restoranın sıralandığı Arjantin Caddesi'ndeki gençlerin popüler yeri Kuki House oldu . Çok şık ve iç açıcı bir yer . Özellikle kahvaltısı çok meşhur ve fiyatlar iyi . Sahanda sucuklu yumurtayı İsmail bir güzel midesine indirdi . Rose ile ben kahveyle yetindik . Toplam 15 milyon lira ödedik . Sıcak ve soğuk sandöviçleri , salata çeşitleri gözde . Ana yemeklerde özel soslu biftek sote , tavuklu , mantarlı vol au vent , üç renkli ev eriştesi de çok lezzetli . Şemsettin Usta'nın sıcak çikolata tatlısı , kuki house kupu , çilekli pancake bana vitrinden merhaba , bizi de tadın dedi ama kendimi tuttum . Kuki'nin telefon numarası ( 0511 ) 416 14 00 . Ardından Ankara sosyetesinin son gözdelerinden olan , Uğur Mumcu Caddesi'ndeki Borusan'ın ikinci katında yer alan Wok'a gittik . Tipik bir İtalyan restoranı . Dekorasyonu , New York'daki Cibriana'yı andırıyor . İki katlı . Üç yılda tahliye ! . . Türkiye'nin bin bir güçlükle Fransa'dan geri aldığı Çakıcı , hakkında 456 yıl hapis istenmesine rağmen üç yıl içinde özgürlüğüne kavuştu SEMRA PELEK , BERİL ÖZCAN Türkbank ihalesine fesat karıştırmaktan eski eşi Uğur Kılıç'ı öldürmeye kadar pek çok suçtan arandığı sırada Fransa'da yakalanan Alaattin Çakıcı , Türkiye'ye iadesinin ardından geçen üç yılın sonunda tahliye edildi . İdamı istenen davalardan iade sözleşmesine göre yargılanamayan Çakıcı , Engin Civan ve Hıncal Uluç'un yaralanmasından affa uğradı . Çete suçundan aldığı beş yıl hapis cezasını tamamlayan Çakıcı , dün karar verilen Karagümrük Spor Lokali baskını davasından da yattığı süre göz önüne alınarak serbest bırakıldı . Çakıcı , iade sözleşmesine göre 45 gün içinde Türkiye'den gidecek . KARARINIZA SAYGILIYIM Karagümrük Spor Lokali'nde 15 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan silahlı saldırıyla ilgili İstanbul No'lu DGM'de görülen karar duruşmasına , tutuklu sanıklar Alaattin Çakıcı , Ahmet Çelik , Okan Erünal , Başar Barış Çakıcı , Cihan Çakıcı , Ömer Koç ile tutuksuz yargılanan Erdoğan Öner , Cem Akarsu ve Müştak Çimenci katıldı . Lacivert takım , mavi gömlek giyen , memleketi Trabzon'un futbol takımının bordo mavi renklerini taşıyan kravat takan Çakıcı'nın duruşmada sakin olduğu gözlendi . Çakıcı son savunmasında , " Vereceğiniz karar olumlu da , olumsuz da olsa saygılıyım . Neticede siz hukuk adına yemin etmişsiniz . Hukukun yasa üstündeki manevi boyutu olan Allah'ı temsil ediyorsunuz . Kararınıza saygılıyım " dedi . 1. " Eyleme azmettirmek " suçundan da yıl ay 11 gün ağır hapse mahkûm etti . Çakıcı , bu suçtan yattığı süre göz önüne alınarak oyçokluğu ile tahliye edildi . " Azmettirmek " ve " çeteye üye olmak " suçlarından toplam yıl ay hapse mahkûm edilen Barış Başar Çakıcı da yattığı süre dikkate alınarak tahliye oldu . Ancak Mahkeme Başkanı Nurettin Ak , 15 kişinin yaralandığı olay nedeniyle , Çakıcı'nın her bir yaralı için ayrı ayrı azmettirme suçunu işlediğini , bu verilecek cezanın daha fazla olması gerektiğini belirterek , tahliye kararına muhalefet etti . TRABZON'A GİDECEK Kararı avukatına sarılarak kutlayan Çakıcı , tahliye işlemlerinin yapılabilmesi için yeniden Kandıra Tipi Cezaevi'ne gönderildi . Mahkeme kararını Çakıcı'nın avukatı Güzin Köprülükılıç , saat 18. İşlemlerin uzun sürmesi sebebiyle Çakıcı'nın çıkışı gecikti . Cezaevine gelen Gencay Çakıcı , 45 gün içinde Fransa'ya gitmesi gereken ağabeyinin iki hafta sonra Fransa'ya döneceğini tahmin ettiğini söyledi . Trabzon'a gidecek olan Çakıcı'nın resmini çekmek isteyen gazetecilerin cezaevi girişine yaklaşması engellendi . 45 gün içinde gitmesi şart Çakıcı , tahliye olduğu için Suçluların İadesine Dair Avrupa Sözleşmesi uyarınca 45 gün içinde ülkeyi terk edebilecek . Bu süre içinde Türkiye'den çıkmazsa Çakıcı'nın , Uğur Çakıcı ve Tevfik Nurullah Ağansoy davalarından yargılanması önündeki engel kalkacak . Sözleşme gereği pasaport alma hakkına ( herhangibir engeli yoksa ) sahip olan Çakıcı'nın , yurtdışına çıkması da güvenlik kuvvetlerince engellenmeyecek . Teksen beni aşağıladı Bir kadın doktorla aşk yaşadığı iddia edilen Prof . Çamlıbel'in boşanma talebini haksızlık olarak nitelendiren 16 yıllık eşi şöyle konuştu : " 15 tane evin sadece biri benim , da yarısı . . . Son on yıldır neler yaşadığımı kimse bilemez . Bu beni aşağılamaktır . . . " ASLI ÖKTENER İstanbul Boşanmak için mahkemeye başvuran kadın doğumcu Prof . Dr . Teksen Çamlıbel'in göz doktoru eşi Sıdıka Çamlıbel , kötü şekilde aşağılandığını vurgulayarak , ünlü doktoru suçladı . Çiftin yakınları ise 16 yıllık bu evliliğin , Teksen Bey'in N. adlı bir doktorla üç yıldır süren ilişkisi yüzünden tükendiğini iddia ediyor . Sıdıka Çamlıbel , " Kendisi bir kaosun içinde . Aramızda nasıl bir şiddetli geçimsizlik varsa ? Bayramda arkadaşlarımızla birlikte Fas'a gitmek için uçakta yer ayırttık . Boşanma kararı aldığı dönemde çok sayıda iftara da birlikte katıldık . Şiddetli geçimsizlik varsa tüm bunlar nedir ? " dedi . Eşiyle birlikte Tarabya'daki evlerinde oturduklarını belirten Çamlıbel , şunları söyledi : KASIM AYINDA BAŞVURDU " Bu ne ayıp bir şeydir ki , her türlü pisliğe göz yumduğum halde , eşini şiddetli geçimsizlikle suçluyor . Üniversitede talebeyken tanışmışız , profesör olmuşuz . Yırtık çorapla Amerika'ya gidip havuzlu villa sahibi olmuşuz . 15 tane evin sadece bir tanesinin yarısı benim . En kötü zamanlarında yanındaydım . Ama benim on senedir nasıl yaşadığımı kimse bilemez . Bu beni aşağılamadır . Benim bir statüm ve çocuklarım var . " 16 yıllık eşinden boşanmak için İstanbul'da kasım ayı başında . Asliye Hukuk Mahkemesi'ne başvurduğu belirlenen Teksen Çamlıbel ise konuyla ilgili kesinlikle konuşmak istemediğini belirterek , " Bu benim özel hayatım , bizde kalsın " dedi . OĞULLARI KAZA GEÇİRDİ Çamlıbel çiftinin oğulları Uğur Çamlıbel , bir yıl önce arkadaşı Caner Ekbul'la trafik kazası geçirmiş , iki genç yoğun bakıma alınmıştı . Bu arada anne Sıdıka Çamlıbel , oğlu yerine arkadaşı için fedakârlık yapmış , günlerce onun başucunda beklemişti . Kazanın etkisini üzerinden atamayan Uğur'u , bir süre önce Amerika'ya gönderdiklerini belirten Sıdıka Çamlıbel , " Yoğun bakımdan sonra uzun süre fizik tedavi gören Caner için çırpınır dururken , Teksen bu tür bir terbiyesizliği bana nasıl yapar bilemiyorum " diye konuştu . Hakkımdaki iddialar komik Bine yakın çifti tüp bebek yöntemiyle çocuğa kavuşturan Teksen Çamlıbel'in boşanma gerekçesi olarak gösterilen anestezi uzmanı Dr . N. , iddiaları komik bulduğunu söyledi . Bir kız çocuğu annesi olan . , " Ben işimin başındayım , görevimi yapıyorum . Böyle şeylerle hiç ilgilenmedim şimdiye kadar . Her şey söylenebilir . Evli değilim . Bu konuda konuşmak istemiyorum " dedi . Ayşegül'ü öldürecekler 61 yerinden bıçaklanan eltisiyle aynı kaderi paylaşan 18 yaşındaki Gülcan Aşık'tan şok iddia : Kocamın ailesi onu öldürme kararı aldı NEŞET KARADAĞ Adana DHA Adana'da nikâhsız eşi Ayşegül Porsuk'u 61 yerinden bıçaklayan Aydın Kara'nın izinden giderek , nikâhsız yaşadığı Gülcan Aşık'ı ( 18 ) bıçaklayan kardeşi Can Kara ( 14 ) yakalandı . Ölümden dönen Aşık , " Kocamın ailesi Ayşegül ablayı öldürecek " iddiasında bulundu . Eşini yaraladıktan sonra kaçan Kara gözaltında tutulurken , Aşık ise babasının evine sığındı . yıl önce ailesinin kendisini çocuk yuvasına verdiğini , buradan kaçıp Kara'yla evlendiğini söyleyen Aşık , kayınvalidesi Güngör , kayınbiraderi Ayhan ile eşi Can'ın kendisini çocuğa bakamadığı iddiasıyla devamlı sokakta saçından sürükleyip dövdüğünü iddia etti . KAYINVALİDEM TALİMAT VERDİ Geçen cumartesi kayınvalidesinin eşine eltisi Ayşegül Porsuk'u öldürmesi için görev verdiğini iddia eden Aşık , eşinin de , Mahkeme gününü bekliyorum . Onu delik deşik edeceğim dediğini öne sürdü . Eşime yapma deyince bana küfür etti . Kayınvalidem de bana Senin mi bizim mi sözümüz geçecek diye kızdı . Eşime Bu kadını babasının evine götür , yoksa öldüreceğim dedi . Eşim beni babamın evine atıp gitti " dedi . EMNİYET'TE ŞİKÂYETÇİ OLDU Eşinin kendisini geri götürmek için kere geldiğini söyleyen Aşık , " Olay günü elinde bıçakla geldi , sokağa kaçtım . Motosikletle saçımdan yakalayıp düşürdü . Üzerimden motosikletle geçti . Yere yatırdı , boğazıma bıçağı dayadı . Bıçağı saplayacağı zaman tuttum , parmaklarımı kesti . Yoldan gelen bir amca Ne yapıyorsun ? deyince kaçtı . Sonra tekrar gelip suratıma yumruk attı . Dişim kırıldı . Şikâyetçiyim " diye konuştu . Ağabey Ayhan Kara ise Aşık'ın psikopat olduğunu , kardeşininse cahillik yaptığını belirterek , Ayşegül Porsuk'u öldürmek için karar aldıkları iddiasını yalanladı . Tecavüz dosyası hazırlandı Karısını bıçaklayan Can Kara hakkında mahkemeden ikinci tutuklama kararı çıktı . Savcılıkta ifadesi alındıktan sonra çıkarıldığı Nöbetçi . Sulh Ceza Mahkemesi'nde Kasten adam öldürmeye tam teşebbüs suçundan tutuklanan Kara hakkında , 15 yaşından küçük yaştaki kızın ırzına geçmek suçundan da dosya hazırlandı . Kara'nın bıçakladığı yıllık karısına tecavüz ettiği gerekçesiyle verilen ikinci tutuklamada sanığın 500 milyon lira kefaletle tahliye edilmesi de kararlaştırıldı . Aile de gözaltına alındı Bıçaklanan Gülcan Aşık'ın Kocamın ailesi Ayşegül Porsuk'u öldürecek iddiası üzerine eşi Can Kara'nın yanı sıra ağabeyler Halil ve Ayhan , anne Muazzez , abla Gülseren , teyze Türkan Kara da gözaltına alındı . Aile fertleri , ifadelerinin alınması için Nöbetçi Cumhuriyet Savcılığı'na çıkarıldı . Aşık da ifadesine başvurulmak için adliyeye getirildi . İfadeler alınmadan önce zanlılarla makam odasında görüşen Adana Cumhuriyet Başsavcısı Cemal Sahir Gürçay , " Burası hukuk devleti . Bir daha olay yaratmayın " diye nasihat etti . İfadeleri alındıktan sonra tutuklanma istemiyle mahkemeye çıkarılan zanlılardan Can Kara , kasten adam öldürmeye tam teşebbüs suçundan tutuklandı . Her iki kardeşi suça azmettirdikleri ileri sürülen diğer kişi de tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı . Emine Hanım bile onları kurtaramadı Emine Erdoğan'ın ziyaret ettiği gecekondu sakinlerinin hayatı bir geceliğine değişmiş . . . ŞÜKRAN ÖZÇAKMAK İstanbul Onları , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan'ın , Üsküdar'daki gecekondularda yaptığı iftar ziyaretinde tanıdık . İbrahim Zerdali ( 58 ) , beyninde oluşan tümör nedeniyle radyoterapi gören annesi Gülizar'ı Kartal Devlet Hastanesi'ne götürürken trafik kazası geçirmişti . İbrahim Zerdali , beyin kanaması nedeniyle ameliyata alınırken , bu sırada aylık bebeği evde vefat etmişti . Erdoğan , ziyareti sırasında karşılaştığı ayağı alçılı , başı sargılı şekilde taburcu edilen anne Gülizar'ın ( 95 ) , tekrar ambulansla hastaneye yatırılmasını sağlamıştı . OKUL PARASI DA GİTTİ Erdoğan'ın isteğiyle anne Gülizar , hastanede yatan oğlunun odasına yerleştirildi . Ancak ana oğul , üç gün sonra taburcu edildi . Hastane yetkilileri , beyin kanaması geçiren İbrahim Zerdali'nin acil olarak ameliyata alındığını , kanaması durdurulduktan sonra kafatasında biriken kanların boşaltıldığını belirttiler . Fakat İbrahim Zerdali , evine gönderildiğinde yarı baygın haldeydi . Üstelik kendisine rapor verilmediği için ilaçlarını da alamadı . Bu yüzden Erdoğan'ın çocuğun eğitimi için verdiği para da ilaçlara gitti . Manavgat kartları başına dert oldu . . . Manavgat'ın tanıtımı için kartpostallar tasarlayan ressam Burhan Kum , kaymakam kurbanı oldu . . . DOĞAN SÖNMEZ DHA Manavgat Kaymakamı Mehmet Çapraz , ressam Burhan Kum'un ilçeyi tanıtmak amacıyla hazırladığı kartpostalların " halkın ar ve haya duygularını incitir , sapık cinsi duyguları tahrik ve istismar eder " nitelikte olduğu iddiasıyla savcılığa suç duyurusunda bulundu . Manavgat'a bağlı Seki köyünde yaşayan Kum , hazırladığı kartpostalları İstanbul'da 16 Ekim Kasım 1001'de açılan " Artist 1001 İstanbul Sanat Fuarı 1001öde sergiledi . Çapraz , kartpostallarla ilgili olarak savcılığa verdiği dilekçede şu iddialarda bulundu : HER KARTA BİR KULP " Bu kartpostallardan ilkinde , Türk ırmağında karşılaşalım ( Greetings from Turkish Riviera ) derken , Türk kadınını küçük düşürmeyi amaçladığı , onun örf ve adeti ile oynadığı ; Manavgat'ta Birlikte Yaşam ( From Manavgat with love ) adlı ikinci kartpostalda , Türk Bayrağı ve Manavgat'ı ters bastığı , yarı çıplak erkek posterleriyle de sapık cinsel ilişki çağrışımında bulunduğu ; üç nolu kartpostalda Hitler Selamı ile ırkçılığı çağrıştırdığı ; Manavgat'ta Tekrar Görüşürüz ( Grüsse Aus ) kartpostalıyla da Manavgat'ta her an hayati tehlike altındasın imajı yaratılmak istendiği kanısı kamuoyunu rahatsız etmiştir . " Kıyafet , okullarda serbest olmalı mı ? ÇAPRAZ ATEŞ SİBEL KAHRAMAN Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , " Öğrenciyi formaya sıkıştırmak yerine bireysel gelişimine imkan verecek fırsat sunalım . Yoksul zengin çocukların olması psikolojik sorun yaratır mı diye düşünülüyor . Dışarıdaki hayatı görmüyor mu ? Bal gibi yaşıyor . Tek tip uygulaması kalkmalı , öğrenciler özgür olmalı " dedi . Okullarda forma zorunluluğu kalkmalı mı ? Serbest kıyafet psikolojik sorun yaratır mı ? Görüşler şöyle : Bahar Atav ( Pedagog ) Kuralsızlık yanlış Devlet okullarında da özel okullardaki gibi daha canlı renkler , formalarda kullanılabilir . Çocuklar aynı formayı giydikleri halde Onunki pileli , benimki düz diyerek sorun ediyorlar . Kıyafetin serbest olması durumunda birbirlerine özenecekler . Biri ışıklı ayakkabı ile gelecek , öbürü benim neden yok diyerek üzülecek . Kuralsızlık da bunaltıcı olur . Talip Emiroğlu ( Avrupa Koleji ) Forma , disiplini artırır Kıyafet , çocuğa bir camiaya ait olduğu hissi verir . Sağlıklı eğitim için disiplin şart . Forma disiplin olgusunu destekler , motivasyon sağlar . Tek tip kıyafet ekip ruhunu ön plana çıkartır . Kıyafet serbestisi , ergenlik döneminde giyim kuşama çok düşkün olan öğrencileri markacılığa sevk eder . Alaaddin Dinçer ( Eğitim Sen Gen . Baş . ) Tek tip , kişilik bozuyor İlk ve orta öğretim kurumlarında kıyafet uygulaması yıllardır tek tip olarak sürdürülüyor . Son yıllarda renkleri değişti ama aslında sadece siyahtan maviye dönüştü . Öğrencileri tek tipleştirmeye dönük kıyafetler giymeye zorunlu bırakan anlayış , otoriter ve militarist yönetim anlayışının bir ürünü . Dolayısıyla bu uygulamanın yürürlükten kaldırılması gerekiyor . Birçok eğitim kurumu anlaşmalı olduğu mağazalarla bir biçimde bu yasağı deliyor . Ancak bunun bile bir zorlama olduğunu düşünüyorum . Çocuklarımız dışarıda giydikleri kıyafetleri okulda da giyebilirler . Tek tip kıyafet çocukların kişiliğini bozuyor . Rüstem Eyüboğlu ( Eyüboğlu Koleji ) Törenlerde giymeli Öncelikle Milli Eğitim Bakanlığı'nın koymuş olduğu kıyafet kanunu var , buna uymak gerekiyor . Şayet kıyafet yönetmeliği değişirse serbest olmasında yarar görüyorum . Öğrencilerin yalnızca bayrak törenlerinin yapıldığı pazartesi ve cuma günleri forma giymeleri yeterli . Onun dışında okul kıyafetlerinde serbest bırakılmalılar . Serbest kıyafet uygun görüldüğü takdirde , öğrenciler bazı kurallara uymalı . Giyim örf ve adetlerimize uygun olmalı . Öğrenci okula çıplak da gelemez , başı kapalı da gelemez . Şaka komalık etti Arkadaşlarından kendisini havaya fırlatmasını isteyen turizm öğrencisi ayaküstü yere düşüceğim derken kafa üstü çakılarak hastanelik oldu İBRAHİM OKUMAMIŞ Antalya DHA Antalya'da , arkadaşlarıyla eğlenirken , kendisinin havaya atılmasını isteyen Turizm Meslek Lisesi öğrencisi , başının üstüne düşerek hastanelik oldu . Lise . sınıfta okuyan ve Turizm Uygulama Oteli'nde staj yapan Yasin Nasifoğlu ( 16 ) , okulda arkadaşlarıyla şakalaşırken , kendisini asker uğurlamalarında olduğu gibi havaya fırlatmalarını isteyerek , " Beni havaya attıktan sonra tutmayın . Ayaküstü yere düşeceğim " dedi . Kenara çekildiler Bunun üzerine arkadaşları Azizhan Bayık , Alparslan Sabri Şen , Engin Yanık , Hüseyin Küçükkütük ve Barış Cebeci , havaya attıkları Nasifoğlu yere düşerken kenara çekildi . Nasifoğlu da kafa üstü düştü . Yere düşünce bayılan Nasifoğlu , arkadaşları ve öğretmenlerinin yardımıyla kaldırıldığı Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı . Öğrenciler disiplinde Beyin travması geçirdiği ve kafatasında çatlaklar oluştuğu belirtilen Nasifoğlu , Akdeniz Üniversitesi'ne sevk edilerek , Beyin Cerrahi Servisi'nde yoğun bakıma alındı. Anne Sevgi Nasifoğlu , olayın iyi niyetle yapılmış " acı bir şaka " olduğunu söyledi . Hastanede biten şakaya karışan beş öğrenci ise Disiplin Kurulu'na sevk edildi . Komutanlar 1. Çok şey anlattılar ! TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın makamındaki " kısa görüşme " Genelkurmay'ın " türban konusundaki tavrı"nı ortaya koydu . Askeri çevreler jet ziyareti " mevlit ziyareti"ne benzetti SERPİL ÇEVİKCAN Ankara Genelkurmay'ın , TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın türbanlı eşini Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i uğurlama törenine götürmesinden duyduğu rahatsızlık , dün Türk siyasi tarihinin en kısa nezaket ziyaretinin gerçekleşmesine neden oldu . Sezer'in türban konusundaki tavrı ve açıklamalarına karşın , düne kadar bu konuda açıktan hiçbir tepki vermeyen askeri kanadın Arınç'ı ziyaretleri sadece 1. Alınan bilgilere göre , Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ile Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman , Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cumhur Asparuk , Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Bülent Alpkaya ve Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur'un Arınç'ı ziyareti şöyle gerçekleşti : Komutanlar Başbakan Abdullah Gül'ü ziyaretlerinin ardından TBMM'ye geçtiler . Gül'ün komutanlarla yapacağı görüşmenin saati basına yazılı olarak duyurulurken , Meclis Başkanı'nı ziyaretin ne zaman gerçekleşeceğinin duyurulmaması dikkat çekti . Komutanlar 11. Komutanları kapıda Arınç'ın Özel Kalem Müdürü Fatih Ören ile TBMM Basın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı Şahap Alp karşıladı . Ancak basın mensupları Arınç'ın makamının bulunduğu binaya gidene kadar ziyaret sona erdi . Ziyareti sadece TBMM fotoğrafçısının görüntülemesine izin verildi . Arınç makam odasının kapısında karşıladığı komutanlarla tek tek el sıkıştı . Genelkurmay Başkanı Özkök , Arınç'a , TBMM Başkanlığı'na seçilmesinden dolayı " hayırlı olsun " dileğinde bulundu . Tokalaşmanın ardından oturan komutanlara kolonya ikram edildi . Komutanlar ikramı kabul ederken Arınç ve Özkök birbirlerine hatır sordular . Özkök'ün " Nasılsınız ? " sorusuna Arınç , " Sağ olun , iyiyim siz nasılsınız ? " karşılığını verdi . Daha sonra , kendisi oruçlu olduğu belirtilen Arınç , konuklarına çikolata ikram etmek istedi . Ancak komutanlar bu ikramı kabul etmediler ve izin isteyip kalktılar . Arınç , komutanları makam odasının kapısına kadar uğurladı . Mevlit ziyareti gibi Jet ziyaret , askeri çevrelerde " mevlit ziyareti " biçiminde yorumlanırken , kulislere yansıyan bir başka bilgi de , komutanların görüşmenin bu çerçevede gerçekleşmesine birkaç gün önce karar verdikleri yolundaydı . Komutanların Başbakan gibi , Meclis Başkanı'na da bir nezaket ziyaretinde bulunmanın doğru olduğu kararına vardıkları , ancak ziyareti çok kısa tutarak tavırlarını ortaya koymaya karar verdikleri kaydedildi . MGK'da beklenen türban uyarısı geldi Öğlen toplanan MGK'da askeri kanat , tartışılmakta olan " protokolde türban " konusunda beklenen çıkışı yaptı . Konuşma yapan Kara Kuvvetleri Komutanı Org . Aytaç Yalman , protokolde türbanlı görüntünün yarattığı rahatsızlığı dile getirirken , Anayasa Mahkemesi'nin bu konudaki kararını anımsattı . Kıyafet konusundaki kurallara herkesin riayet etmesi gerektiğine işaret eden Yalman'ın laikliğe vurgu yaptığı öğrenildi . Türban konusunda tartışma ortamı doğmasının Türkiye'nin menfaatine olmadığını belirten askeri kanadın , " Geçmişte türbanın hangi amaçla kullanıldığı kamuoyunca bilinmektedir . Bu konuda yüksek yargının kararı bağlayıcıdır " mesajı verdiği öğrenildi . Arınç : Kim kime tepki gösteriyor " Jet ziyaret " sorularına kızan TBMM Başkanı Arınç , " Yapılan yorumlardan utanç duyuyorum " dedi ANKARA Milliyet Türbanlı görüntüye tepki yorumlarına kızan TBMM Başkanı Arınç , Milliyet'in " komutanlar oturmadı " yolundaki iddiaları nasıl değerlendirdiği sorusuna , " Fotoğrafta da montaj mı yaptık " karşılığını verdi . TV haberlerinde " Komutanlar oturacak kadar bile kalmadı " yorumları yer alınca Arınç , Meclis'in fotoğrafçısına çektirilen resimlerin basına dağıtılmasını istedi . Fotoğraflarda Arınç gülümserken , komutanlar ise ciddi yüz ifadeleriyle dikkat çekti . TİSK Başkanı Refik Baydur'u kabulünde yöneltilen sorulara sinirlenen Arınç , ziyareti şöyle özetledi : " Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanları , Meclis Başkanı seçilmem dolayısıyla tebrik ziyaretinde bulundu . Tebriklerini kabul ettim . Ancak , MGK toplantısı olduğunu belirterek izin istediler . Ben de kendilerini uğurladım . Yapılan yorumlardan utanç duyuyorum . Ziyaretleri için kendilerine teşekkür ediyorum . " Arınç , ziyaretin bu kadar kısa sürmesini bir tepki olarak algılayıp algılamadığına ilişkin soruya , " Kim kime tepki gösteriyor , bu nasıl sual " karşılığını verdi . Eşimi götürmeyeceğim CNN Türk'te de Taha Akyol'un sorularını yanıtlayan Arınç , Köşk'teki resepsiyonlara başörtülülerin gittiğini belirterek , " Bu sorunun çözülmesi lazım . Görevim gereği neyse , onu yapacağım . Gerginliğin tarafı olmayacağım , mutabakat sağlanana kadar eşimi götürmeyeceğim " dedi . Hükümet , MGK'ya alışıyor ! 58 . hükümetin yeni bakanları , MGK'da Türkiye'nin acil sorunları ve irtica dosyalarıyla tanıştı BARKIN ŞIK Ankara 58 . hükümet ile ilk kez toplanan Milli Güvenlik Kurulu , BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın cevap beklediği Kıbrıs belgesini değerlendirdi . BM belgesine ilişkin Dışişleri Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı'nın raporlarını değerlendiren MGK , KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın " Belgedeki kabul edilemez düzenlemeler giderilirse yararlı olabilir " yaklaşımına tam destek verdi . MGK'da , hükümet kanadının yeni üyeleri ilk kez irtica dosyalarıyla da tanıştı . MGK kasım ayı olağan toplantısı , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer başkanlığında Çankaya Köşkü'nde yapıldı . saat 15 dakika süren toplantıda , Kıbrıs , AB , AGSP ile irtica ve PKK'ya ilişkin güvenlik dosyaları masaya yatırıldı . İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun , Özal döneminde katıldığı kurul toplantısına , Başbakan Abdullah Gül'ün yanı sıra Başbakan Yardımcıları Ertuğrul Yalçınbayır , . Ali Şahin ve Abdüllatif Şener , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül ve Adalet Bakanı Cemil Çiçek ilk kez katıldı . Toplantı öncesinde görüntü alınmasına izin verilirken , masaya portakal suyu konuldu . Toplantının , iftar vakti saatlerinde devam etmesi nedeniyle oruçlar Köşk'te açıldı . Plandaki " olmazlar " Annan , taraflardan BM planı konusundaki " çekincelerini " kendisine göndermesini beklerken , MGK , konuya ilişkin kapsamlı bir değerlendirme yaptı . Kurul'da verilen Kıbrıs brifinginde şu noktalara dikkat çekildiği öğrenildi : Adadaki Türk askerinin 10 binin altına inmesi kabul edilemez . KKTC'nin adadaki yüzde 56. Planda , liman bölgesi hariç Gazimagosa ve adanın önemli su kaynaklarının bulunduğu Güzelyurt bölgesinin terk edilmesi öngörülmektedir . Toprak oranını yüzde 18. Planda adanın kuzey ucu Karpaz bölgesinin Rumlara bırakılması istenmektedir . Söz konusu durum Türkiye'nin stratejik çıkarlarına aykırıdır . Mesarya toprakları ile batıdaki arazilerin terk edilmesi adadaki iki tümenin yer değiştirmesine neden olacaktır . Mal mülk edinimi ve egemenlik konusunda belgede kusurlar bulunmaktadır . Kurul , değerlendirmelerin ardından şu açıklamayı yaptı : " Toplantıda , Kıbrıs'a ilişkin son gelişmeler hakkında kurula bilgi sunulmuş , bu bağlamda , Türkiye'nin KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş'ın müzakere süreci itibariyle almış olduğu son tutumun desteklendiği kaydedilmiştir . " Zor bir dönemden geçiliyor ANKARA Milliyet Türk Silahlı Kuvvetleri'nin komuta kademesi , dün Başbakan Abdullah Gül'e kutlama ziyaretinde bulundu . Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök ile Kara , Hava , Deniz ve Jandarma Genel komutanları , Başbakanlık girişinde Başbakanlık Müsteşarı Fikret Üçcan tarafından karşılandı . Komutanlar , makam odasında kendilerini kabul eden Gül'ü , başbakanlık görevine gelmesinden dolayı kutladılar . Komutanlar yirmi dakika süren ziyaretin ardından açıklama yapmadan ayrıldı . Alınan bilgiye göre , komutanlar , 10 dakika süren sohbette AB ile ilişkiler , 11 Aralık'ta Kopenhag'da yapılacak AB Zirvesi , Irak ve Kıbrıs gibi konularda genel değerlendirmelerini paylaştılar , Gül de kendi görüşlerini aktardı . Görüşmede halkın yaşadığı ekonomik sorunların da vurgulanarak , " birçok açıdan zor bir dönemden geçildiği " üzerinde durulduğu kaydedildi . Üç dakika yorumu " Ufak tefek kazalar olabilir " Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve kuvvet komutanlarının Meclis Başkanı Bülent Arınç'a yaptığı üç dakikalık ziyareti , " Türkiye her şeyiyle normalleşecek . Bu yolda ufak tefek trafik kazalar olabilir " sözleriyle değerlendirdi . Helsinki Yurttaşlar Derneği'nin verdiği resepsiyona katılan Yalçınbayır , gazetecilerin " Komutanların Arınç'a yaptığı üç dakikalık ziyareti nasıl değerlendiriyorsunuz ? " sorusu üzerine , yolların emin ve güvenli olmadığını belirterek , " Hatalar olabilir . Bazı sürücü hataları olabilir . Bunların hepsi telafi edilecek . Yolarımızın kalitesi AB ülkelerinin kalitesinde değil . Yolun kalitesinde bile geriyoruz . İnşallah bunu da yakalayacağız " diye konuştu . Yargıtay : Türban , başkaldırı simgesi Yargıtay " Türban laikliğe karşı başkaldırının simgesidir " yorumunu yaptı . Kapatılan Akit gazetesi yazarının beraatıyla ilgili kararı bozan Yargıtay , türbanın kamu alanında takılmasına hukukun gereği olarak karşı çıkanların , türban yanlılarınca düşman ilan edildiği yorumunu yaptı . Akit'in 15 Kasım 1000 sayılı nüshasında Asım Yenihaber imzasıyla yayımlanan " Başörtüsü generalleri ve Saim Hoca " başlıklı yazı üzerine soruşturma başlatan İstanbul DGM Başsavcılığı , gazetenin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Mehmet Özcan hakkında TCK'nın 511 . maddesine muhalefet edildiği gerekçesiyle dava açtı . İstanbul No'lu DGM , Özcan hakkında beraat kararı verdi . Konu Yargıtay'a taşındı . Başvuruyu 15 Kasım'da karara bağlayan . Ceza Dairesi ise , yazının bütününe bakıldığında 511'nin değişen . fıkrasındaki suçun oluştuğu ve sanığın cezalandırılması gerektiğini kaydetti . AB'den ordu uyarısı Lüksemburg Başbakanı'ndan AKP liderine : Kıbrıs ve AGSP'yi gündeme taşıyan AB , siyasette çok fazla ön plana çıkan Türk ordusunu ileride önünüze getirecek UTKU ÇAKIRÖZER AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'a , Türkiye'nin AB üyeliği için çıktığı Avrupa turunun Lüksemburg ayağında Başbakan Jean Claude Juncker'den " ordu " uyarısı geldi . 1. Bir dostunuz olarak bunu bilip hazırlıklı olmanınızı öneririm " dedi . Kopenhag'da Türkiye'ye Avrupalı olduğunu tescil eden net yanıt verilmesi gerektiğini belirten Juncker , Erdoğan'a , " Sizi içeride zor durumda bırakmayacak bir karar için çaba harcayacağız " diye konuştu . Erdoğan'dan cevap Erdoğan ise Juncker'e , TSK'nın demokrasiye bağlılığını vurgulayarak , " Ordu siyasetin kan kaybettiği , zayıfladığı dönemlerde ve ülkenin bütünlüğüne yönelik terör tehlikesinin arttığı dönemlerde etkin rol oynamaktadır " karşılığını verdi . AB'nin Türkiye'ye karşı ayrımcılık yapmasına karşı çıkarak , " AB bir Hıristiyan Kulubü değil . Müslüman olduğu için Türkiye dışlanamaz " diyen Juncker , AKP'yi Avrupa Parlamentosu'nda kendi partisinin de yer aldığı Hıristiyan Demokratlar'a katılmaya davet etti . Juncker , Kopenhag'da Türkiye ile ilgili alınacak karar konusunda da şunları söyledi : " Türkiye AB ilişkileri iki yüzlülükten arındırılmalıdır . Bir an önce tarih verip işleri sürüncemeye bırakmaktansa Türkiye'yi tatmin edecek bir takvim yaratmalıyız . Kopenhag'da " Türkiye'nin yeri Avrupa mı ? tartışması bitmeli . " Erdoğan'ın , ikinci durağı Amsterdam'da Hollanda Başbakanı Jan Peter Balkenende , " Kopenhag'da müzakere tarihi yerine , bu tarihin açıklanacağı başka bir randevu verilmelidir " dedi . Balkenende , müzakare tarihi verilmemesi taleplerine gerekçe olarak , " Türkiye de insan hakları uygulamaları , askerlerin sivil de netimi ve demokratikleşme alanın da yaşanan problemleri " gösterdi . " AKP , Erbakan'ı Köşk'e çıkaracağız diye oy istedi " Necmettin Erbakan , Erdoğan'ın AB turunu , " Abdullah başbakan oldu , ben arka planda kalmayayım " diye yaptığını söyledi . Erbakan , Film yeni başlıyor dedi ANKARA Milliyet Kapatılan RP'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın AB turunu eleştirdi . Erbakan , " Tayyip , bu turu Abdullah başbakan oldu , ben arka planda kalmayayım diye yaptı . Bu turu niye Başbakan yapmıyor . Tekrar tekrar gitmesi bizi küçük düşürüyor " diye konuştu . Kanal D'de " Arena " programında Uğur Dündar'ın sorularını yanıtlayan Erbakan , Erdoğan'a şu eleştirileri yöneltti : " Pehlivanın mindere çıkışı belli oldu . Tayyip , Kıbrıs için Belçika modelinden bahsediyor . Belçika modelinden haberi yok . Kıbrıs ve AB'nin ayrı ayrı ele alınmasını istiyor . Sonra paket halinde görüşelim diyor . Kıbrıs meselesini tam bir çorbaya çevirdiler . " Atatürk Milli Görüşçü Erbakan , " Atatürk hiçbir zaman Avrupa'nın her dediği doğrudur demedi . Atatürk yaşasaydı Milli Görüşçü olurdu . Sakın bunların her dediğini yapmayın diye tembih etti " görüşünü dile getirdi . Erdoğan'ı ve Gül'ü tebrik edip etmediği sorusu üzerine Erbakan , " Tebrik edip etmemek önemli değil , kalplerin ne düşündüğü önemli . Onlar benim ne düşündüğümü bilirler " dedi . " Boynuz kulağı geçti mi ? " sorusuna ise Erbakan , " Şimdilik geçti . Ama film burada bitmedi , yeni başlıyor " yanıtını verdi . Erbakan , " AKP , Milli Görüş tabanından oy aldı . Bu taban , oylarını onlara kredi gibi verdi . Onlar seçim meydanlarında Erbakan'ı Cumhurbaşkanı yapacağız dediler " diye konuştu . Türban öncelikli Cuma namazı için Ümraniye Yenidoğan beldesine giden Erbakan , burada da şöyle konuştu : " Vatandaş onlara Milli Görüşçü oldukları için bu kadar teveccüh göstermiştir . Bakacağız , gerçekten Milli Görüşçü olduklarını ispat edecekler mi ? " Erbakan , türbanla ilgili bir soruya da , " Milletin en öncelikli meselelerinden biridir , hemen çözülmesi lazım . Bunları çözmezlerse bir daha oy alamazlar , orada da oturamazlar " yanıtını verdi . Reytingde Hoca önde MAGAZİN SERVİSİ Başbakan Abdullah Gül , reytingde , eski hocası Necmettin Erbakan'ın gerisinde kaldı . Başbakan Gül ile eski Genel Başkanı Erbakan , dün gece aynı saatlerde televizyonlarda canlı yayındaydı . Erbakan , Kanal D'de ekrana gelen " Arena"da Uğur Dündar'ın ; Abdullah Gül ise " Siyaset Meydanı"nda Ali Kırca ile stüdyodaki konukların sorularını yanıtladı . Erbakan , tüm seyirci grubunda 5. Gül ise 1. Gül'ün izlenme payı 14. A/B Grubu'ndaki oranlar şöyle : Erbakan : 5. Gül : 5. BDDK sonunda patladı AKP çevrelerinin seçim öncesi başlayan ve Meclis araştırması istenmesine varan iddialarına sessiz kalan BDDK , sonunda eleştirileri yanıtladı . Gazete ve TV'lerden yöneltilen saldırıların bitmek bilmediğine dikkat çeken BDDK , eleştirilerin hiç bir bilgi ve belgeye dayanmadığını açıkladı EKONOMİ SERVİSİ Seçimler öncesi AKP yetkililerinin sert eleştirilerine uğrayan ve seçimlerden sonra da hükümete brifing verdiği saatlerde , 10 civarında AKP milletvekilinin hakkında Meclis araştırma komisyonu kurulması için önerge verdiği Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu , ( BDDK ) beklenen açıklamayı yaptı . Kurumdan dün yapılan açıklamada , " Gazete , dergi , televizyon , internet ve radyolar kanalıyla BDDK'ya yöneltilen saldırıların bitmek bilmediğine " dikkat çekilerek , " Son günlerde yaşanan gelişmeler nedeniyle açıklama yapmanın gerekli hale geldiği ifade edildi . Açıklamada kurumun iddia edildiği gibi denetim dışı olmadığı , bütün kararlarının yargı denetimine tabi olduğu belirtildi . Bilgiye dayanmadan eleştiriliyor " BDDK'nın sorunlu bankaların sistem dışına çıkarılması ile ilgili sözkonusu işlemleri zaman zaman hiçbir somut bilgi ve belgeye dayanmadan eleştiri konusu yapılmaktadır " denilen açıklamada , daha sonra şöyle denildi : " Kurumun tüm kararları iddiaların aksine yargı denetimine tabidir . Ayrıca , Cumhurbaşkanı Devlet Denetleme Kurulu vasıtasıyla yaklaşık iki yıldır denetim yaptırmaktadır . Yıllık raporlar ibra için ilgili bakan tarafından Bakanlar Kurulu'na sunulmaktadır . Kurumumuz ölçülü ve bilgi yapılmak şartıyla her türlü eleştiriye açıktır . Ancak , eleştiriler yapılırken Türkiye'nin son yıllarda içinde bulunduğu zor ve hassas koşullarda sorunlu bankalar TMSF'ye devredilmeseydi ne olurdu ? sorusunun da akıllarda tutulması gerekir . " Önergeleri yanıtladık Tüm kararlarında şeffaflığa önem verildiği ve bu nedenle de Meclis'te gündeme gelen soru önergelerine bilgi verildiği belirtilen açıklamada , " Ancak , şeffaflık ile sırların açıklanmaması yükümlülüğü arasındaki ince ayrıma dikkat etmek zorunda olan kurumun , baskılara rağmen sır olan bilgileri saygınlığının zedelenmesi pahasına açıklamayacağı , ancak bu sırları hükümetle paylaşmaya devam edeceği bilinmelidir " denildi . Saldırılar bitmiyor BDDK'nın saygınlığına tüm çevrelerin özel bir dikkat göstermesinin öneminin büyük olduğu ifade edilen açıklamada , " Gazete , dergi , televizyon , internet ve radyolar kanalıyla yöneltilen bitmek bilmeyen saldırılara , basının otokontrol mekanizmalarından bir uyarı gelmediği gibi , kişi haklarına saldırı sayılabilecek haber anlayışı hiçbir kurum tarafından da sorgulanmamaktadır . BDDK , tüm çalışanlarıyla ekonominin hassas dengelere sahip olduğunun farkındadır ve bankacılık sektörünün güven çatısı olmaya devam edecektir " denildi . El koyma raporlara dayanıyor BDDK'nın , bankacılığın yeniden yapılanması için hazırladığı programı , süratle devreye soktuğu belirtilen açıklamada , program ile sektörün konsolidasyon sürecine girildiği , finansal risklerinin yönetilebilir düzeylere düşürüldüğü belirtildi . Açıklamada şöyle denildi : " BDDK , bir bankanın yönetim ve denetimini ile ilgili kararlar alırken yerinde denetim görevini ifa eden Bankalar Yeminli Murakıplarının raporları , uzaktan gözetim ve değerlendirme raporları esas alınmaktadır " denildi . Hukuk mücadelesi veriyoruz BDDK'nın kamu alacaklarının tahsili için yoğun bir hukuk mücadelesi verdiği belirtilen açıklamada TMSF'nin bugüne kadar hakim ortaklar aleyhine İcra ve İflas Yasası'na göre 546 adet , 6185 sayılı Kanun gereğince 99 adet ve şahsi iflas davalarını da içeren diğer davalar da 184 adet dahil olmak üzere toplam 819 adet dava açtığı ifade edildi . Açıklamada şöyle denildi : " BDDK için , hukuki mücadele dışında başka bir tahsilat yolu yoktur . Hakim ortakların şirketleri , zannedildiği gibi , bankalarla birlikte TMSF'ye devredilmemektedir . Bankalar Kanunu gereğince TMSF , sadece hakim ortakların mal varlıkları üzerine ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz talep edebilmektedir . " Bayram öncesi indirim ve taksit seferberliği Mağazalar ve büyük alışveriş merkezleri bayrama indirimler ve artan taksit sayılarıyla hazırlanırken , bankalar da alışveriş kartlarında cazip kampanyalar düzenliyor AYFER YILDIZ Şeker Bayramı ve yılbaşının yaklaşıyor olması alışveriş merkezlerini harekete geçirdi . İstanbul'daki Carousel Alışveriş ve Yaşam Merkezi'nde bulunan bazı mağazalar bayram alışverişi için yüzde 15 50 arasında değişen indirimlere başladı . Bayrama indirim kampanyasıyla hazırlanan Akmerkez , yılbaşı için araba çekilişi kampanyası düzenliyor . Aralık 1001 Şubat arasında toplam 50 milyon liralık alışveriş yapan herkes araba kampanyasına katılabiliyor . Akmerkez'deki mağazalar da taksit sayısını artırdı . Hediye kampanyaları Bayram nedeniyle ziyaretçi sayısının yüzde 10 artmasını bekleyen Profilo Alışveriş Merkezi 50 Kasım 1001 Mart'ta " daha çok alışveriş , daha çok hediye " kampanyası düzenliyor . Galleria'da yüzde 10 60 arasında değişen indirimin yanı sıra , çeşitli hediye kampanyaları yapılıyor . İstanbul Büyükçekmece'de hizmet veren Aymerkez de , bayram süresince giyim ve ayakkabı reyonlarından alışveriş yapan herkes yüzde 10 tutarında hediye çeki kazanacak . Capitol Alışveriş Merkezi de otomobil çekiliş kampanyası düzenliyor . Capitolcard sahipleri , 50 milyon lira ve katlarında alışveriş yaparak çekilişe katılabiliyor . Nişantaşı ve Osmanbey'de de bazı mağazalar yüzde 50 50 arasında değişen indirimlere başladı . Mağazalardan taksit atağı Çarşı Mağazaları , 50 Kasım'a kadar taksit uygulamasına devam ederken , çeşitli ürünlerde yüzde 15'e varan indirim yapıyor . YKM Mağazaları , 100 milyon ve üzeri alışverişlere taksit uyguluyor . Aralık'ta açılacak olan Topkapı'daki alışveriş mağazası Maxi Pazar ünlü markaları yarıya yakın fiyattan satışa sunuyor . Migros , 11 Kasım 11 Aralık arasında 644 üründe özel indirimler yapıyor . bu ürünler arasında güllaç , helva , bal , etler , bakliyat , turşu , yağ grubu , kuruyemiş , içecekler , ev ihtiyaçları , böreklik kaplar da yer alıyor . Gima'nın 11 Aralık'a kadar sürecek bayrama özel indirim kampanyası kıyafetten çikolataya , şekerlemelerden oyuncaklara kadar bir çok ürünü kapsıyor . Taksitli satış uygulamasını da sürdüren Gima , Süpervizyon'daki bulmacayı çözüp şifreyi bulan ilk bin müşterisine 10 milyonluk Gima / Endi alışveriş çeki veriyor . Tansaş mağazalarından alışveriş yapan Bonus Card sahipleri de Ekstra Bonus'lu ürünlerde yüzde 10 bonus kazanıyor . Bankaların kart rekabeti arttı Bankalar bayram ve yılbaşı alışverişlerinde kart sahiplerine cazip ödüllü seçenekler sunmaya başladı . Worldcard , kasım ve aralık aylarında çekilişle belirlenecek bin kart sahibine yaptığı alışveriş tutarına eşdeğer Worldpuan verecek . Bonus MasterCard , 51 Aralık tarihleri arasında 400 milyon ve üzerinde harcama yapan kart sahipleri , 1005'ün özel müşterileri arasına girecek ve yılın ilk üç ayında yaptıkları alışverişlerde yüzde 50 fazla bonus kazanacak . Maximum kartıyla yılsonuna kadar 500 milyon ve üzerinde harcama yapan kart sahipleri iki kat puan kazanacak . Dışbank'ın alışveriş ve kredi kartı İdeal Kart ile 19 Kasım 51 Aralık tarihlerinde yapılan her alışveriş iki kat armağan puanı kazandıracak . İnişte freni tutmuyor AB ile ilgili beklentiler , Merkez Bankası'nın açıklamaları ve bayramın yaklaşması , dolardaki satışları hızlandırdı . Dolar dün serbest piyasada 15 bin lira düşerek milyon 518 bine indi ORHAN TEKEOĞLU AKP'nin iktidar olmasından sonra AB ile ilgili son gelişmelerin yanı sıra , Merkez Bankası'nın dolar alım ihalesi açacağını açıklaması , doları son beş buçuk ayın en düşük düzeyine indirdi . Bayram öncesinde TL ihtiyacının da artmasıyla dolarda çözülmeler hızlandı . Bankalararası piyasada sabah milyon 550 bin lira düzeyinde seyreden dolar , bir süredir tutunduğu bu psikolojik sınırın da altına indi . Dün bir ara milyon 550 bin liraya kadar gerileyen dolar , gelen tepki alımlarıyla günü milyon 541 bin liradan kapattı . Dolar serbest piyasada 15 bin lira değer kaybederek milyon 518 bin liraya indi . Doların seçimlerden bu yana değer kaybı yüzde 9. Merkez alıma hazırlanıyor Merkez Bankası , ödemeler dengesindeki ve ters para ikamesi sürecindeki gelişmelerle dövizde arz fazlası oluşması durumunda , haziran ayında son verilen döviz alım ihalelerine yeniden başlayacağını bildirdi . Merkez Bankası , döviz alım ihaleleri için bir takvim vermezken , hangi koşullarda ihale düzenlenebileceğini açıkladı . Koşullar oluşuyor Merkez Bankası'nın açıklamasında , döviz alım ihalesi düzenlemeyi gerektiren koşulların yakından izlendiği belirtilerek , şöyle denildi : " Siyasi belirsizliğin ortadan kalkması , olumlu bekleyişlerin sürmesi ve programın kararlılıkla uygulanmaya devam edilmesi halinde , bu şartların oluşması kuvvetli bir olasılık olarak görülmektedir . Merkez Bankası'nin bankalararası para piyasası ve döviz efektif piyasalarındaki aracılık faaliyetlerinden tedricen çekilme sürecinin , Aralık 1001 tarihi itibariyle tamamlanacağı bildirildi . Apel Çelik , yurtdışında beş paravan şirket kurmuş Apel Çelik'in , sahibi olduğu TYT Bank'ın içini boşaltma operasyonunda beş farklı ülkede kurduğu toplam 16 şirketi kullandığı ortaya çıktı NEDİM ŞENER Sahibi olduğu Lapis Grubu şirketlerine , çoğunluk hisselerini elinde bulundurduğu TYT Bank'tan 500 milyon dolar usulsuz kredi aktaran Apel Çelik'in yurtdışında bu amaçla paravan şireketler kurdurduğu ortaya çıktı . Yurtdışında Baldwin Speedy Printing Centers , Union Parmaceutical Ltd . , Universal Transportation Ltd . , Centry Automation Corp . , Red Lands Cable Television Corp . adında beş şirket de dahil toplam 16 ayrı şirket kuran Apel Çelik'in , bu şirketlere açmış gibi gösterdiği kredileri Lapis Grubu'na bağlı diğer kuruluşlara aktardığı belirlendi . İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen ve 16 Kasım'da Apel Çelik'e 5. Rapor yok Açılan krediler ise , muvazalı işlem dolayısıyla , kredibilite raporu düzenlenmeden verildi . TYT Bank'tan açılmış görünen bu kredilerle ilgili işlemleri Dündar Engin ve Selçuk Güzenge adlı kişiler yürüttü . Ancak bu kişilerin de kredileri kullanan şirketlerin temsilcisi olmadığı , şirket yöneticileri gibi Lapis Grubu'nda çalışan kişiler olduğu belirlendi . Bu arada , TYT Bank davası ile ilgili olarak gazetemizde dün yayımlanan haberde , 1994 yılında bankanın yönetim kurulu başkanvekili görevini yürüten ve son davada aklanan Sabit Biter Özsulu'nun fotoğrafı , yanlışlıkla Apel Çelik olarak çıkmıştır . Düzeltir , özür dileriz . Koç gıdada tek çatı altında büyüyecek Koç Holding , grubun gıda şirketleri Tat Konserve , Maret , Pastavilla Makarnacılık ve SEK Süt Endüstrisi Kurumu'nu Tat çatısı altında birleştiriyor EKONOMİ SERVİSİ Koç Holding , gıda sektöründeki dört şirketini tek çatı altında topluyor . Grubun gıda şirketleri Tat Konserve , Maret , Pastavilla Makarnacılık ve SEK Süt , Tat çatısı altında birleştirilecek . Vizyonunu Dünyanın en büyük 100 şirketi arasında olmak olarak açıklayan Koç Topluluğu'nun , dört gıda şirketini birleştirme kararını da Türkiye'nin en büyük gıda şirketlerinden birini oluşturmak amacıyla aldığı açıklandı . Tat yılda yüzde büyüyecek Konu ile ilgili olarak dün bir basın toplantısı düzenleyen Koç Holding Gıda ve Tüketim Grubu Başkanı Hasan Yılmaz , Koç Topluluğu'nun cirosunun yüzde 15'ini oluşturan Tüketim Grubu'nun içinde yer alan gıda ve perakende şirketlerinin , Koç'un ana hedeflerine ulaşmasında önemli bir rolü olacağını söyledi . Gıda ve tüketim grubunun 1001'de 1. Birleşmenin süreci ve metodu konusunda en çok dikkat ettikleri konunun açıklık , şeffaflık ve kontrol edilebilirlik olduğunu anlatan Yılmaz , SPK'ya bilgi aktarımıyla dün başlayan sürecin , izinlerle 1005 yılı Mart ayında sonuçlanmasını beklediklerini kaydetti . İSO 500'de 61'nci sıraya çıktı Tat çatısı altında toplanacak dört şirketin tek elden yönetimi ninin üretimden satışa , pazarlamadan lojistiğe , insan kaynakları kullanımından finansman ve bilgi teknolojilerine kadar birçok alanda önemli faydalar getireceğini söyleyen Yılmaz şöyle devam etti : " Beklenilen faydalara şöyle bir göz attığımızda karşımıza ölçek ekonomisinin faydalarından yararlanabilecek Türkiye'nin büyük gıda şirketlerinden biri çıkıyor . 1001 yılı İSO 500 büyük firma verileri bazında örneğin Tat 110 . sıradayken yeni yapısıyla 61 . sıraya oturuyor . " Hazine aralıkta 6. Hazine'nin açıkladığı aralık ayı iç borçlanma stratejisine göre , 6. Hazine Aralık'ta , Aralık valörlü olmak üzere , 11 Mayıs 1005 itfa tarihli ve 169 gün vadeli bono ihalesi düzenleyecek . Hazine , değişken faiz ödemeli senetlerin kupon faizlerinin belirlenmesi amacıyla 18 Aralık valörlü olmak üzere 19 Mart 1005 itfa tarihli üç aylık referans bono ihalesi yaparak net 1. Bu miktar aralık ayında piyasaya yapılacak ödemeler ve kamu kurumlarıyla yapılan rekabetçi olmayan teklif ile doğrudan satışların geri ödeme tutarlarının toplamının yüzde 15'ini oluşturuyor . Bu ihalede rot ve ihale sonrası teklif yoluyla satış yapılmayacak . Aralıkta 1. Merkez'e tepki Ali Coşkun : Sosyal boyut var denemez Sanayi ve Ticaret Bakanı Ali Coşkun , Merkez Bankası Başkanı Serdengeçti'nin programın sosyal boyutunun olduğu ve enflasyonla mücadeleden vazgeçilemeyeceği açıklamasının hatırlatılması üzerine , " Programın sosyal boyutunun olduğunu söylemek yanlıştır , inşallah hükümetimiz tamamlayacak " dedi . Coşkun , TİSK Başkanı Refik Baydur'u kabulünde gazetecilerin sorusu üzerine , " Nüfusun yüzde 15'i açlık sınırına gitmişse , yüzde 50'si de yoksulluk sınırına gelmişse ve işsizlik bu boyuta ulaşmışsa , bu programın sosyal boyutu olduğunu söylemek yanlıştır . Sosyal boyutunu inşallah bizim hükümetimiz tamamlayacak " dedi . MÜSİAD : Serdengeçti haddini bilsin Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği ( MÜSİAD ) Merkez Bankası Başkanı Serdengeçti'nin " Enflasyonu istemek bilerek yada bilmeyerek yolsuzluk önermektir " sözlerine yazılı bir açıklamayla yanıt verdi . Bayramoğlu , " Sayın Serdengeçti haddini bilsin . Kendisi hesap sorma değil , hesap verme makamındadır " dedi ve Serdengeçti'yi spekülatif gündem oluşturmakla suçladı . Merkez Bankası Başkanı'nın kendi başına ayrı bir program uygulayamayacağını iddia eden Bayramoğlu , " Sayın Serdengeçti , piyasaların çok nazik olduğu bir ortamda hükümete kendini ekonomik program dikte etme arayışında mı görüyor ? " dedi . Migros'tan günde açılış Kasımın son iki gününde Güneydoğu'da bir alışveriş merkezi ve iki mağaza açan Migros , Aralık'ta da İstanbul yeni tarzdaki ilk mağazasını faaliyete sokacak EKONOMİ SERVİSİ Kasımın son iki gününde üç mağaza ve bir alışveriş merkezini hizmete açan Migros Türkiye'deki gelişimine Güneydoğu'da devam ediyor . Migros , dün Diyarbakır'da MMM formatında mağaza açarken , bugün de Gaziantep'te Alışveriş Merkezi ve Migros'ları faaliyete sokuyor . Migros , Diyarbakır'da 1996'de açılan MM mağazasının ardından dün MMM Migros açtı . Yeni Migros , üç katlı Mega Center Alışveriş Merkezi içinde kuruldu . Ciro hedefi milyar dolar Alışveriş merkezlerinin içinde yer alan Migros'larda 50 bin çeşit ürünün yanı sıra dolmadan humusa , hazır yemeklerin yapılacağı meze reyonu ve deniz mahsüllerinin bulunacağı balık reyonları da hizmet veriyor . Burada ayrıca bir müzik reyonu kuruldu . Migros Genel Müdürü Ömer Bozer Diyarbakır Migros'un açılışında yaptığı konuşmada , " Bu mağazamız ile birlikte yurt içi ve dışındaki mağazalar zincirimiz 446'e ulaştı . Bu açılışlarımız devam edecek . Bu yıl sonuna kadar yurt içi ve dışındaki ciromuzun toplam milyar dolara ulaşacağına inanıyorum . Diyarbakır da bu mozaiğin bir parçasıdır " dedi . Gaziantep'e bedesten Migros Gaziantep'te bugün açılacak Migros Bedesten Alışveriş Merkezi ise Migros'un Türkiye'deki İstanbul Ankara Antalya'dan sonra dördüncü alışveriş merkezi olacak . İçinde MM Migros mağazası bulunan bedesten şeklinde tasarlanmış alışveriş merkezi beş katta , fast food alanları ve birçok mağazayı ve çocuklar için bir oyun alanının barındırıyor . İstanbul'da yeni tarzda Migros Migros Aralık'ta da İstanbul Ihlamur'da MM formatında farklı bir mağaza açacak . Ziyaretçilerin kendisini daha rahat hissetmesi ve ürünlere daha kolay ulaşması amacıyla yeniden tasarlanan bu mağazada farklı renklerde tasarlanan reyonların yanı sıra , unlu mamüller ve meyve sebze çeşitleri küfelerle sunulacak . Yeni Migros'a adım atılan ilk andan itibaren zeminlerdeki değişikliklerden , reyonlara yöneltilmiş spotlara kadar müşterileri aydınlık ve keyifli bir ortam karşılayacak . Maret hissesi yüzde 18. Maret hisseleri dün borsada yüzde 18. Tat Konserve dün yüzde 6. . . Kurban bayramlarında yaşanan çirkin görüntüleri eleştiren Bakan Mehmet Aydın , " Eziyet etme görüntüleri İslam'a da uygun değil " dedi GÜNSELİ ÖNAL Ankara Devlet Bakanı Mehmet Aydın , kurban bayramlarında yaşanan vahşet görüntülerinin kendisini her vatandaştan daha çok etkilediğini belirterek , bu bayramda bu tür görüntülerin azalması için her önlemin alınacağını söyledi . Türk kültüründe kurbanlık hayvana " ince kalpli muamele geleneği " olduğuna dikkati çeken Aydın , " Bizim kültürümüzde hayvana kına yakma , kesilmeden önce gözlerini bağlama , çocukların gözlerinin önünde kesmeme vardır . Sokakta kurban kesme , hayvana eziyet etme görüntüleri , zaten İslam'a da uygun değil . Bu yıl kurban kesimini estetik açıdan da , diğer açılardan da güzelleştirmeye çalışacağız . Belediyeler , kesimhaneler aracılığıyla gerekli önlemler alınacak " dedi . İslam'da hayvan haklarının çok önemli olduğunu belirten Aydın , " Hayvan Hakları Yasası'nı bu dönem biz çıkartırız . Bu şeref de bize ait olur " diyerek şöyle konuştu : " Peygamberimiz , kuyunun başında , ıslak toprağı yalayarak susuzluğunu gidermeye çalışan köpeği görünce ayakkabısına ip bağlayarak kuyuya sarkıtan ve çıkardığı suyu hayvana içiren bir adama , günahlarının affolduğunu söylemiş . Bir odaya kapatarak açlıktan bir kedinin ölmesine yol açan kadına da , Tanrı sana cehennemde yardım etsin demiştir . " ANAP'a Prof . doktor lazım Pakdemirli , " Diğer adayların hepsi doktor . Kan kaybı fazla . Buna Prof . Doktor . lazım " dedi ANKARA Milliyet ANAP Genel Başkan Vekili Ekrem Pakdemirli , ANAP Olağanüstü Kongresi'nde genel başkanlığa aday olduğunu açıkladı . Işın Çelebi , Ali Talip Özdemir ve Lütfullah Kayalar'dan sonra Pakdemirli'nin açıklamasıyla ANAP genel başkanlığına aday olanların sayısı 4'e çıktı . Ankara Bölge Toplantısı'nda konuşan Pakdemirli , partisinin Kasım seçimlerindeki yenilgisinden genel başkan kadar herkesin sorumluluğu olduğunu söyledi . Pakdemirli , Refahyol hükümetinin ardından ANAP'ın hükümeti kurmaması gerektiğini defalarca dile getirdiğini , ancak dinletemediğini söyledi . ANAP'ı " ağır yaralı bir dev " olarak nitelendiren Pakdemirli , " Arkadaşlarımız , öyle bir genel başkan olsun ki , partinin adı yolsuzlukla anılmasın diyorlar . Benim dışımdaki adayların hepsi de alanlarında doktor . Ancak yara büyük , kan kaybı fazla . Buna doktor yetmez , buna profesör doktor lazım . Ben bu devi ayağa kaldırabilirim " dedi . Kendisinin muhafazakar , milliyetçi , sağlıklı , yenilikçi , sosyal adaletten yana , bireysel özgürlüklerin sonuna kadar kullanılması taraftarı , güçlü ve enerji dolu olduğunu ifade eden Pakdemirli , bunların hepsinin " Özal felsefesi " olduğunu kaydederken , " Ancak gün Özal felsefesini aşma günüdür " diye konuştu . Işın Çelebi , Ali Talip Özdemir , Lütfullah Kayalar ve Ekrem Pakdemirli daha sonra toplu fotoğraf çektirdi . Derviş , maaşı cep'e veriyor CHP'li Derviş'in son ödediği cep telefonu faturası 1. . . EZELHAN ÜSTÜNKAYA Ankara CHP İstanbul Milletvekili Kemal Derviş'in başını bu aralar cep telefonu faturaları ağrıtıyor . Tüm iş ve özel görüşmelerini " cepten " yapan Derviş'in , son faturasına yaklaşık 1. Derviş'in cep telefonu faturalarının şişkinliği " Maaşını cebe yatırıyor " diye yorumlandı . Derviş , masraflarını devletin üstlendiği gezilerde ise " tasarruf " yapmaya özen gösteriyor . Geçtiğimiz günlerde AB Konvansiyonu toplantısı için Brüksel'e giden Derviş , masrafları Meclis'in karşıladığını göz önünde bulundurarak , geceliği 110 euro ( yaklaşık 550 milyon lira ) olan Hilton Oteli yerine arkadaşının evinde kaldı . Böylece Derviş , iki günlük gezide TBMM'nin 440 euro tasarruf etmesini sağladı . İnsan haklarını ihlal eden izliyor İnsan hakları izleme kurullarının üyeleri arasında insan haklarını ihlal edenler de bulunuyor . Suçlanan polis müdürü ya da jandarma komutanı kurulda iddiaları inceliyor . Sonuç ortada . . . SALİHA ÇOLAK Ankara TBMM İnsan Hakları Komisyonu'nun yeni üyeleri , il ve ilçelerde oluşturulan insan hakları izleme kurullarının " devlet " ağırlıklı yapısından şikayet etti . Toplantıda , " İnsan haklarını ihlal edenlerin insan haklarını izlediği " vurgulanırken , " devlet kurullardan çekilsin " görüşü hakim oldu . İnsan hakkı ihlali sözkonusu olduğunda iddiayı değerlendirecek kurulda , suçlanan polis müdürü ya da jandarma komutanı bulunduğu için sonuç alınamadığını bildiren üyeler , " Şikayet edilen kişi zaten toplantı odasında . Genellikle ihlalleri örtbas çabaları oluyor " görüşünü dile getirdi . Üyeler ayrıca , " Bu yapıyla sorumluların ortaya çıkarılması , cezalandırılması mümkün değil . Devlet çekilmeli , kurullar sivil toplum örgütlerinden oluşmalı . Böylece bağımsız raporlar hazırlayabilirler " dedi . Komisyonun , konuyla ilgili bir çalışma yapması ve bu görüşler doğrultusunda bir değişiklik için izlenecek yöntemin belirlenmesi kararlaştırıldı . Devlet ihlal ediyor Geçmiş dönemlerde , NGO ( hükümete bağlı olmayan organizasyon ) gibi çalışmadığı için uluslararası heyetler tarafından yeterince dikkate alınmayan komisyon da , bu dönem bir NGO gibi çalışma kararı aldı . Komisyon Başkanı Mehmet Elkatmış , geçmiş dönemlerde birtakım sıkıntılar yaşandığını kaydederek , " Daha fazla insan hakları ihlal eden devlettir . Hele Türkiye gibi , bize benzeyen ve demokrasiyle idare edilmeyen ülkelerde insan haklarını devlet kurumları ihlal ediyor . Bu nedenle birinci derecede sivil toplum örgütleriyle çalışacağız " değerlendirmesini yaptı . Çanakkale içinde kim vurdu beni ? Çanakkale Cezaevi'nde beş kişinin nasıl öldüğünü tespit edecek operasyon kasetleri kayboldu . Adam öldürmekten yargılanan mahkumlar " biz öldürmedik " diye kasetin izlenmesini istemişlerdi GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Hayata Dönüş operasyonu kapsamında Çanakkale Cezaevi'ne düzenlenen ve beş kişinin yaşamını yitirdiği olaylara ilişkin davada " kaset skandalı " ortaya çıktı . Arkadaşlarını ve bir askeri öldürdükleri iddiasıyla , idamla yargılanan mahkumların " en önemli delilimiz " diye nitelendirdikleri operasyona ilişkin kasetler , mahkeme emanetinde bulunamadı . Durumu tutanak altına alan mahkeme hala kaseti arıyor . Çanakkale Cezaevi'ne düzenlenen ve üç gün süren operasyonda Mustafa Mutlu adlı asker ile hükümlülerden Fidan Kalşen , Fahri Sarı , Sultan Sarı ve İlker Babacan yaşamını yitirmişti . Çanakkale Cumhuriyet Başsavcılığı , olayların ardından 154 mahkum hakkında dava açarken , 14 mahkumun " faili belli olmayacak biçimde ölüme sebebiyet verdikleri " gerekçesiyle dava açtı . Dava dosyasına , üç günlük operasyonun tüm görüntülerinin kaydedildiği kasetler de konuldu . Mahkeme kaseti istemedi Davanın başlamasının ardından avukatlarla birlikte kaseti izlemek için 50 Eylül 1001 tarihini belirleyen Çanakkale Ağır Ceza Mahkemesi heyeti , belirlenen gün geldiğinde kasetlerin bulumadığını bu nedenle izlenemeyeceğini bildirdi . Avukatların , kasetlerin 111. Yapılan araştırmada , Adalet Bakanlığı'nın , başsavcılıklardan , Hayata Dönüş operasyonu ile ilgili yurtdışında yürütülen olumsuz kampanyanın sona erdirilmesi için görüntü kasetlerini talep ettiği , başsavcılığın da bir kopyasını bile almadan , mahkemeden habersiz kasetleri gönderdiği anlaşıldı . Ancak mahkeme , bu bilgiye rağmen kasetlerin nerede olduğu kesin olarak anlaşılamadığı gerekçesiyle , araştırmayı sürdürdüğünü kaydederek bakanlığa yazı göndermedi . Arkadaşları yakmadı Böylece davanın en önemli delili ortadan kaybolmuş oldu . Söz konusu kasetlerde , arkadaşları tarafından yakılarak öldürüldüğü belirtilen Kalşen ile mahkumların açtığı ateş sonucu öldürüldükleri iddia edilen biri asker dört kişinin nasıl öldüklerine ilişkin görüntüler de bulunuyordu . Davanın önceki duruşmalarında , görüntüleri kaydeden bir asker , Kalşen'in kendisini yaktığını , mahkumların da silahlarının bulunmadığı yönünde ifade vermişti . Ancak kasetin bulunamaması , bu iddiaların da açığa çıkmasını engellemiş oldu . DAVUDOĞLU : Diplomatik yollar tükenmedi AKP'nin dış siyaset ve strateji danışmanı olarak Tayyip Erdoğan'ın dış gezilerine de katılan Prof . Dr . Ahmet Davudoğlu , CNN Türk'te Taha Akyol'un sorularını yanıtlarken , Irak'ta bir savaşın kaçınılmaz olmadığını ve diplomatik yolların henüz tükenmediğini söyledi . Davudoğlu şöyle konuştu : " Savaş kararı bir anda alınmaz , bunu yapmak doğru olmaz . Barış için her şeyi yapmadık daha , diplomatik yolları tüketmedik . Irak'ta var olan statükonun devam etmesi güç ama bu nasıl değişecek ? Diplomatik çabalar yoğunlaşırsa Rusya , Çin ve Fransa da bu çabaları destekleyebilir . Bölgesel güçle büyüklük güç arası konumda bulunan Türkiye bu yönde inisiyatif alabilir suya atılan bir taşın yarattığı dalgalara benzer biçimde , savaş dalgaları yerine barış dalgaları büyüyebilir . " Zekâsıyla büyükleri solladı SELMAN EKİCİ Ankara Ankara Fen Lisesi öğrencisi Fatih Keleş katıldığı zekâ oyunları yarışmasında üniversite ve yüksek lisans öğrencilerini geride bırakarak birinci oldu . Türkiye Zekâ Vakfı ve TÜBİTAK tarafından düzenlenen " Oyun 1001 Türkiye Zekâ Oyunları Yarışması"nda 16 yaşındaki lise öğrencisi Fatih Keleş , binin üzerinde üniversite öğrencisi ve 515 yüksek lisans öğrencisi arasından sıyrıldı . Keleş'in ardından ikinciliği Endüstri Mühendisi Emrah Gürşahbaz , üçüncülüğü de araştırma görevlisi Barış Efe aldı . Zekâ oyunları yarışmasına iki kez katıldığını ve en fazla yarı finale kalabildiğini belirten Keleş , " İlk beşe girerim diye düşünüyordum . Birincilik benim için sürpriz oldu " dedi . TÜBİTAK'ın düzenlediği ve " Ulusal Bilgisayar Olimpiyatları"nda da bronz madalya aldığını söyleyen Keleş , " Yaşım küçük olduğu için kendimi hiç geride hissetmedim " dedi . OKÖSYS için yarın son gün ANKARA Milliyet Ortaöğretim Kurumları Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Sınavı'na ( OKÖSYS ) başvuru süresi , yarın sona eriyor . OKÖSYS ile Fen , Anadolu , Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı sağlık meslek liseleri ve diğer bakanlıklara bağlı ortaöğretim kurumlarına öğrenci alınacak . Adaylar , başvuru belgesini , sınav ücreti olan 10 milyon lirayı yatırdıklarını gösterir banka dekontuyla birlikte okul müdürlüklerine teslim edecek . Başvuru süresi , yarın mesai saati bitiminde sona erecek . Sınav , Haziran Pazar günü Türkiye'de , yurtdışında ise Lefkoşa , Trablus , Riyad , Medine , Cidde ve Aşkabat'ta Milli Eğitim Bakanlığı'nca gerçekleştirilecek . Sınav sonuçları Temmuz'un son haftası açıklanacak . 1005 OKÖSYS ile Fen , Anadolu ve MEB'e bağlı sağlık meslek liseleri ile diğer bakanlıklara bağlı meslek liselerine toplam 110 bin 158 öğrenci yerleştirilecek . Firari DHKPC'li çatışmada öldü MEHMET SÖZKESEN Tokat DHA Tokat'ın kırsal kesiminde terör örgütü DHKP C'ye yönelik operasyon yapan güvenlik güçleri ile üç terörist arasında çıkan çatışmada , " Yalçın " kod adlı Celalettin Ali Güler ( 41 ) öldü , diğer iki terörist kaçtı . 1995'te tutuklu bulunduğu İzmir Buca Cezaevi'nden firar eden ve Avrupa ülkelerine giden Güler'in , 1996'da Türkiye'ye dönerek Tokat Sivas kırsalında birçok eylemler gerçekleştirdiği açıklandı . SOHBET ODASI Kuzey Irak'a dost güç olarak girmemiz lazım Derya SAZAK Köksal , Kuzey Irak'a " Biz de girelim . Ama bizim dost güç olarak girmemiz lâzım " diyor ve ekliyor : " Böyle krizli dönemlerde düşman sayısını artırmamak lâzım . Dost unsurları çoğaltmak gerekir " 1990'da Körfez krizi patladığında Türkiye'nin Bağdat Büyükelçisi'ydiniz . ABD , Irak'ı yeniden vurmaya hazırlanıyor . 11 yıl önceki anılara dönelim . Saddam nasıl ayakta kaldı ? Bağdat'ta 1986'dan 1990 sonuna kadar görev yaptım . Fiilen son büyükelçiydim ama benden sonra Necati Utkan atandı . 15 Ocak'ta da harekât başladı . Savaştan sonra Saddam'ın neden ayakta kaldığını anlamak için Irak rejiminin mekaniğine , BAAS partisinin yapısına bakmak gerekiyor . Saddam ailesi , onların etrafında üç ana aşiret , özel kuvvetler , Cumhuriyet Muhafızları , Baas mensupları , halk ordusu gibi iç içe geçmiş bir mekanik var . İhtilalle , kanlı geldikleri için aralarında dayanışma var . Bunun Saddam gitmeden çözülmesi çok zor . Bir sabah kalın sesli bir spiker Saddam rejiminin son bulduğunu açıklasa en iyi çözüm olur ! Körfez Savaşı sonunda da bir hata yapıldı . Herkesin beklentisi ABD'nin öncülüğündeki koalisyon güçlerinin Bağdat'a gireceği yönündeydi . nedenle Irak'ın güneyinde ve kuzeyinde isyanlar çıktı . Amerikan ordusu , Kuveyt'in işgaline son verip Irak zırhlı birliklerini imha ettikten sonra çekildi . Savaş yarıda kalmış oldu . Girseydi ne olurdu ? Benim geriye baktığım zaman düşündüğüm şudur : ABD'nin işi bugünkünden kolay olurdu . Bağdat düşer miydi ? Kolay olmazdı tabii . Bugün de Bağdat kolay düşmez . Bağdat büyük metropol , varoşları olan , Baas rejiminin kalesi , iktidarın odak merkezi . Bağdat'ın teslim olması , Irak'ın teslim olması demektir . 1991'deki Körfez harekâtında sanki daha kolay sonuca gitmek mümkündü diye düşünüyorum . zaman Saddam'a yönelik başkaldırı hareketini başlatan güçler vardı . Saddam , aradan geçen 11 yıl boyunca Irak içinde kendisine alternatif oluşturacak muhalifleri , Silahlı Kuvvetler içindeki bazı kimseleri yok etti . ARTIK GEÇMİŞTE KALDI BM Güvenlik Konseyi'nin 668 sayılı kararı Kuveyt'in işgaline son verilmesi üzerineydi . ABD savaşa devam edip Irak'ı işgal etse bu defa kendisi uluslararası hukuka aykırı davranmış olmayacak mıydı ? Amerika'daki Vietnam sendromu'nu da unutmayalım . 1991'deki başkanlık seçimi öncesinde Baba Bush Bağdat'ta ABD askerlerinin ölmesi riskini göze almadı . Doğrudur , bir meşruiyet arayışı zaman da vardı . ABD'nin işgali değildi mesele , güneyde Şiiler ayaklanmıştı , Bağdat'a doğru ilerleseydi koalisyon güçleri , orada da Saddam'a karşı bir hareketlenme olabilirdi . Artık geçmişte kaldı . Saddam dosyasını kapatma misyonunu oğul Bush devraldı . 1004'te ABD'de başkanlık seçimleri var . Başkan Bush , 1991'de Clinton karşısında kaybeden babasıyla aynı kaderi paylaşmak istemiyor . Saddam'sız bir seçim kampanyası işine gelir . Düşman sayısını artırmamalıyız . . . Ankara , Kuzey Irak'a ABD askeri tek başına girerse Kürt devleti oluşumundan kaygı duymuyor mu ? Biz de girelim ! yaklaşımının ardında bir oldu bitti'yle karşılaşmama kaygısı mı var ? Biz de girelim . Ama bizim dost güç olarak girmemiz lâzım . Böyle krizli dönemlerde düşman sayısını artırmamak lazım . Kuzey Iraklı Kürt liderler Barzani ve Talabani'yle ilişkileri de abartmadan normal seyrine oturtmak gerekiyor . Kuzey Irak'ta , ayrı devlet olmak isteyenler de çıkabilir ama bunun gerçekleşeceğine ihtimal vermiyorum . Güneydeki Şiiler belki ama kuzeydeki Kürtler kopmaz . Biz 14 yıl PKK terörünün büyük sıkıntısını çektik . Körfez Savaşı'nın çıkışında Türkiye'nin tutumu farklı olsaydı olaylar başka türlü gelişebilirdi . Nasıl ? Krizin ilk günlerinde , Kuveyt'in işgalinin ilk günlerinde ABD'nin savaşa yönelmesinde Bush'u özendiren ana nedenlerden biri Özal'dır . Türkiye farklı bir tutum takınsaydı , gelişmeler başka türlü olabilirdi . Göç dalgası olabilir ABD kuzeyden cephe açmayı güneydeki Şiilerin harekete geçmeyeceği düşüncesiyle mi istiyor ? Güneyden Bağdat'a doğru çıkışta başka zorluklar da var . Saddam'ın su oyunları , bataklıklar falan vardır . Harekât sadece güneyden başlatılırsa kuzeyde eli boş kalacak Irak silahlı kuvvetleri yeni bir göç dalgasıyla krizi Türkiye sınırlarına ihraç edebilir . Bunu engellemek için Irak askerleriyle karşı karşıya gelecek bir güce ihtiyaç var . Türkiye mi olsun ? Amerika mı ? ABD olsun daha iyi . Güneydoğu'da 80 bin kişilik ABD ordusu konuşlandırma isteğinin ardında bu mu yatıyor ? Kuzeyden Amerikan kara kuvvetlerinin girişi Irak'ın kuzeye doğru hareketlenmesini nötralize edecek bir güç sağlar . Körfez Savaşı sonrasındaki göçü hatırlayın . İstenmeyen fotoğraflarla , Kürtler mazlum , Türkler zalim ! imajı yaratılmaya çalışılmıştı . Tam AB yolunda ilerlerken , demokrasi ve insan hakları nedeniyle yine bir haksızlığa uğramayalım . İç hesaplaşma olur Amerikan medyasında çıkan haberlere ne diyorsunuz ? 8'inci günde Bağdat varoşlarına girmeyi planlıyorlarmış . Körfez Savaşı'nda Bağdat'a yönelik bombardıman 45 gün sürmemiş miydi ? Saddam rejimi , 1968'den bu yana 55 yıldır iktidarda . Acımasız bir diktatörlük bu . Savaş başlarsa , Irak'ta bir iç hesaplaşma kaçınılmaz . Saddam döneminde mağdur olmuş kitleler , bir temizlik , kanlı bir hesaplaşmaya gidebilir . Irak'ın tarihine bakınca , 1958'de de benzer olaylar yaşanmış , rejim değişiklikleri her zaman kanlı olmuş . Romanya'da , Yugoslavya'da boyutları farklı olsa da diktatörlüklerin sonu aynıdır . ABD'nin stratejisine bakınca , rejimi güneyden ve kuzeyden baskı altına alarak devirmeye çalışacağı görülüyor . Irak'taki Şii unsuru önemli bir faktör . 1991'deki isyanda bu kitle yalnız bırakılma duygusunu yaşadı . Saddam kolay teslim olmaz Bağdat'a girilirse Saddam bulunur mu ? Afganistan'da Usame bin Ladin kayıplara karıştı . Saddam'ın çok kolay teslim olacağı kanısında değilim . Irak demokratikleşir mi ? Kolay olmaz . Demokratik altyapısı olmayan bir ülke . BM , operasyondan sonra devreye girer . Iraklı muhaliflerden bir koalisyon kurulur . Rejimin Baasçılardan temizlenmesi için Güney Afrika Cumhuriyeti'ndeki ırkçılık taraftarlarının devlet aygıtından uzaklaştırılmasına benzer model öneriliyor . Bunu Doğu Avrupa'daki eski komünist rejimlerin demokrasiye dönüşündeki gibi yapmak da mümkün . Bir domino efekti aslında dalga dalga , Ortadoğu'dan Kuzey Afrika'ya uzanan yayı etkisine alacak . Kitle imha silahları açısından Türkiye'ye dönük bir tehdit görüyor musunuz ? Uzak bir olasılık ama temkinli olmak gerekir . Uzun menzilli füze ya da biyolojik silah kullanacaksa , Ortadoğu'da daha kaotik bir ortam doğsun diye İsrail'e atmayı tercih eder . Kendi insanımızı nasıl koruyacağız ? Irak'tan kitle imha silahı tehdidi gelme ihtimalini zayıf görüyorum . Beni orta ve uzun vadeli endişelendiren , Irak'a yönelik bu hareketin yeni terör hareketlerine zemin hazırlayacak olmasıdır . Farklı köklerden gelen terörist hareketlere güç verecektir . 11 Eylül'deki görünmeyen düşman gibi mi ? Asimetrik savaş denen olgu . . . Farkı ideolojideki terörist gruplar , Ortadoğu'daki kaotik duruma göre yeni eylemler yapabilir . Türkiye seyirci kalamaz Türkiye ABD ile birlikte hareket ederse , komşu bir ülkeye girmiş olmayacak mı ? Son dönemde bazı konseptler değişti . Komşuya saldırı falan değil . Önümüzdeki dönemde bütün bu kavramlar , yerli yerine oturacak . 1990'da yeni dünya düzeni dendi . Asıl 11 Eylül'den sonra yeni dünya düzeni kurulacak . Soğuk savaşın bitiminde Avrupa ortaya çıkan boşluk nedeniyle yeni bir tehdit algılaması , savunma ve güvenlik kimliği oluşturmaya çalışırken Türkiye kendi içindeki PKK mücadelesi nedeniyle tartışmaya uzak kaldı . Bunu geleceğin dünyasının vizyonuyla tartışmak lazım . ABD'nin önleyici savaş konsepti gibi mi ? Evet . Türkiye'nin rolü ne olacak ? Geleceğe dönük dünya düzeni hakkında bir senaryo yazılıyor da Türkiye de orada yerini alacaksa , Irak krizinin dışında kalamaz . Türkiye bölgesel bir güç olarak bu coğrafyada olup bitenlere seyirci kalamaz . Irak'ın normalleşmesi , Türkiye'nin lehinedir . Başka ülkeler karışmamalı Diyarbakır'daki karargaha ne diyorsunuz ? ABD Başkanı Bush'un eylül ayında yaptığı bir strateji açıklaması vardı . Onun bir unsuru ABD'nin belli bölgesel güçlere dayanarak güvenlik sorunlarını çözmesidir . Türkiye bulunduğu konum itibariyle , ABD ile geçmişteki stratejik ilişkileriyle bu tarife uyan bir ülke . Burada yadırganacak bir şey görmüyorum . ABD bu üstünlüğünü muhafaza ettiği ölçüde bu şekilde gidecek . Bu yeni bir stratejik olgu . 11 Eylül'den sonra gelişen bir strateji . . . Bu Türkiye açısından kadar da ürkülecek bir durum değil . Hatta gelecekte bazı ülkeler ABD ile bu tür stratejik işbirliğini arzulayacaktır . 1990 91'de Körfez Savaşı ardından Saddam kaldı . Bu defa da savaş uzarsa ne olacak ? Ekonomik kayıplar , insan kaynağımız . . . Yoğurdu üfleyerek yesek daha iyi olmaz mı ? Operasyon kısa mı sürecek , uzun mu ? Savaş . . . Temennimiz kısa sürmesi , bir bataklığa dönüşmemesi . Olayı süratle bitirmek lazım . Kısa sürerse , ekonomik kayıplar az olabilir . Tabii diğer ülkelerin müdahil olmaması gerekir . İsrail ve İran'ın sakin durması önemli . Körfez'de İran'ın Almanlar ve Rusya desteğiyle yaptırdığı nükleer santralı var . Bu kaotik ortamda bu tür meseleler çıkar mı ? İsrail , 1980'lerin başında Irak'ın bir reaktörünü vurmuştu . Kaotik ortamda başka ülkeler karışmazsa operasyon uzamaz . YAŞ'a muhalefet demokratik haktır AKP Genel Başkanı Erdoğan , Başbakan Gül ile Milli Savunma Bakanı Gönül'ün YAŞ kararına muhalefet şerhi koyması için Yapılan iş tamamen kurallara uygundur dedi ELİF DEMİRCİ İzmir DHA AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , dün Aydın Denizli duble yolunun temelini attı . Gazetecilerin sorularını yanıtlayan Erdoğan , Başbakan Abdullah Gül ve Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ün , Yüksek Askeri Şura ( YAŞ ) kararına muhalefet şerhi koymasını " demokratik bir hak " olarak değerlendirdi . Erdoğan , " Yapılan iş tamamen kurallara uygundur . Olumsuzluk söz konusu değil " dedi . Türkiye'nin karanlık bir dehlizden geçtiğini savunan Erdoğan , " Şimdi tünelin ucu göründü . Sabır ve gayretle bu tüneli aşacağız " diye konuştu . Türkiye'nin beklenen sıçramayı gerçekleştireceğini söyleyen Erdoğan , bundan sonra sözünün arkasında durmayan yönetim döneminin kapandığını bildirdi . KAVŞAK DEĞİL MERKEZ Türkiye'nin bugüne kadar " kavşak noktası " ya da " köprü " olarak tanımlandığını belirten Erdoğan , Türkiye'yi sınırlayan bu tanımların tereddütler yarattığını kaydederek şöyle konuştu : " Ufukları sınırlı olanlar , kendi ufuksuzluklarını ülkeye mal etti . Ancak bu ülke ne kavşak , ne köprü . Bu ülke medeniyet havuzunda yoğrulan ülkelerin özetidir . Türkiye , tarihin ve bugünün tayin edici merkez ülkelerinden biridir . Yaşanılan krizler nedeniyle Türkiye , emsal ülkelerle rekabet etmek bir yana , geriye düştü , belirsizlik ortamında özgüvenini kaybetti ve içe kapandı . " BİTİŞ TARİHİ ALDI Törende açılış tarihini de belirlemek istediklerini kaydeden Erdoğan , yolun müteahhidi FERNAS İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Nejat Nasıroğlu'nu kürsüye çağırdı . Erdoğan'ın söz istemesi üzerine Nasıroğlu , Eylül 1005'te yolu bitireceğine söz verdi . Bayındırlık Bakanı Zeki Ergezen de , 88 kilometrelik yolun maliyetinin 50 trilyon lira olacağı bilgisini verdi . Karayollarının ardından düz arazilerde demiryolu ağını da süratle hayata geçirmeyi planladıklarını kaydeden Erdoğan , " Hayallerimizin genişliği ölçüsünde gerçekçiyiz " dedi . Yeni yıldan barış istedi Temel atma törenindeki konuşmasında vatandaşların yeni yılını kutlayan Erdoğan , " Yeni yılın tüm insanlık için barışa ve hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum . Savaşın değil , barışın küreselleştiği bir dünya için koşuyoruz " dedi . Tören alanında kendisi için hazırlanan protokol koltuğuna oturmayan Erdoğan , koltuğunu , diğer davetlilerin oturduğu daha küçük bir koltukla değiştirtti . Sezer , Anayasa değişikliğini imzalıyor Sezer , paketi referanduma götürme yetkisi olduğu halde kullanmayarak barış mesajı vermiş olacak . ANKARA Milliyet Cumhurbaşkanı Ahmet Necet Sezer'in , AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'a milletvekilliği ve başbakanlık yolunu açan Anayasa değişikliğini referanduma göndermeyip imzalamaya hazırlandığı öğrenildi . Milliyet , Sezer'in , paketi ikinci kez önüne geldiğinde imzalayacağını 11 Aralık'ta duyurmuştu . Anayasa değişikliği paketini , " kişisel " olduğu gerekçesiyle geri çeviren Sezer , milletvekili seçilme yeterliliğini düzenleyen 66'ncı maddeden " ideolojik ve anarşik eylemler " ifadesini çıkarıp " terör eylemleri " ifadesini yerleştiren hükümle , bir ilin tüm üyelikleri boşaldığında ara seçim yapmaya olanak sağlayan hükmün , doğrudan " kişiye dönük bir düzenleme " olduğunu vurguladı . Bu gerekçelere rağmen CHP'nin desteğinin sürmesiyle , yeniden görüşülmek üzere Meclis'e iade edilen paket , " aynen " kabul edilerek Köşk'e gönderildi . Sezer'in de , paketi , referanduma gönderme hakkı bulunmasına rağmen , " toplumda yeni bir kamplaşma ve gerginlik yaratmamak ve yüksek destek alması ihtimaline meydan vermemek için " imzalayacağı öğrenildi . Sezer , böylece hem iktidar ve muhalefete , " kişisel yasalar çıkarmayın " uyarısı yapmış olacak , hem de Meclis'in 456 oyla kabul ettiği bir yasayı referanduma gönderebilme hakkı olmasına rağmen bunu kullanmayarak " barış mesajı " verecek . Yakış , benim dedem yaşında " Gündemdeki sekreter " Songül Güçlü Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ile ilgili aşk dedikodularına bu sözlerle yanıt verdi AYŞENUR YAMAN Düzce DHA Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın sekreteri Songül Güçlü , bakanla aşk yaşadıklarına ilişkin haberlere tepki göstererek , " İftiralar tamamen Yakış'ı karalama politikasıdır . benim dedem yaşında " dedi . Yakış'a Düzce gezisinde de eşlik eden Güçlü ( 19 ) , şöyle konuştu : " Dedikodular çok çirkin . İftiralar ailemi , beni ve Yaşar Yakış'ı etkiledi . Ben dayısının torunuyum . Akraba olduğumuz için ailece görüşüyoruz . benim dedem yaşında . Hedef Yakış'ı karalama politikası . Dedikoduları çıkaranlar hakkında dava açacağım . " YAKIŞ AĞLADI Önceki geceyi Akçakoca Otel'de geçiren Yakış da , dün Akçakoca Kaymakamlığı'nı ziyaretinde çiçeklerle karşılandı . Kaymakam Ali Uslanmaz'dan brifing alan Yakış , hayatıyla ilgili sinevizyon gösterisinde , ilkokul yıllarında sınıf arkadaşlarıyla çekilen fotoğrafları ve ilkokul karnesini görünce duygulanıp ağladı . MİT'e yeni isim MİT'in başına bu sefer sivil mi , asker mi gelecek ? Ankara . Kolordu Komutanı Korgeneral Kemal Yılmaz'ın ismi öne çıkıyor Serpil ÇEVİKCAN Ankara'da bir süredir Şenkal Atasagun'un ardından MİT Müsteşarlığı koltuğuna kimin oturacağı tartışması yaşanıyor . Kulislerde çok sayıda isim uçuşuyor . MİT Kontr Terör Dairesi eski Başkanı Mehmet Eymür de internetteki sitesinde sivil asker tartışmasını sürdürüyor . Kulislerde son günlerde dile getirilen bir isim ise dikkat çekiyor : Korgeneral Kemal Yılmaz . Ankara . Kolordu Komutanı Korgeneral Yılmaz'ın adının çeşitli çevrelerce desteklendiği bunların başında da askeri çevrelerin yer aldığı bildiriliyor . Korgeneral Yılmaz'ın MİT'e isim arayışında gündeme getirileceği belirtiliyor . Van Jandarma Asayiş Bölge Komutanlığı gibi kritik bir görevi yürüttükten sonra yine önemli bir nokta olan Ankara Garnizon Komutanlığı'na getirilen Korgeneral Yılmaz'ın 1001 Ağustos şûrasında görev süresinin bir yıl uzatıldığına dikkat çekiliyor . Korgeneral Yılmaz'ın tümgeneral rütbesiyle Milli Güvenlik Akademisi Komutanlığı görevi yaptığı da anımsatılıyor . Bazı parlamenterlerin de hükümete bu ismi önereceği belirtiliyor . Eymür ise internet sitesinde , " MİT'in başına emekli orgeneral Edip Başer'in getirilmesi konuşulmaktadır . MİT'in başına muhakkak bir asker getirilecekse , bu değerli komutan iyi ber seçim olabilir . Ancak deneyimler , Genelkurmay'ın hiyerarşik yapısından dolayı , MİT'in başına getirilen bu derecedeki üst düzey emekli subaylarla sorunlar yaşandığını göstermiştir " yorumunu yapmıştı . Özkan için vefa semt adı değil ! Dönemin güçlü Başbakan Yardımcısı , YTP Genel Başkan Yardımcısı Hüsamettin Özkan , Başbakanlık'ta yıllarca birlikte çalıştığı bürokratlara sırtını dönmedi . Özkan , Abdullah Gül hükümetinin Başbakanlık'taki bürokrat tırpanının çok sevdiği bazı müsteşar yardımcılarına uzanmasına üzüldü . Özellikle kendi döneminde Başbakanlık Takip Kurulu başta olmak üzere güvenlik işlerinden sorumlu müsteşar Yardımcısı Özgün Ökmen'in bir kıyıma kurban gitmesini istemedi . Bunun üzerine , Gül'ün Başbakanlık Müsteşarlığı'na getirdiği eski Kültür Bakanlığı Müsteşarı Fikret Üçcan'la uzun süre yakın çalışan YTP Genel Sekreteri İstemihan Talay'ı devreye soktu . Talay'dan Üçcan'ı aramasını isteyen Özkan , Ökmen'in devlette tecrübesi olan nitelikli bir bürokrat olduğunun Gül tarafından bilinmesini istedi . Geçtiğimiz günlerde Başbakanlık Müsteşar Yardımcılarından Selçuk Polat ve Ali Çakı görevlerinden alınarak başmüşavir yapıldı . Özkan'ın gözbebeği Ökmen'e gelince . . . şimdilik müsteşar yardımcısı . Kulislerde dolaşan bilgilere göre Ökmen , Yüksek Denetleme Kurulu Başkanlığı için nabız yokluyor . Asker , Kıbrıs için harita hazırlıyor KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın Kofi Annan planına nasıl baktığı Milliyet tarafından duyuruldu . Denktaş , toprak fedakârlığının ancak Kuzey'le Güney arasındaki sınırda bir hat üzerinde yapılabileceğini açıklarken , Maraş'ın bir bölümü için de konuşulabileceğini söyledi . Denktaş'ın açıklamaları askeri uzmanların " çoktan " başlattığı bir çalışmayı gün ışığına çıkardı . Uzmanlar Denktaş'ın açılımları doğrultusunda seçenekli " haritalar " hazırlamaya başlamıştı bile . Denktaş'ın müzakere masasına otururken bu haritaları da kullanacağı öğrenildi . Kıbrıs'a dönen Denktaş'ın bundan sonraki muayenelerini İbni Sina Hastanesi'nin yetkin ekibinin KKTC'de yapacağı öğrenildi . Martta sonuca ulaşırız . . . Müzakereler için 18 Şubat'ın son tarih olmadığının Annan tarafından da dile getirildiğini belirten Denktaş , en geç martta sonuca ulaşmayı umduklarını bildirdi ANKARA Milliyet KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş , Kıbrıs sorununun Türkiye'nin AB üyeliğine engel olmadığını belirterek , " Kıbrıs meselesi Denktaş meselesi , Denktaş siyaseti değildir " dedi . Tedavisi nedeniyle bir süredir Ankara'da bulunan Denktaş , Türkiye'den ayrılmadan önce yaptığı açıklamada , yıllarca Türkiye'nin ve KKTC'nin , " Kıbrıs , Türkiye'nin AB üyeliği için engeldir " görüşüyle baskı altında tutulduğunu kaydetti . " Başka devletlerin kendi çıkarları , hesapları , nedenleri var " diyen Denktaş , Güney Kıbrıs Rum yönetimini " Kıbrıs Cumhuriyeti " makamını zorla işgal etmekle suçlarken , Rumlar'ın bundan sonraki amaçlarının , Kıbrıs Türkleri'ni " azınlık " olarak kabul ettirmek olduğunu söyledi . BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın planı dahil önlerine istenmeyen haritalar konulduğunu belirten Denktaş , bu haritaların ortadan kalkması için uğraşmaya devam edeceklerini , haritaların hayata geçirilmesinin 60 bin Rum'un KKTC topraklarına gelmesi anlamı taşıyacağını ifade etti . Müzakereye açığız 18 Şubat'ın kesin bir son tarih olmadığının Annan tarafından da dile getirildiğini hatırlatan Denktaş , en geç martta sonuca ulaşmayı umduklarını bildirdi . Türk tarafının BM planını müzakere etmeye hazır olduğunu açıklayan Denktaş , KKTC'de düzenlenen protesto gösterilerine de değinerek , " Gösterilere katılanlar zenginlik , refah ve barış istiyor , ancak barışın şartlarını belirtmiyor . Siyasi partileri bir araya getireceğim ve konuyu tüm boyutlarıyla ele alacağız " dedi . Takarsan başörtü veririm Hindistan'da çok az alışveriş yapan TBMM Başkanı Bülent Arınç , resmi heyet ile birlikte götürüldüğü bir hediyelik eşya mağazasından iki başörtüsü aldı . Kızı için lila , eşi için bordo renklerini seçen Arınç bir yanlışlık yapmamak için " Birini eşiniz , diğerini kızınız için aldınız değil mi ? " diye soran Milliyet Muhabiri Günseli Önal'a , " Evet , doğru . Ama örteceksen birisini sana vereyim " dedi . Önal , " Başıma değil omuzuma örtsem olur mu ? " esprisiyle karşılık verince , Arınç , " Başından başla bakalım . Saçlarının ön kısmı açık kalırsa da olur " diyerek gülümsedi . Mavi doğalgaz tamam Türkiye ile Rusya arasındaki Mavi Akım projesi hayata geçti . 1010'da tam kapasiteye ulaşacak boru hattıyla Türkiye Rusya'dan yılda 16 milyar metreküp doğalgaz alacak CENK BAŞLAMIŞ Moskova Türkiye'nin enerji açığını gidermek için büyük umut bağladığı Mavi Akım projesi yürürlüğe girdi ve Rusya dünden itibaren doğal gaz pompalamaya başladı . Gazprom sözcüsü Natalya Selivanova , önceki gece pompalanan gazın bugün Botaş terminallerine ulaşacağını açıkladı . Sözcü , boru hatlarındaki basınç oranının aşamalı olarak artırılacağını , bunun yaklaşık iki hafta süreceğini belirtti . Basıncın normale ulaşmasıyla ilk etapta Türkiye yılda milyar metreküp gaz alacak ; miktar her yıl milyar metreküp artırılacak . Boru hattı 1010'da tam kapasitesiye , yani yılda 16 milyar metrekübe ulaşacak . Şu anda Ukrayna Bulgaristan yoluyla 14 milyar metreküp gaz alan Türkiye'nin Rusya'dan sağladığı toplam miktar yılda 50 milyar metreküp olacak . 1. 14 aylık gecikmeyle devreye giren projede 1100 kilometreden fazla boru döşendi . Hat , Rusya'nın Karadeniz kıyısındaki Djugba bölgesinden başlıyarak Ankara'ya uzanıyor . Projenin resmi ortakları Türk Botaş'la Rus Gazprom . Gazprom , Karadeniz'deki çalışmalar için İtalyan ENI ile ortaklık kurdu . Mavi Akım ile dünyada ilk kez denizin kilometre derinliğine boru hatları döşendi . Dünyada bu teknolojiye sahip tek şirket olan ENI , 800 kişinin görev yaptığı Saipem gemisiyle kimi zaman günde kilometre boru döşedi . 15 yılda 565 milyar metreküp doğalgaz Önümüzdeki 15 yılda Rusya'nın Mavi Akım yoluyla Türkiye'ye toplam 565 milyar metreküp gaz vereceği ve 11 15 milyar dolar gelir elde edeceği hesaplanıyor . Botaş'a göre , Türkiye'nin gaz ihtiyacı 1005'te 45 , 1015'te 54 milyar metreküp olacak . 1996'de gazın bedelini nakit ödemeyi kabul eden Ankara , daha sonra ödemelerin bir bölümü mal ve hizmetle yapabilmek amacıyla girişimlerde bulunmaya başladı . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın geçen haftaki Moskova ziyaretinde de gündeme gelen bu konuda önemli bir ilerleme sağlanamadı . Ulusal bankalarla yabancılar bir değil Yabancı bankaların , küresel çıkarlarını ön planda tuttuğunu söyleyen Denizbank Genel Müdürü Ateş , " Risk gördükleri an giderler , çünkü ülkeye ne olacağı dertleri değil " dedi KADİFE ŞAHİN FİNANS SOHBETLERİ Finansal kurumlarda ulusallığın çok önemli olduğuna dikkat çeken Denizbank Genel Müdürü Hakan Ateş , " Yabancı bankalar küresel çıkarlarını ön planda tuttukları için siz onlar için sadece küresel bir noktasınız " dedi . Hiçbir zaman yabancı kurumlara karşı olmadığını belirten Ateş , " Ama ulusal bankalar da mutlaka olmalı . Nasıl Almanların Bundesbank'ı bazı birleşmelere karşı çıkıyorsa biz de ulusal bankacılığımızı korumalıyız " dedi . Dertleri değil Finans sektörünün krizde de görüldüğü gibi çok duyarlı bir sektör olduğunu ve en ufak problemde reel sektörü de çok ciddi etkilediğini ifade eden Ateş , şöyle konuştu : " Kaynakların akılcı dağılımına aracılık ederken ulusal tercihlerinizi ancak ulusal bankalarımız ile daha rahat ortaya koyabilirsiniz . Bu Türkiye'de yeterince anlaşılamadı . Ben bu ülkenin riskini fazla buluyorum deyip Latin Amerika ülkelerinden çıkan Kanada , Amerika bankalarını gördünüz . Borcunu harcını bırakıp çıkıyor . Niye , çünkü adamın derdi değil . " Biz ülkemizle özdeşleştik En güçlü ekonomilerin bile ulusal yatırımcılarını koruduğunu ifade eden Ateş , " Ulusal bir takım yatırımlarını koruyorlar . Bu Türkiye'de yeterince anlaşılamadı , buna üzülüyorum . Olsa da bir olmasa da bir kabilinden düşünülüyor . Halbu ki hiçbir zaman yabancı bir banka sizin lokal çıkarlarınızı ön planda tutmaz . Siz onun küresel çıkarları içinde bir noktasınız " dedi . Mali ve reel ulusal kurumların kendi ülkelerinin riskleri ile bütünleşip özdeşleştiğini kaydeden Ateş , şunları söyledi : Ben bu ülkenin riskini fazla buluyorum deyip Arjantin ve Endonezya'dan çıkan Kanada , Amerika bankalarını gördük . Hemen gidiyorlar çünkü ülkelere ne olduğu onların derdi değil . Oysa biz eğer bu ülke vatandaşıysak Türkiye ile birlikte var oluruz . Allah korusun ülkeye bir şey olursa bize de olacağını biliriz . Dolayısıyla da meselelere perspektif ile bakarız . " Irak fiyatları yükseltir Irak sorununun 1991'deki Körfez Savaşı'ndan bu yana gündemde olduğunu hatırlatan Ateş , piyasadaki son hareketlerin bir reaksiyon olduğunu söyledi . Savaşın çıkması halinde tedirginliğin biraz daha artması ile fiyatların yükseleceğini belirten Ateş , daha sonra durulma beklediğini kaydetti . Ateş , durulmadan sonra eurobond ve TL cinsinden tahvil , bono veya hisse senedi gibi bazı yatırım araçlarında fiyatların ilerisi için cazip hale gelebileceğini söyledi . Ateş , savaşın kısa sürmesi halinde 1005'ü belli ölçüde etkileyebileceğini ancak daha sonraki dönemi çok etkilemeyeceğini belirtti . Bir kuruyemişçide beş makine var Küçük bir kuruyemişçide bile beş tane POS makinesinin yan yana görülebileceğini bildiren Ateş , yurtdışında bankaların ortak kullanıma geçtiği POS ve ATM gibi hizmetlerde Türk bankalarının biraraya gelmekten kaçındığını söyledi . Geçtiğimiz hafta Bonus kartın Denizbank şubelerinde satılması konusunda Garanti Bankası ile anlaşma imzalayan Ateş , sektörde bu yeni anlayışın yaygınlaşmasının yararlı olacağını bildirdi . Bunun akılcı rekabetin bir örneği olduğunu belirten Ateş , bankaların POS ve ATM'lerde ortak kullanıma geçmesi için Bankalar Birliği bünyesinde çeşitli komitelerin çalıştığını söyledi . Ateş , buna karşın sektörde bu hizmetlerde avantaj elde etmiş büyük bankaların çok istekli olmadığını bildirdi . 1005'te büyümeye devam edeceğiz Denizbank'ın kriz süresince doğan fırsatlardan yararlandığını belirten Ateş , bu sözü kullanmayı arzu etmemesine karşın kriz olunca herkesin kendi başının çaresine bakmak zorunda olduğunu belirtti . Ateş , büyüme stratejisi uygulayan Denizbank'ın şube sayısının 160'e , özvarlığının 151 milyon dolara ve aktif büyüklüğünün de konsolide bazda 1. Zorlu Grubu'nun 1005'te de finansdaki büyümesini devam ettireceğini ifade eden Ateş , ekonomik büyümeye paralel bir artış sağlayacaklarını söyledi . Denizbank'ın Anadolu Kredi Kartları , Es Viyana ve Deniz Yatırım'ın dışında leasing ve factoringde de şirketleri olduğunu belirten Ateş , Deniz Yatırım'ın 116 aracı kurum arasında Türkiye ikincisi olduğunu kaydetti . Avrupa borsaları KOBİ'leri bekliyor Türkiye'de KOBİ borsası henüz bir proje . Ancak Avrupa'daki 10 borsanın kapıları halka arzı planlayan KOBİ'lere açık EBRU SUNGUR Türkiye AB'ye üyelik müzakereleri için 1004'e kadar bekleyecekken , şirketler için Avrupalı olmak artık kadar da zor değil . Avrupa'da kurulmuş olan 10 borsanın kapıları Türk şirketleri de dahil olmak üzere tüm KOBİ'lere ardına kadar açık . Uluslararası danışmanlık şirketi Grant Thornton'un hazırladığı Avrupa Yeni Pazarlar 1001 Rehberi'ne göre , KOBİ'lerin en kolay kote olabilecekleri Avrupa borsası İngiltere'de bulunan AIM . AIM'e kote olacak şirketlere halka arz edilmesi zorunlu toplam hisse senedi , başlangıç için gerekli sermaye , piyasa değeri , en az faaliyet süresi ve geçmiş kârlılık gibi konularda hiçbir koşul getirilmiyor . KOBİ boyutundaki şirketlerin kote olduğu yeni pazarlar hakkında bilgi veren rehberde , Avrupa'da bu tanıma uyan 10 borsa olduğu belirtiliyor . Daha fazla gelir şansı Grant Thornton Türkiye Yönetim Kurulu Başkanı Aykut Halit , şirketlerin yüksek halka arz gelirleri elde etmek için Avrupa'da şanslarının daha fazla olduğunu söyledi . Halit , Avrupa'da halka arzı planlayan şirketlerin yapması gereken ilk işin bilançolarını uluslararası standartlara göre düzenlemek olduğunu kaydetti . Grant Thornton'un ortaklarından Nazım Hikmet de müşterileri olan beş şirketin yurtdışında halka arz çalışmalarına başladığını bildirdi . Japon finansörler tüpgeçidi onayladı Saatte 60 bin yolcu taşıma kapasitesine sahip olacak tüpgeçit ve raylı sistem , 1006 yılında tamamlanacak . Proje için 1. Türkiye'nin en büyük ulaştırma projeleri arasında gösterilen İstanbul Boğazı tüpgeçidi ve Gebze Haydarpaşa , Sirkeci Halkalı banliyö hattı inşaatı ihalesi ile ilgili Japonya'dan beklenen onay geldi . Projenin finansmanını üstlenen Japon finans kuruluşu JBIC'nin onayının ardından Demiryolları Limanlar ve Havameydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü ( DLH ) ocak ayında projeyi uluslararası ihaleye çıkaracak . İhale için dört uluslararası firma grubundan teklif alınacak . 1006'da bitecek Saatte 60 bin yolcu taşıma kapasitesili sistem , 1006'da tamamlanacak . Proje için yaklaşık olarak 1. Projenin ihalesinde dünyanın önde gelen tüp tünel teknolojisine sahip Japon firmaları ile Türk inşaat firmaları yarışacak . Marmaray için teklif alınması planlanan konsorsiyumlar şunlar : Hazama Corp/ Penta Oceon/Yüksel Güriş İnşaat . Kajima corp/Nishimatsu Cons/Mitsubishi Heavy Int . EnkaDoğuş İnşaat . Kumagai Gumi co/ Taisei Corp/ GaümaNurol İnşaat . Obayashi Corp/Yapı Merkezi/KiskaMetiş . Tahvil bono fonları getiri şampiyonu tipi yatırım fonları ortalamada sağladığı yüksek reel getiri ile yatırımcısını sevindirdi . Tahvil bono fonuna yatırılan her 10 milyar yatırımcısına ortalamada yaklaşık milyar kazandırdı SONGÜL HATISARU 1001 yılı yatırımcının yatırım fonlarını keşfettiği , yatırım fonları piyasasındaki büyümenin ivme kazanarak devam ettiği bir yıl oldu . Yatırımcısına likidite , kolaylık ve vergi avantajı sağlayan yatırım fonları türler bazında sağladığı getiri performanslarıyla artıştalar . 1001 yılında tipi yatırım fonları yıl sonu itibariyle yüzde 50 olacağı tahmin edilen yıllık enflasyon oranının üzerindeki getiri performansları ile ön plana çıktılar ve yatırımcısını sevindirdiler . tipi yatırım fonları 1001 yılının son iki gününe girilirken ortalamada yüzde 46'lık bir getiri sağladılar . Bu getiri düzeyi , yüzde 11'lik bir reel faizi işaret ediyor . Ortalamada sağladığı yüzde 50'nin üzerindeki getirisi ile tipi tahvil bono fonları tüm yatırım fonları piyasasının yılbaşına nazaran en yüksek getirili fon türü oldu . 1001 yılında bono faiz oranları enflasyona göre yüksek ve aynı zamanda orta vadeli düşüş trendi içerisinde seyretti . 1001 yılı hazine bonosu devlet tahvili yatırımı yapan fonların yüzünü güldürdü . tipi değişken fonlar ve tipi likit fonlar da ortalamada sağladıkları getiriler ile tipi tahvil bono fonlarını izlediler . tipi yabancı menkul kıymet yatırım fonları yatırımcısı ise döviz kurlarında yaşanan düşük getiriye paralel olarak daha düşük bir oranda getiriye razı oldular . Borsa düştü , tipi yerinde saydı Hisse senedi piyasasının olumsuz performans gösterdiği 1001 yılında tipi fonlar ise ortalamada sağladığı yüzde 1'lik getiri ile yatırımcısını hayal kırıklığına uğrattı . Düşük oranda hisse senedi taşıyan tipi karma ve tipi değişken fonlar getiri performansında diğer tipi fonların önünde yer aldılar . tipi karma ve tipi değişken fonlar portföylerinde bulunan yüksek oranlı faiz enstrümanlarına dayalı olarak enflasyonun altında ancak pozitif getiri sağladılar . Daha yüksek hisse senedi oranı taşıyan tipi hisse senedi , tipi sektör ve tipi endeks fonlar ise hisse senedi piyasasında yaşanan düşüş trendinden daha fazla etkilenerek yılı ortalamada kayıpla kapattılar . Sanıldığı gibi geleceğin tahmini yatırım kararlarının esasını oluşturmaz . Yatırım sürecinde mevcut koşullarda risk ve getiriyi optimize etmek için üç konunun çok iyi bilinmesi ve değerlendirilmesi gerekiyor . Birincisi , yatırımın uzun vadeli risk ve getiri beklentileri . Genellikle riski düşük yatırımların getiri beklentisi de düşüktür . İkincisi , mevcut durumda piyasaların hangi riskleri ne düzeyde algıladığı . Üçüncüsü ise geleceğe yönelik piyasaları etkileyebilecek ekonomik , politik , vs . faktörler konusundaki beklentilerimiz . Sonuncu faktör olan beklenti ve tahminler , belki de en sübjektif olanı ve kişiden kişiye değişebilenidir : Irak'ta savaş çıkacak mı ? Ne zaman ve nasıl gelişecek ? Kıbrıs'ta anlaşmaya varılacak mı gibi birçok soru . Ancak birinci ve ikinci olarak değerlendirdiğimiz faktörler kesinlikle bilimsel , teknik ve profesyonel bakışı ile değerlendirilmesi gereken ve aynı zamanda geleceğe yönelik risk algılamamızı da oluşturan temel hususlardır . Risk kategorileri Genel olarak yatırım ürünleri düşük riskli yatırım araçları ( repo , dolar vs . ) ve yüksek riskli yatırım araçları ( hisse senedi , tahvil bono ) şeklinde ikiye ayrılabilir . Ortalama yatırımcının doğal davranışı da , beklentilerin belirsizleştiği ve piyasada riskin arttığı dönemlerde portföylerindeki düşük riskli ve likit enstrüman oranını artırma yönünde olur . Prensip olarak doğru görünen bu davranış acaba her zaman arzu edilen sonucu verir mi ? Emin olmayalım . Örneğin , Kasım seçimleri öncesindeki belirsiz ortamı hatırlayalım . Seçim sonrasına ilişkin sayısız senaryo üretilmekte idi ve sonuçta bu senaryolar arasında piyasanın en tercih ettiği seçeneğin sandıktan çıktığını da kimse iddia edemez . Buna karşılık hemen seçim sonrasında , risksiz bir yatırım aracı olan dolar yüzde 10 değer kaybederken , en riskilisi olan hisse senedi piyasası yüzde 40 kadar prim yaptı . Dolayısıyla , çok sayıda faktörün , farklı şekillerde algılanarak fiyat düzeylerine yansıdığı piyasada , yalnızca belirli beklentilere odaklanarak karar veren yatırımcı aynı zamanda piyasanın " kolektif bilincine de " meydan okumaktadır ki , bu oldukça iddialı bir tavırdır . Riskten kaçan diğer tipik bir yatırımcı davranışı da , aşırı " getiri odaklı " olması . Yatırımcılar genelde belli zaman sonra ceplerine ne gireceğini bilmek isterler Bu açıdan bakıldığında kısa vadeli mevduat ve bonolar çekici gelmektedir . Döviz , faizi kıskandı Aynı şekilde TL'ye güvenmeyerek ( ve uzun vadede para kaybetmesine karşın ! ) dövizim döviz olarak kalır , değerini korur diyen yatırımcının da bilinçaltında piyasalardaki aşırı dalgalanma ve belirsizlikten bu şekilde korunma güdüsü vardır . Ama yine de şöyle geriye doğru bir yıl bakınca " keşke bono alsaydım 1000 dolarım 1500 dolar olmuştu . . . " iç geçirmesinin de önüne geçmek mümkün değildir . Buradan çıkaracağımız belki de en önemli sonuç , belli bir zaman sonra ne kazanacağımızı bilmek de bizi mutlu etmeyebilir . Çünkü , portföy yönetiminin amacı sanıldığı gibi yalnızca getiriyi değil , risk ve getiri bileşenini maksimize etmektir . Bu durumda risk alma kapasitemiz ne olursa olsun , belki bir miktar ben getirimi bileyim mantığından " piyasanın sağlayacağı fırsatlardan mümkün olduğu kadar fazla yararlanayım " yaklaşımına yönelmek daha uygun görünüyor . Mevduata vergi var bono ve tahvile yok Türkiye'nin sık sık yaşadığı finansal krizin gerekçeleri arasında da gösterilen , değişik yatırım araçlarının getirilerinin değişik biçimlerde vergilendirilmesi , ve değişik gelirlere değişik miktarlarda vergi istisnası uygulanması çok büyük bir vergi adaletsizliğine de yol açmaya başladı . Çok az bir mevduat faizi elde edenler yüzde 16 oranları arasında stopaj yoluyla vergi öderken , 606. Ücretliler ise sadece 560 milyon liralık bir istisnadan yararlanabildiler . Peşin vergi alındı Tasarruflarını bankada mevduat , repo ya da özel finans kurumlarında kâr ve zarara katılma ortaklığı hesabı olarak değerlendirenler , 1001 yılında elde ettikleri faiz gelirleri nedeniyle stopaj yoluyla , başka bir ifadeyle peşin olarak vergi ödedi . Tahvil ve Hazine bonosuna yatırım yapanların çok büyük bir bölümü ise , mevduata oranla daha yüksek getiri elde ettikleri halde gelecek yıl bu gelirleri nedeniyle hiç vergi ödemeyecekler . Döviz hesapları 61 milyar doları geçti Irak'ta savaş olasılığının yükselmesiyle birlikte dövize olan taleple birlikte son haftalarda hızla artan döviz mevduat hesapları , 61 milyar doları da aşarak bugüne kadarki en yüksek düzeyine ulaştı . Döviz hesaplarında , yılbaşından bu yana 5. Merkez Bankası verilerinden yapılan belirlemeye göre , döviz mevduat hesapları 15 Aralık arasındaki bir haftalık dönemde 665 milyon dolar arttı . Bu artışla birlikte döviz hesaplarının düzeyi , 61 milyar 61 milyon dolarla rekor düzeye ulaştı . Döviz hesaplarında , yılbaşından bu yana ise milyar 184 milyon dolarlık artış gözlendi . 1001 yılı sonunda döviz mevduat hesapları 56 milyar 668 milyon dolar düzeyinde bulunuyordu . Alkollü yakalanan 151 milyon ödeyecek Bu gece yarısından itibaren trafik cezaları yüzde 59 oranında zamlanacak . Yılbaşı eğlencesinden dönen sürücüler , alkollü ya da hatalıysa yanacak ! . . Maliye Bakanlığı , " yeniden değerlendirme oranı"nı esas alarak 1005'te uygulanacak trafik para cezalarını belirledi . Bu geceden itibaren yürürlüğe girecek zamlı cezalara göre , alkollü araç kullananlara 151 milyon lira ceza kesilecek . Uyuşturucu ve keyif verici madde alarak araç kullananlara ise 551 milyon liralık para cezası uygulanacak . Yeni yılda bazı cezalar şöyle olacak : Emniyet kemeri takmayanlara , şerit izleme ve değiştirme kurallarına uymayanlara , mali sorumluluk sigortası yapmayanlara 51 milyon lira , Araç kullanırken sürücü belgesini yanında bulundurmayan ya da yetkililere göstermeyenlere 64 milyon 600 bin lira , HATALI PARK 51 MİLYON Hatalı sollama yapanlara ve hız sınırını yüzde 10 50 arasında aşanlara 64 milyon 600 bin lira , Hız sınırını yüzde 50'den fazla aşanlara , kaza yerini terk edenlere 151 milyon lira , Aracında radarların yerini gösteren cihaz taşıyanlara 551 milyon lira , Aracını yasak park alanına park edenlere 51 milyon lira , Kırmızı ışıkta geçenlere 64 milyon 600 bin lira , Takograf ve taksimetre bulundurmayan ya da bozuk bulunduranlar 151 milyon lira ; bunları bozuk üreten ya da bozulmasını sağlayanlar ise milyar lirayla cezalandırılacak . Emniyet alarmda İstanbul'da yılbaşının huzurlu ve sorunsuz geçmesi için alınan önlemler uygulamaya konuldu . Emniyet Müdürlüğü , yasa dışı terör örgütlerinin eğlence yerlerine yönelik eylem hazırlığında olduğunun tesbit edilmesi üzerine güvenlik önlemlerini artırdı . Ellerinde paket veya poşet bulunan şüpheli kişiler kontrolden geçirilecek , eğlence yerlerinin yoğun olduğu bölgeler sıkı kontrol altında tutulacak . Üzerinde kimlik bulunmayan kişiler gözaltına alınacak , gelişigüzel havai fişek atanlara da müdahale edilecek . Otobüslere ek sefer İstanbul'da İETT otobüsleri 05. İtfaiye'de görevli personel sayısı iki kat artırıldı . Zabıta Müdürlüğü'ne bağlı ekipler , kent genelinde minibüs , taksi ve dolmuşları denetleyecek . Beş ekip ise 10. Hava şartlarının kötü olması durumunda Yol Bakım Müdürlüğü ekipleri de görev başında olacak . Acil Yardım ve Cankurtarma Müdürlüğü de , acil durumlarda en kısa sürede tıbbi yardım yapmak üzere hazır bekleyecek . Sulu ya da buzlu için Yılbaşı eğlencesinin ardından dinç uyanmanın sırrı detoks mönüsünde . . . İlk kural içkinizi sulandırmak AYŞEGÜL AYDOĞAN İstanbul Yılbaşı gecesi sabaha kadar alkol ve yiyecek tüketmenin sonu , genelde küçük çaplı zehirlenmelere gidiyor . Uzmanlara göre aşırı alkol tüketiminin sabahında baş ağrısıyla uyanmak , bir zehirlenme belirtisi . . . Karaciğerin temizleyebileceği miktarın üzerinde içilince , vücut , zehirli bir madde üretiyor ve bu da baş ağrısına yol açıyor . Bu durumda bol su içerek vücudu toksinlerden arındırmak gerek . Toksinlerden yani vücutta biriken zararlı maddelerden kurtulmanın en iyi yolu ise bir detoks kürü . EN İYİSİ ŞARAP Süleyman Demirel'in doktoru olarak tanınan Prof . Dr . Osman Müftüoğlu , yeni çıkacak kitabı Yaşasın Hayat Viva la Vita'da alkolün en önemli toksin kaynaklarından biri olduğunu belirtiyor . Müftüoğlu , detoks programlarına da yer verdiği kitabında , alkollü içeceklerin alkol oranını , olabildiğince buz ve su ilave ederek azaltmanın mümkün olduğunu anlatıyor . Müftüoğlu , kırmızı şarabın sindirime yardımcı ve antioksidan maddeler ( kansere karşı savaşan ) açısından zengin olması nedeniyle tercih edilebileceğini söylüyor . Siz siz olun detoks programıyla ilgili önerileri okumadan yılbaşı partisine katılmayın . İşte detoks mönüsü . . . Sabah kalkınca:1 bardak ılık su ( ıhlamur ya da limon suyu katabilirsiniz ) Kahvaltı : Yarım su bardağı yulaf ya da mısır gevreği , yarım su bardağı az yağlı ya da yağsız süt , adet kuru kayısı , orta boy muz . Kuşluk : bardak ıhlamur ya da limon suyu , adet diyet kepekli bisküvi . Öğle öncesi : Yemekten 50 dakika önce bardak nane veya rezene çayı ya da ılık su . Öğle : Taze haşlanmış sebze tabağı ( brokoli , kabak , brüksel lahanası , karnabahar , yeşil fasulye , bezelye vb ) , yarım su bardağı az yağlı ya da yağsız yoğurt , istenildiği kadar yeşil salata ( limon kullanılabilir ) , doymazsanız köfte kadar yağsız ızgara balık ya da tavuk eti . İkindi : Taze hazırlanmış yarım su bardağı sebze suyu . Akşam yemeği öncesi : su bardağı taze hazırlanmış ıhlamur ya da limon suyu . Akşam yemeği : Öğle yemeğinde tavuk ya da balık yemediyseniz , köfte kadar ızgara , yağsız tavuk veya balık . Yatmadan önce : Yarım meyve ya da dilim kepek ekmeği , bardak bitki çayı ( papatya ) . Kuruyemiş yemeyin Bir sınır koyun . Ne kadar içeceğinizi önceden biliyorsanız ilk yudumunuzu rahatlıkla alabilirsiniz . Yavaş için . saat içinde birden fazla içki içmemeye çalışın . Yavaş yiyin . Yemek yemek alkolün kanınızda emilme oranını yavaşlatacaktır . Alkolün yanında kuruyemiş gibi tuzlu yiyecekler yemeyin daha çok içmenize neden olur . Alkolden hemen önce birkaç parça sebze ve meyve atıştırın . İçkinizi sulandırın . Alkol almaya başlamadan büyük bir bardak su için . Yılbaşında dışarı çıkan üşümeyecek ! Yılbaşı akşamı hava sıcaklığı yurt genelinde mevsim normalleri üzerinde olacak . Türkiye ve Avrupa son yılların en sıcak yılbaşı gecesini yaşayacak . Akşam saatlerinde hava sıcaklığı İstanbul'da , Ankara'da , İzmir'de derece olacak . Ancak gece yarısından sonra İstanbul , Ankara , İzmir , Diyarbakır , Bodrum , Marmaris ve Kuşadası gibi merkezlerde yağmur kendisini gösterecek . Yarın sabah İstanbul'da şiddetli yağmur bekleniyor . İzmir ise yeni yıla yağmur altında girebilir . Hava sıcaklıkları yarından itibaren yağmurla birlikte düşmeye başlayacak . Şiddetli lodos nedeniyle özellikle Marmara bölgesi geceyarısına doğru sert bir rüzgara sahne olacak . BİR KİŞİ ÖLDÜ Öte yandan yeni yıl öncesi soğuk hava ve kar yağışı yüzünden Trakya ve Doğu Anadolu'da binbir zorluk yaşanıyor . Edirne'de akli dengesi bozuk Mehmet Darbukacı ( 60 ) sığındığı kömür deposunda donarak öldü , Kars Kağızman'da da okullar gribal enfeksiyon nedeniyle iki gün tatil edildi . Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'da ise 500 köy yolu kapandı . 1005 en sıcak yıl olacak ! İngiliz Meteoroloji Kurumu , 1005 yılının , hava durumu kayıtlarının tutulduğu 1960 yılından bu yana , en sıcak yıl olabileceğini açıkladı . En sıcak yıl rekoru şimdilik 1998'e ait . 1001 ise kayıtlara en sıcak ikinci yıl olarak geçti . İngiliz uzmanlar hava sıcaklığının 1005 yılında daha da artarak 1960 90 yılları arasındaki ortalamanın yaklaşık 0. Özdemir'in oğlu ay ehliyetsiz İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir'in trafik kazasında yaralanan oğlu Korkut Özdemir'in ehliyeti , alkollü araç kullandığı gerekçesiyle üç ay süreyle geri alındı . 85 promil alkollü çıkan Özdemir'e ayrıca 105 milyon lira da trafik cezası kesildi . Korkut Özdemir , 54 5468 plakalı otomobiliyle , Etiler'den Arnavutköy'e inerken kontrolü kaybedip bir trafik levhasına çarpmıştı . Özdemir'in sol kolu ve burnu kırılırken ; İkisi kız , üç arkadaşı kazadan hafif sıyrıklarla kurtulmuştu . Baskın'a bu ceza yeter ! Mahkeme , Swissotel baskıncılarını , " siyasi görüşten kaynaklanan amaçla silahlı teşekkül oluşturmak ve bu teşekkülün yöneticiliğini yapmak " suçundan beraat ettirdi Rusya'nın Çeçenistan'a müdahalesini protesto için işgal ettikleri Swissotel'deki müşterileri , 11 saat rehin tuttuktan sonra teslim olan 15 sanık , yıl 10 ay 10 gün ile 11 yıl 10 ay gün arasında çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı . Muhammed Emin Tokcan dışındaki 11 sanığın , tutuklu kaldıkları süre dikkate alınarak tahliyelerine karar verildi . Sanıklar çete suçundan ise beraat etti . İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki karar duruşmasına , tutuklu yargılanan Muhammed Emin Tokcan , Emin Taş , Ali Tokcan , Ramazan Karabulut , Yüksel Özdemir , Yalçın Şahin , Atilla Kivik , Bahri Demir , Bünyamin Kivik , Hayati Ak , Mehmet Yapıcı , Serdal Seferoğlu ve Hayri Kadı katıldı . Siyasi teşekkül yok Mahkeme heyeti , sanıkların , " siyasi görüşten kaynaklanan amaçla silahlı teşekkül oluşturmak ve bu teşekkülün yöneticiliğini yapmak " suçundan beraatlerine karar verdi . Eylemcilerin lideri Muhammed Emin Tokcan , siyasi amaçla ve silahlı olarak birden çok kişinin özgürlüğünü kısıtlamak , panik yaratacak şekilde meskun mahalde ateş etmek suçlarından 11 yıl 10 ay gün hapis cezasına çarptırıldı . Emin Taş yıl 10 gün , Ramazan Karabulut yıl ay 15 gün , diğer sanıklar ise yıl 10 ay 10 gün hapis cezaları aldı . Mahkeme , Tokcan dışındaki 11 sanığın , tutuklu kaldıkları süreleri dikkate alarak , " başka suçtan hükümlü veya tutuklu değillerse " tahliyelerini kararlaştırdı . Yaklaşık 10 aydır tutuklu olan sanıkların yakınları , duruşma çıkışında , kararı alkışlarla karşıladılar . Kararın adil olduğunu belirten avukat Kadir Kartal , " Mahkeme heyetine teşekkür ediyorum " dedi . Savcılar işkenceye göz yumuyor ! . . İşkenceden savcıları sorumlu tutan eski milletvekili Emre Kocaoğlu , " Savcılar işkence yerlerini , işkence aletlerini bilmiyor mu " diye sordu TBMM İnsan Hakları Komisyonu eski Başkanvekili Emre Kocaoğlu , işkencenin gerçek sorumlusunun polis değil savcı olduğunu iddia etti . İşkence aletini ortaya çıkarttığı için kendisi hakkında bilgi toplayan polisten şikayetçi olan Kocaoğlu , yakında piyasaya çıkacak kitabı " Acemi Bir Milletvekili'nin Anıları"nda , savcıları , " İşkenceye göz yummaköla suçladı . Kocaoğlu " Sorgulama için eğitilen polis değil savcıdır . Hukuk eğitimi almış bir savcı , nezaret etmesi gereken sorguyu karakol polisi de terk ederse , polis bu işi eğitimi kadar yapar ve basar sopayı . Savcı da bunu bal gibi bilir " dedi . Adaletiniz yok bakanlığınız var Kocaoğlu , " Savcılar , karakollarda bizim gördüğümüz işkence yerlerini , bulduğumuz işkence aletlerini , bize gelen bilgileri bilmiyor mu ? Görevini ihmal etmiştir " değerlendirmesini yaptı . Kocaoğlu kitabında , ayrıca şu anısına yer verdi : " 11 Eylül'den sonra Uluslararası Denizcilik Konferansı'na katılan bir Türk yetkilinin , İsviçre'nin denizi yok ama Denizcilik Bakanlığı var diye dalga geçmesine , İsviçreli " İyi ama sizin de Adalet Bakanlığı'nız var " yanıtını verdi . " Urfi,100 milyar kefaleti yatırdı İstanbul'da tutuklu bulunan Çetinkaya , Adana'daki diğer bir davaya 100 milyarlık kefaleti ödeyerek katılmadı . Matador operasyonunda yakalanan ve başka bir suçtan Kartal Cezaevi'ne konulan Urfi Çetinkaya , Mersin'de bir kamyonda ele geçirilen 11 ton esrar ve 600 kilogram baz morfinle ilgili olarak Adana DGM'de yargılandığı davanın duruşmasına , 100 milyar liralık kefalet ücretini yatırarak katılmadı . Adana Nolu DGM'deki duruşmada , tutuklu sanık Şükrü Menem ve avukatı hazır bulundu . Gıyabi tutuklu sanıklar Ahmet Semiroğlu ile Sibel Semiroğlu'nun ise yakalanamadığı bildirildi . Uyuşturucu suçlaması Mahkeme heyeti , Menem'in tahliye isteminin reddine , dava dosyasının Yargıtay 10 . Ceza Dairesi'nce bozulan dosyayla birleştirilmesine karar vererek duruşmayı erteledi . Davanın sanıkları , " Teşekkül halinde uyuşturucu ticareti yapmak " suçundan 55 90 yıl arasında değişen ağır hapis ve toplam 15 trilyon lira para cezası istemiyle yargılanıyor . İzmir de maço kültürüne teslim Doğu'da sadece ilde 11 çift mal sözleşmesi imzalarken , İzmir'de mal ortaklığı sözleşmesi için 1000 çift notere gitti DOĞAN HABER AJANSI İzmir'de Mal Rejimi Ortaklığı Sözleşmesi'ne imza koyan çiftlerin sayısının sadece 1000 olması şaşkınlık yarattı . Üç noterin bulunduğu Aydın kent merkezinde , mal ortaklığı için başvuran aile sayısı 50'de kaldı . İlçelerdeki başvurularla beraber bu sayı 100'e çıkarken , Kırıkkale'deki üç noterde sözleşme imzalayan çift sayısıysa 16 olarak gerçekleşti . Light damgası Yaklaşık bir yıl önce kabul edilen Yeni Medeni Kanun'la yürürlüğe giren uygulama gereği , Doğu Anadolu'nun dokuz ilinde sadece 11 çift noterde sözleşme yaptı . Ardahan'ın tek noteri olan Cengiz Soytürk , şimdiye kadar sadece iki çiftin sözleşme imzaladığını belirterek , bu çiftlerin de memur olarak görev yaptıklarını söyledi . Bölge erkeğinin " light " damgası yakıştırılmasından korktuğu için sözleşme imzalamadığını ileri süren Soytürk , " Erkekler , Mal Rejimi Ortaklığı Sözleşmesi'ni yapmaktan kaçınıyor " dedi . Yeni mal rejimi Notere kimler gitmeli ? Ocak 1001'den önce evlenmiş olanlar , bu tarihten önce edindikleri malların eşit paylaşımını istiyorsa , bugün noterler kapanana kadar sözleşme yapmak zorunda . Sözleşme yapılmazsa ne olacak ? Eşlerin Ocak 1001'den itibaren edindikleri mallar , eşit paylaşılacak . Daha önce edinilen mallardaysa " mal ayrılığı " uygulanacak . Eski sistemi isteyenler ne yapacak ? Eğer eşler mal ayrılığının devam etmesini istiyorsa , bunun için de notere gitmek zorunda . Yoksa edinilmiş mallara katılma rejimine girmiş olacaklar . Edinilmiş mallara katılma rejimi nedir ? Evlilikten sonra edinilen malların eşit paylaşımını öngörüyor . Bunun içine , eşlerin aldığı ücretler ve tazminatlar , emekli ikramiyeleri , gayrımenkul ve banka hesapları da giriyor . İşyerleri de içinde mi ? Edinilmiş mallara katılma rejiminde , işletme gelirleri gibi kalemlerin kişisel mal sayılmasını kabul edebilecek . Mallar ikiye mi bölünecek ? Ticari işletmelerin bölünmemesi esas alınacak . Hakim , edinilmiş malların tümünün değerini hesaplayıp , diğer eşe bunun bedelinin ödenmesini yeterli sayabilecek . Sözleşme yapamayanlar için tren kaçtı mı ? Eşler Ocak 1005'ten itibaren de her türlü yasal mal rejimini yapabilecek . Bir yıllık süreyi kaçıran eski evliler de , eşlerini ikna edebilirse , özel bir sözleşme yapabilecek . Diğer rejimler ? Mal ayrılığıyla , " Kimin üzerinde ne varsa ona ait olması " , paylaşmalı mal ayrılığıyla da , " Ailenin yararlanmasına özgülenmiş mallar " eşit paylaşılabiliyor . Geri dönüş yolu kapandı mı ? Yasa değişikliğiyle , geçmişte edinilen malların da ortak paylaşımı mümkün . Ocak 1001'den önce evlenenler için umut var mı ? Prof . Dr . Turgut Akıntürk , kadın örgütlerinden baskı gelirse , hükümetin konuya dikkat çekeceğini kaydetti . 10 Hükümet ne diyor ? Akıntürk , bu düzenlemeye dönemin komisyon üyesi , Mehmet Ali Şahin'in karşı çıktığını ve muhalefet şerhi koyduğunu anımsattı . Serin duruş " Dünyada Yaşamak " pahalı olabilir , fakat her yıl güneş etrafında beleş bir gezintiyi içeriyor . . . " Ashleigh Brilliant 1001'de nelere maruz bırakıldık ? Qkızları ve Nez , Light Taş Fırın erkekleri , Kur'an şifrecileri , AKP'nin belalısı Nil Demirkazık , YTP'nin logosu ve Troyka , Assolist Kurşunu , Foolish Casanova ve diğer Can Tanrıyar şarkıları , Erbil Ailesi , Motivasyon , Ahmet Altan ve Aldatmak , Kırık Kaburga , Laz Repçiler , Ally McBeal sendromu , Esra Ceyhan'ın gözyaşları , Eminem , Tost skandalı , Açın Türkiye'nin önünü ! , Transparan Şenay , Ombudsman , Karen Fogg'un özel mailleri , Zekeriya Beyaz'ın Porno faturası , Ağa dizileri , Temiz Podyum kampanyası , BDDK ve Hortum , Otomobil Osman , Euro Yumoş , İlhan Mansız ve Ümit Davala'nın saçları , Meclisteki asansör , Kopenhag kriterleri , Şarbon haberleri , Tavuk mankenler , Je t'aime ille de je t'aime , Otel odasında mangal keyfi , Reha Muhtar'ın İtiraf Hayatın İçinden Ateş Hattı üçlemesi , Yeşil Işık ve Mumya Firarda , Tam Yarı Mobilize Başbakan , NARO ( Nuri Alço Revival Organization ) , Pazara mezara kadar , Jet Fadıl , Haçlı Selin Toktay , Küskünler , Seri Sapık , Gülben Hülya didişmeleri , Agresif spor yorumcuları , Kaya Çilingiroğlu'nun maceraları , Kim şık Kim rüküş ? , Ozan Kenan Doğulu kardeşler , Asena-İbo Derya üçgeni , Ali Kırca'nın medya turu , Özgür Kız"ın albümü , BBG Uğur , kasım mağdurları , Barajı aşmak , Tamer Karadağlı'nın miladı , Sevda Demirel'in Tokat'ı , Aramazsan Arama , Irak , Clubberlar , In & Out'lar , Kemiksiz Tuğba Özay & Pigme Cem Yılmaz , Müslüm Teoman el ele , Erman Hocanın Karar Anı , Kar Maskesi , Dongi Dongi veee Çağla Şıkel . . . Evet , bir çırpıda aklımıza gelenler bunlar . 1001'de krizlerle boğuşmakla geçen hayatımızı daha da karmaşık hale getiren olaylardan yerimiz yettiğince yaptığımız bir seçme oldu bu . . . Yazarken bile daraldık . Allah okuyanlara sabır versin . . . 1004'e girerken böyle bir liste hazırlamamak dileğiyle . Mutlu Yıllar . . . Yılın iddiası ! . . " Bak kızım sana şimdi bişey söylicem şaşıcan . . . Ben Salvador Dali'nin sekreteri ile beraber oldum Paris'te biliyor musun ? Paris'te yaani , yaa Salvador Dali . . . Benim babam da yaşamıştır diyosun . . . Senin baban Salvador Dali ile nasıl birlikte olur kızım ? Demek ki size burdan bi sınav gelecek ki tepki gösteriyorsunuz değil mi ? Yaaa Salvador Dali . . . " => Yıldo ( Ateş Hattı programında ) Parça ! " Sigara öldürür ve eğer ölürseniz hayatınızın önemli bir parçasını kaybedersiniz . . . " => Brooke Shields İlginç ! " Düz yolda gidersen , düz yolda gidersin . . . " => Hıncal Uluç Sanatçı annesi ! . . " Annem hakikaten çok kaliteli bir sanatçı annesi . . . " => Seren Serengil Tabii hemen ! . . Gazeteci : Türkan Hanım , gözlerinizi bağışlamayı düşünür müsünüz ? Türkan Şoray : Bugün mü ? Düşünce ! . . " Evlenmeyi düşünüyor musunuz ? " => Show Haber muhabiri ( nişanlanan özürlü çifte ) Köşe yazısı Dr . İSMET SALU / ismetsalu1005@yahoo. 1001 kendi adıma mükemmel geçti . Kendime sağlam bir köşe yaptım . Çok da iyi tepkiler alıyorum . Bir aksilik çıkmazsa , 1005'te de yine gündemi ben belirleyeceğim . Gecem hızlı geçecek , çok yazıp yorulmak istemiyorum . Haydi kaçtım ben . 1005'te de Işık Sizinle Olsun ! Diktatör değiliz ki Başbakan , Amerika'nın Türkiye'yi biraz hızlı karar vermeye zorladığını doğruluyor ve ekliyor : Ancak biz her taleplerine anında yanıt verecek bir diktatörlük değiliz ! MEHMET . YILMAZ YAZIYOR Başbakan Abdullah Gül'ün daveti üzerine dün bazı gazetelerin Genel Yayın Müdürleri ile Ankara'daki Hariciye Köşkü'ndeydim . Başbakan Gül'ün amacı artık yeni bir aşamaya gelen Irak sorunu ile ilgili genel bir bilgilendirme toplantısı yapmaktı . Toplantının sonunda Gül bunun bir " bilgilendirme " toplantısı olduğunu özellikle vurguladı . Ancak daha kapıdan çıkmıştık ki , televizyon kameraları tarafından kuşatıldık ve içeride konuşulanların genel hatlarını bütün ülke öğrenme olanağı buldu . MİLLİYET HEPSİNİ YAZDI Hemen söylemeliyim ki , Milliyet'in Genel Yayın Yönetmeni olarak toplantıdan gururla çıktım . Bunun nedeni Gül'ün , Türkiye'nin Irak politikası , bölge ülkeleriyle ilişkiler ve Amerika ile yürütülen temaslarla ilgili olarak söylediklerinin çok önemli bölümünün daha önce Milliyet'te yayımlanmış olmasıydı . Daha açığı , Milliyet okuyucularının " bilmediği " herhangi bir şey yoktu . Milliyet okuyucuları daha önce başta Fikret Bila'nın yazıları olmak üzere , Serpil Çevikcan , Utku Çakırözer ve Barkın Şık'ın haberlerinden bu konudaki en can alıcı bilgileri edinme olanağını bulmuşlardı . Başbakan Gül'ün Irak konusunda çizdiği temel çerçeve şu : Türkiye bir bölge ülkesi olarak bölge halkının yeni savaşlarla acı çekmesinden yana değildir . Kalıcı ve sürekli bir barışın sağlanmasından yanadır . Irak'ın toprak bütünlüğü korunmalı ve " bazılarının ağzını sulandıran " bölge kaynakları bu bölgedeki halkın tümünün refahı için kullanılmalıdır . Türkiye , Irak'ın kaynaklarının şu ya da bu biçimde bölge halkı arasında dağıtılmasına karşıdır . Irak'ta , Irak halkının tümüne saygılı bir rejim olmalı ve bu kaynaklar bu halkın tümünün mutluluğu için kullanılmalıdır . Ancak Kuzey Irak'ta , Musul ve Kerkük'te isteğimiz dışında gelişmeler olursa her duruma karşı harekât senaryomuz var . Bu daha önce Milliyet'te yayımlanan , " Türkiye'nin kırmızı çizgileri " konseptinin ifadesi oluyor . Yani Türkiye'nin bölgede kabul edemeyeceği şeyler var ve bunların başında Irak'ın parçalanması , kaynaklarının şu ya da bu şekilde dağıtılması geliyor . Öte yandan Türkiye , uzun vadeli stratejik müttefiki olan ABD ile ilişkilerinin de Irak sorunu nedeniyle bozulmasını istemiyor . Amerika'nın Türkiye'den talepleri böyle bir hassasiyetle ele alınıyor . TÜRKİYE EMİRLİK DEGİL Gül'ün altını önemle çizdiği konu Türkiye'nin bir " emirlik " olmadığı . . Türkiye demokratik bir ülke , açık bir toplum ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası bu tür konularda hangi organın ne tür bir yetkisi olduğunu açıkça yazıyor . Gül'e göre TBMM kendi yetkisinin farkında ve bilincinde ve bir karar vermesi gerektiğinde ülkenin çıkarları doğrultusunda bu kararı vermekte tereddüt etmeyecek . Gül , hükümetin ve dolayısıyla Türkiye'nin bir kararsızlık içinde olmadığını da özellikle vurguluyor . Bunun bir yanlış algılamadan kaynaklandığında ısrarcı . Kuzey Irak'taki " de facto " durumun Türkiye'nin bölgedeki politikasının ne olacağı hakkında bir fikir de verdiğini söylüyor . Gül'e göre bugün yapılan büyük ölçüde " kuvvet tehdidi " ile barışın korunması çabası . . Birçok kişinin paylaştığı bir görüş bu . Eğer , Irak rejimi baş edemeyeceği bir güçle savaşa girebileceğini anlama basiretini gösterirse barış için önemli adımların da atılabileceği herkesin malumu . Gül , Türkiye'nin bu aşamadaki konumunun " kuvvet tehdidine " de barış sürecinde bir pay verme mahiyetinde olduğunu söylüyor . Peki bütün çabalara karşın savaş kaçınılmaz olursa ne kadar sürer ? Başbakan , çok uzun sürmeyeceği düşüncesini belli ediyor . " 1991'e göre ABD'nin nokta vuruş kabiliyeti çok arttı . Çok modern silahları var " diyor . Gül , bir haber daha veriyor . Türkiye'nin yeni Bağdat Büyükelçisi'nin göreve başladığını vurguladıktan sonra , " arabuluculuk " olarak da yorumlanabilecek bir hazırlığa değiniyor : " Bağdat'a , bir bakan başkanlığında önemli bir heyet göndereceğiz . " Bu arada Türkiye'de etkili bir " görev gücü " yapılanmasının altını çiziyor . Dışişleri bürokratları , askerler ve ekonomistlerden oluşan üçlü yapıda gelişmelerin bütün teknik boyutlarıyla değerlendirildiğini vurguluyor . HAREKÂT YÖNTEMİ Türkiye'nin ABD ile ilişkilerinde sorun gibi görünen " kuvvet nakli ve üslerin kullanımı " konusunda üstüne düşeni yaptığını da biliyoruz . Bu amaçla Türkiye'ye gelecek 150 kişilik bir Amerikalı askeri heyetin çalışma yöntemlerinin nasıl olacağına ilişkin olarak hazırlanan bir " modus operendi"den söz ediliyor . Bu Latince kelime diplomaside " harekat yöntemi " karşılığında kullanılıyor . Türkiye bunu hazırlamış ve Amerikalı yetkililere sunmuş . Genel olarak kullanılacak üslerde inceleme yapacak bu özel heyetin çalışmaya başlaması için ABD'nin de belgeyi imzalaması gerekiyor ve bu belge henüz ABD'li yetkililer tarafından imzalanmamış . ABD İMZALAMADI Bu noktada bir ihtilaf olduğu anlaşılıyor . Üs ve limanların kullanımı için gerekli mutabakatın Washington tarafından imzalanmadığını belirten Gül , özetle şu mesajı veriyor : " Eğer mutabakata varılsaydı , cuma günü hazırlığa başlanacaktı . Ortada bir NATO anlaşması yok . Bize göre yeni durum söz konusu . Yeni mutabakat yapılmalı . ABD ise üs kullanım izinlerinin NATO anlaşmaları çerçevesinde verilmesini istiyor . Bu yüzden ABD henüz imza atmadı . " Gül , Amerika'nın Türkiye'yi hızlı karar vermeye zorladığını da kabul ediyor . Bu açıdan ilişkilerde bir " früstrasyon " olduğunu kabul ediyor . Ancak Türkiye'nin her talebe hemen yanıt verecek bir diktatörlük olmadığını da özellikle vurguluyor . Sonuç olarak şunu söylemek mümkün : Türkiye , Kuzey Irak'ta gerekirse ABD'den bağımsız olarak Irak'ın toprak bütünlüğüne yönelebilecek tehlikelere karşı çıkacak . Irak parçalatılmayacak . Ve barış içinde sorunun çözümü için bütün olanaklar seferber edilecek . SADDAM DİKTATÖR Son bir not . AKP iktidarının , Saddam Hüseyin rejimine yönelik açık bir değerlendirmesinin bugüne kadar kamuoyuna yansımadığı eleştirileri yapılıyordu . Gül , " Parti ve hükümet olarak Irak rejimine sempatimiz yok " diyor ve ekliyor : " Saddam , halkına zulüm eden bir diktatör . " O'nun mekanı cezaevi oldu ! . . Yargıtay , Jet Fadıl'ın iki yıllık hapis cezasını onadı . Seçilme yeterliliğini de kaybeden Fadıl Akgündüz Şubat'taki Siirt seçimlerinde aday olamayacak GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Kaçak olarak yurtdışında yaşarken Siirt'ten milletvekili seçilerek Türkiye'ye dönen Jet Pa'nın patronu Fadıl Akgündüz'ün rüyası , YSK ve yargı kararları nedeniyle kısa sürdü . Yargıtay'ın hakkındaki iki yıllık hapis cezasını onadığı Akgündüz , milletvekili seçilme yeterliliğini kaybetti . Karara göre , Siirt'te Şubat'ta yenilenecek seçimde aday olamayacak olan Akgündüz , milletvekilliğiyle birlikte , vekilliği düştükten sonra girdiği cezaevinden kurtulma şansını da yitirdi . Yargıtay . Ceza Dairesi , Bakırköy . Asliye Ceza Mahkemesi'nin Akgündüz hakkında Sermaye Piyasası Kanunu'na muhalefetten verdiği iki yıllık hapis ve 650 milyon liralık para cezasına ilişkin kararı onadı . Adaylık hakkını kaybetti Bu karara göre , Anayasa'nın " bir veya daha fazla yıl hapis cezasına mahkum edilenler milletvekili seçilemez " şeklindeki 66 ve Milletvekili Seçimi Yasası'nın 11 . maddeleri nedeniyle Akgündüz , Siirt'te Şubat'ta yapılacak seçimde aday olamayacak . Bir yıldan fazla ceza aldığı için adaylık hakkını yitiren Akgündüz'ün durumu , karara rağmen adaylık başvurusunda bulunması halinde , YSK tarafından karara bağlanacak . Kararı kaldırmak için sadece tashih karar ( karar düzeltme ) yolu kalan Akgündüz'ün , daha önce aynı davada cezasının onanmasını talep eden Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Kanadoğlu'na başvurmak zorunda olması , bu yolu da büyük ihtimalle kapatacak . 1155 yıl hapis cezası isteniyor Kasım seçim kampanyasını yurtdışından avukatı aracılığıyla yürüten Akgündüz , 11 bin oy alarak Siirt'ten bağımsız milletvekili seçilince Türkiye'ye döndü ve yemin ederek mazbatasını aldı . Kanadoğlu da , Akgündüz'ün dokunulmazlığının kaldırılması istemiyle fezleke hazırlayarak TBMM'ye gönderdi . Siirt seçiminin iptaliyle milletvekilliği düşen Akgündüz , tutuklanarak Kartal Cezaevi'ne konuldu . Kanadoğlu TBMM'den geri gönderilen fezlekeyi işlemden kaldırdı ve tebliğname hazırlayarak . Ceza Dairesi'ne gönderdi . Daire de , davayı büyük bir hızla sonuçlandırdı ve Akgündüz'ün adaylık yolunu kapattı . Cezaevinden kurtulmak için Siirt'ten milletvekili seçilmeyi planlayan Akgündüz , hakkında değişik davalardan 1155 yıla kadar hapsi istendiğinden , uzun süre cezaevinde kalacak . Akgündüz , tahliye edilse bile , vergi borçları nedeniyle konulan sekiz ayrı " yurtdışına çıkış yasağı " kararından dolayı Türkiye'den ayrılamayacak . Cindoruk DYP'nin aile , siyaset ve parti büyüğü DYP Lideri Ağar , evinde ziyaret ettiği Hüsamettin Cindoruk'u bu sözlerle nitelendirdi . Ağar partisinin herkese açık olduğunu açıkladı PINAR AKTAŞ İstanbul DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , DYP'nin transfer yoluyla Meclis'te üye sayısının artacağı yönündeki iddialarla ilgili , " Bu tür siyasi ilişkilerin dışındayız . Bizim yeni şekillenmemizden memnuniyet duyanlara kapımız her zaman açıktır " dedi . Ağar , genel başkan yardımcıları Nüzhet Kandemir ve Mehmet Ali Bayar'la birlikte , Hüsamettin Cindoruk'u Nişantaşı'ndaki evinde ziyaret etti . " Aile , siyaset ve parti büyüğü " olarak nitelediği Cindoruk'un tavsiyelerine , işaretlerine ve varlığına ihtiyaç duyduklarını söyleyen Ağar , " Bugün Türkiye'nin her zamankinden daha fazla DYP'ye ihtiyacı vardır . Bu dönem DYP'nin kendi iç bütünleşmesinin süratle tamamlanması gereken bir süreçtir " diye konuştu . Ağar'ın ziyaretini önemsediğini dile getiren Cindoruk ise " Baraj altı kalmak , baraj üstü kalmak bence önemli değildir . Fikirleriniz barajın altında kalıyor mu , ona bakacağız . Hayır . DYP'nin eksikliği daha büyük hissedilir hale gelmiştir " dedi . ANAP'ta pişkin kavgası Genel başkan adaylarından Özdemir , başkanlık divanını kastederek , " Bazı pişkin arkadaşlarımız hala orada oturuyor " dedi TRABZON / ÇORUM DHA ANAP Genel Başkan adayı Ali Talip Özdemir , partide geriye dönük demagoji yapılmasına izin vermeyeceğini belirterek , " Mesut Yılmaz , açık yüreklilikle hata bende deyip bırakmıştır . Ancak Başkanlık Divanı aynı özveriyle geriye çekilmedi . Maalesef bazı pişkin arkadaşlarımız hala orada oturuyor " dedi . Özdemir , bu duruma bir anlam veremediğini ifade ederek , " Biz 11 Ocak'ta buna ciddi bir değişim getireceğiz , bundan kimsenin endişesi olmasın " diye konuştu . Lütfullah Kayalar da Çorum'da ANAP'ı bir otobüse benzeterek şöyle konuştu : " Seçimlerden önce yapılan kongrede , ANAP yürüyen bir otobüs gibiydi . Ancak hızı çok yavaştı . Şimdi otobüs şarampolde ve yeniden yola çıkarılabilmesi için 11 Ocak çok önemli . Yani bu kongrede sadece şoför değişikliği olmayacak . Yeni bir ekip , yeni bir heyecanla yola çıkmalıyız . " Başbakan'ın şerhi bir şeyi değiştirmez ANKARA Milliyet Hukukçular , Yüksek Askeri Şura'nın ( YAŞ ) irticai faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle personelin Türk Silahlı Kuvvetleri'nden ( TSK ) uzaklaştırılmasıyla ilgili karara " antidemokratik " olduğu gerekçesiyle şerh koyan Başbakan Abdullah Gül'ün tavrını , " Seçmen tabanına mesaj veriyor " diye yorumladı . Gül'ün karşı oyunun Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ( AİHM ) açılacak davalarda sonucu değiştirmeyeceğini belirten hukuçuların değerlendirmeleri şöyle : Prof . Dr . Bakır Çağlar : Bu olayın politik ve hukuksal boyutu var . Politik olarak , başbakan tribüne oynamıştır . Hukuksal anlamda , YAŞ kararının sonucunu değiştirmeyen bir karşı oy hiçbir şeyi değiştirmez . AİHM , YAŞ kararıyla ordudan atılanların davalarını , askeri disiplin ve laiklik ilkelerini göz önünde bulundurarak reddediyor . Bu nedenle geçmiş kararlar da düşünüldüğünde , konulan şerh , hiçbir prensip kararını etkilemez ve sonuç vermez . Prof . Dr . Zafer Üskül : Bunun sadece seçmen tabanına mesaj olarak algılanması gerekir . AİHM kararları ortada . Anayasa'daki maddeler de aynen duruyor . Gül'ün bunun yerine konuyu TBMM'ye getirerek Anayasa'yı değiştirmesi uygun olurdu . Yoksa AİHM'de açılan davaları değiştirebilecek bir davranış değil . Füzeler havada tahrip edilecek Başbakan Abdullah Gül , Irak'tan Türkiye'ye yönelik her türlü saldırıya karşı hazırlık yapıldığını dile getirirken , " Füze saldırısı olması halinde havada tahrip edilecek " dedi . Gül , dün genel yayın yönetmenlerini kabulünde Irak'a yönelik askeri harekâtı değerlendirdi . ABD'ye verilecek yanıt konutusunda kesin politik kararın alınmadığını dile getiren Abdullah Gül , " Türkiye bu işin içindedir . Dışında kalamaz . ABD'ye yanıt tek parça halinde verilmeyecek . Gelişmeleri takip edeceğiz , doğrultuda inisiyatif kullanacağız . Yanlış atılacak adım çok büyük zarar ve sorunlara neden olabilir " diye konuştu . Harekâtın Türk ekonomisine etkileri konusunda Devlet Bakanı Ali Babacan koordinasyonunda müsteşarlar düzeyinde ekip kurulduğunu anlatan Gül , Körfez savaşında oluşan kayıtların görmezden gelinemeyeceğini belirterek , " Zararlar bugünden itibaren başladı bile " dedi . BM'nin Ocak sonunda alacağı kararı beklediklerine dikkat çeken Gül , " Irak'tan Türkiye'ye bir saldırı bekliyor musunuz ? " sorusuna , " Her türlü tedbiri alıyoruz . Olası bir füze saldırısında füzeler havada tahrip edilecek . Sürecin içindeyiz ve inisiyatif kullanıyoruz " karşılığını verdi . Vatandaş kendi paketini açtı . . . Krizde en fazla yüzde 16. Daha ucuz olan açık gıda ürünlerinin satışı ise yüzde 11. HTP ve Retailing Institute şirketlerinin 11 ilde , bin 100 hane üzerinde yaptıkları " 1001 Tüketici Harcamaları Perakendecilik ve Zincir Merketler " raporu sonuçlarına göre , tüketici harcamaları bir yılda yüzde 6. Tüketicilerin Bim , Carrefour , Endi , Gima , Kipa , Migros , Şok ve Tansaş'tan yaptıkları alışverişleri günlük olarak kaydetmeleriyle oluşturulan araştırma sonuçlarına göre , yıllık bazda ( Kasım 1001 Ekim 1001 ) tüketim harcamaları en fazla yüzde 16. Gıda harcalarında bir yıllık dönemdeki düşüş ise yüzde 5. Gıda kategorisi içinde en büyük harcama daralması yüzde 16. Yıllık bazda büyüme gösteren ürünler arasında yüzde 11. Araştırmada , taze meyve , sebze ve sigara kapsam dışı tutuldu . Kişi başı harcama yüzde 6. Bu grupta kişi başına ortalama sepet alışverişi tutarı yüzde 5. C1 ve C1 olarak sınıflandırılan orta gelir düzeyindeki kan kaybı ise daha büyük . C1 grubundaki kişi başına ortalama harcama yüzde 6. olarak adlandırılan en alt gelir düzeyinde ise kişi başına harcama yüzde 6. Böylece tüm gelir gruplarının kişi başına ortalama harcama tutarı Kasım 1001 Ekim 1001 döneminde yüzde 6. Tüketici temkinli Bir önceki yıl yüzde 9. Ancak bu büyüme günlük tüketim harcamalarına yansımadı . 1001'deki gelir kayıplarını telafi edemeyen tüketiciler 1001'de de harcamalarında temkinli davrandı ve daha ucuz ürünlere yöneldi . İşte parlak olmayan tablo ABD Hazine Müsteşarı'na Ekonominizin durumu zaten parlak değil dedirten tablo netleşiyor . Bütçe açığı öngörülenin yüzde 41 üzerinde . Faiz dışı fazla da yüzde 6,5 hedeflenmişti , 5'te kalıyor EKONOMİ SERVİSİ ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman ile birlikte , olası Irak operasyonunun Türkiye ekonomisine etkileri konusunda görüşmeler için gelen ABD Hazine Bakanlığı Müsteşarı John Taylor , Türkiye'den ayrıldı ancak , ekonomi yönetimi ile görüşürken söylediği tespitler akıllarda kuşku bıraktı . Taylor'un , operasyonun Türk ekonomisini olumsuz etkileyeceğine dikkat çeken ekonomi yönetimine , Durumunuz zaten parlak değil şeklindeki değerlendirmesinin , siyasi pazarlık sözü mü , yoksa makro göstergelere dayanan bir tespit mi olduğu tartışılıyor . Bu arada giderek netleşen rakamlar da enflasyon ve büyüme hariç diğer göstergeler de durumun iyi olmadığını gösteriyor . Faiz dışı fazla tutmadı Bütçede 41. Buna göre 15. Bu yıl milli gelirin 181. Harcamalardaki hızlı artışlar , 1001 yılı bütçesinin toplam harcamalarında hedefin yüzde 15 aşılmasına yol açtı . Başlangıçta 98. Açık yüzde 41 sapacak Bu yılın ilk 11 ayında bütçede 19 katrilyon 619 trilyon lira açık verildi . 16. Buna göre bütçe açığı hedefinde yüzde 41 sapma olacak . Faiz dışı fazlada 1. Bütçe harcamaları öngörülenden 15. Böylece hedefler yüzde 15 sapacak . Bütçe ilk 11 ayda 19. Yıl sonu açığın 56. Buna göre açık hedefinde yüzde 41 sapma olacak . İç borç dağı büyümeye devam etti . 1001 sonunda 111 katrilyon lira olan iç borç stoku , bu yıl kasım sonu itibariyle 145. 1001 sonunda 115. 600 milyon dolarlık özelleştirme hedeflendi ama ancak 554 milyon dolarlık özelleştirme yapılabildi . Tedbir kalktı ama BDDK yeniden konulabilir dedi Pamukbank'ın eski sahibi Karamehmet'in malvarlığı üzerindeki tedbir ve yurtdışına çıkış yasağı , altı ay içinde alacak davası açılmadığı için kaldırıldı GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara Ankara . Asliye Ticaret Mahkemesi , Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet'in malvarlığındaki tedbiri , altı aylık yasal sürede hakkında hiçbir alacak davası açılmadığı için kaldırdı . Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu'nca ( BDDK ) elkonulan Pamukbank'ın eski sahibi olan Karamehmet'in malvarlığına bankanın BDDK'ya devrinden sonra tedbir konuldu . Bu kararı veren Ankara . Asliye Ticaret Mahkemesi , dün değerlendirme toplantısı yaparak , Karamehmet'in malvarlığı üzerine 19 Haziran 1001'de konulan tedbiri tartıştı . Yurtdışı yasağı da kalktı Yasalara göre , malvarlığına tedbir konulan isimler hakkında , devleti zarara uğrattığı miktar oranında alacak davası açılması gerektiğini göz önünde bulunduran mahkeme heyeti , alacak davası açılması için altı aylık bir süre bulunduğunu saptadı . Heyet , mahkemeye gelen bilgilere göre Pamukbank vasıtasıyla devleti zarara uğrattığı iddia edilen Karamehmet hakkında BDDK tarafından altı aylık sürede herhangi bir alacak davası açılmadığını tespit etti ve bu nedenle Karamehmet'in malvarlığı üzerindeki tedbirin kaldırılmasına karar verdi . Mahkeme , aynı gerekçeyle daha önce Karamehmet için koyduğu yurtdışı yasağını da kaldırdı . BDKK , Karamehmet'e 51 Ocak'a kadar Hazine'yi uğrattığı zarara yönelik ödeme planı hazırlaması için süre tanımıştı . Fon , yasal sürecin bitmesini bekliyor BDDK , Pamukbank'ın eski sahibi Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet'in malvarlığı üzerindeki tedbirin tekrar konmasının yasal sürece bağlı olduğunu açıkladı . Kurum yetkilileri , TMSF yönetiminin , banka eski ortaklarından iade tazmin talebinde bulunulması ve banka eski yöneticileri hakkında şahsi iflas davası açılması işlemlerinin hukuki sürecin sonuçlanmasından sonra gerçekleştirilmesi yönünde kararı bulunduğunu belirtti . BDDK , TMSF'nin genele yönelik olarak alınan bu kararı çerçevesinde Pamukbank'a ilişkin olarak Danıştay Dava Daireleri Genel Kurulu'nun yürütmeyi durdurma kararı gereği bankanın eski ortakları hakkında dava açılmadığını bildirdi . Bu nedenle Çukurova Grubu üzerindeki TMSF tarafından konulan bütün tedbirlerin kalkmasının beklenildiğini ifade eden BDDK yetkilileri , " Ancak , Danıştay tarafından esastan lehimize karar verilmesi durumunda , bu tedbirlerin tekrar alınması mümkün bulunmaktadır " dedi . Misyonum bitti , ayrıldım Koç Finansal Hizmetler'de yabancı ortakla güçlenme projesini yürüten Burhan Karaçam , Projeyle ilgili misyonum tamamlandığı için gruptan ayrılıyorum dedi KADİFE ŞAHİN Koç Finansal Hizmetler'in eski Yönetim Kurulu Başkanı Burhan Karaçam ; Koç'tan , şirketi Burhan Karaçam Stratejik İş Geliştirme ve Değer Kazandırma AŞ arasındaki misyonun tamamlandığı için ayrıldığını açıkladı . Koç Grubu'yla Mart 1000'de Koçbank'ın piyasa değerini yükseltmek , halka arz , stratejik ortak bulmak üzere bir anlaşma yapıldığını bildiren Karaçam , bu çerçevede stratejik danışmanlık ve uygulama projesi yürüttüğünü ifade etti . Projenin halka arz dışındaki aşamalarının tamamlandığını belirten Karaçam , UniCredito ile 11 Ekim'de imzalanan anlaşmayla Koç Finansal Hizmetler'de yeni bir dönemin başladığını söyledi . UniCredito'nun stratejik danışmanlık misyonunun tamamlanması konusundaki görüşünün ortakları ilgilendirdiğini bildiren Karaçam , Koçbank'ın büyüme stratejisinin devam edeceğini bildirdi . Proje başarı ile tamamlandı Koç Holding'den yapılan açıklamada şöyle denildi : " Koç Holding , finans sektöründe daha iddialı bir konuma gelmek hedefi çerçevesinde , sermaye piyasalarına açılarak büyümek projesini gerçekleştirmek üzere Burhan Karaçam'ı 1000 başında Koçbank Yönetim Kurulu Başkanlığı'na getirmiş ancak 1001 ekonomik krizi çerçevesinde sermaye piyasalarındaki durgunluk nedeni ile projenin içeriği değişmiş ve yabancı bir ortaklık ile büyümek şeklini almıştır . 11 Ekim 1001'de Koç Finansal Hizmetler AŞ'ye , Unicredito'nun yüzde 50 ortak olması ile Koçbank'ın yabancı ortaklıkla güçlenme projesi başarıyla sonuçlandırıldı . Projenin tamamlanması nedeniyle Burhan Karaçam yeni yılla birlikte Koç Finansal Hizmetler AŞ ve bu şirketin bünyesindeki şirketlerdeki görevinden ayrılacaktır . Koç Finansal Hizmetler Yönetim Kurulu Başkanlığı'nı 11 Ekim 1001 tarihinden beri sürdürmekte olan Mustafa Koç , bu görevine yeni yılda da devam edecektir . " Doların gürültüsü çok , kazancı az Dolar yılı yüzde 15. Yıl boyunca yatırımcının yüreğini ağzına getiren dolar enflasyon karşında ise reel yüzde 11. Bu yıl yatırımcı açısından beklentilerin alt üst olduğu bir yıl oldu . Siyasi ve ekonomik gündemin yanı sıra yatırım araçları da beklentilerin ters döndüğü bir yıl geçirdi . Geçen yıl milyonu görür mü sorusuyla gündemin baş maddesine oturan dolar enflasyon karşısında yatırımcısını bırakın korumayı , kaybettirdi . Yıla milyon 446 bin seviyesinden başlayan dolar yılı yüzde 15. Dolar karşısında değer kazanan euronun ise yıllık getirisi enflasyonla başa baş oldu . Bono , yatırımcısına yüzde 60 kazandırırken , tipi fonlar yüzde 46 getiri sağladı . 1001 yılında yüzde 50 çıkması beklenen enflasyonuna paralel MB'nin resmi kuruna göre dolardaki reel kayıp yüzde 11. Özellikle son günlerde dolar karşısında arayı açan euro ise yatırımcısına 55,5 kazandırdı . Savaş döneminde yıldızı parlayan altın ise özellikle yılın son döneminde atağa geçti . Yıla 88 milyon 500 seviyesinden başlayan Cumhuriyet altını dün itibariyle 111 milyona yükselmiş durumda . Altın yatırımcısına yüzde 58 kazandırırken , enflasyon karşısında da yüzde reel getiri sağladı . İstanbul Borsası'nda da kayıp var . Yıla 15 bin 685 seviyesinden başlayan başlayan İMKB 100 Endeksi bulunduğu seviyelerde yatırımcısına yüzde 15. Reel faiz % 15'lere vurdu Faiz yıla yüzde 60 bileşiklerle girmişti . Faiz oranı yıl içerisinde bir iki kez yüzde 50'nin altını test etmesine rağmen , Irak tedirginliğiyle yüzde 55 bileşiklerde seyrediyor . Oysa , Kasım seçimleri öncesinde olumlu bir hava yakalanmıştı . İyimserliğin yayılacağına inanan piyasalarda özellikle yabancı oyuncular pozisyon açmıştı. Ancak , sonrasında Irak tedirginliği ve hükümetin kararsız uygulamalarıyla faiz yüzde 59 seviyesini gördükten sonra yüzde 55'lerde stabil oldu . Irak'a operasyonun başlaması durumunda faiz yüzde 60 seviyesini test edebilir . Ancak ilk günlerin paniğiyle faiz bu seviyenin puan üstünü de mutlaka zorlayacaktır . Fakat daha sonra faizin bir miktar gevşeyip ilk günlerin şoku geçtikten sonra bu seviyelerde bir süre stabil olması beklenebilir . Faiz şimdilik yüzde 54 56 bandında hareket edecek gibi görünüyor . Gelişen yeni koşullarda şu ana kadar temkinli davranan MB'nin yeni bir kotasyon indirimine gitmesi beklenmiyor . Geçtiğimiz ay AB beklentisine bağlı olarak yüzde 19 10 seviyelerine gerileyen reel faiz ise yükselen oranlara bağlı olarak tekrar yüzde 15'lere yükseldi . Dolar yükseldiğinde Merkez Bankası müdahale eder mi ? Yıl içerisinde iki kez milyon 600 binli seviyeleri zorlayan dolar , MB'nin de müdahalesiyle bu seviyeden hızla aşağı kaydı . milyon 600 binlerden dolar alan yatırımcı kısa vadede bu seviyenin aşılıp aşılmayacağını merak ediyor . Dolarda milyon 600 bin seviyesine gelindiğinde MB'nin müdahale ettiği görülüyor . Ancak , bu MB'nin bu seviyeyi yüksek gördüğü anlamına gelmiyor . Hatırlanacağı gibi MB müdahalesinde bu seviyeden rahatsız olduğu için değil , kısa bir sürede ani yükselişten rahatsız olduğu için müdahale ettiğini açıklamıştı . Dolayısıyla , kontrollü ve yumuşak bir yükselme durumunda milyon 600 binlerde müdahale gelip gelmeyeceğini hep birlikte göreceğiz . Ancak piyasadaki genel beklenti yumuşak bir yükseliş olması durumunda MB'nin müdahale etmeyeceği ve müdahale seviyesinin milyon 650 binlere yükseleceği yönünde . İçeride ve dışarıda oluşacak olası şok durumlarında ise MB'nin rezervleri güçlü ve ani dalgalanmalara müdahale gücü var . Doların 1005 yılında olağandışı şoklar olmaması durumunda enflasyona paralel bir seyir izlemesi bekleniyor . Fırsatları yakalamak için nakitte kalınabilir Ocak ayının ana gündem maddesi Irak ve IMF'le görüşmeler olacak . IMF heyeti Türkiye'den ayrılırken , el konulan bankaların çözümü , özelleştirme , kamuda atıl istihdamın yaratılması ve vergi reformu konularındaki gecikmeler nedeniyle rahatsızlığını gösterirken , 1001 yılının da zayıf bir bütçe performansı ile tamamlandığının altını çizmişti . Hükümetin bu konularda hızlı adım atması gerekiyor . Böylesine dalgalı ve savaşın gündemde olduğu bir dönemde , portföyde mutlaka döviz ve altın bulundurulmalı . Paranın yüzde 50'lik kısmıyla da gelebilecek uygun fırsatları kollamak için tipi likit fon tercih edilebilir . Paranın güvenli adresi Doğru yatırım fonunu seçmek GÜR ÇAĞDAŞ Garanti Portföy Yönetimi Genel Müdürü Yeni yılda istikrarlı ve güvenilir kazanç için doğru yatırım kararlarına ihtiyaç duyulan bir dönemdeyiz . Doğru yatırım fonunu seçmek , yatırımcı için titiz bir elemeyi gerektiren bir karar sürecidir . Hangi vadede , ne boyutta risk alacağına karar veren yatırımcı için önemli karar tür bazında , istikrarlı getiri sağlayan ve iyi yönetilen yatırım fonunu seçmektir . Yatırımcı , vade ve risk düzeyi kararını verirken hem bireysel yatırım tecrübelerine hem de finans kurumları bünyesinde hizmet veren yatırım uzmanlarına itibar etmelidir . veya tipi yani hisse senedi riski taşıyan veya sabit getirili menkul değerler ağırlıklı bir portföyden oluşan ve tür açısından likit , değişken , karma , sektör ve endeks fonları gibi tip ve tür bazında bir yatırım kararı verilmelidir . Bu kararın sonucunda tercihen birden fazla tip ve türde fondan oluşan bir fon portföyü oluşturulabilir Yönetime bakılmalı Güven ve kurumsal kimlik yatırımcı için , birikimlerini kanalize edeceği yatırım fonunu seçerken vazgeçilmez bir unsur olmalı . Yatırımcı , fonları analiz ederken , bireysel yatırım danışmanına bir dizi soru yöneltmelidir . Yatırım yapılacak fon ya da fonları iyi tanımak temel bir gereksinimdir . Fonu tanımanın ilk adımı , fonun yatırım kriterini ( Benchmark ) öğrenmek . Risk ve getiri dengesi , fonun kimliğini oluşturur . Yatırım kriteri ( Benchmark ) , geçerli olduğu vade içinde , fon portföyünün hangi yatırım araçlarını içereceğini ifade eder . Fonun yatırım kriterini ve halihazırda portföyünün dağılımını açıklamak yatırım danışmanlarının önemli görevlerinden biridir . Geçmiş performans Yatırımcı için fonları değerlendirirken diğer bir kıstas ise seçeceği fonun geçmiş dönemlerde sağladığı getiri , yani performansıdır . Yılbaşından bugüne getiri , bir , iki , üç yıllık gibi geçmişe dönük dönemlerde gösterdiği performans , aynı tanımdaki diğer fonlarla karşılaştırılmalıdır . İdeal yatırım fonu bahsi geçen periodlarda türdeşlerine kıyasla daha istikrarlı bir şekilde getiri sağlamış olandır . Şeffaf bir şekilde , fonlarının içeriğini , performansını , yönetim prensiplerini ve hatta fon yöneticilerini tanıtmak , finans kurumunun fonksiyonudur . Yatırım fonlarının derecelendirilmesinde yukarıda bahsettiğimiz temel adımların dışında çeşitli ve çok daha karmaşık yöntemler de bulunuyor . Yatırım fonlarının çeşitliliği ve tabana yayılmışlığı konusunda önder olan ABD'de uygulanan Morningstar derecelendirmesini örnek verebiliriz . Henüz ülkemizde uygulanmamakla birlikte , bu performans ölçüm tekniğine göre istatistik ve finansal analiz yöntemleri kullanılarak , yatırım fonlarına birden beşe kadar yıldız verilir . yıldızın en iyiyi ifade ettiği sistem son derece basit ve anlaşılır bir sonuca ulaşmaktadır . Yeni yılda yatırımcılara tavsiyemiz seçecekeleri yatırım fonunu çok iyi incelemeleridir . Şener : Ödeme planını Ali'ler yüzünden yaptık Başbakan Yardımcısı Şener , zorunlu tasarrufta , Ali Babacan ve Ali Çoşkun'un çelişkili açıklamaları nedeniyle ödeme planı açıklamak zorunda kaldıklarını söyledi SEÇKİN ÜREY Ankara Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener Memur Sen Başkanı Fatih Uğurlu'yu kabulünde , zorunlu tasarruf ödeme planını , Sanayi Bakanı Ali Coşkun ve Devlet Bakanı Ali Babacan'ın tartışması yüzünden hazırladıklarını söyledi . Şener , ana para kesintisinin temmuzda , nema birikiminin de tüketici fiyat artışları oranında korunarak 1004 1006'de taksitle ödenmesine ilişkin plan için " Bundan daha kısa zamanda yapılacak ödeme hem Hazine'nin nakit dengesini , hem bütçeyi zora sokar " diyen Şener şöyle devam etti : " Aslında , bizim gündemimizde hesabın tasfiyesi yoktu . İki bakan arasında basının önünde yaşanan polemikler yüzünden kamuoyunda baskı oluştu . Basın mensupları bizleri gördüğü her yerde nemaları sormaya başladı . Planı hazırlamak zorunda kaldık . Yeterli kaynağımız yok . Mevcut ödeme planı yapabileceğimiz en iyi plan . Bunun için bütün imkânları zorladık . " Plan imzada Sanayi Bakanı Çoşkun zorunlu tasarrufların şubat martta ödeneceğini belirtirken , Devlet Bakanı Babacan " Böyle bir kararımız yok . Zorunlu stasarrufla ilgili çalışmalar sürüyor " demişti . Bu arada , zorunlu tasarruf ödeme planı ile ilgili kanun Bakanlar Kurulu'nda imzaya açıldı . Memur nema balonunu patlattı Fotoğraf : ŞERİF ÇIRAY Kamu Sen Başkanı Bircan Akyıldız ve sendika yöneticileri , zorunlu tasarrufların nemalarıyla birlikte ödenmesi için Hazine'ye dilekçe verdi ve Bakan Babacan'ın açıkladığı Zorunlu Tasarruf Hesabı'nın tasfiye planını " Varan : Zam " , " Varan : Nema " yazan balonları patlatarak protesto etti . Piyasalar Ocak'ta tatil yapacak Para ve sermaye piyasaları , Ocak Çarşamba gününün yılbaşı resmi tatili olması nedeniyle kapalı olacak . Tatil nedeniyle banka şubeleri ile İstanbul Menkul Kıymetler Borsası ( İMKB ) ve İstanbul Altın Borsası'nda ( İAB ) Ocak'ta işlem yapılmayacak . Piyasalar Ocak Perşembe günü açılacak . Bu Çelik Dost Çelik ! Ayşe Ersoy'un Dost adlı tarikatın üyesi olmak ve parçalarını sahiplenmekle suçladığı popçu Çelik , susuyor . Ersoy ise , salvolarını sürdürüyor . . MAGAZİN SERVİSİ Pop şarkıcısı Çelik Erişçi'nin , Dost adlı bir tarikatın üyesi olduğuna dair iddialar , dün bir anda magazin gündemine bomba gibi düştü . Çelik , iddiaların asılsız olduğunu , gerekli açıklamayı avukatı Ömer Durak'ın yapacağını söylemekle yetinirken , şarkıcının Dost tarikatıyla bağlantılı olduğu iddiaları , mimar Ayşe Ersoy'un açıklamalarıyla gündeme geldi . Ersoy , Çelik'in şimdiye kadar albümlerinde okuduğu , söz ve müziklerine de imza attığı tam 16 parçanın , aslında kendisine ait olduğunu ileri sürdü Düsturları mal paylaşımı Önceki gece katıldığı Magazin Keyfi'nin canlı yayınında iddialarını yineleyen Ersoy , şimdiye kadar susmasının nedenlerini de şöyle açıkladı : " Eseri gibi görünen 16 şarkının söz ve müziğinin bana ait olduğunu Çelik de biliyor . Dost grubunun lideri eşim istediği için şarkılar Çelik'in gösterildi . Çelik ilk başta buna karşı çıktı . Dost'lar mal paylaşımını savunan bir grup olduğu için , Çelik'in Doğrusu neyse , onu yapalım demesine karşın , eşim öyle uygun gördü . parçalar çocuğum gibi . Evliliğim bitti , şimdi çocuklarımı istiyorum . MESAM'a başvurdum . Alacağım telifleri vakıflara bağışlayacağım . " Güzeller Güzeli , Ata değil Şu anda 65 yaşındaki eşinin liderliğini yaptığı , 500'e yakın üyesi olduğu ileri sürülen Dost'ların tarikat değil , özel bir grup olduğunu da iddia eden Ayşe Ersoy , Çelik'in iddialarını kabul etmek yerine inkar yolunu seçmesi durumunda ortaya yeni belgeler çıkaracağını da sözlerine ekledi . Çelik'in , 16 şarkıya karşılık eşine Renault Megane marka otomobil hediye ettiği iddiasını da gündeme getiren Ersoy'un ileri sürdüğü ilginç bir nokta da şöyle : Atatürkçü söylemleriyle tanınan ve Büyük Önder'e sevgisini O'nun için bir şarkı yazarak dile getiren Çelik'in albümlerinin teşekkür bölümde Güzeller Güzeli sıfatıyla şükranlarını sunduğu kişi Atatürk değil , Dost tarikatının lideridir . . . Grup üyeleri , eşime Güzeller Güzeli diye hitap ederdi . . . Ersoy'u eş seçip eşinden ayırmış Ayşe Ersoy'un , konuşmaktan çekindiği tarikata girdiğinde evli olduğu , ancak liderlerinin , tarikat üyesi çifti boşayıp sonra da Ersoy'la evlendiği de iddialar arasında . Ersoy , eski eşinin , gruba üye olanların sadece özel hayatlarında değil , iş hayatlarında da söz sahibi olduğunu da ileri sürdü . Tarikat lideri Güzeller Güzeli'nin 65 yaşında emekli binbaşı olmasına karşın kendini " Emekli Albay " olarak tanıtan İhsan Coşkun olduğu iddia edildi . " Adını söyleyemem " diyen Ersoy , ilk eşinden ayrılıp , onunla evlenmesirin bile başlı başına ilginç bir olay olduğunu söyledi . Ve , Çelik'in eski şoförü anlatıyor Popçu Çelik'in 5. Ayşe Ersoy'un adını , Dost'un eşi olduğunu duydum . Kuleli ve Yalova taraflarında buluşurlardı . Ama daha çok Dost'la telefonda görüşürlerdi . Dost aradığı zaman Çelik arabayı durdurur , dışarı çıkıp konuşurdu . Özel Tim'den ayrılan ve halen korumalığını yapan biri var . Çelik , bu toplantılara onunla gidiyordu . dönem sevgilisi olan Buket Saygı'yı bu toplantılara götürmez , evde bırakırdı . " Yıldızlar yeni yıla işte böyle girecek Yeni yılı kutlamak isteyen magazin yıldızlarına gökten seçenek düşmüş . . . 1005'e kimi sahnede , kimi yurt dışında , kimi de evde gireceğim demiş . . . MAGAZİN SERVİSİ EBRU GÜNDEŞ : Antalya Topkapı Palace'da sahne alacak . GÜLBEN ERGEN : Yılbaşında Kumburgaz Hotel Marin Princess'da sahne alacak olan Gülben Ergen , geceyi annesiyle televizyon izleyerek noktalayacak . SERTAB ERENER : Çeşme Sheraton Otel'de sahne alacak . ŞENAY AKAY : Yeni yıla Hint Okyanusu'nda bulunan tropik bir adada eşi Buğra Özçetin'le girecek . ÇAĞLA ŞIKEL : Yeni yıla ailesiyle girecek . Sonra da arkadaşlarıyla birkaç yılbaşı partisine katılacak . HANDE ATAİZİ : Dostlarıyla birlikte evde televizyon izleyecek . AŞKIN NUR YENGİ : Klassis Otel'de sahne alıp mekânda arkadaşlarıyla eğlenecek . NURGÜL YEŞİLÇAY : Yılbaşını İngiltere'de kutlayacak . CANSU DERE : Yeniyıla Hollanda'da çocukluk arkadaşlarıyla birlikte girecek . YILMAZ ERDOĞAN : Arkadaşlarıyla yurtdışında olacak . GÜZİDE DURAN : Sevgilisi İlker İnanoğlu , menajeri Özgür Aras ve meslektaşı Ebru Destan'la Oba Bar'da eğlenecek . ŞEBNEM SCHEFER : Ailesiyle bir restoranda yemek yiyip havai fişekleri izleyecek . HÜLYA AVŞAR : 1005'e canlı yayında şarkı söyleyerek girecek . Program sonrasında evinde annesiyle televizyon seyredecek . PETEK DİNÇÖZ : Yeni yıla Kıbrıs Rocks Otel'de sevgilisi Can Tanrıyar'la " merhaba " diyecek . EBRU ŞALLI : 1005'ü eşi Harun Tan , Demet Şener ve İbrahim Kutluay'la Paris'te karşılayacak . ÖZLEM YILDIZ : Tansiyon düşüklüğünden şikâyetçi olan Yıldız , evde ailesiyle olacak . TÜRKAN ŞORAY : Yılbaşı gecesini evinde kızı Yağmur ve kızkardeşi Nazan Şoray'la geçirecek . Aile yemeğinden sonra Yağmur , sevgilisi Barış'la eğlenmeye çıkacak . Ally , aşkı gerçek hayatta buldu " ALLY McBeal " dizisinin , " aradığı aşkı bir türlü bulamayan şanssız avukatı " Calista Flockhart ( 58 ) , gerçek hayatta ünlü aktör Harrison Ford ( 60 ) ile hayatını birleştirme yolunda . IMDB sitesinin haberine göre Ford ile Flockhart , geçtiğimiz günlerde nişanlandı . Öpüşmeyi babasına izletmedi MAGAZİN SERVİSİ MANKEN Çağla Şıkel , son sevgilisi Mehmet Aslan'la sokakta öpüşürken çekilen görüntülerini izlememesi için , programın yayınlanacağı saatlerde anne ve babasını sinemaya götürdü . Baba Hüseyin Şıkel , kızının karıştığı skandallar nedeniyle bir dizi yasak koymuştu . Şıkel ise " Sinemaya gitmeyi onlar istedi " dedi . Aşkım tuvalet kağıdı getir NEVSAL ELEVLİ Londra İngiliz Daily Star gazetesinin haberine göre kaprisleriyle ünlü yıldız Jennifer Lopez , Beverly Hills'de alışveriş yaparken Starbuck's Cafe'deki tuvalet kağıtlarının zımpara gibi olduğunu görünce dışarda bekleyen nişanlısı Ben Affleck'i cep telefonuyla arayarak hemen pamuk gibi bir rulo getirmesini istedi . Affleck de , Lopez'in sevdiği kapitoneli tuvalet kağıdını satın alıp getirdi . Daily Star gazetesi de Affleck'in " Bebeğim ne isterse yaparım . milyon steriline sigortalı olan poposu , bu paranın her kuruşunu hakediyor " sözlerine yer verdi . Başkentte eğlencenin yeni adresi ; Friends&Trends Haydi Günay'a , Gabin Türkiye'de , Ankara'nın in'leri ; Sheraton Hotel , Kuki House , Wok Restaurant-Bar Lounge , İzzet'in son bombası , İstanbul Ankara hattı ve . . . Evet , cuma gecesine kadar İstanbul'daydım . Cumartesi öğleden sonra ise Ankara'nın yolunu tuttum . Bildiğiniz üzere , çok sevdiğim ağabeyim Sayın Mehmet Ağar DYP'ye Genel Başkan oldu . Dünya güzeli eşi Emel Abla bundan böyle Ankara İstanbul arasında mekik dokuyacak . Uzun süredir Ankara'da ev arıyordu , sonunda buldu . Önce onları tebrik etmek , ardından da can dostum İzzet Çapa'nın Ankara eğlence yaşamına büyük renk getiren Friends&Trends'ini görmek için bu karda , kışda sırdaşım İsmail Akkaya ile bindik uçağa . Ankara faslına sonra geçeceğim . Önce hafta boyunca turladığım İstanbul'dan haberler vereyim . Bomba gibi bir haberle başlıyorum ; Son günlerin ünlü DJ'lerinden olan , İtalya'nın St . Germain'i diye tanınan Gabin , Türkiye'ye geliyor . Sevgili arkadaşım Mehmet Kurşuncu ve Ercan Canmutlu'nun , İstanbul'un in mekanlarından olan New Yorker'ın Beyoğlu'ndaki şubesi'nin açılışında yarın sahneye çıkacak . Kaçırırsanız yazık olur . Aslında cuma akşamı Ankara'da olmam gerekiyordu ama bana kardeşim kadar yakın olan sevgili Cenk Eren ve sanatçılığının dışında 15 yıllık dostluğuna hayran olduğum Nükhet Duru'nun Günay'daki galası nedeniyle cumartesi gününe kaldım . İyi de etmişim . Aprido Mayoları ve Sezar Otelleri'nin sahibi Ergun Berksoy , dünyaca ünlü koreograf Uğurkan Erez ve İzmir'in medar ı iftiharı modacı Ertan Kayıtken ile birlikte biz de kafa masada yerimizi aldık . Kötü hava koşullarına rağmen Günay tıklım tıklımdı . Çok şık ve güzel insanlar vardı . Günay Tuncel'in genç eşi Ahu'yu ilk kez yakından tanıdım . Çok cici ve aklı başında bir kız . Günay gece en az sanatçıları kadar heyecanlıydı . Şefler Halil Aytemiz , Cemal Akyürek , Yılmaz Kaya kusursuzdu . Program kadar başarılı ve güzeldi ki ben yeni yılda birkaç kez daha gideceğim . Nükhet , Cenk ve Tanyeli gerçekten işe özveriyle başladılar ve fiyatlarını da kırdılar . Günay da kişi başı alacağı ücretten fedakarlık yapmış . Adam başı 65 100 milyon lira olarak ayarlamışlar ama mönü fiks tabii . Arzu eden Günay'ın eski mönüsünden de yararlanabilir . Ama fiyat da ona göre . Bu program kaçmaz . Bir de yenilik yapmışlar ; İlk defa program öncesi , sanatçıların kulisteki hazırlıkları barkovizyon gösterisiyle konuklara sunuluyor . Çok esprili olmuş . akşam önde yer bulamayan Çağla Şıkel ile basın danışmanı da bizim masaya konuk oldular . Daha doğrusu Çağla yeri beğenmedi , Uğurkan da jest yapıp masaya davet etti . Biliyorsunuz Çağla , Uğurkan'ın ajansından ayrılmıştı . gece Uğurkan'ın olgunluğunu bir kez daha kutladım . Çağla'ya yine kızı muamelesi yaptı ve hep korudu . Çağla ise elinden cep telefonunu düşürmedi . Gece boyunca mesaj üstüne mesaj geldi , da cevap verdi . Bu arada Uğurkan , yarın Miss Europe Yarışması için Beyrut'a gidiyor . Türkiye'yi temsil edecek olan güzelimiz Esra Eron'dan çok umutlu . Esra'yı biliyorsunuz , Kocaeli Belediye Başkanı Sefa Sirmen'in yakışıklı oğlu Mustafa ile birlikteydi . Uğurkan , Esra'nın iyi bir derece ile Beyrut'tan döneceğini iddia ediyor . Hayırlısı . Allah utandırmasın . Günay'ın yemekleri çok lezzetliydi . Zeytinyağlı yaprak sarması , yoğurtlu semizotu , kopoğlu , fava , kereviz , lahana kavurma , acılı ezme , Ermeni pilaki soğuk mezeler . Sıcaklarda ise yaprak ciğer , pastırmalı paçanga böreği , piliç pane ve ıspanaklı krep harika . Ana yemekte dört seçenek var ; Çoban kavurma , bonfile , piliç ızgara ya da kuzu külbastı . Final ; paça ya da mercimek çorbası ile . Türk tatlı tabağı ve mevsim meyvelerini unutmayalım . Programa gelince ; Gözlerinizi kapatın ve benimle birlikte bir Günay gecesini yaşayın . Nükhet Duru&Cenk Eren saat 15. Konuklar doyamıyorlar . Bu da son derece doğal , çünkü abartmıyorum , rüya gibi . Birbirinden güzel şarkılar okuyorlar . Sahneyi Fani Dünya adlı şarkıyla birlikte açıyorlar . Ardından Deli Gönlüm ve pek çok popüler şarkı geliyor . Daha sonra sahnede tek başına kalan Cenk , önce Erkin Koray'ın unutulmaz şarkısı Arap Saçı'nı söylüyor . Ardından da Türk Sanat Müziği'nin sevilen parçalarına geliyor sıra . Cenk bu bölümde smokinle çıkıyor . Enginde Yavaş Yavaş , Kırmızı Gülün Alı Var gibi eserleri söylüyor . Sonra Nükhet , Türk Sanat Müziği'nden hoş bir repertuvar sunuyor . Tabii programda klasikleşmiş Nükhet Duru şarkıları , arabesk , pop ve Yunanca şarkılar da var . Orkestra şefi Cenk Taşkan . parça saz ve vokal eşlik ediyor ikiliye . Sevgili Nükhet Duru kıyafet giyiyor . Nükhet'in elbiseleri Fevziye Çamer ve Sibel Karakaşlı imzalı . Cenk ise Ferruh Karakaşlı'nın diktiği kostümlerle sahneye çıkıyor . Düşük belli kot zararlı ! Genç kızların rağbet ettiği göbeği açıkta bırakan düşük belli kot pantolonların sağlık açısından zararlı olduğu açıklandı ABD'de yayımlanan New York Post gazetesinin haberine göre , genç kızların yaygın şekilde giydikleri düşük belli ve göbeği açıkta bırakan kotlar , belkemiğinin altındaki sinirlere baskı yaparak kalçalarda paresthesia adı verilen bir yanma hissine neden oluyor . Gazetedeki habere göre , Kanada'da yayınlanan Canadian Medical Association Journal isimli tıp dergisine bir makale sunan Dr . Malvinder Parmar , göbeği açıkta bırakan kot giyen genç kızları uyararak , eski moda yüksek belli pantolonlara yönelmeleri çağrısında bulundu . Düşük belli kotların sinirlere baskı yaparak ağrıya neden olduğunu , kalçalarda yanma hissi yarattığını ve belkemiğinde hassasiyete yol açtığını belirten Kanadalı doktor , özellikle arka cepte taşınan kalın cüzdanın bu ağrıyı daha da arttırdığını kaydetti . Dr . Parmar , kısa süre önce kendisine kalçalarda yanma ve ağrı hissiyle başvuran hafif kilolu genç kadının da ila ay süreyle düşük belli kot giydiklerine dikkat çekerek , bu hastaların ila hafta bol kesimli pantolon giydikten sonra hiçbir şikayetleri kalmadığını belirtti . Tüm dünyanın yanı sıra New York'ta da son derece moda olan düşük belli kotları satan mağazalar ise Kanadalı doktorun uyarısını fazla ciddiye almadılar . New York'un Broadway caddesindeki Jean Outlet mağazasının yöneticisi Michelle Hachey , Genç kızlar belki biraz acı çekiyorlar ama bu kotlarla çok da güzel oluyorlar diye konuştu . ABD'de hip hop türü müzik yapan şarkıcıların yanı sıra Mariah Carey , Christina Aguilera ve Gwyneth Palthrow gibi yıldızların da katkısıyla düşük belli kot pantolonlar , genç kızlar arasında yaygın olarak giyiliyor . Var mı balık gibisi ! Kırmızı et ile aynı proteine sahip balık etinin yüzde 90'ı vücudumuz tarafından kullanılabiliyor Selçuk Üniversitesi ( SÜ ) Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof . Dr . Mustafa Karakaya , kırmızı ete göre çok daha ucuz olan ve eşdeğer proteine sahip balık etinin tüketiminin toplumda yeterince yaygın olmadığına dikkat çekerek , yetişkinlik döneminde ortaya çıkan birçok hastalığın , gelişme çağındaki yetersiz beslenmeden kaynaklandığının bilimsel araştırmalarla ispatlandığını söyledi . Karakaya , yüksek protein içeren balık eti tüketiminin artırılması için ulusal kampanyalar başlatılması gerektiğini ifade etti . Balık etinin bir özelliğinin de , kırmızı ete oranla yok denecek kadar az yağ içermesi olduğunun altını çizen Karakaya , Bu olumlu özelliğinin yanı sıra orkinos , kılıç balığı ve uskumru gibi bazı balık türlerinde ve vitaminleri kırmızı ete oranla en az iki kat daha fazladır dedi . KIŞ MEVSİMİNDE BALIK TÜKETİN Prof . Dr . Karakaya , gelişme çağındaki çocuklara balık yağı içirilmesinin sayısız faydaları olduğunu da vurgulayarak , şunları kaydetti : Kırmızı ete eşdeğer protein içeren balık eti , özellikle kışın sofralardan eksik edilmemelidir . Bu mevsimde bol miktarda balık eti tüketilmesi , soğuk havalarda çok fazla gereksinim duyulan vücut direncinin artmasını sağladığı gibi , içerdiği yüksek orandaki kalsiyum , fosfor ve iyot ile vücudun mineral dengesini korumasına da yardımcı olur . Vücudun kışın daha da artan , B1 , B1 ve vitamini ihtiyacını da balık tüketimi ile karşılamak mümkündür . Balık etinin biyolojik değerinin yüksek ve dengeli olduğunu kaydeden Karakaya , şu bilgileri verdi : Vücudumuz çok besleyici olan balık etinin yüzde 90'ını kullanabilmektedir . Fasulyede de protein vardır , fakat balık etindeki protein değeri , içinde bulunan aminoasit oranının fazlalığı nedeniyle diğer protein içeren gıdalardan çok daha fazladır . Bu özelliği nedeniyle balık eti , sindirim sistemi açısından da birçok olumlu özelliğe sahiptir . Sigara erkeklerde böbrekleri de etkiliyor Sigaranın , erkeklerde böbrek hastalığı riskini önemli ölçüde artırdığı kanıtlandı Avustralya'nın Melbourne kentindeki Monash Üniversitesi'nde yapılan araştırma erkeklerin sigaradan kadınalara oranla daha farklı etkilendiğini ortaya koydu . Üniversitenin Tıp Merkezi'nde görevli Dr . Esther Briganti , böbrek hastalıklarına yakalanma riskinin sigara içen erkeklerde , içmeyenlere göre kat daha yüksek olduğunu söyledi . 4500 kişinin katıldığı araştırmada erkeklerin , böbrek hastalıklarının iki önemli nedeni olarak bilinen şeker ve yüksek tansiyon hastası olmadığının altını çizen Briganti , böbrekteki hasarın içilen sigara sayısıyla doğru orantılı olarak arttığının belirlendiğini açıkladı . Böbrekteki hasarı , idrardaki protein oranının önemli ölçüde artmasından anladıklarını belirten Briganti , sigara tiryakilerindeki böbrek hasarının böbrek içindeki kan basıncının artmasıyla ilgili olduğunu tahmin ettiklerini belirtti . Sigaranın , kan basıncını artıran noradrenalin ve vasopressin adlı iki hormonun daha fazla salgılanmasına neden olduğunu söyleyen Briganti , kan dolaşımını olumsuz etkileyen sigaranın ayrıca böbrekteki kan damarlarına zarar verebileceğini söyledi . Sigara içen kadınlarda böbrek hastalıkları riskinin artığını gözlemlemediklerini ifade eden Briganti , bunun nedenini henüz bilmediklerini sözlerine ekledi . Macun şart değil ! Uzmanlar ağız ve diş sağlığı için su ve diş fırçasının yeterli olduğunu , aşırı diş macunu kullanımının diş etlerini erittiğini söylüyorlar Ağız ve diş sağlığı konusunda uyarılarda bulunan uzmanlar , aşırı dişmacununun diş etlerini erittiğini belirtiyorlar . Konuyla ilgili görüşlerini açıklayan Dr . Nazmi Selim , diş fırçalamanın belli bir tekniği olduğunu , bu kurallara uyulmaması durumunda diş etlerinin aşındığını söyledi . Dr . Selim , diş fırçalarken fırçanın fazla bastırılmaması gerektiğini , sağlıklı dişetlerinde sert fırça , kanayan dişetlerinde ise yumuşak fırça kullanılmasının uygun olacağını belirterek , fırçalama sırasında kan dolaşımına yardımcı olması için diş etine de masaj yapılması gerektiği üzerinde durdu . Fazla dişmacununun diş etlerine zarar verdiğini vurgulayan Dr . Nazmi Selim , " Diş macunu çok kullanılmamalı . Su ve fırça yeterli . Fazla macun kullanımı diş etlerini eritiyor " uyarısında bulundu . İnsan vücudunda en fazla mikrobun bulunduğu organlardan birinin ağız olduğunu belirten Selim , ağız bakımının yapılmaması durumunda vücuttaki mikrop dengesinin bozulduğunu , diğer organların zarar gördüğünü , kana karışan mikropların kalp , böbrek ve beyni olumsuz yönde etkilediğini bildirdi . Selim , " Sosyal ve kültürel en büyük alışkanlıklarımızdan biri diş fırçalama olmalıdır " dedi . Dr . Nazmi Selim , günde üç kez yerine her yemekten sonra dişlerin fırçalanması gerektiğine dikkat çekti . Sigaradan sonra bol vitamin Sigara içenlerin beslenme düzeni bozulurken , vitamini ihtiyaçları da iki kat artıyor " Sigara ve Beslenme Etkileşimi " konulu araştırması Dünya Sağlık Örgütü bülteninde yayınlanan H. Türkan Kutluay Merdol , sağlık için vazgeçilmez koşulun yeterli ve dengeli beslenme olduğuna dikkat çekti . Merdol , yeterli beslenmenin vazgeçilmez koşulunun sindirim , solunum , boşaltım gibi sistemlerin sağlıklı çalışması olduğu üzerinde durarak , içinde bir çok zararlı madde barındıran sigaranın bu sistemlere zarar verdiğini belirtti . Prof . Dr . Merdol , sigaranın genel sağlık ve beslenme durumu yanında , mikro ve makro besin öğeleri ile de olumsuz etkileşimi olduğuna dikkat çekti . Merdol , şöyle devam etti : " Sigara dumanındaki pek çok madde oksidan olarak etki göstererek serbest radikal oluşumunu arttırmakta böylece hücre zarında lipid peroksidasyonunu ( oksitlenmesini ) hızlandırmaktadır . , vitaminleri ve vitaminin ön maddesi karoten ile selenyum vücudun savunma mekanizmasında antioksidan olarak görev yaparlar . Bu nedenle bu vitamin ve minerallerin plazmadaki düzeyleri düşer ve üzerlerine düşen görevleri etkin şekilde sürdüremezler . Sigarada bulunan kadmiyum selenyumun biyoyararlılığını düşürür ve çinkoya zıt etki etki yapar . Çinko süperoksit dismütaz denilen antioksidan enzim için yardımcı faktördür . Sigara içiminin , pek çok grubu vitamininin düzeyini , özellikle de B11 vitaminini , düşürdüğünü gösteren çalışmalar da vardır . " Sigara içen kişilerin vitamini ve karotenden zengin sebze ve meyveleri daha az tükettiklerine de dikkat çeken Merdol , sigara nedeniyle etkilenen beslenme durumlarının bu düzensiz beslenme sonucu daha da bozulduğunu vurguladı . " Sigara içenler , içmeyenlere göre daha az iştahlıdır " diyen Merdol , bunun da yeterli ve dengeli besin seçimini etkilediğini söyledi . Merdol , sigara içenlerin vitamin ve minerallere olan ihtiyaçları içmeyenlere göre daha fazla olduğunu dile getirerek , bu fazlalığın özellikle vitamini için iki katı kadar olduğunu sözlerine ekledi . Kalp için ideal ! Amerikalı bilim adamlarının Suudi Arabistan'da yaptıkları bir araştırma , siyah çayın kalp hastalığı riskini önemli ölçüde azalttığını ortaya çıkardı Tucson kentindeki Arizona Üniversitesi'nden Dr . İman . Hekim başkanlığında bir ekip tarafından çayın çok tüketildiği Suudi Arabistan'da bin 450 yetişkin üzerinde yapılan araştırmada , günde fincandan fazla siyah çay içenlerde kalp ve damar hastalıkları riskinin , içmeyenlere göre yüzde 50 az olduğu saptandı . Preventive Medicine dergisinin Ocak sayısında da yayımlanan araştırma sonuçlarına göre , siyah ve yeşil çayda bolca bulunan ve flavonoid adı verilen antioksidan madde , kalp ve damar hastalıklarına iyi geliyor . Dr . Hekim , Amerikalı bilim adamlarının araştırmasına konu olan deneklerin bazılarının sigara alışkanlığı olması ve sağlıksız beslenmelerine karşın siyah çaydaki antioksidan maddenin , kalp hastalığı tehlikesini önemli ölçüde engellediğini tespit ettiklerini belirtti . Çay içmenin sosyal bir yaşam tarzı olduğu Suudi Arabistan'da yapılan araştırmaya katılan 50 ila 60 yaşlarındaki yetişkinlerin yüzde 10'si , günde fincandan fazla çay tükettiklerini bildirdi . Uzmanlar , çaydaki flavonoid maddesinin ayrıca damar sertleşmesini engellediğini ve kötü kolesterolü de azalttığını belirttiler . Uzakdoğu'da bolca tüketilen yeşil çaya karşılık , dünyanın geri kalan bölümünde ağırlıklı olarak siyah çay tercih ediliyor . Depresyon mevsimi ; Kış Uzmanlar , mevsimlerin insan psikolojisini önemli ölçüde etkilediğini belirterek , kış mevsiminde depresyona girenlerin sayısının daha fazla olduğuna dikkat çekiyorlar Abant İzzet Baysal Üniversitesi ( AİBÜ ) Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Bölümü Başkanı Prof . Dr . Yarkın Özcan , insanoğlunun geçmişten beri hava sıcaklığının 10 derece arasındaki bölgelere yerleştiğini , hava sıcaklığının derecenin altına düştüğü yerlerde insanlarda fiziki ve psikolojik uyumsuzluklar başladığını belirtti . Soğuk havanın insanlar üzerinde baskı yarattığını , bu baskıya insan psikolojisinin üç şekilde tepki verdiğini anlatan Prof . Dr . Özcan , Bunlar , alarm , direnç ve tükenmedir . Alarm , insanı harekete geçirir ve ısınmak için çaba harcanır . Dirençte sorunla baş etmenin yolları aranır . Tükenmede ise kişi artık her şeyden vazgeçmiştir ve uyum yeteneğini yitirmiştir''dedi . Kış mevsimi ve soğuk havayla birlikte insanların hayatlarının ister istemez değiştiğini vurgulayan Özcan , Soğuk hava insanlarda tükenmişlik sendromuna neden olur . Soğuk olan bütün şehirlerde insanlar kısıtlanmıştır . Hava dolayısıyla zamanının hemen hemen hepsini evinde geçiren kişinin uyku ve beslenme düzeni bir süre sonra sürekli değişiklik gösterir . Bu da depresyonun başlangıcıdır''diye konuştu . Soğuk olan şehirlerde insanların hem fiziki hem psikolojik dirençlerinin düştüğünü ifade eden Prof . Dr . Özcan , şunları kaydetti : Direnci düşmüş olan psikoloji , otomatik olarak vücudu hastalıklara açar . Kışların uzun sürdüğü , soğuk havanın hakim olduğu şehirlerde kanser olma riski bu nedenle yüksektir . Böyle şehirlerdeki kişiler , kendilerinde bıkkınlık hissettikleri anda doktora başvurmalı ve hemen psikolojik yardım almalıdır . Havanın sürekli kapalı olduğu ve güneşin az göründüğü yerlerde insanların içine kapanık olduğuna işaret eden Özcan , şöyle konuştu : Güneş ışınları beyinde bulunan menatolin maddesini uyarır , bu da insana enerji verir . Güneşin az göründüğü bölgelerde menatolin maddesi uyarılmaz ve bu da insanların enerjisini azaltarak içine kapanmalarını sağlar . Menatolin maddesinin insanda uzun süre etkili olduğu ve kış mevsiminde doğanların , yaz mevsiminde doğanlara oranla intihar etme risklerinin daha fazla olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır . Kanserli organa tak çıkar yöntemi İtalyan doktorlar kanserli hastanın vücudundan çıkarttıkları karaciğeri nötron ışın bombardımanına tutarak tümörleri temizledi , daha sonra da yerine yerleştirdi İtalyan doktorlar kanser ameliyatında yeni bir tekniğe imza atarak dünyada ilk kez bir organı tümüyle vücuttan dışarı çıkarıp kanserden temizledikten sonra yeniden vücuda nakletti . New Scientist adlı bilim dergisine göre , bir yıl önce gerçekleştirilen ameliyatta çok sayıda kanserli tümör bulunan karaciğeri vücudununun dışında temizlenen 48 yaşındaki hasta sağlığına tamamen kavuştu . Operasyonda 14 tane büyük , çok sayıda da küçük kanser tümörü bulunan hastanın karaciğeri vücuttan çıkarıldı . Teflon bir torba içine konan organa bor madeni atomları enjekte edildi , ardından da nötron ışınları bombardımana tutuldu . Bu sayede fazla miktarda bor atomu içeren kanserli hücreler öldü . Yöntem akciğer ve pankreas kanseri olan hasta üzerinde de denenecek . Yoğurt ye , bağışıklığın güçlesin ! Yoğurt müthiş bir kalsiyum kaynağı . . . Pek çok araştırmacı , yoğurdun hastalıklara karşı koruyucu etkisini araştırıyor . Ve araştırmalarda ilginç sonuçlara ulaşılıyor . . . Yoğurdun bağışıklık sistemini güçlendirerek bir çok hastalığın önlediği bildiriliyor . Uzmanlara göre , yoğurt özellikle bağışıklık sistemi baskılanmış yaşlıların sofralarından eksik etmemesi gereken bir besin olma özelliği taşıyor . Ankara Tabip Odası internet sitesindeki toplum ve sağlık sayfasında yurttaşları bol bol yoğurt yemeleri konusunda uyardı . Burada yer alan bilgilere göre , herkesin yakından tanıdığı mükemmel bir besin kaynağı olan yoğurt ayrıca iyi bir kalsiyum kaynağı olma özelliği de taşıyor . Pek çok araştırmacı tarafından yoğurdun hastalıklarla ilişkisi araştırılıyor . Bu araştırmalarda , yoğurdun ve yoğurt üretiminde kullanılan laktik asit bakterilerinin kanser , enfeksiyonlar , gastro inpestinal hastalıklar ve astım gibi hastalıkları önleyici etkilerine bakıldı . Tüm bu hastalıkların oluşmasında en önemli nedenin bağışıklık sistemi olduğu saptandı . Yoğurdun bağışıklık sistemine uyarıcı etkisine dikkat çeken uzmanlar , bu etkinin hastalıkların önlenmesinde önemli bir etken olabileceğini belirttiler . Uzmanlara göre , yoğurdu sofralarından eksik etmeyen kişiler ve özellikle yaşlılar gibi bağışıklık sistemi baskılanmış gruplarda bağışıklık sistemi ile ilgili hastalıklara karşı direnci arttırıyor . Kanınızda kalp çıktı ! Fenerbahçeli Washington'un kalp hastalığının önceden anlaşılamaması herkesi şaşırttı . Ancak yeni geliştirilen bir yöntemle , artık birkaç damla kan kullanılarak kalp hastalığı saptanabilecek Kalp hastalıklarının belirlenmesinde yeni bir kan testi geliştirildi . Nature Medicine dergisinde yer alan habere göre , Cambridge Üniversitesi bilim adamlarının buluşu olan Metabonomics adı verilen teknikle , birkaç damla kan kullanılarak kalp hastalıkları belirlenebiliyor . Yüksek radyo dalgaları kullanarak , kandaki moleküllerin manyetik alanlarını ölçen bilim adamları , elde ettikleri verileri bilgisayarda özel bir programla analiz ederek , kalp hastalığına ilişkin düzensiz işaretleri saptayabildi . Yeni tekniğin kalp hastalıklarının saptanmasında ve tedavisinde devrim sayılabileceğini belirten Dr . David Grainger , hastalık riski taşıyanların erken dönemde belirlenebilmesiyle , her yıl binlerce insanın yaşamının kurtarılabileceğine dikkat çekti . Son tekniğin , şimdiye kadar kalp hastalıklarının belirlenmesinde kullanılan anjiyografi tekniğinden hem daha çabuk sonuç verdiği , hem de daha ucuz olduğu belirtildi . Testle ilgili olarak kapsamlı bir araştırmanın planlandığı bildirildi . Yeni araştırmayla bu testin etkili olduğu doğrulanırsa , iki yıl içinde kalp hastalıklarının yeni yöntemle belirlenebilecek . Ağlamak iyi gelir ! Fransız psikiyatr Patrick Lemoine , Gözyaşlarının Cinsiyeti adlı kitabında , ağlamanın depresyona iyi geldiğini belirtiyor . Lemoine , kadınların erkeklere oranla daha çok ağladıkları için duygularını da daha iyi kontrol altında tutmayı başardıklarına inanıyor . Fransız uzman , gözyaşlarının duyguların bir çeşit iletişim yolu olduğu , kızgınlık , korku , öfke , mutluluk ve üzüntünün gösterilmesinde önemli bir araç vazifesi gördüğünü düşünüyor . Psikiyatr Patrick Lemoine'a göre , erkekler de ağlamayı becerebilseler şiddet kullanma ve alkolizm tehlikesinden kısmen kurtulabilecek ve kendileriyle daha barışık yaşayabilecek . Doktor Lemoine , 11 . yüzyıl erkeğinin , ağlamanın hüner sayılmadığı bir kültür ortamında yetiştirildiğini , oysa ortaçağda erkeklerin ağlamasının yadırganacak bir durum değil , doğal bir tepki olarak görüldüğüne dikkat çekiyor . Lemoine , hormonal etkenlerin , kadınların erkeklere oranla daha fazla ağlamasında etkili olduğunu da düşünüyor . Prostat kanseri kan testiyle belirlenecek Yumurtalık kanserinin belirlenmesinde kullanılan kan testiyle , prostat kanserinin de erken dönemde saptanabildiği açıklandı ABD'deki Kuzey Carolina Üniversitesi uzmanlarından Dr . David Omstein , bir damla kanla yapılan testin , insanları gereksiz yere biyopsi yapmaktan kurtaracağını belirtti . Halen prostat kanserinin belirlenmesinde kullanılan PSA testinde , prostat kanseriyle ilgili antikor oranı belirlenerek , hastanın biyopsi olup olmayacağına karar veriliyor . PSA testinden sonra biyopsi salık verilen kişilerin birçoğunda biyopsiden sonra prostat kanserinin saptanamadığı biliniyor . Yeni uygulamanın bu sorunu ortadan kaldıracağı düşünülüyor . Biyopsi yoluyla da prostat kanserinin kesin olarak saptanamadığına dikkat çeken uzmanlar , kan testinin bu açıdan da başarılı bulunduğunu açıkladı . Kan testinde sadece prostat kanseri hastalarında bulunan proteinler gözlenerek , hastanın kanser olup olmadığı anlaşılabiliyor . Prostat kanserinin belirlenmesinde kullanılan kan testi , merkezi Bathesda Maryland'de bulunan Correlogic Systems firması tarafından geliştirildi . Grip virüsü bölge bölge dolaşıyor Grip aşıları bölgelere göre belirleniyor . Ama virüsü uçakla bile bir yerden bir yere taşınıyor Grip aşılarındaki suşlar , yani yaygın grip virüs türleri , her yıl Dünya Sağlık Örgütü ( WHO ) tarafından kıtalara göre belirleniyor . Ancak uçakla seyahat eden bir kişi bu virüsü diğer bölgeye taşıyabildiği gibi , herhangi bir hava akımı ve fırtınayla kuzey ve güney yarımküredeki virüsler çapraz hareket edebiliyor . Bu durumda , aşı yaptırsanız da etkili olmayabiliyor . Risk grupları öncelikli aşı olmalı Haydarpaşa Numune Hastanesi Mikrobiyoloji ve Enfeksiyon Hastalıkları Şefi Doç . Dr . Paşa Göktaş , grip aşılarının yüzde 60 65 koruyucu olduğunu belirterek , " Yüksek risk grubu olarak bilinen 50 yaş üstündekiler , kanser hastaları , allerjik bünyesi olanlar ve kronik akciğer hastalarının aşı olmaları gerekir " diye konuştu . Acı biber kanseri boğuyor ! Pek çok hastalığın tedavisi doğada aranıyor . Texas Üniversitesi Kanser Merkezi'nde acı biberde bulunan bir maddenin , kanserli hücreleri öldürdüğü gözlendi . . . Kırmızı acı biberin kanser hücrelerini oksijensiz bırakarak öldürebildiği saptandı . Texas Üniversitesi Anderson Kanser merkezinde yapılan araştırmada , acı biberde bulunan kapsaisin maddesinin benzeri olan resiniferatoxinin , insan deri kanseri hücrelerinin büyük bölümünü öldürebildiği gözlendi . Araştırmayı yöneten Dr . Reuben Lotan , yeni araştırmalar yapılarak , ileride , acı biberde bulunan kapsaisinin yama şeklinde deri kanseri tedavisinde kullanılabileceğini kaydetti . ABD Ulusal Kanser Enstitüsü tarafından yayımlanan Journal adlı dergide yer alan araştırmada , Seul Ulusal Üniversitesi'nden Dr . Young Joan Surh'un , kapsaisinin sağlıklı hücrelere de zarar verebileceği yolundaki uyarısına da yer verildi . Evli çiftler hastalığı da paylaşıyor ! Evlilikte hayat müşterektir . . . Hastalıklar da . . ! İngiltere'de uzmanlar bin evli çift arasında yaptıkları araştırmada hastalıkların da paylaşıldığını hayretle gördüler . . . Evli çiftler , ev , araba , para gibi pek çok şeyin yanı sıra hastalığı da paylaşıyor . Uzmanlar , evli çiftlerin sadece enfeksiyon hastalıklarını değil , astım , depresyon , ülser , yüksek tansiyon , yüksek kolesterol gibi diğer rahatsızlıkları da paylaştığını belirtiyor . Yaşları 50 ila 64 olan bin evli çifti , yaş , obesite ve sigara alışkanlıklarını göz önünde bulundurarak inceleyen araştırmacılar , eşinde belirli bir hastalık bulunan kişinin , aynı hastalığa yakalanma riski taşıdığını ortaya çıkardılar . İngiltere'deki Nottingham Üniversitesi'nden Julia Hippisley Cox , eşinde belirli bir hastalık bulunan kişilerin bu hastalığa yakalanma riskinin , diğer kişilere göre yüzde 60 fazla olduğunu söyledi . Cox ve meslektaşları , bu duruma , başta aynı çevreyi paylaşmanın yol açtığını belirterek , evli çiftlerin genellikle aynı şekilde beslendiğine , aynı alerjik unsurlara maruz kaldığına ve aynı egzersiz alışkanlıklarına sahip olduğuna dikkati çektiler . Araştırmayla ilgili makale , British Medical Journal'da yayımlandı . Soğuk algınlığı farklı , grip farklı . . . Ege Üniversitesi ( EÜ ) Tıp Fakültesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof . Dr . Demir Serter , grip ile soğuk algınlığının birbirinden farklı olduğunu belirterek , Grip aşısının soğuk algınlığına faydası yok , grip aşısı sadece gribi önler dedi . Gribin gözle görülmeyen damlacık enfeksiyonu yoluyla havadan geçtiğini bildiren Prof . Dr . Serter , kış aylarının yaklaşmasıyla grip ve soğuk algınlığı rahatsızlıklarının arttığını , grip mevsimi başlamış olmasına rağmen , hastalığın en çok kış aylarında görüldüğünü belirtti . Halkın bu rahatsızlıkları birbirine karıştırdığına dikkati çeken Prof . Dr . Serter şunları söyledi : Soğuk algınlığı , her sene üç dört kez geçirdiğimiz nezle , boğaz ağrısı ve kırıklık ile seyreden bir rahatsızlıktır ve etkenleri çok fazladır . Grip , etkeni grip virüsü olan ağır bir hastalıktır . 59 40 derece ateşle seyreder . Toplumda soğuk algınlığına da grip denmektedir . Oysa soğuk algınlığı ve grip birbirinden farklıdır . GRİP AŞISI , GRİBİ ÖNLER Sadece , virüsü alan kişilerin gribe yakalandığını dile getiren Prof . Dr . Serter , sözlerine şöyle devam etti : Grip aşısı da sadece gribi önlemektedir . Kanda koruyuculuğunun ortaya çıkması için aşıyı ay önce yaptırmak gerekir . Eylül ve ekim ayları grip aşısı yaptırmak için , en ideal aylardır . Aşının yüzde 80 koruyuculuğu vardır . Grip aşısını herkesin yaptırabileceğini kaydeden Serter , risk gruplarıyla ilgili şunları söyledi : Grip aşısını herkes yaptırabilir . Fakat risk grubunda olan 65 yaş üzerindekiler kalp , böbrek , akciğer , şeker ve anemi hastalarının yaptırması daha zorunludur . Çünkü bu hastalıklar griple ölümcül olabilir . Ayrıca risk grubunda bulunan sağlık personeli , sık seyahat edenler ve işgücü kaybının önlenmesini istemeyenlerin de grip aşısı yaptırması faydalı olacaktır . Başımızın tacı SU . . . Tarih boyunca medeniyetler hep su kenarlarını tercih etmişler , suya bereket , zenginlik , güzellik , sağlık anlamlarını yüklemişler . Hava , toprak ona muhtaç . Dünyanın yaklaşık üçte ikisi sulardan oluşuyor . İnsan vücudunun da . . . Hayat kaynağımız su vücudumuzun yaklaşık yüzde 65'ini oluşturuyor . Bu kadar büyük yer tutan suyun vücut işlevlerini dengelediği gerçek . Vücut ısısının düzenlenmesi , derinin nemlenmesi , toksinlerin atılması ve vücudun temizlenmesinde temel görev sahibi su , böbreklerin çalışmasını kolaylaştırarak , dolaşım sisteminin sıkıntısız işlemesine de yardımcı oluyor . Su ayrıca vitamin ve minerallerin vücutta taşınmasını ve çözülmesini sağlıyor , esneklik verme özelliğiyle organların çalışmalarını kolaylaştırıyor . Uzmanlar sağlıklı bir insanın günde litre su alması gerektiği noktasında hemfikir . BEBEKLER İÇİN ÇOK ÖNEMLİ Hamilelikte suyun önemi hem bebek için , hem de anne için çok büyük . Hamilelik dönemlerinde vücut , normalden litre fazla su taşıyor . Uzmanlar hamileliğin 15 . haftasında anne karnındaki bebeğin yaklaşık %90'ını suyun oluştuğunu belirtiyorlar . Ve bebek doğuma kadar günde 500 ml ile litre arasında su tüketiyor . Anne sütünün de yüzde 86'sini su oluşturuyor . CİLT İÇİN VAZGEÇİLMEZ Su cilt sağlığımız için de son derece önem taşıyor . Cildimiz vücudumuzdaki toplam suyun yaklaşık yüzde 10'sini barındırıyor ve günde yaklaşık 400 ml su kaybediyor . Derinin ipeksi ve esnek olması , değişik tabakalardaki su miktarlarıyla ilgili . Deri yüzeyi kurudukça esnekliğini kaybediyor ve cildin erken yaşlanmasına neden oluyor . Bunun için de kaybedilen suyun karşılanması gerekiyor . " Gerçek " nemlendirme etkisini hiçbir güzellik kremiyle yakalamak mümkün değil . Nem dengesini sağlamanın tek yolu yeterli ve sağlıklı su tüketmek . Kremlerin etkisi ise yok değil . DİYET LİSTELERİNİN İLK SIRASINDA Suyun vazgeçilmediği bir başka durum da diyet zamanları . Fazla kiloların verilmesi için çaba sarfedilen bu günlerde su en büyük yardımcı . Vücuttaki toksinlerin atılmasında etkili olan suyun iştah düzenleyici etkisi de kanıtlandı . Yeterli su alınmadığı takdirde , toksinler vücutta birikerek , hanımların korkulu rüyası selüliti oluşturuyor . Spor yaparken kaybedilen suyun da takviye edilmesi sağlık açısından önemli . Kısacası susamayı beklemeden su içmek . Çünkü vücudumuzun buna ihtiyacı var ! Grip ilacına şeker uyarısı Gribe karşı kullanılan " Tylol Hot " adlı ilacın , aşırı dozda şeker içerdiği ve diyabet hastaları için risk yaratabileceğini belirten uzmanlar , " Her poşetin üzerine ayrı uyarı konmalı " diyor Gribe karşı kullanılan " Tylol Hot " adlı ilaç , suda eridiği için kullanımı , daha tatlı olduğu için de içimi kolay olduğundan tercih ediliyor . Ancak ilaçtaki parasetamol etken maddenin acı tadının bastırılması için her poşette yaklaşık küp şeker kullanılmış . Bu ölçü de bir diyabet hastasının günlük şeker limitinin üç katını içeriyor . Prospektüste var İlacı üreten Nobel'in Ürün Müdürü Aylin Güzin , yüksek miktarda şeker içerdiğini kabul ederek , prospektüsünde şeker hastalarına sakıncalı olabilir yazdığını belirtti . İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi Farmakoloji Ana Bilim Dalı Başkanı Prof . Dr . Osman Özdemir ise " Diyabet hastaları için poşetin ya da kutunun üzerinde de uyarı bulunması şart " dedi . Günlük limiti aşıyor İstanbul Tıp Fakültesi Diyabet Bölümü öğretim üyesi Prof . Dr . Kubilay Karşıdağ ise " Her bir poşette bulunan şeker miktarı , diyabet hastası için günlük limit olan 10 grama eşdeğer . Günde üç kez içilmesi şeker hastasını hiperglisemi denilen şeker komasına sokmak için yeterli " diye konuştu . Kış depresyonla birlikte geliyor Yaklaşan kışla birlikte , kendinizi kötü hissetmeye başladıysanız dikkatli olun ! Depresyon riskiyle karşı karşıya olabilirsiniz Yorgunluk , uyku düşkünlüğü , yaşamdan zevk almama , alınganlık , hazımsızlık , cinsel istek azalması , insan ilişkilerinde sorunlar , sosyal faaliyetlerde azalma . . . " Bu şikayetler bende de var " diyorsanız kış depresyonuna yakalanmış olabilirsiniz . Psikiyatrist Psikoterapist Dr . Güler Mocan'a göre güneş ışığından yoksunluk , vücudun biyolojik saatini bozuyor . Bu durumun sorumlusu olarak " epifiz bezi " gösteriliyor . Beyinde fındık büyüklüğündeki bu organ melatonin üretiyor , hareketsizleştiriyor , ruh halini olumsuz yönde etkiliyor . Bu depresyon türü , kadınlarda erkeklere oranda 5. Düzenli olarak sonbaharda başlayan bu depresyon türü , ilkbaharın gelmesiyle kendiliğinden kayboluyor . Çalışmak sağlığa zararlı ! Araştırmalar son noktayı koydu ve çalışmanın insan sağlığına zararlı olduğunu ortaya koydu . Çalışmanın getirdiği sorunlar . . . Bilim adamları , çalışmanın insan sağlığına zararlı olduğu konusunda yeni bulgular elde ettiler . İsveç'te yapılan bir araştırma , bazı işlerin insanların ciddi kazalar geçirmeleri riski taşıdığını gösterirken , İngiliz bilim adamlarının araştırması , binlerce kişinin işteki gürültü yüzünden sağır olma riski taşıdığını ortaya koydu . Stockholm'deki Karolinska Enstitüsü'nden Dr . Torbjorn Akerstedt ve ekibi , ülkedeki 40 şirkette çalışan bin işçi üzerinde araştırma yaptı . Araştırma sonunda , çalışanların yüzde 6'sinin ayda çeşitli defalar uyuyakaldıkları saptandı . Çalışanların yüzde 15'ününse boş zamanlarında istemeden uyuyuverdikleri belirlendi . Dr . Akerstedt'in araştırması , en çok uyuyanların büro işlerinde üst düzeyde çalışanlar olduğunu da ortaya çıkardı . Bu istemeden uyuyuvermek durumu''nun işyerinde önemli kazalara yol açabildiğine dikkat çekiliyor . Bilim adamları , özellik gece vardiyasında istem dışı uykunun görüldüğünü , gece çalışmasının kaza riskini daha da artırdığını söylediler . Southampton Üniversitesi araştırmacıları da , İngiltere çapında 11 bin kişi üzerinde yaptıkları araştırmada , çalışanların yüzde 1'sinin işitme zorluğu çektiğini saptadılar . Ancak bilim adamları , işitme duygularını işlerinden dolayı kaybeden insanların sayısının araştırmanın gösterdiğinden daha fazla olduğunu düşünüyorlar . Bilim adamları , buna gerekçe olarak , araştırmanın emeklileri kapsamaması ve bazı insanların işitmeyle ilgili sorunlarını söylemekten kaçınmalarını gösterdiler . Sendikacılar , şirketlerin işyeri sağlık hizmetlerinin önemini göz ardı ettiğini belirterek , pek çok işverenin yalnızca bu hizmetlerin maliyetini düşündüğünü , ancak getireceği yararlardan habersiz olduğunu söylediler . Bilgisayar başında dikkat . . ! Günlük hayata yoğun şekilde giren bilgisayar kullanımının , önlem alınmadığı ve bilinçli kullanılmadığı takdirde , önemli sağlık sorunlarını da beraberinde getirdiği bildirildi . Türk Tabipleri Birliği'nin internet sitesi www. Bilinçsiz bilgisayar kullanan ve özellikle mesleği gereği uzun süreli klavye ile çalışan kişilerde , Birikimli Travma Bozuklukları denilen sağlık sorunlarına rastlanıldığının kaydedildiği makalede , rahatsızlıkların en sık boyun , omuz , kol ve el bileğindeki sinirlerde , kirişlerde , kaslarda , eklem kapsülünde meydana geldiğine dikkat çekildi . Birikimli travma bozukluklarının ağrı , uyuşukluk , gerginlik , güç kaybı ve geceleri ağrı ile uyanma gibi belirtilerle ortaya çıktığının vurgulandığı makalede , şöyle denildi : Uzun süre sabit pozisyonda çalışmak , kasların zorlanmasına neden olarak kan akımını yavaşlatır . Bunun sonucunda kas yorgunluğu , el ve omuzda ağrı meydana gelir , iş verimi düşer . Araştırmalara göre , her saat başı verilecek dakikalık bir ara yorgunluğu ve ağrıları önemli ölçüde azaltmaktadır . Bilgisayar başında çalışan kişilerde hem pozisyonun sabit olması hem de tekrarlayıcı el hareketlerinin yapılması birikimli travma bozukluklarının artmasına neden olmaktadır . ürekli yazı yazan kişilerde , dakikada 11 bin tekrarlayıcı hareket olduğu görülmüştür . Bu tekrarlayıcı hareketler önlem alınmazsa zaman içinde önemli sağlık sorunlarına davetiye çıkarmaktadır . ALINACAK ÖNLEMLER Makalede , yüksek hızda bilgisayar kullananların her 10 dakikada bir dakika veya her saatte bir en az dakika dinlenmesi ve vücut pozisyonunda sık sık değişiklik yapmaları önerildi . Çalışma alanının ergonomik boyutlarda olmasının da istendiği makalede , diğer öneriler şöyle sıralandı : Klavyede avuçlar paralel olarak tutulmalıdır . Ön kollar yatay konumda olmalıdır . Yazı yazarken bilekler düz durmalıdır . Doğru materyal yerleşimi , doğru yazım tekniği ve pozisyon seçimi yapılmalıdır . Tuşlara sert vuruşlar yapılmamalıdır . Kollar ve eller sıcak tutulmalıdır . Her iki el bileğinin dışa doğru fazla sapması engellenmelidir Bilgisayar ekranlarının en üst kısmı göz hizasının altında olacak şekilde bulunmalıdır . Klavye , kolların aşağıya sarkmasını veya yukarı uzanmasını engelleyecek bir yükseklikte bulunmalıdır . Fare , klavyenin hemen yanında olmalıdır . Hamilelere ton balığı zararlı ABD'li bilim adamları , toksik bir metal olan cıva bakımından " zengin " ton balığının , anne karnındaki bebeğin beyin gelişimini engelleyebileceğini öne sürdü . Bilim adamları , ABD Gıda ve İlaç Dairesi'nin ( FDA ) , hamile kadınların ton balığı tüketimi konusunda uyarıda bulunmaya davet etti . Otomobiliniz size akıl verecek . . . Gerçekten akıllı araçlar geliyor . Sinirli olduğunuzda anlayan , acemi ve sinirli olduğunuzda sizi uyaran veya yerinden kıpırdamayan , ikide bir Aynaya bak ! diyen . . . Çok yazıldı çizildi , biliyorum . " Akıllı otomobiller geliyor " , " Şoförlüğün pabucu dama atılacak " filan diye . Ancak teknoloji otomobillere burnunu iyice soktukça , benzerlerini daha çoookkk duyacaksınız , inanın . . . Özellikleri sizi mutlu mu edecek , yoksa beyninizin tasını mı attıracak , karar sizin tabii ! Zira size araç kullanırken eşinizden daha fazla müdahale eden bir otomobili en yakın hurdacıya mı teslim edersiniz , yoksa cami avlusuna mı terkedersiniz , bilemem ! Chrysler'in davetlisi olarak gittiğim Detroit'te , dünyanın en büyük otomobil elektroniği zirvesi olan Convergence 1001'yi de ziyaret fırsatı elde ettim tabii . Bu ziyaretimden size çıkartacağım çok " köfte " pardon malzeme var elbette . Ama öncelik ev sahibinin . . . Daimler Chrysler evliliğinin ardından kendisini toparlama sürecine giren ve teknolojiye ağırlık veren " Amerikalı eş " Chrysler , burada iki prototipini ( normalleri ülkemizde de satılıyor ) öne çıkarttı . İlki , 500M'den türetilen " IT Edition " , diğeriyse Jeep Grand Cherokee Concierge . . . Stres var dikkat ! Chrysler 500M IT Edition , Boston'daki Massachusetts Teknoloji Enstitüsü ile birlikte geliştirilmiş . Çok " hassas " bir araç olan 500M IT'de , sürücünün tüm davranışlarını " kollayan " , stress düzeyini ölçen , muhtemel tehlikeleri algılayabilen " sensörler " yani algılayıcılar kullanılmış . Yani beyninizi okuyor kerata ! Hadi , diyelim ki direksiyon başında sinirlendiniz , ya da yanınızdakiyle tartıştınız . Araç , başkasına kızıp da , agresif kullanmaya başlayan sürücüyü " şıp " diye anlıyor ve başlıyor müdahaleye . Hızı , frene basışı , gaz kelebeğinin konumunu kontrol ediyor . Ayrıca sürücünün ellerinin , kullarının ve bacaklarının duruşunu bile gözetliyor . . . Dalgınlığa yolaçacak herşeyi de engelliyor . Müziğin sesini kısıyor , gereksiz göstergeleri kapatıyor , cep telefonunu kesiyor . . . Araç , sürücüye iyi otomobil kullanma konusunda dersler de veriyor . Mesela periyodik olarak " Arkayı kontrol et ! " , " Yan aynalara bakmayı unutma " gibi direktifler veriyor . . . Başka emriniz ? Grand Cherokee Concierge ise , 10 değişik teknolojiyle donatılmış . Tamamen sürücüye itaat etmek için yaratılmış , tıpkı " at " gibi . . . " Kapıyı aç " diye bağırıyorsunuz , kapı açılıyor . " Bagaj " diyorsunuz , bagaj kapağı . . . Camları keza öyle . . . Tabii her önüne gelen yapmasın diye , şifre mekanizması da var . Tabii bunlar ilk akla gelenler . Araç , yolda şeridinizden sinyal vermeden ayrıldığınızda ikaz etmeye başlıyor . Park özürlüler için de ideal . Geri vitese takıldığında , iç ayna , bir ekrana dönüşüyor ve size arkanızda olup biteni gösteriyor . Bu iş , ön taraf için de geçerli . Sonra , araç lastiklerini havası indiğinde otomatik şişiren bir pompası bile var . En ilginç özelliği ise , arka bagajın iç kısmında bulunan üçüncü stop lambasının , acil durumlarda mesaj panosu olarak kullanılması . Mesela hastalandığınızda " Yardım edin " diye yazabiliyorsunuz . Arkadaki sürücüler de bunu görüp , yardımcı oluyor . Tabii bizde olsa " Rahmetli de sollardı güzelim " , " Aldın mı ağzının payını ! " , " Uzunlarını söndürsene paşacım ! " gibi edepli ve daha " entel " mesajlar yazılır mıydı bilemem ! Tabii araçta bir de " entegre kalp defibrilatörü " ( Türkçesi tam bu muydu ? ) mevcut . Bu aletle , kalp krizi geçiren ve kalbi durmak üzere olanları şokla hayata döndürebiliyorsunuz . Yeni Fiesta'ya güvenlik onayı Ülkemizde de satışına başlanan yeni Ford Fiesta , Alman Otomobil Kurumu " ADAC " tarafından kendi sınıfındaki en güvenli otomobillerden biri olarak değerlendirildi . 19 Ekim'de ADAC'ın kendi dergisinde yayınlanan çarpışma testlerinde Ford Fiesta , rahat bir şekilde dört yıldız alarak kendi sınıfındaki en güvenli otomobillerden biri olduğunu kanıtladı . ADAC , bu sonucun , özellikle küçük sınıftaki otomobiller için çok başarılı olduğunu , Ford'un Akıllı Koruma Sistemi'nin ( IPS ) çok iyi görev yaptığını kanıtladığını belirtti . Fiesta'nın Akıllı Koruma Sistemi'nde , darbenin şiddetine göre şişme basıncını ve sistemin devreye girişini ayarlayan iki " akıllı " hava yastığı , üç noktadan bağlantılı emniyet kemerleri , ön emniyet kemerlerinde yük sınırlandırıcılar , kazada sürücüden uzaklaşan pedallar , katlanan direksiyon kolonu ve çarpışma sırasında kemerin altından kaymayı önleyen koltuklar bulunuyor . Bu güvenlik paketine ek olarak yan perde hava yastıkları da sunuluyor . ADAC , Euro NCAP kuruluşuyla aynı protokoller ve kriterlere göre testleri gerçekleştiriyor . Araçlar önden , yandan ve direğe çarpma testlerine tabi tutuluyor ve sonuçlar Euro NCAP'ın onayladığı ve kontrol ettiği standartlara göre değerlendiriliyor . Hızlı ve öfkeli Elantra Otomobil tutkunlarının nefessiz seyrettiği filmlerden biri olan " Fast and The Furious " yani Hızlı ve Öfkeli'nin ikincisinin çekilmesine , şu sıralar Miami'de devam ediliyor . Tabii filmde yine hızlı ve sıradışı otomobiller bulunacak . Filmin yapımcıları , geçen filmde genelde Mazda ve Toyota gibi Japon otomobilleri kullanmışlardı . Ancak bu kez otomobil seçmeye çıktıklarında bir Koreli'ye vuruldular . Modifiyeli araçların gösterisi niteliğindeki Los Vegas SEMA Show'da da sergilenen bir Hyundai Elantra'ydı bu . . . Filmde , sahibi , daha doğrusu onu bu hale getiren Marck ile birlikte küçük bir rol alacak gri Elantra , özel yapım JT EVO gövde kiti ile oldukça agresif bir hale gelmiş . Bu görünümü , alüminyum jantlar da tamamlıyor . Kapı kolları ortadan kaldırılan aracın , süspansiyon sistemi ise tamamen elden geçirilmiş . Bu süspansiyon sistemi sayesinde araç , tıpkı filmlerdeki Amerikan otoları gibi yukarı aşağı zıplayabiliyor . Aracın iç döşemesi ise mavi renkli . Motordaki modifiyeler ise pek açıklanmamakta . . . İngilizler Türkleri kez solladı İngiltere'de geçen ayki otomobil satışları , Türkiye'de satılan araç sayısının sekiz katıydı Avrupa otomobil pazarında durgunluktan söz edildiği bir ortamda bile , Avrupa Birliği ( AB ) ülkelerinin otomobil pazarı , Türk otomotiv sektörünü kıskandıracak boyutlara ulaşmayı sürdürüyor . Bu çerçevede İngiltere'de geçen ay satılan araç sayısı , Türkiye'de ayda satılandan yaklaşık kat daha fazla olarak gerçekleşti . Son 16 yılın en kötü dönemini yaşayan Türk otomotiv pazarında , Ocak Eylül döneminde sadece 54 bin 588 adet otomobil satışı gerçekleşti . Eylül ayındaki otomobil satışları bin 655 adet olurken , yıllık satışların 1990'lı yılların gerisine ineceği tahmini sıcaklığını koruyor . Gelelim Avrupa Birliği ülkelerine . . . Gerilemeye rağmen AB ülkelerinde aylık dönemde trafiğe kaydedilen yeni otomobil sayısı , yüzde 5. Sadece Eylül ayında İngiltere'de 451 bin 661 , Almanya'da 166 bin , İtalya'da 165 bin 100 , Fransa'da 155 bin 505 ve İspanya'da da 80 bin 811 adet otomobil satıldı . Bu da ülkemizde ayda satılan otomobil miktarının bir hayli üzerinde . . . Geçen ay Avusturya'da 11 bin 401 , Belçika'da 51 bin 668 , Danimarka'da bin 668 , Finlandiya'da bin , Yunanistan'da 11 bin 154 , İrlanda'da bin 695 , Lüksemburg'da bin 951 , Hollanda'da 40 bin 904 , Portekiz'de 15 bin 655 , İsveç'de 11 bin 101 adet otomobil satışı gerçekleşti . Tofaş Borusan işbirliği Tofaş'ın ikinci el otomobil markası " Autoexpert " ile Borusan'ın ikinci eldeki güvencesi " Otomax " , tüketiciye daha iyi hizmet verebilmek için güçlerini birleştirdi . Müşteri beklentilerine yepyeni bir çözüm getirmeyi amaçlayan Tofaş , bayilerinin ellerindeki ikinci el otomobil stoklarının yer aldığı veri tabanını eş zamanlı olarak Otomax'ın seçkin müşteri portföyünün kullanımına sunuyor . Otomax'ın web sitesinde ayrıca , Fiat'ın yanı sıra , Alfa Romeo otomobillerinin " sanal showroom"u da hizmete giriyor . Volvo XC90'a ödül Volvo'nun ilk sportif amaçlı aracı ( SUV ) olan XC90 , daha henüz ABD'de piyasaya çıkmamasına rağmen , Amerika'nın prestijli otomobil dergisi " Motor Trend " tarafından " 1005 yılın SUV'u " seçildi . Kullanma fırsatı bulamadıkları halde , Amerikalı bin otomobil tüketicisinin sipariş verdiği Volvo XC90 , çekici tasarımı , çevreciliği ve yüksek değeri ile bu ödülü almaya hak kazandı . Motor Trend ekibinin zorlu testlerden geçirdiği diğer adaylar arasında , Volvo'dan daha pahalı olan Ford Expedition , Hummer H1 , Lexus GX 460 , Lincoln Aviator , Lincoln Navigator modeller de vardı . Alman müşteriler Toyota'dan memnun Uluslararası araştırma kuruluşu " J. Alman pazarındaki 151 farklı model araç kullanıcısı arasında gerçekleştirilen değerlendirmede , Toyota , yüzde 85. " Lexus IS 100 " ise , yüzde 86'lık oranla müşteriyi en fazla memnun eden model oldu . Ben , arabamın altını yere vururum diyenler için . . . Jeep'in en küçüğü Wrangler 1005'te geliyor . ABD'de gençlerin gözdesi olan haşarı çocuk , test sürüşünde dere tepe demedi Jeep Grand Cherokee ve Jeep Cherokee modellerinin yeni versiyonlarının Türkiye satışına başlayan Chrysler Jeep Ticaret , markanın en haşarı çocuğu olan ve en zorlu arazi şartlarında dere tepe demeden rahatça hareket eden Wrangler'ı da 1005'ten itibaren Türkiye pazarına sunacak . Genç ve maceracı ruhlara hitap eden sıradışı arazi aracı Wrangler , ABD'nin Montana eyaletinde Grand Cherokee Overland CRD ve Cherokee Renegade ile dünya basınına tanıtıldı . Montana'da yapılan basın tanıtımında DaimlerChrysler'in hazırladığı özel pistler , kurumuş dere yatakları ve ağaçtan köprülerle , araçların yetenekleri gözler önüne serildi . Gençlerin gözdesi Test sürüşlerinde modeller arasında en büyük ilgiyi de Jeep'in yaramaz küçüğü Wrangler çekti . 1. Hava yastıkları , hız sabitleyici , CD çalar gibi donanımlarla satılacak Wrangler , Türkiye'ye 55 bin eurodan başlayan fiyatla gelecek . Renegade Türkiye'de Jeep serisinin büyük abisi Grand Cherokee Overland versiyonunun 1. 165 beygir güç , 400 Nm tork üreten motorda beş vitesli otomatik şanzuman kullanılmış . Overland modelinde standart olarak Quadra Drive dört tekerden çekiş sistemi ve arazide kullanımda korumayı sağlayan alt koruma plakaları bulunuyor . Renegade markasının mirasını taşıyacak yeni tasarım Cherokee Renegade ise , tavana monte iki adet sis farı , yan basamakları , iki renkli ön gösterge paneli , özgün tekerlekleri ile standart versiyona göre çok daha güçlü bir görünüm sergiliyor . Araçta 5. Cherokee Renegade 55 bin euro fiyatla Türkiye pazarında yerini alırken Grand Cherokee Overland 1. Hayallerinizi çalıştırın ! Peugeot'nun 1000 yılındaki ilk tasarım yarışması , umulanın üzerinde ilgi görmüştü . Yarışmayı , " Moonster " tasarımıyla 15'lük Yugoslav Marko Lukuviç kazanmıştı . Gönderilen 104 adet proje sayesinde Türkiye , Fransa ve Rusya'nın ardından en çok projeyle katılan üçüncü ülkeydi . . . Şimdi Peugeot , yenilerini bekliyor . Bu kez konu , " Geçmişin izlerini taşıyan geleceğin Peugeot'sunu " yaratmak . . . Yani tasarlanacak araç , geleceğin çizgilerini taşırken , markanın 601 , 401 , 105 gibi efsanelerinden de izler barındırmalı . Başvurular , Aralık'a kadar internet üzerinden sürecek . Kazanan , 1005 Cenevre Fuarı'nda açıklanacak . Ruslar Batı'yı keşfetti Avrupa fuarlarının gediklisi Lada , Paris Motor Show'da da yerini alırken , UAZ arazi araçları ve el emeği Volga'yı da görmek nasip oldu . . . Genelde Rus otomobilleri denildiğinde Avrupalıların aklına Lada gelir . Yıllar yılı , Rus araçlarının Avrupa'daki tek temsilcisi olan Lada , son zamanlarda Avrupalı üreticilerle sıkça bir arada olmaya başladı . Cenevre , Frankfurt derken , Paris'te de yerini alan Lada , bu kez yalnız değildi . . . Rusların arazi aracı üreticisi UAZ'ın 4x4'leri ve el yapımı Volga imal eden Rus atölyenin fuarı şenlendirdiğini söylemekte yarar var . . . Standında ülkemizde de satılan Vega serisini ağırlayan Lada , üç yeni ( sayılır ) otomobil daha getirmişti . Bunlardan biri , ralli parkurlarındaki Avrupalı ve Uzakdoğulu yarış otomobillerinin " havasını almaya " niyetli yağız Rus Vega Süper 1600'dü . 151 beygir civarında güce sahip Lada 111 Sport , Grup A'da yarışacakmış . Daha önce birkaç fuarda sergilenen Roadster konseptinin yanında duran , ondan daha çok ilgi çeken araç ise , CARAT'dı . kapılı minik araç , ilginç ve renkli iç mekanından çok , dijital göstergeleriyle konuşuldu . Bir de öne doğru açılan arka kapısı tabii . . . Ya diğerleri ? UAZ , aslında Türkiye'de de tanınan bir markaydı 60'ların sonunda . Kamyonetleri filan satılırdı . Ancak Avrupa'da hemen hiç göremezdiniz . Hala da öyle . . . Şimdilerde , aynı zamanda Romen ARO markasını da pazarlayan bir firma sayesinde , Avrupa pazarında şans arıyor . Genelde modern çizgilere sahip olmayan , ancak modern dünyanın gereklerine ayak uydurmaya çalışan UAZ'lar , fuarda herkesin garip bakışlarını çalmayı başardı diyebiliriz . Hele de , arazi kabiliyeti yüksek , Iveco motorlu SIMBIR . . . Ve Volga Coupe . . . Moskova kaynaklı tasarım atölyesi olduğu söylenen " A:Level"ın elde ürettiği aracın , ( broşüründe yazdığı üzere ) " anası " Volga GAZ 11 , " babası " ise BMW 850 CSI . Kapatırken tangırdayan kapıları , bol kepçe deri döşemesiyle enteresan bir çalışma . . . Onlar yine işbaşında . . . Japonlar gerçekten çok meraklılar ve fotoğraf çekmeye aşıklar . . . Ancak konu otomobil oldu mu , işler ve yüzler biraz değişir . Zira Japon otomobil gazetecileri , gördükleri Japon üretimi olmayan her aracı en ince ayrıntısına kadar fotoğraflarlar . . . Hatta , ellerine metre alıp ölçer , aralara parmaklarını sokarlar . . . Paris'te de kural değişmedi tabii . Ancak bu tür " casusvari " faaliyetler , özellikle Avrupalı üreticilerce artık pek hoş karşılanmıyor anlaşılan . Japonlarca motorları çekilmeye çalışılan araçların motor kaputları , görevliler tarafından apar topar kapatılıyor . Gerekirse objektifin önünden geçiliyor ! Belki bağırışma olmuyor , ama soğuk savaş " mimiklerle " sürdürülüyor . . . Tezer : 16 yıl öncesindeyiz Otomotiv Sanayicileri Derneği Genel Sekreteri Prof . Dr . Ercan Tezer , iç pazarda bu yıl 80 bin otomobil ve toplam 150 bin araç satılmasının beklendiğini kaydederek , " 16 yıl geriden gidiyoruz " dedi . Tıkanıklığın aşılması için sorunların çözümlenmesinin gereğine değinen Tezer , alım gücünün düşmesi , otomobil üzerindeki yüzde 50'yi bulan vergiler ve siyasi belirsizliğin de baskı yarattığını söyledi Bridgestone yine şampiyon Ferrari , Michael Schumacher ile ulaştığı zaferin tadını çıkarırken , bu sevince ortak olan biri daha vardı . Tabii ki Bridgestone . . . Üstelik de , zaferi kendi evinde kutlayarak . . . Formula 1'e 1996'de giriş yapan Bridgestone , 1001 sezonuyla birlikte üst üste beşinci kez " Formula şampiyonunun lastiği " ünvanına ulaşmış oldu böylece . Ferrari ekibiyle yakın işbirliği yaparak , adeta bu takım için özel lastikler üreten Bridgestone , bu ortaklığı 1004 sezonu sonuna kadar sürecek . ARTIK BİZİ RAHAT BIRAKIN Fenerbahçe'nin Alman hocası , " Hâlâ Hakan 'ı niye oyundan aldığım tartışılıyor . Ben bunlara alıştım ama futbolcularım etkileniyor . Takımın performansı bir oyuncuya endekslenmemeli " diye konuştu Rekor imkansız FENERBAHÇE Teknik Direktörü Werner Lorant , Milliyet'e yine çarpıcı açıklamalar yaptı , cevabı merakla beklenen soruları içtenlikle yanıtladı . Alman hoca , iyi bir çizgi yakaladıklarını , kötü günlerin geride kaldığını belirtti , " Ancak 105 gollük rekoru kıracağımızı sanmıyorum . Çok istiyorum ama imkansız gibi gözüküyor . Çünkü lig başında gol atacağımız maçlarda istediğimize ulaşamadık , rekoru getirecek dengeyi sağlayamadık " diye konuştu . Ortega tartışılmaz ELEŞTİRİLERE alıştığını ancak oyuncuların bundan etkilendiğini kaydeden Lorant , " İyi oynayan Hakan Bayraktar'ı çıkarmam hâlâ tartışılıyor . Bana yüklenmeye devam etsinler ama takımı rahat bıraksınlar . zaman bizi kimse tutamaz " dedi . Ortega konusuna da değinen Alman teknik adam , " Onsuz daha iyi oynadığımız çok aptalca bir yorum . Onun kalitesinden şüphe edenlerin futboldan anladığı söylenemez " ifadelerini kullandı . İçlerinden gelmedi TAKIMA yeni bir olgu getirmek istediğini de söyleyen Lorant , " Ben her futbolcunun birkaç pozisyonda oynamasından yanayım . Tuncay mesela , sağ kanatta , ortada hatta forvette bile oynayabilir . Komple futbolcuları artırmak için uğraş veriyorum . Rapajc'in arkasında Yusuf isteneni veremezse bu benim suçum değil . Kaliteleri var , demek ki içlerinden iyi oynamak gelmedi " açıklamasını yaptı . Yalnız kaldı Samandıra Tesisleri'nde dün 55 . yaş günü kutlayan Lorant'ı oyuncuları yalnız bıraktı . Alman hoca özel hazırlanan yazılı pastayı keserken yanında sadece Ali Güneş , İsmail , Ümit Özat ve antrenör Engin Fırat vardı . Kaptan Ogün'ün tesislerde olmasına rağmen partiye gelmemesi dikkat çekti . Bu arada Lorant kendisini kutlamak isteyen bir gazeteciyi " Sen yalan yazıyorsun " diye kovdu . Terim'e destek Milli Takım'ın Amerika kampının zamanlamasını ben de yanlış buluyorum . Bu konuda Fatih Terim ile Lucescu'ya destek veriyorum . Bizlerle daha önceden görüşmeler yapılmalıydı . Çünkü ligin ikinci yarısı herkes için büyük önem taşıyor . Ama Şenol Güneş ısrar ederse yapacağımız bir şey yok. Rüştü sevinci Rüştü'nün İtalya karşısında oynamaması ve dinlendirilmesine çok sevindim . Ona her zaman ihtiyacımız var . Rüştü bizim en büyük güvencemiz . Galatasaray maçı geride kaldı . Halen bunlarla uğraşırsak , geleceği göremeyiz . Artık bu galibiyetin gündeme getirilmesini kesinlikle istemiyorum. TÜRK GİBİ GÜÇLÜ Bulgaristan'ı mağlup eden Basketbol Milli Takımı coachu Aydın Örs , Türkiye'nin sahip olduğu potansiyelin kanıtlandığını söyledi . Örs , " Çok daha iyi olacağız " diye konuştu " Savaşçı ekip " Milli Takım başantrenörü Aydın Örs , Bulgaristan galibiyetinin Türkiye'nin sahip olduğu potansiyeli en iyi şekilde gözler önüne serdiğini söyledi . Örs , bu galibiyetin final yolunda çok önemli bir adım olduğunu vurgulayarak , " Özellikle Hüseyin'in performansı beni çok memnun etti . Takımca giderek daha mücadeleci ve savaşçı bir ekip konumuna geliyoruz . Bu sonuçlara da yansımaya başladığında çok daha iyi bir Türk Milli Takımı izlenecek " dedi . " Ders çıkardık " AYDIN Örs , herkesin Milli Takım'ın başarısı için yoğun çaba sarfettiğine de dikkati çekerek şöyle devam etti : " Oyuncularımızın hepsi üzerilerine düşen katkıyı takıma veriyorlar . ABD'deki Dünya Şampiyonası'ndan çıkardığımız derslerle , başarı için çok daha savaşçı ve mücadeleci olmamız gerektiğini anladık . En çok da , bu konu üzerinde yoğunlaştık . Artık amacımız sadece final biletini almak değil , grupta birinciliği de kovalamak olacak . " " Haydi maça " GENEL Menajer Doğan Hakyemez de Bulgaristan maçının kendileri için dönüm noktası olduğuna değindi . Hakyemez , " Hüseyin'in de tekrar eski günlerindeki gibi görüntü vermesi , İbrahim'in tam lider gibi oynaması , Alper'in , Kerem'in , Kaya'nın inanılmaz mücadelesi , Tutku ve Haluk'un da oyunu hiçbir an bırakmaması , Milli Takımımız'ın önünün açılmasına neden oldu . İsviçre maçında herkesten destek bekliyoruz " ifadesini kullandı . Ayrılık vakti yaklaştı ! Fenerbahçe , gözden çıkardığı Revivo ve Rapajc ile sözleşme yenilememe kararı aldı . Yönetim bu oyunculara teklif gelmesi halinde bonservislerinden kolaylık da yapacak Şans bulamadılar SARI Lacivertli yönetim bu sezon bir türlü bekleneni veremeyen Revivo ile Rapajc'i gözden çıkardı . Teknik Direktör Werner Lorant'ın uzun zamandır fazla şans tanımadığı iki yıldızın yıllık maliyetinin milyon doları bulması nedeniyle Fenerbahçe'nin sezon sonu yeni bir anlaşma yapmayı düşünmediği öğrenildi . Bu arada Revivo ve Rapajc'e talip çıkması halinde bonservislerinde kolaylık da sağlanacak . Çifte kazanç İKİ yıldız kendilerine takım bulmaları halinde Sarı Lacivertli kulüp , bu oyunculara hem ödeme yapmayacak , hem de bonservis bedellerinden kasasına para koyacak . Revivo ve Rapajc'i artık kadroda düşünmeyen yöneticiler alıcı çıkmasını umutla bekliyor . Bu arada Teknik Direktör Werner Lorant'ın her iki oyuncudan da faydalanmak için bir süre daha onlara şans tanıyacağı ifade edildi . Ariel Ortega dert oldu ! Arjantinli oyuncuya yer açmak için orta sahadan kimin kesileceği sıkıntı doğurdu KOCAELİSPOR maçının hazırlıklarını dün yaptığı tek antrenmanla sürdüren Fenerbahçe'de Ortega konusunda endişeli bir bekleyiş başladı . Arjantinli yıldızın yokluğunda gol patlaması yaşayan Sarı Lacivertli takımda , orta sahada ortaya koydukları başarılı futbolla gözdolduran Hakan Bayraktar ve Ceyhun arasında Lorant'ın bir tercih yapacağı belirtildi . JAPONYA maçı nedeniyle Arjantin Milli Takımı'ndan dün gece geç saatlerde dönen Ortega için henüz kesin kararını vermeyen Alman hocanın , bu futbolcuyu yorgun olabileceği düşüncesiyle ilk onbirde sahaya sürmeyeceği de ifade edildi . Sarı Lacivertli takımın dünkü çalışmasına ülkelerinde bulunan Revivo , Mirkoviç ve Johnson ile hasta olan Rapajc katılmadı . Kıyat : Fark beklemeyin Basın Sözcüsü Atilla Kıyat , Kocaeli önünde farklı galibiyet beklentisine girenleri uyardı ASBAŞKAN ve Kulüp Sözcüsü Atilla Kıyat , Kocaelispor ile deplasmanda yapacakları karşılaşma öncesinde uyarılarda bulundu . Kıyat , son maçlarda alınan farklı galibiyetlerin Fenerbahçe camiasını Kocaelispor maçında da büyük bir beklenti içine soktuğunu vurgulayarak , " Bu hafta bizim asıl amacımız güzel futbol ve üç puandır . Özel bir skor peşinde koşmayacağız . Ama güzel futbol da farkı getirebilir " dedi . KIYAT , Kocaelispor ile yapacakları lig maçı öncesinde Kocaeli İl Spor Güvenlik Kurulu'nun rakip takım seyircisini stada almama kararının kendilerini ilgilendirmediğini de söyledi . Kıyat , " Bizim zaten bilet talebimiz yoktu . Üç büyük kulübün başkanları deplasmanlara seyirci götürmeme kararı almıştı . Bu konu , kendiliğinden oraya gideceklerle Kocaeli İl Spor Güvenlik Kurulu arasındadır " diye konuştu . Oktay'a teklif FENERBAHÇE'DE kadro dışı kalan ve kendine takım arayan Oktay'a Belçika'nın Lommelse takımı transfer teklifinde bulundu . Sarı Lacivertli kulübe resmi olarak başvuran Belçikalı yöneticiler bu futbolcunun transferini bir an önce gerçekleştirebilmek için yardım istediler . Oktay da menajeri Ceylan Çalışkan'a transfer teklifi aldığını ve gitmek istediğini söyledi . Fenerbahçe yönetimi Oktay için fiyat belirleyip , en kısa sürede Belçika kulübüne kararını bildirecek . Şanlı Tuncay TÜRK Futbolu'nun yeni yıldız adaylarından biri olan Tuncay'ın , İtalya'da Ümit Milli Takım forması ile iki gol atması , ardından bir gün sonra Milli Takım'da oynaması Fenerbahçe camiasını sevince boğdu . Kısa bir zamanda gündeme oturan genç yıldızın çizdiği müthiş performans Sarı Lacivertli yöneticilere gurur kaynağı oldu . TUNCAY , kısa bir süre de olsa Milli Takım formasını giydiği için çok heyecalandığını söyledi . Genç oyuncu , " Böyle bir olayı yaşadığım için şu anda dünyanın en mutlu kişisiyim . Bu her futbolcuya nasip olmaz . Bir gün arayla iki milli takımda oynamak olağanüstü bir şey . Futbol hayatım boyunca bunu hiç unutmayacağım " dedi . En kral teklifler ! Japonya'daki İlhan Mansız sevgisi Beşiktaş hayranlığına dönüştü . Kartal , Kral Kupası'na çağrıldı . Bir başka davette Birleşik Arap Emirlikleri'nden geldi Sevgi seli DÜNYA Kupası'nda sonra İlhan Mansız ile başlayan Beşiktaş sevgisi , dünyada fırtına gibi esiyor . Yıldız futbolcunun Japon hayranlarının her maçını izlemesiyle devam eden sevgi seli organizatörlerin ilgisini çekti . İlhan Mansız hayranlığı nedeniyle Japonya ve Birleşik Arap Emirlikleri'nden Siyah Beyazlı takıma devre arası kampı için teklif geldi . Devler gidecek JAPON savaşçısı Samuray'a benzetilen İlhan Mansız ve Beşiktaş'ı organizatörler , Japonya'daki Kral Kupası'na davet ettiler . İlhan'ı yeniden Japonya'ya getirmek için ocak ayı içinde , dünyanın önde gelen kulüplerinin katılacağı ve Japon İmparatoru Akihito adına düzenlenecek Kral Kupası'na Beşiktaş da çağrıldı . Bu teklif yönetimi çok sevindirdi . BAE de takipte BEŞİKTAŞ'A bir başka kral daveti de Birleşik Arap Emirlikleri'nden geldi . Bu ülkenin emiri Şeyh Zayed Bin Sultan Al Nahyan adına yine ocak ayı içinde düzenlenecek kral turnuvası için Beşiktaş , Dubai'ye davet edildi . Teknik heyet devre arası kampının ilk bölümünün Antalya'da , ikinci etabının ise Dubai ya da Japonya'da yapılmasını kararlaştırdı . KIRIK ELMAS ! Malatya Galatasaray maçı sonrası , Başkan'ın TV'ye çıktı diye tepki gösterdiği , Burak Elmas'ın istifadan döndüğü öğrenildi Ligin . haftasında Malatya'daki Malatyaspor Galatasaray maçından sonra havalimanında yaşanan krizin , özellikle futbol şubesinde depreme yol açtığı ve Burak Elmas'ın istifadan güçlükle döndürüldüğü ortaya çıktı . Kriz Hakan Şükür transferinin en sıcak saatlerinde patladı . Transferin son günü olması nedeniyle havalimanında " tele trafik " yaşanıyordu . Malatyaspor ile oynanan karşılaşma sonuçlanmış , futbol şubesi takıma destek olmak için televizyonlara açıklamalar yapmıştı . Başkan Özhan Canaydın bu maçta yoktu . Bu arada Burak Elmas havalimanında Hakan Şükür için Başkan Canaydın ve . Başkan Ali Dürüst'e telefonla ulaşmaya çalışıyordu . Önce Dürüst'ü Amerika'dan buldu . Hakan konusunu görüştü . Ardından Başkan'a ulaştı . Ancak Elmas bu telefonda hiç beklemediği çok sert bir tepki ile karşılaştı . İstanbul'da bulunan Özhan Canaydın , Malatyaspor maçından sonra televizyon izlerken , Burak Elmas'ın maç ile ilgili demecini dinlemiş ve çok sinirlenmişti . Oysa maç öncesi , özellikle futbol şubesinden televizyona çıkmamasını istemişti . Elmas , Hakan Şükür transferi ile ilgili Başkan'ın görüşünü sorarken , sert bir tepkiyle karşılaşıyordu . Canaydın , genç yöneticiyi , " Size televizyona çıkmayın demedim mi ? Hâlâ niye konuşuyorsun " diye azarladı . Burak Elmas şoke oldu , ama hiçbir yanıt da vermedi . Başkan , önce Ali Dürüst'ü aradı diye de Elmas'a kızmıştı . Oysa genç yönetici , ilk olarak Canaydın'ın telefonunu çevirmiş , ancak düşmeyince , Dürüst'ü aramıştı . Burak Elmas , telefondaki tatsızlığı hemen yanında bulunan Özer Saraçoğlu'na anlattı . İki yönetici büyük üzüntü yaşarken , bu görüntü objektiflere de yansıdı . Oysa herkes , Hakan Şükür olayı nedeniyle bu portrelerin oluştuğunu düşünüyordu . Burak Elmas bu telefon görüşmesinden sonra istifayı düşündü . Ancak araya girenler , genç yöneticiyi vazgeçirdi . Burak Elmas , futbol şubesinden sorumlu olmasına rağmen , günden sonra takımla yeteri kadar ilgilenmedi . Saraçoğlu ile birlikte soyunma odalarına bile inmediler , burukluğu yaşadılar . 1'lik Barcelona maçından sonra Başkan kararlarını yumuşatınca , buzlar eridi ve iki yönetici , takımın yanında yer almaya ve demeç vermeye başladı . Hasan planı geri tepti Galatasaray , İnter'e Okan'la takas teklif etti , milli oyuncu ise reddetti GALATASARAY'IN , Hasan Şaş'ı İnter'e kaptırmamak için geliştirdiği ilk formül sonuçsuz kaldı . Yönetim , İtalyan kulübünün listesinde bulunan milli oyuncuya karşılık , Okan Buruk'u istedi . Inter'in bu konuya yeşil ışık yapıp , takasa hazırlanmasına rağmen , Okan teklife sıcak bakmadığını bildirdi . OKAN'IN , Inter'le 1. Sarı Kırmızılı yöneticiler , Hasan Şaş'ı , Emre ve Okan gibi ucuz fiyatla kaptırmamak için alternatif aradığı ve sezon bitmeden sözleşme yapmayı planladığı bildirildi . Felipe özür diledi TERİM ve yönetimle görüşerek sorunlarını halleden Felipe , yaşanan olaylar nedeniyle taraftardan özür diledi . Yazılı bir açıklama yapan Brezilyalı futbolcu , " Tek sorun , buradaki kültür ve futbol anlayışının kendi ülkemden tamamen farklı olmasıdır . Sayın Fatih Terim , bana olan güvenini 10 numaralı formayı vererek göstermiştir . Ben de gitme isteğimi geri çektim " dedi . BU arada Gençlerbirliği maçının hazırlıklarını sürdüren Galatasaray , dünü tek antrenmanla geçirdi . Hasan Şaş salonda çalışırken , Batista , Hakan Ünsal ve Sarr'ın tedavilerine devam edildi . Ayhan , Bülent ve Ergün ise düz koşu yaptı . Tam saha çift kalede taktik çalışması yapan Cim Bom'da Fatih Terim'in sık sık futbolcularını uyardığı dikkatlerden kaçmadı . Sinan teklifi ALTAY Başkanı Ahmet Taşpınar , Galatasaray'dan Sinan için teklif aldıklarını söyledi . Taşpınar , şu ana kadar resmi istek olmadığını , ancak Sarı Kırmızılı bir yöneticinin sözlü öneri getirdiğini açıkladı . Başkan , yönetimde bunu tartışacaklarını , resmi teklif geldiği zaman , fiyat konusunda oturup konuşacaklarını , önümüzdeki hafta transferin şekilleneceğini belirtti . Haber turu . . . Spor , Şahin'e emanet edildi 58 . hükümette yer alan Devlet Bakanları'nın görev dağılımları belli oldu . Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü ile Futbol Federasyonu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin'e bağlandı . Şahin , bir dönem futbol oynadığını dile getirip , " Stilim tıpkı Galatasaraylı Suat'a benziyordu " dedi . Terör için önlemler SÜPER Lig takımlarının oluşturduğu Kulüpler Birliği dün İstanbul'da toplandı . Başkan Cemal Aydın , stat terörünü görüştüklerini dile getirip , " Federasyon cezaları artırılmalı . Kanuni cezalar gündeme gelmeli " dedi . Kulüplere takip GENÇLİK ve Spor Genel Müdürlüğü , stat kiralarını toparlayabilmek için mahkeme yolunu seçti . Üç büyüklerin GSGM'ye borçlarını ödediği , Bursa , Kocaeli ve Gaziantep için açılan tahliye davalarının sürdüğü öğrenildi . Karatede bronz 16 . Dünya Büyükler Karate Şampiyonası , İspanya'nın başkenti Madrid'de başladı . Şampiyonanın ilk gününde , Gülderen Çelik , Gülcihan Ustaoğlu , Yıldız Aras ve Meral Ölmez'den oluşan Bayan Kumite Milli Takımı , dünya üçüncüsü olarak bronz madalya kazandı . Didin'e teklif İTALYA Birinci Basketbol Ligi'nin ünlü kulübü Skipper Bologna , Türk coach Murat Didin'i yakın takibe aldı . İtalyan ekibinin listesinde , ünlü İtalyan coach Sergio Scariolo ile birlikte Murat Didin'in de adı geçiyor . Atıcılıkta tam isabet HAVALI Silahlar Türkiye Birinciliği müsabakaları Samsun'da sürüyor . İkinci günde , büyük erkeklerde Yusuf Digeç , büyük bayanlarda Tuğba Ormanoğlu , genç erkeklerde Fatih Kavruk , genç bayanlarda ise Dilber Arıbaş birinci oldu . Pepsi'nin yıldızları MİLLİ Takımı'nın ana sponsoru Pepsi , Ay Yıldızlı ekibin starları ile sporsorluk anlaşması yaptı . Emre Belözoğlu , Yıldıray , Nihat , Fatih , Serhat ve Hasan Şaş'ın Pepsi'nin reklam ve tanıtım filmlerinde dünya starları ile birlikte rol alacağı açıklandı . İşte ceza bu ! TÜRK futbolunda yaşanan tribün terörünün önlenmesi için verilebilecek radikal cezalara , İngiltere'den çarpıcı bir örnek çıktı . Ligde , arkadaşının kendisine pas olarak kullandığı taç atışını ayağının altından kaçırarak , komik bir gol yiyen Aston Villa kalecisi Peter Enckelman , sahaya giren bir Birmingham taraftarı tarafından taciz edilmişti . Michael Harper , kaleciye hiçbir fiziksel temasta bulunmamasına rağmen ay hapis cezasına çarptırıldı . yıl stadlardan uzak tutulacak . . Gözler Terim'de AVRUPA'DA bu sezonki performansı en çok merak edilen üç teknik direktörden biri Fatih Terim . Çalıştığı kulüpte büyük başarılar kazanan teknik adamlar içinde , yuvaya dönerek yeni zaferlerle imza atanı görülmedi . " Bir defalık kahraman " diye nitelendirilen bu isimlere tanıdık örneklerden biri , iki sezon önce yeniden işbaşı yaptığı Real Madrid'de hayal kırıklığı yaratan Toshack . Bu sezon ise gözler Terim , Louis van Gaal ve Guus Hiddink'in üzerinde . Aynı gece imama infaz Hizbullah operasyonu Türkiye çapında sürüyor . Sorgularda , Hizbullah'ın özellikle güneydoğudaki camileri zorla ele geçirdiği anlaşıldı . Üst düzey bir polis yetkilisinin gazetemize verdiği bilgiye göre ; Seyda adı verilen sözde imamların , Diyanet İşleri Başkanlığı'nın resmi imamlarını ölümle tehdit ederek camilerin anahtarını aldıkları , akşam ve yatsı namazları arasında propaganda yaptıkları belirlendi . Militanların Diyarbakır'daki sorgusunda anahtar vermemekte direnen yedi imamın aynı gece katledildiği de ortaya çıktı . Üst düzey polis yetkilisinin verdiği bilgiye göre ; emniyet Diyarbakır'daki 161 camiyi yakın izlemeye aldı . Her camide iki sivil polis görevlendirildi ve izleme sonrası yapılan operasyonlarla yüzlerce seyda yakalandı . Bu arada , ölümevlerindeki ceset arayışı da sürüyor . Diyarbakır'da bugüne dek 11 ceset çıktı , ancak polise bildirilen kayıp sayısı 51 . Soruşturmada örgütün , militanlarına 60'ar milyon lira aylık verdiği de öğrenildi . Polis , Ahmet Taner Kışlalı'yı Hizbullah'ın öldürdüğüne ilişkin önemli ipuçları olduğunu da öne sürüyor . Yaklaşık 18 yıldır yüzlerce insanı katleden ve lider Hüseyin Velioğlu'nun İstanbul'da öldürülmesinden sonra çözülen Hizbullah için dönüm tarihi Kasım 1996 oldu . Hizbullah özellikle 1991 94 arasında güneydoğuda enseden tek kurşunla çok sayıda infaz yapmıştı . Birçok Hizbullah militanı hakkında Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde açılan dava halen sürüyor . Ancak 1996'deki infazların ardından yakalanan militanların verdiği bilgiler , olayın çözümlenmesinde etkili oldu . Camiler militan kaynağı Diyarbakır'da bin polisin , camileri yakın izlemeye aldığını , her camide iki sivil polis görevlendirildiğini belirten üst düzey polis yetkilisi şunları söyledi : " Kaynak camiler . Hizbullah resmi imamlardan camilerin anahtarlarını istemiş . Amaç , akşam ile yatsı namazı arasında camiide ders vermek . Bunu da seyda adı verilen siyasi eğiticiler yapıyor . Bunlar kurbanlarını seçerken de öncelikle kendi içerisinde ajan tabir ettikleri insanları öldürüyorlar . Militanlar itiraf ettiler . İkinci hedef ise örgütle bir dönem ilişkisi olup da sonradan yollarını ayıranlar . Bir kere giren yanmış . Üçüncü ve asıl önemli olan da kendilerine mani olabilecek kişileri seçiyorlar . Son cinayetler de bunun açık kanıtı . " Sinagog eylemleri Polis yetkilisi , militanların sorgulamalarda 1986 ve 1991'de İstanbul'daki kanlı sinagog eylemlerini de kendilerinin yaptığını itiraf ettiklerini bu eylemlerin Hizbullah tarafından yapıldığının netleştiğini belirtti . Yetkili son olayalarla ilgili olarak da şu yorumu yaptı : " Hedefleri arasında yabancı işadamları , papazlar olduğunu biliyorduk . Bu da Türkiye'de oynanması planlanan en son oyundu . Bunda İran parmağı var . Hüseyin Velioğlu ve 10 arkadaşı İran'da eğitim görmüşler . Bugün itiraflarda kimin tarafından eğitildikleri bile var . İslami Hareket'in lideri İrfan Çağrıcı da bunlardan . Hüseyin Velioğlu 1995'e kadar Mardin'de oturmuş . Batman , Diyarbakır'da kan gövdeyi götürmüş . Mardin süt liman . Kendisi ve adamları 1980 öncesi Akıncı grubundan . " İşkenceye delil yok ! YASADIŞI örgüt üyesi oldukları gerekçesiyle gözaltına alınan 16 liseli gence işkence yaptıkları iddiasıyla 60'er yıla kadar hapis istemiyle yargılanan 10 polis memuru iki yıl süren yargılama sonunda delil yetersizliğinden oy birliğiyle beraat etti . Manisa Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşma öncesi polis müdahil yakınlarını taşıyan araçları durdurarak kente girişini engelledi . Bu nedenle müdahil yakınları duruşmaya katılamadı . Sanık polislerden Atilla Gürbüz , Engin Erdoğan ve Turgut Özen dışındaki , Ramazan Kolat , Halil Emir , Levent Özvez , Musa Geçer , Emin Dağ , Fevzi Aydoğdu , Turgut Demirel duruşmada hazır bulundu . Duruşmayı Kızılhaç'tan iki avukat , CHP İzmir Milletvekili Sabri Ergül , İstanbul eski Belediye Başkanı Ahmet İsvan ve CHP İzmir İl Başkanı Bülent Baratalı da izledi . Yargıç , duruşma başlangıcında salondakileri çıkararak kararı yazdırdı . Yaklaşık yarım saat süren aradan sonra sanık polislerle taraf avukatları salona alınırken basın mensuplarının girmesine izin verilmedi . Yargıçlar Mehmet Yılmaz , Mehmet Emin Öge , İhsan Özgül ve Cumhuriyet Savcısı Necmettin Karabacakoğlu'ndan oluşan mahkeme heyeti , tutuksuz yargılanan 10 polis hakkında oybirliğiyle yeterli delil bulunmadağı gerekçesiyle beraat kararı verdiğini bildirdi . Kararda , " Sanıkların isnat edilen suçları işlediği hususunda mahkumiyetlerine yeterli her türlü şüpheden uzak , kesin ve inandırıcı deliller elde edilemediğinden sanıkların beraatlerine " ifadesi yer aldı . Kararın ardından duruşma salonunu terk eden sanık polislerin ardından bağıran Manisalı gençlerin avukatlarından Pelin Erda , " Aklandığınızı mı sanıyorsunuz ? Siz işkence yaptınız , vicdanınız rahat edecek mi ? Bunun hesabını bir gün mutlaka vereceksiniz " dedi . Diğer müdahil avukatlar da karara tepki gösterdi . Dışarıda slogan atan gençleri sakin olmaya çağıran Ergül ise " Bu iş burada bitmedi . Dosyayı en kısa sürede Yargıtay'a göndereceğiz . DGM'nin gençlere verdiği ceza Yargıtay'da bozuldu . Bu kararın da bozulacağına inanıyorum " diye konuştu . Terörle Mücadele ekiplerinin Manisa'da 16 Aralık 1995'te yaptığı bir operasyonda , DHKP örgütü üyesi oldukları iddiasıyla çoğu lise öğrencisi olan Ali Göktaş , Emrah Sait Erda , Aşkın Yeğin , Erdoğan Kılıç , Levent Kılıç , Faruk Deniz , Mahir Göktaş , Hüseyin Korkut , Boran Şenel , Jale Kurt , Münire Apaydın , Ayşe Mine Balkanlı , Sema Taşar , Abdullah Yücel Karakaş , Fulya Apaydın ve Özgür Zeybek gözaltına alınmış , dokuzu çıkarıldığı mahkemece tutuklanmıştı . Sanıkların Emniyet Müdürlüğü'nde işkence gördükleri iddiası üzerine soruşturma başlatan Manisa Cumhuriyet Savcılığı , 10 polis hakkında " Cürüm söyletmek için işkence yapmak " iddiasıyla dava açmıştı . Çağlar'a büyük haciz MALİ yapısı bozulduğu için Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na devredilen İnterbank'ın yeni yönetimi , bankanın eski büyük ortakları Bursa bağımsız Milletvekili Cavit Çağlar'la eniştesi Şükrü Şenkaya aleyhine `geri dönmeyen krediler için 51 trilyon 661 milyar liralık `ihtiyati haciz kararı aldırdı . Çağlar ve Şenkaya'nın kendi şirketlerine kredi aktardıklarını ve bu borcun tüm ihtarlara rağmen geri ödemediğini öne süren banka avukatları , bu kişilerin mal varlıklarını elden çıkarma hazırlığı içinde olduklarını iddia ettiler . Banka avukatlarının İstanbul . Asliye Ticaret Mahkemesi'ne sundukları dilekçede , Çağlar ve Şenkaya'nın banka yönetiminde bulundukları Aralık 1998 tarihinde kendilerine ait 48 şirkete toplam 565 trilyon 510 milyar lira tutarında kredi kullandırdıkları kaydedildi . Avukatlar , geri dönmeyen bu kredilerden 51 trilyon liralık bölümü için , Çağlar ve Şenkaya'nın mal varlıkları üzerine `ihtiyati haciz kararı alınmasını istediler . Haciz talebine ilişkin dilekçede , Çağlar'ın son günlerde mali kriz yaşadığı , mal varlıklarını elden çıkarma hazırlığı içinde olduğu vurgulanarak , buna örnek olarak NTV ve Etibank'taki hisselerini devretmesi gösterildi . Banka avukatları Pelin Tezeren ve Erkin Çıralı , 11 Ocak 1998 tarihi itibariyle kredi borçlusu şirketleri şöyle sıraladılar : " Çiçek Tekstil İthalat İhracat ve Dış Ticaret A. , Orsa Uluslararası Ticaret Pazarlama A. " Karar tamam İstanbul . Asliye Ticaret Mahkemesi , İnterbank avukatlarının talebini yerinde bularak , Çağlar ve Şenkaya'nın tüm menkul , gayrimenkul ve üçüncü şahıslardaki hak ve alacakları üzerine `ihtiyati haciz kararı verdi . Mahkeme , İnterbank'ın kamu bankası haline gelmesini dikkate alarak , bankayı 6. Banka avukatları , mahkemenin `ihtiyati haciz kararını İcra Müdürlüğü kanalıyla uygulamaya koyabilecekler . İcra Müdürlüğü , başvuru üzerine tüm bankalarla tapu müdürlüklerine birer yazı göndererek , Çağlar ve Şenkaya'nın gayrimenkulleriyle banka hesapları üzerine `ihtiyati haciz şerhi konulmasını talep edecek . Günay , tereddüt bile etmedi , Uluğbay `tamam dedi BURSA Bağımsız Milletvekili Cavit Çağlar ve dayısı Şükrü Şenkaya'nın tüm malvarlıklarına 51 trilyon 661 milyar liralık haciz kararının aldırılması öncesinde Hazine günboyu hummalı bir çalışma içindeydi . Çağlar'a ait İnterbank'ın yönetimi Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na ( TMSF ) devredildiğinde , bankanın başına getirilen Kadir Günay'ın ismi , yeni hükümetin Ekonomiden Sorumlu Başbakan Yardımcısı Hikmet Uluğbay'ınkiyle yanyana geldiğinde zaten böyle bir sonuç hemen hemen kesin gibiydi . Bankalar Yeminli Murakıpları'nın uzunca bir süredir İnterbank ile ilgili hazırladıkları " yönetime el konulması " yönündeki rapor , ekonomi kulislerindeki iddialara göre , daha " düşürülmeden " önce Devlet Bakanı Güneş Taner'in önündeydi , ancak işleme konulmadı . Banka yakın takipte tutuldu . Çağlar ile de zaman zaman konuşuldu . Hatta iddialara göre , bazı " hisse devirleri " için zaman ve olanak sağlandı . Kasım ayı başından beri beklediği öne sürülen Yeminli Murakıplar Raporu , ilk olarak Maliye Bakanı Zekeriya Temizel'in , Taner'in düşürülmesi ardından Hazine'nin sorumluluğunu da üstlenmesiyle gündeme geldi , işleme girdi . Geçen hafta Çağlar , iki gün üst üste Hazine'ye çağrıldı ve kendisiyle görüşüldü . Ecevit , hükümet çalışmalarını yürütürken de Yılmaz hükümeti son icraatı olarak , İnterbank'ın Hazine'ye ve TMSF'na devrini onayladı . Daha doğrusu şu ki , onaylamak zorunda kaldı . İnterbank'ın başına getirilen Kadir Günay , murakıplıktan gelme bir maliyeci hazineci . Hazine'de Kamu Finansmanı Genel Müdürlüğü'nün ardından Rüşdü Saracoğlu'nun Merkez Bankası'ndan ayrılışı sonrasında da Başkan Yardımcısı olarak bir süre bankanın başkanlığa vekalet etti . Yeni hükümetin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Hikmet Uluğbay'ın da eski dostu , Maliye ve Hazine'den çalışma arkadaşı . Deneyimli bankacı Günay , bankayı devralır almaz , tabloyu gördü . Hazine'yi , TMSF'yi uyardı ve haciz hazırlıklarına başladı . İnterbank'ın 51 trilyon lirasının ( 1. Çağlar'ın " siyasi kimliğinin " yaratabileceği fırtınayı da gözeterek Ankara'ya haber verdi . Günay'ın girişimine Ankara'dan , Uluğbay'dan beklediği gibi " tamam " yanıtı geldi . Tabii , şimdi akıllarda takılı kalan soru , İstanbul . Asliye Ticaret Mahkemesi'nden çıkartılan haciz kararına gerekçe oluşturan NTV ve Etibank hisselerinin devrine bağlı olarak Çağlar ve Şenkaya'nın malvarlıklarını elden çıkartma hazırlığının , eldeki Yeminli Murakıplar Raporu'na rağmen , nasıl olup da önceden fark edilemediği . İnterbank'a " el koyma " kararının alınmasıyla NTV ve Etibank hisselerinin devredilmesi , işlemlerinin tamamlanması arasında geçen sürede neler olduğu ? El koymanın bu sürenin sonunda , işlemler tamamlandıktan sonra yapılmasının ardındaki pazarlık neydi ? Aradaki bu zaman boşluğu , önümüzdeki günlerde çok konuşulacak ve çok baş ağrıtacak . Sultanhamam'dan zirveye CAVİT Çağlar , 1991 yılında verdiği bir röportajda kendisini " Demirelkolik " olarak adlandırıyor ve şöyle diyordu : " Onu lider olarak gördüm ve sevdim . Başkasıyla bu mutluluğu tadamam . Onun olduğu yerde ikinci adam olmaz . " Her ne kadar " aramızdaki gönül bağının ilk düğümü Zincirbozan'da atıldı " dese de , Çağlar daha 1968'de liderini seçmiş ve AP Gençlik Kolları'na katılmıştı . Fakat onun hayatında bir ikinci siyasi lider daha , çok önemli izler bırakmıştı . Babasından miras kalan 16 bin lirayla 1966'de kurduğu " Uygun İpek " ismindeki şirketle atıldığı işhayatında , ilk yükselişini Bülent Ecevit'in başbakanlığı döneminde yaşadı . Sonraları dönemden bahsederken , " Bana enflasyon zengini diyebilirsiniz " dedi . Çağlar Türkiye'nin en büyük entegre tesislerinden biri olan Nergis Tekstil'i 1969'da Bursa'da kurdu . Ve şimdi aradan yirmi yıl geçip , Bülent Ecevit yeniden başbakan olduğunda , Çağlar en büyük mali krizini yaşıyor . Cavit Çağlar , 1946'da Yunanistan'ın Gümülcine kasabasında doğdu . İki yıl sonra ailesi Türkiye'ye kaçtı . Babasını 1961'de kaybeden Çağlar liseyi bitirdiğinde İstanbul'a taşındı . Genç Cavit , yılları Sultanhamam ve Mahmutpaşa'da Yahudi tüccarlardan ticareti öğrenerek geçirdi . 1966'de Nursel Hanım'la evlendi . Seksenli yılların başında , Bursaspor Başkanlığı'yla popülaritesini arttırdı . 1986 yılında DYP Bursa Milletvekili oldu . Ancak hayatındaki siyasi mühür , kimi zaman dezavantaja dönüşüyordu . ANAP iktidardaydı ve 11 bankayla çalışan Çağlar'ın bu bankalarla ilişkisi kesildi . 10 Kasım 1988'de sorunların çözümü için yanına çıktığı Özal , Çağlar'a " onları bırak , yanımıza gel " dedi . Çağlar beklemeyi seçti ve DYP iktidarında Devlet Bakanı oldu . 50 Mart 1995'te gazeteler Çağlar'ın bir demecinde ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz için " yavşak " dediğini açıkladı . Çağlar , üç yıl sonra Mesut Yılmaz'ın başbakanlığında kurulan Anayol hükümetinin devlet bakanıydı . 1996'da " Tansu Çiller istifa etmeden " dönmemek üzere DYP'den ayrıldı . 1996 yılında Bursa vergi rekortmeni oldu . Rekortmenler listesinde üçüncü sıradaki isim genç bir işadamıydı : Erol Evcil . 16 Şubat 1998 tarihli gazeteler Alaattin Çakıcı'nın Çağlar'a karşı bir suikast planladığı haberini verdiler . Birkaç ay sonra ise Türkiye , Evcil'in çete lideri Çakıcı'yla dostluğundan haberdar oldu . Çağlar'ın " şirketlerinin ipliklerini pazarladığını söylediği " tefeci Nesim Malki'nin 1995'teki öldürülme olayı aydınlatıldı . Emniyet'in açıklamasına göre olayın azmettiricisi Erol Evcil'di . Aynı yılın sonunda Çağlar'ın zor günleri başlamıştı . Mali milat belirsiz bir tarihe ertelendi YASTIK altındaki , yurtdışı ile kayıtdışındaki paranın kayda girmesine olanak veren bankalarda blokaj hesabı açtırma süresi , diğer bir ifade ile " mali milat " , Vergi Kanunu'nun yasallaştığı ayı izleyen ayın son iş gününe ertelendi . Böylece , yurtdışındaki veya kayıtdışındaki paralar , yasanın yürürlüğe girdikten sonraki ayın son işgününde bankada blokaj ettirilse , maliyenin koğuşturmasına uğramaktan kurtulacak . " Mali milat " tarihi olarak Vergi Reform Tasarısı'nda ilk önce Ocak 1998 tarihi saptanmış , itirazlar üzerine tarih 18 Şubat olarak değiştirilmişti . Başta İsviçre bankaları olmak üzere yurt dışındaki bankalarda bulunan ve miktarı 40 milyar doları aştığı tahmin edilen paraların , bu yasa ile birlikte Mali milat tarihini uzatarak Türkiye'ye çekilmesi de amaçlanıyor . Eğer amaç hedefine ulaşırsa , " Yaban kazları " , kayıt altına alınmış olacak . Bütçe Plan Komisyonu'nda geçtiğimiz perşemde günü kabul edilen , bu hafta Meclis Genel Kurulu'nda ele alınması beklenen Vergi Reform Tasarısı'nın geçici 46 . maddesi , geçmişe dönük olarak hesap sorulmasını engelleyerek , bugüne kadar kayda girmeyen servetin kayda girmesini olanak sağlıyor . Böylece kayıt dışı ekonomi de önlenmiş olacak . Düzenleme , bugüne kadar hiçbir resmi kayda girmeyen para ve dövizlerin , yasanın yürürlüğe girdiği tarihi izleyen ayın son gününde bankalar ya da özel finans kurumlarında bir günlüğüne bloke edilmesi halinde , vergi kovuşturmasına uğramaması garantisini veriyor . Maliye Bakanı Zekeriya Temizel , mevcut vergi sisteminin özellikle dövizin yastık altına kaçmasına neden olduğunu belirterek , uygulama ile döviz , altın ve paranın kayda girmesini sağlamak istediklerini söyledi . Temizel , sadece dövizin bu şekilde kayda alınması halinde Merkez Bankası'nın döviz rezervlerinin önemli ölçüde değişeceğini vurguladı . Temizel , uygulamanın yurt dışından getirilecek paraları da kapsadığını vurgulayarak , şöyle konuştu : " Yurt dışındaki bankalardaki hesapları Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin güvencesinde tutulan kayıtlar olarak kabul etmemiz mümkün değil . Yurt dışında parası olanların , ileride getirdikleri zaman kendilerine nereden buldun diye sorulmaması için paraları Türkiye'ye getirmeleri gerekiyor . Bu paraları getirmelerine olanak sağlamak için bu kadar uzun süre veriyoruz . Yoksa yasanın yürürlüğe girdiği tarih diyebilirdik . " Bakanlık uzmanları ise , Türklerin yurt dışındaki bankalardaki paralarının miktarının 40 milyar dolar aştığının tahmin edildiğini belirterek , bu paranın önemli bir miktarının geleceğini söyledi . Uzmanlar , dünya piyasasında kayıt dışı olarak dolaşan yüzlerce milyar dolarlık para ve kara paranın bulunduğuna da dikkat çekerek , " Belki kara para da girecek . Epey bir miktar girmesini bekliyoruz . Girdiğinde de bu para Türkiye'de kalır . Ancak kara para girecek diye ülkemizdeki kayıt dışı parayı kayda alma hedefinden vazgeçemeyiz " dedi . Mutlu günde hain eylem TÜRKİYE Cumhuriyeti'nin kuruluşunun 65 . yıldönümü dün tüm yurtta görkemli törenlerle kutlanırken ; akşam saatlerinde THY'nin Adana Ankara seferini yapan TK 486 sefer sayılı Boeing 656 tipi `Ayvalık uçağı , PKK'lı bir terörist tarafından kaçırıldı . Saat 19. Elinde el bombası ve tabanca olduğu belirtilen terörist , uçağı Bulgaristan üzerinden İsviçre'ye götürmek istediğini bildirdi . Terörist , uçağın rotasının Sofya'ya çevrilmesini istedi . Pilotun `Sofya diye uçağı Ankara Esenboğa Havaalanı'na indirmeye çalıştığı anlaşıldı . Uçak Ankara semalarında yaklaşık bir saat tur attıktan sonra 11. Uçak , terminalindeki aprona çekildi . Ayvalık uçağının indirilmesiyle havalimanı iniş ve kalkışlara kapatıldı . Ulaştırma Bakanı Arif Denizolgun , Bayındırlık ve İskan Bakanı Yaşar Topçu , Ankara Valisi Erdoğan Şahinoğlu ile Emniyet Müdürü Cevdet Saral , oluşturulan kriz masasının başına geçmek üzere Esenboğa Havaalanı'na gittiler . Kriz masasına daha sonra İçişleri Bakanı Kutlu Aktaş ile Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican da katıldı . Sıkı güvenlik önlemlerinin alındığı havaalanına 40 kişilik bir de özel operasyon timi getirildi . Ayrıca alan , ambulans ve sağlık ekipleriyle takviye edildi . Teröristle süren pazarlıkta bir uzlaşma olmazsa müdahale edilebileceği bildirildi . İsmi araştırılıyor Uçağa saat 15. Korsanın , önce 1956 Adana , Bahçe doğumlu Mustafa Yüksel olduğu bildirildi . Ancak uçaktaki Mustafa Yüksel'in Mersinli işadamı Osman Yüksel'in oğlu ve Bilkent Üniversitesi öğrencisi olduğu ortaya çıktı . Korsanın , Barış Karaca da olabileceği ifade edildi . Cumhuriyet Bayramı kutlamalarında sansasyonel eylem yapmak üzere yedi kişilik terörist bir grubun Adana'ya geleceği istihbaratının alındığı , hava korsanının bunlardan biri olabileceği üzerinde duruluyor . Bu istihbaratın 10 gün kadar önce Adana Emniyeti'ne de ulaştığı öne sürüldü . Adana'da soruşturma Yetkililer , iki ay içinde Adana Havaalanı'ndan kalkan ikinci uçağın kaçırıldığını vurgulayarak , bu konuda geniş kapsamlı bir soruşturma açılacağını ifade etti . Teröristin silahları uçağa nasıl soktuğu da araştırılıyor . Teröristin silahları uçağa , havaalanında çalışan bir kişi aracılığıyla sokmuş olabileceği üzerinde duruluyor . Bu doğrultuda yolcu giriş salonunun yanındaki inşaatta çalışan işçiler belirlenip gözaltına alınmaya başlandı . Yılmaz'ın açıklaması Cumhuriyet'in 65 . yıl kutlamaları çerçevesinde Ankara Devlet Opera ve Balesi'nin sahnelediği `Uçarcasına adlı bale gösterisini izleyen Başbakan Mesut Yılmaz , gazetecilerin konuya ilişkin sorularını yanıtladı . Yılmaz , uçak kaçırma olayındaki son durumun sorulması üzerine , " Yakıt ikmali için kadın ve çocukları bırakmasını şart koşmuşlar . Kabul ederse yakıt ikmali yapılacak " dedi . Yılmaz , hava korsanının uçağı nereye götürmek istediğinin sorulması üzerine de , önce Sofya'ya ardından da Zürih'e götürmek istediğini kaydetti . Yılmaz , korsanın uçağı Esenboğa Havaalanı'na yakıt ikmali yapmak için indirdiğini bildirdi . Uçaktan telefonla konuşma Uçak Esenboğa Havaalanı'na indiğinde , içinde bulunan yolculardan işadamı Fuat Tosyalı , olayı şöyle anlattı : " Şu anda uçağın kuyruk kısmındayım . Korsanı ilk önce görmüştük . Şu anda önde pilotların olduğu yerde . Korsan bir kişi ve bir elinde silah , bir elinde bomba var . Silahın gerçek olduğunu gösterdi . Az önce bir açıklama yaptı . Eski bir öğretmen olduğunu , eşinden ayrıldığını , kendisinin devrimci olduğunu belirtti . Doğudaki olayları protesto amacıyla bu işi yaptığını ifade etti . " Uçaktaki tüm yolcuların ilk anda büyük panik yaşadıklarını , ancak daha sonra birbirlerini teskin etmeye başladıklarını kaydeden Tosyalı , " Şu anda heyecanlı ve gergin bir bekleyiş içerisindeyiz . Ancak telefonu kapatmam gerekiyor " dedi . Fransa'da engellenmişti Ayvalık uçağının kalkışı , geçtiğimiz günlerde de Fransa'nın Strasbourg Havaalanı'nda , bölücü örgüt yanlılarınca engellenmişti . 18 Ekim'de Strasbourg İstanbul seferini yapmaya hazırlanan Ayvalık uçağının kalkışı , Fransa'dan sınır dışı edilen Hacı Güneş'in uçağa bindirilmek istenmesi üzerine engelenmişti . Bölücü örgüt yanlısı bir grup , zorla aprona girerek , THY uçağının gecikmeli olarak kalkmasına yol açmıştı . Mürettebat ve yolcuların isimleri THY'nin Adana Ankara seferini yaparken kaçırılan uçakta Kaptan Hayri Kırıkoğlu , . Kaptan Özgür Umekan'la birlikte kabin memurları Deniz Akşit , Beycan Çevik , Şebnem Gürbay ve Ahu Özen uçuş personeli olarak görev yapıyordu . Uçaktaki yolculardan 10'sinin Ankara'daki bir jinekoloji kongresine katılmak için giden doktorlar olduğu öğrenildi . Yolcuların isimleri şöyle : Cemal Ağustoslu , Yakup Arslan ( doktor ) , Bayram Bukan ( doktor ) , Zehra Çelik , Egemen Çelik ( ) , Selen Çelik ( aylık ) , . Beşikçi , Ogün Demirkılıç , Mehmet Ekşili , Ferhat Erol ( doktor ) ve eşi Ayla Erol , . Gökkaya , . Gökkaya , Nevzat Gürdil ( mühendis ) , Murat Demirören , Ali Binat Kalmaz ( Organon İlaç Firması Bölge Müdürü ) , Barış Karaca , . Kılıçlı , Esin Koç , İbrahim Karababa ( doktor ) , Mehmet Behçet Peker ( doktor ) , Gülten Sahici ( doktor ) , Arif Ziya Şen , . Şennoyan , Galip Şimşek ( SSK Adana Doğum Hastalıkları Hastanesi Başhekim Yardımcısı ) , Erkan Yasdıman ( doktor ) , Tahsin Yıldırım , Osman Yüksel , Mustafa Yüksel , Rahim Yurdakul , Flip Yuvarlak , Ayşe Zenciroğlu , Fehim Arıkan ve Fuat Tosyalı ( Tosyalı Holding'in sahibi ) . 1998'de . kaçırma TÜRKİYE'nin bundan önce yaşadığı önemli uçak kaçırma olayları şöyle : * Mayıs 1961 : Ankara İstanbul seferini yapan THY'nin `Boğaziçi uçağı , sol görüşlü Sefer Şimşek , Yaşar Aydın , Mehmet Yılbaz ve Aynullah Akça tarafından Sofya'ya kaçırıldı . Korsanlar , Sofya'da uçağı Bulgar makamlarına teslim etti ve bu ülkeye iltica talebinde bulundu . * 11 Ekim 1961 : Hacı Özdemir , Derviş Elmacıoğlu , Yücel Bozkurt ve Ahmet Maden isimli THKO üyeleri , İstanbul Arkara seferini yapan THY'nin `Truva uçağını Sofya'ya kaçırdı . Korsanlar daha sonra uçağı , Bulgar yetkililerine teslim ettikten sonra iltica talebinde bulundu . * Mayıs 1966 : Paris İstanbul seferini yapan THY'nin DC 10 tipi `İzmir uçağı , Zeki Eşder isimli Türk işçisi tarafından Marsilya'ya kaçırılmak istendi . Ejder , daha sonra ikna edildi ve uçak , Paris'in Orly Havalimanı'na döndü . * 19 Mart 1966 : THY'nin `Diyarbakır uçağı , silahlı iki hava korsanı tarafından Diyarbakır Ankara seferini yaparken Beyrut'a kaçırıldı . Uçakta 165 yolcu bulunuyordu . Ellerinde tabanca bulunan hava korsanları İsmail Açan ve Hanefi Güzel , uçağı Beyrut Havalimanı'na indirdi . Korsanlar , Lübnan Başbakanı Selim El Hoş'un girişimleriyle teslim oldu . Açan ve Güzel'in Diyarbakır Bağlar Ortaokulu son sınıf öğrencileri olduğu ve Filistin'e gitmek için uçak kaçırdıkları anlaşıldı . * 15 Ekim 1980 : Boeing 616 tipi , Münih İstanbul Ankara seferini yapan `Diyarbakır uçağı , silahlı altı kişi tarafından kaçırılarak yakıt ikmali yapmak için Diyarbakır'a indirildi . * 14 Mayıs 1981 : İstanbul Ankara seferini yapan DC tipi `Haliç uçağı , sol görüşlü dört hava korsanı tarafından Bulgaristan'a kaçırıldı . Korsanlar , uçakta bulunanlarca etkisiz hale getirildi . * 18 Haziran 1985 : THY'nin Frankurt İstanbul seferini yapan Boeing 616 tipi `Kars uçağı , Federal Almanya'dan sınırdışı edilen Yusuf Örer adlı bir kişi tarafından kaçırılmak istendi . Korsan , uçuş mühendisi Süleyman Tekyıldırım ve kaptan pilot Ahmet Özseyhan tarafından iki dakika içinde etkisiz hale getirildi . * 14 Mayıs 1981 : THY'nin DC tipi `Haliç yolcu uçağı , İstanbul Ankara seferini yaparken aşırı sol eğilimli ve silahlı dört kişi tarafından Bulgaristan'ın Burgaz kentine kaçırıldı . İki teröristin dışarı çıkması üzerine yolcular ve mürettebat , uçakta kalan iki korsana saldırarak etkisiz hale getirdi . * Haziran 1996 : Abdi İpekçi cinayetiyle Papa suikastının sanığı Mehmet Ali Ağca'nın serbest bırakılmasını isteyen hava korsanı İsmail Beyazpınar ve Nusret Akmercan , La Vletta İstanbul seferini yapan Malta Havayolları'na ait uçağı kaçırarak Almanya'nın Köln kentine indirdi . Korsanların sorgularında Ağca'yı hiç tanımadıkları anlaşılırken , Türkiye'ye dönmemek için uçak kaçırdıkları ortaya çıktı . * 14 Şubat 1998 : THY'nin Ankara seferini yapmak üzere Adana'dan havalanan RJ 100 tipi `Gaziantep uçağı , Mehmet Dağ adındaki bir hava korsanı tarafından kaçırıldı . Dağ , yolcular ve mürettebat tarafından etkisiz hale getirildi . * 50 Mart 1998 : Girne Ankara seferini yapan Kıbrıs Türk Havayolları'na ait yolcu uçağı , el bombası şeklindeki çakmakla Mehmet Ertürk tarafından kaçırıldı . Uçak Ankara'ya indirildi . Mehmet Ertürk yakalandı . * 14 Eylül 1998 : Ankara İstanbul seferini yapan Airbus tipi yolcu uçağı kaçırıldı . Uçak Trabzon'a indirildi . Uçağı oyuncak tabancayla kaçıran İhsan Akyüz , teslim oldu . * 19 Ekim 1998 : THY'nin Adana Ankara seferini yapan Boeing 656 tipi `Ayvalık uçağı bir terörist tarafından kaçırıldı . Uçak , Ankara Esenboğa Havaalanı'na indirildi . Mimar Sinan bile istemedi Prof . İlhan Tekeli sordu : " Oraya gömülmenin bir kriteri olmalı . bu iş keyfi olmaz . Herhangi bir vatandaş buraya gömülmek istese izin verilecek mi ? " ÖMER ERBİL , GÜNTAN MAVİGÖZLÜ İstanbul Avustralya'da trafik kazasında ölen Nakşibendi tarikatının kollarından İskenderpaşa Cemaati'nin lideri Esad Coşan'ın , damadı Ali Yücel Uyarel'le birlikte toprağa verileceği Süleymaniye Camii haziresine , bu tarihi yapıyı inşa eden Mimar Sinan bile defnedilmedi . Evrensel kültür mirasının önemli yapıtları arasında yer alan Süleymaniye Camisi'ni yapan Mimar Sinan'ın bile kendisini layık görmediği hazirenin siyasi kararlarla tarikat mezarlığı haline getirilmesine tepki büyüyor . Tarih Vakfı Başkanı Prof . Dr . İlhan Tekeli , " Sinan , Kanuni Sultan Süleyman'a saygısızlık yapmamak için kendisinin inşa ettiği türbesini hazirenin dışına yapmış . Kendisini sultanla bir tutmamış . Mimarisini de mütevazı yapmış " dedi . Özal'ların tercihi Süleymaniye Kanuni Sultan Süleyman ve eşi Hürrem Sultan'ın türbelerinin bulunduğu hazirede , Nakşibendilerin Gümüşhanevi kolunun önde gelen liderleri Kastamonulu Hasan Hilmi , Dağıstanlı Ömer Ziyaüddin , Tekirdağlı Mustafa Feyzi , Bursalı Mehmet Zahit Kotku'nun da mezarları bulunuyor. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın annesi Hafize Özal ile kardeşi eski Devlet Bakanı Yusuf Bozkurt Özal da Bakanlar Kurulu kararıyla burada toprağa verilenler arasında . Tarih Vakfı Başkanı Prof . Dr . İlhan Tekeli , her isteyenin Süleymaniye'ye gömülmemesi gerektiğini belirterek , şöyle konuştu : " Biz şeffaf hukuk devletiysek , Bakanlar Kurulu , kararındaki gerekçeyi açıklamalı . Bunun bir kriteri olmalı . Bu iş keyfi olamaz . Herhangi bir Türk vatandaşı istese Bakanlar Kurulu izin verecek mi ? " Tekeli , Osmanlı'da , hazireye sultanın çevresi ve yüksek bürokratların gömüldüğünü kaydetti . Cenaze bugün Sydney'den geliyor Coşan ve damadı Prof . Dr . Ali Yücel Uyarel'in cenazeleri bugün İstanbul'a getirilecek . Atatürk Havalimanı'nda büyük bir kalabalık tarafından karşılanması beklenen Coşan ve damadı , yarın kılınacak cenaze namazının ardından Süleymaniye Camii haziresinde toprağa verilecek . Ailenin Küçükçamlıca'daki evi cemaat üyelerinin akınına uğradı . Ziyaretçilerin birbirlerine sarılarak gözyaşı döktükleri dikkat çekti . Her şey oy için Memur bekler tarikat beklemez Üç lider Nakşibendi tarikatı için jet hızıyla karar alırken , memur maaş kararnamesi gibi önemli yasalar Bakanlar Kurulu'nda sırasını bekliyor ANKARA Milliyet Yoğun bir gündemi bulunan hükümet , nakşibendi tarikatının kollarından olan İskenderpaşa Cemaati'nin lideri Esad Coşan'ın Süleymaniye Camii haziresine defnedilmesi için kararname hazırlamaya fırsat bulabildi . Coşan için lider bir araya gelip , kararname hazırlanması konusunda hemen fikir birliğine varırken , Avrupa Birliği'nin hazırladığı Katılım Ortaklığı Belgesi'ne yanıt niteliği taşıyan Ulusal Program , iki aydır askıda . Liderler , geçen yılın aralığında kesinleşmesi beklenen Ulusal Program'daki pürüzleri aşamadı . İş güvencesi de bekliyor Meclis'ten Yetki Yasası'nı çıkartan hükümet bu yasaya dayanarak çıkaracağı memur maaş kararnamesini henüz gerçekleştiremedi . Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan tarafından hazırlanan iş güvencesi yasa tasarısı da Bakanlar Kurulu'nda beklemeye alındı . Hükümet , geçen yılın sonlarına doğru patlak veren ve " kara çarşamba " olarak adlandırılan ekonomik krizin ardından reel sektörün sorunlarını aşmak için bir dizi komisyon oluştururken , bu komisyonlar çalışmalarını aradan geçen uzun zamana karşın tamamlayamadı . Organlarına dokunulmadı Coşan ve damadının cenazeleri dün Sydney'deki " Müslüman morgu " olarak bilinen Lakemba'dan alınarak , Türk mahallesi olarak tanınan Auburn semtindeki Auburn Camii'ne getirildi . Burada yerel saatle 11. Cenazelerden herhangi bir organın alınmadığı bildirildi . Coşan'ın oğlu Nurettin Coşan , kızı ve eşi de dün Sydney'den Emirates tarifeli uçağı ile İstanbul'a hareket etti . Nakşibendi liderinin Sydney'deki cenaze namazı öncesinde Esad Coşan'ın Avustralya'daki vekili olarak tanınan Mehmet Ali Torlak bir konuşma yaptı . ŞERİF ERTÜRK Melbourne 10 SORU 10 CEVAP Mezar yerinin hiç önemi yok ÖMER ERBİL Eski Diyanet İşleri Başkanı Tayyar Altıkulaç ; Esad Coşan'ın Süleymaniye Cami haziresine gömülmek istenmesini değerlendirdi . Süleymaniye neden çok önemli ? Protokol önemi var . Başka önemi yok . Bunun ölen kişiye bir faydası var mı ? Meftaya bir faydası söz konusu olamaz . Gömülen yerin önemi , gömülen kişiye ruhani olarak artı puan kazandırır mı ? Kesinlikle bir artı puan söz konusu olamaz . Ölüye bir fayda sağlamaz . Dua edilen kişinin gömülü olduğu yerin uzakta olmasının , duanın derecesine bir etkisi var mı ? Aradaki fark sıfırdır . Avustralya'da da olsanız , Hira'da da olsanız bir fark yoktur . İnananlar için ahirette gömüldüğü yerin hesabı sorulur mu ? Seni buraya neden gömdüler diye kimseye sual sorulmaz . Benim şeyhim filan yere gömülsün tarzı tutumun anlamı başka . Nedir bu anlam ? Bunu bana söyletmeyin . Mezarın türbe yanında gömülü olmasının faydası var mıdır ? İsterseniz gidin Hazreti Peygamberin yanına gömün . Ölüye hiç bir faydası olmaz . Bir insanın mezar yeri kaybolsa bunun sakıncası nedir ? Bir sakıncası yok . Duaları ulaştıracak olan , dileklerimizi kabul edecekse ona pay düşer . Türbe ile sadece başında iki taş bulunan mezar arasında bir fark var mı ? Ölü açısından bunun da bir farkı söz konusu değil . Bizim açımızdan farklı olur . 10 Farklı dine mensup bir ülkede gömülü olmanın sakıncası var mı ? Hayır ama bu psikolojiktir . Avrupa'da gurbetçilerimiz ölüyor , cenazeleri getiriliyor . Hayatta geride kalanlar için önemlidir . . köprüye geçit yok Milliyet yazarlarına brifing veren Beşiktaş Belediye Başkanı Büyükşehir'e aday olmaya hazırlanıyor . Atay seçim propagandasını " . köprüye hayır " kampanyasına dönüştürecek Arife AVCU İSTANBUL BEŞİKTAŞ Belediye Başkanı Ayfer Atay , birinci ve ikinci köprüye evsahipliği yaparak 10 milyonluk İstanbul'un bütün ulaşım yükünü taşıdıklarını , Vaniköy Bebek arasında yapımı planlanan üçüncü köprüye ise tahammülleri olmadığını belirterek geçit vermeyeceklerini söyledi . Seçimlerde partisi CHP'nin ısrarıyla yeniden aday olmaya hazırlanan Atay , seçim propagandasını " . Köprü'ye Hayır " kampanyasına dönüştüreceğini belirtti . 15 yıldır belediyeyle içiçe olan Atay , yerel yönetimde belediye başkanının en önemli görevinin parti rozetini çıkarıp , herkese aynı hizmeti götürmek olduğunu vurgulayarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dört yıl boyunca yakasından parti rozetini çıkarmadığını savundu . Milliyet yazarlarına brifing veren Atay , İstanbul'da boğaz geçişini azaltmak için Anadolu yakasını kendi kendine yeter hale getirmenin gerektiğini belirtti . Anadolu yakasını yatakhane , Avrupa yakasını iş merkezi yaparak İstanbul'un sorunlarını çözmenin mümkün olmadığını kaydeden Atay şunları söyledi : " Boğaz geçişi köprüler zinciri yaparak çözülmez . Köprü köprüyü doğuruyor . Birinci köprü , ikinci köprüyü getirdi , şimdi üçüncü köprüyü tartışıyoruz . Beş yıl sonra üçüncü köprü , dördüncü köprüyü çağıracak . Böylece kuzeydeki yanlış yerleşme biraz daha artacak . Bir yandan İstanbul'da vize uygulansın deniyor , diğer yandan yeni köprülerle İstanbul cazip hale getiriliyor . Üçüncü köprü , Vaniköy Bebek arasına yapılmak isteniyor . Birinci ve ikincinin ayağı Beşiktaş'ta , üçüncü Vaniköy Bebek arasına konulursa birbirine 500 400 metre aralıklarla Beşiktaş'ta üç köprü olmuş olacak . Beşiktaş'a bir köprü daha koyarlarsa Beşiktaş feryat eder . Artık Beşiktaş'ın yukarı mahalleleri , özellikle Levent , Etiler , Akatlar , Konaklar , . Levent sakinleri , mahallelerinden çıkamaz . Yol kenarlarında gökdelenler , beton yığınları ortaya çıkacak . Üçüncü köprü Beşiktaş'ı konut ve kültür alanı olmaktan uzaklaştırıp iş yeri merkezi haline dönüştürür . Belediye olarak üçüncü köprüye karşıyız . Vaniköy Bebek arasında yapılmasına ilişkin protokolün yılbaşına kadar imzalanacağını öğrendim . Herkesi üçüncü köprüye karşı çıkmaya çağırıyoruz . " Tartışmalı yollar Beşiktaş'a yedi trilyon liralık bütçeleriyle hizmet ettiklerini , ilçenin en büyük sorunu trafik sıkışıklığını çözmek için yeni alternatif yolları içeren projeler ürettiklerini kaydeden Atay , projelerin Büyükşehir Belediyesi'nin duyarsızlığı nedeniyle tıkandığını savunarak şöyle devam etti : " Ortaköy Muallim Naci , Levent Nispetiye caddeleri ve Beşiktaş merkezinde yaşanan trafik yoğunluğunu çözmek için yaptığımız proje için Ortaköy'de kamulaştırma başlattık . Ancak davalar bittiği halde Büyükşehir Belediyesi'nin yıkımları yavaş yapması , vurdumduymaz tavrı nedeniyle çözüme ulaşmadı . Nispetiye Caddesi'ni rahatlatacak ve ulaşımı hızlandıracak Ulus Zincirlikuyu Alternatif Yol projesi'ni Sözen döneminde Akmerkez yönetimi yapmak için anlaşma imzalamıştı . Ancak beş yıldır kamulaştırma çalışmaları bitirilemedi . Büyükşehir Belediyesi , kendi partililerinin arazisi olduğu için işi yavaşlattı , projeyi değiştirdi . " " Erdoğan hesabını versin " İstanbul'un ulaşım yükünü çeken Beşiktaş'ın en büyük sorunun otopark olduğunu belirten Atay , yeni otopark yapma görevinin binalara ruhsat verirken toplanan otopark parasını alan Büyükşehir Belediyesi'nde olduğunu kaydederek Beşiktaş'tan Büyükşehir'in kasasına bu yıl sadece 58 milyar lira gittiğini söyledi . Atay , Erdoğan'a " Parayı aldınız , otoparkımız nerede ? Ya yapın ya da yetkinizi verin biz yapalım " diye seslendi . Atay , görevleri olmadığı halde sorunu çözmek için DGM önünde açık otopark , Levent Çarşısı'nda parkomatlı otopark ve Akatlar Kültür Merkezi kat otoparklarını yaptıklarını , Ortaköy'de açık otoparkla Levent Çalıkuşu sokakta yapılan kat otoparkın yakında hizmete gireceğini söyledi . " Erdoğan tarafsız değil " Erdoğan'ın başkanlığı döneminde parti rozetini çıkarıp tarafsız hizmet etmeyi başaramadığını savunan Atay , sadece Beşiktaş'ta değil diğer ilçelerde de Erdoğan'dan şikayet olduğunu söyledi . Atay , FP'li belediyenin bulunduğu Sultanbeyli'de ayrım yapıldığını , FP'ye oy vermeyen mahallelere su götürülmediğini öne sürerek " CHP İlçe teşkilatı ve bizzat Sultanbeyli Kaymakamı'nın telefonla ricası üzerine buraya haftada iki gün tankerle su gönderiyoruz . Böyle anlayış olur mu ? " diye konuştu . Atay , Büyükşehir Belediyesi'nin kendi ısrarlarıyla iki yılda bitirilen boğaz yolu tretuarı ve 15 km'lik İSKİ su boruları dışında Beşiktaş'a hiç bir hizmet yapmadığını söyledi . Diyarbakır DGM'nin hakkında 10 ay hapis cezası verdiği Erdoğan'ın cezasının onanması durumunda siyasi hayatının biteceğini belirten Atay şöyle konuştu : " Erdoğan'ın artık aday olma şansı bulunmuyor . Adalet mekanizması hakkında bir karar verdi . Kararın Türk Ceza Yasaları'na göre Yargıtay'da tasdik edileceği düşüncesindeyim . Hiçbir siyasinin siyasi hayatının verdiği demeçlerle son bulmasını istemiyorum . Ama yürürlükteki yasalara uymadığınız takdirde bunun cezasını çekmek zorundasınız . Önemli olan bu yasaları değiştirmek . Yasalar değişmediği sürece buna uymak zorundasınız . " Deprem Ben gitmedim dedi : ölü Merkez üssü Çankırı'nın Çerkeş ilçesi olan depremde ölü , 81 yaralı var . Meclis duvarlarının da çatladığı depremde yaklaşık iki bin bina hasar gördü Türkiye , Marmara depreminden yaklaşık 10. Çankırı'nın Çerkeş ilçesi , dün sabah saat 05. Bolu , Karabük , Zonguldak , Kastamonu , Samsun , Çorum , Ankara ve Kırıkkale'de de hissedilen deprem yaklaşık 50 saniye sürdü . Çankırı'da 118 evle bir ilköğretim okulu yıkıldı , yaklaşık iki bine yakın bina hasar gördü . Kandilli Rasathanesi , Kuzey Anadolu Fay Zonu üzerinde münferit bir sarsıntı olduğunu bildirdiği depremin merkezindeki büyüklüğünün 6'ye kadar yükseldiğini kaydetti . Ölü ve yaralılar Başbakanlık Kriz Yönetim Merkezi dün saat 16. Açıklamaya göre , Çankırı'nın Orta ilçesine bağlı Bayındır beldesinde enkaz altında kalan bir kişi , Orta ilçesinde bir kişi ve Ankara'nın Çubuk ilçesinde de bir kişi hayatını kaybetti . Çankırı Merkez ilçede 10 , Çerkeş'te 10 , Orta'da 50 , Kurşunlu'da , Şabanözü'de ve Ankara'nın Çubuk ilçesinde de 18 kişi yaralandı. Yaralı sayısının 60 olduğunu ifade eden Ulusoy , depremde il genelinde 858'i hafif , 1. Bayındırlık Bakanı Koray Aydın , Dodurga beldesinin yarısının yıkıldığını dile getirdi . Orta ilçesinin Özlü beldesinde 100 , Kayılar köyünde 10 , bina oturulamaz hale geldi . İncecik köyünde sekiz evle ilköğretim okulunun çatısı , Elmalık beldesinde de cami minaresi yıkıldı , 10 ev de hasar gördü . Atkaracalar ilçesindeki PTT binasında hafif çatlaklar oluştu . Şabanözü'nde de bazı binalarda çatlaklar oluştu , birçok evin bacası yıkıldı , Merkez Camii'nin alemi düştü . İl genelinde okullar bir gün tatil edildi . Paniğe kapılan halkın sakinleştirilmesi ve oluşturulan kriz masasına hasar başvurusunda bulunması için il genelinde hoparlörlerle anonslar yapıldı . Bölgedeki yetkililerle sağlıklı iletişim kurulabilmesi için Başbakanlık Kriz Merkezi'nce Çankırı'ya seyyar uydu telefon sistemi gönderildi . * ANKARA : Çubuk'un Aşağı Çavundur köyünde üç katlı bir binanın çökmesi sonucu kolonların altında kalan Endüstri Meslek Lisesi öğrencisi Ali Yılmaz ( 16 ) öldü . Yıkıntıların arasından kurtarılan Metin , Ayşe , Bedriye , Fatma , Cemal , Cihan ve Kübra Yılmaz , Çubuk Devlet Hastanesi'nde tedaviye alındı . Kaymakam Abdülhamit Erguvan , ilçedeki yaralı sayısının 18 olduğunu , Aydos yaylasında 10 yayla evinin yıkıldığını , Çubuk'a bağlı 10 köydeki binalarda yüzde 90 hasar meydana geldiğini ifade etti . Bir gün tatil edilen okulların bazılarında çatlaklar oluştu . Aktepe ilçesinde de doğalgaz patlaması sonucu Duran Taş ve Nedim Kibar yaralandı . Biri pencereden atlayan , biri kalp krizi geçiren ve yedisi kalp sıkışması şikayetiyle toplam dokuz kişi tedaviye alındı . Başkentte Ankaray ve Metro'nun tüm hatları da kontrolden geçirildi . Amatör Telsizciler Derneği , Ankara'daki Kriz merkezine ve Çubuk ilçesine birer telsiz kurdu . Kızılcahamam'a bağlı Ortaköy ve Salin köylerinde cami minarelerinin üstlerinin koptuğu , ilçe merkezinde de polis lojmanları ve okullarda çatlaklar meydana geldiği bildirildi . * KASTAMONU : Halk , depremle birlikte sokaklara çıktı . Kent merkezi Esentepe mevkiindeki eski Tosya yolu , Patpat deresi mevkiinde meydana gelen toprak kayması sonucu trafiğe kısmen kapandı . Kastamonu Valisi Enis Yeter , depremde Araç'taki Yatılı Bölge Okulu'nun camlarının kırıldığını açıkladı . * BOLU : Hasarsız evlerinde kalan depremzedeler de depremin ardından battaniyeleriyle sokakta sabahladı . Birçok Bolulu , telefonlarla depremin merkez üssünü öğrenmeye çalıştı . Bolu Valisi Nusret Miroğlu , depremin hisseden dört kişinin şoka girdiğini ve hastaneye kaldırıldığını belirtti . Emniyet kemerinde yasa uygulanmıyor TRAFİK kazalarında hayat kurtaran önemli unsurlardan biri olan emniyet kemerinin otomobillerin arka koltuklarında da takılmasıyla ilgili zorunluluk yönetmelikte olmasına karşın uygulanamıyor . Eski model otomobillerde emniyet kemerinin bulunmamasının ikilik yaratacağı düşüncesiyle bu madde askıda duruyor . Karayolları Trafik Yönetmeliği'nin 150 maddesinde yapılan değişikle , otomobil ve tescil bakımından otomobil gibi işlem gören arazi taşıtlarında sürücüsü ile ön ve arka koltuklarda emniyet kemeri bulundurulması ve kullanılması mecburi hale getirildi . 15 Haziran'da Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girmesine karşın yönetmeliğin bu maddesi uygulamaya geçirilemedi . 150 . maddenin " " fıkrasında 1995 yılından itibaren ülkemizde imal edilen veya yurtdışından ithal edilen araçların arka koltuklarında emniyet kemeri bulundurulması ve kullanılmasının mecburi olduğu ancak , bunların dışında kalan ve halen trafikte kullanılmakta olan diğer taşıt sürücülerin ise , isteğe bağlı olarak taktırabilecekleri belirtiliyor . Emniyet Genel Müdürlüğü Trafik Hizmetleri Daire Başkanlığı yetkilileri , yönetmelikte otomobillerin arka koltuklarında oturanlar için emniyet kemeri takma zorunluluğu bulunduğunu ancak , emniyet kemeri bulunmayan eski model otomobillere ceza yazılmamasının , kemeri olup da takmadığı için ceza yazılan araç sahiplerinin durumunun ikilik yaratacağını dile getirdiler . Bu yüzden yönetmelikteki maddenin uygulamaya geçirilemediğini kaydeden yetkililer , ön koltukta oturanmlara yönelik emniyet kemeri uygulamasının tam olarak oturtulmasının ardından arka koltuk konusunda da çalışmaların yapılabileceğini söylediler . Araçlarında emniyet kemeri bulunmamasına karşın , taktırmak isteyenlerin de Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'ndan " takılabir " şeklinde görüş alması gerektiğini belirten yetkililer , eski araçların arka koltuğuna kemer takılmasının teknik açıdan genellikle uygun olmadığını bildirdiler . Yasa ne diyor ? Karayolları Trafik Yönetmeliği'nin 150 . maddesinin " " fıkrasında emniyet kemeriyle ilgili getirilen mecburiyet şöyle açıklanıyor : " Otomobil ve tescil bakımından otomobil gibi işlem gören arazi taşıtlarında sürücüsü ile ön ve arka koltuklarda , minibüslerde ise sürücüsü ile yanında oturan yolcuların ; kamyon , kamyonet ve çekicilerde sürücü ve sürücü yanındaki koltuklarda , şehirlerarası otobüslerde arka koltuklar hariç olmak üzere , sürücüsü dahil en ön ve önünde boşluk olan arka koltuklarda , önünde boşluk olan kapı önü koltuklarında , iki katlı şehirlerarası otobüslerde merdiven önü , en ön ve önünde boşluk olan koltuklarda , masa etrafında bulunan koltuklardan aracın gidiş yönüne doğru olanlarda oturan yolcular için emniyet kemeri bulundurulması ve kullanılması mecburidir . " Aynı maddenin " " fıkrasında ise şöyle : " Bu yönetmelik hükümlerine göre 1995 itibarıyla ülkemizde imali yapılan veya yurt dışından ithaline izin verilen araçların arka koltuklarında emniyet kemeri bulundurulması ve kullanılması mecburidir . Bunların dışında kalan ve halen trafikte kullanılmakta olan diğer taşıt sahipleri isteğe bağlı olarak sayılı cetvelde yer alan emniyet kemerini numunesine uygun olarak taktırabilir . Minibüslerin arka koltuklarında kamyon , kamyonet , çekici ve şehirlerarası otobüslerde emniyet kemeri ile ilgili hükümler 1. Bu araçlar yerleşim yeri içinde sürülürken gerekli görülenler için emniyet kemeri kullanma mecburiyeti , İçişleri Bakanlığı'nca çıkarılacak genelgeler doğrultusunda aranmayabilir . Fikret'in şuuru açıldı 11 saat süren ikinci ameliyattan çıkan Ankara Temsilcimiz Fikret Bila'nın sağlık durumunun iyiye gittiği açıklandı MAKEDONYA'da geçirdiği trafik kazasından sonra Cerrahpaşa Hastanesi'nde önceki gün 11 saat süren ikinci ameliyatını geçiren Ankara Temsilcimiz Fikret Bila'nın sağlık durumunun iyiye gittiği açıklandı . DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Ecevit , Fikret Bila'yı ziyaret etti . Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Nöroşürürji Anabilim Dalı Başkanı Prof . Dr . Cengiz Kuday , " Araya bir enfeksiyon girmezse önümüzdeki günlerde sanırım Fikret Bey bu badireyi atlatmış olacak " diyerek şunları söyledi : " Dün gece ( önceki ) uzun bir ameliyat oldu . Bütün günümüzü alan 11 saatlik zor ama bizim de bu sabah ( dün ) sevinçle gördüğümüz gibi müspet bir ameliyat . Hastamızın görüntüsü bir sürü sargıdan dolayı kötü olabilir . Ama şuuru açık . Tamamen kendinde . İstediklerini ifade edebiliyor . İşaretlede olsa her söylediğimize anlıyor . Bu demektir ki şuuru tamamıyla açık . " " Ziyaretçi istemiyor " Kuday , Bila'nın şuurunun tümüyle açık olduğunu söyleyerek sözlerini şöyle sürdürdü : " Aslında biz Bila'nın bugün ( dün ) uyanacağını pek beklemiyorduk . Çok süratli bir şekilde uyandı . Yazarak anlaşıyoruz . Çabucak iyileşmek arzusunda olduğunu söylüyor . Buradan da dünkü ( önceki gün ) ameliyatın farklı bir netice verdiği görülüyor . Her şey iyi şu anda . Şuuru açık , bilinci yerinde . Her türlü soruya istediğini yazarak cevap veriyor . Özel isteği ise ziyaretçi istememesi . Ayrıca kendisine Fikret Bey değil Fikret Ağabey denmesini istiyor . Ecevit gelince her ikisi de bayağı duygulandı . Birbirlerinin elini sıktılar . Yapılan ameliyatların hiçbirini bilmiyor . Anlatmadık da . Şu anda beyninde sıvı akışı yok . Endişe edildiğinin aksine eskiye göre yüzünde bir değişiklik olmayacak . İleride bir ameliyat görünmüyor . " Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Ecevit Fikret Bila'ya geçmiş olsun ziyaretine gelip Kuday'dan bilgi aldı . Ecevit şöyle konuştu : " Söylediğimiz herşeyi anladığını gösteren işaretler verdi . Elimi bayağı güçlü bir şekilde sıktı . Bila arkadaşımızı ziyaret ettik çok sevindik . Çünkü zihni melekeleri işliyor . Fikret'e `Sonbahar'da seçim var . Seni Ankara'ya bekliyorum . Biran önce iyileş Ankara'ya gel dedim . Elimi sıkıp başıyla onayladı . Allah bizim hekimlerimizden razı olsun . Türkiye , birçok alanda olduğu gibi sağlık alanında da çok büyük aşamalar yapmıştır . Fikret Bila'yı geçirdiği ağır kazadan sonra bugüne kadar sağ salim getirebilmek kolay iş değildi . Cerrahpaşa'nın değerli sağlık personeli , son derece de güç işi adeta bir mucizeyi başardılar . Bu memleketin bir vatandaşı olarak onlara şükranlarımı sunuyorum . " Makedonya'da Fikret Bila'ya ilk müdahaleyi yapan Prof. Javica Ugrinovski , önceki günkü operasyondan sonra hastası hakkında bilgi aldı . Ugrinovski'yi hastanede Milliyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Derya Sazak ve Yayın Koordinatörü Hikmet Bila karşıladı . Çingeneler zamanı Emirdağ Çadırkenti'nde yaşayan 14 bin kişi gitmiş . Geriye 500 kişilik dertli çingene grubu kalmış : İki ekmekçiği bile vermezler bize artık Vahşi Batı'nın terk edilmiş kasabalarına benziyor . Rüzgar bile değişik uğulduyor . Boş torbalar kendini kuş zannediyor . Üşenmeden oradan oraya havalanıyor . Terkedilmiş kasabadan tek bir farkı var . Burada ev yok . Boş çadırlarsa say say bitmez . Adapazarı'ndaki Emirdağ Çadırkenti'nde yaşayan 14 bin kişi gitmiş . Geriye yalnızca 500 kişi , boş torbalar , sağa sola atılmış eski elbiseler kalmış . Bir de ayakları sökülmüş kırmızı kadife bir koltuk . Kalanlar daha çok çingeneler : " be , bekleriz biz devletten yardımı . Kestiler suyumuzu , iki ekmekçiği bile vermez bize bunlar artık . " " Sizin eviniz Adapazarı'nda mıydı ? " " Tabii ya Adapazarı'ndaydı . Yıkıldı . Yok elimizde bir kağıtçık , ispatlayalım evimiz olduğunu . " Su ve ekmek yardımı artık kesilmiş . Herkes kendi başının çaresine bakıyor . Çadırkentte görevli bir asker : " Kalanların çoğu zaten evi olmayan , oradan oraya göçebe yaşayan insanlar . Ama , arada tek tük de olsa gerçek depremzedeler var . " Kalanların çoğu depremden önce kiracı olanlar , bir de dört duvar arasına girmeye korkanlar . Nilgün Arslan : " Kocamın dükkanı vardı . Yıkıldı . Hala işsiz . Evimizde kiracıydık . da yıkıldı . Prefabrik evlere adımız yazıldı . Sıra hala gelmedi . Üç çocuğumla susuz , yemeksiz tek gözlü çadırda yaşamaktan bıktım . Cinnet geçirmeme az kaldı . " Kadife kırmızı koltuğun fonksiyonu çok önemli . Çadırkentte kalan tek renkli şey . Çocuklar sırayla üzerine oturuyorlar . Etrafında evcilik oynuyorlar . Bir yandan da prefabrik konutlardaki çocukları kıskanıyorlar : " Oradaki çocukların oyun parkı varmış ! " Oyun parkı derken gözleri büyüyor , büyüyor , bir tahtıravelli , iki salıncağı içine sığdıracak hale geliyor . 50 metrekarede yaşamak Emirdağ Prefabrik Konutları'nın girişinde bir yamaç var . Okuldan dönen ilkokul çocukları burada otostop çekiyor . Şanslarına ıssız yamaçtan bir kamyonet geçerse , bir de durursa onlardan mutlusu yok . 10 kişi kasaya doluşup kollarını , bacaklarını sarkıta sarkıta tepeye çıkıyorlar . Konutların girişinde bir oyun parkı var . Kamyonetten atlayan çantasını fırlatıp salıncak kuyruğuna giriyor . İtiş , kakış . Kaydırak İstanbul trafiği gibi sıkışık . Çocuklar , hız alamadan birbirlerine yapışık halde kayıyorlar . Tırtıl gibi . Çocuklarını toparlayıp , ders çalışmak üzere prefabriğe götürmek isteyen anneler burada muhafız gibi bekliyor . Bir anne : " Burada çocukları zaptetmek çok zor . İçeri bir türlü sokamıyoruz . " " Belki de bu çocuklar bu yüzden çok sosyal olacak . " " Aslında haklılar 50 metrekarenin içinde biz bile boğuluyoruz . " Prefabrik evlerin içinde su yok . Yemek de dağıtılmıyor . Su tankeri çocukların gürültüsünü yırta yırta yamacı çıktığında anneler muhafız olduklarını unutuyor . Bidonunu kapan , su kuyruğuna koşuyor . Bu su içilecek . Bu sudan yemek yapılacak . Bu suyla yıkanılacak . Su kuyruğunda bekleyen bir kadın : " Su taşımaktan belim sakatlandı . Bizim de tekrar bir evimiz olacak mı ? Çeşmemiz olacak mı ? Çocuklarımızın ayrı odaları olacak mı ? " Bütün kadınlar koro halinde : " Ah olacak mı ? Olacak mı ? " Evler bir yıl sonra Evleri olacak . Temeller mayıs başında atılıyor . Bir yıl sonra 40 bin konut teslim ediliyor . Bayındırlık Bakanlığı Afet Bölgesi İnşaat İşleri Genel Koordinatörü Ali İşler : " Altyapı ihaleleri tamamlandı . 99 metrekarelik + odalı çevre düzenlemesi yapılmış uydu kentler bir yıl sonra teslim edilecek . Altyapısı hazır , kaloriferli . Uydu kentlerde iş merkezleri , kamu kuruluşları da olacak . Bu konutların hepsi zemin etüdü yapılmış bölgelerde , tünel kalıp sistemi ile inşa edilecek . 11 bin 68 konutu Dünya Bankası , 108 bin 150 konutu Bayındırlık Bakanlığı , bin 500 konutu Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası yapacak . Kalanlar ise , hibe yoluyla gönüllü kuruluşlar tarafından yaptırılacak . Bunlar arasında pek çok valilik , özel şirketler ve sendikalar var . Uydu kentler Karabük ve Zonguldak dışındaki ( çünkü burada yıkılan ev yok ) depremde hasar alan tüm bölgelerde yapılacak . Depremden önce ev sahibi olmayanlara faizsiz kredi verilecek . yıl boyunca geri ödeme talep edilmeyecek . " Evcil'in gizli defteri ele geçti TEFECİ Nesim Malki'nin öldürülmesinde , " azmettirci " olduğu belirlenen Erol Evcil'in İstanbul'daki şirketinde , kara parayı nasıl elde ettiği yazılı bir ajanda bulundu . Bu ajandada Evcil'in kimden , nasıl , ne kadar para aldığı , kimlerle ilişki içerisinde bulunduğu yazılı . Kısa sürede zengin olan ünlü Tefeci Nesim Malki'nin öldürülmesinde , " azmettirci " olduğu tespit edilen ve hakkında " gıyabi tutuklama " kararı çıkartılan , Bursalı zeytin kralı Erol Evcil'in , İstanbul'daki şirketinde bulunan ajanda , zeytin kralının , kara para trafiğini ortaya çıkartacak . İsmini açıklamayan bir yetkili , bu ajandanın , polis tarafından , Bursa'ya gelen mali müfettişlere teslim edileceğini açıkladı . Aynı yetkili , " Olay çok korkunç bir boyuta varacak . Bir gecede el değiştiren 600 trilyon liranın nereden alınıp , kimlere dağıtıldığı ortaya çıkacak . Ele geçirilen ajanda , Evcil'in tüm gizli işlerine ışık tutacak . Bu defterde , Evcil'in , Nesim Malki , Korkmaz Yiğit ve Alaaddin Çakıcı ile hesapları da yer alıyor . Evcil'in bu defterinde yer alan herkes araştırılıp , sorgulanacak " dedi . En az bir ay sürer Bursa'ya gelen mali müfettişlere , İstanbul'dan gelen iki hesap uzmanı da eklendi . Osmangazi Vergi Dairesi'nde özel bir odada , tüm dosya ve evrakları inceleyen müfettiş ve uzmanlar , gelişmeleri anında bakanlığa bildiriyor . Hafta sonunu İstanbul'da geçirecek olan müfettiş ve hesap uzmanlarının , çalışmalarına pazartesi günü tekrar başlayacakları öğrenildi . Erol Evcil ile ilgili tüm dosya ve evrakları inceleyen uzmanların , çalışmalarını bir aydan önce tamamlayamayacağı öğrenildi . Evcil ile ilgili araştırma ve sorgulamaların bölgeler halinde sürdürüleceği , uzmanlara Emniyet Genel Müdürlüğü'nün de yardımcı olacağı açıklandı . Evcil'in sponsoru Malki Erol Evcil'in sponsorunun Nesim Malki olduğunun kesinlik kazandığını belirten yetkili , bu olayın aydınlığa kavuşması için Nesim Malki'nin eşi ve kızının emniyette geniş kapsamlı sorgulanması gerektiğini ileri sürdü . Erol Evcil'in 16 şirketinin olduğu bu şirketlerin tamamına yakınına , Nesim Malki'nin çok küçük paylarla ortak olduğu ortaya çıktı . Malki'nin Evcil ile ortaklığının gayri resmi olarak yarı yarıya olabileceği ileri sürüldü . Evcil'in şirketlerinde son iki yıl içerisinde yapılan incelemede , şirketinde vergi kaçağı tespit edildi . Bursa Valisi Orhan Taşanlar , müfettiş ve hesap uzmanlarının yaptıkları incelemeyle ilgili , kendisine henüz hiç bir şey ulaşmadığını açıkladı . 6'den 60'e 66 . yıl coşkusu Cumhuriyet'in yıldönümü yüzbinlerin katılımıyla şenlik havasında kutlandı Cumhuriyet'in ilanının 66 . yıldönümü coşkulu etkinliklerle kutlandı . Devletin zirvesinden , ilkokul öğrencilerine kadar binlerce yurttaş dün Anıtkabir'i ziyaret ederek , Cumhuriyet'in kurucusu Ata'larına minnet duygularını iletti . Yurdun tüm kent merkezlerinde resmi törenler düzenlendi , devlet yöneticileri , askerler ve halk bu büyük bayramı ellerinde bayraklar ve kırmızı karanfillerle birlikte kutladı . Cumhuriyetin özellikle 65 . yıldönümündeki görkemli törenlerin ardından halkın sivil iradeyle katılım gösterme geleneğini başlattığı kutlama etkinlikleri bu yıl da sürdü . İstanbul , İzmir ve Ankara başta olmak üzere pek çok ilde gerçekleştirilen fener alaylarına halk yoğun ilgi göstererek , bir kez daha cumhuriyete sahip çıktığını gösterdi . Türkiye Cumhuriyeti'nin 66 . yıldönümü Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti ve dış temsilciliklerde de Cumhuriyet Bayramı resepsiyonlarıyla kutlandı . PROTOKOLDE YER KRİZİ Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına katılan devlet protokolüyle siyasiler ilginç görüntüler oluşturdu . • Ankara'daki hipodromda yapılan tören sırasında Genelkurmay Başkanı Org . Hüseyin Kıvrıkoğlu kendisi için Cumhurbaşkanı'nın arkasındaki sıranın sağ ucunda bir koltuk ayrıldığını görünce yerini beğenmeyerek görevlilere gereğinin yapılması talimatını verdi . Bunun üzerine görevliler Org . Kıvrıkoğlu için Sezer'in arkasındaki koltuğu hazırladı ve Kıvrıkoğlu oraya oturdu . • TBMM Başkanı sıfatıyla ilk kez Anıtkabir'de bir törene katılan Ömer İzgi mozolenin olduğu salonda duracağı yeri şaşırdı . Aslanlı yoldan itibaren Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in bir adım gerisinde yürüyen İzgi , mozolenin bulunduğu salonda " TBMM Başkanı " yazılı metal levhaya dikkat etmeyerek Sezer'in hemen arkasında yerini aldı . Durumu fark eden Protokol Genel Müdürü Büyükelçi İlhan Yiğitbaşıoğlu , İzgi'yi uyardı . • Cumhuriyet Bayramı törenlerinde DYP Genel Başkanı Tansu Çiller ile CHP'nin yeni lideri Deniz Baykal arasındaki sıcaklık dikkat çekti . Anıtkabir'deki törenler sırasında Misak ı Milli Kule'sine alınan üst düzey protokolde yer almayan Çiller ile Baykal , Cumhurbaşkanı Sezer özel defteri imzalarken dışarıda uzun süre sohbete daldılar . • Anıtkabir ve Çankaya Köşkü'ndeki törene HADEP Genel Başkanı Ahmet Turan Demir katılmadı . Demir , Anıtkabir'deki törene rahatsız olduğu için katılmadığını , Çankaya Köşkü'ndeki resepsiyon için ise Sezer'den davet gelmediğini açıkladı . • Resmi geçit töreninin yapıldığı Atatürk Kültür Merkezi'ne Çiller ve Yılmaz katılmazken , Kutan protokolde hazır bulundu . • 16 Ağustos depreminden sonra oluşturulan TSK DAK taburu da resmi geçit töreninde yer aldı . • Tören geçişinin ardından yedi uçaktan oluşan Türk Yıldızları Akro Timi , yaptıkları gösteriyle izleyenleri büyüledi . RESEPSİYON NOTLARI Cumhurbaşkanı Sezer'in ilk Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunda dün 1150 kişi ağırlandı . Gecenin ilgi odağındaki isim , Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Başkanı Zekeriya Temizel oldu . Resepsiyona , davetiyesi özel ulakla gönderilen . Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel katılmadı . • Sezer'in iki günlük resepsiyonlarının ilk bölümüne , üst düzey protokol tam kadro katıldı . • Resepsiyona , kısa bir süre önce sahibi olduğu Etibank'a el konulan Sabah gazetesinin patronu Dinç Bilgin ile Bankkapital'in sahibi Mahmut Ceylan , davetli olmalarına karşın gelmediler . Sezer : Demokrasi için çalışıyoruz Cumhuriyet Bayramı nedeniyle Anıtkabir'deki ilk tören devletin zirvesiyle siyasi parti liderlerini buluşturdu . Cumhurbaşkanı Sezer Anıtkabir defterine yazdığı mesajda " özgürlükçü demokrasiyi geliştirmek için çalışıyoruz " dedi . Anıtkabir'de 08. Atatürk'ün mozolesine çelenk koyan Sezer daha sonra Anıtkabir özel defterini imzaladı . Sezer , şunları kaydetti : " Türk ulusu , cumhuriyetle çağdaş bir ülkeye sahip olmanın haklı onurunu yaşamış , gelişen ve kalkınan bir dünya devleti durumuna gelmenin kıvancına erişmiştir . Bağımsızlığın ve ulus olmanın değerinin bilincinde cumhuriyetimizi bugüne getirmenin gururunu ve sevincini yaşıyoruz . Cumhuriyeti kurarken öngördüğünüz özgürlükçü demokrasiyi geliştirmek için bütün gücümüzle çalışıyoruz . " Türk ulusunun demokratik , laik çağdaş Türkiye Cumhuriyeti'ni korumaya ant içtiğini kaydeden Sezer , " Cumhuriyetimizi sonsuza kadar yaşatma görevimizi yerine getirirken ilke ve devrimleriniz , ışığımız ve yol göstericimiz olmayı sürdürecektir " dedi . Partiler demokratikleşsin Cumhurbaşkanı Sezer , Köşk'teki resepsiyonda önemli mesajlar verdi Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , vetolu af yasası konusunda yorum yapmaktan kaçınırken , hükümete KHK dokundurmasında bulundu . Parlamento'nun açıldığına dikkat çeken Sezer , veto ettiği KHK'lardan sonra kendisine yöneltilen suçlamalara gönderme yaparak , " Herhalde hükümetin önceliği KHK'lar " dedi . Sezer , demokratikleşmeye partilerden başlanması gerektiğini de vurguladı . Sezer bir ara gazete yöneticileriyle sohbet etti . Sezer ile gazete yöneticileri arasında yaşanan diyalog şöyle : Soru : Meclis açıldı . Hükümete ya da Meclis'e bir öneriniz oldu mu ? Sezer : Evet , Meclis başladı . Her halde hükümetin önceliği KHK'lar . Madem çok acildi . KHK'ları Meclis'e gönderir çıkartırlar . Soru : Anayasa değişiklikleri için bir öneriniz oldu mu ? Sezer : Evet oldu . Önerilerimi beni ziyarete gelen Meclis Uyum Komisyonu'na tek tek söyledim . Soru : Demokratikleşmeye ilişkin bir şey var mı ? Sezer : Demokratikleşme için Siyasi Partiler Kanunu'ndan başlamak lazım . Önce onu değiştirsinler . Soru : Sadece yasayla hallolabilir mi ? Sezer : Hayır ama yasadan kaynaklanan eksiklikler var . Bir de uzun yıllardan beri gelen geleneksel davranışlar var . da tabii liderlerin hakimiyeti . Partilerin içi demokratikleşmeden , demokratikleşme olmaz . Mesela milletvekillerini biz mi seçiyoruz ? Liderler yazıyor biz de onaylıyoruz . Soru : Af kanunu için . . . Sezer : Af hükümetin ve Meclis'in işi , ben önüme gelmeden bir şey söylemem . Soru : Hükümet yeni bir yetki kanunu hazırlığı içinde Sezer : Gazetelerden okudum . Soru : Yine aylık yetki istiyorlarmış . Sezer : ayı Anayasa Mahkemesi bozuyor . Soru : Hâlâ Camlı Köşk'te misiniz ? Sezer : Evet . Öbür tarafta daha onarım bitmedi . Burada da biraz iğreti duruyoruz . Ev gibi değil otelde gibi hissediyoruz . Köşk'ün konukları . . . Çankaya Köşkü'ndeki 66 . yıl resepsiyonuna , TBMM Başkanı Ömer İzgi , Başbakan Bülent Ecevit , Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu , Anayasa Mahkemesi Başkanı Mustafa Bumin , siyasi parti liderleri , bakanlar , milletvekilleri , Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş , YÖK Başkanı Prof . Kemal Gürüz , Ankara Valisi Yahya Gür , MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun , Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu Başkanı Zekeriya Temizel , yabancı misyon temsilcileri , bazı basın kuruluşlarının sahipleri ve yöneticileri , sanatçılar ve işadamları katıldı . Ümit Bektaş Meczup , bu kez İstanbul'daydı Cumhuriyet Bayramı nedeniyle İstanbul'daki resmi törenler İstanbul Valisi Erol Çakır'ın , tebrikleri kabul etmesiyle başladı . İstanbul Büyükşehir Belediye Vatan Caddesi'ndeki törenlerde elinde küçük Türk bayrağıyla kucak dolusu misvak ( diş fırçası ) bulunan cüppeli ve sakallı bir kişi , " İstanbul'u Medine Münevvere'ye kavuştur ya Rab " diye bağırmaya başladı . Güvenlik güçlerinin müdahalesiyle ağzı kapatılarak susturulan 60 yaşlarındaki gösterici , tören alanından uzaklaştırıldı . Gözaltına alınarak polis aracına bindirilirken karışık bir şekilde askerlik künyesini sayan meczup , adının Hasan Çetin ve Yozgatlı olduğunu söyledi . Coşkulu bir katılımla Cumhuriyetin 66 . yıldönümü Sultanbeyli'de de törenlerle kutlandı . Asgari ücret 56 milyon lira Asgari ücret işverenlerin yüksek bularak 60 milyon liraya itiraz etmesi üzerine 56 milyon 610 bin lira olarak belirlendi . Asgari ücret artık ayda bir belirlenecek ALTI aylık asgari ücret dönemi başlandı . Yılın ilk yarısı için asgari ücret yüzde 105. Net asgari ücret 56 milyon 610 bin lira oldu . İşçi , işveren kesimi ve Çalışma Bakanlığı temsilcilerinden oluşan Asgari Ücret Tesbit Komisyonu , . toplantısında 1999 yılında uygulanacak asgari ücretler konusunda anlaşmaya vardı . İşçi ve işveren kesiminin benimsemesi , Hükümet'in katılması üzerine asgari ücretin 6'şar aylık dönemler için belirlenmesini benimsediklerini belirten Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Nami Çağan'ın yaptığı açıklama göre , yeni asgari ücret , 16 yaşından büyükler için , Ocak 1999'dan itibaren günlük brüt milyon 601 bin 500 , aylık 68 milyon 65 bin lira ; Temmuz 1999'dan itibaren brüt günlük milyon 110 bin , aylık brüt 95 milyon 600 bin lira olarak saptandı . Yılın ilk yarısındaki artış yüzdesi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 105. İkinci yarıdaki asgari ücret , 1998'ın aynı dönemiyle karşılaştırıldığında yüzde 95. 16 yaşından küçükler için ise asgari ücret , Ocak 1999'dan itibaren günlük milyon 111 bin 115 , aylık 66 milyon 565 bin 650 lira , Temmuz 1999'dan itibaren de günlük milyon 651 bin , aylık 69 milyon 560 bin liraya yükseltildi . Tüketici fiyatları endeksi yüzde 65 olarak alındığında , asgari ücrette sağlanan reel artışın yüzde 11. Çağan , belirlenen asgari ücretin tarım ve orman işçileri de geçerli olacağını kaydederken ; Türk İş Genel Eğitim Sekreteri Salih Kılıç da , komisyonda , asgari ücretin , adil gelir dağılımını sağlamaya yönelik olması için çaba harcadıklarını bildirdi . Kılıç , gelir dağılımında dengenin sağlanamaması durumunda ülkede sosyal patlamalar yaşanacağını savundu . Ülkenin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik nedenlerden dolayı toplu sözleşme yapılan ve yapılmayan işyerleri için ayrı asgari ücret belirlemediklerini bildiren TİSK Genel Sekreter Yardımcısı Bülent Pirler ise , komisyon çalışmalarında yüksek asgari ücret belirlenmesi halinde istihdamın daralacağı ve işsizliğin artacağı yönündeki uyarılarının ciddiye alınmadığını söyledi . İsrail'den sıcak karşılama Cumhurbaşkanı Demirel İsrail'de ABD başkanı'na bile nasip olmayan bir ilgi ve sıcaklıkla karşılandı Cumhurbaşkanı Demirel , Filistin ve Ürdün'ü de kapsayan Ortadoğu ziyaretinin ilk durağı İsrail'in Ben Gurion Havaalanı'nda İsrail Cumhurbaşkanı Ezer Weizman tarafından resmi törenle karşılandı . İki ülke ulusal marşlarının okunmasından sonra Demirel , tören kıtasını selamladı . Cumhurbaşkanı Demirel , daha sonra ikametgahına ayrılan King David Oteli'ne hareket etti . Uçakta gazetecilerin sorularını yanıtlayan Cumhurbaşkanı Demirel , Türkiye ile İsrail arasındaki münasebetlerin , İsrail'in başka devletlerle olan ilişkilerine bağlı olmadığını kaydederek , İsrail'in menfaatlerinin hangi istikamette olacağını biz tayin etmeyiz , bizimkileri de onlar tayin etmez dedi . Karşılıklı menfaatler olduğu sürece ilişkilerin de yürüyeceğini ifade eden Demirel , şöyle devam etti : Ortadoğu barış sürecine gelince . . . Ortadoğu'da barış olsa herkes için çok daha yararlı olur . Türkiye için de yararlı olur , İsrail için de yararlı olur , Ürdün için de yararlı olur . Bu , fevkalade önemli bir olaydır . Buradaki barışın temel şartı da İsrail Filistin münasebetleridir . çözülmedikçe zaten başka şekilde barışı bulmak mümkün değil . İsrail'in hangi ülke ile hangi münasebetlerde bulunacağı , kendi bileceği iştir . Yalnız , İsrail Filistin ilişkilerinin çıkmaza girmesi , bölge için fevkalede yanlış olur . İsrail'de Ehud Barak'ın , iktidara gelmesinden sonra barış sürecine ivme kazandırmak istemesini nasıl karşıladığının sorulması üzerine Demirel , İyi karşılıyorum . Bu aslında , seçim beyanlarına uygun bir davranıştır ve İsrail halkının arzularına uygun bir davranıştır dedi . Bir başka soruyu yanıtlarken de Demirel , İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerde daha çok potansiyel bulunduğunu belirterek , bunun geliştirilmesi gerektiğini söyledi . Demirel , iki ülke arasındaki 800 milyon dolarlık ticaret hacmini , yıl içinde milyar dolara ulaştırmayı hedeflediklerini kaydetti . Cumhurbaşkanı Demirel gazetecilerin Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin Barak döneminde de devam edip etmeyeceği şelindeki sorusuna ise Sanıyoruz yanıtını verdi . Ortadoğu'daki liderlerin biraraya gelmesiyle bölgede bir barış sürecinin söz konusu olup olamayacağı şeklindeki soruya da , Biraraya gelme , amaç değil araçtır . Yani aracın kullanılabilmesi için , işin ortamının meydana gelmesi lazımdır . Şu anda öyle bir ortam yok . Belki ileride olur karşılığını verdi . Demirel , İsrail ziyaretinden sonra Gazze'ye geçerek Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat ile görüşmesininin ardından Ürdün'e geçerek Kral Abdullah ile görüşecek . Cumhurbaşkanı Demirel'e üç günlük Ortadoğu ziyareti sırasında Dışişleri Bakanı İsmail Cem , Devlet Bakanı Mustafa Yılmaz ile üst düzey yetkililerden ve basın mensuplarından oluşan bir heyet refakat etmekte . Baba , ilgiden çok memnundu İsrail ziyaretine dün sabah başlayan Cumhurbaşkanı Demirel kendisini son derece keyiflendiren hoş sürprizlerle karşılaştı . Demirel ve beraberindeki heyeti ilk sürpriz havada yakaladı . Havayollarına ait özel uçak İsrail hava sahasına girdikten kısa bir süre sonra uçağın her iki yanında bir anda beliren iki Türk savaş uçağı Demirel ve heyetine Tel Aviv'deki Ben Gurion havalaanına inene kadar eşlik etti . İki ülke arasında yapılan askeri savunma işbirliği anlaşması çerçevesinde İsrail'de modernize edilen Türk savaş uçaklarına ait iki savaş uçağının havada yaptıkları akrobasi gösterileri Demireli son derece keyiflendirdi . Demirel ve beraberindeki heyet havalanına indiğinde ise ikinci bir sürprizle karşılaştı . Devlet protokolü gereği yabancı devlet başkanları Kudüs'te yapılan resmi törenle karşılanırken , Demirel Ben Gurion havaalanında merasim kıtasıyla karşılandı . Geçen kasım ayında İsrail'e gelen ABD Başkanı Bill Clinton'ı dahi karşılamaya gitmeyen Cumhurbaşkanı Ezer Weizman , Demirel'i uçağın kapısında kucaklayarak büyük bir jest yaptı . Demirel'in en renkli ve samimi görüşmesi Weizman'la gerçekleşti . Görüşme sonrası her iki liderin ortaklaşa düzenlediği basın toplantısı , son derece espirili zaman zaman basın mensuplarını kahkaya boğan samimi bir havada gerçekleşti . Bir İsrailli gazetecinin Demirel'e Türkiye'deki kumarhanelerin tekrar açılıp açılmayacağını sorması ardından Weizman , konuyla ilgili espirili ve küçük bir anısını anlattı . Kısa bir süre önce , Filistin kesiminde bulunan Eriha'daki bir dostuna akşam yemeğine gittiğini söyleyen Weizman , " Biliyorsunuz , Eriha'da Filistinliler büyük bir kumarhane açtı . Yemekten dönerken , sınırdaki kontrol noktasında nöbet tutan İsrailli bir asker , arabamım camına eğilerek Hayrola Cumhurbaşkanım Eriha'ya kumar oynamaya mı gittiniz diye sordu , ben de ne cevap vereceğimi şaşırdım " dedi . Weizman'ın bu anısı hem resmi heyette bulunan yetkililer hem de basın mensupları arasında kahkahayla karşılandı . Cumhurbaşkanı Weizman hem Türkiye hem de Demirel'le uzun yıllara dayanan sıkı dostluklarının ne kadar güçlü olduğunu vurgulamak için " Her ikimiz de 150 yaşındayız . Ancak ben biraz daha eskiyim " dedi . Bir ara Weizman basın mensuplarını bölge barışıyla ilgili sürekli olumsuz sorular sormasından rahatsız olduğu ve herşeye iyimser bakmaları konusunda uyardı . Weizman İbranice soru soran İsrailli bir gazeteciyi ise " Sen ne biçim gazetecisin bir an önce İngilizce öğren " diye azarladı . Gazetecilere bir okul öğretmeni havasında yaklaşan Weizman , basın toplantısı sonunda " Umarım verdiğimiz cevapları doğru yazmışsınızdır , yoksa çıranızı yakarım " diye espri yaptı . Demirel öğleden sonra Dışişleri Bakanı David Levi'yi kabul ettikten sonra , Mescid Aksa ve Ağlama Duvarını ziyaret etti . Demirel , Mescid Aksa'ya yaklaşık bin metrekarelik halı ve seccade hediye etti . Demirel'e Mescid Aksa'da kötü sürpriz Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel , İsrail'de hoş sürprizlerle başladığı resmi ziyareti sırasında Mescid Aksa'da kötü bir sürprizle karşılaştı . Demirel'in Mescid Aksa ve Kubbed ül Sahra'yı gezdiği sırada 15 kişilik bir grup Filistinli , Demirel'in üzerine yürüyerek , “Din düşmanı hainö diye bağırdı . Aynı kişiler “Halifeliği yıktınız . Hangi yüzle buraya geliyorsunuz , utanmazlarö diye bağırarak Demirel'in üzerine yürüdüler . Bu protestolar , Demirel Diyanet İşleri Başkanı ile birlikte namaz kıldığı sırada da sürdü . İsrail polisiyle cami görevlileri , protestocuları olay yerinden uzaklaştırdı . Ancak aynı kişilerin protestosu cami dışında da sürdü . Cami bahçesindeki sakallı bir şahıs “Sen ki Abdülhamit'in torunusun , Yahudi işgali altındaki camiye ne yüzle geliyorsun . Senin sorumluluğun burayı Yahudi işgalinden kurtarmakö dedi . Müdahele eden cami görevlileri onu da Demirel'in yanından uzaklaştırdı . Yine başka bir şahıs Demirel'in önüne çıkarak “Seni burada 10 yıldır bekliyoruz . Sizinle konuşmak istiyoruz . Niçin arkanı dönüp gidiyorsun . Sen büyük bir hainsinö dedi . Demirel ise soğukkanlılığını kaybetmeyerek camiden ayrıldı . Korsan dehşeti Adana Ankara seferini yapan THY uçağı Diyarbakır'a kaçırıldı . Korsanı mürettebat ve yolcular etkisiz hale getirdi TÜRK Hava Yolları'nın ( THY ) Ankara seferini yapmak üzere dün akşam Adana'dan havalanan RJ 100 tipi `Gaziantep uçağı , bir hava korsanı tarafından içinde bomba olduğunu belirttiği oyuncak pandayla kaçırıldı . 56 yaşındaki Mehmet Dağ adlı korsan , sabaha karşı saat 01. İçinde 65 yolcu ve beş mürettebatı bulunan TK 491 sefer sayılı `Gaziantep uçağı , Ankara'ya gitmek üzere 11. Mürettebatı Kaptan Ali Gürkan , İkinci Pilot Erdoğan Koç , Kabin Amiri Sevgi Akbulut ve hostesler Şöhret İşsever ile Aylin Elbasanlı'dan oluşan uçak , kısa süre sonra rota değiştirerek , doğuya yöneldi . Kaçırıldığı anlaşılan uçağın Diyarbakır istikametine gittiğinin belirlenmesi üzerine , . Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı ve . Ana Jet Üssü çevresinde geniş güvenlik önlemleri alındı . Saat 11. Bir süre havada dolaşan uçak , daha sonra saat 11. Özel harekat timlerinin de geldiği havaalanında yoğun güvenlik önlemleri aldığı görüldü . Ayrıca ambulans ve itfaiye ekipleri de pistte yerlerini aldı . Edinilen bilgilere göre , uçak havalandıktan sonra pilot kabinine giren bir kişi , elindeki paketi göstererek , " Yerinizden kıpırdamayın . Elimde bomba var . Dediklerimi yapmazsanız , patlatırım " diye bağırdı . Korsan , kendisinin Tahran'a götürülmesini istedi . Bunun üzerine uçak , rota değiştirerek , İran'a yöneldi . Ancak pilotun uyarısı üzerine , uçak , yakıt ikmali yapmak için Diyarbakır'a indirildi . Yapılan ilk görüşmeler sonunda , çoğu hasta 10 yolcu serbest bırakıldı . Serbest bırakılanlar , korsanın kendisini " Allah'ın şehidi " olarak tanıttığını , uçak personeli ve rehin alacağı beş yolcuyla birlikte Tahran'a gitmek istediğini söylediğini ifade etti . 50 yaşlarındaki korsanın Kıbrıs uyruklu olabileceği kaydedildi . THY Genel Müdürü Yusuf Bolayırlı , korsanın üzerinde , bomba olduğu sanılan bir oyuncak ayının bulunduğunu , ayının ağzındaki puronun ise bombanın fitili olduğunu tahmin ettiklerini bildirdi . Uçak yolcuları arasında Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Sedat Ünal , Mersin Üniversitesi Rektörü Prof . Dr . Vural Ülkü ve YÖK üyesi Prof . Dr . Kazım Türker'in de bulunduğu belirlendi . THY uçağını kaçıran hava korsanı , kendisiyle görüşen yetkililerin üzerlerini çıkararak , uçağa yaklaşmalarını şart koştu . Ardından elindeki paketin tahrip gücü yüksek bir bomba olduğunu öne süren hava korsanı , telsiz anonsuyla iki pilot ve üç mürettebat eşliğinde havalanmak için başka bir uçak istedi . Korsanı teslime ikna için kimliği açıklanmayan bir psikolog , havaalanına getirilerek kuleye götürüldü . Korsanın uçağa yakıt ikmali istemi de kabul edilmedi . Mehmet Dağ adlı korsan sabaha karşı 01. Uçakta kimler vardı Shuman Salatha , Mersin Üniversitesi Rektörü Prof . Dr . Vural Ülkü , Sağlık Bakanlığı Müsteşarı Sedat Ünal , Ahmet Önal , Gürol Bahadır , Aydın Sümer , . Aziz Yazar , Ahmet Kerpitçi , Dönmez Güler , Ahmet Yardım , Fatih Demirdış , Tunç Öztürk , Hüseyin Kılıç , Hamit İzol , Ömer Meti , Nadir Saygılı , Gülseren Karge , Tuğba Kaymak , Ali Ataklı , Enver Sungur , Seyfettin Tatlı , Yasemin Çolak , Haluk Ergün , Prof . Doğan Taner , Prof . Kazım Türker , Abdelselam Ikak , Haydar Seham , Musa Seyyar , Meryem Maiwald , Erdener Özekli , Osman Uzuner , Adnan Erdem , Serdar Özdemir , . Volkan Kalyoncu , Ünye Çimento Genel Müdürü Hikmet Dizdaroğlu , Oyak Genel Müdür Yardımcısı Hasan Işık , İhsan Beyazıt , Servet Moran , Vedat Gülşen , Nihat Özdemir , . Yeşilbağ , . Bollito , Fahrettin Ulusoy , Seviye Öncel , Sabahattin Ütkür , Fikret Moray , Çağhan Bacaksızlar , Fatih Levent , İbrahim Aydın , Bülent Özdemir , Fatih Kösebalan , Adana Çimento Yönetim Kurulu üyesi emekli Orgeneral Metin Okçu , Adana Çimento Yönetim Kurulu üyesi emekli Orgeneral Halil Sezal , Gökhan Terzioğlu , . Sait Göksu , Adem Sezginer , Ergin Gürsoy , Hakan Alfat , İsmet Sandalcı , Refik Karahan , Adem Dinçer , Turhan Toydemir , Mehmet Dal . Bundan önceki önemli uçak kaçırma olayları TÜRKİYE'nin bundan önce yaşadığı önemli uçak kaçırma olayları şöyle : Mayıs 1961 : Ankara İstanbul seferini yapan THY'nin " Boğaziçi " uçağı , sol görüşlü Sefer Şimşek , Yaşar Aydın , Mehmet Yılbaz ve Aynullah Akça tarafından Sofya'ya kaçırıldı . Korsanlar , Sofya'da uçağı Bulgar makamlarına teslim etti ve bu ülkeye iltica talebinde bulundu . 11 Ekim 1961 : Hacı Özdemir , Derviş Elmacıoğlu , Yücel Bozkurt ve Ahmet Maden isimli THKO adlı yasadışı örgüt üyeleri , İstanbul Ankara seferini yapan THY'nin " Truva " uçağını Sofya'ya kaçırdı . Korsanlar daha sonra uçağı Bulgar yetkililerine teslim ettikten iltica talebinde bulundu . Mayıs 1966 : Paris İstanbul seferini yapan THY'nin DC 10 tipi " İzmir " uçağı , Zeki Eşder isimli Türk işçisi tarafından Marsilya'ya kaçırılmak istendi . Ejder , daha sonra ikna edildi ve uçak , Paris'in Orly Havalimanı'na döndü . 19 Mart 1966 : THY'nin " Diyarbakır " uçağı , silahlı iki hava korsanı tarafından Diyarbakır Ankara seferini yaparken Beyrut'a kaçırıldı . Uçakta 165 yolcu bulunuyordu . Ellerinde tabanca bulunan hava korsanları İsmail Açan ve Hanefi Güzel , uçağı Beyrut Havaalanı'na indirdi . Korsanlar , Lübnan Başkabanı Selim el Hoş'un girişimleriyle teslim oldu . Açan ve Güzel'in Diyarbakır Bağlar Ortaokulu son sınıf öğrencileri olduğu ve Filistin'e gitmek için uçak kaçırdıkları anlaşıldı . 15 Ekim 1980 : Boeing 616 tipi " Diyarbakır " uçağı , Münih İstanbul Ankara seferini yapan " Diyarbakır " uçağı , silahlı altı kişi tarafından kaçırılarak yakıt ikmali yapmak için Diyarbakır'a indirildi . 14 Mayıs 1981 : İstanbul Ankara seferini yapan DC tipi " Haliç " uçağı , sol görüşlü dört hava korsanı tarafından Bulgaristan'a kaçırıldı . Korsanlar , uçakta bulunanlarca etkisiz hale getirildi . 18 Haziran 1985 : THY'nın Frankfurt İstanbul seferini yapan Boeing 616 tipi " Kars " uçağı , Federal Almanya'dan sınırdışı edilen Yusuf Örer adlı bir kişi tarafından kaçırılmak istendi . Korsan , uçuş mühendisi Süleyman Tekyıldırım ve kaptan pilot Ahmet Özseyhan tarafından iki dakika içinde etkisiz hale getirildi . 14 Mayıs 1981 : THY'nin DC tipi " Haliç " yolcu uçağı , İstanbul Ankara seferini yaparken aşırı sol eğilimli ve silahlı dört kişi tarafından Bulgaristan'ın Burgaz kentine kaçırıldı . İki teröristin dışarı çıkması üzerine yolcular ve mürettebat , uçakta kalan iki korsana saldırarak etkisiz hale getirdi . Haziran 1996 : Abdi İpekçi cinayetiyle Papa suikastinin sanığı Mehmet Ali Ağca'nın serbest bırakılmasını isteyen hava korsanı İsmail Beyazpınar ve Nusret Akmercan , La Valetta İstanbul seferini yapan Malta Havayolları'na ait uçağı kaçırarak Almanya'nın Köln kentine indirdi . Korsanlar , teslim oldu . Korsanların sorgularında Ağca'yı hiç tanımadıkları anlaşılırken , Türkiye'ye dönmemek için uçak kaçırdıkları ortaya çıktı . Başkent'te alarm UÇAK kaçırılması olayı , Ankara'da oluşturulan kriz masasıyla takip edildi . Olayın haber alınmasının ardından beraberindeki Devlet Bakanı Hüsamettin Özkan ile taksiyle İçişleri Bakanlığı'na giden Başbakan Yardımcısı Bülent Ecevit , İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu'yla durum değerlendirmesi yaptı . Toplantıya , bir süre sonra Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel ve Emniyet Genel Müdürü Necati Bilican da katıldı . Olayın terör amaçlı olabileceği düşüncesiyle dün gece yarısı Ankara Etimesgut Askeri Havaalanı'ndan Diyarbakır'a bir askeri uçakla tam teçhizatlı komando birliği gönderildi . Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel , uçak kaçırma olayını dün akşam katıldığı özel bir TV kanalındaki canlı yayında öğrendi . Demirel , ilk bilgilere göre , hava korsanının kimseye zarar vermek istemediğini belirttiğini kaydederek , " İnşallah bizi üzecek bir şey olmaz , halledilir " dedi . Yolcu anlatıyor : Tedirgindi YOLCULAR arasında bulunan Gazeteci Yazar Sebahattin Ütkür , yeni ameliyat olduğu için korsan tarafından uçaktan inmesine izin verildiğini belirterek , yaşadıklarını şöyle anlattı : " Uçağı kaçıranın tedirgin olduğu her halinden belliydi . Hostesleri ikna ederek , kokpite girdi . Elinde oyuncak panda tutuyordu . Bir ara ben pandanın üzerine bastım . İçinden bir fitil çıktığını gördüm . Pandanın içinde barut ve çiviler olduğunu söyledi . Bir ara kimseye zarar vermek istemediğini belirtti . Bir ara telaşlandı . Ben elinden almak düşüncesiyle kemerimi çözdüm . Bu arada kokpite girdi . Uzun süre anons yapılmadı . Yolcular sırada gözükmüyordu . Bizim bölümde beş kişi vardı . Yolcular pek bir şey anlamadı . " Uçağın Tiflis'e ya da Azerbaycan'a gideceğini sandığını ifade eden Ütkür , sözlerini şöyle sürdürdü : " Kaçıran kişi , daha önce hosteslere İran'a gideceğini söylemiş . Diyarbakır'a gittiğimizi hosteslerden saat 11. Daha sonra korsan , Business Class'taki yolcuların da arka tarafa geçmesini söyledi . Sonra bir kaşkol istedi . Kaşkolla yüzünü kapatacağını söylüyordu . Business Class'ın perdesini kapattı . Bu arada elindeki sigarının fitile değmemesi için özen gösteriyordu . Ardından Diyarbakır'a ineceğimiz anonsu duyuldu . Sonra ben hostesleri yatıştırmaya çalıştım . Dışarıya çıktık . İçki servislerinin durdurulmasını istedi . Bir yolcuya içki içtiği için hakaretlerde bulundu . Bir müdahale olmaması halinde normal şekilde Diyarbakır'a ineceğini söyledi . Uçakta çocuk yolcu bulunmuyordu . Sadece birkaç tane kadın vardı . " Ecevit : " Türkiye iç borcunu ödeyemez lafını işitmek istemiyorum " Başbakan Bülent Ecevit , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e üç bakanın ekonomik durumla ilgili ayrıntılı bir brifing vereceğini söyleyen Ecevit , " Türkiye iç borcunu ödeyemez laflarını işitmek bile istemiyorum . Bu tür söylentilerin lafını bile etmemek gerekir . Türkiye zor bir dönemden geçiyor " dedi . Ecevit , uzun yılların ekonomideki ve sosyal yaşamdaki tahribatından Türkiye'yi kurtarmak için hükümetin elinden geleni yaptığını belirterek , Hükümetin bu yoldaki çabalarını engellemeye kalkışanlar hükümetten önce ülkeye zarar vermekteler . Bütün engellemelere karşın hükümetimiz Türkiye'nin geleceğine güvenle bakmaktadır , halkımızın güvenini de hak etmektedir dedi . Ecevit , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile yaptığı görüşmenin ardından Çankaya Köşkü çıkışında açıklamalarda bulundu . Başbakan Ecevit , işbaşındaki koalisyon hükümetinin , benimsediği ekonomik program ile uluslararası alanda verdiği her sözü eksiksiz ve zamanında yerine getirmekte olduğunu ifade etti . Ecevit , şunları kaydetti : Ona rağmen bazı iç ve dış çevreler son günlerde inatla ve ısrarla hükümete yönelik bir güven bunalımından söz etmekteler . Bu hükümet , kendi içinde bazen de açıkta her şeyi tartışıyor , ama sonunda mutlaka uzlaşıyor ve uyum içinde çalışıyor , devletimizin bütün borçlarını da zamanında ödüyor . Bu koşullar altında inatla ve ısrarla güven bunalımından söz edilmesi büyük haksızlıktır . Hükümetimiz ekonomik programı kararlılıkla desteklediğini her vesileyle vurgulamıştır ve vurgulamaya devam etmektedir . Desteğini yalnız sözüyle değil eylemiyle de kanıtlamaktadır . Hükümete yönelik haksız iddialara son zamanlarda yalan yanlış haberler de ekleniyor . Bu yalanları yayanların amacı ortalığı bulandırmak ve bunalımdan çıkar sağlamaktır . Vatandaşlarımızın yalan haberlere ve aksi iddialara karşı duyarlı olmalarını diliyorum . Hükümetimiz uzun yılların ekonomideki ve sosyal yaşamdaki tahribatından Türkiye'yi kurtarmak için elinden geleni yapıyor . Hükümetin bu yoldaki çabalarını engellemeye kalkışanlar , hükümetten önce ülkeye zarar vermekteler . Bütün engellemelere karşın hükümetimiz Türkiye'nin geleceğine güvenle bakmaktadır , halkımızın güvenini de hak etmektedir . Konsolidasyon lafını işitmek istemiyorum Başbakan Bülent Ecevit , konsolidasyon ya da moratoryum laflarını işitmek dahi istemediğini söyledi . Ecevit , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile yaptığı haftalık olağan görüşmenin ardından , açıklamalarda bulunduktan sonra gazetecilerin sorularını yanıtladı . Başbakan Ecevit'e yöneltilen sorular ve yanıtları şöyle : Soru : Son günlerde MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin , Devlet Bakanı Kemal Derviş'in görevden alınmasına karşılık Telekom yönetiminin DSP'ye verilmesi yönünde iddialar gündeme geldi . Böyle bir görüşme oldu mu , aranızda ? Ecevit : Böyle bir şey söz konusu değil . Her konu tartışılabilir , konuşulabilir . Sayın Kemal Derviş de görevinin başındadır , büyük gayretle çalışmaktadır . Herhangi bir değişikliği söz konusu değildir . Soru : Faizlerin düşürülmesi için hükümetin ortaya koyduğu veya uygulamaya koyacağı bir plan var mı ? Ecevit : Önümüzdeki günlerde konuları tartışacağız tabii . Faizler sorunu , faizlerdeki yükseklik , yükseliş en ciddi sorunumuz haline geldi . Buna olabildiğince bir çözüm bulunabilmesi için Hazine'de ve diğer ilgili bakanlıklarda çalışmalar yapılıyor . Soru : Cumhurbaşkanı Sezer ile görüşmenizde Tütün Yasası'nı veto etmesi ve ekonomik konularla ilgili genel bir değerlendirmede bulundunuz mu ? Ecevit : Ekonomik konular üzerinde durduk . Çok verimli bir görüşmemiz oldu Sayın Cumhurbaşkanı ile . Ayrıca üç bakanımız da , kabul ederlerse , kendisini ziyaret edecekler ve ekonomik sorunlarımızla ilgili kendisine ayrıntılı bilgi sunacaklar . Zaten Sayın Cumhurbaşkanı da ekonomik gelişmeleri ayrıntılarıyla izliyor . Soru : Bu üç bakanın brife etmesiyle ilgili Cumhurbaşkanı'na bir öneride bulundunuz mu ? Yanıtı ne oldu ? Ecevit : Söyledim . da uygun buldu . Soru : Cumhurbaşkanlığı'ndan birbiri ardına vetolar geldi . Bu brifinglerden sonra vetoların azalabileceğini veya ekonomiye dair daha iyi bilgi sahibi olabileceğine inanıyor musunuz ? Ecevit : Olumlu imzalar da geliyor . Soru : Son günlerde iç borç yükünü Türkiye kaldıramaz , konsolidasyon ve moratoryum söylentileri var . . . Ecevit : Bunları işitmek dahi istemiyorum . Türk ulusu borcuna kadar sadıktır ki , Osmanlı Devleti'nin borçlarını bile en fakr zaruret içinde bulunduğu dönemde de ödemiştir . Bu tür söylentilerin lafını bile etmemek gerekir . Soru : Birçok söylenti var . Bunun başında sizin sağlığınızla ilgili söylentiler geliyor . Piyasalarda hükümete karşı bir güvensizlik var . . . Ecevit : İşte ben de ondan şikayet ettim bugünkü konuşmamda . Soru : IMF'den gelecek kaynakla düzeleceğine inanıyor musunuz ? Ecevit : Düzelmesi için elimizden geleni yapacağız . Bunun için kendi kamuoyumuzun , medyanın uluorta söylentilere kapısını , kulağını , gözlerini kapatması gerekiyor . Türkiye , son derece de duyarlı bir dönemden geçiyor . Uzun yılların ekonomimizde ve sosyal yaşamda açtığı yaraları radikal çözümlerle çözmeye uğraşıyoruz . Böyle bir ortamda olur olmaz söylentilere kanmamanın , ortalığı bulandırmamanın büyük sorumluluğu olduğuna inanıyorum . Soru : Tütün Yasası için Meclis'i olağanüstü toplantıya ne zaman çağıracaksınız ? Ecevit : Benim tahminim Tütün Yasası'nı Meclis toplandıktan hemen sonra görüşeceğiz . Soru : Cumhurbaşkanı Sezer'i hangi üç bakan , hangi aralıklarla brife edecekler , bu konuda bir takvim var mı ? Ecevit : Zaten Sayın Cumhurbaşkanı gerek gördüğü zaman ilgili bakanları çağırıyor , onlardan bilgi alıyor . Soru : Tütün ve Şeker Yasası gibi yasalara kamuoyunun tepkisi var . Siz IMF'ye verilen sözler doğrultusunda bu yasaları çıkardığınızı söylediniz . Topluma rağmen , IMF istiyor diye bu yasaların çıkarılması Türkiye gerçekleriyle uyuşuyor mu ? Ecevit : Tütün konusunda , bir kere , Türkiye'de büyük ölçüde ürün fazlası var . Bu da Türk ekonomisine ağır yük oluyor . Fakat tütün ekiminden vazgeçecek köylüyü kesinlikle zor durumda bırakmayacağız , bu söz konusu değildir . Biz , alternatif ürünler üzerinde , ürün planlaması üzerinde çalışmalarımızı bu yaz yoğunlaştıracağız . Tütün ekimini karlı ve verimli bir şekilde yapamayacak durumda olan yurttaşlarımıza çok daha verimli ve karlı üretim olanakları sunacağız . Bunun çalışmalarını da bu yaz içinde sonuçlandırabileceğimize inanıyorum . Soru : Arjantin'de yaşanan krizin Türk ekonomisine etkileri konusunda neler söyleyebilirsiniz ? Ecevit : Ekonomistlerin öyle iddiaları var . Tabii , global süreçte bir ülkede çıkan sorun başka bazı ülkeleri de etkileyebiliyor . Ekonomistlerden bir çoğunun da kanısı , Arjantin'deki bunalımın Türkiye'yi de etkilediği veya etkileyebileceği yolunda . Fakat biz asıl kendi içimizde sağlam olursak , boş söylentiler , asılsız iddialar , gereksiz senaryolar üzerinde durmazsak Arjantin'de kriz olsa da olmasa da Türk ekonomisi kısa sürede esenliğe çıkabilir . Derbi değil . Güneri CIVAOĞLU Deniz , Kara ve Hava Kuvvet Komutanları'yla , Jandarma Komutanları , bugün için Ankara'ya çağrıldılar . Genelkurmay Başkanı Karadayı'nın Başkanlığında toplanacaklar . Çantalarında dosyalar var . Son zamanlarda adı çok duyulan Fethullah Gülen Hocaefendi , devlet kadrolarındaki irtica ve tarikat oluşumları , isim listeleri , hatta devlet dairelerinde tarikat kıdemi nedeniyle şube müdürünün önünde saygı duruşunda bulunduğu iddia edilen daire başkanlarının adları . Valiler , kaymakamlar . . . Öte yandan . . . Başbakan Mesut Yılmaz da hükümette ortağı olan parti liderlerine çağrıda bulundu . Yılmaz , Ecevit , Cindoruk pazar günü toplanacaklar . Gündem gene 16 Mart Milli Güvenlik Kurulu'nda izlenecek siyaset . güne kadar yapılmış olan irticaa karşı mücadele örnekleri . . . 16 Mart'a kadar yapılması gerekenlerin tartışılması . . . Hükümetin devamı ile ilgili düşünceler . . . Sivil siyasetin egemen olmasına dönük ortak tavır projeleri . . . İki toplantının gündemi de 16 Mart MGK Toplantısı . Tatsız görüntüler Sanki iki kamp var . Sanki iki kurum birbiriyle karşılaşma yapacak . Adeta bir siyaset derbisi . Gözler ve dikkatler onlara kilitlenmiş . Ne yazık ki . . . İkisinin de amigoları var . Oysa . . . Birini , diğerinin karşıtı gibi görmek ve onları karşı karşıya koymak son derece yanlış . Üstelik . . . Hava gergin . Nazım'ın söylemiyle " hava kurşun gibi ağır . . . " Türkiye ve Türk demokrasisi bu görüntülere layık değildir . Başkası yok 11 Eylül 1980 gecesiydi . Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel , gece başlayan askeri ihtilalle devrilmek üzereydi . Demirel'in konutunun bulunduğu Güniz Sokak , tanklar tarafından çevrilmişti . Görevim gereği Demirel ile gün boyu ve akşam sık sık telefonla konuşmuştuk . gecenin son konuşmasını yaptığımızda , Demirel şöyle diyordu : " Vatan , millet için hayırlısı neyse , olsun . Ordu için gene de bir şey söylemem . Türkiye'nin başka ordusu yok ki . . . " Kendisi için hemen hemen herşeyin bittiği bir ortamda , ihtilal psikolojisinin vurgununu yemişken bile orduya kanat geriyordu . Gerçekten . . . Türkiye'nin savunmasını emanet edebileceği bazı yanlışları da olsa başka bir ordusu yok . Telefonu kaparken duygulanmıştım . Ama . . . Şunu da düşünmüştüm . " Sanki başka demokrasisi var mı ? " Neden bu ikisi karşı karşıya geliyordu ? Hem de gazetecilik yaşamımda üçüncü kez . Evet . . . Türkiye'nin başka ordusu yok . . . Ama başka demokrasisi de yok . Bunların karşı karşıya getirilmesi ne kadar gereksiz . Hafta sonunu komutanların ve hükümet ortağı parti liderlerinin adeta birbirlerine karşı strateji toplantılarıyla geçirmeleri , Türkiye için talihsizliktir . Yaşadığımız dünyaya bir bakınız . Böyle bir örnek yok . Sadece Türkiye . . . Demirel'in görevi Hiç kuşku yok ki , iki tarafın pencerelerinden de bakıldığında kendilerini haklı gösterebilecek görüntüler var . Anayasal savunmalar ve görüşler var . Onlar şu satırların yazarına da söyleniyor . Görüşler var . Bunları şu aşamada sıralamak mümkün . Hatta , iki taraftan birinin görüntülerine daha fazla ağırlık tanıyarak yansıtmalar da mümkün . Biliyorum . Ama , ateşin üzerine benzinle gitmek istemiyorum . zaman bir arenanın seyircileri haline geliriz . Oysa . . . Bu ve her Meclis , kapalı bir Meclis'ten iyidir . Buna karşın . . . En zayıf hükümet bile demokratik olmayan hükümetten daha iyidir . Demokrasinin yanındayız . Türkiye ordusu da ; despotun , şahın , şeyhin , seçkinlerin değil , halkın ordusudur . Darbe ya da müdahale , komutanların aklının köşesinden dahi geçmiyor . Talihsiz bir dizi söylem art arda gelmeseydi , şu 16 Mart 1998 MGK Toplantısı da bir öncekinden farklı olmayacaktı . Belki . . . Bir öncekinde olduğu gibi irticayla mücadele için hükümet tarafından yayınlanan genelgelerin yerinde olduğuna işaret edilecekti . Uygulama bağlamında dilekler sıralanacaktı . Fethullah Gülen dosyası ise daha ılımlı bir ortamda masanın üzerine konabilecekti . Oysa . . . Şimdi . . . Kamuoyunda " kim dayatacak ? " gibi bir yanlış beklenti oluştu . Taraflar gergin . . . Taraftarlar da , tribünde sanki gol bekliyor . Olmaz böyle şey . . . Neyse ki , 16 Mart'a daha bir hafta var . Demokrasilerde gün bile uzun süredir . Hafta sonu yapılacak karşılıklı toplantılar " kim dayatacak ? " değil , " kim daha bilge olacak ? " yörüngesine kaydırılmalı . MGK rütbelerin , sıfatların , üniformaların , frakların kapının önünde bırakıldığı , herkesin eşit oy ve konuşma hakkına sahip olduğu bir Anayasal kurumdur . Bilgece davranılırsa forumda bir araya gelmek , Türkiye'nin talihsizliği değil talihi olabilir . Unutmayalım . . . Dost ve düşmanın gözleri üzerimizde . Demirel bu bir haftayı iyi kullanarak sonuç olabilecek " bir bilen"dir . Siviller ve askerler . . . İçeride ılımlı ve bilge olmalılar . Toplantı sonunda yayınlanan bildiride ise çatlayan testiyi onaran satırlar bulunmalı . Böylece . . . Türkiye'ye yeniden olumlu görüntüler kazandırılabilir . İzmir'de eğlence doludizgin Ege'nin incisi Ege Palas Oteli , City Club , İskele Balık Restaurant , Aydın'da Turtay , Tarihi Çınar'da balık zevki , turistler piranha gibi , Cenk İzmir'i yıkıp geçti , Metin'den müthiş proje , Sibel Barış'ın başarısı ve . . . Efendim , şükür kavuşturana . Valla ne özlemişim sizleri , ne özlemişim anlatamam . İstanbul'u da öyle . Ama Güneydoğu , Çukurova ve Ege'de aklım kaldı doğrusu . Aslında ülkemiz kadar güzel ki . Biz kıymetini bilemiyoruz . Son seçim gezimizi Başkan Yazgülü Aldoğan , Füsun Özbilgen ve acar foto muhabirimiz Ahmet Cumalı ile Ege'ye yaptık . İlk durağımız İzmir'di . Yani benim sevgili kentim . İzmir bayağı değişmiş . Gerçi Belediye Başkanı Ahmet Priştina bana biraz kırgın ama eğri oturup doğru konuşmak lazım ; İzmir'le ilgili güzel şeyler yapmış , yapmaya da devam ediyor . Tebrikler . İzmir'de kadim dostum , İzmirliler'in bence çok şey borçlu olduğu sanayici ve iş adamı Kemal Zorlu ve sevgili eşi Semra'ya ait olan Ege Palas Oteli'nde kaldık . Kemal sağolsun , doluluğa rağmen rahat ve huzurlu çalışalım diye bize deniz manzaralı odalar tahsis etmiş . Sıkı ve yorucu bir çalışmanın içinde olduğumuzdan dolayı değdi . Hele benim İzmir Genelevi'ne girmek için gösterdiğim yoğun çabayı , mütevazılık yapmadan yazacağım . İzin almak için tam saat uğraştım . Bir de oradaki hayat kadınlarının öykülerini dinlemek yüreğimi öylesine burktu ki , yemin ederim ne İzmir'in , ne Ege Palas Oteli'nin güzelliğinin , ne de İskele Balık Restaurant'da yediğim keyifli yemeğin tadına varabildim . Sevgili Semra Zorlu , Ege Palas'ı daha da güzelleştirmiş . İş adamları ve kadınlarının , özellikle de yabancıların burayı tercih etmesinin nedeni bu sanırım . Lobide yer alan Salzburg Patisserie'de Avusturya'ya özgü pastalar , ev yapımı tatlı tuzlu kek ve börekler var . Özellikle ıspanaklı böreğin tadına doyulmuyor . Saat 16. Onarımı biten Panorama Restaurant'ın doyulmaz manzarası ve nefis mönünün tadı damağınızda kalır . Eğer Ege Palas'da kalıyorsanız toplam hesabınızdan yüzde 15 de indirim yapılıyor . 19. Haşmet Bar'ın keyfi ise bambaşka . Bu arada bir de City Club adlı bir yaşam kulübü kurulmuş . Dünyanın en gelişmiş teknolojisine sahip aletlerle spor yapma olanağı sunuluyor . Step , aerobik , Tai Chi , Latin aerobik , yoga . . . Doktor kontrolünde spor yapılıyor tabii . Gezdim , hayran kaldım . İzmirli bayanlar , mutlaka uğrayın . İlk kez orada , bir otelde çekmece içinde Kuran ı Kerim gördüm . Otel idaresi , isteyenlere komik bir rakam karşılığında hediye ediyor . Kemal yakında İngilizcesini de yabancılar için bastıracakmış . Avrupa'da , bilirsiniz , pek çok beş yıldızlı otelde İncil bulunur . Kemal de ilk kez bir Türk otelinde böyle bir yenilik başlatmış . Geceyarısı abdest alıp biraz okudum , ruhum rahatladı . Ege Palas'ın telefon numarası ( 0151 ) 465 90 90 . akşam yemeği Urla'nın meşhur İskele Balık Restaurant'ında yedik . Denize sıfır . Biraz salaş ama mezeler , balıklar enfes , tertemiz ve taze . Fiyatlar ise acayip komik . Sahibi Recep Ali Kaplaner . Masaya iyi birer POSTA okuyucuları olan garsonlar Fatih Usta ile Ahmet Tunç baktı . Bir salata geldi , içinde yok , yok . Tüm taze ve yeşil malzeme vardı . Kalamar hakiki , subye değil . Ahtapot , karides , çipura , levrek , keyifli bir yemekti anlayacağınız . Gazetedeki kankam Bekir Saçar'ın güzel eşi Aslı'nın ailesi Urla'da yaşar ama buradan haberleri yokmuş . Aslıcığım , İskele Balık Restaurant gidilmesi gereken bir yer , ona göre . Ailen de sever böyle yerleri . Telefon numarası ( 0151 ) 651 51 00 . Bu arada İzmir'de eğlence yaşamı da bayağı hareketliydi . Kardeşim kadar sevdiğim Cenk Eren , Le Meyhane'yi yıkıp geçmiş . Zaten malum İzmir , Cenk'in kalelerinden biridir . Le Meyhane'nin sahipleri haftasonları Cenk'i istemişler . Ama kendisi şu an Show TV'de Bir Tatlı Huzur adlı sit com'da rol aldığı için ancak ekstra işlere gidebiliyor . Bayram sonrası da Günay'da Nükhet Duru ile müthiş bir şova başlayacak zaten . İzmir'deki İsmet İnönü Kültür Merkezi'nde Nejat Uygur ve aslan oğulları Süheyl ile Behzat'ın da rol aldığı , her yerde seyirci rekoru kıran Kodum mu Oturturum adlı oyun sergileniyordu . Bu gece son , bilesiniz . Özlem Tekin ise Bornova'daki Paşa adlı bir gece kulübünde sahneye çıkıyordu . Princess Club'da da hafta sonları , geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Sedat Yüce adlı genç bir şarkıcı büyük ilgi görüyor . Yemekli 50 , yemeksiz 15 milyon lira . Bence İzmir'de eğlencenin kralı olan Metin Köroğlu'nun Nicci'si yine büyük iş yapıyor . Metin bayram sonrası muhteşem yerler yapacak . Önce ortağı Tibet Özer ile birlikte 1000 kişilik yeni eğlence yerini hizmete sokacak . Şarkıcı , Serdar Ortaç . Kenan Doğulu ve Rober Hatemo da burada sahneye çıkacak diğer ünlüler . Genç ve başarılı işletmeci Murat Çehreli , İzmirli iş adamı Erol Çehreli'nin oğlu . Murat , kardeşi Cevat ile birlikte İzmir'in eğlence yaşamına renk getirmiş . Murat , Alsancak'da her türlü müziğin yapıldığı Neo adlı muhteşem bir kulüp yapmış . Giriş ; cuma ve cumartesi günleri 15 milyon , çarşamba ise ücretsiz . Telefon numarası ( 0151 ) 465 19 10 . Ben oradayken , İzmir'in Eyfeli dedikleri harabe halindeki tarihi balık hali , alışveriş merkezi olarak açıldı . Müthiş bir yer olmuş . İçerde 55 mağaza ve cep sineması var . Konak Pier adını alan bu yer , ne yazık ki henüz ruhsat alamamış . Ama artık verirler herhalde . İzmir'de özel televizyon ve radyo kanalları da çoğalmış . Yani işsiz kalırsak sığınacağımız bir yerler çıkar umarım . Sabah baktım , radyoda güzel bir ses ; Tuğçe Karpuz ile Lokum . Saat 10. Kasırga adlı bir program . Programda yok , yok . Espri , müzik , Ti'ye alınan magazin haberleri . Radyo Merhaba , 101. Kendimi kaptırıvermişim . İzmirliler , bu programı kaçırmayın . Kasırga cumartesi günleri saat 08. Fantasia Turist Oteli , Turtay ve Tarihi Çınar Balık Restaurant Gazetedeki arkadaşlarımla ikinci durağımız Aydın'dı . Şehir içinde doğru dürüst otel olmadığı için Kuşadası'ndaki Fantasia'da yerimiz ayrılmış . Fakat eşyalarımız ve haberlerimizi toplama açısından Aydın Muğla Karayolu üzerindeki Turtay'da da konakladık . Keşke sürekli Turtay'da kalsaydık . İnanın , Fantasia gibi lüks bir otele fark atıyor . Turtay'ın bulunduğu binada Osmanlı mimarisi hakim . 16 dönümlük bir arazi üzerine kurulmuş , yeşillikler içinde . Odalarda her türlü konfor var . Yarı olimpik yüzme havuzu , snack bar , sauna , jimnastik salonu , tenis kortu , bir de yarış atlarının yer aldığı hara . Anlayacağınız , keyifli bir konaklama için Turtay ideal bir seçim . Personel de müthiş sıcakkanlı . Sahibi İzmir'de yaşıyormuş ; madencilikle uğraşan Erdoğan Atay . Genel Müdür Önder Nalıncı . İlgilenenler için Turtay Otel'in telefon numarası ( 0156 ) 116 00 55 . Fantasia'nın sahibi sevgili Haluk Ulusoy , mert ve dünya iyisi bir insan . Üstelik de arkadaşım . nedenle otel hakkında olumsuz şeyleri yazarken elim titriyor . Fakat anlatmadan da geçemeyeceğim ; bir kere otel tamamen yabancı turiste yönelik . Üstelik , kimse kusura bakmasın , elin üçüncü sınıf yabancısı kuruşa beyler gibi kalıyor , piranhalar gibi yiyip içiyor , yan gelip yatıyor . Bütün Kuşadası esnafı da kan ağlıyor . Günde neredeyse öğün yemek , içecek var . Odaya servis istedim , buz gibi bir çay ve kabak bir karpuz geldi . Galiba genel müdür nasıl olsa otel dolu diye aldırmıyor . Ama personel nazik doğrusu . gün yazılarımızı odalarımızdan geçemedik , hepsi gecenin 05. Bu arada Yazgülü'nün sinirden tansiyonu düştü . Füsun klostrofobisi ( kapalı yer korkusu ) yüzünden kendini sokaklara attı . Çünkü oda yokluğundan neredeyse bizi kalorifer dairesine tıkacaklardı . Bütün odaları yabancılara vermişler de . mübarekler , " Size uygun odamız yok " deyin , biz de başımızın çaresine bakalım değil mi ? İlle de kabul etmek zorunda değilsiniz ki . Bence bu kadar güzel bir otel iç turizme de hizmet etmeli . En azından saygıdeğer müdür bey müşteri listesine göz atıp kime nasıl davranılacağı konusunda otel personelini bilgilendirmeli . Keyfimiz , Akyar Mevkii Kısmet Otel yanında yer alan Tarihi Çınar Balık Restaurant 1'de yediğimiz muhteşem yemekle yerine geldi . 1991 yılından beri faaliyette olan bu balık restoranına daha önce de gitmiştim ama bu kadar keyif almamıştım . Grubun etkisi herhalde . Sahipleri Tuncay Yücel ve Osman Ağaoğlu adlı iki genç girişimci . İkisi de işlerinin başındalar . Patronlar ve personel koyu birer POSTA okuyucusu . İçeri girdiğimizde hepimizi tanıdılar . Şef Kasım Özer , garson Ali Akbulut , aşçıbaşı Can Kaya mutlu olalım diye adeta parçalandılar . Manzara müthiş , servis kusursuzdu . Burada eski bir dost , Club Marmara Kuştur'un Genel Müdürü Erdal Aktüre ile karşılaştık , sohbet ettik . Yemekte natürel patlıcan , brokoli , turp otu , tekmilli fava ( Ege'ye özgü olan bu mezeye soğan ve dereotu katıyorlar , acayip lezzetli oluyor ) , ahtapot salata , kalamar dolma vardı . İstanbul'da kalamar dolmanın bu kadar başarılı olanını pek az tattım . Çöp kalamar , tekir tava , barbun , deniz levreği yedik . Bir de kabak tatlısı . Bu tatlıyı Burdurlular çok yaparlar . Bildiğimiz tatlı ama reçel gibi . Üzerinde de dövülmüş ceviz ve fındık . Ayyy , yazarken canım çekti . Zaten yine kilo aldım . Tarihi Çınar Balık Restaurant 1'nin telefon numarası ( 0156 ) 618 18 46 . Seyahate çıkarken Yazgülü , Kısmet Otel'de kalmamız konusunda ısrar etmişti . Ben ise Fantasia'ı tercih etmiştim . Dönüşte Kısmet Otel'e uğradık , Yazgülü haklı çıktı . Kısmet'de kalmak varmış . Yemekten sonra etrafı turladım . Balık sevmeyenler için Gazibeğendi Bulvarı'nda Antepli Et Lokantası var . Tavuk beyti , şiş , Adana , Urfa , domates ve patlıcan kebap , alinazik , ayrıca spagetti , pizza , omlet çeşitleri bulunuyor . Çok da şık ve ekonomik bir yer . Ben yeni keşfettim , Kuşadası'na giderseniz uğrayın . Telefon numarası ( 0156 ) 618 11 01 . Bir de hemen yanında keyifli bir yer var ; Portobello Pub&Cafe . Bahçede kocaman bir şöminenin karşısında , içerden gelen enfes müzik eşliğinde içkinizi yudumlayabilirsiniz . Malum üç aylar , ben zevkten mahrum kalıp sadece seyrettim . Müşteri portföyü genç ağırlıklı . DJ çok iyi müzik yapıyor ve kimse kimseye aldırmıyor . İstediğiniz gibi dans edebilirsiniz . Portobello'nun telefon numarası ( 0156 ) 618 16 08 . Garden Makara'nın patronları çileden çıktı Efendim , Kuşadası'nda , ekstraya gelen sevgili Sibel Barış ile görüştüm . Garden Makara ve Garden Keyifli'nin Halkla İlişkiler Müdürü olmuş . Garden Keyifli'de cuma ve cumartesi geceleri de Hayko ile birlikte sahne alıyor . Hayko'nun programından önce Altın Kızlar Grubu fasıl yapıyor . 11. Kişi başı 40 milyon . Garden Makara'da hafta sonları Gülşen sahne alacak . Çünkü burada bir süre sahneye çıkan Of Aman Nalan ile mekanın sahibi sevgili Selçuk Kürkoğlu yakında mahkemelik olacaklar . Söylentilere göre Nalan yıllık anlaşma yapmış . Üstelik gecede 8. Bir aylık yevmiyesini peşin olarak almış . Fakat bir gece ses düzenini bahane ederek işi bırakmış . Avansı da iade etmiyormuş . Yetkililer Nalan'a ateş püskürüyor . Bakalım bu işin sonu nasıl olacak ? Garden Makara'da kişi başı 15 milyon . Telefon numarası ( 0111 ) 156 55 65 . Evet efendim , bugünlük de bu kadar . Gezi anılarımız bitmedi . Yarın sizi yine uçuracağım . Hoş kalın ve hep mutlu yaşayın . İzzet sezona hızlı girdi İzzet Çapa Celal Çapa ortaklığının bitmesiyle Çapa&Çapa değişerek Çapa GROUP oldu . Bu yapılanmayla birlikte İzzet Çapa imzalı ilk lokal , 16 Eylül'de Etiler'deki eski Tefo Bar'ın yerinde Friends&Trends adıyla kapılarını açtı . Türünün ilk örneği Friends&Trends . Çünkü bistro , bar , dancing olarak moda yarattı . Öğlenleri de hizmet verecek olan mekan , akşam servisiyle sabahın ilk ışıklarına dek açık kalarak hormonlu gece hayatına son verecek . İstanbul sınırlarını da aşan Friends&Trends , 15 Ekim'de Ankara'da , Arjantin Caddesi'nde olacak ve Ankaralıları da fethedecek . Kasım'da da Barcelona ayağıyla sayıyı 5'e çıkaracak . Mutfakta da inanılmaz tatları mönüsüne taşımış Friends&Trends . İtalyan ve Çin mutfağının karma lezzeti bu sezon bağımlılık yaratacak . Friends&Trends'in mutfağında People'ın şefi Gazi Ateş var . Gazi Usta denetiminde bir de Japon şef çalışıyor . İtalyan mutfağından bahsetmeye gerek yok herhalde . Gazi Usta yepyeni makarnaları , risottoları , carpaccioları , İtalya'da bile ender rastlanan pizzalarıyla sezona bilim adamı gibi hazırlandı . Her şey yeni ama her şey eski lezzetinde . DJ David Şaboy'un yapacağı müzikle Friends&Trends müşterileri müziğin keyfini doyasıya yaşayacaklar . Friends&Trends tüm mimarisiyle deli çocuk diye anılan Ali Türker imzasını taşıyor . Özel desinatörler tarafından hazırlanan Friends&Trends markalı gömlek , blue jean , şapka ve sürpriz aksesuvarları da zaman zaman satışa sunulacak . Can dostumun diğer bir mekanı ise kışlık Laila'nın yerine açılacak olan Republic . Aralık ayının ilk haftasında Kuruçeşme'deki eski Buda Bar'ın yerini alacak Republic . Eğlencede Rönesans'ın başlangıcı olacak mekan ( kelime anlamı cumhuriyet ) ilk'lere imza atacak . İzzet Çapa Özlem Borgonovi ortaklığının ilk ürünü de bu mekanda olacak . Republic'de de Ali Türker'in imzası var . Mutfak konsepti " Asya'dan Rusya'ya , Rusya'dan Avrupa'ya " sloganıyla geliyor . Lokalde Osmanlı , İtalyan , Japon ve Rus mutfakları yer alacak . Taksim'de kışlık Laila , Liman'da bombalar . . . Bu kış Taksim'e hareket getirecek bir başka mekan ise Taksim Maksim Laila . Şefik Öztek iddialı . Celal Çapa da Karaköy'deki Liman Lokantası'ndan yana iddialı . Aslı Altan , Liman'ın içinde iki şık gece kulübü ve artık kendisiyle özdeşleşen Safran'ın şubesini açacak . Celal Çapa'nın en büyük bombası ise Swissotel'deki Taşlık Restaurant'ın yerine hizmete sokacağı Osmanlı ve Türk mutfağından örnekler sunacak mekanı olacak . Bodrum ve İstanbul Polo 15'lerin başarılı işletmecisi Ali Sayar bu sene de Polo 15'ün başında . Necdet Göral'ın sahibi olduğu mekanın açılışı Ekim'de Kenan Doğulu ile olacak ve lokal yine kışa damgasını vuracak . Bodrum'un popüler kulübü Erhan Erkan Gürel kardeşler ile Bülent Kalyoncu'nun Club Ashk'ı İstanbul'da açılıyor . Aynı adla . Mekan , Ekim'de Funda Arar'la hizmete giriyor . Aslında yazacak daha çok yenilik var . Bekleyin ve sevgiyle kalın . En kötü gününüz benimkinden iyi olsun efendim . İstanbul'da kış eğlenceleri . . . Baci Avrupa yakasında , Gatto , Chocolate hızlı geliyor , Beyoğlu'nda Bizanthe , Celal kaliteyi koruyor , Taksim Maksim Laila iddialı , Sword , Polo 15 yenilendi ve İzzet Çapa yine zirveye oynuyor . . . Evet , şükür kavuşturana . Ayağımın tozuyla daldım yine İstanbul gecelerine . Beni de sizi de çok hareketli bir kış bekliyor , haberiniz ola . İş adamı Davud Dişli'nin sahibi olduğu , işletmesini Tula Karacalidis'in yaptığı İtalyan restoranı Baci kış sezonunda Kadıköy'de açılmıştı . Kısa sürede popüler olan Baci yaz sezonu boyunca da misafirlerini Reina'da en iyi şekilde ağırlamıştı . Baci , ekim ayı ortasında Pelin Günaydın'a ait Bursalı Kebap'ın yerine açılıyor . Günaydın'ın da ortak olduğu mekanı dahi mimar Ali Türker hazırlıyor . Geçen kışın in yeri olan Gatto sürprizlerle ekim sonunda açılacak . İşletmesini Raşit Karakuş ve Süleyman Köse'nin yaptığı mekana yine İtalyan mutfağı hakim . Benden duymuş olmayın ; orta katta bir kulüp açılıyor . Restoran ise merdivenle alt bölüme indi . . Levent'te olan Gatto tamamen değişiyor anlayacağınız . Giriş katı lounge bar oluyor , alt kat restoran , üst kat ise TV odası . Gatto bu sene adından çok söz ettirecek . Lounge barda resmen cibinlikli bir yatak olacak . Müşteriler yatağın üzerinde de içkilerini içebilecekler . İşin ilginç yanı , Gatto'da , inanılmaz güzellikte İspanyol , Yugoslav ve İsviçreli üç barmeid çalışacak . Orta bölüm Miami'den dönen ve kısa sürede başarıya ulaşan güzel arkadaşım Ergun Yıldız tarafından işletilecek . Gatto'nun sahipleri Raşit Karakuş ve Süleyman Köse . Diğer ortak ise Mustafa Ulusoy . Ritz Carlton'un bahçesinde bulunan Chocolate yaz aylarının in mekanıydı . Süleyman Köse , Raşit Karakuş , Oğuz Kayhan tarafından işletilen ve 14 saat hizmet veren mekanın üstü bu kış camla kaplanacak . 11 Ekim'de de Chocolate'da özlediğiniz kahvaltı başlayacak . Beyoğlu'nda yenilikler İstanbul Doors Restaurant Group bu kış yeni bir mekan açmıyor . Mekanın sahipleri Levent ve Rıza Büyükuğur kardeşler , Beyoğlu'ndaki eski Beyaz Saray adlı pavyonun yeniden dekore edilmesiyle kışa damgasını vuran Angelique'i açmışlardı . Anjelique , kış sezonunda Tepebaşı'ndaki kışlık mekanına sürpriz parti ve organizasyonlarla dönecek . Aynı gruba ait olan Akaretler'deki Vogue'da ise kış aylarında her perşembe sürpriz partiler var . Bu kışa damga vuracak bir yeni mekan da Halaskargazi Caddesi'ndeki eski adıyla Astoria , yeni adıyla Sword . 1981 yılında Erdem Kılıç ve Celal Kılıç tarafından hizmete sokulan Club Astoria , şimdi Sword adıyla İstanbul eğlence hayatında iddialı bir çıkışa hazırlanıyor . Mekanın sahipleri Erdem , Celal Kılıç ve Nail Tınarlıoğlu . İşletme ise Nail Tınarlıoğlu'nda . Telefon numarası ( 0111 ) 141 01 08 . Bu kış Beyoğlu'na hareket getirecek bir başka mekan da Bizanthe . Underground müzik yapan marijinal ve VIP bir külüp . DJ Gökçe'nin hareketli şarkılarıyla renklenecek mekanda arada bir yurtdışınd gelen DJ'ler boy gösterecek . Haftanın bir günü ise 80'li yılların popüler parçalarının underground halinde çalınmasıyla Türkçe gecesi yapılacak . Basına kapalı olacak ve rezervasyon gerektiren mekanın sahibi Karafaki ve Çaydanlık'tan tanıdığımız Göksel Sunter . İşletme ise Çingene& Zorba'da başarılı çalışmalara imza atan Ertün Yıldız'da . İstanbul'da ilk defa , Yugoslavya'dan getirilen kuru et ve kırmızı şarap servisi yapılacak . Her türlü içki de bulunacak . 10 yıldır vazgeçilmez mekanlar arasında yer alan Sıraselviler'deki . Kat , kış sezonunu açtı . Yasemin Alkaya'nın mekanında hafta sonları partiler ve canlı müzik olacak . Geleneksel hale gelen terasta sıcak şarap ve barbekülü geceler devam edecek . . Kat'ın telefon numarası ( 0111 ) 195 56 64 . . . . ve diğerleri Yenilenen dekorasyonu ve mönüsüyle sezona merhaba diyen bir diğer mekan da İstinye'deki Süreyya . Eşsiz Boğaz manzarası karşısında şef Gökhan Çakır tarafından hazırlanan ekmek çeşitleri , birbirinden lezzetli salatalar , ev yapımı soslarla hazırlanan makarnalar , çok özel et ve tavuk çeşitleri ile çikolatalı soslu parfeyi şimdiden seçtim . 16. Telefon numarası ( 0111 ) 166 58 86 . Bağdat Caddesi , No : 414'ün üst katında geçen sene açılan Level Club Lounge bu sene sezona ekimde girecek . Mekanın teras katındaki restoran , kış bahçesine dönüşerek füzyon mutafağının değişik tatlarını sunacak . New Yorker Group bünyesinde olan , Nişantaşı'nın sevilen mekanı Manhattan Cafe , İtalyan Amerikan mutfağı sentezinden oluşan mönüsüne ilaveler yaparak kışa giriyor . İtalyan usülü levrek buğulama ve California pizza müthiş . Her gün açık olan mekan , öğle ve akşam yemeklerinde çok iyi bir alternatif . New Yorker Group kasım ayının ortasında hizmete girecek olan Beyoğlu projesi için kolları sıvamış durumda . Balo Sokağı'ndaki mekanın konsepti ; 1100 metrekare üzerinde bar , kafe ve lounge . Girişin üstünde restoran , altında bar , canlı müzik ve bir kulüp olacak . Bar Lounge ve Cafe'de 100 kişiye servis verilecek . Saat 11. 150 kişinin yemek yemesi düşünülen restoranın mönüsü klasik ; İtalyan ve Amerikan ağırlıklı . Ayrıca füzyon mutfağından da örnekler sunulacak . Bar ile canlı müzikte yurtdışından gelen müzik grupları ve haftanın günü düzenlenecek olan özel geceler kulakların pasını silecek . New Yorker Bebek bu sene Kuruçeşme'nin kışlığı oluyor . Klasik İtalyan mutfağının yanında yine füzyon mutfağından da örnekler bulabileceksiniz . Selin Toktay ve Tuba Ünsal ile yaşadığı aşklarla ilgi odağı olan Aksel Goldenberg , yaz ortasında Ortaköy'de açmıştı Dada'yı . Goldenberg kış için Dada'yı tamamen değiştirerek yerine Bobo's'u açıyor . Ekim başında açılacak olan mekanın dekorasyonunda 60'lerin objeleri kullanılacak . Lokal , Soho'dan esinlenerek yapılmış . Kemal Koç yönetiminde yıllardır sevilen bir mekan olan Levent'teki Le Select de kış sezonuna hızlı girdi . Le Select yine davetlerde aranan mekan olacak . Fransız yemeklerinde Le Select , Türk mutfağında ise Venge davetlerde ortak çalışacak . Mönü yenileyen Le Select'in özel yemekleri arasında kurbağa budu , limonlu çipura , portakallı ördek , nugalı milföy , salatalarda ise levrek ve somon marine sayılabilir . Telefon numarası ( 0111 ) 515 65 65 . 14 ay önce . Levent'te açılan , yazın da Laila'da hizmet veren Venge sevilen bir mekan . Daha çok çocuklu ailelerin rağbet ettiği Venge'de her pazar 15. Büyükler için de mönüye közde kaşarlı patlıcan , ve soslu soğan ile Venge beyti eklendi . Hatay canlı , Mersin ölü kent Göçtü Balık ve Restaurant , Efes Pub'da Emrah'la canlı müzik , Mersin Hilton , Büyük Antakya Oteli , Meydan Hamamı , Sultan Sofrası , Antakya Evi , Yılmaz İpek , Zeus Bar , Şamata , pavyon hayatı bitmiş . . . Önce Kos . . . Ardından Ortaköy'de tatlı hayat . Dün Adana , İskenderun , bugün Hatay , Mersin . . . Çarşamba da İstanbul gecelerinde buluşacağız . Önümüzdeki günlerde ise sürprizler birbirini kovalayacak . Nasıl gidiyor ? Rüya gibi değil mi ? Okuyucularım " Nasıl bir enerjidir bu ? Sizi okurken yoruluyoruz , başımız dönüyor " diye mail atıyorlar . , Şenay Düdek farkı . Şaka , şaka . Enerjimi sizlere borçluyum . Elimden geldiğince sizleri eğlendirmeye , eğlendirirken de naçizane bilgilendirmeye çalışıyorum . Birlikte seyahat ediyoruz yani . Yediklerim , içtiklerim benim , gördüklerim sizin olsun efendim . Seçim gezimizde Antakya ve Mersin'de konaklamıştık ya , fırsat bulduğum an tarihi , doğal güzelliklerini ve eğlence yaşamını izlemeye çalıştım . Öncelikle Büyük Antakya personeline , Halkla İlişkiler Müdiresi Gül İçkan ve Ön Büro Müdürü Sabahattin Nacioğlu'nun bize gösterdikleri sıcak ilgiye , kolaylığa teşekkür etmeliyim . Hatay ilinin mevcut tarihi yapılarına baktığımda geçmişteki zenginliği yansıtmadığını farkettim . Bunun nedeni tarih boyunca yaşanan işgaller ve depremlerin neden olduğu yıkım . Geçmiş döneme ait buluntular Hatay Arkeoloji Müzesi'nde korunmakta ve sergilenmekte . Mutlaka görün , hayran kalacaksınız . St . Pierre Kilisesi , Aziz Pier ve Aziz Paul Kiliseleri , Habib Heccar , Ulu Camii , Şeyh Ahmet Kuseyri Camii ve Türbesi , su kanalları , çeşmeler , surlar , hanlar , hamamlar , Demirköprü . . . Füsun , Ahmet ve benim hayran kaldığımız Samandağ'ı sizin de beğeneceğinizden adım gibi eminim . Bu tarihi ve doğal güzellikleri , sevgili Yazgülü Aldoğan'ın yakın arkadaşı ve meslekdaşımız olan , Antakya Belediye Başkanı İris Şentürk'ün bizlere tahsis ettiği Halkla İlişkiler Müdürü Ahmet Aksever sayesinde görebildik . Hatay da gerçek bir kültürler mozaiği . Farklı din ve kültürlerin birleşimi . Kadınlar çok rahat , sabahlara kadar dolaşsanız kimse dönüp bakmıyor , rahatsız etmiyor . Aynı özgürlüğü , medeni bir kent olduğunu söylediğimiz İstanbul'da yaşayamazsınız . Bence en güzel Atatürk heykellerinden biri , şehrin merkezinde . At , iki ayağının üzerinde şahlanmış , üstünde de şu günlerde en çok ihtiyaç duyduğumuz Atatürk'ümüz . . . Hatay'a gelen tüm yabancılar bu heykelin önünde resim çektiriyor . Meydan Hamamı , Sultan Sofrası ve Antakya Evi Röportajımı bitirip Selçuklu dönemi yapılarından Meydan Hamamı'nda soluklandım . 1111'den itibaren farklı tarihlerde İshak Süleyman Eyyübi ve Cafer Ağalar tarafından onarılmış . Soyunma , soğukluk ve yıkanma olarak üç bölümden oluşuyor . Çok süslü bir girişi var . Burası hoş bir eğlence yeri olabilir . Tabii aslına sadık kalmak şartıyla . Çünkü Hatay'da yabancılar için eğlence mekanı yok . Bana Antakya'da Laila , Reina gibi bir yer açma konusunda öneriler bile geldi . İskenderun'da da sadece Metin Koteyl diye bir yer var . Bir de Büyük Antakya Oteli'nin içinde 500 kişilik Antique Disco ile 100 kişilik Dionysos Bar . Bu barda her akşam canlı müzik var . Öğle yemeğini Füsun Özbilgen ile birlikte meşhur Sultan Sofrası'nda yedik . Mehmet Metin Tansa'ya ait . Dünya şekeri bir patron Mehmet Bey . Mönüyü okumaya kalktım , başım döndü . Ama bu yemekleri başka yerde bulamayacağımı bildiğim için çok düşünmeden giriştim . Füsun'un da midesi arızalı olmasına rağmen umursamadı . Kaytazböreği , katıklı ekmek , saç oruğu yedik . Yöre yemekleri gerçekten lezzetli . Sultan Sofrası ise tertemiz . Telefon numarası ( 0516 ) 115 86 59 . Yazgülü ile Ahmet çarşı içinde iskender yemişler ama memnun kalmamışlar . Akşam Yazgülü bence Antakya'da keyifli tek yemek yenecek yerlerden biri olan Antakya Evi'ne götürdü bizi . Aslında ben gündüz çarşı içinde röportaj yaparken farketmiş ve gezmiştim . Şef Yılmaz Çapur ile de tanışmıştım . Müthiş hoş bir delikanlı . Gözlerinin içi gülüyor , insan onunla konuşurken yüreğini bir sıcaklık kaplıyor . Kıvırcık saçlı , zeytin gözlü , dünya efendisi bir çocuk . Zaten Antakya halkı genelde öyle . Buranın sahibi Mehmet Ali Solak , eşi Filiz ve iki çocuğuyla çok mutlu . Acayip kültürlü bir çocuk . Yemekleri ablası Necva Yüksel yapıyor . Ferid Farraj'ın CD'si eşliğinde unutulmaz gecelerden birini yaşadım . Ah bir de duble rakı olsaydı ! . . Neyse , mübarek üç aylarda günaha girmeyeyim ama canım çekmedi değil valla . Sofraya biber ezme , patlıcan , çökelek , zeytin salatası , humus , patlıcan , semiz yoğurtlama , tarator , cevizli biber , tatlı kabaktan yapılan kabak bromiye , ekşi aşı ve ilk kez candostum İzzet Çapa'nın mekanlarında tattığım , içinde minik köfteler olan bir nevi yoğurtlu kebap analı kızlı geldi . Mis gibi künefe ile final yapıldı . Hepimizin tansiyonu fırlayınca yemekten sonra yarım saat kadar sokakları arşınladık . kişi toplam 50 milyon ödendi . Antakya Evi yalnız yemekleri ile değil , bina olarak da görülmeye değer . 110 yıllık bir mekan . Yer karoları ve kiremitler Marsilya'dan getirtilmiş . Mimarisinde yer alan taş işlemeciliği dikkat çekiyor . Antakya'ya gittiğinizde uğrayın . Telefon numarası ( 0516 ) 114 15 50 . Şelale karşısında , Çağlayan Oteli altındaki Yılmaz İpek'e de gidin . Kendi yaptığı el dokuması saf ipeklere bayılacaksınız . Fiyatlar uygun . Mersin'in hakimi Göçtü Ailesi , şehir göçlere yenilmiş Mersin'de çok anım vardır . Lagos Tesisleri'nin sahibi sevgili Kel Hasan , buranın köklü ailesi Deveciler'den sevgili Ufuk , Mersin Seyahat'in sahiplerinden sevgili Hakan Sak , genç yaşta ölüme yenilen Muhsin Sak ilk aklıma gelenler . Bu kez de Göçtü Ailesi'ni tanıdım . 50 yıllık bir firma . Ailenin reisi Mehmet Göçtü'nün vefatından sonra ortanca oğlu Necmi , enişte lakaplı ve ailenin de eniştesi olan Behçet Yiğitoğlu , küçük kardeş Nihat işe hakim olmuşlar . Mersin , tarihsel birikimi çok zengin olan topraklar üzerine kurulmuş . Atatürk Evi , Narlıkuyu Mozaik , Silifke , Tarsus Müzeleri görülmeye değer yerler . Oteller çok lüks . Biz Hilton'da kaldık . Mersin Hilton personeline bize gösterdikleri yakın ilgi ve yardımdan dolayı hem kendim hem arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum . Göçler nedeniyle Mersin kozmopolit hale gelmiş ve emekli kenti olmuş . En ucuz kentlerden biri olduğu için göç fazla . Dolayısıyla da işsizlik had safhada . Buna rağmen gezilip görülecek , eğlenecek mekanlar fazla . Hilton Oteli'nin karşı sırasındaki Göçtü Restaurant'da her çeşit kebap , ızgara , özel yemek bulabilirsiniz . İncik kuşu , oruk kebabı , incik , Alinazik , saç kavurma ara tava , çeşit çeşit soğuk meze . . . Servis güzel , fiyatlar çok uygun . Öğlen bile maşallah dükkanın yarısı doluydu . Akşam rezervasyonsuz gitmeyin . Telefon numarası ( 0514 ) 516 11 86 . Ben hafif birşeyler atıştırdıktan sonra Necmi ile Mersin'i turladım . Ali Baba Restaurant , Zeus Bar , Sultaşa Oteli'nin içinde Berkant'ın sahne aldığı Barbar , Kurtuluş'un çalıştığı Çaltana Sitesi'ndeki Şamata , Mersin Silifke Yolu üzerindeki Soli Restaurant , Gondol Oteli'nin içinde yer alan Şapka en popüler eğlence mekanları . Dönüşte koyu okuyucum Zeyad'ın Çayocağı'nda demli bir çay içtim . Benimle ilgili bilmediği kalmamış . Akşam üzeri Necmi ve karısı Sevgi bize katıldılar . Mersin'in popüler balıkçısı Göçtü'ye uğradık . Şef Ramazan Demir , aşçı Mehmet ile sohbet ettik . Mersin'e özgü lagos şişten tadımlık aldım . Yanında da azıcık salata . Ama tokum ya , onu bile bitiremedim . Dekorasyon görülmeye değer , çok şık . Mezeler ve balık günlük . Telefon numarası ( 0514 ) 519 15 85 . Otele girerken , tam karşıda bulunan , henüz aylık bir mekan olan Efes Pub'ın müdürü Murat Çelik ile işletmecisi Burhan İhmal yolumu kestiler . " Abla , senin yazılarını keyifle okuyoruz ama sen bize bir ( merhaba ) bile demedin " dediler . Bende takat mi kaldı ? Neyse , duşun ardından Efes Pub'a gittim . Otelin 10 adım ötesinde . Akşamları Emrah adlı genç bir çocuk her telden şarkı söylüyor . Çok şık bir yer . Club sandöviçler , sosis ızgara , peynir tabağı , cips var . Telefon numarası ( 0514 ) 516 54 66 . Otele döndüm , lobide eski arkadaşım Bülent Dinçer ile sohbet ettim . Bülent otellere sanatçı bağlayan bir organizatör . Mersin'de , tıpkı Adana'da olduğu gibi güzel bir pavyon kültürü vardı . Şimdi Tarsus'a kaymış . Bülent şöyle dedi ; " Mersin öldü artık . Eskiden Lagos , Soli Tesisleri , birkaç tane gece kulübü ve gazino vardı . Hülya Avşar , İbrahim Tatlıses , Muazzez Ersoy , Nükhet Duru , Emel Sayın , Sezen Aksu konserler verirdi . Mersin Festivali yapılırdı . Artık Mersin'de doğru dürüst Mersinli kalmadı . Zenginlerin çoğu İstanbul'a göç etti . Belediye Başkanı elinden geleni yapıyor ama tadı kalmadı " . Geçen kış Şamata Bar'da sahne alan Sevda Demirel'e ilgi büyükmüş . Bu yıl da talep var . Üstelik hep aileler gelmiş . Yani Sevda son dönemde Mersin'de en çok iş yapan isimmiş . Evet efendim , kısmetse çarşamba günü yine İstanbul gecelerinde ve eğlence yaşamında buluşmak üzere hoş kalın , mutlu yaşayın . Bu yıl Çeşme uçuşa geçti Bir rüya ; Ildırı Köyü ve Limon Cafe&Bar , İzel'in bahanesi , Demet Akalın sıkıntıda , Le Bouquet in , Polo 15'de Cenk fırtınası , Seaside Beach&Bistro , Mustafa Hoca da tekne sahibi oldu . . . Evet efendim , bu yıl Bodrum'dan çok Çeşme'ye demir attım . Bir de Kuşadası'na gittim . Ama nedense geçen yıl en sık gittiğim Antalya ile en uzun kaldığım Marmaris'e gitmek kısmet olmadı . Hoş , daha yazın bitmesine zaman var . benim de yıllık iznimden 40 gün daha cebimde . Ben 10 güne de razıyım ya , bakalım . Bodrumlular bana kızmasın ama bu yıl Çeşme , Bodrum'u geçti . Paparazzi programlarında Bodrum manzaraları ve dedikodularına sık tanık oluyorsunuz ama Çeşme'de farklı bir kalite var . Zaten İzmirliler ve Çeşme halkı , Çeşme'nin Bodrum gibi popüler olmasına ve ikinci üçüncü sınıf mankenlerle , zanaatçılarla dolmasına , adım başı beach , gece kulübü , bar açılmasına şiddetle karşı çıkıyorlar . Bu kez Çeşme'de Ce&Ce'nin yerine açılan Polo 15'ün ortağı sevgili Necdet Göral tarafından Seaside'da düzenlenen elektronik müziğin dev gruplarından Faithless konserine davet edildim . Hem Çeşme'de gidemediğim yerleri teftiş etmek hem de Ertürk Turizm'in uzun süredir Sakız Adası'na gitme teklifini reddedemediğim için düştüm yollara . Uçaklar tabir caiz ise tıklım tıklımdı . Üstelik yarım saat arayla İzmir'e üç uçak kalktı . Beni MİLLİYET ve POSTA Gazetesi'nin İzmir Bürosu'nun ulaşımından Mehmet Akın aldı . Dünya beyefendisi bir insan , yol boyunca sohbet ettik . İzmir Havalimanı Çeşme arası muhteşem bir yol yapmışlar . 45 dakika sonra Çeşme'desiniz . Bu yıl her gittiğimde Dalyan'daki Ontur Otel'de kalıyordum . Otelin Genel Müdürü Ahmet . İllez 15 yıllık arkadaşım , asistanı Sibel Kam ise çok şeker . . . Resepsiyonist Bora , Ön Büro Müdürü Levent , marangozhane atölyesinin şefi Ali Usta . . . Hepsi dünya iyisi insanlar . nedenle Ontur'da kendimi aileden hissediyordum . Ama bu kez bizim ailenin ortak aldığı Alaçatı'daki yazlıkta kalmayı tercih ettim . Amacım biraz da kafa dinlemekti . Fakat kimse kusura bakmasın , Çeşme esnafının çoğu bana kan kusturdu . Hemşehrim , üstelik de mahallemizin çocuğu , Hilal Çeyiz'in sahibi sevgili Hilal Çelebi bile verdiği sözlerde duramadı . Hele Arçelik'in Çeşme Bayii'si tabir caiz ise perişan etti . Hilal ile sonrada anlaşmaya vardık . Çeşme'nin en başarılı perde marketi . Yeşim Salkım'dan Demet Akbağ'a ve sayısız iş adamına kadar pek çok ünlünün evinin perdelerini hep Hilal dikmiş . Her türlü yatak , çarşaf ihtiyacını da karşılamış . Aslında dürüst bir çocuk ama yetişemiyor işte . Neyse Hilal Çeyiz'in telefon numarası ( 0151 ) 611 10 65 . Bu arada Hilal sıkı bir POSTA okuyucusu . İlk gece , 15 yıllık arkadaşım ve İzmir Outside , Nicci , Çeşme Seaside ve Polo 15'ün genç ortağı Metin Köroğlu'nun evinde barbekü partisi vardı . Ben et sevmediğim için Metin , zavallı , çift mangal kurdurtmuş , birinde balık yaptırdı . Bir ay sonra kısmetse oğlu dünyaya gelecek . Dünya güzeli eşi Gülden karnıyla muhteşem yemekler hazırlamış valla . Metin'in Niğde'den misafir gelen kardeşi Atilla , karısı Nükhet , kızı Tuğçe ve bana kardeşim kadar yakın olan Cenk Eren ile çok güzel bir gece geçirdik . Metin'in evi Ilıca'da , Çardak's denilen yerde . Yan villada Demet Akalın kalıyordu . Demet , Tolga Çingitaş ve Tuncay Kıratlı'nın ortak olduğu Dharma'da sahneye çıkıyordu ama devam etmeye niyetli değildi . Zaten Dharma darmadağın olmuş . Önce Fatih Ürek , ardından da hastalığını bahane eden İzel işi bırakmışlar . İmdatlarına Demet Akalın yetişmiş . Ama İzel'in Dharma'yı bırakmasının nedeninin hastalık değil , işlerin iyi gitmemesi olduğu söyleniyor . Hatta bıraktığı gece müşterilerden biri " Yahu İzel , sen de ne zaman iş kötü gitse hemen ayılıp bayılıyorsun " diye espri bile yapmış . Dharma'cılar zor durumda kalınca da apar topar Çeşme'de tatil yapan Demet Akalın'ı başlatmışlar . Demet , İbrahim Kutluay'ın evlilik arifesinde kendisinden ayrılmasını hâlâ kabullenememiş . Ama İbo'ya öyle beddua ettiği falan da yok . " Allah herkesin yolunu açık etsin " diyor . Demet'e kankası Binnaz Avcı konuk gelmiş . Ama onun kaldığı evde değil , Süzer Otel'de kalıyordu . Çünkü evi tutan Tuncay Kıratlı , malum , Binnaz'ın eski sevgilisi . gece bizim grup büyüdükçe büyüdü . Çeşme ve Bodrum dedikoduları sayesinde pek çok ünlünün kulakları çınladı . Duyduklarıma göre ; Bodrum'daki Polo 15'de ortaklardan Ali Sayar tarafından barıştırılan Kenan Doğulu ile Serdar Ortaç'ın araları yine limoniymiş . Seaside'da yılın düğünü , Polo 15'de Cenk Serdar savaşı Saat 01. , baba yadigarı ya . İyi de oldu . Baktım , elektronik müziğin dünyaca ünlü dev gruplarından Faithless'in sahnesi Staras tarafından kuruluyor . Sevgili okurlar , gerçekten Staras ses , ışık , sahne düzeni konusunda Avrupa ve Amerika ile yarışabilir . Sohbetimize Show TV Haber spikerlerinden sevgili Saba Tümer de katıldı . Geceyarısından sonra karnımız acıkınca bu kez soluğu Seaside içinde yer alan ve Cücü ( Cüneyt Kurt ) tarafından işletilen Bistro Restaurant Bar'da aldık . Reflü nedeniyle saatte yemek yeme olayı benim için biraz tehlikeli ama ısrarlara dayanamayıp dört peynirli risotto ve tiramisu götürdüm . Masada ise dört peynirli pizza , sezar salata , ıspanaklı ravioli , pideli şaşlık gibi sayısız çeşit vardı maşallah . Seaside ve Bistro Restaurant&Bar'da işler hareketliymiş . Zaten Seaside buranın en eski beachlerinden . Erol Baba'nın oğulları Cevat , Murat Çehreli ve İzmir'in ünlü playboylarından Altuğ Peker tarafından yıldır başarıyla işletiliyor . gece yeni albümleri Outrospective'in turnesi dahilinde Türkiye'ye gelen Faithless'in yanı sıra trance müziğin İngiltere'ye yayılmasında büyük rol oynayan uluslararası DJ , şarkı sözü yazarı , takıntılı , pragmatik , inatçı , dazlak ve asık suratlı , sebatkar , perfeksiyonist Dave Seaman'ın konser öncesi Seaside'a gelmesi büyük sürpriz oldu . Konsere fazla değinmeyeceğim , televizyonlarda ve haberlerde izlemiş olmalısınız . 10 bin kişi vardı herhalde . Ama gerek Funky Business Productions , gerek Seaside ekibi geniş güvenlik önlemleri almışlardı . İki ambülans , bir itfaiye aracı , 100 kişilik koruma ordusu , jandarma ekibi konser bitimine kadar hazırol vaziyetinde beklediler . Ortalık yıkıldı diyebilirim . 11 Ağustos'ta Seaside'da İzmir'in sayılı zenginlerinden Bülent Akgerman'ın düğün daveti olacak . İzmir , İstanbul ve Ankara sosyetesinden 1100 kişi bu düğün için hazırlanıyor . Herkes bu düğüne yılın daveti olarak bakıyor . Seaside'ın telefon numarası ( 0151 ) 616 98 99 . Ertesi gün Alaçatı'da Joy Beach , Ayayorgi'de Shayna ve Paparazzi , Dalyan'da Caliante'ye uğradık . Bu arada Mazhar Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı sevgili Kemal Zorlu bana Paparazzi'nin restoranından söz etti . Gerçekten çok şık yapmışlar . Mekan , denize kadar inmiş . İskele üzerindeki masalar hoş . Yemekleri de güzelmiş ama ben tadamadım . Kemal Zorlu , Ege Palas Oteli'nin de sahibi olduğu için yemek konusunu iyi bilir . Bir başka gidişimde Paparazzi'ye mutlaka uğrayacağım . Akşam Kemas'ın sahibi sevgili Kemal Subaşı ile birlikte bizim Cücü'nün Ontur Oteli'nin içinde yer alan ve müthiş bir manzaraya sahip olan Le Bouquet'sinde yemek yedik . Cüneyt ; İstanbul Mirror , Büyük Ada Anadolu Kulübü , Bistro , Şans derken burayı da in yaptı . Yaklaşık bin kişiye hitap eden diskotek , 500 kişilik plaj ve 500 kişilik restoran ile sosyetenin gözbebeği Le Bouquet . gece Cüneyt sevgili karısı Demet Söz ve Mustafa Denizli Hoca'nın eşi Çiğdem ile birlikte Yılmaz Erdoğan'ın Çeşme Açıkhava Tiyatrosu'nda sahnelediği Cebimdeki Kelimeler'e gitmişler . Şovundan önce Yılmaz Erdoğan Le Bouquet'de yemekteymiş . gece Meltem Cumbul , Çeşme'ye klip çekmeye gelen Mustafa Sandal , Sinem Güven , Altan Ömür Manisalı çifti değişik gruplarla yemek yiyorlardı . Sinem Güven ile Yılmaz Erdoğan selamlaşmadılar bile . Ben ilk kez burada tadıp çok sevdiğim ıspanak çorbası , dört peynirli pizza aldım . Kemal ve Cücü de ıspanak çorbası ile deniz mahsulleri risotto yediler . Üstüne de tiramisu . Ama bu kez şef tatlıdan sınıfta kaldı . Le Bouquet'nin telefon numarası ( 0151 ) 614 00 10 . Yemekten sonra bu yıl Çeşme'nin en in Türkçe barı olan Polo 15'e gittik . Sevgili Cenk Eren sahneye çıkıyordu . Acayip eğlendik . Cenk kısa sürede müşteriyi avucunun içine almasını biliyor . Özellikle de kadınlar ona bayılıyor . Aynı gece Bodrum Polo 15'de sahne alan Serdar Ortaç'ın bir konuşması Cenk'e iletildi . Kim iletti bilmiyorum valla . Serdar Ortaç " Bu yıl Polo 15 mekanlarında çalışmaktan mutluluk duyuyorum . Mekan sahipleri Necdet Göral , Celal Altınel , Metin Köroğlu gerçekten işlerinin ehli isimler . Aynı mekanlarda çalıştığım sevgili Kenan Doğulu , Altay ve ismini hatırlayamadığım bir arkadaşımız ( Cenk Eren'i kastediyor ) da sanırım aynı düşüncede " demiş . Cenk de ikinci bölümde , hemen Serdar'a mesajı gönderdi . Tonmaister'e dönerek " Bu mikrofonu niye böyle alçak koydunuz ? Herhalde Japon'a göre ayarlıyorsunuz , benim bacağım kadar boyu var Japon şarkıcınızın " deyince ortalık kahkahaya boğuldu . Ama Cenk hemen ardından , Serdar'ın Bodrum Polo 15'deki sözlerini de müşteriye aktararak böyle bir konuşma yapmak zorunda kaldığını açıkladı . Bakalım Serdar ile Cenk arasındaki bu söz düellosu nereye varacak ? Polo 15'de servis gerçekten mükemmel . Müdür Çetin , şefler İbrahim , Ceyhan , Bülent , garsonlar İmam , Deniz , İbrahim , Murat pırıl pırıl çocuklar . Bir başka masada Şenocak Emlak'ın ortağı ve mimar sevgili Hasan Yüksektepe , dünya güzeli karısı Bahar ve mankenleri kıskandıracak güzellikte olan kızı Zeynep eğleniyorlardı . Yan masamda ise eski bir dost , sevgili Nazım Gürsoy ve arkadaşları vardı . Öndeki masada da Süzer Otelleri'nin ortağı Cengiz Süzer aile dostlarıyla beraberdi . Polo 15'ün telefon numarası ( 0151 ) 615 16 16 . Rüya köy ; Ildırı ve Limon Cafe&Bar , Coffeeco out Efendim , Ağustos doğumgünümdü . İstanbul'dan kaçtım . Çünkü Allah eksikliğini göstermesin ama çok dostum var . Aralarında küs olanlar ya da uyuşmayanlar bulunduğu için kimseyi darıltmamak adına bu kararı aldım , Çeşme kurtuluşum oldu . Gündüz kapı çaldı . Çeşme'deki gerçek arkadaşlarım olan Şenocak Emlak'ın iki dünya şekeri ortağı Hasan Yüksektepe ve Nevra Şenocak ellerinde pastalar , sürpriz yaptılar . Hazırlıklı değilim ya , altımda şort , üstümde eski bir shirt . Adet yerini bulsun diye bir mum yakıp kutladık . Çok da şeker oldu . Akşam Kemal'e , birkaç arkadaş ile beraber , Çeşme'nin in yeri olarak gösterilen Coffeeco'da yemek yemeyi teklif ettim . Etmez olaydım , Coffeeco yemeği bozmuş . Kemaller 11 kişi gitmişler , geceleri berbat olmuş . Nevra da grupla gitmiş , carpaccio istemiş , feci . Kime sorduysam aynı yanıtı aldım . Yazık olmuş . Efendim , Kemal çok merak ettiğim Ildırı Köyü'nün en güzel restoran ve barı olan Limon'a rezervasyon yaptırmış . Sahipleri yurtdışında öğrenim görmüş karı koca ; Özlem ve Ahmet . Bir de dünya tatlısı , tonton anne ve babaları var . Öyle muhteşem bir yer yapmışlar ki sanki yalancı cennette yemek yiyorsunuz . Anlatmakla olmaz , yaşamak lazım . Büyük bir arazi üzerinde yer alan Limon'un her yanı limon , bergamut , domates ve biber kokuyor . Yediğiniz herşey hormonsuz , taptaze . Balıklar önünüzde , kömürde kızarıyor . Kişi başı 10 11 milyon . Bir de Umut Yasa , Aykut Çerezcioğlu , Olga Poyraz adlı gençler gitar , bas ve bağlamayla bir müzik yapıyorlar ki insan kalkmak istemiyor . Zaten tıklım tıklımdı , rezervasyonsuz gidilmez . Limon'un telefon numarası ( 0151 ) 615 11 55 . Efendim , hemşehri torpili yapmıyorum , Çeşme bu yıl gerçekten uçmuş . Tevekkeli Mustafa Denizli Hoca , Çeşme'den çıkmıyor . Londra'daki evlerini satıp bu yıl bir de tekne almışlar . Çiğdem ve Mustafa Hoca tüm günlerini dostlarıyla , çoluk çocuk teknede geçiriyorlar . Evet , bugünlük de bu kadar . Yarın Ildırı Köyü'nü , Çeşme dedikodularını ve Sakız Adası'nı anlatacağım . Hoş kalın , hep mutlu yaşayın . Çeşmeliler yabancıya sıcak bakmıyorlar ama . . . Bu yıl en sık gittiğim tatil mekanlarından biri Çeşme'ydi . Doğruyu söylemek gerekirse Çeşme bu yaz kalite olarak Bodrum'a fark attı . Çeşme'nin sakinleri yeni beachlerin , bar ve restoranların açılmasına artık karşı çıkıyorlar . Hatta şimdiden gruplaşmalar başladı . Neyse . İstanbul'daki Mirror , Şans , Bistro gibi popüler restoran ve barların sahibi Cüneyt Kurt'un Grand Ontur Oteli'nin plajında açtığı Le Bouquet , bu sezon Çeşme'nin tartışmasız en iyi mekanıydı . Seaside art arda düzenlenen şık partilerle rakipsiz olduğunu bir kez daha kanıtladı . Joy Kemik Beach , Nur Tekin'in şık restoranı Delice , Destina Akgün ve Ayşe Nur Mıhçı'nın klasikleşen mekanı Alaçat Cafe , Körfez Restaurant , Dalyan'daki Balıkçı Hasan'ın Yeri , Wine Plaza sezonun en iyileriydi . Türkçe müzik yapan eğlence yerleri içinde Cenk Eren , Kenan Doğulu , Serdar Ortaç , Nalan'ın sahne aldığı Polo 15 zirveden inmedi . Bu yüzden patronlar Metin Köroğlu , Necdet Göral , Murat Çehreli ve Celal Altınel'in keyfi yerinde . Polo 15'ün yanıbaşındaki Can Koç'a ait Nispet'de ise Rober Hatemo geceleri iyi gitti . Tuncay Kıratlı , Tolga Çingitaş'ın ortak açtıkları Caliante Beach yüzleri güldürdü . Fatih Ürek , Asena ve İzel'in sahne aldığı Dharma ise darmadağın oldu . Hancı'da Altay iyi bir performans gösterdi . Çeşme Ildırı'daki aile şirketi Limon Restaurant da yazın popüler mekanları arasındaydı . Bodrum'da zarar eden edene . . . Geçen yaz hep Bodrum'daydım . Bu kez Bodrum'a kez gittim . Bu yıl Bodrum'da çok yer açıldı . Ama her şey karmaşık , hatta biraz dejenereydi . Bodrum'da ; sevgili Ali Sayar'ın işletmeciliğini yaptığı Dodo ve Emre Ergani'ye ait Havana en iyi beach'ler arasındaydı . Sosyetenin altın kadın'ı Sema Çelebi'nin açtığı Point , Mey Restaurant , Melek Boz'a ait M& Balık'da işler iyi gitti . Episkopi ile Reca'nın Yeri prim yaptı . Bodrum'da iş yapan kadar gay arasında Askh'da sahne alan Gülşen bu yaz en iyi işi yapan kadın sanatçıydı . Kenan Doğulu , Serdar Ortaç , Altay ve Cenk Eren'in sahne aldığı Polo 15'de rezervasyonlar birkaç hafta önceden yapıldı . Club M'in altında açılan Samba Gazinosu'nun zararı , ne yazık ki 100 milyarı buldu . Sevgili Yavuz Samancı , Seda Sayan , İbrahim Tatlıses , Müzeyyen Senar , Bülent Ersoy'la çalışmak istedi . Halkla ilişkiler işini de sevgili Sibel Barış'a verdi . Ama tüm çırpınmalara , özellikle sevgili Sibel'in dişini tırnağına takıp sonuna kadar savaşmasına rağmen Samba sezona erken veda etti . Tıpkı Vaçe'nin sahne aldığı Karafaki gibi . Mert Özmen'e ait olan Fink Bar'da işler önceleri çok kötüydü ama eski manken İlgi Gövsa'nın iş başına gelmesiyle düzeldi . Evet efendim , bugünlük de bu kadar . Kalın sağlıcakla . Güzel günler sizlerin , artanlar benim olsun . Yaz sezonunun in'leri , out'ları Andon'da keyifli bir gece , Club Makara'da Arto rüzgarı , Chocolate'da sabah olmuyor , Ayşegül Aldinç'in sırrı , Baci=Tula , kaçırılmayacak film ; Sadakatsiz , Le Cigare . . . Efendim , şükür kavuşturana . . . Diyeceğim ama , sizler bu satırları okurken ben yine sokaklarda olacağım . POSTA'nın sevilen yazarlarından Yazgülü Aldoğan , Füsun Özbilgen ve dünya şekeri muhabirlerimizden Ahmet Cumalı ile yollardayız . Niye mi ? Seçim gezisiyle halkın nabzını yokluyoruz . Adana , İskenderun , Hatay , Mersin ve daha pek çok yere gideceğiz . Yola çıkmadan önceki hafta sonu İstanbul'da sabahlara kadar turladım . Üç aylar da Eylül'de başladı ya , alkol almayınca dayanma gücüm artıyor tabii . Eylül Pazar günü Bismillah deyip orucumuzu tuttuk . Bereket pazardı , vakit iyi geçti . Daldan dala atlıyorum yine değil mi ? Ama bu üslubum nedeniyle pek çok okuyucum beni Cem Yılmaz'a benzetiyor . Valla ne yalan söyleyeyim , benim de hoşuma gidiyor . Evet , havalar serin olmasına rağmen Reina'da işler tıkırındaydı . Aprido Mayoları ve Sezar Otelleri'nin sahibi Ergun Berksoy ağabeyim , dünyaca ünlü koreograf Uğurkan Erez , yine dünya çapında şöhrete sahip olan Bulgar top model Miya ve oradaki ajansının sahibi Kika ile birlikte İtalyan restoranı Baci'deydik . Baci hayli yol katetmiş . Özellikle işletmeci Tula güleryüzü , içten davranışı , herkesle tek tek ilgilenmesiyle zaten müşteriyi kendisine bağlıyor . gece ortaya sebzeli pizza verde istedik . Koyu bir vejetaryen olan Miya Hanım mevsim yeşilliklerinden oluşan bir salata aldı , Kika ise tavuklu sezar salatası yedi . Ana yemekte bana ızgara somon , Uğurkan'a bonfile fileto , Ergun Ağabey'e de kılıç carpaccio geldi . Üstüne de tiramisu ve frambuazlı , çikolatalı tart yedik . Her şey çok lezzetliydi . Ardından yine Reina'nın en in barına , Le Cigare'a indik . Tıklım tıklımdı . Ama oranın neşesi olan tonton patron Sabi Totah yoktu . Gruba sosyetenin gözde kadınlarından Sedef Bozok , Feyza Kırca ve gece doğumgününü kutlayan Feyza'nın oğlu Ömer katıldılar . Hoş bir akşamdı . Finali , Arto'nun çalıştığı Garden Makara'da yaptık . Arto gerçekten gece aleminin krallarından . Bir masada sevgili Alican Ulusoy , Tayfun Demirören ve geniş bir arkadaş grubuyla eğleniyordu . Hepsi birbirinden beyefendi . Sonra masaya Alican geldi , yüzü gibi gönlü de güzel bir çocuk . Dertleştik . Bir başka masada , her zaman efendice eğlenmesini bilen Fazıl Bilgel konuklarını ağırlıyordu . Sosyetenin medyatik isimlerinden Nilgün Ülkan Delikan çiftinin de keyifleri yerindeydi . Kısacası Arto acayip eğlenceliydi . Ben ilk kez bir programı sonuna kadar izledim . Arto sesini mi geliştirmiş , tesisat mı çok düzgün bilemem , hiç rahatsız olmadım . Patron Eşref ile sohbet ettik . Şef Yusuf Uzan çok başarılı , kutluyorum . Telefon numarası ( 0111 ) 516 55 65 . Finali uzun süredir gidemediğim Ritz Carlton'un hemen altındaki Chocolate'da yaptık . Bir köşede iki yeni ortak , Celal Çapa ile Şefik Öztek kaynatıyorlardı . Hemen yanlarında Miami'deki işletmecilik deneyimlerini İstanbul Gatto'da başarıyla uygulayan Ergun Yıldız , patronlar Süleyman Köse ve Raşit Karakuş vardı . Chocolate bence İstanbul'un en başarılı mekanlarından biri . Bir kere 14 saat açık . Mükellef bir kahvaltıda ya da öğle yemeğinde dostlarınızla birlikte hoş bir sohbet yaparsanız veya beş çayında nefes keklerin , pastaların tadını denerseniz Chocolate'ın farkını anlarsınız . Diyelim ki gecenin bir yarısı karnınız acıktı , şöyle muhteşem bir yemek yemek istiyorsunuz ; adresiniz yine Chocolate olmalı . Pizzalar , makarnalar , hafif soslu etler . . . Günün hangi saatinde olursa olsun güleryüzlü personeli , işlerinin ehli patronları , nefis yemekleri ve tatlılarıyla Chocolate , bu yılın trendy mekanı olarak kaçmaz . Telefon numarası ( 0111 ) 151 45 56 . Aldinç sahneyi özlemiş Ayşegül Aldinç'in yazılarını okuyor musunuz bilemem . Ben okuyorum , çok da keyif alıyorum . Çünkü yapmacıksız ve birçoğu gibi zorlama entel havalarında değil . Ayşegül , yakın arkadaşı Şeyda , modanın duayeni Yıldırım Mayruk ve Barbaros Şansal ile buluşup Andon'a gittik . Erhan İpek ve halkla ilişkilerini yürüten Aslı Yürükoğlu beni karşılarında görünce şaşırdılar . Aylar var , uğramamıştım . Serin olmasına rağmen teras katında , muhteşem Boğaz manzarası karşısında yemeklerimizi yedik . Ben Andon Sürprizi adlı mönüden seçtim . Acayip değişik yemekler var ; Girit mezesi , Girit dolma , borani , melicana , kalyaki , patlıcan böreği , deniz börülcesi , mercimek köfte ve her çeşit pide . . . Ben patlıcandan yapılan ve börek lezzetinde olan melicana'dan yedim , tadı damağımda kaldı . Ayşegül rejimdeymiş , mantarı tercih etti . Elele Dergisi'nin yayın koordinatörü Hülya Vatansever de bize katıldı , hoş bir sohbet oldu . 10 yıldır tanıdığım Ayşegül Aldinç'in bir sırrını öğrendim . Efendim , sahnede kıpır kıpır olan Ayşegül kamera gördüğünde buz kesiliyormuş . Eli , ayağına dolanıyor , yığılacak gibi oluyormuş . Demek ki Aldinç'i paparazzi programlarında göremeyişimizin nedeni bu . Ayşegül sahneyi özlemiş ama ekstra olursa tercih ediyormuş . Son albümünde , bağlı olduğu müzik şirketi nedeniyle büyük hayal kırıklığı yaşamış . Bence menajerler Ayşegül'ü yeniden keşfetmeliler , çünkü sahnelerin hem güzel hem de iyi okuyan isimlere ihtiyacı var . Kaşla göz arasında bir de film izledim . Diane Lane ve Richard Gere'in başrollerini paylaştıkları Unfaithful Sadakatsiz'i izlerken koptum . Öykü şöyle ; Amerikan rüyasını yaşayan , 50'unu henüz geçmiş Edward ve Connie Sumner çifti oğulları ve muhteşem yaşantılarıyla imrenilecek bir hayatın içindedirler . Ama zenginliğin getirdiği bunalım sonucunda Connie , Soho'da genç ve yakışıklı bir kitap satıcısıyla yasak ilişki yaşamaya başlayınca herşey değişir . Finali sürpriz . Bu dram gerilimi kaçırırsanız yazık olur . İstanbul'da bir yaz böyle geçti . . . İstanbul , Çeşme , Bodrum , Antalya'da hareketli günler ve geceler yaşandı . Pek çok restoran ve bar sezona hızlı girdi ama bir bölümü erken havlu attı . Son günlerde hüküm süren sağnak ise İstanbul'daki işletme sahiplerine büyük darbe vurdu . İsterseniz önce son günleri yağmur altında geçiren İstanbul gece yaşamında şöyle bir turlayalım . Bu yaz herkes Reina , Laila ve Hammam arasında büyük bir rekabetin yaşanacağını biliyordu . Sezon başında candostum İzzet Çapa , Sepetçiler Kasrı'ndaki tarihi ve doğal güzelliklere sahip Hammam'ın konsept olarak farklı olduğunu açıklamıştı . Ama bana göre bir fark yoktu . Tabir caiz ise eşek aynı , semer değişikti . Neyse , zaten İzzet'in ortaklıktan ayrılmasıyla Hammam ihtişamlı günlerini geride bıraktı . Sezon başında in olan bu yer , sezon sonunda out oldu . İlk kepenk indiren , Hammam'ın içindeki Kikka oldu . Büyük patron Celal Çapa 15 milyarlık alacağına karşılık masa , sandalye ve mutfak eşyalarına el koydu . Yine Hammam'ın bünyesindeki Etiler Şamdan da beklenen ilgiyi görmedi . M&M Balık , Metin Şen ve birçok ünlü futbolcunun menajeri Bayram Tutumlu'nun birlikte açtığı Olee Tapas ise orta şeker gitti . Mekandaki tek iş yapan yer , People Lounge oldu . Hammam sadece düğün ve davetlerden kazanabildi . Laila ise magazin programlarının desteğine rağmen tam anlamıyla bir dram yaşadı . Sezon başında yapılan görkemli açılış finalin acıklı olmasını engelleyemedi . Laila'nın içinde yer alan Park Şamdan ve Le Select bile zor kurtardı . Son anda devreye giren Gatto Bar ve Venge Kebap mekana biraz hareket getirirken , Özlem Borgonovi'nin büyük para yatırdığı Cafe Rouge ve Meksika Restaurantları art arda kapandı . Yerine açılan Cafe de Paris ve She Bar'da da işler beklendiği gibi gitmedi . Laila'da en büyük yarayı , sosyetenin parlak ismi Esra Çavuşoğlu aldı . Mekanı Lounge'ı sezon ortasında kapatarak tatile çıktı . Le Cigare , Baci , Köşebaşı , Çatana , Ninja , Dragon , Safran , Reina , D'oeuf gibi her biri kendi dalında zirvede olan restoranları bünyesinde toplayan Reina ise farklı bir galibiyetle ipi göğüsledi . Büyük patron Mehmet Koçarslan yaptığı milyon dolarlık yatırımın karşılığını bu yıl alamadı ama gelecek sene Reina'nın içinde mekan açmak isteyen pek çok restoran ve bar şimdiden sıraya girdi . Tabii buranın başarısında ortak Ali Ünal ve uyumlu çalışan personelin de büyük payı var . Ortaköy'de açılan Anjelique Buz Bar , New Yorker , CafeInn , Dada ve Yeniköy'deki Socia yaz sezonunda yıldız gibi parlayan adreslerdi açıkçası . Milano'da çılgın eğlence Ucuz alışveriş merkezleri , marijinal gece kulüp ve restoranları ; Venüs , Gatto Verde , Porto Doro , sokakta işe çıkan travestiler , muhteşem birbalık lokantası ; Ristorante Consolare , 1005 yaz ve kış modası . . . Evet efendim , kaldığımız yerden Milano anılarımıza devam . Cumartesi günü , sabah çayına Milano'ya gelen tüm Türkler'in yakından tanıdığı bir yere gittim . Otelin hemen karşısında Taragano adlı bir butiği olan İzi'nin dükkanı . İzi benim güzel arkadaşım olan Şaziye'nin işletmecisi Nedim Binler'in de yeğeni . Bütün gün Türkçe müzik çalıyor . Gülben Ergen'den Nez'e , Muazzez Ersoy'dan Abacı'ya varıncaya kadar İzi'nin geniş bir Türkçe CD koleksiyonu var . Hoşsohbet , eğlenceli biri . Biz otururken dükkana İstanbul Büyük Kulüp'ün Başkanı olan iş adamı Duran Akbulut geldi . Karısı Ayten Hanım 10 kilo vermiş , ona çok şık bir siyah palto ve etek aldı . Büyük Kulüp'ün 6. Gelecekle ilgili çok güzel projeleri var . Başkanlığa adaylığını koyan , benim de çok eski arkadaşım olan Mehmet Kuriş ile araları açıktı , barışmışlar . Nasıl ama ? . . Size Milano'dan bile Türkiye ile ilgili dedikodular veriyorum . Çıkışta Fendi'nin önünde ünlü reklamcı Alinur Velidedeoğlu'nun ayrıldığı söylenen Amerikalı dünya güzeli eşi Sarah'ı gördüm . Eli kolu marka paketlerle doluydu . Zor taşıyordu . Yanında kısa boylu , gözlüklü bir adam vardı . Akşamüstü , 1005 modasını izlemek üzere fuara gittim . Canan , Ergin ve bir grup İtalyan stilist beni bilgilendirdi . Kış sezonunun hazır giyim modasının renkleri kahvenin bütün tonları , kırık beyaz , nefti , bordoymuş . Deri ve kürk yeniden canlanmış . Canan " Şenay , çingene saltanatı sürüyor . İşli veya kırkyama favori . Pantolonlarda deri , fitilli kadife , kadın elbiselerinde ise tafta revaçta . Aksesuvarda altına dönüş var . Gündüz kaba örgü kazaklar çok moda olacak . Üstelik çoğu uzun . Dizaltı mini etekler ve uzun etekler hanımların gözdesi olacak . Asker pantolonları , büyük cepler , düşük bel , bol giysiler çok var . Yer yer de üst üste giyilen giysiler , yani geriye dönüş başladı . Büyük yumuşak deriden yapılmış ayakkabı ve çantalar çok moda olacak . Ayakkabılarda kahve , siyah , bejin her tonu yer alacak . Çizmeler düz ve çok yüksek topuklu . Gece ise dantel , kadife , tafta kumaşlar saltanat sürecek . Tüy , kürk , boncuk ve taşlar her yerde olacak " dedi . Ergin'den de yaz modasını öğrendim . Terlik ve ayakkabılarda çok aksesuvar olacakmış . Yüksek topuğun hanımları çok şık göstereceğini söyledi Ergin . İnce dolgu , sivri , yuvarlak burunlar hükümdarlığını ilan edecekmiş . 1005 yaz modasını da modacılarla birlikte izledim . 1005 İlkbahar Yaz modasında renkler kahve , bej , nefti ve beyaz . Hint modası dünyayı saracak . Yazın bol empirme giysiler göreceğiz . Pantolon , uzun etek ve mini , hanımların gözdesi olacak . Aksesuvar bu yaz çok kullanılacak . Hele de çarık modası ayakkabılarda . Altı dolgu terlikler , yüksek topuklar ve santimlik dolgu topuklar . . . Hugo'nun ayakkabıları kapış kapış gidiyor . Gündüz ayakkabılarında bile taşlar pırıl pırıl . Çantalar da bol aksesuvarlı . Kısacası hanımlar önümüzdeki yaz baştan ayağa taş işlemeli olacak . Eski Milano'da zengin sınıf , ünlü bar ve restoranlar Akşam eski Milano'ya gittik . Bizim Ortaköy gibi ama çok ünlü bar ve restoranlar var . Minik tezgahlarda hediyelik eşyalar , heykelcikler , Afrikalı satıcılar tarafından ilginç maskeler satılıyor . Sokaklarda tarotçulardan ve falcılardan geçilmiyor . Süslü masalarda , mum ışıkları altında size geleceğinizle ilgili açıklamalarda bulunuyorlar . Ama ben Allah'ın dışında kimseye inanmadığım için es geçtim . Meraklıları bu bölgeye mutlaka uğramalı . Şimdi kimler olduklarını açıklamayayım , ayıp olur . Büyük antika eşya mağazaları da hep burada . En ünlü barı Victoria tıklım tıklımdı . DJ kabininde yer bulabildik . Buranın müdavimi , zengin gençlik . Kesinlikle uyuşturucu yok , zaten yan tarafı da çok şık bir restoran . Sahibi , bizim Ayşe'nin arkadaşı . Victoria Cafe'nin telefon numarası 01. Tekrar hatırlatıyorum . Verdiğim numaraların önüne lütfen İtalya'nın kodunu eklemeyi unutmayın . Yine eski Milano'da O&A , Orient Express , Topkapı ve Ristorante Consolare gibi en önemli lokantalarda rezervasyonsuz yemek yemeniz mümkün değil . Biz Consolare'de yedik . Bir midyeli makarna getirdiler . . . Ardından da karışık ızgara balık . . . Çok lezzetliydi . Zaten 5. Hem de her sabah otelin muhteşem cimnastik salonunda sporumu yapmama rağmen . Ristorante Consolare'nin telefon numarası 01. Milano geceleri cıvıl cıvıl Aslında ekonomik kriz Milano'yu da etkilemiş . Ama zengin turist çok . Yabancılar bütün ünlü restoran , bar ve gece kulüplerine takılıyor . Ağırlık Japonlar ve Ruslar'da . gece finali ; pek çok Türk iş adamının gittiği ( isimleri bende gizli ) , müşteri ağırlığı gay ve lezbiyen olan , vals , tango yapılan marijinal gece kulubü Discoteca Nuova Idea'da yaptık . Cumartesi geceleri çok kalabalık oluyormuş . Çiftler muhteşem dans ediyorlar , rüya gibi . Şaşkın şaşkın onları izledim . Sanki hepsi profesyonel dansçı . Ama zaten buraya daha çok klasik dansı sevenler geliyor . Cumartesi canlı müzik ve büyük bir orkestra onlara eşlik ediyor , vals yapıyorlar . Ama orada gayet normal hareket eden insanların çoğu , yandaki salona geçtiğinde şoka giriyorsunuz ; Resmen hard seks yapıyorlar . Herkes istediği gibi sevişiyor , her şey serbest . Siz de izleyebiliyorsunuz . Telefon numarası 01. Bir de buranın meşhur caddesi Buenos Aires var . Her çeşit fahişe volta atıyor . Köşe başlarını travestiler kapmış . Kilise onlara çok yardım yapıyormuş . Bu arada Başbakan Berlusconi , sokaktaki fuhuşu önlemek için genelevlerin yeniden açılmasına karar vermiş . Ayşe , beni Efe adlı Türk travestiyle tanıştırdı . En çok parayı kazanıyormuş . Çok ısrar etmeme rağmen resim çektirmedi , haklı tabii . Ailesi bu işi yaptığını bilmiyormuş . Diğer çılgın eğlence yerleri arasında Puerto Alegre , Porto Doro Night Club , Gatto Verde var . Pazar günü tek başıma sokakları arşınladım . Otel , şehrin merkezinde ve her yere yakın . Tüm ünlü butikler , restoran ve barlar çevresinde yer alıyor . Otelin arka sokağında , yani Via Scarlatti'deki Hotel Galileo'nun orada ucuz pazar kuruluyor . Mobilyadan hediyelik eşyaya , yiyecek ve içeceğe kadar her şey var . Ama Afrikalı ve Hintli satıcılardan alışveriş yaparken dikkat etmelisiniz . Bu arada ucuz alışveriş için Via Pattari'de Nadine adlı bir butik öneririm . 10 milyona şık tişörtler , pantolonlar , 50 40 milyona paltolar var . Ünlü markaların bir yıl önceki modellerini uygun fiyatlarla Oparia Continuato'da , Magazine Montenapoleone'de bulabilirsiniz . Evet , bu kadar Milano yeter . Kısmetse çarşamba günü İstanbul eğlence yaşamında buluşmak üzere hoşkalın , hep mutlu yaşayın . Yine güzel günler sizin , artanlar benim olsun efendim . Kış eğlencesinde bombalara buyrun Reina'da eski dostlar , Pucci hep favori , Göksel Arsoy acı konuştu , Baci tıklım tıklım , Taksim Maksim Laila restoran arayışında , Tayland Festivali , İzzet dolu dizgin , Buket ile Çelik muradına erdi , Neşe Erberk okul açıyor , Ufuk'un yeni aşkı . . . Benim dünya güzeli arkadaşım Bahar Öztan Çolak ve dünya iyisi , genç iş adamı kocası Yavuz sonunda İstanbul , Bodrum derken Amerika'ya yerleştiler . Aslında burada kardeş kardeş yaşıyorduk . Gidişleri benim için çok üzücü oldu . Hatta itiraf etmekten utanmıyorum , bayağı da ağladım . Onların amacı , henüz yaşında olan ateş parçası oğulları Yiğit'e iyi bir istikbal sağlamak tabii . Yavuz geçen gün Amerika'dan Türkiye'ye geldi . Ortak dostumuz ve bence Türkiye'de kadın kuaförü olarak imparatorluğunu ilan eden M&M Bahçecik'den sevgili Mehmet ile birlikte soluğu Reina'nın aynı adlı restoranında aldık . Hafta arası olmasına rağmen hayli hareketliydi . Şef Behzat Öztürk karşıladı bizi . Masaya bu kez Celal baktı . Uzun süredir böylesine keyifli bir yemek yememiştim . Sohbetimiz harikaydı . Çok eskilere gittik . Ön yemekte ben pembe biber ve vinaigrette sos ile somon& kılıçbalığı carpaccio aldım . Mehmet mantarla doldurulmuş tavuk göğsü ve tartar sos eşliğinde karides istedi . Yavuz ise karışık yeşil salata yedi . Ana yemekte ben ve Mehmet levrek ızgara , Yavuz porcini mantar ve buket sebze ile taze kekikli kremalı tavuk yedi . Tatlıda ikisi de kırmızı kart gösterdi ve kahveyi tercih etti . Ben mi ? Ne siz sorun , ne ben söyleyeyim . Ne yazık ki tatlı yemediğim zaman kendimi doymuş hissetmediğim için buranın özel tatlısı olan cassata'yı ( susam ve haşhaş kabuklanmış , dağ çiçeği , kivi , dondurma ve krokan ile ) götürdüm . Sohbetin devamını benim evde yaptık . 10 yıldır tanıdığım Mehmet dünya şekeri bir insan . & M'de çalışan tüm personel de öyle . Hele benim saçımı tarayan Kadir , geleceğin patronlarından . Çocuk tatil bile yapmıyor , tam bir sanatkar . Efendim , reklamlar bitti . Şaka yapıyorum . M&M Bahçecik Kuaför'ün reklama ihtiyacı yok . Sosyete , siyaset ve iş dünyasının tüm medyatik isimleri burada zaten . Pucci keyfi , Tayland Festivali'ne buyrun Şu an ANS Yapım'da koordinatör olan sevgili Volkan Öksüz ile uzun süredir görüşememiştik . İşlerimizin yoğunluğu yüzünden üç kez randevulaşmamıza rağmen hep erteledik . Sonunda şeytanın bacağını kırdık . Yemek , atmosfer , müzik , servis olarak bende gerçekten ayrı bir yeri olan Gümüşsuyu'ndaki Pucci'ye gittik . Patron sevgili Emrah Hattat da oradaydı . Kendisine ait olan Best TV ile ilgili kışa büyük bombaları varmış . Arka masamda Radikal Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Yeşim Denizel ile kızkardeşi sevgili Şebnem 10 kişilik bir hanımlar grubuyla yemek yiyorlardı . Çok keyifli bir geceydi . Volkan ANS'den çıkan pek çok programa emeği geçmiş iyi bir isim . Benim de İzmir'den hemşerim . Özellikle de atv'de yayınlanan Yarınlar Umut Olsun adlı programın reyting patlamasında Volkan'ın rolü büyük . Geçtiğimiz sezon Metin Akpınar tarafından sunulan bu programı artık Esra Ceyhan sunuyor . Burada yapılan tüm yardımlar yerini buluyor , bilesiniz . Neyse , gece salon şefi Ferit , halkla ve medya ilişkilerini yürüten Aylin Kesir bizi hiç yalnız bırakmadılar . Servisi garson Sedat Yükçü yaptı . Volkan carpaccio aldı . Ben içinde mantar , ıspanak , enginar ve soğan olan euro pizza yedim . Benim ana yemekteki seçimim deniz mahsulleri risotto oldu . Volkan ise şarap soslu , baharatla tatlandırılmış kırmızı etten meydana gelen bistecca alla pizzaiola yedi . Tatlı cümbüşünde de tiramisu , frambuaz ve vanilya soslu cheese cake vardı . Yemek mükemmel , risotto çok başarılıydı . Hesap da böylesine şık ve yemekleri mükemmel olan bir İtalyan restoranı için çok ehvendi . Telefon numarası ( 0111 ) 195 66 51 . Efendim , Uzakdoğu'nun farklı tatlarını birleştiren Tayland mutfağını sevenlere müjde . Hilton , İzmir'de Eylül'e kadar , İstanbul'da ise 09 14 Eylül tarihleri arasında geleneksel Tai dekoru ve müziği eşliğinde Tayland Festivali başlıyor . Bu süre içinde Tayland'dan gelen masaj uzmanı ayak , klasik Tai , Roya Tai masajı çeşitleriyle hizmetinizde olacak . Telefon numarası ( 0111 ) 515 60 00 . Aşkım Restaurant , Venge farkı , kış bombaları geliyor Laila'nın içinde yer alan Venge'ye uzun süredir yemek sözüm vardı . Buranın halkla ilişkilerini yürüten ve dünya tatlısı bir insan olan Dilek Terzioğlu artık bana gel demekten sıkılmış , umudu da kesmişti . Sonunda can dostum İzzet Çapa ile birlikte sürpriz yaptık . Hafta arası olduğu için rezervasyona gerek yoktu . Ortaklardan sevgili Erdem de oradaydı . Diğer ortak olan ünlü playboy İzzet Antebi ise sanırım Hande Demir'in peşinde , Bodrum'daydı . Mönüyü şef Rüstem İzgi , garson Veli Yalçın ve aşçıbaşı İbrahim Özşan'e bıraktık . Önce közde patlıcan , soğan , şakşuka , gavurdağı salatası , çiğ köfte geldi . Ardından da döner ve çöp şiş ile karnımızı doyurduk . Masamız da git gide büyüdü . Önce İzzet'in sağ kolu Tolga Sezgin , yine Laila içinde yer alan Gatto Bar'ın ortağı Süleyman Köse ve işletmecisi Ergun Yıldız geldiler . Bir süre sonra da Le Cigare'ın ortağı Sabi Totah ile Le Select'in sahibi Kemal Koç . Son dönemde ismini sık duyduğum iyi bir balık restoranı olan Çapari'nin sahibi Metin Kocabaş da katılınca sohbet uzadı . Metin Bey'in şahsıma yönelik övgü dolu sözlerini yazamayacağım , " Yine havaya girdi " derler . gece Park Şamdan'da bir geceliğine Bodrum'dan İstanbul'a gelen Ali Sayar ile iş adamı Erol User ve zarif karısı Berna vardı . Le Select'de ise Tekofaks ve Panasonic'in Yönetim Kurulu Başkanı Ayhan Barmek , karısı Reyhan ve konukları eğleniyorlardı . Ayhan Ağabey , Amerika'ya check up'a gitmişti , gayet sağlıklıymış . Reyhan ise son günlerde tansiyon ve şekerden şikayetçiydi , iyileşmiş , kilo vermiş , gece çok şıktı . Kemal Koç küçük oğlu Serhat'ı da Amerika'ya ekonomi okumaya göndermiş . Ama Kemal çocuğunun istikbali için evini satmış . Çünkü bu yıl Laila'da işleri umduğu gibi gitmemiş . Kemal'i de garsonluktan tanırım , tırnaklarıyla patron oldu . Büyük oğlunu da Amerika'da okuttu . Ama sonunda Türkiye'ye getirdi ve ülkesine yararlı olması için burada çalıştırdı . Kutlamaya değer . Kış , eğlence yaşamında büyük bir hareket ve bereketle başladı . Dilerim yaz aylarında bazı eğlence yerlerinde yaşanan hayal kırıklığı kış sezonunda olmaz . Aslında mekan sahiplerinin çoğu bir yandan seçim , öte yandan gelecek ramazan ayı nedeniyle tedirginler . İlk bomba yine Sellam , Çapamarka , Vodka , Catwalk gibi markaları yaratan can dostum İzzet'den geliyor . Levent'teki eski People'ın yerine 15 Eylül'de Friends& Trends diye bir restoran bar açıyor . Türkiye'nin en iyi mimarlarından Ali Türker yine sanatını konuşturmuş . Friends&Trends'de Rus , İtalyan ve Japon mutfağı hakim olacak . İzzet'in ikinci mekanı ise geçtiğimiz yıllarda Buda olarak açılan kışlık Laila . Burada can dostum , son günlerde yıldızı parlayan bir işletmeci olan Özlem Borgonovi ile birlikte . Konsept şimdilik gizli ama çok şık bir restoran gece kulübü olacak . Adı Livingroom . İzzet , Ankara'ya da transfer oldu . Adı bende saklı olan Ankaralı ünlü bir iş adamı ile eğlencenin başkentteki merkezi Arjantin Caddesi'nde , 1005 Ekim'inde Friends&Trends'in şubesini açıyor . Bitmedi ; Kasım 1005'de İspanya Barcelona'da da bir şube açacak . Gelelim birader , pardon ağabey Celal Çapa'ya . Celo , Liman'da köklü bir değişiklik yapacak . Burada Safran , yani Aslı Altan ile birleşiyor . Tabii son anda bir değişiklik olmazsa . Şefik Öztek Celal Çapa ikilisi dün kışlık Laila'yı açmak üzere Gazinocular Kralı Fahrettin Aslan ile anlaşmayı imzaladılar . Maksim Laila'nın dekoratörü , Emin Uras ile Buz Bar'ı yapan Gökhan . İçinde restoran olacakmış ama daha talep yok . Elma Kabare olan bölümü , Şaziye'nin ortağı Aykut Kutluel'e gece kulübü yapması için vermişler . Bakalım neler olacak ? İster misiniz sezon ortasında Fahri Bey fikir değiştirsin , belli olmaz . Çünkü dedikodulara göre bu proje en az milyon dolarlık bir yatırım gerektiriyormuş ama ortaklarda bu kadar sermaye yokmuş . Celal , Swiss Otel'in yanındaki Taşlık Restaurant'ı aldı . 80 kişilik VIP bir yer açacak . Gümüşsuyu'ndaki Ritz Oteli'nin içinde de Yılmat A. Aynı otelin içinde Süleyman Köse , Raşit Karakuş ve Oğuz Kayhan'ın sahibi olduğu kışlık Chocolate , Necdet Göral Celal Altınel'e ait La Pergola'nın şubesi , Down&Town , Mori Sushi olacak . Beyoğlu'ndaki eski pavyon Casablanca , 1500 kişilik bir kulüp diskotek olarak hizmete girecek . Emre Ergani'ye ait Nişantaşı'ndaki Barlane ise yazlık Havana'nın içinde yer alan İtalyan restoranı Peperoni oluyor . Anjelique yerinde . Karafaki , Çaydanlık gibi eğlence yerlerinin sahibi Göksel Sunter ise Ortaköy'de beş katlı muhteşem bir bar restoran ve disko açıyor . Reina'nın sahibi Mehmet Koçarslan , yazın olduğu gibi bu kış da bombalarını sona saklıyor . Büyük olasılıkla Çatana ile Baci , Anadolu yakasının yanı sıra Avrupa yakasında da Reina konsepti içinde yer alacak . Köşebaşı ise Mehmet Aksel'e ait olan Maçka'da D'ouef'in yerinde kışlığını açacak . Efendim , haftasonu yine koşturup durdum . Seba'dan çok sevgili arkadaşım Aşkım Sağıroğlu'nun evinde minik bir davet vardı . Hâlâ yakışıklı olan ünlü sinema sanatçısı babası Göksel Arsoy , annesi Sole Hanım , fiziğiyle ve oyun gücüyle dizilerin vazgeçilmez ismi olan erkek kardeşi Gökhan , kocası Ferit ile birlikte muhteşem bir yemek yedik . Aşkım restoran açacak kadar iyi bir aşçı . Yemek sırasında Göksel Ağabey ile güzel bir sohbet yaptık . Geçtiğimiz günlerde rahmetli olan Sami Hazinses'i anlattı . Şok olacaksınız ama 1000'e yakın filmde oynamış . Göksel Ağabey'in hafızalardan silinmeyen Şafak Bekçileri'ndeki asker Memo rolünde müthişmiş . Geçtiğimiz yıl Sami Hazinses rahatsızlanınca Okmeydanı Hastanesi'ne kaldırılmış . kişinin yattığı odada rahat edemez diye , Hülya Koçyiğit ve Göksel Ağabey başhekime ricada bulunmuşlar tek başına bir odaya alınması için . Ama Sami Hazinses kıyameti koparmış . Çünkü hep yalnız bir adam olduğu için kalabalık onu mutlu ediyormuş . " Ama Şenaycığım , yine yalnız gitti . Cenazede kimseler yoktu " dedi acı acı Göksel Ağabey . Bu arada Şafak Bekçileri'ni 15 bölümlük dizi yapmak istediğini söyledi ama iyi bir sponsor bulamamış . Halbuki b. Üstelik bu filmde Göksel Ağabey ailesiyle oynayacak . Neyse . Spor Federasyonu Başkanı da olan Göksel Ağabey Eylül'de İstanbul Tenis Kulübü sponsorluğunda halka açık düzenlenen turnuvaya tüm tenisseverleri davet ediyor . gün muhteşem bir de parti var . İlgilenenler için telefon numarası ( 0111 ) 166 09 90 . Çelik ve Buket'in büyük mutluluğu Evet , sonunda sevgili Çelik ile podyumların en güzel mankenlerinden sevgili Buket Saygı Erişçi , dostlarına Swiss Otel'in Fuji Balo Salonu'nda şık ve sıcak bir davet verdiler . Medyaya kapalı olan davetin konukları arasında ben de vardım . Modanın duayeni Yıldırım Mayruk'un diktiği , çiçekli pembe şifon gelinlik tuvaletiyle Buket çok şıktı . Çelik ise beyaz takım içine siyah gömlek giymişti . Öyle papyon , kravat yoktu . Çünkü ona göre bu bir aile yemeğiydi ve mutluluğunu sıcacık yüreğiyle kendine yakın olanlarla paylaşmak istemişti . Bir ay sonra albümü çıkacağı için reklam kokmasın diye de medyaya kapılarını kapatıp tantanadan uzak bir davet vermişti . Toplam 60 kişiydik . Düğün davetiyelerini de el yazısıyla yazıp kişiye özel göndermişlerdi . Konuklar arasında Vural Savaş , eşi ve iki kızı , DMC Doğan Müzik Company'nin Genel Koordinatörü Ercan Saatçi ve güzel eşi Gülümsün Özkök Saatçi , yazılarını keyifle okuduğum , sahnelerin en güzel kadınlarından olan Ayşegül Aldinç , sevgili Ufuk ve yeni sevgilisi Kanal Ana Haber Spikeri Sonay Dikkaya , kuaförlerin duayeni Muammer Yaprakgül , Neşe Erberk ve eşi , Buket'in televizyoncu ablası Gamze Saygı , Müjdat Gezen ve dost bir isim ; Şeyda vardı . Çok hafif bir müzik eşliğinde Endonezya ve Uzakdoğu mutfağından seçilen mönü servis yapıldı . Çelik'in heyecanı gece boyunca sürdü . Öyle ki Buket'in 65 yaşında olan amcasına tam kez gidip " Nasılsınız , bir isteğiniz var mı ? " diye sordu . Adamcağız " Oğlum kez iyiyim demekten yoruldum , sen sormaktan yorulmadın mı ? " deyince zavallı Çelik şaşırdı . Ayaküstü sevgili Ayşegül Aldinç ile güzel şeyler konuştuk , daha sonra da geceye devam ettik . Onları sizlere daha sonra nakledeceğim . Çok kilo veren Gülümsün Özkök Saatçi benim çok sevdiğim dizi Yeter Anne'nin yeni sezonda da devam edeceğini söyledi . Mankenlik ajansı sahibi ve eski güzellerden olan Neşe Erberk anaokulu açıyor . Tabii öncelikle kendi üçüzlerini düşünerek . Okulda çocukların hobilerini geliştirecek her türlü aktivite olacak ve çocuklar özel psikologlar nezaretinde hayata hazırlanacaklar . Kanal Ana Haber Spikeri Sonay ile Ufuk'un aşkı sanırım çok ciddi , çünkü gönderdikleri sepetin üzerine Sonay Ufuk diye kocaman yazı yazdırmışlar . Evet efendim , Onlar erdi muradına , biz çıkalım kerevetine . Efendim , bugünlük de bu kadar . CUMARTESİ VE PAZAR BU DÜKKAN KAPALI . Yok , öyle tatil falan değil . Fast food bir iş için önce Bodrum'a , ardından da . . . Hadi biraz merak edin , nasıl olsa dönünce öğreneceksiniz . nedenle BANA LÜTFEN MAİL ATMAYIN , FAKS ÇEKMEYİN , ÇÜNKÜ YANITLAMA OLANAĞIM OLMAYACAK . Sizi özleyeceğim . Kalın sağlıcakla . Restaurant Mayruk huzurlarınızda Efendim , modanın duayeni Yıldırım Mayruk ve ortağı Barbaros Şansal geçtiğimiz gün evlerinde bir davet verdiler . Konuklar arasında cumartesi akşamı Swiss Otel Balo Salonu'nda yakın dostlarına evlilik yemeği veren Buket Saygı Çelik Erişçi çifti , yazılarını sizin de benim de keyifle okuduğum yazarımız Yazgülü Aldoğan , iş adamı eşi Fazıl , Reina'nın büyük patronu Mehmet Koçarslan ve güzel karısı Müge vardı . Gecenin mönüsünü , bu konuda müthiş maharetli olan Barbaros yapmıştı . Tabii aileden sayılan evin yardımcıları Selma ve Mehmet de acayip çalışmışlar . Başlangıç olarak karamelize fıstıklı soğan ile kaz ciğeri pate , ardından kereviz sapı ile tatlandırılmış Akdeniz yeşillikleri salatası , yoğurtlu kırmızı biberli tereyağ soslu kuzu kuşbaşı çardak rulo , Mexican soslu parmak patlıcandan imam bayıldı , mevsim kızartması , biber , kabak , patates , patlıcan ve zeytinyağlı biber dolması . Ana yemek olarak soya soslu , taze bademli pilav ve buharda limon sosla hazırlanmış minyatür bahar sebzeleri eşliğinde fırında hindi rulo geldi . Finalde ise çekilmiş badem ve vanilyalı dondurma ile ikram edilen şarap soslu şeftalikarmen tatlısı . Şöyle alevli filan geldi masaya , muhteşemdi . Sanki beş yıldızlı restoranda gibiydik . Bir ara sevgili Yıldırım , Antalya'ya yerleşip restoran açmayı düşünmüştü ama sonra vazgeçti . Bırakın Antalya'yı , İstanbul'da minik bir yer açsalar insanlar kapıda bekler herhalde . Çünkü gerçekten her gittiğimde farklı lezzetler ve sayısız çeşit buluyorum masada . Ama bir gün fazla yemekten hastanelik olacağım . Evet , bu pazar da bu kadar . Kalın sağlıcakla , en güzel günler sizin , artanlar benim olsun . Beyoğlu'nda eğlence kasırgası Beyoğlu'nun yıldızı Karafaki , eğlencenin yeni adı Bizanthe , rebetiko ustası Yannis Şarabi'de , Andon , şık bir biraevi Me Gusto , farklı mekan Leb Derya , Özgür'ün Maxxim's'i , Köşebaşı geliyor , Dulcinea , Selin Toktay dertli . . . Evet , eğlence Etiler ve Levent ile sınırlı değil elbette . Taksim Beyoğlu hattı da bildiğiniz gibi değil . İnanır mısınız ? Bir gece , bir de gündüz gittik , yürümekte zorluk çektik . Beyoğlu güzelleşiyor . Pek çok yapı boyanıp yenileniyor . Sanırım bu kış Taksim Beyoğlu müthiş olacak . Tabii baba dostum olan Gazinocular Kralı Fahrettin Aslan ile sevgili Şefik Öztek'in Taksim Maksim'i Laila adıyla açması İstiklal Caddesi'ne daha büyük bir hareket ve canlılık getirecek . Laila ile ilgili pek çok meslekdaşım yazı yazdı belki ama önümüzdeki günlerde benim de sürprizlerim olacak . Beyoğlu'ndaki gece turumda uzun süredir methini işittiğim Me Gusto ilk durağım oldu . Vakkorama'nın tam karşısında , iki katlı çok şık bir biraevi . Aslında restoran bar demek daha uygun olur . Sahipleri meşhur Lale İşkembe Salonu'nun da sahipleri olan Vedat ve Vildan Akkaya . İşletme Müdürü Fazlı Boluğur ile gece tanıştık , dünya beyefendisi bir insan . Mekan tıklım tıklımdı . Neyse ki tanıdılar da sırdaşım İsmail Akkaya ile bana masa yaptılar . Malum , üç aylar olduğu için alkol almadım . Ama İsmail uzun süredir özlem duyduğu soğuk birayı hemen yuvarladı . Me Gusto'da 80 çeşit yemek var . Aşçı Haydar Bulut çok leziz şeyler yapmış . Mekan 14 saat açık . Dekorasyon insanın içini ısıtıyor , mimarları Elif Hanım ve Coşkun Bey'miş . Müşteri kitlesine baktım , 18 yaşından 50 yaşına kadar insan vardı . Hepsi de kaliteliydi . Ben Fazlı Bey'e bıraktım seçeceğim yemeği , combination platter geldi . Kocaman bir hasır tabak içinde tavuk kanatları , halka soğanlar , mozzarella sticks , poppers , barbekü ve salata vardı . İsmail , Mexican qusadilla istedi . Büyük boy tortilla ekmeği , ızgara tavuk parçacıkları , yeşil soğandan oluşuyordu . Ortaya da kızarmış patates söyledik . kalabalığa rağmen servis aksamadı valla . Lig maçlarını izlemek için dev bir ekrana sahip olan Me Gusto'da bone steak , içinde patates ve brokoli ile geliyor . Kömür ızgarada pişirilmiş dil buranın özel yemekleri arasında . Yanında elma , patates ve coleslaw var . Tatlılardan ise chocolate bomb , profiterol ve sıcak çikolatalı brownie'yi öneririm . Fiyatlar çok uygun . 10 milyona karnınızı misler gibi doyurur , biranızı da içersiniz . Telefon numarası ( 0111 ) 151 90 46 . Karafaki'ye sözümüz vardı ama vakit erken olduğu için tur attık . Geçen sene yine İsmail ile sevgili asistanım Özgür Köylü'nün önerisi üzerine Dulcinea'da yemek yemiştik . Bu kez bara uğradık . Bu sene . yılını kutlayan Dulcinea hayli kalabalıktı . Gençlik ağırlıktaydı . Burada sergi , tanıtım , özel konserler de olduğu için farklı bir müşteri konsepti var . Aşçısı dünya 4. Özellikle de ev yapımı hamur işleri . Giderseniz ıspanaklı ravioliyi mutlaka tadın . Hamurunda bile ıspanak var , nedenle de rengi yeşil . İçinde rigotto peyniri , süt , limontozu bulunuyor . Mustafa Bayhan gerçekten başarılı . Anadolu ve Avrupa mutfağının hafif , doğal , taze malzemelerini harmanlayarak sunuyor yemeklerini . Hafta sonları DJ ve canlı elektro füzyon geceleri sabaha kadar sürüyor . Telefon numarası ( 0111 ) 145 10 61 . İsmail'in de eski iş yeri Beyoğlu'ndaymış . Kocaman bir hanın ikinci ve üçüncü katı . Rahmetli babasına zorla sattırmış , " Şimdi olsaydı İzzet'e söyler , restoran açardık " dedi . Yaz aylarında uğradığım , adına layık bir yer olan Leb Derya'ya takıldık biraz . Yazın sonunda açılan bu mekan kısa sürede müthiş popüler oldu . Kışın Boğaz manzaralı terası camla kapatacaklarmış . Herhalde öyle bir manzara karşısında yemek müthiş zevkli olacak . Mekanın alt katını farklı bir restoran yapacaklar . Yemekler eski Yunan'daki gibi bağdaş kurularak yenilecek , ayakkabılar vestiyere teslim edilecek anlayacağınız . Telefon numarası ( 0111 ) 195 49 89 . Karafaki gün açık , yeni marijinal kulüp ; Bizanthe Ortaköy ve Beyoğlu'nun eğlence kralı , bence Göksel Sunter . Gerek Ortaköy'de , gerek Beyoğlu'nda tabir caiz ise bilmediği delik yok . nedenle genellikle bu bölgeleri gezerken mihmandarımız oluyor . Karafaki'ye açıldığı günden beri uğramamıştım . Eski bir meslekdaşımız olan sevgili Ergun Turgut , Göksel'in sağ kolu olunca onu da tebrik etmem gerekti . Sırdaşım İsmail Akkaya ile uğradık . Sahnede Dedikodulu Meyhane'den tanıdığımız , fasılda gerçekten güçlü bir ekip olan Kemal Sim ve arkadaşları vardı . Keyifle dinledim . Epey de değişiklik yapmışlar . 10 çeşit meze , ara sıcaklar , balık , et ya da tavuktan meydana gelen ana sıcaktan biri ve limitsiz yerli içki 40 45 milyon lira . Ama hafta arasında ve gruplara iyi indirim yapıyorlar . Saat 10. Oryantalin ardından Vaçe ile Rita'yla kopuyorsunuz . Eller havada , herkes masa üstünde . Geçen yıl da Karafaki'de sahne alan oryantal Buket başarılı . Ama ben canlı müziği sevmememe rağmen Vaçe'de çok eğleniyorum . Onun Tarkan , Azer Bülbül , Müslüm Gürses , Bülent Ersoy , Mahsun Kırmızıgül taklitlerini izleyin , farkı anlayacaksınız . Adam sahnede şarkı söylemekle kalmıyor , parodileri ve şovuyla da insanları hop oturup hop kaldırıyor . Karafaki'de işletmeyi üstlenen Ertün Yıldız'ın da hakkını yememek lazım . Personel serviste kusursuz . Basın ve halkla ilişkilerini yürüten Feyhan Köksal da öyle . Başta görsel yönetmenimiz Saliha Pakel , Dolce'nin görsel yönetmen yardımcısı Filiz Sunci olmak üzere POSTA çalışanları Karafaki'nin fanatik müşterileri arasındalar . Eran Tapan , Fulya Eyilik , yakında burada sahne alacak olan sevgili Cihan Doğan , ünlü haber spikeri Deniz Arman da Karafaki'nin tiryakilerinden . Telefon numarası ( 0111 ) 191 65 90 . Sonra yeni açılan Bizanthe Club'a gittik . Dekorasyonu , İstanbul eğlence yaşamında pek çok mekana imza atan Soli Akriş Aşkım Darcan ikilisiyle birlikte çalışan Kunter yapmış . Çocuğa helal olsun . Müziğin , insan vücudunda yarattığı karşı konulmaz duyguları müthiş bir enerjiyle adrenaline dönüştüren Bizanthe , İstanbul gecelerinde dans ve eğlencenin sabahın ilk saatlerine kadar yaşandığı bir mekan olmuş . Roma Bizans döneminden günümüze kadar uzanan tarihi dokusunu koruyarak dekorasyonu yapmış Kunter Şekercioğlu . Mekanın çok sıcak bir havası var . İzzet Çapa ekolünden gelen personel Soner , Murat , Zafer ve Mehmet arı gibi çocuklar . DJ Gökçe başarılı . Karnınız acıktığı zaman tereyağında kızarmış spagetti , küçük renkli makarnalar , kurutulmuş et , değişik turşular geliyor masanıza . akşam Seyhan Sapmaz'a ait olan White House'un koordinatörü Azer Çöllü , manken Eva Maya , Eran Tapan , Selin Toktay , Rober Hatemo vardı . Ünlü manken Selin Toktay hemşerim olur . Sevdiğim bir kızdır . Ama yıpranmış gördüm . Sanıyorum ki gece yaşamı ve alkol cildini bozmuş . Aslında podyum dünyasının en kaliteli isimlerinden biridir Selin . Ailesi de öyle . İyi yetişmiş ve eğitim görmüş olan Selin'in sanki üzerine son zamanlarda fazla gidildi . Ama onun bunlara aldırdığı yok . " Ben Türkiye'ye fazla geldim Şenay Abla " dedi . Attığı her adımın , yanında dolaştırdığı her kişinin kendisine yakıştırılmasından bıkmış . Eğlenceyi çok sevdiğini , her genç gibi gezmenin onun da hakkı olduğunu söyledi . Bizanthe nin telefon numarası ( 0111 ) 145 06 55 . Beyoğlu'nda değişiklikler , Şarabi , Maxxim's ve Köşebaşı Göksel'i de alıp sevgili Özgür Aras'ın Ayhan Işık Sokak'da yeni açtığı Maxxim's'in yolunu tuttuk . Aklıma gelmişken , Ocak'a kadar Beyoğlu'nda büyük değişiklikler yapılıyor . Serldoryan diye anılan İnci Pastanesi'nin , Emek ve Rüya Sinemaları'nın , SESAM'ın bulunduğu dev bina aslına sadık kalınarak tepeden tırnağa yenileniyor . Binanın sahibi , Antalya'daki Ally'nin de sahibi olan Kamer İnşaat . İnşaat şirketi kiracılarla mahkemelik olmuş , öyle söylüyorlar . Burayı kafe , bar , cep sinemaları olan şık bir alışveriş merkezi haline dönüştüreceklermiş . Hayırlısı . Sanırım Özgür Aras'ı tanımayan yoktur . On parmağında on marifet . Son olarak Beynimden Herkes Geçti adlı yeni kitabıyla gündemde . Gülben Ergen , Deniz Akkaya , Petek Dinçöz , Güzide Duran gibi popüler isimlere basın danışmanlığı yapan Özgür , 100 kişilik alternatif bir eğlence mekanı açmış . Saat 11. Geç saatlerde de yerli pop . Mekana kırmızı renk ve altın varaklı aynalar hakim . Buranın müdavimleri arasında Semra Özal , Seyhan Sapmaz , Derya Tuna , Fatih Ürek , Cenk Eren , Uğurkan Erez ve mankenleri , Feryal Hüseyin Tatlı , İlker İnanoğlu , Güzide Duran var . Telefon numarası ( 0111 ) 151 01 46 . Bir başka akşam Şarabi'ye uğradık . Geçen yılın favori mekanlarından biriydi burası . Yunan şarkılarını Anadolu motifleriyle birleştiren rebetiko ustası Yannis mekanın alt katında başlamış . Burada İspanya'nın Bask Bölgesi'nin mutfağı var . Sahibi Gökhan Safkan işini bilen , genç ve başarılı bir müteşebbis . gece sohbet ettik . Dekorasyonu yenilemiş . Giriş ve üst kat normal restoran , zemin katta ise eğlence gümbür gümbür . Yani keyfe keder . Bask Bölgesi'nin şirin kenti San Sebastian'ın usta aşçılarından Juan Antonio Aznal Iruretagoyena'nın ünlü pintxos'ları ve deniz mahsulleri ağırlıklı yöresel yemeklerinin lezzetini anlamak için tatmanız gerek . İstanbullular'ın ilk defa buluşacağı pintxos'ları deneyin . Latin mutfağının en özgün örneği ve başlı başına bir yemek kültürü . Rokfor ve ceviz pintxo , ılık tapaslardan patatesli tortilla , deniz mahsulleri kroket 5. Sıcak tapaslar içinde İspanyol köftesi , bıldırcın pintxo milyon lira . Çeşit çok , bunlar benim sizin için seçtiklerim . Çağdaş müzik ustası olan Yunanlı Yannis'i müzikseverler Levent Kırca'nın Son adlı filminin müziklerinden tanırlar . Yannis , geçtiğimiz ay da Arkeoloji Müzesi'nde Melih Kibar ile muhteşem bir konser vermişti . Rebetikonun kıvrak ezgileri ve Yannis ile birlikte Şarabi'de keyifli bir gece geçirebilirsiniz . Telefon numarası ( 0111 ) 144 46 09 . gece finali . Kat'da , Yasemin Alkaya'nın barında yaptık . Unut adan , İstanbul'un gözde mekanlarından Köşebaşı da Etiler , Fenerbahçe ve Nişantaşı'nın ardından Beyoğlu'ndaki yeni yerini kasım ayında hizmete sokuyor . Beyoğlu Pera'da Nupera , Anjelique , Buz , DownTown gibi mekanların bulunduğu üçgende 80 kişilik butik restoran olacak . Ali Akkaş ile Ogün Temizkanoğlu'nun ortak olduğu Köşebaşı Pera ekspres servis de yapacak . Yıllardır Beyoğlu'nun vazgeçilmez mekanları arasında yer alan Andon da kış sezonuna merhaba diyenlerden . kattan oluşan mekanın ilk katında doyasıya dans edebileceğiniz Pera Dancing var . İkinci katında ise özel hazırlanmış peynir tabağıyla sunulan 150 çeşit yerli ve yabancı şarabın bulunduğu Andon Şarap Evi konuklarını ağırlıyor . Hafta sonları ve çarşamba geceleri canlı Yunan müziği , çigan ve tango yapılıyor . Haftanın her gecesi canlı müzik yapılan ve çarşamba , cuma , cumartesi günleri Aşina'nın sahne aldığı Andon'da program 04. Fasıl ve lezzetli mezelerle rakı içmek isteyenlerin tercihi ise Andon Meyhane . Beşinci kat ise Andon'un belki de en özel yeri . Boğaz manzaralı terasta yazın oturmak büyük keyif . Kış sezonunda ise aynı terasın üstü camla kapatılıp şömineyle ısıtılıyor . Cuma , cumartesi geceleri Gülcan Altan ve grubu sahne alıyor . Zengin bir mönüye sahip olan Andon Teras'ta Andon çökertme , rokalı somon salatası , Yunan salatası suflaki özel yemeklerden birkaçı . Telefon numarası ( 0111 ) 151 01 11 . Evet efendim , iki günlük Beyoğlu turumdan şimdilik bu mekanları seçtim . Önümüzdeki günlerde Beyoğlu daha da hareketlenecek , neonlar ışıl ışıl olacak . Şimdilik güzel günler sizin , artanlar benim olsun . Can'dan büyük atılım , Çatana'da balık keyfi ve Bibi's Can Koç tamı tamına 10 yıllık arkadaşım . Bir zamanlar Tarabya'daki Köşem Bistro adlı müzikholün sahibiydi . Rahmetli babası Hanefi Amca ile birlikte Tarabya'da eğlence dünyasının kralıydılar . Daha sonra Can , eğlenceyi Etiler'e taşıdı . Ardından da Ankara , Çeşme ve Bodrum'a . Bu yıl Rober Hatemo'nun çalıştığı Çeşme Nispet gerçekten büyük iş yaptı ve Can da Rober de alınlarının akıyla bu eğlence savaşından çıktılar . Şimdilerde Can , Bakırköy'e müthiş bir eğlence kompleksi açıyor . Tunnel adlı diskoda , tarzında her zaman star olan DJ Uğur Kirik ve Erol Derviş dönüşümlü çalışacaklar . Açılış Eylül'de . 11 Eylül'de açılacak olan Nispet Gece Kulübü'nde ise Rober Hatemo sahne alacak . Evet Bakırköylüler , non stop eğlence sizleri bekliyor . Saç doktoru ve benim kankam Veysel Şenel , karısı Aynur ve ben bir akşamüstü Reina'daki Çatana'nın yolunu tuttuk . Aslında Veysel kebap sever ama gece yediği balığı ve mezeleri hâlâ unutamadı . Gerçekten Reina'nın büyük patronu Mehmet Koçarslan bu yıl Çatana'yı Anadolu yakasından Avrupa'ya geçirmekle bizi mutlu etti . gece patronlardan Mehmet Gökpınar vardı . Ağabey Hasan , Suadiye'deydi . Salon müdürleri Ali Bingöl , Sadri Alkan , masaya bakan garson Burhan Tuğrul , aşçıbaşı Hüseyin Usta her zamanki gibi bizi mezelerle doyurdular , balığa zor yer kaldı . Veysel özellikle soslu somon füme , levrek marin , soya soslu uskumru balık kokoreç , kalamar şişe bitti . Finali , levrek ızgara ile yaptık . Özel fırında yapılan ve dondurma eşliğinde sıcak olarak sunulan hurma tatlısını ise hiç sormayın . Muhteşemdi . Çatana'da halkla ilişkilere Şebnem Aylaz başlamış , hayırlı olsun . Sohbet sırasında Veysel müthiş bir internet sitesi kurdurttuğunu söyledi . Siteyi Metin Şen yapmış . Anadolu yakasında da Salon Veysel'in şubesini açmaya hazırlanan Veysel'den randevu almak isteyenler siteye girecekler . Üstelik kablolu hat ile 14 saat hizmette olacak sitede , saç kesim , bakım , manikür , pedikür , solaryum gibi konularda kimden hizmet ve randevu almayı istiyorsanız kişi resmiyle karşınızda olacak . Hangi saatlerde dolu ya da boş olduğunu görüp randevunuzu kendiniz alacaksınız . Ödeyeceğiniz fiyatı da göreceksiniz . Türkiye'de ilk kez bir erkek kuaförü böyle bir olayı gerçekleştiriyor . Bu konuda Veysel , Türkiye'nin en iyi radyo programcılarından ve POSTA'nın sevilen yazarlarından olan canım arkadaşım Cem Ceminay'dan bile övgü almış . Veysel'in web adresi ; www. Efendim , Reina'dan çıktıktan sonra , Veysel'in müşterisi olan Sevinç Turizm'in sahibi David Levi'nin Laila içinde açtığı Bibi's Vine&Cheese Bar'a gittik . David Bey dünya şekeri bir insan , karısı da öyle . Laila'nın en şık köşesine yerleşmişler . Dünyanın en pahalı şampanyaları , şarapları ve her çeşit peynir orada . Mehmet Koşar , İsmail Tunç ve Emin Kutlu servise bakıyorlar . Sohbet ederken İbrahim Erkal'ı gördüm . Yeni çalışmalar içinde olduğunu söyledi . Ben Erkal'ı çok severim , dünya beyefendisi bir insandır . Bir de memleketi Erzurum için yaptıkları var ki yazmaya kalksam sayfalar dolar . Neyse , İbrahim yeni bir talk show programı yapacakmış . Sponsor firma da Ford'muş . Son albümünün satışından çok memnun İbrahim . Bana " Abla , geçen sefer sen en sevdiğin parçayı söylemiştin , ona klip çektik , uğurlu geldi . Şimdi hangisi ? " dedi . Aslında güne kadar pek dinlememiştim . Şimdilerde acayip dikkatli dinliyorum ve en kısa zamanda İbrahim'e fikrimi söyleyeceğim . Bu arada David Bey bize lemon drop adlı birer içki söyledi . Bodrum mandalinası , absolout votka , toz şeker , buzdan meydana gelen hoş ve hafif bir içki , öneririm . . . Tarkan'ın bayram taarruzu Yine yoğun bir hafta yaşadım . Yeni mekanlar , açılışlar , defileler . . . Güzel arkadaşım ve erkek modasının rakipsiz isimlerinden Faruk Saraç'ın merakla beklenen 1001 1005 defilesini , perşembe günleri sokağa çıkmamama rağmen izledim . Defile , Bizim Lösemili Çocuklar Vakfı Hastanesi'ne katkı sağlamak amacıyla düzenlendi . 550 parçadan oluşan ve Türkiye'de ilk kez senfoni müzik orkestrası eşliğinde canlı müzikle sunulan defilede Atilla Saral , Yaşar Alptekin , İsmet Özhan , Berke Hürcan , Şenol İpek , Hasan Yalnızoğlu podyuma çıktılar . Defileye , Fatih Kral Mobilya'nın sahibi olan sevgili dost Fatih Kral , Ceyo , Erbil Süel Ayakkabıcılık gibi pek çok firma sponsor oldu . Kokteyl ile başlayan defilede ünlü modacılar Hayri Akduman ve Nur Yerlitaş , Hülya Aşık , Mukaddes Akça , eski emniyet müdürü ve bakanlardan Necdet Menzir ile eşi , İstanbul eski Valisi Nevzat Ayaz ile Namık Kemal Şentürk ve eşleri , sosyetenin gözde çifti Buket Hayrettin Taşdelen , Aydan Şener , Gülay Kamaz , İTO Başkanı Mehmet Yıldırım , vakfın başkanı Gündüz Gdikoğlu ve eşi , Orhan Gencebay , Sevim Emre vardı . Bir ara İpek Tuzcuoğlu'nu gördüm . Hani şu Asmalı Konak'ın Dicle'sini . Bana göre dizinin asıl kadın başrol oyuncusu . İzlerken tüyleri diken diken oluyor insanın . Büyük oyuncu . Valla bu kıza oynayan , kazanır . Yeni sezonun modasını güzel dostum Faruk Saraç'tan aldım . Renklerde ağırlık kahve ve taba tonlarındaymış . Deri çok fazla kullanılmış . Faruk Saraç erkeği bu sezon daha farklı bir imajla karşımıza çıkıyor . Çünkü hayatın sıkıntılarından kurtulmak isteyenleri düşünen Saraç , daha spor ve rahat kıyafetleri ön plana çıkarmış . Efendim , bu hafta tabir caiz ise kaşla göz arasında bir de film izledim ; The Bourne Identity Geçmişi Olmayan Adam . Aksiyon , gerilim , macera sevenler için ideal . Hafızasını kaybetmiş genç bir adam İtalyan balıkçıları tarafından denizden kurtarılır . Ölmek üzere olan adamın sırtında mermi parçaları ve kalçasında gömülü olarak yazılmış bir İsviçre bankasının hesap numarası bulunur . Genç adam geçmişini hatırlamamaktadır . Zürih'deki banka kasasının açılmasıyla yüklü miktarda para , genç adam adına düzenlenmiş çeşitli pasaportlar , otomatik silah ve Paris'deki bir adrese kayıtlı Jason Bourne ismi ortaya çıkar . Olaylar bundan sonra gelişir . Genç adam Paris'e gitmeye karar verir , fakat geçmişini kurcaladıkça tehlike ile karşılaşır . Olaylar Virginia'daki CIA karargahına kadar uzanır . Başrollerini Matt Damon ve Franka Potante'nin paylaştığı film pazar gününüz için iyi bir seçim olabilir . Uzun bir aradan sonra Hayko , Beşiktaş'daki Garden Keyifli'de keyifli gecelere başladı . Hafta sonları saat 15. Garden Keyifli yemekli ve saat 10. Bir zamanlar Çiftehavuzlar'da herkesin beğenisini kazanan fasıl restoranı Biz Bize'nin de bu arada kalitesi bozulmuş . Nedeni , Perihan Savaş'ın buradan elini çekmesiymiş . Çünkü buranın sahibi Mehmet Aşkın ile birlikteliğine son veren Perihan Savaş mekanla da hiç ilgilenmiyormuş . Excellent Cafe , Şamdan farkı , Haberevi Efendim , internet çağındayız . Gün geçmiyor ki yeni bir internet gazetesi çıkmasın . Bunlardan biri de eski meslekdaşım ve iş adamı Ali Uzer'in yeni yayına giren Haberevi . Meraklılar için sitenin adresi ; www. POSTA , Türkiye'nin en çok satan gazetesi . Gazetenin en çok ilgi çeken eklerinden biri de bulmaca . Eki hazırlayan sevgili arkadaşım Nedret Erdoğdu'yu pek çok okuyucum merak edince ilk kez bizden birini köşeme taşımaya karar verdim . Nedret , İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'ni bitirmiş . Üniversite yıllarında profesyonel olarak dergilere bulmaca hazırlayan Nedret , 1996 yılından beri POSTA'nın bulmaca ekini hazırlıyor . Merakınızı birazcık giderebildiysem ne mutlu bana . Efendim , Hüseyin Kabason , Maslak Seba Sinemaları'nın altındaki Excellent Cafe'nin işletmecisi . Dünya beyefendisi bir insan . Yıllarca İtalya'da yaşadığı için Türkçesi biraz yarım ama kadar şeker ki . " Şenay Abla , bizi ihmal ettin . Burnunun ucundayız , mönü değişti , gel " deyince sevgili komşularım Ferit Aşkım Sağıroğlu ve onların yakın arkadaşı Ece ile gittim . Bir başka masada Seba İnşaat'ın ortaklarından Haşmet Mürşit , sosyetenin gözde isimlerinden Nilgün Delikan ve grubu oturuyorlardı . Bu kış Excellent'da büyük değişiklikler varmış . gece masaya lumpyat böreği geldi . Mısır unundan yapılmış , içinde kıyma var . Hoş birşey . Ispanaklı tavuk köftesi , kompozisyon salata , spagetti al corsa , ıspanaklı ve mantarlı dana bonfile yedik . Hepsi lezzetliydi . Çıkışta yakın arkadaşım sevgili Mehmet Tuna'nın Şamdan'ında aldım soluğu . Adım atacak yer yoktu . Eee , Şamdan klasiği , malum . Burası artık evimiz gibi oldu . Ama eski şeflerden Hüseyin ile Ekrem'i gözüm aramadı desem yalan söylemiş olurum . Mehmet ve güzel karısı Şehnaz ile sohbet ettim . Çok mutlular , Allah bozmasın . Başarılı yönetici Selma Şeşbeş koşturma içindeydi . Bir ara Selim Hamamcıoğlu'nu gördüm , yanında esmer bir bayanla sohbet ediyordu . Nuri Yönver , Muharrem Çakır , Mahmut Aydın , Canan Yaka Ergin Tanca , Numan Ceyhan , Nurettin Hasman , Ali Sayar , Tayfun Demirören , Alican Ulusoy , Eroğan Akşit , Kral Mobilya'nın sahibi Fatih Kral kalabalıkta görebildiğim isimler oldu . La Pergola başarılı , Melek'in meyhanesi Sarraf Bir yıl , belki de daha çok olmuştur Kumkapı'ya uğramayalı . Adana'dan gelen bir arkadaşım merak edince tur attık . Eski tadı , tuzu kalmamış ama yeni yerler açılmış . Bunlardan biri de Patara Restaurant . katlı bir bina . Her türlü taze meze ve deniz ürünleri var . Her akşam kişilik fasıl ekibi keyifli saatler yaşatıyor . İşletmeci Cem Hırımyan , Genel Müdür Ramazan Ürenler ve Halkla İlişkiler Müdiresi Melek Yılmaz hoş bir ekip oluşturmuşlar . La Pergola'da bir arkadaşımıza sözümüz olduğu için yemeğe kalamadık . La Pergola'da bizi müşterek bir arkadaşımız , Polo 15'ün başarılı işletmecisi sevgili Ali Sayar bekliyordu . Hafta arası olmasına rağmen , maşallah La Pergola'da işler yerindeydi . Şüphesiz bunda , işletmeyi yürüten Sevil Özdikmen'in büyük rolü var . Tabii şefler Turan , Faruk ve Nurettin de işinin ehli çocuklar . gece Ali , üzerinde kızartılmış tavuk parçacıkları olan sezar salata yedi . Konuğum ve ben fırında ızgara levrek istedik . Üzeri incecik patateslerle örtülüydü . Finali de karışık dondurma ile yaptık . Aslında La Pergola'da çeşit çok da ben Milano , ardından Diyarbakır , Mardin , Urfa derken kantarın topunu kaçırıp kilo alınca bir yandan spor yapıp bir yandan da boğazımı tutmaya çalışıyorum . La Pergola'nın kapı ve güvenlik sorumluları Halit Akyüz ile Sait Doğan bile aldığım kiloların farkına vardılar ne yazık ki . Bu yıl Bodrum'da M&M Balık olarak fırtına gibi esen Melek Boz kışlık mekanını Kuruçeşme'de açacak . Ama M&M olarak değil . Bu kez çok şık bir meyhane olacak ve hafta arası canlı müzik koyacak . Sarraf adıyla 11 Ekim'de hizmete girecek olan meyhanede büyük sürprizlerin olacağını söyleyen Melek , fiks mönüyü 40 milyon lira yapacak . Oba eğlence dünyasına dev kadrolarla dönüyor Efendim , çarşamba günkü yazımda Tarkan ile ilgili bir anekdot vardı . Bir dergide Tarkan'ın beni protokol listesinden çıkardığına dair haber yer almıştı . Ben , Tarkan'ın bu olaydan haberi olmadığını ve yanındaki yalakaların böyle bir davranış içinde bulunduklarını belirtmiştim . Biraz da Tarkan'a kırılarak , onun sanatına , karizmasına hayran olduğumu ama aslında Sezen'ci olduğumu yazmıştım . Sağolsun Tarkan telefon açtı , olayla uzaktan yakından ilgisinin olmadığını söyledi . Bu sırada yıllarını eğlence dünyasına vermiş ve başarılı olmuş bir ağabeyimiz , Çapari Balık Lokantası'nın ortağı Cihan Oskay telefonu eline aldı , bana sevgilerini belirtti . Teşekkür ederim , kıskananlar çatlasın . Tarkan ile fanatik hayranı olduğum Sezen Aksu , 10 yıllık arkadaşım olan Oba'nın sahibi sevgili Murat Demircan'ın Oba'sında bayramın birinci günü sevenlerinin huzuruna çıkacaklar . Yani Aralık'ta . Tarkan'ın ağabeyi Hakan Tevetoğlu da ortakmış mekana . Haber pek çok dergi ve gazetede çıkmış olabilir ama kulaktan dolma . Detayları benden öğrenin . Oluşumda DMC ( Doğan Music Company)'nin Genel Koordinatörü Ercan Saatçi de var . Tarkan , bu yatırımın büyük kısmını ailesi için yapıyor . Türkiye'de kaldığı sürece Oba'da olacak . Sezen Aksu'dan sonra Muazzez Ersoy ve İlhan Şeşen aynı sahneyi birlikte paylaşacaklar . Pek çok dünya starı da Oba'da sahne alacak . Burada 500 kişi yemek yerken , aynı anda iki tane 500 kişilik dev bardan program izlenebilecek . Ben bu işe çok sevindim . Mekan , evimin yakınında . , bayramla birlikte üç aylar nedeniyle kendime koyduğum içki yasağım da kalkıyor . Oh Sezuş'um ! Seni de Tarkan'ı da Muazzez'i de çok özlemiştim , iyi oldu valla . Efendim , siz bu satırları okurken ben ekip başı sevgili Yazgülü Aldoğan , Füsun Özbilgen ve Ahmet Cumalı ile birlikte önce İzmir , ardından Manisa , Aydın , Denizli , Muğla'da halkın nabzını yokluyor olacağım . Bir hafta İstanbul'da olamayacağım için can dostum İzzet Çapa'nın Friends&Trends'ine uğradım . İyi de oldu , epey dedikodu aldım . Sevgili Aydan Şener , kuzeni Binnaz Avcı ile oradaydı . Ama eski kocası , yani sevgili arkadaşım Ayhan Akbin gelince mekanı terketti . Adnan Sezgin , Ari Acıman , Dilruba Sarıyer , Numan Ceyhan , Bahaettin Demir , askerliği biten Emre Kütük oradaydı . Bu arada Cenk Eren , Nükhet Duru ve İzzet Çapa bayram sonrası kabare şov sürprizi hazırlıyorlar . Gerçi ben yazınca sürprizi kalmadı ama . . . Günay'da sergilenecek olan şovda farklı bir Cenk Eren izleyeceksiniz . Cenk oyun gücünü de ortaya çıkaracak . Nükhet Duru zaten başlı başına bir olay . Can dostumun işletmecilikteki başarısı ve Günay Tuncel'in ilişkilerini de hesaba katınca bu iş gider bence . Unutmadan ; Cenk , 18 Ekim Cuma gecesinden itibaren Show TV'de Bir Tatlı Huzur adlı sit comda oyunculuğa başlayacak . Bennu Yıldırımlar , İlhan Şeşen , Ruhsar Öcal'ın da rol aldığı dizide Cenk bir psikoloğu canlandıracak . Efendim , kliplerin ve eğlence programlarının ünlü yönetmeni Ayşe Ersayın haftanın üç günü , Kültür Üniversitesi'nde yapım yönetim konusunda ders vermeye başladı . Üniversitenin bölüm başkanı da televizyon dünyasının harika isimlerinden Şule Bekrioğlu . Dün çok üzgündüm . Hâlâ da üzgünüm . İlhan Şerif'i sanırım tanırsınız . Erkek modasının duayenlerinden İlhan Bey ölünce bayrağı devralan ve başarıyla bugüne kadar getiren eşi Ayten Hanımıda ne yazık ki genç bir yaşta kaybettik . Moda dünyasının ve hepimizin başı sağolsun . Sosyete ve politika dünyasında düğün heyecanı Efendim , havalar soğumaya başladı . Hoş " Daha pastırma sıcakları var " diyor büyüklerimiz ama Bodrum , Çeşme gibi eğlence yörelerinin tadı kalmadı . Pek çok bar , restoran ve gece kulübü yaz sezonuna noktayı koydu . Yaz sezonunun Bodrum ve Çeşme'deki galipleri , Polo 15'lerdi . Kral ise Kenan Doğulu'ydu . Gecede 800 kişiye konser vermek kimseye nasip olmadı . İşletmeci olarak Ali Sayar tüm rakiplerini geride bıraktı . Dodo Beach ve Polo 15'ün zirvede olmasında Ali'nin gerçekten büyük payı oldu bence . Polo 15'lerin değişmeyen solisti Cenk Eren finali başarıyla yapan isimlerdendi . Tabii Emre Ergani'nin sahibi olduğu Havana'nın da restoran-bar beach olarak başarısını gözardı etmemek gerek . Bir de Flipper Tatil Köyü'nde eğlence tam gazdı . Bunda şüphesiz Türkiye'ye Tıpatıp Show'u getiren Eğlence Müdürü Besim Kazado'nun payı büyük . Ebru Gündeş'den Gülben Ergen'e , Serpil Çakmaklı'dan Arto'ya , Fatih Ürek'den Müzeyyen Senar'a , Ferdi Özbeğen'den Feraye'ye , Cihan Doğan'dan Akrep Nalan'a , Gönül Yazar , Ahu Tuğba , Nadide Sultan'a varıncaya değin pek çok ünlünün konakladığı yer olan Flipper'daki gecelerde eğlence doruktaydı . Benim gibi aslan burcu olan Besim'in tüm aslanlar için düzenlediği gecenin yankıları ise hâlâ devam ediyor . Tatil köyünün sahibesi , Türkiye'nin kaliteli iş kadınlarından Dr . Yıldız Anadol , oğlu Ahmet Bayer ve gelini Sinem'in bu yıl da Flipper'ın başarı kazanmasında etkisi büyük oldu . Bodrum ve Çeşme'deki Polo 15 zirvede kaldı ama ortaklar , Kenan Doğulu ve Serdar Ortaç'ın maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle fazla para kazanamadılar . Sonunda da sadece Polo 15 için geçerli olmak şartıyla Necdet Göral ile Celal Altınel'in yolları ayrıldı . Necdet , eski Polo 15'de , Levent'teki Biges Kebap'ın altında tek başına Türkçe müziğe devam edecek . İkilinin Maslak Darüşşafaka Çetin Berkmen Spor Tesisleri ve Zincirlikuyu'daki La Pergola'sı , Violeta Cafe'si ve Ninja Sushi'deki yarı yarıya ortaklıklarıise sürüyor . Sevgili Süslü ( Celal Altınel ) ile spor salonunda karşılaştık . Ateş püskürdü . 10 yıldır onu tanıdığım için hak verdim . Celal eğlenmesini , para harcamasını çok sever . Onu eğlendirenlerin yaz boyunca yaptıkları kaprislerden yaka silkmiş . Özellikle de Serdar Ortaç'tan . Spor tesisleri ve La Pergola'yı yalnız bıraktıkları için pek çok dostunun mekanlara uğramaması da Celal'i huzursuz etmiş . Bu nedenle Celal kış ayları boyunca gündüzleri Darüşşafaka Spor Tesisleri'nde , geceleri de La Pergola'da olacak . İki mekana da hatırı sayılır bir yatırım yapıldı . Şirketin büyük finansörü olan Necdet Göral ise aralarındaki yeni iş bölümünden memnun . Necdet kış sezonunda Polo 15'ü gece kulübü yapmak istediğini , Serdar Ortaç ve Kenan Doğulu ile görüşmeleri sürdürdüklerini , işletmenin başında yine Ali Sayar'ın olacağını söyledi . Siyaset ve sosyete dünyasında düğün bereketi Bu hafta davetler yoğundu . Benim yıllardır saygı ve sevgiyle adını andığım ve kendisini tanımaktan müthiş keyif aldığım sosyetenin güzel kadınlarından Seyhan Sapmaz da Kandilli'deki yalısında şık bir davet verdi . Kızı Gülseren Dağbaşı'nın doğumgünü nedeniyle verilen bu davet aslında Gülseren'e sürpriz oldu . Süslemeler , Seyhan Sapmaz'ın kendisine ait olan ve son günlerde sosyetede pek çok davetin dekorasyonunda söz sahibi White House tarafından yapıldı . White House'un koordinatörü Azer Çöllü tam üç gün bu şıklık için uğraştı . Davetin konukları da çok şıktı . Semra ve Zeynep Özal , Haldun Evecan , Pakize Suda , Hasan Sapmaz , Nilgün Büke , Ömür Kandiyoti , eski mankenlerden Mine Manavoğlu , Alev Karaca , her zaman şık ve zarif Figen Erman , modacı Ayla Dümer , Gülben Ergen'in basın danışmanı Özgür Aras , Müge Dümer ve Ercan Canmutlu , Jülide Özdemiroğlu konuklar arasındaydılar . Yemekte marine edilmiş levrek filetosu , parmezan kremalı ravioli , patlıcan yatağında beğendili biftek , limon sorbe ve dondurmalı meyve buketi servis yapıldı . Seyhan Sapmaz genç modacı Ahmet Eraslan imzalı siyah pantolon ceket takım içinde çok şıktı . Efendim , şu günlerde siyaset ve sosyete dünyası seçim öncesi iki büyük düğüne hazırlanıyor . Bunlardan biri ; çok sevdiğim ANAP Milletvekili ve Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Nejat Ağabey ( Arseven ) ile dünya güzeli karısı Düriye Arseven'in kızı Başak evleniyor . Damat , yıllardır tanıdığım sevgili Hasan Ceylan'ın oğlu Ömer . Düğün 16 Ekim'de İstanbul Ceylan Hotel'de gerçekleşiyor . Gelinlik , modanın duayeni Yıldırım Mayruk'dan . Düriye'nin de gece giyeceği muhteşem tuvaletin yanı sıra Ceylan Ailesi'nin pek çok ferdinin kıyafetleri de Mayruk imzalı olacak . Düğün öncesi Ankara'da kına gecesi yapılacak . Ankaralı hanımağa Nadire İçkale'nin güzel kızı Diyar ise bir süredir nişanlı olduğu , yine Ceylan Ailesi'nden Bülent Ceylan ile dünyaevine girmeye hazırlanıyor . Kısacası Arseven , Ceylan ve İçkale Aileleri'nde hummalı bir hazırlık var . Sevim Emre için ölürüm 50 yıllık aşklarını ilk günkü ateşiyle yaşayan Orhan Gencebay Sevim Emre çiftiyle konuştum . Duygularını benimle paylaştılar , tavsiyeler verdiler . . . Efendim , bence 11 . yüzyılın Leyla ile Mecnun'u onlar . Tam 19 yıl aynı yastığa baş koymuşlar . . . Hiç ayrılmamışlar . Küskünlükleri birkaç saat sürmüş . Yüksek sesle bile birbirlerinin adını anmamışlar . Aşkı önce beyinlerinde , sonra bedenlerinde yaşamışlar . Evet , beraberliklerinde 50 . yıla girerken arabesk dünyasının Orhan Baba'sı Orhan Gencebay ile onun canı , hayat arkadaşı Sevim Emre ilk kez Şenay DÜDEK'e konuştular . Buyrun POSTA ve Şenay Düdek farkıyla şiirlere dökülen bir beraberliğin öyküsüne . . . ŞD Nasıl tanıştığınızı anlatır mısınız ? OG Sevim 16 yaşında bile değildi . Çok güzeldi ve yeni kraliçe seçilmişti . Çok etkilendim . Bir süre sonra dost olduk . Ağabey kardeş gibiydik . ŞD Peki birbirinizden nasıl etkilendiniz? Ama benim için bir ağabey gibiydi . Bir Teselli Ver adlı şarkı yeni çıkacaktı . Ben de şakayla karışık çok satarsa ne alırsın diye sormuştum . Bu esprim karşısında çok güldü ve bana " Ne istersen " dedi . Bu arada Orhan'ın sevgi dolu olması beni etkiledi . Ben Orhan'dan sonra insanları sevmeyi öğrendim . OG Ben aralar evliydim ama mutlu değildim . Manevi olarak yardıma ihtiyacım vardı . Doktor bile Sevdiğin bir kadın sana yardım edebilir demişti . Halbuki biz dosttuk . Ben bir gün doktorun söylediklerini ağzımdan kaçırdım , Sevim beni teselli etmeyi görev bildi . Derken sıralarda ben boşandım ve ilişki başladı . Sevim'de beni etkileyen en güzel şey maraz derecesinde merhametli olmasıdır . ŞD Aynı evde yaşamaya ne zaman başladınız ? Çevrenizden tepki görmediniz mi ? Hiç zorlukla karşılaşmadınız mı ? OG 1965'ten sonra aynı evi paylaşmaya başladık . Bu arada görüşmelerimiz sırasında ben evli olduğum için tepkiler aldık , ama sıralar bir ilişki yoktu ki . Ben boşandıktan sonra aşk başladı . Dürüstçe söyleyeyim , Sevim'i gördüğüm zaman içim kıpır kıpırdı . Zaten Sevim sıralar assolistliğe hazırlanıyordu , film çekiyordu . Yani şöhretliydi . Ben de ona müzik derslerinde yardım ediyordum . SE Ailem Orhan'ı çok sevdi . Ben Bebek Belediye Gazinosu'nda assolist olarak çıkmaya hazırlanıyordum . İlişkimiz ciddi boyut alınca Orhan " Eğer benim karım olacaksan iki sanatçı bir ailede çok zor olur . Ama eğer bu hayatı tercih ediyorsan , zaman senin en büyük destekçin , ağabeyin olurum " dedi . Ama ben Orhan'ı çok seviyordum . Şöhret gözüme sivrisinek gibi geldi . Halbuki her şeyim hazırdı . Tuvaletlerimi zamanlar çok iyi bir ses olan Biricik'e hediye ettim . Yani sevgi her şeyin önüne geçti Şenay'cığım . Ayrıca ben kadere de inanırım . Önemli olan mutluluk ve huzur . İşte ben Orhan'da onu yakaladım . ŞD Peki biraz sanat yaşamınızdan söz edelim Orhan Ağabey . Müzikle tanışmanız nasıl oldu ? OG yaşında beni köpek ısırdı . 10 . iğnemi oluyorum , hademe yapıyor . Karnım ceviz büyüklüğünde şişmiş . Kaçtım , annem yakaladı . " Ne istersen alacağım " deyince ben de zaman mandolin istedim . Aslında kafamdan geçen bağlama fakat yaşta bir çocuk bağlamayı nereden bilsin ? Nitekim mandolin gelince , yüzümü buruşturup " Bunun sapı uzun değil " dedim . Ama yaşta bir opera hocası nezaretinde derslere başladım . Hoca Ukrayna Konservatuvarı'ndan mezun bir Türk mülteciydi . yaşıma kadar önemli çalışmalar yaptım . Sonra bağlamaya başladım . 10 yaşımda beste yaptım , 11 yaşında tambur çaldım . Bu arada caz ve klasik müzik de dinliyordum . ŞD Peki sesinizin güzelliğini nasıl farkettiler ? İlk plak ne zaman çıktı ? OG Ben şarkı söylemekten utanan bir insandım . Hatta . sınıfı bitirirken çalıp şarkı söylememi istediler , sahneyi terkettim . Ciddi anlamda 1968 yılında mikrofona geçtim ve Başa Gelen Çekilirmiş'i yaptım . Ardından Derdim Dünyadan Büyük , sonra da Sevenler Mesut Olmaz geldi . 1969'da Bir Teselli Ver hit oldu . Türk müziği ve çok sesli müzik yapanlarla çalıştım , ama daha zengin bir müzik arıyordum . Halkın ilgisi beni teşvik etti . Kendi potamda evrensel müziği birleştirdim . ŞD Azize Gencebay , ardından Sevim Emre ve iki tane aslan gibi evlat ; Altan ve Gökhan . Anlaşıyorlar mı? Altan fevkalade bir çocuktur . Huylarını babasından almış . En ufak bir kırgınlık bile olmamıştır aramızda . Çocukluğunda da bir arada kaldığımız zamanlar oldu , gittiğinde hep aramışımdır Altan'ı . Biz birbirimize düşkün bir aileyiz . Altan , Gökhan , gelinimiz Eda ve torunumuz hep sıcak ilişkiler içindeyiz . ŞD Örnek ilişkinizde ipler kimin elinde ? Evde kimin borusu ötüyor ? OG Demokrasi var . Ben saygılıyım . Feminizm şeklindeki yanlış değerlendirmelerin karşısındayım . İnsanız ve eşitiz . Karım da olsa zorlama yapmam . Bizim dededen kalma bir takım alışkanlıklarımız vardır , Sevim baştan beni öyle kabullendi . SE Pederşahi bir aileyiz . Babamızdan ne gördüysek evliliğimizde de aynı şeyi yapıyoruz . Ben hep Orhan'ın arkasında olmayı yeğledim zaten . Çok yoksul yetiştim , iftiharla söylüyorum , her şeyi Orhan'da gördüm . Evde şartlar eşittir ama baba sözü önde gelir . ŞD Sevim Abla , Orhan Ağabey nelerden hoşlanır , nelere kızar ? Evde nasıl bir insandır ? Ne yer , ne içer? Sevecen , iyi bir babadır . Evcimendir , tam bir kitap kurdudur . Astrolojiyle ilgilenir . Sabah kahvaltılarını çok sever . Günün en güzel öğünüdür . Bakla hariç yemek seçmez . Öğlenleri çorba içer . Kıymalı tarhana ve mercimek çorbasını çok sever . Her öğle yemeğinde bir tabak meyve yer . Akşam yemeklerinde beyaz et ağırlıklı beslenir . Aradığı bir şeyi bulamazsa kızar ama tepkisi kadar kuvvetli değildir . Titizdir . Özellikle pantolonunun ütüsüne çok dikkat eder , çift çizgi olduğu an kıyamet koparır ama geçer . OG Önce şu bakladan nefret etme hikayesini anlatayım . 15 14 yaşındaydım , bahçede birtakım tohumlar elime geçti , ben de onları ektim . Annem onların yabani bakla olduğunu , yenilmediğini söyledi . Yine de yetiştirdim , annemden de ısrarla yemeğini yapmasını istedim . Bir öğle vakti okul dönüşü baktım , eve kokudan girilmiyor . Midem bulandı , sorduğumda annem zorla pişirttiğim yabani baklaların kokusu olduğunu söyleyince tarihten itibaren bakladan nefret ettim . ŞD Sevim Abla nasıl bir insandır ? OG Sevim çok duygusal ve akıllıdır . Onda , bende olduğu gibi güvenilirlik çok önemlidir . Midesi çok hassastır , senin gibi koliti var , herşeyi yiyemez . Çok hamarattır , birçok insanı doyurabilir , ağırlayabilir . Çok güzel yemek yapar . Temiz ve titizdir . Dostlarını çok sever . ŞD Hiç mi kavga edip ayrılık yaşamadınız ? Dürüst olun lütfen . Çünkü Orhan Gencebay dürüsttür. Ben kindar değilimdir , hemen yanına gelirim zaten , barışırız . OG Ben tartışmaları uzatmak istemem . Kızgınlığım çoğu kez bende kalır . İşin büyüyeceğini anladığım an terkederim orayı . Sevim de kısa süre sonra sevgiyle gelir ve unutur gideriz . SE Yalnız bir keresinde bir kırgınlık yaşadık . Çok büyüktü . Film çekiliyordu . Benim bilmediğim bir şeyler olmuş . Müjde Ar'ın gün yeğeni ölmüş . Bir de fotoğraf var . Müjde'nin ağlarken Orhan'a sarılmış fotoğrafları çekilmiş . Biz de tatildeyiz . İnsanlar bir tuhaf bakıyorlar bana . Sonunda bir arkadaşım gazeteyi gösterdi . Aaa , Orhan , Müjde'ye sarılmış . Gayet samimi . Bir de " Bal gibi aşk " diye başlık . kadar birbirimizi seviyoruz ki öyle bir yazının çıkması mümkün değil . Çok hırçınlaştım . " Tekzip ettireceksin " dedim . Orhan anlattı olayı ama ben çok üzülmüştüm . Aslında Orhan çok düşüncelidir , sırf ben rahatsız olurum diye pek çok filmden aşk sahnelerini çıkarmış ya da hafifletmiştir . Orhan'a müthiş güvenim var . kadar ki , bugün bir tek kadın çıkıp " Ben Orhan Gencebay'la birlikte oldum " diyemez . ŞD 1961 yılında İstanbul Plak'a ortak oldunuz , sonra Kervan'a geçtiniz . Şu an kendinize ait bir müzik yapım şirketiniz var . Hiç şöhret kapılarını açtığınız isimler oldu mu ? OG 1980'den beri var müzik şirketi . Şu an oğlum Altan ile birlikteyiz . 15 yıldır pek çok sanatçının şöhret olmasında katkım vardır tabii . Başlangıçta Mine Koşan çok iyi bir ses ve yorumcudur . Albüm çalışmalarını beraber yaptık . 1965'de Muazzez Abacı'yla anlaştık , 1964'te şöhret oldu . Sibel Can 1985 1986 yılında çok severek transfer ettiğim bir isimdi , yaptığımız albüm 850 bin sattı . Sibel Can bana göre hem büyük ses , hem de bir numara . Kalbi de çok güzeldir . senede albüm yaptık . Çok başarılı olduk . Seda Sayan , İzzet Altınmeşe yine katkımız olan sanatçılar arasında . sene Sezen Aksu ile çalıştık . ŞD Müslüm Gürses'le önce atıştınız , sonra geçirdiği ameliyatın ardından ona ilk Geçmiş olsun dileklerini siz ilettiniz . Sanat dünyasındaki tartışmalara nasıl bakıyorsunuz ? OG Tartışmaları doğru bulmuyorum . Son zamanlarda böyle bir alışkanlık olmaya başladı . Polemiklerle gündem oluşturmaya çalışıyorlar , küçük hesaplar bunlar . Ben kimseye kötü söz söylemem . Üstelik Müslüm Gürses'i sayar ve severim , yanlış anlaşıldı . ŞD Sadece yorumcu kişiliğinizle değil , üreticiliğinizle de tanınıyorsunuz . Müzik adamı nasıl olmalı ? OG Ne yazık ki Türkiye'de çok fazla müzik adamı yok . Müzik adamlığı müziğin icrasını , aranjörlüğünü yapan , enstrümanını üst düzeyde çalan , fikirleri , yorumları olan , ses yorumculuğunu bilen , müziğin tüm işlevlerini yerine getiren kişidir . Solist de çok önemlidir . Şu anda komple çalışan insanlar var . . . Kayahan , Fazıl Say , Turhan Yükseler , Osman İşmen . . . Onlar sessiz kahramanlarımız . ŞD Arabeskin son dönemde light'laşmasına ne diyorsunuz ? OG Arabesk diye adlandırılan serbest çalışmalar , her şeye uyum sağlayabilen bir anlayışa sahip olduğu için çağdaşlığı yansıtan bir çalışmadır . ŞD Neden arabesk ? OG 1960'larda bu terim dilimize yerleşti . Arap esintili . Artık her şey arabesk olarak adlandırılıyor . Arap etkileri olsa bile kökeni batıya , Türk Halk Müziği'ne dayanır . Bu tanım yanlış aslında . Özgürlüğü yansıttığı için pop ve cazın içinde de yer alır . İdeal Aşk'taki pop şarkının benzerini 60'li yıllarda Severek Ayrılalım'da yaptım . 80'li yıllarda da Kır Gönlünün Zincirini . Batı normları ve Türk tarzını birleştiren bir şarkıdır . ŞD Aynı jenerasyondan sayılan Ferdi Tayfur , Müslüm Gürses sizin kadar varlıklı değiller . Neden ? OG Böyle bir şey söylemek mümkün değil . Para bende daima ikinci planda kalmıştır . Eğer parayı düşünerek yaparsak işimizi , sanat diye bir şey kalmaz . Önce ben dürüst çalışmalıyım . Ama beni ve çocuklarımı mezara kadar rahat yaşatabilecek maddi olanağa sahibim . En büyük arzum ise bir akademi kurmak . Benim fikirlerimi anlatan , iyi yetişmiş insanlardan oluşan . ŞD Kıyafetlerinizi Sevim Emre mi seçiyor , siz mi? Çünkü çalışmaktan zamanı yok . Yıllardır Nedim Koç giydirir Orhan'ı . Terziye beraber gideriz . Kravatı alırım , getirip bakarım , karar veririz . ŞD Pek çok insan rüküş olduğunuz kanısında . Siz ne düşünüyorsunuz? Tarzında çok da kaliteli şeyler giyiyor . Marka da giyer . Bisse de Armani de giyer . Her şeyin yakışanını bilir . Hiçbir zaman rüküş olduğunu görmedim . Gittiğimiz topluluklarda çok şık olduğumuzu , çok güzel giyindiğimizi söylerler . Böyle şeylere gülüyorum . Kimse kendini rüküş yapmaz . Aynada herkes kendine yakışanı görür . ŞD İdeal Kart reklamında bir rockseverle oynadınız . Sizin rock müziğe bakış açınız nedir ? OG Rock , batıdaki popüler kalıpların içindeki özgür çalışmalardır . Önce halk müziği ezgileri , sonra özgür çalışmalar oturtulur . Ben kendi özlerimi kullanıyorum . ŞD Özel gününüzde birbirinize aldığınız ilk armağanı hatırlıyor musunuz? Ama asıl sürpriz , çorabının içinden çıkan ve üzerinde Orhan yazan nişan yüzüğüydü . Benim için en değerli armağanlar ise özel günlerde Orhan'ın bana yazdığı şiirlerdir . Bunlardan bir kaçını ilk kez sana vereceğim . Hem de kendi el yazısıyla . Ben ise Orhan'a bir kolye almıştım , üzerinde Ayet el kürsi olan . Orhan bunu hep taşır . Ayrıca benim geleceğimi de düşünmüştür . Müşterek evlerimiz var . Zaten Şenay benim parada pulda gözüm yoktur . ŞD Bindiğiniz , gemi batıyor . Sevim Abla yüzme bilmiyor . Dalgalarla boğuşuyorsunuz ve kurtarma olanağınız çok zayıf . Ne yapardınız ? OG Elimden geldiğince kurtarmaya çalışırdım . Ya Sevim'i kurtarırdım ya da beraber giderdik . SE Bu gerçek . Bak , sana bir anımızı anlatayım . Bu da ilk kez duyulacak . Bir gün yolda yaralı bir kedi gördüm . Onu tedavi ettirip besledim ama beni tırmaladı . Veterinere götürdüm . " Kuduz olabilir , sokak kedisi " dediler . Dünyam yıkıldı . 10 gün süre verdiler . OG Dokuzuncu gün rüyamda Sevim'i kuduz olmuş gördüm . Onu ağaca bağlıyorum ve acı çekmesin diye beynine bir kurşun sıkıyorum . Ardından da kendimi öldürüyorum . Ter içinde kalktım . Ertesi gün heyecan içinde gelecek haberi bekledik . Bu arada Sevim yemeden içmeden kesildi , kilo verdi . Kedi kuduz olsaydı rüyam gerçek olacaktı . Sevinçli haberi akşam 11. ŞD Çeyrek asrı geçen birlikteliğiniz imrendiriyor . Gençliğe ne öneriyorsunuz böylesine uzun ve mutlu bir beraberlik için ? OG İnsan kendisiyle barışık değilse , kendine hayrı yoksa ilişkisine de yoktur . Ben hayatım boyunca kendimle barışık oldum . İnsanlar yalnız kendilerine ait değiller , çevrelerine de aitler . Daha net söylemek gerekiyorsa gençlere önerim şu olacak ; geçinmek ve böylesine uzun bir birliktelik yaşamayı düşünüyorlarsa öncelikle geçinmeye niyetleri olsun . Kendilerini geliştirsinler , aşmaya çalışsınlar . SE Karşılıklı sevgi , saygı , uyumlu olmak çok önemli . Kadının kadın , erkeğin de erkek gibi davranması , yani herkesin kendine düşen görevi yerine getirmesi lazım . Seaside lider , Aces , Caffeco ve diğerleri . . . Çıkışta yine baba dostum , İzmirli iş adamı Erol Çehreli ve oğulları Murat ile Cevat'ın sahibi oldukları Seaside'a gittik . Plaj tıklım tıklımdı . Erol Ağabey'in sağ kolu Şafak ile konuştum . Seneye değişiklikler yapacaklarmış . Buranın işletmesi Altuğ Paker'de . Seaside yıllardır zirvede . Hafta sonu büyük partiler , konserler yapılıyor . Daha sonra bu yıl Çeşme Marina'da yer alan Caffeco'ya gittik . Dilek Melek Kublay kardeşler işletiyor . Muhteşem bir yer gerçekten . Akşamları bar ve restoran olarak hizmet veriyor . İtalyan mutfağı ağırlıkta . Dekorasyonu Dilek Kublay'ın kocası yapmış . İzmirli hemşehrim Dilek Hanım'ı kutladım . Mönüsü hesaplı , üstelik yok , yok . Salatalar , makarnalar , omletler , krepler , meyve ve tatlılar , sıcak , soğuk içecekler . . . Uğrayın . Telefon numarası ( 0151 ) 611 15 14 . İzmir'deyken Caffeco'nun Karşıyaka ve Alsancak'daki yerlerine gitmiştim . Oradakiler de meşhur . Çıkışta Pasifik Restaurant'ı gördüm . Denizin üstünde . Çipura veya levrek ızgara salata , meze 6. Ayrıca tüm et ve balık çeşitleri mevcut . Akşam bir duble rakı ile burada keyif yaptım . Telefon numarası ( 0151 ) 611 16 66 . Sahibi Berrin Saatlı , müdür Halil Saatlı , aşçı Ramazan Usta ve komi Aytaç'a memnuniyetimi belirttim . Gidin , siz de bana teşekkür edeceksiniz . Akşam yine Çeşme'nin in gece kulübü Polo 15'ün ortağı olan babası Celal Altınel'i temsilen işletmeciliğe atılan Burak Altınel'in ısrarı üzerine Aces'e gittik . Bu arada Polo 15'ü işleten İzmirli yakışıklı playboy Mehmet Özöner'i kutlamak gerek . Çünkü çok başarılı . Gelelim Ilıca'daki Aces'e : Sunucu ve oyuncu Cem Özer'in açtığı bu şık yer , yeni oturmaya başlamış . gece Cücü'nün karısı Demet ve Çiğdem Kayalı eğleniyorlardı . İtalyan mutfağı ve sushi ağırlıkta . Cem işlerin gelecek yıl daha iyi olacağı inancında . Kışın da İstanbul ile ilgili projeleri varmış . Ürdün Sarayı , Toner'e emanet Donjon'da parti , Yıldırım Mayruk defilesi yine olay olacak , Hande'den itiraf ; " Herşey oğlum için " , Ateşli ve Tatlı , Next'te Summer Diet , gece yaşamında eğlencenin gizli mimarları . . . Efendim , eğlence sektöründe yemek ve servis kadar müzik de önemli bence . Şüphesiz bunda DJ'lerin rolü büyük . Özellikle Hammam , Laila ve Reina tarzında en az restoran , bar , lokanta olduğu için gelen müşterinin kalitesine göre müzik sunmak özel yetenek ister . İşte bu özel yeteneklerden birkaç tanesini tanıtıyorum . İlerde diğerlerden de söz edeceğim . Laila'nın saat 15. Özel radyo istasyonlarında başlattığı kariyerini biraz da ekonomik özgürlüğü nedeniyle gece eğlencesine dökmüş . Başar'la birlikte DJ Emre Karakurt da müziğiyle Laila'ya gelenleri coşturarak atmosfere büyük renk katıyor . 1966 doğumlu olan DJ Emre , yıldır profesyonel olarak bu işi yapıyor . İstanbul gece yaşamına hizmet veren birçok barda , kulüpte çalışan Karakurt geçmişte prodüksiyon sorumlusu ve özel bir dans müzik istasyonunda da DJ'lik yapmış . Nişantaşı Circus'tan sonra Laila'da çalışmaya başlamış . Aynı zamanda Yeditepe Üniversitesi Radyo TV Sinema Bölümü öğrencisi . İstanbul'da eğlencenin tarihi konulu bir belgesel için var gücüyle çalışıyor . Laila'da bu yaz sezonunda Nez'den Turkish Delight , Dejavu'dan I Can't Stop , Shakedown'dan At Night'ın en çok çalınan parçalar olduğunu belirtiyor . Yıllardır Şamdan'dan tanıdığım iki pırıl pırıl genç yetenektir Ayhan Kıray ile Burak Yontarkol . Bu yıl Etiler Şamdan'ın Hammam'ın içinde yer alması nedeniyle Hammam'ın müzik direktörlüğünü yürütüyorlar . Ayhan 1988 senesinden beri Etiler Şamdan'da , bu işi de başarıyla yapıyor . Bir sezon Çubuklu 19 ve Taksim Night Park'da çalışmış , radyolarda çeşitli programlar yapmış . Ayhan üç yıl önce kurduğu müzik organizasyon şirketi ile pek çok mekanın müzik işlerini de başarıyla yürütüyor . Ayhan ile birlikte yıldır Etiler Şamdan'ın müziğinde başarıya imza atan Burak Yontarkol da bu yıl Hammam'ın farklı konseptine müziğiyle hizmet veriyor . Burak 1965 yılında İstanbul'da doğmuş ve pek çok ünlü mekanda çalışmış . Küfe , Escobar , Reşatpaşa Konağı bunlardan sadece birkaçı . yıldır da Etiler Şamdan'da çalışan Burak , 105. Hem de 1. 51 yaşında olan Selim Sertkaya ise aslında Uludağ Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu . 16 yıldır profesyonel olarak DJ'lik yapıyor . Reina'dan önce Havana , Escobar , Bodrum Ginger gibi yerlerde müzik yapmış . Reina'da çaldığı müziğin tarzının commercial olduğunu ama erken saatte lounge ve etnik tarzda müzikler çaldığını söylüyor . İlerleyen saatlerde ise ortama göre club sound'a dönüyor . En büyük amacının gelenleri coşturmak olduğunu söyleyen Selim'in müziği zamanla oturdu ve başarısını katladı . Bodrum Sasha , Antalya Ally , Kuşadası cam gibi mekanların da müzik sorumlusu olan Selim , dünya müziğini takip ettiğini ve yarışının kendisiyle olduğunu belirtiyor . Donjon'da parti , Nişantaşı'nda Next farkı , " Ateşli ve Tatlı " Efendim , bizim Seba'da komşuluk ilişkileri gerçekten çok güzeldir . Ama ara sıra nazara geliyoruz herhalde ; çirkin dedikodular oluyor . Ben kendimi hep dışarda tutmaya çalışıyorum . Neyse , geçenlerde , Türkiye'nin genç tekstilcilerinden sevgili Melih Menase'nin dünya tatlısı eşi Linda'nın doğumgünü vardı . Hep birlikte son günlerin popüler mekanlarından olan Hisar'daki Donjon'da buluştuk . Yaklaşık 10 kişiydik . Buranın işletmesini yapan sevgili Erdal Erdinç bu parti için özel bir mönü hazırlamıştı . Şefin özel sosu ile yapılmış , içinde mititi köfte , patates kroket , sigara böreği , sosis olan bar tabağı geldi önce . Ardından mevsim salatası . Ana yemekte üç seçenek sunuldu ; Köfte , sebzeli şinitzel ve Cafe de Paris soslu steak . Göksel Arsoy'un güzel kızı Aşkım Sağıroğlu ve kocası Ferit , benim kankam ve ünlülerin saç doktoru Veysel Şenel ile karısı Aynur , Dr . Mahir Kenduşim , Ersin Tutman , Aziz Bahtiyar konuklar arasındaydı . Gece , Baltalimanı'ndaki Şaziye'de , yine komşumuz olan Alex'in şarkılarıyla son buldu . Bence Donjon keyfini siz de yaşayın . Telefon numarası ( 0111 ) 186 19 10 . Nişantaşı Intermed'de mamografi çekimlerim vardı . Baktım sonuçlar olumlu , kendimi ödüllendirmek için Nişantaşı'ndaki en sevdiğim cafelerden biri olan Next'e gittim . Yan tarafında 10 yıllık dostum Ergin Tanca'nın da çok şık bir ayakkabı mağazası olduğundan bir taşla iki kuş vurdum . Next'in dünya beyefendisi sahibi sevgili Süleyman Düvenci mekandaydı . Next'in butiği yeni sezona yıldırım hızıyla giriyor . Next Cafe'nin iç dekorasyonu yenilenmiş . Plazma televizyon konmuş , yeni müzik düzeni de Panasonic tarafından yapılmış . Buraya ne zaman gitsem mutlaka bir ünlü ile karşılaşırım . Hande Ataizi , Güzide Duran İlker İnanoğlu , Kenan Işık , Canan Yaka , Gülben Ergen buranın müdavimleri arasındalar . Şef Nejat Erlüs ve salon sorumlusu Kemal Kaplan yeni mönüleri ile ilgili bilgi verdiler . Yaz için hazırlanan Summer Diet Menü gerçekten çok başarılı . Mönünün tamamını yeseniz toplam 650 kalori almış olursunuz . Sevgili Ergin ile ne var , ne yok söyledik . Haşlanmış mevsim sebzelerinden meydana gelen ve fiyatı milyon lira olan sebze tabağı 95 kalori , mevsim sebzeleri ile verilen haşlanmış piliç 105 kalori . Pilicin fiyatı 5. İçinde karışık yeşillik üzerine haşlanmış piliç , dana jambon , kaşar , beyaz peynir olan çoban salatası 150 kalori ve fiyatı 6. Kalorisi 110 olan piliç göğüs şiş 6. Yoğurtlu , naneli , dereotlu semizotu salatası 4. 115 kalorili Next diet tabağı ise 6. Göbek marul üzerine haşlanmış piliç mozzarella , baharatlı , garnili ve soyalı peynirden oluşuyor . Nişantaşı , Teşvikiye , Osmanbey'de oturanlar , iş sahipleri , çalışanlar ! Next'in diet mönüsü hem her keseye uygun hem de çok lezzetli . Telefon numarası ( 0111 ) 146 80 45 . Bu hafta bir de film izledim ; " The Sweetest Thing Ateşli ve Tatlı " . Sinema eleştirmenlerini okumadan gittim . Zaten bir iki isim dışında eleştirmenlerin yazdıklarına pek önem vermem . Oyuncular ; Cameron Diaz , Christina Applegate , Selma Blair gibi iyi isimler . Üstelik 1001 filmi . Ama inanın , zamanıma yazık oldu . İçinizde bu tarz komedi filmlerinden hoşlananlar olabilir ama film bana göre değildi . Cameron Diaz'ın aşk arayışını anlatan filmi izleme tercihini sizlere bırakıyorum . Benden no comment . Türk mankenler ağırlıkta , Savaş'ın yeni görevi Modanın duayeni Yıldırım Mayruk sohbetinden müthiş keyif aldığım insanlardan biridir . Geçtiğimiz gece yine birlikteydik . Sağ kolu ve ortağı Barbaros Şansal ile birlikte hummalı bir şekilde Kasım'da , yani seçimin ertesi günü yapacakları defile ile ilgili çalışmaları yürütüyorlar . Seçimin hemen ertesinde böyle bir defilenin olmasını aslında biraz yadırgadım ama Barbaros iddialı . Büyük bombaları varmış . 50 . koleksiyonlarının sergileneceği defile , iki gündüz ve bir gece galasıyla son bulacak . Yaratıcılık asla demokratik değildir başlığını taşıyan defilede Türk mankenler ağırlıkta olacak . Sema Şimşek , Yerli Cindy Tülin Şahin , Cansu Dere , Aysun Kayacı . . . Reina'daki yemekte masaya Hande Yener geldi . Orhan Gencebay'ın doğumgününde de karşılaşmıştık . gece Reina'nın DJ'i Selim , Hande'nin yeni albümüne ismini veren Sen Yoluna Ben Yoluma'yı patlattı . Orhan Ağabey de şarkıyı çok beğendi . Hande , Yıldırım'a " Beni hep rüküş seçiyorlar , Allah aşkına söyleyin , bu kadar kötü mü giyiniyorum ? " deyince Yıldırım her zamanki kibarlığıyla " Bu gece çok şıksınız " cevabını verdi . Bunun üzerine Hande " Şenay Abla , herşey oğlum Çağın için . Amacım onu iyi okullarda okutmak ve başımı sokacak bir ev almak . Bu nedenle de acayip çalışıyorum . Şıklık , rüküşlük umrumda değil " dedi . Sen Yoluna Ben Yoluma " adlı albümünü şoförüyle getirtti bana . Yemek sonrası Laila'ya geçtik . Baktım ; Türkiye'nin en ünlü mimarı , özellikle sosyetenin yakından tanıdığı bir isim Mustafa Toner bir grup arkadaşıyla hararetli hararetli sohbet ediyor . Bugün Hammam , Laila , Mirror , Şans , Şamdan gibi pek çok eğlence mekanına imzasını atan Toner şu günlerde tam köşe'ymiş . Yaklaşık milyon dolara Philip Morris sigaralarının tanıtım ve bayilerinin dekorasyon işini almış . Asıl önemlisi ; son günlerde dillerde olan Ürdün Kralı Abdullah Bin Al Hüseyin'in Amman'daki sarayının dekorasyonunu yapıyormuş . Kral , özel uçağını Toner'e tahsis etmiş , ünlü mimar sık sık Ürdün'e gidiyormuş . Bir arka masada sevgili Savaş Kalafat ve güzel karısı Menend'i gördüm . Savaş , İnterbil Medya Grubu'nun çıkardığı aylık sosyete ve magazin dergisi Sole'nin başına geldi . Grubun başkanı Murat Bilican çok iyi etti bence . Savaş gerçekten çalışkan , dürüst bir isim . Buradan kendisine başarılar diliyorum . Efendim , bugünlük de bu kadar . YARIN , YANİ PAZAR BİZİM DÜKKAN KEPENK İNDİRİYOR . YILDIR SENELİK İZNE ÇIKMADIM , HAFTA SONLARI İŞ KAÇAMAKLARI İLE İDARE ETTİM . ARTIK MİNİCİK DE OLSA BİR DİNLENMEYE İHTİYACIM VAR . Aslında yine bir iş gezisi ama hiç olmazsa İstanbul'un keşmekeşinden uzak olacağım . da bir şeydir . En güzel günler sizin , artanlar benim olsun , kalın sağlıcakla . Çeşme'de eğlence tam gaz Akınlar'ın süper daveti , Bodrum'da Mey ve Atılay Balık Restoranı , Grand Hotel Ontur , Taş Bahçe , Seaside , Le Bouquet , Polo 15 , Aces Restaurant Bar , Dharma , Caliante . . . Efendim , mini minicik seyahatime ne kadar çok mekan ve eğlence yeri sığdırdım , anlatamam . Eeee , bu işi iyi bilmek gerek . Bugün İstanbul gibi koca bir kentte , gecede 11 15 mekan dolaşıyorsam , bu yaptığım düzgün programın sonucudur . Bir kere gezeceğim yerleri Taksim , Ortaköy , Sarıyer veya Sarayburnu gibi bölgelere ayırıyorum . Her bölgede yer alan bar , restoran ve gece kulüplerinin listesini çıkarıp koyuyorum cebime . Herkesin gönlünü ettiğim gibi kimseye de haksızlık yapmadan sizlere bu renkli dünyadaki görüntü ve dedikoduları yazıyorum . Tatil yerlerinde fotoğrafları kendim çekiyorum . Neyse , bu kadar methiyeden sonra gelelim sadede . Cumartesi günkü yazımda Bodrum'un bitmediğini söylemiştim . Araya İstanbul girince , Çeşme anıları ile birlikte Bodrum'a nokta koymak istedim . Hep yazdığım gibi , Bodrum'da Dodo Beach ve Havana favori yerlerim . Ee bir yanda Ali Sayar , öte yanda Emre Ergani , keyif alıyorum . Bodrum'daki son günümde Dodo'ya uğradım . Sırdaşım İsmail Akkaya'nın kızkardeşi Tansel ve eski milli manken olan televizyon oyuncusu Senem Kayra ile buluştum . Sevgili Tansel benim de kardeşim gibidir . Hep beraber , bir yıldır gitmediğim Atılay Balık Restaurant'da aldık soluğu . Sağolsun , kapılarda karşıladı Atılay . Geçen sene kendisi için yazdığım minik yazıyı çerçeveletip asmış . Atılay'ın , Göltürkbükü'nde , denize sıfır , minik ama tertemiz bir moteli var . Şef Murat Oğan , garson Şefik masayı donatmışlardı . Atılay Beytorun " Abla , saat 11. Şu köşedeki incik boncuk satan hanımlar da öyle . Hayranların " dedi . Valla kendimi bir an Gülben Ergen , Petek Dinçöz filan sandım . Aaa , bir baktım , imza dağıtıyorum . Atılay , yıldır Girit mutfağından örnekler sunuyor . Yaptıkları bir yemek var ki müthiş lezzetli ; ahtapot üzerine eritilmiş kaşar dökülüp otlarla süslenerek servis yapılıyor , of of . . . Ayrıca karides ve yengeci haşlayıp balık dolması yapmışlar . Üç kişi , 50 milyon lira hesap geldi . Atılay almak istemedi ama Tansel zorla ödedi . Telefon numarası ( 0151 ) 566 50 95 . Çıkışta Mey'e uğradık . Buranın patronu Ufuk'a sözüm vardı . Bereket yoktu , yemek yemediğimiz için kırılacaktı . Mey , 1985'den beri Göltürkbükü'nün lideri . Özel yemeği , deniz ürünleri pilavı . Tok karnına bile yiyorum . Bir ara Mey'in sahipleri Suzzy Ufuk Gökgöz , Bebek'de yer açmışlardı . Çok da başarılı olmuşlardı ama kapattılar . Şimdi İstanbul'da bir yer açacaklarmış . İşletme müdürü Salih Oturak , salon şefi Serdar Biçer ile sohbet ettim . Mey'in telefon numarası ( 0151 ) 566 51 18 . Sörften sonra termal Sağolsun , Ali Sayar'ın tahsis ettiği bir araba ile Bodrum'dan Çeşme'ye geçtim . Direksiyonda sevgili Tuncay vardı . Tuncay ; Bodrum Polo 15 ve Dodo Beach'in dış güvenlik ekibinin başı . Laflayarak gittik , üç saat sonra Çeşme'deydik . Geçen gittiğimde çok memnun kaldığım için tercihim , yine Grand Hotel Ontur oldu . Buranın Genel Müdürü Ahmet İllez , Ön Büro Müdürü Levent , resepsiyonist Bora , Ahmet'in sekreteri Sibel Kam , bell boy Hakan ile artık aile gibi olduk . Otel doluydu . Rezervasyon yaptırmadığım için biraz bekledim , hemen oda ayarladılar . Bir de baktım , tesadüf bu ya , geçen sefer kaldığım odaydı . Bana Ontur'u sevdiren sevgili Cücü ( Cüneyt Kurt)'dür . Cüneyt , Ontur'un plajı ve beach'ini işletiyor . Ontur'un sahilindeki Le Bouquet'nin ve Çeşme'nin en popüler beachlerinden olan Seaside'ın içindeki Bistro'nun da patronu . Benim gittiğim gün sevgili Ahmet İllez'in bir toplantısı vardı . Konuk oldum . İzmir Valisi Alaaddin Yüksel'in liderliğinde , Turizm Bakanı Mustafa Taşar'ın katkılarıyla , jeotermal çalışmaları için 1. Çeşme'nin kuruluş tarihi olan 16 Eylül'de Ilıca , Boyalık , Dalyan bölgelerine termal suyunun yetiştirilmesi ve Çiftlikköy gibi diğer bölgelerin bu olanaklardan en kısa sürede faydalandırılması kararı alındı . Bundan böyle Ege'nin incisi Çeşme , denizi , kumu ve dünyaca ünlü sörf turizmine termali de ekleyecek . Ve uluslararası turizme 11 ay hizmet verecek . Onur İnşaat Grubu'nun oteli olan Grand Hotel Ontur , önümüzdeki sezon termal ve güzellik merkezlerini hizmete sokacak . Çeşme Turistik Otelciler Birliği toplantısında Başkan Veysel Öncel , Başkan Yardımcısı Ahmet İllez , Yakup Demir , Seyyar Kırmızısakal , Mustafa Eryaman , Muazzez Sancak , Nadir Ergun , Remziye Kısa , Osman Dizdar ve Şenol Yımaz vardı . Hayırlısı . Ontur'un telefon numarası ( 0151 ) 614 00 11 . akşam sevgili Cüneyt Kurt ve Polo 15'lerin ortağı sevgili Süslü Celal'in ( Altınel ) en az kendisi kadar yakışıklı oğlu Burak ile birlikte Le Bouquet'de yemek yedik . Cüneyt , Le Bouquet'nin öyküsünü anlattı . Cücü bu restoranı açarken güzel karısı Demet Söz'den ayrıymış . Mekana , onun adının Fransızca'daki karşılığı olan Le Bouquet'yi koymuş . Masaya birkaç dost daha geldi . Çeşme'de herkes ses kısıtlamasından yakınıyor . Cüneyt , ABD'de yapılan uygulamanın bizde de yerleşmesini istedi . Ses ölçümü kolonların dibinde değil , mekanlardan rahatsız olanların evinin önünde yapılıyor . gece masaya mutfak şefi İsa Aslan geldi ve mönüyü saptadı . İlk kez tavuk şinitzel yedim , ağır geldi . Şef Metin Tandoğan , Cücü'nün mekanlarının genel koordinatörü Alican Oktürk , Genel Müdür Göknay Eyüpoğlu , şef Sunay Tekulus ile sohbet ettik . DJ David gitmiş , yerine Neo ve Love'ın DJ'i Jam gelmiş . Çocuk çok güzel çalıyor Allah için . Evliliğe babadan rest Yollardaki maceramız bugün sona eriyor . Ama ben bu yolculuğa çıkmadan önce günlük fast food iş seyahati yapmıştım . İlk durak Bodrum'du . Ardından da . . . Hadi sizi merakta bırakmayayım , Kos'a geçtim . Acayip de eğlendim . Yalnız bu yaşadıklarım hep üç aylar öncesine denk geldiği için özellikle Kos'da tabir caiz ise içkinin de dibini buldum . Dostluğundan her zaman müthiş keyif aldığım sevgili Ali Sayar , Polo 15'lerin , Darüşşafaka GYMS Tesisleri'nin ve Zincirlikuyu'daki La Pergola'nın ortağı olan sevgili Necdet Göral " Kos'da 1005 yazı için bir yer bakacağız , sen de gelirsen seviniriz " deyince atladım . Hiç olmazsa sizlere değişik bir eğlence yöresinden farklı haberler vereyim istedim . Gittiğime de değdi doğrusu . Ama öncelikle Bodrum'da sezonu nasıl kapattık , onu anlatayım . Bir kere Bodrum eylül ayında çok daha güzel oluyor . kalabalık ortadan kalkıyor ve yabancı turist ağırlıklı oluyor . Bir de Bodrum'un yerlisi var . Önce Flipper Tatil Köyü'ne uğradım . Buranın eğlence müdürü sevgili Besim Kazodo'ya sözüm vardı . Tabir caiz ise Flipper yıkılıyordu . Devre mülk sistemi olduğu için boş yer yoktu . Arto da iki günlüğüne yorgunluk atmaya gelmiş , havası yerindeydi . Sahneye çıkıp güzel bir program yaptı , ortalığı esprileri ile kırıp geçirdi . Sabah çok erken saatte tekne ile Kos'a geçeceğimiz için limana da yakın olması nedeniyle çoğu kez olduğu gibi yine Manastır Oteli'nde kaldım . Ama işletme değişmiş . Çok üzüldüm . Manastır , buranın sahipleri sevgili Sadri Yüksel Şener çiftinin çocuğu gibiydi . Artık uğraşmaktan ve bol bol konuk ağırlamaktan bıkmış olacaklar ki üç yıllığına oteli Cande Turizm&Sanayi'ne devretmişler . Cande'den Ersin Uluevli ile biraz sohbet ettik . Yeni personel de çok şeker ama gözüm hep eskileri aradı , boynum bükük kaldı . Sevgili Ali Sayar , Bodrum'da öyle güzel yerler keşfetmiş ki . 10 yıldır Bodrum'a gelir , giderim , güneşin batışını ilk kez böylesine muhteşem bir yerden izledim ; Gümüşlük'deki Limon Restaurant&Cafe . Sahibi Candan Aslanbay eski bir meslekdaşım . En son Kim Dergisi'nde çalışmış , yani bizim DMC'den çıkma . Limon , Bodrum'un Gümüşlük Köyü'nde , antik şehrin tepesinde çok sıcak , küçük bir kafe . Tahta iskemleleri , masaları , yumuşak minderlerle donatılmış kanepeleri , hasırların üzerine atılmış yastıklarıyla sizi müthiş rahatlatıyor . Antik Çağ'da Yunanlılar'ın limonu düğün törenlerinde hoş kokulu bir iksir olarak kullandıklarını , bu meyvenin sinirlere iyi geldiğini , gebe kadınları yatıştırdığını , çarpıntıları dindirip hazımsızlığa ilaç olduğunu ünlü Türk hekimi İbn Sina'nın keşfettiğini söyleyen Candan hayatından çok memnun . Candan Hanım'ın özel olarak yaptığı şuruplar , çaylar , incirli ve limonatalı votka , çilekli likör , dağ kekiklerinden çay , mısır unundan yapılan kekler , tarçınlı kurabiyeler yerli yabancı turistin vazgeçemediği lezzetler olmuş . Fiyatlar gerçekten çok komik . Etli yaprak sarması , falafel , otlu börek , çökertme kebabı , deniz börülcesi , benim yemeğe doyamadığım kabak çiçeği dolması ve daha neler neler . . . Yemekler , içkiler enfes . Limon'da bulduğunuz huzur bütün elektriğinizi alıyor . Limon'un telefon numarası ( 0151 ) 594 40 44 . GSM ( 0555 ) 655 66 60 . Limon'a mutlaka uğrayın . . . Sezon çok kısa sürdü , geleceğin Bodrum Belediye Başkanı Limon sonrası biraz turladık . Bu arada Serdar Ortaç , Bodrum'da son gece 650 kişiye şarkı söyledi . Gerçekten büyük başarı . Zevk Sefa'da Fatih Ürek ve Asena beklenilen işi yapamamışlar . Turlara çalıştıkları için kapıdaki görevliler kan ağlıyor . Çünkü herşey içinde 10 15 milyon veren yerli ve yabancı turist giderken masadaki son birayı ya da şarap bardağını bile alıyormuş . nedenle bahşiş nerede ? . . En iyi iş yapan Polo 15 ile Askh olmuş . Sevgili Erhan , Erkan Gürel ile Bülent Kalyoncu'nun ortak olduğu Askh'da çıkan Gülşen ve Rober Hatemo bir hafta daha programlarını uzatmışlar . İki gün önce de Deniz Akkaya , kız arkadaşı Bike ile delice eğlenmiş Ship Hoy'da . Yalnız gece Kenan Doğulu ile olan samimiyeti dillerde . Polo 15 ve Havana'nın kapanış gecesinde de Deniz bütün bir sezon yapamadığı çılgınlığı yapmış . Delice dans etmiş ve pistten inmemiş . Akşam , ilk kez gittiğim Ortakent Yahşi Beldesi'nde denize sıfır olan Palavra Balık Restaurant'a davetliydik . Ortakent Belediye Başkanı Mehmet Kocadon ve karısı bizi ağırladı . Başkan çok genç ve yakışıklı , üstelik de insanı etkileyici bir ses tonu var . Ortakent Yahşi ; Zevk Sefa , Polo 15 gibi pek çok gece kulübünün bulunduğu bölge . En büyük avantajı eğlence yerlerinin , plaj ve evlere uzaklığının 5. nedenle görüntü kirliliği yok . Dengeleri iyi sağlamışlar . Başkan bu konuda hayli iddialı . Zaten halk da Mehmet Kocadon'u geleceğin Bodrum Belediye Başkanı olarak görüyor . Bir ağa çocuğu . Babası Türkiye'nin ilk üniversite bitirenlerinden ve üç lisan biliyor . Kendisi de iki lisan biliyor ve yüksek okul mezunu , eşi öğretmen . Bodrum'un yarısı Kocadon Ailesi'ne ait . Yahşi'de Fransız Tatil Köyü , Bodrum'da Mali Bar , Yağhane , Kocadon Restaurant , Episkopi . Hasta Fenerbahçeli olan Başkan iki yıl da Fenerbahçeliler Derneği'ne başkanlık yapmış . İki kız babası . Sohbet birden Başkan'ın ve Neco'nun Fenerbahçeli , benim ve Ali'nin de Galatasaraylı olmamız nedeniyle spora dönüştü . Ortalığı tüm Polo 15'lerde Güvenlik Sorumlusu olan sevgili Ragıp Karalı yatıştırdı . Neyse , Başkan Kocadon herkesten önce görüntü kirliliği yaratan inşaat sektörünü ve arazi mafyasını kontrol altına almış , hatta bu uğurda tehditlere bile aldırmamış . Her yıl halkına , kendi bölgesinde olan bar ve gece kulüplerinde çalışan sanatçıları toparlayıp konserler düzenliyor . Parası olmadığı için bu tip eğlence yerlerine gidemeyen ya da orta yaşın üzerindeki vatandaşlarının ayağına eğlenceyi getiriyor . Başkanın bir de kilise projesi var . Bu konuyla ilgili İzmir'deki Alman Konsolosluğu ile görüşmüş . " Bize nasıl dış ülkelerde dini vecibelerimizi yerine getirmek için gereken hakkı tanıyorlarsa , biz de buradaki yabancılara aynı hakkı vermeliyiz . Bodrum'a yaklaşık 1500 yabancı yerleşmiş durumda . Hatta birçoğunun hanımı da Türk . Bodrum'da evlenenler de var . Kısa sürede kilise projesini uygulayacağım " diyen Kocadon , Bodrum'da hiçbir yerde olmayan kilometrelik sahilin Ortakent'te bulunduğunu söyledi . Kumsalda hiç iskele yokmuş . Buradaki plajlar da halka açıkmış . Sohbet sırasında Ali ve Neco bu yıl sezonun çok kısa sürdüğünü , 65 gün olarak düşündükleri yaz eğlencesinin 40 günde bittiğini , bu nedenle de istenilen kârı sağlayamadıklarını söylediler . Ama yine de şükrediyorlar . Baktım , Palavra Balık'da bir köşede Lili Garih , bir hanım arkadaşıyla yemek yiyordu . Denizin üzerinde taze mezeler ve balık yemek , bir de üzerine rakı içmek müthişti . geceyi kolay kolay unutamayacağım sanırım . Mönüye ve fiyatlara sizin için baktım , çok rahat gidebilirsiniz . Bodrum Palavra Restaurant'ın sahibi Hüseyin Bayar , oranın köylülerinden . Sempatik bir adam . Telefon numarası ( 0151 ) 558 61 90 . Mali Bar Bodrum'da , Yunuslar Fırın , Cafe Bodrum Bodrum'da turlarken Mali Bar'a uğradım , sevgili meslekdaşım Mehmet Şehirli'yi gördüm . Mehmet buraya ortak olmuş . İstanbul'da ise Taksim'de Mali Bar'ın şubesini açacaklarmış . Bildiğiniz üzere Mali Bar , Mehmet Ali Erbil'in ağabeyine açtığı ve gürültü kirliliği nedeniyle Ahmet Ertegün tarafından kapatma cezası alan meşhur eğlence yeri . Bodrum esnafı ile görüştüm ve Ahmet Ertegün'ü sordum . İçlerinde 65 yaşında bir amca " Kim evladım ? " dedi . Bugüne kadar meydana inip de ne esnaf ile sohbet etmiş , ne de doğru dürüst alışveriş yapmış . Ahmet Ertegün'ü orada pek kimse sevmiyor anlayacağınız . Sabah çok erken yola çıkacağımız için geceyi kısa kestik . Saatin 08. Yavuz Demir gerçekten sevdiğim ve dostluğuna inandığım bir insan . Hemen bize Kos ile ilgili bilgiler verdi . Ali Sayar'ın dayısı , benim de yakın dostum olan Doğuş Holding'in koordinatörlerinden Özcan Uluyol bütün güzergahı ayarlamıştı zaten . Her geldiğimde uğramadan edemediğim Mustafa ve Talat Tatlıcı kardeşlere ait olan Yunuslar Karadeniz Unlu Mamüller'e girdik . Mustafa , sağolsun , bize kepekli , yulaflı açma , börek , simit , tatlı , tuzlu ne varsa kocaman bir paket hazırladı . Tekneyi beklerken eski bir dosta rastladım . Yeşim Salkım'ın evinde kız arkadaşlarıyla sık sık partiler verdiğini ve bol bol yemek yaptığını söyledi . Bu arada rahmetli Ayhan Şahenk'in kızı Filiz Hanım'ın Yalıkavak'da yaptığı saray yavrusu ev herkesin dilinde . Rüya gibiymiş . Bir dahaki sefere sizler adına mutlaka incelemelerde bulunacağım . Tabii korumalardan paçayı sıyırırsam . Şaka , şaka . Tam işlemlerimizi yaparken Cenk Eren aradı . da New York'a gidiyormuş . Bir ay önce beraber gidecektik New York'a . Neyse . Cenk de sit com yıldızı olmuş . Show TV için çekilecek olan Bir Tatlı Huzur adlı dizide başrolleri Bennu Yıldırımlar , Zerrin Sümer , Tardu Flordun ile paylaşacakmış . Dizide Cenk bir psikoloğu canlandıracak ama bence önce kendisinin bir psikoloğa ihtiyacı var . Şaka yapıyorum , vallahi şaka . Gümrükte işler gerçekten yoğundu . Bir kere sabah Bodrum'dan Kos'a gemi kalkıyor . Neyse ki Ali Sayar herşeyi ayarlamış da , sıraya girip 500 kişi arasında terlemeden işimizi hallettik . Günübirlik gidişlerde konut fonu yok ama bir gece bile kalsanız 65 milyonu bayıla bayıla ödüyorsunuz . Tek gidiş 55 , gidiş dönüş 48 milyon , aynı gün gidiş dönüş ise 41 milyon lira . Her gün düzenli olarak Bodrum'dan Kos'a 09. Yolculuk 50 dakika sürüyor . Kaptanımız Serdar Dağar hoşsohbetti . Baktım , milli dalgıç Yasemin Dalkılıç kaptanın kamarasında oturuyor . Biraz sohbet ettik . Hemşehrim , dünya şekeri bir kız . Ama yalnız . Kos'a günübirlik gidiyormuş . Ekim'de yeni bir rekor denemesi yapacakmış , Tek başına mücadele veriyor , yazık . Spor Bakanlığı'nın böylesi yeteneklere niye destek olmadığını bilemem . Gemide , tıpkı Sakız Adası'nda olduğu gibi epey motorsiklet ve bisiklet vardı . Çünkü Kos'da da en iyi ulaşım aracı bisiklet ve motorsikletmiş . Hatta Kos'da 15 bin tane kiralık motorsiklet varmış . Bu arada gemide cemiyet yaşamından tanınmış bir arkadaşla karşılaştık . İlker İnanoğlu'nun babası Türker Ağabey'in , Güzide Duran'ı gelin olarak istemediğini söyledi . Üzüldüm , çünkü Güzide yüreği çok iyi bir kız , üstelik saygılı da . Aslında onunla Antalya'da bu konuyu konuşmuştuk . Ben ona " Bu birlikteliğin sonunda evlilik var mı ? " diye sormuştum . da " Kısmet . Filiz Hanım sıcak bakıyor ama Türker Bey biraz soğuk " demişti . Evet , yarın Kos'da buluşmak ve sabaha kadar süren eğlence yaşamından çok özel kesitlerden söz etmek üzere hoş kalın . Güzel günler sizin , artanlar benim olsun efendim . Palm Beach Club , Dharma ve Caliante Gece fazla takılmadım . Sabah yine soluğu Le Bouquet'de aldım . Barış Aslan , Süleyman Sultan ve Mehmet Demir hafif bir kahvaltı hazırlamışlar . Çocuklar neredeyse 10 saat özveriyle çalışıyorlar . Ama İzmirli hemşehrilerim biraz pinti çıkmış ; milyon bahşiş veriyorlarmış . Ayıp , ayıp . Le Bouquet'nin öğle mönüsü de hoş . Akdeniz ve sezar salatası başı çekiyor . Sıcaklarda mantarlı ve kremalı fried mozzarella , patates kroket , chicken nuggets , sandöviçler . . . Hamur işlerinden önerilerim de penne arrabbiata ve fettuccini alfredo . Tatlılardan ise panna cotta ve banana split'i mutlaka tadın . Fiyatlar normal . Öğleden sonra sevgili Burak Altınel geldi ve beni dolaştırdı . Çeşme Alaçatı'da Palm Beach Club açılmış . İşletmeciliğini baba dostum , sevgili Nuri Yalçuk ( Bornovalı Nuri . Eski Lunapark , Dalyan Gazinoları'nın sahibi)'un oğlu Serkan Yalçuk yapıyor . Gündüzleri plaj , su sporları , snack bar ve Akdeniz mutfağı ile hizmet veriyor . Ayrıca Menekşe adı verilen bir set üstü nargile bahçesi var ki , bayılacaksınız . Ardından İstanbul'dan tanıdığım sevgili Tolga Çinkitaş ile Murat Tok'a ait olan Caliante Beach Club ve Dharma'ya gittik . Tıklım tıklımdı . Demet Akalın ile sohbet ettik . Annesiyle gelmiş , 10 gündür Çeşme'deymiş . Oradan ev almayı düşünüyormuş . Demet bir süre kız arkadaşlarıyla gezecekmiş . Yanındaki her erkeğin sevgilisi olarak anılmasından bıkmış . Şefler Ahmet Akçay , Serkan Ayvaz , Erzade Dağıdır aperatif bir şeyler hazırladılar ama bir bardak çayla yetindim . Dalyanköy'ün en güzel koyunda olan Caliante 1. Her akşamüstü 16. Jamaikalı bir grup konserler veriyor . Hafta sonları giriş milyon . Dharma'da ise salı geceleri Fatih Ürek , perşembe , cuma cumartesi geceleri İzel çıkıyor . Giriş 10 50 milyon . Sosyetede davet haftası , Taş Bahçe , Yeşim'i anlayamadım İstanbul'a döneceğim sabah , Şenocak Emlak'ın sahipleri Mimar Hasan Yüksektepe ve Nevra Şenocak ile buluştum . Beni Taşbahçe diye biryere götürdüler . Sahipleri Rabia Erda Çapan çifti ile Necibe Baykal . Harika bir yer . Sadece ekolojik ürünler kullanıyorlar . Çapar çifti hoşsohbet . Kumrucu Şevki ile fırında ortaklarmış . Pazar ve perşembeleri öğle saatlerinde ev yemeği var . Çiğ börek , gözleme , Çeşme mantısı , erişte , kumru , kahvaltı , omletler , krepler , sıcak soğuk içecekler . . . Fiyatlar mı ? Komik . 650 bin lira ile 1. Çıkışta , Çeşme'de oturan , ünlü giyim markası Kemas'ın sahibi olan Kemal Subaşı'na uğradım . Aynı sitede sevgili Yeşim Salkım'ın da evi var . Aaa , bir baktım orada . Akşam Bodrum'a dönecekmiş , dertleştik . İsyan ediyor . Hak verdim . Medyanın yatak odasına girmesi nedeniyle Paris'e yerleşmiş . Kızını da yanına almış . Reina'daki D'oeuf'ün sahibi Mehmet Aksel ile çok iyi dostmuş . Şarkıcılığı bırakmış . Butiği Türkiye'de değil , Paris'de açacakmış . Christion Dior ile prensipte anlaşmış . " Benim 15 yaşında bir kız çocuğum olduğu unutulmasın . Ayrılalı ay oldu . Selhan Aloğlu ile çıkmam hataydı ama bunalımdaydım . Bir dans ettim , ortalık karıştı . Yıllardır ayaklarımın üzerine basıyorum , bundan sonra da basarım . Bir erkeğe sırtımı dayamaya ihtiyacım yok . Benim dünyam , annem ve kızım Gizem . Hayatıma biri girerse koluma takıp ortaya çıkarım " diyen Yeşim'in isyanına üzüldüm . Fakat Yeşim yine Selhan'la barışmış . Açıkçası şok oldum . Dönüşte Adnan Menderes Havaalanı'ndaki CIP Salonu'nda Ceyda Kütükçüoğlu'nu gördüm . Tek başına insanlara hizmet vermesine defalarca tanık olduğum Kütükçüoğlu'na ilgililer teşekkür etmeli . Efendim , bu hafta sosyete dünyasında hareket ve bereket var . Ağustos Cuma akşamı Akın Tekstil ile Tekstilbank'ın sahipleri Haydar Güner Akın çiftinin Vaniköy'de eski yağ fabrikasından yapılan muhteşem yalılarında sosyetenin ağır topları buluşacak . İkramı Divan hazırlıyor ve bu konuyla ilgili Semahat Arsel özel olarak ilgileniyor . Yine sosyetenin en zarif simalarından olan Belma Simavi , Ağustos Cumartesi gecesi Domuz Adası'ndaki villasında geleneksel yaz davetini veriyor . Uçakların dolduğu ve Swissotel'de tek yatak kalmadığı konuşuluyor . Bazı ünlü konuklar da tekneleriyle yola çıkmışlar bile . Evet , bugünlük de bu kadar . Kalın sağlıcakla . Yaşamdaki en güzel ne varsa sizlerin , artanları benim olsun . %t11. Ama bütün olumsuzlukları aştık . Kuşak çatışmasını önledik . Çalışanlarım beni gece üçte bile arıyorlar . Telefonum 14 saat açık . Sabah işe geldiğinde merhaba bile diyemeyen çalışan istemem . Elli yıldır faaliyet gösteren bir grubun başına daha 56 yaşında geçmek zorunda kaldığını belirten Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk , " 1000 krizinde ben 56 yaşındaydım . Şirketin sahibi vefat etti . Grubun tüm faaliyetleri krizden en çok etkilenen sektörlerdendi . Bugün tüm bu olumsuzlukları bizim en büyük gücümüz olan Humanitas adlı İnsan Kaynakları şirketimiz ile aştık " dedi . Şahenk , kendisinin de mezun olduğu Feyziye Mektepleri'ne ait Işık Üniversitesi'nin İşletme Bölümü öğrencileri'nin karşısına , Doğuş Yayın Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Erman Yardelen ve Doğuş Otomotiv Holding Yürütme Kurulu Üyesi Şadan Gürtaş ile birlikte çıktı . Tüm katılımcıların Işık'lı olduğu seminerde aile olmanın ve beşeri sermayenin en büyük güç olduğunu ve insani özellikleri yaşatarak etik değerleri yıkmamak gerektiğini anlatan Şahenk , iş yaşamından ilginç örnekler verdi . Ferit Şahenk , babası Ayhan Şahenk'in kendisine her zaman Türkiye'nin merdivenle yukarı çıkmayı unuttuğunu ve asansörle yukarı çıktığını söylediğini hatırlattı . Gece yarısı bile arıyorlar Şahenk , " Türkiye'de 10 yıldır profesyonellik adına her şey yapıldı . Bir gün istediği primi alamayan çalışan , ertesi gün firmasını bırakıp gitti . Benim çalışandan anladığım ruhuyla bağlı olan bir aile ferdi " dedi . Çalışanda amatör ruha önem verdiğini belirten Şahenk , cep telefonunun 14 saat açık bulunduğunu , çalışanların gece üçte bile kendisini arayabildiğini ve dertlerini anlatabildiğini belirtti . NTV'den arkadaşım benden özür diledi Şahenk öğrencilerin Nasıl bir çalışan tipi tarif ediyorsunuz ? Ne gibi özellikler ararsınız sorusuna şöyle cevap verdi : " İnsani özelliklerini kaybetmemiş . Zor zamanlarda firmasının yanında olan , işini seven ve patronunu seven çalışanlar istiyorum . Sabah işe geldiğinde bir merhaba bile diyemiyorsa orada bulunmasının bir anlamı yok . NTV çalışanlarından biri bir iş yemeği sırasında yanıma gelerek özür diledi . " Siz kötü biri değilmişsiniz . Ben sizden nefret ederdim , özür dilerim dedi . " Kendisinin şirketin başına geçtiğinde köklü değişikliklere gitmediğini , ancak genelde bu tip bayrak değişimlerinde kuşak çatışması nedeniyle eskinin üstüne sünger çekildiğini anlatan Şahenk , Erman Yardelen ve Şadan Gürtaş'ın on yıllardır Doğuş'ta çalıştığını , emeklerinin bir kalemde silinip atılamayacağını söyledi . Koç ve Anadolu , strateji ustalarından brifing aldı Dünyanın en büyük bin şirketinin yöneticilerine hem danışmanlık yapan hem de bu yöneticilerden sağladığı bilgilerle para akışlarını inceleyen AT Kearney'in uzmanları , Koç ve Anadolu Grubu'na brifing verdi ABD'nin ve dünyanın önde gelen yönetim danışmanlığı firması AT Kearney'in bir alt kurumu olan ve şirketlerin üst yönetimlerine startejik danışmanlık veren Dünya İş Konseyi'nin ( Global Business Council ) Başkan Yardımcısı Paul . Laudicina , Anadolu ve Koç Grubu'na brifing verdi . Dünyanın en büyük bin şirketinin tepe yöneticilerine hem danışmanlık yapan hem de bu yöneticilerden topladığı verilerle , özellikle uluslararası sermaye akışlarını izleyen AT Kearney'e bağlı Dünya İş Konseyi'nin Başkan Yardımcısı Laudicina hafta sonu Türkiye'ye geldi . Yolsuzluk engel Koç ve Anadolu Grubu tepe yöneticilerine verdikleri brifing konusunda prensip gereği açıklama yapmaktan kaçınan Laudicina , dünyadaki ekonomik , jeopolitik , teknolojik gelişmeleri inceleyerek , ileriye dönük öngörülerde bulunan kuruluşlarının , talep üzerine Koç ve Anadolu Grubu'na brifing verdiklerini söyledi . Türkiye'yi de yabancı sermaye açısından izlediklerini söyleyen Laudicina , Çin'e doğru akan para miktarınında yüzde 15 arttığını kaydedetti . Paul Laudicina şöyle konuştu : " Rusya'ya da sermaye akışında ciddi bir artışın olduğunu görüyoruz . Türkiye Yabancı Sermaye Endeksi'nde 1001'de cazip 15 ülke arasında 15'üncü sırada yeralıyordu . Ancak krizin ardından sıralamada gerilere düştü . Türkiye'yi yabancı yatırımcılara sürekli soruyoruz . Dünya Bankası raporunda da yer alan bürokratik engeller , zorluklar ve yolsuzluklar nedeniyle planlarını ertelediklerini söylüyorlar . Ancak ben Türkiye için çok iyimserim . Çünkü ekstra fırsatları var . Bu özelliklerinin farkına varabilir , rekabette kullanmak için sorumlu davranırsa bence Türkiye'nin önü açılır . " Marketleri eve benzetin Dizayn uzmanları Trense ve Chaloner , Türk firmalara marketlerinde ev ortamı yaratmalarını tavsiye etti BonusCard'ın davetlisi olarak Türkiye'ye gelen ünlü tasarım şirketi Conran Design Group'un Yaratıcı Direktörü David Chaloner ve İş Geliştirme Müdürü Peers de Trense , Türk şirketlerine mağaza ve marketlerinde ev ortamı yaratmalarını önerdi . David Chaloner : " Benzin istasyonu , restoran veya giyim mağazası farketmez . . . Mekanın mimarisi , tasarımı , kullanılan görsel iletişim araçları çok önemlidir . Marketlerdeki departmanları , bir vücudun organları gibi düşünmeli . Her bölümde taze sıkılmış meyve suyu reyonları , taze ekmek ve yemek kokuları yayılmalı . Biz sebze meyve reyonlarında asla yapay ışık kullanmadık . Böylece ürünlerin tazeliği ve çekiciliği daha çok görülüyor . Evdeki sıcak aile ortamını mağazalara taşıdık " dedi . Banvit'in satışlarını dörde katladılar Trense ise Türkiye'de tavuk üreticisi Banvit ile yaptıkları çalışmayı anlattı . Trense , " Yenilikler için uzun süre yetkililerle çalıştık . Logoda tazeliği ve kaliteyi temsil eden renk değişimi yaparak başladık . Banvit bizden yeni bir kimlik istedi . Biz de açık ve temiz bir şekilde kimliğini vurguladık . Tazeliği yansıtan logo , her üründe farklı paket , çeşitler için ayrı reklam yarattık . Yeni kimliği Banvit'i en büyük . üreticiden 1. Süpermarket satışları da 4'e katlandı " dedi . Baltaşlar dünyaya örnek oldu Prof . Dr . Zuhal Baltaş , Prof . Dr . Acar Baltaş , Danışman Psikolog Yasemin Duman'dan oluşan Baltaş Eksen ekibi , HAS Uluslararası Konferansı'nda İşe alım sürecinde psikometrik testlerin iş performansını öngörmede sağladığı yararlar ve Türkiye'den bir başarı hikayesi başlıklı bir bildiri sundu . Kasım 1001 tarihinde ABD'de düzenlenen konferansta , yerel düzeyde kullanıma sunulan bir psikometrik testle ilgili adaptasyon , norm çalışmasının en etkin örneğinin Baltaş Eksen tarafından gerçekleştirildiği saptanarak dünya ülkelerine örnek olarak tanıtıldı . Baltaş Eksen ekibinin , bir ilaç firmasında Hogan testleri'ni kullanarak gerçekleştirdiği işe alım projesi sonucunda , satış temsilcilerinin performansındaki gözlemlenen yükseliş ve bir önceki yılın 11 aylık satış performansının , yeni işe alınanlar tarafından ayda yüzde 94'üne ulaşılmasını içeren deneyim büyük ilgi topladı . Kapalıçarşı'dan öğrendi , konferansta anlattı Müşteri avlamayı öğretmek için gelen ünlü guru Adam Morgan , kendisini avlayan Türk satıcılara hayran kaldı . Konferansında Kapalıçarşı üslubu çok iyi , geliştirin dedi Ünlü guru Adam Morgan , müşteri avlama tekniklerini öğretmek için geldiği Türkiye'de satıcıların müşteriyi dükkâna çekme konusundaki yeteneklerine hayran kaldı . Morgan , " Bir Kapalıçarşı uslubu var burada . Bunu geliştirmelisiniz " dedi . Morgan , Pazarlama Zirvesi 1001'de Büyük Balığı Yutmak : Meydan Okuyan Markaların Lider Markalarla Rekabet Etme Yolları başlıklı bir sunum yaptı . Sunumunda kaldığı otelde ve Kapalıçarşı'da gördüklerinden hayranlıkla söz etti . Her gittiği yerde yerel özellikler üzerinde duran Morgan , oteldeki hediyelik eşya dükkânı satıcısının , kapının önünde durarak geçenleri içeriye davet ettiğini anlattı ve Bundan çok etkilendim dedi . Üslubunuz var Kapalıçarşı'yı dolaşarak satıcıların tavrını izlediğini de anlatan Morgan , konferansında da bu konuyu anlattı : " Genelde bu türden oteller dünyanın her yerinde var . Ancak otellerdeki satıcılar içeride oturur ve hiçbir şeye karışmazlar . Buradaki satıcının tutumu beni etkiledi . Kapalıçarşı'da olduğu gibi müşterilere yönelik bir üslubunuz var . Bunun gibi size özel birçok yanı ön plana çıkarmalı . Türkiye kendi yerel özelliklerini ve değerlerini kullanarak uluslararası piyasalarda rekabet edebilir . " Büyük balığı yutmanın kitabını yazdı Morgan , küçük markaların ve firmaların pazarın liderliğini ele geçirmek konusunda ne gibi stratejiler izlemesi gerektiği ile ilgili Eatbigfish ( Büyük Balığı Yutmak ) konulu bir kitap yayımladı . Bu kitabı yazabilmek için küçük firmaların pazarda karşı karşıya kaldıkları 100 110 arasında değişik sorunu incelediğini ve bunları katagorize ettiğini belirten Morgan , küçük markanın pazar lideri olabilmesi için anahtar unsurun fark olduğunu savunuyor . Halkın markası seçiliyor Yürekli Eğitim ve Danışmanlık , bu yıl ilk kez gerçekleşecek bir yarışma düzenliyor . Yarışmanın amacı ise halkın Benim Markam dediği hizmet veya ürün markalarını seçmek . Ödüllere aday olabilmek için , markanın Türkiye'de en az üç yıldır faaliyet gösteriyor olması ve son bir yıldır çeşitli yayın organlarını kullanarak markasına yatırım yapıyor olması gerekli . Tercih ettiği markaya oy vermek isteyenler 10 Kasım 10 Aralık tarihleri arasında 0111 556 04 04 numaralı telefonu arayabilecekler . Başvuru süresi yarın sona eren yarışmanın sonuçları ise 11 15 Aralık'ta yapılacak olan Marka 1001 Konferansı'nda açıklanacak . Yenibir Akademi ücretsiz MS Office eğitimi veriyor İş ve insan kaynakları sitesi yenibir. Yenibir. www. Her türlü modern eğitim teknikleri ile zaman ve mekan sınırlaması olmadan etkileşimli bir ortamda sertifika eğitimi alma olanağı sunuyor . Yenibir Akademi ilk açtığı Bilişim Okulu'yla sunduğu zengin eğitim portföyünü , kısa bir süre içerisinde yabancı dilden , işletmeye , iletişimden , yönetim becerilerine kadar geniş bir yelpazede yeni okulların katılımıyla genişletmeyi planlıyor . İ Siemens AG'de ücretleri bir Türk belirleyecek Siemens Türkiye İnsan Kaynakları Direktörü Tuğrul Günal , merkezi Münih'te bulunan Siemens AG Kurumsal Personel Bölümü'nde Ücretlendirme ve Ek Gelirler Bölüm Başkanlığı görevine atandı . Siemens'in dünya çapında temsil edildiği 190 ülkenin ücret politkalarının sorumluluğunu üstlenen Günal , Siemens Türkiye'de 1989'da Tıp Tekniği Bölümü'nde göreve başladı , Günal , görev değişikliği öncesinde Peryön başkanlığı yapıyordu . Seminer Değişim ve liderlik Management Centre Türkiye , 10 Aralık 1001'de strateji konusunun otoritelerinden Richard . Pascale ile Business Week'in 1001'de değişimde liderlik konusunda bir numaralı guru olarak seçtiği John Kotter'i Türk iş dünyası ile buluşturacak . Pascale , Kaosun kıyısında sörf yapmak Kotter ise liderlik konusunda konuşacak . Haftanın kitabı Düşünceden sonuca Ernst & Young İnsan Kaynakları Danışmanlığı tarafından hazırlanan insankaynaklari. Hayat yayınlarından çıkan Düşünceden Sonuca İnsan Kaynakları adlı kitapta başarı öyküleri , insan kaynaklarının geleceği üzerine görüşler , çalışanların işlerinde kullanabilecekleri bilgiler yer alıyor . ÇALIŞANIN REHBERİ Emeklilik yaşı davası uzuyor Emeklilik yaşı ile ilgili son yasanın Anayasa'ya aykırılığı iddiasıyla dava açılmıştı . Davada son durum nedir ? İzmir Barosu avukatlarından . Ertan Akgün , 15 Mayıs 1001'de çıkan 4659 sayılı yasanın emeklilikte kademeli geçiş ile ilgili bir maddesinin Anayasa'ya aykırılığı iddiasıyla dava açmıştı . Akgün , 15 yıllık sigortalılık süresini 16 Ocak 1001'de doldurduğunu , bin işgününü tamamladığını , yasanın kabul tarihi olan 15 Mayıs 1001'ye göre emeklilik hakkını elde ettiği halde 4446 sayılı yasanın yürürlük tarihi olan Eylül 1999'un baz alındığını , yaş haddi nedeniyle emekli edilmediğini belirtmişti . Kasım 1001 tarihinde yapılan duruşmada , SSK'nın davanın Ankara'da görülmesiyle ilgili talebi reddedildi . Avukat Akgün , bu davanın çok sayıda insanı ilgilendirmesi nedeniyle duruşmanın yakın bir tarihe ertelenmesini istedi . Ancak İzmir . İş Mahkemesi , ilgili maddenin Anayasa'ya aykırılık iddiasını değerlendirmek üzere duruşmayı 11 Mart 1005 tarihine erteledi . Öte yandan AKP yetkilileri ile yaptığımız görüşmede , bu konuda özellikle ilk geçiş kademesi ile ilgili haksızlığı giderecek bir yasal çalışma içinde olmadıklarını gözlemledik . Axa Oyak , Ekol'ü seçti Axa Oyak , yaz aylarında açtığı konkur sonrasında beraber çalışacağı reklam ajansı olarak Ekol Reklam Hizmetleri'ni seçti . Daha önce çizgi üstü ve çizgi altı iletişiminde ayrı ayrı ajanslarla çalışan Axa Oyak , bundan böyle tüm iletişim faaliyetlerini Ekol Reklam Hizmetleri'yle yürütme kararı aldı . Mercedes çalışanı , izini bilgisayardan alacak Mercedes Benz Türk , çalışanlarını Login Yazılım'ın İnsan Kaynakları Yönetim Sistemi ile yönetecek . Sistem , Mercedes Benz Türk çalışanlarına , Web ortamından insan Kaynakları Yönetim Sistemi'ne ulaşarak eğitim , izin gibi taleplerini oluşturabilecekleri ve izleyebilecekleri bir ortam sunacak . Login ile yapılan sözleşmeye göre Mercedes Benz Türk'ün Davutpaşa , İstanbul Hoşdere ve Büyükçekmece , Ankara ve Aksaray gibi farklı bölgelere dağılmış işletmelerindeki çalışanlar Login İnsan Kaynakları Yönetim Sistemi ile takip edilecek . Sistemin içeriğini ; eğitim yönetimi , başvuru yönetimi , izin takibi , terfi ve transfer , bordro ve tahakkuk işlemleri ve bunların muhasebe sistemine entegrasyonu , hedef ve yetkinlik bazlı performans değerlendirme sistemi oluşturuyor . Proje doğrultusunda sözkonusu modüllerin impletasyonu kasım ayı içinde tamamlanacak . Neuhaus çikolata cafelerin ikincisi İstanbul'da açılıyor Belçika'nın ünlü el yapımı çikolatası Neuhaus'un 86 çeşit ürününün satıldığı çikolata cafe'lerin ikincisi İstanbul'da açılacak Belçika'nın , afrodizyak etkili 150 yıllık ünlü çikolata markası Neuhaus'un 86 çeşidinin satılacağı çikolata cafelerin ikincisi İstanbul'da açılacak . 1856'de Belçikalı bir eczacı tarafından kurulan ve el yapımı çikolataları ile ünlenen Neuhaus'u Türkiye getiren Global Gıda'nın sahibi Oğuz Şenol , ilk cafesini daha önce Ankara'da açmıştı . Afrodizyak etkisinin yanı sıra ilaç ve vitamin olarak tercih edilen Neuhaus çikolataların satıldığı Bilkent'teki ilk cafenin ilgi görmesi nedeniyle 1005'te İstanbul'da da cafe açacaklarını belirten Oğuz Şenol , İstanbul , Ankara ve İzmir'de 15 bayisi olduğunu söyledi . Kültürünü oluşturuyor 65 ülkede kendi mağazalarında satış yapan Neuhaus'u 1996'da Türkiye'ye getirdiklerini belirten Oğuz Şenol , çikolata kültürü oturtmaya çalıştıklarını ifade etti . Şenol , " Türkiye'de çikolatanın kilosu ne kadar diye soruyorlar . Dünyada zevk için birer , ikişer adet satılıyor . Bizde adetle almak ayıp . Yarım kilo , bir kilo alıyorlar . Bu durumu değiştirdiğimize inanıyorum " dedi . Endeavor Global Türkiye'ye geliyor Yetenekli girişimcilere desteğiyle tanınan Endeavor Global adlı kuruluş , Türkiye'yi 1005 programına aldı Gelişmekte olan ülkelerin girişimcilere sağladığı destekle tanınan , Endeavor Global , 1005'te Türkiye'ye geliyor . Endeavor Global yetkilileri , Türkiye'nin dünyaya açılma programının ilk basamağına alındığını açıkladı . Yetenekli girişimcilere fırsat yaratmak için destek programları uygulayan kuruluş şimdiye kadar Arjantin , Brezilya , Şili , Meksika ve Uruguay gibi birçok ülkede çalışmalar yaptı . Kâr amacı güdmeyen Endeavor'un bu ülkelerde desteklediği şirketler , geçen yıl çok kötü ülke koşullarına karşın satışlarını ortalama yüzde 46 artırdı , işçi çıkartmadılar . Kuruluşa gelir sağlamak amacıyla düzenlenen Wall Street Regent Otel'deki galada yapılan açık artırmada , birbirinden değerli ve ilginç ödüller verildi . Bunlar arasında , THY'nin verdiği Türkiye'ye gidiş dönüş kişilik business class uçak bileti , Çarmıklılar'ın yatıyla beş günlük gezi , İstanbul Çırağan Otel'de ücretsiz haftasonu tatilinin yanı sıra New York'ta yaşayan Türk ressam ve sanatçıları Ertuğrul Ateş , Metin Bereketli , Emre Ertürk ve Seze Devres'in eserleri de yer aldı . Galada , TIME dergisinin seçtiği 11 . yüzyılın 100 yenilikçisi arasında yer alan , ayrıca Dünya Ekonomik Forumu tarafından Geleceğin liderleri arasında gösterilen Endeavor Global'in başkanı Linda Rottenberg de hazır bulundu . Seçim bitti Telekomcular uyandı Telekomünikasyon Kurumu , GSM sahiplerinden tepki gören siyasi propaganda mesajlarının önüne geçmek için kolları sıvadı Telekomünikasyon Kurumu , Genç Parti'nin ( GP ) , cep telefonu abonelerinin inisiyatifi dışında başlattığı , ardından diğer parti ya da milletvekili adaylarının yaygın biçimde kullandığı siyasi propagda amaçlı " cep mesaj " uygulamasına karşı yükselen tepkiler üzerine abonelerle , GSM operatörleri arasında imzalanan tektip sözleşmelerin şikayetleri ortadan kaldıracak biçimde düzenlenmesi için kolları sıvadı . Mesaj bombardımanı Kasım milletvekili erken genel seçimleri , birçok açıdan olduğu kadar cep telefonu aboneleriyle , operatörler arasında imzalanan gizlilik anlaşması uyarınca abonelerin " özeli " olarak nitelendirilen telefon numaraları kullanılarak siyasi propaganda amaçlı mesajların geçilmesi nedeniyle de " ilköler arasında yer aldı . Harekete geçti Bu dönemde özellikle GP Genel Başkanı Cem Uzan'ın , sahibi olduğu Telsim hatlı cep telefonları üzerinden gerçekleştirdiği mesaj bombardımanları büyük tepki topladı . Bu konuda duyulan rahatsızlık nedeniyle Yüksek Seçim Kurulu ve Telekomünikasyon Kurumu'na , toplumun değişik kesimlerinden şikayet başvuruları yapıldı . Bu gelişmeler üzerine Telekomünikasyon Kurumu , GSM aboneleriyle operatörler arasında imzalanan tektip sözleşmelerin şikayete konu olan sakıncaları ortadan kaldıracak biçimde yeniden düzenlenmesi için harekete geçti . Bu çerçevede Kurul , Sektörel Rekabet ve Tüketici Hakları Dairesi Başkanlığı'na konuyla ilgili çalışmaları yürütmesi için talimat verdi . Tüketiciye sorulacak Edinilen bilgiye göre , sözleşmelere bu konuda yaşanan sıkıntıları ortadan kaldıracak bazı hükümler eklenecek . Bu kapsamda aynen sabit telefon aboneliğinde olduğu gibi GSM abonelerine de abonelik işlemleri sırasında , cep telefonları üzerinden siyasi ya da ticari amaçlarla mesaj geçilmesini isteyip istemediği sorulacak . Abonenin yanıtına bağlı olarak ilgili numara ya mesajlara açılacak ya da kapatılacak . Brezilyalılar sandığa Türkler tahta sandığa gitti Bir hafta önce genel seçime giden Brezilya'da oylar elektronik ortamda kullanıldı . Türkiye'de ise tahta sandık boyalı parmak geleneği değişmedi ekonomik kriz , IMF ile ilişkiler , programlar açısından gerek Türk basınında gerekse dünya basınında sık sık birbiri ile kıyaslanan Türkiye ile Brezilya bir hafta arayla genel seçim yaptı . Brezilya geçen hafta , Türkiye ise dün sandık başındaydı . Brezilyalılar seçimini elektronik ortamda yaparken Türk halkı karton ya da tahtadan yapılmış ilkel paravanların ardında kullandığı oyunu tahta sandıklara attı . Brezilya'da yapılan seçimler elektronik olarak bilgisayarlar üzerinden yapıldı ve 160 milyon nüfus ve 8. Türkiye'de ise 1986 yılında hazırlanan Bilgisayar Destekli Merkezi Seçmen Kütüğü Sistemi ( SEÇSiS ) , bir türlü tamamlanamadı . Resme bakıp oy verdiler Brezilya'da kullanılan sandıklar üzerinde , partilerin logoları ve parti başkanlarının resimlerinin bulunduğu bilgi ekranı var . Ayrıca bilgisayarda kimlik doğrulanması ve oy vermek için kullanılan bir de klavye bulunuyor . Oy verecek olan kişi , kişisel bilgilerinin yer aldığı numarayı ve oy vereceği kişinin aday numarasını birleştirerek , 15 rakamlı bir diziyi bilgisayara giriyor . Ayrıca oy kullananlar bilgisayara bağlı bulunan yazıcı aracılığıyla kağıt çıktı alıp oylarını konrol edebiliyor . Bu sandıklar elektronik olarak bağlı değil , sandık başkanı disketi alıp merkeze götürüyor ve oyların sayımı da , tüm disketlerdeki veriler birleştirilerek kısa sürede tamamlanıyor . Bu sayede mükerrer oy kullanımı olmuş ise anında görülebiliyor . YSK'nın sitesi bile yok Türkiye'de ise oylar çuval ile taşınıyor . Taşıma sırasında kötü niyetli müdahaleler olabiliyor . Çöplerden oy toplanıyor . Oy verdikten sonra mükerrer oy kullanımını engellemek için parmaklar boyanıyor . Türkiye'de seçimlerin bilgisayar ortamında yapılması için kurulumuna başlanan SEÇSiS projesi kapsamında sadece 50 şehirde bilgisayar sistemi kurulabildi . SEÇSiS projesi , donanım , yazılım ve yaygınlaştırmayı kapsayan üç aşamalı bir projeden oluşuyor . Sistem tamamlanamadığından elektronik oy kullanabilmek mümkün değil . Ayrıca bugün tüm kamu kurum ve kuruluşları internette yer alırken , Yüksek Seçim Kurulu'nun ( YSK ) henüz bir internet sitesi bile yok . ! DİJİTAL OYUNCAKLAR Palm'dan yeni güç makinesi El bilgisayarı üreticisi Palm , Tungsten T adını verdiği yeni model el bilgisayarını piyasaya çıkardı . Palm OS 5. 158 gram ağırlığındaki Palm Tungsten , 65 bin renk seçeneği sunan TFT ekrana sahip . Ses kayıt özelliği de bulunan yeni model Palm ile yaptığınız bu kayıtları posta olarak başkalarına gönderebilirsiniz . Ayrıca Palm Tungsten T'ye MP5 çalarınızı bağlayıp müzik dinlemeniz de mümkün . Yeni ürünün ABD'de satış fiyatı ise 500 dolar . www. İtalyan kökenli CnetX firmasının geliştirdiği uygulama , Pocket PC işletim sistemine uyumlu el bilgisayarları ve Smartphone'larda kullanılıyor . Yeni geliştirilen bu yazılım sayesinde el bigisayarları VGA projektöre bağlanıp , sunumlar bu cihaz üzerinden kolaylıkla gerçekleştirilebiliyor . Firma geliştirdiği bu yazılım sayesinde bugüne kadar sunumlar için yanlarında laptop taşıyanlara yeni ve zahmetsiz bir alternatif getirmiş oluyor . Yeni yazılımla , Microsoft Powerpoint üzerindeki sunumlar el bilgisayarından kontrol edilip , bilgisayarlar ile yapılabilen tüm uygulamalar aynen gerçekleştirilebilecek . Adım Bond . . . SonyEricsson Bond Bilindiği üzere James Bond filmleri aynı zamanda geleceğin teknolojisinin kullanılmasıyla da ünlü . ABD'de önümüzdeki kasım ayında ardından da Avrupa'da gösterime girecek olan 10'nci Bond filmi The Another Day'de ise cep telefonu firması SonyEricsson'un cep modelleri kullanılacak . Filmde firmanın fotoğraf çekebilen T68i modeli , T500 ve P800 modeli kullanılacak . SonyEricsson T68i MMS ( Multimedya mesajlaşma ) ve Bluetooth(Mavidiş 10 metrekare içerisinde cihazların kablosuz olarak uyumlu çalışması ) teknolojisini kullanabilmesiyle , P800 ise çok kolay fotoğraf çekebilmesi ve dizaynıyla filmde ilgi çekici sahnelerin çekilebilmesini sağlamış . Filmde , T500 modelinden ise sahip olduğu polifonik ( çok sesli ) müzik uygulamaları özelliğinden yararlanılacak . Gece gündüz fotoğraf çek . . . Siemens Mobile'ın tanıttığı bir diğer model Siemens S55 ise firmanın MMS ( multimedya mesaj ) ve Bluetooth ( Mavidiş 10 metrekarede cihazların kablosuz olarak birbirleriyle uyumu ) teknolojilerine sahip ilk cep telefonu olma özelliğine sahip . Renkli ekrana sahip olan Siemens S55 , flaşlı kamerası ile gece ve gündüz fotoğraf çekilebilmesini ve bu fotoğraflara müzik ve metin ekleyerek , bunların MMS olarak gönderilebilmesini sağlıyor . S55 ayrıca Mavidiş teknolojisi sayesinde bilgisayarlar , yazıcılar ve el bilgisayarları ile kablosuz olarak uyum içerisinde çalışabiliyor . 85 gram ağırlığa sahip olan S55'in beraberinde kullanılacak olan Mavidiş kulaklık ise 15 gram ağırlığında . İki yeni ürünün 1001 yılı sonunda piyasaya çıkarılması bekleniyor . Siemens ayrıca lansmanda , Amerika'da kullanılan GSM 1900 şebeke sistemine uyumlu beş yeni modelini ve bir de UMTS ( üçüncü kuşak ) cep telefonunu tanıttı . El bilgisayarında Monopoly keyfi Tüm zamanların en ilgi çekici oyunu Monopoly artık el bilgisayarlarından oynanacak . Handmark firmasının piyasaya çıkardığı Monopoly , bugüne kadar karton ve kağıtlarla oynanıyordu . Ancak , bu oyununun el bilgisayarları için geliştirilen yeni versiyonu sayesinde , artık kişi el bilgisayarlarından bu oyunu oynayabilecekler . Monopoly'de oyuncular mülkleri kiralayıp , satarak mal varlıklarını büyütmeye çalışıyorlar . Bu oyunun el bilgisayar versiyonu oyunda yapılacak olan olası hilelerinde önünü kesiyor . çünkü Banker el bilgisayarının kendisi oluyor . Oyunun demosunu www. Geleceğin cep'leri modaya meydan okuyor Siemens Mobile'ın tanıttığı prototip cep telefonları geleceğin mobil dünyasını gözler önüne seriyor . Geleceğin modası : Şık , hafif , geniş ekranlı ve deri kaplı telefonlar . . . Dünya'nın önde gelen cep telefonu üreticilerinden Siemens Mobile , yakında piyasaya çıkaracağı yedi yeni model cep telefonunu tanıttı . Lansmanda en büyük ilgiyi yeni modellerin görmesi beklenirken Siemens Mobile Dizayn Direktörü Ulrich Skrypalle'ın yaptığı sürpriz , tüm dikkatleri gelecekte piyasaya çıkarılacak olan ve tasarım aşaması tamamlanan dört yeni prototip modelin üzerine çekti . Skrypalle , geleceğin cep'leri olarak da adlandırılan dört yeni modelin , önümüzdeki üç dört yıl içerisinde piyasaya çıkacağını söyledi . Prototip cep telefonlarının şu anki rakiplerinden farkları , kredi kartı boyutlarında olması , tasarım , incelik , hafiflik , deri kaplama , şıklık , geniş ekran ve çok amaçlı kullanım . Tasarım aşaması tamamlanan telefonların adları ve modelleri ise henüz açıklanmıyor . Kredi kartı boyunda , isterseniz deri kaplı Telefon cüzdana girecek Kredi kartlarının sahip olduğu boyut ve görünüme sahip olan cep telefonu , camdan imal edilmiş özel bir gövdeye sahip . Bu yeni model , inceliği ve kolay taşınabilmesinin yanı sıra , cam kaplaması sayesinde , içerisindeki teknik aksamın da görülebilmesini sağlıyor . Cüzdanın içerisinde kolaylıkla saklanabilecek cep telefonu , bu özelliğiyle kullanıcıya rahat taşıma imkânı sağlıyor . Ayrıca telefonun ön yüzünde yer alan ekran üzerinde , telefona yüklenecek olan resimler görüntülenebiliyor . Küçük ama geniş . . . Siemens'in tanıttığı bir diğer prototip model olan bu cep telefonunun sloganı , küçük boyut , geniş ekran . Geniş ve fonksiyonel ekranı sayesinde kullanıcının internete bağlandığında ya da telefondaki menüler arasında geçişler yaptığında daha kolay kullanım için tasarlanan bu ürün , MMS ( Multimedya mesaj ) teknolojisini de destekleyecek . GPRS ( Genel Paket Radyo Servisi ) ile internet bağlantısı sağlayacak yeni ürün , içerisindeki gizli klavyesi açıldığında ise şık bir görünüm alıyor . Cep'te moda deri olacak Geleceğin ürünleri olarak lanse edilen ürünlerden birisi de gövdesindeki deri kaplamasıyla dikkat çeken cep telefonu . Bu prototip modelin aslında teknik olarak şu anki telefonlardan kadar da çok farkı yok . GSM 900 / 1800 şebeke sistemlerine uyumlu olarak çalışacak olan cep telefonu hafifliği ve avuçiçine sığan boyutunun yanı sıra gövdesindeki deri kılıfı sayesinde , özellikle görünüme önem veren cep telefonu kullanıcıları için tasarlanmış . Telefonun bir başka özelliği de siyah , kahverengi ya da kırmızı olarak seçilebilecek olan gövde rengine göre uyarlanacak olan , aynı renkte ekran rengine sahip olması . İçinde PC klavyesi saklı Tanıtılan dört yeni model protatip ürün arasında boyut olarak en büyüğü olan bu model , içerisinde yer alan açılır kapanır PC klavyesi sayesinde mesajlaşırken ya da internete bağlanıp herhangi bir uygulama gerçekleştirirken kullanıcının bir hayli işine yarayacak gibi gözüküyor . GPRS ve MMS sistemini destekleyecek olan cep telefonu MP5 çalar özelliği sayesinde , internetten yüklenecek olan müzik parçalarının dinlenebilmesini sağlıyor . Kredi kartlarına kardeş geliyor ABD'li Oregon Scientific firması tarafından geliştirilen dijital fotoğraf makinesi , milimetrelik inceliğiyle , herhangi bir kredi kartı gibi cüzdanda taşınabiliyor . Her an her yerde rahatlıkla taşınıp , kullanabilecek olan cihaz , 0. 510x140 ve 640x480 olmak üzere iki değişik boyutta film çekebilme özelliğine sahip olan ürün , bilgisayarlara USB girişi aracılığıyla bağlanıp , içerisindeki yazılm sayesinde görüntü transferi yapılmasını da sağlıyor . Microsoft Windows işletim sistemleriyle uyumlu çalışan dijital fotoğraf makinesinin ağırlığı ise 55 gram . Yazıyor , çiziyor , çipini koynunda saklıyor . . . Eskinin Lemancısı şimdinin Penguencisi karikatürist Erdil Yaşaroğlu , çizdiği karikatürleri daima boynunda asılı olan sabit diskte taşıyor Karikatürist Erdil Yaşaroğlu , çizimlerini , hiçbir zaman yanından ayırmadığı ve boynunda asılı olan sabit diske yükleyip , orada taşıyor . Yaşaroğlu , boynundaki taşınabilir sabit diskin içerisinde karikatürlerin yanı sıra özel dosyaların ve MP5'lerin de olduğunu söyledi . Karikatür çizerken başta tablet PC ve laptop olmak üzere birçok yeni teknolojiyi kullanan Yaşaroğlu , bu teknolojiler sayesinde son beş yıldır Leman'a bile uğramamış ve tüm çizimlerini posta yoluyla dergiye ulaştırmış . Yeni kurdukları Penguen adlı mizah dergisinde , bu yolu şu an için kullanmadığını söyleyen Yaşaroğlu bunun sebebini şöyle açıklıyor : " Penguen'de ben sadece çizer değil , derginin ortaklarından da birisiyim . Derginin son aşamasına kadar her an yakından takip ediyorum . Bu yüzden de şu an çizimlerimi ve sayfalarımı dışardan değil , dergide yapıyorum . " Tablet PC'de çiziyor Geçmişte yayımladığı Komikaze adlı kitabının tablet PC'de çizilip , boyandığını söyleyen Yaşaroğlu , çizim yaparken teknolojiyi kullanmanın avantajını şöyle açıklıyor : " Tablet PC ile çizim yaparken , kurşun kalemden kurtuldum , çünkü kurşun kalemle karikatür çizerken önce çizilir sonra çinilenir , yani iki işlem yapılması gerekir . Tablet PC ile ise tek bir işlem ile çizilebiliyor . " Bu şekilde çalışmanın avantajlarının yanı sıra olumsuz yönlerinden de bahseden Yaşaroğlu , " Karikatürler tablet PC'de çizildiğinde , çizim saatler sürdüğünden , ekrana bakmaktan yorgunluk oluyor , gözler kan çanağına dönüyor . 10 saat ekranın karşısında durunca da işler zorlaşıyor . " şeklinde konuştu . Amatörlere fırsat " Karikatür ve mizah işinde bir dergiye , gazeteye girmek çok zor . Ama iyiysen , internet sayesinde kimseye kendini ispatlamak zorunda kalmadan başarıyı yakalayabilirsin . Çünkü şimdi iyi olan her şeyi yayınlayacak bir yer var " diyen Yaşaroğlu , " İnternet denilen yeni bir mecra açıldı ve buraya girmek çok kolay . Bir web sitesi açıp , eğer ki iyiysen sitede yüksek trafikler toplayabiliyor , adını duyarabiliyorsun . Örneğin www. Ayrıca www. Doğrusu ben Türkiye'de bu kadar çok amatör karikatürist olduğunu bilmiyordum " diye konuştu . Yaratıcılık kaybolur mu ? Bilgisayar ve teknoloji ile bu kadar çok içiçe olmasının bir an kendisini tedirgin ettiğini çünkü yaratıcılığının kaybolmasından korktuğunu belirten Yaşaroğlu , " Hep tablet PC'de karikatür çizince işin orjinali kalmıyor , her şey data ortamında oluyor . Bir an huylandım . Bu yüzden de şu an sadece boyamak için kullanıyorum " dedi . Yaşaroğlu ve siteleri 1999 yılında ilk olarak mizah ve eğlence sitesi www. Yaşaroğlu , şu an itbariyle eğlence ve mizah siteleri dışında , otomobil , magazin ve ticaret olmak üzere sekiz farklı internet sitesine sahip olduklarını söyledi . İstediğin filmi yanında taşı Elektronik üreticisi Sharp tarafından üretilen taşınabilir kişisel video player , cihazın içerisine yüklediğiniz görüntü dosyalarını dilediğiniz yerde izleyebilmenizi sağlıyor . Birçok değişik görüntü formatını destekleyen yeni model ürün aracılığıyla görüntü dosyalarını ya da filmleri internetten yükleyip her an yanınızda taşıyabilir , cihazın hafıza deposu içeresinde depolayabilir ya da yine cihazdaki dosyaları bir başka bilgisayara aktarabilirsiniz . Şu an Uzakdoğu ülkelerinde kullanılan ürün , yakın zamanda Avrupa ve Türkiye'de de satışa çıkacak . Ana ! Taş fırın da aldatılmış . . . Meğerse bizim taş fırın erkeği de aldatılmış ! Peki ne mi yapmış ? İnanmayacaksınız ama hiçbirşey ! Tamer Karadağlı , biten ilişkisi için " Benim için ona verilecek en büyük ceza onu yok saymaktır . Ben sevgilimi bensizliğe mahkum ettim . Şimdi onu tanıdığımı bile kabul etmiyorum " diyor İzlenme rekorları kıran dizideki maço erkek tiplemesiyle biranda herkesin sevgilisi olan Tamer Karadağlı , gerçek hayatta da diziyi aratmayacak bir taş fırın erkeği . Hiçbir şekilde ev işi yapmadığını söyleyen oyuncu , " Ben Karslıyım ve yetiştiğim ortam erkek ağırlıklıydı . yüzden bazı şeyler benim için önemli . Mesela kız arkadaşımın göğsünün çatalı asla görünmeyecek " diyor . Kız arkadaşının her söylediğini kabul eden erkeklerin kelimenin tam anlamıyla light erkekler olduklarını düşünen Tamer'e göre aldatılan erkeğin hiçbir tepki göstermemesi ise light'lık değil . İlk evliliğinden sonra evlenmeyi kesinlikle düşünmediğini söyleyen Karadağlı " Evlenmekten korkuyorum ama biz bugüne gelene kadar çok kan içtik , çok zorluk çektik . Ben de bu yolda beni hiç yalnız bırakmayan kız arkadaşımla evlenmeye karar verdim " diyor . Dizideki Selami'ye inat Karadağlı , en " Taş fırın " pozlarını Vitrin için verdi . . . Modayı takip ediyor musunuz ? Hayır etmiyorum . Lacoste'u çok seviyorum ve spor kıyafetlerde onu tercih ediyorum . Giyeceğim kıyafetleri gidip kendim beğeniyorum . Modayı çok fazla takip etmiyorum . Basit bir jean üzerine düz tişörtler giyiyorum . Düzgün ama basit giyinirim . Trendy bir adam değilim , çok klasik bir adamım . Alışverişle aranız nasıl ? Alışverişe çok para veriyorum . Özellikle ayakkabı , saat ve gözlüğe ! Çünkü bir erkeğin çok fazla takısı yok , saatlere ve gözlükleri önemlidir . Ona da çok dikkat etmesi gerekir . Ayakkabılar da önemli . Sadece düşman ayağa bakmaz , herkes ayağa , ayakkabıya bakar . Dizinin bu kadar başarılı olacağını tahmin etmiş miydiniz ? Bu kadar ilgiyi neye bağlıyorsunuz ? Başarılı olacağını biliyordum ama bir fenomen haline dönüşeceğini bilmiyordum . Bunun bir formülü yok . Tuttuğu zaman tutuyor . Tabii iyi bir senaryo ilk kural . Ardından oyuncuların doğru seçilmesi ve iyi bir reji de önemli . Zayıf bir halka olmamasına bağlıyorum dizinin başarısını . Çocuklar Duymasın herşeyiyle özgün . yüzden Made in Turkey damgasını vuruyoruz . Göğüs çatalı görünmeyecek Karslısınız ve şu anda insanların gözünde taş fırın erkeğisiniz . Peki Tamer Karadağlı için bir erkeğin light olması için ne yapması gerekir ? " Light mısın , taş fırın mısın " diye sorsan , " Kesinlikle taş fırınım " derim . Mesela kız arkadaşımın göğsünün çatalı görünmeyecek . Bu kesindir . Kesinlikle ev işi yapmam . " Yemeği yedikten sonra onu da götür lavaboya bırak " diye birşey yok benim için . Bu birazcık da yetişme tarzıyla ilgilidir . Ben erkeğin yoğun olduğu bir ailede yetiştim , çok güzel yemek yaparım ama etrafı asla toplamam . Yalnız yaşadığım dönemlerde de mutlaka etrafı toplayacak birileri olurdu . Bunun dışına mesela çok küçük bir araba içinde kocaman bir adam . Bence light'lıktır . Adam olan ona biner mi hiç ? Çocuk arabası gibi . Sonuçta araba erkekler için çok önemlidir . Kız arkadaşının herşeyine " okey " diyen erkekler de light'tır benim için . Kadın birşey istediğinde insiyatifini kullanabilmeli erkek . İstemediği birşeyi yapmamalı erkek . Bu aralar maço erkekler revaçta . Özcan Deniz de Asmalı Konak'ta maço bir erkeği oynuyor siz de kendi dizinizde maço bir aile babasısınız ama bu iki karakterin birbiriyle hiç alakası yok . Bunun sebebi ne sizce ? Asmalı Konak'taki rol için beni düşünmüşlerdi ama Özcan şu anda çok başarılı bence . Benim oynadığım Haluk karakteri kentli bir maço . Bugüne kadar prim yapan maçolar hep kırsal kesim maçolarıydı . Asmalı Konak da Doğu'da geçiyor . Ama Haluk İstanbullu ve eğitimli bir maço . Onun tepkileri içimizde kalan , su yüzüne çıkaramadığımız , utandığımız tepkiler . Kalbi cam kırıklarıyla dolu Siz pek de light olmayan bir erkek olarak aldatılsanız tepkiniz ne olurdu ? Ben aldatıldım zaten . Birşey yapmadım , hayatımdan çıkardım . Şimdi gördüğüm zaman yüzüne bakmıyorum . Ne yapabilirsiniz ki ? Olmuşsa olmuştur . Çok değer verdiğim bir insandı ama bence en büyük ceza onu bensizliğe mahkum etmektir . Bir daha ağzıyla kuş tutsa değil , kıçıyla balık tutsa da ben olmayacağım hayatında . Bundan başka ne yapayım daha ? Gidip vurayım mı ? Peki bir Türk erkeğinin aldatılmaya hiçbir tepki göstermemesi sizce ülkemizde light'lık olarak değerlendirilmiyor mu ? Ben tepkimi çok farklı belli ediyorum . Benim tepkim bence çok acı bir tepki . Yani hayatımdan çıkardım onu . Bir zamanlar birlikte olduğumu bırak , tanıdığımı bile kabul etmiyorum . Bana onu sorduklarında " Dedikodudur , öyle birini tanımıyorum " diyorum . Ayrıca aldatıldığım için şimdiki ilişkim bu kadar sağlam . Bir yerde teşekkür etmem gerekiyor . Çünkü onun sayesinde şimdi birlikte olduğum kadına kavuşmuş oldum . Peki sizin için affetmek hiç sözkonusu olamaz mı ? Gerek yok ki ! Affetsem n'olacak ki ! Benim kalbimde cam kırıkları var . Ama bunu kişilik savaşı haline getirip " Vay ben nasıl aldatıldım " diye düşünmek yanlış . Evet aldatıldım , bize denk geldi . onun boynunadır , benim boynuma değil ki ! " Paparazzi kuşu değilim " İlk evliliğinizden sonra evlenmeyi kesinlikle düşünmediğinizi söylemiştiniz . Şu anda evlilik kararı almanızın sebebi şöhretin ilişkinizi yıpratmasından korkmanız mı ? Herkes meşhur olunca eşlerini boşayıp başkalarıyla oluyor . Bense tam tersi . Ne güzel ! Kız arkadaşımla birlikte güçlüklere göğüs gerdiysek şu anda evliliğin tam zamanıdır . Evlilik bizim gibi insanların yaşamına daha bir düzen ve disiplin getirir . Çıkan haberler beni zedelemez çünkü ben paparazzi kuşu değilim . Bunlar seçimlerdir , ben güzel giden birlikteliğimi legal hale getiriyorum . Ne mutlu bana ! " Ankara'da fırsat kaçıyor " Ankara'dan geldiniz . Kariyerinizin temellerini orada atmış olmanın size farklı birşeyler kattığı mı ? Kars'lıyım , ama doğma büyüme Ankara'lıyım . Ankara'da öğrenciyken bir yerde oynayamazsınız , Cüneyt Gökçer canınıza okur . Ama İstanbul'da ise birçok projede yer alabilirsiniz . Ankaralılar daha disiplinli yetişiyor ama belli fırsatları da kaçırıyorlar . Gelmeleri gereken yere çok sonra geliyorlar . Nostaljik İtalyanlar İşte İtalyan modacıların nostaljisi böyle olur ! Kadife bol paça pantolonlar , geniş kenarlı şapkalar ve parlak renklerle bu sezon 60'ler 1000lere meydan okuyor Trendy İtalyan'lar Energie ve Miss Sixty , Köln'deki sonbahar kış koleksiyonunu tanıttığı defilede gerçek clubber giyim markası olmasının yanında şık ve elegant çizgilerde de başarılı olduğunu kanıtladı . 1005 sonbahar kış sezonunda Miss Sixty kadını şık , elegant ve feminen , Energie erkeği ise cool ve agresif bir kimlikle karşımıza çıkıyor . Kemerler kalın , şapkalar büyük Miss Sixty kadını bu kış 1960 60'li yılların nostaljisini yaşıyor . Giysiler çok renkli ve olabildiğince desenli . İmitasyon kürkler , çarpıcı renklerdeki döpiyesler , geniş kenarlı şapkalar ve kalıın kemerlerle Miss Sixty kadını adıyla da bağdaşıyor . Bu arada Miss Sixty'nin asıl clubber çizgisini unutmamak gerekiyor . Miss Sixty kadını geceleri , özel yıkamalı ve değişik efektlerdeki jean'lerle vahşi bir güzelliğe bürünüyor . Birşey hatırlatalım bu jean'ler dünyanın en güzel kalçasına sahipmişsiniz hissi veriyor . Herşey bir gömlekle başladı Ünlü gömlek markası Abbate'nin modaya kazandırdığı yeni markası Lente di Abbate , trikodan ayakkabıya , paltodan çoraba kadar erkeği baştan aşağı giydiriyor Gömlek markası Abbate'nin yeni markası Lente di Abbate , ilk mağazasını Bağdat Caddesi'nde açarak moda dünyasına girdi . Açılışta 1005 kış sezonu tasarımlarını mini bir defileyle tanıtan marka , moda ve trendin yalnızca kadınlar için varolmadığını ispatlarcasına erkek giyimde tarza sahip olmanın önemini vurguluyor . Yıllardır Abbate'nin tasarımlarına imzasını atan Ümit Ünal yine bu kreasyonu da hazırlıyor . Gömlekten kravata , pantolondan aksesuvara kadar geniş bir ürün yelpazesi bulunan Lente di Abbate , doğayla barışık dinamizmi , hareketi ve coşkuyu vurgulayan tarzıyla dikkat çekiyor . Pamuk ve yün kumaşların kullanıldığı alt gruplar , monopeto , süet , deri ceketler , kürk , peluş ve türevlerinin bir arada kullanıldığı parka ve montlar 1005 kış koleksiyonunun göze çarpan ürünleri arasında yer alıyor . Tek kuralım ! Öpüşmeden sevişmem Gazeteci Ayşe Arman:"Kuralları olmayan kadın imajı çizdiğim doğru değil , benim de kurallarım var . Öpüşmeden sevişmem mesela " diyor Köşe yazıları ve yeni çıkardığı kitabıyla okuyucu kitlesinin dışında bir çok kesimin dikkatini çeken Ayşe Arman ile farklı bir röportaj gerçekleştirdik . Her zaman sorularıyla insanları köşeye sıkıştıran ünlü gazeteciyi bu sefer biz sorularımızla terlettik . Söyleşi sırasında hayatının tüm evrelerini samimiyetle anlatmaktan çekinmeyen Ayşe Arman , sevgilisi uğruna kariyerinden vazgeçecek kadar cesur bir kadın . Dışa dönük görüntüsünün ve rahatlığının abartıldığını söyleyen Arman , şu günlerde " Kimse Okumazsa Ben Okurum " adlı yeni kitabının heyecanını yoğun bir şekilde hissediyor . Vitrin için gardırobundan seçtiği kıyafetlerle yaramaz çocuklar gibi poz veren gazeteciyle kedisinden aşkına , kariyerinden özel yaşantısına kadar herşeyi konuştuk . Takıntısı jean Modayı takip ediyor musunuz ? Bilmiyorum bu sorunun cevabını . Herkes kadar galiba . Ama modayı ya da trendleri takip etmek , bütün kadınların birbirine benzemesi ise ben almayayım . Bir Prada'm olsun diye ölmedim hiç ama düzgün ve bakımlı görünmeye çalışırım . Giyimde hangi markaları tercih edersiniz ? Sevgilim Armani'den bir pantalon alsa hayır demem . Ama çok da kıymetini bilmem . Bir Diesel jean'e çektiğim muameleyi çekerim . Sürekli aldığınız , sizde takıntı haline gelen bir şey var mı ? Jean . Bazen ayakkabı , bot . İnce askılı elbise ; çünkü zayıf görünme takıntım var . Onlarla boyum uzun duruyor , yırtıyorum . Ve her türlü bileklik , deri , ip , gümüş ; tuhaf , eski görünümlü şeylere bayılırım . Sonra orta parmağa takılan yüzük . Mümkünse Osmanlı ve Selçuklu motifleri olsun . Günlük hayatınızın her anını yazılarınızda anlatıyorsunuz . Bir an durup , " Ben bunları neden yazıyorum ? Bir şeyler de gizli kalsın " dediğiniz olmuyor mu ? Yazdıklarım ne devlet sırrı ne de milletin abarttığı kadar mahrem şeyler . Üç beş arkadaş bir araya geldiğimizde hayata dair bin türlü şey konuşmaz mıyız ? Bir kısmı da incir çekirdeğini doldurmayan şeylerdir . Duygulardır , ayrıntılardır , kafamıza an takılanlardır . İnsanlık halleridir yani . " Cırt " diye çıkar ağzımızdan . Hiç pişmanlık duymuyorsunuz yani . Duyduğum oluyor . Ama yazmış bulunuyorum . Bugün de geçer diyorum . yazıların en azından benim için bir karşılığı var . Kendime yalan söylemiyorum yani . Bazen depresif oluyorum karamsarlığımı yansıtıyorum , bazen hiperaktif oluyorum . Aşkımı , coşkumu yansıtıyorum , bazen de her insan gibi saçmalıyorum . Allah ne verdiyse yazıyorum . Öykü , roman , polisiye ya da bilim kurgu yazmak varken , neden kalktınız da bir derleme kitap yaptınız ? " Artık bir kitap yapmanın zamanıdır " diye çıkmadım ki ortalığa . Birileri böyle bir teklif getirdi ve ben de " Tamam " dedim . Hayır mı deseydim ? Yeteneğim varsa , halim de olursa , söylediğiniz şeylerin bir kısmını yapmaya çalışırım . Edebiyata bulaşmadan tabii . Ayşe Arman'ı bir romancı olarak görmeyeceğiz yani . Ne yazık ki hayır . İnsanın haddini bilmesi iyi birşeydir ! Hayatınızın dönüm noktası olarak kabul ettiğiniz bir anınız var mı ? Pek çok . Tarsus Amerikan Lisesi'nde okumam . İstanbul'a yerleşmem . Ercan Arıklı'yla , Mehmet Yılmaz'la , Muhittin Sirer'le , Ertuğrul Özkök'le tanışmam . Kedimle aynı evde yaşamaya karar vermem . Sevgili seçimlerim . Evlenmem . Boşanmam . Ve tabii son sevgilim . Onunla bir promosyon gezisinde tanışmıştım . ilişkimiz çok sonra başladı . Ama geziye gitmiş olmam bile benim için bir dönüm noktasıdır . Onun gibi bir erkeğin yeryüzünde yaşadığını bilmeden hayatımı sürdürebilirdim . Fatih Altaylı hakkında ne düşünüyorsunuz ? İyi şeyler . Çok çalışkan mesela . Ama kendini yıprattığını da düşünüyorum . Gözümüzün önünde yaşlanıyor . Oysa hayat sadece bu uğraştığımız saçma sapan işler değil . Ama yine de en doğrusunu bilir , ben şimdi adamın işine karışmış olmayayım . Beni şaşırtan biri değil Fatih Altaylı , onu söyleyebilirim . Bir olay olduğunda onun ne yazacağını az çok tahmin edebiliyorum . sizin yazılarınızı okuyor mudur ? Hiç zannetmiyorum . çok meşgul . Niye okusun ? Ama eşi Hande okuyor olabilir . Vahşice seviliyorum Erkeksiz bir hayat düşünebilir misiniz ? Allah kimseye vermesin . Hayır ! Nasıl sevilmekten hoşlanırsınız ? Son sevgilimin beni sevme hali " Bunları hakedecek ne yaptım " dedirtiyor bana . Saf , bazen vahşi . Kan kardeş olmuş küçük çocuklar gibiyiz . Birşey ya da biri için kariyerinden taviz verebilir misiniz ? Tabii ki . Mutlu olmak istiyorum ben . Bu işi de yüzden yapıyorum . Ama beni daha çok mutlu edecek şeyler olabilir hayatta . Ömer için gözümü bile kırpmam . İleride çocuk doğurup evde kocanızı beklemek gibi bir hayaliniz var mı ? Her an herşey olabilir . Birilerini beklemek güzeldir . Sanırım çocuk yapmak da öyle . Ama çalışmak da . Hepsi bir arada olmuyor mu ? Hep Fenerbahçe sempatizanı olan erkeklerle birlikte olmuşsunuz . . . Sempatizanı mı ? Yok , onlar koyu taraftar . Fenerbahçe'nin aldığı yenilgiler ilişkinizi etkiliyor mu ? Hem nasıl . Cıt çıkmıyor evde . Espri bile yapılamıyor . Tanrı'dan tek dileğim şu 0'lık gibi zaferleri daha çok yaşatması . Kendim için bir şey istiyorsam namerdim ! Gögüslerimi ve ayağımın üçüncü parmağını seviyorum Kendi bedeninizden söz ederken , poponuzu beğenmediğinizi söylüyorsunuz . Evet . Brezilyalı kadınları kalçalarıyla kıyasladığımda , benimki düz ve tepsi gibi kalıyor . Peki nerenizi beğeniyorsunuz ? Sağ ayağımın üçüncü parmağını . Çünkü tırnak yok . Ete benziyor , inanılmaz sevimli görünüyor . Bir de memelerim güzel . Köşenizde yüzünüzün yarısını kaplayan , demode gözlüklü fotoğrafınızı ne zaman değiştirmeyi düşünüyorsunuz ? Galiba hiç . Saklamak istediğiniz ne ? Gözlerimin şehla olması ! Bilmiyorum belki de değiştiririm Ama " Fena da değilmişsiniz , fotoğraftaki halinizden daha incesiniz " denmesi hoşuma gidiyor . Dışa dönük , rahat , kuralları olmayan kadın imajı çiziyorsunuz . İmaj çizmiyorum . Her zaman dışa dönük falan da değilim , son derece çekingen , rahatsız , güvensiz olduğum zamanlar da var . Hem kurallarım olmadığını kim söyledi ? Öpüşmeden sevişmem mesela ! Bu kişilik özellikleriniz Adana'nın suyundan toprağından kaynaklanıyor olabilir mi ? Kesinlikle ! Yazları damda yatardık . Bir iki kere düştüm de . Şaka yapıyorum . Ne yazık ki damda hiç yatmadım , ama çok isterim . Romantik geliyor . Yalnız yatmasam olur mu ? Ama tepemizde bir cibinlik de olsun . Müze gibi gezilir Atlas Pasajı'nın Uzakdoğu'ya açılan kapısı Poseidon'da biblolar , müzik aletleri ve masklar arasında gezerken müzede olduğunuzu sanabilirsiniz Herşey iki arkadaşın beraber tatile gitmeye karar vermesiyle başlamış . Kahraman ve İbrahim , Endonezya Adaları'nda gördükleri hediyelik eşyalara hayranlıkla bakarken hem bu kültürü Türk insanına tanıtmak hem de para kazanmak için Poseidon'u açmaya karar vermişler . Daha çok öğrencilerin ve çalışan kesimin ilgi gösterdiği süs eşyalarının satıldığı dükkânda müzikle ilgilenenler için dijembe , marakas , kastanyet , dijiridu ve daha pekçok enstrüman da raflarda yerlerini almış . Ok ve yay takımları , abajurlar , rüzgâr çanları , insanın başını döndürecek kadar hediye alternatifi sunan Poseidon , sabah 9:50 akşam 11:50 arası kapılarını Uzakdoğu'ya açık tutuyor . Mağazada her an Okay Temiz , Rutkay Aziz , Memoli , Kenan Alışık gibi ünlülerle karşılaşabilir , Kahraman'dan uğur getiren fillerin veya kabus kovucunun öyküsünü öğrenebilirsiniz . Sezgilerin yön verdiği bir gün Balık burcunda hareket eden Ay her şeyi biraz belirsiz ve yönsüz kılmakta ama gün içinde sezgilerimizi daha fazla kullanabilir , duygusal alanda da rahatlama sağlayabiliriz . Koç'lar bu durumdan pek hoşnut olmayabilirler . Harekete geçmek için uygun bir zeminde değiller . Beklemek ve olayların gelişimini görmek gerekiyor . Boğa'lar verimli bir gündeler . Arkadaşlar ve yakın çevreden de yardım geliyor . Hareket , kısa yolculuklar ve iletişim öne çıkmakta . İkizler ise dikkatsizliği ya da yeteri kadar konsantre olamaması nedeniyle bazı sıkıntılar yaşayabilir . Duygusal konularda tepkilerini önceden tartması faydalı olacak . Yengeç'ler keyif duyabilecekleri bir gündeler . Boş zamanlarına ayırdıkları saatlerde yaratıcı olabilirler . Duygularını da ortaya koymak onları rahatlatacak . Aslan'lar ortaklaşa konularla ilgilenmek durumundalar . Eşin ya da ortağın parasal sorunları , borç alacak ilişkileri de gündeme gelebilir . Yeni yatırımlardan çok eldeki kaynakları iyi kullanmaya yönelmeliler . Başak'lar ise evlilik , yakın beraberlikler ve ortaklıklar açısından canlı bir günde . Daha esnek olmasında ve olayları tartmasında fayda var . Bazı eleştiriler de mümkün . Terazi'lerin tamamlayamadıkları işler onları sıkıntıya sürükleyebilir . Zaman alıcı uğraşlar yüzünden beklemede kalabilirler . İmza atarken de detaylara bakmalılar . Akrep'ler rahat edebilecekleri bir gündeler . Onlara keyif ve heyecan verecek fırsatlar olacak . Duygusal alanda coşkun ve istekliler . Yeni girişimler için harekette bulunmalılar . Yay'lar ise adımlarını planlamalı ve özellikle evle ilgili uğraşlara yoğunlaşmalılar . Hızlı hareket etmek ve pek çok şeyi bir arada tamamlamak gerekiyor . Oğlak'lar alacakları haberlerle harekete geçecekler . Gün içinde konuşmalar , anlaşmalar ve çok sayıda pazarlık söz konusu olabilir . Bu arada aceleci davranmamalılar . Kova'nın kaynaklarını daha iyi kullanması gerekiyor . Bu alanda kararsızlıklar olabilir . Parasal alanda gereksiz harcama riski de öne çıkmakta . Balık'lar bugün dikkat çekici derecede başarılı olabilirler . Duygusal konular öne çıkarken kendi önceliklerini de ortaya koyacaklar . Yeni girişimler mümkün . Sürpriz gelişmeler Sabah saatlerinde Uranüs'le birleşen Ay hızlı , sürpriz gelişmelere işaret ediyor . Akşam saatlerinde daha akıcı ve rahat enerjiler saklı . İlişkilerimizi güçlendirebiliriz . Koç'lar bugün de ortaklaşa konular , grup çalışmaları ve arkadaşlıklardan keyif alabilirler . Duygularını güçlü bir şekilde ifade edebilecekleri bir gündeler . Boğa'lar bugün de pratik ve sabırlı davranmalılar . Gelişmeler özellikle iş hayatında daha sıkı çalışmalarını gerektirmekte . Kendilerini ispat yönüne gidebilirler . İkizler ise akıcı bir günde ama akşam saatlerinde gerginlik artacak . Yeni kişiler ve eğitimle ilgili konular göze çarpabilir . Yengeç'ler de ortaklaşa konularda daha tutarlı davranmak durumundalar . Duygusal konularda hassasiyet onları yanlış adımlar atmaya itebilir . Aslan'lar inatçılık etmemeliler . Akşam saatlerine kadar yakın ilişkilerde yüksek enerjiler ve heyecan var . Gelebilecek eleştirilere de açık durmalılar . Başak'lar günlük işlere , detay gerektiren konulara daha fazla zaman ayırmalılar . Akşam saatlerinde ortaklaşa konular öne çıkacak . Yeni tekliflerle ve olumlu gelişmelerle karşılaşabilirler . Terazi'ler akıcı enerjilerle beraber rahatça ilerleyebilirler . Yaratıcı konular , heyecan verici gelişmeler söz konusu . Duygusal alanda da rahat edecekler . Akrep'ler ise akşam saatlerine kadar daha önlemci olmalı , büyük riskler almamalılar . Ev ve iş arasında çatışma ya da hemen çözülmesi gereken konular göze çarpmakta . Yay'lar gün içinde bolca iletişim ve hareket halindeler . Duygusal konuşmalar da söz konusu olabilir . Kısa yolculuklar sıklaşabilir . Oğlak'lar maddi kaynaklarını korumaya ve ani kararlara dikkat etmeliler . Beklenmedik gelişmeler kararsız kalmalarına neden olabilir . Kova'nın sürekli bir hareket halinde olduğunu görmekteyiz . Duygusal alanda çok iniş çıkış mümkün . Bu arada ailevi konular da öne çıkabilir . Balık'lar akşam saatlerine kadar sabırlı davranmalılar ve harekete geçmemeliler . Akşam saatleri onlara aradıkları enerjiyi getirecek . Yeni fırsatlar söz konusu olacak . Mücadele var Bugün gökyüzünde kare açılar ve sabit enerjiler dikkat çekiyor . İnat , mücadele ve kararlılık söz konusu . Bu arada eski ile yeni arasında ikilem yaşayabiliriz . Koç'lar yeni düşüncelere açıklar ve bu konuda pek çok kişiden de destek alabilirler . Bununla birlikte ortaklaşa alanda gerginlikler de var . Boğa'lar işleri zorlaştırmamalılar . Olayları akışına bırakmak gerekiyor ama sıkı koşullar ortaya çıkmakta . Daha esnek olmalılar . İkizler ise yeni görüşler , onları oyalayacak uğraşlarla karşılaşabilirler . İyimserliğini göstermeli ve çok yönlü düşünebilmeliler . Yabancılarla ilgili konular da gündemde . Yengeç'ler ise parasal alanda daha dikkatli olmak zorundalar . Beklenmedik sıkışıklıklar ortaklaşa alanda gerginlik yaratabilir . Spekülasyondan kaçınmalılar . Aslan'lar da dikkatli olmak zorundalar . Ortaklaşa konular , evlilik ya da anlaşmalar açısından kritik bir gündeler . Şartları aşırı zorlarlarsa kayıplarla karşılaşabilirler . Başak'lar ise detaylara önem vermeliler . Günlük işlerde aksama ya da kilitlenme söz konusu olabilir . Bu arada sağlıklarına da özen göstermeleri gerekiyor . Terazi'ler abartıya kaçmadan hareket ederlerse çok daha iyi olacak . Duygusal alanda dolu bir gün olabilir . Aşk hayatında sınırları bilmemekten ötürü sıkıntılar ortaya çıkabilir . Akrep'ler bugün önlemci olmalılar . Özellikle tamamlamaları gereken işler , ev ve güvenliklerine ait konular öne çıkmakta . Büyük risklere girmemeliler . Yay'lar yakın çevre , eğitim ve hareketle ilgili alanlarda planlı olmak durumunda . Ortaya çıkan şartlar onları koşturmacaya sürükleyebilir . Bu yüzden unutkanlık var . Oğlak'lar ise parasal alanda daha tutumlu ve her zamanki gibi sağduyulu olmak zorundalar . Gereksiz harcamalar yüzünden sıkıntı ve kaynak yetersizliği olabilir . Parayı iyi kullanmak gerekiyor . Kova'nın dikkat çektiği bir gündeyiz . Duygusal konular öne çıkarken Kova şartları zorlayacak . Öncelikleri iyi belirlemek gerekiyor . Balık'lar da elde olmayan nedenlerden ötürü bazı zorluklar ve bekleme ile karşılaşabilirler . Büyük atılımlardan , önemli adımlardan uzak durmalılar . Yanlış anlamalar zarar getirebilir . Gerçekçi olun Bugün Oğlak burcundaki Ay sıkı çalışmaya ve görevlere ağırlık vermek gerektiğine işaret ediyor . İyimserlik yerine sorumluluklar öne çıkacağı için büyük beklentilere girilmemeli , gerçekçi olunmalı . Koç'lar hafta sonu yaklaşmakla birlikte yeni sorumluluklar yüzünden şaşırabilirler . Çalışma kapasitelerini daha iyi ortaya koyabilecekleri olanaklar var . Boğa'lar daha rahat bir gündeler . İstedikleri değişiklikleri yaparken başkalarından yardım görebilirler . Yeni çevrelere girmek de mümkün . İkizler ise hesabını daha iyi yapmalı . Evdeki hesap çarşıya uymayabilir . Ortaklaşa konularda daha akılcı olmak gerekiyor . Yengeç'ler abartılı tepkilerden kaçınmalılar . Bu yüzden ortaklaşa konularda hayal kırıklığına uğrayabilirler . Başkalarından öğrenecekleri çok şey söz konusu . Aslan'lar da kendilerini işe vermek durumundalar . Özellikle detay ve konsantrasyon gerektiren konularla ilgilenmek gerekebilir . İş yükünü daha iyi dengelemeleri için planlı olmaları gerekiyor . Başak'lar ise dünün şaşkınlığı ve değişikleri ardından bugün daha rahat edecekler . Şimdiye kadar söylemediklerini ortaya koyma cesareti gösterebilirler . Yaratıcı olabilecekleri bir gündeler . Terazi'ler ise hızlı adımlar atacaklar . Gün içinde tamamlanması gereken işler , ev ya da güvenlikle ilgili konular yüzünden bir miktar yorulabilirler . İlişkilerine de özen göstermek durumundalar . Akrep'ler ise kendilerini iyi organize ettikleri sürece problem yok . Kısa yolculuklar ya da yakınlardan gelecek haberler onları canlandırabilir . Yakın çevrenin sorumlulukları da öne çıkabilir . Yay'lar attıkları adımları daha somut hale getirmek üzere sıkı çalışmalılar . Çalışma kapasitelerinin yüksek olduğu bir gündeler . Alışverişte ise daha dikkatli olmalılar . Oğlak'lar gün için çok daha hassas davranarak aşırı alınganlık gösterebilirler . Duygusal konularda yoğun bir gün olabilir . Bazı yeni başlangıçlar da gündemde . Kova'nın daha iyimser olmaya çalışması lazım . Kendilerini yeteri kadar cesur ve güçlü göremeyebilirler . Bu geçici bir şey de olsa eldeki işleri yarım bırakmamak gerekiyor . Balık'lar ise bugün daha rahat edecekler . Onlara destek veren kişiler ve dostlar söz konusu . Bu arada başkalarından iyi tavsiyeler de alabilirler . Şansa açık olun Yay burcundaki Ay iyimser ve geleceğe yönelik hevesli bir tutum sergiliyor . Gün içinde yeni görüşleri desteklemek ve daha büyük düşünmek için fırsatlar var . Şansa olanak tanımak iyi olacak . Koç'lar bu canlı enerjiden fazlasıyla yararlanabilecekler . Yabancılarla bir araya gelmek , hareket ve yolculuk olumlu biçimde vurgulanmakta . Şanslı bir gündeler . Boğa'lar ise ortaklaşa işlerde başkalarından destek görebilirler . Duygusal alanda ilişkilerin yoğunlaşabileceği bir gündeler . Maddi ve manevi zengin bir gün olabilir . İkizler abartıya kaçmamak şartıyla güzel bir gün geçirecek . Ortaklaşa konularda beklemedik gelişmeler söz konusu olabilir ve beklentileri gerçekçi tutmak gerekiyor . Yengeç'ler çoktandır ihmal ettikleri konularla ilgilenebilirler . Günlük işler , detay gerektiren konular öne çıkmakta . İş ortamında verimli çalışmalar söz konusu . Aslan'lar da kendilerine ait işlerde başarı elde edecekler . İnandırıcı olabilecekleri , başkalarını daha rahat etkileyebilecekleri bir gündeler . Aşk hayatında da hareketli bir tempo söz konusu . Başak'lar her ne kadar iyimser olsalar bile işlerini daha düzenli ve programlı yapmalılar . Ani değişiklikler yüzünden zorlanabilirler . Terazi'ler yakın çevrelerinde olup bitenle ilgili bir gün geçirebilirler . Kardeşler ve yakınlarla beraberlik , çok sayıda okuma ve yazma göze çarpıyor . Duyguları daha iyi anlatma olanağı da mevcut . Akrep'lere gelince parasal konuların önem kazandığını görebilir . Şans onlardan yana olacak . Ev ya da mülkle ilgili uğraşlar da göze çarpabilir , iyi pazarlıklar yapılabilir . Yay'lar günlük işlerde yoğun zamanlar yaşayabilirler . Hızlı değişiklikler onları biraz şaşırtabilir ve duygusal konularla meşgul olabilir . Ailevi konular gündeme gelmekte . Oğlak'lar bugün iyimser olmaya bakmalılar . Geçmişte yapmış oldukları iyi işlerin semeresini görebilecekler . Bu arada sezgilerinden de yararlanabilecekleri bir gündeler . Kova'lar arkadaşlık , grup çalışmaları ve ortaklaşa hareket gerektiren pek çok alanda akıcı enerjiler içindeler . İleriye yönelik hedeflerini daha büyütebilirler . İyimserlik yapıcı sonuçlar getirecek . Balık'lar şartların sürekli olarak değişmesi yüzünden kendini bunalmış ve aşırı yük altından hissedebilir . İşle ilgili konularda şanslı olmakla birlikte , daha planlı olmaları da gerekiyor . Aldanabiliriz Ay Yay burcunda ilerliyor ve güne değişiklik , esneklik ve sürekli harekette olmak adına yüksek enerjiler getiriyor . Bununla birlikte Neptün etkisi yanlış anlama , yeteri kadar dikkatli olmama problemleri getirebilir . Koç'lar bu hareketten yararlanarak verimli kısa yolculuklar yapabilirler . Bu arada sorumluluklarını da yerine getirmiş olacaklar . Sözlerine özen göstermeliler . Boğa'lar harcamalarını dengede tutmalı ve birikimlerini iyi kullanmaya bakmalı . Ekonomik davranmak gerekiyor . İkizler bugün yakın ilişkilerinde daha etkin . Aceleci davranmak zorunda kalabilirler . Evle ilgili uğraşlar da dikkat çekici olabilir . Yengeç'ler geçmişten aldıkları derslerle artık hata yapmayacaklar ama duygusal konularda yine aşırı hassas olabilirler . İyimser kalmaya çalışmalılar . Aslan'lar değişik görüşlere açık . Çoğu zaman inat etseler de , gün boyunca arkadaşlıklar , grup çalışmaları onlara yeni ilhamlar getirebilir . Başak için gergin bir gün olabilir . Aslında kendilerini göstermek için fırsatlar da söz konusu . Yapıcı davranmak kazanç getirecek . Terazi'ler kafalarındaki pek çok düşünceyi yerli yerine oturtmakta güçlük çekebilir . Başkalarından alacakları önerileri de sınamalılar . Yabancılarla bir araya gelebilirler . Akrep duygusal konularda gevşemenin yollarını arayabilir . Harcamalara dikkat . Yeteri kadar net olamamak yanlış anlamalara yol açabilir . Yay'lar bugün biraz tutarsız ya da gergin olabilirler . Ay yüzünden duygusal konularda abartılı dalgalanma var . İlişkilerinde ılımlı olmaları gerekiyor . Oğlak'lar kendilerini işe veriyorlar . Tamamlamaları gereken çok şey var . Detay gerektiren işler yüzünden yorulacaklar . Kova'lar düne oranla rahat bir gündeler . Akıcı enerjiler söz konusu . Duygularını ifade etmeye çalışmalılar . İyimserlik onlara çok şey katacak . Balık'lar pratik olmak zorundalar . Tamamlamaları gereken çok şey var . Ev ya da işle ilgili uğraşlar ya da zamanlarını alacak çok iş söz konusu . İnatlaşma var Akrep burcundan geçen Ay'ın yaptığı gergin açılar gün içinde inatlaşmanın öne çıkabileceğini ve bu yüzden zarar görebileceğimizi anlatmakta . Abartılı davranmak sorun olabilir . Koç'lar ortaklaşa konularda özenli hatta temkinli olmalılar . Eşleri ile maddi konularda düşünce ayrılıkları mümkün . Borç alacak işlerinde çözüm arayışları var . Boğa'lar yakın ilişkilerine özen göstermeliler . Duygusal nedenlerle tartışma yaşanması mümkün . Böyle zamanlarsa soğukkanlı olmak gerekiyor . İkizler sağlığına özen göstermeli . İhmal ettikleri konularda gerginlikler meydana gelebilir . Şansa güvenmek yeterli değil . Yengeç'ler yaratıcı gündeler . Aşkta hareketlilik gündemde . Zevklerde abartıya kaçabilirler . Aslan'lar günlük işlerini mutlaka planlayarak hareket etmeliler . Ev ve iş arasında daha fazla sorun ortaya çıkabilir . Güvenlikle ilgili konular da öne çıkabilir . Başak'lar haberleşme ve yolculukla ilgili konularda engeller ya da yanlış değerlendirmelerle karşılaşabilirler . Her söylenilene inanmamalılar . Terazi'ler parasal konularda kaynaklarını korumaya almalılar . Hiç beklenmedik harcamalar yüzünden huzurları kaçabilir . Ekonomik olmaya özen göstermeliler . İstedikleri desteği bulmakta zorlanabilirler . Akrep'ler hareketli bir gündeler ama istediklerini elde etmek için mücadele etmeleri gerekebilir . Duygusal alanda çatışma ve kopmalar mümkün . Yay'ların geçmişe ait konularda tutarlı olmaları gerekiyor . İhmal ettikleri şeyler tekrar karşılarına çıkarak zaman kaybına neden olabilir . Hayal dünyasından çıkmalılar . Oğlak'lar yeni düşüncelere sahipler ama bunları uygulamak pek de kolay olmayabilir . Maddi nedenler ya da ortaya çıkabilecek ani gelişmelere dikkat etmek lazım . Kova çok çalışacağı bir günde . Başkaları ile çatışmamaya bakmalı . İş hayatında üstlerle ilişkilerde zorlanma söz konusu . Balık'lar inandıkları konularda başarılı olacaklar . Bu arada eğitim hayatında ya da yolculuklarla ilgili konularda canlılık var . Yeniay yeni dönem Bugün ülkemizin burcu olan Akrep'te gerçekleşen yeniayın seçim sonuçlarına denk gelmesine şaşmamak gerekiyor . Yaklaşan Merkür Neptün açısı ise yanlış anlamalara neden olabilecek güçte . Koç'lar duygusal alanda hareketli gündeler . Ortaklaşa konular ve borç alacak ilişkilerinde yeni başlangıçlar yapabilirler . Boğa'lar denge ve düzen arıyorlar ama pek çok konuda kararsız kalabilirler . Eleştiriye de açık olmaları gerekiyor . Duygusal alanda tatmin olamamaktan ötürü huzursuzluk duyabilirler . İkizler haftanın ilk gününde detaylara , değişen şartlara dikkat etmek durumunda . İş ortamında verimli olmak için konsantrasyon gerekiyor . Yengeç'ler duygusal açıdan kendilerini coşkun biçimde anlatabilecekleri bir gündeler . Bu arada zevkler uğruna abartıya da kaçabilirler . Maddi konularda dikkat gerekiyor . Aslan'lar haftaya sıkı bir tempoyla başlamakta . Sabırlı olmaları gerekiyor . Aynı anda birden fazla iş yapmak durumunda olabilirler . Başak'lar çok konuşup hareket edebilecekleri bir gündeler . Yeni haberler , kısa yolculuklar ve iletişim onları fazlasıyla canlı tutacak . Terazi'ler harcamalarını kontrollü yapmalılar . Yeni kazanç yolları elde etmek mümkün ama ihmalkar davranışlar yüzünden bazı kayıplar da söz konusu . Akrep'ler burçlarındaki yeniayla dikkat çekecekler . Kişisel alanda yeni adımlar ve planlar söz konusu . İstediklerini elde etmek zor değil . Yay'lar ılımlı ve iyimser olmaya bakmalı . Gözü kapalı hareket etmemek gerekiyor . Yeterili bilgi sahibi olmadıkları konularda riskler almamalılar . Oğlak'lar verimli bir gündeler . Haftanın ilk gününde grup çalışmaları ve ortaklaşa hareket onlara keyif verebilir . İleriye yönelik planlarında da değişiklikler mümkün . Kova'nın dikkatli olması lazım . Üstleri ile ilişkilerde istemedikleri konular gündeme gelebilir . Duygusal alanda yanlış anlaşılma tehlikesi var . Balık'lar akıcı enerjilerle karşı karşıyalar . Yenilikler ve değişiklikler problem çıkartmayacak . Yabancı kişilerle bir araya gelmek dikkat çekici olabilir . İstanbul adlı şu acımasız prizmanın tepe noktasından geniş tabanına , aynı gün içinde kaydıraktan kayar gibi inip sonra tekrar tırmanan ben , elbette jet sosyetenin ne olduğunu iyi bileceğim . Benim sosyete haberlerim öyle Sema Çelebi'nin ya da Melike Hasefe'nin peşine düştün mü 10 tanesi birden kotarılacak cinsten değildir . Ben , siz değerli okurlarıma Ay'ın karanlık yüzünden bildiriyorum . Adı üstünde jet sosyetenin ya da Amerikalıların dediği gibi jet set'in kimlerden oluştuğunu saptarken kıstasım şu : Jet sosyete mensupları , havaalanı terminali denen herkesi eşitleyici mekânda , çağdaş mahşer yerinde görünmezler . Onlar özel uçak kullanırlar . Çok özel partiler İzmir'deyiz . Çeşme , Alaçatı'daki Süzer Paradise Hotel'de . İşin ucu İstanbul'a birkaç satır sonra ulaşacak . Bu yaz boyunca Ege'nin incisine ayda birkaç kez bir özel uçak inip durdu . İçinden Playboy güzeli tarzı 10 15 kız eşliğinde bir Rus işadamı çıktı . Bu işadamı her seferinde Süzer'lerin oteline yerleşti . Burada olabildiğince dar kadrolu " private partyöler ( özel parti ) düzenledi . Bazen bu partiler Çeşme açıklarına demir atan " yat değil resmen bir gemi"ye taşındı . Ve Rus Bey hep bir gece kaldı . Giderken de otel personeline yüzlerce dolarlık bahşişler bıraktı . Şimdi sosyetemizin hanımları bu Rus'un , işte Rus olduğunu söylüyorlar . En azından bir sınıfımızın milli gelini Sarah Velidedeoğlu'nu Milano'ya götüren , ona yüzbinlerce dolarlık alışveriş yaptırtan Rus Bey yani . Bu da geçer ; komünizm ölmedi ! Punk ölmedi . . . İngiliz punkları da " Punk ölmedi ( Punk is not dead ) " sloganını atıyorlar hip hop çağında . . . Deniz Akkaya ve modacı Cengiz Abazoğlu'na göre de punk ölmemiş . Akkaya Abazoğlu çifti , devlet sırrı gibi saklanan yeni bir moda çekimi gerçekleştirmişler . Akkaya'ya bu çekim için punk makyajı yapılmış , piercing'ler saplanmış . Yani orasına burasına kancalar takılmış . Abazoğlu , her Yıldırım Mayruk defilesi öncesinde moda gündemini değiştirme çabası içinde olur . Ondan böyle bir hareket bekliyorduk . Mayruk'un Kasım'daki defilesinde üç yerli manken çıkacak podyuma . Hanımefendi mankenlerimiz , Buket Saygı , Sema Şimşek ve Pınar Tezcan . Pınar'ın da bu kategoriye girmesine sevindim . Geçen Mayruk defilesinde seyirciydi . Fuayede pek bir hüzünlü oturuyordu . Onu en son Liceli tekstilci sevgilisi Murat Bey'le epeydir yaşadıkları evin mutfağında elinde bulaşık eldiveni , balık tavasını kazırken görmüştüm . Sema Şimşek ise salonda kocası Burak Hakkı ile KDV zarfı yazıyordu . kış akşamında Cansu Dere ile Okan Bayülgen de evde misafirdi . Doktoru beklerken . . . Doktorundan değil aynı dertten muzdarip bir arkadaşımdan duydum : Okan Bayülgen şu sıralar sık sık panik atak olup Amerikan Hastanesi'ne koşuyormuş . Doktoru onu 15 dakika bekleme odasında bırakıyor , bu esnada başarılı şovmen kendi kendine iyileşip , oradan sıvışıyormuş . Bedri Baykam , 14 18 Ekim'de Paris Sanat Fuarı'nda " Harem Entrikaları " adlı resimlerini sergileyecek . Sergilenecek ürünlerden biri de Hülya Avşar'lı bir resim . Avşar ve eşinin resim merakı biliniyor . Koleksiyon yapıyorlar . Baykam'dan da birkaç resim almışlar . Ama her nedense bu resmi değil . Baykam'ın sergisi Kasım Aralık'ta da Buenos Aires'e taşınacak . Zehra'ya kardeş önerisi Şimdi biraz mahrem bir konuya giriyoruz , adı geçen şahıslardan peşinen özür dileyelim : Hülya Avşar'ın en yakın arkadaşı cnbc televizyonu yorumcusu Gülay Afşar ikinci çocuğuna hamile . Şu sıralar en sevdiği sohbet konusu da bu . Böyle olunca çevresindekiler de ona hemen kankası Hülya Avşar'ın Zehra'ya kardeş getirme isteğini hatırlatıyorlar . Kaya Çilingiroğlu istemiyormuş ikinci çocuğu . Gülay Afşar , " Belki Kaya bizden etkilenip Hülya'nın Zehra'ya kardeş getirme önerisine uyar " diyor . Kaya yemi yuttuğu için bin pişman ! En yakınındakilere göre Kaya Çilingiroğlu , Reyhan Gökdeniz'le bir gecelik kaçamak yaşadı . Ve itiraf olur korkusuyla Avşar'dan özür de dileyemiyor Magazin dünyasında üç gündür herkesin yanıtını merak ettiği bir soru var . Kaya Çilingiroğlu , Kızı Reyhan Gökdeniz'in tuzağına düştü mü ? Çilingiroğlu'nun en yakınındakilerden aldığımız bilgiler , olayın üstündeki sır perdesini yavaş yavaş aralandığını gösteriyor . İşte bize anlatılanlar : " Kaya Çilingiroğlu , bir balık gibi , Reyhan Gökdeniz'in attığı oltayı yuttu . Gökdeniz , balığı denizden çıkarıp , kovaya atmaya çalışırken de Kaya Çilingiroğlu , lüfer gibi son bir hamleyle misinayı kesip , oltadan kurtuldu . " Tecavüz yok ama bir gecelik kaçamak var diyen Çilingiroğlu'nun yakınları , şimdi onun hayli öfkeli eşi Hülya Avşar'ın gönlünü almanın yollarını aradığını söylüyor . Hülya ikna olur mu ? Yakınları , Çilingiroğlu'nun birkaç gündür içine düştüğü açmazdan kurtulmanın savaşını verdiğini şöyle anlatıyor : " Kaya , şimdi eşi Hülya Avşar'a karşı çok mahcup . . . Reyhan Gökdeniz'in çağrısına uyup evine gittiği için bin kere pişman oldu . . . Hülya Avşar'dan , kızından ve ailesinden , zaafıyla onları kamuoyu önünde düşürdüğü durum nedeniyle özür dilemeye de razı . . . Ancak , özür dilemek , aynı zamanda kaçamağı da kabullenmek demek . nedenle Çilingiroğlu , özür dilemeden önce kendisine nasıl bir tuzak hazırlandığına Hülya Avşar'ı ikna etmenin peşinde . Onca badireler atlatan evliliğinin Q Kızı'nın basit düzenekli tuzağıyla yıkılmaması için olayın gündemdem düşmesini bekliyor . " Hülya Avşar : " Evimdeyim " Olay medyaya yansıdıktan sonra susmayı tercih eden Hülya Avşar da , dün yazılı bir açıklama yaptı . Avşar'ın basın açıklamasında şu ifadeler yer aldı : " Evimi terk etmiyorum . Sadece yeni evime bir aydan beri yerleşmeye çalışıyorum . Eşimle ilgili kararımı üç gün içinde veremeyeceğim . Elbette kararlarım netleştiğinde sizlere bildirmek en doğru olandır . Ancak kapımda medya ordusuyla yaşamaktan bunaldım . Hayatım her zamanki gibi hiçbir değişime uğramadan devam ediyor . " Hem de bu kadının evine mi gitti ? Eşinin birlikte olduğu kadını canlı yayında izleyen Hülya Avşar , sinirden yerinde oturamadı Hülya Avşar , " Kaya Çilingiroğlu bana tecavüz etti " iddiasıyla magazin gündemini sarsan Reyhan Gökdeniz'in önceki gece canlı yayında yaptığı açıklamaları , annesi Emral Avşar'ın evinde izledi ve hop oturup , hop kalktı . Seviyesine inemem Reyhan Gökdeniz , pazar gecesi Magazin Keyfi'nin canlı yayınına katıldı . Gökdeniz , tecavüz iddiasını tekrarlarken , Q Kızı'nı ekranda izleyen Avşar da annesi Emral Avşar'a , Kaya bu kadının mı evine gitti diye dert yandı . Hülya Avşar , Emral Avşar'ın , Canlı yayına telefonla katıl , ağzının payını ver önerisine ise , O kadının seviyesine mi ineyim diyerek karşı çıktı . Reyhan Gökdeniz'in eşiyle ilgili açıklamalarına sinirlenip zaman zaman televizyonu kapatan ve öfke içinde yan odaya geçen Avşar'ın , yeni ipuçları yakalamak için dayanamayıp yine ekran karşısına geçtiği belirtiliyor . Avşar , annesinin evinde Reyhan Gökdeniz'in canlı yayınını izlerken eşi Kaya Çilingiroğlu ise evlerinde uyumayı tercih etti . Çilingiroğlu , Gökdeniz'in açıklamalarını sabahleyin arkadaşlarından öğrendi . Çirkin teklifi anons etti Hande Ataizi , kendisine yapıldığını iddia ettiği çirkin teklifi , Bebek'te bir kafede cep'ten kadar bağırarak anlattı ki , duymayan kalmadı Uzunca bir süredir sesi soluğu çıkmayan , gözlerden uzak kalan Hande Ataizi , ilginç bir ahlaksız teklif iddiasıyla tekrar gündeme geldi . Yıllardır şovlar ve televizyon dizileriyle ekranlarda ve art arda değiştirdiği sevgilileri , şok açıklamaları ve skandal görüntüleriyle hep gündemde olan Ataizi , son birkaç aydır sadece sevgilisi Tarkan Sualp'le baş başaydı . Sade yaşayacaktı ama . . Artık dikkat çekmeyen bir yaşantının içinde olacağını açıklayıp ortadan kaybolan Ataizi , sonunda birkaç gün önce aldığını iddia ettiği bir ahlaksız teklifle tekrar magazin kulislerinde konuşulmaya başlandı . Çünkü Ataizi , bu iddiayı önceki gün Bebek'teki bir kafede ve nedense bağıra çağıra açıkladı . Hem de iddiaya göre kadar bağırdı ki , kafede onu duymayan kalmadı . Cepten arkadaşıyla konuşurken hayli sinirli olduğu gözlenen Ataizi'nin iddiası ise , Muzi Karaata'nın eski aşkı Saffet Arıkan'la ilgiliydi . Ataizi'nin tüm kafenin de ortak olduğu iddiasına göre , Arıkan kendisini arayarak , " Senden çok hoşlanıyorum , beraber olmak istiyorum " demişti . İşte Ataizi de Bebek'te bir kafenin ortasıda bağıra çağıra bundan dert yanıyordu . Kadınlar benden kaçıyor Evlilik yaşına gelmiş genç kızların ve annelerinin severek izlediği Beyazıt Öztürk , ilişkilerinin kısa sürmesinin nedenlerini açıkladı Duygusal yaşantısında aradığını bir türlü bulamadığını açıklayan Beyaz , şöhret olmanın bedelini ödediğini söyledi . Beyaz , neden Çağla Şıkel'den sonra başka bir kadın ile görüntü vermediğini de şöyle anlattı : " Bir kadınla göz önüne çıkabilmeniz için ona inanmanız gerekiyor . insanın da hayatını yakmamak adına . . . İnanman için de tanıman , baş başa zaman geçirmen gerekir , insanı evde çay içerken , annenle tanıştırırken , pikniğe gittiğinde tanırsın . Ama benim böyle bir yaşantım yok . Hep evde görünmemek için kapalı kapılar ardındayım . Bir kadınla tanıma sürecinde sinemaya bile gidemiyorsun , çekiliyor ve yazılıyor . Onun için ilişkiler bitiyor , bir insana güvenme süresini bile atlatamıyorum . Arkadaşlar bizimle dışarı çıktığında kameraları görünce istemiyor , vebalı gibi kimse sana yaklaşmıyor . " " Tatilimi görüntüledim " Amerika tatiline kamera götürüp kendini çektiğini belirten Beyaz , " Tatil yapmaya gittim , yanlış anlaşılmasın , spekülasyon çıkmasın diye gittiğim yerlerde sürekli kendimi görüntüledim . Deliller evde , isteyene gösterebilirim " dedi . " Çağla'yla . . Çok saçma " Çağla Şıkel ile bir yıl önce ayrılmasına rağmen hâlâ gündeme gelmesini saçma bulduğunu da belirten Beyaz , şöyle dedi : " Halkı yormayı da istemem ; hem Çağla'ya hem de kendime zarar vermeyi de . . . Yeniden yeniden bunların gündeme gelmesi anlamsız . " Salkım hatıra villayı satıyor Şarkıcı Yeşim Salkım , eski eşi Hakan Uzan'la yazlarını geçirdiği Çeşme'deki süper villayı satıyor Boşandıktan sonra gözlerden uzak kalmayı tercih eden şarkıcı Yeşim Salkım , yaz aylarını eski eşi Hakan Uzan ile geçirdiği Çeşme'deki 150 bin dolar ( yaklaşık 594 milyar lira ) değerindeki villasını satıyor . Salkım'ın dört yıl önce Emin Pazaroğlu Sitesi'nde satın aldığı 500 metrekarelik , 10 odalı , altı tuvaletli , büyük bir salon ve mutfağın yanı sıra büyük bir de yüzme havuzu bulunan ikiz dubleks villası alıcı bekliyor . Site komşuları , boşandıktan sonra Salkım'ın bir daha evine uğramadığını belirterek , " Hakan Uzan'la yaz tatillerini burada geçirirdi . Burada yaşadıklarını ve düzenledikleri partileri unutmak amacıyla satışa çıkardıklarını düşünüyoruz " diye konuşuyor . Nil'in " kek"i için özel klip ÖZGÜR Kız olarak yakaladığı çıkışı " Nil Dünyası " adlı ilk solo albümüyle sürdüren Nil Karaibrahimgil , üçüncü klibine hazırlanıyor . Karaibrahimgil , klip parçası olarak sözleri " Üç yumurtayı kırdım önce " diye başlayan " Kek"i seçti . " KEK"İN klibi Hüner Margarin'in sponsorluğunda çekilecek . " Kek " klibi için özel bir mutfak yapılacak . Klipte , sevgilisi tarafından aldatılma tehlikesi geçiren bir genç kızın duyguları sevimli ve ironik bir dille anlatılacak . Sağ olun ama Muazzez Hanım sizlere ömür. Yeşilçam'ın ünlü yapımcı ve yönetmenleri yıllardır Ulu Önder Atatürk'le ilgili film projelerini anlatır durur . Ama nedense bu projeler hep lafta kalır . Bu olay , bar senaryoları'nın filmleştirilmesinde yaşanan sıkıntıya küçük de olsa bir ışık tutacak türden . Çiçek Bar'ın sahibi ve film yapımcısı Arif Keskiner , Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı mücadelesini konu alan O . . Sarışın Kurt isimli senaryoyu çekmek için çalışmaya başladığını açıklar . ABD'li bir yönetmene çektirilmesi planlanan filmde Atatürk'ü canlandırması için Hollywood starı Nick Nolte'ye bile teklif götürür . Sıra diğer karakterlere gelir . Keskiner , Atatürk'ün annesi ile diğer rollerde kimi oynatacağını da söyler . Zübeyde Hanım rolü için , " Ondan başkası oynayamaz . rolü Muazzez Kurdoğlu'na vereceğim " der . Müjdeli haber Muazzez Kurdoğlu'ndan önce eski eşi Haluk Kurdoğlu'na ulaşır . Kurdoğlu , haberi duyunca şu yanıtı verir : " Arif Bey sağ olsun ama Muazzez Hanım sizlere ömür , yıllar önce vefat etti . " Sevda hatırı sorularak çarpıldı Şarkıcı Sevda Demirel'in direksiyon başında olduğu sırada otomobilinin kapısını açan bir kapkaççı , içerisinde 150 milyon lira , kimlik ve kredi kartlarının bulunduğu çantasını alarak kaçtı . Demirel , otomobiliyle Etiler Nispetiye Caddesi'nde ilerlerken , ışıklarda trafik sıkışıklığı yaşandı . Demirel'in otomobiline yaklaşan 10 15 yaşlarındaki bir kişi , kapıyı açarak , " İyi akşamlar . Nasılsınız " dedi ve koltuktaki çantayı alarak kaçtı . Demirel , Gayrettepe Asayiş Şube Müdürlüğü Yankesicilik Büro Amirliği'ne şikâyette bulundu . SAHNE VE EKRAN TAKLİTLERİMLE DOLDU Beyaz , Cem Yılmaz , Yılmaz Erdoğan , Mehmet Ali Erbil . . . Daha kimler , kimler var onun listesinde . Bütün starların göz bebeği olan Huysuz Virjin kendini ilk kez dobra dobra anlattı ve son sözünü söyledi Edepsiz ama şirin , huysuz ama tatlı bir kadın ! Trabzonlu Hafız Mehmet Efendi'nin çocuğundan biri . Boğaziçi Lisesi , Deniz Koleji , ardından İngiliz Filolojisi , Sosyal Sigortalar'da memuriyet hayatı ve 55 yıllık sahne yaşamı . . . Kendi dalında bir star . Bugün konuğum Seyfi Dursunoğlu , yani Huysuz Virjin . ŞD Sizi ilk olarak Kulüp 11'de izlemiştim . zaman esprileriniz daha müstehcendi sanki . SD Genelde bana laf atılırdı . Atanlar iyi arkadaşlarım olduğu için çok rahat cevap verebilirdim . Bunu müşteriye yapsam olay çıkardı . zamanlar çok eğlenirdik . Şimdi de aynı ama televizyon için geçerli değil bu . Seyirciyi havada tutmak için sahnede her şeyi söylerim . Ekranda zor . Bilirim ki fazla müstehcen olanlar yayında kesiliyor ya da bip'leniyor . Gazino aynı espriyi kaldırır . Televizyonda olmuyor . Çünkü çocuklarıyla birlikte oturmuş aileler , saatte yemek yiyorlar , hoş değil . ŞD Çoğu iş adamı , kariyer sahibi kişi , esprileriniz nedeniyle size korkarak geliyor . Çok ısrar etmeme rağmen sevgili yayın yönetmenim Rifat Ababay'ı bile size getiremedim . Ama seyredenler arasında size bayılanlar da var . Dozu nasıl ayarlıyorsunuz ? SD Rifat'ı çok severim . Benim evime giren , röportaj yapan nadir gazeteci arasındadır . İyi bir aile çocuğudur . Ama eskiden çıkardığı Klips Dergisi'ne , yaşıma ve kariyerime uygun olmayan bir başlık atınca kırıldım . Gelsin , sevinirim . Ben sevdiğime espri yaparım . Sevmediğime laf atmam . Onu masa gibi , sandalye gibi görürüm . ŞD Bence rakipsizsiniz . Siz kendinize rakip görüyor musunuz ? SD 55 senedir benim işimi yapan çıkmadı . Benim doğaçlama yeteneğim , atılan lafa anında cevap verebilme özelliğim var . Rakibim yok . Seyircim ukalalık kabul etmesin ama rakipsizim . ŞD Çok titizsiniz . Bu nedenle mi evlenmeyip yalnızlığı tercih ettiniz ? SD Efendim , titizliğim hastalık derecesinde değil . Temizliğimin evlenmememe etkisi puandır . Ben fazlasıyla becerikliyimdir . İyi yemek yaparım , dikiş dikerim , koltuk da masa da yaparım . Benimle birlikte olabilecek kadının çok becerikli ve kıvrak zekalı olması lazım . Bir kadın düşünün ki misafire kahve getirirken üstüne döküyor . Eskiden olsa , defa Boşsun der , boşardım . Şimdi mahkemelerde uğraşırım . Dengimi bulamadım . ŞD Huysuz Virjin ve Seyfi Dursunoğlu gibi iki farklı karakteri anlatır mısınız ? SD Seyfi Dursunoğlu senin de bildiğin gibi dost tarafı olan , dürüstlüğü seven , yalandan nefret eden , fazla esprili olmayan ama sohbetinden keyif alınan , az sayıda dosta sahip biri . Huysuz Virjin ise aklı hep bir yerinde , tatmin olmamış , kendini hâlâ güzel gören , çirkin , yaşlı , agresif , azgın ve her erkeğin onun için deli olacağı bir tip . ŞD Yeni kuşaktan kimleri beğenirsiniz ? Beyaz , Mehmet Ali Erbil , Okan Bayülgen , Ata Demirer , Yılmaz Erdoğan , Cem Yılmaz . . . SD Beyaz henüz yeni . Özel yaşamı , şöhretine takviye oluyor . Çok büyük sanatçıdır diyemem . Yaptığı , kolay iş . Ama benden daha çok kazanıyor . Mehmet Ali Erbil senelerdir benim taklidim olmanın dışına çıkamıyordu , sanırım yavaş yavaş kurtulmaya başladı . " Sen şovmensin , niye Huysuz'u taklit ediyorsun ? " diye soruyor insanlar . Seyircinin kucağına oturmak , mikrofonu kafasına vurmak . . . Bunlar hep benden aldıklarıdır . Ama bugün Türkiye'nin en çok beğenilen sanatçısı . Okan Bayülgen çok dürüst . Ama bence biraz sert , yumuşarsa daha iyi olacak . Ata Demirer , Sibel Can'la çalışmak istemediğim için bana alternatif olarak düşünüldü . Kadın olarak da erkek olarak da çok güzel yapıyor bu işi . Ama daha yolun başında . Sebat etmesi lazım . Yılmaz Erdoğan çok güzel yazıyor , bayılıyorum . Yasemince adlı programın başlangıcında beğenmiştim ve bana da yazmasını istemiştim ama " Hiç vaktim yok " demişti . Cem Yılmaz da Yılmaz Erdoğan da yazılmış olan bir metni seyirciye sunuyorlar . Metin üzerinde çalışıyorlar . Ben kendimi onlarla aynı kefeye koyamıyorum . ŞD Sahnede pek çok starla çalıştınız . Sibel Can , Ajda Pekkan , Emel Sayın , Muazzez Abacı , Nükhet Duru , Gülben Ergen , son olarak da Petek Dinçöz . . . Nasıldı ? Aralarında size en yakın isim hangisi oldu ? SD Sibel Can'ı alaturka okuması için sahneye ilk çıkaran benim . Çok saygılıdır . Gazino çalışmalarında , ekstralarında hiç rahatsız olmadım . Ancak televizyon programlarında rahat çalışamadım . Ayıplamam . Özel yaşamı onun için çok önemli ! gün Miami'ye gidiyor . Döndüğü gün de çekim istiyor . Ben ona göre kendimi ayarlayamam ki . Ayrıldım . Ajda Pekkan ile çok keyifli çalıştık . Son derece dakik ve çok kibar , Süper Star gerçekten . Emel Sayın çok sevdiğim bir sanatçıdır . Sahneye çıktığında tanıdıkları varsa dalıp programı uzatır , ben içerde beklerim . Ben , diğer sanatçı sahneden iner inmez çıkmayı severim , seyircinin ilgisi dağılmamış olur . Böyle olunca da sıkılırım . Sevmediği insanlar varsa Emel Hanım programı kısa keser , bu sefer de yetişemem . Saati saatine uymaz . Muazzez Abacı profesyoneldir . Ben kuliste onu dinlerken dalar giderdim , çünkü muhteşem okur . Makyajım yetişmezdi , çoğu kez geç sahne alırdım . Nükhet Duru çok keyif aldığım , canayakın , anlayışlı bir insandır . Ayrı severim onu . Gülben ve Petek'le de güzel çalıştık . Gülben Ergen'in Günay'da çıkması için çok ısrar ettim . Tüm isteklerime " Evet " dedi . Çalışmayı çok seven bir kız , yüzden başarılı . Çok dakik . Hiç zorlamadı beni . Ancak ilk Günay programını biraz çamur gördüm . Hafif şarkılar vardı . Petek Dinçöz , ilk gecesinde Gülben'den iyiydi . Petek , Gülben'in geldiği yere gelir mi bilmem . Şimdilik çok iyi gidiyor . Yani klibini seyrediyorum , gerçekten çok güzel dans ediyor . Oryantal filan değil . ŞD Esprilerinden dolayı size darılan sanatçı dostlarınız oldu mu ? SD Seda Sayan'la çalışırken oldu ama ben kırgın kalamam . Bir ekstrada karşılaştık , dedim ki " Ben sabah programına geleyim , bu kırgınlığı kaldıralım " ama daha çağırmadı . Herhalde canlı yayın olduğu için . ŞD Bugüne kadar sahnelerde sizi en iyi taklit eden kim oldu ? SD Aydın . Dayanamadı , kadın kılığına bile girdi sonunda . Gülben de Dadı dizisinde benden esinlendi . Bu beğenidir , birebir taklit değildir ama benim şovumdan alıntılardır . Seda da öyledir . Zaten kendisi de zaman zaman " Ben senden çok şey kaptım " der . ŞD Çocuğunuz olsun ister miydiniz ? SD İsterdim de istemezdim de . Bir ahbabımın dünya iyisi iki çocuğu var . aile 100 yaşına da gelse çocuklar onlara bakar . Bir başkasının da tane kötü evladı var . Çocuk büyük sorumluluk . Olsaydı iyi olurdu belki ama bazen " İyi ki yok " diyorum . ŞD Yaşamınızı rahat sürdürecek ekonomik özgürlüğünüz var . Allah gecinden versin , bu mal mülk kime kalacak ? Hiç hesabınızı yaptınız mı ? SD Senin sandığın kadar birşeyim yok . 55 senedir alınteriyle çalışan herkesin birşeyleri olur . Benim de bir evim , bir arabam var . Eğitim Gönüllüleri Vakfı'nı bilirsin . Benim ev numarama yakın numaraları olduğundan çoğu kez vakfı ararken benim numaram düşer . nedenle kendime yakın hissettim bu vakfı . Ama bazı koşullarım var . Mesela durumu iyi olmayan birkaç arkadaşıma , yeğenlerime filan her ay belli bir para vermeyi kabul etmeleri lazım . Bu şartları kabul ederlerse vakıf ile birşeyler yapacağım . ŞD Kadın giysileriyle sahneye çıkmanıza aileniz tepki göstermedi mi ? SD Amatör olarak sahneye çıktığım zamanı biliyorlar . Profesyonel olduğum zamanı göremediler . Üvey amcamın oğlu , zamanında " Soyadını değiştirsin " demiş . Ablam da gereken cevabı vermiş . Zaten şöhretim arttıkça bana yakın olmaya çalıştılar . ŞD Siyaset ve sporla aranız nasıl ? SD Sahne hayatım başlı başına maraton . Yüzmeyi severim . Futbolla ilgiliyim ama fanatik değilim . Trabzonsporluyum . Maçlarda dua ettiğim zaman Trabzon mutlaka kazanır . Okumadığımda da kaybeder . Siyaseti şimdi daha çok seviyorum . Demek ki bana siyaseti siyasiler sevdiriyor . Tayyip Bey'le Deniz Bey'in konuşmasının sıcaklığını sevdim . AKP'yi iyi görüyorum . Tayyip Bey " Vaat ettiklerimi yazın , yapmazsam hesabını bana sorun " diyorsa , yapacak demektir . Şimdilik ekonomi de iyi . ŞD Sanat , siyaset , spor alanından pek çok ünlü sizi izledi . Kimlere laf attınız ? Tepki geldi mi ? SD Kulüp 11 zamanında bir gece Günay dedi ki ; " Timur Selçuk burada , sakın ona laf atma " . Ben de atmadım . Program çıkışı Timur Selçuk kulise gelip " Bana neden laf atmadınız ? " diye sordu . " Dünyanın her yerinde sizin yaptığınız şovda ünlülere laf atarlar " dedi . günden beri gelen şöhretli insanlara takılırım . Masayı terk edene rastlamadım . Bir seferinde rahmetli Turgut Özal ile Semra Hanım izliyorlardı . Baktım , hep el eleler . " Ne bu haliniz " deyince Semra Hanım " Biz hep böyleyiz " cevabını verdi . Ben de " Aman dikkat edin , sıcaklarda pişik olursunuz . Ellerinize bebe tozu serpin bari " dedim , birlikte gülüştük . ŞD Elinizin sıkı olduğu söyleniyor . SD Bu lafa çok sinirleniyorum . Enayi gibi para harcayamam , yapılması gereken şeyi yapmasını da bilirim . günde bir davulcu geliyor . Kardeşim , siz orduyla mı geziyorsunuz ? Niye cimri diyorlar , söyleyeyim ; Bu işe başladığımda hiç param yoktu , çünkü memurdum . Elimden geldiğince para biriktirerek bir ev almam lazımdı . Evi aldım , bu sefer döşemem lazım . Onu da yaptık . Bu sefer üstüme , başıma birşeyler almam lazım . Ahbaplık kurduğum insanlar onlara yardım etmediğim için adımı cimriye çıkardı . Bir de Muazzez Abacı , Sevim Tuna , Ajda Pekkan , Emel Sayın , Nükhet Duru'nun beğenmediği elbiselerini ben değiştiririm ve gösteririm " Bak , senin beğenmediğin elbiseler " diye . Çok da şık olur . Kendime elbise diktirmediğim için adımı cimriye çıkardılar . ŞD Seyfi Dursunoğlu'nun 14 saati nasıl geçiyor ? SD 61 yaşındayım , çok uyuyamıyorum . Bana " Evinde otursun , emekli olsun " diyenler oluyor . Mühim olan sıhhattir . Sabah kahvaltımı yardımcılarım hazırlar . Ben zeytinyağlı domatesle peynir yerim . Sebze severim , balık severim . Tavuk ve hindiden sıkıldım artık . Komşularım var , çoğu evli . Çocuklarını küçüklüklerinden beri tanıdığım ahbaplarım da vardır . Onlara giderim . Ama yemeklerini beğenmem . İyi yemek yaptığımı iddia ediyorum ya . " Bana gelin de size yemek yapayım " derim . Öyle geçer işte zaman . ŞD Zeki Müren'li devirlere dönelim . SD Benim yeni meşhur olduğum zamanlardı . Zeki Müren sık gelirdi izlemeye . Bir gece kolumdan tuttu ve " Seyfi şöhret olmaya başladın ama birşeye kendini hazırla . Şöhretin büyüdükçe yalnızlığın çoğalacak " dedi . Gerçekten öyle . Şöhretiniz ve paranız arttıkça çevrenizdekilerin beklentileri değişiyor . Şöhretli insanı taşımak zor . Taşınamayınca yalnızlık doğuyor . ŞD Türkiye yerine başka bir ülkede yaşamak ister miydiniz ? SD İngiltere olmaz , İngilizler soğuk insanlar . Fransızlar efeminedir . Japonlar çok ufak tefektir , ben kocaman kalırım aralarında . Ruslar fuzuli irilerdir , üstelik ülke çok soğuk . Habire votka içip uyurlar . Yunanlılar korkaktır . Ben buradan memnunum . ŞD Hayatınızı yazacak mısınız ? SD Ben saatlerce konuşur , dinletirim . Yazma yeteneğim yok . Biri yardımcı olursa tabii ki isterim . Neden olmasın ? ŞD Sanat dünyasında büyücülere gidenler , nazara inananlar var . Sizin böyle inançlarınız var mı ? SD Aptallık bence . Büyüye filan inanmam ama rüyaya inanırım . Rahmetli annemi , babamı görmek hoşuma gider . Rüyalarımın çoğu da çıkar , inan . Bir gün rüyamda cüzdanımı düşürdüğümü gördüm , ertesi gün gerçekten düşürdüm . Efendim , bugün çok anlamlı bir gün . Öğretmenler Günü . Hayatta olan canım öğretmenlerimin ve tüm öğretmenlerin bu özel günü kutlu olsun . Hepsini saygıyla selamlıyorum . Evet efendim , iyi pazarlar , kalın sağlıcakla . Tekelioğlu cezaevinde DYP Şanlıurfa Milletvekili Fevzi Şıhanlıoğlu'nun öldürülmesiyle ilgili davada yıl ay 10 gün ağır hapis cezasına mahkum edilen MHP İçel eski Milletvekili Cahit Tekelioğlu , dün sabah otomobililyle seyir halindeyken durdurularak , gözaltına alınarak cezaevine konuldu . TBMM Genel Kurulu'nda 51 Ocak 1001'de çıkan kavgada , Tekelioğlu'nun da aralarında bulunduğu bazı milletvekilleri Şıhanlıoğlu'nu darp etti . Kalp krizi geçiren Şıhanlıoğlu'nun ölümü üzerine açılan davada mahkeme , Tekelioğlu'nu , " istemeden ölüme sebebiyet verdiği gerekçesiyle " yıl ay 10 gün ağır hapis cezasına mahkum etti . Cezasını 14 Ekim 1001'de onanan Tekelioğlu , milletvekili olduğundan cezaevine konulmadı . Kasım'da MHP'den aday gösterilmeyen Tekelioğlu , dokunulmazlığının kalkmasının ardından dün sabah Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'ne konuldu . Taksici adres bilecek AB kurallarına göre , taksi şoförleri yolları bilmek zorunda . Söylediğiniz adres için " ne tarafa düşüyordu ? " diye soran taksi şoförüne bile dava açabilirsiniz Avrupa Birliği'nin günlük hayatımıza getireceği birçok yenilik bulunuyor . AB'nin salatalığın boyunu bile belirlediğini , yol bilmeyen taksicileri meslekten men ettiğini , tereyağlarının kare kutularda satılmasını şart koştuğunu ve tuvaletlerin tavan ölçüsünü bile normlara bağladığını biliyor muydunuz ? AB'nin günlük yaşama ilişkin yasalarının bilinmediğini söyleyen Türkiye AB Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi ve Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Can Baydoral , yeniden düzenlemek zorunda kalacağımız normlardan bazılarını şöyle anlattı : Her ürün için özel 14 saat aranabilen ücretsiz danışma hatları kurulacak . Tüketici şikayetleri dinlenip , acil çözümler sunulacak . İlaçların kullanımı için danışma hatlarının kurulması , bu yolla hastaların sorunlarının dinlemesi hükme bağlandı . Taksi şoförleri yolları çok iyi bilmek zorunda . Bir sokak adını dahi söylediğinizde " ne tarafa düşüyordu " sorusunu soran taksi şöforünü şikayet edip , ceza almasını sağlamanız mümkün . Halk otobüslerini kullanan özürlüler için özel merdivenler konulacak ve ikaz lambalarının yüksekliği ayarlanacak . Süt üreticilerinin Türkiye'deki gibi " sütü sağıp , satma " anlayışı AB'de imkansız . Süt üretimi belli standartlara bağlı . Açık ya da ambalajlı olsa bile getirilen standartlar dışında satış yasak . Ses kirliliği kesinlikle yasak . Rahatsız olursanız komşusunuzu bir celsede evinden attırabilirsiniz . Güle güle 1001 hoşgeldin 1005 Ekonomik kriz hak getire , şimdiden hemen her yer dolu , en pahalı Margaux , sanatçılar dolar milyarderi , özel mönüler , renkli balolar , işte Türkiye'nin her yerinden ve Kıbrıs'tan yılbaşı eğlence seçenekleri , Şenay Düdek farkıyla . . . Acı tatlı anılarla yüklü koskocaman bir yılı kısmetse salı akşamı saat 14. Dilerim tüm umutsuzluklar , mutsuzluklar , kötülükler de gece uzayın derinliklerinde kaybolur , hepimizin hayal ettiği bir yeni yıl kucaklar bizi . Her bayram ve yılbaşında olduğu gibi maşallah bu yıl da sanatçıların cebi para dolacak . Aslında onların aldığı fiyatları , Kıbrıs'daki casinolarda ve Uludağ'da özel olarak düzenlenen kumar partilerinde kaybedilen milyarları yazmaya kalksak mekanların kapısında maliyecilerden oluşmuş bir ordu bekler . Gerçi onlar görevlerini yeterince yerine getiriyorlar . Ama aralarında yine de işini hesabına , kitabına uyduran çok . , ne demişler " İş bilenin , kılıç kuşananın " . Devlet kasasını doldurmak yine bizim gibi garibanlara , namusuyla çalışan işçiye , memura düşüyor . Bakalım bu yıl vergi rekortmenleri kimler olacak ? Gelelim sadede . Önce hangi ünlünün 1005'e nerede ve nasıl gireceğine bir göz atalım dilerseniz . Bir süredir sesi soluğu çıkmayan sahnelerin güzel assolistlerinden Harika Avcı uzun bir aradan sonra Münih'de sahnelere " Merhaba " diyecek . Ünlü menajer Orhan Alkan'ın yaptığı organizasyon sayesinde Sibel Can'ın hiç boşu yok . 18 Aralık'ta Brüksel , 19 Aralık'ta Paris , ardından da Almanya'da konserler verecek . Antalya Topkapı Wow Palace'da sahnelerin sevilen sesi ve çiçeği burnunda gelini Ebru Gündeş , Asmalı Konak'ın Seymen Ağa'sı Özcan Deniz ve Grup Gündoğarken yer alacak . Gülben Ergen ise yılbaşında İstanbul'dan çok uzaklaşmayacak ; Kumburgaz Hotel Marin Princess'da sahneye çıkıp keyifli bir yılbaşı geçirmenizi sağlayacak . Ardından da sevgilisi Metin Güneş ile birlikte girecek yeni yıla . Çeşme Sheraton Otel'de ise güçlü sesiyle Sertab Erener konukları eğlendirecek . Kıbrıs casinoları yine çok hareketli . Genç patroniçe Arzu Tok'un sahibi olduğu Vega Casino'da İbrahim Tatlıses , Merit Crystal'da Candan Erçetin , Dedeman Viva Casino'da Alişan olacak . Avalon Casino'da ise uzun zamandır sahnelerde görülmeyen Burak Kut ve Fransa'dan yılbaşı gecesi için özel olarak getirilen sambacı kızlar aynı sahneyi paylaşacak . Galaxy Casino'da da yılların güçlü sesi Adnan Şenses sevenleriyle buluşacak . Sahnelerin en genç assolisti ünvanını taşıyan Petek Dinçöz ise Daren Ahmet'in sahibi olduğu Kıbrıs Rocks Otel'de olacak . 1005'e , televizyonların harika çocuğu olan sevgilisi Can Tanrıyar ile girecek . İstanbul'da eğlence yine dolu dizgin . . . 1005'ü karşılayacağımız gece Ali Sayar'ın işletmeciliğini yaptığı , Necdet Göral'ın sahibi olduğu Levent'teki Polo 15'de Kenan Doğulu , Polat Renaissance Hotel Balo Salonu'nda ve Günay'da sahnelerin yeni ikilisi Nükhet Duru , Cenk Eren program yapacaklar . Bazı ünlülerimiz ise çalışma yerine tatili tercih ediyorlar . Aysun Kayacı ve Galatasaraylı futbolcu sevgilisi Emre Aşık yeni yıla Maldiv Adaları'nda girecekler . Podyumların aranan mankeni Güzide Duran ve sevgilisi İlker İnanoğlu ise İstanbul'da kalacak . Hande Ataizi Tarkan Sualp çifti Londra'da farklı bir yılbaşı geçirmeye hazırlanıyor . Ünlü mankenlerden Nefise Karatay ve Ebru Destan , İstanbul'da kalmaya kararlı görünüyorlar . Nefise ; sevgilisi Murat Varol , Ebru ; Galatasaraylı futbolcu olan sevgilisi Ümit Karan ile yılbaşı programı yapacak . Basketçi sevgilisi İbrahim Kutluay'dan ayrıldıktan sonra kendini çalışmaya veren Demet Akalın ise İzmir Hilton'da sahne alacak . Ardından da İzmir gecelerinde fink atacak . Ben mi ? Efendim , POSTA'nın İzmir'de yayın hayatına giren POSTA EGE'si için orada olacağım ve yılın son günü bol bol çalışacağım . Akşam da ailemle keyifli bir yemek yiyeceğim . Pucci , Karafaki ve Friends & Trends'de yeni yıl Geçtiğimiz yıla damgasını vuran Friends & Trends'in barında , 11. da torpilli olmak şartıyla . Yemekli kısım dolu . Gazi Ateş'in hazırladığı özel mönünün başlangıç bölümünde ; Sebze tempura ( parmezanda karides ve kalamar ) , deniz ürünlü spagetti var . Ana yemek kestaneli hindi dolması . Finalde , gecenin sürprizi kestaneli pasta . Amaretto ve çikolata sosu eşliğinde servis yapılacak . İlerleyen saatlerde ravioli çorbası , saat 05. Gece boyunca sürecek sürpriz mini şovlar günün ilk ışıklarına kadar devam edecek . Limitsiz yerli içki ve yemek , kişi başı 150 milyon lira . Barda ise limitsiz içki , kişi başı 65 milyon lira . Telefon numarası ( 0111 ) 165 01 55 . Sunset Grill 1005'ü özel mönüsüyle karşılayacak olan mekanlardan biri . Balzamik soslu Sunset filet , fesleğenli püre ve kırmızı şarap soslu ızgara levrek , bir de kestaneli hindi sarma ana yemekler . Limitsiz yerli ve yabancı içki dahil kişi başı 150 milyon lira . Barı mı ? Limitsiz yerli ve yabancı içki olacak , kişi başı 65 milyon lira . Telefon numarası ( 0111 ) 186 05 56 . Beyoğlu'nun nöbetçi meyhanesi , Göksel Sunter'in sahibi olduğu ve Ertün Yıldız'ın işletmeciliğini yaptığı Karafaki'de ise konuklar , buranın değişmez solistleri Vaçe ve Rita ile eğlencenin doruğuna çıkacaklar . Karafaki'de yılbaşı programı Kemal Sim ve arkadaşlarından kurulu fasıl heyetiyle başlayacak . Gece oryantal Buket Topuz'un kıvrak danslarıyla hareketlenecek . Ertün , Vaçe'nin bu özel gece için çok özel şovlar hazırladığını fısıldadı . Mönü fiks . 15 çeşit meze , balık , hindi dolması , karides güveç , yılbaşı pastası ve Türk tatlı tabağı var . Geceyarısı şampanya , sabaha karşı da çorba ikram edilecek . Karafaki'deki eğlence , kişi başı 115 milyon lira . Telefon numarası ( 0111 ) 191 65 90 . Emrah Hattat'ın sahibi olduğu İstanbul'un en beğenilen İtalyan restoranlarından Pucci ise yılbaşı için özel mönü hazırlayan bir başka mekan . DJ eşliğinde müzik susmayacak . Konuklar Pucci kokteyl , mini pizza , sebzeli köfte , içinde parma , bresaola , carpaccio , mozzarella gibi peynirlerin ve domates ekmeğinin olduğu başlangıç tabağıyla karşılanacak . Sonra jumbo karides veya pesto soslu gnocchi gelecek . Limon sorbe de cabası . Alternatif olarak risotto ve fırında kestaneli hindi var . Tatlı olarak çikolata soslu meyveli rulo pasta ikram edilecek . Finalde sebze çorbası . Yerli ve yabancı içki limitsiz . Şampanya ve daha pek çok sürpriz için kişi başı 110 milyon lira ödemelisiniz . Telefon numarası ( 0111 ) 195 66 51 . Farklı lezzetler . . . İstinye'de yer alan Boğaz manzaralı Süreyya Restaurant'ta ise özel garnitürlü hindi ve Ali Paşa pilavı ana yemek . Finalde ise çikolata soslu ve gelin telli özel parfe ikram edilecek . DJ Taurus çalacak . Limitsiz yerli içki dahil , kişi başı 118 milyon lira . Telefon numarası ( 0111 ) 166 58 86 . Yılbaşını değişik mutfaklardan örnekler tadarak geçirmek isteyenlerin tercihi ise Nişantaşı'ndaki El Mariachi Restaurant olabilir . Tüm gece canlı müziğin olduğu mekana girer girmez blue margarita , yanında somonlu ve rokfor peynirli özel kanapeler sunulacak . Masalarınıza ise avokado ; krema , barbague , salsa ve erimiş sıcak peynir ile servis edilecek . Krem peynirli jalepena birane , etli ve tavuklu fajitas veya Meksika usulü yılbaşı hindisi sunulacak . Özel yılbaşı tatlısı ; sürpriz . Saat 01. Limitsiz yerli içki dahil , kişi başı 60 dolar . Telefon numarası ( 0111 ) 151 18 06 . Bir başka farklı mutfak ise Mori Sushi . Mori'de yiyebildiğiniz kadar sushi , isteyene de hindili klasik yılbaşı mönüsü , tatlılar ve içki sunulacak . Rezervasyon için telefon numarası ( 0111 ) 551 64 65 . Londra'ya gittiğimde mutlaka uğradığım Sofra London'un İstanbul şubesi bence fiyat olarak pek çok kişiye uygun . Sofra'nın sahibi Hüseyin Özer kaliteli hizmetin herşeyin önünde olduğunu söyledi . Mönüde Sofra'ya özel meze tabağı yer alacak önce . Ara sıcak olarak falefe ve fıstıklı hamsi , kestaneli hindi ve iç pilav sunulacak . İsteğe göre meyve ya da tatlı olacak . Yerli içki limitsiz . Canlı müzik ise cabası . Hüseyin Özer bu güzel gece için 50 milyon hesap isteyecek . Telefon numarası ( 0111 ) 196 11 68 . Nişantaşı'nda Niş , Levent'de Gatto ve Baci Gül Kaya Demirer'in sahibi olduğu Nişantaşı'nın sevilen mekanı Niş iki mönü hazırladı . DJ Barış Can'ın çalacağı gecede yok yok . Somonlu lazanya lokmaları , çeri domates ve taze otlarla birlikte füme keçi peynirli ravioli , kestane ve fesleğenli patates püresi ile sunulacak balsamik soslu , glaze edilmiş çıtır derili somon fileto . Çikolata ile doldurulmuş yufkada armut ve kaymaklı dondurma tatlılardan sadece bir kaçı . Yerli ve yabancı içkiler dahil , kişi başı 110 milyon . Telefon numarası ( 0111 ) 196 95 55 . Mustafa Ulusoy , Süleyman Köse ve Raşit Karakuş'un sahibi olduğu , işletmesini Ergun Yıldız'ın yaptığı İstanbul gece hayatının popüler mekanı Gatto yılbaşı gecesi dolu . Kulüp kısmında 50 milyon olan giriş ücretine bir içki dahil . Telefon numarası ( 0111 ) 180 60 15 . Geçen yıl Anadolu yakasında hizmete giren Baci , Avrupa yakasında oturanlar için de Levent'te şube açmıştı . İşletmeci Tula Karacalidis Levent'teki şubenin Burak Karabacak tarafından kapatıldığını , Kadıköy'de ise özel mönü hazırladıklarını söyledi . Limitsiz yerli içki dahil , kişi başı 115 milyon lira . DJ Sinan da müziğiyle coşturacak . Telefon numarası ( 0116 ) 418 88 08 . Anadolu yakasının sevilen balık restoranlardan olan , Şerare Genca Genç'in işlettiği Lacivert'te gece , DJ Canan'ın müziğiyle başlayacak . Konuklar havyar ve şampanya ile karşılanacak . Gece karamel soslu nefis bir yılbaşı tatlısı ile sonlanacak . Telefon numarası ( 0116 ) 415 56 55 . Melek Boz'un sahibi olduğu Sarraf'da ise müzik 11. Dansözü , DJ Cem izleyecek . Melek Boz'un hazırladığı mönüde kaprili krema soslu somon krep , sıcak kadayıfa sarılı jumbo karides , Ege salatası ile sunulan , yanında kestaneli pilavı da olan hindi olacak . Bir şişe yabancı şampanya da ikram . Kişi başı fiyat 115 milyon . Telefon numarası ( 0111 ) 558 05 60 . Margaux'da yemek , Ritz'de yatak ve Saloped'de ilk yılbaşı Can dostum İzzet Çapa ve yakışıklı ortağı Fevzi Kalkavan'ın sahibi olduğu , başarılı işletmeci Tolga Sezgin'in in mekanı Saloped'de 04. Saloped'de gün 14 saat servis olacak . Çocukken annenizin yaptığı türden bir kahvaltının bedeli 15 milyon . Telefon numarası ( 0111 ) 156 10 55 . Sosyete kebapçısı olarak tanınan Venge'de ise yılbaşı gecesi fasıl ve dansöz olacak . Yemek , limitsiz yerli içki kişi başı 55 milyon lira . Telefon numarası ( 0111 ) 164 06 10 . Popüler mekan Margaux konuklar için çok özel bir mönü hazırlamış . The Ritz Carlton'un altında yer alan bu şık mekanda kişi başı yemek 150 dolar . Geceyi Ritz'in şık bir odasında eşiniz ya da sevgilinizle geçirmek isterseniz 565 dolar . Telefon numarası ( 0111 ) 191 41 51 . Bittiğini sanmayın . Yarın sizlere pek çok seçenek daha sunacağım efendim . Şimdilik kalın sağlıcakla Bush'a söz verseydim bu iş çoktan biterdi . . . AKP lideri Erdoğan , tezkere konusunda devlette tereddüt olmadığını belirterek , " ABD'ye taahhütte bulunmadık . Demokratik süreci işletiyoruz . Gerekli adımları atacağız " dedi AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , Türkiye'de yabancı asker bulundurma ve Türk askerini yabancı ülkeye göndermeye ilişkin tezkere konusunda devletin zirvesinde tereddüt olmadığını belirterek , " Bize yapılan rica , ABD Başkanı Bush'la görüşmemle başladı . Ama biz taahhütte bulunmadık . Eğer bulunsaydık , bu zamana kadar bu iş çoktan biterdi " dedi . Siirt'e giderken uçakta soruları yanıtlayan Erdoğan , tezkerenin Meclis'e gelmesinin tereddütlerin bittiği anlamına geldiğini vurguladı . Ülkenin geleceği bakımından ilgili kurumların hassas değerlendirmeler yapacağını ve nihai kararın olgunlaşmasına yardımcı olacağını kaydeden Erdoğan , şöyle konuştu : " Bu tezkereyi hükümet Meclis'e göndermiştir . Biz , parti olarak böyle önemli bir konuda demokratik süreci tam anlamıyla işletmek istedik . Bakanlarımız bilgilendirdi , milletvekillerimizi dinliyoruz . Grubumuz yarın ( bugün ) tekrar toplanacak ve gerekli adımları atacağız . Bu sorun bizden önce de vardı . Ateş yumağı top haline geldi . Şu ana kadar mücadele verdik . Biz sadece depremi düşünüyoruz . Şartları zorluyoruz . " Erdoğan , dün MGK'nın bitmesinin ardından gazetecilerin , " Tezkere yarın ( bugün ) görüşülür mü ? " sorusu üzerine şu yanıtı verdi : " Niyetimiz tabii yetiştirmek . Herhalde yetiştiririz . Yetiştireceğiz inşallah . " Siirt'te miting Siirt'teki mitinginde , " 11 . yüzyılın başbakanı " olarak sunulan Erdoğan , AKP'nin 561 milletvekili olmasına rağmen , TBMM Başkanı Bülent Arınç'ı ve Disiplin Kurulu'na sevk edilen İstanbul Milletvekili Göksal Küçükali'yi saymadı . Erdoğan'ın , " Şu anda 560 vekilimiz var . Bunu 565'e çıkaracaksınız " sözleri dikkati çekti . Erdoğan'a çantalı zırh Erdoğan'ın Siirt gezisi sırasında yoğun güvenlik önlemleri alındı . Gösteri yapan DEHAP'lının gözaltına alındığı şehir turu sırasında zırhlı araca binen Erdoğan , çelik yelek giydi . Bir görevli de açıldığı an çelik zırha dönüşen çantayla Erdoğan'ı adım adım izledi . NOTLAR . . . İnişte koruma alınmadı Erdoğan'ın özel uçakla indiği ve ABD'lilerin kullanımına açılan Batman Askeri Havaalanı'na Ankara'dan gelen korumalar alınmayınca gerginlik yaşandı . Askeri yetkililer ancak belirli sayıda aracı Erdoğan'ı karşılaması için içeri aldı . Erdoğan'a çiçek vermek isteyen türbanlı kadınlar da içeri alınmadı . Tekel işçileri , " Savaşa hayır , barış istiyoruz , savaş bizi ekmeğimizden eder . Tekel kapatılmasın " yazılı pankartlar açtı . Batman'da Erdoğan'ın cuma namazını kıldığı caminin çevresinde askeri önlemler dikkat çekti . Cami avlusuna girenlerin üstü arandı . Erdoğan'a yolculuğunda Le Monde , Times , Reuters ve Amerikan Radyosu NPR'den gazeteciler de eşlik etti . Sezer : Karar artık Meclis'in Cumhurbaşkanı Sezer başkanlığında yapılan 4. Bildiride , 51 Ocak'ta tavsiye kararının verildiği hatırlatıldı . . . Milli Güvenlik Kurulu ( MGK ) , asker tezkeresinin Meclis'te oylanmasına 14 saat kala yaptığı toplantıda hükümete beklediği " ikinci tavsiye kararını " vermedi . Toplantıda Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in , " Karar artık Meclis'indir siyasi mülahazalarla MGK'dan ikinci bir tavsiye kararı beklemek yanlıştır " diyerek toplantıda son noktayı koyduğu öğrenildi . Köşk'ten gergin ayrılan Başbakan Abdullah Gül , kabine üyeleriyle yaptığı toplantıda bugün yapılacak oylamaya ilişkin kararı yeniden gözden geçirdi . Toplantı sürerken hükümetin tezkere rahatsızlığının arttığı bilgisi kulislere yansıdı ancak toplantıya katılan bir kabine üyesi , " Tezkerenin geri çekilmesi söz konusu değil " dedi . Tezkerenin MGK toplantısı sonrasına bırakıldığı açıklamalarıyla başlayan tartışmaya 4. Toplantıda Sezer'in önceki gün yaptığı yazılı açıklamayı açarak , MGK'nın bir önceki toplantısında tavsiye kararını zaten verdiğini belirterek hükümet üyelerine , " Karar artık milli iradenindir . Bu kararı Meclis verecek . Bir takım siyasi mülahazalarla MGK'dan ikinci bir tavsiye beklenmesi doğru değil " dediği öğrenildi . BİLDİRİ KISA TUTULDU ABD ile müzakereleri sürdüren Devlet Bakanı Ali Babacan , Büyükelçi Deniz Bölükbaşı ve Genelkurmay Harekât Başkanı Korgeneral Köksal Karabay'ın da katıldığı toplantıdan sonra son ayların en kısa MGK bildirisi yayımlandı . Bildiride şöyle denildi : " ABD'nin Irak'a olası askeri müdahalesi konusunda ABD ile yapılan müzakereler ve ulaşılan sonuçlar değerlendirilmiştir . Kıbrıs konusunda ise BM Genel Sekreteri'nin son önerileri görüşülmüştür . " MGK bildirisinde ikinci bir tavsiye kararına yerverilmemesi şöyle yorumlandı : Kurul 51 Ocak'ta hükümete gerekli adımları atması için verdiği tavsiye kararını bir kez daha yinelemeye gerek görmedi . Kurul , tezkerenin siyasi sorumluluğunu tek başına taşımak istemeyen hükümete " Sorunun çözüm yeri Meclis'tir . Kararı Meclis verecektir " mesajını vurguladı . Kurul , Anayasa sınırları içinde kalarak , TBMM'de yapılacak tezkere oylamasını etkileyecek herhangi bir açıklama yapmadı . Bu arada toplantıda , BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın sunduğu Kıbrıs planı da ele alındı . Ancak kurulda Annan'ın referandum için yaptığı tarih baskısıyla , Ada'da çözümün gerçekleşemeyeceği görüşü hakim oldu . Mesaj sabah verildi Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök , hükümetin tezkere için MGK'dan beklediği " ikinci tavsiye kararı"nın çıkmayacağını , toplantıdan bir kaç saat önce açıkladı . Habertürk'ün haberine göre ; Beşiktaş Başkanı Serdar Bilgili ve yönetim kurulu üyelerini kabul eden Özkök , Asbaşkan ve AKP Milletvekili Cengiz Kaptanoğlu'yla ilginç bir diyalog yaşadı . Kaptanoğlu Özkök'e " Paşam , Irak'taki durum ne olacak ? Türkiye açısından gelişmeler nasıl olabilir , ne düşünüyorsunuz ? " diye sordu . Bunun üzerine , 51 Ocak'ta yapılan MGK sonrası yayımlanan açıklamayı hatırlatan Özkök , " Biz bir önceki toplantıda , sorduğunuz soruyla ilgili görüşümüzü zaten ifade etmiştik " yanıtını verdi . MGK'nın ocak toplantısından sonra yayınlanan bildiride , özetle şu ifadelere yer verilmişti : " Türkiye , uluslararası toplumun karşı karşıya bulunduğu bu sorunun barışçı yollardan çözümünden yanadır . Askeri operasyon başlatılması konusunda uluslararası yasallık ve oydaşma , Türkiye'nin tutumunu yönlendiren temel ilkelerdir . Anayasamızın 91 . maddesinin aradığı uluslararası yasallık koşulunun gerçekleşmesine bağlı olarak , TBMM'ce Türkiye'nin ulusal çıkarlarını korumak üzere gerekli görülecek askeri önlemlere işlerlik kazandırılmasına yönelik kararların alınmasını sağlayacak adımların , hükümet tarafından atılması konusunda tavsiyede bulunulması kararlaştırılmıştır . " ABD tezkereden sonra bekleyecek Tezkerenin oylanmasının ardından ABD , birliklerinin Türkiye'ye adım atabilmesi için Bakanlar Kurulu'nun belgeyi onaylamasını bekleyecek : . ABD birliklerinin tabi olacağı kurallar , Irak'a girişleri Türk ve ABD birlikleri arasında işbirliğini belirleyen metni Bölükbaşı ve Marissa Lino imzalayacak . . Kuzey Irak , Kürt gruplar ve Türkmenlerin haklarına ilişkin siyasi görüşbirliğini kayda geçiren metni Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Ali Tuygan ve ABD Büyükelçisi Robert Pearson imzalayacak . . ABD'nin Türkiye'nin ekonomik kaybını karşılayacağını kayda bağlayan " ortak ekonomik beyanı " Ali Babacan ya da belirleyeceği bir bürokrat ile Pearson imzalayacak . İmzalardan sonra ise , Bakanlar Kurulu belgeleri ve askerlerin girişi başlayacak . Mumcu'dan ilk icraat Bakan Mumcu , memur kadroları için aranan genel lise mezunu olma şartını kaldırdı . İmam hatiplilere memur olma şansı verdi Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , diğer bakanlıklardan gelmek isteyen memurlarda aranacak koşullarda değişiklik yaparak , imam hatip lisesi mezunlarının Milli Eğitim Bakanlığı'nın ( MEB ) memur kadrosuna başvurabilmesine olanak sağladı . Bakan Mumcu , yaptığı düzenlemeyle Milli Eğitim Bakanlığı'na geçiş yapmak isteyen memurlara mezun oldukları lise türüne göre uygulanan sınırlamayı kaldırdı . Mumcu imzasıyla yayımlanan genelgeye göre , " Kurumlararası yer değişikliğine " ilişkin 1001 yılında çıkarılan genelgedeki , " Memur kadroları için genel lise , ticaret meslek lisesi , kız meslek lisesi , anadolu lisesi , çok programlı lise veya bunlara dayalı daha üst öğrenimli olmak " koşulu , " en az ortaöğrenimli olmak " şeklinde değiştirildi . Böylece endüstri meslek liseleri , teknik lise , otelcilik ve turizm meslek liseleri , imam hatip lisesi ve diğer lise türleri ile Adalet , Tarım , Maliye ve Sağlık bakanlıklarına bağlı lise türlerinden mezun olanlar da Milli Eğitim Bakanlığı'nın memur kadrosuna başvurma yolu açıldı . Tezkere tarikatları böldü Nakşiler , tezkereye " hayır " diyor . Hükümete fazla yüklenilmemesini isteyen Nurcular , temkinli yaklaşıyor . Süleymancıların ise bir kısmı destekliyor , bir kısmı karşı çıkıyor Yurtdışına asker gönderme ve asker bulundurmaya ilişkin tezkere tarikatların kafasını karıştırdı . Seçimde çoğunluğu AKP'ye oy veren Nakşilerin İskenderpaşa , İsmailağa , Menzil gibi kolları kesinlikle tezkereye hayır denmesini isteyerek AKP'ye cephe açtı . Nurcular ise biraz daha temkinli . Süleymancılar da ikiye bölünmüş durumda . İskenderpaşa dergâhının lideri Nurettin Coşan , dün şu açıklamayı yaptı : " AKP'liler duygusal olmayın . Sağduyulu olun . Doğru olanı yapın . Tezkereye Hayır deyin . " Savaş karşıtları arasında yer alan Nakşilerin ikinci büyük kolu İsmailağa dergâhının sözcüsü olarak Milli Gazete yazarlarından Mehmet Talu da şöyle konuştu : " Tezkereye ret verilmeli . " " Savaşa hayır " diyen Nurcuların Yeni Asya'cılar grubunun lideri Mehmet Kutlular ise , hükümete insafsızca muhalefet yapılmaması gerektiğini vurguladı . Fethullah Gülen cematine yakınlığıyla bilinen Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Hüseyin Gülerce ise şunları söyledi : " Türkiye'nin menfaati ABD ile birlikte hareket etmeyi gerektiriyor . Kürt gruplar açıkça tehdit ediyorlar . Yarın ne olacağını bilmiyoruz . Ben tezkerenin çıkması taraftarıyım . " Süleymancıların başında Süleyman Hilmi Tunahan'ın torunları iki kardeş Ahmet Arif ile Mehmet Denizolgun bulunuyor . Tezkereye Ahmet Denizolgun " hayır " derken , AKP milletvekili Mehmet Denizolgun , " Evet diyeceğim " dedi . Peşmergeler silahsızlandırılamaz Talabani , gelecekte Irak ordusunun bir parçası olacak peşmergelerin daha fazla silahlanacağını belirtti . . . Irak'lı Muhalifler toplantısı , Türk askerlerinin Kuzey Irak'a girmesine ilişkin olarak ABD heyeti ile Türk heyetinin , Dışişleri Bakanlığı'nda gerçekleştirilen pazarlıkları nedeniyle beklenenden uzun sürdü . Öğle saatlerinde yayımlanacağı duyurulan sonuç bildirgesi gece yarısına kadar süren son oturuma bırakılırken , IKYB lideri Celal Talabani ise toplantı devam ederken düzenlediği basın toplantısında , muhalifler arasında önemli ölçüde görüş birliği sağlandığını kaydetti . " Türkiye ile ABD'nin peşmergelerin silahsızlandırılacağında anlaştığı söyleniyor " sözleri üzerine sinirlenen Talabani , " Peşmergeler hep olacak ve daha fazla silahlanacak . Silahsızlandırılması mümkün değil . Gelecekte yeni Irak ordusunun da parçası olacaklar . Bunu kimse engelleyemeyecek " dedi . Türk askerinin bölgeye girişine yönelik sorulara yanıt vermeyen Talabani , Ankara'yı ziyaret talebinin Dışişleri Bakanlığı tarafından reddedildiği iddiasının da doğru olmadığını belirtti . Demokratik hükümet Saddam sonrası Irak'ı sivillerin başta olduğu demokratik bir hükümetin yöneteceğini belirten Talabani , koalisyon ya da politikacıların bulunmadığı teknokrat hükümet modelini düşündüklerini söyledi . KDP : Türk askerine karşı direneceğiz KDP'nin ikinci adamı politbüro üyesi Sami Abdurrahman , Türkiye'nin Kuzey Irak'a asker göndermesinin 19 . yüzyıl milliyetçiliği ve yayılmacı anlaşıyışından kaynaklandığını belirterek , buna karşı direneceklerini söyledi . ABD ile Ankara'nın Türk askerini Kuzey Irak'a gönderme konusunda anlaştığı yönündeki haberlere tepki gösteren Abdurrahman , " İki ABD ihaneti gördüm . Biri 1965'te bizi İran şahına karşı satması , ikincisi 1991'de Saddam'a karşı ayaklandırıp Kürtlere söz vermedik demesidir . Umarım bu tekerrür etmez . Türk askerinin Kürt topraklarına girmesine izin verilmesi , ABD'nin üçüncü ihaneti olacak " dedi . Hasta olan ölüyor ! Bağdat'ta ilaç bulmak çok zor , fiyatlar denetlenemiyor , ölümcül hastalıklarda kullanılan ilaçlar ithal edilemiyor Ambargo altında ezilen Irak'ta ilaç sektörü hemen hemen bitmiş durumda . Ülkede çok az sayıda eczane var . Gümrüklerde uygulanan yüzde 100'ün üzerindeki vergiler nedeniyle ilaç ithali neredeyse imkânsız . Devlet yoksullara yardım ediyor . Ama her ilaç bulunmuyor , birçok hasta kaderine terk edilmiş durumda . Özellikle kanserli hastalar için bir şey yapılamıyor . İşsizlik oranının çok fazla olduğu Irak'ta kanını satarak geçinenler var . Ülkede kan bağışı ise hiç yok . Irak'ta hükümet kan ithaline yanaşmıyor , yabancıların kan vermesi kesinlikle yasak . Bu yüzden bir ünite kanın fiyatı 100 bin dinar ( 45 dolar ) . Bir memurun maaşının 50 40 dolar olduğu ülkede bu çok büyük bir rakam . Irak ordusunda son günlerde büyük hareketlilik yaşanıyor . Askerler otobüslerle Musul Kerkük ve Basra'ya sevk ediliyor . Askeri birliklerin önündeki güvenlik önlemlerinin de arttığı gözleniyor . Iraklı yetkililerde , ABD ve İngiltere'nin BM kararını beklemeden saldırıya geçeceğine ilişkin görüş hâkim . Ancak halk hiç savaş olmayacakmış gibi yaşantısına devam ediyor . Kapalı kapılar ardında kritik oylama Tezkere görüşmesini bir kez erteleyen hükümet , aynı yöntemi ikinci kez deneyemeyecek Asker gönderme ve yabancı asker bulundurmaya ilişkin tezkerenin oylaması , bugün Meclis'in kapalı oturumunda yapılacak . Tezkere görüşmesini bir kez erteleyen hükümet , aynı yöntemi ikinci kez deneyemeyecek , ancak geri çekerek yeniden gönderebilecek . Hükümetin yaptığı ince hesaplar şöyle sıralanıyor : AKP grubu sabah toplanacak . Vekiller tezkerenin kabul edilmemesi halinde yaşanacak gelişmeler karşısında uyarılacak . CHP , kapalı oturum öncesi olabildiğince tartışma açıp , oylama yöntemi ve Anayasa'ya aykırılık konusunda AKP'yi bölmeye çalışacak . Hükümet de tezkerenin okunmasının hemen ardından gizli oturuma geçmeye uğraşacak . Maddelerin ayrılması girişimi olursa , hükümet maddeleri birleştirecek bir önerge verecek . AKP Grup Başkan Vekili Salih Kapusuz , tek oylama istediklerini , bunun için maddeleri , " ve " kelimesiyle ya da virgülle birleştiren bir önerge verebileceklerini söyledi . TBMM duvarlarına dinleme testi ! TBMM Başkanlığı , bugün yapılması beklenen , asker gönderme ve asker bulundurma tezkeresinin kapalı görüşmesi sırasında Genel Kurul Salonu'nun dışarıdan , gizlice dinlenip dinlenemediğini test edecek . Dinlemek imkânsız TBMM Başkanı Bülent Arınç , gazetecilerin , " Gizli oturumlar sırasında basın bürosunun yarısı kapatılıp boşaltılıyor . Genel Kurul Salonu'nu dinlemek imkânsız olmasına rağmen , sırf Genel Kurul'a yakın diye böyle bir yasak getirildi . İstesek de Genel Kurul'u dinleyemeyiz " itirazı üzerine harekete geçti . Basın " aklanırsa " bazı bölümlerin oturum sırasında kapatılması uygulaması tarihe karışacak . Yedi sülaleniz sizi kurtaramaz Siyaset yasağı kalkan Necmettin Erbakan , AKP'li milletvekillerini tezkereye ret oyu vermesi için sert bir dille uyararak , " Bir insanın yedi sülalesi alnını secdeden kaldırmasa , böyle bir vebali affettiremez " dedi . SP Genel Başkanlığı'na getirilmesi beklenen Erbakan , isim vermeden AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'a sert eleştirilerde bulunarak , siyasete hızlı bir dönüş yaptı . Eski milletvekillerinin hukuk bürosu açılışına katılan Erbakan , cuma namazını da , SP Genel Başkanı Recai Kutan ile birlikte Hamidiye Camii'nde kıldı . Erbakan'ın elini öpmek isteyen Milli Görüşçüler de , " Gözün aydın Türkiye , Hocam geliyor " şeklinde slogan attı . Başkent'te Savaşa Hayır mitingi başladı . . . Bazı sendikalar ve sivil toplum kuruluşlarının yapacağı Irak'ta savaş hayır mitingi için gruplar Hipodrom'dan yürüyüşe başladılar . Mitinge katılmak için Ankara dışındaki illerden 400 otobüsle gelen katılımcılar , sabahın erken saatlerinden itibaren Hipodrom'da toplandılar . Burada Ankara'dan mitinge katılacaklarla biraraya gelen gruplar saat 10. Kortejin en önünde Halk bu savaşı durduracak pankartı taşınırken , katılımcılar Savaşa evet vatana ihanettir , Kahrolsun ABD emperyalizmi , Yaşasın halkların kardeşliği , Savaşa hayır gibi sloganlar attılar . Gruplar Savaşa sessiz , kalma , ortak olma , geçit verme , Savaş için değil , halk için bütçe , Savaş değil barış istiyoruz şeklinde pankartlar taşırken , kortejin önünde mitingi düzenleyen kuruluşların yöneticileri , bazı CHP milletvekilleri ve sanatçı Edip Akbayram yürüdü . Öndeki grubun arkasında , DİSK , KESK , TÜRK İŞ , HAK İŞ , TMMOB , TTB , ÖDP , TKP , TDP , EMEP , DEHAP , çeşitli dernekler , öğrenciler ve meslek kuruluşu üyeleri yer aldı . Yürüyüş öncesi Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı ekipler Hipodrom çevresinde yoğun güvenlik önemli aldı . Panzerlerinde görev aldığı güvenlik önlemleri çerçevesinde bine yakın polis Hipodrom , Sıhhiye , Güvenpark ve TBMM'ye çıkan yollara yerleştirildi . Emniyet Genel Müdürlüğü ile İl Jandarma Alay Komutanlığı önünde de takviye polis ve jandarma birliklerinin bekletildiği bildirildi . Öte yandan , Saat 15. Mitinge katılanların yürüdüğü Talatpaşa Bulvarı ile güzergahta bulunan Atatürk Bulvarı ve Mithatpaşa Caddesi de araç trafiğine kapatıldı . Güvenlik kuvvetleri mitinge katılacakların üst aramasını yaparak sıhhiye Meydanı'na girmesine izin veriyor . TBMM Genel Kurulu , tezkereyi görüşmek üzere toplandı TBMM Genel Kurulu , yurtdışına asker gönderilmesi ve ülkeye yabancı asker kabulüne ilişkin Başbakanlık Tezkeresi'ni görüşmek üzere toplandı . Genel Kurul toplantısı saat 14. Arınç'ın Genel Kurul'u açmasının ardından , Danışma Kurulu'nun Tüketici Haklarının Korunmasına Dair Yasa Tasarısı'nın bugün görüşülmesine ilişkin önerisi oya sunularak kabul edildi . Genel Kurul'da daha sonra tezkerenin görüşülmesine geçildi . Erdoğan , eğilim yoklaması yaptırdı , " evet " çıktı . . . AK Parti TBMM Grubu'nda , Başbakanlık Tezkeresi konusunda eğilim yoklaması yaptırdı . Alınan bilgiye göre , saat 10. Erdoğan , Başbakanlık Tezkeresi konusunda milletvekillerinden olumlu oy kullanmalarını istedi . Erdoğan'ın , Tezkereyi destekleyin , bu bizim tezkeremizdir . Şimdi ( Savaşa hayır ) diyenler üç gün maaşlarını alamasalar bunları unuturlar dediği öğrenildi . Erdoğan , daha sonra toplantıda Tezkere konusunda eğilim yoklaması yaptırdı . Bunun üzerine milletvekilleri kağıda yazdıkları tercihlerini kupaya attılar . Eğilim yoklamasında milletvekillerinin büyük çoğunluğunun " evet " oyu attığı ortaya çıktı . Toplantıya , eğilim yoklamasının ardından kısa bir ara verildi . Aranın ardından Genel Başkan Erdoğan'ın bir konuşma yaparak toplantıyı bitirmesi bekleniyor . Tezkere geçmeden ABD ile imza yok ! Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , tezkere Meclis'ten geçmeden ABD ile yapılan müzakerelere ilişkin metinlerin imzalanamayacağını söyledi . Şener , AK Parti'nin olağanüstü grup toplantısına gelişinde gazetecilerin sorularını yanıtladı . İskenderun limanındaki faaliyetlerin birinci tezkereye göre yapıldığını söyleyen Şener , CHP'li bir milletvekilinin limana giremediğinin hatırlatılması üzerine de , Bir hukuk devletinde yetki ve sorumluluklar bellidir , dağıtılmıştır . Yasamanın görevi ayrıdır , yürütmenin görevi ayrıdır . Askerlerin bize verdiği bilgi , bunların birinci tezkereye göre yapıldığı şeklindedir dedi . Şener , dünkü MGK toplantısı ile ilgili bir soru üzerine de MGK'nın daha önceki toplantısında bir tavsiye kararı aldığını hatırlatarak , Dünkü toplantıda da daha önce olduğu gibi gündemdeki konular görüşülmüştür diye konuştu . Bir soru üzerine Şener , Tezkere geçmeden , üzerinde görüşülen müzakere metinleri imzalanamaz dedi . Ankara'da bugün yapılacak Savaşa Hayır mitingiyle ilgili bir soru üzerine de Şener , toplumun her kesiminin demokratik taleplerini hukuk kuralları çerçevesinde dile getirebildiğini ifade ederek , Elbette toplumsal tepkiler karar verenleri etkiler görüşünü kaydetti . Şener , uluslararası meşruiyet konusundaki bir soruyu yanıtlarken Buna karar verecek olan Meclis'tir . Uluslararası meşruiyete Meclisin karar vereceği konusunda herkes hemfikirdir dedi . Şener , Tezkere'de değişiklik olabilir mi ? sorusuna karşılık , daha önceki tezkerelerde Meclis Genel Kurulu'nda değişiklik yapıldığını belirterek , Artık konu Meclis'in takdirindedir yanıtını verdi . Columbia'daki astronotların son dakika görüntülerini yayınlandı Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi ( NASA ) , düşen uzay mekiği Columbia'daki astronotların son dakikalarının kayıtlı olduğu video kaseti yayınladı . Columbia'nın bir yıl önceki uçuşunda görevli astronot Scott Altman'ın tanıttığı 15 dakikalık kasette astronotlar , başlarına gelecek felaketten habersiz içeceklerini yudumluyor , eldivenlerini takıyor , şakalaşıyor ve kameraya gülümsüyor . Kasette , kaptan pilot Rick Husband , Columbia'nın atmosfere girişinde kokpitin penceresinden görülen parlak ışıkları göstererek , Kesinlikle dışarıda olmak istemezsin derken , yardımcı pilot William McCool , Evet , biraz yerçekimi elde ettik yanıtını veriyor . Son dakikalarında Husband ve McCool , içeceklerini yudumlarken , kadın astronot , kameraya gülümsüyor . Scott Altman , Columbia'nın son seferinde 150'yi aşkın kasetin çekildiğini , ancak geriye sadece bu kaydın kaldığını söyledi . Florida Üniversitesi öğretim görevlisi Charles Figley , Columbia'nın parçalandığı sırada , yerden 61 kilometre yüksekte , ses hızının 18 kat üzerinde seyrettiğini belirterek , kasetin bir mucize olduğunu söyledi . Figley , sevdiklerini mutlu anlarında görüntüleyen kasetin astronotların aileleri ve akrabalarını teskin edeceğini ifade ederek , Birdenbire , bu kadın ve adamların kartpostallarına sahip oluyorsunuz dedi . Kasette turuncu uçuş kıyafetleri içindeki kişilik mürettebat , kokpitte rutin kontrol listesi faaliyetlerini yaparken , diğer astronot da aşağı güvertede oturuyor . Batı Teksas'ta Şubat'ta bulunan dijital kasette kayıt , ilk uyarı sinyali verilmeden dakika önce kesiliyor . Kaset , kokpitin önünde , McCool'un sağında duran küçük bir kamera tarafından çekiliyor , McCool bir ara kamerayı , çekime devam etmesi için Clark'a veriyor . NASA , kasetin , Columbia'nın Pasifik Okyanusu üzerinde 500 bin metre yükseklikten 90 bin metreye inişi süresince mekikte yaşananları içerdiğini bildirmişti . Clinton'a yeni James Bond filminde rol teklifi . . . Eski ABD Başkanı Bill Clinton , yakından ilgili olduğu Hollywood'un büyülü dünyasına girmeye hazırlanıyor . Yeni James Bond filminde rol alması için teklif götürülen Clinton ile film şirketi arasında görüşmeler başladı . Internetteki star ve peoplenews sitelerinde yer alan habere göre , güleryüzlü ve esprili kişiliğiyle tanınan Clinton , eğer teklif cazip gelirse oyunculuk yeteneğini de gösterecek . Başkanlığı döneminde sık sık Hollywood oyuncularını Beyaz Saray'daki davetlerde konuk eden , başkanlığa veda ettikten sonra da sık sık Hollywood partilerinde boy göstermeyi sürdüren Clinton , katıldığı böyle bir partide son 006 James Bond Pierce Brosnan ile karşılaştı . Brosnan'dan yeni James Bond filminde rol alması için yapılan teklifi olumlu bulan Clinton , daha sonra aktörle birlikte yemeğe çıktı . Bu yemekte de teklifin gündeme gelmesinin ardından film şirketi ile Clinton görüşme masasına oturdu . Clinton , başkanlığı döneminde James Bond filmlerini çok sevdiğini ifade etmiş , hatta Bond'a olan hayranlığını , James Bond , en hayran olduğum İngiliz sözleriyle dile getirmişti . Bill Clinton , geçtiğimiz aylarda da sunucu olmak üzere NBC televizyonu yöneticilerinden teklif almıştı . Çocukluk aşkına 81 yaşında kavuştu . . . ABD'de Carol Channing adlı bir kadın , çocukluk aşkına 81 yaşında kavuştu . Eskiden şarkıcı ve oyuncu olan Channing , San Francisco'da beraber büyüdüğü erkek arkadaşı Harry Kullijian'la 60 yıl aradan sonra evlenme şansını yakaladı . 81 yaşındaki Kullijian'ın da yıllardır kendisine ulaşmaya çalıştığını anlatan Channing , bir ortak arkadaşları sayesinde Kullijian'la yeniden bir araya geldiklerini söyledi . Her ikimizin eşleri hayatta olmadığı için yeniden bir araya geldik , aşkımızı tazeledik diyen Channing , Kullijian'la nişanlanacaklarını , ancak evlenmek için acele etmediklerini belirtti . Channing , Bu hayatımın en mutlu anı dedi . Broadway'de birçok müzikalde rol alan Channing'in iki evliliği boşanmayla sona ermiş . Carol Channing'in 41 yıl evli kaldığı üçüncü kocası , 1999'da hayatını kaybetmiş . Fenerbahçe'de gözler derbi maça çevrildi . . . Ligin 11 . haftasını Malatyaspor galibiyetiyle geride bırakan Fenerbahçe , Galatasaray ile gelecek hafta yapacağı derbi maçın hazırlıklarına ara vermeden başladı . Sarı lacivertliler , Samandıra Tesisleri'ndeki sahaların karla kaplı olması nedeniyle çalışmasını Dereağzı Tesisleri'nde yaptı . Malatyaspor karşısında dün akşam alınan puan nedeniyle futbolcuların bir hayli neşeli oldukları gözlenen antrenmanda , dünkü maçta 45 dakikanın üzerinde süreyle sahada kalan oyuncular takımdan ayrı düz koşu yaptı . Teknik sorumlu Oğuz Çetin , yaklaşık 1. Sarı lacivertli takımın dün akşamki maçta . golünü atan Yusuf , antrenman maçında attığı gollerle de dikkati çekti . STEVİÇ , ANTRENMANLARA BAŞLADI Boyun fıtığı teşhisi nedeniyle bir süredir Almanya'da tedavi olan Steviç , çalışmalara başladı . Önceki gün İstanbul'a gelen Steviç , Dereağzı Tesisleri'nde bir süre salonda çalıştıktan sonra , fizyoterapist yönetiminde sahada koşu yaparak çalışmasını tamamladı . Sarı lacivertlilerin bugünkü antrenmanında , sakatlığı nedeniyle tedavisi süren Serhat ve İsmail yer almadı . Yarın izin yapacak olan sarı lacivertli futbolcular , Galatasaray maçının hazırlıklarını Mart Pazartesi gününden itibaren sürdürecek . Bıyık imajını yitiriyor . . . Erkekliğin ve gücün sembolü olarak değerlendirilen , özellikle Türk erkeklerinin ilgi gösterdiği bıyığın , günümüzde bu imajını yitirdiği bildirildi . Ege Üniversitesi ( EÜ ) Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof . Dr . Önal Sayın , geleneksel toplumlarda bıyığın , uygarlığın ve kültürün simgesi olarak kabul edildiğini , egemenlik göstergelerinin başında yer aldığını belirtti . 18 . ve 19 . yüzyıllarda kuvvetli , güçlü , aile reisi ve baba imajı verdiği gerekçesiyle Türk erkeklerinin pos ya da pala tabir edilen bıyık bıraktığını kaydeden Sayın , bilgi toplumuna geçişle birlikte işgücünün kas değil , zihin gücüne dayandığını , kadınların da işgücüne yoğun olarak katıldığını söyledi . Sayın , sözlerini şöyle sürdürdü : Toplum ve aile yapısındaki gelişmelere paralel olarak , ataerkil aileden çekirdek aileye geçişle birlikte aileyi sadece erkeğin değil , aynı zamanda kadının da temsil edeceği ortaya çıkmıştır . Demokratikleşmeyle kadın erkek eşitliğinin söz konusu olduğu çağımızda , erkeksi bir görünüme ve kuvvetli insan figürüne gerek kalmadığı için , gücün ve kuvvetin sembolü olarak bilinen bıyık , bu imajını giderek yitirmiştir . Sayın , geleneklerin halen ağırlıkla geçerli olduğu bazı yörelerde , erkeklerin pos ve pala bıyık bıraktıklarının gözlendiğini söyledi . Babasından ve çevresinden gördüğü bıyığı bırakmaya özenen gençlerin de giderek azaldığına dikkati çeken Önal Sayın,''Ergen çocuklar da kuvvetin ve erkekliğin sembolü bıyığa artık ilgi göstermiyor dedi . Sayın , yapılan araştırmalarla kadınların büyük bölümünün bıyığa sıcak bakmadığının belirlendiğini de sözlerine ekledi . Türk pilot Serkan Yazıcı'nın otomobili yandı Antalya Dünya Ralli Şampiyonası'nın . ayağı olan Türkiye Rallisi'ne WRC sınıfı bir otomobille katılan tek Türk pilot olan Serkan Yazıcı , otomobilinin yanması sonucu şampiyonadan elendi . Dünya Ralli Şampiyonası'nın . ayağında Ford Hazırkat Rally Team'in hazırladığı Ford Focus WRC ile katılan Serkan Yazıcı Can Okan ikilisi , bugün yapılan Myra etabında otomobillerinin yanması sonucu parkuru tamamlayamayarak yarış dışı kaldı . Şampiyonanın start alığı ilk günden itibaren çeşitli sorunlar yaşayan ikili , bugün koşulan Phaselis etabında 19'unculuğa dek yükselmişti . Ford Hazırkart Rally Team Direktörü Serdar Bostancı , otomobilde çıkan yangından dolayı pilotların herhangi bir zarar görmediğini belirterek , " Bu kadar şanssızlıklarla dolu bir yarış olamaz . Pilotlarımızın başına her tür olay geldi . Süspansiyon ve şanzıman sorunları yaşadık . Bugün atağa geçmiştik ki otomobilimiz yandı . Üzgünüz " diye konuştu . 1001 surat Nurgül ! Kozmetik firması Pastel'in yeni yüzü olan Nurgül Yeşilçay , reklamlarda bambaşka tiplerle karşımıza çıkacak Üç farklı kadın ASMALI Konak'ın Bahar'ı Nurgül Yeşilçay , şimdi de reklam yıldızı oldu . Yeşilçay , önümüzdeki günlerde ekranlara gelecek reklamlarda , Pastel'in 1005 yazı için hazırladığı kozmetik ürünlerini tanıtacak . Yönetmenliğini Abdullah Oğuz'un üstlendiği reklamda Yeşilçay , üç farklı kadını canlandıracak . Sürme ve göz kalemleriyle Hintli , rujlarla bohem Fransız kadınlarını anımsatan oyuncu , ışıltı modasının yansıtıldığı renklerle de parti makyajını tanıtacak . Her makyajda ayrı . . . YEŞİLÇAY'IN bu kampanyanın yıldızı olarak seçilmesinin iki nedeni olduğunu belirten Oğuz , şunları söyledi : " Birincisi ; çok düzgün , duru bir yüze sahip . Kemik yapısı ve dudakları yapılan değişik makyajlarla değişkenlik gösteriyor . 1001 surat gibi . Her makyaj ortaya farklı bir güzellik çıkarıyor . İkincisi de , Nurgül'ün şu anki imajı . Reklamlar yayımlanmaya başladığında insanlar bambaşka bir Nurgül Yeşilçay görecek . " Çekimlerde Yeşilçay'ın makyajlarını , New York'lu makyöz Patrice önderliğindeki ekip yaptı . Gençliğin yolu mideden geçer İşte olduğunuzdan 11 yaş genç görünmenin sırrı : Mutlaka ve mutlaka az ama öz yiyin . Sigaradan uzak durun . Bol bol seks yapın . . . Anti aging , yaşlanmanın durdurulabilir hatta geriye döndürülebilir olduğunu gösteren tıbbın yeni bir dalı . Son yıllarda hızla yayılan anti aging programları , kronolojik yaşı değiştirmek mümkün değilse de genç bir profil edinmek elimizde " mesajını veriyor . Kısacası genç görünmeyi vaat ediyor . Anti aging uzmanı Prof . Dr . Mithat Yılmaztürk de , biyolojik yaşının genç olmasını isteyenlere , öncelikle damarların yaşlanmasını önlenmelerini salık veriyor . Bunun için sigara , yağlı besinler , en önemlisi ise çok yemek yemekten vazgeçilmesi gerektiğini söyleyen Yılmaztürk , " Az yemek , kalori alımını düşürmek ömrü uzatır . Araştırmalar 100 yaşındaki kişilerin yaşam boyu az yiyenler ve genelde zayıf bireyler olduğunu ortaya koyuyor " diyor . Cinsel güce de iyi Erken yaşlanmanın en önemli nedenlerini ; aşırı besin alımı , stres , hormon bozukluğu , sigara , antioksidan ( hücreleri koruyan yararlı maddeler ) vitamin ve minerallerin az alımı , çevre kirliliği olarak sıralayan Yılmaztürk , özellikle kadınların bilinçsiz ve aşırı spor yapmasının da yaşlandırıcı etkisi olduğunu sözlerine ekliyor . Anti aging'in lokomotifinin hormon tedavisi olduğunu belirten Prof . Yılmaztürk , sözlerini şöyle sürdürüyor : " Anti aging'in amacı , bozulan hormon dengesini düzeltmek , azalan hormonları yerine koymak . Eksilen östrojen ( kadınlık ) , testosteron ( erkeklik ) , büyüme hormonu , DHEA ( erkeğin güç hormonu ) ve melatonin hormonlarının yerine konulmasıyla 60 yaşındaki birinin hormon düzeyleri 55 yaşa getirilebilir . Unutkanlığı ve şişmanlığı önler , kırışıklıkları azaltır , fiziksel ve cinsel gücü artırır . " Aslında ömür tam 150 yıl Araştırmaların insan ömrünün genetik olarak 110 150 yıla programlandığını gösterdiğini de belirten Yılmaztürk , Gençlik kredinizi hoyratça kullanmayın uyarısında bulunarak , sözlerini şöyle bitiriyor : " İyi ve az beslenme , yaşıtlarınıza göre sizi 11 yaş genç gösterir . Genç kalmak için damarlarınızı ve vitaminleriyle koruyun . Seks , sağlığın korunmasında çoğu ilaçtan daha yararlıdır . İyi bir seks yaşamı kişiyi sağlıklı ve genç tutar . Düzenli egzersiz yapanlar genellikle iyi seks yaşamına sahiptir . Uyku , vücudun gençlik pınarıdır . Her gece saat uyumak vücudu yaşlanmadan korur . Uyku sırasında organizma enerji depolar , hücreler yenilenir . " Gençlik için 10 altın önlem Günde üç öğünden ( 60 yaşından sonra iki öğün ) fazla yemeyin . Az miktarda yiyin . Öğün aralarında meyveden başka bir şey yemeyin . Akşam yemeğini mümkünse 18'den sonraya bırakmayın ve daha sonra su , şekersiz çay , maden suyu dışında bir şey içmeyin . Sigara yaşlandırır , içmeyin . Sigara dumanlı ortamda bulunmayın . Bu sigara içmeye bedeldir . Haftada kez yarım ya da saat yürüyüş ve 10 dakika kas güçlendirici egzersizler yapın . Günde bir bardak kırmızı şarap dışında alkol almayın . Seks hayatınızı aktif tutun . 40 yaşın üstündeyseniz hergün bir aspirin alın ( 100 mg ) Her gün ve vitamini ile , kalsiyum ve folik asit alın . Düzenli folik asit ise damar cidarında yağ birikimini önler . Demir içermeyen multi vitamin alın . Diş bakımına özen gösterin . Dişteki bakteriler damarlarda iltihap ya da lokal ödeme yol açar . 10 Grip , tetanos , hepatit , zatürree aşılarıyla bağışıklık sisteminizi güçlendirin . İşyerine özel egzersizler Ofisteki masa ve sandalyelerden yararlanarak , hatta kitap ve dosyalarınızı kullanarak yapacağınız egzersizler sağlığı koruyor ve işte başarıyı getiriyor İŞYERİ ve evdeki hareketsizlik , pek çok sağlık sorununu da beraberinde getiriyor . Ancak aslında bu bir bahane de değil . A. Tıp Fakültesi Spor Hekimliği Anabilim Dalı Başkanı Prof . Dr . Emin Ergen , " Yoğun iş temposundan spor yapmaya vakit bulamayanların imdadına ofis ve kapalı mekânlar için geliştirilen egzersizler yetişti " diyor . Yararları saymakla bitmez PROF . Ergen , ofisteki masa ve sandalyelerden yararlanarak , hatta kitap kullanarak yapılabilen egzersizlerin yararlarını ise şöyle sıralıyor : " Kişinin strese karşı direncini , zihinsel kapasitelerin kullanımını ve verimliliği artırır . Konsantrasyon yeteneğini yükseltir , zamanı iyi kontrol edebilmeyi sağlar . Hatayı ve işe gelememe süresini azaltır . " Nasıl yaparız ? Esneklik egzersizleri : Yana , arkaya , öne boyun esnetme . Kolu yandan arkaya , üstten arkaya esnetme . Kol ön içini yana esnetme . Gövdeyi yana , öne , geriye gerdirme . Oturur pozisyonda beli yana çevirme . Uyluk önünü , arkasını germe . Kasık germe ve baldır esnetme . Kuvvet egzersizleri : Ağırlıkla ( kilo kitap olabilir ) omuzları yukarı çekerek kas çalışması . Omuz başı için oturarak ağırlık ( kilo kitap , dosya gibi ) kaldırarak çalışma . Kolun dirsekten bükülerek kilo ağırlığın kaldırılması . Şnav çekme . Kitap ağırlıklı , kolları yana ve yukarı kaldırarak göğüs kas egzersizi . Sırt ve omuz arka grup kasları egzersizi . Oturarak mekik , kasık ve kalça kasları egzersizleri . Duvara sırtını yaslayarak oturma pozisyonu almak . Çök kalk egzersizi . Monroe diriliyor ! MARİLYN Monroe , yıllar sonra sinema yapımcılarının desteğiyle diriliyor ! Sinemanın efsane sarışını Marilyn Monroe'nun meşhur ettiği " Erkekler Sarışınları Sever Gentlemen Prefer Blondes " filminin başrolü için Hollywood'un en gözde beş aktrisi Cameron Diaz , Angelina Jolie , Julia Roberts , Nicole Kidman ve genç oyuncu Reese Witherspoon'un isimleri geçiyor . Reese daha şanslı gibi FİLMİN başrolü olan " Lorelei Lee " karakteri için beş aktris yarışırken , ilk olarak " Bu Nasıl Sarışın Legally Blonde " filminde başrol üstlenen Witherspoon ile görüşme masasına oturulduğu belirtildi . Genç yıldızın , dört " azılı rakibesiyle " nasıl başa çıkarak rolü alacağıysa , Hollywood'da merak konusu oldu . Dumlupınar'ın 50 yıllık sırrı . . . Nisan 1955'te 81 denizcimizle maviliklere gömülen denizaltıdan sağ kurtulanlar , facianın gerçek nedenini tam 50 yıl sonra anlattı Daha önce Derinlerdeki Tarih belgeseline imza atan Savaş Karakaş , şimdi de denizcilik tarihimizin en trajik facialarından , 81 denizcimizin can verdiği Dumlupınar denizaltısının batışının öyküsünü hazırladı . Öyküyü ve yaşananları ilk kez Milliyet'e anlatan Karakaş , hazırlayıp sunduğu Son Söz : Vatan Sağolsun adlı belgeselde , Çanakkale Boğazı'nın Nara Burnu açıklarında Nisan 1955 tarihinde İsveç bandıralı Naboland gemisiyle çarpışma sonucunda yaşanan ve bugüne kadar tüm yönleriyle anlatılmayan Dumlupınar faciasının üzerindeki sır perdesini araladı . Facianın tanıkları 50 yıl sonra , gece ve sonrasında yaşanılanları ilk kez anlattı . Bu ikinci kazası Karakaş , belgeseli hazırlarken 15 Nisan 1944'te denize indirilerek USS Blower ismiyle Amerikan donanmasında hizmet etmeye başlayan Dumlupınar'ın , ilk görevinde bir Amerikan keşif botuyla çarpıştığını da ortaya çıkardı . Belgeselde ayrıca , faciadan sağ kurtulan Emekli Astsubay Hüseyin İnkaya , Hüseyin Akış ve kaza sonrası yaptığı dalışta yaşadığı zorluk ve olanaksızlar nedeniyle batığa ulaşamayan emekli donanma dalgıcı Yılmaz Süsen'le yapılan röportajlar da yer aldı . Ve tanıklar , korkunç kazayı Karakaş'a şöyle anlattı : " Naboland Marmara'dan Ege'ye , Dumlupınar Ege'den Marmara'ya giriyordu . Dumlupınar'ın gözcüleri , Naboland'ın gelişini gördü ve derhal andaki vardiya amiri Üsteğmen Hasan Yumuk'a bildirdi . Karaya oturmamak için ! Yumuk , 15 derece sancak emrini verdi . Denizaltı kurtulacaktı ama karaya oturma tehlikesi vardı . Komutayı alan gemi komutanı Yüzbaşı Sabri Çelebioğlu , karaya gidildiğini görünce İskele alabanda diyerek , ilk emrin tam tersi bir emir verdi . Gemiyi böylece iskeleye ( yani sola ) sola döndürüp Naboland'ın önünden geçmeyi düşündü . Ama Naboland , akıntıyı da arkasına almış çok hızlı geliyordu . İki gemi , tıpkı yolda yürüyen iki adamın karşılaşıp önce sağa , sonra sola hareket ederek , birbirlerine yol vermesi gibi aynı manevraları yapınca , denizin orta yerinde Naboland , Dumlupınar'ı altına aldı . Köprü üstündeki kişilik mürettebat çarpışmayla denize döküldü . Batan denizaltının kıç torpido dairesindeki personelle telefon irtibatı sağlandı . Ancak gittikçe sertleşen hava ve şiddetli akıntıya rağmen 91 metre derinlikte yürütülen kurtarma çalışmalarından sonuç alınamadı . Denizdeki kişi sabah kurtarılırken , diptekilerden 61 saat sonra ümit kesildiği açıklandı . Şehitlerin yakınları çelik tabutu görecek Yapımcı Savaş Karakaş , Dumlupınar'da duyulan son ses olan Vatan sağ olsun haykırışıyla tarihe geçen Şehit Astsubay Selami Özben'in kardeşi Haşim Özben ve kız kardeşi Günaydın Tezbulut ile kazadan sağ kurtulanlar ile şehit yakınlarını Çanakkale Zaferi'nin kutlanacağı 18 Mart 1005'te batığa götürecek . Ve bu seçilmiş kişiler , Dumlupınar'ın battığı yere indirilecek robot kamerayla , çelik tabutu tam 50 yıl sonra mavi derinliklerde görme şansını elde edecek . Böylece Dumlupınar da ilk kez A'dan Z'ye görüntülenmiş olacak . Denizaltının batışının 50 . yıldönümü olan Nisan 1005'te ise , Denizaltını Sevenler ve Sosyal Yardımlaşma Derneği tarafından Gelibolu'da Denizaltı Şehitleri Anıtı'nın temeli atılacak . Lolita Asil'in SIR'ı SOYUT Türk resminin tanınmış ressamlarından Lolita Asil'in , " Sır : Ses , Isı , Renk " isimli sergisi açıldı . AKM'nin her iki salonunda birden gerçekleştirilen sergi , " Ses'in dağılımı " ve " Varoluş " diye iki ayrı bölümden oluşuyor . 61 tablolu " Ses " bölümü , sesin içten dışa titreşimleriyle dağılırken , nasıl bir dairesel hareketle renklerde gezindiğini anlatıyor . " VAROLUŞ " ise tablodan oluşuyor . Kemik dokusunun mikroskop altındaki enine kesitinin görünümünü anlatan eserler , sarıdan mora renkteki geçişle süsleniyor . Ayrıca Türkiye'de bugüne kadar yapılmış en büyük ve renkli tablo olma özelliği taşıyan 50 metrekarelik , 1000 renk tonunun yer aldığı eser de sergide . . . Gofret için yıl işkenceye yıl Çikolota , çokomel ve bisküvi çalan ve 45 gün hapiste kalan üç gencin yıl hapsi istenirken ; onlara işkence yapan polislerin yeni açılan davasında yıl isteniyor Ali . adlı genç , henüz 16 yaşındayken iki arkadaşıyla birlikte Beyoğlu'ndaki bir depodan çokokrem , çikolata ve bisküvi çaldığı iddiasıyla 45 gün cezaevinde kalıp , yıl hapis istemiyle yargılanırken , kendisine kötü muamelede bulunduğu iddia edilen polisler hakkında yaklaşık yıl ay sonra üç yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı . . . koli çaldılar Ali . ( 16 ) , Mucip . ( 16 ) ve Ersin Ü . ( 16 ) Beyoğlu Tophane'de oturan üç arkadaştı . Lise çağında olmalarına rağmen ailelerinin maddi durumu sebebiyle hepsi çalışmak zorunda olan üç arkadaş , Aralık 1001 gecesi önünden geçtikleri depodan dört koli içerisinde çokokrem , çikolata ve bisküvi çaldılar . Birkaç sokak ilerde de polise yakalandılar . Karaköy Karakolu'nda sorgulanan Ali . , Mucip . , ve Ersin Ü . Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı'nca tutuklanarak , Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi'ne kondu . Üç arkadaş polis ifadelerinde , " Açtık , yiyecek alacak paramız yoktu mecbur kaldık " diye ifade verdi . Anneme bile küfrettiler Haklarında " hırsızlık " suçundan yıl ağır hapis istemiyle dava açılan üç arkadaş cezaevinde 45 gün tutuklu kaldı . Yargılamanın yapıldığı Beyoğlu . Asliye Ceza Mahkemesi , ilk celsede alınan yiyeceklerin değerinin hafif olması ve sanıkların yaşlarını da gözönüne alarak tahliye kararı verdi . Hırsızlık suçundan yargılanıyor olmaktan utanç duyduğunu savunmalarında dile getiren Ali . tahliye olur olmaz , " Anneme bile küfrettiler " dediği polisler hakkında avukatı aracılığıyla suç duyurusunda bulundu . gün yatıran dayak İşkence iddiasıyla ilgili soruşturmayı yürüten Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı , polisler hakkında dava açtı . Savcı Adnan Güneş tarafından hazırlanan iddianamede , " Müşteki , sanıklarca üç gün iş ve gücünden kalacak şekilde dövülmüştür " dendi . İddianamede Karaköy Karakolu'nda görev yapan polisler Emre Çözeli , Mehmet Yanbul , Erdal Doğan ve Ayhan Mısır'ın , " kötü muamale " suçlamasıyla bir yıldan üç yıla kadar hapisle yargılanmaları istendi . Polislerin tutuksuz yargılandığı dava Beyoğlu . Asliye Ceza Mahkemesi'nde 15 Nisan 1005 tarihinde görülmeye başlanacak . Abur cubura ağır ! ceza Açlıktan abur cubur çalan gençler , tam yılla yargılanıp dayak yedi , 45 gün de tutuklu kaldı . Onlara işkence eden polislere ise topu topu üç yıl istenen dava , daha yeni açıldı . Parası olana manken bacağı MANKENLERİN sütun gibi bacaklarına sahip olmak , saatlik operasyonla mümkün . vitamini eksikliği ya da genetik yapı nedeniyle bacaklarda dışa doğru oluşmuş eğilme ; plastik cerrahların basen veya karından alınan yağ dokularını özel bir işlemden geçirdikten sonra bu bölgeye enjekte etmesiyle düzeliyor . Fiyatı ise 500 1500 dolar arasında değişiyor . Operasyon bir saat sürüyor OP . Dr . Nuri Battal , " Genç kızlar , vücutlarına zararı olmamasına rağmen kendilerini kötü hissedip estetik istiyor . Lokal anestezi altında yaptığımız enjeksiyon uygulaması , bir saat sürüyor . Hastayı bandajla veya varis çorabı giyerek , fazla gezmemesi tavsiye ederek evine gönderiyoruz " dedi . El değmeden beyin ameliyatı Beyin tümörü ses dalgasıyla temizlenen 19 yaşındaki Mine , yürümeye başladı bile . . . Kırıkkale Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde ilk kez yapılan ve son derece riskli olduğu belirtilen operasyonla 19 yaşındaki Mine Yılmaz'ın beynindeki tümör , el değmeden ses dalgası ile temizlendi . İzmit'te oturan Mine Yılmaz'ın yıl önce alınan beynindeki tümör , yeniden gelişti . Genç kızın tümörünü saat süren başarılı bir operasyonla temizleyen Prof . Dr . Semih Keskil şunları söyledi : " Ameliyatı ileri teknoloji kullanarak yaptık . Büyük mikroskoplar sayesinde ve ses dalgaları ile el değmeden tümör temizlendi . Bundan 10 yıl önce yapılan bu tür ameliyatlarda , hastayı kaybetme olasılığımız yüksekti . Bugün ise hastamız ayağa kalktı ve normal hayata döndü . " Senin baban bir ölü yavrum ! Ölen kocasının spermlerinden iki çocuk sahibi olan İngiliz kadın , durumu resmiyete dökmeyi başardı Sekiz yıl önce bakteriyel menenjitten ölen kocası Steven Blood'dan aldırdığı spermleri muhafaza ederek , bu spermlerle iki çocuk sahibi olan İngiliz kadın , yıllardır verdiği hukuk mücadelesini kazanarak , çocukların babasının " ölen kocası " olduğunu tescil ettirdi . Şu an biri yaşında , diğeri de aylık olan iki çocuk sahibi olan 56 yaşındaki Diane Blood , Steven'ın , çocukların yasal babası olduğunu yetkililere kabul ettirememişti . Nihayet İngiliz Yüksek Mahkemesi , çocukların babasının Steven Blood olduğunu kabul etti . Bu karar , aynı durumda olan onlarca kişiye umut ışığı yaktı . Blood , Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde de yasanın insan haklarına aykırı olduğu kararını aldırmıştı . Astronotlar ölüme gülerek gitti . . . Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi ( NASA ) , Şubat'ta yer yüzüne dönerken düşen Uzay Mekiği Columbia'daki astronotların son dakikalarının kayıtlı olduğu video kaseti dün yayınladı . Şubat'ta Batı Teksas'ta bulunan 15 dakikalık kasette astronotlar , başlarına gelecek felaketten habersiz içeceklerini yudumluyor , eldivenlerini takıyor , şakalaşıyor ve kameraya gülümsüyor . İlk uyarı sinyali verilmeden dakika önce kesilen kayıtta kişilik mürettebat , kokpitte rutin kontrol listesi faaliyetlerini yaparken , geri kalan astronot da güvertede oturuyor . Aborijin halkı İslam'ı keşfetti Avustralya'nın yerli halkı Aborijinler , bastırılmış azınlık muamelesi görmekten bıktıkları , kendilerini daha güçlü hissetmek istedikleri gerekçesiyle giderek artan şekilde Müslümanlığa geçmeye başladılar . İngiliz gazetesi The Independent'ın haberine göre Aborijinler arasında İslam'ı tercih edenlerin sayısı , şimdiden bini buldu . Avustralya istihbaratı ise , 11 Eylül saldırıları ve geçen yıl düzenlenen kanlı Bali saldırısı sonrası , köktendinci eğilimler sergiledikleri ve terörist Usame bin Ladin'i örnek aldıkları iddiasıyla Müslüman Aborijinler'i yakın takibe aldı . Arena yine önde PERŞEMBE gecelerinin iki nitelikli programı olan " Arena " ile " Siyaset Meydanı " arasındaki yarışı , yine " Arena " kazandı . Uğur Dündar'ın Kanal ekranlarına taşıdığı " Arena " , Irak Savaşı nedeniyle gündeme yerleşen " bio terörizm ve şarbon saldırıları " ile gençleri öldüren " Extacy adlı kimyasal silah " konularını işledi . " Arena " , hem totalde hem de AB grubunda rakibi " Siyaset Meydanı"nı çok gerilerde bıraktı . bin sterline kedi böbreği İngiltere'de böbrek hastası kedilere artık böbrek nakli yapılabilecek . Kraliyet Veteriner Cerrahlar Koleji , kedilere böbrek nakli ameliyatlarına yakında başlanacağını açıkladı ve ameliyatların tam bin sterline ( yaklaşık 10 milyar TL ) mal olacağını duyurdu . İngiltere'de önde gelen veteriner ve hayvanları koruma dernekleri ise , böbreği alınacak kediye fikri sorulamayacağı yani donör kediden onay alınamayacağı gerekçesiyle , bu tip ameliyatlara kesinlikle karşı çıkıyor . GELECEĞİN ENERJİSİNİ KEŞFEDEN TÜRK PROFESÖR , HÜKÜMETE VE YATIRIMCILARA ÇAĞRIDA BULUNDU : Türkiye , enerjisini kullanırsa dünyanın merkezi olabilir . . . Türkiye'nin çok zengin hidrojen kaynaklarına sahip olduğunu belirten Prof . Nejat Veziroğlu , " Bu zenginliğin farkında değiliz . Türkiye hidrojen cenneti " dedi Hidrojen enerji sistemleri konusunda dünyanın en büyük otoritelerinden birisi , Birleşmiş Milletler ( BM ) danışmanı , ABD'de hidrojen konulu önemli araştırmaların başında bulunan Türk Profesör Nejat Veziroğlu , Türk yatırımcılara çağrıda bulundu : Hidrojen enerjisi konusunda Türkiye çok şanslı . Karadeniz'de bol miktarda hidrojen sulfit var . Hidrojen cenneti Türkiye'nin potansiyeline yatırım yapın ! George Bush'un Temsilciler Meclisi'nde yaptığı Birliğe Sesleniş konuşmasında değindiği Hidrojen Arabaları projesi , dikkatleri Türkiye'ye çevirdi . Petrol kaynaklarının tükenmesi üzerine , bütün dünyada , özellikle gelişmiş ülkelerde alternatif enerji kaynakları için projeler gündemde . Mercedes , Ford , Chreysler firmaları , bor kaynaklı hidrojen ile çalışan iki kat daha hızlı , çevreci ve güvenli araç üretimi projelerini yürütüyor . İnönü destekledi ama . . . Hidrojen enerjisi fikrinin ardından BM'nin kendisini danışman atadığını belirten Veziroğlu , " Bir rapor hazırladım . Bir merkez oluşturulmasını , bu merkezin üç kıtanın ortak noktası olan Türkiye olmasını önerdim . Kabul gördü . Türkiye'nin proje ile ilgili olarak ilk beş yılda 40 milyon dolar yatırım yapması gerekiyordu . Dönemin Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü destekledi . Çalışmanın yıllık bütçesi 100 milyon doları buluyordu . Ancak krizle birlikte hükümet projeyi askıya aldı " dedi . Baş düşmanı ilan ettiler Petrole alternatif araştırmaları yüzünden , Veziroğlu'nu önce baş düşman ilan eden petrol ve otomotiv şirketleri , sonradan geleceğin yakıtında söz sahibi olmak için yatırımlara başladı . DaimlerChrysler ve Shell İzlanda projesi için Veziroğlu'nu danışman aldı . Veziroğlu , " Honda ve Toyota hidrojenle çalışan araçları kiraya vermeye başladı . Mercedes otobüs üretti . Tokyo'da bugün iki hidrojen santralı var . Üç çeyrek asır sonunda tamamen hidrojene geçilecek . Bunun farkındalar " diye konuştu . Türkiye çok şanslı Türkiye'nin hidrojen enerji sistemlerinin üretimi bakımından çok şanslı olduğunu anlatan Prof . Veziroğlu , " Karadeniz'in 60 metre derinindeki sularda bol miktarda hidrojen sulfit , yani hidrojen enerjisinin üretilebileceği kaynak bulunuyor . Bu nedenle Türkiye bir hidrojen cenneti ve potansiyelinin farkına varmalı " şeklinde konuştu . Hidrojende dünya otoritesi 1961 yılından bu yana ABD'de yaşayan Veziroğlu , 1966'de ABD hükümetinden alınan bir çevre projesi sırasında uzay araçlarında kullanılan hidrojenin en temiz ve hafif yakıt olduğunu keşfettiklerini belirtti . 40 yılını araştırmalara adayan Veziroğlu'nun akademik kariyeri özetle şöyle : 1964'te , 600 bilim adamının katıldığı Milletlerarası Hidrojen Ekonomisi Konferansı'nda , hidrojen enerjisinin yenilenebilir ve fosil yakıtların yerini alacak tek enerji olduğu fikrini ortaya atarak dikkat çekti ve bir grup bilim adamı ile çalışmalara başladı . BM , kendisini bu konuda danışman olarak atadı . BM'ye bu konuda bir merkez ülke oluşturulmasını , bu ülkenin de Türkiye olmasını kabul ettirdi . Halen Miami Üniversitesi Temiz Enerji Araştırma Enstitüsü Direktörü . İngiliz ve Amerika Makine Mühendisleri Derneklerinde , Amerikan Bilimin İlerletilmesi Derneği'nde Fellow Rütbesi'ne seçildi . Uluslararası Hidrojen Enerjisi Birliği'nin başkanı . 1981'de Sovyetler Birliği Kurçatof ödülü aldı . 1986'da İnsanlık İçin Enerji ödülü aldı . 1001'de Ukrayna Donetsk Devlet Üniversitesi'nden fahri doktora aldı . 1000'de Nobel'e aday gösterildi . 11 Mayıs'ta geliyor Prof . Nejat Veziroğlu , Pamukkale Üniversitesi'nin organize ettiği Ege Enerji Sempozyumu ve Sergisi için Türkiye'ye gelecek . 11 Mayıs tarihinde başlayacak olan üç günlük sempozyumun en önemli konuğu olan Veziroğlu , hidrojen enerji sistemleri konusundaki son gelişmeleri Türk bilim adamları ile paylaşacak . ANAP'ın savaş kabinesi toplanıyor Körfez Savaşı sırasında iktidarda bulunan ve krizi yöneten ANAP'lı siyasetçiler bir araya geliyor . Barış için savaş kabinesi toplayacaklarını belirten ANAP Genel Başkanı Ali Talip Özdemir , hükümetin deneyimlerinden yararlanmamasını eleştirerek , " Bu insanlar deneyimlerini aktarmaya hazır " dedi . Özdemir , krizi yönetenlerin çoğunun hayatta olduğunu kaydetti . Yıldırım Akbulut'un başbakan olduğu 1991'deki hükümet üyeleri , ANAP'ın yeni liderinin çağrısı üzerine Mart'ta yapılacak Merkez Karar ve Yönetim Kurulu ( MKYK ) toplantısında buluşacak . ANAP MKYK , savaş kabinesinin üyeleri ile dönemde yaşanan gelişmeleri değerlendirecek ve eşiğinde bulunan krizle ilgili neler yapılabileceğini tartışacak . Akbulut'un kabinesi şu isimlerden oluşmuştu : Ali Bozer , Kamran İnan , Güneş Taner , Cemil Çiçek , Işın Çelebi , Mehmet Yazar , Mehmet Keçeciler , Hüsnü Doğan , Vehbi Dinçerler , Mustafa Taşar , Kemal Akkaya , Hüsamettin Örüç , İbrahim Özdemir , İsmet Özarslan , Ercüment Konukman , Oltan Sungurlu , Sefa Giray , Abdulkadir Aksu , Ahmet Kurtcebe Alptemuçin , Avni Akyol , Cengiz Altınkaya , Halil Şıvgın , Adnan Kahveci , Cengiz Tuncer , Lütfullah Kayalar , İmren Aykut , Şükrü Yürür , Fahrettin Kurt . Vakıf iddialarını ANAP inceliyor Yargıtay Başsavcılığı'nın soruşturma başlattığı ANAP'ta Alman vakfından para alınıp alınmadığı iddiaları , parti bünyesinde oluşturulan Otokontrol ve Denetim Komitesi'nce incelemeye alındı . Genel Merkez'den yapılan açıklamada , partiye şu ana kadar resmi bilgi ve belgenin ulaşmadığı kaydedildi . Partinin 1998 hesaplarının incelendiği , 1999 hesaplarının ise Anayasa Mahkemesi'nde olduğu hatırlatılan açıklamada , bilgisayar muhasebe kayıtlarında yapılan incelemede , haberlerde adı geçen kuruluşlarla parti arasında hiçbir mali işleme rastlanmadığı ifade edildi . Açıklamada " Yasal müeyyideleri tavizsiz uygulayacağız " denildi . Polislere resmi elbise giy talimatı Emniyet Genel Müdürlüğü görevine getirilen Gökhan Aydıner , operasyon birimlerinde görevli olanlar dışındaki tüm personelin " resmi elbise giymesi " talimatı verdi . Teşkilatta resmi elbise seferberliği başladı . Emniyet'te brifing alan Aydıner , İstihbarat , Terörle Mücadele , Güvenlik , Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele birimlerinde çalışanlar dışında en üst düzeydeki görevliler dahil , tüm personelin " resmi elbise giymesi " için talimat verdi . Brifinge gelen genel müdür yardımcıları ve daire başkanlarının tamamına yakını resmi elbise giyerken , Aydıner , " Hiyerarşik yapı disiplinle sağlanır . Hizmetin gereği üniforma giyeceğiz " dedi . Tayyip şaşırma sabrımızı taşırma Cuma namazı sonrası Beyazıt Meydanı'nda düzenlenen " Savaşa Hayır " eyleminde AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan protesto edilirken , " Tayyip şaşırma , sabrımızı taşırma " sloganları atıldı . Camiden çıkan cemaat ABD ve İsrail bayraklarını yaktı , MGK ve ABD aleyhine slogan attı . Eylemde , göstericiler önce cuma namazı sonrası avluda toplandı , ardından da tekbir getirerek meydana çıktı . Göstericiler , dışarıda bekleyen yaklaşık 100 kişilik kadın grubuyla birleşerek cami önünde basın açıklaması yaptı . İstanbul Üniversitesi'nde bir grup öğrenci de pankart açarak ana kapının önünde savaş karşıtı basın açıklaması yaptı . İncirlik doldu taştı İncirlik Üssü'nde ek hangar inşaatları devam ederken , artan trafik nedeniyle uçaklara yer bulmak sorun oldu . Savaş uçakları , kargo uçaklarıyla aynı apron ve pistleri paylaşmak zorunda kaldı . Üsteki hangar sayısı 50'ye ulaşmasına karşın , birçok uçak açıkta kaldı . ABD'nin Türkiye'deki üslerde 155 uçak bulundurma talebi göz önüne alındığında , İncirlik'te uçaklara " yer bulmak " büyük sorun oluşturacak . Ancak ABD'nin istediği bazı üslerde de uçaklar konuşlanabilecek . Irak ordusunda firar dalgası Amerikan Washington Times gazetesi , Irak ordusunda morallerin çok düşük olduğunu ve son haftalarda onlarca askerin firar ettiğini iddia etti . Gazetenin bölgedeki istihbarat kaynakları ve Irak ordusundan yakın zamanda kaçan iki askere dayandırdığı haberine göre , son zamanlarda firarların artması üzerine , Irak lideri Saddam Hüseyin komutanlara " yakaladıklarınızı vurun " emri verdi . . Kolordu'ya bağlı . Mekanize Tümeni'nden firar eden bir yüzbaşı , tüm tümenin savaşma kapasitesinin yüzde 55'lere düştüğünü söyledi . Aynı tümenin Musul'da konuşlanmış 54 . Tugayı'ndan firar eden bir başka asker de kendine bağlı 18 tanktan sadece 6'sının çalıştığını söyledi . Irak : Türkiye pişman olacak Irak Dışişleri Bakanı Naci Sabri , Arap Birliği zirvesinden önce Şarm el Şeyh kentinde düzenlenen Dışişleri Bakanları toplantısı öncesi DHA'ya açıklamalarda bulundu . Sabri , TBMM'de bugün ele alınacak asker bulundurma ve gönderme tezkeresini , " Türkiye'nin ABD taleplerine yaptığı demokrasi ambalajı " olarak nitelendirdi . Sabri şöyle konuştu : " Türkiye altından kalkamayacağı bir risk alıyor " diyen Sabri , " Türkiye Körfez Savaşı'nda da aynı hatayı yaptı , bedelini 180 milyar dolar zararla ödedi . Aynı hatayı tekrarlarsa bu kez pişmanlıktan parmağını ısıracak . Sınırları kapatmak da başka bir hata . Bu savaştan en çok zarar gören yine Türkiye olacak " dedi . Amerika , Rusya'yı iknaya uğraşıyor Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde yapılacak Irak'la ilgili oylamada veto yetkisini kullanmakla tehdit eden Rusya'yı ikna etmek için ABD girişimlerde bulunuyor . Rus ve Amerikalı yetkililerin görüşmelerinde gündeme gelen konulardan biri , Moskova'nın isteği doğrultusunda iki ülke arasındaki ticarette uygulanan kısıtlamaların kaldırılması . Diğer konu , geçen yıl imzalanan stratejik saldırı silahlarının azaltılmasıyla ilgili anlaşmanın onaylanması . Moskova'nın diğer bir beklentisi , Çeçen örgütlerinin terörist örgütler listesine alınması . Washington , son haftalarda bu yönde adımlar atıyor . Moskova , ayrıca Saddam'ın devrilmesinden sonra yeni yönetimin anlaşmalara sadık kalmasını istiyor . Sımud 1'ler imha ediliyor BM silah denetçilerinin Sımud füzelerinin imha edilmesi çağrısına olumlu yanıt veren Irak'ın , füzeleri bugünden itibaren imha etmeye başlayabileceği belirtildi . BM'ye mektup gönderen Saddam'ın danışmanı Emir El Sadi , füzelerin imhasını ilke olarak kabul ettiklerini belirtti . Füzelerin ortadan kaldırılacağını vurgulayan Irak , füzelerin imhasıyla ilgili zaman sınırlamasının siyasi olduğunu savunmaktan da geri kalmadı . BM Sözcüsü Hiro Ueki de , " Iraklı yetkililer teknik konularla ilgili görüşme talebinde bulundu . İmha biçimi konusunda anlaşma sağlanması halinde , imha işlemi bugün başlayabilir " dedi . Irak'ın Sımud füzelerinin imha edileceğini açıklaması , İngiltere ve ABD'yi ise tatmin etmedi . Bu ne cüret ! İzmir'de resmi kuruluşlardaki bürokratlardan " rapor " isteyen AKP İl Başkanı , " Devlet politikasını siyaset yönetir , denetlemem doğal hakkım " dedi AKP iktidarı , devlette şimdiye kadar eşi görülmemiş bir girişime imza attı . AKP teşkilat görevlileri , devlette denetime çıktı . AKP'nin kurucularından İzmir İl Başkanı Ali Aşlık , ildeki resmi kuruluşlarla bölge müdürlüklerinde görevli bürokratlardan personel sayısı ve nitelikleriyle ilgili rapor istedi . Vali Alaaddin Yüksel'in , İzmir milletvekillerine vereceği bilgilendirme toplantısına hazırlanan bürokratlar , Aşlık'ın bu girişiminden rahatsız oldu . Aşlık ise " Devlet politikasını siyaset yönetir . İl başkanı sıfatıyla bürokratları denetlemem doğal hakkım " dedi . İzmir'deki kamu , kurum ve kuruluşlarının müdürlüklerini art arda ziyaret eden Aşlık ve İl Yönetim Kurulu üyeleri , bürokratlardan görevli oldukları kamu kuruluşunda çalışan personelin sayısı , kurumun faaliyetleri ve içinde bulunduğu sorunlarla ilgili dosya hazırlamalarını istedi . Yüksel'in İzmir milletvekillerine vereceği brifinge hazırlanan bürokratlar , AKP teşkilatının bugüne kadar örneği görülmeyen bu talebi karşısında neye uğradıkları şaşırdı . Sadece amirlerinden talimat alan bürokratlar , görev yaptıkları resmi kurumla ilgili önemli bilgilerin , bir parti teşkilatı tarafından istenmesine tepki gösterdi . Vali Yüksel ise konuyla ilgili açıklama yapmadı . Aşlık , bürokratlardan faaliyetleri , sorunları ve personel kapasitesi hakkında bilgi istediklerini doğruladı . Bazı kamu kuruluşlarında az , bazılarında fazla personel çalıştırıldığı belirten Aşlık , bürokratların sert tepkisine yol açan girişimini şöyle savundu : " Bu bilgileri istememiz doğal . Bunlar zaten devlet tarafından istenecek . Ama bürokratların personel sayısı konusunda doğru bilgi vereceğinden emin olamayız . Denetlemek durumundayız . Biz de bunu yapıyoruz . Siyasetin direkt kamu hizmetlerine girmesi doğal . Devlet politikasını siyaset yönetir . Biz şahıslara indirgemiyoruz . Bürokratların Ankara'yı yanıltabileceğini göz önünde tutarak otokontrol mekanizması kuruyoruz . " Genel Merkez : Denetleme olmaz Aşlık'ın İzmir'deki resmi kurumlarda , " denetleme"ye çıkması , parti genel merkezince de kabul görmedi . Teşkilattan sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı , teşkilatlara böyle bir talimat vermediklerini belirterek , " Tam tersine , sadece teşkilat işleriyle uğraşmalarını söyledik " derken , bir başka Genel Başkan Yardımcısı Necati Çetinkaya , " Valinin dışında kimsede denetleme yetkisi yoktur " dedi . Orduyu hedef yapmasınlar CHP Lideri Baykal , Yüksek Askeri Şûra kararlarının yargı denetimine açılmasını isteyenlere tepki gösterdi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , Yüksek Askeri Şûra ( YAŞ ) kararlarının yargı denetimine açılmasını isteyen AKP'ye , " TSK'nın kampanyanın hedefi haline çekilmesi büyük basiretsizlik . Bunun tabana yönelik bir temenni ifadesi olarak bırakılacağını ümit ediyorum " diye tepki gösterdi . CHP muhabirleriyle sohbet eden Baykal , TSK'nın kendisine göre bir iç düzenlemesinin olduğunu , dayanağını da Anayasa'dan aldığını kaydetti . TSK'nın iç düzeninin uluslararası hukuka ters düşmediğine vurgu yapan Baykal , hükümeti dikkatli olmaya çağırarak şöyle konuştu : " Tarikatlar Türkiye'nin sosyal gerçeği . Ancak TSK , askeri hiyerarşiyi sosyolojik , dini , başka hiyerarşiyle çarptırtmama konusunda özel bir dikkat içinde . Türkiye'deki dini örgütlenmelerin TSK'ya nüfuz etme çabalarının yaşandığını biliyoruz . Türkiye'de küçük siyasi parti hesapları ve yararları , kendi militan kadrolarına yönelik angajmanların yerine getirilmesi ihtiyacı , ülkenin genel uyumunu , kurumların güvenini , etkisini sarsacak bir noktaya geldiği zaman , çok ciddi sıkıntılar ortaya çıkmaya başlamış demektir . Bunun ötesine taşınmasının , Türkiye'yi çok gereksiz gerginliklere sürükleyeceğini açıkça görüyorum ve hükümete tavsiye etmiyorum . " Meclis'ten korsan yayın CHP Adana Milletvekili Seyhan , bilgisayarı aracılığıyla tüm oturumu Adana'daki bürosuna " naklen " aktarıyor TBMM Genel Kurul çalışmaları , Meclis televizyonunun uzaktan kumandalı kameraları aracılığıyla izlenip , diğer televizyonlara aktarılırken , bir vekil bu yasağı kırmayı başardı . CHP Adana Milletvekili Tacidar Seyhan , Genel Kurul sıralarında otururken , bilgisayarı aracılığıyla tüm oturumu Adana'daki bürosuna " naklen " aktarıyor . İlk ve tek TBMM'de bu zamana kadar , dizüstü bilgisayarıyla çalışan çok sayıda vekil , bir yandan görüşmeleri izleyip oy kullanırken , internet bağlantısıyla da kişisel işlerini yürüttü . Ancak , ilk kez Seyhan , sırasının üzerine yerleştirdiği bilgisayarına minik bir digital kamera ilave ederek , kamera yasağını " içerden " deldi . Bu düzeneğin ne işe yaradığını anlatırken , vekillerin çalışma sisteminde de bir ilke imza attığını belirten Seyhan şöyle konuştu : " Cep telefonu bağlantısıyla internete giriyorum . Adana'daki büroma gelen seçmenlerle , Genel Kurul'dan çıkmadan görüntülü görüşme yapabiliyorum . Böylece bana ulaşmak için Ankara'ya kadar gelmelerine gerek kalmıyor . Bu arada Genel Kurul'da , daha sonradan başvurmak istediğim bir görüşme gerçekleşiyorsa , Adana'daki büroma görüntüleri aktarıyorum . Orada kayıt yapılıyor . Böylece sağlıklı bir arşiv oluşturuyorum . " dedi . DYP'ye oda bulunamıyor TBMM Başkanlığı , Elazığ milletvekili Mehmet Ağar'ın DYP Genel Başkanlığı'na seçilmesine rağmen Meclis'te DYP için oda tahsis etmedi . Ağar'a , milletvekili olması nedeniyle Meclis'teki çalışmalarını sürdürecek küçük bir oda verildi . Ağar , DYP Genel Başkanı seçildikten sonra TBMM Başkanı Bülent Arınç'ı telefonla arayarak , genel başkana uygun nitelikte bir oda istedi . Arınç , bu isteği değerlendireceklerini söyledi . Ancak bugüne kadar DYP'ye Meclis'te bir oda tahsis edilmedi . Genel Başkan Yardımcısı Ali Rıza Gönül , DYP'ye " ayıp edildiğini " belirterek şunları söyledi : " DYP genel başkanına yakışır , temsil ettiği siyasi erke uygun bir odayı tahsis etmek Meclis Başkanı'nın hem insani , hem de siyasi görevidir . Aynı zamanda yükümlülüğüdür . Bugüne kadar bir sonuç alınmadı . Ayıp ediyorlar . Orası sadece iki partinin temsil edildiği bir yer değildir . Bir genel başkanı metrekare bir oda içine hapsetmek doğru değildir . Sekreteryası ve bekleme salonu olan bir yerin tahsis edilmesi gerekir . " Sezer'den Erdoğan'a yeni yıl hediyesi AKP lideri Erdoğan'a Siirt'teki ara seçimde milletvekilliği yolunu açacak olan değişiklik paketi Çankaya'dan geçti . Cumhurbaşkanı , yasal 15 günlük değerlendirme süresini kullanmadı . . . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın siyaset yasağını kaldırarak milletvekilliği yolunu açan Anayasa değişikliklerini onayladı . Sezer'in daha önce " kişiye özel düzenleme " olduğu gerekçesiyle veto ettiği değişiklikleri onaylaması , Türkiye'yi mevcut ortamda referanduma götürmekten kaçındığı şeklinde yorumlandı . Sezer , Anayasa'nın 66 ve 68 . maddelerinde değişiklik yapan ve 66 . maddesine geçici madde ekleyen Anayasa değişikliklerini , 15 günlük yasal değerlendirme süresinin dolmasını beklemeden onayladı . Sezer , değişiklikleri Resmi Gazete'de yayımlanması için Başbakanlık'a gönderdi . Sezer'in bu onayıyla Erdoğan'a milletvekilliği yolu açıldı . Erdoğan , Siirt'te Şubat 1005'te yenilenecek seçimlerde AKP . sıra adayı Mervan Gül'ün istifa etmesiyle aday olabilecek . Erdoğan'ın adaylık yeterliliği taşıyıp taşımadığını YSK karara bağlayacak . Anayasa değişikliği yeterli YSK , Erdoğan'ın Anayasa değişikliği sonrasında adaylık yeterliliği taşıdığı kanaatine varırsa Erdoğan Siirt'te milletvekilliği için yarışacak . YSK yetkilileri , Erdoğan'ın Kasım seçiminde Anayasa'nın 66 . maddesi nedeniyle aday gösterilmediğine işaret ederek " Paketin onaylanmasıyla yasalarda değişiklik yapılmasına gerek kalmadı . Üst norm olan Anayasa'da yapılacak değişiklik yeterli " dedi . Sezer , söz konusu değişikliklerini daha önce " kişiye özel düzenleme yapıldığı " gerekçesiyle veto etmişti . Sezer'in vetosundan sonra Meclis , paketi değişiklik yapmadan Köşk'e göndermişti . Sezer , değişikliklere onay vermeseydi , Anayasa'ya göre konuyu referanduma götürmesi gerekiyordu . Sezer'in onayladığı pakette , Anayasa'nın 66 . maddesindeki " ideolojik ve anarşik suçlardan mahkum olanlar milletvekili seçilemez " ifadesi " terör suçlarından mahkum olanlar . . . " şeklinde değiştirildi . 68 . maddedeki , " iptal edilen seçim , iptal kararının yürürlüğe girmesinden sonraki 60 . günü izleyen ilk Pazar günü yapılır " ifadesi " 90 . günü izleyen . . . " şeklinde düzenlendi . 66 . maddeye by pass Değişiklik paketine , " değiştirilen seçim yasalarının , bir yıl içinde yapılacak seçimlerde uygulanmayacağına " ilişkin 66 . maddenin , yapılacak ilk ara seçimde uygulanmayacağını belirten bir de geçici madde eklendi . Erbakan , Araplara AKP'yi şikâyet etti Müslüman ülkelerin liderlerini arayarak " Irak'ta savaşa hayır " kampanyası başlatan Necmettin Erbakan , " Sakın ha , ABD'nin tuzağına düşmeyin . En büyük zararı yine biz Müslüman ülkeler çekeriz " dedi . Erbakan , İslam ülkeleri liderlerine AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ı da şikâyet etti : " Erdoğan yanlış yaptı . İslam ülkelerine gitmek varken Avrupa'ya ve ABD'ye gitti . Ülkemizi küçük düşürdü . Ne yaptıkları belli değil . Size gelirlerse mutlaka bunları onlara anlatın , desteklemeyin . " Liderlerden mesaj var Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , yayınladığı yeni yıl mesajında dış politikaya ağırlık verdi . Gelir dağılımını bozan yolsuzlukların , ülke kaynaklarının savurganca tüketilmesine yol açtığını kaydeden Sezer , " Yolsuzlukla savaşımda , demokrasinin , saydam yönetim anlayışının ve toplumsal tepkinin etkin kılınmasıyla başarılı olabiliriz " dedi . Mesajında AB ve Kıbrıs'a da değinen Sezer , Irak konusunda ise , " Barışçı bir çözüm bulunabileceğine ve bu konuda diplomatik yolların henüz tüketilmediğine inanıyoruz " dedi . Diğer siyasilerin yeni yıl mesajları da şöyle : Başbakan Abdullah Gül : Yeni yılın Türk milleti ve tüm insanlık için yeni umut ve daha güzel geleceklerin başlangıcı olması dilerim . AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan : 1005'ün Türkiye'ye , bölgesine ve tüm insanlık ailesine huzur ve barış getirmesini diliyorum . MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli : Her yeni yıl yeni ümide , ışığa ihtiyacı olan milletler ve insanlar açısından daha önemlidir . 1005 yılının , bu açıdan barış , huzur ve refaha ev sahipliği yapması dileğimizdir . Sezoş'dan Emoş'a milyarlık jest Park Meydan , Sushi Popa , EGS'de rakipsiz İtalyan ; Mario Plaza , Hilton'da kahvaltı , Anadolu Yakası'nda Peysage , Mood'da salı partileri , Saca Et Lokantası , Friends&Trends'de David'in in'leri . . . Evet efendim , kocaman İzmir günde bitmez tabii . Çünkü İzmir'de eğlence , İstanbul ve Ankara ile yarışır hale gelmiş . POSTA'da çalışan dostlarıma ve mekan sahiplerine sözüm var ; yine gideceğim . Özellikle Le Meyhane'nin sahibi sevgili Ümit'e uğrayacağım . Evet , İzmir'e devam ediyoruz . Bir sabah Ege Palas Oteli'nin İşletme Müdürü Bülent Balta , beni İzmir'de sağlıklı yaşamın yeni adresi olan City Club'a götürdü . Mazhar Zorlu Alışveriş Merkezi'nde . Çok gelişmiş bir teknolojiye sahip . Kişiye özel anahtarlı sistem var . Ama ben tercihimi Hilton Oteli'nin sağlık kulübünden yana kullandım . Halkla ilişkileri yürüten sevgili Ebru Ertamay , Hilton'da kalmam için ısrar etmişti . Ama Kemal Zorlu'nun hatırını hiç bir şeye değişmem . Ebru'ya verdiğim yemek sözünü de tutamadığım için hiç olmazsa sağlığımızı Hilton'da koruyalım dedik . Tesis dört dörtlük . Ekip çok kibar . İzmir Hilton ; Avrupa , Afrika ve Ortadoğu'daki 65 Hilton Oteli ile aynı anda bir kahvaltı programı başlatmış . . kattaki Colonnade Restaurant'ta . Kahvaltı 06. Haftasonları 11. Servis şefi Akın Yorulmaz . Yüzlerce çeşit yiyecek ve içeceğin üzerine kalori miktarları , lif ağırlıkları , düşük kolesterollü olup olmadığı yazılmış . Sigara içmeyenlere özel bölüm var . Kişi başı 19 milyon lira . Telefon numarası ( 0151 ) 496 60 60 . Ristorante Mario Plaza , Sushi Popa çok popüler Bir öğle vakti Park Meydan'a gittim . Bintur Banket ve Restoranlar Müdürü sevgili Atıf Gönülşen " Gel de bak ne ucuz mönüler yapıyoruz " deyince uğradım . Baktım ; kapıda aşçıbaşı Serkan Üze , Restoran Müdürü Funda Yergök , servis sorumlusu Melike Şençağlayan beni bekliyorlar . Sağolsunlar . Yılbaşı gecesi benim hem sesini hem kalbini çok sevdiğim şarkıcı arkadaşım Emel Müftüoğlu da bana ve aileme jest yapıp Park Meydan'a gelmişti . Emel'i de çağırdık . Sohbetimizi az ilerde okuyacaksınız . Öğle saatlerinde Park Meydan'da pek çok iş adamı ve cici kız yemek yiyor . Atıf her öğlen değişik bir mönü sunduklarını söyledi . Bizim gittiğimizde piliç baget , mısırlı pilav ve cola vardı . milyon 150 bin lira . Ayrıca her çeşit tatlı ve günün çorbası da milyon lira . Bilginize . Ah , bu arada cumartesi sayfamda atladığım bir şey var ; İzmir'in en çok izlenen bölgesel kanalı İzmir Ege'de yılbaşı gecesi canlı yayına çıktım . Saat 11. Kral TV'nin eski DJ'i sevgili Bilgehan Berk çok ısrar etmişti . İyi ki de katılmışım , kadar güzel oldu ki . Üç güzel kız , Bilgehan ve ben bir bölümü beraber sunduk . Dostlarıyla yeni yıla bir ev partisinde giren sevgili Akrep Nalan , Berlin'de konser veren Hüseyin Tatlı , Afyon'da sahne alan Nadide Sultan , Doğuş , şiirlerin dili ve güzel insan Ahmet Selçuk İlkan , televizyon dünyasının bir başka harika çocuğu Mesut Yar ile telefon bağlantıları yapıldı . Tabii pek çok izleyiciyle de görüştük . Biri İbrahim Tatlıses ile aramda bir husumet olup olmadığını sordu . Bence bizim kavgamız kişisel , bu nedenle yazmıyorum . gece de İbo'nun duayen olduğunu , bir Tatlıses'in daha çıkamayacağını ve hepimizin ona sahip çıkması gerektiğini söyledim . Çünkü buna inanıyorum . günde hem çalışıp hem de sabahlara dek sokaklarda turlayamayacağım için İzmir'in hep in yerlerini seçtim . Bunlardan biri de ; gençliğimin geçtiği eski Vittoria Cafe'nin yerine açılan Sushi Popa . Cesur , buranın çok gözde olduğunu söyledi . Ben de sushi manyağı olduğum için gittim . Popa'nın bu kadar popüler olmasında işletmecisi Kemal Contantin Popa'nın rolü büyük . Fiyatlarda İstanbul'dakiler gibi uçmamışlar . Tıklım tıklımdı . Buranın özel yemeği , değişik soslarla sunulan grilled fish marinated çeşitleri . Toro , suzuki , unagi müthiş . Kişi başı keyifli bir yemeğin bedeli 55 50 milyon . Tadımlık alanlar da 15 10 milyon öderler . Kemal'i tanıyın ; harika , hiperaktif ve insana pozitif enerji veren biri . Telefon numarası ( 0151 ) 411 11 91 . İzmirliler'in bir başka gözdesi de Nazan Demirağ'ın sahibi olduğu ve yıllardır kalitesini koruyan Karşıyaka Mavişehir EGS Park'da olan İtalyan restoranı Mario Plaza . Pınar Bektaş ve Grup Dion keyifli bir gece yaşatıyorlar konuklara . Mönüsü ve fiyatlarıyla bence Mario Plaza günün her saati için uygun bir mekan . Geçen yıl Hürriyet İzmir Temsilcisi Nedim Demirağ ile burada keyifli bir gece geçirmiştim . Telefon numarası ( 0151 ) 514 56 55 . Karşıyaka Bostanlı'da yeni hizmete giren Altın Döner'i de atlamamak gerek . Sahipleri Hayri ve Onur Hasilik Kardeşler . Karşıyakalı ailelerin yeni adresi Altın Döner . Telefon numarası ( 0151 ) 550 01 54 . Türkçe canlı müzikte Le Meyhane , Hancı , Ukala , Club Aula , Alsancak'daki Keyifli Bar , klasikleşen Envelo , Endülüs Meyhane de İzmir'de kayda değer diğer mekanlar . Anadolu yakasında Peysage , Mood ve Saca Et Lokantası İzmir'den döner dönmez ayağımın tozuyla çıktım İstanbul turuna . Yazın birkaç kez gitmiştim , kışın pek yolum düşmemişti . Sevdiğim bir ağabeyimin doğum günü için Anadolu yakasına geçince Mood'a uğradım . Çok şık ve farklı bir eğlence sunmuş Anadolu yakasına . Her salı Mood'da özel partiler var . Murat Uncuoğlu , Cervus , Yakuza gibi ünlü DJ'ler coşturacak . Mekanın tasarımı patron Kadir Kuroğlu tarafından gerçekleştirilmiş . Fas , Lübnan , Osmanlı , Çin ve Thai etkileri var dekorasyonda . Halkla ilişkileri sevgili Selcan Tanınmış yürütüyor . Şömine keyfi harika . Şöyle bir mönüye göz gezdirdim . Country ve bordelaise soslu Belçika midyelerinden tattım , çok lezzetli . Aklıma Paris geldi . Alsace usulü mantar , keçi peyniri , Viyana usulü şinitzel şefin tavsiyeleri . Bodrum'un ünlü çökertme kebabı da var . Telefon numarası ( 0116 ) 565 61 60 . Hazır Anadolu yakasına geçmişken uzun süredir adını duyduğum , çok eski bir dostun , Mehmet Olcayto'nun , Özge ve Nedim ile birlikte keyifli müzik yaptığı Peysage'ına uğradım . Müthiş bir Boğaz manzarası var . Mönü , et yemekleri ve deniz ürünleri ağırlıklı . Levrek dolması , krokanlı salata , rokfor soslu steak özel yemekleri . Bir dahaki sefere yemek yiyeceğime söz verdim . Telefon numarası ( 0116 ) 511 00 66 . Maksim Gazinosu'nun eski şefi Sinan Doğan , Kozyatağı'nda Saca diye bir et lokantası açmış . Yol uzun , gidemedim . Sinan anlata anlata bitiremiyor . Etleri özel kesimmiş . Tereyağlı iskender , özel Antep usulü lahmacun , perde pilavını önerdi . İşyerlerine ve evlere servis varmış . Telefon numarası ( 0116 ) 580 14 14 . Bücürler üzülmesin , Şans yine zirvede Emre Belözoğlu ve Okan Buruk ile yaptığım röportaj pazar günü çıkmıştı . Oğlum olsa Emre kadar severdim herhalde . Okan ise kardeşim gibidir . Röportaj büyük yankı yarattı . Ama bu iki muhteşem çocuğu çekemeyen bazı haddini bilmezler onları dolduruşa getirmiş , üzmüşler . Neden mi ? İki yakışıklı ve sağlıklı delikanlıya yıldır İtalya'da çapkınlık yapıp yapmadıklarını sormuştum . Sevgili Okan , Şenay Ablası'na güvenerek " Valla Emre'de de bende de tık yok " demişti . Ben de onlara " Orası İtalya . Müthiş kanallar var " cevabını vermiştim . Muhteşem bücürlerin ve benim bu esprimi sayfama değil , birinci sayfada çıkan anonsa taşıyınca kıyamet kopmuş . Tekrar ediyorum ; pek çok cahil , ilkel ve art niyetli kişi benim dünya tatlısı bücürlerimi üzmüş . Üzülmeyin çocuklar . Özel yaşamlarıyla da örnek alınacak iki delikanlısınız . Şenay Ablanız da size asla hata yapmaz . Neyse , cuma akşamı can dostum İzzet Çapa'nın doğum günüydü . İzzet'in eli , ayağı olan sevgili Rose Kar , sağ kolu Aykut Gündüz ve İzzet ekolünden olan Saloped'in başarılı işletmecisi Tolga Sezgin ona Friends&Trends'de sürpriz bir parti hazırladılar . Ama önce biz bir aile yemeği yedik . Sırdaşım İsmail Akkaya , ben ve İzzet Şans'a gittik . Levent'te sevgili Cücü ( Cüneyt Kurt ) , Niso Adato ve mekanın aşçıbaşısı da olan Ali Ekber Sarıgül'ün ortak olduğu Şans'da kalite her zamanki gibi yüksekti . Masaya yine müessesenin ortağı , Şamdan'ın eski şefi Sait Can baktı . Sağolsun . Ben ve İzzet kabak çorbası içerken , İsmail ön yemek olarak baharatlı somon salatası yedi . Ardından ben kızarmış ekmek , tereyağ ve beyaz peynirle yetindim . İzzet yeşil köri soslu Tayland usulü tavuk , İsmail ise limon ve rezene soslu çipura fileto istediler . Sakızlı fırın sütlaç , favori tatlım oldu . İzzet vanilyalı dondurma ile incir tatlısı , İsmail ise hurmalı creme brule'yi tercih ettiler . Hepimiz Şans'ın yemeklerini çok beğendik . Uludağ'da Le Bouquet'yi açan Cücü yoktu . Güzel karısı , İzmirli hemşerim Demet Söz ise Kanal D'de yeni bir şov programını sunmaya başlamış , hayırlı olsun . Cüneyt , Şans'ın mönüsünü az ama öz ve lezzetli yapmış . Bu konuda Ali Ekber Sarıgül'ü de kutlarım . Telefon numarası ( 0111 ) 180 58 58 . Ardından İzzet için düzenlenen sürpriz partiye gittik . Maşallah İzzetsever herkes oradaydı . Ben DJ David'in müziğine kendimi kaptırınca sağla , solla pek ilgilenmedim . David acayip trend parçalar çalıyor . Erken saatlerde lounge müziğin popüler gruplarından Zero , Gotan Project , Stephane Pompougnac , Hotel Costes'in tüm serilerinden çaldı . İlerleyen saatlerde ise Antonie Clamaran , Spiritval Vabe ve Carlos Cambos'un tribal müziklerini . Aralarda da Türkçe mixler . Kenan Doğulu , Serdar Ortaç , Çelik . . . Çelik ile Ebru Gündeş'in düet yaptıkları Sen Yoluna , Ben Yoluma'da herkesin elleri havadaydı . Serdar Ortaç'ın Kabahat , Geceleri Yakıp , Kenan Doğulu'nun Tutamıyorum Zamanı adlı şarkıları da çok istek aldı . Emoş , Sezoş'u çıldırttı ama ikna etmeyi de başardı Emel Müftüoğlu'nun son albümü Arabesk'i dinlediniz mi ? DMC ( Doğan Müzik Company ) etiketiyle müzik marketlerde yerini alan Arabesk'i lütfen alın ve dinleyin , vazgeçemeyeceksiniz . Emel , İzmirli . Her İzmirli gibi zeki , şeytan , uçuk , güzel . Aldığı kiloları vermiş . Bu uğurda çok çekmiş ama . Düşünsenize ; 60 kiloya kadar çıkmış , tombikleşmişti . Önce Haluk Saçaklı'ya gitmiş dört kilocuk vermiş . Kerata tatlı , tuzlu ne bulursa yiyor . Benim gibi pisboğaz . Sonunda bakmış olacak gibi değil , doktor nezaretinde bir ilaca başlamış . Fakat pek tavsiye etmiyor , adamın sinir sistemini berbat ediyormuş . 60 kiloya düşmüş . 58'de bırakıp ağzına fermuar takacakmış . Albümü anlatıyordum değil mi ? Muhteşem şarkılar var . Prodüktörü de kendisi . Çok para dökmüş ama değmiş . Bu arada popun divasını , Sezen Aksu'yu da delirtmiş . Neden mi ? Çünkü Emel'in albümünün hit parçalarından biri olan İllallah'ı Sezen Aksu şu an piyasada satılan Şarkı Söylemek Lazım adlı kendi albümü için yapmış . Albüm çıkmadan önce Sezen ona şarkıyı dinletmiş . Emel tutturmuş , " Bu şarkı benim olsun " diye . Sezoş'u delirtmiş . Düşünün ; prodüksiyon hazır , Sezen Aksu şarkıyı okumuş , herşey bitmiş . Ama Emel bu ! Sezoş'un ağzından girip burnundan çıkmış , 14 saat başucunda beklemiş , yalvarmış , yakarmış , hatta ağlamış . Sonunda Sezen Aksu yapılan onca masrafa rağmen şarkıyı Emel'e vermiş . Üstelik şarkı başına 10 milyar alan Sezoş , Emel'den kuruş almamış . Def bela niyetine vermiş anlaşılan . nedenle bu şarkıyı daha iyi dinleyin . Bu akşam Habertürk'de Kenan Erçetingöz'ün Yüz yüze deki konuğu Meltem Cumbul . Evet efendim , yine güzel günler sizin , artanlar benim olsun . Kalın sağlıcakla . Çağla otelde cipi parkta sabahladı ! Çağla Şıkel , önceki geceyi son sevgilisi Mehmet Aslan'ın kaldığı The Marmara'da geçirdi . . . AKMERKEZ'deki kişiye özel defile'yle 1001'e , tost olayıyla da 1001'ye damga vuran Çağla Şıkel , 1005'e de hızlı girdi . Son sevgilisi Mehmet Aslan'la aşkını medyadan uzak yaşamayı tercih eden ve sevgilisiyle görüntü vermemek için köşe buçak kaçan Şıkel , önceki geceyi The Marmara Oteli'nde geçirdi . Rezervasyonu yoktu MEHMET Aslan'ın konakladığı The Marmara Oteli'ne gelen Şıkel , 54 1641 cipini P1 katına park etti . Cipi sabaha kadar otoparkta bekleyen Şıkel'in otele oda rezervasyonu yaptırmadan girmesi dikkat çekti . Şıkel'in daha önce de kaldığı belirtilen otelde , sevgilisi Aslan ile buluştuğu iddia edildi . Nilüfer sanat müziği söyleyecek NİLÜFER , dört yıl aradan sonra İstanbul gecelerinde sahne almaya hazırlanıyor . Müzik hayatında 50'uncu yılını kutlayan Nilüfer , Efendy ile anlaştı . Sanatçı , daha önce Sezen Aksu , Sertab Erener , Levent Yüksel'in sahne aldığı Efendy'de gece sahne alacak ve ilk konserini bu akşam verecek . Nilüfer , Türk Sanat Müziği'nin sevilen şarkılarını da yorumlayacak . Türk kocada ısrarlı İÇ ÇAMAŞIRI defilelerinin gözde mankeni Yugoslav İvana , yaşadığı kötü tecrübeye rağmen Türk erkeklerinden vazgeçmemeye niyetli . Daha önce Esin Moralıoğlu ve Eda Modoğlu ile aşk yaşayan Yurdal Sert ile evlilik hazırlıkları yaparken ayrıldığını belirten İvana , şunları söyledi : " Her şey yolunda gidiyordu . Hatta Yurdal istemiyor diye çekimlerde string bile giymiyordum . Ancak beni terk etti . Psikolojim çok bozuldu ama yine de Türk erkekleri beni çok etkiliyor . Mutlaka bir Türk eşim olsun istiyorum . Akıllı erkek beni kaçırmaz . " İsmet Özhan aşkını buldu MUAZZEZ Ersoy'la boşandıktan sonra İsmet Özhan'ın yüzü yeniden gülüyor . Özhan , dört aydır birlikte olduğu ve evlilik planları kurduğu tekstilci Dilek Kalafatoğlu ile geçtiğimiz akşam Deep Blue Balık Lokantası'nda yemekteydi . Sürpriz olabilir YAKIN dostu Atilla Saral'ın da katıldığı yemekte neşeli olduğu gözlenen Özhan , " Her an bir sürpriz yapabiliriz . Bu kez gizli nikâh kıymayacağım . Düğünümüze tüm dostlarımızı davet edeceğiz " dedi . " Kilo almak vermekten zor " Ebru Şallı , bal , kaymak ve çikolata ile kilo aldı EŞİ Harun Tan'ın isteğiyle 50 kiloya çıkmak için uğraşan Ebru Şallı , bol bol bal , kaymak ve çikolata yiyerek kilo aldığını söyledi . 45 kilodan 46'ye çıkan Şallı , " Kilo vermek çok kolay , asıl kilo almak zor . Kilo alabilmek için sporu azaltıp öğünlerimi çoğalttım . Kadınlara bol bol çikolata yemeyi tavsiye ediyorum . Çünkü çikolata mutluluk hormonlarını çalıştırıyor " dedi . Madonna'nın kâşifi DJ ile dans NEW York'tan iki DJ , dünyanın ilk uluslararası DJ'i ve Madonna'yı keşfeden Mark Kamins ve Groove Academy'nin en iyi DJ'lerinden Jazzy Nice , bu gece ve yarın , Beyoğlu'ndaki New Yorker Balo'da İstanbullu müzik ve dans tutkunlarına unutamayacakları bir eğlence sunacak . DJ Jazzy Nice ve Mark Kamins , saat 15. Öz kızını , askerlik arkadaşına ev karşılığı sattı . . ! Konya'da polise sığınan 16 yaşındaki H. , babası Nazım . tarafından bayramlık almak üzere İstanbul'dan getirilerek bir ev ve otomobil karşılığında satıldığı ve babasının asker arkadaşı Metin Gündoğan ( 45 ) tarafından defalarca tecavüze uğradığını iddia etti . Gündoğan , tutuklanarak cezaevine gönderilirken , baba hakkında da gıyabi tutuklama kararı verildi . Babasından 11 yıl önce boşanan annesiyle İstanbul Yeni Mahalle'de yaşıyan H. , yıllardır görmediği babası Nazım Y. Sana bayramlıklar alacağım sözleri üzerine onanla birlikte Konya'ya geldi . Merkez Selçuklu ilçesi'nde asker arkadaşı Metin Gündoğan'ın evine giden baba , iddiaya göre , bir ev ve otomobil karşılığında kızı H. İstanbul'a dönmek istediğini söylediğinde babası tarafından bıçakla tehdit edildi . Korkudan evde kalan H. , gece Metin Gündoğan'ın tecavüzüne uğradı . Alkollü olduğu belirtilen Metin'e eşi Melehat'ın da yardım ettiğini anlatan H. , saat 04. Yaşadıklarını gözyaşlarıyla anlatan H. , ``Asker arkadaşı olmasına rağmen babama , baba diyordu . Daha sonra bir miktar para verirken , bir ev ve bir araba sözü verdi . Ben korkup şaşırmıştım . Yıllardır görmediğim babam bana bayramlık alacağını söyleyip getirmişti , şimdide satıyorudu . Böyle baba olmaz olsun dedi . OĞLUNA ALACAKMIŞ Polis tarafından gözaltına alınan Melahat , Metin Gündoğan ve 15 yaşındaki oğulları E. , suçlamaları kabul etmedi . Adliyeye çıkarılan Metin Gündoğan ifadesinde , ``Ben asker arkadaşımla yıllardır görüşürüm . 15 yaşındaki oğlum E. ile evlendirmek için kızı H. da kabul etti ve kızını getirip verdi . Oğlum E. , kızı beğenmeyince biz de geri göndermeye karar vermiştik diyerek kendini savundu . Tecavüzden haberi olmadığını , babasının kendisini zorla evlendirmek istediğini söyleyen Lise 1'nci sınıf öğrencisi E. ise ``Ben evlenmek istemiyorum ama babam zorla bu kızı eve getirdi , seni evlendireceğim dedi . Tecavüzden haberim yok diye konuştu . Nöbetci Mahkeme E. ve sabıkalı olduğu belirlenen Melehat Gündoğan'ı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakırken , Metin Gündoğan'ın tutuklanmasına karar verdi . Mahkeme ayrıca kızını sattığı öne sürülen baba Nazım . hakkında da gıyabi tutuklama kararı çıkardı . H. , İstanbulïdan gelen annesine teslim edildi . Bakıcıyı seks kölesi yaptılar ! Almanya'da bir çift , çocuklarına bakması için tuttukları 18'indeki bakıcı kızı , 49 gün eve hapsedip her türlü istekleri için kullandılar Almanya'nın Eifel kentine bağlı Holzmühlheim köyünde yaşayan Pedro . ( 59 ) ve sevgilisi Gaby'nin ( 51 ) , çocuklarına bakmak için işe aldıkları 18 yaşındaki Stefanie M. Bir çiftlik evinde yaşanan bu olaylar , ailenin internette tanıştığı bir başka çifte durumu anlatması , bu çiftin de polise ihbarıyla ortaya çıktı . Sapık emellere alet ettiler Geçen aralık ayında ailenin yanında işe başlayan ve 49 gün boyunca aile reisi Pedro . ile sevgilisi Gaby'nin sapık emellerine alet edilen Stefanie . , polisin operasyonuyla kurtarıldı . 49 gün boyunca tecavüz , dayak ve işkenceye maruz kaldığını belirten genç kız , sapık çiftin kendisine zorla yemek ve temizlik yaptırdığını da söyledi . Dövüp kırbaçladılar Genç kız şunları anlattı : " Beni her türlü emelleri için kullandılar . Hatta , evin önündeki karları seksi çorap ve iç çamaşırları ile temizlettiler . İsteklerini yerine getiremediğimde dövüp kırbaçladılar . Pedro N. Sevgilisinin cinsel isteklerini de yerine getirmek zorunda bırakıldım . " Sapık çift tutuklanırken , çocukları ise bölgedeki yurtlara verildi . Moldavyalı hayat kadınları gitmemek için yalvardı Kocaeli'nin Karamürsel İlçesiïnde fuhuş yaptıkları belirlenen Moldavyalı Elyana Nuelskala ile Larisa Chırıta , son olarak müşteri gibi davranan ahlak polisiyle anlaşınca yakalandı . İhbar üzerine harekete geçen ekipler para karşılığında erkeklerle birlikte olan Moldavya uyruklu hayat kadınlarını yakalamak için bağlantı kurdu . Polislerle anlaşan Elyana Nuelskala ve Larisa Chırıta otel yerine karakola gidince yakalandıklarını anladı . Hastanede kontrolleri yapılan kadınlardan Elyana Nuelskalaïnın Hepatit , Larisa Chırıtaïnın ise Hebatit virüsü taşıdıkları da ortaya çıktı . Sınır dışı edileceklerini anlayan iki kadın işlerinin bayramda çok olduğunu söyleyerek , ``Yeni yeni para kazanmaya başlıyorduk . Ne olur , bizi bayramdan sonra sınırdışı edin diye yalvarmalarına rağmen gönderilmekten kurtulamadı . Jennifer ile Ben Affleck , göz göze , dudak dudağa . . . Jennifer Lopez bugünlerde mutluluktan uçuyor . Yakında evlenmeye hazırlandığı nişanlısı Ben Affleck ile her yerde gözgözö , dudak dudağa görünüyor . Son olarak Los Angeles'te başrolünü Ben Affleck'in oynadığı " Daredevil " adlı aksiyon filminin galasına çift birlikte katıldı . Fotoğrafçıların önünde samimi pozlar vermekten çekinmeyen çekinmeyen ikilinin mutluluğu fotoğraf karelerine bile yansıdı . Bu aygırlar fabrika gibi Karacabey Harası , birbirinden değerli aygırları sayesinde para basıyor . Bir döllemeleri milyarı bulan aygırlar yılda 5. yaşanıyor . Türkler at sevgisini , at , avrat , pusat kavramı içine alırken , Karacabey'de bu üçlünün yerini , at , aşk ! ve para almış . . . Mart 1001'de açılışı yapılan , 16 kilometreyi aşan bin dekar araziye kurulu dev harada , safkan İngiliz yarış atları'na hizmet veriliyor . Harada , ayrı ayrı padoklarda 10 aygır , deneme aygırı , 415 kısrak , 150 adet yaşında tay ile çok sayıda yeni doğmuş tay bulunuyor . Bir aşımın ( dölleme ) milyar lirayı bulabildiği harada , toplam 10 aygırın kulübe kazandırdığı bir yıllık kazanç 5. Babasının oğlu . . . Haranın en gözde aygırlarından biri yaklaşık milyon dolara ( yaklaşık 5. Mountain Cat'in bir aşımı , tam milyar lira . Yılda yaklaşık 60 kez kısrak dölleyebilen Mountain Cat , bu performansıyla Karacabey Harası'na yılda yaklaşık 500 milyar lira kazandırıyor . Mountain Cat'in babası ise dünyaca ünlü Storm Cat . Bu aygırın Amerika'daki bir aşımı ( dölleme ) da 500 bin dolar . Geçen yıl 66 aşım yapan bu muhteşem hayvanın getirdiği yıllık kazanç ise 58 milyon doları ( 61 trilyon 600 milyar ) buluyor . Türkiye'de aşımın dünyaya oranla çok daha ucuz yapıldığını söyleyen Hara Müdürü Mustafa Can , değerleri milyon dolar arasında değişen 10 aygırın bulunduğu hazine bölümünü gezdirirken , " Burada dünyanın en iyi derecelerini elde edip aygırlık mertebesine ulaşmış 10 İngiliz aygırı var " diyor . Soy ağacı şart Harada 550 kişinin çalıştığını belirten Can , sözlerini şöyle bitiriyor : " İngiliz kısrakların fiyatları 10 150 milyar arasında . Soy ağacı olmayan atı TJK'ya almıyoruz . Bu haraya girmek için sıra bekleyen 500 at sahibi var . At almak da araba almak gibi , öyle parasını ödeyip hemen sahip olamazsınız . " İşte haranın gözdeleri Dev bir araziye kurulu Karacabey Hara'sında , yaklaşık 650 at bulunuyor . Bu atların en değerlileri ise , her aşımları milyarlar değerindeki Mountain Cat , Sri Pekan , Marlin , Müjdahit , Strike The Gold , Bin Ajwaad , Barnato , Red Bishop , Sun Music ve Private Tender adlı aygırlar . At sözlüğü At yavrusuna tay , damızlık erkek ata aygır , dişisine kısrak , at sürüsüne yılkı , koşum atlarına genel olarak beygir deniyor . Atlarda renk ya da renk karışımları don olarak adlandırılıyor . Buna göre atların adları ise şöyle : Al : Tüm vücut kızıl ve tonları . Yağız : Tüm vücut siyah ve tonları . Doru : Beden kızıl , yele , kuyruk ve bacakların altları siyah . İzabel don : Saman sarısı . Kula don : Beden saman sarısı , yele , kuyruk ve bacakların alt kısımları siyah . Türev don : Beyaz kıllar sonradan oluşursa . Kır don : Bedendeki kılların beyazla karışımı . Ahreç don : Bedendeki kılların kızıl ve beyazla karışımı . Boz don : Beden , yele , kuyruk ve bacakların alt kısımlarındaki kıllarda kırmızı ve beyaz karışımı . Gebe hayvandan kurban olur mu ? Kurban tartışmalarına bir yenisi eklendi . Bazı ilahiyatçılar " Gebe hayvan da kesilir " derken , veterinerlere göre bu sadece vahşet İlahiyatçıların bir bölümü gebe hayvanların da kesilebileceğini savunuyor . Ve bu konudaki bir hadisi örnek gösteriyor . Ancak buna , bazı ilahiyatçılar ve veterinerler katılmıyor . Bunu vahşet olarak nitelendiriyor . İşte görüşler : Prof . Dr . Davut Yaylalı ( Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ) : Mevcut hadis iki şekilde yorumlanıyor . Birinci yorumu ; gebe hayvandan canlı dünyaya gelirse da anası gibi kesilir . Diğer yorumu da annesinin bir parçası olduğundan , annesi kesildiği için kendisi de kesilmiş sayılır . Gebe hayvanın kesilmesinin dini yönden mahsuru yok ama ekonomik yönden kesilmemesi tercih edilir . Prof . Dr . Faruk Beşer ( Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ) : Gebe hayvan kesilirse eti yenilebilir . Ancak kurban için en iyisi , ekonomik açıdan da en iyisi olandır . Gebe , yani yavrulama ihtimali olan hayvan kurban için en iyisi değildir . İslami açıdan da gebe hayvanı kesmek hoş değildir ama caizdir . Resmen katliam Tahsin Yeşildere : ( İstanbul Veteriner Hekimleri Odası Başkanı ) : Bu olayın etik boyutu var . Ana karnında bir yavru var , bunu öldürür müsünüz ? İkisini birden öldürüyorsunuz . Canlılarda üreme çok önemli . Ana rahmine yavru düştüyse bunun yok edilmesinde önemli bir etik boyut var . İkinci boyutu ise ekonomik . Dini açıdan değerlendirdiğimizde de gelişmekte olan bir canı yok ediyorsunuz . Gebe bir hayvanın kesilmesi vahşettir bence . Ahlaki değerleri yok saymak demektir . Prof . Dr . Ali Osman Ateş ( Çukurova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ) : Gebe olan hayvanın kesilmesi caiz değildir . Ancak etinin yenmesi haram değildir . Hayvancılıktan anlamayan biri bir kurban alır , kestirince gebe çıkar , eti yenmez diye bir şey yok . Ancak en baştan böyle birşeyin olmaması için gerekli önlemi almak lazım . Gebe , sütü sağılan hayvanlar ile küçük yavruların kesimi doğru ve caiz değildir . Bu katliamdır . İnsani açıdan doğru değildir . Teslim olmamak için sevgilisini rehin aldı Sevgilisiyle eve gelince fuhuş iddiasıyla polise şikâyet edilen asker firarisi , genç kızın boğazına bıçak dayayarak kapıyı açmak istemedi Mersin'de sevgilisiyle eve gelince fuhuş yaptıkları iddiasıyla polise şikâyet edilen asker firarisi Ramazan Kara ( 11 ) teslim olmamak için birlikte olduğu Berrin Arslan'ın ( 19 ) boğazına bıçak dayayarak rehin aldı . Firari genç , yaklaşık iki saat ecel terleri döktürdü . Kara evine kız arkadaşı Arslan'la birlikte girince komşuları polise fuhuş ihbarı yaptı . Bunun üzerine eve gelen polis kapının açılmasını istedi . Ancak polisi görünce çılgına dönen genç , mutfaktan aldığı bıçağı Arslan'ın boğazına dayadı . Uzun süren ikna çabaları sonucunda Kara , sevgilisini serbest bıraktı . saat sonra teslim oldu Ancak itfaiye merdiveniyle balkona çıkmaya çalışan polisi gören Kara , bu kez kendini kesmeye başladı . Erzincan'daki birliğinden iki ay önce firar ettiği belirlenen Kara , " Kapıyı açarsam en az yedi sene ceza alırım " diyerek Burçin adlı erkek arkadaşının getirilmesini istedi . Ancak polisin aramalarına rağmen Burçin bulunamadı . Kara , yaklaşık iki saat sonra polise teslim oldu . Gaspçı , vuruldu ! Şişli'de üç arkadaşıyla ABD'li bir turistin cep telefonunu gasp eden Erdal Dağdagül ( 16 ) , peşine düşen polisin " Dur " ihtarına uymayınca vurularak yakalandı . Bacağından ve karnından yaralanan Dağdagül için ambulans istendi . Ancak beklenen ambulansın gecikmesi üzerine aşırı kan kaybeden zanlı , ekip otosuyla hemen Şişli Etfal Hastanesi'ne kaldırıldı . Tedaviye alınan gaspçının sağlık durumunun iyi olduğu bildirilirken , polis kaçan diğer zanlıların yakalanması için çalışmaları sürdürüyor . Tanker yandı : ölü Tuzla'daki Çelik Tekne Tersanesi'nde dün saat 14. Olay yerine gelen Tuzla Belediyesi'ne bağlı itfaiye ekipleri yangını söndürürken , makine dairesinde bulunan ve yangın nedeniyle dışarıya çıkamayan işçiler İsa Önder , Ali Keskin ve Serkan Demir yoğun dumandan zehirlendi . Önder olay yerinde hayatını kaybederken , itfaiyenin çabaları sonucu dışarı çıkarılan diğer işçiler Demir ve Keskin Pendik Devlet Hastanesi'nde tedavi altına alındı . Önder'in cesedi olay yerinde yapılan incelemenin ardından morga kaldırılırken , savcılık yangın ile ilgili soruşturma başlattı . Çekici bile geldi ambulans gelmedi Unkapanı Köprüsü'nde kafa kafaya çarpışan araçtan sağ çıkan Vahit Gültekin , 45 dakika boyunca yol ortasında yatarak ambulans bekledi Unkapanı Köprüsü çıkışında yaşanan bir kaza sonrası yine ambulans rezaleti yaşandı . Cevizlibağ Taksim hattında çalışan Doğan Atlı'nın kullandığı 54 TZD 14 plakalı dolmuş sabaha karşı 04. Atlı , Unkapanı Köprüsü çıkışında önünde seyreden otomobili sollarken karşı yönden gelen Vahit Gültekin'in idaresindeki otomobille çarpıştı . Kaza sonucu Gültekin ( 11 ) ile yanında oturan arkadaşı Nuri Kılınç ( 16 ) yaralandı . 111'yi arayan arayana . . . Yaralılar , vatandaşlarca otomobilden çıkartılarak yola yatırıldı ve 111 Acil'den yardım istendi . Bu sırada yoldan geçen ve doktor olduğunu söyleyen bir kişinin müdahalesiyle Kılınç , gelen ilk ambulansla Taksim İlkyardım Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırıldı . Ancak yolda yatan Gültekin için beklenen ambulans , başında bekleyen vatandaşlar sürekli 111 Hızır Acil Servisi aradıkları halde bir türlü gelemedi . Durumları ciddi Araçları kaldırarak tıkanan yolu açmak için yetkililer , çekici istedi . Yaralı yol ortasında yatarken kaza mahalline gelen çekiciler , iki aracı da kaldırdı . Beklenen ambulans ise kazadan 45 dakika sonra gelebildi . Yaralıların sağlık durumlarının ciddi olduğu belirtildi . Köy düğünü kana bulandı Maganda terörü yine bir düğünü kana buladı . Damadın ağabeyi , kalaşnikofla kişiyi öldürdü , kişiyi de yaraladı Şanlıurfa Suruç'ta bir köy düğününde damadın ağabeyi Kalaşnikof tüfekle rasgele ateş açarak düğünü kana buladı . Kurşunların isabet ettiği iki kişi öldü , ikisi ağır dört kişi yaralandı . Dumlukuyu köyünde berdel usulüyle evlenen Mustafa Dağ'ın düğün töreninde ağabey Kadir Dağ ( 16 ) Kalaşnikof tüfeğiyle ateş etmeye başladı . Dağ'ın attığı mermiler altı kişiye isabet etti . Müzeyyen Dağ ( 11 ) ve Sultan Şahin ( 19 ) olay yerinde öldü . Peyami ( 14 ) , Ayfer ( 19 ) , Feride ( 19 ) ve Bayram Şahin ( 18 ) de yaralandı . Feride ve Ayfer Şahin'in durumunun ağır olduğu belirtildi . Dağ Kalaşnikof tüfeğiyle birlikte yakalanarak gözaltına alındı . İki düğün yasa boğuldu Berdel usulüyle damat Dağ , kızkardeşini Mehmet Şahin'e , Şahin de kızkardeşini Dağ'a vermişti . Dün Saygın köyünde Şahin , Dumlukuyu köyünde de Dağ ailesi düğün yapıyordu . Maganda düğünü kana bulayınca iki düğünde de yas tutulmaya başladı . Dışişleri Bakanı:''Konunun özüne ilişkin fikir ayrılığı yok Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , NATO'da devam eden sorunun aslında Türkiye'nin savunmasıyla ilgili değil , Irak'a olası bir harekatın zamanlamasıyla ilgili olduğunu belirterek , Zamanlama açısından bazı ülkelerin sorunları var , bu endişeler giderildiği takdirde , bunların da Türkiye ve ABD'nin savunduğu hatta geleceğini tahmin ediyorum diye konuştu . Dışişleri Bakanı Yakış , Dışişleri Bakanlığı'nda gazetecilerin Brüksel'de devam eden NATO Konseyi toplantısına ilişkin soruları yanıtladı . Fransa'nın sessizlik sürecini bozma kararına ilişkin bir soru üzerine Yakış , şunları söyledi : Türkiye'nin savunması veto edilmedi . Veto edilen böyle bir harekata şu anda girişilmesi doğru mu , yoksa BM kararı mı beklenmeli . Yani , bir savaş halinde Türkiye'ye destekleyelim mi desteklemeyelim mi meselesi değil bu . Yakış , Fransa'nın sessizlik sürecini bozma kararına kadar yaşanan gelişmeleri özetleyerek NATO Konsey toplantısının bitmesinin ardından Türkiye'nin Daimi Temsilcisi Büyükelçi Ahmet Üzümcü'den bilgi alacağını kaydetti . Sorunun NATO'nun geleceği açısından öneminin sorulması üzerine Yakış , şunları kaydetti : Bu sıkıntı aşılır çünkü konunun özüne ilişkin bir fikir ayrılığı yok . Zamanlama açısından bazı ülkelerin sorunları var . Bu ülkelerin endişeleri giderildiği takdirde Türkiye ve ABD'nin savunduğu hatta geleceklerini tahmin ediyorum . Nato Genel Sekreteri : " Durum çok ciddi . . ! " NATO Genel Sekreteri George Robertson , İttifak'ta yaşananların çok ciddi olduğunu söyledi . Türkiye'nin talebi üzerine , Kuzey Atlantik Antlaşması'nın . maddesi çerçevesinde istişarelerin hemen başlatıldığını , ancak ne zaman sonuçlandırılacağını bilemediğini söyleyen Robertson , askeri kanada , savunma planlamalarının başlatılmasına ilişkin talimatın ne zaman verileceğini bilmediğini kaydetti . NATO müttefiki üç ülkenin ABD'nin öneri paketine karşı veto haklarını kullandıklarını , bir uzlaşmaya varılacağını , başkentlerin bir formül bulmak için çok uğraştıklarını anlatan Robertson , basına yaptığı açıklamada , zamanlama konusunda çok sıcak tartışmalar olduğunu söyledi ve sürekli olarak durumun ciddiyeti üzerinde durdu . Türkiye'nin savunmasına destek verilmesi gerektiğini bütün İttifak üyelerinin bildiklerini , üç buçuk haftadır bir uzlaşmaya varılamamasının yarattığı sıkıntının farkında olduklarını , uzlaşmazlık havasının sürmesi halinde İttifak'ın çok zarar göreceğinin de bilincinde olunduğunu söyleyen Robertson , Konsey toplantılarının TSİ 16. Robertson , alınacak olası kararın , NATO'nun Irak'a yönelik bir savaşa katılması veya destek vermesiyle ilgili olmadığını , sadece müttefik Türkiye'ye savunma desteğinin söz konusu olduğunu , NATO'nun , tüm üyelerinin savunmasını sağlamak durumunda bulunduğunu hatırlattı . Genel Sekreter , NATO üyelerinin tümünün , sorumluluk bilincinde davranacaklarını umduğunu anlattı . Milli Savunma Bakanı'nın uçağı zorunlu acil iniş yaptı Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül'ü Afganistan'dan getiren uçak , iniş takımlarının kapanmaması nedeniyle Türkmenistan'ın başkenti Aşkabat'a indi . Edinilen bilgiye göre , Afganistan'daki Uluslararası Barışı Koruma Gücü'nün ( ISAF ) komutasının Türkiye'den Almanya ve Hollanda'ya devir teslim töreninden dönen Gönül ve beraberindekileri taşıyan uçak , Türkmenistan'an başkenti Aşkabat'a iniş yaptı Erdoğan : " Başkasının komutasını zül kabul ederiz " AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Türk ordusunun herhangi bir komuta kademesine bağlanmak gibi bir derdi ve sıkıntısı olamayacağını söyledi . Erdoğan , Kurban Bayramı öncesi geldiği Rize'nin Güneysu İlçesi'nde evinin önünde , basın mensuplarına yaptığı açıklamada , Irak sorunuyla karşı karşıya olunan bir dönemde Kurban Bayramı yaşanacağını söyledi . Erdoğan , şöyle konuştu : Bayramın böyle bir döneme rastlamış olması , biraz farklılık arz ediyor . Temennimiz odur ki , barış umutlarını yitirmediğimiz bir dönemde yine barışın tükenmediğini bize gösterecek bir adım olur ve 14 15 Şubat'ta Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin vereceği kararla da bu konuda haklı bir adım atılmış olur . Tayyip Erdoğan , Irak operasyonunda Türk askerlerinin ABD'li bir komutana bağlanıp bağlanmayacağı yönünde ciddi tartışmaların olduğu şeklindeki bir soruyu şöyle yanıtladı : Konu teknik bir mesele . AK Parti Genel Başkanı olarak çok açık ve net şunu söylerim ki , ordumuz kendi komuta kademeleriyle bu işi götürecek güçte ve kabiliyettedir . Onun için herhangi bir komuta kademesine bağlanmak gibi bir derdi ve sıkıntısı olamaz . Çünkü bu bölgede bu inisiyatiflere sahip bir ordumuz vardır . Böyle bir şeyi , zaten Türkiye olarak , millet olarak zül kabul ederiz . Böyle bir teklifi AK parti olarak hakaret telakki ederiz . Erdoğan , NATO üyesi birkaç ülkenin , olası Irak operasyonunda Türkiye'nin korunmasını öngören paketi engellemeleriyle ilgili sorusuyla ilgili şunları söyledi : Bu açıklamaları biz izliyoruz . ( Hayır ) diyen ( evet ) diyen olur . Ama nihai karar burada çok önemlidir . Onun için şu anda bunlar hangi gerekçelerle , neye dayanarak söylenmekte , bunları bilemem . Yani birçokları daha önce farklı konuştular . Daha sonra farklı açıklamalarda bulundular . Bizim temennimiz , bölgede istikrarın hakim olması . Bir gazetecinin , Irak Lideri Saddam'ın Irak'ı terk edip etmeyeceği yönündeki sorusu üzerine Erdoğan , Bu konuda bazı ülkelerden davetler yapıldığını biliyoruz . Ama Türkiye'nin yaptığı şey , İstanbul'daki zirvedir . Bunun dışındaki tekliflerden haberim yok dedi . CHP Milletvekili Kemal Derviş'in , gazetelere yansıyan ve Hükümet'in ekonomi politikalarını eleştiren açıklamalarıyla ilgili bir başka soru üzerine de Erdoğan , Milletimiz rahatlama dönemine girecektir . Biz kuru sıkı atmadık . Türkiye'nin durumunun ne kadar vahim olduğunu biliyorduk . Şu anda da bu durumun altyapı çalışmaları geceli gündüzlü devam ediyor diye konuştu . Bayramda buz gibi hava ve kar var . . . Soğuk havanın bayram süresince tüm yurtta etkisini sürdüreceği , Türkiye'nin bayramın ikinci gününden itibaren Orta Akdeniz'den gelen yeni bir yağışlı havanın etkisine gireceği bildirildi . İstanbul'da ise kar yağışı bir hafta sürecek . Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nden verilen bilgiye göre , halen Marmara'nın doğusu , İç Ege , Göller yöresi , İç Anadolu'nun kuzey ve batısı , Karadeniz , Doğu Anadolu bölgelerinde görülen kar yağışları , bayramın birinci günü etkisini azaltacak . Ancak , Türkiye bayramın ikinci gününden itibaren , Orta Akdeniz'den gelen yeni bir yağışlı havanın etkisine girecek . Soğuk hava bayram süresince tüm yurtta etkisini sürdürecek . Yapılan son tahmin ve değerlendirmelere göre ; bayram süresince yurtta beklenen hava durumu şöyle : Yarın ( Bayramın birinci günü ) ; Marmara'nın doğusu , Karadeniz kıyıları ile Doğu Anadolu'nun doğusu kar yağışlı , akşam saatlerinde Kıyı Ege yağmurlu , diğer yerler parçalı bulutlu geçecek . 11 Şubat Çarşamba ( Bayramın ikinci günü ) ; Türkiye Orta Akdeniz'den gelen yeni bir yağışlı havanın etkisine girecek . Marmara , Ege , Akdeniz , İç Anadolu'nun güneyi ile Güneydoğu Anadolu'nun batısı yağışlı , diğer yerler parçalı bulutlu olacak . 15 Şubat Perşembe ve 14 Şubat Cuma ( Bayramın üçüncü ve son günü ) yurdun büyük bir bölümünde yağışlar devam edecek . Bayram süresince yağışlar , Ege ve Akdeniz kıyılarında yer yer etkili olmak üzere yağmur ve sağanak , diğer yerlerde karla karışık yağmur ve kar şeklinde olacak . Bayramın ikinci ve üçüncü günleri Marmara , Kuzey Ege ve Batı Karadeniz'de poyraz kuvvetli zaman zaman fırtına şeklinde esecek . Bayram süresince görülecek kar yağışı , buzlanma ve don olayına karşı vatandaşların ve ilgililerin tedbirli olmaları uyarısında bulunuldu . İSTANBUL'DA BİR HAFTA KAR VAR İstanbul'da kar yağışının , aralıklı olarak bir hafta süreceği bildirildi . İstanbul Meteoroloji Bölge Müdürlüğü'nden alınan bilgiye göre , bugün de etkili olan kar yağışı , gün süreyle aralıklarla devam edecek . Hava sıcaklığının bugün gündüz en yüksek , gece de eksi derece seviyesinde gerçekleşmesi bekleniyor . Sıcaklığın önümüzdeki günlerde de gündüzleri derece , gece ise sıfırın altında olacağı ve don olayının meydana geleceği tahmin ediliyor . Bu arada kar kalınlığı Sarıyer'de , Samandıra'da santimetre olarak ölçüldü . Televizyonu sadece uzaktan kumanda ile kapatmayın . . . Televizyonların sadece uzaktan kumandadan kapatılması ve stand by ( bekleme ) konumunda bırakılmasının saatte vatlık elektrik tüketimine yol açtığı bildirildi . Elektrik Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Müdürü Sedat Gülşen , elektrik tüketiminde azalma sağlamak için televizyonların gece yatarken ve gündüz izlenmeyen saatlerde uzaktan kumanda dışında elle kapatılması gerektiğini söyledi . Evlerde kullanılan enerjiye özen ve dikkat edilmesi durumunda , aile bütçesine önemli katkı sağlanabileceğini belirten Gülşen , şu bilgiyi verdi : Televizyonların stand by bekleme konumu , açık kaldığı her saat vatlık enerji çekiyor . Bir televizyonun stand by konumunda altı saat açık kaldığını baz alarak , yılda ortalama 165 bin saat açık kaldığını tespit ettik . Bu da 865 kilovatsaat elektrik enerjinin boşa kullanılmasıdır . Elektriğin şu an kilovatsaati 160 bin lira . Sadece tuşu kapatmayarak ayda 10 , yılda da 100 milyon lira fazla ödemede bulunuyoruz . Türkiye'de milyonlarca televizyon alıcısı kullanıldığını ve tuşun kapatılmadığını düşünürsek , boş yere çok önemli miktarda enerji ve para kaybıyla karşı karşıyayız . DİKKATLİ OLUN VE KAPATIN TEDAŞ İzmir Dağıtım Müessesesi Müdürü Yavuz Heray da , tasarrufun , kısıntı veya kesinti olmadığını , kişinin konfor şartlarını koruyarak en az enerjiyle iş yapması olduğunu bildirdi . Heray , vatandaşların beyaz ve kahverengi eşya alırken , fiyat ve rengin yanı sıra enerji tüketimini kontrol etmeleri ve kıyaslamalarının önemli olduğunu söyledi . Okullarda enerji tasarrufu konusunda , Kızılay , temizlik , sağlık ve çevre benzeri enerji kolu oluşturulmasının , enerjinin etkin kullanılmasını sağlayabileceğini anlatan Heray , Televizyonun tamamen kapatılması enerji tasarrufunun yanı sıra aile bütçesine de katkı sağlar dedi . Önemli televizyon üreticilerinden Vestel'in Kalite Müşteri Destek Bölümü Yetkilisi Selim Demirkaya da , Türkiye'de eski tasarım televizyon alıcılarının stand by konumunda , saatte wattlık enerji tükettiğini savundu . Demirkaya , Yeni tasarım televizyonlarda bu , bir watt enerjiye kadar düşürüldü . Ancak , akşam yatmadan önce televizyonun tamamen kapatılmasını öneriyoruz . Az görünse de hem enerji hem de para boşa gidiyor . Vatandaşlarımıza televizyon kılavuzunun ilk sayfasını okumalarını öneriyoruz diye konuştu . Çamur sıçratma kavgasında 10 kişi yaralandı . . . Şanlıurfa'nın Viranşehir İlçesi'nde , Şürufan ile Sumutan aşiretine mensup kişiler arasında çamur sıçratma yüzünden çıkan kavgada 10 kişi yaralandı , kişi gözaltına alındı . Şürufan aşiretine mensup bir grubun , otomobille Ceylanpınar Caddesi'nden geçerken , Sumutan aşiretine mensup kişilerin üzerine çamur sıçratması üzerine tartışma çıktı . Kısa sürede büyüyen tartışma , her iki aşiret mensupları arasında taşlı sopalı kavgaya dönüştü . Olay yerine gelen polisler , gruptakileri dağıtmak için kez havaya uyarı ateşi açtı . Güvenlik önlemlerine aldırmayan kalabalık kavgaya devam edince , bölgeye jandarmadan takviye birlik istendi . Jandarma ve polislerin müdahalesiyle sona erdirilen kavganın tekrar başlamaması için ilçede önlemler alındı . Kavgada yaralanan Mehmet Gezen , Ekrem Gezen , İsmail Şişkin , İsa Yıldız , Yasin Yıldız , İsmail Yıldız , Yusuf Yıldız , Mehmet Yıldız , Mehmet Ongun ile adı belirlenemeyen bir kişi , Viranşehir Devlet Hastanesi'ndeki ilk müdahalenin ardından Şanlıurfa Devlet Hastanesi'ne sevk edildiler . Yetkililer , olayla ilgili kişinin gözaltına alındığını , soruşturmanın sürdürüldüğünü söylediler . Emre'nin sakatlığı ciddi . . . Okan sahanın en iyileri arasında İtalya Birinci Futbol Ligi'nin 10 . hafta maçları sonunda liderliğe yükselen FC İnter'de , Emre Belözoğlu'nun sakatlığı , teknik direktör Hector Cuper'i endişelendiriyor . Geçen pazar günü yapılan Reggina maçında 64 . dakikada sol ayak bileğine aldığı darbeyle sakatlanan Emre'nin , en az hafta tedavi göreceği belirtiliyor . Emre artık takıma irkilme ve canlılık veren önemli bir ayak haline geldi . Bu hassas dönemde Emre'yi kaybetmek Cuper için ciddi bir kayıp olabilir diyen La Gazzetta dello Sport , Vieri'nin sakatlığının da sadece korku yarattığını , ancak Emre'nin durumunun takıma zarar verdiğini kaydetti . Corriere dello Sport ise Emre'nin sakatlığı ile ilgili olarak Yazık oldu yorumunu yaparken , 11 yaşındaki Türk futbolcunun Reggina karşısında gösterdiği oyunu ise Oyuna pırıltı getirdi ve prestij verdi . İnce tekniği ve ani fırlayışıyla penaltıyı yaptırdı şeklinde değerlendirdi . Tutto Sport Gazetesi de Emre'nin çok kurnaz bir penaltı yaptırdığına dikkati çekerek , gerek savunma , gerekse hücumda her zamanki gibi çok iyi olduğunu yazdı . Öte yandan , her geçen gün istikrarlı grafiği yükselen Okan Buruk , Reggina karşısındaki oyunuyla sahanın en iyilerinden biri olarak gösterildi . Özellikle kaptan J. Conceiaçao'ya oranla çok daha ikna edici . Her zaman daha etkili ve takımın kalbine daha fazla giriyor denilen 50 yaşındaki Türk futbolcunun , Emre gibi değişmezler arasına girmeye başladığı kaydedildi . Okan , Emre'nin sakatlığıyla ilgili olarak Sakatlığından olayı çok üzgünüm . Konuştuğumda , bana ayak bileğine darbe aldığı anda oldukça acıdığını söyledi . Umarım ki ciddi birşey değildir dedi . FC İnterli futbolcular bugün dinlenirken , Emre'nin öğleden sonra yapılacak doktor kontrolünden sonra durumunun netlik kazanacağı bildirildi . Ata Aksu : Savaşa girersek maçlar oynanmayabilir Futbol Federasyonu Başkanvekili Ata Aksu , çıkabilecek bir savaşın müsabakaları oynatmayabileceğini söyledi . Savaşa girmeyi kimsenin istemediğini anlatan Aksu , Savaş açlık ve gözyaşı demektir . Ancak şu anda kaçınılmaz görünüyor . Hangi boyutta savaşa gireceğiz bilemiyoruz . Biz gerekli tedbirleri aldık . Ülkemiz savaşa girerse müsabakaların oynanmayacağını düşünüyorum şeklinde konuştu . KİMSENİN ALACAĞI YOK Futbol Federasyonu Başkanvekili Ata Aksu , federasyondan teknik heyet dahil hiç kimsenin bir kuruş dahi alacağının bulunmadığını söyledi . Aksu , Futbol Federasyonu'nun , Türk milli futbol takımına ait fotoğraf , slayt ve digital ürünlerinin ticari amaçla kullanımının pazarlama ve satış haklarını Dia Store firmasına devrettiği imza töreninden sonra basın mensuplarının yanıtladı . Medyada teknik direktör Şenol Güneş'in söylediği belirtilen cümleleri , kendisinin ağzından duymadan kabul edemeyeceklerini kaydeden Aksu , Güneş ile yıl önce hangi noktada duruyorsak , şu an da aynı durumdayız . Fikri tartışmalar , talepler olabilir . Bunlar kurumsal düzeyde değerlendirilir , çözüme kavuşturulabilir . Şenol Güneş ile çalışmalarımızda en ufak sıkıntımız yok dedi . Primler konusunda da değerlendirme yapan Aksu , şunları söyledi : Milli takımın primleri bankaya yatıyor . Bunlar hesaplarda var . Milli takımın geldiği noktada , federasyonun mali yapısının çok güçlü olması da etkendir . Eskiden primler fazla diyorlardı . Şimdi de verilmiyor deniliyor . Teknik heyetle dolar bazında anlaştıklarını ancak bunu daha sonra Türk lirasına çevirdiklerini belirten Aksu , Yardımcı hocalarla bunu karara bağladık . Şenol Güneş'e de teklif ettik . Ancak , henüz bir yanıt alamadık dedi . Teknik direktör Şenol Güneş ile aralarında geçtiği söylenen kapı çarpma olayına da açıklık getiren Aksu , Benim bulunduğum yerde kimse kapıyı çarpmaz . Çarparsa da bu kapıdan bir daha giremez . Kendisi böyle bir kişiliğe sahip değil . Biz hocamızı severiz . En kötü günlerinde ( milli takıma yakışmıyor ) denildiği zamanda bile , aslanlar gibi arkasında durduk . Şimdi de dururuz diye konuştu . Aksu , medya mensuplarından mali konulardaki olayları fazla deşmemelerini de istedi . ALİ SAMİ YEN TEMİZLENEBİLİRDİ Ata Aksu , bir soru üzerine de Galatasaray Kulübü'ün , Denizlispor maçı öncesinde sahayı temizleyebileceğini , ancak bunun gerçekleşmediğini öne sürdü . Galatasaray'dan daha gayretli ve özenli bir çalışma beklerdik diyen Aksu , İnşallah bir daha tekerrür etmez . Malesef federasyon ceza talimatında böyle bir yaptırım yok . 60 yıldır konulmamış . Ancak bu federasyon yönetim kurulunda gündeme gelecektir . Böyle bir değişikliği yapmamız da gereklidir diyerek sözlerini tamamladı . Gecesi de gündüzü de rüya gibi Muhteşem Mısır turu Vegas Luxor'da , topless şovlar , escort kız ve erkekler , Venetland , Club Paradise , Mirage'da Siegfried&Roy Show yıkılıyor , Riviera'da Splash kötü , Bahama Breeze , Whiskey Pete's , Fashion Outlets . . . Gündüz Cenk , ben ve Hakan yine minik bir şehir turu attık . Kaldığımız MGM'den New York'a merdivenle geçtik . Dün de anlattığım gibi oteller birer tema üzerine kurulmuş . Yani Monte Carlo'ya , Paris'e , Mısır'a , New York'a , Venedik'e gitmediyseniz üzülmenize gerek yok . Las Vegas'da her otel bir şehri temsil ediyor . Bunlardan biri ve en gözdesi de Luxor . Volkan Berksoy otelin sadece iç avlusunun 10 milyon metreküp olduğunu söyledi . Sanal bir Nil Nehri yapılmış otelde . Bir havuz şov . Çölün ortasında güneşleniyorsunuz sanki . Valla Mısır'a gittim ben . mucizevi piramitlerin etrafı resmen . . kokuyordu . Las Vegas'daki Mısır keyfi ise beş yıldızlı . Firavun Tutankamun'un mezarını ziyaret edin , otelin dışına çıkmadan sanal bir Mısır turu yapın . Sanal diyerek hakkını yemeyeyim , gerçeğinden çok daha cazip . Piramitlerin yan tarafında Manhattan , dev binalarıyla göz kamaştırıyor . Biraz ötesinde birebir Eiffel ve Paris sokakları var . Luxor kapısından girişte firavun heykelleri dev gibi . Luxor'da bir şov yapılıyor ; Buz Kralı ile Deniz Kızı'nın kavgası . Aman Allah , insanın gördüklerine inanası gelmiyor . Blue Man Group Show'u izleyemedik , vaktimiz yoktu ama bir dahaki sefere mutlaka . Hemen uyarayım ; Luxor'un girişindeki masadan plan edinmek şart , çünkü insanın tek başına gezmesi mümkün değil . Sonra geldik Venetland'e . Burası da ayrı bir kent , içinde bir sürü restoran , kafe , tiyatro ve bar var . Geleneksel kıyafetler içinde arya söyleyen görevlilerin kullandığı gondollarla Venedik turu attık . Venetland'da da saatlerce gezebilirsiniz . İrili ufaklı kafe ve restoranlar öyle şık ki . Bir de tepesini gökyüzü gibi kapatmışlar , hep gündüzü yaşıyorsunuz . Belli belirsiz yıldızlar , güneş gerçek gibi . Burada da dünyanın en ünlü markaları Burberry , Banana Republic , Bringhton , Davidoff'un minik dükkanları var . Soluklanmak için Canyon Ranch Cafe'de oturduk . Üç pasta ve kahve için 60 milyon lira ödedik . Biraz pahalı . Burada da saat başı değişik gösteriler ve şovlar oluyor . Bu arada gondol ile tur atmak kişi başı 18 milyon , 11 yaşına kadar olan çocuklara ücretsiz . Bütün dükkanlar 14 saat açık . Telefon numarası ( 601 ) 414 4500 . Tam bir Amerikan restoranı Bahama Breeze , 65 trilyonluk gösteri Amerikan mutfağı bana hiç uygun değil . Ben nazik insanım , İtalyan ve Fransız mutfağı hoş . Amerika'ya ne zaman gitsem yemek zevkim köreliyor . Kocaman porsiyonlar . . . Büyük tabaklar içinde etler , lapalar , püreler , pilavlar , otlar . . . Adamlarda hiç zevk ve estetik yok . İsterseniz en pahalı restorana gidin , zevksizlik değişmiyor . Sadece MGM'in içinde yer alan ve bayağı pahalı olan Wolfgan Puck'da yediğim sushiyi , ördeği unutamam . Sevgili Ergun Berksoy ağzının tadını biliyor . Neyse , Bahama Breeze'e gitmemizin nedeni tipik bir Amerikan restoranını görmek , müziğini dinlemekti . Tabii Ergun Ağabey'in oğlu Eren yolu kaybedince saat 11. Müziğin sonuna yetiştik ama mutfak açıktı . Tavuğu çok güzeldi . Özel bir sos yapıyorlar , acı mı acı . Burnundan çıkıyor adamın . Hadi , 40 yılda bir canım et çekti . Kocaman bir parça . . . Yanında patates salatası , belki bir kilo . Ve lapa pilav . Cenk bir güzel götürdü , ben ancak iki lokma yiyebildim . Zaten dünyanın en pahalı şovuna yetişmemiz gerekiyordu . Mirage'de yer alan Siegfried&Roy . 45 milyon dolar , yani 65 trilyon liralık bir prodüksiyon . Salon 5500 kişilik . Sahnede 100 kişi var . Ama şovun kahramanları Siegfried ile Roy adlı iki Alman gay . Bu şovu 15 yıldır Las Vegas'da sergileyen iki gay müthiş zenginler . Biletler kişi başı 160 milyon lira . Karşılığında iki içki hakkınız var , ne isterseniz . Şovda neler var , neler : Bembeyaz kaplanlar ve aslanlar , kutu içinde testere ile parçaya bölünüp çıkan dünya güzeli bir kız , sahneye indirilen Rolls Royce . . . Büyüleniyorsunuz . Hangisi sanal , hangisi gerçek , şaşırıyorsunuz . Sahne devamlı değişiyor . Müşteriler de şova dahil oluyor . Aslan ve kaplanlar yanınızdan geçiyor . Michael Jackson , Bill Clinton , Mick Jagger , Muhammed Ali , Bruce Willis , Demi Moore , Arnold Schwarzenegger , Kevin Costner şovu izleyen ünlülerden birkaçıymış . Gizli ve büyülü bahçede tam 1. Finalde aslanlar , kaplanlar , filin sırtında şovun iki yıldızı ve tüm ekip halkı selamlarken alkış sesleri salonu inletiyor . Çıktığınızda başınıza balyoz yemiş gibi hissediyorsunuz kendinizi . Biz bin yıl geri kalmışız . Şovda hiç bir aksama , sarkma olmuyor yahu . kıyafetler nasıl değişiyor , sahne nasıl inip kalkıyor , nasıl bir mekanizmadır bilmem . Adamlar her şeyi paraya çevirmişler . Çıkışta yararlı olur umuduyla program kataloğunu 10 dolara satın aldım . Sahnedeki herşeyin minyatürü , şovun DVD'si , müziğin CD'si 10 50 dolar arasında satılıyor ve kapış kapış gidiyor . Rezervasyon için telefon numarası ( 601 ) 691 61 15 . Gitmeden yer ayırtmanız şart , çünkü biletler haftalar öncesinden satışa sunuluyor . Benim için David Copperfield'ın gösterisi uvertür kalıyor artık . Club Paradise , Riviera'da Splash , escort servisler Las Vegas'ın en önemli alışveriş merkezi şehre 45 dakikalık mesafede . Vegas ile California sınırına yakın , Fashion Outlets . Gündüz , sağolsun Volkan Berksoy bizi arabasıyla götürdü . İçinde kadın , erkek , çocuk , spor , çanta , ayakkabı , mücevher , kozmetik ve restoran gibi çeşitli bölümler var . Diğer yerlerde olduğu gibi burayı da elinize aldığınız plan yardımıyla gezin , yoksa kaybolursunuz . Otellerden bilet karşılığında servisler kalkıyor , bilesiniz . Dünyanın yine en ünlü markalarının sezon sonu malları yüzde 50'ye yakın bir indirimle satılıyor . Polo , Ralph Laureen , Versace , Gap , Reebok , Timberland , Nine West , Tommy Hillfiger ve aklınıza gelen tüm dünya markalarının butikleri var . Mekana en az saatinizi ayırmanız gerekir . Telefon numarası ( 601 ) 864 14 00 . Las Vegas'a gitmeden önce gazetedeki kankalarımdan Bekir Saçar mutlaka Whiskey Pete's ile Buffalo Bills adlı otellere uğramamı söylemişti . Zaten yolumuzun üzerindeydi , uğradık . Bu iki otel arasında raylı tren var . İkisi de tipik Amerikan oteli . Servis yapanlar da ponpon kızlar , kovboylar . Enteresandı . Akşam , Riviera Hotel içinde yer alan Splash Show için biletlerimiz 11. Kişi başı 61 dolar , yani 100 milyona yakın para verdik . Tipik bir Amerikan şovdu , paraya acıdık . Komedyenler , dansçı kızlar , şarkıcılar , illüzyonistler . . . " 18 yaşından büyükler için " ibaresi konmuş ama niye , anlamadık . Çünkü ben ve Cenk resmen uyuklamaya başladık . Zavallı Hakan ikimizi de kolumuzdan tuttuğu gibi çıkardı . Tabii dışarıya çıkınca açıldık . Ben ve Hakan çılgın bir geceyle final yapmak istedik . Ama Cenk her zamanki gibi otelde kalıp uyumayı tercih etti . İmdadımıza Eren yetişti . Bizi Club Paradise'a götürdü . Tam karşısında Hard Rock Cafe var . 4416 Paradise Road'da . Telefon numarası ( 601 ) 654 69 90 . Muhteşem , birbirinden güzel kadınlar spor kıyafetler ya da tuvaletler içinde yüksek bir sahneye çıkıp dans ediyorlar . Yaklaşık 50 60 kadın . Çoğu da sarışın . Finalde string'le kalıp müşterilerin arasına dalıyorlar . Bu arada ortada beyaz saçlı , iri kıyım bir p. . . . . . dolaşıyor . Beğendiğiniz kızı masanıza getiriyor . Giriş 55 milyon lira . Ama içki yok . Ben barda oturmak istedim , adamlar ısrarla masaya oturttular . Londra'daki Sting Flowers aklıma geldi . Fakat orası çok daha şık ve lükstü . Neyse . Yine konudan konuya atlamaya başladım , huyum kurusun . Bu arada kızları masaya çıkartıp dans ettirmek 10 dolar . Ama kesinlikle dokunmuyorsunuz . Yan masada bir hacı ağa vardı . Biri sarışın , diğeri esmer iki kızı yanına aldı . Kızların adama yapmadığı numara kalmadı . Sonunda rahatlayan kovboy , kızları paraya boğdu . İzlemek ilginç oluyor . Biz iki votka , bir viski karşılığında 50 milyon lira ödedik . En ucuz eğlence buydu . Bu arada Eren , Vegas'da fahişeliğin yasak olduğunu , şehrin dışında bir genelev bulunduğunu söyledi . Saati 50 100 dolar arasındaymış . Ama böyle özel kulüplerden kız çıkartmak için 500 ila 1000 dolar ödemeniz gerekiyormuş . Yani toplamda 1. Caddelerde , yollarda ellerinde katalog olan p. . . . . , escort kız ve erkeklerin telefonlarını size sunup fiyatlarını söylüyorlar . Ama özellikle Uzakdoğulu kadınlar kaldığınız otelde sizi donunuzla bırakabilirler , dikkat ! Aklım Vegas'da kaldı , Grand Canyon ve final Süre kadar kısaydı ki arkamızda gezmediğimiz , görmediğimiz çok şov , otel ve güzellik bıraktık . Kesinlikle bir daha gideceğim ve bu kez ilk işim uçaktan şöyle bir görüp hayran kaldığım , üstelik de methini çok işittiğim Grand Canyon'a tur yapmak olacak . Dilerseniz helikopter , dilerseniz dolmuş uçakla gidin , görün . Yalnız biraz pahalı . Fiyatlar kişi başı 60 ila 500 dolar arasında değişiyor . Bu arada her tur değişik fiyat veriyor , iyice inceleyin . Telefon numarası ( 601 ) 461 61 55 . Biz en popüler şovlara gittiğimiz için biletler hayli pahalıydı . Ama alternatif çok . Mesela Tropicana'da Exotic Bird ve The Magic Of Rick Thomas Show , Riviera'da Rock This Town Live ve Crazy Girls , Viva Las Vegas Show'un biletleri 16 55 dolar arasında . Dönüş yolculuğumuz ne yazık ki ıstırap doluydu . Büyük bir keyifle okumaya başladığım Ayşe Kulin'in yeni romanı Nefes Nefese'yi , Cenk , Atlanta Havalalanı'nda valizleri taşıdığı arabada unutmuş . Öğrenince başımdan aşağıya kaynar sular döküldü . New York THY Satış Müdürü Batu Cintan , sağolsun , hemen bir tane buldurttu . Ama onu da ben , gülmeyin lütfen , uçağa yetişme telaşı içinde THY'nin business class salonunda unuttum . Herhalde aynı romanı üç kez almakla tarihe geçerim artık . Dönüş uçağında sevgili Hande Ataizi ile Ar vardı . On saatlik yolculukta ne kaynattık , bir bilseniz . Tabii uçuş ekibi de iyiydi . TK 001'de gün , Havva Timsah'ın kabin amirliğinde Belgin Şengül , Çiğdem Kıyıcı , Banu İlmen , Göksel Akdede , Hilal Akdemir , Eser Akçay , özellikle Yeliz Kutar , Burcu Bahadır , Selda Yok ve Gren Özyetiş muhteşemdi . Tekrar söylüyorum ; sevgili Rifat Ababay gibi ben de THY'ndan başka uçağa binmem . Bu arada sakın ola alışverişinizi New York Havaalanı'na bırakmayın . Herşey anormal pahalı . Şehirdeki alışveriş merkezlerinin katı . İhtiyacınız olan sigara ve çikolatayı Atatürk Havaalanı'ndan alın . Bizim free shoplarımız çok daha ucuz . Normal bir Milka çikolatası İstanbul'da Euro , New York'da Euro . Evet efendim , iyi pazarlar dileğiyle . Yine en kötü gününüz benimkinden iyi olsun . Kısmetse çarşamba günü İstanbul dedikodularında buluşmak üzere hoş kalın ve hep mutlu yaşayın . Japonya yolculuğu kavgayla başladı ! Türkiye'yi tanıtmak için mankenlerle Tokyo'ya giden Yıldırım Mayruk'un yardımcısı , Dışişleri'nin koordinatörüyle tartışınca ortam gerildi . Kalkmak üzere olan uçaktan inen Şansal , İstanbul'da kaldı TOKYO'DA , 15 16 Şubat tarihleri arasında düzenlenecek olan " Türkiye Resmi Yılı " organizasyonu olaylı başladı . Uçakta yaşanan kavga şöyle gelişti : Yıldırım Mayruk ve yardımcısı Barbaros Şansal , organizasyon kapsamında düzenleyecekleri defile için sekiz mankenle birlikte havaalanına geldi . Şansal , uçağa bindiğinde Dışişleri Bakanlığı 1005 Resmi Yılı Kutlamaları Koordinatörü Osman Çetintaş'ın , organizasyonda konser verecek olan Umut Akyürek'i VIP bölümüne oturttuğunu görünce sinirlendi . ŞANSAL , " Bize uçağın arka bölümünde yer ayrılmış . Ben bu uçağa binmem , haksızlık yapılıyor " dedi . Önceki yıl Vatikan Müsteşarlığı yaparken Ajda Pekkan'a söylediği , " Ben yalnızca hanımefendilerin önünde ayağa kalkarım , sizin önünüzde kalkmam " şeklindeki sözleriyle gündeme gelen Çetintaş , Şansal'ın tepkisine karşılık , " Bu adamı indirebilirsiniz , zaten oraya geldiğinde kavga çıkarır " dedi . Çok sinirlenen Şansal uçaktan indi . Ardından kapıları kapatılan uçak hareket etti . Şansal : Defileyi yaptırmayacağım Yıldırım Mayruk ve ekibinin bugün öğleden sonra Japonya'ya varacağını belirten Barbaros Şansal , " Defileyi yaptırmayacağım . Yarın ekip varır varmaz telefon edeceğim ve Türkiye'ye gelmelerini isteyeceğim . Zaten ben olmazsam defile gerçekleşmez . Yıldırım da uçak hemen hareket etmeseydi , inecekti " diye konuştu . Bana yakışan evde oturmamak Emrah'la ayrılığı konusunda " Fazla farklılık , ayrılıklar doğurur " diyen Asuman Krause , onun evinden de taşınacağını açıkladı Yedi ay önce başlayan Asuman Krause Emrah ilişkisi , geçtiğimiz günlerde noktalandı . Krause , çarpıcı açıklamalarda bulundu . Kısa zaman öncesine kadar " Çok mutluyum " derken birden ayrılık haberiyle gündeme geldin , ayrılık sebeplerin neler ? Son günlerde telefonda çok fazla kavga etmeye başlamıştık . Görüşemek nedeniyle çıkan sorunları aşmaya çalıştık , aşarken de birbirimizi tükettik . Bunu fark edince de oturup Bu böyle gitmiyor kardeşim , sevgimiz bitmedi ama en azından dost kalmayı başaralım dedik . Bizim yaşadığımız şeyin özeti bu . Ayrılığınızda senin seksi kıyafetler tanıtman ya da Emrah'ın annesi Ayten İpek'in başından beri bu ilişkiyi istemediği söylentilerin payı var mı ? Hayır asla , bir gün olsun kıyafetime karışmadı . Bana hep Sen nerede nasıl davranacağını bilirsin diyordu . Zaten 16 yaşındayım ve neyi nasıl yapacağımı bilecek bir kafa yapısındayım . Ayten Hanım'la ise sorunumuz olmadı . Aksine çok iyi anlaşıyorduk . " Emrah'ın evinde oturuyordun , şimdi ayrıldın , evde oturmaya devam edecek misin ? Şimdi bayram tatili için Almanya'da annemin yanındayım . Dönünce karar vereceğim . Ama tabii ki bana yakışan evde oturmamak . Yeni bir proje var mı ? Bir kabarede rol alacağım . İsmi No Savaş , Yes Manken . Kandemir Konduk'un projesi , Profilo Alışveriş Merkezi'nde sahnelenecek . Sevgilisi olmayan konserime gelsin ASMALI KONAK'IN Seymen Ağa'sı Özcan Deniz , bayramın ikinci günü Antalya Topkapı Palace Otel'de sahneye çıktı . " Hiç Sevgililer Günü'nü kutlamadım " diyen Deniz şöyle devam etti : " 14 Şubat'ta İzmir'de konserim var . Bir şıklık yapacağım . Konserime gelen ve sevgilisi olmayanlarla bir yere gidip mekanı kapatacağım . " Deniz , sahnedeyken kendisine çiçek veren minik hayranlarına hep birlikte " Savaşa Hayır " dedirtti . EYLÜL DYP ve ATP , Kasım'da yapılacak erken genel seçimde işbirliği yapma kararı aldı . Anadolu Üniversitesi'nce Eylül tarihlerinde yapılan Açıköğretim bütünleme sınavları , soruların çalınması nedeniyle iptal edildi . EYLÜL DYP Giresun Milletvekili Rasim Zaimoğlu ve ANAP Bursa Milletvekili Turhan Tayan partilerinden istifa ettiler . MHP , idam cezasının müebbet ağır hapse dönüştürülmesini de içeren 4661 sayılı Kanun'un maddesinin iptali ve yürürlüğün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde dava açtı . DSP'den ayrılan Aydın Bağımsız Milletvekili Ertuğrul Kumcuoğlu , MHP'ye katıldı . 10 EYLÜL Bitlis Milletvekili Edip Safter Gaydalı , Devlet Bakanlığı görevinden ve partisi ANAP'tan istifa etti . Gaydalı , seçime bağımsız olarak gireceğini bildirdi . Giresun bağımsız Milletvekili Rasim Zaimoğlu ANAP'a katıldı . Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Yılmaz , MHP'nin AB uyum yasasının bazı maddelerinin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurmasına tepki gösterdi . Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , AK Parti Genel Başkanı Erdoğan hakkında adli sicil kaydının silinmesine ilişkin Diyarbakır No'lu DGM'nin verdiği kararın usul yönünden bozulmasını istedi . Diyarbakır No'lu DGM , Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nın kapatılan RP'nin Genel Başkanı Erbakan'ın adli sicil kaydının silinmesi kararının iptali istemini reddetti . Adana bağımsız Milletvekili Ali Tekin ve DYP Giresun Milletvekili Burhan Kara ANAP'a , Bursa bağımsız Milletvekili Turhan Tayan DYP'ye katıldı . 11 EYLÜL Kapatılan Refah Partisi'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan , Konya'dan bağımsız milletvekili adayı oldu . Başbakan Ecevit , Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Yılmaz'ın dün kendisiyle yaptığı görüşmede , erken seçimden vazgeçilmesi gerektiğini söylediğini bildirdi . Ecevit , ANAP'ın çekilmesi durumunda azınlık hükümeti olarak , kendilerine güven duyulduğu sürece , tek başlarına işleri olabildiğince yürüteceklerini belirtti . DYP ile DTP , ÖDP ile de TDP Kasım seçimlerinde işbirliği yapma kararı aldılar . Demokrat Parti seçimlere katılmayacağını açıkladı . Elazığ Bağımsız Milletvekili Mehmet Ağar , Elazığ'dan bağımsız aday oldu . Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü , Erdoğan hakkında Diyarbakır No'lu DGM'nin , Erbakan hakkında da Diyarbakır No'lu DGM'nin verdiği kararları dikkate alarak adli sicil kayıtlarının silinmesine yönelik tezkereleri görüşerek karara bağladı ve Erdoğan ile Erbakan'ın adli sicil kayıtlarını sildi . Eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk , ANAP'a katıldı . Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Yılmaz , AB takviminin işletilmesini istiyoruz . Sayın Başbakan'ın dünkü görüşmemizde erken seçim konusunda söylediklerim gibi , AB takviminin önemini algılamakta da zorluk çektiğini düşünüyorum dedi . YTP Muş Milletvekili Zeki Eker partisinden istifa etti . ANAP Genel Başkan Yardımcılığı'na Fevzi İşbaşaran , Edip Safter Gaydalı'dan boşalan Devlet Bakanlığı'na da Salih Yıldırım getirildi . Başbakan Yardımcısı Bahçeli , ANAP hükümetten çekildiği takdirde , hükümet , kalanlarıyla yoluna devam eder dedi . YSK'nın daha önce 15 partinin katılacağını bildirdiği seçimler için 19 parti milletvekili aday listelerini verdi . Başbakan Ecevit , Sayın Yılmaz bana geldi görevden ayrılmamı istedi . Ondan sonra iki öneride bulundu . Birisi MHP hükümetten çekilsin , ikincisi ise bu olmazsa AB'ye inanan ve AB'yi benimseyen ne kadar parti varsa onlar bir araya gelsin , onlar bir ortaklık kursun dedi . Bu ikisinden herhangi birini benimsemek veya telkin etmek , aslında erken seçimden vazgeçmek anlamına gelir dedi . 11 EYLÜL Cumhurbaşkanı Sezer , seçim tarihi olan Kasım'dan önce hükümet değişikliğine sıcak bakmayacağını söyledi . Kahramanmaraş Milletvekili Mehmet Kaya MHP'den istifa etti . Başbakan Yardımcısı Yılmaz , erken seçimlerin Kopenhag Zirvesi sonrasına , örneğin 15 Aralık tarihine ertelenmesinden Türkiye'nin zarar görmeyeceğini , Kopenhag treninin kaçırılmasından ise büyük zarar göreceğini söyledi . Anayasa Mahkemesi , MHP'nin AB Uyum Yasası'nın bazı maddelerinin iptali istemiyle açtığı davayı esastan görüşmeye karar verdi . Yüksek Mahkeme , ölüm cezasının bazı haller dışında kaldırılmasının bir af niteliğinde olduğu gerekçesiyle , bu değişikliğin beşte üç çoğunlukla yapılmasına yönelik istemini süre yönünden reddetti . 15 EYLÜL Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , AK Parti Genel Başkanı Erdoğan ve kapatılan RP'nin Genel Başkanı Erbakan'ın milletvekili adayı olamayacaklarını öne sürerek YSK'ya ihbar yazısı gönderdi . Egebank Davası kapsamında tutuklu bulunan Yahya Murat Demirel hakkında dünkü duruşmada tahliye talebinin reddedilmesinin ardından avukatının itirazı üzerine tahliye kararı verildi . Demirel , kararın ardından Kartal Özel Tip Kapalı Cezaevi'nden tahliye oldu . 15 EYLÜL Manisa Etnografya ve Arkeoloji Müzesi kimliği belirsiz kişiler tarafından soyuldu . Soygunda , tarihi değeri çok yüksek Helenistik döneme ait Marsyas ve Roma dönemine ait Eros heykelleri çalındı . Tiyatro ve sinema sanatçısı Şükran Güngör , kanser hastalığı nedeniyle tedavi gördüğü Vehbi Koç Vakfı Amerikan Hastanesi'nde hayatını kaybetti . 16 EYLÜL Yargıtay . Ceza Dairesi , Diyarbakır No'lu DGM'nin AK Parti Genel Başkanı Erdoğan'ın adli sicil kaydının silinme isteminin reddine ilişkin kararını onadı . Yargıtay . Ceza Dairesi ise eski HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak ile eski SDP Genel Başkanı Akın Birdal hakkında Ankara 10 . Ağrı Ceza Mahkemesi'nin memnu haklarının iadesine ilişkin kararını eksik inceleme gerekçesiyle bozdu . 16 EYLÜL Cumhurbaşkanı Sezer , seçim barajının düşürülmesinin , seçimi ertelemeye dönüşeceği konusunda kaygı duyduğunu söyledi . Konya İl Seçim Kurulu , kapatılan Refah Partisi'nin Genel Başkanı Erbakan'ın Konya'dan bağımsız milletvekili adaylık başvurusunu reddetti . 18 EYLÜL YTP Genel Başkanı Cem , seçim barajının yüzde 10'dan yüzde 5'e düşürülmesi girişimlerinden vazgeçildiğini söyledi . 19 EYLÜL Kapatılan RP'nin Genel Başkanı Erbakan'ın avukatı Veli Tolu , Erbakan'ın bağımsız milletvekilliği adaylık başvurusunu reddeden Konya İl Seçim Kurulu kararına itiraz etti . Danıştay 10 . Dairesi , Pamukbank'ın TMSF'ye devrine ilişkin BDDK kararının yürütmesinin durdurulması istemini reddetti . Yargıtay . Ceza Dairesi , kapatılan RP'nin Genel Başkanı Erbakan'ın adli sicil kaydının silinmesine ilişkin Diyarbakır No'lu DGM'nin kararını bozdu . Danıştay . Dairesi , Van Belediye Başkanı Şahabettin Özaslaner'i görevinden düşürdü . 10 EYLÜL Türk Vatandaşlarının Günlük Yaşamlarında Geleneksel Olarak Kullandıkları Farklı Dil ve Lehçelerin Öğrenilmesi Hakkında Yönetmelik yürürlüğe girdi . YSK , AK Parti Genel Başkanı Erdoğan , kapatılan RP'nin Genel Başkanı Erbakan , eski HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak ve eski SDP Genel Başkanı Akın Birdal'ın milletvekilliği adaylığını reddetti . 11 EYLÜL YSK , yurtdışında bulunan işadamı Fadıl Akgündüz'ün avukatı aracılığıyla yaptığı Siirt'ten bağımsız milletvekili adaylığı başvurusunu kabul etti . 15 EYLÜL AK Parti Genel Başkanı Erdoğan ve kapatılan RP'nin Genel Başkanı Erbakan'ın avukatları , YSK'ya , müvekkillerinin milletvekili adaylıklarının reddine ilişkin kararların şikayet yoluyla düzeltilmesi talebinde bulundular . AK Parti , Genel Başkan Erdoğan'ın milletvekilliği adaylığının kabul edilmemesi üzerine , İstanbul . bölge . sıraya eski SEKA genel müdürlerinden Kemal Unakıtan'ı aday gösterdi . AİHM , AK Parti Genel Başkanı Erdoğan'ın sabıka kaydının silinmesini kabul etmeyen Yargıtay . Ceza Dairesi kararına ihtiyati tedbir başvurusunu reddetti . 14 EYLÜL Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Kanadoğlu , Fadıl Akgündüz'ün milletvekili adayı olamayacağına ilişkin YSK'ya ihbar yazısı gönderdi . Kanadoğlu , bağımsız milletvekili adaylığı için başvurunun , bizzat ilgili tarafından yapılması gerektiğini , vekil aracılığıyla adaylık başvurusunda bulunulamayacağına işaret etti . İstanbul bağımsız milletvekili Mustafa Düz , ANAP'a katıldı . YTP Grup Başkanvekili Gaffar Yakın , Grup Başkanvekilliği görevinden istifa etti , milletvekili adaylığından çekildi . Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Kanadoğlu , İP Genel Başkanı Doğu Perinçek'in milletvekilliği adaylık başvurusunun kabul edilmemesi istemiyle YSK'ya başvurdu . Kanadoğlu , Perinçek'in milletvekili seçilme yeterliliğine engel yasalardan mahkumiyeti bulunduğunu bildirdi . Vergi kaçakçılığı yaptığı iddiasıyla yargılandığı davadan beraat eden , ancak kararın Yargıtay tarafından bozulması üzerine yeniden yargılanan sanatçı Sibel Can , 15 ay hapis cezasına çarptırıldı . YSK , AK Parti Genel Başkanı Erdoğan , kapatılan RP'nin Genel Başkanı Erbakan , eski HADEP Genel Başkanı Bozlak ve eski SDP Genel Başkanı Birdal'ın milletvekili adaylıklarının reddine ilişkin kararın düzeltilmesi istemiyle yapılan başvuruları YSK kararlarının kesin nitelik taşıdığını gerekçe göstererek reddetti . YSK , Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Kanadoğlu'nun İP Genel Başkanı Doğu Perinçek ve işadamı Fadıl Akgündüz'ün aday olamayacaklarına yönelik itirazlarını reddetti . 15 EYLÜL Ankara . Ağır Ceza Mahkemesi , AK Parti Genel Başkanı Erdoğan'ın adli sicil kaydının silinme istemini reddeden Ankara 10 . Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararına yapılan itirazı reddetti . 18 EYLÜL SHP . Olağan Kurultayı'nda Murat Karayalçın , genel başkanlığa seçildi . TÜRKİYE / EKİM Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , AK Parti'nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde dava açtı . Kanadoğlu , genel başkanlık görev ve yetkilerinin Recep Tayyip Erdoğan tarafından kullanılmasının tedbiren önlenmesini de istedi . Ekim ayının gelişmeleri şöyle : EKİM TBMM , SP , ANAP ve YTP ile küskünler''olarak adlandırılan milletvekillerinin 160 karşı oyuna rağmen 191 oyla yeniden tatile girdi . Böylece , seçimleri erteleme girişimi de başarısız oldu . EKİM 59 . Altın Portakal Festivali'nde En İyi Film ödülünü Uzak adlı film aldı . Festivalde , En İyi Erkek Yönetmen ödülünü Nuri Bilge Ceylan , En İyi Erkek Oyuncu ödülünü Fırat Tanış , En İyi Kadın Oyuncu ödülünü ise Meral Oğuz aldı . EKİM DSP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit , partisince Bursa'da düzenlenen mitingde halka hitap ederken , gelecek yıl kurultay yapıp Genel Başkanlık'tan çekilebileceğini söyledi . EKİM AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan , Bozüyük'te işadamları Halis Toprak , Mehmet Emin Karamehmet ve Mustafa Süzer ile bir araya geldi . Erdoğan'ın bankalarına el konulan işadamları ile görüşmesi tartışmalara neden oldu . EKİM Anayasa Mahkemesi , MHP'nin açtığı davada , Avrupa Birliği Uyum Yasası'nın savaş ve yakın savaş tehdit halleri dışında idam cezasının kaldırılmasını da düzenleyen bazı maddelerinin yürürlüğünün durdurulması istemini reddetti . EKİM Diyarbakır eski Emniyet Müdürü Gaffar Okkan suikastına katıldığı belirtilen terör örgütü Hizbullah mensubu Abdülkadir Aktaş yakalandı . Susurluk'ta 1. 10 EKİM Adana'da cinnet getiren Aydın Kara , sokak ortasında eşi Ayşegül Porsuk'u yaşındaki oğlunun gözü önünde 51 yerinden bıçakladı . Vatandaşların linç etmek istediği Kara'ya polisin zamanında müdahale etmemesi tepki yarattı . 14 EKİM Ünlü Türkücü İbrahim Tatlıses'in uzun yıllar birlikte yaşadığı Derya Tuna , Günay Restoran'ın önünde uğradığı silahlı saldırı sonucunda bacağından yaralandı . Tuna , Metropolitan Florance Nightingale Hastanesi'ne kaldırılırken , hastaneye gelen ünlü türkücü İbrahim Tatlıses ile oğlu Ahmet Tatlı gözaltına alındı . 15 EKİM Derya Tuna'ya yönelik gerçekleştirilen silahlı saldırının faili olarak yakalanan Hüseyin Bozan adlı bir kişi tutuklanarak cezaevine konuldu . Bozan , Tuna'yı sahnede transparan kıyafet giydiği için vurduğunu söyledi . İbrahim Tatlıses ve Ahmet Tatlı serbest bırakıldı . 16 EKİM Kamuoyunda Manisalı Gençler Davası olarak bilinen , biri başkomiser 10 polisin yargılandığı ve yıldır süren davada sanıklar 60 ile 150 ay arasında değişmek üzere toplam 1010 ay hapis cezasına çarptırıldı . Bergama Belediye Başkanı Sefa Taşkın ile 69 köylünün , Danıştay . Dairesi'nin kararını uygulamadıkları gerekçesiyle 55 . Hükümet'in Başbakanı ve bakanı ile bürokrat aleyhine açtıkları davada , her davacı için 500 milyon lira tazminata hükmedildi . 16 EKİM Yıllar önce seslendirdiği yabancı polisiye dizideki Baretta tiplemesiyle izleyicilerin gönlünde taht kuran ünlü tiyatro sanatçısı Soner Ağın , kalbine yenik düştü . 19 EKİM AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , partisinin Kurucular Kurulu üyeliğinden istifa etti . Motorlu taşıt sürücü kursları teorik derslerine ilişkin ilk kez merkezi sınav yapıldı . Sınav , 81 il merkezinde gerçekleştirildi . 10 EKİM Ünlü türkücü İbrahim Tatlıses ile Sedat Peker , buluştukları Akmerkez'de 1. Üzerlerinin aranması için gerekli savcılık izninin çıkmasının ardından Peker ve beraberindeki kişi gözlem altına alındı , Tatlıses serbest bırakıldı . Türkiye eski güzellerinden Ahu Paşakay , Kuruçeşme'deki evinde kendini asarak intihar etti . 11 EKİM Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu , hakkında bir seks kasetiyle ilgili iddialar bulunan Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel'e kınama cezası verdi . Kurul , isteği üzerine Yüksel'i Ankara DGM Cumhuriyet Savcılığı'ndan alarak Ankara Cumhuriyet Savcılığı'na atadı . 15 EKİM Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , AK Parti'nin kapatılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde dava açtı . Kanadoğlu , genel başkanlık görev ve yetkilerinin Recep Tayyip Erdoğan tarafından kullanılmasının tedbiren önlenmesini de istedi . Kanadoğlu , kapatma istemine , AK Parti'nin , verilen ihtarın gereğinin yasaya uygun ve ihtarda belirtildiği biçimde eksiksiz olarak yerine getirmediğini gerekçe gösterdi . Recep Tayyip Erdoğan'ın haksız mal varlığı edindiği iddiasıyla yargılandığı davaya Ankara . Asliye Ceza Mahkemesi'nde devam edildi . Erdoğan'ın avukatları , müvekkillerinin Haseki Hastanesi'nden aldığı günlük raporu mahkemeye sundu . Mahkemenin yargıcı , Erdoğan'ın 15 Aralık'ta yapılacak duruşma için ihzaren celbine karar verdi . 14 EKİM Yargıtay . Ceza Dairesi , Fevzi Şıhanlıoğlu'nun öldürülmesi ile ilgili davada , MHP İçel Milletvekili Cahit Tekelioğlu'nun yıl ay 10 gün ağır hapis , MHP Osmaniye Milletvekili Mehmet Kundakçı'nın beraatına ilişkin kararı onadı . TÜRKİYE / KASIM Erken genel seçim , Türk siyasi hayatında önemli gelişmelere neden oldu . Kasım ayının gelişmeleri şöyle : KASIM Anayasa Mahkemesi , AK Parti'nin kapatılması istemiyle açılan davada , Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın genel başkanlık görev ve yetkilerinin tedbiren önlenmesi istemi konusunda davalı partinin savunmasının alınmasına ve AK Parti'ye bunun için 15 gün süre tanınmasına karar verdi . SPOR Türk ve dünya sporunda 1001 yılı , oldukça yoğun ve hareketli , Türkiye açısından da başarılarla geçti . Yılın ilk ayında futbol ve basketbol milli takımlarının Dünya Şampiyonası finallerindeki rakipleri , çekilen kuralarla belirlenirken , ( ) Milli Takım , Hollanda'daki özel maçta Ekvador'a yenildi . 19 . Kış Olimpiyat Oyunları , şubat ayında ABD'nin Salt Lake City kentinde güzel bir organizasyonla gerçekleştirilirken , oyunlarda Türk sporcularından madalya gelmedi , ancak 15 dünya rekoru kırıldı . Oyunlar sırasında şampiyon sporcuda doping çıkması ise dünya spor kamuoyunda büyük üzüntü yarattı . Yılın ilk ayının Türkiye açısından sevindirici olayları , Almanya'daki Avrupa Ümitler ve Gençler Karate Şampiyonası'nda Erdal Özsoy'un kazandığı altın madalya ile yine bu ülkedeki Dünya Bant Bilardo Şampiyonası'nda , Türkiye'nin takım halinde . olmasıydı . SPOR / OCAK 11 OCAK İzmir ve Aydın'daki . Uluslararası Ege Kupası ( ) Gençler Futbol Turnuvası'nda , finalde Fransa'yı yenen Rusya şampiyon , Türkiye'yi penaltılarla yenen Mısır da . oldu . 19 15 OCAK 14 . Uluslararası Paris Dakar Rallisi'nde birincilikleri , otomobilde Japon Hiroshi Masouka , Mitsubishi , motorsiklette de İtalyan Fabrizio Meoni , KTM ile ilk kez kazandı . 11 15 OCAK İngiltere'nin başkenti Londra'daki 15 . Uluslararası İngiltere Açık Karate Turnuvası'nda Türkiye , birincilik , ikincilik ve üçüncülük kazanarak takım halinde erkeklerde . , bayanlarda da . oldu . 15 OCAK Hentbolda Bayanlar Avrupa Çalenç Kupası . turunda Türk Telekomspor , Almanya'nın DJK MJC Trier takımına her maçta da farklı skorlarla yenilerek elendi . 16 OCAK Basketbolda Avrupa Radivoj Koraç Kupası'nda Ankara Büyük Kolej ve Beşiktaş , ön eleme turunu geçmelerine karşın grup müsabakalarında son sıraları alarak elendiler . Voleybolda Bayanlar Avrupa Konfederasyon Kupası'nda Galatasaray , . turda Rus rakibine set averajıyla elendi . 15 10 OCAK İsviçre'nin Lozan kentindeki Avrupa Artistik Buz Pateni Şampiyonası'nda Rusya , 5'er altın ve bronzun yanısıra gümüş madalyayla . , Fransa da 1'er altın , gümüş ve bronz madalyayla . olurken , Türk sporcu Tuğba Karademir , ilk kez elemeleri geçti ve bayanlarda 16 . sırayı aldı . 15 OCAK Voleybolda Erkekler Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde Arçelik ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi , gruplarında 6'şar maçlarını da yitirerek sonuncu oldu ve elendi . 15 OCAK 11 . Avrupa Futbol Şampiyonası . Eleme Grubu'nda Türkiye , İngiltere , Slovakya , Makedonya ve Liechtenstein ile eşleşti . 16 OCAK ( ) Milli Basketbol Takımı , 55 . Avrupa Erkekler Şampiyonası Yarı Final Eleme Grubu'nda ilk devre maçlarını , puan ve averajla Litvanya'nın ardından . sırada tamamladı . 14 16 OCAK Sezonun ilk Grand Slam mücadelesi olan 90 . Avustralya Açık Tenis Turnuvası'nda şampiyonlukları , tek bayanlarda ABD'li Jennifer Capriati . , tek erkeklerde de İsveçli Thomas Johansson , ilk kez kazandı . 15 16 OCAK Macaristan'ın Debrecen kentindeki Uluslararası Büyükler Macaristan Boks Turnuvası'nda Türkiye , 5'er birincilik ve 1. oldu . 16 OCAK 18 . Dünya Erkekler Hentbol Şampiyonası Avrupa elemelerinde Türkiye , grupta galibiyet , yenilgi ve puan alarak . oldu ve play off'a kalamadı . SPOR / ŞUBAT 19 ŞUBAT ABD'nin Miami ve Los Angeles kentlerindeki . Kuzey ve Orta Amerika Futbol Şampiyonası'nda , finalde Kosta Rika'yı yenen evsahibi ABD , . kez şampiyon , konuk ekip Güney Kore'yi yenen Kanada da . oldu . 15 ŞUBAT İsveç'teki . Avrupa Erkekler Hentbol Şampiyonası'nda , finalde Almanya'yı 55 51 yenen evsahibi İsveç , . kez şampiyon olurken , İzlanda'yı 19 11 yenen Danimarka da 5. ŞUBAT Bulgaristan'ın başkenti Sofya'daki Uluslararası ( ) Kategorisi Judo Turnuvası'nda Türkiye , 48 kiloda Neşe Şensoy ve 100 kiloda Tufan Durmuş ile ikincilik , ayrıca de üçüncülük kazandı . ŞUBAT ABD'nin Indianapolis kentinde düzenlenecek 14 . Dünya Erkekler Basketbol Şampiyonası finallerinde Türkiye , ( ) Grubu'nda Brezilya , Porto Riko ve Lübnan ile eşleşti . ŞUBAT Basketbolda Avrupa Raimundo Saporta Kupası'nda Darüşşafaka , grupta galibiyet ve yenilgi alarak 11 puanla sonuncu oldu ve elendi . 19 10 ŞUBAT Mali'deki 15 . Afrika Futbol Şampiyonası'nda , finalde Senegal'i penaltı atışlarıyla yenen Kamerun , . kez şampiyon , evsahibi Mali'yi yenen Nijerya da . oldu . 10 ŞUBAT İstanbul'daki 10 . Uluslararası Vehbi Emre Grekoromen Güreş Turnuvası'nda Türkiye , erkeklerde birincilik , 5'er ikincilik ve üçüncülük ile 66 puan , bayanlarda da birincilik , ikincilik ve üçüncülükle 65 puan toplayarak takım halinde her kategoride de . oldu . 10 ŞUBAT ABD Profesyonel Basketbol Ligi'nde ( NBA ) , geleneksel 51 . Doğu Batı karmaları ( All Star ) maçını Batı , Doğu önünde 155 110 kazanarak 19 . galibiyetini aldı . 15 ŞUBAT 18 . Uluslararası Mısır Bisiklet Turu'nda , BRİSA Spor takım birinciliğini kazanırken , Vadim Kravchenko da bireysel dalda 5. 11 ve 15 ŞUBAT ( ) Milli Futbol Takımı , Hollanda'nın Breda kentindeki özel maçta Ekvador'a yenilirken , Ümit Milli Takım da İzmir'de Danimarka ile golsüz berabere kaldı . 15 ŞUBAT Voleybolda Erkekler Avrupa Konfederasyon Kupası'nda Erdemirspor , grupta . olup çıktığı . turda , Belarus'tan rakibini elemesine karşın , çeyrek finalde Rus rakibine her maçta da yenilerek elendi . 15 16 ŞUBAT Almanya'nın Koblenz kentindeki 19 . Avrupa Ümitler ve Gençler Karate Şampiyonası'nda Türkiye , genç erkeklerde 65 kiloda Erdal Özsoy ile altın ve 60 kiloda Zeki Demir ile de gümüş madalya kazandı . Teniste İstanbul ve İtalya'daki Avrupa Takımlar Kış Kupası 14 yaş erkekler ve kızlar elemelerinde Türkiye , gruplarında dereceye giremeyerek elendi . 16 16 ŞUBAT Avusturya'nın Leonding kentindeki Uluslararası ( ) Kategorisi Judo Turnuvası'nda Türkiye , bayanlar 48 kiloda Neşe Şensoy ile birincilik , erkekler 66 kiloda Hüseyin Özkan ile de üçüncülük kazandı . 16 ŞUBAT 11 . Uluslararası Trabzon Yarı Maratonu'nda birincilikleri , erkeklerde Satılmış Atmaca , bayanlarda da Bulgar Milka Mihailova ilk kez kazandı . Hentbolda Bayanlar EHF Kupası'nda Anadolu Üniversitesi , . turda Rus rakibini maçta da yenerek elemesine karşın , . turda Danimarkalı rakibine maçta da yenilerek elendi . Bayanlar Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nda da TMO , . turda Makedon rakibini maçta da yenerek elendi , . turda Hırvat rakibine maçta da yenilerek kupaya veda etti . 10 ŞUBAT ( ) Genç Milli Futbol Takımı , Antalya'daki özel maçta Hollanda'yı yendi . Voleybolda Bayanlar Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde Vakıfbank Güneş Sigorta , grupta . olup çıktığı çeyrek finalde , Eczacıbaşı'na set averajıyla elendi . 10 11 ŞUBAT İran'ın başkenti Tahran'daki 11 . Uluslararası Tahti Kupası Serbest Güreş Turnuvası'nda Türkiye , 1'er birincilik ( 110 kilo Aydın Polatçı ) ve üçüncülüğün yanısıra , de ikincilik alarak takım halinde 59 puanla , 68 puanlı evsahibi İran'ın ardından . oldu . 11 15 ŞUBAT İstanbul'daki Balkan Havalı Silahlar Atıcılık Şampiyonası'nda Türkiye , büyük bayanlar tabancada Ayşe Kil ile altın madalya aldı , Yugoslavya ise 5'er altın ve gümüşün yanısıra bronz madalyayla en başarılı ülke oldu . 15 ŞUBAT Yunanistan'ın başkenti Atina'daki . Balkan Salon Atletizm Şampiyonası'nda Türkiye , bayanlar yüksek atlamada Candeğer Kılınçer ile altın , ayrıca gümüş ve bronz madalya kazanarak , takım halinde erkeklerde . bayanlarda da . sırayı aldı . 14 ŞUBAT ABD'nin Salt Lake City kentindeki 19 . Kış Olimpiyat Oyunları'nda Almanya , 11 altın , 16 gümüş ve bronz madalyayla . , Norveç , 11 altın , gümüş ve bronz madalyayla . ve evsahibi ABD de 10 altın , 15 gümüş ve 11 bronz madalyayla . oldu . 15 dünya rekoru kırılan oyunlarda Olimpiyat Şampiyonu sporcu dopingli çıktı . Türk sporcuları başarılı olamazken , oyunların yıldızları , erkeklerde biatlonda altın madalya kazanan Norveçli Ole Einar Björndalen ile bayanlarda altın ve gümüş madalya alan Hırvat alp disiplini kayakçısı Janica Kosteliç oldu . 11 14 ŞUBAT Almanya'nın Düsseldorf kentindeki Dünya Bant Bilardo Takım Şampiyonası'nda Almanya ve Hollanda ilk sırayı alırken , Türkiye de . sırada yer aldı . Bulgaristan'ın başkenti Sofya'daki Uluslararası Strancata Boks Turnuvası'nda , Türk sporcular ikincilik kazandı . 15 14 ŞUBAT Almanya'nın Düsseldorf kentindeki Süper Açık ( ) Kategorisi Uluslararası Judo Turnuvası'nda , erkeklerde 66 kiloda Bektaş Demirel . oldu . İspanya'nın Sevilla kentindeki Uluslararası FISA Takım Kupası Kürek Müsabakaları'nda Türkiye , 1'şer ikincilik ve üçüncülük alarak takım halinde . olurken , birincilik ise evsahibi İspanya'ya gitti . 14 ŞUBAT Hentbolda Bayanlar Avrupa Çalenç Kupası'nda Üsküdar Belediyesi , . turda Bosnalı rakibini maçta da yenerek elemesine karşın , . turda Rus rakibine sayı averajıyla elendi . Galler'in başkenti Cardiff'teki 116 . İngiltere Lig Kupası'nda , finalde Tottenham Hotspur'u yenen Blackburn Rovers , ilk kez şampiyonluğu kazandı . İstanbul Büyükşehir Belediyesi Grekoromen Güreş Takımı , Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Rusya'nın SC Moskova takımına 56 16 ve 19 59'luk skorlarla yitirerek 1. 16 ve 18 ŞUBAT ( ) Milli Bayan Futbol Takımı , İstanbul'daki özel maçlarda Romanya'yı yendi ve yenildi . SPOR / MART Sporda 1001 yılının mart ayında iç ve dış spor etkinlikleri yoğunluk kazanmaya başladı . Bu ayda İstanbul'da düzenlenen Bayanlar Voleybol Avrupa Şampiyonlar Ligi Dörtlü Finali sonunda Türk temsilcisi Eczacıbaşı , . sırayı alırken , Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde mücadelesini sürdürüp ilk turu geçen Galatasaray , . turda grubunda son sırada yer alarak elenmekten kurtulamadı . 16 . Dünya Kupası finallerine hazırlanan ( ) Milli Takım da Almanya da Güney Kore ile yaptığı özel maçta golsüz berabere kaldı . Sporda mart ayının önemli olayları şöyle : MART Yugoslavya'nın Sermska Mitrovica kentindeki 46 . Balkan Kros Şampiyonası'nda Türkiye , genç erkek milli takımı ve genç erkeklerde Halil Akkaş ile altın , ayrıca bronz madalya kazandı . MART Avusturya'nın başkenti Viyana'daki Avrupa Salon Atletizm Şampiyonası'nda İspanya , altın , gümüş ve bronz madalyayla . , Rusya , altın , gümüş , bronz madalyayla . , Polonya da altın , gümüş , bronz madalyayla . olurken , Türk atleti Nora Güner , bayanlar 100 metrede . sırayı aldı . MART Ankara'daki 50 . Uluslararası Yaşar Doğu Serbest Güreş Turnuvası'nda Türkiye , birincilik , ikincilik ve de üçüncülük kazanarak takım halinde 65 puanla . olurken , ABD , 44 puanla ikinciliği , Güney Kore de 45 puanla üçüncülüğü aldı . Bulgaristan'ın Plevne kentindeki 40 . Uluslararası Nikola Petrov Grekoromen Güreş Turnuvası'nda Türkiye , ikincilik ( 55 kiloda Erkan Dündar ve 84 kiloda Tekin Çağlar ) , de üçüncülük kazandı . Voleybolda Bayanlar Avrupa Konfederasyon Kupası'nda şampiyonluğu , İtalyan Edisson Volley Modena , finalde aynı ülkeden Marine Consulting Ravenna'yı yenerek kazanırken , üçüncülüğü ise Rus Balakovskaya Balakova , İtalyan Venetobanca Minetti Vicenza'yı aynı skorla yenerek aldı . MART Basketbolda Avrupa Raimundo Saporta Kupası'nda Türk Telekomspor , ilk tur grubunda 16 puanla . olarak . tura yükselmesine karşın , bu turda Yunanistan'ın BC Panionios Atina takımına sayı averajıyla elendi . Bayanlar Avrupa Ligi'nde mücadele eden BOTAŞ Spor ve Fenerbahçe , gruplarında 4'er galibiyet ve 10'ar yenilgi alarak 18'er puan topladı ve her takım da gruplarında 4'e giremeyerek elendi . ve MART ( ) Genç Milli Futbol Takımı özel maçlarda , Gürcistan'a Serik'te yenilirken , Antalya'da berabere kaldı . MART Uluslararası Basketbol Federasyonları Birliği ( FIBA ) , 1005 yılındaki 50 . Avrupa Bayanlar Basketbol Şampiyonası finallerinin organizasyonunu Türkiye'ye verdi . 10 MART Litvanya'nın başkenti Vilnius'taki Dünya ( ) Gençler Buz Hokeyi Şampiyonası'nda Türkiye , grubunda yaptığı maçı da yitirerek sonuncu oldu . Azerbaycan'ın başkenti Bakü'deki Uluslararası Anwar Chowdry Boks Turnuvası'nda Türkiye , ikincilik ve üçüncülük kazandı . 10 MART İstanbul'daki Uluslararası İspolo Gençler Sutopu Turnuvası'nda Türkiye , tüm maçlarını kazanarak şampiyon olurken , Romanya 1. 10 MART Voleybolda Erkekler Avrupa Konfederasyon Kupası'nda şampiyonluğu , İtalya'nın Cuneo kentinde yapılan finalde , Rus Lokomotiv Belgorod'u yenen İtalyan Noicom Cuneo , üçüncülüğü ise Fransız Stade Poitevin Poitiers'i yenen İtalyan Asystel Milano kazandı . Bayanlar Avrupa Top Teams Kupası'nda , finalde Yugoslav Jedintsvo Uzice'ye üstünlük sağlayan Azeri Azerrail Bakü şampiyon olurken , üçüncülüğü ise Avusturya'dan Telekom Wien'i yenen Polonya'nın Bank Pocztawy Byolgoszcz takımı aldı . Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag'daki Uluslararası ( ) Kategorisi Judo Turnuvası'nda , bayanlar 48 kiloda Neşe Şensoy . , erkekler 66 kiloda da Hüseyin Özkan . oldu . İtalya'nın Faenza kentindeki 18 . Uluslararası Trope Milano Grekoromen Güreş Turnuvası'nda Türkiye , 1'şer ikincilik ve üçüncülük elde etti . Hırvatistan'ın Pula kentindeki . Avrupa Atmalar Kış Atletizm Şampiyonası'nda Türk sporcuları başarılı olamazken , Rusya , altın , gümüş ve bronz madalyayla en başarılı ülke oldu . 10 MART Türkiye Kulüplerarası Kros Ligi'nde 1001 1001 sezonu şampiyonluğunu , erkeklerde İstanbul Büyükşehir Belediyesi , bayanlarda ise Yenimahalle Belediyesi kazandı . Masa Tenisi Süper Ligi'nde 1001 1001 sezonu şampiyonluklarını , erkeklerde KKTC Lefke Üniversitesi 45 puanla , bayanlarda ise Fenerbahçe , 44 puanla yenilgisiz olarak kazandı . 15 MART ( ) Genç Milli Futbol Takımı , İsmailiye kentindeki özel maçta Mısır'ı yendi . Ümit Milli Futbol Takımı , Antalya'daki özel maçta Polonya'ya yenildi . 16 50 HAZİRAN Antalya'daki 15 . Uluslararası Altın Ok Grand Prix Okçuluk Müsabakaları'nda Güney Kore , birincilik , ikincilik ve üçüncülükle en başarılı ülke olurken , Türk sporcuları dereceye giremedi . Yugoslavya'nın Subotica kentindeki 16 . Avrupa Gençler Grekoromen Güreş Şampiyonası'nda Türkiye , 65 kiloda Şeref Tüfenk ve 69 kiloda Selçuk Çebi ile altın , ayrıca gümüş madalya alarak , altın , 1'er de gümüş ve bronz alan Rusya'nın ardından . oldu . Macaristan'ın Györ kentindeki Avrupa Ümitler Judo Şampiyonası'nda Türk sporcuları dereceye giremezken Rusya , altın , gümüş ve bronz madalyayla en başarılı ülkeydi . 18 50 HAZİRAN İspanya'nın başkenti Madrid'deki Avrupa Kupası Tekvando Müsabakaları'nda Türkiye , dereceye giremezken , erkeklerde ve bayanlarda evsahibi İspanya . oldu . Edirne Sarayiçi'ndeki 641 . Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nde başpehlivanlığı , finalde Hasan Tuna'ya üstünlük sağlayan Savaş Yıldırım ilk kez kazandı . Yıldırım , daha sonra dopingli çıktı . İzmir'deki . Dünya Üniversiteler Halter Şampiyonası'nda Türkiye , erkekler 105 kiloda Talat Bayam ile altın , ayrıca 11 gümüş ve bronz madalyayla , 18 altın ve gümüş madalyası bulunan Çin Halk Cumhuriyeti'nin ardından . , bayanlarda da gümüş ve 10 bronz madalya kazanarak . oldu . Bayanlarda da Çin Halk Cumhuriyeti , 15 altın ve gümüş madalyayla ilk sırayı aldı . 51 Mayıs 50 Haziran Japonya ve Güney Kore'deki 16 . Dünya Kupası'nda , finalde Almanya'yı yenen Brezilya , . kez şampiyonluğu kazandı . Finallere 48 yıl aradan sonra katılan ( ) Milli Takım , grupta Brezilya'ya yenilip , Kosta Rika ile berabere kaldıktan sonra Çin Halk Cumhuriyeti'ni yenip , puan ve averajla . oldu ve . tura yükseldi . Milliler , . turda evsahibi Japonya , çeyrek finalde de Senegal'i aynı sonuçla yenerek yarı finalist oldu . Yarı finalde Brezilya'ya yenilen milli takım , daha sonra evsahibi Güney Kore'yi yenerek 5. Son maçta Hakan Şükür , kupa tarihinin en hızlı atılan golünü kaydetti . Kupanın gol krallığını , golle Brezilyalı Ronaldo elde ederken , kupanın karmasına Türk futbolcu girdi . 50 HAZİRAN At yarışlarında , İstanbul'daki 66 . Gazi Kupası Koşusu'nu , 1. SPOR / TEMMUZ Sporda 1001 yılının temmuz ayı , yurtiçi ve yurtdışı etkinlikler açısından nisbeten sönük geçerken , Türkiye , branşta kazanılan dünya ve Avrupa ikincilikleriyle yetindi . Finlandiya'daki Dünya Atıcılık Şampiyonası'nda Oğuzhan Tüzün , erkekler trapta . olurken , bu ülkedeki Avrupa Okçuluk Şampiyonası'nda ise bayanlarda Derya Sarıaltın , gümüş madalya kazandı . Ayrıca Japonya'daki Tekvando Dünya Kupası'nda da Türkiye , gümüş ve bronz madalya elde etti . Sporda temmuz ayının önemli olayları şöyle : 14 TEMMUZ Sezonun . Grand Slam mücadelesi olan 116 . Wimbledon Tenis Turnuvası'nda şampiyonlukları , tek erkeklerde Avustralyalı Lleyton Hewitt ile tek bayanlarda ABD'li Serena Williams ilk kez kazandı . ( Londra ) TEMMUZ Finlandiya'nın Lahti kentindeki 48 . Dünya Atıcılık Şampiyonası'nda Oğuzhan Tüzün , erkekler trapta . , Serdar Demirel de gençler 50 metre serbest tabancada . oldu . TEMMUZ Fransa'nın başkenti Paris'teki Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası Tenis Müsabakaları'nda İstanbul TED Kulübü bayan takımı 1. TEMMUZ Ukrayna'nın Odessa kentindeki . Avrupa Yıldızlar Grekoromen Güreş Şampiyonası'nda Türkiye , 41 kiloda Hüseyin Akgül ve 85 kiloda Sadun Bakır ile altın , ayrıca gümüş madalya ve 58 puanla . olurken , Rusya ise altın , 1'er de gümüş ve bronz madalya ve 66 puanla takım birinciliğini elde etti . TEMMUZ İstanbul'daki . Uluslararası Ümit Bayanlar Basketbol Turnuvası'nda Türkiye , maçını da kazanarak şampiyon olurken , Macaristan ise . oldu . TEMMUZ İstanbul'daki 16 . Uluslararası Boğaziçi Judo Turnuvası'nda Türkiye , bayanlarda birincilik , ikincilik ve üçüncülük , erkeklerde de 1'şer birincilik ve ikinciliğin yanısıra üçüncülük ile Gürcistan'ın ardından takım halinde . sırada yer aldı . TEMMUZ Portekiz'in Porto kentindeki Avrupa Dağ Koşusu'nda birincilikleri İsviçreli ve Rus sporcular alırken , Türkiye , erkeklerde Abdülkadir Türk ile bronz madalya elde etti . TEMMUZ Türkiye Deplasmanlı Sutopu . Ligi'nde 1001 1001 sezonu şampiyonluğunu , finalde Galatasaray'a üstünlük sağlayan Galatasaray kazandı . 11 15 TEMMUZ İstanbul'daki . Uluslararası Turgut Atakol Ümitler Basketbol Turnuvası'nda Rusya , yenilgiyle şampiyon olurken , ( ) Milli Takım 1. 14 TEMMUZ Yeni Zelanda'daki Okyanusya Futbol Şampiyonası'nda , finalde Avustralya'yı yenen evsahibi Yeni Zelanda şampiyon oldu . 10 14 TEMMUZ Tokat'taki Balkan Genç Bayanlar Voleybol Şampiyonası'nda Türkiye , finalde Yugoslavya'yı yenerek yenilgisiz şampiyonluğu kazandı . 11 14 TEMMUZ Avusturya'nın Linz kentindeki Avrupa Gençler Yüzme Şampiyonası'nda Türk sporcular başarılı olamazken , Rusya , 16 altın , 11 gümüş ve bronz madalyayla en başarılı ülke oldu . 11 14 TEMMUZ ABD'nin New Orleans kentindeki 15 . Dünya Ritmik Cimnastik Şampiyonası'nda Rusya , Ukrayna ve Yunanistan 1'er altın madalya kazandı . 16 ve 18 TEMMUZ ( ) Genç Milli Futbol Takımı , Romanya ile Ploieşti kentinde yaptığı özel maçlarda yenildi ve galip geldi . 16 19 TEMMUZ Japonya'nın başkenti Tokyo'daki Tekvando Dünya Kupası'nda Türkiye , gümüş ve bronz madalya alırken , evsahibi Güney Kore , altın , gümüş ve bronz madalyayla erkeklerde ve bayanlarda birinciliği elde etti . 16 10 TEMMUZ Yugoslavya'nın Vrsaç ve Novi Pazar kentlerindeki Balkan Yıldızlar Voleybol Şampiyonası'nda Türkiye , erkeklerde , bayanlarda da galibiyet alarak evsahibi Yugoslavya'nın ardından kategoride de . oldu . 10 TEMMUZ Romanya'nın Braşov kentindeki . Balkan Dağ Bisikleti Şampiyonası'nda Bilal Akgül altın madalya kazandı . 11 11 TEMMUZ Almanya'nın Stuttgart kentindeki 10 . Avrupa Genç Erkekler Basketbol Şampiyonası'nda Türkiye , galibiyet ve yenilgiyle . olup Dünya Şampiyonası'na katılma hakkı kazanırken , şampiyonluğu , finalde Slovenya'yı 64 61 yenen Hırvatistan , 5. Rusya'nın Perm kentindeki 54 . Avrupa Büyükler Boks Şampiyonası'nda Rusya , altın , 1'er de gümüş , bronz madalya ve 65 puanla takım birincisi olurken , Türkiye , 60 kiloda Selçuk Aydın ile bronz madalya kazandı ve puanla sıralamada 11. Rusya'nın başkenti Moskova'daki Avrupa Gençler ve Yıldızlar Masa Tenisi Şampiyonası'nda Türkiye , gençlerde erkeklerde 15 . ve bayanlarda 16 . , yıldızlarda da erkeklerde 16 . , bayanlarda da 18 . oldu . Almanya , altın ve bronz madalyayla birinciliği aldı . 16 11 TEMMUZ İspanya'nın Cadiz kentindeki Avrupa Plaj Hentbolu Şampiyonası'nda Türkiye , bayanlarda finalde Rusya'ya metre atışları sonucu yenilerek . sırayı alırken , erkeklerde ise . oldu . Jamaika'nın başkenti Kingston'daki Dünya Gençler Atletizm Şampiyonası'nda Türk sporcuları dereceye giremezken , ABD , altın , gümüş ve bronz , Kenya da altın , gümüş ve bronz madalyayla en başarılı ülkelerdi . 18 11 TEMMUZ İstanbul'daki Balkan Yıldızlar Badminton Şampiyonası'nda Türkiye , gümüş ve bronz madalya kazandı . 19 11 TEMMUZ İstanbul'daki Balkan Gençler Yüzme ve Atlama Şampiyonası'nda Türkiye , erkeklerde 145 , bayanlarda da 111 ve toplamda 466 puanla takım halinde birinciliği elde etti . 11 16 TEMMUZ Finlandiya'nın Oulu kentindeki 18 . Avrupa Büyükler Okçuluk Şampiyonası'nda Türkiye , bayanlar olimpik yayda Derya Sarıaltın ile gümüş madalya kazanırken , İtalya , altın ve bronz , Rusya da altın ve gümüş madalyayla ilk sırada yer aldı . 16 TEMMUZ Ümit Milli Futbol Takımı , Özbekistan ile başkent Taşkent'te yaptığı özel maçta , rakibine yenildi . 18 TEMMUZ Uluslararası 89 . Fransa Bisiklet Turu'nda birinciliği , ABD'li Lance Amstrong , . kez üstüste kazanırken , İspanyol Josepa Beloki . , Litvanyalı Raimundas Rumsas da . oldu . 15 18 TEMMUZ İstanbul'daki Balkan Büyükler Sutopu Şampiyonası'nda Türkiye . olurken , Romanya ve Bulgaristan ilk sırayı aldı . 18 TEMMUZ Türkiye Kulüplerarası . Atletizm Ligi'nde 1001 yılı şampiyonluğunu , erkeklerde 54 bin 459 , bayanlarda da 51 bin 166 puanla ENKA Spor kazandı . 19 ve 51 TEMMUZ ( ) Genç Milli Futbol Takımı , İstanbul'daki özel maçlarda , İsrail'i yendi ve yenildi . 19 51 TEMMUZ Litvanya'nın Klaipeda kentindeki . Dünya Sportif Aerobik Cimnastik Şampiyonası'nda Türk sporcuları başarılı olamazken , Romanya , 1'şer altın ve bronzun yanısıra de gümüş madalya aldı . SPOR / AĞUSTOS Sporda 1001 yılının ağustos ayında da Türkiye , atletizmde yıllardır özlenen tarihsel bir başarıya Süreyya Ayhan ile ulaştı . Almanya'nın Münih kentindeki Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda , bayanlarda 1500 metrede Süreyya Ayhan , sezonun dünyadaki en iyi derecesini koşarak altın madalya alırken , Türkiye'ye bu alandaki ilk altın madalyayı da getirmiş oldu . Başarılarını sürdüren Ayhan , bu kez ay sonunda Belçika'daki Golden League''e dahil Grand Prix yarışında daha iyi bir derece elde ederek uzak ara yine birinciliği kazandı . Bir başka başarı haberi de yelkenden geldi . Bayan yelkenci Tuğçe Subaşı , Hollanda'daki Dünya 4. ( ) Milli Futbol Takımı , Gürcistan'ı Trabzon'daki özel maçta yenerken , Monaco'da yapılan Avrupa Süper Kupa finalinde de zafer , İspanya'nın Real Madrid CF takımının oldu . Sporda ağustos ayının önemli olayları şöyle : 16 AĞUSTOS Estonya'nın başkenti Tallinn'deki Avrupa 460 Sınıfı Yelken Şampiyonası'nda , Selim Kalkış Kaan Özgönenç ekibi , 58 sporcu içinde 11 . sırayı aldı . 18 AĞUSTOS Portekiz'in Porto kentindeki Avrupa Optimist Sınıfı Yelken Şampiyonası'nda 165 sporcu içinde Güneycan Kaptan 50 . , ve Tuğkan Kandemir de 51 . oldu 15 AĞUSTOS İngiltere'nin Manchester kentindeki 16 . İngiliz Uluslar Topluluğu Oyunları'nda Avustralya , 81 altın , 61 gümüş ve 61 bronz madalyayla . , İngiltere , 54 altın , 51 gümüş ve 60 bronz madalyayla . , Hindistan da 51 altın , 11 gümüş ve 19 bronz madalyayla . oldu . 16 AĞUSTOS Almanya'nın başkenti Berlin'deki 16 . Avrupa Yüzme , Atlama ve Senkronize Yüzme Şampiyonası'nda Türk sporcuları finale kalamazken , evsahibi Almanya , 15 altın , 11 gümüş ve bronz madalyayla . , Rusya , 11 altın , gümüş ve bronz madalyayla . ve İtalya da 6'şer altın ve bronzun yanısıra gümüş madalyayla . oldu . Şampiyonada Alman bayan yüzücü Fransziska Van Almsick , altın madalya kazanmayı başardı . Litvanya'nın Vilnius ve Alytus kentlerindeki . Avrupa Ümit Erkekler Basketbol Şampiyonası'nda Türkiye , galibiyet ve yenilgi alarak . olurken , şampiyonluğu , finalde İspanya'yı 66 65 yenen Yunanistan , 5. Hırvatistan'ın başkenti Zagreb'deki . Avrupa Ümit Bayanlar Basketbol Şampiyonası'nda Türkiye , galibiyet ve yenilgiyle . olurken , şampiyonluğu , finalde Rusya'yı 66 64 yenen Çek Cumhuriyeti , 5. AĞUSTOS Litvanya'nın başkenti Vilnius'daki . Avrupa Yıldızlar Serbest Güreş Şampiyonası'nda Türkiye , 65 kiloda Ercan Yoldaş ile altın , ayrıca gümüş madalya kazanarak , takım halinde 50 puanla Rusya ve Gürcistan'ın ardından . oldu . Voleybolda Hong Kong'daki 10 . Dünya Bayanlar Grand Prix Turnuvası'nda şampiyonluğu , finalde evsahibi Çin Halk Cumhuriyeti'ni yenen Rusya , . kez kazanırken , Almanya da Brezilya'yı yenerek 5. FINA tarafından bu yıl ilk kez Yunanistan'ın Patras kentinde düzenlenen Erkekler Dünya Sutopu Ligi'nde ilk şampiyonluğu , finalde İspanya'yı 10 yenen Rusya kazanırken , Macaristan da evsahibi Yunanistan'ı 15 yenerek 5. AĞUSTOS Yunanistan'ın Gümülcine kentindeki . Balkan Ümitler ve Gençler Judo Şampiyonası'nda Türkiye , ümit bayanlar 44 kiloda Özden Türedi ile altın , ayrıca gümüş ve bronz madalya aldı . Yunanistan'ın Kavala kentindeki Balkan Yıldızlar Atletizm Şampiyonası'nda Türkiye , 5'er altın ve bronzun yanısıra gümüş madalya kazanarak takım halinde bayanlarda . ve erkeklerde . oldu . 11 AĞUSTOS yna'nın Lvov kentindeki . Avrupa Yıldızlar Boks Şampiyonası'nda Türkiye , 51 kiloda Ali Boğucu ve 60 kiloda Gökhan Üstüner ile gümüş madalya kazandı . 11 AĞUSTOS Almanya'nın Münih kentindeki 18 . Avrupa Atletizm Şampiyonası'nda , bayanlar 1500 metrede Süreyya Ayhan , altın madalya kazanarak tarihe geçti . Türkiye , madalya klasmanında 16 . sırayı alırken , Rusya , altın , gümüş ve bronz , İngiltere , altın , gümüş ve bronzla en başarılı ülkeler oldu . 11 AĞUSTOS Çek Cumhuriyeti'nin Nymburk kentindeki . Dünya Gençler ve Yıldızlar Okçuluk Şampiyonası'nda Türkiye madalya alamazken , ABD , altın ile 1'er gümüş ve bronz , Güney Kore de altın , gümüş ve bronz madalyayla en başarılı ülkelerdi . 11 AĞUSTOS Finlandiya'nın başkenti Helsinki'deki Uluslararası Helsinki Bayanlar Basketbol Turnuvası'nda Türkiye , maçını da yitirerek sonuncu oldu . Yugoslavya'nın başkenti Belgrad'daki Uluslararası Belgrad Zepter Erkekler Basketbol Turnuvası'nda Türkiye , galibiyet ve yenilgiyle . sırayı aldı . 10 11 AĞUSTOS İzmir'deki . Avrupa Kuraş Judo Şampiyonası'nda Türkiye , altın , gümüş ve bronz madalyayla en başarılı ülke oldu . 15 AĞUSTOS İzmir'in Çeşme ilçesindeki Avrupa Finn Sınıfı Yelken Şampiyonası'nda İngiltere , gençler ve büyüklerde altın madalya kazanırken , Ali Enver Adakan , büyüklerde 10 . sırayı aldı . 15 16 AĞUSTOS Bulgaristan'ın Varna kentindeki Uluslararası Varna Yazı Bayanlar Voleybol Turnuvası'nda Türkiye , galibiyet ve yenilgi alarak 5. 15 ve 16 AĞUSTOS ( ) Genç Milli Futbol Takımı , İstanbul'daki özel maçlarda Rusya'ya yenildi ve galip geldi . 15 18 AĞUSTOS Brezilya'nın Belo Horizente ve Recife kentlerindeki 15 . Dünya Erkekler Süper Voleybol Ligi'nde şampiyonluğu , finalde evsahibi Brezilya'yı yenen Rusya , ilk kez kazanırken , İtalya'yı yenen Yugoslavya da 5. SPOR / MAYIS Sporda 1001 yılının mayıs ayında da Türkiye , Avrupa Şampiyonalarındaki başarılarını sürdürerek , branşta Avrupa Şampiyonluğu birden kazandı . Azerbaycan'daki Avrupa Büyükler Serbest Güreş Şampiyonası'nda 60 kiloda Arif Kama , Estonya'daki Avrupa Büyükler Karate Şampiyonası'nda bayanlarda Yıldız Aras , Slovenya'daki Avrupa Büyükler Judo Şampiyonası'nda da erkekler 81 kiloda Irakli Uznadze'nin yanısıra Samsun'daki Avrupa Büyükler Tekvando Şampiyonası'nda milli sporcular , erkeklerde , bayanlarda ise altın madalyanın sahibi oldu . Ayın ilk haftasında Galatasaray , Birinci Süper Futbol Ligi'nde 15 . şampiyonluğunu kazanıp . yıldızı takmaya hak kazanırken , UEFA Kupası , Hollanda'nın Feyenoord Rotterdam takımının . , Avrupa Şampiyonlar Ligi mücadelesi de İspanya'nın Real Madrid CF takımının . şampiyonluğuyla noktalandı . 16 . Dünya Kupası finallerine hazırlanan ( ) Milli Futbol Takımı , Hong Kong'daki özel maçlarında 1'er galibiyet ve yenilgi aldı . Sporda Mayıs ayının önemli olayları şöyle : 18 MAYIS İstanbul'daki 16 . Uluslararası Ahmet Cömert Boks Turnuvası'nda Türkiye , erkeklerde birincilik , ikincilik ve üçüncülükle . , bayanlarda da birincilik , ikincilik ve de üçüncülükle Rusya'nın ardından . oldu . 51 MAYIS İzmir'deki 59 . Avrupa Bant Bilardo Şampiyonası'nda Belçika , Danimarka ve İsveçli sporcular ilk sırayı alırken , Tayfun Taşdemir . oldu . Azerbaycan'ın başkenti Bakü'deki 45 . Avrupa Büyükler Serbest Güreş Şampiyonası'nda Türkiye , altın ve bronz madalyayla 45 puan alarak takım halinde 5. Altın madalyayı 60 kiloda Arif Kama , bronz madalyaları ise 110 kiloda Zekeriya Güçlü ve 96 kiloda Fatih Çakıroğlu elde etti . altın ve bronz madalyayla 56 puan toplayan Rusya , takım sıralamasında . , 48 puanlı Gürcistan ise . oldu . MAYIS 111 . İngiltere Federasyon Kupası'nda şampiyonluğu , finalde FC Chelsea'yi yenen Arsenal , . kez kazandı . ( Cardiff Galler ) Birinci Süper Futbol Ligi'nin 44 . sezonunda Galatasaray , 68 puanla ilk sırada yer alıp 15 . kez şampiyonluğu kazanırken , formasına yıldız takma hakkını da elde etti . Fenerbahçe ise 65 puanla . , Beşiktaş ise 61 puanla . sırayı aldı . Yimpaş Yozgatspor , Çaykur Rizespor ve Antalyaspor ise ligden düşen ekipler oldu . Gol krallığını 11'er golle Galatasaraylı Arif Erdem ile Beşiktaşlı İlhan Mansız paylaştı . MAYIS Estonya'nın başkenti Tallinn'deki 56 . Avrupa Büyükler Karate Şampiyonası'nda Türkiye , Yıldız Aras ile altın , Zeynel Çelik ile de gümüş madalya kazanarak , takım halinde . olurken , takım birinciliğini altın , gümüş ve bronz madalyayla Fransa elde etti . Basketbolda 45 . Avrupa Erkekler Ligi'nde 1001 1001 sezonu şampiyonluğunu , İtalya'nın Bologna kentindeki finalde , İtalyan Kinder Bologna'yı 89 85 yenen Yunan Panathinaikos BSA Atina , . kez kazandı . Panathinaikoslu İbrahim Kutluay , final maçında attığı 11 sayıyla yıldızlaştı . MAYIS Macaristan'ın Szeged kentindeki uluslararası kürek yarışmalarında Türkiye , 4'er birincilik , ikincilik ve üçüncülük kazanarak büyük bir başarıya imza attı . MAYIS Belçika'nın başkenti Brüksel'deki . Dünya Yarı Maraton Şampiyonası'nda Türk sporcuları başarılı olamazken , birincilikleri , erkeklerde Kenyalı Paul Kosgei , bayanlarda ise Etiyopyalı Berhane Adere kazandı . Takım birinciliklerini de Kenya elde etti . İstanbul'daki . Uluslararası Yılmaz Sazak Yaş Grupları Atletizm Yarışmaları'nda Türk atletler , kategoride birinciliği kazandı . MAYIS Futbolda 44 . UEFA Kupası'nı , Hollanda'nın Rotterdam kentindeki finalde , Alman BV Borussia Dortmund'u yenen Hollanda'nın Feyenoord Rotterdam takımı , 18 yıl aradan sonra . kez kazandı . 11 . Bayanlar Basketbol Birinci Ligi'nde 1001 1001 sezonu şampiyonluğunu , finalde BOTAŞ Spor'a üstünlük sağlayan Fenerbahçe , . kez kazandı . 10 MAYIS Samsun'daki Avrupa 14 . Erkekler ve 15 . Bayanlar Tekvando Şampiyonası'nda Türkiye , erkeklerde altın , gümüş , bayanlarda da altın , gümüş , bronz madalya kazanarak erkeklerde ve bayanlarda takım şampiyonluğunu elde etti . 10 MAYIS Almanya'nın Suhl kentindeki Uluslararası Gençler Trap Skeet Atıcılık Yarışmaları'nda Türkiye , birincilik ve ikincilik kazandı . 16 11 MAYIS İsveç'teki 66 . Dünya Buz Hokeyi Şampiyonası'nda , finalde Rusya'yı yenen Slovakya , ilk kez şampiyon olurken , evsahibi İsveç de Finlandiya'yı yenerek 5. 11 MAYIS Çek Cumhuriyeti'nin Brno kentindeki 19 . Avrupa Erkekler Bahar Kupası Voleybol Turnuvası'nda Türkiye , 5'er galibiyet ve yenilgi alarak . oldu . 11 MAYIS Hentbolda Türkiye Kupası'nı , erkeklerde , finalde Çankaya Belediyesi'ni 55 50 yenen lig şampiyonu ASKİ Spor , bayanlarda ise finalde Anadolu Üniversitesi'ni 15 16 yenen lig şampiyonu TMO Spor kazandı . 11 MAYIS Macaristan'ın Kecksemeti kentindeki . Dünya Yıldızlar Boks Şampiyonası'nda Türkiye , altın ve bronz madalya kazanarak , 15 puanla takım halinde . oldu . Rusya , 55 puan ve altın , gümüş ve bronz madalyayla takım birinciliğini elde etti . 10 11 MAYIS Yunanistan'ın başkenti Atina'daki Uluslararası Akropolis Yüzme Turnuvası'nda Türkiye , 1'er birincilik ve üçüncülüğün yanısıra de ikincilik kazandı . 11 11 MAYIS Konya'daki . Uluslararası Gençler Serbest ve Grekoromen Erkek ve Bayan Güreş Turnuvası'nda Türkiye , erkeklerde 11 , bayanlarda da sıklette birinci olarak , takım halinde de her kategoride birinciliği aldı . Masa tenisinde Türkiye Kupası'nı , bayanlarda Anadolu Üniversitesi , erkeklerde de KKTC Lefke Avrupa Üniversitesi kazandı . ( İstanbul ) 15 MAYIS Futbolda 46 . Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde şampiyonluğu , İskoçya'nın Glasgow kentindeki finalde , Alman TSV Bayer 04 Leverkusen'i yenen İspanyol Real Madrid CF , . kez kazandı . 11 18 MAYIS Hırvatistan'ın Poreç kentindeki 19 . Avrupa Bayanlar Bahar Kupası Voleybol Turnuvası'nda Türkiye , finalde Azerbaycan'ı yenerek şampiyonluğu kazandı . Türkiye , turnuva süresince yaptığı maçtan da galip ayrıldı . 15 18 MAYIS Bulgaristan'ın başkenti Sofya'daki Balkan Havalı Silahlar Atıcılık Şampiyonası'nda Türkiye , gümüş ve bronz madalya kazandı . 16 19 MAYIS Slovenya'nın Maribor kentindeki Avrupa Büyükler Judo Turnuvası'nda Türkiye , erkeklerde 81 kiloda Iraklı Uznadze ile altın madalya kazanıp takım halinde . sırayı alırken , Fransa da altın , gümüş ve bronz madalyayla en başarılı ülke oldu . 16 19 MAYIS Avrupa Erkekler Voleybol Şampiyonası elemelerinin ilk devresinde Türkiye , galibiyet ve yenilgiyle grubunda puanla . sırada yer aldı . Samsun'daki . Uluslararası Yıldızlar Serbest ve Grekoromen Erkekler ve Bayanlar Güreş Turnuvası'nda Türkiye , kategoride toplam 11 birincilik elde ederken , takım halinde de birinci oldu . 18 19 MAYIS Tunus'taki Uluslararası Atletizm Yarışmaları'nda Türkiye , bayanlar bin metrede Elvan Abeylegesse ( Ümitler Avrupa Rekoru kırdı ) ve yüksek atlamada Candeğer Kılınçer ile birincilik , de ikincilik aldı . 19 MAYIS Hentbolda bayanlar Avrupa kupalarında şampiyonlukları , Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde , finalde Macar Herz FTC Budapeşte'ye 15 16 ve 16 11 üstünlük sağlayan Makedon Kometal DP Üsküp , EHF Kupası'nda Macar Györi Grabplast ETO'ya 15 50 ve 56 15 üstünlük sağlayan Danimarka'nın Ikast Bording EH takımı , Avrupa Çalenç Kupası'nda Alman BSV Buxtehude'ye 55 15 ve 51 15 üstünlük sağlayan Rumen Universitatea Remin Deva , Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nda da Rumen CS Oltchim Valcea'ya 16 51 ve 18 10 üstünlük sağlayan Rus HC Lada Toljatti kazandı . 16 10 MAYIS Belarus'un başkenti Minsk'teki Avrupa Erkekler ve Karışık Çiftler Vücut Geliştirme Şampiyonası'nda Türk sporcuları başarılı olamazken Ukrayna , altın ve bronz madalya kazanarak en başarılı ülke oldu . 18 ve 10 MAYIS ( ) Genç Milli Futbol Takımı Rusya'ya , Burdur'daki özel maçta yenilirken , Serik'teki karşılaşma berabere tamamlandı . 10 15 MAYIS ( ) Milli Futbol Takımı , Hong Kong'taki ilk özel maçında Hong Kong Lig Karması'nı Hasan Şaş ve Hakan Şükür'ün golleriyle yendi , . maçta ise Güney Afrika Cumhuriyeti'ne yenildi . 15 MAYIS Bayan ( ) Milli Futbol Takımı , . Dünya Kupası Avrupa . Kategori Eleme Grubu'nda . maçında , başkent Budapeşte'de Macaristan'a yenildi . 11 15 MAYIS Yunanistan'ın başkenti Atina'daki Uluslararası Gençlik Kupası Okçuluk Turnuvası'nda Türkiye , ikincilik , de üçüncülük kazandı . 11 16 MAYIS Erkeklerde Slovenya'nın başkenti Ljubljana , bayanlarda da Belarus'un Baranovici kentindeki Avrupa Gençler Voleybol Şampiyonası elemelerinde Türkiye , erkeklerde puanla . olup elenirken , bayanlarda puanla . olup finallere kaldı . 14 16 MAYIS Kastamonu'daki . Avrupa Gençler Hentbol Şampiyonası Eleme Grubu'nda Türkiye , erkeklerde puanla . , bayanlarda ise puansız . olarak elendi . 15 16 MAYIS Atletizmde Portekiz'in başkenti Lizbon'daki Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası yarışmalarında , Rus SC Luch Moskova , erkeklerde 165 , bayanlarda da 158 puanla şampiyon oldu . 16 MAYIS Badminton Süper Ligi'nde 1001 1001 sezonu şampiyonluğunu , EGO Spor yenilgisiz olarak üstüste . kez kazandı . 19 MAYIS ( ) Genç Milli Futbol Takımı , Romanya ile Kırklarelin'nde yaptığı özel maçta galip geldi . SPOR / HAZİRAN Sporda 1001 yılının haziran ayı , futbolda kazanılan dünya üçüncülüğü nedeniyle Türk spor tarihi açısından bir dönüm noktası oldu . Japonya ve Güney Kore'de düzenlenen 16 . Dünya Kupası finallerine , 48 yıl aradan sonra . kez katılan ( ) Milli Takım , grupta puan toplayarak averajla çıktığı . turda evsahibi ülke Japonya , çeyrek finalde de Senegal'i yenerek yarı finale yükselirken , şanssızca yitirilen bir Brezilya yarı final maçının ardından bir diğer evsahibi ülke Güney Kore'yi yenerek kazandığı üçüncülükle , Türk spor tarihinin en büyük başarılarından birine imza attı . Milli takım ve futbolcular , neredeyse tüm bir yıl dünyanın her köşesinde kendilerinden oldukça fazla sözettirdi . Kupada şampiyonluğu ise finalde Almanya'yı yenen Brezilya , . kez kazanırken , kupanın yıldızı Ronaldo da gol krallığını elde etti . Basketbol Birinci Liglerinde sezon , erkeklerde Efes Pilsen ve bayanlarda Fenerbahçe'nin zaferiyle sonuçlanırken , ABD Profesyonel Basketbol Ligi'nde ( NBA ) Los Angeles Lakers , üstüste . kez şampiyon oldu . Sporda haziran ayının önemli olayları şöyle : 19 HAZİRAN Almanya'nın Whyl kentindeki Uluslararası Grand Prix Büyükler Okçuluk Yarışmaları'nda Türkiye , bayanlarda ikincilik ve üçüncülük kazandı . HAZİRAN Binicilikte , İstanbul'daki Atatürk Kupası Engel Atlama Yarışması'nı Sencer Horasan , Dundee 51 adlı atıyla kazandı . HAZİRAN 56 . Erkekler Basketbol Birinci Ligi'nde 1001 1001 sezonu şampiyonluğunu , finalde Ülkerspor'a üstünlük sağlayan Efes Pilsen , . kez kazandı . 50 HAZİRAN Çek Cumhuriyeti'nin Havirov kentindeki Dünya 18 . Erkekler ve . Bayanlar Gençler Halter Şampiyonası'nda Türkiye , erkeklerde altın , gümüş ve bronz , bayanlarda da gümüş ve bronz madalya kazanarak , takım halinde Rusya'nın ardından her kategoride de . oldu . HAZİRAN Kazakistan'ın başkenti Astana'daki 10 . Dünya Kupası Boks Müsabakaları'nda milli takım , 1'er galibiyet ve yenilgiyle grupta . olup elenirken , şampiyonluğu ise finalde evsahibi Kazakistan'ı 19 16 ( ) yenen Küba kazandı . HAZİRAN İstanbul'daki 56 . Uluslararası Cezmi Or Atletizm Yarışmaları'nda Türk sporcular , 10 birincilik , ikincilik ve de üçüncülük kazanırken , bin metre bayanlarda Elvan Abeylegesse , Ümitler Avrupa Rekoru kırdı . 16 HAZİRAN Sezonun . Grand Slam mücadelesi olan 95 . Fransa ( Roland Garros ) Açık Tenis Turnuvası'nda şampiyonlukları , tek bayanlarda ABD'li Serena Williams , tek erkeklerde de İspanyol Alberto Costa ilk kez kazandı . HAZİRAN . Bayanlar Futbol Ligi'nde 1001 1001 sezonu şampiyonluğunu , Eskişehir'deki finalde Samsungücü'nü yenen Zeytinburnuspor ilk kez kazandı . HAZİRAN . Avrupa Bayanlar Hentbol Şampiyonası play off baraj müsabakalarında Türkiye , İspanya'ya 51 15 ve 18 16 yenilerek elendi . ( Kastamonu Torrent ) Profesyonel boksta dünya ağır sıklet şampiyonluğu unvan maçında İngiliz Lennox Lewis , ABD'li Mike Tyson'ı . raundda nakavtla yenerek WBA ve IBF unvanlarını korudu . ( Memphis ABD ) 15 HAZİRAN ABD Profesyonel Basketbol Ligi'nde ( NBA ) 56 . sezonunda şampiyonluğu , finalde New Jersey Nets'e üstünlük sağlayan Los Angeles Lakers , . kez üstüste ve toplamda 14 . kez kazandı . 11 15 HAZİRAN ABD'nin Berkeley kentindeki . Dünya Üniversiteler Tekvando Şampiyonası'nda Türkiye , 58 kiloda bayanlarda Hamide Bıkçın Tosun ve erkeklerde Kıvanç Dinçsalman ile altın , ayrıca 1'er gümüş ve bronz madalya kazandı . 15 15 HAZİRAN Trabzon'daki . Uluslararası Gençler Boks Turnuvası'nda Türk sporcular , 11 birincilik elde etti . 14 15 HAZİRAN Bosna Hersek'in başkenti Saraybosna'daki Balkan Büyükler Judo Şampiyonası'nda Türkiye , bronz madalya aldı . 15 16 HAZİRAN Arnavutluk'un başkenti Tiran'daki 16 . Avrupa Gençler Serbest Güreş Şampiyonası'nda Türkiye , erkeklerde 58 kiloda Erhan Bakır , 85 kiloda Serhat Balcı ve 110 kiloda Recep Kara ile altın , ayrıca gümüş ve bronz madalya kazanarak takım halinde birinciliği elde etti . 19 11 HAZİRAN Çanakkale'deki 55 . Balkan Açık Optimist Şampiyonası'nda Türkiye , erkeklerde ilk , Yunanistan da bayanlarda ilk sırayı alarak takım halinde . oldu . 19 15 HAZİRAN 16 . Türkiye Deplasmanlı Tenis . Ligi'nde , erkeklerde ve bayanlarda İstanbul TED Kulübü şampiyonluğu kazandı . ( İstanbul ) 11 15 HAZİRAN Macaristan'ın Györ kentindeki 14 . Avrupa Kulüplerarası Karate Şampiyonası'nda Bakırköy Belediyesi , genç erkeklerde katada . , kumitede . olurken , Kayseri Altınokspor ile Gaziosmanpaşa Belediyesi , genç erkeklerde katada 5. Fransa'nın Annecy kentindeki 15 . Avrupa Uluslar Kupası Atletizm Yarışmaları'nda , erkeklerde İngiltere 111 puanla . , bayanlarda da Rusya , 111. kez şampiyonluğu elde etti . Atletizmde Avrupa Uluslar Kupası . Lig ( ) Grubu'nda bayanlarda Türkiye , 46 puanla . olup . Lig'e düşerken ( Banska Bystrica Slovakya ) , Yugoslavya'nın başkenti Belgrad'daki . Lig ( ) Grubu'nda , erkeklerde 149. olarak ligde kaldı . Rusya'nın Khasavjurt kentindeki Uluslararası Büyükler Chamil Oumakhanov Serbest Güreş Turnuvası'nda Türkiye , 1'er birincilik ( 60 kilo Harun Doğan ) , ikincilik ve üçüncülük kazandı . 11 15 HAZİRAN Kanada'nın Edmonton kentindeki . Dünya Üniversiteler Serbest Güreş Şampiyonası'nda Türkiye , altın ( 64 kilo Fahrettin Özata ve 110 kiloda Fatih Çakıroğlu ) ve gümüş ( 96 kilo Osman Özgün ) madalya ve 56 puanla , takım halinde İran ve ABD'nin ardından . oldu . 16 19 HAZİRAN Kanada'nın Edmonton kentindeki . Dünya Üniversiteler Grekoromen Güreş Şampiyonası'nda Türkiye , 66 kiloda Bünyamin Emik ve 84 kiloda Nazmi Avluca ile altın , ayrıca bronz madalya kazandı ve 56 puanla , 61 puanı bulunan İran'ın ardından takım halinde 1. 14 50 HAZİRAN Makedonya'nın Ohrid kentindeki . Balkan Olimpik Günleri'nde Türkiye , altın ve bronz madalya kazandı . TÜRKİYE / TEMMUZ MHP Genel Başkanı , Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli'nin Kasım'da erken genel seçim yapılması önerisi hızlı gelişmelerin başlangıç noktası oldu . Temmuz ayının gelişmeleri şöyle : TEMMUZ Başbakan Ecevit'in hastalığından kaynaklanan Başbakanlık'tan çekilsin tartışması sürerken , Ecevit , düzenlediği basın toplantısında , Çekilmemi isteyenler , beni düşürebilirler dedi . TEMMUZ Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli , partisinin Bursa il teşkilatınca Keles ilçesinde düzenlenen , 11 . Kocayayla Türkmen Kurultayı''nda , Kasım'da erken seçim yapılmasını önerdi . TEMMUZ Başbakan Ecevit , aralarında soğukluk olduğu belirtilen Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan ile görüştü . Başbakanlık Resmi Konutu'nda yapılan görüşme , saat sürdü . Başbakanlık Merkez Binası'na geçen Özkan , hükümetteki görevinden ve DSP'den istifa ettiğini açıkladı . Özkan'ı Kültür Bakanı İstemihan Talay , Devlet Bakanı Mustafa Yılmaz , Devlet Bakanı Recep Önal ve Devlet Bakanı Hasan Gemici istifaları izledi . Ardından da milletvekili istifaları başladı . Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli , DSP'de yaşanan istifaların koalisyonu bozmayacağını söyledi . Bahçeli , Kabineye yeni bakanlar atanır , koalisyon sürer dedi . TEMMUZ Hüsamettin Özkan'dan boşalan Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı'na Devlet Bakanı Şükrü Sina Gürel atandı . Devlet bakanlıklarına Tayfun İçli ve Zeki Sezer , Kültür Bakanlığı'na ise Suat Çağlayan atandı . 10 TEMMUZ Devlet Bakanı Kemal Derviş ile eski Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan , Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı Prof . Dr . Celal Göle'nin evinde bir araya geldiler . Hüsamettin Özkan , Şimdi duygusallık da bitti , söz de bitti . DSP'den kopması için kimseye telefon etmedim . Bu olaylar benim istemim dışında oldu dedi . Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Bahçeli , erken seçim önerisiyle , demokrasi dışı hükümet tezgahlayanların yapmak istediği sivil darbeyi önlediğini söyledi . Dışişleri Bakanı İsmail Cem ve Milli Eğitim Bakanı Metin Bostancıoğlu , görevlerinden ve DSP'den istifa ettiler . 11 TEMMUZ Devlet Bakanı Derviş , Başbakan Ecevit'in isteği üzerine istifa ettiğini belirterek , Daha sonra , Cumhurbaşkanı ve Başbakan'ın ricaları üzerine istifamın işleme konulmamasını rica ettim dedi . 11 TEMMUZ Başbakan Ecevit , seçimin normal zamanda yapılması durumunda partideki göreviyle ilgili bazı projeleri düşündüğünü belirterek , aşamaya geldiğinde açıklanabilirdi , ama şu aşamada görevimin başındayım ve görevimin başında kalmaya mecburum . Çünkü , başka bir takım süreçleri gerçekleştirmek için zaman yok dedi . Ecevit , DSP'den istifaların artması ve koalisyonun güvenoyu sınırının altına düşmesi halinde , hükümetten ayrılmak zorunda kalacağını söyledi . Metin Bostancıoğlu'nun istifasıyla boşalan Milli Eğitim Bakanlığı'na Kırklareli Milletvekili Necdet Tekin , Hasan Gemici'nin istifasıyla boşalan Devlet Bakanlığı'na Ankara Milletvekili Melda Bayer , Mustafa Yılmaz'ın istifasıyla boşalan Devlet Bakanlığı'na ise Denizli Milletvekili Mehmet Kocabatmaz getirildi . Başbakan Yardımcısı Şükrü Sina Gürel , Dışişleri Bakanlığı görevini de üstlendi . 15 TEMMUZ Türk şiirinin büyük ustalarından , Şiirlerin Efendisi Ece Ayhan , İzmir Büyükşehir Belediyesi Eşrefpaşa Hastanesi'nde vefat etti . 15 TEMMUZ DSP'de istifalar hızlandı . DSP'den ayrılan milletvekili sayısı 55'e ulaştı . ANAP Genel Başkanı , Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz , hükümetin artık seçim hükümetine dönüştüğüne belirterek , AB yasalarının çıkarılması durumunda mümkün olan en erken tarihte seçime varız dedi . 16 TEMMUZ DSP'den milletvekili daha istifa etti . Koalisyon hükümeti , Meclis'teki güvenoyu desteğini yitirdi . 16 TEMMUZ Ayın başından itibaren süren çöl sıcakları ölümlere neden oldu . Antalya ve Adapazarı'nda , kişi aşırı sıcaktan kaynaklanan tansiyon düşmesi ve güneş çarpması sonucu hayatını kaybetti . 18 TEMMUZ Cumhuriyet'in kurucularından İsmet İnönü'nün damadı ve bir dönemin önemli tanıklarından Gazeteci Yazar , eski kontenjan senatörü Metin Toker vefat etti . 11 TEMMUZ Başbakan Ecevit , seçimlerde AK Parti'nin birinci olması ve HADEP'in barajı aşması durumunda ülkede rejim sorunu yaşanabileceğini söyledi . 11 TEMMUZ DSP'den istifalar , Meclis'te de temsil edilen yeni bir parti oluşumuna dönüştü . Yeni Türkiye Partisi , İsmail Cem'in genel başkanlığında 65 milletvekilinin katılımıyla kuruldu . 15 TEMMUZ Yurtta etkili olan sağanak yağışlar nedeniyle , Yozgat'ın Şefaatli ve Yerköy , Çorum'un Sungurlu ilçeleri ve Kars , Tokat , Sakarya ve Sivas'ta toplam 11 kişi hayatını kaybetti . Başbakan Ecevit , hemen tüm partilerin erken genel seçim konusunda birleştiğini belirterek , Bizim tek başımıza erken genel seçime karşı çıkmamızın bir anlamı kalmadı dedi . 15 TEMMUZ Sağanak yağışların ardından Rize , Yozgat , Çorum , Tokat , Kars ve Muş'ta ölenlerin sayısı 55'e ulaştı . 18 TEMMUZ Kocaeli'nin Körfez ilçesindeki Akçagaz LPG dolum tesislerinde yangın çıktı . 1. 51 TEMMUZ TBMM , erken genel seçimin Kasım 1001 tarihinde yapılmasını kararlaştırdı . Sadece DSP'nin karşı çıktığı erken genel seçim kararı 61 ret oyuna karşılık , 449 kabul oyuyla alındı . TÜRKİYE / AĞUSTOS AB'ye uyum çerçevesinde tarihi adımlar atıldı . İdam cezası kaldırıldı , ana dilde yayın ve öğrenime izin verildi . TSK'nın komuta kademesinde değişiklikler oldu , siyasi çalışmaları tartışılan Kemal Derviş görüşme maratonunu sonlandırarak CHP'ye katıldı . Ağustos ayının gelişmeleri şöyle : AĞUSTOS Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel , AK Parti hakkında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu . Başsavcılık , Yüksel'in yaptığı suç duyurusu üzerine AK Parti hakkında laik devlet düzenini bozmaya yönelik eylemlerin odağı haline geldiği iddiasıyla inceleme başlattı . AĞUSTOS YDP Olağanüstü Büyük Kongresi toplandı . Kongrede , işadamı Cem Uzan'ın genel başkan adaylığı , divan tarafından kabul edilmedi . YDP'nin eski Genel Başkanı Hasan Celal Güzel'in de aday olduğu kongrede , genel başkanlığa , eski Genel Sekreter ve Genel Başkan Vekili Mehmet Ali Akgül seçildi . Diyarbakır DGM , AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın TCK'nın 511 . maddesinin . fıkrasından aldığı mahkumiyet kararının adli sicil kaydından silinmesi istemini reddetti . TBMM'nin Kasım 1001 tarihinde erken genel seçim yapılmasına ilişkin kararı Resmi Gazete'de yayımlandı . Adalet Bakanlığı il ve ilçe seçim kurulu başkanı olan hakimlerin adli tatil izinlerini iptal etti . AĞUSTOS AB'ye uyum çerçevesinde tarihi adımlar atıldı . TBMM'de kabul edilen yasayla , savaş ve yakın savaş tehdidi dışında idam cezası kaldırıldı , Kürtçe de dahil farklı ana dil ve lehçede yayına izin verildi , ana dilde öğrenim serbest bırakıldı , azınlık vakıflarına gayrimenkul edinme , kendi taşınmazları üzerinde tasarrufta bulunma hakkı tanındı . TSK'nın komuta kademesinde değişiklikler oldu . Yüksek Askeri Şura kararlarıyla Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu emekli oldu , yerine Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hilmi Özkök atandı . Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman Kara Kuvvetleri Komutanlığı'na , Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Orgeneral Şener Eruygur da Jandarma Genel Komutanlığı'na getirildi . Iğdır'ın Hakmehmet Köyü'nde Ermeniler tarafından katledilen 51 Türk'ün anısına yaptırılan Soykırım Anıtı açıldı . AĞUSTOS Erken genel seçim kararı nedeniyle , Anayasa gereği , partili olmayan bakan olarak Adalet Bakanlığı'na Prof . Dr . Aysel Çelikel , İçişleri Bakanlığı'na Muzaffer Ecemiş , Ulaştırma Bakanlığı'na Prof . Dr . Naci Kınacıoğlu atandı . DSP Grup Başkanvekili Emrehan Halıcı , Devlet Bakanı Kemal Derviş'i , hükümette kalma ya da yeni siyasi oluşumlar içinde bulunma konusundaki tercihini bir an önce yapmaya çağırdı . YSK'nın 15 siyasi partinin seçimlere katılabileceğine ilişkin kararı Resmi Gazete'de yayımlandı . AĞUSTOS Kasım 1001'de yapılacak milletvekili genel seçimlerine ilişkin seçim takvimi Resmi Gazete'de yayımlandı . Türkiye Şişe ve Cam Fabrikaları A. Türkiye'nin 49 . partisi Yeni Yüzler Partisi kuruldu . AĞUSTOS Yaşar Okuyan , Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'ndan istifa etti , yerine Ankara Milletvekili Nejat Arseven getirildi . Arseven'den boşalan Devlet Bakanlığı'na ise Kahramanmaraş Milletvekili Ali Doğan atandı . Susurluk Davası kapsamında yıl hüküm giyen Özel Harekat Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin , cezasının infazı ertelenerek tahliye edildi . AĞUSTOS Cumhurbaşkanı Sezer , Avrupa Birliği'ne uyum yasa paketini onayladı . AĞUSTOS İş Güvencesi Yasa Tasarısı TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi . 10 AĞUSTOS Kemal Derviş , Devlet Bakanlığı görevinden istifa etti . Derviş'in yerine İstanbul Milletvekili Masum Türker getirildi . Başbakanlık Müsteşarlığına Müsteşar Yardımcısı Füsun Koroğlu atandı . 11 AĞUSTOS Eski Devlet Bakanı Mustafa Yılmaz CHP'ye katıldı . ETİBANK eski Genel Müdürü Şükrü Karahasanoğlu , Etibank Davası kapsamında tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi . 15 AĞUSTOS Yaşar Okuyan , ANAP Genel Başkan Yardımcılığı görevinden de istifa etti . Kartal Cezaevi'nde tutuklu bulunan Erol Evcil ve Burhanettin Türkeş , işadamı Nesim Malki'nin yıl önce Bursa'da öldürülmesi olayının azmettiricisi olduğu iddiasıyla yargılandığı davada tahliye edildi . 14 AĞUSTOS Cumhurbaşkanı Sezer , İş Güvencesi Yasası nı onayladı . 15 AĞUSTOS Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi , soyuldu . Soygunda Yassıada Bizans Batığı'nın yer aldığı 1400 yıllık Şapel'de sergilenen 16 altın ve 15 bakır sikke , kantar ağırlığı ve bir cam ağırlığı çalındı . 16 AĞUSTOS ANAP Kastamonu Milletvekili Murat Başesgioğlu partisinden istifa etti . 18 AĞUSTOS Hacı Bektaş Veli'yi anma törenlerinden dönenleri taşıyan yolcu otobüsü Tarsus-Adana Gaziantep otoyolunun Pozantı yakınlarında bariyerlere çarptı . Kazada , 54 kişi öldü , 58 kişi de yaralandı . 19 AĞUSTOS Türk sendikal hayatının önderlerinden eski Türk İş Genel Başkanı ve Senatör Halil Tunç , tedavi gördüğü Ankara Bayındır Hastanesi'nde 64 yaşında vefat etti . 10 AĞUSTOS Yaşar Okuyan , ANAP'tan da istifa etti . 11 AĞUSTOS Siyasi çalışmaları ve hangi partiye katılacağı tartışılan eski Devlet Bakanı Kemal Derviş , görüşme maratonunu CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ile ikinci kez görüşerek sonlandırdı ve CHP'ye katılacağını açıkladı . 11 AĞUSTOS Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı adlı romanına Fransa'nın En İyi Yabancı Kitap Ödülü verildi . 15 AĞUSTOS Kemal Derviş , CHP Genel Merkezi'nde düzenlenen törenle partiye resmen üye oldu . YDP'nin adı Genç Parti olarak değiştirildi ve partinin genel başkanlığına işadamı Cem Uzan seçildi . Türk sinemasının emektarlarından Sami Hazinses ( 66 ) kaldırıldığı Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde hayatını kaybetti . 14 AĞUSTOS Eski Devlet Bakanı Kemal Derviş ile ilişkileri tartışılan ve Başbakan Bülent Ecevit'in azledeceği belirtilen Devlet Bakanı Fikret Ünlü , bakanlık görevinden ve DSP'den istifa etti . 15 AĞUSTOS Fikret Ünlü'den boşalan Devlet Bakanlığı'na İstanbul Milletvekili Erdoğan Toprak atandı . Eski İçişleri Bakanı Sadettin Tantan Yurt Partisi'ne katılarak , yapılan olağanüstü genel kongrede , genel başkanlığa seçildi . 16 AĞUSTOS Anıtkabir içindeki Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi Cumhurbaşkanı Sezer tarafından açıldı . 16 AĞUSTOS Turizm Bakanlığı ve ardından getirildiği ANAP yöneticiliği sırasındaki açıklamalarıyla dikkatleri çeken ANAP Isparta Milletvekili Erkan Mumcu , partisinden istifa etti . Bursa'nın Mustafakemalpaşa İlçesi'ne bağlı Paşalar Köyü'ndeki arkeolojik kazılarda , 15 milyon yıl önce bölgede yaşayan ve bugün sadece Afrika'da bir arada görülebilen hayvan türlerine ait fosiller bulundu . Kazılarda fosillerine rastlanan file , tamamen yöreye özgü bir tür olmasından dolayı Paşalarensis adı verildi . Siyasi partilerin birleşik oy pusulasındaki yerleri belirlendi . DSP birinci , YTP ise son sırada olacak . 18 AĞUSTOS Eski İçişleri Bakanı Kastamonu Milletvekili Murat Başesgioğlu , AK Parti'ye katıldı . Türkiye'nin 50 . siyasi partisi Sosyalist Demokrasi Partisi kuruldu . 19 AĞUSTOS ANAP'tan istifa eden Yalova Milletvekili Yaşar Okuyan , MHP'ye katıldı . İP Genel Başkan Yardımcısı Hasan Yalçın , kalp krizi sonucu vefat etti . Türkiye'nin 51 . partisi Son Çağrı Partisi adıyla kuruldu . 50 AĞUSTOS Hükümet ile memur sendikaları arasında Cumhuriyet tarihinde ilk kez gerçekleştirilen toplu görüşmelerde , hükümetin önerdiği 65 milyon liralık iyileştirme zammının sendikalar tarafından kabul edilmemesi üzerine uzlaşma sağlanamadı . 51 AĞUSTOS ANAP'tan ayrılan Isparta Milletvekili Erkan Mumcu , AK Parti'ye katıldı . TÜRKİYE / EYLÜL Yüksek Seçim Kurulu ( YSK ) , AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile kapatılan RP'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın milletvekili adaylığını reddetti . Eylül ayının önemli gelişmeleri şöyle : EYLÜL Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu , TMSF'ye devredilen Toprakbank'ın eski sahibi Halis Toprak ile 18 eski banka yöneticisi hakkında , usulsüz krediler ve kötü yönetimle bankayı 864 trilyon 581 milyar lira zarara uğrattıkları gerekçesiyle alacak davası açtı . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , seçimin ertelenmesi konusundaki tartışmalarla ilgili olarak , parlamentonun saygınlığının korunmasını , herkesten önce parlamento üyelerinden beklediğimizi belirtebilirim dedi . EYLÜL İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi , Susurluk Davası kapsamında çarptırıldığı yıllık ağır hapis cezasının infazı amacıyla cezaevine konulan Korkut Eken'in iade muhakeme talebini uygun bularak , yargılamanın yenilenmesini kararlaştırdı . ANAP Sakarya Milletvekili Ersin Taranoğlu , partisinden istifa etti . Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı Mustafa Yeşil uğradığı silahlı saldırıda ağır yaralandı . Saldırının faili olduğu gerekçesiyle Nevzat Bayrak adlı kişi yakalandı . EYLÜL ANAP Batman Milletvekili Burhan İsen ve YTP Mardin Milletvekili Mustafa Kemal Tuğmaner , partilerinden istifa ettiler . EYLÜL YTP Adana Milletvekili Ali Tekin partisinden istifa etti . Türk İş Genel Başkanı Bayram Meral CHP'ye katıldı . Genelkurmay Başkanlığı , Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarının , Avrupa Kolordusu'nda görev yapmasının kabul edildiğini bildirdi . EYLÜL Eski Devlet Bakanı Fikret Ünlü CHP'ye katıldı . HADEP , EMEP ve SDP , Kasım milletvekili genel seçimine DEHAP çatısı altında girme kararı aldılar . Başbakan Ecevit , Türkiye'nin AB'ye üyelik sürecinde TBMM'de kabul edilen uyum yasalarının uygulanmasına ilişkin tüzük ve yönetmeliklerin Ekim 1001 tarihine kadar tamamlanması amacıyla bir genelge yayımladı . Diyarbakır No'lu DGM kapatılan RP'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın TCK'nın 511 . maddesinin . fıkrasından aldığı mahkumiyet kararının adli sicil kaydından silinmesine karar verdi . EYLÜL Diyarbakır No'lu DGM , TCK'nın 511 . maddesinden ceza alan AK Parti Genel Başkanı Erdoğan'ın adli sicil kaydının kaldırılmasına karar verdi . EYLÜL Emekli Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş , DSP'ye katıldı . Türkiye İkinci Futbol Ligi ( ) kategorisinde mücadele eden Sakaryaspor kafilesini taşıyan otobüs Yozgat'ın Pazarcık Beldesi yakınlarında şarampole yuvarlandı . Kazada , aralarında futbolcuların da olduğu kişi öldü , 11 kişi yaralandı . Uğradığı silahlı saldırı sonucu ağır yaralanan Gaziosmanpaşa Belediye Başkanı Mustafa Yeşil , tedavi gördüğü hastanede öldü . TÜRKİYE / NİSAN Afganistan'daki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü'nün komutanlığının aylık süre için Türkiye tarafından üstlenilmesi kararlaştırıldı . Nisan ayının gelişmeleri şöyle : NİSAN Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği , Hükümetin Afganistan'da görev yapan ISAF'ın komutasının devralınmasını ilke olarak benimsediğini , Tümgeneral Akın Zorlu başkanlığında bir keşif heyetinin bu ülkeye gönderileceğini bildirdi . NİSAN Başbakan Bülent Ecevit , 60 tanklarının modernizasyonu için İsrail ile yapılan anlaşmanın iptal edilmesinin söz konusu olmadığını bildirdi . SP Genel Başkanı Recai Kutan , Türkiye'nin , saldırganlığa ve işgale son verene kadar İsrail ile ilişkilerini dondurması gerektiğini söyledi . Remzi Kuş adlı soyguncu , Burdur'da Türk Ticaret Bankası'nı soymaya çalışırken , bir banka görevlisinin banka dışına çıkıp bağırmaya başlaması üzerine , banka önünden tesadüfen geçen Jandarma Uzman Çavuş Mustafa Çoban tarafından yakalandı . NİSAN Malatya Bağımsız Milletvekili Ahmet Özal , ANAP'a katıldı . Eski MİT görevlisi Korkut Eken'in de aralarında bulunduğu sanığın , cürüm işlemek için teşekkül oluşturdukları , oluşturulan teşekküle yardım ettikleri ve telefon dinleyerek haberleşme hürriyetini bozdukları gerekçesiyle , ay ile yıl arasında değişen ağır hapis istemiyle Ankara . Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanmalarına başlandı . Türkiye'nin , Afganistan'da görev yapan Uluslararası Güvenlik Destek Gücü'nün ( ISAF ) komutanlığının alınmasını ilke olarak benimsemesinin ardından , Genelkurmay Başkanlığı'nca komutanlıkla görevlendirilen Tümgeneral Hilmi Akın Zorlu ve beraberindeki keşif heyeti , Kabil'e gitti . NİSAN Ankara No'lu DGM , Saidi Nursi'nin ölümünün 59 . yılı nedeniyle düzenlenen mevlitten sonra , 16 Ağustos depremine ilişkin sözleri nedeniyle Türk Ceza Kanunu'nun 511 . maddesinden yıl gün hüküm giyen Yeni Asya gazetesinin sahibi Mehmet Kutlular'ın 511 . maddedeki değişiklik nedeniyle yaptığı iade muhakeme talebini kabul etti . NİSAN Türk Telekom A. Genel Müdürü İbrahim Hakkı Alptürk'ün de aralarında bulunduğu kişi hakkında , yargı kararlarına rağmen bir kişi hakkında keyfi işlem yaptıkları gerekçesiyle 5'er yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Kamu Finansmanı ve Borç Yönetiminin Düzenlenmesi Hakkında Kanun ile Vergi Usul Kanunu , Emlak Vergisi Kanunu ve Harçlar Kanununda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Kanun'u onayladı . Yasayla , emlak vergisinde yılda bir beyanname verilmesi uygulaması kaldırıldı . Tiyatro sanatçısı Savaş Yurttaş , tedavi gördüğü Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde vefat etti . NİSAN HADEP'in . Olağan Kongresi'ndeki konuşmaları nedeniyle eski HADEP Genel Başkanı Ahmet Turan Demir , ülke bütünlüğü aleyhine propaganda yaptığı , TKP Genel Başkanı Aydemir Güler ve TSİP Genel Başkanı Turgut Koçak ise Türk Ceza Kanunu'nun ( TCK ) 511 . maddesine muhalefet ettikleri gerekçesiyle 10'ar ay hapis cezasına mahkum edildiler . 10 NİSAN Danıştay 10 . Dairesi , devlet sanatçılığı unvanı verilmesine ilişkin düzenleme içeren yönetmelik ile bu yönetmeliğe dayanılarak devlet sanatçılığı unvanı verilenlerden haklarında dava açılan 89 kişiye ilişkin işlemi iptal etti . 11 NİSAN Hakkari'nin Yüksekova ilçesinde Polis Teşkilatı'nın 156 . kuruluş yıldönümünde , polisler ve vatandaşlar kol kola Kürtçe şarkılar eşliğinde halay çekerken , bir polis otosunun hoparlöründen Kürtçe türkü yayınlandı . Ankara No'lu DGM , Yeni Asya Gazetesi'nin sahibi Mehmet Kutlular'ın 16 Ağustos depremine ilişkin sözleriyle halkı sınıf , ırk , din , mezhep veya bölge farklılığı gözeterek açıkça tahrik ettiği gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu'nun ( TCK ) 511 . maddesi çerçevesinde çarptırıldığı yıl gün hapis cezasını ortadan kaldırdı . TCK'nın 511 . maddesinde yapılan değişiklik üzerine yeniden yargılanan Kutlular , beraat etti . 11 NİSAN Kadıköy'deki Finansbank şubesini soymaya kalkışan petrol mühendisi Mustafa Muratoğlu ve marangoz Suat Durmuş'u soygun sırasında vuran bankanın güvenlik görevlisi Engin Bozkurt , tahliye edildi . 15 NİSAN Bürokrat ve müteahhitlere tekerlekli sandalye resmi gönderip haracımı ver yoksa bunlarda sürünürsün diye tehdit eden kişilik bir çete yakalandı . Çete üyelerinin kendilerine haraç vermeyen Ankara Büyükşehir Belediyesi Satınalma Daire Başkanı Orhan Ekinci'yi ayaklarından vurdurduğu belirlendi . 16 NİSAN Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , İstanbul Valisi Erol Çakır'ın imam hatip liselerinde Kılık Kıyafet Yönetmeliği kurallarına aykırı davranan öğrencilerin okula alınmamasına yönelik yazısı hakkında yapılan şikayetler için işleme koymama kararı verdi . AK Parti Merkez Disiplin Kurulu ( MDK ) , Genel Başkan Tayyip Erdoğan ve partiye yönelik eleştirilerde bulunan kurucu üye Mehmet Gazioğlu'nun yıl süreyle geçici ihracına karar verdi . 16 NİSAN AK Parti Genel Başkanı Erdoğan'ın 1991 yılında Rize'de yaptığı ve bir özel kanal tarafından yayınlanan kasetiyle ilgili Ankara ve Erzurum DGM Başsavcılıkları ve Rize Cumhuriyet Savcılığı soruşturma başlattı . Erdoğan , kasetle ilgili olarak , günkü konuşmalarımızda belki kelime itibarıyla dozu yüksek ifadeler olabilir . Bugün biz çok farklı bir yelpaze açmış durumdayız dedi . Anayasa Mahkemesi , Türk Ceza Kanunu'nun ( TCK ) şantajı düzenleyen 191 . maddesinin Şartla Salıverilmeye , Dava ve Cezaların Ertelenmesine İlişkin Yasa kapsamı dışında bırakılmasını , Anayasa'ya aykırı buldu ve iptal etti . 18 NİSAN Yargıtay . Ceza Dairesi , Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na ( TMSF ) devredilen Egebank'ın eski sahibi ve işadamı Yahya Murat Demirel'in , şirketlerine Halk Bankası'ndan usulsüz kredi verildiği gerekçesiyle yargılandığı davada verilen beraat kararını bozdu . Yargıtay . Ceza Dairesi , Salih Mirzabeyoğlu olarak tanınan yasadışı İBDA/C örgütü elebaşı Salih İzzet Erdiş'e , Anayasal düzeni silah zoruyla değiştirmeye kalkışmak suçundan verilen idam cezasını onadı . 11 NİSAN Turizm Bakanı Mustafa Taşar , turizm hareketlerinin yoğun olarak yaşandığı 50 Nisan 51 Ekim 1001 tarihleri arasında turistik yörelerde sürdürülen inşaat faaliyetlerinin yasaklanması amacıyla bir genelge yayımladı . 15 NİSAN Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu , 15 Nisan resepsiyonunda , AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın düşüncelerinde değişen bir şey olmadığını ifade ederek , 18 Şubat'ın bin sene devam edeceğini boşuna demediklerini söyledi . 14 NİSAN Genelkurmay Başkanlığı , AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 11 Mayıs 1991'de Rize'de yaptığı konuşma nedeniyle , Türk Ceza Kanunu'nun ( TCK ) 159 ve 511 . maddelerinden işlem yapılması istemiyle Adalet Bakanlığı'na suç duyurusunda bulundu . 15 NİSAN Sincan Yenikent arasındaki Jandarma Atış Poligonu'nda meydana gelen patlamada , asker şehit oldu , sivil işçi hayatını kaybetti , asker yaralandı . Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel , yürüttüğü soruşturma çerçevesinde AK Parti Genel Başkanı Erdoğan'ı tutuklanması istemiyle DGM Yedek hakimliğine sevk etti . Ankara DGM Yedek Hakimi Ramazan Aksan , Recep Tayyip Erdoğan'ın tutuklanmasına ilişkin istemi reddetti . 16 NİSAN Adana eski Milletvekili ve gazeteci yazar Cüneyt Canver vefat etti . 18 NİSAN Millet Partisi ( MP ) Genel Başkanlığı'na Aykut Edibali yeniden seçildi . 19 NİSAN Bakanlar Kurulu , Afganistan'daki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü'nün komutanlığının aylık süre için Türkiye tarafından üstlenilmesini kararlaştırdı . 50 NİSAN Yargıtay . Ceza Dairesi , Karapınar Asliye Ceza Mahkemesi'nin , yakıt tankı tasarımları hatalı olduğu gerekçesiyle 1995 , 1996 , 1996 ve 1998 model 405 marka Mercedes otobüslerin toplatılmasına ilişkin kararını bozdu . Ankara DGM Cumhuriyet Başsavcılığı , Kürtçe eğitim talebini içeren pankartları İHD şubelerinde astırdıkları iddiasıyla İHD Genel Başkanı Hüsnü Öndül'ün de aralarında bulunduğu 14 kişi hakkında soruşturma başlattı . Danıştay 10 . Dairesi , Tarişbank'ın Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na ( TMSF ) devrine ilişkin Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu ( BDDK ) kararının iptal istemini reddetti . TÜRKİYE / MAYIS Başbakan Bülent Ecevit , rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı . Devlet Bakanı Kemal Derviş'in , siyasal belirsizliğin ekonomik programı olumsuz etkileyeceğini , bu nedenle seçim tarihinin ilan edilmesi gerektiğini söylemesi , erken seçimi gündeme taşıdı . Mayıs ayının gelişmeleri şöyle : MAYIS Galatasaray ile Leeds United takımları arasındaki futbol maçı öncesinde İngiliz taraftarın ölümüyle sonuçlanan olaylara ilişkin davada , sanık Ali Ümit Demir 15 yıl ağır hapis , sanık da ay 10'şer gün hapis cezasına çarptırıldı . MAYIS Aziz Nesin'in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz adlı ünlü eserinden uyarlanan ve 1965 yılında TRT'de yayınlanan dizideki Yaşar tiplemesiyle ünlenen tiyatro sanatçısı Mehmet Keskinoğlu , İstanbul'da vefat etti . MAYIS Başbakan Ecevit , Başbakanlık Merkez Binası'nda çalışmalarını sürdürürken bel ağrısı şikayetiyle Başkent Üniversitesi Hastanesi'ne kaldırıldı . Mustafa Yıldırım adlı kişi Kaleşnikof marka uzun namlulu silahıyla The Marmara Oteli'nde yabancıların da aralarında bulunduğu 15 kişiyi rehin aldı . Yıldırım , Çeçen halkının sesini dünyaya duyurmak amacıyla eylemi gerçekleştirdiğini söyledi . MAYIS Başbakan Ecevit , yaklaşık 16 saat kaldığı Başkent Üniversitesi Hastanesi'nden taburcu edildi . Ecevit , dinlenmek üzere Oran Şehri'ndeki konutuna geçti . Prof . Dr . Turgut Zileli , Başbakan'ın rahatsızlığının , basit bir bağırsak enfeksiyonu olduğunu açıkladı . MAYIS Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü'nün , Paris'te bir garın zemininde sergilediği Basın özgürlüğünün ayaklar altına alındığı ülkeler haritasında bazı ülkelerin liderleriyle birlikte Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'nun fotoğrafına da yer vermesi , tepkilere neden oldu . Yargıtay . Ceza Dairesi , Rus Çeçen savaşını protesto etmek ve konuyu uluslararası kamuoyuna duyurmak amacıyla Swissotel'i işgal eden sanıkları , İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'nin yargılamasına karar verdi . Daire , otel baskınını terör değil , çete suçu olarak değerlendirdi . Atatürk'ün manevi şahsiyetine hakaret suçundan aldığı cezayı tamamlayan kapatılan Refah Partisi'nin eski milletvekili Hasan Mezarcı ile uluslararası uyuşturucu kaçakçısı Sarı Avni lakaplı Yaşar Avni Musullulu tahliye oldu . MAYIS Cumhurbaşkanı Sezer , Başbakan Ecevit'e evinde geçmiş olsun ziyaretinde bulundu . Sezer , bu vesileyle haftalık olağan görüşmelerini de yaptıklarını bildirdi . DYP ve SP , hükümetin yoluna devam etme kabiliyeti kalmadığını ifade ederek , Ecevit'in Başbakanlık'ı bırakması , vakit geçirilmeden bir seçim hükümeti kurulması gerektiğini savundular . Genelkurmay Başkanlığı , Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü'nün , Paris'te bir garın zemininde gerçekleştirdiği fotoğraf eylemi dolayısıyla Fransa'nın Ankara'daki askeri ataşesine Fransız Silahlı Kuvvetleri , makul süre içinde reaksiyon göstermezse , askeri açıdan ilişkilerin gözden geçirilebileceğini bildirdi . The Marmara Oteli'ni basan Mustafa Yıldırım , tutuklandı . MAYIS Taburcu olduktan sonra çalışmalarını evinde sürdüren Başbakan Ecevit , görevini bırakmayacağını söyledi . Sinema sanatçısı Kadir İnanır , manken Buket Saygı'ya telefon mesajıyla tacizde bulunduğu gerekçesiyle ay hapis cezasına çarptırıldı . Hapis cezası 400 milyon para cezasına çevrildi . 10 MAYIS Devlet Bakanı Derviş , ekonomik program açısından siyasal belirsizliğin devam etmesinin kötü olduğunu belirterek , seçim tarihinin ilan edilmesi gerektiğini söyledi . Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü , Paris'te bir garın zemininde gerçekleştirdiği fotoğraf eylemini sona erdirdi . 11 MAYIS Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Bekir Selçuk , AK Parti Genel Başkanı Erdoğan hakkında haksız mal varlığı edindiği iddiasıyla soruşturma başlattı . İzmir'in Kemalpaşa İlçesi Armutlu Beldesi'nde dokuz belediye meclis üyesinin belirlenmesi için yapılan seçimlerde , ANAP 805 , CHP 664 , DYP 685 , MHP 416 , DSP 116 , SP 555 oy aldı . 15 MAYIS Başbakanlık'taki çalışmalarına başlaması beklenen Başbakan Ecevit , sağlık durumunun her gün daha iyiye gittiğini , bu süreci aksatmamak için çalışmalarını gün daha evinde sürdüreceğini bildirdi . Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Selçuk , Susurluk hükümlüsü Korkut Eken'e destek amacıyla emekli generaller ve bazı politikacıların yaptığı açıklamalarda , suç unsuru olmadığı gerekçesiyle takipsizlik kararı verdi . 14 MAYIS Ankara . İdare Mahkemesi , köprü ve otoyollara 1001 yılında yapılan zamları iptal etti . 15 MAYIS Başbakan Ecevit , evde sırtını duvara çarptığını ifade ederek , bu nedenle rahatsızlığının devam ettiğini belirtti . TBMM , Cumhurbaşkanı Sezer'in bazı maddelerinin yeniden görüşülmesini istediği RTÜK Yasası'nı yaşanan tartışmalara rağmen aynen kabul etti . DYP Genel Başkanı Çiller , Türkiye'yi hemen seçime götürmek üzere bir azınlık hükümetine talip olduklarını söyledi . Türk İş , başta İş Güvencesi Yasası olmak üzere çalışanların taleplerine dikkati çekmek amacıyla Güvenpark'ta gün süreyle oturma eylemi başlattı . 16 MAYIS ABD'nin Ankara Büyükelçiliği Basın Müsteşarı Jess Baily , Büyükelçi Robert Pearson'ın , Devlet Bakanı Derviş ile görüşmesinde Başbakan Ecevit'in gelecek hafta Cumartesi günü istifa edeceğini söylediği yolundaki iddiaları yalanladı . DSP Genel Merkezi , Pearson'un söylediği iddia edilen bu sözler ve uzun süredir devam eden Başbakanlık tartışmalarına yazılı bir açıklamayla katıldı . Açıklamada , Yalan , senaryo ve spekülasyon üretenler , yaptıkları ile partimize ve Sayın Başbakanımıza değil ülkemize zarar vermektedirler . Şimdi de ABD Büyükelçisi Sayın Pearson'ın söylediğini iddia ettikleri bir sözle Başbakanımızın istifa edeceği yalanını uydurmuşlardır . Bu yalanları , senaryoları ve spekülasyonları üretenler bilmeliler ki ülkemizde bir başbakanlık ve partimizde bir genel başkanlık sorunu yoktur denildi . Türk İş , hedeflerinde belli noktalara gelindiği gerekçesiyle gün süreli olarak dün başlattığı eylemi sona erdirdi . 16 MAYIS Taburcu edildikten sonra evinde 11 gün kalan Başbakan Ecevit , doktorların önerisi üzerine tekrar Başkent Üniversitesi Hastanesi'nde tedavi altına alındı . Başkent Üniversitesi Rektörü Prof . Dr . Mehmet Haberal , Ecevit'in sol dokuzuncu kaburgasında travmatik kırık ve yumuşak doku zedelenmesinin yanı sıra sol bacağında başlangıç safhasında tromboflebit ( kirli damar iltihabı ) saptandığını belirtti . Prof . Dr . Haberal , mevcut sorunları nedeniyle Ecevit'in en az bir hafta süreyle hastane koşullarında tıbbi tedavi ve yatak istirahatı amacıyla gözlem altında kalmasının uygun görüldüğünü bildirdi . Ecevit'in , 15 15 Mayıs 1001 tarihlerini kapsayan Pakistan ve Afganistan seyahatleri ile Mayıs ayı sonunda Türkiye'ye gelmesi planlanan Suriye ve Hindistan başbakanlarının ziyaretleri ertelendi . Ünlü halk ozanı Aşık Mahsuni Şerif , tedavi gördüğü Almanya'nın Köln Porz Hastanesi'nde vefat etti . 18 MAYIS Başkent Üniversitesi Hastanesi'nin açıklamasında , Başbakan Ecevit'in kontrollerinde uygulanan tedavisinden olumlu yanıt alındığının ve iyileşme sürecinin başladığının gözlemlendiği bildirildi . Ecevit ise eşi Rahşan Ecevit'in tedavi sürecindeki tutumunu eleştiren haberler konusunda yazılı bir açıklama yaptı . Ecevit , Yaşamı süresince bana her türlü desteği veren , yardımı yapan eşim ve yardımcım Rahşan Ecevit'e benim sağlık durumumla ilgili yöneltilen ithamlar akıl dışıdır dedi . Diyanet İşleri Başkanlığı'nca düzenlenen Güncel Dini Meseleler İstişare Toplantısı''nın sonuç bildirgesiyle , kadınların cenaze namazında saf tutmasına , cuma ve bayram namazına katılmasına olur verildi . DTP'nin Büyük Büyük Kongresi'nde genel başkanlığa Mehmet Ali Bayar seçildi . 19 MAYIS Başbakan Ecevit , tedavi gördüğü Başkent Üniversitesi Hastanesi'nin karşısında toplanan partilileri , odasının penceresinden selamladı . Anavatan Partisi kurucu üyesi ve eski milletvekili Leyla Yeniay Köseoğlu ( 66 ) vefat etti . TÜRKİYE / ŞUBAT Afyon'da meydana gelen depremde 45 kişi hayatını kaybetti , Türkiye'nin önde gelen yerbilimcilerinden İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof . Dr . Aykut Barka öldü . Şubat ayının gelişmeleri şöyle : ŞUBAT Türkiye'nin önde gelen yerbilimcilerinden İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü Öğretim Üyesi Prof . Dr . Aykut Barka , beyin damarlarının tıkanması nedeniyle tedavi gördüğü Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde vefat etti . ŞUBAT Afyon'da büyüklüğünde deprem meydana geldi . Merkez üssü Sultandağı ilçesi olan depremde 45 kişi öldü , 518 kişi yaralandı . Depremde , 611 konut , işyeri ve resmi binada ağır ve orta derecede hasar meydana geldi . Depremde Çay Sanayi Sitesi tümüyle yıkıldı . ŞUBAT Milli İstihbarat Teşkilatı ( MİT ) Müsteşar Yardımcılığı Özel Kalem Müdürü Mehmet Halit Erbay , aynı odada çalıştığı sekreter arkadaşı Derya Yumak'ı vurduktan sonra intihar etti . MİT , olayın Erbay'ın geçirdiği bunalım nedeniyle gerçekleştiğini açıkladı . ŞUBAT Hükümet ortakları ANAP ve MHP arasında tartışmalara neden olan Türk Ceza Kanunu ( TCK ) ve diğer bazı kanunlarda değişiklik öngören AB Uyum Tasarısı , yasalaştı . Tasarının , Türk Ceza Kanunu'nun ( TCK ) 159 ve 511 . maddelerini yeniden düzenleyen hükümleri MHP'nin ret oyuna karşın kabul edildi . MHP Genel Başkanı , Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli , konunun , koalisyonda bir sorun yaratmayacağını söyledi . Türk siyasetinin duayenlerinden ve renkli simalarından Osman Bölükbaşı , tedavi gördüğü Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi İbni Sina Hastanesi'nde 89 yaşında hayatını kaybetti . Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na devrinden önce Etibank'ı çeşitli yöntemlerle 480 trilyon 11 milyar lira zarara uğrattıkları iddiasıyla tutuklu olarak yargılanan bankanın eski sahibi Dinç Bilgin ile işadamı Cavit Çağlar ve Mehmet Nail Keçili , İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'nce tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildi . ŞUBAT Eski başbakanlardan ANAP Ankara Milletvekili Yıldırım Akbulut , partisinden istifa etti . ŞUBAT Yargıtay . Ceza Dairesi , Yüksekova Çetesi davasında sanık hakkında verilen çeşitli hapis cezalarına ilişkin mahkumiyet kararlarını eksik inceleme ve soruşturma gerekçesiyle bozdu . ŞUBAT İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek , Avrupa Birliği Komisyonu Ankara Temsilcisi Karen Fogg'un , internetten gizli yazışmalar yaparak , ulusal devleti hedef alan faaliyetler yürüttüğünü bildirdi . Perinçek , maillerde yer alan bazı ibareleri açıkladı . 11 ŞUBAT Yıldırım Akbulut , DYP'ye katıldı . 15 ŞUBAT İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Susurluk Davası sanıklarından Ali Fevzi Bir ile hakemler ve teknik direktörler arasında şike çetesi oluşturulduğu iddiasına ilişkin soruşturma başlattı . Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı , Avrupa Birliği Komisyonu Ankara Temsilcisi Karen Fogg'un , internet üzerinden yaptığı yazışmaların kamuoyuna açıklanmasıyla ilgili inceleme başlattı . Milli İstihbarat Teşkilatı ise Fogg'un mail mesajlarının elde edilmesiyle hiçbir ilişkisinin olmadığını açıkladı . 14 ŞUBAT Milli Savunma Bakanlığı'nda Kalite Bölge Başkanı olan Albay Feridun Cengiz Seçkin , Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nce rüşvet aldığı ve görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle tutuklandı . Belediye İktisadi Teşekkülleri'ne ( BİT ) yönelik yürüttüğü soruşturmalardan birini tamamlayan İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı , İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden Albayrak Turizm A. 15 ŞUBAT Başbakan Bülent Ecevit , Uyum Yasası'nda olduğu gibi idamın kaldırılmasının da TBMM zemininde çözülebileceğini söyledi . 18 ŞUBAT ANAP Genel Başkanı , Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz , idam cezasının kaldırılması konusunun , Anayasa değişikliğine gidilmeden çözülebileceğini söyledi . Başbakanlık Merkez Binası önünde geçen yıl yapılan yazar kasa ve tankerli iki eylemin ardından bu kez de taksi şoförü İbrahim Haluk Erenler , kredi kartı borcu olduğu gerekçesiyle Başbakanlık'ın üst tarafında aracını yakarak protesto eylemi yaptı . 19 ŞUBAT Anamuhalefet Partisi DYP'nin Genel Başkanı Tansu Çiller , önce bölücü örgüt elebaşı Abdullah Öcalan ile ilgili dosyanın gereğinin yapılmasını , ardından idam cezasının kaldırılmasını önerdi . Hükümet ortakları ANAP ve MHP arasında TCK'nın 511 ve 159 . maddelerinde değişiklik öngören Uyum Yasası'na ilişkin tartışmaların ardından , idam cezasının kaldırılması konusunda da anlaşmazlık yaşandı . Koalisyon ortaklarından ANAP ve DSP , idamın kaldırılması için , MHP'siz bir formül ararken , MHP Genel Başkanı , Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli , idamın kaldırılmasına karşı olduklarını ve Anayasa değişikliği olmadan idamın tümüyle kaldırılamayacağını söyledi . İşçi Partisi , Dışişleri Bakanı İsmail Cem ve bazı bakanlık bürokratları hakkında , AB Komisyonu Türkiye Temsilcisi Karen Fogg ile gizli bilgi alışverişinde bulundukları iddiasıyla Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu . Afganistan'da Taliban güçlerine katılan , ABD uçaklarının bombardımanını Taliban'ın Bağram Kampı'nda yaşayan Aytaç Polat adlı Türk , Ankara'da yakalandı . Polat , ifadesinde Türkiye'de faaliyet gösteren Selefi örgütüne mensup olduğunu söyledi . 11 ŞUBAT Başbakan Ecevit , DYP Genel Başkanı Çiller'in , bölücü örgüt elebaşı Abdullah Öcalan ile ilgili dosyanın gereğinin yapılması yönündeki açıklamaları konusunda , idamla ilgili pazarlığa girmeyeceklerini söyledi . Susurluk Davası kapsamında yıl ağır hapis cezasına çarptırılan Özel Harekat Dairesi eski Başkan Vekili İbrahim Şahin , Metris Cezaevi'ne konuldu . 15 ŞUBAT MHP Genel Başkanı , Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli , terör örgütü PKK'nın hızla siyasallaşma sürecine girdiğini , bu devam ederken idam cezasının kaldırılmasının gündeme gelmesini doğru bulmadıklarını yineledi . Bahçeli , konu TBMM'ye geldiğinde ret oyu kullanacaklarını söyledi . 15 ŞUBAT ANAP'lı Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler'in , terör örgütü PKK ile ilgili , Dağda olmasındansa siyasette olması iyidir . Onları sandıkta yeneriz sözleri PKK'nın siyasalaştırılması tartışmalarına neden oldu . 16 ŞUBAT Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler , sözlerinin yanlış anlaşıldığını belirtti . Hükümet , idam cezasının kaldırılması konusunu askıya aldı . Konu , AB için orta vadeli önceliklerin sırası gelmediği gerekçesiyle uyum paketinden çıkarıldı . 16 ŞUBAT ANAP , Devlet Bakanı Mehmet Keçeciler'in sözlerinin çarpıtılıp , ANAP aleyhinde bir kampanyaya dönüştürüldüğünü bildirdi . Danıştay 10 . Dairesi , Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu'nun ( BDDK ) , Egebank , Yaşarbank ve Sümerbank'ın Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu'na devrine ilişkin kararının iptali istemini reddetti . Şike çetesi soruşturması kapsamında Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı'nca sorgulanan hakem Sadık İlhan , sevkedildiği mahkeme tarafından tutuklandı . TÜRKİYE / MART Kapatılan RP'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan , kamuoyunda Kayıp Trilyon davası olarak bilinen davada , evrakta sahtekarlık suçundan yıl ay hapis cezasına mahkum edildi . İstanbul'un değişik semtlerinde biri girişim aşamasında kalmak üzere banka soygunu meydana geldi . Mart ayının gelişmeleri şöyle : MART Susurluk Davası kapsamında cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak ve bu teşekkülü yönetmek suçundan yıl ağır hapis cezasına mahkum edilen MİT eski görevlisi Korkut Eken , polise teslim oldu . MART Sinema , Video ve Müzik Eserleri Denetleme Kurulu , Kültür Bakanlığı'nın çekilmesi için maddi destek verdiği Büyük Adam Küçük Aşk adlı filmi yasakladı . Karar alınırken , Emniyet Genel Müdürlüğü'nün filmde , polisin yargısız infaz yaptığı izleniminin verildiği , sözde Kürt kimliğine karşı şoven yaklaşımların sergilendiğine ilişkin yazısı dikkate alındı . MART İstanbul'da . Levent ve Kadıköy semtlerinde saat arayla banka soygunu meydana geldi . İş Bankası . Levent Şubesi'ndeki soygun , silahlı kişi tarafından gerçekleştirildi ve soyguncular veznede bulunan 40 milyar lira ile 10 bin doları alarak kaçtılar . Kazasker Finansbank Şubesi'ni soymak isteyen kişi ise güvenlik görevlisi Engin Bozkurt tarafından engellendi . Bozkurt'un müdahalesi sonucunda soygunculardan Mustafa Muratoğlu olay yerinde , Suat Durmuş da tedavi için kaldırıldığı SSK Göztepe Hastanesi'nde hayatını kaybetti . Adana'da terör örgütü Hizbullah'a ait hücre evine operasyon düzenlendi . Operasyonda evde bulunan ve birinin örgütün üst düzey yöneticisi , diğerinin askeri kanat sorumlusu olduğu belirtilen terörist ölü ele geçirildi , polis memuru yaralandı . Yargıtay . Ceza Dairesi , Gazeteci Yazar Çetin Emeç ve Turan Dursun ile İran rejim muhalifi Ali Akbar Gorbani'nin öldürülmesi olaylarının da aralarında bulunduğu birçok eylemden sorumlu tutulan ve idam cezasına çarptırılan İslami Hareket Örgütü'nün İcra Şurası üyesi İrfan Çağrıcı hakkındaki hükmü onadı . Daire , müebbet hapis cezasına çarptırılan Mehmet Ali Şeker , Cengiz Sarıkaya ve Tamer Arslan hakkındaki hükmü de usul ve yasaya uygun buldu . Ankara . Ağır Ceza Mahkemesi , kamuoyunda Kayıp Trilyon davası diye bilinen davada , kapatılan RP'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ı evrakta sahtekarlık suçundan yıl ay hapis cezasına mahkum etti . MART MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç , Harp Akademileri Komutanlığı'nca düzenlenen Türkiye'nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur konulu sempozyumun Dünya ve Türkiye başlıklı oturumunda söz alarak , Türkiye'nin , Rusya Federasyonu ve İran'ı da içine alacak şekilde bir arayışın içinde olmasında fayda buluyorum görüşünü dile getirdi . Orgeneral Kılınç'ın sözleri , tartışmalara yol açtı . 11 MART Kadıköy Finansbank Şubesi'ni soyma girişiminde bulunan kişiyi vurarak öldüren güvenlik görevlisi Engin Bozkurt , kastı aşarak adam öldürdüğü gerekçesiyle tutuklandı . 11 MART Eski Genelkurmay Başkanı emekli Orgeneral Doğan Güreş , aynı yıllarda Jandarma Bölge Asayiş Komutanlığı görevini yürüten emekli Orgeneral Necati Özgen , emekli Korgeneral Hasan Kundakçı ile Emekli Tümgeneral Cumhur Evcil , Susurluk Davası kapsamında yıl ağır hapis cezasına çarptırılan MİT eski görevlisi , emekli yarbay ve eski Emniyet Genel Müdürü Danışmanı Korkut Eken'e destek mesajı verdiler . Emekli komutanlar , yaptıkları açıklamada , Eken'in ülkeye unutulmaz hizmetler verdiğini ifade ederek , Herşeyi bizim bilgimiz dahilinde yaptı dediler . 15 MART Emekli komutanların açıklaması , çeşitli kesimlerde farklı tepkilere yol açtı . Bazı siyasiler , açıklamada suç unsuru bulunduğunu belirtirken , eski Jandarma Komutanı emekli Orgeneral Adnan Doğu , emekli Korgeneral Atilla Kurtaran ile eski MİT Müsteşarı emekli Orgeneral Teoman Koman da Eken'in yanında olduklarını bildirdiler . İstanbul Akbank Gayrettepe Şubesi , silahlı kişi tarafından soyuldu . Soyguncular , güvenlik görevlisi Selamet Taş'a ait tabancayı gasbettikten sonra 60 milyar lira ve 10 bin dolar alarak kaçtılar . 14 MART Bağcılar Cumhuriyet Başsavcılığı , emekli generallerin Korkut Eken'e destek açıklamalarına ilişkin inceleme başlattı . Akbank Gayrettepe Şubesi'nde silahlı soygunu gerçekleştirdiği belirtilen Hikmet Doğramacı ile Murat Bayram , yurtdışına gitmek isterlerken , Kırklareli'nin Babaeski İlçesi'ne bağlı Alpullu Beldesi'nde yakalandılar . Kazasker'deki Finansbank Şubesi'ni soyan iki kişiyi öldürdüğü gerekçesiyle tutuklanan banka güvenlik görevlisi Engin Bozkurt hakkında dava açıldı . İddianamede , Bozkurt'un , kanunun zaruret tayin ettiği hududu aşmak suretiyle görev ifası sırasında birden fazla kişiyi öldürmek suçundan yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis cezasına çarptırılması talep edildi . 15 MART Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , Susurluk Davası'nda yıl hapis cezasına çarptırılan Korkut Eken'in karar düzeltme istemini reddetti . Şike Çetesi soruşturmasını sürdüren Kadıköy Cumhuriyet Savcılığı , Ali Fevzi Bir ile hakem Sadık İlhan'ın da aralarında bulunduğu 11 sanık hakkında dava açtı . İddianamede , sanıkların cürüm işlemek amacıyla teşekkül oluşturmak , rüşvet almak ve rüşvet vermek suçlarını işledikleri belirtildi . 18 MART Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna hakkında İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin bazı birimlerindeki çeşitli usulsüzlüklerle ilgili yürütülen soruşturmada Danıştay . Dairesi'nin cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak suçundan verilen soruşturma iznini kaldırılan kararının , yeniden değerlendirilmesini istedi . Kanadoğlu , aynı soruşturma kapsamında Erdoğan ve Gürtuna hakkında zimmet , devlet alım ve satımlarında çıkar sağlamak , rüşvet almak ve artırma eksiltmeye hile karıştırmak suçlarından görevsizlik kararı vererek , bu konudaki evrakı soruşturmanın yapılması için İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderdi . Kadıköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nca açılan Şike Çetesi Davası''nın dosyasını inceleyen Kadıköy . Ağır Ceza Mahkemesi , olay yerinin Beyoğlu olması nedeniyle dosya hakkında yetkisizlik kararı verdi . Dosya , Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderildi . 11 MART Nevruz kutlamaları , toplantı için izin verilmeyen Mersin'de olaylı geçti . Bir grup ile emniyet güçleri arasında arbede yaşandı . Grubun , polisin dağılın uyarısına taş ve sopalarla karşılık vermesi üzerine çıkan olaylarda , gösterici yaşamını yitirdi . Nevruz nedeniyle devriye görevi yapan polis panzerinin üstgeçitten yuvarlanması sonucu ise polis memuru şehit oldu , bir polis memuru ağır yaralandı . 11 MART Danıştay . Dairesi , Recep Tayyip Erdoğan ve Ali Müfit Gürtuna hakkında , TCK'nın , suç işlemek için teşekkül oluşturmak fiilinden verilen soruşturma iznini kaldıran kararının yeniden değerlendirilmesi istemini incelemeksizin reddetti . 16 MART TBMM Genel Kurulu'nda , AB'ye uyum çerçevesinde hazırlanan ve yasada değişiklik yapan maddelik Çeşitli Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına İlişkin Yasa Tasarısı kabul edildi . Siyasi partilere , kapatmanın yanı sıra hazine yardımı kesilme cezası verilmesi , işkence veya kötü muamele sonucu AİHM'in kararlaştırdığı tazminat cezalarının sorumlu personele ödettirilmesi gibi uygulamalar getirildi . 18 MART Şike Çetesi Davası kapsamında tutuklu bulunan hakem Sadık İlhan'ın avukatları , memur statüsünde olmadığı ve dolayısıyla rüşvet alamayacağı görüşüyle İlhan hakkındaki tutuklama kararına itiraz ettiler . 19 MART İstanbul'da banka soygunlarına bir yenisi eklendi . Pendik'deki Akbank Kaynarca Şubesi , 50 55 yaşlarında bir kişi tarafından oyuncak tabanca ile soyuldu . Soyguncu , içinde 90 milyar lira bulunan kasadan sadece 14 milyar lira alarak , kaçtı . Gazeteci yazar Uğur Mumcu suikastının faillerini yakalamak amacıyla başlatılan , daha sonra ortaya çıkan bağlantılar üzerine Prof . Dr . Ahmet Taner Kışlalı , Prof . Dr . Muammer Aksoy ve Doç . Dr . Bahriye Üçok'un öldürülmesi gibi 11 olayı kapsayan Umut Operasyonu''na ilişkin 14 sanıklı davanın gerekçeli kararı açıklandı . Kararda , olayların arkasında İran'ın olduğuna yönelik ciddi deliller bulunduğu belirtilerek , İran'ın dış politikasında bir araç olan terörizm , mevcut potansiyelden yararlanılarak , bölgede kendine karşı en büyük rakip olarak gördüğü Türkiye'ye karşı sık sık kullanılmıştır ifadesine yer verildi . Beyoğlu . Ağır Ceza Mahkemesi , Şike Çetesi Davası kapsamında tutuklu bulunan hakem Sadık İlhan'ın avukatının itirazını yerinde buldu . Mahkeme Heyeti , tutuklu kaldığı süre , suç vasıf ve mahiyetinin değişme ihtimalini dikkate alarak İlhan'ın tutukluluk halini kaldırarak milyar lira kefalet karşılığında tahliyesine karar verdi . Mahkeme , davaya ilişkin olarak da yetkisizlik kararı verdi . 51 MART İş Bankası . Levent Şubesi soygununa ilişkin , 4'ü bizzat olaya karıştığı belirtilen kişi yakalandı . Tıp doktoru Hakan İnce'nin elebaşılığını yaptığı grubun , bu soygundan ay önce , aynı bankanın Afyon'un Bolvadin ilçesindeki şubesini de soydukları bildirildi . 15 16 MART Bursa'daki 19 . Uluslararası Çocuk Kupası Kayak Yarışmaları'nda Türkiye , üçüncülük alırken , Yugoslavya , birincilik ve ikincilikle en başarılı ülke oldu . 14 16 MART Ankara'daki . Avrupa Salon Okçuluk Şampiyonası'nda Türk sporcuları başarılı olamazken , İtalya , altın ve gümüş madalyayla . , Ukrayna , altın ve bronz madalyayla . , Fransa da altın , gümüş ve bronz madalyayla . oldu . 16 MART 10 . Türkiye Büyükler Buz Hokeyi Ligi'nde , 1001 1001 sezonu şampiyonluğunu , Ankara'daki finalde Polis Akademisi ve Koleji'ni yenen Büyükşehir Belediyesi Ankaraspor , son sezonda . kez kazandı . İstanbul Boğaziçi Paten Kulübü'nü yenen İzmir Büyükşehir Belediyesi ise . oldu . Voleybolda Bayanlar Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde , İstanbul'daki finalde İtalyan Foppapedretti Bergamo'yu yenen Fransız RC Cannes , ilk kez şampiyon olurken , Eczacıbaşı'nı yenen İspanyol Marichal Airtel Tenerife de . oldu . Eczacıbaşı , grupta galibiyet , yenilgi alarak topladığı 10 puanla . olarak çıktığı çeyrek finalde , Vakıfbank Güneş Sigorta'yı set averajıyla eledi . Erkekler Avrupa Top Teams Kupası finalinde Portekiz'in SC Espinho takımını yenen Belçika'nın Knack Roeselare takımı şampiyon olurken , Ukrayna'nın Lokomotiv Harkov takımını yenen Polonya'nın Galaxia Bank Czestochowa takımı da 5. ( Czestochowa ) 19 MART Futbolda Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde Galatasaray , . tur grubunda puanla . olarak . tura çıktı . Bu turda beraberlikle puan toplayan Galatasaray , son sırayı alarak elendi . 11 15 MART Almanya'nın Wuppertal kentindeki . Avrupa İşitme Engelliler Kros Şampiyonası'nda Türkiye , genç erkeklerde Mustafa Saran ile bronz madalya kazandı . 18 14 MART Japonya'nın Nagano kentindeki 91 . Dünya Artistik Buz Pateni Şampiyonası'nda Rusya , altın ve gümüş madalyayla en başarılı ülke oldu . 11 14 MART Bulgaristan'ın başkenti Sofya'daki Balkan Kuzey Disiplini Kayak Şampiyonası'nda Türkiye , Kelime Aydın ile altın , ayrıca 1'er de gümüş ve bronz madalyayla bugüne kadarki en başarılı sonucu aldı . 15 14 MART İrlanda Cumhuriyeti'nin başkenti Dublin'deki 50 . Dünya Kros Şampiyonası'nda Türk atletleri dereceye giremezken , Kenya , altın , gümüş ve bronz , Etiyopya da altın , gümüş ve bronz madalyayla en başarılı ülkeler oldu . Bulgaristan'ın başkenti Sofya'daki 41 . Uluslararası Don Kolov Serbest Güreş Turnuvası'nda Türkiye , 1'şer birincilik ve ikinciliğin yanısıra de üçüncülük kazanarak takım halinde birinci oldu . Türkiye'ye birincilikleri , 64 kiloda Fahrettin Özata ve 110 kiloda Zekeriya Güçlü kazandırdı . Voleybolda Erkekler Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde şampiyonluğu , finalde Yunan Pire Olympiakos'u yenen İtalyan Lube Banca Macerata , 5. Slovenya'nın başkenti Ljubljana'daki Uluslararası Yıldızlar Güreş Turnuvası'nda Türkiye , birincilik ve ikincilik elde etti . Fransa'nın Montpellier kentindeki Uluslararası Roger Coulon Güreş Turnuvası'nda Türkiye , birinciliği , 1'er de ikincilik ve üçüncülük kazandı . 14 MART ( ) Milli Bayan Futbol Takımı , . Dünya Kupası Avrupa . Kategori Eleme Grubu'ndaki . maçında , İstanbul'da Belarus'a yenildi . Kayakta 56 . Alp Disiplini Dünya Kupası'nda şampiyonlukları , erkeklerde Avusturyalı Stephan Eberharter 1591 , bayanlarda da aynı ülkeden Michaela Dorfmeister , 1161 puanla kazandı . 16 ve 16 MART Özel maçta ( ) Milli Futbol Takımı , Almanya'nın Bochum kentinde Güney Kore ile berabere kalırken , Ümit Milli Takım ise İstanbul'da Bulgaristan'ı yendi . 16 18 MART Voleybolda . Bayanlar Türkiye Kupası'nı , Kahramanmaraş'taki finalde , Yeşilyurt'u yenen Eczacıbaşı , . kez üstüste kazanırken , üçüncülüğü de Göztepe'yi yenen Türk Telekomspor aldı . 11 19 MART Uluslararası Suudi Arabistan Bisiklet Turu'nda takım klasmanında BRİSA Spor , Kazakistan'ın ardından . olurken , bireysel klasmanda Kadir Mızbani . geldi . 16 19 MART Erzurum'daki 11 . Uluslararası Berna Dedeman Kupası Kayak Yarışmaları'nda Türkiye , 5'er birincilik ve üçüncülüğün yanısıra de ikincilik , Sarıkamış'taki . Uluslararası Sarıkamış Kupası Yarışmaları'nda ise 5'er birincilik ve üçüncülüğün yanısıra de ikincilikle takım halinde ilk sırada yer aldı . 19 50 MART Voleybolda 14 . Erkekler Türkiye Kupası'nı , Diyarbakır'daki finalde Ankara SSK Spor , Arçelik'i yenerek ilk kez kazanırken , Erdemirspor da Ziraat Bankası'nı yenerek . oldu . 16 51 MART Yıldız Erkek Milli Basketbol Takımı , İtalya'nın Modena kentindeki 10 . Uluslararası Corob Basketbol Turnuvası'nda , 1'şer galibiyet ve yenilgi alarak . oldu . 50 51 MART Belçika'daki Uluslararası Çok Uluslu Yüzme Müsabakaları'nda Türkiye , ikincilik , de üçüncülük kazandı . Basketbolda 10 . Bayanlar Türkiye Kupası'nı , Edirne'deki finalde Beşiktaş'ı 89 68 yenen BOTAŞ Spor ilk kez kazandı . SPOR / NİSAN Sporda 1001 yılının nisan ayında Türkiye , branşta Avrupa Şampiyonalarında alınan başarılarla sevindi . Finlandiya'daki Avrupa Büyükler Grekoromen Güreş Şampiyonası'nda 66 kiloda Şeref Eroğlu ve 84 kiloda Hamza Yerlikaya , altın madalya kazanırken , Türkiye ise takım halinde . sırayı elde etti . Antalya'daki Avrupa Büyükler Halter Şampiyonası'nda ise bayan milli takımı , altın , gümüş ve bronz madalyayla büyük bir başarıya imza atarak takım birinciliğini elde ederken , erkekler de gümüş ve bronz madalyayla . sırada yer aldı . 16 . Dünya Kupası finallerine hazırlanan ( ) Milli Takım , Hollanda'daki özel maçta Şili'yi yendi . Sporda nisan ayının önemli olayları şöyle : NİSAN 64 . ABD Üniversiteler ( Kolejler ) Basketbol Ligi'nde ( NCAA ) 1001 1001 sezonu şampiyonluğunu , finalde Indiana Üniversitesi'ni 64 51 yenen Maryland Üniversitesi ilk kez elde etti . NİSAN Futbolda 40 . Türkiye Kupası'nı , Bursa'daki finalde Beşiktaş'ı yenen Kocaelispor . kez kazandı . ve NİSAN ( ) Genç Milli Futbol Takımı , Almanya ile bu ülkede yaptığı özel maçlarda , berabere kaldı ve galip geldi . NİSAN ( ) Milli Bayan Futbol Takımı , . Dünya Kupası Avrupa . Kategori Eleme Grubu'ndaki . maçında , deplasmanda Slovakya'ya yenildi . 50 NİSAN Hırvatistan'ın başkenti Zagreb'teki 15 . Avrupa Masa Tenisi Şampiyonası'nda Türkiye , erkeklerde 16 . , bayanlarda 18 . olurken , Almanya altın ve gümüş madalyayla en başarılı ülke oldu . Lüksemburg ve Romanya da 1'şer altın madalyayla bu ülkeyi izledi . NİSAN Güney Afrika Cumhuriyeti'nin Cape Town kentindeki Dünya Buz Hokeyi Şampiyonası . Kategori ( ) Grubu'nda , maçını da yitiren Türkiye , sonuncu oldu ve elendi . NİSAN Almanya'nın Mannheim kentindeki 11 . Uluslararası Dr. sırayı aldı . NİSAN Rusya'nın başkenti Moskova'daki . Dünya Kısa Parkur Yüzme Şampiyonası'nda Avustralya , 10 altın , gümüş , bronz madalyayla . , ABD , altın , gümü ve 10 bronz madalyayla . , İsveç , altın , gümüş ve bronz madalyayla . olurken , Türk yüzücü Derya Büyükuncu , 100 metre sırtüstünde . sırayı aldı . Antalya Manavgat'taki Davis Kupası Avrupa Afrika . Eleme Grubu tenis karşılaşmalarında . olan Türkiye , bir üst gruba çıkamadı . NİSAN Romanya'nın başkenti Bükreş'teki Balkan Artistik Buz Pateni Şampiyonası'nda Türkiye , altın , gümüş , bronz madalya kazandı . Altın madalyayı genç erkeklerde Alper Uçar elde etti . NİSAN Belçika'nın Lomben kentindeki 15 . Uluslararası Belçika Açık Tekvando Turnuvası'nda Türkiye , 10'ar birincilik ve ikinciliğin yanısıra de üçüncülük kazanarak takım halinde şampiyon oldu . Hırvatistan'ın başkenti Zagreb'deki Uluslararası Kürek Yarışmaları'nda Türkiye , 6'şar birincilik ve ikincilik kazandı . Belarus'un başkenti Minsk'teki uluslararası judo turnuvasında Türkiye , 48 kiloda Neşe Şensoy ve artı 84 kiloda Zehra Kaya ile ikincilik elde etti . NİSAN Antalya'daki Dünya Gençler ve Yıldızlar Eskrim Şampiyonası'nda Türk sporcuları , takım halinde 19 . sırayı alarak başarılı olamazken Rusya , altın , gümüş ve bronz madalyayla . , Fransa , altın , gümüş ve bronz madalyayla . , Çin Halk Cumhuriyeti de 1'şer altın ve bronzun yanısıra de gümüş madalyayla . oldu . 11 14 NİSAN Finlandiya'nın Seinajoki kentindeki 49 . Avrupa Erkekler Grekoromen ve . Bayanlar Serbest Güreş Şampiyonası'nda Türkiye , 66 kiloda Şeref Eroğlu ve 84 kiloda Hamza Yerlikaya ile altın madalya kazanarak , 19 puanla takım halinde . oldu , bayanlarda ise 15 puanla 11 . sırayı aldı . Şampiyonada Rusya , erkeklerde altın ve gümüş madalyayla 59 puan toplayarak , bayanlarda da altın , gümüş , bronz madalyayla 56 puan toplayarak ilk sırayı elde etti . 15 14 NİSAN İstanbul'daki 15 . Uluslararası Boğaziçi Karate Turnuvası'nda Türkiye , 10 birincilik , ikincilik ve üçüncülük kazanarak en başarılı ülke oldu . Almanya'nın Berlin kentindeki Uluslararası Almanya Açık Tekvando Turnuvası'nda Türkiye , 5'er birincilik ve üçüncülüğün yanısıra de ikincilik kazanarak , takım halinde Meksika'nın ardından 1. 14 NİSAN Uluslararası Geleneksel Londra Maratonu'nu , erkeklerde Fas asıllı ABD'li Halid Khannouchi , dünyanın en iyi , bayanlarda ise İngiliz Paula Radcliffe de dünyanın . en iyi derecesini yaparak kazandı . Bayanlar Hentbol Süper Ligi'nde 1001 1001 sezonu şampiyonluğunu TMO , 16 puanla ve . kez kazandı . 16 NİSAN ( ) Milli Futbol Takımı , Hollanda'nın Kerkrade kentindeki özel maçta Şili'yi , İlhan Mansız ve Hakan Şükür'ün golleriyle yenerek , yıl sonra özel maçlardaki ilk galibiyetini aldı . Ümit Milliler de Pribram kentinde , Çek Cumhuriyeti ile berabere kaldı . Basketbolda 51 . Avrupa Radivoj Koraç Kupası'nı , finalde Rusya'nın Lokomotiv Mineralyne Vody takımına 98 61 ve 64 95'lik skorlarla üstünlük sağlayan Fransa'nın SLUC Basket Nancy takımını ilk kez kazandı . Basketbolda 18 . Avrupa Bayanlar Liliana Ronchetti Kupası'nı , final maçlarında Fransa'nın Gespe Bigorre Tarbes takımını 65 69 ve 66 64 yenen İtalya'nın Famila Schio takımı üstüste . kez kazandı . 18 NİSAN Basketbolda Erkekler Avrupa Ligi'nde Efes Pilsen ve Ülkerspor , . tur gruplarında ilk sırada yer alarak . tura çıkmalarına karşın , Efes Pilsen , grubunda puan ve averajla . , Ülkerspor da sonuncu olarak . turda elendiler . 15 10 NİSAN İsveç'in Malmö kentindeki Avrupa Badminton Şampiyonası'nda Danimarka , altın , gümüş ve bronz madalya kazanarak en başarılı ülke oldu . 15 10 NİSAN Yunanistan'ın Selanik kentindeki Dünya Liseler Hentbol Şampiyonası'nda bayanlarda Ankara İnönü Lisesi 10 . , erkeklerde de İstanbul İSTEK Vakfı Özel Belde Lisesi 11 . oldu . Şampiyonluğu kızlarda Hırvatistan , erkeklerde ise Macaristan kazandı . 10 NİSAN 15 . Uluslararası Belgrad Maratonu'nda Türk atleti Ahmet Ali Baş . oldu . Türkiye Tekerlekli Sandalye Basketbol Birinci Ligi'nde 1001 1001 sezonu şampiyonluğunu , finalde İstanbul Sakatlarspor'a üstünlük sağlayan İzmir Büyükşehir Belediyesi , yenilgisiz olarak kazandı . 16 11 NİSAN Polonya'nın Wroclaw kentindeki 10 . Avrupa Genç Erkekler Basketbol Şampiyonası Yarı Final Eleme Grubu'nda Türkiye , . sırayı alarak finallere katılma hakkını elde etti . 18 11 NİSAN Yunanistan'ın Patras kentindeki 14 . Avrupa Bayanlar Artistik Cimnastik Şampiyonası'nda , Türk sporcuları başarılı olamazken Rusya , altın ve gümüş madalyayla en başarılı ülke oldu . 10 11 NİSAN Basketbolda 16 . Erkekler Türkiye Kupası'nı , İstanbul'daki finalde Darüşşafaka'yı 68 64 yenen Efes Pilsen , . kez kazandı . Ankara'daki . Uluslararası Nazım Canca Ümitler Judo Turnuvası'nda Türkiye , toplam birincilik , ikincilik , 11 de üçüncülük kazanarak takım halinde bayanlarda . , erkeklerde ise . oldu . Yugoslavya'nın başkenti Belgrad'taki . Balkan Yıldızlar Karate Şampiyonası'nda Türkiye , toplam 16 altının yanısıra 11'şer de gümüş ve bronz madalya kazanarak en başarılı ülke oldu . 11 NİSAN Yugoslavya'nın Novi Sad kentindeki Balkan Yürüyüş Şampiyonası'nda Recep Çelik , gençler 10 kilometre kategorisinde bronz madalya kazandı . 14 16 NİSAN Teniste Bayanlar Federasyon Kupası Avrupa Afrika . Eleme Grubu'nda karşılaşmayı da yitiren Türkiye , yeniden . gruba düştü . ( Manavgat ) 16 NİSAN 51 . Erkekler Voleybol Birinci Ligi'nde 1001 1001 sezonu şampiyonluğunu , finalde Ankara SSK Spor'a üstünlük sağlayan Erdemirspor , ilk kez kazandı . 11 16 NİSAN Porto Riko'daki Dünya Liseler Voleybol Şampiyonası'nda , kızlarda Ankara Yenimahalle Halide Edip Lisesi . , erkeklerde ise Ankara Çankaya Lisesi 11 . oldu . 11 18 NİSAN İzmir Antalya arasındaki 58 . Cumhurbaşkanlığı Uluslararası Türkiye Bisiklet Turu'nda BRİSA Spor takım şampiyonluğunu kazanırken , bu takımdan Kadir Mizbani de bireysel birinciliği elde etti . 15 18 NİSAN Antalya'daki Avrupa 81 . Erkekler ve 15 . Bayanlar Büyükler Halter Şampiyonası'nda Türkiye , bayanlarda 6'şer altın ve gümüşün yanısıra bronz madalyayla 511 puan toplayarak . olurken , erkeklerde ise 6'şar gümüş ve bronz madalyayla 468 puan alarak . sırayı elde etti . Erkeklerde Bulgaristan , altın , gümüş ve bronz madalya ve 599 puanla takım birinciliğini kazandı . 15 18 NİSAN Yunanistan'ın Patras kentindeki 15 . Avrupa Erkekler Artistik Cimnastik Şampiyonası'nda Türk sporcuları başarılı olamazken Romanya , 1'şer altın ve gümüşün yanısıra bronz madalyayla en başarılı ülke oldu . 16 18 NİSAN Basketbolda 44 . Bayanlar Avrupa Ligi'nde , 1001 1001 sezonu şampiyonluğunu , Fransa'nın Lievin kentindeki finalde Polonya'nın Lotos VBW Clima Gdynia takımını 68 61 yenen Fransız US Valenciennes Olympic ilk kez kazanırken , İtalyan Lavezzini Basket Parma da Slovak SCP Ruzomberok'u 65 56 yenerek . oldu . 18 NİSAN Erkekler Hentbol Süper Ligi'nde 1001 1001 sezonu şampiyonluğunu ASKİ Spor , 51 puanla yenilgisiz olarak ve üstüste . kez kazandı . Hentbolda Erkekler Avrupa kupalarında şampiyonlukları , Avrupa Şampiyonlar Ligi'nde Macar Fotex KC Veszprem'e 11 15 ve 50 15 üstünlük sağlayan Alman Sportclub Magdeburg , EHF Kupası'nda İspanyol FC Barcelona'ya 56 19 ve 14 18 üstünlük sağlayan Alman THW Kiel , Avrupa Çalenç Kupası'nda Makedon RK Pelister Manastır'a 10 16 ve 54 16 üstünlük kuran Danimarka'nın Skjern Handball takımı , Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nda da Alman SG Flensburg Handewitt'e 51 11 ve 16 51 üstünlük sağlayan İspanyol ADC Ciudad Real kazandı . 19 NİSAN 15 . Bayanlar Voleybol Birinci Ligi'nin 1001 1001 sezonunda finalde Vakıfbank Güneş Sigorta'ya üstünlük sağlayan Eczacıbaşı , toplamda 18 . , üstüste . kez şampiyonluğa ulaştı . 50 NİSAN Basketbolda 56 . Avrupa Raimundo Saporta Kupası'nda şampiyonluğu , Fransa'nın Lyon kentindeki finalde , İspanyol BC Pamesa SAD Valencia'yı 81 61 yenen , Ergin Ataman'ın çalıştırdığı İtalya'nın Montepaschi Siena takımı ilk kez kazandı . 16 . Uluslararası Hamburg Maratonu'nda , bayanlarda Türk atleti Serap Aktaş . oldu . 16 18 AĞUSTOS İstanbul'daki 16 . Uluslararası Boğaziçi Artistik Cimnastik Turnuvası'nda Türkiye , birincilik , ikincilik ve üçüncülükle en başarılı ülke olarak dikkati çekti . Romanya'nın Braşov kentindeki uluslararası büyükler serbest güreş turnuvasında Türkiye , 84 kiloda Nazmi Avluca ve 110 kiloda Yekta Yılmaz Gül ile birincilik , ayrıca ikincilik ile de üçüncülük elde etti . Samsun'daki . Uluslararası Karadeniz Ülkeleri Çocuklar Karate Turnuvası'nda Türkiye , en başarılı ülke oldu . 15 19 AĞUSTOS İsviçre'nin Thun kentindeki Avrupa Dragon Sınıfı Yelken Şampiyonası'nda Türkiye , 58 ekip arasında 18 . sırayı aldı . 11 10 AĞUSTOS Portekiz'in Tavira kentindeki Dünya 410 Sınıfı Yelken Şampiyonası'nda Arda Anıl Yonca Yıldıral çifti 80. 10 ve 11 AĞUSTOS ( ) Milli Futbol Takımı , Trabzon'daki özel maçta Gürcistan'ı Arif , Cihan ve Nihat'ın golleriyle yendi . Ümit milliler ise rakibine Rize'de yenildi . 16 15 AĞUSTOS Portekiz'in başkenti Lizbon'daki Dünya Eskrim Şampiyonası'nda Türk sporcuları başarılı olamazken , Rusya , altın , gümüş ve bronz nadalyayla birinciliği aldı . 16 15 AĞUSTOS Hırvatistan'ın başkenti Zagreb'deki Avrupa Genç Bayanlar Voleybol Şampiyonası'nda Türkiye , galibiyet ve yenilgiyle . olurken , şampiyonluğu , finalde Ukrayna'yı yenen Polonya , 5. 10 15 AĞUSTOS Yugoslavya'nın başkenti Belgrad'daki 11 . Dünya Erkekler Sutopu Şampiyonası'nda Rusya , finalde Macaristan'ı 10 yenerek şampiyon , evsahibi Yugoslavya da İtalya'yı yenerek . oldu . 11 15 AĞUSTOS Fransa'nın Nice kentindeki Avrupa Yıldızlar Halter Şampiyonası'nda Türkiye , toplam 6'şar altın ve bronzun yanısıra gümüş madalya kazanarak , takım halinde erkeklerde 509 puanla . , bayanlarda da 519 puanla . oldu . 15 15 AĞUSTOS ( ) Milli Basketbol Takımı , ABD'nin Detroit kentindeki özel uluslararası turnuvada , galibiyet ve yenilgiyle . oldu . Meksika'nın Puebla kentindeki Dünya Üniversiteler Karate Şampiyonası'nda Türkiye , takım halinde bronz madalyayla . olurken , tek madalya bayanlar 55 kiloda Gülderen Çelik'ten geldi . 14 15 AĞUSTOS Romanya'nın başkenti Bükreş'teki Balkan Büyükler Atletizm Şampiyonası'nda Türkiye , altın , ( erkekler 10 bin metre Abdülkadir Türk ) gümüş ve bronz madalya kazanarak takım halinde . oldu . 10 16 AĞUSTOS Yunanistan'ın başkenti Atina'daki Dünya Finn Sınıfı Yelken Şampiyonası'nda Akif Muslubaş , 69 sporcu içinde 51. 11 16 AĞUSTOS Hollanda'nın Rotterdam kentindeki Dünya Laser 4. olurken , genel klasmanda 14 . sırayı aldı . Erkeklerde ise Ateş Çınar 9. Kanada'nın Ontario kentindeki Dünya Laser Radyal Sınıfı Yelken Şampiyonası'nda , büyüklerde Orkun Soyer . , Kayhan Öğretir 16 . , gençlerde de Allen Mason 11 . oldu . 16 AĞUSTOS Futbolda Avrupa Şampiyonlar Ligi . ön eleme turunda Fenerbahçe , Hollanda'nın Feyenoord Rotterdam takımına ve 0'lık skorlarla yenilerek elenirken , UEFA Kupası . turuna dahil oldu . 16 18 AĞUSTOS İstanbul'daki uluslararası bayanlar basketbol turnuvasında Türkiye , maçını da kazanarak birinciliği elde etti . 50 AĞUSTOS Belçika'nın başkenti Brüksel'deki Golden League''in . ayağı olan Grand Prix atletizm yarışmalarında , bayanlar 1500 metrede Süreyya Ayhan , Türkiye Rekoru kırarak birinci oldu . Futbolda 18 . Avrupa Süper Kupası'nı , Monaco'daki maçta , UEFA Kupası Şampiyonu Hollanda'nın Feyenoord Rotterdam takımını yenen Avrupa Şampiyonlar Ligi Şampiyonu İspanya'nın Real Madrid CF takımı ilk kez kazandı . 19 51 AĞUSTOS Yunanistan'ın Loutraki kentindeki Balkan Gençler ve Yıldızlar Masa Tenisi Şampiyonası'nda Türkiye , gençlerde gümüş madalya kazandı . Yunanistan'ın Selanik kentindeki 19 . Balkan Binicilik Şampiyonası'nda Türkiye , altın , gümüş ve bronz madalya elde etti . 50 51 AĞUSTOS İzmir'in Selçuk ilçesindeki 15 . Uluslararası Cihat Şener Gençler Judo Turnuvası'nda Türkiye , 8'er birincilik ve ikinciliğini yanısıra de üçüncülük kazanarak en başarılı ülke oldu . Ermenistan'ın başkenti Erivan'daki Dünya Judo Kuraş Şampiyonası'nda Türkiye , altın ( bayanlar 65 kiloda Ebru Aktan , artı 68 kiloda Belkıs Zehra Kaya , erkekler ağırda Selim Tataroğlu ) 1'er de gümüş ve bronz madalya kazanarak takım halinde şampiyon oldu . SPOR / EYLÜL Sporda eylül ayının önemli olayları şöyle : EYLÜL İstanbul'daki 16 Yaşaltı Balkan ( ) Gençler Futbol Şampiyonası'nda , finalde Türkiye , Yunanistan'ı yenerek şampiyonluğu elde ederken , Bulgaristan da 5. EYLÜL Almanya'nın Mönchengladbach kentindeki özel maçta ( ) Milli Futbol Takımı , Almanya'yı yendi . Atletizmde Golden League''in . ve son ayağı olan Berlin ISTAF yarışmalarında , bayanlar 1500 metrede Süreyya Ayhan , birinciliği kazandı . EYLÜL İran'ın başkenti Tahran'daki 56 . Dünya Büyükler Serbest Güreş Şampiyonası'nda Türkiye , 60 kiloda Harun Doğan ile altın , 64 kiloda Ahmet Gülhan ve 110 kiloda Aydın Polatçı ile de bronz madalya kazanıp 18 puanla takım halinde . oldu . Şampiyonada İran , 1'er altın ve bronzun yanısıra gümüş , 45 puanla takım birinciliğini , Rusya , altının yanısıra 1'er gümüş , bronz madalya ve 41 puanla 1. Şampiyonadan sonra yapılan kontrollerde Harun Doğan ve Ahmet Gülhan dopingli çıktı . ve EYLÜL ( ) Milli Futbol Takımı , 11 . Avrupa Şampiyonası Eleme Grubu'ndaki ilk maçında , İstanbul'da Slovakya'yı Arif ( ) ve Serhat'ın golleriyle yendi . Ümit milliler de rakibine İstanbul'da üstünlük sağladı . EYLÜL İstanbul'daki Balkan Triatlon Şampiyonası'nda Yugoslavya , altın madalyayla en başarılı ülke olurken , Türkiye de 1'er altın , gümüş ve bronz madalya elde etti . 16 EYLÜL Sezonun son Grand Slam mücadelesi olan 111 . ABD Açık Tenis Turnuvası'nda şampiyonlukları , tek erkeklerde ABD'li Pete Sampras . , tek bayanlarda da ABD'li Serena Williams , . kez kazandı . 19 EYLÜL ABD'nin Indianapolis kentindeki 14 . Dünya Erkekler Basketbol Şampiyonası'nda ilk kez mücadele eden Türkiye , 4'er galibiyet ve yenilgi alarak 9. Şampiyonluğu , finalde Arjantin'i 84 66 yenen Yugoslavya kazanırken , Almanya da Yeni Zelanda'yı 116 95 yenerek 5. EYLÜL Yunanistan'ın Preveze kentindeki Balkan Genç Erkekler Voleybol Şampiyonası'nda Türkiye , maçını da kazanarak yenilgisiz şampiyonluğu elde ederken , evsahibi Yunanistan 1. Bulgaristan'ın Burgaz kentindeki 55 . Balkan Yelken Şampiyonası'nda Türkiye , 1'şer altın ve bronzun yanısıra gümüş madalya kazandı . EYLÜL 11 . Uluslararası İzmir Ritmik Cimnastik Turnuvası'nda Türkiye , ikincilik , de üçüncülük kazanırken , Rusya da birincilik , ikincilik ve üçüncülükle en başarılı ülkeydi . EYLÜL Bulgaristan'ın Filibe kentindeki Balkan Kürek Şampiyonası'nda Türkiye , altın , gümüş ve bronz madalya kazanarak takım halinde . sırayı aldı . 14 EYLÜL Atletizmde Fransa'nın başkenti Paris'teki 18 . Grand Prix final müsabakaları sonunda genel klasmanda , erkeklerde ABD'li Tim Montgomery , bayanlarda da ABD'li Marion Jones , 116'şar puanla birinciliği kazandı . Bayanlarda 65'er puanla Elvan Abeylegesse ve Süreyya Ayhan , 14'er puanla 65. Ayrıca Abeylegesse , bin metre klasmanında . , Ayhan ise 1500 metre klasmanında . sırayı aldı . 50 15 EYLÜL Almanya'daki 14 . Dünya Bayanlar Voleybol Şampiyonası'nda , finalde ABD'yi yenen İtalya , ilk kez şampiyonluğu , Çin Halk Cumhuriyeti'ni yenen Rusya da 5. 11 15 EYLÜL Güney Kore'nin Jeju Adası'ndaki Dünya Gençler Judo Şampiyonası'nda , bayanlar artı 68 kiloda Belkıs Zehra Kaya bronz madalya elde etti . 14 15 EYLÜL İstanbul'daki 55 . Balkan Gençler Atletizm Şampiyonası'nda Türkiye , altın , gümüş ve bronz madalya kazanarak , erkeklerde 116 , bayanlarda da 114 puanla takım halinde her kategoride de . oldu . 16 ve 19 EYLÜL ( ) Genç Milli Futbol Takımı , Belçika ile bu ülkede yaptığı özel maçları , ve 1'lik skorlarla kazandı . 19 EYLÜL Hentbolda Bayanlar Federasyon Kupası'nı , Anadolu Üniversitesi'ni 16 15 yenen lig şampiyonu TMO , Erkekler GSGM Kupası'nı da Çankaya Belediyesi'ni 51 10 yenen lig şampiyonu ASKİ Spor kazandı . ( Ankara ) 10 11 EYLÜL İspanya'nın başkenti Madrid'deki . Dünya Kupası Atletizm Yarışmaları'nda , bayanlar 1500 metrede Süreyya Ayhan birinci oldu . Kupayı erkeklerde 154 puanla . kez Afrika , bayanlarda da 116 puanla Rusya kazandı . 11 11 EYLÜL Küba'nın Santiago kentindeki 11 . Dünya Gençler Boks Şampiyonası'nda Türkiye , Aytek Topçuoğlu ile bronz madalya kazanırken , evsahibi Küba , altının yanısıra 5'er gümüş ve bronz madalyayla en başarılı ülke oldu . 16 11 EYLÜL İstanbul'daki 54 . Uluslararası TED Open Tenis Turnuvası'nda şampiyonluğu , finalde Fransız Nicolas Thomann'ı yenen Çek Petr Luka kazandı . 10 11 EYLÜL Rusya'nın başkenti Moskova'daki 46 . Dünya Büyükler Grekoromen Güreş Şampiyonası'nda Türkiye , 96 kiloda Mehmet Özal ile altın madalya kazanıp 11 puanla takım halinde . olurken , Rusya da altının yanısıra 1'er de gümüş , bronz madalya ve 45 puanla birinciliği aldı . Şampiyonada İsveç de altın madalya elde etti . 14 15 EYLÜL Çin Halk Cumhuriyeti'ndeki 14 . Dünya Bayanlar Basketbol Şampiyonası'nda şampiyonluğu , finalde Rusya'yı 69 64 yenen ABD , . kez kazanırken , 5. 14 16 EYLÜL Almanya'nın Frankfurt kentindeki Bedensel Engelliler Tekerlekli Sandalye 11 Yaş Altı Avrupa Şampiyonası'nda milli takım , galibiyet ve yenilgiyle 1. 18 19 EYLÜL Azerbaycan'ın başkenti Bakü'deki 16 . Uluslararası Aslanov Judo Turnuvası'nda Türkiye , birincilik , ikincilik ve de üçüncülük kazandı . Yunanistan'ın Veria kentindeki Balkan Karate Şampiyonası'nda Türkiye , altın , gümüş ve bronz madalya kazanarak , takım halinde erkeklerde ve bayanlarda birinciliği aldı . SPOR / EKİM Sporda ekim ayının önemli olayları şöyle : EKİM Basketbolda 18 . Erkekler Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı , lig ve kupa şampiyonu Efes Pilsen'i 85 69 yenen Ülkerspor . kez , 10 . Bayanlar Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı da lig şampiyonu Fenerbahçe'yi 61 54 yenen BOTAŞ Spor ilk kez kazandı . EKİM Futbolda UEFA Kupası . turunda Fenerbahçe , İsveç'in AIK Solna Stockholm takımını ve , Denizlispor , Fransız FC Lorient'i ve , Beşiktaş da Bosna Hersek'ten FK Sarajevo'yu1 ve 0'lık skorlarla elerken , Ankaragücü , İspanyol CD Alaves Vitoria'ya ve , Kocaelispor ise Macar Ferençvaroş'a ve 1'lik skorlarla elendi . EKİM Yunanistan'ın Girit Adası'ndaki Iraklion kentindeki Dünya Gençler Tekvando Şampiyonası'nda Türkiye , bayanlar 51 kiloda Esra Gümüş ile gümüş , ayrıca bronz madalya kazanarak takım halinde bayanlarda . oldu . Genel klasmanda takım birinciliği , 15 altın ve gümüş madalyayla Güney Kore aldı . İtalya'nın Nuoro kentindeki Avrupa Gençler Halter Şampiyonası'nda Türkiye , 11 altın , 11 gümüş ve bronz madalya kazanarak , takım halinde erkeklerde ve bayanlarda birinciliği kazandı . EKİM Azerbaycan'ın başkenti Bakü'deki 10 . Avrupa ( ) Gençler Futbol Şampiyonası Eleme Grubu mücadelesinde Türkiye , puan ve averajla . olarak elendi . 11 ve 11 EKİM ( ) Milli Futbol Takımı , 11 . Avrupa Şampiyonası . Eleme Grubu'ndaki . maçında , başkent Üsküp'te Makedonya'yı Okan ve Nihat'ın golleriyle yendi . Ümit milliler de rakibi önünde galip geldi . 11 EKİM Profesyonel boksta ağır sıklette Türk boksörü Sinan Şamil Sam , Almanya'nın Schwerin kentindeki unvan maçında , Polonyalı rakibini . raundda teknik puanlamayla yenerek Avrupa Şampiyonluğu unvanını aldı . 11 15 EKİM İstanbul'daki 19 . Balkan Büyükler Masa Tenisi Şampiyonası'nda Türkiye , gümüş ve bronz madalya kazanırken , Yugoslavya , 5'er altın ve gümüşün yanısıra bronz madalyayla en başarılı ülkeydi . 15 EKİM Otomobil sporlarında 55 . Formula Grand Prix Dünya Şampiyonluğunu , Alman sürücü Michael Schumacher , 144 puanla . kez kazanırken , Brezilyalı Rubens Barrichello , 66 puanla . , Kolombiyalı Juan Pablo Montoya da 50 puanla . oldu . Markalarda ise Ferrari , 111 puanla 11 . şampiyonluğunu elde etti . Hentbolda Bayanlar EHF Kupası'nda Üsküdar Belediyesi , ilk turda Kıbrıs Rum Kesimi'nden rakibini maçta da yenerek elemesine karşın , . turda Rumen , Erkekler EHF Kupası'nda da Polis Akademisi ve Koleji , ilk turda Belçikalı rakibini maçta da yenerek elemesine karşın , . turda Hırvat rakibine maçta da yenilerek elendi . 19 14 EKİM Arjantin'deki 15 . Dünya Erkekler Voleybol Şampiyonası'nda , finalde Rusya'yı yenen Brezilya , ilk kez şampiyonluğu kazanırken , Yugoslavya'yı yenen Fransa da . oldu . 11 15 EKİM Letonya'nın başkenti Riga'daki 15 . Avrupa ( ) Gençler Futbol Şampiyonası Eleme Grubu mücadelesinde Türkiye , 1'er galibiyet , beraberlik , yenilgi ve puanla Hollanda'nın ardından . olup elendi . 15 ve 16 EKİM ( ) Milli Futbol Takımı , 11 . Avrupa Şampiyonası . Eleme Grubu'ndaki . maçında , İstanbul'da Liechtenstein'i , Serhat ( ) , Okan , Ümit Davala ve İlhan Mansız'ın golleriyle yendi . Ümit milliler de İstanbul'da Portekiz'e galip geldi . 18 10 EKİM Mısır'ın başkenti Kahire'deki Grekoromen Güreş Dünya Kupası müsabakalarında Türkiye , birincilik ve ikincilik kazanarak takım halinde birinci oldu . 10 EKİM Binicilikte Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı , İASK'nden Hendrix isimli atıyla Aldo Baldini kazandı . ( Ankara ) 15 EKİM 11 . Uluslararası Alanya Triatlonu ve Avrupa Kupası finalinde birincilikleri , erkeklerde Kazak Dimitri Gag , bayanlarda da Portekizli Maria Areosa kazanırken , genç erkeklerde Mert Onaran . oldu . 11 16 EKİM Antalya'daki . Dünya Bayanlar Boks Şampiyonası'nda Türkiye , 65. olurken , Kuzey Kore , 1'şer altın ve gümüşün yanısıra bronz madalya ve 16 puanla birinciliği , Ukrayna , 1'şer altın ve bronzun yanısıra gümüş madalya ve 15 puanla 1. 16 16 EKİM Kazakistan'ın başkenti Astana'daki . Uluslararası Hamit Canol Judo Turnuvası'nda , 66 kiloda Sezer Huysuz . oldu . İstanbul'daki 18 . Uluslararası Oktay Kurtböke Ulu Gazi Gençler Güreş Turnuvası'nda Türkiye , toplam 15 birincilik , 11 ikincilik ve 11 de üçüncülük kazanarak , takım halinde serbestte 84 , grekoromende de 81 puanla birinciliği elde etti . Romanya'nın başkenti Bükreş'teki Balkan Sportif Aerobik Cimnastik Şampiyonası'nda Türkiye , tek erkeklerde Uğur Yıldıran ile bronz madalya kazanırken , evsahibi Romanya , altın , gümüş ve bronz madalyayla en başarılı ülke oldu . 16 EKİM İstanbul'daki 14 . Kıtalararası Avrasya Maratonu'nda birincilikleri , erkeklerde Kenyalı David Kiptaniu , 1. Bayanlarda Serap Aktaş . , Balkan Maratonu'nda . , erkeklerde Satılmış Atmaca . , Balkan Maratonu'nda . , Ahmet Yavuz da Balkan Maratonu'nda . oldu . At yarışlarında 64 . Cumhurbaşkanlığı Kupası Koşusu'nu , Bedri Öztürk'ün Retin isimli atı , jokeyi Barış Kurdu ile kazandı . ( Ankara ) TÜRKİYE 56 . Hükümet'in Başbakanı Bülent Ecevit'in rahatsızlanması , 1001 yılı boyunca siyaset alanında yaşanan hızlı gelişmelerin başlangıcını oluşturdu . Erken seçim yapıldı , hükümet ortakları ve anamuhalefet partisi baraja takıldı , iki parti parlamentoya girebildi . Siyasetin önemli isimleri sahneden çekildi , AK Parti tek başına iktidara geldi . Can kaybına da yol açan soğuklarla başlayan 1001 yılının ilk aylarında ağırlıklı olarak AB uyum yasaları konuşuldu . Bu yasalar hükümet ortakları MHP ile ANAP arasında tartışmaya neden olurken , TCK'nın 159 ve 511 . maddelerini yeniden düzenleyen hükümlere MHP'nin ret oyu vermesiyle hızlanan süreç , özellikle idam cezasının kaldırılması , ana dilde öğrenim ve yayın konularında kriz belirtileri verdi . ANAP , bu düzenlemelerin AB üyelik süreci açısından önemine işaret ederken , MHP , bunları ön şart ve dayatma olarak nitelendirdi . Başbakan Ecevit ise konuyu TBMM zemininde çözmeye çalışarak , tartışmanın hükümet sorununa dönüşmesini önlemeye çalıştı . Avrupa Birliği Komisyonu Ankara Temsilcisi Karen Fogg'un , internetten üzerinden yaptığı ve İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek'in tarafından açıklanan yazışmaları ile AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 10 yıl önce Rize'de yaptığı bir konuşmadaki ifadeleri de yılın ilk aylarının önemli tartışma maddelerini oluşturdu . Fogg'un yazışmaları yargıda soruşturma konusu da oldu . Erdoğan'ın sözleri konusundaki en dikkati çeken değerlendirme , 15 Nisan resepsiyonunda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu'ndan geldi . Orgeneral Kıvrıkoğlu , Erdoğan'ın düşüncelerinde değişen bir şey olmadığını ifade ederek , 18 Şubat'ın bin sene devam edeceğini boşuna demediklerini söyledi . ECEVİT , HASTANEDE . . . Başbakan Bülent Ecevit'in Mayıs'ta Başbakanlık Merkez Binası'nda çalışmalarını sürdürürken rahatsızlanarak Başkent Üniversitesi Hastanesi'ne kaldırılması , hızlı gelişmelerin başlangıcı oldu . Doktoru Prof . Dr . Turgut Zileli'nin basit bir bağırsak enfeksiyonu olduğunu belirttiği rahatsızlığının ardından Ecevit , ikinci kez hastaneye yatırıldı . Başkent Üniversitesi Rektörü Prof . Dr . Mehmet Haberal , Ecevit'in sol dokuzuncu kaburgasında travmatik kırık ve yumuşak doku zedelenmesinin yanı sıra sol bacağında başlangıç safhasında tromboflebit ( kirli damar iltihabı ) saptandığını belirtti . Yarı mobilize , tam mobilize gibi ifadelerle Ecevit'in sağlık durumuna ilişkin tanımlamalar yapılırken , Ecevit'in hastanenin penceresinden partilileri selamlaması da sağlığı konusundaki değerlendirmelerde önemli ölçüt sayıldı . Ecevit'in Başbakanlık Resmi Konutu'nda çalışmaması eleştirilere yol açarken , Başbakanlık Merkez Binası'na Ecevit için asansör yapıldı . Ecevit'in rahatsızlığı asıl etkisini siyasi açıdan gösterdi . Görevi bırakması istenen Ecevit , görevinin başında olduğunu sık sık tekrarladı . Krizin etkisindeki kırılgan ekonomiyi yöneten Devlet Bakanı Kemal Derviş'in , Ecevit'in sağlığını baz alarak siyasal belirsizlikten söz etmesi ve erken seçim tarihi belirlenmesini istemesi gelişmeleri hızlandırdı . Bu süreçte , MHP ile ANAP arasındaki idam cezasının kaldırılması , anadilde öğrenim ve yayın tartışması da sürdü . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in başkanlığında , TBMM'de grubu bulunan siyasi partilerin genel başkanlarının çağrıldığı , Ecevit'in rahatsızlığı nedeniyle katılmadığı , DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'in de Başbakansız olmaz diyerek yer almadığı AB konusundaki toplantı , idam cezasının kaldırılması , ana dilde öğrenim ve yayın tartışmalarını hızlandırdı . Zirvenin ardından MHP Genel Başkanı , Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli , toplantıda , idam , ana dilde yayın ve öğrenim konularındaki hassasiyetlerinin aynen devam ettiğini ve bu konularda taviz vermelerinin söz konusu olmadığını ifade ettiğini bildirdi . BAHÇELİ'NİN SÜRPRİZ ÇIKIŞI Bahçeli , bu süreçte katıldığı , Temmuz ayında yapılan 11 . Kocayayla Türkmen Kurultayı''nda sürpriz bir çıkış yaparak , Kasım'da erken seçime gidilmesini önerdi . Gelişmeler ivme kazandı , siyaset Türkiye'yi etkisine alan çöl sıcaklarından daha kavurucu hale geldi . Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan ile Dışişleri Bakanı İsmail Cem'in de aralarında bulunduğu birçok DSP'li bakan istifa etti , DSP bölündü , partiden ayrılan 65 milletvekilinin katılımıyla İsmail Cem liderliğinde YTP kuruldu . TBMM , erken genel seçimin Kasım 1001 tarihinde yapılmasını kararlaştırdı . Karara sadece DSP karşı çıktı . Seçim kararını alan 11 . dönem parlamentosu , büyük bir final hamlesiyle AB'ye uyum çerçevesinde tarihi adımlar attı . İdam cezası kalktı , ana dilde yayın ve öğrenime izin verildi . Seçim kararıyla birlikte seçime yönelik siyasi hareketlilik de hız kazandı . Hızlı bir siyasi görüşme trafiği yürüten Kemal Derviş CHP'ye , Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan bakanlıktan ve partisinden istifa ederek MHP'ye , ANAP'ın önde gelen isimlerinden Erkan Mumcu AK Parti'ye katıldı . Seçime girme şartlarını taşımayan Genç Parti'nin Genel Başkanı Cem Uzan , seçime katılma hakkı olan YDP'nin başına geçti , partinin adı da Genç Parti olarak değiştirildi . Seçim takvimi işledi , Yüksek Seçim Kurulu , AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ile kapatılan RP'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın da aralarında bulunduğu çok sayıda kişinin milletvekili adaylığını reddetti . KÜSKÜNLER HAREKETİ Bu arada , seçimi erteleme çalışmaları başarısızlıkla sonuçlandı . SP , ANAP ve YTP ile küskünler''olarak adlandırılan milletvekillerinin desteklediği hareket sonuç vermedi ve muhtemel bir seçim erteleme kararının yolunu açacağı belirtilen TBMM'nin çalışmaya devam etmesi istemi reddedildi . Başbakan Ecevit ve partisi DSP'nin tutumu bu kararda belirleyici rol oynadı . Erken seçime karşı çıkan tek parti olan DSP , oylarıyla erken seçimin ertelenmesi yolunu kapattı . Yapılan seçim ise siyasi depreme neden oldu . Yüzde 69. AK Parti Anayasa'yı değiştirebilecek çoğunluğa yakın bir sayı olan 565 milletvekilliği kazandı . AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın milletvekili olmaması nedeniyle bir süre kimin hükümeti kuracağı tartışıldı . Cumhurbaşkanı Sezer'in görevlendirdiği AK Parti Kayseri Milletvekili Abdullah Gül'ün başkanlığında 58 . Hükümet kuruldu . Siyasetin önemli isimleri sahneden çekilmek zorunda kaldı . Mesut Yılmaz'ın genel başkanlığından ayrıldığı ANAP yeni genel başkanını belirlemeyi 1005 yılına bırakırken , DYP'de 14 15 Aralık'ta yapılan Tansu Çiller'in aday olmadığı büyük kongrede genel başkanlığa Elazığ milletvekili Mehmet Ağar seçildi . DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit , seçim gecesi sonuçları İntihar ettik şeklinde değerlendirirken , MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli , önümüzdeki yıl yapılacak Büyük Kongre'de genel başkanlığı bırakacağını açıkladı . SİİRT . . . Seçim sonuçları Erdoğan'ın nasıl başbakan olacağına ilişkin spekülasyonlar ve tartışmaları da beraberinde getirdi . YSK'nın Siirt'te yapılan seçimleri iptal etmesi , bu tartışmayı hızlandırdı . Erdoğan'a milletvekili ve dolayısıyla Başbakan olma yolunu da açan Anayasa değişikliği , muhalefet partisi CHP'nin de desteğiyle Meclis'ten geçti , ancak Cumhurbaşkanı Sezer'in onayına takıldı . Sezer , kişiye özel olduğu gerekçesiyle değişikliği , TBMM'ye iade etti . Yılın karlı ve soğuk son ayındaki bu gelişmeler , seçim sonuçlarıyla istikrar kazandığı belirtilen siyasi havayı yeniden ısıttı ve bu sıcaklığın önümüzdeki yıla taşınacağının sinyallerini oluşturdu . Büyük oy çoğunluğuyla ilk turda TBMM Başkanı seçilen Bülent Arınç'ın , Cumhurbaşkanı Sezer'i başörtülü eşiyle uğurlaması , rektörler bildirisi ve atamalar konusundaki spekülasyonlar da bu yöndeki diğer önemli göstergeler olarak değerlendirildi . TSK'NIN ÜST KOMUTASINDA DEĞİŞİKLİK Yüksek Askeri Şura'da alınan kararlarla 50 Ağustos 1001 tarihi itibariyle Türk Silahlı Kuvvetleri'nin ( TSK ) üst komuta kademesi yeniden şekillendi . Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ve . Ordu Komutanı Orgeneral Halit Edip Başer emekli olurken , Genelkurmay Başkanlığı'nı Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Hilmi Özkök , Orgeneral Özkök'ten boşalacak Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nı Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman , Orgeneral Yalman'dan boşalacak Jandarma Genel Komutanlığı'nı ise Kara Kuvvetleri Kurmay Başkanı Orgeneral Şener Eruygur devraldı . Orgeneral Kıvrıkoğlu ve Orgeneral Başer'in emeklilikleriyle boşalan orgenerallik kadrolarına terfi eden MGK Genel Sekreteri Başyardımcısı Korgeneral Mehmet İlker Başbuğ Kara Kuvvetleri Komutanlığı Kurmay Başkanlığı , Van Jandarma Asayiş Komutanı Korgeneral Fevzi Türkeri ise . Ordu Komutanlığı görevini üstlendi . Bu arada , Nisan ayında , Afganistan'daki Uluslararası Güvenlik Destek Gücü'nün ( ISAF ) komutanlığının aylık süre için Türkiye tarafından üstlenilmesi kararlaştırıldı . AFYON DEPREMİ Afyon'da Şubat ayında yaşanan büyüklüğündeki deprem , yapıların depreme karşı güçlendirilmesi gerçeğini bir kez hatırlattı . Merkez üssü Sultandağı ilçesi olan depremde 45 kişi öldü , 518 kişi yaralandı . Depremde , 611 konut , işyeri ve resmi binada ağır ve orta derecede hasar meydana geldi . Depremde Çay Sanayi Sitesi tümüyle yıkıldı . KAYIPLAR Türkiye , 1001 yılında önemli kayıplar da verdi . Türk şiirinin büyük ustaları Melih Cevdet Anday ve Ece Ayhan , ünlü eleştirmen Memet Fuat , önemli tiyatro ve sinema oyuncusu Şükran Güngör , Türkiye'nin önde gelen anayasa hukukçularından Prof . Dr . Bülent Tanör ve yerbilimcilerinden Prof . Dr . Aykut Barka , eski Türk iş genel başkanlarından tiyatro sanatçıları Savaş Yurttaş , Soner Ağın ve Mehmet Keskinoğlu , sinemanın kıdemli karakter oyuncuları Turgut Özatay ve Sami Hazinses , sinema yönetmeni Behlül Dal ve Gazeteci Yazar Metin Toker hayata veda ettiler . TÜRKİYE / OCAK Türk aile hukukunda önemli değişikler getiren yeni Medeni Kanun yürürlüğe girdi , kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan kadınların pantolon giyebilmelerine olanak tanındı . Yoğun kış koşullarının etkili olduğu , bu nedenle birçok yerde yolların kapandığı , donma sonucu ölümlerin yaşandığı ve okulların tatil edildiği Ocak ayının önemli gelişmeleri şöyle : OCAK Türk aile hukukunda önemli değişiklikler öngören , Türk Medeni Kanunu ile Türk Medeni Kanunun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkındaki Kanun yürürlüğe girdi . Koca , evin reisliğini kaybetti , evlilik birliğinin yönetiminde kadın ve erkeğe eşit söz hakkı tanındı . Cinsiyet değiştirmeye izin verildi . OCAK Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , HADEP'in kapatılması ve AK Parti'ye ihtar verilmesiyle ilgili taleplerinin öncelikle ve ivedilikle ele alınarak sonuçlandırılması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu . OCAK Kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan kadınların strech , kot ve benzeri dışında pantolonları giyebilmelerine olanak tanındı . Ankara'nın ünlü mimarlarından Ahmet Merih Karaaslan ( 51 ) , Cinnah caddesindeki bürosunda bıçaklanarak öldürüldü . Katil zanlıları Hacı Ahmet Yılmaz , Celil Köylü ve İnna Köylü yakalandı . Anayasa Mahkemesi , SP Genel Başkanı Recai Kutan'ın kapatılan FP'nin Genel Başkanı sıfatıyla FP'nin kapatılmasına ilişkin kararının kaldırılması istemini oybirliğiyle reddetti . OCAK Anayasa Mahkemesi'nin , FP'nin kapatılmasına ilişkin gerekçeli kararı , Resmi Gazete'de yayımlandı . Beyan ve eylemleriyle FP'nin kapatılmasına neden olan İstanbul Milletvekili Nazlı Ilıcak ve Tokat Milletvekili Bekir Sobacı'nın milletvekillikleri sona erdi . OCAK Abdulhaluk Mehmet Çay'dan boşalan Devlet Bakanlığı'na MHP Tokat Milletvekili Reşat Doğru getirildi . ( Çay , 16 Aralık 1001 tarihinde bakanlık görevinden , ardından MHP'den istifa etmişti . ) Ankara No'lu DGM , Gazeteci Uğur Mumcu başta olmak üzere 11 faili meçhul olayı kapsayan Umut Operasyonu''na ilişkin davada , Ferhan Özmen , Necdet Yüksel ve Rüştü Aytufan'ı idam cezasına mahkum etti , 16 sanığa çeşitli hapis cezaları verdi . Davada , sanık beraat etti , sanık da aftan yararlandı . OCAK Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Tütün Yasası''nı onayladı . Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu , Stratejik Araştırmalar ve Etüt Merkezi'nin ( SAREM ) açılışı dolayısıyla düzenlenen toplantıda , Türkiye'de yolsuzluğun kökünün mutlaka kazınması gerektiğini belirterek , Aksi takdirde Türkiye'nin ayakları üzerinde durması mümkün değil dedi . OCAK Genelkurmay Başkanlığı , Birleşmiş Milletler'in ( BM ) aldığı kararla oluşturulan Afganistan'daki Uluslararası Güvenlik Yardım Kuvveti'ne ( İSAF ) Türkiye'nin başlangıçta idari destek unsurlarıyla birlikte toplam mevcudu 161 olan bir bölük kadar kuvvetle katılacağını , karargahta Türk subayının görev yapacağını bildirdi . Anayasa Mahkemesi , Ak Parti Genel Başkanı ve kurucu üyesi Recep Tayyip Erdoğan'ın kurucu üyelikten çıkarılması için bu partiye ihtar verilmesini kararlaştırdı . Yüksek Mahkeme , Erdoğan'ın genel başkanlık görev ve yetkilerini kullanmasının tedbiren önlenmesi ve türbanlı kurucu üyenin üyelikten çıkarılması için Ak Parti'ye ihtar verilmesi istemini ise reddetti . Anayasa Mahkemesi , HADEP'in kapatılması istemiyle açılan davada , Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu ve parti temsilcilerinin sözlü açıklamalarda bulunmasına karar verdi . 10 OCAK Erhaç Havaalanı'ndan eğitim için havalanan uçağı , Malatya'nın Darende İlçesi ile Sivas'ın Gürün İlçesi arasında çarpışarak düştü . uçak pilotu ile sistem subayı , fırlatma koltuklarını kullanarak kurtuldu . Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Kanadoğlu , eski Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçel hakkında , dalgalı kura geçilmeden önce bazı kurumlara toplam milyar 188 milyon 900 bin ABD doları satarak , görevini kötüye kullandığı gerekçesiyle dava açtı . DSP Merkez Disiplin Kurulu , İstanbul Milletvekili Rıdvan Budak'ı partiden kesin ihracına karar verdi . 15 OCAK Eczacılar , Sağlık Bakanlığı'nın , ilaç fiyatlarının yüzde 10 oranında aşağı çekilmesi uygulamasına karşı kepenk kapattı . Yargıtay . Ceza Dairesi , Susurluk davasında , Özel Harekat Dairesi Başkan Vekili İbrahim Şahin ve eski MİT görevlisi Korkut Eken ile eski özel timci polis memurlarının da aralarında bulunduğu 14 sanık hakkındaki mahkumiyet kararını oybirliğiyle onadı . Bayındırlık ve İskan Bakanlığı'nın bazı ihalelerine ilişkin yürütülen Vurgun Operasyonu soruşturmasının sonunda açılan davada , 15'ü tutuklu 561 sanığın yargılanmasına başlandı . 16 OCAK Eczacıların kepenk kapatma eylemi , kar payı konusunda varılan anlaşmayla sona erdi . 16 OCAK Ankara No'lu DGM , Vurgun Operasyonu davasında görevsizlik kararı vererek , dosyayı yetkili ve görevli ağır ceza mahkemesine gönderdi . 18 OCAK Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , kamu kurum ve kuruluşlarının ürettikleri mal ve hizmet tarifeleri ile bazı kanunlarda değişiklik yapan 4656 sayılı kanunu onayladı . Yurtdışına çıkışlardan 60 milyon lira alınacak . Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı Hamza Keleş , hayali ihracata ilişkin yürüttüğü Örümcek Ağı Operasyonu soruşturmasında , 85 sanık hakkında dava açtı . 11 OCAK Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Kamu İhale Kanunu ile Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu'nu onayladı . 15 OCAK Ankara . Ağır Ceza Mahkemesi , DYP Şanlıurfa Milletvekili Fevzi Şıhanlıoğlu'nun ölümü ile ilgili davada , MHP Milletvekili Cahit Tekelioğlu'nu yıl ay 10 gün ağır hapis cezasına mahkum etti . Mahkeme , MHP Milletvekili Mehmet Kundakçı'nın beraatına karar verdi . 15 OCAK Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , bankacılık ile ilgili düzenlemeler içeren Mali Sektöre Olan Borçların Yeniden Yapılandırılması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun''un maddesini yeniden görüşülmek üzere TBMM'ye iade etti . 16 OCAK Yargıtay . Ceza Dairesi , eski Türk Dil Kurumu ( TDK ) Başkanı Prof . Dr . Ahmet Bican Ercilasun ile dönemin TDK Başkanvekili Prof . Dr . Hamza Zülfikar'ın da aralarında bulunduğu 15 sanık hakkında , cürüm işlemek için teşekkül oluşturmak ve teşekküle üye olma ve yardım etme suçlarından verilen beraat kararını bozdu . 18 OCAK Ankara No'lu DGM , hayali ihracata ilişkin yürütülen Örümcek Operasyonu soruşturması sonunda 85 sanık hakkında açılan davada , yetkisizlik kararı vererek , dosyayı Nöbetçi İstanbul DGM'ye gönderdi . Aydın Bağımsız Milletvekili Sema Pişkinsüt ile İstanbul Milletvekili Nazire Karakuş ile İzmir Milletvekili Mehmet Özcan'ın da kurucuları arasında olduğu Toplumcu Demokratik Parti ( TDP ) kuruldu . 51 OCAK Cumhurbaşkanı Sezer , bankacılık ile ilgili düzenlemeler içeren 4645 sayılı Mali Sektöre Olan Borçların Yeniden Yapılandırılması ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun''u onayladı . Anayasa Mahkemesi , TBMM İçtüzüğü'nde , soru ve cevap süresinin 10 dakika ile sınırlandırılması , tasarı veya teklifin tümünün görüşülmesinden sonra maddeler üzerinde ayrıca soru sorulamaması gibi değişiklikler içeren TBMM Kararı'nın bazı maddelerini Anayasa'ya aykırı bularak iptal etti . KASIM Erken genel seçim yapıldı . 41 milyon 406 bin 16 seçmenden , 51 milyon 668 bin 161'i sandık başına gitti . milyon 658 bin 866 seçmen , sandık başına gitmezken , yüzde 69. 1999 seçimlerinde katılım oranı yüzde 86. Seçimde , 56 . Hükümet'i oluşturan koalisyon partilerinin toplam oy oranı yüzde 14. DSP yüzde 1. Daha önce TBMM'de temsil edilen SP yüzde 1. Seçim sonucunda , yüzde 54. 1954 yılından sonra ilk kez sadece iki parti TBMM'de temsil edildi . Toplam yüzde oy alan bağımsız adayların 9'u TBMM'ye girdi . MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli , seçim sonuçlarının kesinleşmeye başlamasının ardından düzenlediği basın toplantısında , sorumluluğun şahsına ait olduğunu belirterek , Bu sorumluluk anlayışıyla , 1005 yılında büyük kurultayı toplayacak MHP'yi yeni bir yönetime kavuşturmak ve yeni bir genel başkan önderliğinde kutsal davamızı hedefe taşıyacak yapıya kavuşturmak görevim olacaktır dedi . KASIM ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz , Genel Başkanlık'tan ve aktif politikadan ayrılmayı kararlaştırdığını bildirdi . DYP Genel Başkanı Tansu Çiller , partisinin büyük kongresini toplayacağını ve genel başkan adayı olmayacağını açıkladı . Başbakan Bülent Ecevit , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e hükümetin istifasını sundu . KASIM DYP , DEHAP'ın oylarının geçersiz sayılması istemiyle YSK'ya başvurdu . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , AK Parti Genel Başkanı Erdoğan'ı partisinin genel merkezinde ziyaret ederek , seçim sonuçlarından dolayı kutladı . ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras , genel başkanlık görevinden ayrılacağını bildirdi . Siirt'ten bağımsız milletvekili seçilen Fadıl Akgündüz hakkında daha önce verilen gıyabi tutuklama kararı , infazı durdurularak geri alındı . KASIM SP Genel Başkan Yardımcıları Mehmet Bekaroğlu ve Numan Kurtulmuş , seçim sonuçları nedeniyle görevlerinden istifa ettiler . YSK , DEHAP'ın aldığı oyların geçersiz sayılmasına ilişkin DYP'nin itirazının incelenmesine olanak olmadığına karar verdi . KASIM Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , AK Parti Genel Başkanı Erdoğan ve CHP Genel Başkanı Baykal'ı ayrı ayrı kabul etti . Kutlama niteliğinde olduğu belirtilen görüşme , Erdoğan'ın milletvekili olmaması nedeniyle Başbakan ataması konusundaki muhatap tartışmaları açısından yorumlara neden oldu . Erdoğan , görüşmenin ardından yaptığı açıklamada , Sezer'in yeni dönemin hayırlı olması temennisinde bulunduğunu söyledi . Baykal ise Seçim sonrası siyasi tablonun ülke yararlarını gözeten bir dikkat içinde yönlendirileceği konusundaki Sayın Cumhurbaşkanı'nın kararlılığını gözledim diye konuştu . Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü ve Dışişleri Başdanışmanı Tacan İldem ise Sezer'in Erdoğan'ı kabulünde başbakan atanması ve olası isimlerin gündeme gelmediğini belirtti . Görevlendirme için her halükarda yemin töreninin gerçekleşmesini beklemenin gerçekçi olacağını kaydeden İldem , Anayasamızın 109 . maddesinde Cumhurbaşkanımıza verilmiş bir yetki var . Bu yetkiyi de Cumhurbaşkanımız iktidara gelmiş olan partiyle danışma halinde ama yetkiyi göz ardı etmeyecek bir çerçevede kullanacaktır dedi . KASIM AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu , Genel Başkan Erdoğan'a başbakan adayı belirleme yetkisi verdi . MHP Merkez Yönetim Kurulu toplantısında , bütün parti üyeliklerinin iptali ve Büyük Kongre'nin 11 Ekim 1005'te yapılması kararlaştırıldı . Dolandırıcılık iddiasıyla hakkında soruşturma sürdürülürken Kasım seçimlerinde Siirt'ten bağımsız milletvekili seçilen Fadıl Akgündüz , Türkiye'ye döndü . 10 KASIM Ulu Önder Atatürk , ölümünün 64 . yılında bir kez daha özlemle anıldı . AK Parti Genel Başkanı Erdoğan'a milletvekilliği ve dolayısıyla başbakanlık yolunu açabilecek Anayasa değişiklikleri tartışmaları sürerken Cumhurbaşkanı Sezer , Atatürk'ü anma toplantısında , demokrasi ve hukuk devleti ilkeleriyle bağdaşmayacak , kişiye özgü düzenlemelerden kaçınarak , hukuku siyasallaştırmak yerine , siyaseti hukuk kurallarına uygun biçimde yapmaya özen gösterilmesi gerektiğini söyledi . Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan , Ak Parti'li milletvekillerinden TBMM lojmanlarında oturmamalarını istedi . 15 KASIM Yargıtay , Umut Davası'nda Necdet Yüksel ve Rüştü Aytufan'a verilen idam cezasını müebbet ağır hapis cezasına dönüştürerek onarken , idam cezasına çarptırılan Ferhan Özmen'in de aralarında bulunduğu sanık hakkındaki mahkumiyet kararlarını eksik soruşturma gerekçesiyle bozdu . 15 KASIM Cumhurbaşkanı Sezer , Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan'ı kabul etti . Erdoğan , Sezer'e Başbakan konusunda tekliflerini sunduğunu belirterek , Kendileri gerekli değerlendirmeyi yapıp en kısa zamanda atamayı yapacak dedi . 16 KASIM Cumhurbaşkanı Sezer , Çankaya Köşkü'nde kabul ettiği AK Parti Kayseri Milletvekili Abdullah Gül'ü , hükümeti kurmakla görevlendirdi . Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan , kurulacak hükümetin ilk yılda uygulayacağı Acil Eylem Planı''nı açıkladı . 18 KASIM Abdullah Gül , Başbakan ve 14 bakandan oluşan 58 . Hükümet'in listesini Cumhurbaşkanı Sezer'e sundu . Gül'ün Sezer ile beklenenden uzun olarak yaklaşık 1. Abdullah Gül , daha sonra yaptığı açıklamada ise Sezer'in , bazı bakanların görevlerinde değişiklik ricasında bulunduğunu belirtti . Gül'ün başkanlığındaki AK Parti Hükümeti , Cumhuriyet tarihi boyunca demokratik seçimler sonrasında parlamentoda tek partinin çoğunluğuna dayalı kurulan 15 . hükümet oldu . Ak Parti Genel Başkanı Erdoğan , genel başkanlık görev ve yetkilerinin tedbiren önlenmesi istemine ilişkin savunmasını Anayasa Mahkemesi'ne verdi . 19 KASIM Abdullah Gül , Bülent Ecevit'ten Başbakanlık görevini devraldı . TBMM'de yapılan oylama sonucunda , Bülent Arınç 569 oy alarak ilk turda Meclis Başkanı oldu . Diğer aday CHP'li Önder Sav 165 oy aldı . Böylece 11 Eylül 1980'den bu yana ilk kez ilk turda Meclis Başkanı seçildi . 58 . Cumhuriyet Hükümeti , ilk toplantısını , Başbakan Abdullah Gül'ün başkanlığında yaptı . Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , Siirt Bağımsız Milletvekili Fadıl Akgündüz'ün dokunulmazlığının kaldırılmasını istedi . 10 KASIM NATO Devlet ve Hükümet Başkanları Doruk Toplantısı'na katılmak üzere Prag'a eşi Semra Sezer ile giden Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i , TBMM Başkanı Bülent Arınç ve başörtülü eşi Münevver Arınç uğurladı . Konu , türban tartışmalarına neden oldu . Yargıtay Ceza Genel Kurulu , insan haklarının ayrım gözetilmeksizin sahip olunan hakların tümünü kapsadığına işaret ederek , bu nedenle işkencenin insanlık suçu olduğuna hükmetti . Türkiye Motorlu Taşıt İşçileri Sendikası İstanbul No'lu Şube üyeleri ile DİSK'e bağlı Nakliyat İş Sendikası Ambarlar Temsilciliği üyeleri arasında sendika üyeliği konusunda taş , sopa ve bıçakların kullanıldığı kavga sonucunda kişi öldü . 58 . Hükümet'in dün yapılan ilk Bakanlar Kurulu toplantısında alınan karar uyarınca Başbakanlık Merkez Binası önündeki yol , araç ve yaya trafiğine açıldı . 11 KASIM Cumhurbaşkanı Vekili ve TBMM Başkanı Bülent Arınç , eşinin kıyafeti konusunda fırtına koparıldığını bildirerek , bunu çok yadırgadığını ve yersiz bulduğunu söyledi . Arınç , Eşimin içinde bulunduğu kıyafetin , yasalara ve protokol kurallarına aykırı olmadığına inanıyorum dedi . Kongre sürecine giren DYP'de Genel İdare Kurulu'nun eski üyelere dönüş yolunu açma kararı üzerine Elazığ Bağımsız Milletvekili Mehmet Ağar , DYP'ye katıldı . 11 KASIM AK Parti Genel Başkanı Erdoğan , Kasım seçimlerinin ardından parti genel merkezine gelerek kendisini kutlayan CHP Genel Başkanı Baykal'a iade ziyarette bulundu . Danıştay İdari Dava Daireleri Genel Kurulu , Pamukbank'ın , Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonuna devrine ilişkin BDDK kararının yürütmesini durdurdu . 15 KASIM Başbakan Gül , 64 sayfadan oluşan hükümet programını TBMM Genel Kurulu'na sundu . Gül , dürüst , bilgili ve ehliyetli kadroların öncülüğünde , siyaseti ve devleti yeniden milletle buluşturmak için kapsamlı bir programla , umut ve güven dolu bir geleceği yeniden tesis etmek üzere yola çıktıklarını söyledi . 16 KASIM Anayasa Mahkemesi , genel nüfus sayımlarında sokağa çıkma yasağını öngören düzenlemeyi iptal etti . Besim Tibuk , erken genel seçim sonuçları nedeniyle Liberal Demokrat Parti Genel Başkanlığı'ndan istifa etti . Eski Bursa Milletvekili İlhan Kesici , DYP'ye katıldı . 16 KASIM Mesut Yılmaz , Kasım seçimlerinin ardından aldığı genel başkanlıktan ve aktif politikadan ayrılma kararını , Merkez Karar ve Yönetim Kurulu toplantısında uygulamaya koydu . ANAP Genel Başkan Vekilliği'ne Ekrem Pakdemirli getirildi . 18 KASIM Abdullah Gül başkanlığında kurulan 58 . Hükümet , 160 milletvekilinin ret oyuna karşı 546 milletvekilinin kabul oyuyla güvenoyu aldı . Romanları , denemeleri de olan , ancak şair kişiliği ön planda tutularak Türk şiirinin büyük ustaları arasında sayılan Melih Cevdet Anday , İstanbul'da vefat etti . Garip şiirinin yaşayan son üyesi Anday , 86 yaşındaydı . Türkiye'nin önde gelen anaya hukukçularından olan Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Prof . Dr . Bülent Tanör , kanser tedavisi gördüğü İstanbul Üniversitesi İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi'nde vefat etti . 19 KASIM MGK , KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın müzakere sürecinde aldığı son tutumu desteklediğini bildirdi . Organize suç örgütü elebaşı suçlamasıyla yargılandığı dava sonucu hakkında tahliye kararı verilen Alaattin Çakıcı , tutuklu olduğu Kocaeli No'lu Tipi Cezaevi'nden tahliye edildi . TÜRKİYE / ARALIK Yüksek Seçim Kurulu ( YSK ) , Kasım 1001'de Siirt'te yapılan milletvekili seçimini iptal ederek , seçimin yenilenmesine oybirliğiyle karar verdi . Siirt'teki seçimin iptaliyle milletvekilliği düşen Fadıl Akgündüz , hakkındaki gıyabi tutuklama kararının vicahiye çevrilmesi sonucunda tutuklanarak Kartal Cezaevi'ne konuldu . Ankara Üniversitesi öğretim üyelerinden Dr . Necip Hablemitoğlu , Çankaya'daki evinin önünde uğradığı silahlı saldırı sonucu hayatını kaybetti . Türkiye güzeli Azra Akın , Londra'da yapılan yarışmada , 1001 Dünya Güzeli seçildi . Aralık ayındaki önemli gelişmeler şöyle : ARALIK : Kocaeli No'lu Tipi Cezaevi'nden tahliye olduktan sonra İstanbul'a getirilen Alaattin Çakıcı , emniyetteki işlemlerinin tamamlanmasının ardından serbest bırakıldı . Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı , eski Botaş Genel Müdürü Gökhan Yardım ile eski Yönetim Kurulu üyesi kişi hakkında , Mavi Akım Projesi'nde görevlerini kötüye kullandıkları iddiasıyla 5'er yıla kadar hapis istemiyle dava açtı . Eski DYP İstanbul Milletvekili Aydın Menderes , DYP Genel Başkanlığına aday olacağını bildirdi . ARALIK : Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar , DYP Genel Başkanlığı'na aday olduğunu açıkladı . YSK , Kasım 1001'de Siirt'te yapılan milletvekili seçimini iptal etti . Seçim işlemlerindeki eksikliğin seçim sonuçlarına etkili olduğu sonucuna varan YSK , Siirt'teki seçimin yenilenmesine oybirliğiyle karar verdi . ARALIK : Avrupa Birliği'ne ( AB ) uyum çalışmaları çerçevesinde çıkarılan ve idam cezasını savaş ve çok yakın savaş tehdidi dışında kaldıran yasa uyarınca , terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan'ın idam cezasını müebbet ağır hapis cezasına dönüştüren Ankara No'lu DGM , yapılan başvuruları temyiz kabul ederek dosyanın Yargıtay'a gönderilmesine karar verdi . Karagümrük Spor Kulübü Lokali'ne yönelik silahlı saldırıya ilişkin yıl 11 gün ağır hapis cezasına çarptırılan ve tutuklu kaldığı süre gözönüne alınarak tahliye edilen Alaattin Çakıcı hakkında , başsavcılığın bu karara itirazı üzerine yurtdışına çıkış yasağı konuldu . Bursa eski Milletvekili İlhan Kesici , DYP Genel Başkanlığı'na aday olduğunu açıkladı . Interbank'tan , kurdukları bazı şirketler adına kredi alıp bunları Nergis Grubu'na aktardıkları iddiasıyla banka dolandırma suçundan yargılanan işadamı Cavit Çağlar ve Şükrü Şankaya'nın da aralarında bulunduğu 59 kişi , beraat etti . YSK , Siirt'te yenilenecek seçimlerde , Kasım Pazar günü ortaya çıkan yüzde 10'luk ülke barajının geçerli olduğuna karar verdi . ARALIK : Anayasa Mahkemesi , AK Parti'nin kapatılması istemiyle açılan davada , ön savunmanın verilebilmesi için 50 gün ek süre tanıdı . YSK , Siirt'teki seçimlerin iptaline ilişkin gerekçeli kararını açıkladı . Kararda , CHP Milletvekili Ekrem Bilek , AK Parti Milletvekili Mervan Gül ve bağımsız Fadıl Akgündüz'e ait milletvekili tutanaklarının iptal edildiği , Siirt'te seçimlerin Şubat 1005 Pazar günü yenileneceği belirtildi . ARALIK : Kamuoyunda Ümraniye sapığı olarak bilinen ve Ümraniye , Maltepe , Kadıköy ve Üsküdar'da , küçük yaştaki çok sayıda çocuğa tecavüz eden sapık yakalandı . Türkiye güzeli Azra Akın , Londra'da yapılan yarışmada , 1001 Dünya Güzeli seçildi . 10 ARALIK : Bağcılar Cumhuriyet Başsavcılığı , Siirt'teki seçimin iptaliyle milletvekilliği düşen Fadıl Akgündüz hakkındaki gıyabi tutuklama kararının durdurulmasının iptali için mahkemeye başvurdu . Bağcılar Sulh Ceza Mahkemesi , Siirt'teki seçimin iptaliyle milletvekilliği düşen Fadıl Akgündüz hakkındaki gıyabi tutuklama kararının yeniden uygulanmasını kararlaştırdı . Siirt'teki seçimin iptaliyle milletvekilliği düşen Fadıl Akgündüz , hakkındaki gıyabi tutuklama kararının vicahiye çevrilmesi sonucunda tutuklanarak Kartal Cezaevi'ne konuldu . 11 ARALIK : Kopenhag siyasi kriterleri ile Anayasa'ya uyum çerçevesinde hazırlanan ve çeşitli yasalarda değişiklik öngören yasa tasarısının , yürütme ve yürürlük maddeleri dışındaki tüm maddeleri , TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi . 15 ARALIK : TBMM'de maddelik mini anayasa değişikliği paketi benimsendi . Paketteki en önemli değişim , AK Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın seçilmesinin önündeki en büyük engeli oluşturan 66'ncı maddede gerçekleştirildi . Bu maddenin 1'nci fıkrasındaki ideolojik veya anarşik eylemlere ibaresi , terör eylemlerine şeklinde değiştirildi . Böylece , Erdoğan'ın Siirt konuşmasından dolayı siyasi yasağına yol açan 511'nci madde mahkumiyeti , Anayasa'nın öngördüğü yasak kapsamından çıkarılmış oldu . 14 ARALIK : Çankırı'da Vali Ayhan Çevik'e yönelik düzenlenen bombalı saldırı olayına karıştığı gerekçesiyle aranan terör örgütü TKP-ML TİKKO üyesi Selma Korkut , Sivas Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ekiplerine teslim oldu . Ayfer Süheyla kod adlı Selma Korkut tutuklandı . DYP . Olağan Büyük Kongresi'nde , Elazığ Milletvekili Mehmet Ağar , Genel Başkan seçildi . 16 ARALIK : DEHAP , YSK'nın , Şubat'ta Siirt'te yapılacak seçimlerde yüzde 10'luk ülke barajının uygulanması kararına itiraz etti . 16 ARALIK : YSK , Fadıl Akgündüz'ün Siirt seçimlerinin yenilenmesi kararına yaptığı itirazı reddetti . 18 ARALIK : Radyo ve televizyonda , Türk vatandaşlarının günlük yaşamlarında kullandıkları farklı dil ve lehçelerde yayın yapılmasına ilişkin usul ve esasları düzenleyen yönetmelik , Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi . Ankara . Asliye Ceza Mahkemesi , Perinçek ve İP Genel Başkan Yardımcısı Hasan Yalçın'ın yargılandığı davanın gerekçeli kararını açıkladı . Eski AB Komisyonu Türkiye Temsilcisi Karen Fogg'un elektronik yazışmalarını açıklayarak bilişim suçu işlediği iddiasıyla yargılandığı davada beraat eden İP Genel Başkanı Doğu Perinçek'in , söz konusu olayda menfaat sağlamadığı ve siyasi parti lideri olarak toplumu bilgilendirmek kastıyla hareket ettiği belirtildi . Ankara Üniversitesi öğretim görevlilerinden Dr . Necip Hablemitoğlu , Çankaya'da evinin önünde silahlı saldırıya uğradı . Hablemitoğlu , olay yerinde öldü . 19 ARALIK : Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , 4664 sayılı 1609 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun''u bir kez daha görüşülmek üzere TBMM'ye iade etti . 10 ARALIK : Ali Talip Özdemir , ANAP'ın 11 11 Ocak günlerinde yapacağı olağanüstü kongrede genel başkan adayı olacağını açıkladı . YSK , DEHAP'ın seçimlerde yüzde 10 barajı uygulanmaması ve daha önceki kesinleşmiş listelerle seçimlerin yapılması yönündeki itirazını reddetti . 11 ARALIK : Uğradığı silahlı saldırı sonucu ölen Ankara Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr . Necip Hablemitoğlu'nun cenazesi , Karşıya Mezarlığı'nda toprağa verildi . Törene , Cumhurbaşkanı Sezer , Başbakan Gül , Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök , DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit de katıldı . 10 MAYIS Başkent Üniversitesi Hastanesi'nin açıklamasında , Başbakan Ecevit'in , mevcut tromboflebit durumunun iyileşme sürecinde olduğu , günlük çalışmalarını koltuğa oturarak sürdürdüğü belirtilerek , Sayın Başbakanımız yarı mobilize edilmiştir denildi . AK Parti TBMM Grup Bakanı Bülent Arınç , Cumhurbaşkanı'nı , Bakanlar Kurulu toplantılarına başkanlık etmeye çağırdı . DYP Lideri Çiller , Ecevit'in tam teşekküllü bir hastanede muayene olarak iş yapabilir veya yapamaz raporu alması gerektiğini savundu . Sağlık Bakanı Osman Durmuş , Ecevit'in hastalığının kamufle edildiğini ileri sürdü . ANAP Genel Başkanvekili ve Siyasi İşler Başkanı Erkan Mumcu , bu görevinden alınarak , Parlamento ile İlişkiler Başkanlığı'na getirildi . Cumhurbaşkanı Sezer , daha önce bazı maddelerinin yeniden görüşülmesi istemiyle iade ettiği , ancak TBMM'de aynen kabul edilen RTÜK Yasası'nı onayladı . Devlet Bakanı Derviş , kamuoyunda seçimin 1004 yılından daha erken gerçekleşeceği beklentisinin bulunduğunu belirterek , bunun ne zaman olacağı konusunda herkesin inanabileceği bir formül ile ortaya çıkılırsa daha iyi olacağını ve mevcut sistemde seçimin ekonomiyi etkilemeyeceğini bildirdi . 11 MAYIS Koalisyonu oluşturan partilerin genel başkanlarının katıldığı Liderler Zirvesi , Başbakan Ecevit'in tedavi gördüğü Başkent Üniversitesi Hastanesi'nde yapıldı . Toplantıdan sonra yapılan açıklamada , 56 . Cumhuriyet Hükümeti , uyum içerisinde çalışmalarını sürdürmektedir . Hükümeti oluşturan siyasi partiler olarak , erken seçim düşünülmemektedir denildi . Başbakan Yardımcısı Yılmaz , idam ve bazı dillerde yayın konusunun zirvede görüşüldüğünü , Ecevit'in bu konulardaki yasal değişikler üzerinde ısrarla durduğunu , ancak Bahçeli'nin daha önceki tavrından geri adım atmadığını bildirdi . Başkent Üniversitesi Hastanesi'nin açıklamasında , Ecevit'in sol bacağında mevcut tromboflebit bulgularında önemli gerilemelerin olduğunun tespit edildiği ve hastane içinde tam mobilizasyonun uygun görüldüğü bildirildi . Cumhurbaşkanı Sezer , RTÜK Kanunu'nun kimi maddelerinin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu . TBMM Başkanvekili Murat Sökmenoğlu , GATA'ta by pass ameliyatı oldu . 11 MAYIS SP , DYP ve AK Parti , Ecevit'in başbakanlık görevini yerine getiremediğini savunarak , bu görevi bırakması ve bir seçim hükümeti kurulması gerektiğini dile getirirken , Başbakan Yardımcısı Bahçeli , Başbakan'ın sağlık durumunun hükümet etmeyi aksatacak boyutlarda olmadığı anlaşılmaktadır dedi . İçel'in Silifke İlçesi'nden , Kıbrıs Rum Kesimi ya da İtalya'ya gitmek üzere yola çıkan ve içinde 155 kaçağın bulunduğu tekneye operasyon düzenlendi . Operasyon sırasında yaralanan kişiden biri öldü , organizasyonu gerçekleştirdiği belirlenen kişi , şoför ve tekne kaptanı Ali Can gözaltına alındı . Cumhurbaşkanı Sezer , daha önce bir daha görüşülmesi istemiyle iade ettiği , ancak TBMM'de aynen kabul edilen 4658 sayılı Şartla Salıverilme Yasası'nı onayladı . 15 MAYIS Cumhurbaşkanı Sezer , Avrupa Birliği ile ilgili olarak , koalisyon ve TBMM'de grubu bulunan parti liderleriyle toplantı yapmayı düşündüğünü bildirdi . Cumhurbaşkanı Sezer , 4658 sayılı Şartla Salıverilmeye İlişkin Yasa'nın iptali ve yürürlüğün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu . Ankara'nın en eski ve en büyük sinemalarından Akün Sineması , 1965 yılında Ertem Eğilmez'in unutulmaz filmi Hababam Sınıfı ile açtığı perdelerini , yine aynı filmle bir daha açılmamak üzere kapattı . 14 MAYIS AK Parti Genel Başkanı Erdoğan , hakkında haksız mal varlığı edindiği iddiasıyla yürütülen soruşturma kapsamında Ankara Cumhuriyet Başsavcı Vekili Bekir Selçuk'a saat 10 dakika süreyle ifade verdi . Susurluk Davası kapsamında kesinleşmiş yıllık hapis cezası bulunan , Şike çetesi davası kapsamında da 6. Murat Karayalçın ve arkadaşları , Sosyal Demokrat Halk Partisi adıyla parti kurdular . AK Parti , SP , DSP , MHP , TDP ve bağımsızlardan 119 milletvekili , TBMM'deki görüşmeler sırasında tartışmalara neden olan RTÜK Yasası'nın biri geçici , 15 maddesindeki bazı hükümlerin iptali ve yürürlüğün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi'nde dava açtı . 15 MAYIS Başbakan Yardımcısı Yılmaz , MHP ile idam ve Kürtçe konularındaki anlaşmazlığın aşılacağı inancında olduğunu söyledi . Ali Fevzi Bir'in , Şike Çetesi Davası kapsamındaki gıyabi tutukluluğu vicahiye çevrildi . 1980 askeri müdahalesi sonrası kapatılan Uluslararası Af Örgütü'nün Türkiye Şubesi tekrar açıldı . 16 MAYIS Başbakan Ecevit , 11 günden bu yana tedavi gördüğü hastaneden taburcu oldu . Egebank'ın eski sahibi Yahya Murat Demirel , eski İstanbul Korumalar Şubesi Müdürü Dursun Yiğit'e rüşvet verdiği gerekçesiyle yargılandığı davada beraat etti . İtalya'dan Türkiye'ye gelen Şükrü Karahasanoğlu'nun , genel müdürlüklerini yaptığı Etibank ve Sümerbank'a ilişkin açılan davalar kapsamındaki ayrı gıyabi tutuklama kararı vicahiye çevrildi . 18 MAYIS Başbakan Ecevit , Başbakanlık Resmi Konutu'nda düzenlediği basın toplantısında , 56 . Hükümet'in yıllık icraatını değerlendirdi . Ecevit , Bu hükümet , normal seçim süresine kadar da işbaşında kalacaktır dedi . Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli , Çin gezisinde , Öcalan dosyasının süratle TBMM'ye sevk edilmesi , Öcalan'ın özel şartlarda tutulmaması , tipi cezaevine konulması gerektiğini söyledi . Cumhurbaşkanı Sezer , kişisel olarak idama karşı olduğunu yineledi . TBMM Başkanı İzgi , AİHM kararı açıklanmadan Öcalan'ın dosyasının TBMM Genel Kurulu'na indirilmesinin yanlış olacağını bildirdi . DYP Genel Başkanı Çiller , Öcalan'ın idam kararı Meclis'e gelirse destekleyeceklerini söyledi . Anayasa Mahkemesi , 4658 sayılı Şartla Salıverilme Yasası'nın , sanıkların çekmeleri gereken cezadan 10 yıllık indirim yapılacağı hükmünü iptal etti . Yüksek Mahkeme , yürürlüğü durdurma istemini reddetti . 19 MAYIS Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu , Ankara DGM Cumhuriyet Savcısı Nuh Mete Yüksel'e , Başbakan Yardımcısı Hüsamettin Özkan ile Devlet Bakanı Recep Önal hakkında Etibank ve Egebank soruşturmasıyla ilgili basına bilgi sızdırarak bakanlık genelgelerine aykırı davrandığı gerekçesiyle kınama cezası verdi . 50 MAYIS Başbakan Ecevit , uzun süreli bir toplantıya katılması uygun görülmediği için Milli Güvenlik Kurulu'nun Mayıs ayı toplantısına katılmadı . MGK , OHAL'in , Hakkari ve Tunceli'de 50 Temmuz 1001'den geçerli olmak üzere sona erdirilmesini , Diyarbakır ve Şırnak'ta ise son kez olmak üzere ay uzatılmasını Bakanlar Kurulu'na tavsiye edilmesini kararlaştırdı . Van'ın Çaldıran İlçesi yakınlarında , İran sınırından kaçak yollarla Türkiye'ye girmeye çalıştıkları sırada donarak ölen 9'u çocuk , 19 kişinin cesedi bulundu . 51 MAYIS İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı , AK Parti Genel Başkanı Erdoğan ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna hakkında , alım satıma fesat karıştırmak suçlamasıyla dava açtı . Sağlık Bakanlığı'nın , Sigarayı Bırakma Kampanyası''na 98 bin 845 kişi katıldı . Kampanyaya katılanlar arasında yapılan kura çekiminde , milyar lira para ödülü , Bartınlı çiftçi Şeref Ünal'a çıktı . TÜRKİYE / HAZİRAN Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in başkanlığında Çankaya Köşkü'nde yapılan AB konusunda TBMM'de grubu bulunan siyasi partilerin genel başkanlarının çağrıldığı toplantı yapıldı . Haziran ayının gelişmeleri şöyle : HAZİRAN Genelkurmay Başkanlığı , Başbakan Bülent Ecevit'in sağlık durumuna ilişkin raporların GATA tarafından incelemeye alındığı yönündeki haberlerin doğru olmadığını açıkladı . HAZİRAN Büyük Birlik Partisi . Olağanüstü Büyük Kurultayı'nda Genel Başkanlığa Muhsin Yazıcıoğlu yeniden seçildi . HAZİRAN Hayali ihracata ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında açılan Örümcek Ağı Operasyonu davası , Ankara No'lu DGM'de görülmeye başlandı . Davanın ilk duruşmasına , çıkar amaçlı suç örgütünün lideri olduğu bildirilen Erol Maks Kohen ile diğer tutuklu sanıklar katıldı . Mahkeme , sanıkların tahliye istemlerini reddetti . The Marmara Oteli'ndeki rehin alma eylemini gerçekleştiren Mustafa Yıldırım hakkında Beyoğlu . Ağır Ceza Mahkemesi'nde açılan davanın dosyası , görevsizlik kararıyla İstanbul DGM'ye gönderildi . HAZİRAN Radyo ve Televizyon Üst Kurulu Başkanlığı'na Fatih Karaca seçildi . Türkiye'nin son 10 yıldaki en büyük savunma projesi olan 1. Türkiye , Boeing şirketinden 1. HAZİRAN Çiğli'de Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na ait 16 tipi askeri uçak düştü , pilot üsteğmen Oğuz Yenen şehit oldu . HAZİRAN Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı , AK Parti Genel Başkanı Erdoğan hakkında haksız mal edinimi iddiasıyla yıl 10 aya kadar hapis cezası istemiyle dava açtı . Erdoğan'ın , haksız edindiği malların zor alımı ve ömür boyu kamu hizmetlerinden yasaklanması da talep edilen iddianamede , Erdoğan'ın , İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden ayrıldığı 1998 yılının sonunda verdiği mal beyanı ile AK Parti Genel Başkanı seçildikten sonraki mal bildirimi arasında 156 milyar 158 milyon 411 bin lira artış olduğu belirtildi . İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişleri , Faisal Finans Kurumu'nun el değiştirerek Family Finans adını almasının ardından , bu kurumun faaliyetlerini mercek altına aldı . Müfettişlerin , Family Finans Kurumu Başkanı Sabri Ülker'in de aralarında bulunduğu 54 yönetim kurulu üyesi hakkında , cürüm işlemek için teşekkül oluşturma , dolandırıcılık , Bankalar Kanunu'na muhalefet etme ve sahtecilik suçlamasında bulundukları 10 Şubat 1001 tarihli raporu ilettiği gönderdikleri Beyoğlu Cumhuriyet Başsavcılığı , Ülker Gıda'nın sahibi Sabri Ülker ile oğlu Murat'ın da aralarında bulunduğu Family Finans Kurumu'nun yönetim kurulu üyeleri hakkında soruşturma başlattı . HAZİRAN Cumhurbaşkanı Sezer'in başkanlığında TBMM'de grubu bulunan siyasi partilerin genel başkanlarının çağrıldığı Avrupa Birliği konusundaki toplantı , Çankaya Köşkü'nde yapıldı . Başbakan Ecevit'in rahatsızlığı , DYP Genel Başkanı Çiller'in ise Ecevit'in gelmemesi nedeniyle katılmadığı toplantıda DSP'yi Genel Sekreter Hasan Gülay temsil etti . Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü ve Dışişleri Başdanışmanı Tacan İldem , toplantının son derece yapıcı bir ortamda geçtiğini , AB üyeliğinin toplantıya katılan tüm partilerin ortak ereği olduğunu söyledi . Zirvenin ardından basın toplantısı düzenleyen Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli , toplantıda , idam , ana dilde yayın ve öğrenim konularındaki hassasiyetlerinin aynen devam ettiğini ve bu konularda taviz vermelerinin söz konusu olmadığını ifade ettiğini bildirdi . Bahçeli , MHP dışındaki partiler , dört konuda ön şart olarak dayatılan düzenlemeleri yapmaktan ve istenilen kararları almaktan başka bir çare bulunmadığını düşünüyorlarsa ve bunun Türkiye'nin hayrına olacağına inanıyorlarsa , MHP , Türkiye'nin önünü açmak için bu yeni hükümet oluşumunun da önünü açmaya hazırdır dedi . HAZİRAN . Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel , GATA'da anjiyo oldu . Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk , Ankara DGM Savcısı Nuh Mete Yüksel'in bir kadınla seks yaptığına dair görüntülerinin yer aldığı iddia edilen kasetinin kendilerine de iletildiğini , incelenmesi için Teftiş Kurulu'na sevkettiklerini bildirdi . HAZİRAN Boğazlardan tanker geçişlerini protesto amacıyla Türkiye Çevre Kozası'nın koordinasyonunda , 516 sivil toplum örgütünün desteğiyle düzenlenen eylemde , İstanbul Boğazı kısmen trafiğe kapatıldı . 10 HAZİRAN Bakanlar Kurulu , rahatsızlığı nedeniyle doktorlarının hafta kesin istirahat önerdikleri Başbakan Ecevit'in talebi üzerine , Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli'nin başkanlığında toplandı . 11 HAZİRAN Bingöl'de operasyona çıkan askeri birliğin üzerine yıldırım düştü . er öldü , er yaralandı . Anayasa Mahkemesi , Cumhurbaşkanı Sezer'in RTÜK yasasının bazı maddelerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle açtığı davada , RTÜK üyelerinin seçimini düzenleyen maddenin de aralarında bulunduğu bazı maddelerin yürürlüğünü durdurdu . 15 HAZİRAN Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı Başkan Yardımcısı , Emniyet Müdürü Altay Sarıyıldız hakkında , boşanma davasında ortaya atılan trilyonluk mal varlığı olduğu iddiasıyla ilgili olarak soruşturma başlatıldı . Sarıyıldız , açığa alındı . Yargıtay , Yeni Asya Gazetesi'nin sahibi Mehmet Kutlular'ın , TCK'nın 511 . maddesinin . fıkrasında yapılan değişiklikten sonra , iade muhakeme istemi üzerine yargılandığı davada verilen beraat kararını bozdu ve 511 . maddedeki değişikliği yargılamanın yenilenmesi nedeni olarak kabul etmedi . 14 HAZİRAN Adalet Bakanı Türk , Beyaz Enerji Davası dosyalarında , Yargıtay'dan dönüşü sırasında Ankara Adliyesi'nde bir kayıp olduğunu ifade ederek , Ama dosyaların asıllarından tekrar tamamlanması mümkün olmuştur . Delil yönünden bir kayıp söz konusu değildir dedi . 16 HAZİRAN İstanbul Boğazı'nda Modisk adlı nehir tipi Rus gemisi ile Aqua isimli bir yolcu teknesi çarpıştı . Batan teknede kaybolan yolcudan 1'sinin cesedi bulundu . Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı , SSK Ankara Göz Hastalıkları Hastanesi ve Göz Bankası'nın telefonla randevu sistemini , haksız kazanç sağlamak için tıkadıkları gerekçesiyle hastane civarındaki 18 gözlükçüde çalışan 51 kişi hakkında 6'şar yıla kadar hapis istemiyle dava açtı . 16 HAZİRAN Greenpeace üyesi kişi , Atakule'ye astıkları Atık yakmayı yasaklayın yazılı pankartla , İzmit'teki Tehlikeli ve Klinik Atık Yakma Tesisi'nin çalışmalarını protesto etti . RTÜK Yasası'nın bazı maddelerinin iptali için Cumhurbaşkanı Sezer ve 119 milletvekilinden sonra . kez dava açıldı . MHP , AK Parti , SP , TDP , BBP ve bağımsızlardan toplam 111 milletvekili , RTÜK Yasası'nın maddesinin bazı hükümlerinin iptali ve yürürlüğünün durdurulması istemiyle Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu . İstanbul No'lu DGM , Susurluk Davası kapsamında yıl ağır hapis cezasına çarptırılan Korkut Eken'in avukatının iade muhakeme talebini karara bağlamaya gerek görmeyerek , DGM Yasası'ndaki değişiklik uyarınca dosyayı İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'ne iade etti . 19 HAZİRAN Sami Selçuk'un yaş haddinden emekli olmasıyla boşalan Yargıtay Başkanlığı'na Yargıtay . Hukuk Dairesi Başkanı Eraslan Özkaya seçildi . 10 HAZİRAN Başbakan Ecevit , rahatsızlığı nedeniyle DSP grup toplantısına katılmadı . Ecevit , istirahata devam ettiğini , hekimlerin şimdilik herhangi bir toplantıya katılmasını uygun görmediklerini bildirdi . Susurluk Davası kapsamında cezaevine konulan MİT eski görevlisi , emekli yarbay ve eski Emniyet Genel Müdürü Danışmanı Korkut Eken'e destek amacıyla açıklama yapan emekli generallerden emekli Korgeneral Atilla Kurtaran ile emekli Tümgeneral Cumhur Evcil haklarında yürütülen soruşturma kapsamında Bağcılar Cumhuriyet Başsavcılığı'na ifade verdiler . Ünlü Yönetmen ve Altın Portakal Film Festivali'nin fikir babası Behlül Dal , yıllardır mücadele ettiği kanser hastalığına yenilerek , tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirdi . 11 HAZİRAN Cumhurbaşkanı Sezer , bazı vergi yasaları ile Kamu İhale Kanunu'nda değişiklik öngören yasayı onayladı . Kapatılan RP'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan'nın özel koruması hakkında , resmi korumalara hakaret ettikleri , görevlerini engelledikleri suçlamasıyla dava açıldı . Danıştay 10 . Dairesi , Sinema , Video ve Müzik Eserleri Denetleme Kurulu'nun , Büyük Adam , Küçük Aşk filminin , Eser İşletme Belgesi''nin iptaline ilişkin kararının yürütmesini durdurdu . DYP Genel Başkanı Çiller , Başbakan Yardımcısı Yılmaz ile Başbakanlık'ta biraraya geldi . Çiller , Yılmaz'ın idam konusunun kültürel meselelerle birlikte ele alınması tezini ortaya koyduğunu ve bundan memnun olduğunu söyledi . Sağlık Bakanı Osman Durmuş , dünya haritasında sene öncesine kadar çocuk felci açısından kırmızıyla işaretlenen Türkiye'nin , çocuk felci görülmeyen ülke sertifikası almaya hak kazandığını duyurdu . 14 HAZİRAN İzmir'in Buca İlçesi'nde , İmar Bankası'nın Şirinyer Şubesi , maskeli ve silahlı bir kişi tarafından soyuldu . Soyguncu , 15 dakika içinde yakalandı . 15 HAZİRAN Kamuoyunda dokuzlar olarak adlandırılan DSP'li milletvekili , yaptıkları açıklamada , DSP hem örgüt hem de yerel yönetimler ve TBMM zeminlerinde Ecevitler'in öncülüğünde Ecevit'siz yaşama geçebilmelidir . Bu tarihi görev ve sorumluluğu sayın Ecevitler'in yükleneceğine olan inancımızı kamuoyu ile paylaşıyoruz dediler . Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmet Yönetmeliği'nde yapılan değişiklikle , bayan askeri öğrencilerin , saçlarını uzatmalarına izin verildi . Bayan askeri personelin , pastel renkler kullanarak göz makyajı yapabilmelerine de olanak sağlandı . 16 HAZİRAN Türk sinemasının usta karakter oyuncularından Turgut Özatay , hayatını kaybetti . Kültür Bakanlığı 1001 Yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Rahmi Koç Müzesi'ne verildi . 16 HAZİRAN Başbakan Ecevit , ay aradan sonra DSP Grup Toplantısı'na katıldı , ardından da Cumhurbaşkanı Sezer ile Çankaya Köşkü'nde görüştü . Anayasa Mahkemesi , RTÜK Yasası'nın 15 maddesindeki bazı hükümlerin yürürlüğünün durdurulması istemini reddetti . 18 HAZİRAN Başbakan Ecevit , MGK'nın aylık olağan toplantısına rahatsızlığı nedeniyle katılmadı . SPOR / KASIM Sporda kasım ayının önemli olayları şöyle : 51 KASIM İstanbul'daki Balkan Trap Skeet ve Double Trap Atıcılık Şampiyonası'nda Türkiye , 15 altın , gümüş ve bronz madalyayla en başarılı ülke oldu . KASIM Yunanistan'ın Halkida kentindeki 15 . Dünya Büyük Bayanlar Serbest Güreş Şampiyonası'nda Türkiye , 61 kiloda Zarife Yıldırım ile adet 4. Japonya , altın , gümüş madalya ve 46 puanla takım birincisi olurken , Türkiye ise 11 puanla 11. Teniste 40 . Bayanlar Federasyon Kupası'nda şampiyonluğu , İspanya'nın Kanarya Adaları'ndaki Maspalomas kentindeki final maçında , evsahibi İspanya'yı yenen Slovakya ilk kez kazandı . Makedonya'nın başkenti Üsküp'teki Bayanlar Avrupa Kulüpler Hentbol Şampiyonası'nda şampiyonluğu , finalde Danimarka'nın Ikast Bording EH takımını 50 18 yenen Makedon Kometal DP Üsküp kazanırken , 5. ve KASIM ( ) Genç Milli Futbol Takımı , Romanya ile yaptığı özel maçlarda , Çorlu'da ve Tekirdağ'da da galip geldi . KASIM Antalya'daki Avrupa Erkekler Tenis Takım Şampiyonası Eleme Grubu'nda Türkiye , galibiyet ve yenilgiyle . olarak elendi . 10 KASIM Galatasaray Erkek Sutopu Takımı , Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nda ilk turu geçmesine karşın , İstanbul'daki . tur grubunda galibiyet ve yenilgi alarak . oldu ve elendi . 10 KASIM Voleybolda Erkekler Avrupa Konfederasyon Kupası . turunda İstanbul Büyükşehir Belediyesi , Yugoslav rakibine maçta da yenilerek elendi . 15 KASIM Futbolda Avrupa Şampiyonlar Ligi'nin ilk turunda Galatasaray , 1'er galibiyet ve beraberliğin yanısıra yenilgi alarak puanla grup sonuncusu oldu ve elendi . 14 KASIM Futbolda UEFA Kupası . turunda Fenerbahçe , Yunan Panathinaikos'a ve 1'lik skorlarla elenirken , Denizlispor , Çek AC Sparta Prag'ı ve , Beşiktaş da İspanyol CD Alaves Vitoria'yı ve 0'lık skorlarla eledi . 15 16 KASIM Hollanda'nın Rotterdam kentindeki 10 . Avrupa Gençler Judo Şampiyonası'nda Türkiye , bayanlar 68 kiloda Seda Karadağ ile bronz madalya kazanırken , Gürcistan , altın , gümüş ve bronz madalyayla en başarılı ülke oldu . 16 KASIM Hentbolda Avrupa Erkekler Çalenç Kupası'nda Trabzon Belediyesi , . turda Makedon rakibini 1'er galibiyet ve beraberlikle elemesine karşın , . turda İtalyan rakibine , Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nda da Çankaya Belediyesi , Alman rakibine maçta da yenilerek elendi . 19 ve 10 KASIM ( ) Milli Futbol Takımı , Pescara kentindeki özel maçta İtalya ile berabere kalırken , tek gol Emre Belözoğlu'ndan geldi . Ümit milliler ise rakibini yendi . 10 KASIM 1005 yılından itibaren Formula yarışlarının bir ayağının Türkiye'de ve İstanbul'da yapılmasına karar verildi . 10 14 KASIM Macaristan'ın Debrecen kentindeki 56 . Dünya Artistik Cimnastik Şampiyonası'nda Türk sporcuları başarılı olamazken , Çin Halk Cumhuriyeti , Li Ziapeng ile altın , ayrıca 1'er de gümüş ve bronz madalyayla en başarılı ülke oldu . 11 14 KASIM İspanya'nın başkenti Madrid'deki 16 . Dünya Büyükler Karate Şampiyonası'nda Türkiye , erkeklerde ve bayanlarda bronz madalya alırken , Fransa , 5'er altın ve gümüşün yanısıra bronz madalyayla birinciliği , Japonya da altının yanısıra 1'er de gümüş ve bronz madalyayla 1. 11 14 KASIM İstanbul'daki Uluslararası Hikmet Erdem Basketbol Turnuvası'nda İsveç birinciliği kazanırken , İtalya ( ) takımı 1. 15 14 KASIM Antalya'daki . Dünya Kupası Yıldızlar Judo Müsabakaları'nda Türkiye , altın , 9'ar da gümüş ve bronz madalyayla en başarılı ülke oldu . 19 16 KASIM Polonya'nın başkenti Varşova'daki Dünya 61 . Erkekler ve 15 . Bayanlar Büyükler Halter Şampiyonası'nda Türkiye , bayanlarda gümüş , bronz madalya ve 164 puanla takım halinde . , erkeklerde de gümüş madalya ve 410 puanla . oldu . Çin Halk Cumhuriyeti , erkeklerde altın , gümüş , bronz madalya ve 484 puan , bayanlarda da altın , gümüş , bronz madalya ve 494 puanla takım birinciliğini elde etti . 16 KASIM 19 . Avrupa Bayanlar Basketbol Şampiyonası Yarı Final Eleme Grubu'nda Türkiye , 5'er galibiyet ve yenilgiyle puan topladı ve averajla . olarak finallere kalamadı . 18 50 KASIM Teniste 90 . Davis Kupası'nda şampiyonluğu , Fransa'nın başkenti Paris'teki final maçında , evsahibi Fransa'yı yenen Rusya , ilk kez kazandı . SPOR / ARALIK Sporda aralık ayının önemli olayları şöyle : ARALIK Futbolda 41 . Kıtalararası Kulüpler Dünya Şampiyonluğu maçında , İspanyol Real Madrid CF , Paraguay'ın Olympia takımını yenerek . kez şampiyonluğu kazandı . ( Japonya Tokyo ) ARALIK Hırvatistan'ın başkenti Zagreb'deki Uluslararası Altın Ayı Artistik Buz Pateni Yarışmaları'nda Türkiye , bronz madalya kazanarak gençlerde takım halinde 16 puanla . oldu . 15 ARALIK Avustralya'daki Bayanlar Buz Hokeyi Dünya Kupası'nda , finalde Arjantin , Hollanda'yı yenerek şampiyonluğu kazanırken , Çin Halk Cumhuriyeti ise Avustralya'yı yenerek 5. ARALIK 16 . Dünya Bayanlar Hentbol Şampiyonası Avrupa elemelerinde Türkiye , grupta galibiyet , yenilgi ve puanla . olarak play off'a kaldı . Hırvatistan'ın Medulin kentindeki . Avrupa Kros Şampiyonası'nda Türkiye , genç erkeklerde Halil Akkaş , büyük bayanlarda da Elvan Abeylegesse ile bronz madalya kazanırken , Rusya , 5'er altın ve gümüşün yanısıra de bronz madalyayla en başarılı ülke oldu . Voleybolda Avrupa Konfederasyon Kupası . tur eleme grupları mücadelelerinde , erkeklerde Arçelik , bayanlarda da Kocaelispor , grup birincisi olamayarak elendi . 11 ARALIK Antalya'daki özel maçta ( ) Genç Milli Futbol Takımı , Fransa'ya yenildi . 11 ARALIK UEFA , 1008'deki 15 . Avrupa Futbol Şampiyonası finallerinin organizasyonunu Avusturya İsviçre ortaklığına verdi . Türkiye Yunanistan ortaklığı ise oylama finalinde elendi . ( Cenevre İsviçre ) Futbolda UEFA Kupası'nın . turunda Beşiktaş , Ukrayna'nın Dinamo Kiev takımını ve , Denizlispor da Fransız Olympique Lyon'u ve 0'lık skorlarla eleyerek . tura yükseldi . 14 ARALIK Hentbolda ASKİ Spor erkek takımı , Avrupa Şampiyonlar Ligi . ön eleme turunda Yunanlı rakibine maçta da yenilerek elendikten sonra EHF Kupası . turunda Sloven rakibini sayı averajı , . turda da İsveçli rakibini maçta da yenerek elemesine karşın , . turda İspanyol rakibine maçta da yenilerek elendi . 15 ARALIK Danimarka'daki . Avrupa Bayanlar Hentbol Şampiyonası'nda , finalde Norveç'i 15 11 yenen Danimarka , . kez şampiyonluğu kazanırken , Dünya Şampiyonu Rusya'yı 16 11 yenen Fransa ise 5. 11 15 ARALIK Almanya'nın Riesa kentindeki . Avrupa Kısa Parkur Yüzme Şampiyonası'nda , erkekler 100 metre sırtüstünde Derya Büyükuncu . olurken , evsahibi Almanya , 6'şer altın ve gümüşün yanısıra bronz madalyayla . , İsveç ve İtalya da altın , 1'şer de gümüş ve bronz madalyayla . ve . sırayı aldılar . 14 15 ARALIK İstanbul'daki . Balkan Ümitler ve Gençler Karate Şampiyonası'nda Türkiye , 10'ar altın ve bronzun yanısıra gümüş madalyayla en başarılı ülke oldu . 18 11 ARALIK Romanya'nın Yaş kentindeki Uluslararası Erkekler Karpatlar Hentbol Turnuvası'nda Türkiye , maçını da galip bitirerek yenilgisiz şampiyonluğu kazandı . 11 ARALIK İspanya'nın başkenti Madrid'deki uluslararası kros yarışmalarında Türk atleti Elvan Abeylegesse , . oldu . DÜNYA / OCAK Avrupa Birliği'nin 11 üyesinin , Ocak'ta ortak para birimi Euro'ya geçtiği 1001 yılında , Mart başında Hindistan'ın Gucarat eyaletinde Hindularla Müslümanlar arasında çıkan çatışmalarda çoğunluğu Müslüman 485 kişi öldü . Pakistan'ın kuzeybatısı ve Afganistan'da 15 Mart'ta meydana gelen depremde 1800 kişi hayatını kaybetti , 1000 kişi yaralandı . İsrail , Düşman ilan ettiği Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat'ı , tank ve zırhlı personel taşıyıcılarla sardığı Ramallah'taki karargahına hapsetti . Dünyada ocak ayında meydana gelen önemli olaylar şöyle : OCAK 11 Avrupa ülkesi , tarihin en büyük para birimi değişimini gerçekleştirerek , ortak para birimi euro'ya geçtiler . OCAK Yves Saint Laurent emekli olduğunu ve 40 yıl önce kendi adıyla kurduğu moda evini kapattığını açıkladı . 15 OCAK Wall Street Journal muhabiri Daniel Pearl Pakistan'ın Karaçi kentinde radikal İslamcı bir grup tarafından kaçırıldı . 14 OCAK İtalya'nın Assisi kentinde , dinin asla şiddeti meşrulaştırmak için kullanılmaması gerektiğini ilan amacıyla düzenlenen bir ayinde , dünyanın dört bir yanından gelen her inançtan din adamları Papa . Jean Paul ile birlikte dua etti . Makedonya parlamentosu etnik Arnavut azınlığa daha geniş haklar tanıyan yasayı kabul etti . 16 OCAK Honduras Devlet Başkanı Carlos Flores Facusse , 40 yıllık aradan sonra Küba ile yeniden diplomatik ilişki kurduklarını açıkladı . 16 OCAK Filistinli ilk kadın intihar komandosu Kudüs'te bir caddede kendisini ve bir İsrailliyi öldürdü . Nijerya'nın Lagos kentinde askeri depoda meydana gelen patlamalarda 1000'den fazla kişi öldü . 18 OCAK Ekvator Havayollarına ait bir yolcu uçağının And dağlarına düşmesi sonucu uçaktaki 91 kişinin tamamı öldü . DÜNYA / ŞUBAT Dünyada şubat ayında meydana gelen önemli olaylar şöyle : ŞUBAT İngiltere Kraliçesi II . Elizabeth , tahtta 50 . yılını kutladı . 11 ŞUBAT İran'ın batısında İran Havayolları'na ait bir yolcu uçağının düşmesi sonucu uçaktaki 118 kişinin tamamı öldü . Eski Yugoslavya Devlet Başkanı Slobodan Miloşeviç , Hollanda'nın Lahey kentindeki savaş suçları mahkemesinde , soykırım ve insanlığa karşı suç işlediği iddiasıyla ilk kez duruşmaya çıktı . 14 ŞUBAT Afganistan Sivil Havacılık ve Turizm Bakanı Abdülrahman , Hacca giden bir uçağın gecikmesi üzerine kızan hacılar tarafından Kabil havaalanında öldürüldü . 18 ŞUBAT Avrupa Birliği , gözlemcilerinin genel seçimleri serbestçe izlemesine izin vermeyen Zimbabwe'ye ekonomik ve diplomatik ambargo koydu . 10 ŞUBAT Kahire Luksor yolcu treninde çıkan yangında 560 kişi öldü . 11 ŞUBAT Amerikan hükümeti , Karaçi'de kaçırılan Amerikalı gazeteci Daniel Pearl'ün öldürüldüğünü doğruladı . 11 ŞUBAT Angola hükümeti , yönetime karşı 50 yıldan fazla süredir silahlı mücadele yürüten muhalefet örgütü UNITA'nın lideri Jonas Savimbi'nin öldürüldüğünü açıkladı . El Kaide terör örgütünün Avrupa lojistik operasyonlarını yürütmekten İtalya'nın Milano kentinde yargılanan bir Tunuslu , hapis cezasına çarptırıldı . 11 Eylül saldırılarından sonra El Kaide ile ilgili olarak Avrupa'da ilk kez bir kişi mahkum oldu . 16 ŞUBAT Hindistan'da Müslümanların Hindu milliyetçileri taşıyan bir treni ateşe vermesi sonucu 60 kişi öldü . DÜNYA / MART Dünyada mart ayında meydana gelen önemli olaylar şöyle : MART Hindistan'ın Gucarat eyaletinde Hindularla Müslümanlar arasında çıkan çatışmalarda çoğunluğu Müslüman 485 kişi öldü . MART Ilımlı Arnavut lider İbrahim Rugova , Kosova'nın ilk devlet başkanı seçildi . 10 MART İsrail helikopterleri Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat'ın Gazze kentindeki bürosunu tahrip etti . 11 MART İsrail askerleri tank eşliğinde girdikleri Gazze kentindeki bir Filistin mülteci kampında en az 16 Filistinliyi öldürdü . 14 MART Sırbistan ve Karadağ , içinde bulundukları federasyonu yeniden yapılandıran , iki tarafa daha fazla özerklik veren ve federasyonun adından Yugoslavya kelimesini çıkaran anlaşmayı imzaladı . 15 MART Pakistan'ın kuzeybatısı ve Afganistan'da meydana gelen depremde 1800 kişi öldü , 1000 kişi yaralandı . 16 MART Netanya'da düzenlenen bir intihar saldırısında 19 İsrailli öldü . 19 MART İsrail , Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat'ı düşman ilan etti , tank ve zırhlı personel taşıyıcılarla sardığı Ramallah'taki karargahına hapsetti . DÜNYA / HAZİRAN Haziran ayında , dünyada meydana gelen önemli olaylar şöyle : HAZİRAN Japonya , küresel ısınmaya yol açan sera etkisi yaratan gazların atmosfere salınımının azaltılmasını öngören Kyoto protokolünü onayladı . HAZİRAN İsrail'de bir otobüse düzenlenen intihar saldırısında 16 İsrailli öldü . HAZİRAN İsrail askerleri , intihar saldırısına misilleme olarak , Filistin Devlet Başkanı Yaser Arafat'ın Ramallah'taki karargahına saldırı düzenleyerek , karargahtaki üç binayı havaya uçurdu . Arafat'ın yaşam alanı içine kurşunlar yağdırıldı . 15 HAZİRAN Afganistan'da geleneksel meclis ( Loya Jirga ) Taliban sonrası geçici hükümetin başkanı olarak Hamid Karzai'yi seçti . 14 HAZİRAN Pakistan'ın Karaçi kentindeki ABD konsolosluğuna bomba yüklü araçla düzenlenen intihar saldırısında 11 kişi öldü , 45 kişi yaralandı . 16 HAZİRAN Fransa'da genel seçimlerde muhafazakarlar zafer elde etti . 18 HAZİRAN Kudüs'te otobüse düzenlenen intihar saldırısında 19 İsrailli öldü . 19 HAZİRAN Kudüs'te yine bir otobüse intihar saldırısı düzenlendi , kişi öldü . Uzay mekiği Endeavour , Uluslararası Uzay İstasyonu'nda ay geçiren iki Amerikalı astronot ve bir Rus kozmonotla Dünyaya döndü . 10 HAZİRAN Türkiye , Afganistan'da görev yapan Uluslararası Güvenlik Destek Gücü'nün ( ISAF ) komutasını İngiltere'den devraldı . İsrail birlikleri , intihar saldırılarına misilleme gerekçesiyle , Batı Şeria'daki Filistin kentini yeniden işgal etti . Çin'in kuzeydoğusundaki bir madende meydana gelen grizu patlamasında 115 madenci öldü . 11 HAZİRAN İran'ın kuzeybatısında meydana gelen , yaklaşık 100 dağ köyünü yerle bir eden şiddetli depremde 110 kişi öldü , yüzlerce kişi yaralandı ve binlerce kişi evsiz kaldı . 14 HAZİRAN Tanzanya'nın orta kesimlerinde meydana gelen tren kazasında 118 kişi öldü . DÜNYA / TEMMUZ Temmuz ayında , dünyada meydana gelen önemli olaylar şöyle : TEMMUZ Dünyanın ilk daimi savaş suçları mahkemesi olan Uluslararası Ceza Mahkemesi , fiilen göreve başladı . Almanya'nın güneyinde bir Rus yolcu uçağı ile bir kargo uçağının çarpışması sonucu yolcu uçağındaki 69 kişinin tamamı ve kargo uçağının pilotu öldü . Şili Yüksek Mahkemesi , eski diktatör Augusto Pinochet'nin , bunama rahatsızlığı bulunduğu gerekçesiyle , hakkındaki iktidarı döneminde işlenen insanlık suçlarıyla ilgili yargılanamayacağına karar verdi . TEMMUZ Amerikalı serüvenci Steve Fossett ilk kez balonla dünya turunu deneyen kişi oldu . TEMMUZ Eski Şili diktatörü Pinochet , ömür boyu senatörlük görevinden istifa ederek , siyasi hayatını resmen sona erdirdi . Uluslararası Los Angeles Havaalanı'nda İsrail Havayolları El Al'ın gişesine ateş açan Mısırlı mülteci , havayollarının güvenlik muhafızları tarafından vurulmadan önce kişiyi öldürdü . Yunanistan polisi ilk kez , 16 yıldır faaliyette bulunan terör örgütü 16 Kasım'ın bir üyesinin tutuklandığını açıkladı . TEMMUZ Almanya'da Nazilerin işlediği suçlarla ilgili görülen son davalardan birinde , 95 yaşındaki eski bir SS subayı , 1944'te İtalyan direnişçilerinin katledilmesiyle ilgili olarak 59 kez cinayetten mahkum oldu . TEMMUZ Afganistan Devlet Başkan Yardımcısı Abdülkadir , başkent Kabil'de düzenlenen suikastta öldürüldü . 11 TEMMUZ Faslı askerlerin , Akdeniz'de yerleşimin olmadığı İspanya'ya ait küçük bir adacığa çıkarak Fas bayrağı dikmesi , İspanya ve AB tarafından protesto edildi . 15 TEMMUZ Pakistan'da Wall Street Journal muhabiri Daniel Pearl'ün kaçırılarak öldürülmesi davasında dinci militan mahkum oldu . İngiliz asıllı bir sanık ölüm , diğerleri 15'er yıl hapis cezasına çarptırıldı . 16 TEMMUZ İrlanda Cumhuriyet Ordusu ilk kez , 50 yıldır yürüttüğü mücadelede yüzlerce sivilin ölümü için özür diledi . 16 TEMMUZ İspanyol birlikleri , Akdeniz'de yerleşimin bulunmadığı adacığa gün önce çıkan Fas askerlerini adacıktan çıkardı . 18 TEMMUZ Uganda'da petrol tankeri ile bir yolcu otobüsünün çarpışması sonucu 10'u yabancı , 60 kişi öldü . 15 TEMMUZ Bir İsrail savaş uçağı , arananlar listesindeki bir Hamas liderinin evinin bulunduğu apartmana füze attı . Hamas militanıyla birlikte 9'u çocuk 15 kişi öldü . 16 TEMMUZ Ukrayna'da hava gösterisi sırasında bir savaş uçağının düşmesi sonucu izleyicilerden 66 kişi öldü . 50 TEMMUZ Kongo ve Ruanda arasında , Orta Afrika'da istikrarsızlığa ve milyonlarca kişinin ölümüne yol açan savaşı sona erdirme çabasıyla barış anlaşması imzalandı . Deniz 10 milyarı reddetti Eğlencenin yeni adresi Cambaz , Dulcinea , Hisse Şayia , Sertab ile Demir birlikteler , A! doğum günü partisi tüm detaylarıyla bu sayfada . . . Uzun süredir şöyle keyifli bir Beyoğlu turu yapmamıştım . Denk geldi . Polo 15'ün başarılı işletmecisi sevgili Ali Sayar ile önce Hadi Çaman Yeditepe Oyuncuları'nda sergilenen ve ikimizin de müşterek arkadaşı olan , sevgili Almula Merter'in yönetmenlik yaptığı , bir An Yayıncılık prodüksiyonu olan Vajina Monologları'nı izledik . Özellikle kadınların hayran olduğu bir yazar olan sevgili Halim Bahadır'ın bu oyunu izlemesini öneririm . Sözümü dinleyeceğine eminim . Çünkü Halim gazetede masa komşum olur . Sigarayı acayip içer ve durmadan öksürür . Sonunda her sabah bir çorba kaşığı bala birkaç damla limon sıkmasını ve bunu aç karnına yutmasını önermiştim . Aslanlar gibi yaptı . Baktım , eski hırıltıları kaybolmuş . Her gördüğünde beni , teşekkür ediyor . Kibar adamdır vesselam . nedenle diyorum , sözümü dinleyip oyunu izlemeye gider diye . Bir de Halim kadına kıymet veren , kadının ruhundan anlayan romantik bir isyankardır . Neyse , aynı tiyatroda eskimeyen dost Hadi Çaman'ın da oynadığı Hisse Şayia adlı iki perdelik bir de komedi oyun var . Cuma ve cumartesi günleri saat 10. Hadi'nin yanısıra Suna Keskin , Füsun Erbulak , Kevork Türker , Birol Engeler , Meral Koro , Cenk Sözeri , Eda Özel gibi Türk tiyatrosunun değerli isimlerinin yer aldığı bu oyunu da en kısa süre içinde izlemek istiyorum . İki oyunun da rezervasyonu için telefon numarası ( 0111 ) 119 56 19 . Evet , oyun saat 11. Ben uzun süredir Dulcinea'ya ( Salonodamutfak ) gitmemiştim . Güney Doğu Anadolu Mutfağı Yemekleri Haftası vardı . Alinazik , mercimek köftesi , Ermeni pilakisi , gavurdağı salatası , içli köfte . . . Ama geç kalmışız . Neyse , 11 16 Ocak tarihlerinde Dulcinea'da İtalyan Mutfağı Haftası var . Bresaola , beef carpaccio , ızgara sebzeler , risotto , gnocchi , ossobuco milagnaise , pannacotta cannoli gibi İtalya'nın vazgeçilmez lezzetlerini bulacaksınız . İlgilenenler için telefon numarası ( 0111 ) 145 10 61 . Ardından yine methini çok duyduğum , Beyoğlu Vakko'nun karşı sokağında yer alan Cambaz'da aldık soluğu . Bizi kapıdan , adı Muzaffer Irgat olan dünya şekeri bir görevli karşıladı . Daha sonra da patron Rıza Sönmez geldi . Rıza Bey tiyatro ve sinema oyuncusuymuş . Beyoğlu eğlence yaşamında adı biliniyormuş ama ben cahil kalmışım . Tanıştık . Daha önce de Minik Cambaz adlı bir yeri varmış , ardından Donkişot diye bir yer açmış . Sonra da bu muhteşem binayı yapmış . Sönmez " Beyoğlu son yıllarda hızlı bir değişim içine girdi . Bir asırdır İstanbul'un eğlence ve kültür merkezi olma özelliğini elinde tutan Beyoğlu bir dönem bozulan imajını hızla düzeltiyor . Etiler'e kayan müşteriler yeniden buralara dönüyor " dedi . Valla haksız da değil . Çünkü böyle bir eğlence kompleksi Etiler'de henüz yok . Beş katlı tarihi binada kaybolmamak için Ali ile el ele tutuşup gezdik( ! ) . Dekorasyonda , binanın tarihi dokusuyla günümüzün trendleri arasında güzel bir sentez oluşturmayı başarmışlar . Binanın girişinde yer alan kafe bar her gün 10. Kafe barın adı , Cambaz . Bu katta dünya mutfağının farklı lezzetleri sunuluyor . Cambaz'ın mutfağı Mc Renzi'den tanıdığımız Mustafa Özçelik'e ait . Alt kat mahzen . Şarabest adını verdikleri bir şarapevi yer alıyor . Binanın orijinal taş duvarlarını hayranlıkla seyrettik ve dokunduk . Oturma grupları da ilginç . Bozcaada'dan getirtilen şarap fıçıları kesilerek yapılmış . Fondaki rebetiko müzikle ideal bir şarapevi yaratılmış . Binanın birinci katı , Zapata adıyla Meksika yemekleri sunan bir restoran . Koltuklar kaktüs şeklinde , çok rahat . Duvarlarda ünlü ressam Diego Rivera imzalı röprodüksiyonlar var . Meksika mutfağının farklı tatları nachos , buritos , fajitas özel yemekler arasında . Başınız dönmemiştir inşallah . Ali merdivenleri çıkarken biraz soluklandı ve asansöre binmek istedi . Ben mi ? sporcuyum ya . Basamakları çifter çifter çıktım valla . Bu kat da günümüzün eğlence trendi clubbing için tasarlanmış . Was Club adlı bu bölüme çok güçlü bir ışık ve ses sistemi kurulmuş . Cuma günleri techno , hafta içi ve cumartesileri ise house , tech house gibi türler DJ'leri tarafından dinletiye açık . Binada bir de canlı müzikseverler için . katta şık bir yer yapılmış . Ama öyle eller havaya değil tabii . Burada tango geceleri düzenlenecek , Latin Amerika'dan getirtilen müzik toplulukları konserler verecekmiş . Bir de binanın terası var ki aman Allah ! Yazın açılacak bu yer , bence manzarasıyla koparacak . Tek canımı sıkan şey bu kadar güzel bir yerin bomboş olmasıydı . Sanırım kısa sürede dolacak , çünkü hak ediyor . Telefon numarası ( 0111 ) 191 15 64 . Sertab ile Demir birlikte Beyoğlu'nda tur atarken Sertab Erener ile ayrıldığı iddia edilen sevgilisi Demir Demirkan'ı gördüm . İkisi de ayaklarına geçirmişler postalları , sırtlarında anoraklar , üzerlerinde asker pantolonları . . . Valla zor tanıdım . Hele Sertab kaşlarının üzerine kadar indirmişti beresini . Sarmaş dolaş vitrinlere baka baka dolaşıyorlardı . Bu arada İzmir dönüşü Sertab ile aynı uçaktaydık . Biliyorsunuz , Eurovision'a hazırlanıyor . Sezen Aksu onun için bir beste yapmış , çok güzelmiş . Ama MFÖ ( Mazhar-Fuat Özkan ) ile kendisi de bu konuda çalışıyormuş . " Amacım , aldığım görevi başarıyla yerine getirmek . İnşallah iyi olur " demişti . Sertab'ın sesi gerçekten muhteşem , şimdiden kendisine başarılar diliyorum . A! Acil İhtiyaç Proje Vakfı . 1995 yılında vakıf olmuş . Başkanı Ebru Nurluoğlu . İstanbul genelinde yardıma muhtaçlara el uzatıyorlar . Çocuklara burs veriliyor , ailelere erzak ve yakacak yardımı yapılıyor . Gönüllü ağabeyler ve ablalar da ders veriyor , bakımlarıyla ilgileniyorlar . Kullanmadığınız giysileri , kitapları , mobilyaları , kısacası iğneden ipliğe her şeyi onlara gönderebilirsiniz . Bağış da yapabilirsiniz tabii . Bir şeylere seyirci kalmaktansa kolları sıvamak daha iyi . A! İletişim için telefon numarası ( 0111 ) 554 55 81 . Etler Belçika'dan . . . Efendim , bu akşam sosyetenin gözde çiftlerinden Nursen Ömer Gündüz'ün bir daveti var . Aslında daveti veren Nursen Hanım . Eşi Ömer Bey'e sürpriz yapacaktı ama beni affetsinler , sürprizi birazcık bozdum . Hafta sonu Conrad'dan bir konuğum vardı , birlikte kahvaltı yaparken kulak misafiri oldum . Otel bu davete çok titiz bir şekilde hazırlanıyor . Sanat , sosyete , ekonomi , iş ve medya dünyasının kaymak tabakası , davetin konukları . Ömer Bey , Allah gecinden versin , 90 yaşına giriyor . Ama hiç yaşını göstermiyor . Nursen Hanım da son günlerde verdiği kilolarla gençleşmiş . Davette konuklar Belçika'dan getirtilen kırmızı şarap sosu ve minik kadehlerde sunulan kaz ciğeriyle karşılanacaklar . Salonda üç açık büfe olacak . Birinde yine Belçika'dan getirtilen içi tozpembe özel bir dana eti , diğerinde risotto , fettuccini , tortellini gibi hamur çeşitleri , sonuncusunda ise dondurma ve sorbe toplarının bulunduğu kadehler yer alacak . Nursen Hanım sandalyelerin giydirilmesini istememiş . Masaların üstüne beyaz keten örtüler , kolalı beyaz peçeteler , ortalarına da bordo orkideler konulacak . Yemek ; Godiva tarafından hazırlanan siyah şokolayla sunulan meyve çeşitleri ve kahve , kanyak ile son bulacak . Konukların smokin ve tualet giyme zorunluluğu var . Multivizyon gösterileri geceyi süsleyecek . Birinci bölümde Ömer Bey , Atatürk'ün kucağında kahvaltı yaparken görünecek . Çocukluğu , Galatasaray Lisesi'nde okuduğu yıllar , ailesiyle olan yaşantısı yer alacak . İkinci bölümde ise Nursen Hanım ile olan evliliği ve bugüne kadar olan yaşantısı gösterilecek . Fikrimi sorarsanız , böylesine nezih bir gece açık büfe olmamalıydı . Neyse , nice yıllara Sayın Ömer Gündüz . Şamdan'da büyük kovalamaca Hafta sonu yağmur ve kara aldırmadan dolaşıp durdum ama pazar günü adım atmadım . Hemen her yer kalabalıktı . Finali uzun zamandan beri gidemediğim Şamdan'da yaptım . Tıklım tıklımdı , kimi ararsanız oradaydı . Sosyetesi , iş adamı , fahişesi , zamparası . . . Dijitürk Genel Müdür Yardımcısı Meltem Sayın ve Yıldırım Mayruk'un ortağı sevgili Barbaros Şansal'la birlikteydik . Barda Sarraf'ın sahibi Melek Boz ve Samim Baki dostlarıyla kaynatıyorlardı . Bir ara yanlarına Adnan Polat geldi . Köşedeki masada Yüksel Sadri Şener çifti ile patron Mehmet Tuna oturuyorlardı . Büyük bir masada Alican Ulusoy arkadaşlarıyla eğleniyordu . Pistte ise Baran Süzer ile Murat Cevahir'i gördüm . Şef Erdinç ve diğerleri sıkışıklıkta servis yapmaktan ter içinde kalmışlardı . DJ'ler Burak Yontarkol ile Ayhan Kıray her zamanki gibi başarıyla çalıyorlardı . Bir ara bütün başlar merdiven başına çevrildi . Deniz Akkaya , basın danışmanı Berna ve Saloped'in başarılı işletmecisi Tolga Sezgin girdiler . Deniz her zamanki gibi bir içim suydu . Çevresini yamyamlar sarınca kızcağız " Şenay Abla , sizin yanınıza geleyim " dedi . arada Alican Ulusoy masadan kalkıp alt salona geçti . Bu çocuk çok farklı , çok . Deniz ile dans etmek istedik ama ne mümkün ! . Tuğba Özay'ın eski sevgilisi olan Baran Süzer adlı delikanlı , Deniz'i bir saniye boş bırakmadı . Bir ara sırf ona yakın olmak için bana bile dirsek attı . Kızcağız şaşırdı , sonunda da rahatsız olduğunu söyleyerek gitti . Sonradan öğrendim , Baran uzun süredir Deniz'in peşindeymiş ama Deniz pas vermiyormuş . Baran çok yakından tanıdığım ve delikanlılığına , dostluğuna saygı duyduğum genç iş adamı , 15 yıllık arkadaşım sevgili Cengiz Süzer'in yeğeniymiş . Valla Cengiz , bence yeğenine biraz yol , yordam göster . Bir de Alican'a baktım , " Deniz bu çocuğu boşuna sevmemiş " dedim . Bu arada Deniz'e bir eğlence kompleksini işletmesi için ayda 10 milyar teklif edilmiş . Ama Deniz televizyon programı ve Atıf Yılmaz'ın yöneteceği sinema filmi için teklifi reddetmiş . Evet , bugünlük bu kadar , kalın sağlıcakla . En kötü gününüz benimkinden iyi olsun efendim . Kınalı Kar gerçek havasını buldu Reyting rekortmeni Kınalı Kar'ın çekimleri , Uludağ'da eksi dereceye ve yoğun kara rağmen tam gaz sürüyor KANAL D'nin reyting rekortmeni dizisi Kınalı Kar'ın 19 . bölümünün çekimlerine Uludağ yolu ve Cumalıkızık köyünde devam edildi . Yoğun kar yağışı altında ve eksi dereceyi bulan dondurucu soğukta çalışan ekibin çekimleri , bu havaya rağmen gece geç saatlere kadar sürdü . Cumalıkızık'ta ise Mürşit Ağa Bağ ( Kahveci Yusuf ) ile Nihan Elmas ( Sumru ) bir araya geldi ve barışma sahnesi çekildi . İki köy iyice bozuşuyor Dizinin yönetmeni Taner Akvardar , " Hava soğuk ama biz hayatımızdan memnunuz . Dizide iki köyün arası iyice kızıştı " diye konuştu ve çalışmalarla ilgili de şu bilgileri verdi : " Karlarla kaplı dağların arasında yer alan bir köyle ilgili dizi çekiyoruz . Şimdi kar nedeniyle gayet iyi görüntü alabiliyoruz . Dizide su ihtiyacını karşılayan bir dere var ve suyu kesiliyor . Önümüzdeki haftalarda seyircinin keyifle izleyeceği sahneleri çekiyoruz . " Tetikçi Mahsun Yeni dizisinde bir tetikçi'yi canlandıracak olan Mahsun Kırmızıgül , 15 günlük oyunculuk eğitimiyle konservatuvarda dört yılda öğretilenleri yalayıp yutmuş . . . Son olarak " Yıkılmadımla kamera karşısına geçmişti Mahsun Kırmızıgül . günden bu yana beş yılda yüze yakın dizi ve sinema filmi teklifi aldığını ama ya öyküyü ya da rolü beğenmediği için kabul etmediğini söyleyen Kırmızıgül , sonunda " James Bond " benzeri bir karakterle kamera karşısına geçmeye karar verdi . Çok çabuk öğreniyor Babası ve eşi öldürülen , sıranın kendisine geldiğini anlayınca da çocuğunun geleceğini garanti altına almak için para karşılığı tetikçilik yapan , hayatına giren güzel bir kızdan sonra kendini macera dünyasının içinde bulan birini canlandıracak Kırmızıgül'ün günleri oyunculuk dersleri alarak ve spor yaparak geçiyor . Kırmızıgül , oyunculuk dersini İstanbul Şehir Tiyatroları'nda oyunculuk , Müjdat Gezen Sanat Merkezi'nde hocalık yapan Aliye Uzunatağan'dan alıyor . " Çocuklar Duymasınöda " Duygu"yu canlandıran Ayşecan Tatari'nin annesi Uzunatağan'a göre , Kırmızıgül çok istekli ve yetenekli bir öğrenci . 41 yıllık tiyatrocu , yeni öğrencisi için şunları söylüyor : " Mahsun Kırmızıgül , iyi bir oyuncu olmak için kendini bana teslim etti . Mahsun gibi star olmuş birinin , bu saatten sonra kendisini bir tiyatrocuya teslim edip , profesyonel yardım istemesi çok önemli . Ona öncelikle , oyunculuğun ana kurallarını öğretiyorum . Dizide oynayacağı karakteri birlikte yaratıyoruz . Çok yetenekli biri . 15 günde konservatuvarda öğrencilerin dört yılda öğrendiklerini öğrendi . " Sevgili aranıyor Yapımcılığını Böcek Yapım'ın üstlendiği dizide Zafer Ergin , Cezmi Baskın , Nebahat Çehre , Şafak Sezer , Hüseyin Köroğlu gibi ustalarla kamera karşısına geçecek Kırmızıgül'e şu günlerde " sevgili " aranıyor . Rol için düşünülenlerden ikisi Ceyda Düvenci ve Begüm Kütük . Kırmızıgül , " Ortaya beş yıl beklediğime değecek bir çalışma çıkacak " diyor . Allah başka keder vermesin Ece Erken'in derdi büyük ! . Böyle giderse , 14 Şubat Sevgililer Günü'ne sevgilisiz girecek Sevgililer Günü'ne bir ay kala , ekranların en güzel isimlerinden Ece Erken'i 14 Şubat'a sevgilisiz girme telaşı sardı . Üç yıldır birlikte olduğu sevgilisi Tuncer Öztarhan'dan ayrılmasının nedenini , " Çocuk ruhlu bir kadınım . Sürekli kıskançlık yaptım . Bu da ilişkimizi bitirdi " diyerek açıklayan Erken , ilk kez sevgilisiz karşılayacağı Sevgililer Günü'ne kadar hayatına bir aşk girmezse , evinde parti verecek . Özel günlerde yalnız kaldığında bunalıma girip ağlayan bir insan olduğunu itiraf eden Erken , " Bu yüzden Sevgililer Günü'nü yalnız geçirmeye niyetim yok . Sevgilisi olmayan kız arkadaşlarımla evde parti yapacağız " diye konuştu . Alan memnun veren memnun Etiler'deki Derya Blokları'nda sahibi olduğu dairedeki kiracısını çıkartan Emrah , onun yerine sevgilisi Asuman Krause'yi kiracı olarak aldı . Böylece Etiler Akatlar'da oturduğu evin küçüklüğünden yakınan Asuman Krause'nin sorunu da en iyi şekilde halloldu . Emrah'a kira vereceğini , kontrat bile yaptıklarını söyleyen Krause , bu durumu da şöyle açıkladı : " Eski kiracı 500 milyon veriyordu . Evi kaç paraya tuttuğumu söyleyemem . Kimseye Sevgilisinin evinde oturuyor , kira bile ödemiyor da dedirtmem . . . " Dilek , modellerin Madonna'sı olacak TEOMAN'IN " Gönülçelen " klibindeki dazlak görüntüsüyle dikkatleri üzerine çeken Dilek Serbest , şarkıcılık yapmayacak ama " Türkiye'nin Madonna'sı " olmaya kararlı . Yaşam ve giyim tarzıyla birçok isimden farklı olduğuna dikkat çeken Serbest , şunları söyledi : Herkes birbirinin kopyası " ETRAFIM solaryumda bronzlaşmış , uzun gölgeli saçlı kızlarla dolu . Ben onlardan sıyrılmak istiyorum . Amacım Avrupa standartlarında bir model olmak . Madonna , giyim ve yaşam tarzıyla kendime model aldığım bir star . Nil Karaibrahimgil de Madonna olacakmış . Bakalım , kim önce olacak . " Kenan Doğulu'dan şok açıklama Keyifli yemeğin in mekanı Friends&Trends , Polo'da Serdar fırtınası , Günay'da Nükhet&Cenk Show'un başarısı , Parkorman'da KABARemajör , Gatto'da müzik dolu geceler , Salopet'te gece ve gündüz tadı . . . Evet bir bayram daha sona erdi . Bu arada yemin ederim 140 taneye yakın mesaj ve bir kadar da mail geldi . Çok teşekkürler . Aralarında cevaplayamadıklarım oldu . Çünkü bayram süresince yalnız çalıştım . Sevgili asistanım Özgür Köylü yoktu . Bir yandan köşem , öte yandan birinci sayfaya sürekli magazin haberi bulma çabalarım , öte yandan gelen telefonlar ve mesajlar . Hatam olduysa affola . Efendim , İstanbul kazan , tabir caiz ise ben kepçe yine turlamadığım mekan kalmadı . Bize kar , kış pek işlemiyor . Eeeee ekmek parası . Hazır bir işimiz varken , POSTA gibi Türkiye'nin en yüksek tirajına sahip bir gazetede yazarken , yine MİLLİYET Gazetesi'nin internet sitesinde günde 100 bini aşan bir okur kitlesi tarafından köşesi tık'latılan , durun bitmedi HÜRRİYET Gazetesi Avrupa baskısı sayesinde dünyanın dört bir yanına sesini duyuran bir yazar olarak okuyucularıma minnet borcum var . Öyle karda , kışta dükkanın kepenklerini indirmek ya da " yazarımızın bugünkü yazısı yetişmedi " denilmesi bana yakışmaz . Valla geçtiğimiz hafta sonu biliyorsunuz İstanbul bir felaketti . Yolda arabam kaydı , sağolsun bizim ulaştırma şefi Fikret Koç imdadıma yetişti . Kısacası bir rezalet yaşadım , yaşadık . Halbuki dünyanın hiçbir ülkesinde kar ve yağmurda bu kadar kepazelik olmuyor . Neyse gelelim sadede . İki haftadır en sık gittiğim mekanların başında yine Friends&Trends geldi . Bir akşam İzzet , ben ve sırdaşım İsmail Akkaya birlikte yemek yedik . Ben Amerika anılarımı bir kez de onlara anlattım ve en kısa sürede üçümüz bir Las Vegas turu yapmaya karar verdik . Sevgili ağabeyimiz başarılı iş adamı Taylan Bilgel de sohbetimize katıldı . Ardından dükkan nasıl olsa tıklım tıklım diye bizim kafa masayı gelen elit müşterilere bırakıp soluğu çok methini işittiğimiz Parkorman içinde yer alan KABARemajör'de aldık . Dün Gece Ormanda Çok Komik Bi Şey Oldu adlı oyunu izledik . Ferhan Şensoy ve Derya Baykal gibi ustalar , Rasim Öztekin gibi yılların deneyimli tiyatro oyuncusunun yanı sıra benim sesini Celine Dion'a benzettiğim Tuba Önal , güzel manken Tuğba Özay , Levent Ünsal , Erkan Üçüncü , Ali Çatalbaş , Orhan Ertürk , Elif Durdu , Orçun Kaptan , Ebru Soyuerden , Sermiyan Midyat , Gözde Kansu'yu izledik . Sevgili Tuğba Özay çok rahattı . Helal olsun bu kıza , hangi işe elini atsa maşallah alnının akı ile çıkıyor . Kabarenin Süperkaberevizör'ü ise sosyetenin ünlü hanımefendisi Tilda Tezman . Hani şu an askerde olan ünlü ve yakışıklı playboylarımızdan sevgili Ralf Tezman'ın annesi . Giyim kuşam Bahar Korçan'a ait . Menemen Mızıkacıları çaldı , Tuba en güzel şarkıları okudu . Buraya aç karnına da gidebilirsiniz . Çünkü özel bir mönü yapmışlar . Peynir tabağı , pizza , börek çeşitleri , somonlu krep sarması , tavuk salatası , ıspanağa sarılı hellim , mercimek çorbası ve çikolatalı sufle . Karnımız tok olduğu için biz içki içmeyi tercih ettik . Beş tane Absolut vokta , tonikli tam 160 milyon lira bayılıp çıktık . Meraklılar ve parası bol olanlar için telefon numarası ( 0111 ) 518 10 46 . gece can dostumun keyfi yerindeydi . Ardından saat 05. Buranın başarılı işletmecisi Ali Sayar'ı arayıp , programı uzatmasını rica ettik . Sağolsun kapıda bizi Paper Moon'dan tanıdığımız ama artık Ali'nin sağ kolu olan müdür Doğan Yaman karşıladı . Bu arada ben Serdar'a bayılıyorum . Sahnesi muhteşem . Bizi görünce daha da coştu . Hepimiz masaların üzerindeydik . Hemen yan tarafımızda Stelyo Pipis , Beşiktaş'ın yakışıklı ve gizli çapkın başkanı Serdar Bilgili vardı . Valla tıklım tıklımdı . İlgi Gövsa , Demet Akalın , yine Beşiktaş'ın başarılı menajeri Sinan Engin'in eşi Ayşe , Hülya Aşık , ünlü modacı Nur Yerlitaş kadın kadına eğleniyorlardı . Süzer Holding'in yakışıklı veliahtı Baran Süzer sarışın bir güzel ile dans ediyordu . Sevgili Can Çobanoğlu , güzel karısı Aylin ve konukları , Erman Hoca ( Toroğlu ) gecenin hızlı konukları arasındaydı . Bu arada Polo 15'ün genç patronu Necdet Göral , Miami'ye gitmiş . Hangi güzel ile bilmiyorum . Ama eski gözağrısı Özlem Ertem ile barışmış . Bir başka akşam sevgili yayın yönetmenim Rifat Ababay , iş adamı Serdar Kunaçav ve güzel karısı Hande ile dostları Friends&Trends'de yemekteydi . Şöyle bir uğradım , gece de hayli keyifliydi . Şef Gazi Ateş ile barda biraz sohbet ettik . Mönüye yine yeni lezzetler ilave etmiş . Türk mutfağının bulguru ile İtalyanların scopi pirincini karıştırıp yaptığı bulgurlu risotto'sundan bir kaşık da olsa tattırdı . Valla şahane bilesiniz . Kekikli antrkot , polenta ızgara , şişte ızgara balığı , tatlılardan fırında dondurma acayip hoş . Bu arada personele taze bir kan eklenmiş . Kız acayip başarılı , merak edip sordum . Ayşen Aksu , New York'da bu işi yaparken İzzet ile tanışmış , tabii can dostum diliyle Ayşe'i kandırıp getirtmiş . Üstelik de kız Chef De Rang Maitre D'Hotel'de yiyecek içecek sorumlusuymuş . Durun , Friends&Trends ile ilgili haberler bitmedi . Eee ne yapayım orada hep hareket ve bereket var . Hani İzzet'in yeni ağır topu Dodo tarafından işletilen Friends&Trends'de Ayça Çingilitaş'ın organizasyonuyla salı geceleri şifreli partiler düzenleniyor ya . Bu salı partinin özel konukları arasında ben de vardım . İlk kez Cenk Eren'i evinden çıkmış bir eğlence yerinde eğlenirken görünce şaşırdım . Yanında hoş bir hanım vardı . Tiyatrocu Zerrin Tekindor'muş . gece de zor bir stand bulduk . Ali Sayar , sırdaşım İsmail Akkaya , sevgili Tansel Akkaya , Sanem Kayra sandalyelerin üzerine çıktık . Nurettin Hasman , Numan Ceyhan , Yasemin Kozanoğlu , dünya güzeli manken Şenay Akay ve dünya beyefendisi eşi Buğra Özçetin , ünlülerin basın danışmanı , benim de çok sevdiğim Özgür Aras kardeşim , büyük aşk yaşayan Murat Cevahir ile manken Aylin Arasıl , Selin Fadıllıoğlu , Deniz Akkaya , basın danışmanı sevgili Berna daha kimler vardı kimler . Milli futbolcu İlhan Mansız ve Nina da oradaydılar . Bir ara Naturel Halk İlişkiler'in sahibesi Hale Dicleli'yi gördüm . Hale'yi bilirsiniz . İzzet'in Maçka'daki yeri Catwalk zamanlarında çok keyifli özel geceler yapardı . Bundan böyle pazartesi geceleri yine Hale'nin imzasıyla 1950'li yılların klasik caz müziği ile dans geceleri başlıyor . Nat King Cole , Frank Sinatra , Tony Benett ile birlikte bir de Günay Restaurant'ta yıldızı parlayan Mr . Cole canlı performansı ile sizleri büyülemeye hazırlanıyor . Rezervasyonlarınızı şimdiden yapınız . Telefon numarası ( 0111 ) 165 01 55 . Salopet'in yemekleri , Günay'da Nükhet&Cenk fırtınası devam Yine can dostumun mekanlarından biri Bebek yokuşundaki Salopet . Ben hep kahvaltıya gitmiştim . Buranın ortaklarından sevgili Fevzi Kalkavan ve annesi Nükhet ile sohbetin tadına doyum olmuyor . Kısa bir tatil için İstanbul'da olan kızkardeşim Tülay , eniştem Mehmet ve minik kızları Merve ile birlikte yine bir sabah kahvaltıya gittim . Ama onların öğleni tabii . Ben kahvaltı yaparken , Tülay ve Mehmet sosyete kebabını , Merve mantısını yedi . Ardından da ortaya dondurmalı irmik helvası geldi . Buranın da şef aşçısı Mehmet Zeybek bir harika . Bir akşam da hızlı çapkın , Mehmet Ali Erbil ve menajeri Stelyo Pipis ile randevum vardı , ancak bu kez yemek yedim . Ama önce CINE 5'in şifresiz yayınlanan ve yazılarını keyifle okuduğum sevgili Mehmet Barlas ile Türkiye'nin star mankeni Deniz Akkaya'nın sunduğu Başka Yerde Yok adlı programa konuk oldum . Bilmem izlediniz mi ? Çok zevkli geçti . Barlas ayaklı kütüphane mübarek . Deniz de valla dersini iyi çalışmıştı . Türk Tiyatro'sunun divası Yıldız Kenter ile Türk Sanat Müziği'nin en genç assolisti DMC'nin yeni harikası Umut Akyürek ve genç sanatçı sevgili Murat Evgin de konuklar arasındaydı . Ardından Salopet'e yetiştim . Stelyo , Emel Müftüoğlu ve Serdar Ortaç ile kaynatıyordu . Daha sonra Ali Sayar ile sırdaşım İsmail Akkaya da bize katıldılar . Valla Stelyo müthiş , bir konuşursa gündem değişir . Onu , dinimize yakın olması nedeniyle de takdir ediyorum . Bilmediği ve ziyaret etmediği cami , yatır yok . gece hep güzelliklerden söz ettik . Mehmet geldiğimizi duyunca masayı donattı . Animastır soslu çıtır parmak tavuk , et ve köfteden meydana gelen alaturka dürüm , ekmek arası kokoreç , tavuklu , yoğurtlu bakia salatası , barbekü soslu tavuk pirzola sonunda " yeter " dedim . Ama baktım da Stelyo hepsinin tadına tek tek baktı . Salon şefi Barış Demirtaş geleceğin işletmecilerinden , çok sempatik . Masaya bakan garson İsmail Mutlu süper . Hesabı Stelyo ödedi ve çok komik olduğunu belirtti . Salopet'in telefon numarası ( 0111 ) 156 10 55 . Biliyorsunuz , Günay'da Nükhet Duru&Cenk Eren Show , yani Muhteşem İkili cayip iyi gidiyor . Günay kadar memnun ki , genç karısı Ahu'ya evinde yemek yaptırıp solistlerine davetler veriyor . Yine Mr . Cole ve Özlem Ersoy'un yemek sırasında sundukları canlı performans herkesi keyiflendiriyor . Nükhet ile Cenk öylesine başarılı ki Günay Tuncel programı nisan sonuna kadar uzatma taraftarı . Ama bizimkiler naz yapıp , mart sonunda bitirmek istiyorlar . Bu arada muhteşem ikiliyi bir televizyon kanalında öğle sonrası programa başlamış olarak görebilirsiniz . Benden size bir sır . Neşe Müzik'in sahibesi , müzik dünyasının kraliçesi Neşe Demirkat ile Universal'ın Genel Müdürü Süha Yavuz ve 10 hukuk danışmanı ile birlikte bir akşam yine Günay'a gittik . Çok eğlendik çok . Sema Ömer Kızıl , Taha Tatlıcı , Hülya Aşık , Gül Ergi , Sibel Vatandost kalabalık gruplar halinde eğlenenler arasındaydı . Günay'ın telefon numarası ( 0111 ) 150 55 55 . Gatto'da Ferdi Özbeğen'li geceler , Kenan ne demek istiyor ? Cenk maşallah evinden artık çıkmaya başladı . Friends&Trends'de eğlenince alıştı galiba . Cenk bir akşam , " haydi yemeğe çıkalım " deyince valla hiç itiraz etmedim . Bu kez de Gatto'da aldık soluğu . Eee genç patronlar Süleyman Köse , Raşit Karakuş , buranın Miami deneyimli başarılı işletmecisi Ergun Yıldız hep arkadaşımız . Buna karşın Cenk'in dükkana ilk gelişi . Tabii onlar da sevindiler . Gatto'da ambians çok iyiydi . Yemekte ben klasik fırında levrek yedim . Cenk etobur , mantarlı , sebzeli bir bonfile istedi . Ardından da tiramisu . Selim Usta da İzzet'in ekolünden , Allah'ı var da başarılı . Unutmadan Gatto'da eğlence dolu geceler devam ediyor . Her salı bildiğiniz üzere 60'li ve 80'li yılları yaşatan nostalji dolu gecelerin DJ'i Harun Özakıncı . Hani Yonca Evcimik'in ayrıldığı eşi . Ayrıca çarşamba geceleri Ozan Doğulu ortalığı ayağa kaldırıyor . Şimdi de bir terslik olmazsa 18 Şubat'tan itibaren Ferdi Özbeğen'li geceler başlıyor . Hani Lalezar'da tek piyano eşliğinde bizlere unutulmaz geceler yaşatıp , kaliteli eğlen eyi sunan Özbeğen yine piyanosunun başına geçip , yumuşak , özlenen kadife gibi sesi ile Gatto'ya renk katmaya hazırlanıyor . Ben kaçırmayacağım , sizlere de öneriyorum . Gatto'nun telefon numarası ( 0111 ) 160 15 48 . Börekseverlere müjde ! Çırağan Palace Hotel Kempinski'de Tuğra Restaurant'da börek günleri başladı . Ben mutlaka gideceğim çünkü geçen yıl yediğim patlıcanlı böreğin tadı hâlâ damağımda . Bu sene daha çok çeşit varmış , bilginize . Şimdi sizlere Kenan Doğulu'nun çok yakın , kadim bir dostundan aldığım haberi iletmek istiyorum . Biliyorsunuz , Kenan uzun bir süre Levent'te Polo 15'de muhteşem programlar yaptı . Her ne kadar patron Necdet Göral , " Ben Kenan'dan bir kuruş kazanmadım . Gecede 15 milyar gibi büyük bir para verdim . Bunun elektriği , suyu , KDV'si , çalışan personeli , kirayı hesaba kattığınız an , cebimden bile ödediğim günler oldu . Üstelik de Kenan'ın bana borcu var " derken , Kenan sayesinde Polo 15'ün kaliteyi bulduğunu , genç bir jenerasyonun geldiğini de inkar etmiyor . Aslında bana göre biraz da Kenan'ın iyi giden bir işi bırakmasına kızmış gibi . Neyse işin tarafını bırakalım , Kenan'ın niye işi bıraktığına gelelim . Düşünün bir adam gecede 15 milyar yevmiyeyi bu işsizlikte niye tepsin ? Aslında Ortaköy The Mix'de perşembe geceleri Kenan Doğulu programına devam ediyor . Ayrıca yine İzmir'de gece kulüplerinde sahne alıyor . Yani Kenan gece hayatından soğuduğu ya da sevgilisi Tuğçe Kazaz istemiyor diye işi bırakmadı . Mesele , Kenan'ın Etiler'de çalışan gazetelerde ilanı çıkan bazı isimlerle artık kendini aynı sayfada görmek istememesiymiş . Şaşırdım . Yani Arto , Nalan , Hande Yener . Altay , Alex , Utku , Serdar Ortaç'ın olduğu sayfalarda yer almak istemiyormuş . Valla şok oldum . Bakalım Etiler ve Levent'teki gece kulüplerinde çalışan diğer meslektaşları bu işe ne diyecek ? Evet efendim , bugünlük de bu kadar . Yarın kısmetse size bir sürpriz konuğum var . Sizler onu çok iyi tanıdığınızı sanıyorsunuz ama öyle değil . Evliliğini , iş ve özel yaşamını , ilişkilerini yaptığım röportajda tüm gerçekleri ile öğreneceksiniz . Az sonra , pardon yarın . Yine en kötü gününüz benimkinden iyi olsun . . . Lopez'i Türk malı şömine ısıtıyor Jennifer Lopez'in Miami'deki lüks evini , Anadolu uygarlıkları figürleriyle işli , fosil ve kireçtaşından bir Türk şöminesi süslüyor Anadolu uygarlıkları figürlerini taşıyan el oyması doğal taştan yapılan şömineler Amerika , İngiltere , Almanya , İsrail ve İrlanda'da moda oldu . Dünyaca tanınan şarkıcı Jennifer Lopez de dahil birçok sanatçı ve iş adamının ev ve işyerlerini süsleyen şömineler , Türkiye'ye önemli miktarda döviz kazandırıyor . Osmanlı , Selçuklu , Roma , Yunan , Helenistik , İyon tarzı figürleri taş işlemede kullanan ustaların yarattığı şömineleri üreten Taş Center'in sahibi , İnşaat Mühendisi Koray Eroğlu , sipariş üzerine ya da kendi çizimleri modellerin , el oymacılığıyla heykeltıraş ve taş ustası ekipleriyle imal edildiğini söylüyor . Modeli Elegance Başta ABD olmak üzere birçok ülkeye ihracat yaptıklarını belirten Eroğlu , Lopez'in Miami'deki evini de Elegance modeli şöminelerinin süslediğini söylüyor ve seksi yıldızın Türk malı şöminesinde tamamen doğal fosil ve kireçtaşı kullanıldığını belirtiyor . Erbakan'ın başı döndü Daha önce AİHM'nin kararlarını öven Necmettin Erbakan , RP'nin kapatılmasını onaylayan kararını ise " Hiçbir kıymeti yok , İslamı yargılıyorlar " sözleriyle eleştirdi Eski RP Genel Başkanı Necmettin Erbakan , Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin ( AİHM ) RP'nin kapatılmasını yerinde bulan kararını eleştirerek , " İslamı yargılamaya kalktılar . Bu kararın bizim açımızdan hiçbir önemi yok " dedi . Beykoz'daki Hıdiv Kasrı'nda gazetecilerle yemek yiyen Erbakan , AİHM'nin RP ile ilgili karar almasının dört yıl sürdüğünü belirterek , mekanizmanın çok ağır işlediğinden yakındı . Erbakan , karar sonucu insanlık adına üzüntülerini açıkladığını , AİHM'nin verdiği kararın hiçbir kıymeti kalmadığını savundu . Erbakan , " Zaten siyasi yasakların bitmesine bir hafta var . Dolayısıyla müspet bir karar alsalardı bile hiçbir faydası olmayacaktı " diye konuştu . Erbakan , AİHM'nin , konjonktürel siyasi düşüncelerin , özellikle de 11 Eylül saldırısının etkisi altında RP'yi tamamen devre dışı bırakarak , İslamı yargılamaya kalktığını öne sürdü . Olası Irak savaşına da değinen Erbakan , " Bu savaş İsrail'in emniyeti için yapılıyor . Bu savaş Müslüman ülkeyi ezmek , Türkiye'yi parçalamak için yapılıyor " şeklinde konuştu . Dolar tedavülden kaldırılsın Amerika'nın güçlü görünmesine rağmen en zayıf ülkelerden biri olduğunu öne süren Erbakan , şunları söyledi : " İnsanlar barış istiyorsa bunu kolaylıkla sağlayabilir . Amerikan mallarına boykot konması , Amerikan dolarının tedavülden kaldırılması gibi birtakım tedbirler , bu hareketleri önlemek için fazlasıyla yeter . " AİHM'nin kararı isabetli demişti AİHM'nin son kararını eleştiren Erbakan , aynı AİHM 1001 yılında temyiz başvurusunu kabul ettiğinde ise " Çok isabetli ve zaruri bir karar " diyerek memnuniyetini dile getirmişti . RP'nin eski yöneticilerinden ve eski Adalet Bakanı Şevket Kazan ise Aralık 1999 tarihinde yaptığı bir açıklamada , " Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin verdiği kararlar hükümetleri bağlar . Çünkü Türkiye bu kararlara uyacağına imza atmıştır " demişti . Erbakan , " Siyasi yasakların kalkmasından sonra SP'nin başına geçecek misiniz ? " sorusu üzerine " Siyasette her gün büyük mana taşır . yıl sabrettik , hafta daha sabredin . 15 Şubat'ta ne yapacağımızı açıklayacağız " diye yanıt verdi . Aziz , Erdoğan'la görüştü Havaalanında Irak zirvesi Atatürk Havalimanı'nda AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Devlet Bakanı Mehmet Ali Şahin ile görüşen Irak Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz , daha sonra Sultanahmet Camii'ni gezdi . İtalya'daki Vatikan ziyaretinden dönen Aziz ile Ankara'ya gitmek için havalimanına gelen Erdoğan , ve Şahin , VIP salonunda bir araya geldi . Yaklaşık bir saat süren görüşmenin ardından Erdoğan Ankara'ya giderken , Tarık Aziz ise küçük bir İstanbul turu yaptı . Dualarımız sizinle Havalimanından ayrılan Aziz , Sultanahmet Camii'ni ziyaret etti . Camii girişinde Aziz'in ayakkabılarını yanındaki koruma görevlilerinden birinin çıkarması dikkat çekti . Aziz , ezan okunacağını belirten Sultanahmet Camii İmamı Osman Nuri Bedir'in , " namaz kılıp kılmayacağı " sorusuna olumsuz yanıt verdi . Bedir , Aziz'e , ayrılırken " Dualarımız ve gönlümüz sizinle " dedi . Camide yaklaşık 15 dakika kalan Aziz , gazetecilerin Erdoğan ve Şahin ile yaptığı görüşmeyle ilgili soruları cevapsız bıraktı . Aziz , daha sonra Polat Otel'deki Marmara Balık Lokantası'nda akşam yemeğini yedi . Saat 10. Grossman : Zaman daraldı Müzakere bitti top Ankara'da ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Marc Grossman , Türkiye ile Amerika arasında müzakerelerin bittiğini , tüm sözlerin söylendiğini , bundan sonrasının Türk Hükümeti ve TBMM'ye ait olduğunu söyledi . CNN Türk'te Mehmet Ali Birand'ın sorularını yanıtlayan Grossman , hükümet ve parlamentonun bir an önce kararını vermesini isteyerek , " Biz vereceğimizi verdik . Son karar Türkiye'ye ait " dedi . Zamanın daraldığına dikkat çeken Grossman , şunları kaydetti : " Hâlâ barış bir umudumuz var . Ama Irak'ı ikna edebilmek için bir askeri planlama da yapılması lazım . Doğru olan bu . Eğer silahsızlanmazsa , BM veya bir grup ülke Irak'ı silahsızlandırmaya hazır olmalı . " Olağanüstü güvenlik 500 ABD'li Diyarbakır'da ABD'nin Türkiye'deki üs , havaalanı ve limanlardaki modernizasyon çalışmaları için düğmeye basıldı . 500 kadar ABD'li asker ve sivil teknisyen , dün sabah beş nakliye uçağıyla Diyarbakır . Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı . Ana Jet Üssü'ne geldi . ABD'li asker ve teknisyenlerin gelişi sırasında çevrede olağanüstü güvenlik önlemleri alındı . Üsse inen beş nakliye uçağından ikisi yakıt ikmali yaptıktan sonra boş olarak havalandı . Diyarbakır ve Batman havaalanlarını modernize edecek ABD'li görevlilerin bir bölümü için Diyarbakır'daki otellerde rezervasyon yapıldı . Brüksel'de sürpriz randevu AB'nin Irak konulu zirvesine katılmak için bugün Brüksel'e gidecek olan Başbakan Abdullah Gül , Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis ve BM Genel Sekreteri Kofi Annan'la görüşecek . İki görüşmede de Irak konusunun yanı sıra , kritik bir dönemece giren Kıbrıs sorunu ele alınacak . Gül ayrıca , Fransa ve Almanya ile birlikte NATO'nun Türkiye'ye AWACS ve Patriot göndermesine karşı çıkan Belçika Başbakanı Guy Verhofstad ile görüşüp ikna etmeye çalışacak . Büyükelçilerle de görüşecek Hükümet ve devlet başkanlarının katılımıyla yapılacak Irak toplantısında bir konuşma yapacak olan Gül , AB Ortak Dış Politika ve Savunmadan Sorumlu Komiseri Javier Solana ile de bir araya gelecek . Gül , AB başkentlerindeki ve NATO nezdindeki Türk büyükelçileriyle de kapsamlı bir toplantısı yapacak . Barış konvoyuna bedava benzin Suriye sınırından Bağdat'a kadar süren uzun yolculukta Iraklıların büyük coşkusuyla karşılaştık . Araçlarımızın depoları ücretsiz dolduruldu . Bağdat'ta zafer işareti yapan Iraklıların çoğu silahlıydı Bağdat'a varır varmaz görev yerimiz belli oldu . Irak Dayanışma Barış ve Dostluk Organizasyonu Başkanı Abdülrezzak El Haşimi , ilk görüşmemizde bizden beklentilerini açık açık söyledi : " Hepimiz size minnettarlık duyuyoruz . Sizden beklentimiz özellikle su arıtma tesisleri , enerji tesisleri ve kültürel varlıkları koruyarak , burada kalkanlık yapmanız . " Resmi kaynakların ifadelerine göre ; iki gün içinde Irak'ın birçok kentinde hükümetin belirlediği önemli merkezlerde konuşlandırılacağız . Kentin meydanlarını , binaların duvarlarını Saddam Hüseyin'in askeri sivil dev posterleri süslüyor . Karşılaştığımız her Iraklı zafer işareti yapıyor ve ABD Başkanı George . Bush'a tepkisini dile getiriyor . Özellikle orta yaş üstü , baba Bush nedeniyle 1991'de yaşadıkları acıyı anlatıyor . Dicle Nehri boyunca ve önemli askeri noktalarda resim çekilmesi kesinlikle yasak . Halk da ordusuna büyük güven duyuyor . Bağdat tamamen inşaat alanı gibi . Bir yanda savaş beklentisi , öte yanda yatırımlar . Park , cami ve gezi alanı gibi sosyal tesisler gibi altyapı çalışmaları her şeye rağmen devam ediyor . SEVGİ GÖSTERİLERİ Suriye'den Irak'a geçtikten sonra Bağdat'a kadar yoğun ilgi gördük . Daha ilk köyde tüm araçlarımızın depoları ücretsiz dolduruldu . Bize karşı çok iyiler , ancak ABD'ye tepki büyük . Dikkatimizi çeken bir başka nokta da herkesin silahlı olması . . . Çobanlar dahi silahlı . Otobüsle ilerlerken orta yaşlı bir Iraklı belindeki hançeri çekerek , " Bush'un boğazını böyle keseceğiz " diyor . CATHERİNA'YA RAKİP Bağdat'ta iki ayrı otele yerleştik . Burada da ilgi odağı Catherina , ama kendisine bir de rakip çıktı . İngiltere'den gelen Filistin asıllı Rajia Dajani . . . Rajia çok iyi Arapça biliyor . Grupla halk arasındaki bağlantıyı da genellikle kuruyor . Catherina ve Rajia'nın dostluğu da dünyaya tam bir mesaj içeriyor . Catherina ve Rajia aynı odayı paylaşıyorlar . Ve birbirlerinden hiç ayrılmıyorlar . Catherina sohbetimizde sürekli Türkiye'de gördüğü yakın ilgiden söz ediyor . Türk insanlarının çok sıcak olduğunu söylüyor . Hatta " İstanbul'u çok sevdim . Çok fantastik buldum " diyerek " Kalabilirim " sinyali veriyor . Zapatista John Ross'dan söz etmiştim . Amerika'da birçok gazetenin Latin Amerika muhabirliğini yapan Ross , çok sayıda savaş görmüş . Yıllarca Zapatistlerle yaşayan ve zaman zaman onların eylemlerine de destek veren Ross , " İlk defa böyle kirli ve haksız bir savaş görüyorum . Amerika'nın Irak'a saldırmaya hakkı yok . Bu yaştan sonra makinemi kenara bıraktım . Irak halkının yanında olmak için " diyor . Gözündeki rahatsızlığa rağmen canlı kalkanlıktan vazgeçmeyeceğini söyleyen Ross , " Eğer barış benim ölümümle olacaksa , canımdan vazgeçmeye hazırım " diye de ekliyor . Su sorunumuz yok , ancak et yemekten bıktık . IRAK'TA YAŞAM Elli doların karşılığı bir poşet dolusu Irak Dinarı . Bu yüzden hepimiz para taşımakta zorlanıyoruz . nedenle de dolarları azar azar bozduruyoruz . Bağdat'ın giriş ve çıkışında araç , vize ve pasaport kontrolleri çok sıkı . Kuş uçurtulmuyor . Irak'ta en ucuz şey ise petrol ve petrol ürünleri . Pompacılar ilkel aletlerle yarısı boşa akan benzine aldırış dahi etmiyorlar . Benzin istasyonları devlet denetiminde , bu yüzden sürücülerin yola çıkmadan önce depolarını doldurmaları gerekiyor . Iraklılar özellikle ülkede zor bulunan tüp gaz alma peşinde . Irak'ta bir dolar karşılığı bin dinar . En büyük banknot 150 dinar . Yerli sigara bin dinara satılırken , yabancı sigaralar bin 150 ile bin 500 dinara satılıyor . " Sığınakta ölenleri böyle andık " 1991 yılındaki Körfez Savaşı'nda 15 Şubat sabaha karşı bombalanan Bağdat'taki El Amiriya sığınakta anıt haline getirilmiş . Dün üst düzey askeri yetkililerin de katılımıyla törenle açılan sığınağın girişinde savaşın vahşetini gözler önüne seren fotoğraf sergisi vardı . Hepimiz oradaydık . Anıtın önünde ise çoğu kadın ve çocuk 418 kişinin hayatını kaybetmesine neden olan bombanın düştüğü anı simgeleyen dev bir saat yer alıyor . Anıtın içinde de ölenlerin resimleri bulunuyor . Törenin ardından ekibimizdeki canlı kalkanlar , anıt önünde yerlere yatarak sığınakta ölen insanları canlandırıp savaşı protesto ettiler . Hal'imizi görünce hızla kaçıp gittiler Meyve sebze ihracatı yapmak üzere Bayrampaşa Hali'ne inceleme yapmaya gelen Koreli heyet , gördüğü manzara karşısında şoke oldu İstanbul ve Marmara Bölgesi'nin sebze mevye ihtiyacını karşılayan , Bayrampaşa Sebze ve Meyve Hali , 16 yıldır soğuk hava deposu bekliyor . AB ülkelerine ihracat olumsuz yönde etkilenirken , son darbe de Güney Kore heyetine hal gezdirilirken yaşandı . Paris Hali'nin tıpkısı , ama ! Türk yetkililer , dünyanın en büyük haline sahip olduklarını övünerek anlatırken , boş meyve sebze sandıklarının üzerine tuvaletini yapan bir vatandaş , heyeti dehşete düşürdü . Bu olaydan sonra Güney Korelilerle görüşmeler bıçak gibi kesildi ve milyonlarca dolarlık ihracat hayali suya düştü . Paris Hali bire bir örnek alınarak 1985 yılında inşa edilen Bayrampaşa Hali'nde günde 10 bin ile 50 bin ton arasında sebze ve meyvenin giriş çıkışı oluyor . İstanbul Meyve Sebze Komisyoncuları Derneği Başkanı Burhan Er , İstanbul Büyükşehir Haller Müdürlüğü'den 16 yıldır soğuk hava deposu isteğinde bulduklarını söyledi . Yazın tonlarca meyvenin çöpe atıldığını belirten Er , " Bu hijyen şartlarında Avrupa Birliği ülkeleri doğal olarak bizden alışveriş yapmıyor . Yabancı konuklarımıza halimizi gezdirirken ilkel görüntülerden utanıyoruz . En son konuğumuz Korelilerdi . Bir çalışanın sandıkların üzerine tuvaletini yaptığına tanık oldular , rezil olduk " diye yakındı . Er , İstanbul'a günde ortalama 10 bin ton kaçak sebze meyve girişi olduğunu ve bunun bir türlü önlenemediğini belirterek , " Kaçak haller çoğalıyor ve bizimle haksız rekabet ediyor . Biz vergi veriyoruz , onlar ise vermiyor ve daha ucuza satıyor . Devlet bunu engellemez ise işi yavaşlatma eylemine başlayacağız " dedi . Müdür " Özelleşsin " diyor İBB Haller Müdürü Selami Günaydın ise bürokrasiden şikâyetçi . 14 soğuk hava deposunu projeye dahil ettiğini belirten Günaydın , " Projelerimizde var , ancak araştırmalarımız sonrasında bunların siyasi bir kararla dükkana çevrilerek daha sonra da kiralandığını öğrendik . Bence bu gibi yerleri özel sektör işletmeli , devleti karıştırmamalı " diye konuştu . Türün toprağa veriliyor 11 Mart döneminin İstanbul Sıkıyönetim Komutanı emekli Orgeneral Faik Türün ( 90 ) , Üsküdar Selimiye Camii'nde bugün öğlen kılınacak cenaze namazının ardından Edirnekapı Şehitliği'nde toprağa verilecek . İstanbul'da önceki gün vefat eden Faik Türün , 1915'te Bursa'da dünyaya geldi. 1950 1951 yılları arasında Kore'ye giden Türün , " Gümüş Yıldızöla ödüllendirildi . 1960'ta tuğgeneral , 1969'da da orgeneralliğe yükseldi . Yöneticilik yaptı 11 Mart döneminde İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olan Türün , daha sonra Birinci Ordu Komutanlığı'na getirildi . 1965'e kadar süren Sıkıyönetim Komutanlığı nedeniyle , işkence merkezi olduğu öne sürülen Ziverbey Köşkü'yle ismi ön plana çıktı . Aynı yıl emekliye ayrıldı . Özel şirketlerde yöneticilik yaptı . 11 Eylül 1980 öncesi , Fahri Korutürk'ün görev süresinin dolması nedeniyle AP tarafından cumhurbaşkanlığına aday gösterildi . Polisin suç faturası Asayiş Şube Müdürlüğü ekipleri , geçen yıl gasp , rüşvet gibi suçlara karışan 19 meslektaşını gözaltına aldı İstanbul'da geçen yıl gasp , rüşvet , irtikap , kundaklama ve görevini kötüye kullanma gibi çeşitli suçlara karıştıkları gerekçesiyle gözaltına alınan 19 polisten 11'si tutuklandı . Emniyet Müdürü Hasan Özdemir , tüm emniyet birimlerini uyararak , bu tip olayların polise olan güvenin sarsılmasına ve mesleğin saygınlığının zedelenmesine neden olduğunu kaydetti . Polislerden 11'inin ev ve işyeri gaspına karıştığı belirtildi . Üstelik bir polisin beş ayrı gasp olayının faili olduğu öne sürüldü . Polislerden 10'unun rüşvet , 6'sının irtikap , birinin kundaklama , birinin de görevini kötüye kullanma suçlarını işlediği kaydedildi . 19 polisten 11'si tutuklanırken , 6'si serbest kaldı . Olumsuz gelişmeler üzerine bir genelge yayımlayan Emniyet Müdürü Hasan Özdemir , müdür ve amirlerden , personeli bu tür suçlara karışmamaları , irtibat kurduğu kişileri iyi tanımaları yönünde uyarmalarını istedi . Kadının güzellik tutkusu hiç bitmedi Arkeologlar , kozmetik ve estetik sektörünün " baş tacı " kadının , antikçağda da güzelliği için her yolu denediğini ve para harcamaktan çekinmediğini ortaya çıkardı 10 yüzyılda hiçbir şey değişmedi AKDENİZ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Eskiçağ Dilleri ve Kültürleri Bölüm Başkanı Prof . Dr . Sencer Şahin , kadınların antikçağda da güzellik uğruna servet harcadıklarını söyledi . Pelesenk ve mürdüm ağaçlarından elde edilen parfümün çok kıymetli olduğunu belirten Şahin , Milat'tan sonra . yüzyılda yarım kiloluk parfümün , bugünkü değeriyle bin dolara satıldığını kaydetti . Kazılarda parfüm şişeleri çıktı PROF . Şahin , " Arkeolojik kazılarda bu parfümlerin saklandığı küçük sürahi şeklinde cam şişelerden çok fazla çıkarıldı . Krem kutularıysa pişmiş topraktan hazırlanmış " diye konuştu . Keten kumaşların antikçağ'da " purpur " denilen erguvan boyasıyla boyandığını da dile getiren Şahin , bu tür elbiselerin , zenginlik ve gücün simgesi olduğunu ifade etti . Emekli Orgeneral Kemal Yavuz , Irak harekâtını değerlendirdi : SOHBET ODASI Türkiye , kendisini bir çıkmaza soktu Körfez Savaşı sırasında İkinci Ordu Komutanı olan Yavuz , " Türkiye , bir taraftan BM kararı olmadan savaşa girmem , Amerikan askerinin geçişine müsaade etmem diyor . Diğer taraftan da , Kuzey Irak'taki değişikliklere müdahale edeceğini söylüyor " dedi Körfez Savaşı döneminde İkinci Ordu Komutanı'ydınız , Türkiye zaman Irak'a kuzeyden cephe açılmasına karşıydı . 11 yıl sonra değişen şartlar nelerdir ? İki harekât arasındaki en büyük fark , hedefler . Birinci Körfez Savaşı'nda amaç Irak'ı Kuveyt'ten çıkarmaktı . Eğer gerçekleşirse , ikinci Körfez savaşı harekâtında Saddam yönetimine son verilmesi ve Irak'ın işgali amaçlanıyor . Türkiye , birinci harekâta katılsaydı , Kuzey Irak'a girmek durumunda kalacaktı . ABD çıktıktan sonra da kaçınılmaz olarak geri çekilecekti . Bunun da zarardan başka hiçbir faydası olmayacaktı . Rahmetli Özal'ın hayal ettiği gibi , Musul Kerkük petrolleri gerçekçi değildi . Özal , Türk subayını dinlemedi Cumhurbaşkanı Özal ile tarihte bir tartışmanız olmuştu ? Olay şöyle gelişti . Körfez harekâtından sonra kuzeyde Kürtler , güneyde Şiiler ayaklandı . ABD'nin de göz yummasıyla Irak ordusu bunların üzerine gitti . Türkiye'ye büyük göç dalgası geldi . Rahmetli Özal'ın " sınırı açın " direktifiyle on binlerce kişi Türkiye'ye sığındı . Özal , Kürt sığınmacılarla görüşmek üzere Güneydoğu'ya geldi . Silopi'de gümrük müdürünün odasında toplanıldı . Çekiç Güç'ten iki Amerikalı general de toplantıya katıldı . Özal , Amerikalılarla konuştu , onlara direktifler verdi . ABD'li generaller ayrılınca " tamam , mesele anlaşılmıştır " diye yerinden kalktı . Özal'a tepki duydum Siz , arkasından seslenmişsiniz . . . Tepki duydum . Bölgedeki Türk yetkililerinin hepsi orada . Bizimle hiçbir şey konuşmadan Özal " mesele anlaşılmıştır " deyince ben , Hikmet Köksal Paşa'ya döndüm , " Paşam , bu nasıl iştir ; Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı bizim görüşümüzü almayıp iki Amerikalıyla muhatap oluyor ! " Sinirlendiğim zaman bazen yüksek sesle konuşuyorum , başyaveri arkasındaydı şu anda Genelkurmay Genel Sekreteri olan Aslan Güner belki de ikaz etti . Kalkmış gidiyordu . Durdu , masanın yanına geldi , " Kemal Paşa , sen ne diyorsun ? " diye sordu . Ne dediniz ? Göçün sakıncalarını ve göçün PKK'nın gücünü artıracağını söyledim . Özal , bu sefer , " Ben , size söylemiştim , Amerikalılar güneyden girdiğinde biz de kuzeyden taarruz etseydik bunlar başımıza gelmezdi . Musul Kerkük , şu anda elimizde olurdu " dedi . Torumtay'ın istifası Yanıt verdiniz mi ? Tabii çok üzüldüm . Türkiye'nin bir belaya girmesini önlemek için istifa eden bir genelkurmay başkanına ve Silahlı Kuvvetler'e karşı böyle bir tepkiyi anlamak mümkün değildi . Torumtay Paşa'nın istifa ettiği gün ben Ankara'daydım . Tesadüfen olayın içinde yaşadım . Haksız bir suçlama . . . Özal , konuyu açınca , ben de " Efendim siz , Habur'dan Musul Kerkük'le olan mesafeyi ölçtünüz mü diye sordum . Birisi 160 diğeri 500 kilometre . GenelKurmay Başkanı bana emir verseydi Kuzey Irak'a girerdik . Sonuçta ne olurdu , Anadolu çocuğunun temiz kanını Arap'ın çölüne dökerdik . Çekiç Güç'ün gelişi nasıl oldu ? Özal , bunu kendisinin sağladığını söyledi . Bana göre , bir senaryonun parçasıydı . ABD sayede bölgeye yerleşti . Iraklılarla savaşabilirdik Askerlerin kaygısı neydi ? Özal'a duyulan güvensizlik mi ? ABD'nin hedeflerindeki belirsizlik mi ? Kuveyt'in işgaline son vermekti . ABD , Bağdat kapısı açılmış olduğu halde ileri gitmedi . Kara harekâtına katılmış olsaydık Kuzey'de altı tane Irak tümeni vardı . Onlarla çalışacaktık . Türkiye gereksiz bir savaşın içine girmiş olacaktı . ABD , Saddam'dan kurtulmaya bir defa kararlı gözüküyor . Kuzey Cephesi ve Amerikan askerine geçiş izni konusunda Washington'la pazarlıklar sürüyor . Irak , ABD'nin ulusal stratejisinin bir parçası haline geldi . Bunda da en büyük etken petrol . Dünya petrolünün yüzde 65'i Ortadoğu'da . ABD'nin bölgede hakimiyet kurma ihtiyacı enerjiden kaynaklanıyor . 11 Eylül'ü fırsat bilerek , Afganistan'dan sonra Irak'a yerleşecek . Çıkarları çatışınca Avrupa ile ilişkilerinin ne hale geldiği görüldü . Fransa ve Almanya'nın direnç göstermesi sonucu , BM Güvenlik Konseyi'nin harekâta evet demesi mümkün değil . Güvenlik Konseyi kararı Türkiye'nin açmazı da burada ? Hükümet baştan beri haklı olarak uluslararası meşruiyete dayanırım dedi . Güvenlik Konseyi'nden karar çıkarsa ben de savaşa girerim . Ancak , bu kararın çıkması mümkün gözükmüyor . Silah denetçileri raporu hâlâ tartışılıyor . Önemli açmaz kamuoyumuz Türkiye , ne yapacak ? BM kararı olmadan harekâta katılmak istemiyor . Türkiye , kendisini bir çıkmaza sokmuş durumda . Aslında , ABD harekâta başladı . Savaştan kaçınırsa prestiji mahvolur ; caydırıcılığı ortadan kalkar . Bu kadar hazırlık yaptı , asker gönderdi . ABD , Irak harekâtından vazgeçmez . ABD , " ben geliyorum , kuzey cepheyi aç " dediği zaman Türkiye ne yapacak ? ABD , Saddam'ı batıdan ve kuzeyden de kuşatmaya almaya çalışıyor . zaman , Bağdat içinde hapsolur ve imha edilir . Türkiye , kuzey cephesine izin vermezse ABD , çok büyük bir sıkıntıya düşer . 40 bin asker yeterli ABD , kuzey cephesinden vazgeçebilir mi ? Türkiye , izin vermezse Bağdat'ı kuzeyden kuşatabilmek için uçar birlik harekâtıyla , helikopterlerle kuzeye Ürdün üzerinden , ya da güneyden birlik taşıması gerekir . Helikopterle taşınacağı için bunlar hafif birlikler olacaktır . Ağır silahlarını götüremeyecekler . Oysa , Türkiye , kuzeyden geçişe izin verirse Kore'ye , İkinci Dünya Savaşı'na katılmış meşhur atlı tümen gelecek . 1010 planlamasında dördüncü tümeni öncelikle modernize ettiler . tümen , Saddam'ın kuzeydeki gücünü dağıtır . Türkiye , izin verecek mi ? Açmaz burada , " Türkiye , BM kararı olmadan ne savaşa girelim , ne de Amerikan askerinin geçişine müsaade ederim " diyor . Bir taraftan da deniyor ki , Kuzey Irak'ta meydana gelecek değişikliklere müdahale edelim . Hani sen savaşa girmeyecektin ? Güvenlik Konseyi kararı olmadan Irak'a asker sokabilmek için Meclis'ten nasıl karar alacaksın . Irak'a gireceksek buna TBMM karar verecek . Asıl önemli açmaz kamuoyudur . Bir ülke savaşa girmeye niyetliyse veya girmek zorunda kalacağını önceden kestiriyorsa , kamuoyunu ona göre hazırlamak zorundadır . Kamuoyu savaşa karşı , Amerikan askeri varlığından da kuşku duyuluyor . 80 100 bin kişinin konuşlandırılması Türkiye'nin lehine bir olay değil . Silahlı Kuvvetler haklı olarak Kuzey Irak'ta fazla Amerikan yığınağı istemiyor . Amerikalılar , geldikleri yerden çıkmak istemiyorlar . Irak tümenlerini saf dışı bırakacak ve Bağdat'a kadar gidecek kuvvet yeterli . da , 50 40 bin asker demektir . Askerin ABD ilişkisi dengelidir Kuzey Irak'taki temel kaygı nedir ? Sınırların değişmesi istenmiyor . Kürtlerin kendi başlarına bir şey yapmaya kalkmamaları önemli . Türkmenlerin hakları korunmalı . Barzani'nin Kerkük'le ilgili beyanları vardı . Bunları aslında ABD önleyecek . Çünkü Irak petrolünün kullanımını kimseye bırakmaz . AKP yönetimi için de Irak politikası ve ABD'ye verilecek destek konusunda kararsızlık gözleniyor . 18 Şubat'taki TBMM toplantısında tezkerenin görüşülmesi ertelenebilir . Erdoğan ve Gül'ün mesajları dikkat çekici . Sizce gelişmeler Silahlı Kuvvetleri nasıl etkiliyor ? Askerin , " Aman Amerika'yı darıltmayalım " düşüncesinde olduğunu hiç zannetmiyorum . ABD'yi en yakından tanıyan ve en mantıki , dengeli ilişki içinde olanlar Silahlı Kuvvetler'dir . Kimse savaş istemez , ancak doğacak riskleri de ortaya koyarlar . Amerika'ya dirsek çevirdiğiniz zaman oluşacak durumu hükümet değerlendirmeli . Erdoğan Amerika'yı aldattı . . . Türkiye'nin , kuzey cephesi konusunda ABD yönetimini cesaretlendirmesi nasıl oldu ? Benim kanaatimce Tayyip Erdoğan , Amerika'yı aldatmıştır . ABD ziyareti , Bush yönetiminde öyle bir hava yarattı ki ; Sayın Erdoğan , her konuda söz sahibi , ne derse olacak . ABD'nin yaklaşımları istikametinde gidecek . Halbuki Beyaz Saray ziyareti , Erdoğan'ın kendisi için yaptığı bir şovdu . . . Ülke için değil . Türkiye içinde meşruiyeti onaylanmamış bir kişinin yurtdışında meşruiyet kazanma çabasıyla , " bakın işte bütün dünya beni tanıyor " diyebilmek için yaptığı bir şovdu . Amerika , bu şovu anladı . Başbakan Sayın Gül öyle değil . İkisinin arasında büyük fark var . Erdoğan , devlet adamı değil . Milli Siyaset Belgesi'ni okumamış bir kişi ve Kıbrıs , Irak gibi Türkiye'nin ulusal güvenliğini ilgilendiren konularda konuşmaması gerekir . Son Kıbrıs olayındaki Erdoğan'ın gelişigüzel çıkışları maalesef hem Türkiye'yi hem de Başbakan Gül'ü sıkıntıya sokuyor . Kıbrıs için ne düşünüyorsunuz ? Annan Planı bu şekilde kabul edilsin Kıbrıs Türkleri beş yıl sonra Filistinlilerin durumuna düşer . Bu plan , Eylül'ün rövanşı olur . Tezkere askıda ! Türkiye'nin askeri ve ekonomik beklentilerinin yazılı taahhüde alınması konusunda ABD ile çıkan pürüzler nedeniyle , mutabakat metni müzakereleri durduruldu Başbakan Abdullah Gül başkanlığında yapılan Irak zirvesinden , ABD askerlerinin Türkiye'de konuşlandırılmasına ilişkin mutabakat zaptına yönelik müzakerelerin bir süreliğine durdurulması kararı çıktı . ABD , Kuzey Cephesi'ni açmak için yarına kadar TBMM'den izin çıkarılması için baskı yaparken , Dışişleri Bakanlığı'nda yürütülen müzakerelerde ve Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ile Devlet Bakanı Ali Babacan'ın Washington'daki temaslarında istenen noktaya gelinmeyince , zirvede " Pürüzler sürerken , ayın 18'ine kadar bu kadar önemli bir taahhüdün altına girmemiz doğru olmaz . Önce sorunlar giderilsin " görüşü benimsendi . Zirveye Genelkurmay Başkanı Org . Hilmi Özkök , Abdüllatif Şener , Yaşar Yakış , Ali Babacan'ın yanı sıra Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in özel kalem müdürü ve dış politika başdanışmanı Tacan İldem de davet edildi . 5. ABD YANAŞMADI Mutabakat zaptı ( memorandum of understanding " MoU " ) görüşmelerinde en büyük sıkıntının Ankara'nın " tüm taahhütlerin yazılı hale getirilmesi " yönündeki talebi üzerine çıktığı ve Amerikan tarafının buna yanaşmadığı kaydedildi . Başbakan Gül'ün , " Tam olarak anlaşmaya varılmadan parlamentodan böyle bir yetki istemek doğru olmaz " dediği öğrenildi . Şubat ayı başında başlayan " MoU " müzakerelerini Türkiye'nin tavrını göstermek için bir süre durdurma eğilimi ağırlık kazındı . Başbakan Gül , Brüksel'de AB zirvesine katılmak için bugün Ankara'dan ayrılırken , bakanlar kurulunun da tezkereyi TBMM'ye göndermeyeceği ortaya çıktı . ABD'den Ankara'nın beklentilerini karşılayacak yanıt gelmeden acele edilmeyeceği öğrenildi . 50 MİLDE BEKLİYORLAR Üst düzey bir yetkili , ABD'nin 18 Şubat'a kadar izin kararının çıkarılması yönündeki baskısının ardında , Kuzey Cephesi açısından hayati önem taşıyan " . tümen"i taşıyan filonun Türkiye'nin 50 mil açıklarına kadar yaklaşarak beklemeye başlamasının yattığını belirtti . Sorunlar neler ? MoU'nun siyasi bölümünde , Ankara'nın operasyonun uluslararası yasallık ve meşruiyet içinde yapılmasına yönelik koşullarını karşılayacak yanıt gelmedi . Türkiye'nin ekonomik zararının karşılanmasına yönelik protokolde de Türkiye'nin beklentileri Babacan'ın Washington temaslarında da giderilemedi ve yazılı taahhüt isteğine de istenen yanıt gelmedi . Askeri protokolde de Kuzey Irak'taki Türk birliklerinin ABD'li komutana bağlanması isteği kabul edilemez bulundu . Milletvekilleri ucuza silahlandı Devletin yakalayarak el koyduğu ünlü markaların yer aldığı silahlar milletvekillerine dağıtıldı . Milyarlarca liraya satılan bu silahlar , vekillere 110 165 milyon liraya satıldı Milli Savunma Bakanlığı ( MSB ) , 11 . dönemde TBMM'ye giren milletvekillerini silahlandırdı . Zoralım silahları milletvekillerinin beğenisine sunan bakanlık , gönderdiği silah listesinin ardından yoğun taleple karşılaştı . Ünlü markaların yer aldığı zoralım silahlar adeta kapışıldı . Toplam 5505 değişik tip ve kalibredeki silah , vekillerin yanı sıra , bazı bürokratlarla hâkim ve savcılara da satıldı . Makine Kimya Endüstri Kurumu'nun satış mağazalarında milyarlarca liraya satılan aynı tür silahlar , milletvekili ve bürokratlara KDV hariç 110 165 milyon liraya satıldı . Bir silahın maliyetinin , KDV ve harçları dahil yaklaşık 500 milyon lira olduğu öğrenildi . Geçmiş dönemde milletvekili olup da zoralım silahlarından alan vekillere bu silahlardan ikinci kez satılmadı . Başbakan Abdullah Gül ile TBMM Başkanı Bülent Arınç , geçen dönem Meclis'te satışa sunulan zoralım silahlarından aldıkları için , bu kez silah talep etmedi . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın talip olmadığı zor alım silahlara CHP'li vekiller de yoğun ilgi gösterdi . TBMM Başkanlığı yetkilileri de , ilk kez milletvekili seçilenlerin hemen tamamının silah aldığını söyledi . Silahların satışı için TBMM'de birim oluşturulurken , vekiller de silah alım işlemlerini danışmanları aracılığıyla takip etti . TBMM kampusu içine silahla girilmesinin yasak olmasına rağmen milletvekillerinin bir kısmı da bu alışkanlıklarından vazgeçmedi . Başkanlık yetkilileri bu duruma çare olarak , döner kapılardaki ray cihazlarından geçerken sinyal veren vekillerin kulislerde Meclis'in sivil emniyet güçlerince uzaktan takip edilmesini bulabildi . Devlet kendisini Otopark Mafyası diye raporladı İçişleri Bakanlığı Mülkiye Başmüfettişi Adnan Kandemir tarafından hazırlanan 55 sayfalık " Otopark Mafyası " raporunda trafik denetleme ekipleri suçlandı . Raporda yasadışı otoparkçılığın İstanbul'da çok yaygın olduğu belirtilirken , buna bir de kamu vakıflarının eklendiğine dikkat çekildi . Özellikle İstanbul'da Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı Trafik Vakfı'nın çekicilerine ağır eleştiriler getirilirken , vakıf parklarına ilişkin şu değerlendirmeler yapıldı : " İstanbul'un muhtelif yerlerinde toplam 19 adet otoparkın vakıflar tarafından işletildiği belirlenmiştir . Park yasağına uymayan araçların Trafik Denetleme Ekipleri'nin gözetiminde vakfa ait çekicilerle çekilmesi konusunun önemli bir gelir kaynağı olarak mütalaa edildiği , her çekiciye günlük asgari bir miktar araç çekme hedefi verildiği , mümkün olduğunca daha fazla araç çekilmesinin teşvik edildiği , vakıf yönetiminin görevli trafik denetleme birimi yöneticilerinin yardımıyla çekicilerin , görev bölgelerinde park eden her aracı çekmeye gayret ettikleri tespit edilmiştir . Bu araçlardan yasal ceza miktarı dışında çekici parası ve ayrıca park ücretinin araç sahiplerinden tahsil edildiği , çekici ve park ücretlerinin yüksekliğinin vatandaşların tepkilerine yol açtığı anlaşılmıştır . " Ankara'da Çankaya , Altındağ , Yenimahalle ve Mamak ilçelerinde 168 izinsiz otopark yaptırma olayında 184 kişi hakkında işlem yapıldığı belirtildi . Emniyet , jandarma ve kamu lojmanının bulunduğu Devlet Mahallesi olarak bilinen Saraçoğlu'nda bile otopark mafyasının egemen olduğuna dikkat çekildi . Devlet Mahallesi'ndeki otopark mafyasının son durumunun Bakanlığın uyarısıyla İstihbarat Daire Başkanlığı'nca incelendiğine dikkat çekilen raporda , geçen süre içinde sorunun çözüme kavuşturulamadığına işaret edildi . Raporda , " Çankaya Kaymakamlığı ve İlçe Emniyet Müdürlüğü'nün aynı yerde bulunması da umursamazlığın boyutunu ortaya sermektedir " denildi . Japonlar Hopa'da maden arayacak Japonya'nın , Hopa bölgesinde maden aramasına ilişkin anlaşmaya izin çıktı . Bakanlar Kurulu'nun onayladığı " Maden Tetkik Arama Genel Müdürlüğü ile Japonya Uluslararası İşbirliği ve Japonya Metal Madenciliği Ajansı Arasında Türkiye Cumhuriyeti'nin Hopa Bölgesi'nde Maden Aranması İçin Üzerinde Mutabakata Varılan Çalışma Planı " onaylandı . Anlaşmaya göre , Türk hükümetinin isteği üzerine Japon hükümeti Japonya'da yürürlükteki ilgili yasa ve mevzuata uygun olarak Hopa'da 1800 kilometrekarelik bir alanda maden araması yapacak . Çalışma , 1005 yılından başlayarak yıllık bir dönem için gerçekleştirilecek . Çalışma sonuçlarıyla ilgili veri işleme ve derleme Japonya'da yapılacak . Profiterolün adı da tadı da uydurma ! . . Önder Şenyapılı , sözcüklerin şaşırtıcı öykülerini bir kitapta topladı . Kitabın en ilginç bulgularından biri de şu : Profiterol , kelime olarak ANLAMSIZ ! Beyoğlu'nda doğup , Türkiye'nin hemen tüm pastanelerinin mönüsünde vazgeçilmezler arasına giren tadına doyulmaz profiterol tatlısını bilmeyen yok . Kimine göre İtalyan kökenli bir tatlı , kimine göreyse , akademik kariyeri olan bir bilim adamının muhteşem formülü . Tatlının acı gerçeğiyse şu : Profiterolün hiçbir anlamı yok . Bu cismen tatlı , ismen ise acı gerçeği ortaya çıkaran ise , kendisini sözcüklerin anlamlarına adayan Ortadoğu Teknik Üniversitesi ( ODTÜ ) Mimarlık Fakültesi Öğretim Görevlisi Önder Şenyapılı . Luca'nın icadı Önder Şenyapılı'nın ODTÜ Yayınları'ndan çıkan Her Sözcüğün Bir Öyküsü Var adlı kitabında , profite rolün öyküsü şöyle anlatılıyor : " Türkiye'ye 15 yaşın dayken gelen Arnavutluk doğumlu Luca Zgonidis , babasının ölümünden sonra pastacı çıraklığı yapar . 1940'ların parasıyla 45 bin lira hava parası vererek İnci Pastanesi'nin bulunduğu mekânı tutarlar . Zgonidis , şöyle devam ediyor : İlk günler çok zorluk çektik . Kendim birşey icat edip bir de isim uydurunca çok iyi tuttu . Anlayacağınız profiterolün kendi de adı da uydurmaca . " İşte birkaç sözcük ve ilginç öyküleri : Şenyapılı'nın kitabındaki diğer ilginç sözcük öykülerinden bazıları da şöyle : Abiye : Tören ya da davetlere uygun zarif giyime denen abiye , Arapça kökenli ve yüzünü örten utangaç kadın anlamına geliyor . Afyonu patlamak : Osmanlı döneminde afyonkeşler , oruç tutarken afyon alamayacakları için sahurda üç dört kâğıt üst üste sarılmış afyon yutardı . Bu gündüz midede patlayınca tiryaki keyfini bulurdu . Avokado : Aztekler , bu meyveyi , erkeğin erbezlerine benzetip bu anlama gelen ahuacatl adını vermişler . Üstelik , bu meyvenin olgunlaştığı dönemde bakirelerin evden dışarı çıkmaları yasaklanmış . Kahve : Ağacının anavatanı Habeşiştan'daki Kaffa bölgesi olduğu için bu adı aldı . Kanyak : Türk brendisi üretildiği zaman konyak deniliyor ancak Fransızlar ismi tescil ettirince , Türkler bu ismi kan yak olarak değiştiriyor . Konyak ise Fransa'nın Cognac kentinde üretildiği için bu adı alıyor . Keşkül : Dervişlerin yardım toplamak için kullandığı çanağa keşkül deniliyordu . Fazla pahalıya gelmeyen sütlü tatlıya keşkül ü fukara deyiminden yola çıkılarak bu ismin verildiği zannediliyor . Palavra sıkmak : Küçük çaplı kısa namlulu hafif toplara palavra deniyor . Denizcilikte selamlama törenlerinde selamlama atışı bunlarla yapılırdı . Paparazzi : Fellini'nin La Dolce Vita filminde Marcello Mastroianni'nin sadık sağ kolu foto muhabirinin ismi Paparazzo'ydu . Paparazzo süratli , iş bitirici olduğu için ünlüleri izleyen hızlı magazin gazetecileri artık böyle anılıyor . Mehmetçik iki gence can verdi Uludağ'da kaybolan iki genci donmak üzereyken bulan Mehmetçikler , el ve ayaklarını koltuk altlarında ısıtarak onları hayata döndürdü Bayram tatili için geldikleri Uludağ'da snowboard yaparken kar yağışı ve sis nedeniyle kaybolan Yasin Çelik ile Görkem Arıkan , donmak üzereyken kurtarıldı . Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Çelik ( 11 ) ile Hüseyin Avni Sözen Anadolu Lisesi öğrencisi Arıkan ( 16 ) , önceki gün öğle saatlerinde Kuşaklıkaya'da kayarken yönlerini kaybetti . Cep'ten imdat mesajı İki genç , kaybolduklarını anlayınca , ailelerine cep telefonuyla mesaj göndererek yardım istedi . Görkem'in annesi Emel ve babası Enis Arıkan ile Yasin'in annesi Meral Çelik de , durumu Uludağ Jandarması'na bildirdi . Jandarma , gençlerin bulunduğu yeri saptayabilmek için çevrede arama yaparken , havaya ateş açtı ve cami hoparlörlerinden anons yaptırdı . İkisinin de şuuru kapalıydı Bu arada cep telefonundan gençleri arayarak sesleri duyup duymadıklarını soran jandarma , yaklaşık dört saat dere kenarında yürüdükten sonra , oteller bölgesine 15 kilometre uzaklıktaki Aras Şelalesi yakınında , yerde bitap halde yatan iki gence ulaştı . Şuurları kapalı halde donmak üzereyken bulunan gençlerin el ve ayaklarını kendi koltuk altlarına sokan askerler , böylece vücut ısılarını yeniden normale döndürdü . Kendilerine gelince askerlere sarılarak ağlayan gençler , verilen kumanyayı yedikten sonra Uludağ Jandarma Bölük Komutanlığı'na getirildi . Paraya karşı tutukluk yaptı Kızıl Ordu ve komünizm'in simgesi Kalaşnikov tüfeklerinin mucidi de sonunda kapitalizme boyun eğdi . Kalaşnikov marka saat ve çakılar , yakında piyasada ! . . Dünyanın birçok yerinde hafifliği ve mükemmel atış yeteneği nedeniyle tercih edilen Kalaşnikov tüfeklerin mucidi Michail Timofejewitsch Kalashnikow , adını taşıyan ürünlerle 85'ünden sonra zengin olacak . Ancak ünlü mühendisin adını taşıyacak yeni ürünler savaşta değil , barışta kullanılacak . Piyasaya ilk olarak saat , çakı , ışıldak ve şemsiye sunulacak . Bazı ülkelerde Coca Cola kadar ünlü olan Kalaşnikov tüfeklerinin mudici Rus mühendis , adıyla zengin olma fırsatını 90'lı yıllarda da yakalamış ama vatanseverlik ağır bastığı için değerlendirmemiş . Bira ve sigara üreten Amerikan firmaları kapısını uzun süre aşındırmış . İhanet demişti ama . . Ancak , dönem bir Amerikan firmasının adımı kullanmasını , ülkeme ihanet gibi görüyordum diyen Kalashnikow'un ortakları bu kez Alman . II . Dünya Savaşı'nda Almanlara karşı savaşan , hatta yaralanan Kalaschnikow ise , yeni ortaklarından son derece memnun . Yaşlı kurdu ikna eden Marken Marketing International ( MMI ) adlı firma , Kalaşnikov markalı maden suyu , enerji içeği , tenis raketi , hatta bir arazi aracı bile üretmeyi düşünüyor . İklimimiz değişiyor ! Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nce yapılan bir araştırma , Türkiye ikliminin ılıman ve sıcak koşullara doğru gittiğini ortaya koydu Sıcaklıklar artıyor GENEL Müdürlük Araştırma ve Bilgi İşlem Dairesi Başkanlığı uzmanlarından Doç . Dr . Murat Türkeş , Utku Sümer ve İsmail Demir'den oluşan grubun gerçekleştirdiği araştırma , Türkiye'nin yıllık ortalama sıcaklıklarının " ısınma " eğiliminde olduğunu , özellikle Akdeniz ve Güneydoğu Anadolu'daki ısınma oranlarının , her 10 yılda 0. Karadeniz ısınıyor YILLIK ilkbahar ortalama sıcaklıkları artış gösterirken , yaz ortalama sıcaklıklarında da Karadeniz'de ısınma eğilimi tespit edildi . Yıllık sonbahar ortalama sıcaklıkları azalırken , soğuma eğilimi Karadeniz ve Doğu Anadolu'nun orta bölümünde daha belirgin ortaya çıktı . Ayrıca batı ve doğu bölgelerinde gündüz sıcaklıklarında da artış saptandı . Yağışlı hava geliyor YURDUN güneybatı kesimleri , bugün Orta Akdeniz üzerinden gelen yeni bir yağışlı havanın etkisi altına girecek . Bugün , yarın ve çarşamba günü , Ege ve Akdeniz kıyılarında yağmur ve sağanak yağmur görülecek . İç ve Doğu bölgelerde ise kar yağışı etkili olacak . 10 binlerden savaşa karşı aerobik . . . Filipinler'in başkenti Manila'daki Rizal parkını sabahın erken saatlerinde dolduran 100 bin kişi toplu aerobik yaparak ter döktü . Dünyada bugüne kadar yapılan " en kalabalık egzersiz " olduğu belirtilen aktiviteyi , Filipinler Sağlık Bakanlığı " Sağlıklı yaşam bilincini aşılamak için " düzenledi . Organizatörler , yapılan aerobik seansıyla Guiness Rekorlar Kitabı'na girmeyi ümit ediyor . Aktiviteye katılan binlerce kişi ayrıca , olası Irak savaşına karşı pankartlar açıp ABD'nin tutumunu protesto etti . Hem egzersiz yapıp terleyen , hem de savaşa karşı gösteri yapan Filipinliler , başkent Manila'da renkli görüntüler oluşturdular . Yardıma giderken canından oldu ! Viyadükte benzini biten arkadaşına yardıma gelen Ömer Güzel'e alkollü bir sürücü çarptı ; Güzel , metreden düşerek yaşamını kaybetti İzmir Alsancak'ta İlker Taban , arkadaşı Ömer Güzel'le ( 16 ) gezmek için otomobiliyle yola çıktı . Ancak Yaşar Üniversitesi karşısındaki viyadükten geçtikleri sırada otomobilin benzini bitti . Bunun üzerine Güzel , bir taksiyle Gültepe'deki evine gitti ve kendi otomobiliyle pet şişeyle benzin alıp arkadaşının yanına döndü . Güzel otomobilinden inerek yürürken , hızla gelen kuyumcu Salih Zengin yönetimindeki otomobil , benzini biten araca çarptı . Öne fırlayan otomobilin vurduğu Güzel de , metrelik viyadükten aşağı düştü . Evet alkollüyüm Güzel olay yerinde ölürken , kazazedelere ilk müdahaleyi , tesadüfen yoldan geçen İzmir Emniyet Müdürü Halil Tataş yaptı . Hastanede ifadesi alınan Zengin de ( 41 ) , alkollü olduğunu kabul etti ve kazanın bir başka aracın sıkıştırması sonucu meydana geldiğini öne sürdü . Biz filiz , haklıyız kazanacağız ! SRI Lanka'nın başkenti Kolombo'da yaklaşık 100 fil , hayvan terbiyecilerinin düzenlediği gösteriye katıldı . Protesto yürüyüşünde , vahşi ve genç fillerin dini törenlerde kullanılmak üzere yakalanıp eğitilmeleri için hükümetin izin vermesi istendi . Başbakanlık konutuna uzanan yürüyüşte bir filin üstünde , Yaşlıyım , geçit törenlerinde eskisi gibi yürüyemem , bir diğerinde ise Bizden sonra hatıra dişleri kim verecek ? dövizleri dikkat çekti . 1950'lerden beri vahşi fillerin yakalanmasının yasak olması nedeniyle evcil fil nüfusunun hızla azaldığı Budist ülkede , dini törenlerde kullanmak üzere fil bulunamıyor . Trafiğe 81 kurban Kurban Bayramı tatilinde meydana gelen trafik kazalarıyla yollar yine kan gölüne döndü . Toplam 190 kazada , 81 kişi yaşamını yitirdi , 511 kişi de yaralandı . Bilanço şöyle : Şubat : Sakarya , Eskişehir , Mersin , Bolu , Samsun , İzmir , Ordu , Amasya , Sinop ve Niğde'deki 59 kazada 15 kişi öldü , 116 kişi yaralandı . Şubat : Aydın , Burdur , Gaziantep Sivas , İzmir , Denizli , Samsun , Ordu , Sinop , Bolu , İzmir , Aydın , Düzce ve Eskişehir'deki 58 kazada , 11 kişi öldü , 106 kişi yaralandı . 10 Şubat : Konya , Samsun , Kocaeli , Düzce , Aydın , Muğla , İzmir ve Antalya'daki 14 kazada 15 kişi öldü , 54 kişi yaralandı . 11 Şubat : Antalya , Adana , Kayseri , Isparta , Sivas , Samsun ve Şanlıurfa'daki 15 kazada kişi öldü , 55 kişi yaralandı . 11 Şubat : Nevşehir , Kocaeli , Erzurum , Antalya ve Afyon'daki kazada kişi öldü , 54 kişi yaralandı . 15 Şubat : Ordu , Diyarbakır , Samsun , Çorum , Antalya , Amasya , İzmir ve Eskişehir'deki 11 kazada toplam 19 kişi yaralandı . 14 Şubat : Bursa , Adana , Samsun , Amasya , İzmir , Balıkesir ve Ordu'daki 55 kazada kişi öldü , 58 kişi yaralandı . 15 Şubat : Malatya , Niğde , İzmir , Diyarbakır , Muğla ve Erzincan'daki 11 kazada 11 kişi öldü , 48 kişi yaralandı . 16 Şubat : Bilecik , Samsun , Bolu , İzmir , Aydın ve Giresun'daki kazada 11 kişi öldü , 11 kişi yaralandı . Kameralar ilaçlı bisküviyi yemedi Atatürk Havalimanı Dış Hatlar Terminali'nde yolcular ile yakınlarını ikram ettiği ilaçlı yiyeceklerle uyutarak soyan Ramazan Yılmaz , suçüstü yakalandı . Yılmaz'ın üzerinde suç aleti ilaçlı bisküviler ve bir gram eroin bulundu . Güvenlik kameralarından eşkâli tespit edilen Ramazan Yılmaz , önceki gece terminale giriş yapınca takibe alındı . Yılmaz , geliş katında bir yakınını bekleyen Hasan Duman'la sohbet ederek yakınlık kurdu . Bu sırada Duman'a ilaçlı bisküvilerden ikram etti . İlacın etkisiyle uyuklamaya başlayan Duman'ı soymak için harekete geçen Yılmaz , kendisini izleyen güvenlik güçlerince suçüstü yakalandı . Bu da ekmek arası çorba FAST food yiyecekler arasına sonunda ekmek arası çorba da girdi . Antalya'daki Hacı Bey Dürüm ve Çorbaevi , ekmek içinde çorba servisi ile müşterilerine farklı bir damak tadı sunuyor . Çorbaevinin sahibi Hacı Mahmut Kayatepe , " Fırında yedi unun karışımıyla pişirilen ve görünümü UFO'ya benzetilen ekmeğin içindeki çorbayı müşteriler çok beğeniyor " diyor . Haydarpaşa'da parça ceset İstanbul'a iki gün önce gelen Van Gölü Ekspresi'nin bir kompartımanın rafında ağzı bağlı çuval ve spor çanta bulundu . Çuval ve çantayı dışarı çıkarmak isteyen görevliler , içinde ceset parçaları olduğunu görünce şok geçirdiler . Polisler , çanta ve çuvaldan çıkan yedi pakette , bir erkeğe ait dokuz ceset parçası bulunduğunu belirledi . Başı ve cinsel organı olmayan cesetten parmak izi alındığı , DNA tespitinin yapılacağı belirtildi . Kraker yerken boğulup öldü Adapazarı'nda 1. Oğlunu hemen hastaneye götüren Cantimar , " Ne olur , oğlumu kurtarın " diyerek doktorlara yalvardı . Selami Mert'in hastaneye getirildiğinde öldüğü anlaşıldı . Oğlunun öldüğünü öğrenen anne Cantimar sinir krizleri geçirdi . Sosyetenin yeni merakı bebekler Osman Çetintaş Barbaros Şansal kavgası ilk değil . . . Saunada fenalaşan ünlü kim ? Savaş karşıtlığı , gözde mekânlara sıçradı . . . Seda Sayan , Cenk Eren'ini arıyor . . . Bu bebek merakı da ne ? Kıtı kıtına sağlanmış çoğunluklar , güç bela teyellenmiş koalisyonlarla kurulan hükümetler döneminde değil de , seçim zaferiyle oluşan iktidarlar döneminde şöyle bir gelişme oluyor : Popüler kültür grubuyla siyaset sınıfı bitişiyor , yanaşık düzene geçiyor . Özal iktidarında bu öyle bir raddeye gelmişti ki ; . Cumhurbaşkanı öldüğünde oğlunun televizyon kanalında , kendisinin nitelikleri , siyaset bilimciler ve medya analistlerine sıra gelene kadar öncelikle ve saatlerce Zerrin Özer , Osman Yağmurdereli , Canan Yaka gibi popüler kültür figürlerince yâd edilmişti . Gelsin türkücüler ! Sokağın ezici tercihiyle kurulan Kırmızı Türk hükümetler , sokağın beğenisini resmi kültür politikalarına tercih ediyor , daha doğrusu resmi kültür dayatmalarına pabuç bırakmıyorlar . Ecevitler'in Jdanovculukla toplumsal gerçekçilik karışımı kültürel yaklaşımı , Yılmaz'ın futboldan ibaret kültürel etkinliği edilgenliği ve Bahçeli'nin birçok başka şeyi gibi nüfuz edemediğimiz kültürel tercihinden sonra iktidar katı tekrar şarkıcılara , türkücülere kapılarını açtı . Davullu zurnalı Türki devlet gezilerine start verildi . Çiğköfteler Yıldızhan'dan İstanbul'daki Polis Eğitim Vakfı'nda cuma akşamı İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu'nun konukları Tamer Karadağlı ve eşi Arzu Balkan . , Hamdi Balkan ve eşi ile İzzet Yıldızhan gibi isimlerdi . Yıldızhan'ın yoğurduğu çiğköfte yendikten sonra , Tamer Karadağlı da diğer popülerlerimiz gibi Sayın Bakan'ın övgüsüne mazhar oldu . Ancak ertesi günkü savaş karşıtı gösteride aynı Tamer Karadağlı'nın İçişleri Bakanı'nın yetki alanındaki emniyet kuvvetlerince gözaltına alınması ilginç bir rastlantıydı . Ajda'ya laf söyletmem ! İçişleri'nden Dışişleri'ne geçelim . Dışişleri Bakanlığı Tanıtım Daire Başkanı Osman Çetintaş'ın Japonya'ya kültür çıkarmamız öncesi Yıldırım Mayruk'un ortağı Barbaros Şansal ile tartışması , kavgası birkaç gündür gündemde . . . Ancak aslında Çetintaş ile Şansal arasında birkaç yıldır bir gerilim olduğu da konuşuluyor . Çetintaş'ın bu son olayla yine yeniden gündeme gelen iki yıl önceki Ajda Pekkan kavgasının olduğu masada Mayruk ve Şansal da bulunuyormuş . Şansal , Çetintaş'la Ajda Pekkan'a ettiği laflar yüzünden şiddetle kavga etmiş . Bebek modası Tüm bunlar bir yana Philippe Stark'ın da oyuncak bebekler kullanarak mobilyalar üretmesinin ardından sosyetede bebek toplama trendi başladı . Özellikle plastik oyuncak bebekler evlerde dekoratif malzeme olarak kullanılıyor . Ülkemizin önde gelen bebek koleksiyoncularından ressam Kezban Arca Batıbeki , dekorasyonun yükselen değerlerinden olan " Akyol 18 " adlı mağazaya gelen bütün bebekleri satın alıyormuş . Neler oluyor neler ? Haber turumuza devam edelim : Nükhet Duru ile Cenk Eren'in kabare tarzı programlarının başarısından etkilenen Seda Sayan , bu tarz bir şov tasarlamaya başlamış . Sayan , şu sıralar önüne gelen tiyatrocuya , komedyene ortaklık teklif ediyor . Savaş karşıtlığı , İzzet Çapa'nın trendi mekânı Salopet'e de sirayet etti . Bu en yararlı , en şifalı hastalığın sonucu olarak Salopet'in bütün garsonları " Savaşa hayır " rozetleri taktılar . Geçen pazar Sinan Engin ve Sergen Yalçın , Salopet'te kulüp disiplini gereği ayrı katlarda oturmayı tercih etti . Azer Bülbül iki hafta önce İstanbul'daki bir saunada fenalaştı ve yeşil reçeteyle alınan ilacı bulunamadığı için apar topar saunayı terk etti . Hiç görülmemiş Sarışın Bomba Marilyn Monroe hayranı Peter Mangone , yıldızı 48 yıl önce amatör kameraya çekmişti . Ve çok özel filmi , geçenlerde buldu Marilyn Monroe hayranı New Yorklu Peter Mangone , 1955'te 14 yaşındayken milimetrelik kamerayla çektiği sessiz bir filmle servet kazanacak . Çünkü bugün 65 yaşında olan Mangone , geçen yıl baba evinde , 48 yıldır çekmecede duran , beyazperde tarihinin en seksi kadını Marilyn Monroe'ya ait , hiç görülmemiş filmi buldu . Mangone bu filmi , Monroe'nun New York'a gelip Gladstone Oteli'nde kalacağını öğrendikten sonra çekti . Okuldan kaçıp seksi yıldızın peşine düşen Mangone , her gün otele girip çıkarken Monroe'yu izledi . Yıldızın en doğal hali Bir süre sonra küçük delikanlıyı tanıyıp durumdan hoşlanan Monroe da , bir gün alışveriş yaparken , zamanlar küçük Peter Mangone'nin da eşlik etmesine izin verdi . Böylece kardeşine ait milimetrelik kamerayı çalıştıran Mangone , siyah kazak ve yakası kürklü kahverengi manto giyen Monroe'yu kameraya gülümserken , yüzünü şekilden şekle sokarken , genç hayranına öpücükler yollarken , esnerken , gözüne kaçan tozu çıkarmaya çalışırken görüntüledi . Monroe'nun 51 . Cadde'de göz kamaştırdığı bu çok özel film bir kez seyredilip sonra orijinal kutusunda saklandığı için çizilmemiş ve renklerini kaybetmemiş olduğundan , bu işten servet kazanmasına kesin gözüyle bakılan Mangone'ya şimdiden teklif yağıyor . İşte bilmediğiniz İzzet Çapa Ünlü bir modacı ve fabrikatör bir babanın oğluydu . Annesi işletmeci olmasını , babası ise fabrikanın başına geçmesini istedi . Ama önce tekstile ardından da meyhaneciliğe soyundu . Şimdi ise bir marka Evet bu hafta farklı bir isim geliyor köşeme . Aslında bu ismi hepiniz tanıyorsunuz . Benim can dostum İzzet Çapa . Ama bu kez farklı , son yıllarda eğlence dünyasının yeni kralı , ben ise ayıptır söylemesi son on yılın en iyi magazin yazarı Şenay Düdek . Hiç bilmediğiniz bir İzzet Çapa'yı getirmek istedim sayfama . Bütün gizli kalmış , bugüne kadar medyaya yansımamış yönleriyle . Bakalım kim kimi terletecek . . . . ŞD Sevgili İzzet , POSTA okurları seni sayfalarımızdan çok iyi tanıyorlar ama şöyle bir geçmişe uzansak . Hani sırtında top top kumaş taşıdığın tekstil işi yaptığın günlere . . . İÇ günlere bakınca bayramları sevmediğini hatırlıyorum . Bir bayramın son günü çok yakın bir arkadaşım evime haciz getirmişti . Geçmişe döndüğümde anılarımda konfeksiyon döneminde faize batırılmış para , vergi ve elektrik dairelerine borç , alacaklılardan kaçmak için Şişli'nin arka sokaklarından dolaşıp evime girebildiğim günler var ancak . Karşılıksız çeklerden mahkemelerde yargılandığımı hatırlıyorum . Bir de Murat adlı çok yakın bir arkadaşımın beni önce yemeğe davet edip , ertesi sabahta hacize gelişi . günlerdeki anılarım Şenay'ım . ŞD Bir de kumar merakın vardı ? İÇ acılı günlerde can sıkıntısından gittim . bir baktım 500 bin lira kazandım . Müthiş tabii . Ardından sanki hep kazanacakmışım gibi , gitmeye devam ettim . Ama ağır bir bedel ödedim . Önce Allah sonra da annem sayesinde bu illetten kurtuldum . İntiharı bile düşünmüştüm . Çünkü sıralar başımda büyük bir dert daha vardı . Kaçak elektrik kullanımı yüzünden cezaevine giriyordum , son çıkan afla kurtuldum . Yaşam bir piyango gibi katılırsan kaybetme olasılığın yüzde 99 . Katılmazsan ise yüzde 100 . Başarmak içinde yüzde 1'in peşinden koşmak gerekiyor . İşte ben yüzde 1'in peşinden koşarak bugünlere geldim . ŞD Annen ünlü bir modacıydı , Gürnar Çapa , baban ise ünlü bir işadamı Bedii Çapa . Sen huy olarak hangisine daha yakınsın ? Neden ? İÇ Görüntü olarak anneme yakınım . Babam iri yapılıydı . Çocukken de çok ağlardım . " Anne ben niye kısa boyluyum " diye . da bana " Oğlum pahalı parfümler küçük şişelerde olur " derdi . Gerçekten tarihlerde Pereja kolonyaları vardı . Büyük şişelerde satılırdı ve çok da ucuzdu . Annem hep zekamla bir yerlere geleceğime inanmıştı . Haklı da çıktı . Ayrıca bilirsin " Bodur tavuk her zaman piliçtir " ( burada ikimiz birlikte gülüyoruz ) . Babamla aramızda müthiş bir elektrik vardı . Derin bir aşk . 15 yaşıma kadar aynı yatakta yattım onunla . Zaten 50'lu yaşlara kadar ağabeylerimle fazla samimi değildim . Celal'le de çok konuşurduk . Ben aynı anneden olan çocukların öz olduğunu inanıyorum . Çünkü yuvayı yapan anne . Annelerimiz farklı olduğu için de Celal ve Ahmet'le hiç bir zaman kardeş hayatı yaşayamadık . ŞD İzzet yanılmıyorsam , sen bu işe Ortaköy'de küçük bir mekanda Dedikodulu Meyhane'yi açarak başladın ve ilk kez eğlence dünyasına farklı bir konsept getirdin . Nereden çıktı meyhanecilik ? İÇ Benim arkamdaki akıl hocam annemdir . Bana " Farklı olmazsan eski olursun " derdi hep . Bilineni daha iyi hale getirmek yerine meyhaneciliğe değişiklik getirdim . Süleyman Köse gibi sırtımı dayayacağım aslan gibi bir adam vardı ve başarılı oldum . ŞD Bugüne kadar çalıştığın sanatçıları şöyle dürüstçe artı ve eksileriyle bir elekten geçirsek . Kimler sayende şöhreti yakaladı ? İÇ Ben bu konuda yorum yapmayayım aslında . Hepsi başarılı ki bugün bir yerlerdeler . Cenk Eren ilk bizimle çalıştı ve bugün en tepede . Altay'ı da biliyorsun ilk ben İstanbul'da çıkardım , müthiş bir enerjisi var . Gülay Eralp belki evliliğinin etkisiyle ne yazık ki istenilen çıkışı yakalayamadı . Benim başarımın sırrı ruhu star olan insanlarla çalışmamdı . Cihan Doğan biraz sönük kaldı . Ama bunların içinde en başarılı olan Cenk Eren oldu . En sorunlu sanatçı ise Süperstar Ajda Pekkan'dı . Nedeni de çok akıl hocasının olması . Şarkı sözü yazarı , yönetmeni , modacısı , kuaförü , fotoğrafçısının fikirlerini alıyor , sonuçta da mutsuz oluyor . Ama Semiramis gibi bir kardeşi var , onun beyinsel işlevlerini yerine getiriyor sanki . ŞD Gece yaşamı hayli yoğun . Stresli , üstelik de tehlikesi bol . Mafyası çok . Seni üzenler oldu mu ? Başından geçen ilginç bir olayı isimleri zikretmeden de anlatır mısın ? İÇ Gece hayatını yaşamakla , anlamak arasında çok çelişki var . Yaşamak için tüketmek , anlamak içinse üretmek gerekiyor . Gece yaşamında bataklıkta yaşayan sinekler de vardır . Sen bataklığa yol verirsen sinekler artar . Ben her zaman devlet tarafında oldum . Onun için benim yanıma pek yaklaşmadılar . Çok ünlü biri Dedikodulu'yu açtığım ilk senelerde içeriye aldırmadım diye beni vurmaya kalkmıştı . Daha sonra kişi beni güya özür dilemeye götürdüler ama silahlar çıktı , bacağıma konuldu . Taviz vermedim , özür dilemedim . Şimdi çok iyi arkadaşız . ŞD Sektörde bir numara olmak kolay değil . Ama açtığın mekanları şöyle bir gözden geçirsek , senin için çok tüketen adam deyimine bir açıklık getirsen . . . İÇ Düşünsene bir insan ancak çok para kazanıyorsa , para harcayabilir . Bu sektörde de tüketebilmek için üretebilmen gerekiyor . Sıkıcı , verimsiz 65'lik bir nine gibi değil , heyecanlı , hızlı yaşamış genç bir adam gibi ölmeyi tercih edenlerdenim . Bu bir dünya görüşü . Ben yenilemeyi ; Var olmayanı yapmak olarak görüyorum . Hayatta başarıyı yakalamak için bir şeyleri yenilemek yerine yeniden yapmayı seviyorum . Dedikodulu , People , Fashion , Little Buda'da hep başarılı oldum ama Jungle'da başarısızdım . Buna da sevgili Çınar ( Nalbantoğlu ) Ağabey'in zamanlama konusundaki ısrarı neden oldu . Yazın açmamış olsaydık orası da başarılı olurdu . Bir de orası uğursuz bir mekandı . Sellam , Catwalk , Berdush , Friends&Trends ve Salopet var . Bunların hepsi farklı mekanlar . Eğer tüketmiş olsaydım boyayıp yenisini yapardım . Tüketmek için iyi üretiyorum . Kıskananlar çatlasın . Ha klasik nedir dersen ? Uzun yaşayan başarılı mekanlar mı yoksa uzun yaşan ekipler mi klasik ? Ben klasiği ekibimle yaşıyorum . Türkan Şoray hep aynı filmde oynamıyor ama klasik . ŞD Eğlence dünyasını çok iyi gözlemlediğim için iyi de biliyorum . Bir mekanda bir patron ve bir işletmeci olur . Ama bakıyorum da senin mekanlarında işletmeci kimliğinde pek çok isim mevcut , niye ? İÇ Şenaycığım yaşadığımız ekonomik krizde liderliğin ve yönetimin doğasının değiştiğine inanıyorum . Her yaptığı doğru olan patronlar artık yok . Üretimin özü insan kaynağına yönelmiş durumda . Biz bir orkestra gibiyiz . Ben de iyi bir orkestra şefiyim . Sonuçta aileleriyle düşünürsek 1000 kişiye ekmek veriyorum . ŞD İyi okullarda okudun , Boğaziçi Üniversitesi İşletme Fakültesi'nden ayrıldın . İyi lisan biliyorsun ama eğlence sektöründe insanları eğlendirmek keyif veriyor mu ? İÇ Ben gözlemci gibi olanı biteni izlemiyorum . Oyuncu olup fark yaratmaya çalıştığım için keyif alarak işimi yapıyorum . ŞD Sence Türkiye'de sosyete var mı ? Varsa kimler ve senin varoş sosyete dediğin bir kitle var . Ne yer , ne içerler , niye varoş ? İÇ Sosyete tanımına inanmıyorum . Cumhuriyet tarihi kısa . Bu ailelerin tarihi ve yapısı bu kadar geniş değil . İstanbul gece hayatına elitler hakim . Varoş deyimini birtakım insanları ti'ye almak için kullanıyorum . Bunlar kim dersen ; solaryuma girmişlerdir , paranın alabildiği her şeye sahip olduklarından bakımlı ve hoşturlar . Marka giyerler . Kocalarının kredi kartlarına ek kartları vardır . Haketmedikleri yerlere kocaları sayesinde gelirler ve insanlara havadan bakarlar . Yapacak işleri olmadığı için kocalarının yaptığı işe yönetici olurlar . Genelde cipleri ve özel şoförleri vardır . Nişantaşı'nı çok severler . Kendi gibi olmak istemezler ama ellerinde olmadığı için kendileri gibi olurlar . Bunları nasıl tanırsın dersen . Küçük dağları ben yarattım ifadeleriyle çok kolay oluyor . Dergilerde elitlerin de resmi çıkıyor ama bu varoş tip sosyete gazetelerde mutlu aile olarak poz veriyor ancak sorulara cevap veremiyorlar . ŞD Proje üreten bir adamsın , ama bu projeleri üretirken , dünyadaki eğlence sektöründen yararlandığın olmuyor mu ? Fikir açısından çalma , çırpma ? İÇ Benim için gittiğimiz yurt dışı seyahatlerinde en çok mönü çalan sensin . Bunu sormasaydın keşke . ( gülüşmeler ) . Ben eğlence dünyasının Arsen Lupen'iyim . Global düşünüp , erel hareket edebilen , detayları odaklayabilen biriyim ve çalmayı da seviyorum . ŞD Başından bir evlilik ve nişanlılık geçti , aile düzenini pek yürütemedin , niye ? İÇ Ben yaşamı yaşamayı değil , kovalamayı seviyorum . Aşkın bence en güzel tarafı bitebilir olması . Planlayarak yapmıyorum tabii . Ben çok evlenilmek istenen bir tip de değilim . Artık yaş geçiyor çocuk özlemim var . İlk evliliğimi sen de biliyorsun sanatçı Sema Heper ile yaptım . Benden yaş büyüktü . Annemin dükkanında kıyafet diktiriyordu . Gülizar Gazinosu'nda assolistti . Bir elektriklenme oldu ve yıl evli kaldık . senesinde çok sıkıntı çektik . Hakkını ödeyemem şu an çok iyi dosttuz . ŞD Yıllar öncesine gidelim . Ağabeyin Celal'i senden önce tanıyorum . zamanlar yani 1980'lerde hiç bir ilişkiniz hatta ağabey kardeş ilişkiniz bile yoktu . Nasıl başladı ? İÇ Bizimki bir menafaat ilişkisiydi . Bir sinerji yaratmak için birleştik . Ben başarılı olmaya başlayınca kardeş olduk . Dedikodulu'nun . senesiydi . Celal dükkanda eğlenmeye başladı . Ben onun sahibi olduğu Maçka'daki Cartoon Bar'ın kapısından içeri giremediğim günleri hatırlıyorum . Bir keresinde Arto'yu yerlere eğilerek aldılar , ben kaldım . Arto " Allah kahretsin Celal Bey'in kardeşidir " dedi ama yine kimse inanmadı . Benim Celal'e babamdan dolayı bir zaafım vardı . da bu zaaftan çok iyi yararlandı . Tüm kötülüklerine ve yaşananlara rağmen onu çok seviyorum . Beni kullandı ama bunun cevabı keşke ben kendimi kullandırmasaydım . ŞD Peki Celal Çapa ile tekrar iş yapar mısın ? İÇ Bu bir yol ayrımıdır . Biz bir vazoya sahiptik ama vazo kırıldı ve onu tekrar yapıştırmak artık imkansız . ŞD İstanbul , Ankara ve şimdi de sırada Bodrum var ? Bu koşuşturma senin fiziksel ve ruhsal dengeni bozmuyor mu ? Bu kadar koşuşturmaya nasıl dayanıyorsun ? İÇ Duygusal zekam çok yüksek olduğu için sürekli med cezirler yaşıyorum . Stres atmak için reiki ve bioenerji yararlı oluyur . Spor yapamıyorum nedenle Bebek'de 10 dakikalık bir yürüyüş bana iyi geliyor . ŞD Çok zor bir patronsun niye ? İÇ Mükemmelin peşindeyim . İnsan gücüne inanıyorum ama insanların mükemmeli yakalayamamaları beni yıpratıyor ve agresif oluyorum . Herhalde yaşlılığımda bu gidişle yalnız kalacağım . ŞD Hayatında hiç affedemediklerin oldu mu , var mı ? Ya da cezalandırdıkların ? Niye ? İÇ Affetmek ve cezalandırmak Allah'a mahsus ama nankörlüğü affetmiyorum . Benim kazandığım paralarla lüks içinde yaşayan , tutkularını giderip , arkamdan konuşan insanları affetmiyorum . Tarihte İmelda Marcus vardı totaliter kadın işte benim de çevremde bir İmelda Marcus var , onu asla affedemeyeceğim . ŞD Rekabetten hoşlanır mısın ? Rakiplerin var mı ? İÇ İlgiyi çekmek için rekabet ediyoruz . Rekabeti severim ama rekabet ve taklitçiliği karıştıranlarla rekabet etmeyi sevmiyorum . Ve diyorum ki rekabette sana üstünlük kazandıran şeyler bir kelebeğin düşlerinden daha ağır çekmemeli . Onun içinde taklitler asıllarını yaşatıyorlar . ŞD Bu alemde örnek aldığın kişi ve kişiler oldu mu ? Neden ? İÇ Benim bu alemdeki tek yol göstericim hep Celal Çapa olmuştur . Onun gösterdiği yolun tersine giderek başarılı oldum . ŞD En iyi müşterilerin kimler ? İyi kazanıyor musun , ben kazanmadığını biliyorum da ? İÇ Kendini dünyalı hisseden , çağdaş yaşamın değerlerine sahip çıkan , ön yargısız , isminin altında ezilmeyen insanlar benim en iyi müşterilerim . Para kazanmadığıma gelince inan Şenay marka olduktan sonra para ikinci planda kalıyor . Bugün başarı ve marka var , para uzun vadede gelir nasıl olsa . ŞD Artık mekanlarına medyayı almıyorsun . Bu kırgınlık yarattı mı ? Niye birden fotoğrafçıları yasakladın , popon falan mı kalktı ? İÇ Herşey bir dönem içinde yaşanıyor . Artık insanlar magazinel olmaktan hoşlanmıyorlar . Bir de insanlar arasında korkunç bir uçurum var . Çatışma başlayacak neredeyse . nedenle görünmek istemeyenlere karşı saygılı olmak zorundayım , öyle popom kalkmış falan değil . ŞD Sana göre İzzet Çapa daha kaç yıl bu alemin krallığını sürdürür ? Yerine yetiştirdiklerin var mı ? İÇ Ben kral sözcüğüne inanmıyorum . Lider sözcüğüne inanıyorum . Zeynep Fadıllıoğlu'nu beğeniyorum . Tasarımcı , işletmeci , yaratıcı , anne , iş kadını , başarılı . Her özelliği kendinde barındırıyor . Benim in'im . Yeni bir kadro yetiştiriyorum . İki tane Barış geliyor işletmeci olarak . İşletme anlayışına değişiklik getireceğiz . Evet iyi pazarlar efendim hoş kalın ve hep mutlu yaşayın . . . Gülşen sonunda çıldırttı Serdar Ortaç fırtına gibi , Çatana farkı , Yıldız Kaplan'ın büyük sırrı , Nedim Saban'ı kimse tutamaz , gözde mekan Reina'da eğlence tam gaz , Princess'da müzikli geceler , Seren Serengil atılımda ve . . . Patron Mehmet Koçarslan Amerika'da olunca Reina'yı kontrol etmek bana düştü . Şaka şaka . Topu topu iki kez gidince Amerika'dan arayıp hatır koydu . " Açıldığından beri doğru dürüst uğramamışsın . Sen nasıl dostsun ? Yazman şart değil , insan şöyle bir gider de havayı kontrol eder " dedi . , ortağı Ali Ünal'ın bendeki yeri apayrı . Sonunda iki dostun birden hatırını yapayım istedim . Üstelik bu arada iki ay önce Reina'nın üstünde Çatana'nın şubesini açan iki ortak , Hasan Mehmet Gökpınar kardeşlerin de gönlünü almış oldum . Kadim dostlarım sevgili Yıldırım Mayruk ve ortağı Barbaros Şansal ile buluştuk . Çatana'da keyifli bir yemek yedik . Balık kokoreç , fener balığında kavurma , taptaze lakerda , balık köftesi , ardından da ızgara levrek . Servisi Sait Alkan yaptı . Konuklar genelde yabancıydı . Çatana'da hep kendimi evimdeymişim gibi hissederim . Yıldırım ve Barbaros ilk kez geldiler , onların da çok hoşuna gitti . Bir de ben Mehmet Koçarslan ve Hasan'a " Yazın iyi de burayı kışın kapattığınız zaman üşümez miyim ? " diye sormuş um . Valla sıcaktan patladık . Çünkü çok güzel bir ısıtma ve havalandırma tertibatı yapmışlar . Bu arada Boğaz ayaklarınızın altında . Dayanamadım , bir duble rakıyı farkına bile varmadan götürdüm . Papermoon'da iş yemeğinde olan sevgili komşum , Dijitürk Genel Müdür Yardımcısı sevgili Meltem Sayın ile bir çift arkadaşı da bize katılınca Reina'da aldık soluğu . Kimi arasanız oradaydı . Bir ara Ebru Destan yanıma geldi ve Galatasaraylı Ümit Karan ile çok yakın arkadaş olduklarını belirterek benimle tanışmak istediğini söyledi . Çok düzgün bir kız . Yanında kız kardeşi Özlem ve oyuncu sunucu Meltem Ören vardı . Arkamızdaki masada Özcan Tahincioğlu ile Erdal Acar yemek yiyorlardı . Bir ara Seren Serengil'in ayrıldığı eşi Ozan Kaçmaz'ı gördüm . Ailesini tanırım . Kendisi de efendi ve her zaman saygılı bir çocuk . Lafladık biraz . Ardından bir baktım ; Seren iki kız arkadaşıyla bara gelmiş . Büyük atılımlar içindeymiş ; Yeni albüm çalışmalarına başlamış . Özel yaşamına artık çok dikkat edeceğini , bu konuda annesine söz verdiğini söyledi . Geçmişte yaptığı hataları tekrar etmeyeceğini anlattı . Bilemem artık . Sevgili Nermin Ceri ile anlaşmış . Yepyeni bir Seren olacakmış . Nermin başarılı bir basın danışmanıdır , nedenle Seren'in attığı ilk adımı olumlu buldum . Dilerim , hayal ettiği başarıyı yakalar . Allah var , menajerlik yaptığım yıllarda beni hiç üzmemişti . Sözümü dinlemiş , çok da başarılı olmuştu . Efendim , ben mekandayken Seren ile Ozan karşılaşmadılar . Ama duydum ki ben çıktıktan sonra selamlaşmışlar . Bravo ! Neyse , gelelim Reina'ya . Ali'nin dünya yakışıklısı kardeşi Erkan Ünal da şef olarak başlamış . Valla Allah çocuğu Reina'ya gelen kızlardan korusun . Herkes çevresinde pervaneydi . Masaya her zamanki gibi Kemal baktı . Reina'daki tüm personeli seviyorum . Hepsi başarılı ve terbiyeli çocuklar . Herkese aynı tavır içindeler , müşteri ayrımı yapmıyorlar . Biraz dans ettik . Az ilerde ünlü manken Şenay Akay ile tekstilci eşi Buğra Özçetin , Berk Çiller , Hakan Kosif , sevgili Apo ( Abdullah Özmelek ) , İlker Çebi ayrı gruplar halinde eğleniyorlardı . Her zaman efendiliği ile tanıdığım sevgili Fazıl Bilgel de yine ağır takılıyordu . Serdar uçuruyor , İstanbul Princess Hotel atılımda Yemekten sonra uzun süredir davet aldığım ama bir türlü gidemediğim İstanbul Princess Otel'e kahve içmeye uğradık . Aslında bir zamanlar sık gittiğim yerlerden biriydi . Özellikle sosyal hayatın içindeyken kardeşim kadar sevdiğim Cenk Eren ile Ertekin'de yemeğimizi yer , sinemasına giderdik . Ama Cenk yüzü eskir diye bir yıldır sokağa filan çıkmıyor . Valla doğru söylüyorum , Michael Jackson gibi ! Davetlere de katılmıyor . Sadece şarkı söylediği gazinoya gidip geliyor . Ama helal olsun , en çok da ekstrayı da götürüyor . Neyse Roof Restaurant'ı yenilemişler . Gerçek bir müzik adamı , Buğra Uğur başlamış . Mum ışığında içkinizi yudumlayıp yemeğinizi yerken Buğra da sizi nostaljik ve güncel şarkılarla dinlendiriyor , keyif veriyor . Çok özel bir mönü yapmışlar . Karnımız tok olmasına rağmen merakımdan baktım . Biberli karides çorbası , portakal sosunda marine edilmiş kıtır yufkalar eşliğinde sunulan taze somon balığı , levrek filetosu , mantarlı risotto . . . Tatlılarda ananaslı parfe . . . Özel bir gece için İstanbul Princess Restaurant tercihiniz olmalı . Fiyatlar da kabarık değil . Otel olduğunu düşünüp korkmayın . Pazar hariç haftanın altı günü açık . Bir de Roof Bar'ı var . 18. Burada da yine başarılı bir müzisyen , Doğan Çakıroğlu size 11. Telefon numarası ( 0111 ) 185 09 00 . Ardından canımız Türkçe müzik dinlemek istedi . Ama Yıldırım evi tercih etti . Orta yolu bulduk , yakın diye Mix'e gitmeye karar verdik . Ben işletmeci Zehra Eti'yi aradım . Popçu Gülşen başlayacaktı , söz verdiği halde başlamamış . Bilmiyorum , Gülşen'in bundan haberi var mı ? Ama çok büyük ayıp . Menajeri Hakan ile Zehroş tam bir hafta konuşmuşlar , her konuda anlaşıp el sıkışmışlar . Kızcağız ağlamaklıydı . Çıldırmış . Neyse efendim , sonunda en kolay yer bulabileceğimiz mekanı , Polo 15'ü tercih ettik . Patron Necdet Göral ve başarılı işletmecisi Ali Sayar yakın arkadaşlarım ya . Nasıl olsa bir masa yaparlar diye düşündüm . Tabii haklı çıktım . Bizi , hem de en öne sıkıştırdılar . Serdar Ortaç havasındaydı . Çocuk sahnede devleşiyor valla . Çok da şıktı . İki vokali Ebru&Ebru şeker kızlar . Üst kat bile doluydu . Bir ara Deniz Akkaya , Tolga Sezgin ve Deniz'in basın danışmanı Berna'yı gördüm . Şu aralar iyi geziyorlar . Tolga , Salopet'in çok iyi olduğunu ve yorgunluğunu atmak için geldiğini söyledi . Reina'dan çıkan Ebru Destan ve arkadaşları , Rocks Otel'in patronları Havva Ertan Ertekin , Stelyo Pipis'in konukları olarak eğleniyorlardı . Sevda Demircan , iş adamı Sadri Şener ve eşi Yüksel Yenge , Senem Çapa , Şebnem Saygınışık , İlgi Gövsa ve medyatik ne kadar isim varsa oradaydı . Bir başka masada da tonton Sabi Totah , yeni barıştığı sevgilisi Sevcan ile aşk yaşıyordu . Serdar geçmişten günümüze okumadık şarkı bırakmadı . Sezen Aksu , Hande Yener , Emel Müftüoğlu'ndan da birkaç şarkı söyledi . Biz bile masamızda oturamadık , dans ettik . Şöhretlere tatlılar Nedim'den Nedim Saban en sempatik tiyatrocu bence . Üstelik de bu işe cidden gönül veren bir minik dev adam . Nedim , bildiğiniz üzere , İzmir'in meşhur tatlıcısı Hasan Usta'nın İstanbul'daki temsilciliğini almıştı . Geçenlerde 11 . dükkanını açtı . Yani Allah , Nedim'e " Yürü ya kulum " dedi . Fakat Nedim buradan kazandığını gönlündeki aslana , yani tiyatroya yatırıyor , nedenle daim olmasını diliyorum . Ben İstinye'de oturuyor , Championsa'dan alışveriş yapıyorum . Her gittiğimde de Hasan Usta'nın buradaki şubesine uğrayıp kazandibi , keşkül , tavuk göğsü , ne varsa dolaba dolduruyorum . Bu yetmiyor , sevgili Yayın Yönetmenim Rifat Ababay'a gazetede yalvarıyor , sevimli şoförü Uğur'u göndertip aynı çeşitleri Nişantaşı'ndan getirtiyorum . Sonumun ne olacağını düşünmek bile istemiyorum . Hasan Usta'nın tatlıları , Nedim gibi tatlı . Alışkanlık yaptı . Sırf bende mi ? Sırdaşım İsmail Akkaya'da da . oturduğu yerden www. Nişantaşı , İçerenköy ve Ümraniye Carrefoursa , Bakırköy , Beşiktaş , Caddebostan , Olivium Outlet Center , Caddebostan'da şubeleri var . Yakında tüm İstanbul'u kaplayacaklar . Sezen Aksu , Orhan Gencebay , Selami Şahi , Bülent Ersoy , Şener Şen , Aysel Gürel , Ayşe Hatun Önal , Nefise Karatay , Tuğba Özay da benim gibi Hasan Usta'nın tatlılarının fanatiklerinden . Siz de bir deneyin , vazgeçemeyeceksiniz . Üstelik her şubeden evlere paket servisi yapılıyor . Yıldız'ın herkesten gizlediği evliliği Geçen gün atv'nin eski dizisi Tatlı Kaçıklar'ın ünlü seksi şempanzesi Yıldız Kaplan geldi gazeteye . Beni ziyaret etmek istemiş . Dünya şekeri bir kız . Yeni albümü çıktı . Ben kendisini , sevgili Cenk Eren ile birlikte seyretmiştim ekranda . Kanal D'nin tiryakisi olduğunuz yarışma programı Çarkıfelek'e katılmıştı . İkimiz de sesini çok beğenmiştik . Gönül Akkor , Kibariye ve Seda Sayan karışımı . Buğulu , hoş . Albümünü dinledim , bayağı da başarılı . Şimdilerde Maksim Gazinosu'na assolist olmak üzere hazırlıklara başlamış . Olur da valla . Cıvıl cıvıl . Laf arasında bir de sırrını öğrendim . İzin alarak , sizlere aktarayım istedim . Meğer Yıldız Kaplan eski şarkıcıymış . Üstelik ayrıldığı kocası ile Ataköy Regatta'da sahne alıyormuş . Ama sonra aralarına kıskançlık girmiş . Çünkü herkes Yıldız'ın sesini daha çok beğeniyormuş . Pek çok yerden teklif almış , müzik şirketleri albüm yapmak üzere sıraya girmişler . İşte bu yüzden de müzisyen kocası Hakan Arın'dan ayrılmış Yıldız . Evlendiği zaman 16 yaşındaymış . Bir sene sonra kız arı dünyaya gelmiş . Hakan Arın , Yıldız'a " Sen hiçbir zaman şöhret olamazsın " dermiş . Şimdilerde Arın , Kartal'da Köşem Restaurant diye bir yerde piyanist olarak çalışıyormuş . Ama Yıldız ünlü bir sanatçı olacağım diye ahdetmiş . Valla bu gidişle de olur . Gönül Borcu adlı albümünde çok güzel eserler var . Arkadaş Kalalım , Gönül Borcu , Arsız , Bir Deli Fırtına . . . Üstelik prodüktörü Türk Sanat Müziği'ni çok iyi bilen bir isim ; Ayşe Birgül Yılmaz . Zaten Yıldız'ın albümünde yer alan eserlerden pek çoğunda onun imzası var . Yapım ise Yıldız'ın Rafet El Roman'dan devraldığı yeni şirketi Kaplan Müzik . Bence dinlenir . Bugün saat 11. Sakın kaçırmayın , son günlerin gündemdeki ismi Çelik şok açıklamalarda bulunacak . Evet efendim , bugünlük de bu kadar , kalın sağlıcakla . Yine en güzel günler sizin , artanlar benim olsun . Asmalı Konak film olacak Reyting rekortmeni dizi Asmalı Konak haziranda sona eriyor ama heyecan bitmiyor . Sonbaharda bir sinema filmi olarak beyazperdede geri dönüyor . . . YAYIMLANDIĞI günden bu yana milyonlarca seyirciyi televizyon karşısına bağlayan ve birkaç ay sonra ekranlara veda edecek olan reyting rekortmeni dizi " Asmalı Konak " sinema filmi oluyor . Dizinin televizyondaki finali yoruma açık bırakılacak ve " Asmalı Konak"ın nasıl bir " sonöla noktalanacağı ise sonbaharda sinemalarda izlenebilecek . Yine Abdullah Oğuz çekecek " ASMALI Konak"ın sinema filmini de , dizinin ilk bölümünü New York'ta çeken Abdullah Oğuz yönetecek . Filmin büyük kısmı , ilk bölümde olduğu gibi New York'ta çekilecek . Senaryo çalışmaları süren filmde yeni oyuncu olup olmayacağının önümüzdeki günlerde belli olacağını açıklayan Abdullah Oğuz , şunları söyledi : Eylülde vizyonda " İZLEYENLER görüntü kalitesi , görsel zenginliğiyle sinema tadında diyordu . Bu yüzden finali beyazperdede yapmak istedik . Asmalı Konak'a yakışır müthiş bir final olacak . Dizi , haziranda bitecek . Film , eylül veya ekimde vizyona girecek . Asmalı Konak'ın ekrandaki başarısını sinemada da göstereceğini düşünüyorum . " İstanbul'da şifreli geceler İzzet Çapa'nın işlettiği Friends & Trends , salı geceleri sadece şifreyi bilenlere açık ETİLER'deki Friends & Trends'i işleten İzzet Çapa , salı geceleri başlattığı şifreli gece ile eğlence dünyasına yeni bir anlayış ve kalite getireceklerini açıkladı . Şifreyi , gece gelmesini istedikleri özel müşterilerin cep telefonlarına göndereceklerini söyleyen Çapa , " Salı geceleri kapıda şifre sorulacak . Bilmeyen alınmayacak " dedi . Şifre iletmek serbest ŞİFRELİ gecelerin eğlenmeyi bilmeyenleri eleyeceğini de iddia eden Çapa , sözlerini şöyle bitirdi : " Herkes her yere girip çıkınca kalite düşüyor . Biz özel ve birbirini tanıyan müşterilerimizin rahatsız olmadan gönüllerince eğlenmesini sağlamanın peşindeyiz . Şifre alan müşterinin bunu arkadaşına geçirmesinde de bizim açımızdan sakınca yok , çünkü kaliteli insan , kaliteli insanla arkadaştır . " Modanın başkentinde iki Türk erkeği KIŞ bitmeden yaz modellerinin ve kreatörlerin yarıştığı dünya moda merkezi Paris'te , efsane modacılardan Jean Louis Scherrer'in defilesi , son yıllarda Türkiye'nin yurtdışı tanıtımına büyük katkılarda bulunan başarılı organizatör Erkan Özerman sayesinde bir Türk gecesine dönüştü . Rolland'ın modelleri " BEST Model Türkiye " yarışmasının " sarışın erkek " birincisi Kıvanç Tatlıtuğ ile " esmer erkek " ikincisi Tolgahan Sayışman , Scherrer modaevininin kreatörü Stephane Rolland'ın modellerini sundular . Türkiye Büyükelçisi Uluç Özülker ile eşinin de hazır bulunduğu defileyi izleyenler arasında Osmanlı soyundan Bülent Osman ve eşi Janine de vardı . Şöhret bağımlısı MANKEN Nigar Talibova , mesleğiyle ilgili çarpıcı itiraflarda bulundu . Mesleğini çok sevdiğini ama çoğu zaman bunalıma girdiğini belirten Talibova , şöhretin insanda hastalık yaptığını iddia etti . İş teklifi almadığı zaman paniğe kapıldığını söyleyen Talibova , " Kendimi ekranda görmeyince deliye dönüyorum . Ne yapsam da televizyona çıksam diyor , bunalıma giriyorum " dedi . Çılgının tekiyim TALİBOVA , bu bunalımı nasıl atlattığını da şöyle anlattı : " Yurtdışına çıkıp deşarj oluyor , neden zevk alıyorsam yapıyorum . Türkiye'de kafama göre erkek yok . Cengiz Agaev'le barıştım . Moskova'da . Uzakta da olsak ilişkimiz güzel gidiyor . İkimiz de çılgınız . " Yasemin , Tuğba'yı görünce kaçtı ! YUMRUKLU kavganın tarafları Tuğba Özay ile Baran Süzer , bir hafta sonra yine Şamdan'da bir araya geldi . Süzer , Yasemin Kozanoğlu ile eğlenirken Özay , Derya Baykal'la içeri girdi . Kozanoğlu , onu görünce mekândan ayrıldı . Süzer , tek başına kalınca Özay'ın masasına gitti . Eski sevgililer bir süre tartıştı , ardından Özay , Şamdan'ı terk etti . Kanseri yenip hamile kaldı ÜNLÜ oyuncu Brooke Shields'in 1990'lı yılların ortalarında yakalandığı kanser hastalığını yenerek mucize eseri hamile kaldığı ortaya çıktı . Mayıs ayında doğum yapması beklenen Shields'in annesi Teri Shields , " Brooke , rahim kanseriydi . Ama hastalığı yendi . Bu , mucize bir bebek " dedi . Hani bugün geçecekti ? Asya dönüşü uçaktan Gül'ü arayan Powell , " Acelemiz var , tezkere kararını bekliyoruz . Ne oldu da bugün ( önceki gün ) geçmedi ? " diye hesap sordu . . . Türkiye'de yabancı asker bulundurma ve Türk askerinin yabancı ülkeye gönderilmesine ilişkin tezkerenin TBMM'ye gönderilmesinin ardından ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell , Orta Asya gezisi dönüşü uçaktan Başbakan Abdullah Gül'ü aradı . Powell , " Tezkerenin bugün ( önceki gün ) TBMM'den onay almasını bekliyorduk . Ne oldu da hâlâ Meclis'te bekliyor ? Kararın ne zaman çıkacağını merak ediyoruz . Planlarımızı buna göre yapıyoruz . Gemilerimiz limanlarda bekliyor . Hassasiyetlerimizi biliyorsunuz " dedi . MÜZAKERELER ÖNEMLİ Gül ise , tezkereye ilişkin prosedürün işlediğini hatırlatarak , şunları söyledi : " Her şey demokrasi kuralları çerçevesinde yürütülüyor . Kabine üyelerini tezkere konusunda ikna etmekte zorlandık . Bakanların büyük çoğunluğu tatmin olmamasına rağmen , tezkereyi TBMM'ye sevk ettik . Artık her şey Meclis'in yetkisindedir . Meclis konuyla ilgili son kararı verecektir . İki ülke arasında yürütülen müzakerelerle ilgili mutabakat zabıtlarının bir an önce imzalanması , Meclis'teki süreci hızlandıracaktır . " Tezkerenin maddeleri ayrı ayrı oylanabilir ! . . Hukukçular TBMM Başkanı Arınç'a , " Ayrı ayrı oylatabilirsiniz , ancak önerge verilmesi lazım " derken ; Yakış , ayrı oylama yapılabileceğini belirtti ve sonucu kestiremediğini söyledi 61 bin ABD askerinin Türkiye'de konuşlandırılması ve Türk askerinin Kuzey Irak'a geçişine ilişkin hükümet tezkeresi , bugün TBMM Genel Kurulu'nda gizli oturumda oylanacak . Ancak asker gönderme ve bulundurma maddelerinin ayrı ayrı mı birlikte mi oylanacağı konusu , Köşk , Meclis ve hükümeti karşı karşıya getirdi . Ankara , dün yoğun bir trafiğe sahne oldu . TBMM Başkanı Bülent Arınç , tezkere konusunda aynı safta yer aldığı CHP lideri Deniz Baykal ile görüştü , ardından da Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in çağrısı üzerine Köşk'e çıktı . Başbakan Abdullah Gül de , Arınç'a ikna ziyareti yaptı . Gül , görüşmenin ardından tezkerenin bugün görüşüleceğini belirtirken , " Maddeler ayrı ayrı mı oylanacak ? " sorusuna ise " Başkan bilir " yanıtı verdi . ŞU ANA KADAR ÖRNEĞİ YOK Tezkerenin madde halinde gelmesi nedeniyle maddeleri ayrı ayrı oylatıp oylayamayacağını araştıran Arınç'a hukukçular da , " Geçmişte böyle bir örnek yok . Ancak ayrı ayrı oylatabilirsiniz . Önerge verilmesi lazım . Önergeyi işleme koyup koymamak sizin elinizde " önerisini yaptı . Savaşa ilişkin tezkerelerin bu zamana kadar bir bütün olarak görüşülmesinin yanı sıra , " maddelerin ayrılması halinde asker göndermeye evet , bulundurmaya hayır kararı çıkmasının hükümeti zor durumda bırakacağı " gerekçesi de Arınç'ı zorladı . CHP lideri Deniz Baykal ise Arınç'la görüşmesinde tek tezkereye , ABD'nin işgalinin uzantısı gibi görüneceği için karşı olduklarını tekrarladı . AKP lideri Erdoğan da , Meclis kulisinde karşılaştığı eski AP Milletvekili Hüsamettin Başer'in tezkereye " hayır " demelerini istemesi üzerine " Her zaman hayır'da hayır yoktur " dedi . Yakış ise tezkerenin oylama sonucuna ilişkin " Ortalığı çok berrak göremiyorum . Tezkere maddeleri ayrı ayrı oylatılabilir . Birinin reddedilmesi halinde biri reddedilmiş olur " diye konuştu . Müzakereler bitti , sıra imzalarda ABD askerlerinin Türkiye'de konuşlanması için Deniz Bölükbaşı başkanlığındaki Türk heyetiyle Marissa Lino başkanlığındaki Amerikan heyetleri arasında 16 gündür yürütülen müzakereler bitirildi . Başbakan Abdullah Gül , AKP grubunda milletvekillerine " Müzakereler bitti " dedi . Askeri ve siyasi mutabakat metinleriyle ekonomik yardım paketine ilişkin anlaşma bugün imzalanacak . ABD adına üç belgeyi de Pearson imzalarken , metinlere Türkiye adına Uğur Ziyal ve Deniz Bölükbaşı , yardım paketine ilişkin mutabakata da Ali Babacan ya da Dışişleri Ekonomik İlişkiler Daire Başkanı Alev Kılıç imza koyacak . Ankara , ABD'den alınacak kredilerin IMF kontrolü dışında alınması bırakılması şartını da kabul ettirdi . Kongre onayına tabi 15 50 milyar dolarlık kredi paketi hayata geçene dek , 8. SİNEYE ÇEKECEĞİZ AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan ise , CNN Türk'teki Manşet programında ABD ile yürütülen müzakerelerde " dört dörtlük " mutabakata varılamadığını ancak bunu sineye çekmek durumunda olduklarını söyledi . Erdoğan , tezkerenin Meclis'ten geçmesinde bir sorun beklemediğini kaydetti . Niye döndünüz , kalsaydınız orada AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , partisinin kurucusu Fatma Ünsal'ın da aralarında bulunduğu Irak'a giden canlı kalkanları " Niye geri geldiniz , kalsaydınız orada . Sorunca Programımımız bu kadar diyorlar . Savaşa hayır diye yürüyorlar . Biz de savaşa karşıyız " diyerek eleştirdi . Erdoğan , tezkerenin tek parça olarak ayrılmadan oylanacağını söyledi . ABD askeri ile Türk askerinin Kuzey Irak'a beraber girmesi gerektiğini savunan Erdoğan , " ABD askeri önde bizde arkada olacağız . Bunun için tezkere bir arada , bir bütün olarak çıkacak " diye konuştu . Kanal D'de yayınlanan " Teke Tek " programında Fatih Altaylı'nın sorularını yanıtlayan Erdoğan , ABD askerlerinin uzun süre kalmasıyla ilgili bir endişenin taşınıp taşınmadığı yönündeki soruya ise " Bu endişe var . Temenni ederiz ki , bu tür yanlış içine girilmesin . Girilirse , işin hukuki yanı yapılacaktır " yanıtını verdi . Yazılı taahhüt konusunda da kaygılar olduğunu belirten Erdoğan , " Bush'un ABD Başkanı'na yakışanı yapacağını umuyoruz " dedi . Yalçınbayır'dan " ret " çağrısı . . . Tezkereye Bakanlar Kurulu'ndaki görüşmeden bu yana muhafelet eden Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , kendisine bağlı kurumları harekete geçirdi . İnsan Hakları Danışma Kurulu'nu ilk kez toplayan Yalçınbayır , kendisinin de altına imza attığı bildiride milletvekillerine tezkereye " ret " oyu verme çağrısında bulundu . Danışmanı aracılığıyla yaptığı açıklamada , bildirinin altına koyduğu imzanın yönetmelik gereği olduğunu söyleyen Yalçınbayır , son manevrasında ise savaşın önlenmesi konusunda topu Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e attı . TBMM içtüzüğünün 150 . maddesine gönderme yapan Yalçınbayır , " Meclis kararlarını Anayasa gereği Cumhurbaşkanı yürütür " dedi . Patriotlar yetmedi ! Türkiye'nin olası Irak saldırısına karşı NATO çatısı altında korunması amacıyla oluşturulan paketin ilk unsurları görev yerlerine ulaşırken , Ankara NATO'ya başvurarak Patriot sistemlerinin sayısının artırılması talebinde bulundu . Ankara paketin üçüncü ayağını oluşturan kimyasal ve biyolojik saldırıya karşı koruma unsurlarının da bir an önce gönderilmesini istedi . Bunlar arasında olası bir kimyasal ve biyolojik saldırıya yönelik koruyucu giysi , panzehir ve gaz maskesi bulunuyor . Türkiye'nin yeni isteklerini inceleyen NATO'nun askeri yetkilileri , bu taleplere karşı hangi müttefik ülkenin ne kadar katkıda bulunabileceğinin ancak önümüzdeki hafta netleşebileceğini belirtti . Türkiye'nin Patriot sistemlerinin artırılması talebinin sorun yaratabileceği kaydedildi . Bu sistemleri gönderebilecek NATO ülkeleri olarak ABD , Hollanda , Almanya ve Yunanistan'ın adı geçiyor . Şu ana kadar Hollanda 8'er füzelik Patriot sistemi , 60 Patriot füzesi ve 560 asker , Almanya da 46 Patriot füzesi gönderdi . Bağdat Büyükelçiliği tamamen boşaltıldı Türkiye , ABD askerlerinin konuşlanmasına izin veren yetki tezkeresi TBMM'de onaylanmadan bir gün önce Bağdat Büyükelçiliği'ni boşalttı . Büyükelçi Osman Paksüt ve bütün diplomatlar , Ankara'ya dönmek üzere Irak'tan ayrılırken , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , tezkerenin onaylanma olasılığı nedeniyle , büyükelçiliğe yönelebilecek kontrolsüz hareketlere karşı önlem alındığını söyledi . Ankara'nın " Bağdat'ı terk edin " talimatı üzerine de , elçilik kançilaryası ve rezidansındaki tüm envanter dökümleri yapıldı . Bu arada Türkiye'nin Bağdat Büyükelçisi Osman Paksüt Türkiye'ye geldi . Köşk , tezkereden önce konuşacak Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , TBMM'de yapılacak ABD askerlerinin Türkiye'ye konuşlanmasına yönelik tarihi oylama öncesinde " destek için uluslarası yasallık şartının sağlanması " gereğine ilişkin görüşlerini bir kez daha kamuoyuna duyuracak . Çankaya Köşkü , dün akşam Sezer'in Özel Kalem Müdürü ve Dış Politika Başdanışmanı Tacan İldem'in haftalık basın toplantısını bugün yapacağını açıkladı . Her hafta cuma günü yapılan toplantının tezkerenin oylanacağı güne alınması dikkat çekti . Kaynaklar , Köşk'te yarın MGK toplantısı yapılacağı için programın değişmiş olabileceği görüşünü savunurken , program değişikliği kulislere , " Sezer , tezkerenin çıkarılabilmesi için uluslarası yasallık şartı aranması yönündeki görüşlerini son kez kamuoyuna duyuracak " şeklinde yansıdı . Sezer'in dün TBMM Başkanı Bülent Arınç'la yaptığı görüşmenin de bu çerçevede gerçekleştiği öne sürüldü . Kıbrıs omzumda yük AKP lideri Erdoğan , BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın yeni planını , Bu plan ikincisinden iyidir diyerek değerlendirdi BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın yeni planının kabulüne yönelik açıklamalarını sürdüren AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , " Garantörlüğümüzün gereği olarak Kıbrıs yükünü omuzunda taşıyanlar olarak Kıbrıs'la ilgili söz söylemeye hakkımız var . Sözlerimizin orada da dinlemesi lazım " dedi . KKTC'nin uluslararası alanda kendini kabul ettiremediğini vurgulayan Erdoğan , " Hiç yatırım yok . Varsa yoksa portakal bahçeleri " diye konuştu . CNN Türk'te yayınlanan Manşet programında Annan'ın adada taraflara sunduğu yeni planın ayrıntılarını açıklayan Erdoğan , " Bu plan ikincisinden daha iyidir " dedi . Erdoğan planda KKTC lehine yapılan değişiklikleri ise şöyle sıraladı : Taraflar yeni planda " parça devlet " yerine " iki kurucu parça devlet " olarak adlandırıldı . Türk tarafına yüzde 19. Karpaz Türk tarafında kalıyor . Adada bulundurulacak asker sayısı binden bine çıkarılacak . Türk tarafına dönmek isteyen Rumların dönüşü yıl yerine yıl sonra başlayacak . Dönmelerine izin verilen Rumların oranı Türk tarafının nüfusunun yüzde 18'inden yüzde 11'ine indirildi . Kuzeye gelecek Rumlar , Türk tarafındaki seçimlerde oy kullanmayacak . 50 ayın 10'unda ülkeyi Türk lider yönetecek . Ver kurtul mantığında olmadıklarını ifade eden Erdoğan , dünya gerçeklerinin gözardı edilemeyeceğini vurgulayarak kendisinin ve AKP'nin görüşlerinin KKTC yönetimince dikkate alınmasını istedi . Sorunun çözülememesi nedeniyle KKTC'de ciddi sıkıntılar yaşandığını kaydeden Erdoğan , " Bir futbol maçı yapamıyoruz , yabancı turist getiremiyoruz , yatırım yapan yok " diye konuştu . KKTC lideri Rauf Denktaş'ın mart ayının ilk haftasında referandum yapmayı planladığını da açıklayan Erdoğan , " Soruş şekline göre bu referandumun sonucu değişir . Objektif olması gerekir . Referandum için referandum yapmak gereksiz " ifadesini kullandı . Adaları niye verdik ? Müzakerelerde karşılıklı tavizler verilmesinin doğal olduğunu savunan Erdoğan , " Dünyanın hiçbir yerinde bir tarafın tüm istekleri olur diye bir şey yok . Ege'de burnumuzun dibindeki adaları biz anlaşmalarla vermedik mi ? Bu tür anlaşmalar eninde sonunda iki tarafa bir bedel ödetiyor . Biz diyoruz ki temel çerçeve olarak , bir olayı çözmek için yaklaşalım masaya " dedi . Albüm Siirt'siz basıldı TBMM 11 . Dönem Meclis albümünde Siirt hanesi boş kaldı . Albüm , milletvekili kaprisleri nedeniyle ancak bitirilebildi . Mart seçimi sonrasında albüm yenilenecek TBMM Başkanlığı Kasım seçimleriyle oluşan 11 . Dönem Meclisi'nin albümünü , AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan'ın milletvekili olabilmek için girdiği Siirt seçimlerini beklemeden bastırdı . Milletvekillerinin resimleri ve özgeçmişleriyle Meclis'in Başkanlık Divanı üyeleri , komisyonların başkanları , parti dağılımları , meslek ve cinsiyet gibi özelliklerin yer aldığı Meclis albümü Kasım seçimlerinden bu yana basılamadı . Siirt seçimlerinin iptal edilmesiyle bu bölgenin üç milletvekilliği düşerken , ilin yeri de boş kaldı . Siirt seçimi sonrasında seçilen üç milletvekili için yeni bir albüm bastırılacak . Ancak bu da üç milletvekili için masrafın ikiye katlanmasına neden olacak . Seçimlerin üzerinden dört ay geçmesine rağmen albümün gecikmesinde vekillerin kaprisleri etkili oldu . TBMM fotoğrafçısı tarafından Meclis'e ilk geldikleri gün çekilen resimleri beğenmeyen birçok milletvekili , stüdyolarda resim çektirerek , görüntülerinden memnun kaldıkları rötuşlu fotoğrafları vermeyi tercih etti . Hasta vekillerin evlerine de fotoğrafçı gönderildi . Vekillerin daha önce verdikleri özgeçmişleri yetersiz ve yanlış bilgiler içerdiğinden Meclis görevlileri 550 milletvekilinden tek tek randevu alarak bilgileri tamamlayıp düzeltti . Tayyip Erdoğan Siirt'e gidiyor Mart'ta Siirt'te yapılacak seçime ilişkin kesin aday listesi Resmi Gazete'de yayımlandı . Listede ismi bulunan Recep Tayyip Erdoğan seçim çalışması için yarın Siirt'e gidecek . Kesin aday listeleri şu isimlerden oluştu : TKP : Muharrem Mırık , Emine Serpil Renda , Deniz Ünver . İP : Zeki Karahan , Yusuf Çelik , Bayram Yurtçiçek . CHP : Ekrem Bilek , Abdulhalim Çınar , Abdurrahman Kaysi . AKP : Recep Tayyip Erdoğan , Öner Gülyeşil , Öner Ergenç . Annan . planı liderlere sundu Ankara ve Atina'nın ardından dün Kıbrıs'a geçen BM Genel Sekreteri Kofi Annan , Glafkos Klerides'le buluştuktan sonra çözüm planındaki son ve nihai değişiklikleri dün akşam görüştüğü KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile Rum Yönetimi'nin yeni lideri Tasos Papadopulos'a resmen sundu . Annan'la görüşmesinden sonra Denktaş , " Gerçekleri söyledik , zorlukları anlattık . Halkımızın yarısının göçe zorlanacağı bir planın kabul edilebilir olup olamayacağını ve yeterince tatmin olmadığımızı kendisine anlattım " dedi . Genel Sekreter'in . planı sunduğunu ancak " plana bakmadığını " ifade eden Denktaş , " Galiba 100 sayfalık " diyerek , planı basın mensuplarına gösterdi . Annan ise iki liderden de son şekliyle planı müzakere etmeyi kabul edip etmediklerine ilişkin yanıtlarını vermelerini bekliyor . Yargıtay'dan ANAP'a soruşturma Başsavcı Sabih Kanadoğlu , kendisine gönderilen 110 sayfalık Başbakanlık oluruyla hazırlanmış rapor doğrultusunda Anavatan Partisi hakkında soruşturma başlattı Yargıtay Başsavcısı Sabih Kanadoğlu , Başbakanlık oluruyla hazırlanan ve ANAP'la casuslukla suçlanan Konrad Adenauer Vakfı arasında ilişki bulunduğu belirtilen rapor üzerine ANAP hakkında soruşturma başlattı . ANAP'ın kapatılması istemiyle Başsavcılığa gönderilen raporda , ANAP'ın Konrad Adenauer Vakfı'ndan eski ANAP'lı Bülent Akarcalı'nın başkanı olduğu Türk Demokrasi Vakfı ( TDV ) aracılığıyla bağış aldığı iddia edildi . 110 sayfalık rapor , İçişleri Bakanlığı'ndan Şubat'ta Yargıtay Başsavcılığı'na gönderildi . Eğitime gönderildi Raporda , şu iddialara yer verildi : Konrad Adenauer Vakfı , TDV üzerinden ANAP'a sürekli bağışta bulunmaktadır . TDV'ye bugüne kadar yaklaşık milyon 150 bin mark bağış yapılmıştır . Vakıf , eski ANAP lideri Mesut Yılmaz'ın Dışişleri Bakanı olduğu dönemde , Yılmaz'ı vakfa referans olarak göstermiştir . ANAP'lı yöneticilerin büyük bölümü , vakıfla yakın ilişkideki TDV'ye üyedir . Erkan Mumcu , ANAP'ta olduğu dönemde , vakıf tarafından eğitim amacıyla Almanya'ya gönderilmiştir . Çok sayıda ANAP'lı da yurtdışına geziye götürülmüştür . Vakıf ANAP dışında , LDP , Türkiye Gazeteciler Cemiyeti , İstanbul Barosu , Türk Belediyeler Birliği'ne bağışta bulunmuştur . Vakıf , PKK propagandası yaparak , Türkiye'yi bölme faaliyetlerinde bulunmuştur . Partiler bağış alamaz Soruşturmanın " Siyasi partiler yabancı devletlerden , uluslararası kuruluşlardan , gerçek ve tüzel kişilerden herhangi bir suretle bağış alamazlar " şeklindeki 66 ve " bağış alan partiler Anayasa Mahkemesi'nce kapatılır " şeklindeki 101 . maddeleri üzerinden yürütüldüğü bildirildi . Bulunç : Bu plan Türk varlığını sona erdirir Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Ahmet Zeki Bulunç , Annan planının , gerçekte Türk ulusal çıkarlarına ciddi olumsuzluklar getireceğini , Kıbrıs'ta Türk varlığına son vereceğini söyledi . Erzurum'daki gezisine devam eden Bulunç , düzenlediği basın toplantısında Türk halkının Annan planı konusunda doğru bilgilendirmediğini savundu . " Ulusal Kıbrıs davamızda bizi belirsiz çıkmazlara sürükleyen İngiltere'nin öncülüğünü yaptığı bu planla nereye götürülmek istendiğimizi görüyoruz " diyen Bulunç , buna izin vermeyeceklerini , KKTC'nin , Türkiye'nin garantörlüğü altında olacağını ifade etti . Yoğurdun suyunu dökmeyin ! Yoğurdun suyunun faydalı olduğunu biliyor musunuz ? Üstelik yoğurt suyunda bulunan B1 vitamini , Türkiye'de eksikliği en çok görülen vitamin . Çorba yapın , ayran yapın ama kullanın . . . Yoğurdun suyunda bulunan ve Türkiye'de eksikliği en fazla görülen vitaminlerden biri olan Riboflamin ( B1 ) vitamininin , sağlık açısından son derece faydalı olduğu bildirildi . Erciyes Üniversitesi Atatürk Sağlık Yüksekokulu Beslenme ve Diyetetik Bölümü Başkanı Yrd . Doç . Dr . Nurten Budak , A. Sağlıklı bir besin maddesi olan yoğurt suyunun dökülmeyip başka alanlarda kullanılması gerektiğine dikkat çeken Budak , şunları söyledi : Yoğurdun suyuna sarı ve yeşilimsi rengi veren Riboflavin ( B1 ) isimli vitamindir . Yoğurdun suyunun dökülmesi ile sağlık açısından son derece faydalı olan bu vitamin boşa gitmektedir . Bu nedenle bu su kesinlikle dökülmemeli ve mutlaka süzdürülmesi gerekiyorsa başka yerlerde kullanılmadır . Örneğin ayran ve yoğurt çorbası yapımında yoğurt suyunun kullanılması , bu değerli besin kaynağının boşa gitmesini engelleyecektir . TÜRKİYE'DE EKSİKLİĞİ EN SIK GÖRÜLEN VİTAMİNLERDENSağlık açısından faydalı sonuçlar ortaya koyan B1 vitamini eksikliğinin , göz ve ağız kenarlarında çatlamalar ve yaralara neden olduğunu ifade eden Budak , bu tür rahatsızlıkların özellikle çocuklarda sıklıkla görüldüğüne dikkat çekti . Sütün güneşte bekletilmesinin ve süt ürünlerinden yapılan besinlerin güneş ışığında kurutulmasının da B1 vitamini eksikliğini artırdığını kaydeden Nurten Budak , şöyle devam etti : Riboflavin ( B1 ) , Türkiye'de eksikliği en fazla görülen vitaminlerden biridir . Bu nedenle yoğurt suyunun değerlendirilmesi sağlık açısından önemlidir . B1 vitamini , vücuttaki protein , karbonhidrat ve yağlarla etkileşim içine girerek , onların kullanılmasını kolaylaştırır . Böylece vücut bunlardan daha çok fayda sağlar . Bunun için tarhana gibi yiyeceklerde bol miktarda bulunan B1 vitamininin yeterli miktarda alınması insan sağlığı açısından son derece önemlidir . Çoğu bölgelerimizde tarhana güneş ışığında kurutulmaktadır . Güneş ışığında kurutulan süt mamullerindeki B1 vitamini de azalmaktadır . Bu nedenle süt ve süt ürünleri güneş ışığında tutulmamalı veya kurutulmamalıdır . Düzenli beslen , stresin azalsın . . . Yapılan iyi bir kahvaltı ve akşama kadar süren düzenli beslenme , yaşanacak stresi önemli ölçüde azaltıyor . Beslenirken özellikle anti stres maddeleri olarak bilinen kalsiyum ve magnezyuma yönelin . . . Yapılan iyi bir kahvaltı ve akşama kadar süren düzenli beslenmenin , gün boyu yaşanacak stresi önemli ölçüde azaltacağı bildirildi . Selçuk Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof . Dr . Rahim Kucur , stresi ve gerginliği , kişinin kendisinin yarattığını ve bunları , düşünerek de azaltabileceğini söyledi . Ancak , düzenli beslenmenin her gün olağan şekilde yaşanan stres ve gerginliği azaltabileceğini belirten Kucur , bunun için yanlış alışkanlıkların değişmesi ve çok miktarda alındığında sinirleri bozan kafein ve şeker içeren yiyecek ve içeceklerden kaçınılması gerektiğini kaydetti . Özellikle yapılan iyi bir kahvaltının günlük stresi ve gerginliği düşürmede önemli bir etken olduğunu vurgulayan Kucur , Sabahları kalktığımızda biraz hassas , alıngan ve sinirli oluruz . Bu aç olan bir vücut için çok normaldir . Karbonhidrat ve protein yüklü güzel bir kahvaltı ile sinirler yumuşadığı gibi olaylara karşı daha ılımlı davranabiliriz dedi . Gün içinde gergin olunan zamanlarda kahve , kola ve çikolata tüketiminin daha da arttığını , bunun da stresi artırarak vücudu kısır bir döngü içine soktuğunu vurgulayan Kucur , şöyle devam etti : Sabahları uyku sersemliğinin açılması için iyi olan kahve , çok tüketildiğinde huzursuzluğa , uykusuzluğa ve hassas insanlarda korku ve endişeye neden olur . Kafeinin yanı sıra vücudun düzenini ciddi oranda bozan çikolota ve şekerden uzak durmak da günlük stresin belli ölçüde düşmesini sağlayacaktır . Büyük porsiyonlar yerine sık sık birşeyler atıştırılmasının da iyi olacağını dile getiren Kucur , Beslenmede özellikle anti stres maddeleri olarak bilinen kalsiyum ve magnezyuma ağırlık verilmesi gerekir . Ayrıca , bol miktarda vitamini içeren ve ( sinir besinleri ) olarak adlandırılan et , balık , kepek , çavdar ile yeşil sebzelerin bütün öğünlerde bulunması da çok önemlidir diye konuştu . Sigara eklemlere de zarar ! Sigaranın zararlarına her geçen gün bir yenisi ekleniyor . Bu kez sigara içenlerin , içmeyenlere göre , daha çok sırt ve eklem ağrısı çektiği ortaya çıktı . Hatta sigarayı bıraktıktan sonra bile ağrı çekebilirsiniz . . . Annals of the Rheumatic Diseases dergisinde yayınlanan habere göre , İngiltere'deki Southampton Üniversitesi'nde görevli bilim adamı Keith Palmer ve ekibi , 15 bin kişinin sigara içme alışkanlıklarını , iş koşullarını , sosyal çevrelerini ve ne tür ağrılar çektiklerini incelediler . Sigara içen ve içmeyenler arasındaki en belirgin konunun ağrılar olduğunu tespit eden bilim adamları , sigara içenlerin içmeyenlere göre , ağrıları yüzünden yüzde 50 oranında daha fazla işe gidemediğini ya da hobilerinden vazgeçmek zorunda kaldığını kaydettiler . Nikotinin , beyinde ağrıyla ilgili bölgelere zarar verebileceğini ya da kasların kanla beslenmesini azaltabileceğini belirten bilim adamları , araştırmada , sigarayı bırakanların yıllar sonra bile ağrılardan şikayetçi olduğunun ortaya çıktığını söylediler . Elma her derde deva ! Dünyada binden fazla türü olan elma , kabuğu , sirkesi , suyu ve çiğ haliyle insan yaşamında çok önemli bir besin ve yaşam kaynağı oluşturuyor Elma uzmanlar tarafından sağlıklı yaşamaya önem veren kişilerin yanından eksik etmeyeceği meyveler arasında gösteriliyor . Organik asitler , fosfor , sodanın yanı sıra , , B1 , B1 , , vitaminleri bulunan elma , taze meyve , meyve suyu ve sirke olarak kullanılabiliyor . Çiğ elma kabuğu da yenildiğinde vücuttaki ürik asit oranını azaltırken , çiğ elma içerdiği organik asitler , soda ve fosfor yardımı ile beyin , karaciğer ve mideyi olumlu etkiliyor . Pişmiş elma ile yapılan hoşaf türü yiyecekler rahatlatıcı olurken kabızlık sorununu da giderebiliyor . Taze elma suyu ile yıkanan kırışık ve pörsük deriler canlılık ve tazelik kazanıyor . Ayrıca deri döküntülerine , böbrek , karaciğer rahatsızlıkları , damar sertliği , egzama ve romatizma hastalıklarına karşı da başarıyla kullanılabilen elmanın suyu , soğuk algınlığı , öksürük , ses kısıklığı , yüksek ateş ve iltihaplı hastalıklara çok iyi geliyor . Bütün bunların yanı sıra elma suyu sindirim sistemini uyarıyor ve mide mukozasını güçlendiriyor . Uyku sorunu olanlar ise yatmadan önce bir elma yediklerinde daha rahat uykuya dalabiliyorlar . Ham elma rendesi de ishale karşı başarılı bir şekilde kullanılabiliyor . Öte yandan , elma kürü , gut , böbrek , mesane , hastalıkları ve hemoroite hastalarına şifa veriyor . ELMA SİRKESİ YAŞAM İKSİRİ Elma sirkesi de , doğal bir yaşam iksiri olarak kabul ediliyor . Elma sirkesi , vücudu genel anlamda güçlendiriyor , çeşitli hastalık belirtilerini hafifletiyor ve cilt bakımı için kullanılabiliyor . Elma sirkesi , çiçek balı ile karıştırıldığında ise daha geniş bir kullanım alanına sahip olabiliyor . bardak su , tatlı kaşığı elma sirkesi , tatlı kaşığı çiçek balının karışımından elde ürün , aç karnına içildiğinde , vücudun bağışıklık sistemini güçlendirirken , canlılık ve güç kazandırdığı gibi sirkenin içerdiği yüksek orandaki potasyum sayesinde kalp kasları dahil olmak üzere tüm kas yapısı da güçleniyor . Elma sirkeli bal kokteyli sayesinde sık sık grip , soğuk algınlığı veya üst solunum yolları iltihabına yakalanan kişilerin bağışıklık sistemleri güçleneceği için daha rahat bir kış geçirilebiliyor . Ayrıca elma sirkeli bal kokteyli sürekli içildiğinde ve salataya elma sirkesi kullanıldığında da yüksek kolesterolü düşürmeye yardımcı oluyor ve öksürüğe de iyi geliyor . Elma sirkesiyle ıslatılan bir bez baldıra sarıldığında ise 15 50 dakika bekletilirse varis şikayetlerini azaltıyor . Sitede , elma sirkesinin , PH değeri insan derisinin PH değeri ile aynı düzeyde olduğu için insan derisinin asidik koruma örtüsünün güçlendirilmesinde kullanılabileceği ifade ediliyor . Kereviz ye , sakin kal . . . Akdeniz mutfağının önemli lezzetlerinden kereviz , içerdiği maddeler sayesinde sinirliliği önlüyor . vitamini , demir ve kireç yönünden zengin olan kereviz , şeker , yüksek tansiyon ve romatizma hastalıklarına da iyi geliyor . . . Akdeniz mutfağının önemli yiyecekleri arasında yer alan kerevizin , içerdiği maddeler sayesinde insanları sinirlilik halinden uzak tuttuğu bildirildi . Salatası , çorbası , zeytinyağlı yemeği yapılarak tüketilebildiği gibi , yemeklere kendine özgü bir lezzet de katan kereviz , içerdiği değerlerle alternatif tıpta birçok hastalığın tedavisinde de kullanılıyor . Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof . Dr . Rahmi Türk , kış mevsiminin önemli sebzeleri arasında yer alan kerevizin , besleyici özelliğinin yanı sıra sağlık açısından birçok yararı olduğunu söyledi . Yaprak ve kök kerevizi olarak iki çeşidi bulunan ve anavatanı Güney Avrupa olan kerevizin , deniz havası alan rutubetli yerlerde yetiştiğini ve soğuk havada kolayca don tuttuğunu anlatan Prof . Dr . Türk , lezzeti ve besin değerinde kayıp meydana gelmemesi için alırken don yememiş olmasına özen gösterilmesi gerektiğini belirtti . SİNİRLERİNİZE HAKİM OLMAK İÇİN Kerevizin en çok içeriğindeki sedanonik anhidrit , sedanolin , limonen , palmitik asid ve gayakol gibi maddeler sayesinde zihinsel yorgunluğun giderilmesine iyi geldiğini kaydeden Prof . Dr . Türk , vitamini , demir ve kireç içeren kerevizin , unutkanlığı ve sinir yorgunluğunu giderdiğini bildirdi . İdrar söktürücü özelliğe de sahip bulunan kerevizin , böbrek taşı ve kumlarının düşürülmesine yardımcı olduğunu ifade eden Prof . Dr . Türk , kerevizin şeker , yüksek tansiyon ve romatizma hastalıklarına da iyi geldiğini sözlerine ekledi . Vücut sinyal verir Soluk beniz , iyileşmeyen yaralar , saçta dökülme gibi vücudumuzda ortaya çıkan ancak dikkate alınmayan belirtiler , çok önemli hastalıkların habercisi olabilir . Vücudunuzun verdiği sinyalleri dikkate alın ve vakit geçirmeden doktara görünün . . . Evet , hastalığın belirtisi ille de ateşin yükselmesi yada halsizlik değildir . Vücudunuzdaki çeşitli değişiklikler de hastalık habercisi olabilir . Aşağıdaki uyarıları dikkatle okuyun . Kepek : Hormonal dengesizliğin veya sedef hastalığının habercisi olabilir . Benler lekeler : Görüntüsünün değişmesi , cilt kanseri öncesindeki belirtilere işaret . Mantar : Sık sık ortaya çıkarsa ilk olarak akla şeker hastalığı gelir . Burun ve yanaklarda kızarıklık : Çok uzun sürmesi , Rosecea veya Rhinopym adlı cilt hastalığının habercisi sayılabilir . Ciltte sarı renk : Derinin ve gözlerin sararması karaciğer ya da safra kesesi rahatsızlıkları , cildin bronz renk alması ise sirozun sinyali . Ayak yaraları : Ayak parmaklarında , bacaklarda geçmeyen yaralar şeker hastalığının , toplar ve atardamar problemlerinin belirtisi . Ağız içi yaralar : Sigara alışkanlığı , diş fırçasının mekanik tahripleri , demir eksikliği , şeker hastalığı , bazı virütik hastalıklar ( AIDS gibi ) , behçet hastalığı , ağız tüberkülozu belirtisi sayılır . Saçlarda dökülme : Hormonlardaki değişim , demir eksikliği , tiroid bezi rahatsızlıkları , stres , B1 , B6 ve vitaminleri eksikliği etkili olabilir . Cinsel organ derisinde değişimler : Behçet hastalığı , herpes hastalığı , frengi gibi ciddi hastalıkların ana belirtisi sayılır . Tırnak değişiklikleri : Üzerinde noktalanma , sarı renkler , şekil değişikliği , yüzeyinde çukurların oluşması gibi durumlar , bazı kalp hastalıkları tırnak sedefi , mantar tehlikesine işaret . Parmaklarda renk değişimi : Reynaud hastalığını düşündürmelidir . Dilde yanma : Vitamin eksikliğine bağlı kansızlığın belirtisidir . Doğru besleniyor musunuz ? Sofranın başına geçtiğinizde acaba ne kadar sağlıklı besleniyorsunuz ? Testi yapın ve sonuçta beslenme düzeninizi değiştirmeniz gerekiyorsa hemen harekete geçin . vitamini Günde en az iki kere taze meyve yer misiniz ? ( Hayır ) Her gün taze sebze yer misiniz ? ( Hayır ) Sebze ve meyveleri , pişmiş ya da konserve mi yersiniz ? ( Evet ) Sigara içer misiniz ? ( Evet ) SONUÇ : sorudan fazlasına parantez içinde yer alan cevabı verdiyseniz , yeterince vitamini almıyorsunuz . vitamini bağışıklık sistemi üzerinde önemli bir rol oynar . Narenciye , kivi , çiğ brokoli ve sivri biber vitamini deposudur . İyod Düzenli olarak iyodlu tuz kullanır mısınız ? ( Hayır ) İyodlu tuz içeren ürünler alır mısınız ? ( Hayır ) Haftada en az bir kere deniz ürünleri yer misiniz ? ( Hayır ) SONUÇ İki sorudan fazla hayır yanıtı verdiyseniz yeterli iyod almıyorsunuz . İyod yetersizliği , guatra neden olur . Yeterince iyod almayanlar , iyodlu tuz kullanmalı ya da bol balık yemelidir . Demir Yetişkin bir kadın mısınız ? ( Evet ) Sporla uğraşır mısınız ? ( Evet ) Yalnız meyve mi yersiniz ? ( Evet ) Sebzeyi az mı yersiniz ? ( Evet ) Haftada bir balık yersiniz ? ( Evet ) Yalnız et mi yersiniz ? ( Evet ) Favoriniz ıspanak mı ? ( Evet ) Günde dört bardaktan çok çay kahve içer misiniz ? ( Evet ) SONUÇ 6'dan çok soruya evet dediyseniz demir açısından yetersizsiniz . Demir eksikliği anemiye neden olur . Belirtileri , solgunluk , yorgunluk ve iştahsızlıktır . Çok çay ve kahve içmek , fazla miktarda ıspanak da demir eksikliğine neden olur . Kalsiyum Her gün çeyrek litre süt içer , peynir yer misiniz ? ( Hayır ) Haftada iki gün yoğurt yer misiniz ? ( Hayır ) Peyniri eritip yemeklerde kullanır mısınız ? ( Hayır ) Kolalı içeceklerden sakınır mısınız ? ( Hayır ) Günde altı fincan kahve , dört bardak çay içer misiniz ? ( Hayır ) Her gün taze sebze yer misiniz ? ( Hayır ) Kalsiyum bakımından zengin su içer misiniz ? ( Hayır ) SONUÇ 4'ün üzerinde hayır yanıtı verdiyseniz kalsiyum açısından sorunlarınız var . Kalsiyum kemikler için en temel mineraldir . Dengede tutulması kadınlarda menopoz sonrası gözlenen osteoporozu önler . Süt , yoğurt ve peynir kalsiyum bakımından zengindir . Lifler Haftada üç kez pilav ya da makarna yer misiniz ? ( Hayır ) Haftada en az iki kere bakliyat yer misiniz ? ( Hayır ) Günde iki porsiyon taze meyve yer misiniz ? ( Hayır ) Günde üç porsiyon taze sebze yer misiniz ? ( Hayır ) Sıkça kuruyemiş yer misiniz ? ( Hayır ) Sıkça sebze yer misiniz ? ( Hayır ) SONUÇ 4'ün üzerinde hayır dediyseniz lifli besinleri daha çok yiyin . Çünkü bunlar bağırsağın düzenli çalışmasında etkilidir . Kabızlığı da çözer . Kolesterol Her gün et yer misiniz ? ( Evet ) Tercihiniz kızartma mı ? ( Evet ) Her gün salam ve benzeri etler yer misiniz ? ( Evet ) Haşlanmış patates ve sebze yemeklerini az mı yersiniz ? ( Evet ) Haftada üç gün tatlı , patates kızartması yer misiniz ? ( Evet ) Her gün peynir yer misiniz ? ( Evet ) Haftada bir gün fast food tarzı yer misiniz ? ( Evet ) Sakatat yer misiniz ? ( Evet ) Haftada üç gün salata yer misiniz ? ( Evet ) Her 15 günde bir balık yer misiniz ? ( Evet ) Haftada yumurtayı aşar mısınız ? ( Evet ) SONUÇ Eğer 6'den çok evet yanıtı verdiyseniz , vücudunuz fazla miktarda kolesterol depoluyor . Kolesterol , hem yağ metabolizmasını yükseltir , hem de damarlar için tehlikelidir . Uyuyalım , güzelleşelim . . ! Uykunun sizi güzelleştirdiğini biliyor muydunuz ? Uyku sağlık açısından sayısız faydalarının yanı sıra güzellik için de çok önemli . Daha parlak bir cilt , zindelik ve hayat boyu sağlık için güzellik uykusuna önem verin Ancak uykunun güzelliğinize katacağı olumlu etkilerden yararlanmak için hem doğru pozisyonda hem de vücudun ihtiyacı olduğu kadar uyumak gerekir . Formsante dergisinde geçtiğimiz yıllarda yayınlanan bir yazıda uykunun güzelliğe kattığı yararlar anlatılıyor . Güzellik uykusunun birinci şartı uykunun pozisyonu . . . En iyisi sırt üstü yatmak . Böylece göz altı torbacıklarının oluşmasını da kısmen engellemiş olursunuz . Ancak yan yattığınızda ağız ve burun bölgesinde kırışıklıklar oluşabilir . Yattığınız odanın ısısı da güzel bir uyku için önem taşır . Eğer yatak odası çok soğuk ise kişi kendisini yorganına çok fazla sardığından ısı fazlalığı oluşur , terler . Terleme yüzün şişmesine neden olur . Bu nedenle yatak odasının iyi havalandırılması , ısının da çok fazla ya da az olmaması önemlidir . Uykuya rahat geçiş Yatmadan önce gece kremi kullanmak son derece yararlı . Böylece bir yandan kullandığınız krem bir yandan da uykunun etkileri sizi rahatlatacak ve cilt güzelliğinize önemli katkılar sağlayacaktır . Ayrıca yatmadan önce içilen bir bardak ılık ballı süt hem uykuya dalmayı kolaylaştırır hem de vücut kendini daha rahat yenileyebilir . Yatmadan önce bir bardak su içmek de vücudun nem ihtiycını karşılar . Vücut , ihtiyacı olan sıvıyı alamazsa cildin en üst tabakasından nem almaya çalışır ve böylece ciltte kırışıklıklar meydana gelir . Bu nedenle özellikle gece yatmadan önce su içmeyi alışkanlık haline getirmek son derece yararlı olur . Yastığa , yorgana önem verin Uyku süresi vücudun güzellik programını tamamlayabilmesi için en az saat olmalıdır . Bu süre içinde hücre yenilenmesi yaşanır . Ayrıca güzellik uykusuna önem veriyorsanız çok geç yatmamanızda da fayda var . Yatak seçiminde dikkat etmeniz gereken nokta ise ne çok yumuşak ne de çok sert olması . Yatağınız çok yumuşak olursa sürekli sağa sola dönme ihtiyacı hissedersiniz ; bu da kan dolaşımı yönünden oldukça sakıncalıdır . Uyku için bir başka önemli nokta ise yastık seçimi . Yastığın boyutları ve yumuşaklık derecesi iyi ayarlanmalıdır . Yastığın çok yüksek ya da alçak olmaması ve boynu incitmemesi gerekir . İmdat ! Ben bir ev kadınıyım . . . İskoç bilim adamlarının yaptığı araştırmaya göre , bulaşık , çamaşır , ütü ve temizlik gibi ev işleri , kadınları depresif ruh haline sokuyor İskoçya'nın Glasgow Üniversitesi'nden bir grup bilim adamı , ev işleri ile kadın ruh sağlığı arasındaki ilişkiyi inceledi . Sonuç , ev işlerinin kadını moralsiz duruma getirdiği ve genel olarak yaşama bakışında umutsuzluk yarattığıydı . Ev işlerinin asıl etkisi depresif bir ruh hali yaratmasıydı . Alışveriş pozitif etkili Araştırmayı gerçekleştiren ekibin başkanı Prof . Nanette Mutrie , günlük rutinler arasında bulunan alışveriş gibi bazı işlerin ise kadının ruh halini yumuşattığını , dinçlik kazandırdığını vurguladı ve " Bunların , diğerlerinin aksine depresyonu engelleyici bir etkileri var " dedi . Kameralarla izlediler Mutrie , depresyon kameraları ile izledikleri kadınlarda , en büyük negatif etkiyi ev işleri sırasında tespit ettiklerini bildirdi . Çok ev işi yapanların ruh halinin daha bozuk olmasını da Mutrie , " Bu tür kadınların evlerinde bakmakla yükümlü oldukları daha çok insan olabilir " diye açıkladı . Alkolik koca hasta ediyor . . . Dünya genelinde , eşleri çok içki içen kadınların ortak sağlık şikayetleri görülüyor . Karakter bozuklukları , sigara kullanımında artış hatta uyuşturucu ile tanışma . . . Eşi alkolik olan kadınlarda karakter değişikliği meydana gelebildiği ve psikolojik rahatsızlık riskinin arttığı bildirildi . ABD'nin San Diego kentindeki Alkolizm Araştırma Merkezi'nde 516 kadın üzerinde 10 yıl süren araştırmada , alkolik eşi olan bayanların çoğunun sigara ve uyuşturucu kullandığı belirlendi . Eşi alkol bağımlısı olmayan 155 kadın ile alkolik eşi olan 91 kadın arasında yapılan araştırmada , alkolik eşinden ayrılan kadınların genelde yine bir alkol bağımlısıyla evlendiği de görüldü . Başka bir araştırmada da , anne ve/veya babası alkolik olan kızların , kendisi alkolik olmasa bile , bir alkol bağımlısı ile evlendiği ortaya çıktı . Uzmanlar , alkol bağımlılığının genetik etkileri bulunduğunu belirttiler . Adet düzeniniz mi bozuk ? Kadınların önde gelen özel sorunlarından biri kuşkusuz adet düzenlerinde görülen bozukluk . Peki bu düzensizlik neden kaynaklanır ? Aşağıdakilerden herhangi biri adet günlerinizin şaşmasına yolaçabilir . Ama siz iyisi mi bir doktora görünmeyi ihmal etmeyin . . . Neler adet düzenini bozabilir ; yeni adet görmeye başlıyan genç kızlarda da ilk adet yılındaki kanamaları düzenli aralıklarla gelmeyebilir . Doktorlar bu durumdaki genç kızlara gerekli muayeneyi yapıp altında herhangi bir başka neden yoksa hormonal düzen oturuncaya kadar beklenmesini tavsiye ediyor . Adetten kesilmek üzere olan kadınlarda da düzen bozulmaya başlar . Başka nedenler ne olabilir dersek ; Gebelik Üzüntü Stress Hormonal problemler İyi huylu tümörler Kanserler Doğum kontrol hapı gibi hormon haplarının yanlış kullanımı Spiral Enfeksiyon Kan Hastalıkları Tiroid hastalıkları gibi bir çok neden adet düzenini bozabilir . Yapılması gereken nedir ? En kısa sürede jinekoloğunuza gidip nedenini ve çözümünü öğrenmek olmalıdır . Harika görünmek ister misiniz ? Asla makyajı bozulmayan , saçı dağılmayan , cildi parlamayan , koşullar ne olursa olsun her zaman bakımlı ve derii toplu görünen " bayan mükemmel"lerden biri olmak ister misiniz ? zaman dikkat ; özellikle yoğun çalışan kadınların , gün boyunca süren koşuşturma sırasında bile harika görünebilmesi için etkili taktikler veriyoruz . . . Bunlara göz alınca aslında işinizin kadar da zor olmadığım sevinerek göreceksiniz . Kozmetik dünyasının son zamanlarda çıkardığı pratik ürünler de " hızlı güzellik " için en büyük yardımcınız olacak ; Sabahları daha hızlı olmak için . . . Sabahları mümkün olduğunca hızlı olmanın en güzel yolu , yapılması mümkün olan her şeyi akşamdan yapmak : Böylece sabahları , acelede , boş yere vakit kaybetmez ve rahatça hazırlanabilirsiniz . Bu , ayrıca , güne güzel bir biçimde başlamanın en iyi yolu . . . Saçlarınızı akşam yıkayın . Böylece hem sabah , duşta sadece vücudunuzu yıkayarak zaman kazanabilir , hem de akşam , daha çok vaktiniz olduğu için bakım yapabilir ve ipek gibi saçlara sahip olabilirsiniz . Akşamdan tüm kıyafetlerinizi kontrol edin ve mümkünse deneyin . Böylece sabahları bozuk bir fermuar ya da kopuk düğmelerle uğraşmak zorunda kalmazsınız . Kıyafetinize uygun olan çanta ve ayakkabıları seçmeyi ve bir önceki gün kullandığınız çantanın içinde yer alanları diğerine aktarmayı da unutmayın . Sabah kullanacağınız duş jeli ve vücut losyonu , eğer yarıdan daha az dolu ise onları akşamdan baş aşağı çevirin ; böylece bir damla krem çıkarmak için dakikalarca uğraşmazsınız ! Zaman kaybettiren hatalar Çalar saatin sesini duymadınız , arkadaşınız sandığınızdan erken geldi , ya da benzer bir nedenle çok geç kaldınız ve hiç vaktiniz yok ! zaman dikkat ; aşağıdaki zaman kaybettiren hataları sakın yapmayın ! Oje sürmek : Hızlı kuruyanların bile tam anlamıyla kuruması vakit alıyor ve bu arada hiçbir iş yapılamadığı için zaman kaybediliyor . nedenle oje sürme işini bol vaktinizin olduğu bir zamana bırakmak ya da çok gerekliyse sadece bir cila sürmek daha akıllıca . Uygulaması kolay olmayan makyaj malzemelerini denemek ve bozulunca tüm makyajı yeni baştan yapmak , zorunda kalmak : Yenilikleri ve eyeliner sürmek gibi zor işleri akşam makyajına bırakmak en doğrusu ! Naylon çorabı aceleyle giymek : Aceleyle giyilen naylon çorap , büyük ihtimalle kaçacaktır . Eğer yeni bir çorabınız yoksa ve etek giymek üzereyseniz , mecburen pantolon giymek zorunda kalacak ve uygun olanı ararken vakit kaybedeceksiniz . Telefona yanıt vermek ve sohbete dalmak : En iyisi , vaktiniz darken çalan hiçbir telefonu açmamak ! Kadınlar , erkeklerden daha konuşkan Üstelik kadınlar erkeklerden iki kat daha fazla konuşuyor . Ancak bu kadınların genetik özelliklerinden kaynaklanıyor . Erkeklerin beyinlerinin sol tarafı evde geçici olarak devre dışı kalıyor . . . Kadınların , erkeklerden iki kat daha fazla konuştuğu belirtildi . Alman Freundin dergisinin haberinde , kadınların ağzından günde ortalama 15 bin kelime çıktığı , erkeklerin ise kadınların kullandığı kelime sayısının yarısıyla yetindiği belirtildi . Berlinli Psikolog Constanze Fakih , kadınlar ve erkekler arasındaki yanlış anlaşılmaların bundan kaynaklandığını tahmin ediyor . İletişim uzmanları Allen ve Barbara Pease , erkeklerin az konuşmasının beyinlerinden kaynaklandığını belirterek , erkeklerin beyinlerinin sağ tarafının gün boyu yapılan işlerle meşgul olurken , konuşma ve dinleme için görevli sol tarafın geçici olarak devre dışı bırakıldığını söylediler . Uzmanlar , bunun , erkeklerin akşam saatlerinde konuşmamasının nedeni olduğunu kaydettiler . Göz tipinize uygun makyaj yapın ! Yüzümüze en çok kişilik kazandıran yerimiz gözlerimizdir . Bu yüzden her kadın için göz makyajı ayrı bir önem taşır . Göz makyajında genel kural , beğenilmeyen kısımları belirsiz hale sokmak , beğenilen tarafları iyice ön plana çıkarmaktır . Bu belirginliği sağlamak için , gece ya da gündüz kullandığınız renkler değişse de temelde ışıklandırıcı , rimel , fondöten , takma kirpik , eyeliner veya göz kalemi ile küçük hilelere başvurmakta yarar var . Çukur gözler : Göz bebeklerinin göz çukuruna gömük olmasından dolayı bir iki makyaj hilesi ile gözleri ön plana çıkarmak gerekir . Gözlerinizi daha belirgin hale sokmak için gözkapağınıza uçuk bir renk sürüp , farı çukurun hemen yukarısına kadar yaymalısınız . Gözkapağıyla kaşın arasına biraz kahverengi ya da gri far sürmek hoş bir görüntü yaratabilir . Kaşların altına ışıklandırıcı bir renk sürüp , göz kapağının tam ortasına da bu renkle bir nokta yapmalısınız . Ayrıca göze derinlik kazandırmak için gözkapağının normal kıvrımının biraz yukarısına bir çizgi çekip parmağınızla bu çizgiyi hafifçe yaymalısınız . Üst kirpiklerin dibine açık renk göz kalemiyle incecik bir çizgi çizilmesi de göz bebeğinin göz çukurundan ön plana çıkmasını sağlar . Patlak Gözler : Göz kapaklarının çok şişik ya da fırlak olması nedeniyle patlak gözler olarak adlandırılan bu tür gözlere uygulanacak makyajın püf noktası , gözkapaklarını koyu renk ve mat bir farla boyayarak saklamaktır . Böylece göz kapağı sanki daha gerideymiş gibi durur . Farı , kaşlara doğru biraz yaymalı ayrıca göz kuyruğundan alt kirpiklerin aşağısına doğru hafifçe uzatmalısınız . Kaşlarınızın altında pembe ya da ten rengi bir far kullanmanız da gözünüzü daha güzel gösterecektir . Gözkapağı kıvrımını koyu renkle belirtip , bu çizgiyi parmağınızla hafifçe yaymalısınz . Göz kalemiyle çizilecek bir çizgi de yine gözkapağını daraltabilir . Üst kirpikleri önce kıvırarak , sonra da kat kat rimel sürerek iyice belirgin hale getirmek dışarı fırlamış gözkapağınızı gizleyecektir . Ufak Gözler : Ufak gözleri daha güzel göstermek için , göz kapağının bir kısmını aydınlatıp , etrafındaki kısmı da sanki daha gerideymiş gibi göstermek gerekir . Bu sebeple önce gözün etrafına koyu renk far sürün . Yalnız üst gözkapağının göz pınarı kısmını boş bırakın . Farın , göz kuyruğunun yukarısında iyice koyu olmasına özen gösterin . Göz altına fardan ince bir şerit yapılması da gözlerinizi olduğundan daha geniş ve büyük gösterebilir . Üst gözkapağının pınar kısmına açık tonda bir far sürüp , bu farı gözkapağının yukarısına doğru yaymalısınz . Kaşın altına da aydınlatıcı bir boya sürmelisiniz . Boyama işlemini tamamladıktan sonra şimdi kirpiklerinizle oynamaya başlayabilirsiniz . Kirpiklerinize hacim verici rimel uygulamanız küçük gözlerinizi için iyi bir seçimdir . Yuvarlak gözler : Açık renk farlar göze genişlik kazandırır . Bu yüzden üst gözkapağınıza açık renk far sürün . Sonra aynı rengin koyu bir tonu ile göz çukuru kısmınıza boyut kazandırın . Daha sonra hem üst , hem de alt kirpiklerin diplerine kuyrukta biraz dışarıya doğru uzatacağınız ince bir çizgi çekin . Böylelikle yuvarlak olan gözleriniz , çektiğiniz bu ince çizgiler sayesinde biraz daha oval bir görünüm kazanacaktır . Şiş Gözkapakları : Kadınların korkulu rüyası sabah uyandıklarında şişmiş göz kapaklarıyla karşılaşmaktır . Ancak unutmayın ki bu korkunç görüntüyü renklerle ve birkaç makyaj hilesiyle gizlemek mümkün . Öncelikle bilmelisiniz ki , şiş gözlerin en büyük kurtarıcısı yeşil renkte fardır . Yeşil renkte bir far ile gözkapağını belirsiz , gözü de dikkat çekecek bir hale sokabilirsiniz . Orta koyulukta mat bir farla , göz pınarından başlayarak , üçgen oluşturacak biçimde kaşın ortasına doğru çıkıp , sonra gözün kuyruğuna doğru inmelisiniz . Gözkapağının ortasına parlak bir farla ufak bir nokta yapmalısınız . Gözkapağının kıvrımını ise koyu bir farla belirginleştirip göz kuyruğuna doğru biraz yaymalısınız . Sadece üst kirpiklere rimel sürürerek göz kapaklarınızı gizleyebilirsiniz . Birbirine yakın gözler : Gözün kuyruk kısmını dikkat çeken bir hale getirmek için kaşlarınızın arasını biraz açılmalısınız . Göz pınarlarının yanına , burnun köküne gözlerinizin biçimini gizlemek için açık renk bir karışım sürebilirsiniz . Far , gözkapağının ortasından başlayarak dışarı doğru yayılmalıdır . Gözkapağının kıvrımına çizilen çizgi de aynı noktadan başlayıp , dışa doğru uzanmalıdır . Göz kalemiyle çizilecek çizgi göz pınarının santim kadar içerisinden başlamalı , bu da yine dışa doğru uzatılmalıdır . Ayrıca bu tür gözler için bir başka öneri de gözün dış kısmındaki kirpikleri rimel yardımıyla daha belirgin bir hale getirmek ya da takma kirpikle desteklemektir . Ayrık gözler : Gözleri birbirine yakınlaştırmak için burnun köküne koyu renk fondöten sürülmeli , kaşlara doğru yayılmalıdır . Bu sayede iki gözün arasındaki mesafe bir ölçüde kapanmış olacaktır . Gözün başlangıcından göz kuyruğuna doğru yay şeklinde bir çizgi çekerek bu çizgiyi göz kuyruğunda hafifletmelisiniz . Kaşın kuyruk kısmının altındaki derince yere , ışıklandırıcı bir renk verilmesi gerekebilir . Gözkapağı kıvrımı burna yakın yerde iyice belirgin hale sokulmalı , kirpik dibine çekilen çizgi de yine bu kısımda kalınlaştırılmalıdır . Gözkapaklarının orta kısmına doğru kirpiklerin iyice rimellenmesi ya da takma kirpik takılması da bu tip gözleri olduğundan daha biçimli gösterebilir . Aşağıya doğru sarkık gözler : Sarkık gözler yüze mutsuz bir ifade vereceğinden bu gözlere uygulanacak makyajda göz kuyruklarının yukarıya doğruymuş gibi bir görünüm kazanmasına çalışılmalıdır . Bu işi farla veya hafif bir göz kalemi çizgisiyle yapmak idealdir . Bu sayede çizgi hem belli olmaz hem de iyi etki yapar . Far dışarıya , yukarıya doğru bir kanat gibi yayılmalı , hemen hemen kaşa kadar uzanmalıdır . Gerçek gözkapağı kıvrımının yerine , bir yenisini çizmek daha doğru olur . Bu çizgi göz kuyruğuna doğru biraz yükselmeli , hafifçe yayılmalıdır . Üst kirpiklerin orta kısmından yukarıya doğru kesik kesik bir çizgi çekilmelidir . Göz kuyruğunun yukarısına uçuk renk bir far sürülmesi , kirpiklerin kıvrılarak iyice rimellenmesi gerekir . Sağlıklı beslen cildin güzel olsun Her kadın cildinin bozulmamasını , ilerleyen yılların izlerinin yüzüne vurmamasını ister . Aslında bu biraz da sizin elinizde . Beslenmenize biraz dikkat Amerikalı araştırmacılar , sağlıklı beslenmenin yüzdeki kırışıklıkları önlediğini açıkladı . Journal of American College of Nutrition dergisinde yer alan araştırma raporunda , beslenme tarzının yüzde kırışıklık oluşmasını etkilediği belirtilirken , fazla miktarda sebze ve meyve tüketerek her gün zeytinyağlı yiyeceklere yönelenlerin , cilt sağlığını da koruyabildikleri belirtildi . Rapora göre cilt sağlığı üzerinde , tereyağı , kırmızı et ve şekerli yiyeceklerin olumsuz etki yarattığı belirlendi . Bilim adamları , anti kanserojen değeri olan , ve vitaminlerinin cildi , çevresel etkilerin meydana getirdiği zararlardan koruduğunu kaydettiler . Kadınlar uykusuzluğa daha dayanıklı . . . Amerikalı bilim adamları , kadınların uykusuzluğa erkeklerden daha dayanıklı olduğunu ortaya çıkardılar . Bilimadamlarına göre erkeklerin kadınlardan ortalama yıl daha az yaşamasının nedenlerinden biri uykuya olan bu dayanıksızlık . . . Alman Bild der Wissenschaft dergisinde yayınlanan habere göre , Pennsylvania Üniversitesi'nde görevli bilim adamı Alexandros Vgontzas ve çalışma arkadaşları , kadınları ve erkekleri iki ayrı gruba ayırarak , gün boyunca sadece 6'şar saat uyumalarına izin verdiler . Erkeklerin , kadınlardan daha fazla etkilendiğini belirten bilim adamları , erkeklerin kanında TNF maddesinin artığını tespit ettiler . Kandaki TNF oranının artması , şeker hastalığına yakalanma ve kalp krizi geçirme riskini artırıyor . Kadınların saatlik uykuda 60 dakika derin uyuduğunu kaydeden bilim adamları , erkeklerin ise sadece 40 dakika derin uyuyabildiğini söyledi . Vgontzas , kadınların , ağlayan bebeklerine baktıkları için evrim sürecinde daha uzun süre derin uyuyabilme yeteneği geliştirdiklerini tahmin ediyor . Bilim adamları , erkeklerin kadınlardan ortalama yıl daha az yaşamasının nedenlerinden birinin uykusuzluğa dayanıksızlık olabileceğini belirtti . Yüksek kolesterol inme riskini arttırıyor Yüksek oranda kolesterolün genç kadınlarda inme riskini artırabildiği saptandı . ABD'de yayımlanan Journal Stroke dergisinde yer alan konuyla ilgili araştırmanın sonuçlarına göre , inme kurbanı genç kadınlarda kolesterol oranı yüksek bulundu . Amerikalı araştırmacılar , genç bayanların kolesterollerini ölçtürmeleri , yüksek bulunması durumunda tedavi yoluna gitmeleri gerektiğine dikkat çektiler . Kolesterolün yaşam üzerindeki önemli etkisine işaret eden uzmanlar , genç kadınların inme riskini fazla dikkate almadıkları , oysa kolesterol oranının kontrol edilmemesi durumunda yaşam tehlikesi bulunduğunu belirttiler . 14 bini aşkın denek üzerinde uzun vadede ayrı araştırma yapan uzmanlar , denekler arasında ölümle sonuçlanan 568 inme vakasını tahlil etti . Ölüm vakalarında kolesterol düzeyi ortalamasının 115 olarak saptandığı , bu oranın salık verilen 100'ün üstünde olduğu belirtildi . Araştırmalarda siyah kadınların daha fazla inme riski altında bulundukları , kolesterolü yüksek olan genç siyah kadınlarda inme riskinin ikiye katlandığı belirlendi . ABD'de inmenin üçüncü ölüm nedeni olduğu , yılda 160 bin kişinin ölümüne yol açtığı biliniyor . Rahim kanserinde geç kalmayın Türkiye'de , kadınlarda meme kanserinden sonra en sık görülen kanser türü , " rahim ağzı kanseri " . Fakat meme kanseri kadar yaygın olduğu bilinmediği için çoğu zaman tedaviye geç kalınıyor . Kadınlar , hastalığın önlenmesinde yüzde yüz etkili olan Pap " testini yaptırmayı ihmal ediyor . Dokuz Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof . Dr . Emel Özel , " Türkiye'de rahim ağzı kanserleri " konulu konferansında , bu kanser türünün , meme kanserinden sonra kadınlarda en sık görülen tür olduğunu belirtti . Batı toplumlarında sağlıklı kadınların , yılda bir kez " pap " testi yaptırdığını ve böylece rahim ağzı , rahim içi ve yumurtalık kanserlerinin erken teşhis edilebildiğini söyleyen Özel , şöyle konuştu : " Rahim ağzı kanserine karşı yılda bir kez yapılması gereken pap testi , ülkemizde ihmal edilmektedir . Oysa , erken devrede yapılan tedavi hayat kurtarırken , geç kalındığında bu mümkün olamamaktadır . Bu konuda kadınlar eğitim yoluyla bilinçlendirilmelidir . Kadınlar , genelde genital organlarında oluşan bazı rahatsızlıkları , başka hastalıklarla bağdaştırdıklarından , hastanelere başvurmamaktadır . Kanser vakaları genelde ilk safhalarda belirti vermeden geliştiğinden tedavide geç kalınıyor . " Özel , rahim ağzı kanserinde sigara faktörünün de etkili olduğuna dikkati çekerek , bu alışkanlıktan vazgeçilmesi gerektiğini kaydetti . Kadınların ortak derdi : " SİSTİT " Kuşkusuz tüm kadınların ortak sağlık sorunlarından biri de sistit . Günlük yaşamda yarattığı sıkıntılar bir yana zamanında tedavi edilmezse böbreklerde kalıcı hasarlara yolaçabiliyor . . . Tüm kadınların ortak sağlık sorunlarından biri de sistit adı verilen hastalık . Sistit idrar kesesinin iltihaplanmasıdır . Zamanında tedavi edilmezse hastalık böbrekleri de etkileyecek biçimde yayılabilir ve mesane ve böbreklerde kalıcı hasarlar oluşturabilir . Peki sistit olduğumuzu nasıl anlarız . . ? Bu belirtileri görüyorsanız hiç zaman geçirmeden bir doktora başvurun . . . İdrar yaparken yanma ve sızı. Böylece vajinal ve rektal bölgenizdeki bakterilerin idrar yollarına girmesini engellemiş olursunuz . İdrarınızı tutmayın . Mümkün olabildiği kadar sık idrarınızı yapın . Böylece mesanedeki bakterileri dışarı atarsınız . Cinsel ilişkiden sonraki on dakika içerisinde idrarınızı yapmaya çalışın . Cinsel ilişki esnasında yeterli kayganlığın sağlanması uretranın zedelenmesini azaltacaktır . Anal ilişkiye giriliyorsa daha sonra vaginal bölgeye temas edilmemeli veya edilecekse iyice temizlenilmelidir . Gün boyunca bol su içilmesi ( mümkünse günde bardak ) idrar çıkışını ve dolayısıyla da bakterilerin atılımını arttıracaktır . Kahve , çay , alkol gibi içecekleri mümkün olduğu kadar az tüketin . Mesane üzeride irrite edici etkileri olabilir . Genital bölgenizin uzun süre nemli kalmasına izin vermeyin. Nem bakterilerin üremesini kolaylaştırıcı bir ortam yaratır . Genital bölgenizi günlük olarak hafif bir sabunlu suyla temizleyin . Hergün mutlaka iç çamaşırınızı değiştirin ve pamuklu iç çamaşırları yeğleyin . Güzelleşme uğruna sağlığınızdan olmayın Makyajda aşırıya kaçmayın , makyaj malzemelerinin kullanımında ölçüyü iyi ayarlayın . Kozmetik ürünlerde 800'den fazla zararlı kimyasal madde olduğunu sakın unutmayın . . . ABD'de yapılan bir araştırma , kozmetikler sayesinde güzelleşmenin ve kendini mutlu hissetmenin bedelinin ağır olabileceğini ortaya çıkardı . Kozmetiklerde , 800'den fazla zararlı kimyasal madde bulunduğu belirlendi . Özgür ve Bilge dergisi'nin haberine göre ABD Ulusal Mesleki Güvenlik ve Sağlık Enstitüsü , kozmetik ürünlerinde kullanılan bin 985 kimyasal üzerinde yaptığı araştırma sonucunda , bunların 884'ünün zehirli madde olduğunu belirledi . Bu maddelerden 664'nün yüksek derecede zehirlenmelere , 146'sının tümörlere , 118'inin üreme bozukluğuna , 514'ünün biyolojik mutasyona ve 566'sının deri ve göz rahatsızlıklarına neden olduğunu açıkladı . Araştırmaya göre , kozmetikler , kansere , alerjik reaksiyonlara ve doğum kusurlarına da neden olabiliyor . Saç spreyleri , parfümler ve pudralar nefes alış sırasında , rujlar ve göz çevresi ürünleri hassas ince zar tarafından emilerek , diğer ürünler ise deri yoluyla vücuda geçiyor . Kozmetiklerin , özellikle hamile kadınlar açısından daha büyük riskler taşıdığının belirtildiği araştırmada , 51 farklı ürün içinde bulunan tales kimyasalının , anne ve bebek açısından sağlıksız durumlara neden olabileceği , ancak bu konuda kozmetik ürünlerinin ambalajında , içinde bu maddenin bulunduğuna dair hiçbir uyarıcı ibarenin olmadığının tesbit edildiği bildirildi . Kozmetik ürünlerin neden olabileceği rahatsızlıkların başında lösemi ve mesane kanseri geliyor . Özellikle saç boyası kullanan kadınların bu rahatsızlıklara yakalanma riskleri , kullanmayanlara oranla yüzde 60 daha fazla olduğu kaydedildi . GÜZEL KOKMAK İYİ , AMA . . . Araştırmalar , güzel kokmanın da bedelinin ağır olduğunu gösteriyor . Parfümlerin içinde bulunan kimyasal maddeler sinir sistemi bozukluğu , nefes düzensizliği ve alerjik reaksiyonlara yol açabiliyor . Ayrıca , parfümlerin sadece kullanana değil , çevreye de zararı olabiliyor . Parfüm kullananların yakınındaki migren hastaları bu kozmetiklerin içindeki zararlı maddelerden olumsuz etkileniyorlar . Deodorantlarda ise petrolün yan ürünü olan petroluktum kullanılıyor . Bu madde deri tahrişine ve yanmalara yol açabiliyor . Uzmanlar , araştırmanın ortaya koyduğu sonuçlar üzerine vatandaşları uyararak , içerdiği maddelerin açık olarak yazılmadığı ürünleri tercih etmemelerini istiyorlar . Ayrıca alerjik testler yapılmadan kullanılan kozmetik ürünlerin istenmeyen sonuçlar doğurabileceğini belirtiyorlar . Özel günleriniz ağrılı mı geçiyor ? Bazı kadınlarda , hemen adet öncesinde , alt karın bölgesinde şiddetli ağrılar duyar . Göğüslerde şişme ve hassasiyet olur . Tansiyon düşüklüğü de buna eşlik eder Kimileri adet günlerini kolaylıkla atlatırken , kimilerini kabus dolu günler bekler . Kişi , kendisini ağrılı dönem boyunca bitkin hisseder . Bu tip ağrılar , adetler düzene girdikten sonra genellikle kaybolur . Bazı kadınlarda , barsak hareketlerinde azalma sonucu kabızlık ( konstipasyon ) ortaya çıkar . Kabızlık oldukça sık rastlanır . En basit tedavisi , bol bol su içmek , bol meyve ve posalı yiyecekler yemektir . Ayrıca magnezyum takviyesi de çok yardımcı olabilir . Magnezyumun , ağrılı adet görenler üzerinde rahatlatıcı bir etkisi vardır . Yapılan çalışmalar , magnezyum alan kadınlarda adet sancılarının azaldığını göstermiştir . Diğer yandan magnezyum barsaklarda , sabunsu tuzlar oluşturarak , dışkının yumuşamasını sağlar . Kabızlığın giderilmesine de yardımcı olur . Egzersizde , size barsak hareketlerinizin artmasına yardımcı olacaktır . Adet sırasında ortaya çıkabilen bu sancı ve krampların nedeni olarak bazı maddeler suçlanmıştır . Bu sancı ve krampların giderilmesinde akla gelen bir başka faydalı yöntem ise sıcak uygulamasıdır . Termofor ( sıcak su torbası ) veya benzeri yardımcılar ile sıcak tatbiki de etkilidir . Bu yöntemler size yardımcı olamıyorsa , bir hekimin önereceği ağrı kesici ilaçlardan kullanabilirsiniz . Erkeklerin işi daha zor ! Yapılan bir araştırmaya göre genç kadınlar , stresle genç erkeklere göre daha iyi başa çıkabiliyor . İşin sırrı ise yumurtalık tarafından salgılanan hormonlarda . . . Almanya'da yapılan bir araştırma , genç kadınların genç erkeklere göre strese karşı daha başarılı olduklarını ortaya koydu . Araştırmacılar , bir grup kolej öğrencisi üzerinde stres sonrası hafıza testi uyguladı . Stres sırasında erkekte kortizol hormonunun yüksek oranda salgılandığını belirten uzmanlar , bunun erkekteki konuşma mekanizmasını etkilediğine ve stres sırasında genç erkeğin , stres içindeki genç kadından daha az kelime üretebildiğini belirledi . Daha önceki araştırmalar ise yaşlı erkeğin strese karşı , yaşlı kadından daha dayanıklı olduğunu ortaya koymuştu . Genç kadının strese karşı dayanıklılığının , yumurtalık tarafından salgılanan başlıca östrojen hormonu , östradiol sayesinde meydana geldiği kaydedildi . Menopoz sırasında adet dönemi durduğu için östrojen salgılanmasının da azaldığı belirtildi . Yaşlı kadının da bu nedenle strese karşı , yaşlı erkekten daha az başarılı olabildiği kaydediliyor . Her iki araştırma sonucunun , kadınlık hormonu östradiolun , anti stres hormonu olarak görev yaptığını gösterdiği belirlendi . Uzmanlar , östrojen hormonu tedavisinin , stres içindeki kadınlarda etkili olabileceğini savunuyor . San Diego'da yapılan Society of Neurosciences genel kurulunda açıklanan araştırma raporunun , ilk kez , kadın ve erkeğin strese karşı dayanıklılığını açıkça ortaya koyduğu kaydedildi . Mandalinalar saçımda Bu yaz saçlar kısa ve olabildiğince hareketli . Renkler ise meyvelerden ilham alıyor . Mandalinanın açıklı koyulu tonları trendy saçların en belirgin göstergesi Bu yaz saçlar , çılgın kesimler ve uçuk kaçık renklerle yaratıcılığın sınırlarını zorluyor . Yazın sıcaklığı , ışıltısı , hareketi ve özgürlüğü saçlarda kendini gösteriyor . L'Oreal'in 1001 yaz saç modasını , kendi tarzını katarak yorumlayan ünlülerin kuaförü Metin Bahçeçik'e göre , doreler , transparan denilen açık sarılar , mandalinalar ve başak sarıları bu yazı diğerlerinden farklı kılıyor . Bu yaz uzun saçı unutun . Kışa damgasını vuran klipslerle ve postijlerle uzatılmış saçların yerini , ense boyunda kesilmiş saçlar alıyor . Spor görünümlü ıslak orta boy saçlar , hareket özgürlüğü kazandırılıp uçları dışarıya doğru fönleniyor . Kahküller ise tane tane ve seyrek bırakılıyor . Kahküllerinizi istediğiniz zaman tarak yardımıyla siz ortaya çıkartıyorsunuz . Uzun saçımdan asla vazgeçmem diyorsanız , kuaförler sizi de düşünmüş . Alâlade tepede dağınık olarak toplanmış ya da maşayla hafif dalgalandırılmış bir topuzla trendy olabilirsiniz . Havva Sarısı rengi balın sıcak tonları ve gölgelendirilmiş canlı kayısı renklerinden oluşuyor . Bu renk kendini ince telli örgülü saçlarda gösteriyor . Sarışınlar bu yazın en şanslıları . L'Oreal'in koleksiyonunda en uçuk renk alternatifleri onlar için hazırlanmış . Sarışınların zeminlerindeki saç koyulukları korunuyor . Saç uçlarında ise yoğun bir açılma göze çarpıyor . Doreler , platin sarılarına bu yıl Venüs ve Havva sarısı da ekleniyor . Sedef ve inci pembesi karışımlı Venüs sarısı ve bal renkli safran sarısı bu yılın en moda renkleri arasında yer alıyor . Orta uzunluktaki saçlara açık kestane üzerine bakıra çalan mandalina rengi uygulanıyor . Kızıl saça ve çillere sahip olan kadınlar , ateş kırmızılarını unutun . Bu yaz soğan kızıllarının açıklı koyulu tonlarıyla daha yumuşak bir görünümünüz olacak . Esmerler için bu yaz en büyük yenilik mandalina balyajlar . Saç kökünün rengi açılmadan , sadece uçlarına uygulanan balyajlarla esmerler ton daha açık saç rengine sahip olabilecekler . Venüs Sarısı daha önce hiç denememiş , sarı pembe karışımı bir renk . Bu saç kısa kesilmiş , dalgalı saçlar için daha uygun . Bebek tenine dönüş Pırıl pırıl bir cilde sahip olmayı kim istemez ki ? " Bu çok zor " demeyin . Cildi ölü deri hücrelerinden arındıran bitkisel içerikli peeling'ler ile bu mümkün Hava kirliliği gibi çevresel faktörler ile stresin olumsuz etkilerine günboyu yüzünüzde kalan makyaj da eklenince cilt canlılığını kaybediyor . Hoş kokulu peeling'ler , cildiniz bu mat görünümden kurtulmasını sağlıyor . Bitkisel içerikli bu ürünler , cildi ölü deri hücrelerinden arındırarak aydınlık bir görünüme kavuşturuyor . Besleyici formülleriyle tazelik hissi de veren peelingler , tıkanmış gözenekleri de açarak teninize ışıltı getiriyor . DERMALOGICA'nın su ile harekete geçen toz formüllü ürünü " Daily Microfoliant " cildin yumuşamasını sağlayan ve yenilenmesini hızlandıran papain , salisilik asit ve aktif pirinç özleri içeriyor . Ölü derileri mikro düzeyde temizleyerek cildi canlandıran ürün , lekelenme ve ton farklılıklarının dengelenmesine de yardımcı oluyor . NIVEA Bath Care Duş Peeling , vitamini içeren mavi parçacıkları sayesinde cildinizi canlandırıyor . Cildi ölü deri hücrelerinden arındıran besleyici ürün , ekstra yumuşaklık sağlayan maddeler içeriyor . Dermatolojik açıdan test edilmiş olan Nivea Bath Care Peeling , cildinizi pürüzsüz , parlak ve sağlıklı bir görünüme kavuşturuyor . YVES ROCHER'in her cilt tipine uygun peeling'i " Aqua Gommage " , yüzde 100 bitkisel bir ürün . Ürünün içeriğindeki meyve asitleri ölü hücrelerin soyulmasına yardımcı olurken ; , ve vitaminleri ise cilde canlılık kazandırıyor . Haftalık uygulanan ürün , cildinizi arındırarak yüzünüze ışıltı sağlıyor . ORİFLAME'in cilt bakım serisi Aloe'nin yumuşatıcı arındırıcısı , alerjiye neden olmuyor . Ürün , içeriğindeki jojoba topları sayesinde cildi derinlemesine arındırıyor ve hoş kokusuyla yüzünüzde tazelik hissi uyandırıyor . AVON'un içeriğinde arındırıcı tanecikler bulunan " Yumuşak yüz peelingi " , kuru ciltler de dahil olmak üzere tüm cilt tipleri için kullanılabiliyor . Derinin pullanıp donuklaşmış üst tabakasını soyarak cildi canlandıran ürün , cildin parlaklığını ve yumuşaklığını artırmaya yardımcı oluyor . MAKYAJDA PÜF NOKTALARI Kadınların vazgeçemediği alışkanlık makyaj yapmak . . . Ancak makyaj yaparken dikkat edilmezse istenmeyen sonuçlar ortaya çıkabilir . . . Bunlara dikkat edin . . . FONDÖTEN Mutlaka temizlenmiş , nemlendirilmiş cilde tatbik edilmelidir . Nemli pamuk veya ufak nemli bir süngerle sürülmeli . Sünger her kullanıştan sonra sabun ile yıkanmalı ve kurutulmalı . Aydınlık bir yerde yapılmalı ; Gündüz makyajı ; gün ışığında , gece makyajı ; iyi aydınlatılmış bir yerde . Saç dipleri ile yüzün birleştiği yerde renk farklılığı olmamalı . Fondöten bu bölgelerde küçük dokunuşlarla iyice yayılmalı . Seçilen fondöten yüz ile aynı renk olmalıdır . İnce bir tabaka halinde sürülmeli , sonuç doğal görünümlü olmalıdır . PUDRA Fondöten üzerine sürülecekse şeffaf olanları tercih edilmelidir . Tek başına kullanılacaksa ten renginize uygun ( mutlaka yüzünüzün bir yerinde denediğiniz ) olmalıdır . Büyük pudra fırçası ile ince bir tabaka halinde sürülmelidir . Fırçayı , yüzünüzdeki ince tüylerin çıkış yönünde kullanmalısınız . GÖZ Toz farlar , kullanmı ve dayanıklılık açısından daha çok tavsiye edilir . Sık sık temizlenen süngerli çubuk veya yumuşak fırçalarla sürülmelidir . Adet düzensizliği neden olur ? Pratik olması açısından adet düzensizliğini kadın hayatının farklı evrelerinde incelemekte fayda vardır . Bu amaçla kadın hayatını çocukluk , ergenlik , doğurganlık , premenopoz ( menopoz öncesi ) ve menopoz olarak ayırmak gerekiyor . . . Çocukluk çağı doğumdan ilk adet görülene kadar geçen zamandır . İlk adet kanaması ortalama 11 yaşında görülür . İlk adetin yaşından önce görülmesi durumunda hormonal bir bozukluk sözkonusu olabileceği gibi , 16 yaşına kadar gerçekleşmemesi durumunda hormonal bir bozukluk dışında yapısal bazı kusurlar da ( kızlık zarının tam kapalı olması ve kanın akmasına izin vermemesi , genital organların olmaması gibi ) sözkonusu olabileceğinden mutlaka jinekolojik değerlendirme gerekir . Ergenlik dönemi İlk adetin görülmesiyle birlikte genç kadınlığa ilk adım atılır . Ancak hormonal sistemin olgunlaşması iki yıl gibi bir sürede tamamlandığından siklusların bir kısmı ovulasyon ( yumurtlama ) olmadan gerçekleşir . Bu yüzden ergenlik döneminde adet gecikmelerine ve/veya adetlerin normalden uzun sürmesine sık rastlanır . Bu dönemdeki bir genç kızın ay boyunca adet görmemesi ve/veya gördüğü kanamaların normalden fazla olduğunun düşünülmesi durumunda jinekolojik değerlendirme gerekir . Doğurganlık dönemi Ergenlik döneminin belli bir aşamasından itibaren adetler düzenli hale gelir ve siklusların tümünde ovulasyon ( yumurtlama ) olur . Bu dönem kadının gebe kalabileceği dönemdir ve menopoza kadar devam eder . Bu dönemde en sık görülen adet düzensizlikleri gecikmeler , arakanamalar , adetin fazla olması ve uzun sürmesi ya da az olması ve kısa sürmesi şeklinde olur . Gecikmeler Doğurganlık döneminde de adet gecikmelerine sık rastlanır . Aktif cinsel yaşamı olan ve etkin bir korunma yöntemi kullanmayan kadında görülen adet gecikmelerinin en muhtemel nedeni gebeliktir . İkinci muhtemel neden de herhangi bir şekilde siklusta ovulasyon ( yumurtlama ) olmaması ve bu nedenle " dökülmenin " gecikmesidir . Düzenli adet gören bir kadında beklenmedik bir şekilde ortaya çıkan gecikmenin nedeni ise stres , mevsimsel değişiklikler , mekan değişiklikleri olabilir . Bir kadında senede bir kez adet gecikmesi olması ileri inceleme gerektiren bir durum değildir . Ancak adet gecikmesi senede bir kereden çok oluyorsa ve/veya gecikmelerden biri aydan daha uzun sürüyorsa hormonal tetkik yapılması gerekir . Adet gecikmesinin diğer önemli nedenleri arasında aylık ya da üç aylık korunma iğneleri ya da kola uygulanan hormon çubuklarının içinde bulunan hormonların yanetkileri sayılabilir . Ara kanamalar Doğurganlık döneminde sık görülen diğer bir adet düzensizliğidir . En muhtemel neden serviksteki enfeksiyonlardır . Diğer muhtemel nedenler miyomlar ( uterusta bulunan selim tabiatlı urlar ) ve serviks polipleridir ( polipler de selim tabiatlı oluşumlardır ) . Spiral kullanımı , doğum kontrol hapı kullanımı , aylık , üçaylık iğneler ve kola uygulanan çubuklar da lekelenme tarzında ara kanamalara neden olabilirler . Adetin fazla olması En muhtemel neden yumurtlama olmadan gerçekleşen siklustur . Diğer nedenler spiral kullanımı , aylık , üçaylık iğneler ve kola uygulanan çubuklardır . Farkında olunmayan gebeliğin düşükle sonuçlanması da yanlışlıkla adet kanaması sanılabilir . Adetin az olması Adet döneminde görülen kanama miktarı yaşla birlikte azalma eğilimi gösterir . Doğum kontrol hapı kullanımı da adet kanamasını önemli ölçülerde azaltır . Sorunlu seyreden kürtajlar sonrası endometrium tabakasında ortaya çıkan yapışıklıklar da az adet görülmesine ileri derecede yapışıklıklarda hiç adet görememeye neden olabilir . Şüpheli durumlarda " Üstüne görme " yani gebelikte ortaya çıkan kanamayı adet kanaması sanma yönünden gerekli incelemeler de mutlaka yapılmalıdır . Sık adet görme En muhtemel neden hormonal dengesizliktir . Arakanamalar sıklıkla adet kanaması ile karıştıklarından ara kanamaların muhtemel nedenleri burada da sözkonusu olabilir . Tüm bunlara ek olarak her türlü normalden fazla kanama durumunda vücudun kanamayı durdurma ve kanı pıhtılaştırma mekanizmalarındaki muhtemel bir bozukluk mutlaka akla gelmelidir . Bu özellikle ergenlik döneminde olan ve tüm kanamaları bir " faciaya " dönüşen kızlarda muhtemel neden olabilir ve araştırılmalıdır . Bacaklar da bakımla güzelleşir . . . Bacakların dış görünümü , fiziksel yapısı , doğanın kadına verdiği bir hediyedir . Her kadın sütun gibi bacaklara sahip olmak ister. Bacakların cilt güzelliği , cilt bakımından ve genel bakımdan ayrı düşünülmemelidir . Genellikle eller için kullanılan bakım ürünleri , bacaklar için de kullanılır . Tonikler ve losyonlardan da yararlanabilirsiniz . Sağlıklı bir cilt görünümü ancak iyi bir kan dolaşımına sahip olmayı gerektirir . Dolaşımı artırmanın ve sağlıklı olmasını sağlamanın en iyi yolu , masaj ve spor yapmaktır . Kasları çalıştıracak ancak aşırı gelişimine neden olmayacak sporlar , güzel bir bacak görünümü sağlar . Yürüyüş , step , aerobik , yüzme önerilebilir . Egzersiz sonrası kaslarda biriken atık zararlı maddelerin atılımı için iyi bir dinlenme gereklidir . Nelere dikkat etmeli ? Bacak bakımı konusunda dikkat etmeniz gereken noktaları sıralarsak : Yorgun bacaklarınızı mutlaka dinlendirin . Ayağınızı , bacaklardan başlayıp topuğa dek kremleyin . Uygun bir yere uzanın ve bacaklarınız kalbiniz seviyesinde olsun . Ayağınızın altına çok yüksek olmayan bir yastık koyabilirsiniz . Bacaklarınızı sıra ile havaya kaldırın , el parmaklarınızla kasları , uzun eksenleri boyunca iyice sıkarak masaj yapın . Başlangıçta yumuşak olan masaj , adeleler alıştıkça sertleşmelidir . Bol bol yürüyüş ve spor yapın . Egzersiz , kan akımını hızlandırır ve bacak kaslarınızı besler , gerginlik , sıkılık sağlar . Yürüyüşte kullanacağınız ayakkabıların rahat olmasına dikkat edin . Egzersiz sırasında terleyen ayaklarınızı derhal yıkayın ve iyice kurulayın . Nem , mantar enfeksiyonlarını davet eder . İstenmeyen kokular ortaya çıkabilir . Bacak cildinin bakımında , yüzünüze kullandığınız nemlendirici ve tonikleri kullanınız . Eğer bacağınızın cildi pürtüklü ise bitkisel sütler ile daha güzel bir görünüme sahip olabilirsiniz . Bacak cildiniz UV ışınların özellikle yaz aylarında açıktır . Yüzünüze gösterdiğiniz özeni mutlaka bacaklarınızada göstermelisiniz . Kullanacağınız ürünlerin UV filtresi içermesi mutlaka gerekir . Bacağınızdaki tüyler yumuşaksa ; bol oksijen sürerek onları sarartıp , görünmez hale getirebilirsiniz . Sert iseler ; tüyleri mutlaka yok etmeniz gerekir . Bu takdirde değişik epilasyon yöntemleri uygulayabilirsiniz . Bacağınız kalın ve fazla kaslı ise , parafin banyoları , uygun spor ve zayıflatıcı bir beslenme sistemiyle onları biraz inceltebilirsiniz . Kaynana , depresyona sokuyor . . . Uzmanlar uyarıyor . . . Yeni evlenenler aileleriyle birlikte oturmasın . Özellikle gelin ile kaynana arasındaki sorunlar , kadınlarda depresyona yolaçıyor . . . Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof . Dr . Orhan Doğan , gelin kaynana arasındaki sorunların , depresyona yol açtığını söyledi . Prof . Dr . Orhan Doğan , yeni evli çiftlerin aileleriyle birlikte oturmaması durumunda hem gelin hem de kaynanada görülen olumsuz etkilerin yaşanmayacağını belirtti . Gelin kaynana arasındaki anlaşmazlık sonucu , yılda binden fazla kişinin tedavi için başvurduğunu ifade eden Prof . Dr . Doğan , şöyle konuştu : Gelin kaynana arasındaki anlaşmazlık , hem gelin hem de kaynanada depresyona yol açtığı söylenebilir . Hatta elti görümce arasındaki iletişim bozukluğu bile gelini ve eltiyi olumsuz yönde etkiler ve aile içi anlaşmazlığın kapısı aralanmış olur . Sonuçta , gelin çocuklarıyla ilgilenmeye , kaynana ise gelinin elinden aldığına inandığı oğluna yakınlık gösterir . Prof . Dr . Doğan , özellikle Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde erkek çocukların ailesine aşırı bağımlı olduğu , evlilik sonrası ailesinden ayrılmak istemeyerek eşini de aynı evde oturtmaya çalıştığına dikkati çekerek , Evlenenler ailesiyle birlikte oturmasınlar dedi . DEPRESYON BELİRTİLERİ Depresyonla ortaya çıkan hastalıkların biyolojik temeli olduğuna işaret eden Prof . Dr . Doğan , depresyon belirtilerini ise şöyle açıkladı : İşsizlik , gelir düzeyinin düşüklüğü , geçim , eğitim düzeyinin düşüklüğü depresyonu hazırlayan önemli etkenlerdir . Özellikle alkol alan koca , ailede uyumsuzluk yaratıyor , karısını ve çocuklarını dövme , eşiyle ve ailesi ile ilgilenmeme , ilgi kaybı , zevk almama , giyim kuşama dikkat etmeme , sorumluluklarına özen göstermeme , enerji azlığı , çabuk yorulma , isteksizlik , kendini değersiz hissetme , uyku bozukluğu , iştahsızlık , zayıflama , kişiler arası ilişkilerde azalma , yanlızlık , karamsarlık gibi normal olmayan belirtilerle depresyon tüm insanlarda görülebilir . TEDAVİ Pof . Dr . Doğan , tedavi için gerekli sürenin en az 50 dakika olduğunu ifade ederek , şu görüşlere yer verdi : Oysa SSK hastanelerinde bu süre sadece dakika ile sınırlıdır . Depresyon hastalıkları ilaçla ve elektroşok uygulanarak tedavi edilir . Psikoterapi yapılır . Hastanın tamamen iyileşmesi depresyonunu yeniden ortaya çıkmaması için sosyal ortamın iyileştirilmesi sağlanır . Özellikle gelin kaynana ayrı yerde ikamet ediyor olmalıdır . Yaşanan tatsızlıklar sonrası ikisi de yapıcı olmalıdır . Hastalık ortalama olarak ayda geçer . Ancak verilen ilaçlar yıla yayılarak kullanılmalıdır . Tedavi amacıyla denize gitmek , ormanda dolaşmak , yürüyüşe çıkmak ise hastalığı geçici olarak kısa süreli geciktirir . Hastalık beyindedir . Jennifer Lopez'in makyaj sırrı . . . Genç kızların onun gibi olmaya özendiği , erkeklerinse hayalini süsleyen Jennifer Lopez , hip hop tarzıyla her zaman şık ve güzel olmayı başarıyor . Düşük belli bol pantolonunun içinde bile seksi ve güzel görünmeyi başaran Lopez'in makyajda tercihi olabildiğince doğal görünmek . Işık oyunlarıyla yüz hatlarını kusursuz kılan Lopez , abartıdan mümkün olduğunca uzak , açık tonları ve yumuşak renkleri tercih ediyor . Büyülü bakışlardan hoşlanan Lopez , puslu bir ifade veren göz makyajından yana . Lopez'in makyajının sırrını öğrenip , onun gibi makyaj yapmak isterseniz , işte ipuçları . . . . Adım : Krem şeklindeki fondötenden yüzünüze bir parça sürüp , parmak uçlarınızla yüzünüze yedirin . Cildinizde her hangi bir problem yoksa , fondöteni mümkün olduğunca az kullanın . Eğer gerekiyorsa göz altlarınıza kapatıcı sürün ve dağıtın . Fondötenin üstüne kesinlikle pudra sürmeyin . . Adım : Göz makyajına başlamadan önce göz kapağınızın çevresine yüzünüze sürdüğünüz fondötenden bir ton açık bir başka fondöten sürün . Bu sayede gözünüze süreceğiniz far için iyi bir zemin hazırlamış olursunuz . Göz altına ince bir fırça yardımıyla hafifçe pudra sürün . Göz makyajınız bittikten sonra fazlalıkları almak için fırçayla tekrar üzerinden geçin . . Adım : Kaşın altından kirpiğe kadar uzanan kemiğe açık renk ve ışıltılı bir sıvı göz farı uygulayın . Bunu parmaklarınızla iyice yayın . Yüzünüze sürdüğünüz pudradan bu bölgeye de uygulayın . Böylece , göz makyajınız daha kalıcı olacaktır . Küçük ve ince bir fırça ile göz kapaklarınıza açık bej tonlarında bir far sürün . . Adım : Kirpiklerinizi kıvırın ve yalnızca üst kirpiklerinize rimel sürün . Kirpikleri biraz daha belirginleştirmek için , kalem ucu kadar ince bir fırça yardımıyla siyah göz farını üst göz kapağınızın yalnızca uç kısmına sürün . . Adım : Elmacık kemiklerinize gül rengi tonlarında allık sürün . Ancak allığınızın son derece ince olmasına özen gösterin . Pembe tonlarından kahve tonlarına kadar renk seçeneğiniz var . . Adım : Dudaklarınızın etrafına doğal renkte bir dudak kalemi sürün . Dudaklarınızın renginden yalnızca bir ton koyu olması gerekiyor . Aksi halde çok abartılı durabilir . Dudaklarınızın içini ise parlatıcı ya da parlatıcı kadar açık renkte parlak bir rujla boyayın . Deodorant suçsuz ! Özellikle antiperspirant deodorantların meme kanserine yol açtığı iddialarını araştıran bilim adamları , deodorant kullanımı ile meme kanseri arasında ilişki bulamadı . Araştırma için , ABD'deki Fred Hutchinson Kanser Merkezi'nde 1606 denek kullanıldı . 815 meme kanseri hastası ve 695 sağlıklı kadın üzerinde yapılan araştırmada , deodorant ve antiperspirant diğer kozmetiklerin kullanımı ile meme kanseri arasında bir ilişki olmadığı belirlendi . Amerikan Kanser Kuruluşu ve Amerikan Kanser Enstitüsü'nden yapılan açıklamada , deodorant ve antiperspirant kozmetiklerin meme kanserine yol açtığı iddialarının doğru olmadığı belirtildi . Konuyla ilgili araştırma raporu , Amerikan Kanser Enstitüsü yayın organında yayınlandı . İçiniz çiçek açtı Bu yılın iç çamaşırlarıyla hem masum , hem de seksi görünmek mümkün . Farklı farklı renklerdeki iç çamaşırlarını yazın trendi minik çiçekler süslüyor Kendine güvenen ve özen gösteren kadınlar için bu yaz endişesiz ve özgür geçecek . Dikiş teknikleriyle kıyafetin altında görünmeyen , rahat ve şık çeşitleriyle vitrini süsleyen modeller hem masumiyeti hem de seksapelliği ön plana çıkartıyor . Her bedende ve her yaşta bayanların istedikleri forma ulaşmalarını sağlayan birbirinden çarpıcı iç çamaşırlarında sezonun renkleri pembe , lila , kırmızı ve sarı . Yaza damgasını vuran çiçekli çamaşırlar ise favori modeller arasında . SELMARK koleksiyonundaki çiçek renkleri ve desenleriyle çiçekleri bedeninize taşıyor . Su yeşili sıcak günlerde içinizi serinletirken , erguvan rengi ise kendinizi çiçek gibi hissetmenizi sağlıyor . PENTi , " penti nü " markasıyla iç çamaşırı üretmeye başladı . Çorap teknolojisiyle ürettiği dikişsiz , iz yapmayan , vücut ile bütünleşen " penti nü " , string , slip ve boxer'dan oluşuyor . Tüm modellerde siyah , beyaz ve ten rengi bulunuyor . MARKS & SPENCER , iç giyim koleksiyonlarına " Egoboost " serisini ekledi . Masum , Seksi , Yaramaz serinin fonksiyonel açıdan üç farklı sütyen çeşidi . Kırmızı , beyaz , çingene pembesi ve siyah renklerden oluşan seriden " Masum " olanı göğüslere doğal bir görünüm ve konfor sağlarken , " Seksi " iç çamaşırları daha dolgun göğüslere sahip olmanız için özel olarak tasarlanmış . " Yaramaz " ise gece giysilerinde tercih ediliyor . NEW NİGHT'ın Vakko Katia parfümü kullanılarak hazırlanan havalı sütyenleri güzel kokular yayarken , göğüsleri olduğundan bir beden büyük gösteriyor . Carrefour , 5M Migros ve Kiler'ler de satılan New Night koleksiyonunda rengarenk ve iç gıdıklayıcı danteller , pembeler , maviler , üzeri dikişsiz kendinden desenli modeller yer alıyor . PLAYTEX bu sezon şık , albenili , feminen , seksapel dantelleri ve brodeleri göz önüne seriyor . Modellerinin ana temasını rahatlık ve vücuttaki çamaşırın hissedilmeden taşınması üzerine oturtan marka özellikle büyük göğüste rahatlıkla birlikte problem çözücülüğü ön planda tutuyor . AYYILDIZ " Summer Colors " serisi şık , kaliteli ve rahat tasarımıyla dikkat çekiyor . Seri sarı , yeşil , mavi , lila ve somon rengi olmak üzere beş renkten oluşuyor . KOM 1001 yaz sezonunda kadın iç giyimi için hazırladığı çarpıcı ve iddialı koleksiyonuna siyah , beyaz ve ten rengi dışında sıradışı vişneler , kırmızılar , mavi ve pembeleri eklemiş . Günlük ve fantezi kullanımlar için hazırlanan sütyen külot takımların yanı sıra koleksiyonda büyük küçük göğüs problemlerini çözmeye yönelik fonksiyonel ürünler , babydoll'ler ve kombinezonlar da yer alıyor . Hayat Bilgisi'nde bir küçük Sedef ! Ekranların tiryakilik yaratan yeni dizisi Hayat Bilgisi'nin Gamze'si İpek Erdem , Sedef Erbil'in bir boy küçüğü gibi ! KANAL D'NİN izlenme rekorları kıran yeni dizisi Hayat Bilgisi'nin Gamze'si İpek Erdem , oyunculuğu kadar Sedef Erbil'e benzerliğiyle de dikkatleri çekiyor . Herkesin kendisini Mehmet Ali Erbil'in eşine benzettiğini söyleyen Erdem , " Onu beğeniyorum . Çok hoş ve güzel bir kadın " diyor . İstanbul Üniversitesi'nde tiyatro öğrenimi gören Erdem , dizide rol alışını ise şöyle anlatıyor : " İstanbul'a geleli iki ay olmuştu . Bursa'ya ailemin yanına gideceğim gün Yıldız Asyalı , diziye birini aradıklarını söyledi . Görüştük ve kabul edildim . " Rüyada gibiyim " DİZİLERİNİ seyrederek büyüdüm " dediği Perran Kutman'la aynı dizide oynamanın kendisini çok heyecanlandırdığını anlatan 19 yaşındaki Erdem , sözlerini şöyle sürdürdü : " Okulumun ilk yılında bir dizide oynamayı düşünmüyordum ama bu fırsatı da kaçırmak istemedim . İstanbul'a çok büyük kararlarla geldim . Her şey umduğumdan çabuk gelişti . Hâlâ Perran Kutman'la aynı dizide oynadığıma inanamıyorum . Daha iyi olabilmek için ilk başta eğitimimi tamamlayacağım . " Bir reklamla şöhreti buldu Hülya Avşar'la oynadığı reklam filmiyle göze batan liseli Nil Erkoçlar , Seni Yaşatacağım dizisinde satanistliğe özenen bir genç kızı canlandıracak . . . ONU Hülya Avşar'la oynadığı Molped reklamında tanıdık önce . Arkadaşlarıyla girdiği mağazada Avşar'la karşılaşınca şapkasını indiren genç kızı oynayan Nil Erkoçlar , şimdi de " Seni Yaşatacağım " dizisinde oyuncu olarak kamera karşısına geçti . SENİ Yaşatacağım'da Berna Laçin'in kızını oynayan 16 yaşındaki Suadiye Lisesi öğrencisi Nil Erkoçlar , diziyle ilgili şunları söyledi : " Dizide satanistliğe özenen , uyuşturucu bağımlısı bir kız rolündeyim . Gençlerin sorunlarına değinen bir dizide rol almak beni çok mutlu ediyor . Diziden ailelerin çıkaracağı dersler olacak . " Serdar Ortaç'a Gülşen yasağı Hayli kıskanç çıkan sevgilisi Aslı Gedik , Ortaç'a Gülşen ambargosu koydu . . . ASLI Gedik , iki aydır birlikte olduğu sevgilisi pop şarkıcısı Serdar Ortaç'a ilginç bir ambargo koydu . Ortaç'ın , arkadaşı seksi popçu Gülşen ile her yerde samimi davranışlar sergilemesi ve objektiflere çekinmeden aynı samimiyette pozlar vermesi , yeni sevgiliyi sinirlendirdi . kızla görüşme ! ! ÇİFTİN yakın çevresine göre Gülşen'le Ortaç'ın bu samimiyetine fena halde bozulan Gedik , sevgilisine " Bir daha kızla görüşmeyeceksin . Arkadaşlığını bitirmezsen ben yokum " diye rest çekti . Ortaç da kıskanç sevgilisini , " Üzülme , biz Gülşen'le sadece arkadaşız " diyerek şimdilik ikna etti . Trilyoner sokak kedisi KYLIE Minogue , yakında " en zengin sokak kedisi " olacak . Minogue'a efsane " Cats " müzikalinin beyazperde versiyonundaki başrol için milyon sterlin ( yaklaşık olarak trilyon 650 milyar lira ) teklif edildi . Yapımcılar kesenin ağzını açtı İNTERNETTEKİ " peoplenews " sitesinin haberine göre , Andrew Lloyd Webber ile T. Kediler cennetine gidecek trilyon liralık bu teklifi kabul etmesi durumunda Avustralyalı şarkıcı , filmde " Grizabella " adlı sokak kedisini canlandıracak . Minogue , rol gereği ölüp " kediler cennetine " giderken de müzikalle özdeşleşen " Memories " adlı şarkıyı seslendirecek . kilo vermesi gerek PARİS'TE modellik yapmaya başlayan Tuğçe Kazaz , Batı standartlarına uyum sağlayabilmek için acilen zayıflayacak . Mart ayında yine Fransa'ya gideceğini söyleyen Kazaz , " Paris'te emin adımlarla yürüyorum ama biraz kilo problemim var . Onlara göre kilom biraz fazlaymış , kilo vermemi istediler . Birkaç kilo verdim . Şu an 56 kiloyum ama çok acilen kilo daha vermem gerekiyor " dedi . Özel uçağı jest uçurdu ! Manken Tuğba Özay , geçtiğimiz günlerde " Suzuki'nin tanıtımına yetişmek için özel uçak kiraladım , parasını da Suzuki ödedi " dedi ; firma yetkilileri yalanladı . Tuğba Özay duruma açıklık getirdi : " Parının bir kısmını ben , bir kısmını Suzuki ödedi . Çünkü Suzuki'yle özdeşleşmiş biriyim . Motosikletim de Suzuki marka . Yani ben firmaya jest yaptım , sağ olsun onlar da bu jestimi karşılıksız bırakmadı . " Kurtlar Vadisi ihlal'e takıldı İÇİŞLERİ Bakanlığı'nın başvurusu üzerine " Kurtlar Vadisi " adlı diziyi mercek altına alan RTÜK uzmanları , dizinin " düzgün Türkçe kullanılması , suç örgütlerinin yıldırıcı ve korkutucu özelliklerinin yansıtılmaması ve şiddet kullanımının özendirilmemesi " gibi yasa maddelerini ihlal ettiğini tespit etti . İÇİŞLERİ Bakanlığı RTÜK'e başvurarak dizide " mafyanın yaşam şekli ve organize suç örgütlerinin propagandası " yapıldığı gerekçesiyle incelemeye alınmasını istedi . Uzmanlarca inceleme sonunda hazırlanan raporda , dizinin RTÜK Kanunu'nun . maddesinin ( ) , ( ) , ( ) , ( ) ve ( ) maddelerini ihlal ettiği belirtildi . Çağla Şıkel gözetim altında Efendim , hava muhalefeti nedeniyle ancak evimin civarında olan semtleri , yani Etiler , Levent , Sarıyer ve İstinye'yi turluyorum . Cuma günü röportaj için Etiler Zeytinoğlu Caddesi'ne gittik . POSTA'nın Fotoğraf Servis Şefi sevgili Muzaffer Kantarcıoğlu ile saat 16. Saat 10. Aman Allah , arabam yok ortada ! Şaka değil . saatin içinde kar arabayı örtmüş . Etiler'den İstinye'ye bir saatte gittim . Ayet el Kürsi okuyarak . Bizim yokuş zaten evlere şenliktir . Normal zamanda bile zor inilir . Sonunda eve sağ salim geldim diye iki rekat da namaz kıldım . Yine daldan dala atladım . Kar nedeniyle çok istediğim halde Nişantaşı'ndaki Chinese Unlimited'e gidemedim . Devrim Sirmen adlı , girişimci , pırıl pırıl , genç bir patronu var . Ben tanımadım ama bizim gazetenin prensesi ( Betül Kabahasanoğlu ) evine yakın olması nedeniyle çok sık gidermiş . Mekan yıldır faaliyetteymiş , çok da popülermiş ama atladım demek ki . İşin ilginci ; mutfağı açık . Siparişi veriyorsunuz , pişerken de görüyorsunuz . Nişantaşı sosyetesinin ve genç kuşak iş adamlarının özellikle öğle yemeklerinde vazgeçilmezleri arasındaymış Chinese Unlimited . Bu arada Devrim Sirmen işleri geliştirmiş , kanat bira üzerine bir mekan daha açma hazırlığında . Betül mönüye benim için göz gezdirmiş sağolsun . Fiyatlar çok normal . İçecekler 1. Tabii şişe şarap aldığınızda 15 milyon ödüyorsunuz . Çorbalar 5. Bir tatlı mısır ile ıspanak çorbası varmış ki of , of ! İster deniz mahsulleri , ister tavuk çeşitlerinden seçin , fiyatları 10 19. Sarımsak soslu karides , siyah fasulye soslu kalamar , karışık deniz mahsulleri , bademli Hong Kong , beş baharatlı tavuk çeşitleri favori . Bir de noodle çeşitleri büyük ilgi görüyormuş . Tatlılarda da shensi krep özelmiş . Telefon numarası ( 0111 ) 140 59 15 . Biliyorsunuz , hafta sonu çok kar vardı . Friends & Trends'e uğradım . Maşallah yine tıklım tıklımdı . Canım , mekanın tam karşısında olan tarihi Mercan Sultanahmet Köftecisi'nde köfte yemek istedi . Aslında kıyma bana zararlı ama ne se . Mönüye baktım ; tam esnaf işi . Ama mekan çok şık . Paket mönüler hazırlamışlar . Bir porsiyon köfte , yanında piyaz , ayran ve tatlı milyon . Ayrıca tavuk şiş , burger filan da var . Çeşit çok . Şinitzeli iyiymiş . Tatlılarda irmik helvası muhteşem . Şu boğazımı tutamıyorum . Bereket kilo almıyorum . Buna da en çok sinirlenen sevgili Yazgülü Aldoğan . Adımı köy tavuğu koydu . Neyse , bu kış kıyamette buraya sipariş verebilirsiniz . Telefon numarası ( 0111 ) 165 66 61 . Gatto'da nostalji , Anjelique'de parti Eskiden favori yerlerimden biriydi Anjelique . Sahipleri Rıza ve Levent Büyükuğur sevdiğim insanlar . Aslında ikisi de iş adamı ama yemek işine merak sarıp para yatırmışlar . Bir de Vogue ile George var . Hepsi iyi gidiyor . Sadece hafta arasında Anjelique'de işler zayıfmış . Şimdilerde partiler yapıyorlar . Yarın gece Respect Thursdays serisi kapsamında , sizleri 60'lı 60'li yıllara götürecek aşk , müzik ve özgürlük dolu bir gece var . Flower Power partisi yapılacak . Telefon numarası ( 0111 ) 144 59 11 . Sonunda kadife sesli Ferdi Özbeğen , Levent Gatto'da programa başladı . Ben gala gecesine uğradım . kadar büyük ilgi oldu ki bundan böyle perşembe geceleri de Ferdi program yapacak . yumuşacık sesi , piyano tuşlarında adeta danseden narin parmakları kaçırmayın . Ferdi ilk gecesinde ipek bordo bir gömlek ve siyah pantolon giymişti . Çok keyifliydi . Programı bitirdikten sonra alkışlara ve ısrarlara dayanamayan sanatçı tekrar piyanosunun başına geçti . Gatto'da sadece Ferdi Özbeğen'in olduğu gecelere özel bir de mönü hazırlandı . Ahtapot , karides ve midyeden oluşan Akdeniz salatası , allaturca adı verilen çeşit zeytinyağlı yemek , pancarlı risotto , tavuk ve et emense servis yapıldı . Programına Mutluluk adlı şarkıyla başlayan Ferdi Özbeğen ardından Kandil , Dilek Taşı , Karanlık Gecelerde adlı sevilen şarkılarını okudu . Bir daha gideceğim , çünkü doyamadım . akşam eski dost , yazar , oyuncu , gerçek bir sanatçı olan Ali Poyrazoğlu , Semra ve Zeynep Özal , Şenay Akay Buğra Özçetin , Nurdan Gür Gökhan Yüzbaşıoğlu , Nihat Tanfer , İsmail Koç , Murat Akyıldız , konuklar arasındaydı . Rezervasyon için telefon numarası ( 0111 ) 160 15 48 . Azak Yokuşu'nda otantik bir otel restoran Bir başka akşam İzmir'den gelen çocukluk arkadaşımla Beyazıt'a gittik . Yolunu bile bilmediğim yere niye mi gittik ? Arkadaşım methini taaa İzmir'de duymuş . Kente yabancı olanlar bizden daha iyi biliyorlar böyle yerleri . Yabancı turistler bu otantik otel restorana old city eski kent diyormuş . Kültür mirasımızın örneklerine adım başı rastlamanız mümkün . The President Hotel 1989 yılında açılmış . Dört yıldızlı ama hayli lüks . Halk arasında Azak Yokuşu olarak bilinen , şimdiki adı Tiyatro Caddesi olan yolun tam ortasında . Hotel'de bir ocakbaşı restoran , bir de English Pub var . İyi ki gitmişim , müthiş sevindim , çünkü sizlere farklı bir yer anlatacağım . Organizasyonları , Ziyafet Satış Temsilcisi Dilara Okön yapıyormuş . Aslında sonradan asistanım Özgür anlattı , Dilara Hanım bize birkaç kez mail atmış . Şansımıza gece mekanda değildi . İyi de oldu . Yine misafir ayakları olacaktı . Oysa keyfimize göre takıldık , aslan gibi hesabımızı ödeyip çıktık . Burayı anlatayım size . Anadolu Selçukluları'nın yapı tarzının benzeri bir geçitten geçerek giriyorsunuz ocakbaşına . Yüksek pencereler , tüller , sedef kakmalı servis bankoları , tavandan sarkan orijinal kandil türü aydınlatmalar harika . Yemek müziğinde klasik piyano , keman ve kontrbasdan meydana gelen Trio Nostalji üçlüsü tangodan günümüzün popüler müziğine kadar muhteşem bir performans sergiliyor . Fazla kalamadık . Bu grubun ardından Topkapı Fasıl Grubu çıkıyor , Türk Müziği'nden enfes eserler sunuyorlarmış . İlk fırsatta , daha doğrusu rakı içmeye başlayınca gidip eğleneceğim . Sınırsız yemek ve içki , kişi başı 51 milyon lira . Gelmişken English Pub'a da uğrayalım istedik . Türkiye'deki ilk English Pub'mış . 15 yıl önce tamamı İngiliz mimarlar , dekoratörler tarafından yapılmış . Barı bile İngiltere'den getirilmiş . Kendimi bir anda Londra'da bir pubta sandım . Orijinal İngiliz telefon kulübesi , barın yanına ve masaların altlarına yerleştirilen fıçılar , anlı gibi duran mankenler . . . Uçmuş mekan . Burası da cuma ve cumartesi geceleri çok hareketliymiş . Cihan&Müge ikilisi ve DJ Hakan konukları coşturuyormuş . Ben bu Best Western The President Hotel'i çok sevdim . Havalar düzelsin , kafa dostlarımla eğlenmek için gideceğim . Telefon numarası ( 0111 ) 516 69 80 . Mirror'da keyifli bir yemek , Yasemin'e yazık olmuş İş Sanat'ta Tiyatro Stüdyosu'nda bir oyun sergileniyor . Adı Yaşamın Üç Yüzü . Tiyatroyu , sinemayı benim kadar seven insan az bulunur . Fırsat buldukça giderim . Laf açıldı madem , yazayım ; herkes geyik yapıp pembe hayaller kurduğumu , sadece magazinle uğraştığımı sanabilir . Ama benim kendime ait çok farklı bir hayatım vardır . Günde en az 10 11 gazete okurum . POSTA , Milliyet , Hürriyet , Zaman'dan tutun da Yeni Şafak'a kadar . En az 40 yazarın köşe yazısını da hatmederim . Üstelik de tüm bunları görev olarak değil keyif alarak ve kendim için yaparım . Neyse , Polo 15'ün başarılı işletmecisi Ali Sayar ve ben , ortak arkadaşımız Yasemin Alkaya'nın davetiyle kış , kıyamet demeyip gittik . Sevgili Yazgülü Aldoğan da oyunun sanat yönetmeni , ünlü tiyatro adamı Ahmet Leventoğlu'nun yakın arkadaşı olarak bize katıldı . Büyük bir hevesle gittik valla . Oyun saat 19. gece galaydı . Bütün eleştirmenler , yazarlar , çizerler oradaydı . Ben Yasemin'in oyun gücüne hayranım . Kadroda Mehlika Balkan , Mutlu Güney ve dizilerden tanıdığınız Ömer Çolakoğlu var . 1. Haydi benim kafam dağınıktı , belki anlamadım . Sağıma , soluma bakındım . . . Aaaa , bütün sıra uyuyor . Ali ile Yazgülü oflayıp pufluyor . Yasmina Reza yazmış ama inanın kötüydü . Oyundan sonra işin erbabı olan isimlere sorduk . Kimliklerini vermeyeyim , ayıp ur , onlar da aynı kanıdaydı . En çok üzüldüğüm , Yasemin'in şanssızlığı . Nedense bu kıza bir türlü iyi proje gelmiyor . İnşallah daha sağlam projelere imza atar . Oyunun yarattığı bunalımdan Mirror'da kurtulmaya çalıştık . Çok keyifli bir yemek yedik . Rezervasyon yaptırmamıştık , sağolsun müdür İhsan Sınmaz hemen bir masa ayarladı . Şef Zafer Ekdemir , garsonlar Orhan Gönendi , Ekrem Çiftçi , DJ Levent Severöz , halkla ilişkiler müdiresi Burçin Birer , aşçıbaşı Necati Taylan'ı da uzun süredir görmemiştim . Gitmediğim için kırılmışlar , gönüllerini aldım . Patronlar Cüneyt Kurt ve Gürhan Ersin nedense yoklardı . Mirror farklı bir yer . Zaten müdavimleri Faruk Bayhan , Hülya Avşar Kaya Çilingiroğlu , Serdar Bilgili , Hande Ataizi , Demet Şener , Ebru Şallı Harun Tan , Gülben Ergen , Fulya Fatih Terim , Eren Talu . Fiyatları da çok uygun olduğu için özellikle tiyatro ve konser sonrası Mirror'da yer bulmak çok zordur . gece Ali ve Yazgülü marine edilmiş tavuk ile Sezar salatası istediler . Ben taze sebze çorbasını ön yemek olarak aldım . Ardından ana yemek olarak Yazgülü karışık bir pizza , Ali soya soslu çilavlı piliç yedi . Ben de sote mevsim sebzeleriyle ızgara bonfileyi tercih ettim . Finalde dayanamayıp vanilya soslu çikolata sufleyi afiyetle götürdü . Mirror'ın telefon numarası ( 0111 ) 185 65 66 . Gecce. Geceye büyük emek veren ve çok yorulan sevgili Feyza Fırat'tan hiç söz etmemişiz . Yeri geldi , Fırat'ı da kutluyorum . gece otelin Halkla İlişkiler Direktörü Sedef Baran masaya geldi , tanıştık . Otelde gerçek sushiseverler için özel bir hafta düzenlemişler . Benim de sushi merakımı bildiği için anlattı . Şef Katoh Tadashi ve Hironori Satake , Mart 1005'e kadar Çintamani Restaurant'ta hünerlerini sergileyecekler . Sushinin hem sevilen lezzetleri hem de otantik ve bilinmeyen tatları sunulacak . Açık büfe olacak , kişi başı 54 milyon lira . Rezervasyon için telefon numarası ( 0111 ) 554 44 44 . Efendim , hafta sonu Çağla Şıkel , kız arkadaşları ve kardeşi ile Uludağ'daymış . Sırdaşım İsmail Akkaya da oradaydı . " Çevreni kolaçan et " demiştim . Bu yıl ne yazık ki dağcıların keyfi yerinde değilmiş . Büyük Otel doluymuş . Bu nedenle de Celal Çapa'nın , otelin restoranı Le Bouquet'nin sahibi Cüneyt'in ve Havana'nın sahibi Emre Ergani'nin keyifleri yerindeymiş . Zaten dağın en favori yerleri buralarmış . Çağla Şıkel , Havana'ya da kız arkadaşlarıyla gelmiş . Ağır takılmış . Çünkü Mehmet Aslan'ın bir adamı , Çağla'yı adım adım takip ediyormuş . Yani gözetim altındaymış . Anlaşılan bu aşk ciddi . Evet efendim , bugünlük de bu kadar . Yine güzel günler sizin , artanlar benim olsun . Kalın sağlıcakla . Viagra hamileliğe yardım ediyor Erkeklerde iktidar sağlayan " mucize hap " Viagra , döllenmiş yumurtanın rahime tutunmasını sağlayarak bazı kadınların hamile kalmalarına yardımcı olabiliyor . Viagra'nın , kısırlık sorunu çeken bazı kadınların hamile kalmalarına yardımcı olabildiği bildirildi . Las Vegas'taki Üreme Tıbbi Enstitüsü'nden Dr . Geoffrey Sher başkanlığında yapılan araştırmada , endometriyum sorunu yüzünden gebe kalamadıkları için tüp bebek tedavisi gören 65 kadına , adet dönemlerinin başlangıcından itibaren , günde kez fitil şeklinde Viagra verildi . İlaç tedavisi , yumurtaların tüpte döllenmesi amacıyla toplanmasından gün önce durduruldu . Viagra tedavisi alan kadınlar , aynı kısırlık sorunundan muzdarip tüp bebek tedavisi gören 51 kadınla karşılaştırıldı . Fertility and Sterility dergisinde yayınlanan araştırmada , Viagra grubundaki kadınların yüzde 60 kadarının endometriyum durumunda gelişme görüldü . Viagra grubundaki kadınlarda döllenmiş yumurtanın rahime tutunması ve gebeliğin devamı yüzde 19 ve yüzde 45 oranlarında olurken , diğer kadınlarda bu oranlar yüzde ve yüzde şeklinde ortaya çıktı . Viagranın , rahime giden kan akışını artırarak , rahmin iç dokusunun kalınlığını artırdığı belirtiliyor . Dr . Sher , tüp bebek tedavisi gören kadınların yüzde kadarının , endometriyumun embriyonun tutunmasına imkan vermemesi yüzünden gebe kalamadıklarını söyledi . Araştırmacılar raporlarında , yetersiz endometrial kan akışı yüzünden dokuları ince olan hastalara Viagra fitilleri verilmesinin , kısırlık tedavisinde yardımcı olabildiğini , ancak ilacın etkisinin kesin olarak onaylanması için daha büyük araştırmalara ihtiyaç duyulduğunu vurguladılar . Hileleri bilin güzelleşin ! Kalçanız büyük , göğsünüz küçük , bacaklarınız kalın olmuş ne gam . Yeter ki doğru giyinmeyi bilin . İşte , Dilek Hanif'ten giyim hileleri , önerileri . . Kadınlar daha güzel , zarif ve çekici görünmek için çeşitli giyim hilelerine başvurabiliyor . Tekstil piyasasanın sağladığı olanaklar , doğru giyinmeyle birleşince ortaya afeti devranlar çıkıyor . Hülya Avşar ve Nilüfer gibi ünlülerin modacısı Dilek Hanif , gerektiğinde bu tür hilelere başvurduklarını belirterek , " Bilinçli giyinirseniz , kusurlarınızı yüzde 60 oranında yok edebilirsiniz " dedi ve şu önerilerde bulundu : Göğüs ve bacaklar için . . Küçük göğüs için silikonlu sütyen kullanın . Eğer göğsünüz büyükse , toparlayıcı , kapları geniş ve bastırıp sıkıştıran sutyenler sizin için ideal . Bacaklarınız kalınsa toparlayıcı çoraplar giyinin . Piyasada ince gösteren likralı çoraplar var . Hatta yaz için de , açık ayakkabıyla giyilebilecek , külot ve ayak kısmı olmayan ince çoraplar üretildi . Sırt dekolteniz için de sırtı açık sutyenler üretildi . Boyundan bağlanan sutyenler dekolte kıyafetler için . . . Elbiseniz hem askısız hem dekolte ise ve göğüsleriniz ufaksa , elbise içine göğüs kapları diktirebilirsiniz . Popoyu küçültün Geniş , basenlililer için toplayıcı sıklaştırıcı likralı çoraplar var . Dar basenliler için silikonlu korseler var . Kenarları takviyeli bu korseler , kalçayı geniş ve şekilli gösteriyor . Kalçanız forma giriyor . Göbeğiniz ve karnınızın olması da sorun değil . Bele kadar yüksek çamaşır külotlar sert ve toplayıcı özelliğiyle fazlalıkları kapatıyor . Bunlara dikkat ! Kilolular koyu pastel renk giymeli . Kalın olan bölgelere koyu renkler gelmeli , zayıf bölgelere de açık renkler denk düşmeli . Göğsünüz büyükse , bu bölgede göz alacak işlemeli , pırıltılı şeyler olmalı . Kiloluysanız kıyafetin çizgileri boyuna olmalı . Boyunuz kısaysa yine dikey çizgili kıyafetleri tercih edin . Boynunuz kısaysa boyundan bağlı kıyafetlerden uzak durun . Büyük ve taraklı ayaklarınız varsa , ince bantlı ayakkabılar giymeyin . Önü sivri , kapalı zarif pabuçlar kullanın . ADET ( REGL ) DÜZENLEMEK Kadınlar özellikle sınav , uzun yolculuk , iş gezisi , evlilik , tatil gibi dönemlerde adet olmaktan şikayetçidirler . Bu dönemlerde adetin zamanının değiştirilmesi sıklıkla gelen istekler arasındadır . Kısaca bu konuda pratik bilgi vermemiz gerekirse konuya şöyle yaklaşabiliriz : Progesteron hormonunun azalması kadının adet görmesine neden olur . Dolayısıyla beklenen adetten , gün önce yeterli düzeyde progesteron hormonu alan kadın kaç gün geciktirmek isterse kadar süre almaya devam eder . Kestikten bir iki gün sonra adet görür . Bu kullanımda önerilen süre 10 günü geçmemelidir . Vücutta sıvı tutulumuna sebep olabileceği için kalp damar sistemi hastası olanlara tavsiye edilmez . Genelde progesteron içeren preparatlardan tavsiye edilenler Farlutal , Primalut Orgametril ve Duphaston'dur . Günde veya defa alınması gerekir . Doz yetersiz kalırsa bir tablet daha eklebilir . Yine de adet başlarsa ilaçlar kesilir . Bazen de adetin öne alınması gerekebilir . Burada en kolay uygulanan yöntem adet başlangıcından itibaren 10 11 gün oral kontraseptif ( doğum kontrol hapı ) alınması ve bu süre sonunda kesilmesidir . Selüliti tanıyın sonra savaşın ! Her cins selülite diyet uygulamanın çok sakıncalı ve faydasız olduğunu belirten uzmanlar , üç selülit tipini tanımladı ve kurtulma yollarını açıkladı . . . Kadınların selülitlerini tanımadan tedavi etmeye çalıştıklarını açıklayan Londra'nın önde gelen kliniklerinden Radical Beauty Medical doktorları şöyle konuştu : " Önce selülitin tipi bilinmeli ; tedavi ardından gelmelidir . Kadınlar , her cins selülite diyet uyguluyor . Ancak bu diyetlerin hiçbir faydası olmuyor . " Sizinki hangi tip ? Ne tür selülite sahip olduğunuzu bulmak için aşağıdaki soruları " evet " veya " hayır " diye cevaplandırın . . . 1. Kilo probleminiz her zaman var mıydı ? Selülitiniz yumuşak , kaygan ve koyu bir muhallebi görünümünde mi ? Kolayca parmaklarınızın arasında sıkıştırabiliyor musunuz ? Selülitiniz vücudunuzun alt ve üst kısımlarına eşit dağılmış durumda mı ? Stresli biri misiniz ? 1. Kramp giriyor mu ? Reglinizden önce şişkinlik hissediyor musunuz ? Yazın ayaklarınız daha fazla mı şişiyor ? Bacaklarınız , ayak bilekleriniz ve baldırlarınız kalın mı ? Vücudunuzun alt kısmı , üstüne nazaran daha sıkı ve soğuk mu ? Parmağınızı baldırınıza bastırınca deri çöküyor ve bir süre öyle mi kalıyor ? 5. Daha çok baldırlarınızda ve dizlerinizin arka kısmında toplanmış vaziyette mi ? Deriniz beyaz , kuru ve hassas mı ? Zayıfladığınızda üst kısmınızdan mı kilo veriyorsunuz ? Uzun zamandır var olan selülitlerinizden ne yaparsanız yapın kurtulamıyor musunuz ? Selülitlerinizin görünümü ayın muayyen günlerine göre değişmiyor mu ? Hareketli bir insan mısınız ? Değerlendirme Olumlu cevaplarınızın çoğu " . Tip"e aitse selülitleriniz " yağlı " , " . Tip"e aitse " süzme " , " . Tip"e aitse " lifli " cins . İŞTE TEDAVİ . Tipin Tedavisi : Diyetle geçecek tek selülit tipi bu . . . Diyet ile vücudunuzda ensülin salgılanmasının düzenlenmesi gerekiyor . Kahvaltı : Yağsız çökelek , yumurta , katı peynir , tavuk eti , kepekli ekmek . Sabah 10 ve akşam : Aç olmasanız da kahve veya çay ve kahvaltı listesinden bir çeşit yiyecek . Öğle ve akşam yemeği : Karışık salata , veya patatessiz bir çorba . Yağsız et , tavuk , balık , kahvaltıda yenmemişse yumurta , yeşil sebze yenilebilir . Sabah kahvaltısı listesinden çeşit ya da muhallebi . dilim kepek ekmeği veya sadece haftada kere az pilav , mercimek , haşlanmış patates yiyebilirsiniz . Tavsiyeler : Kızarmış ve beyaz şekerli besinlerden uzak durun . Spor yapın , özellikle uzun ve hızlı yürüyüş . Aşağıdaki mineralleri bol bol almaya özen gösterin : Çinko : Deniz ürünleri , süt , sarmısak , bezelye . Bakır : Tavuk , yumurta , kabuklu deniz mahsulleri , mantar , pırasa , sarmısak , bezelye , limon , armut , avokado . Selenyum : Et , balık , yumurta , ıspanak , mantar , pırasa . Vitamini : Maydonoz , kivi , portakal , limon , çilek . vitamini : Kırmızı biber , lahana , rezene . . Tipe karşı : En çok görülen selülit tipi . Temel bir lenf ve kan dolaşımı sisteminden kaynaklanıyor . Bacaklarda kramplar , örümcek ağı gibi kılcal damarlar , morartılar görülüyor . Vücut sürekli su topluyor . Stres ve hormon değişiklikleri , durumu daha da kötüleştiriyor . Beslenme : Selülitlerden kurtulmak için diyet yapmayın ; faydası olmaz . Az tuz ve az şekerli maddeler yiyin . Bol bol üzüm , portakal , greyfurt , karnabahar yiyin , ve vitamini alın . Azar azar , bol su için . Spor : Yürüyüş , yüzme golf ve bisiklet gibi sporlar yapın ama tenis ve hızlı aerobik yapmayın . Tedavi : Lenflerin boşaltılması , bitki özleriyle tedavi , masaj ve kremlerle kan dolaşımını düzeltilmesi , mezoterapi , hormonların kontrol edilmesi ve düzenlenmesi . Tavsiyeler : Çorapla ve yüksek ökçeli ayakkabı giymeyin , bacak bacak üzerine atmayın , alkol ve sigaradan uzak durun . . Tipin Tedavisi : Beslenme : Çok kilolu değilseniz diyet yapmanın yararı olmaz . Vücudunuza bol miktarda amino asit , kolajen ve yeni deri altı lifleri sağlayacak protein gerekli . Et , balık ve tavuk yiyin . ve vitaminleri , karoten , çinko ve selenyum alın . Her gün bol bol su için . Deri ve kaslarınızı kuvvetlendirecek her tür sporu yapın . Tedavi : Uzmanların hazırlayacağı özel mezoterapi kokteyli , özel kremli masaj . MYOMLAR : İYİ HUYLU TÜMÖRLER Kadın Hastalıkları ile ilgili en sık rastlanan tümöral oluşumlardan olan myomlar , kadınların yaklaşık olarak yarısında , değişik boyutlarda olmak üzere , hayatın bir döneminde oluşmaktadır . Uterus(rahim ) kaynaklı tümörlerin içerisinde en sık rastlanan oluşumlardır ve histerektomi , yani rahimin alınması operasyonundan en sık olarak sorumludurlar . Amerika Birleşik Devletleri'nde her yıl yaklaşık olarak 165. Myomların oluşumunun ırkla ilişkili olduğunu gösteren ilginç çalışmalar mevcuttur . Bunlardan birinde zenci ırkta , beyaz ırka oranla myom oluşumunun yaklaşık kat sık olduğu saptanmıştır . Yine aynı yayında zencilerde daha erken yaşlarda myomun oluşabildiği dikkati çekicidir . Bu konuda literatürde dikkati çeken en erken , iri ve dejenere myom , yaşındaki zenci kızda göbeğe kadar uzanan ve opere edilmek zorunda kalan myomdur . HANGİ PARFÜMÜ SEÇSEM . . ! Parfüm , ilk çağlardan beri tenlerin ayrılmaz parçası . . İşte Sürüldükleri tenin kişiliğini alıp , özlerini bu kişiliğe yansıtan parfümlerin gizemli dünyası . . Ancak her parfüm size uygun olmayabilir . İpuçlarını öğrenmek istemez misiniz . Peki hangi ünlüler hangi parfümü kullanıyor ? Hepimizin koklayarak uyandığımız , anılarımızı üzerine kurduğumuz , aşkımızı ayırd ettiğimiz , ne ve nasıl olmak isteğimizi bilen bir kokusu var . Kokusu sayesinde yarattığı iletişimle tarihin ilk çağlarından bu yana vazgeçilmezlerimizden olan parfüm , evrensel bir dil , çiçek ya da yaprak notalarıyla beslenen bir seçim . . . Latince per fumum ( dumanın içinden ) kelimesinden gelen parfüm , antik çağlardan beri insanlığı büyüledi . Mısır kaynaklarında banyoda ve dini törenlerde kokulu merhemlerin , sıvı yağların kullanıldığı yazılı . Bir koku düşkünü olan Kleopatra ve maiyeti de tören alanına girmeden çok önce , saçtıkları kokular insanların burunlarına ulaşırmış . Yunanlı ve Romalılar , ziyafetler esnasında kendilerini çiçeklerle kokulandırmış sularla serinletirmiş . İngiltere'de bir dönem yasaktı Güzel Kokuların Tarihi adlı kitap ve ParfumShop adlı internet sitesinde yer alan bilgilere göre ilk parfüm , 14 . yüzyılda Macar Kraliçesi Elizabeth zamanında yağların alkolle karıştırılmasıyla elde edildi . Araplar da egzotik madde kullanımıyla parfümün gelişiminde önemli rol oynadı . Modern parfüm tarihi ise , 16 . yüzyılda Fransa'da , Grasse'da başladı . Kral 15 . Louis'nin sarayı , la cour parfumee ( koku sarayı ) olarak anılırdı . İstenmeyen , hoş olmayan kokuların parfümle gizlendiği neredeyse hiç banyo yapılmadan sadece parfümün etrafa yaydığı kokularla yaşıyorlardı . Sarayın yatak odaları da , koku kavanozlarıyla sarılmıştı . 18 . yüzyılda dünyanın hemen her yerinde koku modası başlamıştı . Ancak , 1664'de Britanya Parlamentosu , bir kocayı güzel kokularla etkileyen kadınların büyü yaptıkları hükmüyle , tarihe geçen parfüm yasağı kararını hayata geçirdi . Yeni çağ savaşla başladı Parfüm piyasasında yeni çağ , . Dünya Savaşı ile başladı . Fransız modacılar kısa saçlı , boyalı tırnaklı kadına yönelik yeni bir stil oluşturdular . Bu beraberinde yeni kokuları getirdi . Hafif çiçekler , baharatlı kokular ve çok çeşitli parfümler piyasada hakim oldu . II . Dünya Savaşı'nın sonlarında sade tasarımlar yerini cazibeye bıraktı . Zamanın ruhuna uygun cazibeli , cesur ve saldırgan olarak tanımlanan adeta cinsel devrim ruhunu belirleyen kokular üretilmeye başlandı . Bugün kullandığımız bir çok koku , halen 1910 50'ların izlerini taşıyor ve parfümler , tarihte olduğu gibi kişiliğimize ve ne istediğimize ilişkin mesajlar veriyor . Ve işte , kişiliğimizin kimi zaman masum , kimi zaman baştan çıkarıcı kokusunun , yani parfümün sırları . . . Size uygun esansı nasıl seçersiniz ? Eskiden sarışınlar için ferah , yeşil ya da meyveli bir koku önerilirdi . Ya da koyu renk saçlılar için oryantal bir koku . Ancak bu tür öneriler tarihe karıştı . Artık , kendi kişiliğinize uygun parfümleri seçmeniz gerekiyor . Bunun için öz bilincinizi güçlendirin , erotik istek , dikkat çekme , farklılaşma , anı yaratmanın hangisini istiyorsunuz karar verin . Hangi ana maddeden yapılan parfümün , koklayanda hangi etkiyi bıraktığını aşağıda bulacaksınız . . . Çiçekler : Ferah , gösterişsiz , gıdıklayıcı , zarif , tatlı , feminin . Chypre : Klasik , gizemli , mütevazi , dolu , kalıcı , şık . Ağaçlar : Uyarıcı , sportif , sert , dinamik , çekici . Amber : Egzotik , örtcü , sıcak , derin , fethedici . Deri : Baharatlı , sıcak , kuru , karakteri güçlü , yoğun . Yasemin : Esprili , zeki kadın için . Madonya : Şaşırtıcı kadın için . Misk : Güçlü kadın . Gül : Çiçeği burnunda genç kız için . Limon : Melonkolik kişiler için . Mavimsi mor : Genç dullar için . Parfüm neden oluşuyor ? Kökünden çiçeklerine kadar tüm bölümleriyle bitkiler , koku malzemelerinin ana kaynağı . Ancak , dünya piyasasındaki yüksek fiyatlar yüzünden ( bir kilo gülyağı bugün 10 bin dolardan fazla ) günümüzde parfümler salt doğal maddelerden oluşmuyor . Zamane pargümlerini doğa ve kimyanın melezi olarak tanımlayan uzmanlar parfümü oluşturan bitki ve özleri şöyle özetliyor : Yaprak ve saplar : Kekik , okaliptüs , ıtır çiçeği , tefarik , lavanta , biberiye , nane , defne . Çiçekler : Gül , yasemin , karanfil , nergis , teber . Meyve , tohumlar : Biber , kuru karanfil , vanilya , anason , hindistan cevizi . Ağaçlar : Sandal , çam , sedir . Kabuklar : Armut , tarçın . Yosun : Meşe . Bitki ve otlar : Tarhan , adaçayı , kekik . İğne yapraklar ve dallar : Ladin , çam , selvi . Kökler : Vetiver , zencefil , süsen . Meyve kabukları : Bergamut . limon , portakal , limet . Koku alırken önce bir kumaşa sıkın Parfüm dükkanlarında en yeni kokuyu çıkarttırmayın . Henüz parfümlerle hiç ilgilenmemişseniz , bildiğiniz kokulardan hareket edin . Parfümü bir kumaş parçası üzerinde deneyin . Kolunuzda ise üç kokudan fazlasını denemeyin . Parfüm sürmeyen kadının geleceği yoktur sözlerine kulak asmayın . Alırken erkekleri düşünmeyin . Moda olanı değil , beğendiğiniz ve size uygun kokuyu seçin . Parfüm kullanırken belli stratejik noktalar var : Kulak arkası , boyun çukuru , bilekler . Ancak bu noktalarla yetinmek zorunda değilsiniz . Nemli ve sıcak noktaları hedef alın ; göğüs arası , kol altları , şakaklar , bilekler , diz arkası , dirsek içi gibi . Taklitlere dikkat ! Sokaklardan vitrinlere terfi eden taklit parfümleri piyasaya süren uyanıklar , orijinal şişeleri temin edip , parfümü ise bilinmeyen değişik karışımlardan elde ediyor . Ancak , taklitler kendilerini kutularından ele veriyor . Genelde mat renkli ve üzerinde yazım hatası bulunan taklit kutular eğer kapalıysa mutlaka inceleyin . Ünlü bir parfüm ise hologram etiketi olmasına dikkat edin . Parfüm bozuksa renginden belli olur . Bu tip parfümler , cilt hastalıkları , alerji ve kaşıntıya neden olabiliyor . Eğer bu belirtilerden birini gözlemlerseniz , mutlaka bir cilt doktoruna görünün . Erdoğan , AKP'lilere artık çıkış yok dedi Tayyip Erdoğan , AKP grup toplantısında " Allah muhafaza güvenliğimiz tehlikeye girebilir " deyip şöyle devam etti : " Türkiye bu denklemin dışında kalmamalı " Irak konusunda vahim gelişmelere çok yaklaşıldığını belirten AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , milletvekillerine seslenirken , " Hepinizin bir devlet adamı sorumluluğuyla ve uzun vadeli düşünerek ülke menfaatlerini her şeyin üstünde tutacağınızdan eminim " dedi . Bu sözlerin ardından bir süre sessiz kalan milletvekilleri , Erdoğan'ı alkışladı . " Hareketin başında eğer denklemin dışında kalırsak sonunda gelişmeleri yönlendirecek konumda olmak mümkün olmayabilir . Türkiye'nin güvenliği tehlikeye girebilir . Bu nedenle tahribatın en aza inmesi için bazı şeyler yapmalıyız " diyen Erdoğan , Irak savaşının nedenini Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in basiretsizliğine bağladı . KARAR NOKTASINDAYIZ Irak yönetiminin barış için gereken adımları atmadığını esefle gördüklerini kaydeden Erdoğan , şunları söyledi : " Bir liderin basiretsizliğinin bedelini , masum bir halkın ödeyeceği yeni bir olayla karşı karşıyayız . İnsanlık tarihinin bu en eski belası yeniden gündeme oturmuştur . Irak yönetiminin bu vahim durumu bir an önce kavrayıp gerekeni yapması gerektiğini , bu kutsal çatı altında tekrar ediyorum . " Verilecek zor kararlar ve alınacak riskler bulunduğunu dile getiren Erdoğan , şöyle devam etti : " Türkiye , kendi dışında oluşan şartlar nedeniyle kritik bir karar noktasına gelmiştir . Ne yazık ki , kötü ihtimal mesafe almıştır . Ancak savaşa dönük alacağımız kararlar barışın bir an önce sağlanmasına katkıda bulunmak içindir . " Yetki için grup kararı Başbakan Gül , üsler ve havaalanlarının modernizasyonuyla yurtdışına asker gönderme ve yabancı asker bulundurma konusunda Meclis'ten yetki almak için AKP milletvekillerini Şubat'ta bir kez daha bilgilendirecek . AKP'nin yetki konusunda grup kararı alması bekleniyor . Hükümet , ABD'nin Irak'la ilgili kanıtları BM'ye sunmasının ardından üsler ve havaalanlarının modernizasyonu ile TSK'nın Irak'a girmesine ilişkin Başbakanlık Tezkeresi'ni yarın Meclis'e sunacak . AKP , BM ısrarından vaz mı geçiyor ? ABD'nin Irak'a yapacağı askeri harekâta destek vermek için aylardır BM'den ikinci karar çıkartılmasını savunan AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , dün ilk kez üslup değiştirdi . Önceki gece yapılan AKP Merkez Yönetim Kurulu toplantısından sonra dün AKP'li milletvekillerine konuşan Erdoğan'ın " Devletlerin hayatında da verilecek zor kararlar ve alınacak riskler vardır " , " Artık vahim gelişmelerin çok yaklaştığı bir noktaya doğru gidilmektedir . Bütün olup bitenlerdan sonra Türkiye yapabileceklerinin azamisini yapmış olmanın verdiği güvenle ülkesinin geleceğini düşünmelidir " , " Irak'taki yeni yapılanmada Türkiye'nin bu sürecin karar mekanizması içinde etkili şekilde yer alması gerekir " sözleri , AKP içinde ve diplomatik kulislerde AKP liderinin artık ikinci BM kararı ısrarından vazgeçtiğinin somut işareti olarak değerlendirildi . Pearson'a yine erteleme Milletvekilleri , ABD'nin Irak'a düzenleyeceği askeri operasyona ilişkin tezkereleri görüşmek üzere , olası bir toplantı ihtimaline karşı hafta sonu Ankara'dan ayrılmayacak . ABD Büyükelçisi Robert Pearson'un , geçen hafta elçilik tarafından ertelenen brifingi bu kez Dışişleri Komisyonu tarafından , " Başbakan Abdullah Gül'ün milletvekillerine vereceği brifing " gerekçe gösterilerek ertelendi . Tezkereler ayrı gelsin CHP lideri , savaşın K. Baykal , bunun Meclis'e ABD askerinin geçişiyle ilgili tezkereden ayrı getirilmesini istedi . Barış bozulur Baykal , dünkü grup toplantısında savaşın Kuzey Irak'taki Kürt devletini , gerçeğe bir adım daha yaklaştıracağına dikkat çekerek , PKK ile mücadele sonucu sağlanan barışın bozulacağını savundu . Baykal şöyle devam etti : " Müsamere bitti , kendilerini ve başkalarını aldatma çabalarının artık sonuna gelindi . Artık acı gerçek ortadadır . Washington'da Emperyal Oteli'nde AKP mutfağı ile Amerikan askeri ve siyasi yetkililerinin buluşmasında sağlanan anlayış birliğinin yol açtığı sakıncaları , İstanbul'da Çırağan Sarayı'nda Suriye Dışişleri Bakanı'nı , Ürdün Dışişleri Bakanı'nı toplayarak telafi edemezsiniz . " Irak'a müdahale için meşru zemin ve acil müdahale için bir tehdit bulunmadığını kaydeden Baykal , Anayasa'nın 91 . maddesinin , " uluslararası hukukun meşru kıldığı savaş " cümlesiyle başladığına dikkat çekerek , " Peki biz bu savaşı şu anda böyle mi kabul ediyoruz ? Eğer etmiyorsak TBMM'ye bu karar için gelmek niye ? Böyle devlet ve hükümet yönetilemez " dedi . CHP Grubu'nun , Türk askerinin Kuzey Irak'a gönderilmesi konusunda gelecek tezkereye destek vereceği , bunun dışında üsler ve ABD askerine ilişkin tezkerelere karşı oy kullanma eğilimi ağırlık kazandı . Almanya ve Fransa'dan Patriot'a ikinci ret Irak'tan olası füze saldırılarına karşı NATO AWACS'ları ve Patriot füzesavar sistemleriyle tedbir almak isteyen Ankara , Almanya Fransa blokunu yine aşamadı . Dışişleri'ne çağrılan Almanya Büyükelçisi Rudolf Schmidt ve Fransa Büyükelçisi Bernard Garcia , Türkiye'nin sistemlerin acil temini yönünde NATO Konseyi'ndeki vetolarını kaldırmaları yönündeki ikinci talebine de olumsuz yanıt verdi . Almanya ve Fransa , NATO sorumluluklarından kaçmayacaklarını ancak 14 Şubat'ta BM Güvenlik Konseyi'nde yapılacak değerlendirme öncesinde Türkiye'nin taleplerine olumlu yanıt veremeyeceklerini bildirdi . Almanya ve Fransa , önce Washington'un , sonra da Ankara'nın NATO'nun devreye girmesi ve AWACS Patriot sistemlerini Türkiye'ye yerleştirmesi yönündeki resmi taleplerini " zamanlaması uygun değil " diyerek reddetti . Bayramdan önce tümünü çıkartın . . Hükümetin , TBMM'den Irak harekâtı için yetki almasını sağlayacak tezkerelerin nasıl çıkarılacağı tartışılırken , ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney , Başbakan Abdullah Gül'ü telefonla aradı . Üs ve liman modernizasyonu ve asker konuşlandırma konularını içeren tezkerelerin TBMM'nin tatile gireceği Kurban Bayramı'ndan önce çıkarılmasını talep eden Cheney'e Gül , " Asker konuçlandırma bayramdan sonra " yanıtını verdi . 40 dakika görüşen Cheney ve Gül " Irak'la ilgili gelişmeleri , bu konu üzerindeki karşılıklı görüş ve kaygıları " ele aldı . Türk ekonomisinin Irak savaşından olumsuz etkileneceğini hatırlatan Gül'e Cheney , " Kaygılarınızı anlayışla karşılıyoruz " yanıtını verdi . Gül , geri adım atmadı Cheney'nin net bir şekilde verdiği mesajlarının arasında üs ve limanların modernizasyonu , ABD askerlerinin Türkiye'de konuşlandırılması ve Türk askerinin yurtdışına gönderilmesi konusunu içeren tezkerelerin tümünün bayramdan önce TBMM'ye sevk edilmesinin yer aldığı öğrenildi . " Ankara kısa sürede karar versin " mesajını veren Cheney'ye Gül'ün ise geri adım atmayarak " Üs ve limanların modernizasyonu bayramdan önce çıkarılacak . Ama diğerleri bayram tatilinden sonra değerlendirilecek " yanıtını verdiği ifade edildi . Diyarbakır'da savaş toplantısı ABD'nin olası Irak operasyonunda oluşacak nüfus hareketinin önlenmesi ve insani yardım çalışmaları için hazırlanan " Yağmur Harekat Planı " dün Diyarbakır'da bir kez daha masaya yatırıldı . Toplantıya . Ordu Komutanı Orgeneral Fevzi Türkeri , Bölge Valisi Gökhan Aydıner , . Kolordu Komutanı Korgeneral Atilla Işık , birinci derecede görevlendirilen Diyarbakır , Mardin , Şırnak , Batman , Van ve Hakkâri valileri ile bu illere destek verecek olan 11 ilin vali yardımcısı katıldı . Kızılay , Bayındırlık , Sağlık , Milli Eğitim , Sivil Savunma ve Telekom'dan yetkililer de toplantıda hazır bulundu . Türkeri ve Aydıner ile diğer vali ve yetkililer , bugün Habur Sınır Kapısı'nda yapılacak insani yardım tatbikatını da izleyecek . Yargıtay : Arınç bize hakaret etti . Ceza Dairesi üyeleri , Erdoğan kararını " Siyasi davaya hukuki kılıf uyduruldu " şeklinde yorumlayan TBMM Başkanı Bülent Arınç'a tepki gösterdiler Yargıtay . Ceza Dairesi üyeleri , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın milletvekili olamayacağına ilişkin verdikleri kararı " Siyasi davaya hukuki kılıf uyduruldu " diye eleştiren TBMM Başkanı Bülent Arınç hakkında tazminat davası açtı . Bu dava nedeniyle hâkimleri " menfaat sağlamakla " suçlayan Arınç'ın avukatı Mustafa Everdi hakkında da suç duyurusunda bulunan . Daire üyeleri , Adalet Bakanlığı soruşturmaya izin vermeyince Danıştay'a başvurdu . TCK'nın 511 . maddesinden sabıkası bulunan Erdoğan , . Daire'nin adli sicil kaydının silinemeyeceğine karar vermesi nedeniyle seçimde aday olamadı . Arınç , bir gazeteye yaptığı açıklamada , Daire'nin kararını " Siyasi davaya hukuki kılıf uyduruldu " diye eleştirdi . Bunun üzerine . Daire üyesi beş hâkim , Arınç hakkında 4'er milyar liralık tazminat davası açtı . Hâkimler dava dilekçesinde Arınç'ın açıklamasını kastederek , " Kılıf sözcüğü yolsuz bir işe bulunan sudan gerekçe anlamına gelir ve hakaret anlamı taşır " dedi . Avukat için suç duyurusu Everdi ise cevap dilekçesinde " Üyelerin , eleştirilere karşı tazminat davası açması , kendi irade ve kararlarından menfaat sağlamaya yönelik , hâkimlik mesleği ile bağdaşmayan bir taleptir " iddiasında bulundu . Hâkimler bunun üzerine Everdi hakkında da suç duyurusunda bulundu . Avukatlık Kanunu uyarınca Adalet Bakanlığı'ndan soruşturma izni isteyen Ankara Başsavcılığı , bakanlıktan olumsuz yanıt aldı . Üyeler , ret kararının iptali için Danıştay'a başvurdu . Danıştay iptal kararı verirse , Everdi hakkında soruşturma açılacak . AKP Yönetimi : Adayımız Erdoğan AKP Merkez Yönetim Kurulu ( MYK ) , yenilenecek Siirt seçimlerinde Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın milletvekili adayı olarak gösterilmesi kararı aldı . Erdoğan da dün kabul ettiği Siirt heyetine aday olacağı mesajını verdi . Yüksek Seçim Kurulu'nun ( YSK ) Siirt birinci sıradan istifa eden Mervan Gül'ün yerine yeni bir aday bildirilmesine yönelik yazısını ele alan MYK , Gül'ün yerine YSK'ya yarın Erdoğan'ın isminin bildirilmesine karar verdi . Erdoğan da dün TBMM'de Siirt'ten gelen bir grup oda başkanını kabul etti . Oda başkanlarının " Siirt halkı sizi bekliyor " demesi üzerine Erdoğan , " Hayırlısı olsun . Yarın açıklanacak " dedi . Heyet adına yapılan açıklamada ise " Erdoğan'ın Siirt'ten aday olacağını açıklaması , hemşerilerimiz nezdinde beklenen bir karar olarak algılanmış ve yiğit düştüğü yerden kalkar sözünü Siirt gündemine oturtmuştur . Biz Erdoğan'ın yanında yer alacağız ve demokrasi alanında Siirtliler olarak bir ilke imza atacağız " denildi . Zana tahliye için başvurdu Avukatları aracılığıyla Ankara DGM'ye başvuran Leyla Zana , Dicle , Doğan ve Sadak , yeniden yargılanma istedi Eski DEP'li milletvekilleri Leyla Zana , Hatip Dicle , Orhan Doğan ve Selim Sadak , avukatları aracılığıyla Ankara DGM'ye başvurarak yeniden yargılanma talep etti . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in , . uyum paketi kapsamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ( AİHM ) kararlarının yeniden yargılama nedeni sayılmasına ilişkin düzenlemeyi onaylamasının ardından Avukat Yusuf Alataş , Ankara No'lu DGM'ye yeniden yargılanma talebini içeren dilekçeyi sundu . Alataş , AİHM'nin , DEP davasına ilişkin kesin kararını 16 Temmuz 1001'de verdiğini ve sanıkların adil yargılanmadıkları hükmüne vardığını anımsatarak , şunları kaydetti : " Yasa yürürlüğe girdiği için , daha önce hükmü veren No'lu DGM'ye başvuruda bulundum . Yeni düzenlemeyle yargılanmanın yenilenmesini , bu milletvekillerinin yıl 10 aydır cezaevinde olduklarının da dikkate alınarak , infazın durdurulmasını ve serbest bırakılmalarını talep ettim . Talebin kabul edileceğini umuyorum . " Yufkacı Esma Ürün'ün holdingi kepenk indirdi Endüstri Holding'den sonra , AKP'li Halil Ürün'ün eşi Esma Ürün'ün " Anser"i de batık holdingler kervanına katıldı Batan holdingler kervanına , AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Konya Milletvekili Halil Ürün'ün eşi Esma Ürün'ün kurduğu Anser Holding de katıldı . Milliyet'in görüştüğü Esma Ürün'ün eşi Halil Ürün , " Bu konuyla ilgili konuşmak istemiyorum " diyerek telefonu kapattı . Birçok dava açıldı Bir dönem , kapatılan RP'nin Konya Kadınlar Komisyonu başkanlığını yapan Esma Ürün , 1996'de Sultan Yufkacılık AŞ'yi , 1999'da da söz konusu şirketi kapatarak Anser Holding'i kurdu . Esma Ürün'ün Konya'da yufka ve eriştecilik üzerine kurduğu holdingin kapısına kilit vurularak hakkında birçok dava açıldı . Esma Ürün'ün özellikle Avusturya'daki Türklerden topladığı 15 milyon euro'nun ( yaklaşık 45 trilyon lira ) " buhar olduğu " öne sürüldü . Yaklaşık 15 bin kişiden topladığı paralarla holding kuran Ürün'ün Konya Sanayi Sitesi'ndeki holding merkezinin de bomboş olduğu belirtildi . 1999'dan başlayarak Anser Holding hakkında izinsiz para topladığı gerekçesiyle suç duyurularında bulunan Sermaye Piyasası Kurumu ( SPK ) da , son suç duyurusunu Şubat 1001'de yaptı . yıllık mücadele Genel Koordinatör Ramazan Arıkan'ın kamuoyunda hayretler uyandıran " Ortaklarımız paraların üzerine bir bardak su içsin " açıklamasıyla gündeme gelen Endüstri Holding , çoğu yurtdışında yaşayan 11 bin 800 kişiden topladığı 500 milyon marklık sermayesini tüketerek battı . Yönetim Kurulu Başkan Vekili İsmail Cömert , holdingin elinde sadece 50 milyon mark kaldığını açıkladı . Gurbetçilerin din ve vatan duyguları istismar edilerek toplanan paralarla beş yıl önce kurulan holding bünyesinde 46 şirket ve 10 fabrika vardı . 46 şirketten 6'si faaliyette kaldı . Yaşanan bu gelişme , dikkatleri yeniden , benzer şekilde kurulan holdinglere ve oluşan zararlara çevirdi . SPK'nın , Sermaye Piyasası Kanunu'na aykırı olarak , yurtiçi ve dışında kâr payı kuponu , hisse senedi gibi menkul değerleri satıp sermaye sağlayan Endüstri Holding benzeri kuruluşlarla mücadelesi , yıldır yoğun şekilde sürüyor . Aldatılan kadın terör örgütünü çökertti Eşinin hem kendisini aldattığını hem de terörist olduğunu öğrenen kadın , 16 Kasım'ın babası sayılan ELA örgütünün sonunu getirdi Yunan terör örgütü 16 Kasım'ın " babası " sayılan Devrimci Halk Mücadelesi ( ELA ) , kocası tarafından aldatılmış bir kadının intikam duyguları sayesinde çökertildi . 1965 1995 yılları arasında üç kişinin ölümüyle sonuçlanan 150'den fazla bombalı saldırı düzenleyen ELA'nın beyin takımından ve Ege'deki Kimolos adasının seçimle iş başına gelen nahiye müdürü Angeletos Kanas , eski eşi Sofia Kiriakidu'nun polise yaptığı ihbar üzerine yakalandı . İtiraf etti Kiriakidu , 1968'de evlenip 11 yıl birlikte olduğu Angeletos Kanas hakkında " Evde sahte kimlik ve pasaportların yanısıra peruk ve takma bıyık bulunduruyordu . Ayrıca başka bir ev de kiralamıştı . Şüphe üzerine eve gittim . Eski kocamı bir kadınla yakaladım . Masada bomba imalatında kullanılan bir sürü çalar saat vardı . Bana terör örgütü üyesi olduğunu itiraf etti . Eski kocamın yine ELA örgütü üyesi Eleni Venturi ile de ilişkisi vardı " dedi . Dört kişi daha yakalandı Kiriakidu , yaptığı ihbarla ELA örgütünün elebaşlarından dört kişinin daha yakalanmasını sağladı . Kanas ise ELA üyesi olduğunu reddetti . ELA üyesi Kostas Agapiu'nun da , başka bir militanının karısıyla uzun yıllar aşk yaşadığı ortaya çıktı . Bizi bizden çok seven Fransız ! Çoğu Türkün yapmadığını bir Fransız yaptı . Antalya'da ölen Fransız Dumoulin'in annesi , Türkiye sevdalısı oğlunun organlarıyla tam yedi Türke hayat verdi . . . Tatil için Antalya'ya gelen ve 15 yıllık dostlukları bulunan iş ortağı iki Fransız turistin otel odasındaki kavgası kanlı bitti . Belek'teki Clup Marmara Bellis'e bir haftalığına gelen ve aynı odada kalan Patrick Dumoulin ( 51 ) ile Jacavesz Immer ( 40 ) , henüz bilinmeyen bir nedenle tartıştı . Kendini otel odasına kapatan Dumoulin , kapıya gelen Immer'e intihar edeceğini söyledi . Arkadaşını ikna ederek kapıyı açtıran Immer konuşmak isterken , Dumoulin aniden odanın camına yöneldi . Engellemek isteyen Immer ile Dumoulin arasında boğuşma oldu . Bu sırada başını komodine çarparak beyin travması geçiren Dumoulin , kaldırıldığı Akdeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde can verirken , Immer çıkarıldığı mahkemece tutuklandı . Böbrekler can buldu bile Immer'in avukatı İsmail Duygulu , iki Fransız'ın 15 yıllık arkadaşlıklarının yanı sıra iş ortaklığı da bulunduğunu belirterek , " Philippe arkadaşının ölüm haberini duyunca yıkıldı . Ağlamaya başladı . Bu olayın tamamen kaza sonucu meydana geldiğini düşünüyoruz . Dava devam ediyor " dedi . Ölüm haberi üzerine Fransa'dan Antalya'ya gelen anne Palette Dumoulin de , beyin ölümü gerçekleşen oğlunun organlarını bağışladı . Dumoulin'in bir böbreği Hayriye Erkul'a ( 59 ) , diğeri de Muharrem Altınok'a ( 50 ) dün nakledildi . Dumoulin'in diğer organları ise , karaciğeri Ege , kalp kapakçıkları da Eylül üniversitelerindeki iki ayrı kişiye hayat vermek üzere bu illereİzmir'e gönderildi . Oğlum da bunu isterdi Dumoulin'in muhafaza altına alınan iki korneasının görmeyenlere ışık olacağı , tendonlarınınsa birden fazla hastada kullanılabileceği belirtilirken , anne Palette , oğlunun Türkiye'yi çok sevdiğini ve defalarca tatile geldiğini dile getirerek , " Oğlum öldükten sonra yararlı bir iş yapmak isterdi . Bunun için organlarını bağışladım . Oğlum da böyle olmasını isterdi " diye konuştu . İzciler indi facia bindi Bozdağ'da kamptan dönen küçük izcileri taşıyan otobüs , yolculuk sonunda küçükler iner inmez alev aldı İzmir'in Ödemiş ilçesindeki Bozdağ'da iki günlük kamptan dönen Şehit Ercan Özkan Lisesi öğrencisi 40 kişilik izci grubu , facianın eşiğinden döndü . Yarıyıl tatilinden yararlanıp iki günlüğüne Bozdağ'da kamp yapan izciler önceki gün Enis Karabağ nezaretinde , Rahmi Saraç yönetimindeki servis otobüsüyle dönüş için yola çıktı . Akşam saatlerinde İzmir'e ulaşan otobüs , Hatay semtinde Üçyol durağına yanaştı . Önce arka lastik Güle oynaya otobüsten inen izciler bagajdan malzemeleri ile sırt çantalarını alıp evlerinin yolunu tutarken , otobüsün sağ arka lastiği alev aldı . Bu ilk kıvılcımın ardından otobüs bir anda yükselen alevler arasında kaldı . Yangına yakındaki itfaiye merkezinden gelen ekipler müdahale etti . Otobüsün sağ arka lastikleri ile kaporta kısmı hasar gördü . Neye uğradıklarını şaşıran öğrencilerden bazıları fenalık geçirdi . Yangının fren balatalarının aşırı ısınmasından kaynaklandığı sanılıyor . Gladyatörler Rambo çıktı Efes mezarlarını inceleyen bilim adamları , Gladyatörler köle değil , birer komandoydu diyor Münih Üniversitesi uzmanları , Efes'in antik mezarlarındaki incelemeleri sonucu hayli ilginç bilgilere ulaştılar . Alman bilim adamları , eğlence amacıyla soylular önünde ölüm meydanına çıkan gladyatörlerin , Russel Crowe'un rol aldığı Gladyatör filmindeki gibi özgürlüğünü kazanmak için arenaya çıkan köle savaşçılar olmadığını , tam tersine , mükemmel bir beslenme ve yoğun idmanla kas yapılarını güçlendirmiş , dönemin SAS komandoları olduğunu belirlediler . Yüzde 90 ölüyorlardı ! Alman bilim adamı Marcus Junkelmann , ölümüne dövüşe çıkan gladyatörlerin uyması gereken birçok kural ve stilize çarpışma tarzları bulunduğunu belirterek , filmdekinin aksine , gerçek gladyatörlerin arenaya asla miğfersiz çıkmadığını vurguladı . Junkelmann , buna rağmen bu savaşçıların yüzde 90'ının arenada can verdiğini de sözlerine ekledi . Efes'teki mezarlarda bulunan iskelet ve diğer kalıntılar üzerindeki hasarlar , savaşçıların en çok kürek kemiklerinden girip kalbe kadar ulaşan delici alet darbeleriyle öldüğünü ortaya koydu . Diğerlerinin ise kafataslarına saplanan üç delici uçlu kargılarla ( Trident ) can verdiği saptandı . Gladyatör mezarlığı sergisi bu ay içinde İzmir Selçuk'ta açılacak . Hayvanlara estetik sevgi mi , eziyet mi ? Kedi ve köpeklerin de yüzleri gerdiriliyor , kulak ve kuyrukları kestiriliyor . Köpeklerinin ses tellerini aldırmak isteyenler bile çıkıyor Sahipleri istiyor " ESTETİK ameliyat yalnız insanlar içindir " diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz . Evlerimizin sevimli ve sadık dostları kedi ve köpekler de daha estetik görünmeleri için bıçak altına yatırılıyor . İnsanlar gibi yüzleri gerdirilip burunları kaldırılmasa da , kulak ve kuyrukları kestiriliyor . Hatta gözkapaklarındaki fazlalıklar alınıyor . Tele takılmasın NE var ki , hayvan sahiplerinin istekleri minik dostlar için zaman zaman eziyet olabiliyor . Anatolia Hastanesi kurucularından veteriner hekim Oktay Deprem , kavga sırasında koparılmasın diye bazı kangal , doberman gibi koruma köpeklerinin kulaklarının , çalı çırpı ve tele takılmasın diye kuyruklarının kesildiğini söylüyor . Tırnak sökülüyor DEPREM şöyle diyor : " Eskiden eşyaların çizilmesini istemeyen bazı hayvan sahipleri kedilerin tırnaklarını söktürmek isterdi . Bazıları çok havladığı için köpeklerinin ses tellerini aldırmak istiyor . " Ozan kazaya anında yetişti Futboldaki şike çetesi soruşturmasıyla isimleri gündeme gelen Derya ve Dilek Uzun kardeşler ile manken Atilla Saral ve bir kadının daha içinde bulunduğu otomobil Ortaköy'de takla attı . Dilek Uzun , Atilla Saral ve ismi açıklanmayan bir kız arkadaşları kazadan yara almadan kurtuldu . Derya Uzun ise hafif yaralandı . Bu arada sanatçı Ozan Doğulu'nun da otomobilde bulunduğu iddia edildi . Ancak kaza yapan araçta bulunmadığını belirten Doğulu şunları söyledi : " Otomobilin takla attığını görüp durdum . Arkadaşım Atilla Saral ve otomobildekileri hemen hastaneye götürdüm . " Kışın hamilelik risk artırıyor SELÇUK Üniversitesi Tıp Fakültesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof . Dr . Mehmet Çolakoğlu , kirli havanın hamileliğin ilk üç ayında bebeklerin çeşitli organlarında kalıcı hastalık ve sakatlıklara neden olabileceğini söyledi . Çolakoğlu , " Kirli hava ve suda bulunan toksit içeren maddeler , beyin , kalp gibi iç organların gelişimini etkileyerek ciddi hastalıklara neden olur " dedi . Kadınlar pantolon hakkı için yürüdü KENYA'DA pantolon giyen kadınlar , muhafazakâr değerlere sahip Mungiki tarikatının kıskacında . Geçen cumadan bu yana çok sayıda kadın , pantolon giydikleri gerekçesiyle tarikat üyelerinin saldırısına uğrayarak sokak ortasında çırılçıplak soyuldu . Saldırılara tepki gösteren binlerce kadın , Eldoret kentinde bir protesto gösterisi düzenlerken , kadınlara saldırmakla suçlanan 15 kişi kefaletle serbest bırakıldı . IQ'ya göre eş bulma servisi AMERİKA'DA bir internet sitesi , hayallerindeki kadını ya da erkeği bulmak isteyenlere , alternatif bir eş bulma hizmeti başlattı . " Emode " adlı site , kendisine başvuranları fiziksel görünümden çok , zekâ seviyesi ve kişiliklerine göre eşliyor . " Bilimsel " eş bulma servisinden yararlanmak için sitedeki zekâ testlerini yapmak gerekiyor . SAĞLIK HATTI İyi kolesterolü bir gen kontrol ediyor ABD'NİN Stanford Üniversitesi'nden bilim adamları , iyi kolesterol olarak bilinen HDL'yi kontrol eden " Endothelial lipase " adında bir gen bulduklarını açıkladılar . İyi kolesterol HDL'nin kalp hastalıkları ve damar tıkanmasına karşı vücudun korunmasında son derece önemli olduğu biliniyor . Yüksek kan şekeri hafızanın düşmanı NEW York Üniversitesi Tıp Fakültesi uzmanları , " diyabet " olmayan ancak kiminde gizli şeker hastalığı bulunan 55 89 yaş arasındaki 50 kadın ve erkek üzerinde araştırma yaptı . Kan şekeri yüksek olan hastalarda , hipokampusun ( beyindeki öğrenme ve hafıza merkezi ) diğerlerine oranla daha küçük çıktı . Kereviz ye , sakin kal . . . Akdeniz mutfağının önemli lezzetlerinden kereviz , içerdiği maddeler sayesinde sinirliliği önlüyor . vitamini , demir ve kireç yönünden zengin olan kereviz , şeker , yüksek tansiyon ve romatizma hastalıklarına da iyi geliyor . . . Akdeniz mutfağının önemli yiyecekleri arasında yer alan kerevizin , içerdiği maddeler sayesinde insanları sinirlilik halinden uzak tuttuğu bildirildi . Salatası , çorbası , zeytinyağlı yemeği yapılarak tüketilebildiği gibi , yemeklere kendine özgü bir lezzet de katan kereviz , içerdiği değerlerle alternatif tıpta birçok hastalığın tedavisinde de kullanılıyor . Uludağ Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof . Dr . Rahmi Türk , kış mevsiminin önemli sebzeleri arasında yer alan kerevizin , besleyici özelliğinin yanı sıra sağlık açısından birçok yararı olduğunu söyledi . Yaprak ve kök kerevizi olarak iki çeşidi bulunan ve anavatanı Güney Avrupa olan kerevizin , deniz havası alan rutubetli yerlerde yetiştiğini ve soğuk havada kolayca don tuttuğunu anlatan Prof . Dr . Türk , lezzeti ve besin değerinde kayıp meydana gelmemesi için alırken don yememiş olmasına özen gösterilmesi gerektiğini belirtti . SİNİRLERİNİZE HAKİM OLMAK İÇİN Kerevizin en çok içeriğindeki sedanonik anhidrit , sedanolin , limonen , palmitik asid ve gayakol gibi maddeler sayesinde zihinsel yorgunluğun giderilmesine iyi geldiğini kaydeden Prof . Dr . Türk , vitamini , demir ve kireç içeren kerevizin , unutkanlığı ve sinir yorgunluğunu giderdiğini bildirdi . İdrar söktürücü özelliğe de sahip bulunan kerevizin , böbrek taşı ve kumlarının düşürülmesine yardımcı olduğunu ifade eden Prof . Dr . Türk , kerevizin şeker , yüksek tansiyon ve romatizma hastalıklarına da iyi geldiğini sözlerine ekledi . Vücut sinyal verir Soluk beniz , iyileşmeyen yaralar , saçta dökülme gibi vücudumuzda ortaya çıkan ancak dikkate alınmayan belirtiler , çok önemli hastalıkların habercisi olabilir . Vücudunuzun verdiği sinyalleri dikkate alın ve vakit geçirmeden doktara görünün . . . Evet , hastalığın belirtisi ille de ateşin yükselmesi yada halsizlik değildir . Vücudunuzdaki çeşitli değişiklikler de hastalık habercisi olabilir . Aşağıdaki uyarıları dikkatle okuyun . Kepek : Hormonal dengesizliğin veya sedef hastalığının habercisi olabilir . Benler lekeler : Görüntüsünün değişmesi , cilt kanseri öncesindeki belirtilere işaret . Mantar : Sık sık ortaya çıkarsa ilk olarak akla şeker hastalığı gelir . Burun ve yanaklarda kızarıklık : Çok uzun sürmesi , Rosecea veya Rhinopym adlı cilt hastalığının habercisi sayılabilir . Ciltte sarı renk : Derinin ve gözlerin sararması karaciğer ya da safra kesesi rahatsızlıkları , cildin bronz renk alması ise sirozun sinyali . Ayak yaraları : Ayak parmaklarında , bacaklarda geçmeyen yaralar şeker hastalığının , toplar ve atardamar problemlerinin belirtisi . Ağız içi yaralar : Sigara alışkanlığı , diş fırçasının mekanik tahripleri , demir eksikliği , şeker hastalığı , bazı virütik hastalıklar ( AIDS gibi ) , behçet hastalığı , ağız tüberkülozu belirtisi sayılır . Saçlarda dökülme : Hormonlardaki değişim , demir eksikliği , tiroid bezi rahatsızlıkları , stres , B1 , B6 ve vitaminleri eksikliği etkili olabilir . Cinsel organ derisinde değişimler : Behçet hastalığı , herpes hastalığı , frengi gibi ciddi hastalıkların ana belirtisi sayılır . Tırnak değişiklikleri : Üzerinde noktalanma , sarı renkler , şekil değişikliği , yüzeyinde çukurların oluşması gibi durumlar , bazı kalp hastalıkları tırnak sedefi , mantar tehlikesine işaret . Parmaklarda renk değişimi : Reynaud hastalığını düşündürmelidir . Dilde yanma : Vitamin eksikliğine bağlı kansızlığın belirtisidir . Vertigo'ya dikkat ! Başınız sürekli dönüyor , kendinizi sarhoş gibi hissediyorsunuz . Doktor doktor dolaştınız , çare bulamadınız . Siz vertigo hastası olabilirsiniz . . . İç kulak kaynaklı baş dönmeleri , araştırmalara göre her 10 kişiden 5'ünde görülüyor . " Vertigo " olarak adlandırılan bu baş dönmeleri , bazı hastalarda kişiyi sürekli hafif sarhoş gibi hissettirirken , başını hareket ettirdiğinde dengesizlik ve bulantıya neden oluyor . Doç Dr . Alev Üneri'ye göre bunun nedeni BPPV denilen iç kulak kristallerinin dökülmesi . Stres başlıca neden Hastalığın belirtileri ise şunlar : Hasta geçirdiği atak sonrasında yattığı ve başını döndürdüğü zaman kısa süreli ve çok keskin baş dönmesi yaşıyor . Ayakkabısını bağlarken baş dönmesi hissediyor. . . Ayrca beslenme , çevre koşulları , uykusuzluk , açlık gibi etmenler de etkili oluyor . Korkmayın ! Çaresi var " Epley manevrası " adı verilen ilaçsız yöntem , hastalığın tedavisinde yüzde 98 başarı sağlıyor . İçinde kamera bulunan özel bir gözlük aracılığıyla , " nistagmus " denilen gözdeki reflekslere bakılıyor . BPPV için ise kişi önce oturtuluyor , sonra yatırılıyor . Başı yattığı yerden 45 derece aşağıya sarkıtılıyor . Önce sağ , sonra da sol tarafına yatar pozisyonda döndürülüyor . Hasta olmayan kulak saptanıyor . Bu kulak altta kalacak şekilde hasta taraftaki omzunun üzerine yan yatırılıyor . sırada kristaller yerine dönüyor . İşlem tekrarlanıyor . Tedaviden sonraki , gün içinde hastanın baş hareketleri kısıtlanıyor . Hasta en az iki gün oturur pozisyonda yatıyor . Bir hafta daha 45 derecede yatması isteniyor . Yüzyılın ilacı ! Almanya'da pazar günleri yayımlanan Bild am Sonntag gazetesi , 100 yılı aşkın bir süreden beri kullanılan Aspirin'in 11 . yüzyılın ilacı olup olmayacağını irdeledi . Birçok ülkede yılın ilk 10 ayında yapılan araştırmalarda , ilacın etki maddesi olan Asetilsalisil Asidi''nin ( ASS ) bazı hastalıklara iyi geldiğinin kanıtlandığına dikkat çekilen haberde , ilaçla ilgili son araştırmalara da yer verildi . Amerikalı bilim adamlarının birkaç yıl önce ASS'nin bağırsak kanserini önlediğine inandıklarını kaydeden gazete , son olarak Dartmouth Medical School adlı tıp kuruluşunda yapılan araştırmalarda ASS'nin bağırsak kanseri riskini yüzde 40 oranında azalttığının saptandığını belirtti . " Yüzyılın ilacı " Aspirin ile ilgili son araştırmalarda elde edilen bazı sonuçları şöyle : 65 yaşın üzerinde bin kişi arasında yıl boyunca yapılan bir araştırma , Aspirin kullananlarda Alzheimer hastalığına yakalananların oranının yarı yarıya azaldığını ortaya koydu . Minnesota Üniversitesi'nden Kristin Anderson , yıl süreyle , menopoz dönemine giren 18 bin 185 kadını izledi , haftada ila adet Aspirin kullanan kadınlarda pankreas kanseri riskinin yüzde 45 oranında azaldığını belirledi . Boston kentindeki Harvard Üniversitesi'nde laboratuvar farelerine yüksek dozda ASS verilerek kan şekeri büyük ölçüde düşürüldü , ancak fazla miktarın insanlara zararı dikkate alınarak , şeker hastaları üzerinde deneme yapılmadı . Amerikan Kanser Derneği tarafından 1805 kişi üzerinde yapılan bir araştırma , bir yıldan daha fazla bir süreyle haftada en az bir Aspirin alan kişilerde akciğer kanserine yakalanma riskinin yüzde 40 oranında azaldığını ortaya koydu . Ağırlıklı olarak çeşitli ağrılarda ve ateşi olan hastalarda kullanılan ASS , günümüzde kalp ve damar hastalıklarında da acil terapi ilacı olarak kullanılıyor . ASS ilk kez , Bayer şirketinde çalışan bilim adamı Dr . Felix Hoffmann tarafından 1896 yılında laboratuvarda imal edildi . " Fenerbahçe Cumhuriyeti'ne başkan olmak istiyorum " İbrahim Kutluay'ın en büyük hayali basketbolu bıraktıktan sonra Fenerbahçe'ye başkan olmak . Bu hayalini gerçekleştirmek için acelesi olmadığını söyleyen Kutluay , " Fenerbahçe Başkanlığı benim için şu anda birçok ünvandan çok daha değerli " diyor Son zamanlarda oynadığı başarılı basketboldan çok , özel hayatıyla gündeme gelen İbrahim Kutluay , magazin basınında kendisiyle ilgili çıkan haberlerden rahatsızlık duymuyor . " Ben sporcuyum ve hayatta benim için en önemli şey basketbol! Yunanistan'da hayat nasıl gidiyor ? Gayet güzel ! senedir çok güzel günler geçirdim . Gittiğim ilk günden itibaren insanlar çok sevecen yaklaştılar , çok yardımcı oldular . ülke arasındaki benzerliklerden dolayı da çabuk adapte oldum . Bu sene anlaşmam bitiyor ama yine Yunanistan'da kalmak istiyorum çünkü Atina'yı çok seviyorum . Türkiye'ye dönmeyi hiç düşünmüyor musun ? Yurtdışında oynadığım için şu anda memnunum ama Türkiye'de şartlar neyi gösterir , yatırımlar ne yönde olur onu bilemem . Benim hedefim Avrupa'nın en iyi takımlarında , Avrupa Şampiyonluğu hedefi olan bir takımda oynamak . " Yeter ki top olsun " Basketbolu bıraktıktan sonra ne yapmayı düşünüyorsun ? Basketbolu bıraktıktan sonra mutlaka ticaret yapacağım ama kafamda net birşey yok . Basketbolu çok seviyorum , hiçbir zaman tam olarak kopamam . Tamamen bırakmam ama faal bir şekilde antrenör , menajer veya idareci olarak basketbolun içinde kalmayı da düşünmüyorum . Bir de hep Formula pilotu olmak isterdim , hala da istiyorum . Gerçi hiç denemedim bile çünkü arabaya sığmıyorum . Ama ben toplu sporları çok seviyorum , topla oynanan her sporu çok iyi yapabileceğimi biliyorum . Yeter ki top olsun , ben çocukluğumdan beri topa aşık bir insanım . Harun'dan sonra kaptanlığı sen devraldın . Onun yeterince otoriter olmamasıyla ilgili eleştiriler yapıldı ? Sen ona göre daha sert bir kaptan mı olacaksın ? Biz Türk Milli Takımı'nda oynuyoruz ve bu takımın kuralları var . Harun herkese örnek olabilecek karakterde bir insan ama onu da aşan bazı problemler oldu . Ben takımdaki arkadaşlarıma yaşça yakın olduğum için daha iyi iletişim kurabilirim sadece . Ben Harun'a göre daha agresif , olaylara anında müdahale eden bir yapıya sahibim . Herkesin yöntemi farklıdır . Senin Fenerbahçe'ye olan büyük aşkını herkes biliyor . Hatta ilerde Fenerbahçe başkanı olmak gibi bir isteğin var . . . Fenerbahçe çok sevdiğim bir camia . Ben yaşından beri Fenerbahçe nin futbol maçlarına giderim . Sonra kulüpte basketbol oynamaya başladım . Her fırsat bulduğumda Fenerbahçe maçına giderim . Bu kulübe başkan olmak benim hayalimdeki birşey . Çünkü Fenerbahçe Başkanlığı şu anda birçok ünvandan daha değerli ve Türkiye'de saygınlık gören bir ünvan . Fenerbahçe Cumhuriyeti'ne başkan olmak hoşuma gider yani . Bu tabii çok ilerde olabilecek birşey . Basketbolcuların çoğunun aksine futbolla yakından ilgilisin . Futbolcu olmayı hiç düşünmedin mi ? Ben basketboldan önce ay futbol oynadım . Ama futboldaki hava ve saha şartları beni çok etkiledi . Boyum da hızla uzadığı için basketbola yöneldim . Özellikle Fenerbahçe'nin maçlarını yakından takip ediyorum . Hatta Yunanistan'da maçları izlemek için Digitürk bile aldım . Şubat'taki Fenerbahçe Beşiktaş derbisinin sonucu için ne düşünüyorsun ? Fenerbahçe'nin devre arasındaki hazırlık kampını iyi değerlendirdiğini düşünüyorum . Beşiktaşın da yakaladığı form grafiğini ikinci yarının başında sürdürebileceğini düşünmüyorum . İki takım aynı şartlarda mücadele edecekler ; Fenerbahçe saha ve seyirci avantajını kullanıp maçı alacak . " NBA'da oynamak bana göre değil " NBA ve Avrupa Basketbolu arasında ne fark görüyorsun ? Bir fark göremiyorum . Euro Lig seviyesindeki basketbolun NBA'dan bir farkı yok . Orada tabii olayı çok abartıyorlar , işi şova döküyorlar . Avrupa'da herşey kazanmak üzerine kurulu . Olaylara daha mantıksal yaklaşılıyor . Ancak kazandığın zaman başarılı oluyorsun . Orada oynamak tabi ki çok zevkli ama ben Avrupa'nın en iyi takımında oynuyorum , Avrupa'nın en iyi oyuncuları arasında gösteriliyorum . Ben NBA'da çok rahat oynayabilirim . Ama oraya gidip sıradan bir oyuncu olmak istemiyorum . Avrupa'nın en iyi takımında oynayıp her sene Avrupa Şampiyonluğu'nu kazanmak istemek , hedefe yönelmek benim için daha cazip . Bizim saklayacak birşeyimiz yok Sen bir sporcusun ama özel hayatınla da sıkı sık gündeme geliyorsun . Sence bu anlamda manken ya da sanatçı olmakla sporcu olmak arasındaki fark nedir ? Sporcu da sanatçı da gözönünde olan insanlar . Tabii her sporcu ve her sanatçı da aynı kefeye konulamaz . Zaten yıldız sporcular ve büyük sanatçılar yaptıkları her harekete dikkat etmek zorundalar . Ben iyi eğitim almış ve iyi karaktere sahip bir insan olduğumu düşünüyorum . Bu açıdan bir korkum yok , insanların herşeyimi bilmesiyle ilgili yani . Seni diğer sporculardan ayıran özel hayatın mı ? Ben hayatta kafama hiçbirşeyi takmam ; çünkü benim için hayatta en önemli şey basketbolda elde ettiğim başarıdır . Onun dışında benim özel hayatımla ilgili çıkan haberler beni çok enterese etmiyor . Sosyal bir insanım . Ama neyi nerede yapacağımı bilirim . zaman Demet Akalın ve Demet Şener'le yaşadığın ilişkilerle ilgili haberler seni hiç rahatsız etmiyor ? Saklamak istemedik çünkü saklayacak birşeyimiz yok . Ben bu yüzden herşeyimi insanların gözünün önünde yaşadım . Bizim aldığımız tek karar insanlara ilişkimiz hakkında çok yorum yapmama kararı . Peki sürekli medyatik insanlarla ilişki yaşaman bir seçim mi tesadüf mü ? Medyatik ilişkileri avantaj olarak kullanan insanlar var ama bu insanların işiyle ilgili . Ama beraber olduğum insan ünlü bir insan olduğu için magazin basını da ilgileniyor . Demet zaten işini bıraktı . Bu ona da bir avantaj sağlamaz . Demet şu anda Yunanistan'da çalışmıyor . Mankenliği de bıraktı . Ne yapmayı düşünüyor ? Valla onu ona soracaksınız . Bilemem . " Demet'e danışırım , benim istediğim olur " Alışverişle aran nasıl ? Alışveriş yapmayı seviyorum . Özellikle kıyafet konusuna çok özen gösteririm , iyi giyinmeyi seviyorum . Bu yüzden sık sık alışverişe çıkarım . Alışveriş için çok fazla vakit ayırır mısın ? Onun için zamanım yok ki . Ben gidip beğenip alırım . Zaten fiziğim nedeniyle çok fazla alternatifim de yok . Ben yine sınırdayım , az da olsa bana uygun birkaç marka var . Giyim konusunda Demet'ten yardım alıyor musun ? Sonuçta bu işin içinde olan birisi ? Bu konuda zevkli olduğuma inanıyorum ve kıyafetlerimi kendim seçiyorum . Demet'le birlikte çıktığımızda onun fikrini de alıyorum . Ama fikir alsam da genelde kendi beğendiğim şeyi alırım . Giyimde favori markaların neler ? Ayakkabıda en çok Prada'dan alışveriş yapıyorum . Gucci ve Dolce & Gabbana'yı da çok beğenirim . Gözlerin bir içim su Gözleriniz çok yorgun mu görünüyor ? Bu sorunun yanıtı " Evet"ise kozmetik firmalarının sizin için geliştirdiği göz çevresi bakım ürünlerine göz atmanızda fayda var Yüzün en hassas bölgesi olan göz çevresi stres , yorgunluk , uykusuzluk ve güneş ışınları gibi olumsuz faktörlerden etkileniyor . Bu nedenle göz çevresine özel bir bakım uygulamak gerekiyor . Kozmetik markalarının göz çevresine yönelik olarak geliştirdikleri ürünler , bu bölgeyi yoğun şekilde nemlendiriyor , göz derisini canlandırarak ince çizgilerin ve kırışıklıkların azalmasına yardımcı oluyor . Şişlik ve torbalanmalarla da savaşan ürünler , yatıştırıcı içerikleriyle gözleri rahatlatıyor . DERMALOGICA Total Eye Care , göz çevresindeki kırışıklıkları ve şişlikleri azaltırken ; mor halkaların oluşumunu da engeliyor . Diğer bir ürün Intensive Eye Repair ise , vitamini , salatalık , çoban püskülü özleriyle göz derisini rahatlatarak kırışıklıkları azaltıyor . Gece ve gündüz uygulanabilen ürün göz çevresindeki narin cildi besleyip nemlendiriyor . Fiyatlar : Total Eye Care 86 milyon lira , Intensive Eye Repair 91 milyon lira . LANCOME Absolue Yeux , kırışıklıkları azalmış , ışıldayan , daha sıkı ve elastik bir göz çevresi için kesin çözüm getiriyor . Yer elması , soya ve deniz yosunu içeren ürün , cildin yoğun olarak beslenmesini ve nemlenmesini sağlayıp , göz çevresine aydınlık kazandırıyor . Fiyatı : 156 milyon lira . CELLEX Eye Contour Cream Plus ve Eye Contour Gel , vitamini türevi olan L'askorbik asidi içeriyor . Tüm cilt tiplerine uyum sağlayan doğal formüllü bu ürünler , düzenli kullanıldıklarında ince çizgilerin , kırışıklıkların , cilt lekelerinin ve sarkan cilt gibi yaşlılık belirtilerinin yok olmasına yardımcı oluyor . Fiyatı : 150 milyon lira . NIVEA Visage'ın salatalık özü içeren hafif ve yumuşak yapılı göz çevresi bakım kremi , göz çevresini yatıştırarak şişliklerin ve morlukların da görünümünü azaltıyor . UVA / filtreleri ve vitamini sayesinde güneş ışığının sebep olduğu erken yaşlanmaya karşı korumayı da garanti ediyor . Fiyatı : 15 milyon lira . GIVENCY'nin haftalık bakım sonunda göz çevresindeki kırışıklıkları azaltan ve nemlendirme görevi de üstlenen ürünü No Surgetics Eye , bu bölgeyi daha düzgün görünüme kavuşturuyor . Fiyatı : 145 milyon lira . LIERAC göz çevresine yönelik olarak Diopti serisini sizlere sunuyor . Yaşlanmayı önleyici maddeler içeren Diopticreme , kırışıklıkların azalmasını da sağlıyor . Dioptigel ise içeriğindeki papatya esansı sayesinde göz altındaki torbaları ve şişlikleri en az belirgin hâle getiriyor . BIOTHERM'in hafif ve yağsız jeli Hydra Detox Yeux , çevresel faktörlerin gözlerde yarattığı yorgunluk belirtilerinin ve nemsizlik çizgilerinin azalmasına yardımcı oluyor . Ultra nem verici ürün , toksinlerden arındırıcı formülüyle gözlerdeki şişlik , torbalanma ve morluk problemleriyle de savaşıyor . Fiyatı : 68. GUINOT'un göz çevresi bakım maskesi Masque Yeux , nemlendirici etkisiyle ince çizgi ve kırışıklıkları hafifletirken , göz derisini canlandırıyor . Gözleri dinlendiren ürünün fiyatı : 48 milyon 650 bin lira . CLINIQUE Daily Eye Saver göz çevresini yoğun olarak nemlendiriyor ve içeriğindeki sıkılaştırıcı maddeler sayesinde bu bölgedeki çizgileri azaltıyor . Ürünün bileşimindeki aloe vera göz çevresini yatıştırken ; kafein ve salatalık özleri ise gözaltı torbalarını ve halkalarını azaltıyor . Göz çevresindeki kızarıklıkları da gideren ürünün fiyatı : 45 milyon lira . Sen de tasarla Bu yıl sekizincisi düzenlenen Kom mayo ve desen yarışmasının teması " Akdeniz Fokları " . Sayıları giderek azalan Akdeniz foklarına dikkatini çekmek amacıyla bu yılki desen yarışmasında yarışmacılar Akdeniz foklarını desenlere dökecekler . Dereceye girenlere para ödülünün verileceği mayo ve desen yarışmasının son katılım tarihi 11 Mart . Bu yağ Çin'den Alman Eczacılar Birliği tarafından yılın doğal tedavi yöntemi seçilen ve Sağlık Bakanlığı'ndan ruhsat alan China Oel , eczanelerde satışa sunulmaya başlandı . Baş , diş , romatizma ağrıları , kas rahatsızlıkları , hazımsızlık ve migren gibi birçok sağlık problemine doğal çözüm sunan Chine Oel'in Alp Dağları'nda yetişen nane bitkisinin damıtılmasıyla elde ediliyor . Erkek modası Profilo'da Profilo Alışveriş Merkezi , geleneksel olarak düzenlediği Moda Günleri kapsamında 111 . defilesinde Vakko'nun erkek giyim markası " " markasını ağırladı . " W"nun 1005 kış sezonu ürünlerini Nelih Akay Ajans'ın mankenleri tanıttı . 66'ncısı Beyoğlu'nda LCW ve çocuk markası LC Waikiki Beyoğlu İstiklal Caddesi'nde 66 . mağazasını açtı . Markanın yeni mağazasının giriş katı bayan , ikinci katı erkek , üçüncü katında ise çocuk ürünleri yer alıyor . İndirim çılgınlığı Afrodit'in Avrupa'dan ithal ettiği aksesuvar ve giyim ürünlerini şimdi yüzde 50 indirimle sizi bekliyor . Diab'less , In Love , Not Me gibi ünlü markaların aksesuvar , kemer , çanta , ayakkabı kapri pantolon ve eteklerini , Bağdat Caddesi , Erenköy , Carrefour , Nişantaşı , Profilo ve Kadıköy'de mağazalarında bulabilirsiniz . Rahatlatan koku Clinique yepyeni bir kokuyla karşımıza çıkıyor . Rahatlatıcı , özelliği bulunan Aromatics Elixir adlı koku , ylang ylang , gül , sandal ağacı , kır papatyası ve portakal çiçeği özleri içeriyor . Tüm gün kalıcılığı olan bu kokunun satış fiyatı 116 milyon lira . Triko da indirildi Triko tasarımlarıyla ünlü İdil Tarzi , kış koleksiyonunu sürpriz bir indirimle kapatıyor . Klasik trikoya modern bir yorum getiren Tarzi'nin koleksiyonundaki balıkçı kolsuz elbiselere , twin setlere atkı ve berelere kendi butiği dışında Ankara Önel Butik , Akmerkez ve Teşvikiye'deki BagFun mağazalarında şimdi çok daha uygun fiyatla ulaşabilirsiniz . Birisi bedava Sebastian'ın tek ürün fiyatına iki ürün sunduğu hediyeli alışveriş günleri başlıyor . Sebastian Laminates besleyici , Sebastian Laminates şampuanla bir arada satışa sunuluyor . Sebastian'ın size sunduğu ikinci hediyeli paketteyse Sebastian Potion bakım kremi Monair şampuan birlikte satışa sunuluyor . Moskova'da moda günleri 11 14 Mart tarihleri arasında Türkel Fuarcılık tarafından dördüncüsü gerçekleşecek " Unistyle Türk Moda Fuarı"nda tekstil , bay bayan , çocuk ve spor giyim sektöründeki firmalar Ruslarla buluşacak . " Unistyle " Türk Moda Fuarı'nda 1005 yaz koleksiyonları sunulacak . Ne kadar özgürsün 1005 yaz koleksiyonları çıkmaya başladı . İşte size Lee Jeans'in özgür ruhlara özel yeni koleksiyonundan yaza dair ipuçları . . . Lee Jeans ; yeni koleksiyonuyla rahat , macerayı seven , tüm özgür ruhlara sesleniyor . Lee Jeans designer'ları 1005 İlkbahar Yaz Koleksiyonu'nu hazırlarken 50'li 60'lı yılların motorsiklet tutkunlarının yaşam biçiminden esinlenmiş . Motorsiklet üzerinde olmadıkları anda doğa ile içiçe yaşayan , " Gang Rally"lerde biraraya gelen maceraperest biker'ların yaşam tarzı özellikle erkek koleksiyonunun detaylarında kendini hissettiriyor . Koleksiyonda yer alan Denver , Nash , Freeburn ve Reed jeanleri biker ruhunu yaşatanlar için özel olarak hazırlanmış modellerden yalnızca birkaçı . Sokaklarda 80'li yılların rüzgarını estirecek bayan koleksiyonunda ise dar kesim , ultra düşük bel ve flare paçalı jeanler yer alıyor . Cesur kesimleriyle minicik şortlar ve derin yırtmaçlı jean etekler seksi kızlar için özel olarak tasarlanmış . İşte favori ürünler Jean montlar 1005 sezonuna damgasını vuracak . Lee'nin favori ürünü Oily blue renk 101 ceket . " Stripe tease " çizgiler ve grafik baskılı tişörtler sezonun gözdesi olmaya aday . Rock etkileri taşıyan tişörtler ile 50'lerin takvim kızlarından esinlenerek hazırlanan tişörtler farklı görünmek isteyenlerin hoşuna gidecek . Mavi yeşil , siyah beyaz ve kırmızı tonların kullanıldığı koleksiyonda Lee logolu canvas şapkalar ve rengarenk bandalar da öne çıkan aksesuvarlardan . Mumcu'nun YÖK darbesi 16 Şubat'ta YÖK Başkanı Gürüz'ün yüksek öğretim alanındaki reforma katkıda bulunmadığını savunan Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , kurulun atama yetkisini kaldıracak Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , YÖK Başkanı Prof . Dr . Kemal Gürüz'ün yükseköğretim alanında gerçekleştirilen reform sürecine katkıda bulunmadığını savundu . YÖK tasarısının 16 Şubat'ta Bakanlar Kurulu'na sunulacağını belirten Mumcu , " Katkı esirgemek kararlılığında iseler onları zorlayacak imkânımız yok " dedi . Mumcu , internet üzerinden başlatılan yükseköğretim reformuna gelen 10 bin görüşün akademisyenlerin katılacağı toplantıda değerlendirileceğini açıkladı . Mumcu , YÖK'ün toplantılara davet edilip edilmeyeceği yönündeki soruya ise " Şu ana kadar herhangi diyalog girişiminde bulunulmamışsa bunu beklememiz doğru olmaz " karşılığını verdi . Her şey açık olacak Reform sürecinde ikinci safhayı başlattıklarını belirten Mumcu , " Kurulun önerileriyle zenginleştirilen tasarı TBMM'ye sevk edilecek . Hiçbir şey kapalı kapılar arkasında gerçekleşmeyecek " diye konuştu . İnternete gelen öneriler üzerinde bakanlığın da mutabık kaldığını kaydeden Mumcu , uzlaşmaya varılan konuları şöyle sıraladı : " Anayasa'da değişiklikle üniversitelerin bilimsel özerkliklerinin yanı sıra yönetsel özerklikleri de teminat altına alınmalı , akademik özgürlükler anayasal güvenceye kavuşturulmalı . YÖK planlama , eşgüdüm ve akreditasyon birimi olarak yeniden yapılandırılmalı , akademik nitelikteki işlevleri Üniversitelerarası Kurul'a devredilmeli . Rektör ve dekan atama yetkisi kaldırılmalı . Akademik unvanların kazanımı objektif , şeffaf , bilimsel ve genel ölçütlere bağlanmalı . Üniversiteler , mali özerkliğe kavuşturulmalı . " Bakanlıktaki atamalarla ilgili eleştirilere de sinirlenen Mumcu , " Bir elin parmağını tutmayacak sayıda atama kararnamesine imza attım " dedi . AYDIN DOĞAN : Bahçeli aleyhinde ifadem olmadı Doğan Şirketler Grubu Başkanı Aydın Doğan , MHP lideri Bahçeli'nin aleyhinde kendisine atfedilen iddialarla bir ilgisinin olmadığını vurguladı Doğan Şirketler Grubu Başkanı Aydın Doğan , Şubat tarihinde bir köşe yazarının kendisine atfen yazdığı sözlerle ilgili şu açıklamayı yaptı : " Söz konusu yazıda benim eski bir yöneticime , Pamukbank'a el konulmasını önlemek için Devlet Bahçeli'nin para aldığını söylediğim belirtilmiştir . Gayri ciddiyeti nedeniyle cevap vermeye bile değer bulmadığım bu iftira , ne yazık ki başka gazeteler tarafından da iktibas edilince bu açıklamayı yapmam zaruri oldu . Söz konusu aktarılan bu sözler tamamen hayal mahsulü ve gerçekdışıdır . Sayın Bahçeli çok saygı duyduğum , dürüst bir siyasetçi ve devlet adamıdır . Kendisi hakkında hiç kimseye ne böyle bir şey söyledim ne de bu anlama gelecek ifadem oldu . Aynı şekilde Kemal Çevik'in para aldığına dair bir ifadem de olmamıştır . Bu tarz bir ifadede bulunmak bir yana , böyle bir imada bile bulunmaktan sakınacağımı beni tanıyanlar çok iyi bilirler . Elimde sağlam bilgi ve belgeler olmadan değil Sayın Bahçeli , herhangi bir kişi için bile böyle bir iddiada bulunmaya ahlaki yapım izin vermez . Esasen yazıda adı geçen kişilerin de benim böyle bir isnatta bulunduğuma inanacaklarına ihtimal vermiyorum . Yazar , benimle ilgili yazısında birçok olayı tahrif etmiştir . Sayın Mehmet Emin Karamehmet'in kurtarılması konusunda bazı endişelerimin bulunduğu bütün kamuoyunca bilinen bir gerçektir . Dolayısıyla hem Türkiye'ye zararı olacak hem de sektörümüzde haksız rekabete yol açacak gelişmeleri yakından izlemem kadar doğal bir şey olamaz . Ayrıca bu çapta bir kurtarma girişimini bütün Türk basınının da yakından izlemesi normaldir . Benim konuştuğum kişilere bunun yanlış bir şey olacağını söylediğim de doğrudur . " İsveçli Bakan'dan hükümete övgü Diyarbakır'da incelemelerde bulunan İsveç Dışişleri Bakanı Anna Lindh , Türkiye'nin son yıllarda yaptığı reformları ve yeni hükümetin icraatlarını beğendiğini söyledi . Diyarbakır Valisi Cemil Serhadlı'yla görüşen Lindh , ardından gazetecilere açıklamada bulundu . Lindh , bölgenin ekonomik anlamda güçlendirilmesi gerektiğini vurgularken , OHAL'in kalkmasıyla getirilen yenilikler ve Kürtçe'nin daha serbestçe kullanılması konusunda vali ile güzel bir görüşme yaptığını söyledi . İsveç'te insan hakları , kadın hakları ve kişilik haklarına verilen önemden dolayı bu konularda kendisinin de duyarlı olduğunu anlatan Lindh , " OHAL'in kalkmasını yeni gelişmeler takip edecek . Yeni hükümetin de çalışmaları var . İnsan hakları , ifade özgürlüğü ve Kürt dilinin serbestçe kullanım hakkı olmalı " dedi . Daha sonra Büyükşehir Belediye Başkanı Feridun Çelik ile görüşen Lindh , son yasa değişikliklerini önemli bulduklarını , devamını beklediklerini , özellikle Kürtçe ile ilgili konularda hükümetin açıklığını çok beğendiğini ifade etti . Ağar : Bütünleşme sürecimiz başladı DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , partisi ile DTP arasında bütünleşme sürecinin başladığını söyledi . Dün akşam yemeğinde DTP Başkan Vekili Yılmaz Hastürk'le bir araya gelen Ağar , durumu iki partinin birleşmesi değil bütünleşmesi olarak tarif etti . ANAP'la birleşmeye ilişkin bir soruyu Ağar , " Siyaset tabii süreci içinde kendi bütünleşmesini tamamlayacaktır " diye yanıtladı . Yemeğe , DYP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Bayar'ın yanı sıra Necmettin Cevheri , İsmet Sezgin ve Turgut Toker de katıldı . Sezer'den Anayasa Mahkemesi'ne atama Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer , Anayasa Mahkemesi Yedek Üyeliği'ne , Valiler Kararnamesi'yle merkeze alınan Malatya Valisi Mustafa Yıldırım'ı atadı . Cumhurbaşkanlığı Basın Merkezi'nden dün yapılan açıklamaya göre , Anayasa Mahkemesi Yedek Üyeliği'ne Yıldırım'ın getirildiği bildirildi . Cumhurbaşkanı Sezer , Pamukkale Üniversitesi Rektörlüğü görevine de Yüksek Öğretim Kurulu'nun önerdiği adaylar arasından Prof . Dr . Hasan Kazdağlı'yı yeniden atadı . Suç çocukları Okula gönderilmeyen çok sayıda çocuk , suç makinesine dönüştürülüyor . SHÇEK'e teslim edilen çocuklar , aynı gün çete üyeleri tarafından bin bir numarayla kaçırılıyor İstanbul'da çok sayıda çocuğun kaderi , çetelerin ve ailelerinin elinde olumsuz yönde şekilleniyor . Yaşları 16 arasında değişen çocuklar yakalanınca devlet güvencesi altına alınıyor , ancak hemen hepsi aynı gün çeteler ve aileleri tarafından yurtlardan kaçırılıyor . 11 yaş üzeri olanlar hakkında açılan davaların dosyaları neredeyse boylarını geçmiş . İşte hikâyeleri : BOMBA İHBARIYLA FİRAR . . : Kasımpaşa'da çocuklu bir ailenin en küçük kızı . Babası ölmüş . Yapılan kemik muayenesinde 14 yaşında olduğu ortaya çıktı . 50'dan fazla hırsızlık olayına karıştı . Her seferinde Sosyal Hizmetler Çocuk Esirgeme Kurumu'na ( SHÇEK ) teslim edildi . Ve yine her seferinde yuvadan kaçtı . Kaldığı yurtta diğer çocukları hırsızlığa özendirdiği ortaya çıktı . Bir grup , kuruma hayır amacıyla geldiğini söyleyip M. Bu başarılamayınca telefonla bomba ihbarı yapılarak yuva boşaltıldı , karmaşa yaratıldı . Bir başka firarında M. Mercedes'le ayrıldı . Y. : 1990'lı . Annesi cezaevinde . 19 kez hırsızlık suçuyla yakalandı . Her seferinde SHÇEK'e teslim edildi . Ama hep kaçtı . F. : 91 doğumlu . Hırsızlıktan de falarca yakalandı . Kuruma teslim edildi . G. : 1996'lı . İlk kez yaşında olmak üzere kez hırsızlık yaptı . Kuruma teslim edildi . Kaçtı . R. : 1994 doğumlu . yaşında hırsızlık yaparken yakalandı , kuruma teslim edildi , ancak aynı gün kaçtı . Beraberindeki İ. ile vücudunu jiletleyip görevlileri de tehdit etti . G. : Adam öldürmekten 10 yaşında kurum korumasına verildi . Bu süre boyunca diğer çocukları tehdit etti . Rahat bırakmıyorlar İstanbul Vali Yardımcısı Mehmet Seyman ( yanda ) , konuyla ilgili şunları söyledi : " Bu çocukların eğitim ve rehabilitasyonu nun sağlanacağı nitelikte bir merkez yok . Mevcut kurumlar ev gibi . Çocuk geldiği gün kaçıyor . Birtakım kişiler çocukların kurumda kalmasını istemiyor . Bu çocuklar , diğer çocuklara da olumsuz örnek oluyor . " Suçlu çocuklara yönelik bir merkez kuracaklarını söyleyen Seyman , " Güvenliği artırdık , aileleri de kontrol altında tutacağız . Çocukların okula gitmesi de sağlanacak . Bu kararları uygulamaya başladık " dedi . Savaşı kaybetti Ataberk Yılmaz . 10 yaşında beyninde tümör tespit edildi , ameliyat oldu . Kurtuldum derken bir yıl sonra nükseden tümör , ölümüne yol açtı . . . Henüz 10 yaşında yakalandığı beyin kanserine karşı bir yıl mücadele veren Ataberk Yılmaz , önceki gün son nefesini verdi . Yılmaz'ın tedavisi için tüm imkânlarını seferber eden baba Özkan Yılmaz , oğlunun tabutuna sarılarak dakikalarca ağladı . Bahçeşehir Koleji . sınıf öğrencisi Ataberk Yılmaz , öğretmenleri tarafından çok sevilen , çalışkan bir öğrenciydi . Yılmaz ailesinin tek çocuğu olan Ataberk , bir yıl önce aniden fenalaşarak hastaneye kaldırıldı . Doktorlar tarafından muayene edilen Ataberk'in beyninde kötü huylu bir tümör tespit edildi . Özel Acıbadem Hastanesi'nde ameliyata alınan Ataberk'in beynindeki tümör alındı . Çok riskli olduğu belirtilen operasyon başarılı geçti . Ancak hastalık Ataberk'in yakasını bir türlü bırakmadı . Beyinde tekrar nüksederek büyüyen tümör , Ataberk'in önceki gün ölümüne neden oldu . Ataköy . Kısım Camii'nde dün düzenlenen cenaze töreninde Ataberk son yolculuğuna uğurlandı . Ataberk'in amcası sanatçı Murat Göğebakan , acısını " 10 numaraydı . Acımız çok büyük " cümleleriyle dile getirdi . TOPRAĞA VERİLDİ Ataberk'in annesi Serap Yılmaz , cenazede yakınlarının yardımıyla ayakta durabiliyordu . Ataberk'in sağlığına tekrar kavuşabilmesi için tüm varlığını gözünü kırpmadan seferber eden Özkan Yılmaz ise oğlunun Bahçeşehir Koleji flamasına sarılı tabutuna sarılarak dakikalarca gözyaşı döktü . Yılmaz'ın cenazesi , ikindi namazını müteakip kılınan cenaze namazından sonra Büyükçekmece Mezarlığı'nda toprağa verildi . Metroda hedef : Bir yılda 100 kilometre İstanbul Belediye Başkanı Gürtuna , metronun 1005 yılı içinde Taksim'den Şişhane'ye ineceğini , Harem Tuzla arasının da temelinin atılacağını belirtti İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna , bu yıl kutlanacak olan İstanbul'un fethinin 550 . yıldönümüne kadar 550 eser yapacaklarını bildirdi . Gürtuna , bir yıl içinde de 100 kilometre metro yapmayı hedeflediklerini söyledi . Mahmutbey Atatürk Caddesi Kavşak Düzenlemeleri , Bağlantı Yolları ve Altgeçit İnşaatı'nın temel atma töreninde konuşan Gürtuna , " Belediyenin boyutlarını aşan , ülke meselesi haline gelmiş , devletin bütün gücünü harcayarak yapabileceği eserlere el attık . 1005 yılında 500 eser yapacağız demiştik . İstanbul'un bu yıl kutlanacak olan 550 . fetih yıldönümüne kadar 550 eser yapacağız " dedi . Yapacakları eserlere semt parkları ve hizmet binalarının dahil olmadığını vurgulan Gürtuna , İstanbul'a yaptıkları kavşak sayısının 60'i aştığını ve yaklaşık 500 kilometre de yol yaptıklarını anlattı . Gürtuna , şu anda il genelinde 10 ayrı hatta metro çalışması gerçekleştirdiklerini bildirdi . Gürtuna , metronun yıl içinde Taksim'den Şişhane'ye ineceğini , Harem Tuzla arasında yapılacak olan raylı sistem hattının da yakında temelini atacaklarını ifade ederek , " Bütün bunları yapmak İstanbul için bir rüyaydı . Bir yılda 100 kilometre metro yapmayı hedefliyoruz . Ulaşım sistemlerini İstanbul'un her tarafına yayarak , İstanbulluların ömrüne ömür katıyoruz " diye konuştu . KAVŞAK TEMELİ ATTI Ali Müfit Gürtuna , daha sonra Bahçelievler Belediye Başkanı Saffet Bulut'la birlikte kavşak , altgeçit ve yol inşaatının temelini attı . Mahmutbey'de temeli atılan yol ve kavşak inşaatı tamamlandığında , Şirinevler ile Kocasinan arasında kesintisiz ulaşım sağlanacak . Dolayısıyla Mahmutbey Caddesi'ndeki trafik akışı düzene girecek . Yıl sonunda bitirilmesi planlanan yol , kavşak ve altgeçit inşaatı , 11. Ak sakallı dede efsanesi Kütahya'da panik yaratan efsanenin sırrı ortaya çıktı : İmamın yatsıdan sonra gelen misafirleri Denizli'yi geçen yıl karıştıran Yakında büyük bir felaket olacak ve 40 bin kişi ölecek . Ak sakallı dede , ölenler için camide kefen dikiyormuş söylentisi , bu kez Kütahya'da ortaya çıktı . Olayı yerel televizyonlar altyazıyla duyurdu . Müftü Hüseyin Şimşek , söylentiyi araştırdıklarını belirterek , şöyle konuştu : Gece yarısı telefon yağdı " Gece 15. Arayan vatandaşlar olayın aslı olup olmadığını sordular . Biz de caminin imamını çağırıp durumu sorduk . Yatsı namazından sonra misafirlerinin geldiğini , namaz kılmaları için onlara camiyi açtığını , söyledi . Sonunda vaaz vermek mecburiyetinde kaldık . " İlk Denizli'de çıktı Denizli'de geçen ramazanda çıkan efsane şöyle : " Teravih namazını kıldıran Ulucami İmamı Mevlüt Taşdemir , caminin ışıklandırmasını sağlayan lambaları söndürür ve kapıyı kilitler . Kısa bir süre sonra caminin lambalarının yandığını gören imam , kapıyı açtığında gördüğü dört yaşlı ve sakallı adama ne yaptıklarını sorar . Onlar da Denizli'de deprem olacak ve 40 bin kişi ölecek . Biz onlara kefen dikiyoruz cevabını verir . " İşte baba'ların kadın avukatları Altın Mimir ve Şeyda Yıldırım , kadın avukat . Onları diğerlerinden ayıran , müvekkillerinin kimya bozma yeteneği . . . Dündar Amca çok baba bir adamdı . . . Türkiye'nin son yıllarına damgasını vuran davaların gerisindeki kadın avukatlardan biri olan Altın Mimir , bir çocuk annesi . Yaklaşık 10 yıldır ceza davalarına giriyor . Dündar Kılıç'ın oğlu Cenk Ali Kılıç'ı savunmakla başlamış avukatlık hayatına . Sonra Ali Fevzi Bir , Ayvaz Korkmaz , " Marlon Erdal " ismiyle tanınan ve otopark mafyası olduğu iddia edilen Erdal Kara'yı savunmuş . " Davaların hepsine hümanist açıdan yaklaşıyorum " diyen Mimir , şöyle konuşuyor : SİLAH TAŞIRIM " Hiçbir zaman onlar suçsuz demiyoruz ama herkesin savunma hakkı vardır . Dündar Kılıç'ı çok sevdim , ona amca derdim . Çok baba adamdı . Onunla , bu âlemdekilerin insani yönlerini görmeye başladım . Herkesin korktuğu bir camiayı savunmak bir süre sonra saygınlık yaratıyor . Sık sık gasp ediliyorum ama çok ciddi bir korkum yok . Ruhsatlı silahım var , atış yapmayı çok seviyorum . " Çakıcı yüzünden annem bana küstü Şeyda Yıldırım , 1994'te başlamış Alaattin Çakıcı'nın davalarına girmeye . " Ömrüm yettikçe de devam ederim " diyor . Çakıcı ile aralarında aşk ilişkisi olduğu yolunda çıkan haberden sonra en çok annesinin tepki gösterdiğini söylüyor . Bürosunda sorularımızı yanıtlayan Yıldırım , " Bu davalar nedeniyle ailemden tepki alıyorum . Annem hâlâ bunu kabullenmiş değil . Endişe ediyor . Ama herkesin savunma hakkı vardır " diye konuşuyor . TEHDİTLER . . . Annesinden çok korktuğunu anlatan Yıldırım , " Ölüm tehditleri gelir ama bunları ciddiye almıyorum . Annem avukat olan babamdan alışkın ama ben kadınım " şeklinde konuşuyor . Yıldırım , Çakıcı'yla ilişkisi olduğuna dair iddiaları ise şöyle yanıtlıyor : " Türkiye'ye döndüğünde savunmaya hazırlanmak için sürekli görüşmeye gittik cezaevine . Sonra ilişkimiz olduğunu yazan haber çıktı . Annem benimle günlerce konuşmadı . " Sekiz çocuklu aile tampon bölgede kaldı Kuzey Irak'taki Erbil Kerkük yolunda Saddam Hüseyin'ın askerleri kilometre geri çekilince , sekiz çocuklu bir aile askerlerle peşmergeler arasındaki tampon bölgede kaldı . Dolabakra bölgesindeki arazide onlarca mevziisi bulunan Irak askerleri , ABD'nin olası saldırısı üzerine kilometre geri çekildi . Askerlerin terk ettiği mevziye de Irak Kürdistan Demokrat Partisi ( IKDP ) peşmergeleri yerleşti . Tampon bölgede sadece sekiz çocuklu bir aile kaldı . Peşmergelerle Irak askerleri arasındaki köy evinde yaşamını sürdüren anne Gevher Aziz Ali , " Savaş olursa , ilk saldırıya uğrayan biz oluruz . Yoksul olduğumuz için gidecek yerimiz yok . Savaş çıkarsa mecburen buradan kaçacağız " dedi . Polis ile CEO , itfaiyeci ile şirket müdürü yarışacak Şirket olimpiyatı olarak bilinen Kurumsal Oyunlar , mayıs ayında Türkiye'de yapılacak . Rakip şirketlerin yanı sıra emniyet ve itfaiye gibi kurum takımları da yarışabilecek Türkiye'de ilk kez düzenlenecek olan Eurasia Corporate Games ( Avrasya Kurumsal Olimpiyatları ) mayıs ayında İstanbul'da yapılacak . Şirket olimpiyatları olarak da bilinen ve karting , basketbol , golf , dağ bisikleti gibi 16 farklı spor dalında düzenlenen müsabakalar için , Avrasya ülkelerinin önemli kurumları , şirketleri ekipleri mayıs ayında Türkiye'ye gelecek . Firmaların takım ruhunu ortaya çıkarmak , rekabet motivasyonlarını geliştirmek amacıyla düzenlenen şirket olimpiyatlarına takım ve izleyici olarak binlerce kişinin katılımı bekleniyor . Hem dünya çapında , hem de bölgesel düzeyde yapılan şirket olimpiyatlarının bu yıl Avrasya kısmını düzenleme hakkını alan Türk şirketi SportWorks , önümüzdeki yıl da dünya çapında şirket olimpiyatlarını düzenleyecek . Gerçekleştirildiği ülkelere önemli bir turizm geliri bırakan ve tanıtım açısından da büyük katkıları olan Kurumsal Oyunlar , şirketler için marka yatırımı da sağlıyor . Dünya organizasyonlarına katılım 10 bini geçiyor . İngilizler teklif etti Corporate Games'in Türkiye hakları , iki yıl önce SportWorks firmasına teklif edildi . Görüşmeler olumlu sonuçlanınca SportWork franchise hakkını aldı . İngiliz firma 1004 yılı dünya organizasyonunu da Türkiye'ye teklif etti . Böylece bu yıl Avrasya organizasyonu , gelecek yıl dünya organizasyonu yapılacak . SportWorks firmasının kurucularından Bülent Çamlıca , Kemal Merkit ve Kerem Mutlu , bu sıra dışı olimpiyatın Türkiye'de gerçekleştirilmesinin , Formula 1'in Türkiye'ye getirilmesi kadar önemli olduğunu belirtiyor . Firma ortaklarından Bülent Çamlıca , " Binlerce katılımcı otellerde en az bir hafta konaklayacak , alışveriş yapacak . Turistik bölgeleri gezecekler " dedi . Şirket olimpiyatlarını . asıl olimpiyatların bir mikro yansıması olarak değerlendirilen Kerem Mutlu ise " Olimpiyatlarda sporcular kendi bireysel başarıları için yarışır . Bireysel olarak yarışır , ülkenize kazanç sağlarsınız . Bu olimpiyatlarda da bireysel başarı sonucu markanıza bir kazanç sağlıyorsunuz " diye konuştu . Hükümet destekliyor SportWorks yetkilileri , Avrasya şirket olimpiyatları için hükümetin desteğinin sağladıklarını belirttiler . Ayrıca İstanbul Ticaret Odası , TÜSİAD , Personel Yöneticileri Derneği , Kal Der gibi sivil toplum örgütleri de organizasyona destek verecekler . Eczacı da katılabiliyor , İbrahim Kutluay da SportWorks ortaklarının verdiği bilgilere göre bölgesel oyunlara bin civarında katılım oluyor , dünya oyunlarına katılım ise 15 bine ulaşıyor . 1988'den bu yana her yıl düzenlenen oyunlara , ailelerin de sporcularla birlikte gelmesi nedeni ile katılım 50 binlere ulaşabiliyor . Şimdiye kadar San Francisco , Hawai , Londra , Cenova , Malezya , Johannesburg , Stuttgart gibi önemli kentlerde gerçekleştirilen şirket olimpiyatlarının bu yılki merkezinin İstanbul'da 16 spor dalı için gerekli pist ve saha ayarlamaları yapıldı . Çokuluslu şirketlerden , eczane sahiplerine , çeşitli ülkelerin emniyet örgütlerinin polis takımlarından itfaiyecilere kadar herkesin katılabildiği kurumsal olimpiyatlarda ağırlık şirketlerde . Aynı sektörde bulunan ve yoğun rekabet içinde olan firmalar , rekabeti sahalara taşıyorlar . Katılım ücreti olarak kişi başına 50 dolar alınıyor . Bu ayın sonuna doğru kayıtlar başlayacak . Nisanda kayıt kesinleştirmeleri yapıldıktan sonra mayıs ayında da oyunlar başlayacak . Bir rüya hayatını değiştirdi Sinan Yaman , Unilever'de yöneticiyken , yaşamını bir rüya değiştirdi . Rüyaları her zaman çıkan kız kardeşinin , 55 yaşında öldüğünü görmesi üzerine kariyerini ve bin dolarlık maaşını bıraktı ve kendini gençlere adadı Unilever'de üst düzey yöneticilik yapan ve firmanın küresel anlamda üst düzeyinde yer alabilecek adaylardan biri olarak gösterilen Sinan Yaman'ın yaşamı , kız kardeşinin gördüğü bir rüya ile değişti . Unilever'in geleceğin yönetici adayları olarak belirlediği 10 çalışandan biri olan Yaman , rüyalarının çıktığına inandığı kız kardeşinin , 55 yaşında öldüğü'nü anlatan rüyası ile bin dolar maaşı bırakarak , kendisini üniversite öğrencilerine ve ilköğretim okulu çocuklarına adadı . Ayrılmadan önce Unilever'in 11 ülkeden sorumlu uluslararası marka yöneticiliği görevini yürüten Yaman , rüya olayından sonra yaşamını tamamen değiştirdiğini anlatıyor . Şu anda rüyadaki gibi tam 55 yaşının içinde olan ve her gün ölecekmiş gibi yaşayan Yaman , hiç ölmeyecekmiş gibi çalıştığını belirtiyor . Her gün ölecekmiş gibi yaşamanın kendisini daha çok motive ettiğini ve güçlendirdiğini belirten Yaman , her gün ölmeden kalktığında olumlu şeyler hissettiğini ve ölümü planladığını belirtiyor . 10 yıllık kariyeri bıraktı İyi bir eğitim ve 10 yıllık bir kariyeri bırakan Yaman , " İç sesim fısıldadı " diyor . ODTÜ'de öğrenciyken hayalinin Ölü Ozanlar Derneği'ndeki gibi sıra dışı dersler vermek olduğunu belirten Yaman , " Şimdi , bu dersleri İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi'nde Marka dersinde veriyorum . Hayalim çok uluslu bir firmada çalışmaktı , çalıştım . Hayalim köşe yazarlığıydı , gerçekleştirdim " dedi . Şirketler kitabını istedi Yaman , İç'ten Lider adlı kitabında insanları okumaya değil , yazmaya sevk etmeye çalışıyor , bu nedenle tüm sağ sayfaları boş bırakmış . Okuyucu okuduğu sayfalar hakkında düşüncelerini bu sağ sayfalara yazıyor . Kitabına Unilever , Nestle , Unicell , Maxximum ve Unipro gibi firmaların yanı sıra birçok üniversiteden de talep geliyor . İç'ten Lider isimli bir kitap yazan Yaman'ın kitabı hakkında aralarında Koç Holding CEO'su Bülend Özaydınlı , Reklamcı Serdar Erener , Unilever İnsan Kaynakları Direktörü Melih Kısagün , Nestle Kurumsal İlişkiler Direktörü Ahter Kutadgu , Yönetmen Osman Sınav ve Psikolog Doğan Cüceloğlu gibi ünlü isimlerin ortak görüşü insanı düşündürmeye yönlendirdiği . Obezite için bile biz reklamcıları suçluyorlar Reklam gurusu Mike Longhurst , " Son yılların gözde günah keçisi , reklamcılar oldu " dedi . Reklamcılar Derneği'nin düzenlediği Reklam ve Sürdürülebilirlik konulu konferansa katılan Avrupa İletişim Ajansları Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Mike Longhurst , reklamcıların son yıllarda politikacılar ve kolay yoldan manşet olmak isteyenler tarafından günah keçisi haline getirildiğini belirtti . Longhurst , " Birçok insan , tüketim , yoksulluk , eşitsizlik ve küçük yaşta çocukların alkol tüketimi gibi dünya sorunlarına hedef olarak reklamı seçti . Obezite sorununa bile reklamların neden olduğunu iddia ediyorlar . Tüketiciler ve bazı özel çıkar grupları tarafından , çocukların sömürülmesi , çevre vandalizmi , kaynak tüketimi ve görsel kirlilikten de biz sorumlu tutulduk " dedi . Reklamlar hedef oldu Çevre kirliliği ve kaynakların azalması sorunlarının 1980'lerden bu yana markanın arkasındaki firmanın değerlerine daha çok dikkat edilmesine yol açtığını belirten Longhurst , Anti kapitalizm ve küreselleşme karşıtlığının marka ve kurumlara eleştiriyi artırdığını belirtti . Reklamcılık gurusu , " Nike , Shell , Nestle ve McDonald's gibi markalara sistematik olarak saldırıda bulunuldu ve teşhir edildiler . Markaların kamuoyuna görünen yüzü olan reklamlar ise doğrudan hedef oldular . Son yıllarda bunu değiştirmeye uğraşıyoruz " dedi . Mithat Özbek , Çopikas Genel Müdürü oldu İngiliz sermayeli mukavva ve kağıt üreticisi Çopikas'ın genel müdürlüğüne Mithat Özbek getirildi . 1981 yılından bu yana sektörde hizmet veren firmanın başına geçen Özbek , Hacettepe Üniversitesi Ekonomi bölümünü ardından da Indiana Üniversitesi'ni bitirdi . Söğüt Seramik'le sektöre giren Özbek , 1990 1996 yılları arasında Söğüt Seramik İhracat Müdürlüğü , 1996'dan itibaren de Puccinelli'de görevine devam etti . DEİK'in çeşitli iş konseylerinde görev yapan Özbek , 1994 1996 arasında da Türk Güney Afrika İş Konseyi yönetim kurulu üyeliği yaptı . İ Resuloğlu , Plenexis Genel Müdürü oldu Kerem Resuloğlu , servis sağlayıcısı Plenexis'in İstanbul'daki ofisinin sorumluluğunu üstlendi . 1995'e kadar Almanya'da perakende alanında pazarlama müdürlüğü yapan Kerem Resuloğlu , daha sonra kablosuz iletişim servisleri alanında hizmet veren Telsis firmasında genel müdürlük görevini üstlendi . Deutsche Telecom'un uydu yan kuruluşu DeTeSat'ın temsilcisi olarak Türkiye'deki VSAT ve SCPC servisleri konusunda da çalıştı ve bu dönemde özellikle büyük ölçekli Türk ISP'ler ve uluslararası devreler için 10'den fazla SCPC VSAT istasyonu kurdu . Resuloğlu , Plenexis'e katılmadan önce , Istanbul'da uydu bazlı " Frame Relay " , IP ve BOD Bandwidth on Demand ( Talebe göre değişken bant genişliği ) hizmetlerini veren SayKom'da Genel Müdür ve Yönetim Kurulu Üyesi olarak görev yaptı . . . . . . . Wolftrack outdoor'la çalışanları eğitecek Kurumsal outdoor eğitimleri ve spor organizasyonları düzenleyen Wolftrack , spordan yararlanarak şirketlerin markaya sadık müşteri tabanını geliştirmeyi hedefliyor . Wolftrack ; kurumsal outdoor eğitimleri , spor organizasyonları , rekreasyon çalışmaları , çocuk serüven kampları ve tırmanma duvarları üretimi ve işletmesi yapan bir firma . Firma serüven kampları , yatçılık , paintball , kaya tırmanışı , dağ bisikleti , yüksek ip parkurları , offroad/ATV , kano , rafting ve binicilik gibi outdoor sporlarını kullanarak çalışanlara katkı sağlamaya çalışıyor . 16 yaş grubuna yönelik olarak her yıl düzenlenen serüven kampları ise bu yıl Şubat günleri arasında gerçekleştirilecek . Kamp için seçilen yer ise Uludağ . Kampa katılan gençler , karda ateş yakma teknikleri , yiyecek bulma , iz sürme , ilkyardım , arama kurtarma , kar mağarası ( igloo ) yapma ve isteğe bağlı olarak snowboard ve kayak dersleri alacak ; yaratıcılık , özgüven ve liderliği geliştirmeyi sağlayıcı etkinliklere katılacak ve hedikle yürüyüşler gibi dinamik aktiviteleri gerçekleştirecek . 161 bilişim projesi ödül için yarışacak Türkiye'nin değişik bölgelerinden 161 projenin katıldığı Interpro Bilişim Ödülleri , Mayıs'ta sahiplerini bulacak . 1001 1001 yıllarına ait 15 ayrı kategoride verilecek olan ödüllere aday olan firma sayısı ise 161 . Yazılım kategorisinin büyük ilgi gördüğü yarışmada , Yazılım Ürünü , Yazılım Projesi , Sistem bütünleştirme , iş , mobil uygulamalar ve internet içerik alanlarında ödüller dağıtılacak . İstanbul ağırlıklı projelerin sunulduğu yarışmalarda bu yılın özelliği Anadolu projelerinin sayısındaki artış . Anadolu proje sayısı 16 iken , bu yıl 60'i bulmuş durumda . Interpro , ödülleri ile genç bilişimcilere de kaynak aktarmayı hedefliyor . Seminer Web tasarımıyla ilgilenenlere Macromedia , distribütörü Medyasoft tarafından düzenlenen Macroscope seminerleri , şubat ve martta İstanbul , Ankara ve İzmir'de gerçekleştirilecek . 16 Şubat'ta İstanbul Lütfi Kırdar , Mart'ta Ankara Çankaya Çağdaş Sanatlar Merkezi , Mart'ta ise İzmir Hilton'da gerçekleştirilecek seminerlerde web tasarımı ve internet uygulamaları konuları ele alınacak ve yeni projeler katılımcılara sunulacak . Haftanın kitabı Dinozor Beyinliler Alfa Basım Yayım'dan çıkan Albert . Bernstein imzalı Dinozor beyinliler isimli kitap , tüm çalışanların her gün yaşadığı dengesizliklerin ardında kontrolü ele geçirmeye çalışan bir dinozor olduğunu söylüyor . Mantığıyla hareket ettiğini düşünüp içgüdüleriyle hareket eden herkes . Duygusal , tepkili , sinirli , inatçı davranan , huysuzluk eden herkes . Yani hepimiz Bernstein'a göre dinozor beyinliyiz . Ebruli günler Özlem BAY İTKİB'in desteğiyle gerçekleşecek olan CPD Düsseldorf Fuarı'na ebru ağırlıklı Attitude Anti Show Off isimli koleksiyonuyla katılan Arzu Kaprol , modanın varoluş sebebini oluşturan gösteriş durumuna karşı koyuyor Modacı Arzu Kaprol dört yıldır uluslarası fuarlara katılıyor ve koleksiyonlarını bu fuarlarda tasarlıyor . Standda olmadığı zaman şehri dolaşarak küçük notlar tutup eskizler yaptığını söyleyen modacı , yeni koleksiyonu Attitude Anti Show Off'un ay önce seyahat defterindeki bu karalamalardan ortaya çıktığını belirtiyor . Aslolan benim Arzu Kaprol " İçedönük bir tavır " olarak nitelendirdiği koleksiyonu Attitude Anti Show Off'u hazırlarken süregelen düzenin sıkışıklığından ve tekrarından etkilenmiş . Kumaşlardan ve kesimlerden artık hiç heyecanlanmadığını belirten modacı , " Yeni , yapıcı , orjinal birşeyler yaratmak gerek " demiş ve bu koleksiyonu hazırlamaya koyulmuş . İnsanların kendilerini iyi hissetmek için giyinmeleri gerektiğine inanan Kaprol , gerçek güzellikleri sürpriz detaylar olarak giysilerin içine saklamış . Modacı koleksiyonunu doğuş , gençlik ve olgunluk olmak üzere üç gruba ayırmış . Kaprol , ilk gruptaki giysilerin dış rengini , saflığın simgesi olarak nitelendirdiği fildişinde ; iç rengini ise hayatın kaynağı olan güneşi temsil eden altın renginde tasarlamış . İkinci grubu oluşturan gençlik evresinin iç rengini siyah , dış rengini ise pembemsi oranj temsil ediyor . Son grup olan olgunluk dönemindeki giysilerin dış renginde giderek saydamlaşan bir griyi tercih ederken ; iç renginde bilgelikle bağdaştırılan moru kullanmış . Fonksiyonel tişörtler Koleksiyondaki hiçbir parça sert kesimlere ve köşelere sahip değil . Kat kat , üstüste kumaş kullanımının ve bölmelerin ağırlıklı olduğu koleksiyonda , mat ve parlak kumaşların birlikteliğinden doğan kontrast parçalar da mevcut . Denimler ve trikolar da koleksiyonda ağırlıklı olarak kullanılmış . Modellere gelince ; etekler ya mini ya da hemen dizüstü yüksekliğinde . Pantolonların kesimleri düz ve rahat . Paçalar ise " Boot cut " denen çizme kesimden biraz daha geniş büyüklükte . Üst paçalar daha vücudu saran kesimlere sahipken , alt paçalar daha bol ve uçuşan türden . Tişörtler ise vücut ısısını dengeleyen ve vücuttaki istenmeyen kokuları nötralize eden yüksek teknoloji ürünü bir penyeden üretilmiş . Kendine bir güzellik yap Yenilenmek düşündüğünüz kadar zor değil . İşin sırrı kendinize bakmakta ! Ünlü kozmetik firmalarının ürünleriyle bu kadar kolay ki . . . İşte en yeni parfümler , makyaj ve bakım ürünleri ! HAYASHI System Design Hi Shine saç kırıklarını tedavi eden özel bir ürün . Saçların nem ve protein ihtiyacını gidererek , saç telinin kuvvetlenmesini sağlayan ürün , en kuru saçları bile canlandırıyor . Saça parlaklık kazandıran ürün saçın kolay taranmasını da sağlıyor . Fiyatı : 58. Ürün içerdiği ve vitaminleriyle cildi nemlendirip , canlandırıyor . Kusurları mükemmel bir şekilde kapatan ürün hafif yağsız dokusuyla gözenekleri tıkamıyor , cildin nefes almasına izin veriyor . Fiyatı : 18 milyon lira SUI LOVE romantik ve tutkulu kadınlara hitâp ediyor . Parfümün üst notalarında bergamot , yeşil çay , pembe biber kendini hissettirirken orta notalarda yasemin , beyaz gül , lillium , tüpgülü , portakal çiçeği ve İtalyan menekşesi bulunuyor . Fiyatı : 65 ml EDT Spray 118. Parfümün kalp notalarında gül ve kahve kendini hissettirirken ; son notalarda orkide , vanilya ve amber yer alıyor . Fiyatı : 50 ml EDT 65 milyon lira , 100 ml EDT 145 milyon lira MAVALA'nın yeni ürünü Barrier Base , içerdiği keratin , kalsiyum ve ipek amino asitlerle tırnak üzerinde koruyucu ve destekleyici bir tabaka oluşturuyor . Ürün tırnağa ihtiyacı olan nemi kazandırırken , ojelerin yol açtığı sararmayı da önlüyor . Fiyatı : 50 milyon lira KERASTASE Elasto Curl ile kuru ve bukleli saçlara canlılık ve esneklik kazandırıyor . Elasto Curl serisi üründen oluşuyor : Nemlendirici saç banyosu , kolay taramayı sağlayan nemlendirici bakım , ince telli bukleli saçlar için şekillendirici hafif köpük , kalın telli saçlar için Şekillendirici Krem . Fiyatlar : Saçbanyosu 11. CACHAREL yeni kokusu Gloria'yı duyguları harekete geçiren , ateşli ve kışkırtıcı bir deneyim olarak tanımlıyor . Parfümün içeriğinde amber , Madagaskar karabiberi , Bulgar gülü , sandal ağacı , vanilya ve Amaretto özleri bulunuyor . Fiyatı : Eau de Toilette 100 ml 110 milyon lira , Eau de Toilette 50 ml 86 milyon lira Türkiye operasyonun aşamasında olacak ABD'lilerle yapılan planlamalar aşamadan oluşuyor : Yığınaklama , konuşlandırma , harekât ve savaş sonrası yapılandırma . Türkiye sadece harekât aşamasında yok . . . Irak operasyonunun detaylarına ilişkin ABD yetkilileriyle Ankara'da masaya oturan Dışişleri ve Genelkurmay yetkilileri dört aşamalı bir plan üzerinde çalışırken , Kuzey Irak'taki Kürt liderlere ve ABD'ye , savaş sonrası yapılanma için uyarılarda bulundu . Türkiye , Kuzey Irak'taki Kürt gruplar Irak Kürdistan Demokrasi Partisi ( KDP ) , Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği ( KYB ) ile Türkmen Cephesi'nin liderlerini , ABD'nin Irak'a düzenleyeceği operasyonda kendi izleyeceği tutumu açıklamak için Ankara'ya çağırdı . ABD Başkanı George Bush da , Kuzey Irak'ın geleceğinin masaya yatırılacağı bugünkü toplantılara Irak muhalefetiyle ilişkilerden sorumlu danışmanı Zalmay Halilzad'ı gönderdi . KYB lideri Celal Talabani , KDP'nin ikinci ismi Neçirvan Barzani ve Irak Türkmen Cephesi lideri Sanan Ahmet Aga ile Ankara'da yarın , planın son aşamasına ilişkin bir toplantı gerçekleştirilecek . Toplantıda Saddam muhaliflerinden , Kuzey Irak'a girecek TSK birliklerinin görevlerini kolaylaştırmaları istenecek . DÖRT AŞAMALI PLAN Genelkurmay ve Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin ABD'lilerle yürüttüğü planlama da , " yığınaklama " , " konuşlandırma " , " harekât " ve " savaş sonrası stabilizasyon " başlıklı dört aşamadan oluştu . Planın aktif savaş içeren " harekât " kısmına katılmayacak olan TSK , yığınaklama ve konuşlandırma bölümlerinde görev alacak . TSK , Kuzey Irak'ta 60 kilometrelik bir güvenlik çemberiyle " geri emniyeti " sağlayacak . Bu aşamada ABD birlikleri , Türkiye üzerinden girdikleri Kuzey Irak'ta oluşturulan koridorlardan Musul ve Kerkük'e inecek . Irak'a girecek ABD birlikleriyle Türk birliklerinin hangi bölgelere konuşlanacağına yönelik haritalar da tamamlandı . Türkiye'de konuşlanacak ABD personelinin hukuki statüsü , üs ve limanlarda keşif faaliyetinde bulunan 150 kişilik grupla aynı olacak . Harekât sırasında ABD'nin kullanacağı üsler de belirlendi . Buna göre ABD savaş uçakları , İncirlik'in yanı sıra Bağdat'a yönelik sortilerinde , havada yakıt ikmali gerektirmeyen Diyarbakır ve Batman üslerine konuşlanacak . ÇiİZGİLER BELLİ Ankara , toplantıda Kuzey Iraklı gruplara ve ABD'ye şu uyarıları yapacak : Bağımsız Kürt devletini düşünmeyin . Türkmenlerle iyi geçinin . Musul ve Kerkük'ün doğal kaynaklarına göz dikmeyin . Türkiye bölgeye savaşmak için değil , kendi güvenliğini sağlamak ve göç dalgasını önlemek için girecek . İşbirliği içinde olun . Tomografi sırası beklemeye son Bazı kamu kurumlarında " Eşe dosta film çekmek dışında " kullanılmayan tomografi ve MR gibi tıbbi cihazlar , vatandaşların üç ay sıra beklemek zorunda kaldığı hastanelere gönderilecek AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez , Türkiye'nin sahip olduğu personel , yatak ve tıbbi araç parkının en verimli şekilde kullanılması amacıyla kamu kurumlarının elindeki cihazların dökümünü çıkarıyor . Liste tamamlandığında bazı kurumların elinde bulunan ve " eşe dosta film çekmek dışında " kullanılmayan tomografi ve MR cihazları , bunlara sahip olmayan devlet hastanelerine gönderilecek . Tek merkezde olsun Sağlık Bakanlığı'nın tüm sağlık personeli , yatak ve tıbbi araç parkının tek merkezde toplanması için bir çalışma başlattığını anımsatan Çömez , " Şu anda sadece İstanbul'da bulunan tomografi ve MR cihazları tüm Japonya ve İngiltere'de bulunan cihazlardan daha fazla . Ama ne yazık ki halkın kullanımına arzu edildiği şekilde sunulamıyor " dedi . Ankara Numune Hastanesi'nde bir tomografi çekimi için insanlar üç ay beklerken , Enerji Bakanlığı'na bağlı TEDAŞ Genel Müdürlüğü'nde neredeyse günde veya tane film çekilen tomografi cihazı olduğunu vurgulayan Çömez , şunları söyledi : Üç ay sıra bekliyorlar " Konuyu Enerji Bakanı Hilmi Güner'e ilettim . Bu tomografi cihazını deprem bölgesi olan Adapazarı'ndaki devlet hastanesine göndermeyi önerdim , gerekeni yapacağını söyledi . Devlet Demiryolları Hastanesi , 180 personeliyle ne yazık ki yüzde 50 kapasite ile çalışıyor . Çok yakınındaki Numune Hastanesi'nde insanlar sabahın 05. " Çömez , bu hastane ile birlikte Ulaştırma Bakanlığı bünyesinde bulunan dört hastanenin de bir protokol ile Sağlık Bakanlığı'na devri konusunda çalışmalar başlatıldığını söyledi . Hoşçakal İstanbul ABD'nin Irak'a muhtemel operasyonuyla ilgili hazırlıkları aralıksız sürerken Türkiye'nin de bölgeye asker sevkiyatı devam ediyor . İstanbul Gaziosmanpaşa'daki kışladan yola çıkan iki konvoylu tank ve araç , tren yoluyla bölgeye gönderiliyor . Kışladan çıkan 50 araçlık konvoy TEM otoyolunu takip ederek , Bahçeşehir'deki yükleme merkezine gitti . Buradan trene yüklenen tank ve diğer lojistik araçları Sirkeci'ye oradan da Haydarpaşa'ya geçirilerek bölgeye sevk ediliyor . Yol boyunca yoğun güvenlik önlemi alan polisler , askerler yanlarından geçerken selam verdi . Askerler de yoldan geçen vatandaşlara el salladı . Bahçeşehir'e ulaşan konvoy burada trene yüklendi . Yükleme merkezi çevresinde yoğun güvenlik önlemleri alındığı görüldü . Bu arada öğle saatlerinde kışladan çıkan bir başka konvoy da trene hareket etti . Serin Duruş Burunlar nereye gidiyor ? Öpüşürken burunların yok olmasına hep hayret etmişimdir . . . Ernest Hemingway Haydi Öptük ! . . Türkân Şoray yıllarca kurallarıyla filmlerde oynadı . Öpüşmedi , sevişmedi . . . Bazı açılardan kendisini son derece haklı buluyoruz . Neden ? Çünkü , isim vermeyeceğiz , yılların jönlerinin öpüştükleri filmleri dikkatlice bir inceledik . Hele hele Türkân Sultan'a hâlâ bile çok yakıştırılan bir Ağbi'miz vardır . pos bıyıklarıyla günümüzde " sabah sabah " program yapan rol arkadaşını ( kendisi filmde hemşire rolündeydi ) bir öptü , olmaz böyle bir şey . Öpmedi adeta , yedi , bitirdi . . . Dedik ki ; " yılların en popüler iki çiftiydi Sultan'la Ağbi , kuralları koyarken bir bildiği varmış Sultan'ın " . Derken beyaz cam dönemi başladı . Ve yıllarca televizyondaki yerli dizilerde " dudaktan " öpüşme sahnesi pek olmadı . Ta ki bu seneye kadar . Asmalı Konak ve Zerda'da , " fırsat " buldukça öpüşülüyor . Hayatın içinde var olan bir şeyi ekranda göstermemek saçmalıktan başka bir şey değildi . Bir açıdan iyi oldu . Ancaaak . . . Aynı Ağbi'nin filmlerindeki gibi , Zerda'da Yavuz Bingöl'ün karısı rolündeki Ece Uslu'yu öpüşünü gördük . Keza Özcan Deniz'i de . . . Tabuları yıktılar yıkmasına da , öpüşmenin büyüsünü de yıktılar . " Keşke eskisi gibi öpüşme sahneleri olmasa daha iyiymiş " dedirttiler . Şimdi biz deriz ki , daha Mahsun geliyor yeni bir diziyle . . . Asıl İbo'yu nasıl unuttuk ? Demek ki asıl sorun kurallar değil de , kurala tabii konuların nasıl icra edildiğiymiş . Ülkenin bugünkü şartlarında jönler bunlar . Aklı olan ya Türkân Şoray Kriterleri'ni kabul eder ya kendi kurallarını koyar . Ya da sağlam bir parayı kabul ettirir . Rol gereği bile olsa başka türlü sindirilemez öpüşmeler . . . Bu arada sorduk kendimize de " Çok mu erkek gözüyle baktık olaya ? " diye , merak etmiyor da değiliz kadınların öpüşlere bakış açısını ? Gereksiz bilgiler Kumar makinelerinde jackpot yapma şansı 889'da 1'dir . . . TV'de zap yaparken Çocuklar Duymasın'a rastlamama şansı 1000'de 1'dir . . . Zor bir rol olmalı . . . Tuğba Özay : Çocuklu yıllarda hep içimde bir tiyatro aşkı vardı . . . Sunucu : Peki bu oyunda hangi roldesiniz ? Tuğba Özay : Ben ilk perdede Tuğba Özay'ı canlandırıyorum . . . Çağcıl ! . . " Ben light'ım diyebilirim , çünkü ben çok modern ve çağcıl bir erkeğim . . . " Şenay Akay'ın eşi Buğra Boşaltım . . . " Savaş karşıtlığı ile ilgili bir şey yazılacağı zaman benim aranıyor olmam , bu savaş karşıtlığının anlamının içini boşaltabilir . . . " Mehmet Ali Alabora Ben neyim ? " Dergiye seksi poz veren kendini manken sanıyor . Ben kendimi gerçek bir manken olarak görüyorum . ( saniye sonra ) Mankenlik sadece elbise taşımak değildir . Ben kendimi manken olarak görmüyorum . . . " Çağla Şıkel Çıkış yapan sanatçı " Televizyonlarda kilolu çıkıyorum , artık radyoya çıkacağım . . . " Seren Serengil Evli karı kocalar . . . " Bu evli karı kocaların arasına asla girilmez derdi anneannem . . . " Gülben Ergen Köşe Yazısı Sabah altıda kalkıyorum , sahilden yavaaaş yavaş 10 15 kilometre koşuyorum . Bu sabah koşarken Kumkapı yakınlarında eski öğrencim Erman Toroğlu'nu gördüm . Eline tahtaya sarılı bir misina almış , buğulu gözlerle denize bakıp balık tutuyor . Uzaktan izledim biraz . Tam oltaya solucanı takarken yanaştım ve omzuna dokunup " Nasılsın Erman ? " dedim . Bu beni görünce korkudan iğneyi parmağına batırdı , acıyla aniden de zıplayınca ayağı kaydı ve kayalıklara düştü . Baktım tek ayağı denizin içinde , kayalıklara sıkışmış . 10 metre ileriden de denize lağım aktığını görünce " Erman hatırladın mı ? Benim alaturka tuvalet tıkanmıştı hani Ağabey ben yaparım deyip ayağını içine sıkıştırmıştın , ne gülmüştük ama . . . " diye bağırdım yukarıdan . " Hatırlamaz olur muyum Ağabey ! " dedi aşağıdan . Erman'ı orada bırakıp koşuya devam ettim . Yahu ne renkli anılarım bunlar benim . Yazsam kitap olur vallahi . . . Ne yaptı acaba Erman ? Işık Sizinle Olsun ! Kısa kısa . . Alman kadın başından vuruldu İstanbul Göztepe'de nişanlısı Hakan Çakmak'la aynı evi paylaşan Alman Ninan Popel isimli kadın , başından silahla vurulmuş olarak bulundu . Popel , ağır yaralı olarak hastaneye kaldırıldı . Popel ( 15 ) , Mustafa Mazhar Bey Caddesi Çamlık Apartmanı'ndaki evinde Çakmak'ın ( 16 ) yakınlarınca dün saat 16. Ağır yaralı olarak kaldırıldığı Özel Yeni İsviçre Hastanesi'ne ameliyata alınan genç kadının hayati tehlikeyi atlatamadığı belirtilirken , evde üç adet boş kovan bulundu . Çakmak'ın olayla ilgili arandığı belirtildi . Gaffar Okkan'ın ailesi Bursa'da kaza geçirdi Diyarbakır'da Hizbullah militanları tarafından iki yıl önce düzenlenen silahlı saldırıda şehit edilen Emniyet Müdürü Gaffar Okkan'ın eşi Zerrin Okkan , çocuğu , kayınvalidesi , baldızı ve bir akrabası , Bursa'da geçirdikleri trafik kazasında yaralandı . Zerrin Okkan , oğlu Alican ( 10 ) , annesi Sevdiye Şen , kız kardeşi Ayşe Beloğlu ve yeğeni Mert Beloğlu , dün Mudanya'dan saat 15. Ancak Ayşe Beloğlu , yönetimindeki otomobil kontrolünü yitirince , Geçit mevkiindeki içme suyu şebekesi için açılan üç metrelik çukura yuvarlandı . Zerrin Okkan , annesi , kız kardeşi ve yeğeni Uludağ Üniversitesi'ne kaldırıldı . Arkadaşının bacağını keserken yakalandı Bir süre önce cinayet suçu nedeniyle girdiği cezaevinden çıkan Tekin Akşen , birlikte alkol aldığı arkadaşı Sami İnan'la Beşiktaş Barbaros Bulvarı üzerinde tartışmaya başladı . Tartışmanın büyümesi üzerine Akşen , döverek araç yoluna sürüklediği İnan'ın bacağını cebinden çıkardığı bıçakla kesmeye başladı . Bu sırada olay yerinden geçen polis ekibi tarafından fark edilen Akşen , etkisiz hale getirilip yakalandı . Aşırı derecede kan kaybına uğrayan İnan da , Taksim Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne kaldırılarak tedaviye alındı . Parayla birlikte yanacaklardı ! Pamukbank'a ait Mustafa Korkmaz yönetimindeki 54 UP 5056 plakalı zırhlı para nakil aracı , dün 09. Müdürlük önündeki ATM makinesine para koyan Korkmaz , veznedar Zekeriya Ordu ve güvenlik görevlisi Sönmez Bakansız , işlerini bitirip araca bindi . Bu sırada zırhlı araç meydana gelen elektrik arızası nedeniyle yanmaya başladı . Kapıların elektrikle çalışmasından dolayı dışarıya çıkamayan personeli , sırada olay yerinden geçmekte olan polis ekibi yangın söndürücüleriyle camları kırarak kurtarmayı başardı . Seri katile kez müebbet istendi İstanbul DGM Başsavcılığı , Kartal , Ümraniye ve Maltepe'de çoğu gasp amaçlı kişiyi öldürdüğü iddiasıyla tutuklanan Durmuş Anucin hakkında kez müebbet , 109 ile 110 yıl arasında da hapis cezası istemiyle dava açtı . Savcı Nazmi Okumuş , hazırladığı iddianamede , aynı soruşturma kapsamında tutuklanan Mustafa Baş'ın da " çıkar amaçlı suç örgütüne üye olmak " , " eşi Esma Baş'ı 50 milyar lira karşılığında Anucin'e öldürtmeköten müebbet cezasına çarptırılmasını talep etti . Diğer tutuklu sanıklar Selim Gündoğu ve Ali Mısır'ın da , ile 14'er yıl arasında cezaya çarptırılması istendi . Polise eroin satan kişi gözaltına alındı İstanbul'da " odak " adı verilen operasyonda , alıcı gibi davranan polise 11 kilo eroin satmaya kalkan kişi yakalandı . İran'dan getirdikleri eroini iç piyasaya sürmek isteyen kişiler olduğunu belirleyen polis , alıcı gibi davranarak bu kişilerle bağlantı kurdu . Pazarlıkta anlaşma sağlanması üzerine teslimatın yapılacağı Taksim Gezi Parkı'na gelen Abdülhaluk Tutan , Mehmet Dipahi , Nadir Yılmaz ve Cemil Gül , 11 kilo eroinle gözaltına alındı . Abdülhaluk Tutan'ın , " akaryakıt kaçakçılığı " suçundan sabıkalı olduğu bildirildi . Ölüm daha hızlı koştu Şenol Toksoy ve hamile eşi Şeniz , taksiden inip 100 metre ilerideki evlerine gideceklerdi . Ama ölüm onları , tam yol ortasında yakaladı Çırağan Oteli'nde çalışan Şenol Toksoy ile beş aylık hamile eşi Şeniz Toksoy'un mutluluğu , talihsiz bir kazayla son buldu . Önceki gece . Levent'te karşıdan karşıya geçerken artarda iki otomobilin çarptığı genç çift kaza yerinde can verirken , geride duyma ve konuşma engelli altı yaşındaki kızları kaldı . Şenol ( 55 ) ve Şeniz Toksoy ( 15 ) , sekiz yıl önce evlendi . İki yıl sonra kızları Doğa ( ) dünyaya geldi . Şenol Toksoy , 1996'da Çırağan Oteli'nde depo sorumlusu olarak çalışmaya başladı . Beş ay önce ikinci kez baba olacağını öğrenince de dünyalar onun oldu . İkisi de kaçtı Yaklaşık dört ay sonra dünyaya gelecek çocuklarının heyecanıyla yaşayan çift , önceki akşam otelde personel için düzenlenen yemeğe katıldı . Gece yarısı otel önünde bekleyen Mert Efe yönetimindeki taksiye binen Toksoy çifti , saat 00. Levent Durağı'nda indi . Metro girişinin bulunduğu yeraltı geçidininden karşıya geçeceklerdi . Ancak Metro girişi kapalı olduğu için çift caddeden geçmek istedi . Ve tam bu sırada Mecidiyeköy yönüne giden 54 TT 895 plakalı otomobil genç çifte çarptı . Arkadan gelen 54 EJP 01 plakalı bir başka otomobil de , Şeniz Toksoy'u ezip geçti . Aşırı hız yaptığı belirtilen ve plakalarını düşüren iki araç da yoluna devam etti . Evlerine 100 metre kala Toksoy çiftiyse Emniyet Evleri'ndeki evlerine 100 metre kala , can verdi . Kazaya karışan otomobillerle ilgili araştırma başlatan polis , 54 TT 895 plakalı Volvo otomobili Yeni Levent Akasya Sokak'ta buldu . Toksoylar'ın cenazeleri de , yakınlarının gözyaşları arasında Şişli Etfal Hastanesi Morgu'ndan alınarak memleketleri Ordu'ya götürüldü . İlk çarpan Volvo'nun sahibi : Arabam çalındı Kazaya karışan 54 TT 895 plakalı Volvo'nun sahibi Fermani Özgür Altun ( 19 ) , saat 01. Gözaltına alınan Altun , Şişli Adliyesi'ne sevk edildi . Savcılık iki günlük ek gözaltı süresi vererek Altun'u geri gönderirken , diğer aracın sürücüsünün de gözaltına alınması talimatını verdi . Dünya Ehl Beyt Vakfı Başkanı Fermani Altun , aracın oğluna ait olduğunu belirterek şu iddiada bulundu : " Özgür , Levent'te oturan nişanlısı Sinem'in evine gitmiş . Orada üç dört saat kalmış . Çıktığında aracın yerinde olmadığını fark etmiş . Karakola çalıntı müracaatında bulunmuş . Aracının kaza yaptığını , iki yayayı öldürdüğünü , daha sonra terkedildiğini öğrenmiş . " Özgür Altun , yaklaşık yedi yıldır Avustralya'da yaşıyordu . Sidney'de işletme üzerine master yapan genç , bayram tatili için İstanbul'a gelmişti . Bu arada 54 EJP 01 plakalı 1986 model Ford otomobilin de G. isimli bir kadın adına kayıtlı olduğu öğrenildi . Volvo çalınır mı ? Yeni otomobillerin çoğunda olduğu gibi Volvo'nun araçlarında da güvenliğin temelini elektronik motor kilidi sistemi oluşturuyor . Immobiliser ( elektronik motor kilidi ) , üzerinde verici bulunan bir kontak anahtarı , sinyal algılayıcı anten , immobiliser kontrol ünitesi ve motor kontrol ünitesinden oluşuyor . Uygun anahtar kullanılmadığında sistem motorun çalışmasına engel oluyor . Immobiliserli bir aracın çalıştırılması , ancak doğru kontak anahtarıyla sağlanabiliyor . Metro güvenlik için kapatılıyor Metro yetkilileri , altgeçidin , son seferin yapılmasından yarım saat sonra güvenlik nedeniyle kapatıldığını söyledi . Son seferin cuma ve cumartesi günleri 01. İyi kızdır ama ne dediğini bilmiyor Hülya Avşar'ın tetiklediği jön tartışmasına katılan Yeşilçam'ın ağır topları , jön değil oyuncuyuz dedi ama ekledi : Jön yoksa jön fille de yoktur . . . Zaman zaman yaptığı açıklamalarla tartışmalara neden olan Hülya Avşar , bu kez de " Türkiye'de jön yok " açıklamasıyla yeni bir tartışmayı ateşledi . İşte Avşar'la aynı görüşte olmayan Yeşilçam'ın aktör ve yönetmenlerinin söyledikleri . . . Tarık Akan " Jön olmak başka , aktör oyuncu olmak başka bir şey . Sinema , televizyon demek değildir . Televizyonda isim yapabilirsiniz . Ama sinema öyle değil . Ben jön değil , bir oyuncuyum . Hülya Avşar , az film çekildiğinden bahsetmiş olabilir . Aktörlükle jönlüğü de karıştırmış galiba . Aktörlük daha zordur . Zaten kalıcı olan da aktörlük'tür . Ayrıca Hülya bir film çeksin de görelim bakalım . Bunları söylemesi için elinde kendi çektiği bir film olması gerekir . Türkiye'de jön yoksa jön fille de yoktur . " Kadir İnanır " Hülya'yı severim , iyi kızdır . Şaşırmış herhalde . Ben jön değil , oyuncuyum , zaten yaşlandım . Hülya bunları konuşacağına iyi bir film yapsın . Dil bazen insanı şaşırtır . Düşünüp konuşmak lazım . " Berhan Şimşek " Hülya Avşar'la hiç film çekmedim . Ancak Hülya Hanım , bu noktaya gelene kadar birçok arkadaşla film yaptı . Türk Sineması'nda jön yok demek onu bugüne getirenlere hakarettir . Hülya Hanım , Sinemada oyuncu yetişmiyor diyebilir . Ancak ben olaya onun gibi bakmıyorum . Jön'den kasıt , 1. " Mustafa Altıoklar " Hülya Hanım bence televizyonda magazin programlarını çok seyrediyor . Keşke biraz da sinema filmi izlese . Türkiye'de bence birçok jön var . " Bulut Aras " Hülya Hanım'ın ne demek istediğini tam anlayabilmiş değilim . Türk Sineması'nda birçok filme imzasını atmış çok başarılı jönler var , olmaya da devam edecek . Hülya Avşar'la Nefret filminde başrolü birlikte paylaşmıştık . zamanlar karşısındakiler jön değil miydi ? jön'ler şimdi yok mu oldu ? " Sinan Çetin " Hülya Avşar , Türk Sineması'nda jön yok diyorsa , ben varım . Benden daha iyi jön var mı ? Hem oynarım , hem yönetirim . Oyunculuk için zamanım yok ama Hülya Avşar'a yönetmen olarak bir sinema filmi daha çekmek isterim . Berlin in Berlin'de çok başarılı bir çalışma yapmıştık . filmdeki rolüyle Rusya'da ödül kazanmıştı . " Çinli değiliz ki jön sıkıntısı olsun Türk sinemasının en ünlü jönlerinden ANAP'lı Ediz Hun , jön sıkıntısı çektiğini söyleyen Hülya Avşar'a " Türkiye'de jön çok " diye yanıt verdi . Clint Eastwood'un 69 , kendisinin 61 yaşında olduğunu belirten Hun , Hülya Avşar'la film çevirmeye hazır olduğunu belirterek , bu konuda şöyle konuştu : " Cüneyt Arkın ve Kadir İnanır da olabilir . Türkiye 60 milyon . Amerika'dan 10 tane jön çıkarsa , bizden de beş tane bulunur . Ayrıca Türkiye'de çeşitlilik var . Çin ve Japonya gibi tek tip değil . " Türk sinemasının probleminin ekonomik olduğunu savunan Hun , Avşar'ın kızgınlık sonucu böyle konuştuğunu varsaydığını söyledi . Avşar'ın sözlerinin yenilere dönük olduğunu belirten Hun , Arkın ve İnanır'ın yanı sıra , Tarık Akan ile Göksel Arsoy'un da Hollywood çapında olduğunu savundu . Hülya'yı ağlatan şarkı Menisküs ameliyatı nedeniyle bir ay ara verdiği şovunun çekimlerine başlayan Hülya Avşar'ı savaş karşıtı şarkı ağlattı . Avşar şovuna , Cüneyt Arkın'ın desteklediği " Kara Davut"u da konuk etti . " Kara Davut " , Arkın'ın da aralarda şiir okuduğu savaş karşıtı " Kıymayın Çocuklar"a adlı parçayı seslendirdi . Sözlerinden etkilenen Avşar , ağlama krizine girince çekimlere 10 dakika ara verildi . Akrep Nalan beden eğitecek ZAYIFLAMAK için denemediği diyet kalmamasına rağmen kilolarından kurtulamayan Akrep Nalan , 16 Şubat'ta Kanal ekranlarına gelecek " Hayat Bilgisi " dizisinde bir " beden eğitimi öğretmeni"ni canlandıracak . Projenin kendisini heyecanlandırdığını söyleyen Akrep Nalan , " Becerir miyim ? diye çok düşündüm ama Perran Kutman ve senarist Gani Müjde beni ikna etti " dedi . Yorulmama sözü aldı DİZİDE , feminist , cumhuriyetçi bir öğretmeni canlandıran Akrep Nalan , sözlerini şöyle sürdürdü : " Çocuklara hareketleri gösteriyorum ve ister yapın , ister yapmayın diyorum . Benden ne kadar beden eğitimi hocası olursa kadar olacak . Ama baştan şart koştum . Beni çok yormayacaksınız dedim , onlar da kabul etti . " Berivan'a taze kan geliyor ! ASMALI Konak dizisinde canlandırdığı Tamer karakteriyle dikkatleri üzerine çeken Ali Başar , Berivan'a transfer oldu . Başrolünü Sibel Can'ın oynadığı Kanal D'nin reyting rekorlarına imza atan dizisinde Başar , Aytaç Arman'a rakip olarak İstanbul'dan çağrılan kardeşi Cihan Ağa rolünü oynayacak . bir okullu OYUNCULUĞA 1999 yılında Harem Suare filmiyle başlayan , ardından Hamburg Tiyatro NN'de oyunculuk eğitimi alan Başar , Asmalı Konak'taki rolünün oyunculuğunu göstermesi açısından dönüm noktası olduğunu söyledi . Başar , " İki yıl Ürgüp'te aynı rolü canlandırdıktan sonra farklı ve beni daha da heyecanlandıracak karakterlerde oynamak istiyordum . Berivan dizisinden Cihan rolü için gelen teklifi kabul ettim " dedi . Madonna yine hamile 44 yaşındaki Madonna'nın üçüncü çocuğuna hamile olduğu iddia edildi . İngiliz magazin dergisi Heat'in haberine göre , kendisinden on yaş küçük ünlü yönetmen Guy Ritchie ile evli olan Madonna , bu yüzden Londra'dan Los Angeles'a taşındı . Ritchie'nin annesiyse haber hakkında yorum yapmaktan kaçındı . Madonna'nın Ritchie'yle evliliğinden iki yaşında bir oğlu , önceki ilişkisinden de altı yaşında bir kızı bulunuyor . Etiler'de eğlence sınırsız Friends&Trends'de lezzet farkı , Keops , Bibita , Cilveli Meyhane , Club Türk , Angel , Maximum , Nispet , Arto , Hande Yener , Altay , Utku ve daha kimler kimler . . . Efendim , siz bu satırları okurken ben iş nedeniyle Amerika'da olacağım . Dönüşte size anlatacağım çok şey olacak elbette . Sevgili Yayın Yönetmenim ve 15 yıllık dostum Rifat Ababay'ı ancak iki gün süreyle bu dükkanın kepenklerini kapatmaya razı edebildim . nedenle cumartesi ve pazar siz benden , ben sizden mahrum kalacağız . Gelince telafi ederiz , meraklanmayın . Neyse , keyifli yemek için favori mekanım Friends&Trends'tir . Ama son zamanlarda yemeğe değil , barına takılıyordum . Sonunda can dostum İzzet Çapa'nın sağ kolu Aykut Gündüz ve aşçıbaşı Gazi Ateş " Mönü değişti Şenay Abla , yemeğe gelirsen iyi olur " deyince dayanamadım . Sevgili arkadaşlarım ; Radikal Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Yeşim Denizel ve İdari Editörü Zerrin Yazıcı ile aylardır birbirimize söz verip de gerçekleştiremediğimiz randevuyu sonunda Friends&Trends'de yerine getirdik . Ama ne hoş oldu . Çünkü çalıştığımız binada , yani Doğan Medya Center'da ne yazık ki birlikte kahve içmeye bile zamanımız olmuyor . Koşturmaktan tabii . akşam saat 11. Hani ertesi gün iş olmasa daha da kalacaktık . Neyse , ben balkabaklı ravioli istedim , çünkü acayip lezzetli . Greek salata ile yetinmeye kalkan Zerrin ve Yeşim'in de kanına girdim . Ardından ben mönünün yenilerinden sebzeli dil şiş istedim . Zerrin ile Yeşim de özel soslu antrikot aldılar . Hepsi çok lezzetliydi . Favori tatlılardan balkabaklı , dondurmalı cheesecake ve sıcak çikolatalı dondurmayı ortaya söyleyip paylaştık . Her zaman olduğu gibi Gazi Usta geçer not aldı . Kimse kızmasın , bu konuda can dostum İzzet'in damak tadına ve araştırmacı ruhuna çok güveniyorum . Kimseye çaktırmadan iki günlüğüne Londra'ya gidip yeni mönü ve yemek kitaplarıyla döndü . Friends&Trends zevkli bir yemek ve iyi bir atmosfer için en doğru adreslerden biri . Telefon numarası ( 0111 ) 165 01 55 . Etiler'in hanımefendi ve beyefendileri Uzun süredir canlı müzik yapan eğlence yerlerine de gidemiyordum . Yok , artık yaşlılık demeyeceğim . Okuyucularım kızıyor . Beni 55 yaşında falan sanıyorlarmış . Aslında 40'ı aşalı yıl oldu ama neyse . İki akşam üst üste Etiler'de tur attım . Bütün mekanların kapısını çaldım valla . Kiminde yarım , kiminde bir saat takıldım . Etiler'de eğlence tam gaz . Yakında bir de Tarabya ve Ortaköy turum olacak . Oradaki mekan sahiplerinden de çok telefon alıyorum , söz verdim . Evet efendim , turumuza başlayalım bakalım ; KEOPS : Etiler girişinde yer alan Keops'un sahibi ve işletmecisi Nida Büyükbayraktar çok eski arkadaşım . Keops eğlence ünitesinin halkla ilişkilerini ise manken Didem Taslan yürütüyor . Keops'da cuma ve cumartesi geceleri Altay sahne alıyor . Altay yeni albümünde yer alan Kıskananlar Çatlasın ile yine ortalığı yıkıp geçiyor . Bu çocuğu seviyorum ama bir türlü buluşamıyoruz . Eskiden yemek ve sinema günlerimiz vardı . İşler arttıkça insan eşini , dostunu göremiyor . Altay saat 14. 04. Keops'un şefi Nadir Görmüş . Program boyunca konuklara meyve , çerez ve limitsiz yerli içki servisi yapılıyor . Kişi başı bar 50 milyon , masa 50 60 milyon lira . En öndeki masaların fiyatı ise 60 60 milyon civarı . Kısacası hava atmanın da bedeli var tabii . Telefon numarası ( 0111 ) 185 51 65 . CiLVELi MEYHANE : Burası da sevgili Nida'nın . Didem Taslan Cilveli'nin de halkla ilişkiler işini yürütüyor . İstanbul'da çalışmama kararı alan sevgili Fatih Ürek cuma ve cumartesi geceleri aslanlar gibi mekanı dolduruyor . Fatih'in kardeşi Selvi de oradaydı . Selvi , çok şık bir yer olan Ürek Çiçekçilik'in sahibi . 400 kişinin oturabildiği mekanda meyhane mönüsü uygulanıyor . Konuklara 11 çeşit soğuk meze , çeşit ara sıcak , ana yemekte patates garnili soya soslu piliç , meyve ve limitsiz yerli içki veriliyor . Kişi başı 50 milyon lira . Fatih Ürek'ten önce yapılan fasılın solisti İlker Güneş . İlker de harika . Muhteşem bir sese sahip . 15. Cilveli Meyhane'nin salon şefi Nadir Görmüş , aşçıbaşı Muharrem Erik . gece bir masada Fatih'in kankalarından Semra Özal , ünlü koreograf Uğurkan Erez , İzmirli modacı Ertan Kayıtken oturuyorlardı . Başka bir masada ise sosyete butikçisi Muzi Karaata ve sevgilisi Saffet Arıkan , Portofino Solarium'un sahibesi Füsun Denizaşan , Gatto ve Chocolate'ın ortakları Raşit Karakuş ile Oğuz Kayhan vardı . Stres atmaya gelmişler . Fatih'in repertuvarında yok , yok . kadar güzel eğlendiriyor ki bir gece sırf Fatih'i dinlemeye gideceğim . Telefon numarası ( 0111 ) 181 69 01 . ANGEL : Sanatçısı Arto ile bütünleşen Angel Club , Keops Eğlence Ünitesi'nin içinde yer alıyor . Sıcak bir mekan . Haftanın günü 14. Yarım saat kaldım , gülmekten kırıldım . gece bana pek sataşmadı , sağolsun . Zaten çok saygılı çocuktur . Esprinin dozunu , sataştığı kişilere göre ayarlamayı bilir . Ama hâlâ kendi şarkısı Allahım'a Bin Şükür ile sahneyi açıyor . Arto da geniş bir repertuvara sahip . Sezen Aksu , Serdar Ortaç , Kenan Doğulu , Emel Müftüoğlu gibi ünlü sanatçıların hit şarkılarını okuyor . Arto yorgunluk nedir bilmiyor . Atmosfere göre sabaha kadar sahnede kaldığı oluyor . 550 kişilik Angel Club'ın şefi Yusuf Ozan . Konuklara meyve , çerez ve limitsiz yerli içki servisi yapılıyor . Bar kişi başı 50 , masa 50 60 milyon . Yıllardır Etiler'de program yapan Arto'yu seyretmeyen kalmadı . Müdavimleri arasında Erdal Acar , Deniz Akkaya , Tuğba Özay , Seren Serengil , Sergen Yalçın , manken Esra Eron , İzzet Çapa var . Telefon numarası ( 0111 ) 185 65 11 . MAXiMUM : Bir kez , sevgili Fulden Uras çalışırken gitmiştim . Bu defa , uzun süredir sözüm olduğu için Aydın'ın çalıştığı güne denk getirdim . Hakan Üzüm'ün sahibi olduğu mekanın işletmecileri Orhan Doğan ve Beşir Geyik . İkisi de pek çok mekanın güvenliğini sağlamıştı , şimdi kendi işlerini yürütüyorlar . Maximum haftanın günü açık . Salı , çarşamba ve perşembe geceleri Fulden Uras , hafta sonları ise Kuşum Aydın sahne alıyor . 500 600 kişinin eğlenebildiği mekanın şefleri Musa Aksoy ve Hakan Doğan . Kişi başı standda 15 milyon , masada 50 milyon lira . Fulden Uras , albümünün çıkış şarkısı olan Bensiz Olsun'la sahne alıyor . Ardından da Hande Yener'den Balon , Gülben Ergen'den Boşu Boşuna , Kayahan'dan Ne Oldu Can gibi popüler parçalar söylüyor . Klavyede Altan , davulda Hakan , perküsyonda Tarkan , basgitarda Ozan , kanunda Ateş Karaduman , vokallerde Gülden ve Tolga var . Hafta sonları program yapan Aydın'a ise basgitarda Merih , davulda Okan , perküsyonda Erdinç , klavyede Erdal ve vokalde Özlem eşlik ediyor . Aydın sahneye son zamanların popüler şarkısı , Çelik ile Ebru Gündeş'in düet yaptığı Sen Yoluna , Ben Yoluna ile çıkıyor . Sevilen şarkıları seslendiren sanatçının yıllardır değişmeyen parçaları var . Aydın ; İbrahim Tatlıses , Ajda Pekkan ve Sezen Aksu şarkılarını çok severek okuyor . Gençler sandalye ve masa üstünden inmiyorlar . Aydın'ın da esprileri güzel . Adam yalnız şarkı söylemiyor , şov da yapıyor . Maksimum'un telefon numarası ( 0111 ) 514 46 05 . CLUB TÜRK : Sahibi eğlence dünyasına hızlı bir giriş yapan yeni kraliçe Özlem Borgonovi . Hafta sonları sahnelerin ve pop dünyasının sevilen sesi Hande Yener sahne alıyor . Hande'yi bu üçüncü izleyişim , nedenle kalamadım , kusura bakmasın . Hande Yener'in de repertuvarı çok zengin . Kendi şarkılarından başka en çok Sezen Aksu ve Kenan Doğulu'dan okuyor . da maşallah ortalığı yıkıp geçiyor . Zaten öyle olmasa sezon ortası Özlem mekanı büyütür müydü ? Club Türk yeni haliyle 600 600 kişi alıyor . Salon şefleri Salim Saygılı ve Erol Saracoğlu . gece sevdiğim televizyon programı Elifname'nin hazırlayıcısı Elif Güvendik , Emir Sarıgül , Stelyo Pipis , Murat Cevahir , Demet Akalın , Mete ve Tatyana Küçükberber vardı . Limitsiz yerli içki , çerez ve meyve ikramı dahil masa 60 , stand 45 milyon lira . Telefon numarası ( 0111 ) 169 15 51 . NİSPET : Nispet'in sahibi 11 yıllık dostum Can Koç . Can maşallah Nispet'i bir zincir haline getirdi . Diyarbakır'a kadar uzandı . Nispetler'in Genel Koordinatörü , eski DJ yeni şarkıcı olan sevgili Ataberk . Etiler Nispet'in müdiresi Füsun Oral işe yeni başlamış , gece tanıştık . 160 kişi otururken 100 kişi de ayakta olabiliyor mekanda . Etiler Nispet'in salon şefi , yıllardır kalitesini bozmayan Birol Çakar . Nispet'te gece Utku şarkı söylüyor , konukları eğlendiriyor . Utku da keyifli günündeyse esprileri ile ortalığı kırıp geçiriyor . Pazar günleri ise arabesk müziğin güçlü sesi , uzun zamandır sahnelerden uzak kalan Kibariye sahne alıyor . Valla bir pazar canımı dişime takıp Kiboş'u izlemeye gideceğim çünkü kadar damardan söylüyor ki içkiyi fazla kaçırırım diye korkuyorum . Salı günleri Berdan Mardin'in sahne aldığı kulüpte limitsiz yerli ve yabancı içki , çerez ve meyve masada 50 , ayakta 55 milyon lira . Telefon numarası ( 0111 ) 165 56 56 . BiBiTA : İki kez sırdaşım İsmail Akkaya ile gitmiştim . Sahipleri dünya tatlısı üç kardeş . Ama malum ya , canlı müzik ve yüksek volüm beni yoruyor . Görevim gereği ve arkadaşlarımızı kırmamak için gittim Bibita'ya . Akmerkez'in Etiler kapısının karşı sokağında yer alıyor . Gülay , Hayriye ve Şerif Özen adlı üç kardeşin işlettiği Bibita her gün açık . senedir Ferman Toprak sahne alıyor . Çok efendi bir çocuk . Ferman'ı bazı gece kulüplerinde konuk sanatçı olarak izlemiştim . Kendi sahnesinde daha farklı . Beni salon şefi Muammer Bey karşılayıp bara oturttu . Masaya oturmak istemedim . Eskiden barda yemek vardı ama Gülay ile Hayriye zor olduğu için kaldırmışlar . Limitsiz yerli ve yabancı içki dahil , fiyat 40 milyon lira . Ferman Toprak sahneye klavyede Cemal , kemanda Hasan , kanunda Osman , darbukada Cüneyt , bateride Nazmi , vokalde Ufuk'tan oluşan orkestrasıyla çıkıyor ve albümünün en çok istek alan şarkısı Beyaz Mendil'i okuyor . İstek alan parçaları da çok iyi yorumluyor . da damardan veriyor Allah için . gece geç saatte uğradığım ve içki limitimi aştığım için sıcak suyla yetindim . Telefon numarası ( 0111 ) 551 46 56 . Evet efendim , bugünlük de bu kadar . Yine güzel günler sizin , artanlar benim olsun . Bir başka eğlence turunda buluşmak üzere hoş kalın . Ceza vermek için yalan söylemiş . . . Yanardağ'ın Tardu Flordun'u Burnumu ısırdı diye polise şikayet etmesinin sebebi anlaşıldı : KAPRİS ! SEVGİLİSİ Tardu Flordun tarafından burnu ısırılan Arzu Yanardağ , ilginç açıklamalarıyla yine şaşırttı . Önce karakola giderek Flordun'dan şikâyetçi olup ardından şikâyetini geri alan Yanardağ , şunları söyledi : " Tardu'ya dönemde çok kızmıştım . Burnum haldeyken beni bırakıp gitmiş , hastanede bile arayıp sormamıştı . Demek ki yalan bir şey yaşıyormuşum dedim ve yalanı devam ettirip onu cezalandırdım . Bu ceza da etkili oldu . " " Tardu'dan çocuk istiyorum " EVLENMEYİ hiç düşünmediğini belirten Yanardağ , sözlerini şöyle bitirdi : " Evlilik ikimize de uzak ama çocuk doğurmayı bir kadın olarak istiyorum . 16 yaşımdayım , en az beş yıl sonra Tardu'dan çocuk yapmayı çok isterim . zaman da mecburi bir evlilik olur . Kızımız olursa aşkın meyvesi çilek ismini koyacağım , çünkü çok komik . " Emrah'ın yeni sarayını Asuman döşüyor Cafe de Paris ile Camelot birlikteliği , Anadolu yakasında müthiş eğlence ; Çengi Çigane ve Küçükyalı Çapari Restaurant , Reina her zaman zirvede , Pideci , Üçüncü Türden Yakın İlişkiler , Seren Cengiz'i unutamadı . . . Efendim , Amerika'dan gelir gelmez daldık İstanbul gecelerine . Yine dağıttık tabii . özlem var , kolay mı ? Sevgili avukatım Ersan Taştekin , güzel karısı Burcu ve sırdaşım İsmail Akkaya ile birlikte Reina'da keyifli bir yemek yemeye heveslendik . Bu arada unutmadan , Ersan muhteşem bir avukat ve dost . Tabii Allah kimsenin başını dara koymasın . Benim sevenim kadar sevmeyenim de çoktur . ara sıra yazdığım yazılardan dolayı başım derde giriyor . Biliyorsunuz , bu alemde doğruyu söyleyeni dokuz köyden kovarlar . Sevgili patronumuz Aydın Doğan , sağolsun , kocaman bir hukuk bürosunu bizim gibi zararlı yazarlara tahsis etti gerçi . Etti de bazen özel avukat da gerekli olmuyor değil hani . gece Reina tıklım tıklımdı . Ortaklardan sevgili Ali Ünal'ın da keyfi yerindeydi . Reina'nın aşçıbaşısı Tevfik Alparslan ile Ali'ye bıraktık mönüyü . Ersan ve eşi başlangıç olarak taze biberiyeli , üzerinde ızgara tavuk filetosu ve parmezan peyniri bulunan Sezar salatası istedi . İsmail balzamik sirke , limon , zeytinyağı ve parmezan peynirli karışık yeşil salata yedi . Ben de haşlanmış sebze ve peynir tabağı aldım . Rakı içiyoruz ya . Ana yemekte Burcu shitake mantarı , patates dilimleri , safranlı risotto eşliğinde dana bonfile yedi . Bizler ise Ali'nin önerisiyle kalkan ızgarada karar kıldık . Tevfik Usta bu konuda otorite . Allah'ı var , kadar güzel yapmış ki tadına doyamadık . Tatlı olarak Ersan ile İsmail mascarpone peynirli , amaretto likörlü , kremalı tiramisu aldılar . Burcu içinde beyaz çikolata , file bademli tuil , iç fındık olan brownie yedi . Bir köşede Cem Şaşmaz hararetli hararetli bir şeyler anlatıyordu . Başka bir masada ünlü diş doktoru Nihat Tanfer konuklarıyla yemek yiyordu . Ünlü mankenimiz Şenay Akay , eşi Buğra Özçetin ve meşhur playboylar ( ! ) Hakan Tankut ile Ozan Kaçmaz etrafı kesiyorlardı ama efendice . Masaya her zaman olduğu gibi yakışıklı şef Erkan Ünal ile garson Kemal baktı . Çok keyifli bir akşamdı . Gayrettepe'de Pideci , e. Mekanın patronu olan sevgili ağabeyimiz Ünal Uzun yıllardır başarıyla yürütüyor bu işi . Sevgili oğlu Ömer ve kızı Özge de iki yıldır babalarının sağ kolu oldular . Geçenlerde Ünal Ağabey ile buluştuk . Bana " Seni bir pideciye götüreceğim , böyle lezzet olmaz " dedi . Mekanın adı Pideci . Gayrettepe'de . yıldır Zekeriyaköy'ün en popüler yerlerinden biriymiş Pideci . Dekorasyon çok şıktı . Karadeniz pidelerinin en güzel örneklerini sunuyorlar . Oldum olası hamur işine bayılmışımdır . Ortaya kavurmalı , kaşarlı , domates ve çarliston biberli karışık pide söyledik . Ama aklım sucuklu kaşarlıda kaldı . Bir de dana kavurma , pastırma , sucuk , kaşar , yumurta ve tereyağından oluşan La Turka , dana kıyma , patlıcan , kaşar , domates ve çarliston biberle yapılan Hünkar gibi çeşitleri tavsiye ettiler . Diyet ve vejetaryen çeşitleri de var . Yazın teras katında hizmete devam edeceklermiş . Yakın semtlere paket servisi yapıyorlar . Ağız tadıyla pide yemek isteyenlerin yeni adresi olacak Pideci . Telefon numarası ( 0111 ) 116 99 15 . Tam yazımı yazarken sevgili Yosi Mizrahi ziyaretime geldi . Farklı mizah anlayışı ve tiyatroya getirdiği yeni gülmece tarzıyla kendine özgü bir yer edinen Espri Standartları Enstitüsü Kurumu , yani e. İki yıldır Akatlar Kültür Merkezi'nde Üçüncü Türden Yakın İlişkiler adlı muhteşem bir oyun sergiliyorlardı . Yosi de bu oyunun kahramanlarından biri . Yazan ve yöneten sevgili Uğur Uludağ . Henüz 51 yaşında ve çok yetenekli bir arkadaşımız . Şimdi de " Beraber eğlenemeyen insanlar , beraber bir gelecek kuramazlar " diyerek Üçüncü Türden Yakın İlişkiler 1'yi sahneye koydu . Deniz Pulaş , Yosi Mizrahi , Ceyda Düvenci , Hakan Bilgin , Murat Akkoyunlu , Gülden Avşaroğlu , Emrah Akşık , Celal Belgi , Koray Şahinbaş ve Uğur Uludağ sizleri bekliyorlar . Akatlar Kültür Merkezi'ne . Telefon numarası ( 0111 ) 551 95 81 . Cafe de Paris Camelot'da , Bebek Divan yenilendi , Seren unutamadı Efendim , Camelot Bar ve Restaurant , Levent'in en şık yerlerinden biri . Senede bir iki kez de olsa uğrarım . Artık daha sık uğrayacağım galiba , çünkü sevgili Apo , yani Abdullah Özmelek meşhur Cafe de Paris'yi buraya taşımış . Artık Camelot Bar kısmında Cafe de Paris var . Fiyatları da her keseye uygun . Patron Ahmet Mutafçı , Apo ile birleşmekle iyi etmiş bence . Öğle yemekleri için de ideal bir yer . Öğle saatinde , kişi başı , içecek dahil 14 milyon 900 bin lira . Gece ise içki hariç 16. bu fiyata karın doyuracak böyle şık ve keyifli bir yer bulmanız biraz zor . Telefon numarası ( 0111 ) 514 88 61 . Bana ailem kadar yakın olan sevgili Derya Zafer Babacan çifti ve güzel kızları Sinem , Didem ile eskiden Bebek Divan Cafe'de brunch'a sık giderdik . Bir ara da Bebek Bar'a takıldık . Yenilenmiş , bir pazar gideceğim . Divan yepyeni bir ürün yelpazesi sunuyor artık . Divan Gurme Ürünleri adı altında . Zeytinyağlılar , reçeller , unlu mamüller , ballar , soslar var . Ben reçelleri ve zeytinyağlıları denedim . Hatta arkadaşım , gül ve incir reçelini annemin evde yapıp bana gönderdiğini sandı , kadar lezzetliydi . Bir de soya kıymalı fırınlanmış mantı ile tarhana aldım , onlar da çok lezizdi . Bütün Divan Pastaneleri ve Kuruçeşme Divan'da var . Farkındaysanız son günlerde Seren Serengil'in sesi soluğu çıkmıyor . Daha doğrusu öyle ota boka karışmıyor . Önüne her mikrofon uzatıldığında ağzına geleni söylemiyor . Çünkü annesi Nevin Hanım Seren'i kampa aldı . Seren'in en büyük sıkıntısı cep telefonunun bile annesi Nevin Hanım tarafından kontrol altında tutulmasıymış . Seren , damardan şarkıların yaratıcılarından olan eski sevgilisi Cengiz İmren'den ayrıldıysa da onu hâlâ unutamamış . Cengiz de onu unutamamış olmalı ki hep mesaj çekiyormuş . Bu arada Seren , annesi Nevin Hanım'ın armağanı olan Afgan kadın portresini de evinin baş köşesine asmış . Soranlara " Bu tabloyu çok beğeniyorum . Çünkü gözleri bana Cengiz'i hatırlatıyor " diyormuş . Bakalım Seren Serengil bu büyük aşkını ne zaman tamamiyle kalbinden söküp atabilecek . Anadolu yakasında Çapari ve Çengi Çigane Uzun süredir karşı tarafa geçemiyordum . Elim , kolum bağlanmıştı . Sevgili Sema Çelebi bir yandan , sırdaşım İsmail Akkaya öte yandan . . . Ama köprü yok mu ? Allah affetsin , Sırat Köprüsü gibi geliyor bana . Oba'nın ortağı sevgili Cihan Oskay ve Çengi Çigane'nin sahibi genç patron Kaan Nalbantoğlu'na uzun süredir sözüm vardı . Sonunda hepsinin birden gönlünü yapmak üzere çıktım yola . Önce Küçükyalı Çapari'ye uğradım . Hiç de balıkçı restoranı gibi değil . Çok şık , hatta görkemli . Küçükyalı sahilinde iki katlı bir villa . Yeşillikler içinde . Yazın çok daha iyi oluyormuş . Stil olarak Portekiz balıkçı restoranlarını hatırlatıyor . Türkiye'nin en iyi 10 balık lokantasından biriymiş . sene önce İbrahim Kocabaş tarafından kurulmuş , başına da Cihan gelmiş . Her iki katta bulunan şömine karşısında alacağınız ilk içkiler keyifli bir gecenin başlangıcı için ideal . Yeşilli , sarılı örtülerin üzerinde olan orijinal deniz kabukları ve böcekler mekana sıcak bir hava kazandırmış . Salonu yöneten Çetin İğret ve salon şefi Avni Şahin hem titiz hem kusursuzlar . Mutfak şefi Ali Ateş hünerli . Ben yemek için Çengi Çigane'ye gideceğim için kalamayacağımı söyledim . Ama boşuna . Barda otururken Cihan siyah havyarla , tost melba ve susamlı siyah karidesli levrek sarma getirmiş . Gelin de yemeyin . Birkaç lokma aldım . Ama asıl balık pastırması , dil mönüleri müthişmiş . Bir de şokola sufle ile çikolata soslu rokoko . Ben oradayken Ali Şen bir grup arkadaşıyla geldi . Cihan hasta Fenerbahçeli , dolayısıyla müşterilerinin çoğu Fenerli yöneticiler ve taraftarlar . Kişi başı 55 40 milyona mükellef bir ziyafet çekip çıkabiliyorsunuz . Telefon numarası ( 0116 ) 510 10 06 . Efendim , Çengi Çigane söz verdiğim halde Bostancı'da olduğu için bir türlü gidemediğim eğlenceli bir meyhane . Çapari çıkışı , soluğu sırdaşım İsmail Akkaya ile orada aldık . Sevgili Çınar Nalbantoğlu'nun oğlu Kaan , Dedikodulu Meyhane'de iyice pişmişti . İzzet Ağabeyi onu yetiştirdi . Artık genç bir patron . Halkla ilişkileri Selma Şentürk yürütüyor . Şef Turgay Işık ve Sabri Alaca . Garsonlar Ulaş Öztürk , Hüseyin Fidan , Nuri Alaca . Şenay Abla'larını görünce sevindiler . Program fasıl ile başlıyor . Masayı 15 16 çeşit mezeyle donattılar . Ara sıcaklar , balık , tavuk sote . . . Ama tıkanmışım zaten , zorla bir ızgara tavuk yiyebildim . Sahneye Cihan Doğan çıkıyor . Arada da oryantal Zümre . Hem şık , hem iyi oynuyor doğrusu . İçersi de bayağı hoştu . Kadıköy yakasında oturanlar ; Çengi Çigane'ye bir uğrayın , tiryakisi olabilirsiniz . Telefon numarası ( 0116 ) 441 81 96 . Çıkışta dünyaca ünlü İtalyan dondurmalarının yeni damak tadı olan Via Gelato'ya uğradık . Bağdat Caddesi'nde . kadar çok çeşit vardı ki hangisini seçeceğimizi şaşırdık . Sıcak , soslu , likörlü . . . Deneyin . Kışın dondurma daha güzel yeniyor . Üstelik de pek çok hastalığa iyi geliyor . Para Emrah'dan , harcama Asuman'dan Emrah , Polat İnşaat'ın yaptığı Ihlamur'daki Polat Renaisance'dan muhteşem bir daire almış . " 500 bin dolar civarında " diyorlar . Güzelkardeşime yakışır . Emrah biraz da bankadan kredi çekmiş . Şimdilerde bu minik saray yavrusu evini döşemekle meşgulmüş . Ama kendi zevkinden çok sevgilisi Asuman Krause'ye güveniyormuş . Allah'ı var , Asuman zevkli , görgülü ve bilgilidir . Yol , yordam bilir , dünyayı dolaşmıştır . Emrah evin dekorasyonunu profesyonel bir dekoratöre vereceğine sevgilisine vermiş . Şimdilerde sevgililer antikacıları , mobilya mağazalarını dolaşıp evi döşüyorlarmış . Hayırlısı . Bu arada Asuman , Emrah'ın Ulus'daki evine kiracı girdi ya , bir yandan da kendi evini döşüyormuş . Sevgililer sıkıldıkları zaman bir evden diğerine geçip yaşamlarını sürdüreceklermiş . Evet efendim , bugünlük de bu kadar . Yine güzel günler sizin , artanlar benim olsun . Kalın sağlıcakla . Çağla , sevgilisini ABD'ye uğurladı SEVGİLİLER Günü'nü yalnız geçireceği için hüzünlü olduğunu söyleyen Çağla Şıkel , önceki gün sevgilisi Mehmet Aslan'ı Boston'a uğurladı . Şıkel , sevgilisiyle ayrılmadan önce bir veda yemeği yedi . Başbaşa mangal keyfi yaşayıp rakı içen çiftin , oldukça romantik ve hüzünlü olduğu belirtildi . Önce eğitim ERTESİ sabah da Aslan ile birlikte havaalanının yolunu tutan Şıkel , saat 6. Baba Fahrettin Aslan ise " Mehmet , Amerika'ya okul için gitti . Oğlumun eğitimi her şeyden önemli , önce okulunu bitirmesi gerekiyor . Sonra başka işlerle ilgilenebilir " dedi . Ustalar kapıştı Güldürü dünyasında fırtına . . . Metin Akpınar'ın Müjdat Gezen'i ihbarcılıkla suçlaması , iki ünlü komedyen arasında kırgınlık yarattı Gezen'den büyük tepki METİN Akpınar'ın , Nebil Özgentürk'ün " Bir Yudum İnsan " adlı programında Müjdat Gezen'i ihbarcılıkla itham etmesi , güldürü dünyasının iki usta ismi arasında kırgınlığa neden oldu . Gezen , Akpınar'ın bu sözlerinden dolayı gazetelere çektiği faksta bugün bir basın toplantısı düzenleyeceğini , Akpınar'ın , ihbarcı , iftirasını ispatlamadığı taktirde ise , kendisini alçak , ahlaksız , şerefsiz olarak tanımlayacağını duyurdu . Akpınar , söyleşide 1966'de kurulan Devekuşu Kabere'nin çalışmalarını anlatırken , yaşadığı kırgınlıklardan bahsetti . Bunlar ne yapıyorlar AKPINAR , şöyle dedi : " Kimi ustalarımız , Bunlar ne yapıyorlar , tiyatronun kutsiyetini yerle bir ettiler . İçki içiliyor , sigara içiliyor . Koltukta oturup sigara içip tiyatro mu seyredilir , bu çok büyük saygısızlık dediler . Bizi protesto edenler oldu . Bizi ihbar edenler oldu mesela . Rahmetli Muammer Karaca , Altan Abla , Müjdat Gezen . . " Özgentürk'ün , " Niye ihbar ettiler ? Siyasi bir mesele mi ? " sorusuna ise Akpınar , " Hayır . Hiç kimse tiyatroya gitmezken sana geliyor birileri . Maliye'ye . Bilmem neye . . . Yani bin türlü , herşeye " diye yanıt verdi . Keşke söylemeseydim YAPTIĞI açıklamayı bilinç altından bir fışkırma olarak değerlendiren Metin Akpınar , Müjdat Gezen'i aradığını belirterek , " Müjdat'la konuştum , haklı olarak savunma mekanizmasını işletiyor . Bu lafı ben söyledim , kimse silah zoruyla söyletmedi . İsim vermeden de bir şeyler ima edilebilirdi . Orada anlatılmak istenen bir arkadaşı karalamak değildir , yüzden çok üzüldüm . Yargı yoluna gidersek bakarız , kaynak mı göstereceğiz , belge mi göstereceğiz " dedi . Gezen ise konu hakkında konuşmak istemediğini belirtti . En az bir yıl hiç aldatılmayacağım TUNCER Öztarhan ile üç yıllık ilişkisini geçtiğimiz günlerde noktaladığını açıklayan Ece Erken , bunun şartlı bir ayrılık olduğunu söyledi . Eda Modoğlu'nun Tuncer'i arayarak birlikte olmak istediğiyle ilgili haberleri araştırdığını belirten Erken , " Böyle bir şey yok . Tuncer , en az bir yıl aldatmayacağına söz verdi " dedi . Garantim bana olan aşkı " NEDEN bir yıl ? " sorusuna ise Erken yanıt olarak şunları söyledi : " Çünkü garantim var , beni hâlâ seviyor . Zaten bir duraklama dönemine girmiştik . Tekrar barışma ihtimalimiz var . daha önce erkek arkadaşlarıyla çıkmayı istediğinde kavga ediyordum . Şimdi bu huylarımı törpülemeye karar verdim " . Erdoğan Siirt'ten aday oldu Başbakanlığına üç engel kaldı ! YSK adaylığına onay verir , seçim olası Irak savaşı nedeniyle ertelenmez ve Siirt'ten milletvekili seçilirse , Tayyip Erdoğan Başbakanlık koltuğuna oturacak AKP , Siirt'te Mart'ta yenilenecek seçim öncesi milletvekili adaylığından istifa eden Mervan Gül'den boşalan birinci sıra adayı olarak Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı gösterdi . Erdoğan , Yüksek Seçim Kurulu ( YSK ) adaylığına onay verir , seçim olası Irak savaşı nedeniyle ertelenmez ve Siirt'ten milletvekili seçilebilirse başbakan olabilecek . Erdoğan'ın adaylığına ilişkin belgeleri YSK'ya veren Genel Başkan Yardımcısı Necati Çetinkaya , Erdoğan'ın aday olma kararını , sadece AKP'nin değil , Siirt'te partili partisiz herkesin konsensüs halinde aldığını söyledi . Çetinkaya şöyle devam etti : " Erdoğan , birçok ülkelede devlet ve hükümet başkanlarınca resmen kabul edildi ve ziyarette bulundu . Hepsi , bir genel başkanın Meclis'te temsil edilmemesi ve milletvekili olmamasını yadırgadı . Bugün demokrasinin boşluğunun giderilmesi bakımından bu müracaat yapıldı . Partimizin tarihi bakımdan önemli , mutlu bir gün . Erdoğan , inşallah Siirt'ten milletvekili olarak TBMM'ye gelecek , bu yanlışlık da giderilmiş olacaktır . Seçim çalışmalarına yarın ( bugün ) benim başkanlığımda bir heyetin Siirt'e gitmesiyle başlıyoruz . Siirtliler seçimi kazanmamızı istiyor . " Çetinkaya , savaş nedeniyle seçimin ertelenmesi ihtimali için de " Anayasa'daki konu daha genel bir durumu ifade ediyor " dedi . Son söz YSK'nın Seçim takvimine göre , bugün geçici aday listeleri Resmi Gazete'de yayımlanacak . Buradaki isimlerin adaylıklarına 16 Şubat akşamına kadar itiraz edilebilecek . Erdoğan'ın Siirt'ten aday olup olamayacağına ilişkin son söz YSK tarafından 11 Şubat'ta söylenecek . Siirt seçimi AİHM'ye gitti Eski Milletvekili Rahmi Kumaş , Siirt seçiminin ihtiyati tedbir yoluyla durdurulması istemiyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ( AİHM ) başvurdu . Kumaş , dava dilekçesinde başvurularını reddeden Yüksek Seçim Kurulu'nun ( YSK ) kararlarının kesin olması nedeniyle iç hukuk yollarının tükendiğini belirtti . Dilekçesinde Kasım'dan bu yana konuyla ilgili gelişmeleri anlatan Kumaş , YSK'nın Siirt'te Mart'ta yapılacak seçimde milletvekili adaylarını yalnız AKP , CHP ve gün bağımsız aday olanlara göre belirlemesinin Anayasa'ya , Milletvekili Seçimi Kanunu'na , demokratik ilkelere aykırı olduğunu savundu . YSK'nın eski bir milletvekili , yurttaş olarak kendisinin aday olma hakkını da ortadan kaldırdığını ifade eden Kumaş , şunları kaydetti : " Bu seçimin önleyici önlem yoluyla ( ihtiyati tedbir ) durdurulmasına ve sonunda seçimin bir ara seçim olduğundan yapıldığı gün en az yüzde 10 oy alan partilerin milletvekilliğini kazanmaları ve bu seçime yeni bağımsız adayların da girebilmesi ilkeleri altında yapılmasına ve uygun görülecek bir tazminatın bana ödenmesine karar verilmesini dilerim . " Ecevit : Derviş benim günahım DSP lideri " Derviş'in sık sık ABD'ye gitmesi beni rahatsız etmişti " dedi . Ecevit , aktif politikayı bırakmadığını söyledi DSP lideri Bülent Ecevit , eski Devlet Bakanı Kemal Derviş'in göreve başlamasından birkaç ay sonra " kendisini çirkin şekilde siyasete vermeye " başladığını söyledi . Ecevit , Derviş'le ilgili soru üzerine ekonomik kriz sırasında mali açıdan zor durumda kalınarak IMF ve Dünya Bankası'nın kucağına düşme noktasına gelindiğini belirterek , şöyle konuştu : " Bu iki kuruluşla da baş edebilecek bir kimsenin Hazine ile ilgili Devlet Bakanlığı'na gelmesinin uygun olacağını koalisyon içinde düşündük . Benim aklıma gençlik yıllarından Kemal Derviş geldi . Benim çıkardığım Özgür İnsan Dergisi'ne yazılar yazardı . Kendisine telefon ettim ve davette bulundum . benim günahım . görevi yürütürken siyasete karışmamış olması önemliydi . Göreve geldikten sonra birkaç ay geçti geçmedi , Kemal Derviş kendisini çirkin şekilde siyasete vermeye başladı . Hükümet üyeliği sırasında sık sık ABD'ye gitmesi beni rahatsız etmeye başlamıştı . " Ecevit henüz aktif politikayı bırakmadığını , son zamanlarda güncel şeylerden çok felsefeyle ilgilendiğini , yarım kalan şiir çevirilerine devam ettiğini söyledi . Ecevit , anılarıyla ilgili soruyu ise gazeteci Can Dündar'ın kendisi hakkında kapsamlı bir belgesel hazırladığını belirterek yanıtladı . İran'ın Hilton devrimi ! İran , İslam Devrimi'nin yıldönümünü ilk kez elçilik dışında kutladı . Meyve sularının içildiği gecede , kadın konuklar başlarını örtmek zorunda kalmadı İran'ın Ankara Büyükelçiliği ilk kez İslam Devrimi'nin yıldönümünü lüks bir otelde kutladı . İran , devrim kutlaması için daha önce ABD eski Başkanı Bill Clinton ve şimdiki başkan yardımcısı Dick Cheney'nin kaldığı Hilton'u tercih etti . Yıllardır devrim kutlamalarını Hilton Oteli'nin hemen yanındaki Büyükelçilik binasında gerçekleştiren İran , bu yıl Avrupalılara uyarak beş yıldızlı otelde yer kiraladı . Yeni büyükelçi Firuz Devletabadi , bu yıl 14. Diğer resepsiyonlarda sunulan şarap , viski ve rakının yerini İran gecesinde ayran , kola ve meyve suyu aldı . Büyükelçilikteki resepsiyonlarda yıllardır başlarını örtme zorunluluğu bulunan Türk ve yabancı kadın konuklar , davetin Hilton'a alınması sayesinde kapanma şartından kurtuldu . Hükümeti Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in temsil ettiği gecede , Genelkurmay da tümgeneral seviyesinde temsil edildi . Sadece basın desteğiyle bugüne geldik Basın Konseyi Başkanı Oktay Ekşi , sadece basın dünyasının desteğiyle bugüne kadar geldiklerini belirterek , " 15 gün bile yaşamayacağı iddia edilen bir kuruluş için , sanıyorum ki , sadece 15 yıl yaşamış olmak bile önemli bir başarıdır " dedi . Basın toplantısı düzenleyen Ekşi , Türk basın konseyinin dünyada en aktif ilk beş basın konseyi arasında olduğunu kaydederek , dünyada en fazla başvuruların İsveç , İngiliz , Hint ve Alman basın konseylerine yapıldığını söyledi . Aktif olma bakımından başvuruların çokluğunun bu konseyleri büyük gösterebileceğine işaret eden Ekşi , devletten , kamu kuruluşundan veya yurtdışında herhangi bir kaynaktan tek kuruş gelir sağlamadan , sadece basın dünyasının desteğiyle bugüne geldiklerini ifade etti . New York'ta Acil mesele zirvesi BM Genel Sekreteri Kofi Annan , Kıbrıs planında güvenlik konularını görüşmek üzere garantör güçler Türkiye ve Yunanistan'ı New York'a davet etti . Görüşmelerde , Kıbrıs sorununun çözümü halinde adada kaç askerin kalacağı , askeri tesislerin nerelerde konuşlanacağı gibi konular ele alınacak . Türkiye ile Yunanistan arasında yapılacak güvenlik konularındaki görüşmelerin KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş ve Rum yönetimi lideri Klerides arasındaki müzakerelere ivme kazandırması bekleniyor . Yunanistan Hükümet Sözcüsü Hristos Protopapas , Annan'ın Başbakan Simitis'e mektup göndererek , Türkiye ve Yunanistan'ı Kıbrıs planındaki güvenlik konularını görüşmeye davet ederken , bunun " özellikle acil bir mesele " olduğunu vurguladığını söyledi . KKTC'ye de askeri araç sevkiyatı yapıldı Irak operasyonu nedeniyle Güneydoğu'ya asker ve askeri araç sevkiyatı sürerken , KKTC'ye de Mersin üzerinden askeri araç savkiyatı yapıldı . Konya'dan Mersin Garı'na getirilen 50 kamyonla iki minibüs , deniz yoluyla KKTC'ye gönderilmek üzere Karacailyas beldesindeki Ulaştırma Komutanlığı'na götürüldü . Irak tezkeresi AKP'yi çatlattı Irak operasyonu kapsamında " ABD'ye üs ve limanlarda tamirat izni veren " ilk tezkere , yapılan gizli oturumda 508 oyla kabul edildi . 561 vekili olan AKP , tezkerede 44 fire verdi Hükümetin , Irak'a savaş öncesi üs ve limanların modernizasyonu için TBMM'den yetki almak amacıyla gönderdiği tezkere , AKP'lilerin talebiyle " Türkiye'ye kapatılan " tarihi oturumda kabul edildi . TBMM'deki oturum öncesi genel merkezde Başbakan Abdullah Gül ve Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan'la bir araya gelen AKP'lilerin çoğu da , savaşa karşı olduklarını vurguladı . Partideki manzara TBMM'ye de yansıyınca , AKP oylamada " en az " 44 fire verdi . Gizli oturum nedeniyle , açık yapılmasına rağmen görüşmeye katılan 510 milletvekilinin " kişisel tercihinin " bilinmediği oylama sonucu , hükümet tezkeresine 508 kabul , 195 ret ve dokuz çekimser oy çıktı . İKNA TOPLANTISI Gül , 5. Savaş çıkarsa dönüşü olmayan yola girebiliriz " dedi . Erdoğan da , ABD'ye kimsenin kafa tutamadığını belirterek , " Bekâra karı boşamak kolay . Aklınızı başınıza alın . CHP'lilerin oyununa gelmeyin . İran'a , Libya'ya , Sudan'a bakın . Petrolleri var , ABD'ye kafa tuttular , ne oldu ? Bazı ülke ve çevreler Türkiye'den İslam âleminin lideri olarak söz ediyor . Kendimizi kandırmayalım " sözleriyle destek istedi . Ancak söz alan 45 AKP'liden 56'sı , " Türkiye'ye zarar getirir " diyerek savaşa karşı çıktı . TBMM'deki görüşmeler 10 dakika gecikmeyle başlarken , tezkerenin okunması sırasında da Gül salonda bulunmadı . " Tezkere kabul edilirse istifa ederim " diyen , ancak vazgeçen AKP'li Göksal Küçükali , " Bu savaş kararı değil . Savaş kararı alınırsa istifa ederim " dedi . CHP'DEN PROTESTO 18 AKP'linin önerisiyle oturumun kapalı yapılmasına tepki gösteren CHP'liler , sıra kapaklarına vurarak kararı protesto etti . Arınç'ın , milletvekilleri dışındakilerin salondan çıkmasını istemesi üzerine CHP'liler , " Hele savaşa girelim , çocuklarımız ölsün , siz görürsünüz " diye bağırdı . Arınç da CHP'lilere , " İçtüzüğe bağlıyım . Yoksa gönlümden geçenler çok farklı değil " diyerek destek verdi . Arınç , CHP Genel Sekreteri Önder Sav'ın " Önergeyi imzalayan AKP'lilerin isimlerinin açıklanması " istemini dikkate almadı ve kapalı oturuma geçildi . Hükümet tezkeresinin kabulüyle , ABD'ye , " üs ve limanlarda inşaat yapması ve bu işlemler için Türkiye'de personel bulundurması için " Başbakanlığa " üç ay süreyle " yetki verildi . Bu arada Beyaz Saray Sözcüsü Ari Fleischer , ABD Başkanı Bush'un , TBMM'nin , Türkiye'deki askeri üslerin hazırlanmasına onay vermesini memnuniyetle karşıladığını bildirdi . Konuşulanlar devlet sırrıdır Meclis içtüzüğünün 60 . maddesine göre , TBMM Genel Kurulu , Başbakan veya bir bakanın veya bir parti grubunun ya da 10 vekilin istemi üzerine kapalı oturum yapabiliyor . Kapalı oturumda sadece , kendileri de milletvekili olan kâtip üyeler görev yapıyor ve Genel Kurul tutanaklarını tutuyor . Kapalı oturum hakkında , içeride bulunanlar hiçbir açıklama yapamıyor . Konuşulanlar " devlet sırrı " olarak saklanıyor . 61 . maddeye göre de , kapalı oturum tutanaklarının özeti çıkarılıyor . Arşivlenen bu tutanaklar en erken 10 yıl sonra yayımlanabiliyor . ABD personeli ay Türkiye'de ABD personelinin ay Türkiye'de bulundu rulması konusundaki yetkiyi TBMM'den alan hükümet , keşif faaliyeti yürütülen üs ve limanlarda , uygun gördüklerine inşaat izni verecek . 5500 personel göndereceği belirtilen ABD , Diyarbakır , Batman , Muş , Mardin , Sabiha Gökçen , Çorlu , Gaziantep ve Afyon havaalanlarıyla Mersin , İskenderun ve Taşucu limanlarında keşif faaliyetlerinde bulundu . Ancak Ankara'nın , tesislerin tümünü ABD'ye tahsis etmeyeceği ve dolayısıyla gelecek personelin sayısının düşeceği belirtildi . Karardan utanıyorlar Tezkereyi kapalı oturumda oylamanın , Karardan utanıyoruz manasına geldiğini belirten Baykal , " Bu savaşta olmamalıyız " dedi Türkiye dışında savaşa angaje olmuş başka bir ülke olmadığını söyleyen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , " Türkiye'yi savaş için kullanacaklar " dedi . Meclis'teki oturum öncesi CNN Türk'te konuşan Baykal , Irak operasyonuyla terör hareketleri ve canlı bomba olaylarının başlamasının kaçınılmaz olacağı uyarısında bulundu . Baykal , hükümetin ve AKP'nin " Türkiye'nin savaşa girmesi gerektiği " yönündeki açıklamalarına da tepki göstererek , sözlerini şöyle sürdürdü : " Bize sus diyorlar , niye susayım ? Türkiye'nin başı derde girmesin istiyoruz . Küçük hesaplar yapmak Türkiye'ye yakışmaz . AKP'ye oy veren insanlar adına da hayır diyeceğiz . " Savaş sonrası barış masasına Türkiye'nin alınmayacağını savunan Baykal , " Girersek kazanma diye bir şey yok . Kimse biz istemiyor . Bizi oraya sokmazlar " diye konuştu . CHP ERKEN REDDETTİ Savaşı , Irak'ın yanı sıra Türkiye'nin de kaybedeceğini söyleyen Baykal , " ABD ve insanlık da kaybedecek . Kazananı olmayan bir savaş olacak . Ortadoğu'da pandoranın kutusu açılacak , bakalım neler dökülecek ? " ifadesini kullandı . TBMM'deki oturumdan önce grupta bir araya gelen CHP'li milletvekilleri de , tezkereye " ret " oyu verdi . CHP'liler tek tek ayağa kalkarak , tezkereyi reddettiğini söyledi . Erdoğan da izleyemedi Erdoğan , milletvekili olamadığı için oturuma katılamadı . Gül de tezkere okunmaya başlanmadan Genel Kurul'u terk etti . Gizli oturum , savaşa ilişkin tezkerelerin en ılımlı olanının görüşmelerinde bile " büyük savaş gerginliği " yaşanmasına neden oldu . AKP lideri Erdoğan ise , karar alan kişi olmasına rağmen , Genel Kurul'a , " milletvekili " sıfatı taşımadığı için katılamadı . AKP'lilerin talebiyle oturum gizli yapıldı . Genel Kurul salonunda sadece milletvekilleri , yeminli stenograflar ve sağır dilsiz kavaslar kaldı . Salonun duvarıyla bitişik olan gazete büroları , tuvalet ve çay ocağı da kapatıldı . CHP'nin protestosu ile Bülent Arınç'ın CHP'lilere söylediği " Gönlüm sizden yana " mesajı kayıtlara geçti . Vatandaşlar , gizli oturumdaki milletvekillerinin cep telefonlarına " dışarıdan " mesaj yağdırdı . NATO sessizlik sürecinde Türkiye'nin korunmasına yönelik karar alamayan NATO , sessizlik sürecine girdi ABD'nin NATO'ya sunduğu , olası bir Irak operasyonunda özellikle Türkiye'nin korunmasına yönelik unsurlar içeren paket , yılan hikâyesine döndü . Pakete itiraz eden ülke sayısı azalsa da , dünkü toplantıda karar alınamadı . " Zamanlaması uygun değil " gerekçesiyle , ABD'nin haftalardır gündeme getirdiği paket üzerinde anlaşamayan NATO , dünkü toplantıda da oybirliği sağlayamadı . PAZARTESİ SONA ERİYOR Pakete itiraz eden ülke sayısı , Lüksemburg'un yeşil ışık yakmasıyla 4'ten 5'e düştü . Fransa , Almanya ve Belçika itirazını sürdürürken , Türkiye'nin , " zamanlama tezinin arkasına saklanılamayacağı " telkini sonuç vermedi . Karar alınamaması üzerine NATO'da , pakete ilişkin olarak pazartesi günü Türkiye saatiyle 15. . MADDE SIRADA Bu sürece göre eğer 19 üye ülkeden biri bu sürenin dolmasına kadar herhangi bir itirazda bulunarak " sessizliği bozmazsa " paket otomatik olarak yürürlüğe girecek . Türkiye bu sürecin bitmesini bekleyecek , ancak paket yürürlüğe girmezse , bu kez üyelerin tehdit algılamasında NATO'yu değerlendirmeye çağırdığı . maddeyi devreye sokacak . Türk askeri Kürt muhalifleri böldü Ankara'da düzenlenen Iraklı muhalifler zirvesinde , Türk birliklerinin Kuzey Irak'taki varlığı tartışma yarattı . Talabani : Dost kabul ederiz . Barzani : Bölge ülkelerinin ferdi müdahalesi sıkıntı yaratır . . . Türkiye , ABD ve Kuzey Irak'taki Saddam muhalifi Kürt ve Türkmen gruplar arasında yapılan toplantıda , Kuzey Irak'a girecek Türk ordusunun varlığı , iki Kürt grubu böldü . Devlet Konukevi olarak kullanılan Ankara Palas binasında Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Ali Tuygan başkanlığındaki toplantıda , masanın bir yanında Tuygan ile ABD adına Başkan Bush'un Irak danışmanı Zalmay Halilsad yan yana oturdu . Masanın diğer tarafına ise Iraklı muhalif gruplardan Türkmen Cephesi lideri Sanan Ahmet Ağa , KYB lideri Celal Talabani ve KDP'nin ikinci ismi Neçirvan Barzani yerleştirildi . TSK'YI DOST BİLİN Kürtlerin bölgeye gelecek TSK birliklerini " dost birlik " kabul etmelerini isteyen Tuygan , Kürtlerin bağımsız devlet kurma ya da Musul ve Kerkük'e girme gibi hareketlere girmemesi yönündeki uyarısını da " kimse krizden avantaj sağlamaya kalkmasın " sözleriyle anlattı . Halilzad da , Tuygan'ın tüm uyarılarına kulak verilmesini istedi . Kürt devleti kurmama ve Musul Kerkük'e girmeme sözü vererek bağımsız hareket etmeyeceklerini garanti eden Kürt gruplar , Türk ordusunun bölgedeki varlığı konusunda ise bölündü . SIKINTI YARATMAYIZ Talabani , " Türkiye ve ABD bizi kurtarmak için geliyor . Dost kabul ederiz " derken , Barzani ABD ve Türk birlikleri arasında ayrım yaparak , " Koalisyon ülkeleri bizim için geliyor . Ama bölge ülkelerinin ferdi müdahaleleri halkta sıkıntı yaratır " diye konuştu . " Oradakiler de bizim kardeşlerimiz " diyen Tuygan , " Biz sıkıntı yaratmayız " dedi . Türkmenler de ABD ve Türk askerleri ile Kürtler ve Türkmenlerin beşli bir yapı kurarak bölgede güvenlik ve göçün önlenmesini ortaklaşa yapmasını önerdi . Kuzey cephesinin generali Ankara'da Türkiye , ABD ve Iraklı muhaliflerin katıldığı toplantı , Devlet Konukevi olarak kullanılan Ankara Palas'ta yapıldı . Toplantıda , masanın aynı tarafında yan yana oturan Türk ve Amerikan heyetleri içinde ön sırada üç yıldızlı bir Amerikalı general dikkat çekti . ABD'nin Avrupa Kuvvetleri Komutan Yardımcısı olan Korgeneral Colby Broadwater'ın , Pentagon tarafından Irak harekâtının Türkiye ve Kuzey Irak üzerinden yürütülecek bölümünün sorumlusu olarak Ankara'ya atandığı bildirildi . ABD'ye yardım eden büyük yanlış yapar . . . Operasyon için ABD'ye destek verilmesinin suç ve günah olduğunu söyleyen Irak'ın Ankara Büyükelçisi , " Bu durumda Türkiye de savaşın içinde sayılır " dedi Irak'ın Ankara Büyükelçisi Talip Abid Salih , Türkiye'nin ABD askerlerinin topraklarında konuşlanmasına izin vermesi durumunda , " ABD'ye ne gibi yardımda bulunulursa bulunulsun bu , savaşa girmek anlamına gelir . ABD'ye yardım eden ülkeler , ileride büyük suç işlediklerini ve hata yaptıklarını anlayacak " dedi . Salih , Türkiye'nin . Irak'a müdahalesine nasıl bakacaklarının sorulması üzerine de şu yanıtı verdi : GÜNEYDOĞU SORUSU " Acaba Türkiye , güneydoğusuna Irak askerlerinin girmesine nasıl bakardı ? İzin verir miydi ? İlişkilerde içişlerine saygı gösterme ilkesi esas olmalıdır . Kuzey Irak , Irak yönetiminin kontrolü dışındadır , ancak Türkiye ile Irak arasında bu konuda denge kurulmalıdır . Türkiye , bizim PKK ile ilişki kurmamızı kabul eder mi ? Ama böyle bir ilişki yok . " KANITLAR TEMELSİZ Salih , operasyona destek halinde Türkiye'yi hedef alıp almayacakları sorusunu da , " Tehdit etmiyoruz , nasihatte bulunuyor , çağrı yapıyoruz " şeklinde yanıtladı . Salih , ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın BM'ye sunduğu kanıtları temelsiz bulduğunu dile getirerek , " Çocuklar bile bilgisayarda bunları yaratabilir " diye konuştu . Canlı kalkanlar İpsala'da . . . Irak'a olası ABD harekâtını protesto amacıyla Bağdat'a gitmek üzere Londra'dan hareket edip Avrupa'nın büyük başkentlerine uğrayan Alman , İtalyan , İngiliz , ABD ve Norveçlilerden oluşan 58 kişilik canlı kalkan grubu , dün gece Edirne İpsala gümrük kapısından otobüsle Türkiye'ye giriş yaptı . Savaş karşıtları arasında yer alan ABD'li Ryan Clanay , " Kendi ülkemin , Başkanımın çıkardığı savaşı seyretmek , bana çok güç geldi . Bu nedenle canlı kalkan olarak yola çıktım " dedi . Canlı kalkanlar bugün İstanbul'a gelmek üzere yola çıkacak . Gül'ün eşi davada ısrarlı olmalı mı ? ÇAPRAZ ATEŞ Başbakan Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül , AİHM'de türbanla ilgili davasını geri çekmeyeceğini söyledi . Daha önce de AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan , milletvekili adaylığının engellenmek istendiği gerekçesiyle AİHM'ye başvurarak olası bir yasaklamanın tedbir kararıyla durdurulmasını istemişti . Bu durum , " AİHM'ye devleti temsil eden kişilerin de dava açması ve davada ısrar etmesi doğru mu ? " sorusunu gündeme getirdi . Rıza Türmen ( AİHM Türk Yargıcı ) : Hukuki sıkıntı yaratır Bu Abdullah Gül'ün değil , eşinin davası . bakımdan devleti temsil tam olarak gerçekleşmiyor . Eşi bir vatandaş olarak dava açmış . Bu prestij kaybı meselesi olamaz çünkü AİHM'de her zaman devlet aleyhine dava açılır . Çoğu zaman da devletler mahkûm olurlar . nedenle prestij kaybı söz konusu değil . Sadece bu tür davalarda ileride hukuki problemler çıkabilir . Örneğin Tayyip Erdoğan'ın da davası var . Tutun ki bu dava da Tayyip Erdoğan'ın lehine , devletin aleyhine sonuçlandı ve tazminata hükmetti . sırada Erdoğan Başbakan olmuşsa , devlet de ona tazminat ödeyecek . AİHM'nin de böyle davalarda çıkabilecek hukuki problemleri düşünmesi lazım . Hem davalı hem davacı olması durumunda kim tazminat ödeyecek ? Mahkeme böyle bir durumu uygun görecek mi ? Bu konuda AİHM'de görüşler ne olacak bakmak lazım . AİHM'de hukuki açıdan sorun yaratacaktır . Prof . Dr . Ali Ülkü Azrak ( M. Hukuk Fakültesi ) : Bu politik bir mesele Bu davayla istenen şu : AİHM'yle birleşen Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun bu konuda vermiş olduğu olumsuz eski kararını kaldırması . Anayasa Mahkemesi ve Danıştay'ın bu konuda vermiş olduğu kararlarla da iç hukuk yolları tüketildiği için AİHM yolu açıldı . Bununla şunu diyecekler : Anayasa Mahkemesi , Danıştay ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'nun bu konuda kesinleşmiş kararları var . Ancak bizim iktidarımız bunu değiştiremiyor . AİHM'den de bu konuda karar aleyhlerine çıkarsa zaman belki Anayasa'yı zorlayacaklardır . AİHM de yargı organlarıyla insan haklarını çiğneyen kararlar veriyorsunuz , bunu itiraf ediyorsunuz diyebilir . Burada davayı açan bizzat kamu görevlisi değil ama yargı burada bir devlet organı olduğuna göre devletin prestiji elbette söz konusu olacaktır . Feyyaz Gölcüklü ( AİHM Türk Yargıcı ) : Dava açması çok doğal Başbakan'ın eşi devleti temsil eden kişi değildir . bir fert olarak şikâyetini uluslararası mahkemeye bildiriyor . Bu konuda hukuki bir engel yok . İmaj ve prestij olarak nasıl bir etki yaratır derseniz bu garip bir şey değil , herkes gibi da şikâyet edebilir . Ayrıca bir tazminat söz konusu olacaksa da bunu devlet değil ; biz ödeyeceğiz , hepimiz ödeyeceğiz , vergi veren ödeyecek . Bir başbakan eşi olması durumu değiştirmez . Ama hissi yönü ayrı , onu da herkes iyi ve kötü diye kendi açısından değerlendirecektir . Ayrıca AİHM'ye bu davayı başbakanın eşi diye mütaala etmeyecek , herhangi bir davacının şikâyeti olarak mütaala edecek . AİHM'ye eşi kocası ya da karısı devlet içinde sorumlu bir makamda olup da dava açtı mı , açmadı mı bilmiyorum . Ama buna engel yok . Devleti eşi fert olarak bildiriyor . Bir kişi kendisine tanınan bir hakkı kullanıyor , bu da çok doğal . Bahri Zengin ( Eski SP Milletvekili ) : Davalı burada şahıstır Yasama ya da yürütmede bulunan bir kişinin dava açmaması diye bir kural yok . Onlar da elbette haklarını arayacaklardır . Davalı burada şahıstır . Devlet davacı olmuyor . Dolayısıyla devlet burada hem davalı hem davacı konumunda değil . Devlet tüzel bir kişiliktir . Ama devlette çalışan milyonlarca insanın gerçek bir kişiliği vardır , gerçek kişiliğe yönelik bir haksızlık varsa elbette dava açma hakkına sahiptir . Ayrıca eşi devleti temsil etmez . Anayasa'ya göre devleti sadece Cumhurbaşkanı temsil eder , onun dışında ne herhangi bir yargı erkinin başkanı ne hükümetin başkanı devleti temsil etmez . Türkiye açısından bu bir prestij kaybına yol açıyorsa da haksızlık yapan bütün kurumların bunu dikkate alması gerekir . 155 milyon dolar terör yardımı geliyor ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell , Kongre'ye sunulan 1004 yılı bütçesinde 155 milyon doların , terörizmle savaşta ön cephede yer alan ülkeler arasında bulunan Türkiye'ye ayrıldığını açıkladı . Terörizmle savaşta ön cephe devletlerine yardım çerçevesinde ABD'nin toplam 4. Polise göre casus , savcıya göre yatırımcı Bir garip gözaltı Mali casus olabilecekleri şüphesiyle sorgulanan ikisi Tayvan , biri Filipin uyruklu üç kişi savcılıkta bırakıldı . Zanlıların Cenevre'deki bir şirketin temsilcileri olduğu ortaya çıktı MİT ve İstanbul Mali Şube Müdürlüğü'nün ortaklaşa düzenlediği operasyonda ikisi Tayvan , biri Filipin uyruklu üç kişi gözaltına alındı . Mali casus olabilecekleri şüphesiyle sorgulanan zanlıların , piyasaya sahte para sürme hazırlığında oldukları da iddia edildi . Savcılığa sevk edilen biri kadın üç zanlı , Türkiye'ye yatırım için gelen şirket temsilcileri oldukları anlaşılınca serbest kaldı . Üç aydır takip edildikleri belirtilen Tayvanlı Chin Chang Yang ( 46 ) , Hsiu Chu Pan ( 49 ) ve Filipinli Banjie Wong ( 14 ) , Mali Şube Müdürlüğü'nün Kadıköy ve Sultanahmet'te bir otele düzenlediği operasyonda altı valizle birlikte gözaltına alındı . Dokümanlar arasında Irak , Rusya ve Moldavya ile ilgili para hareketlerini gösteren belgeler , mühürlü ve mühürsüz Çince yazılmış evrak da bulunuyordu . Yang'daki belgeler arasında BDDK'nın ihale şartnamesinin olduğu , batık bankalardan birini almak için hazırlık yaptıkları , ancak ihaleye zamanında katılamadıkları kaydedildi . Bir diğer iddiaya göre zanlıların ajandasında CIA ve KGB'nin Irak'a gönderdiği milyonlarca doların listesi de vardı . Ancak zanlılar MİT görevlilerinin de bir süre katıldığı sorgularında bütün suçlamaları reddetti . Merkezi Cenevre'de bulunan Meiltua Family adlı ticari vakıf ile uluslararası bir finans organizasyonuna bağlı olduklarını belirten zanlılar , Türkiye ve diğer ülkelere yatırım yapmak amacıyla ekonomik faaliyetlerde bulunduklarını söyledi . Zanlılar , emniyetteki işlemlerinin tamamlanmasının ardından dün İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'na sevk edildi . Savcı , suçlamaları kabul etmeyen zanlıların piyasaya sahte para sürme gibi bir girişimlerinin olmadığına , Türkiye'ye yatırım yapmak amacıyla geldikleri anlaşıldığı için serbest bırakılmalarına karar verdi . Serbest bırakılmalarının ardından Yabancılar Şubesi'ne götürülen bu kişiler hakkında konsolosluklarından gelecek bilgilerin beklendiği sınır dışı edilip edilmeyeceklerinin daha sonra belli olacağı kaydedildi . Yatırıma gelmişler Müvekkillerinin bir telefon ihbarı üzerine gözaltına alındığını savunan Avukat Mehmet Tav , " Niçin gözaltına alındıklarını bilmiyorlar . Türkiye'ye yatırım yapmaya geldiler . Üzerlerinde yüklü miktarda para çıktığı iddiası var . Ancak ortada böyle bir durum yok . Kimyasal silahtan tutun , sahte paraya kadar birçok suçlama yapıldı . Bu kişiler sadece yatırım amacıyla ülkemize gelen kişilerdir " dedi . Tav , müvekkillerinin Cenevre'de faaliyet gösteren bir şirketin temsilcileri olduğunu vurguladı . Mahkeme koridorunda Yılmaz adı ! İşadamları Korkmaz Yiğit , Erol Evcil , Hayyam Garipoğlu ve Mehmet Emin Cankurtaran'ın da aralarında bulunduğu 10 sanığın Türkbank ihalesi davasıyla ilgili yargılanmasına İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam edildi . Tutuksuz yargılanan sanıklardan Yiğit ile Ataç'ın katıldığı duruşmada Mahkeme Başkanı Niyazi Aydın , mübaşirden , geçen duruşmada sanık avukatlarının tanık olarak dinlenilmelerini istediği eski ANAP lideri Mesut Yılmaz , Güneş Taner , Gazi Erçel , Yener Dinçmen , Mehmet Emin Karamehmet , Behruz Çinici , Vedat Yelkenci , Bahri Önel ve Ali Karaca'nın isimlerini salon kapısında tekrarlamasını istedi . Mübaşir de isimleri koridorda tekrarladı . . . Tanıklardan hiçbirin gelmemesi üzerine mahkeme , aralarında Yılmaz'ın da bulunduğu kişinin tanıklık yapmak üzere duruşmaya çağrılmasını istedi . Tanrı , AB'ye giremedi Uzun süredir Avrupa Birliği içinde tartışma yaratan din konusu , anayasayı hazırlayan Avrupa Konvansiyonu tarafından AB değeri olarak sayılmadı Genişlemiş haliyle Avrupa Birliği'nin ( AB ) üzerine oturacağı kuralları içeren anayasayı hazırlama çalışmalarını yürüten Avrupa Konvansiyonu , belgenin ilk 16 maddesinin taslak halini yayımladı . Anayasa'nın belki de en tartışmalı konusunu oluşturan AB'nin değerlerine ilişkin . maddede dine ve Tanrı'ya atıf yapılmadı . Uzun süredir tarışma yaratan ve Birlik içinde kamplaşmalara neden olan din konusu , AB değeri olarak gösterilmezken , daha genel kavramlara yer verildi . Konvansiyon Başkanı Valery Giscard d'Estaing tarafından açıklanan belgede . madde şu şekilde formüle edildi : " Birlik , tüm üye ülkelerin ortak değerleri olan insan onuruna saygı , özgürlük , demokrasi , hukukun üstünlüğü ve insan haklarına saygı üzerine kurulmuştur . Amacı hoşgörü , adalet ve dayanışmanın uygulanmasıyla barış içinde bir toplumdur . " Konvansiyon tarafından hazırlanan anayasa maddelerinde AB'nin ortak değerleri paylaşan , bunlara saygı duyan ve geliştirilmelerine katkıda bulunacağı konusunda taahhüt altına giren her Avrupa devletine açık olduğu da ifade edildi . Rüşvetçi vergi denetçisine suçüstü Fatih Vergi Dairesi'nde görevli Ersal Demirtaş , 500 milyar liralık vergi borcunu af çıkana kadar işleme koymama karşılığında bir işadamından bin dolar rüşvet alırken suçüstü yakalandı . Demirtaş'la birlikte suça iştirak ettiği öne sürülen bir çalışan da operasyon günü işe gelmedi . Kubilay Gıda'nın sahibi Uğur Esendemir , Maliye'de denetçi olarak görev yapan Demirtaş ile Nuri Özel'in , şirketine ait 500 milyar liralık vergi borcunu af çıkana kadar işleme koymamak için 10 bin dolar rüşvet istediği iddiasıyla şikâyette bulundu . Bunun üzerine harekete geçen Asayiş Şube Müdürlüğü Gasp Büro Amirliği ekipleri , denetçileri yakın takibe aldı . İşadamı Esendemir de , denetçilerle pazarlık yaparak 10 bin dolarlık rüşveti bin dolara indirdi . Sivil polis ekipleriyle birlikte Fatih'teki vergi dairesi binasına giden Esendemir , denetçi Demirtaş'a bin doları verdi . Gelişmeleri izleyen polis , seri numaraları alınan paraları cebine koyan Demirtaş'ı yakalayarak gözaltına aldı . Demirtaş'la birlikte rüşvet istediği iddia edilen Özel ise operasyon günü işe gelmedi . Lodos yine yıktı geçti Marmara ve Ege'de etkili olan şiddetli lodos , minarelerle evlerin çatılarını uçurdu . Fırtına yüzünden iki kişi öldü , 106 kişi yaralandı Marmara ve Ege Bölgesi'nde son iki gündür etkili olan şiddetli lodos deprem felaketlerini aratmadı . İzmir'de başına kiremit düşen polis memuru Mehmet Akif Kabakçı ile Adapazarı'nda onardığı çatıdan düşen Hilmi Saka öldü . Minarelerin yıkıldığı Bursa'da 106 kişi yaralandı , 66 kişi de sobadan zehirlendi . Ege sahillerinde tekneler batarken , İzmir'e çamur yağdı . Çanakkale İzmir Karayolu'nda da aşırı yağıştan iki köprü çöktü . İstanbul'da şiddetli yağışla birlikte etkisini gösteren lodos yüzünden bazı evlerin çatısı uçtu , trafik levhaları söküldü , devrilen ağaçlar trafiği engelledi . Boğaz'ın Karadeniz girişi bir süre için transit geçişe kapatılırken , şehir içinde de birçok maddi hasarlı ve yaralamalı trafik kazası meydana geldi . Cemaat mahsur kaldı Bursa'da Hacılar , Vatan , Karlıdağ ve Ortabağlar Merkez camilerinin minareleri uçtu . Vatan Camii'nde yatsı namazı kılan ve mahsur kalan cemaat , polisin yardımıyla kurtarıldı . Hacılar Camii'nin minaresi de imam Nüsret Çınar ve bir süre önce ameliyat olan Mevlüt Silan'ın evlerinin üzerine düştü . Akrabasına misafirliğe giden Çınar ve ailesi şans eseri kurtuldu . Minare enkazı boş olan yatak odasına isabet eden Silan ailesinin 10 ferdi de ölümden dündü . İzmir'e çamur yağdı Minarelerin yıkılması sonucu dokuz işyeri ile 16 ev de hasar gördü . Setbaşı Vergi Dairesi , Yüksek İhtisas Hastanesi ve yedi sağlık ocağının çatısı uçtu . Ana cadde ve sokaklar araç ve yaya trafiğine kapatıldı . İzmir'de yedi evin çatısı uçtu . Afrika çöllerinde oluşan hortum ve fırtınanın atmosfere yükselttiği toz İzmir'e çamur olarak yağdı . Afyon'da üç evin çatısı uçarken kentin yüzde 40'lık bölümüne elektrik verilemedi . Konya'da Çağlar İş Merkezi'nin çatısının uçması sonucu Fatih Avcı ve Zülfü Aflı yaralandı . Bir iş merkezinin de balkon duvarları düştü . Kuşadası'nda da çok sayıda ağaç devrildi , Marmaris'te " Amedeus " adlı tur teknesi battı . Bodrum'da sekiz restoranın çatısı uçtu ve tekneler battı . Serin Duruş Sıkıntı için tek tedavi yöntemi meraktır . Merak için ise bir tedavi yöntemi yoktur . Ellen Parr Merak Kediyi Öldürdü ! Geçen hafta Serin Duruş'ta ve ShockHaber. " bölümümüze okurlarımızdan gelen sorulardan bir seçme yaptık . Bakalım neleri merak ediyormuşuz : Milletvekili seçilmek için üniversite mezunu olma şartı konması yeni hükümet(ler ) tarafından düşünülüyor mu ? Batmakta olan bir gemide travestiler kaçıncı sırada kurtarılır ? Bir milli eğitim bakanının oğlu neden kopya çekme gereği duyar ? " Esra Ceyhan " acaba bir sahne adı olabilir mi ? Eğer öyleyse gerçek adı nedir ? Reha Muhtar'ın bir hafta sonra alkolmetreye üflemesi olayını , alkollü yakalandığımızda polise hatırlatıp " şimdi olmaz , bir daha yakalandığımda üfleyeceğim " desek nasıl bir tepki alırız ? Kıbrıs'a kumara giden , Mehmet Ali Erbil'in kel kafalarına vurduğu , ceplerini karıştırdığı adamlar , eteklerinin altına baktığı kadınlar sırıtırlarken , sırada ne düşünüyorlar ? Normal hayatlarında bir şey düşünebiliyorlar mı ? Tuncay Özkan bir reklamda halka neden " Nasıl isterseniz öyle gelin üstüme " der , nasıl gidilmelidir ? Kameraların objektifi daire şeklinde iken , neden filmler dikdörtgendir ? Transseksüel olunca sünnette gelen hediyeler iade edilmeli midir ? Her kameraya atlayan insanımız neden ATV ana haber sunulurken içeriyi gösteren camın önünde beklemez ? Not : Merak ettiklerinizi www. . . Köşe Yazısı Dün Yahoo'ya kalayı basmıştım ya hani . Akşam aradılar , " İsmet Bey mail kutunuz kapatılmıştır , üzgünüz ! " dediler . Terbiyesizler ! . . Şimdilik mail adresim yok . Fakat panik yapmayın , bugün yarın alırım yeni bir tane . Bu arada bana mail göndermek isterseniz , can dostum Hıncal'ın mail adresine yazın , iletir bana . Ankara'da tuhaf buluşma BM Genel Sekreteri Annan'ın Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro de Soto'nun AKP lideri Tayyip Erdoğan'ın danışmanı işadamı Cüneyd Zapsu ile görüşmesi dikkat çekti Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan , Kıbrıs'ta " garantör ülkeler " olarak Türkiye ve Yunanistan'ı 18 Şubat'tan önce hazırladığı planın güvenlik bölümünü görüşmeye davet ettikten sonra Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro de Soto'yu da Ankara'ya gönderdi . Ankara'da AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın en yakın danışmanı işadamı Cüneyd Zapsu ile görüşen De Soto , " Onun kızı ve benim oğlum ABD'de aynı üniversitede , aynı sınıfta okuyor . Onun için özel görüştük " dedi . Annan'ın Kıbrıs'ta taraflara sunduğu belge üzerinden yapılan müzakerelerin sonuca bağlanması için verilen 18 Şubat'a sayılı günler kala , Ankara'daki diplomasi trafiği hızlandı . Atina ve Ankara'ya planın " güvenlik ve garantörler " bölümleriyle ilgili masaya oturmaları çağrısı yapan Annan , özel temsilcisi aracılığıyla bu isteğini sözlü olarak da iletti . Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal'la görüşen De Soto , " Annan Planı'nda Yunanistan ve Türkiye'nin adanın Rum ve Türk parça devletlerinde bırakacakları askeri birliklerle ilgili bölümler var . Bu güçlerin büyüklüğü , niteliği ihtiva edeceği araç gereçler ve aktiviteler gibi çözülmesi gereken sorunları Türkiye ve Yunanistan'ın bir an önce görüşmesi lazım . Kısa zamanda bu görüşmeler için hazır olacaklarını umuyoruz . Çünkü çözümün bir parçası olarak bu konunun da sonuçlandırılması gerekli " diye konuştu . De Soto , " Her iki taraf ta aciliyetin bilincinde . Bu soruna bir çözüm bulacakları yönünde şüphem yok " şeklinde konuştu . Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu , Atina'nın Annan Planı'nın güvernlik ile ilgili bölümlerini müzakere etmeye hazır olduğunu açıklamıştı . Öneriye olumlu yanıt vermekten kaçınan Yakış , " Konuyu askeri yetkililerimize aktardık " ifadesini kullanmıştı . Baykal : Erdoğan'ın kimyası bozulmuş AKP'lilerin halka ters düştüğünü söyleyen Baykal , " Bana saldırarak örtbas edeceklerine , işlerini yapsınlar " dedi CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , kendisini " Doğru konuşmuyor " sözleriyle eleştiren AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'a " Onun ve hükümetin kimyası bozulmuş . Sözlerine ve taahhütlerine ters düştüler . Bunu bana saldırarak örtbas edeceklerine , işlerini yapsınlar " yanıtını verdi . Baykal , genel merkezde yaptığı açıklamada , üslerin kullanımı konusunda aldığı kararla , TBMM'nin savaşa giden sürecin ilk adımını attığını ifade etti . " Bu karar , Türkiye'nin , en yüksek siyasi iradesiyle , Irak'taki harekâta katılma ve savaşın içinde yer alma anlayışı içinde olduğunu ortaya koyması demektir " diyen Baykal , 18 Şubat'ta Meclis'e gelecek tezkereye de " hayır " diyeceklerini kaydetti . Hükümetin tezkereyi Meclis'ten geçirerek halkın tercihine uymadığını dile getiren Baykal , şu değerlendirmeyi yaptı : " Onlar halkı değil , daha önce söylediklerini değil , Türkiye'nin uzun vadeli yararlarını değil , güncel sıkışıklığın içinden kendilerini rahatlatacak bir çıkış yolu olarak , dünyanın güç dengesi ve ABD doğrultusunu tercih ederek , halklarına , sözlerine , taahhütlerine ters düşmüştür . " Erdoğan'ın yolu açıldı Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya , AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın milletvekili olabileceğini belirterek , " Erdoğan'ın milletvekilliği yolu açılmış gözükmektedir . Yasal olarak bir engel gözükmemektedir " dedi . Ankara'dan İstanbul'a giderken ziyaret ettiği Bolu Emniyet Müdürü Uğur Gür'ün makamında soruları yanıtlayan Özkaya , Erdoğan'ın milletvekili adaylığı konusunda yetkinin Yüksek Seçim Kurulu'nda olduğunu anımsattı . Özkaya , " Şu veya bu şekilde yorum yapmak YSK'nın görevine müdahale niteliği taşır . Şu anda milletvekilliği konusunda sıkıntı görülmüyor " diye konuştu . Eski bakan müdür oldu Eski Kültür Bakanı Prof . Dr . Suat Çağlayan , Ege Üniversitesi ( EÜ ) Devlet Türk Musikisi Konservatuvarı Müdürlüğü'ne atandı . Bakanlıktan sonra Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Hastalıkları Bölümü'nde öğretim üyeliği görevine başladığını , ayrıca konservatuvar müdürlüğünü yürüteceğini belirten Çağlayan , şunları söyledi : " Rektör , geçmişte kültür bakanlığı yaptığımı da dikkate alarak konservatuvar müdürlüğünü önerdi . Ben de seve seve kabul ettim . Daha önce buraya Rektör Yardımcısı Diş Hekimi Prof Dr . Haluk Baylas bakıyordu . Ancak çok yoğun olduğu için bıraktı . Bu kurum , gizli kahramanların çalıştığı çok güzel bir yer . Severek görev yapacağım . " 1518 kişiden mükerrer oy Iğdır'da Kasım'da yapılan milletvekili seçimlerinde mükerer oy kullananlar hakkında dava açıldı . Seçim sonrasında İl Seçim Kurulu'na yapılan itirazlar üzerine başlatılan soruşturmada toplam 1518 kişinin mükerrer oy kullandığı belirlendi . Iğdır Savcılığı'nın yürüttüğü soruşturma sonunda , mükerrer oy kullananlar mahkemeye sevk edildi . Bu kişiler iki yıla kadar hapis istemiyle yargılanıyor . Blair , Gül'e üsleri sordu Başbakan Abdullah Gül'le telefonla görüşen İngiltere Başbakanı Tony Blair , Türkiye'deki üslerden yararlanabilmek için nabız yokladı TBMM'den üs ve limanların modernizasyonuna ilişkin tezkerenin çıkmasının ardından İngiltere Başbakanı Tony Blair , Türkiye'deki üslerden yararlanabilmek için Ankara'nın nabzını yokladı . Başbakan Abdulah Gül ise TBMM'den çıkan tezkerenin asker bulundurmayla ilgili olmadığını , barış sürecinin hâlâ devam ettiğini hatırlattı . Blair , hafta başından bu yana yoğun diplomasi trafiği yaşayan Gül ile geçtiğimiz perşembe günü görüşmek istediğini Ankara'ya iletti . TBMM'de tezkereye ilişkin oturuma katılan Gül , Blair'den ikinci bir talebin gelmesi üzerine dün telefonla görüştü . Blair'in görüşmede Türkiye'deki üslerden ABD'nin yanı sıra İngiltere'nin de yararlanması konusunu gündeme getirdiği öne sürüldü . Tezkereyi açıkladı Gül de Blair'in bu önerisine perşembe günü TBMM'den çıkan kararın asker konuşlandırma veya geçişine yönelik izin olmadığı yanıtını verdi . Barış için bir adım daha Başbakan Abdullah Gül , barış girişimlerini sürdürmek için danışmanı Ahmet Davutoğlu'nu Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'la görüşmesi için Şam'a gönderdi . Bu arada Gül'ün , Irak harekatıyla ilgili TRT aracılığıyla yapacağı ve dün akşam saatlerinde yayınlanması gereken program ertelendi . ABD'nin Hazineden Sorumlu Bakan Yardımcısı John Taylor ile görüştükten sonra danışmanlarıyla bir araya gelen Gül'ün , program çekimini bugüne ertelediği öğrenildi . Sezer'den irtica mesajı Cumhurbaşkanı Sezer , yeni atanan valilere , " İrtica ile mücadeleyi bırakmayın " mesajı verdi AKP hükümeti'nin kararnamesi ile yeni görev yerlerine atanan valiler dün , Sezer ile Çankaya Köşkü'nde görüştü . Görüşmede Sezer'in valilerden Atatürk ilkelerine bağlı kalmalarını ve çağdaşlığı temsil etmelerini istediği ve irtica ile mücadelerde zaafa düşülmemesi konusunda uyarıda bulunduğu öğrenildi . Yolsuzluk ve kamu savurganlığı ile mücadele edilmesini isteyen Sezer , ülkenin bölünmez bütünlüğünün korunmasını , kültür ve sanata ağırlık verilmesini , sivil toplumun geliştirilmesini , hukuk devleti ilkelerine uyulmasını istedi . " Yeniliklere daima açık olun " mesajını veren Sezer , valilere " Karar süreçlerine halkı katın " dedi . Başbakan Abdullah Gül de valilere , " Reformları yapmak , statükoyla uğraşmak kolay değildir . İptidai sahada kullanacağımız merkezi hükümetin birçok yetkilerini köklü bir şekilde yerel yönetimlere devredeceğiz " diye konuştu . Bu yaz Zehra'ya kardeş geliyor . . . Boşandı , boşanıyor , evi terk etti , barıştı derken , Hülya Avşar bombayı patlattı : Bu yaz bir çocuğum olsun istiyorum . . . Televizyon kanalı tv8'in bayram çekimlerine katılarak İclal Aydın'ın konuğu olan Hülya Avşar , özel yaşamına ilişkin ilginç açıklamalar yaptı . İşte , eşi Kaya Çilingiroğlu ile ilişkisinden kızı Zehra'nın eğitimine , Avşar'ın birbirinden çarpıcı açıklamaları : Zehra'ya kardeş yapmayı düşünüyor musunuz ? " Bana üç yıldır ailem tarafından Zehra'nın bir kardeşe ihtiyacı olduğu konusunda baskı yapılıyor . Allah izin verirse bu yaz çocuğumun olmasını istiyorum . Zehra'nın kardeşsiz kalmasını ben de istemiyorum . " Aşk romanı yazacak Zehra'yı büyütürken neden sürekli dadı değiştirdiniz ? " Zehra'yı hiç tek başına dadılara emanet etmedim . Dadıların çocuk eğitimi hakkında yeterli bilgiye sahip olduklarına inanmıyorum . Aklı olan bir dadılık okulu açar . Bu konuda yeterli deneyimi olmayan kişiler inanılmaz fiyatlar isteyerek benden iş istediler . Ben de onları kaba tabiriyle kapı dışarı ettim . Yani eğer çocuğuma zarar verecek olurlarsa onlara Hitler gibi davranabilirim . " Bir kitap yazacağınızı söylüyordunuz , çalışmalarınız ne aşamada ? " Bu konuda Ahmet Altan bana yardım edecek . Çok güzel bir aşk hikâyesi yazacağım . Çok ilginç ama , bu öykünün bir bölümünü rüyamda gördüm . Sonra geliştirdim . İleride film yapılacak bir hikâye . Eğer sinemaya çekilirse yönetmenliğini de ben yapmak istiyorum . Ayrıca Abdullah Oğuz'la Randevu isimli bir sinema filmine başlayacağım . Bu film için erkek oyuncu arıyoruz . " Eskiden ben kıskanırdım Kaya Bey'le sizi bir arada tutan bağlar neler ? " Sadece çocuk değil . Kaya beni çok değiştirdi . hayatı çok güzel yaşıyor . Geçenlerde golf oynamak için ABD'ye gitti . Çok kitap okur , kültürlü . Ben de biraz onun gibiyim . Biz Kaya'yla aşktan daha önemli şeyler paylaşıyoruz . Yani zaman zaman bir şeyler olsa da artılarımız , eksilerimizden çok fazla . Ayrıca ben çok kıskancımdır . Eskiden , ilk tanıştığımızda hep benim kıskançlığım yüzünden tartışırdık . " Kaya ile ben , bir elmanın iki yarısıyız Hülya Avşar , " Kızımız Zehra'ya ondan kardeş yapmak istiyorum " dediği eşi Kaya Çilingiroğlu ile inişli çıkışlı evliliğini de şu ilginç sözlerle özetledi : " Kaya'yla birbirimizi çok tamamlıyoruz . Ben spor yapmayan , kitap okumayan , kendini değiştirmeyen biriyle yapamam . Kaya herkesten hızlı gidiyor hayatta . kadar alıştım ki onun tarzına başkası beni dolduramaz gibi geliyor . " Celse arasında ifadesi alındı Hülya Avşar , televizyon programında Türk bayrağı motifli balonlara ayağıyla vurduğu gerekçesiyle hakkında Türk Bayrağı Kanunu'na muhalefet etmek suçundan , altı aya kadar hapis cezası istemiyle açılan davada ifade verdi . İstanbul . Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi Hayati Uçar , Adalet Sarayı'na Avukatı Osman Hacıbekiroğlu ile gelen Hülya Avşar'ın ifadesini , celse arasında aldı . Çıkışında basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Avşar , ifadesinde , " Türk Bayrağı'na saygısızlık yapmasının mümkün olmadığını " söylediğini ve " Genel olarak bu çerçevede ifade verdiğini " anlattı . Roman modeli Mehmet Ali Erbil Çarkıfelek'in bayram çekimlerinde Erbil yine gülmekten kırdı geçirdi MEHMET Ali Erbil'in sunduğu Kanal D'nin reyting rekortmeni yarışması Çarkıfelek'in önceki günkü bayram konukları Kibariye , Fatih Ürek ve Yıldız Kaplan'dı . Erbil , hostesi Asuman Krause ve konuk sanatçılar bayramın ikinci gecesi yayımlanacak program için Roman kıyafetleri giydi . Saçlarını sarıya boyatan Erbil , yine coşturdu . " Sedef'le küs değiliz " ERBİL , esprileriyle herkesi gülme krizine soktu . Program sonunda bayram dileğini açıklayan Erbil " İnşallah savaş çıkmaz " dedi . Erbil " Eşiniz'le kavgalı mısınız ? " sorusuna ise " Hayır " diye cevap verdi ve " Tekrar biraraya gelebilir misiniz ? " sorusunu ise yanıtsız bıraktı . Köpeği ezildi , tatili yattı " OĞLUM " adını verdiği Sibirya kurdu köpeğinin sağ ön ayağı bir taksi şoförü tarafından ezilen Ayşe Hatun Önal , bütün bayram programını iptal etti . Arkadaşlarıyla Bodrum'a gitme planları yaptığını belirten Önal , " Taksici köpeğime çarptı . Ben de onun tedavisi için İstanbul'da kalmak zorundayım " dedi . İçim parçalandı KÖPEĞİNİ önceki gün oturduğu Ulus Kemer Sitesi'nin içinde gezdirmeye çıkardığını belirten Önal , " Bir ara Oğlum yanımdan uzaklaştı . Bir süre sonra can havliyle bağırmaya başladı . Yanına koşarken bir taksinin hızla uzaklaştığını gördüm " dedi . avukat şimdi kına yaksın ! Denizlili bir avukatın şikâyetiyle evliliği iptal edilen Refik Erduran , sübyancı olmadığını belirtirken , Pınar Hanım'la yurt dışında yeniden evleneceğiz diyor Eski karısının kızıyla evlendiği için Denizlili avukat Mümtaz Sami Özok tarafından hakkında şikâyette bulunulan ve mahkeme kararıyla evliliği iptal edilen gazeteci yazar Refik Erduran , öfkeli . Bu kararın ardından konuştuğumuz Erduran , " Eski karım , şimdiki karım ve ben çok mutluyuz . avukat da kına yaksın " derken , şu anki eşi Pınar'ın annesi ve aynı zamanda eski karısı olan Sevim Tülay Güngör'le de çok iyi anlaştıklarını belirterek şunları söyledi : " Sevim Tülay Güngör'le ilk beraber olduğumuzda Pınar daha çocuk gibiydi . Pınar'ın küçük kız kardeşi , Tülay'ın annesi , hep beraber bir aile yaşantısı sürüyorduk . Ama zamanlar aramızda bir şey yoktu . Yani benim sübyancılığım yoktur . Pınar'la 55 yaşına geldikten sonra evlendik . Eski karım bundan hiç rahatsız değil . İstanbul'a geldiğinde birlikte vakit geçiriyoruz . Torunlarını seviyor . " AİHM'ye başvuracak Olanların devletin kişinin insan haklarına müdahalesi olduğunu savunuyor Erduran ve bu konuda da şöyle konuşuyor : " Hiç istemiyorum ama Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuracağım . Avukat Mümtaz Sami Özok kına yakmıştır herhalde . Evlenirken bu maddeden haberdar değildik . Ama karar karşısında şok filan da olmadım . Ben zaten hâkime , madem böyle bir şey var , uygulayın zaman , dedim . Pınar hukuken eski karımın kızıysa mirasa girmesi gerekir . Mirasa girmiyor . Yani Türkiye'de para pul olunca başka , cinsel işler başka . . . " Çocukları düşünüyoruz Eşiyle yeniden evleneceğini , bunu nedeninin çocuklar olduğunu vurgulayan Erduran sözlerini şöyle bitirdi : " Pınar evlenme meraklısı değil . Ben dört kez evlendim , tüm eşlerimle evlenmeden önce uzun süre ilişkim oldu . Çocuk istediğimiz için veya ailelerin isteğiyle evlendik hep . Ben de illa evlenmeyi istemiyorum . Ama ileride çocuklara okulda , senin annenle babanın evliliği iptal edilmişti dedirtmemek için yurtdışında yeniden evleneceğiz . " Davulcuya mı gitseydi ? Bütün yaşananlar eski karısı Sevim Tülay Güngör ve şimdilerde ayrılmak zorunda kaldığı eşi Pınar ile aralarında konuşulmuş . Refik Erduran , evleneceklerini Sevim Hanım'a kızıyla birlikte söylediklerini belirterek şöyle konuşuyor : " da olumlu karşıladı . Konuşuldu bütün bunlar . Kızının bilmediği , abuk sabuk biriyle , davulcu , zurnacıyla evleneceğine , kendisinin de tanıdığı , sevdiği , saydığı , güvendiği biriyle evlenmesini gayet olumlu karşıladı . " İşte yaşayan bir örnek . . . Refik Erduran ile genç eşi Pınar'ın başlarına dert olan aşklarının bir benzeri , daha önce de sosyete dünyasını karıştırmış , benzer bir evlilik yaşanmıştı . Nevgül ( Andaç ) ve Bülent Altan çifti , Bülent Altan'ın Nevgül Hanım'ın kızı Melisa'ya âşık olmasıyla boşanmıştı . Ardından Bülent Altan , üvey kızı Melisa ile evlenip ondan bir çocuk sahibi olmuştu . 11 yıllık evliliklerinin ardından Nevgül Andaç da sonunda , eski kocasını , damadı olarak kabullendiğini açıklamıştı . Eylem mum gibi eridi Sarhoş genç , yolcularını indiren THY uçağını dinamite benzettiği 10 mumla iki saat boyunca rehin aldı . Özel tim , 15 saniyelik operasyonla iki hostesi kurtardı Malatya İstanbul seferini yapan Ankara aktarmalı THY uçağı , Atatürk Havalimanı'nda yolcuları indikten sonra , iki hostesiyle birlikte , yolcu Ali İlker Durbak tarafından rehin alındı . Yaklaşık saat ecel terleri döktüren Urbak , özel timin operasyonuyla etkisiz hale getirildi . Aşırı alkollü olduğu öne sürülen Urbak'ın 10 mumu birleştirip dinamit görüntüsüne benzeterek eylemi gerçekleştirdiği anlaşıldı . Uçakta , Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'la görüşmek üzere Şam'a gidecek olan Başbakanlık Dış Politika Başdanışmanı Prof . Dr . Ahmet Davutoğlu da vardı . Aksu uçağı saat 10. 106 yolcu , uçağı boşalttı . Ankara'dan uçağa binen Urbak ise , herkes indikten sonra dinamit görüntüsü verilmiş mumlarla iki hostesi rehin aldı . Korsan , bir ara dinamitin fitilini ateşliyor izlenimi vermek için mumların uçunu yakıp söndürdü . Bir süre sonra hostesler aracılığıyla iletişim sağlandı . Urbak , yakıt ikmalinin ardından Moskova'ya hareket edilmesini istedi . İki saatlik bekleyişin ardından özel tim , körükten ve acil çıkış kapılarından içeri girdi . Urbak , tim mensuplarını karşısında görünce direnmeden teslim oldu . Yaklaşık 15 saniye süren operasyonun ardından gözaltına alınan Urbak'ın bir örgütle bağlantısı tespit edilemedi . Beni öldürmeyin Eylemin başlamasının ardından İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Şefik Kul'la beraberinde emniyet görevlisi uçağa girdi . Durbak'la görüşmeye başlayan polis , öncelikle ikna yolunu seçti . Bir saate yakın süren konuşmada eylemcinin ABD'nin olası Irak operasyonunu protesto etmeye çalıştığı anlaşıldı . Durbak , ikna sırasında " Önce Vietnam , sonra Türkiye . Türkiye'nin toprakları satılık değil " diye bağırdı . İkna görüşmeleri sırasında özel tim gizlice uçağın kapısından içeri sızdı . Durbak , özel timin uçağa girişinden korkarak , üzerindeki ceketi atıp " Beni öldürmeyin " diyerek teslim oldu . Durbak'ın olası Irak harekâtını konu eden 51 . Gün programını izleyerek etkilendiği ve " savaşa hayır " eylemini kafasına koyduğu öğrenildi . Moskova'daki ikinci sevgilisinin yanına gitmek için çabaladığı belirlenen Durbak'ın bu amaçla Şubat tarihli İstanbul Moskova uçak bileti aldığı ancak biletin yandığı tespit edildi . Yunan askerini kim fırçaladı ? Zonaro'nun torunu , dedesinin Hücum adlı tablosunu görünce dondu kaldı . Ölü Yunan askeri , meçhul bir fırçaya kurban gitmişti İtalyan asıllı Osmanlı saray ressamı Fausto Zonaro'nun Dolmabahçe Sarayı Koleksiyonu'nda yer alan Hücum adlı tablosunun tahrif edildiği ortaya çıktı . Yerde yatan Yunan askeri figürünün el , yüz , ayak , silah kuşağında farklı fırça izleri olduğunu tespit edense bizzat Zonaro'nun torunu Jolanda Meneguzzer Trevigne'di . Ayrıca imza bölümünde de farklılık olduğu anlaşılınca , aile tahrifatı ispat için , tablonun Zonaro'nun çektiği fotoğrafını da delil olarak gösterdi . Uzmanlar araştırıyor Zonaro sergisinin ve kitabının editörü Ömer Faruk Şerifoğlu , Trevigne'nin sarayı gezerken , 1896 Türk Yunan Savaşı'nı ( Dömeke Savaşı ) konu eden tabloyu görünce donakaldığını belirterek , " Şaşkın şaşkın bakarken Yunan askeri figürünün değiştirilmiş olduğunu söyledi . Gözyaşlarıyla farklı fırça darbelerini gösterdi . Durumu öğrenmeye çalıştıysak da muhatap bulamadık " dedi . Tablonun fotoğrafının 1898'de Serveti Fünun dergisine kapak olduğunu da belirten Şerifoğlu , sözlerini şöyle sürdürdü : " Yandan baktığınızda ışık yansımasının resmin bölgesinde farklı olduğunu net olarak görüyorsunuz . Figürler genel olarak benzese de dikkatli bakıldığında fırça izleri net olarak görülüyor . Sanatsal açıdan oldukça basit çizim yapılmış . Aile tablonun yapıldığı dönemde çekilmiş fotoğrafını gönderdi . Fotoğrafa bakıldığında da tahrifat net olarak görünüyor . " Milli Saraylar Daire Başkanlığı da , değişikliğin yeni fark edildiğini kaydederek , şu açıklamayı yaptı : " Ne zaman , neden ve kim tarafından bu değişikliğin yapıldığını araştırıyoruz . Restorasyondaki uzmanlarımız konuyla ilgili rapor hazırlıyorlar . " Kıbrıs buhranı hatırası Şair ve yazar Sunay Akın ise 1950'lu yıllarda , Atatürk'ün Yunan askeri figürünün üzerinin mümkünse boya ile kapatılmasını istediğini iddia etti . " Yunan halkının ölü çocukları ile aynı yerde yaşamak istemiyorum " diyen Atatürk'ün bu isteğinin yerine getirildiğini anlatan Akın , şöyle konuştu : " Sanata önem vermese tabloyu tamamen kaldırtabilir , kimse de engel olamazdı . Ama boya ile kapatılmasını talep etmiş . Tahminim , 1960'lı yıllarda Kıbrıs buhranı ile kapatılan Yunan asker figürünün üzerindeki boya kaldırılmış . Resimdeki deformasyon da böyle olmuş sanırım . " Zor kararın ardından , acı operasyon başladı Önce DNA testi sonra kürtaj . . . Beyin ölümü gerçekleşen Nina Typol'un nişanlısı Hakan Çakmak , " Çocuğun benden olmadığını söyleyince çok sinirlendim " dedi Türk sevgilisi Hakan Çakmak'ın sıktığı kurşunlarla beyin ölümü gerçekleşen iki aylık hamile Alman Nina Typol'un bebeğine Özel İsviçre Hastanesi'nde önce DNA testi , ardından kürtaj yapıldı . Ailenin ve Çakmak'ın onayından sonra kürtaj yapılırken , başhekim Kazım Taş , " Nina'nın kalp ve karaciğerinin 14 saat içerisinde nakledileceğini " söyledi . Aile adına açıklama yapan Alman Konsolosluğu yetkilisi Mazbut Kulein ise , ailenin resmi olarak tüm evrakı hazırladığını , içerisinde çanta , gözlük , saat gibi kişisel eşyaların bulunduğu çantayı emniyetten teslim aldığını söyledi . Çok pişmanım Hakan Çakmak'ın ifadesinde , " Nina ile yıldır tanışıyoruz . Askere gideceğim için Nina'nın kendisini koruması amacıyla silah almaya karar verdim . Ben askerdeyken Nina'ya verecektim . Olay gecesi , askerlik sorunum olduğu için aramızda tartışma çıktı . İçki içiyordum ve bana çocuğun benden olmadığını söyleyince sinirlendim . Çok pişmanım " dediği öğrenildi . Homeros'un destanındakiler doğru çıktı Truva , deniz kenarında Araştırmacıların , bin yıllık şehrin kalıntıları civarında yaptığı kazılarda , deniz , hayvan ve kabuk fosilleri bulundu Tarihçiler , 1966'den bu yana yapılan bilimsel araştırmalar sonucunda Truva'nın şimdi kıyıdan uzak bir yörede olmasının Homeros'un eserinde anlattığı gerçeklere uygun olduğuna inandıklarını açıkladı . Araştırmayı yürüten Dublin'deki Trinity Kolejinin Klasik Bilimler Uzmanı Dr . John Luce , Homeros'un , Truva şehri için çizdiği görüntünün jeolojik bulgulara uygun olduğunu bildirdi . Dr . Luce ve ekibi , şehrin kalıntıları civarında sistematik bir biçimde toprağı delerek 60 metre derinlikten sediman örnekleri aldıklarını belirterek , bunlarda deniz hayvan ve kabuk fosilleri bulduklarını açıkladı . bin seneden beri eski Menderes ve Simois nehirlerinin getirdikleri erozyon alivyonların , körfezi doldurarak şehrin içerde kalmasına sebep olduğunu bildiren bulgular Jeoloji dergisinde yayımlandı . 10 yıllık kuşatma M. asırda yazıldığı zannedilen Homeros'un ünlü destanı " İlyada " Yunanlıların 10 yıl süren Truva şehri kuşatmasının son yılını anlatır . Homeros'e göre , deniz kenarında olan Truva , 10 yıl Yunanlıların şehri kuşatmalarına cesurca dayanır . Sonunda inşa ettikleri devasa bir tahta atın içine doldurdukları askerleriyle Yunanlılar direnişi kırmayı başarırlar ve şehir düşer . Bir adı da Ilium olan bu şehrin tam olarak nerede olduğu arkeolog ve tarihçileri hep düşündürdü . Homeros'e göre , Truva deniz kıyısındaydı . Kıyıdan oldukça içerde bir yörede yapılan kazılar sonucu Heinrich Schlieman , 1860'te Truva şehri kalıntılarını ortaya çıkardı . Şehir M. Senem kazandı ! milyon lirası olmadığı için Senem'e karne vermeyen okul müdürü açığa alındı . Senem ve arkadaşları karnelerine kavuştu Mersin'de 11 yaşındaki Senem Kısaç'ın milyon lira ödemediği için karnesini alamayıp hastalanması , yürekleri burktu . Açılan soruşturma sonucunda Senem'in okuduğu okulun müdürü Hikmet Doğan açığa alındı . Olayın basına yansımasının ardından Mersin Valisi Akif Tığ'ın talimatıyla okul müdürü hakkında soruşturma açıldı . İlçe Milli Eğitim Müdürü . Ali Kocaman , soruşturma sonunda Doğan'ı açığa aldı . Kocaman , arkadaşları arasında küçük düşürüldüğü için hastalanan Senem Kısaç'ı evinde ziyaret edip , " Pekiyi " notlarıyla dolu karnesini verdi . Yapılan ön soruşturma sonunda para ödemedikleri için yaklaşık 40 öğrenciye da karnelerinin verilmediği belirlendi . Ve karneler öğrencilere evlerine gidilerek tek tek verildi . Unutkan şoföre Besmelematik Otomobillerin kontaklarına monte edilen ve çevrilince besmele çekip sefer duası okuyan " Besmelematik " adlı elektronik cihaz , Konya'da büyük ilgi görüyor . " Bal Oto Aksesuvar"ın sahibi Seyit Bal , " En çok araçlarına binip besmele çekmeyi unutan şoförler talep gösteriyor " dedi . Besmelematik adı verilen ve modeline göre 10 50 milyon liraya satılan cihaz kontağa bağlı elektrik kablolarına monte ediliyor . Kontağı çevirince devreye giren sistem sayesinde cihaz ilk önce besmele çekiyor , daha sonra da sefer duasının tamamını okuyor . Sistem , dua bitince otomatik olarak devreden çıkıyor . İstanbul'da imal edilen cihazın Konya'da büyük ilgi gördüğünü belirten Bal , " Aşırı talep karşısında biz de şaşırdık . Sadece sipariş üzerine getiriyorduk . Ancak üretici firma şimdi sipariş yetiştiremiyor " diye konuştu . Öfkeni dışa vur , ömrün uzasın Sinirini çevresine bağırıp çağırarak çıkaran yüksek statü sahibi erkeklerde kalp krizi riski daha az ANİ ve kısa öfke nöbetlerinin , erkekleri olası kalp krizi ve beyin kanaması gibi hastalıklara karşı koruduğu ortaya çıktı . Özellikle yüksek statüdeki erkekleri konu alan araştırmada , öfkesini aniden kusabilenlerin , istediklerini daha kolay yaptırabildikleri için sağlık konusunda avantajlı konuma yükseldikleri öne sürüldü . PSYCHOSOMATIC Medicine adlı tıp dergisindeki araştırmaya göre , öfke nöbetlerine kapılan erkeklerde kalp krizi görülme oranı yüzde 50 azalıyor . Aynı şeyin beyin kanaması ve felç için de geçerli olduğu belirtildi . Evlat acısı çıldırttı Antalya'da , aylık dünyaya gelen oğlu Emircan'ın ölmesi üzerine çılgına dönen baba , hastaneyi birbirine kattı . 16 yaşındaki Y. ile nikâhsız yaşayan Savaş İn'in bir erkek bebekleri dünyaya geldi . Emircan adı verilen bebek Antalya Devlet Hastanesi'nde ay kuvözde kaldı . Geçen hafta taburcu edilen Emircan , rahatsızlanınca hastaneye götürüldü . gün hastanede kalan bebek dün öldü . Haberi alan İn , bıçakla doktor ve hemşireleri tehdit etti , acil servisin camlarını kırdı . Polise de saldıran İn , bebeğini ilk olarak götürdüğü Sema Yazar Polikliniği'nin de camlarını kırdı . Öfkeli babayı polis gözaltına aldı . Kadrolu köpek emekli oldu AMERİKAN şirketi Oracle'ın Japonya şubesinin 11 yıllık kadrolu köpeği Heidi emekli oldu . Şirket çalışanlarını ruhen rahatlatarak " hizmet veren " Heidi isimli İngiliz çoban köpeğine , emeklilik tazminatı olarak bir yıl yetecek biftek tahsis edildi . İnsan yaşıyla 60'e denk gelen 11 yaşındaki Heidi'nin emeklilik partisine 1000 kişilik personel katıldı . Heidi'nin görevi aynı cins köpek olan Wendy'ye verildi . Gribe karşı sauna ! ÖZELLİKLE turizm kentlerinde son yıllarda yaygınlaşan saunanın , vücut direncini artırıp gribal enfeksiyonları önlediği belirtildi . Akdeniz Üniversitesi'nden Prof. Mehmet Arman , saunadan çıktıktan sonra soğuk suya girilmemesi halinde bir fayda getirmeyeceğini belirterek , " Sıcak ve soğuk uygulaması , kişinin ısı değişikliklerine karşı vücut direncini artırır , bu kişiler kolay kolay gribe yakalanmazlar " dedi . Okul hırsızlarına suçüstü . . . Bağcılar'da bir okuldan hırsızlık yaparken suçüstü yakalanan kişinin , ayrı okuldan daha elektronik eşya çaldıkları belirlendi . Asayiş Şube Müdürlüğü Hırsızlık Büro Amirliği'nden yapılan açıklamaya göre , Bağcılar İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleriyle ortaklaşa düzenlenen operasyon sonucu , Bağcılar'daki Yeşilbağ İlköğretim Okulu'ndan hırsızlık yapmaya çalıştıkları belirtilen Sadık Özkan ve Muzaffer Sancaklı adlı kişiler suçüstü yakalandı . Özkan ve Sancaklı'nın sorgusu sonucu , Gaziosmanpaşa'da , Eyüp'te , Güngören'de , Bayrampaşa'da ve Kağıthane'de okuldan daha , 10 milyar lira değerinde elektronik eşya çaldıkları belirlendi . Bu kişilerin gösterdikleri yerlerde , adet televizyon , adet bilgisayar kasası ve adet bilgisayar monitörü ele geçirildi . Türkiye , casus uçaklarına hava sahasını açıyor Türkiye , Amerikan casus uçakları 1'lere hava sahasını açtı . CNN Türk'ün haberine göre Dışişleri Bakanlığı'nda Türkiye ile Amerikan üst düzey bürokratlar arasındaki pazarlıkta 1'lar için izin çıktı . Amerika , uydulardan gelen bilgilerin yetersiz olması nedeniyle 1'lar için ısrarcı oldu . Bu arada Genelkurmay techizat ve malzemeden sonra Irak sınırına asker kaydırmaya da başlıyor . Bayram sonuna kadar birliklerin sevki tamamlanacak . New York Times'da dün yeralan ve Türk askerinin ABD komutası altında bulunacağı haberinin ise doğru olmadığı , Amerika'nın sadece eşgüdüm görevi göreceği ve Türk askerine Türk subayların komuta edeceği belirtildi . Türk ve Amerikalı yetkililer arasında süren pazarlığa göre Batman , Diyarbakır ve İncirlik modernize edilecek üsler olarak belirlendi . İstanbul Sabiha Gökçen havaalanı ise Awaks uçakları için lojistik destek amacıyla kullanılacak . Erol , Nina'nın kalbiyle yaşayacak . . . Türk nişanlısı tarafından vurulması sonucu beyin ölümü gerçekleşen ve ailesi tarafından organları bağışlanan Nina Typol'un kalbi , 1. Nina Typol'un kalbi , Koşuyolu Kalp Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde gerçekleştirilen başarılı operasyonla kalp büyümesi ve kalp yetmezliği olan Erol Mertkanlı'ya takıldı . Erol Mertkanlı'nın eniştesi Erdinç Çakmakçı , yaklaşık 1. Doktorların yaşamasının mümkün olmadığını ve kalp naklinin şart olduğunu söylemeleri üzerine geçen yıl Koşuyolu Kalp Hastanesi'nde kalp nakli için sıra aldıklarını anlatan Çakmakçı , şunları söyledi : Son 1. Durumu çok kötüydü . Hiç nefes alamadığı için sürekli oksijen veriliyordu . Serumla besliyorlardı . Doktorlar , geçen Perşembe günü artık yapılacak bir şey kalmadığını ifade ederek , bizi buraya sevkettiler . Dün telefon ettiler ve hastamız için kalp bulunduğunu söylediler . Çok sevindik . Gece yarısından sonra ameliyata girdi . Sabah çıktı . Erol'a takılan kalbin , Nina Typol'un kalbi olduğunu bilmiyorduk . Hastaneye gelen gazetecilerden öğrendik . Alman aileyle hiç görüşmedik . Ama görüşmek isteriz . Kızlarının kalbini verdiler . Artık Erol da onların evladı oldu . ANNESİ KALP KRİZİNDEN ÖLDÜ , BABA İLGİLENMİYOR Erdinç Çakmakçı , annesini kalp krizi sonucu kaybeden Erol Mertkanlı'nın geçen yıl yıllık Kocaeli Üniversitesi Elektrik Bölümü'nü kazandığını ancak hastalığı nedeniyle gidemediğini anlattı . Kalp hastası olan kayınvalidesinin , oğlunun hastalığına dayanamadığı için öldüğünü belirten Çakmakçı , Kayınvalidem , geçen yıl hastaneden gelen oğlunu karşılamak için terminale gitti . Otobüsten inen oğlunu kucaklamak için kollarını açtığı sırada kalp krizi geçirerek öldü dedi . Erol Mertkanlı'nın annesiyle babasının yıl önce ayrıldıklarını ve anne Hidayet Mertkanlı'nın ölümünden sonra Erol ile kardeşi Emre Mertkanlı'nın ablalarıyla oturmaya başladıklarını ifade eden Erdinç Çakmakçı , şöyle devam etti : Erol Mertkanlı'ya kalp nakli yapıldığından babası Fevzi Mertkanlı'nın hala haberi yok . Kendisine ulaşamadık . Oğlunun kalp hastası olduğunu bilmesine rağmen pek ilgilenmiyordu . Biz de zor geçinen insanlarız . Erol'un tedavi masrafları için zorlukla bir kez para alabildik . Aslında durumu iyi ama çocuklarıyla pek ilgilenmiyor . NİNA'NIN CESEDİ ADLİ TIP KURUMU'NA GÖNDERİLDİ Öte yandan , kalbi ve karaciğeri bağışlanan Nina Typol'un cesedi , Kadıköy Cumhuriyet Savcısı Naci Ayaz'ın talimatıyla Adli Tıp Kurumu'na gönderildi . Özel Yeni İşviçre Hastanesi'ne gelen savcı Ayaz , otopsi yapılması için Typol'un cesedinin Adli Tıp Kurumu'na sevkedilmesine karar verdi . Nina Typol'un cesedi , Adli Tıp Kurumu'na ait bir ambulansla hastaneden alındı . Bu arada , Nina Typol'un böbreklerinin nakline ailesinin izin vermediği öğrenildi . Esenboğa'daki silahlı soygunun izi kameralarda aranıyor . . . Esenboğa Havalimanı'nda gümrük deposunun soyulması olayını araştıran polis , güvenlik kameralarındaki kayıtları incelemeye aldı . Olayın soruşturmasını yürüten emniyet birimleri , soygunda kullanıldığı belirlenen lacivert renkli ford focus marka arabayı araştırmaya başladı . Havalimanının depo bölümünü gören güvenlik kamerasının bantlarını inceleyen polis , görüntülerde arabanın yer aldığını tespit etti . Arabayla ilgili ayrıntıları belirlemeye başlayan polis ford servisleriyle görüşürken , Ankara'da kullanılan focus tipi arabaları incelemeye aldı . Deponun bekçisini kelepçeleyerek polis olduklarını ileri süren soyguncuların telefonların bulunduğu valizi aldıkları , kapının arkasında bulunan bir valizi görmedikleri tespit edildi . Gümrükte kaçak yollarla sokulmaya çalışılırken el konulan bin 100 telefondan bin 600'ünün çalındığı , yaklaşık 500 telefonun kapı arkasında kalması nedeniyle unutulduğu bildirildi . Gümrük deposunda aralarında kamera gibi değerli çok sayıda başka mallar bulunduğu halde sadece telefon valizlerinin alınmasını yetkililer , Soyguncuların polis görüntüsü vermesi , yalnızca telefonları almaları bunun yanında bazı dokümanları yanlarında götürmeleri ilginç dediler . SİLAHLI KİŞİLER HAVAALANINA NASIL GİRDİ ? Olayla ilgili çok sayıda kişinin bilgisine başvurulduğu , ancak şu ana kadar gözaltı olayının gerçekleşmediği bildirildi . Bu arada olay kadar silahlı kişilerin havaalanına girmesinin olayın bir başka sıkıntılı yönü olduğuna dikkat çeken üst düzey bir yetkili , Bu konu bizim için soygun kadar önemli . Bu konuda hata nerede yapılıyor , kişisel zafiyetler mi var ? Yoksa içeriden yardım mı alındı ? Bunlar bizim cevabını aradığımız sorulardan bazıları diye konuştu . Emekli polis , eşine laf atan otoparkçıyı öldürdü . . . Sıhhıye'de meydana gelen olayda emekli polis , imam nikahlı eşine laf attığı iddiasıyla otopark görevlisini öldürdü . Emniyet yetkililerinden alınan bilgiye göre , Sinan Kunter adlı emekli polis memuru Sıhhıye Bitişik Sokak'ta otopark görevlisi Abdullah Açıkgöz'ü ( 40 ) silahla vurdu . Silah sesi üzerine olay yerine gelen polis , emekli polis memuru Sinan Kunter'i gözaltına aldı . Kunter , emniyette verdiği ifadesinde imam nikahlı eşi Perihan . ile yolda yürürken otopark görevlisinin eşine laf attığını iddia etti . Alkollü olduğu bildirilen Kunter , Erkeklik gruruma dokundu vurdum dedi . Abdullah Açıkgöz'ün vücudunda çok sayıda mermi girişi olduğunu belirten yetkililer , olay yerinde 15 mermi kovanı bulduklarını kaydettiler . İstanbul'da AIDS'li bir Ukraynalı yakalandı . . . İstanbul'da fuhuş yaptıkları iddiasıyla gözaltına alınan yabancı uyruklu 66 kadından 1'inin HIV virüsü , 10'unun da çeşitli bulaşıcı hastalık taşıdığı anlaşıldı . Asayiş Şube Müdürlüğü Ahlak Büro Amirliği'nden alınan bilgiye göre , Fatih ve Eminönü'ndeki çeşitli eğlence yerlerinde gerçekleştirilen kontrollerde , Ukrayna , Rusya Federasyonu ve Moldova uyruklu 66 kadın , fuhuş yaptıkları gerekçesiyle gözaltına alındı . Sağlık kontrolünden geçirilen bu kadınlardan Ukrayna uyruklu Oksana Ryexova'nın ( 55 ) HIV virüsü taşıdığı , 10 kadında da frengi , bel soğukluğu ve bakteriyel hastalıklar bulunduğu belirlendi . Kadınlar , sınırdışı edilmek üzere Yabancılar Şube Müdürlüğü'ne gönderildi . Tartıştığı annesini ayakkabı bağı ile boğarak öldürdü . . . Aydın'ın Söke İlçesi'nde öz annesi ile tartışan genç , tartışma sonrası annesini öldürdü . Yenikent Mahallesi Çorapçı mevkii bağ evinde oturan Rabiş Kurt ( 55 ) ve oğlu Mehmet Kurt ( 19 ) nedeni bilinmeyen sebepten dolayı tartışmaya başladılar . Tartışmanın büyümesi üzerine Mehmet Kurt , annesi Rabiş Kurt'u , ayakkabı bağcığı ile boğdu . Rabiş Kurt olay yerinde hayatını kaybederken , Mehmet Kurt Jandarma ekipleri tarafından kısa sürede yakalandı . Yetkililer , katil Mehmet Kurt'un akli dengesinin bozuk olduğunu bildirdiler . Baba Mehmet Kurt'un olay anında tarlada olduğu öğrenildi . Olayla ilgili soruşturmanın sürdüğü bildirildi . Ankara , Irak için bölgesel toplantı düzenlemeye hazır . . . Türkiye , Irak sorununun barışçı yollarla çözümlenmesi için Başbakan Abdullah Gül'ün ziyaret ettiği bölge ülkelerini kapsayacak bir toplantı düzenlemeye hazır olduğunu açıkladı . Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Uğur Ziyal , bugün Suudi Arabistan , Mısır , İran , Ürdün ve Suriye büyükelçilerini kabul ederek , Türkiye'nin bu girişimini aktardı . Bakanlık Sözcüsü Büyükelçi Yusuf Buluç , yaklaşık 10 dakika süren görüşmenin ardından yaptığı açıklamada , şunları söyledi : Sayın Başbakan , Irak'a komşu ülkelere yaptığı ziyaretlerde muhataplarında barışçı çözüm yollarının sonuna kadar kullanılması hususunda genel bir arzunun bulunduğu kanaati edinmiştir . Buradan hareketle komşu ülkelerce Irak yönetimine sorunun barışçı yollarla aşılmasına imkan verecek açılımlar yapması için bir çağrıda bulunulması imkanı tarafımızdan değerlendirilmiş ve bugün , Sayın Başbakan'ın ziyaret ettiği ülkenin büyükelçileri bakanlığa davet edilerek , Türkiye'nin bu amaçla bir toplantı düzenlemeye hazır olduğu ifade edilmiştir . Büyükelçilere ayrıca , toplantıda yapılabilecek çağrıya ilişkin düşüncelerimiz iletilmiştir . Bu girişime ilişkin ayrıntılar önümüzdeki günlerde alınacak tepkilere göre şekillenecektir . Akbank Adana şubesini soyanlar çuval parayla yakalandı Akbank Adana Merkez Şubesi'ni soydukları iddiasıyla aranan kişi Adana Emniyet Müdürlüğü ekiplerince , Şanlıurfa'da düzenlenen operasyon sonucu yakalandı . Soyguncularla birlikte torba dolusu paranın ele geçirildiği ve miktarı belirlemek için sayım işleminin sürdüğü bildirildi . Adana'da 51 Aralık 1001 tarihinde meydana gelen olayda Turan Cemal Beriker Bulvarı'ndaki Akbank Adana Merkez Şubesi , banka personeli Tayyar İ . , ile arkadaşı Kenan . tarafından duvar delinmek suretiyle , kasaların bulunduğu bölüme girilerek soyulmuş , 500 milyarın üzerindeki para çalınmıştı . Açılan mezar sanıkları tahliye ettirdi . . . Eskişehir'de kendi evi diye başkasının evine giren alkollü kişiyi döverek ölümüne neden oldukları iddiasıyla yargılanan sanık , mezardan çıkarılan kafatası incelemesi sonucu tahliye oldu . Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davanın bugünkü duruşmasında , tutuklu sanıklar Nazif Karabakan ( 56 ) ve İbrahim Kurt ( 51 ) hazır bulundu . Mahkeme heyeti , tutuklu sanıkların Esat Arlıer'in ölümünde kusuru olup olmadığının araştırılması için mezardan çıkarılan kafatası incelemesinde , müessir fiile bağlı ölüm bulgusuna rastlanmadığına ilişkin raporu açıkladı . Tutuklu sanık Nazif Karabakan , olayda kusurunun bulunmadığının açıklanan raporla da ortaya çıktığını belirterek , tahliyesi talep etti . Diğer sanık , İbrahim Kurt da , mahkeme heyetinden adli tıp raporunu gözönüne alınmasını isteyerek , tahliyesini istedi . Mahkeme heyeti , Osmangazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Kurumu'nun raporu doğrultusunda tutuklu sanıklar Nazif Karabakan ile İbrahim Kurt'un tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edilmesine karar verdi . OLAY Çamlıca Mahallesi'nde 10 Temmuz 1001'de meydana gelen olayda , alkollü Esat Arlıer , kendi evi diye Ayşe Bilgin'in evine girmişti . Tanımadığı bir kişinin evine girdiğini farkeden Bilgin'in bağırması üzerine olay yerine gelen Nazif Karaban ve İbrahim Kurt'un , Esat Arlıer'i darp ettiği iddia edilmişti . Fenalaşan Esat Arlıer Devlet Hastanesi'ne kaldırılmış ve ertesi gün ölmüştü . Bir işadamı , Moldovalı sevgilisi için kendisini yakmaya kalkıştı Moldovalı sevgilisinin sınır dışı edilmesini protesto amacıyla Taksim Meydanı'nda kendisini yakmak isteyen işadamı Kemal Vural , gözaltına alındı . Elinde benzin dolu mavi renkli bir bidon ile Taksim Meydanı'na gelen Etiler'deki Dilara Danışmanlık Şirketi'nin sahibi Kemal Vural ( 55 ) , Moldova uyruklu 10 yaşındaki sevgilisi Oksana Kaporov'un sınır dışı edilmesini protesto için , Cumhuriyet Anıtı'na çıkarak kendini ateşe vermek istediğini bildirdi . Çevrede görevli polislerce önce elindeki benzin bidonu alınan Vural , daha sonra anıttan indirilerek Beyoğlu İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü . Kemal Vural , 18 Aralık 1001 tarihinde Fatih Sultan Mehmet Köprüsü'nden atlamak isterken saat süren çaba sonucunda ikna edilmiş , ertesi gün de İstanbul Valiliği'nin bahçe kapısına kendisini zincirlemişti . Zinciri kıran polislerce gözaltına alınan Vural , Oksana'ya kavuşana kadar eylemlerine devam edeceğini söylemişti . Başbakan Gül , meclis dışı muhalefete bilgi verecek . . ! Başbakan Abdullah Gül , muhalefet partilerinin genel başkanlarına yarın dış politika konusunda bilgi verecek . Edinilen bilgiye göre , Gül'ün Dışişleri Konutu'nda yarın saat 18. Başbakan Gül'ün toplantıda , Irak krizinin barışçı yollardan çözümü konusunda çeşitli Ortadoğu ülkelerine yaptığı ziyaretlerde edindiği izlenimi aktaracağı , ayrıca Kıbrıs ve AB ile ilgili konuların da ele alınabileceği öğrenildi . KKTC Başbakanı Ankara'ya geldi . . . KKTC Başbakanı Derviş Eroğlu , temennimiz iyi niyetle oturacağımız müzakerelerden olumlu , Kıbrıs Türk halkını tatmin edecek , Türkiye'nin menfaatlerini ve Kıbrıs Türkü'nün menfaatlerini koruyacak bir anlaşmaya varabilmektedir dedi . Bazı konferanslara katılmak ve çeşitli temaslarda bulunmak üzere Ankara'ya gelen Eroğlu , Esenboğa Havalimanı'nda yaptığı açıklamada , anlaşmaların en az iki taraf arasında olduğuna dikkat çekerek , şunları söyledi : Karşı tarafın tavrı , sergileyeceği tutum önemlidir . Güney Kıbrıs Rum yönetiminin kamuoyu yoklamalarında yüzde 66'yi aşan bir oranda belgeye karşı çıkış vardır . Bu kamuoyu yoklamalarının elbette müzakere masasında da görüşler üzerinde etkisi olabilir diye düşünüyoruz . Onun için kendi kendimizi suçlar durumdan kurtulup haklılığımızı dünyaya anlatmaya çalıştığımız gibi , masada da haklı olduğumuz hususlarda ısrarlı olmak , Kıbrıs Türkü'nün vermiş olduğu mücadelelere layık bir anlaşmaya varmak için ısrarlı tutumuzu sürdürmek gerekmektedir . Eroğlu , KKTC'deki son mitinglerde bazı konuşmacıların özellikle gençleri kışkırtarak , eski Başbakan Bület Ecevit , CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ve bazı köşe yazarlarına yapılmaması gereken hareketlerin yaptırıldığını belirterek , bunların hem Kıbrıs Türkü'nü , hem de kendilerini üzdüğünü ifade etti . Eroğlu , bunları yapanların yaptıklarından pişmanlık duyarak özür dilemelerini temenni ettiğini de belirterek , onlar adına hem Sayın Deniz Baykal'dan , hem Sayın Bülent Ecevit'ten hem de ismi geçen arkadaşlardan özür diliyorum dedi . Eroğlu , bir gazetecinin , Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın masada elimiz zayıflıyor dediğini hatırlatarak , değerlendirmesini sorması üzerine , müzakerecinin müzakere etme şansının azaldığını ifade ederek , şöyle dedi : Şimdi görüşmeci istifa etsin veya bunu hemen imzalasın şeklinde bir çağrıda bulunursanız , karşı tarafta elbette ağırlığını kendini daha da fazla tatmin edecek öneriler üzerine koyacaktır . Yani Annan belgesini kendi lehine daha da güçlendirmek için yeni yeni önerilerle karşımıza çıkacaktır . Özetle bu hareket Klerides'in daha başka önerileri masaya getirmesi , yeni yeni isteklerle uzlaşmaz bir tavır sergilemesine vesile olabilir diye düşünüyorum . Doğrudur , masa başında , eğer müzakere masasına giderken arkanızda bu belgeyi derhal imzalayın diye sesler çıkarsa sizin görüşme masasında eliniz haliyle zayıflamış olur . Diyarbakır'da çatışma : şehit , yaralı Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği , Diyarbakır'ın Hani ilçesi kırsalında teröristlerle güvenlik güçleri arasında çıkan çatışmada uzman çavuşun şehit olduğunu , güvenlik görevlisinin de yaralandığını bildirdi . Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği'nden konuya ilişkin yapılan açıklama şöyle : " Diyarbakır ili Hani ilçesi kırsalında icrasına başlanılan planlı bir operasyon kapsamında , 16 Ocak 1005 Perşembe günü sabahı 06. Teröristler tarafından açılan ilk ateş esnasında uzman çavuş şehit olmuş , ayrıca güvenlik görevlisi yaralanmıştır . Kayalık bir bölgede sıkıştırılan teröristlerle temas gün boyu sürmüştür . Halen devam etmektedir . Bazı basın yayın organlarında ifade edildiği gibi şehit verildiği haberi doğru değildir " Karısıyla kavga ederken oğlunu öldürdü . . . Kilis'te karı koca arasında başlayan kavga , babanın oğlunu öldürmesiyle sonuçlandı . Alınan bilgiye göre , Nedim Ökmen Mahallesi'ndeki evde , Ökkeş Akpınar ( ) , karısı Fatma Akpınar ile kavga ederken , kendilerini ayırmak isteyen oğlu Mustafa ile Sedat Akpınar'a sinirlenerek av tüfeğiyle ateş etti . Mustafa Akpınar ( 16 ) olay yerinde hayatını kaybetti . Ağır yaralanan Sedat Akpınar , Kilis Devlet Hastanesi'nde tedavi altına alındı . Yetkililer , Ökkeş Akpınar'ın yakalanarak gözaltına alındığını , soruşturmanın sürdürüldüğünü bildirdiler . Sahte şeyhin planı : Doğacak çocuklarla şeriat devleti kurmak Tuzla'nın Akfırat beldesinde irticai faaliyetlerde bulundukları gerekçesiyle jandarma tarafından gözaltına alınan sözde şeyh Yaşar Yılmaz , bugün çıkartıldığı DGM'de tutuklanarak cezaevine gönderildi . Tuzla Jandarma Komutanlığı ekiplerince getirildikleri İstanbul DGM'de Adli Tabiplik'te sağlık kontrolünden geçirilen Yaşar Yılmaz ve diğer 10 kişi , daha sonra Cumhuriyet Savcısı Selahattin Demir tarafından sorguya alındı . EVLENDİĞİ KIZIN BABASI ZENGİN OLUYOR DGM Cumhuriyet Savcısı Selahattin Demir , mağdur sıfatıyla da kişinin ifadesine başvurdu . Mağdur sıfatıyla dinlenen kişilerden Hamza Sağır , DGM önünde basın mensuplarının sorularını cevaplandırırken , Yaşar Yılmaz'ın bazı kişilerce mehdi olarak bilindiğini kaydederek , Dünyanın her yerinde 11 milyon insanla uğraştığı , hükmettiği söyleniyor . Beni de üvey kardeşinin kızıyla zorla evlendirdiler . Daha sonra mutsuz olduk ve ayrıldık . Evlendiği kızın babası bir anda zengin oluyor dedi . Eşi Ali Özgedik'le geldiği DGM'de mağdur sıfatıyla ifade verdikten sonra basın mensuplarının sorularını yanıtlayan Esma Özgedik , Yaşar Yılmaz'ın adamları tarafından tapu adı altında kendilerinden para istendiğini belirterek , şunları söyledi : Hoca dedikleri kadınla evimize geldiler . Tapu parasını vermezseniz , milyar liraya çıkacak dediler . Bu durumu 11 Ağustos'ta yazdığımız bir dilekçeyle belediyeye bildirdik . gün sonra da gece saatlerinde evimiz kurşunlandı . Bunun sebebi , dilekçe verip foyalarını meydana çıkarmamızdı . Akfırat beldesine Yaşar Yılmaz'ın servisi dışında hiçbir araba giremediğini öne süren Özgedik , şöyle konuştu : Hatta bir belediye arabasını yaktılar . Misafirlerimiz , araç olmadığı için gelemiyor . Yani ilişkilerimizi tümüyle kesiyorlar . Ayrıca kendilerinden olmayanları kafir ilan ediyorlar . Kafir diye selam bile vermezler . . . Tehdit amaçlı olarak Biz Nakşibendi tarikatına bağlıyız . Arkamızda 11 bin kişi var . Sizin burada borunuz ötmez , bizim öter diyorlar . BÖYLE MÜSLÜMANLIK OLMAZ " Beldede kadınlara seçimlerde oy kullandırılmadığını da iddia eden Özgedik , Duyduğumuza göre , hocanın 15 10 hanımı var . Bunlarla kurduğu ilişkiden doğacak çocuklarla şeriat devleti kurup , memleketi çökertmek istiyor . Bunlara karşı çıktığım için tehdit ediliyorum . Çocuğum haftadır okula gidemiyor . Böyle müslümanlık olmaz dedi . Bu grubun , yaklaşık yıl önce taşındığı Akfırat beldesinde her şeye karıştığını , onlardan habersiz adeta yaprak bile kıpırdamadığını anlatan Esma Özgedik , birçok evin Yaşar Yılmaz'a ait olduğunu , elektrik faturalarının bile Yılmaz'ın adamlarının adlarına geldiğini bildirdi . Kız çocuklarının . sınıfa kadar okutulduğunu , ancak okulu tamamlamış gibi diplomalarının alındığını kaydeden Özgedik , bu durumu Milli Eğitim Müdürlüğü yetkililerine de şikayet ettiklerini söyledi . AY SÜREN ÇALIŞMA Jandarmanın aydır yürüttüğü çalışma sonucunda , grubun beldede tamamen hakimiyet kurduğu , dışarıdan gelen kişileri kamerayla izledikleri ve gelen bu yabancıları amaçları konusunda soru yağmuruna tuttukları belirtildi . Beldede oturan ve çoğu çalışmayan 100 150 kişinin mehdi olarak tanınan Yaşar Yılmaz tarafından maaşa bağlandığı , bu kişiye yurtdışından da paralar geldiği ifade edildi . Jandarmanın beldeye girip çıkmaması için suç işleyen kişileri aralarında barındırmayan ya da güvenlik kuvvetlerine teslim olmalarını sağlayan bu grubun , beldeye seyyar satıcıların dahi girmesine izin vermedikleri ortaya çıktı . Jandarmanın evinde yaptığı aramalarda şifalı bitkiler ve bunlarla tedavi yöntemlerini içeren kitaplar ele geçirilen Yaşar Yılmaz'ın , hastalanan belde sakinlerinin önce kendisine gelmesini sağladığı , bu şifalı bitkilerle tedavi etmeye çalıştığı , ancak tedavi edemediği kişilerin doktora ya da hastaneye başvurmasına izin verdiği belirtildi . Beldede çoğu hazine arazileri üzerine yaptırılan evler ile büyük bir çiftliğin de sahibi olan Yılmaz'ın , bu çiftliğinde çeşitli türlerde çok sayıda hayvan beslediği , sözde nikah kıydığı kızlara kendini mehdi olarak tanıtıp , doğacak çocukların da mehdi çocuğu olacağını söylediği ileri sürüldü . Kayıp koyun için adam öldüren çabana 15 yıl hapis . . . Sivas'ın Kangal İlçesi'nde kaybolan bir koyun nedeniyle tartıştığı kişiyi , çakı bıçağıyla öldürdüğü iddia edilen çoban , 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı . Sivas . Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmada , kasten adam öldürmek suçundan 14 yıldan 50 yıla kadar ağır hapis cezası istemiyle yargılanan Bekir Bozer ( 10 ) hazır bulundu . Mahkeme heyeti , Bekir Bozer'i , tartıştığı Erdal Gökçe'yi ( 19 ) çakı bıçağıyla vücudunun değişik yerlerinden toplam kez bıçaklayarak öldürdüğü gerekçesiyle 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırdı . OLAYIN GEÇMİŞİ İlçeye bağlı Yarhisar Köyü'nde 51 Temmuz 1001 günü , bir koyunun kaybolması üzerine dağda hayvan otlatırken tartışan Bekir Bozer ve Erdal Gökçe , köylerine döndüklerinde de tartışmayı sürdürmüştü . Tartışmanın kavgaya dönüşmesi üzerine Bekir Bozer , çakı bıçağıyla Erdal Gökçe'ye saldırmış , bıçak darbesi alan Gökçe hastaneye kaldırılırken yolda ölmüştü . Ankara'dan barış için ortak deklarasyon taslağı ! Başbakan Abdullah Gül'ün Irak sorunuyla ilgili bölge turunu tamamlamasının ardından , bölge ülkeleri arasında ortak bir deklarasyon yayımlanması kararlaştırıldı . Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Uğur Ziyal , bugün öğleden sonra Suriye , Mısır , Ürdün , Suudi Arabistan ve İran'ın Ankara büyükelçileriyle yapacağı görüşmede , hazırlanan deklarasyon taslağını ele alacak . Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre , Ankara , bu çerçevede ülkenin hükümet veya devlet başkanlarını gelecek hafta için Türkiye'ye davet edecek . Ortak deklarasyon , bu zirvede açıklanacak . Öte yandan Başbakan Gül'ün , yeni bir Ortadoğu turuna çıkacağı öğrenildi . Gelecek hafta başlaması planlanan geniş kapsamlı bölge turuna hangi ülkelerin dahil edileceğinin ise henüz kesinlik kazanmadığı belirtildi . Eski milletvekili organizatör oldu . . . Eski DSP İzmir Milletvekili Güler Aslan , özellikle evlilik törenlerini organize etmek amacıyla şirket kurdu . Şirket merkezinde basın toplantısı düzenleyen Aslan , Kasım seçimleri sonrasında aktif siyaseti bıraktığını belirterek , İzmir'de çok fazla gelişmeyen düğün organizasyonu işiyle uğraşacağını söyledi . Aslan , Seçimler sonrası bir kadın olarak ayakta kalmalıydım . İki çocuğumu da arka arkaya evlendirdiğim sırada bu iş aklıma geldi . Bir hazırlık devresi sonrası şirketi kurdum dedi . Karadeniz üzerinden yağışlı hava geliyor . . . Yurdun kuzey ve doğu kesimleri , önümüzdeki iki gün Karadeniz üzerinden gelecek yağışlı havanın etkisinde kalacak . 19 Ocak Pazar günü ise Orta Akdeniz üzerinden gelecek yeni yağışlı hava , yurdun güneybatısında etkili olacak . Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nden alınan bilgiye göre , Türkiye yarın , Karadeniz üzerinden gelen yağışlı havanın etkisine girecek . Yağışlar , Marmara'nın doğusu , Batı ve Orta Karadeniz ile gece saatlerinde İç Anadolu'nun kuzeyinde görülecek . Yağışlı hava , Marmara'nın doğusu , Batı ve Orta Karadeniz kıyılarında yağmur , diğer yerlerde ise kar şeklinde olacak . Yağışlar , 18 Ocak Cumartesi günü yurdun doğusunda etkisini gösterecek . Buna göre , Orta ve Doğu Karadeniz , İç Anadolu'nun doğusu ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri yağışlı geçecek . Yağışlar , Orta ve Doğu Karadeniz kıyıları ile Güneydoğu Anadolu'da yağmur , diğer yerlerde ise kar şeklinde olacak . 19 Ocak Pazar günü ise yurdun doğusundaki yağışlı hava etkisini kaybedecek . Ancak , yurdun güneybatı kesimleri Orta Akdeniz üzerinden gelen yeni bir yağışlı havanın etkisine girecek . Buna göre Ege , Batı Karadeniz ve İç Anadolu'nun güneybatısı yağışlı geçecek . Yağışlar , İç Ege , Göller Yöresi ve İç Anadolu'nun güneybatısında karla karışık yağmur ve kar , diğer yerlerde ise yağmur şeklinde olacak . Hava sıcaklıkları ise önümüzdeki üç gün mevsim normallerinde seyredecek . ODTÜ'de savaş karşıtı gösteri . . . ODTÜ'de , sendika temsilcileri ve öğrencilerden oluşan bir grup savaş karşıtı gösteri yaptı . Eğitim Sen ODTÜ Temsilciliği'nce yemekhane önünde düzenlenen gösteride basın açıklaması yapan sendika temsilcisi Mehmet Kiraz , ABD'nin Irak operasyonunun yeni krizler yaratacağını ve işsizlik getireceğini belirterek , Körfez Savaşı sonrasında yaşanan kayıplara dikkati çekti . Körfez Savaşı'nda Irak'a müdahaleden sonra uygulanan ambargo nedeniyle 566 bin Iraklı çocuğun öldüğünü , bombardımanlarda kullanılan seyreltilmiş uranyum yüzünden binlerce çocuğun sakat kaldığını , yetişkinler arasında kansere yakalanma oranının arttığını ifade eden Kiraz , Türkiye ve Ortadoğu halkları savaş değil , ekmek ve özgürlük istiyor dedi . Kiraz , hükümet yetkililerine seslenerek , Türkiye'yi başkalarının çıkarları için savaşa , açlığa ve yoksulluğa mahkum edecek bu plana ortak olmamaya çağırdı . Başbakana günlük 10 milyon lira harcırah . . . Bakanlar Kurulu , kamu görevlilerine yurt içi görevlerde verilen gündeliklerin miktarını 1005 yılı için yüzde 15 dolayında artırarak makam ve kadrolara göre 10 10 milyon lira arasında değişen tutarlarda yeniden belirledi . Çeşitli yasalar uyarınca her yıl bütçe yasası ile belirlenerek bütçenin ekinde yayımlanması gereken parasal sınırlar , 1005 bütçesinin seçim nedeniyle normal takvimine uygun biçimde çıkarılamadığı için Bakanlar Kurulu'nca belirlendi . Bakanlar Kurulu'nun söz konusu parasal tutar ve sınırlara ilişkin kararı , Resmi Gazete'de yayımlandı . BAŞBAKANA GÜNLÜK 10 MİLYON Kamu görevlilerine Harcırah Kanunu uyarınca TBMM Başkanı ve Başbakana verilen gündelikler milyon lira artırılarak 10 milyon liraya yükseltildi . Bakanlar , milletvekilleri , Anayasa Mahkemesi , Yargıtay , Danıştay , Uyuşmazlık Mahkemesi , Sayıştay , Diyanet İşleri ve YÖK Başkanları , kuvvet komutanları , orgeneral ve oramiraller , Başbakanlık Müsteşarı , Cumhuriyet ve Danıştay Başsavcıları ve TBMM Genel Sekreterine ödenen tutar da 15 milyon liradan 19 milyona çıkarıldı . Memur ve hizmetlilere ödenen gündelikler ise derece ve kademesine göre yüzde 11 50 arasında artırlarak 10 milyon lira ile 16 milyon lira arasında yeniden belirlendi . Arazi üzerinde çalışanlara verilecek gündelik tazminatlar milyon 800 bin lira ile milyon lira arasında yeniden tespit edildi . Devlet memurlarının fazla çalışma saat ücretleri de yüzde 10 dolayındaki artırımla 550 bin lira ile milyon 150 bin lira arasında yeniden belirlendi . Konferans ücretleri milyon liradan milyona , Türk Kodeks Komisyonu toplantı ödeneği 10 milyondan 14 milyona , edebi kurul toplantı ödeneği 55 milyondan 41 milyona çıkarıldi . Milli Eğitim Bakanlığı'nca idare edilen okul pansiyonları ile Sağlık Bakanlığı'na bağlı sağlık okulları öğrencilerinden alınan pansiyon ücretleri de yüzde 15 artırlarak okul türüne göre 650 milyon lira arasında yeniden belirlendi . Bu arada Muhasebe Umumiye Kanunu ile Sayıştay , Devlet İhale Kanunu ve çeşitli yasa ve yönetmelikler uyarınca kamu kurum ve kuruluşlarının parasal işlemlerine ilişkin limitler de yeniden belirlendi . Tarihin büyük yalanları . . . Kleopatra Mısırlı değil Yunanlıydı . . ! Eski Mısır'la özdeşleşen tarihin en ünlü kadınlarından Kleopatra , Mısırlı değil , Yunanlıydı . Roma'nın yanmasıyla hiçbir ilgisi olmayan Neron , yangın sırasında 15 kilometre uzaktaydı . Richard Shenkman'ın tarihe ilişkin bazı bilgileri tersyüz ettiği , Tarihin Büyük Yalanları adlı kitabı , Aykırı Yayınları'ndan piyasaya çıktı . Kitapta , tarihteki ünlü kişilere ilişkin bazı bilgilerin yanlış , eksik olduğu iddiaları yer alıyor . Kitaptaki bilgilere göre , tarihin en ünlü kadınlarından Kleopatra sanıldığı gibi Mısırlı değil , Yunanlıydı . Böyle sanılmasının nedeni , ailesinin 500 yıl kadar Mısır'da yaşamasından kaynaklanıyordu . Ayrıca Kleopatra , bazı filmlere konu olduğu gibi güzel bir kadın da değildi . Kleopatra'nın kanca gibi çirkin bir burun ve tombul bir surata sahip olduğu , Antonius'un onuruna bastırdığı Roma sikkelerinden de belirlenebiliyordu . Roma'yı yaktığı söylenen Neron'un ise bu yangınla hiçbir ilgisi yoktu . Roma yanarken 15 kilometre uzakta bulunan Neron , yangından sonra evsiz barksız kalanlara barınaklar yaptırdı , mısırın fiyatını düşürdü ve diğer bölgelerden yiyecek getirtti . İSKOÇ ETEĞİNİ İNGİLİZ İCAT ETTİ Yazar Shenkman'ın araştırmasına göre , İskoçların geleneksel giysisi olarak bilinen ekose etek ise bir İngiliz icadıydı . İskoç erkekler , geleneksel ekose etekleri 18 . yüzyıldan itibaren giymeye başladılar . Bundan önce de ekose giydiler ama bu etek şeklinde değil , ortadan kemerli dizlere kadar inen ekose gömlek şeklindeydi . Ekose etek ise 1616 yılında kiraladığı oduncuların giydikleri elbiselerden dolayı rahat hareket edemediklerini farkeden İngiliz sanayici Thomas Rawlinson tarafından icat edildi . İngiliz parlamentosu , 1645'de ekose eteğin İngiliz yaşam tarzı için bir tehdit oluşturduğu inancına kapılarak ekose eteği yasakladı . Bunun üzerine neredeyse bir gecede ekose etek , İskoçların saygın ulusal kostümü haline geldi . ANTOİNET'İN SÖZÜ DEĞİL Kitapta , Fransız Kraliçesi Marie Antoinette'e ait olduğu sanılan ünlü Ekmek yoksa pasta yesinler sözünün de Antoinette'e ait olmadığı iddia edildi . Bu sözün kaynağını bulmak isteyen araştırmacıların yıllarca uğraştığı belirtilen kitapta , sonunda bir araştırmacının , bu sözü ünlü yazar Jean Jacques Rousseau'nun İtiraflar adlı kitabında genç bir prensese mal ettiğini tespit ettiği bildirildi . NAPOLYON'UN BOYU Kitapta , Napolyon'u bütün dünyayı yönetme kompleksine sürüklediği iddia edilen kısa boyuna ilişkin bilgilerin de tarihin büyük yalanlarından biri olduğu öne sürüldü . Napolyon'un boyu konusundaki tartışmanın , eski Fransız ölçüm sisteminden kaynaklandığı belirtilen kitapta , Napolyon'un 1. BÜYÜK KATHERİNA , SOPHİA ADLI BİR ALMANDI Richard Shenkman'ın araştırmasına göre , Rusların en ünlü yöneticilerinden biri olarak bilinen Büyük Katherina da aslında Rus değil Sophia isimli bir Almandı . Kocası . Peter'i hapse attırdıktan sonra tahta geçtiği belirtilen Katherina , 54 yıl tahtta kaldı . Avrupa'da aydın despot olarak nitelendirilen Katherina , Diderot'un yoksulluktan kurtulmasına yardım etmiş , Voltaire ile yıllarca yazışmıştı . KAZIKLI VOYVODA'DAN DRAKULA'YA Kitaba göre , korku filmlerinin ünlü vampiri Drakula da sadece hayal ürünü bir yaratık değildi , gerçek olan yanları vardı . Yazar Bram Stoker bütün hikayeyi uydurmamıştı . Transilvanya'da bir şatoda yaşayan ve insanları öldürmekten hoşlanan Drakula'nın asıl adı Voyvoda Tepeş'ti . Halkın Kazıklı Voyvoda adını verdiği Tepeş'i , arkadaşları Drakula olarak adlandırıyordu . Drakula asıl ününe , 14 bin Türk'ü öldürdüğü söylenen 1460'lı yılların başında ulaşmıştı . Savaş haberleri çocukların psikolojisini bozuyor . . . Savaş görüntüleri ile birlikte verilen haberlerin özellikle çocukların kişilik gelişimini etkileyerek , kaygılı güvensiz ve şüpheci bireyler olarak yetişmelerine neden olduğu bildirildi . Konya Numune Hastanesi Psikiyatri Servisi Klinik Psikologu Nevzat Tekin , son günlerde televizyon ve gazete haberlerinin önemli bölümüne konu olan savaş haberlerinin çocukların ruh sağlığı üzerindeki olumsuz etki yaptığını , bunun kalıcı olabileceğini söyledi . Daha savaş başlamadan yapılan haber ve açıklamaların , zihinsel gelişimini tamamlamamış , kavram ve olayları sağlıklı olarak algılamayacak durumdaki yaş grubu çocuklar için çok zararlı olduğunu belirten Tekin , özellikle görüntülü haberlerin çocukların gerçeği olduğundan daha abartılı , korkunç anlamasına neden olarak çeşitli saplantıları geliştirdiğini dile getirdi . Bu tür yayınların çocuklarda yarattığı korku ve endişenin onların ilerdeki yaşamlarında sorunlu bireyler olmalarına zemin hazırladığını anlatan Tekin , şunları kaydetti : Bu çocukların bilinçaltına yerleşen kabuslaşmış abartılı gerçekler , kişilik gelişiminde önemli ölçüde rol oynayacaktır . Bunun sonucunda , kişilik gelişimi bu kaygılarla şekillenecek çocuk , ileride aşırı derecede kaygılı , şüpheci , güvensiz ve herşeyden çekinen bir birey olarak yetişecektir . Tüm bu savaş haberleri ve görüntüleri gelecekte oluşacak psikolojik sorunlara temel oluşturacak ve bireyin stresle mücadele gücünü düşürecektir . Bu çocuklar anne ve babalarını kaybedecekleri ve yalnız kalacakları korkusuna bağlı olarak , herkesin kendisine zarar vereceğini düşünen paronayaklara da dönüşebilir . Tekin , çocukların henüz ekran başında olduğu saatlerde yayınlanacak haber ve görüntülerin dikkatli hazırlanması gerektiğini ya da ebeveynlerin özellikle yaş grubu çocuklarına bu tür görüntü ve haberleri izletmemesi gerektiğini sözlerine ekledi . Öğrenci disiplin affı tasarıdan çıkartıldı . . . Yükseköğretim öğrencilerinin disiplin cezalarını bütün sonuçları ile birlikte kaldıran madde , AB'a uyum amacıyla hazırlanan tasarı metninden çıkartıldı . Milli Eğitim , Kültür , Gençlik ve Spor Komisyonu , İkinci Uyum Paketi olarak isimlendirilen tasarının öğrenci affı ile ilgili maddesini Tali komisyon olarak görüşmek üzere komisyon Başkanı Tayyar Altıkulaç başkanlığında toplandı . Altıkulaç toplantıyı açarken yaptığı konuşmada , düzenlemenin türban affı ile bir ilişkisinin olmadığını , üniversitelerde disiplin cezası alanların tamamına yakınının da yargı kararı ile okullarına döndüklerini söyledi . Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu da disiplin cezalarının büyük bölümünün Kürtçe öğrenim hakkı konusunda verilen dilekçelerle ilgili olduğunu belirtti . Bunlardan sınırlı cezaya çarptırılanların sürelerinin bittiğini , tamamen uzaklaştırılanların da yargı kararıyla okullarına döndüklerini bildiren Bakan Mumcu , Bu nedenle maddenin tasarıdan çıkartılmasında sakınca yoktur dedi . Bakan Mumcu , üniversitelerin yeniden yapılandırılması tartışmaları sırasında konunun çarpıtıldığını ve speküle edildiğini , maddenin tasarı metninden çıkartılması ile bunun da önüne geçileceğini sözlerine ekledi . CHP Denizli Milletvekili Mustafa Gazalcı , Bakan Mumcu'ya teşekkür ederek , maddenin tasarıdan çıkartılmasının eğitim barışına katkı sağlayacağını söyledi . Yapılan oylama sonucunda maddenin tasarı metninden çıkartılması oybirliğiyle kabul edildi . Bakan Mumcu oylamadan sonra yaptığı konuşmada , tasarının AB'nin istediği bir düzenleme olduğunu belirtti . Bir kişi sözkonusu olsa bile hakkın yok sayılamayacağını kaydeden Mumcu , ancak yargı kararları ile sorunun büyük ölçüde giderildiğini ifade etti . 551 ÖĞRENCİYİ KAPSIYOR Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu , komisyon toplantısından ayrılırken gazetecilerin sorularını cevaplandırdı . Mumcu , tasarı metninden çıkartılan maddenin 551 öğrenciyi kapsadığını , bunların tamamen hak kaybına uğramalarının sözkonusu olmadığını , Suiistimallerin önüne geçmek için maddenin metinden çıkartılmasını önerdiğini bildirdi . Erkan Mumcu , AB'nin sözkonusu yasal düzenlemenin yapılmasını geçen hükümet döneminde istediğini , ancak bu dönemde gündeme geldiğini söyledi . YÖK'E TEPKİ AK Parti Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek de bir konuşma yaparak YÖK ve rektörlerin son dönemde yaptığı açıklamalara tepki gösterdi . Bu açıklamalarda Anayasa'nın yok sayıldığını ifade eden Çiçek , üniversitelerde özgür ve bağımsız bir eğitim yapılması dileğinde bulundu . AK Parti'li Çiçek , Atatürkçülük , laiklik , Türkiye Cumhuriyeti'nin korunması ve bekasının hiçkimsenin tekelinde olmadığını kaydederek , Her Türk vatandaşı en az bu insanlar kadar bu konuda duyarlıdır dedi . Tasarı daha sonra asli komisyon olan Adalet Komisyonu'nda ele alınacak . Devlet Bahçeli , adaylığıyla ilgili " sır " vermedi . . . MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli , partisinin MYK ve 11 . Dönem Milletvekilleri Toplantısı'nda adaylığının gündeme gelip gelmediği sorusu üzerine , Bizde öyle sorunlar konuşulmaz karşılığını verdi . Afyon Oruçoğlu Termal Otel'de dün başlayan MHP MYK ve 11 . Dönem Milletvekilleri Toplantısı sona erdi . Bahçeli , toplantının yararlı geçtiğini ifade ederek şunları söyledi : Toplantı çok başarılı olmuştur , verimli geçmiştir . Arkadaşlarımız açık kalplilikle seçim sonuçları üzerinde değerli görüşlerini ortaya koymuşlardır . MHP yoluna devam edecektir . Çok büyük bir güç kazandığı inancındayım . Bu toplantıda Kasım seçimleri birçok yönleriyle ele alınmıştır . Bu arada MHP kendi konumunu da gözden geçirmiştir . Konunun çok yönlü olarak bir incelemesinin yapılması gereği , ortak bir görüş olarak çıkmıştır . Seçim sonuçlarının , bütün siyasi partiler tarafından , siyaset bilimcileri tarafından , çok yönlü ele alınmasında yarar vardır . Çünkü 1990'lı yıllar itibariyle ilk defa bir parti , çok yüksek bir oranda TBMM'de temsil edilerek tek başına iktidar olmuştur . Bu olay , Türkiye açısından da önemlidir . İnşallah 58 . Hükümet , millet iradesinin bu değerini iyi dikkate alır . Bir gazetecinin , Bahçeli'ye , Kasım gecesi , kongrede MHP Genel Başkanlığı'na aday olmayacağını açıkladığını hatırlatarak , Adaylığınız gündeme geldi mi ? sorusu üzerine Bahçeli , Bizde öyle sorunlar konuşulmaz karşılığını verdi . Toplantının ardından Afyon Belediyesi'ni ziyaret eden Bahçeli , Ankara'ya hareket etti . Bolu'da yoğun yağış . . . Bolu'da etkili olan yağmur yaşamı aksatıyor . Yağmur nedeniyle özellikle Karaçayır Mahallesinde bulunan bazı ev ve işyerlerinin zemin katlarını su bastı . İşyerlerini su basan vatandaşlar boşaltma çalışmalarını sürdürürken , depremzedeler de evlerindeki eşyalarını sudan korumaya çalışıyorlar . Şiddetli yağmur , karayollunda seyreden sürücüleri de zor durumda bıraktı . Yağışının etkili olduğu yerlerdeki trafik ekipleri , sürücüleri olası kazalara karşı uyarıyorlar . EDİRNE'DE SİS Bu arada , Edirne'de ise yoğun sis ulaşımı engelliyor . Sis nedeniyle görüş mesafesi 100 metreye kadar düştü . Yetkililer , kentte hava sıcaklığının 5. Edirne Emniyet Müdürlüğü Bölge Trafik Şubesi ekipleri , TEM Otoyolu ve 100 Karayolu'nda , Havsa Uzunköprü ve Havsa Necatiye arasında , olası kazaları önlemek için sürücüleri sis farlarını yakmaları ve yavaş gitmeleri konusunda uyarıyor . Vali Yardımcısı'nın oğlu Tolga Özdikici toprağa verildi . . . Küçükçekmece İkitelli Göçmen Konutları'ndaki bir evde dün arkadaşı Emine Soysaldı ile LPG tüpünden sızan gazdan zehirlenerek öldüğü açıklanan İstanbul Vali Yardımcısı Şakir Özdikici'nin oğlu Tolga Özdikici'nin cenazesi , İstanbul'da toprağa verildi . İTÜ Gemi İnşaat Mühendisliği . sınıf öğrencisi Tolga Özdikici için Ataköy . Kısım Camii'nde öğle namazını müteakip cenaze namazı kılındı . Özdikici'nin cenazesi , bir süre eller üzerinde taşındıktan sonra ailesi , arkadaşları ve yakınlarının gözyaşları arasında götürüldüğü Zincirlikuyu Mezarlığı'nda defnedildi . Tören boyunca fenalık geçiren İstanbul Vali Yardımcısı Şakir Özdikici ile eşi Nesrin Özdikici , doktor kontrolü altında tutuldu . Şakir ve Nesrin Özdikici'yi teselli etmeye çalışan İstanbul Valisi Erol Çakır ile eşi Mübeccel Çakır , cenaze namazı sonrası aile adına taziyeleri kabul etti . DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar'ın çelenk gönderdiği törene , Vali Çakır'ın yanı sıra bazı vali yardımcıları ile kaymakamlar , İstanbul Emniyet Müdürü Hasan Özdemir , Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül , Tolga Özdikici'nin ablası Ebru Özdikici , aynı evden sağ kurtulan arkadaşları Cem Onur Pal , Ayşe Selcanbay ve Vedat Özkan ile diğer yakınları ve arkadaşları katıldı . Erciyes , hareketli günlerine kavuştu . . . Türkiye'nin önemli kayak merkezlerinden Erciyes , son yağışlarla birlikte , hareketli günlerine yeniden kavuştu . Kayseri'de dün akşam alçak kesimlerde yağmur , yüksek kesimlerde ise kar yağdı . Erciyes de kar yağışlarından nasibini aldı . Son yağışlarla birlikte kayak pistlerindeki kar seviyesi 50 60 santimetreye ulaştı . Bu yıl yağışların gecikmesi nedeniyle kayak sezonunu geç açan Erciyes , kar seviyesinin istenilen düzeye ulaşması ve bahardan kalma güzel havalarla birlikte eski hareketli günlerine yeniden kavuştu . Özellikle hafta sonlarında yoğun şekilde ziyaretçi akınına uğrayan Erciyes , daha çok günübirlik ziyaretçilerin uğrak yeri oluyor . Konaklama tesislerindeki doluluk oranı ise henüz beklentilere cevap verecek seviyeye ulaşmadı . Çevre illerden ve özellikle Kapadokya bölgesinden gelen turistler ve şehir merkezinden gelen ziyaretçiler , bir taraftan Erciyes'in dünyaca ünlü toz karında kayak yapma fırsatı bulurken , diğer taraftan Erciyes'in eşsiz manzarasında güneşlenip piknik yapma keyfi yaşıyorlar . Sporcu kafilesi trafik kazası geçirdi . . . Giresun . Amatör Küme'de mücadele eden Keşap Belediyespor kafilesi trafik kazası geçirdi . Kazada 16 kişi yaralandı . Alınan bilgiye göre , Giresun'un Görele İlçesi'nin İsmailbeyli Köyü yakınında , Ali Aydın yönetimindeki 18 1545 plakalı minibüs , aşırı hız nedeniyle kontrolden çıkarak yaklaşık 15 metrelik uçuruma yuvarlandı . Kazada yaralanan Ali Aydın , Mehmet Durmuş , Temel Gezmiz , Yılmaz Aydın , Volkan Kaptan , Aziz Tekpaş , Murat Dönmez Giresun Prof . Dr . İlhan Özdemir Devlet Hastanesi'nde , Murat Dikmen , Hasan Kiraz , Zühtü Demir , Mehmet Sakallıoğlu , İsa Kemal ve Uğur Aydın Karadeniz Teknik Üniversitesi Tıp Fakültesi Farabi Hastanesi'nde tedavi altına alındı . yaralı ise Görele Devlet Hastanesi'nde ayakta tedavi edildi . Keşap Belediyespor kafilesi , Görelespor ile maç yapmak için Görele'ye gidiyordu . Köyde ingilizce öğreniyorlar . . . Antalya'nın Korkuteli İlçesi Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğü , tur otobüslerinin mola verdiği Yazır Köyü'nde köy halkının turistlerle daha iyi diyalog kurabilmeleri amacıyla İngilizce kursu düzenledi . Yazır Köyü'ndeki kursa 14 50 yaş arasındaki vatandaşlar katılıyor . Yazır İlköğretim Okulu'nda haftada gün , 5'er saatlik kursa 1'si kadın , 16 kişinin katıldığını söyleyen İngilizce Eğitmeni Özlem Çelik , öğrencilerinin , yabancı dil konusunda hızlı bir ilerleme kaydettiğini bildirdi . Çelik , A. Kursun toplam 186 saat süreceğini kaydeden Özlem Çelik , eğitim sonunda başarılı olanlara sertifika verileceğini söyledi . Çelik , önümüzdeki dönemde İngilizce'nin ardından Almanca derslerine de başlanacağını vurguladı . Karayalçın:Asgari ücretle emekli maaşları arasında tutarsızlık var SHP Genel Başkanı Murat Karayalçın , asgari ücretin düşük tutulması ile SSK ve Bağ Kur emeklilerine yapılan sosyal destek ödemesi arasında ciddi bir tutarsızlık olduğunu savundu . Karayalçın , yaptığı yazılı açıklamada , SSK ve Bağ Kur emeklilerine yapılan sosyal destek ödemesini memnuniyetle karşıladıklarını belirtti . Türkiye'de yoksulluk sınırının altında yaşayanların sayısının yaklaşık 15 milyon olduğunu , sosyal destek yardımının ise bu kitlenin üçte birini kapsadığını vurgulayan Karayalçın , Geri kalan ve çoğu hiçbir sosyal güvenlik kurumu ile ilişkili olmayan kesime de ivedilikle ulaşılmalıdır dedi . Karayalçın , vergileri artırmadan ve zam yapmadan kaynak bulmanın en önemli yolunun kayıt dışı ekonominin vergilendirilmesi olduğunu ifade ederek , hükümetin , mali milat uygulamasını kaldırarak çok önemli bir fırsatı yitireceğini belirtti . Karayalçın , şunları kaydetti : Hükümetin bir ön hazırlık yapmadan , bir projeye oturtmadan acele ile böyle bir karar aldığı anlaşılmaktadır . Örneğin milyonlarca insanımızı etkileyecek olan asgari ücretin denli düşük tutulması ile bu karar arasında bir çelişki , ciddi bir tutarsızlık olduğu görülmektedir . Uludağ'a Rus akını . . . Kış turizminin önemli merkezlerinden biri olan olan Uludağ , Rus turistlerin akınına uğradı . Uludağ Ağaoğlu My Resort Oteli İşletmecisi Ali Ağaoğlu , yılbaşından gün önce Ukrayna , Rusya ve Moldova'dan gelmeye başlayan turistlerin beyaz cennet''i doldurduklarını söyledi . Şu anda Uludağ'da bulunan tüm otellerde doluluk oranının yüzde 100 olduğunu anlatan Ağaoğlu , Otellerin yüzde 95'ini Rus turistler doldurdu . Yabancı turistlerin , kayak için artık Uludağ'ı tercih etmeleri son derece sevindirici bir durum dedi . Turizm faaliyetleri sadece kum , güneş ve denize bağlı olmayan Türkiye'de , birçok ülkenin sahip olmadığı kayak tesislerinin bulunduğunu dile getiren Ağaoğlu , bu yıl çalışmaya başlayan kar makinelerinin de yabancı turistlerin beyaz cennet''e gösterdiği ilgide önemli rol oynadığını bildirdi . Ağaoğlu , kış sezonu boyunca bin yabancı turistin Uludağ'a gelmesinin beklendiğini sözlerine ekledi . Bu arada , Gökay Turizm Seyahat Acentası'nın girişimleri sonucu Çelebi Havacılık Şirketi'nin yer hizmetlerini üstlenmesinin ardından , Yenişehir Uluslararası Havaalanı'na dün 500 yolcu taşıyan uçak iniş yaptı . Gökay Turizm Seyahat Acentası Genel Müdürü Sefer Gökhan Özkurt , bugüne kadar 464 turistin geldiği Yenişehir Havaalanı'na , ve 11 11 Ocak tarihlerinde uçağın daha iniş yapacağını ifade ederek , Bursa'nın iç ve dış turizm pastasından gereken payı alması için çaba harcamayı sürdüreceğiz diye konuştu . Emniyetten sürücülere kış uyarıları . . . Araçlarda kötü bir lastiğin , her zaman için kaza nedeni olabileceği belirtildi . Gaziantep Emniyet Müdürlüğü'nün internet sitesinde yer alan uyarılarda , iyi bir sürüş ve frenleme için lastiklerin dış yüzeyi ve stepne dahil tümünün havasının mutlaka kontrol edilmesi gerektiği belirtiliyor . Eski ve yıpranmış lastiklerin , özellikle yağışlı havalarda direksiyon hakimiyetini sürücünün elinden tamamen alabileceğine dikkat çekilen sitede , şu uyarılara yer veriliyor : Kabak lastikler değiştirilmeli . Lastiklerin tamamı değiştirilmiyorsa , iki ön veya iki arka lastik değiştirilmeli . Her iki lastiğin de aynı desende olmasına dikkat edilmeli . Lastik diş derinliklerinde eşit olmayan aşınma , ön düzen sisteminde bir arıza olduğunun habercisidir . Fren hidrolik yağının seviyesindeki azalma da bir arızanın habercisi olarak kabul edilmeli . Fren pedalına basıldığında pedal önce bir yerde durup , daha sonra bir gevşeme hissediliyorsa , ciddi bir sorun var demektir . Fren pedalına basılınca bir yaylanma hissediliyorsa da sistemde hava vardır . ABS YETMEZ ABS fren sisteminin , virajlarda , ıslak yüzeylerde , çakıl ve benzeri malzemeli yollarda daha iyi yol tutuşu sağlamayacağı vurgulanan sitede , Emniyet kemerini , taşıtın ortasındaki direklerde bulunan ayarlı tutucularından , boya göre ayarlayın . Emniyet kemeri , kesinlikle boyun bölgesi üzerinde olmamalı , kaza sırasında boğulmaya neden olabilir deniliyor . Kış aylarında araçlarda elektrik harcamasının arttığı anımsatılan sitede , araçların , zamanı gelmemiş bile olsa kış bakımından geçirilmesi gerektiği belirtiliyor . SOĞUKTA EL FRENİ ÇEKMEYİN , DONAN CAMA SICAK SU DÖKMEYİN Soğuk havalarda aracın el freninin kesinlikle çekilmemesi , eğer çekili unutulmuş ve donmuşsa , araç itilerek sıkışan frenin açılmasına çalışılması gerektiği ifade ediliyor . Dona karşı kapı kolları , elektrikli dikiz aynaları ve antenlerin vazelinle silinmesi önerilen sitede diğer uyarı ve öneriler de şöyle : Donan cama sıcak su dökülmemeli , cam çatlar . Çeşme suyu , yavaş ama iyi bir buz çözücüdür . Camların dış yüzeyinin antifrizle silinmesi uygundur . İç yüzeylerin sıvı sabunla silinmesi durumunda buğulanma engellenir . Yargı kararlarını eleştirirken dikkat . . . Yargıtay Ceza Genel Kurulu , bir yerel gazetenin sorumlu yazı işleri müdürüne , gasp sanıklarına verilen cezayı eleştiren haber nedeniyle açılan davada verilen beraat kararını bozdu . Kararda , kesinleşmemiş yargı kararı ile ilgili yargıyı etkileyecek , yargının saygınlığına zarar verecek şekilde ve aksine karar verilmesi gerektiği şeklinde görüş içeren yazının suç unsuru taşıdığı belirtildi . İzmir'de yerel bir gazetenin Sorumlu Yazı İşleri Müdürü olan Semra Uncu hakkında Basın Yasası'na muhalefetten dava açıldı . İzmir . Asliye Ceza Mahkemesi , Uncu'nun beraatına karar verdi . Bu kararın temyiz incelemesini yapan Yargıtay . Ceza Dairesi , beraat kararını onadı . Ancak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı , dairenin kararına itiraz etti . Başsavcılık , söz konusu haberde , cezanın fahişliğinin değil , mahkeme kararının eleştirildiğini savunarak , onama kararının kaldırılmasını ve yerel mahkemenin beraat kararının bozulmasını istedi . Yargıtay Ceza Genel Kurulu , Başsavcılığın itirazını kabul ederek , . Ceza Dairesi'nin onama kararını kaldırdı ve yerel mahkemenin beraat kararını oyçokluğu ile bozdu . YARGI SÜRESİNCE MÜTALAA YASAK Ceza Genel Kurulu'nun kararında , Basın Kanunu'nun 50 . maddesinin . fıkrasının Ceza kovuşturmasının başlamasıyla hüküm kesinleşinceye kadar hakim ve mahkemenin hüküm , karar ve işlemleri hakkında mütalaa yayınlamak yasaktır hükmünü içerdiği hatırlatılarak , bu hüküm ile korunan yararın , yargının saygınlığı , dolayısıyla yargılamanın dış etkilerden etkilenmesini engellemek ve bağımsızlığı sağlamak olduğu kaydedildi . Bu nedenle kovuşturmanın başlamasından hükmün kesinleşmesine kadar geçen süreçte mütalaa yayınlanmasının yasaklandığı , yayına konu hüküm ve kararların niteliği ile yapılan usulü işlemin türünün de önemsiz olduğu vurgulanan kararda , Keza yayımlanan mütalaanın lehte ya da aleyhte olmasının da bir önemi bulunmamaktadır . Çünkü burada amaç , yargının nihai hüküm verirken dış etkilerden korunması , adil yargılanma hakkına uyan , inanılır ve kurala uygun bir karara varmasını sağlamaktır denildi . TİŞÖRT VE 400 BİN LİRA İÇİN 66 YIL HAPİS Dava konusu haberin birinci sayfadan İnanılmaz Ceza manşetiyle verildiği kaydedilen kararda , haberin , tişört ve 400 bin lira için 66 yıl hapis verildi şeklinde devam ettiği kaydedildi . Haberde , mağdurların şikayetçi olmadıklarını ve tişörtlerle 400 bin lirayı kendi rızalarıyla verdiklerini söylediğinin de yer aldığı belirtilen kararda , haberde mahkemenin buna rağmen gençleri suçlu bulduğu , yargı tarihine geçecek bir karara imza attığı şeklinde görüşlere yer verildiği kaydedildi . Haberin kaleme alınış şeklinin ; yargılamayı yapan mahkemenin yasaları bilmediği , yanlış yorum yaparak şikayetten vazgeçilen bir olayda genç sanığı yanlış cezalandırdığı izlenimi yarattığı ifade edilen kararda , yerel mahkeme kararında belirtildiği şekilde , haberde , yasada yer alan hükümlerin eleştirilmesine ilişkin herhangi bir ibare bulunmadığı , tam tersine mevcut yasa hükümlerinin yargılamayı yapan mahkeme heyetince bilinmediğini , yanlış yorum yapıldığını çağrıştıran ifadelerin bulunduğu belirtildi . Kararda , şöyle denildi : Henüz kesinleşmemiş yargı kararı ile ilgili yargıyı etkileyecek ve yargının saygınlığına zarar verecek şekilde ve aksine karar verilmesi gerektiğini gösterir bir mütalaa niteliğinde anlatım içeren yazının yayınlanması ile Basın Kanunu'nun 50 . maddesinin . fıkrasında yer alan kurala aykırı davranılmıştır . halde , sanığın anılan madde uyarınca cezalandırılması yerine , dosya kapsamına uymayan gerekçelerle beraatına karar verilmesi isabetsizdir . MANŞET NASIL ATILIR ? Karara katılmayan iki üye karşı oy yazısında , dava konusu yazı başlığı ile devamı arasında cezanın çokluğunu eleştirme anlamında bir bağ bulunduğuna işaret ettiler . Haberde , fiil ile ceza arasındaki oransızlık ve cezanın çokluğunun vurgulandığı kaydedilen karşı oy yazısında , Yazı , etkileyici bir nitelik veya amaç taşımaktadır . Başlıkların okuyucunun ilgisini çekecek şekilde atılması gazete yazım sanatının inceliğinin bir gereğidir . Dava konusu yazıda yapılan budur tespitinde bulunuldu . Etkilenme olasılığı bulunan hakim ve mahkeme ile kararın denetimini yapacak olan Yargıtay'ın da söz konusu gazete yazısından etkilenebileceğini düşünmenin mümkün olmadığı belirtilen karşı oy yazısında , şöyle devam edildi : Öte yandan haber konusu yapılan , Genel Kurulumuzun önüne sıkça gelen gasp suçudur . Bu suçta gasp edilen para ve eşyaların değeri çoğu kez önemsiz olmasına rağmen ( olayımızda olduğu gibi tişört ve 400 bin lira ) öngörülen cezaların çok fazla olduğu da bir gerçektir . Bu oransızlığın düzeltilmesi gerektiği de bilinen bir gerçektir . Şüphesiz bunu düzeltmek yasa koyucunun görevidir . Ancak konuyu yasa koyucunun dikkatine getirmek gerekmektedir . Bunun da ülkemizde en etkili yolu yazılı ve görsel basındır . AKP MKYK'ya seçim konusunda tam yetki verildi AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu ( MKYK ) toplantısında , Siirt seçimleri ile ilgili olarak Merkez Yürütme Kurulu'na ( MYK ) tam yetki verildiği öğrenildi . Alınan bilgiye göre , AK Parti MKYK toplantısında , yenilenecek Siirt seçimi , acil eylem planı , iç ve dış gelişmeler ele alındı . Siirt seçiminde yapılması planlanan kampanya konusunun görüşüldüğü toplantıda , Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın adaylığı da ele alındı . Toplantıda , yarın toplanacak olan MYK'ya , Siirt seçimleri ile ilgili yapılacaklar konusunda tam yetki verildi . Bu arada , Şanlıurfa Milletvekili Zülfikar İzol'un kampanya ile ilgili bir öneride bulunduğu öğrenildi . İzol'un kampanyada , Yiğit düştüğü yerden kalkar sloganının kullanılmasını önerdiği ve sloganın şehir girişine pankart olarak asılması gerektiğini söylediği belirtildi . Erdoğan'ın , İzol'un önerisi üzerine , Dur bakalım , daha ortada birşey yok , sen bizi hemen başbakan da yaptın diyerek espri yaptığı kaydedildi . İzol'un Erdoğan'a , Siz bizi milletvekili yaptınız , buralara getirdiniz . Biz özellikle Güneydoğu milletvekilleri olarak Siirt'te kamp kuracağız . Sizi önce milletvekili , sonra başbakan yapacağız dediği öğrenildi . Genel Başkan Erdoğan'ın toplantıda ayrıca , asgari ücret konusunu da gündeme getirdiği ifade edilirken , seçim meydanlarındaki simit hesabına asgari ücretin uymadığını söylediği kaydedildi . Erdoğan'ın asgari ücretin bir süre sonra yeniden belirlenmesi gerektiği görüşünü ifade ettiği belirtildi . Toplantıda , son akaryakıt zammına da değinen Erdoğan'ın , bu artışın dolardaki yükselişten değil , uluslararası petrol piyasasındaki artışlardan kaynaklandığının kamuoyuna izah edilmesi gerektiğini söylediği öğrenildi . Abdullah Gül : Savaşmak kolaydır , zor olan sonrası . . . Başbakan Abdullah Gül , Irak sorunu ile ilgili değerlendirmelerde bulunurken , Savaş yapmak kolaydır . Savaştan sonraki durum çok daha tehlikelidir dedi . Gül , Mısır'daki temasları çerçevesinde Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ile görüştükten ve Mübarek tarafından onuruna verilen öğle yemeğine katıldıktan sonra Mısır Başbakanı Atef Abeid ile ortak basın açıklaması yaptı . Abeid , Arapça olarak yaptığı ve başka dile çevrilmeyen konuşmasında , iki ülke arasında özellikle tarım , turizm ve teknik alanlarda işbirliğinin yapılabileceğini kaydetti . İki ülke arasında üst düzey ziyaretlerin bundan sonra da devam edeceğini ifade ede Abeid , her açıdan yararlı bir görüşme olduğunu söyledi . Başbakan Abdullah Gül , açıklamalarının ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı . Irak'ın toprak bütünlüğü konusundaki kaygılarını , Suriye gibi Mısır'ın da paylaşıp paylaşmadığı sorusuna Gül , şöyle karşılık verdi : Tabii . . . Hep beraber Irak'ın toprak bütünlüğüne çok önem veriyoruz . Irak'ın toprak bütünlüğü bölünmemeli , kaynakları yine Iraklılar tarafından kullanılmalı . Bu çok önemli bir meseledir . Çünkü , bu kutu açıldıktan sonra birçok problem ortaya çıkar . Savaş yapmak kolaydır . Savaştan sonraki durum çok daha tehlikelidir . Özellikle Sayın Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek bu konu üzerinde çok yoğunlaşmıştır . BM Güvenlik Konseyi'nin 16 Ocak'ta açıklayacağı rapordan sonra ne tür bir gelişmenin bekleneceğinin sorulması üzerine Gül , Bölgede herşey olabilir . Ancak bu ihtimaller içinde savaş hiç iyi olmaz dedi . Gül , bir soruyu yanıtlarken , Devlet Bakanı Kürşad Tüzmen'in Irak'a gideceğini , Türkiye'nin mesajını Irak yönetimine ileteceğini belirterek , Irak'ın bu aşamada sorumlu davranması ve BM Güvenlik Konseyi kararlarını yerine getirmesi gerektiğini söyledi . ORTAK KAYGILAR Alınan bilgiye göre , Gül'ün , Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ve Başbakan Atef Abeid ile yaptığı görüşmelerde , Irak'a yönelik bir savaşın bölgede kaos yaratacağı , bundan bölge ülkelerinin ekonomilerinin etkileneceği , savaşın hiç kimsenin çıkarına olmadığı ve toprak bütünlüğünün bozulacağı yönündeki ortak kaygılar dile getirildi . Gül'ün Abeid ile görüşmesinde daha çok iki ülke arasındaki ikili ilişkiler gündeme gelirken , Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ile görüşmesinde Irak sorunu değerlendirildi . Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkilerin olması gereken düzeyin gerisinde bulunduğu , bu konuda potansiyel ve siyasi iradenin olduğu dile getirilen görüşmede , özellikle zirai teknoloji , doğalgaz , enerji ve teknik eğitim konularında işbirliğinin artırılması gerektiği vurgulandı . Mübarek görüşmede , Irak'ı şimdiye kadar uyarma konusunda üzerlerine düşeni yaptıklarını belirterek , Irak sorununun çözümü konusundaki her katkıya açık ve bu konuda Türkiye ile istişareye de hazır olduklarını ifade etti . Mısır'ın , ABD ve Irak nezdinde gerekenleri yaptığını ve yeni girişimlere de açık olduklarını vurgulayan Mısır yetkilileri , sorunun çözümü konusunda diyaloğa sürekli açık olduklarını ve tek tek yürütülen savaşın önlenmesi çabalarının ortak hale getirilmesi gerektiği görüşünü bildirdiler . Erdoğan : Siirt seçimleriyle ilgili karar almadık AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Irak konusunda BM'nin alacağı karar çerçevesinde yükümlülüklerini yerine getireceklerini , bunun işin doğal neticesi olduğunu söyledi . AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu ( MKYK ) toplantısının sona ermesinin ardından , parti il başkanları , Genel Başkan Erdoğan'ın başkanlığında toplandı . Erdoğan , toplantının açılışında yaptığı konuşmada , iç ve dış siyasi gelişmelere ilişkin görüşlerini dile getirdi . Kıbrıs ile ilgili gelişmelere değinen Erdoğan , Kıbrıs meselesinin el zayıflatan bir mesele olmaktan çıkarılması gerektiğini , bunun için de müzakereye açık olduklarını ifade ettiğini anımsattı . Kıbrıs konusunda statükonun yerleşik dilini kullanmaktan yana olmadıklarını ifade eden Erdoğan , bu çerçeveden bakıldığında 40 yıldır devam eden Kıbrıs problemine bir çözüm bulmak gerektiğini söyledi . Her iki tarafın da çözümsüzlüğü bir siyaset biçimi olarak benimsememesi gerektiğini belirten Erdoğan , şöyle konuştu : Bize göre Annan planı , müzakere edilebilir bir tasarımdır . Kimi çevrelerce iddia edildiği gibi bu plan tartışılmaz ve değiştirilmez bir metin değildir . Kimse Kıbrıs meselesini gözden çıkaramaz ve Kıbrıs'ın önemini küçültemez . Bizim söylediğimiz görüşme , müzakere sürecine katılarak hem Kıbrıs Türk halkının , hem de Türkiye'nin geleceğini düşünerek akılcı davranmaktır . Bu meseleyi çözebiliriz ve çözmeliyiz diyoruz . Kimse bu iyi niyetimizi ve problem çözme irademizi çözümsüzlüğe dayalı , sonuçta bir öneri getirmeyen eski argümanlarına malzeme yapmasın . Bu hiçbir siyasetçiye yakışmaz . Çözümsüzlük siyasetiyle Kıbrıs Türk halkının refahından , mutluluğundan ve uluslararası itibarından taviz veren bu kişiler ne bizim söylemlerimizi , ne de Sayın Denktaş'ı istismar etmeye kalkmasınlar . Biz , Kıbrıs'ta asla ( ver kurtul ) politikasından yana değiliz ama bu saatten sonra 40 yıldır sürdürülen politikalarla bir yere varılamayacağını da söylüyoruz . Erdoğan , yıllarca bu ülkede hükümet edenlerin Kıbrıs sorununu çözemediğini , çözümsüzlük ürettiklerini ve bu kafa yapılarıyla da sorunun giderilemeyeceğini kaydetti . IRAK KONUSU Irak'taki gelişmelere de değinen Erdoğan , dünyanın hiçbir bölgesinde ve özellikle de Türkiye'nin bulunduğu coğrafyada savaş , kan ve gözyaşı istemediklerini söyledi . Savaş nedeniyle bir tek insanın burnunun kanamasını , çocukların babasız , hiçbir insanın yersiz yurtsuz kalmasını ve hiçbir ocağın sönmesini istemediklerini belirten Erdoğan , şunları söyledi : Bu anlamda hükümetimizin ve sürece dahil olan bütün kurumların gösterdikleri pozitif tavır her türlü takdire şayan olup , Başbakanımızın dün başlayan Ortadoğu seyahati barış imkanının henüz bitmediğini dünyaya göstermesi açısından çok anlamlıdır . BM başta olmak üzere dünya ülkelerinin savaşsız çözüm ve barış için daha fazla etkinlik ortaya koymasını bekliyoruz . Biz BM kararını , kendimiz için bağlayıcı sayıyoruz . Irak konusunda BM'nin alacağı karar çerçevesinde yükümlülüklerimizi yerine getireceğiz , bu işin doğal neticesidir . Halklarına acı ve ıstırap çektiren otoriter yönetimler istemediğimiz gibi uluslararası ilişkilerin de güç ve kudret ilişkisine dayalı olmaması gerektiğini düşünüyoruz . Türkiye olarak istenmeyen kötü ihtimali de hesaba katarak , köklü devlet tecrübemizle tedbirlerimizi de elbette alacağız . Halkımızın zarar görmemesi için azami gayret gösterecek ve gerekenleri yapacağımızdan kimsenin şüphesi olmamalıdır . SİİRT SEÇİMLERİ AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , konuşmasında parti teşkilatlarını uyardı . Yurtdışı temasları hakkında bilgi veren Erdoğan , Kasım seçiminin ardından Eski siyasetin tasfiye edilerek yeni bir yönetim anlayışının başladığını söyledi . İl başkanlarına AK Parti'nin bir Türkiye partisi olduğunu unutmamaları gerektiğini ifade eden Erdoğan , il başkanlarına şöyle seslendi : Türkiye partisi olmak herkese ve her kesime hizmet etmek demektir . Teşkilatçılık da zaten uyum , ahenk ve diyalog demektir . Bizden önceki siyasetin neden tasfiye edildiğini kimsenin aklından çıkarmaması gerekiyor . Bizim nihai hedefimiz hükümet kurmak değildir . Nihai hedefimiz ülkemize ve insanımıza layıkınca hizmet etmektir . Bu nedenle bizim teşkilat yapımız da bu hedefe uygun olmalı , uygun hale getirilmelidir . Bu anlamda bu yılın sekizinci ayına kadar yapmayı düşündüğümüz olağan genel kurulumuz büyük önem taşımaktadır . Kasım'dan gün sonra milletvekillerine söylediğim bir hususu siz başkanların şahsında parti teşkilatlarımıza da söylüyorum . Kimse ama kimse iktidar sarhoşluğuna ve gurura kapılmasın . Bizler durduğumuz zemini asla kaybetmemek zorundayız . Bu zemin hangi şartlarda olursak olalım , adalet ve hakkaniyet zemini olmalıdır . Kimse gerçeğin yalnızca bizim tekelimizde olduğunu düşünmesin . Kimse ( güç bende , güç bizde ) diye büyüklenmesin . Bizler fani insanlar olduğumuzu unutmadığımız müddetçe doğru yol üzerinde yürüyebiliriz . Şunu hepimizin çok iyi anlamasını istiyorum : Tarih bizi bir kereliğine iktidara geldiler ve gittiler diye yazsın istemiyorum . AK Parti'nin hizmetleriyle Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kalıcı olması gerektiğini anlatan Erdoğan , bu çerçevede partinin ve hükümetin canla başla çalıştığını ifade etti . Ellerinde sihirli değnek bulunmadığını , Türkiye'nin imkanlarıyla halka hizmet etmeye çaba gösterdiklerini kaydeden Erdoğan , önce israf kapılarını kapatarak , kaynak üreterek sosyal dengeleri koruyacaklarını bildirdi . İstikrara gölge düşürmenin ülkedeki en kolay yolunun tereddüt oluşturmak ve niyetleri yargılamak olduğunu savunan Erdoğan , bu yerleşik anlayışın Türkiye'nin içe kapalı zamanlarından kalma olduğunu , bunu değiştirmek için gayret gösterdiklerini dile getirdi . Erdoğan , konuşmasının ardından bir gazetecinin Siirt seçiminde aday olup olmayacağı sorusu üzerine , İl Başkanları toplantısından önce yapılan MKYK toplantısında herhangi bir karar almadıklarını bildirdi . Erdoğan , Ayın 10'sini beklememiz gerekiyor . Oradaki arkadaşların da istifasının kesinleşmesi gerekiyor . Ondan sonra yeniden toplanıp bir karar alacağız dedi . Başbakan Gül , Kahire'ye gitti . . . Başbakan Abdullah Gül , Mısır'daki temasları çerçevesinde Sharm El Sheikh'den Kahire'ye geldi . Başbakan Gül'ü Kahire Havaalanı'nda Mısır Başbakanı Atef Abeid , askeri törenle karşıladı . Karşılamada , iki ülkenin ulusal marşları çalındı . Başbakan Gül , havalaanından , Arap Ligi Genel Sekreteri Amr Musa ile görüşmek üzere El Tahra Sarayı'na hareket etti . ayda 50 otomobil çalan hırsız yakalandı . . . Gaziantep'te , ayda 50 otomobil çaldığı belirlenen bir kişi yakalandı . Emniyet Müdürü Ali Kalkan , yaptığı açıklamada , kentte yaşanan otomobil hırsızlığı olaylarının soruşturulması sırasında , Mehmet Can B. Kalkan , daha çok Renault 19 marka otomobilleri tercih eden sanığın , ayda 50 otomobil çaldığının belirlendiğini kaydetti . Sanığın , Renault 19 marka otomobilleri arka bagaj kilidini söküp kullanarak dakikada çalabildiğini ifade ettiğini belirten Kalkan , sözlerini şöyle sürdürdü : Sanık , çaldığı otomobilleri , içindeki kıymetli eşyaları sattıktan sonra bir süre kullanıp terk ediyormuş . Evinde yapılan aramada , otomobil çalmada kullanılan işlenmemiş kontak anahtarı , eğe ve benzeri aletler , çalınan otomobillerin içerisinden alınmış ilkyardım çantası , trafik seti , akü , lastik , oto teybi , bir çocuk arabası ve 50 kaset ile çalıntı otomobilin ruhsat ve plakası bulundu . Otomobil hırsızlığının önüne geçmek için yoğun çaba harcadıklarını kaydeden Kalkan , Otomobil sahipleri de bize yardımcı olmalı . Alarm taktırma başta olmak üzere önlem almalılar dedi . Kalkan , Mehmet Can B. ANAP . . . 10 İlçe başkanı , Kayalar'ı desteklediklerini açıkladı ANAP'ın İstanbul'daki 10 ilçe merkezinin başkanı , partinin . Olağanüstü Büyük Kongresi'nde genel başkan adaylarından Lütfullah Kayalar'ı desteklediklerini açıkladı . ANAP İstanbul İl Merkezi'nde düzenlenen basın toplantısında , ortak basın açıklamasını ANAP Kağıthane İlçe Başkanı Ali İhsan Parlakyıldız okudu . Açıklamada , ANAP'ın . Olağanüstü Büyük Kongresi'nin 11 11 Ocak tarihlerinde gerçekleştirileceği hatırlatılarak , şöyle denildi : Bu kongre , Türkiyemiz ve onun büyük geleceğinin mimarı ANAP için önemlidir . Türk insanının özlemi , bu kongrede ANAP'ın güçlü bir kadro ve isabetli bir genel başkan seçimiyle mümkün olacaktır . Bu noktadan hareketle , aşağıda adları ve imzaları bulunan biz İstanbul ilçe başkanları , halkımızın ve teşkilatımızın da büyük çoğunluğunun ortak isteği , genel başkan adayımız olarak her yönüyle mükemmel bir lider olan sayın Lütfullah Kayalar'ı gönülden desteklediğimizi basınımız aracılığıyla Türk kamuoyuna beyan eder , saygılar sunarız . Toplantıya , ortak açıklamaya imza koyan ANAP'ın İstanbul'daki 10 ilçe başkanı ve eski ilçe başkanı katıldı . Gül : Savaşı önlemek için gayretlerimiz sonuna kadar sürecek Başbakan Abdullah Gül , savaşın bölgeye fayda getirmeyeceğini belirterek , Savaşın zararlarını bu bölgede herkes görecektir . Onun için herkesin büyük bir sorumluluğu vardır . Bu savaşı önlemek için sonuna kadar gayret edeceğiz dedi . Gül , Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek'in verdiği öğle yemeğinin ardından Mısır Başbakanı Atef Abeid ile ortak açıklama yaptı . Suriye'ye dün ziyarette bulunduğunu anımsatan Gül , bugün ise Mısır'da bulunmaktan büyük mutluluk duyduğunu dile getirdi . Gül , Bugün , değerli Başbakan ve bakan arkadaşlarıyla çok faydalı bir görüşme yaptık . Bu görüşmede sadece Ortadoğu'daki son krizi değil , aynı zamanda ikili ilişkilerimizi de gözden geçirdik diye konuştu . Gül , Türkiye ile Mısır arasında ticari , ekonomik ve turizm ile diğer alanlarda yapılabilecek birçok şeyin olduğunu gözden geçirdiklerini kaydederek , bunlarla ilgili daha ileri derecede işbirliğine söz verdiklerini bildirdi . Gül , Türkiye ile Mısır arasındaki ilişkilerin geleceğinin muhakkak daha iyi olacağını vurguladı . Mısır Cumhurbaşkanı Hüsnü Mübarek ile de görüşmelerde bulunduğunu hatırlatan Gül , şöyle konuştu : Kendisi bu bölgenin en deneyimli , en tecrübeli devlet adamlarındandır . Birçok krizde çok önemli rol oynamıştır . Dolayısıyla şu anda karşı karşıya bulunduğumuz krizle ilgili de görüş alışverişinde bulunduk . Türkiye'den çıkmadan önce söylediğim gibi , son krizin savaşsız bir şekilde önlenmesine dönüktür . Hala inanıyoruz ki yapılabilecek çok şey vardır . Çünkü savaş bu bölgeye fayda getirmeyecektir . Savaşın zararlarını bu bölgede herkes görecektir . Onun için herkesin büyük bir sorumluluğu vardır . Bu savaşı önlemek için sonuna kadar gayret edeceğiz . Bu gezileri aktif bir barış arama çalışması olarak görebilirsiniz . Yarın da Ürdün'e gideceğim . Bugün akşam Kahire'de Arap Ligi'ni ziyaret edeceğim . Arap Ligi Arap ülkelerinin en önemli kuruluşlarından biridir . Eminim ki bu ziyaret Mısır ve Türkiye için çok yararlı olmuştur . Beş yıldızlı otelde esrarengiz çanta . . . Hilton Oteli'nde , otelden ayrılan bir müşterinin odasında bulunan , içeriği belirlenemeyen sıvı dolu şişenin yer aldığı çanta , Ankara polisini harekete geçirdi . Terör ve narkotik polislerinin yaptığı incelemelerden sonuç alınamayınca , şişeler , sıvıların analizi için polis kriminal laboratuvarına gönderildi . Kamerun uyruklu olduğu bildirilen Antony Nikan adlı kişi , 10 Ocak'ta Ankara Hilton'a gelerek üç gün kaldı . Temizlik görevlileri bugün otelden ayrılan Nikan'ın odasında bir çanta buldular . Görevliler , durumu yöneticilerine bildirdiler . Otel yetkilileri , akşam saatlerinde Ankara Emniyet Müdürlüğü'nü arayarak , müşterinin bıraktığı çantadan şüphelendiklerini ilettiler . Bunun üzerine Terörle Mücadele Şubesi ve Narkotik Büro görevlileri otele gelerek çanta üzerinde inceleme yaptılar . Uzmanlar yaptıkları ön incelemede sıvıların içeriğini anlayamadılar . Sıvıların bulunduğu şişe , çantayla birlikte Emniyet Genel Müdürlüğü Polis Kriminal Laboratuvarı'na gönderildi . Kamerun uyruklu kişinin odasında bulunan çantanın , geçmişte yaşanan terör örgütü El Kaide bağlantılı olaylar dolayısıyla titizlikle incelendiğini belirten yetkililer , laboratuvar incelemesine göre olayın boyutunun anlaşılacağını kaydettiler . Balıkesir'de bir müze dolusu tarihi eser ele geçti . . . Balıkesir'de düzenlenen operasyonda , Hitler döneminde Nazi subaylarının kullandığı tabancanın da aralarında bulunduğu tarihi nitelikli binlerce adet eser ele geçirildi . Olayla ilgili olarak , bir kişi tutuklandı . Balıkesir Emniyet Müdürlüğü'nden yapılan açıklamaya göre , bir ihbarı değerlendiren Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekiplerince , uzun süredir takip altında tutulan Arif Kılıçaslan'ın ( 50 ) Bahçelievler Mahallesi'ndeki evine düzenlenen operasyonda , çoğunluğu eski dönemlerde kullanılan silah , kılıç , kama , tüfek ile Osmanlı ve Roma dönemlerine ait tarihi nitelikli eserler bulundu . Emniyet Müdürlüğü yetkilileri , operasyonda , üzerinde Osmanlı tuğrası bulunan ayarlı tabancanın , Hitler döneminde Nazi subaylarınca kullanılan Waffenfabrik Mauser Oberndorf Nacer ibareli tabanca ile bu tabancaların kabzalarına takıldığı zaman seyyar dipçik olabilen ahşap kılıfların da aralarında bulunduğu tarihi nitelikli tabanca ve tüfeğin ele geçirildiğini bildirdiler . Operasyonda , kalaşnikof , piyade tüfeği ve ZWRA Co MAUSER marka tüfeklere ait 546 adet çeşitli çapta dolu fişek , değişik dönemlere ait 11 adet kılıç , kama ve mızrak ucunun yanı sıra tabanca kabzası , tüfek mekanizması , kemik ve deri barutluk bulunduğunu belirten yetkililer , zanlının evinde ayrıca Roma dönemine ait adet toprak testi , adet kase , adet cam gözyaşı şişesi , adet bronz ayna , adet bronz haç , adet bronz cımbız , adet kemik iğnesinin de aralarında bulunduğu 144 tarih eser , 605'ü Osmanlı dönemine ait 1605 adet bronz sikkenin ele geçirildiğini kaydettiler . Tarihi nitelikteki silahların paha biçilemeyecek değere sahip olduklarını belirten yetkililer , Nazi subaylarınca kullanılan iki tabancanın , İki Mercedes marka otomobil alacak kadar değerli olduğunu , bu tabancaların bir örneğinin de , Berlin Müzesi'nde bulunduğunu öğrendiklerini bildirdiler . Daha önce de tarihi eser kaçakçılığı yapmak suçundan sabıkası bulunduğu öğrenilen Arif Kılıçaslan'ın , sorgulamasının tamamlanmasının ardından sevk edildiği nöbetçi mahkemece tutuklandığı , ele geçirilen eserlerin , Balıkesir Müze Müdürlüğü'ne teslim edileceği bildirildi . Telekom'un kablolarını çaldılar . . . Antalya'da , Türk Telekom'a ait yeraltı kablolarını çaldıkları ve eriterek sattıkları iddiasıyla kişi yakalandı . A. Yapılan araştırmada , Kızıltoprak PTT'ye ait yüzlerce metre kablonun , Kızıltoprak semtinde çalındığı belirlendi . Olayla ilgili sürdürülen soruşturmada çeşitli ebatlardaki yeraltı kablolarını özel bir makine ile kestikleri ve eriterek hurdacılara sattıkları iddia edilen A. , A. , F. , F. , E. ve C. , Hırsızlık Büro Amirliği ekiplerince düzenlenen operasyonlarla yakalandı . Gözaltına alınan sanıkların suçlamaları kabul etmedikleri öğrenilirken , polis ekiplerinin , bazı hurdacılara satıldığı belirlenen 500 kilogram civarında eritilmiş kablo ele geçirdiği bildirildi . Sanıklardan hırsızlık suçlamasıyla aranan A. İnfaz Büro Amirliği'ne , asker firarisi olduğu tespit edilen C. de Jandarma Merkez Komutanlığı'na teslim edildi . Olayla ilgili soruşturma sürerken , sanığın Hırsızlık Büro Amirliği'ndeki sorgusu sürüyor . Başesgioğlu : " SSK'da çalışan doktorlar potansiyel suçlu değildir " Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu , SSK'da başlatılan yolsuzluk operasyonunu desteklediklerini , ancak kurumda çalışan bin 500 civarındaki doktorun potansiyel suçlu olarak gösterilmesini kabul edemeyeceklerini bildirdi . Başesgioğlu , sosyal güvenlik kuruluşlarının tek çatı altında birleştirilmesine ilişkin işçi , işveren ve emekli kuruluşu temsilcilerine bilgi verme toplantısında , gazetecilerin SSK soruşturmasına ilişkin sorularını yanıtladı . Bakanlığına bağlı kuruluşlardaki soruşturmalarla ilgili yargıya en geniş manada yardımı yapacaklarını daha önce ifade ettiklerini kaydeden Başesgioğlu , bunu da bizzat soruşturmayı yürüten savcıya söylediğini belirtti . SSK'nın menfaatlerini korumanın başlıca görevleri olduğunu anlatan Başesgioğlu , Türkiye'nin bir hukuk devleti olduğuna dikkati çekerek , şunları söyledi : SSK'da çalışan bin 500 civarındaki doktorumuzun potansiyel suçlu olarak görülmesini asla kabul edemeyiz . Çünkü bu doktorlar ve sağlık personeli , en olumsuz koşullarda kutsal bir görev yapıyorlar . İnsanların sağlığı ile ilgili büyük bir özveriyle hizmet yapıyorlar . Eğer bu kurumda hukuksuzluk yapan varsa , yolsuzluk yapan varsa elbette cezasını çekecektir . Ama bunun dışında tüm kurum çalışanlarının potansiyel suçlu gösterilmesi anlayışına karşıyız . Başesgioğlu , bir başka soru üzerine , SSK'da başlatılan operasyonun genişleme eğiliminde olduğunu vurgulayarak , amaçlarının soruşturmanın nereye kadar ulaşıyorsa oraya kadar gitmesi olduğunu söyledi . Biri taş attı , diğerleri çaldı kaçtı . . . Konya'nın Akşehir İlçesi'nde işyerinin camına taş atarak kaçan kişiyi kovalayan kuyucunun dükkanına giren hırsızlar 1. Alınan bilgiye göre , Akşehir'de İnönü Caddesi'nde kuyumculuk yapan Sefer Kocaman , işyerinin camına taş atarak kaçmaya başlayan 50 yaşlarında bir kişiyi yakalamak için peşine düştü . Kocaman , sokak aralarına giren kişiyi yakalamaya çalışırken , dükkanda kimsenin olmamasından yararlanan hırsız veya hırsızlar vitrindeki yaklaşık 1. Cama taş atan kişiyi yakalamayan Sefer Kocaman , dükkanına dönünce bileziklerin çalındığı görünce şaşkına döndü . Polis , eşkalleri kısmen belirlenen hırsızları yakalamak için geniş çaplı soruşturma başlattı . Bir süre önce benzeri yöntemle başka kuyumcudan da hırsızlık yapıldığı bildirildi . Kuyuya düşen ilköğretim öğrencisini itfaiye kurtardı Bahçelievler'de eski bir su kuyusuna düşen ilköğretim okulu . sınıf öğrencisi , itfaiye tarafından kurtarıldı . Kocasinan Soğanlı Cumhuriyet Mahallesi Kıbrıs Caddesi'nde bulunan Hazım Ersu İlköğretim Okulu'nda öğrenim gören yaşındaki Hasancan Gümüşsoy , öğle tatilinde arkadaşlarıyla oyun oynarken , okul dışındaki Burçak Sokak'ta boş bir binanın bahçesine kaçan topu almak istedi . Bahçedeki üzeri örtülü kuyuyu fark etmeyen Gümüşsoy , üzerine bastığı ince plastik levhadan oluşan kapağın kırılması sonucu yaklaşık 15 metre derinliğindeki kuyuya düştü . Olay yerine gelen itfaiye ekiplerinin çabası sonucu kısa sürede kuyudan çıkartılan ve kazayı hafif sıyrıklarla atlatan Gümüşsoy , sağlık kontrolü için hastaneye götürüldü . 11 günlük bebeğe açık kalp ameliyatı . . . İzmir'de , 11 günlük bebeğin kalp damarları başarılı bir açık ameliyatla değiştirildi . Dokuz Eylül Üniversitesi ( DEÜ ) Tıp Fakültesi Hastanesi'nde , Göğüs Kalp Damar Cerrahisi Anabilim Dalı Başkanı Prof . Dr . Ünal Açıkel ve ekibi tarafından Büyük Arter Transpozisyonu denilen ( büyük arterlerin yer değiştirmesi ) hastalığıyla doğan Atakan Gül'ün kalp damarları açık kalp ameliyatıyla değiştirildi . Dünyada binde bir rastlanan bir hastalık olan Büyük Arter Transpozisyonu hastası 11 günlük bebeğin , ameliyat edilmeden önce 5. Dr . Açıkel , ameliyattan sonra bebeğin kiloya çıktığını kaydetti . Prof. Ünal Açıkel , şu bilgileri verdi : Bebeğin aort ve akciğer atardamarları ters yerlerden çıkıyordu . Bu şekilde vücutta tamamen kirli kan dolaşıyordu . Normal bir insandaki kan dolaşımının tam tersi bir durum vardı . Bebeğin bu şekilde yaşaması mümkün değildi . Bebek , doğumdan itibaren kontrolümüz altında tutularak , açık kalp ameliyatına alındı ve kalpten çıkan her iki atardamar yerlerinden çıkartılarak , doğru yerlere yerleştirildi ve normale döndürüldü . Prof. Ünal Açıkel , bu durumun , Türkiye'de çok az yerde yapılan bir cerrahi müdahale olduğunu belirtti . SAĞLIĞINA KAVUŞTU Atakan bebeğin , tamamen sağlıklı olarak hastaneden taburcu edildiği bildirildi . Balıkesir'in Edremit İlçesi'nde yaşayan anne Fazilet Gül , bebeğinin sağlığına kavuşmasından dolayı mutlu olduğunu söyledi . Fazilet Gül , yaşında bir kız çocuğu daha bulunduğunu , ameliyatın yeşil kart ile yapıldığını anlattı . Polisten kaçarken köpeğe yakalandılar İstanbul'dan çaldıkları özel otomobille İzmit'te kaza yapan hırsızdan 1'si yakalandı , polisten kaçmayı başaran diğer zanlıyı da kovalamaca sırasında peşine düşen köpek ısırdı . İstanbul'da dün Sabahattin Şafak'a ait 54 UN 4965 plakalı otomobili çalıp kaçan hırsızlar , yakalanmamak için daha önce çaldıkları başka bir taşıta ait 54 VG 5651 numaralı plakayı takarak İzmit'e geldiler . Yahya Kaptan Semti'nde gezerken dikkatsiz davranan hırsızlar , kavşaktaki kırmızı ışıkta bekleyen Şener Bilgin'in kullandığı Üstün Erçelik firmasına ait 66 TF 599 plakalı yolcu otobüsüne arkadan çarptılar . Olay üzerine otobüsten inen sürücü Şener Bilgin , otomobilin hızla uzaklaşması üzerine durumu polise bildirdi . Polisin 100 Karayolu'nda önlem alacağını anlayan hırsızlar şehir merkezine girerek izlerini kaybettirmeye çalıştı . Hırsızlar , Karabaş Mahallesi'nde trafik ekipleri tarafından farkedilince otomobilden inip yaya olarak kaçmaya başladılar . Zanlılardan V. ile M. kısa süren kovalamacadan sonra polis tarafından yakalandı . Kaçmayı başaran ve kimliği henüz belirlenemeyen diğer zanlıyı ise kovalamaca sırasında peşine düşen bir köpeğin ısırdığı belirlendi . Polisler , görgü tanıklarının bildirdiği bu ayrıntı üzerine , zanlının mutlaka sağlık kuruluşlarına gideceği düşüncesiyle hastanelerde önlem aldı . Gözaltına alınan V. ve M. Aksaray'da sokak ortasında cinayet . . . Aksaray'da bir kadın , eski sevgilisi tarafından tabancayla vurularak öldürüldü . İSKİ binasının arkasındaki Baran Ocakbaşı'nda yemek yiyen Cumali Çelikel , eski sevgilisi Ayşe Kurnaz ile karşılaştı . Burada bir süre tartışan Çelikel , daha sonra üzerinde taşıdığı tabancayla Kurnaz'ı başından vurdu . Kurnaz olay yerinde hayatını kaybederken , Çelikel ise polislerce yakalanarak gözaltına alındı . Sigara kışın daha çok öldürüyor . . . Soğuk geçen kış ayları nedeniyle kapalı ortamlarda içilen sigara , içiciyi olduğu kadar çevresindeki kişileri de zehirleyerek ölümlere yol açıyor . 1001 yılı içinde 1500'ü çocuk olmak üzere toplam 10 bin pasif içici , sigara kurbanı oldu . Sigarayla Savaşanlar Vakfı Başkanı Ubeyd Korbey , sigarada bulunan zehirli maddelerin kanı pıhtılaştırdığını ve kan akışı üzerinde olumsuz etki yaptığını söyledi . Kandaki pıhtılaşmanın , nefes alışverişindeki dengeyi bozduğunu ve kalbi zorladığını belirten Korbey , uyuyan kişilerde bu etkilerin daha çok arttığını ifade etti . Özellikle çocuklarda ve uyuyanların bulunduğu kapalı ortamlarda içilen sigaranın , kalp krizine ve kansere yol açarak ölüme götürdüğünü vurgulayan Korbey , kendi sağlığını hiçe sayan sigara içenlerin , en azından içmeyenlerin sağlığını düşünmelerini istedi . Kapalı ortamlarda içilen sigaradan kaynaklanan ölümlerde artış gözlendiğini bildiren Korbey , 1001 yılı içinde , sigara kullanmadığı halde 1500'ü çocuk , toplam 10 binin üzerinde pasif içici , sigaranın kurbanı oldu . Bunların bini evde yaşandığı gibi , yüzde 80'ine yakını ise kış aylarında ortaya çıkan ölümleri oluşturuyor dedi . Sigaradan en kolay etkilenen kesimin çocuklar olduğunu ifade eden Korbey , yanında sigara içilen çocukların beyin hücrelerinin öldüğünü ve derslerinde istenilen başarıyı yakalayamadıklarını sözlerine ekledi . GÜNDE 500 KİŞİ . . . Geçen yıl içinde sigaraya bağlı kalp krizi ve kanser gibi nedenlerle ölenlerin sayısının 106 bine ulaştığını belirten Ubeyd Korbey , şunları söyledi : Bu , günde yaklaşık 500 kişinin ölümüne karşılık geliyor . Böyle bir durumda , sonucu büyük bir facia şeklinde tanımlamak en doğrusu oluyor . 1001 içinde 104 bin kişi sigaradan ölmüştü . Sigara , ölümlerde öyle bir ivme yakaladı ki , her yıl gerçekleşen bin kişilik artış , bu yıl da devam etti . Bolu ve Düzce'de yağış etkisini sürdürüyor . . . Sağanak yağış Bolu ve Düzce'de etkisini sürdürüyor . Bolu'da , sağanak yağış yüzünden bazı dere yataklarındaki su seviyesi yükseldi . İl merkezinden Seben ve Kıbrısçık ilçelerine ulaşımı sağlayan karayolunda Büyüksu Deresi üzerindeki DSİ'ye ait geçici köprü olası sele karşı yıktırıldı . Vali Mehmet Ali Türker , dere yatağındaki su seviyesinde aşırı yükselme saptandığını belirterek , inşaatı süren geçici köprüde taşma olasılığının ortaya çıktığını söyledi . Türker , Yaşanacak olası bir seli önlemek için köprüyü ulaşıma kapattık . Selen ve Kıbrısçık ilçeleri ile Karacasu Beldesi'ne olan ulaşımın Küçük Berk ve Sultanköy güzergahından sağlanması için arkadaşlarımız çalışıyor dedi . Bu arada , Bolu kent merkezinde 60'den fazla ev ve işyerinde su baskını olduğu belirtildi . DÜZCE'DE YAĞIŞ Düzce'de de aşırı yağış sonrasında bazı derelerdeki su seviyesi yükseldi . Kent merkezinden geçen Asar Çayı başta olmak üzere dere yataklarındaki su seviyesinin yükselmesi üzerine , olası taşkınlara karşı önlem alındı . Vatandaşlar da olası sele karşı uyarıldı . Düzce Belediyesi bünyesinde Beyaz Masa oluşturulduğunu belirten yetkililer , Gelen bütün ihbarlar değerlendirilip çözüm bulunacak . Şu ana kadar kent merkezindeki birkaç evin alt katını su bastı , boşaltma çalışmaları sürüyor diye konuştular . Başbakan Gül : " Karar ortada , saygı göstermek zorundayız " Başbakan Abdullah Gül , Başbakanlık Tezkeresi ile ilgili TBMM'nin kararının ortada olduğunu belirterek , Hepimiz saygı göstermek zorundayız dedi . Gül , Hükümet olarak her türlü tedbiri alacaklarını , konunun hem parti hem de Hükümet nezdinde değerlendirildikten sonra ne gerekiyorsa yapılacağını bildirdi . TBMM'den ayrılırken gazetecilere yaptığı açıklamada , Türkiye'nin bölgedeki tek demokratik ülke olduğunu belirten Gül , her şeyin demokratik süreç içinde işlediğini ve kamuoyunun önünde olduğunu söyledi . Konunun hem Bakanlar Kurulu , hem parti grubunda görüşüldüğünü anlatan Gül , Bugün TBMM'ye geldi . TBMM kararı ortadadır . Hepimiz saygı göstermek zorundayız . Demokrasinin gereği budur . Şüphesiz ki , biz Hükümet olarak her türlü tedbiri hiç gecikmeden alacağız ve ne gerekiyorsa onu yapacağız diye konuştu . Konunun bugün yarın hem Hükümet hem de parti nezdinde değerlendirileceğini ifade eden Gül , bundan sonra ne yapılacağı sorusuna karşılık , önemli ve ciddi bir mesele içindeyiz . Türkiye'nin güvenliği ve geleceğini ilgilendiren bir durum sözkonusu . . . Bu bir iç politika meselesi değildir . Dolayısıyla bu tip konuları iç politika malzemesi yapmanın Türkiye çıkarları için doğru olmadığı kanaatindeyim dedi . HÜKÜMET KRİTİK ZAMANDA OLDUĞUMUZUN FARKINDA Gül , Hükümet'in önünde kaç yol var ? sorusuna karşılık Tüm bunları oturup değerlendireceğiz . Ne gerekiyorsa onu yapacağız . Şundan kimsenin şüphesi olmasın ki , Hükümet her türlü tedbiri alacaktır . Hükümet kritik bir zamanda olduğumuzun farkındadır . Bu nedenle her türlü tedbir zaten düşünülmüştür . Bugün , yarın çalışılacaktır . Herkes görevinin başındadır . Kimse tereddüte düşmesin dedi . Gül , ikinci bir tezkere gelip gelmeyeceği sorusuna , Bunları konuşacağız , değerlendireceğiz yanıtını verdi . Gül , ABD ile temas olup olmadığı sorusu üzerine , Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı'nın ABD Büyükelçisi'ne olup bitenlerle ilgili bilgi aktardığını söyledi . Gül , açıklamaları sırasında basın mensupları arasında izdiham yaşanmasına , arkadaşlar,siz konuşacaksanız ben konuşmayayım diye tepki gösterdi . CHP Genel Başkan Yardımcısı Erdem'in açıklaması . . . CHP Genel Başkan Yardımcısı Eşref Erdem , Meclis , halkın çağrısına , seçmenin sesine kulak vererek doğruyu yapmıştır dedi . Erdem , Güven Hastanesi'nde tedavileri sürdürülen CHP'li milletvekilleri Engin Altay ve Mehmet Nuri Saygun'u ziyaret etti . Hastaneye girişi sırasında gazetecilerin Başbakanlık tezkeresinin kabul edilmemesine ilişkin sorularını yanıtlayan Erdem , TBMM'nin şanlı tarihine yakışır bir karar aldığını ifade etti . Meclis'in halkın çağrısına , seçmenin sesine kulak vererek , doğruyu yaptığını dile getiren Erdem , ülke ve millet için yerinde karar olduğunu söyledi . Çekimser oyların sayılmasına yönelik bir soru üzerine de Erdem , buna benzer bir durumun , DSP'nin çekimser oy kullandığı bir süreçte yaşandığını ve konunun Anayasa Mahkemesi'ne taşındığını anımsattı . Anayasa Mahkemesi'nin , çekimser oy kullananların da hesaba dahil edilmesi gerektiğine ilişkin karar verdiğini hatırlatan Erdem , bu noktadan hareketle tezkerenin kabulü için çekimser oyların da hesaplanmasıyla birlikte 166 oy gerektiğini ifade etti . TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın görüşmeleri nasıl yönettiğine yönelik bir soru üzerine Erdem , İç Tüzük kuralları çerçevesinde doğru , uygun bir yönetim sergilediğini dile getirdi . Erdem , bir soru üzerine , tedavileri süren milletvekillerinin sağlık durumlarının iyi olduğunu bildirdi . Görüşmeler gergin bir havada mı geçti . Bu mu neden oldu ? şeklindeki soruya da Erdem , Hayır gerginlik yok . Görüşmeler , Meclis'e yaraşır bir havada geçti karşılığını verdi . Pearson : Türkiye'deki demokratik sürece saygılıyız ABD'nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson , ABD'nin Türkiye'deki demokratik sürece ve karar alma mekanizmalarına saygılı olduğunu belirterek , Türkiye ile ABD arasındaki geçmişe dayanan dostluğun devam edeceğini söyledi . Pearson Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Uğur Ziyal ile 10 dakika süren görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada , ABD'nin , Türk hükümetinin tezkereleri meclise göndermekte gösterdiği cesaretini ve ABD ile süren görüşmelerdeki açık ve dürüst tutumunu takdir ettiğini belirtti . Pearson , daha önce birçok başka vesile ile de ABD'nin Türkiye'deki demokrasiye ve demokratik karar alma süreçlerine saygı duyduğunu ifade ettiğine işaret eden Pearson Türkiye ile ABD uzun zamandan beri dostturlar ve uzun sürede de dost olmaya devam edecekler diye konuştu . İki ülkenin ortak çıkarları ve amaçları bulunduğunu kaydeden Pearson , Türkiye ile ABD arasında yürütülen görüşmeler sonucunda oluşturulan belgelerin yoğun ve değerli çabaların ürünü olduğunu kaydetti . Pearson , ABD'nin hükümetten bundan sonra neler olacağına ilişkin bilgi almayı beklediğini belirtti . Meclisteki oylamanın sonucu sizi hayal kırıklığına uğrattı mı ? sorusu üzerine Pearson Net bir şekilde ifade etmem gerekirse , biz lehte bir karar umuyorduk , ancak daha önce de belirttiğim gibi ABD hala Türkiye'nin dostudur yanıtını verdi . Başbakan Yardımcısı Yalçınbayır'ın açıklaması . . . Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , TBMM Genel Kurulu'nda Başbakanlık Tezkeresi'nin kabul edilmemesini , Türkiye kendi ekonomik çıkarlarını değil , diğer bütün çıkarlarını dikkate alarak karar vermiştir şeklinde değerlendirdi . Yalçınbayır , Bu , Türkiye'ye güvensizlik değildir , aksine Türkiye'nin itibarı artmıştır . Türkiye'nin kredi notu , tüm dünyada yükselmiştir dedi . Yalçınbayır , Başbakanlık Merkez Binası'ndan ayrılırken gazetecilerin sorularını yanıtladı . Yalçınbayır'a yöneltilen sorular ve cevapları şöyle : Soru : Bu karar sizin için sürpriz oldu mu , ne diyorsunuz ? Yalçınbayır : Bu , Meclis'in kararıdır . Parlamenter , demokratik sistemde en yüksek organ TBMM'dir . TBMM Anayasa'nın gerektirdiği çoğunlukla karar alamamıştır . Anayasal çoğunluk sağlanamamıştır . Hayırlısı olsun . . . Soru : Bundan sonra tezkere ayrı ayrı mı yoksa tek olarak Meclis'e tekrar gönderilecek mi ? Yalçınbayır : Bu konu , Bakanlar Kurulu'nda tartışılacaktır . Bu konuda karar verecek olan Bakanlar Kurulu'dur . Soru : Bakanlar Kurulu ne zaman toplanacak ? Yalçınbayır : Bakanlar Kurulu'nun normal toplantısı çarşamba günüdür . Soru : Bu karar , Türkiye ABD ilişkilerini nasıl etkileyecek ? Yalçınbayır : Her zaman için şu söylendi : Bu konuyla ilgili yetkili yer TBMM'dir . Bütün yapılacak olan işler , TBMM'nin kararına bağlıdır ve TBMM bu akşam verdiği kararla şu an itibarıyla herhangi bir izin vermemiştir . Soru : Tezkereye imza atmakta zorlanmıştınız . Tezkere yeniden gelirse imzalamayı düşünür müsünüz ? Yalçınbayır : Bu bir süreçti , bu süreç tamamlandı . Bizim imzamız sürece tamamlamaya matuftu . İkinci tezkere geldiği zaman şartlarını düşünürüz . Olmamış bir konuda görüş belirtmek yanlış . Soru : Oylama reddedilirse demokrasi kazanacak demiştiniz . Demokrasi kazandı mı ? Yalçınbayır : ABD ne diyordu , Türkiye'de demokratik süreç işliyor . Buna saygılıyız . Gerçekten bu konuda samimidirler . Öyle düşünmek istiyoruz . Demokrasi artık dünyada en önemli değerlerden biridir . Irak'ta Ortadoğu'da ve başka ülkelerde demokrasi Türkiye kadar güçlü olsaydı , bu sıkıntılar yaşanmazdı . Türkiye şu anda herhangi bir sıkıntı yaşamıyor . Türkiye şu anda rahatlamanın , huzur içinde olmanın keyfini sürebilir belki . . . Soru : Bu karar , hükümete bir güvensizlik olarak algılanabilir mi ? Yalçınbayır : Bunu bölünme olarak görmemek lazım . Bunu , barışsever veya barış karşıtı olarak da algılamamak gerekir . Bu önemli bir oylamaydı . Bu konuda , demokrasinin ve kuvvetler ayrılığının yerleşmesi itibariyle önemli mesafe katedilmiştir . Milletvekilleri özgürce oylarını kullanmışlardır . AK Parti Grubu'nda da bağlayıcı karar alınmamıştır . ABD'DE BU KONUDA KONGRE KARAR VERİYORSA . . . Soru : Kuzey Irak'ta bir Kürt devletinin kurulması tehlikesi var . Böyle bir kritik süreçte Türkiye'nin yurtdışına asker gönderme kararı çıksa iyi olmaz mıydı ? Yalçınbayır : Şu anda öyle bir şartın da olmadığı , bu kararın sonucudur . TBMM böyle bir tehlikeyi görmemektedir . Soru : Bu karar iki müttefik ülke ABD Türkiye ilişkilerini nasıl etkiler ? Yalçınbayır : Türkiye ABD ilişkilerini etkilemez . Bu , parlamentonun bir kararıdır . Eğer ABD'de bu konuda kongre karar veriyorsa , kongre karar verdi biz ne yapalım deniliyorsa Türkiye'de de denilecek olan odur : TBMM karar verdi , hükümet ne yapsın . Hükümetten hükümete ilişkiler sürecektir . Ama bir takım konularda Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin temel organı olan TBMM'nin hassasiyeti ortaya çıkmıştır . Hükümet de politikalarını bundan sonra tespit ederken buna göre davranacaktır . Bu , Türkiye'ye güvensizlik değildir , aksine Türkiye'nin itibarı artmıştır . Türkiye'nin kredi notu , tüm dünyada yükselmiştir . Bu yükselen kredi notu , AB sürecini de hızlandıracaktır . Türkiye'nin bu konudaki samimiyeti ortadadır . Türkiye kendi ekonomik çıkarlarını dikkate alarak değil , diğer bütün çıkarlarını dikkate alarak karar vermiştir . Sadece ekonomik çıkarlar dikkate alınsaydı herhalde bu kolaylıkla çıkardı . Türkiye Cumhuriyeti Devleti insanlık aleminin onurlu bir üyesidir ve bu üyelik gerçekten dünyada hakkettiği yeri almamıza yol açacaktır . Dışişleri Konutu'nda toplantı Başbakan Abdullah Gül , AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan ve bazı bakanlarla biraraya geldi . Başbakan Gül , TBMM'den ayrıldıktan sonra Dışişleri Bakanlığı Konutu'na geçti . Daha sonra AK Parti Genel Başkanı Erdoğan , Devlet Bakanı ve Başbakan yardımcıları Abdüllatif Şener , Mehmet Ali Şahin , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ve Devlet Bakanı Ali Babacan da konuta geldiler . Toplantıya bakanların yanı sıra bazı bürokratların da katıldığı görüldü . Toplantıda , TBMM'de kabul edilmeyen Başbakanlık Tezkeresi ile ilgili gelişmelerin değerlendirildiği öğrenildi . Baykal : " Karar milletin iradesini yansıtıyor " CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , TBMM Genel Kurulu'nda Başbakanlık Tezkeresi'nin kabul edilmemesini değerlendirirken , Bu tablo artık Türkiye'de savaşa katılma iradesinin bulunmadığını ortaya koymuştur . Bu karar , TBMM'ye ve ülkemize saygınlık kazandırmıştır dedi . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , Güven Hastanesi'nde tedavileri sürdürülen CHP'li milletvekilleri Engin Altay ve Mehmet Nuri Saygun'u ziyaret etti . Baykal , hastaneye gelişinde gazetecilerin , Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesine , yabancı silahlı kuvvetler unsurlarının Türkiye'de bulunmasına izin verilmesine ilişkin Başbakanlık Tezkeresi'nin TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilmemesine ilişkin sorularını yanıtladı . Baykal , TBMM'nin tarihi bir karar aldığını belirterek , kararın milletin anlayışını ve iradesini yansıttığını kaydetti . Bunun büyük önem taşıdığını ifade eden Baykal , Türkiye'ye bundan sonra bu temel gözlemi unutmayarak yaklaşma ihtiyacı vardır . TBMM'nin milletin iradesi doğrultusunda tavır takınabileceği gerçeğini bir kenara bırakarak , Türkiye ile ilgili karar alma olanağı yoktur dedi . Baykal alınan kararı hukuk devleti , demokrasi ve millet iradesinin başarısı olarak niteleyerek , bütün dünyanın olayı bu şekilde algılaması gerektiğini kaydetti . Baykal , Bu karar TBMM'ye ve ülkemize saygınlık kazandırmıştır . Türkiye'de anlaşılmıştır ki Meclis vardır , millet vardır . Karar , Meclis'in Türkiye'ye sahip çıkma anlayışını yansıtmıştır . Bütün dünyanın da bunu böyle algılaması kaçınılmaz olacaktır diye konuştu . AK Parti'nin bu kadar fazla fire vermesini nasıl değerlendiriyorsunuz ? şeklindeki soru üzerine Baykal , bunu bir parti olayı olarak görmemek gerektiğini söyledi . Karar alınırken AK Partili pek çok arkadaşımız katkı sağlamıştır . Onlar da milletin iradesine sahip çıkmıştır diyen Baykal , durumu parti kararı değil , Meclis kararı olarak algılamak gerektiğini söyledi . YENİDEN TEZKERE GELİRSE . . . Tezkere , tekrar gündeme getirilirse benzer sonuç çıkar mı ? sorusuna da Baykal , şu karşılığı verdi : Hükümetin TBMM'nin bu iradesine saygı göstereceğini umut ediyorum . Bu tablo artık Türkiye'de savaşa katılma iradesinin bulunmadığını ortaya koymuştur . Bunu zorlamalarla , dayatmalarla dönüştürme çabası içine girerek Türkiye'yi bir yere taşımak mümkün değildir . Bunu deneyecek hükümete güç katmaz , saygınlık katmaz . Türkiye'den katkı ve destek bekleyenlerin de bunu doğru değerlendirmesi lazımdır . Bu karara , saygı göstermek zorunluluktur Baykal , TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın görüşmeleri nasıl yönettiğinin sorulması üzerine de doğru , güzel bir yönetim gerçekleştirdiğini , TBMM İç Tüzüğü'ne uygun davrandığını sözlerine ekledi . Pearson , Dışişleri Bakanlığı'na geldi Türkiye'de yabancı asker konuşlandırılması ve Türk askerinin Kuzey Irak'a gitmesine ilişkin TBMM'de çıkan karar üzerine , ABD'nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson , Dışişleri Bakanlığı'na geldi . Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Büyükelçi Uğur Ziyal'in daveti üzerine bakanlığa gelen Pearson'a Ziyal , TBMM'deki tezkereye ilişkin oylamanın sonucuna yönelik resmi bilgileri iletecek . Pearson'ın bakanlıktan ayrılırken açıklama yapması bekleniyor . Erdoğan : " Demokratik bir netice " AK Parti Recep Tayyip Erdoğan , Başbakanlık tezkeresinin oylama sonuçlarını değerlendirirken , Tam demokratik bir netice , hayırlı olsun dedi . Erdoğan , TBMM'deki makamından ayrılırken gazetecilerin değerlendirmesini sormaları üzerine , yarınki Merkez Karar ve Yönetim Kurulu toplantısından sonra bir açıklama yapacağını bildirdi . Başbakan'ın gerekli açıklamayı yaptığını belirten Erdoğan , bu sonucun sürpriz olup olmadığı sorusuna ise , Daha ne istiyorsunuz ? Tam demokratik bir netice , hayırlı olsun diye yanıt verdi . Tezkere reddedildi . . . Yurt dışına asker gönderme ve yabancı ülke askerlerinin Türkiye'de bulunmasına ilişkin Başbakanlık Tezkeresi'nin oylanmasında Anayasa'nın öngördüğü salt çoğunluğa ulaşılamadı . TBMM Genel Kurulu'nun saat 15. Yaklaşık 5. Ancak , TBMM Genel Kurulu'nda bulunan CHP'liler , TBMM Toplantı ve Karar Yeter Sayısı başlıklı Anayasanın 96 . maddesinde , Anayasa'da başkaca bir hüküm yoksa , TBMM üye tamsayısının en az üçte biriyle toplanır ve toplantıya katılanların salt çoğunluğuyla karar verir hükmü çerçevesinde sonuca itiraz ettiler . CHP Grubu , oylamaya milletvekilinin katıldığını , 164 kabul oyunun katılanların salt çoğunluğu oluşturmadığını belirttiler . Tartışmaların sürmesi üzerine TBMM Başkanı Arınç , danışmanlarıyla konuyu değerlendirmek üzere birleşime 10 dakika ara verdi . Bu arada Arınç , AK Parti ve CHP Grup Başkanvekilleri ve TBMM Başkanlık Divanı üyeleriyle biraraya geldi . Yapılan değerlendirmelerden sonra Arınç , birleşimi kapalı olarak yeniden açtı . Bülent Arınç , yaptıkları değerlendirmede Anayasa'nın 96 . maddesinin açık hüküm taşıdığını bildirerek , Başbakanlık Tezkeresi'nin Anayasa'nın öngördüğü salt çoğunluğa ulaşılamadığını açıkladı . Bülent Arınç , Mart Salı günü denetim konularını görüşmek üzere birleşimi kapattı . Bu arada CHP Tunceli Milletvekili Sinan Yerlikaya'nın mükerrer oy kullandığı ifade edilerek oylama sonucu 150 ret , 164 kabul , 19 çekimser olarak yeniden kayıtlara geçti . BAŞBAKAN GÜL VE BAKANLAR BİRARAYA GELDİ Başbakanlık tezkeresinin oylaması sonrasında AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Başbakan Abdullah Gül , Merkez Yürütme Kurulu üyeleri ile bazı bakanlar , durum değerlendirmesi yapmak üzere Erdoğan'ın TBMM'deki odasında toplandılar . Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , toplantıya girerken , Yeni bir tezkere gelebilir mi ? sorusuna , bakalım diye yanıt verdi . Bu arada , Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal ile ABD yetkilileriyle müzakereleri yürüten Büyükelçi Deniz Bölükbaşı da toplantının yapıldığı odaya girdiler . ARINÇ'IN AÇIKLAMASI TBMM Başkanı Bülent Arınç , sonuçları resmi olarak duyurmak üzere birleşimi açtı ve Başbakanlık Tezkeresi'nin oylamasında anayasanın öngördüğü salt çoğunluğa ulaşılamadığını bildirdi . Arınç , Genel Kurul Salonu'ndan ayrılırken gazetecilerin sorusu üzerine yaptığı açıklamada , millet iradesinin tecelli ettiği yerin TBMM olduğunu belirterek , Buradan çıkacak karar kabul de olsaydı , ret de olsaydı bunun arksında durmamız gerekirdi . Bugün de millet iradesi bu şekilde tecelli etmiştir . Bu konuda karar verilememiştir . Bundan sonra yine İçtüzük ve Anayasa gereğince ne yapılacaksa Meclis bu konuda kararını verecektir diye konuştu . TBMM Başkanı Arınç , bundan sonra ne olacağı sorusuna , Bana ait olmayan şeyi sormayın . Tezkereyi ben getirmedim ki , bana soruyorsunuz karşılığını verdi . Sonuç Hükümet'e güvensizlik anlamı taşır mı ? sorusu üzerine , bunun yorumuna girmeyeceğini bildiren Arınç , şöyle devam etti : Düz ve net söylüyorum ; TBMM iradesi bu şekilde tecelli etmiştir . Bir oyun da 100 oyun da değeri vardır . Hükümet de büyük bir anlayışla bu karara saygı duyduğunu ifade etmiştir . Bu sevinilecek bir olaydır . Çünkü millet iradesi ve millet , kararı bu şekilde ortaya koymuştur . Bunun hem TBMM , hem siyasi partileri , hem de Hükümet'i güçlendireceğine inanıyorum . BİG BROTHER BİZİ GÖZETLİYOR Arınç , ABD askerlerinin önemli bir bölümü Türkiye'de . Ne olacak ? sorusuna karşılık , Bunlara hiç girmem . Big Brother bizi gözetliyor , bildiğim kadarıyla . Karar budur efendim . Bu karar önünde herkes şapka çıkarmalı . Herkes bu karara saygı duymalı . Bundan önceki ve bundan sonra verilecek kararlara . . . Burası TBMM'dir . Başka bir yer değildir . Buradan ne karar çıkacaksa saygı duymalı diye konuştu . Aynı tezkerenin bir kez daha gelip gelemeyeceğine ilişkin bir soru üzerine , bu konulara girmeyeceğini kaydeden Arınç , Hükümet kendine düşeni yapar ve ne yaparsa biz de Meclis olarak ona karar veririz dedi . Tansiyonu yüksek bir oturum olduğunu ve milletvekilinin fenalık geçirdiğini hatırlatılması üzerine de Arınç , herkesin gözünün TBMM'nin üstünde olduğunu , bu nedenle nazar değmiş olabileceğini söyledi . Arınç , gergin bir ortamda önemli bir karar verme arifesinde olduklarını , ancak TBMM ve milletvekillerinin kendine yakışanı yaptığını ifade etti . Arınç Çok güzel bir müzakere oldu . Ben de onların yardımıyla iyi yönetmeye çalıştım . Milletimize hayırlı olsun dedi . Irak için zirve . . . Önlemler ele alınacak . . . Başbakanlık'ta , Başbakan Abdullah Gül'ün başkanlığında Irak sorununun ele alınacağı bir toplantı yapılacak . Alınan bilgiye göre , Başbakanlık Merkez Bina'da saat 14. Toplantıda , Irak sorunuyla ilgili son durum askeri , ekonomik ve siyasi açıdan değerlendirilecek ; alınan ve alınması gereken önlemler görüşülecek . Tedavi için gelen kadınlara tacizde bulunan sahte doktor Konya'da bel fıtığı hastalığını tedavi ettiğini öne süren sahte doktor Mehmet Ali Cengiz ( 45 ) , tedavi için gelen kadınlara tacizde bulunduğu iddiasıyla tutuklandı . Alınan bilgiye göre , Konya'nın merkez Karatay İlçesi Çatalhüyük Mahallesi'nde oturan ve bel fıtığını tedavi ettiğini belirterek , hasta kabul eden Cengiz'in , 100 milyon ile milyar lira arasında ücret aldığı bildirildi . Tedavi için gelen ve üzerine gizli kamera yerleştiren bir kadın , Cengiz'in kendisine yaptığı tacizi görüntüleyerek , suç duyurusunda bulundu . Harekete geçen Konya Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şubesi ekipleri , Cengiz'i yakaladı . Cengiz , sorgulamasının ardından taciz suçundan çıkarıldığı mahkemece tutuklandı . Cengiz'in yaklaşık yıl önce de sahte doktorluk yaptığı gerekçesiyle yargılandığı belirtildi . 54 Türk hacı adayı daha hayatını kaybetti . . . Hac farizasını yerine getirmek için kutsal topraklarda bulunan hacı adayı daha hayatını kaybetti . Böylece , hac için Türkiye'den kutsal topraklara gelen ve burada çeşitli rahatsızlıklar nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 19'a ulaştı . Kutsal topraklarda ölen hacı adayının isimleri ve kafileleri şöyle : Hasan Kökden , Seyit Yıldız ( Çorum , Osmanlı Tur 11 . kafile ) , Salih Türkmen ( Adana , Diyanet 11 . kafile ) , Mehmet Turan ( Almanya , Diyanet 10 . kafile ) . TELEFON KULÜBELERİ ÖNÜNDE UZUN KUYRUKLAR Türk hacı adayları , Türkiye'deki yakınlarıyla hasret giderebilmek için , telefon kulübeleri önünde uzun kuyruklar oluşturuyor . Hacı adayları boş zamanlarını ise alışveriş yaparak geçiriyor . Türk hacı adayları , yemeklerini ise Mekke'deki Türk lokantalarında yiyor . IRAKLI HACI ADAYLARI . . . Öte yandan , hac farizasını yerine getirmek için kutsal toraklarda bulunan Iraklı hacı adayları , savaş istemediklerini belirtiyorlar . Iraklı hacı adayları , Bizler tüm dünyada barış istiyoruz . Barış için dua ediyoruz . Tüm İslam aleminden savaşın olmaması için yardım bekliyoruz . Savaş çıkacak olursa da Saddam'ı destekliyoruz diyorlar . Jöle sinüzite yolaçıyor . . . Saçlara şekil vermek için kullanılan jölenin , soğuk havalarda sinüzite yol açabildiği bildirildi . Özel Tekden Tıp Merkezi Başhekimi ve Kulak-Burun Boğaz Uzmanı Opt . Dr . Kemal Tekden , soğuk havalarda saça jöle sürülerek dışarı çıkılmasının sağlık açısından tehlikeli olduğunu kaydetti . Tekden , havayla dolu olması gereken sinüs boşluklarının iltihaplanması olarak tarif ettiği sinüzit hastalığının , sık sık baş ağrısı ve burun tıkanıklığına , boğazda gıcık yaparak öksürüğe ve orta kulak rahatsızlıklarına neden olduğunu belirtti . Sinüzitin sebeplerinin başında , başın üşütülmesi geldiğini ifade eden Tekden , şunları söyledi : Bu hastalık , başın üşütülmesi ve ıslak bırakılması sonucu oluşuyor . Soğuk havalarda banyo sonrası başın kurutulmadan dışarı çıkılması sinüzite davetiyedir . Saçların güzel görülmesini ve parlamasını sağlamak amacıyla özellikle gençler tarafından kullanılan jöle , saçlarda ıslaklık oluşturduğu için sinüzite yol açıyor . Bu hastalığın en kötü yanı da sık tekrar etmesidir . Ülkemizin özellikle İç ve Doğu Anadolu bölgelerinde karasal iklim hakim . Yani kışları çok sert geçmektedir . Kış aylarında saçlarına jöle sürerek dışarı çıkanlar , sinüzit ve nezle gibi hastalıktan kurtulamazlar . Bu nedenle soğuk havalarda saçlara jöle sürerek dışarı çıkmak çok tehlikelidir . Nişanlısı tarafından vurulan Alman kadının kalbi alınıyor Kadıköy'de nişanlısı tarafından tabancayla vurulan ve beyin ölümü gerçekleşen Alman Nina Typol'un , karaciğer ve kalbinin alınması için operasyona başlandı . A. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi ile Koşuyolu Kalp Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nden oluşturulan kişilik ekip tarafından , Typol'un organlarının alınması için saat 01. Hastane yetkilileri , operasyonun sabah saatlerine kadar sürebileceğini bildirdiler . Typol'dan alınan kalbin Koşuyolu Kalp Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ndeki bir hastaya , karaciğerin de Ankara GATA'daki bir hastaya nakledileceği öğrenildi . Bu arada , Nina Typol'un böbreklerinin de bağışlanması konusunda ailesiyle görüşmelerin sürdüğü belirtildi . Typol'un organlarının alınma işlemi tamamlandıktan sonra solunum cihazının devreden çıkarılacağı kaydedildi . Mumlu eylemciye operasyon niçin yapıldı ? İstanbul Vali Yardımcısı ve Atatürk Havalimanı Mülki İdare Amiri Saim Eskioğlu , THY uçağındaki rehin alma olayıyla ilgili olarak , Şahsın eylem yapabilecek psikolojik yapıya sahip olmadığının anlaşılması üzerine operasyon kararı aldık dedi . Eskioğlu , THY uçağında hostesi rehin alan Ali İlker Urbak'ın yakalandığı operasyon hakkında basın mensuplarına bilgi verdi . Saim Eskioğlu , uçaktaki yolcular indikten sonra uçağın 11 . sırasında oturan Urbak'ın , uçağın arka tarafındaki hostesi rehin aldığını belirtti . Rehine olayı sırasında eylemciyle kabin amiri hostes aracılığıyla görüşmeleri yürüttüklerini anlatan Eskioğlu , bir ara kabin amirinin , eylemcinin elindeki fitile benzer bir şeyi yaktığını ve daha sonra söndürdüğünü söylemesi üzerine tedirgin olduklarını kaydetti . Eskioğlu , Rusya'ya gitmek istediğini söyleyen ve uçağa yakıt ikmali yapılmasını isteyen Urbak'ın , kendisiyle direkt görüşme yapılması isteğini ise reddettiğini ifade etti . Görüşmelerde , rehin alınan hosteslere sakin olmaları ve panik yapmamaları yönünde telkinlerde bulunduklarını belirten Eskioğlu , Şahsın eylem yapabilecek psikolojik yapıya sahip olmadığının anlaşılması üzerine operasyon kararı aldık dedi . SİLAH KULLANILMADI Rehine hosteslere , bir gürültü duyduklarında yere yatmaları talimatını verdiklerini anlatan Eskioğlu , Saat 11. Silah kullanılmadan eylemci etkisiz hale getirildi diye konuştu . Operasyonun yaklaşık 50 saniye sürdüğünü belirten Eskioğlu , müdahale sırasında rehineler veya eylemcinin yara almadığını bildirdi . Eskioğlu , eylemcinin niyetinin ne olduğunun sorgusundan sonra anlaşılacağını belirterek , Urbak'ın eylem sırasında kimseyi yanına yaklaştırmadığını ve uçağın içinde sağa sola yürüdüğünü kaydetti . Bu arada , eylemci Ali İlker Urbak ile rehin aldığı hosteslerin İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'ne götürüldükleri öğrenildi . MÜRETTEBATIN İSİMLERİ Rehin alma eyleminin yaşandığı uçaktaki mürettebatın isimleri şöyle : Kaptan Pilot Erol Mısır Atıcı , Yardımcı Pilot Doğaç Akıcı , Kabin Amiri Elif Yıldız , kabin memurları Gülnihal Tuncer , Günay Bayın , Aysun Akgüz , Ahmet Olgun , Sibel Bakırhan ve Seyhan Bayraktar . Yetkililer , rehin alınan mürettebatın isimlerini ise açıklamadılar . Erdoğan'ın Der Spiegel'e demeci:"1. Erdoğan , Alman Der Spiegel dergisine yaptığı açıklamada , 1441 sayılı BM kararı , hiçbir ülkeye Irak'a saldırma hakkı tanımıyor dedi . Türkiye'nin , tüm çekincelerine rağmen Washington'un yanında olduğunu ifade eden Erdoğan , Biz ABD'nin müttefikiyiz ve bu ittifakımıza gölge düşmesini istemeyiz . Irak harekatıyla ilgili Türkiye'nin yapacağı askeri destek konusunda zamanı gelince meclis karar verecektir diye konuştu . Türkiye'nin Irak topraklarında gözü olmadığını da kaydeden Erdoğan , Biz Irak'ın toprak bütünlüğünün korunmasından yanayız . Tarihten kaynaklanan hakkımız bile olsa , Kuzey Irak'taki petrol yataklarına da dokunulmayacak dedi . Erdoğan , Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Irak sınırına yaptığı yığınakla ilgili bir soruya , Kuzey Irak'tan Türkiye'ye yönelik 1991 yılında yaşadığımız göç akınını unutmadık . Bu sadece bir güvenlik önlemidir karşılığını verdi . De Soto : " Planda küçük değişiklikler yapılabilir " Birleşmiş Milletler ( BM ) Genel Sekreteri Kofi Annan'ın Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro De Soto , BM'nin , Annan planının kabul edilmesi için belirlediği tarih içinde bir anlaşmaya varılabileceğini , her iki liderin şimdiki fırsatın az bulunan bir fırsat olduğu görüşünde olduğunu ve planda küçük değişiklikler yapılabileceğini belirtti . Harita konusuna değinen De Soto , haritanın hazırlanışı sırasında esas hedefin , mümkün olduğu kadar fazla sayıda Rum göçmenin , Kıbrıs Rum yönetimine verilecek bölgeye dönmesi , ancak bu yapılırken bu bölgede yaşayan Kıbrıslı Türklerden , mümkün olan en az sayıda kişinin yer değiştirmesinin hedeflendiğini belirtti . Geri dönecek Rumların sayısıyla ilgili 1960 ve öncesi yapılan bazı nüfus sayımlarına baktıklarını belirten De Soto , genel olarak 80 bin dolayında Rum'un geri dönebileceğinin söylenebileceğini açıkladı . BM planının bazı maddelerinin Avrupa Birliği müktesebatına ters olduğu yönünde eleştirilerin bulunduğuna ilişkin görüşlere karşılık De Soto , bu görüşe katılmadığını , planın amacının bireysel insan haklarını güvence altına almak olduğunu bildirdi . Yeni bir plandan söz edildiğinin hatırlatılması ve görüşünün sorulması üzerine De Soto , taraflar arasında tadilatlar konusunda anlaşmaya varılması durumunda planın revize edileceğini , taraflar arasında tadilatlar konusunda anlaşma olmaması durumunda BM Genel Sekreteri'nin bazı öneriler yapabileceğini kaydetti . Gül'ün Le Monde'a demeci : " Çok zor konumdayız " Başbakan Abdullah Gül , Irak krizinde Türkiye'nin çok zor konumda olduğunu söyledi . Le Monde gazetesinin Brüksel muhabirinin sorularını yanıtlayan Gül , ABD'nin Türkiye'nin stratejik ortağı olduğunu ve Ankara'nın bu ittifakı zedelemek istemediğini belirtti . Gül , bununla birlikte Türkiye'nin , Irak'ın komşusu bir ülke ve bölgenin açık bir topluma sahip demokratik yegane ülkesi olduğuna dikkati çekti ve Bu sebepten dolayı çok zor konumdayız dedi . Türkiye'de hükümetin , kamuoyunun hissiyatını da göz önünde bulundurması gerektiğine işaret eden Gül , şunları söyledi : Yapılan bir kamuoyu yoklaması , muhalefet partileri gibi , Türk halkının yüzde 94'ünün savaşa karşı olduğunu gösterdi . Dolayısıyla bir taraftan stratejik müttefikimizi korumaya çalışıyoruz , bir taraftan barışçıl bir çözüm yolu arıyoruz . Bunun için bölgenin tüm liderleriyle bu krize şiddete başvurmadan bir çözüm bulmak için görüştüm . Aynı zamanda Irak'a acil çağrılarda bulunduk ve bu çağrılara kulak verilmesini ümit ediyoruz . Elimizden gelenin en iyisini yaptık . Yine deneyeceğiz . BARIŞ İÇİN HALA ŞANS VAR ABD'nin , savaş kararını , Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın BM'de yaptığı konuşma sonrasında zaten almış olduğunu düşünmüyor musunuz sorusu üzerine Gül , bu düşüncede olmadığını belirtti ve fazla zaman olmamakla beraber , barışçıl bir çözüm için hala zaman bulunduğunu ifade etti . Başbakan Gül , Savaşın sonuçları herkes için zor olacaktır . Türkiye'de insanlar , 1991'de 500 bin mültecinin Türkiye'ye sığındığını hatırlıyorlar . Savaşın ekonomik sonuçlarından acı çektik . Irak'ın sınır komşuları olarak bizler , bir ihtilafın yaratacağı sonuçlardan doğrudan etkileneceğiz . Kimse bunu önlemek için her türlü çabayı sarf ettiğimizi inkar edemez diye konuştu . TÜRKİYE'NİN ÇIKARLARI Türkiye'nin ABD'yi memnun etmek için işbirliği yapmasının söz konusu olmadığını belirten Başbakan Gül , Bizim çıkarlarımız da söz konusu , çünkü Irak'ın parçalanmasını istemiyoruz . Bu ülkeyle sınır komşusu olduğumuz dikkate alındığında , kontrolümüz dışında bir savaşın meydana gelmesi halinde gözlerimizi yumamayız . Irak'ın toprak bütünlüğü bizim için esastır ifadesini kullandı . Savaş çıktığı takdirde , insani sebepler de dahil olmak üzere çeşitli önlemleri Türkiye'nin almak zorunda olduğunu belirten Gül , öncelikle mülteci akınının durdurulması gerektiğini , sonra ise ilk Körfez savaşı sırasında olduğu gibi , insanların olası katliamlardan korunması gerektiğini hatırlattı . Başbakan Gül , Türkler , Türkmenler , Kürtler , Araplar hepsi bizim ailemizin üyeleri , onların akıbetleri bizi yakından ilgilendiriyor dedi . AVRUPA'YA SİTEM Gül , ilk Körfez savaşı sırasında Türkiye'nin mültecileri kabul ettiği zaman Avrupalıların çeşitli vaatlerde bulunduğunu , ancak bu mültecilerden sadece 10 15 bin kadarının Avrupa tarafından kabul edildiğini , diğerlerinin ise Türkiye'de kaldığını hatırlattı . Türkiye'nin bu bölgede başka bir devletin oluşmasını istemediğini söyleyen Başbakan Gül , bir soru üzerine , Türkiye'nin , savaşın ekonomik sonuçlarına katlanmasının söz konusu olması halinde , ekonomik yardım almasının gayet normal olduğunu ifade etti . Hindistan , Pakistanlı diplomatın ülkeyi terk etmesini istedi Hindistan , Pakistanlı bir diplomatın ülkeden 48 saat içinde ayrılmasını talep etti . Hindistan , Keşmir'deki ayrılıkçı iki politikacıya binlerce dolar para aktarmakla suçladığı diplomatik misyon görevlisi Celil Abbas Cilani ve elçilik personelinin ülkeden 48 saat içinde ayrılmalarını istedi . Cilani suçlamaları reddederken , Pakistan yönetimi , iddiaların Pakistan'a yönelik karalama kampanyasının bir parçası olduğunu ileri sürdü . Denktaş , Perinçek görüşmesi iptal edildi KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile bugün yapacağı görüşmenin iptal edildiği açıklandı . KKTC Enformasyon Dairesi'nden verilen bilgiye göre , Denktaş'ın , Perinçek onuruna dün akşam konutunda yemek verdiği hatırlatılarak , yemekte yeterli görüşmenin yapıldığı , ikinci bir görüşmeye gerek olmadığı belirtildi . Denktaş'ın , Perinçek ile bugün yeniden biraraya geleceği kaydedilmişti . Yurtta kış hayatı olumsuz etkiliyor . . . İşte son durum . . . Yoğun kar yağışı yurdun büyük bölümünü etkisi altına alırken , çok sayıda köy yolu kapandı . Kocaeli'nde yoğun kar yağışı nedeniyle 61 köyün yolu ulaşıma kapandı , 18 köyün elektriği kesildi . Köy Hizmetleri İl Müdürü Hüseyin Karakullukçu , yoğun kar yağışı nedeniyle İzmit'te 14 , Derince'de , Körfez ve Gebze'de 14'er , Gölcük ve Karamürsel'de 9'ar köy yolunun ulaşıma kapandığını söyledi . Bu arada , dün akşamdan bu yana etkili olan yağış sonucunda , çok sayıda ev ve işyerini su bastı . Sakarya'da dün gece yarısından itibaren etkili olan kar yağışı sonucu , Kocaali , Hendek , Akyazı , Karasu ve Taraklı ilçelerine bağlı toplam 50 köyün yolu ulaşıma kapandı . Yoğun kar yağışı , Ankara İstanbul Karayolu'nun Bolu Dağı kesimi , 100 Karayolu ve 80 Otoyolu'nda ulaşımı olumsuz etkiliyor . Trafik ekipleri , Bolu geçişini kullanan sürücüleri , gizli buzlanma ve etkili kar yağışı konusunda anonslarla uyarıyor . Görüş mesafesinin 10 metreye kadar düştüğü Bolu Dağı ve 100 Karayolu'nda zincirsiz araçlarla trafiğe çıkan sürücüler zor anlar yaşadılar . Zincirsiz araçların sürücüleri , trafik ekipleri geçişe izin vermeyince , yol kenarına çektikleri araçlarına zincir takmak zorunda kaldılar . Eskişehir'de kar yağışı nedeniyle şehirlerarası yollarda ulaşım kontrollü sağlanırken , trafik ekipleri zinciri olmayan araçların trafiğe çıkmasına izin vermiyor . Köy Hizmetleri yetkilileri , Sarıcakaya İlçesi Sakarılıca , Topkaya Şerefiye , Alpu İlçesi yakınlarındaki Taycılar Alpınar ve Mihalıççık İlçesi Güreş Maden yolu ile Han İlçesi'ne bağlı Peçene Köyü yolunun kapandığını , ekiplerin bu bölgelerde çalışma başlattığını belirttiler . Konya'nın Seydişehir İlçesi'nde sabah saatlerinde başlayan kar yağışı nedeniyle ulaşım güçlükle sağlanıyor . Yetkililer , Seydişehir Antalya karayolu Alacabel mevkiinde kar kalınlığının yer yer 50 santimetreye ulaştığını belirttiler . Yetkililer , zincir , çekme halatı ve takoz bulundurmayan araçların yola çıkmalarına izin verilmediğini bildirdiler . Türkiye ABD mutabakat zaptında son aşamaya gelindi . . . Türkiye ve ABD arasında Irak'a yönelik olası bir operasyon sırasında ve sonrasında ekonomik , askeri ve siyasi işbirliğinin çerçevesini çizecek mutabakat zaptı üzerindeki çalışmalarda son aşamaya gelindi . Diplomatik kaynaklardan edinilen bilgiye göre , taraflar zaptın genel çerçevesi üzerinde anlaştılar , ancak ek bölümlerdeki bazı noktalarda pürüzler bulunuyor . Kaynaklar , siyasi iradeden talimat gelmesi durumunda , zaptın bugün bile imzalanmasının mümkün olduğunu belirtiyorlar . İstanbul Boğazı'nda kontroldan çıkan gemi kıyıya yaslandı İstanbul Boğazı'nda , demirlemek üzere Büyükdere Koyu'na giren Bolivya bandıralı kuru yük gemisi , kontrolden çıkıp bazı balıkçı teknelerine çarptıktan sonra kıyıya yaslanarak durabildi . Alınan bilgiye göre , Karadeniz'den Marmara Denizi'ne transit geçiş yapmak üzere gece İstanbul Boğazı'na giriş yapan Bolivya bandıralı kereste yüklü Diana adlı kuru yük gemisinin kılavuz kaptanı , makine ve dümen performansı nedeniyle boğaz geçişi yapılamayacağını belirterek , demirlemek üzere geminin Büyükdere Koyu'na çekilmesini istedi . Büyükdere'ye gelen gemi , kontrolden çıkarak sürüklenmeye başladı . Çift demir atan gemi , balıkçı teknesine çarptıktan sonra kıç tarafından kıyıya yaslanarak durabildi . Yetkililer , balıkçı teknelerinin zincirlerine de dolanan geminin kendi imkanlarıyla kurtulmasının zor olduğunu , halatla yedeklenip açığa alınması için görüşmelerin sürdüğünü belirttiler . YARDIM İSTEYEN GEMİLER Öte yandan , Karadeniz'in , İstanbul Boğazı girişinde Ukrayna bayraklı buğday yüklü bin 994 grostonluk 154 metre boyundaki Linda adlı kuru yük gemisi , sabah saatlerinde dümen arızası bildirdi . Gemi , yardıma giden kurtarma botunun refakatinde kendi imkanlarıyla Büyükdere açıklarına getirilerek burada demirletildi . Yetkililer , Karadeniz'deki fırtına nedeniyle , İstanbul Boğazı'nın Karadeniz girişinde demirli bulunan bazı gemilerin sorun bildirdiğini kaydettiler . Demir tarayan ve kıyıya yanaşan birkaç geminin yardım istediğini belirten yetkililer , bölgeye yardım botlarının gönderildiğini ifade ettiler . 60 yaşındaki kuran kursu hocası , tecavüz ettiği kızla evlendi Sivas'ta , evinde kuran kursu verdiği 16 yaşındaki kıza tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklanan 60 yaşındaki Rahmi Budak , genç kızla cezaevinde evlendikten sonra tahliye edildi . gün önce , evinde kuran kursu verdiği S. Evlilik işlemlerinin ardından evrakını avukatı aracılığıyla Sivas Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderen Budak , çıkartıldığı Nöbetçi Mahkeme tarafından , cezası yıl süreyle ertelenerek serbest bırakıldı . Kanunlara göre 16 yaşındaki bir kızın ailesinin rızasıyla evlenebileceğini belirten yetkililer , daha önceden dul olan Budak'ın yıl süreyle S. Sivas'ta , Şubat'ta , 11 yaşından beri Budak'ın evinde düzenlenen kuran kursuna katıldığını söyleyen S. Rahmi Budak S. Tecavüz olayı doktor raporlarıyla da doğrulanmıştı . Türkiye'nin zararının tazmini konusunda mutabakata varıldı ABD Hazine Bakan Yardımcısı John Taylor , perşembe günü başlayan temaslarını tamamlayarak bugün Ankara'dan ayrıldı . Alınan bilgiye göre , dün gece geç saatlere kadar süren heyetler arası çalışmalar sonucunda , muhtemel bir Irak operasyonunda , Türkiye'nin zararlarının tazmin edilmesi konusunda mutabakata varıldı . Türkiye'nin ekonomik kayıplarının tazmin edilmesine yönelik olarak varılan mutabakatın son şekli ve detaylarının Washington'da şekilleneceği ve Kongre süreci gerektiren konuların da Kongre'ye sunulacağı belirtiliyor . Taylor'un daha önce de vurguladığı gibi , Türkiye'ye verilmesi planlanan yardım paketi " esnek ve uygulanabilir " olacak ve bu yardım " uluslararası piyasalara güven telkin edecek " . Başbakan Gül : " Türk askeri çatışmaya girmeyecek " Başbakan Abdullah Gül , TBMM'de dün alınan kararın bazı havaalanlarının genişletilmesi ve düzenlenmesine ilişkin bir karar olduğunu belirterek , Türkiye'ye muharip bir yabancı askerin getirilmesi ya da Türk askerinin dışarı gönderilmesiyle ilgili bir karar alınmadı . Bu bile barışı zorlamaya dönük bir çalışmadır dedi . Kanal 6'de canlı yayına katılan Başbakan Gül , Vakıfbank Genel Müdürü'nün görevden alınması konusuyla ilgili olarak , Vakıflar Bankası'nın bağlı olduğu Başbakan Yardımcımız , Vakıflar Bankası'na genel müdür atadı . Devlet işlerinde , kamu işlerinde bu böyledir . Görev biter , yeni görevi alan devralır . Herhangi bir itiraz söz konusu olursa tabii ki hukuk devletinde itiraz mercileri vardır diye konuştu . Başbakan Gül , Türkiye'de , TBMM'de dün alınan kararla birlikte Türkiye'nin ABD'nin yanında savaşa gireceği yönünde bir hava var . Bu konuda en yetkili ağızdan açıklama bekliyoruz şeklindeki soru üzerine , Bunların hiçbiri doğru değil . Türkiye bir savaşa girmiyor . Yani , bu Türkiye'nin savaşı olmayacak , eğer savaş olursa diyerek , şöyle devam etti : Ama , orada bir Irak krizi var . Süregelen bir kriz var . Bu krizin de artık çok ciddi bir noktaya geldiği gözüküyor . Biz de bu krizin barışçı yollarla çözülmesiyle ilgili çok büyük bir gayret sarf ettik . Hala da bu gayret devam ediyor . Aslında , dünkü alınan karar barışa hala süre verildiğini gösteren bir karardır . Dünkü karar biliyorsunuz kapalı bir oturumda oldu . Bu tip kararlar daha önce de kapalı oturumlarda alınmıştı . Daha önce AK Parti iktidarı söz konusu değildi . Bunlar bazen çok politikaya alet edilir . Politikaya alet edilince iş çok enine boyuna , ciddi bir şekilde konuşulamaz . Kapalı oturumlarda Türkiye'nin güvenliği , çıkarları çok daha açık seçik ortaya konulabilir , bunlar güvenlik meseleleri olduğu için . Çünkü , bu oturumları sadece Türk vatandaşları da izlemiyor , herkes izliyor . Dolayısıyla , her şeyi rahat rahat Meclis'te anlatmak durumundasınız . Açık anlatmak durumundasınız . Hiçbir şey saklamadan , ne kadar gerçek varsa , ne biliyorsanız hükümet olarak , ilgili kurumlar , makamlar olarak hepsinin anlatılması gerekir . Bunların bazılarının açıkça anlatılması , ulusal çıkarlar , milli güvenlik açısından mahsurlu şeyler olabilir . Her ülkenin bazı açıktan konuşulamayan gerçekleri vardır . NETİCE HALKA AÇIKLANDI TBMM'de gerçekleştirilen kapalı oturumun ardından neticenin halka açıklandığını , sadece tartışma ve bilgilendirmelerin kapalı olarak yapıldığını anlatan Başbakan Gül , şöyle konuştu : Ne karar alındı ? Şudur ; bizim bazı havaalanlarımızın genişletilmesi ve düzenlemesiyle ilgili bir karar alındı . Türkiye'ye muharip bir yabancı askerin getirilmesi ya da Türk askerinin dışarı gönderilmesiyle ilgili bir karar alınmadı . Türkiye'ye bazı havaalanlarımızın düzenlemesiyle ilgili yabancı muharip olmayan , savaşmayacak , teknisyen niteliğinde yabancı insanların gelmesiyle ilgili bir karar alındı . Bu bile aslında barışı zorlamaya dönük bir çalışmadır . Türk askerlerinin dışarı gitmesi ya da Amerikan askerlerinin Türkiye'ye gelip , Türkiye'den başka bir yere gitmesiyle ilgili bir taahhüdün içine girmemiştir TBMM . Anayasa , bu tip kararları TBMM'ye bırakmıştır . Biz bununla şunu da bütün dünyaya gösteriyoruz ; bakın en kötü senaryolar , en kötü gelişmeler olabilir . Barış için sonuna kadar uğraşırsınız , ama sizin elinizde olmayan sebeplerle bunlar olabilir . Ama , bir taraftan işin bir ciddiyeti var . Bu , bir taraftan gösteriyor ki herkes artık barış için ne yapabiliyorsa yapsın . Gül , dünkü toplantının ardından , bölgede daha önce ziyaret ettiği ülkenin Ankara'daki büyükelçileriyle görüşme yaparak barış için herkesin olağanüstü bir gayret içine girmesini istediğini anlattı . Başbakan Gül , Gerekirse Bağdat'a gidelim , gerekirse Washington'a gidelim dedim . Ben , bazı danışmanlarımı bu ülkeye gönderdim . Dolayısıyla , Türkiye hala bu işin savaşsız şekilde önlenebileceğine inanıyor , hala bunun için gayret ediyoruz dedi . En kötü şartların ortaya çıkması halinde bazı tedbirlerin alınması gerektiğini ifade eden Başbakan Gül , ABD ile ilişkileri de en iyi şekilde götürme gayreti içerisinde olduklarını söyledi . Başbakan Gül , Irak Devlet Başkanı Yardımcısı Taha Yasin Ramazan ile yaptığı görüşmenin hatırlatılması üzerine de Ben bu işin kapalı kalmasını çok istemiştim . Çünkü , bu bir şov nitelikli iş değil dedi . BAYKAL'IN AÇIKLAMALARI Başbakan Gül , TBMM'de alınan kararın ardından CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ın yaptığı açıklamaların hatırlatılması üzerine de Sayın Baykal'ın benzetmesini duyunca çok üzüldüm . Yani , bir devlet adamına , bir eski dışişleri bakanına bu yakışmazdı diye konuştu . Bütün kamuoyu şahittir ki ben olayın her safhasında sayın Baykal'ı sonuna kadar bilgilendirdim . Şimdiye kadar hiçbir siyasi lider bir başbakan tarafından bu kadar bilgilendirmemiştir diyen Gül , şunları kaydetti : Açık söyleyeyim , kendi milletvekillerimizden daha çok şeyi sayın Baykal'a anlattım . Üç kez ziyaret ettim . Bütün bu gayretlerimiz , barış için ne kadar çırpındığımız , herkesi nasıl harekete geçirdiğimiz , İstanbul'da bütün devlet adamlarını toplayarak yayınladığımız deklarasyon , bütün bunları eğer bir müsamere , tiyatro gibi gördülerse buna çok şanssızlık diyorum . Bunu bir boş bulunmadan dolayı söylenmiş bir laf olarak görüyorum . Yani , biz oyun mu oynadık ? Biz böyle bir şov , müsamere , vakit geçirmek için mi gece gündüz , cumartesi pazar demeden koşturduk ? Diğer ülkelerin devlet başkanlarıyla saatlerce oturup bir arada laf olsun diye mi konuştuk ? İstanbul toplantısı laf olsun diye mi yapıldı ? İstanbul'da yayınlanan deklarasyona eğer Irak tamam , evet dese bu savaş kesinlikle olmazdı . Başbakan Gül , Irak'a Birleşmiş Milletler ile ortak hareket etmesi yönünde de mesajlar verdiklerini , barış ve bölge güvenliği için ellerinden gelen gayreti sarf ettiklerini söyledi . Başbakan Abdullah Gül , Irak kriziyle ilgili olarak barışçı bir çözüm konusunda hala umutlu olduğunu belirterek , savaşın çıkması durumunda bile Türkiye'nin savaşta olmayacağını , Türk askerinin savaşa girmeyeceğini bildirdi . Başbakan Gül , Irak'ın attığı bazı müspet adımlar bulunduğunu söyledi . Gül , Kanal 6'de katıldığı canlı yayında soruları yanıtladı . TBMM'de kabul edilen tezkerenin tedbir amaçlı olduğunu belirten Gül , bayramdan sonra TBMM'ye yeni yetki tezkereleri gönderilip gönderilmeyeceğine ilişkin bir soru üzerine , şöyle dedi : Hala barıştan yanayız , hala barıştan yana umudum var . Hala gerekirse riskleri alıyorum . Kapalı , gizli uçak gönderiyorum , buraya getirtiyorum , insanlara hala ( barış için çalışalım ) diyorum . Biz şu anda böyle bir hazırlık içerisinde değiliz ama ( biz önleyemezsek , bizim irademiz dışında bir savaş olacak olursa zaman tedbir almak durumunda kalırız ) diyoruz . zaman herkes bize sorar ( Siz bilmiyor muydunuz , görmüyor muydunuz , niye tedbir almıyorsunuz ) der . Turgut Özal , Körfez Savaşı'nda oralarda tedbir almak istemişti ama mani olunmuştu . Onun faturasını Türkiye nasıl ödedi , kaç bin kişi kaybettik , kaç şehit verdik PKK ile mücadelede ? zaman tedbir almış olsaydık bu zayiatlar verilmezdi , terör örgütü böyle güç bulamazdı , yer bulamazdı . Devlet adamlığı , bütün bunları görmek , gerekirse tedbirleri almaktır . TÜRK ASKERİ ÇATIŞMAYA GİRMEYECEK Savaşın başlaması durumunda Türkiye'nin savaşta yer almayacağını ve Türk askerinin çatışmaya girmeyeceğini vurgulayan Başbakan Gül , Türk askeri bir savaşa girmeyecektir , Türkiye en kötü şartlar bile olsa bir savaşta olmayacaktır . Ben hala barış için çok imkan olduğuna inanıyorum ve Türkiye olarak biz barış için hala çok çalışıyoruz . diye konuştu . Gül , TBMM'de kabul edilen ilk tezkerenin ABD'yi cesaretlendirdiği yönünde eleştiriler bulunduğunun anımsatılması üzerine , Yarın eğer BM kararından sonra bizim bütün ikazlarımıza rağmen bir savaş başlarsa hazırlık gerekir . Pistlerimizin bazıları uzatılacaksa savaş anında ( durun da ben şu inşaatlarımı yapayım ) diyemezsiniz dedi . Başbakan Gül , Bunun caydırıcı bir mesaj , barışa bir hizmet olduğunu mu düşünüyorsunuz şeklindeki soru üzerine , Bunu düşünüyorum elbette . Bunun bazı müspet işaretleri de çıkmaya başladı . Dünden bu yana müspet sayılabilecek adımların atılmaya başladığını da görüyoruz diye konuştu . Gül , bir başka soru üzerine , Türkiye'de ilk kez gizli oturum yapılmadığını belirterek , Bu tip konular ne zaman TBMM'de tartışıldıysa kapalı oturumda yapılmıştır . Bizim yerimizde CHP iktidarda olsaydı aynı şeyi onlar da yapacaktı dedi . GÖZÜMÜZE UYKU GİRMİYOR Abdullah Gül , Sonuç itibariyle komşu Müslüman ülkeye , masum Irak halkının tepesine bomba yağacak . Sizi nasıl etkiliyor böyle bir şey sorusuna yanıt verirken şunları söyledi : Savaş nerede olursa olsun , bomba nereye düşerse düşsün ondan etkilenmiyorsanız bazı duyguları kaybetmişsiniz demektir . Barış için çırpınmamızın sebebi budur , bunlar olmasın diye uğraşıyoruz . Tabii ki bu süre içerisinde hepimizin üstündeki gerginlikleri izliyorsunuzdur . Hepimiz insanız , çok büyük sorumluluklar taşıyoruz ve çok etkileniyoruz . Bizim gözümüze uyku girmiyor , açık söyleyeyim . Bizler şimdi sadece bu konuları düşünüyoruz . Hepimizin hayatını çok etkiliyor . IRAK'IN ATTIĞI BAZI MÜSPET ADIMLAR VAR Irak'ın attığı bazı müspet adımlar bulunduğuna dikkati çeken Başbakan Gül , Mesela bugüne kadar bilim adamlarını silah denetçileriyle görüştürmüyorlardı . Şimdi görüştürmeye başladılar . Ayın 8'inde BM Silah Denetçileri Başkanı Bağdat'a gidecek . Ümit ediyoruz ki orada iyi görüşmeler olacak . Ben ümitliyim hala . Yüzde kaç derseniz bir şey söyleyemem ama hala bu iş savaşsız şekilde hallolacak diye buna inanıyorum dedi . Hala geri dönülemez noktaya gelinmediği kanaatindeyim diyen Başbakan Gül , Irak'a gitmek gibi bir niyetiniz var mı şeklindeki bir soru üzerine , Eğer barış için faydalı olursa giderim . Şu anda böyle bir şeye gerek yok . Eğer barışa hizmet edecek bir adım olursa tabii ki her yere giderim , Bağdat'a da giderim , Washington'a da giderim yanıtını verdi . Başbakan Gül , Türkiye'nin Irak'ın toprak bütünlüğünden yana olduğunu belirterek , Gerçekçi olmak lazım . Savaş patlamamalı , onun için herkes adım atmalı . Biz de elimizden geleni yapacağız dedi . Özelikle Güneydoğu'da bulunan vatandaşların Irak'tan gelebilecek bir saldırıdan endişe duyduklarının anımsatılması üzerine de Gül , alınması gereken her türlü tedbirin alındığını söyledi . Gül , olası bir savaşın ekonomiye etkilerine ilişkin bir soru üzerine de bu konuda gerekli önlemlerin alındığını , ABD yetkilileriyle çok yoğun temasların sürdürüldüğünü kaydetti . Gül , Körfez savaşında olduğu gibi sözlerin vaat olarak kalmaması , su üzerine yazılıp unutulmaması için , ağzımız yandığı için her şeyi üfleyerek içiyoruz diye konuştu . CUMHURBAŞKANI İMZA MAKİNASI DEĞİL Başbakan Gül , hükümetin yaptığı çalışmalardan söz ederken de bir soru üzerine , Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile ilişkilerinin gayet iyi olduğunu ve her hafta görüştüklerini söyledi . Gül , Sayın Cumhurbaşkanı'nın size bir engel çıkardığını düşünüyor musunuz sorusunu şöyle yanıtladı : Bizde bazı atamalar , üçlü kararname denir , üçlü imza vardır . Yani ilgili Bakan , Başbakan ve Cumhurbaşkanı'nın imzasıyla olur . Bu yapacağımız kamu reformuyla bunu değiştirmek istiyoruz . Benim hiç imza atmamam gereken tayinler vardır . Sayın Cumhurbaşkanı'nın hiç imza atmaması gereken atamalar vardır . Çok daha küçük meselelerle ilgili de imza atıyoruz . Aslında bunların bize hiç gelmemesi gerekir . Hatta , bakanlara bile gelmemesi gerekir . Şimdi , bunların düzelteceğiz hepsini . . . Bakan arkadaşlarımın öngördüğü değişiklikler oluyor . Kendisinin başarılı olabilmesi için beraber çalışacağı arkadaşları tercih etme hakkı vardır . Bunlar önemli noktalarla ilgili olabilir . Yoksa , bunlar herkesi değiştirmek gibi olursa bu doğru olmaz tabii . Bakan arkadaş bana gönderir , ben bunları onaylarım , bunlar Sayın Cumhurbaşkanı'na gider . Sayın Cumhurbaşkanı da orada otomatik bir imza makinesi değildir . Tabii ki , imzaladıkları vardır , geri çevirdikleri vardır . İstanbul Diyarbakır uçak seferi iptal edildi Diyarbakır Hava Meydan Müdürlüğü yetkilileri , Diyarbakır'da dün akşam başlayan yoğun kar yağışı ve sis nedeniyle , İstanbul Diyarbakır ve Diyarbakır İstanbul uçak seferinin iptal edildiğini belirttiler . Daha önce de Ankara Diyarbakır karşılıklı uçak seferleri iptal edilmişti . Türk bilimadamından öpüşme ile ilgili ilginç tespit Almanya'nın Bochum kentinde yaşayan Türk psikolog Onur Güntürkün ( 45 ) , insanların öpüşürken başlarını sağa eğmelerinin nedeninin , küçüklükte başlarını genelde sağa doğru çevirmelerinden kaynaklandığını tespit etti . Araştırmasının sonucu Nature dergisinde yayınlanan Güntürkün , A. Beyin asimetrisi üzerine uzun zamandır yoğun çalışmaları olduğunu ifade eden Güntürkün , Bu teori hep tartışılıyordu , ancak buna fazla inanan yoktu . Ben bunun mümkün olabileceğini düşündüm ve insanların bu alışkanlıklarının büyüdükten sonra da kalıp kalmadığını araştırmak istedim diye konuştu . Bunun için özel bir deney yapmak istemediğini , insanları doğal ortamda araştırmaya karar verdiğini kaydeden Güntürkün , Bu nedenle , ABD , Almanya ve Türkiye'de havaalanlarına giderek öpüşen insanları izledim . Gerçekten de öpüşenlerin çok büyük bir bölümünün başlarını sağa eğdiklerini tespit ettim . Bu da , insanların küçüklükten edindikleri alışkanlığı sürdürdüklerini gösteriyor dedi . Bochum kentindeki Ruhr Üniversitesi'nde çalışmalarını sürdüren İzmir doğumlu Güntürkün , 1965 yılında psikoloji okumak için geldiği Almanya'da doktorasını tamamladığını , dünyanın birçok ülkesinde de araştırmalar yaptığını söyledi . Nişanlılar sınırda buluştu . . . Kilis Öncüpınar Sınır Kapısı'nda , akraba olan Türk ve Suriyelilerin bayramlaşmaları bugün de sürdü . Kilis'te karın ardından sağanak yağış olması nedeniyle bayramlaşma alanına gelenlerin sayısında , düne göre önemli oranda azalma oldu . Ancak soğuk havaya karşın birbirlerini görmek için gelen ailelerin mutlulukları yüzlerinden okundu . Akraba olan aileler , getirdikleri hediyeleri birbirlerine verirken , yine kurban etleriyle kebaplar yapıp , çiğköfte yoğurdular , uzun uzun sohbet ettiler . Yüz yüze bayramlaşmanın mutluluk ve heyecanını en fazla yaşayan kişilerden ikisi , nişanlı bir çift oldu . Halep'te yaşayan genç kız ile Türkiye'de bulunan ve akrabası olan nişanlısı , bayramlaşma alanında özlem giderdi . Aileleriyle birlikte Öncüpınar'a gelen Suzan Ahmet ( 18 ) ve nişanlısı Ahmet Kakil ( 15 ) , yazın yapacakları düğünü konuştular . Evlendiklerinde eşinin Türkiye'ye geleceğini anlatan Ahmet Kakil , Bu yaz düğün yapacağız . Nişanlımı çok özlüyorum . Sık sık telefonla görüşüyoruz , ancak yüz yüze görüşmek tabii ki bambaşka diyerek , mutluluğunu dile getirdi . ÜÇÜNCÜ EŞİNİ AKRABALARIYLA TANIŞTIRDI Halepli Yusuf Muhammed Ahal ( 58 ) da üçüncü eşi ve çocuğuyla birlikte bayramlaşmaya gelenler arasında yer aldı . Daha önce iki evliliğinden çocuğu olmadığı için üçüncü evliliği yaptığını ifade eden Ahal , üçüncü eşi Simber Muhammed Yusuf ( 18 ) ile yaşındaki oğlu Ahmet Yusuf'u Türkiye'de yaşayan akrabalarıyla tanıştırdı . Türkiye tarafına ilk kez gelen yeni gelin , eşinin akrabalarına kahve pişirerek ikramda bulundu , onlarla sohbet etti . Bu arada , bayramlaşmaya gelenlerin yağış nedeniyle az olması stant açan esnafı üzdü . Çok iyi satış yaparak dünü kazançlı kapatan esnaf , bugün umduğunu bulamadı . Ancak Suriye tarafından getirilen ve ucuza satılan pirinç , çay , şeker yine ilgi gördü . Öncüpınar'da bayramlaşma , yarın da sürecek . Bakan Ergezen'in Van ve Bitlis gezileri iptal edildi . . . Bayındırlık ve İskan Bakanı Zeki Ergezen'in Van ve Bitlis gezisi , hava muhalefeti nedeniyle iptal edildi . Alınan bilgiye göre , Bayındırlık ve İskan Bakanı Zeki Ergezen'in Van ve Bitlis'e bugün gerçekleştireceği ziyaret , Ankara Van uçak seferinin , olumsuz hava şartları yüzünden yapılamaması sonucu iptal edildi . Van Ferit Melen Havaalanı'ndaki yoğun kar yağışı ve sis nedeniyle , İstanbul Van uçak seferi de iptal edilmişti . Fransa'nın Ankara Büyükelçisi , Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı Fransa'nın Ankara Büyükelçisi Bernard Garcia , Dışişleri Bakanlığı'na çağrıldı . Edinilen bilgiye göre , Bakanlık'ta yaklaşık 1. Garcia'nın Tuygan ile yaptığı görüşmede , Fransa , Almanya , Rusya ortak planı hakkında bilgi verdiği , Şensoy ile görüşmesinde de NATO anlaşmasının . maddesi hakkında görüş alışverişinde bulunulduğu öğrenildi . Garcia , Bakanlık çıkışında yaptığı açıklamada , Fransa'nın tutumunu değiştirmediğini , ancak Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'i arayarak , ikili ilişkilerde bir sorun bulunmadığını teyit ettiğini söyledi . Fransa'nın güvenilir müttefik olduğuna işaret eden Garcia , Irak anlaşmazlığının barışçı yollardan çözülmesini istediklerini de belirtti . Garcia , dün düzenlediği basın toplantısında , ABD ve Türkiye'yi , müttefikler arasında bir uzlaşmaya varılamadığını bildikleri halde Irak konusunu NATO Konseyi'nin gündemine erken getirdikleri ve Konsey'de uzlaşmaya varılana kadar sessizlik içinde sürdürülebilecek görüşme konularını gürültülü biçimde basına duyurdukları gerekçesiyle eleştirmişti . Başbakan Gül : Cuma günü herşeyi gözden geçireceğiz Başbakan Abdullah Gül , Devlet Bakanı Ali Babacan ve Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın , ABD'de çeşitli görüşmelerde bulunduğunu ve hafta sonu Türkiye'ye döneceklerini bildirdi . Gül , Kurban Bayramı tatilini geçirdiği Balçova Termal Tesisleri'nde basın mensuplarıyla sohbet toplantısı düzenledi . Gül , bir soru üzerine , Babacan ve Yakış'ın ABD'ye çeşitli görüşmelerde bulunmak üzere gittiklerini , ekonomi de dahil birçok konuyu orada ele aldıklarını belirtti . Gül , şunları söyledi : Uzaktan bunlar tam olmuyor . Bazen tereddütler oluyor . Onun için arkadaşlar oradalar , görüşmeler yapılıyor . Bugün sabah Türkiye saatiyle 05. Çalışmalar orada devam ediyor . Hafta sonu dönecekler . Bir gazetecinin Türkiye'de yabancı asker bulundurma tezkeresi 18 Şubat'ta Meclis'e gönderilecek mi , yoksa ABD'deki müzakerelerin sonuçları mı beklenecek ? sorusu üzerine , Başbakan Gül , şöyle konuştu : Bunların hepsi de bir süreç çizgisidir . Hiçbiri birbirinden bağımsız değil . Hepsi birbiriyle ilgilidir . Arkadaşlarımız dönünce oturacağız , konuşacağız , en doğru neyse , bunu hep birlikte yapacağız . Cuma günü Ankara'da Dışişleri yetkilileri , uzmanlar , askerler ve diğer birimlerin yöneticilerinin katılacağı toplantıyla yeniden herşeyi gözden geçireceğiz . Türkiye için bölgemiz için , dünyamız için en doğru olan neyse , onu yapmaya gayret ediyoruz dedi . Asker bulundurma ve gönderme tezkeresinin aynı gün çıkıp çıkmayacağı yönünde bir soruyu da Başbakan Gül , şöyle cevaplandırdı : Asker bulundurma ve gönderme tezkeresinin aynı günde olmaları doğru olur . Yazılınca ortaya çıkar . Birinci tezkere için üç aylık süre verilmiştir . Dışişleri ve eski tecrübelerden yararlanarak , hareket edeceğiz . Şu anda bir şey söyleyerek , kendimi bağlamak istemem dedi . Gül , ülke liderleriyle telefon diplomasisinin sürüp sürmediği yönündeki bir soruya da Devam ediyor yanıtı vererek , şunları söyledi : Sayın Cumhurbaşkanımız , Fransa Cumhurbaşkanı Chirac ile görüştü . Almanya Başbakanı bu konuları mecliste konuşuyor . 16 Şubat'ta AB zirve toplantısı yapılacak , 18'inde de devam edecek . Bizi de davet ediyorlar . " KIBRIS'I GÖZÜMÜZDEN UZAK TUTMUYORUZ " Başbakan kendisine yöneltilen bir soru üzerine , Kıbrıs'ı hiç bir zaman gözümüzden uzak tutmuyoruz dedi . 18 Şubat'a kadar Kıbrıs'taki sürecin devam ettiğini belirten Başbakan Gül , Kıbrıs , en önem verdiğimiz konulardan biridir . Adada , Rum tarafında seçim var . Onu da yakından takip ediyoruz . KKTC'ye gitmeyi düşünüyorum , onun planlaması yapılıyor . Şu aşamada Atina'ya gitme gibi bir planımız yok dedi . Başbakan Gül , bir gazetecinin , Ekonomik çevreler Türkiye'nin Irak krizinden dolayı 10 milyar dolar zarar edeceğini söylüyor . ABD'li yetkililer ise bunu milyar dolar olarak açıklıyor demesi üzerine , şunları söyledi : Bu gibi belirsizlikler , tahmin ediyorum bu hafta sonuna kadar daha belirgin hale gelecektir . Devlet Bakanı Ali Babacan ve Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın Washington'da yapacağı temaslarda bu konular da ele alınacak . Fransa'nın , Irak'ta BM'nin konuşlanması önerisinin hatırlatılması üzerine Başbakan Gül , Bunlar kulislerde konuşuluyor . Resmi olarak ortaya konan bir şey yok . 14 Şubat'ta , BM Silah Denetim Komisyonu ( UNMOVIC ) Başkanı Hans Blix ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ( IAEA ) Başkanı Muhammed el Baraday'ın Raporu açıklanacak dedi . Türkiye , savunma sistemleri için NATO'ya erken mi başvurdu ? sorusuna ise Gül , Biz boşluk bırakamazdık yanıtını verdi . Bir gazetecinin Irak Devlet Başkan Yardımcısı Taha Yasin Ramazan'ın dışındaki kişilerle de kapalı görüşmeleriniz oldu mu ? sorusuna Başbakan Gül , Taha Yasin Ramazan konusu ortaya çıktı . Onun dışında da başka kimselerle gizli kapalı görüşmelerimiz olmadı . Türkiye'nin Bağdat Büyükelçisi ve Irak'ın Ankara'daki Büyükelçisi aracılığıyla görüşmelerimiz sürüyor . Saddam'dan bana bir mesaj gelmedi . Blix ve Baraday'ın açıklamaları , 1441 sayılı BM kararları önümüzdeki günlerde daha net ortaya çıkacak . Irak'a söylediğimiz , BM ile tam işbirliği adımlarını atmasıdır dedi . " EKONOMİ GÖLGEDE KALDI " Son günlerde dış politikanın , ekonomik meseleleri gölgelediğini kaydeden Başbakan Gül , Türk ekonomisini daha sağlıklı hale getirmek için hükümetin kararlı olduğunu bildirdi . Akşam saatlerinde Ankara'ya döneceğini belirten Başbakan Gül , Bayramın . günü 1005 yılı bütçesindeki mali disiplini sağlamayla ilgili faiz dışı fazlayı , yüzde 6. Bakan ve bürokrat arkadaşlarla geniş toplantı yapacağız dedi . Bir gazetecinin IMF'nin , kamu kuruluşlarındaki işçi ve memur fazlasının çıkarılmasını gündeme getirdiğini hatırlatması üzerine Başbakan Gül , şunları söyledi : Türkiye'de vergi çok yüksek . Vergilerin yüksek tutulması , vergi matrahını düşürür . Biz matrahı genişletip vergi vermeyen kesimi , bu kesimin içine koyacağız . Kamu hizmetlerinden kim faydalanıyorsa , bunun karşılığı ödemeyi gerektiriyor . Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının görevlerinden biri de imkanı nispetinde getirilen vergilere uymaktır . Ne yazık ki kayıtdışı ekonomi Türkiye'de büyüktür . Bir taraftan vergi gelirleri çok düşündürücü , diğer taraftan da vergi ödeyenlerle , ödemeyenler arasında haksızlığı doğuruyor . Vergisini doğru ve zamanında ödemek yurttaşlık vazifesidir . Vergi oranını düşürerek daha çok vergi alacağız , vergi toplayacağız . Kayıt dışı ekonomiyi kayıt altına alacağız . Vergisini zamanında verenlere ve yüksek vergi ödeyenlere yeşil pasaport verilip verilmeyeceği yönündeki bir soru üzerine Başbakan Gül , ihracatçılar ve işadamlarıyla ilgili bu konuda çalışmalar yapıldığını bildirdi . İşadamlarının dünyayı dolaşarak Türk mallarını pazarlamaları gerektiğini , açıdan belli bir oranı geçen ihracatçılara , işlerini kolaylaştırmak için yeşil pasaport çalışması yürütüldüğünü söyleyen Başbakan Gül , işadamlarının temsilcileriyle geçtiğimiz günlerde Maliye , Hazine , dış ticaretten sorumlu Bakanlar ve Çalışma Bakanı ile toplantı düzenlediklerini , bunu devam ettireceklerini anlattı . Başbakan Gül , İş alemi pratik sorunlarını getirecekler , bunlarda bu sorunlara pratik çözümlemelerle ilgili tedbirler alacak . Hükümetimiz iş alemi ile iç içe olacaktır dedi . ABD'de yürütülen görüşmelerde , ABD Hazinesi'nden , Türkiye'nin zararlarının telafi edilmesi yönünde yazılı bir mutabakat yapılıp yapılmayacağı sorusuna Başbakan Gül , şu yanıtı verdi : Türkiye , savaş olmasa bile şu andan itibaren zarar görmeye başladı . ABD Dışişleri Bakanlığı sunduğu haritada , İstanbul'u bile bir daire içerisinde risk altında gösterdi . Bize göre bu gerçekçi değil . İstanbul'da Türkiye'de bu açıdan emniyetli bir yerdir . Ama bu tutum bile turizm sektörünü etkiledi . Dolayısıyla bunun en iyi şekilde değerlendirileceğini bu toplantılarda umuyorum . " PAZARLIK YOK " Başbakan Abdullah Gül bir gazetecinin , Türkiye'nin tutumu , ABD'den sağlanacak yardımlara göre mi şekillenecek ? sorusu üzerine , bunun pazarlık varmış gibi anlaşılmasının doğru olmadığını kaydetti . Türkiye'nin AB'ye tam üye olmak için uğraştığını , ticaretin büyük bölümünün AB ülkeleriyle olduğunu belirten Gül , şunları söyledi : Diğer taraftan ABD stratejik müttefikimizdir . Öbür taraftan savaşın çıkacağı ülke , Türkiye'nin komşusu olan bir ülkedir . Göç akımları söz konusudur . Türkiye'nin çıkarları , bölgenin çıkarları ve dünya barışının çıkarları , dolayısıyla ana önemli unsur üzerinde politikamızı takip ediyoruz . Tek başımıza da karar almıyoruz . Türkiye için önemli kararları , her türlü kurum ve kuruluşla biraraya gelip alıyoruz . Başbakan Gül , bu konunun defalarca Milli Güvenlik Kurulu'nda tartışıldığını ve bir tavsiye kararının da yayınlandığını hatırlatarak , Nasıl hareket edileceği orada vardır . Bir çizgi üzerinde devam ediyoruz . açıdan Türkiye için en iyi neyse onu yapma gayreti içindeyiz diye konuştu . HER TÜRLÜ GÖRÜŞE SAYGIM VAR Başbakan Gül , ABD'nin olası Irak saldırısı için Türkiye çok erken hareket etmedi mi ? sorusuna , Bir kısım ( çok gecikiyorsunuz . Bu trene atlayalım ) derken , bir kısmı da tam tersini söylüyor . Karar verme sorumluluğunda olan insanlar , muhakkak ki bunları en iyi şekilde değerlendirip , Türkiye'nin çıkarını gözetecektir . Her türlü görüşe saygım var dedi . TÜRKİYE UKRAYNA MİLLİ MAÇI Dün akşam oynanan Türkiye Ukrayna Milli maçı sırasında , seyircilerin Savaşa Hayır diye bağırmalarını , kendisine yönelik bir protesto olarak algılamadığını bildiren Gül , şunları söyledi : Protesto söz konusu değildir . Tabii ki gençlerimiz , vatandaşlarımız bizim barış çabalarımıza sahada destek vermişlerdir . Ben protesto olarak görmedim . Sezgilerini alkışlarla , arzularını sözcüklerle dile getiren seyirciler , hükümetin barış için yaptığı çabalara destek göstermişlerdir . Hükümet daha gerçekçi olmak ve tedbirleri almak zorundadır . Kamu yönetimi reformu çalışmalarının da devam ettiğini dile getiren Gül , kamudaki hizmetleri etkin ve verimli hale getirmek için çalıştıklarını bildirdi . POLİTİK KAYGI Başbakan Gül , bir soru üzerine politik kaygı içinde olmadığını belirterek , şöyle konuştu : Türkiye ne gördüyse bu bakış açısından gördü . Bizim anlayışımız , Türkiye'nin çıkarları her şeyin üzerindedir . Ekonomide , dış politikada da böyledir . Daha önceki hükümetler , küçük hesaplarla hareket ettiği için , Türkiye ekonomisi bu hallere düşmüştür . Sonuçta Türkiye de , partiler de bu durumdan bir yarar görmedi . Türkiye'nin sorunlarını çözen , menfaatlerine sahip çıkan parti en büyük olur . Bizim de hareket noktamız budur . Bu açıdan böyle bir politik kaygı içinde değiliz . Bizim için Türkiye'nin çıkarları her şeyin önünde gelir . Başbakan Gül , İzmir'in , Ege'nin merkezi olduğunu belirterek , İzmir Valisi Alaaddin Yüksel'den ilin sorunları hakkında bilgi aldığını da kaydetti . İzmir'e önem verdiklerini belirten Gül , inşaatı devam eden Adalet Sarayı'na bütçeden pay ayrıldığını da söyledi . Kenan Evren : " Bu noktada savaşa girmemek yüz karası olur " . Cumhurbaşkanı Kenan Evren , Bu noktaya geldikten sonra savaşa girmemek , Türkiye için yüz karası gibi bir şey olur dedi . Kenan Evren Eğitim Kültür Vakfı Özel Marmaris Koleji'nin lise bölümünün temel atma töreninde , gazetecilerin sorularını yanıtlayan Evren , olası Irak operasyonunda Türkiye'nin durumuyla ilgili şunları söyledi : Bu raddeye kadar geldikten sonra , bundan geri dönüş olmaz artık . Türkiye'nin savaşa girmemesi hayırlı olurdu . Ama bu raddeden sonra girip girmemesi önemli değil . Bu noktaya geldikten sonra Türkiye'nin savaşa girmemesi yüzkarası gibi bir şey olur . Uçak filoları gelsin buraya , hava meydanlarında , limanlarda konuşlansın . Tamirat yapacak malzemeler insin , limanlar da boşaltılsın . Bundan vazgeçeceksin . Çok çirkin olur . Bunu söylemek kolay da , işbaşında olduğun zaman onu yapmak zordur . Faydaları , mahzurları ortaya döküldü , hangisi daha faydalı ise ona karar verildi . Biz Almanya'ya , Fransa'ya , İtalya'ya benzemeyiz . Irak ile sınır komşusuyuz . Orada olacak olayda , biz iştirak etmezsek , Amerika yalnız başına bu işi becerir . Ama zaman bizim için hayırlı mı olur , hayırsız mı ? Onu iyi düşünmek lazım . DENİZCİLİK YÜKSEK OKULU Evren , Kenan Evren Koleji'nin lise bölümünün temel atma töreninde yaptığı konuşmada ise yeni hedefinin , Datça'da Denizcilik Yüksek Okulu açmak olduğunu kaydetti . En mutlu günlerinden birini yaşadığını dile getiren Evren , Mutlu olmak istiyorsanız , mutlu olacağınız işler yapın . Ben bu işi para kazanmak için yapmıyorum . Bu işten cebimize para girmiyor , bilakis çıkıyor . Bu ülke için en büyük tehlike cehalet ve rüşvettir . Bizim de sloganımız , cehaletle ve rüşvetle mücadeledir dedi . Muğla Valisi Hüseyin Öztürk tarafından ilk harcı dökülen Kenan Evren Koleji lise bölümü , 890 metrekare alan üzerinde 16 derslikten oluşacak . 600 milyar liraya malolacağı bildirilen okulun , Nisan sonunda bitirilerek 1005 1004 döneminde eğitim öğretime açılması hedefleniyor . Tezkere görüşmelerine ara verildi , CHP'li Altay rahatsızlandı . . . Başbakanlık tezkeresinin görüşüldüğü TBMM Genel Kurulu'nda , birleşime ara verildi . Alınan bilgiye göre , kapalı oturumdaki görüşmelerde konuşmaların tamamlanmasının ardından TBMM Başkanı Bülent Arınç , birleşime 10 dakika ara verdi . Bu arada , CHP Sinop Milletvekili Engin Altay'ın görüşmeler sırasında tansiyonunun yükselmesi nedeniyle fenalaştığı ve Meclis doktorlarının yaptığı ilk müdahale sonrasında Güven Hastanesi'ne kaldırıldığı öğrenildi . AK Parti önünde basın açıklaması yapmak isteyenler gözaltında AK Parti Genel Merkezi önünde basın açıklaması yapmak isterken gözaltına alınan kişi , tutuklanarak cezaevine kondu . Ak Parti Genel Merkezi önünde , ABD'nin Irak'a olası operasyonunu protesto eden ve ölüm oruçlarının durdurulması talebini içeren sloganlar atarken önceki gün gözaltına alınanlar , bugün Çankaya İlçe Emniyet Müdürlüğü ekiplerince Ankara Adliye Sarayı'na getirildi . Gözaltına alınanlardan kişi , Nöbetçi Suçüstü Savcılığı'ndaki sorgularının ardından çıkarıldıkları nöbetçi mahkemece tutuklanarak cezaevine konuldu . ABD Salıya kadar bekleyecek Amerikan CNN televizyonu , ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın , Başbakan Abdullah Gül'ü arayarak , TBMM'deki oylamanın ne anlama geldiği konusunda bilgi aldığını bildirdi . ABD Dışişleri Bakanlığı sözcülerinden Tara Riegler ise , Anadolu Ajansı'na , bu temas konusunda bilgisi olmadığını söyledi . Riegler , açıklamasında , TBMM'deki oylamanın tam olarak ne anlama geldiğini açıklığa kavuşturmaya çalışıyoruz dedi . Amerikan televizyonlarında , salı günü oylamanın tekrar yapılacağına dair spekülasyonlar yer alıyor . CNN televizyonu , Beyaz Saray kaynaklarına dayanarak , ABD'nin , TBMM'nin toplanacağı salı gününe kadar bekle gör politikası izleyeceğini kaydetti . Amerikan askerlerinin Türkiye'de konuşlandırılmasına ilişkin tezkerenin TBMM'de kabul edilmemesinden sonra ABD , salı günü tekrar bir oylama olup olmayacağını açıklığa kavuşturmaya çalışırken , Amerikan televizyonlarında , Türkiye hayır derse , Irak'a olası savaş durumunda devreye konulacak planı konuşulmaya başlandı . ABD , Türkiye'nin yardımıyla kuzeyden ve Kuveyt'in yardımıyla güneyden iki cepheli bir savaş planı üzerinde duruyor . planı ise , kuzey cephesinin olmadığı seçeneğe işaret ediyor . ABD ordusundan emekli Tümgeneral Dan Shepard , CNN televizyonunda , planı seçeneğini değerlendirdi . Shepard , şu anda çok belirsiz bir tablo var . Türkiye , Ürdün ve Suudi Arabistan , sarı ışıkta duruyor . Umuyoruz , bu mesele salı günü açıklığa kavuşacak ve Türkiye yeşil ışık yakacak dedi . Shepard , Türkiye'nin hayır demesi durumunda , Amerikan uçak gemisinin zaten bölgede olduğuna dikkat çekerek , ABD Deniz Kuvvetleri'nin önem kazanacağını söyledi . Shepard , Körfez Savaşı'nda ABD'nin Kızıl Deniz ve Basra Körfezi'ndeki gemilerden saldırdığını belirterek , bu kez Akdeniz'in de devreye girebileceğini kaydetti . İtalya'dan tezkere kararına tepkiler . . . İtalyan Meclis Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Dario Rivolta , Türk parlamentosunun bugün görüşülen Başbakanlık tezkeresini kabul etmemesi üzerine Türk meclisinin hakimiyeti tartışılamaz yorumunu yaptı . Rivolta , TBMM Genel Kurulu'nda yurtdışında asker gönderilmesi ve yurda yabancı asker kabulüne ilişkin Başbakanlık tezkeresinin kabul edilmemesinin ardından yaptığı açıklamada , şunları söyledi : Türk meclisinin hakimiyeti tartışılamaz . Ancak bu kararın sonucu istemeden de olsa Saddam Hüseyin'e yardım eder . Çünkü Saddam'ı silahsızlandırmak için uluslararası baskıya ihtiyaç var . Türk parlamentosunun kararı olumsuz ve Saddam bunu kullanarak şimdiye kadar yaptığı gibi Birleşmiş Milletler ile alay etmeye devam eder . Herkesin barıştan yana olduğunu ve savaş istemediğini ifade eden Rivolta , Ancak bu karar barışa da yardım etmez . Savaş tehdidi Saddam'dan geliyor . Eğer Türk parlamentosunun kararı değişmezse korkarım ki , ABD , Türkiye ile ilgili tutumunu değiştirip Kürtlerden yana bir tavır takınacaktır dedi . Başbakan Silvio Berlusconi'nin genel başkanlığını yaptığı Forza İtalya Partisi'nden milletvekili olan Rivolta açıklamasında görüşlerinin kişisel olduğunu kaydederek , TBMM'den çıkan sonucun Irak krizini daha da zor duruma soktuğunu belirtti . Öte yandan , TBMM'de tezkerenin kabul edilmemesi , İtalyan televizyonları ana haber bültenlerinde Irak kriziyle ilgili gelişmelerle birlikte ilk haber olarak verildi . Tezkerenin reddi dış basında . . . Meclis'in tezkereyi reddi Amerikan Tv'lerinde ilk haber arasında . . . TBMM'nin Türk topraklarında Amerikan askeri konuşlandırılmasıyla ilgili hükümet tezkeresini reddetmesi bugün Amerikan televizyonlarının flaş haberi arasında yer aldı . Fox News , NBC ve CNN gibi televizyonlar , tatil olan cumartesi gününün büyük haberini , Halid Şeyh Muhammed'in Pakistan'da CIA destekli bir operasyon sonunda yakalanması , Türk parlamentosunun asker konuşlandırılmasıyla ilgili tezkereyi reddetmesi ve Irak'ın Essamud füzelerini imha etmeye başlaması olarak duyurdular . Amerikan televizyonları , TBMM'nin hükümetin Amerikan birliklerinin Türk topraklarında konuşlandırılması ve Türk askerinin yabancı ülkelere gönderilmesi yolundaki tezkeresini 151'e karşı 164 oyla kabul ettiğini , ancak salt çoğunluk sağlanamadığı için tezkerenin reddedildiğinin açıklandığını duyurdular . Haberde Meclis'in salı günü yeni bir oylama daha yapacağı da belirtildi . BBC World : " Türkiye'de demokrasi işbaşında . . . " İngiltere'nin ünlü haber kanalı BBC World , Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yurtdışına asker gönderme ve yabancı askerlere Türkiye'de konuşlanma izni veren tezkereyi kabul etmemesini Türkiye'de demokrasi işbaşında şeklinde yorumladı . Alınan kararı İstanbul'daki muhabiriyle değerlendiren BBC World kanalı , bunun yalnızca ABD'nin savaş kararına değil , aynı zamanda hükümete de büyük bir darbe olduğu görüşünü savunurken , ABD ve müttefikleri bu oylama sonucunda tam bir kaosa sürüklendiler . Ortada müthiş belirsizlik var iddiasında bulundu . Gelişmelerin şaşırtıcı olduğunu , TBMM'nin kararının bir anlamda ABD'nin kuzeyden cephe açamayacağı anlamına geldiği görüşünü savunan BBC World , TBMM bu tezkereyi önümüzdeki günlerde de onaylamazsa ABD ve müttefikleri bugün girdiklerinden de büyük çıkmaza girecek yorumunu yaptı . BBC'nin İstanbul'daki muhabiri , kamuoyu yoklamalarına göre Türk halkının yüzde 94'ünün savaşa karşı görüş bildirdiğini , ancak kendisinin oranın bunun da yukarısında olduğuna inandığını belirtirken , Halk bu sonuçtan memnun dedi . Avusturya televizyonu : " Türkiye'den ABD'ye kırmızı kart " Avusturya Devlet Televizyonu ( ORF ) , TBMM'de hükümet tezkeresinin kabul edilmemesini , Türkiye'den ABD'ye kırmızı kart olarak değerlendirdi . Uluslararası haber ajanslarının Ankara'dan geçtiği haberleri veren ORF , ABD'nin , askerlerinin Türkiye'de konuşlandırmasına ilişkin yaptığı planların böylelikle suya düştüğü yorumunu yaptı . Avusturya Devlet Televizyonu , siyasi gözlemcilerin karar tasarısının kabul edilmemesinin , ABD Türkiye ilişkilerini olumsuz yönde etkileyeceği görüşünü savunduklarını belirtti . Türkiye ABD ilişkilerinin son günlerdeki seyrini de detaylı olarak anlatan ORF , Ankara'daki savaş karşıtı gösterileri de ekrana getirerek , TBMM'deki oylamanın yapıldığı dakikalarda başkent Ankara'da savaş karşıtı 10 bin kişinin de aleyhte gösteri yaptıklarını ve ( Amerikan emperyalizmine hayır ) , ( petrol için savaşa hayır ) gibi sloganlar attıklarını duyurdu . ORF , kamuoyu yoklamalarına göre Türk halkının yüzde 80'inin Körfez krizine askeri çözüm istemediğini de kaydetti . Fox News : " Karar bomba etkisi yaptı " Amerikan televizyonları bugünkü haber akışı içerisinde Türk parlamentosunun hükümet tezkeresini kabul etmemesine önemli yer verdiler . Türkiye'den yayın yapan FOX News sunucusu Geraldo Rivera , parlamentonun kararını bomba etkisi yaptı diye nitelendirirken , CNN televizyonunda konuşan emekli havacı General Don Shepard , kuzey cephesine ihtiyacımız var dedi ve Meclis salı günü yeni bir oylama daha yapacak tahmininde bulundu . Ürdün seçeneği Kuzey cephesi bizim için çok önemli diyen General Shepard , Türkiye Amerikan askeri konuşlandırılmasına izin vermediği takdirde Ürdün seçeneğinin düşünülebileceğini kaydetti ABD Kuzey Irak'ta havadan bildiri attı . . . ABD ilk kez Kuzey Irak'ta havadan propaganda bildirileri atarken , Şili ve Bosna'da savaşa karşı gösteriler yapıldı . Almanya'daki ABD Askeri Komutanlığı'nın açıklamasına göre , uçaklar tarafından Musul'un yaklaşık 16 kilometre kuzeyinde uçaksavar bataryalarının yakınlarında iki bölgeye havadan atılan 140 bin bildiride , Irak ordusu müttefiklerin devriye uçuşu yapan uçaklarını hedef almama konusunda uyarılırken , aksi durumda saldırıya derhal cevap verileceği belirtildi . Bu arada , bütün dünyada devam eden savaş karşıtı gösteriler çerçevesinde Şili'nin başkenti Santiago'nun merkezindeki bir parkta , yaklaşık 500 kadın ve erkek çıplak bir gösteri yaptı . Göstericilerin izin verilen park dışında sokakta da çıplak yürümesi üzerine müdahale eden polis , 10'dan fazla göstericiyi gözaltına aldı . Bosna Hersek'in Tuzla kentinde ise çoğunluğu genç yaklaşık bin kişi savaşa karşı bir gösteri yaptı . Yerel gazetecilerin düzenlediği gösteride okul öğrencileri havaya güvercin salarken , Bush'u Durdurun , Petrol İçin Savaşa Hayır yazılı pankartlar taşındı . Almanya'nın değişik kentlerinde de bugün protesto gösterileri düzenlendi . Goettingen'de düzenlenen en büyük gösteriye bin kişi katılırken , ABD askeri karargahının bulunduğu Heidelberg'de de bin 500 kadar kişi , karargah etrafında gösteri yaptı . Arap Zirvesi'nde tartışma , Kaddafi Suudi Arabistan'ı suçladı Mısır'da devam eden Arap Birliği zirvesinde , Libya lideri Muammer Kaddafi ile Suudi Arabistan Veliaht Prensi Abdullah arasında sert tartışmalar çıktı . Kaddafi , bugün zirvedeki konuşmasında , Suudi Arabistan'ın 1991 Körfez Savaşı sırasında topraklarını korumak için ABD'den yardım isteyerek şeytanla işbirliği yaptığını söyleyince , Prens Abdullah oturduğu yerden sert bir şekilde müdahale ederek , üstüne vazife olmayan işler hakkında ne konuş ne de bu işlere karış dedi . Abdullah , Kaddafi'yi kimin iktidara getirdiğini sorgulayan ifadeler de kullandı . Tartışma sırasında konferans salonundan yapılan canlı televizyon yayını kesilirken , tartışmadan sonra Suudi Arabistan heyetinin toplantıyı terk ettiği ileri sürüldü . İSTİFA ÇAĞRISINA SERT TEPKİ Bu arada , Birleşik Arap Emirlikleri ( BAE ) Devlet Başkanı Şeyh Zayed Bin Sultan El Nahayan'ın , Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in yönetimi terk etmesi isteğine Irak heyeti sert tepki gösterdi . Irak'ın BM Büyükelçisi Muhammed El Durri , CNN'e yaptığı açıklamada , Saddam Hüseyin'in istifa etmesinin söz konusu olmadığını belirtirken , Arap Birliği zirvesinin kapalı oturumundan çıkan gözlemciler , BAE liderinin önerisine Irak heyetinin sert tepki gösterdiğini belirttiler , ancak ayrıntı vermediler . Irak Devrim Komuta Konseyi Başkan Yardımcısı İzzet İbrahim ise zirvedeki konuşmasında BAE liderinin çağrısına hiç değinmedi . Uçağı , Rusya'daki sevgilisinin yanına götürmek istemiş THY uçağında hostesi bir süre rehin tutan ve daha sonra güvenlik güçlerince etkisiz hale getirilen Ali İlker Urbak'ın ifadesinde , uçağı , Rusya'daki sevgilisinin yanına götürmek istediğini söylediği belirtildi . İstanbul Emniyet Müdürlüğü yetkililerinden alınan bilgiye göre , THY'nin Ankara İstanbul seferini yapan TK 145 sefer sayılı Airbus 510 tipi Aksu adlı yolcu uçağındaki hostesi rehin aldıktan sonra operasyonla etkisiz hale getirilen Ali İlker Urbak'ın sorgusu , Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nde sürüyor . Urbak'ın ilk ifadesinde , eylemi , ABD'nin Irak'a olası müdahalesini protesto amacıyla gerçekleştirdiğini söylediği , fakat süren sorgusunda farklı anlatımda bulunduğu belirtildi . yıl önce 1911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu'na muhalefet gerekçesiyle gözaltına alındığı , ilkokul mezunu ve bekar olduğu kaydedilen Urbak'ın , Rusya'daki yabancı uyruklu sevgilisinin yanına gitmek için , İstanbul Gaziosmanpaşa'da birlikte oturduğu babasından para istediğini anlattığı öğrenildi . Az para verdiği gerekçesiyle babasına kızan Urbak'ın , önce Ankara'daki diğer sevgilisinin yanına giderek orada hafta kaldığını , sonra da Aksu adlı uçağa bindiğini söylediği belirtildi . 11 adet mumu , dinamit lokumu görünümü vererek ambalaj kağıdına saran Urbak'ın , uçağı , yabancı uyruklu sevgilisinin bulunduğu Moskova'ya götürmek istediğini ifade ettiği öğrenildi . Daha önce seyyar dondurmacılık ve Kapalıçarşı'daki deri mağazalarında taşımacılık yaptığı belirlenen , uzun süredir işsiz olan Urbak'ın , pişman olduğu yönünde bir ifadesi bulunmadığı kaydedildi . Olay sırasında alkollü olan , sorgusunda akli dengesinden şüpheye yol açacak bir ifade kullanmayan ve uçağa ilk kez bindiği bildirilen Urbak'ın , yarın Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı'na sevk edilebileceği belirtildi . Atatürk Havalimanı'nda bayram kalabalığı . . . Kurban Bayramı ile birleşen hafta sonu tatilinin başlamasıyla birlikte Atatürk Havalimanı da hareketlendi . Tatilini yurtdışında geçirmeyi planlayan çok sayıda kişi , sabah erken saatlerden itibaren Atatürk Havalimanı'na gelerek pasaport ve check in bankolarında uzun kuyruklar oluşturdu . Tur şirketlerinin yetkilileri , bayram süresince yaklaşık 10 bin yolcunun tatilini yurtdışında geçireceğini belirterek , en çok tercih edilen yerlerin ise Dubai , Güney Afrika , Mısır , Paris , Roma ile Avusturya ve İsviçre gibi kayak merkezleri olduğunu söylediler . Bu arada , THY de , artan yolcu talebini karşılamak üzere yurtiçi ve yurtdışına ek seferler koydu . THY'nin mevcut seferlere ilave olarak 61'i dış hat , 58'i de iç hat olmak üzere 99 ilave ve charter seferi düzenleyeceği bildirdi . THY , iç hatlarda başta Antalya , Adana , Trabzon , Bodrum , Ankara ve Erzurum , yurt dışında ise , Paris , Dubai , Cenevre , Luxor , Kahire , Barselona ve Kıbrıs uçuşlarında sefer sayılarını artırdı . Donmaktan son anda kurtuldu . . . Konya'da kimliği belirlenemeyen bir kişi , donmak üzereyken son anda vatandaşlar tarafından kurtarıldı . Alınan bilgiye göre , merkez Selçuklu İlçesi Fuar Alanı içindeki parkta , vatandaşlar , yerde yatan ve donmak üzere olan bir kişiyi buldular . 111 Acil Yardım ekiplerine haber veren vatandaşlar , kimliği belirlenemeyen 45 50 yaşlarındaki erkeği ölümden kurtardılar . Konya Numune Hastanesi'ne kaldırılarak tedavi altına alınan kişi , doktorların yaptığı müdahaleyle hayata döndürüldü . Polis , bu kişinin yakınlarına ulaşmak için araştırma yapıyor . Milli maç sırasında sahada pankart açan genç serbest bırakıldı . . . İzmir'de , dün Türkiye ile Ukrayna Milli Futbol Takımları arasındaki özel karşılaşmada sahaya girerek savaş karşıtı pankart açan genç , sevk edildiği adliyede serbest bırakıldı . Alınan bilgiye göre , olayın ardından gözaltına alınarak , Çınarlı Karakolu'na götürülen Sedat Dilekçi ( 11 ) , işlemlerinin tamamlanmasının ardından kamuya ait yerde pankart açma suçuyla İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı'na sevk edildi . Dilekçi , savcılıkta alınan ifadesinin ardından serbest bırakıldı . Adliye çıkışında , gazetecilerin kendisine yönelttiği soruları yanıtlayan Dilekçi , işsiz olduğunu , pankartı göğsünde saklayarak stada soktuğunu ve savaşa karşı olduğu için bu eylemi yaptığını anlattı . Hesap tartışması davalık oldu . . . Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı , gelen hesabı eksik ödeyen müşteriyi döven iki garson hakkında , 1'er yıla kadar hapis istemiyle dava açtı . Edinilen bilgiye göre , Gençlik Parkı içindeki Birlik Lokantası'nda yemek yiyen Ömer Lütfi Şahin , Mehmet Yalçın ve Vedat Mirza , bir süre sonra hesabı istediler . Gelen 61 milyon liralık hesabı fazla bulan arkadaş , masaya 60 milyon lira bırakıp lokantadan ayrıldıkları sırada , garsonlar Şaban Çetin ve Ziya Sarıçicek tarafından dövüldüler . Olaya el koyan Solmaz Kılıçtepe Karakolu , tarafların ifadesini aldı . Müştekiler , ifadelerinde , garsonlar tarafından dövüldüklerini ileri sürdüler . Garsonlar ise müştekilerin kendi aralarında tartıştıklarını ve alkolün etkisiyle birbirlerine vurduklarını iddia ettiler . Daha sonra adliyeye intikal eden olaya ilişkin soruşturmayı yürüten Ankara Cumhuriyet Savcısı Muhittin Kaya , iki garson hakkında asliye ceza mahkemesine dava açtı . İddianamede , müşteki Ömer Lütfi Şahin'in olaydan sonra , iş ve güçten kalacak şekilde yaralandığına ilişkin 15 günlük rapor aldığı belirtilerek , garsonlar Şaban Çetin ve Ziya Sarıçicek hakkında Türk Ceza Kanunu'nun ( TCK ) müessir fiiller başlıklı 456 . maddesi İstanbul Şanlıurfa uçak seferleri iptal edildi . . . Şanlıurfa'da kar yağışı ve yoğun sis nedeniyle , İstanbul Şanlıurfa karşılıklı uçak seferleri iptal edildi . Şanlıurfa Adıyaman Karayolu'nda mahsur kalan 60 araç kurtarılırken , ulaşıma kapanan 10 köy yolu ulaşıma yeniden açıldı . Sabaha karşı başlayan ve halen aralıklarla devam eden kar yağışı ve sis , Şanlıurfa ve çevresinde günlük yaşamı olumsuz yönde etkiliyor . Köy Hizmetleri 19 . Bölge Müdürlüğü ile Karayolları 91 . Şube Şefliği yetkilileri , kar yağışı nedeniyle Siverek , Viranşehir ve Bozova ilçelerine bağlı 10 köy yolunun ulaşıma kapandığını ve yapılan yoğun çalışmalar sonucu köy yollarının yeniden ulaşıma açıldığını söylediler . Yetkililer , Şanlıurfa Adıyaman Karayolu'nun Atatürk Barajı mevkiinde 60 dolayında aracın mahsur kaldığını ve araçların , güvenlik güçleriyle yapılan ortak çalışma sonucu kurtarıldığını bildirdiler . Türk Hava Yolları Müdürlüğü yetkilileri de İstanbul Şanlıurfa arasında karşılıklı olarak yapılması gereken uçak seferinin , kar yağışı ve sis nedeniyle ertelendiğini söylediler . Bölge Trafik Müdürlüğü yetkilileri ise kar yağışı nedeniyle çok sayıda maddi hasarlı trafik kazası meydana geldiğini belirterek , sürücülerin Şanlıurfa Mardin , Şanlıurfa Diyarbakır ve Şanlıurfa Gaziantep Karayolu'ndaki buzlanma nedeniyle dikkatli seyretmeleri gerektiğini kaydettiler . İstanbul Van uçak seferleri iptal edildi . . . Van'daki kar yağışı nedeniyle İstanbul Van uçak seferi iptal edildi . Türk Hava Yolları yetkililerinden alınan bilgiye göre , Van'daki kar yağışı ve sis yüzünden İstanbul Van uçak seferi iptal edildi . Yetkililer , Ankara Van uçak seferinin ise iptal edilip edilmeyeceğinin henüz belli olmadığını , yağışların durması halinde bu seferin yapılabileceğini söylediler . Cezaevlerinde açık görüş yarın sona erecek . . . Kurban Bayramı dolayısıyla cezaevlerinde devam eden açık görüş yarın sona erecek . Adalet Bakanlığı'nın konuya ilişkin genelgesine göre , bütün ceza infaz kurumlarında bugün de devam edecek açık görüş yarın bitecek . Böylece , Bayrampaşa Kapalı Cezaevi'nde kalan hükümlü ve tutuklular gün , Adana , Ankara , Antalya , Bakırköy Kadın ve Çocuk , Bayrampaşa Özel , Bursa Tipi , Gaziantep Tipi , İzmir , Kartal , Konya , Mersin , Metris ve Paşakapısı Kapalı cezaevlerinde kalan hükümlü ve tutuklular gün ve diğer bütün ceza infaz kurumlarında kalan hükümlü ve tutuklular da gün açık görüşten yararlanmış olacak . Kınama cezası dışında disiplin cezası alan ve cezaları kaldırılmayan hükümlü ve tutuklular , açık görüşten yararlandırılmıyor . Hükümlü ve tutuklular , belgelendirilmek suretiyle sadece ana , baba , kardeş , eş ve çocuklarıyla görüştürülüyor . Hükümlü ve tutukluların eşi olduğunu belirten kişilerden , resmi nikahlı eş olduklarına ilişkin belge isteniyor . Ana , baba , eş , kardeş ve çocuğu olmayan hükümlü ve tutuklular , Cumhuriyet başsavcısının izniyle üçüncü dereceye kadar olan akrabaları , büyükbabası , büyükannesi ve torunlarından en çok üç kişiyle görüştürülüyor . Açık görüşler , görüş süresi bir saatten az olmamak kaydıyla , 09. Açık görüş nedeniyle ziyarete gelecek olan hükümlü ve tutuklu yakınlarına , şeker ve kolonya ikramında bulunuluyor . Kamuoyunda yanlış anlaşılma , tartışma ve polemiklere neden olduğundan gazetecilerin açık görüşü izlemelerine izin verilmiyor . İncirlik üssündeki çalışmalar sürüyor . . . TBMM'nin verdiği izin çerçevesinde , askeri üs ve limanlarda gerekli yenileştirme , geliştirme , inşaat ve tevsii çalışmaları sürüyor . A. Pist ve çevresindeki faaliyetler ise sürdürülüyor . Pist ve çevresindeki iş makineleri , römorklar ile traktörlerin hareketliliği ve çalışmalar dikkati çekiyor . TBMM , geçen hafta , askeri üs ve tesisler ile limanlarda gerekli yenileştirme , geliştirme , inşaat , tevsii ve alt yapı çalışmalarıyla ilgili olarak , ABD'ye mensup teknik ve askeri personelin ay süreyle Türkiye'de bulundurulmasına izin vermişti . Kar köy yollarını kapattı . . . Tüm yurtta son günlerde etkili olan kar yağışı nedeniyle Bitlis'te 155 , Karaman'da 51 , Çanakkale'de de 100 köy yolu ulaşıma kapandı . Bitlis Köy Hizmetleri Karla Mücadele Sorumlusu Alaaddin Yalavuz , A. 11 ekibimiz ise yol açma çalışmalarına başlamak için belirli noktalarda hazır durumda bekliyor . Kar yağışının durmasıyla birlikte çalışmalara hızla devam edeceğiz dedi . Karayolları 111 . Şube yetkilileri ise Hizan Tatvan , Bitlis Tatvan , Tatvan Van , Bitlis Diyarbakır karayollarının ulaşıma açık olduğunu , Hizan karayolunda tipi nedeniyle zaman zaman görüş mesafesinin daraldığı bildirdiler . KARAMAN Dün öğleden sonra başlayan ve aralıklarla devam eden kar yağışı Karaman'da merkeze bağlı 11 köy yolunun il merkezi ile ulaşımının kesilmesine yol açtı . Köy hizmetlerine bağlı ekiplerin karla mücadelesi sürerken , kapanan köy yollarının açılması için çalışmaların aralıksız sürdüğü bildirildi . Karaman'ın Ermenek İlçesi'nde de aşırı kar yağışı nedeniyle 14 köy yolundan 10'si ulaşıma kapandı . Sabah saatlerinde başlayan ve 50 santimetreye kadar ulaşan kar yağışı nedeniyle ilçeye bağlı 10 köy yolu ile Ermenek Mut yolu dışındaki şehirlerarası yollar ulaşıma kapandı . ÇANAKKALE Çanakkale Köy Hizmetleri yetkilileri , merkeze bağlı köylerle , Lapseki , Biga , Çan ve Gelibolu ilçelerine bağlı yaklaşık 100 köy yolunun kar nedeniyle , ulaşıma kapalı olduğunu bildirdi . Yetkililer , Köy Hizmetleri'ne bağlı ekiplerin kapalı köy yollarını açma çalışmalarını sürdürdüğünü ancak , yoğun kar yağışı nedeniyle açılan yolların yeniden kapandığını belirttiler . Karayolları yetkilileri ise ana yollarda kar yağışı ve buzlanmaya karşı yollara tuz döküldüğünü belirterek , yola çıkan sürücüleri araçlarına zincir takmaları , takoz ve çekme halatı bulundurmaları konusunda uyardılar . BİGA BELEDİYESİ'NDEN DON UYARISI Biga Belediye Başkanı Şükrü Kemerli , vatandaşları su saatlerini dona karşı korumaları konusunda uyardı . Kemerli , Çanakkale ve çevresinde gündür etkili olan kar yağışı nedeniyle konut dışında bulunan çok sayıda su saatinin soğuk etkisiyle bozulduğunu belirterek , Su saatleri konutunun dışında olan vatandaşlarımız , çuval veya benzeri malzemelerle su saatlerini sararak don etkisinden korusunlar . Bozulan saatler su kaçırdığı için , ziyan olmaktadır dedi . Başbakan Gül Ankara'ya gitti . . . Başbakan Abdullah Gül , Kurban Bayramı tatili için geldiği İzmir'den Ankara'ya hareket etti . Başbakan Gül'ü , Adnan Menderes Havalimanı'ndan Antalya'ya atanan İzmir Valisi Alaaddin Yüksel ve eşi Emine Yüksel , İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina , AK Parti İzmir milletvekilleri Nükhet Hotar , İsmail Katmerci , Emniyet Müdürü Halil Tataş , İl Jandarma Komutanı Kurmay Kıdemli Albay Mehmet Çörten , AK Parti İzmir İl Başkanı Ali Aşlık ile diğer ilgililer uğurladı . Başbakan Gül ile eşi Hayrünisa , çocukları Ahmet , Mehmet ve Kübra'da ATA uçağı ile Ankara'ya döndü . Başbakan Gül , uçağa bineceği sırada polis merasim mangası Başbakan'ı selamladı . Selamlama esnasında Gül'ün eşi Hayrünisa Gül , manganın önünden geçme konusunda tereddüt edince , Başbakan , eşinin elinden tutarak , yanında kalmasını sağladı . Köksal Toptan : . ordumuz Irak sınırında gerekli önlemleri alıyor AK Parti Zonguldak Milletvekili ve TBMM Adalet Komisyonu Başkanı Köksal Toptan , İkinci ordumuz , Türkiye Irak sınırında gerekli önlemleri alıyor dedi . AK Parti Bartın İl Başkanlığı'nı ziyaretinde , partililerle bayramlaşması sırasında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Toptan , Arap dünyası ile Irak ve komşu ülkeleriyle ABD arasındaki barış çabalarını , Türkiye'nin halen sürdürdüğünü söyledi . Bölge ülkelerin dışişleri bakanlarını bir araya toplayan ve başkanlar düzeyinde barışın sağlanması için süratli diplomasi uygulayan ülkenin Türkiye olduğuna işaret eden Toptan , şöyle konuştu : İlk silah sesi duyuluncaya kadar , Türkiye barış çabalarını sürdürecektir . Ancak , ülkemiz elinde olmayan sebeplerle her ihtimale karşı kendi tedbirlerini alıyor . Böyle gelişme karşısında , zarara uğramamak ya da en asgari düzeyde zarara uğramak için ne gerekiyorsa yapılıyor . Ülkemiz , TSK ve idare bakımından iç düzeninin yanı sıra dışarıyla da özellikle ABD ile ilişkilerini sürdürüyor . İkinci ordumuz , Türkiye Irak sınırında gerekli önlemleri alıyor . Şu anda , iki bakanımız ise ABD'de görüşmelerde bulunuyor . NATO KENDİNİ SORGULAMALI Toptan , NATO ülkeleri Fransa , Almanya ve Belçika'nın tutumunu anlamanın ve savunmanın mümkün olmadığını belirterek , şunları söyledi : Söz konusu ülkelerin yetkilileri , tavırlarının Türkiye'ye karşı olmadığını söyleseler bile , NATO bundan sonra ciddi şekilde kendi içinde özeleştiri yaparak geleceğini netleştirmezse çok ciddi sıkıntılarla karşı karşıya kalır . Avrupa , başta Fransa olmak üzere artık NATO'nun kendileri için gerekli organ ve güç olmadığını düşünebilirler . Avrupa'yı tehdit eden bir komünizm ve Sovyetler Birliği tehlikesi ortadan kalktı . nedenle Fransa , Almanya ve Belçika başta olmak üzere bazı NATO üyesi ülkeler NATO'yu kendi içinde sorgulamaya çalışıyorlar . Öte yandan da Türkiye'ye baskı yapmak suretiyle , AB'nin asgari gücünün NATO tarafından karşılanmasını istediler . Türkiye'nin ne kadar haklı olduğu bir kere daha ortaya çıkıyor . Bence NATO , geleceğini garanti altına almak ve yeniden tanzim etmek için kendi kendini sorgulamalı . TSK'NIN GÜCÜ VATANI KORUMAYA YETER Köksal Toptan , TSK'nın gücünün vatanı korumaya yettiğini , siyasi değerlendirilmesi durumunda ise NATO'nun kaybedeceğini belirterek , şunları kaydetti : NATO savunması , ülkemiz açısından fazla önemli değil . Türkiye , kendi savunmasını kendi imkanlarıyla yapabilecek konumdadır . Herkes bilmelidir ki , Kurtuluş Savaşı'nda bizi ne NATO korudu , ne de başka bir güç . Türk halkı kendi kendini korudu , Türkiye Cumhuriyeti topraklarını kendi kanı ve gücüyle çizdi . TSK'nın gücü vatanı korumaya yetecek kadar yüksektir . Fakat bir siyasi organizasyon olarak değerlendirilirse , NATO bunda kaybeder . Türkiye'nin kaybedeceği çok fazla birşeyi olmaz . Çünkü , Ülkemizi hiç kimse işgal edemez . Arkadaşını öldürdüğünü , uykusunda itiraf etti . . . Kastamonu'da bir genç , kayıp olduğu için gündür aranan arkadaşını kendisinin öldürdüğünü , uyurken dedesine anlattı . Dede de 16 yaşındaki torununu savcılığa teslim etti . Merkeze bağlı Mescitler Köyü Koşanlar Mahallesi'nde oturan , kayıp olduğu için yakınları ve köy sakinleri tarafından gündür aranan Hakkı Bektaşoğlu'ndan ( 18 ) haber alınamadı . Bektaşoğlu ailesinin komşusu olan Ali Halimoğlu , 16 yaşındaki torunu M. Ali Hekimoğlu , uykudaki torununa , kaybolan Hakkı Bektaşoğlu ile ilgili sorular sorunca , M. Ali Halimoğlu , daha sonra arkadaşını kazayla Mezarlık mevkiinde vurduğunu itiraf eden torununu savcılığa teslim etti . M. M. ifadesinde , Mezarlık bölgesinde , arkadaşı Hakkı Bektaşoğlu'nu hayvan sanarak av tüfeğiyle vurduğunu , ancak vurduğu kişinin arkadaşı olduğunu görünce , paniğe kapılıp , cesedi karlar içine sakladığını anlattı . Olayla ilgili soruşturmanın sürdüğü bildirildi . Benzin istasyonu soygunlarıyla ilgili kişi teşhis edildi İzmir'in Ödemiş İlçesi'nde , şüphe üzerine gözaltına alınan kişi , Menemen'de soyulan benzin istasyonu sahibi ve iki çalışanı tarafından teşhis edildi . Zanlılarda ele geçirilen silahlar balistik incelemeye gönderildi . Ödemiş'e bağlı köy yollarında gece uygulama yapan İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri , bir otomobilde bulunan kişiyi şüphe üzerine gözaltına aldı . Şüphelilerin üzerinde ve araçta yapılan aramada , ruhsatsız tabanca ile bıçak ele geçirildi . Ödemiş İlçe Jandarma Komutanlığı yetkilileri , gözaltındaki kişilerin , son aylarda İzmir ve ilçelerindeki benzinlik soygunlarını gerçekleştirmiş olabileceği ihtimali üzerine , İzmir polisi ile bağlantı kurdu . Köylülerden esrar almak amacıyla Ödemiş'e geldiklerini iddia eden şüphelilerde ele geçirilen ruhsatsız tabancalar , soygun olaylarında kullanılıp kullanılmadığının belirlenmesi amacıyla Kriminal Laboratuvara gönderildi . Bu arada , bir ay önce kar maskeli gaspçılar tarafından soyulan Menemen İlçesi'ndeki Akgün Petrol İstasyonu'nun sahibi Muhlis Akgün ile pompacı Gürsel Tekin , teşhis için Ödemiş'e getirildi . Yapılan teşhiste , Akgün ile Tekin , kendilerine gösterilen şüphelilerin gözlerinin ve ses tonlarının , kar maskeli soygunculara çok benzediğini bildirdi . Jandarma yetkilileri , pompacı Orhan Bellisan'ın ölümüyle sonuçlanan Bayraklı'daki Hora Benzin İstasyonu'nda çalışan iki görevlinin de Ödemiş'e çağrılarak teşhis yaptırılacağını kaydetti . Kriminal Laboratuvar sonuçlarının çıkmasının ardından gözaltındaki kişinin benzin istasyonu soygunlarıyla ilgilerinin olup olmadığının tespit edileceği belirtildi . AKP Grup Başkanvekili Fatsa : Görünür zamanda tezkere yok AK Parti Grup Başkanvekili Eyüp Fatsa , yeni bir Başbakanlık tezkeresi konusunda , Tezkere , ucu açık bir zamana ertelendi . Görünür zamanda tezkere yok dedi . Fatsa , MKYK toplantısına verilen arada , gazetecilerle kısa bir süre sohbet etti . Fatsa , bir soru üzerine , Tezkere , ucu açık bir zamana ertelendi . Görünür zamanda tezkere yok açıklamasında bulundu . Bu arada , Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın , MKYK toplantısına ilişkin açıklama yapacağı bildirildi . Başbakan gül , Merkez'den ayrıldı . . . Başbakan Abdullah Gül , MKYK toplantısının yapıldığı AK Parti Genel Merkezi'nden ayrıldı . Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan'ın başkanlığında saat 10. Başbakanlık tezkeresinin TBMM'de kabul edilmemesiyle ortaya çıkan yeni durumun değerlendirildiği toplantıya ilişkin açıklama yapması beklenen Başbakan Gül , saat 14. Tamamlanıp tamamlanmadığı açıklanmayan toplantıyla ilgili açıklamayı , Genel Başkan Erdoğan'ın yapacağı belirtildi . DİSK , KESK , TMMOB , TTB : Tezkere bir kez daha getirilemez DİSK , KESK , TMMOB ve TTB genel başkanları , Türkiye'de yabancı asker bulundurulması ve yurtdışına asker gönderilmesine ilişkin Başbakanlık tezkeresinin bir kez daha TBMM gündemine getirilmemesi gerektiğini bildirdiler . DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi , KESK Genel Başkanı Sami Evren , TMMOB Genel Başkanı Kaya Güvenç ve TTB Genel Başkanı Füsun Sayek , yaptıkları ortak yazılı açıklamada , Türkiye'nin her yerinde aylardır savaşa karşı , ABD'nin Irak saldırısına karşı çaba gösteren herkese teşekkür ettiler . Söz konusu etkinliğin sonuçlarından bir tanesinin , dün TBMM'de gündeme getirilen tezkerenin reddi olduğu kaydedilen açıklamada , şöyle denildi : Bu redde katkıda bulunan , halkın bu konudaki duyarlılığını ve kararlılığını hissederek oy kullanan milletvekillerini kutluyoruz . Dün gece ve bu sabah , herkes ( Tezkerenin reddinden sonra ne olacak ? ) diye soruyor . Kimileri ise Türkiye'nin geleceği açısından karamsar tablolar sunmaya çalışıyor . Bu tezkere reddinin sonuçları çok açıktır : Bu tezkere , bir kez daha TBMM gündemine getirilemez . Bir daha gündeme getirme çabalarının hiçbir meşruiyeti olmayacaktır . Ayrıca , gündeme getirilirse bilinmelidir ki , bu kez milyonlar ayağa kalkacaktır . Tezkere konusu olan iki konunun gereği derhal yapılmalıdır : Ülkemizde mevcut bulunan tüm yabancı askerler , derhal ülkeyi terk etmelidir . Ülkemiz askerlerinin Irak'a girme hazırlıklarına son verilmelidir . ABD yönetiminin dünyada her istediğini yapma hakkına ve kuvvetine sahip olmadığı görülmüştür . Dün hep birlikte açığa çıktığına tanık olduğumuz adil , özgür , demokratik , barış içinde bir ülke olabileceğimiz inancı , ülkemiz geleceğinin umududur . Fermani Altun : Başıma gelenler tamamen komplo Adam kaçırma ve işkence yaptırma iddiasıyla gözaltına alındıktan sonra dün çıkarıldığı mahkemece serbest bırakılan Dünya Ehlibeyt Vakfı Başkanı Fermani Altun , olayın tamamen komplo olduğunu ileri sürdü . Altun , yaptığı yazılı açıklamada , gün önce DGM kararıyla bir olaya ilişkin gözaltına alındığını ve dün serbest bırakıldığını hatırlatarak , Olayın tamamen bir komplo olduğunu , aydan beri sahneye konulduğunu ve bazı resmi görevlilerin de taşeron olarak kullanıldığını belirtmek isterim dedi . Amacın , şahsında Dünya Ehlibeyt Vakfı'nın yıpratılması olduğunu savunan Altun , şu görüşleri dile getirdi : Lanse edilen olay , yıl önce 45 gün yanımda , bir dönem de Düzce'de 600 işçi çalıştıran eniştem Hasan Can'a ait fabrikada şoför olarak çalışan şahsın , aynı fabrikadaki kişiden iş yapmak amacıyla aldığı parayı başkalarına kaptırması ve parayı kaptırdığı yerden kurtarmak için kendisine işkence yapıldığı senaryolarını hazırlamasından ibarettir . Bu şoför , daha sonra dolandırıcı şebekenin bir elamanı olarak çalışmalara devam etmiştir . Olayın boyutu ve detayı bundan ibarettir . Şahsım olarak bu olayla zerre kadar dahi ilgim ve haberim yoktur . Gelibolu Lapseki araba vapur seferleri başladı Çanakkale Boğazı'nı etkileyen yoğun sis nedeniyle sabah durdurulan Gelibolu Lapseki araba vapur seferleri , tekrar başlatıldı . Çanakkale Denizcilik İşletmesi yetkilileri , sis yüzünden görüş mesafesinin 50 metrenin altına düşmesi nedeniyle durdurulan araba vapur seferlerinin sisin etkisini kaybetmesi üzerine yeniden başladığını bildirdiler . ÖDP : Hükümet derhal istifa etmelidir ÖDP Genel Başkanı Hayri Kozanoğlu , TBMM'nin dünkü toplantısında Başbakanlık tezkeresinin kabul edilmediğini anımsatarak , Tezkeresi mecliste reddedilen hükümet , derhal istifa etmelidir dedi . Hayri Kozanoğlu , yaptığı yazılı açıklamada , TBMM kararının , Irak'ta Savaşa Hayır Koordinasyonu , savaşa karşıtı platformlar , barış yanlısı sendika , meslek örgütleri , siyasi partiler , sanatçı ve aydınlar ile barış talebiyle sokaklara dökülen yurttaşlardan oluşan , Türkiye'deki barış güçlerinin mücadelesiyle ortaya çıktığını kaydetti . Türkiye'nin uluslararası barış mücadelesine büyük katkı yaptığını ifade eden Kozanoğlu , Tezkeresi mecliste reddedilen hükümet , derhal istifa etmelidir . Hiç kimse halkın iradesini hiçe sayarak yeni bir tezkereyi meclise göndermeye niyetlenmemelidir . İskenderun ve Mersin limanlarında demir atan Amerikan gemileri geldikleri gibi geri gitmelidir dedi . Eğitim Sen Başkanı : Sayın Mumcu , demokrasicilik oynuyor Eğitim Sen Genel Başkanı Alaaddin Dinçer , Milli Eğitim Bakanlığı'nın ( MEB ) oluşturduğu Atölye Çalışma Grubu'nun yürüttüğü , Anayasa'da ve YÖK Yasası'nda değişiklik öngören yasa taslakları çalışmasıyla ilgili olarak , Sayın Mumcu demokrasicilik oynuyor dedi . Alaaddin Dinçer , sendika genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında , MEB'in yasa taslağı çalışmalarını yürütmesi için oluşturduğu Atölye Çalışma Grubu'ndan çekildiklerini bildirerek , gerekçelerini anlattı . Yasa taslağından harç , ikinci öğretim ve hizmetlerin taşeronlaştırılması ile ilgili hükümlerin çıkarılmasını , üniversitelerde oluşturulacak kurullarda eğitim ile ilgili tarafların dışında hiçbir kurum ve kuruluşun bulunmamasını , vakıf üniversitelerinin kamulaştırılmasını istediklerini kaydeden Dinçer , bu görüşlerinin yasal düzenleme içinde yer alması için sendika adına temsilci olarak Prof . Dr . Mustafa Altıntaş'ı gönderdiklerini söyledi . Bakan Mumcu'nun , çalışmalara tüzel kişilik olarak katılımlarından rahatsızlık duyduğunu öne süren Dinçer , şunları kaydetti : Sayın Bakan'ın temsilcimizi bireysel katılımcı olarak kabul etmesi , paralı eğitimi kurumlaştırma çabaları , üzerinde görüş birliğine varılmamış konuları ( oybirliği ile kabul edilmiştir ) biçiminde kamuoyuna yansıtması , üniversiteyi oluşturan öğrenci örgütlerini , öğretim elemanları ve çalışanların örgütü olarak eğitim işkolunda yetkili sendikanın temsilini kabul etmezken sermaye çevrelerinin örgütlerini demokratik katılım olarak nitelemesi , bizleri bu sürece katılmamızı gözden geçirmeye zorlamış ve katkımızı geri çekmeye götürmüştür . Sayın Mumcu , demokrasicilik oynuyor . Tavrı bellidir . Kafasındaki Amerikanvari üniversiteyi yaratma çabası içindedir . Mumcu ( filmin sonunu bekleyin ) demişti . Filmin sonu bizce bellidir . Eğitimin katledilme süreciyle karşı karşıyayız . Prof . Dr . Mustafa Altıntaş da , Mumcu'nun her toplantıya , elinde kimin hazırladığı belli olmayan farklı bir metinle geldiğini öne sürdü . Altıntaş , Metinlerdeki maddeler arasında çelişkiler var . ( Taslakta fırsat eşitliği , hak eşitliği deniliyor , bununla türbanı meşrulaştırmak mı istiyorsunuz ? ) diye soruyoruz . Bakan da ( niyetimi mi yargılamak istiyorsunuz ? ) diyor . Oradaki tartışmalarda türbana ( evet ) diyenler de var dedi . Üs ve limanlar sakin . . . Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesine , yabancı silahlı kuvvetler unsurlarının Türkiye'de bulunmasına izin verilmesine ilişkin Başbakanlık Tezkeresi'nin , dün TBMM Genel Kurulu'nda reddedilmesinin ardından , üs ve limanlar günü sakin geçirdi . Askeri üs ve limanlarda gerekli yenileştirme , geliştirme , inşaat ve tevsi çalışmaları ile yerinden hazırlık faaliyetleri kapsamında , son bir hafta yoğun hareketlilik yaşanan İskenderun Limanı bugünü boş geçirdi . İskelede şu anda askeri malzeme taşınması kapsamında hiçbir gemi bulunmuyor . Ancak , liman alanındaki araç ve malzemelerden bir bölümünün yüklendiği TIR'lar , konvoy halinde bekletiliyor . Adana'nın merkez Yüreğir İlçesi'ne bağlı İncirlik Beldesi'ndeki İncirlik Üssü'nde ise alışılagelen hafta sonu sakinliği''nin ötesinde bir durgunluk yaşanıyor . Hangar kapaklarının kapalı olduğu üste , bir tanker uçağının inişi ile birkaç savaş uçağının havalanıp bir süre sonra dönmelerinin dışında , uçuşlarda belirgin bir azalma gözleniyor . Apronda bekleyen uçakların da önceki günlere oranla daha az sayıda olduğu dikkati çekerken , yer hizmetleri ve modernizasyon çalışmaları kapsamında da önemli bir hareketlilik görülmüyor . Öte yandan , Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Yener Karahanoğlu'nun Mersin'in Silifke İlçesi'ne bağlı Taşucu Beldesi'ndeki SEKA Limanı ile yine aynı bölgede NATO finansmanıyla yapımı gerçekleştirilen limanda incelemelerde bulunduğu öğrenildi . Kayseri'de yayalara su sıçratan araçlara ceza . . . Kayseri Emniyet Müdürü Bekir Tanrıkulu , yayalardan , üzerlerine su sıçratan otomobillerin plakasını Alo Trafik 154''e bildirmelerini istedi . Tanrıkulu , sürücülerin araçlarını , iklim ve yol koşullarına göre kullanmaları gerektiğini belirterek , aksi takdirde kazaların yaşanabileceğine , başkalarının hakkının çiğnenebileceğine dikkati çekti . Sürücülerin diğer sürücü ve yayalara saygılı şekilde araç kullanmaları gerektiğini ifade eden Tanrıkulu , kış mevsiminde karların erimesiyle yollarda oluşan su birikintisinin bilinçsiz sürücüler tarafından zaman zaman yayalara sıçratıldığını kaydetti . Böyle bir olumsuzlukla karşılaşan yayalardan su sıçratan aracın plakasını polise bildirmelerini isteyen Tanrıkulu , şunları söyledi : Yoğun kar yağışının ardından yolları trafiğe açmak için kazınan karlar , yaya kaldırımı kenarında birikti . Havaların az da olsa ısınmasıyla eriyen karlar , bilinçsiz sürücüler tarafından yayalara sıçratılmakta . Çoğu vatandaşımız , bunun suç olduğunu bilmemekte ve buna maruz kaldığında sesini çıkarmamakta . Oysa Trafik Kanunu'nda , Araçları kamunun rahat ve huzurunu bozacak veya kişilere zarar verecek şekilde saygısızca kullanmak maddesi gereğince yayalara su sıçratan sürücüye 51 milyon 100 bin lira para cezası verilip , ehliyetinden puan düşürülüyor . Tanrıkulu , bu gibi durumlarda Alo Trafik 154''e bildirilen aracın plakasına gerekli cezanın yazıldığını , ceza makbuzunun da sürücünün adresine gönderildiğini bildirdi . Patriotlar hazır hale geldi . . . Olası harekatta Türkiye'nin savunmasına katkıda bulunmak amacıyla Diyarbakır'a getirilen Patriot hava savunma sistemleri hazır hale getirildi . Karayoluyla önceki gün İskenderun'dan Diyarbakır . Taktik Hava Kuvvet Komutanlığı'na getirilen Patriot hava savunma sisteminin montajı , Hollandalı askeri personel tarafından tamamlandı . Batman Havaalanı'na getirilen Patriot hava savunma sisteminin montaj çalışmaları ise sürüyor . Yarbay Erik Abma komutasında , Diyarbakır ile Batman'da konuşlandırılan Patriot hava savunma sistemlerinde toplam 560 Hollandalı askeri personel görev alıyor . Kültür Bakanı : Türkiye'de demokrasi işlemiştir Kültür Bakanı Hüseyin Çelik , Başbakanlık tezkeresinin TBMM'de kabul edilmemesi ile ilgili olarak , ABD memnun olmamış olabilir . Türkiye'de demokrasi işlemiştir dedi . Karayoluyla Batman'dan Siirt'e gelen Çelik , Vali Nuri Okutan'ı makamında ziyaret ederek , ilin sorunları hakkında bilgi aldı . Bakan Çelik , burada , gazetecilerin Başbakanlık tezkeresinin TBMM'de kabul edilmemesine ilişkin sorularına şu yanıtı verdi : Türkiye demokratik ve laik bir ülkedir . Sonuç demokrasinin işleyişidir . TBMM büyük olgunluk göstermiştir . Hayırlı olsun . ABD uzun yıllardan beri stratejik müttefikimiz olan bir devlettir . ABD memnun olmamış olabilir . Türkiye'de demokrasi işlemiştir . Çelik , yaptığı açıklamada da , kültür merkezlerini sabah açılıp akşam kapanan yerler olmaktan çıkarıp günde 18 saat etkinlik yapılan mekanlar haline getirdiklerini ifade ederek , şunları kaydetti : Biz seçimde popülist yaklaşım sergilemiyoruz . Hükümet olarak pozitif ayrımcılıktan yanayız . Örneğin Nevşehir'de köy yollarının büyük bölümü asfaltlanmış durumdadır . Kalkıp her ilde 50 kilometrelik köy yolunu asfaltlayacağız derseniz , bu derde deva olmaz . Bölgelerin kalkınmışlık durumuna göre çalışma yapmak gerekiyor . Çeyrek asırdan beri buralar normal yönetim nedir bilmiyor . Çok şükür ki , OHAL kalktı . Buralarda ekonomik OHAL ilan edilmeli . Geçmişte yapılan teşvikler yanlıştı . Paralar yatırıma akmamış . Vergi indirimi , arsa tahsisi gibi teşviklerle işadamlarını bölgede yatırımı yapmaya teşvik edeceğiz . Türkiye'nin en büyük sorunu bölgeler arasındaki gelişmişlik farkıdır . Bu farklılık insanı ürkütüyor . Uludağ'da kar kalınlığı 5,5 metreyi geçti . . . Türkiye'nin önemli kış turizm merkezlerinden biri olan Uludağ'da , kar kalınlığı metre 56 santimetreye ulaştı . Uludağ Meteoroloji İstasyonu'ndan alınan bilgiye göre , Oteller Bölgesi'ndeki kar kalınlığı , bu sabah metre 56 santimetre olarak ölçüldü . Hava sıcaklığının sıfırın altında derece olduğu Beyaz Cennet''te , uzun sürenin ardından yüzünü gösterirken , görüş mesafesinin kayak yapmak için son derece elverişli olduğu bildirildi . Bu arada , yoğun kar yağışı , sezon öncesi Kar duası''na bile çıkan ve ümitlerini suni kar yağdırma makinesine bağlayan otelcilerin yüzünü güldürdü . Ağaoğlu My Resort Otel yetkilisi Alev Pınarcı , yaptığı açıklamada , Uludağ'ın Bereketli bir sezon geçirdiğini belirterek , Yurdu olumsuz yönde etkileyen hava şartları , Uludağ'ın yoğun bir sezon geçirmesine neden oldu . Tüm oteller , yüzde yüzlük bir doluluk oranını yakaladı dedi . Bu hafta yağmurlu geçecek . . . Türkiye , yeni haftayı Orta Akdeniz üzerinden gelen yağışlı sistemle karşılayacak . Yağışlar , Mart Salı ve Mart Çarşamba günü Güney Ege ve Akdeniz'de etkili olacak . Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü'nden aldığı bilgiye göre , Türkiye bugün Orta Akdeniz üzerinden gelen yeni bir yağışlı sistemin etkisi altına girdi . Buna göre , yarın Marmara , Kuzey Ege ve Batı Karadeniz kıyıları dışında tüm yurtta yağış bekleniyor . Yağışlar , genellikle yağmur , yurdun iç ve doğu kesimlerinde karla karışık yağmur ve kar şeklinde olacak . Bu sistem salı günü yurdun doğusuna hareket ederken , Türkiye yine Orta Akdeniz üzerinden gelen bir başka yağışlı havanın etkisi altına girecek . Bu nedenle salı günü Akdeniz , Ege , İç Anadolu'nun güney ve batısı , Marmara'nın güneyi ile Doğu Anadolu'nun doğusu yağışlı geçecek . Yağışlar , genellikle yağmur , Doğu Anadolu'nun doğusunda kar , İç Ege ve Göller Yöresi ile İç Anadolu'nun yüksek kesimlerinde karla karışık yağmur şeklinde olacak . Çarşamba günü ise Trakya , Orta ve Doğu Karadeniz kıyıları dışındaki yurdun diğer yerleri yağışlı geçecek . Yağışlar genellikle yağmur , İç Anadolu'nun doğusu , İç Ege'nin yüksek kesimlerinde karla karışık yağmur , Doğu Anadolu'da ise kar şeklinde olacak . Yağışların , salı günü Güney Ege ve Batı Akdeniz'de , çarşamba günü ise Akdeniz bölgesinde etkili olması bekleniyor . Hava sıcaklıkları ise mevsim normalleri civarında seyretmeye devam edecek . Salı ve çarşamba günleri Güney Ege ve Akdeniz'de beklenen etkili yağış nedeniyle ilgililerin ve vatandaşların tedbirli olmaları istendi . Sosyal Güvenlik Yasası'nın iptali için dava açıldı Çorum İş Mahkemesi , Sosyal Güvenlik Yasası'nın emeklilik yaşıyla ilgili düzenlemeleri içeren . maddesinin bendinin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu . Alınan bilgiye göre , Çorum Barosu Avukatlarından Teoman Şahin , Çorum İş Mahkemesi'ne başvurarak , emekliliği hak etmesine rağmen , 4659 Sayılı Yasa gereği yaş koşuluna takıldığını belirterek , Sosyal Güvenlik Yasası'nın Anayasa'ya aykırı olduğu gerekçesiyle iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurulması istemiyle dava açtı . Şahin , dava dilekçesinde , daha önce 4446 Sayılı Yasa'daki geçiş hükümlerinin Anayasa Mahkemesi'nce adalet ve eşitlik ilkelerine aykırı bulunarak iptal edildiğini ve 4659 Sayılı Yasa ile bu geçiş hükümlerinin yeniden düzenlendiğini hatırlatarak , şöyle dedi : Geçiş hükümleri hangi aralıklarla düzenlenirse düzenlensin insanlar arasında eşitliği sağlamayacağı görülecektir . Kademeler nasıl ayarlanırsa ayarlansın bu karmaşık ve çarpık sistemle eşitliğin ve adaletin sağlanması mümkün değildir . Kazanılmış haklar korunmadığı sürece , herkes en az şu kadar yıl etkilenir ya da emekliliği herkesin şu kadar yıl geciktirilir şeklinde genel bir ifade kullanılmadığı sürece , Anayasa Mahkemesi'nin 4446 sayılı yasayı iptal gerekçesi halen 4659 sayılı yasa içinde geçerli bulunmaktadır . Mevcut dilimleme ile eşitliğin ve adaletin sağlanması matematik ve mantık gereği mümkün değildir . Avukatlık mesleğine başladığı tarihte geçerli olan 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu'nun 60 ve devamı maddelerince , erkeklerin 15 yıl sigortalı olmak ve 5000 gün prim ödemesi koşulunu yerine getirerek emeklilik hakkını kazandıklarına dikkati çeken Avukat Şahin , dilekçesinde şunları savundu : 1. Bu çerçevede 05. Kurum da talebimi yaş şartımı tamamlamadığım gerekçesiyle reddetti . Söz konusu 4446 Sayılı Yasa'nın ve akabinde çıkan 4659 Sayılı Yasa'nın insan haklarına ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na aykırı olduğunu düşünüyorum . 506 Sayılı Yasa'nın 60 . maddesinde değişiklik yapan 4659 Sayılı Yasa'nın . maddesinin bendinin Anayasa'nın , , 10 . maddelerine aykırı olduğu düşünülerek dosyanın Anayasa Mahkemesine gönderilmesine karar verilmesini ve 05. İSTEM KABUL EDİLDİ Çorum İş Mahkemesi Hakimi Gündaş Alaşahan , Avukat Teoman Şahin'in istemini yerinde bularak , Sosyal Güvenlik Yasası'nın , kademeli geçişi öngören yaş düzenlemesini içeren . maddesinin bendinin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmasını kararlaştırdı . İş Mahkemesi'nin kararında , 4569 sayılı yasanın . maddesinin bendinin Anayasamızın , , 10 ve 60 . maddelerine aykırı olduğu anlaşıldığından , yasa maddesinin iptali için Anayasa Mahkemesi'ne başvurulmasına karar verildi denildi . Viranşehir'de akraba evliliği nedeniyle 50 bebek sağlıksız doğdu Şanlıurfa'nın Viranşehir İlçesi Devlet Hastanesi'nde , son iki yılda çift ve kafatası olmayan 50 bebek dünyaya gelirken , doğumların akraba evliliğinin yanı sıra annenin , yeterli ve dengeli beslenmemesinden kaynaklandığı bildirildi . Viranşehir Devlet Hastanesi Kadın Hastalıkları Uzmanı Opr . Dr . Abdi Oğuz , çift ve kafatası olmayan bebek doğumlarının bölgede yaygın olduğunu belirterek , eğitim seviyesinin artırılması ve beslenmeye dikkat edilmesiyle sorunun çözüleceğini söyledi . Hastalığın tıp biliminde Anensefali Mningosin olarak tanımlandığını ifade eden Oğuz , şöyle konuştu : Viranşehir'de son iki yılda çift ve kafatası olmayan 50 doğum gerçekleştirdim . Bu bebeklerin hepsi yaşamını yitirdi . Bölgede bu tür doğumlar yaygındır . Bunda , bölgedeki eğitim seviyesinin düşüklüğünün yaygın olması önemli etkendir . Genetik özelliğe sahip hastalık , anneden bebeğe , bebekten ise diğer nesillere geçebilir . Ayrıca annenin , beslenme bozukluğu , dengeli ve düzenli beslenmemesi , folik asit miktarı azlığı hastalık riskini artırır . Bebek , annedeki bu hastalık sonucu beyin lopları gelişemeden dünyaya gelir . Oğuz , anne adaylarının hamilelik dönemlerinin 10 16 . haftaları arasında sürekli doktor kontrolü yaptırmaları gerektiğini kaydederek , Hastalık eğer ileri formlara ulaşmamışsa , doğum sonrası ameliyatla bebek sağlıklı yaşamını sürdürür . Anneler kontrol yaptırmaz ve hastalık ileri düzeye ulaşırsa bebeğin yaşama şansı da bir kadar azalır dedi . Bahçesaraylılar , 15 gün kar esareti altında kaldı . . . Yolları ulaşıma kapalı bulunan Bahçesaray'dan rahatsızlığı nedeniyle helikopterle Van merkeze getirilen Belediye Başkanı Naci Orhan , ilçenin 1985 yılı öncesine geri dönüş yaptığını söyledi . Orhan , şubat ayı içinde etkili olan kar yağışı yüzünden yolları ulaşıma kapanan , iletişim bağlantıları ile elektriği kesilen Bahçesaray'daki 15 günlük kar esaretini anlattı . 1985 yılından önce elektriği olmayan ve ay boyunca hiçbir şekilde diğer yerleşim birimleri ile bağlantı sağlayamayan Bahçesaraylıların tarihlerdeki günlerinin kahve sohbetleriyle , kitap okuyarak ya da mahalli sanatçıları dinleyerek geçtiğini belirtti . Orhan , ilçenin 1985 yılından sonra elektrik , televizyon ve telefona kavuşmasıyla yaşam tarzlarının ve alışkanlıklarının da değişime uğradığını bildirdi . Bu yılın şubat ayının son iki haftası etkili olan kar yağışı yüzünden Bahçesaray'ın 1985 yılının öncesine geri dönüş yaptığını ifade eden Orhan , mahallearası ulaşımın bile yapılamadığı ilçede 15 günün yine kahve sohbetleriyle , kitap okumayla ya da satranç oynayarak geçtiğini vurguladı . İLÇEDE HAYAT Orhan , kar esaretinde geçen 15 gün içinde en sevindirici olayın ise acil bir hastalık durumunun yaşanmamış olduğuna işaret ederek , Tek korkumuz acil bir hastalıkla karşılaşmaktı . Ama öyle bir olay yaşanmadı . Daha önceki yıllarda , yolların ulaşıma kapalı bulunması ve telefonun olmaması yüzünden birçok kişi hastaneye ulaştırılmadığı için hayatını kaybetmişti dedi . Halen bir çok öğretmenin yolları kapalı olduğu için ilçeye ya da köylere gidemediğine değinen Orhan , ilçede sebze meyve sıkıntısı yaşandığını , hayvanların ise yem sıkıntısı ile karşı karşıya kaldığını kaydetti . Bahçesaray'da yol açma çalışmalarını gerçekleştirmek için Karayolları ve Köy Hizmetleri Bölge Müdürlüklerine ait birer iş makinesi bulunduğunu dile getiren Naci Orhan , Karayolları Bölge Müdürlüğü'ne ait aracın arızalı olması nedeniyle yol açma çalışmalarının yapılamadığını , bugünden itibaren Bahçesaray Hizan yolunun ulaşıma açılmasını beklediklerini ifade etti . Gül : ABD ile ilişkilerimiz dostluk ve anlayış içinde sürecektir Başbakan Abdullah Gül , Türk Amerikan ilişkilerinin stratejik ilişkiler olduğunu , karşılıklı dostluk ve anlayış içinde devam edeceğini söyledi . Gül , Irak liderliğinin TBMM'nin dünkü kararını istismar etmemesi gerektiğini , aksi halde barışı kendilerinin zorlaştıracağını kaydetti . AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu ( MKYK ) , Başbakanlık tezkeresinin TBMM'de kabul edilmemesinin ardından doğan yeni durumu değerlendirmek üzere Genel Başkan Tayyip Erdoğan'ın başkanlığında saat 10. Başbakan Gül , toplantıya katılmak üzere Genel Merkez'e girerken , gazetecilere açıklamalarda bulundu . Türkiye'nin bölgenin tek demokratik ülkesi olduğuna işaret eden Gül , demokratik karar mekanizmalarının ve demokratik bir sürecin işlediğini ifade etti . Her şeyin kamuoyunun gözü önünde meydana geldiğini , kamuoyunun görüşlerini ortaya koyduğunu belirten Gül , Biz çeşitli istişarelerde bulunduk , parti grubumuzda toplantılar yaptık ama nihai kararı TBMM'nin vereceğini herkes biliyordu . Anayasa'nın emriydi bu dedi . TBMM'nin , dünkü kararıyla iradesini ortaya koyduğunu vurgulayan Başbakan Gül , buna saygı göstermeleri gerektiğini kaydetti . Gül , şöyle devam etti : Türk Amerikan ilişkileri , stratejik ilişkilerdir . Karşılıklı dostluk ve anlayış içerisinde ilişkilerimiz muhakkak ki devam edecektir . Bunu sadece bir tezkereye hemen bağlamamak gerekir . Dolayısıyla , ilişkilerimiz devam edecektir . Çok geniş sahada işbirliğimiz vardır . Keşif harekatı devam etmektedir . Irak liderliği , TBMM'nin dünkü kararını istismar etmemelidir . Eğer bunu yanlış anlarlar ve istismar ederlerse , BM kararlarını süratli bir şekilde uygulamakta gecikirlerse , barışın olmasını kendileri zorlaştırırlar . bakımdan , TBMM'nin bu kararını hiç kimse de yanlış bir şekilde tefsir etmemelidir . Başbakan Gül , hükümetin ve AK Parti'nin durumu soğukkanlılıkla değerlendireceğini , alınması gerekli önlemlerin alınacağını ifade ederek , telaşa gerek olmadığını söyledi . YENİ TEZKERE GELECEK Mİ ? Bir gazetecinin , Alınması gerekli tedbirler içerisinde yeni bir tezkere hazırlığı olacak mı ? sorusuna Gül , Bunlar değerlendirilecek şüphesiz . Bunu hükümette , partide değerlendireceğiz . Ayaküstü buna karar vermek doğru değildir karşılığını verdi . Dün akşam yapılan toplantıların ardından ABD'li yetkililerle bir görüşme oldu mu ? sorusu üzerine Gül , Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal'in ABD'nin Ankara Büyükelçisi'ni davet ederek bilgi verdiğini kaydetti . Başbakan Abdullah Gül , ABD yönetimi ve temsilcilerinin , dün yaptığı açıklamaları takdirle karşıladığını , ABD'nin demokratik sürece olan saygısını gösterdiğini ifade etti . Gül , Çünkü bu süreci en iyi ABD bilmektedir . bakımdan dün yapılan açıklamaları takdirle karşılıyorum diye konuştu . CHP Milletvekili Altay ve Saygun'un sağlık durumları iyi . . . TBMM Genel Kurulu'nda Başbakanlık Tezkeresi'nin görüşmeleri sırasında rahatsızlanarak hastaneye kaldırılan CHP Sinop Milletvekili Engin Altay ile CHP Tekirdağ Milletvekili Mehmet Nuri Saygun'un sağlık durumlarının iyi olduğu bildirildi . Göğüs ağrısı şikayetiyle Güven Hastanesi'nde dün akşam tedavi altına alınan Saygun'un bugün taburcu edileceği ; baş dönmesi , bulantı ve kusma şikayetleriyle hastaneye gelen Altay'ın ise bir süre daha kontrol altında tutulacağı öğrenildi . Mehmet Nuri Saygun , akut koroner sendrom ön tanısıyla kardiyoloji bölümünde tedavi altında tutuluyordu . Engin Altay'a ise denge sinirinin viral enfeksiyonu teşhisi konularak yatarak tedavisine karar verilmişti . Bakan Yakış : Kıbrıs ile ilgili bir politika değişikliği yok Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , Kıbrıs konusunda politika değişikliği olarak tanımlanabilecek bir gelişmenin sözkonusu olmadığını ifade etti . Yakış , CHP Konya Milletvekili Nezir Büyükcengiz'in soru önergesini yanıtlarken , Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yusuf Buluç'un Türkiye'nin Kıbrıs politikasında değişikliğe gidilebileceği açıklamalarına açıklık getirdi . Yakış , Türkiye'nin Kıbrıs'ta her zaman adil ve kalıcı çözümden yana olduğunu kaydetti . Kıbrıs'ta mevcut barış ortamının ve Türkiye'nin etkin ve fiili garantisinin sürmesini sağlayacak , Türk Yunan dengesini koruyan , Ada'daki iki tarafın egemen eşitliğini kabul eden , uzlaşmaya dayalı yeni bir ortaklık oluşturulması hedefinde değişiklik olmadığını ifade eden Yakış , müzakere sürecinde yeni bir şans tanıyabilmek için KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile yakın istişare içerisinde görüşmelerin AB Kopenhag Zirvesi'nden sonra da devamına olanak sağlandığını hatırlattı . Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Yusuf Buluç'un Ocak 1005 tarihinde düzenlediği basın toplantısında , Kıbrıs'ta izlenen tutum ve politikaların Denktaş ile istişare ve işbirliği içinde yürütüldüğünü ifade ettiğini belirten Yakış , Sözcü , müzakere sürecinin seyri içinde Annan Planı'nda yapılması gereken değişiklik taleplerimizin temel politikamız çerçevesinde Türk tarafınca gündeme getirildiğine , bunun her aktif müzakere sürecinde sözkonusu olabilecek ayarlamalar olduğuna işaret etmiştir dedi . Yakış , bunun haricinde Kıbrıs konusunda politika değişikliği olarak tanımlanabilecek bir gelişmenin sözkonusu olmadığını belirterek , Türkiye'nin Kıbrıs'ta kalıcı bir çözüme ulaşılması amacıyla yürütülmekte olan müzakere sürecini ve Denktaş'ın çabalarını desteklediğini bildirdi . Yakış , bu hususun 15 Ocak 1005 tarihinde yapılan basın toplantısında bir kez daha teyit edildiğini kaydederek , Sözcümüzün açıklamaları , Kıbrıs müzakere sürecinde izlemekte olduğumuz tutumu yansıtan sarih bir tespittir dedi . TBMM'de bu hafta . . . TBMM , bu hafta tüketicileri yakından ilgilendiren bir yasal düzenleme için çalışacak . Haftalardan beri , asker gönderme ve bulundurmaya ilişkin Başbakanlık tezkeresine odaklanan Meclis , bu hafta gündemindeki diğer tasarıları ele alacak . Genel Kurul'un kapalı oturumunda dün yapılan oylamada salt çoğunluğun sağlanamaması nedeniyle konuya ilişkin yeni bir tezkerenin hazırlanması durumunda , bunun Genel Kurul'da ele alınması da bekleniyor . Bu hafta Salı günü denetime ayrılırken , Çarşamba günü Tüketici haklarını korumaya ilişkin yasa tasarısı ele alınacak . Tasarı , tüketicileri yakından ilgilendiren önemli düzenlemeler içeriyor . Tasarıya göre , tüketici kredileri ile kredi kartları borçlarına uygulanan temerrüt faizleri , sözleşmede yer alan faiz oranının yüzde 50'u ile sınırlandırılırken geriye dönük olarak da temerrüt faizlerinin yüzde 50 olarak uygulanması ve borçların 11 taksitte ödenmesi hükme bağlanıyor . Tasarı uyarınca , kredi kartı faiz oranı artırımı 50 gün önceden tüketiciye bildirilecek . Yükseltilen faiz oranları da geriye dönük olarak uygulanamayacak . Tüketici , 60 gün içinde borcunun tamamını ödeyip kredi kullanımını durdurursa yeni faiz oranından etkilenmeyecek . Kredi kartlarında asgari ödeme tutarının zamanında ödenmemesi durumunda gecikme faizi dışında herhangi bir işlem uygulanmayacak . Perakende mağaza zincirine dahil büyük alışveriş merkezlerinde sıkça yaşanan etiket fiyatı ile kasa fiyatı arasındaki farklılıklar da tasarıyla çözüme kavuşturuluyor . Böylesi durumlarda , tüketici lehine olan fiyatı ödeyecek . Açık ayıp taşıyan mal veya hizmetlerin , satıcı veya sağlayıcıya bildirim süresi de tasarıyla 15 günden 50 güne çıkarılıyor . Ayıplı malın neden olduğu zararlardan dolayı ölüm ve yaralanmalar meydana gelmesi veya kullanımdaki diğer mallarda hasar oluşması durumunda tüketicinin tazminat talep etme hakkı getiriliyor . Tasarıyla , sanayi mallarında asgari garanti süresi bir yıldan iki yıla çıkarılırken gizli reklam yasaklanıyor ve reklamlarda yer alan iddiaların reklam veren tarafından ispatı öngörülüyor . Tasarıda , aldatıcı reklamlara karşı uygulanan idari yaptırımların ( durdurma , düzeltme , para cezası ) ayrı ayrı veya birlikte uygulanmasına imkan sağlayan düzenlemeler de yer alıyor . MECLİS'TE YENİ BİR KOMİSYON TBMM'de , AB uyum süreci dikkate alınarak yeni bir ihtisas komisyonu oluşturulacak . AK Parti Grubu , AB Bütünleşme Komisyonu adı altında yeni bir komisyon kurulması için hazırladığı İçtüzük değişiklik teklifini , TBMM Başkanlığı'na verecek . Teklif , Anayasa Komisyonu'nda görüşülmesinin ardından Genel Kurul'da da ele alınabilecek . Genel Kurul'da bu hafta gündemdeki bazı uluslararası anlaşmaların onaylanmasını uygun bulan tasarıların da görüşülmesi bekleniyor . Öte yandan , 1005 Yılı Bütçe Tasarısı'nın da bu hafta Meclis'e sunulması , Plan ve Bütçe Komisyonu'nun görüşme takvimini belirlemesi bekleniyor . BEDELLİ ASKERLİK KOMİSYONDA Plan ve Bütçe Komisyonu , yurt dışında bulunanlara bedelli askerlik imkanı veren yasa tasarısı ile özelleştirilecek kuruluşlarda çalışan işçilere memur olma imkanı getiren yasa tasarısını görüşecek . Mili Eğitim , Kütür , Gençlik ve Spor Komisyonu , Atatürk Kültür , Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Kanunu ile Devlet Memurları Kanunu'nda değişiklik öngören yasa tasarısını ele alacak . Araç alım satımında noterlerin yanı sıra özel trafik bürolarında da yapılmasına imkan veren yasa tasarısı ise Sanayi Ticaret , Enerji ve Tabii Kaynaklar , Bilgi ve Teknoloji Komisyonu'nda görüşülecek . İşsizlik Fonu'nda 5. Türkiye İş Kurumu verilerine göre , kendi kusuru olmaksızın işini yitiren ve yasanın aradığı koşullara sahip işsizlere , fondan ilk ödemenin yapıldığı Mart 1001'de trilyon 154 milyar 86 milyon , Nisan 1001'de trilyon 415 milyar 66 milyon , Mayıs 1001'de trilyon 111 milyar 91 milyon , Haziran 1001'de trilyon 841 milyar 68 milyon , Temmuz 1001'de trilyon 914 milyar 65 milyon , Ağustos 1001'de trilyon 150 milyar 41 milyon , Eylül 1001'de trilyon 104 milyar 16 milyon , Ekim 1001'de trilyon 591 milyar 66 milyon , Kasım 1001'de trilyon 566 milyar 11 milyon , Aralık 1001'de trilyon 861 milyar 91 milyon ve Ocak 1005'te ise trilyon 91 milyar 14 milyon olmak üzere , toplam trilyon 905 milyar 68 milyon lira tutarında işsizlik ödeneği ödemesi yapıldı . Prim kesintilerine Haziran 1000 tarihinde başlanan İşsizlik Sigortası Fonu'nda , katrilyon 861 trilyonu işçi ve işveren payı , 694 trilyon 181 milyarı devlet katkısı , 918 milyarı idari para cezası ve katrilyon 661 trilyonu da faiz geliri olmak üzere toplam katrilyon 519 trilyon 110 milyar lira birikti . YÜZDE 548. İşsizlik Sigortası Fonu'nda ilk faiz gelirinin elde edilmeye başlandığı Temmuz 1000'den Ocak 1005 sonuna dek geçen 51 aylık sürede fon toplam yüzde 548. Yine İşsizlik Sigortası Fonu'nun 1001 yılı getirisi yüzde 69. YARARLANMA KOŞULLARININ AĞIRLIĞI katrilyon 519 trilyon 110 milyar lira tutarında para biriken İşsizlik Sigortası Fonu'ndan , işsizlere 11 ayda toplam trilyon 905 milyar 68 milyon lira ödenirken , biriken miktara göre toplam ödemelerin düşük olması dikkati çekiyor . Yetkililer , işsizlik ödeneğinden yararlanma koşullarının ağırlığı nedeniyle , fondan işsizlere gereksinimlerini karşılayacak düzeyde ve sürede işsizlik ödeneği verilemediğini belirterek , ödenekten yararlanma koşullarının hafifletilmesi gerektiğini bildirdiler . Bu arada , Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu , daha önce yaptığı açıklamada , İşsizlik Sigortası Fonu'ndan yararlanma koşullarının yeniden düzenleneceğini , bu konuda çalışma yürüttüklerini bildirmişti . Cephanelik gibi öğrenci yurdu . . . Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Gaziantep Erkek Yetiştirme Yurdu'nda dün gece başlayan gerginliğin ardından öğleden sonra yurtta başlatılan arama sona erdi . Geniş güvenlik önlemleri altında yapılan soruşturma ve aramada , aralarında dün akşam gözaltına alındıkları için gerginliğe yol açan ve çatıya çıkan gençlerin inmesini sağlamak amacıyla serbest bırakılan iki kişinin de bulunduğu 11 kişi gözaltına alındı . Gözaltına alınanlar arasında , olayları provake ettikleri saptanan Mehmet . ( 19 ) ve Güngör Ç . de ( 19 ) bulunuyor . Bu kişilerin , 18 yaşını tamamlamasına ve ilişiklerinin kesilmesine rağmen yurtta kaldıkları belirlendi . Bu arada , yurtta yapılan aramada ; sallama tabir edilen üç bıçak , kama , boğma teli , çok sayıda bıçak ve sopa ele geçirildiği , soruşturmanın idari ve adli boyutları ile sürdürüldüğü öğrenildi . Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Gaziantep Erkek Yetiştirme Yurdu'nda , arkadaşlarının gözaltına alınmasını protesto amacıyla dün akşam gençlerin çatıya çıkması ile meydana gelen gerginliğin ardından polis , yurtta arama yaptı , kişiyi gözaltına aldı . Gençlerin gece çatıda bulunduğu sırada , üzücü olaylar yaşanmaması için çevre güvenliği almakla yetinen ve operasyon yapmayan polis , öğleden sonra geniş güvenlik önlemleri altında yurtta arama yaptı . Çoğunluğunu Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü'ne bağlı polislerin oluşturduğu yaklaşık 100 dolayında polis , toplu halde yurda geldi . Yurt çevresinde geniş güvenlik önlemi alan polis , gazeteciler dahil olmak üzere kimsenin yaklaşmasına izin vermedi . Yurda giren polis , gençleri yemekhanede topladıktan bir süre sonra 8'ini gözaltına alıp , yurttan çıkardı ve polis otobüsüne bindirdi . Polis , yemekhanedeki sorgunun ardından yatakhaneye geçerek arama yapmaya başladı . Bu arada , bir grup polis de yurt bahçesini aradı . Otobüse bindirilen gençlerden birinin çakmakla koltuğu tutuşturmaya çalıştığı fark edilince , gözaltındakilerin üzerinden çakmaklar alındı . Bu arada , ana kapı girişinde bekçi için inşa edilen kulübede yemliği ve suyu önünde duran bir tavuk beslendiği görüldü . Ölen üniversitelilere otopsi raporu : " Karbonmonoksit zehirlenmesi " İstanbul Vali Yardımcısı Şakir Özdikici'nin oğlu Tolga Özdikici için yarın istanbul'da cenaze töreni düzenlenecek . Alınan bilgiye göre , İTÜ Gemi İnşaat Mühendisliği . sınıf öğrencisi Tolga Özdikici'nin cenazesi yarın Ataköy Camii'nde öğle vakti kılınacak cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verilecek . Bu arada , olayda hayatını kaybeden Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi . Sınıf öğrencisi Emine Soysaldı'nın cenazesi de yakınları tarafından Adli Tıp Kurumu Morgu'ndan alındı . Nevşehir'in Gülşehir İlçesi Alemli Köyü'ne götürülen Soysaldı'nın burada toprağa verileceği bildirildi . Öte yandan , Emine Soysaldı'nın Ankara'da öğretmenlik yaptığı öğrenilen annesi Gülser Soysaldı Adli Tıp Kurumu'na geldi . Burada sinir krizi geçiren Gülser Soysaldı'ya , kaldırıldığı İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi'nde sakinleştirici ilaç verildi . MANTININ SUYU OCAĞI SÖNDÜRMÜŞ Emine Soysaldı'nın cenaze işlemlerini yapan amcası Oktay Soysaldı gazetecilere , gençlerin evde mantı pişirdiklerini ve bir süre sonra bu yemeği tekrar ısıtmak amacıyla ocağın üzerine koyduklarını öğrendiğini anlattı . Oktay Soysaldı , mantının üzerine su eklenerek ısıtılmaya çalışıldığını , bu sırada taşan suyun ocağı söndürdüğünü ve LPG tüpünden gaz sızmaya başladığını , ancak evdekilerin bunu fark etmediğinin kendilerine iletildiğini söyledi . KARBONMONOKSİT ZEHİRLENMESİ Adli Tıp Kurumu'nda yapılan otopsilerin ardından düzenlenen ön raporda , Özdikici ile Soysaldı'nın cesetlerinde herhangi bir darp izine rastlanmadığı belirtildi . Ön raporda , gencin ölümünün karbonmonoksit zehirlenmesinden kaynaklandığı ifade edildi . Savcı : Gıda yada tüpden zehirlenme olabilir İstanbul Vali Yardımcısı Şakir Özdikici'nin oğlu Tolga Özdikici ile arkadaşı Emine Soysaldı'nın ölümüne ilişkin soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısı İsmail Karabağ , gıda ya da LPG tüpünden sızan gazdan zehirlenme ihtimali üzerinde durulduğunu bildirdi . Özel TEM Hospital'a gelen savcı Karabağ , burada tedavi gören , Yıldız Teknik Üniversitesi Matematik Bölümü öğrencisi Cem Onur Pal ile ayakta tedavi edilen İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi öğrencisi Ayşe Selcanbay ve bir üniversitenin bilgisayar mühendisliği bölümünde öğrenim gördüğü belirtilen Vedat Özkan'ın bilgisine başvurdu . Savcı Karabağ , hastaneden ayrılırken İTÜ Gemi İnşaat Mühendisliği . sınıf öğrencisi Tolga Özdikici ile Mimar Sinan Üniversitesi Mimarlık Fakültesi . Sınıf öğrencisi Emine Soysaldı'nın kesin ölüm nedenlerinin Adli Tıp Kurumu'nda yapılacak otopsinin ardından belirleneceğini söyledi . Savcı Karabağ , bu öğrencinin ölümü , öğrencinin de hastaneye kaldırılmasına yol açan olayın gıda ya da LPG tüpünden sızan gaz nedeniyle zehirlenme olabileceği üzerinde durulduğunu bildirdi . Hastane yetkilileri ise öğrencilerin akşam mantı yediklerinin kendilerine iletildiğini , fakat bu nedenle gıda zehirlenmesinin zayıf bir ihtimal olduğunu ifade ettiler . Bu arada , Emine Soysaldı'nın hastaneye gelen yakınları , babası Birol Soysaldı'nın da , Bursa'da Çocuk Esirgeme Kurumu'nda müdür olarak görev yaparken bir süre önce öldüğünü ifade ettiler . Annesi Ankara'da yaşayan Emine Soysaldı'nın İstanbul'da bir öğrenci yurdunda kaldığı öğrenildi . Öte yandan , Cem Onur Pal'ın , İkitelli Göçmen Konutları'ndaki evinde dün gece meydana gelen olaya ilişkin ifadesinde , arkadaşlarıyla evde biraraya geldiklerini , kendisinin yorgun olduğu için yattığını , bir ara uyandığında arkadaşını baygın , arkadaşını da ölü olarak bulduğunu anlattığı belirtildi . Olayın ardından özel hastanenin morguna kaldırılan Tolga Özdikici ile Emine Soysaldı'nın cenazeleri , otopsi yapılmak üzere Adli Tıp Kurumu morguna götürüldü . Olaya ilişkin bilgi almak üzere İstanbul Vali Yardımcısı Hayrettin Balcıoğlu'nun da hastaneye geldiği belirtildi . Cenaze için geldi , trilyon kazandı . . . Milli Piyango'nun yılbaşı özel çekilişinde , çeyrek biletine büyük ikramiye isabet eden talihli Hüseyin Ergünen , bir yakınının cenazesi için Avustralya'dan Türkiye'ye geldiğini ve biletini de Milli Piyango İdaresi'nin Kızılay'daki merkez binasından aldığını söyledi . trilyonluk büyük ikramiyenin talihlisinden biri olan Hüseyin Ergünen ( 58 ) , Çorum'un Sungurlu İlçesi'ne bağlı Alembeyli Köyü nüfusuna kayıtlı olduğunu belirtti . Evli ve çocuk babası olduğunu bildiren Ergünen , 55 yıldır Avustralya'da işçi olarak çalışıyorum . Bir yakınımın cenazesi için Türkiye'ye gelmiştim dedi . Milli Piyango İdaresi'nin Ankara Kızılay'daki merkez binasından adet bilet aldığını anlatan Hüseyin Ergünen , şunları söyledi : Hayatımda . kez bilet almıştım . biletimden birine trilyonluk ikramiye çıktığını öğrenince fazla heyecanlanmadım . 58 yıldır evli olduğum eşim Hatice yanımdaydı . Paranın çıkmasına çok memnun olduk . Parayı Ziraat Bankası'na yatırdık . Avustralya'ya döneceğiz . Avusturalya'da yaşayan çocuklarım Mehmet , Ümit ve Durmuş'la görüşüp , parayı nasıl değerlendireceğimize karar vereceğiz . Yeni evli çift başlarından tüfekle vurularak öldürüldü Antalya'da yeni evli genç çift , av tüfeğiyle başlarından vurularak öldürüldü . Antalya Isparta Karayolu üzerindeki Topallı Köyü'nde oturan ve Ocak tarihinden bu yana kendilerinden haber alınamadığı bildirilen Hatice Tek ( 16 ) ile eşi Şadi Tek ( 16 ) , aileleri tarafından önce evde daha sonra çevrede yapılan aramada evlerine 50 metre uzaklıktaki ormanlık alanda ölü bulundu . Jandarma tarafından olay yerinden yapılan incelemede genç çiftin av tüfeğiyle kafalarına ateş edildiği belirlenirken , Hatice Tek'in vurulduktan sonra başının taşla ezildiğini anlaşıldı . Çiftçilik yapan ve birkaç ay önce evlenen genç çiftin öldürülmesiyle ilgili jandarma tarafından geniş çaplı soruşturma başlatıldı . TRT , elektrikte yüzde 5,5'luk payın kesilmesini kınıyor . . . TRT Genel Müdürlüğü'nden yapılan açıklamada , Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu ( EPDK ) Başkanı Yusuf Günay'ın elektrikte yüzde 5. TRT Genel Müdürlüğü'nden yapılan açıklamada şöyle denildi : Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu Başkanı Yusuf Günay'ın elektrikte yüzde 5. Yusuf Günay'ın hangi bilgisi ve geçmişi ile bu açıklamayı yaptığını anlamış değiliz . Bu konuda samimi ise önce Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu'nca kesilen yüzde 1'lik kesintiyi kaldırsın ve elektrik fiyatlarında yüzde civarında ucuzluğa önayak olsun . Sonra TRT payını gündeme getirsin . TRT'nin yaptığı hizmetler parasal değerler ile ölçülemez . TRT , her şart ve ahvalde Türk ulusunun ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin hizmetinde olacaktır . Bebek ağladı , anne ile dört çocuğu ölümden kurtuldu . . . Kocaeli'nin Körfez İlçesi'nde , yaşındaki bebek aile faciasını önledi . Atalar Mahallesi Gazanfer Bilge Sokak'ta oturan Zübeyde Kurtbaş ( 16 ) , soba yaktığı odada çocukları Emircan ( ) , Emirhan ( ) , Gamze ( 11 ) ve Kürşat ( 15 ) ile birlikte uykuya daldı . Kısa süre sonra Emircan'ın ağlamasıyla uyanan ve kendisini halsiz hisseden Zebeyde Kurtbaş , 111 Acil Servis'ten yardım istedi . Sobadan sızan karbonmonoksit gazından zehirlenme tehlikesi geçirdikleri belirlenen anne ve çocukları , SSK Kocaeli Hastanesi'ndeki tedavileriurcu edildi . İndependent : " Türkiye'nin savaşa karşı çıkması bölgeyi etkiler " ABD Başkanı George Bush'un " Savaşa hazırız " sözleri , olası bir savaşın artık çok yaklaştığı yorumlarına yol açarken , ABD'nin bölgedeki asker sayısını ikiye katlayacak nakil hazırlıklarını tamamladığı bildirildi . Öte yandan , Türkiye'nin " kamuoyu karşıtlığını " ortaya koymasının , bölge ülkelerinde ABD'ye karşı tavır oluşmasını etkileyebileceği öne sürüldü . İngiltere'nin önde gelen gazetelerinden The Independent'ta Rupert Cornwell'in kaleme aldığı yazıda , ABD Başkanı George Bush'un , Irak Lideri Saddam Hüseyin'i " gönüllü olarak silahsızlanmadığı sürece , bunu Amerika'nın bilerek ve isteyerek güç kullanma yoluyla " yapacağı yönünde uyardığı belirtildi . Bush'un , ABD'nin en büyük askeri üssü olan Teksas Ford Hood'daki birliklere hitaben yaptığı konuşmasında , krizin barışçıl çözümü için de kapıyı açık baraktığı kaydedildi . Pek çok Amerikalı'nın savaşın kaçınılmaz olduğuna inandığı belirtilen haberde , Bush'un " şu anda bile , Saddam Hüseyin'in , uzlaşmaz tutumunu sona erdirerek , şüphe duyulan kimyasal , biyolojik ve nükleer programları hakkında doğruyu açıklaması yoluyla gidişatı çarpıcı bir biçimde değiştirebileceği " yönündeki sözlerine dikkat çekildi . Bush'un , güç kullanmayı son seçenek olarak tanımlamasına rağmen çatışmayı önleme yolunda bir gelişme olmadığına işaret ettiği belirtilen yazıda , söz konusu çatışmanın zamanlaması olarak " önümüzdeki ay " ortaya kondu . Bush'un " Biz hazırız " sözlerine yer verilen haberde , Irak rejiminin " kayıtsız saldırganlık " sicil iyle ve kendi insanları ile diğer ülkelere karşı kitle imha silahlarını kullanmaya hazır oluşuyla bir " büyük tehdit " olduğu da savunulndu . Bush'un konuşmasından kısa süre önce , 45 bin kişilik 1'inci Deniz Piyade Keşif Gücü'nün birimlerinin Kaliforniya`dan Körfez'e hareket etmesi için Pentagon'un hazırlıklarını tamamladığı bildirilen haberde , 800 askeri mühendislik ve istihbarat uzmanıyla yaklaşık 500 kişilik hava savunma birliğinin de bu hazırlıklara dahil olduğu belirtildi . Bölgeye nakillerin önümüzdeki birkaç hafta içinde gerçekleştirileceği açıklanan haberde , bölgedeki Amerikan askeri varlığının da ikiye tlanarak 50 binden 100 bine çıkacağı ifade edildi . Yazıda , Türkiye'nin , kendi kamuoyunun savaşa karşı olduğu yönündeki uyarısının etkisiyle bir başarısızlıkla karşılaşan ABD'ye , diğer bölge ülkelerinin de karşı çıkabileceği iddiası , ABD'li yetkililere dayanarak ortaya atıldı . Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın , " Irak'ın olası işgali için çok sayıda ABD askerinin Türk topraklarında konuşlanması " konusunda Washington'dan gelen isteğe , Türk hükümetinin direnç gösterebileceğinin işaretini verdiği de kaydedildi . Mağazanın yanlış alarmı yoksul öğrencileri sevindirdi . . ! Manisa'nın Soma İlçesi'nde , Kaymakam'ın alışverişinde ücretini ödediği halde çıkışta mağazanın alarmı çalınca , firma özür dileme amacıyla 100 fakir öğrenciye giysi yardımı yaptı . Alınan bilgiye göre Soma Kaymakamı Muhittin Varol , eşiyle gittiği Tema mağazasında yaptığı alışveriş sonrası ücretini ödediği halde çıkışta alarmlar çaldı . Olayla ilgili hemen Kaymakam Varol'dan özür dileyen Mağaza Müdürü Mustafa Küçük , hatalarını telafi için 100 fakir çocuğu giydirmek istediklerini bildirdi . Kaymakam Muhittin Varol'un bu öneriyi olumlu karşılaması üzerine Soma Belediye Başkanlığı'nın belirlediği 100 yoksul öğrenciye , düzenlenen törenle giysileri dağıtıldı . MHP lideri Bahçeli'den AKP'ye : " Teslimiyetçi politika izliyor " MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli , AK Parti'nin , teslimiyetçi politika izlediğini öne sürdü . MHP Merkez Yürütme Kurulu ve 11 . Dönem milletvekilleri , Afyon Termal Resort Oruçoğlu tesislerinde toplandı . Bahçeli , toplantının açılışında yaptığı konuşmada , dünün muhalefeti , bugünün iktidarı AK Parti yönetiminin siyaset anlayışının , tutarlı ve ilkeli bir çizgiden çok uzak olduğunu savunarak , şöyle dedi : Muhalefet psikolojisi ve şov yapma alışkanlığı yer etmiş olacak ki bugünkü iktidar temsilcileri , zaman zaman iktidar partisi olduklarını unutmaktadırlar . Hiç bir siyasi iktidar , görevde bulunma süresi ne olursa olsun , dış politika alanında , özelikle de milli hassasiyetlerimiz ve milli davalarımız konusunda yanlış yapma lüksüne sahip değildir . Yine , hiç kimsenin , dış politikanın iç siyasette parti çıkarları için kullandırması ya da siyasi kan davalarına kurban edilmesi hakkı ve imtiyazı yoktur . Bu gerçek , milli dayanışmaya ihtiyacın arttığı bir dönemde , kuşkuların çoğalmasına da yol açan AK Parti yönetimi ve hükümeti tarafından böyle bilinmelidir . Ekonomi politikalarının şekillenmesinde dikkati çeken , diğer alanlara da sirayet etmeye başlamıştır . AK Parti yönetimi ve hükümetinin bu bulaşıcı hastalıktan biran önce kurtulması gerekmektedir . PARTİZANCA TUTUM AK Parti hükümetinin , çalışan kesim üzerinde büyük bir kıyım yaptığını da iddia eden Bahçeli , AK Parti iktidarı , biran önce partizanca tutumundan vazgeçmelidir . Unutulmamalı ki , iktidarların icraatları belirli kriterlere , ömrü de belirli bir süreye tabidir ve bu süreler de çok uzun değildir dedi . Sözlerini İktidarın dış politikada ortaya koyduğu tablo , çok daha üzüntü verici ve düşündürücüdür diye sürdüren Bahçeli , şöyle konuştu : Bu parti , bugüne kadar demokratikleşme ve siyasi irade kavramlarının arkasına sığınarak bazı açılımlar yapma ihtiyacını dışa vurmuş , dış politika alanında da bu gerekçelerle yabancı destek ve dayanışma arayışı içinde olmuştur . Ülkemizin Avrupa Birliği yönetimiyle ilişkilerinde ve Kıbrıs konusunda benimsedikleri teslimiyetçi yaklaşım , bu durumun en somut göstergelerinden biridir . KIBRIS Bahçeli , Kıbrıs konusuna değinirken de , Kuzey Kıbrıs'ta Türk toplumunun milli ve siyasi varlığını savunanları suçlamanın bugün moda haline geldiği görüşünü dile getirdi . Bahçeli , şu görüşleri dile getirdi : Düne kadar teslimiyetçi lobinin birinci görevi olan bu tür suçlamalar , bugün AK Parti yönetimi tarafından da paylaşılmaktadır . Kıbrıs davamızda tutarsız ve teslimiyetçi bir yaklaşım izlemenin , bazı medya ve sermaye çevrelerinden alkış almanın dışında hiçbir yararının dokunmayacağını iyi tahlil etmek gerekir . Bilerek veya bilmeyerek düşülen bu durumun , sadece AK Parti yönetimi ve hükümetinin geleceği açısından değil , ülkemizin saygınlığını arttırma ve milli menfaatleri koruma bakımından da büyük tahribatlara yol açacağı unutulmamalıdır . Kıbrıs'ta 1964 öncesinde yaşanan vahşet görüntülerinin tekrarlanma ihtimalinin ortadan kalkması , Kıbrıs Türk toplumunun siyasi eşitlik ve egemenlik haklarının varlığı garanti altına alınmalıdır . Rum Yunan yöneticileri ve Avrupa Birliği temsilcileriyle ağız birliği yaparcasına , onurlu bir dava adamı olan Sayın Rauf Denktaş'ı hedef seçmenin ve halkı tahrik etmenin hiçbir ahlaki izahı yoktur . AK Parti iktidarı , Türk milletinden teslimiyetçi lobinin ve tehlikeli Kıbrıs yaklaşımının bir parçası olmak için oy almamıştır . IRAK MHP Lideri Bahçeli , Irak konusunu da değerlendirdiği konuşmasında , şöyle dedi : Aynı şekilde zigzaglarla dolu Irak politikasının da süratle gözden geçirilmesi gerekmektedir . Türk milleti ve devletine yakışan tutarlı , ilkeli ve etkin bir milli dış politika stratejisi geliştirilmeli ve uygulanmalıdır . Türkiye , ancak ne istediğini bilen , savunduğu değerlerin farkında olan , bütün bunları önce milletiyle dürüstçe paylaşan bir dış politika yaklaşımıyla saygın ve etkin olabilir . Irak'ta , savaşsız bir çözüm ve sivil insanların hukukunun gözetilmesi , hem öncelikli hem de insani bir hedeftir . Sonuç olarak ifade etmek gerekirse , AK Parti yönetimi ve iktidarının son 1. Başbakan Gül , Suriye Cumhurbaşkanı ile görüştü . . . Başbakan Abdullah Gül'ün , Suriye'deki temasları çerçevesinde , Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esat ile yaptığı görüşme sona erdi . Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda saat 11. Görüşmenin ardından açıklama yapılmadı . Görüşmeye , Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal , Türkiye'nin Şam Büyükelçisi Oğuz Çelikkol , Başbakan Gül'ün Dışişleri Başdanışmanları Ahmet Davutoğlu ve Gürcan Türkoğlu da katıldı . Acemi avcı , arkadışını öldürdü . . . Kahramanmaraş'ın Elbistan İlçesi'nde acemi avcı , arkadaşını öldürdü . Edinilen bilgiye göre , ilçeye bağlı Tapkırankele Köyü'nde , A. ( 16 ) ve Erkan Mavi , dağlık alana keklik ve tavşan avına gittiler . Av sırasında arkadaşının tüfeğinden çıkan saçmalara hedef olan Erkan Mavi ( 15 ) , olay yerinde hayatını kaybetti . Erkan Mavi'yi av sırasında kazaen öldürdüğünü belirten A. Başbakan Gül , Suriye'de . . . Başbakan Abdullan Gül , Irak sorununun barışçı yollardan çözümü konusunda bazı Ortadoğu ülkelerini kapsayan gezisinin ilk durağı olan Suriye'ye geldi . Başbakan Gül'ü taşıyan özel ATA uçağı saat 11. Gül'ü burada Suriye Başbakanı Mustafa Miro askeri törenle karşıladı . Törende , Suriye'nin iki Başbakan Yardımcısı ile 16 bakanı da hazır bulundu . Törende iki ülkenin milli marşları çalındı . Başbakan Gül ile Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal , Şam Büyükelçisi Oğuz Çelikkol , Başbakan Gül'ün dışişleri danışmanları Gürcan Türkoğlu ve Ahmet Davutoğlu ile bazı bürokratlar da Şam'a geldi . Başbakan Gül , Şam Havaalanı'nda Suriye Başbakanı Miro ile bir süre görüştükten sonra Cumhurbaşkanı Beşar Esat ile görüşmek üzere Cumhurbaşkanlığı Sarayı'na geçecek . Türk tankeri Avrupa'yı harekete geçirdi . . . " Vicky " adlı Türk tankerinin , Belçika kıyısında , daha önce batmış olan bir başka geminin enkazına çarparak karaya oturmasının , Avrupa'yı , denizcilikte güvenlik önlemlerinin arttırılması için harekete geçirdiği belirtildi . İngiltere'nin önemli ekonomi gazetelerinden Financial Times'ta Fransesco Guerrera imzasıyla yer alan haberde , Avrupa sularında meydana gelen ve potansiyel ciddiyet taşıyan kazanın ardından , Avrupa Komisyonu'nun , denizcilikte güvenlik kurallarını güçlendirmeye yönelik planları sunacağı belirtildi . Planların , gemi sahiplerini sorumluluk almaya ve " Vicky " adlı Türk gemisinin hafta başında geçirdiğine benzer kazalar için tazminat ödetmeye yönelik olduğu bildirildi . Haberde , 60 bin ton gazyağı yüklü olan Türk gemisinin Belçika kıyılarında , araba taşırken batan Tricolor adlı geminin enkazına çarptıktan sonra karaya oturduğu anımsatıldı . Tricolor ise geçen ay bir çarpışmanın ardından sığ sularda batmıştı . İki ay önce Prestige adlı tankerin İspanya açıklarında batmasıyla binlerce ton petrolün geniş bir alana yayıldığı hatırlatılan haberde , Avrupa Birliği'nin konuyla ilgili herhangi bir önerisinin , denizcilik endüstrisinin yönetim yapısı olan Uluslararası Denizcilik Örgütü tarafından onaylanması gerektiğine de dikkat çekildi . Babacan:"Maaş artışlarını karşılamak için vergi konulmayacak " Devlet Bakanı Ali Babacan , SSK , Bağ Kur emeklileri ile yaşlıların aylıklarına yapılan zamların gerektirdiği kaynağı karşılamak amacıyla yeni bir verginin yada vergi artışının gündeme gelmeyeceğini söyledi . Babacan , Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nin ( TOBB ) sponsorluğunda Kızılcahamam'daki Patalya Otel'de gerçekleştirilen " Yatırım Ortamını İyileştirme Reformu Çözüm Konferansı"nın çıkışında , SSK ve Bağ Kur emeklilerine yapılan zammın kaynağıyla ilgili soruları yanıtladı . Babacan , sözkonusu artışın 5. Maliye Bakanlığı , Hazine ve DPT'den bürokrat arkadaşlar defalarca toplantı yaptılar . Kaynak tedbirleri üzerinde çalışmalar yaptılar . Alınan sonuçlarla bu zamlar açıklandı " diye konuştu . Babacan , 1005 yılı bütçesinde bulunan kaynakların da harcamaların da açık açık ortaya konulacağını söyledi . 1005 yılı bütçe çalışmalarının da bu ayın sonuna doğru netleşeceğini bildiren Babacan , SSK ve Bağ Kur'luların aylıklarında yapılan artışın karşılanması için yeni vergi getirme yada vergi oranlarında artışa gitmeyeceklerini söyledi . Babacan , " Tamamen tasaruf tedbirleri ve verimlilik artışıyla sağlanacak kaynaklar olacak . Onların hepsi bütçede görülecek " diye konuştu . Babacan , hükümetin sıkı maliye politikası uygulamalarını sekteye uğratacak girişimde bulunmayacağını kaydetti . Bakan Babacan , olası Irak operasyonunun Türkiye'ye maliyetinin 15 milyar dolar arasında olacağı yönündeki haberlerin anımsatılması üzerine de böyle bir harekatın Türkiye'ye maliyetini hesaplamanın son derece zor olduğunu belirtti . Maliyetle ilgili olarak çok geniş aralıkları içeren değerlendirmeler yapıldığına işaret eden Babacan , " Irak'la ilgili bu kadar çok bilinmeyen varken , rakamsal olarak somut şeylerin ortaya konması şu aşamada çok zor . Biz Amerikalı yetkililerle bu konuyu görüşürken , esnek ve değişen şartlara uygun mekanizmalar üzerinde durduk " diye konuştu . Başbakan Gül , Suriye yolunda önemli açıklamalar yaptı Başbakan Abdullah Gül , Irak sorunun savaşsız bir şekilde halledilebilmesi için , bu ülkeye de büyük görev düştüğünü bildirerek , bölge ülkeleriyle hep beraber son defa herşeyi gözden geçirip , savaşsız bir şekilde bu sorunun halledilmesi için bir eşgüdümü sağlamaya gayret edeceğiz dedi . Başbakan Abdullah Gül Suriye'ye yapacağı günübirlik ziyaret öncesi Esenboğa Havalimanında açıklamalarda bulundu . Irak sorunun savaşa varmadan neticelenmesi için bölge ülkelerine bir ziyaret planladığını belirten Gül , bunların ilk ayağı olan Suriye , Ürdün , Mısır ve Suudi Arabistan gezilerini bu hafta içinde gerçekleştireceğini , bugün Suriye'ye , yarın Mısır , Pazartesi günü de Ürdün'e gideceğini kaydetti . Gül , Suudi Arabistan'a yapacağı ziyaretin tarihinin henüz kesinleşmediğini , tarihin kesinleşmesinin ardından bu ülkeye , daha sonra da İran'a bir ziyaret yapmayı planladığını söyledi . Tüm bu ziyaretleri bu bölgedeki gerginliğin savaşsız bir şekilde neticelenmesi için yaptığını vurgulayan Gül , şunları söyledi : Türkiye bu bölgenin asli unsurudur . En önemli ülkelerinden birisidir . Tabiki olup bitenlere de kayıtsız kalması da mümkün değildir . bakımdan askeri bir müdahaleye yol açılmadan barışçı çözüm imkanlarının sonuna kadar değerlendirilmesi , diplomatik yolların tüketilmesi bunlar şarttır . İşte bu çerçeve içerisinde bu ziyaretleri düşündük . Aslında BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın yaptığı son açıklamalar , ABD Başkanı Bush ile Dışişleri Bakanı Powell'ın zaman zaman yaptığı açıklamalar hala savaşsız bir şekilde bu krizin halledilebileceğini bize göstermektedir . Bunun muhakkak ki denenmesi gerekmektedir . Bunun için gayret edilmesi gerekmektedir . Şüphesiz savaşsız bir şekilde bu sorunun halledilebilmesi için Irak'a çok büyük görev düşmektedir . BM Güvenlik Konseyi kararlarını hiç tereddütsüz bir şekilde , şeffaf bir şekilde bütün dünyaya göstermesi gerekir . bakımdan sorunun savaşsız bir şekilde çözümü için Irak'ın yapacağı katkı , herkesin yapacağı katkıdan çok daha büyüktür . İKİLİ İLİŞKİLER Gezilerinde bölge ülkelerinin liderleri ile yapacağı görüşmelerde barışçı çözüm imkanlarını araştıracaklarını bildiren Başbakan Gül , bu konuda görüş alış verişleri yapılacağını , yeni fikirler üzerinde çalışılacağını barış çabalarına bir eşgüdüm içinde devam edilmesine temin edeceklerini söyledi . Gül şöyle devam etti : Hepimiz bu bölgenin ülkesi olduğumuza göre , her ülke kendi çapında bir gayret içerisindedir . Bu gayretlerin eşgüdüm içerisinde götürülmesinin muhakak ki çok büyük bir etkisi olacaktır . Bu ziyarete Suriye'den başlamamız da önemlidir . Bu vesileyle Türkiye ile Suriye ikili ilişkilerini muhakkak ki gözden geçirecektir . Son günlerde Türkiye ile Suriye'nin ilişkileri çok iyi düzeylere gelmiştir . Bu kadar uzun sınırı olan ve komşu olan iki ülkenin ilişkilerini daha iyi bir düzeylere götürmelerinden tabi birşey olamaz . Geçmişi unutup , tamamen geleceği bakmamız gerekir . SORULAR YANITLAR Başbakan Gül , bir gazetecinin , ABD bölgeye bir tümen asker gönderdi . Bu sevkıyat sırasında yapacağınız gezilerden umutlu musunuz ? şeklindeki sorusu üzerine , bölgedeki krizin yeni başlamadığını söyledi . Bölgede önemli gelişmeler olduğunu ifade eden Gül , ABD'nin özellikle Irak'ın güneyinde çok büyük yığınakları olduğunu kaydetti . Gül , şöyle devam etti : Bunlar artık gizli değildir . Şüphesiz ki , süreç hızlı bir şekilde gelişmektedir . Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin Irak'taki uzmanları , imha silahlarını denetleyen uzmanlar , son raporlarını 16 Ocak tarihinde vereceklerdir . Dolayısıyla bunlar kritik günlerdir . İşte bu kritik günler daha da yaklaşmadan yapacağımız bu gezinin önemli olduğu kanaatindeyim . Bölge ülkeleriyle hep beraber son defa herşeyi gözden geçirip , çeşitli fikirler üzerinde çalışıp , savaşsız bir şekilde bu sorunun halledilmesi için bir eşgüdümü sağlamaya gayret edeceğiz . Başbakan Gül , AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın , Sorunun savaşsız bir şekilde çözümü için Müslüman ülkelerden oluşacak bir koalisyondan söz ettiği hatırlatılarak ziyaretlerinde bu görüşün de ele alınıp alınmayacağının sorulması üzerine , Erdoğan'ın böyle bir açıklamasını bilmediğini söyledi . Bu görüşlerin farklı farklı şekillerde yansıtıldığını da dile getiren Gül , Türkiye'nin her türlü senaryoya karşı kendisini hazırlaması gerektiğini kaydetti . Öncelikle bu sorunun savaşsız bir şekilde halledilmesi gerektiğini belirten Gül , Savaş bu bölgeyi çok etkileyecektir . Bölgedeki bütün ülkeleri etkileyecektir . Savaşın neticeleri Türkiye'yi yakından etkilemektedir diye konuştu . Olası bir savaşın Türkiye'yi de bölgenin önemli ülkelerinden biri olduğu için etkileyeceğini dile getiren Gül , Onun için bu bölgedeki ülkelerin hepsinden , başka ülkelerden daha çok gayretli olmalıyız . Hiç kimse oturup , ( ne olacaksa olsun ) diye bekleme içerisinde olamaz dedi . Başbakan Gül , bütün diplomatik yolların tüketilmesi , herşeyin denenmesi gerektiğini ifade ederek , Şu anda safhadayız şeklinde konuştu . AKP'de " savaş çıkıp seçim ertelenirse " korkusu . . . Genel Başkan Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığı önündeki engelleri bir bir kaldırarak sonuca yaklaşan AKP'yi bu kez de Irak'ta çıkacak bir savaş nedeniyle Siirt seçimlerinin iptal edilebileceği korkusu sardı . Anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesi ve uyum paketinin de TBMM'den çıkarılmasıyla Siirt'ten adaylığını açıklamak için MKYK'yı haftasonunda toplantıya çağıran Erdoğan'ın karşısına bu kez de savaş sıkıntısı çıktı . Erdoğan MKYK toplantısının ardından Pazartesi günü Siirt'ten milletvekili adaylığını açıklayarak başbakanlığı için start vermeye hazırlanırken , parti kulislerinde Irak'ta çıkabilecek olası savaşla ilgili bir kaygı konuşulmaya başlandı . Bu kaygı Tayyip Erdoğan'ın başbakanlığını engelleyecek yeni bir gelişme olarak , " Irak'a bir müdahale durumunda TBMM'nin alacağı bir savaş kararı halinde Siirt seçimleri iptal edilir " şeklinde ifade edildi . AKP'liler arasında konuşulmaya başlayan " Savaş Erdoğan'ın başbakanlığını engeller " korkusu şu gerekçelere dayandırıldı : SİİRT IRAK'A ÇOK YAKIN " Uyum Paketinin Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından onaylanması durumunda Siirt seçimleri Mart'ta yapılacak . Son Anayasal ve yasal değişiklikle Erdoğan bu seçimde aday olabilecek . Ancak Irak'a bir müdahale olacaksa bunun Mart'a kadar gerçekleşeceği de artık kesin gibi görünüyor . Bu durumda asker gönderme ya da topraklarda asker bulundurma kararı için hükümetin TBMM'den karar alması gerekiyor . Bu da savaş ilanı demektir . Savaş ilan edildiğinde Siirt seçimlerinin çok büyük ihtimalle iptal edilir . Çünkü Siirt coğrafi olarak Irak'a çok yakın . Irak'taki bir savaştan en çok etkilenecek illerden biri . Siirt , Irak'ta çıkacak bir savaşta Türkiye'nin stratejik açıdan en hassas yeri haline gelecek . Ateş ortasındaki bir siirt'te seçim çok zor hale gelir " AKP'de Erdoğan'ın herşeye rağmen Siirt'ten aday olma kararı alacağı , ancak savaş çıkması nedeniyle başbakanlığının enaz yıl daha gecikme riskiyle karşı karşıya kalacağı değerlendirmeleri yapıldı . Hükümetten dövizle askerlik sürprizi AKP Hükümetin kurulduğu ilk günlerde gündeme gelen ancak daha sonra geri adım atılan " bedelli askerlik " konusu bu kez sadece yurt dışında çalışan Türk vatandaşları için yeniden gündeme geliyor . Hükümet bu konuda bir yasa tasarısı taslağı hazırlayarak görüş bildirilmesi için kamu kuruluşlarına gönderdi . Taslakta " dövizle " askerliğin " bedeli " bin 668 Euro olarak belirlendi . ANKA'nın edindiği bilgiye göre , hazırlanan yasa taslağında , bedelli askerlikten yabancı ülkelerde işçi , işveren sıfatıyla ya da bir meslek ya da sanatı icra ederek " en az üç yıl süreyle " fiilen çalışanların yararlanması öngörülüyor . Buna göre , yasa değişikliğin yürürlüğe girdiği tarihte , " 58 yaşını bitiren , ancak dövizle askerlik hizmeti yapmak üzere başvurmayanlar ile başvurdukları halde döviz ödemeleri ya da temel eğitimlerini süresi içinde yapamadıkları için kapsam dışı kalanlar iki yıl içinde başvurmaları " durumunda " dövizle askerlik"ten yararlanabilecekler . Başvurular konsolosluklar aracılığıyla askerlik şubelerine yapılacak . Dövizli askerlikten yararlanmak isteyenler bin 668 Euro veya karşılığı yabancı ülke parasını başvuru sırasında ödeyecekler ve bir ay süreli temel askerlik eğitimi yapmaları halinde askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılacaklar . Yine yurt dışında bulunan ancak 40 yaşını tamamlamış olanlar da 10 bin 114 Euro ya da karşılığında yabancı ülke parasını başvuru sırasında ödemeleri halinde bu kez temel askerlik eğitimine tabi tutulmadan askerlik hizmetini yapmış kabul edilecekler . Başbakan Gül , Şam'a gitti . . . Başbakan Abdullah Gül , Suriye'ye yapacağı günübirlik ziyaret için Şam'a gitti . Başbakan Gül ve beraberindekileri Şam'a götüren özel uçak , Esenboğa Havalimanı'ndan saat 09. Gül'ü havalimanında Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , İçişleri Bakanı Abdülkadir Aksu , Ankara Valisi Yahya Gür ve öteki yetkililer uğurladı . Hareketinden önce bir açıklama yapan Gül , Suriye Cumhurbaşkanı Beşar Esat ile görüşecek . Başbakan Gül , görüşmenin ardından Devlet Konukevi'nde basın toplantısı yapacak . Suriye Başbakanı Mustafa Miro tarafından verilecek öğle yemeğine de katılacak olan Gül , daha sonra Ankara'ya dönecek . Başbakan Gül ile birlikte Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal de Şam'a gitti Oğlunun ölü bulunduğu eve gelen Vali Yardımcısı fenalaştı . . . İstanbul Vali Yardımcısı Şakir Özdikici , oğlunun ölüm haberini alır almaz geldiği olay yerinde fenalaşarak hastaneye kaldırıldı . Küçükçekmece İkitelli Göçmen Konutları 10 . Blok'taki daireye gelen Vali Yardımcısı Özdikici , emniyet yetkililerinden bilgi alırken fenalaştı . Özdikici , Bakırköy Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı . Olay yerine gelen İstanbul Vali Yardımcısı Mehmet Seyman da yetkililerden bilgi aldı . Basın mensuplarına kısa bir açıklama yapan Seyman , ilk incelemelerde olayın , mutfakta bulunan LPG tüpünden sızan gazdan zehirlenme gibi göründüğünü belirtti . Basın mensuplarının , polis telsizlerinden yüksek dozda uyuşturucu alımı sonucu ölüm olabileceği şeklinde anons geçildiğini hatırlatmaları üzerine ise Seyman , bu tür olaylarda narkotik ve cinayet büro ekiplerinin kendi kısımlarıyla ilgili araştırma yaptıklarını belirterek , Ama narkotikle ilgili hiçbir işarete rastlanmadı dedi . Bu arada , narkotik şubesi yetkilileri de , yaptıkları ilk incelemelere göre , ölüm olayının herhangi bir uyuşturucuya bağlı olmadığını , bu nedenle birimlerini ilgilendiren bir konu bulunmadığını bildirdiler . Simitis : " Zirvede Kıbrıs'ta çözüm bulanacağını sanmıyorum " Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis , Kopenhag Doruğu'nda Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin bir karar alınabileceğini sanmadığını söyledi . Simitis , yaptığı basın toplantısında , Rum kesimi lideri Glafkos Klerides ve Rum siyasi parti liderlerinin Kopenhag'da olduğuna dikkat çekti . Kıbrıs'ın ( Rum Kesimi'nin ) tüm siyasi yelpazeleri burada temsil ediliyor diyen Simitis , konuşmasını şöyle sürdürdü : Eğer müzakere edilecekse ve bir karar alınacaksa Kıbrıs hazır . Sayın Denktaş gelmedi . Kendisinin rahatsız olduğu ve Ankara'da hastanede tedavi göreceği söylendi . Yerine temsilci olarak sözde Kuzey Kıbrıs devletinin Dışişleri Bakanı geldi . Kendisinin karar yetkisi olduğunu sanmıyorum . Bu çerçevede , zirvede çözüme ulaşılabileceğini zannetmiyorum , ama hiçbir olasılığı da dışlamıyorum . Sayın Alvaro De Soto burada ve Kıbrıslı Türk temsilciyle görüşecek . Kopenhag zirvesinin en önemli konusunun AB'nin genişlemesi olduğunu kaydeden Simitis , Yunanistan için Kıbrıs'ın AB üyeliği , Kıbrıs sorunun çözümü ve Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesi gibi önemli konu olduğunu belirtti . Simitis , sorular üzerine , Türkiye'ye müzakere tarihi olarak Yunanistan'ın 1004 yılından bahsettiğini söyledi . Simitis , Kıbrıs sorununun çözümüyle Türkiye'ye müzakere tarihi verilmesi arasında ilişki bulunmadığını vurgulayarak , şunları kaydetti : Bu iki konu birbirinden tamamen farklıdır . Türkiye , diğer AB ülkeleriyle belirttiğimiz gibi Kopenhag kriterlerini yerine getirirse müzakere başlar . Kriterler 1005'te yerine getirilirse veya daha sonra , bu ona göre olur . Başbakan Abdullah Gül bugün bana hazırladıkları yasa paketinin birincisinin kabul edildiğini , diğerinin de bir gün sonra kabul edileceğini söyledi . Bunlar olumlu ve cesaret verici gelişmeler . Ancak yasaların yaşama geçirilmesi gerekli . Uygulamayı görmeliyiz . Türkiye kriterleri henüz yerine getirmedi . Buna en iyi örnek de Sayın Tayyip Erdoğan'ın durumudur . Dini inançları yüzünden Başbakan olamıyor . Bu AB'de olmaz . Bunu görüşmemizde sayın Erdoğan'a da söyledim . da kabul ediyor . Bu arada , basın toplantısının çıkışında gazetecilerin sorularını yanıtlayan Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu , Kıbrıs Türklerinin çoğunluğunun çözüm istediğini bildiğini söyledi . Papandreu , Her iki taraf da birleşmiş Kıbrıs'ın AB'ye üye olarak varlığını sürdürmesini istiyor . Bu önemli , çünkü bu ortak bir vizyon . Umarım kısa zamanda çözüme ulaşırız dedi . Genelkurmay'dan açıklama : " Yunan uçakları ihlal yaptı " Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği , 10 Aralık Salı ve 11 Aralık Çarşamba günü Yunanistan'a ait uçakların Datça güneyinde Türk hava sahasını ihlal ettiklerini , bu ihlallere Türk uçaklarınca gerekli reaksiyonun gösterildiğini bildirdi . Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği'nce yapılan yazılı açıklamada , 10 Aralık Salı günü Yunanistan'a ait adet 150 uçağı ile 11 Aralık Çarşamba günü adet Dornıer 18 uçağının Datça güneyinde Türk hava sahasını ihlal ettikleri kaydedildi . Açıklamada , Bu ihlallere , Türk uçaklarınca gerekli reaksiyon gösterilmiştir . Yunan uçaklarının bu ihlallerinin Ege'de doğurabileceği tehlikeli sonuçlar ilgili makamlara bildirilmiştir denildi . Gül'den Simitis'e : " Tarih verilirse Kıbrıs çözülür " Başbakan Abdullah Gül'ün Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis ile yaptığı görüşmede , Simitis'e Türkiye'nin istediği tarih verilirse Kıbrıs konusu ve diğer sorunlar çözülür dediği öğrenildi . Gül'ün , görüşmede ayrıca Türkiye'nin Kopenhag kriterlerini önemli ölçüde yerine getirdiğini , bunları yaptıktan sonra masada Türkiye'nin karşısına olmadık şeylerin çıkarılmaması gerektiğini de söylediği bildirildi . Alınan bilgiye göre , Başbakan Gül , Simitis ile yaptığı görüşmede , Kopenhag'a gelmeden önce AB'nin eski zabıtlarını okuduğunu , bütün zabıtlarda da Türkiye'ye Kopenhag kriterlerini tamamlayın bu iş olur , istediğiniz tarihi alırsınız denildiğini ifade etti . Biz bir eve girersek ( şu oda bu oda olsun ) demeyiz . Kimse küçük hesap içinde olmasın , üzerimize düşeni yapmasaydık burada olmazdık ifadesini kullanan Gül'ün , Türkiye'de Açık , dürüst , mert bir liderlik anlayışının bulunduğunu Simitis'e aktardığı kaydedildi . Gül'ün , Türkiye'ye küçük oyunlar yapılması halinde Türkiye'nin de mevcut heyecanını ve ilgisini kaybedebileceğini belirterek , Bildiğimizi yaparız dediği kaydedildi . Başbakan Gül'ün , Yunanistan Başbakanı Simitis'e , Türkiye'nin istediği tarih verilirse Kıbrıs konusu ve diğer sorunlar çözülür dediği de öğrenildi . Simitis'in ise Türkiye'nin AB üyeliği ile ilgili AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın dışarıda , Başbakan Gül'ün de içeride yapılması gerekenleri yerine getirdiklerini ifade ettiği bildirildi . Başbakan Gül'ün de Simitis'e Reformlardan memnun değil misiniz ? diye sorarak , bu girişimler yapıldıktan sonra masada Türkiye'nin karşısına olmadık şeylerin çıkarılmaması gerektiğini söylediği öğrenildi . GÜL BERLUSCONİ GÖRÜŞMESİ Bu arada Gül ile İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi görüşmesinde de İtalyan Başbakanı'nın Kendi davam gibi sizi savunuyorum . Sizi mahcup etmemeye çalışacağım ifadesini kullandığı öğrenildi . AK Parti Genel Başkanı Erdoğan'ın katılımı ile yapılan Gül Berlusconi görüşmesinde ayrıca İnter'de oynayan Milli Futbolcu Emre de gündeme geldi . Emre'nin harika bir futbol ortaya koyduğunu ifade eden Berlusconi ile Erdoğan arasında futbol sohbeti de geçekleşti . Denktaş yarın taburcu oluyor . . . Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof . Dr . Tümer Çorapçıoğlu , KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın bu gece hastanede kalacağını , yarın tabur edileceğini bildirdi . Prof . Dr . Çorapçıoğlu , gazetecilere yaptığı açıklamada , Cumhurbaşkanı Denktaş'ın göğsünde deri altında toplanan suyu boşalttıklarını ve sağlık durumunun iyi olduğunu bildirdi . Denktaş'ın şu anda istirahate çekildiğini , bu geceyi hastanede geçireceğini ifade eden Prof . Dr . Çorapçıoğlu , yarın taburcu edileceğini kaydetti . Prof . Dr . Çorapçıoğlu , Cumhurbaşkanı Denktaş'ın taburcu edildikten sonra Çankaya Köşkü'ne geçeceğini ve burada kalacağını ifade ederek , KKTC'ye gidinceye kadar da kontrollerinin devam edeceğini söyledi . Dekan Prof . Dr . Çorapçıoğlu , Denktaş'ın , ameliyat sonrası oluşan medi astenit denilen bir enfeksiyona yakalandığı iddialarının doğru olmadığını ifade etti . Enfeksiyon uzmanlarına göre , Cumhurbaşkanı Denktaş'ın yakalandığı iddia konusu olan medi astenit , ameliyat sonrası kalp zarında oluşabilen , çok tehkikeli olmayan bir enfeksiyon ve antibiyotikle tedavi edilebiliyor . Bu enfeksiyona yakalanan hastada , ateş ve halsizlik görülebiliyor . Köy Hizmetleri'nin yolları açma çalışmaları sürüyor . . . Köy Hizmetleri Genel Müdürü Hüseyin Alioğlu , olumsuz hava koşulları nedeniyle , halen bin 159 köyün toplam bin 865 kilometre yolunun ulaşıma kapalı olduğunu bildirdi . Alioğlu , yaptığı yazılı açıklamada , Türkiye'de bu günlerde cereyan eden olumsuz hava koşulları nedeniyle bir çok ilde köy yollarının trafiğe kapandığını belirtirken , köy yollarının yeniden ulaşıma açılabilmesi için ülke genelinde yoğun bir çalışmanın yapıldığını ifade etti . Köy Hizmetleri Genel Müdürlüğü'nün 56 bin adedi köy olmak üzere yaklaşık 80 bin üniteye 191 bin kilometrelik yol ağı ile ulaşım hizmeti verdiğini kaydeden Alioğlu , yaz aylarında yol yapım , bakım ve onarım çalışmalarının devam ettiğini , kış aylarında da özellikle yıllık kesintisiz eğitimin aksamaması ve köye sektör hizmetlerinin götürülmesi için kar mücadelesi çalışmalarının yapıldığını belirtti . Kar mücadelesinin başladığı günden düne kadar bin 141 köyün bin 155 kilometre yolunda kar mücadelesi çalışması yapıldığına dikkati çeken Alioğlu , kapanan köy yollarını ulaşıma açmak için toplam 156 adet greyder , 19 adet dozer , 101 adet kamyon , 56 adet kar makinası ve 116 ekip ile görev yaptıklarını kaydetti . Devlet bakanı Yalçınbayır : " Savaş için referandum olmaz " Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın Türkiye'nin savaşa girip girmeyeceği konusunda referanduma gidilebileceğine ilişkin sözlerini mesaj olarak nitelendirerek , Savaşın yapılıp yapılmayacağı konusunda referandum olmaz dedi . Yalçınbayır , Türkiye İnsan Hakları Vakfı Başkanı Yavuz Önen'i ziyaret etti . Yalçınbayır , bir gazetecinin , Sayın Erdoğan , olası Irak savaşına Türkiye'nin de girip girmeyeceğine ilişkin referandum yapılabileceğini söyledi . Hukuki durumunu değerlendirir misiniz ? diye sorması üzerine , şunları kaydetti : sadece bir mesajdır . Savaşın yapılıp yapılmayacağı konusunda referandum olmaz . Temel hak ve özgürlükler konusunda referandum olmaz . Bunlar referandum dışı hadiselerdir ; sadece bir mesajdır . Halkımızın savaş istemediğine dair önemli bir mesajdır . Biz , kamuoyu yoklamaları ile halkımızın savaş istemediğini biliyoruz . Halkımızın barışçı amaçlarla dünyaya ve ülkeye hizmet etmek istediğini biliyoruz . Bu amaç doğrultusunda söylenen bir sözdür . Hukuki ve teknik anlamda bir referandum değildir . Parti yönetiminde iken Erdoğan ile konuşmalarımız da bu yönde olmuştur . Savaşı halkımız istemiyor . Bunun yasal sonuçlarını referandumla almamızı istiyorsanız bunu da yaparız anlamına gelmektedir Erdoğan'ın sözleri , referanduma gitme iradesi değildir . Biz savaş istemiyoruz , barış istiyoruz . Yalçınbayır , Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin , idam cezasının tümüyle kaldırılmasını öngören 15 no'lu protokolünün , önümüzdeki günlerde gündeme geleceğini bildirdi . Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Yalçınbayır , 10 Aralık'ta Dünya İnsan Hakları Günü'nün kutlandığını anımsatarak Türkiye'yi hak ve özgürlükler ihlali olmayan bir ülke haline getirmeyi arzuladıklarını söyledi . Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin işkence konusunda kurumsallaşmasının söz konusu olmadığını ifade eden Yalçınbayır , bu konunun önemini herkesin bildiğini vurguladı . Sivil toplum örgütleri ile kamu kurum ve kuruluşları arasındaki ilişkilerin zayıflığına değinen Yalçınbayır , Önceki dönemlerde bu makas çok açılmıştır . Bundan sonra sizlerle kurumsal bir ilişki içine gireceğiz ve açılan bu makası daraltacağız dedi . Önen de , 1990 yılında kurulan derneklerine ilk kez başbakan yardımcısı düzeyinde bir kişinin geldiğini kaydederek , vakıf olarak görüş ve önerilerini Yalçınbayır'a ileteceklerini söyledi . Denktaş Ankara'da kansızlık tedavisi görecek Ankara Üniversitesi İbn Sina Hastanesi'nde sağlık kontrolünden geçen KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın önemli bir sağlık probleminin olmadığı , ancak kansızlık tedavisi ve halsizlik nedeniyle birkaç gün hastanede kalmasının uygun görüldüğü bildirildi . Ankara , Hacettepe ve Gazi Üniversiteleri Tıp Fakülteleri'yle GATA Öğretim Üyeleri'nden oluşan bir heyet tarafından sağlık kontrolünden geçirilen KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'ın durumuna ilişkin açıklama Ankara Üniversitesi Rektörü Prof . Doktor Nusret Aras'dan geldi . Aras , Denktaş'ın sağlık kontrolüne ilişkin geniş bir konsültasyon yapıldığını belirterek durumunun gayet iyi olduğunu söyledi . Denktaş'ın ABD'de geçirdiği ilk ameliyattan sonra oluşan komplikasyon nedeniyle halsizliği olduğunu bildiren Aras , ciddi bir durumun söz konusu olmadığını vurguladı . Denktaş'ın birkaç gün hastanede kansızlık için destek tedavisi yapılması amacıyla kalmasının uygun olacağını belirten Aras iyileştiği zaman Kıbrıs'a döneceğini söyledi . Aras " birkaç gün"den ne anlaşılması gerektiği sorusu üzerine " Üçbeş gün , bir hafta " yanıtını verdi . Aras , Denktaş'ın belirgin bir rahatsızlığı olmadığını ancak ameliyat sonrası halsizliği ve kansızlığı olduğunu , ayrıca ameliyattan sonra yara yerinde ufak tefek problemler olduğunu bildirdi . Bunların giderilmesi için Denktaş'ın gözlem altında kalacağını , ancak bunun tedavi anlamına gelmediğini söyleyen Aras tedavi konusunun sadece kansızlıktan dolayı söz konusu olduğunun altını çizdi . Aras , Denktaş'ın rahatsızlığının çalışmasına engel olmadığını hastanede de çalışabileceğini , ayrıca devamlı hastanede kalmasının da gerekli olmadığını bildirdi . Prof . Doktor Aras , Denktaş'ın geçirdiği ameliyat sonrasında mikrop kaptığına dair bir bulgu olmadığını ifade ederek büyük ve geniş kapsamlı tetkikler yapılmayacağını söyledi . Denktaş'ın göğsünde az bir miktar su olduğunu ve bunun tedavisinin de gözlem süresi içinde yapılmaya çalışılacağını kaydeden Aras , herhangi bir deri altı enfeksiyonu olmadığını ve cerrahi bir müdaheleye gerek bulunmadığını vurguladı . Aras , Denktaş'ın neden hastanede yatması gerektiğine ilişkin bir soruya ise , " Kıbrıs'dan buraya kadar gelmişken sık sık gidip gelmesinin yorucu olacağını düşündüğümüzden burada kalması uygun görüldü " karşılığını verdi . Aras'ın açıklamasının ardından 11. Şahin yaklaşık onbeş dakika kaldığı hastaneden açıklama yapmadan ayrıldı . Türk Yunan tarafı Danimarka'da masaya oturdu . . . Kopenhag'da Kıbrıs için kıran kırana pazarlık sürüyor . Bu sabah Türk ve Yunan Başbakanları , Dışişleri Bakanları ve Tayyip Erdoğan bir masa çevresinde biraraya geldi . Toplantıda Yunanistan " Kıbrıs'ı çözün 1004 tarihini alın " derken Türk tarafının " Kıbrıs'ı çözeriz ama 1005 tarihini isteriz " dediği öne sürülüyor . Bu gelişmeler yaşanırken Rauf Denktaş tedavi için Ankara'ya gitti ve hastaneye yattı . Kopenhag'a ise Dışişleri Bakanı Tahsin Ertuğruloğlu'nu yolladı . SICAK SAATLER Başbakan Abdullah Gül , Türkiye'nin AB'ye üyelik çalışmaları çerçevesinde bulunduğu Kopenhag'ta , Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis ile biraraya geldi . AKP Genel başkanı Tayyip Erdoğan'ın da katıldığı toplantı 1,5 saat sürdü . Toplantının bitiminde açıklamaları Simitis ile Abdullah Gül yaptı ve önemli mesajlar verdiler . Yunan Başbakanı Türkiye için 1004 tarihini uygun gördüklerini söylerken Abdullah Gül 1005 tarihinde ısrar etti . Her iki Başbakan da toplantıda Kıbrıs'ın ele alındığını söyledi . Tayyip Erdoğan görüşmeyi CNN Türk ekranlarında tek kelime ile şöyle değerlendirdi : " Olumlu , olumlu . . . " . Türkiye'nin AB üyeliği açısından bir başka önemli toplantı daha var . Başbakan Abdullah Gül , Türkiye'ye 1005 tarihini vermeye çalışan Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Almanya Başbakanı Gerhard Schröder , Kopenhag'da üçlü görüşme yapacak . MEDYA ORDUSU İZLEDİ Marriot Otel'deki görüşme , saat 11. İki tarafın görüşmesinde masada Türkiye'ye verilecek müzakere tarihi ile Kıbrıs vardı . Görüşmeye AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış , Yunanistan Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu da katıldı . Görüşmede Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal , Müsteşar Yardımcısı Baki İlkin de hazır bulundu . Simitis ile Papandreu , Başbakan Gül ve beraberindekileri otelin girişinde karşıladılar . İki ülkenin heyetinde bulunanlar , girişte basın mensuplarına defalarca tokalaşarak poz verdiler . Toplantı öncesinde de , gazetecilerin görüşmenin yapıldığı salonda görüntü almalarına izin verildi . Bu arada , Türk heyetinin otele intikalinin gecikmesi üzerine , Simitis ve beraberindekiler Gül ve beraberindekileri , otel girişinde yaklaşık 10 dakika beklediler . SİMİTİS'İN AÇIKLAMALARI Türk ve Yunan basın kuruluşlarının yoğun ilgi gösterdiği görüşmeden sonra önce Simitis açıklama yaptı . Simitis şunları söyledi : " Erdoğan ve Gül ile dostane bir görüşmemiz oldu . Bugün ve yarın gerçekleştirilecek zirve ile ilgili görüşlerimizi paylaştık , görüş alış verişinde bulunduk . Aynı zamanda Kıbrıs müzakerelerinin kaydettiği ilerlemeyi de ele aldık . Türkiye ile AB'nin gelecekteki ilişkilerini de görüşmeye çalıştık . Yunanistan'ın çok olumlu bir görüşü var . Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin gerekliliği konusunda olumlu görüşler içindeyiz . Bizce AB ile Türkiye arasındaki ilişki güvenliği doğu akdenizde de sağlayacaktır . Avrupa'nın gelişmesi için yeni olasılıklar yaratacaktır . Bu nedenle de görüşlerimi tekrar dile getirdim . Türk hükümeti de son derece olumlu adımlar atmıştır . Özellikle Kopenhag kriterlerinin yerine getirilmesi açısından olumlu adımlar atılmıştır . Bu nedenle müzakereler 1004 yılında başlayabilir . Müzakerelerin mümkün olduğu kadar kısa sürede başlayabilmesi için çaba göstereceğiz . Kıbrıs konusunun çözülmesi gerektiğini de dile getirdik . Bu aslında çok büyük önem taşımaktadır . Özellikle Türkiye ile Avrupa ve Yunanistan arasındaki ilişkiler açısından çok önemlidir . Eğer böyle bir sorun olursa işbirliği gerektiği gibi ilerleyemez . Samimi adımlar atılır ve bu fırsatlar değerlendirilir ve bu konuda da bir çözüme ulaşabiliriz . " ABDULLAH GÜL'ÜN AÇIKLAMALARI Başbakan Abdullah Gül , Türkiye'nin AB'dan kesin ve çok açık bir tarih almasının hakkı olduğunu söyledi . Gül , AB'den kesin bir tarih istiyoruz ve bu tarih 1005 olmalı dedi . Başbakan Abdullah Gül , Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis ile görüşmesinin ardından yaptığı açıklamada , çok samimi ve yararlı bir toplantı yaptıklarını ifade etti . Türkiye'nin iki reform paketini hazırladığını , bunlardan bir tanesinin Meclis'ten geçtiğini , bir tanesinin de geçmek üzere olduğunu belirten Gül , şöyle konuştu : Şuna samimi bir şekilde inanıyoruz ; Buraya gelmeden önce gerekli olan şartları yerine getirdik . Bazı şeylerin bilincindeydik . Yani gerekli olan koşulları yerine getirme bilinci içindeydik . Şimdi ev ödevimizi yaptık sayılır . Şimdi AB , bize ( buraya gelmeden önce siz kuralları yerine getirin . Kulübün kurallarını yerine getirin ) diyemez . Kopenhag kriterleri biliyorsunuz ki gerekli olan şartlardır , yani müzakere tarihinin verilmesi için gerekli olan kurallar bunlar . Şimdi kesin , açık ve net bir tarih almak hakkımızdır , müzakerelere başlayabilmek için . . . Bu nedenle , bunu bekliyoruz . Başbakan Gül , müzakere tarihinin başlangıcının 1005 olmasını ve bu konuda kesin bir karara varmalarını birliğin liderlerinden rica ettiklerini söyledi . Görüşmede , başka konulardan da bahsettiklerini anlatan Gül , şöyle devam etti : Kıbrıs gibi . . . Bizim yaklaşımımız olumludur . Biz tabii ki sorunu çözmek istiyoruz . Bu sorunun çözümü , iki tarafı da memnun etmeli . Ama tüm bu sorunların çözülmesinin kolay bir yolu vardır . Çünkü biz gerekli kriterleri yerine getirmekte hazırız . Şimdi ( AB'nin evine girelim ) diyoruz . Orada bulunduktan sonra tüm sorunlar otomatik olarak çözülecek . Avrupa kimliği ortak bir kimlik olacaktır ve en küçük sorunlar bile çok fazla vaktimizi almayacaktır . Bir kez daha tekrarlamak istiyorum ; Biz kesin bir tarih istiyoruz ve bu tarih 1005 olmalı . ÇOK ÖNEMLİ BİR BULUŞMA Kopenhag'da Türkiye için bir başka çok önemli toplantı daha var . Başbakan Abdullah Gül , Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac ve Almanya Başbakanı Gerhard Schröder , Kopenhag'da üçlü görüşme yapacak . Alman hükümetinin bir sözcüsü , Chirac , Schröder ve Gül'ün , AB zirvesi kapsamında , Türkiye'nin AB üyeliği süreci konusunda görüşmek amacıyla biraraya geleceklerini söyledi . Bilindiği gibi Türkiye'ye 1005 tarihinin verilmesini Chirac ve Schröder istiyordu . Sözcü , görüşmenin ayrıntıları ve ne zaman yapılacağı konusunda bilgi vermedi . 1,5 yıl boyunca seks kölesi gibi kullanılan kızın babası şaşkın Konya'nın Akşehir İlçesi'nde 18 kişinin tecavüz ve cinsel istismarına maruz kalan 16 yaşındaki E. , kendisini , kızım beni dinlemedi diyerek savundu . E. , bu durumun bir baba olarak kendisini şok ettiğini söyledi . Emniyete başvurmasından sonra olayla ilgili soruşturma açıldığını ve kızını çirkin emellerine alet eden kişilerin yakalanmasını sağladığını belirten Ahmet . , Kızım Sosyal Hizmetler Yetiştirme Yurdu'na verilecek . Bundan sonra devletin koruması altında olacağı için içimizdeki acı biraz olsun dinecek dedi . Akşehir'de kış mevsiminde çeşitli apartmanlarda kapıcılık yaptığını ve kalorifer kazanlarını yakarak geçimini sağladığını dile getiren Ahmet . , şöyle konuştu : yıl önce eşimi kaybettim . günden bu yana çok zor şartlarda kendimize ait iki odalı evimizde kızıma ve oğluma hem annelik , hem de babalık yapmaya çalışıyorum . Ama maalesef kızıma çoğu zaman söz geçiremedim . Ona yeterince zaman ayıramadım . Kızıma sahip çıkmayı başaramadım , uyardığımda beni dinlemedi . Bu olay tüm anne babalara ders olsun . Talihsiz genç kız E. ise , Konya'da yarım kalan okuluna devam edeceğini ve her şeye unutarak yeni bir hayata başlamak istediğini söyledi . Evlere servis yapılan hayat kadınlarına sınır dışı . . . Son aylarda sayıları hızla artan yabancı uyruklu hayat kadınlarına karşı önlem alan polis , para karşılığı `Evlere servis yapılan yabancı hayat kadınını suçüstü yakaladı . Sağlık kontrolünden geçirilen kadınlarından 5'ü sınırdışı edilmek üzere yabancılar şubesine sevkedilirken , Türkiye'de kalmak için Türk erkeklerle evlendikleri ileri sürülen iki kadın hakkında ayrıca soruşturma başlatıldı . Kocaeli Emniyet Müdürlüğü Ahlak Bürosu ekipleri , aldıkları ihbarı değerlendirerek , kent merkezinde telefonla bağlantı kurulan müşterilere yabancı uyruklu hayat kadını servisi yapıldığını belirledi . Müşteri gibi davranan ekipler , telefon numaralarını temin ettikleri ve Türkçe'yi de öğrenen Rus Olena Kolosava ve Oksana Serduyuk irtibat kurdu . Aynı zamanda Rusya'dan getirdikleri diğer kadınları da pazarladığı belirlenen kadınla 100 Karayolu üzerinde bir akaryakıt istasyonu önünde buluşma gerçekleştirildi . Pazarlık sonunda 60'ar milyon lira karşılığında kadınla anlaşma sağlandı . Önceden seri numaraları alınan 110 milyon karşılığında sivil polislerle ilişkiye girmeyi kabul eden Olena Kolosava ve Oksana Serduyuk yakalanıp gözaltına alındı . Kadınların ifadesi doğrultusunda yine kendilerinden telefonla istenmesi halinde evlere gittikleri belirlenen ve Türk'le evlendikleri anlaşılan Rusya uyruklu Iryna Güven , Lyudmyla Korkut , ve Kateryna Sorakına da yakalanarak gözaltına alındı . Kadınlar , sağlık kontrolü yapıldıktan sonra sınırdışı edilmek üzere yabancılar şubesine sevkedildi . Türklerle evli olan iki kadın hakkında ise ayrıca soruşturma açıldı . Aksaray'ta otel yangınında kişiyi itfaiye kurtardı Fatih'te bir otelin bodrum katında çıkan yangın sonucunda üst katlarda mahsur kalan ve dumandan etkilenen kişi , itfaiye tarafından kurtarıldı . Aksaray'da bulunan katlı Ender Otel''in bodrum katında , gece saatlerinde henüz belirlenemeyen bir nedenle yangın başladı . Yangında , bodrumda oluşan ve daha sonra üst katlara dolan yoğun dumandan dolayı , çocuk ile kişi binada mahsur kaldı . Hafif şekilde dumandan etkilenen bu kişi , olay yerine gelen itfaiye ekiplerince merdiven uzatılarak kurtarıldı . Otelin bodrum katında maddi hasara yol açan ve müşterilere de korkulu anlar yaşatan yangın , itfaiye görevlilerince diğer katlara sıçramadan söndürüldü . Öte yandan , Fatih Örnek Kasap Mahallesi İbrahim Müteferrika Caddesi'ndeki katlı bir binanın girişinde yer alan elektrik kofralarında çıkan yangında da , üst katlarda bulunan kişi dumandan etkilendi . Bu kişiler itfaiye ekiplerince binadan çıkarılırken , yangın kısa sürede söndürüldü . Kopenhag'da Türkiye'nin üyeliği yarın ele alınacak AB'nin . genişleme dalgasını tamamlayacağı ve 10 aday ülkeyi tam üyelik için davet edeceği AB devlet ve hükümet başkanlarının katılacağı Kopenhag doruğu , bugün başlıyor . AB dönem başkanı Danimarka'nın başkenti Kopenhag'da gün sürmesi planlanan zirve , AB üyesi ve aday ülkelerin temsilcilerinin zirvenin yapılacağı Bella Center'a gelmeleriyle bu akşam başlayacak . Bella Center'da biraraya gelecek liderler , Avrupa Konvansiyonu Başkanı Valerie Giscard D'Estaing ile yapacaklari toplantıdan sonra , dışişleri bakanlarıyla akşam çalışma yemeği yiyecekler . AB dönem başkanlığı , zirvenin başlamasından önce ve ilk günün sonunda basın bilgilendirme toplantıları yapacak . Kopenhag doruğunun ikinci gününde ise liderler , Avrupa Parlamentosu Başkanı Pat Cox ile görüşecekler . Fikir alışverişine öğle saatlerinde çalışma yemeğinde de devam edecek AB liderleri , genişleme , 10 aday ülkeyle müzakerelerin kapatılması , Türkiye'nin adaylık sürecinin bir sonraki aşaması , Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası gibi konuların bulunduğu yoğun gündem maddelerini görüşecekler . Liderler , öğleden sonra yapılacak ikinci çalışma toplantısının ardından , müzakere sürecini tamamlayan 10 ülkenin temsilcileriyle biraraya gelecek . Geleneksel hale gelen aile fotoğrafının çekiminden sonra , Danimarka Kraliçesi Margreth ve Prens Henrik , konuklara Christiansborg Sarayı'nda resepsiyon verecek . Konuklar , daha sonra Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen'in evsahipligini yapacağı akşam yemeğine katılacak . Doruk , bu yemek ile resmen sona ermiş olacak . Kopenhag doruğunun iki önemli gündem maddesi bulunuyor . AB'yi 15 üyeli yapacak genişleme ve bu yeni süreçte başta konsey olmak üzere AB kurumlarının nasıl işleyeceği . AB , Kıbrıs Rum Kesimi , Çek Cumhuriyeti , Estonya , Macaristan , Letonya , Litvanya , Malta , Polonya , Slovakya ve Slovenya'yı bünyesine dahil etmeye hazırlanırken , Romanya ve Bulgaristan'ın AB süreçlerine ilişkin değerlendirme yaparak , tam üyelik çerçevesinde bu ülkeler için yeni yol haritaları belirleyecek . AB , Türkiye için de bir sonraki adımın ne olacağına karar verecek . Üyeliğe davet edilecek 10 ülke için anlaşma metinlerinin de netleşecegi zirve sonrasında , üyelik anlaşmaları Nisan 1005'de Atina'da imzalanacak . Böylece 10 ülke , Mayıs 1004'de AB'ye tam üye olacak . Genişlemeden sora konseyin işleyişi , bu çerçevede aylık dönem başkanlığı rotasyonunun belirlenmesi ve bu rotasyona yeni üyelerin ne zaman katılacakları da yanıt bekleyen sorular arasında yer alıyor . Danimarka başkanlığında neler yapıldığı , Yunanistan'ın gelecek dönem başkanlığı ve konvansiyonun çalışmaları da zirvede ele alınacak . Zirve boyunca yapılacak toplu ya da ikili görüşmelerde , AGSP , Kıbrıs , Irak , terörizmle mücadele , yeni vergi sistemi , tarım politikaları ve aday ülkelere mali yardım konuları , Polonya ve Malta'nın talepleriyle ilgili tartışmalar görüşmelerin ana gündemini oluşturacak . Danimarka'nın , resmi dil sayısı 11 olan birliğe eklenecek yeni dilin beraberinde getireceği sorunları da çözmesi gerekiyor . Zirvenin yapılacağı Bella Center , yıl önce de ünlü Kopenhag Kriterlerinin ortaya çıktığı 1995 Kopenhag zirvesine evsahipliği yaptı . 55 bin metrekarelik merkez , yaklaşık bin kişiyi ağırlayacak . 5500'ü akredite olmak üzere binlerce basın mensubunun izleyeceği zirvenin güvenliği ise 1000'i Bella Center'da olmak üzere toplam bin güvenlik görevlisi tarafından sağlanacak . Karamürsel Kaymakamı'nın sallanan koltuğu Sayıştay'lık Kocaeli İl Özel İdare Müdürlüğü'nce , Karamürsel Kaymakamlık Konutu'nda kullanılmak üzere geçen yıl satın alınan sallanan koltuğun alımında tasarruf tedbirlerine uyulmadığı belirlendi . İl Özel İdare Müdürlüğü'nün 1001 yılına ait hesaplarını inceleyen Mülkiye Başmüfettişi Ali Üzmez , İl Daimi Encümen kararıyla Karamürsel Kaymakamlık Konutu'na 105 milyon liraya alınıp demirbaş kayıtlarına işlenen koltuğun , Başbakanlık tarafından yayımlanan tasarruf tedbirleri genelgesine uygun olmadığını belirledi . İl Genel Meclisi'ne gönderilen ve Bütçe Komisyonu'nca incelenen raporda , ülkede ekonomik krizin bulunduğu bir dönemde böyle bir harcamanın yapılmasının lüzumsuz ve lüks olduğu kaydedildi . Kocaeli Valisi Erdal Ata Başkanlığı'nda Aralık Salı günü toplanan İl Genel Meclisi üyeleri de Mülkiye Başmüfettişi'nin hazırladığı bu raporu incelenmesi için Sayıştay'a gönderdi . KAYMAKAM ÖZENER'İN AÇIKLAMASI Karamürsel Kaymakamı Raif Özener , Marmara depreminde yıkılan konutun yerine yenisinin yapıldığını ve içinin de yeniden döşendiğini söyledi . Konutun , özel tahsisli olduğunu ve eşyalarının da demirbaş kaydı bulunduğunu ifade eden Özener , şöyle konuştu : Yeni yapılan konutun eşyaları demirbaşa kayıtlıdır . Hesapları inceleyen müfettiş , alınan koltuğun tasarruf tedbirlerine aykırı olduğunu belirlemiş . Bu gizli , saklı bir olay değil . Demirbaş giderleri ve yapılan harcamalar ortada . Özel tahsisli lojmanların konumu da belli . Ayrıca bu koltuğu ben değil , İl Daimi Encümeni aldı . Denktaş için Ankara'da sağlık alarmı . . . ! KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş , sağlık kontrolünden geçmek üzere Ankara Üniversitesi İbni Sina Hastanesi'ne geldi . Ankara'daki tüm Kardiyoloji Ana Bilim Dalı başkanlarının Denktaş'a ortak bir konsültasyon yapmaları kararlıştırıldı . Cumhurbaşkanı Denktaş , İbni Sina Hastanesi'ne gelişinde Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Dekanı Prof . Dr . Tümer Çorapçıoğlu , İbni Sina Hastanesi Başhekimi Prof . Dr . Mehmet Demirtaş ve Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Kardiyoloji Anabilim Dalı Başkanı Prof . Dr . Derviş Oral tarafından karşılandı . Hastaneye ailesi , Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin ile gelen Denktaş , asansöre bininceye kadar Şahin'in koluna girdi . Cumhurbaşkanı Denktaş'ın hastaneye gelişinden önce gazetecilere açıklamalarda bulunan Dekan Prof . Dr . Çorapçıoğlu , Denktaş'ın sağlığı ile ilgili rektör Prof . Dr . Nusret Aras başkanlığında konuyla ilgili anabilim dalı başkanlarının saat 11. Prof . Dr . Çorapçıoğlu , bu geniş katılımlı endikasyonun ardından Denktaş için gerekli tetkiklerin neler olduğuna karar verileceğini ve sonuçların Denktaş'a sunulacağını ifade ederek , oluru alındıktan sonra bu konuda basına açıklama yapılacağını bildirdi . Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin , hastaneden ayrılırken , gazetecilerin soruları üzerine , Cumhurbaşkanı Denktaş'ın göğsünde su toplandığı için biraz rahatsız olduğunu belirterek , Ama şimdi çok rahatladı , Türk doktorlarına çok güveniyor dedi . Cumhurbaşkanı Denktaş , önce Kardiyoloji Anabilim Dalı'nda kontrolden geçirilecek , daha sonra radyoloji ve tomografi bölümlerinde tetkikler yapılacak . Rauf Denktaş'ın ne zaman taburcu olacağı yapılacak tetkiklerden sonra belli olacak . 1005 çalışanların tatil yılı olacak . . . 1005 yılı , 50 Ağustos Zafer Bayramı dışında hiçbir bayram tatilinin hafta sonu izniyle çakışmaması özelliğiyle , kamu çalışanlarının adeta tatil yılı olacak . Bu yılki takvimin , bayram tatillerinin idari izin yoluyla hafta sonu izniyle birleştirilmesine olanak tanımaması nedeniyle , 104'ü hafta sonu tatili olmak üzere 110. Alışılagelen idari izin uygulamasının bu yıl da sürmesi halinde bayramlarla hafta sonları birleştirilerek tatil süreleri 110 güne çıkacak olan çalışanlar , yasal izinlerin de eklenmesiyle , yılın neredeyse yarısına yakınını tatille geçirecekler . Geçen Kurban Bayramı'nın 11 Şubat Cuma günü başlaması nedeniyle arife günüyle birlikte sadece 1. Kurban Bayramı tatiline Şubat Pazartesi günü öğleden sonra başlayacak olan çalışanlar , yarım günlük arife mesaisinin idari izinle tatil edilmesi halinde bayramı , günün mutluluğuyla kutlayacak . Yeni yılda , Pazar gününe rastlaması nedeniyle ekstra izin yapma imkanı sağlamayan 50 Ağustos dışında , 15 Nisan ve 19 Mayıs günlerinde 1'er gün tatil yapacak olan çalışanları , Çarşamba günü kutlanacak olan 19 Ekim Cumhuriyet Bayramı'nda gün tatil yapma fırsatı bekliyor . Bayramın gün öncesinde öğleden sonra başlayacak resmi tatilde , çalışanlar , Pazartesi tam gün ve Salı günkü yarım günlük mesailerinin idari izin yoluyla tatil ilan edilmesi durumunda , çalışma hayatının stresinden gün boyunca kurtulabilecekler . Çalışanlar , 1005 yılında son uzun tatil fırsatını Ramazan Bayramı'nda yakalayacaklar . Başlangıç ve bitiş tarihleri nedeniyle çalışanların , müjdeli haber beklentisi içine gireceği bayramda , Bakanlar Kurulu'nun 14 Kasım Pazartesi günkü yarım günlük mesaiyle resmi tatilin sona ereceği 18 Kasım Cuma gününü tatil etmesi durumunda , kamu çalışanları , 11 Kasım'da başlayacakları izinlerinden Aralık Pazartesi günü dönecekler . İlhan Kesici'nin emanetçi sıkıntısı . . . DYP'nin genel başkan adaylarından İlhan Kesici emanetçi iddialarına tepki göstererek , 10 yıldır Çiller ile selamı sabahı olmayan tek adamım . Kesici'nin siyasette hiç kimseye bir milim borcu yoktur dedi . Kesici , Oran Sitesi'ndeki çalışma ofisinde gazetecilerin sorularını yanıtladı . DYP'yi her katındaki insanların farklı dili konuştuğu Babil Kulesi'ne benzettiğini kaydeden Kesici , parti birimleri arasındaki kopukluktan yakındı . Kesici Böyle bir durumda alınan yüzde 9. Normalde çok daha azını alması gerekirdi dedi . Merkez sağın bütünleştirilmesi , siyasete medeni üslup getirilmesi ve merkez sağın liderlerinin oy vermeyen insanlar tarafından bile taktirle anılmasını gerçekleştirebilmek için aday olduğunu ifade eden Kesici , parti içindeki anti demokratik uygulamalara son verileceğini , ön seçim yapılacağını , Hazine yardımından örgütlerin de pay alacağını söyledi . Adının ANAP genel başkan adayları arasında da geçmesinin kendisi için Allah'ın en büyük lütfu olduğunu belirten Kesici , bu durumun merkez sağın toparlanmasında büyük önemi olduğunu vurguladı . Kesici DYP'yi , daha önceki üyelik başvurusunun şimdi kabul edilmesi , merkez sağın büyük partisi olması ve DP AP geleneğinden gelmesi dolayısıyla tercih ettiğini anlattı . Merkez sağdaki toparlanmanın ancak DYP'de olabileceğini kaydeden Kesici , Ben sağdaki 10 partinin DYP çatısı altında yaşayabileceğine inanıyorum , niyetim de budur . Ancak bunun için DYP'nin cazip hale getirilmesi lazım . Bunu da sadece ben yaparım dedi . Emanetçi eleştirilerine de yanıt veren Kesici , Emanetçilik Kesici dışında herkese yakışabilir . Bunu basit bir kara çalma olarak görüyorum . 10 yıldır Çiller ile selamı sabahı olmayan tek adamım . İlhan Kesici'nin siyasette hiç kimseye bir milim borcu yoktur . Tansu hanım birisini emanetçi yaparsa 10 yıldır genel başkan yardımcılığını yapanlar var , onlardan birisini yapar diye konuştu . Kesici , geçmişte Çiller'in genel müdürlüğünü ya da bakanlığını yapmadığını vurgulayarak Benim yöntemin geçmişle ne uzlaşma ne de çatışma. Halk faturayı uzattı , onlar da ödediler . Ama bu noktadan sonra onlarla çatışmam . Ben gözümü geleceğe dikmişim . Aksi boşuna enerji kaybı olur dedi . Kesici bir soruyu yanıtlarken de Çiller aday olursa mahvolur . Böyle bir durumda kongreye gelmese belki daha iyi olur diye konuştu . Öteki adayların aksine . Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel ile adaylığını açıkladıktan sonra görüştüğünü ve icazet almadığını kaydeden Kesici , Komutan olmadığı için delegelerin kurşun asker olarak görülmesinin doğru olmadığını söyledi . Kesici bu kez kongreye delegenin ağırlığını koyacağını savunarak , Başı eğiklikten , baraja takılıp kalmaktan usandı . Genel başkanıyla ile övünmek isteyen bir delege var dedi . Menderes soyadının kendileri için dokunulmaz olduğunu , hukukları olmasına rağmen Aydın Menderes'in kendisi hakkındaki açıklamalarına hayret ettiğini belirten İlhan Kesici , öteki adaylara da başarı diledi . Randevuevine satmak için kadın kaçıran kişi öldürüldü Adana'da randevuevine satmak için kadın kaçırdığı öne sürülen kişi , bıçaklanarak öldürüldü . Olayla ilgili olarak 1'si kadın kişi yakalandı . Döşeme Mahallesi Döşeme Sokak'ta meydana gelen olayda , Muzaffer Yıldırım ( 56 ) , bazı konuları konuşmak için çağrıldığı evde , Nazmiye Ordu ( 40 ) , Serpil Kara ( 11 ) , Cumali Kara , Yılmaz Kara ve İsmail Karakaya ile tartışmaya başladı . Muzaffer Yıldırım , tartışmanın büyümesi üzerine Cumali Kara , Yılmaz Kara ve İsmail Karakaya tarafından bıçaklandı . Ağır yaralı olarak Numune Hastanesi'ne kaldırılan Muzaffer Yıldırım , yapılan müdahaleye rağmen kurtarılamadı . Olayla ilgili olarak , Nazmiye Ordu , kızı Serpil Kara , damadı Yılmaz Kara , oğlu Cumali Kara ve damadının arkadaşı İsmail Karakaya gözaltına alındı . Yetkililer , olayla ilgili soruşturmanın sürdürüldüğünü belirtiler . Kadın ticareti Emniyet Müdürlüğü yetkililerinden edinilen bilgiye göre , cinayet kadın ticareti yüzünden işlendi . Yetkililer , Nazmiye Ordu'nun kızı Serpil Kara'nın yaklaşık ay önce kaçırılarak Diyarbakır'a götürüldüğünü ve burada randevuevine satılmak isterken kaçarak Adana'ya döndüğünün belirlendiğini kaydettiler . Yetkililer , genç kadını kaçırdığı ve randevu evine satmak istediği söylenen Muzaffer Yıldırım ile Serpil Kara'nın ailesinin bugün görüşmek için biraraya geldiğini , ancak çıkan tartışma sonucu Yıldırım'ın bıçaklanarak öldürüldüğünün belirlendiğini ifade ettiler . Öldürülen Muzaffer Yıldırım'ın üç ayrı suçtan sabıkası bulunduğu öğrenildi . Eyüp'te silahlı banka soygunu ! Eyüp'te , İmar Bankası Rami Şubesi'nin güvenlik görevlisini ayağından yaralayan silahlı kişi , yaklaşık milyar lira tutarındaki Türk Lirası ve dövizi alarak kaçtı . Rami Kışla Caddesi üzerindeki İmar Bankası Şubesi'ne motosikletle gelen silahlı kişi , içerideki müdür , personel ve güvenlik görevlisi Doğan Mel'i ( 16 ) silah tehdidiyle etkisiz hale getirdi . Kendilerine müdahale etmek isteyen Mel'i ateş ederek ayağından yaralayan soyguncular , veznede bulunan yaklaşık milyar lira tutarındaki Türk Lirası ve dövizi alarak bankadan çıktı . Silahlı kişiler , bankaya geldikleri motosikletin çalışmaması üzerine olay yerinden yaya olarak kaçtılar . Soyguncular tarafından ayağından yaralanan güvenlik görevlisi Doğan Mel , Bayrampaşa İren Hastanesi'nde tedavi altına alındı . Polis , bankanın güvenlik kamerasındaki görüntüler ve görgü tanıklarının ifadelerine göre eşkalini belirlediği soyguncuların yakalanması amacıyla çalışmalara başladı . Eyüp'te silahlı banka soygunu ! Eyüp'te , İmar Bankası Rami Şubesi'nin güvenlik görevlisini ayağından yaralayan silahlı kişi , yaklaşık milyar lira tutarındaki Türk Lirası ve dövizi alarak kaçtı . Rami Kışla Caddesi üzerindeki İmar Bankası Şubesi'ne motosikletle gelen silahlı kişi , içerideki müdür , personel ve güvenlik görevlisi Doğan Mel'i ( 16 ) silah tehdidiyle etkisiz hale getirdi . Kendilerine müdahale etmek isteyen Mel'i ateş ederek ayağından yaralayan soyguncular , veznede bulunan yaklaşık milyar lira tutarındaki Türk Lirası ve dövizi alarak bankadan çıktı . Silahlı kişiler , bankaya geldikleri motosikletin çalışmaması üzerine olay yerinden yaya olarak kaçtılar . Soyguncular tarafından ayağından yaralanan güvenlik görevlisi Doğan Mel , Bayrampaşa İren Hastanesi'nde tedavi altına alındı . Polis , bankanın güvenlik kamerasındaki görüntüler ve görgü tanıklarının ifadelerine göre eşkalini belirlediği soyguncuların yakalanması amacıyla çalışmalara başladı . Eyüp'te silahlı banka soygunu ! Eyüp'te , İmar Bankası Rami Şubesi'nin güvenlik görevlisini ayağından yaralayan silahlı kişi , yaklaşık milyar lira tutarındaki Türk Lirası ve dövizi alarak kaçtı . Rami Kışla Caddesi üzerindeki İmar Bankası Şubesi'ne motosikletle gelen silahlı kişi , içerideki müdür , personel ve güvenlik görevlisi Doğan Mel'i ( 16 ) silah tehdidiyle etkisiz hale getirdi . Kendilerine müdahale etmek isteyen Mel'i ateş ederek ayağından yaralayan soyguncular , veznede bulunan yaklaşık milyar lira tutarındaki Türk Lirası ve dövizi alarak bankadan çıktı . Silahlı kişiler , bankaya geldikleri motosikletin çalışmaması üzerine olay yerinden yaya olarak kaçtılar . Soyguncular tarafından ayağından yaralanan güvenlik görevlisi Doğan Mel , Bayrampaşa İren Hastanesi'nde tedavi altına alındı . Polis , bankanın güvenlik kamerasındaki görüntüler ve görgü tanıklarının ifadelerine göre eşkalini belirlediği soyguncuların yakalanması amacıyla çalışmalara başladı . TEM'de otobüsü soydular Çorlu'dan İstanbul'a gelen otobüsü TEM Otoyolu üzerinde durduran silahlı kişi , yolcuların para ve ziynet eşyalarını alarak kaçtı . Çorlu Havaalanı'ndan aldığı 45 yolcuyu TEM Otoyolu'nu takiben İstanbul'a getiren otobüste bulunan bir kişi , Silivri'de inmek istediğini söyledi . Daha sonra fikrini değiştirerek otobüsten inmekten vazgeçen bu kişi , Çatalca gişelerine yaklaşıldığı sırada sürücüye yeniden inmek istediğini bildirdi . Çatalca gişeler yakınında duran otobüsün önü , bir otomobil tarafından kesildi . Otomobilden inen kişi ile otobüsten ineceğini belirten yolcu , yanlarındaki silahlarını çıkardılar . Büyük bölümü Rus uyruklu 45 yolcunun , yaklaşık 80 bin dolar tutarındaki para ve ziynet eşyasını alan soyguncular , daha sonra olay yerinden kaçtılar . Jandarma yetkilileri , olayla ilgili soruşturmanın sürdürüldüğünü bildirdiler . Ecevit : Irak'a yönelik askeri harekat istemiyoruz Başbakan Bülent Ecevıt , Irak'a yönelik Türkiye'ye rağmen bır operasyon yapılmasının çok zor olduğunu bildirdi . Başbakan Ecevit Başbakanlık'ta yaptığı açıklamada , " Biz bölgemizin bir savaş alanı değil , bir barış bölgesi olmasını istiyoruz " dedi . Ecevit , bölgedeki sorunların savaşsız çözülebileceğine inandıklarını belirterek , " İsrail'deki fiili savaş ortamının bir an önce sona ermesini diliyoruz . Irak'a yönelik bir askere harekatın da sözkonusu olmamasını istiyoruz . Bölgemizde çetin sorunlar vardır fakat biz bu sorunların savaşsız çözülmesi için elimizden geleni yapacağız " diye konuştu . Ecevit , ekonomiye düzlüğe çıkarmak için gösterilen çabalara gölge düşmemesine de özen göstereceklerini bildirdi . Ecevit , " Bunda başarılı olabileceğimize güveniyorum " dedi . Başbakan Ecevit , Irak lideri Saddam Hüseyin'den gelen mektup sonrasında ABD ile bir temas kurulup kurulmadığı ve mektubun kendisini kaygılandırıp kaygılandırmadığı yönündeki bir soru üzerine , " Hayır . Aslında Saddam Hüseyin'in zihniyetinde , tutumunda şu ana kadar bir değişiklik olmadı izlenimini vermektedir . Ama biz gereken uyarıyı yapmış olduk . Amerika ile ve bu konuda bir görüşmede bulunmuş değiliz " diye konuştu . Ecevit , yeni bir diplomatik girişimin sözkonusu olup olmadığının sorulması üzerine de " hayır " yanıtını verdi . Ecevit , açıklamanın niçin bu saatte yapıldığının sorulması üzerine de " Haberleri okudum onun için tabi . Bu gelişmeleri izliyorum , ona göre tavrımı belirliyorum . Olaylar hızla gelişiyor . Bir özel anlam taşımaya gerek yok " karşılığını verdi . Başbakan Ecevit , ABD yönetimine Irak konusunda yeni telkinleri olup olmayacağının sorulması üzerine de ABD ziyareti sırasında da gerek Bush , gerek diğer yetkililerin Irak'a yönelik olarak herhangi bir harekata geçmeden önce Türkiye'ye danışacakları vaadini verdiklerini anımsattı . Ecevit , " Biz de bölgemizdeki sorunların bu arada Irak ile ilgili sorunların savaşsız çözülmesi için gerekli düşünceleri kendilerine belirteceğiz " diye konuştu . Ecevit , Saddam'ın mektubuna ilişkin bir soruya karşılık ise mektubun Saddam Hüseyin tarafından yazıldığı için onun tarafından açıklanmasının uygun olduğu görüşünü ifade etti . Ecevit , mektubun açıklandığını anımsatarak , " O'nun açıklamasına da ekleyeceğimiz bir şey yok " dedi . Ecevit , " Orta Doğuyla ilgili bir girişimde bulunacak mısınız ? " şeklindeki soruya da şu yanıtı verdi : " Hep girişimler bulunuyoruz . Öteden beri belirtiğim gibi ABD'nin bir an önce İsrail Filistin çatışmasına son vermek için gerekli girişimlerde bulunmasını temenni ediyorum . " Ecevit , Irak'a yönelik bir müdahale halinde ekonomik programın sekteye uğrayıp uğramayacağı yönündeki görüşlerinin sorulması üzerine , " Evet . Dediğim gibi biz bölgemizde Türkiye'ye yönelik herhangi bir askeri harekatın şuradan veya buradan olmaması için elimizden geleni yapmaya kararlıyız , bundan başarılı olacağımızdan da kuşkum yok . Onun için bunun ekonomimize herhangi bir zarar vermeyeceğini umuyorum . Bu konuda gereken özeni gösteriyoruz . Göstermeye devam edeceğiz . " Karşılığını verdi . Ecevit , " Yakın bir zamanda operasyon beklentiniz var mı ? " şeklindeki soru üzerine ise bunun üzerinde fazla durmak istemediğini belirterek , " Dediğim gibi herhangi bir operasyon olmaması için elimizden geleni yapacağız . Türkiye'ye rağmen operasyon yapılması da çok zordur . bakımdan çok kaygılı değilim " diye konuştu . Ecevit , yarın İstanbul'da başlayacak olan Medeniyetler Buluşması Toplantısı'nda Irak Dışişleri Bakanı ile bir araya gelip gelmeyeceğinin sorulması üzerine de , Irak ve İran dışişleri bakanlarının kendisiyle görüşme isteklerini ilettiklerini bildirdi . Ecevit'ten Derviş'e : " Türkiye Irak operasyonundan etkilenir " Başbakan Bülent Ecevit , Türkiye'nin staretejik konumu gereği Irak'a yönelik bir operasyondan etkileneceğini bildirdi . Edinilen bilgilere göre Bakanlar Kurulu'na para politikaları ile ilgili olarak bir sunuş yapan Merkez Bankası Başkanı Süreyya Sendengeçti'ye Başbakan Ecevit , Irak'a yönelik bir ABD operasyonundan Türkiye'nin nasıl etkileneceğini sordu . Serdengeçti , Körfez Savaşı'nda olduğu gibi şu anda da ekonominin kontrol altına alındığını belirterek , ekonominin dengede tutulabileceğini söyledi . Serdengeçti , ekonomide büyük sarsıntıların yaşanmayacağı mesajını da verdi . Serdengeçti yanıt vermeyi sürdürürken , araya Devlet Bakanı Kemal Derviş girerek , Irak meselesinin sadece Türkiye'de ve Türk basınında abartıldığına dikkat çekti . Derviş , bu konunun dünya basının da fazla yer almadığını ileri sürdü . Derviş ve Serdengeçti'nin bu sözleri üzerine , Başbakan Bülent Ecevit , Türkiye'nin jeopolitik konumu itibariyle stratejik bir ülke olduğuna dikkat çekerek , " Avrupa ve dünyanın diğer ülkeleri etkilenmez . Ancak Türkiye konumu itibariyle diğer ülkelere benzemiyor . Türkiye , Irak'a yönelik bir operasyondan etkilenir " dedi . Tayyip'ten partililere : " Vücut dilini kullanın " AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan , partililere , halkla temaslarında " Vücut dilini kullanmaları " talimatını verdi . Erdoğan , AKP'nin seçim işlerinden sorumlu il başkan yardımcıları toplantısına katılarak bir konuşma yaptı . AKP olarak " İnsan vücudunun sinir uçları ve kılcal damarları " olarak gördükleri sandık örgütlenmesine büyük önem verdiklerini anlatan Erdoğan , " Bu vücudun dinamizmine , performansına hiçbir siyasi partinin ulaşması mümkün değil " dedi . Siyasetin halka fildişi kulelerden bakan anlayışla değil , halkla birlikte yapılmasından yana olduklarını kaydeden Erdoğan , " Bizce siyasetin muteber ve makbul olanı budur . Bizim farklılığımız halkın vücut dilini yakalayan bir siyaset tarzıdır . Bu da ancak halkın kendini yönetecek olanlarla kucaklaşmasıyla olur . Halk kendi dilini yakalayanları çok iyi biliyor . Bu dili bilgisayarla yakalayamazsınız " diye konuştu . Erdoğan , yapılan tüm kamuoyu araştırmalarında barajın üzerinde tek parti olarak AKP'nin göründüğünü , kararsızların dağıtıldığı araştırmalarda da partisinin oy oranının yüzde 55 çıktığını kaydeden Erdoğan , lider sultasına ve şahıs merkezli siyaset anlayışına son vereceklerini söyledi . Garipoğlu : " Kılıfına uyduranlar hiç suçlanmadı " Usulsüz kredilerle Sümerbank'ın içini boşaltmakla suçlanan bankanın eski sahibi Hayyam Garipoğlu , dolandırıcılık yapmak istese her şeyi kayıt altında tutmayacağını ifade ederek , Bugün hiç suçlanmayan insanlar var . Çünkü onlar kılıfına uydurdular dedi . İstanbul . Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki duruşmada , daha önceki duruşmalara katılmayan sanıkların kimlik tespitleri yapıldı . Mahkeme Heyeti Başkanı Neylan Feke , celse arasında DGM'den , sanıklar hakkındaki çete suçlamasına ilişkin dosyanın da mahkemeye gönderildiğini tutanağa geçirdi . Garipoğlu'na dolandırıcılık suçu yönünden sorgusunun yapıldığını hatırlatan Başkan Feke , sanığa çete suçlamasına ilişkin diyeceklerini sordu . Bir bankanın tek işinin kredi vermek olduğunu , kendisinin de yasalara uygun kredi verdiğini anlatan Garipoğlu , bu kredilerin bir kısmını kendisinin ticari ilişkisinin bulunduğu şirketlere verdiğini , bunun da yasalara uygun olduğunu söyledi . Kredilerin büyük bir bölümünün ipotek güvencesi altında olduğunu , teminatlarının alındığını ve bankaya el konulduğu dönemde bankanın batması gibi bir durumun söz konusu olmadığını anlatan Garipoğlu , Türkiye'de halen , bankasına el konulup kendisi tutuklanan , Bankasına el konulup hakkında işlem yapılmayan ve Zor durumda olan bankasını kurtarmak için sermaye verilecek bankacı tipleri olduğunu savundu . Bankaların Fon'a devredilmesinin yanlışlığının devlet tarafından da anlaşıldığını ileri süren Garipoğlu , şöyle konuştu : Fon'a alınan bankaların daha fazla zarar ettiği anlaşıldı . Bunun üzerine sermaye verelim , bari kendilerini düzeltsinler düşüncesi geldi . 1. Ben bu bonoları alsam , nasılsa suçlandığıma ve anlatamadığıma göre , fabrika açsam belki memlekete faydalı olurdu . Dolandırıcılık yapmak istese , her şeyi kayıt altında tutmayacağını , dolandırıcılık yapmak fikriyle hareket edenlerin zaten baştan her şeyi kılıfına uydurduklarını savunan Garipoğlu , Bugün hiç suçlanmayan insanlar var . Çünkü onlar kılıfına uydurdular dedi . Çete suçlaması Çete suçlamasına ilişkin de nasıl savunma yapacağını dahi bilemediğini belirten Garipoğlu , bir çete kurmak istese , buna 80 yaşındaki hukukçu babasını , kız kardeşini ve halasını üye yapmayacağını anlattı . Çete içerisinde yer aldığı belirtilen bazı kişilerin halen bankadaki görevine devam ettiğini belirten Garipoğlu , şunları söyledi . Bizim tek suçumuz , yatırım yapmak , işyeri açmak . suçu da kabul ediyoruz . Sokrates , ölüme mahkum edilmiş . İdama giderken karısı ona seni haksız yere öldürüyorlar demiş . da karısına cevaben ya haklı öldürseydiler daha mı iyi olurdu demiş . Bizim tek tesellimiz , haksız yere bu suçlamalarla karşı karşıya kalmaktır . Duruşmaya , diğer sanıkların da sorgularının yapılmasıyla devam ediliyor . Porno film oyuncusuna uyuşturucudan dava açıldı Porno film oyuncusu Yasemin Kılıçarslan ile arkadaşı hakkında Teşekkül halinde uyuşturucu ticareti yapmak ve Kokain kullanmak suçlarından dava açıldı . İstanbul DGM Cumhuriyet Savcısı Kadir Nazmi Yelkenci tarafından hazırlanan iddianamede , çevirdiği Köylü Güzeli adlı porno film ile tanınan Yasemin Kılıçarslan ve arkadaşları Abdullah Arslan , Faruk Aydın , Seyfi Kamışcı ile D. Sanıkların , Teşekkül oluşturarak kokain ticareti yapmak ve Kokain kullanmak suçlarından 15 ile 51'şer yıl arasında ağır hapis cezalarına çarptırılmaları istenen iddianamede , sanık D. Sanıkların yargılanmasına , önümüzdeki günlerde İstanbul DGM'de başlanacak . Diyarbakır'da sokakta kurban kesene milyar ceza Diyarbakır'da kurban kesim yerleri dışında kurban kesenlere milyar liraya kadar para cezası verilecek . İl Çevre Müdürlüğü yetkilileri , yaptıkları açıklamada , vatandaşların sağlıklı ortamda kurban kesmi için Çevre , Sağlık , Tarım , Müftülük ve Belediye'den oluşan bir komisyon oluşturulduğunu hatırlattılar . Komisyon'un yaptığı çalışmalarda , il merkezinde toplam tane kurban kesim yeri belirlediğini , bunun dışında kurban kesimine izin verilmeyeceğini anlatan yetkililer , görevlilerin bayram süresince denetim yapacağını kaydettiler . Yetkililer , belirlenen kesim yerleri dışında cadde ve sokaklarda kesim yapanlara 1861 Sayılı Çevre Kanunu'nun ilgili maddelerince 116 milyon liradan milyar liraya kadar değişen oranlarda para cezası verileceğini vurguladılar . Çocuk tutuklular yatakları ateşe verip eylem yaptı Bakırköy Kadın ve Çocuk Tutukevi'nde kalan bir grup tutuklu çocuk , cezaevi şartlarının iyileştirilmesi talebiyle eylem yaptı . Cezaevi şartlarının iyileştirilmesini isteyen bazı tutuklu çocuklar , koğuşlardaki yatak ve yorganları ateşe verdi . Yangın , itfaiye görevlilerinin müdahalesiyle büyümeden kısa sürede söndürülürken , tutuklu çocukların eylemleri de görevlilerin müdahale ve ikna çabaları sonucu bitirildi . Hacda , kutan'ın otobüsü bozuldu , saat yolda bekledi . . . Hac farizasını yerine getirmek üzere Kral Faysal'ın davetlisi olarak kutsal topraklarda bulunan SP Genel Başkanı Recai Kutan ile yanındakiler , otobüs arızalanınca Müzdelife yolunda saat beklemek zorunda kaldı . Kutan'ın yanında bulunan SP Genel Başkan Yardımcısı Temel Karamollaoğlu , A. Karamollaoğlu , şunları kaydetti : Müzdelife'deki vakfemizi gerçekleştirdikten sonra Mina'ya hareket ettik . Mina yakınında aracımız arıza yaptı . saat beklemek zorunda kaldık . Daha sonra başka bir araç gönderildi ve onunla Mekke'ye hareket ettik . Bu arada , hacılar Arafat'ta vakfelerini tamamladıktan sonra önce Mina'ya , ardından da şeytan taşlamaya gittiler . Binlerce hacı ile araçların yoğunluğu nedeniyle yollarda büyük izdiham yaşandı . Hasta ve engelli olan hacılar ise Diyanet İşleri'nce tahsis edilen araçlarla doğrudan Mekke'ye gönderildi . Annesinin mezarı başında kalp krizi geçirip öldü . . . Bursa'nın merkez Osmangazi İlçesi'nde bir kişi , bayram nedeniyle annesinin kabrini ziyarette gittiği mezarlıkta kalp krizi geçirirek öldü . Elmasbahçeler Mahallesi'nde oturan Necati Yaprak ( 55 ) , babası Kerim Yaprak ile birlikte Ahmetpaşa Mezarlığı'ndaki annesinin kabrini ziyarete gitti . Şeker hastalığı nedeniyle yıl önce kaybettiği annesi Hilmiye Yaprak'ın mezarı başında dua eden Necati Yaprak , mezarlıktan ayrılırken babasının yanında fenalaşarak yere yığıldı . Olay yerine gelen sağlık ekipleri , Yaprak'ın kalp krizi sonucu hayatını kaybettiğini belirledi . Kurban keserken bıçağı gözüne sapladı . . . Gaziantep'te , kurban keserken bıçağı gözüne saplayan kişi , bir gözünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı . Edinilen bilgiye göre , Nurdağı İlçesi Yenimahalle'de oturan Hayri Yılmaz ( 48 ) , kestiği kurbanın derisini yüzerken bıçağı gözüne sapladı . Yakınları tarafından Gaziantep SSK Hastanesi'ne kaldırılan Hayri Yılmaz , yarasının ağır olduğu dikkate alınarak Tıp Fakültesi Şahinbey Araştırma ve Uygulama Hastanesi'ne gönderildi . Bir gözünü kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalan Hayri Yılmaz'ın , ameliyata alınması kararlaştırıldı . Hastane yetkilileri , Hayri Yılmaz'ın bıçak saplanan sol gözünün yalnızca ışığı algılayabildiğine dikkati çekerek , Şu an bazı tetkikler yapıyor ve hastayı ameliyata hazırlıyoruz . Hastanın bu gözünün durumu ameliyat sırasında kesinlik kazanacak dediler . Acemi kasaplar Ankara'da da hastaneleri doldurdu . . . Kurban Bayramı'nda kurban kesmeye kalkan acemi kasaplar , hastanelerin acil servislerini doldurdu . Alınan bilgiye göre , bayram sabahı kurban kesmek isterken çeşitli yerlerini kesen vatandaşlar , Ankara'daki çeşitli hastanelerin acil servislerine başvurdu . Bu nedenle saat 15. Yaralananların büyük çoğunluğunun yaralarının hafif olduğu ve dikiş atılarak gönderildikleri belirtildi . KURBAN KESİMLERİ Bu arada , Ankara'da bazı vatandaşlar kurban kesimlerine bayram namazının ardından başlarken , kurban alımlarını bugüne bırakan vatandaşlar sabah saatlerinde kurban satım yerlerinde izdihama neden oldu . Bazı vatandaşlar da önceden aldıkları ve satım yerlerinde bıraktıkları kurbanlıklarını almak için kurban satış yerlerine geldi . Türk Hava Kurumu'na ( THK ) ait kamyonetler sokak sokak gezerek kurban derilerini toplarken , kaçak deri toplanmasının önlenmesi için güvenlik birimleri denetimlerini sürdürüyor ve gerekli güvenlik önlemlerini alıyor . Öte yandan , Alo Zabıta hattına kaçak deri ve uygun olmayan yerde kurban kesimi yapıldığına dair oldukça fazla şikayet geldiği bildirildi . Zabıta ekipleri bu şikayetleri ilgili ilçe belediyelerine bildiriyor . Şikayetler üzerine harekete geçen ilçe belediye ekipleri ise toplanan kaçak derileri ve organları belirledikleri seyyar depolarda topluyor ve kaçak deri , organ topladığı belirlenen kişiler hakkında cezai işlem uygulanıyor . Yurtta hastanelere başvuranların sayısı 519'u geçti . . . Bayramın ilk gününde kurban keserken çeşitli yerlerinden yaralanan toplam 519 kişi hastaneye kaldırıldı . Şanlıurfa'da , kurban kesenlerden 16'si , hayvan darbesi ve bıçak kesmesi sonucunda yaralanarak , hastanenin yolunu tuttular . Hafif yaralanan acemi kasaplar , acil servisteki müdahalenin ardından taburcu edildi Kentte , birçok vatandaş , kurban hizmetleri komisyonunun belirlediği yerlerde kesim yaptı . Bazıları kurbanı evinin bahçesinde kesti , bazıları ise çalıştıkları kamu kurumunun bahçesinde kesmeyi tercih etti . İzmit'te kurban keserken el ve parmakları ile çeşitli yerlerinden yaralanan 45 kişi hastanelere başvurdu . Karamürsel İlçesi'nde , kurtulmaya çalışan büyükbaş hayvanın saldırısı sonucunda yaralanan ve vücudunda kırıklar tespit edilen bir kişi de SSK İzmit Hastanesi'nde tedavi altına alındı . Adapazarı'nda ise kurban keserken kendisini de kesen 11 kişi sağlık kuruluşlarında ayakta tedavi edildi . Adana'da , kurban kesimi sırasında ellerini ve parmaklarını yaralayan 50 kişi hastanelerdeki tedavinin ardından evlerine gönderildi . Kasaplar Odası Başkanı Saruhan Yağmur , Bu kişiler kendilerini yaralamalarının yanı sıra deriye de zarar vererek milli serveti heba ediyorlar dedi . Kayseri'de , kurban keserken yaralanan 85 kişi hastanelerin acil servislerinde tedavi edildi . Antalya'da , kesim sırasında el ve ayaklarını yaralayan ya da kurbanlık hayvanın tepmesi sonucunda yaralanan 41 kişi hastanelere başvurdu . Bazı vatandaşlar , uyarılara karşın belirlenen merkezler yerine cadde ve sokaklarda kurban kestiler . İzmir'de ise kurban keserken yaralanan 108 kişi çeşitli hastanelere başvurdu . Bu kişilerin daha çok parmak ve ellerinde kesilmeler olduğu , pansuman ve küçük tıbbi müdahaleden sonra evlerine gönderildiği belirtildi . BALTAYLA YARALANDI Sivas'ta kurban kesmeye çalışanlardan 66 kişi değişik yaralanma sonrasında hastanelere koştu . Bunlardan çoğunun el ve ayaklarının kesildi , bir kişinin ise kesimi sırasında baltayla bacağını yaraladı . Bu acemi kasaplardan birinin damarının kesildiği , birinin de parmağının koptuğunu belirtildi . Samsun'da ise kurban keserken kendisini yaralayan 86 acemi kasap hastanelerin acil servislerinde tedavi edildi . Hastanelere başvuran bu kişilerden büyük bölümünün kurbanı ben keserim diyerek , işbaşına geçen kişiler olduğu belirtildi . UZMAN OLAN BÖYLE KESER Konya'da Muhacir Pazarı'ndaki toplum kesim alanında büyükbaş kurbanlıklar , traktör kaldıraçlarının yardımıyla kesildi . AB'ye uyum sürecinde çevre sağlığına verilen önem kapsamında , hayvanların rasgele yerde kesilmesine getirilen yüksek cezalar , vatandaşları toplu kesim alanlarına yöneltti . Toplu kesim alanlarından olan Muhacir Pazarı , hayvanlarını kestirmek için gelenlerle büyük bir yoğunluk yaşadı . İşin uzmanları tarafından kesilen kurbanlıklar , ayağına takılan zincir ile traktörün kaldıraçlarına bağlanıyor . Kafası aşağı gelecek şekilde kesilmeye hazır hale getirilen hayvanlar , kasapların bıçak darbesi ile kurban ediliyor . Bir süre kanı akıtılan kurbanlıklar , daha sonra yüzülerek sahibine teslim ediliyor . İstanbul'da tüm uyarılara karşın kurbanlar yine uluorta kesildi İstanbul Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma ve Kontrol Müdür Yardımcısı İbrahim Karagöz , kentte açık alanlarda kurban kesimlerinin yapıldığına dair yoğun şikayetler aldıklarını bildirdi . Karagöz , kurban kesim yerlerinin oluşturulması için bayram öncesi vatandaşların yoğun talepte bulunduğunu belirterek , Vatandaşta böyle bir bilinç oluşmuş , ama sabahtan bu yana açık alanlarda kurban kesimleri yapıldığına dair yoğun şikayetler var dedi . Sokaklar , bahçeler ve evlerin önlerinde kesilen kurbanlarla ilgili çok sayıda ihbar telefonları aldıklarını anlatan Karagöz , denetimlerin devam ettiğini ve buralarda kurban kestiği saptananlarla ilgili Çevre Koruma Kanunu'na göre yasal işlem yapılacağını kaydetti . Belediyelerin kesim yerlerinde de denetimlerini sürdüğünü ifade eden Karagöz , Katı ve sıvı atıkları bırakmadıkları sürece problem yok diye konuştu . İSTANBUL'DA YİNE AYNI MANZARA Bu arada İstanbul'da , sabahın erken saatlerinden itibaren vatandaşların kurban kesmek için ilçe belediyelerince oluşturulan kesim yerlerine gittikleri gözlendi . Bakırköy Belediyesi , Ataköy . Kısım'da oluşturduğu kapalı kesim yerinde görevlendirdiği 50 kasapla , dakika içerisinde kesimin tamamlanmasını sağlayarak vatandaşlara yardımcı oldu . Bağcılar Belediyesi'nin İSTOÇ'ta oluşturduğu kesim yerine ise bazı vatandaşlar tepki gösterdi . Bu kişiler , kesim alanının çamurlu ve bakımsız olduğunu kaydettiler . Öte yandan İstanbul'un çeşitli yerlerinde birçok kişinin , evlerinin önleri , bahçeler ve sokaklarda kurban kestikleri gözlendi . Bunlardan bazıları kestikleri kurbanları sokaklarda bulunan ağaçlara asıp parçalara ayırırken , bazı kişiler de kurban kesmek için TEM Otoyolu kenarını kullandı . Uludağ , kar kalınlığı artınca tatilcilerin hücumuna uğradı . . . Türkiye'nin önde gelen kış turizmi ve kayak merkezlerinden Uludağ , kurban bayramının ilk günü tatilcilerin akınına uğradı . Kar kalınlığının 105 santimetreye ulaştığı bin 500 yatak kapasiteli Uludağ'da , 16 otel ile kamu kuruluşlarına ait 18 tesis tamamen doldu . Kurban Bayramı tatili için Uludağ'ı seçen , çoğunluğunu yerli turistlerin oluşturduğu tatilciler , sabahın erken saatlerinden itibaren kayak pistlerini doldurdular . Bayram tatilinin iyi bir dinlenme fırsatı olduğunu anlatan tatilciler , yoğun iş temposundaki streslerini Uludağ'ın doğal güzelliğinde dinlenerek ve kayak yaparak atıklarını ifade ettiler . Öte yandan , Osmangazi İlçe Jandarma Komutanlığı ekiplerince Bursa Uludağ yolu . kilometreden itibaren tüm araçlar tek tek kontrol edilirken , zincirsiz araçların Uludağ'a çıkışlarına izin verilmiyor . Zinciri bulunmayan otomobil sahipleri ise yol boyuncu bulunan zincir satıcılarından 10 milyon lira karşılığında kiraladıkları zincirlerle Uludağ'a çıkıyorlar . Zincir satıcıları , milyon lira karşılığında da otomobillere zincir takıyorlar . Jandarma yetkilileri , . kilometreden itibaren oteller bölgesine kadar kilometre arayla kontrollerin yapıldığını söylediler . Karayolları 14 . Bölge Müdürlüğü ekiplerince Bursa Uludağ yolunda sürekli kar temizleme çalışmaları yapılıyor . Uludağ Jandarma Komutanlığı'na bağlı arama kurtarma timleri de oteller bölgesinde kayıplara ve olası kazalara karşı hazır durumda bekletiliyor . Meteoroloji yetkilileri , kar yağışının aralıklarla bayramın ikinci ve üçüncü günü de beklendiğini söylediler . Acemi kasaplar hastaneleri doldurdu . . . Kayseri'de , kurban keserken yaralanan 85 kişi , hastanelerin acil servislerini doldurdu . Kurbanlık hayvan keserken çeşitli yerlerinden yaralanan acemi kasaplar , hastanelerin acil servislerine akın ettiler . Sabahın erken saatlerinden itibaren vücutların çeşitli yerlerini bıçakla kesenler ile özellikle büyükbaş kurbanlık hayvanların tepmesi sonucu yaralanan ve bayılanlar , gözlerini acil serviste açtılar . Kayseri Devlet Hastanesi'ne gelen Salih Gözübüyük adlı kazazede , kurban etmek istedikleri boğanın tepmesi sonucu ayağının kırıldığını söyledi . Gözübüyük , ayağının alçıya alınmasının ardından taburcu edildi . Hastane yetkilileri , kendilerine başvuran kazazedelerin daha çok kol ve bacaklarını kestiklerini , benzer şekilde yaralananların hastaneye gelmeye devam ettiklerini kaydettiler . Erdoğan'ın seçim sloganı : " Yiğit düştüğü yerden kalkar " Siirt'te yenilecek seçimler öncesinde kampanyaya hız veren AK Parti , yiğit düştüğü yerden kalkar sloganını kullanacak . AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın , Siirt'te Mart Pazar günü yenilecek seçimler öncesinde bu ile iki kez gitmesi planlanıyor . RP'nin kapatılmasının ardından Siirt'te yaptığı bir konuşmada , minareler süngümüz kubbeler miğferimiz , camiler kışlamız dizelerini okuduğu için Diyarbakır DGM yargılanan ve TCK'nın 511 . maddesinin . fıkrası uyarınca yıl hapis cezasına çarptırılan Erdoğan için yürütülen seçim kampanyasında , Şanlıurfa Milletvekili Zülfikar İzol'un önerdiği , yiğit düştüğü yerden kalkar sloganının kullanılacağı bildirildi . Seçim hazırlıklarını yürütmek üzere bayram öncesinde Siirt'te giden Genel Başkan Yardımcısı Necati Çetinkaya , Siirtliler'in Erdoğan'ın milletvekili yapma kararlılığında olduğunu söyledi . İzol'un önerdiği sloganın , Siirt halkının dilinden düşmediğini kaydeden Çetinkaya , şöyle konuştu : Siirtliler , Genel Başkan Erdoğan'ı milletvekili yapma kararlılığındadır . Bütün partiler , adete ittifak etmiş durumdalar . Demokrat Parti'den bu yana en güçlü Meclis'e gelen AK Parti'nin Genel Başkanı'nı başbakan yapmak , onlar için önemli . Partiler üstü bir çalışma sergileniyor bölgede . Listeler kesinleştikten sonra Genel Başkanımızın iki kez Siirt'te gelmesini planlıyoruz . Siirt halkı , genel başkanın gelmesine bile gerek yok diyorlar . ( Demokrasi ayıbını Siirt'te ortadan kalkmasına biz karar vereceğiz ) diyorlar . Biz de , demokrasinin Siirt seçimi ile tecelli ettiğini bütün dünyaya duyurmak istiyoruz . 565 milletvekili çıkaran AK Parti'nin , dünyanın en karizmatik lideri olan Erdoğan'ın kendisinin Meclis'te olmamasına dünya liderleri bile anlam veremiyor . Bu hata Meclis'te yapılan yasal değişikliklerin ardından , hak , Mart günü tecelli edecek . İnşallah olacak . İki mini uyduya yerli malı iki modül . . . Türkiye'nin çok amaçlı ilk alçak irtifa uydusunun uzay yolculuğuna kısa bir süre kala , Türk mühendisleri uydunun gözü ve kulağı olarak nitelendirilen iki önemli modülünün üretimini tamamladı . Türkiye Bilimsel ve Teknik Araştırma Kurumu'na bağlı Bilgi Teknolojileri ve Elektronik Araştırma Enstitüsü ( BİLTEN ) Müdürü Prof . Dr . Erol Kocaoğlan'dan alınan bilgiye göre , Türkiye'nin ilk mini uydusunun yapım çalışmaları sürüyor . TÜBİTAK BİLTEN'in geliştirdiği proje çerçevesinde , İngiltere Surrey Üniversitesi'nin Satellite Teknology Limited ( SSTL ) şirketiyle yürütülen BİLSAT uydusunun İngiltere'deki yapım çalışmalarında parçaların montajına başlandı . Bu arada , TÜBİTAK BİLTEN'de kurulan sıcaklık ve nemin yanında havadaki toz miktarının da kontrol edilebildiği laboratuvarlarda bir süre önce üretilmeye başlanan iki modülün üretimi de tamamlandı . BİLTEN mühendislerince tasarlanan parçalardan ÇOBAN ( Çok Bantlı Kamera ) , uzaydan 110 metre çözünürlükte görüntü verebilen kanallı bir kamera sisteminden , GEZGİN ( Gerçek Zamanlı Görüntü İşleyen ) ise JPEG 1000 algoritmasıyla görüntü sıkıştıran bir veri işleme kartından oluşuyor . Bu iki parça , uydunun gözü kulağı olarak nitelendiriliyor . ÇOBAN ve GEZGİN adındaki iki modül , ASELSAN'da titreşim testine alındı . Fırlatma anındaki titreşime karşı dayanıklı olması için yapılan testlerde başarı sağlanması halinde iki modül ay sonuna doğru İngiltere'ye gönderilerek , uydu ile bütünleştirilecek . Buradaki testlerin de başarılı olması halinde , iki modül TÜBİTAK BİLTEN'de yeniden üretilecek . Bu kez enerji kaybının önlenmesi için test yapılmadan doğrudan uyduya monte edilecek . BİLSAT uydusunun Mart ayında tüm modüllerinin tamamlanması , Mayıs başında Rusya'ya götürülmesi ve Temmuz ayının son haftasında hava koşullarının uygun olduğu bir gün fırlatılması planlanıyor . Uydudan alınacak görüntülerden ürün rekoltesi , çevre kirliliği , tabi afetlerin neden olduğu hasarın değerlendirilmesi gibi çeşitli amaçlarla yararlanılabilecek . Kurbanlık boğa kaçınca . . . Pendik'te bağlandığı yerden kurtularak kaçan boğa , otomobil çarpması sonucu yaralanması üzerine kesildi . Alınan bilgiye göre , Osman Tekil'e ait kurbanlık boğa , gece saatlerinde Esenyalı'da bağlandığı yerden kurtularak kaçmaya başladı . Çevre sakinlerinin tüm çabalarına rağmen yakalanamayan boğa , Karayolu'na çıktı . Yol üzerinde yaklaşık 10 kilometre ilerleyen boğaya , Tuzla İçmeler Mevkiinde , Hakan Yıldırım'ın kullandığı 54 HPH 66 plakalı otomobil çarptı . Kazada yaralanan boğa yaralandığı yerde kesildi . Sığınaklar kimyasal silahlara karşı güvenli mi ? Anadolu Üniversitesi ( A. Dr . Mehmet Rıza Altıokka , sığınakların kimyasal saldırılara karşı etkili olmadığını söyledi . Altıokka , A. Kimyasal silahların , Birleşmiş Milletler ( BM ) tarafından İnsanlar , hayvanlar ve bitkiler üzerinde kötü etkiler bırakan katı , sıvı ve gaz halindeki maddeler olarak tanımlandığını anımsatan Altıokka , şöyle konuştu : İlk defa . Dünya Savaşı'nda kullanılan kimyasal silahlar 1915 yılında imzalanan Cenova Protokolu ile yasaklandı . Buna karşın , 10'den fazla ülkenin kimyasal silah üretimine devam ettiği biliniyor . Irak'a karşı operasyon hazırlığı yapıldığı şu günlerde kimyasal silahlara karşı tatbikat yapılması çok önemlidir . Olası saldırılara karşı hazırlanan sığınaklar kimyasal silahlara karşı etkili değildir . En etkin yöntem gaz maskesi ve kimyasal saldırılara göre hazırlanmış özel kıyafetlerdir . SIĞINAKLAR ÇÖZÜM DEĞİL Altıokka , kimyasal silahların deri ve solunum sistemi yoluyla insan vücuduna nüfuz ettiğini belirterek , havadan ağır olan kimyasal bileşenlerin yere çöktüğünü , bu nedenle sığınakların kimyasal saldırıya karşı çözüm olmadığını ifade etti . Dünyanın birçok ülkesinde yerin altında inşa edilen sığınakların , kimyasal silahlara karşı korunaklı olmadığını ifade eden Altıokka , saldırıya maruz kalan bir bölgedeki sığınağa , kimyasal bileşenlerin buharlaşan suyun havaya karışması veya direk solunan hava yoluyla sızmasının kaçınılmaz olduğunu bildirdi . Altıokka , kimyasal saldırıya maruz kalan araziye sıcak , uzmanlarca güvenirliliği belirlenen ve rüzgarın ters istikametindeki yere ılık , saldırıdan etkilenmeyen araziye de soğuk bölge adı verildiğini belirterek , şöyle devam etti : Kimyasal saldırılarda ilk yapılması gereken , ılık bölgeye taşınan insanlara gerekli solisyon ve ilaç verilip soğuk bölgeye nakillerinin gerçekleştirilmesidir . Direk kimyasal silahlara maruz kalan insanlarda sırasıyla gözbebeği küçülmesi , nefes alma güçlüğü , ciltte su toplanması , büyük yaraların açılması , akciğer ödemi , bilinç kaybı ve ölüm kaçınılmazdır . Kimyasal silahların etkisinin , türüne göre ile gün arasında değiştiğini anlatan Altıokka , sivil savunma örgütlerince maske ve giysilerin nasıl kullanılacağı , kirletilmiş bir bölgenin nasıl temizleneceği , hangi ilaçların nasıl kullanılacağının halka iyi anlatılıp tatbikatlar yapılması gerektiğini sözlerine ekledi . Tarihi surlar güvercin tehdidi altında . . . Kayseri'de , halkın buğdayla beslemesi nedeniyle tarihi kale etrafından ayrılmayan güvercinler , surlara zarar veriyor . Kayseri Kalesi , . Yüzyılın ortalarında yaptırıldı ve . Yüzyılın ortalarında Bizans İmparatoru Justinian tarafından daraltılarak onarıldı . Ancak , bugüne dek varlığını koruyan dış kale ve iç kale surlarından hangisinin Roma ve Bizans dönemine ait olduğu tam olarak bilinmiyor . Doğal aşınma nedeniyle çeşitli dönemlerde restore edilen Cumhuriyet Meydanı'ndaki iç kale surları ise bugün güvercinlerin tehdidi altında . Surların batı kısmında yuva yapan güvercinler , vatandaşlar tarafından buğdayla beslendikleri için bu bölgeden ayrılmıyor . Buradaki güvercinliklerin Kayseri Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararıyla kaldırılmasına rağmen bölgeden ayrılmayan güvercinler , kale surlarının bazı bölümlerini de gagalarıyla yaklaşık 15 santimetre oydular . Kayseri Veteriner Hekimler Odası Başkanı Mehmet Aykaş , A. Güvercin yumurtalarının kabuklarının oluşumu için mineral gerektiğini anlatan Aykaş , şunları kaydetti : Güvercinler sadece buğdayla besleniyor . Yumurta kabuklarının sertleşmesi için minerale ihtiyaçları var . Buğdayda yeterli mineral yok . Güvercinler yumurtaları için gerekli olan minerali , kale surlarını yiyerek alıyor olabilir . Bunun yanı sıra yediklerini öğütmek ve sindirime yardımcı olmak için taşlıklarında kum , toprak gibi ezici maddeler bulunması gerekir . Bu ezici maddeleri sağlamak için de surları yiyorlar . Kültür Müdürlüğü yetkilileri de surların bu şekilde aşındırılmaya devam etmesi halinde birkaç yıl içinde yıkılabileceğini belirttiler . Dev hamam maketi ile hamam kültürü tanıtılacak Mimar Sinan'ın hayranlık uyandıran eserlerinden olan Çemberlitaş Hamamı'nın , 60 metrekarelik portatif dev maketi turistik kentlerde , turizm ve tekstil fuarlarında sergilenecek . Maketi yapan Ege Üniversitesi ( EÜ ) Bayındır Meslek Yüksekokulu öğretim görevlisi Kemal Yanmaz , A. Tarihi hamamlara dikkati çekmek istediğini kaydeden Yanmaz , 1. Şimdiye kadar yapılan maketlerin sabit olduğunu ve bu kadar büyük boyutlu maketlerin yapılmadığını belirten Yanmaz , portatif olarak yapılan Çemberlitaş Hamamı maketinin istenilen her yere taşınabildiğini dile getirdi . Yanmaz , şunları söyledi : Sosyal yaşantımızın ve kültürümüzün önemli bir parçası olan hamamları halka hatırlatmak için bu projeyi hayata geçirdik . Mimar Sinan'ın hayranlık uyandıran eserlerinden olan Çemberlitaş Hamamı'ndan başladık . Hamamın 1/150 boyutlarında maketini çalıştık . İstanbul'daki bu hamamı bilmeyen , görmeyen çok kişi olabilir düşüncesiyle harekete geçtik . Hala hizmet veren bu hamamı turistik bölgeler başta olmak üzere Türkiye'nin birçok yerine götüreceğiz . Yurtdışında yapılan turizm ve tekstil fuarlarında da bu maketle hamam kültürümüzü tanıtacağız . ANADOLU'DA HAMAM KÜLTÜRÜ Yarım asır öncesine kadar hamamların , Anadolu kültürünün önemli ögeleri arasında yer aldığını , düğünler , sünnetler ve diğer törenler öncesinde , mutlaka hamama gidildiğini belirten Yanmaz , şöyle konuştu : Aydınlık bir kubbe altında kirden arınılır , oğullara kız beğenilir , göbek taşında tefler çalınır , nargile sohbetleri yapılır ve neşeli sohbetlerle sıkıntılardan arınılırdı . Yaptığımız dev maketle bu günleri yeniden hatırlatmak istiyoruz dedi . Makette mermeri , musluğu , kurnası , şadırvanı , zarafetli mimarisi , peştamalları , nalını ve hamam taşıyla hamam kültürünün yansıtıldığını kaydeden Yanmaz , Yaklaşık 50 milyar liralık masraf ile maketin iç ve dış görünüşünü bitirdik . Mermerlerin , musluğun ve kurnanın yerleştirilmesi için bir mermer firmasıyla görüşüyoruz . Maketin birkaç hafta içinde bitirilmesini planlıyoruz diye konuştu . Merkür'ün Mayıs geçişi 55 yıl aradan sonra Mayıs'ta gerçekleşecek Türkiye , Mayıs ayında üç önemli gökyüzü olayına tanıklık edecek . Merkür'ün Mayıs geçişi 55 yıl aradan sonra Mayıs 1005'te gerçekleşecek . 16 Mayıs 1005'te yaşanacak tam Ay tutulmasının başlangıcı , 51 Mayıs'ta izlenebilecek Halkalı Güneş tutulması ise parçalı tutulma şeklinde gözlemlenebilecek . Mayıs ayı gökyüzü olaylarının ilki Merkür'ün Mayıs ayı geçişi ( mayıs 1005 ) ile yaşanacak . Merkür'ün Mayıs geçişleri , 15 veya 55 yıllık aralıklarla gerçekleşiyor . En son Merkür'ün Mayıs ayı geçişi Mayıs 1960 tarihinde gerçekleşmişti . Merkür , 1999 yılında yaptığı Kasım geçicinin ardından ilk kez Mayıs'ta güneşin önünden geçecek . Mayıs geçişi , Türkiye'nin de bulunduğu Avrupa , Afrika , ve Asya'dan görülebilecek . Japonya , Avustralya ve Yeni Zelanda'dan geçişin başlangıcı , Batı Afrika , Kuzey ve Güney Amerika'nın doğusunda ise geçişin sonu izlenebilecek . Merkür'ün geçişi TSİ ile 08. Merkür geçişinde Güneş'in aşırı parlaklığı nedeniyle olay çıplak gözle izlenemeyecek . Bu nedenle gözlemciler Güneş'in zararlı ışınlarını geçirmeyen bir güneş filtresi ve ayrıca bir teleskop kullanılarak izleyebilecekler . Uzmanlar Güneş'e uzun süre bakmak acı hissi uyandırmaksızın kalıcı göz hasarı , hatta körlüğüne neden olur uyarısında bulunuyorlar . Merkür'ün bundan sonraki geçişi Mayıs 1016'da olacak . TAM AY TUTULMASI 15 Mayıs'ı 16 Mayıs'ı bağlayan gece de tam Ay tutulması meydana gelecek . Tutulmanın tamamı Güney Amerika ve Kuzey Amerika'nın doğusundan izlenecek . Tutulmanın başlangıcı Türkiye ile birlikte Avrupa ve Afrika'dan Ay batarken izlenecek . 16 Mayıs sabaha karşı tam Ay tutulması için uygun koşullar oluşurken , Ay , TSİ 05:05'te Dünya'nın yarı gölgenin içine girmesiyle başlayacak . Saat 06. Bu süre içinde üzerine doğrudan Güneş ışığı düşmeyeceği için Ay kırmızımsı bir renk alacak . Ay TSİ 08. Tam Ay tutulması Türkiye'den parçalı olarak gözlenebilecek . 16 Mayıs Cuma sabahı batan Ay'ın sol kenarından bir ısırık alınmış gibi görünecek . Bu ısırık batıda daha derin görülecek . Samsun Şanlıurfa hattının doğusunda ise yalnızca yarı gölgeli tutulma izlenebilecek . Bu bölgeden yalnızca Ay'ın sol kenarında hafif bir kararma görülebilecek . Hava açık olursa izlenmesi için başka hiç bir donanım gerektirmeyen bu ilginç doğa olayını herkes Ay'ın görülebildiği açık bir yerden izleyebilir . HALKALI GÜNEŞ TUTULMASI Halkalı Güneş Tutulması ise 51 Mayıs 1005'te gerçekleşecek ve tutulma sadece Grönland , İzlanda ve İskoçya'nın kuzey bölümünden izlenebilecek . Halkalı Güneş tutulmasının en uzun süreceği yer Reykjavik ( İzlanda ) yakınlarında olacak . Bu ilginç geometri nedeniyle halkalı tutulmanın meydana geleceği bölge yaklaşık 1100 km genişliğinde olacak . TSİ 06. Türkiye'den izlenemeyecek olan bu evre sırasında Güneş halkalı olarak tutulacak . TÜRKİYE'DEN PARÇALI TUTULMA İZLENEBİLECEK Halkalı Güneş tutulması geniş bir bölgeden de parçalı tutulma biçiminde izlenecek . Bu tutulma İspanya , Portekiz Güney Fransa dışında tüm Avrupa'da ve Ortadoğu'da gündoğumunda gözlemlenebilecek . Tutulma Türkiye'nin de her yerinde Güneş doğarken izlenecek . Parçalı tutulma doğu illerimizde Güneş doğduktan hemen sonra başlarken , batı illerimizde Güneş parçalı tutulmuş olarak doğacak . Uzmanlar , bu tutulmanın kesinlikle Güneş'in ışınlarını geçirmeyen bir güneş filtresi kullanılarak gözlemlenmesi gerektiğini doğarken bile Güneş'e uzun süre bakmak göz sağlığı için tehlikelidir sözleriyle bildirdiler . Bundan sonra Türkiye'den görülebilecek ilk parçalı Güneş tutulması Ekim 1005 . İlk tam güneş tutulması ise 19 mart 1006'de gerçekleşecek . Kızılay'dan Kayseri'ye trilyonluk sağlık merkezi . . . Kızılay Kayseri Şubesi'nce Kiçikapı semtine yaptırılacak katlı modern sağlık merkezi yaklaşık trilyon liraya malolacak . Kızılay Şube Başkanı Ayhan Uzandaç , A. Emin Hisarcıklıoğlu tarafından kurulan sağlık merkezinin yılda yaklaşık 500 bin hastaya hizmet sunduğunu söyledi . Sağlık merkezlerinde , Kayseri'nin yanında Adana , Kırşehir , Nevşehir , Niğde , Kahramanmaraş gibi çevre illerden gelen hastalara da hizmet sunduklarını ifade eden Uzandaç , şunları anlattı : Sağlık merkezimizde 56'si doktor 110 personelimiz görev yapıyor . Burada bugün yaklaşık 10 trilyon liralık yatırımız var . katlı binamızın yanındaki katlı diğer binayı da kiralayarak sağlık merkezimizi büyüttük . Buna rağmen kapasitemizi oldukça aştık . Artık , yeni bir sağlık merkezine ihtiyacımız var . Kiçikapı semtindeki bin 800 metrekarelik arsa üzerine çağın şartlarını uyun olarak inşa edilecek katlı yeni bir sağlık merkezi yaptıracağız . Proje çalışmaları ODTÜ öğretim üyelerinin gözetiminde sürüyor . Çalışmalar tamamlandığında hemen inşaatına başlamayı ve 1. Uzandaç , yaklaşık trilyon liraya malolacak sağlık merkezi için gerekli finansmanın bir kısmını kendi öz kaynaklarından karşılayacaklarını ifade ederek , hayırseverlerin de desteğini beklediklerini kaydetti . " Aşk Gemileri"nin tercihi yine antalya . . . Aşk gemileri olarak da adlandırılan lüks yolcu gemisinin bu yıl Antalya'ya 46 binden fazla yolcu getireceği bildirildi . Yönetimi Bankacılık Denetleme ve Düzenleme Kurulu'nun elinde bulunan Hayyam Garipoğlu Şirketler Grubu'na ait Ortadoğu Antalya Liman İşletmeciliği A. Yalman , nisan ayında , 1100 yolcu kapasiteli Emaurld adlı kruvaziyer gemisinin , bin yolcu kapasiteli Costa line lüks yolcu gemisinin ve Mısır'dan deniz yoluyla alışveriş ve tatil amaçlı yolcu getiren 500 yolcu kapasiteli Pascoli adlı geminin de temmuz , ağustos ve eylül aylarında Antalya'ya 10 ayrı sefer düzenleyeceğini belirten Yalman , şöyle konuştu : Antalya , deniz turizminde de cazibesini sürdürmeye devam ediyor . Irak'a operasyon olasılığına rağmen , yaptığımız girişimler sonucu , Antalya'ya lüks yolcu gemileriyle Avrupa ülkelerinden 46 binden fazla zengin turist gelecek . İki yıl önce Antalya'ya alışveriş yapmaya gelen Mısırlı turistler yine burayı tercih ediyor . Mısırlı turistler bol alışveriş yapıyor . Ülkemizin içinde bulunduğu bölgede sıcak bir dönem olmasına rağmen tercih ediliyoruz . Geçen yıl Antalya'ya deniz yoluyla 16 binden fazla transit yolcu girişi gerçekleşmişti . Nato'dan notlar : " Saddam savaşın ilk zaferini elde ediyor " Olası Irak savaşı sırasında Türkiye'nin korunması için gereken önlemlerin alınmasına ilişkin tartışmaların sürdürüldüğü NATO Konseyi olağanüstü toplantıları devam ediyor . Bu akşamüstü bir kere daha toplanacak olan daimi temsilcilerin , başkentlerle istişareler yaparak soruna çözüm aradıkları anlatılıyor . Genel Sekreteri George Robertson , öğlen yemeğinde , 19 üye ülkenin büyükelçileriyle biraraya geldi . Genel Sekreter'in ikili temasları ve başkentler arasında temaslar devam ediyor . Fransa'yı ikna girişimleri sürüyor ve Paris'in tavır değiştirmesi halinde , Brüksel ile Berlin'in bu ülkeyi izleyeceğinin anlaşıldığı ifade ediliyor . Türkiye , olayın bir NATO sorunu olduğu görüşünden hareketle , erken bir çözüm faydalı olur mesajı vererek , çözüm arayışlarına katkıda bulunmak için çaba harcıyor . Vetocu ülkelerin itiraz gerekçesi''nin Türkiye olmadığı da hatırlatılıyor . Ankara'nın , sesini fazla yükseltmeyen ve kargaşaya bulaşmamaya özen gösteren tavrı birçok üyenin takdirlerini topluyor . Temaslarda , NATO Konseyi'nin karar almasını önleyen ülkenin , BM sürecinden bağımsız şekilde hareket edilmesini ve planlama başlatılmasını kabul etmeleri için çaba harcanıyor . Fransa , Belçika ve Almanya'nın veto kullanarak , siyasi karar organı olan NATO Konseyi'nden , İttifak'ın askeri kanadına , Olası bir saldırı halinde Türkiye'nin savunma planlamaları çalışmalarını başlatın talimatı verilmesini engellemeleri , NATO'nun itibar kaybetmesine neden oluyor . Vetocu ülkeler , Türkiye'nin savunması için yükümlülüklerini yerine getireceklerini anlatıyor ve sorunun ABD'den kaynaklandığını ileri sürüyor . Ancak bu açıklamalar , İttifak tarihinin en büyük krizlerinden birinin yaşandığını gizlemek için yeterli olmuyor . Irak savaşı başladı . Saddam Hüseyin , savaşın ilk zaferlerini elde ediyor . Avrupa'yı böldü . Avrupa Atlantik işbirliğini baltaladı . Şimdi NATO'yu sarsıyor diyen bir Batı Avrupalı diplomat , Washington'ın baskıyı çok artırdığını belirterek , Avrupa kanadının bu baskıya tahammül gücünün sınırlı olduğunu ileri sürdü . Kulislerde , ABD'nin Balkanlar'daki güçlerini ve silahlarını geri çekmesi durumunda AB ülkelerinin ne yapacağı sorusuna yanıt arandığı konuşuluyor . 1960'lı yıllarda NATO'yu Paris'ten kovan Fransa'nın İttifak bünyesinde kriz yaratarak bir taşla iki kuş vurduğu , hem Irak'taki petrol menfaatlerini savunduğu , hem de askeri kanadı dışında kaldığı NATO'yu baltaladığı anlatılıyor . Almanya'nın çok sıkıntılı olduğu , ABD baskılarına fazla dayanamayacağı ileri sürülüyor . Belçika'da ise trajikomik tartışmalar gözlemleniyor . Nükleer silahların da bulundurulduğu Amerikan üslerinde çok yoğun faaliyetler gözlemlenen Belçika'nın limanlarında , ağır silahlar ve binlerce asker taşıyan Amerikan savaş gemilerinin ikmali yapılıyor . Mayıs ayında genel seçimlere giden Belçika'nın hükümeti ise kamuoyunun sesini dinleyerek , savaş mantığına karşı çıkıyor . Liberal Parti üyesi Dışişleri Bakanı Louis Michel , ABD'ye karşı sert sözleri nedeniyle kendi partisi içinde eleştiriliyor . NATO'nun eski genel sekreterlerinden Paul Henri Spaak'ın kızı Antoinette Spaak , parti içi toplantıda , NATO'da veto kullanılmasını eleştirdi . Düşman ABD değil , Saddam'dır diyen Liberal Parti üyelerinin en büyük endişeleri şöyle anlatıldı : Amerikalılar Belçika'ya kızıp intikam alacaklar . NATO Genel Merkezi'ni Brüksel'den Varşova'ya kaydırıverirlerse ne yaparız ? Avrupa Kuvvetleri Komutanlığı'nı ( SHAPE ) Mons'tan başka yere taşıyıverirlerse ne olur ? Kaç bin işsiz olur , kaç milyar euro kayıp olur ? Louis Michel Belçika'nın ulusal menfaatlerini korumadığı için kamuoyunun sorularını da yanıtlayamaz . Michel ise eleştiriler karşısında , ABD nin en güvenilir müttefikleri arasında kalacaklarını söyleyerek , zaten ABD'ye karşı muhalefetin uzun süremeyeceğini itiraf etmekle yetiniyor . Belçika Başbakanı Guy Verhofstadt'ın , bu hafta , ABD'ye giderek , Amerikalı yatırımcıları Belçika'ya daha fazla yatırım yapmaya çağıracak olması da , ekonomisinin büyük bir kısmı ABD kontrolünde olan bu ülkenin tezatlarından biri olarak nitelendiriliyor . Kulislerde , ABD'nin bazı Avrupalılardan nasıl intikam alacağı konuşuluyor . AB'nin , Pazartesi günü Brüksel'de düzenleyeceği olağanüstü zirvenin ise bir fiyasko ile sonuçlanacağının şimdiden bilindiği , Avrupa kanadındaki bölünmüşlüğün , aşılamayacak derinlikte olduğu belirtiliyor . Bu hafta " Sohbet Odası"nda Derya Sazak'ın konuğu , Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır Fırsat doğsa , Gül Saddam'la görüşür Başbakan da Erdoğan da samimiyetle uğraştılar . Bir fırsat doğsa Sayın Gül , Saddam'la görüşmekten kaçınmayacaktır Arkadaşlarımın samimiyetini biliyorum . Kabinede herkes savaşa karşı . Mehmet Aydın da , Sayın Hüseyin Çelik de , Sayın Zeki Ergezen de karşı Irak tezkeresine imza atmakta epey zorlandınız , hükümet içinde savaş karşıtı tutumunuzla öne çıktınız . Geçen hafta istifanın eşiğinden döndünüz . Başbakan Yardımcısı olarak MGK toplantılarına katıldınız . Amerikan askerinin Türkiye'de konuşlandırılmasıyla ilgili gelişmeleri ve hükümetin tutumunu nasıl yorumluyorsunuz ? Türkiye aynı anda birçok sorunu birlikte yaşıyor . Belki bir seçim döneminde , yılda gelişebilecek olaylara ay içinde tanık olduk . Türkiye bunları aşabilir . Şu anda gündem Irak müdahalesi ve Kıbrıs üzerine yoğunlaşmış durumda . Ancak asıl sorunlar beklemede . Özellikle toplumun ekonomik ve sosyal haklarıyla , demokratikleşmeyle ilgili birçok yasal düzenlemeye ihtiyaç var . Bunlarla ilgili hazırlıklar sürüyor ama manşet olan hususlar Irak'tır , Kıbrıs'tır . AKP hükümeti , üç aylık iktidarı sonunda topluma Bunlar takiye yapmıyorlar güveni verebildi mi ? Hiç şüphesiz . Laiklik de barışın teminatıdır . Partimizi buna göre yapılandırdık . Halka bu güveni verdik ki , bu kadar oy aldık . AKP sadece halkın ekonomik sıkıntılarından dolayı seçim kazanmadı . Biz güven verdik . Demokratlık çok önemli . Din eksenli bir parti değiliz . Muhafazakarlık tanımı kullanıldıysa öyle olmayanlar da partimize oy verdiler . Ne ezen , ne ezilen , hakça düzen Sizin siyasal geçmişinizde de demokratlığın yanında sol kimlik öne çıkıyor . Bursa'da 1960'li yıllarda CHP'li bir avukat olarak tanınmışsınız . dönemlerde Ne ezen , ne ezilen , insanca , hakça bir düzen diyorduk . gün de buna imza attık , bugün de . . . sloganın heyecanı kimleri sürüklemedi ki . . . CHP'de 1980 öncesi belediye meclis üyeliği yaptım . Ama siyasi hayatım boyunca partizanlık yapmadım . İlkeleri öne çıkardım . Demokrat oldum . Parti içi demokrasiyi savundum . AKP'de genel sekreterlik görevi yaptınız . Parti içi demokrasi olağan dönemlerde kadar lazım değil . Olağanüstü süreçler sizin kimliğinizi belirler . Milletvekillerine yıllık seçim döneminde rutin dışı görevler birkaç defa düşer . Grup disiplini ne olacak ? Parti baskısı , kişinin konuşması gereken yerde susması , yeniden seçilme endişesi , bunlar demokrasiyi daraltıyor . Liderlik sultasını artıyor . Bakanların özgürlüğü kısıtlı AKP'de parti içi demokrasi işliyor mu ? Elbette her şey konuşuluyor . Ancak önemli olan bunları , dışarıya parti içinde bir kaos varmış gibi yansıtılmaması . Belli bir nezaket içinde bu mesajların topluma yansıması gerekir . sayede bu görüşlerden toplum etkilenir ve aynı zamanda toplum da partiyi ve milletvekillerini etkiler . Savaş tezkeresinde bu yaşandı . AKP Grubu , ABD askerlerine Türkiye üzerinden Kuzey Irak'a geçiş olanağı tanıyan tezkereye karşı çıktı . Siz ve Bakanlar Kurulu'nda direnç gösterdiniz , metni imzalamakta zorlandınız . İstifa edecektiniz . . . Kurullar sizin özgürlüğünüzü sınırlandırıyor . Ortak akıllar bazı konularda feragat etmenizi gerektirebiliyor . Milletvekilleri , vatandaş daha özgür . Bizler , hükümette daha sınırlıyız . Kişisel olarak bakan arkadaşlarımız savaş istemiyor . Bu konuda çok samimiyiz . Hükümet içinde sayın başbakan ve bakanlar , Sayın Tayyip Erdoğan barışçı çözüm için samimiyetle uğraştılar . Bir fırsat doğsa Sayın Abdullah Gül , Saddam'la görüşmekten kaçınmayacaktır . Ben Sayın Gül'ün diğer arkadaşların gece yarısı yataklarından nasıl fırladıklarını biliyorum . Ben onlardan daha fazla barışsever , daha fazla vatansever değilim . Bu konuda yarışa girmem . Tek başıma olsaydım savaşa hayır derdim . 1991'de Körfez Savaşı'na karşı çıktım . İmzalamasaydım kaos olurdu Sanıyorum Özal'ın Bursa mitinginde savaşa hayır pankartı açmışsınız . Avukatlık büromuz , meydanı görecek şekildeydi , tam miting yapılırken savaşa hayır pankartı asmıştık . Bilemiyorum , Özal fark etmişmiydi . Yine de tezkereyi imzaladınız . Ben imzalamasam tezkere Bakanlar Kurulu'ndan çıkmazdı . Oy birliği şartı var , Başbakan'ın imzasıyla gitmiyor . İmzalamazsam yapmam gereken istifa etmektir . Direnmektir . Direnip azledilmeyi beklemektir . Bunlar engelleyici hususlardır . Ben arkadaşlarımın samimiyetini biliyorum . Herkes karşı . Sayın Mehmet Aydın da , Sayın Hüseyin Çelik de , Sayın Zeki Ergezen de aynı . Kabinede savaş isteyen yok . Ben tezkereyi imzalamayarak bir hükümet kaosu yaratmak yerine , kararı Meclis'te gerçek hak sahiplerinin vermesi yolunu açtım . TBMM de tezkereye onay vermedi . Ben hiçbir şeyin barıştan çok önemli olmadığını hep düşündüm . İkna olmadınız . Uluslararası hukukun meşru kıldığı hal şartını sadece bizim Anayasamız aramıyor . Artık uluslararası hukuk aranıyor . Uluslararası hukuk da barışın teminatıdır . Savaş tehdidi gibi halleri zorlaştırır . Savaş hayırlı değildir . Bizim kendi anlayışımızda , " hayırlı işleri kolaylaştırın " derler . Savaşı hep zorlaştırdık . Hep ertelenmesine fırsat hazırlamaya çalıştık . Irak geçmişe göre silahsızlanma konusunda işbirliğine daha açık . Bağdat'ın bu çabalarına prim vermek gerekir . Sezer ile aynı görüşteyim Cumhurbaşkanı Sezer de , Anayasa'nın 91'nci maddesine göre uluslararası meşruiyet aranması gerektiği uyarısını yaptı . Ben de Sayın Cumhurbaşkanı ile aynı görüşteyim . Körfez krizinde BM'den bir karar çıkmıştı . Güvenlik Konseyi'nin bu defa Irak'ta güç kullanımı konusunda kararı yok . Silah denetçilerinin görevi sürüyor . ABD ikinci kararı da çıkartamıyor . halde uluslararası hukukun gerektirdiği şartlar oluşmamış demektir . Biz bu meşruiyeti aramak zorundayız . Hükümetten istifayı düşünmediniz mi ? Sayın Başbakan ve Erdoğan böyle bir gereği ifade etmemişlerdir . Ben de istifa ederek kaos yaratmak istemedim . Mart'ta Tayyip Bey'in Siirt'te seçilmesine bağlı olarak Başbakan değişmesi 58'inci hükümetin de sonu anlamına gelecek . Değişmenin zamanı çok önemlidir . Ülke şartlarına ve uluslararası gelişmelere bakarak bir değerlendirme yapacak . Gül istifasını verecektir Abdullah Gül başbakanlığı sürdürmek ister mi ? Sayın Gül siyasi ahlakı fevkalade önemseyen bir arkadaşımız . Sayın Erdoğan'ın seçilmesinden sonra 58'inci hükümetin görevinin biteceğini ifade etmişlerdi . Bu bağlamda Sayın Gül istifasını verecektir . Elbette aşamada parti yetkili organları da konuyu görüşecek . 59'uncu hükümetle ilgili görevlendirmeyi Cumhurbaşkanı yapacak . Benim görevim de 58'inci hükümetle birlikte sona erecektir . İstifa suretiyle kaos yaratmanın anlamı yok . TBMM'deki tezkere oylaması öncesinde MGK'nın sessizliği AKP kulislerinde hükümetin zor durumda bırakılması şeklinde yorumlandı . MGK'da bu işin fotoğrafı çekilir . Tercih siyasi iradeye bırakılır . Irak olayı , MGK'nın ocak ayı toplantısında görüşülmüş ve uluslararası hukuk açısından yapılması gerekenleri hükümete tavsiye edilmiştir . Yeni bir karara gerek yoktu . AKP Grubu'nun ertelenmesi tesadüften kaynaklandı . Türkiye olağanüstü bir süreçte . Böyle bir dönemde TBMM'nin yetkilerinin MGK'ya , Cumhurbaşkanlığı'na bırakması düşünülemez . Kararı Meclis verir . Takiye yapmıyoruz AB bağlamında işkencenin önlenmesi konusunda yeni adımlar atılacak mı ? AB için değil , Türkiye'de insanların temel hak ve özgürlüklerden yararlanma , demokrasi içinde zenginleşme kapsamında yapmamız gereken işler bunlar . Yaşam kalitesini yükseltmemiz gerekiyor . Bunun en uygun zemini demokratikleşmedir . Temel hak ve özgürlüklerin tanınması yetmiyor , bunların hayata geçirilmesi gerekiyor . Örneğin iki gün önce İnsan Hakları Danışma Kurulu toplandı . 66 kuruluşun temsilcisi ilk defa bir araya geldiler . Bu sivil inisiyatifin önemli bir çalışmasıdır . İnsan hakları herkesin işi Kurulun işlevi ne olacak ? İnsan hakları denilince önce hak ihlalleri geliyor . Güncel sorun işkencedir . Şiddettir . Biz hak ihlalleriyle uğraşmaktan demokratik hak ve özgürlüklerin genişletilmesini gündeme getiremiyoruz . Oysa bu nimetlerden herkesin yararlanmasını hedef almalıyız . İnsan hakları sadece hükümete bırakılacak iş değil , sivil toplumu harekete geçirebilmeliyiz . Her alanda bir dönüşümün eşiğindeyiz bunları yakalayamazsak , ıskalarsak dünyanın gerisinde kalırız . Bu bağlam da AB süreci hızlandırıyor . Üçüncü uyum paketi ne oldu ? Hazırlıyoruz . 81 Anayasası'nın tümüyle değiştirilmesi projesi vardı . çalışmalar da devam ediyor . Biz 1005'ü hukuk yılı ilan ettik . Koruyucu hukuk anlayışının geliştirilmesine çalışıyoruz . İdarenin her türlü eylem ve işleminin yargı denetimine tabi olması , keyfiliğin önlenmesi ve evrensel standartların uygulanması gerekiyor . Bunların sözle değil , somut projelerle gerçekleştirilmesinden yanayız . Hükümetimizin bu konuda iradesi tamdır . Yargı reformu yapacağız . AB ile 1004'teki müzakerelere başlayabilmek için 1005'ü değerlendirmek çok önemli . . . İlerleme raporu çıkacak . Olası Irak savaşı nedeniyle AB heyecanı düştü gibi gözüküyor . Hayır , AB idealinden kopmadık . Ulusal Program yakında revize edilecek . Yol haritamız bellidir . önemli hedefimiz var : Yerelleşme , ulusallaşma , bölgesel güç olma ve küreselleşme , bunlar birbirinden ayrılmayan değerlerdir . Cumhuriyet'in 100'üncü yılına dönük 1015 vizyonu Türkiye'nin hedefi olarak belirlenmiştir . tarihte dünyanın ilk 10 ülkesi arasına girebilmeliyiz . Oraya doğru ilerleyeceğiz . Hedefe giderken zeminimiz demokrasi , özgürlükler ve hukukun üstünlüğüdür . Bu halimizle ilk ona giremeyiz Herhalde bugünkü bin dolarlık kişi başına ulusal gelirle bu hedefe sıçramak kolay olmayacak . AKP , yıllık iktidar dönemi sonunda bin dolara ulaşmayı hedefliyor . . . Elbette bugünkü göstergelerle dünyanın ilk onu arasına giremeyiz . Milli gelirle temel hak ve özgürlüklerin kullanımı , demokrasi ve hukuk devleti arasında çok yakın irtibat var . İnsanca yaşama hakkınız da buna göre yükseliyor . Yeni anayasa diyorduk . . . çalışma rafa mı kalktı . Hayır . Şu anda AB'de , Avrupa Anayasası'na doğru çalışmalar var . Biz çalışmaların dışında kalamayız . Yeni anayasa ideali ortadan kalkmış değil . 81 Anayasası ve 11 Eylül ihtilalinin ürünü olan yasalar değişmek durumundadır . Geçici 15'inci maddenin son fıkrasını değiştirmek yetmez . Meclis'e büyük görev düşüyor . Özgürlükleri , sendikal hakları sınırlayan pek çok yasa var . Biz bunları 1980'den bu yana tasfiye edemedik . Bunların tasfiyesi yeni bir anayasa ile olur . TBMM'de yakında bir uzlaşma komisyonu kurulacak . İslam ülkelerine demokrasi şart CHP'nin dokunulmazlıklarla ilgili rezervi var . Bir de Anayasa değişikliğinde gizli niyetler bulunmasından kaygı duyuluyor . Cumhuriyet'in temel nitelikleri ve laiklikle ilgili . AKP'yi kurarken Türkiye'yi ortaya yatırdık . Ülkenin geçmişini de . . . Biz kapatılmak üzere parti kurmadık . Şunu hep birlikte gördük : Bu ülkenin uzlaşma temeli Cumhuriyet'in nitelikleridir . Bu nitelikler etrafında takiye yapmaksızın birleşmenin toplumsal barışın teminatı olduğunun bilincindeyiz . Ne yazık ki " takiye " siyasi sözlüğümüze girmiş . Biz takiye içinde değiliz . Kişiler temel hak ve özgürlüklerini , din ve vicdan özgürlüklerini kullanabilirler . Hiç kimsenin tereddüdü olmasın . Cumhuriyet'in temel ilkelerine niteliklerine hepimiz sahibiz . Demokrasi herkese lazım . Bizim demokratik niteliğimiz , Irak savaşındaki tutum ve davranışlarda ortaya çıktı . Eğer Irak da bu niteliklere sahip bir ülke olsaydı , bu sıkıntıları ne Irak yaşardı ne de bölgemiz . Demokrasinin İslam ülkelerine de yayılmasından yanayız . Demokrasi insan ortak aklının vardığı bir seviyedir . Barışın teminatıdır . Gerekirse yine gelir ABD ile ilişkilerin tezkere yüzünden bozulamayacağını söyleyen Erdoğan , " Gerek görülürse ikinci tezkere için adım atılır " dedi . . . AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan , MKYK toplantısının ardından yaptığı açıklamada , tezkereyle ilgili olarak demokratik bir yönetimin yapması gereken her şeyi yaptıklarını söyledi . Türkiye'nin dost düşman herkes tarafından dikkate alınması gereken tarihi refleksleri , bunları harekete geçiren hassasiyetleri olduğunu belirten Erdoğan , " Bütün devletlerin , hassasiyetlerimize saygı göstermelerini beklemek en tabii hakkımızdır " diye konuştu . Erdoğan , Türkiye ile ABD'nin stratejik ortaklığı ve tarihsel derinliğe sahip ilişkilerinin bir günde kurulmadığı gibi bir günde de bozulmayacağını ifade ederek " ABD ile ilişkilerimiz , bundan sonra da tam dinamizmi ile sürecektir " dedi . Konuşmasında Saddam'ı da uyaran Erdoğan , şunları söyledi : " Irak liderliğinin yapacağı en büyük hata , TBMM'nin kararını yanlış yorumlayarak , BM ile aktif işbirliği konusunda yavaş davranmaya başlamasıdır . Irak BM ile daha yoğun , şeffaf ve aktif işbirliğine girmelidir . " 'DEĞERLENDİRME YAPILACAK Erdoğan , " Bu sürecin sonunda tezkere mutlaka gelecek mi ? " sorusunu " Bu bir süreçtir . Devam eder gelir veya gelmez onu önümüzdeki süreçte görürüz " diye yanıtladı . " İhtiyaç doğması halinde tezkere yeniden Meclis'e gelecek mi ? " sorusu üzerine ise , " Değerlendirme yapacak , ondan sonra da gerek görülürse bu adımlar atılacaktır " dedi . Yunanistan'da 16 Kasım davası başladı Yunanistan'da , terör örgütü 16 Kasım'ın çok sayıda eyleminden sorumlu olmakla suçlanan 19 üyesinin yargılanmaları süreci başladı . Atina Ağır Ceza Mahkemesi'nce yargılanan 18'i tutuklu 19 sanık , Koridalos cezaevindeki duruşma salonuna çok yoğun güvenlik önlemleri altında getirildi . Örgüt üyeleri , Türkiye'nin Atina Büyükelçiliği Basın Ataşesi Çetin Görgü ve Büyükelçilik Müsteşarı Haluk Sipahioğlu'nun şehit edilmeleri dahil 15 cinayet , aralarında dönemin Büyükelçilik Müsteşarı Deniz Bölükbaşı'nın da bulunduğu çok sayıda suikast girişimi ve bombalı saldırı ile soygundan sorumlu tutuluyor . 16 Kasım sanıklarının tutulduğu cezaevi içindeki duruşma salonu , terör örgütü davası için yenilenirken , sanıklar , salonunun ön tarafında hazırlanmış kurşun geçirmez cam bir bölmeye alındı . Duruşmalar süresince binaya teyp , kamera ve cep telefonu sokmak yasaklandı , ayrıca cep telefonu sinyallerini bloke eden elektronik sistemler yerleştirildi . " Asrın davası " olarak niteledikleri 16 Kasım duruşmalarının aylarca sürmesinin beklendiğini , dava dosyasının 50 bin sayfadan oluştuğunu belirten Yunan basını , kurbanların yakınlarını ve sanıkları savunmak üzere 150 kişilik bir avukat ordusunun görev yapacağını ve duruşmanın sonraki aşamalarında Türk diplomatları hedef alan saldırılara ilişkin olarak Türk tanığın ifade vermesinin beklendiğini yazdı . SSK'ya borçlu işverenlere ödeme kolaylığı . . . Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu , SSK'ya borçlu işverenlerden , taksitlendirmelere başvurmuş olup bir veya daha fazla taksidini ödeyemeyenlere yeni bir ödeme kolaylığı sağlandığını bildirdi . Başesgioğlu , 1001 yılında taksitlendirme imkanından yararlanmış olmakla birlikte taksit süresi 14 aya yükseltilmeyen ve bazı taksitlerini ödeyememiş olup , süresi 1001 Kasım ayında sona erenlere , 1005 Mart ayı sonuna kadar ödeme imkanı sağlandığını söyledi . Bakan , açıklamasında şunları kaydetti : " Taksitlendirme süresi 14 aya yükseltilmesine rağmen , bir veya daha fazla taksidini ödeyememiş olanların 14 Mart 1005 tarihine kadar kurumun ilgili müdürlüğüne başvurmaları ve ilk taksitlerini 1005 Mart ayı sonuna kadar ödemeleri şartıyla ; ödeyemedikleri taksitlerini kalan taksitlerle birlikte , 1005 Mayıs ayı sonuna kadar eşit taksitte ödemeleri imkanı getirilmiştir . 1001 yılında taksitlendirme yapmış olanlardan ise yine bir veya daha fazla taksitlerini ödeyememiş olanların , 14 Mart 1005 tarihine kadar müracaat etmesi ve ilk taksidi 1005 Mart ayı sonuna kadar ödemeleri şartıyla , ödeyemedikleri taksitlerini kalan taksitlerle birlikte 1005 Ekim ayı sonuna kadar eşit taksitte ödeme imkanı getirilmiştir . " Gaziantep'te yolcu otobüsü devrildi : 16 yaralı Gaziantep'te bir yolcu otobüsünün devrilmesi sonucu 16 kişi yaralandı . Alınan bilgiye göre , Hacı Ahmet Süzer yönetimindeki 54 AS 9156 plakalı otobüs , Tarsus-Adana Gaziantep Otoyolu'nun 50 . kilometresinde , kar yağışı ve yolun kaygan olması nedeniyle kayarak şarampole devrildi . Gaziantep İstanbul seferini yaptığı ve Çayırağası Firması'na ait olduğu öğrenilen otobüsteki yolculardan Uğur Kayış , Uğur ve Yurdagül Öksüzoğlu , Recep İlişli , Osman Payam , Mehmet Oray , Mahide Berksözlü , İbrahim Aydıngil , Ahmet Kepekçi , Mehmet Kemal Gögüş , Atıf Özyazgan , Ömer Külekçi , Recep ve Mehmet Karabaş , Hatice ve Fatih Ulusoy ile Suriye uyruklu Saad Salih yaralandı . Yaralılar Gaziantep'teki hastanelere kaldırıldı . Ankara Washington'un yanıtını değerlendiriyor Olası Irak operasyonu çerçevesinde Türkiye'nin ABD'ye ilettiği beklentilerine yönelik bugün Washinton'dan gelen yanıt , Ankara'da değerlendiriliyor . Edinilen bilgiye göre , bu sabah ABD'nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson , Dışişleri bakanlığı'na Ankara'nın taleplerine karşı kendi taleplerini içeren sözlü bir yanıt getirdi . Yanıtın değerlendirilmeye alındığını belirten diplomatik kaynaklar , sürecin devam ettiğini kaydettiler . Ancak kaynaklar , ABD'nin zaman baskısına karşılık , zaman onlar için bu kadar önemliyse , bir an önce harekete geçsinler görüşündeler . Bu çerçevede , Türkiye ile ABD arasındaki askeri , ekonomik ve siyasi alanlardaki görüşmelerin süreceğini kaydeden kaynaklar , bu alanlarda üzerinde görüşülen konuların hala ortada ve oynak olduğuna işaret ederek , her şey limbo ifadesini kullandılar . Bu üç alanda henüz bir mutabakata varılmadığı , ancak bazı konularda ilerleme sağlandığı belirtilirken , heyetlerin bu çerçevede çalıştıkları bildirildi . Gelişmelerin daha çok siyasi ve askeri konularda olduğuna işaret eden kaynaklar , Türkiye'nin Irak'ın geleceğine ilişkin hassas olduğu konularda büyük ölçüde görüş birliği sağlandığını , bu çerçevede Irak'ın toprak bütünlüğü ve siyasi birliğinin korunması , Türkmenler , enerji kaynaklarının paylaşımı gibi konularda uzlaşmaya varıldığını belirttiler . Askeri konularda ise komuta alanında anlaşmaya varıldığı , bu çerçevede operasyon durumunda Türk askerine Türk komutanın , Amerikan askerine de Amerikalı bir komutanın komuta edeceği ve askeri gücün faaliyetlerini bir merkezde eşgüdüm haline getirileceği üzerinde uzlaşıldığı kaydedildi . Bu arada , Dışişleri Bakanlığı'nda yapılan askeri alandaki görüşmelerin yarın da devam edeceği öğrenildi . Ekonomi alanında ise ABD'nin yanıtındaki öneriler arasında ABD'nin Türkiye'ye dışarıdan borç bulmasına yardım etmesi de bulunuyor . Taksim'de patlama . . . Taksim'de , TÜSİAD binasının arkasındaki kaldırıma ses bombası atıldı . A. Bombanın patladığı sırada TÜSİAD binasından çıkan ve sesten etkilenerek şoka giren Deniz Uyan ( 15 ) , Alman Hastanesi'ne götürüldü . Bomba uzmanı ekipler tarafından olay yerinde yapılan incelemede , patlayıcının ses bombası olduğu belirlendi . Polis ekipleri , olayı gerçekleştiren ve eşkali belirlenen kişinin yakalanması için çalışmalara başladı . Erdoğan : Sürekli olarak özveri Türkiye'den beklemiyor AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , olası bir Irak operasyonunda Türkiye'de yabancı asker bulundurma ve yurtdışına asker göndermeye ilişkin tezkere konusunda belirlenmiş bir tarihlerinin bulunmadığını bildirdi . Erdoğan , Bizim öyle bu hafta içiyle , hafta sonuyla ilgili belirlenmiş bir tarihimiz kesinlikle yok . Bazı taleplerin yerine gelmesi lazım . Bu taleplerden sonra biz tezkereyi ancak zaman gündeme getirebiliriz . Bu talepler yerine gelmiyor , sürekli olarak özveri Türkiye'den bekleniyor . Buna da özveriyle yaklaşmak mümkün değil dedi . Erdoğan , NTV'nin canlı yayınında soruları yanıtladı . Erdoğan , Başbakan Abdullah Gül'ün ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell ile bu akşam yaptığı telefon görüşmesi hatırlatılarak , ABD ile müzakerelerde hangi noktaya gelindiğinin sorulması üzerine , Türkiye'nin siyasi , askeri ve ekonomik konularda bazı taleplerin bulunduğunu söyledi . Bu taleplere ABD'nin henüz olumlu bir yanıt vermediğini ifade eden Erdoğan , 16 18 Şubat'ta Brüksel'de yapılan Avrupa Birliği'nin ( AB ) Irak'a ilişkin olağanüstü zirvesinin sonuçlarını da henüz Başbakan Abdullah Gül ile değerlendirme fırsatını bulamadıklarını kaydetti . Erdoğan , Bu akşam Sayın Başbakan ile bir araya geleceğiz . Ama , gerek Reuters'dan , gerekse bugün arkadaşlarımızdan aldığım haber , henüz ABD'nin Türkiye'nin taleplerine olumlu bir cevap vermediği istikametindedir dedi . BASİT BİR PAZARLIK KONUSU OLARAK ELE ALINMAMALI AK Parti Genel Başkanı Erdoğan , müzakerelerde hangi konularda anlaşma sağlanamadığı yönündeki soru üzerine de Gerek siyasi , gerek askeri , gerekse ekonomik konuların hiçbirinde tam manasıyla anlaşılmış değil diye konuştu . Erdoğan , şöyle devam etti : Yani , burada Türkiye ortaya bir özveri koyuyorsa bu özverinin karşılığında tabii ki taleplerini basit bir pazarlık olarak kimsenin ele almaması gerekir . Biz , hiçbir zaman savaşı bir pazarlık konusu yapacak kadar değerlerden uzak bir ülke veya millet değiliz . Her şeyden önce olay bizim sınırlarımızda , bizim komşumuzda cereyan etmesi muhtemel bir olaydır . Kaldı ki böyle bir savaşa karşıyız . Fakat , tedbir olarak biz bu olaya karşı önlemlerimizi alalım ve bu önlemlerimizi alırken de savaşın içinde olmayacağımızı da her zaman için söylüyoruz , söyledik . Peki nedir ? Komşuda olacak bu hadisenin ülkemize sıçramasını engellemektir . Tabii , geçmişten gelen ittifak nedeniyle Türkiye burada özellikle üsler ve limanlar konusunda Başbakanlık tezkeresine olumlu oy vermek suretiyle Meclisimizde onayladık . Tabii , bunun ikinci bir tezkereye onay anlamına gelmeyeceğini zaman da söyledik ve Sayın Başbakan da ifade etti . Tezkerenin tarihini hiçbir zaman telaffuz etmediğini kaydeden Erdoğan , Benim ağzımdan çıkmış bir tarih sözü yok . Bu vecibelerin , taleplerin yerine gelmesi lazım . Bu taleplerden sonra Sayın Başbakan'ın da ifadesi biz tezkereyi ancak zaman gündeme getirebiliriz . Bu talepler yerine gelmiyor , sürekli olarak özveri Türkiye'den bekleniyor . Buna da AK Parti Genel Başkanı olarak söylüyorum özveriyle yaklaşmak mümkün değil diye konuştu . BURADA SIRADAN BİR OLAY YOK ABD , bu tarihin belirlenmesi konusunda sürekli olarak baskı yapıyor . Siz , hafta sonuna kadar olabilir ya da hafta başı olabilir diyebiliyor musunuz şeklindeki soru üzerine Erdoğan , Birleşmiş Milletler ( BM ) silah denetçilerinin Mart'a kadar tekrar çalışmasına yönelik bir açık kapının bulunduğunu söyledi . Fransa'nın da 14 Mart'a ilişkin bir talebinin ve BM silah denetçilerinin aylık bir süre tanınması için taleplerinin bulunduğunu hatırlatan Erdoğan , şöyle konuştu : Burada sıradan bir olay yok . Burada bir savaş konuşuluyor . Bunun gerekçelerinin olması lazım . Baştan beri biz aslında bir şey konuştuk . Diyorduk ki ( buna bir gerekçe olması lazım , bu gerekçe var mı , yok mu ) . Eğer olay kitle imha silahları ise gerekçe buysa , bu gerekçe var mı , yok mu bu gerekçenin ortaya konulması lazım . Kaldı ki dünyada herhalde kitle imha silahları sadece Irak'ta yok . Bu kitle imha silahlarına karşı tavır almak veya tedbir koyma görevinin de dünyada hangi uluslararası kuruluşlara ait olduğu da bellidir . Sorumluluk birinci derecede BM'nin . BM de ne yapmıştır , kalkmıştır , silah denetçilerini göndermiştir . Bırakalım , çalışmalarını bitirsinler , ortaya sağlıklı bir rapor çıksın . Bu rapora göre de dünyadaki bakış değişecektir . Ortada ciddi bir uluslararası koalisyon da oluşmuyor . Bakın , AB'de aynı durumu görüyoruz , NATO'da aynı durumu görüyoruz . BM Güvenlik Konseyi'nde aynı durumu görüyoruz . Bütün bu durumlar tabii ki Türkiye'nin karar sürecini de etkileyecektir . Kaldı ki Türkiye ister istemez bu tedbiri elden bırakmamaktadır ve bırakmamak da Türkiye'nin en tabii hakkıdır . Biz , 1991'de bir bedel ödedik , bu bedeli de halen ödemeye devam ediyoruz . Türkiye'nin bugün bir ekonomik çıkmazı varsa bunun nedeni bellidir , oralara dayanmaktadır . Türkiye , dönemde on binlerce insanını teröre kurban verdiyse bölgenin çöküşü bunun en büyük gerekçesidir . Biz , bunları aynen yaşamak istemiyoruz . Tekrar Türkiye'ye böyle bir bedeli ödetmeye de herhalde kimsenin hakkı yoktur . ATILMASI GEREKİYORSA BU ADIM ATILACAKTIR Erdoğan , Diyelim ki ABD bu gece Türkiye'nin bütün taleplerine olumlu yanıt verdi . Bir yandan da silah denetçilerinin çalışmaları devam ediyor . Bu durumda Türkiye ne yapacak ? şeklindeki soru üzerine de BM silah denetçilerinin raporunu beklemek gerektiğine inandığını söyledi . Erdoğan , Burada , gerek Sayın Cumhurbaşkanımız'ın , gerek Genelkurmay'ın , gerekse hükümetimizin üçlü olarak yapacakları müzakereleriyle de ortaya çıkacak bir karar olacaktır . Bu karardan sonra zaten tekrar böyle bir tezkerenin hazırlanması adımı atılacaktır . Atılması gerekiyorsa bu adım atılacaktır . Atılması gerekmiyorsa zaman da zaten demek ki bu müzakereler olumsuz neticeyi verdiği için atılmaması gerekecektir diye konuştu . Erdoğan , bu konunun basit bir şova dönüştürülmeden bir ulusal duruşun belirlenmesinin hayırlı olacağına inandığını söyledi . AK Parti Genel Başkanı Erdoğan , Kamuoyunda bu hafta sonuna kadar bu tezkerenin Meclis'e geleceği telaffuz ediliyordu . Sizin sözlerinizden sonra bu tezkerenin bu kadar çabuk gündeme gelmeyeceği sonucuna varıyoruz . Doğru mu , yanlış mı değerlendirme yapıyoruz ? şeklindeki soruya da şu karşılığı verdi : Ben , bildiğiniz gibi dün TBMM'de yaptığım konuşmada da bu konudaki düşüncelerimizi çok açık ve net olarak söyledim . Bugün çarşamba , bu akşam da Sayın Başbakanımız ve arkadaşlarımızla durumu değerlendireceğiz . Bu değerlendirmeler neticesinde yol haritasını tekrar gözden geçireceğiz . Ama , bizim öyle bu hafta içiyle , hafta sonuyla ilgili belirlenmiş bir tarihimiz kesinlikle yok . Bunun böyle bilinmesi lazım . Bu tezkereyle ilgili bizim ön şartlarımız oluştuktan sonra Başbakanlık bu tezkereyi hazırlama durumuna gelebilir . Aksi takdirde Başbakanlık'ın böyle bir sorumluluğun içerisine gireceğine ihtimal vermiyorum . İşadamı Derya Danacı'ya silah sorgusu İşadamı Derya Danacı , hakkındaki , ruhsatsız silah taşıdığına ilişkin ihbar üzerine , ifadesinin alınması için Asayiş Şube Müdürlüğü'ne getirildi . A. Aramada ruhsatsız silah bulamayan ekipler , Danacı'yı konuyla ilgili ifadesinin alınması amacıyla Gayrettepe'de bulunan Asayiş Şube Müdürlüğü'ne getirdi . Danacı'nın , ifadesi alındıktan sonra serbest bırakılacağı öğrenildi . Sabiha Gökçen havaalanı lojistik amaçlı kullanılacak ABD'nin olası Irak operasyonu hazırlıkları çerçevesinde İstanbul'da bulunan 10 kişilik ABD heyetinin , Kurtköy'deki Sabiha Gökçen Uluslararası Havaalanı yetkilileriyle yaptıkları görüşmenin bugünkü bölümü tamamlandı . Havaalanına öğle saatlerinde İtalya'dan 150 tipi askeri uçakla gelen 18 kişilik ABD heyetinden 10 kişi , Sabiha Gökçen Havaalanı'nda yetkililerle yaklaşık saat süren bir görüşme yaptı . Havaalanı İşletme ve Havacılık Endüstrileri A. Kileci , şunları kaydetti : ABD'li heyetle havaalanımızın kullanımına yönelik ticari ilişkiler kapsamında lojistik amaçlı hava trafiğinin nasıl yapılacağı konuları görüşülmektedir . Akaryakıt , hava trafik , bilgi işlem , kargo , finans ve yer hizmetleri konularında Sabiha Gökçen Havaalanı'nın işletim şirketimiz HEAŞ ile ABD yetkilileri görüşmelerde bulunmaktadır . Sabiha Gökçen Havaalanı'ndan şu anda hac seferlerinin yanı sıra Avrupa , Türk cumhuriyetleri ve Rusya olmak üzere dünyanın birçok noktasına yolcu ve kargo trafiği gerçekleştirilmektedir . Muhtemel askeri uçak trafiği normal faaliyetlerimizin akışını hiçbir şekilde etkilemeyecektir . Bu arada , aralarında Türk avukatların da bulunduğu ABD heyetinin İstanbul'da birkaç gün daha kalacağı ve havaalanı yetkilileriyle yarın da görüşmelere devam edeceği öğrenildi . Mahkeme Başkanı'ndan sanıklara : " Evet vatanı kurtardınız . . " İller Bankası Genel Müdürlüğü'nü , sahte reçete düzenleyerek dolandırdıkları iddiasıyla , kurum doktorunun da aralarında bulunduğu 55 kişinin yargılanmasına , Ankara . Ağır Ceza Mahkemesi'nde başlandı . Davanın bugünkü ilk duruşmasına , tutuklu sanıklar İller Bankası Genel Müdürlüğü doktorlarından İlknur Sağlam ve eczacı kalfası Mehmet Cinkılıç ile tutuksuz yargılan 49 sanık ve avukatları katıldı . İlknur Sağlam , idari boşluktan yararlanarak maddi çıkar sağlayan kişilerin , meslek onuruna leke sürmeye çalıştıklarını öne sürdü . Sağlam , muayene ettiği hastalara , daha sonra sevk kağıtlarına dayanarak ilaç yazdığını ifade ederek , eczaneden , yazdığı ilaçların karşılığında lüks güzellik maddeleri istediği iddiasının gerçekdışı olduğunu savundu . El bileğindeki rahatsızlık dolayısıyla , bir süre , reçete yazımları ve kaşe basılması sırasında Topaloğlu Eczanesi'nde kalfa olarak çalışan tutuklu sanık Mehmet Cinkılıç ile hasta ve yakınlarından yardım aldığını anlatan Sağlam , reçeteleri kendisinin imzaladığını söyledi . Suçlamaları kabul etmeyen Sağlam , tahliyesine ve beraatine karar verilmesini talep etti . Mehmet Cinkılıç ise hastaların bazen muayane olmadan eczaneden borç ilaç aldıklarını , daha sonra bu ilaçları reçetelere işlediklerini kaydetti . Cinkılıç , ilaçların hak sahiplerine teslim edildiğini , herhangi bir çıkar sağlamadıklarını ileri sürdü . İller Bankası Genel Müdürlüğü personeli olan sanıklar da , soğuk algınlığı gibi durumlarda , iyi niyetle kendilerinin doldurduğu sevk kağıtları ile boş reçeteleri eczacı kalfasına verdiklerini ve ilaçları aldıklarını söylediler . Hasta oldukları dönemde kalem ilaç aldıklarını anlatan sanıklar , soruşturma sırasında reçetelerine kalem ilaç yazıldığını gördüklerini söylediler . Sanıklar , gerçeğe aykırı şekilde reçete düzenletmediklerini ve görevlerini ihmal etmediklerini savundular . HAKİM DANIŞMAN , KENDİSİNİ TUTAMADI İller Bankası Genel Müdürlüğü'nde sekreter olarak görev yapan bazı sanıkların , yönetici sekreteri olduklarını , Marmara depremi sonrasında çok çalıştıklarını , bu nedenle doktora gidemeden ilaç aldıklarını söylemeleri üzerine Mahkeme Başkanı Mustafa Danışman , Evet , sizin yöneticileriniz vatanı kurtardı . Maşallah ihaleler falan . . . Biraz daha konuşursam ben suç işleyeceğim dedi . DEVEYİ HAMUDUYLA GÖTÜRMÜŞLER . . . Sanıklardan İsmail Hakkı Sağlık'ın , reçetesinde yazılan şeker ilacını almadığını , dava dolayısıyla aile düzeninin bozulduğunu , bankayı zarara uğratmadığını söylemesi üzerine Başkan Danışman , Keşke herkes senin gibi zarara uğratsa . . . Deveyi hamuduyla götürmüşler . . . İsmail Bey'in aile düzeni bozulmuş . . . Katrilyonlar götürülürken sesiniz çıkmıyor . İller Bankası'nda bir şey duymadın mı hiç ? Hepimiz kör ve sağır olmuşuz toplum olarak . . . diye konuştu . TAM BİR ÇİFTLİK . . . Bazı sanıkların , kendi adlarına düzenlenen reçetelerdeki ilaçların hepsini alıp almadıklarını bilmediklerini , temizlik şirketinde çalışan işçilere sevk kağıtları ile ilaç yazdırdıklarını anlatmaları üzerine Mahkeme Başkanı Mustafa Danışman , İller Bankası Genel Müdürlüğü tam bir çiftlik . . . Gönder boş reçeteyi , ona yaz buna yaz diye görüşlerini dile getirdi . Başkan Danışman'ın , her reçeteye neden üst limit olan kalem ilaç yazıldığını sorması üzerine Mehmet Cinkılıç , bunun nedenini bilemediğini söyledi . Doktor Sağlam ise reçetelerin kendisine ait olmadığını savundu . DOKTOR VE KALFA TAHLİYE EDİLDİ Savunmaların tamamlanmasından sonra Mahkeme Heyeti , sorgularının yapılmış olması ve sabit ikametgah sahibi olmaları nedeniyle tutuklu sanıkların tahliyelerine karar verdi . İller Bankası Genel Müdürlüğü'ne yazı yazılarak toplam ödeme miktarı ile buna ilişkin belgelerin istenmesine karar verilerek , duruşma ertelendi . İddianamede , 55 sanık hakkında , Türk Ceza Kanunu'nun kamu kurumunu dolandırma hükmünü içeren 504/6 , evrakta sahtecilik fiilini düzenleyen 541 ve görevi ihmal suçunu kapsayan 150 . maddeleri uyarınca ay ile 15 yıl arasında değişen hapis cezaları isteniyor . bin 549 köy yolu ulaşıma kapalı Köy Hizmetleri Genel Müdür Vekili Ali Altuntaş , olumsuz hava koşulları nedeniyle halen bin 549 köyün , toplam 66 bin 196 kilometre yolunun ulaşıma kapalı olduğunu bildirdi . Altuntaş , yaptığı yazılı açıklamada , Türkiye'de olumsuz hava koşulları nedeniyle birçok ilde köy yollarının trafiğe kapandığını belirtirken , köy yollarının yeniden ulaşıma açılabilmesi için ülke genelinde yoğun bir çalışmanın yapıldığını kaydetti . Kar mücadelesinin başladığı günden bugüne kadar 50 bin 195 köyün 589 bin 161 kilometre yolunda kar mücadelesi çalışması yapıldığına işaret eden Altuntaş , kapanan köy yollarını ulaşıma açmak için toplam 616 adet greyder , 149 adet dozer , 451 adet kamyon , 64 adet kar makinesi ve ekiple görev yaptıklarını ifade etti . İstanbul'da yarın okullar tatil . . . İstanbul'da olumsuz hava koşulları nedeniyle ilköğretim ve liseler yarın gün süreyle tatil edildi . İstanbul İl Milli Eğitim Müdürü Ömer Balıbey , yaptığı açıklamada , meteorolojiden alınan hava tahmin raporuna göre , olumsuz hava koşullarının kent yaşamını etkilemesi nedeniyle yarın ilköğretim okulları ve liselerin gün süreyle tatil edildiğini bildirdi . Balıbey , yarınki hava koşullarının yeniden gözden geçirileceğini ve 11 Şubat Cuma günü için duruma göre karar verileceğini sözlerine ekledi . Keçiören'de bir kadın öldürülmüş olarak bulundu . . . Keçiören'de , kimliği belirsiz bir kadın öldürülmüş olarak bulundu . Emniyet yetkililerinden alınan bilgiye göre , polisi arayan bir vatandaş , Ovacık Mahallesi'nin çevre yoluna yakın olan bölümünde bir kadın cesedi gördüğünü bildirdi . Olay yerine giden cinayet bürosu ekipleri , kadının üzerinde kimlik bulamadılar . Vücudunda kesik izleri bulunan kadının başka bir yerde öldürüldükten sonra Ovacık'a getirilmiş olabileceğini belirten yetkililer , 50 yaşlarında olduğu tahmin edilen kadının kimliğinin belirlenmesine çalışıldığını söylediler . Ovacık Mahallesi'nde iki ay önce de elleri bağlı bir erkek cesedi bulunmuştu . Polis , uzun süren araştırmalara rağmen öldürülen kişinin kimliğini saptayamamıştı . Irak Büyükelçisi : " Savaş istemeyen Türk halkına teşekkür ederim " Irak'ın Ankara Büyükelçisi Talib Abid Salih , savaşın sadece Irak'a değil , bütün bölge halkına zarar vereceğini söyledi . Büyükelçi Salih , Hak İş Başkanı Salim Uslu'yu ziyaret etti . Basına kapalı gerçekleşen ziyaretin ardından Büyükelçi Salih ve Uslu düzenledikleri basın toplantısında görüşmeye ilişkin bilgi verdiler . Salim Uslu , Büyükelçi Salih ile Irak'taki gelişmeler hakkında değerlendirmelerde bulunduklarını belirtti . Hak İş'in savaş karşıtı girişim ve platformlarda yer aldığını kaydeden Uslu , savaş gerekçesinin haklı ve ahlaki olmadığı , hukuki gerekçelerinin ise gerçekleri yansıtmadığı kanaatinde olduklarını bildirdi . Salim Uslu , Irak'ta barışçıl bir çözümden yana olduklarını ifade ederek , barışçıl çözüm arayışlarının sürmesi gerektiğini söyledi . BM'nin bir savaş aracı olarak kullanıldığı görüşünü dile getiren Uslu , Çünkü BM , barışı koruması ve sürdürmesi gereken bir kurumdur . ABD'nin baskı ve şantajla savaş kararı çıkartmasını biz de bütün dünya gibi reddediyoruz diye konuştu . Hükümetin barışa yönelik girişimlerinin doğru olduğunu kaydeden Uslu , şöyle konuştu : TBMM'ye gelmesi için baskı yapılan ikinci tezkerenin de milletvekillerince reddedileceğine inanıyoruz . Milletvekillerine sesleniyoruz , bu savaşa , bütün dünya , Müslüman ülkeler , halklar , sivil toplum örgütleri karşıdır . Türkiye Cumhuriyeti hükümeti , bizi ilgilendirmeyen bir savaşa taraf olmamalıdır . Hükümetin tam tersi savaşı önlemek ve üslerini ABD'ye kullandırmamak gibi ağır sorumlulukları var . ABD'NİN AMACI PETROL Büyükelçi Salih de savaş karşıtı eylemlere destek veren Hak İş ve Türk halkına teşekkür etti . Talib Abid Salih , ABD'nin Irak'a düzenleyeceği operasyonun sadece Irak halkına değil , bütün bölge halkına zarar vereceğini ifade ederek , ABD'nin amacı , Irak petrolünü kontrol etmek , böylece dünyaya hükmetmektir ve bölge haritasını yeniden çizmektir diye konuştu . ABD'nin amacının ortaya çıkmasından sonra bütün dünyada savaş karşıtı eylemler başladığını ve ABD ile İngiltere'nin yalnız kaldığını kaydeden Büyükelçi Salih , Savaş istemeyen Türk halkına teşekkür ediyorum dedi . Salih , Irak'ta kitle imha silahlarının bulunmadığını , Irak'ın BM denetçileriyle işbirliği içinde ve teröristlerle bağlantısı olmadığını da sözlerine ekledi . Özelleştirme işsizine memur olma yolu . . . Özelleştirme nedeniyle işini kaybeden geçici ve sürekli işçilere Devlet memuru olma yolunu açan yasa tasırısı Bakanlar Kurulu'nda onaylandı . Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , Bakanlar Kurulu toplantısından sonra yaptığı açıklamada , özelleştirilen kuruluşlarda çalışan geçici ve sürekli işçilerin özelleştirmeden sonra işsizliğe mahkum edilmesinin toplumda büyük yaralar açtığını belirtti . Çalışanarın özelleştirme nedeniyle işini kaybetmesinin kabul edilebilir bir durum olmadığını ifade eden Şener , bunun düzeltilebilmesi için hazırlanan yasa tasarısının Bakanlar Kurulu'nda imzalandığını ve TBMM'ye sevkedildiğini ifade etti . Şener , tasarının temel içeriğinin 4046 Sayılı Özelleştirme Yasası'na eklenecek geçici bir madde ile özelleştirme , birleşme ve tasfiye gibi nedenlerle özelleştirme kapsamında bulunan kuruluşların kamunun elinden çıkarılması sonrasında , burada çalışan kadrolu ve geçici işçilerin işsizlikle karşı karşıya kalmalarının engellenmesinin amaçlandığını söyledi . Şener , " Özelleştirme artık bu kuruluşlarda çalışanlar için işsizlik riski getirmeyecek . İş garantisi verilmektedir . Özelleşütirme sonrasında üç ay içinde burada çalışan geçici veya daimi işçiler isterlerse müracaat ederek kamu kesiminde diğer kurumlarda memur olarak istihdam edilmelerini isteyeceklerdir . Bu şekilde talep edenler memur olarak istihdam edilecekler " dedi . Şener , özelleştilen kuruluşlarda çalışanlardan yeni iş bulacağına inancı olanların da yeni iş arayabileceğini veya özelleştirilen kuruluş bünyesinde istihdam edileceğine inananların ve daha iyi koşullarda istihdam edileceklerine dönük bir kanaati bulunanların da özelleştirilen kuruluşta çalışabileceklerini vurguladı . Memur olarak çalışma imkanının 656 sayılı Devlet Kemurları Yasası'ndaki özel ve genel koşulla rı taşımaya bağlı olduğunu kaydeden Şener , tasarıda ilkokul mezunlarının da memur olarak çalıştırılabilmelerine yönelik bir cümlenin yer aldığını ifade etti . Bakanlar Kurulu'nda tezkere için karar alınmadı . . . Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , özelleştirmenin artık işsizlik riskini getirmeyeceğini belirterek , özelleştirilecek kurumlarda işsiz kalabileceklerin , müracaatları halinde kamu kurumlarında memur olabileceklerini bildirdi . Şener , Türkiye'de asker bulundurma ve göndermeye ilişkin tezkere konusunda herhangi bir karar alınmadığını söyledi . Başbakan Yardımcısı Şener , Bakanlar Kurulu'ndan sonra yaptığı açıklamada , toplantıda , Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesğioğlu'nun 1465 sayılı İş Yasası'nda yapılması düşünülen değişikler konusunda bilgi verdiğini belirtti . Konuyla ilgili çalışmaların sosyal tarafların görüşleri alınarak yürütüldüğünü ifade eden Şener , hazırlanacak yasa tasarısının Mart ayının ilk haftasında hazır olacağını bildirdi . Milli Eğitim Bakanı Erkan Mumcu'nun da YÖK Yasası ile ilgili değişiklik çalışmaları konusunda Bakanlar Kurulu'na bilgi sunduğunu anlatan Şener , söz konusu yasada yapılan değişiklikle akademik özgürlük ve idari ve mali özerkliğin sağlanmasının hedeflendiğini kaydetti . Bakanlar Kurulu'nda özelleştirme konusunun da ele alındığını belirten Şener , 16 yıldır gündemde olan özelleştirme konusunda büyük mesafe alındığının söylenemeyeceğini ifade etti . Şener , özelleştirme sonucu işçilerin işsiz kalma tehlikesinin söz konusu olduğunu hatırlatarak , 4046 sayılı yasaya eklenecek bir madde ile bunun önleneceğini ve özelleştirmenin işsizlik riskini getirmeyeceğini kaydetti . Şener'in verdiği bilgiye göre , söz konusu düzenleme özelleştirme sonucunda işsiz kalabilecek işçilerin ay içinde başvurmaları halinde diğer kamu kurumlarında memur olarak istihdam edilmelerini öngörüyor . Şener , bir soru üzerine de , Bakanlar Kurulu'nda Türkiye'de asker bulundurma ve göndermeye ilişkin tezkere konusunda herhangi bir karar alınmadığını bildirdi . Bolu Dağı'nda sis ve kar var . . . Ankara İstanbul Karayolu'nun Bolu Dağı kesiminde yoğun sis ve kar nedeniyle görüş mesafesinin düştüğü , ulaşımın güçlükle sağlandığı bildirildi . Alınan bilgiye göre , kar yağışının etkili olduğu Bolu Dağı kesiminde , Karayolları ekipleri kar temizleme ve tuz dökme çalışmalarını sürdürüyor . Ankara İstanbul Karayolu'nun Bolu Dağı kesiminde , sabah saatlerinde başlayan sis nedeniyle görüş mesafesinin çok düşmesi sonucu ulaşımın olumsuz etkilendiği belirtildi . Trafik yetkilileri , sürücüleri sis lambalarını yakmaları ve yakın takip yapmamaları konusunda uyardı . Baykal'dan Sezer'in Irak açıklamasına destek . . . CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , Irak'a olası bir müdahaleye Türkiye'nin desteği için Birleşmiş Milletler ( BM ) kararının gerekli olduğunu belirterek , bu konuda Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile aynı anlayışa sahip olduklarını söyledi . Baykal , TBMM'den bu konuda alınacak bir kararın Anayasa Mahkemesi'ne götürülüp götürülemeyeceğinin hukuki bir tartışma konusu olduğuna da dikkati çekerek , Eğer alınacak karar Anayasa Mahkemesi'ne götürülebilecekse Sayın Cumhurbaşkanı'nın bunun için başka bir merciye müracaat etmesine ihtiyaç yok dedi . Deniz Baykal , CHP Genel Merkezi'ne gelişinde gazetecilerin sorularını yanıtladı . Baykal , Cumhurbaşkanı Sezer'in Irak konusunda yaptığı son açıklamasının anımsatılması üzerine , Sayın Cumhurbaşkanı bizim iki ayı aşkın bir süreden beri üzerinde önemle durduğumuz bir konuya dikkati çekiyor . Aynı görüşteyiz . Anayasa'nın 91 . maddesi Meclis'in uluslararası hukukun meşru saydığı hallerde şartına bağlı olarak karar alabileceğini ifade ediyor diye konuştu . Şu anda bu konuda bir BM kararı bulunmadığına işaret eden Baykal , Irak'a yönelik TBMM'den bir askeri karar alınması Anayasamız açısından ciddi sorun olacaktır dedi . Baykal , Milli Güvenlik Kurulu'nun Ocak ayı sonunda yaptığı toplantıda , uluslararası hukukun taşıdığı önemi ifade ettiğini , Bakanlar Kurulu'ndan bu doğrultuda açıklamalar yapıldığını , Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı'nın da aynı yönde açıklamaları bulunduğunu söyleyerek , şöyle devam etti : Sayın Cumhurbaşkanı'nın da bundan önce yapılmış açıklamaları vardı . Ama öyle anlaşılıyor ki , bu konudaki anlayışını sürdürmeye devam eden sadece Sayın Cumhurbaşkanı ve biz varız . Diğer yetkililer , bu konudaki anlayışlarını bu aşamada ifade etmeyi uygun görmüyorlar . BM'den yeni bir karar alınmasada böyle bir kararın alınabileceği anlayışına girdiklerini görüyoruz . Hukuken ve siyaseten yanlıştır . ANAYASA MAHKEMESİ TARTIŞMALARI CHP Genel Başkanı Baykal , alınacak TBMM kararının Anayasa Mahkemesine götürülüp götürülemeyeceğine ilişkin bir soru üzerine , bunun hukuki bir tartışma konusu olduğunu söyledi . Anayasa Mahkemesi'ne sadece yasaların ve iç tüzük değişikliklerin götürülebileceğini belirten Baykal , sözlerini şöyle sürdürdü : Alınacak kararın Anayasa'ya aykırılığı iddiasının hukuki bir gerçeklik haline dönüşmesi ancak Anayasa Mahkemesi kararı ile oluşur . Yoksa bir siyasi tartışma düzeyinde kalır . Meclis'in alacağı kararın bir iç tüzük değişikliği olarak yorumlanıp yorumlanamayacağı tartışması yapılacaktır . Bir iç tüzük değişikliği olarak değerlendirmek gerekeceği iddiasıyla belki konuyu Anayasa Mahkemesi'ne götürme imkanı vardır . Bu bir hukuki tartışma konusundur . Bu aşamada herhangi bir şey söylemek mümkün değildir . Eğer bu konu Anayasa Mahkemesi'ne götürülebilecekse Sayın Cumhurbaşkanı da bunu götürme imkanına sahiptir . nedenle Sayın Cumhurbaşkanı'nın bu konuyu Anayasa Mahkemesi'ne götürmek için bir başka merciye müracaat etmesine ihtiyaç yoktur . Hukuki ve siyasi boyutu değerlendirilir ve gereği herkes tarafından yerine getirilir . BİR DAKİKA KARANLIK EYLEMİNE DESTEK CHP Lideri , bir soru üzerine Barış için bir dakika karanlık Eylemi''ne katıldığını söyledi . Ana muhalefet partisi olarak her zeminde görev yapmaya ve düşüncelerini söylemeye devam ettiklerini belirten Baykal , Ama bu düşüncelerimizi insanlarla paylaşmanın çok insani , çok sıcak , çok güzel bir yöntemi dedi . Baykal , her akşam saat 10. Açıklamaların ardından , CHP Merkez Yönetim Kurulu Genel Başkan Baykal başkanlığında toplandı . ABD'den yanıt geldi . " Türk askerlerin komutanı Türk olacak " ABD'nin olası Irak operasyonunda Kuzey Irak ile ilgili askeri konular ve ABD'nin Türkiye'ye vereceği ekonomik destek programının ele alındığı görüşmelerde , Türk tarafının isteklerine ABD'nin yanıtı geldi . ABD'nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson , Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı Uğur Ziyal'e ABD'nin yanıtını iletti . Ziyal , ABD'den gelen yanıtı Başbakan Abdullah Gül'e götürürken , iki ülke arasında siyasi , askeri ve ekonomik konulardaki görüşmelerin devam edeceği öğrenildi . Edinilen bilgiye göre , görüşmelerin askeri boyutunda olası bir askeri faaliyette yer alacak Türk askerlerinin komutanının Türk , Amerikalı askerlerin komutanının da Amerikalı olması konusunda anlaşmaya varıldı . İki ülke gücünün faaliyetleri bir merkezde , eşgüdüm halinde yapılması kararlaştırılırken , bu merkezin yeri konusu henüz kesinlik kazanmadı . Ak Parti milletvekili : " ABD müdahalesi . Dünya Savaşı çıkarır " AK Parti Manisa Milletvekili Hüseyin Tanrıverdi , ABD'nin Irak'a müdahalesinin . dünya savaşına neden olacağını savundu . Tanrıverdi , yaptığı yazılı açıklamada , ABD'nin başlattığı savaş sürecinin orta ve uzun vadede dünya maden ve enerji kaynaklarıyla petrol rezervlerini kontrol etmek amacını taşıdığını söyledi . Savaşa hayır demekle savaş engellenemez diyen Tanrıverdi , hükümetin , terörle mücadeleyle ve kitle imha silahlarının yok edilmesi ya da denetim altına alınması gerekçesiyle sürdürülen mücadelenin barışçı yollarla sonuçlandırılmasını savunduğunu ifade etti . Tanrıverdi , şunları kaydetti : Ancak biz biliyoruz ki ; muhtemel savaş , terörle mücadele ve kitle imha silahlarının yok edilmesi ya da denetim altına alınması gerekçesinin yanı sıra ABD'nin orta ve uzun vadede bölge üzerindeki ekonomik ve siyasi çıkarlarının korunması ve artırılması amacını taşımaktadır . Bu yönüyle muhtemel savaş kirli bir savaştır . Bu nedenle Türkiye'nin , savaş ihtimalinin ortadan kalkması için var gücüyle barışçı çözüm yollarını kollamaya ve savunmaya devam etmesi gerekmektedir . ABD Dışişleri Bakanı Powell'in Birleşmiş Milletler'e sunduğu kanıtların yeterli olmadığına inandığını ifade eden Tanrıverdi , ABD'nin Irak'a müdahalesinin . dünya savaşına neden olacağını savunarak , Saddam'ın sürgüne gitmesi savaşı engelleyecekse , Saddam sürgüne gitmelidir dedi . Ege Üniversitesi'nden bilgisayar çalanlar yakalandı . . . Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nden bilgisayar hırsızlığı yaptıkları iddia edilen kişi ile çalıntı bilgisayarları satın aldığı tespit edilen spotçu yakalandı . Alınan bilgiye göre , bir ihbarı değerlendiren , Bornova İlçe Emniyet Müdürlüğü Asayiş Büro Amirliği ekipleri , kahvehanede çalıntı bilgisayar satmaya çalışan Metin . ( 18 ) ve Rıdvan D. Sorgulamaya alınan zanlıların , bilgisayarları , bayram tatilinde EÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi binasının arka bölümündeki camlarını kırarak çaldıkları belirlendi . Olaya karıştığı tespit edilen Gökhan , Erhan , Cezmi , Şerif , Ümit , taksi şoförü Özcan . ile çalıntı bilgisayarları satın alan spotçular Ahmet İ , Ahmet , Salih İ , Deniz , Turgay . yakalandı . Zanlıların gösterdikleri yerlerde yapılan aramalarda , EÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nden çalındığı belirlenen 50 milyar lira değerinde 19 bilgisayar ile bunlara ait monitör , klavye , yazıcı , scaner ve hard disk ele geçirildi . Bilgisayar hırsızlığına karışan zanlılar ile çalıntı malları satın alan spotçular , işlemleri tamamlandıktan sonra Bornova Adliyesi'ne sevk edildi . YÖK Başkanı'ndan YEK'e tepki . . . Yükseköğretim Kurulu ( YÖK ) Başkanı Prof . Dr . Kemal Gürüz , Milli Eğitim Bakanlığı'nca ( MEB ) hazırlanan Yükseköğretim Kanunu taslağının demokratiklikle ilgisi olmadığını savunarak , Baştan beri söylüyorum , niyet başka , amaç başka dedi . Üniversitelerarası Kurul ( ÜAK ) Başkanı Prof . Dr . Tunç Erem de , Yükseköğretim Kurulu'nun ( YÖK ) , eşgüdüm kurulu olarak yeniden yapılandırılmasının , üniversitelerde kadrolaşmaya yol açacağını savundu . Milli Eğitim Bakanlığı'nın yükseköğretim reformu kapsamında hazırladığı kanun taslağına , ilgili taraflar tepki gösterdiler . YÖK Başkanı Prof . Dr . Gürüz , Taslağın demokratiklikle ilgisi bulunmadığını söyledi . Prof . Dr . Gürüz , Başından beri söylüyorum , orada niyet başka , amaç başka diye konuştu . ÜAK Başkanı ve Marmara Üniversitesi Rektörü Prof . Dr . Erem de rektör seçiminde YÖK'ün yetkisinin kaldırılması ve dekanların seçimle göreve gelmesi yönünde yapılacak değişikliğin üniversitelerde anarşi doğuracağını ileri sürdü . Dünyanın hiçbir yerinde üniversite yönetiminin seçimle işbaşına gelmediğini dile getiren Prof . Dr . Erem , Mütevelli heyet atar . Öğretim üyeleriyle seçim olmaz . Seçilerek gelen kişi üst kademeyi zaten saymıyor , bağları kopuyor . Böyle bir sistem üniversitelerde anarşi doğurur , hiyerarşik düzeni bozar diye konuştu . Prof . Dr . Erem , ÜAK'nın yetkilerinin artırılmasını değerlendirirken de mevcut yapıyla bu işin yürütülemeyeceği ifade ederek , Organları yok , onları kuruyorlar ama ÜAK , YÖK haline getiriyorsa zaman değişen nedir ? diye sordu . Amacın YÖK'ü by pass etmek olduğunu kaydeden Prof . Dr . Erem , YÖK'ü kaldırmak istiyorlar bu açıkça belli . YÖK by pass edeceksin , peki ama nereye vereceksin bu yetkileri , üniversiteleri bağımsız mı bırakacaksın . Üniversiteler kendi başına buyruk mu olacak dedi . ÜNİVERSİTELERİ ANARŞİYE SÜRÜKLER YÖK'ün eşgüdüm kurulu yapılarak ortadan kaldırılması , kadrolaşmaya yol açacaktır diyen Prof . Dr . Erem , şu görüşleri savundu : Bu üniversiteleri yıkım taslağıdır . Yapmak istedikleri demokratikleşme adı altında kadrolaşma yaratmak . Bu üniversiteleri felakete götürür , anarşiye sürükler . Her siyasi iktidar geldiğinde sil baştan kadroları düzenler . Üniversiteler , siyasal iktidarların oyuncağı haline gelecek . YÖK'ün yerine mütevelli heyeti sistemi getirilmedikçe YÖK'ü kaldırılmaması gerektiğini kaydeden Prof . Dr . Erem , heyette kimlerin görev alacağının da önem taşıdığını belirtti . YÖK üyesi Prof . Dr . Burhan Şenatalar da MEB'in hazırladığı taslakta , düzeltilmesi gereken yönler bulunduğunu kaydetti . Prof . Dr . Şenatalar , şunları söyledi : Bu taslağın Bakanlar Kurulu'na hemen sunulmasını doğru bulmuyorum . Bir reform yapılması gerektiğine inanıyorum ama bunun bir tepki yasası olmaması lazım . İlgili tüm tarafların , TÜBA , TÜBİTAK gibi rektörler gibi , görüşü alınmalı . Görüş bildirenler oldu , bildirmeyenler oldu . Ayrıca görüş bildirmekle de mesele tamamlanmış olmaz . Dediğim gibi bir reforma ihtiyaç var ama bunun bir politik kavgaya dönmemesi lazım . ODTÜ REKTÖRÜ ODTÜ Rektörü Prof . Dr . Ural Akbulut da , üniversitelerin yönetim kurullarında akademisyenlerin yanı sıra sanayi ve ticaret odalarından , sendikalardan temsilci bulunmasının , Son derece tehlikeli olacağını kaydetti . Akbulut , akademik sistemi hiç bilmeyenlerin yönetim kurullarında söz sahibi olması fikrini tuhaf bulduğunu belirterek , şöyle konuştu : Sanırım yönetim kurulunun ne demek olduğu , hazırlayanlar tarafından tam anlaşılamamış . Yönetim kurulu haftada bir toplanmak mecburiyetindedir neredeyse . Günübirlik , üniversitenin günlük yaşamıyla ilgili kararlar alan icra organıdır . Dünyada böyle örnekler var ama yönetim kurulu değildir , mütevelli heyetlerinde Odalar Birliği'nden , sivil toplum örgütlerinden insanlar olabiliyor . Ama mütevelli heyetiyle üniversite yönetim kurulu aynıymış gibi yaparsanız büyük zarar verirsiniz . ABD'deki üniversitelerde mütevelli heyetin yanı sıra sadece rektör , dekan ve enstitü müdürlerinden oluşan ve üniversitenin rutin işlerini yürüten yönetim kurulu da bulunduğunu ifade eden Prof . Dr . Akbulut , en az hafta bir toplanan bu kurulun yalnızca akademisyenlerden oluştuğunu vurguladı . Komik , yanlış ve tehlikeli bir durumun doğacağını dile getiren Prof . Dr . Akbulut , bugünkü yönetim kurullarının yapısının çok fazla değiştirilmesini doğru bulmadığını vurguladı . TEPKİ YASASI Prof . Dr . Akbulut , ülkenin geleceğini ilgilendiren bir yasanın , ay içinde hem de bir tepki nedeniyle hazırlanacak olmasını doğru bulmadığını belirterek , şunları söyledi : Bana hiç kimse şunu kabul ettiremez : Bizim hiç kimseye tepkimiz yok , bunu sadece iyilik olsun diye yapıyoruz . Bu böyle olmaz . Bir kuruma , bir gruba iyilik yapmak istiyorsanız gruplara da tartışmanın içinde sağlıklı bir yer verirsiniz . Şimdi bu kadar çabuk yaptığınız bir yasa , aynı çabuklukla değiştirilir . Çünkü hata yapma payınız çok yüksektir . Toplumun içine sinmeyen bir değişiklik çok kısa sürede değiştirilir . Prof . Dr . Akbulut , bazı yetkilerin Üniversitelerarası Kurul'a devredilmesinin doğru olmadığını savundu . Kurul'da şu anda devlet , 15 vakıf üniversitesi rektörü ve temsilcilerinin yer aldığına dikkati çeken Prof . Dr . Akbulut , kurulda alınacak kararların büyük ölçüde devlet üniversiteleriyle ilgili olacağını ancak vakıf üniversitelerinin sayısındaki artışın dengesizlik yaratabileceğini ifade etti . Prof . Dr . Akbulut , üniversitelerde öğretim dilinin Türkçe olmasına ilişkin maddeyi de kesinlikle doğru bulmadığını belirtti . Yabancı dille öğretimin insana yanlış gözükebileceğini , ancak bunun dünyada pek çok örneği bulunduğunu kaydeden Prof . Dr . Akbulut , Türk halkı milliyetçi bir halk ama en az Türkler kadar milliyetçi Almanlar ve Fransızlar gibi başka milletler de var . Almanya'da bir üniversite eğitimini İngilizce verilirse , Eğitim Bakanlığı'nca maddi açıdan destekleniyor . Bir ülke yabancı öğrenciyi kendi üniversitesine çekerse çok büyük kazançlar elde edebilir . Prof . Dr . Akbulut , kanun taslağını üniversite senatosunda değerlendireceklerini ve itirazlarını Milli Eğitim Bakanlığı'na ileteceklerini sözlerine ekledi . ÖZGÜRLÜKÇÜ DEĞİL Ankara Üniversitesi Rektörü Prof . Dr . Nusret Aras da YÖK'ün yetkilerinin ÜAK'ya devredilmesinin iki başlılık yaratacağını kaydetti . Prof . Dr . Aras , Yükseköğretim Eşgüdüm Kurulu için Bakanlar Kurulu'nun kişi belirlemesi öngörülmüş . Yani hükümet hakim olmak istiyor . Yani özgürlükçü diye gösterilen yasanın , özgürlükçü olmadığı da buradan belli Prof . Dr . Aras , taslağın bu şekilde yasalaşması halinde üniversitelerin geriye gideceği görüşünü savundu . Türk Eğitim Sen Genel Başkanı Şuayip Özcan da yaptığı yazılı açıklamada , eğitimle ilgili olmayan sivil toplum kuruluşlarının Yükseköğretim Eşgüdüm Kurulu'na temsil edilirken , eğitim sendikalarının dışlandığını belirtti . ABD Büyükelçisi Pearson:''Zaman kritik bir önem taşıyor Türkiye'nin , ABD yardımına ilişkin son taleplerini Washington'a ileten Büyükelçi Robert Pearson , Dışişleri Müsteşarı Uğur Ziyal ile bir görüşme gerçekleştirdi . Pearson , " Bir çözüm bulmak için çok yoğun çalışıyoruz . En kısa süre içinde bir anlaşmaya varacağımızı umuyoruz " derken , anlaşmaya varılması durumunda bunun yazılı olacağını da bildirdi . Robert Pearson , bir saat kadar süren görüşmenin ardından , gazetecilerin sorularını yanıtladı . Her zamanki gibi çok iyi bir görüşme gerçekleştiğini söyleyen Pearson , " Bizim düşüncelerimizin bazılarını dile getirdim ve Sayın Ziyal Türk tarafının düşüncelerini benimle paylaştı . Bir çözüme varılabileceğinden umutluyum " dedi . Görüşmelerin ayrıntılarına ilişkin bilgi vermekten kaçınan Pearson , " Bir çözüm bulmak için yoğun bir çalışma içindeyiz . Zaman kritik bir önem taşıyor . Zaman çerçevesini Başkan belirler " diye konuştu Türk tarafıyla görüşmelerin devam edeceğini belirten Pearson , çözüm bekleyen tüm konular üzerinde anlaşmaya varabilecekleri umudunu da dile getirdi . Robert Pearson , Türkiye'nin yazılı bir belge üzerinde durduğunun hatırlatılması üzerine " Biz yazılı bir belgeyi müzakere ediyoruz . Eğer bir anlaşmaya varırsak , bu yazılı bir belge olacak " dedi . ABD'nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson , Türkiye ile ABD arasında , olası Irak operasyonuna ilişkin konularda en kısa sürede anlaşmaya varılacağını düşündüğünü söyledi . Dışişleri Bakanlığı'nda Müsteşar Büyükelçi Uğur Ziyal ile yaklaşık bir saat görüşen Pearson , çıkışta yaptığı açıklamada , Ziyal ile verimli bir görüşme yaptıklarını , kendisinin Washington'un görüşlerini aktardığını , Ziyal'in de Türk tarafının görüşlerini dile getirdiğini belirtti . Türkiye ve ABD arasında çözüme ulaşılabileceğinden umutlu olduğunu ifade eden Pearson , detayları basın mensuplarıyla paylaşmasının mümkün olmadığını kaydederek , Çünkü bu konular güven ve gizlilik atmosferinde ele alınmalı , ancak şu kadarını söyleyebilirim ki , çözüme ulaşılmasını umuyorum diye konuştu . Türkiye'nin ekonomik beklentilerine yanıt getirip getirmediğinin sorulması üzerine , Detaya giremem ama iki taraf da çok çalışıyor , umarım çözüm bulabiliriz diyen Pearson , tezkerelerin bu hafta TBMM'ye gönderilmesine ilişkin bir başka soruya da Zaman Amerika için kritik öneme sahiptir yanıtını verdi . ABD'nin takviminin , ABD Başkanı George Bush tarafından belirleneceğini ifade eden Pearson , Mümkün olan en kısa sürede anlaşmaya ulaşılacak , bunun için çalışıyoruz dedi . Pearson , Ankara Washington'un taleplerine yanıt verdi mi ? sorusu üzerine de Görüşmeler iyi bir şekilde sürüyor . Üç alandaki ( ekonomik , askeri , siyasi ) bütün engelleri aşacağımızı umuyoruz diye konuştu . ABD'nin Türkiye'ye taahhütlerinin yazılı olup olmayacağına yönelik soru üzerine Pearson , görüşmelerin devam ettiğini , geçen hafta Washington'da yapılan temaslarda da bu konunun ele alındığını kaydederek , Eğer bir anlaşma olacaksa bu yazılı bir belge olacak dedi . LİNO GÖRÜŞMELERE DEVAM ETTİ Bu arada , Büyükelçi Deniz Bölükbaşı ile iki gün aradan sonra dün yeniden görüşmelere başlayan ABD Dışişleri Bakanlığı Siyasi ve Askeri İşler Dairesinden Marissa Lino başkanlığındaki heyet , temaslarına bugün de devam ediyor . Sabah saat 10:00'da başlayan görüşmelerde , Türkiye ve ABD arasında , askeri ve buna bağlı olarak hukuki konular ele alınıyor . PEARSON'UN GETİRDİĞİ BİLGİ , BİZİ GERİYE GÖTÜRMEDİ " Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Büyükelçi Yusuf Buluç , ABD'nin Ankara Büyükelçisi Robert Pearson'un Washington'dan Ankara'ya getirdiği bilginin , Türkiye'yi , bir gün öncesine nazaran daha geriye götürmediğini belirtti . Buluç , haftalık basın toplantısında , Pearson'un Dışişleri Bakanlığı'nı ziyaretine ilişkin sorular üzerine , Sayın Büyükelçinin getirdiği bilgi , bir gün öncesine nazaran bizi daha geriye götürmedi , ya da daha karamsar kılmadı diye konuştu . İstabul Boğazı'ndan geçişlere kısıtlama getirildi İstanbul'u etkileyen olumsuz hava koşulları nedeniyle , 100 metreden uzun olan ve tehlikeli yük taşıyan tankerlerin İstanbul Boğazı'ndan transit geçişine izin verilmiyor . Denizcilik Müsteşarlığı yetkilileri , akıntı ölçümlerinin sürdüğünü ve akıntının normal değerlere inmesinden sonra söz konusu gemilerin İstanbul Boğazı'ndan geçmesine izin verileceğini bildirdiler . Bu arada yoğun kar yağışı ve tipi nedeniyle Kayseri'de 149 köy yolu ulaşıma kapandı . Kar yağışı nedeniyle şehirlerarası karayollarında da ulaşımın güçlükle yapılabildiği , zincir takmayan araçların yollarına devam etmelerine trafik ve jandarma ekiplerinin izin vermediği bildirildi . ABD ile mutabakat zaptı görüşmeleri yeniden başladı ABD'nin olası Irak operasyonunda Kuzey Irak ile ilgili askeri konular ve ABD'nin Türkiye'ye vereceği ekonomik destek programının ele alındığı görüşmeler , Dışişleri Bakanlığı'nda bugün yeniden başladı . Görüşmelerde , Türk tarafına Büyükelçi Deniz Bölükbaşı , ABD heyetine de Marisa Lino başkanlık ediyor . Ankara'da Şubat'ta başlayan görüşmelere geçen hafta ara verilmişti . Diplomatik kaynaklar , siyasi çerçevede Irak ve Kuzey Irak'ın geleceği gibi konularda büyük ölçüde ilerleme sağlandığını belirtiyorlar . Ankara , ekonomik konularda Washington'dan Kongre güvencesi isterken , diplomatik kaynaklar , zaman sıkıntısı nedeniyle mutabakat zaptı imzalanmasının yeterli olabileceğini kaydediyorlar . Cemrenin ilki yarın havaya düşecek Türk dünyasının gerek kültürüne , gerek hava bilimlerine ve gerekse de edebiyatına konu olan ve her yıl Şubat Mart aylarında " düşse de ısınsak " diye beklenen bir hava olayıdır cemre . . . Arapça kökenli " ateş parçası " , " ateş halindeki kömür " anlamına gelen ve ısınmayı ifade eden cemrenin ilki yarın havaya düşecek . Anadolu'da " Halk takvimi " olarak adlandırılan ve genellikle örf ve inanışlardan hareketle hazırlanan takvimde , yıl , " Kasım ve Hıdrellez " olmak üzere ikiye bölünüyor . Takvime göre , Kasım , Kasım ayının başında başlar ve Hıdrellez'e kadar yani Mayıs'a kadar sürer , bu kış mevsimidir . Hıdrellez ise Mayıs'ta başlar ve Kasım'a kadar sürer , bu da yaz mevsimidir . Birinci cemrenin Kasım Günleri'nin 105 . günü yani 10 Şubat'ta havaya , ikinci cemrenin 111 . gün yani 16 16 Şubat'ta suya ve üçüncü cemrenin de 119 . gün yani Mart'ta toprağa düştüğü kabul edilir . Saatli Maarif Takvimi'ne göre , cemre düşüşleri genellikle fırtınalı geçer ve yurdun pek çok yerinde kar yağışı görülür . Üçüncü cemrenin ardından da baharın geleceği kabul edilir . İzmir Meteoroloji Bölge Müdürü Burhan Babalıoğlu , ilk cemrenin düşeceği yarın , Marmara'nın batısı , Kıyı Ege ve Batı Akdeniz'in parçalı bulutlu , diğer yerlerin ise çok bulutlu ve yağışlı olmasının beklendiğini söyledi . Kar , İstanbul'da trafiği yine kilitledi . . . İstanbul'da sabah saatlerinde etkili olan kar yağışı , kentin bazı bölgelerinde ulaşımı olumsuz etkiledi . Sabah okul ve işlerine gitmek için yola çıkan bir çok kişi yoğun kar yağışı nedeniyle kilitlenen trafiğe takıldı . Yağış , özellikle İkitelli ve TEM Otoyolu'nun Mahmutbey İSTOÇ Mevkii'nde uzun kuyruklara neden olurken , sürücülerin de zor anlar yaşamasına yol açtı . Ekiplerin buzlanmaya karşı tuzlama çalışmaları sürürken , İstanbul Boğazı tanker trafeğine kapatıldı . Trafik özellikle Merter , Yeşilköy , Bahçelievler semtlerinde uzun süre açılamadı . İstanbul Milli Eğitim Müdürü Ömer Balıbey , okulların tatil edilmediğini açıkladı . Öte yandan Beykent Üniversitesi , kar yağışı ve olumsuz hava şartları nedeniyle gün tatil edildi . Rektörlük'ten yapılan açıklamada , kentteki olumsuz hava şartlarından dolayı üniversitenin bugün tatil edildiği bildirildi . Meteoroloji , kar yağışının Cuma gününe kadar aralıklarla süreceğini açıkladı . İstanbul Valiliği ise okulların tatil edildiği yönünde bir açıklama yapmadı . Olumsuz hava koşulları ulaşımı aksatıyor . . . Karayollarının yol yapım çalışması sürdürülen kesimlerinde ulaşım kontrollü sağlanırken , olumsuz hava koşulları ulaşımı aksatıyor . Karayolları Genel Müdürlüğü'nden yapılan açıklamaya göre , Eruh Şırnak , İnegöl ayrımı Domaniç , Çanakkale-Yenice Balıkesir yolunun Balya Yenice arasındaki kesimi ile Hakkari Çukurca ayrımı Çığlı Karayolları 11 . Bölge sınır yolu , kar ve tipi nedeniyle ulaşıma kapalı bulunuyor . Sandıklı Keçiborlu yolunun 10 . kilometreleri arasında muhtelif kesimlerde sürdürülen yapım çalışmaları nedeniyle sürücülerin trafik işaret ve işaretçilerine dikkat etmeleri gerekiyor . Gaziantep Kilis yolunun 51 56 . kilometreleri arasındaki bölünmüş yol yapım çalışmaları nedeniyle ulaşım kontrollü gerçekleştiriliyor . Baba , evine zorla giren oğlunu tabancayla öldürdü . . . Bahçelievler'de bir kişi , evine zorla giren oğlunu tabancayla vurarak öldürdü . Alınan bilgiye göre , Kocasinan Merkez Mahallesi Malkara Sokak İdeal Sitesi A/1 Blok numaralı dairede gece saatlerinde meydana gelen olayda , Fetih Akdoğan , kendisinden ayrı yaşayan oğlu Mehmet Akdoğan'ı ( 11 ) evine almak istemedi . Mehmet Akdoğan'ın zorla eve girip içeridekileri darp etmesi üzerine baba Fetih Akdoğan , tabancasını çekerek oğlunu vücudunun çeşitli yerlerinden vurdu . Ağır yaralanan Mehmet Akdoğan , kaldırıldığı Özel Gelişim Hastanesi'nde hayatını kaybetti . Polise teslim olan baba Akdoğan'ın , oğlunun alkolik olduğunu ve sık sık eve gelip kendilerini dövdüğünü ifade ettiği bildirildi . Hacı adaylarının çoğu Mina'da çadırsız kaldı . . . Hac görevini yerine getirmek üzere Türkiye Seyahat Acentaları Birliği ( TÜRSAB ) aracılığıyla kutsal topraklara gelen 45 bin kişiden sadece binine Mina'da çadır verildi . TÜRSAB yetkilisi Mustafa Canerli , yaptığı açıklamada , TÜRSAB aracılığıyla giden hacı adaylarına her yıl 45 bin kişilik çadır verildiğini belirterek , şunları söyledi : Bu yıl sadece bin kişilik çadır verildi . Daha önce Suudi Arabistan'a girmeden Türk hacı adaylarına verilecek çadırların paraları ödenmişti . Ancak , 45 bin yerine bin kişiye çadır verildi . Suudi yetkilileri , bu duruma gerekçe olarak da ( unuttuklarını ) söylediler . Görüşmeler sürüyor . Konuyu Dışişleri Bakanlığımıza bildirdik . Bu arada , Diyanet İşleri Başkanlığı organizasyonuyla kutsal topraklara gelen hacı adayının Mina'daki konaklamasında herhangi sorun yaşanmadığı belirtildi . Canlı kalkanların İstanbul turu . . . Irak'a gitmek üzere Londra'dan geldikleri İstanbul'da Türk barış gönüllüleriyle buluşan canlı kalkanlar , şehir turu attı . Ayasofya Müzesi önünde toplanan yabancı gruba , barış gönüllüleri destek verdi . Burada açıklama yapan Özgür Der Başkan Yardımcısı Özlem Özyurt , canlı kalkanlar'ın ABD emperyalizmine dur demek için yola çıktıklarını kaydederek , Aralarında anneler var . Iraklı çocuklar için yola çıktılar . Canlı kalkanların ne şov , ne de intihar gibi bir girişimleri yok diye konuştu . Irak'ta Savaşa Hayır Koordinasyonu Sözcüsü Tayfun Mater de , küresel direnişin bir parçası olan canlı kalkanlar''a 51 Türk vatandaşının katılacağını söyledi . Tüm dünyada 15 Şubat'ta savaş karşıtı gösteriler düzenleneceğini belirten Mater , bu organizasyona , aynı tarihte Kadıköy İskele Meydanı'nda yapacakları kitlesel basın açıklamasıyla destek vereceklerini kaydetti . Canlı kalkanlar adına konuşan Tolga Temuge de , gruplarının Irak'taki mevcudiyetinin savaşı durdurmaya yetmeyeceğini vurgulayarak , Burada kalan sizler savaşı durdurabilirsiniz . En büyük görev geride kalanlara düşüyor . Lütfen savaşı evinizde televizyonlardan izlemeyin , TBMM'ye yürüyerek tepkinizi gösterin dedi . Yurtdışından gelen canlı kalkanlardan Katherine Soederholm da , Irak halkıyla kucaklaşmak için sabırsızlandığını söyledi . Soederholm , daha sonra Filistin ve İsrail'de de barış yürüyüşleri organize edeceklerini bildirdi . Bu arada Temuge , Soederholm'e bir Filistin atkısı ( kefiye ) hediye etti . Meydanda toplanan çocuklar da , savaşa hayır , çocuklar ölmesin ve yaşasın küresel intifada sloganları atarak , canlı kalkanlar''a destek verdi . Açıklamaların ardından çift katlı otobüse binen canlı kalkanlar ile onlara destek veren Savaşa ve İşgale Hayır Platformu , Irak'ta Savaşa Hayır Koordinasyonu üyeleri de konvoy oluşturarak , Beşiktaş , Fatih Sultan Mehmet Köprüsü ve Üsküdar güzergahını kullanarak Kadıköy'e hareket etti . Düğünde havaya ateş açıldı , ölü , yaralı . . . Şanlıurfa'nın Suruç İlçesi'nde akraba oldukları bildirilen ailenin düğününde , havaya rasgele açılan ateş sonucu , kişi öldü , 1'si ağır kişi yaralandı . İlçeye bağlı Dumlukuyu Köyü'nde akraba oldukları bildirilen Şahin ve Dağ ailesinin çocuklarının düğünü , davetlilerin katılımıyla başladı . Daha sonra , bazı davetliler , tabancaları çıkararak havaya rasgele ateş açmaya başladılar . Bu sırada , yere düştüğü öne sürülen bir tabancadan çıkan mermiler kişiye isabet etti . Ağır yaralanan Müzeyyen Dağ ( 11 ) ile Sultan Şahin ( 14 ) hastaneye götürülürken yolda öldü . İlk müdahaleleri Suruç Devlet Hastanesi'nde yapılan Feride , Ayfer ( 19 ) , Peyami ( 14 ) ve Bayram Şahin ( 18 ) ise Şanlıurfa Devlet Hastanesi'ne sevk edildi . Yetkililer , yaralılardan Feride ve Ayfer Şahin'in durumunun ağır olduğunu belirttiler . Olayla ilgili K. gözaltına alındı . HADEP'in Taksim'deki eyleminde araçlar taşlandı . . . Taksim Meydanı girişinde savaş karşıtı basın açıklaması yaptıktan sonra polisin uyarısıyla dağılıma geçen HADEP'li gruptan bazı kişiler , terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan lehine sloganlar atarak bazı araçları taşladı . HADEP İstanbul İl Başkanlığı'nın organizasyonunda Taksim Meydanı'nın İstiklal Caddesi girişinde toplanan yaklaşık 500 kişilik grup , Kürtçe ve Türkçe sloganlar atıp savaş karşıtı eylem yaptı . Güvenlik kuvvetlerinin çembere alarak dağılın uyarılarında bulunduğu grup , polisin biber gazı kullanmak için maske taktığı sırada basın açıklamasını da gerçekleştirdi . Eğitimli köpeklerin de katkısıyla grubu araya girerek bölen polis , bu kişilerin çeşitli yönlere dağılmalarını sağladı . Gruptan ayrılan 10 kişilik bir topluluk ise terör örgütü elebaşı lehine sloganlar atarak , Tarlabaşı Bulvarı'nda yerden söktükleri parke taşlarını seyir halindeki araçların üstlerine attı . Saldırganlar , polisin müdahalesinden önce ara sokaklara girerek kaçtılar . Trafik kazası ucuz atlatıldı . . . Gaziantep'te , işçi taşıyan servis otobüsü ile kamyonetin çarpışması sonucu 15 işçi hafif yaralandı . Alınan bilgiye göre , Organize Sanayi Bölgesi yakınında , İsmail Özbek yönetimindeki 16 TV 869 plakalı kamyonet , Halil Kocaoğlu'nun kullandığı 16 RD 855 plakalı işçi servis otobüsüne arkadan çarptı . Kazada yaralanan işçilerden 10'si ayakta tedavi edildi . Yaralı işçilerden Veli Taşdemir , Mehmet Emre , Mikail Kanat , Ahmet Öz ve Ali Uyanık'ın tedavisi ise Gaziantep SSK Hastanesi'nde sürüyor . Bolu Dağı ve gişelerde bayram yoğunluğu . . . Ankara İstanbul karayolunun Bolu Dağı kesimi ve Abant gişelerinde tatilciler uzun araç kuyrukları oluşturdular . Toplam günlük bayram tatilinin başlamasıyla birlikte Ankara İstanbul karayolunun Bolu dağı kesimi ve 80 otoyolunda tatilcilerin trafiği yoğunlaşmaya başladı . Bolu'da dün etkili olan kar yağışı sonrasında zemindeki buzlanma yüzünden trafik ekipleri sürücüleri sürekli uyarıyorlar . ARAÇ KUYRUKLARI OLUŞTU Ankara İstanbul yönünden Bolu dağı geçişini kullanan tatilciler Abant kavşağı ve 80 otoyolu Abant gişelerinde uzun araç kuyrukları oluşturdular . Otoyol gişelerinde İstanbul yönüne , Ankara yönüne gişenin açık olduğunu belirten karayolu yetkilileri , alınan tedbirlerle ciddi sıkıntı yaşanmadığını belirterek Tatilciler Bayram süresince Bolu'da kar yağışının etkili olacağını göz önünde bulundurarak yola erken çıksınlar diye konuştular . Uzun araç kuyrukları oluşturan tatilciler ise Bolu dağı geçişinde yaşanan sıkıntının geçen yıla oranla daha az olduğunu belirttiler . KAYNAŞLI GİŞELERİ Öte yandan , Düzce'nin Kaynaşlı İlçesi TEM otoyolu gişelerinde de Kurban Bayramı dolayısıyla kuyruklar oluşuyor . Edinilen bilgiye göre , Kurban Bayramı nedeniyle İstanbul'dan Ankara istikametine giden araçlar Düzce Kaynaşlı gişelerinde kuyruk oluşturmaya başladı . Gişelerde gişe kapısı çalışmasına rağmen kilometre kuyruk oluştu . Karayolları yetkilileri , açık olan gişeden ortalama dakikada aracın geçiş yaptığını bildirdiler . Düzce Bölge Trafik ekipleri , İstanbul'dan Ankara istikametine gitmekte olan araçları kısmi olarak 100 karayoluna sevk ederek Kaynaşlı gişelerindeki yoğunluğu azalttıklarını belirttiler . Karaköy Vapur iskelesi gün kapalı . . . Türkiye Denizcilik İşletmeleri'ne ( TDİ ) bağlı Karaköy İskelesi , fırtınadan dolayı zarar gören zincirlerin bakım ve onarımı için gün süreyle kapatıldı . TDİ'den verilen bilgiye göre , Karaköy İskelesi'nden yapılan Haydarpaşa-Kadıköy Karaköy seferleri , kara ile deniz arasındaki bağlantıyı sağlayan zincirlerinin fırtınadan zarar gören bölümlerinin bakım ve onarımı amacıyla dün akşam saat 10. Haydarpaşa ve Kadıköy'e vapur seferleri , yaklaşık gün sürmesi beklenen bakım ve onarım çalışmaları nedeniyle , bugünden itibaren Eminönü'ndeki numaralı iskeleden yapılmaya başlandı . Derviş : " Ekonomide çok ciddi tehlikelerle karşı karşıyayız " Eski Devlet Bakanı ve CHP İstanbul Milletvekili Kemal Derviş , suskunluğunu CHP milletvekillerine dağıtmak üzere hazırladığı " Ekonomik Durum " raporuyla bozdu . " Ekonomik gelişmenin bir çok alanda çok ciddi tehlikelerle karşı karşıya " bulunduğunu belirten Derviş , hükümetin ekonomik politikalarına ağır eleştirilerde bulundu . Derviş , " Yalanı , sorumsuzluğu , yolsuzluğu sosyal politika veya halkçılık maskesiyle vatandaşa sunma zamanı geçti . iktidarın bu anlayışla çalışması 1001 yılında elde edilen kazanımları tehlikeye sokmak , Türkiye'den hızlı büyümeyi esirgemek anlamına gelir " dedi . Derviş'in " Yenilenmiş Bilim Platformu " çerçevesinde hazırladığı Ekonomik Durum raporunda , 1001 yılında yaşanan ekonomik gelişmeler değerlendirildi ve 1005 yılı için " önem taşıyan ekonomik politika seçenekleri " değerlendirildi . 1001'nin son verilerine göre ortaya konulan bulgu ve değerlendirmelerin iki olguyu birden ortaya koyduğuna dikkat çekilen raporda , bunlardan birincisinin ekonominin kritik alanların bir çoğunda ekonomik program kapsamında hayata geçirilen önlemler ve yapısal dönüşümler sonucu ciddi iyileşmeler sağlandığı , ikincisinin de söz konusu iyileşmeler ve ekonomik durumun bu aşamada kırılganlığı olduğu belirtildi . Raporda , " Ekonomik gelişme süreci bir çok alanda ciddi tehlikelerle karşı karşıyadır " denildi . GÜVENİN PEKİŞMESİ " OLMAZSA OLMAZ KOŞUL " Raporda , " olmazsa olmaz " koşul olarak gösterilen güvenin pekişmesinin , kamu dengesini koruyan ve bankacılık sektörünü sağlığa kavuşturmaya yönelik politikaların kararlılıkla uygulanmasına bağlı bulunduğu ifade edildi . Raporda şu görüşlere yer verildi : " Popülizme dönüş , olmayan kaynakları dağıtmak için verilen sözler bu güvenin sonu olur . Sosyal ihtiyaçlara yönelik harcamalar ve çabalar artırılmalıdır . Ancak her harcamanın gerçek kaynağı , her çabanın arkasında ciddi bir hazırlığın olması gerekir . Yalanı , sorumsuzluğu , hatta yolsuzluğu sosyal politika veya halkçılık maskesiyle vatandaşa sunabilme zamanı geçmiştir . Piyasalar buna anında tepki göstermekte ve böylece sorumsuzluğu cezalandırmaktadır . Buna rağmen ne yazık ki kolaycılığı sürekli olarak denemek isteyen sorumluluğu bir türlü kabul etmeyen bir anlayış hala çok yaygındır . İktidarın bu anlayışla çalışması , 1001 yılında elde edilen kazanımları yeniden tehlikeye sokmak ve Türkiye'den hızlı büyümeyi esirgemek anlamına gelir . " IRAK KRİZİ VE ABD YARDIMI Irak savaşıyla ilgili olasılıkların önemli ölçüde arttığına dikkat çekilen raporda , bölgede ortaya çıkması olası durum sonucu Türkiye'nin karşı karşıya kalacağı zararların telafisine yönelik yardım paketinin nitelikleri , bileşimi ve bu amacı ne ölçüde karşılayacağının bilinmediğine dikkat çekildi . Raporda , " Eğer bu paket borç niteliğinde olacaksa bu ancak kısa vadeli bir çözüm oluşturacaktır ; bu tür bir paket borç/GSMH oranını düşürmeyeceğinden ve faiz dışı fazla işlevi görmeyeceğinden makroekonomik durumun kırılganlığının aşılmasını sağlayamayacaktır . Paketin içinde önemli ve kullanılabilir nitelikte bir hibe unsuru bulunması durumunda bir rahatlama sağlanacaktır . Bu bağlamda bu tür paketlerin ABD Kongresi'nden geçme gereği de dikkate alınmalıdır " denildi . ENFLASYON Ocak ayında TEFE'de yaşanan yüzde 5. Bu durum bu tür gecikmelerin bedelinin kaçınılmaz olarak ödendiği gerçeğini yansıtmaktadır " denildi . cakta TEFE'de yaşanan artışa rağmen 1005 yılında enflasyonun denetim altında tutulmasının mümkün olduğu vurgulanan raporda , " Ancak ay daha benzeri şekilde yüksek oranların ortaya çıkması durumunda enflasyon tehlikesi ciddi boyutlara varacak ve bu konuda 1001 sonunda olumlu olan beklentiler bozulacaktır . Enflasyonda büyük bedeller ödenerek elde edilen köklü düşüş kaybedilmiş olacaktır " görüşü savunuldu . AÇIKLAMALAR YETERLİ GÜVEN VERMİYOR Kemal Derviş tarafından hazırlanan raporda , hükümetin katrilyon lira ek gelir sağlayacağını açıkladığı ilk paketin katrilyon 150 trilyon lira olan sigara ve içkide ÖTV'nin artırılmasıyla sağlanacak gelir dışındaki kaynaklardan beklendiği kadar gelir sağlanmasının mümkün olmadığı savunuldu . 6. Bu nedenle 1005 yılında faiz dışı fazlanın tutturulacağı , Bütçe dengelerine dikkat edileceği ve bu konuda gerekli önlemlerin alınacağı yönündeki açıklamalar ve atılacak adımlar konusunda yeterli güveni vermemektedir " denildi . BELEDİYE SEÇİMLERİ İÇİN Mİ ? Raporda , hükümetin farklı üyelerinin önemli ekonomik ve sosyal konularda birbirlerinden çok farklı yönlerde açıklamalar yapmaları ve belirsizlikleri artırarak ekonomik dengeleri olumsuz yönde etkileyen müdahalelerinin kaygı verici olduğu vurgulandı . Hükümetin bu çelişkili tutumunun belediye seçimlerine ilişkin hedeflerle bağlantısı olup olmadığı sorusunu akla getirdiği belirtilen raporda , böyle bir amacın teknik açıdan yanlış ve sürdürülemez olduğu savunuldu . Polisten korktu , otelin üçüncü katından atladı Bavul ticareti için gelip fuhuş yapan yabancı kadınlara yönelik operasyonda polisten korkan 18 yaşındaki Azerbaycanlı Güneş Davutova , otelin üçüncü katından atlayarak ağır yaralandı . Yaklaşık 15 gün önce Erzurum'a gelen Güneş Davutova , Mahallebaşı Semtindeki Güney Otelïe yerleşti . Otelde fuhuş yapıldığı yolunda ihbar alan Ahlak Masası görevlileri de önceki gün sabah otele baskın düzenledi . İddiaya göre , otelin üçüncü katında bir erkekle birlikte olan Güneş Davutova , paniğe kapıldı . Kaldığı odanın penceresinden atlayan Davutova beton zemine düştü . Polisler tarafından Numune Hastanesi Acil Servisiïne kaldırılan Azeri kadının beyin travması geçirdiği belirlendi ve Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi Aziziye Araştırma Hastanesiïne sevk edildi . Hayati tehlikesi bulunan Davutovaïnın yoğun bakımdaki tedavi sürerken , fuhuş yaptığı belirlenen Azerbaycan , Gürcistan ve Ermenistan uyruklu 11 kadın gözaltına alındı . Kasaplar kurbana hazırlanıyor . . . Kayseri Kasaplar Odası , Kurban Bayramı'nda kasaplık yapmak isteyenlere sınav yaparak kimlik kartı veriyor . Oda Başkanı Adnan Aydın , A. Bayramda kurban kesimi yapmak isteyenlere sınavla kimlik kartı verilmesi uygulamasını geçen yıl başladıklarını kaydeden Aydın , şunları söyledi : Geçen yıl , başlattığımız uygulamada 650 kişiye kasap kimlik kartı vermiştik . Geçen yılki kartlar bu yılda geçerli olacak . Bu yıl da bugüne dek yaklaşık 150 kişiye daha kasap kimlik kartı verdik . Odamıza başvuran kasap adaylarına uygulamalı olarak kurbanlık kesimini gösteremiyoruz . Ancak , elimizdeki kısıtlı imkanlarla adayın bıçak bileğilemesine bakıyoruz , kurban kesimi sırasında yerine getirmesi gerekli dini vecibeleri bilip bilmediğini kontrol ediyoruz . Daha önceden tecrübesi olanlara büyükbaş , olmayanlara küçükbaş hayvan kesebilme yetkisi veriyoruz . ACEMİ KASAP KAZALARI AZALDI Her yıl Kurban Bayramları'nda çok sayıda acemi kasap kazası meydana geldiğini ve çok sayıda insanın yaralandığını hatırlatan Aydın , Geçen yıl başlattığımız uygulama ile bu kazaları büyük ölçüde azalttık . 1001 yılında Kayseri'de 550 kişinin kurban kesimi sırasında yaralanarak hastanelik olduğunu belirledik . Kasap kimlik kartı uygulamasını başlattıktan sonra ise bu rakam 54'e indi diye konuştu . Kayseri'de sucuk ve pastırma imalatı yaygın olduğu için kasap sıkıntısı çekilmediğini , şehir merkezinde odaya kayıtlı 118 , et kombinalarda çalışan 500 kasabın olduğunu anlatan Aydın , şöyle devam etti : Vatandaşlarımızdan kurbanlıklarını sağlıklı şekilde kestirebilmeleri için kasap kimlik kartı olmayanlara kesim yaptırmamalarını istiyoruz . Ayrıca , bayram süresince kasaplık belgesi ve tecrübesi olmayanlara kaldırımlarda sağlıksız koşullarda et çekimi yaptırılmaması gerekiyor . Diğer yandan kurban kesim ücretlerinde de standartlara uyulmasını istiyoruz . İlimizde et kombinalarında büyükbaş hayvan kesim ücreti 40 milyon , küçükbaş 10 milyon lira ; kapalı ve açık pazar yerlerinde büyükbaş hayvan kesim ücreti 60 milyon , küçübaş 11. Vatandaşlarımız kasaplara bu rakamlardan fazla ödeme yapmasınlar . Abdüllatif Şener'in açıklaması . . . Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , asker bulundurma ve gönderme tezkeresinin , TBMM'ye sevki ile ilgili herhangi bir karar alınmadığını bildirdi . Şener , Başbakan Abdullah Gül başkanlığında yapılan Irak Zirvesi sonrasında gazetecilere açıklamalarda bulundu . Toplantı çerçevesinde Irak sorunuyla ilgili müzakereler yapıldığını , Irak sorununun diplomatik , siyasi , ekonomik ve askeri boyutlarıyla ilgili son gelişmelerin değerlendirildiğini belirten Şener , toplantıda ayrıca , Devlet Bakanı Ali Babacan ve Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın , 15 15 Şubat'ta ABD'ye yaptıkları ziyarete ilişkin bilgi verdiklerini kaydetti . Şener , Bu toplantıda Birleşmiş Milletler , AB , NATO , İslam Konferansı Örgütü ve Arap Ligi içinde Irak sorunu ile ilgili olarak sürmekte olan faaliyetler ve tartışmalar ayrıca ele alınmıştır . Bu çerçevede Başbakanımızın AB Dönem Başkanlığı'nın daveti üzerine 16 18 Şubat 1005 tarihlerinde Irak konulu toplantılara katılmak üzere Brüksel'e yapacağı ziyaretin programı da gözden geçirilmiştir diye konuştu . Şener , bir gazetecinin Amerika'dan özellikle 18 Şubat'ta asker bulundurma , gönderme tezkeresinin Meclis'ten çıkması yönünde Ankara'ya bir baskı vardı . 18'inde Meclis'te görüşülecek mi ? Ne zaman göndereceksiniz , hükümet bir karar verdi mi ? sorusuna karşılık , bugünkü toplantıda Irak sorunuyla ilgili olarak ortaya çıkan tüm tablonun detaylarıyla gözden geçirildiğini söyledi . Şener , Sadece Türkiye'nin bir komşu ülke olması sebebiyle , bölgeye yakınlığı sebebiyle hassas olması gereken noktalar değil , dünyanın değişik organizasyonları içerisinde konunun nasıl değerlendirildiği , nasıl algılandığı masaya yatırılmıştır , bunların da müzakereleri yapılmıştır dedi . ABD'nin diğer ülkelere yönelik olduğu gibi Türkiye'ye yönelik de bazı beklentileri bulunduğunu ifade eden Şener , Ancak belirttiğiniz tezkereyle ilgili henüz bir tarih belirlenmiş değildir dedi . Devlet Bakanı Babacan'ın toplantıda , ABD'nin Türkiye'ye yapacağı yardımların boyutları hakkında bilgi verip vermediği yolundaki soru üzerine Şener , toplantıda , Irak sorunu ve bu soruna bağlı tüm gelişmeler , müzakereler , temaslar ve görüşmelerin değerlendirildiğini kaydetti . Şener , Elbette böyle bir önemli hadisenin , muhtemel gelişmenin , askeri , siyasi , ekonomik boyutları vardır . Bu boyutlar da aynı şekilde değerlendirilmiştir . Sayın Babacan ve Yakış'ın ABD'de sürdürdüğü temaslar ve bu temaslardaki çerçeve yine aynı şekilde değerlendirilmiştir . Kendileri de ayrıntılı bir şekilde konuyu , yaptıkları temasları ifade etmişlerdir diye konuştu . Tezkerenin Meclis'e sevki için beklenen bir gelişme var mı ? sorusuna karşılık Şener , Bugünkü toplantıda tezkerenin Meclis'e sevki ile ilgili herhangi bir karar alınmış değildir , bununla ilgili bir belirleme yapılmış değildir dedi . Bunun bir karar verme değil , değerlendirme toplantısı olduğunu ifade eden Şener , basının da böyle yorumlamasında fayda bulunduğunu söyledi . Şener , bir gazetecinin aynı şekilde başka bir toplantı yapılıp yapılmayacağı sorusu üzerine Böyle bir belirleme yok ama her zaman devletin kurumları değişik zamanlarda biraraya gelirler , önemli gördükleri konuları değerlendirirler dedi . Tezkerenin tarihi konusunda bir karara varılamaması , ekonomik paket konusunda anlaşmaya varılamadığı anlamına mı geliyor ? sorusuna da Şener , Hayır , öyle bir anlama gelmiyor . Böyle bir anlama geliyor diye yorumlarsanız da sağlıklı olmaz . Dolayısıyla bu farklı bir düzlemde değerlendirilmesi gereken bir husustur yanıtını verdi . Şener , Sizin öngördüğünüz bir tarih var mı ? sorusu üzerine de bugünkü toplantının bir değerlendirme toplantısı olduğunu tekrarlayarak , sözlerini şöyle tamamladı : Bu , bir karar oluşturmak maksadıyla yapılmış bir toplantı değildir ve bu değerlendirme toplantısına özgü çerçeve ne ise meseleler bu düzlemde ele alınmıştır ve düzlemde müzakere edilmiştir . Siz basın olarak net , somut , kararlaştırılmış şeyler bekliyorsunuz ama siyaset her zaman sizin beklentilerinize uygun açıklamalar yapmayabilir . Yapılan toplantıların niteliğine özgü açıklamalar yapılır . CHP : AKP'nin Irak konusundaki tutumunu desteklemiyoruz CHP Genel Sekreter Yardımcısı Bülent Baratalı , CHP olarak , AK Parti'nin Irak konusundaki tutumunu desteklemiyoruz''dedi . İzmir'in Bergama ve Dikili ilçelerindeki CHP teşkilatlarını ziyaret eden Baratalı , partililerle sohbet ederek , gündeme ilişkin çeşitli değerlendirmelerde bulundu . CHP Bergama İlçe Örgütü'nde yaptığı konuşmada olası Irak operasyonuna değinerek , hükümeti eleştiren Baratalı , Ak Parti'nin Irak notu kırık . . . CHP olarak Ak Parti'nin Irak konusundaki tutumunu desteklemiyoruz''dedi . Hükümetin 16 Şubat'ta 90 . gününü dolduracağını belirten Baratalı , Mazota , benzine de 15 kez zam yaptılar''dedi . Bir partilinin , yerel seçimlerin zamanından önce yapılmasının söz konusu olup olmadığını sorması üzerine Baratalı , seçimlerin zamanında yapılacağını tahmin ettiğini kaydederek , şöyle dedi : Aksi halde Anayasa'nın 116 . maddesinin değişmesi gerekiyor . Bu maddenin değişmesi için partimize ihtiyaç duyulacaktır . Biz olumlu oy kullanmak için dokunulmazlıkların kaldırılması şartını getiririz . Bu nedenle erken yerel seçim zor görünüyor Baratalı , partisinin Dikili ilçe teşkilatını ziyareti sırasında da Kasım seçimlerinde CHP'nin büyük başarı sağladığını ve partisinin her bölgeden milletvekili çıkaracak güçte olduğunu kanıtladığını ifade etti . Seçim döneminde , yerine getiremeyecekleri vaatlerde bulunmadıklarını kaydeden Baratalı , Öfkeyi de yönlendirmedik dedi . Baratalı , Kıbrıs'taki gelişmeler üzerinde de durarak , Kıbrıs'ta kalıcı bir barıştan yana olduklarını söyledi . Erdoğan , Tarık Aziz ile görüştü . . . AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın da katıldığı Irak Başbakan Yardımcısı Tarık Aziz ile Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin arasındaki görüşme sona erdi . Atatürk Havalimanı VIP salonu Başbakanlık ağırlama odasında , Irak Başbakan Yardımcısı Aziz ve Başbakan Yardımcısı Şahin arasında saat 15. Saat 16. Basın mensuplarının soruları üzerine Erdoğan , gazetecilere teşekkür etti . AK Parti Genel Başkanı Erdoğan ile Başbakan Yardımcısı Şahin , görüşmeden sonra uçakla Ankara'ya hareket ettiler . Erdoğan : Stratejimiz yanlış olsaydı Irak'ta savaş başlamış olacaktı Samsun'daki AK Parti İl Danışma Kurulu Toplantısı'na telefonla katılan Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan , Bizim bu zamana kadar takip ettiğimiz strateji yanlış olsaydı , Irak'ta savaş başlamış ve bitmiş olacaktı dedi . AK Parti Samsun İl Başkanlığı'nca düzenlenen . İl Danışma Kurultayı Toplantısı''na telefonla katılan Erdoğan , ABD'nin olası Irak operasyonu hakkında görüşlerini anlattı . Erdoğan , olası Irak operasyonunda Türkiye'nin , zarar görmemesi için gerekli tedbirleri alması gerektiğini belirterek , son yılların en büyük dış politika ve siyasi gelişmelerinin partileri tarafından yapıldığını kaydetti . Türkiye'nin çok hassas bir dönemden geçtiğini ifade eden Erdoğan , konuşmasını şöyle sürdürdü : Şu an , burada değinmek istediğim en önemli konu Irak konusudur . Bu konudaki gelişmelerde partimizin ve Hükümetimizin üzerinde birçok spekülasyonlar yapıldığını hep birlikte takip ediyoruz . Şunu belirtmek istiyorum ; bizim bu zamana kadar takip ettiğimiz strateji yanlış olsaydı , Irak'ta savaş başlamış ve bitmiş olacaktı . Irak konusunun barışla noktalanması için gayret içindeyiz . Erdoğan , Türkiye'nin bu savaşın içinde olmadığını belirterek , Şu anda tedbirle ilgili adımlar atılmıştır . Komşumuzda bir yangın vardır . Bu şöyle veya böyle bize sıçrayabilir , eğer savaş olursa da muhakkak sıçrayacaktır diye konuştu . Daha sonra , toplantıya katılan AK Parti Samsun milletvekilleri ile il ve ilçe başkanları , Türkiye ve Samsun'un gündemindeki konularda görüşlerini bildirerek , çalışmalar hakkında bilgi verdiler . Toplantıda , AK Parti İlçe Başkanları'na da birer plaket verildi . DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar Edirne'de . . . DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar , olası Irak operasyonunda Türkiye'nin talepkar olmadığı bir konumda , hükümet başkanlarını ABD'ye göndermesinin , savaşkar bir tutum içindeymiş gibi izlenim yarattığını öne sürdü . Ağar , Bulgaristan'daki temaslarını tamamlayarak , Kapıkule Sınır Kapısı'ndan Türkiye'ye giriş yaptı . Edirne DYP İl Teşkilatı'nı ziyaret eden Ağar , gazetecilerin sorularını yanıtladı . Bulgaristan'da faaliyet gösteren ve Türk soydaşların da içinde yer aldığı Hak ve Özgürlükler Hareketi ( HÖH ) Partisi yetkilileri ile temaslarda bulunduğunu bildiren Ağar , HÖH Partisi'nde 10 soydaş milletvekili ve soydaş bakanın bulunduğunu hatırlattı . Gündemde Türkiye'nin de içinde olduğu sıcak gelişmeler yaşandığına dikkati çeken Ağar , şöyle devam etti : 18 Şubat'ta TBMM'ye hükümetin ne getireceğini bilmiyoruz . Ancak Anayasa'nın 91 . maddesinde , uluslararası meşruiyet kapsamında yabancı ülkelere asker gönderilmesi konusunda hükümler bulunuyor . Türkiye'nin güvenliği açısından hayati öneme sahip Kuzey Irak'ta ne yapılacağı önemlidir . Hükümetin Irak politikasında ne yapacağını göreceğiz . Bu konuda ciddi anlamda çelişkiler var . Olası Irak operasyonunda Türkiye'nin talepkar olmadığı bir konumda , hükümet başkanlarını ABD'ye göndermesi , savaşkar bir tutum içindeymiş gibi izlenim yaratmıştır . Talepkarmış gibi oralarda kimin adına , ne tür pazarlıkların yapıldığını bilmiyoruz . Ne adına milletin önünden kaçınılıyor bilmiyoruz . İNİSİYATİFİ KAÇIRMAK Olası Irak operasyonunun gündeme geldiği ilk günlerde hükümetin diplomatik anlamda atak olması gerektiğine ilişkin görüş bildirdiklerini hatırlatan Ağar , ancak hükümetin ve Dışişleri Bakanlığı'nın inisiyatifi elinden kaçırdığını öne sürdü . Görüşmelerin Mısır'ın liderliğinde Arap Birliği kapsamına dönüştüğünü savunan Ağar , Avrupa başkentleri ile yapılması gereken görüşmelerin gerçekleştirilmediğini savundu . Hükümetin kriz yönetimi konusunda çelişkili ve tutarsız davranışlar içinde olduğunu iddia eden Ağar , Sokağa çıkın savaşa ( evet ) diyen insan yok . Biz de dünyanın her yerinde terörle mücadeleden yanayız . Ancak teröristle mücadele ayrı şeylerdir dedi . Haydarpaşa Garı'ndaki bir trende parçalanmış ceset bulundu Haydarpaşa Garı'ndaki bir trende , parçaya ayrılmış bir erkek cesedi bulundu . Haydarpaşa Garı'na gün önce gelen TCDD'ye bağlı Van Gölü Ekspresi''nde bugün bakım ve onarım çalışması yapan görevliler , kompartımanlardan birindeki raflarda şüpheli paketler gördü . Paketleri trenden dışarı çıkarmak isteyen görevliler , içlerinde ceset parçaları olduğunu fark edince durumu polise bildirdi . Olay yerine gelen uzman polislerce yapılan incelemede , paketlerde , bir erkeğe ait parçaya bölünmüş ceset olduğu belirlendi . Baş kısmı bulunmayan cesede ait parçalar , olay yerindeki incelemelerin ardından Adli Tıp Kurumu'na gönderildi . Erbakan : AİHM'in verdiği kararın hiçbir önemi yok Kapatılan RP'nin Genel Başkanı Necmettin Erbakan , siyaset yasağının bitmesine bir hafta kaldığı için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin ( AİHM ) kararının hiçbir önemi kalmadığını söyledi . Beykoz'daki Hıdiv Kasrı'nda gazetecilerle yemek yiyen Erbakan , yaptığı konuşmada , AİHM'in , kapatılan RP ile ilgili karar almasının yıl sürdüğüne dikkati çekti . Mekanizmanın çok ağır işlediğini belirten Erbakan , Bu karar münasabetiyle insanlık adına üzüntülerimi açıklıyorum . AİHM'in verdiği kararın hiçbir değeri , kıymeti kalmamıştır . Zaten siyasi yasakların bitmesine bir hafta var . Dolayısıyla müspet bir karar alsalardı dahi hiçbir faydası olmayacaktı diye konuştu . Erbakan , AİHM'in , konjonktürel siyasi düşüncelerin , özellikle de 11 Eylül saldırısının etkisi altında RP'yi tamamen devre dışı bırakarak , İslamı yargılamaya kalktığını savundu . ABD'nin olası Irak müdahalesine de değinen Erbakan , Bu savaş İsrail'in emniyeti için yapılıyor . Bu savaş müslüman ülkeyi ezmek , Türkiye'yi parçalamak için yapılıyor dedi . Bu hareketleri önlemek için silahlı mücadelenin şart olmadığını kaydeden Erbakan , şunları söyledi : Her ne kadar güçlü gibi görünüyorsa da Amerika en zayıf ülkelerden biri . İnsanlar barış istiyorsa bunu kolaylıkla sağlayabilir . Amerikan mallarına boykot konması , Amerikan dolarının tedavülden kaldırılması gibi birtakım tedbirler , bu hareketleri önlemek için fazlasıyla yeter . Gazetecilerin , Siyasi yasakların kalkmasından sonra nasıl bir Erbakan bulacağı ? ve SP'nin başına geçecek misiniz soruları üzerine de Erbakan , Siyasette her gün büyük mana taşır . yıl sabrettik , hafta daha sabredin . 15 Şubat'ta ne yapacağımızı açıklayacağız dedi . TEKEL dış piyasadan aldığı tütünleri yakacak . . . TEKEL'in yerli üretici ve dış piyasadan aldığı yabancı menşeli tütünlerin stokunun çok yüksek oranlara ulaşması nedeniyle niteliğini kaybetmeden kullanılma şansının kalmadığı bildirildi . Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , AK Parti Samsun Milletvekili Suat Kılıç'ın soru önergesine verdiği yanıtta , iç piyasadan alınan yabancı menşeli tütün stokunun bin ton , ABD , Arjantin , Brezilya , Güney Kore ile Zimbabwe ve Malavi gibi Afrika ülkelerinden alınan tütünlerin stokunun da 19 bin tona ulaştığını bildirdi . Sigara Sanayii Müessesesi'nin yıllık yabancı menşeli tütün ihtiyacının 10 bin ton dolayında olduğunu kaydeden Şener , 1005 yılında yeni alım yapılmamak koşulu ile eski yıllarda ithal edilen tütünlerin ihtiyacı karşılayacak düzeyde olduğunu ifade etti . Şener , iç piyasadan satın alınan Virginia ve Burley tipi tütünlerin Samsun 116 ve Ballıca gibi markalarda kullanıldığını , stoklarda bulunan bu tütünlerin büyük bir kısmının artık kullanılma olanağının bulunmadığını bildirdi . Stoklarla ilgili müfettiş incelemesi başlatıldığını belirten Bakan Şener , bilirkişinin , iç piyasadan satın alınan yabancı menşeli tütünlerden 19 yıla yetecek stok olduğunu hesapladığını ifade etti . Bu süre içinde tütünlerin kullanma niteliğini yitireceğini bildiren Şener , bu nedenle stokların değerlendirilmesinin mümkün olmayacağını belirtti . Şener , eldeki stokların kullanım niteliğini kaybedip kaybetmediği , ürün yılları ve sigara fabrikaları ihtiyacı bakımından gerekliliği ile ithalat işlemlerinden doğan finans yükleri itibariyle gerekli tespitlerin yapıldığını ve başlatılan müfettiş incelemesinin sürdüğünü de bildirdi . 46 MİLYARLIK TÜTÜN ISLANDI Şener'in verdiği bilgiye göre , Ballıca Sigara Fabrikası'nda 1001 yılında aşırı kar nedeniyle çatı çökmesi sonucu 16 ton tütün de ıslanma sonucu küflendi ve imha edildi . Bakan Şener , bu tütünün değerini de 46 milyar lira olarak açıkladı . Aynı depoda bin 600 kilogram daha bozuk tütün belirlendi . FİYAT FARKLILIKLARINA SORUŞTURMA Bakan Şener , yurtdışından yaprak tütün alımlarına ilişkin soruyu yanıtlarken de fiyatların ülkelere göre farklı olduğunu bildirdi . Buna göre , ABD'den Virginia tipi tütün , kilogramı 6. Şener , ithalatta alım yöntemleri , siparişlerdeki miktarların üretim ve finans durumları ile karşılaştırmalarındaki isabet durumunun , sürdürülen müfettiş incelemelerine göre değerlendirileceğini ve sorumlular hakkında soruşturma açılacağını bildirdi . Uludağ'da kaybolan iki gence ulaşıldı . . . Uludağ'da snowboard yaparken , yoğun kar ve sis nedeniyle pistten çıkarak kaybolduktan sonra jandarma tarafından Soğukpınar mevkiinde bulunan iki genç , oteller bölgesine indirildi . Kuşaklıkaya ile Tutyeli mevkileri arasında snowboard yapan Boğaziçi Üniversitesi öğrencisi Yasin Çelik ( 11 ) ile Üsküdar Hüseyin Avni Sözel Anadolu Lisesi öğrencisi Görkem Arıkan ( 16 ) , Uludağ Jandarma Komutanlığı'na bağlı kurtarma timlerinin zorlu çalışmaları sonucu bulunmalarının ardından Uludağ Oteller Bölgesi'ne getirildiler . Burada ailelerinin sevinç gözyaşlarıyla karşılanan gençler , yaptıkları açıklamada , zor anlar yaşamalarına karşın hiçbir zaman umutsuzluğa kapılmadıklarını belirttiler . Gençler daha sonra Uludağ Üniversitesi Sabancı Sağlık Merkezi'ne götürülerek burada sağlık kontrolünden geçirildiler . NATO'da Genel Sekreter'den yeni öneri NATO Savunma Planlama Komitesi ( DPC ) toplantısı , aralıklı olarak devam ediyor . Elde edilen son bilgilere göre , olası bir Irak savaşı halinde Türkiye'nin savunması konusunda önlem alınmasına ilişkin karar , Belçika'nın tavır değiştirmemesi nedeniyle somutlaşamıyor . Muhalif tarafta bulunan Almanya'nın tavır değiştirdiği ve son önerileri kabul ettiği belirtiliyor . Genel Sekreter George Robertson'ın yeni bir öneri getirdiği , kelimeler üzerinde oynandığı bildiriliyor . Belçika , Irak konusunda BM ve NATO parallelliği üzerinde durarak , BM'ye öncelik verilmesini istiyor . Brüksel hükümeti , Türkiye'ye olası bir desteğin , NATO'nun Irak savaşında taraf olarak algılanmayacağının güvencesinin verilmesini de istiyor . Belçikalı yetkililer , çok yalnız kaldıklarını anlatıyorlar . Genel Sekreter Robertson'a yakın kaynaklar , bu gece bir uzlaşma istendiğini , zamanlamanın önemli olduğunu ifade ediyorlar . Belçika , kararın yarın yapılacak AB zirvesinde , en üst düzeyde ele alınması arzusuyla vakit kazanmaya çalışıyor . Genel Sekreter Robertson'ın yarın Bulgaristan'a yapacağı ziyareti iptal ettiği öğrenildi . Fransa Dışişleri Bakanı : Türkiye ile dayanışma eksikliği yok Fransa Dışişleri Bakanı Dominique de Villepin , gerekmesi durumunda Türkiye'ye her türlü yardımı sağlayacakları garantisi verdiklerini belirterek , Türkiye ile dayanışma eksikliği yok dedi . Villepin , LCI televizyonuyla yaptığı mülakatta , ülkesinin olası bir tehlike durumunda NATO'nun Türkiye'yi savunmasına ilişkin kararı engellemesine ilişkin olarak , Irak ile ilgili krizin barışçıl biçimde çözümü için çalışmalar sürdüğü sırada böylesine bir karar almanın çelişki doğuracağını söyledi . Bugün Türkiye'ye yönelik bir tehdit olmadığını ileri süren Villepin , NATO'da ortaya çıkan sorunun , ittifakın ihtiyacı olmayan bir durum olduğunu kaydetti . Fransız Gizli Servisi'ne göre savaş ırkçılığı körükleyecek Fransız Gizli İstihbarat Servisi'ne ( DCRG ) göre , Irak'a yönelik bir savaş , Fransa'da ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının artmasına neden olacak . DCRG Başkan Yardımcısı Bernard Sqarcini , Journal du Dimanche gazetesine verdiği demeçte , Fransız gizli servisinin , Irak'a açılacak savaşın yaratacağı ırkçı ve yabancı düşmanı eylemlerle mücadele etmek için hazırlık yaptığını söyledi . Sqarcini , Ortadoğu'da ne zaman kriz çıksa , Fransa'da banliyö gençleri arasında bunun yansımasını görüyoruz şeklinde konuştu . Jacques Chirac : Saddam giderse halkına büyük iyilik yapar Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac , Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in iktidarı bırakması halinde , halkına ve dünyaya en iyi hizmeti yapmış olacağını söyledi . Chirac , Amerikan Time dergisine verdiği demeçte , Saddam Hüseyin'in kitle imha silahlarının yok edilmesi hedefi konusunda ABD ile Fransa arasında görüş ayrılıkları bulunmadığını kaydetti . Eğer Saddam Hüseyin ortadan koybolursa , bu , kesinlikle , halkına ve dünyaya yapacağı en iyi hizmet olacaktır diyen Fransa Cumhurbaşkanı , bu hedefe , savaş olmadan ulaşılabileceğini kaydetti . Chirac , Irak'ın silahsızlanması amacına ulaşılmasının büyük ölçüde ABD'nin bölgedeki varlığı sayesinde olacağını da belirtti . Fransa Cumhurbaşkanı , BM'den Irak ile ilgili yeni bir kararın çıkarılmasından yana görüşünü yineledi ve Irak'tan BM silah denetçileriyle daha çok işbirliği yapmasını istedi . Kıbrıs Rum Kesimi'nde oy verme işlemi tamamlandı . . . Kıbrıs Rum Kesimi'nde yapılan başkanlık seçimlerinde oy verme işlemi sona erdi . 18 yaşından büyüklerin oy kullandığı seçime katılımın yüksek olduğu belirtildi . Seçimlere 10 aday katıldı ve seçilecek başkan Rum halkını yıl süreyle yönetecek . Oy verme işleminin tamamlanmasının ardından açılan ilk sandıklarda , Demokratik Parti ( DİKO ) Başkanı Tasos Papadopulos ilk sırada , Rum Yönetimi lideri Glafkos Klerides ise ikinci sırada bulunuyor . Rum televizyonu , ilk sonuçlara göre Papadopulos'un yüzde 49 civarında , Klerides'in ise yüzde 55 oranlarında oy alacağını bildirdi . İlk seçim sonuçlarının iki saat içinde alınması bekleniyor . Başkan adaylarından Rum Başsavcı Alekos Markides , oyunu kullandıktan sonra yaptığı açıklamada , Rum vatandaşlarının Ada'nın siyasi tarihinde yeni bir sayfa açtıklarını söyledi . Diğer adaylardan Yeni Ufuklar Partisi ( NEO ) Başkanı Nikos Kutsu da , bugünkü seçimlerin sonucundan çok umutlu olduğunu belirtti . Kutsu , seçmenlerin partisine , hükümette belirleyici rol oynamasını sağlayacak oranda destek vereceğini umduğunu kaydetti . BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın sunduğu plana da değinen Nikos Kutsu , partisinin BM planı temelinde bir çözüme karşı olduğunu açıkladı . Kutsu , Annan planının aslında Kıbrıs'ı Türkiye'nin tam kontrolü altında bir ülke durumuna düşüreceğini iddia ederek , toplumsal ve devlet düzeyine bölünmüş bir Kıbrıs'ın birleşmiş Avrupa'da bir arada var olamayacağını savundu . NATO toplantısı . . . Belçika : Boyun eğmeyeceğiz Belçika Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Louis Michel , NATO'da devam eden Savunma Planlama Komitesi ( DPC ) toplantısı çerçevesinde baskı altında olduklarını , ama boyun eğmeyeceklerini açıkladı . Michel , basına yaptığı açıklamada , müzakerelerin son derece zor cereyan ettiğini söyledi ve İsteklerimize olumlu yanıt verilmiyor . Boyun eğmeyeceğiz dedi . Savaş karşıtı eylemler sürüyor . . . Umman'da kadınlar , ilk defa yürüyüş yaparak , Savaşa Hayır dediler . Protesto gösterilerinin nadir olduğu Körfez ülkelerinden Umman'da , kadınlar , ilk defa sadece kadınların katıldığı bir miting düzenleyerek , dünyadaki savaş karşıtı eylemlere destek verdiler . Başkent Maskat'ta sokakları dolduran 100 kadar kadın , Daha fazla şer değil , daha fazla barış pankartıyla yürüdüler . Umman'daki yürüyüşte Amerikalı ve İngiliz kadınlar da yer aldı . Amerikalı Jill Rheingans , ( ABD Başkanı George ) Bush'un Ortadoğu ve İslam hakkında eğitime ihtiyacı olduğunu , savaş değil başka bir çözüm konusunda Müslümanlarla birlikte çalışması gerektiğini söylerken , İngiliz Julie Boynton da , İngiltere Başbakanı Tony Blair'in halkın sesine kulak vermesini istedi . Bush'un danışmanı : Diplomatik aşama uzun sürmeyecek . . . ABD Başkanı George Bush'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice , Irak konusunda diplomatik aşamada olduklarını , ancak bunun çok uzun sürmeyeceğini söyledi . Rice , NBC televizyonuna yaptığı açıklamada , Biz , bir diplomatik penceredeyiz , ancak bu çok uzun sürmeyecek diye konuştu . Irak lideri Saddam Hüseyin'e baskının sürdürülmesini isteyen Rice , silah denetimlerinin devam etmesini isteyenlerin , ( Saddam Hüseyin'in ) bu saklambaç oyununu oynayabileceği izlenimini verdiklerini söyledi . Rice , dünyada yapılan savaş karşıtı gösterilerle ilgili olarak da , İnsanlar gösteri yapma hakkına sahiptir , ancak Bağdat'ta durum bu değildir . Irak'ta kimin iktidarda olduğu gözden kaçırılmamalıdır dedi . Rice , Irak lideri Saddam Hüseyin'i defalarca , tiran ve diktatör olarak nitelendirdi . NATO'da çözüm arayışları sürüyor . . . NATO Savunma Planlama Komitesi'nin ( DPC ) olağanüstü toplantısı , zaman zaman , büyükelçilerin başkentlere danışması amacıyla verilen kısa aralıklarla devam ediyor . Kaynaklar , Belçika'nın değişiklik önerilerinden birinin tartışma ve uzlaşmazlık konusu olduğunu belirtiyor . Başbakan Guy Verhofstadt , dün gece , NATO'da , Genel Sekreter George Robertson tarafından masa üzerinde bulundurulan ve olası Irak savaşında Türkiye'nin savunması konusunu içeren paketi , bu haliyle onaylamayacaklarını , ancak değişiklik önergeleri sunacaklarını bildirmişti . Bu önergelere göre , alınacak önlemler sadece Türkiye'nin savunmasını hedefleyecek . Bu önlemlerin uygulaması , BM bünyesinde Irak dosyasının incelenmesiyle paralel olacak . NATO Konseyi , kararında , NATO'nun Irak'a karşı bir operasyona girişmediğini özellikle belirtecek . Elde edilen bilgilere göre , ABD ve İngiltere , NATO ile BM parallelliğine ilişkin öneriyi onaylamakta tereddüt ediyor . DPC'de bir uzlaşma sağlanırsa ve karar somutlaşırsa , Fransa'nın da yer aldığı NATO Konseyi'nin ( NAC ) toplanması bekleniyor . Gecikme , DPC'de uzlaşmazlık yüzünden karar çıkmaması veya NAC toplantısının yarına kalması olasılığını da gündeme getiriyor . Kemal Harrazi : ABD milyonların sesine kulak vermeli . . . İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi , Washington yönetiminden dünyada yapılan savaş karşıtı gösterilere katılan milyonlarca kişinin sesine kulak vermesini beklediklerini söyledi . Harrazi , düzenlediği basın toplantısında , dün dünya genelinde yapılan savaş karşıtı gösterileri değerlendirirken , Washington demokrasiye inanıyorsa , dünyanın dört bir köşesinde milyonlarca kişinin savaş karşıtı gösterilerini nasıl görmezden gelebilir . Bu Amerikan yönetiminin terörizme karşı uluslararası mücadeledeki samimiyetsizliğinin örneğidir diye konuştu . Kitle imha silahları kötüyse ABD ve bazı Batılı ülkelerin niçin Irak'a bu silahları verdiğini soran Harrazi , Ortadoğu'nun kitle imha silahlarından arındırılmasının gerektiğine inandıklarını kaydetti . Harrazi , İran yönetiminin kitle imha silahları yapma programı olmadığını belirterek , şöyle dedi : Bu silahlar zamanında bu kadar tehlikeli ya da ahlaki değerler zaman şimdiki kadar önemli değil miydi ? Kitle imha silahlarını Irak'a sizin verdiğiniz gün gibi ortada , niçin pişman olduğunuzu söylemiyorsunuz ? Niçin bu kötü ve ahlaksızca işiniz nedeniyle özür dilemiyorsunuz ? Kitle imha silahları insanlık için tehdit oluşturuyorsa ve bundan eminseniz , niçin İsrail yönetiminin kitle imha silahları stoklarının tehditleri konusunda sessiz kaldınız ? Washington yönetiminin , terörist örgüt olarak gördüğü El Kaide'ye karşı savaş açtığını , ancak diğer yandan İran rejimi muhalifi Halkın Mücahitleri örgütünü desteklediğini belirten Harrazi , Amerikan yönetiminin mantığı , iyi ya da kötü terörizm vardır anlamında . Ya bizimlesiniz ya da karşımızdasınız biçimindedir . Ya da başka bir deyişle El Kaide kötü örgüttür , ancak Halkın Mücahitleri Amerikan yönetiminin çıkarlarını tehlikeye atmadığı için kötü örgüt değildir dedi . ABD'nin dünyaya hükmetmeye ve dünyayı tek kutuplu yapmaya çalıştığını belirten Harrazi , Amerikan yönetimini , Ortadoğu'daki enerji kaynaklarını ele geçirmeye ve bölgede İsrail'in ekonomik ve siyasi üstünlüğüne zemin hazırlamaya çalışmakla suçladı . EL KAİDE ÜYELERİNE SINIR DIŞI Harrazi , şimdiye kadar 500 kişiden fazla El Kaide mensubunu yakalayarak , bu kişileri ya kendi ülkelerine ya da geldikleri ülkeye geri gönderdiklerini belirterek , Usame Bin Ladin'in oğlunun İran'da olduğu yeni bir söylenti değil . Biz bu kişinin burada olduğu konusunda bilgimiz yok , ancak kesinlikle İran'da olursa kuşkusuz yakalarız dedi . Türkiye'nin Kuzey Irak'ta güvenli bölge oluşturmayı planladığı yolundaki bir soruyu Harrazi , Biz bu tür bir planı onaylamıyoruz . Irak'ın toprak bütünlüğü korunmalı , komşu ülkelerin ordusunun Irak topraklarında bulunması yeni sorunlara yol açabilir . Bu da bölgenin hayrına değil diye yanıtladı . Bu arada , Irak Dışişleri Bakanı Naci Sabri'nin geçen hafta Tahran'ı ziyaret etmesiyle ilgili olarak ağır eleştirilere uğrayan Harrazi'nin azledilmesi yönünde Meclis'te bir grup milletvekilinin girişim başlattığı bildirildi . Lübnan Suriye sınırında feci kaza : 16 ölü Suriye ordusuna ait yakıt yüklü bir askeri aracın devrilerek ateş aldığı kazada , 16 kişi öldü . Lübnan güvenlik yetkilileri , Lübnan Suriye sınırında meydana gelen kazada , Suriye'den gelen askeri aracın , frenlerinin tutmaması nedeniyle , Lübnan tarafında gümrük bürosuna çarptığını söylediler . Askeri aracın birçok araca da çarptığı ve yandığı belirtilirken , görgü tanıkları , araçlardan cesetleri çıkarmak için ambulansların olay yerine geldiğini belirtti . Lübnan Devlet Başkanlığı'ndan yapılan açıklamada , kazada 10 kişinin öldüğü , 15 kişinin yaralandığı duyuruldu , ancak hastane kaynakları daha sonra ölü sayısının 16'ye yükseldiğini , 11 kişinin de yaralı olduğunu bildirdi . Belçika : Irak'a uygulanan ambargo kaldırılabilir . . . Belçika Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Louis Michel , kitle imha silahlarının kontrolü ve demokrasiye yönelik adımlar karşılığında Irak'a uygulanan ambargonun kaldırılabileceği görüşünü savundu . Belçika televizyonunda bir açık oturuma katılan Michel ve Milli Savunma Bakanı Andre Flahaut , çeşitli görüşleri dile getirirken ABD'ye çattılar . Biz Avrupalılar , onyıllardır güvenlik konusunda sorumluluk üstlenmekten kaçındık . Bugün Amerikalıların bize fikir bile danışmamaları şaşırtıcı değildir diyen Michel , sorunların aşılması için AB'nin askeri kimlik oluşturması gerektiğini anlattı . Brüksel'de yarın gerçekleşecek AB zirvesinde bir uzlaşma umduğunu belirten Michel , Bakalım yüzde 94'ü savaşa karşı olan kamuoyuna karşı İspanya hükümeti ne yapacak ? diye konuştu . Michel , NATO krizi konusunda , Türkiye'ye yardım ve desteği reddetmemiz söz konusu değil . Aynı karar çerçevesinde , ABD'nin Balkanlar'da ve bazı bölgelerdeki askerlerinin yerini doldurmamız isteniyor . Bu , savaşa doğrudan veya dolaylı destek anlamına gelir . Bunu reddediyoruz . Bize aldırılmak istenen karar , NATO'nun Irak savaşına katılım ilkesi ve savaş mantığıydı dedi . Irak'a karşı 11 yıldır uygulanan ambargonun koşullu olarak kaldırılabileceğinden söz eden Michel , bu ambargonun Saddam Hüseyin rejimini güçlendirdiğini söyledi . Belçika Milli Savunma Bakanı Andre Flahaut ise Amerikan Savunma Bakanı Ronald Rumsfeld'in Belçika'ya saldırdığını ve hakaret ettiğini , bunu stres ve yorgunluğa bağladıklarını söyleyerek , Ben bugün Belçikalı olmaktan gurur duyuyorum dedi . Flahaut , Eğer hafta önce NATO'da bizden isteneni yapsaydık , bugün savaş başlamıştı diye konuştu . NATO Genel Sekreteri George Robertson'un bu dosyayı yürütme şeklinin hiç hoş olmadığını söyleyen Flahaut , Genel Sekreter Robertson , dün insanlar sokakta barış yürüyüşü yaparken NATO'nun toplanmasını istiyordu . Bu kışkırtma değil mi ? dedi . Açık oturuma katılan bir Amerikalı gazetecinin , Belçika'da Mayıs ayında genel seçimler olacağını hatırlatması ve Brüksel hükümetinin tavrını buna bağlaması üzerine hakaretten söz eden Flahaut , bu koşullarda konuşamayacağını belirterek programa son verdirdi . Jacques Chirac : Irak'ta denetimler sürmeli . . . Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac , ülkesinin Irak'taki BM denetçilerine zaman tanınması görüşünü yinelerken , Irak'ın barışçı yollarla silahsızlandırılamaması halinde güç kullanımını içeren seçeneklerin olabileceğini belirtti . Chirac , Amerikan Time dergisine verdiği , önceden açıklanan demecinde , Bahse girerim ki , Irak'tan daha fazla işbirliği elde edebiliriz dedi . Denetçilere destek verilmesi gerektiğini ve kendilerine güvendiklerini belirten Chirac , denetçilerin çalışmalarını sürdüremedikleri ya da Irak'ın BM'nin silahsızlanma talebine uymadığının bildirilmesi halinde Güvenlik Konseyi'nin müzakere etme ve karar alma hakkına sahip olacağını ifade etti . Chirac , bu durumda , Fransa'nın doğal olarak seçenek olmadığını göz önünde bulundaracağını söyledi . Moldovya'da savaş karşıtı gösteri . . . Eski Sovyet cumhuriyetlerinden Moldavya'nın başkenti Kişinev'de , ABD'nin olası Irak harekatını protesto eden gösteriler yapıldı . Kişinev'de yaklaşık 100 kişinin katıldığı gösteride , Irak bayrakları ve Ernesto Che Guevara'nın fotoğrafları taşınırken , göstericiler Savaşa Hayır ve Bombalarla Gelen Demokrasiye Hayır şeklinde sloganlar attı . Başkentte dün yapılması planlanan gösteri , Sovyetlerin Afganistan'dan çekilmesinin yıldönümü nedeniyle ana meydanın başka bir gösteriye tahsis edilmesi nedeniyle bugüne ertelendi . Gösteriye katılanlar , Bağdat'a giderek diğer yabancı barış gönüllüleriyle birlikte canlı kalkan olacaklarını söylediler . Cumhurbaşkanı Sezer'in kuzeni intihar etti . . . Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in Afyon'da yaşayan teyzesinin oğlu , intihar etti . Alınan bilgiye göre , Cumhurbaşkanı Sezer'in teyzesinin oğlu olan Hüseyin Uzun ( 54 ) , oturduğu Cumhuriyet Mahallesi Merve Apartmanı numaralı dairede kendisini iple asarak yaşamına son verdi . Uzun'un cesedi , ailesi tarafından bulundu . Olay yerine gelen polis , cesedi otopsi için Afyon Devlet Hastanesi'ne kaldırdı . Hüseyin Uzun'un , evli ve çocuk sahibi olduğu , maddi sıkıntısının bulunmadığı , olayla ilgili soruşturmanın sürdürüldüğü bildirildi . Çerkezköy'deki çocuk cinayetinde işkence iddiası . . . Tekirdağ'ın Çerkezköy İlçesi'nde bakıcı ile sevgilisi tarafından öldürüldüğü öne sürülen yaşındaki Çağatay Cirit'in cesedinde , işkence gördüğüne dair bulgulara rastlandığı bildirildi . Adli Tıp Kurumu yetkililerinden alınan bilgiye göre , Cirit'in kesin ölüm nedeninin belirlenmesi amacıyla cesedinde yapılan ön incelemede , vücudunda işkence gördüğüne dair bulgulara rastlandı . Vücudunda darp ve ısırık izleri bulunan Cirit'in , boğazında da sıkılma emareleri görüldüğü belirtildi . Bu arada , SSK Bakırköy Eğitim Hastanesi Nöroloji Servisi'nde tedavisi süren Çağatay Cirit'in aylık kardeşi Koray'ın , beyincik damarında tespit edilen çatlak nedeniyle ameliyat edildiği öğrenildi . Kafatasında hasar oluşan küçük Koray'ın , ileride fiziksel ve zihinsel problemler yaşamaması için ikinci bir ameliyata alınabileceği bildirildi . Esrarlı sigara içmek için garsonları yaraladılar . . . Eskişehir'de bir restorana giren kişi , esrarlı sigara içmelerine engel olmaya çalışan işletmeci ve garsonu silahla yaraladı . Alınan bilgiye göre , Eskişehir Bursa Karayolu'nun 15 . kilometresindeki Çınar Restoran'a gelen , henüz kimliği belirlenemeyen kişi , aileler için ayrılan kısma oturdu ve esrarlı sigara sardı . kişiyi , esrarlı sigara içmemeleri konusunda uyaran restoran işletmecisi Hayati Tiftik ( 59 ) , saldırganlardan birinin tabancayla ateş etmesi sonucu yaralandı . Saldırganlar , otomobille olay yerinden uzaklaşırken , garson Doğan Tiftik ( 19 ) ve Özcan Canbaz'a da ( 18 ) pompalı tüfekle ateş ederek yaraladı . Yaralanan Hayati Tiftik , Doğan Tiftik ve Özcan Canbaz , Eskişehir Devlet Hastanesi'ne kaldırılarak tedavi altına alındı . Güvenlik güçleri , 11 il plakalı siyah bir otomobille kaçtıkları belirlenen saldırganı arıyor . Atatürk Orman Çiftliği'nin hesapları ibra edilmedi TBMM KİT Komisyonu , Atatürk Orman Çiftliği'nin ( AOÇ ) 1000 yılı hesaplarını , kurumun yeterince iyi yönetilmediği gerekçesiyle ibra etmedi . AOÇ Müdürü Hasan Muhammed Güldaş , temennilerin görüşülmesinden ve ibra edilmeme kararından sonra yaptığı kısa açıklamada , AOÇ'de sınır tecavüzlerini ve fazla kullanımları biz tespit edip gündeme getirdik , gündeme getirmeseydik sorun yoktu . Umarım yanlış anlama olmaz dedi . Güldaş , Komisyon'da hesaplar konuşulurken verdiği bilgide de , AOÇ arazilerinden 19 bin dekarlık bölümün yasalarla kullanıcılara tahsis edildiğini , 945 dekarlık yasal olmayan ihlallerle ise yasal mücadeleyi sürdürdüklerini söyledi . Güldaş , kira bedellerinin güncel değerlere yükseltilmesi için kira tespit komisyonları oluşturulduğunu , sözleşmesi biten tesislerin , bu komisyonun tespitleri doğrultusunda kiraya verildiğini kaydetti . Bazı yerlerin kira bedellerinin yargı yoluyla yükseltildiğini , ancak karşı tarafın temyize gitmesi ve davanın sonuçlanmaması nedeniyle yükseltilen bu kira tutarlarının tahsil edilemediğini anlatan Güldaş , halen yıllık trilyon liraya yakın kira geliri sağladıklarını söyledi . AOÇ Müdürü Güldaş , Marmara Oteli'nin inşaatı konusunda , daha önce Bakanlık tarafından açılan soruşturmanın sonucu hakkında bilgi verirken de olayın yargıya intikal eden bölümünün takip edildiğini , ancak daha önceki müdürler hakkında , konunun af yasası kapsamında olması nedeniyle , herhangi bir işlem yapılmayacağının tespit edildiğini kaydetti . Güldaş , AOÇ sahası içindeki piknik alanlarının temiz tutulması ve korunması için , yeni sezonda , 100 bin 150 bin lira gibi sembolik kullanım ücretleri almayı planladıklarını anlatırken , özel hayvanat bahçelerinin giriş fiyatının yüksekliğine dikkati çekti . Komisyonda , AOÇ arazilerinin Orman Genel Müdürlüğü tarafından öncelikli olarak ağaçlandırılması ve TBMM KİT Komisyonu'nun da burada sembolik olarak ağaçlandırma yapması yönünde verilen önerge kabul edildi . AOÇ Müdürü Güldaş , ağaçlandırma sahası tahsisinde bir sorun olmadığını , dikilen fidanların yıllık bakım ve sulama giderlerinin daha fazla masraf gerektirdiğini , bu giderlerin karşılanmasının önemli olduğunu söyledi . Komisyon'da uzun süre , AOÇ arazilerine hafriyat ve moloz dökümü için belirlenen sahaya çöp dökülüp dökülmediği tartışıldı . AOÇ'nin sattığı ürünler nedeniyle tahsil edemediği trilyon liralık alacak tartışılırken , AOÇ Müdürü Güldaş , toplam satış geliri hasılatlarının 15. YÜksek Denetleme Kurulu raporlarında , AOÇ'nin Migros , Tansaş , Real , Gima , Adesse gibi süper hiper marketlere sattığı ürünler nedeniyle trilyon liralık alacağını tahsil edemediğine dikkat çekiliyor . Bakanlar Kurulu sona erdi . Açıklamayı Şener yaptı . . . Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı , Hükümet Sözcüsü Abdüllatif Şener , Irak sorunu ile ilgili ortaya çıkabilecek durumun , hükümetin ekonomideki hedeflerini engellemeyeceğini belirterek , Ekonomideki hedeflerimizi gerçekleştirme kararlılığında olan bir hükümetiz dedi . Şener , Bakanlar Kurulu'nun 4,5 saat süren toplantısında ele alınan konulara ilişkin açıklamalarda bulundu . Toplantıda ilk olarak , kamu yönetimi reformu konusunun görüşüldüğünü ve müzakere edildiğini , kamu reformu ve bürokrasideki hantallığın gözden geçirildiğini belirten Şener , kamu yönetimi reformu ile ilgili çalışmalarda bulunmak üzere Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin başkanlığında bir komisyon kurulduğunu kaydetti . Şener , komisyonun , bir ay içerisinde çalışmalarını tamamlayarak , Bakanlar Kurulu'na getireceğini ifade etti . Şener , toplantıda , Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan Çek Kanunu Yasa Tasarısı'nın da değerlendirildiğini belirterek , özellikle 1001 yılında yaşanan ekonomik kriz sonrası piyasalarda bu konuda önemli sorunların ortaya çıktığını , 500 binin üzerinde ceza davası açıldığını anımsattı . Şener , tasarının imzaya açıldığını ve kısa bir sürede TBMM'ye gönderileceğini bildirdi . Toplantıda , tarım sektörüne ilişkin sorunların da ele alındığını anlatan Şener , Bakanlar Kurulu'nun tarımla ilgili reformların önemli olduğu sonucuna varıldığını , hayvancılığın desteklenmesi kanaatine varıldığını vurguladı . Şener , tarım sektöründe yaşanan somut sorunların tespit edilmesi amacıyla önümüzdeki günlerde Başbakan Abdullah Gül başkanlığında , Hazine Müsteşarlığı , DPT ve Maliye Bakanlığı yetkilileriyle bir toplantı yapılacağını belirtti . Hükümet Sözcüsü Şener , Bakanlar Kurulu toplantısında , Merkez Bankası Başkanı Süreyya Serdengeçti'nin para politikası ve makro ekonomik büyüklükler konusunda bilgi verdiğini söyledi . Bakanlar Kurulu'nda , bu konunun müzakere edildiğini ifade eden Şener , şu anda uygulanan ekonomik politikaların makro ekonomik hedefleri sağlayacak şekilde olduğunu bildirdi . Şener , 1001 yılına ilişkin hedeflerin gerçekleştirildiğini ve enflasyonun son 10 yılın en düşük seviyesinde olduğunu işaret ederek , 1005 yılı için bu hedefin yüzde 10 olduğunu , bu oranının uygulanan ekonomik politikalarla gerçekleşeceğini kaydetti . Irak sorunu ile ilgili ortaya çıkabilecek durumun , hükümetin ekonomik hedeflerini engellemeyeceğini ifade eden Şener , koşullar ne olursa olsun hükümetin ekonomik hedefleri gerçekleştirme kararlılığında olduğunu bildirdi . Rüşvete suçüstü . . . Rüşvet alırken suçüstü yakalanan zabıta komiser yardımcısı tutuklanarak cezaevine gönderildi . Keçiören'de düğün salonu açmak isteyen İmam Ali . adlı kişi işlemlerini tamamlatmak için Gürültü ile Mücadele Birim Amirliği'ne başvurdu . İddiaya göre burada görevli Zabıta Komiser Yardımcısı Veysel Günyüzü olur raporu vermek için kendisinden 650 ABD Doları istedi . İmam Ali Y. İmam Ali Y. Emniyette olayı itiraf eden Günyüzü , rüşvet olayını ekibinde bulunan zabıta memurları S. , A. ve M. adlı kişilerle birlikte yaptığını söyledi . Bunun üzerine üç zabıta memuru gözaltına alındı . Gözaltına alınan zabıta memurları olaydan bilgileri olmadığını söyleyerek suçlamayı reddettiler . Mahkemeye çıkarılan zabıtalardan Komiser Yardımcısı Veysel Günyüzü tutuklanarak cezaevine gönderildi . Dışişleri Bakanlığı : Kıbrıs'ta politika değişikliği yok Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Büyükelçi Yusuf Buluç , Kıbrıs'ta politika değişikliği olarak tanımlanabilecek bir gelişmenin söz konusu olmadığını söyledi . Buluç , haftalık basın toplantısında , Türkiye'nin Kıbrıs politikasının değişip değişmediği yönündeki tartışmalara ilişkin bir soru üzerine , kamuoyunu bilgilendirmeyi amaçladıklarını , bu amaçla da ciddi ve profesyonel bir çaba içinde olduklarını belirtti . Buluç , sorulara verdiği kapsamlı yanıtlar içinden tek bir sözcük ya da cümleciğin alınmasından , söz konusu çabaların gerekli şekilde değerlendirilmediği sonucunu çıkardığını da kaydetti . Türkiye'nin Kıbrıs'ta her zaman adil ve kalıcı bir çözümden yana olduğunu ifade eden Buluç , Kıbrıs'taki mevcut barış ortamının ve Türkiye'nin etkin ve fiili garantisinin devamını sağlayacak , Türk Yunan dengesini koruyacak , adada iki tarafın egemen eşitliğini kabul eden , uzlaşmaya dayalı yeni bir ortaklık kurulması hedefimizde bir değişiklik olmamıştır diye konuştu . Müzakere sürecine yeni bir şans tanıyabilmek için KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ile yakın istişare içinde görüşmelerin Şubat sonuna kadar devamına olanak sağlandığına işaret eden Buluç , BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından sunulan önerilerin , Kıbrıs Türk tarafınca müzakere edilebilir bulunduğunu , Türkiye'nin de bu görüşe katıldığını kaydetti . Adada taraflar arasında BM'nin öngördüğü şekilde 18 Şubat'a kadar bir anlaşmanın ortaya çıkabilmesi için , bu önerilerin bazı bölümlerinde Türk tarafının beklentileri doğrultusunda düzeltmelere ihtiyaç duyulduğunu ifade eden Buluç , sözlerini şöyle sürdürdü : Bu amaç doğrultusunda Türk tarafının önümüzdeki müzakere sürecinde izleyeceği tutum , başta Cumhurbaşkanı Denktaş olmak üzere , KKTC makamlarıyla yapılacak müzakereler çerçevesinde müştereken belirlenmiş bulunmaktadır . Bunun haricinde politika değişikliği olarak tanımlanabilecek bir gelişme söz konusu değildir . Türkiye , Kıbrıs'ta kalıcı bir çözüme ulaşılması amacıyla yürütülen müzakere sürecini ve Denktaş'ın çabalarını destekleyegelmektedir . Alo , ben kaza otomobilde sıkıştım kaldım . . Eskişehir'de meydana gelen trafik kazasında , minibüste sıkışan sürücü , itfaiye ekiplerinin çalışması sırasında durumu ailesine bildirdi . Alınan bilgiye göre , Mehmet Duman yönetimindeki 16 PU 665 plakalı minibüs , Atatürk Caddesi Ercan Sokak kavşağında , Sami Çiloğlu'nun kullandığı 16 DY 960 plakalı kamyonete arkadan çarptı . Kazada , minibüste sıkışan Mehmet Duman , olay yerine çağrılan Büyükşehir Belediyesi İtfaiye ekiplerinin uzun süren kurtarma çalışması sonucu yaralı olarak Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı . Minibüste sıkışan Mehmet Duman , ekipler kendisini kurtarmaya çalışırken cep telefonundan yakınlarını arayarak , kaza geçirdiğini söyledi . Duman , sedyeyle hastaneye götürülürken bile konuşmasını sürdürdü . Erdoğan Çin'de : " Irak'ta kararlıyız . Barışçı çözüm istiyoruz " AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Irak konusunda kararlı olduklarını belirterek , Barışla bu işin çözümlenmesini istiyoruz dedi . Erdoğan , Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Çin Komünist Partisi ( ÇKP ) Genel Sekreteri Hu Jintao ile Ulusal Halk Kongresi ÇKP Dış İlişkiler Başkanı Dai Bingguo ile Devlet Konukevi'nde ayrı ayrı görüştü . Basına kapalı yapılan görüşmelerin ardından Pekin temasları hakkında gazetecilere açıklamalarda bulunan Erdoğan , Çin'in Türkiye ile ekonomik ilişkileri geliştirmek istediğini vurguladı . Çin'in Türk işadamlarının ülkelerinde ciddi bir sıçrama yapmalarını istediğini belirten Erdoğan , iki ülke arasındaki ticaret hacmini 1. Kars Tiflis Demiryolu konusunda somut adımlar atmak istediklerini dile getiren Erdoğan , ÇKP Genel Sekreteri Jintao'yu Türkiye'ye davet ettiğini , Jintao'nun bahar aylarında ziyareti gerçekleştirmek istediğini söyledi . Dün Başbakan Zhu Rongji ve bugün Jintao ile yaptığı görüşmelerde Irak konusunun da gündeme geldiğini anlatan Erdoğan , Çin'in Irak sorununun barışçıl yolardan çözümlenmesi taraftarı olduğunu ifade etti . Erdoğan , şöyle konuştu : Biz de aynı tavrın içindeyiz . Barışçıl yolarla bu işi çözelim istiyoruz . Bunun dışında özelikle üzerinde durdukları hassas bir konu da kendi toprak bütünlükleri . . . Tek Çin konusu üzerinde duruyorlar ve dünyadaki teröre karşı ortak bir mücadele platformu oluşturulmasından yana olduklarını ifade ediyorlar . KÖRFEZ SAVAŞI'NIN BEDELİNİ HALA ÖDÜYORUZ Erdoğan , bir gazetecinin , Size göre Irak'a bir operasyon ihtimali düştü mü , arttı mı ? ABD hükümetinin savaş için epeyce para ayırdığı ifade ediliyor . Bunun medya üzerinde de kullanılacağı dile getiriliyor . Siz ne düşünüyorsunuz ? sorusuna , şu karşılığı verdi : Her şeyden önce biz Irak'ta bir savaşın olmasından yana değiliz . Kesinlikle bu işin barışçıl yollarla çözümünden yanayız ve BM silah denetçileri şu ana kadar herhangi bir nükleer ya da kimyasal silahla ilgili bulguya ulaşmış değil . Bundan dolayı da bir yıl daha bu işin uzatılmasını talep ettiler . Ve biz , BM Güvenlik Konseyi'nin alacağı nihai kararı beklemek durumunda olduğumuzu da açıkladık . Parti olarak bu noktadayız . Abdullah Bey de işin başından beri bunun gayreti içindedir , bunun kararlılığı içindedir . Biz de aynı kararlılığı taşımaktayız . Biz bu işin tecrübesini yaşamış bir ülkeyiz . Körfez Savaşı'nı nasıl yaşadığımızı biliyorsunuz . Körfez Savaşı'nın bedelini hala ödüyoruz ve terörün Türkiye'de yeşermesine , gelişmesine Körfez Savaşı'nın etkilerini biliyoruz . Dolasıyısıyla bizim atacağımız adımı çok müzakere etmemiz lazım , değerlendirmemiz lazım . Onun için de barış konusundaki bu süreç hızla bizim açımızdan devam ediyor . Bu konuda kararlıyız . Barışla bu işin çözümlenmesini istiyoruz . MEDYANIN BİR KISMI ÇANAK TUTMA DURUMUNDA Başbakan Abdullah Gül'ün Irak'a muhtemel bir operasyon konusunda Türk medyasına yönelik eleştirilerinin hatırlatılması üzerine Erdoğan , Ne yazık ki medyanın bir kısmı bu işe çanak tutma durumunda dedi . Olmayan şeylerin oluyormuş gibi gösterilmesi gayreti bulunduğunu savunan Erdoğan , bunun Türkiye'de ekonomik dengeleri altüst ettiğini belirtti . Erdoğan , Bu medya bizim medyamız . Böyle bir yanlışın içine düşülmemeli diye düşünüyorum dedi . ABD'deki terör eylemlerinin ardından medyanın halkın psikolojisini bozacak tarzda yayın yapmaktan kaçındığını anlatan Erdoğan , şöyle konuştu : Ama bizde maalesef adeta bu işi olumsuz yönde etkilemek için elimizden ne geliyorsa onu yapıyoruz . Halbuki bizim burada dayanışma içinde olmamız lazım . Biz nasıl bu işi barış ile çözeriz , nasıl ekonomimiz bu işten daha az etkilenir , bunun gayreti içinde olmamız gerekir . Bu gemi bizim gemimiz . Bu gemi batarsa hep beraber batarız . Bu durumdan bizim zarar görmememiz lazım . Şu anda gece gündüz demeden çalışan bir hükümet var . Koşan , koşturan bir hükümet ; canlı , diri bir hükümet var . Bu hükümete medyamızın gerekli desteği vermesi gerekir . Ve bütün kazanımlar , ülkemizin bir başından diğer başına herkesin olacaktır . Bu seferberliği hep beraber yapmamız lazım . İDEOLOJİK DAYATMALARIN OLMADIĞI BİR DÜNYADA YAŞIYORUZ Bir soru üzerine Çin ile ilişkilere yeniden değinen AK Parti Genel Başkanı Erdoğan , Çin ekonomisine geçen yıl giren yabancı sermaye hacminin 50 milyar dolar olduğunu vurguladı . Çin'de son yıllarda korkunç bir değişimin yaşandığını ve bunu bu gezide gözlemlediğini kaydeden Erdoğan , şöyle devam etti : Görüşmemizde , ÇKP Genel Sekreteri ilginç bir ifade kullandı : ( Kültür devrimindeki hatalarımızı anladık ) , dedi . Çok enteresan . . . Arkasından şu ifadeyi kulandı : ( Artık ideolojik dayatmaların olduğu bir dünyada yaşamıyoruz . ) Bunu Çin Komünist Partisi'nin Genel Sekreteri söylüyor . Ve dünyada en eski parti belki de ÇKP . Yaklaşık 80 yıla varan bir ömrü var . Ve bu ifadeyi kullanması sizin için de benim için de herhalde çok anlamlı . Erdoğan , TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın KKTC ziyareti ve KKTC'de dün yapılan mitinge ilişkin düşüncelerinin sorulması üzerine de Kıbrıs ile ilgili düşüncelerini sıkça açıkladığını ve bir değişiklik olmadığını dile getirdi . Tayip Erdoğan , Siirt'te yapılacak seçimde aday olup olmayacağı sorusu üzerine de , YSK'nın seçimi Mart'a ertelediğini ve ona göre seçim takvimi yapacağını anımsattı . ÇİN SEDDİ GEZİSİ Öte yandan , Erdoğan'ın Çin Seddi'ni ziyaretinde ilginç anlar yaşandı . 900 metre yükseklikteki kuleye kadar yürüyen Erdoğan , beraberindeki heyet üyelerinden bazılarının yorulduklarını ifade ederek dönme isteğinde bulunmaları üzerine , sette bulunan iki üniformalı askeri göstererek , Zaten önümüzü kesmişler diye espri yaptı . Bir gazetecinin Zaman zaman Türkiye'de sizin de önünüz kesiliyor sözleri üzerine ise Erdoğan , gülümsedi . Adana Milletvekili Ömer Çelik de gazetecilere Erdoğan'ı işaret ederek Kaç tane başbakan merdivenleri böyle tırmanabiliyor dedi . Almanya'da küçük Volkan'ı öldüren köpeğin sahibi sınırdışı . . . Almanya'nın Hamburg kentinde Volkan Kaya ( ) adlı küçük çocuğu parçalayarak öldüren dövüş köpeğinin sahibi İbrahim Külünk ( 18 ) , bugün Türkiye'ye gönderildi . Külünk , ölüme sebebiyet vermek suçundan 1001 yılında yıl ay hapis cezasına çarptırılmıştı . Külünk'ün , Hamburg Eyaleti İçişleri Bakanlığı'nın erken tahliye kararından sonra , Sınır Koruma Dairesi'nden ( BGS ) görevlinin eşliğinde sınır dışı edildiği bildirildi . Külünk'ün Zeus adlı pitbull dövüş köpeği , 1000 yılının Haziran ayında , bir okulun bahçesinde oynayan çocuklara saldırmış ve küçük Volkan'ı parçalayarak öldürmüştü . Denktaş Klerides görüşmesi sona erdi . Denktaş dedi ki . . . KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş , Kıbrıs görüşmelerine iyi niyetle devam edeceklerini belirterek , Verebileceğin bir şeyse vereceksin , veremeyeceğin bir şeyse veremeyeceksin dedi . Cumhurbaşkanı Denktaş , Rum yönetimi lideri Glafkos Klerides ile ara bölgede yaklaşık 5. Denktaş , Cuma günü yapılacak görüşmeye , danışmanlarının da eşlik edeceğini belirtti . Annan belgesinde görmek istedikleri değişikliklerle ilgili karşılıklı görüşme yaptıklarını ifade eden Denktaş , görüşmelerin takvimini cuma günü yapılacak toplantıda belirleyeceklerini söyledi . Cumhurbaşkanı Denktaş , bir soru üzerine , görüşmeyle ilgili izlenimlerinin önemli olmadığını ifade ederek , İki tarafın da itirazları var . Bunları bir al ver şeklinde görüşmek mümkünse bizim istediğimiz bir şeye karşı onlar başka bir şey isteyecek . Verebileceğin bir şeyse vereceksin , veremeyeceğin bir şeyse veremeyeceksin . Dolayısıyla iyi niyetle bu görüşmeyi sürdüreceğiz . Bakalım nereye varacağız . İnşallah iyi bir yere varırız diye konuştu . Denktaş , görüşme takviminin sıkışıklığı konusunda BM'den bir öneri gelmediğini belirterek , Sıkışıklığı meydanda dedi . Cumhurbaşkanı Denktaş , başka bir soru üzerine , KKTC'de yapılan gösterilerin de gündeme geldiğini ve Klerides ile karşılıklı olarak görüşlerini söylediklerini ifade ederek , ne konuştuklarını açıklamayacağını kaydetti . Güzel bir yemek yediklerini belirten Denktaş , mönüde ne olduğunun sorulması üzerine , Ben antibiyotikler nedeniyle yiyemediğim için tadına bakamadım ifadesini kullandı . Denktaş Klerides görüşmesine , BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro De Soto da katıldı . Horozun intikamı . . . Dövüşe hazırlanan horoz , sahibini öldürdü Filipinler'de bir kişi , dövüşe hazırladığı horozu tarafından öldürüldü . Polis yetkilisinin verdiği bilgiye göre , ülkenin güneyinde bulunan Zamboanga kentinde yapılan horoz dövüşlerine katılan genç adama , dövüşe hazırlandığı horozu aniden saldırdı . Horozun , bacaklarına takılan jiletlerle sahibini ağır yaraladığını belirten yetkili , adamın aşırı kanamadan hayatını kaybettiğini söyledi . Yetkili , adamın olaya müdahale etmeyi akıl edemeyen yüzlerce şaşkın izleyicinin gözü önünde öldüğünü kaydetti . Amerikan gazetesi : " Böyle bir yığınak , ABD'yi savaşa itmez mi ? " ABD'de yayınlanan The Christian Science Monitor ( CSM ) gazetesi , ABD'nin Körfez'de mevcut askeri varlığının hızla artması , temel bir soruyu getiriyor : Yığınak , ABD'yi savaşa itmez mi ? sorusuna yer verdi . Gazetenin internet sitesinde yer alan Ann Scott Tyson imzalı haberde , askeri varlığın belli bir düzeye kadar krizin barışçı çözümüne yönelik çabaları güçlendirebileceği ve Irak lideri Saddam Hüseyin'in BM taleplerine uyması için zorlayıcı olacağı , ancak aynı zamanda bölgede çok fazla askerin bulunmasının , sonuçta ABD'nin savaşa gidip gitmeme kararını da etkileyeceği belirtildi . KÖRFEZ'DEKİ AMERİKAN GÜCÜ ABD Savunma Bakanı Donald Rumsfeld'in , 90 binden fazla askere Körfez bölgesine sevk emri verdiği hatırlatılan haberde , . Mekanize Piyade Birliği'nin Ocak'ta Kuveyt'e gitmeye başladığı ve bir ay içinde ya da Amerikan birliğinin tank ve diğer araçlarla bölgede toplanmasının beklendiği aktarıldı . Askeri uzmanların , bölgedeki Amerikan yığınağında 101 . Hava Birliği'nin saldırı helikopterli askerleri gibi yeni birimlerin de yer alabileceğini söyledikleri belirtildi . Haberde , California'daki Pendleton ve Lejeune kamplarından binlerce denizcinin hafta sonunda Körfez'e doğru yola çıktığı ve hafta içinde bölgede olmalarının beklendiği , halen bir Amerikan uçak gemisi filosunun Körfez'de olduğu , 1'sinin de önümüzdeki günlerde ulaşacağı kaydedildi . Amerikan askeri gücünün hava kuvvetleri açısından da bölgede arttığına dikkat çekilen haberde , yüzlerce savaş uçağı , bombardıman uçağı , helikopter ve kurtarma uçaklarının halihazırda mevzilerinde bulundukları aktarıldı . Bu durumu , ABD Genelkurmay Başkanı General Richard Myers'in , Pentagon , Bush'a , ihtiyacı olduğunu düşündüğü şeyi yapması için gereken esnekliği sağlayacak sağlam ve temkinli bir yığınak yapıyor şeklinde açıkladığı dikkat çekildi . HAREKAT ZAMANLAMASI VE DİPLOMASİ CSM'ün haberinde , Irak'ta BM denetçilerinin kitle imha silahı arama hızı ve denetçilerin faaliyet sürecine ilişkin diplomatik tartışmaların , olası bir harekatın zamanlamasını güçleştirdiği belirtildi . BM silah denetçileri şefi Hans Blix'in denetimler için en az Mart ayına kadar zaman gerektiği açıklamasının ve Uluslararası Atom Enerji Ajansı yetkililerinin denetim takviminin ay daha uzatılarak 11 aya çıkarılması talebinin olası bir harekatı erteleyebileceği , bunun da Pentagon açısından sorun yaratacağı kaydedildi . Haberde , askerlere yapılan ödemenin ya da gıda harcamasının çok önemli olmasa da , büyük askeri yığınakların saatler süren uçuşların ve seferdeki gemilerin maliyeti çok artırdığına dikkat çekildi . Uzun süreli bekleyişin maliyet dışında insan faktörü açısından da güçlükleri ele alınan haberde , askeri uzmanların , askerlerin ya da aydan fazla formda tutmanın zorluğuna değindikleri kaydedildi . Uzmanlar , Körfez'deki yığınağın uzun sürmesi halinde , Pentagon'un Amerikan askerleri arasında rotasyona gitmesi ve bölgeye yeni birlikler sevk etmesi gerekebileceğini söyledi . Haberde , ancak bu süreçte askeri yığınak miktarının rotasyonu güç kılacak bir noktaya hızla yaklaştığı , Amerikalı komutanların Irak'ta yaz sıcağında bir çatışmaya girmek istemediği hatırlatıldı . Haberde , bu nedenle askeri güçlerin çeşitliliğinin , Bush'u Körfez'de ya kullan ya da kaybet noktasına ittiği ifade edildi . SAVAŞ VE ENFORMASYON CSM'ün haberinde , askeri uzmanların görüşlerine dayanarak , Irak savaşının , önce ön hava saldırılarını , yerdeki seçkin Operasyonel Birlikler'in silah tesislerine ve önemli yerlere hızla saldırmasını içereceği belirtildi . Uzmanlar , bu tip harekatların Irak çölünde hareket edebilecek geniş çaplı zırhlı güçle desteklenmesi gerektiğini kaydetti . Amerikan Deniz Kuvvetleri'nin doğu , kara kuvvetlerinin batı ve güney kesimde yer alarak Bağdat ve diğer kentlere yakın konuşlanacağı , bunun da Irak yönetiminin yıkılması için gereken gücü sağlayacağı belirtildi . Haberde , hepsine karşın , askeri yığınağa ilişkin haberlerin düşmanı caydırma eğilimi taşıyabileceği de hatırlatıldı . Bu konudaki görüşleri aktarılan savunma kuruluşu GlobalSecurity. . . Yedek asker ve ulusal muhafız birliğine , bir ton göreve çağrı var . Kanaatim , çoğu gitmeyecek . Harrazi : " İran , Irak'la aynı tarafta değil " İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi , ülkesinin Irak'la aynı tarafta olmadığını , ancak Tahran'ın , diğer ülkelerle yaptığı görüşmeler ve Bağdat'a yaptığı baskılar yoluyla , bu ülkenin BM ile tamamen işbirliği içine girmesi gayreti içinde bulunduğunu belirti . Harrazi , parlamentoda yaptığı açıklamada , İran , Irak'la aynı tarafta değildir . İki ülke arasındaki ilişkiler , henüz normal düzeyde bile değildir . Biz kendi çıkarlarımızı göz önünde bulunduruyoruz . Arap ülkeleri gibi biz de Irak rejimine , ABD'ye hiçbir bahane bırakmamak için , BM silah denetçileriyle tamamen işbirliği yapmaları yönünde tavsiyede bulunduk dedi . Bölge ülkelerinin hiçbirinin , ABD'nin Irak'a tek yanlı olarak olası askeri operasyon düzenlemesinden yana olmadığını belirten Harrazi , İran'ın , bu operasyonun önlenmesi için ne gerekiyorsa yapılması görüşünde olduğunu kaydetti . Harrazi , Irak'la aralarında , sınırın belirlenmesi , tutsaklar ve savaş tazminatları gibi konularda görüş ayrılıkları bulunduğunu sözlerine ekledi . Rusya : " Irak'a tek taraflı askeri müdahaleye karşıyız " Rusya Dışişleri Bakanı İgor İvanov , Irak'a karşı tek yanlı bir kararla askeri müdahalede bulunulmasına karşı olduklarını yineledi . İvanov , Uluslararası Atom Enerjisi ( IAEA ) Başkanı Muhammed El Baradei ile görüşmesinin ardından düzenlenen basın toplantısında , BM Güvenlik Konseyi'nin kararı olmaksızın düzenlenebilecek bir askeri operasyon , bölgedeki durumu daha da zorlaştırmaktan , uluslararası barış ve istikrarda bugünden öngörülemeyecek zararlara yol açmaktan başka bir işe yaramaz dedi . Böyle bir müdahalenin , uluslararası terörizme karşı global düzeyde yapılan ortak mücadeleye de zararları olabileceğini belirten İvanov , Irak'ta yapılan denetimler sonucunda hazırlanan ilk raporda , bu ülkenin nükleer silah üretimi yaptığına dair bilgi yer almadığını belirterek , Bu konuda bir açık ve belirsizlik varsa ; bu konuda bilgilere sahip ülkeler varsa , bunları denetçilere versinler ve kontrol edilsin dedi . İvanov , Kuzey Kore'nin IAEA denetiminin yeniden başlatılmasına imkan sağlanması çağrısını desteklediklerini de kaydetti . Denktaş ile Klerides biraraya geldi . . . Kıbrıs müzakere süreci , yaklaşık 5. KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş ve Rum yönetimi lideri Glafkos Klerides , Lefkoşa'da ara bölgede bulunan BM Konferans Merkezi'nde bir araya geldi . Görüşmeye , BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Alvaro De Soto da katılıyor . Liderler , görüşmeye öğle yemeğinde de devam edecek ve görüşmeler için bir takvim belirlemeye çalışacak . Denktaş Klerides görüşmesi , doğrudan görüşmeler sürecinde olduğu gibi basına kapalı yapılıyor . Klerides'le görüşmeye gitmeden önce Dr . Fazıl Küçük'ü anma törenine katılan Denktaş , Klerides ile görüşmesinin ardından bir açıklama yapacağını söyledi . Bilim adamları kısır sinekleri tedavi etti . . ! Bilim adamları , erkek kısırlığının tedavisinde bir adım daha attılar . Kısır sinekleri tedavide başarılı olan bilim adamları , bu gelişmenin sperm sayıları düşük erkekler için umut olabileceğini belirttiler . Amerikalı bilim adamları , yumurta ve sperm hücrelerinin bölünmesini kontrol eden BOULE geni bulunmadığı için sperm üretemeyen sineklere bu geni zerk ederek , kısır sineklerde sperm üretimini yeniden başlatmayı başardılar , bu genin insanlardaki muadilini sineklere verdikleri zaman da aynı sonuca vardılar . California Üniversitesi'nden bilim adamları , aldıkları bu sonucun ileride erkek kısırlığının ortadan kaldırılmasında yardımcı olabileceğini söylediler . Kısır erkeklerin yüzde 50'unda , sperm hücrelerinin bölünmesi sperm olgunlaşmadan sona eriyor . Bilim adamları , Human Molecular Genetics'te yayımlanan araştırmalarında , bu durumun ortadan kaldırılması için günün birinde ilaç geliştirilebileceğini belirttiler . Bunun tam tersi olarak , yeni bulgu , erkeklerde doğum kontrol yöntemi geliştirilmesinde de yararlı olabilecek . Kısır olmayan erkeklerde bu genin faaliyeti engellenerek , spermlerin olgunlaşmaması sağlanabilecek . Bilim adamları , aynı araştırmayı fareler üzerinde de yapmayı planlıyorlar . Georgia eyaletinde evli olmayanların seks yapması artık suç değil ABD'nin Georgia eyaletinde evli olmayanların seks yapmalarını suç olarak kabul eden 160 yıllık yasa kaldırıldı . ABD'de hala 10 eyalet ile başkent Washington'ın bulunduğu District of Columbia'da yürürlükte bulunan zina yasasının Georgia'da kaldırılmasına , 16 yaşında bir gencin kız arkadaşıyla , genç kızın evinde birlikte olması nedeniyle açılan dava neden oldu . Genç kızın annesinin durumu anlayınca mahkemeye başvurmasının ardından , 16 yaşındaki genç yasalar gereği cezaya çarptırılmış , sonra da karar temyiz edilmişti . Georgia Yüksek Mahkemesi Başkanı Norman Fletcher , gerekçeli kararını açıklarken , reşit insanın tamamen özel , ticari olmayan ve kendi rızalarıyla giriştikleri cinsel eylemlerine hükümetin karışamayacağı ve bu eylemleri cezalandıramayacağını düşündüklerini belirtti . Georgia eyaleti yasalarına göre , 16 yaş üzeri gençler reşit kabul ediliyor . Şu anda 16 yaşında olan Jesse McClure isimli genç , hüküm giymesinin ardından para cezasına çarptırılmış ve kendisinden neden seks yapmaması gerektiğini anlatan bir kompozisyon yazması istenmişti . Genç , kompozisyonunda bu konunun mahkemenin işi olmadığını belirtmişti . Eminem modaya el attı . . . ABD'nin anketlere göre en beğenilen erkek şarkıcısı , rap sanatçısı Eminem , müzikten sonra modaya da el attı . Eminem'in adını taşıyan bir giyim markasının bu yaz mağaza ve butiklerin vitrinlerini süsleyeceğini belirten New York moda çevreleri , hırçın tavırlarıyla tanınan ünlü rap sanatçısının , tüketici dostu olduğu sürece , kendi adını taşıyan markasının da başarılı olacağını kaydediyorlar . Eminem markasını taşıyan koleksiyonun üretim lisansını Nesi Fashion isimli bir moda firmasının aldığı belirtildi . Moda çevreleri ayrıca , bir başka rap sanatçısı Ice T'nin de kendi adını taşıyan bir koleksiyonu Haziran ayında piyasaya sunacağını bildirdiler . ABD'de . Diddy , Jay , Busta Ryhmes , Snoop Dogg , Nelly ve Eve gibi rap ve hip hop türü müzik yapan şarkıcı ve gruplar , aynı zamanda moda tasarımıyla da uğraşıyorlar . Kıyafet tasarlayan rap sanatçıları , özellikle siyahların modasına yön veriyor . ABD : Türkiye'nin bir planı varsa açıklamak onlara düşer ABD Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Richard Boucher , Türk hükümetinin Irak'a ne tür bir mesaj ilettiği ya da Ortadoğu ülkelerine belli bir plan götürüp götürmediği konusunda bilgileri olmadığını belirterek , bu konudaki soruların Türkiye'ye yöneltilmesini istedi . Boucher , düzenlediği basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtladı . Başbakan Abdullah Gül'ün Ortadoğu ülkelerini ziyaretlerinde Irak'a ilişkin bir plan götürdüğü ve Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen'in Irak'ı ziyaretinde bu ülkeye mesaj ilettiği haberlerinin hatırlatılması üzerine Boucher , Onların planını açıklamak benim işim olmadığı gibi , Türk Başbakanı'nın diğer Arap liderlerle hangi bağlamda görüştüğünü tartışmak da benim işim değil dedi . Sözcü Boucher , sözlerini şöyle sürdürdü : Irak lideri Saddam Hüseyin'in görevden ayrılmasıyla ilgili , diğer hükümetlerle görüşmelerde bulunmuştuk . Bu konudan bize bahsedilmişti . Arap dünyasının çeşitli liderlerinin kamuya açıklamalarında , onların da Irak'ın BM kararlarına uymasını garanti etmek istediklerini gördünüz . Bu çeşitli unsurların hangisinden konuştuklarını bilmiyorum . Ancak birilerinin planı varsa , bu konuda konuşmak da onların işidir , bizim değil . Boucher , Türk hükümetinin Irak ile temasa geçmesinden ABD'nin memnun olup olmadığı yönündeki bir soruya , Daha önce de söylediğimiz gibi , Irak hükümetiyle temasa geçen her kim olursa olsun , Irak'ın BM kararlarına uyma yükümlülüğünü , bölgesini ve kendi halkını kitle imha silahlarıyla tehdit etmeyi kesmesinin gereğini anlatması gerektiğini düşünüyoruz yanıtını vermekle yetindi . Türkiye'ye , Irak'a ilişkin ABD'den bir ekonomik yardım paketi geleceği haberlerine ilişkin bir soruya karşılık Boucher , ortaya konulan rakamların pek çoğunun ilerleyen zamanlarda konuşulması gerektiğini ve kendisine anlaşmanın detayları konusunda bilgi verilmediğini söyledi . Sözcü , bir gazetecinin , Türklere Irak ile ne konuştuklarını , ne mesaj ilettiklerini sordunuz mu sorusuna , Bilmiyorum . Bunu Türklere sormanız lazım . Biz , Irak ile temasta olan veya temas kurabilecek bütün hükümetlerle temastayız . Genel olarak bütün hükümetlerden , Irak'a yükümlülüklerini hatırlatmalarını istiyoruz . Belli bir hükümet üzerinde yoğunlaşmadan , Irak'la görüşen herkesten , bu mesajı vermelerini istiyoruz karşılığını verdi . Erdoğan , Baykal'a yüklendi : " Doğru konuşmuyor " Ak Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan , Irak ile ilgili gelişmeler konusunda , Biz savaşa girmiyoruz . Sadece ülke güvenliğini ve çıkarlarını muhafaza etmeye dönük kararlar almaya çalışıyoruz dedi . Erdoğan , Esenboğa Havaalanı'nda yaptığı açıklamada , TBMM'nin üs ve limanlar konusunda hükümete yetki verdiğini hatırlattı . Bazı basın yayın organlarında , bu tür çalışmaların Türkiye savaşa giriyormuş gibi yansıtıldığını anlatan Erdoğan , bu tür yaklaşımları kasıtlı olarak nitelendirdi . Erdoğan , Biz savaşa girmiyoruz . Sadece ülke güvenliğini ve çıkarlarını muhafazaya etmeye dönük kararlarlar almaya çalışıyoruz diye konuştu . Açıklamasında , CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ı da eleştiren Erdoğan , CHP Genel Başkanı'nın son açıklamalarını , sorumluluk ve ciddiyetten uzak olarak değerlendirdi . Erdoğan , Baykal'ın , kendilerinin , ABD'lilere savaşa destek sözü verdikleri yolunda iftira dillendirdiğini ifade ederek , Baykal doğru konuşmuyor , doğru söylemiyor . Mesnetsiz beyanlarda bulunuyor dedi . Nişanlısı tarafından vurulan Alman kadının organları bağışlanacak Kadıköy'de , nişanlısı Hakan Çakmak tarafından tabancayla vurulduktan sonra kaldırıldığı hastanede beyin ölümü gerçekleşen Alman Nina Typol'un organları bağışlanacak . Özel Yeni İsviçre Hastanesi'nde , 6. Kulein , Typol ile Çakmak ailelerinin birbirlerini yıllardır tanıdıklarını ve Typol ailesinin Türk aileye karşı kesinlikle ön yargılı olmadığını vurguladı . Nina Typol'un ölmeden kısa bir süre önce kalp hastası olan babasına , Benim başıma bir şey gelirse kalbimi sana bağışlamak istiyorum dediğini anlatan Kulein , sözlerini şöyle sürdürdü : Fakat babası tabii ki ondan böyle bir şey isteyemeyeceğini söylüyor . Aile , Türkiye'de kızları yaşında bir kız çocuğunun kalbe , bir kız çocuğunun da karaciğere ihtiyacı olduğunu duymuş . Ve anne baba olarak karar verdiklerini ve bunu bugün imzalarıyla da teyit edeceklerini söylediler . Aile , iki kız çocuğunun hayatta kalabilmeleri için kızlarının organlarının bağışına onay verdiklerini bildirdi . Gazetecilerin Aile bebeği istemiyor mu ? sorusu üzerine Kulein , ailenin isteyip istememesinin söz konusu olmadığını , çocuğun dünyaya gelmesinin tıbbi açıdan mümkün olmadığının kendilerine söylendiğini ifade etti . Kulein , Typol ailesinin , ölüm durumunda kızlarını defnetmek için Almanya'ya götürmek istediklerini kaydetti . BAŞHEKİM Nina Typol'un yattığı Özel Yeni İsviçre Hastanesi Başhekimi Uzm . Dr . Kazım Taş da Alman aileye isterlerse anne karnındaki çocuğun yaşamasının mümkün olduğunu söylediklerini , ancak ailenin bunu kabul etmediğini ve kızlarının organlarını bağışlamayı tercih ettiklerini söyledi . Dr . Taş , şunları kaydetti : Şu anda anne ölüdür . Beyin ölümü teşekkül ettiği için yaşaması söz konusu değildir . Bu hamileliği devam ettirip ettirmemek ailenin elindedir . Aile ( Biz çocuğu istemiyoruz ) diyor . Baba da bu çocuğu istemiyor . Biz de mecburuz bu bebeği almaya . Biz çocuk doğana kadar anneyi yaşatmaya hazırız . Aileye , bitkisel hayatta olan kızlarında beyin iltihabı , kalp yetmezliği , kan pıhtılaşması gibi herhangi bir komplikasyon olmazsa ki risk yüksektir , hamileliğini devam ettirebileceğimizi söyledik . Ancak Alman aile bunu kabul etmedi . 11 haftaya kadar kürtaja Türk ve Alman yasaları izin veriyor . Biz de Alman aileden , tutuklu olan babadan ve onun anne ile babasından izin alarak önce kürtaj yapacağız , sonra da bağlı olduğu aleti çekeceğiz . Alman aileden , kızlarının organlarını Türk hastalarına memnuniyetle bağışladıklarına dair bir yazı alacağım . Bütün hukuksal şartlar yerine getirildiğinde de organ bağışının yapılacağını kaydeden Dr . Taş , organ nakli için bütün üniversite ve devlet hastaneleriyle irtibata geçtiklerini bildirdi . Dr . Taş , Nina Typol'un önce ciğeri , sonra böbrekleri son olarak kalbi alınacak . Organlarını alma işlemi büyük olasılıkla bizim hastanemizde gerçekleştirilecek diye konuştu . Dr . Taş , bütün bu işlemler için savcılıktan iznin alındığını da vurgulayarak , Alman aileyi Şubat Cumartesi günü Nina Typol'un cenazesiyle Almanya'ya göndermeyi düşündüklerini kaydetti . SON MEKTUP Bu arada , Nina Typol'un Şubat 1005 tarihinde Türkiye'den Almanya'daki ailesine yazdığı mektupta nişanlısı Hakan Çakmak'ın askerlik sorunlarından ve hamileliğinden bahsettiği bildirildi . Ak Partili milletvekili istifa ediyor . . . AK Parti İstanbul Milletvekili Göksal Küçükali , Başbakanlık Tezrekesi'ne ret oyu verdiğini belirterek , Yabancı ülkelere asker gönderme ve yabancı ülke askerlerinin Türkiye'de bulundurulması tezkeresi kabul edildiği takdirde partimden istifa edeceğim dedi . Kapalı oturumun ardından TBMM'de basın toplantısı düzenleyeeğini duyuran Küçükali , bu niyetinden vazgeçtiğini söyledi . Küçükali , konuya ilgili olarak A. Ama şimdilik bundan vazgeçtim . 18 Şubat'ta TBMM'ye gelecek olan tezkerenin kabulü halinde AK Parti'den istifa edeceğim diye konuştu . Küçükali , Türkiye'nin savaşa sokulması kararının felaket olacağını ifade ederek , bunun , yabancı ülkelere asker gönderme ve yabancı ülke askerlerinin Türkiye'de bulundurulmasına izin veren Tezkere ile ilan edileceğini savundu . Küçükali , bugünkü oylamada ret oyu verdiğini , parti içinde kendisi gibi başka milletvekillerinin de bulunduğunu kaydederek , Bu kişilere öncülük eden birinin olması gerekir . Belki ben olabilirim diye konuştu . Savaş için ilk adım atıldı . . . TBMM ilk tezkereyi kabul etti . . ! TBMM , askeri üs ve tesisler ile limanlarda gerekli yenileştirme , geliştirme , inşaat , tevsi ve alt yapı çalışmalarıyla ilgili olarak ABD'ye mensup teknik ve askeri personelin ay süreyle Türkiye'de bulundurulmasına izin verdi . TBMM'deki " gizli oturum"da 508 milletvekili " evet " derken , 195 " hayır " , çekimser oyu çıktı . Ak Parti grubundan 55 milletvekili hacda bulunuyor . Buna karşılık CHP'nin sadece 166 milletvekili var . Bu durumda , Başbakan Abdullah Gül'ün tüm çabasına karşın AK Parti grubunun fire verdiği anlaşılıyor . Ak Parti İstanbul milletvekili Göksal Küçükali " ret " oyu verdiğini açıkladı ve partisinden istifa edeceğini duyurdu . Irak'a asker yollama tezkeresi ise 18 Şubat'ta oylanacak . Ak Parti'nin 18 Şubat'ta " evet " oyunu verirken daha büyük fire vermesi kimseyi şaşırtmayacak . TEZKERE NEYİ İÇERİYOR ? TBMM Genel Kurulu'nun Meclis Başkanı Bülent Arınç'ın başkanlığında yapılan kapalı oturumunda kabul edilen Başbakanlık Tezkeresi şöyle : Irak'ın 1990 Körfez Savaşı sonrası BM Güvenlik Konseyi kararlarının çerçevesini çizdiği yaptırım ve denetim rejiminden kaynaklanan yükümlülükleri tam olarak yerine getirmemesinden kaynaklanan sorunların sürmesi bir gerginlik , kriz ortamının ortaya çıkmasına yol açmıştır . Bu durum Türkiye'yi olumsuz yönde etkilemekte ve ciddi güvenlik riski oluşturmaktadır . Kitle imha silahları konusundaki son gelişmeler sonucu gergin ortam giderek ağırlaşmış ve Irak sorununda nazik bir aşamaya gelinmiştir . BM Güvenlik Konseyi bu konuyu uluslararası barış ve güvenliğe karşı süregelen ciddi bir tehdit olarak ele almış ve Irak'ın Körfez Savaşı sonrası resmi ateşkesin şartlarını ve bunun için üstlendiği yükümlülüklerin gereklerini bütün unsurları ile yerine getirmesinin sağlanmasının uluslararası barış ve güvenliğin korunması için elzem olduğunu kararlaştırmıştır . Son gelişmeler kritik bir aşamaya girildiğini göstermektedir . Irak'ın toprak bütünlüğünün ve siyasi birliğinin korunması ve içinde bulunduğumuz hassas bölgede bir istikrar unsuru olarak varlığını sürdürmesi Türkiye için büyük önem taşımaktadır . Türkiye bu sorunun uluslararası askeri müdahaleye gerek kalmadan barışçı yollardan çözüme kavuşturulmasını samimiyetle istemektedir . 58 . Cumhuriyet Hükümeti tüm imkanları kullanarak bu yöndeki çabalarını sürdürmektedir . Barışçı çözüm için tüm imkanlar seferber edilirken Türkiye'nin her durumu ve ihtimali de gözönünde bulundurması ve barışçı bir çözümün şartlarının oluşmaması durumunda karşısına çıkacak her gelişmeye karşı hazırlıklı olması da hayati önem taşımaktadır . Türkiye'nin temel hak ve çıkarlarına ve uluslararası sorumluluklarına uygun etkili bir siyaset izlenmesi ve gelişmelerin seyrine göre gerekli tedbirlerin zamanında ve etkili biçimde alınabilmesi için hazırlıkların buna göre yürütülmesi bir zarurettir . Bu mülahazalarla gerekli bütün hazırlıkları yapmak ve güvenlik tedbirlerini almak amacıyla gelişmelerin seyrine göre Türkiye'nin sorumluluklarına , temel hak ve menfaatlerine uygun etkili bir politika izlenmesine olanak sağlanmak üzere Türkiye'deki askeri üs ve tesisler ile limanlarda gerekli yenileştirme , geliştirme , inşaat ve tevsi çalışmaları ile altyapı faaliyetlerinde bulunmak amacıyla ABD'ye mensup teknik ve askeri personelin ay süreyle Türkiye'de bulunmasına , bununla ilgili gerekli düzenlemelerin hükümet tarafından yapılmasına Anayasanın 91 . maddesi uyarınca izin verilmesini arz ederim . İZİN İSTEMEYE DAYANAK OLAN ANAYASA MADDESİ Hükümetin TBMM'den izin isterken dayanak gösterdiği , Anayasa'nın 91 . Maddesi , Savaş hali ilanı ve silahlı kuvvet kullanılmasına izin verme''yi düzenliyor . Bu maddeye göre , Milletlerarası hukukun meşru saydığı hallerde savaş hali ilanına ve Türkiye'nin taraf olduğu milletlerarası andlaşmaların veya milletlerarası nezaket kurallarının gerektirdiği haller dışında , Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesine veya yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunmasına izin verme yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinde bulunuyor . Türkiye Büyük Millet Meclisi tatilde veya ara vermede iken ülkenin ani bir silahlı saldırıya uğraması ve bu sebeple silahlı kuvvet kullanılmasına derhal karar verilmesinin kaçınılmaz olması halinde Cumhurbaşkanı da , Türk Silahlı Kuvvetlerinin kullanılmasına karar verebiliyor . Nato'dan Irak hakkında karar çıkmadı . . . NATO Konseyi'nin bugün yapılan olağanüstü toplantısından Irak ile ilgili karar çıkmadı . NATO Genel Sekreteri George Robertson , ABD'nin Irak'a yönelik olası harekata destek talepleri konusunda anlaşmaya varılmadığını açıkladı . Robertson , NATO Konseyi'nin Irak ile ilgili olağanüstü toplantısının ardından yaptığı açıklamada , NATO üyesi ülkelerin anlaşma sağlayamadıklarını kaydetti . ABD'nin talepleri arasında , saldırıya uğraması durumunda Türkiye'ye yönelik önlemler de yer alıyor . Gül'den milletvekillerine : Zaman kazanmaya çalışıyoruz Başbakan Gül , meclise gönderilen tezkereler konusunda grubuna hakim olmakta zorluk çekti . Türk kamuoyunun ve özellikle Ak Parti tabanının savaşa karşı olması ve ABD'nin Irak'a yönelik operasyonunda Türkiye'nin yeralmasını istememesi milletvekillerini adeta köşeye sıkıştırdı . Bu arada sabahın erken saatlerinden itibaren milletvekillerinin cep telefonlarına yağan " savaşa hayır deyin " mesajları kafaları iyice karıştırdı . Bu gelişmeler üzerine Başbakan Gül , grubunu basına kapalı bir toplantıya alıp ikna etmeye çalıştı . Toplantı çıkışında milletvekillerinin tümünün canının sıkkın olduğu ve asık bir yüzle soruları yanıtsız bıraktıkları gözlendi . Başbakan Abdullah Gül'ün , Irak konusunda milletvekillerini bilgilendirmek amacıyla düzenlediği toplantıda , barış için zaman kazanmaya çalıştıklarını söylediği öğrenildi . Alınan bilgiye göre , 45 milletvekili toplantıda , Gül'e Irak ile ilgili sorular yöneltti . AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın , kısa bir sunuş yaptığı toplantıda , Başbakan Gül'ün , milletvekillerine bugün Meclis'e gelen tezkerenin savaş kararı anlamına gelmediğini söylediği bildirildi . Gül'ün , Türkiye'nin kesinlikle bir savaşa girmediğini , bu nedenle asker bulundurma ve gönderme tezkeresinin bayramdan sonra TBMM gündemine gelmesinin planlandığını kaydettiği öğrenildi . Başbakan Gül'ün burada amaçlarının barış için zaman kazanmak olduğunu ve Türkiye'nin çıkarlarının sonuna kadar gözetildiğini söylediği belirtildi . ABD'nin , Türkiye'nin doğal müttefiki olduğunu ve Türkiye'nin de savaş olmaması için barış imkanlarını sonuna kadar zorladığını anlatan Gül'ün , barış için ABD ile Irak'a gidebileceğini söylediği kaydedildi . Gül'ün , Irak'ın BM silah denetçileriyle işbirliği yapması yönündeki umudunu sürdürdüğünü anlattığı bildirildi . Gül'ün ayrıca , hafta başında Irak Devlet Başkan Yardımcısı Taha Yasin Ramazan ile yaptığı görüşme hakkında milletvekillerine bilgi aktardığı ifade edilirken , Gül'ün Ramazan'a , söylenmesi gereken herşeyi söyledik dediği belirtildi . Başbakan Gül'ün ayrıca , milletvekillerinden bugün TBMM Genel Kurulu'na gelen yetki tezkeresine destek istediği kaydedildi . Gül'ün brifingi : Türkiye'nin menfaati ne ise olur Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ertuğrul Yalçınbayır , Irak konusunda , kamuoyunun ve Türkiye'nin menfaati ne ise olur dedi . Bazı bakanlar ve milletvekilleri , AK Parti Genel Merkezi'nde , olası Irak harekatında Türkiye'nin tavrı ve TBMM'ye sunulan yetki tezkeresi konusunda değerlendirmede bulundular . Ertuğrul Yalçınbayır , burada gazetecilerin soruları üzerine , Irak konusunda kamuoyunun ve Türkiye'nin menfaatleri ne ise olur dedi . Maliye Bakanı Kemal Unakıtan , vicdanınız rahat mı ? sorusuna , çok rahatım yanıtını verdi . Pek çok milletvekili de , ikna oldunuz mu ? sorusunu evet şeklinde yanıtladı . Devlet Bakanı Kürşat Tüzmen ise Türkiye açısından barış imkanları sonuna kadar zorlandı . Bizim de soğukkanlı olarak Türkiye'nin milli menfaatleri ne gerektiriyorsa onu yapmamız gerekir diye konuştu . Irak Büyükelçisi : " Üsleri açmak savaş anlamına gelir Irak'ın Ankara Büyükelçisi Talip Abid Salih , ABD'nin Irak'a düzenleyeceği olası bir operasyona hangi ülke herhangi bir şekilde yardım verirse , bunun , ülke için savaşa girmek anlamına geleceğini söyledi . Talip , düzenlediği basın toplantısında , ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın BM Güvenlik Konseyi'ne sunduğu kanıtlar ve Türkiye'nin olası operasyondaki rolüne ilişkin değerlendirmelerde bulundu . Türkiye'nin , topraklarında Amerikan askeri konuşlanmasına izin vermesi durumunda , tepkilerinin ne olacağının sorulması üzerine , Salih , ABD'ye ne gibi yardımda bulunulursa bulunulsun , bu , savaşa girmek anlamına gelir . Bu ülkeler , eğer yardım ederlerse , ileride büyük suç işlediklerini ve stratejik bir hata yaptıklarını anlayacaklar dedi . Büyükelçi Salih , olası bir operasyona katılan veya yardımda bulunan ülkelerin , dostluğa aykırı hareket etmiş olacaklarını belirtirken , amaçlarının , tehdit etmek değil , çağrıda bulunmak olduğunu kaydetti . Irak'ın Ankara Büyükelçisi Talib Abid Salih , ülkeler arası ilişkilerde içişlerine saygı ilkesinin esas olması gerektiğini belirterek , Acaba Türkiye güneydoğusuna Irak askerlerinin girmesine nasıl bakardı ? diye konuştu . Büyükelçi Talib , düzenlediği basın toplantısında , ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın BM Güvenlik Konseyi'ne sunduğu kanıtlar ve Türkiye'nin olası operasyondaki rolüne ilişkin değerlendirmelerde bulundu . Operasyonun yapılması halinde Türkiye'nin Kuzey Irak'a müdahalesine nasıl bakacaklarının sorulması üzerine Talib , Acaba Türkiye güneydoğusuna Irak askerlerinin girmesine nasıl bakardı ? Buna izin verir miydi ? İlişkilerde içişlerine saygı gösterme ilkesi esas olmalıdır diye konuştu . Talib , Ankara'daki Kuzey Irak toplantısının hatırlatılması üzerine de , bu bölgenin Irak yönetiminin kontrolü dışında olduğunu belirterek , Türkiye ile Irak arasında bu konuda denge kurulması gerektiğini kaydetti . Talib , Türkiye bizim PKK ile ilişki kurmamızı kabul eder mi ? Ki böyle bir şey asla olmadı dedi . Türkiye'nin ABD askerlerinin konuşlanmasına izin vermesini nasıl karşılayacaklarının sorulması üzerine Talib , Hangi ülke katılırsa ve yardım yaparsa , bu dostluğa aykırı olur diye konuştu . Talib , operasyona destek vermesi durumunda Türkiye'yi hedef alıp almayacaklarının sorulması üzerine de tehditkar bir dille konuşmadıklarını , ancak nasihatta bulunarak , çağrı yaptıklarını ifade etti . ABD'nin böyle bir operasyona girişmek için siyasi , ahlaki ve hukuki temeli bulunmadığını söyleyen Talib , ABD'nin bu nedenle başka ülkeleri kendi yanına çekerek , sorumluluğu paylaşmak istediğini belirtti . Talib , ABD'nin özellikle bölge ve İslam ülkeleri üzerinde baskı yaptığını savunarak , ABD'nin bu ülkelerin birbiriyle ilişkilerini bozmayı amaçladığını kaydetti . Büyükelçi Talib , ABD Dışişleri Bakanı Powell'ın dün BM Güvenlik Konseyi'ne sunduğu kanıtların temelsiz olduğunu ve kimseyi tatmin etmediğini söyleyerek , Irak'ta kesinlikle kitle imha silahı bulunmadığını kaydetti . İş ilanına başvuran kadına tecavüz ettiler . . ! Bursa'da , yerel gazetelere verdiği iş ilanı aracılığıyla tanıştığı bir kadına , dövdükten sonra tecavüz ettiği öne sürülen zanlıyla ona yardımcı olan kadın ortağı aranıyor . Bursa Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şubesi'ne bağlı Ahlak Bürosu'na başvuran Gönül . ( 11 ) , Cüneyt H'nin kendisine tecavüz ettiğini öne sürdü . Gönül G'nin ifadesinde , yerel bir gazetede gördüğü Muhasebeci bayan aranıyor ilanı için BUTTİM'de bulunan bir büroya müracaat ettiğini , burada Cüneyt . ve ortağı Munise B'nin kendisini işe aldığını söylediği belirtildi . İşbaşı yaptıktan bir gün sonra , Munise B'nin , kendisine , ( Biz tuzağa düşürdüğümüz kadınlara fuhuş yaptırarak para kazanıyoruz ) demesi üzerine işi bıraktığını anlatan Gönül G'nin , daha sonra bu iki kişinin sürekli tehdit ve tacizlerine maruz kaldığını dile getirdiği bildirildi . Son bir kez kendilerini uyarmak için Uludağ Yolu'ndaki Büyük Yıldız Otel'de Munise . ile buluştuğunu ifade eden genç kadının,''Munise , ( banyo yapmam gerekiyor odama çıkalım ) dedi . Yukarıya çıktığımda odada bekleyen Cüneyt . ise dövdükten sonra bana tecavüz etti dediği belirtildi . Emniyet yetkilileri , Gönül G'nin şikayeti üzerine , fuhuş suçundan daha önce sabıkalı oldukları belirlenen zanlıların yakalanması için çalışmalara başlandığını bildirdiler . Bedelli askerlik yarın komisyonda . . . Yurt dışında yaşayan ve daha önce dövizle askerlik uygulanmasından yararlanamamış Türk vatandaşlarına yeni haklar tanıyan yasa tasarısı , yarın Plan ve Bütçe Komisyonu'nda ele alınacak . Askerlik Kanunu'nda değişiklik yapılmasını öngören tasarıya göre , kanunun yürürlüğe girdiği tarihte , 58 yaşını tamamladıkları yılın sonuna kadar dövizle askerlik hizmeti yapmak için başvurmayanlar ile başvurdukları halde döviz ödemeleri veya temel eğitimlerini süresi içinde yapmadıkları için dövizle askerlik hizmeti kapsamından çıkarılanlar , iki yıl içinde konsolosluklar veya askerlik şubelerine başvurabilecekler . Bu kişiler , bin 668 Euro veya karşılığı yabancı ülke parasını başvuru sırasında peşin ödemeleri ve bir ay süreli temel askerlik eğitimini yapmaları halinde , askerlik hizmetini yerine getirmiş sayılacaklar . Yasanın yürürlüğe girdiği tarihte 40 yaşını doldurmuş olanlar da 10 bin 114 Euro veya karşılığı yabancı ülke parasını başvuru sırasında peşin ödemeleri halinde temel askerlik eğitimine tabi tutulmadan askerlik hizmetini yapmış olacaklar . Türk Vatandaşlığı Yasası hükümleri uyarınca vatandaşlıktan çıkmalarına izin verilmiş veya Türk vatandaşlığını kaybetmiş olanlardan yasanın yayımı tarihinden itibaren yıl içinde vatandaşlığa alınmak üzere başvuranlar da Türk vatandaşlığına yeniden kabul edilme tarihini izleyen yıl içinde başvurmaları halinde bedelli askerlikten yararlanacaklar . Yasanın getirdiği düzenlemeden yararlananlar hakkında saklı , yoklama kaçağı veya bakaya suçlarından adli takibat yapılmayacak . İŞÇİLERE , MEMURLUĞA GEÇİŞ YOLU Plan ve Bütçe Komisyonu , kamuya ait kuruluşların özelleştirme , birleştirme , tasfiye ya da kapatılması durumunda işçi statüsünde çalışanların memur olarak atanmasını öngören yasa tasarısını da görüşecek . Tasarıya göre , özelleştirme programında bulunan veya yasanın yürürlüğe girdiği tarihten sonra programa alınan , kamu payının yüzde 50'nin üzerinde olduğu kurumlarda çalışan işçiler , genel ve özel şartları taşımaları ve istemeleri halinde memur olarak atanacak . Henüz emeklilik hakkını kazanmamış işçi statüsündeki personel , çalıştıkları kuruluşun özelleştirilmesi , birleştirilmesi , tasfiyesi veya kapatılması kararının uygulandığı tarihten itibaren ay içerisinde kıdem , ihbar ve iş kaybı tazminatlarının tamamının Emekli Sandığı'na devredilmesini isteyebilecek . Bu istem yapıldığı takdirde işçiler , eğitim durumlarına uygun sınıf ve dereceden memur kadrolarına atanacak . Yardımcı hizmetler sınıfı kadrolarına atanacaklar için beş yıllık ilkokul mezunu olmaları yeterli sayılacak . Memur olarak atananların kıdem , ihbar ve iş kaybı tazminatları Özelleştirme İdaresi Başkanlığınca ay içerisinde Emekli Sandığı'na ödenecek . Memur olarak ataması yapılan personelin özelleştirme programındaki kuruluşlarda işçi veya sözleşmeli statüde geçen hizmet süreleri , kazanılmış hak aylık derece ve kademelerinin tespitinde değerlendirilecek . Ancak geçmiş hizmetleri kazanılmış hak aylık derecelerinde değerlendirilemeyen geçmiş hizmetleri , emekli keseneğine esas aylıklarında değerlendirilecek . Memur olarak atanacak personele , herhangi bir tazminat ödenmeyecek . Kıdem tazminatına esas olan geçmiş hizmet süreleri emekli ikramiyelerinin hesabında dikkate alınacak . Öngörülen süre içinde memur olarak atanmak için yazılı talepte bulunmayanların tazminatları ödenerek iş akitleri feshedilecek . Tasarı , memur kadrolarına atanmayı kabul eden işçiler için 60 bin kadro ihdasını da öngörüyor . Bir yalanlama da Genelkurmay'dan . . . Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği'nce , İskenderun'a gelen ABD'ye ait araçların intikale başlamışken nizamiyeden döndürüldüklerine dair haberlerin gerçeği yansıtmadığı bildirildi . Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği Şehit Gazeteci Hasan Tahsin Basın Bilgi Merkezi'nden konuya ilişkin yapılan açıklamada , şöyle denildi : Bugünkü bazı basın yayın organlarında , yerinde hazırlık ( Site Preperation ) kapsamında İskenderun'a gelmiş olan ABD'ye ait araçların , intikale başlamışken nizamiyeden döndürüldüklerine dair haberlere yer verilmiştir . Bu haberler doğru olmayıp , gerçeği yansıtmamaktadır . Söz konusu olay , ABD makamlarının kedi talepleri doğrultusunda gerçekleşmiştir . Üs ve limanlarda durum sakin . . . Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesine , yabancı silahlı kuvvetler unsurlarının Türkiye'de bulunmasına izin verilmesine ilişkin Başbakanlık Tezkeresi'nin TBMM Genel Kurulu'nda reddedilmesinin ardından , üs ve limanlardaki durgunluk devam ediyor . A. İskenderun Limanı iskelesinde , şu anda askeri malzeme taşınması kapsamında hiçbir gemi bulunmuyor . Körfezdeki , NATO tarafından kiralandığı bildirilen bin 465 gros tonluk INGO adlı Ro Ro gemisinin de İskenderun'da yaşanan Yarıkkaya Fırtınası nedeniyle limana giriş yapmadığı belirtildi . Fırtına nedeniyle basın mensuplarının korunması amacıyla belediyece yaptırılan yerdeki çatı uçtu , Deniz İkmal Destek Kıtaları Komutanlığı alanında ABD'lilerin kurduğu çadırlardan bazıları da söküldü . İncirlik Üssü'nde de hafta sonundaki sakinliğin devam ettiği gözlendi . Sabah saatlerinden itibaren herhangi bir uçak kalkışı olmayan üste , hangar kapaklarının kapalı olduğu görüldü . Mersin'in Silifke İlçesi Taşucu Beldesi yakınlarında bulunan , NATO finansmanıyla yaptırılan limanda ise düzenleme ve tel örgü çekme çalışmalarının devam ettiği gözlendi . Gül:''Olağanüstü durumlar için tedbirliyiz Başbakan Abdullah Gül , piyasaları yatıştırmak için bu sabah Başbakanlık'ta bir basın toplantısı düzenledi . Reform çabalarının süreceğini vurgulayan Gül şunları söyledi : " Tezkereyi ekonomik meseleleri ayrı tutmak gerekir . Tezkereyle ilgili karar TBMM neticesinde çıkmıştır . IMF'yle tezkere arasında bağ kurulamaz . Olağanüstü durumlar karşısında gerekirse tedbirler alınabilir . IMF'ye borçların ödenmesinde bir sorun yok . Türk AMerikan ilişkileri devam ediyor . Ülkedeki Amerikan askeri ve techizatlarını karşılıklı değerlendiriyoruz . " IMF BAŞKA TEZKERE BAŞKA Gül , IMF ile yürütülen görüşmelerle olası Irak operasyonu kapsamında ABD ile Türkiye arasındaki ilişkilerin birbirinden " bağımsız " olduğunu söyledi . Başbakan Gül , 1005 Mali Yılı Bütçe Yasası'nın tanıtımına ilişkin düzenlediği basın toplantısında , gazetecilerin başta " asker tezkeresi " olmak üzere gündemdeki sorularını da yanıtladı . Gül , 4'üncü gözden geçirme sonunda kabul edilen atıl istihdam ve ayni kredilerin bütçe içinde yer almasına ilişkin koşulların daha önce yürürlüğe konulması durumunda ABD ile yürütülen tezkere görüşmelerinde hükümetin elinin daha güçlü olup olmayacağı yönündeki soruyu " Tezkere ile ekonomik sorunları ayrı tutmak gerekir . IMF bağımsız bir kuruluştur . Tezkere ile ilgili sonuç Meclis'te ortaya çcıktı . Tezkere ile IMF arasında bir bağ yoktur " diye yanıtladı . " Asker tezkeresi"nin Meclis'te kabul edilmediği anımsatılarak , yeni bir tezkerenin Meclis'e gönderilip , gönderilmeyeceğine ilişkin soru üzerine Gül , " Bu bir süreç , parti ve hükümet içinde değerlendiriliyor . Powell ile görüştük , karşılıklı bir anlayış içinde onlar da değerlendiriyor . Her şey demokratik bir süreç içinde gerçekleşti " dedi . Gül , ABD Dışişleri Bakanı Powell ile görüşmesi çerçevesinde değerlendirme sürecinden bir açılım beklenip beklenmediği izlenimini edinip edinmediği şeklindeki soru üzerine de " Bunlar değerlendiriliyor . ABD , Türkiye ilişkileri önemlidir . Görüşmeler karşılıklı anlayış ve saygı içindedir . Önümüzdeki günlerde hep birlikte göreceğiz " karşılığını verdi . Başbakan Gül , bölgedeki olağanüstü olaylar karşısında başta faiz dışı fazla hedefinin tutturulması olmak üzere bütçe hedefleri için gerekli önlemlerin alınacağı yönündeki sözlerine ilişkin bir soru üzerine , " Ne olacağı bilinmiyor . Bölgede , gergin bir süreç vardır . Bunun nasıl neticeleneceği bilinmiyor . Olağanüstü bir şey olursa bunlar her türlü şekilde değerlendirilir " dedi . Powell ile yaptığı görüşmede ABD'nin Türkiye'deki değerlendirme sürecini bekleyeceği izlenimini alıp almadığı ve Türkiye'deki liman ve üslerde bekleyen askeri teçhizatın durumunun ne olacağı yönündeki soruyu Gül , " Karşılıklı değerlendirme sürecindeyiz " diye yanıtladı . Gül , bir başka soru üzerine Powell dışında kendisini arayan başka bir devlet başkanı , başbakan ya da bakanın olup olmadığını bildirdi . Milli Güvenlik Kurulu'nun ( MGK ) olağanüstü toplanıp toplanmayacağı ve Meclis'ten tezkereye ret kararının çıkmasında MGK'dan bu konuda yeni ve güçlendirilmiş bir tavsiye kararının çıkmamasının etkisinin olup olmadığı yönündeki soruyu yanıtlarken Gül , " Olmaz ya da olur diyemem . Böyle bir çağrı olursa , olabilir ; olmazsa olmayabilir " dedi . Başbakan Gül , 4'üncü gözden geçirme sonuçlarının IMF İcra Direktörleri toplantısında görüşülmesinin Irak'a olası operasyon tarihine denk geleceği ve bu kapsamda yeni bir programın ve borçların yeniden yapılandırılmasının söz konusu olup olmadığı sorusunu da " Bu gelişmeyi IMF ile ilişkilerden ayrı tutmak gerekir . Bölgede olağanüstü olaylar olursa olağanüstü tedbirler alınır . Önemli olan yapılanların açık seçik olmasıdır . IMF'nin ilgileneceği konularda bunlardır " sözleriyle yanıtladı . Gül , yardım paketinin gelmemesi durumunda borçların ödenmesi konusunda bir sıkıntı olup olmayacağı sorusunu , " Bir problem söz konusu olmaz " dedi . BÜTÇE AÇIKLANDI Başbakan Abdullah Gül , 1005 yılı bütçesine ilişkin son çalışmaların yapıldığını , bütçenin bugün TBMM'ye sunulacağını bildirdi . Başbakan , bütçenin , GSMH'nin yüzde 6. Başbakan Abdullah Gül , Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener , Devlet Bakanı Ali Babacan , Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış ve Maliye Bakanı Kemal Unakıtan ile birlikte , Başbakanlık merkez binada düzenlediği basın toplantısında , hükümetin iktisadi anlamdaki temel amacını , istikrarlı bir makro ekonomik büyümeye ortam sağlamak ve temel yapısal reformları gerçekleştirmek olarak özetledi . Başbakan , devamla şöyle konuştu : Böylece kalkınma potansiyelimizi tam olarak kullanmak ve en üst seviyelere çıkarmak mümkün olacaktır . Bu çerçevede , enflasyonla mücadele , kamu borç yükünün azaltılması istikrarlı ve hızlı büyüme temel önceliklerimizdir . Hükümetimiz , bu anlayışla hazırlanan 1005 mali yılı bütçe çalışmalarını tamamlamış bulunmaktadır . Bu bütçe hükümetimizin kamu maliyesini sağlıklı bir yapıya kavuşturma , enflasyonu düşürme , borç stokunu azaltma ve istikrarlı bir büyüme ortamını sağlamadaki kararlılığının bir ifadesidir . BDDK'NIN BAĞIMSIZLIĞI'NA İNANIYORUZ Başbakan Gül , Hükümetimiz sağlıklı bir bankacılık sistemi için BDDK'nın bağımsızlığına inanmaktadır dedi . Gül , bankacılık reformu konusunda kaydedilen gelişmelerden memnun olduklarını belirterek , bu sektördeki yeniden yapılandırma ve sistemi güçlendirici reform çalışmalarının sürdürüleceğini bildirdi . Şimdiye kadar olduğu gibi bundan sonra da BDDK'nın kararlarını bağımsız bir şekilde alması konusunda gereken titizliğin gösterileceğini ifade eden Başbakan Gül , şunları kaydetti : Geçmişte çıkarılan yasalardaki aksaklıklar nedeniyle BDDK'nın kararlarını uygulama ve dolayısıyla reform sürecinde zafiyetlere yol açan hususların bundan sonra ortadan kaldırılması için gereken her türlü tedbir alınacaktır . BDDK'nın görevini etkin şekilde yerine getirebilmesi için hükümet desteğini sürdürecektir . Başbakan Gül , kamu sektöründeki etkinliği artırmak ve israfın önüne geçmenin bu dönemde büyük önem arzettiğini belirterek , kamu sektöründeki şeffeflığı artırıp , harcamaları disipline etmeye yönelik reform niteliğindeki , Kamu Mali Yönetim ve Kontrol Kanunu tasarısının yakın bir zamanda TBMM'ne sevkedececeklerini bildirdi . TEKEL'İN ÖZELLEŞTİRİLMESİ KİT'lerdeki etkinliği artırmanın da programın bir parçası olduğunu vurgulayan Başbakan Gül , bu kapsamda seçim nedeni ile geciken KİT'lerde daha önceden tespit edilen atıl istihdamın çözümüne yönelik detaylı bir takvim kamuoyuna sunulacaktır dedi . Başbakan Gül , kamu sektörünün sağlıklı bir bünyeye kavuşturulması yönündeki çalışmalarını yapısal reformlar konusunda atılacak adımlarla destekleneceğini ifade ederek , şöyle devam etti : Bu kapsamda özaellaştirme çalışmaları hükümetimiz gündeminin ilk sırasında yer almaktadır . Tekel'in özelleştirilmesi şu alanda somut bir adım olacaktır . Tekel'in özelleştirme planı nihai aşamaya getirilmiş olup , önümüzdeki günlerde Özelleştirme Yüksek Kurulu'na sunulacaktır . Erbil'de binlerce KDP'li Türk askerini protesto etti Süleymaniye'den sonra Irak Kürdistan Demokrat Partisi ( KDP ) lideri Mesut Barzani'nin denetimindeki Erbil'de de olası operasyonda bölgeye girmeyi planlayan Türk askerine karşı protesto gösterisi yapıldı . " Türkiye'ye hayır , ABD'ye evet " , " Kürdistan Türk askerine mezar olacak " sloganlarının atıldığı gösteride Türk bayrakları da yakıldı . Bazı göstericiler ise bayrakları dişleriyle yırtmaya çalıştı , bazıları da tükürerek hakaret etti . Protesto gösterisi halka günler öncesinden duyuruldu . KDP yanlısı sivil toplum kuruluslarının organize ettiği gösteri nedeniyle tüm kurumlarda resmi tatil ilan edildi , işyerleri kapatıldı ve okullarda ders yapılmadı . Sabah Kürt parlamentosu önünde toplanan binlerce kişi buradan beş kilometre uzaklıktaki Asuri ve Keldaniler'in oturduğu Birleşmiş Milletler merkezine doğru yürüyüşe geçti . Ellerinde Kürt bayrakları , KDP'nin efsanevi lideri Molla Mustafa Barzani , oğlu Mesut Barzani ve KDP flamalarıyla yürüyen binlerce kişi , " Türkiye ayakkabımız " , " Kürtler Kürdistan için kurban olmaya hazır " , " Türkiye hayal görüyor bizim Barzanimiz var , Türkmenler Kürtlerin kardeşidir " diye slogan attı . Peşmergeler engelleyemedi BM binası önünde de çok sayıda Türk bayrağı yakıldı . Yürüyüşün güvenliğini sağlayan peşmergeler ile bayrak yakan göstericiler arasında arbede yaşandı . İki saat süren protestoda göstericiler , BM görevlilerine isteklerini içeren bir mektup sundu . Mektupta Türk ordusunun Kuzey Irak'a girmesi durumunda savaş çıkacağı belirtilerek buna engel olunması istendi . Chicago Oscar'a koşuyor . . . Oscar ödüllerinin bu yılki en büyük adaylarından olan müzikal film Chicago , hafta sonu iki ödül birden alırken Oscar şansını da önemli ölçüde artırdı . Amerika Yönetmenler Sendikası tarafından önceki gece filmin yönetmeni Rob Marshall yılın yönetmeni seçilirken , Amerikan Yapımcılar Sendikası dün gece Chicago'yu yılın filmi seçti . 15 dalda Oscar'a aday gösterilen , şimdiye kadar 100 milyon doların üzerinde hasılat yapan Chicago , Fransa ve İngiltere'de birçok ödülü alan Roman Polanski'nin Piyanist filminin yarattığı heyecana ortak olmuş görünüyor . Bugüne kadar Yapımcılar Sendikası ödülünü kazanan 15 filmden 9'u en iyi film ve Yönetmenler Sendikası ödülünü kazanan 54 filmden 49'u en iyi yönetmen Oscar'ını kazandı . Piyanist ve Chicago dışında , The Hours ( Saatler ) , Gangs of New York ( New York Gangsterleri ) ve The Lord of the Rings : the Two Towers ( Yüzüklerin Efendisi : İki Kule ) en iyi film dalında Oscar'a aday gösterildi . Bu filmler için yeni bir deneme , gelecek Pazar günü açıklanacak Aktörler Sendikası ödülleri olacak . Saddam'ın bin 500 petrol kuyusunu ateşe vermesinden korkuluyor Irak'a yönelik operasyonun başlamasından sonra Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'e bağlı güçlerin , çoğu ülkenin kuzeyinde bulunan bin 500 dolayında petrol kuyusunu ateşe vermesinden endişe ediliyor . Körfez Savaşı'nda Irak tarafından ateşe verilen Kuveyt'teki kuyularda yangın söndürme çalışmalarına katılan Amerikalı uzmanlardan Ronnie Roles , bu kez ateşe verilmesinden korkulan kuyu sayısının çok daha fazla olduğunu söyledi . Roles , Saddam'n , kuyuları , dünya petrol piyasasını kaosa sürüklemek amacıyla ateşe verebileceğini öne sürdü . Iraklıların petrol kuyularının içlerini dinamitleyerek kuyu gövdesini hasara uğratmaları halinde durumun tam bir felaket olacağını söyleyen Roles , zaman , Kuveyt'te 1,5 günde söndürdüğümüz bir kuyuyu söndürmek için aylarca uğraşmamız gerekir diye konuştu . Roles'e göre , tüm kuyuların söndürülmesi yıllar alabilecek . Roles , merkezi Oklahoma'da bulunan Cudd Pressure Control adlı bir şirketin yöneticiliğini yapıyor . Söz konusu şirketin Irak'ta meydana gelebilecek petrol kuyusu yangınlarını kontrol altına almak amacıyla ABD Savunma Bakanlığı ile sözleşme imzaladığı belirtildi . Kuveyt'te çalışan diğer iki şirket olan Wild Well Control ve Boots & Coots International Well Control''un da ihtiyaç halinde Irak'ta faaliyet gösterecekleri kaydedildi . Irak , 1991 Körfez savaşı sırasında Kuveyt'te 688 petrol kuyusunu ateşe vermişti . Kuzey Irak'ta ise 1500 1500 arasında kuyu bulunuyor . Bu kuyularda çıkarılacak yangınların Kuveyt'tekilerden çok daha büyük olacağı uzmanlar tarafından tarafından ifade edildi . Bunun nedeni ise Kuveyt'teki kuyuların günlük kapasitesinin 10 40 bin varil olmasına karşılık Irak'taki kuyuların kapasitesinin 60 80 bin varil olması . Ayrıca dağlık arazide bulunan Irak'taki kuyuların kontrol edilmesinin Kuveyt'tekilerden çok daha zor olduğu belirtildi . Bu arada , kuyuların söndürülmesi için gerekli suyun nereden temin edileceği de çok ciddi bir sorun oluşturuyor . Uzmanlar , Kuveyt'teki kuyuları söndürmek için suyu Körfez'den temin etmişlerdi . Öte yandan , Iraklıların bölgeye yerleştirebilecekleri bubi tuzakları , mayınlar , kimyasal ve biyolojik silahlar da uzmanları derin derin düşündürüyor . Ancak Amerikalı uzmanlar , Iraklı petrol işçilerinin , Saddam'ın devrileceğinden emin oldukları takdirde kuyuları ateşe vermeyeceklerine inanıyoruz . Bu husus bizi rahatlatıyor dediler . Şiddetin gölgesi altında Rio karnavalı . . . Brezilya'da , şiddet olayları meydana gelebileceği endişesiyle sıkı güvenlik önlemleri altında süren karnavalda , Samba okullarınca düzenlenen geleneksel karnaval geçidi , havai fişek ve davul gösterileriyle dün başladı . Karnavalın kraliçesi ile beraberindeki 155 kiloluk Kral Momo , 19 yıl önce inşa edilen Sambadrome açık hava stadyumundaki 600 metrelik pistte dünyanın en ünlü dans yarışmasına , 60 bin kişinin alkışlarıyla start verdi . Uyuşturucu çetelerinin karnavalı tehdit etmeleri nedeniyle bin makineli tüfekli askerin konuşlandığı kentte , 50 bin polis de güvenliği sağlamak için görevlendirilmiş durumda . Şiddet olayları olabileceği endişelerine rağmen , turizm yetkilileri karnaval süresince 40 bini yabancı olmak üzere yaklaşık 400 bin turistin Rio'ya akın etmesini bekliyor . Rio de Janeiro'da , cuma günü başlayan ve dün Samba okullarının geçidiyle zirveye ulaşan gösteriler , bu gece dans okulunun katılımıyla sürecek . Karnavalda , bini aşkın dansçı gösteri yapacak . Bakan Ali Babacan : Niyet mektubu ile ilgili çalışmalar sürüyor Devlet Bakanı Ali Babacan , İlk niyet mektubuna ilişkin çalışmalar devam ediyor . Öğleden sonra yine bir toplantı yapacağız dedi . Babacan , Bilkent Oteli'nde , İngiltere Hazine Bakanı Paul Boateng onuruna öğle yemeği verdi . Bakan Babacan , toplantıya girerken yaptığı açıklamada , Türkiye ile İngiltere arasında ekonomik işbirliğinin artırılması konusunda önemli görüşmeler olduğunu ve görüşmelerin devam edeceğini bildirdi . Babacan , kamu ve özel sektör işbirliği ile ilgili seminerde , konuk Bakan ile birer konuşma yapacaklarını ifade etti . Çalışmaların daha çok kamu yatırımlarının özel sektör eli ile yapılmasına yönelik olduğunu anlatan Babacan , İngiltere'de bunun çok güzel örneklerinin bulunduğunu , bu örneklerden yararlanmak istediklerini söyledi . Babacan , kamu ve özel sektör işbirliğini artırmayı istediklerini de kaydetti . Maliye Bakanı : Bütçe büyüklüğü 146. Bakan Unakıtan , 1005 yılı konsolide bütçe tasarısının TBMM'ye sunulması nedeniyle düzenlediği basın toplantısında , temel ekonomik büyüklükler ve bütçe rakamları konusunda açıklamalarda bulundu . Bakan Unakıtan'ın verdiği bilgiye göre , 1005 yılına dönük temel ekonomik büyüklükler büyüme oranı yüzde , gsmh deflatörü yüzde 14. 1005 yılı konsolide bütçesinde ise bütçe giderleri 146. BÜTÇENİN DAĞILIMI Bakan Unakıtan , bütçe ödeneklerinin harcama alanlarına göre dağılımına göre , 1005 yılında personel giderlerinin 19. Bakan Kemal Unakıtan , bütçenin harcama alanları kalemlerini , transfer ödenekleri içinde faiz ödemeleri için 65. Bakan Unakıtan , bütçe gelir tahminlerine ilişkin rakamları ise şöyle açıkladı : 1005 yılında vergi gelirleri 85. 1005 yılı konsolide bütçesinde yer alan 146 katrilyon 910 trilyon liralık ödenekten , bütçe kanununa konulan hükümle katrilyon lirası yatırımlardan , 181 trilyon lirası ise çeşitli transfer kalemlerinden olmak üzere , toplam katrilyon 181 trilyon lira kesinti yapılmaktadır . Geriye kalan 145 katrilyon 619 trilyon liralık ödeneğin ise tamamı harcanmayacak , 144. Bu durumda bütçe giderlerinin GSMH'ye oranı yüzde 40. " FAİZ DIŞI FAZLA HEDEFİ TUTTURULDU " Maliye Bakanı Unakıtan , 1005 yılı bütçesinin gündemdeki gelişmelere bağlı olarak gecikmeye maruz kaldığını kaydederek , Ancak , bugün her şey tamamlandı ve bugün 1005 Yılı Bütçesi Kanun Tasarısı'nı hükümetimiz Meclis'e sunuyor dedi . Kasım seçimleri nedeniyle 56 . hükümet tarafından hazırlanan 1005 Yılı Mali Bütçe Kanun Tasarısı'nın kanunlaşmasının mümkün olamadığını anlatan Unakıtan , 58 . hükümetin programına uygun bütçeyi yapabilmek için gerekli süreyi elde edebilmek amacıyla , 1005 yılı için ilk aylık dönemini kapsayan geçici bütçe uygulamasına gittiğini kaydetti . Hükümetin ilk bütçesi olan 1005 bütçesinin verimlilik , etkinlik ve tasarruf anlayışı içinde titiz bir şekilde hazırlandığını ve bugün TBMM'ye gönderileceğini kaydeden Unakıtan , şöyle konuştu : 58 . Hükümet tek parti iktidarı ile sağlanan güven ortamında ekonomiyi normal işleyişine döndürmek , kamu maliyesini sağlıklı bir yapıya kavuşturmak mali disiplini sağlamak , reel faizleri düşürmek , özel kesim yatırımlarını canlandırmak ve böylece istikrarlı bir büyümeyi sağlamak üzere mevcut ekonomik programı güçlendiren bir bütçe hazırlamış bulunmaktadır . Bugün Sayın Başbakan'ın açıkladığı ek tedbirlerle birlikte toplam kamu sektöründe yüzde 6. 1005 yılı tüm kamu sektörü için tasarruf ve etkinlik yılı olacaktır . EK VERGİLER Maliye Bakanı vergilerle ilgili olarak da bu yıl ödenecek emlak vergisi kadar ek emlak ve ek motorlu taşıt vergisi almamız zarureti hasıl olmuştur dedi . Unakıtan , söz konusu vergilerin geçici olduğunu ve bir defaya mahsus alınacağını belirtti . Son gelişmeleri yakından izleyen halkın , burada kendilerini anlayışla karşılayacağını söyleyen Maliye Bakanı , bu geçici bir uygulama olacaktır , biz bu yükü , vergisi düşük vergilerden ve adaletli şekilde almayı tercih ettik böyle ne yeni bir bir vergi getirmemiz söz konusu ne de vergileri artırmamız söz konusu diye konuştu . Maliye Bakanı , bu düzenlemeleri de içeren vergi reform paketinin çok yakında hükümete , oradan da TBMM'ye sevkedileceğini söyledi . SON YILLARIN EN KAPSAMLI DÜZENLEMESİ 1005 yılı bütçesinin , son yılların en kapsamlı düzenlemelerini içerdiğini de kaydeden Unakıtan , bu şekilde saydamlık , hesap verebilirlik ve samimiyeti artırıcı uygulamalara yer verildiğini ifade etti . Bütçe ile idarelerde ihtiyaç fazlası demirbaşların bir havuzda toplantığını , katma bütçeli kuruluşların ödenekleriyle ilgili yeni düzenlemelere gidildiğini , ödenek olmadan harcama yapılmasının önüne geçildiğini anlatan Unakıtan , bu yıl devletin kurumsal bazda yeniden yapılandırılmasını öngören çalışmaların da sonuçlandırılacağını vurguladı . Maliye Bakanı , personel rejiminin yeniden düzenlenmesi , kamuda bürokrasi ve kırtasiyeciliğin önlenmesi , kamu mali yönetim kanunun çıkarılması , performans esaslı bütçeleme çalışmalarının hızlandırılması , yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ile eğetim , ve adalet ve sağlık sistemin yeni bir yapıya kavuşturulmasının da diğer hedefler arasında yer aldığını dile getirdi . HER SENARYOYA HAZIRLIKLIYIZ Maliye Bakanı Unakıtan , memur maaşlarına da değindiği açıklamasında , 1005 bütçesinde bundan sonra yapılacak zamlar için Bakanlar Kurulu'na yetki verildiğini de bildirdi ve memurlar ile emeklilerin enflasyona ezdirilmemei için , hükümetin elinden gelen her türlü gayreti göstereceğini vurguladı . Türkiye'nin sorunlu bir bölgede yer aldığını kaydeden Unakıtan , Irak ile ABD arasında yaşanan durumun , bütün dünyanın dikkatini bu bölgeye çevirdiğini belirtti . Türkiye'nin sorunun barışçıl yollardan çözümünü istediğini ifade eden Unakıtan , ancak ekonomik ve mali açıdan her türlü senaryoya hazırlıklıyız . Bütçemiz de krizden en az etkilenecek şekilde hazırlanmıştır diye konuştu . HAZİNE ARAZİLERİNİN SATIŞI Unakıtan basın toplantısında , Hazine arazilerinin daha hızlı şekilde satışını öngören kanun değişikliği çalışmaları hakkında da bilgi verdi . Hazırlanan taslakla mal satışlarının hızlandırıldığını , taksit sayısının yıla çıkarıldığını , bazı formalitelerin azaltıldığını kaydeden Unakıtan , endüstri bölgeleri , serbest bölgeler , organize sanayi bölgelerinin teşviki için de , Hazine'ye ait taşınmazların rayiç fiyatla , buralara ihalesiz devrinin öngörüldüğünü bildirdi . Kalkınmada öncelikli illerde Hazine taşınmazlarının yatırımcılara bedelsiz devri uygulamasının devam ettirildiğini ifade eden Unakıtan , yeni düzenlemeyle , yabancıların Türkiye'de mal edinmelerinin kolaylaştırıldığını belirtti . Unakıtan , taş , kum , çakıl ocakları ile yeraltı sularını kiralama yetkisinin yerel yönetimlere bırakılmasının öngörüldüğünü kaydetti . Unakıtan , söz konusu düzenlemelerle Hazine'ye önemli bir kaynak sağlanacağını işaret etti . LOJMANLARIN SATIŞI Unakıtan , bütçe kanununa konulan bir maddeyle , TBMM lojmanlarının süratle ve yeni bir projeyle satışının sağlanacağını sözlerine ekledi . " FAİZ YÜKÜ AZALTILMALI " Bakan Unakıtan , faiz yükü azaltılamadığı sürece , sağlıklı bir ekonomik yapı ve geniş kesimlerin refağını arttıracak sosyal politikaları uygulamaya koymalarının mümkün olmadığını belirtti . 1005 yılında , borç faiz ödemelerinin GSMH'ye oranını yüzde 18. Bakan Unakıtan , Türkiye'nin borç ödeme kabiliyetini garanti altına alan tüm kamu sektörüne ilişkin yüzde 6. Sağlıklı bir ekonomik yapının , sağlam bir kamu maliyesinden geçtiğini vurgulayan Unakıtan , 1005 yılının sağlam mali yapının oluşturulması için adeta bir dönüm noktası olacağını söyledi . Bakan Unakıtan , 1005 yılı bütçesine , hükümet programı ve acil eylem planında yer alan önceliklere uygun şekilde ve devletin temel vizyonlarının gereğince yerine getirilmesini sağlayacak ölçüde gerekli ödenek konulmuş bulunmaktadır dedi . Bütçe giderlerinin gelişimine bakıldığında , konsolide bütçe giderlerinin GSMH oranının 1986'dü yüzde 16. Bütçe giderleri içinde en dikkate değer değişikliğin ise faiz ödemelerinde görüldüğünü anlatan Unakıtan , faiz ödemelerinin GSMH'ye oranının 1965 yılında yüzde 0. Faiz ödemelerinin bütçe içindeki payının da , aynı şekilde büyük bir sıçrama gösterdiğini kaydeden Unakıtan , 1966'de yüzde 1. SOSYAL GÜVENLİK KURULUŞLARI Bakan Kemal Unakıtan , borç faiz ödemeleri dışında önemli bir sorunun da , sosyal güvenlik kuruluşlarına yapılan transferler olduğunu söyledi . Sosyal güvenlik kurumlarına yapılan transferlerin bütçe içindeki payının 1991'de yüzde 1. Bütçe gelirlerinin zaman içindeki gelişine bakıldığında , GSMH'ye oranı 1965'de yüzde 16. 1001 yılında yüzde 66. VERGİ REFORM PAKETİ Bakan Unakıtan , hükümetin vergi politikasının , mükellef memnuniyeti anlayışına odaklı , enflasyondan arındırılmış , geliri ödenebilir oranda vergileyen , sürdürülebilir bir vergi sistemini oluşturmak olduğunu belirtti . Bu anlayış çerçevesinde kısa bir süre önce mali milat ve nereden buldun uygulamasını kaldırdıklarını hatırlatan Unakıtan , geçmiş yıllara ait vergisel sorunlara tümüyle çözüm getirilmesi ve birikmiş vergi borçlarının yeniden yapılandırılması suretiyle ödenebilir bir hale getirilmesini sağlamayı amaçlayan vergi barışı projesini de hayata geçirdiklerini söyledi ve şöyle konuştu : Memnuniyetle görüyoruz ki uygulamaya başladığımız vergi politikaları , toplumun geniş kesimleri tarafından destek görmektedir . Bu destek bizi vergi sistemine ilişkin olarak yapacağımız yeni değişiklikler konusunda da cesaretlendirmektedir . Önümüzdeki günlerde , Sayın Başbakanımızın bu sabah ifade ettiği ve üzerindeki çalışmalar son aşamaya gelmiş olan vergi sisteminin iyleştirilmesine yönelik Vergi Reform Paketi çok yakında hükümetimize ve oradan da TBMM'ye sevkedilecektir . Lübnan Suriye sınırında feci kaza : 16 ölü Suriye ordusuna ait yakıt yüklü bir askeri aracın devrilerek ateş aldığı kazada , 16 kişi öldü . Lübnan güvenlik yetkilileri , Lübnan Suriye sınırında meydana gelen kazada , Suriye'den gelen askeri aracın , frenlerinin tutmaması nedeniyle , Lübnan tarafında gümrük bürosuna çarptığını söylediler . Askeri aracın birçok araca da çarptığı ve yandığı belirtilirken , görgü tanıkları , araçlardan cesetleri çıkarmak için ambulansların olay yerine geldiğini belirtti . Lübnan Devlet Başkanlığı'ndan yapılan açıklamada , kazada 10 kişinin öldüğü , 15 kişinin yaralandığı duyuruldu , ancak hastane kaynakları daha sonra ölü sayısının 16'ye yükseldiğini , 11 kişinin de yaralı olduğunu bildirdi . Belçika : Irak'a uygulanan ambargo kaldırılabilir . . . Belçika Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Louis Michel , kitle imha silahlarının kontrolü ve demokrasiye yönelik adımlar karşılığında Irak'a uygulanan ambargonun kaldırılabileceği görüşünü savundu . Belçika televizyonunda bir açık oturuma katılan Michel ve Milli Savunma Bakanı Andre Flahaut , çeşitli görüşleri dile getirirken ABD'ye çattılar . Biz Avrupalılar , onyıllardır güvenlik konusunda sorumluluk üstlenmekten kaçındık . Bugün Amerikalıların bize fikir bile danışmamaları şaşırtıcı değildir diyen Michel , sorunların aşılması için AB'nin askeri kimlik oluşturması gerektiğini anlattı . Brüksel'de yarın gerçekleşecek AB zirvesinde bir uzlaşma umduğunu belirten Michel , Bakalım yüzde 94'ü savaşa karşı olan kamuoyuna karşı İspanya hükümeti ne yapacak ? diye konuştu . Michel , NATO krizi konusunda , Türkiye'ye yardım ve desteği reddetmemiz söz konusu değil . Aynı karar çerçevesinde , ABD'nin Balkanlar'da ve bazı bölgelerdeki askerlerinin yerini doldurmamız isteniyor . Bu , savaşa doğrudan veya dolaylı destek anlamına gelir . Bunu reddediyoruz . Bize aldırılmak istenen karar , NATO'nun Irak savaşına katılım ilkesi ve savaş mantığıydı dedi . Irak'a karşı 11 yıldır uygulanan ambargonun koşullu olarak kaldırılabileceğinden söz eden Michel , bu ambargonun Saddam Hüseyin rejimini güçlendirdiğini söyledi . Belçika Milli Savunma Bakanı Andre Flahaut ise Amerikan Savunma Bakanı Ronald Rumsfeld'in Belçika'ya saldırdığını ve hakaret ettiğini , bunu stres ve yorgunluğa bağladıklarını söyleyerek , Ben bugün Belçikalı olmaktan gurur duyuyorum dedi . Flahaut , Eğer hafta önce NATO'da bizden isteneni yapsaydık , bugün savaş başlamıştı diye konuştu . NATO Genel Sekreteri George Robertson'un bu dosyayı yürütme şeklinin hiç hoş olmadığını söyleyen Flahaut , Genel Sekreter Robertson , dün insanlar sokakta barış yürüyüşü yaparken NATO'nun toplanmasını istiyordu . Bu kışkırtma değil mi ? dedi . Açık oturuma katılan bir Amerikalı gazetecinin , Belçika'da Mayıs ayında genel seçimler olacağını hatırlatması ve Brüksel hükümetinin tavrını buna bağlaması üzerine hakaretten söz eden Flahaut , bu koşullarda konuşamayacağını belirterek programa son verdirdi . Jacques Chirac : Irak'ta denetimler sürmeli . . . Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac , ülkesinin Irak'taki BM denetçilerine zaman tanınması görüşünü yinelerken , Irak'ın barışçı yollarla silahsızlandırılamaması halinde güç kullanımını içeren seçeneklerin olabileceğini belirtti . Chirac , Amerikan Time dergisine verdiği , önceden açıklanan demecinde , Bahse girerim ki , Irak'tan daha fazla işbirliği elde edebiliriz dedi . Denetçilere destek verilmesi gerektiğini ve kendilerine güvendiklerini belirten Chirac , denetçilerin çalışmalarını sürdüremedikleri ya da Irak'ın BM'nin silahsızlanma talebine uymadığının bildirilmesi halinde Güvenlik Konseyi'nin müzakere etme ve karar alma hakkına sahip olacağını ifade etti . Chirac , bu durumda , Fransa'nın doğal olarak seçenek olmadığını göz önünde bulundaracağını söyledi . Moldovya'da savaş karşıtı gösteri . . . Eski Sovyet cumhuriyetlerinden Moldavya'nın başkenti Kişinev'de , ABD'nin olası Irak harekatını protesto eden gösteriler yapıldı . Kişinev'de yaklaşık 100 kişinin katıldığı gösteride , Irak bayrakları ve Ernesto Che Guevara'nın fotoğrafları taşınırken , göstericiler Savaşa Hayır ve Bombalarla Gelen Demokrasiye Hayır şeklinde sloganlar attı . Başkentte dün yapılması planlanan gösteri , Sovyetlerin Afganistan'dan çekilmesinin yıldönümü nedeniyle ana meydanın başka bir gösteriye tahsis edilmesi nedeniyle bugüne ertelendi . Gösteriye katılanlar , Bağdat'a giderek diğer yabancı barış gönüllüleriyle birlikte canlı kalkan olacaklarını söylediler . NATO'da çözüm arayışları sürüyor . . . NATO Savunma Planlama Komitesi'nin ( DPC ) olağanüstü toplantısı , zaman zaman , büyükelçilerin başkentlere danışması amacıyla verilen kısa aralıklarla devam ediyor . Kaynaklar , Belçika'nın değişiklik önerilerinden birinin tartışma ve uzlaşmazlık konusu olduğunu belirtiyor . Başbakan Guy Verhofstadt , dün gece , NATO'da , Genel Sekreter George Robertson tarafından masa üzerinde bulundurulan ve olası Irak savaşında Türkiye'nin savunması konusunu içeren paketi , bu haliyle onaylamayacaklarını , ancak değişiklik önergeleri sunacaklarını bildirmişti . Bu önergelere göre , alınacak önlemler sadece Türkiye'nin savunmasını hedefleyecek . Bu önlemlerin uygulaması , BM bünyesinde Irak dosyasının incelenmesiyle paralel olacak . NATO Konseyi , kararında , NATO'nun Irak'a karşı bir operasyona girişmediğini özellikle belirtecek . Elde edilen bilgilere göre , ABD ve İngiltere , NATO ile BM parallelliğine ilişkin öneriyi onaylamakta tereddüt ediyor . DPC'de bir uzlaşma sağlanırsa ve karar somutlaşırsa , Fransa'nın da yer aldığı NATO Konseyi'nin ( NAC ) toplanması bekleniyor . Gecikme , DPC'de uzlaşmazlık yüzünden karar çıkmaması veya NAC toplantısının yarına kalması olasılığını da gündeme getiriyor . NATO toplantısı . . . Belçika : Boyun eğmeyeceğiz Belçika Başbakan Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Louis Michel , NATO'da devam eden Savunma Planlama Komitesi ( DPC ) toplantısı çerçevesinde baskı altında olduklarını , ama boyun eğmeyeceklerini açıkladı . Michel , basına yaptığı açıklamada , müzakerelerin son derece zor cereyan ettiğini söyledi ve İsteklerimize olumlu yanıt verilmiyor . Boyun eğmeyeceğiz dedi . Savaş karşıtı eylemler sürüyor . . . Umman'da kadınlar , ilk defa yürüyüş yaparak , Savaşa Hayır dediler . Protesto gösterilerinin nadir olduğu Körfez ülkelerinden Umman'da , kadınlar , ilk defa sadece kadınların katıldığı bir miting düzenleyerek , dünyadaki savaş karşıtı eylemlere destek verdiler . Başkent Maskat'ta sokakları dolduran 100 kadar kadın , Daha fazla şer değil , daha fazla barış pankartıyla yürüdüler . Umman'daki yürüyüşte Amerikalı ve İngiliz kadınlar da yer aldı . Amerikalı Jill Rheingans , ( ABD Başkanı George ) Bush'un Ortadoğu ve İslam hakkında eğitime ihtiyacı olduğunu , savaş değil başka bir çözüm konusunda Müslümanlarla birlikte çalışması gerektiğini söylerken , İngiliz Julie Boynton da , İngiltere Başbakanı Tony Blair'in halkın sesine kulak vermesini istedi . Halilzad'dan Türkmenler'e destek sözü Iraklı muhalif gruplar , Selahaddin'deki toplantının ardından açıkladıkları bildiride , Türkiye'nin bölgeye girmesine karşı olduklarının altını çizdi . KDP lideri Mesut Barzani ve KYB lideri Celal Talabani bölgeye girmemesi konusunda Türkiye'yi uyardı . ABD'nin temsilcisi Zalmay Halilzad ise , başkanlık konseyine alınmayan Türkmen heyetiyle görüşerek destek sözü verdi . Barzani , parlamenter ve demokratik bir Irak istediklerini vurgulayarak " Maalesef Türk ordusunun geleceği yönünde haberler duyduk . Sadece Türkiye değil , başka ülkelerin de gelmesine karşıyız " dedi . Talabani de " Türkiye'nin Türkmenleri koruması için asker göndermesi gerekmiyor " diye konuştu . Halilzad ise , Türkiye'nin Irak'a karşı oluşturulan koalisyon gücüne katılmasını beklediklerini söyledi . Komşumuzla iyi ilişkiler isteriz Sonuç bildirgesinde şu ifadeler yer aldı : " Alınan haberlere göre , 10 bin Türk askerinin Irak'a girmek üzere olduğu belirtiliyor . Irak muhalefeti , bunun olmamasını temenni eder . Irak muhalefeti , dostluk ve yardım elini Türkiye Cumhuriyeti'ne uzatır . Kürt , Arap , Türkmen ve diğerleri için de eşit haklar ister . Türkiye'nin güvenlik endişelerini anlayışla karşılar , komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesini ve doğrudan diyalog kurulmasını ister . " KOPENHAG KRİTERLERİ 11 Haziran 1995 tarihinde yapılan Kopenhag Zirvesi'nde , Avrupa Konseyi , Avrupa Birliği'nin genişlemesinin Merkezi Doğu Avrupa Ülkelerini kapsayacağını kabul etmiş ve aynı zamanda adaylık için başvuruda bulunan ülkelerin tam üyeliğe kabul edilmeden önce karşılaması gereken kriterleri de belirtmiştir . Bu kriterler siyasi , ekonomik ve topluluk mevzuatının benimsenmesi olmak üzere üç grupta toplanmıştır . SİYASİ KRİTER : Demokrasi , hukukun üstünlüğü , insan hakları ve azınlıklara saygı gösterilmesini ve korunmasını garanti eden kurumların varlığı , EKONOMİK KRİTER : İşleyen bir pazar ekonomisinin varlığının yanısıra Birlik içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısına karşı koyma kapasitesine sahip olunması TOPLULUK MEVZUATININ BENİMSENMESİ : Siyasi , ekonomik ve parasal birliğin amaçlarına uyma dahil olmak üzere üyelik yükümlülüklerini üstlenme kabiliyetine sahip olunması POLİTİK KRİTERLER AB'ye girmeye aday ülkeler ; istikrarlı ve kurumsallaşmış bir demokrasinin var olması , hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü , insan haklarına saygı , azınlıkların korunması gibi dört ana kriter açısından değerlendirmeye alınacaktır . Genel olarak ; ülkenin çok partili bir demokratik sistemle yönetiliyor olması , hukukun üstünlüğüne saygı , idam cezasının olmaması , azınlıklara ilişkin herhangi bir ayrımcılığın bulunmaması , ırk ayrımcılığının olmaması , kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın yasaklanmış olması , Avrupa Konseyi İnsan Hakları Sözleşmesinin tüm maddeleri ile çekincesiz kabul edilmiş olması , Avrupa Konseyi Çocuk Hakları Sözleşmesinin kabul edilmiş olması gibi özellikler dikkate alınmaktadır . Ancak , bu ilkelerin varlığı tek başına yeterli olmamakta , aynı zamanda kesintisiz uygulanıyor olması gerekmektedir . EKONOMİK KRİTERLER Kopenhag Zirve sonuçlarına göre , ekonomi alanında işlevsel bir piyasa ekonomisinin varlığı kadar , AB içindeki piyasa güçleri ve rekabet baskısı ile başedebilme kapasitesi de aranmaktadır . . Etkin bir piyasa ekonomisi için ; arz talep dengesinin piyasa güçlerinin bağımsız bir şekilde karşılıklı etkileşimi ile kurulmuş olması , ticaret kadar fiyatların da liberal olması , piyasaya giriş ( yeni firma açılması ) ve çıkış ( iflaslar ) için engellerin bulunmaması , mülkiyet haklarını ( fikri ve sınai mülkiyet ) içeren düzenlemeleri kapsayan yasal bir sistemin olması ve bu yasalar ile düzenlemelerin icra edilebilmesi , fiyat istikrarını içeren bir ekonomik istikrara ulaşılmış olması ve sürdürülebilir dış dengenin varlığı , ekonomik politikaların gerekleri hakkında geniş bir fikir birliğinin olması , mali sektörün , tasarrufları üretim yatırımlarına yönlendirebilecek kadar iyi gelişmiş olması gerekmektedir . . AB içinde rekabet edebilme kapasitesinin sağlanması için ; öngörülebilir ve istikrarlı bir ortamda karar alabilen ekonomik kurumların makro ekonomik istikrarının olması ve bununla beraber işlevsel bir piyasa ekonomisinin varlığı , alt yapı , eğitim ve araştırmayı içeren yeterli miktarda fiziki ve beşeri sermayenin olması , firmaların teknolojiye uyum sağlama kapasitesinin bulunması gerekmektedir . Bu çerçevede rekabet edebilme derecesinin göstergeleri olarak , birliğe girişten önce birlik ile ülke arasında belirli bir ticaret ortaklığının olması ve ülke ekonomisinde küçük firmaların oranı sayılmaktadır . TOPLULUK MÜKTESEBATINA UYUM KRİTERİ . AB'nin siyasi birlik ile ekonomik ve parasal birlik hedeflerini kabul etmek : Birliğin “ortak dış politika ve güvenlik” politikasına etkin bir katılım için aday ülkelerin buna hazır olması gerekmektedir . Ekonomik ve Parasal Birlik konusunda ise , merkez bankasının bağımsızlığı , ekonomik politikaların koordinasyonu , İstikrar ve Büyüme Paktına katılım , merkez bankasının kamu sektörü açıklarını finanse etmesinin yasaklanması gibi konularda üye ülkelerin aldıkları kararlara katılmak gerekmektedir . . AB'nin aldığı karalara ve uyguladığı yasalara uyum sağlamak : Gümrük Birliği , malların serbest dolaşımı , sermayenin serbest dolaşımı gibi ortaklık anlaşmaların da belirtilen şartlara uyum sağlaması , tek pazara geçişi gerektiren Topluluk müktesebatına uyum sağlanması , Topluluğun tarım , iletişim ve bilgi teknolojileri , çevre , ulaşım , enerji , taşımacılık , tüketici hakları , adalet ve içişleri , işgücü ve sosyal haklar , eğitim ve gençlik , vergilendirme , istatistik , bölgesel politikalar , genel dış ve güvenlik politikası gibi alanlardaki her türlü düzenlemesine uyum sağlanması . Baykal : Irak tezkeresine hayır diyeceğiz CHP Genel Başkanı Deniz Baykal , askeri üs ve tesisler ile limanlarda gerekli yenileştirme , geliştirme , inşaat ve tevsi çalışmalarıyla ilgili olarak ABD'ye mensup teknik ve askeri personelin ay süreyle Türkiye'de bulundurulmasına yönelik Başbakanlık Tezkeresi'nin oylamasında Hayır diyeceklerini bildirdi . CHP Grubu , Başbakanlık Tezkeresi'nin görüşmelerinin yapılacağı Genel Kurul öncesi saat 14. Baykal , grup toplantısının başlangıcında yaptığı konuşmaya , CHP Grubu olarak tarihi bir görevi yapmak için birarada olduklarını belirterek başladı . Genel Kurul'da bugün Türkiye'nin geleceği açısından çok önemli bir karar alınacağını kaydeden Baykal , CHP , bu tartışmada büyük bir sorumluluk duygusuyla tarihi bir görev yapacaktır dedi . Sıradan bir Şubat gününün yaşandığını , önümüzde Kurban Bayramı olduğunu , ardından da çiçeklerin açacağı , ağaçların yeşereceği , doğanın uyanacağı , insanların doğanın , hayatın tadını çıkartacağı bahar aylarının geleceğini ifade eden Baykal , şunları söyledi : Ama tam bu ortamda insanlık , bilimin , teknolojinin en ileri eserleri ve ürünleri ile birbirimizi tahrip etme gücümüzün , insanlığı yok etme ihtirasımızın hangi noktalara ulaştığına da tanık olacak . Bu coğrafyada yaşayan masum , mazlum insanlar , yıllardır ablukanın , ambargonun altında yokluğa alışmaya , çaresizliğe , ilaçsızlığa , gıdasızlığa alışmaya çalışan milyonlarca insan , teknolojinin en ileri olanaklarının , modern çağın tahrip gücünün üzerine yağdığına , 14 saatte bin füzenin üzerine düştüğüne tanık olacak ve biz bu oluşumun en önemli unsuru olarak birazdan Parlamentoda alacağımız kararla belki de ( Evet bu olsun ) diyeceğiz . TBMM ne diyecek bilmiyorum ama , CHP buna ( Hayır ) diyecek . CHP Milletvekilleri bu sözleri ayağa kalkarak uzun süre alkışladı . Irak : " Ülkenin güney ve kuzeyindeki ABD uçaklarına ateş açtık " Irak , ülkenin güney ve kuzeyinde bugün silahlı 156 uçuş yapan Amerikan ve İngiliz uçaklarına Irak füze bataryalarıyla ateş açıldığını bildirdi . Hava Savunma Komutanlığı'nın sözcüsü , resmi haber ajansı INA'ya yaptığı açıklamada , bugün Kuveyt'ten havalanan bir grup Amerikan ve İngiliz uçağının ülkenin güneyinde silahlı 155 , Türkiye'den havalananların da kuzeyde 14 uçuş yaptığını kaydetti . Sözcü , Batılı uçakların Zikar ve Vasit illerinde sivil yerleşim birimlerine hava saldırıları düzenlediklerini ileri sürerek , Vasit ilinde iki taksinin ve bir yük kamyonunun isabet aldığını söyledi . Irak televizyonu da isabet alan araçların görüntüsünü yayımladı . Batılı uçaklara , Irak füze bataryalarıyla ateş açıldığını kaydeden sözcü , 16 Aralık 1998'den bu yana Irak'ın güneyi ve kuzeyinde Amerikan ve İngiliz uçaklarının yaptığı silahlı uçuşların sayısının 50114'e ulaştığını söyledi . Körfez Savaşı'nın ( 1991 ) ardından Irak'ın kuzeyi ile güneyinde ilan edilen ve Amerikan ve İngiliz uçaklarının keşif uçuşu yaptığı iki uçuşa yasak bölge , Bağdat yönetimi tarafından tanınmıyor . Döviz ve faizdeki gerileme sürüyor . . . Tezkerenin kabul edilmeyişinin yarattığı dalgalanma nedeniyle , piyasa açılışında hızla yükselen döviz ve faizdeki gerileme sürüyor . Geçen hafta milyon 598 bin liradan kapanan dolar , Kapalıçarşı'da güne 88 bin lira artışla milyon 686 bin liradan başladı . Dolar açılıştaki yukarı doğru sert tepkinin ardından , saat 15. Haftaya 90 bin lira artışla milyon 815 bin liradan başlayan Euro ise milyon 665 bin liraya geriledi . Dolar , bankalararası para piyasasında da düşüş kaydetti . Piyasa açılışında en yüksek bazda , alışta milyon 665 bin lira , satışta milyon 686 bin 500 lira düzeyini gören doların fiyatı , alışta milyon 644 bin lira , satışta ise milyon 650 bin lira düzeyine indi . FAİZİN DURUMU İMKB Tahvil ve Bono Piyasası Kesin Alım Satım Pazarı'nda , gösterge niteliğindeki 18 Ocak 1004 vadeli , bugün valörlü tahvilin bileşik faizinde , sabahki açılışa oranla 0. Piyasa açılışında basit getirisi yüzde 59. Türkiye'deki oylama Fransız basınında . . . Fransa'da yayınlanan siyasi gazeteler , Türk hükümetinin sunduğu Irak ile ilgili tezkereyi TBMM'nin reddetmesine bugün geniş yer verdiler . Le Figaro , Bush'un Türkiye yenilgisi başlığıyla verdiği haberde , George Bush yönetiminin karşılaştığı zorlukların giderek arttığı yorumunu yaptı . Fransız gazetesi , ABD'nin Irak'a müdahaleyle ilgili planlarını gözden geçirmek zorunda kaldığını belirterek , bu konuda ABD basınında çıkan haberlere de atıfta bulundu . Le Figaro gazetesi , TBMM'nin tezkereyi reddetmesinin siyasi , taktik ve maddi açıdan ağır sonuçları olacağı yorumunu yaptı . Liberation gazetesiyse Ankara , ABD'ye hayır dedi başlığıyla verdiği haberde , TBMM'nin tezkereye reddetmesinin , AK Parti içinde de sorun yarattığı iddia edildi . AK Parti lideri Recep Tayyip Erdoğan'ın , TBMM'de tezkere için yapılan oylamanın güven oylaması değil şeklindeki açıklamalarına yer verilen haberde , tezkerenin ikinci kez reddedilmesinin Ankara ve Washington arasındaki ilişkilere zarar vereceği öne sürüldü . Haberde , Türkiye'de savaş karşıtı gösterilere de geniş yer verildi . Hollanda'da tavuk vebası . . . Onlarca çiftlik kapatıldı . . . Hollanda'da bazı tavuk üretim çiftliklerinde salgın hastalık görülmesi üzerine , onlarca çiftlik kapatıldı . Tarım Bakanlığı , tavuk çiftlikleri arasında vebanın hızla yayıldığını bildirerek , kapatılan çiftliklerin bugünden itibaren temizlenmeye başlandığını duyurdu . Bakanlıktan verilen bilgiye göre , veba görülen tavuk üretim çiftliklerine bir kilometreye kadar uzaklıkta olan diğer bütün tavuk çiftlikleri de önlem olarak temizlenecek . 10 kilometre uzaklıktaki alanda tavuk taşımacılığı yapılamayacak ve bu alanın içine giren tavuk üretim çiftliklerine giriş çıkışlar kontrol edilecek . Veba dolayısıyla bugünden itibaren tavuk ve tavuk eti ürünlerinin yurtdışına satışı da durduruldu . Tavuk üretim çiftliklerinde görülen vebanın , sektöre günlük maliyetinin bir milyon euro'ya mal olacağının tahmin edildiği bildirildi ve veba dolayısıyla bugünden itibare tavuk kesimhanelerinde 1500 çalışanın devre dışı kaldığı belirtildi . Hollanda'da hafta sonunda , ülkenin ortak kesimlerinde yer alan birkaç tavuk üretim çiftliğinde tavuklarda ölüme yol açan ve hızla yayılan bir virüs görüldüğü bildirilmişti . Hollanda'da üretim çiftliklerinde 100 milyonun üzerinde tavuk bulunuyor ve bu tavukların üçte ikisi ülke dışına satılıyor . 1990'lı yılların ikinci yarısında görülen domuz vebası yüzünden , hükümetin ülkedeki domuz sayısına sınırlama getirmesi üzerine , bazı domuz üretim çiftlikleri tavuk çiftliklerine dönüştürülmüş ve tavuk sayısı hızla yaygınlaşarak 100 milyonun üzerine çıkmıştı . Hükümet bu kez de tavuk sayısının 105 milyonla sınırlanmasını kararlaştırmak zorunda kalmıştı . Tavuklarda ölüme yol açan virüsün , nereden geldiği tam olarak bilinmiyor , ancak bazı uzmanlara göre , dışarıya çıkarılan bazı tavukların , göçmen kuşlarının dışkısını yemeleri ve bu tavukların içerideki diğer tavuklarla teması sonucu yaygınlık gösterdiği tahmin ediliyor . Çeçenistan'da Moskova yanlısı lidere suikast girişimi : ölü . . . Çeçenistan'daki Moskova yanlısı yönetimin lideri Ahmet Kadirov'un konvoyuna düzenlenen silahlı saldırıda , koruma görevlisi ve polisin öldürüldüğü açıklandı . İnterfax haber ajansının bildirdiğine göre , cumartesi gecesi meydana gelen saldırıda , Çeçen militan da hayatını kaybetti . Çeçen Başsavcı Vladimir Kravçenko , TV televizyon kanalına verdiği demeçte , saldırının Çeçenistan'ın doğusunda bulunan Argun şehrindeki bir kavşakta düzenlendiğini söyledi . Kadirov'un , saldırı anında araçta bulunmadığı da bildirildi . ATO Başkanı : Sakin olmaya her zamankinden fazla ihtiyaç var Ankara Ticaret Odası ( ATO ) Başkanı Sinan Aygün , tezkere krizinin piyasaları olumsuz etkilememesi için,sakin olmaya her zamankinden daha fazla ihtiyaç olduğunu kaydederek , spekülatörlerin ekmeğine yağ çalmayın dedi . Aygün , yaptığı yazılı açıklamada , Türkiye'nin ekonomik ve siyasal açıdan son derece kritik bir dönemden geçtiğine dikkat çekerken , bu kritik dönemden yarasız beresiz çıkmak için , krizin iyi yönetilmesi gerektiğini bildirdi . Ortaya çıkan krizden , ABD'yi birinci derecede sorumlu tutan Aygün , bu ülkenin Türkiye'yi küçümsediğini , ABD'de çıkan Türkiye'yi küçük düşürücü karikatürlerin ise kamuoyunda tepkiyle karşılandığını belirtti . Körfez Savaşı'nda Türkiye'ye söz verilen desteklerin yerine getirilmemesinin hafızalardan silinmediğini de belirten Aygün , at pazarlığı gibi ifadelerin de , kamuoyunda oluşan tepkinin tuzu biberi olduğunu ifade etti . Aygün , şöyle devam etti : Bir ülkenin yabancı ülkelere asker gönderme , kendi ülkesinde yabancı asker bulundurma gibi son derece kritik kararların alınacağı bir dönem , ciddi bir kriz yönetimi gerektirir . ABD de , Türkiye de bu krizi yönetememiştir . Türk halkı , gereksiz beklentiler içine sokulmuş , ulusal çıkarların nerede düğümlendiği doğru anlatılamamıştır . ABD'nin Türkiye'ye yaklaşımı ise tam bir facia ve cehalet örneğidir . Türk halkını ( önüne geleni imzalayan ) bir çadır devleti gibi görüp , oldu bitti politikalarının esiri haline getirmenin ne kadar yanlış olduğu bugün ortaya çıkmıştır . Korku saçarak , tehditkar ifadeler kullanarak , bir halkın iradesine ipotek konulamayacağını çok geç de olsa anlamışlardır . Bu krizden başta ABD ders almalı ve stratejik ortaklık kavramının içini somut olarak doldurmalıdır . Hükümetten ise bu krizi iyi yönetmeleri , piyasaları rahatlatacak açıklamalar ve somut adımlarla yükselen ateşi söndürmelerini bekliyoruz . Spekülatörlerin ekmeğine yağ çalacak tutum ve davranışlardan kaçınılmalıdır . Türk halkı , bu krizi aşacaktır . Ancak bu aşamada sakin olmamız , spekülatif haberlere kanmamız gerekir . Halit Soydan : Yapı Kredi Bankası , en kolay satılacak bankadır Yapı ve Kredi Bankası'na BDDK tarafından atanan Yönetim Kurulu Başkan Vekili Halit Soydan , satış kapsamında bulunan bankalar içinde en avantajlı bankanın , Yapı ve Kredi olduğunu ifade ederken , beklenmedik gelişmeler olmazsa , en kolay satılacak bankadır dedi . Soydan , Yapı ve Kredi Bankası'nın diğer bankalar gibi çok meselesi bulunmadığını , bu nedenle kolay satılacağına inandığını söyledi . Bankanın tek sorunun grup kredileri olduğunu , bu sorunun da halledildiğini ifade eden Halit Soydan , Ayrıca banka , devlet nezaretinde olduğu için yatırımcıya güven de verir . Devlet bankalarının ve diğer bankaların kolay kolay satılamayacağına inanıyorum . Örneğin Pamukbank'ın satılması çok kolay olmayabilir diye konuştu . Yapı ve Kredi Bankası'nı almayı düşünen bir çok yatırımcı bulunduğunu , ancak bunların Irak Savaşı ve Türkiye ekonomisindeki istikrarı beklediğini söyleyen Soydan , Makro gelişmeler elvermek koşuluyla , IMF ile bozuşmazsak ve Türkiye de geçmişten aldığı derslerle daha dikkatli davranırsa bankacılığın kısa bir sürede toparlanacağına inanıyorum . Beklenmedik gelişmeler olmazsa en kolay satılacak banka da Yapı ve Kredi'dir dedi . Çukurova Grubu'ndan Yapı ve Kredi'deki hisselerini yıl içinde satmasının istendiğini söyleyen Soydan , Bu , iki yıl içinde satılmazsa , . yıl Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu ve Çukurova Grubu'nun ortaklaşa bulacağı bir uluslararası yatırım bankası bankayı satmaya çalışacak . Yine olmazsa . yıl TMSF kime , hangi fiyatta olursa olsun satmakla yükümlü kılındı diye konuştu . Çukurova Grubu'nun hisselerini iki yıl içinde elinden çıkararak bu sorunu halledeceğine inandığını kaydeden Halit Soydan , Çukurova'nın yapacağı en akıllı şey hisseleri bir an önce satmak olacaktır . Çünkü ellerindeki hisseler halen değerli birer kağıt parçasıdır dedi . DEVLET BANKALARI Türk bankacılık sisteminin ağır yaralı olduğunu ve devlet bankalarının satılmasının çok zor olacağını öne süren Halit Soydan , şöyle konuştu : 19'den bu yana bankacılığın içinde veya kenarındayım . Şu anda bir bankanın BDDK adına murahhas üyesi ve Yönetim Kurulu Başkan Vekili olarak görev yapıyorum . Türk bankacılık sistemi içinde devlet bankası var . 4605 sayılı kanun , ( Bu bankalardan Ziraat Bankası ve Halkbankası yıl içinde satılacak ) diyor . yıl ay geçti , Kasımda yıl bitecek . Bir Allah'ın kulu alıcı çıkmadı . Diğer banka Vakıfbank'ın Genel Müdürü , her gün ( banka satılık ) diye beyan ediyor . Yine de alıcı yok . Türkiye'nin en sağlam bankalarından birinin Akbank olduğunu ve Akbank'ın patronu Sakıp Ağa'nın ( Sakıp Sabancı ) bankasına ortak bulamamaktan şikayetçi olduğunu dile getiren Soydan , IMF ile ilişkiler bozulduğu taktirde yabancı yatırımların da Türkiye'ye sırt çevireceğini savundu . Türkiye'nin batısı üretiyor , doğusu tüketiyor . . . Türkiye'nin batısı üretirken , doğusu ise daha çok tüketici pozisyonunda bulunuyor . Yaratılan gelir bakımından ülkeyi başta İstanbul olmak üzere , toplam 11 il sırtlıyor . Maliye Bakanlığı ve Devlet İstatistik Enstitüsü verileri üzerinden yapılan hesaplamalara göre , 1001 yılında 81 ilin sadece 11'si kendi ayakları üzerinde durmayı başardı . Ankara , Antalya , Bursa , Edirne , Hatay , İçel , İstanbul , İzmir , Kırklareli , Kocaeli , Tekirdağ ve Zonguldak , devlete aldığından daha fazlasını verdi . Geliri giderinden fazla olan 11 ilin 6'sının Marmara bölgesinde yeralması dikkati çekti . Geçen yıl 66 katrilyon 400 trilyon 450 milyar liralık gelirin 16 katrilyon 980 trilyon 84 milyar liralık bölümünü tek başına karşılayan İstanbul , bu şekilde Türkiye gelirinin de yüzde 55. İstanbul , Ankara , İzmir , Kocaeli ve Bursa ile birlikte ise ülke genelinde toplanan gelirin yüzde 60. Geçen yıl Tüpraş'ın Hazineye aktardığı vergilerin de etkisiyle Kocaeli devlete 10 katrilyon 966 trilyon 598 milyar lira , Ankara katrilyon 508 trilyon milyar lira , İzmir katrilyon 984 trilyon 919 milyar lira , Bursa da katrilyon 560 trilyon lira kaynak aktardı . DEVLET , VERMEDEN ALIYOR Ülke ekonomisini sırtlayan bu iller , devletten fazla bir şey de almadı . 1001'de devletin İstanbul'a aktardığı para katrilyon 811 milyar 411 milyon lira , Kocaeli'ye yaptığı harcama da 666 trilyon 146 milyar lira oldu . Geçen yıl Ankara'nın bütçeden aldığı para katrilyon 554 trilyon 55 milyar lira , İzmir'in katrilyon 109 trilyon 115 milyar lira , Bursa'nın da katrilyon 169 trilyon 906 milyar lira olarak belirlendi . Devlet bu şekilde geçen yıl İstanbul'da oturan her bir kişi için 680 milyon 965 milyar lira harcamada bulunurken , her bir İstanbullu karşılığında devlete milyar 691 milyon 965 bin lira kazandırdı . Aynı şekilde Kocaeli'de kişi başına 656 milyon 64 bin liralık harcamaya karşılık , kişi başına elde edilen gelir milyar 95 milyon bin lira oldu . Bu anlamda Kocaeli , alıp 14. Resmi verilere göre , İstanbullu devletten alıp , Ankaralı ve Bursalı alıp 1. EN FAZLA AÇIK HAKKARİ'DE Resmi veriler , devletin gelir gider dengesinin Doğuya doğru gidildikçe bozulduğunu da ortaya koydu . Devletin kişi başına milyar 444 milyon 196 bin lira harcamada bulunduğu Tunceli'de kişi başına gelir 165 milyon 196 bin lirada kaldı . Bu şekilde devlet Tunceli'ye verip karşılığında alırken , gelir gider dengesinin en bozuk olduğu il Hakkari oldu . bu ilde kişi başına 661 milyon bin liralık harcama yapıldı , karşılığında 55 milyon 495 bin lira gelir elde edildi . Devlet , Hakkari'ye 14 verip aldı . Aynı şekilde devlet 1'e karşılık Diyarbakır'a 6. Merkez saymanlığının hesapları da dahil edildiğinde , 1001'de Türkiye'de kişi başına elde edilen gelir milyar 116 milyon 685 bin lira , kişi başına harcama ise milyar 605 milyon 119 bin lira olarak gerçekleşti . Böylece geçen yıl devlet , Türkiye genelinde 1. Pastırmanın dilimi 600 bin lira . . . Kayseri pastırması ve sucuğu zamlandı . Bir dilim pastırma , 600 bin lira oldu . Birinci kalite olarak adlandırılan kuşgömü , sırt , tütünlük ve antirkot cinsi pastırmanın kilosu 15 milyon liradan 50 milyon liraya , eğrice , mehle , dilme , şekerpare , omuz , kürek ve kapak cinsi pastırmanın kilosu 10 milyon liradan 15 milyon liraya yükseldi . Yapılan son zamdan sonra , yaklaşık 10 gram ağırlığındaki bir dilim pastırma 600 bin lira oldu . Kilosu 11 milyon liradan satılan birinci kalite sucuğun fiyatı 15 milyon liraya , 10 milyon liraya satılan ikinci kalite sucuğun kilosu ise 11 milyon liraya yükseldi . Salam , sosis , kavurma , hamburger köftesi , dil füme gibi diğer et ürünlerinin fiyatları da değişik oranlarda arttı . KİLOYLA DEĞİL GRAMLA Pastırma ve sucuk satıcılarından Abdullah Akçakoyunlu , yapılan zamlardan sonra dar gelirlilerin artık pastırma alamaz hale geldiğini belirterek , Pastırmayı eskiden bir bütün olarak satardık . Fiyatların çok yüksek olması sonucu artık pastırmayı gramla satıyoruz . Bizden 50 gram , 100 gram pastırma isteyenler oluyor . El ile ince ince dilimlediğimiz pastırmaları , artık küçük kutulara koyup satış yapıyoruz dedi . Pastırma ve sucuk üreticilerinden Şaban Ünlü ise Kurban Bayramı nedeniyle canlı hayvan fiyatlarının aşırı derecede yükseldiğini , canlı büyükbaş hayvan bulmada sıkıntı çektiklerini , bunun sonucunda pastırma ve sucuk fiyatlarının artış gösterdiğini belirtti . Ünlü , Besiciler , bayramda yükselen fiyatın altında mal satmıyor . Elindeki malın , yüksek fiyattan alıcı bulmasını bekliyor . Et fiyatları artınca , et ürünlerinin fiyatı da arttı diye konuştu . Hoca hesap yapıyor Yasağı sona eren ve SP'nin başına geçmeye hazırlanan Erbakan , tezkere oylamasında fire veren AKP'den milletvekili koparmak için harekete geçti Saadet Partisi'nin başına geçmeye hazırlanan Necmettin Erbakan , Meclis'teki oylamada yaklaşık 100 AKP milletvekilinin tezkere aleyhinde oy kullanması üzerine AKP'den milletvekili koparma hesapları yapmaya başladı . AKP'de Başbakan Gül ve Genel Başkan Recep Tayyip Erdoğan taraftarları arasındaki bölünmeden yararlanmayı planlayan Erbakan , AKP'den istifa edecek milletvekilleriyle grup kurmayı düşünüyor . Necmettin Erbakan , TBMM'deki oylama öncesinde de yönetim ve hükümete tezkere nedeniyle tepkili olan AKP milletvekillerine , " Bu hükümet ABD'nin istediğini yapıyor . Daha işin başında teslim oldular . Aman ha , sakın siz de yanlış yola sapmayın . Gelin hep beraber milli çıkarlarımızı koruyalım . Gelin hep beraber yeniden büyük Türkiye'yi kuralım " diye mesaj gönderdi . AHİRETİNİZ YANAR Erbakan'a yakın çevreler de oylama öncesi AKP milletvekillerinin cep telefonlarına ayet ve hadisler göndererek tezkereye destek vermemelerini istedi . Mesajlarda , Milli Görüş bölünmeden önceki Erbakan ve kurmaylarının ünlü tehdidi olan " Ahiretiniz yanar . Oy verirken ahireti unutmayın . Savaşa evet diyenlerin peşinden gitmeyin " denildi . Öte yandan SP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Bekaroğlu da bazı AKP'lilerle görüşmelerin olduğunu belirterek , " Ret oyu veren milletvekilleri tabanımıza yakın milletvekilleridir " dedi . AKP'de sıkıntıların giderek artacağını savunan Bekaroğlu , " Erdoğan'ın otoritesi sarsıldı . Ciddi bir problem ortaya çıktı . Bülent Arınç'ın parti içindeki konumu güçlendi " diye konuştu . Yönetim Hayır diyenleri arıyor AKP yönetimi , tezkerenin TBMM'de reddedilmesinin ardından , grup toplantısındaki oylarıyla Erdoğan'ı yanıltan milletvekillerinin peşine düştü . Kapalı oturum öncesi yapılan grup toplantısındaki eğilim yoklamasında 50 kadar milletvekilinin ret oyu vereceğini açıklaması , partide " düşük fire verileceği " düşüncesi uyandırdı . Ancak oylamada verilen 100 kadar fire , yönetimi şoke etti . Yaşanan bu gelişme üzerine Erdoğan , kurmaylarına talimat vererek , eğilim yoklaması ve kapalı oturumdaki oylamada farklı davranan milletvekillerinin bulunmasını istedi . Erdoğan , ret oyu kullanan bakanlara da " Böyle davranılması hiç hoş değil " diye çıkıştı . Fikir alışverişi yapıyoruz Amerikan askerlerinin Türk topraklarında konuşlandırılarak Irak'a kuzey cephesi açılmasına imkan sağlayacak hükümet tezkeresinin TBMM'de kabul edilmemesinin ardından gelecekte atılacak adımlar konusunda ABD'nin Türk hükümeti ile danışmalarda bulunduğu bildirildi . 'SAYGI DUYUYORUZ İngiliz haber ajansı Reuters'a açıklama yapan ABD'li bir yetkili , " Ülkelerimiz arasındaki güçlü dostluk ve stratejik ortaklık ruhu içinde , Türk hükümeti ile bundan sonraki adımlar konusunda danışmalarda bulunuyoruz " dedi . İsmi açıklanmayan yetkili ayrıca , tezkerenin kabul edilmemesi konusunda , " açıkça hayal kırıklığına uğradık " yorumunu yaparken , " Türkiye'nin demokratik siyasi sürecine saygı duyuyoruz " yorumunu yaptı . Ticarette kazandılar Ankara'da bunlar konuşuluyor Ayhan Aydemir Kasım seçimlerinde Meclis'in dışında kalan eski milletvekilleri ticarete atılıyor . ANAP'lıların çoğunlukta olduğu ve büyük bölümü bakanlık görevinde de bulunmuş olan altı eski milletvekili , değişik alanlarda ticarete başladı . Eski İçişleri Bakanı Rüştü Kazım Yücelen , aile fertleriyle birlikte petrol ticareti yapmak amacıyla Ankara'da şirket kurdu . " Fikret Petrol Ürünleri . . . " adı verilen şirketin sermayesi 50 milyar lira olarak belirlendi . Şirkette Yücelen 11 milyar liralık pay edindi . Eski İçişleri bakanlarından Meral Akşener , sigortacılık yapmak üzere , Özlem Acar'la birlikte kurduğu " Alaza Sigorta Aracılık Hizmetleri"nin sermayesine 15 milyar lirayla katıldı . Akşener , şirketi kurma amacını " istihdama katkı " olarak açıkladı . ANAP'lı iki eski bakan Işın Çelebi ve Yüksel Yalova ile eski milletvekili Birkan Erdal da danışmanlık yapmak amacıyla birer şirket kurdu . Çelebi , danışmanlık faaliyetlerini kurduğu " Çelebi Danışmanlık Ltd . Şti . " ile yürütecek . Yalova da , " Y. Danışmanlık " adını verdiği 10 milyar lira sermayeli danışmanlık şirketinin aynı zamanda müdürlüğünü yapacak . Bir dönem TCDD genel müdürlüğü görevinde de bulunan ANAP'lı eski milletvekili Birkan Erdal da , yönetim yatırım ve danışmanlık şirketine milyar lira sermayeyle katıldı . Kasım seçimlerinde DYP'den aday olan eski ANAP'lı başbakan Yıldırım Akbulut da otomotiv alanında bir şirket kurdu . " Akota Otomotiv Ticaret ve Sanayi A. " adıyla kurulan 150 milyar lira sermayeli şirkete Akbulut 11. 500 polis TBMM'yi neden ziyaret etti ? AKP lideri Tayyip Erdoğan henüz milletvekili seçilip Başbakan olamadı ama şimdiden koruma amirliğini yapmak için çok sayıda emniyet görevlisinin kulis yaptığı ve bu konuda yarış içinde oldukları belirtiliyor . Emniyet kaynaklarından edinilen bilgilere göre Genel Müdürlük içinde çok sayıda komiser ve başkomiser düzeyindeki görevli , milletvekilleri ile parti yöneticilerinin kapılarını çalıyor . TBMM Emniyet Müdürlüğü'nün geçtiğimiz haftalarda ziyaretçi defterlerinde yaptığı inceleme ise oldukça ilginçti . Meclis'e geçtiğimiz hafta içinde 500'ün üzerinde emniyet görevlisinin ziyarette bulunduğu görüldü . Bu ziyaret akınının önümüzdeki günlerde son şekli verilecek emniyet mensuplarını içeren kararname ile ilgisinin olabileceği tahmin edildi . Teröristler arasında çocuklar da var ! . . Emniyet Genel Müdürlüğü Terörle Mücadele Daire Başkanlığı'nın terör örgütü mensuplarının profiline yönelik yaptığı araştırmada ilginç sonuçlar çıktı . Gözaltına alınan şahısların dosyaları üzerinde yapılan araştırmada çocuk denecek yaşta kişilerin de bulunduğu ortaya çıktı . Araştırmada sağ terörist olduğu için gözaltına alınan kişiler arasında 10 14 yaşına kadar çocuklar , sol terörist olduğu gerekçesiyle gözaltına alınanlar arasında da 14 yaşında olanların bulunduğu savunuldu . 816 sol terör örgütü mensubunun dosyası üzerinde yapılan araştırmada yüzde 65'inin 14 15 yaş grubunda , yüzde 16. Sol terör örgütü mensuplarının yüzde 10. Sağ terör Sağ terör örgütü mensubu olduğu gerekçesiyle gözaltına alınan 100 kişi üzerinde yapılan araştırmaya göre , gözaltına alınanların yüzde 1. Emniyet'in araştırmasında , sağ terör örgütü mensuplarının yüzde 61. Sağ terör örgütü mensuplarının yüzde 11. Arınç , maaşları nasıl tahsil etti ? Siirt seçimlerinin iptal edilmesinin ardından unutulan küçük bir nokta TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın gözünden kaçmadı . Milletvekillikleri düşürülen Fadıl Akgündüz , Mervan Gül ve Ekrem Bilek'e birer yazı gönderen Arınç , aldıkları maaşları geri istedi ve tahsilini sağladı . Üç eski parlamenter yasa gereği milyar 690'ar milyon lira tutan parayı TBMM kasasına iade ettiler . TBMM'nin aldığı karar Meclis İdare Amiri Abdullah Çalışkan imzasıyla adı geçen milletvekillerine gönderildi . Milletvekillerine bir aylık maaşları ödenek ve yolluklarla birlikte milyar liraya yaklaşıyor . Akgündüz , Gül ve Bilek , Kasım ve Aralık aylarını kapsayan son maaşlarını 15 Kasım'da peşin olarak almıştı . Siirt'in üç eski milletvekili , birbuçuk aylık maaş almalarına rağmen sadece 16 gün vekillik görevi yaptı . TBMM de geriye kalan 18 günlük maaşı Arınç'ın girişimi ile geri aldı . NATO'da Genel Sekreter'den yeni öneri NATO Savunma Planlama Komitesi ( DPC ) toplantısı , aralıklı olarak devam ediyor . Elde edilen son bilgilere göre , olası bir Irak savaşı halinde Türkiye'nin savunması konusunda önlem alınmasına ilişkin karar , Belçika'nın tavır değiştirmemesi nedeniyle somutlaşamıyor . Muhalif tarafta bulunan Almanya'nın tavır değiştirdiği ve son önerileri kabul ettiği belirtiliyor . Genel Sekreter George Robertson'ın yeni bir öneri getirdiği , kelimeler üzerinde oynandığı bildiriliyor . Belçika , Irak konusunda BM ve NATO parallelliği üzerinde durarak , BM'ye öncelik verilmesini istiyor . Brüksel hükümeti , Türkiye'ye olası bir desteğin , NATO'nun Irak savaşında taraf olarak algılanmayacağının güvencesinin verilmesini de istiyor . Belçikalı yetkililer , çok yalnız kaldıklarını anlatıyorlar . Genel Sekreter Robertson'a yakın kaynaklar , bu gece bir uzlaşma istendiğini , zamanlamanın önemli olduğunu ifade ediyorlar . Belçika , kararın yarın yapılacak AB zirvesinde , en üst düzeyde ele alınması arzusuyla vakit kazanmaya çalışıyor . Genel Sekreter Robertson'ın yarın Bulgaristan'a yapacağı ziyareti iptal ettiği öğrenildi . Fransa Dışişleri Bakanı : Türkiye ile dayanışma eksikliği yok Fransa Dışişleri Bakanı Dominique de Villepin , gerekmesi durumunda Türkiye'ye her türlü yardımı sağlayacakları garantisi verdiklerini belirterek , Türkiye ile dayanışma eksikliği yok dedi . Villepin , LCI televizyonuyla yaptığı mülakatta , ülkesinin olası bir tehlike durumunda NATO'nun Türkiye'yi savunmasına ilişkin kararı engellemesine ilişkin olarak , Irak ile ilgili krizin barışçıl biçimde çözümü için çalışmalar sürdüğü sırada böylesine bir karar almanın çelişki doğuracağını söyledi . Bugün Türkiye'ye yönelik bir tehdit olmadığını ileri süren Villepin , NATO'da ortaya çıkan sorunun , ittifakın ihtiyacı olmayan bir durum olduğunu kaydetti . Fransız Gizli Servisi'ne göre savaş ırkçılığı körükleyecek Fransız Gizli İstihbarat Servisi'ne ( DCRG ) göre , Irak'a yönelik bir savaş , Fransa'da ırkçılığın ve yabancı düşmanlığının artmasına neden olacak . DCRG Başkan Yardımcısı Bernard Sqarcini , Journal du Dimanche gazetesine verdiği demeçte , Fransız gizli servisinin , Irak'a açılacak savaşın yaratacağı ırkçı ve yabancı düşmanı eylemlerle mücadele etmek için hazırlık yaptığını söyledi . Sqarcini , Ortadoğu'da ne zaman kriz çıksa , Fransa'da banliyö gençleri arasında bunun yansımasını görüyoruz şeklinde konuştu . Jacques Chirac : Saddam giderse halkına büyük iyilik yapar Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac , Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in iktidarı bırakması halinde , halkına ve dünyaya en iyi hizmeti yapmış olacağını söyledi . Chirac , Amerikan Time dergisine verdiği demeçte , Saddam Hüseyin'in kitle imha silahlarının yok edilmesi hedefi konusunda ABD ile Fransa arasında görüş ayrılıkları bulunmadığını kaydetti . Eğer Saddam Hüseyin ortadan koybolursa , bu , kesinlikle , halkına ve dünyaya yapacağı en iyi hizmet olacaktır diyen Fransa Cumhurbaşkanı , bu hedefe , savaş olmadan ulaşılabileceğini kaydetti . Chirac , Irak'ın silahsızlanması amacına ulaşılmasının büyük ölçüde ABD'nin bölgedeki varlığı sayesinde olacağını da belirtti . Fransa Cumhurbaşkanı , BM'den Irak ile ilgili yeni bir kararın çıkarılmasından yana görüşünü yineledi ve Irak'tan BM silah denetçileriyle daha çok işbirliği yapmasını istedi . Kıbrıs Rum Kesimi'nde oy verme işlemi tamamlandı . . . Kıbrıs Rum Kesimi'nde yapılan başkanlık seçimlerinde oy verme işlemi sona erdi . 18 yaşından büyüklerin oy kullandığı seçime katılımın yüksek olduğu belirtildi . Seçimlere 10 aday katıldı ve seçilecek başkan Rum halkını yıl süreyle yönetecek . Oy verme işleminin tamamlanmasının ardından açılan ilk sandıklarda , Demokratik Parti ( DİKO ) Başkanı Tasos Papadopulos ilk sırada , Rum Yönetimi lideri Glafkos Klerides ise ikinci sırada bulunuyor . Rum televizyonu , ilk sonuçlara göre Papadopulos'un yüzde 49 civarında , Klerides'in ise yüzde 55 oranlarında oy alacağını bildirdi . İlk seçim sonuçlarının iki saat içinde alınması bekleniyor . Başkan adaylarından Rum Başsavcı Alekos Markides , oyunu kullandıktan sonra yaptığı açıklamada , Rum vatandaşlarının Ada'nın siyasi tarihinde yeni bir sayfa açtıklarını söyledi . Diğer adaylardan Yeni Ufuklar Partisi ( NEO ) Başkanı Nikos Kutsu da , bugünkü seçimlerin sonucundan çok umutlu olduğunu belirtti . Kutsu , seçmenlerin partisine , hükümette belirleyici rol oynamasını sağlayacak oranda destek vereceğini umduğunu kaydetti . BM Genel Sekreteri Kofi Annan'ın sunduğu plana da değinen Nikos Kutsu , partisinin BM planı temelinde bir çözüme karşı olduğunu açıkladı . Kutsu , Annan planının aslında Kıbrıs'ı Türkiye'nin tam kontrolü altında bir ülke durumuna düşüreceğini iddia ederek , toplumsal ve devlet düzeyine bölünmüş bir Kıbrıs'ın birleşmiş Avrupa'da bir arada var olamayacağını savundu . Bush'un danışmanı : Diplomatik aşama uzun sürmeyecek . . . ABD Başkanı George Bush'un Ulusal Güvenlik Danışmanı Condoleezza Rice , Irak konusunda diplomatik aşamada olduklarını , ancak bunun çok uzun sürmeyeceğini söyledi . Rice , NBC televizyonuna yaptığı açıklamada , Biz , bir diplomatik penceredeyiz , ancak bu çok uzun sürmeyecek diye konuştu . Irak lideri Saddam Hüseyin'e baskının sürdürülmesini isteyen Rice , silah denetimlerinin devam etmesini isteyenlerin , ( Saddam Hüseyin'in ) bu saklambaç oyununu oynayabileceği izlenimini verdiklerini söyledi . Rice , dünyada yapılan savaş karşıtı gösterilerle ilgili olarak da , İnsanlar gösteri yapma hakkına sahiptir , ancak Bağdat'ta durum bu değildir . Irak'ta kimin iktidarda olduğu gözden kaçırılmamalıdır dedi . Rice , Irak lideri Saddam Hüseyin'i defalarca , tiran ve diktatör olarak nitelendirdi . Kemal Harrazi : ABD milyonların sesine kulak vermeli . . . İran Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi , Washington yönetiminden dünyada yapılan savaş karşıtı gösterilere katılan milyonlarca kişinin sesine kulak vermesini beklediklerini söyledi . Harrazi , düzenlediği basın toplantısında , dün dünya genelinde yapılan savaş karşıtı gösterileri değerlendirirken , Washington demokrasiye inanıyorsa , dünyanın dört bir köşesinde milyonlarca kişinin savaş karşıtı gösterilerini nasıl görmezden gelebilir . Bu Amerikan yönetiminin terörizme karşı uluslararası mücadeledeki samimiyetsizliğinin örneğidir diye konuştu . Kitle imha silahları kötüyse ABD ve bazı Batılı ülkelerin niçin Irak'a bu silahları verdiğini soran Harrazi , Ortadoğu'nun kitle imha silahlarından arındırılmasının gerektiğine inandıklarını kaydetti . Harrazi , İran yönetiminin kitle imha silahları yapma programı olmadığını belirterek , şöyle dedi : Bu silahlar zamanında bu kadar tehlikeli ya da ahlaki değerler zaman şimdiki kadar önemli değil miydi ? Kitle imha silahlarını Irak'a sizin verdiğiniz gün gibi ortada , niçin pişman olduğunuzu söylemiyorsunuz ? Niçin bu kötü ve ahlaksızca işiniz nedeniyle özür dilemiyorsunuz ? Kitle imha silahları insanlık için tehdit oluşturuyorsa ve bundan eminseniz , niçin İsrail yönetiminin kitle imha silahları stoklarının tehditleri konusunda sessiz kaldınız ? Washington yönetiminin , terörist örgüt olarak gördüğü El Kaide'ye karşı savaş açtığını , ancak diğer yandan İran rejimi muhalifi Halkın Mücahitleri örgütünü desteklediğini belirten Harrazi , Amerikan yönetiminin mantığı , iyi ya da kötü terörizm vardır anlamında . Ya bizimlesiniz ya da karşımızdasınız biçimindedir . Ya da başka bir deyişle El Kaide kötü örgüttür , ancak Halkın Mücahitleri Amerikan yönetiminin çıkarlarını tehlikeye atmadığı için kötü örgüt değildir dedi . ABD'nin dünyaya hükmetmeye ve dünyayı tek kutuplu yapmaya çalıştığını belirten Harrazi , Amerikan yönetimini , Ortadoğu'daki enerji kaynaklarını ele geçirmeye ve bölgede İsrail'in ekonomik ve siyasi üstünlüğüne zemin hazırlamaya çalışmakla suçladı . EL KAİDE ÜYELERİNE SINIR DIŞI Harrazi , şimdiye kadar 500 kişiden fazla El Kaide mensubunu yakalayarak , bu kişileri ya kendi ülkelerine ya da geldikleri ülkeye geri gönderdiklerini belirterek , Usame Bin Ladin'in oğlunun İran'da olduğu yeni bir söylenti değil . Biz bu kişinin burada olduğu konusunda bilgimiz yok , ancak kesinlikle İran'da olursa kuşkusuz yakalarız dedi . Türkiye'nin Kuzey Irak'ta güvenli bölge oluşturmayı planladığı yolundaki bir soruyu Harrazi , Biz bu tür bir planı onaylamıyoruz . Irak'ın toprak bütünlüğü korunmalı , komşu ülkelerin ordusunun Irak topraklarında bulunması yeni sorunlara yol açabilir . Bu da bölgenin hayrına değil diye yanıtladı . Bu arada , Irak Dışişleri Bakanı Naci Sabri'nin geçen hafta Tahran'ı ziyaret etmesiyle ilgili olarak ağır eleştirilere uğrayan Harrazi'nin azledilmesi yönünde Meclis'te bir grup milletvekilinin girişim başlattığı bildirildi . ABD kapıdan döndü . . . İskenderun'da ABD'ye ait Hummer ciplerin yüklendiği TIR'lar , tam liman kapısından çıkmak üzereyken gelen emirle geri çevrildi . . . İskenderun Limanı'na altı gemiyle getirilen ABD ordusuna ait araç ve malzemelerin Güneydoğu'ya sevki , tezkerenin reddedilmesinin ardından durduruldu . Hummer ciplerin yüklendiği TIR'lar , dün çıkış kapısına kadar geldikten sonra ani bir emirle yeniden liman sahasına döndürüldü . Akaryakıt depolarını ve yedeklerini tam olarak dolduran TIR'lara yüklenen askeri araçlar , dün 11. Hareket etmek üzere olan araçlar , iki saat sonra bisikletli bir askerin getirdiği emir üzerine kapılar açılmayınca liman sahasında kaldı . Hummer'lar hemen kamufle edildi . AKŞAM ZİRVESİ Bazı ABD'li yetkililer de , önceki akşam 11. ABD'liler , yaklaşık iki saat süren toplantıdan sonra Deniz Üs Komutanlığı'na geçti . ABD'nin Almanya'daki Avrupa Komutanlığı'nda konuşlu " Kırmızı " tanımlı birliğinden iki minibüs dolusu asker de dün liman alanında görüldü . Bu askerlerin araçlarının perdelerinin kapalı olması dikkati çekti . Askeri ataşeler . Irak'a gidemedi ABD'nin Ankara Büyükelçiliği'nde görevli askeri ataşeler Daniel Bates ve Joseph Collins ile 50 dolayında ABD askerinin Kuzey Irak'a gitmesine izin verilmedi . . Irak'a gitmek için yola çıkan ABD'li grup , Türk güvenlik kuvvetleri tarafından Cizre yakınlarında durdurularak , kendilerine " Geri dönün " denildi . Bates ve Collins Adana Konsolosluğu'na ait araçlarla Diyarbakır'a döndü . Diyarbakır'da Dedeman Otel'e yerleşen ABD'li ateşeler herhangi bir açıklama yapmadı . Ataşelerin , Büyükelçilikten gelecek izin belgeleri ile tekrar K. Akdeniz'de güvenlik alarmı ABD'nin Irak operasyonunda kullanmak istediği Mersin ve İskenderun limanlarının bulunduğu Doğu Akdeniz , Türkiye ve ABD'nin güvenlik çemberine alındı . İskenderun Limanı'nda , gemilere 100 metreden fazla yaklaşma yasağı getirilirken , Mersin ve Taşucu limanlarında da balıkçı teknelerine benzer uygulama tebliğ edildi Van Gölü kefali korumaya alındı Sodalı suda yaşayan dünyadaki tek balık türü olan Van Gölü'nün İnci Kefali ( chalcalburnus tarichi ) genetik korumaya alındı . Benzer özellikte gölleri bulunan Çin Halk Cumhuriyeti'nin İnci Kefali'ne resmen talip olması üzerine harekete geçen akademisyenler , Tarım Bakanlığı'nı uyararak , Türkiye'ye özgü bu balık türü için koruma ve yurtdışına çıkış yasağı koydurdu . Başta Çin olmak üzere bir çok ülkenin de sahip olmak istediği İnci Kefali'ni ulusal korumaya aldıran İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi Dekanı Mehmet Salih Çelikkale'nin tek endişesi ise balık neslinin yanlış ve plansız avlanmalar nedeniyle tehlikede olması . Çelikkale , Van Gölü'nde Tarım Bakanlığı'nın yanlış uygulamaları ve plansız avcılık gibi sorunlarla mücadele ettiklerini kaydetti . Fabrika içi okul İstanbul'daki bir firma eğitimini yarıda bırakmış gençler için fabrika binasında okul açtı . Derslikte 16 genç eğitim görüyor Bir şirket , kaliteli eleman yetiştirmek için fabrika binasında açtığı çıraklık okuluyla kendi alanında bir ilke imza attı . Deri çanta ve cüzdan üretimi alanında eğitimli eleman sıkıntısı yaşanmasını dikkate alan Petek Frması , bir okul açabilmek için önce İstanbul Valiliği , ardından İl Milli Eğitim Müdürlüğü'yle görüştü . Olumlu yanıt alınca da fabrikanın üst katında oluşturduğu derslikte Ekim 1001'de derslere başladı . Çoğunluğu ilköğretim okulunu yarıda bırakan 16 genç , formalarıyla derse girerek , haftada 10 saat , Türkçe , matematik , teknik resim ve iş güvenliği eğitimi görüyor . Gelecek yıl diploma almaya hazırlanan gençler , bir meslek sahibi olmaktan mutluluk duyduklarını söylüyor . Açığı kapatacak Diplomaların Milli Eğitim Bakanlığı tarafından verileceğini belirten Genel Koordinatör Zeki Mar " Okul saraciye sektöründeki eğitimli personel açığını kapacak . Biz günü kurtarmaya çalışmadık . gençlerin daha iyi yetişmeleri için fabrikamıza okul kurduk " dedi . Maliyet düşürmek isteyen Türk şirketi , hemen işçi çıkarıyorTürk CEO'lara konferans veren SAS Instutite Direktörü Neil Currie , " Türk şirketleri benzer refleksler gösteriyor . Maliyet düşürmek için hemen işçi çıkarıyorlar " dedi 18 değişik kuruluştan 51 CEO ve üst düzey yöneticiye , Faaliyet Tabanlı Maliyet Hesaplaması konulu bir konferans vermek için Türkiye'ye gelen SAS Instutite Finansal Zekâ Çözümleri Direktörü ve bettermanagement. İşçi çıkarmak son çare Türkiye'deki şirketlerin maliyetleri düşürmek deyince akıllarına hemen en kolay yöntem olan işçi çıkarmanın geldiğini belirten Currie , " Aksine pazarlama , nakliye ve daha birçok alanda alınacak önlemlerle maliyetleri önemli miktarda düşürmek , Faaliyet Tabanlı Maliyet Hesabı ile de gerçek maliyetleri hesaplamak mümkün " dedi . Şirketlerin nasıl kâr tespiti yapabilecekleri ve kârlarını nasıl artırabilecekleri konusunda Faaliyet Tabanlı Maliyet Hesaplaması Çözümü'nün devreye girdiğini anlatan Currie , Amerikan Ordusu'nda bu çözümün kullanıldığını söyledi . Currie , " Ordu çok önemli miktarlarda tasarruf sağladı " diye konuştu . Currie'nin sunduğu konferansa , Doğan Holding CEO'su Tufan Darbaz'ın yanı sıra birçok büyük holdingin yöneticisi de katıldı . Laboratuvar testinden geçirip işe alacaklar İzmir Ekonomi Üniversitesi ( İEÜ ) , eleman almak isteyen işyerlerine yardımcı olmak amacıyla İşe Alma Testleri Ölçüm Laboratuvarı kurdu . İEÜ İşletme Bölüm Başkanı Prof . Dr . Alev Katrinli , işletmelerin verimli çalışması için pek çok faktörün etkili olduğunu belirterek , işe uygun eleman seçmenin , işletme başarısını doğrudan etkilediğini kaydetti . Eleman alma döneminde firmaların sağlıklı karar vermesi için yardımda bulunmayı amaçladıklarını , bu nedenle laboratuvarı kurma çalışmalarına başladıklarını bildiren Katrinli , " İşe Alma Testleri Ölçüm Laboratuvarı kurmak için İsrail'den bir firmayla anlaştık . Firma yetkilileri bize danışmanlık yapacak . İş başvurularını testler sayesinde daha sağlıklı değerlendirme fırsatımız olacak " dedi . Kar , eğlence sektörünü kötü vurdu Reina dolu dizgin , Askh kapandı , sosyetenin değişmeyen adresi Friends&Trends , Funda Arar'a dikkat , The Mix yenilendi , Sıkıysa Yakala , Excellent Cafe&Restaurant , ve . . . Efendim , kar yağdı , İstanbul'da hayat felç oldu . Kötü hava da en çok eğlence sektörünü ve okulları vurdu . Çocuklara düğün , bayram tabii . Bizim sitede de maşallah herkes dışarda , kartopu oynuyor . Dünya umurlarında değil . Ama eğlence sektörü tam anlamıyla duman oldu . Özellikle de Türkçe müzik yapan gece kulüpleri kepenk indirmek zorunda kaldı . Zaten sadece hafta sonları çalışıyorlar . Geçtiğimiz cuma akşamı Nükhet Duru &Cenk Eren'in çalıştığı Günay'da bile gündüz rezervasyon 510 kişiyken öğleden sonra yağan kar nedeniyle iptaller olmuş . Aynı şekilde Serdar Ortaç'ın çalıştığı Polo 15 ve Hande Yener'in çıktığı Club Türk'de de cuma akşamı durum vahimdi . Cumartesi akşamı eğlence dünyası hareketlendi ama tek geceye düşmesi acıklıydı . Kısacası kar , eğlence yaşamını çok kötü vurdu . İşletme sahiplerinin çoğu tabir caiz ise kan ağlıyor . Tabii ki ben herşeye rağmen tur atmak zorundayım . Yine bir süredir uğrayamadığım Reina'ya siteden yakın arkadaşlarımla yemeğe gittik . Küçük ortak Ali Ünal her zamanki gibi işin ba ındaydı . Büyük patron Mehmet Koçarslan ise hâlâ Amerika'da . Ee kolay değil , hanım , çoluk çocuk orada olunca özlem büyüyor . Hava muhalefetine rağmen yemek salonu da bar da doluydu . Yönetici kadroyu oluşturan Salih Çınar , Erkan Ünal , Sırrı Şahin etrafta dolaşıyorlardı . Ben her zamanki gibi köşe masama oturdum . Yine Kemal , sağolsun , başarıyla servis yaptı . Yakışıklı şef Erkan Ünal hiç yalnız bırakmadı . Masamızdaki üç kişi ön yemek olarak Reina'nın özel yemeği kurutulmuş armut dilimleri , taze ıspanak , biberli Asya sosu ile sunulan ızgara hellim istedi . Ben biberli Asya sosundan dolayı yiyemedim tabii . Onun yerine taze rezene krema ve kızarmış somon balığı ile servis yapılan mor karnabahar çorbası içtim , çok lezzetliydi . İçine cevizli ekmek koyuyorlar ama mideme ağır gelir diye ben istemedim . Ana yemekte ricotto peynirli sebze , istridye mantarı ile doldurulmuş naneli patates püresi eşliğinde piliç göğüs ızgara yedim . Konuklarım ise bir başka özel yemeği ; aromalı otlar ve şampanya ile tatlandırılmış , menüyer sos ile sunulan asma yaprağında dil balığı yediler . Ama karar verdik ; bir dahaki sefere içinde porcini mantarlı&sebzeli risotto , dana eti , marina bıldırcın , rulo piliç , kuzu eti ve baharatlı sucuk olan Şefin Reina Show'unu isteyeceğiz . Finali ıhlamurla yaptım . Aşçıbaşı Tevfik Alpaslan ortaya likörlü krema ve vanilyalı dondurma eşliğinde çikolata sufle , tiramisu , taze mango ve meyva eşliğinde sunulan brandy snap sepeti içinde dondurma topları getirdi . Seyretmekle yetindim . Bir ara Reina'da yönetici asistanı olan Sezin Bayındır masaya geldi , sohbet ettik . Çok cici bir kız . Sağolsun , ne zaman işimiz düşse yardımımıza koşuyor . Gecede yine popüler playboylarımız bar çevresinde sıralanmışlardı . Aslında bu çocukları seviyorum , efendi efendi eğleniyorlar . Hakan Tankut , Ozan Kaçmaz , Emre Kütük , benim için farklı bir yeri olan Fazıl Bilgel , Sinan Sabuncu , Kerem Polat'ı gördüm . Bir ara Hakan Ural geldi . Bir köşede Selçuk Parsadan vardı , ortalığa çıkmış anlaşılan . Kızı Reyhan Gökdeniz kız arkadaşları ile playboyları kesiyordu . Murat Cevahir , yakın arkadaşı İsmail Kaya ile erkek erkeğe takılmayı tercih etmişti . Reina'nın telefon numarası ( 0111 ) 159 59 19 . Çıkışta sevgili Ali Ünal'ın ısrarı üzerine The Mix'e yarım saatliğine uğradık . Program tamamen değişmiş . Hafta sonlarında Funda Arar var . Bu kızın sesi muhteşem . Onu ilk kez Erhan Erkan Gürel kardeşlerin Etiler girişinde açtıkları Club Ashk'da dinlemiştim . Sonra ruhsatları iptal olunca Harbiye'de eski Agora Mey'in yerine geçtiler . Ne yazık ki sevgili Erhan ve Erkan'ın İstanbul'da şansları yaver gitmedi . Harbiye'deki dükkanda da sorunlar çıkınca tası tarağı toplayıp Bodrum'a döndüler . Yazık oldu . Neyse , gelelim Funda Arar'a . Çok başarılı , sahne performansı da müthiş . Kendi albümünün yanısıra piyasa şarkıları da okuyor . Hele bir Arapsaçı var ki ortalık ayağa kalkıyor . Valla bu kız skandalsız şöhrete ulaştı ya , helal olsun . Demek ki bu millet sanattan ve iyi şarkıcıdan anlıyor . Salı geceleri de aynı yerde Berdan Mardini var . Yani son günlerde herkesin dilinden düşmeyen " Aman aman aman , haldan düştüm yar yar , aman aman sana küstüm yar yar " dizelerini okuyan adam . Şarkı marş olmuş , ortalık ayağa kalkıyormuş . gece izleyemedim ya , merak ediyorum . Berdan kardeşi mutlaka bir gece özel olarak dinleyeceğim . The Mix'in telefon numarası ( 0111 ) 158 18 48 . Sosyetik doğum günleri Friends&Trends'de kutlanıyor Bizim Cüce'nin , yani can dostumun yeri Friends&Trends'den çok söz ediyormuşum . Valla yarası olan gocunur . Ben nereden iş çıkarırsam oraya daha sık gidiyorum . Her gittiğimde Friends&Trends'de bir aktivite oluyorsa , pek çok tanıdığımı orada görüp sohbet ediyorsam , üstelik de haber alıyorsam tabii ki orayı yazacağım . Düşünün ; haftanın üç günü , cuma , cumartesi ve pazar üç ayrı doğum günü ve yüzlerce tanıdık insan bir aradaydı . Önce Gülşen Işık üç yıldır birlikte olduğu sevgilisi Mehmet Güçlü Başaran'a sürpriz bir parti verdi . Günlerden cumaydı . Latife İpek , Eşref Cerrahoğlu , sosyetenin altın kadını Sema Çelebi ve daha bir çok isim oradaydı . Tıpatıp Show Ajda Pekkan , Nükhet Duru , Muazzez Abacı , Huysuz Virjin taklitleriyle ortalığı kırıp geçirdi . Aynı akşam Atilla Aksoy'un kızı Gamze'nin de doğum günüydü . Çok kilo veren ağabeyi Osman da ona sürpriz bir parti yaptı . Gamze partiden sonra Londra'daki okulunun yolunu tuttu . Cumartesi gecesi ise Seba İnşaat'ın ortaklarından genç ve başarılı iş adamı Engin Keçel 'nin eşi Selen'in doğum günüydü . Benim çılgın arkadaşım Nilgün Delikan , kocası Ülkan ve Engin , Selen'e sürpriz doğum günü partisi hazırlamışlar . Nilgün'ü görünce tanıyamadım . Valla ciddi kilo vermiş . Çok da iyi olmuş . Zaten yüzü bebek gibidir . Bu arada Selen ikinci çocuğuna hamile , hayırlısı olsun . Çok küçük yaşlarda anneliği tadan ve güzelliğinden , hanımefendiliğinden hiçbir şey kaybetmeyen Gülşah Alkoçlar , Fikret Sedef Orman , Eşref Asuman Çakar konuklar arasındaydı . Pazar gecesi ise başarılı iş adamı Adnan Polat'ın 50 . doğum günüydü ve karısı Ayşe sürpriz bir parti hazırlamıştı . İlhan Kütük ve eşi , oğulları Emre , Tilda Erol Tezman , sosyetenin güzel kadınlarından Hande Kunaçav ve dünya iyisi eşi Serdar Ağabey , Derya Karagülle , Songül Hasan Sel , Murat Polat davetin seçkin konuklarıydı . Çıkışta kar bastırdı , taksi bulamayınca herkes birbirini evine bıraktı . Excellent Cafe , Sıkıysa Yakala Havalar kötüleşip eve kapandığım için ister istemez soluğu Excellent Cafe&Restaurant'da alıyorum . Bu kez üst üste gittim . hemen üst katta Seba Sinemaları da var . Keyifli oluyor tabii . Buranın işletmecisi Hüseyin Kabason da çok şeker biri . Kardeş kadar sevdiğim Cenk Eren ile baş başa gittik . Mönü yenilenmiş . İçersi tıklım tıklımdı . Excellent Sarıyer , Maslak , Yeniköy , İstinye için çok iyi oldu . Buranın meşhur lumpia böreği ile ıspanaklı tavuk köftesini ortaya söyledik . Lumpianın içinde kıyma , mantar ve kaşar var . Pane şeklinde , çok lezzetli . Ispanaklı tavuk köftesinde ise sotelenmiş tavuk ve ıspanakla panelenmiş köfteler yoğurt sosu ile veriliyor . Ardından da ikimiz birlikte ıspanaklı ve mantarlı bonfile yedik . Excellent'a gidip de meşhur muhallebisini yememek olmazdı tabii . Sonra soluğu sinemada aldık . Catch Me If You Can Sıkıysa Yakala . Yönetmen Steven Spielberg . Oyuncular Tom Hanks , Leonardo Di Caprio . Üçlüyü düşünün . Muhteşem bir oyun ve senaryo . Valla nasıl başladı , nasıl bitti farkına bile varmadık . Hele Leonardo Di Caprio'nun yakışıklılığı , of of . . . Kaptan kıyafetleri ile ne şık , ne şık olmuş , anlatamam . Efendim , öykü şöyle ; Frank . Abagnale JR ( Leonardo Di Caprio ) 10'li yaşlarda . Ama yapmadığı meslek kalmamış . Doktorluk , avukatlık , pilotluk . . . Aslında kendisi tam bir kılık değiştirme ustası , yani üç kağıtçı . ABD tarihinin en başarılı banka soyguncusu . FBI ajanları bu genç dolandırıcının peşinde . Başlarında da Carl Hanratty ( Tom Hanks ) var . Her seferinde peşindeki ajanı atlatmasını bilen Frank sonunda . . . Evet , sonunda . . . Hadi ben yazmayayım , onu da seyredin . Efendim , ben ve arkadaşlarımın oluşturduğu 18 kişilik grubumuz Seba Sinemaları'nda oynayan Rus Gelin filmini yarıda bırakıp çıkmıştı . Zeki ve Metin Ağabey bu durumu normal karşılamış . Yapımcı şirket Türkfilmi'nden Arsevi aradı beni . Filmin daha çok halka yatkın olduğunu , Beyoğlu Fitaş ile Adana'da kapalı gişe oynadığını söyledi . Rus Gelin şimdilerde rekora gidiyormuş . Yanlış anlaşılmasın , bu tekzip filan değil . Sadece iki ustaya , Metin Akpınar ve Zeki Alasya'ya olan saygım nedeniyle kendi isteğimle yazdım . Ama eğriye eğri , doğruya doğru . Ben gazeteciyim , her zaman da dürüst olmaktan yanayım ; biz filmi beğenmedik . Bugünlük de bu kadar . En kötü gününüz benimkinden iyi olsun efendim . TOP DEDİKODULAR Kıyameti koparan ilişki Sosyetede şu günlerde tanınmış piarcı Senem Çapa ile ünlü menajer Aykut Kutluel arasında yaşanan büyük aşk konuşuluyor . Söylenenler doğruysa Aykut , Senem'in evine yerleşmiş . Birlikte çalışacaklarmış . Bu durum anne Melek Boz'u çıldırtmış . Senem ile birlikte oturduğu evi apar topar terkeden Boz , Bursa'da yaşayan hasta annesinin yanına yerleşmiş . Trilyonluk teklif Çok ünlü bir kozmetik firması , İlhan Mansız ile nişanlısı Nina'ya yeni çıkaracakları bir ürünün televizyon ve basın reklamlarında oynamalarını teklif etmiş . Ama ikili bu çalışma için milyon dolar para isteyince firma yetkilileri şok yaşamış . Zerda'daki gizli kahraman Şenay Ülkü'yü tanır mısınız bilmem . Türkan ve Nazan Şoray kardeşlerle akraba gibidir . Yıllarca onlarla aynı evi paylaşmıştır . Çok kültürlü , kolej mezunu ve düzgün bir insandır . Zerda adlı çok tutulan dizinin hikayesini yazmış . Üstelik de bu hikayeyi yıllar önce kafasında planlamış . İlham kaynağı da İbrahim Tatlıses'miş . Nazan'ın sahne aldığı Caddebostan Maksim'in ağır topu Tatlıses'miş . Tatlıses'i tarihlerde eşi olan Adalet Hanım ziyaret etmiş . Ama Tatlıses'in hayatında olan Derya Tuna aynı zamanda da kadrodaymış . İşte bu karmaşık olaydan yola çıkan Şenay Zerda'ya hayat vermiş .